Bakara SûresiNesefî Tefsîri (Medârik) — Sayfa 4

1. Âyetin Tefsiri

Elif. Lâm. Mîm.

(.......) İşte bu ve benzerin ifadeler müsemmâları (isimlendirmeleri) basit ve farklı farklı (dağınık) harflerden ibârettir ki, kelimeler bu basit yani farklı (yayılmış ya da dağınık) harflerden meydana gelirler. Meselâ; buradaki, (.......) harfi (.......) fiilinin harflerinden ortadaki harfi, (.......) harfi de aynı fiilin son harfini gösterir. İşte diğer benzerleri de böyle değerlendirilir. Bu harflerden oluşan söz konusu bu sembollerin isim olarak değerlendirilmelerine gelince, hepsinin kendi adlarına başlı başına birer mana taşımalarından dolayıdır. Bir de bu sembollerin üzerinde imâle, tefhim, tarif/mârifelik, tenkir/nekralık, cemi' ve tasgîrin (küçültme) isminin cereyan etmiş olması sebebiyledir.

Meselâ; (.......) harfini ele alalım. Bu harf (.......) şeklinde mârife, (.......) şeklinde nekra ve (.......) şeklinde küçültme ismi olabilir. Fazla bilgi için ilgili kaynaklara bakılabilir.

Bu murab yani değişebilirdir. Ancak tıpkı “Zeyd - “ve benzeri diğer isimlerin sakin kılınması gibi sakin kılınmıştır. İrabın gerektirdiği şeyleri kaybetmesi ya da taşımamaları sebebiyle bunlarda herhangi bir irab aranmaz.

Farklı bir görüşe göre de tıpkı kimi sesler gibi değerlendirildiklerinden ötürü bunlar mebni (yani değişikliğe uğramayan, değişmeyen) kelimelerdir. Meselâ; karga sesinin taklidi olan, “gak “sesi gibi. Ayrıca cumhurun görüşüne göre bu tür semboller bulundukları sûrelerin isimleridirler.

İbn Abbâs (radıyallahü anh), yüce Allah'ın bu harfler adına yemin ettiğini söylemektedir. İbn Mesud (radıyallahü anh) a göre de bunlar Allah'ın İsm-i A'zamidir (en yüce ismidir).

Yine farklı bir görüşe göre bunlar, müteşabihattan (anlamı açık olmayanlardan) olup tevilini (tefsirunu) Allah'tan başkası bilemez. Bir de mübhem (manaları anlaşılamaz) ve icamları sebebiyle muceme harfler diye adlarıdırılmışlardır. Bu isimlerin âdeta bir metodu izler gibi gelmiş olması şu sebeplerden dolayıdır: Kur'ân'a karşı meydan okuyanlara bir uyan, kendilerine okunan bu Kitabı dikkatle dinlemeleri noktasında bir tahrik (harekete geçirme) gibi nedenler... Fakat hepsi de tümüyle bundan âciz kaldılar, karşı koyamadılar. Halbuki bu da tıpkı onların kullarıageldikleri söz ve kelimelerden düzenlenmiş olmakla beraber hiçbirisi bir benzerini getirmeye kâdir olamadı. Böylece onların dikkatleri bu Kitaba çekiliyor.

Eğer bu meydan okuyanların Kur'ân karşısında güc ve kuvvetleri tükenmemiş ve uzun araştırmalar, çaba ve gayretler neticesinde âciz kalmamışlarsa -ki kendileri edebiyat ve şiir alanında bu işin otoriteleridirler- buyurup benzerini getirsinler. Ancak bunun bir beşer sözü olmaması sebebiyle asla bunu başaramayacaklar ve hep âciz kaldıkları gibi yine bu acizlikleri sürüp gidecektir. Çünkü bu, en güçlü ve her şeye kâdir olan tek yaratanın sözüdür. İşte bu söz daha gerçekçi ve daha çok kabule değer bir ifadedir.

Yine bir görüş olarak denilir ki; sûrelerin bu tür harfler ile başlaması, bir bakıma dikkat çekmek ve hiç alışmadıktan garip bir tarz ile karşı karşıya kaldıklarını duyup anlamak sebebiyledir. Bir de icaz yani (âciz bırakma) delillerinin bir Meselâi sunmak maksadıyladır. Kaldı ki; bizzat bu harflerin kendisiyle konuşmakta tüm Araplar aynı seviyededirler. Bu hususta okuma yazması olmayanlar olsun veya hatipler olsun aynı idiler.

Ancak harflerin adlarını bilip söyleyenler böyle değil. Çünkü bu, bizzat yazıp çizen, okuyan ve kitap ehliyle bir araya gelip oturanlara âit bir özellikti. Onlardan okuyup öğreniyorlardı. Bunlar ile ümmî olanlar aynı değildir. Çünkü ümmî olan bir kimsenin harfleri tanıması, okuyup yazması mümkün değildir.

Peki bütün bu gerçeklere rağmen ümmî olan bir zatın Kur'ân'da söz konusu edilen kıssalardan hiçbirisini kitap ehlinden iktibas etmediğine ve almadığına -ki, Kureyş ve benzerleri de söz konusu kıssalardan hiç birini bilmediklerine- göre buna nasıl bir hüküm ve karar verilir? Bu hususta nasıl bir yargıya varılabilir? İşte bütün bu bilgiler ona ancak vahiy yoluyla gelmiştir. Bunlar da onun peygamberliğinin sıhhatine, doğruluğuna şâhittir.

Bilinmesi gereken bir husus da şudur: Sûre başlarında yer alan harflerden bir kısmı mu'cem ismi verilen harflerin yansıdır, ki bunlar da şu harflerden oluşmaktadırlar:

Bu harfler aynı zamanda o sûrelerin adlarını da oluşturmaktadırlar. Yaklaşık 29 sûrede bu mu'cem harflerin sayısmcadırlar. Bunlar da sayıca yaklaşık olarak diğer kısımlarını kapsamaktadırlar.

Bunlardan yine yaklaşık yarısı mehmuse harflerinden oluşmaktadır. Bu harfler de şunlardır:

Yaklaşık olarak bu harflerin yarısı da mechure harflerindendir. Bu harfler de şunlardır:

(.......)

Yaklaşık yarısı da şiddet sıfatı taşıyan harflerdir. Şöyle ki:

(.......) harfleri bu sıfatı taşıyan harflerdir.

Bir kısmı da rihvet sıfatını taşıyan harflerdir ve şunlardır:

(.......)

Bir kısım harfler de itbak sıfatını taşıyanlardır ve şunlardır:

(.......)

Bunların bir kısmı da infitah sıfatını taşıyan harflerdir. Bunlar:

(.......)

Bazısı da, isti'la sıfatını taşıyan harflerdir. Bunlar da:

(.......) harfleridirler.

Bunların bir kısmı da inhifad sıfatını taşıyan harflerdir ve şunlardır:

(.......)

Bunların bir kısmı da kalkale harfleridirler ve şunlardır:

(.......)

Ancak burada sıfatlarından söz ettiğimiz harflerin tamamım tek tek ele almadık. Onları da burada saymaya kalkışsaydık mümkün olamazdı. Çünkü, her harf türünün dahil olduğu sıfatları saymaya kalkışırsak buradakinden daha fazla sayı ile karşı karşıya kalınz.

Artık sen de, bir şeyin en önemli noktalarını ele alıp anlatmanın, tamamım anlatmak manasında olduğunu öğrerımişsindir. âdeta yüce Allah Kitabında onların cümlelerini, konuşmalarının kelimelerini oluşturan lafızları (harfleri) saymakla daha önce işaret olunan susturulmaları ve azarlanmaları konusuna işaret ediyor gibidir. Bizzat hüccet ve delil getirilerek onların ilzam olunduklarını gösteriyor gibidir.

Ancak bu harflerin ayrı ayrı sûrelere serpiştirilerek getirilmesi ise, şunun içindir: Kendilerine karşı meydan okunan toplumun uyanlması konusundaki tekrarlar, amaca daha çabuk ulaştırması sebebiyledir, başka bir gaye ile değil. Çünkü, bu insanlar üzerinde bir tesir bırakır ve insanların buna ısınmalarını sağlar. Kaldı ki, Kur'ân'da varit olan her tekrar da bu manadadır. Bundan beklenen de, bunun insan nefsi (ruhu) üzerinde etki bırakması ve karar kılmasıdır.

Bu harflerin tamamı da hep aynı sayıda ve aynı tarzda gelmemiştir. Aksine bunların sayıları değişik değişiktir. Meselâ:

(Sâd), (Kâf), (Nun), (Ta Ha), (Ta Sin), (Ya Sin), (Ha-Mîm), (Elif-Lam-Mîm), (Elif-Lam-Ra), (Ta-Sin-Mim), (Elif-Lam-Mîm-Sad), (Elif-Lam-Mîm-Ra), (Keef-Ha-Ya-Ayrı-Sâd) ve (Ha-Mîm-Ayrı-Sîn-Kâf) gibi.

Görüldüp üzere bir harften başlayarak, iki, üç, dört ve beş harfe kadar varan ifadeler ki, bu, Arapların konuşmalarında gayet olağan ve normal olan bir tarzdır. Yabancı oldukları bir şey değildir. Çünkü, Arap dilinde de kelimeler bir tek harften başlayarak beş harfe kadar varan harflerden meydana gelmişlerdir. İşte kimi sûrelerin girişleri bu harflerle yapılmıştır.

Nitekim bunlardan, “Elif, Lâm, Mîm” (.......) bir âyet olarak geldiği gibi “Elif, Lâm, Mîm, Sâd” (.......) da bir âyet olarak irımiştir. Bununla birlikte, “Elif, Lâm, Mim, Ra” (.......) bir âyet olarak sayılmadığı gibi, aynı şekilde, “Elif, Lâm, Râ” (.......) da başmda bulunduğu beş sûrenin birer müstakil âyeti olarak sayılmamışlardır. Nitekim “Tâ, sin, Mim” (.......) başında yer aldıkları iki sûreden birer âyet sayılmıştır. Aynı şekilde, “Tâ-Hâ” (.......) ve “Yâ-Sîn” (.......) de bulundukları sûrenin birer müstakil ayetidir.

Bunun yanında, “Tâ-Sîn” (.......) bir âyet değildir. Ancak, “Hâ-Mîm” (.......) başında yer aldığı bütün sûrelerde birer âyettirler. Bu arada, “Hâ, Mim, Ayrı, Sin, Kaf” (.......) ise başmda bulunduğu sûreden iki ayrı âyet sayılmıştır. “Kâf, Ha, Ya, Ayrı, Sad” (.......) da bulunduğu sûreden bir âyettir. Ancak, “Sâd” , (.......) , “Nûn” , (.......) ve “Kaf, (.......) harfleri bulundukları sûre başlarında birer âyet sayılmamışlardır.

Aslında bu değerlendirme Kûfe okuluna göredir. Kûfe okulu dışında kalanlar ise sûre başlarında yer alan bu harflerden hiçbirisini birer âyet olarak değerlendirmemişlerdir.

Bu, tevkifi bir ilimdir. Bunun üzerinde görüş işleri sürülemez. Bunlar için herhangi bir kıyas olayı da burada geçerli değildir.

Yani, bunlar tamamen duymaya bağlı bilgilerdir. Nasıl duyulup öğrenilmiş ve bize kadar gelmişse aynen öyle kabul edilir. Herhangi bir kıyasa gidilemez.

Meselâ; sûrelerin bilinmesi yani sûre sonu nerede bitiyor, bunların öğrenilmesi gibi. Nitekim Übeyy (radıyallahü anh) den rivâyete göre demiştir ki:

“Biz herhangi bir sûrenin bittiğini ancak, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in, “Bismillahirrahmânirrahîm” yaz, diye söylemesiyle bittiğini öğrenmiş olurduk.” Bk. El-İklil, 1/32.

Ayrıca sûre başlarında yer alan bu harfler okunurken, bunların bağımsız manalar ifade ettiğine hamledilir ve kendisinden sonra gelene ihtiyaç duyulmaz ise hepsinde tam bir vakfe (duruş) ile vakfolunur. Bu ise, söz konusu edilen bu harflerin sûre isimleri olarak değerlendirilmemesi hâlinde olabilir.

Yani tıpkı diğer harflerin söylendiği gibi bunlarla da gereken mana seslendirilirse olabilir. Veya bunların hepsinin mahzûf birer mübtedanın haberleri kabul edilmeleri hâlinde olabilir.

Meselâ, ikinci sûre olan, Âli İmran sûresinin ilk âyetindeki, (.......) gibi. Bunun başına, sûre başmda yer almayan ve mahzûf (varsayıları) (.......) işaret ismi getirilir ve: (.......) işte bu, (.......) dir, denilir. Daha sonra da ikinci âyet olan, şu âyetle devam eder:

Bu harfleri sûrelerin isimleri olarak kabul edenlere göre bunların ayrıca i'rabtan mahalleri de vardır. Çünkü, bu görüşü ileri sürenler açısından bunlar da tıpkı diğer özel isimler gibidir. Dolayısıyla bunlar ya mübteda olarak merfû' kabul edilirler veya bunlarla yemin etmek (and içmek) sahih olduğundan ya mahallen mensûb ya da mecrûr olurlar. Çünkü bunlar sanki, “Allah'a” (yemin olsun ki) ya da “Vallahi” demek gibidir (o anlamdadır).

Yani, iki şekildeki değerlendirmeden birine göre, cer edatının hazfi ile, mensûb olarak “Allah'a” denir ki, “Allah'a yemin ederim ki...” takdirindedir. Ya da cer edatının izmârı (gizlenmesi, söylenmemesi) ile mecrûrdur, “Vallahi” gibi. Bu harfleri bulundukları sûrelerin ismi olarak kabul etmeyenlere göre ise bunların i'rabtan bir mahallerinin olabileceği zaten düşünülemez. Tıpkı i'rabtan mahalli olmayan ve cümle (söz) başında yer alan cümleler ile sayı tarzında gelen kelimeler gibi.

2. Âyetin Tefsiri

İşte bu o Kitaptır ki, Allah tarafından gönderildiğinden asla şüphe yoktur. Emirlerine bağlılık gösterip yasaklarından kaçman takva sahipleri için bir yol gösterendir.

(.......) Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm) İle Hazret-i Îsa (aleyhi’s-selâm) ın dilleriyle vaat olunan işte bu Kitap! Ya da, (.......) burada “Elif -Lam-Mim” sûresini, yani bu sûre ve âyeti işaret etmektedir.

Görüldüğü gibi işaret ismi olan, (.......) müzekker (eril) olarak gelmiş, Halbuki işaret ettiği şey (müşarun ileyh) ise müennes (dişi) bir kelime olan “Sûre” kelimesidir. Şayet “Kitap” bunun haberi (yüklemi) ise, bu da zaten aynı manaya gelmektedir. Dolayısıyla her ikisinin de müsemması (ad olarak aldıkları şey) aynıdır.

Bu itibarla bunun hükmü de müzekker (eril) olarak söz konusu kelime üzerinde icrası mümkündür. Şayet sıfat olarak gelmiş ise bu takdirde bu kelime ile Kitaba işaret olunduğu gayet açık olarak ortadadır. Çünkü işaret ismiyle, kendisi için sıfat olarak gelen bir kelimeye (cinse) işaret olunabilir.

Meselâ: “Hind, şu insan ha?” gibi. Halbuki “Hind” kadın ismi olmakla birlikte, (.......) ile işaret olunmuştur. Çünkü “İnsan” müzekkerdir. Bu itibarla o da bir insan olduğundan, (.......) nin getirilmesinde bir salarıca yoktur.

Bir başka örnek, “Şu şahıs şöyle yaptı.” gibi. Yine burada da, (.......) işaret ismi kullanılmıştır.

Şimdi, (.......) ile, (.......) in arasım nasıl bulacağız? Bunun ortası şöyle bulunabilir. Eğer, “Elif-Lam-Mim” ifâdesini sûrenin ismi olarak alır ve mübteda (özne) olarak değerlendirirsek, (.......) de ikinci bir mübtedâ olur. “Kitap” kelimesi de bunun haberi (yüklemi) olur.

Cümlenin tamamı ise, yani, (.......) ise bütünüyle ilk mübtedanın -ki bu “Elif-Lâm-Mim” idi- haberi olur. Bu bakımdan mana da şöyle olacaktır:

“Şüphesiz bu, bizzat O kamil ve mükemmel olan Kitaptır.”

İşte bu ifadeyle sanki onun dışındaki tüm kitaplar eksiktir, onlarda mükemmeliyet yoktur, manası anlaşılmaktadır. Meselâ bu, şu ifadeye benzer bir ifadedir: “O, adam gibi adamdır.”

Yani, erkeklikte kemal ve olgunluk derecesine erişen biridir, anlamı çıkar. Diğer insanlarda var olan tüm hoşa giden özellikleri ve güzel hasletleri kendisinde toplayan demektir. İşte burada, “Bu, o Kitaptır ki,” ifadesiyle anlatılmak istenen gerçek budur.

Ayrıca, (.......) in mahzûf (yani var sayıları) bir mübtedanın öznenin haberi (yüklemi) olarak değerlendirilmesi de uygundur. Bu da, (.......) takdirindedir. İşte mahzûf olan (yani var sayıları), (.......) burada mübtedâdır. Diğeri de onun haberidir. Buna göre, (.......) bir cümledir. (.......) da ikinci bir cümledir.

Eğer, (.......) i, bir sesleniş (savt) olarak değerlendirirsek, bu takdirde, (.......) mübteda (özne) olur. (.......) da bunu haberi (yani yüklemi) olur. Bu durumda mana şöyle olur.

“Şu indirilen Kitap var ya, işte şüphesiz kamil Kitap odur.”

“Şüphe yoktur.” Bu kelime, (.......) kökünden masdar bir kelimedir.

Rayb: İnsanda herhangi bir kuşkunun, rahatsızlık veren bir şeyin meydana gelmesidir. Gerçekte ise bu, insanda ruh bozukluğu ve bundan doğan bir ısdıraptır. Nitekim, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Sana şüphe veren şeyi bırak, şüpheye düşürmeyeni al. Şüphesiz şek (şüphe) huzursuzluk doğurur. Doğruluk ise gönül huzurudur, tümüyle tatmin olmak, rahata kavuşmaktır.” Bk. Ahmed b. Hanbel, Musned; 1/200. Tirmizî, Kıyamet, 60 “2518” . Buhârî, Buyu', 3.

Hadiste vurguları nokta şudur; eğer bir şeyde şüphe ve şüphe bulunuyorsa, işkillendiriyorsa, ondan dolayı insan rahatsızlık duyar, manen huzur bulamaz, kendisinde istikrar ya da kararlılık bulunamaz. Eğer bir şey de sahih yani sağlıklı ve doğru ise, nefis (ruh) bunda huzur bulur, tatmin olur ve sükunet kazanır..

Nitekim, “Raybu'z-zaman” da bu manada olup, zamanın cilvesi, zaman içinde meydana gelen rahatsızlıklar anlamındadır ki, bu yüzden insanlar hep huzursuzluk ve rahatsızlık duyarlar. Durr ak bilmeyen olaylar sebebiyle şaşkın hâldedir.

Burada, (.......) kelimesi tümünü kapsamak manasında nefıy-olumsuz hâlde gelmiştir. Halbuki, şüphe ve kuşkularıanlar oldukça fazladır. Burada nefyedilen, yani kabul edilmeyen husus, bunun “rayb” taallûk etmesi olayıdır. Bunda bir şüphenin var edildiği zannıdır ki, red olunan budur. Zira bu, açık bir şekilde görülmektedir, delil (burhan) açısından bir kapalılık yok, netlik vardır. Öyle ki, herhangi bir kuşkucunun böyle bir şüphenin içine düşmesi, bundan işkillenmesi doğru değildir. Aynı zamanda bu, hiçbir kimsenin şüphe etmeyeceği manasında da değildir.

Dikkat edilirse âyette, “Yoktur bunda şüphe” demedi yani, “Cennette içilen şarapta bir sersemletme yoktur.” Saffât, 47.

âyetindeki gibi bir ifade taşimâmaktadır.

Burada, “rayb” kelimesine nefıy (olumsuzluk) edatının eklenmesi, Kur'ân'da herhangi bir işkillenme, kuşkulanma durumunun var olmadığını açıklamak içindir.

Bir de Kur'ân’ın, kâfirlerin ileri sürdükleri gibi bâtıl bir kitap değil Hak bir kitap olduğunu ispat etmek içindir. Şayet nefıy (olumsuzluk) edatı olan (.......) harfi (.......) kelimesiyle değil de, zarf olan, (.......) ile beraber, (.......) şeklinde gelmiş olsaydı maksadı anlatmaktan gerçekten uzak olacaktı. Bu da şöyle bir anlam ifade ederdi:

“Bunda değil ama bir başka kitapta şüphe var.”

Yani tıpkı, (.......) Saffât, 47. âyetindeki ifadeye benzer bir mana çıkardı.

Yani, “Cennette içilen içkide, dünyadakilerde olduğu gibi bir sersemletme yoktur.” Çünkü burada demek istenen şey zaten budur. Cennet şarabının ya da içkisinin dünyadaki içkilerden üstün olduğunu göstermektir. Çünkü biri akılları giderirken, sarhoş ederken, diğerinde böyle bir durum yoktur. Halbuki, (.......) ile belirtilmek istenen böyle bir şey değildir. İşte bu nokta gözden kaçırılmamalıdır.

Kırâat ilmine göre meşhur olan, (.......) üzerinde durmaktır (vakfetmektir). Ancak kırâat imâmlarından Nâfi' ile Âsım (.......) üzerinde vakfetmişlerdir.

Burada vakfeden (okurken duran) bir okurun mutlaka, içinden bir habere niyet etmesi, yani bunun için bir haber düşünmesi gerekir ve (.......) şeklinde değerlendirmelidir ve buraya, bir ikinci, (.......) takdir etmelidir. Nitekim biz de bunu burada gösterdik: “....onda asla şüphe yoktur.”

Hemen bunun ardından da şöyle devam ediyor “Onda hidâyet ve yol gösterme vardır.”

Kırâat imâmlarından İbn Kesîr, (.......) deki tüm (.......) harflerini, “İşba” ile okumuştur. Hafs ise, ona sadece, (.......) Furkân, 69. âyetinde muvafakat etmiştir ki, asıl olan da budur. “İşba” ile okumak demek, (.......) harfinden sonra hemen bir med (uzatma) harfi olan (.......) harfini getirerek okumaktır.

Yani, “fi hî” şeklinde uzatarak okumaktır.

Meselâ, (.......) ve (.......) gibi. Burada altı çizili olanlarda (.......) harfi işba ile yani bir (.......) harfi veya, (.......) da olduğu gibi bir (.......) harfi eklemek suretiyle okunur. (.......) harfi iyice belirtilmiş olur.

Ancak söz konusu harf belirtilmeksizin, kısa olarak, (.......) veya (.......) denemez. Böyle denmeyeceğine göre, kısaca, (.......) de denmemesi gereklidir.

Ancak İmâm-ı Sîbeveyh şöyle diyor: “İbn Kesîr'in dediği şöyle bir duruma sebep olur. Ortada üç tane sakin harf bir arada toplanmış olur. Bunlardan ilki, (.......) harfinden önce okunmayan yani sessiz harf olan, (.......) harfi, hemen bundan sonra gelen ve yine sessiz bir harf olan, (.......) harfi. Çünkü harekeli (.......) harfi Mekkelilerin dilinde sakin (sessiz) harf hükmündedir. Çünkü (.......) harfinde gizlilik (sessizlik) vardır. Gizlilik yani sessizlik ise sakin olan harfe daha yakındır. Ve üçüncüsü de, (.......) harfinden sonra gelen sakin (.......) harfidir.”

(.......) kelimesi, tıpkı, “el-Büka/Büka” kelimesi gibidir ve fiil olarak masdar hâlinde gelmiştir. Bu da, “kişiyi istediğini elde etmeye ulaştıran, yol gösteren” demektir. Çünkü bu gerçeği, bunun karşıtı ya da zıddı olan “dalâlete düşmek” olduğunu şu âyetten anlayıp çıkarmaktayız. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

“İşte onlar, hidâyete karşı dalâleti satın alanlardır.” Bakara, 16.

Ancak burada şöyle denildi: “(Emirlerine bağlılık gösterip yasaklarından kaçman) takva sahipleri için bir hidâyettir (yol gösterendir).” Takva sahipleri demek, hidâyete erenler, istediklerine kavuşanlar, demektir. Bu âdeta değerli ve saygın bir kimse için kullanılan şu ifadeye benzer bir durum sergilemektedir:

(.......) yani, “Allah seni Azîz ve soylu (saygın) bir kimse kılarak ikramda bulunsun.” Böyle denmekle o kimse hakkında Allah'tan, onda var olan iyilik hâlinin sabit kalmasını ve devamını istemiş olmaktır. Tıpkı şu kavli (isteği ya da talebi) gibi:

“Bizi dosdoğru yola ulaştır.” Fâtiha, 5.

Çünkü yüce Allah'ın, muttaki olmayanları takva sahipleri olarak isimlendirmesi, onların takva giysisini giymek üzere olmaları sebebiyledir. Bu tıpkı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şu hadisindeki ifadeye benzer:

“Kim ölmek durumunda olan birini öldürürse, üzerinde bulunan her şey öldürene âittir.” Müslim, Cihad; H. No. 1751/41. Buhârî, 3142.

Yani cihad ya da gazâ esnasında bir gazi herhangi bir düşmanı öldürürse üzerinde var olan şeyler gaziye âittir, onun hakkıdır.

Nitekim İbn Abbâs'ın -Allah her ikisinden de râzı olsun- :

“Herhangi biriniz haccetmek istediğinde acele etsin. Çünkü o hastayı hastalarıdırır.”

Hadiste, “maktûl” manasında “kâtil” ifadesi kullanılmış ki bu “ölmüş kimse” demektir. Halbuki ölmüş olan öldürülemez. Burada, ölmek durumunda olan, ölmeye kesin yaklaşmış olan, demektir.

İbn Abbâs da, “O hastayı hastalarıdırır.” demekle, haccm hastalık sebebi olduğunu değil, yolculuğun meşakkati açısından hastalık sebebi hac ifadesiyle zikredilmiştir ki, genelde insanlar yolculuklarda daha çok hastalarıabilirler, daha yakın ihtimal yolculuk olduğu gerçeğine dikkat çekiliyor. İşte buradaki âyette de buna benzer bu inceliğe dikkat çekiliyor. Çünkü, ölmek üzere olana “ölmüş” , hastalanma ihtimalinin kuvvetli olduğu yerde de, “hasta” ifadesini görüyoruz.

Bu âyette, “Takva sahiplerini hidâyete erdirir.” denildi ve fakat, olanları, “dalâlettekileri hidâyete erdirir.” denmedi.

Çünkü, dalâlet Erbâbı iki gruptur. Bu gruplardan birinin dalâlette kalacakları, birinin ise hidâyete, doğru yola yönelecekleri bilindiğinden dolayı denmemiştir. İşte takvaya en yakın olanlar bunlar olmaları sebebiyle, “müttakîler” ifadesi bunlar için zikredilmiştir. İşte anlattığımız üzere ifade bu açıdan böylece kısa ve öz tutulmuştur.

Burada süreye böylece başlamanın yanında, “Takva sahipleri için bir hidâyettir.” denilmesi -ki bu sûre Zehraveyn ismini taşıyan iki sûreden ilki olup, ikincisi de Âl-i İmran süresidir, Kur'ân'ın en üst noktası ismi da verilmiş olması- yüce Allah'ın sevgili kulları dediğimiz velileri hakkında bu sûrede oldukça çok söz edilmesindendir.

“Muttaki” kelimesi lügatte ism-i fâil (yani etken sıfat/fiil)dir. Kelime, (.......) kökünden alınmadır ve “İfiial” kalıbında, “İtteka” dır.

Bu kelimenin “Feal fiili” (yani ilk harfi) (.......) harfidir, “lamel fiili” (yani son harfi) ise (.......) harfidir. İşte bu kelime iftial kalıbında olması bakımından, kelimedeki (.......) harfi, (.......) harfine dönüştürülmüştür. Sonra da bu (.......) harf diğer (.......) harfinin içine katıştınlmış, idgam olunmuştur. Böylece, (.......) fiili elde edilmiştir.

Vikaye: Aşırı derecede korumak, himaye etmek, demektir. Şerî'at dilinde vikaye: Yapılmaması ya da işlenmemesi gereken bir şeyi yapmak ya da işlemek, yapılması veya işlenmesi gerekli olan bir şeyi de terk etmek sonucu gelebilecek cezâ ve azaptan kişinin kedisini istenilenleri yerine getirmek suretiyle korumasıdır.

(.......) kelimesi mahzûf bir mübtedanın (öznenin) haberi (yüklemi) olarak mahallen merfûdur. Ya da, hüden kelimesi, (.......) ile birlikte, işaret ismi olan, (.......) nin haberi olarak mahallen merfûdur. Yahut da, (.......) deki (.......) zamîrinden hâl olmak üzere mahallen mensûbtur.

Ancak dil, edebiyat ve belâgat bakımından söylenmesi gereken en uygun söz şudur:

“Elif - Lâm - Mim” başlı başına bağımsız bir cümledir veya yine kendi başına bağımsız bir takım mûcem (yani manaları pek anlaşılamayan, mübhem ve kapalı) harflerdir. Bu bir.

(.......) ise ikinci cümledir. Bu da iki. (.......) de üçüncü cümledir, bu da üç ve dördüncüsü olarak; (.......) de dördüncü cümledir. İşte söylenmesi gereken en doğru söz de budur.

İşte böyle bir tertip ile gerçek anlamda belâgat ölçülerine dikkat olunmuş olmaktadır. Çünkü; öyle bir cümle düzeni kurulmuştur ki, cümleler arasında herhangi bir bağlaç (bağ edatı) kullanılmadan birbiriyle ahenkli cümleler hâlindedirler. Çünkü görüldüğü üzere cümleler peş peşe ya da art arda, biri diğerini kucaklar hâlde gelmişlerdir. Kısaca cümleler hep iç içe olmuşlardır. Meselâ, ikinci cümle birinciyle müttahid (birleşmiş), onu kucaklamış bir hâldedir ve cümleler böyle devam edip gitmektedirler.

Yani üç iki ile, dördüncüsü de üçüncüsüyle iç içedirler.

Bunun böyle olmasının açıklaması ise şöyledir: Öncelikle ilk cümle ile, meydan okunmak üzere ortaya konan bu Kitap hakkında uyan ve ikazda bulunuluyor. Hemen bunun peşinden bu Kitabın en üst seviyede kemal derecesine ulaşan ve bu özelliği taşıyan bir Kitap olduğu gerçeği anlatılıyor, buna vurgu yapılıyor. Bu ise işin meydan okuma yönünü kesin olarak ortaya döküyor. Hemen bundan sonra da, bu kitapta bir şüpheye, işkillenmeye yer olmadığı hususu kesin bir dille anlatılıyor. Bu ise bu, Kitabın bu yönüne bir tanıklık ve onun kemal yönünü tescildir, onaylamadır. Çünkü, hak olan ve bunun hak olduğu gerçeği de yakin olarak bilinmesi açısından dolayısıyla bunların kemâl derecesinden daha üstün bir kemal gösterilmez, gösterilemez. Nitekim bâtıl ve şüpheye dayalı olan şeylerden de daha eksik ve kısır olanı yoktur ve olamaz.

Nitekim bir alime:

— “Neden haz alır ve hoşnut kalırsın?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir:

— “İzah ve açıklamaya fırsat vermeyecek açıklık ve netlikteki susturucu bir hüccet (delil) ile insanı küçültüp rezil eden, aşağılayan bir şüphe...”

Sonra Rabbimiz bu Kitabın, “Takva sahipleri için bir hidâyet” olduğunu haber vermiştir. Böylece yakin denilecek bir kesinlikte bu Kitabın etrafında bir şüphenin yer almayacağım tescil etmiş ve “Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez.” 403 demekle de hak ve gerçek olduğunu belgelemiş olmaktadır.

Diğer taraftan bu cümlelerin bu kadar ince bir tertip ile ve tatlı bir nazım ve düzen ile sıralanmasının yanında bir takım nükteler ve göndermeler de vardır. Şöyle ki; ilk cümlede hem hazif var, hem de en güzel bir şekilde matluba (istenip arzularıana) da bir işaret vardır. İkincisinde ma'rife oluştaki azamet ve fehamet ifadesi bulunmaktadır. Üçüncüsünde ise, “rayb-şüphe, şüphe ve işkillenme” ifadesinin bir zarf olan, (.......) üzerine takdimi, bundan önce zikredilmesindeki incelik.

Dördüncü cümlede ise hem hazf vardır. Bir de bir masdar kelime olan, “hüda” kelimesinin ism-i fâil yerinde ve o manada getirilmiş olması yani, “el-Hâdi” anlamında, “hidâyete erdiren, doğru yolu gösteren “manasında zikredilmiş bulunmasıdır.

Sanki burada âdeta; “O Kur'ân'ın kendisi bizzat hidâyettir, hidâyet kaynağıdır.” der gibi bir mana. Bir de, (.......) kelimesinin nekra (belirsiz) olarak gelmiş olması da şöyle bir manayı göstermek içindir:

“Bu öyle bir kitaptır ki, hiçbir kimse onun künhüne, detaylarına asla vakıf olamaz. Onu gerçek manasıyla ihata edemez.”

Daha önce geçtiği üzere müttakiler konusunda da icaz hususu var idi ki, az bir ifadeyle birçok manayı içermesi gibi.

3. Âyetin Tefsiri

O takva sahipleri görmedikleri gayba inanırlar, namazlarını gerektiği şekilde dosdoğru olarak kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz imkanlardan da Allah yolunda harcarlar.

Burada bir ilgi zamîri olan, (.......) kelimesi, bir (.......) zamîrinin takdiriyle medih (övgü) manası içermek üzere mahallen merfûdur. Ve cümle: (.......) takdirinde olmuş olur. Ya da bunun başına bir (.......) kelimesi eklenmek suretiyle yine medih manasım içermek üzere mahallen mensûbtur ve bu takdirde de cümle şöyle olmaktadır:

Veya bu, mübteda (öznedir). Bunun haberi de, (.......) dir. Bu durumda yine mahallen merfûdur. Ya da, (.......) kelimesinin sıfatı olarak mecrûrudur.

Yani bu takva sahiplerinin kimler olduğunu açıklamak ve onları göstermek için gelen bir sıfat olmuş olur. Meselâ:

“Zeyd, muhakkik (gerçekçi) ya da muhakkak (gerçek) bir fakih (ilim adamı)dır.” gibi.

Dolayısıyla bu âyet de, îman noktasından takva sahiplerinin durumlarının temel olarak üzerinde bina edilen şeyleri kapsadığından böyle denmiştir. Takva sahiplerinin temelini oluşturan da “îman” gerçeğidir ki, bu, diğer hasenelerin (yani iyilik ve güzelliklerin), namazın ve zekâtın temelidir.-Bütün bunlar îman temeli üzerine bina edilirler. Namaz ve zekât beden ve mal ile yapılan ibâdetlerin anası ve temelidirler. Diğer ibâdetler üzerinde asıl ölçü bu ikisidir.

Görmez misin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), namazı, “dinin direği” olarak adlarıdırmıştır.

Yine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) İslâm ile küfür arasındaki belirleyici unsur olarak namazı zikretmiştir. Müslim, Îman; 134. E. Dâvud, Sünnet; 15. Tirmizî, Îman; 9. İbn Mâce, İkamet; 17. Dârimî, Salat; 29.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) malî bir ibâdet olan zekâtı da “İslâm'ın köprüsü” olarak isimlendirmiştir. Taberânî, “el-Kebir” kitabında, Beyhaki de, Ebû Derda'dan zayıf bir senetle merfû' olarak, “Şuabu'l-Îman” kitabında rivâyet etmiştir. El-İklil, 1/39.

İşte başta bu iki ibâdet olmak üzere diğerleri de onları izler. Bu iki ibâdeti zikretmekle, diğer taatleri tek tek saymaya ihtiyaç duyulmamıştır. Çünkü, bu iki ibâdet âdeta diğer taatleri öğrenmenin bir adresi, hedefi olarak gösterilerek hedefe ulaşılınca ya da adrese gidilince orada nelerin olduğunu zaten öğrenmiş olacaktır. Kaldı ki, bu iki ibâdetin belirtilmesiyle çok açık olarak ve net bir şekilde diğerlerini anlatımına artık gerek kalmamış oldu. Bir de bu iki ibâdetin eh faziletli ibâdetler- olduğunu da açık olarak dile getirmiş oldu.

Veya bu, takva sahipleriyle ilgili bir sıfat olarak ortaya konmanın yanında bunun dışında da birtakım faydalar taşımaktadır. Meselâ: “Fakih, mütekellim (kelâmcı) ve tabip (hekim) olan Zeyd gibi” .

Takva sahipleri yani muttakilerden murat, günah ve kötülüklerden sakınan, kaçınıp uzak duranlar demektir.

“Îman ederler (inanırlar)” Bu kelime ifal babındandır ve “emn” kökünden türemedir. Manası da: doğrularlar, tasdik ederler, onaylarlar, demektir. Nitekim, (.......) denir ki bu, “Onu tasdik etti, doğruluğunu onayladı.” manasındadır. Bunun gerçek ifadesi ise şöyledir:

“Onu yalanlamaktan ve ona karşı çıkmaktan uzak durarak ona güven ve teminat verdi.”

Bir de bu kelimenin ikrar etti, itirafta bulundu manasım içermesi için, cer edatı olan,(.......) harfiyle müteaddi (yani geçişlilik) kazanır.

“Gayba, bilinemeyen ve görülemeyene” ifadesine gelince; insanların gözlerinden kaybolan, görülemeyen şey ve şeyler demektir.

Yani, peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından bildirilen öldükten sonra yeniden dirilme, mahşer alanında toplanma, hesap görülme ve benzeri hususlar demektir. Kelime bu manasıyla aynı zamanda kayıp olan şey manasını da içerir. Fakat burada görüldüğü gibi masdar olarak gelmiştir. Şayet bu kelimeyi, “îman” ifadesini sılası (yani ilgi cümleciği) olarak değerlendirirsen bu, kök olarak, (.......) dendir. Eğer kelimeyi hâl olarak değerlendirirsen bu takdirde mana, görünmeme ve gizlilik yani (.......) ve (.......) anlamında olmuş olur.

Yani:

“İnanılması gereken şeylerden uzakta ve onları görmeksizin îman ederler, inanırlar.” demektir. Kısaca, “gayb ile (yani görünemez ve bilinemez ile) karışık” demektir.

Sahih ve gerçekçi manadaki îman; dil ile ikrar ve kalp ile de tasdik olunan bir imandır. Amel ise îmana dahil ve îman çerçevesi içinde değerlendirilmemiştir.

“Namazlarını gerektiği şekilde dosdoğru olarak kılarlar.” ibâresine gelince bu, “eda ederler” anlamındadır. Burada, “eda” yerine “İkame ederler” ifadesinin yer alması şundan ötürüdür: Kıyam ile namazın bazı rükünleri demektir. Nitekim, kıyam, “kunut” diye de ifade olunmaktadır ki bu da, “kıyam” manasındadır.

Aynı zamanda, rüku, secdeler ve teşbih (namaz) için bu ifade kullanılmış ve bütün bunlar da aynı manayı kapsamaktadırlar. Çünkü âyetlerde tüm bu ifade ve tabirler geçmektedir. Kısaca namazın içinde tüm bu sayılanlar var olduklarından dolayı bunlara da kıyam denmiştir.

Ya da, “namazın ikamesinden “murat, namaz ile ilgili ta'dil-i erkân olabilir. Bu da, direği dikmek, düzeltip sağlamlaştırmak manasındadır. Dolayısıyla namazları böyle bir dikkat ve titizlik, itina içerisinde kılmak ve yamukluk yapmamak gerekir. Veya bu ifadeden asıl gaye, namaza devamlılık ve onun hakkını koruma manası olabilir.

Meselâ: (.......), “Pazar kuruldu.” denildiği vakit, artık herkes oraya yöneliyor, pazar iyice revaç kazandı, demek gibi. Çünkü namaza devam olunması Ve hukukunun korunması hâlinde bu da tıpkı pazar misalde olduğu gibi revaç kazanır, insanların ona rağbeti de artar. Eğer bunun değeri kaybedilir ya da kaybettirilirse bu, artık kâr sağlamayan, rağbet olunmayan veya rağbet görmeyen bir şey durumunda olur.

“Salât” kelimesi, (.......) fiilinden, (.......) yani (.......) ölçüsünde bir kelimedir ki bu da tıpkı, (.......) kelimesinden alman, “zekât” kelimesi gibi. Bu kelimenin yazılışı ise (.......) harfiyle olup tefhim ile okumaktır.

“Salla” fiili aslında, “Kalçalarını hareket ettirmek” demektir. Çünkü namaz kıları bir kimse de rüku ve secdelere vardığında iki taraftan da kalçasını hareket ettirir. Nitekim dua eden kimseye de, “Musallî” denir ki, bu, rüku ve secde yapan kimseye huşu ve huzur yönlerinden benzediği için böyle denmiştir.

“Rızık olarak verdiklerimizden.” (.......) burada, (.......) demek olup “verdik” anlamındadır. (.......) da burada, (.......) manasındadır.

“Tasadduk ederler, harcarlar.” demektir.

Burada, “Bazı, bir kısmını...” manasında olan (.......) cer edatının getirilmesinin sebebi, yasaklarıan yerlere harcama yapılmaması ve haram yollarda harvurup harman savrulmaması açısından bir bakıma onları korumak için getirilmiştir. Bir de burada mef'ûl (yani tümleç) fiile takdim edilmiştir. Bunun da sebebi, onun önemini yani rızık ve imkan olarak sunulan şeylerin ehemmiyetini göstermek ve vurgulamak içindir. Bundan da anlatılmak ya da belirtilmek istenen şey, zekâttır. Çünkü namaza hem yakındır ve hem namazın ikiz kardeşidir yani zekâtsız namaz ve namazsız zekât düşünülemez.

Veya bununla hem zekât ve diğer yardım ve infak konulan denmek istenmiş olabilir. Çünkü, ifade mutlak olduğu için bütün hayır yollarını ve çeşitlerini kapsar. Bir de (.......)ile (.......) kelimeleri, (.......) ve (.......) kelimeleri anlam bakımından aynı manaları taşırlar.

Feal fiili (yani baş taraftaki harfleri) (.......) ve aynel fiili (kelimenin ortasındaki harfi) ikinci harfi (.......) harfi ise, bütün bu türden fiillerin manası, “Çıkmak (çıkış) ve gitmek (gidiş)” anlamında olur.

Bu âyet, amellerin îmandan olmadığını da gösteriyor. Çünkü görüldüğü gibi namaz ve zekât ibâdetleri “îman” ifadesi üzerine atıf yapılarak anlatılmıştır. Halbuki atıf ise muğayereti (farklıliği) yani bunların îman ile aynı şey olmadıklarını, farklı şeyler olduğunu gösterir.

4. Âyetin Tefsiri

Onlar hem sana indirilen Kitaba ve hem de senden önceki peygamberlere indirilen kitaplara îman ederler, âhiret gününe de kesinkes inanırlar.

“O mü’minler” dan maksat, Ehl-i Kitap'tan Abdullah b. Selâm ve benzer îman edenlerdir. Bu gibileri Allah tarafından indirilen tüm vahye îman etmişlerdir. Kesin bir şekilde âhiret hayatına da şüphe duymayacaktan bir manada îman etmişler ve daha önceki inançları olan, “Cennete ancak Yahûdî veya Hırıstiyanlar girecektir, ancak sayılı günler onlara ateş dokunacaktır.” gibi sakat düşüncelerini de bir kenara atmışlardır.

Bir de eğer bu kısmı, “....gaybe inanırlar.” kısmına atfedecek olursan, bu da, “muttakiler” cümlesinden olmuş olur. Böyle değil de bunu, “muttakiler” üzerine atfedecek olursan bu takdirde o cümleden olamazlar. Bu takdirde de sanki şöyle denilir gibidir:

“Bu Kitap, takva sahipleri için bir hidâyet olduğu gibi, sana indirilenlere îman edenlere de bir hidâyettir.”

Veya bundan murat şu olabilir: “Birincileri vasfetmek, tanıtmaktır. “Bunun ardından da araya bir bağ edatı koymuş oldu. Bu tıpkı şu cümlede olduğu gibi nitelikler arasına bir bağ edatının getirilmesine benzeyen bir durumdur. Meselâ; “O, cesur ve cömerttir.” gibi. Nitekim şâirin şu ifadesi de buna benzer bir örnektir:

(.......) yani “Sana indirilene...”

Yani Kur'ân'a îman ederler. Bundan kasıt, onların zamanında indirilmiş olan Kur'ân'ın bir kısmına îman değil, henüz inmeyip ileride inecek olan vahyin tamamına îman etmektir. Çünkü vahyin ya da Kur'ân'ın tamamına îman etmek vaciptir (yani farzdır).

Âyette, “İndinlen “diye vahiyden geçmiş zaman ile söz edilmiştir. Halbuki bu ifade nâzil olduğu zaman henüz Kur'ân'ın bütünü inmiş değildi, ancak onların da vahyi ya da inzali bekleniyordu.

Bunun böyle ifade edilmesinin sebebi, elde var olanın henüz inmemiş olana oranla daha galebe çalmış olması, fazla olması sebebiyle tamamı elde imiş gibi bir ifadeye yer verilmiştir. Çünkü onların da vahyi kesindir. Kaldı ki, vahyin bir kısmı gelmiş ve bir kısminin da gelmesi bekleniyor ise bu, tamamı gelmiş ya da nâzil olmuş hükmündedir ve öyle değerlendirilip kabul edilir.

“Ve hem de senden önceki peygamberlere indirilen kitaplara” . Dikkat edilirse burada da, daha önce geçmiş olan peygamberlere -Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun- indirilen başkaca kitaplara, demek istiyor.

Burada (.......) kelimesi, (.......) kelimesinin müennesi (yani dişi kelimesidir ki, “son” anlamında olması bakımından, “İlkin” ya da “birincinin” zıttıdır ve bu bir sıfattır. Mevsûfu (yani niteleneni) de mahzûftur. Bu mahzûf yani asılda olmayan ve fakat olduğu var sayıları kelime, “ev, yurt” kelimesidir.

Bunu da bir başka âyette geçen ifadeden öğreniyoruz. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“İşte âhiret yurdu” Kasas, 83. Bu kelime, sıfatı galibeden yani öteki dünya için en çok kullanılan bir sıfattır. Nitekim bu dünya için de, “dünya” kelimesi sıfat-ı galibedir. Böyle denildiğinde içinde yaşadığımız dünyadan başka bir dünya akla gelmez, öncelikli olarak aklımıza gelen bu dünya olur. İşte bu türden kullanılan sıfatlara sıfat-ı galibe denir.

Kırâat imâmlarından Nâfi' bu kelimedeki (.......) harfini hazfetmek (çıkarmak) ve bunu harekesini de (.......) harfine nakletmek suretiyle hafifleterek okumuştur.

Yani, (.......) yerine, (.......) olarak kırâat etmiştir.

El-İykan: Şekke, şüphe ve şüpheye, işkillenmeye yer vermeksizin kesin bilgi ve ilim manasındadır.

5. Âyetin Tefsiri

İşte bu özelliklere sahip olanlar Rablerinden gelen bir hidâyet üzerindedirler; onlar gerçekten kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

(.......) şayet, (.......) mübteda olarak kabul edilirse, (.......) de mahallen merfû' olur. Eğer böyle kabul edilmezse i'rabtan mahalli olmaz. Aynı zamanda ilk ilgi zamîrinin, (.......) üzerinde takdiri, geçerli kılınması ve ikincisinin de mübteda olarak merfû' kabul edilmesi de mümkündür. Bu takdir de, (.......) de bunun haberi olur.

Hidâyetin ve felahın (yani kurtuluşun) bunlara tahsisi, kitap ehline tarizde bulunmaktır. Çünkü kitap ehli (yani Yahûdî ve Hnstiyanlar) Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in peygamberliğine îman etmezler. Buna rağmen kendilerinin hidâyet üzere olduklarını zannederler. Böylece de yarın Allah katında felaha ereceklerini umarlar.

(.......) ifadesinde yer alan, (.......) cer harfindeki isti'lâ manası sadece bir temsildir ve takva sahiplerinin hidâyet noktasındaki kararlılıklarını gösterir.

Yani cer edat olan, (.......) bir şeyin üzerine çıkmak, demektir. Buradaki mana takva sahiplerinin hidâyetin üzerine çıkmaları değil, temsili bir mana olarak, bundaki kararlılıkları belirtiliyor. Buna sağlam bir şekilde bağlılıklarına değiniliyor. Böylece bunların durumları âdeta bir şeyin üzerine çıkıp binen manasında temsili bir anlatımdır. Nitekim bunun bir benzer ifadesi de, “Hak üzerinde, bâtıl üzerinde” ibâresinde de geçmektedir. Kaldı ki şu ifade de bunu açık olarak ortaya koymaktadır. Meselâ:

“Günahı binek edinmiş” , “Cehaleti, bilgisizliği yularını bırakmıyor” , “Rüzgarın esişine göre yön değiştirir” gibi.

“Allah katından verilen bir hidâyet üzere” Burada, (.......) kelimesinin nekra olarak getirilmiş olması, kimsenin künhüne, incelik ve detayına ulaşamayacağı bir tür hidâyet, anlamındadır. Sanki, “Hangi hidâyet üzerindedirler?” denilir gibi bir ifade. Bunun benzer bir ifadesi şu cümledir: Bir etin üzerine düştüler. Bu şu demektir: Büyük ve tarifsiz bir et ziyafetine konuk oldular. İşte âyetteki ifade de böyle bir ifadedir.

“İstediklerini elde ettiler, kaçtıkları şeylerden kurtuldular.”

Felah: İstediğine ulaşmak, ona kavuşmak, demektir. Müflih: İstediğini kazanan, arzuladığını elde eden, manasındadır.

Yani âdeta kendileri için çeşitli zafer yolları açılmış olan, demektir.

Bu terkip yani kelime, yarmak ve açmak gibi manalara gelir. Nitekim buna benzer kelimeler de yani, Feal fiili (ilk harfi) (.......) ve aynel fiili (ikinci harfi) de (.......) olan kelimeler hep bu manadadırlar.

Meselâ (.......), gibi. Bu âyette bir başka sûrede geçtiğinin aksine (.......) arasında atıf edatı ile gelmiştir. Halbuki şu âyette söz konusu işaret isimleri arasında atıf edatı yoktur. İşte âyet, Rabbimiz buyuruyor ki:

“İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” A'râf, 179

Çünkü önceki âyette, aralarında atfın olmasını gerektiren bir durum vardır. O da, iki farklı haberin Bakara Sûresinin 5. Âyetinde yer almasıdır. İki haber arasında tam bir ittisal ya da beraberliğin var olması yanında, yine ikisi arasında tam bir inkita (kesiklik) bulunmaktadır. Bunlardan biri hidâyet, diğeri de felahtır (kurtuluştur). Çünkü ikisi arasında akıl ve varlık açısından bir temayüz bulunmaktadır. Hidâyet bu dünya ile alâkalıdır. Halbuki felah âhiret ile alâkalıdır. İşte bu bakımdan aralarında atıf (bağ) edatı yer almıştır.

Halbuki yukarıdaki âyette geçen (A'râf, 179), “hayvanlar” tabiri ile, “gafiller ifadesi” sonuçta aynı şeydir, bu açıdan da aralarında bir bağlaç geçmesine yer verilmemiştir. Kısaca birinde gaflet olayı ile hayvanlara benzetme yer almıştır -ki bu A'râf Sûresinde böyledir- dolayısıyla ikinci ifade ilk ifadeyi teyid etmekte ve desteklemektedir, ikrar etmektedir. Bunun için de burada atfa ihtiyaç duyulmamıştır.

(.......) zamîri ise, fasl zamîridir. Bunun da üç yaran bulunmaktadır. Bunlardan ilki; kendisinden sonra gelen kelimenin sıfat değil, haber olduğunu göstermektir. İkincisi de te'kid etmektir. Üçüncüsü de müsnedin, müsnedi ileyhe hasndır. Bu arada, müsnedin başka şey için değil, müsnedi ileyh için var olduğunu gösterip ortaya koymaktır. Ya da bu mübteda olabilir, haberi de, (.......) kelimesi olmuş olur. Cümle ise bütünüyle, (.......) nin haberidir.

Buraya özellikle dikkatini çekmek isterim, Yüce Allah değişik yollarla, takva sahiplerinin hiçbir kimsenin erişip elde edemediği derecelere erdiğini tekrar tekrar ifadelerle uyanda bulunup dikkatimiz buraya çekilmek isteniyor.

Bahis konusu edilen ise işaret ismi ve bu ismin tekrandır. Bu işaret ismiyle, takva sahipleri için, hidâyet açısından bir tercihin var olduğu gibi, yine onlar için felaha ermekle de bunun tercihin ya da seçilmiş olmanın var olduğu da bir gerçektir.

(.......) kelimesinin ma'rife ya da belirli olarak gelmesine gelince, burada şöyle bir incelik bulunmaktadır:

“Takva sahipleri, öyle insanlardır ki, onların âhirette felaha ya da kurtuluşa erecekleri sana ulaşmıştı. Nitekim senin beldenin halkından da birisinin kesin olarak dönüp tevbe edeceği de sana ulaşmıştı. Sen de, Onun kim olduğunu sorup soruşturmuşum, haberini öğrenmeye çalışmıştın. Sana o kişinin Zeyd bin Sabit olduğu haberi verilmişti.”

Burada, (.......) ile (.......) arasına bu zamîrin girip yer alması, sana onların mertebelerini göstermek, istedikleri şeyi istemekte seni teşvik ettirmen, rağbet ettirmen içindir. Aynı zamanda onların gelecekleri için sundukları konularda seni daha zinde tutmak ve buna arzunu artırmak içindir.

Allah'ım! Bizi takva elbisesiyle süsle. Bizi, Bakara Sûresinin başmda yer verip kendileriyle Sûreye giriş yaptığın kimselerden eyle!

6. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz şu ki, küfür ve inkârlarında ısrar edenleri uyarıp korkutsan da, uyarmayıp korkutmasan da onlar için birdir, yine de inanmazlar.

(.......) Küfür: İnkâr yolu ile hakkı örtmek ve gizlemektir. Aslında terkip ya da kelime, örtmek ve kapatmak manasındadır. Nitekim tohumu toprağa atıp gizlemek anlamında çiftçiye de “Kâfir-örten, kapatan, gizleyen” denmiştir. Bu manada geceye de kâfir ismi verilmiştir. Çünkü gece kendisi içinde işlenenleri saklar ve gizler. Ancak burada:

“İyiler muhakkak cennettedirler ve kötüler de kesinlikte cehennemdedirler.” âyetleri arasında atıf edatı olduğu hâlde, bizim şu anda tefsirini yaptığımız âyette böyle bir atıf yoktur. Çünkü buradaki ilk cümle kitabın durumunu açıklamak için getirilmiştir. Yoksa mü'minlerin durumundan haber vermek için gelmemiştir.

İkinci cümle ise aynı şekilde kâfirlerin durumunu bildirmek, haber vermek için getirilmiştir. Dolayısıyla anlatılmak istenen ya da murad olunan konu açısından iki cümle arasında farklılık vardır. Dolayısıyla burada her ikisi de bir tamm üzerinde cereyan etmektedirler. İşte bu açıdan burada atfa gerek yer yoktur.

Eğer, “Uyarıp korkutsan da, uyarmayıp korkutmasan da onlar için birdir.” Kûfe kırâat okulu mensupları -ki Âsım, Hamza ve Kisâî bu okulun baş temsilcileridir- (.......) kelimesinin başındaki her iki hemze açık şekilde telâffuz ederek okumuşlardır. (.......) kelimesi, İstiva (eşit) manasındadır. Tıpkı mastar kelimelerin nitelenmesi gibi bu da bununla nitelenmiştir.

Nitekim Rabbimizin, “.... müşterek olan bir söze...” Âl-i Imrân, 64. âyetinde yer alan, (.......) gibi ki bu, (.......) manasındadır. Kelimenin merfû' (yani öterli) oluşu ise (.......) edatının haberi olması sebebiyledir.

(.......) fâil olarak merfûdur. Sanki şöyle denilmektedir:

“Şüphesiz küfür ve inkârlarında ısrar edenleri, senin uyarman da, uyarmaman da eşittir, onlarda herhangi bir değişikliğe sebep olmayacaktır.”

Veya burada, (.......) kelimesi, mukaddem (önce zikredilen) haberdir. Dolayısıyla, (.......) ise mübteda konumundadır.

Yani, “Onları uyarman ya da uyarmaman onlar için birdir.” Cümlenin tümü ise, (.......) edatının ya da harfinin haberidir. Ancak burada, hep haber olmakla birlikte fiilden de haber olması câiz görülmüştür. Bunun böyle değerlendirilmiş olması, bunun mehcur cümle ya da kelâm türünden olarak değerlendirilmesindendir.

Yani, işin lâfız yönünün değerlendirilmeyip durumun gereği açısından manaya önem verilmesidir. Kısaca burada denmek istenen husus şudur:

Eğer fiilin lâfzına bakılarak bunun lâfzı bakılarak zahirin gerektirdiği, yani olması gereken mana zahire göre muteber kabul edilirse, bu takdirde bunun bu kelimeden haber olması söz konusu değildir, çünkü olamaz yani mümtenidir. Ancak burada lâfzın gerektirdiği mana terk edilerek, failine muzaf (tamlarıan) bir mastar kelimeye tevil olunmuş oldu. İşte demek istenen budur.

Yine âyette yer alan ve bir soru edatı olan, “hemze” ile (.......) mücerred (yani soyut) anlamda “İstiva” (eşitlik) manasındadır. Her ikisinden de doğrudan soru edatı olma manası çıkarılıp atılmıştır. Artık burada bir soru söz konusu değildir. Ancak nahiv (Arap dili) bilginlerinden İmâm-ı Sîbeveyh, bu yine istifham (soru) edatı olarak cereyan etmiştir ki, bu tıpkı aşağıdaki şu ifadede bir ünlem (nida) harfi olarak geçmesi gibidir:

(.......) İşte burada altı çizili kelimenin başında yer alan, “hemze” ile yukarıdaki aynıdır. Kısaca demek istiyor ki, burada cümle içerisinde geçerken sanki bir soru edatı imiş gibi yer aldı. Fakat aslında bu, böyle gelmekle beraber soru edatı değildir. Nitekim, bizim verdiğimiz şiir misalde de bir ünlem (nida) konumunda gelmiş olmasına rağmen nida (yani ünlem) değildir.

İmar: İnsanları ma'siyetlerden ve günahlardan menetmek suretiyle Allah'ın azâbıyla onları korkutmaktır.

“Yine de inanmazlar. “Bu cümle, kendisinden önceki cümleyi teyit ve te'kid eden bir cümledir. Ya da bu, (.......) edatının haberidir. Bundan önceki cümle de muterize (parantez) cümlesidir. Ya da haberden sonra ikinci bir haberdir.

Bunların küfürlerinde ısrar ettikleri kesin bilinmesine rağmen uyarmadaki hikmet, karşılarına hüccet ve kanıtla dikilmek içindir. Bir de risâlet görevinin evrensel olduğunu bildirmek ve Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in sevap kazanmasını sağlamaktır.

7. Âyetin Tefsiri

Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de bir tür perde çekilmiştir. Onlar için pek şiddetli ve acıklı bir azap vardır.

“Allah onların kalplerini,... mühürlemiştir.” İmâm Zeccâc bu hususta diyor ki: “hatm; örtmek, bürümek anlamındadır. Çünkü vesika olarak hazırlarıan bir şey mühürlenerek üstü kapatılır ki, içindeki şeylere ilgilisi dışında kimse vakıf olmasın istenir.”

İbn Abbâs (radıyallahü anh) ise şöyle diyor: “Allah onların kalplerinin üzerini mühürleyip damgalanısür. Bu itibarla onlar hayrın ve iyiliğin ne olduğunu akletmez ve anlamazlar.”

Yani Allah onların kalplerini damgalayıp mühürlemiştir. Öylene bir damgalanıştır ki, artık bundan böyle onda var olan küfür ondan çıkıp ya da ayrılıp gitmeyecektir. Aynı zamanda aslında kendisinde bulunmayan îman olayı da içine girmeyecektir.

Yani îman denen olay onda yer etmeyecektir.

Kısaca hatm ve tab', bize göre yani Ehl-i sünnet açısından kulun göğsünde (kalbinde) bir zulmetin, kararmışliğin ve darliğin, sıkıntının meydana gelmesidir. Kulun kalbinde zulmet denen bu karanlık var olduğu müddetçe o kimse îman etmez, edemez.

Mu'tezile mezhebine göre, Melekler tarafından ancak bilinebilen ve tanınmalarını sağlayan ve kişilerin kalpleri üzerinde yer alan bir takım özel işaretler olup, böylece melekler onların kâfir olduklarını tanırlar ve onlara hep lânet okurlar, onlar için asla hayır duasında bulunmazlar.

Kimi alimlere göre, mühürleme ve damgalana işinin Allah'a isnadı mecazîdir. Aslında mühürleyen veya damgalayan gerçek manasında kâfir olanlardır. Ancak bunu takdir etmesi ve böyle bir imkanı meydana getirmesi bakımından bu mühürleme ya da damgalana işi, yüce Allah'a isnad olunmuştur. Tıpkı fiilin sebebe isnadı gibi. Meselâ; emir (devlet başkanı ya da yetkili), şehri bina etti. Halbuki emilin kendisi bu işi yapmaz, ancak o yaptırır. İşte burada böyle bir mana bulunmaktadır.

Çünkü fiilin değişik değerlendirilmeleri olabilir. Meselâ, faile, mef'ûlü bihe, masdara, zaman ve mekân isimlerine ve müsebbebun lehe isnadı gibi. Fiilin faile isnadı gerçek anlamdadır yani hakikattir. Ancak bazen adım saydığımız şeylere de mecâzî manada isnat olunabilir. Çünkü bazen fâil fiilin işini yüklenmekle ona benzerlik gösterebilir. Tıpkı adamm cesaret bakımından Aslarıa benzetilmesi gibi ki, bu onun müstear ismi olmuş olur. Ancak bu anlattığımız husus da “halku'l-ef'al” konusunun bir yönüne dahildir.

“Ve kulaklarını da mühürlemiştir.” Âyetin aslında kulak, tekil olarak zikredilmiş, yani “kulaklar” değil, “kulak” ifadesi geçiyor. Tıpkı şu ifade gibi:

“Midenizin bir kısmını doldurun ki afiyette olasınız.”

Yani mide ifadesi çoğul olarak zikredilmemiştir. Çünkü meselenin birbirine karıştırılmaması istenmiştir. Zira, (.......) kelimesi aslında masdar, yani kök fiildir. Kelime, (.......). Dolayısıyla bir kelime cemilenemez, çoğul yapılamaz. Çünkü bu cins isimdir. Hem az ve hem çoğa kullanılır. Bu tür kelimelerin ayrıca tesniyesinin (ikil hâlinin) ve çoğulunun yapılmasına gerek yoktur. Böylece kelimenin aslına işaret etmiş oluyor.

Diğer bir görüşe göre burada muzaf olan kelime mahzûftur. Bu da, (.......) işitme yerlerine (organlarına), demektir. Bir de bu, çoğul olarak, (.......) diye de okunmuştur.

“Gözlerine de bir tür perde çekilmiştir.” Haber ve mübteda olmak üzere merfûdur.

Basar: Gözdeki nur ve aydınlık, ışık demektir.

Yani, görenlerin görme aracı ve vasıtasıdır. Nitekim, basiret de, kalbin nuru ve aydınliğidır, kalp gözüdür. Ki bu sayede insan uzağı görebilir ve düşünebilir. Her ikisi de yüce Allah'ın yarattığı iki lâtif cevher olup her ikisinin de görmek ve kalp gözüyle de uzağı görmek için iki aleti bulunmaktadır.

(.......) kelimesi perde ve örtü manasındadır. (.......) kalıbında gelmiştir ve fiil olarak manası örtmek, kapatmak demektir. Bu kökten gelen kelimeler, Meselâ, (.......) veya (.......) gibi kelimeler bir şeyi tümüyle, örtmek, kapsamak, üzerine geçirmek anlamlarını kapsarlar. Kısaca, (.......) kalıbındaki kelimelerin hemen tümü böyledir.

“Kulaklar” mühürlenme, damgalanma hükmüne tâbıdırler, yoksa gözlerde olduğu gibi perdelenme hükmüne değil. Çünkü bir başka âyette bunun böyle olduğu gerçeği açık olarak beyan edilmiştir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Kulağını ve kalbini mühürledi, gözünün üstüne de perde çekmiştir.” Casiye, 23.

Bir de kırâat esnasında vakfedilirken (yani durulduğunda) (.......) üzerinde değil de, (.......) kelimesi üzerinde vakfedilmektedir (yani durulmaktadır). Bu da, “kulaklar” ifadesinin bir öncesine yani mühürlenme manasına tabi olduğunu ve örtülü olma manasına tabi bulunmadığım gösterir. Burada (.......) kelimesini sadece mufaddal, bir (.......) fiilinin izmariyle (gizli) ve metinde yer almayan (.......) fiiliyle mensûb olarak okumuştur.

Bir de, (.......) derken, cer edatı olan, (.......) harfinin tekrar edilmesi iki'yerde mühürlemenin şiddetinin delili olduğunu gösterir. Nitekim, Ebû Mansûr Muhammed b. Ali b. İbrâhîm Mâturîdî diyor ki:

“Kâfirler hak olan sözü dinlememiş ve sonradan yaratıldıklarına dair var olan eserlere bakıp, gerek bizzat kendi üzerinden ve gerekse diğer yaratıklardan bir ibret bakışıyla bakmamış ve görmemiştir. Çünkü bu gözle bakıp görseydi ve hak sözü dinlemiş olsaydı, mutlaka bu kainatın bir ustasının, sanatkârının ya da yaratıcısının olduğunu bilirdi. Fakat o âdeta gözleri ve kulakları üzerine bir perde germiş gibidir. Gerçi hakikatte böyle bir perde var değil ama, o böyle davranıyor.”

İmâm-ı Mâturîdî'nin bu ifadesinden yola çıkarak onun kulakları da tıpkı gözlerde olduğu gibi, “perdelenme” ile değerlendirmiştir.

Bu âyet, en doğru olan ifadesiyle bizim yani Ehl-i sünnet'in lehine ve fakat Mu'tezile'nin ise aleyhine bir hüccet yani delildir.. Çünkü yüce Allah, “Onların kalplerini mühürlediğini bildirmiştir.” Hiç şüphesiz onların hatmi (yani mühürlenme olayını) terk etmeleri onlar adına çok daha yerindedir.

“Onlar için pek şiddetli ve acıklı bir azap vardır. “Azap kelimesi tıpkı (.......) kelimesine benzer ki, hem bina yani temel fiillerinin temeli açısından ve hem mana bakımından denktirler. Nitekim, birini herhangi bir şeyden uzak tutunca, “Kişiyi o şeyden men etti ona onu yaptırtmadı. “denir ki, bu manadadır. İşte bu bakımdan,(.......) da aynı manayı taşır.

(.......) ile (.......) arasındaki fark ise şöyledir: (.......) kelimesi, hakir ve aşağılık kelimesinin karşıtı ya da zıddıdır.

(.......) ise, (.......) yani küçüğün karşıtıdır. Bu açıdan nasıl ki, hakir (aşağılık) kelimesi sağir (küçük) kelimesinden daha düşük ve alt bir anlam ifade ediyorsa, (.......) kelimesi de mana bakımından,;,(.......) kelimesinden manaca üstündür. Her iki kelime de hem bizzat cisim olan varlıklar için kullanılırlar ve hem mana açısından ayrıca değerlendirilirler. Kısaca hepsi için bu iki kelime kullanılmaktadır.

Meselâ; (.......). “Büyük ve üstün bir adam.” Denilir ki, bu ifade ile ya o adamın iri cüsseli olduğunu demek istersin veya oldukça tehlikeli biri olduğunu anlatmak istersin.

Yani, her iki manaya da tefsirlerıabilmektedir.

Yine âyetteki (.......) kelimesiyle (.......) kelimelerinin nekra olarak gelmeleri şu bakımdandır. Onların gözleri üzerinde öyle bir perde çekilmiştir ki, insanlar onu bilemezler, o oldukça farklı bir perdedir. Bu, Allah'ın âyetlerini görmeme örtüşüdür ya da perdesidir. Yine bunlar için o, oldukça büyük elemler, acılar arasında öyle bir acıklı azap türü vardır ki, onun künhünü, ne olup olmadığım yüce Allah'tan başkası bilemez.

8. Âyetin Tefsiri

İnsanlardan öyleleri de vardır ki, îman etmedikleri hâlde “Allah'a ve âhiret gününe inandık.” derler.”

“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah'a ve âhiret gününe, inandık, derler....” Yüce Allah bu sûrede önce, Allah için dinlerinde samimi ve ihlâs sâhibi olanları anlattı. Bunlar özleriyle dışları aynı olan, gönüllerinin demek istediğim dilleriyle de söyleyen kimselerdir.

Daha sonra yüce Rabbimiz ikinci olarak inkârcıları, yani kâfirleri ele aldı, onların durumlarını bildi ki, bunlar da inkârcılık bakımından özleriyle dışları aynı olan, inkârcılıklarında dobra dobra olan kimselerdir. Kâfirliklerinde yamukluk göstermezler.

Üçüncü olarak da münâfıkları gündeme getirdi. Bunlar ağızlarıyla-dilleriyle inandık deyip de, kalpleriyle içtenlikle îman etmemiş olan yamuk ve ikiyüzlü kimselerdir. İşte bunlar kâfirlerin ya da inkârcı olanların en iğrenç ve en korkulacak olan tipleridir. Çünkü bunlar kâfirliklerinin yanında bir de küfürlerine istihzayı, alaycıliği ve inadı kanştıranlardır. Mü'minlerle eğlenip oyun oynayan kimselerdir. Bunun için bunların haklarında şu âyet nâzil olmuştur.

“Hiç şüphesiz münâfıklar cehennemin en alt tabakasında (katındadırlar).” Nisa, 145.

Tâbiîn büyüklerinden İmâm Mücahid diyor ki: “Sûrenin başından dört âyet mü'minlerin özelliklerini ele alıyor. Sonraki iki âyet de kâfirlerin durumlarını anlatıyor. Bu âyetleri izleyen on üç âyet ise, münâfık denilen iki yüzlü kimselerin durumlarını zikrediyor. Bu on üç âyette onların hile ve tuzaklarından, iğrençliklerinden, aşağılık bunak ve ahmak kimseler olduklarından, câhilliklerinden, onlarla alay edileceğinden ve yaptıkları işlerinin yanlışliğindan ve hiç olduğundan söz etmenin yanında, azgmlıkları ve sapkmlıklarının tescil edilmiş olmasından, şaşkınlık, dalgınlık ve körlüklerinden, bu özelliklerinin tescilinden söz ediyor. Rabbimiz bu âyetlerinde onları sağır, dilsiz ve körler olarak seslenip adlandınyor. Kısaca bu ikiyüzlü münâfıkları aşağılık ve iğrenç örneklerle tanıtıyor.

Münâfıklarla ilgili bu kıssa (hikâye ve anlatım) başından sonuna kadar kâfirler dediğimiz inkârcılar üzerine ma'tûftur. Nitekim, her bir cümle de yine birbirleri üzerine atfedilmişlerdir.

(.......) kelimesi aslında, (.......) şeklindedir. Ancak kelimenin başındaki (.......) hemze, hafiflensin, okuyuşta bir sıkıntı vermesin diye hazfedilmiştir (kaldırılmıştır). Hemze harfinin lâm-ı tarif ile (belirtme takısıyla) birlikte hazfi (kaldırılması) âdeta gerekli gibidir. Neredeyse hiçbir şekilde, (.......) denmemiştir. Bunun aslının böyle olduğunun delili da, (.......) ve (.......) kelimeleridir. Bu isimle isimlendirilmeleri, insanın görülmesi sebebiyledir. Nitekim cinler tarafımızdan görülemediklerinden dolayanlara cin (gizlenen, görülemeyen) ismi verilmiştir. (.......) kelimesi (.......) vezninde bir kelimedir. Çünkü kalıplar asıllarına göre ifade olunurlar. Meselâ, “ki” kelimesinin ölçüsü ya da kalıbı, (.......) dır. Halbuki burada gördüğün gibi sadece kelimenin ortası (yani aynel fiili) olan (.......) harfi kalmıştır. Baştaki ve sondaki harf yer almamıştır.

(.......) kelimesi cemi' (çoğul) sayıları isimlerdendir. Başındaki harfi tarif denilen (.......) ise cins manasındadır.

Yani insan cinsi demektir. Âyette yer alan, (.......) ise, Mevsûfe (nitelenendir) ve nekradır. (.......) fiili de bunu sıfatıdır. Sanki şöyle denilir gibidir:

“İnsanlardan öyle kimseler de vardır ki, şöyle derler:”

Yine bu âyette özellikle “Allah'a ve âhiret gününe îman” ifadesi yer almıştır, çünkü âhiret vaktinin bir sının, haddi (Hûdudu) yoktur. O öyle sürekli bir ebediyettir ki, sonu gelmez.

Bir de buna, “âhiret” denmesinin sebebi; şu geçici dünya hayatının bitiminden sonra gelecek olmasıdır, yani dünya hayatından sonra geleceğinden ötürü bu ad verilmiştir. Ya da bu sınırlı zaman ya da vakit, ölülerin yerlerinden diriltilerek başlayacağı andan itibâren cennet ehlinin cennete ve cehennem ehlinin de cehenneme girmelerine kadar olan süredir.

Çünkü o münâfıklar bu hususta vehme kapıldılar. Böylece işin başından ve sonundan olmak üzere bu ikisini ifadelerinde ele alarak îman etmenin her iki tarafım da işin içine katınış oldular. Çünkü bilindiği gibi akait ya da îman ile alâkalı meseleler, esas bakımından işin mebdeini, (baştan itibâren ele alınmasını) gerektirir. Bu meseleler de şunlardır:

Bu kainatın sanii (yaratıcısı) olan Allah'ı, sıfat ve isimlerini bilmek ve tanımaktır. Mead; yani âhiret hayatıyla ilgili hususları bilmektir. Mead ile alâkalı şeyler de; ikinci sur üfürülme vaktinden itibâren kabirlerden yeniden dirilip kalkmak, sırat, mizan ve âhiret hayatıyla ilgili diğer şeyleri bilmekten geçer.

Âyetin, (.......) kelimelerinde yer alan ve tekrarlarıan (.......) cer edatının tekrarlarıış'sebebi, şu noktaya işaret ve dikkat çekmek içindir. Bu münâfıklar imanın her iki konusundaki iddialarında sağlıklı ve mükemmel, sağlam bir îman üzere bulundukları iddiasını dile getiriyorlar, böyle bir iddia ile ortaya çıkıyorlar.

Bir de, onların ifadelerim, “Halbuki onlar îman etmiş değillerdir.” ifadesiyle mutabık hale getirdi. Zaten bu, failin durumuyla ilgilidir, fiil ile değil.

Yani, burada kullanılan ve kelime olarak ism-i fâil olan (.......) ifadesini açıklamaktır. Kısaca onlardan îman denen olayın söz konusu olmadığını belirtmektir.

Münâfıkların, “Allah'a ve âhiret gününe inandık.” sözlerine gelince, bu da fiilin durumunu açıklamaya yöneliktir, yani bu tür bir fiilin muhakkak olarak onlardan sadır olacağı ya da çıkacağını açıklamak içindir, yoksa failin değil. Çünkü, münâfıklar her ortamda Allah'a ve âhirete îman ettiklerini hep söyleyeceklerdir ve böyle bir ifadenin onlar tarafından söyleneceği de muhakkaktır.

Kaldı ki; burada asıl demek istenen şey, savundukları ya da iddiasına kalkıştıkları şeyleri inkâr etmek, kabul etmemek ve en net ve mübalağalı bir tarzda nefyetmektir, bu nefyi ya da inkârı pekiştirmektir. Bu ise, bunların bizzat inananlardan oluşan bir taife ya da grup olmadıklarını, bu anlamın içinden çıkarmaktır. Nitekim bunun benzeri, Rabb'imizin şu âyetinde de belirtilmektedir; yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Ateşten çıkmak isterler ve fakat onlar oradan çıkacak değillerdir.” Mâide, 37.

İşte bu âyetteki, (.......) ifadesi yani, “Ve fakat onlar oradan çıkacak değillerdir.” sözü, “Ve oradan çıkamazlar.” demekten daha mübalağalı ve etkin bir ifadedir.

Yani fâil (ism-i fâil) olarak, (.......) kelimesi, fiil olarak (.......) kelimesinden daha kesin bir mana anlatır.

“Îman” olayım ikinci ifadede, inanılacak şeyleri zikretmeksizin mutlak olarak Rabbimiz zikretmiştir. Halbuki ilk ifadede bu, kayda bağlanmıştı. Kaldı ki; bununla takyidin de murat olunma ihtimali vardır. Dolayısıyla önce zikredilen ifade buna da delâlet etmesi bakımından burada kayıtlamayı terk etmiştir.

Ayrıca burada imanlarının olmadığını anlatmak, yani aslında mü’min olmadıklarını belirtmekle ilk başta zikredileni de reddetmek ve böyle bir durumun var olmadığını ortaya koymaktadır. Çünkü, bu mananın içinde zaten o da yer almış oluyor. Kısaca mutlak anlamda bir imanın varlığından söz edilmediğine göre, mukayyed manadaki bir imanın olmayışından öncelikle söz edilmeyi gerektirir. O da içerik bakımından mutlak manadaki imansızlık içinde yer alır.

Âyet aynı zamanda Kerramiye Mezhebinin inançlarını da reddetmektedir. Çünkü Kerramiye Mezhebinin inançlarına göre îman, sadece dil ile ikrardan ibârettir. Zira onlarda imanın ikran olduğu hâlde onlardaki îman etme ismini reddetmektedir. Bu âyet Ehl-i sünnetin inancını ve görüşünü desteklemektedir. Ehl-i sünnet inancına göre îman: “Dil ile ikrar ve kalb ile tasdik” ten ibârettir.

Bir de, (.......) nm haberine (.......) harfinin gelmesi, reddi ve nefyi te'kid etmek içindir. Çünkü böylece eğer dinleyen ya da duyan kimse sözün başından gaflete düşer, aymaz bir tavır takınırsa, bununla, o kimselere inkârcılıkları yüzünden bir delil ya da delil gösterilmiş olur.

(.......) kelimesi ya da edatı lâfız bakımından tekil (yani müfret) bir kelimedir. Mana bakımından ise cemi' (çoğuldur). İşte bu açıdan, (.......) fiili müfret olarak gelmiştir. (.......) edatının müfret olan lâfzı esas alınmıştır. “Onlar îman etmiş değiller.” cümlesi, (.......) edatının çoğul olan manası göz önünde tutularak da çoğul olarak gelmiştir.

9. Âyetin Tefsiri

Onlar akıllarınca güya Allah'ı ve mü'minleri aldatıyor sanırlar. Halbuki onlar kendilerinden başkasını aldatamazlar da yine de farkında olmazlar.

“Allah'ı aldatıyorlar.” Burada aslında muzaf (tamlarıan) mahzûftur. Bu da, “elçi” kelimesidir ve (.......) demektir ki mana, “Allah'ın Rasûlünü aldatıyorlar (aldatırlar)” demektir. Bu tıpkı şu âyetteki ifade gibidir:

“Kasabaya sor.” Yûsuf, 82.

Halbuki burada demek istenen “Kasabaya” değil, “Kasaba halkına sor” demektir. İşte burada, muzaf (yani tamlarıan olan) “halk” kelimesi mahzûftur. Nitekim, Ebû Ali Farisî Hasen b. Ahmed b. Abdulgaffar (rahmetüllahi aleyh) ve başkalan da böyle söylemişlerdir.

(.......) kelimesi; asıl içlerinde gizlediklerinin aksini açıklamak, demektir. (.......) kelimesi ise, “Onlar içlerindekinin aksini dışa gösteriyorlar. “manasındadır. Çünkü (.......) kelimesi, kişinin esas itibariyle içinde gizlediğinin aksini dışa vurması, açıklaması demektir. Yüce Allah, Peygamberi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yerini yüceltmiştir. Çünkü peygamberini aldatıp tuzağa düşürmek isteyenleri tıpkı kendisini aldatmak isteyenler olarak değerlendirmiştir. Zira âyette görüldüğü gibi muzaf zikredilmemiştir. İşte bu, tıpkı şu âyetteki ifadeye benzer bir ifadedir. Yüce Mevlâmız şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki, sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir.” Fetih, 10.

Bu âyete dikkat olunduğunda, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile biat eden bir kimse tıpkı Allah ile biat etmiş gibidir. Çünkü Allah böyle değerlendirmektedir. Biat olabilmesi için de mutlaka kendisiyle biat yapılabilen gerçek bir araca gerek vardır. İşte bu biat aracı eldir. Dolayısıyla Resûlüllahın eli onların elleri üzerindedir. Rabbimiz, Rasûlünün elini tıpkı kendi eli olarak değerlendiriyor ve bu âyette buna işaret ediyor. Ancak Allah cisimden münezzehtir. Detaylar için ilgili kaynaklara bakılabilir.

İşte burada tefsirini yaptığımız bu âyet de aynen örnek olarak verdiğimiz âyetteki gibidir.

Bir diğer tefsir olarak da denilmiş ki; “Onlar, kendi iddialarına göre Allah'ı aldattıklarını sanırlar. Çünkü bu münâfıklar, Allah da gerçekten tıpkı diğer aldatıları kimseler gibi aldanır zannediyorlar.”

Aslında bu örnek, yani (.......) ya da aldatma olayı çoğunlukla iki kimsenin müşareketi (birlikteliği, işbirliği) dışındakiler için söz konusudur.

Meselâ, “Hırsıza cezâ verdim, işkence ettim. “gibi. Kısaca mufaale babmın binası çoğunlukla tek kişinin üstünlüğündeki müşarekete dayanır.

Bu âyet, (.......) olarak okunduğu gibi, aynı zamanda, (.......) olarak da okunmuştur. Bu da, (.......) fiilini beyan (açıklamak) içindir. Ya da bu, başlı başına bağımsız yeni bir cümledir. Sanki burada şöyle bir soru yer alır gibidir:

“Neden inanmadıkları hâlde yalan yere inandıklarını iddia ediyorlar? Onların bundan çıkarları nedir?” Buna şöyle cevap veriliyor:

“Allah'ı aldatıyorlar.” onların bundan çıkarları şudur; Müslümanların münâfıklar dışındaki kâfirlerle savaşmaları hâlinde münâfıklara dokunmamaları, Müslümanların onları affetmesi, kendileri için İslâm hükümlerinin uygulanması, savaş ganimetlerinden pay almaları vb. gibi yararlar ya da çıkarlar...

Kur'ân'daki durak (vakf) konulannı ele alan, “el-Vukuf ya da “el-Kitabu'l-Ferid fi İ'rabi'il-Kur'ân'il-Mecid” adlı eserin yazan diyor ki: (.......) kelimesi üzerinde vakfetmek (durmak) lâzımdır. Mutlaka durulmalıdır. Eğer durmayıp sonraki âyete hemen geçilirse, yani vasl yapılırsa bu durumda şöyle bir mana ortaya çıkar:

(.......)

Yani: “Onlar aldatan, hile yapıp tuzak kuran mü'minler değiller.” olur ki, böylece münâfıkların asıl mü'min olmadıkları niteliği ortadan kalkmış olur ve yanlış bir mana çıkar.

Bu, âdeta şu örnekteki gibi bir durum gösterir: (.......) gibi. Bunun manası: “Oyalancı bir adam değildir.” Halbuki biz'adamın yalancıliğim özellikle ortaya koymaya çalışırken böyle bir yanlışa girmek gerçekten büyük bir tehlike gösterir. Kaldı ki, üzerinde durup tefsirini yaptığımız âyette, Onların imansız olduklarını veya îman etmemiş olduklarını vurgulamaktır. Bir de bunların düzenbaz, hileci ve aldatan kimseler olduklarını ortaya koymaktır.”

Bir de, (.......) fiilindeki zamîrden ötürü, (.......) kelimesini hâl olarak ve bundaki amili de (.......) fiilini kabul edenlere göre, bu durumda mana şöyle olur: “Allah'a, aldatanlar olarak îman ettik.”

Eğer böyle değil de, (.......) kelimesindeki zamîrden hâl olarak alınır ve bunda da amil olarak ism-i fâil kabul edilirse, böyle diyenlere göre mana şöyle olur:

“Onlar aldatanlar, hile ve tuzak kuranlar oldukları hâlde inanmış olmazlar.”

İşte bu manalarda değerlendirildiğinde artık (.......) üzerinde vakfa (durmaya) gerek kalmaz. Ancak doğru olanı ilk görüştür, bu bakımdan vakfedilmesi daha uygundur.

“Ve mü'minleri (îman edenleri)”

Yani; “Güya inandıklarını açıklayarak ve inkârcılıklarını gizleyerek Resûlüllahnü ve mü'minleri aldatıyorlar.”

“Halbuki onlar kendilerinden başkasını aldatamazlar.”

Yani hile ve desiseye saparak bu tür kimselerin yapageldikleri yollara başvurmaları sonucu olabilecek şeyler bizzat kendilerinin tuzağa düşürülmesi ve aldatılmasıdır. Çünkü sonuçta bundan zarar görecek olanlar yine kendileri olacaktır. Aldatmalarının ürünü nihayet kendilerine dönecektir ki bu, onların âhirette azap görmeleridir. İşte onlar âdeta bu halleriyle kendilerini aldatıp tuzağa düşürmüş kimselerdir.

Kırâat imâmlarından Ebû Amr, Nafı ve Abdullah b. Kesir, baş tarafıyla mutabakat sağlasın diye, (.......) olarak okumuşlardır. Ancak diğer kırâat imâmlarının bunlara karşı delili (ya da gerekçeleri) şöyledir: Kelime ister üçlü baplardan (yani üç harfli basit fiillerden) olarak (.......) olsun, ister mufaale babından olsun burada her ikisinin de manası birdir. Dolayısıyla öyle veya böyle okumakta bir sakınca yoktur.

Nefs: Bir şeyin kendisi, aslı ve hakikati manasındadır. Daha sonra bu kelime, “kalp ve ruh” için de kullanılır oldu.

Yani onlara da “nefs” denmeye başlandı. Çünkü zaten nefs, bu ikisi ile (yani kalp ve ruh ile) vardır. Nitekim “kan” için de nefs ifadesi kullanılır olmuştur. Çünkü nefsin ayakta kalabilmesi kan sayesindedir. Hatta insanın aşırı ihtiyaç duyduğu ve onsuz yaşayamayacağı bir şey olan suya da nefs denmiştir.

Bu âyette geçen, (.......) ten murat, burada, bizzat insanların kendileridirler. Dolayısıyla, “Bizzat kendilerini aldatırlar. “ın manası:

“Aldatma olayı onların içinde ve onlardan ayrılmayan, kendilerine yapışmış bir şeydir. Onlardan başkasına geçmez.”

Fakat bunlar, aldatmalarının sonucunda doğacak ve kendilerine dönecek olan şeyin, “.... yine de farkında olmazlar.”

Şuur: Bir şeyi his ve duygularla bilip anlamak, sezmek ve farkına varabilmek demektir. Bu da, (.......) dan alınmadır. (.......) ise, bedene-tene değen ya da temas eden giysi demektir. “İnsanın meşairi” denince, insanın duyu organları demektir. Çünkü bu duyular algılamanın ya da sezginin aletleri veya araçlarıdırlar. Bunun manası da şöyledir:

“Bunun zararı da tıpkı duyu organlarıyla hissedilip anlaşıldığı gibi bizzat bu kimselere dokunacaktır, onlara ulaşacaktır. Ancak bunlar sürekli gaflet içinde olduklarından ve aymazlıkları sebebiyle âdeta hissiz ve duygusuz kimseler gibi olacaktır.”

10. Âyetin Tefsiri

Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah hastalıklarını daha da artırmıştır. Israrlı yalan söylemeleri sebebiyle onlar için acıklı bir azap vardır.

“Onların kalplerinde bir hastalık vardır.”

Yani şek, şüphe ve nifak vardır. Çünkü şek; İki durum ya da şer arasında tereddüt etmek ve kararsız olmaktır. Nitekim münâfık denilen kimse de bu manada hep tereddüt içindedir, huzursuz ve rahatsızdır. Nitekim, bir hadislerinde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Münâfık kimsenin durumu âdeta iki koyun sürüsü arasındaki şaşkın koyun gibidir. Bir o sürüye gidip kâtilır, bir bu sürüye gelip kâtilır.” 416 Müslim, K. Münâfık; H. No. 2784-17. Ahmed, Musned; 2/32,47. Nesai, 8/124.

Nitekim hasta olan kişi de yaşam ile ölüm arasında mütereddittir, gider gelir. Bilindiği gibi hastalık, sağliğin zıddıdır. Fesat da sıhhatin yani sağlıklı ve düzenli olmanın karşıtıdır. Dolayısıyla maraz (yani hastalık) her fesâdın, bozulmanın ve sağlıksızliğin ismi olduğu gibi şek ve nifak da kalpte meydana gelen bir bozulma ve sağlıksızlıktır.

“Allah da hastalıklarını daha da arttırmıştır.”

Yani giderek güçsüzleştirdi, iyileşme ve kurtuluş imkanı bırakmadı, iktidarı ve takati kalmadı.

Bir tefsir de şöyle yapılmıştır: Hayatta kaldığı sürece benzerlerim yaratması gibi nifak denen şeyi onda yaratıp var ermesidir. Nitekim imanın artması meselesinde bu gerçek bilinmektedir. İşte bu da aynen onun gibidir.

“Israrlı yalan söylemeleri sebebiyle onlar için acıklı bir azap vardır.” Buradaki, (.......) kelimesi, .(.......) ölçüsünde olup (.......) anlammda ism-i fâildir. “Acıklı, incitici” demektir.

Kûfe kırâat okulu mensupları, (.......) olarak okumuşlardır.

Yani bunlar, daha önce geçen, “Allah'a ve âhiret gününe îman ettik sözlerinde hep yalan söylüyorlar.” demektir. (.......) edatı başında geldiği, (.......) fiiliyle birlikte mastar manasındadır.

Kizb: Olması gerekenin aksine bir şeylerden haber vermektir. Doğruyu ve gerçeği değiştirerek farklı şekilde bildirmektir (yani söylemektir).

Kûfe kırâat okulu dışında kalanlar ise bu kelimeyi, (.......) şeklinde kırâat etmişlerdir. Bunun da anlamı şöyledir:

“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in getirip haber verdikleri şeyleri yalanlamaları yüzünden.” Bir diğer tefsire göre de; Bu, nasıl ki doğruyu söylemede aşırıya, mübalağaya gidiliyorsa, yalan söylemede de mübalağaya, aşırıya kaçmak ve abartmak, demektir.

Yani (.......) ve (.......) fiillerindeki mana gibi. Bu iki fiilin benzeri, (.......) ve (.......)dir.

11. Âyetin Tefsiri

Ne zaman onlara: “Yeryüzünde bozgunculuk (fesat) çıkarmayın.” denilse, onlar: “Biz ancak ıslah edicileriz (düzeni sağlayanlarız).” derler.

Bu âyet, (.......) üzerine ma'tûf olduğu gibi, (.......) üzerıne de atfi câizdir. Birincisine ma'tûf olması hâlinde eğer sen, (.......)

Yani onlara: “İnsanlardan kimileri de vardır ki kendilerine: (.......) denilse...” olarak mana verilmiş olsa bu doğru bir mana olur.

Fesat: Bir şeyin doğru olan durumundan çıkması ve bundan fayda elde olunması ve yararlarıılmasıdır. Bunun karşıtı ya da zıddı ise “Salâh “tır. Bu ise yararlı ve doğru olan hâl üzere bulunmaktır.

“Yeryüzünde fesat çıkarma (bozgunculuk etme).” demek, savaş ve fitnelere neden olmak, anarşi çıkarmak demektir. Çünkü, bu gibi durumlarda yeryüzünde huzursuzluk, dalgalanmalar, öldürme ve tehdit olayları, can ve mal güvenliğinin ortadan kaldırılması söz konusudur.

İnsanlar doğru (dürüst) bir hayat yaşamaktan uzaktırlar. Elde edilen ürünler, ziraat, dinî ve dünyevî menfaatlerin sarsılması gibi olaylar. İşte bunlar ikiyüzlü diye isimlendirdiğimiz münâfıkların ortaya çıkardığı düzensizliklerdir, anarşidir ve huzursuzluktur. Çünkü bunlar kâfirlerden yana tavır ortaya koyarlar. Müslümanlara âit: sırları kâfirlere aktararak onları Müslümanlar aleyhinde kışkırtırlar, Müslümanların üzerlerine saldırtırlar. İşte böyle bir durum Müslümanlar arasında kargaşaya ve huzursuzluğa kapı açar. Aralarında güven diye bir şey kalmaz.

“Biz ancak ıslah edicileriz, derler.”

Yani mü'minler ile kâfirlerin arasım müdara yoluyla bulanlarız, düzeltenleriz.

Yani asıl ve gerçekten mü'min denilecek kimseler varsa o da bizleriz. Bu vasıf, samimi olarak ancak bizim için geçerlidir. Şu veya bu manada bizi lekeleyici ve şaibe altına sokacak bir durum bizde asla yoktur.

Burada böyle bir mânanın yer alması, (.......) kelimesinden dolayıdır. Çünkü bu kelime bir hükmü bir şey üzerinde var kabul etmeyi ifade eder ya da bir şeyin bir hükümde karar kılmasını sağlar.

Meselâ: “Giden sadece Zeyd'dir, başkası değil.” , gibi. Veyahut, “Ancak Zeyd yazar, başkası değil,” gibi. (.......) daki (.......) kelimesi “mâ-i kâffe” dir yani amel etmeyen ve amelden men olunan bir (.......)dır.

12. Âyetin Tefsiri

(Şunu aklınızdan çıkarmayın ve) iyi bilin ki, asıl düzeni bozup sarsanlar onların ta kendileridir. Fakat şuursuzluklarından ötürü bunun farkında olmazlar.

“Onlar bozguncudurlar.” burada mef'ûl bilindiği için hazf olunmuştur. (.......) kelimesi de mürekkep (bileşik) bir kelimedir. Soru edatı olan (.......) ile nefiy (olumsuzluk) harfi olan (.......) dan oluşmuştur. Bunun da nedeni, kendisinden sonrasının tahakkuku (gerçekleşmesi) amacıyla tenbih (uyarı) manasını, ya da dikkat çekme anlamını vermek içindir. Çünkü soru edatı olumsuzluk manası veren bir harfin başına geldiğinde tahkik manasım ifade eder. Meselâ; yüce Rabbimizin şu kavli (sözü) gibi:

“Allah kâdir değil mi?” Kıyame, 40.

Bunun anlamı, “Allah elbette kâdirdir.” demektir.

İşte bu gibi yerlerde tahkik (yani muhakkak) manasmm verilebilmesi için ancak bu harflerden ya da soru şeklindeki bir ifadeden sonra gelecek olan cümle, kendisiyle yemin telakki olunan benzer bir cümle ile başlamalıdır. Yüce Allah, onların kendilerini ıslah edicilerden, düzeni sağlayanlardan kabul etmelerini kesin ve net bir dille reddediyor.

Aynı zamanda onların büyük bir gazap ile karşı karşıya bulunduklarını delil olarak sunup gösteriyor. Buradaki mübalağa ya da aşırılık ya da abartı sadece istinaf (başlarıgıç ya da giriş) cümlesi olması bakımındandır, bir de (.......) ve (.......) deki te'kit, haberin ma'rife oluşu ve araya bir fasl zamîrinin girmesi bir de Rabbimizin, “Şuursuzluklarından ötürü bunun farkında olmazlar.” cümlesi. Bütün bunların ayrı ayrı değerlendirilmeleri hâlinde işin inceliği anlaşılmış olacaktır.

13. Âyetin Tefsiri

Onlara: “Şu halkın (insanların) îman ettikleri gibi siz de inanın.” denildiği zaman, onlar da: “Biz beyinsiz ve bunakların îman ettikleri gibi mi inanacakmışız, öyle mi?” derler. Şunu iyice bilin ki, onlar beyinsiz ahmakların ta kendileridir; ancak bunu bilmezler.

“Onlara: (.......) denildiği zaman, onlar da: (.......) derler.” İşte burada onlara iki yönden öğüt verilmektedir.

Bunlardan ilki, halen üzerinde bulundukları ya da taşımakta oldukları inanç ve tavırlarının çirkin ve iğrenç olduğudur ki bunun doğru ve hak olandan uzak olduğu, sonuçta insanları fesâda götürdüğünün takbih edilmesi, yerilmesidir.

İkincisi de; kendilerine en doğru yolun hangisi olduğunun gösterilmesidir ki, bu da akıl sahiplerinin gittikleri yolda yürümek ve onlara tabi olmakla sağlanır.

Fakat onların bu teklife verdikleri cevap, hep cehaletlerinde ısrar etmeleri sebebiyle, o îman etmiş olanları akılsızlık, beyinsizlik ya da ahmaklıkla suçlamışlar, kendilerince onları aşağılamışlardır. İşte âyetin bu noktasında ilim sahiplerinin câhillerin elinden çektikleri ezâ ve cefâlar sebebiyle, onlara bir teselli yer almış bulunmaktadır.

Ayrıca burada, fiilin fiile isnadı doğru ve sahih olmamakla birlikte (.......) fiilinin, (.......) ve (.......) fiillerine isnadı sahihtir (doğrudur). Çünkü bu fiilin lâfzına bir isnaddır. Halbuki mümtenî olan yani uygun görülmeyen şey, fiilin lâfza değil fiilin manasına isnadıdır. Bu uygun değildir. Bu itibarla sanki şöyle denilir gibidir: “Onlara şu söz söylenince... “. Nitekim şu ifade de buna benzer bir ifadedir: “Onlar yalan bineğine bindiler.”

(.......) kelimesinde yer alan, (.......) harfi tıpkı (.......) daki (.......) gibi “mâ-i kâffe'“dir. Veya (.......) Tevbe, 25. âyetindeki yer alan, mastar mâ'sı gibidir.

(.......) kelimesindeki (.......) harf-i ta'rîfi ahd içindir, yani akılda var olan belli bir şeyi işaret etmektedir. Dolayısıyla bu şu demektir:

Tıpkı Resûlüllahın ve onunla birlikte îman etmiş olanların îman ettikleri gibi ...” Hazret-i Peygamberin yanında yer alan imanlı kimseler de, Abdullah b. Selâm ve taraftarlarıdır.

Yani arkadaşlarınızın ve kardeşlerinizin inandıkları gibi siz de gelin îman edin, manasındadır.

Ya da buradaki (.......) harfi cins içindir. Bu durumda mana şöyledir:

“İnsanlıkta kemâl ve olgunluk derecesine ulaşmış olanların inandıkları gibi...” Ya da sanki burası, bu ifade ile, “İnanmış olanları gerçek anlamda insan ve onların dışındakileri de hayvanlar olarak...” değerlendirmesidir.

(.......)deki (.......) harfi nasb mahallinde gelmiştir. Çünkü bu mahzûf bir mastarın sıfatıdır.

Yani, şu demektir: “Öyle bir îman ki tıpkı gerçek insanların imâm gibi bir îman.” Nitekim, (.......) da aynen böyledir.

(.......) daki istifham, yani soru edatı inkâr manasındadır.

(.......) kelimesindeki (.......) lâm harfi ile işaret edilmek istenenler, gerçek anlamdaki imanlı insanlardır ki, bunlar o münâfıklar tarafından aşağılarıan kimselerdir. Halbuki bunlar akıl ve olgunluk bakımından en üstün kimselerdir. Halbuki bu bunaklar, kendilerinin sürdürdükleri inanç ve tavırlarını hak olarak görmekteler, kendilerinin dışındakileri de batılda olduklarını kabul etmekteler. Şüphesiz kim batılı ve cehaleti binek edinirse sefih, aşağılık ve bunak bir kimse olur. Aklından zoru olanlardan olur ve hilm sâhibi kimselerden olmaz.

“Şunu iyice bilin ki, onlar beyinsiz ahmakların ta kendileridir, ancak bunu bilmezler.” Evet, onlar bunakların, beyinsizlerin ta kendileridirler. Burada, “.... bilmezler” buyuruldu. Bundan önceki âyette de, “....farkında olmazlar, şuursuzdurlar.” denildi. Çünkü burada “sefeh” ten söz edilmiştir ki bu, cehildir, bilgisizliktir. Dolayısıyla cehaletin söz konusu edildiği bir yerde ona uygun olarak ilimden, yani bilmekten söz etmek daha yerindedir. Çünkü îman olayı delil ve delil ister, doğru teşhis ister, ki bu sayede delil ve kanıtları göz önünde tutan kimse bilgi kazanmış olsun.

Yeryüzünde fesat çıkarma, bozgunculuk meydana getirme, huzuru bozma olayına gelince bu, sıradan şeylere dayanan bir durumdur. Bu da âdeta duyularla algılarıabilen şeyler gibidir.

(.......) kelimesi, (.......) edatının haberidir. (.......) zamîri de fasl zamîridir. Veya, (.......) zamîri mübteda, (.......) kelimesi de, haberdir. (.......) ve ayrıca cümle ikisi birlikte (.......) nin haberidirler.

14. Âyetin Tefsiri

Bu münâfıklar inananlarla karşılaştıkları zaman, “Biz de îman ettik.” derler. Ancak şeytan tıynetindeki kendi liderleriyle baş başa kaldıklarında ise, “Hiç şüphesiz biz sizinle beraberiz, biz îman edenlerle sadece alay edip eğlenenleriz.” derler.

“Bu münâfıklar inananlarla karşılastıkları zaman, (.......) derler” . İmâm Ebû Hanîfe, bu âyeti, (.......) olarak okumuştur. Nitekim, birini ona yakın bir şekilde karşıladığın takdirde, (.......) ve (.......) denilir.

İlk âyet münâfıkların mezhebini ya da görüşlerini ve onların nifak durumlarını açıklamaktadır. Şimdi tefsirini yapmakta olduğumuz bu âyet ise, müNâfikların mü'minlere karşı sergiledikleri tavır ve tutumlarını, alay ve eğlenme hallerini ele alıyor. Görünüşte sanki onların dostları imişler gibi onları karşılarlarken, aynı zamanda onlarla beraber hareket ettikleri ya da etmedikleri noktasını açmamaları, mübhem kalmaları bunu gösteriyor.

“Ancak şeytan tıynetindeki kendi liderleriyle baş başa kaldıklarında ise...” Buradaki, (.......) kelimesi, (.......) ve (.......) cer edatlarıyla kullamlabilmektedir.

Meselâ: (.......) veya “Onunla baş başa kaldım.” demektir ki bu, bir kimse ile birebir baş başa olmak manasındadır. Ancak, (.......) edatıyla kullanılması daha çok mübalağalıdır. Çünkü (.......) edatı kullamlınca, “Başından sonuna kadar...” demek olur. Dolayısıyla bunun manası, “Müzminlerden ayrılıp tamamen ve baştan sona şeytan tıynetindeki (aynı görüşte oldukları) liderleriyle bire bir baş başa kaldıklarında...” olur. Aynı zamanda, (.......) fiilinin dat harfiyle “geçti” manasında olması da mümkündür.

“Şeytanları” ifadesinden kasıt; azgınlık ve sapkınlıklarında şeytanlara benzeyen, şeytanlaşan kimseler, demektir. Bunlar da Yahûdîlerdir.

İmâm-ı Sîbeveyh'e göre, (.......) kelimesindeki (.......) harfi kelimenin bünyesindendir, aslidir. Çünkü bu kelimenin fiil şekli pları, (.......) fiilinde (.......) harfi bulunmaktadır. Yine ondan gelen bir görüşe göre bu (.......) zâidedir. Eğer kelime, “uzak oldu.” anlamında ise, (.......) kelimesinden türemiş demektir. Çünkü şeytan salâhtan ve hayırdan uzaktır. Ya da kelime, (.......) harfiyle (.......) kelimesinden türetilmiştir. Bu da “bâtıl oldu.” manasına gelir. Nitekim şeytanın adlarından biri de Bâtıl'dır.

“Hiç şüphesiz biz sizinle beraberiz.” Biz sizin dostlarınızız ve sizin inancmızdayız, sizin dininiz üzereyiz.

Dikkat edilecek olunursa bu âyette, mü'minlere hitapta bulunurlarken münâfıklar, “fiil cümlesiyle” durum anlatılıyor. Halbuki kendi şeytanlarıyla hitaplarında isim cümlesini kullanmışlardır. Hem de bu, (.......) ile de te'kit olunmuştur. Çünkü münâfıklar mü'minlerle olan konuşmalarında, kendilerinde îman denen şeyin var olduğunu söylemekle birlikte, îman konusunda tevhit ehli olduklarına ilişkin olarak bir şey söylemiyorlar. Bu da şu nedenlerden olabilir:

Ya bizzat kendileri buna uygun değiller, yani mü'minlerle aynı şeyi paylaşmamalarındandır. Çünkü bunlara akidelerinde herhangi bir muharrik (harekete geçiren, yönlendiren) bir sebep yoktur veya münâfıklar bunu te'kit ve mübalağa ifadeleriyle de söylemiş olsalar bile mü'minler tarafından doğru kabul edilmeyeceklerini bilmelerindendir. Bunlar Ensar ile Muhacirin'in tam ortasında bulunurlarken durumları bilindiği hâlde onların mü'minler olarak kabul görmesi hiç olacak şey mi? Fakat münâfıkların kendi yoldaşlarıyla hitapları, konuşma ve görüşmeleri bir arzu ve isteğin sonucudur. Onlar tarafından kabul görmektedirler. İşte bu, te'kit ve teyidin olması gereken yerdir.

“Biz îman edenlerle sadece alay edip eğlenenlerız, derler.” Bu ifade, “Biz sizinle beraberiz.” görüşünü te'kit içindir. Çünkü bunun manası, Yahûdîlikte sebat edip kalmak, onda karar kılmaktır. Kaldı ki, “Biz îman edenlerle sadece alay edip eğlenenleriz.” ifadesi, İslâm'ı reddetmektir. Onların İslâm ile bir bağlarının olmadığını ortaya koymaktadır. Çünkü herhangi bir şey ile alay eden, eğlenen kimse ya da kimseler, o şeyi hafife alıyor, küçümsüyor ve inkâr ediyor demektir. Onun varlığını reddetmektir, Bir şeyin zıddmı reddetmek demek, onun varlığını pekiştirmek manasındadır.

Veya bu bir başlarıgıç ya da giriş cümlesidir. Sanki münâfıkların yoldaşları, müNâfikların, “Biz sizinle beraberiz.” söz ve davranışlarından ötürü onlara itirazda bulunarak, “Mademki bizimle berabersiniz, neden dolayı onlara muvafakat ediyorsunuz, onların yanına gidip geliyorsunuz?” der gibi bir mana çıkıyor. İşte münâfıklar da, “Biz îman edenlerle sadece alay edip eğleniyoruz.” şeklinde karşılık vermiş oluyorlar.

İstihza; alay edip eğlenmek, küçümsemek, aşağılamak, demektir. Esasen kelime, “hafiflik, basitlik” kökünden alınmadır.

(.......) kelimesi (.......) ten, (.......) da, (.......) bu da hızlı ve ani ölüm manasındadır. (.......), “Olduğu yerde cansız düşüp ölmek” .

15. Âyetin Tefsiri

Aslında Allah onlarla alay eder de, azgınlıklarında onlara süre tanır, bundan ötürü onlar bir zaman sersemce ve başıboş olarak dolaşırlar.

“Aslında Allah onlarla alay eder.” demek, münâfıkların mü'minlerle alay etmeleri yüzünden Allah onları cezâlandım. Dikkat edilirse istihza ya da alayda bulunmanın cezâsının karşılığını yine alay etmek olarak gösteriyor yani aynıyla karşılık veriyor. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Bir kötülüğün cezâsı yine ona denk bir kötülüktür.” Şura, 40.

Yine başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır:

“Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın.” Bakara, 194.

Eğer dikkat edilirse ilk âyette, kötülüğün cezâsı yine kötülük olarak ve ikinci âyette de saldırının karşılığı yine misliyle saldırı olarak değerlendirilmiştir. Gerçi her ne kadar cezânın karşılığı kötülük ve saldın olmasa da böyle ifade olunmuştur. Kaldı ki; yüce Allah için alay etmek, işin gerçeği ve hakikati bakımından câiz değildir. Zira bu abesle uğraşmaktır ki, Allah bundan yücedir ve münezzehtir.

İmâm Zeccâc diyor ki:

İşin doğru olan yönü de budur. Ayrıca, (.......) âyeti istinaf (giriş yani başlı başına bağımsız bir cümledir). Başında da herhangi bir atıf (yani bağ edatı) da yoktur. Bu gayet önemli bir şekilde Allah'ın azametini ve büyüklüğünü göstererek, yüce Allah'ın alay etmesinin öyle onlarınkine benzemediğini gösteriyor.

Âyet bu mananın yanında bir de şunu göstermektedir. Şüphesiz o münâfıklarla alay edecek olan yüce Allah, onların yaptıklarının çok çok üzerinde bir cezâ ile cezâlarıdıracaktır. Yoksa onların alay ve eğlenmelerine karşılık yine bir alay ve eğlenmeyle geçiştirecek değildir. Çünkü Allah onlara öyle bir ağır cezâ, bir zillet ve aşağılık cezâ verecek ki, mahiyetini ancak kendisi bilir. Mademki yüce Allah'ın cezâlarıdırması Ve imtihanı an be an münâfıkların başlarına inecektir, işte bu bakımdan, (.......): “Allah onlarla alayedendir.”

Yani, (.......) âyetiyle bir mutabıktık olsun istemedi.

(.......) Onlara süre verir, mühlet tanır.”

(.......) Zeccâc'a göre “Küfürlerinde azgınlık ve taşkınlıklarında onlara fırsat verir.”

(.......) burada hâldir.

Yani “....şaşkın bir hâlde mütereddit bir vaziyette,” manasındadır.

Bu âyet aslâhı (en doğru ve iyiyi) yaratma noktasındaki görüşleri hususunda Mu'tezile mezhebinin aleyhine delildir, hüccettir.

16. Âyetin Tefsiri

İşte onlar hidâyet yerine dalâleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kendilerine kâr sağlamamış ve kendileri de hidâyete erememişlerdir.

Bu âyetteki (.......) mübtedâdır. Bunun haberi de devamızdaki, (.......) dır. Yâni dalâleti alıp hidâyeti verdiler, hidâyeti sapıklıkla değiştirdiler. Hidâyet yerine sapıkliği tercih ettiler. Bu âyette, (.......) denildi. Çünkü bunlar hidâyet üzere değillerdi. Bunlar îman etmiş olan bir kavim arasında idiler, ancak sonradan küfre saptılar.

Ya da bu âyet, bunlar henüz Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamber olarak gelmeden önce ona îman etmiş olan ve fakat Peygamber olarak gönderildiğinde ise ona îman etmeyen Yahûdîler olduğunu bildirmektedir. Veya bunlar hidâyetin kendi içlerinde var olduğunu kabul edip de onu dalâlete terk eden, onunla değiştirenlerdir.

Yani hidâyeti kendilerince kontrolleri altında kabul eden zavallı kimselerdir.

Bu âyette, alışverişin teati hâlinde câiz olabileceğine işaret ediyor. Çünkü onlar “Satın alma” ibâresini telaffuz etmemişlerdir. Ancak bunlar kendi ihtiyarlarıyla, istekleriyle hidâyeti terk etmişler ve tercihleri olarak da sapıkliği almışlardır. Ancak buna, (.......) = “Satın alma” adının verilmesi şu hususa bir delildir: Bir kimse herhangi birinden eğer bir şey alır ve kendi rızasıyla karşılığım ona bırakırsa, bu konuda ilgiliyle hiçbir konuşma yapmaksızın da olsa onu satın almış demektir.

Dalâlet: Orta yoldan, normal olan yoldan ya da doğru yoldan ayrılmaktır. İhtidayı, doğru yolu yitirmektir. Meselâ; “Evin yolunu kaybetme /şaşırma.” anlamında, (.......) cümlesi bunu belirtiyor.

Dalâlet; dinde doğru yolu bırakıp ondan ayrılıp uzaklaşmak anlamında kullanılan bir kelime.

“Onların bu ticareti kendilerine bir kâr sağlamadı, kazanç getirmedi.”

Ribh: Ana malda, sermayede meydana gelen fazlalık olup buna kâr ya da kazanç denir.

Ticaret: Tacirin ya da tüccarın yaptığı iş veya sanat. Çünkü tüccar bu işleri kâr elde etmek maksadıyla hem satın alan ve hem satan kimsedir. Burada kâr ya da kazancın ticarete isnadı (dayandırılması) mecâzî manadaki isnatlardandır. Bunun manası şu demektir:

Onlar ticaretlerinde kâr elde etmediler, kazanç sağlamadılar. Çünkü ticaret artmaz “Ancak ticarete konu olan mal artar.”

Mademki burada mecâzî anlamda hidâyet verilip karşılığında dalâlet, yani sapıklık satın alınmıştır. İşte buna bağlı olarak da kâr ile ticaret terimlerini âdeta söz konusu mecazı süslemek için bu âyette söz konusu etmiş oldu. Kısaca burada teşrihi mecâz yapılmıştır. Nitekim benzer durumu şâirin şu dizelerinde görmekteyiz: (.......)

“Ve kendileri de hidâyete erememişlerdir.”

Yani, bunlar kâr” ve zararlarını bilebilen mahir ve işinin Erbâbı tüccarlar gibi doğru olan ticaret yolunu da bulamamış ve kâr elde edememişlerdir.

Burada asıl mana şudur: Ticaret Erbâbının ve işinin ehli tüccarların asıl amacı hem ana parayı, yani sermayeyi korumak ve kârını da kaçırmamasıdır. Halbuki burada söz konusu olan münâfıklar bunun her ikisini de, yani hem sermayeyi ve hem kârı kaybetmişler ve iflâs etmişlerdir. Bunların sermayeleri hidâyettir. Ancak bunlar dalâleti almakla kendilerinde hidâyetten eser kalmamıştır. Mademki ellerinde kalan tek şeyleri dalâlet olmuştur, dolayısıyla bunlar kâr etme ve kazanç sağlamayı da elterinden kaçırmışlardır. Gerçi bu sayede belki bazı dünyevî kazanımları olabilmiştir ama, bunun hiçbir değeri ve anlamı da yoktur. Çünkü sapıtan esas bakımından ziyandadır. Zira sadece sermayesiyle kalakalan ve hiçbir kazanç sağlamayan kimseye, kârdadır, kazançlıdır denemez.”

Anlatıldığına göre, (.......) ilgi zamîri, (.......) nin sıfatıdır. (.......) ise sonuna kadar olan kısmi da, (.......) nin haberi olarak mahallen merfûdur.

17. Âyetin Tefsiri

Bu münâfıkların durumu geceleyin bir ateş yakan kimsenin haline benzer. O ateş yanıp da çevresini aydınlattığı anda, Allah hemen onların aydınliğim yok eder ve onları karanlıklar içerisinde bırakır. Artık hiçbir şeyi göremezler.

“Bu münâfıkların durumu geceleyin bir ateş yakarıkimsenin haline benzer.”

Yüce Allah münâfıklara âit onların gerçek özelliklerini anlattıktan sonra, bu defa durumlarının daha iyi bir şekilde ortaya konabilmesi için onların hallerini örneklerle sunuyor. Konu çok iyi anlaşılsın ve açıklarısın istiyor. Kaldı ki, gerçeklerin çok iyi olarak anlaşılabilmesi, üstü kapalı şeylerin açıklanması ve gizli manaların gizli olarak kalmaması için örneklerle açıklânmasinda etki bakımından önemi oldukça büyüktür. Nitekim, bu türden örneklere semavî kitaplarda çok fazla rastlarıılır. Hatta İncîl'in içinde yer alan sûrelerden birinin ismi da, “Emsal/Darbı meseller (örnekler)” sûresi ismini taşır.

Arap dilinde bu kelime, “Misl” olarak geçer. Bu da, “Eşit, benzer ve denk” manalarındadır. Meselâ; “Misl, Mesel ve Misil” gibi-ki bu tıpkı, “Şibh, Şebeh ve Şebih “kelimelerine benzer.

Daha sonradan atasözlerine de bu şekilde “mesel” denilir olmuştur. Ancak kendisinden bir ders çıkarılamayan bir söz olmadıkça bu şekilde değerlendirilmemiştir. İşte sırf bu maksatla bu kalıplara dokunulmamış ve bu örnekler aynen korunmuştur.

Bu âyette âdeta şöyle denir gibidir:

“Bunların gerçekten şaşılacak durumları, âdeta geceleyin bir ateş yakan kimsenin haline benzemektedir.”

Nitekim Rabbimizin şu kavli de bunun bir başka Meselâi oluşturmaktadır:

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Takva sahiplerine vaad olunan cennetin özelliği şudur:” Rad, 35.

Yani cennetin hayret uyandıran şaşırtıcı özellikleri hakkında sana anlattığımız şeyler. Daha sonra yüce Rabbimiz cennetin bu şaşırtıcı ve hayret uyandıran özelliklerini bir bir açıklıyor. Yine Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“En yüce örnekler (sıfatlar) Allah'a âittir.” Nahl, 60.

Bu âyette de Rabbimiz şöyle demek istiyor: “Azamet (yücelik) ve kibriya (büyüklük) vasıfları kendisinin olan Allah,...”

Âyette geçen (.......) her ne kadar müfret (tekil) ise de burada çoğul manasındadır; yani (.......) demektir ki, bu durum tıpkı şu âyette yer alan (.......) gibidir:

“Bâtıla dalanlar gibi siz de daldınız.” Tevbe, 69.

Halbuki çoğuf olan münâfıklar müfret (tekil) olan (.......) ile temsili doğru değildir. Ancak burada mesele münâfıklar meselesi değil, asl olan bunun ateşe yakana benzetilmesidir, ki bu da müfrettir (tekildir). Evet bu ya böyledir veya bununla bizzat ateş yakan kimselerin kendileri demek istenmiş olabilir. Veya bununla ateş yakan grup kastedilmiş olunabilir. Kaldı ki, burada bizzat münâfıkların kendileri aynen ateş yakanların kendilerine, yani şahıslarına benzetilmiş değildir. Böyle olmadığı için de cemaatin tek kişiye veya çoğulun tekile benzetildiğinden söz edilemez. Burada yapılan şey, müNâfikların kıssaları ya da hikâyeleri benzerlik bakımından ateş yakan veya yakanların kıssasına benzetilmiştir ve durum da bundan ibârettir.

(.......) fiilinin manası, (.......) demek olup bu da “Tutuşturmak, ateşe vermek ve yakmak” manalarındadır. “Ateşin yanması” demek, parlaması ve ışıldaması demektir.

Ateş: Işık yayan, aydınlatan, ısı veren ve yakıcı olan latif bir cevherdir. Kelime Arapça'da, (.......) — (.......) kökünden türetilmiştir. Bu da, parlamak manasındadır. Çünkü ateşte bir hareket, bir yayılma ve kanşıklık vardır.

“O ateş yanıp da çevresini aydınlattığında...”

Burada, (.......) kelimesi, fazla ve aşırı ışık yaymak ve aydınlatmak demektir. Nitekim bunun bu manada doğruluğunu da şu âyet onaylamaktadır:

“Güneşi ışıklı ve ayı da parlak kıları O'dur.” Yûnus, 5.

Bu âyette yer alan bu kelime, müteaddidir. (Ancak müteaddi olmaması ihtimali de vardır.) Dolayısıyla kelime, (.......) ifadesine isnad olunmaktadır. Bir de kelimenin müennes (dişi) olması ise, mana göz önünde tutulduğundandu:. Çünkü çevreleri aydınlarıan şeyler; yerler ve eşyadır.

(.......) kelimesinin cevabı ise, “Allah hemen onların aydınliğinı yok eder.” cümlesidir ve bu cümle de zaman zarfıdır.

Bunun amili de, (.......) gibi bunun cevabıdır. (.......) harfi de mevsûledir (ilgi zamîridir). (.......) ise zarf olarak mensûbtur. Ya da nekra-ı mevsûfedir. Buna göre cümlenin manası şöyle olmaktadır: “Sabit bir şey olarak çevresini aydınlatınca.” .

Âyette zamîrin cemi' (çoğul) ve müfred (tekil) olarak gelmesi ise konunun bazen kepmenin lâfzı ye bazen da manası üzerine hamledilmesi sebebiyledir. (.......) ise, (.......) ın ışığıdır.

Yani aydınlık, ateşin ışık yayması sonucu olan bir şeydir. Kısaca aydınlık veren, ışık yayan her şeyin adıdır.

(.......) demek, “gidermek, yok etmek, ortadan kaldırmak” demektir. (.......) demek; götürmek, görüşünde ve beraberinde olmak demektir. Buna göre mana şöyle olur. “Allah onların aydınliğim yok etti, aldı ve tuttu.”

Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

“O'nun (Allah'ın) tuttuğunu O'ndan başka salıverecek de yoktur.” Fâtır, 2.

İşte bu ifade, “götürmek” ifadesinden daha mübalağalı ve beliğdir.

Allah bu âyetinde, “etrafını aydınlatınca” buyurduktan sonra “Allah onların ışığını giderdi, yok etti.” demedi. Bunun yerine, “Allah, onların nurunu yok etti.” buyurdu. Çünkü, “nâr” ifadesinin zikri daha mübalağalı bir ifadedir. Zira, (.......) kelimesinde fazlaca ışık vermek, aydınlık yapmak anlamı vardır.

Eğer bu kelime geçseydi, ola ki bundan, ışığın azalması manası çıkabilirdi. Aydınliğin bütünüyle yok olmadığı manası anlaşılabilirdi. İşte burada (.......) kelimesinin zikredilmesi, yani nurun giderilmesi, yok edilmesi demek aydınliğin ve nurun tamamen yok olması ve eserinin kalmaması demektir. Şayet:

(.......) denseydi, bundan ışığın gücü azaldı, fazla aydınlatmadı, anlamı çıkabilirdi, böyle bir vehim doğardı. Geriye az da bir aydınlık kalabilmiştir, diye bir düşünce ortaya çıkabilirdi.

Görmez misin ki, Rabbimiz hemen bunun arkasından şöyle buyurmuştur:

“Ve onları karanlıklar içerisinde bırakır. Artık hiçbir şeyi göremezler.”

Eğer âyetin bu kısmına iyice dikkat edildiği zaman, bir defa burada (.......) kelimesi geçiyor ve bu, aydınlıkla aykırılık doğuran bir şeydir. Bir de burada, “karanlıklar” çoğul olarak gelmiş ve aynı zamanda nekradır. Bunun hemen ardından ışığın izinin dahi yer almadığı gerçeğini pekiştiren ifade geliyor. Bu ifade, “Artık hiçbir şeyi göremezler” ifadesidir.

Yine bu âyetteki, (.......) fiili, (.......) yani “atmak, savurmak, savurup atmak” ve “fırlatmak ve bir de bırakmak” manalarındadır. Ancak bu manalarda olması için bir mef'ûl alması durumunda böyledir. Eğer iki mef'ûl alırsa bu takdirde, (.......) manasında olur. Böylece de “Ef’ali kulub” denen ve genelde mübteda ile haberin başına gelip bir mef'ûl ile yetinmeyen fiiller grubuna girer. Nitekim, (.......) da bundandır. Esasen bunun aslı, (.......) dir. Daha sonra bunun başına, (.......)fiili getirilmiştir ve böylece de her iki parçayı; da yani, (.......) ve (.......) cüzlerini nâsbetmiştir.Bir de, (.......) daki sakıt olan mef'ûle gelince bu, terk edilen ve atıları mef'ûl kabilindendir, yoksa takdir olunan, yani var sayıları ve insanın niyetinde var kabul edilen türden bir mef'ûl değildir. Sanki fiil esas bakımından müteaddi(geçişli olmayan) bir fiil imiş gibi.

Ancak münâfıkların hâlinin burada ateş yakan bir kimsenin durumuna benzetilmesi, aydınlanmanın ya da parlamanın bir sonucu olup böylece hemen bunun ardından bir karanlığa ve şaşkınlığa düşmüş oldular.

Evet münâfık olan bir kimse ebedî olarak küfür batakliğinda ve karanlıklarında hep yalpalayıp durur.

Fakat, bu âyette belirtilmek istenen şey ve aydmlanmaktan murat, münâfıkların sırf dünyalık çıkarların için dilleriyle söyleyegeldikleri kelime sebebiyledir ve zaten bundan yararlanmaları da oldukça azdır, bu fani dünya için geçerlidir. Çünkü, söyledikleri bu kelimenin sayesindeki aydınlanmalartnin ötesinde nifak zulmeti ya da karanlığı vardır. Bu öyle bir karanlıktır ki, sonunda münâfıkları ebedî karanlığa götürüp oraya gömecektir.

Ayrıca bu âyetin farklı bir tefsiri ya da tefsiru vardır ve bu da şöyledir:

Münâfıklar hidâyeti verip bunun yerine dalâleti satın alanlar olarak tanıtıldıktan ve nitelendiklerinden sonra Rabbimiz hemen bunun peşinden daha iyi anlaşılması için bu örneği getirdi. Bununla münâfıkların hidâyeti bırakıp tıpkı geceleyin aydınlanmak için bir ateş yakarak aydınlanmaya çalışan kimse örneğiyle anlatıldı ki, böylece geçici bir aydınlanma için hidâyetini bu uğurda satanlara benzetiliyor. Nitekim, hidâyeti satanlar, bunun yerine Allah'ın nurlarını yok edip kaldırdığı dalâleti satın aldılar. Böylece yüce Allah münâfıkları karanlıklar içinde terk etmiş oldu.”

“Ateş” kelimesinin nekra olarak zikredilmiş olması ise tazim içindir.

18. Âyetin Tefsiri

Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı onlar hakka ve hidâyete dönmezler.

“Onlar sağırdırlar, dikizdirler, kördürler.”

Yani onlar sağırdırlar. Ancak onların duyu organları sağlıklı iken, kulaklarını hakkı dinlemeye kapatmaları, dilleriyle hakkı ve gerçeği konuşup söylememeleri, gözleriyle hakka bakıp onu görmemeleri bakımından tamamen duyularını ve hislerini yitirmişlerdir. Böylece kulakları sağır, dilleri lâl ve gözleri de kör olmuştur.

Beyan alimlerince bunun ele alınmasındaki metod ya da üslup âdeta şunun gibi bir üsluptur:

“Onlar dövüşe (savaşa) hazır arslanlardır ve denizler misali cömertdirler.”

Ancak burada âyetteki ifadeler sıfatlar ile alâkalı iken, verdiğimiz örnekte ise isimlerle alâkalıdır. En sahih olan görüş açısından âyetteki durum beliğ bir teşbihtir, istiâre değildir. Çünkü, musteârun leh, yani müsebbeb olan (benzetilen) zaten burada zikredilmiş bulunuyor, ki bu da münâfıklardır. İstiare ancak musteârun lehi, yani Müşebbehun bihi (kendisine benzetileni) de beraberinde bulundurarak mutlak manada olur. Bunun bir sonucu olarak da cümle (kelâm) musteârun lehten hâli (boş) olmuş olur. Böylece bununla hem “menkûlün anh” ın ve “hem menkûlün ileyh” İn yani, hem hakiki ve hem mecâzî mananın murad olunmasına uygun düşer.

Eğer halin delâleti ya da, “Bundan dolayı onlar hakka ve hidâyete dönmezler” cümlesinin anlatmak istediği gerçek olmamış olsaydı hidâyeti sattıktan sonra artık bir daha ona dönmezlerdi veya dalâleti satın aldıktan sonra ondan dönmezlerdi.

Yani, bir şeye dönüşün ve bir şeyden geri dönmenin çeşitlilik göstermesi sebebiyle...

Ya da burada belirtilmek istenen şey, “Onların “yani münâfıkların şaşkınliğidır. Dolayısıyla onlar oldukları yerlerinde kalakalırlar ve artık geriye dönüş yapamazlar yani ileri mi gitsinler yoksa geri mi dönsünler noktasında şaşkındırlar, bunun için de oldukları yerlerinde tereddütlü bir hâlde kalakalırlar.

19. Âyetin Tefsiri

Veya onların durumu, gökten boşanan, içinde zifiri karanlıklar, gürültü ve yıldırımların bulunduğu bir yağmura tutulan kimselerin haline benzer. İşte o münâfıklar yıldırımlar sebebiyle gelecek olan ölüm korkusundan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.

Şimdi de bir başka örneğe geçiliyor ve şöyle buyuruluyor:

“Veya onların durumu, gökten boşanan, içinde zifiri karanlıklar, gürültü ve yıldırımların bulunduğu bir yağmura tutulan kimselerin haline benzer.” Şimdi yüce Allah bu âyette de münâfıkların durumlarıyla alâkalı olarak meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için ikinci bir örnek sunuyor. İlk örnekte münâfıkların hâlini yüce Allah ateş yakan kimselerin haline benzetti. Bu ilk örnekte münâfıkların “Biz de îman ettik “diyerek görünürde kendilerini mü'min olarak göstermeleri hâli, yanan ateş sayesindeki aydınlığa benzetilmiştir.

Ancak bu aydınlanmaktan yararlanmanın kesilmesi olayı da ateşin sönüp karanlıkta kalmaya benzetilmiştir.

Bu âyette İslâm dinini Allah sağanak ve bol yağmura benzetmiştir. Çünkü toprağın yağmur sayesinde yeşermesi ve hayat bulması nasıl ise, kalpler ya da gönüller de îman sayesinde yeşerir ve hayat bulur. İslâm dini açısından kâfirlerin “zulümât” ismi verilen karanlıklara benzetilmesine, İslâm dinindeki vaadin (söz vermenin) ve vaidin (yani tehdit ve korkutmanın) yıldırıma, gök gürültüsüne ve şimşeğin çakmasına benzetilmelerine gelince ve bir de Müslümanlar açısından başlarına gelebilecek belâ, felâket ve musibetlerin de yıldınmlara benzetilmesine gelince tümü münâfıklar ve mü’minler açısından gerçekleri gözlerimiz önüne seriyor. Buna göre âyetin manası şöyle olmaktadır: “Veya onların durumu âdeta bol yağmur misalidir.”

Bu âyette, “Mesel” kelimesi, atıf edatının buna delâlet etmesi bakımından hazf olunmuştur (söylenmemiştir). Aynı şekilde, (.......) fiilinin kendisine delâleti sebebiyle burada, (.......) kelimesi de hazf olunmuştur. Bundan murat şudur:

Onların durumu bir kavmin durumu gibidir ki, gök ya da yağmur işaret ettiğimiz biçimde kendilerini yakalanıştır. Dolayısıyla da bundan dolayı başlarına gelenler gelmiştir.

İşte buradaki bu benzetme, eşyanın eşyaya benzetilmesi olayıdır. Ancak burada teşbihten söz ettiği hâlde açık ve net olarak müşebbehat (benzetilen) belirtilmemiştir. Halbuki aşağıda göstereceğimiz âyette Yüce Allah bunu açık olarak zilaetmiştir. Allah şöyle buyuruyor:

“Kör ile gören, inanıp iyi amellerde bulunanla kötülük yapan bir olmaz.” Ğafir-Mü’min, 58.

Bir de câhiliye dönemi şairlerinden İmru'l-Kays’ın şu dizeleri de buna bir örnektir. Şâir diyor ki:

Kartalların (kuşların) kalpleri yuvaları dibinde Sanki taze ve kuru misali Benzer tazeliğinde hünnaba ve Olgunlaşmadan düşen kuru hurmaya

Aksine burada konuyu sarih (açık) istiâre metodu uyarınca ortaya koymuştur. Doğru ya da işin sahih tarafı her iki temsil de ayrı ayrı, yani tek temsiller gibi değil de mürekkep (bileşik) temsiller (örnekler) olarak konmasıdır. Çünkü burada bir tek şeyi bir tek şeye benzetmede bir tekellüf ya da zorlanma vardır ki, bu da benzettiği şey oranında olabilmektedir.

Bunun açıklaması da şöyledir; Araplar herhangi bir şeyi değerlendirirlerken o şeyleri tamamen birbirinden ayrı ve bağımsız bir şekilde birer birer ele alırlar. İşte bu, burada bu şekilde birbiriyle uyumlu olarak alınmamıştır. Çünkü söz konusu şeylerin teşbihi (benzetilmesi) de benzeriyle olmamıştır.

Yani İmru'l-Kays'ın yaptığı gibi değildir.

Burada tüm eşyanın toplamından oluşan bir niteliği benzetmiştir ki bunlar birbirleriyle iç içe ve bağlarıtılı duruma gelmişlerdir; öyle ki, bu şeyler diğer eşya ile onun gibi olmada tek bir şey imiş gibi bir duruma dönmüştür. Meselâ; yüce Rabbimizin şu kavli gibi:

“Tevrât'la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir.” Cuma, 5.

Buradaki teşbih (benzetme) olayı şöyledir; Yahûdîlerin Tevrât'ı bilip kavrama noktasında durumu merkebin sırtında taşıdığı hikmeti bilmeme durumuna benzetiliyor. Dolayısıyla merkebe göre her iki durum da eşittir. Merkebin hikmet dolu eserleri sırtında taşıması ve onların değerlerinin ne olduğunu bilmemesi ne ise, Yahûdîlerin Tevrât'a karşı durumları da aynen merkebin durumu gibidir, her ikisi de eşittir. Çünkü merkebe diğer yükler ne ise taşımakta olduğu kitap yükü de aynıdır ki, bu da onların ağırliğidır. Merkep sadece bunun ağırliğim, sıkıntısını ve yorgunluğunu hisseder. Nitekim Rabbimizin şu kavli de buna bir örnektir:

“Onlara şunu da misal göster. Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir.” Kehf, 45.

Şimdi bu âyette anlatılmak istenen gerçek şu; bu dünya hayatı tıpkı yeşilliklerin az bir süre kalmalarından sonra kurumaları misali dünya hayatının parlakliği da tıpkı bu yeşillikler gibi solacak ve yok olup gidecektir. Yeşilliklerin bitim süresi ne kadar az ise dünya da öyledir. İşte bu bir keyfiyetin (durumun) diğer bir keyfiyete (duruma) benzetilmesidir. Ancak müfret şeylerin yine müfret olanlara teşbihinin murat olunması meselesine ve birinin diğerine bağlı kılınmayıp bir tek şey olarak değerlendirilmesine veya murat olunmasına gelince işte bu olamaz ve gerçekleşemez.

İşte tıpkı buradaki gibi münâfıkların da dalâlete ve sapıklığa düşmeleri durumu aynen buna benzetilmiştir. Onların şaşkınlıkları, ne yaptıklarını bilememelerindeki tereddüt ve huzursuzluk hâli, hep bu benzetmeler çerçevesinde değerlendirilmiştir. Kısaca münâfıkların şaşkınlık ve içinde bulundukları durumlarının ağırliği ve sıkıntısı, gecenin zifiri karanlığında bir ateş yakıp da ateşi sönen kimsenin Şaşkınlığının ve huzursuzluğunun şiddetine benzetilmiştir.

Koyu bir karanlık içinde geeleyin yağmura tutulup da, gök gürlemesi, şimşeklerin çakması ve yıldırımların şiddetine yakalanan kimsenin çektiği sıkıntı ve ızdırap ne ise münâfıkların da öyledir. İşte bu ikinci temsil birinciye göre daha beliğ ve daha mübalağalıdır. Çünkü, burada şaşkınlığın had safhada olduğunu ve durumun da oldukça şiddetli olduğunu net olarak ortaya koymaktadır. İşte su açıdan bu örnek sonraya bırakılmıştır. Onlar böylece bu gibi hallerde basitten en ağır ve kuvvetli olanına basamak basamak geçmiş oluyorlar.

Bir de iki meselâ, “veya” bağlarıtı edatıyla birbirine atfedilmesine gelince, bu ikisinin esas itibariyle çok olarak eşit olmaları sebebiyledir. Çünkü bazılarına göre bu eşitlik şek denilen şüphede olmuş ve daha sonra mücerred (soyut) anlamdaki eşitlikler için istiâre yapılmıştır.

Meselâ; (.......) yani “İstersen Hasen-ı Basrî ile veya dilersen İbn Sîrîn ile otur.” İşte böyle arada, “veya” ifadesini sokmakla “Her ikisinin yanında olmak ve beraberlerinde bulunmak eşittir, biri diğerine bu manada tercihe gerek yoktur. “anlamım kasdetmiş olursun. Nitekim Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Onlardan hiçbir günahkâra, yahut hiçbir nanköre itâat etme!” İnsan-Dehr, 24.

İsyan olayının varlığı ve gerekliliği açısından “Günahkâr olma veya nankörlük etme.” aynı değerdedirler. Nitekim burada da durum aynıdır. Şimdi buradaki mana şöyledir:

“Münâfıkların kıssalarının durumu işte bu iki kıssanın durumuna benzetilmiştir. Her iki kıssa da örnek gösterilme bakımından her birinin diğerinden bağımsızlıkları itibariyle eşittir. Dolayısıyla bu ikisinden hangisini örnek olarak gösterirsen göster isabet etmiş, yanlış yapmamış olursun. Eğer bunu her ikisiyle örnekleyecek olursan yine isabetli hareket etmiş olursun.”

(.......): Yağan, düşen yağmur. Nitekim aynı zamanda bulut anlamındadır. Sayyib kelimesinin nekra olarak gelmesi ise, bir tür şiddetli ve fırtınalı korkutan yağmur demektir. Nitekim tıpkı ilk misalde görüldüğü gibi nasıl “Nar/ateş” kelimesi nekra olarak gelmiş ise burada da “Sayyib” kelimesi öyle gelmiştir.

(.......) kelimesi de şu üzerimizde gölgelik yapan gök demektir. Nitekim Hasen-ı Basrî'den gelen rivâyete göre dünya seması; iç içe durulmuş ve akıp yok olmaktan alıkonulmuş bir dalgadır.

Bir de burada “Semâ'“ve “Sayyib” kelimelerinin yer almasındaki yarar şudur; Sayyib yani bilindiği gibi gökten (semadan) gelir. “Semâ'“kelimesinin ma'rife oluşu da, bunun bir bulut olduğunu belirtmek suretiyle söz konusu bulutun tüm ufukları kaplayıp dört bir tarafı sarmış anlamındadır. Bu bakımdan, kelimeyi nekra, yani belirsiz olarak, (.......) şeklinde getirmemiştir. Eğer böyle nekra gelmiş olsaydı yağmurun tüm ufuklardan değil de tek bir ufuktan, kısaca dört bir taraftan değil, yalnız bir tek yönden gelmesini ifade ederdi. Çünkü, semanın her bir ufku başlı başına birer ufuk sayılması sebebiyle böyle zikretmiştir. Nasıl ki, “Sayyib” kelimesinin nekra olması, terkibi ve binası belli bir değerlendirme ile gelmiş ise, “Semâ'“kelimesinin ma'rifeliği de aynen böyle olmuştur. Bütün bunlar belli bir ölçü iledir.

Ayrıca bu, bulutların semadan suyunu alıp indiğinin, döküldüğünün de delilidir. Ancak bulutların yağmur sularını denizlerden alıp yukan çıkardıkları ve buradan da yağmur şeklinde yere döktükleri de ileri sürülmüştür. “Zulümât” kelimesi câr ve mecrûr ile merfûdur, yani zarf olarak böyledir. Çünkü bu, “Sayyib” kelimesinin sıfatı olması sebebiyle bazen daha kuvvetlidir. Ancak bunu başta söylemen hâlinde durum değişir.

Yani başta, (.......) okuman hâlinde durum farklıdır. Çünkü bu hususta İmâm Ahfeş ile İmâm-ı Sîbeveyh arasında ihtilaf bulunmaktadır.

(.......): Bulutların aralarındaki elektriklenmeleri sebebiyle meydana gelen ses veya bulutları sevk ve idare ile görevli meleğin sesidir.

(.......) Şimşeğin çakmasıyla oluşan ışıma, aydınlık. Bu da kelime olarak, (.......) babından olup parlamak anlamındadır. (.......) deki zamîr, Sayyib kelimesine râcidir. Böylece, Sayyib'i, “zulümât” (karanlıklar) için bir yer ve mekân olarak göstermiş oldu. Eğer bu ifadeden kasıt bulut ya da bulutlar ise bu takdirde bunun zulümâti, yani karanlıkları her tarafı simsiyah olarak kuşatmış ve üst üste tabakalar haline gelmiş olur. Bunun karanlıkları, bulutların tabakalar hâlinde üst üste binmiş olması ve bu tabakalar hâlinde oluşa bir de gece karanlığının buna eklenmiş olmasıdır.

Yağmurun karanlıklarına (zulümâtına) gelince; sağanak hâlinde ve aralıksız olarak sicim hâlinde yağan yağmur sebebiyle oluşan bir karanlık ve buna bir de gece ile bulutların karanlığının eklenmesiyle meydana gelen karanlık. Sayyib'i yıldırım ile şimşeklerin mekânı olarak göstermesinden asıl maksadın bulutlar olduğu bir gerçektir. Nitekim bununla eğer yağmur murat olunursa yine aynıdır. Çünkü her ikisi de, yani gök gürlemesi ile şimşek çakması bu anlamda yağmur ile aynı şeye tâbıdırler, benzerlik gösterirler. Âyette Rad ile Berk kelimeleri çoğul olarak gelmemişlerdir. Zira her ikisi de esas bakımından mastardır. Nitekim (.......) denilir. Burada her iki kelimenin de çoğulları bırakılarak aslın hükmüne riâyet uyuldu.

Bütün bunların nekra olarak getirilmesinde de şu esas alınmıştır. Asıl olan bunların türleri demektir. âdeta şöyle denilir gibidir: “Bunun içinde koyu karanlıklar, büyük ve korkutucu gürültü ve sesler ile gözleri kapıp alan şimşekler vardır.”

“İşte o münâfıklar yıldırımlar sebebiyle gelecek olan ölüm korkusundan parmaklarını kulaklarına tıkarlar.”

Buradaki zamîr, her ne kadar mahzûf ise de “yağmura yakalananlara” âittir. Tıpkı şu âyette geçtiği gibi: (.......) A'râf, 4.

Görüldüğü gibi bu âyette de (.......) zamîri çoğul olarak gelmiştir. Çünkü mahzûf olan kelime her ne kadar lâfız olarak düşmüş ise de mana olarak vardır ve bâkîdir. Ayrıca (.......) fiilinin i'rabtan mahalli yoktur. Çünkü müste'nef yani yeni bir cümledir. Çünkü şiddet, dehşet ve korku uyandıran anlamında gök gürlemesinden ve şimşek çakmasından söz edilince sanki birileri şöyle bir soru yöneltir gibi bir durum ortaya çıkıyor. O da şu sorudur: “Bu kadar şiddetli gök gürlemesi karşısında onların durumu nicedir?” İşte buna verilen cevap şu oluyor:

“Onlar parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar.” Hemen bunun peşinden de; “Böylene şiddetli bir şimşek çakması karşısında ne yapıyorlar?” Buna da bir sonraki âyette şöyle cevap veriliyor:

“İşte tam o sırada şimşek gözlerinin aydınliğinı yok edecekmiş gibi çakar.”

Yani nerede ise gözlerini kör edecek olur. Âyette, “parmaklar” ismi geçiyor da, “parmaklarının uçlarını” demiyor, neden? Çünkü kulaklara tıkanacak olanlar parmaklar değil, parmakların uçlarıdır. Ancak genelde konuşmalarda böyle geçtiğinden bu ifadeye yer verilmiştir.

Yani, konuşma geleneği itibara alınmıştır. Bu, âdet şu âyetteki ifadeye benzer. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“İki ellerini de kesin.” Mâide, 38.

Bu âyette, “Ellerini kesin.” ifadesinden kasıt, “bileklerinden itibâren” demektir. Kaldı ki, âyette “parmakları” ifadesi, “parmaklarının uçları “ifadesine göre çok daha abartılıdır. Burada da zaten işin bu noktasına işaret ediliyor. Ayrıca kulağın kendisiyle tıkâtildığı bilinen bir parmağı söz konusu etmemiştir. Çünkü, işaret parmağı genel olarak sövgü de ve yanlış şeylerde kullanılan bir parmaktır. Kur'ân'ın âdabı gereği bundan sakınmak daha yerinde bir durumdur. Ayrıca müsebbihe parmağı (işaret parmağı) diye de söylemedi. Çünkü bu, pek yaygın olarak kullanılan bir tabir değildir, sonradan ortaya çıkmıştır.

(.......) burada. (.......) fiiline mütealliktir.

Yani, “Yıldırımlar sebebiyle parmaklarını kulaklarına tıkarlar.”

(.......) kelimesi; öylene şiddetli bir gök gürlemesidir ki, bunun sonucunda bulutların elektriklenmeleri sebebiyle yıldınm ismi verilen bir ateş parçasının kopup düşmesidir. Nitekim, bu oldukça yakıp kavuran latif bir ateş olup neye dokunursa onu ortadan kaldırır. Fakat bütün aşırı süratteki hızına rağmen çok çabuk soğuyup sönen ve kaybolan bir ateştir. Nitekim söylendiğine göre yıldırım bir hurma ağacına isabet etmiş ve yansına yakınını yaktıktan sonra sönmüştür.

Nitekim, (.......) ifadesi, yıldıranın bir şeyi yakıp yok etmesine denir.

Yani, yıldırımın dokunduğu canlı veya kimse ya onun oldukça dayamlmaz sesinin şiddetinden ya da onu yakmasından dolayı öldü, demektir.

“Ölüm korkusundan.” Bu, mef'ûl-i lehtir.

(.......): Canimin bünyesinin bozulması, canlıliğinı yitirmesi demektir. Ya da öyle bir arazdır ki, artık bu arazın (hastaliğin) ortaya çıkmasıyla orada hayattan ve canlılıktan iz kalmaz.

“Halbuki Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.”

Yani münâfıklar Allah'ın azâbından ve cezâsından kurtulamazlar. Nasıl ki, kuşatılanlar kendilerini kuşatanlara! elinden kurtulamazlar ise bunların da hâli böyledir. Bu, esasen mecâzî manadır. Bu cümle de muterize (parantez) cümlesi olup i'rabta mahalli yoktur (cümle dışı unsurdur).

20. Âyetin Tefsiri

İşte tam o sırada, şimşek gözlerinin aydınliğinı yok edecekmiş gibi çakar. Şimşeğin etkisiyle çevrenin biraz aydınlanması üzerine hemen o aydınlıktan yararlarııp birazcık yürürler. Ancak üzerlerine karanlıkların çökmesiyle de oldukları yerde kalakalırlar. Allah dileseydi kulaklarını sağır ve gözlerini de kör ederdi. Hiç şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.

“İşte tam o sırada, şimşek gözlerinin aydınliğinı yok edecekmiş gibi çakar.”

Bu âyette yer alan, (.......) kelimesi hızlıca kapıp yakalanak demektir. (.......) bir yardımcı fiil olarak “oldukça yakınlaştırma” (az kalsın olacaktı) anlamında (olayazdı ve kapayazdı gibi manalarda) kullanılır. (.......) kelimesi (.......) fiilinin haberi olması itibariyle nasb mahallinde gelmiştir.

“Şimşeğin etkisiyle çevrenin biraz aydınlanması üzerine.” Buradaki, (.......) kelimesi zarftır. (.......) ise nekra-ı mevsûfedir ve “vakit” manasındadır. “âid” ise mahzûftur.

Yani, “Şimşeğin etkisiyle çevrenin birazcık aydınlanması esnasında” demektir. Bunun amili de, yine bunun cevabı olan, “onda yürürler” olup “onun aydınliğinda/aydınliği üzerine ...” demektir. Bu da üçüncü bir istinaf (yeni) cümledir. Bu âdeta, “Şimşeğin çakmasıyla kaybolması esnasında, bu iki durumda bunlar ne yaparlar?” şeklinde bir soru soran kimseye verilen cevap niteliğini taşıyor.

İşte böyle bir temsil münâfıkların durumlarının ne kadar ağır ve bunalımlı olduğunu ve hatta görünenden çok daha şiddetli olduğunu göstermektedir. Çünkü yağmura ve tipiye yakalananların gök gürültüsü, yıldırımların düşmesi gibi olaylar nasıl ki buna yakalananları neredeyse bir bunalıma sokuyor ise, münâfıkların hâli bundan daha beterdir. Çünkü, münâfıklar yaptıkları yanlışlıklar ve terk ettikleri gerçekleri görüp düşündükçe büyük bir dehşet, sıkıntı ve şaşkınlık içindedirler. Yağmur fırtınasına tutulup da neredeyse gözlerini kör edebilecek durumda bir şimşek çakmasının verdiği sıkıntı yanında onun birazcık oluşturduğu aydınliği da kaçışları için bir fırsat sayarlar. Hemen bu aydınlıktan yararlanmak için birkaç basit adım atıverirler, fakat ışımanın yok olmasıyla hemen bulundukları yerde kalakalırlar, ne öne bir adım atabilirler ne de geriye...

(.......) fiili, müteaddi (yani geçişli) bir fiildir.

Yani “fırtınaya yakalananlar nerede yürüyebilecekleri bir aydınlık, gidebilecekleri bir yön bulsalar hemen o tarafa yönelirler. Heyhat işte münâfıkların durumu bundan daha vahimdir.” Burada mef'ûl (yani tümleç) mahzûftur. Veya bu fiil müteaddi (yani geçişli) bir fiil değildir. O takdirde mana şöyle olur: “Ne zaman şimşek bir aydınlık yayarsa, hemen onun aydınliğinda yürürler.”

“Ancak üzerlerine karanlıkların çökmesiyle de oldukları yerde kalakalırlar.” Burada, (.......) fiili müteaddi (geçişli) değildir. Bu âyette, (.......) fiiliyle birlikte, (.......) kelimesini ve (.......) fiiliyle birlikte de, (.......) kelimesini zikretti. Çünkü bu münâfıklar öylene dünyaya düşkündürler ki, hırsları sebebiyle hep bir şeyler elde etmek isterler. Zira dünyaya göbekten bağlılar. Ne zaman bir yerde bir fırsat bulsalar hemen oraya atılırlar. Nitekim onların bekleyişleri de fırtınaya yakalananlarınla gibi değil, daha ileri durumdadır.

(.......) kalakalırlar, oldukları yerde durakalırlar. Nitekim, suyun buz tutmasına da, (.......) denir.

“Allah dileseydi kulaklarını sağır ve gözlerini de kör ederdi.”

Yani şiddetli gök gürlemesiyle kulaklarını sağırlaştınr ve şimşek çakışının gözleri alan ışımasıyla da gözlerini kör ederdi. (.......) fiilinin mef'ûlü mahzûftur. Çünkü, cevap zaten buna delâlet ediyor.

Yani, “Eğer Allah onların kulaklarını ve gözlerini giderip yok etmek isteseydi mutlaka onları yok ederdi.” Ancak, (.......) fiilinde bu manada hazf oldukça fazladır.

Burada şunu belirtmek istiyor: Garipsenecek şey dışında neredeyse (.......) fiilinin mef'ûlünü açık olarak belirtmezler. Meselâ; şâirin şu kavli gibi:

Dileseydim onun için gözyaşı yerine akıtmak

Kanı akıtırdım elbet

Lakin ağlamaktansa sarılırım

Sahası çok geniş olan sabra

Yüce Allah'ın şu kavli de bize diğer bir örnektir; Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Eğer biz eğlence edinmek isteseydik.” Enbiyâ', 17. Yine bir başka âyet de şöyledir:

“Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi” Zümer, 4.

“Hiç şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.” Muhakkak Allah her şeye kâdirdir, her şeye gücü yetendir.

21. Âyetin Tefsiri

Ey insanlar! Hem sizi ve hem sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki, takva ile azâbından korunup rızasını kazanmış olasınız.

“Ey insanlar!” : Tabiin'den Ebû Şibl Alkame b. Kays diyor ki, Kur'ân'da ne kadar, “Ey insanlar! “diye bir ifade var ise. Bu, Mekkelilere bir hitap ya da sesleniştir ve Kur'ân'da ne kadar, “Ey îman edenler!” olarak geçen bir hitap var ise bu da Medinelileredir. Buradaki hitap Mekke müşriklerinedir. Buradaki Ey anlamındaki (.......) bir harf (edat) olup uzağı ifade için kullanılır. Nitekim, Arapçadaki, “ey” edatı ile fetha harekeli olarak hemze harfi yakını işaret için kullanılan birer ünlem edatıdırlar.

Daha sonra bu, gâfil ve unutkan, aymaz olan kimseleri uyarmak, onların dikkatlerini çekmek için kullanılır oldu. Hatta her ne kadar bu, uzak için kullanılan bir ünlem ise de böyle gâfil ve aymazlar yakınımızda da olsalar yine de bu ünlem edatı kullanılır. O yakında olanlar da tıpkı o uzaktakiler gibi değerlendirilir.

Yani, bu harflerle ünlenirler. Çünkü onlar da diğerleri gibi aymazdırlar.

Eğer bu ünlem edatlarıyla aklı başında, zeki ve uzağı görenler ünlenilirse, yani bunlara hitap olunursa bu takdirde bu edatlar seslenilen kişiyi daha çok dikkate çağırmak ya da onun dikkatini çekmek içindir.

Yani, uyan ile anlatılacak şeyin oldukça önemli olduğunu ve buna itina gösterilmesi gerektiğini ifade içindir.

Dua eden kişinin, “Ey benim Rabbim!” yakarmasına gelince -ki O, kendisine dua edene onun şah damanndan daha yakındır- diye seslenmesine gelince, kendi adına yakarmadır ve kendisine hasretmek içindir.

Yani Allah'ı kendine yakın bulmadır. Ve nefsinden yakın mı değil mi gibi sakıncalı düşünceleri de uzaklaştırmak, nefsini kırmak içindir. Bu gerçeği nefsine aşırı bir şekilde kabul ettirmekle birlikte duasının kabul olunabileceği inancına da tüm varlığıyla inanması, âdeta bu inanç ve duygu içinde kendini kaybetmesidir.

“Ey” kelimesi, kendisinde elif ve lam harfi bulunan bir nida aracıdır. Nitekim. (.......) ve kelimeleri de cins isimleri tanımada birer vesiledirler bir de ma'rife kelimeleri cümlelerle vasfetmek içindir. Bu aynı zamanda mübhem bir isimdir dolayısıyla kendisinden söz konusu mübhemliği (kapalılığı, anlaşılamazlıliği) giderecek bir şeye muhtaçtır. Buna mutlaka bir cins ismin eklenmesi gerekir. Ya da onun yerine geçip onu tanıtacak veya vasfedeck bir cins isme ihtiyacı vardır. Bu olmalı ki, nida (ünleme) ile neyin kasdolunduğu açıklanmış ya da bilinmiş olsun.

Bunda amil olan (etkin rol oynayan) kelime de, (.......) ve (.......) kelimeleridir. Buna tabi olan ise onun sıfatıdır. Meselâ: (.......) gibi.

Ancak, (.......) kelimesi kendi başına, (.......) kelimesinde olduğu gibi müstakil değildir, bu bakımdan sıfattan ayrı olarak gelemez. Bu arada, sıfat ile mevsûf, yani niteleyen ile nitelenen arasında fazladan yer alan tenbih (uyan) kelimesine gelince; bu, nida manasını te'kid etmek (pekiştirmek) içindir. İvaz (karşılık) için de hakkı ne ise o verilir.

Yani, izafet sebebiyle gereken hakkı yerine getirilir.

Kaldı ki, Kur'ân'da bu tarzda nida oldukça çok vardır. Çünkü yüce Allah'ın, emirleri olsun nehiyleri (yasakları) olsun, vaadleri ve yaidleri, yani ikaz ve tehditleri olsun oldukça önemli şeyler olduğundan. Kendisiyle kullarına seslendiği kelimeler de bu bakımdan dikkat çekici olmalıdır ve zaten de öyledir. İşte bu bakımdan bu değerde uyanlmaları gerekir. Dolayısıyla tüm kalpleriyle ona meyletmeliler Halbuki onlar daha önceden bundan gâfil idiler. İşte sırf bunun içindir ki daha güçlü ve daha abartılı (mübalağa içeren) bir ifade ile seslenilme gerekti.

“Rabbinize kulluk (ibâdet) ediniz.”

Yani, O'nu birleyiniz, tevhid inancına bağlanınız. İbn Abbâs (radıyallahü anh) : “Kur'ân'da yer alan ibâdet anlamındaki her kelime tevhidi, Allah'ın birliği manasım ifade eder.

“Ki, O sizi yarattı.” Bu, açıklayıcı ve izah getirici bir sıfattır. Çünkü, bilindiği gibi Allah'a ortak koşanlar, İlâhlarını “Rabler/Erbâb” olarak isimlendiriyorlar. “Halk” kelimesi bir takdire ve düzene, ölçüye göre madum olanı, yani olmayanı var etmek, icadetmektir. Fakat Mu'tezile mezhebine göre; bir takdir (ölçü) ve düzene göre madum olanı değil, “şey” İ icad etmek, var etmektir. Çünkü Mu'tezile'nin görüşüne göre, “madum, yani olmayan” da “şey” dir inancından hareketle böyle demektedirler. Zira Mu'tezile açısından, “şey” , kendisi hakkında bilgi alıp verilmesi, haber getirilmesi doğru olandır. Ancak Ehl-i sünnet inancına, yani bizlere göre bu, mevcudun yani var olan şeyin adıdır. Hiç var olmamışın değil.

Kırâat imâmlarından Ebû Amr; (.......) cümlesini, (.......) şeklinde idğam ile yani şeddeli olarak okumuştur.

“Ve sizden öncekileri de yarattı.” Böylece yüce Allah'ın hem onların ve hem onlardan öncekilerin yaratıcısı olduğuna dair aleyhlerine bir hüccet ve kamt getirilmiş oldu. Çünkü, kendileri zaten bunu ikrar ediyorlar. Dolayısıyla onlara şöyle deniliyor:

“Mademki O'nun sizin yaratanınız olarak ikrar edip kabul etmektesiniz, o hâlde O'na karşı olan kulluk ve ibâdet görevlerinizi yerine getirin. Artık bundan böyle putlara, putlaştırdıklarınıza kullukta bulunmayın.”

“ki, takva ile azâbından korunup rızasını kazanmış olasınız.” Ümitvar olarak ve sakınarak Allah'a kullukta bulunup ibâdet edin ki, bu sayede azaptan kurtulursunuz.

(.......) edatı, terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki, her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O'ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmâm-ı Sîbeveyh de bu görüştedir. Ancak Kutrub ise; (.......) kelimesi, “için” manasındadır, diyor.

Yani, “Sakınıp korunmanız için.”

22. Âyetin Tefsiri

O (Allah) ki, üzerinde karar kılmanız için yeri size bir döşek, göğü de kubbe misali bir tavan yaptı. Gökten (bulutlardan) su indirerek onunla size, yararlanabilmeniz için yerden çeşitli ürünler ve meyveler çıkardı. Öyleyse bütün bu gerçekleri bile bile Allah'a ortak koşmayın.

(.......) Bu âyette yer alan, (.......) fiili, (.......) manasındadır. (.......) ilgi zamîri ya medih üzere mahallen mensûbtur veya gizli bir (.......) zamîri ile merfûdur.

(.......) kelimesi de üzerinde oturulan sergi, rahat edilen minder, uyunulan döşek ve dolaşıları yer.

Yani üzerinde dinlenir, uyur ve dolaşırsınız. Bu, aynı zamanda, (.......) fiilinin ikinci mef'ûlüdür. Ancak bu âyette dünyanın dümdüz olduğu ya da küre şeklinde olduğu hakkında bir delil yoktur.

Yani, bu âyet bu konuda bir delil değildir. Çünkü her iki durumda da yani ister düz ve ister küre şeklinde olsun, bu, üzerinde yaşanılamaz, döşek misali üzerinde yayılamaz manasında değildir.

“Göğü de bina (tavan) yaptı.” Nitekim, yüce Allah (celle celâlühü) bir başka âyette şöyle buyuruyor:

“Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi yaptık.” Enbiyâ', 32.

“Bina” kelimesi, mastar bir kelimedir. Bu yapılmış, bina edilmiş şeyin ismi olmuştur.

“Gökten su (yağmur) indirdi” yağdırdı.

“Onunla (su ile) çıkardı.” Evet meyvelerin, ürünlenn çıkması Allah'ın kudreti, dilemesi ve yaratmasıyladır. Ancak bunların ortaya çıkması için suyu sebep kılmıştır. Nitekim, çocuğun ya da yavrunun meydana gelmesi için de erkeğin suyunu (spermini) buna sebep kılmıştır. Kaldı ki; Allah, nasıl sebeplerin ve maddelerinin kendilerini var etmiş ise hiçbir sebep olmaksızın da her şeyi yaratmaya, var etmeye kâdirdir. Ancak, Allah'ın eşyayı var etmede tedricilik (derecelendirme, adım adım var etme) kanunu vardır ki, bu sayede bir hâlden diğerine geçerek ve bir mertebeden ötekisine taşınarak meydana getirir. Bütün bu şeylerin bu tarzda yaratılmasında basiret gözüyle bakmak isteyenler için hikmetler ve ibretler vardır, hepsinden ders çıkarmak gerekir.

“Ürünlerden, meyvelerden” âyetin bu ifadesinin başında yer alan, (.......) cer edatı ya teb'îz veya beyan (açıklamak) içindir. Teb'îz: Bazısı, bir kısmı, anlamındadır.

“Rızık olarak.” Eğer, (.......) cer edatı “teb'îz” manasında değerlendirilirse, bu, mef'ûlü leh olur. Şayet (.......) edatı beyana (açıklama) anlamında kabul edilirse bu kelime, (.......) fiilinin mef'ûlü bihi olur.

Ancak şöyle bir tefsir de vardır: (.......) kelimesi çoğul olmakla birlikte, yine aynı kökten olan, (.......) ve (.......) kelimelerinden manaca daha alttadır. Gerçi yağmur suyu ile oluşan meyveler daha çoktur. Ancak burada belirtilmek istenen şey, (.......) kelimesinin (.......) olarak çoğul olmasıdır. Çünkü cemi' (çoğul) kelimeler kimi vakit birbirlerini yerine kullanılabilirler. Zira hepsi de cemi' (çoğul) oluşta buluşuyorlar. Kısaca burada cemi' kıllet (azlık çoğul) ile cemi' kesret (çokluk çoğul) söz konusu olmaktadır ve bu türden çoğullar da birbirlerinin yerine kullanılabilmektedirler.

“Sizin için.” Eğer bununla bizzat rızıklarıanlar murat olunmuş ise (kastedilmişsc) bu kelime “rızk” kelimesinin sıfatı olur. Eğer ifade ettiği mana için bir isim ise bu takdirde de mef'ûlü bihtir. Sanki şöyle denilir gibidir: “Ancaksize rızık olarak”

“Öyleyse Allah'a ortak koşmayın.” Bu kısım, emre taallûk etmektedir ki mana şöyledir: “Rabbinize ibâdet(le kulluk) edin ve fakat O'na eşler, denkler edinmeyin, ortak koşmayın.” Çünkü ibâdetin temeli tevhid inancıdır. Bu bakımdan O'na eş ve ortak koşulmamalı, hiçbir şey O'nunla denk tutulmamalıdır.

Bu arada, (.......) kelimesinin mübteda olarak merfû' olması ve

(.......) kelimesinin de bunun haberi olması da câiz olur. (.......) diye başına, (.......) harfinin gelmesi ise, cümlenin içerik olarak cezâ manasının taşımasıdır.

Yani, burada deniliyor ki:

“Ki O, sizi bu muazzam âyet ve mu'cizelerle, birliğini ya da vahdaniyetini gösteren açık seçik delillerle kuşatmıştır. Öyleyse, O'na ortaklar koşmayın.”

(.......) kelimesi, misl ve denk anlamındadır. Bu kelime sadece uzak ve aykırı olan misl için söylenen bir kelimedir. Nitekim, “O'nun niddi (misli) de yoktur, zıddı da yoktur.” demek, birinci olarak Onun yerine asla bir şey kâim olmaz (geçemez) ve ikinci olarak da; O'na zıt ve karşı çıkabilecek bir varlık da yoktur, demektir.

“Ve siz bütün gerçekleri bile bile...”

Yani putların hiçbir şeyi yaratmayacağını ve rızık olarak hiçbir şey vermeyeceğini bile bile. Çünkü yaratan da rızık veren de yalnızca Allah'tır.

Ya da, (.......) kelimesinin mef'ûlü tamamen terk olunmuş olabilir.

Yani, “İlim Erbâbı olarak sizin bile bile, putları Allah'a denk (eşler) tutmanız cehaletin ve bilgisizliğin ta kendisidir.” Cümle ise bütünüyle, (.......) kelimesinin zamîrinden hâldir.

23. Âyetin Tefsiri

Eğer kulumuz Muhammed'e indirdiğimiz Kur'ân'dan herhangi bir şüphe içinde iseniz, haydi (küçük de olsa) onun benzeri bir sûre getirin. Eğer iddianıza sâdık iseniz, Allah'tan başka güvendiğiniz şâhitlerinizi de çağırın!

“Eğer kulumuz Muhammed'e indirdiğimiz Kur'ân'dan herhangi bir şüphe içinde iseniz...”

Bu âyette yer alan, (.......) kelimesindeki (.......) harfi nekra-ı mevsûfedir. Ya da (.......) manasındadır. “Kulumuz” ifadesinden kasıt da, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) dir.

“Kul” kelimesi de akıllı varlıklardan olup bir kralın emri altında bulunan, mâlikinin mülkü konumunda olan demektir. Ya da köle demektir. Memluk; Başkalannın istilasına uğramak suretiyle onun egemenliği altına giren varlık, kimse.

Bir tefsire göre, (.......) kelimesi anlam olarak, (.......) kelimesinden daha alt derecededir. Çünkü (.......) ile anlatılmak istenen, tedrici olarak ve peyderpey indirilen manasındadır. Çünkü bu, meydan okumak yerinde gelmiştir. Bilindiği üzere müşrikler şöyle derlerdi:

“Eğer bu, Allah tarafından indirilmiş olsaydı bu şekilde aralıklı olarak ve peyderpey değil, sûre sûre olarak da değil bir âyetin ardından bir başka âyet olarak da değil, toptan indirilirdi. Halbuki bu olaylara ve duruma göre inmektedir. âdeta gördüğümüz ve alıştığımız gibi hatiplerin, şâirlerin zaman zaman kendilerinde görülen ve olaylara göre gelişen ifadeleri gibi bir şey. Zira, herhangi bir şâir şiir divanını bir defada ortaya koyamaz. Aynı şekilde bir naşir de konuşmalarını bir defada sergilemez. İşte Muhammed'in de yaptığı budur. Eğer bunu Allah indirmiş olsaydı mutlaka bir defada indirirdi.”

Nitekim Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“İnkâr edenler: (.......) dediler” Furkân, 32.

Yine denilir ki: “Eğer şu tedrici olarak, peyderpey inen Kitap'tan şüphe içinde iseniz, bu takdirde; (.......) siz de bir sûre getirin!”

Yani, siz de onun sûreleri gibi, âyetleri gibi bir sûre getirin. Hem de aralıklı olarak da olsa getirin, onun parçalarından bir tekini, en küçük bir sûresini olsun getirin!”

Sûre: En azı üç âyetten oluşan Kur'ân'dan bir parça ya da bölüm, demektir. Eğer, (.......) kelimesinde var olan, (.......) harfi kelimenin aslından, yani kök harflerinden ise, bu takdirde bu isim ya Peygamber şehri olan Medine'yi çevreleyen duvarlardan (surlardan) ötürü bu ismi almıştır. Çünkü sûre de, Kur'ân-ı Kerîm'den bir parça olup ayrı ayrı sûrelerin toplarıarak bir araya getirilmiş kitaptır. âdeta surlarla çevrili beldeler gibi. Ya da Kur'ân sûreleri farklı ilim dallarını ihata etmiş (kuşatmış) olduğunda-ı ve faydalı birçok şeyleri içerdiğinden bu isim verilmiştir. Tıpkı Medine surlarının içinde var olanları çevreleyip kuşatması gibi.

Veya bu isim; rütbe (mertebe) manasında olarak verilmiş olabilir. Çünkü, sûreler de menziller ya da mertebeler veya konaklar manasındadırlar. Okuyucu her bir sûreyi okudukça diğerine ilerler ki bu, onun mertebesini yükseltir ve aynı zamanda bir sûreden diğerine geçme ve yükselme manasındadır.

Kaldı ki, bizzat sûreler kendi aralarında derecelendirilmişlerdir. Meselâ; uzun, orta ve kısa sûreler gibi. Veya dini bakımdan değerinin ve yerinin oldukça üstün olmasından ötürü bu ad verilmiş olabilir.

Eğer (.......) kelimesindeki (.......) harfi, (.......) Hemze'den çevrilmiş bir harf ise, bu takdirde bu, Kur'ân'dan bir parça, bir kısım ya da bölüm manasındadır. Tıpkı, (.......) kelimesi gibi. Bu da “herhangi bir şeyden arta kalan “demektir.

Kur'ân-ı Kerîm'in bölümlere ve parçalara ayrılmasının birçok faydaları bulunmaktadır. İşte bunun içindir ki, Yüce Allah, Tevrât'ı, İncîl'i, Zebûr'u ve diğer peygamberlerine vahyettiği şeyleri sûre başlıkları altında indirmiştir. Nitekim yazarlar, herhangi bir sanat alanıyla ilgili kitaplarını kısımlara ayırmışlar ve hepsine farklı bölüm başlıkları vermişlerdir. Meselâ:

Eğer kitap türü ya da cinsi, içinde birçok nevileri bulunduruyor ve birçok ilim (bilgi) çeşitlerini (sınıflarını) da kapsıyorsa bunun için en uygun olanı tek bir açıklama ile giriş yapılmalıdır.

Eğer okuyucu bir sûreyi tamamlar veya kitabın bir bölümünü bitirir de bundan sonra bir başkasını alıp okumaya başlarsa bu onun için daha dinlendirici ve daha çok istek doğurur. Dersine daha fazla yönelir ve ondan bir şeyler edinmeyi daha fazla ister. Hatta uzun bir müddet o kitap üzerinde çalışmasını sürdürse de yine durum aynı olur. İşte bunun içindir ki, Kurra (kırâat otoriteleri), Kur'ân'ı değişik kısımlara ayırmışlardır, yedişer cüz olarak okumak, tek cüz hâlinde okumak, onar ya da beşerli cüzler hâlinde okumak gibi.

Yine bu örneklerden biri de şöyledir: Hafız olan bir kimse eğer bir sûreyi gereğince bilir ve öğrenirse, artık o, Allah'ın kitabından bir parçasını bağımsız (müstakil) olarak kendi adına öğrendiğine inamr. Bu sûrenin bir Fâtihası (başı ya da girişi) ve bir de hatimesi (sonu) vardır.

Yani, bunlar da buna dahidir. Bu kimse bu şekildeki bir ezberi kendisi adına büyük bir basan kabul eder ve bunu kendisi için muazzam bir şey olarak değerlendirir. Nitekim, Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etmiştir:

“İçimizden bir kimse Bakara ile Âl-i Imrân sûrelerini okuyunca, o bizim gözümüzde büyür, değer kazanırdı.” Ahmed, Müsned; 3/120.

İşte bunun içindir ki, namazda bir sûreyi başından sonuna kadar okumak daha faziletlidir.

“Onun benzeri” Bu sûreye müteallik olup onun sıfatıdır, zamîr ise, (.......) ya âittir.

Yani, “onun gibi olan bir sûre.” Kısaca şöyle deniliyor:

“Garib beyanlarıyla onun niteliğini taşıyan, en güzel nazım itibariyle en üst basamağa çıkabilen bir sûre getirin.”

Ya da kulumuz Muhammed için; “Tıpkı onun gibi bir ümmî olan, (okuma yazması olmayan ve ilim adamlarından ilim tahsil etmemiş olan) ve aynı zamanda orada onun gibi bir benzerine ve nazirine yönelmeksizin onun gibilerini toplayıp getirin!”

zamîrin, inzâl olunan Kur'ân'a râci olması (âit olması) daha yerindedir. Çünkü, Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Onun benzeri bir sûre getirin!” Yûnus,38.

Yine Rabbimiz buyuruyor:

“.... Siz de onun gibi on sûre getirin.” Hûd,13.

Bir başka âyet Rabbimiz buyuruyor ki:

“.... Bu Kur'ân’ın bir benzerini ortaya koymak üzere ins ü cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar. Onun benzerini ortaya getiremezler.” İsrâ', 88.

Dolayısıyla kelâmı (cümleyi), zamîri Kur'ân’a âit kılmak sûretiyle ele almak tertip bakımından en güzel olanıdır. Kaldı ki, burada indirilen vahiyden, Kur'ân’dan söz ediliyor, yoksa vahyin kendisine indirildiği kimseye değildir. Söz onun üzerine sevk olunmaktadır. Bu takdirde mana şöyleoluyor:

“Şayet siz Kur'ân’ın Allah tarafından indirildiğinden şüphede iseniz, o hâlde siz de ona denk olabilecek (küçük) bir parça olsun indirin.”

Burada asıl tertip meselesi şudur: Şâyet buradaki zamîr Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e râci olsaydı şöyle denilirdi:

“Eğer siz Muhammed’in kendisine vahyin indirildiğinden şüphe duyuyorsanız, öyleyse onunki gibi siz de bir Kur'ân getirin.”

Çünkü, bu tefsîr ya da tefsir, “Şâhitlerinizi, yardımcılarınızı çağırın.” sözüne daha uygundur. (.......) kelimesi, hazır veya şâhitliği yerine getiren kimse manasında olup (.......) kerimesinin çoğuludur.

(.......) Yâni, “Allah'tan başka.” (.......) cer edatı burada, “şâhitlerinizi” ibâresine mütealliktir.

Yani; “Allah'tan başka ilâh edindiklerinizi de (peşlerine takılıp ilâhlaştırdıklarınızı da) çağırın. Çünkü, siz onların hak üzere olduklarını ve yarın kıyamet gününde size şâhitlik ya da tanıklıkta bulunacaklarını savunuyorsunuz veya size Kur'ân'ın benzerini getirmede tanıklık edip yardımda bulunacakları da çağırın.” demektir.

24. Âyetin Tefsiri

Eğer bunu yapamazsanız -ki asla yapamayacaksınız- o hâlde yakıtı insanlarla taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış bulunan cehennem ateşinden sakının.

“Eğer bunu yapamazsanız -ki asla yapamayacaksınız- ...” Rabbimiz itirazcı müşrikleri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in doğruluğunu öğrenip tanımaları için onlara gereken yolu göstermek maksadıyla onlara şöyle buyurdu:

“Mademki ona karşı koyabilecek, muaraza edebilecek durumda değilsiniz, mademki âciz olduğunuz ortaya çıkmıştır. Onu tasdik etmek de farz hale gelmiştir. Öyle ise, derhal ona îman edin ve yalanlayanlar ile inat edip direnenler için hazırlanmış olan azaptan korkun.”

Burada peygamberliğin ispatı ya da kanıtlanması için iki delil bulunmaktadır. Meydan okunulan şeyden âciz kalacaklarının doğruluğu ve sahihliği ile müşriklerin böyle bir şeyi asla ve hiçbir zaman başaramayacaklarının haber verilmesidir. Bu ise Allah'tan başka hiçbir kimsenin hiçbir zaman bilemeyeceği bir gaybtır.

Olayı gereği gibi düşünüp değerlendirmeden önce muarazadan (yani karşı koyup meydan okumadan) acziyetleri onlara göre bu hususta şüpheli bir şeydir.

Yani, müşrikler böyle bir işe başlamadan yenilip acze düşeceklerine pek ihtimal vermemekte idiler. Çünkü, bunlar kendi fesahatlerine (kavrayışlarına, zekalanna) güveniyorlar ve kendi belâgatlerini (etkileyici söz söyleme yeteneklerini) üstün görüyorlardı. İşte burada izlenen yol da bu tarzda, onların değerlendirmelerine göre getirilmektedir. İşte bunun içindir ki, şüphe içeren, (.......) edatıyla durum ele alınmış oldu. Bu bakımdan, vücup (gereklilik) bildiren “-Ki asla yapamayacaksınız...,” cümlesinin i'rabtan mahalli yoktur. Çünkü bu, mutarize (parantez) cümlesidir. Kaldı ki, bu parantez cümlesi de yerinde ve güzel bir cümle olmuştur. Çünkü şart lâfzı tereddüt içindir. Dolayısıyla, “-ki asla yapamayacaksınız.. “itiraz cümlesiyle bu tereddüde yer bırakılmamıştır. Gerçi (.......) edatı olsun ve (.......) edatı olsun her ikisi de gelecek zamanda olumsuzluğu bildirirler. Ancak (.......) edatında te'kit manası vardır.

Halîl b. Ahmed (100-170/718-786)’e göre, (.......) edatının aslı, (.......) dir. Fakat İmâm Ferrâ' Ebû Zekeriya Yahya Deylemî (144-207/761-822) ye göre bunun aslı, (.......) dır. Ancak bunun sonundaki (.......) harfi, (.......) harfine dönüştürülmüştür. İmâm-ı Sîbeveyh’e göre, Bu (.......) edatı te'kid-i nefy-i istikbal için konulmuş bir harftir.

Ancak bilinen gerçek şu ki, bu, tamamen gaypten haber vermedir ki, nihâyetinde bir mu'cize olsun istenmiştir. Çünkü, müşrikler eğer herhangi bir şekilde buna karşı koyabilselerdi ve bir benzerini getirme başarısını gösterebilselerdi bu mutlaka şöhret bulur yayılırdı. Nasıl olmasındı ki, buna dil uzatanlar, onu savunanlardan çok daha fazla idiler. Cehennem ateşinden korunmaları için ön şart onun gibi bir sûreyi getiremeyecekleridir. Çünkü bunlar eğer istenileni getiremezlerse, böylece muarazada (tartışmada, karşı koymada) acizlikleri ortaya çıkmış bulunacaktır. Bundan âciz oldukları anlaşılınca da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in doğruluğu gerçekleşmiş olacaktır. Onlara göre Resûlüllah’ın doğruluğu ortaya çıkınca da bunlar inatlaşma yolunu seçtiler ve îman edip boyun eğmekten kaçındılar. Sonuçta da kendilerine cehennem ateşi gerekli (vacip) kılınmış oldu.

Bunlara denildi ki; eğer acze düştüğünüzü anladıysanız, o hâlde inadı elden bırakın.

Burada, “Öyleyse cehennem ateşinden sakının.” Cümlesi bunu yerine konulmuş bit cümledir.

Yani, yukarıdaki ifade yerine konulan bir cümledir. Çünkü “cehennem ateşinden sakınmak” için gerekli olan sebep ise, inadı elden bırakmaktır, vazgeçmektir. Bu da âdeta bir kinaye kabilindendir. Nitekim kinaye de belâgat ilminin bir dalıdır. Bunun faydası da şudur: Kur'ân-ı Kerîm'in bir süsü mahiyetinde olan icazı sağlamaktır, yani az söz ile çok şeyler anlatmaktır.

“Kendisiyle ateşin tutuşturulduğu şey” demektir.

Yani odundur. Mastar ise mazmumdur (ötrelidir). Gerçi fetha olarak da okunmuştur. (.......) ve (.......) ilgi zamîrlerinin sılaları (ilgi cümlecikleri) muhatap açısından bilinmesi gerekir. İhtimâldir ki, onlar bunu kitap ehlinden veya Resûlüllah'nden duymuş olabilirler ya da bunlar bu âyetten önce yüce Rabbimizin şu kavlini duymuş olabilirler:

“....Yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşten koruyun.” Tahrîm, 6.

Görüldüğü gibi, “ateş” kelimesi Tahrîm sûresindeki âyette nekra olarak gelmiş, tefsirini yaptığımız bu âyette ise ma'rife olarak gelmiştir. Çünkü Tahrîm sûresindeki âyet Mekke döneminde nâzil olanlardan iken bu âyet Medine döneminde nâzil olan âyetlerdendir. Bununla böylece onların daha önce bildikleri bir noktaya işaret etmiş oluyor.

İşte buna göre, yüce Rabbimizin, “Ki yakıtı insanlarla taşlar olan “manasındaki bu âyeti şunu belirtiyor:

“Bu, diğer ateşlerden farklı öyle bir ateştir ki, bu ateş insanlar ve taşlar ile tutuşturulup yanan bir ateştir.”

Bu taşlar da kükürt taşlarıdır. Oldukça hızlı tutuşurlar, geç sönerler. İğrenç bir kokuları vardır, bedene yapışıp kalır. Veya bunlardan maksat tapınmak ve ilâhlaştırmak amacıyla yapılan putlardır, put olarak yapılan maddelerdir. Çünkü, bunlar gerçekten oldukça ciddi bir anlamda insanı üzüntü içinde bırakacaklar, zira onlar kendilerine tapanlara zarardan başka hiçbir yarar sağlamayacaklardır.

Dikkat edilirse, ateşin tutuşturulmasında insanlar taşlarla birlikte zikredildi. Bunun sebebi de onlar dünyada iken bu putlardan ve putlaştırdıkları şeylerin heykellerinden ayrılmadıkları için, hep onlarla hemhal olmalarından ötürüdür. Çünkü bunlar bu putlara tapıyorlar, onlara saygıyı elden bırakmıyorlardı. Hatta onlara Allah ile denk manada eş olarak kabul edip ilâhlaştırıyorlardı. Nitekim benzer bir âyette Rabbimizin şu âyetidir:

“Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız.” Enbiyâ', 98.

Bu âyette (.......) olarak geçen ve “yakıt” olarak manalarıdırıları kelime, odun anlamında olan (.......) demektir.

Yani, onlar cehennem odunudurlar. İşte bu âyette de insanların taşlarla birlikte geçmesi, o kızgın taşlarla yamp kavrulacaklarını onlara bildirmek ve ulaştırmak maksadıyladır.

“Kâfirler için hazırlanmıştır.” Bu âyetten, ateşin (cehennemin) de mahlûk olduğunu, yani yaratılmış olduğunu anlamaktayız. Bu âyet onun için bir delildir. Ancak Cebriye Mezhebinin mümessil olan Cehm b. Safvan bunu kabul etmemektedir, karşı çıkmaktadır.

25. Âyetin Tefsiri

Îman edip sâlih amel işleyenleri de müjdele ki, gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildiği her defasında, “İşte bu, daha önce dünyada bize verilenlerdendir.” derler. Bu rızıklar kendilerine bazı yönlerden dünyadakilere benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz zevceler de vardır. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.

“Îman edip sâlih (iyi) amel işleyenleri de müjdele ki...”

Bu âyette, “müjdele” emriyle görevli bulunan kişi Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu gibi ayrıca herkes olabilir. İşte bu, daha güzel ve yerinde bir tefsirdur. Çünkü, böylece söz konusu emrin büyüklüğü, önemi ve şanının üstünlüğü bakımından böyle bir durumu müjdelemeye güç yetiren her kimse buna gerçekten lâyık bulunmaktadır. Aynı zamanda, “müjdele” demek olan, (.......) kelimesi, “Sakının “kelimesi üzerine atfolunmuştur.

Meselâ: “Ey Temîm oğulları! işlediğiniz suçların cezâsından sakının. Ey filân kimse! Sen de benim, Esed oğullarına olan ihsanımı kendilerine müjdele.” gibi. İşte yukarıdaki âyetler de bu çerçevede değerlendirilmeli.

Ya da bu, mü'minlerin sevaplarını tanıtan (vasfeden) bir cümle olup kâfirlerin cezâsını (ikabını) anlatan cümle üzerine ma'tûf bulunmaktadır. Meselâ: “Zeyd zincire (kelepçeye) vurulmak ve sindirilip baskı altına alınmakla cezâlarıdırılacaktır. Amr'ı da, affolunmak ve salıverilmekle müjdele...” gibi bir ifade.

Beşâret: Kendisine haber verilen kimsenin sevincini gelen haber ile açıkça göstermesidir. İşte bunun içindir ki, İslâm bilginleri şöyle demişler: Bir kimse kölelerine, “Sizden hanginiz filân kişinin gelişini bana müjdelerse o bundan böyle özgürdür.” dese ve köleleri de ayrı ayrı gelip o şahsın gelişim müjdelerlerse, bunlardan ilk defa müjdeyi getiren kim ise o özgür olur, yani âzat olunur. Çünkü haberi alan zât, ilk haberi getirenin müjdesi üzerine sevincini ve mutluluğunu göstermiştir. Diğerlerinin haber vermesiyle böyle bir durum söz konusu değildir. Eğer efendileri “Kim bana müjde verirse...” ifadesi yerine, “Kim bana haber verirse...” demiş olsaydı, bu dururrıda hepsi âzat olunurlardı. Ayrıca vücûdun dış yüzüne, yani tene de, (.......) denir. (.......) da günün ilk ışıması vakitleri demektir.

Ancak: “Onlara acıklı bir azâbı müjdele-haber ver, bildir.” Âl-i Imrân,21. âyetine gelince, bu bir bakıma bir alay içermektedir.

Karşı tarafa daha ağır bir darbe vurmanın bir habercisi durumundadır.

Yani, kendilerine karşı aşırı öfke dolu bulunulan ve alay edilen kimseye karşı bu sınırsız öfkesini gösteren bir ifade tarzıdır. Meselâ; adam düşmanına karşı, “Sana soyunu öldürmeyi (öldüreceğini) ve malını da yağmalanayı (yağmalayacağım) müjdelerim.” gibi.

(.......) kelimesi de, tıpkı, (.......) gibi isim yerine geçen bir kelimedir. (.......) kelimesi de akıl, Kitap ve Sünnetin öngördüğü deliller çerçevesinde doğru olan her amele ya da şeye verilen isimdir. Başında yer alan, (.......) harfi cins içindir. Ayrıca bu âyet, amelleri îman olarak değerlendirip kabul edenlere karşı bir hüccet (delildir). Çünkü görüldüğü gibi sâlih amelleri îman üzerine atfetmiştir. Ma'tûf, yani affolunan ise ma'tûfun aleyhten, yani üzerine atıf yapılan şeyden ayrı olan bir şeydir. Ancak şöyle bir gerekçe ile de karşı çıkılamaz:

“Siz diyorsunuz ki, hiçbir sâlih ameli bulunmaksızın mü'min olan kimse cennete girebilir, bu, câizdir. Halbuki Yüce Allah, îman edip sâlih amel işleyenleri cennetle müjdeliyor. Çünkü, mutlak anlamda cennetle müjdelenmenin şartı ya da koşulu, îman ile birlikte sâlih amelin de var olmasıdır. Kaldı ki, biz Ehl-i sünnet olarak, büyük günah işleyenleri mutlak manada cennetle müjdelemiyoruz. Aksine biz onların cennetle müjdelenmelerini bir kayda bağlıyoruz, Allah'ın dilemesine bırakıyoruz ve diyoruz ki, Allah dilerse büyük günah işleyeni affeder, dilerse onu işlediği günahı kadar ona azap eder ve sonra da cennetine sokar.”

“Gerçekten onlar için cennetler vardır.” Bu, (.......) takdirindedir. Burada, (.......) ve amel ettiği şey, İmâm-ı Sîbeveyh'e göre, (.......) fiiliyle mensûb olmasıdır. Ancak Halîl b. Ahmed bunu kabul etmemektedir. Ki bu, Kur'ân'da oldukça çok bulunmaktadır.

Cennet: Hurmalıklardan ve sık ağaçlardan oluşan bağ, bahçe, demektir. Ancak cennet kelimesini oluşturan harfler mana bakımından örtmek, setr anlamındadır. Nitekim, (.......) ve (.......) hep aynı kök harflerden oluşmuş kelimelerdendir. Nitekim sevap yurduna de cennet denmektedir, çünkü; orada sonsuz bahçeler, saraylar ve nimetler vardır. Cennet de mahlûktur, yani şu anda vardır ve yaratılmıştır. Nitekim, yüce Allah'ın şu kavli buna delildir.

“Ey Âdem! Sen ve eşin beraberce cennette yerleşin.” Bakara, 35.

Ancak Mu'tezile mezhebi mensuplarından bazıları bunu kabul etmemektedirler. “cennet” kelimesinin çoğul ve nekra olarak gelmesinin tefsiri de şöyledir:

Cennet: Tüm bir sevap yurdunun adıdır. Bu ise sayısız cennetleri-bahçeleri içinde bulunduran bir yurttur ve herkesin amel durumuna göre kendilerine verilen mertebe ve dereceler demektir. Dolayısıyla her bir tabaka için söz konusu cennetlerden (bağ ve bahçelerden) oluşan cennetler vardır.

“Altlarından ırmaklar akan” Bu cümle, “cennât” kelimesinin sıfatı olarak nasb mahallinde gelmiştir. Bundan murat da, “cennet ağaçlarının altlarından” demektir. Nitekim büyüyüp gelişmiş olan ağaçların özellikle akar su kenarlarında ve nehir boylarında daha gür olarak yetişip geliştiklerini görürsün. Cennet nehirleri ya da ırmakları ise, herhangi bir kanal olmaksızın akarlar. En değerli ve nezih bahçeler, ağaçları gölgelik yapan ve aralarında durmaksızın aralıksız bir hâlde nehirler akanlardır. (.......) kelimesi, “İttirat” manasında olup bu da devamlı akıp duran, kesintisiz devam eden,anlammdadır.

Nehir: Denizden aşağı ve fakat derelerin üzerinde daha geniş akarsu, demektir. Nitekim, Nil nehrine de Mısır Nehri denmektedir. Aslında fasih kullanımda bu, “Neher” olarak söylenip konuşulur. Ancak kelime (.......) harflerinden oluşan kelimeler cinsinden olması itibariyle genişlik manası, baştan sona kadar gibi manalar içerir. Bir de “akma” fiilinin nehre isnadı vardır ki, bu mecâzî manadadır. Yoksa akan nehir değil, nehir yatağındaki sudur.

(.......) kelimesini ma'rife olarak gelmesi ise, bununla cennet nehirlerinin murat olunduğu ihtimaliyledir. Burada izafetle ma'rifelik yerine, (.......) harf-i ta'rîfiyle ma'rife kılınmıştır. Nitekim, Yüce Allah'ın şu kavlinde de yine böyle geçmektedir. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“....ve başımın saçı bembeyaz alev gibi tutuştu.” Meryem, 4.

Veya harf-i ta'rîf olan (.......) harfiyle aşağıdaki âyette sözü edilen ırmaklara işaret olmuş olabilir. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“O cennet içinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır.” Muhammed, 15.

Şüphesiz Allah'ın verdiği akarsu nimetlerin en büyüğü, lezzetlerin en üstünüdür. İşte bu bakımdan yüce Allah cennetlerden söz ederken hep akar sularla, nehirlerle birlikte zikretmiştir. Cennetin diğer özellikleri arasında hep ırmaklara öncelik vermiştir.

“Kendilerine rızık olarak yedirildiği her defasında...” Bu, “cennetler” kelimesinin ikinci bir sıfatıdır. Yahut da bu, yeni bir giriş cümlesi olabilir. Çünkü kendilerine, “Gerçekten onlar için cennetler, bağ ve bahçeler vardır.” denildiği vakit, bunu duyanların kalbine ya da aklına, “acaba bu bahçelerde yetişen meyveler de tıpkı dünyadaki bağ ve bahçelerde yetişenlere mi benzer veya sözü edilen cinslere benzemeyen başka cins ürünler mi var? “diye bir düşünce gelebilir. İşte buna verilen cevap; şüphesiz o bağ ve bahçelerin meyveleri dünya meyvelerinin benzeridirler.

Yani, onların cinsleri her ne kadar bir dereceye kadar değişiklik gösterseler de dünyadakilerin cinsleri gibidir. Fakat yine de mahiyetini yüce Allah'tan başkası bilemez.

“O meyvelerden bir meyve verildiğinde işte bu ... derler.”

Yani, cennet denilen o sevap yurdunun bağ ve bahçelerinin meyvelerinden her ne zaman bir meyve verilirse, türü ne olursa olsun, ister elma, ister nar veya başka bir meyve olsun, rızık olarak sunulduğunda, işte o zaman böyle derler.

Âyetin bu kısmında yer alan birinci ve ikinci cer edatı (.......) harflerinin her ikisi de ibtidai (başlarıgıç) gaye içindirler yani zarf-ı lağvdırlar. Çünkü rızık, bahçelerden (cennetlerden) ilk olarak çıkmaya başlar. Cennetlerden (bahçelerden) ilk olarak çıkan rızık da ilk defa meyve olarak çıkar. Nitekim bunun benzeri şöyledir. Meselâ; birine, beni Filanca rızıklarıdırdı (yedirdi), demen gibi. İşte bunun üzerine, “Seni nereden yedirdi?” diye gelen soruya da cevabın şöyle olur: “Bahçesinden” Bu defa, “Bahçesinin hangi meyvesinden sana yedirdi?” diye sorulur. Sen de, “Nar meyvesinden.” diye cevaplarsın.

Âyette yer alan, (.......) kelimesi bir tek meyve, yani elma demek değildir Ya da bir tek nar meyvesi demek de değildir. Bundan asıl maksat mey ve türleridir.

“Rızıklarıdırıldık.” ifadesi, (.......) yani, ondan rızıklarıdırıldık, manasındadır. Burada âid (zamîr) mahzûftur (zikredilmemiştir).

(.......) bu da, (.......) demektir. Bu kelime izafetten kesilince, yani tamlama yapılmayınca mebnî hale gelir. Bu itibarla mana şöyle olur: “İşte bu, bundan önce rızık olarak yedirildiklerimiz (nimetlendirildiklerimiz) gibi...” Dolayısıyla burada bir teşbih, yani benzetme vardır, bunu da âyetin şu ifadesinden anlıyoruz:

“Bu rızıklar kendilerine bazı yönlerden dunyadakilere benzer olarak verilmiştir.” İşte buradaki ifade âdeta şu ifadenin bir benzeri gibidir. Meselâ, “Ebû Yûsuf, Ebû Hanîfe'dir” sözü gibi.

Yani burada Ebû Yûsuf (113-182/731-798) un Ebû Hanîfe'ye benzemesini öyle bir dile getiriyorsun ki, âdeta şöyle demek ister gibisin; “Sanki Ebû Yûsuf un kendisi, Ebû Hanîfe'nin ta kendisidir.” İşte âyetteki benzerlik de bu manadadır. Nasıl ki; Ebû Yûsuf Ebû Hanîfe'nin ta kendisi değilse, Cennet meyveleri de dünyadakinin ta kendisi değildir. Ancak bazı yönlerden benzerlikleri vardır.

(.......) deki zamîr hem dünyada rızıklanmış olanlara ve hem âhirette rızıklarıanlara râcidir. Çünkü, (.......) cümlesi her iki dünyada da rızıklananları içermektedir. Kaldı ki cennet meyveleri de tıpkı dünya meyveleri gibidirler. Farklı cinsler değiller. Çünkü insan alışık olduğu şeye daha bir yakınlık duyar, alışık olduğu şeye daha çok yönelir. Eğer alışık olmadığı, aşınaliği bulunmadığı bir şeyle karşılaşırsa yaratılış olarak ondan uzak durur, kaçar. Nefsi onu o şeyden muaf tutar (istemez). Zira, insan eğer daha önce kendisiyle geçmişi bulunan bir şeyle karşılaşır ya da görürse ve onda da açık bir meziyet (farklılık) görürse, apaçık bir durum sezerse gerçekten buna karşı daha fazla şaşkınlık duyar, hayretler içinde kalır ve fazlasıyla garipser. Dolayısıyla rızık olarak yedikleri her meyvenin ya da ürünün yamnda bu sözü tekrarlamaları bu işin sonsuza kadar hep böyle olacağına da bir delildir. Meziyetin ortaya çıkışı, bu halin hep böyle uzayıp gideceğinin delilidir. Bu duruma göre meyvelerde görülen farklılık her an onların bu hayretlerini dile getirmelerine neden olacaktır.

Veya (.......) deki zamîr rızka râci olabilir. Nitekim, bu ayni zamanda ona işaret de etmektedir. Buna göre mana şöyle olmaktadır: “Şüphesiz o cennet meyvelerinden kendilerine yedirilenler, her meyvenin getirilişinde onlara âdeta aynı cinsten imişler izlenimini verir.” Nitekim, Hasen-ı Basrî (rahmetüllahi aleyh) den hikâye olunduğuna göre demiştir ki:

“Cennet ehlinden birinin önüne bir tabak (sofra) konulur. O bu tabaktan yer. Sonra başkası getirilir. Yiyen kimse de; bu, bize daha önce verilip yedirilendir, der. Melek de ona: “Bundan ye, çünkü bunların renkleri bir ve fakat tatları farklıdır” der.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) den rivâyete göre şöyle buyurmuş:

“Muhammed'in varlığı elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, cennet ehlinden olan adam bir meyveyi yemek için ağzına götürdüğü zaman daha o, o meyveyi ağzına ulaştırmadan Allah onun yerine onun gibi bir meyveyi hemen yerleştirir.” Taberânî, “el-Kebir, 1449. Bezzâr, “Keşfül Estar” ; 3530. Ebû Nuaym, Sıfatu'l-cennet; 345. Buradaki lafız da şöyledir: “Cennet ehlinden biri o cennet meyvelerinden koparır koparmaz, hemen onun yerine Allah onun gibisini yaratır.”

Bir de bakarlar ki, durum aynen eskisi gibi, sanki eksilen bir şey olmamış gibi. İşte bu durumda dedikleri o sözleri söylerler.

(.......) Rabbimizin bu kavli de muterize (parantez) cümlesidir. Durumu tespit ya da takriri içindir. Bu, âdeta şu ifadeye benzer bir durumdur. Meselâ: “Filân kimse filân ile ne güzeldir -yaptığı şey ne güzeldir- Şöyle bir görüş ortaya attı ve doğru da oldu.” İşte burada da, iki parantez cümlesi yer aldı, biri; “Yaptığı şey ne güzeldir” , biri de, “ve doğru da oldu” cümlesidir. Nitekim, Rabbimizin şu kavli de böyledir:

“Ve halkının ulularını alçaltırlar. Herhâlde onlar da böyle yapacaklardır.” Neml, 34.

“Onlar için orada zevceler vardır.” Burada, (.......) kelimesi mübtedadır, (.......) da haberidir. (.......) da zarf-ı müstekardır. “Tertemiz” kötü ahlâktan arınınış, kocalarına buğzetmezler ve başkalanna da bakmazlar. Ya da aynı zamanda kâdirılara âit aybaşı hâlini ve istihaza kanını görmezler, kısaca kâdirılara âit rahatsızlıklardan arınınıştırlar. Aynı zamanda küçük ve büyük abdest gibi şeylerden ve benzeri tiksindiricilik veren durumlardan tamamen arınınış, tertemiz zevceler. Burada sıfat mevsûfu (niteleyen niteleneni) gibi cemi' (çoğul) olarak gelmedi. Çünkü her ikisi de dil açısından fasihtirler. Ayrıca âyette, (.......) yerine, (.......) kelimesi söylenmedi, Bunun nedeni ilk kelime ikinciye göre daha mübalağalı olmasıdır. Kaldı ki, (.......) kelimesinin binası teksir (çokluk) içindir. Bir de bu kelimede şöyle bir mananın var olduğu da ayrıca görülmektedir. “Onları tertemiz kıları, ak pak haline getiren bir mutahhir (temizleyen, tertemiz kıları) vardır ki, bu da elbette Allah'tan başkası değildir.”

“Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.” Âyette bulunan, (.......) kelimesi, sonu gelmeyen ve sürekli olan kalış, ebedî kalış (demektir).

Bu aynı zamanda Cehmiye mezhebi mensuplarının görüşlerinin bâtıl ve geçersiz, anlamsız olduğunu da ortaya koymaktadır. Çünkü, bu mezhep mensuplarının görüşlerine göre, “Cennet ve cennet ehli de fena bulacaklardır, onlar da yok olacaklardır. Çünkü yüce Allah kendisini Evvel ve Âhir (ilk ve son) olarak vasfedip tanıtıyor. Allah'ın ilk olduğunun gerçekliliği bütün yarattığı varlıklardan daha önceliklidir, yani öncesi yoktur. Dolayısıyla sonluluk olayının gerçekleşmesi için de diğer yaratıklarının sonrasına kalmasının gerekliliğidir, ebedî sonsuzluk. Şimdi yüce Allah açısından bunun böyle olabilmesi de ancak yaratılmış olan tüm varlıkların fena bulmasından ve yok olmalarından sonra gerçekleşebilir. Aksi hâlde zorunlu olarak Allah için böyle bir şey gerçekleşmemiş olur deriz. Halbuki yüce Allah bâkîdir. Nitekim, sıfatları da bâkîdir. Eğer cennet, ehliyle birlikte bâkî olacaksa, kalıcı ise bu durumda yaratan ile yaratıları arasında teşâbüh (benzeşme) meydana gelir. Bu ise muhâldir, olamazdır.

Ehl-i sünnet, olarak bizim buna cevabımız şudur: deriz ki; “Allah için Evvel (ilk) oluş, varlığının başlarıgıcının olmaması gerçeğidir. Âhir (son) olması da zatının bir nihâyetinin, sonunun olmaması anlamındadır. Ancak bizim açımızdan ise ilk oluş, Onun ferdi sabık olmasıdır, Âhir ise, Onun ferd-i lâhik olmasıdır. Yüce Allah'ın bu iki vasıfla nitelenmiş olması, kemal sıfatlarını beyan (açıklamak) ve aynı zamanda nakisayı (eksikliği) ve zevali (yok oluşu) reddetmek içindir. Bunun böyle anlatılması, yüce Allah'ı hadis olma ve fena bulma (yok olma) ihtimallerinden tenzih içindir, uzak kılmak içindir. Yoksa dedikleri şey için değildir. Hiç beka ile bir teşâbüh olabilir mi? Halbuki ki, yüce Allah zâtı itibariyle bâkîdir ve bâkî olması da varlığının bir gereğidir, yani vâcibu'l-vücûddur. Kaldı ki yaratılanların bekası ve varlığı da O'nun varlığıyla kâimdir. Bu ise varlığı câiz olandır, yani bekası başkasının bekasına (Allah'ın bakiliğine) bağlı olanlar ise caizu'l-vücûddurlar, varlıkları ya da yoklukları da câiz olanlar demektir.

26. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz Allah ibret ve öğüt olması için bir sivri sineği, hatta ondan küçük ya da büyük olsun benzeri bir şeyi örnek vermekten kaçınmaz. Îman edenlere gelince onlar, kesinlikle bu tür misallerin Rablerinden gelen bir hak (gerçek) olduğunu bilirler. İnkarcı kâfirlere gelince onlar, Allah böyle basit şeyleri örnek olarak vermekle ne murad eder, derler. Allah böyle misallerle birçok toplumları saptırır, birçoklarını da hidâyete (doğru yola) yönlendirir. Allah verdiği bu tür örneklerle ancak fâsıkları (yolunu şaşırmışları) saptırır.

(.......) örneğimde bunu görmekteyiz. Dolayısıyla burada bu iki durum da ihtimal dahilindedir. (.......) Darbı Mesel, “kerpiç/tuğla başınak, yapmak” ve “yüzük/mühür başınak” ifadelerinden alınma olup, “ders alınacak örnek üretmek, göstermek” manasındadır. Âyette yer alan, (.......) ise, ibham içindir, yani “mâ-i ibhâmiyedir” . Bu (.......) harfi eğer nekra olan bir isimle birlikte zikredilirse onu tam anlamıyla mübhem (kapalı), anlaşılamaz kılar ve ona umum (genellik) manasım ekler (yükler). Meselâ;

(.......) cümlesinde de gördüğün gibi, (.......) var ve bu da sözünü ettiğimiz harftir. Bununla şunu demek istiyorsun, “Bana herhangi bir kitap ver, kitap olsun da.” Veya bu harf te'kit için gelen bir sıla (ilgi) zamîridir. Tıpkı Rabbimizin şu âyetinde geçtiği gibi:

Nisa, 155. İşte bu âyetteki (.......) te'kit için gelen ve aynı zamanda sıla (ilgi) zamîri olan (.......) dır. Sanki tefsirini yapmakta olduğumuz bu âyette şöyle der gibi:

“Şüphesiz Allah, kesinlikle misal vermekten çekinmez...” Ayrıca, (.......) kelimesi, (.......) kelimesinin atf-ı beyanî (onu açıklayan tarzdaki) bir atıftır ya da, (.......) kelimesinin mef'ûlüdür. (.......) kelimesi de nekra olan, (.......) kelimesinden hâl olup ona takaddüm etmiştir, (ondan önce gelmiştir). Veya (.......) kelimesinin, (.......) manasında kabul edilmesiyle her ikisi de mef'ûlleri olarak mensûbturlar.

(.......) kelimesi, kelimesinden türemedir. Bu da kesmek anlamındadır. Tıpkı, (.......) ve (.......) kelimeleri gibi. Meselâ: (.......) gibi kı bu, “Sinek onu ısırdı.” demektir. Nitekim, (.......) demek, o şeyden bir parça manasındadır. Aslında (.......) kelimesi, (.......) ve (.......)

“Ondan büyük ya da küçük olsun benzeri bir şeyi misal vermekten çekinmez.”

Yani, ondan daha büyüğünü ve örnek olarak gösterilen şeyden manaca daha fazlasını göstermekten çekinmez. Halbuki onlar verilen örneği basit, az ve hakir bir şey olarak değerlendiriyorlardı. Dolayısıyla, hacim bakımından ondan daha basitini de veya büyüğünü de gösterebilir. Allah böyle bir şeyden çekinmez.

Sanki böyle bir ifade ile söylenmek istenen şey; o kâfirlerin bir misal olarak gösterilen sinek ve örümceğin örnek gösterilmesine karşı takındıkları inkârcı tavırlarını red manası yer alır gibi bir durum var. Çünkü sinek de, örümcek de sivri sinekten daha büyük hacimdedirler.

Yani, “Sivrisinekten daha küçük olan bir şey ile nasıl ibret veren bir örnek verilebilir ki? O, en basit ve en küçük bir canlıdır. Çünkü sivrisineğin kanadı ötekilerinkinden daha küçük ve basit ve derecelerle de ondan küçüktür” denilemez. Kaldı ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu, dünyayı değerlendirme noktasından bir misal olarak vermiştir. Bk. Tirmizî; 2320. İbn Mâce El-İklil, 1/154.

“Îman edenlere gelince onlar, kesinlikle bu tür misallerin Rablerinden gelen bir hak (gerçek) olduğunu bilirler.” Burada, (.......) daki zamîr, ya (.......) örnek kelimesine veya, (.......) kelimesine râcidir.

Hak: İnkârı hiçbir zaman doğru olmayan ve sabit olan gerçek, demektir. Nitekim bir şeyin sabit ve gerekli olması durumunda, (.......) artık bu iş kesinleşti, denilir. “Rablerinden” bu ifade hâl olarak nasb mahallinde gelmiştir. Burada amil, Hak kelimesinin taşıdığı manadır. “Zül hâl” ise müstetir (gizli) zamîrdir.

“İnkârcı kâfirlere gelince onlaı; (.......) derler.” Bu âyette, (.......) kelimesi üzerinde vakfedilir (durulur). Eğer vakfedilmeyip de vasl edilirse (yani bitiştirilerek ve durulmayarak okunursa), bu takdirde mabadi yani kendisinden sonra gelen ibâre bunu sıfatı olur ki, durum öyle değildir.

İnkârcıların “Allah böyle basit şeyleri örnek olarak vermekle ne murad eder?” sözleri ise meseleyi aşağılamak, küçümsemek ve basit olarak görmektir. Nitekim, Abdullah b. Amr hakkında Hazret-i Âişe (radıyallahü anha) nin şu sözü buna bir örnektir. Hazret-i Âişe, Abdullah b. Amr (radıyallahü anhüma) hakkında onu aşağılamak maksadıyla demiştir ki: “Tüh yazıklar olsun! Abdullah b. Amr b. El-Asl'ye!”

(.......) kelimesi, olduğu gibi temyiz veya şu âyet misalde olduğu gibi hâl olarak mensûbtur:

Bu âyette, (.......) kelimesi müellif tarafından hâl olarak değerlendirilmiştir. Yine âyette yer alan, (.......) kelimesi, şart manasını taşıyan bir harftir. İşte bu bakımdan bunun cevabının başına bir (.......) harfi getirilmiştir. Bunun yaran ise, cümleye te'kit manasım kazandırır ve te'kidin değerini gösterir. Meselâ, (.......) gibi. Bu basit bir ifadedir. Şayet bunu te'kit etmek istersen bu ve Zeyd'in kesinlikle gitmiş olduğunu belirtmek istersen te'kitli bir ifade ile şöyle denilir:

(.......) İşte bu bakımdan Sîbeveyh bu cümlenin tefsirunu şöyle yapmıştır. “Her ne olursa olsun, Zeyd mutlaka gidecektir, bu, kesindir.” İşte böyle bir tefsir bu harfin te'kit (pekiştirmek) için olduğu ve böyle bir mana ifade ettiği ortaya çıkıyor ve bu şart manasınadır.

Bir de âyetteki her iki cümle de, (.......) ile başlamaktadır. Dolayısıyla bu âyette, “Îman edenler bilirler ve kâfirler de derler. “manasında; (.......) dememesi mü'minlerin işine oldukça büyük bir önem atfetmiş olması ve övgüye değer bulmasıdır.

Bir de mü'minlerin bunu hak olduğunu bilmeleri de beliğ manada bir güvenin de göstergesidir. Rabbimiz böylece buna işaret buyuruyor. Kâfirlerin ise kendi payîanna gaflet ve aymazlık içinde olduklarını ilân etmenin yanında onların ahmak kimseler olduğunu da açık olarak ifade ediyor.

(.......) kelimesine gelince, bunun için iki görüş bulunmaktadır:

Buradaki, (.......) harfi ya da kelimesi, (.......) manasında ilgi, zamîridir. (.......)ise soru edatıdır. Bu takdirde iki kelime olmuş olurlar. Bu ilk görüştür. İkincisine gelince; (.......) ile (.......) kelimeleri birleştirilerek tek kelimelik bir soru edatı, ismi haline getirilmişlerdir.

İlk görüşü doğru kabul edersek, (.......) kelimesi mübteda olarak mermdur ve bunun haberi de, sılasıyla (ilgi cümleciğiyle) birlikte (.......) kelimesidir. Yâni, “Murat etti” demektir. Âid (zamîr) ise mahzûftur.

İkinci değerlendirmeye göre, bu, (.......) fiiliyle mahallen mensûbtur ve bunun takdiri de şöyledir: “Allah neyi, hangi şeyi murat etti? “

“İrade” kelimesi mastar (kök) kelimedir. Kişinin herhangi bir şeyi kendi adına istemesi ve gönlünün de ona meyletmesidir ki, “Ben şunu murat ettim, kendi özgür irâdemle istedim.” der.

Kelâm bilginleri açısından bu, mümkünattan olan şeyleri şu veya bu şekilde herhangi bir varlığa tahsis etmeyi, ona âit kılmayı gerektiren bir manadır.

Ehl-i sünnet açısından ise her şeyden münezzeh olan yüce Allah gerçek anlamda “İrâde” sıfatına sahiptir.

Bağdat Mu'tezile okulu ise; Yüce Allah gerçek anlamda irâde sıfatıyla vasıflanmaz, görüşünü benimsemişlerdir. Bunlara eğer, “Allah şöyle murat etti.” denilirse bu eğer Allah'ın fiiliyle alâkalı bir şey ise, bu durumda bunun manası; “Allah bunu yaptı, işledi. “demektir. Çünkü, O yanılmaz ve O şeye zorlanamaz (ikrah olunmaz). Eğer yapılan veya meydana gelen şey, başkasına âit bir fiil ise, bu durumda bunun manası, “Allah bunu emretti.” oldu, derler.

“Allah böyle misallerle birçok toplumları saptırır birçoklarını da hidâyete erdirir.” Âyetin bu kısmı daha önce geçen ve (.......) ile başlayan iki cümleyi tefsîr edip açıklar mahiyettedir. Onun hak olduğunu bilenler grubu ile bunu bümeyip câhillik ederek alaya alanlar grubu olarak her ikisi de “birçoğu “ifadesiyle nitelendirilmiştir.

Bir şeyin hak olduğunu bilmek hidâyet açısındandır. Cehalet ise en güzel ifadeyle dalâlet (sapıklık) türündendir. Nitekim, kendi adlarına hidâyete erenler oldukça çokturlar. Ancak dalâlet ehline kıyasla az sayıda olarak değerlendirilirler. Halbuki hidâyete erenlerin görünürde az sayıda kimseler olarak görülmeleri önemli değil, çünkü onlar gerçekte çokturlar. Kısaca, şekil ve görünürde az sayıda da olsalar, gerçekte öyle değil. Bakın şâir ne söyler:

Az gibi gözükseler de cömertler ülkelerde yine fazladırlar herkesten

Çok gibi görünseler de namertler ülkelerde azdırlar er olanlardan

İdlâl: Kulda dalâlet ya da sapıklık fiilinin veya eyleminin yaratılmış olması işidir.

İhtida: Kulda hidâyet bulma, doğru yola erme fiilinin yaratılması işidir. İşte Ehl-i sünnet açısından “İdlâl ve ihtidanın” anlamı gerçek manâsıyla böyledir.

Âyetin siyakından, yani ifade tarzından şöyle bir açıklamanın var olduğunu çıkarıyoruz. Kâfirlerden olup da câhil kesimin inkâr etmeye kalkıştıkları ve örnek olarak gösterilmesini garipseyip aşağıladıkları, alaya aldıkları şeylerin basit olmadıklarını, inkâr edilemeyeceklerini, garipsenmemeleri gerektiğini ifade ediyor. Çünkü temsil getirmek, o şeyle ilgili mana derinliğini ortaya çıkarmak ve görülüp müşahede olunanlardan olan beklentileri daha yakına getirip gerçeğin anlaşılmasının ortaya sermek içindir.

Eğer mütemesselün leh (yani kendisi için örnekleme yapılan şey) büyük ve önemli ise, mütemesselün bih (yani gösterilen örnek) de o değerdedir. Eğer kendisi için örnekleme yapılan şey basit ise gösterilen örnek de o nisbette basit olur. Görmez misin hak açık, net ve büyük olması bakımından bu, ziya (ışık) ve nur (aydınlık) ile örneklendirildi. Bâtıla gelince bunun tamamen hakkın taşıdığı sıfatın zıddı olması açısından zulmet (karanlık) ile örneklendirildi.

Kâfirlerin Yüce Allah'a -hâşâ- denk tuttukları ilâhların hâlinden daha aşağılık ve daha rezil bir durum olamaz ve daha azı da. İşte bu bakımdan örümcek ağını (evini) zayıflıkta, basitlik ve önemsizlikte bunların inançlarına örnek gösterdi. Hatta sinekten de daha basit olarak değerlendirdiği için bunların durumlarını da sivrisinekle örneklendirdi. Çünkü sivrisinek sineğe göre daha basit bir şey... İşte bu açıdan bunu reddetmedi, uzak bir şey olarak görmedi ve bunu örnek olarak verene de: “Bunları sivri sineğe benzemekten sıkıl, uzak dur.” diye de bir şey söylenmedi. Çünkü, bunu böyle bir örnekleme ile sunmada isabetlidir. Kavlinde, yani söylemiş olduklarında da Rabbimiz gerçeği ve hakkı ortaya sermiştir. Dolayısıyla örneği de verilmesi gerektiği şekilde gözler önüne sermiştir.

Âdetleri ve durumları hep insaf ölçüleri içinde hareket etmek, olayları akıl süzgeci içinde değerlendirmek olan mü'minlerin hâlini açıklamak için de görüldüğü gibi aynı makul yol izlenmiştir. Çünkü; mü'minler böyle bir temsili ya da ders çıkarılacak örneği işittiklerinde, o şeyin gerçekten hak olduğunu bildiler.

Halbuki cehaletleri akıllarına baskın çıkmış olan kâfirlere (inkârcılara) gelince, bunu duyduklarında büyüklendiler, kibirlilik gösterdiler, inadettiler ve bunun bâtıl olduğu yargısma vardılar, dolayısıyla da inkâr ile karşıladılar, kabul etmediler.

İşte bu durum mü'minlerin hidâyetlerine, doğru yolu bulmalarına sebep oluştururken, fâsıkların ise sapıkliğina neden olmuştur. Ancak burada şaşılacak nokta nasıl oluyor da bütün bü gerçeklere rağmen bunu inkâr etmeleridir. Halbuki, insanlar genelde herhangi bir hususta bir darbı mesel vermek istediklerinde, hayvanlardan, kuşlardan, böceklerden hep örnekler vermişlerdir. Meselâ; işte bunlardan bazı temsiller, insanlar bu örneklemede şöyle derler:

“Karıncalardan daha toparlayıcı, sineklerden daha atak (cüretkâr), maymundan daha uyanık, pervaneden (kelebekten) daha zayıf, güveden daha zararlı, daha çok yiyen, sivrisinekten daha güçsüz ve sivrisineğin beyninden daha değerli, az rastlanır.” gibi.

Fakat bütün gerçeklere rağmen yenilen pehlivan güreşten vazgeçmez misali bu kâfirler de yenildikçe ve şaşkın duruma düştükçe, açık, net ve meydanda olan gerçekleri gördükçe şaşkınlığa rıza gösteriyorlar da parıldayan hakikati ise inkâr ediyorlar.

“Allah verdiği bütün örneklerle ancak sapıkları (yolunu şaşırmışları) saptırır.” Burada, (.......) kelimesi, (.......) fiilinin mef'ûlüdür. Yoksa istisna ile mensûb kılınmış değildir. Çünkü “Yudillu” kelimesinin mef'ûlü tamamlanmamıştır.

Fısk: Orta yoldan çıkmak, demektir. Şerî'at/Din dilinde ise, büyük günah işleyerek Allah'ın emrinden dışarı çıkmaktır. Kısaca bu, iki menzile arasında bir yerdedir.

Yani; ne mü'mindir, ne de kâfir, ikisi arasında bir yerdedir demektir ki, bu, Mu'tezile'nin görüşüdür. Allah'ın izniyle ilerideki sayfalarda bunların görüşlerinin bâtıl ve geçersiz olduğunu gösteren kanıtları öğreneceksin.

27. Âyetin Tefsiri

Bu fâsıklar öyle kimselerdir ki, Allah'a verdikleri akitlerini (antlaşmalarını) bozarlar. Allah'ın ziyaret edilmelerini emredip hâl ve hatırlarının sorulmasını istediği kimselerle bağlarını koparırlar. Ve yeryüzünde bozgunculuk yapıp anarşi çıkarırlar. İşte bunlar gerçekten kaybedenlerin ta kendileridir.

“Bu fâsıklar öyle kimselerdir ki, Allah'a verdikleri akillerini (antlaşmalarını) bozarlar.”

Nakz: Bozmak, feshetmek ve terkibi çözmek manalarındadır. Ahd; Güvenmek, güven vermek, akdetmek gibi anlamlara gelir. “Allah'a verdikleri akitlerini ve antlaşmalarını bozanlar'“dan” murat, inatçı, kargaşacı Yahûdî bilginleridir veya onların münâfık olanlarıdır ya da tüm kâfirlerdir.

Abdullah: Tevhid konusunda akıllarında delil ve belgelerden oluşturdukları, meydana getirdikleri birikim. Sanki bu, Allah tarafından kendilerine emredilmiş ya da tavsiye olunmuş bir emir olup bunu üzerine onlara güven vermesi, onlardan söz ve vesika alması, demektir. Veya Allah'ın kullarından, kendilerine herhangi bir peygamber göndermesi hâlinde, Yüce Allah'ın ona vereceği mu'cizelerle doğrulamış olduğu peygamberini doğrulamalarına ve ona uymalarına, ve onun adım gizlememelerine dair onlardan kesin söz almasıdır. Yahut da, birbirlerinin kanlarını dökmemeleri, haksız yere birbirlerine saldırmamaları, azgınlıkta bulunmamaları ve yakın/uzak akraba ile olan bağlarını koparmamaları hususunda Allah'ın kendilerinden kesin söz almasıdır. Diğer bir tefsire göre; Allah'ın yarattıklarından (kullarından) aldığı kesin söz (ahit) üçtür.

Bunlardan ilki, Yüce Allah'ın (celle celâlühü) Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm)’in tüm soyundan (zürriyetinden) aldığı söz olup, bu da kendi birliğini ikrar etmeleri “ve tevhid inancına bağlı kalacakları sözüdür, O'nun rububiyetini (rabliğini) kabullenmeleri ahdidir. Nitekim, yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

Onlar da: (.......) dediler. Bu, kıyamet günü; (.......) dememeniz içindir.” A'râf, 172.

İkincisi de risâleti, aldıkları mesajları aynen iletmeleri ve dini ayakta tutup hakim kılmaları konusunda Allah'ın peygamberlerinden aldığı misaktır (kesin sözdür). Nitekim, Rabbimizin şu âyeti de bu gerçeği ifade ediyor ve şöyle buyuruyor:

“Hani, biz peygamberlerden söz almıştık; Sen'den Nûh'tan, İbrâhîm'den, Mûsa'dan ve Meryem oğlu Îsa'dan da. Evet biz onlardan pek sağlam bir söz aldık.” Ahzâb, 7.

Üçüncü ahdi alması da alimlerden aldığı sözdür. Bunu da Yüce Rabbimizin şu kavlinden öğreniyoruz. Rabbimiz buyuruyor ki:

“Allah, kendilerine kitap verilenlerden, (.......) diyerek söz almıştı.” Âl-i Imrân, 187.

“Kesin söz verdikten sonra...”

“Misak” kelimesi esasen, (.......) kökünden türemedir. Bu da bir şeyi sağlamlaştırmak, muhkem duruma getirmek manasındadır.

(.......) de yer alan zamîr (.......) kelimesine âittir. Bu ise, Allah'a verdikleri sözü ve antlaşmayı kesin olarak bağlayıcılık haline getirmek ve kendilerini bu antlaşma esaslarına göre harekete mecbur kılmaktır. Bunun aynı zamanda güven verme manasında alınması da câizdir.

Tıpkı, (.......) kelimesinin (.......) söz verme manasında olmasının caizliği gibi bu da öyledir.

Veya bunun “yüce Allah için” olması da câizdir.

Yani, “Allah’ın onlardan kesin güven sözü almasından sonra “manasındadır. (.......) cer edatı da ibtidai gaye içindir. Rabbimiz buyuruyor:

“Allah'ın ziyaret edilmelerini emredip hâl ve hatırlarının sorulmasını istediği kimselerle bağlarını koparırlar. “Yakın ve uzak akraba ile olan bağlarını, mü'minlerle olan velayet münasebetlerini, yetkilerini keserler. Yahut da kimi peygamberlere îman edip kimisini de inkâr ederek tüm peygamberlerin hak üzere birleştikleri, bu manada bir arada toplandıkları gerçeğini inkâr ederek îman bağlarını koparırlar.

Emir: Herhangi bir şeyi veya işi (fiili) belli bir ifade ölçüsü içerisinde kendisinin üstünlüğünü dikkate alarak birinden istemek ya da talep etmektir. (.......) harfi ise ya nekrayi mevsûfedir veya (.......) manasında ilgi zamîridir. (.......) de, (.......) deki zamîrden bedel olarak mecrûrdur.

Yani, (.......) takdirindedir ki, “Vaslını/birleştirmesini” demektir. Veya bu kelime, mahallen merfûdur ve (.......) o da birleşmesini, hâl ve hatırlarının sorulmasını...” demektir.

“Ve yeryüzünde bozgunculuk yapıp anarşi çıkarırlar.” Yol keserler, inanların imanlarını engellerler.

“İşte bunlar gerçekten kaybedenlerin ta kendileridir. “Hüsrana uğrayıp aldanânlardır. Çünkü, vefayı bırakıp verdikleri kesin sözlerinden vazgeçtiler, vefasızlığa sarıldılar. Bağların kesilmemesi ve kopanlmaması istenen kesimlerle olan bağlarını kopardılar. Barışı ve salahı bırakıp bozgunculuğa, fesâda ve anarşiye sarıldılar. Sevabı, ödülü bırakıp cezâyı ve cezâlarıdırılma yolunu seçtiler.

(.......) mübtedadır. (.......) kelimesi, munfasıl (bitişen) ya da fasl zamîridir. (.......) ise haberidir.

28. Âyetin Tefsiri

Ey kâfirler! Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? “Sizler henüz var değilken ve ölüler iken sizi yaratan -ana rahminde- var edip dirilten sonra -ecellerinizin bitiminde- sizi öldürecek, sonra yeniden -hesap için- diriltecek, sonunda tekrar O'na döndürüleceksiniz.

“Ey kâfirler! Allah'ı nasıl inkâr edersiniz?” Burada, (.......) de bulunan soru manası, soru hemzesi manası olup tıpkı şu ifade gibidir:

Yani, “Sizi küfürden alıkoyacak, küfre götürmeyecek her delil sizin üzerinizde varlığını sürdürürken ve îmana davet etmeniz gerekirken bütün bunları bir tarafa bırakarak Allah'ı inkâr mı ediyorsunuz?” demektir.

İşte bu da inkâr ve şaşkınlığın ta kendisidir. Bu, âdeta şu cümleye benzer, “Sen kanatsız mı uçuyorsun?” ve “Sen kanatsız olarak nasıl uçarsın? “gibi.

“Sizler henüz var değilken ve ölüler iken...”

Yani

“Sizler, henüz babalarınızın sulbünde nutfe/sperm hâlinde iken...” demektir.

Bu cümlenin başında yer alan, (.......) harfi hâl içindir. Burada muzmer (gizli) bir (.......) harfi vardır. Nasıl ki (.......) kelimesi (.......) kelimesinin çoğulu ise, (.......) kelimesi de, (.......) kelimesinin çoğuludur. Nitekim hayatını kaybeden kimseye de, ölü ve ölmüş anlamında, (.......) denir. Yüce Rabbimizin şu kavlinde geçtiği gibi.

“Ölü toprak/belde.” Furkân, 49.

“Sizi yaratan -ana rahminde- var edip dirilten” ve, “Sonra -ecellerinizin bitiminde- sizi öldürecek” aynı zamanda, “Sonra yeniden -hesap için- diriltecek,” ve, “Sonunda tekrar O'na döndürüleceksiniz.” Cezâ veya mükâfat almak üzere O'nun huzuruna gidip hesap vereceksiniz.

Veya bunun manası şöyledir: “Sonra sizi kabirlerinizden diriltip kaldıracak ve sonra da O'nun huzurunda toplanmak üzere O'na döndürüleceksiniz.”

Bu âyette ilk atıf (.......) edatiyle, sonrakileri ise, (.......) ile yapılmıştır. Bunun nedeni, ilk diriltmenin hemen arşından ölüm olayının gerçekleşmesi sebebiyledir. Halbuki ölüm olayı hayattan sonradır, dirilmeye göre geridedir. İkinci hayat (dirilme) olayı da, şayet bununla toplanma, dirilme kasd olunuyorsa ölümden sonraya kalmış olmasındandır. Eğer bununla kabirden dirilme murat olunuyorsa dolayısıyla bunun sonraya kalmış olması sebebiyle ilim (bilgi) bundan kazanılır. Nitekim, cezâ gününe dönülmesi de neşr olayından sonra olacağındandır. Yüce Allah anlatmış olduğu bu kıssada küfrün varlığım reddetmiştir. Çünkü, bu kıssalar o kadar açık ve net delilleri kapsıyor ki, hepsi de onları küfre girmekten menediyor, uzaklaştırıyor. Kaldı ki, bu kıssalar öyle muazzam nimetleri kapsamaktadır ki, bunun hakkı, bu nimetlere şükredilmesi ve asla nankörlükte bulunulmamasıdır, inkâra kaçılmamasıdır.

29. Âyetin Tefsiri

O, yerde ne varsa tümünü sizin için yarattı. Sonra da zâtına mahsus bir tarzda semâya yöneldi. Böylece onu yedi kat semâ' (gök) hâlinde tanzim edip yarattı. Ve O her şeyi detaylarıyla bilendir.

“O, yerde ne varsa tümünü sizin için yarattı.” Hem bu dünyanızda yararlanmak ve hem dininiz (âhiret) açısından faydalanmak üzere sizin için her şeyi yarattı. Birincisi; yani şu anda içinde yaşadığımız dünyamızın bize olan yararları açık ve ortadadır. İkincisine, yani dini hayat ya da âhiret hayatı açısından yararlarına gelince; bunu dikkatle incelemek ve dünyada insanı şaşırtan, hayretler içinde bırakan şeylere bakıp ders çıkarmak gerekir. Çünkü o, hayret uyandıran deliller her şeye gücü yeten kâdir, her şeyi bir hikmet gereği var eden Hakîm ve her şeyi bütün detaylarıyla bilen bir “Âlim” sanatkarın varlığının delilleri olduğu açık olarak görülecektir. Bu delillerden âhiret hayatım hatırlatanlar vb. kanıtlar... Çünkü, dünyanın haz ve lezzet veren şeyleri, âhiret hayatının sevabım, ödüllerini ve oradaki sonsuz güzel hayatı hatırlatır. Bu dünyanın azâbı, işkence ve huzursuzlukları da âhiret hayatının buradakisiyle kıyaslanamayacak derecede ağır ve şiddetli olan azâbım, cezâlarını hatırlatır.

İmâm Kerhi, Ebû Bekir Razi ve Mu'tezile mezhebi mensupları, “Sizin için yarattı.” ifadesinden hareketle, “Kendisinden yararlarıılması sahih olan şeyler esasen mubah olarak yaratılmışlardır.” demektedirler ve delil olarak da bunu gösteriyorlar.

“Tümünü, hepsini” kelimesi, (.......) harfinden hâl olarak mensûbtur.

“Sonra da zâtına mahsus bir tarzda semâya yöneldi. “

İstiva: İtidal ve istikamet, doğru ve dümdüz olmak manalarındadır. Meselâ; (.......) gibi ki bu, dimdik durdu ve mutedil (normal) durunda oldu, demektir. Daha sonra da şu şekilde de tefsir edilmiştir; “âdeta atıları ok misali ona doğru istiva etti.” denir ki bu, herhangi bir kimseyi hedef alıp başka bir yere yönlendirmeksizin ve hedefini şaşırmadan direkt olarak ok atıları hedefe yöneldi, manasındadır. Nitekim, Rabbimizin, (.......) kavli de bu anlamdadır.

Yani: “Yeryüzündekileri yaratıp var ettikten sonra döndü ve bu arada başka bir şeyi yaratmayı murat etmeksizin doğrudan göklere yöneldi.” manasındadır. (.......) kelimesinden kasıt da, yükseklik cihetleridir (yönüdür). Sanki burada şöyle denir gibi bir anlam var: “Daha sonra yukarıya, yükseğe yöneldi.”

“Böylece onu yedi kat semâ' (gök) hâlinde tanzim edip yarattı.” (.......) kelimesindeki zamîr, kapalı bir ifadedir ve bundan sonra gelen, “Yedi kat semâ' (gök)” ifadeleri bu (mübhemliği), kapalılığı kaldırıp açıklıyor. Bu, tıpkı şu cümledeki mübhem (kapalı) ifade gibidir: (.......)

Diğer bir tefsire göre buradaki zamîr, semâ' (göğe) râcidir. Semâ' kelimesi lâfız bakımından müfret (tekil) kelime olup mana bakımından ise çoğuldur. Çünkü bu, cins manasındadır.

(.......) yani (.......) kelimesinin manasına gelince, yarattıklarını düzene koyup tanzim etmek, doğrultmak, eğrilikten, eksik ve fazlalıktan anndırmak veya onların yaratılışlarını tamamlamak gibi manalara gelir. Bu âyette bulunan (.......) kelimesi, göklerdeki varlıkların yeryüzündekilere oranla daha faziletli ve değerli olduklarını açıklamak içindir. Ancak bu, Rabbimizin şu âyetiyle çelişmez. Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

“Ondan (göğün yaratılmasından) sonra da yer küreyi döşedi.” Nâziât, 30.

Çünkü dünyanın/yeryüzünün yaratılması semadan, yani gökyüzünün yaratılmasından öncedir. Ancak yerkürenin yayıp döşenmesi olayı gökyüzünün yaratılmasından sonradır. Hasen-ı Basrî’den rivâyete göre der ki: “Allah, yerküreyi Beyt-i Makdis'in bulunduğu yerde ceviz kıracak veya avuç içine sığacak büyüklükte yarattı. Üzerinde ona yapışık hâlde bir duman bulunuyordu. Daha sonra dumanı ondan ayırıp yükseltti ve bundan da gökleri yarattı, taşı ise yerinde bıraktı ve bundan da yerküreyi yayıp döşedi.” Nitekim yüce Allah'ın şu kavli bunu belirtiyor:

“Göklerle yer bitişik idiler.” Enbiyâ', 30.

Bu âyette bitişik anlamımda olan kelime, (.......) kelimesidir. Bu da bitişik ve yapışık manalarına gelir.

“Ve O, her şeyi detaylarıyla bilendir.” işte bunun içindir ki, her şeyi ve varlığı en muntazam ve en muazzam olarak yaratıp var etmiştir. Aralarında hiçbir dengesizlik var olmaksızın en muhkem ve en sağlam bir şekilde yaratmıştır. Yaratılanlar ister göktekiler olsun ve ister yeryüzündekiler olsun, hiç aralarında bir dengesizlik söz konusu olmadan, onların ihtiyaçlarına ve menfaatlerine göre yaratmıştır.

Kırâat imâmlarından Verş dışında Medine Okulu imâmları ile Ebû Amr ve Ali Kisâî, (.......) kelimesi ile benzeri olan kardeşlerini/diğerlerini, (.......) harfinin sükunu ile, (.......) şeklinde kırâat etmişlerdir. Vav harfini sanki kelimenin bünyesinden bir harf gibi değerlendirmişlerdir. Tıpkı, “(.......) kelimesi gibi. Çünkü bu kelimeyi, yerine (.......) harfinin sükunu ile, (.......) olarak söylüyorlar.

30. Âyetin Tefsiri

Hani, Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım.” demişti. Melekler de: “Bizler devamlı sana hamd ile Seni takdis ve tenzih edip durduğumuz hâlde, yeryüzünde anarşi doğuracak ve dünyayı kana bulayacak bir varlık mı yaratıp halîfe kılacaksın?” dediler. Allah da: “Şüphesiz sizin bilmediğiniz her şeyi herhâlde ben bilirim.” dedi.

Yüce Allah yeryüzünü (dünyayı) yaratınca buraya cinleri ve semâya da (göğe de) melekleri yerleştirdi. Ancak cinler yeryüzünde bozgunculuk ve anarşi meydana getirdiler. İşte bunun üzerine yüce Allah onların üzerine bir kısık melek gönderdi ve onlar bu cinleri denizlerdeki adalara ve dağların tepelerine sürdüler ve kendileri onların yerlerine yerleştiler veya onları yeni yerlerinde ikamet ettirdiler. Yüce Peygamberi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)e onların bu kıssalarını anlatmasını emretti de şöyle buyurdu:

“Hani, Rabbin meleklere demeti ki:” Bu âyetin başında bulunan, (.......) harfi, gizli (var sayıları), (.......) fiiliyle mensûbtur. (.......) kelimesi de , “mel'ek” kelimesinin çoğuludur. Tıpkı (.......) kelimesinin, (.......) kelimesinin çoğulu olduğu gibi. “melâike” kelimesinin sonuna, dişilik (müennesallallahü aleyhi ve sellem) (.......) sının getirilmesi ise, Arapça da çoğul olan kelimelerin müennes (dişi) kabul edilmeleri bakımındandır.

“Ben yaratacağım.” Bu kelime iki mef'ûl alan, (.......) fiilinden alınmadır. Bu iki mef'ûl de, “Yeryüzünde bir halîfe.”

Halîfe: Yerine başkasını görevlendiren, halef atayan, demektir. Halîfe kelimesi, (.......) ölçüsünde bir kelime olup, (.......) manasındadır.

Yani, (.......) demektir. Sonuna bir (.......) harfinin yani yuvarlak (.......) harfinin eklenmesi mübalağa içindir. Manâsı da, “sizden olan bir halîfe” demektir. Çünkü yeryüzünde yerleştirilenler insanlardır. Yüce Allah yeryüzüne Hazret-i Âdem'i ve soyunu halîfe olarak görevlendirmiştir. Bu âyette Rabbimiz, (.......) veya (.......) ifadesini kullanmadı. Çünkü burada, (.......) ifadesiyle murad olunan kimse bizzat Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm)’in kendisidir. Böylece Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm) den bahisle soyundan ayrıca söz etmeye gerek duymadı.

Meselâ; Mudar ve Haşim denilerek sadece kabile liderinin ya da atasının adının zikredilmesiyle nasıl ki, tüm o kabileden söz edilmiş gibi olunuyorsa, bu da öyledir. Veya bununla, “Size, yerinize halef olabilecek veya sizin adınıza hareket edecek bir halef manası murad olunmuştur. İşte bu bakımdan kelime müfret (tekil) olarak zikredilmiş olabilir. Yahut da, “Benden, Benim tarafımdan bir halîfe” demektir. Çünkü Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm), Allah (celle celâlühü) ın arzında O'nun halîfesidir. Nitekim, her peygamber bu manada böyledir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde halîfe yaptık.” Sad, 26.

Ancak yüce Rabbimizin, meleklerin kendisine sordukları gibi bir soru sormaları ve verdikleri cevap türünden bir cevap alması için onlara bunu haber vermiştir. Böylece onlar henüz yaratılmazdan önce Allah'ın onları halîfe kılmasındaki hikmeti bilsinler, tanısınlar istemiştir. Yahut da, kullarının önüne herhangi bir konuya ilişkin olarak bir mesele gelmezden önce o konuda tartışıp birbirleriyle istişarede bulunmalarını öğretmek istemesindendir. Gerçi yüce Allah üstün ilim ve hikmetiyle böyle bir istişareden müstağni (danışma ihtiyacı olmayan) ise de böyle bir şeye muhtaç değilse de gaye kullarının öğretip eğitmektir.

“Melekler de, (.......) dediler.” Taat ehli kimseler yerine isyan edebilecek kimselerin geçmesine bir hayret ve şaşkınlık ifadesi burada yatınaktadır. Ancak, asla kendisi için bilgisizlik söz konusu olmayan, Hakîmdir. Meleklerin böyle bir durumdan bilgi sâhibi olmaları ya yüce Allah tarafından bunun kendilerine haber verilmesindendir veya bunu Levh-i Mahfûz kanalıyla öğrenmiş olabileceklerindendir. Yahut da iki insanı da cinlerle mukayese etmeleri sonucu böyle bir durum olabilmiştir.

“Ve dünyayı kana bulayacak...”

“Bizler devamlı sana hamd ile seni takdis ve tenzih edip durduğumuz hâlde...” Burada, (.......) fiilinin başında yer alan (.......) harfi hâl içindir. Bu tıpkı şu cümleye benzer bir ifadedir:

“öen ona nazaran daha çok ihsana (iyiliğe) lâyık iken sen ona mı iyilikte bulunuyorsun?”

(.......) kelimesi de hâl yerinde gelmiştir.

Yani, “Sana hamd ederek seni teşbih ve tenzih ediyoruz, eksikliklerden beri kılıyoruz. Sena hamd etmekle meşgulüz.”

Tıpkı yüce Allah'ın şu kavli gibi:

“Yanınıza kâfir olarak girdikleri hâlde...” Mâide, 61.

Âyette geçen, (.......) içimizi, nefsimizi senin için arındırır, temizleriz. Bir başka tefsire göre “teşbih” ve “takdis” Yüce Allah'ı kötülüklerden beri kılmak, ırak etmektir. Dolayısıyla, yeryüzünde teşbih ve takdis eden, demek oradan gitmek ve uzaklaşmak demektir.

“Allah da, şüphesiz sizin bilmediğiniz her şeyi herhâlde ben bilirim, dedi.”

Yani, bundaki hikmetleri, size gizli kalan noktaları ben bilirim.

Yani Rabbimiz burada şunu demek istiyor; onların içlerinden peygamberler, Allah'ın sevgili kulları ve alimler çıkaçaktır. Buradaki, (.......) ise, (.......) manasındadır. Ve (.......) fiilinin mef'ûlüdür. Âid (yani zamîr) mahzûftur. Ve bu, (.......) demektir. Kırâat imâmlarından İbn Kesîr ve Ebû Amr, (.......) kelimesini, (.......) olarak okumuşlardır.

31. Âyetin Tefsiri

Allah bütün isimleri Âdem'e öğretti. Ardından da onları önce meleklere arz ederek: “Eğer söylediklerinizde doğru iseniz, bana şunların isimlerini bildirin.” dedi.

“Allah, Âdem'e öğretti.”

“Âdem” ismi Arapça olmayan bir isimdir.

Yani, munsarif bir isim değildir. Ancak olsa olsa belki yaklaşık bir ifade ile bu, tıpkı (.......) Azer isimi gibi, (.......) vezninde olabilir.

Ancak dil bilginlerinin, bu kelimeyi yer yüzeyi manasında olan, (.......) kelimesinden veya, (.......) kelimesinden türemiş kabul etmelerine gelince, tıpkı Ya'kûb ismini, (.......) kelimesinden, İdrîs ismini, (.......) kelimesinden ve İblîs ismini da, (.......) kelimesinden türediğini ileri sürdükleri gibi bir görüştür.

“Bütün isimleri,”

Yani, varlıklara ad olan isimleri, hangi isim hangi şeye âittir veya hangi isimle çağrılır gibi. Burada muzâfun ileyh, yani tamlayan, belirten mahzûftur. Çünkü, “İsimler” ifadesinin geçmesiyle neye delâlet ettiği gerçeği artık bilinir olduğundan müsemmaların zikrine gerek duyulmamıştır. Çünkü isim müsemmasına, yani neyin veya ldmin ismi ise ona delâlet eder. İşte bundan dolayı da başına bir (.......) getirilmiştir. Bu tıpkı şu âyetteki gibidir.

“Saçım, başım ağardu” Meryem, 4.

İşte bu âyette de, “baş” kelimesi, aslında, “başım..” manasında iken, başına gelen, (.......) harf-i ta'rîfi bu izafetin (tamlamanın) yerine geçmiştir. İşte burada, “el-esma” kelimesi de böyledir. Dolayısıyla, muzâfın (tamlarıanın, belirtilenin) hazfı üzerine muzâfun ileyhin (tamlayanın) bunun yerine geçirilmesi ya da takdiri doğru değildir.

Yani, “Âdem'e, müsemmaların (isim alan varlıkların) adlarını öğretti” demek sahih olmaz. Çünkü; burada öğretilen şey isimlerdir, o ismi alan varlıklar değil. Zira yüce Allah:

“Bana şunların isimlerini bildirin.” ve “Bu varlıkların adlarını onlara anlat (öğret)!” Bu iki âyetde gördüğünüz gibi buyurmuş ve fakat, (.......) ve (.......) diye buyurmamıştır.

Müsemmeyatın (varlıkların) adlarını öğretmek demek şu demektir:

“Yüce Allah, Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm) a, yaratacağı (yaratmış olduğu) varlıkların cisimlerini gösterdi ve ona; işte bunun ismi kısrak, bunun ismi deve ve şunun ismi da şudur ve şudur diye hepsini bir bir öğretti. Nitekim İbn Abbâs (radıyallahü anh) demiştir ki:

“Allah, Hazret-i Âdem'e kazana ve kepçeye varana kadar her şeyin ismini bir bir öğretmiştir.”

“Ardından da onları önce meleklere arzederek:”

Yani, “adlarıdırılan varlıkları meleklere sunarak” . Çünkü müsemmeyat (yani adlarıdırılan varlıklar) içerisinde akıl sâhibi varlıkların olması sebebiyle Allah değerleri itibariyle onları öne çıkardı. Allah'ın meleklerden haber soruşturması, peygamberlerin onları acze düşüreceklerini bilmiş olması sebebiyle bir bakıma melekleri susturmak, uyarmak içindir. İşte bunu için Rabbimiz onlara:

“Eğer söylediklerinizde doğru iseniz, bana şunların isimlerini bildirin (haber verin), dedi.”

“Eğer iddia ettiğiniz ve ileri sürdüğünüz gibi ben yeryüzünde bozgunculuk yapacak, anarşi doğuracak ve dünyayı kana bulayacak bir halîfe yaratacaksam...” ifadesinde meleklere hem red cevabı bulunmaktadır ve hem de tüm faydalı şeylerin temellerini oluşturan ilmi esasların halîfe tayin edeceği kimseler tarafından nasıl bilindiğini ve onların buna nasıl ehil kimseler olduklarını açıklamak içindir. Çünkü ilmî bir ehliyeti hâiz olanlar ancak hilafete seçilme hakkını hâiz olabilirler.

32. Âyetin Tefsiri

“Melekler de: Rabbimiz! Seni tesbih ederek eksikliklerden tenzih ederiz, Senin bize öğrettiklerinin dışında bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi en iyi bilen ve her şeyi bir hikmet gereği yaratan Alîm ve Hakîmsin Sen' dediler.”

“Melekler de: Rabbimiz! Seni tesbih ederek eksikilklerden tenzih ederiz, dediler.” Sana herhangi bir şeyin gizli kalacağından seni tenzih eder, beri kılarız veya senin tedbirinde kusur edeceğine dair herhangi bir itirazda bulunmak suretiyle de böyle bir şeyden seni uzak tutarız. Tedbirsizlik sana değil, ancak bizim için vardır. Rabbimiz! Seni böyle bir durumdan beri tutarız.

“Sübhaneke” kelimesi mastariyet üzere mensûbtur.

Yani, (.......) demektir.

“Senin bize öğrettiklerinin dışında bizim hiçbir bilgimiz yoktur.” Senin bize öğrettiklerin arasında eşyanın ve varlıkların isimlerine dair herhangi bir bilgi yoktur. Âyette yer alan, (.......) harfi, (.......) manasındadır. Burada geçen, “İlim” ise, “malum /bilinen” manasındadır.

Yani, “Senin bize öğrettiklerin dışında bizim bilgimiz dahilinde (malumumuz olan) bir başka bilgi yoktur.” demektir.

“Şüphesiz, her şeyi en ince detayına kadar bilen -öğretilmeyen- ve her şeyi -hükmettiğinde ve takdir buyurduğunda- bir hikmet gereği yaratan Alîm ve Hakîmsin Sen.”

(.......) deki, (.......) harfi, (.......) nin ismidir. (.......) mübteda ve sonrası da haberidir. Cümle bütünüyle, (.......) nin haberidir. Veya, (.......) fasl zamîridir, (.......) birinci haber ve (.......) de ikinci haberdir.

33. Âyetin Tefsiri

İşte bunun üzerine Allah, Âdem'e: “Ey Âdem! Bu varlıkların adlarını meleklere anlat/öğret” dedi. Âdem o varlüarın isimlerini meleklere anlatıp öğretince, Allah da: “Ben, size göklerin ve yerin ğaybını (gizemlerini), bilinmezlerini bilirim ve neleri açıkça ortaya döktüğünüzü ve neleri gizlediğinizi de ben bilirim, dememiş miydim?” diye buyurdu.

“İşte bunun üzerine Allah, Âdem'e, (.......) dedi. Âdem, o varlıkların isimlerini meleklere anlatıp öğretince,” Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm) her varlığı kendi ismiyle çağırıp seslendi.

“Allah da: (.......) diye buyurdu.”

Yani, göklerde ve yerde bilmediğiniz ve size göre gayb olan her şeyi ben bilirim. Olmuş olanı da olacak olanı da ben bilirim.

“Neleri açıkça ortaya döktüğünüzü ve neleri gizlediğinizi de ben bilirim.”

34. Âyetin Tefsiri

Hani Biz meleklere: “Âdem'e secde edin!” demiştik de, İblîs hariç, hepsi secde ettiler. İblîs direndi, büyüklük tasladı ve böylece kâfirlerden oldu.

“Hani, biz meleklere, Âdem'e secde edin, demiştik de,” Âdem'e karşı tevazu gösterin, ona boyun eğin. Onun size olan üstünlüğünü tanıyın.

Übey b. Ka'b ve İbn Abbâs (radıyallahü anh) tan rivâyete göre, buradaki secdeden kasıt, boyun eğmek ve eğilmek anlamındadır. Yoksa bu yüzün koyu yere kapanıp bu manadaki bir secde değildir.”

Ancak cumhurun görüşüne göre bu, yüzü yere koyup kapamak manasında bir secdedir. Sahih olan görüşe göre, secdeden kasıt, Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm) t karşı bir tahiyye, saygı manasındaki bir selâmdır. Eğer bahis konusu secde yüce Allah'a yapılması emri olsaydı, iblis, bundan geri durmaz ve kaçmmazdı, secde ederdi. Nitekim daha önceler, yani geçmişte câiz görülmekte idi. Ancak, Hazret-i Selmân’ın (radıyallahü anh) Rasûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) secde etmesini istemesi,üzerine bu, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından kaldırıldı. Çünkü, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Herhangi bir mahlûkun herhangi bir kimseye secde etmesi doğru değildir, yakışık almaz. Ancak Yüce Allah'a secde olunur.” Tirmizî Ebû Hureyre'den rivâyet etmiştir. 1159. Ahmed b. Hanbel, Müsned; 3/158, Enes'ten; 6/86 Hazret-i Âişe'den ve 5/227, Muaz b. Cebel'den (radıyallahü anhüm).

“İblîs hariç, hepsi secde ettiler.” Buradaki istisna, muttasıl istisnadır. Çünkü İblîs de meleklerden bir melek idi. Nitekim Hazret-i Ali, İbn Abbâs ve İbn Mesud -Allah hepsinden de râzı olsun- böyle söylemişlerdir. Ancak asl olan şey, istisna müstesna minhin kendisinden istisna olunanın emsinden olur. İşte bunun içindir ki Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

“Allah, (.......) diye İblîs'e sordu.” A'râf,12.

Yine Rabbimizin:

“İblîs cinlerden idi.” Kehf, 50. kavlinin manası ise, “O, cinlerden oldu.” demektir. Bu, tıpkı Rabbimizin şu âyetinde yer alan ifade gibidir:

“Böylece o da boğulanlardan oldu.” Hûd, 43.

Bir diğer tefsire göre, buradaki istisna, münkati istisnadır. Çünkü, İblîs meleklerden bir melek değildi. Zira, nass ile sabit olduğu gibi o cinlerden idi. Bu görüş Hasen-ı Basrî ile Katâde’in görüşleridir. Bilindiği gibi İblîs ateşten yaratılmış, melekler ise nurdan yaratılmışlardır. İşte bu bakımdan İblîs secde etmekten kaçındı, Allah'a karşı geldi ve büyüklük tasladı. Melekler ise, Allah'ın kendilerine emrettiği hiçbir konuda asla Allah'a karşı gelmezler ve O'na ibâdet ve kulluktan da kibirlilik göstererek isyana kalkışmazlar. Bunun içindir ki, Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

“Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz?” Kehf, 50.

Halbuki melekler üremezler. Çünkü, meleklerde erkeklik ve dişilik yoktur.

Câhiz’e göre melekler ile cinler aynıdırlar. Onlardan temiz olup temiz kalanlar melek oldular, onlardan kötü ve habis olan da şeytan oldu. Melekler ile şeytan arasında olanlar ise cinlerdir.

“İblîs direndi -kendisine emredilenden imtina etti, kaçındı, büyüklük tasladı, kendisini büyük görerek emre uymaktan geri durdu- ve böylece kâfirlerden oldu.” Dayatarak, büyüklük taslayarak ve verilen emri kabul etmeyerek böylece kâfirlerden, inkârcılardan oldu. Gerçi emir gereği ameli terketmekle değil, bizzat emri reddetmek ve kabul etmemekle kâfirlerden oldu.

Çünkü Ehl-i sünnet'e göre secdeyi yani ameli terketmek kişiyi îmandan çıkarmaz. Bu, Ehl-i sünnet açısından küfür değildir. Fakat Mu'tezile ile Hâricîler buna karışı çıkıyor ve bu görüşü reddediyor.

Veyahut da o, “Allah’ın ilmi ezelisinde kâfirlerden oldu.” demektir yani; Allah'ın ezeli ilmine göre, o îman ettikten sonra küfredecek (inkâr edecek)lerden oldu. Yoksa o, ebedî manada Allah'ın ezeli ilminde zaten kâfir idi, demek değildir.

Aslında bu mesele muvâfat meselesiyle alâkalıdır.

35. Âyetin Tefsiri

Ve Biz dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin Havva cennette yerleşin. Orada dilediğiniz gibi cennet nimetlerinden bol bol yeyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın! Aksi takdirde her ikiniz de kendine yazık eden zalimlerden olursunuz.”

“Ve Biz dedik ki: Ey Âdem! Yerleşin.” Âyette yer alan, (.......) kelimesi, (.......) kökünden türemedir. Bu da bir yerde (evde) ikamet etmek, yerleşip kalmak anlamındadır. Nitekim, hareket hâlinde olan sükuna erdi, hareketsizleşti ifadesi de böyledir.

“sen” Bu kelime aynı zamanda, “yerleş” kelimesinde gizli bulunan “sen” kelimesini te'kit ve pekiştirmek içindir. Bunun da nedeni bundan sonra gelecek olan kelimenin bunu üzerine atfı sahih olması içindir. Bu da şimdi vereceğimiz şu ifadelerden oluşmaktadır:

“Ve eşin Havva cennette...” işte burada, “eşin Havva” bir önceki, (.......) üzerine atf olunmuştur. Burada sözü edilen cennet ise, “Cenneti Huld” adındaki cennettir. Bu cennet takva sahipleri için hazırlanmıştır. Çünkü meşhur olan rivâyet bunu göstermektedir. (.......) kelimesindeki (.......) harfi belirtme takısıdır (tarif içindir).

Ancak Mu'tezile'ye göre burada sözü edilen cennet, Yemen'de bulunan bir bahçedir. Çünkü cennette herhangi bir görev ve sorumluluk altına sokma olayı olmadığı gibi oraya giren de artık bir daha oradan çıkmaz.

Buna karşılık olarak da Ehl-i sünnet olarak biz de şöyle deriz: Oraya mükâfat olarak giren bir kimse artık bir daha oradan çıkıp ayrılmaz. Halbuki mi'râc gecesinde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) oraya girdi ve sonra da oradan çıkıp ayrıldı. Kadı ki, cennet ehlinin orada bir sorumlulukları da vardır. Bu, Allah'ı bilmek, tanımak ve tevhid ile mükelleftirler.

“Orada ikiniz de yiyin.” Aslında, “Oranın meyvelerinden, nimetlerinden yiyin.” demektir. Muzaf burada hazfolunmuştur (gizlenmiştir).

Burada, (.......) kelimesi mastar olarak bir vasıf/sıfattır.

Yani “Bol bol ve geniş olarak yeyin “demektir.

“Dilediğiniz gibi, istediğiniz kadar” manasındadır.

Kırâat imâmlarından Ebû Amr, (.......) kelimesini hemzesiz olarak, olarak kırâat etmiştir. (.......) belirsiz yer (mekân) anlamında olup, “Cennette istediğiniz neresi ise, orada.” demektir.

“Fakat şu -buğday veya üzüm yahut da incir- ağacına yaklaşmayın.” Nitekim, bunun için şu tekerlemeyi söylerler:

“İnsan nasıl etmesin isyan, çünkü hamurudur isyan.”

Nasıl ki; buğday, azık olarak isyan ağacı diye değerlendirilmiş ise, üzüm de, her fitnenin başı kabul edilmiştir.

“Aksi takdirde her ikiniz de kendine yazık eden veya kendine zarar veren (zâlim)lerden olursunuz.” Burada, (.......) kelimesi, (.......) kelimesi üzerine ma'tûftur veya nehyin cevabı olarak mensûbtur.

36. Âyetin Tefsiri

Derken şeytan cennetten her ikisinin de ayağım kaydırdı ve böylece her ikisini de içinde bulundukları huzurlu cennet hayatından onları çıkardı. Bunun üzerine Biz de kendilerine: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde karar kılabileceğiniz bir yer ve belli bir süreye kadar yaşamak vardır” dedik.

“Derken şeytan oradan her ikisinin ayağım kaydırdı.”

Yani ağaçtan.

Yani, şeytan her ikisini de yasaklarıan ağaçtan yemeye sevk etti, bundan dolayı da ayaklarının kaymasına sebep oldu. Bunu gerçek manası şöyledir:

Şeytan onların ayaklarının kaymasını o ağaç sebebiyle sağladı, o ağaç onların oradan çıkışma neden oldu. Yahut da, “O ikisinin ayağını cennetten kaydırdı.” demek, “Onları oradan gönderdi, uzaklaştırdı.” demektir.

Kırâat imâmlarından Hamza, (.......) kelimesini, (.......) olarak kırâat etmiştir. Ancak Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm)’in, “te'vil” adlı eserde tahrim, yani haramlık kasdolunmaksızın söz konusu nehiy (yasaklama) ya tenzihi anlamdadır veya lâm-ı tarifin “ahd” manasına tefsirlanmasındandır. Sanki, yüce Allah cins manası murat etmiş gibi. Ancak ilk görüş daha yerindedir. İşte bu, peygamberler hakkında da mutlak manada zelle tabirinin kullanılabileceğinin caizliği hakkında bir delildir. Nitekim, Buharalı ilim adamları da bu görüştedirler. Bu kelime isim fiil olup herhangi bir ihtilafı (tartışmayı) kasdetmeksizin emrin, olması gerekenin hilafına (aksine) varit olmuştur. Tıpkı çamurda (batak yerde) yürüyen kimsenin ayağının kayıp sürçmesi gibi.

Ancak Semerkant uleması ise, peygamberlerin fiillerine nasıl ki mutlak manada ma'siyet ismi verilemezse, aynı şekilde mutlak anlamda zelle ismi da verilemez. Fakat peygamberler için şöyle söylenebilir; “Daha üstünü ve iyisi varken, yani efdali varken daha aşağısını, alt derecede olan bir şeyi yaptılar ve bundan dolayı da itap olundular(eleştirildiler).”

“Ve böylece her ikisini de içinde bulundukları huzurlu cennel hayatından unları çıkardı.”

Yani, içinde bulundukları nimetlerden, ikramlardan, demektir. Eğer buradaki cennete râci ise bu takdirde, “İçinde bulundukları cennetten” demek olur. Nitekim İblîs şu:

“O hâlde oradan çık! Çünkü sen artık kesinlikle kovuldun, uzaklaştınldm.” Hicr, 34.

yasaklama emrinden sonra Âdem ile eşi Havva'ya bir şekilde ulaşarak onların ayağını oradan kaydırdı. Çünkü İblîs'in cennete girmesi yasaklanmıştı. O artık melekler gibi oraya girip çıkamıyordu. İblîs'in cennete Âdem ile Havva'ya vesvese vermek ve onları denemek için girmesi meselesi değil, sırf cennetin saygınliği ve önemi itibariyle artık oraya giriş ve çıkışı yasaklanmıştı. Melekler için böyle bir durum söz konusu değildir.

Nitekim rivâyete göre; İblîs cennete girmeyi istemiş ise de, ancak orada görevli melekler tarafından engellenmiştir. O da çare olarak bir yılanın ağzına girer ve onunla birlikte cennete girmeyi başarırın

Yani, Âdem ile Havva'yı bu yoldan kaydınr. Farklı bir tefsire göre de: İblîs cennetin kapısının önünde durup onlara seslenmek suretiyle ayaklarını kaydırdı.

“Bunun üzerine Biz de kendilerine: (.......) dedik.”

“Hubût” Yeryüzüne inmektir. Burada hitap ya da sesleniş; Hz Âdem (aleyhi’s-selâm), Eşi Havva ve İblîs'edir. Diğer bir tefsire göre, yılarıadır. Ancak doğru olanı seslenişin Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm) ile eşi Hazret-i Havva'ya olmasıdır. Dolayısıyla, o ikisi ve bir de onların soyundan gelecek olan çocukları murat olunmaktadır. Çünkü, Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm) ile eşi insanliğin aslı olmaları ve onların da soyundan gelecek olanlar bakımından sanki o ikisi tüm insanların kendileri imişçesine hitap olunmuşlardır. Zira, yüce Allah'ın şu kavli buna işaret buyurmaktadır:

“Allah buyurdu ki: «Birbirinize düşman olarak hepiniz (ikiniz) cennetten inin.»“Ta Ha, 123.

Âyette, “İnin” kelimesi tesniye, yani ikildir. İşte bu âyete dayanarak hitabın Âdem ile eşine olduğunu zikretmektedirler.

“Kiminiz kiminize düşman olarak” Bu insanların karakter ve yaratılış gereği azgınlık ve düşmanlıklara yatkın oldukları, kiminin kimisini saptıracağını belirtiyor. Cümle ise, (.......) kelimesinde bulunan (.......) harfinden hâldir.

Yani, “Birbirinize düşmanlık edeceğiniz bir hâlde...” demektir.

“Sizin için yeryüzünde karar kılabileceğiniz bir yer -ve yerleşme/istikrar ve kararlılık- ve belli bir süreye -kıyamete veya öleceğiniz ana kadar yaşamak- hayattan faydalanmak- vardır.”

İbrâhîm b. Edhem diyor ki:

“Şu bir lokmacık dünya bize uzun bir hüzün bıraktı.”

37. Âyetin Tefsiri

Böylece yeryüzüne inen Âdem, nihayet Rabbinden bir takım ilhamlar alarak hemen tevbe edip Rabbine döndü. Şüphesiz Allah tevbeyi kabul buyuran ve merhameti bol olandır.

“Böylece yeryüzüne inen Âdem, nihayet Rabbinden bir takım ilhamlar (kelimeler) aldı.” Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm) o kelimeleri almak, kabul etmek ve onlarla amel etmek, onların gereğini yapmak üzere onları karşılayıp aldı. Kırâat imâmlarından İbn Kesîr, “Âdem” kelimesini nasb ve “kelimat” kelimesini de raf ile okumuştur.

Yani:

(.......) olarak kırâat etmiştir ki, bunun da manası şöyledir: “Âdem'e Rabbinden bir takım kelimeler (ilhamlar) geldi/ sunuldu.”

Yani, o kelimeler ona ulaşmakla onları elde etti. Onları ona ulaştırdı ki bunlar da yüce Rabbimizin şu kavlindeki ifadelerdir:

“Rabbimiz! Emrine karşı gelip şeytanın sözlerine kanmakla biz kendimize yazık ettik! Eğer bizim kusurumuzu bağışlamaz ve bize rahmet ve merhamet etmezsen, hiç şüphesiz biz mutlaka helâk olanlardan olacağız” A'râf, 23.

Burada Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm) ile eşi Hazret-i Havva'nın çocuklarına da bir öğüt bulunmaktadır. Çünkü bunun sayesinde onlarda günahlardan nasıl kurtulabileceklerinin yolunu öğrenmiş oluyorlar. Nitekim, Abdullah ibn Mesud (radıyallahü anh) şöyle der:

“Allah katında en makbul ve geçerli söz (dua), babamız Hazret-i Âdem'in hata işlediğinde (yamlarak yaptığı şeyde) söylediği (yaptığı) şu duadır:

“Allah'ım! Sana hamd etmek suretiyle seni teşbih, tenzih ve takdis ederim. Sen her tür eksiklikten berisin. Senin ismin mübarektir. Senin şerefin ve azametin yücedir. Senden başka bir ilâh yoktur, sen varsın ancak. Rabbim ben kendime yazık ettim, zulmettim. Şüphesiz günahları bağışlayan bir merci yok, ancak yegâne ve tek merci sensin!”

İbn Abbâs (radıyallahü anh) tan rivâyete göre, Hz Âdem (aleyhi’s-selâm) ile Rabbi arasında şöyle bir diyalog yaşanmış:

— Rabbim! Sen beni elinle yaratmadın mı?

— Evet, elbette seni elimle yarattım.

— Öyle ise ruhundan bana ruh üflemedin mi? Senin rahmetin gazâbını geçmedi mi? gazâbına üstün gelmedi mi? Sen beni cennetine yerleştirmedin mi?

Yüce Allah da tüm bu sorulara yukarıda geçtiği gibi “Bela, Bela...” diye cevaplamış, yani elbette ruhumdan üfledim, rahmetim gazâbıma üstün gelmiştir ve seni de cennetime yerleştirdim, diye buyurunca Hazret-i Âdem de (aleyhi’s-selâm) :

— Mademki böyledir neden beni cennetten çıkardın?” der. Yüce Allah da:

— Senin yanlış davranışın, kötü ma'siyetin yüzünden, buyurur. Bunun üzerine de Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm):

— Eğer tevbe edersem, beni yeniden oraya gönderir misin, diye yakarmasını arz edince yüce Allah da:

— Evet, diye buyurur. İşte bunun üzerine Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm):

“Hemen tevbe edip Rabbine döndü.”

Yani; rahmet, merhamet ve kabul ile Rabbine dönüş yaptı. Görüldüp gibi sadece Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm)’in “Tevbesini kabul etti.” ifadesiyle yetinilmiştir. Çünkü eşi ve annemiz Hazret-i Havva da ona tâbıdır. Bu, her ikisi de tevbe ettiler, anlamındadır.

İşte bu açıdan Kur'ân'ın birçok yerinde sadece erkekten bahsedilmekle, kadın da buna dahil olarak ele alınmış olduğundan ayrıca kâdirılardan da söz edilmemiştir. Nitekim Sünnetin (hadislerin) de birçoğunda aynen bu yol izlenmiştir.

“Şüphesiz, Allah tevbeleri çok kabul buyuran ve kullarına karşı ah merhameti bol olandır.”

38. Âyetin Tefsiri

Dedik ki: “Hepiniz toplu hâlde cennetten inin! Ne zaman Benden size doğru yolu gösteren bir rehber gelir de her kim ona uyarsa artık onlara bir korku olmayacak ve onlar üzülmeyecekler.”

“Dedi ki: “Burada yer alan, (.......) kelimesi hâldir ve “hep birlikte, toplu hâlde” demektir.

Âyette, “İnin” emrinin tekrar sebebi te'kit içindir. Yahut ilk “İniş” emri cennetten semâya ve ikincisi de dünya semasından yeryüzüne olması sebebiyle tekrarlanmıştır. Veyahut da, “Afe zaman benden size doğru yolu gösteren bir rehber gelir de...” buraya eklenince, bundan dolayı, “İnin” emri tekrarlanmış olabilir.

Yani “size göndereceğim bir rasul (elçi) veya size indireceğim bir kitap geldiğinde... “Çünkü yüce Allah'ın şu kavli bu gerçeğin delilidir:

“İnkâr ederek âyetlerimizi yalanlayanlara gelince.”

Çünkü bu, şu âyete mukabildir:

“Her kim ona -kabul etmek ve ona îman etmek suretiyle- uyarsa...” , “Artık onlara gelecekte- bir korku olmayacak ve onlar -geride bıraktıklarına karşılık- üzülmeyecekler.”

İkinci şart cevabıyla birlikte, birinci cevabın şartıdır. Bu tıpkı şuna benzer bir ifadedir: “Eğer bana gelir ve gücün de varsa bana ihsanda bulunursun.”

Kırâat imâmlarından Ya'kûb, Kur'ân'ın tamamında geçen, (.......) kelimesini, fethalı olarak, (.......) tarzında okumuştur.

39. Âyetin Tefsiri

İnkar ederek âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemliktirler. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.

(.......) mübteda, “cehennemliktirler” de haberdir.

Yani cehennem ehlidirler ve cehennemi haketmişlerdir.

“Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır.” Bu cümle mübtedanın haberi olması bakımından raf mahallinde gelmiştir.

40. Âyetin Tefsiri

Ey İsrâ'iloğuları! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın ve bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vaad ettiklerimi yerine getireyim. Ve yalnız benden korkun!

“Ey İsrâ'il oğulları!” Aslında İsrâ'il'den kasıt Hazret-i Ya'kûb (aleyhi’s-selâm) dır. Bu, Hazret-i Ya'kûb (aleyhi’s-selâm) un lâkabıdır. Bunun manası, kendi dillerinde yani İbrânîcede, “Allah'ın seçkin kulu” ya da “Allah'ın kulu” manalarında (.......) yada (.......) demektir.

“İsra” kul veya seçkin demektir. “İyi” de İbrânîcede Allah demektir. Kelime gayri munsariftir. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

(.......) verdiğim nimetlerimi hatırlayın.” Nimetleri hatırlamaları demek, verilen nimetlerin şükrünü edadan geri kalmamaları, kendilerine bu nimetleri bahşeden Allah'a itâat etmeleridir. Onlardan istenen budur. Bununla Rabbimizin murat ettiği şey de, onların atalarına verdiği nimetlerin hatırlanması ve bunun unutulmamasıdır. Çünkü, tek tek bildirildiği gibi yüce Allah, İsrâ'il oğulları'nı Fir'avundan ve onun azâbından, işkencelerinden, denizde boğulmaktan kurtarmış, buzağıya tapmalarından dolayı cezâlarıdırılmayıp affetmiş, tevbelerini kabul etmiştir. Bütün bunlarla beraber Tevrât ve İncîl'de müjdelenmiş olup bildinlen Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in zamamm idrak ile kendilerine sunulan nimetleri hatırlamaları dile getiriliyor.

“Ve bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vaad ettiklerimi yerine getireyim.”

(.......) Burada, Tastamam, eksiksiz olarak yerine getirin, demektir. Nitekim, (.......) kelimeleri de kök itibariyle ve anlam bakımından aynı olmakla birlikte burada tercih olunan kelime, (.......) kelimesi olmuştur. Çünkü, Kur'ân'da genelde bu kelime ve türevleri geçmektedir.

(.......): Îman edeceğinize, taatte bulunacağımza dair bana verdiğiniz sözü, demektir. Yahut da, Rahmet peygamberi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)e ve ona indirilen mu'ciz kitaba îman etme sözünüzü, demektir.

(.......)

Yani, yaptığınız ve işlediğiniz iyi şeyler için size sevap ile ihsanda bulunayım. Yine bu âyette yer alan (.......) kelimesi, mastar bir kelimedir. Dolayısıyla bu, bazen muahide, yani failine ve bazen de muahede, yani mef'ûle kısaca hepsine muzaf olabilir.

Nitekim, Katâde'den rivâyete göre bunu her ikisi de Mâide Sûresi, 12'de : (.......) ve (.......) de yer almaktadır.

İşaret (mâna) Erbâbı yani gerçek anlamda tasavvuf ehli olanlar şöyle demişlerdir:

“Sıkıntı yurdumda bana verdiğiniz sözü gereğince yerine getirin, hizmetimin döşeği üzerinde olun (emir ve yasaklarınıı iyi değerlendirin), çiğnemeyin. Haremimi (çizdiğim sınırları) güzel muhafaza edip koruyun ki, Ben de nimetim yurdunda sözümü tutayım ve benim ikram döşeklerimde yaşayın, benim cemalimi görerek mutlu olun.”

“Veyalnız benden korkun!” Bana verdiğiniz sözü ve ahdi bozmayın. Bu tıpkı şuna benzer: Meselâ;

“Yalnızca korkuttuğum Zeyd'dir” . Veya “Zeyd var ya, işte onu korkutup uyariyorum.” , demektir. Çünkü bu, Fâtiha, 5'te geçen, (.......) ibâresinden tahsis ifade etmede daha te'kitlidir. Âyetteki, (.......) kelimesi, mabadının (sonrasının) delâlet ettiği (gösterdiği) muzmer bir fiil ile mensûbtur. Bu, (.......) takdirindedir ki, “Korkun, ancak benden korkun!” demektir. İşte burada birinci kelime olan, (.......) fiili hazf olunmuştur (söylenmemiştir). Çünkü; ikinci (.......) kelimesi buna delâlet etmektedir. Fakat, (.......) kelimesi, (.......) kelimesiyle mensûb kılınmamıştır. Çünkü bu kelime zaten kendisine âit olan mef'ûlü almıştır, ki bu da, (.......) kelimesinin sonunda olması gereken mahzûf (.......) harfidir.

Burada bir (.......) harfinin mahzûf (söylenmemiş) bulunduğunu bilmemiz için de fiilin sonunda bulunan (.......) harfinin harekesinin esre olması burada bir (.......) harfinin var olduğunun delilidir. Nitekim, (.......) cümlesinde Zeyd kelimesinin cümlede yer alan (zahir olan), (.......) kelimesiyle mensûb olması câiz olmaz.

41. Âyetin Tefsiri

Elinizdeki Tevrât'ın aslını doğrulayıcı olarak indirdiğim Kur'ân'a îman edin! Onu inkâr edenlerin ilki olarak başırıı çeken siz olmayın! Âyetlerimizi az bir fiyatla (dünya pahasına) satmayın. Ve sadece Bana karşı gelmekten korkun!”

“Elinizdeki Tevrât'ın aslını doğrulayıcı olarak indirdiğim Kur'ân'a îman edin!”

Âyette, “İndirdiğim” ifadesinden murat Kur'ân-ı Kerîm'dir. “doğrulayıcı olarak” ifadesi de mahzûf olan, (.......) zamîrinden te'kit eden bir hâldir. Sanki burada, (.......) denir gibi. “Elinizdekini/Beraberinizdekini” ifadesiyle de Tevrât denmek istenmiştir.

Yani; ibâdet, tevhit, nübüvvet (peygamberlik) ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in durumu ile ilgili hususlarda hep Kur'ân'ı doğrulayıcı olan Tevrât'ı...

“Onu inkâr edenlerin ilki olarak başırıı çeken siz olmayın!”

Yani; o Kur'ân'ı ilk inkâr eden, baş çeken siz olmayın. Veya inkâra kalkışan hizip (grup) siz olmayın, veyahut da onu inkâr eden grubun ilki, baş çekeni olmayın. Onu ilk inkâr eden kimseler sizden tek tek her birinizden olmamış olsun.

Esasen burada bir tariz sanatı vardır.

Yani “Onu bilmeniz ve özelliklerini ya da vasıflarını tanıyıp bilmenizden ötürü ona ilk îman etmesi gereken sizlersiniz.” ince anlamı yarmaktadır. (.......) deki zamîr de Kur'ân'a râcidir.

“Değiştirmek ve tahrif etmek suretiyle âyetlerimizi az bir fiyatla (dünya pahasına) satmayın (değiştirmeyin).” Hasen-ı Basrî merhum, “az bir fiyatla” ifadesini, “Dünya ve içindekilerinin tamamıyla da olsa “diye tefsirlamıştır. Bir başka tefsire göre bu, “riyâset ve koltuk pahasına da olsa” şeklinde değerlendirilmiştir. Çünkü toplumları içinde lider olmak, koltuğa konmak İsrâ'il oğulları için vazgeçilmez bir şeydi. Zira Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a uymaları hâlinde bu türden tüm imkanlarını elden çıkarmak demekti ki onlar da bu uğurda her kötülüğü göze aldılar.

“Ve sadece bana karşı gelmekten korkun.” Burada, (.......) kelimelerinde görüldüğü gibi hem vakf (duruş) ve hem vasl (geçiş) hâlinde (.......) ile okunmuştur ki bu kırâati seb'a imâmlarından olmayan Ya'kûb'un kırâatidir. Nitekim, bu manada hatta (yazıda) yer almayan her mahzûf (.......) harfi de böyledir.

42. Âyetin Tefsiri

Bile bile hakkı bâtıl ile karıştırmayın ve bildiğiniz hakkı (gerçeği) de gizlemeyin.

“Hakkı bâtıl ile karıştırmayın.” Hakkın bâtıl ile kanştınlması demek, birinin ötekisinin içine katılması demektir.

Eğer (.......) harfi sıla, yani müteaddi (geçişlilik) manasında değerlendirilirse, Meselâ; (.......) cümlesi gibi ki bu, “Ben onu, sununla karıştırdım.” anlamındadır. Dolayısıyla mana şöyledir:

“Allah tarafından indirilmiş olan hakkı kendi elinizle yazdığınız bâtıl şeylerle karıştırarak Tevrât içinde yer almamış olan şeyleri onda varmış gibi yazmayın ki, Tevrât'a var olan hak ile sizin batılınız ayırt edilemez olmasın.”

Eğer (.......) harfi, istiâne (yardım alma) manasında ise, Meselâ;

“Kalem ile (kalem yardımıyla) yazdım.” gibi ise, bu durumda mana şöyle olur:

“Hakkı, kendi ellerinizle yazdığınız bâtıla benzeterek ve ona karıştırarak sunmayın. Hakkı, yazdığınız bâtıla benzetmeyin.”

“Ve hakkı da gizlemeyin.” Burada fiil, nehiy (yasaklama) hükmü içinde olduğundan meczumdur. Dolayısıyla, (.......) takdirindedir. Yahut da, gizli bir (.......) ile mensûbtur. Kelimenin bünyesindeki (.......) vav harfi de cemi' (çoğul) manasındadır.

Yani:

“Hakkı gizleyerek, hak ile bahlı birbirine karıştırma noktasında birleşmeyin.”

Meselâ; bu ifade âdeta, “süt/yoğurt ile birlikte balık yeme.” ifadesi gibidir.

Çünkü her iki husus da ayrı ayrı emirlerdir. Kaldı ki daha önce belirttiğimiz gibi Tevrât'ta yer almayan herhangi bir hükmü kendi elleriyle yazarak orada var imiş gibi sunmaları hak ile batılın birbirine kanştınlmasıdır ki, kesinlikle yasaktır. Bu birincisi. İkincisi de hakkı gizlemeleridir ki bu da, “Biz Muhammed'in vasıf ya da özelliklerini veya şununla ilgili hükmü Tevrât'ta bulamıyoruz.” diye söylemeleridir ve kesinlikle bu da yasak, yani haramdır.

“Ve siz kendiniz bildiğiniz hâlde.”

Yani batılı hak ile karıştırdığınızı bildiğiniz hâlde, gizlediğiniz hâlde. Halbuki bir şeyi bile bile gizlemek, saklamak, hak ile batılı birbirine karıştırmak onlar adına en büyük bir iğrençliktir ve en çirkin bir davranıştır. Çünkü, câhil olan ya da bilmeyen birinin bilmeden ve cehaletinin eseri olarak bir hata yapması durumunda kimi zaman bu hâli bir mazeret olarak değerlendinlebilir. Halbuki bunlarınkisi bilmeden değil, bilerek ve kasden yaptıkları bir iştir.

43. Âyetin Tefsiri

Namazı dosdoğru olarak kılın, zekâtı verin ve rüku edenlerle birlikte siz de rüku edip namaz kılın.

“Namazı dosdoğru olarak kılın, zekâtı verin.”

Yani, Müslümanlara faz olan namazı kılın ve zekâtı verin.

“Ve rüku edenlerle birlikte siz de rüku edip namaz küm.”

Yani, Müslümanlar gibi siz de namaz kılın. Çünkü Yahûdîlerin kıldıkları namazlarda rüku bulunmuyordu.

Yani, Müslüman olun ve Müslümanların işledikleri ameller gibi amel işleyin. Aynı zamanda, “rüku” ile namaz manası da kasdolunması câizdir. Nitekim, namaza “sücud” ismi da verilmektedir. Namaz kılanlarla birlikte namaz kılma emri, cemaat ile kılınma emri olması da câizdir.

Yani, namazlarınızı tek başırııza (münferit olarak) değil, namaz kıları cemaatle birlikte kılın.

44. Âyetin Tefsiri

Ey bilginler! Sizler Kitabı (Tevrât'ı) okuduğunuz hâlde halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? (Bunun dışında mı tutuyorsunuz?) Hâlâ aklınızı başırııza almayacak mısınız?

“Ey bilginler! Halka iyiliği mi emrediyorsunuz?”

Buradaki (.......) hemze takrir ve tevbih içindir.

Yani; hem bir durumu tesbit ve hem de bu durumdakileri kötülemek ve uyarmak içindir. Bir de onların bu davranışlarından dolayı hayret ifade eder.

Birr: bol hayır ve iyilik demek olup nitekim genişlik ve bolluk manasında olarak buna, “el-Berr” de denmiştir. Zira, her türlü hayrı ve iyiliği kapsar.

Nitekim, (.......) cümlesi de bu manada söylenen güzel bir ifadedir.

Yahûdî bilginleri kendi yakınlarına ve etrafındakilere gizli olarak Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e uymalarını söyledikleri hâlde kendileri buna uymuyorlardı. Bir diğer tefsire göre, bunlar sadaka (zekât) vermeleri için halka emir verdikleri hâlde kendileri sadaka (zekât) vermezlerdi. Kendilerine dağıtılmak üzere sadakalar (zekât) getirildiğinde ise buna ihanet ederlerdi, gereğini yerine getirmezlerdi.

“Kendinizi unutuyor musunuz?” Kendinizi âdeta unutmuş kabul ederek kendinizi iyilik yapmaktan geri mi bırakıyorsunuz, terk mi ediyorsunuz?

“Sizler Kitabı okuduğunuz hâlde. Hâlâ aklınızı başırııza almayacak mısınız?”

İşte burada, “Sizler kitabı okuduğunuz hâlde” demekle onları ilzam vardır, susturma ve azar vardır.

Yani, sizler içinde Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e âit nitelikler bulunan, ihanete karşı, iyilikleri terk etmeye, söz ile amelin birbiriyle çelişmesine âit cezâ ve tehdidi içeren Tevrât'ı da okuyorsunuz. Bütün bu gerçeklere rağmen mi, evet bunlara rağmen “Aklınızı kullanmayacak mısınız?” İşlediğiniz ve sergilediğiniz bu çirkinliklere karşı daha düşünmeyecek misiniz? Ki bu sayede böyle bir çirkin fiili işlemekten kurtulmuş olasınız. Şüphesiz bu, oldukça önemli ve büyük bir uyarıdır, yermedir.

45. Âyetin Tefsiri

Sabır göstererek ve namazı vesile kılarak Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz sabır göstermek ve namaz kılmak kalpleri saygıyla ürperenlerin dışında herkese zor ve ağır gelen bir iştir.

İhtiyaçlarınıza karşılık olarak Allah'tan “Yardım isteyin.” “Sabır göstererek ve namazı vesile kılarak...” Her iki görevi de ihmal etmeden beraberce. Namazın sorumluluklarına göğüs gererek, sabrı elden bırakmadan devamlı bir şekilde kılın ve zorluklarına da katlanın. Namaz konusunda gerekli olan kalbi samimiyet ve ihlâsı elden bırakmaksızın kılın. Tüm şeytanî vesveseleri, düşünceleri geriye atın, nefsî istekleri bir kenara bırakın. Bununla ilgili âdaba uyun, riâyet edin, gözetilmesi gereken hususları çok iyi gözetin. Huşûyu elden bırakmayın. Namazda iken, kimin huzurunda durulduğu bilincini oluşturun ve o bilinçle huzura durun. Çünkü göklerin ve yerin yegâne Cebbarı olan, yani göklerle yeri ve bu ikisinde ve aralarında yer alanların iş ve durumlarını düzene koyan, ıslah eden ya da her iki yerdekileri de gücüyle kahredecek olan yüce Allah'ın huzurunda durulmuştur. İşte bunun idrakinde bulunulmalı.

Ya da belâlara, zorluklara, başa gelen musibet ve felâketlere karşı sabır göstertmek suretiyle göğüs gerin ve bunun için sabırdan yararlanın, yardım bekleyin. Herhangi bir musibet, felâket veya belâ gelince de derhal namaza koşarak bundan yardım ve medet bekleyin.

Nitekim; Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) önemli bir zorluk ortaya çıktığında, üzüntü veya sıkıntıya düştüğünde derhal namaza koşardı. Taberi bu hadisi tefsirinde, buradaki lafızla, Hazret-i Huzeyfe'den rivâyet etmiştir. 1/260.

Abdullah b. Abbâs'tan gelen rivâyete göre kendisine bir yolculuk esnasında, kardeşi Kusem'in öldüğü haberinin verilmesi üzerine, derhal istircâda bulunmuş, yani (.......) Bakara, 156. âyetini okumuş ve iki rek'at namaz kılmıştır. Sonra da tefsirini yaptığımız: “Sabır göstererek ve namazı vesile kılarak Allah'tan yardım isteyin.” mealindeki bu âyeti okumuştur.

Yine bir tefsire göre de sabırdan maksat oruç tutmaktır. Çünkü oruç, yeme, içme ve cinsel ilişkiyi belirlenen süre zarfında bırakmak, nefsin isteklerine cevap vermemektir. Nitekim, bu nedenle ramazan ayma sabır ayı diye de isim verilmiştir.

Yine âyette yer alan namaz ifadesinden kasıt, “duadır” diye de tefsir edilmiştir.

Yani: “Belâlara karşı sabır göstererek direnin ve hemen dua etmeye başlayın, o belaların kaldırılması için derdinizi Allah'a havale edin.”

“Şüphesiz sabır göstermek ve namaz kılmak, kalpleri saygıyla ürperenlerin dışında herkese zor ve ağır gelen bir iştir.”

(.......) daki zamîr, namaza veya yardım istemeye (istiâneye) râcidir.

(.......): Gerçekten zordur, ağır gelir.

Meselâ; “Şu iş bana ağır geldi. “gibi.

“Kalpleri saygıyla ürperenler hariç.”

Yani, ancak kalpleri saygıyla ürperenlere kolay gelir. Çünkü, bunlar Allah'ın sabredenler için neler hazırladığım kesin olarak bildiklerinden o ödülleri beklemektedirler. İşte bundan dolayı onlar için sabır ve namaz zor değil kolay gelir. Görmez misin bir sonraki şu âyette neler buyuruluyor:

46. Âyetin Tefsiri

Ki onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklarını ve O'na döneceklerini çok iyi bilenlerdir.

“Ki, onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklarını çok iyi bilenlerdir.”

Yani Allah'ın kendilerine bahşedeceği sevabı her an bekler dururlar. Onun katındaki başkaca şeyleri ve daha umdukları ne varsa hep bunun beklentisi ve kesin inancı içindedirler.

Abdullah b. Mesud'un (radıyallahü anh) kırâatine göre, (.......) kelimesi, (.......) olarak tefsîr olunmuştur, “bilirler” demektir.

Yani, Bilirler ki kesin olarak Allah'ın kendilerine vereceği mükâfat ve ödül ile mutlaka karşılaşacaklardır. Dolayısıyla da buna göre amellerine değer verip gerekeni yaparlar. Ancak kesin bir mükafatın kendileri için varlığına ikan etmemiş olanlar, yani buna samimi manada inanmamış olanlar ise, dolayısıyla bunlar herhangi bir sevap ve mükâfat ummazlar. Bunun için de ameller kendilerine zor ve sıkıntılı gelir.

(.......) Huşu ve (.......) İhbat kelimelerinin ifadelerine gelince bu ikisi de: “alçak gönüllülük” demektir. Halbuki, “Hûdu” kelimesi ise: Yumuşaklık ve boyun eğmek demektir. (.......) kelimesi ruyet (görmek) diye tefsîr olunmuştur. (.......) de; yüce Allah'ı keyfiyetsiz olarak görmek, diye tefsir edilmiştir.

“Ve gerçekten onlar Ona döneceklerini...” Âhiret günüde onların durumlarını Allah'tan başka kimse değerlendirmeye mâlik olamaz, buna güç yetiremez. Sadece Yüce Allah onların durumuyla ilgilenir.

47. Âyetin Tefsiri

Ey İsrâ'il oğulları! Size verdiğim nimetimi ve özellikle sizi bir zamanlar âlemlere gerçekten üstün kıldığımı hatırlayın!

“Ey İsrâ'il oğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın.” Bu tekrar, te'kit içindir.

(.......) özellikle sizi bir zamanlar âlemlere gerçekten üstün kıldığımı....” Burada, (.......) kelimesi, (.......) kelimesi üzerine atfolunduğundan mensûbtur.

Yani, “Size verdiğim nimetlerimi ve sizi tüm aleme üstün kıldığımı hatırlayın.” demektir. (.......) Halk topluluklarından oldukça çok ve önemli bir insanlar topluluğu üzerine üstün kılmak, demektir. Meselâ, halktan bir âlem gördüm, denildiğinde bu, onlardan oldukça çok sayıda olan bir halk topluluğunu gördüm, demektir. Maksat bunun çoğunluk ifade ettiğidir.

48. Âyetin Tefsiri

Öyle bir günün dehşetinden korkup korunun ki o günde hiç kimse başkası için herhangi bir şey yapamaz; kendisinden herhangi bir şefâat (aracılık) da kabul olunmaz, fidye alınmaz ve kendilerine yardım da olunmaz.

“Öyle bir günün dehşetinden korkup korunun ki,” Bu gün kıyamet günüdür.

“Yevm” kelimesi zarf değil mef'ûlü bihtir. (.......) O günde- “Hiçbir mü’min” “başkası (kâfir biri) için herhangi bir şey yapamaz,” O inkârcı kimse için gerekli olan hukuk açısından onun adına bir şey ödemez.

(.......) kelimesi ya mef'ûlü bihtir veya mastardır.

Yani az da olsa bir şey (karşılık) alınmaz. Cümle, mahallen mensûb olup (.......) kelimesinin sıfatıdır. Burada mevsûfa âit olan zamîr ise mahzûf (söylenmemiş) olup, (.......) takdirindedir.

“Kendisinden herhangi, bir şefâat (aracılık) da kabul olunmaz.” Mekke ve Basra kırâat imâmları, yani İbn Kesîr ve Ebû Amr, (.......) kelimesini, (.......) harfiyle olmak üzere, (.......) olarak kırâat etmişlerdir. (.......) kelimesindeki zamîr mü'min kimseye râcidir.

Yani îman etmiş olan bir kimseden inanmamış birine (kâfir kimseye) şefâat etmesi kabul olunmaz, aracıliğina izin verilmez.

Anlatıldığına göre Yahûdîler; peygamber olan atalarının kendilerine şefâat edeceklerini ileri sürerlermiş. Dolayısıyla, böyle bir durumun onlar için asla var olmadığı ve olmayacağı burada belirtiliyor. Ümitlerine bir yer olmadığı böylece anlaşılmış oldu. Tıpkı Rabbimizin şu kavli gibi:

“Artık şefâatçilerin şefâati onlara yarar sağlamaz.” Müddessir, 48.

Mu'tezile mezhebi mensuplarının bu âyete dayanarak, büyük günah işleyenlere şefâat olunmaz tarzındaki görüşlere kalkışmaları onlara iade olunmuştur, anlamsızdır. Çünkü âyette kabul edilmeyecek şefâat, kâfirler için olanıdır. Yoksa mü'min olup da büyük günah işleyenlere şefâat olunmayacaktır değil. Kaldı ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Benim şefâatim, ümmetimden büyük günah işleyenleredir. Kim bu şefâati yalanlarsa o buna nail olmayacaktır.” Ahmed b. Hanbel, Müsned; 3/213. Ebû Dâvud, 4739. Tirmizî de Enes b. Mâlik'ten, ikinci bölüme yer vermeksizin rivâyet etmiştir. 2435.

“Bir fidye de alınmaz.” Çünkü bu feda olunana muadil (denktir). “Ve kendilerine yardım da olunmaz.” Arka çıkılmaz, destek çıkılmaz. (.......) kelimesinin çoğul yapılması, inkârcı kimselerin diğerlerine oranla çok olmalarını göstersin, buna delâlet etsin içindir. “Nefs” kelimesi müennes bir kelime olduğu hâlde, (.......) kelimesinin müzekker olarak gelmesi de (.......)

“Kullar” kelimesinin ya da insanlar kelimesinin anlamı açısındandır.

49. Âyetin Tefsiri

Hatırlayın ki, sizi en dayanılmaz işkencelere uğrattıkları zaman, Fir'avun taraftarlarının elinden kurtarmıştık. Çünkü onlar yeni doğan erkek çocuklarınızı boğazlarken kâdirılarınızı da hayatta bırakıyorlardı. İşte bunda (size reva görülen böyle bir muamelede) Rabbiniz tarafından (gelen) pek büyük bir belâ (mihnet veya nimet) bulunmaktaydı.

“Hatırlayın ki, sizi Fir'avun taraftarlarının elinden kurtarmıştık.”

Âyetteki “Âl” kelimesinin aslı “ehl'“dir. İşte bunun içindir ki bunun küçültme (tasgîr) ismi, (.......) olarak gelmiştir. Dolayısıyla kelimenin (.......) harfi, (.......) harfine dönüştürülerek, (.......) şeklini almıştır. Artık bundan böyle önemi sebebiyle kelime “Âl” olarak kullanılmıştır.

Yani, kralların ve benzeri değerde olan kimselerin yanında önemli bir unvan şeklinde kullanılır oldu. Ancak (.......) dendiği gibi, (.......) ve (.......) yani ayakkabıcıların âli ve Kan alanların âli diye bir ifade kullamlamaz.

Fir'avun: Amâlika toplumunun yönetimini elinde bulunduranlara verilen özel bir isim ya da unvan. Nitekim Bizans krallarına da “kayser” unvanı verildiği ve İran (Farsallallahü aleyhi ve sellem) krallarına da “kisra” dendiği gibi bunların krallarına da “Fir'avun” deniliyor.

“En dayanılmaz işkencelere uğrattıkları zaman, uğrattıkları hâlde, tattırdıkları hâlde” Bu âyetteki, (.......) ibâresi, (.......) dan hâldir.

Yani size hileli bir şekilde yaklaşıp sizi aşağılarlar, rezil rüsvay ederler. Çünkü (.......) kelimesi utandırmak, altından kalkılamayacak bir iş yüklemek manalarına gelir. Nitekim: (.......) denir ki, birine zulmetmek ve adil olarak davranmamak, demektir. Bunun aslı da, (.......) den alınma olup eşyaya fiyat koymak, demektir. Bu da mala talep artınca olur. âdeta, “size karşı azgınlık edip saldırırlar” manasındadır. “En şiddetli ve ağır azap, işkenceleri sizin için isterler, uygularlar.” demektir. (.......) demek, alışverişin artması, talep artışı, demektir. (.......) kelimesi de, (.......) fiilinin ikinci mef'ûlüdür. Bu da, (.......) kelimesinden mastardır. Nitekim şöyle dua edilir:

“Kötü ahlâktan ve fena işten Allah'a sığınırım.”

Burada bu dua ile her iki şeyin de çirkin bir davramş olduğunu belirtmek isteriz.

(.......) ifadesinin manası şu demektir: Azâbın her türü kötüdür ama bu, en şiddetli, en ağır işkence, cezâ demektir.

“Çünkü onlar yeni doğan erkek çocuklarınızı boğazlarlarken, kâdirılarınızı da hayatta bırakıyorlardı.”

Burada, (.......) cümlesi, (.......) kavlini açıklamak içindir. Böyle olduğu için de aralarında bir atıf edatına yer verilmemiş, terk olunmuştur.

Kadınları sağ bırakmaları ise, kendilerine hizmet etsinler diyedir. Çünkü Fir'avun hanedam ve taraftarları Yahûdîlere bu fiili uyguluyorlardı. Çünkü kahinler, Fir'avun'u, doğacak bir erkek çocuğun kendisinin saltanatına son vereceğini haber vererek uyarmışlardı. Nitekim, daha önce Nemrût da bu manada uyarılmıştı. Ancak ister Fir'avun ve ister Nemrût olsun tüm çabalarına ve korunmalarına rağmen yine de mukadder olan sondan kendilerini kurtaramamışlardı. Neticede yüce Allah'ın dilediği olmuştur.

“İşte bunda (size reva görülen böyle bir muamelede) Rabbiniz tarafindan (gelen) pek büyük bir belâ (mihnet veya nimet) bulunmaktaydı”

Eğer burada, (.......) kelimesiyle Fir'avun'un yaptıklarına işaret olunuyorsa, bu takdirde, “mihnet ve sıkıntı, imtihandır,” demektir. Eğer (.......) ile işaret olunmak istenen şey, Fir'avun'dan kurtuluş ise bu takdirde bu, “nimet” olur demektir. (.......) kelimesi, (.......) kelimesinin birinci sıfatıdır, (.......) de bunun ikinci sıfatıdır.

50. Âyetin Tefsiri

Yine hatırlayın ki, Biz sizin için denizi yarmış ve böylece sizi kurtarmıştık. Ve Fir'avun'un taraftarlarını da siz bakıp duruyorken gözleriniz önünde orada boğduk.

“Yine hatırlayın ki, biz ...yarmıştık.”

Yani, aralarını kısım ya da parça parça ayırdık, yardık.. Böylece deniz içinde yollar oluştu.

(.......) kelimesi aynı zamanda şeddeli olarak, (.......) diye de okunmuştur. Bu da ayırmak ve yarmak demektir. Nitekim iki şeyin arasım açmaya, (.......) veya birçok şeyi birbirinden ayırmaya da, (.......) denir. Çünkü Yahûdîler on iki boydan (kabileden) meydana gelmeleri sebebiyle her birine bir yol olmak üzere denizde on iki yol açılmıştır.

“Sizin için denizi...” Böylece açıları yolda yürüyorlardı ve onlar yürüdükçe su da yarılıp gidiyordu. Bu durum sanki onların yürümesiyle yanlıyor gibiydi. Ya da, “O denizi sizin için yardık” demektir veya “Onu size bağlı olarak yardık,” demektir. Bu aynı zamanda hâl yerinde gelmiştir.

Rivâyete göre Yahûdîler Hazret-i Mûsâ (aleyhi’s-selâm) ya:

— Bizim arkadaşlarınıız (ashâbımız) neredeler? Biz onları görmeden buradan ayrılmayız, dediler. İşte bunu üzerine Allah Hazret-i Mûsâ (aleyhi’s-selâm) ya:

— Elindeki asan ile şöylece vur, diye vahyetti. O da hemen elindeki asasıyla, duvarlara vurarak, bu sayede açıları yol duvarlarından delikler-pencereler açıldı. Artık birbirlerini görüyor ve birbirlerinin konuşmalarını duyabiliyorlardı.

“Ve böylece sizi kurtarmıştık. Ve Fir'avun'un taraftarlarını da siz bakıp duruyorken gözleriniz önünde orada boğduk. “Nitekim, iş ta bu noktaya gelene kadar siz hep onları görüyordunuz ve bunda artık şüphe ve şüphe duymuyordunuz.

51. Âyetin Tefsiri

Hatırlayın biz Mûsa ile kırk geçe vahyetmek için Tûr'da sözleşmiştik. Ancak siz sonra onun ardından buzağıyı ilâh edinmiştiniz. Ve böylece zalimlerden oldunuz.

“Hatırlayın, biz Mûsa ile kırk gece vahyetmek için Tûr'da sözleşmiştik.” Çünkü, yüce Allah ona vahyetmek vaadini ve sözünü vermişti. (Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm)) Sözleşme yeri Tûr Dağı'na verilen süre içinde gelip burada vahye muhatap olacaktı. Burada bu kelime, kırâat imâmlarından Ebû Amr elifsiz olarak (.......) okunmuştur.

Fir'avun'un helâkinden sonra İsrâ'il oğulları, yani Yahûdîler gelip Mısır'a girdiler. Ancak bu sırada İsrâ'il oğullarının başvuracakları ilâhi bir kitapları yoktu. İşte yüce Allah bunun için Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm) ya Tevrât'ı indireceğini vaadetti, bunun için de Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm) ya bir yer ve zaman belirledi. Bu zaman zilkade ayı ile zilhicce ayının ilk on günü idi ve buna “kırkgece” dedi. Çünkü aylar aynı ilk günü itibariyle, yani hilâlin ilk ortaya çıktığı zaman itibariyle değerlendirilir.

(.......) kelimesi (.......) fiilinin ikinci mef'ûlü, yani tümlecidir, yoksa zarf değildir. Çünkü bunun manası, “Kırk gün içinde demek değildir. “Zira burada zarf manasını ifade edecek olan, (.......) cer edatı yoktur.

“Ancak siz sonra buzağıyı ilâh edinmiştiniz.” Burada (.......) kelimesinin ikinci mef'ûlü mahzûftur. Bu da, (.......) kelimesidir.

Ancak bu kelime ve türevlerinde (.......) harfi idgam olunmaksızın izhar ile, yani gösterilerek kırâat olunmuştur. Bu, İbn Kesîr ile Hafs’ın kırâatidir. Diğer kırâat imâmları bu kelimeyi, (.......) şeklinde (.......) harfini, (.......) harfine idgam ederek okumuşlardır.

“Onun arkasından..”

Yani Hazret-i Mûsa'nın Tûr dağına gitmeşinden sonra.

“Ve böylece zalimlerden oldunuz”

Yani ibâdet etmemeniz gereken bir şeye ibâdet ederek onu lâyık olmayan yere koydunuz. Bu cümle hâl cümlesidir.

Yani, “Zalimler olduğunuz hâlde (zâlim olarak) o buzağıya taptınız.”

52. Âyetin Tefsiri

Bundan sonra yanlışlarınızdan dönüp şükredersiniz diye sizi bağışladık.

Bundan sonra (buzağıya tapınıp onu ilâh edinmenizden sonra) yanlışlarınızdan dönüp (sizin bağışlanmanız sebebiyle olan nimetlere) şükredesiniz diye sizi bağışladık (günahlarınızdan geçtik, onları sizin adınıza sildik).

53. Âyetin Tefsiri

Doğru yolu bulasınız diye Mûsa'ya Kitabı ve hak ile batılı birbirinden ayıran hükümleri verdik.

“Doğruyolu bulaşırıız diye Mûsa'ya Kitab'ı ve hak ile batılı ayvan hükümleri verdik.”

Yani, şu özelliklere sahip bir kitap. Allah tarafından indirilmiş olacak, hak ile batılı birbirinden ayırt edecek.

Yani, bu özellikleri içinde toplayan bir kitap verdik. Bu da Tevrât'tır. Bu, tıpkı şu cümledeki ifadeye benzer bir ifadedir:

“Bolluk (bereket) ve cesaret gördüm.” denir ki bununla, “hem cömert ve hem cesaret sâhibi olan kimseyi” demek istemiş olursun.

Veya bundan kasıt, Tevrât ile küfür ile îmanı birbirinden ayıran burhan (kanıtlar)dır ki bunlar da; Hazret-i Mûsâ (aleyhi’s-selâm) nm âsâsı, elinin bembeyaz bir hâl alması ve benzeri mu'cizelerdir. Yahut da helâl ile haramı ayıran şerî'at demektir.

(.......) Furkân: Denizin yanlması, ayrılması demek olacağı gibi Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm) ile düşmanlarının arasını ayıran zafer ve yardım, demektir. Bütün bunlar doğru yolu bulup hidâyete eresiniz diyedir.

54. Âyetin Tefsiri

Mûsa kavmine dedi ki: “Ey kavmim! Şüphesiz siz buzağıyı ilâh edinmekle kendinize yazık ettiniz (zulmettiniz). “Hemen sizi yaratan Rabbinize dönün, tevbe edin! Derhal nefsinizin kötü duygularını öldürün. İşte böyle yapmanız yaratan Rabbiniz katında sizin için çok daha hayırlıdır. Kaldı ki, bu sayede de Allah tevbelerinizi kabul buyurur. Şüphesiz O çok acıyan ve tevbeleri kabul edendir.”

“Mûsa -buzağıya tapan- kavmine dedi ki:”

“Ey kavmim! Şüphesiz siz buzağıyı ilâh -ma'bût- edinmekle kendinize zulmettiniz.”

“Hemen sizi yaratan Rabbinize dönün, tevbe edin.”

Yani her türlü eksikliklerden beri ve uzak olarak sizi yaratıp var eden Rabbinize dönün. Çünkü yaratıkları tam olarak yaratan ve var eden O'dur.

İşte âyetin bu noktasında, Yahûdîlerin her şeyi bilen ve her bakımdan Hakîm olan Allah'a ibâdet ve kulluğu bırakıp buzağıyı ilâh edinmeleri sebebiyle bit uyarı, bir itap ve azar yer almaktadır. Halbuki yüce Allah onları buzağıya tapmaktan beri kılmış, anndırmıştı. Halbuki buzağıya tapmak aptallığın, bunaklığın, anlayışsızlığın ve kabalığın ta kendisidir.

“Derhal nefsinizi öldürün.” Burada geçen, “nefsinizi (nefislerinizi) yani canlarınızı” öldürün ifadesinden kasıt, kimi tefsirlere göre bu, zahiri manasına göredir ve bu da kendi canlarına kıyıp kendilerini öldürmeleridir ki, öfke ve kederden hayatlarına son vermek demektir. Farklı bir diğer tefsire göre ise, birbirlerini öldürmeleri demektir.

Farklı bir başka tefsir de şöyledir:

“Bu, buzağıya tapmamış olanların tapanları öldürmeleri için bir emirdir. İşte bu suretle yetmiş bin kişi öldürülmüştür.” Rabbimiz devamla şöyle buyuruyor.

“İşte böyle yapmanız -tevbe edip nefsinizi veya birbirinizi öldürmeniz, ma'siyette ısrar etmenizden- yaratan Rabbiniz katında sizm içm çok daha hayırlıdır.”

“Kaldı ki, bu sayede de Allah tevbelerinizi kabul buyurur. Şüphesiz O, çok acıyan ve tevbeleri kabul edendir.”

Yani, ne kadar çok olursa olsun Allah tevbeleri fazlasıyla kabul buyuran ve günahlar da ne kadar büyük olursa olsun, acıyıp onları bağışlayandır.

(.......) harfi yani ilk (.......) sebep bildirir. Çünkü zulüm, tevbe etmek için bir sebep oluşturmuştur. (.......) buradaki (.......) yani, ikincisi ise takip içindir. Çünkü, mana şöyledir.

“Tevbeye kesin karar verin (azmedin) ve böylece nefislerinizi öldürün.” Çünkü, yüce İsrâ'iloğullarının tevbelerini kendilerini (nefislerini) öldürme olarak istemiştir. Üçüncü (.......) harfi ise yani, (.......) fiilindeki ise mahzûf olan bir şarta bağlıdır. Sanki burada şöyle der gibidir:

“Eğer bunu yaparsanız, muhakkak Allah tevbenizi kabul eder.”

55. Âyetin Tefsiri

Bir vakitler de demiştiniz ki: “Ey Mûsa! Biz Allah'ı açık bir şekilde görmedikçe asla sana îman etmeyeceğiz.” Nihayet siz bakıp duruyor olduğunuz hâlde sizi hemen bir yıldırım çarptı.

“Bir vakitler de demiştiniz ki, (.......) Ey Mûsa! Biz Allah'ı açık bir şekilde görmedikçe asla sana îman etmeyeceğiz.'“

Açık olarak ayan-beyan görmedikçe, (.......) kelimesi, “masdariyet üzere mensûbtur” . Yahut da (.......) fiilinden hâl olarak mensûbtur.

Yani açık bir hâlde, demektir.

“Nihayet sız bakıp duruyor olduğunuz hâlde, sizi hemen bir yıldırım çarptı.” Buradaki yıldırımdan maksat, ölümdür. Başka bir tefsire göre bu, gökten gelip onları yakan bir ateştir.

Anlatıldığına göre, Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm) ile birlikte Tûr dağına giden yetmiş kişi, Hazret-i Mûsâ (aleyhi’s-selâm)ya dediler ki:

— Şu insanların buzağıya taptıkları gibi bizler ona tapmadık. Öyle ise bize Allah'ı gözümüzle görecek şekilde göster. İşte bunun üzerine Allah üzerlerine bir yıldırım gönderip onları bununla yaktı. Hazret-i Mûsa da (aleyhi’s-selâm):

— Ben de Rabbimden bunu istedim ve fakat Rabbim bunu benim için uygun görmedi, dediği hâlde onlar:

— Sen mutlaka yüce Allah'ı gördün. Biz Allah'ı açık olarak görmedikçe kesinlikle sana îman etmeyeceğiz.” dediler. İşte bunun için Allah onları yakması için kendilerine bir yıldırım gönderdi. Gelen yıldırım da onları yaktı.

Mu'tezile mezhebi bu âyete bakarak, Allah'ın görülemeyeceğini iddia ettiler, yani ru'yeti reddettiler. Gerekçe olarak da, eğer görülmesi câiz olabilen bir varlık olsaydı Allah, dolayısıyla câiz olduğu sabit olan ve bilinen bir şeyi istemekten ötürü azap olunmazlardı, görüşünü ileri sürdüler.

Ehl-i sünnet olarak bizim buna cevabımız ise şöyledir: “Onların cezâlarıdırılma sebepleri, Allah'ın görünebilirliği veya görünemezliği meselesi değil, küfür ve inkârlarıdır. Çünkü İsrâ'il oğulları Hazret-i Mûsa'ya: “Sen mutlaka ve kesin olarak Allah'ı gördün. Biz Allah'ı açık bir şekilde görmedikçe asla sana îman etmeyeceğiz. “demişlerdi. İşte onların bu davranışları ve ifadeleri onların küfrünü ve inkârını gösteriyor. Çünkü, bunlar Hazret-i Mûsâ (aleyhi’s-selâm) nın kendilerine mu'cizeleri göstermesine rağmen ona îman etmekten kaçınıp ondan Allah'ı açık olarak baş gözüyle görmek istiyorlardı. Halbuki peygamberler mu'cizeleri gösterdikten sonra artık o açık mu'cizeler karşısında onlara îman etmek vacip yani farzdır. Dolayısıyla açık mu'cizelere rağmen bölesi tavır sergileyenlerin mu'cizeler istemeleri câiz değildir. Çünkü bunlar, Hazret-i Mûsâ (aleyhi’s-selâm) dan doğru yolu bulmak için değil, aksine inat ve direnmek için istekte bulunuyorlardı.

Yıldırım, siz bakıp dururken gelip sizi çarptı.

56. Âyetin Tefsiri

Sonra da şükredesiniz diye bu ölüm hâlindeki durumdan sizi tekrar dirilttik.

(.........) “Sonra da -ölümden sonra sizi diriltme nimetine karşılık- şükredesiniz diye bu ölüm hâlindeki durumdan sizi tekrar dirilttik.”

Yani uyandırdık.

57. Âyetin Tefsiri

Bulutlarla üzerinizi gölgelendirmiş ve size kudret helvasıyla bıldırcın eti indirmiş (göndermiş)tik. “Size rızık olarak verdiklerimizin temizinden (helâlinden) yiyin.” demiştik. Halbuki onlar bize, kötülük etmediler, yalnızca kendilerine kötülük edip zulmettiler.

(.........) “Bulutlarla üzerinizi gölgelendirmiş” Bulutları size gölgelik kılmıştık. Bu olay Tih çölünde cereyan etmişti. Allah, bulutları onların hizmetine vermiş, onlar yürüdükçe yol boyunca onlarla birlikte hareket ederek onları hep güneşten koruyup gölgelemiştir. Geceleyin de gökten bir direk şeklinde bir ateş (ışık huzmesi) inerek yollarını aydınlatıyor, onlarda bu aydınlıkta hareket ediyorlardı. Üzerine giyinmiş oldukları giysileri kirlenmiyor ve eskimiyordu.

“Ve size kudret helvasıyla ... indirmiş (göndermiş)tik. “Bu, âdeta kar misali güneşin doğmasıyla yağmaya başlardı ve herkes için bir sa (ölçek) miktarı yağardı.

“bıldırcın eti....” Allah kendilerine güneyden esen bir rüzgar gönderir ve bu rüzgar etkisiyle bıldırcın kuşları onlardan tarafa toplarııp gelirlerdi. Onlar da kendilerine doğru uçup gelen bu kuşlardan kendileri için yetecek miktar kadarını keserlerdi. Biz onlara:

“Size rızık olarak verdiklerimizin temizinden (helâlinden), lezzetli olanlarından yiyin, demiştik.” Ancak onlar bu nimetlere karşı nankörlük ederek zulmettiler.

“Halbuki onlar - böyle yapmakla - bize zulmetmediler, yalnızca kendilerine kötülük edip zulmettiler.”

Âyetteki, (.........) kelimesi, (.........) kelimesinin mef'ûlüdür.

58. Âyetin Tefsiri

Ve yine hatırlayın! İsrâ'il oğullarına şöyle demiştik: “Şu kasabaya girin ve orada bulunan nimetlerden dilediğiniz gibi bol bol yiyin. Kapıdan içeriye eğilerek girin ve (........) deyin ki, biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. Çünkü biz iyilikte bulunanlara karşılıklarını daha fazlasıyla verelim.”

İsrâ'il oğulları Tih çölünden çıktıktan (ayrıldıktan) sonra:

“Ve yine hatırlayın! İsrâil oğullarına şöyle deniştik:”

“Şu kasabaya (Beyti Makdis'e veya Eriha'ya) (........) kelimesi hâldir. Bu ise, (........) kelimesinin çoğuludur.

İsrâ'il oğulları kapıya varıp ulaştıklarında Allah için şükür secdesi yapmakla ve O'na karşı tevazularını belirtmek, hiç olduklarını anlamak için bununla emrolunmuşlardı.

“Ve Hıtta (bağışla) Rabbim, deyin ki,” Burada geçen, “Hıtta” kelimesi tıpkı “Cilse” kalıbında gibidir ve “sil” anlamında bir kelimedir ve bu kökten alınmadır. Bu da mahzûf (gizli) bir mübtedanın haberidir.

Yani, “Bizim senden istediğimiz senin bizi bağışlamalıdır.” veya “Senin bizden, (........) diye yakarmamızı isteme emrin “yahut da, “Bu kasabaya girerken bizi oradakilerden koru.” tarzındaki emrin...

Esasen bunun mensûb olması gerekir. Bu şekilde okunmuştur ki bu da: “Bizden günahlarınıızı nasıl bağışlamak gerekiyorsa öylece bağışlamanı isteriz.” demektir. Bunun mérfu kılınması ise, “sebat” manasının elde olunması içindir. “Bizim isteğimiz hittadır.” demek: “Bizi bu kasabada korumandır, bizi burada yerleştirmen, kararlı kılmandır.”

Hazret-i Ali’den rivâyete göre bu, “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle “cümlesidir.

Yani Besmele'dir. Ancak Hazret-i Ikrime (radıyallahü anh) ye göre bu, (........) kelimeyi tevhididir.

“Bizde sizin hatalarınızı bağışlayalım.”

(........) kelimesi, (........) kelimesinin çoğuludur. Bu da, günah demektir. Kırâat imâmlarından Nâfi, (........) kelimesini, (........) olarak, İbn Âmir de, (........) olarak kırâat etmiştir.

“Çünkü, biz iyilikte bulunanlara karşılıklarını daha fazlasıyla verelim.”

Yani, içinizden ihsan sâhibi olanlar ise, biz de fazlasıyla ona karşı gereğini yapalım. Kısaca kim istenen o kelimeyi söylerse, işte bu, onun sevabının artışına bir neden olacaktır. Kim de kötülük ederse, ya da etmiş ise o kelimeyi söylemek onun için bir tevbe ve bağışlanma nedeni olacaktır.

59. Âyetin Tefsiri

Fakat zulmedenler, kendilerine söylenenleri (istenenleri) başka şekle soktular. İşte biz de bunun üzerine o zalimlere itaatsizlikleri ve fâsıklıkları sebebiyle gökten acı bir azap indirdik.

“Fakat zulmedenler, kendilerine söylenenleri (istenenleri) başka şekle soktular.” Burada bir hazif bulunmaktadır. Bunun da takdiri şöyledir:

Burada koyu harflerle belirtilen cümle mahzûftur.

Yani “Zulmedenler, kendilerine söylenenleri (kendilerinden istenenleri) söylenmemiş (istenmemiş) olanla değiştirdiler.” demektir.

(........) fiili kendisi herhangi bir edat almaksızın tek mef'ûl alır yani bir mef'ûle müteaddidir. Ancak ikinci bir mef'ûlü ise, (........) cer edatıyla alabilir. Ancak (........) edatıyla alacağı mef'ûl metruktür, yani terk olunmuştur. (........) siz olarak aldığı mef'ûl ise mevcuttur.

Yani İsrâ'il oğulları burada (........) yerine bir başka söz (ifade) koydular. Dolayısıyla mana şöyledir:

“İsrâ'il oğulları manası tevbe etmek ve mağfiret dilemek olan bir söz söylemekle emrolundukları hâlde, onlar buna aykırı hareket ettiler de anlamı emredilenden başka bir şey olan bir kelime (söz) söylediler. Allah'ın emrine yapışmadılar.”

Bir tefsire göre onlar, “bağışla “kelimesi yerine buna benzerlik gösteren ve fakat manası farklı olan “Buğday” kelimesini söylediler. Yine anlatıldığına göre bu kelime, Napti dilinde, (........) diye söylerler ki bu, Kırmızı buğday manasında, (........) olup, İsrâ'il oğulları bunu, kendilerinden istenen şeye karşılık alay maksadıyla söylemişlerdir. Böylece Allah’ın kendilerinden istediğini bırakip nefislerinin ve şehevi duygularının kendilerinden istediği dünyaliği ister oldular.

“İşte biz de bunun üzerine o zalimlere itaatsizlikleri ve /aşıklıkları sebebiyle gökten acı bir azap indirdik.”

Âyette yer alan, (........) kelimesi azap manasındadır. Ayrıca yine âyette, (........) cümlesinin tekrannın sebebi de, İsrâ'il oğulları'nın yaptığı şeyin oldukça çirkin bir davranış olduğunu belirtmek içindir. Bir de gökten başlarına azap indirilme sebebinin yaptıkları zulüm, haksızlık ve nankörlükleri olduğunu onlara iyice bildirmek içindir. “gökten” kelimesi de (........) kelimesinin sıfatıdır. Başlarına gelenler ise yaptıkları yanlışlıklar ve fıskları yüzündendir.

Anlatıldığına göre bir saatlik (anlık) bir süre içerisinde veba (taun) salgınından yirmi dört bin kişi, bir söylentiye göre de yetmiş bin kişi ölmüştür.

60. Âyetin Tefsiri

Bir vakitler Mûsa kavmi için Rabbinden su istemişti. Biz de kendisine: “Asân ile taşa vur!” demiştik. İşte bunun üzerine taştan derhal on iki pınar fışkırmış, her kabile de su alacağı pınarı bilmişti. Biz onlara: “Allah'ın rızkından yiyin, için, ama sakın yeryüzünde bozgunculuk ve taşkınlık çıkarmayın.” demiştik.

“Bir vakitler Mûsa kavmi için Rabbinden su istemişti.”

Buradaki (........) kelimesi nasb mahallindedir. Sanki: “Mûsa'nın bir vakitler su istediğim hatırlayın.” denir gibi bir ifade.

Yani, Mûsa kavmi için su isteme ihtiyacını duymuştu.

“Biz de kendisine: (........) demiştik.”

İsrâ'il oğulları Tih çölünde susuz kalmışlardı. Hazret-i Mûsâ (aleyhi’s-selâm) onlara su vermesi için Allah'a dua etti. Bunun üzerine kendisine, “Asan ile taşa vur!” denildi. “taş” kelimesinin başında yer alan (........) harf-i ta'rîfi (belirtme takısı) “ahd” ifade eder. Bununla bilinen (malum) bir taşa işaret olunmaktaydı.

Rivâyete göre Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm) bu taşı Tûr dağından almış ve onu beraberinde taşımakta idi. Bu taş kare şeklinde bir taş idi ve dört yönü bulunuyordu ki, her bir yönünden ya da yüzünden üçer pınar olmak üzere on iki pınar fışkınyordu. Yahûdî kabilelerinin her biri için bir pınar düşüyordu. Sayıları altı yüz bin kişi idi. Ordugâh alan yani, konaklama mahalli ise on iki mil tutuyordu.

Ya da kelimenin başmda yer alan (........) harfi cins manasındadır. Dolayısıyla bunun anlamı, “Elindeki asan ile adına taş denen herhangi bir maddeye vur.” olur. İşte bu, delil olma açısından daha doğru ve en büyük bir mu'cize olduğu gerçeğini gösteriyor bir de ilâhî kudretin kemâl derecesine işaret ediyor.

“İşte bunun üzerine taştan derhal on iki pınar fışkırmış,”

(........) Bu kelimenin başında yer alan (........) harfi mahzûf bir kelimeye taallûk etmektedir.

Yani, cümle şöyledir: “Mûsa da taşa vurdu ve ondan oldukça fazla su akmaya başladı.” Veya, “Eğer taşa vurursan taş kesinlikle su fışkırtacak.” takdirindedir. Bu durumda, (........) harfi yani, (........) olarak takdir olunması hâlinde bu, (........) harfi, fasih bir (........) demek olur ki, bu da ancak beliğ olan ifadelerde ve sözlerde kullanılır.

Yani, edip olan kimseler ancak böyle söz söyleyebilirler.

On iki pınarın fışkırması da, İsrâ'il oğulları'nın kabile sayısınca olmuş oluyor. On manasındaki, (........) kelimesi ayrıca, hem esreli olarak, (........) ve hem üstünlü olarak, (........) şeklinde kullanılan bir kelimedir. “pınar” kelimesi burada temyizdir.

“Her kabile de su alacağı pınarı bilmişti.”

(........) kelimesi burada her kabile demektir. “Su alıp içecekleri pınar” demektir.

“Ve onlara demiştik ki: (........) Sakın yeryüzünde bozgunculuk ve taşkınlık çıkarmayın.”

Yani, yeryüzünde anarşi ve huzursuzluk çıkarmayın.

(........) kelimesi, fesâdın da ötesinde fesat; yani, anarşi ve terör estirmeyin, demektir. (........) kelimesi ise te'kit eden bir hâldir.

Yani: “Şu bozgunculuk ve fesat hâlinizi hep sürdürüp durmayın.” Çünkü İsrâ'il oğulları, yani Yahûdîler karakterleri ve yapılan gereği toplumda hep huzursuzluğa, fesâda, anarşiye ve teröre devam edip durmuşlardır, kötülüklerin membaı hep onlar olmuştur. Bu nokta hiçbir zaman göz ardı olunmamalıdır.

61. Âyetin Tefsiri

Hani bir vakitler siz demiştiniz ki: “Ey Mûsa! Biz bir tek yemek çeşidi ile yetinemeyiz. Bizim için Rabbine dua et de bize yeryüzünün yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın.” Mûsa da: “Daha iyi olmayan bu şeyleri çok daha üstün olan şeylere mi tercih edip değiştirmek istiyorsunuz? O hâlde çıkın herhangi bir şehre gidin. Çünkü sizin için istedikleriniz orada var.” demişti. Artık bu olaydan sonra üzerlerine zillet (aşağılık) ve yoksulluk damgası vurulmuştu. Allah'ın gazâbına uğradılar. Bu durum, Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerinden ve haksız yere peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi. Yine bu durum onların isyan etmelerinden ve hadlerini aşmalarından dolayı idi.

“Hani bir vakitler siz demiştiniz ki: (........)” Söz konusu yemek çeşidi, İsrâ'il oğulları'na Tih çölünde verilen kudret helvası ile bıldırcın etidir. Burada iki çeşit yemek verildiği hâlde, Yahûdîlerin, “bir tek yemek çeşidi” ifadesini kullanmalarının sebebi, değişmeyen ve hep aynı olan yemek çeşidi anlatmak istemelerindir. Nitekim bir kimsenin sofrasına değişik türlerden olmak kaydıyla yemek çeşitleri konsa ve her gün aynen o değişik türler değişmeksizin sofraya konulsa bu durumda, “Filân kimse sadece bir çeşit veya tek çeşit yemek yiyor. “denir. Halbuki çeşitle yemekler bulunduğa hâlde bu çeşit hep aynı olduğundan böyle denmektedir. Dolayısıyla tek çeşitten maksat yemek çeşitlerinde herhangi bir değişikliğin ve farklıliğin olmamasıdır. Kaldı ki, bu iki yiyecek türü, lezzetine ve zevkine düşkün zengin (ileri gelen) kesiminin yiyeceği türündendir. Halbuki Yahûdîler kendileri ziraatçıydılar, tarımla uğraşırlardı ve dolayısıyla burada alıştıkları ve aşınası bulundukları sebzelerden, danelerden ve benzeri şeylerden istiyorlardı.

“Bizim için Rabbine dua et de...” Rabbinden iste ve ona: “Bizim için çıkar. “de.

“Bize yeryüzünün yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden,... çıkarsın.” Bizim için meydana getirsin, icat etsin., kısaca yerin bitirdiği yeşilliklerden. Bunlardan kasıt sebzelerin ve yeşilliklerin temizi ve güzeli olan nanesinden, kerevizinden, pırasasından ve benzeri insanlar tarafından yenen türden şeylerden çıkarsın.

“hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın.” Âyette geçen, (........) kelimesi hıyar (salatalık ya da acur), demektir. (........) kelimesi de buğday veya sarımsak demektir. Çünkü İbn Mesud'un kırâatine göre bu kelime, (........) şeklindedir.

“Mûsa da: “

Burada, (........) çok daha basit ve daha önemsiz, miktarca daha az olan demektir. (........) ise daha iyi, daha değerli ve üstün anlamındadır.

“(........) demişti.”

Yani öyle ise artık Tih çölünden inin, çıkın. Çünkü sizin bu istedikleriniz Tih çölünde bulunmaz, ancak şehirlerde bulunur.

Tih Çölü: Beyt-i Makdis (Kudüsallallahü aleyhi ve sellem) ile Kınnesrin arasındaki alana denir ki, bunun alan, 12 x 8 Fersahlık bir alarıdır. Ya da burası, Fir'avun'un beldesi Mısır'dır. (........) kelimesi iki sebepten ötürü munsarif bir kelimedir, yani cer ve tenvîn kabul eder. Bunlardan biri tenislik, yani müennes oluş ve ikincisi de bununla “ülke” murat olunması sebebiyle ma'rifeliktir. Yahut da, kelimenin ortasının tıpkı Nûh ve Lût kelimeleri gibi sakin olması bakımından munsariftir. Nitekim Nûh ve Lût kelimeleri ya da isimlerinde hem ucmelik (Arapça olmama) ve hem de ma'rifelik vardır.

(........) ibâresini şu şekilde, (........) olarak okumuşlardır. Nitekim, bu şekilde (........) harfinden önce sakin bir (........) harfi olan tüm kelimeler de bu iki imâma göre böyle okunurlar. Kırâat imâmlarından Ebû Amr ise bu kelimeyi esreli olarak, (........) şeklinde okumuştur.

Yani, hem (........) harfini ve hem de (........) harfini esreli okumuştur. Bu imâmların dışındaki imâmlar ise, âyette görüldüğü gibi, (........) harfinin kesresi ve (........) harfinin de zammesiyle okumuşlardır.

“Allah'ın gazâbına uğradılar.” Nitekim, birinin diğerini yerine eşitlikleri sebebiyle öldürülmesine, (........) denir ki bu, “Filân kimse falarıcanın yerine haklı olarak gitti, gazâbına uğradı.” demektir. Dolayısıyla âyet ele alındığında bu, “Onların hepsi Allah’ın gazâbım hak ettiler. “demektir.

Kisâî de bu kelimeyi, “Allah’ın gazâbıyla döndüler.” manasında olmak üzere, (........) olarak okumuştur.

“Bu durum (yani zillet ve yoksulluk damgasının vurulması, Allah'ın gazâbına uğramaları) Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerinden ve haksız yere peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi.”

Kırâat imâmlarından Nâfî, (........) kelimesini, hemze harfiyle olmak üzere, aslına binaen, (........) diye okumuştur.

Yani, onların küfürleri (inkârları) ve peygamberleri öldürmeleri yüzünden... Çünkü; Yahûdîler, Şa'ya, Zekeriya ve Yahya peygamberleri (Allah'ın salat ve selâmı üzerlerine olsun) öldürmüşlerdi.

(........) kelimesi, (........) kelimesinden türemedir. Çünkü, peygamber olan zât, Allah'tan haber vermektedir. Bu (........) kelimesi, (........) vezninde olup, (........) ve (........) manalarınadır.

Yani, “münbi” Allah'tan haber veren, demek olup, “münbe” de, Allah'ın vahiy yoluyla kendisine haber verdiği kimse demektir.

Ya da bu kelime, “neba “kelimesinden alınmadır ki bu da, yükseldi, yüksek oldu anlamlarına gelir. “nübüvvet” de yüksek yer demektir.

Nitekim, peygamberleri de öldürmeleri haksız yeredir. Eğer gerçekten Yahûdîler adil davransalardı, dolayısıyla kendilerince öldürme nedenlerinden hiçbir şeyden söz edilmezdi. (........) ifadesi, (........) fiilinin zamîrinden hâl olarak mahallen mensûbtur.

Yani “Haksız yere onları öldürdükleri hâlde “demektir.

“Yine bu durum onların isyan etmelerinden ve hadlerini asmalarından dolayı idi.”

Âyetin bu kısmında yer alan, (........) kelimesi işaret ismi olarak tekrarlanmıştır ve sonrasındaki duruma işaret etmektedir. Bütün başlarına gelen şeyler, türlü türlü isyan yollarına başvurmaları, ma'siyet işlemelerindendir. Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve bir de peygamberleri öldürmeleri yanında, bunlarla da yetinmeyip hadlerini de hemen her aşamada ve konuda aşmışlardır.

Bir tefsire göre bu, hadlerini aşma meselesi, kendileri için yasak olan “Cumartesi günü yasağına” uymamalarıdır. Nitekim, (........) kelimesiyle Yahûdîlerin Allah'ı inkâr işi ile peygamberleri öldürme fiiline de işaret olunmuş olması da câizdir. Bunlar da yine onların isyanlarının ve haddi aşmalarının sebebi olabilir. Çünkü onlar bu işlere tümüyle kendilerini kaptırmışlar, giderek aşırılıkta işi taşkınlığa ve anarşiye, teröre vardırmışlardır. Nihayet kalpleri kararmış, bu kalp kararmasının doğal bir sonucu olarak da Allah'ın âyetlerini mu'cizeleri red ve inkâr etmişler, peygamberleri de öldürmüşlerdir. Yahut da; işte bu isyanları yanında bir de inkârları ve peygamberleri öldürüşleri, diye de tefsirlerıımştır.

62. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz îman edenlerle Yahûdîlerden, Hırıstiyanlardan ve Sâbiîlerden kim Allah'a, âhiret gününe (Muhammed aleyhisselâmın şerî'atına tâbi olarak) gerçekten îman eder ve sâlih amel işlerlerse, artık onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi aynı zamanda onlar için üzülecek bir şey de yoktur.

“Şüphesiz -kalpleri onaylamaksızın dilleriyle ki, bunlar münâfıklardır- îman edenlerle” “Yahûdîlerden - Yahûdîleşenlerden, Yahûdîlik dinine girenlerden - Hırıstiyanlardan,” “Sâbiîlerden ...”

Şimdi Yahûdîlerden başlayarak anlatalım, Bu kelime, kök itibariyle, (........) Nasâra'dır. Bu da “Nasran” kelimesinin çoğuludur. Tıpkı “Nedman ve Nedâma” kelimeleri gibi. Meselâ, (........) gibi. (........) kelimesindeki (........) harfi mübalağa (aşırılık) bildirmek içindir. Tıpkı, (........) kelimesindeki gibi.

Hırıstiyanlara (........) adının verilmesi, Hazret-i Mesih Îsa'ya yardım ettiklerindendir.

(........) ise tanınmış bir dini bırakıp başka bir dine geçen demektir. Bu ise kök itibariyle, (........) den alınmadır ye dinden çıkmak manasına gelir. Bunlar, Yahûdîlik ve Hıristiyanlık dinini bırakıp meleklere tapan bir toplumdurlar. Diğer bir tefsire göre bunlar Zebûr'a îman eden bir toplumdurlar.

(........) onlar için Rableri katında (âhirette) ecirleri (sevapları) vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi aynı zamanda onlar için üzülecek bir şey de yoktur.”

Eğer, (........) ibâresini mübteda olarak değerlendirirsen haberi de, (........) ibâresi olur. Bu durumda da mahallen merfû' olmuş olur. Eğer bunu, (........) edatının isminden ve ma'tûfu aleyhlerinden bedel olarak değerlendirirsen bu durumda mahallen mensûb olur. Haberi ise, birinci duruma göre cümle olduğu gibi haberdir.

Yani, (........) haberdir. Eğer bedel olarak kabul edersen, (........) haberdir. (........) deki (........) harfi ise, (........) edatının şart manası içermesindendir.

63. Âyetin Tefsiri

Ey İsrâ'il oğulları! Hatırlayın ki, sizden Tevrât ile amel etmek üzere kesin söz almış ve Tûr dağmı da üzerinize kaldırmıştık. Ve size demiştik ki: “Tevrât'taki emrettiğimiz hükümlere sıkıca tutunun ve içindekilerini hatırlayın ki, takvaya eresiniz.”

“Ey İsrâ'il oğulları/ Hatırlayın ki, sizden Tevrât ile amel etmek üzere kesin söz almış ve Tûr dağını da üzerinize kaldırmıştık.” Tevrât'ı ve içindekilerini kabul etmeniz için, siz bunları kabul edip söz verene kadar, Tûr dağını da üzerinize kaldırmış ve siz de kabul edip kesin söz vermiştiniz.

Bu olay Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm) Tûr dağından onların yanına levhalarla dönüp, onlar da levhalarda yer alan hükümlerin, şartların oldukça ağır hükümler ve şartlar içerdiğini, kendilerince bunun altından kalkılamayacağını düşünmüşler ve Tevrât levhalarındaki hükümleri kendilerin için ağır bulmuşlardı. Bunun içinde Tevrât levhalarında yer alan hükümleri ve şartları kabul ermekten kaçındılar. İşte bunun üzerine yüce Allah hemen Hazret-i Cebrâîl (aleyhi’s-selâm)’e Tûr dağını yerinden söküp kaldırması emrini verdi. Cebrâîl de hemen dağı kaldırdı ve üzerlerinde bir gölgelik-şemsiye misali bekletti. Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm) da Tevrât levhalarını kabul etmeyen kavmine, “Ya bunları kabul edersiniz veya bu dağ üzerinize atılacaktır.” dedi. Nihayet kabul ettiler. Onlara

Dedik ki:

“Tevrât'a emrettiğimiz hükümlere sıkıca tutunun.” Tevrât'a ciddiyetle ve gayretle sanlın, gerekeni yerine getirin.

“Ve içindekilerini hatırlayın ki takvaya eresiniz.” Kitap'ta yani Tevrât'a yer alan hükümleri iyice muhafaza edin, içindekileri okuyun, okutun ve eğitimini yaptırın, sakın unutmayın ve o hükümlerden gâfil yaşamayın, gafletinizi sürdürmeyin. Böyle yapmanız hâlinde sizin gereğince Allah'ın hükümlerine bağlı kalanlardan olmanız umut edilir.

64. Âyetin Tefsiri

Fakat bundan sonra siz verdiğiniz sözden tekrar döndünüz. Eğer Allah'ın lütfü ve merhameti üzerinizde olmasaydı, mutlaka hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.

“Fakat bundan sonra sîz verdiğiniz sözden tekrar döndünüz.”

Yani, kesin sözünüzden ve sözünüzde duracağınıza dair verdiğiniz güvenceden, hepsinden vazgeçtiniz, yüz çevirdiniz.

“Eğer -azâbınızı ertelemekle veya tevbenizi kabul buyurmakla- Allah’ın lütfü ve merhameti üzerinizde olmasaydı...” “mutlaka hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.” azap görerek helâk olanlardan olurdunuz.

65. Âyetin Tefsiri

İçinizden Cumartesi günü yasağını hiçe sayıp haddi aşanları muhakkak bilip tanımışsınızdır. İşte biz onlara: “Aşağılık maymunlar olun!” demiştik.

“İçinizden Cumartesi günü yasağını hiçe sayıp haddi asanları muhakkak bilip tanımışsınızdır.”

Âyetteki (........) fiili, tek mef'ûl alabilen, bu manada müteaddi (geçişli) bir kelimedir. (........) kelimesi mastar bir kelimedir. Nitekim, Yahûdîlerin Cumartesi gününe tazim ve saygıda bulunmalarına (........) denir. Ancak Yahûdîler o günü hep ibâdet etmek, o güne tazim etmekle görevli iken, kendilerine böyle bir sınır yol çizilmişken onlar hadlerini aştılar, yasağı çiğnediler ve gidip o günde avlanmakla meşgul oldular. Halbuki Allah tarafından o gün avlanmaları yasaklanmıştı.

Daha sonra Allah kendilerini imtihan etti. Bu suretle denizden Cumartesi dışında hiçbir balık çıkmaz oldu. Sadece Cumartesi günleri ortaya çıkıp başlarını (kendilerini) gösteriyorlardı, yani su yüzünü kaplıyorlardı. Cumartesi günü dışındaki günlerde ise böyle toplarııp gemliyorlardı, dağılıp gidiyorlardı. İşte bunun üzerine bir hileye başvurdular, denizin kenarında havuzcuklar yaptılar, bu havuzlara da denizden yollar açarak balıkların böylece havuzlara, yani tuzağa düşmesine başvurdular. Böylece kanallar yoluyla gelip havuzlara doluşan balıkların tekrar dönmemeleri : için kanalların ağızlarını kapatıp, Pazar günü de gelip hazır tuzağa düşmüş balıkları yakalıyorlardı. Güya böylece Cumartesi günü avlanmamış oluyorlardı. Halbuki bu bir hile idi ve balıkları böyle havuzlarda hapsederek ertesi günü gelip hazır ve kaçma imkanı olmayan baliği avlamaları haddi aşmak oluyordu. Yasağı çiğnemekti.

“İşte biz onlara: (........) demiştik.” Biz sizi aşağılanmış maymunlar kıldık.

Âyetteki, (........) cümlesi, (........) fiilinin haberidir.

Yani, maymunlaşma ile aşağılanmak hakaret görme özelliklerini de taşıyarak maymunlasın. Çünkü bu, aşağılanmak ve atılmak, değerden düşürülmek manalarınadır.

66. Âyetin Tefsiri

İşte biz bu maymuna dönüşme olayını bizzat o dönemde yaşayıp görenlere, bir de onlardan sonra geleceklere bir ibret ve takva sahiplerine de bir öğüt kıldık.

“İşte biz, bu maymuna dönüşme -mesh- olayını bizzat o dönemde yaşayıp görenlere -öncekilere- bir de onlardan sonra gelenlere -sonraki çağlarda gelecek olanlara ders çıkarıları ve kendilerine de bir pay çıkaracak olanlara bir— ibret ve emir ve yasaklara bağlı takva sahiplerine de bir öğüt olsun istedik.”

Bilindiği gibi Yahûdîlerin maymuna dönüştürülmeleri, yani meshi daha önce geçen kavimlerin de kitaplarında söz edilmiş bir olaydır. Onlar bundan ders aldılar veya almalıydılar. Dolayısıyla onlardan sonra gelen ve kendilerine bu bilgiler ulaşacak olanlar da ders alsınlar ve ibret çıkarsınlar diyedir.

Öğüt alacak olan muttakiler ise, Yahûdî kavminin arasında olan ve kötü yoldakileri doğruya yöneltmeye çalışan sâlih kimselerdir veya bu manada takva sâhibi olan herkestir.

67. Âyetin Tefsiri

Bir vakitler Mûsa kavmine: “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor.” demişti de kavmi ona: “Sen bizimle alay mı ediyorsun?” karşılığını vermişlerdi. Mûsa da: “Alay eden câhillerden olmaktan Allah'a sığınırım.” demişti.

“Bir vakitler Mûsa kavmine: (........) demişti de...”

Âyetteki, (........) ifadesi, “Hatırlayın ki, Mûsa kavmine şöyle demişti ...” Anlamında olup daha önce geçen,

“Ey İsrâ'il oğulları! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın.” Bakara, 40. âyeti üzerine ma'tûftur.

Yani, Rabbimiz bütün bu ifadelerle; “Şu olayı hatırlayın, Mûsa'ya dediği şu meseleyi hatırlayın... “gibi bu manada geçen her olayı ve ânını hatırlatmak istiyor.

Yani; “Benim size olan nimetlerimi hatırlayın, sizi kurtardığımız vakti bir hatırlayın, denizi yollara ayırıp sizi boğulmaktan vs. den kurtardığımızı hatırlayın ve yine size verdiğim nimetleri hatırlayın, Mûsa'nın Rabbinden kavmi için su istediğini hatırlayın... Kısaca şunları ve şunları hatırlayın.” buyururken, tâ;

“Bir zamanlar Rabbi, İbrâhîm'i birtakım kelimelerle sınadığını da hatırlayın.” Bakara, 124. kavline gelinceye kadar hep bu manada uyarılarda ve hatırlatmalarda bulunuyor.

Tefsîr âlimlerine göre kıssanın baş tarafı tilâvet (okuma) açısından sonraya bırakılmıştır, ki bu da birazdan gelecek olan:

“Yine hatırlayın ki, hani siz bir kişi öldürmüştünüz de, hemen bunun ardından öldürenini kim olduğu hakkında aranızda tartışıp suçu birbirinizin üzerine atmıştınız.” Bakara, 72. âyetidir.

İşte bu âyette sözü edilen maktûl (yani öldürülen kişi), Âmîl adında oldukça varlıklı bir Yahûdîdir. Bunun malına mirasçıları olarak sahip olmak için amcasının oğulları tarafından öldürülür. Ancak kendilerini kurtarmak için öldürdükleri amcalarının oğlunun cesedini başka bir şehrin girişine bırakırlar. Sonra da gelip o şehir halkından amcalarının oğlunun diyetini istemeye kalkıştılar. Bunun üzerine Rabbimiz onlardan bir inek kesmelerini ve öldürülen kimsenin dirilmesi için de boğazladıkları bu ineğin herhangi bir parçasıyla ona vurmalarını, böylece ölenin dirilip kâtilini haber vereceğini emreder.

“Kavmi ona: (........) karşılığını vermişti.” Sen bizi alay edilecek kimselerin yerinde mi görüyorsun? Ya da alay edilecek insanlar olarak mı görüyorsun? Veya bizim alay edilecek bir yanımız mı var? Çünkü, (........) kelimesi, aşırı alay etmek, kişiyle haddinden fazla eğlenmek, demektir.

Kırâat imâmlarından Hamza, (........) kelimesini, (........) ve (........) harflerinin sükûnu ile, (........) şeklinde okumuştur. Hafs ise, âyette geçen şekliyle yani (........) ve (........) harflerinin zammesi, (........) harfinin de fethasıyla okumuştur. Bu iki imâmın dışında kalan imâmlar ise teşkil ve hemze ile okumuşlardır.

Yani (........) harfini zammesi ve (........) nin de fethasıyla, (........) şeklinde kırâat etmişlerdir.

“Mûsa da: (........) demişti.” Çünkü; bu alay edenler gibi alay edip eğlenmek cehaletin, bilgisizliğin ve kendini bilmezliğin eseridir. Aslında burada Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm) kavmine karşı tarizde bulunuyor ve şöyle diyor:

“Aslında beni, alay eden olarak değerlendirmekle siz kendiniz câhilliğinizi ortaya koydunuz, câhil sizlersiniz.”

68. Âyetin Tefsiri

İşte bunun üzerine kavmi Mûsa'ya: “Öyle ise bizim için Rabbine dua et ki, onun ne özellikte bir inek olduğunu bize açıklasın.” dediler. Mûsa da “Allah buyuruyor ki: (........)” dedi.

“İşte bunun üzerine kavmi Mûsa'ya: (........) dediler.” Kesilmesi istenen ineğin durumu ve özelliğinden soruluyor. Çünkü onlar sözü edilen ineğin mahiyetini biliyorlardı. Gerçi Arapçada, (........) kelimesi her ne kadar “cins” ifade eden şeyler için ve (........) de “vasıf (nitelik) ifade edenler için kullanılan kelimeler ise de, ancak bazen, (........) edatı, (........) yerine kullanılabilmektedir. Bu ise onlar, ölü bir sığırın herhangi bir parçasıyla bir ölüye vurmalarıyla dirilme olayına şaşkınlık göstermelerini belirtiyor. İşte bu durumdaki hayret ve şaşkınlık uyandıran ineğin niteliğini sorup öğrenmek istiyorlardı.

Âyette geçen, (........) mübteda ve haberdir.

“Mûsa da, Allah buyuruyor ki: (........)”

Yani fazlaca yaşlı, son demlerini yaşayan biri değil.

(........) kelimesi kullanıldı. Çünkü, artık ömrünün sonlarına gelmek manasındadır. (........) kelimesinin merfû' oluşu ise, (........) kelimesinin sıfatı olmasındandır. (........) kelimesi de genç ve körpe demektir. Bu da bir öncekine ma'tûftur.

“Ancak ikisi arası bir inek.”

Yani yaşlı ile körpe arası yaşta bir inek.

Âyette, (........) buyuruldu ve fakat, (........) buyuralmadı. Kaldı ki, (........) kelimesi iki ve daha çok şey manasında olmayı gerektiren bir kelimedir. Çünkü, Allah (celle celâlühü) bununla sözü edilen özelliktekiler arasında herhangi birini murat etmiştir. Nitekim, bu hüküm konusunda zamîr işaret ismi yerine geçmiştir. Ebû Ubeyde Mamer b. Müsenna (120-209/737-824) diyor ki, Ebû Muhammed Rube el-Accac’a şöyle dedim:

O kısrakların rengi siyah ve beyaz çizgilidir

Sanki derisinde (üzerinde) gri renkte çizgiler var gibi

Eğer bu şiirde yer alan, (........) kelimesi vurgulanmak istenirse, bu takdirde (........) diye tekil zamîri söylenir. Fakat bunu değil de söz konusu “siyah ve beyaz renkleri” yani; (........) ve (........) kelimeleri vurgulanmak istenirse bu takdirde de, (........) olarak zamîr tesniye yapılır.

Yani buyuruyor ki; Ben şu özellikteki gibi birini murat ettim.

“Ö hâlde size emredileni derhal yerine getirin, dedi.” Emr olunduğunuz şeyi. Bu, kendisiyle emr olunduğunuz şey, manasındadır. Yahut da, “size emretti'“nin manası, emr olunduğunuz veya memur kılındığınız şey, anlamındadır.

Yani mef'ûl olan bir şeyi mastar olarak isimlendirmedir. Meselâ: “Darbu'l-emir” denir ki bu emirin kendisiyle adam dövdürdüğü manasındadır.

Yani, emirin maşası gibi.

69. Âyetin Tefsiri

Kavmi bu defa şöyle dedi: “Rabbine bizim için dua et de bize o ineğin rengini de açıklasın.” Mûsa da dedi ki; “Allah şöyle buyuruyor: (........)”

“Kavmi bu defa şöyle dedi: “

Burada (........) harfi sora edatıdır ve mahallen merfûdur. Bunun takdiri şöyledir.

“Rabbine bizim adımıza dua et de, o ineğin rengi ne türden bir renktir, bize açıklasın? “

“Mûsa da dedi ki; Allah şöyle buyuruyor: “

Âyette geçen (........) ya da (........) kelimesi, hâli, saf, canlı ve parlak manalarına gelir. Burada sapsarı, katışıksız, capcanlı bir sarı, demektir. Nitekim te'kit anlamında, (........) denir ki; sapsarı, göz alıcı canlı bir sarı demektir. Dolayısıyla bu (........) kelimesi, (........) yani san anlamındaki bu kelimeyi daha da pekiştirmek için getirilmiştir. Ancak bu kelime renk anlamındaki (........) kelimesinden haber değildir. Ancak bunu burada (........) kelimesini merfû' kılması, tıpkı failin merfû' olması gibi bir durumdur. Kaldı ki, (........) ile (........)arasında da herhangi bir fark yoktur. Burada renkten söz edilmiş olması te'kit noktasından yararlıdır. Çünkü rengin, burada bir şeye ad olma durumudur ki, bu da burada, “Sarı” rengine ad olmasıdır.

Âdeta şöyle denir gibi: “Sarıliğina gelince, sapsarı...” Tıpkı şu ifade gibi:

“Elinden geleni yaptı, olaya dört elle sarıldı. “gibi.

“-Güzelliği sebebiyle-bakanların içini açar.”

Sürûr: Bir menfaatin, iyi bir şeyin olması veya olacağı kesin olması sebebiyle kalpte oluşan mutluluk, lezzet ve haz.

Nitekim Hazret-i Ali (radıyallahü anh) den rivâyete göre bu âyetin, “Bakanların içini açar.” ifadesine bakarak demiştir ki: “Kim sarı bir takunya (ayakkabı) giyerse gayret ve himmeti azalır.”

70. Âyetin Tefsiri

Kavmi bu sefer de şöyle dedi: “Bizim için Rabbine dua et, onun asıl özelliği nedir? Nasıl bir inek olduğunu bize açıklasın. Çünkü sığırlar hep birbirlerine benziyor (biz işin içinden çıkamıyoruz). Ancak Allah dilerse biz emrolunanı yerine getirme yolunu buluruz.”

“Kavmi bu sefer de şöyle dedi: (........)” Burada yine ineğin ne tür özelliklere sahip olduğuna ilişkin soru tekrar ediliyor ve niteliklerini ne olduğu soruluyor. İneğin daha belirgin mahiyette farklı başka ne gibi özellikleri var, onların açıklanmasını istiyorlar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) den rivâyete göre şöyle buyurmuş:

“Eğer sıradan herhangi bir ineği bulup getirselerdi ve onu da hemen kesmiş obalardı, bu onlar için yeterli olacaktı. Ancak onlar işi zorlaştırdılar (yokuşa sürdüler). Allah da bunun üzerine işlerini daha da zorlaştırdı.” Bezzâr rivâyet etmiştir. Bk. Keşfü'l-Esrâr, 2188. Ayrıca İbn Ebi Hatim ve İbn Merduye rivâyet etmişlerdir. Bk. El-Dürrü'l-Mensur, 1/189.

Çünkü fazla incelemeye kalkışmak iyi değildir. Kısaca fazla merak işe yaramaz. Fazlaca ileri giderek ince eleyip sık dokumamak gerekir.

“Çünkü, sığırlar hep birbirine benziyor, biz isin içinden çıkamıyoruz.” Çünkü san renkte ve orta yaşta olan bir hayli inek vardır, hepsi de birbirlerine bu manada benzerlik gösteriyorlar, dolayısıyla işin içinden çıkamıyoruz.

“Ancak Allah dilerse bize emrolunanı yerine getirme yolunu buluruz.,'

Yani bizden kesmemiz istenen ineği bulabiliriz veya kâtilin durumu ile alâkalı bizce gizli kalan noktaları ortaya çıkarabiliriz.

(........) cümlesi burada (........) edatının ismi ile haberi arasında yer almış olan bir parantez (mu'terize) cümlesidir. Nitekim bir hadiste şöyle buyuruluyor:

“Eğer “Allah dilerse” cümlesini / istisnasını kullanmamış olsalardı, bu olay ta kıyamete kadar onlara açıklanmayacaktı.” Bk. İbn Cerir, Tefsîr: 1/189.

71. Âyetin Tefsiri

Mûsa dedi ki; Allah şöyle buyuruyor: “O inek henüz boyunduruk altına alınmamış, toprak sürmemiş ve ekin de sulamamış, başıboş dolaşan (salma), renginde de hiç alacası bulunmayan bir inektir.” Kavmi: “İşte tam şimdi ineğin gerçek özelliklerini anlattın (bildirdin)” dediler. Derhal o ineği bulup kestiler; ama neredeyse kesmeyeceklerdi.

“Mûsa dedi ki, Allah şöyle buyuruyor: (........)”

Burada, (........) kelimesi ya da harfi, (........) kelimesinin sıfatı olup, (........) manasındadır. Bu da, tarlaya koşulmamış ve toprak sürüp kaldırmamış, demektir.

“Ve ekin sulamamış,”

Yani ekin sulamak için koşulmamış bir inek.

Âyetteki ilk, (........) harfi nâfiyedir. İkincisi de, birinciyi te'kit ve takviye için gelen zâid bir (........) dır. Çünkü mana şöyledir:

“O inek ne toprak sürüp kaldırmış, ne de toprak (tarla) sulamasında kullanılmıştır.”

Âyette geçen her iki fiil de, (........) kelimesinin sıfatıdırlar. Sanki, “ne tarla sürmek ve ne de toprak sulamak için koşulmuş bir inek” anlamında gibidir.

“Başıboş dolaşan (salma)...” Üzerinde herhangi bir kusuru olmadığı gibi, çalıştırıldığına dair de üzerinde herhangi bir iz ve emare yoktur.

“Renginde hiçbir- alacası bulunmayan bir inektir.” Öyle ki; üzerinde san rengin dışında bir başka renkten en ufak bir emare, parça dahi yoktur. O öyle bir inektir ki; boynuz ve tırnaklarına varana kadar tamamen sapsarı bir inektir.

(........) kelimesi esasen mastar bir kelimedir. Bu kelime türevleriyle beraber, bir renge başka bir rengin ya da lekenin karışması anlamına gelir.

“Kavmi: (........), dedi.”

Yani; aradığımız gerçek ineğin özelliklerini şimdi bildirmiş oldun. Artık onun özellikleri hakkında herhangi bir zorluk kalmadı, dediler.

Kırâat imâmlarından Ebû Amr, (........) kelimesini hemzesiz olarak, (........) harfiyle, (........) şeklinde okumuştur.

“Derhal o ineği bulup kestiler.” İstenilen tüm özelliklere sahip olan ineği buldular vé hemen onu kestiler.

“Ama neredeyse kesmeyeceklerdi.” Fiyatını çok fazla bulmalarından dolayı veya kâtilin ortaya çıkması durumunda rezil olmaları endişesiyle az kalsın kesmeyeceklerdi.

Anlatıldığına göre İsrâ'il oğulları içinde sâlih ve yaşlı bir adam varmış. Bunun da bir buzağısı varmış. Adam bu buzağısını götürüp oldukça bol otlağı bulunan, yeşil bir alana, ormanlık alanına bırakıp salıverir ve şöyle dua eder.

“Allah'ım! Benim henüz küçük yaşta olan oğlum büyüyene kadar bu buzağıyı sana emanet ediyorum, korumanı dılıyorum.”

Bu çocuk ana ve babasına karşı itaatkâr idi. Derken buzağı büyüdü, genç bir inek oldu. İnekler içinde en güzeli ve en semiz olanıydı. Gidip yetim çocuk ve annesiyle pazarlığa tutuştular. Nihayet onu, tulumunun dolusu altın vererek satın aldılar. Halbuki o dönemde bir sığır, üç dinara satın alınabiliyordu.

Tam kırk yıl istenen özelliklere sahip ineği arayıp durdular.

Bu beyan ya da açıklama bir bakıma mutlak olanı kayıt altına almak (mukayyet) kılmak kabilinden olup, bu da neshedilmiştir. Çünkü fiil gerçekleşmeden önce nesh câizdir. Nitekim, biz Ehl-i sünnet'e göre temekkünden (yani olay gerçekleşmeden) önce nesh olayı itikattandır, câizdir ve fakat Mu'tezile'ye göre değildir.

72. Âyetin Tefsiri

Yine hatırlayın, hani siz bir kişi öldürmüştünüz de, ancak hemen bunun ardından öldürenin kim olduğu hakkında aranızda tartışıp suçu birbirinizin üzerine atıyordunuz. Halbuki sizin gizlemekte olduğunuz şeyi Allah meydana çıkaracaktı.

“Yine hatırlayın, hani siz bir kişi öldürmüştünüz de,...”

Yine burada da, (........) fiili takdir olunmuştur. Âyette hitabın çoğul olarak yer alması, öldürme olayının onların içinde meydana gelmesindendir.

“Ancak hemen bunun ardından öldürenin kim olduğu hakkında aranızda tartışıp suçu birbirinizin üzerine atmıştınız.” ihtilafa düşmüştünüz, onun hakkında birbirinizle çekişip durmuştunuz. Çünkü, birbirlerinizi suçluyordunuz.

Yani kendinizi başkalannı suçlayarak savunuyordunuz. Ya da bizzat tarh (atma) kelimesi bizatihi defetmek, önlemek manasınadır.

Bu kelimesinin aslı, (........) idi. Daha sonra bunun hafifletilmesi yoluna gidildi. Harfin kelimenin bünyesinde yer alan, (........) harfinin cinsinden olması için (........) harfi (........) harfine dönüştürüldü. Çünkü kelimenin “Feal fiili” yani ilk harfi (........) harfidir. Bu sayede idgam, yani harfleri birbirine katına imkanı olsun istendi. Sonra da (........) harfini sakin kıldılar. Çünkü idgamın şartı ilk harfin sakin olmasıdır, sakin ile yani harekesiz harf ile ya da sessiz ile başlamak mümkün değildir. Bunun mümkün olabilmesi için de başına bir vasl hemzesi getirdiler.

Kırâat imâmlarından Ebû Amr bu kelimeyi (........) siz olarak, (........) tarzında okumuşlardır.

“Halbuki sizin gizlemekte olduğunuz şeyi Allah meydana çıkaracaktı.” Öldürme işini zaten hiçbir şüphe kalmayacak şekilde yüce Allah ortaya çıkaracaktı. Onu öyle gizi bir hâlde bırakmayacaktı.

Burada, (........) ibâresini mahallen mensûb kılmıştır. Bu da öldürme işini ileriye dönük, yani gelecekle ilgili olayı tartışıp birbirlerinin üzerine atmayı geleceğe dönük hikâye ettiğinden câizdir. Buradaki itirazın sebebi, ism-i fâil olan yukandaki (........) kelimesinin, fiilin görevini yapabilmesi için yani amel etmesi için cümlenin hâl veya istikbal manasını içermesi yani ya şimdiki zamanı veya geleceği ifade edebilmesi gerekir. Halbuki bu olay geçmişte olup bittiğine göre burada ism-i fâil olan (ve gelecek anlamı taşıyan) söz konusu kelime nasıl kullanılabilir sorusu gündeme gelmektedir.

Yani, burada bu kelimenin kullanılmaması lâzım ne dersin, denebilir.

Bunun cevabı şöyle olmaktadır: Bu kelime burada kullanılabilir. Çünkü, geçmiş bir olayı hikâye etmekle birlikte o zamana göre, geleceğe dönük, kâtilin bulunması tartışmasını hikâye etmektedir ve Kur'ân'ın indiği zamana göre her ne kadar olay geçmişte kalmışsa da, dönemin kendisi açısından geleceğe dönük bir olaydır. İşte bu açıdan kelime bu kalıpta kullanılabilir. Burada da böyle olmuştur.

Aslında bu cümle ma'tûf ile ma'tûfun aleyh arasında bir parantez cümlesidir. İşte bu ikisi de, yani ma'tûf ve ma'tûfun aleyh de, bunlardan biri, (........) diye başlayan cümledir. İkincisi de, yani ma'tûfun aleyh de bundan sonra gelen âyettir.

73. Âyetin Tefsiri

İşte bunun üzerine biz de dedik ki: “Kesilen ineğin herhangi bir organıyla öldürülen kimseye vurun.” İşte bu olayda görüldüğü gibi Allah ölüleri bu şekilde diriltir ve aklınızı kullanmanız için de âyetlerini size gösterir.

“İşte bunun üzerine biz de dedik ki: (........)”

Âyetteki (........) kelimesinde yer alan zamîr bir önceki âyette geçen (........) kelimesine işaret eder. Ancak zamîrin müzekker olarak gelmesi, (........) kelimesinin “şahıs “veya “İnsan “olarak tefsir edilmesi sebebiyledir.

Yahut da, “Katil/öldürülen “kimseye râcidir ki, buna daha önceki âyette geçen, (........) cümlesi delâlet etmektedir. “Herhangi bir organıyla “demek, kesilen ineğin herhangi bir organı manasındadır. Bu organ da kimine göre hayvanın dili, kimine göre sağ oyluğu ve kimine göre de kuyruk kemiği idi. Mana ise şöyledir:

“Hemen bir organ ile ölüye vurdular ve o da diriliverdi.”

İbarenin ya da mananın bu noktası âyette yer almamıştır. Çünkü âyetin sonrası böyle bir mananın var olduğunu gösteriyor ki o da şu kısımdır:

“İşte bu olayda görüldüğü gibi Allah ölüleri bu şekilde diriltir.” Rivâyete göre hayvanın organıyla maktûle vurulunca Allah'ın izniyle hemen kalkar ve (amcasının iki oğlunu göstererek) “Beni filân ve filân kimseler öldürdüler.” der ve hemen düşüp ölür. Bunun üzerine derhal o iki amca oğlu yakalanp öldürülür. Artık bundan sonra bir kâtil (öldürdüğü kişiye) mirasçı kılınmamıştır.

“.... Allah ölüleri bu şekilde diriltir.” kavli, ya Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in zamanındaki inkârcılara bir hitaptır ya da, maktûlün dirilmesi sırasında orada hazır bulunanlara bir sesleniş ve dikkat çekmedir. Dolayısıyla, “Onlara: (........)” olur.

“Ve aklınızı kullarıasuuz diye de âyetlerini size gösterir.” Allah, her şeyi yapmaya kâdir olduğuna dair delillerini işte böyle gösterir ki, artık akıllarınızın gereği olarak amel edesiniz. Bu da; bir tek canı yaratmaya kâdir olan Allah, dolayısıyla tüm varlıkları yaratmaya da kâdirdir, yoksa herhangi bir varlığı tahsis söz konusu değildir.

İneğin kesilerek herhangi bir organıyla ölüye vurulup böylece onun dirilmesindeki hikmete gelince (gerçi Allah herhangi bir vasıta söz konusu olmaksızın da onu diriltmeye kâdirdir), bu, bir şeyi isteme esnasında önceden bir şeyler sunmanın iyi ve güzel olduğunu bildirmek ve aynı zamanda kullarına yapacakları şeylerde işi ağırlaştırmamalarını, yokuşa sürmemelerini öğretmek içindir. Yine burada gaye, Allah'ın emirleri söz konusu olduğunda hiç ara vermeksizin derhal onların gereğini yapmayı ve emre bağlılığı da öğretmektir. Bu konuda öyle işi fazla kurcalamamalı, çok soru da sormamalıdır. İşte bu ve benzeri daha nice hikmetler...

Neden başka hayvanlardan değil de, bir ineğin kurban edilmesi istendi? Bununla emrolunmaları, sığırın Yahûdîlerce en makbul ve en değerli bir kurban olarak kabul görmesindendir.

Bir de, burada önce öldürülen kimseden ve sığırın herhangi bir organıyla vurulmasından söz etmesi ve bundan sonra da ineğin kesilme olayını ele alması gerekirdi değil miydi?

Yani:

“Biz de onlara bir inek kesin ve ineğin herhangi bir organıyla ona vurun, dedik. “olmalı değil miydi?

Ancak Yüce Allah burada, İsrâ'il oğullarının işledikleri cinayetlerden her birini tek tek sayarak onları hikâye ediyor ve yaptıklarını yüzlerine yüzlerine vuruyor. Bu iki kıssa, yani ineğin kesilmesi kıssası ile, öldürülen adamımın kıssası her ne kadar birbiriyle bağlarıtılı ise de, ancak durumu İsrâ'il oğullarının başlarına kakmak için ayrı ayrı olarak anlatılması durumu burada söz konusudur.

Bunlardan ilki, alay ve dalga geçme meselesinde konuyu başlarına kakmak ve yüzlerine vurmaktır. Kendilerinden istenen şeylerde derhal Allah'ın emrine uymayı terk etmeleri, yani uymamalarıdır. İşte bu ve benzeri şeyler ilk durumu gösteriyor.

İkincisi de dokunulmaması gereken ve öldürülmesi haram olan bir cana haksız yere kıymaları olayı başlarına kakılıyor ve uyanlıyorlar. Bir de buna bağlı olarak meydana gelen büyük mu'cize! İşte bu bakımdan ineği kesme emri ile alâkalı kıssa, adamın öldürülme kıssasından önce zikredilmiştir.

Eğer bu kıssa yukarıda bahsedildiği şekilde gelseydi bu takdirde bir tek kıssa imiş gibi olurdu. Halbuki burada iki olay anlatılıyor (ele alınıyor). Bu durumda da iki defa uyarılma istendiği, hâlde bu yapılmamış olurdu.

Bir de burada ikinci olaya başladıktan sonra bir ince nükteye uyulmaktadır ki bu da, bağımsız yani yeni bir kıssanın ele alınışıdır. “İneği” açık olarak ismiyle zikrederek değil de buna râci olan zamîr ile ikinci kıssayı birinciye bağlamış olması; yani, (........) ile işaret olunmuş olması da yine bunların iki kıssa olduğunu ve bu iki kıssanın da bir uyan, bir başa kakma olduğunu göstermek ve öğretmek içindir ve bilinsin diyedir.

Yani bu açıdan bakıldığında iki kıssadır ve fakat “İneğe” işaret eden zamîr açısından değerlendirildiğinde ise tek bir kıssadır.

Ayrıca burada şöyle bir tefsir de yapılmıştır: Müşahedeler yoluyla kim kalbini diriltmek istiyorsa, dolayısıyla değişik mücahede, gayret ve çalışmalarla önce nefsini öldürsün.

74. Âyetin Tefsiri

Fakat bundan sonra yine kalpleriniz katılaştı, âdeta taş kesildi. Hatta daha da katı, kaskatı kesildi. Çünkü öyle taşlar var ki, içinden nehirler akar, öyle taşlar da var ki, çatlar da içinden sular fışkırır ve yine öyle taşlar da var ki, Allah korkusundan yukarılardan aşağıya yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.

“Artık bundan sonra yine kalpleriniz katılaştı.” Kalpleri yumuşatan ve incelmesine neden olan bunca olaydan sonra kalplerin katılaşmasını ya da kararmasını sanki imkansız gibi bir durum gözüküyor olsa da yine de olabildiğini gösteriyor. Kalplerin katılılıkla veya kararmakla nitelenmesi, o kalplerin olaylardan ders çıkarmadığı, öğüt almadığı gerçeğine bir örnektir.

“Bundan sonra” ifadesiyle de, öldürülen kimsenin diriltilmesinden sonra veya daha önce tek tek sayıları ve geçen olaylardan sonra anlamınadır.

“Âdeta taş kesildi.” Katılaşmada tıpkı o kalpler taşlaştı, taş kesildi. “Hatta daha da katı, kaskatı kesildi.”

Yani o kalpler katılıkta taşlara da taş çıkartacak hale geldi.

Burada, (........) kelimesi, (........) harfi üzerine ma'tûftur. Bunun takdiri de şöyledir: “Daha da şiddetli katılaşma gibi” Burada muzaf hazfolunmuş (gizlenmiş) ve muzâfun ileyh onun yerine geçmiştir. Veya mana şöyledir:

“Bizzat kalpleri çok daha katıdır.”

Yani “onların(kalplerinin) hallerini tanıyan ve bilenler onları taşa benzetir.”

Yahut da ondan daha katı bir maddeden olduğunu görür. Bu taştan katı olan madde de demirdir. Ya da; “Onları tanıyan onları taşa benzetir. “demektir. Veya: “Onlar taştan da öte katı kesilmişlerdir.” dedi.

Ancak âyette, (........) diye buyurmadı da, (........) diye buyurdu. Çünkü bu kelime bizatihi şiddet manası içerdiğinden ötekisine göre daha yerinde bir ifadedir ve daha fazla katılığı ve kararmayı gösterir. Yine ibârede üstünlük gerektiren zamîrin (ism-i tafdil zamîrinin) terk edilmiş olması da, bir karışma ve benzerlik olmasın diyedir. Meselâ: (........) gibi.

“Çünkü öyle taslar var ki, içinden nehirler akar.” Burada örnek gösterilen taşlarla, kalplerin katılaşmasının taşları da geride bıraktığını bildiriyor.

(........) harfi burada (........) manasında olup nasb mahallindedir ve aynı zamanda, (........) edatının da ismidir. (........) kelimesinin başındaki (........) harfi de te'kit içindir. Tefeccür kelimesi de, çok geniş açılıp fazlaca su akıtmak ya da boşaltmak, demektir.

“Öyle taşlar da var ki, çatlar da içinden sular fışkırır.”

Bu âyette bulunan, (........) kelimesi aslında, (........) dur. Nitekim A'meş de böyle kırâat etmiştir. Kelimedeki (........) harfi, (........) harfine dönüştürülmüş ve sonra da bu ikisi idgam olunmuştur.

Âyetin bu kısmında ise şuna işaret ediliyor: Taşlar içinde öyle taşlar da vardır ki, onlarda büyük ve oldukça geniş yanklar bulunur. İşte kayalann o büyük ve oldukça geniş oyuklarından ya da yanklarından sular fışkınr, kaynar ve akar. O taşlardan (kayalardan) kimisi uzunluğuna boydan boya yarıktır, kimisi de genişliğine ya da enine yanktır. İşte bunlardan da sular akar, fışkırır. Halbuki bu İsrâ'il oğullarının kalplerinde en ufak bir etkilenme bile olmaz.

“Ve yine öyle taşlar da var ki, Allah korkusundan yukardardan aşağıya yuvarlanırlar.” O taşlar dağların yüksek kısımlarından yuvarlarııp gelmek istedikleri yere inerler. Bir tefsire göre taşların Allah'ın emirlerine boyun eğmeleri yani buradaki “Allah korkusundan” ifadesi mecâzî manadadır. Çünkü o taşların orada istediklerini yapmaya engel bir şey yoktur. Zira sorumlu değiller. Halbuki şu Yahûdîlerin kalpleri Allah'ın emrine karşı ne boyun eğer ve ne de Allah'ın emrini yerine getirirler.

Bir diğer tefsire göre burada, “Allah korkusundan” murat şu tefsirun ölçü olarak alınmasına dayanmaktadır:

“Allah o cansız dediğimiz varlıklarda da hayat ve temyiz gücü yaratmıştır. Kaldı ki bir şeyde hayatın ve temyiz gücünün yaratılması için mutlaka onun belli bir bünye üzerinde yaratılması şartı diye bir şey yoktur.”

İşte bu, Ehl-i sünnet açısından böyledir ve şu âyete göredir:

“Eğer biz Kur'ân'ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün.” Haşr,21.

Yani burada, Yahûdîlerin kalplerinin korkmadığını belirtiyor.

“Allah yaptıklarınızdan gâfil (habersiz) değildir.”

Kırâat imâmlarından, İbn Kesîr, (........) fiilini (........) harfiyle, (........) olarak okumuştur. Bu da tehdit içermektedir.

75. Âyetin Tefsiri

Ey mü'minler! Şimdi siz onların (Yahûdîlerin) size îman edip Muhammed'in peygamberliğini doğrulamalarını mı bekliyorsunuz? Halbuki, onlardan öyle bir grup var ki, Allah'ın kelâmını dinlerler de tam olarak anladıktan sonra bile bile onu tahrif edip değiştirirlerdi.

“Ey mü'minler! Şimdi siz Yahûdîlerin size îman edip Muhammed'in peygamberliğini doğrulamalaruıı mı bekliyorsunuz?”

Âyetin başındaki (........) hitabı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile mü'minleredir. (........) yani, davetiniz gereği size îman etmelerini ve size kâtilmalarını mı umut ediyorsunuz, demektir. Tıpkı şu âyetteki ifadeye benze bir ifade:

“İşte bunun üzerine Lût ona îman etti.” Ankebut, 26.

Dolayısıyla “Yahûdîlerin Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) inanacaklarını mı...” demektir.

“Onlardan öyle bir grup var ki -geçmişlerinde içlerinden öyle bir grup çıkmış ki- Allah'ın kelâmını

—Tevrât ı- dmlerler de “tam olarak anladıktan sonra -anlayıp kavradıktan ve akıllarıyla da iyice zaptettikten sonra kendilerinin yalancı ve iftiracı olduklarını da- bile bile -Rasûlüllah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) niteliklerini ve recm ile ilgili âyeti değiştirdikleri gibi- onu tahrif edip değiştirirlerdi.” İşte buna göre mana şöyledir:

“Eğer bu Yahûdîler inkâr eder, küfre girer ve tahrif edip değiştirirlerse, bu konuda deneyimleri var, çünkü geçmişlerinde de bu işi yapmışlardı, bunlar bu manada tescillidirler.”

76. Âyetin Tefsiri

(Yahûdîlerden münâfık olanlar) mü'minlerle karşılaştıkları zaman, “Biz de îman ettik.” derler. Fakat birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise: “Allah'ın, Tevrât'ta size açıkladığı bilgileri, yarın Rabbiniz katında aleyhinizde delil olarak kullanmaları için mi onlara anlatıyorsunuz; bunları hâlâ düşünemiyor musunuz?” diye konuşurlar.

“Yahûdîlerden münâfık olanlar mü'minlerle karşılaştıkları zaman, (........) derler.”

Yani hem münâfık ve hem Yahûdî olanlar veya sadece Yahûdîler, Hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) samimi ve ihlâs sâhibi ashâbıyla karşılaştıklarında, münâfıklar onlara: “Siz hak üzeresiniz ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) de Tevrât'a müjdelenen peygamberdir.” derler.

“Fakat birbirleriyle baş başa kaldıklaruıda ise ... diye konuşurlar.” Ancak içlerinden münâfıklık yapmayanlarla münâfık olan, yani ikiyüzlü davrananlar bir araya geldiklerinde ikiyüzlü hareket etmeyenler ötekileri ayıplarlar, kınayıp azarlarlar ve derler ki:

“Allah'ın, Tevrât'ta -Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in vasıfları konusunda- size açıkladığı bilgileri, ... için mi onlara -Muhammed'in ashâbına haber verip- konuşuyorsunuz?”

“Yarın Rabbiniz katında aleyhinizde delil olarak kullanmaları, için” Rabbinizin, Kitabı Tevrât'ta indirdiklerini aleyhinizde delil olarak kullanmaları için mi...

Yani yarın kıyamette Müslümanların, “Sizin kitabınızda şöyle değil mi?” diye Allah katında delil yapmayacaklar mı, diye kendilerince uyanda bulunurlar. Görmez misin: “O Allah’ın kitabında şöyledir ve Allah katında şöyledir. “İfadeleri aslında aynı anlama gelirler.

Bir tefsire göre ise burada gizli bir izafet yer almaktadır: Bu izafet de: “Sizin Rabbinizin Kitabı katında “demektir. Bir tefsire göre de onlara anlattıklarınız sebebiyle: “Yarın kıyamet gününde Muhammed'in doğruluğuna vakıf olup gerçeği öğrendikten sonra bilerek mi inkâr ettiniz? “diye sizinle tartışmaları ve mücadele etmeleri maksadıyla mı gidip söylüyorsunuz?”

“Bunları hâlâ düşünemiyor musunuz?”

Yani siz bu gerçekleri onların yanında itiraf ediyor ve fakat gidip ona da uymuyorsunuz. Ö hâlde siz bunun sizin aleyhinizde delil ve deliL olarak kullanılabileceğine hiç akıl erdiremiyor musunuz?

77. Âyetin Tefsiri

Öyle ise bu Yahûdîler bilmezler mi ki, Allah onların gizlediği şeyleri de açıkladıklarını da muhakkak bilir.

“Öyle ise bu Yahûdîler bilmezler mi ki, Allah onların gizlediği -tüm- şeyleri de, açıkladıklarını da muhakkak bilir.” İşte bu bildiği gerçeklerin içinde onların küfürlerini gizlemeleri ve îman ediyor gibi açıklamaları da vardır.

78. Âyetin Tefsiri

Onların içlerinden öyleleri de vardır ki ümitlidirler. Onlar Kitabı (Tevrât'ı) bilmezler. Bildikleri şeyler kulaktan dolma şeylerdir. Onlar yalnızca zan ve tahmine dayanıyorlar.

“Onların -Yahûdîlerin- içinden öyleleri de vardır ki, ümmîdirler -güzel olarak yazmasını ve okumasını bilmezler ki, Tevrât'ı mütalaa edip içindekilerini uygulayıp gerçekleştirebilsinler- onlar Kitabı (Tevrât'ı) bilmezler.” “Bildikleri şeyler kulaktan dolma şeylerdir.”

Yani birtakım dayanaksız kuruntulardan ibârettir. Meselâ;

Allah kendilerini bağışlayacakmış, onlara merhamet edecekmiş, sayılı günler dışında onları cehennem ateşinde yakmayacakmış gibi. Yahut da kendi bilginlerinden dinleyip öğrendikleri birtakım uyduruk yalanlar olup, taklit yoluyla aldıkları bu şeyleri doğru kabul etmelerinden ibâret olan boş laflar. Nitekim, Hazret-i Osman (radıyallahü anh)’in şu ifadesi de böyledir:

(........)

Yani “Müslüman olduğumdan bu yana hiç kuruntuya başvurmadım, yalan söylemedim.” Ya da sadece okuduktan şâirin şu mısraları gibi, Şâir Hassan bin Sabit Hazret-i Osman (radıyallahü anh) için der ki:

Gecenin ilk saatlerine girdi Kur'ân ile

Son saatlerini bitirdi takdir olunan şehadet ile

Burada önemli olan mana değil, kelimeni nasıl ve hangi anlamlarda kullanıldığını göstermek için sunulan örneklerdir.

Yani işte bu ümmi Yahûdîler, Allah tarafından indirilmiş olan Tevrât'ı gerçek manasıyla bilmezler, bildikleri şeyleri kendi bilginlerinden öğrendikleri şeyleri okuyup durmaktır. Burada yer alan istisna ise, münkati istisnadır.

“Onlar yalnızca zan ve tahmine dayanıyorlar.” Onlar o kitapta neler var bunun hakikatini bilmiyorlar. Dolayısıyla senin peygamberliğini yalnızca zan ve varsayımlarına göre inkâr ediyorlar. Âyetlerde önce, bildikleri hâlde Tevrât'ı tahrif edip bunda direnenleri, inat edenleri zikretti, hemen peşinden de bilginleri körü körüne taklit eden sıradan kimselere yer verdi, onların durumlarını bildirdi.

79. Âyetin Tefsiri

Elleriyle bir kitap yazıp daha sonra da onu az bir bedel (dünyalık) karşılığı satmak için bu, “Allah katındandır.” diye söyleyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazıp uydurduklarından dolayı yazıklar olsun onlara! Ve ondan kazandıklarından dolayı da yazıklar olsun onlara!

“Elleriyle bir Kitap yazıp daha sonra da onu az bir bedel (dünyalık) karşılığı satmak için bu, (........) diye söyleyenlere yazıklar olsun!”

Burada geçen, (........) “yazıklar olsun “ifadesi için bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

“Veyl, cehennemde bir vadidir.” İbn Mübarek bu hadisi, “Zevaidü'l-Zühd” kitabında rivâyet etmiştir. Bk. S: 344. Hadis Ebû Said Hûdri'den rivâyet olunmuştur.

Âyette söz konusu edilen kitaptan kasıt muharref olanı yani değiştirilenidir. “Elleriyle” ifadesiyle de, “kendi kafalarından” uydurdukları ve Allah tarafından indirilmemiş olan, demektir. “Eller” ifadesi sadece te'kit içindir bu da te'kit anlamında kullanılan bir mecazdır.

“Elleriyle yazıp uydurduklarından dolayı yazıklar olsun onlara! Ve ondan kazandıklarından -aldıkları rüşvetlerden- dolayı yazıklar olsun onlara!”

80. Âyetin Tefsiri

Yahûdîler: “Sayılı birkaç gün dışında bize asla ateş dokunmayacaktır.” dediler. Onlara de ki: “Siz buna dair Allah'tan kesin bir söz mü aldınız? -ki Allah asla sözünden caymaz-, Yoksa siz Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi uydurup söylüyorsunuz?

“Yahûdîler: “Sayılı birkaç gün dışında bize asla ateş dokunmayacaktır.” dediler.” Bu sayılı günler ise Yahûdîlerin kırk gün buzağıya tapmış olmaları sayısıdır. Mücahid’den rivâyete göre Yahûdîler:

“Dünyanın ömrü yedi bin yıldır, dolayısıyla biz Yahûdîler her bir bin yıla karşı sadece bir gün ateşte yanacağız, bu da toplam olarak yedi gün eder.” diyorlar.

“Onlara de ki: (........)”

Yani Allah'ın, söylediğiniz miktarın dışında sizi ateşte yakmayacağına ilişkin Allah size söz mü verdi?

“Ki Allah asla sözünden caymaz.-” Bu cümle mahzûf olan bir cümleye yöneliktir, onun da takdiri şöyledir:

“Eğer siz Allah'tan kesin bir söz almış iseniz öyleyse Allah asla sözünden caymaz.”

“Yoksa siz Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi uydurup söylüyorsunuz?”

Âyetteki bu, (........) edatı ya muâdelet içindir, buna göre mana şöyle olabilir: “Yoksa siz Allah hakkında bildiğiniz bir şeyi mi, bilmediğiniz bir şeyi mi söylemektesiniz?” Veya bu edat, münkatiadır, dolayısıyla mana şöyledir: “Hayır hayır, Bilâkis siz, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylüyorsunuz.”

81. Âyetin Tefsiri

Ey Yahûdîler! mesele sizin ileri sürdüğünüz gibi değil. Hayır hayır, asla öyle değil! Kim bir kötülük (günah) kazanır da işledikleri hataları kendilerini çepeçevre kuşatmışsa işte onlar cehennemliktirler. Onlar o cehennem ateşinde ebedî olarak kalıcıdırlar.

“Ey Yahûdîler! Mesele sizin ileri sürdüğünüz gibi değil. Hayır, lıayır- asla öyle değil!” Bu kelime nefiyden, yani olumsuz bir ifadeden ve red durumundan sonra manayı müsbete, olumluya dönüştürmek için gelir. Bu menfi (yani olumsuz) olan ifade de: “Bize asla ateş dokunmayacak. “ifadesi olup, bu kelime söz konusu bu manâyı tersine, yani doğru olan şekline dönüştürerek “Hayır, öyle mesele sizin söylediğiniz gibi değil, size hem de ebedî olarak azap dokunacaktır.” demektir. Çünkü, “Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.” cümlesi bunun delilidir.

“Kim bir kötülük (günah) kazanır da -bir şirke girer ve bulaşır da-” Bu şekilde şirk olarak değerlendirme İbn Abbâs, Mücâhid ve daha başkalanndan yapılmıştır.

“İşledikleri hataları, kendilerini, çepeçevre kuşatırsa,”

Yani kurtulabilmeleri noktasında tüm yolları kapanıp tıkanırsa, Meselâ müşrik olarak ölürlerse:

“İşte onlar cehennemliktirler.”

Ancak mü'min olarak ölürler ve Allah'a itaate de değer verirlerse, buna imanları da devam ediyorsa, işte böyle için günah kendisini çepeçevre kuşatmış denemez. Dolayısıyla bu nass onu içine almış olamaz. İşte bu tefsire göre Mu'tezile ile Hâricîlerin farklı tefsir girişimlerinin de bir anlamı kalmamış ve geçersiz olmuş olur.

Bunun bir tefsiri de şöyle yapılmıştır:

“Nasıl ki, bir toplum bir düşman tarafından etrafı sarılıp kuşatılırsa, eğer tevbe ederek bundan kurtulmaya çalışmazsa işte günahın kişiyi kuşatması da buna benzer.”

Kırâat imâmlarından Nâfî, (........) kelimesini çoğul olarak, (........) olarak okumuştur.

“Onlar o cehennem ateşinde ebedî olarak kalıcıdırlar.”

82. Âyetin Tefsiri

Îman edip sâlih ameller işleyenlere gelince; işte onlar cennetliktirler, onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.

83. Âyetin Tefsiri

Yine hatırlayın, bir zamanlar İsrâ'il oğulları'ndan; “Allah'tan başkasına ibâdet ve kulluk etmeyin, ana babaya, yakın - uzak tüm akrabaya, yetimlere ve yoksullara iyilikte bulunun ve insanlara da güzellikle söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin.” diye kesin söz almıştık. Sonra da içinizden pek azınız dışında yüz çevirdiniz ve halen de bu yüz çevirme durumunuzu sürdürüp duruyorsunuz.

“Yine hatırlayın, bir zamanlar israiloğulları'ndan kesin söz almıştık.” Bu son derece önemli bir şekilde yapılan bir kesin söz verişi te'kittir.

“Allah'tan başkasına ibâdet (kulluk) etmeyin,” Bu ifade nehiy, yani yasaklama anlamında bir haber (bildirim)dir. Meselâ: “Filanca kimseye gidiyorsun, ona şunu da söylersin.” cümlesi gibi. Bununla asıl söylenmek istenen şey emirdir.

Yani, “Ona söyle.” demektir. Çünkü bu şekildeki bir ifade, açık olarak, “Şunu yap, bunu yapma.” gibi emir ve yasaklardan daha etkindir, daha beliğ ve edebidir. Çünkü, böylece sanki derhal verilen emre yapışılacak veya yasaklarıan şey de yapılmayacak, anlamı çıkarılır. Zira ondan haber vermektedir.

Nitekim, Übey b. Ka'b’ın kırâati de bunu desteklemektedir. Übey bunu, (........) olarak okumuştur. Ayrıca, (........) kavli de bunu te'kit etmektedir. Çünkü burada “kavi” yani (........) ifadesi muzmerdır (gizlidir).

Kırâat imâmlarından İbn Kesîr, Hamza ve Ali ise, (........) olarak okumuşlardır. Çünkü İsrâ'il oğulları açık olarak zikrolunan bir isimdir. Dolayısıyla açık olarak zikredilen isimlerin fiil kipleri de tümüyle gaip olurlar. Bunun manası, “İbadet (kulluk) etmesinler, “dir. Başındaki nasb edatı olan, (........) hazfedilince (gizlenince) muzari fiil merfiı kılınmış olur.

“Ana babaya iyilikte bulunun.”

Yani, (........) iyilik yapın, iyilikte bulunun, demektir. Böyle olmalı ki, emrin atfı uygun gelmiş olsun. Bu emir de, daha önce ifade ettiğimiz gibi, (........) kavlidir.

“Yakın — uzak tüm akrabaya,yetimlere...”

Buradaki, (........) kelimesi, “yetim” kelimesinin çoğuludur. Yetim, babasını kaybeden çocuktur ki, bu da sıfır yaşından bulûğ (ergenlik) çağma kadar sürede olan bu özellikteki çocuklara verilen isimdir. Çünkü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Bülüğ (ergenlik) çağından sonra yetimlik yoktur.” Hazret-i Ali'den Ebû Dâvud rivâyet etmiştir. H. No. 2873.

“Ve yoksullara iyilikle bulunun.”

Kelime, “miskin “kelimesinin çoğuludur. Bu da, ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çeken kimse demektir.

“Ve insanlara da güzellikle, söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin, diye kesin söz almıştık.”

Buradaki, (........) kelimesi, bizatihi kendisi, güzelliği itibariyle güzel olduğundan, bu mastar kelimesi kullanıldı. Çünkü bu, istenilen mânâ için en uygunudur.

Kırâat imâmlarından Hamza ve Ali, bu kelimeyi, (........) olarak okumuşlardır.

“Sonra da içinizden azınız dışında -ki bunların da Müslümanliği kabul eden az sayıdaki Yahûdîler olduğu söylenir- yüz çevirdiniz -verdiğiniz kesin sözden döndünüz onu terk ettiniz-. Ve halen de bu yüz çevirme durumunuzu sürdürüp duruyorsunuz.” Siz öyle bir kavimsiniz ki, adetiniz gereği hep yüz çevirir, verdiğiniz kesin sözlerden döneklik edersiniz.

84. Âyetin Tefsiri

Ey Yahûdîler! yine hatırlayın, hani birbirinizin kanını dökmeyeceğinize ve birbirinizi yurdundan çıkarıp sürgün etmeyeceğinize dair sizden kesin söz almıştık. Nitekim, siz de her şeye şâhit olarak bunu kabul etmiştiniz.

“Ey Yahûdîler! Yine hatırlayın, hani birbirinizin kanını dökmeyeceğinize ve birbirinizi yurdundan çıkarıp sürgün etmeyeceğinize dair sizden kesin söz almıştık.”

Yani; kiminiz kiminize böyle yapmayacaktı. Kanlarını dökmeyecek ve ülkeden çıkarmayacaktı. Çünkü bunlar eğer aynı dini veya soyu paylaşıyorlarsa aynen karşıdakini bizzat kendisi imiş gibi kabullenecekti. Bu inançları gereği böyle idi.

Farklı bir tefsir de şöyledir: Eğer biri bir başkasını öldürürse, sanki kendisini öldürmüş demektir. Çünkü öldüren kimse öldürülenin yerine kısas yoluyla öldürülecektir.

“Nitekim, siz de sonra her şeye şâhit olarak bunu kabul etmiştiniz.” Siz de verilen sözü ikrar ettiniz ve kendi adınıza buna uymanın gerekli olduğunu da itiraf ettiniz. Kaldı ki, bütün bunlara da tanıksınız. Tıpkı, filân kimse kendi adına şunu kabul etti ve buna tanıklık etti, demek gibi bir ifade. Yahut da, (........) demek, artık ey Yahûdîler! Sizler bugün bile atalarınızın böyle bir söz verdiklerini ikrar ediyor ve kabulleniyorsunuz, demektir.

85. Âyetin Tefsiri

Siz öyle bir toplumsunuz ki, soma da bütün bunlara rağmen birbirinizi öldürüyor ve içinizden birtakımlarını ülkeden çıkarıp sürgün ediyor, kötülük yapmakta ve düşmanlıkta onlara karşı birbirinizle yardımlaşıyorsunuz. Eğer onlar size esir olarak dönerlerse fidye vererek onları kurtarıyorsunuz. Halbuki, onları yurtlarından çıkarıp esir kılmak size zaten haram kılınmıştı. Yoksa siz, Kitabın bir kısmına inanıyor ve bir kısmını da inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bu şekilde yapanların cezâsı dünya hayatında rezillik ve ezilmişlik, kıyamet gününde de en şiddetli ve ağır azâba (cezâya) çarptırılmaktır. Ve her ne yapıp ederseniz Allah bunlara hiçbirinden gâfil (habersiz) değildir.

“Siz öyle bir toplumsunuz ki, sonra da bütün bunlara rağmen birbirinizi öldürüyor,”

Buradaki, “Siz öyle bir toplumsunuz ki” ifadesiyle kendilerinden kesin söz alındıktan sonra giriştikleri öldürme, sürgün etme ve düşmanlık gibi olaylar sebebiyle âdeta haklarında uzak bir olasılık gibi görülen gerçek karşısında bir tür hayret ve şaşkınlık... Çünkü kesin söz vermişler, bunları verdiklerini de kabullenmişler ve ayrıca bunlara da tanıklık etmişlerdir. Bütün bu gerçeklere rağmen böyle yaparsınız ha, demektir.

(.......) zamîri mübtedadır. (........) de, (........) manasındadır. (........) cümlesi, (........) nin sılası - ilgi cümleciğidir. Dolayısıyla (........) sılasıyla birlikte, (........) mübtedasınm haberidirler.

“Ve içinizden birtakımlarını -Allah'a verdiğiniz kesin sözü gözetmeksizin- ülkeden çıkarıp sürgün ediyor,” “kötülük yapmakta ve düşmanlıkta -ma'siyet ve zulümde- onlara karşı birbirinizle yardımlaşıyorsunuz.”

Kûfe kırâat okulundan Âsım, Hamza ve Kisâî, (........) olarak şeddesiz/tahfif ile okumuşlardır. Diğer kırâat imâmları ise şeddeli olarak, (........) şeklinde kırâat etmişlerdir. Tahfif ile okuyanlar, iki (........) harfinden birini hazfediyorlar. Ancak hazfedilen harfin ikinci (.......) harfi olduğunu söyleyen de olmuştur. Çünkü asıl dile ağırlık veren bu ikincisidir, demişlerdir. Kimisi de hazfedilen birincisidir, demişlerdin Şeddeli olarak okumayı savunanlar, ikinci (........) harfini (........) ya kalbédiyorlar ve sonra da idgam yapıyorlar.

“Eğer onlar size esir olarak dönerlerse fidye vererek onları kurtarıyorsunuz.”

Kırâat imâmlarından Ebû Amr, (........) olarak, İbn Kesîr ve İbn Âmir, (........) şeklinde, Hamza, (........) olarak ve Ali de, (........) okumuştur.

İster, (........) ve ister, (........) olarak okunsun hepsinin anlamı aynıdır. (........) kelimesi hâldir ve “esir” kelimesinin de çoğuludur. Nitekim, (........) da böyledir.

“Halbuki onları yurtlarından çıkarıp esir kılmak size zaten haram kılınmıştır.”

Buradaki (........) zamîri, şan (dikkat çekme) zamîridir. Ya da bu mübhem (kapalı) bir zamîr olup, (........) ibâresi bunun tefsiridir.

“Yoksa siz kitabın bir kısmına -esirlerin fidyesini verip kurtarmaya- inanıyor ve bir kısmım da -savaşmayı, öldürmeyi ve sürgün etmeyi- inkâr mı ediyorsunuz?”

Müfessir Süddi diyor ki:

“Allah Yahûdîlerden dört konuda kesin söz almıştır: öldürmeyi bırakmaları, ülkeden halkı çıkarmamaları, ma'siyet konusunda birbirleriyle yardımlaşmamaları ve esir düşenlerle ilgili fidye meselesi Ancak Yahûdîler fidye ödeyerek esirleri kurtarma meselesi dışında diğer konularda verdikleri ve yerine getirmekle emrolundukları tüm sözlerini unuttular, hepsinden döndüler, yüz çevirdiler.”

“Sizden bu şekilde yapanların -kitabın bir kısmına îman edip bir kısmını da inkâr edenlerin- cezâsı dünya hayatında rezillik ve ezilmişlik,” rüsvay olup bir hiç haline gelmek, “Kıyamet gününde de en şiddetli ve ağır azâba (cezâya) çarptırılmaktır.” Orada ne bir rahatlık ve ne ferahlık vardır. Ya da dünya azâbından çok daha şiddetli, onunla kıyaslanamayacak bir azap ya da cezâ.

“Ve her ne yapıp ederseniz Allah bunların hiçbirinden gâfil değildir.”

Kırâat imâmlarından İbn Kesîr, Nâfi ve Ebû Bekir, (........) harfiyle, (........) olarak okumuşlardu” .

86. Âyetin Tefsiri

İşte bunlar dünya hayatını âhiret hayatına karşılık satın alanlardır. Bu bakımdan bunların ne azapları hafifletilir ve ne de kendilerine yardım olunur.

“İşte bunlar dünya hayatını -alıcının tercihi misali- âhiret hayatına karşılık -tercih edip- satın alanlardır.”

“Bu bakımdan bunların ne azapları hafifletilir ve ne de kendilerine yurdun olunur.” Hiçbir kimse onlardan azâbı kaldırmak konusunda kendilerine asla yardımcı olmaz.

87. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun biz Mûsa'ya Kitabı (Tevrât'ı) vermiştik. Peşinden de art arda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu Îsa'ya da apaçık mu'cizeler verdik ve onu Rûhu'l-Kudüs (Cebrâîl) ile destekledik. Ne var ki, ne zaman size gönlünüzün istemediği şeyleri getiren bir peygamber geldiyse, büyüklenip böylece kimini yalanlayacak ve kimini de öldüreceksiniz değil mi?

“Yemin olsun biz Mûsa’ya Kitab'ı (Teyrat'ı) vermiştik. Peşinden de art arda peygamberler gönderdik.” Allah Tevrât'ı Hazret-i Mûsâ (aleyhi’s-selâml) ya toptan, bir bütün hâlinde verdi.

Âyetteki, (........) kelimesi türevleriyle birlikte bir şeyi izi sıra sürmek, izlemek, art arda, peş peşe gitmek gibi manalara gelir. Bizzat birinin ardı sıra gitmek, demektir.

Yani, Hazret-i Mûsa'nın peşi sıra bir çok peygamberler gönderdik. Meselâ; Hazret-i Yuşa, Hazret-i Eşmuyil, Hazret-i Şem'un, Hazret-i Dâvud, Hazret-i Süleyman, Hazret-i Şa'ya, Hazret-i Ermiya, Hazret-i Uzeyir, Hazret-i Hazkil, Hazret-i İlyas, Hazret-i Elyesa, Hazret-i Yûnus, Hazret-i Zekeriya, Hazret-i Yahya ve daha başkalan (aleyhimü's-selâtü ve's- selâm) gibi.

“Meryem oğlu Îsa'ya da apaçık mu'cizeler verdik.”

Meryem: Hizmet eden, hizmetçi manasınadır. Nahivcilere (dilbilimcilerine) göre, bu kelime, (........) kalıbında bir kelimedir. Çünkü kelime kalıpları içerisinde, (........) diye bir kalıp yoktur.

Beyyinat: Ölüleri diriltmek, doğuştan körleri iyileştirmek, baras (alaca) hastaliğinı tedavi etmek ve gaypten bilgi ve haber vermek gibi apaçık mu'cize ve belgeler demektir.

“Ve onu Ruhu'l-Kudüs (Cebrâîl) ile destekledik. “Bu, temiz olan ruh demektir. Kırat imâmlarından İbn Kesîr, bu kelimeyi, (........) harfinin sükunu ile Kur'ân'ın geçen her yerinde (........) olarak okumuştur.

Yani mukaddes olan Ruh ile, demektir. Nitekim bu âdeta (........) diye kısaca işaret edilen “Hâtem-i Tâî'nin cömertliği” tamlaması gibidir.

Yani “Ruhu'l-Kudüs” de bunun gibi bir terkiptir (tamlamadır). Ruhun “Kudüs” kelimesiyle nitelenmesi, tahsis ve takrib maksadıyladır ki bu, Hazret-i Îsa (aleyhi’s-selâm) nın ruhunun şeytan tarafından dokunulmadığı ve bu manasıyla da Allah'a olan yakınlığı demek istenmiştir. Ya da Hazret-i Cebrâîl (aleyhi’s-selâm) ile desteklenmesi sebebiyle ona böyle denmiştir. Çünkü Hazret-i Cebrâîl (aleyhi’s-selâm), Îsa (aleyhi’s-selâm) ya kalplere hayat veren şeyleri getirip onu destekliyordu. Nitekim Yahûdîler Hazret-i Îsa (aleyhi’s-selâm) yı öldürmek için tuzaklara başvurup harekete geçmekle Cebrâîl (aleyhi’s-selâm) onu göğe yükseltmişti. Yahut da Kur'ân'da da belirtildiği gibi İncîl ile desteklemiştir. Çünkü şöyle buyurulmuştur:

“Emrimizden bir ruh ile..” Şura, 52.

Yahut da, okunmasıyla ölülerin diriltildiği İsm-i A'zam duasıyla teyid ettik.

“Ne var ki, ne zaman size, gönlünüzün istemediği -sevip hoşlanmadığı- şeyleri getiren bir peygamber geldiyse büyüklenip -hakkı kabulden kibirlilik gösterip-” “-Hazret-i Îsa (aleyhi’s-selâm) ile Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gibi- kimini yalanlayarak ve -Hazret-i Zekeriya (aleyhi’s-selâm) ve Hazret-i Yahya (aleyhi’s-selâm) gibi- kimini de öldüreceksiniz değil mi?”

Âyette, “öldürdünüz” ifadesi kullanılmadı, böylece âyet sonları arasında bir Uyum olsun istendi. Ya da bundan gaye şu demek olabilir:

“Siz geçmişte peygamberler öldürmüştünüz, şimdi de öldürmeyi sürdüreceksiniz değil mi? Ben onu sizden korumamış olsaydım Muhammed'i öldürecektiniz. Çünkü siz Muhammed'i öldürmenin planlarını yapıyor ve bunun yollarını arıyorsunuz. Nitekim sırf bu amaçla ona büyü yaptınız ve yine bu gaye ile ona zehirli koyun etini yedirdiniz.”

Mana şöyledir:

“Ey İsrâ'il oğulları! Biz sizin peygamberlerinize verdiklerimizi size vermiştik. Ne zaman ki onlardan bir peygamber hak olarak size gerçeği getirmişse, siz ona îmandan büyüklendihiz, kibirlilik gösterdiniz.”

(........) harfiyle ve buna taallûk eden şey (kelime) arasına bir tevbih (yani uyan ve ikaz) hemzesi girmiştir ve onları hâlinden hayret ve şaşkınlık göstermektedir.

88. Âyetin Tefsiri

Bir de Yahûdîler kalkıp: “Kalplerimiz perdelidir.” dediler. Hayır hayır, hiç de öyle değil! Aslında Allah onları inkârları yüzünden lânetleyip rahmetinden uzak tutmuştur. Dolayısıyla onlardan ancak pek azı îman ederler.

(........) Bir de Yahûdîler kalkıp: (........) dediler.”

Âyette geçen, (........) kelimesi, (........) kelimesinin çoğuludur. Bu şu demektir: “Kalplerimizin üzeri yaratılış gereği, tıpkı sünnetsiz kimselerdeki kılıf gibi kılıflı ve perdelidir, üstü kapatılmıştır. Bu itibarla Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in getirdikleri oraya ulaşmaz ve onları anlayıp kavramazlar.” Çünkü, bu kelime henüz sünnetsiz olan kimsenin kabuklu olmasından müstear bir ifadedir.

“Hayır hayır, hiç de öyle değil! Aslında Allah onları inkârları yüzünden lânetleyip rahmetinden uzak tutmuştur.” Allah da bunların kalplerinin de aynen fıtrata uygun olarak yaratıldığını ve dolayısıyla hakkı kabul edebilecek bir kapasitede olduğunu bildiriyor, söyledikleri gibi bir kılıf olmadığını belirtiyor. Ancak onların uzaklaştırılma nedenleri küfürleri ve hak yoldan ayrılmaları, sapmalarıdır.

“Dolayısıyla onlardan ancak pek azı îman ederler.” Bu âyetteki, (........) ifadesi, mahzûf bir mastarın sıfatıdır.

Yani: “İnanacak kimseler olarak ne de az sayıda îman eden insanlardır.” Yine âyetteki (........) ise, zâidedir ve azlık manasını te'kit içindir. Yoksa nâfiye değildir. Bu da onların kitabın bir kısmına îman etme anlamım içermektedir ki bu, zaten îman sayılmaz. Çünkü, Kitabın tamamına îmanları yoktur. Yine âyette geçen azlık yani killet manası, adem yani yokluk ve olmama manasınadır.

(........) kelimesi, “Gulüf” kelimesinin hafifletilmiş şeklidir. Nitekim böyle de, yani “Gulüf” olarak da okunmuştur. Bu da, (........) kelimesinin çoğuludur.

Yani Yahûdîler bununla demek istiyorlar ki: “Bizim kalplerimiz zaten ilimlerin kasasıdır. Bu açıdan bizim başkalanndan ilim almaya bir ihtiyacımız da yoktur.” Veya şöyle demektedirler: “Bizim kalplerimiz ilimlerin kasasıdır. Eğer senin getirdiklerin hak (gerçek) olsaydı, biz mutlaka onları kabullenirdik.”

89. Âyetin Tefsiri

Ne zaman ki onlara Allah'ın katından yanlarındaki Tevrât'ı doğrulayan bir Kitap gelince, - Ki, daha önceleri kâfirlere karşı, üstün gelmek için gelecek olan bu peygamberi ve kitabını ileri sürerek dua ederlerdi-, ancak bilip tanıdıkları o peygamber gelince, onu inkâr ettiler. İşte bundan dolayı Allah'ın lâneti kâfirlerin üzerine olsun.

“Yahûdîler yanlarında bulunan Tevrât'a aykırı olmayan ve onu doğrulayan Kur'ân gelince, (........) 'ki, daha önceleri kâfirlere karşı, üstün gelmek için gelecek olan bu peygamberi ve kitabını ileri sürerek dua ederlerdi,”

Yani, Allah'a şirk koşanlarla savaşırlarken müşriklere karşı zafer elde etmek için bu gelecek olan peygamberi ve kitabını öne sürerek zafer isterlerdi Ve şöyle yalvarırlardı:

“Allah'ım! Tevrât'ta niteliklerim gördüğümüz ve ahir zamanda son peygamber olarak göndereceğin peygamberin hürmetine bize yardım eyle, bizi zafere ulaştır.”

Düşmanları olan müşriklere de derlerdi ki:

“Bizim söylediklerimizi doğrulayacak olan peygamberin gölgesinin zamanı gelip bizi gölgeleyecektir (pek yakın bir zamanda çıkıp gelecektir). İşte biz onun emri altında tıpkı ad ve İrem kavimleriyle olan savaş gibi size karşı savaşıp sizi öldüreceğiz.”

“Ancak bilip tanıdıkları o peygamber gelince, onu inkâr ettiler.”

(........) Âyetteki mevsûledir. Yanı: (........) tanıdıkları takdinndedir. Bu, “geldi” fiilinin failidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’i inkâr nedenleri de; çekememeleri, makam ve mevkilerinin elden çıkacağı ve azgınlıları idi.

“İşte bundan dolayı Allah’ın lâneti kâfirlerin üzerine olsun.” Aslında bu, “onların üzerine...” olmalıydı. Ancak burada, zamîr yerine özellikle ismin kendisi (ism-i zahir) yani kâfirler ismi getirildi. Bunun da sebebi, özellikle onların böyle bir cezâya (lânete çarptırılmaya) lâyık görülmeleri küfür ve inkârları sebebiyle bunu hak etmiş olmalarını net olarak göstermek maksadıyladır.

Bu, (........) kelimesinin başında yer alan, harf-i ta'rîf, yani (........) ahd için yani âyette sözü edilenleri amaçlayan bir mana için olabileceği gibi, cins için de olabilir. Dolayısıyla bu manada olan herkesi içerir. Bu da öncelikli olarak âyette sözü edilenleri, yani Yahûdîleri içerir.

Âyetteki ilk (........) edatının cevabı gizlidir. Bu da Meselâ: “Onu yalanladılar” - (........) ibâresi olabilir. Yahut da, (........) ilk (........) ile ikinci (........) nın cevabıdır. Çünkü ikisinin de gerektirdiği mana aynıdır.

90. Âyetin Tefsiri

Allah'ın dilediği kuluna peygamberlik ihsan etmesini kıskandıklarından ötürü Allah'ın indirmiş olduğu Kur'ân'ı inkâr ederek bu şekilde kendilerini kaptırdıkları şu boş yere gururlanmaları ve kendilerini harcamaları ne fena bir şeydir! Böyle yapmakla onlar tekrar tekrar Allah'ın gazâbını hep üzerlerine çektiler. Nitekim, kâfirler için alçaltıcı ve perişan edici bir azap vardır.

(........) Allah'ın dilediği kuluna peygamberlik ihsan etmesini kıskandıklarından ötürü Allah'ın indirmiş olduğu Kur'ân'ı inkâr ederek inkâr ederek bu şekilde kendilerini kaptırdıkları şu boş yere gururlanmaları ve kendilerini harcamaları- “Ne fena bir şeydi!”

(........) kelimesinde bulunan (........) harfi, (........) kelimesinin failini tefsîr eden (açıklayan) nekra-ı mevsûfedir.

Yani, “Ne kötü şeydir” demektir. “Canlarını sattıkları, kendilerini kaptırdıkları, harcadıkları şey ne kötüdür!” demektir.

Burada mahsus-u b'iz-zem de, (........) cümlesidir ki, “Allah'ın indirdiğini inkâr etmeleri” demektir.

Yani canlarını verip karşılığında satın aldıkları o kötü şey küfürdür, inkârcılıktır. Allah'ın indirdiği de Kur'ân'dır. Bunu inkâr etmişlerdir.

“Allah'ın kullarından dilediği kimseye -ki bu kimse Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) dir- fazl-u kereminden -olan vahyi- bıdirmesini çekemedikleri için ...”

Burada, (........) kelimesi mef'ûlun lehtir. Kendileri lehine olmayan bir şeyi istemelerinden, çekemediklerinden, haset ettiklerinden, demektir ki bu da, (........) kelimesinin illetidir. (........) ibâresi, “Allah’ın indirmesi sebebiyle” demektir veya “Allah'ın indirmesi üzerine” demektir.

Yani:

“Allah’ın onu indirmesi üzerine çekemediler, haset ettiler” demektir. (........) yani, fazlından demek vahyetmesiyle ve vahyinden, demektir. (........) kullarından dilediği kimseden murat ise Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) dir.

“Böyle yapmakla onlar tekrar tekrar Allah'ın gazâbını hep üzerlerine çektiler.” Böylece art arda Allah'ın gazâbını hakkettiler. Çünkü, onlar hak olan peygamberi inkâr ettiler ve ona karşı isyana kalkıştılar, onu çekemediler. Ya da Hazret-i Îsa (aleyhi’s-selâml) dan sonra Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’i de inkâr ettiler. Bütün bunlardan ötürü gazâba uğradılar. Ya da:

“Uzeyir Allah'ın oğludur.” Tevbe, 30. âyetinde geçen ifadelerinden sonra veya:

“Allah'ın eli bağlıdır.” Mâide, 64. ifadelerinden veya buna benzer daha başka davranışlarından dolayı Allah'ın gazâbını hep üzerlerine çektiler.

“Nitekim, kâfirler için alçaltıcı ve perişan edici -zelil kıları- bir azap vardır.”

Burada, (........) kelimesi ve bu baptan (kalıptan) benzeri kelimeleri kırâat imâmlarından Ebû Amr hemzesiz olarak, (.......) olarak okumuştur. Ayrıca Mekke ve Basra Kur'ân okulundan olanlar da, (........) kelimesini şeddeli olarak değil hafifletilmiş şekliyle, yani şeddesiz olarak, (........) olarak okumuşlardır.

Yani, İbn Kesîr ile Ebû Amr böyle okumuşlardır.

91. Âyetin Tefsiri

Kendilerine: “Gelin, Allah'ın indirdiğine îman edin.” denilince, o Yahûdîler: “Biz sadece bize indirilen Tevrât'a îman ederiz.” derler ve ondan sonra gelen Kur'ân'ı (Halbuki Kur'ân yanlarındaki Tevrât'ı da doğrulayan hak bir kitaptır) inkâr ederler. Onlara de ki: “Mademki inanıyor idiniz de neden Allah'ın daha önceki peygamberlerini öldürüyordunuz?”

“Kendilerine: (........), denilince,” Yahûdîlere, gelin Kur'ân'a veya mutlak manada Allah'tan gelen tüm kitaplara îman edin, denildiği zaman:

“Bu Yahûdîler: (........), derler.”

“Ve ondan sonra gelen Kur'ân'ı inkâr ederler.” Yahûdîler böyle derler ve fakat buna rağmen Tevrât'tan sonra gelen Kur’ân'ı da inkâr ederler.

“Halbuki, o Kur'ân, yanlarındaki Tevrât'ı da doğrulayan hak bir kitaptır.” Tevrât'a aykırı bir kitap değildir. Burada aynı zamanda Yahûdîlerin, “Biz, bize inene îman ederiz.” tarzındaki sözlerine de bir cevap ve reddiye bulunmaktadır. Çünkü; madem ki Tevrât'a uygun olarak gelen bir kitabı inkâr ettiler, bu, onların Tevrât'ı da inkâr etmeleri demektir. Âyetteki, “doğrulayan “kelimesi te'kit için gelen bir hâldir.

“Onlara de ki: (........)” Bu, “Neden öldürdünüz?” demektir. Burada gelecek zaman kipi, “öldürüyorsunuz” ifadesi kullanılmakla birlikte bu, dili geçmiş zaman kipi yerinde yani, “öldürdünüz” manasında kullanılmıştır. Çünkü, mananın böyle olduğunu, (........) kısmı göstermektedir.

Yani; Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)den önce... demektir. Tevrât'a îman ettiklerini söylemelerine ve iddialarına rağmen peygamberleri öldürmeleri konusuna bir itirazdır bu. Çünkü; Tevrât da, peygamberlerin öldürülmesini asla uygun bulmaz. Anlatıldığına göre Yahûdîler bir gün içinde üç yüz peygamberi Kudüs'te (Beyt'i Makdis'te) öldürmüşlerdir.

92. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun, Mûsa size apaçık mu'cizelerle gelmişti. Ama siz sonra onun peşinden buzağıyı ilâh edinip tapınmıştınız ve böylece siz hakkı reddeden zalimlerden olmuştunuz.

“Yemin olsun, Mûsa size apaçık mu'cizelerle gelmişti.” Dokuz mu'cize ile dönüp gelmişti.

Kırâat imâmlarından Ebû Amr, Hamza ve Ali, (........) kelimesindeki (........) harfini (........) fiilindeki (........) harfine idgam etmişler (katınışlar) ve öyle kırâat etmişlerdir; yani, (........) olarak Kur'ân'ın her yerinde bu kelimeyi böyle okumuşlardır.

“Ama siz sonra onun peşinden -Hazret-i Mûsâ (aleyhi’s-selâm) nın Tûr dağına çıkmasının peşinden- buzağıyı ilâh edinip tapınmıştınız.”

“Ve böylece siz hakkı reddeden zalimlerden olmuştunuz. “Bu cümle hâl cümlesidir.

Yani:

“Siz ibâdet yapılmaması ve edilmemesi gereken bir yerde bir şeye tapınarak yerinde yapmadınız. Halbuki buzağıya değil, Allah'a ibâdet ve kullukta bulunacaktınız.”

Ya da bu bir itiraz, yani parantez cümlesidir.

Yani: “Siz, adetleri zulmetmek olan bir kavim ya da toplumsunuz.”

93. Âyetin Tefsiri

Şunu da hatırlayın ki, hani sizden kesin söz almış ve Tûr dağını da üstünüze kaldırıp yükseltmiş ve size: “Size verdiğimiz Tevrât'a var gücünüzle sarılın ve dinleyip içindekilerle amel edin!” demiştik. Yahûdîler de: “Dinledik ve fakat karşı çıkıyoruz.” dediler.

Çünkü, küfürleri (inkârları) yüzünden buzağıya tapınma sevdası gönüllerine iyice sinip yerleşmişti. De ki: “Eğer îman ediyorsanız inancınız size ne kadar kötü bir şey emredip yaptırmaktadır.”

“Şunu da hatırlayın ki, hani sizden kesin söz almış ve Tûr dağını da üzerinize kaldırıp yükseltmiş, ve: (........) demiştik.” Bu âyette de Tûr dağının kaldırılıp yükseltilmesi olayı tekrarlanmaktadır. Bunun nedeni ilk âyettekinden farklı bazı bilgilerin yer alması sebebiyledir. Halbuki, ilk âyette burada sözü edilen hususlar yer almamıştı. Dileyen oraya (Bakara, 63) bakabilir.

Tevrât'ta yer alan ve sizden istenilenleri dinleyin, emredilenleri yerine getirin. “Yahûdîler de -senin sözünü- dinledik ve fakat -senin emrine- karşı çıkıyoruz, dediler.” Burada yüce Allah'ın ifadesi onların cevaplarına uygun düştü. Çünkü, yüce Allah onlara şöyle buyurmuştu:

“Dinleyin! Ancak sizin dinlemeniz, size söyleneni duyup kabullenmek ve itâat manasında bir işitme veya dinleme olsun.” İşte Yahûdîler de bunun üzerine dediler ki:

“Biz dinledik; ama, itâat etmek üzere bir dinleme değil bizimkisi.” .

“Çünkü küfürleri (inkârları) yüzünden buzağıya tapınma sevdası gönüllerine iyice sinip yerleşmişti.” Buzağıya tapınma sevgisi bir parçaları olmuştu, ona tapınmaya oldukça düşkün idiler. âdeta elbiseye boya maddesinin sinip onun bir parçası olduğu gibi o da öyle olmuştur.

(........) kavli, buzağıya tapına sevgisinin yerleştiği mekân ya da mahal demektir. Burada muzaf olan kelime mahzûftur (gizlidir). (........) küfürleri yüzünden, küfürleri sebebiyle demektir. Bir de teşbih inancına sahip olmaları bakımından, demektir.

“De ki: Eğer -Tevrât'a- îman ediyorsanız inancınız size ne kadar kötü bir seyi emredip yaptırmaktadır.” Çünkü; Tevrât'ta buzağıyı ilâh edinmek ve ona tapınmak yoktur.

Âyette, “emrin” Yahûdîlerin imanlarına ve imanlarının da kendilerine izafe edilmesi sırf onları tahkir ve aşağılamak maksadıyladır. (........) cümlesi de Yahûdîlerin imanlarının şüpheli olduğu gerçeğine işaret etmektedir ve davalarının doğru olmadığına, mü'min olmadıklarına dair bir kötüleme ve ikazdır.

94. Âyetin Tefsiri

De ki: “Eğer Allah katında âhiret yurdu (cennet) diğer insanlara değil de sadece size mahsus kılınmış ise ve iddianızda da samimi ve doğru iseniz öyleyse ölümü istesenize!”

“De ki; Allah katında âhiret yurdu (cennet) diğer insanlara değil de sadece size mahsus kılınmış ise …”

Burada, (........) zarftır. (........) ise, (........) fiilinin haberidir. (........) kelimesi de, (........) den hâldir.

Yani; sadece size aitse, sizden başkalan girmeyecekse ve bu da gerçek ise, kısaca bu konudaki “Ancak Yahûdîler cennete girecekler” Bakara, 111. de geçen sözünüz doğru ise ve sizden başka diğer hiçbir kimse cennete girmeyecekse.

“Ve iddianızda da samimi ve doğru iseniz öyle ise ölüm istesenize!?” Çünkü bir kimse ya da toplum kesin olarak kendilerinin cennet ehli olduklarını bilmeleri hâlinde, bu dünyanın sıkıntılartndan ve şaibelerinden bir an önce kurtulmak için orayı özler. Nitekim cennet ile müjdelenen on sahabeden her biri bir an önce ölüp oraya gitmelerini arzu eder oldukları ta bize kadar nakledilegelmiştir. Hep onu özlemim duymuşlardır.

95. Âyetin Tefsiri

Halbuki onlar, önceden ellerinin takdim ettiklerinden (yapıp ettiklerinden, işlediklerinden) ötürü asla ve hiçbir zaman ölümü arzulamayacaklardır. Kaldı ki Allah zalimlerin tüm yapıp ettiklerini her bakımdan bilendir.

“Halbuki onlar asla ve hiçbir zaman ölümü arzulamayacaklardır.”

Burada, (........) zarf olarak mensûbtur.

Yani Yahûdîler yaşadıkları müddetçe asla ölümü arzulamayacaklardır.

“Önceden ellerinin takdim ettiklerinden (yapıp ettiklerinden, işlediklerinden) ötürü, ...” Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e îman etmemeleri, onu inkâr etmeleri, Allah'ın kitabım tahrif edip değiştirmeleri ve daha buna benzer başka şeyler yüzünden onlar hiçbir vakit ölmeyi istemezler. İşte Kur'ân'ın verdiği bu bilgiler de mu'cizedirler. Zira gaypten, bilmediğimiz ve haberdar olmadığımız konular hakkında bize bilgiler aktarmaktadır. Nitekim, Kur'ân ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) nasıl haber vermiş ise, olaylar aynen cereyan etmiştir. Nitekim, Bakara, 24. âyette, “....ki asla yapamayacaksınız... “kavli de bu gerçeği bildiriyor. Eğer gerçekten Yahûdîlerin bu yolda bir istek ve temennileri bulunmuş olsaydı, diğer olaylar bize kadar nasıl aktanlagelmiş ise bu da aynen öylece nakledilip bizlere ulaşırdı.

“Kaldı ki; Allah, zalimlerin tüm yapıp ettiklerini her bakımdan bilendir.” İşte âyetin bu noktası îman etmeyenler ve özellikle de Yahûdîler için bir tehdit manası içermektedir.

96. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya çok daha düşkün olduklarını, hatta her biri bin yıl ömür sürmeyi arzulayan müşriklerden de daha çok yaşamaya düşkün bulursun. Halbuki uzun bir ömür hayat sürmeleri onları asla azaptan kurtaracak değildir. Kaldı ki, Allah onların tüm yaptıklarını tam ve eksiksiz olarak görür.

“Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya daha düşkün bulursun.”

Burada, (........) zamîri ile, (........) kelimesi (........) fiilinin iki mef'ûludurlar. (........) Bu kelimenin nekra oluşu ile, belli bir hayat murat olunmaktadır. Bu da, uzun olması arzularıan hayattır. Çünkü bunu, (........) olarak okumak, Übeyy'in kırâati olan, (........) kırâatinden belâgat noktasından daha etkindir.

“Hatta her biri bin yıl ömür sürmeyi arzulayan müşriklerden de daha çok yaşamaya düşkündürler. “

Burada, (........) cümlesi bir öncesinin manası üzerine ma'tûftur. Çünkü, (........) ibâresinin manası, (........) takdirindedir. Evet buna göre, müşrikler de mana itibariyle, (........) yani, halk ifadesi içerisinde yerlerini almış oldular. Ancak halk ifadesinin içinde yer almış olmalarına rağmen ayrıca müşriklerin zikredilmesi, bunlara hayata olan düşkünlüklerinin diğer insanlara nazaran daha çok olmasındandır. Nasıl ki, melekler ifadesi içerisinde yer almalarına rağmen ayrıca Cebrâîl ve Mikâîl'den özellikle zikredilmesi onların önemini göstermekte ise, işte bu da aynen böyledir.

Yahut da, “Bunların müşriklerden de çok yaşamaya düşkün oldukları “manası murat olunmuş olabilir. Bu ifadeye, (........) cümlesi delâlet ettiğinden hazf olunmuş (gizlenmiş) olabilir.

Şüphesiz burada büyük bir uyan yer almaktadır, tevbih vardır. Çünkü müşrikler âhiret hayatına, akıbete îman etmezler ve onlar sadece bu dünya hayatım var kabul ederler. Dolayısıyla onların dünya hayatına düşkünlükleri garipsenmemeli. Çünkü onların cenneti burasıdır.

Eğer kendilerine kitap verilmiş olanlar, âhiret (cezâ) gününe îman ettikleri hâlde çok yaşama isteği bu denli fazla ise elbette onlara yapılacak olan uyan ya da tevbih daha büyük olacaktır ve bunu hak etmektedirler. Ancak kitap ehlinden böylene yaşamaya müşriklerden daha fazla düşkünlüklerinin artmış olması, bunların cehenneme kesin gideceklerini bilmiş olmalarından ileri gelmektedir. Zira kendi durumlarını bilmektedirler. Halbuki müşrikler bunu bilmezler. Bir de, (........) kavli, yeniden hayata başlama manasında, bunların ne kadar buna düşkün olduklarını açıklamak içindir.

Bir tefsire göre de, “müşriklerden de çok..” ifadesinden kasıt, mecûsîler, yani ateşe tapanlardır. Çünkü bunlar kralları için, “Bin Nevruz yaşa, hayat sür!” şeklinde dua ederlerdi. Abdullah ibn Abbâs'ın rivâyetine göre, acemler yani Arap olmayanlar, “Bin yıl ömür sür!” diye dua ederlermiş.

(........) Cümlesinin yeni (ayrı) bir cümle olarak değerlendirilmesi de mümkündür. Buna göre mana şöyledir: “Yahûdîlerden öyle insanlar da vardır ki,.. “Buna göre burada mevsûf mahzûfdur (gizlidir). Dolayısıyla, “Şirk koşanlar” ifadesinden işaret olunanlar Yahûdîlerdir. Çünkü bunlar, Uzeyir Allah'ın oğludur, demektedirler.

“Halbuki uzun bir ömür hayat sürmeleri onları asla azaptan kurtaracak değildir.”

Buradaki, (........) zamîri, (........) e râcidir (işaret eder). (........) kelimesi, (........) nin failidir.

Yani: “Onlardan herhangi birisinin uzun bir ömür sürmesi, onu cehennem ateşinden uzak tutacak değildir.” demektir. Ayrıca, (........) zamîrinin mübhem (kapalı) olması ve (........) kelimesinin de onu açıklayan olması da mümkündür.

(........) kelimesi “uzaklaştırmak” manasınadır.

“Camiu'l-Ulûm” ve başka eserlerde belirtildiği gibi, (........) kelimesi, (........) manasınadır. Çünkü burada, (........) kelimesi, (........) yerinde gelmiştir. Dolayısıyla, (........) fiili olan, (........) ile birlikte mevsim tar manasındadır. Bu da, (........) kelimesinin mef'ûlüdür.

Yani; “Onlardan her biri ister ki bin yıl yaşasın. “

“Kaldı ki, Allah onların tümyaptıklarını tam ve eksiksiz olarak görür.”

Yani, sözü geçen kâfirlerin yapıp ettiklerini görür ve buna göre de onları cezâlarıdırır.

Kırâat imâmlarından Ya'kûb, (........) kelimesini, (........) harfiyle, (........) olarak okumuştur.

97. Âyetin Tefsiri

De ki: “Kim Cebrâîl'e düşman ise, iyice bilmelidir ki, Allah'ın izniyle öncekileri doğrulayan, mü'minler için de bir hidâyet kaynağı ve müjdeleyici olarak Kur'ân'ı senin kalbine indiren odur.”

“De ki: (........)”

Bu âyette geçen Cebrâîl ismi, kırâat imâmlarından İbn Kesîr'e göre hemzesiz olarak, (........) harfinin fethası (üstünü) ve (........) harfinin de kesresiyle (esresiyle) olmak üzere, (........) okumuştur. (........) ve (........) harflerinin fethalı ve hemzeli olarak Hafs dışında Hamza, Kisâî ve Halef, (........) olarak okumuşlardır. Bu kırâat imâmlarının dışındakiler de, görüldüğü gibi (........) ve (........) harflerinin esresi ve hemzesiz olarak, (........) okumuşlardır. Kelime hem ma'rife ve hem de ucmelik (yani Arapça kökenli) olmaması sebebiyle gayri munsariftir. Cebrâîl kelimesinin manası Allah’ın kulu anlamında Abdullah demektir. Çünkü “cebr” Süryanî dilinde (........)

Yani kul, köle manasınadır. (........) ise Allah'ın adıdır.

Anlatıldığına göre Yahûdî din bilginlerinden olan İbn Surya, Hazret-i

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İle taitlŞlT ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)

— Sana vahyi indiren kimdir? Kim getirir?” diye sorar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de:

— Cibril'dir, diye cevaplar. Bunun üzerine İbn Surya:

— O zaten bizim düşmammızdır. Eğer sana vahyi indiren Cebrâîl değil de bir başka melek olsaydı mutlaka sana îman ederdik. Hem o bize defalarca düşmanlıkta bulundu durdu. Bunun en ağır olanı da, bizim peygamberimize gelip Beyt-i Makdis'in Buhtunnasar tarafından yakın bir gelecekte tahrip edileceği haberiydi. İşte bunun üzerine biz de, o henüz bir şey yapamayacak miskin (zavallı) bir çocuk iken onu öldürecek birini gönderdik. Fakat Cebrâîl buna engel oldu ve:

“Eğer Rabbiniz ona sizi helâk etmesi emrini vermiş ise, Allah sizi onun başına musallat kılmaz (size bu fırsatı vermez). O gelip mukadder olanı yapar. Fakat eğer o bunu yapmayacaksa bu takdirde hangi suça dayanarak onu öldüreceksiniz?” dedi. Bak. Vahidi, Esbabu'l-Nüzul; S: 18-19.

“İyice bilmelidir ki, Kur'ân'ı senin kalbine indiren O'dur.” Senin kalbine Kur'ân'ı indiren Cebrâîl'dir.

İşte bu türden izmar (gizleme), yani önceden ilgiliden söz etmeksizin olan izmar, burada malum şey ile ilgili durumun azametinden ve oldukça yaygın bir şöhrete sahip olmasından ileri gelmektedir. Sanki bizzat onun kendisine delâlet eder gibi. Dolayısıyla onun niteliklerinden herhangi birine işaretle, açık olarak ismini anmanın yerine yeterli buluyor. Ayrıca ismi zikretmeye gerek duymuyor.

Burada, (........) ifadesiyle, bizzat onu sana hıfzettirmekle, unutturmamakla, demektir. Ancak burada kalp ifadesine yer verilmesinin sebebi, bunun ezber, hıfzetme, koruma yeri olması sebebiyledir. Meselâ; bir başka âyette Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Onu Ruhu'l-Emin (Cebrâîl) senin kalbine indirmiştir.” Şuara, 193-194.

Halbuki burada uygun ifade olarak, “Benim kalbime indirdi.” denmeliydi. Ancak bu, Allah'ın kelâmını -sözünü hikâye- anlatma yoluyla onunla konuştuğu gibi gelen bir ifadedir. Bundan ötürü de böyle gelmiştir.

Birde, (........) ifadesinin şartın cezâsı olması da doğru olabilir. Çünkü bunun takdiri şöyledir:

“Eğer kitap ehlinden, yani Yahûdî ve Hırıstiyanlardan herhangi biri Cebrâîl'e düşmanlık gösteriyorsa, bununla birlikte Cebrâîl'in ona düşmanlık beslemesinin bir manası yoktur. Çünkü Cebrâîl, kendisinden önce indirilmiş olan kitapları da doğrulayan bir kitap indirmiştir. Eğer adil hareket etseler ve insaflı olsalardı mutlaka onu severlerdi. Bununla da kalmayıp onlara faydalı olacak bir şeyi indirdiği ve onlara indirileninin sahihliğini bildirdiği için de kendisine teşekkürde bulunurlardı.”

Bir diğer tefsire göre de bunun şartı mahzûftur ve takdiri de şöyledir:

“Kim Cebrâîl'e düşman olursa o derhal öfkesinden gebersin! Çünkü senin kalbine vahyi Allah'ın izniyle (emriyle) indiren odur.”

“Önceküeri doğrulayan, nüVmîrîler için de bir hidâyet kaynağı ve müjdeleyici olarak -Kur'ân'ı senin kalbine indiren odur-.” Aslında bu, Yahûdîlere bir cevap niteliğindedir ve onların söylediklerini reddetmektedir. Çünkü, Yahûdîler diyorlardı ki:

“Cebrâîl hep savaş ve şiddetle gelir, bunları indirir.” Dolayısıyla buna şöyle cevap veriliyor:

“O aynı zamanda hidâyet ve müjdelerle de iner.”

(........) ibâresi burada, (........) fiilindeki zamîrden hâldir.

Yani

“Ona verilen iznin bir gereği olarak...” demektir. (........) kelimesi de, (........) kelimesindeki, (........) zamîrinden hâldir. Nitekim, (........) ifadesi de, hâldir ve, (........) ve (........) takdirindedir.

Batınîler derler ki: “Kur'ân şu anda bizim okumakta olduğumuz harflerle Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e indirilmedi. Ancak onun kalbine ilham olarak indirildi. Fakat Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) onu Arapça olarak ve şu anda okumakta olduğumuz harflerle aktardı. Asıl Kur'ân işte o batında ilham olunan Kur'ân olup, şu andaki lâfızlarla okuduğumuz değildir. Çünkü Allah,

“Onu Cebrâîl senin kalbine ... indirdi” buyurmuştur.”

Ancak Ehl-i sünnet olarak biz de deriz ki:

Bu yanlış ve fasid bir iddiadır. Çünkü, Allah Kur'ân'ı hayret uyandıran nazmıyla mu'cize kılmıştır. Bu manasıyla o bir mu'cizedir. Nitekim Allah şöyle buyuruyor:

“Haydi onun benzeri bir sûre getirin!” Bakara, 23.

Yine şöyle buyurmuştur:

“Biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik...” Yûsuf, 2.

İşte bu, bakmaya, okumaya taallûk etmektedir (işaret etmektedir), ilhama değil.

98. Âyetin Tefsiri

Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâîl'e ve Mikâil'e düşman olursa, iyice bilsinler ki, Allah inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.

“Kim Allah'a, meleklerine,peygamberlerine, meleklerine, Cebrâîl'e ve Mikâîl'e düşman olursa...”

Kırâat imâmlarından Ebû Amr, Ya'kûb ve Hafs, (........) olarak okumuşlardır. Ancak kırâat imâmlarından Nâfî ve Ebû Cafer ise, bunu tıpkı, (........)(........) kalıbında, (........) olarak hemzenin ihtilasıyla (yani (........) harfi olmaksızın) okumuşlardır. Bunların dışındaki kırâat imâmları da, med ile ve hemzenin kesresiyle (........) harfi de olmak kaydıyla, (........) tarzmda okumuşlardır. Özellikle faziletlerinden ve diğer meleklerden üstünlükleri sebebiyle bu iki melek ayrıca isimleri zikredilmekle belirtilmiştir ki, sanki bu ikisi başka bir cinsten imiş gibi gösterildi. Çünkü, nitelik açısından olan farklılık, zât bakımından olan farklılık yerine geçer.

“İyice bilsin ki, Allah inkârcı kâfirlerin düşmanidir.” Âyette bizzat kâfirler diye açık olarak belirtildi. Halbuki “Onlara” diye zamîr gelebilirdi. Ancak zahir olarak getirilmesi, “Allah'ın, onlara küfürleri yüzünden düşman olduğu gerçeği anlaşılsın.” diyedir. Çünkü nasıl ki peygamberlere düşmanlık küfür nedeni ise, meleklere de düşmanlık aynen peygamberlere olan düşmanlık gibi küfür sebebidir. Kin onlara düşmanlık ederse, Allah da onlara düşmanlıkta bulunur ve düşmanıdır.

99. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki; biz sana apaçık âyetler (mu'cizeler) indirdik. Bilmelisin ki, bunları hakkın karşısına dikilen fâsıklardan başkası inkâr etmez.

“Yemin olsun ki; biz sana apaçık âyetler (mu'cizeîer) indirdik. Bilmelisin ki, bunları, hakkın karşısına dikilen fâsıklardan başkası inkâr etmez.” Fâsıklar, kâfirlerden tereddüt içinde olan kesimdir.

(........) kelimesinin başındaki (........) harfi cins manasındadır, bu da kâfirler demektir. Fakat en güzel tefsiru bunun, kitap ehli olan Yahûdî ve Hırıstiyanlara işaret ettiğidir.

İbn Abbâs (radıyallahü anh) tan rivâyete göre, Yahûdî bilginlerinden İbn Surya, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e:.

“Sen bize bizim bilip tanıdığımız hiçbir şey getirmedin, sana tabi olabileceğimiz bir âyet de sana indirilmedi.” der. İşte bunun üzerine bu âyet inmiştir. Bak. Taberi Tef. 1/441.

100. Âyetin Tefsiri

Yahûdîler ne zaman bir antlaşma yaptılarsa içlerinden bir grup o antlaşmayı hiçe sayarak bozmadı mı? Bilâkis onların çoğu zaten îman etmezler.

“Yahûdîler ne zaman bir antlaşma yaptılarsa içlerinden bir grup o antlaşmayı hiçe sayarak bozmadı mı?”

Burada, (........) bir mahzûf ifadeye atıf içindir. Bunun takdiri de şöyledir:

“Apaçık âyetleri inkâr mı ettiler? Onlar ne zaman bir antlaşma yaptılarsa, o antlaşmayı bozdular ve terk ettiler, geri ittiler.”

Yine âyette, “İçlerinden bir grup” diye söylendi. Bu içlerinde antlaşmayı bozmayanların var olduğunu göstermek içindir.

“Bilâkis onların çoğu zaten -Tevrât'a- îman etmezler.” Bunlar zaten din adına bir şeye inanmazlar. Dolayısıyla antlaşmayı bozmanın, ahde vefa etmenin bir günah, bir suç ve vebal olduğunu zaten kabul etmezler ve buna aldırmazlar bile. Çünkü önemsemezler.

101. Âyetin Tefsiri

Ne zaman ki kendilerine, yanlarındakini doğrulayan bir peygamber Allah tarafından geldiyse, kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı Allah'ın kitabını hiçe sayarak, sanki onu hiç bilip tanımıyorlarınış gibi arkalanna atıp terk ettiler.

“Ne zaman kendilerine, Allah tarafından yunlarındakini doğrulayan bir peygamber -Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiyse...”

“Kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı” “Allah'ın kitabını hiçe sayarak arkalanna atıp terk ettiler.” Yanlarındaki kitaptan kasıt, Tevrât'tır. “Kendilerine kitap verilenler” den murat Yahûdîlerdir.

“Allah’ın Kitabı” ndan kasıt da, Tevrât demektir. Çünkü yanlarındaki kitap olan Tevrât'ı doğrulayan Resûlüllah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)i inkâr etmek demek, Tevrât'ı da inkâr etmek demektir. Ya da Allah'ın Kitabından kasıt Kur'ân'dır. Çünkü onu almaları, kabullenip inanmaları gerekirken terk ettiler, hiçe saydılar. (........)ise, Allah'ın kitabını terk etmelerine bir örnek ve temsildir. Ondan yüz çevirmeleridir.

Âyette, “Arkalanna attılar.” ifadesi bir temsil olup, Yahûdîler buna ihtiyaç duymadıklarını, bundan müstağni olduklarını söylediler, manasınadır. Allah'ın kitabına ilgilerinin azlığını belirtmektir.

“Sanki -onun Allah'ın kitabı olduğunu- hiç bilip tanımıyorlarınış gibi.”

102. Âyetin Tefsiri

Yahûdîler, Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine uydular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı, ancak şeytanlar kâfir oldular. Çünkü onlar halka sihri ve Bâbil'de Hârut ve Mârut adlı iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek herkese, “Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın büyü yaparak kâfir olma!” diye uyarmadıkça hiçbir kimseye büyü (sihir) ilmini öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekten koca ile karısının arasını ayıracak şeyleri öğreniyorlardı. Fakat Allah'ın izni olmadan büyücüler hiçbir kimseye zarar verecek değiller. Böylece onlar kendilerine fayda verecek olanı değil de zarar verecek olanı öğrenirler. Yemin olsun ki; onlar, büyüyü tercih edip satın alanların -büyüye inananların âhiretten bir nasiplerinin - paylarının olmadığını kesin olarak bilirlerdi. Karşılığında canlarını satıp verdikleri şey ne kötüdür! Keşke bunu bilselerdi!

“Yahûdîler, Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine uydular.”

Yani, Yahûdîler Allah'ın kitabını hiçe saydılar ve onu bırakıp büyücülerin, şaklabanların onlara okudukları kitaplarına uydular. (Ki bunlar Hazret-i Süleyman (aleyhi’s-selâm)’in saltanatı, hükümranlığı vé zamanıyla ilgili şeylerdi.)

Şöyle ki; şeytanlar birtakım kulaktan hırsızlama (kulak kabartma) olarak edindikleri yalan yanlış bilgilere kendileri de katıştırarak ve birtakım yalanlarla süsleyip bezeyerek bunları kahinlere aktarıyorlardı, gönüllerine atıyorlardı. Onlar da bunları halka okuyup dinlettikleri kitaplarında derleyip toparlayarak halka öğretiyorlardı. Bu durum Hazret-i Süleyman (aleyhi’s-selâm) döneminde iyice yaygınlık kazandı, neredeyse hemen her yerde: “Cinler gaybı biliyor.” demeye başladılar. İşte buna bağlı olarak da diyorlardı ki:

“İşte budur Süleyman'ın ilmi, bilgisi. Hepsi buna dayanmaktadır. Süleyman tüm bu saltanatı ve imkanları ancak bu ilim sayesine olabilmiştir. Buna dayanarak cinleri ve insanları, rüzgarı egemenliği altına alabilmiş, hükmedebilmiştir.”

“Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı.” Böyle, âyet şeytanları tekzip ediyor, yalanlıyor. Böylece Hazret-i Süleyman (aleyhi’s-selâm) a attıkları iftiralar, onun büyücülerin inancına bağlı olduğu ve ona göre amelde bulunduğu yalanlarının önüne geçilmiş olunuyor. Bu türden tüm iftiralar reddediliyor.

“Ancak şeytanlar kâfir oldular.” Ancak bizzat büyücüleri kullanmak ve onların derleyip topladıkları uydurmaları değerlendirmek suretiyle kâfir olanlar şeytanların kendileridirler.

(........) kelimesi şeddesiz olarak, (........)şeklinde de kırâat olunmuştur. (........) kelimesini de kırâat imâmlarından İbn Âmir, Hamza ve Ali, merfû' olarak, (........)tarzında okumuşlardır.

“Çünkü onlar halka sihri öğretiyorlardı.”

Bu cümle hâl olarak gelmiştir.

Yani, “Halka sihri öğretmek suretiyle, bununla onları aldatmayı, saptırmayı ve yoldan çıkarmayı amaçladıklarından kâfir oldular.”

“Ve Bâbil'de Hârut ve Mârut adlı iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı.”

Cumhûr’a göre buradaki, (........) manasındadır ve (........) kelimesi üzerine affolunan mensûb bir kelimedir.

Yani, “Onlar iki meleğe indirileni öğretiyorlardı.” demektir. Ya da bu, (........) kelimesi üzerine ma'tûftur. Buna göre mana:

“Onlar, Bâbil'de Hârut ve Mârut adlı iki meleğe indirilen şeylere uydular.” olur. Hârut ve Mârut iki meleğe âit özel isimdir ve her iki isim de iki melek, (........) kelimesinin atf-ı beyanı, yani açıklayıcı mahiyette bir atfıdırlar.

Bu iki meleğe indirilen şey, sırf insanları imtihan için Allah tarafından indirilen sihir (büyü) ile ilgili ilimdir. Kim bu ilimden öğrenir ve buna göre amel ederse ve içinde de îman edilmesi bakımından gerekli bir şart var ve bu şart hiçe sayılıyorsa işte bu yüzden o kimse kâfir olur. Fakat kim de bundan sakınır ya da öğrenir de, fakat bununla amel etmez ya da amel etmemek kasdıyla öğrenirse, ancak sihrin kötülüklerinden korunup sakınmak için bunu öğrenirse ve buna aklarıarak bir şey yapmazsa bu kimse mü'mindir.

Şeyh Muhammed Ebû Mansûr Mâturîdî şöyle diyor:

Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed Mâturîdî; Kelâm alimlerinden olup Müslümanların akidelerindeki yanlışları tashih eden bir zâttır. Kendisinin, “Tevhid” ve'Te'vilatü Ehli's-Sünnet” gibi kitapları bulunmaktadır.

Mutlak manada, sihirbazlar ya da büyücüler kâfirdir, demek yanlıştır, hatadır. Ancak o kimsenin durumunu çok iyi incelemek ve gözden geçirmek lâzımdır. Eğer bu araştırma ve inceleme sonucu îman edilmesi gereken şartlardan birini ret ya da inkâr var ise, o kimse kâfirdir, değilse değildir. Diğer taraftan eğer bir sihir küfrü gerektiriyorsa; yani küfür olan bir sihri (büyüyü) eğer biri yapıyorsa bundan dolayı büyüyü yapan kişi erkek ise öldürülür, kadınsa öldürülmez. Ancak küfrü gerektirmeyen bir büyü ya da sihir yaparsa bunu yapan kimse de bu sihriyle bir canın helâk ya da telef olmasına neden oluyorsa, bunun cezâsı da yol kesenlere verilen cezânın aynısı olacaktır. Böyle bir büyüyü yapan kadın olsun erkek olsun aralarında herhangi bir ayırım gözetilmeksizin kendilerine yol kesme cezâsı ne o cezâ uygulanır. Eğer tevbe ederse bunu tevbesi kabul olunur. Ancak kim, böylelerinin tevbesi kabul olunmaz derse yanılmış, hata etmiş olur. Çünkü Fir'avun'un sihirbazlarının tevbesi kabul olunmuştur.

(........) bunun anlamı; “O iki meleğin kalplerine, bunlarla amel etmemek kaydıyla atıldı.” demektir.

Bir diğer tefsire göre bu iki melek, diğer melekler tarafından seCinlerek, kendilerinde şehevî duygular oluşturulmak suretiyle gönderilmişlerdi. Çünkü, melekler Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm) ın yaratılması sırasında birtakım itirazlarda bulunmuşlardı. İşte bundan dolayı onlar bu şekilde şehevî duygularla donatılmış olarak yeryüzüne gönderildiler. Her ikisi de yeryüzünde hüküm icra ediyorlardı. Geceleyin ise göğe çıkıyorlar ve her ikisi de Zühre yıldızına aşık idiler. O da bu ikisini şarap içmeye yöneltti. Her ikisi de zina ettiler. Bu ikisi bir kişi gördü ve onu öldürdü. Böylece o ikisi dünyada azap görmeyi âhirette görecekleri azâba tercih ettiler. Böylece o ikisi Bâbil'deki dipsiz bir kuyuya baş aşağı olarak azap görmekteler. Bâbil diye isimlendirilme nedeni ise, burada farklı dillerin bu yüzden oluşmasına, birbirlerini anlayamayacak derecede dillerin oluşmasıdır.

“Halbuki o iki melek herkese: (........) diye uyarmadıkça hiçbir kimseye büyü-sihir ilmini öğretmezlerdi.” O iki melek, halkı uyarmaksızın ve onlara nasihat etmeksizin onlara hiçbir şey öğretmezlerdi ve biz Allah tarafından bir imtihan ve dene maksadıyla gönderildik, diye uyanda bulunurlardı. Dolayısıyla bunu öğrenmekle ve insanı küfe götürebilecek bir şekilde onunla amel ederek kâfir olmayın.

“Onlar o iki melekten ödeniyorlardı.”

Kelimenin başında yer alan, (........) harfi atıf içindir ve bunu, (........) cümlesi üzerine atfetmektedir.

Yani; “O iki melek onlara öğretiyor, bunlar da sihir ve küfür olabilecek şeyleri bunlardan öğreniyorlardı.” Çünkü, (........) ile, (........) cümlesi buna delâlet etmektedir. Ya da bir muzmer üzerine ma'tûf olabilir. Bunun da takdiri şöyledir:

“İnsanlar da onlara gelirler -veya melekler onları menederler, buna rağmen onlar da- bunu öğrenirler.” Buna delâlet eden zamîr ise, (........) ibâresidir.

Yani:

“Halk, meleklerden, (........) öğreniyordu.”

Yani kan ile kocanın bir birinden aynlmalarına sebep olabilecek sihir ilmini öğreniyorlardı. Yüce Allah'ın sihir yüzünden kadının kocasına itâat etmemesi gibi, aralarında anlaşmazlık meydana getirilmesi gibi olayları bir imtihan vesilesi olarak var etmesi..

Ehl-i sünnet noktasından -Allah sayılarını çoğaltsın- sihir bir gerçektir, bir vakıadır, hakikattir. Ancak Mu'tezileye göre ise bu bir tür hayaldir ve göz boyamadan ibâret olan bir durumdur.

“Fakat Allah'ın izni olmadan -bilgisi ve dilemesi olmadan- büyücüler -büyüleriyle- hiçbir kimseye zarar verecek değiller.”

“Böylece onlar -âhirette- kendilerine fayda verecek olanı değil de zarar verecek olanı öğrenirler.” Âyetin bu kısmıyla, sihirden uzak durmanın, kaçınmanın vacip olduğuna delil olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Meselâ; sonuçta insanı tuzağa ve inançsızlığa, dalâlete (sapıklığa) götüren felsefe öğreniminin yapılması gibi.

“Yemin olsun, onlar -Yahûdîler- büyüyü tercih edip satuı alanların -büyüye inananların- âhirette bir nasiplerinin (paylarının) olmadığını kesin olarak bilirlerdi.”

Yani şeytanların Allah'ın kitabından uydurdukları şeyleri alanların bir nasibi yoktur.

“Karşılığında canlarını satıp verdikleri şey ne kötüdür! Keşke bunu bilselerdi!” Canlarını verip de karşılığında tercih ettikleri şey ne fena şeydir! Yüce Allah, “Keşke bilselerdi. “kavliyle bunların ilim ve bilgiden yoksun olduğunu belirtiyor. Halbuki; bunun öncesinde ise, (........) cümlesiyle hem de yeminli te'kit ifadesiyle bunların bilgi sâhibi olduklarını zikretmişti. Ancak bunun manası: “Keşke bildikleriyle amel etmiş olsalardı.” demektir. Dolayısıyla bildikleriyle amel etmediklerine göre âdeta bilmez kimseler gibi değerlendirilmişlerdir.