NESEFÎ / MEDÂRİK TEFSÎRİ

Bakara Sûresi — NESEFÎ / MEDÂRİK TEFSÎRİ — Sayfa 6

240. Âyetin Tefsiri

Sizlerden ölüp geride (dul) eşler bırakanlar, eşlerinin evlerinden çıkarılmaksızın bir yıl kadar bir süre içinde bıraktıkları maldan yararlarıdırılmaları için ölmezden önce vasiyette bulunsunlar. Eğer o kâdirılar kendi istekleriyle evden çıkıp giderlerse, kendi adlarına meşru (ölçüler içinde yaptıkları) şeylerden dolayı size herhangi bir günah yoktur. Allah, Azîzdir, Hakîmdir.

“Sizlerden ölüp geride (dul) eşler bırakanlar,.... vasiyette bulunsunlar.” İbn Âmir, Ebû Amr, Hamza ve Hafs, (.......) kelimesini nasb ile okumuşlardır. Nitekim Zeccâc'dan gelen rivâyet de böyledir. Çünkü Zeccâc bunu mef'ûl-u mutlak ya da mef'ûl-ü bih olarak değerlendirmiştir. Bu, “bir vasiyet yapsınlar” ya da “bir vasiyette bulunsunlar” demektir. Bunlar dışında kalan imâmlar ise (.......) kelimesini ref ile okumuşlardır. Buna göre de mana şöyle olur:

“Onların bir vasiyet yapması gerekir.”

“.... eşlerinin evlerinden çıkarılmaksızın bir yıl kadar bir süre içinde, bıraktıkları maldan yararlarıdırılmaları için ölmezden önce Buradaki, (.......) kelimesi, (.......) kelimesiyle mensûbdur. Çünkü mastardır. Veya, (.......) takdirindedir. (.......) ise, (.......) kelimesinin sıfatıdır. (.......) kavli de, tıpkı, “Bu söz, senin söylediğinden başka bir sözdür.” ifadesine benzer müekked mastardır veya bu, (.......) kelimesinden bedeldir. Mana da şöyledir:

“Zevcelerini geride bırakarak ölenler üzerinde bir hak o'larak henüz ölmezden önce onlar için bir'vasiyette bulunmaları ve bu vasiyetlerinde, kendilerinin ölümlerinden sonra eşlerinin evden atılmayıp tam bir yıl yararlarıdırılmalarını belirtmeleri bir borç ve görevdir.”

Yani; ölenin geride bırakmış olduğu terekesinden onlara harcamada bulunsunlar ve onları evlerinden çıkarmasınlar, orada barındırsınlar.

İşte bu hüküm İslâm'ın ilk dönemlerinde yürürlükte idi. Ancak daha sonra bu hüküm, Bakara Sûresi, 234. âyetindeki, “dört ay on gün” olarak sınırlarıdıran ifade ile neshedilmiştir, hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Nesh eden yani nâsih veya yürürlükten hükmü kaldıran âyet tilâvet bakımından, yani Kur'ân'daki okuma sırası itibariyle bu ayetten önce yer almış ise de, nüzul yani iniş bakımından bu ayetten daha sonradır. Bu âyet, 234. ayetten önce gelmiştir. Bu, tıpkı Bakara Sûresi, 142. âyeti ile yine Bakara Sûresi, 144. âyeti gibidir.

Yani 142. âyet daha sonra nâzil olduğu hâlde, 144. ayetten önce âyet sırası olarak yazılmıştır, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle işaret buyurmuşlardır.

“Eğer o kâdirılar -bir yıl bekledikten sonra- kendi istekleriyle evden çıkıp giderlerse, kendi adlarına meşru ölçüler içinde yaptıkları şeylerden -süslenmelerinden ve şerî'at ölçüleri içerisinde kendileriyle evleneceklere yaptıkları tariz yollu hareketlerinden- dolayı size herhangi bir günah yoktur.”

“Allah, Azîzdir, -hükmettiklerinde de- Hakîmdir.”

Bu bölümü tek başına aç →

241. Âyetin Tefsiri

Boşanmış kâdirılar için de meşru ölçüler içerisinde (kocalarından) alacakları -iddet nafakası- hakları vardır. Bu, Allah'tan korkanlar üzerinde bir borçtur.

(.......) kelimesi mastar olması üzerine mensûbdur.

Bu bölümü tek başına aç →

242. Âyetin Tefsiri

İşte Allah âyet (hüküm)lerini size böylece açıklar ki, düşünüp gerçekleri anlayasınız.

Bu, (.......) edatının haberi olması itibariyle ref mahallindedir. Eğer buradaki, (.......) kelimesiyle mut'a murat olunuyorsa bu takdirde âyette söz konusu edilen boşanmışların dışındakiler denmek isteniyordur. Eğer onlar boşanmışların dışındakiler murat olunuyorsa bu takdirde mut'a mendup olarak söz konusudur, demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

243. Âyetin Tefsiri

Binlerce (kişi) olmalarına rağmen ölüm korkusuyla yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara, “ölün” dedi (öldüler). Sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı sonsuz lütuf sâhibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.

“Binlerce kişi olmalarına, rağmen ölüm korkusuyla yurtların çıkıp gidenleri görmedin mi?”

(.......) kavliyle özellikle Kitap ehlinden olup da bunların kıssalarını ve öncekilere ilişkin haberleri duymuş olanların kulaklarını çınlatmak ve bir bakıma onların dikkatlerini çekmek istenmiştir. Onların durumlarından, şaşkınlık ve hayret içine düşenlerin de aynı şekilde dikkatleri bu noktaya çekilmektedir. Evet burada böyle bir tefsir yapıldığı gibi şöyle bir tefsir yapılması da câizdir.

Olayı hiç görmemiş ve duymamış olanların da bu gerçekler üzerinde düşünmeleri için olay onların dikkatlerine sunuluyor. Çünkü bu ifade hayret ve şaşkınlık anlamında bir bakıma bir ders alınacak hikâye, darbımesel tarzında sunulmuştur.

“ülkelerinden” ifadesinden kasıt, bulundukları kasabadan, demek olup, burasının da “Vasıt” kasabası olduğu söylenmektedir. Bu kasabada taun (veba) salgını başgöstermiş ve orada bulunanlar da kasabalarından kaçıp kurtulmaya başlamışlar. Ancak bu kaçışları onları ölümden kurtaramamıştır. Allah onları yine de öldürmüş, daha sonra yüce Allah onları, Peygamberleri Hazret-i Hizkil (aleyhi’s-selâm)’in duası üzerine tekrar diri İtmiştir.

Bir başka tefsire göre bunlar İsrâ'il oğullarından bir toplum idiler. Hükümdarları tarafından cihad etmeleri için çağırıldıkları hâlde, ölüm korkusuyla savaşmaktan ve cihaddan kaçmışlardı. Bunun üzerine bunlar Allah tarafından öldürüldüler ve sekiz gün ölü olarak kaldılar. Daha sonra Allah bunları yeniden diriltip hayat verdi. Sayılar da binlerce denilecek kadar fazla idi.

(.......) hâl olarak nasb mahallinde gelmiştir. Burada, (.......) kelimesinin çokluk manasına geldiğini bir delil olarak görmekteyiz. Çünkü bu kelime, cemi' kesret (çokluk çoğuludur). Dolayısıyla bu kelime, (.......) kelimesinin çoğulu olup, (.......) kelimesinin çoğulu değildir. (.......) kavli mef'ûl-ü lehtir.

“İşli'bundan ölürü Allah anlara., (.......) dedi, öldüler.”

Yani; Allah onları öldürdü. Âyette, “ölün” tarzında, emir kipiyle getirilmiş olması, şunun içindir:

Yani; onlar, Allah'ın, “ölün” emri ve dilemesi üzerine âdeta tek bir adamın ölmesi gibi anında hepsi ölüverdiler, demektir. Kaldı ki; bu türden bir ölüm olayı da, olağan dışı bir ölüm olayıdır.

Özellikle bu örneklerin verilmiş olmasından kasıt, Müslümanların cihad etmelerine karşı cesaretlerinin artırılmasıdır. Mademki ölümden herhangi bir şekilde bir kurtuluş olmayacak ve kaçmakla da ölümden kurtulabilmek manasında bir fayda elde olunamayacağına göre o hâlde bu konuda en yerinde hareket ve en evlâ olanı da Allah yolunda cihad ederek ölmektir.

“Sonra Allah onları -ibret alsınlar, Allah'ın hükmünden ve kazasından kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığım bilsinler diye- yeniden diriltti.” Bu cümle mahzûf olan bir fiile ma'tûf bulunmaktadır. Cümlenin takdiri de şöyledir: “Onlar da öldüler. Sonra Allah onları yeniden diriltti.” Ya da, “Allah onlara, ölün, dedi. “kavlinin manası, “Allah onları öldürdü. “demektir. Bu durumda, bu cümle mana bakımından bunun üzerine ma'tûf olabilir.

“Şüphesiz Allah, insanlara karşı, sonsuz lütuf sâhibidir.” Çünkü; Allah onların ibret alacakları ve ders çıkaracakları şeyleri, âyette sözü edilenlere gösterdiği gibi bunlara da gösterecektir. Aynı şekilde onlara ilişkin haberleri ve hikâyelerini bildirmekle gerçekleri gösterdiği gibi insanlara da gösterecektir. Bu bakımdan Allah kullarına karşı lütuf sâhibidir. Ya da Allah'ın insanlara karşı lütufkâr olması, söz konusu kimseleri ölümlerinden sonra dirilmekle hem onlar ve hem insanlarda onlardan ibret alsınlar da kurtulsunlar diyedir. Halbuki ki; Allah dileseydi onları ta kıyamete kadar öylece ölü olarak bırakırdı.

“Fakat insanların çoğu -buna- şükretmezler.”

Burada bir ince noktaya dikkat çekiliyor. Çünkü bundan sonra gelen âyet cihad konusunu ele almaktadır. Dolayısıyla bu kıssa ile anlatıları olayda ölümden kaçışın mümkün olamayacağını Rabbimiz bildirmekle, Müslümanları Allah yolunda cihada teşviktir. Bundan sonraki âyet böyle bir emri içermektedir ve Rabbimiz şöyle buyurmaktadır :

Bu bölümü tek başına aç →

244. Âyetin Tefsiri

Allah yolunda savaşırı iyi bilin ki; Allah, her şeyi -geride kalanların söyleyeceklerini de, önce geçenlerin söylemiş olduklarını da- işiten ve -içlerinde gizli tuttukları- her şeyi bilendir.

Yüce Allah ölümden kaçışın insanı ölmekten kurtaramayacağını açıkladıktan sonra bu ayetiyle de cihada teşvikte bulunmaktadır. Bu hitap ya Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ümmetinedir veya Allah'ın öldürdükten sonra tekrar diriltmiş olduğu kimseleredir. Böylece onların kendi dinini hakim kılmaları için cihad etmelerini onlardan (ve bizden) bir farz olarak istemektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

245. Âyetin Tefsiri

Allah'a güzel bir borç verecek kimse var mı ki, (Allah) ona verdiğinin kat kat fazlasını versin? Darliği da genişliği de veren Allah'tır. (Sonuçta) Yalnızca O'na döndürüleceksiniz.

“Allah'a güzel bir borç verecek bir kimse var mıdır,”

(.......) Burada soru edatı olup ref mahallinde mübtedadır. (.......) ise bunun haberidir. (.......) ise, (.......) nm sıfatı veya ondan bedeldir.

(.......) kavli ise, (.......) nin sılası yani ilgi ya da yan cümleciğidir. Burada Allah yolunda yapılan harcamaya, Allah'a borç ya da ödünç verme manasında zikredilmiştir. Çünkü, “karz” demek, herhangi bir şeyi daha sonra mislini vermek ya da ödemek suretiyle alınan şeydir. Buna karz adının verilmiş olmasının nedeni, borç veren bir kimse yani alacaklı olacak olan kişi, bunu malından kesip vermesidir. Kaldı ki; kan kelimesi de sözlük anlamı bakımından kesmek demektir. Nitekim “mikraz” kelimesi de bu kökten gelir ve bu da makas ve kesici şey, demektir. Hatta farenin bir giysiyi kumaşı yemesi hâlinde de buna, “karzu'l-fe'r” denir. Nitekim (.......) da bu köktendir. Yüce Allah burada bu olayı direkt böyle bir kelime ile verirken bununla şuna dikkatimizi çekiyor. Nasıl ki, malından bir şey ayırıp/kesip veren daha sonra alacağını alıyorsa, Allah için bir şey yapan ve veren de tıpkı bunun gibi yarın karşılığını Allah'tan alacaktır. Allah bundan dolayı hiç şüphe edilmeyecek bir şekilde onu ödüllendirecektir. (.......) kavli de, helâl maldan ve gönül rahatliğiyla, demektir. Bundan gaye da, cihad konusunda gerekli olan nafaka ve harcamalar demektir. Çünkü yüce Allah, kendi yolunda savaşılmasın!, cihad yapılmasını emir buyuranca, bundan dolayı bir harcamaya gerek duyulacaktır, mal gerekecektir. Bu yoldan cihada âit mali bütçenin ve savaşla alâkalı harcama kalemlerinin sağlarıabilmesi için gerekli mali ve nakdi harcamalara teşvikte bulunmaktadır.

“Allah’da onun bu iyiliğine karşılık kendisine kat kat karşılığını vermiş olsun.”

(.......) kavli kırâat imâmlarından Âsım tarafından, sorunun cevabı olmak üzere nasb ile okumuştur. Ancak imâmlardan Ebû Amr, Nâfi, Hamza ve Ali ise bunu, (.......) kelimesine atfederek merfû' olarak, (.......) tarzında okumuşlardır.

Ya da bu, yeni bir cümledir ve (.......) takdirindedir. Kırâat imâmı Ebû Amir bunu, (.......) olarak nasb ile okurken, İbn Kesîr de aynı kelimeyi (.......) olarak ref ile okumuştur. (.......) mastar yerinde zikredilmiştir. (.......) künhünü ve ne kadar olacağını Allah'tan başkası bilemez. Öylene sayısız mükâfat ve ödüldür. Bir görüşe göre de bire yedi yüz misli verilecektir.

“İmkanları kısan da, bollaştiran da Allah'tır. “Kullarının rızıklarını kıstığı gibi, o rızkı istediği gibi genişletir. Dolayısıyla Allah'ın size vermiş olduğu bol imkanlarınızdan kısmayın, cimrilik etmeyin ki, imkanlarınızı elinizden alıp da sizi darlığa sokmasın. Kırâat imâmlarından İbn Kesîr, Nafı, Ebû Cafer, Âsım ve Ali, (.......) harfiyle olmak üzere, (.......) olarak kırâat etmişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

246. Âyetin Tefsiri

Mûsa'dan sonra İsrâ'il oğullarının liderlerini görmedin mi? Onlar kendilerine gönderilmiş peygambere demişlerdi ki: “Bize bir hükümdar tayin et ki, (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım.” Peygamber de onlara dedi ki: “Ya size savaşmak farz kılınır (emredilir) de savaşmazsanız?” Dediler ki: “Biz neden Allah yolunda savaşmayalım ki? Zaten bizler yurtlarınıızdan çıkarılıp atılmışız, çocuklarınıızdan da ayrı bırakılmışız.” Fakat kendilerine savaş farz kılınınca içlerinden pek azı dışında çoğu geri çekilip kaçtılar. Allah, zalimleri bilir.

“Mûsa'dan sonra Israiloğullarının liderlerini görmedin mir”

(.......) kelimesi, Önde gelenler, eşraf, büyükler, liderler manasınadır. Çünkü bunlar öncü olmaları bakımından gönülleri, korku ve heybet bakımından da göz doldurmalarından bu isim verilmiştir.

Âyetteki, (.......) cer edatı tab'iz içindir; yani bazıları, bir kısmı manasına gelir. “Mûsa'dan sonra” demek, “Mûsa'nın ölümünden sonra” demektir. Buradaki ikinci, (.......) edatı ise iptidai gaye içindir yani, “.....den itibâren” manasına gelir.

“Onlar peygamberlerine -Şem'un, Yuşa veya İşmuil'e- demişlerdi ki: “Emrinde savaşmak üzere, savaş sanatını bilen ve görüşlerine göre hareket edeceğimiz ve onun gösterdiği doğrultuda hareket edebileceğimiz bir komutan başımıza tayin et.

(.......) harfiyle ve meczum olarak okunmak suretiyle. (.......) ise, kelimesinin sılasıdır.

“Peygamber de onlara eledi ki: “Kırâat imâmlarından Nâfı’ , (.......) kelimesini, Kur'ân’ın neresinde geçerse geçsin hep, (.......) olarak okumuştur. (.......) şart cümlesi olup, (.......) kelimesinin ismiyle haberi arasına girmiştir. Haberi de, (.......) kavlidir. Manaya gelince o da şöyledir:

“Nerede ise siz savaşmama isteğinde değil misiniz?”

Yani, durum benim de görebildiğim ve beklediğim kadarıyla siz herhâlde savaşmayacaksınız, çünkü korkuyorsunuz.

(.......) soru edatının âyette yer alma nedeni, onlardan beklenme olasıliği bulunan durumu sorgulamak içindir. Dolayı böyle bir soru ile esasen bir durum tesbiti yapılmaktadır.

Yani, sizden beklenen mutlaka olacaktır, demektir. Dolayısıyla peygamberlerinin de bu tahminlerinde isabetli bir tahmin yürüttüğü gerçeğine işaret edilmiş bulunmaktadır.

“Dediler ki: Biz neden Allah yolunda savaşmayalım ki?”

Yani, savaşı bırakmaya hangi saik bizi yönlendirecek ki? Savaşmamaktan biz ne gibi bir amacımız olabilir ki? “Zaten bizler yurtlarınıızdan çıkarılıp edilmişiz, çocuklarınıızdan da ayrı bırakılmışız.” (.......) buradaki (.......) harfi hâl (.......) ıdır.

Bilindiği gibi Calût'un kavmi Mısır ile Filistin arasında yerleşik bulunan bir toplum idiler. Bunlar İsrâ'il oğullarının önde gelen liderlerinden dört yüz kırk kadar çocuklarını esir almışlardı. Dolayısıyla demek istiyorlardı ki, mademki Calût denen bu adam bizim bu kadar çocuğumuzu esir aldı, bizlere her türlü zulmü reva gördü, o hâlde neden savaşmayacakmışız? Biz mutlaka onlarla savaşmalıyız.

“Fakat kendilerine savaş farz kılınınca içlerinden pek azı dışında çoğu geri çekilip kaçlılar.” Ne zamanki onların cihad isteğine olumlu karşılık gelip farz kılındığı bildirilince, oldukça az sayıdaki kimseler dışında çoğu hemen geri dönüp kaçtılar. Kaçmayanların ve savaşmada, Allah yolunda cihad etmede sebat gösterenlerin sayıları ise Bedir Savaşma kâtiları mü'minlerin sayısı kadar idi, ki bu sayıda üç yüz on üç kişi idi.

“Allah, zalimleri bilir.” Bu, cihadı terk edenlerin bu terk sebebiyle kendileri zulmettiklerine ilişkin yüce Allah'ın onları bir tehdididir.

Bu bölümü tek başına aç →

247. Âyetin Tefsiri

Peygamber onlara dedi ki: “İyi bilin ki; Allah, hükümdar olarak size Talût'u gönderdi.” Bu durum karşısında dediler ki: “Hükümdarlığa biz ondan daha çok lâyıkken nasıl olur da o bizim üzerimizde hükümran olabilir? Kaldı ki; onun geniş bir mal varlığı da yok (zengin de değil).” (Peygamber onlara) şöyle dedi: “Allah, üzerinize onu seçti. Kaldı ki; ilim (bilgi) ve bedence ona üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah, lütfü geniş ve herşeyi bilendir.”

“Peygamber anlara dedi'ki: İyice, bilin ki; Allah, lıükümdar alarak size Talûl'ıı gönderdi.” Âyette geçen, Talût ismi, tıpkı Calût ve Dâvud isimleri gibi Arapça kökenli olmayan isimlerdendir. Marife olmaları ve bir de Arapça kökenli olmamaları, yani ucme olmaları sebebiyle gayri munsarif bir kelimedir. (.......) kelimesi de hâldir.

“Bu durum karşısında dediler ki: Hükümdarlığa biz ondan dalıa çok lâyıkken nasıl olur da o bizim üzerimizde hükümran olabilir? Kaldı ki, onun bir mal varlığı da yok (zengin de değil).” (.......) nasıl olur, nereden olabilir ki, anlamındadır. Bu ifade Israiloğullarının Talût'a başlarına bir hükümdar olarak göstermek istemediklerini, böyle bir görevi onun için uzak bir ihtimal olarak gördüklerini göstermektedir. (.......) kelimesinin başında yer alan (.......) harfi hâl içindir.

(.......)

Yani; nasıl olur da bu kimse başımıza geçirilebilir? Halbuki bu kimsenin böyle bir makama gelmesi, hükümdar olması bile bir haksızlıktır. Çünkü o buna lâyık biri değildir. Zira ortada bu iş için ondan çok daha liyâkat sâhibi olanlar bulunmaktadır. Kadı ki; Talût aynı zamanda fakir biridir. Halbuki iktidar sâhibi olunabilmesi için mutlaka o kimsenin bu durumunu destekleyecek ve takviye edecek olan bir de mal varlığının bulunması gerekir.

İsrâ'iloğullarından bir kesimin buna bu şekilde karşı çıkmalarının nedeni, o sırada peygamberlik görevi Hazret-i Ya'kûb (aleyhi’s-selâm) ın soyundan gelen Lavi kolundan olanlarda idi. Kral, yani hükümdar da yine Hazret-i Ya'kûb (aleyhi’s-selâm)’in Yehuza kolundan olanlar da bulunuyordu. Bunların her ikisi de yani Lavi ve Yehuza, Hazret-i Ya'kûb (aleyhi’s-selâm) ın oğlu Bünyamin neslinden geliyorlardı.

Talût fakir biriydi. Şakilik yapardı, su taşır veya deri tabaklama işiyle uğraşırdı. Rivâyete göre, İsrâ'il oğulları peygamberlerinden başlarına bir hükümdar tayin etmelerini istediklerinde, peygamberleri de bunun için Allah'a dua eder. Bunun üzerine kendisine bir asa getirilir (verilir). O bununla kim hükümdar olabilir diye bir değerlendirme yaptı. Ancak asa (değnek), Talût'un boyuna, poşuna daha uygun düştü.

“Peygamber onlara şöyle dedi: Allah bizzat üzerinize görevle onu seçti.” Allah sizi idare etmek üzere başırııza onu tercih etti. Çünkü o size göre işlerin nasıl idare olunacağını çok daha iyi bilmektedir, dolayısıyla onun vereceği herhangi bir hükmüne itiraz gerekmez.

(.......) kelimesinde yer alan, (.......) harfi sakin (.......) harfi yerine geçen (.......) harfinden (.......) harfine dönüştürülmüş olan harftir.

Daha sonra yüce Rabbimiz, onların ileri sürdükleri soy asaletinden ve mal varlığından, Talût ile ilgili olarak iki önemli özelliğine işaret buvurmaktadır. Bu da oldukça sahasında geniş bir bilgi ve bu bilgiyi uygulama birikimine sahip olduğu özelliğiyle beden ve vücut yapısı bakımından da oldukça güçlü ve yapılı bir bedene sahip olduğudur. Bunun için şöyle buyurmuştur:

“kaldı ki; ilim (bilgi) ve bedence ona üstünlük verdi.” (.......) kelimesi ikinci mef'ûldür. Rivâyete göre Talût, kendi döneminde savaş sanatı ile alâkalı olarak ve dini bakımdan herkesten daha üstün bilgiye sahip bulunuyordu. Başı, boyu ve omuzlarını genişliği bakımından herkesten daha uzun boylu ve güçlü biriydi.

(.......) kelimesi; büyük ve geniş kabiliyet, üstün yetenek manasına gelir. Dolayısıyla Talût hem bedeni yapı bakımından hem de çağının bilgi birikimi ve askeri beceri açısından en yetenekli kimse idi, demektir. Aslında yetki sâhibi olan, hükmü elinde bulunduranların mutlaka ili ehli olmaları gerekir. Çünkü câhil, bilgisiz kimse başkalannca hem kendisi basit ve zelil biridir, hem de yönettiği toplumu zelil ve perişan kılar. Dolayısıyla böyle bir kimsenin yönetimimden yararlarıılamaz, fayda sağlanamaz. Aynı zaman iri yapılı, vücutça da insanların gözünü doldurabilmelidir. Zira insanları en fazla etki altına alabilmesi, gönüllerde en çok korku ve heybet doğurması buna bağlıdır.

“Allah, lütfıı geniş ve her şeyi bilendir.” Allah fazlı ve ikramı geniş, vergisi bol olandır. Bu itibarla O, herhangi bir şeyi olmayan, fakir ve yoksul olanın imkanlarını genişletir, bollaştırır ve fakirken zengin kılar. Bu itibarla Allah, hükümdarlığa, iktidara kimi getireceğini ve kimi seçeceğini de elbette çok daha iyi bilir.

İsrâ'il oğulları bu noktada peygamberlerinden, Talût'un Allah tarafından gerçekten seçilip seçilmediğine dair bir delil ve delil istediler. İşte şimdi okuyacağımız âyette de bu gerçek ele alınmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

248. Âyetin Tefsiri

Peygamber onlara dedi ki: “O'nun hükümdarliğinın alâmeti, tabutun size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o tabutun içinde Rabbiniz tarafından size bir sekinet (güven duygusu) ile Mûsa ve Harun hanedanlarından geriye kalanlar (bir miras kalıntısı) bulunmaktadır. Şüphesiz eğer mü'minseniz bunda kesin olarak sizin için bir âyet vardır.”

“Peygamber onlara dedi ki: () nun hükümdarliğinın alâmeti, tabutun -Tevrât'ın konduğu sandığın- size gelmesidir.” Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm) savaşa çıktığı zaman bu sandığı ya da kasayı öne koyardı. Bu sandık manen İsrâ'il oğullarının moralinin yükselmesine ve savaştan kaçmamalarına yarardı.

“Meleklerin taşıdığı o tabutun içinde Rabbiniz tarafından size bir sekinet (güven duygusu) ile Mûsa ve Harun hanedanlarından geriye kalanlar -Tevrât levhalarının kırık parçaları, Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm)’in asası, elbiseleri, bazı Tevrât ayetlerinden bir kısmı, Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm) ın ayakkabıları ve Hazret-i Harun (aleyhi’s-selâm) ın da sarigidir miras kalıntısı) bulunmakladır.”

(.......)

Yani, Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm) ve Hazret-i Harun (aleyhi’s-selâm) ın ölümlerinden sonra bıraktıkları şeyler. Âyette, (.......) ifadesine yer verilmesi, Hazret-i Mûsa ile Hazret-i Harun (Aleyhime:s-Selâm) a verilen büyük önem ve değer itibariyle zikredilmiştir.

(.......) Meleklerin taşımakta olduğu ifadesiyle de, şuna işaret edilmektedir. Söz konusu tabut, Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm) ın vefatından sonra Allah tarafından göğe çıkarılmıştı. İşte kaldırılan bu tabutu ya da sandığı melekler onların gözleri önünde getirip bıraktılar. Bu cümle hâl olarak gelmiştir. Nitekim, (.......) de böyledir. (.......) ise, (.......) kelimesinin sıfatıdır. (.......) kavli de, (.......) kelimesinin sıfatıdır.

“Şüphesiz eğer miVminseniz bunda kesin olarak sizin için bir âyet nardır.” Şüphesiz eğer doğruluğunu kabul edip inanıyorsanız, tabutun size geri getirilmesi, Allah'ın Talût'u sizin başırııza hükümdar ve emrinde savaşacağınız komutanınız olarak gönderdiğinin bir alâmetidir.

Bu bölümü tek başına aç →

249. Âyetin Tefsiri

Talût askerleriyle beraber ayrılınca şöyle dedi: “Muhakkak ki Allah sizi bir nehirle imtihan edecek. Kim o nehirden içerse benden değildir, kim de ondan tatmazsa (kana kana içmezse) o bendendir, ancak avucuyla ondan bir miktar avuçlayıp içenler hariç.” Ne var ki; içlerinden pek azı dışında hepsi de o ırmaktan içtiler. Talût ve beraberindeki mü’minler (ırmaktan) geçtiklerinde, diğerleri: “Bizim bugün Calût ve ordusuna karşı çıkıp savaşma gücümüz yok.” dediler. Fakat Allah'ın huzuruna varıp O'na kavuşacaklarına kesin olarak îman edenler ise şöyle dediler: “Nice küçük birlikler vardır ki, Allah'ın izniyle nice büyük birliklere galip gelmiştir. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”

“Talût askerleriyle beraber -kendi beldesinden düşmanla savaşmak üzere- ayrılınca onlara şöyle dedir (.......) hâl olarak gelmiştir.

Yani ordusu ile birlikte, onlarla iç içe, demektir. Sayıları seksen bin kişi idi. Savaşa çıktıkları mevsim sıcakların o insanları oldukça bunalttığı aşırı sıcak ve kavurucu bir mevsimdi. Allah'tan kendilerine su içmek için bir nehir istediler.

“Bakın! Allah sizi bir nehirle imli han edecek.” Herkesi birşeyle imtihan ettiği gibi sizi de bununla imtihan edecektir. Bu nehir Filistin nehridir. Yüce Allah bununla cihada kâtilabilecek olan ile katılamayacak olanın mazereti ortaya çıksın istemiştir.

Yani, kim gerçekten bu işi istiyor ve kim cepheden kaçmak istiyor, belirlensin istenmiştir.

“Kim o nehirden -suya kafasıyla abanıp avucuyla değil, ağzıyla- içerse benden -taraftarlarınıdan ve bana uyanlardan- değildir.” “A7m de ondan kılmazsa (kana kana içmezse) o bendendir.” Kırâat imâmlarından Nafı, Ebû Cafer ve Ebû Amr, (.......) kelimesindeki (.......) harfini fetha ile, (.......) olarak okumuşlardır. Diğer kırâat imâmları ise (.......) harfinin sükunu ile okumuşlardır.

“ancak avucuyla ondan bir miktar avuçlayıp içenler hariç.” Böyle yapanlar, kafalarını suya kapatarak kana kana içenlerden ayrı olarak değerlendirilmişlerdir. Çünkü, (.......) kavli, (.......) kavlinden istisna edilmiştir, ikinci cümle istisnadan hüküm itibariyle sonra olarak değerlendirilmiş, ancak işin önemi sebebiyle öne alınmıştır.

Kırâat imâmlarından Hicaz okulu mensuplarıyla Ebû Amr, (.......) kelimesindeki (.......) harfini fetha ile, (.......) olarak mastar manasında okumuşlardır.

Yani “avuçlamak” anlamında okumuşlardır. Ötreli olarak okuyanlar ise, bunu, “mağruf” yani “avuçlarıan” anlamında okumuşlardır. Bunun manası şöyledir: “Ağzınızla suya kapanmamak kaydıyla elinizle ondan bir avuç alıp içmeniz hâli müstesna.” Bunun bu manaya geldiğinin delili da âyetin şu kısmıdır:

“Ne var kî; içlerinden pek azı dışında hepsi de o ırmaktan -kafalarıyla suya abanarak doya doya- su içtiler. “Bu az sayıdakilerin adedi de 313 kişi idi.

“Talût ve beraberindeki -az sayıdaki- mü’minler ırmaktan karşıya geçtiklerinde, diğerleri:” “Bizim bugün Calût ve ordusuna karşı çıkıp savaşma gücümüz yok, dediler.” Bizim Calût'un gücüne karşı koyabilecek bir gücümüz yok.

Calût; Amâlika toplumunun zâlim ve cebbâr olan liderleriydi. Bunlar, İmlik b. Âd soyundan gelen kimselerdi. Calût'un üzerinde demirden yapılan ve ağırliği da üç yüz rıtl bulan bir zırh vardı.

“Fakat Allah'ın huzuruna varıp O'na kavuşacaklarına -şehit olacaklarına- kesin olarak îman eden -ve Talût ile birlikte hareket edip sebat gösterenler ise -savaştan geri duran çok sayıdaki rezil kimselere- şöyle karşılık veriler:” Rivâyete göre sadece bir avuç su alıp içenlere, içtikleri su, onlara tamamen yetmiş, onların bu husustaki sıkıntılarını ortadan kaldırmış, ancak suya abanarak ağızlarıyla doyasıya içenlerin ise dudakları morarmış, göbekleri şişmiş, giderek susuzlukları canlarına tak etmiştir.

“Nice küçük birlikler vardır ki, Allah'ın izniyle -yardımıyla- nice büyük, birliklere galip gelmiştir. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.” (.......) haberiyedir. Mübteda olarak mahallen merfûdur. (.......) kelimesi de bunu haberidir.

Bu bölümü tek başına aç →

250. Âyetin Tefsiri

(Îman edenler) Calût ve ordusuyla karşı karşıya geldikleri zaman şöyle dediler: “Rabbimiz! Bize bol sabır ver. Ayaklarınıızı sabit kıl, ve bize kâfir kavimlere karşı yardım et.”

(Îman edenler) Calût ve ordusuyla karşı kanşıya geldikleri zaman şöyle dediler: “Rabbimiz! Bize bol sabır ver. Ayaklarınıızı -kalplerimizi güçlendirerek ve düşmanlarınıızın kalplerine korku salarak- sabit kıl, ve bize kâfir kavimlere karşı yardım et.”

Bu bölümü tek başına aç →

251. Âyetin Tefsiri

Derken Allah'ın izniyle onlara galip geldiler. Dâvud da Calût'u öldürdü. Allah (Dâvud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona istediği ilimleri de öğretti. Eğer Allah'ın kimi insanları ötekilerin eliyle bertaraf etmeseydi, elbette dünyanın düzeni sarsılıp bozulurdu. Fakat Allah bütün alemlere karşı sonsuz lütuf ve kerem sâhibidir.

“Allah'ın izniyle -kazası ve hükmü ve irâdesiyle-Talut ve askerleri –mü’minler- onları- Calût ve ordusunu – hezimete uğrattılar.”

Dâvud da Calût'u öldürdü.”

Hazret-i Dâvud (aleyhi’s-selâm)’ın babası İyşa da altı çocuğuyla birlikte Talût'un askerleri arasında bulunuyordu. Dâvud ise bunların yedincileri idi ve küçüktü. Kendisi koyun güderdi, çobanlık yapıyordu. Bunun üzerine Allah, İsrâ'il oğullarının peygamberine vahyederek, Calût adındaki zâlimi öldürecek olan kişinin Dâvud (aleyhi’s-selâm) olduğunu bildirdi. Peygamberleri, Dâvud (aleyhi’s-selâm)’ı babasından istetti, o da geldi. Hazret-i Dâvud (aleyhi’s-selâm) yolda gelirken yolu üzerinde üç taş bulunuyordu. Bu her üç taş da Hazret-i Dâvud (aleyhi’s-selâm)’a seslenerek kendilerini almalarını istediler ve ona: “Sen bizimle Calût'u öldüreceksin.” dediler. Hazret-i Dâvud da o üç taşı aldı ve heybesine ya da torbasına attı. İşte bu taşları Calüt'a atarak bunlarla onu öldürdü. Ordu komutanları Talût da bunun üzerine Calût'un kızıyla Hazret-i Dâvud (aleyhi’s-selâm)’ı evlendirdi. Fakat daha sonra Talût, Hazret-i Dâvud (aleyhi’s-selâm)’ı kıskanır ve öldürtmek istedi. Ancak sonra yaptıklarından tevbe ederek vefat etti.

“Allah Dâvud'a hükümdarlık ve hikmet -peygamberlik- verdi ve ona islediği ilimleri -zırh yapımını, kuş dili konuşmasını ve benzeri şeyleri- de öğretti.” Allah o kutsal toprakların dört bir tarafını Hazret-i Dâvud (aleyhi’s-selâm)’ın hükümranlığına verdi. Hazret-i Dâvud (aleyhi’s-selâm)’dan önce İsrâ'il oğulları hiçbir dönemde bir devlet kurarak bu tarzda bir birlik kurup bir araya toplanmış değillerdi.

“Eğer Allah kimi insanları ötekilerin eliyle bertaraf etmeseydi, kesinlikle dünyanın düzeni sarsılıp bozulurdu,.”

(.......) kavli mefûl-i bihtir. (.......) ise, (.......) kelimesinden bedeldir. Kırat imâmlarından Nâfı’ ve Ebû Cafer, (.......) kelimesini, (.......) şeklinde olarak okumuştur. Bu da, (.......) kelimesinin veya, (.......) kelimesinin mastarıdır.

Yani, mufaale babından mastardır.

Yani, bunun manası şöyledir:

“Eğer Allah kimi insanların kötülüklerini kimilerinin eliyle önlemeseydi, bunlar yoluyla ötekilerin kötülüklerine, bozgunculuklarına engel olmasaydı, kesinlikle anarşistler, bozguncular ve vurguncular baskın çıkarlar, üstün gelirlerdi. Böylece ne ürünleri, ne de nesilleri kalırdı, hepsi darmadağın hale gelirdi.” Ya da:

“Yüce Allah kâfirlere karşı Müslümanlara yardım etmeseydi, dolayısıyla kâfirlerin galebe çalması ve baskın gelmeleriyle dünyanın düzeni tamamen sarsılırdı. Sonuç olarak iyiler öldürülür, ülkeleri harabeye dönüştürülür ve insanlar işkenceler altında inim inim inletilirdi.”

“Fakat Allah, bütün alemlere karşı -onlardan fesâdı önlemekle- sonsuz lütuf ve kerem sâhibidir.” İşte burası, “aslâh olanı yani en güzel ve en doğru olanı” yaratma meselesiyle ilgili olarak Mu'tezile'nin aleyhine bir delildir.

Bu bölümü tek başına aç →

252. Âyetin Tefsiri

İşte bunlar Allah'ın ayetleridir. Biz bu âyetleri tüm gerçekleriyle sana açıklıyoruz. Ve muhakkak sen Allah tarafından gönderilmiş olan peygamberlerdensin.

(.......) mübtedadır. (.......) de bunu haberidir.

Yani; bütün bu anlatıları hikâye ve kıssalar, Meselâ binlerce kimsenin ölümden kaçışları, Allah'ın onları öldürüp sonra yeniden diriltmesi, Talût'un hükümdar ve başkomutan, seçilmesi, henüz bir küçük çocuk olan Hazret-i Dâvud (aleyhi’s-selâm) eliyle Talût'un düşmanına karşı üstünlük kazanarak onu yenmesi gibi olayları sana aktardık, tüm yönleriyle açıkladık, demektir.

(.......) kavli, (.......) kavlinden hâldir. Bunda etkili amil ise işaret manası-ismidir. Ya da, (.......) kavli, (.......) işaret isminden bedeldir. (.......) kavli de bunu haberidir.

(.......) Bunda Kitap ehlinin asla şüpheye düşmeyecekleri bir şekilde kesin olarak sana açıklıyoruz. Çünkü onların kitaplarında da zaten bu şekilde yer almaktadır.

(.......) Herhangi bir kitaptan okumaksızın ve ehli olan birinden dinleyip işitmeksizin bu gerçekleri onlara bildir. Çünkü sen gönderilen peygamberlerdensin.

Bu bölümü tek başına aç →

253. Âyetin Tefsiri

İşte böylece peygamberlerden kimini ötekilerine üstün kıldık. Allah onlardan kimisiyle konuşmuş ve kimilerini de derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu Îsa'ya apaçık belgeler verdik ve onu Rûhu'l-Kudüs ile güçlendirdik. Eğer Allah dileseydi o peygamberlerden sonra gelen toplumlar, kendilerine gelen apaçık mu'cizelerden sonra savaşmazlardı. Ama onlar anlaşmazlığa düştüler. Dolayısıyla onlardan kimisi îman etti, kimisi de kâfir oldu. (Bütün bunlara rağmen) Allah dileseydi onlar savaşmazlardı. Fakat Allah dilediğini yapar.

“İşte böylece sözünü ettiğimiz peygamberlerden kimini ötekilerine üstün kıldık.” (.......) kavliyle burada bu surede söz konusu edilen peygamberlerden, Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm) den tutun ta Hazret-i Dâvud (aleyhi’s-selâm) peygambere kadar haklarında bilgi verilen peygamberler ya da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bilgisi dahilinde bulunan peygamberler söz konusu edilmektedirler.

(.......) Buna göre bunlar peygamberliklerinin ötesinde birtakım özelliklerle ve meziyetlerle üstün kılınmışlardır. Çünkü; bunların hepsi de tıpkı mü'minleri'n birbiriyle eşit olması gibi risâlet görevinde eşittirler.

Yani; mü'minler nasıl ki imâm açısından eşit iseler, peygamberler de risâlet görevinde eşittirler. Mü'minler nasıl ki îman dışında taatleri ve amelleri bakımından farklılık gösterebiliyorlarsa, işte peygamberler de böyledir. Nitekim Rabbimiz bu gerçeği şöyle açıklamaktadır:

“Allah onlardan kimisiyle -Meselâ Hazret-i Mûsa ile, arada herhangi bir elçi olmaksızın doğrudan- konuşmuş ve kimilerini de derecelerle yükseltmiştir.” (.......) demek, (.......) takdirinde olup, Allah kendisiyle konuştu, manasınadır ve bu zât da Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm) dır. Burada ilgi cümleciğinden âit yani zamîr hazfedilmiştir. Buna göre mana şöyledir: “Onlardan öylesi de var ki, Allah aralarında bir elçi olmaksızın kendisiyle konuştu,” bu da Mûsa (aleyhi’s-selâm) dır.

(.......) kavli birinci mef'ûldür, (.......) kelimesi de ikinci mef'ûldür.

Yani, derecelerle veya derecelere .... demektir. Kısaca onlardan kimisini de diğer peygamberlerin üzerine derece bakımından yükseltti. Nitekim fazilet bakımından peygamberler aralarında birtakım farklılıklara sahip olmalarının yanında, onlardan derecelerle çok daha üst durumda olan da vardır ki, bu da Hazret-i Muhâmmed (sallallahü aleyhi ve sellem) dir. Çünkü Allah onu, evrensel olarak tüm insanlığa ve cinlere peygamber olarak göndermiştir. Öyle ki; Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimize binlerce denilebilecek manada çok mu'cizeler verilmiştir. Ondan önceki hiçbir peygambere bu manada mu'cize verilmiş değildir. Bu mu'cizelerin en büyüğü de Kur'ân'dır. Çünkü bu Kur'ân mu'cizesi dünya durdukça yeryüzünde var olacaktır.

Burada bu konunun açık ve net olarak değil de üstü kapalı bir ifadeyle anlatılmasındaki incelik ise, onun durum ve konumunu yüceltmektir. Bir de, ondan başka hiçbir peygamberde benzeri görülmeyen özel durumu sebebiyledir. Öyle bir farklılık ki; başka birisiyle asla karıştırılamayacak kadar net ve belirgin.

Farklı bir tefsire göre de bununla belirtilmek istenen Hazret-i Muhâmmed (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) ve bu ikisi dışındaki ulu'l-azm peygamberlerdir.

“Meryem oğlu Îsa’ya -ölüleri diriltmek, anadan doğma körleri, alaca hastaliğina yakalananları ve buna benzer şeyleri iyileştirmek gibi- apaçık belgeler verdik ve onu Rûhul-Kudüs -Cebrâîl veya İncîl- ile güçlendirdik.”

“Eğer Allah dileseydi, o peygamberlerden sonra gelen toplumlar kendilerine gelen apaçık belgelerden sonra -ihtilâfa ve ayrılmazlığa düşerek- savaşmazlardı. “Çünkü savaşların nedeni anlaşmazlıklardır. “Ancak onlar -benim dilememle- anlaşmazlığa düştüler.” Daha sonra Rabbimiz anlaşmazlık nedenlerini açıklayarak şöyle buyuruyor:

“Dolayısıyla onlardan kimisi îman etti, kimisi de kâfir oldu.” Hepsi de Benim dilememle oluyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Tüm peygamberlerimin işlerini bu şekilde belirledim. Hepsi için aynı kanunu uyguladım. Hiçbir peygamberin ne sağliğinda ve ne de ölümlerinden sonra bütün ümmetinin ona uymakta bir araya geldikleri, anlaşmazlığa düşmedikleri olmamıştır. Aksine onun hakkında anlaşmazlığa düşmüşler, (.......)

“Bütün bunlara rağmen Allah dileseydi onlar -anlaşmazlığa düşerek- savaşmazlardı.” Burada bunun tekrarı durumu pekiştirmek ve te'kit içindir.

Yani, “Ben onların savaşmamalarını dikseydim, savaşmazlardı. Çünkü mülkümde cereyan eden her olay ancak benim meşietime, yani dilememe bağlıdır.”

İşte işin bu noktası, Mu'tezile mezhebinin görüşünü geçersiz kılıyor. Çünkü Allah, “Eğer onların savaşmalarını dilemesem, onlar savaşmazlardı” diye bildirmektedir. Halbuki Mu'tezile mezhebi savunucuları diyorlar ki, “Allah onların savaşmamalarını istedi ve fakat onlar buna rağmen savaştılar. “

“Fakat Allah dilediğini yapar.” Allah, âyetin bu ifadesiyle mutlak manada irâdenin kendi zâtına âit olduğunu, başkasına has olmadığını net olarak bildirmektedir. Nitekim Ehl-i sünnetin de mezhebi (görüşü) budur.

Bu bölümü tek başına aç →

254. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler! Ne bir alışverişin, ne bir dosttan medet beklemenin ve ne de bir şefâatin bulunmadığı gün gelmeden önce size rızık verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerin (hakkı tanımayanların) ta kendileridirler.

“Ey îman edenler/ Ne bir alışverişin, ne bir dosttan medet be/demenin ve ne de bir şefâatin (kayırmanın) bulunmadığı gün gelmeden önce size rızık olarak verdiğimizşeylerden Allah yolunda harcayın.”

(.......) Allah yolunda cihad etmek üzere harcayın. Ya da bu hüküm genel manasıyla farz olan her sadakayardım ya da zekât manasınadır. (.......)

Yani; daha önce yapmamış olduğunuz harcamalara karşı hiçbir şey yapabilme gücüne sahip olamayacağınız ve infak etmek için de başvuracağınız bir alışverişin olamayacağı o gün... (.......) Dostlarınızın size müsamaha ile yaklaşacakları imkanı olmayan o gün.. (.......) Kâfirler için bir şefâatin var olmadığı, demektir. Çünkü mü'minler için şefâat vardır. Yahut Allah'ın izninden sonra mü'minler için şefâat olacaktır.

“Kâfirlere gelince onlar zalimlerin (hakkı tanımayanların) ta kendileridirler.” Çünkü kâfirler, kıyamet gününde ihtiyaç duyacakları şeyleri yapmamakla kendi canlarına kıyıp haksızlık edenlerdir. Veya, kıyamet gününü inkâr eden bunlar, zalimlerin ta kendileridirler.

Kırâat imâmlarından İbn Kesîr, Ebû Amr ve Ya'kûb, fetha ile (.......) olarak kırâat etmişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

255. Âyetin Tefsiri

Allah, kendisinden başka hiçbir mabud olmayan bir tek ilâhtır: Haydır (ebedî ve ezeli diridir), Kayyumdur (bütün varlıkların durumlarını elinde bulundurup ayakta tutan ve koruyandır). O'nu; ne bir uyuklama ve ne de bir uyku tutar. Göklerde ve yerde var olanların tamamı O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefâat edebilir? O, kullarının yaptıklarını da ileride yapacaklarını da bilir. O'nun bilgisi dışında asla gizli bir şey kalmaz. Allah'ın dilediklerinin (öğrettiklerinin) dışında kulları O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak (ihata edip) kavrayamazlar. O'nun kürsüsü (ilmi ve kudreti) bütün gökleri ve yeri kuşatıp içine almıştır. Gökleri ve yeri gözetip koruması O'na ağır ve zor gelmez. O çok yücedir ve çok uludur.

“Allah, kendisinden başka hiçbir mabud olmayan bir tek ilâhtır. Hay'dır (ebedî ve ezeli diridir), Kayyum’dur (bütün varlıkların durumlarını elinde bulundurup ayakta tutan ve koruyandır). “

Burada, (.......) ismi, haberi ve bedel kılındığı yer itibariyle mübtedanın haberidir. Bu mübteda ise, (.......) ismi celalidir. (.......) Faniliğine asla bir yol olmayan bâkî, demektir. Ölmeyen ve hep diri olan manasında ezeli ve ebedidir. (.......) Daim ve her zaman yaratmış olduğu varlıkları elinde tutan ve onları koruyup muhafaza eden, demektir.

“O'nu ne bir uyuklama ve ne de bir uyku tutar.” (.......) kelimesi, uyku öncesi insanda meydana gelen dalgınlık, gevşeme ve uyuklama halidir. Mufaddal b. Muhammed Dabbi ise, (.......) olarak değerlendirmiş ve bu okuyuşuyla kelimenin manası, başta meydana gelen ağırlık halidir. (.......) ise gözlerde meydana gelen ağırlık, uykusuzluk halidir. (.......) kelimesi ise, kalbin uyuması halidir ki, diğer ikisine göre en ağır olanıdır. İşte bu ifadeler, “kayyum” ismini tekid etmektedir. Çünkü; bir varlık eğer uyukluyorsa veya uyuyorsa ya da üzerine bir ağırlık çöküyorsa böyle bir varlığın kayyum olması asla söz konusu değildir, muhâldir.

Hazret-i Mûsa (aleyhi’s-selâm) ya vahyedilerek denilir ki: “Şu kimselere söyle; gökleri ve yeri Ben kudretimle tutmaktayım. Eğer beni bir uyku ya da uyuklama tutsa gökler ve yer yok olur.” Ebû Ya'la. Müsned; 6669.

“Göklerde ve yerde var olanların tamamı -hem mülk olarak ve hem milk olarak- O'nundur.”

Yani; göklerde ve yerde var olanların tamamı hem otorite ve hükümranlık” olarak Allah'a âittir ve her şey bütün varlıklar Allah'ındır.

“İzni olmadan O’nun katında kim şefâat edebilir?” Allah'ın izni olmaksızın katında kimse asla şefâat edemez. İşte bu ifade yüce Allah'ın melekutunu ve kibriyasını; yani O'nun azametini, yüceliğini ve celâlini açıklamaktadır. Çünkü yarın kıyamet gününde hiçbir kimse Allah kendisine izin vermedikçe asla Onunla konuşmaya cesaret edemez, kendisinde böyle bir güç bulamaz.

Burada kâfirlerin iddia edip ileri sürdükleri ve “yarın putlar bize şefâat edecek” dedikleri gibi onların bu iddialarına da bir red cevâbıdır âyetin bu kısmı.

“O, kullarının yaptıklarını da ileride yapacaklarını da bilir.” Allah kullarından önce olanları bildiği gibi onlardan sonra olacakları da bilir. (.......) de yer alan zamîr ise, “göklerde ve yerde var olanlara râcidir. Çünkü bu her iki gezegende de akıl sâhibi varlıklar bulanmaktadır. O'nun bilgisi dışında asla bir şey kalmaz. “

“Allah'ın dilediklerinin (öğrettiklerinin) dışında kulları O'nun ilminden -O'nun malumu olan şeylerden- hiçbir şeyi lam olarak (ihata edip) kavrayamazlar.” Nitekim bir duada şöyle denir: “Allah'ım hakkımızda bildiklerinden bizi mağfiret eyle!”

(.......) kavli, öğrettikleri manasınadır.

(.......) “O'nun kürsüsü (ilmi ve kudreti) bütün gökleri ve yeri kuşatıp içine almıştır: “kürsü” kelimesi burada Allah'ın ilmi manasınadır. Nitekim, kürrase diye adlarıdırılan Kitap da bu manadadır. Çünkü o da içinde bilgi taşımaktadır, “kerasi” de alimler, bilginler demektir. Bir de ilme kürsü adının verilmesi, alimin ya da bilgin kimsenin yeri ve makamı olması bakımından da bu manasıyla ilme de kürsü denmiştir. Bu âdeta yüce Allah'ın şu kavli gibidir:

“Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.” Ğafır-Mü'min.7.

Kürsü bir tefsire göre de Allah'ın mülkü manasınadır. Bu ismi alma nedeni, mülkünün kürsüsü durumunda olan yeri itibariyledir. Ya da bundan maksat Allah'ın Arş'ıdır. Nitekim Hasen-ı Basrî'den de bu manada rivâyet olunmuştur. Ya da bu, Arş’ın altında bir tahttır. Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur:

“Yedi kat gök, kürsüye göre çöle bırakılmış bir halka gibidir. Arş’ın kürsüye göre üstünlüğü ve değeri, çölün halkaya olan üstünlüğü gibidir.” İbn Merduye rivâyet etmiştir. Bk. İbn Kesîr, Tefsîr; 1/458.

Ya da “kürsü” Allah'ın kudreti demektir. Nitekim bunun da delili Rabbimizin şu kavlidir:

“Gökleri ve yeri gözetip koruması, O'na ağır ve zor gelmez. 6 -mülkü ve otoritesi bakımından- çok yücedir ve -izzet ve celâli açısından da- çok uludur.”

Ya da, (.......) demek, kendisine lâyık olmayan nitelemelerden yücedir, beri ve uzaktır, manasındır. (.......) ise kendi şanına yaraşır sıfatlarla muttasıftır, demektir. Rabbimiz'in bu iki sıfatı da tevhidi manayı tam kemal manasıyla kapsamaktadırlar.

Bakara Suresinin 255. âyeti olan (ve adına Âyet'el-Kürsî denen) bu âyette cümleler arasında herhangi bir atıf (bağ) edatı olmaksızın dizilmişlerdir. Çünkü tüm cümleler birer gerçeği açıklamak için gelmişlerdir. Bunlar sırasıyla şöyledir:

1- Allah'ın tüm yarattığı yarlıklarının her durumuyla ilgili olarak onları kendi gözetimi altında tuttuğu ve her şeyini düzene koyduğudur. Bunlardan hiçbirisinde herhangi bir yanılgı ve unutkanlık söz konusu olmaksızın hepsinin de üzerinde bu manada hüküm icra ettiğidir.

2- Çünkü; Allah tedbiri altında bulundurduğu ve işlerini düzene koyduğu tüm varlıkların sâhibi ve mâlikidir.

3- Şanının yüceliği, kibriyası ve azameti gereği bu böyledir.

4- Tüm yarattığı varlıkların durumlarını her bakımdan ihatası ve kuşatması altına almıştır.

5- İlminin genişliği, bu ilminin tüm malumata, yani bilinen her şeye taallûku itibariyle ya da celâli ve kudretinin azameti bakımından bunun böyle olduğu gerçeğini ortaya koymak ve açıklamak içindir.

İşte bu âyet tüm bu noktalar sebebiyle ve daha bizim bilemediğimiz niceleri açısından bu âyet faziletli ve üstün bir âyet kılınmış ve nitekim faziletine ilişkin olarak da birçok hadisler rivâyet olunmuştur. İşte bu konuda gelen rivâyetlerden bazıları şöyledir:

1- Hazret-i Ali (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) den rivâyet etmiştir:

“Kim her farz namazın peşinden Ayete'l-Kürsi'yi okursa cennete girmesinde kendisiyle cennet arasındaki tek engel ölümdür. Bu âyeti de okumaya devam edecek olanlar ancak sıddik (sözü ve özü bir olanlar) ya da âbid (çok ibâdet edenler)dir. Kim yatağına yatacağında bu âyeti okursa Allah onu kendi canına kıyacaklardan, komşusunun kötülüğünden, komşusunun komşusu durumunda olanların kötülüğünden ve çevresindeki evlerin ya da çevresinde geceleyenlerin kötülüklerinden güvencede kılar.” Beyhaki rivâyet etmiştir.

2- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Beşerin (insanların) efendisi Hazret-i:Âdem'dir. Arapların efendisi Muhammed'dir. Ancak ben yine de bununla övünmem. İranlıların efendisi Selman'-dır. Rum (Bizanslı)Zarm efendisi de Suheyb'tir. Habeşlilerin efendisi Bilal'dır. Dağların efendisi (önemlisi) Tûr dağıdır. Günlerin efendisi (en önemlisi) de cuma günüdür. Sözlerin efendisi (en üstünü) Kur'ân'dır. Kur'ân'ın efendisi (en değerli olan şeyi) de Bakara Süresidir. Bakara Suresinin efendisi de Ayete'l-Kürsi'dir.” Deylemî, Müsrıedu'l-Firdevs; 3471.

3- Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“İçinde bu âyetin okunduğu evi, şeytanlar otuz gün terk ederler. O eve kırk gece erkek ve kadın hiçbir sihirbaz ya da büyücü giremez.” İbn Hacer, ben buna rastlayamadım, demiştir.

4- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Kim uyuyacağı esnada Ayete'l-Kürsi'yi okursa, Allah onu sabaha kadar koruması için bir melek gönderir (görevlendirir).”

5- Yine Resûlüllah şöyle buyurmuş:

“Her kim akşamleyin şu iki âyeti okursa bu iki âyet sayesinde ta sabaha kadar koruma alüna alınır, kim de sabahleyin o iki âyeti okursa ta akşama kadar bu iki âyet sayesinde korunma altına alınır. Bu iki ayetten biri Ayete'l-Kürsi'dir, diğeri de Mü'min (Ğafır) Suresinden ilk ayetten itibâren ilk uç ayettir. Bk. Tirmizî, 2879.

Çünkü bu âyet tevhid esasını, Allah'ın birliğini, azametini ve temcidini (ululuğunu) ele almaktadır. O'nun yüce sıfatlarından, niteliklerinden söz etmektedir. Çünkü Azîz ve yüce Rab olan Allah'ı anmaktan daha üstün bir şey olamaz. Dolayısıyla Allah'ı zikretme, anma mahiyetinde olan bir şey elbette diğer şeyleri anmaktan daha değerli ve faziletlidir. Böylece anlaşılıyor ki, ilimler içerisinde en değerli ve en önemli olan ilim “tevhid” ile ilgili olan ilimdir.

Bu bölümü tek başına aç →

256. Âyetin Tefsiri

Dinde zorlama yoktur. Artık doğru olan (İslâm yolu) ile bâtıl olan (küfür yolu) birbirinden ayrıl(ıp gerçek ortaya çık)mıştır. Öyleyse her kim tağutu reddedip Allah'a îman ederse işte o, muhakkak kopması mümkün olmayan sapasağlam kulpa yapışmıştır. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, bilendir.

“Dinde zorlama yoktur.”

Yani hiçbir kimse hak dinine girsin diye icbar olunamaz. Bu hak din de İslâm dininden başkası değildir. Bir tefsire göre bu ifade, “men etme, yasaklama” manasında haberdir.

Rivâyete göre, Ensar'dan bir zatın iki oğlu varmış, her iki oğlu da Hırıstiyanlık dinini seçmişlerdi. Babası bunlara baskı yaparak İslâm'ı seçmelerini ve onda kalmalarını ister ve:

— “Siz Müslüman olmadıkça sizi bırakmam.” der. Ancak her iki oğlu da buna yanaşmazlar ve nihayet durum Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e iletilir ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in huzurunda şikâyetlerini dile getirirler. Ensar'dan zât der ki:

— Ey Allah'ın Rasûlü! Benim bir kısmım (ailemden bazısı) cehenneme girecek mi, işte ben onu bekliyorum.” Bunun üzerine bu âyet iner ve adam da çocuklarının peşlerini bırakır.” Bk. Vahidi, Esbabu'n-Nüzul, s. 52.

Abdullah b. Mesud ve bir grup (cemaat) diyorlar ki; bu âyet İslâm'ın ilk dönemlerinde bu manasıyla geçerliydi. Daha sonraları bu âyet savaşma ve cihad ile ilgili âyetin gelmesiyle neshedilmiştir.

“Artık doğru olan (islâm yolu) ile bâtıl olan (küfür yolu) birbirinden ayrıl(ıp gerçek ortaya çık)mışlır. “

Yani; açık seçik olarak ve net delillerle îman ile küfür birbirinden ayırdedilir olmuştur. Neyin hak ve neyin bâtıl olduğu gerçeği ortadadır.

“Öylerse her kim tağutu -şeytanı ve putları, putlaştırıları şeyleri- reddedip Allah'a îman ederse, işte o, muhakkak kopması olmayan sapasağlam kulpa yapışmıştır.” Tagut: İnsanın haddini aşarak, Allah'tan başkasını ma'bût edinmesidir. Buna göre Allah'ın emirlerini ve yasaklarını tanımaksızın ve şerî'atını reddetmek suretiyle olan her itâat taguttur. Her rejim ve ideoloji, hak dinin dışında din gibi kabul edilen her sistem ve her yasa bu anlamda tagut kavramı içinde yer aldığı gibi, her çeşit put ve putlaştırıları her varlık ve madde de yine taguttur. Dolayısıyla bir toplumun tagutu denilince o toplum tarafından Allah ve Rasûlünün emir ve hükümleri dışlanmak suretiyle bağlı kaldıkları ve uygulayageldikleri her sistem, rejim ve ideoloji bu manasıyla taguttur. Allah'ı ve hükümlerini tanımamaktır. Yoksa bu yalnız şeytanlar veya putlar demek değildir. (Mütercimin notu)

(.......) kelimesi, (.......) manasınadır. Bu da yapışmak, tutunmak, demektir. (.......) ise bağlarııları, takınılan şey, kulp, tutamak manasınadır. (.......) kelimesi, (.......) kelimesinin müennesidir. Bu, hiç kopmayan çok güçlü ip, sağlam ve güvenilir, demektir. (.......) kopma imkanı olmayan, manasınadır. Bu, bir bakıma bilinen maddi örneklerden ve delillerden hareketle gerçeği kavramak manasına gelen bir temsil yani öraeklendirmedir. Gözle görülebilen ve duyularla anlaşılabilenlerden yola çıkılarak gerçeğe ulaşmanın bir yoludur. Bu şekilde bu âyeti dinleyip duyan bir kimse bunları kafasında canlarıdırsın ve âdeta olay karşısında cereyan ediyormuş ve kendisi de gözleriyle bu gerçeği görüyormuşçasına hareket etsin de bu sayede inancını pekiştirmiş olsun. Bu durumda mana şöyle olur:

“Kişi kendi adına öylene sağlam olarak dinine bağlarısın ki, asla herhangi bir noktadan ona herhangi bir şüphe girişine izin verilemesin.”

Kaldı ki; “Allah her şeyi -onun ikrarını- haklarla işitendir, -ve itikadını da hakkıyla- bilendir.”

Bu bölümü tek başına aç →

257. Âyetin Tefsiri

Allah îman edenlerin velisi ve dostudur. Onları karanlıklardan nura (aydınlığa) çıkarır. Kâfirlere gelince onların da yardımcıları ve velileri tağuttur. Onları aydınlıktan alıp karanlıklara götürür. İşte bunlar cehennemliktirler. Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.

“Allah imarı edenlerin velisi ve dostudur”

Yani; îman etmek isteyenlerin yanındadır ve onların yardımcısıdır, onların işlerini çekip çevirendir. “Onları -küfrün ve dalâletin, sapıkliğin- karanlıklarından nura (aydınlığa) îman ve hidâyete (yoluna) çıkarır.”

Âyette “zulümât (karanlıklar)” kelimesinin çoğul olarak getirilmiş olması, bunların değişik ve farklı olmaları açısındandır. Halbuki “nûr (aydınlık)” kelimesinin tekil olması ise, imanın bir tek olmasındandır.

Yani; inancın bir tekliği ölçü alınmasından dolayıdır.

“Kâfirlere gelince onların dayardımaları ve velileri tağuttur.”

(.......) kavli burada mübtedadır. (.......) cümlesi de bunun haberidir.

“Onları aydınlıktan alıp karanlıklara götürür.” Yine burada, “zulümât” kelimesi çoğul olarak gelmiştir. Çünkü tağut kelimesi mana itibariyle çoğul anlamındadır.

Yani; bunun manası şöyledir: “Küfürde ısrar edenlerin hâli ve onların işleri nur (hidayet) üzere olanların tak aksinedir.” Ya da bunun manası şöyle olabilir:

“Allah mü'minlerin velisi ve yardımcısıdır. Eğer mü'minler din ve inançlarında herhangi bir kuşkuya düşerlerse, hemen onlara doğruyu gösterecek noktaya, mü'minleri yönlendirerek yardım eder. Böylece onları girdikleri çıkmazdan bu doğruya muvaffak kılar. Böylece onların yakini ve kesin bilgi manasında aydınlığa çıkmalarını, “nuru'l-yakine” ulaşmalarını sağlar. Kâfirlere gelince onların yardımcıları da şeytanlardır. Şeytanlar onlar tarafından da görülen nurun aydınliğindan ve apaçık delillerinden uzaklaştırıp şüphe ve kuşkunun karanlıklarına bırakırlar.”

“İşte bunlar cehennemliktirler. Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.”

Bu bölümü tek başına aç →

258. Âyetin Tefsiri

Allah'ın kendisine hükümranlık verdiği kimsenin şımararak Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartıştığını görmedin mi? (İşte bu tartışma esnasında) İbrâhîm ona dedi ki: “Benim Rabbim diriltip yaşatan ve öldürendir.” O da: “Diriltip yaşatan ve öldüren benim.” diye karşılık verdi. (Bu defa) İbrâhîm (tekrar) dedi ki: “Şüphesiz Allah güneşi doğu tarafından doğduruyor, o hâlde sen de onu baü tarafından doğdur bakalım.” İşte o an (bu cevap ve istek karşısında) kâfir (neye uğradığım bilemeden) şaşırıp kaldı. Allah, zalimler topluluğunu hidâyete erdirmez.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in hayret ve dikkatini çekmek ve onu teselli etmek üzere, ilâhlık ve rab olduğu iddiasına kalkışan Nemrût ile onunla bu konuda mücadele eden Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) ın durumunu aşağıdaki âyette bir gönül rahatlatıcı olarak göreceğiz. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Allah’ın kendisine hükümranlık verdiği kimsenin (Nemrût'un) şımararak Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartıştığını, görmedin mi?”

Yani; Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm)’in Rabbinin rububiyeti konusundaki tartışmasını... (.......) zamîri ya Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) a veya Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm)’in kendisiyle tartıştığı Nemrût'a râcidir. Çünkü yüce Allah her ikisinin de Rabbidir.

(.......) Allah'ın kendisine mülk ve varlık vermiş olması sebebiyle şımararak...

Yani; ona hükümranlığın, zenginliğin verilmiş olması onu şımarttı, yoldan çıkarttı ve onun büyüklenmesine neden oldu. İşte bu yüzden de tartışmaya başladı. Yine bu âyet bu kısmıyla “aslalı” olanı yaratma meselesinde Mu'tezilenin aleyhine bir delildir. Veya bunun manası, “Allah'ın ona varlık ve hükümdarlık verdiği zaman tartıştı.” demektir.

“(İşte bu tartışma esnasında) İbrâhîm ona dedi ki: Benim Rabbim diriltip yaşatan ve öldürendir.” Burada, (.......) kavli, (.......) fiiliyle mensûb kılınmıştır. Eğer, (.......) vakit manasında ise bu takdirde, (.......) bundan bedeldir.

Kırâat imâmlarından Hamza, (.......) kelimesinde (.......) harfini sakin olarak, (.......) tarzında okumuştur, diğerleri ise âyette görüldüğü gibi okumaktalar.

Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) ın, “Benim Rabbim diriltip yaşatan ve öldürendir.” derken sanki, ona, “Senin Rabbin de kimdir?” diye bir soru yöneltilmiş, o da: “Benim Rabbim diriltip yaşatan ve öldürendir. “demiş, gibi bir anlam çıkıyor.

“O da -Nemrût da- diriltip yaşatan ve öldüren benim, dire karşılık verdi: Nemrût böyle söylemekle, “İdam etmek durumunda olduğum kimseleri dilersem idam etmem, öldürmem, onu bağışlarını, dilersem bağışlamam, öldürürüm. “demek istiyordu. Bunu da, “Ben de diriltir ve öldürürüm.” manasında söylemekte idi. Nemrût böyle söylemekle tartışmayı kendince bitirmek istiyordu, karşısındakinin susacağını sanıyordu. Ancak öyle olmadı. İşte bunun üzerine Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) onu şaşırtan ve apışıp kalmasına sebep olan, demagojiye de yer bırakmayan sorusunu hemen peşinden ekleyerek şöyle söylüyordu.

“(Bu defa) İbrâhîm (tekrar) dedi ki: Şüphesiz Allah güneşi doğu tarafından doğduruyor, o hâlde sen de onu balı tarafından doğdur bakalım!”

Bazı kimselerin ileri sürdükleri gibi, Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) bir delil ileri sürdü, bu olmayınca bu defa bir başkasını gündeme getirdi, böylece kanıttan kanıta geçti demek değildir. Çünkü; birinci hüccet ya da delil gerekli olan bir delil idi. Ancak lânetli adam Nemrût işi demagojiye vurup inat ederek bunu ölüme mahkûm edilenlerden birini Salıvermek, diğerini de idam ederek öldürmek manasında ele alıp, “Ben de yaşatır ve öldürürüm.” demesi üzerine, Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) bu defa onun demagoji yapamayacağı ve cevap veremeyeceği bir hüccet ve kanıtla karşı karşıya bıraktı. Çünkü; o dönemdeki insanlar genel olarak astroloji ile, falcılıkla ve gök cisimlerinin hareketlerinden mana çıkarmakla ilgili kimselerdi. Bu itibarla onlar gezegenlerin doğudan batıya yönelik olan hareketlerini bilirlerdi. Fakat; karıncanın suyun akış istikametinin tersine hareket etmesi, yürümesi gibi bizin tarafımızdan bilinen güneşin ters istikamete doğru zorunlu olarak hareket ettirilmesi olayını bunlar bilmiyordu. Nasıl ki su karıncayı gidiş yolundan mecburen akış yönü itibarıyla kendi akışına o istemese de kaptırıyorsa bu da böyledir. İşte bundan hareketle Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) Nemrût'a diyordu ki:

“Benim Rabbim güneşi doğal olan hareketiyle değil, emri gereği istediği gibi aksi şekilde hareket ettiriyor Eğer gerçekten sen rab isen, o hâlde onu doğal hareketi gereği hareket ettir. Çünkü bu, bir şeyi tersine hareket etmekten kendi normal yörüngesinde hareket ettirmek daha kolaydır. İşte sen bu kolay olanı yap.”

“İşte o an (bu cevap ve istek karşısında) kâfir (neye uğradığını bilemeden) şaşırıp kaldı.” Şaşırdı ve dehşete kapıldı. “Kaldı ki; Allah, zalimler topluluğunu hidâyete erdirmez.”

Yani, onları buna muvaffak kılmaz.

Yine derler ki; Nemrût: (.......) diye Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm)’e söylemedi, neden? Çünkü; Allah onu bundan menetti, ona bu fırsatı vermedi. Bir başka tefsire göre denir ki; Nemrût, kendisinin rab olduğunu iddia ediyordu ve başkasmm rabliğim kabul etmiyor ve böyle bir itirafa kalkışmıyordu. Diğer taraftan, (.......) kavlinin manası şöyledir:

“O, kendisine dirilten ve öldüren özelliği verilen varlık benim, başkası değil.”

Bu âyet ayrıca kelâm ve münazara ilminde bu tür tartışmalarda konuşup delil getirmenin mübahlığma bir delildir. Çünkü; yüce Allah âyette şöyle buyurmuştur:

(.......) dolayısıyla tartışma iki kimse arasında cereyan eder. Âyet aynı zamanda Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm)’in de onunla tartıştığına bir delildir. Eğer tartışma mubah olmamış olsaydı, Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) böyle bir şeye girişir miydi? Asla girişmezdi. Çünkü peygamberler haram iş işlemekten masumdurlar, yani haram işlemezler. Kaldı ki; bizler de, kâfirleri îmana ve tevhid inancına davet etmekle emrolunmuşuz. Onları îmana çağırdığımız zaman bizden mutlaka konuya ilişkin delil isteyeceklerdir. Bu da ancak karşılıklı münazara ve tartışma sırasında olabilir. Nitekim, bu durum “Şerhu't-Te'vilat” adlı eserde de böyle geçmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

259. Âyetin Tefsiri

Ya da görmedin mi o kimse gibisini ki, kendisi, binalarının duvarlarının üstüne çatılarının çöktüğü ve harabeye dönüştüğü (ıpıssız) bir şehre uğramıştı. (Bu manzara karşısında) şöyle konuşmuştu: “Bu şehir (böylene yerle bir olup) öldükten sonra acaba Allah bunu nasıl diriltecek?” (İşte onun bu konuşması üzerine) Allah kendisini yüz sene ölmüş olarak öylece bıraktı. Sonra onu yeniden diriltti ve ona: “Ne kadar kaldın (bekleyip durdun)?” diye sordu. O da: “Bir gün ya da bir günden az (bir süre kaldım)” dedi. Allah kendisine: “Hayır yüz yıl kaldın. Yiyecek ve içeceğine bir baksana henüz bozulmamış. (Bir de) eşeğine bak. Seni, insanlara bir âyet (mu'cize) kılalım diye (bu şeklide tam yüz yıl ölü bırakıp sonra yeniden dirilttik). Şimdi de şu kemiklere bak. Onları nasd düzenliyor (bir araya getiriyor), sonra da onlara et giydiriyoruz, dedi. Durum onun tarafından anlaşılınca “Şimdi (çok iyi) bılıyorum ki Allah herşeye kâdirdir” dedi.

“fa da görmedin mi o kimse gibisini ki, kendisi, binalarının duvarlarının üstüne çalılarının çöklüğü ve harabeye dönüştüğü (ıpıssız) bir şehre uğramıştı.” Buradaki, (.......) kavlinin manası, “Ya da şunun gibisini gördün mü? “dür. Çünkü bunun bu manaya geldiğine, önceki âyette geçen (.......) delâlet etmektedir. Çünkü her ikisi de hayret ifade eden kelimelerdir. Ya da bu, bir önceki âyetin ilgili kelimesinin lâfzma değil de manasına hamledilmektedir. Bunun takdiri de şöyledir: “Sen İbrâhîm ile tartışan gibisini gördün mü?” Ya da, “Uğrayan gibisini .... “

Keşşaf sâhibi diyor ki: (.......) deki (.......) harfi zâidedir, (.......) de, (.......) kavline ma'tûftur. Bk. Zemahşeri, Keşşaf 1/389. Beyrut, Daru’l-Marife.

Hasen-ı Basrî de diyor ki, kasabaya uğrayan kişi öldükten sonra dirilmeye îman etmeyen biri idi. Dolayısıyla bu noktada Nemrût ile aynı çizgide buluşuyorlardı ve bir de, “Ölüyü nasıl diriltecek? “ifadesiyle buna bir ihtimal vermemesi, böyle bir tefsir yapılmasına nedendir. Ancak çoğunluğun tefsiruna göre burada sözü edilen zatın Hazret-i Uzeyir (aleyhi’s-selâm) olduğu yönündedir. Hazret-i Uzeyir (aleyhi’s-selâm) de tıpkı Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm)’in istediği gibi ölülerin dirilmesini gözüyle görüp böylece basiretinin artmasını istemiştir. (.......) Diriltme işinin nasıl meydana getirildiğini öğrenerek acizliğini bu yoldan görmek ve aynı zamanda diriltenin de kudretinin yüceliğini ve azametini takdir ve itiraf etmektir.

Âyette kendisinden söz edilen şehir ya da kasaba Beyt-i Makdis'tir. Buhtunnasır burayı yerle bir ederek harabeye dönüştürmüştü. (.......) yani; tavanlarıyla birlikte alt üst olmuş, demektir. Ya da önce tavanları yıkılmış, sonra da üzerine duvarları devrilmiş manasında olabilir. Yüksek olan her şey, mana itibariyle Arş demektir.

“(Bu manzara karşısında) şöyle konuşmuştu: ““(İşte onun bu konuşması ve şaşkınliği üzerine) Allah kendisini yüz sene ölmüş olarak öylece bıraktı. Sonra onu yeniden diriltti ve” “Ona: -bir melek- (.......), diye sordu. O da: (.......) diye cevap vermişti.”

Bunu kendi tahminine göre söylüyordu. Âyetin bu kısmı içtihad yapmanın câiz olduğuna da bir delildir. Rivâyete göre bu zât kuşluk vaktinde ölmüş, yüz sene sonra henüz güneş batmamışken dirilmişti. Önce güneşe bakmadan, bir gün oldu, diye cevap vermiş ve fakat sonra dönüp güneşe baktığında, güneşin henüz batmadığını görmüş ve bunun üzerine de, “bir günden az bir süre “diye karşılık vermiştir..

“Allah (ya da melek) kendisine dedi ki: “Rivâyete göre yiyecekleri incir ve üzüm imiş. İçeceği de şıra ve süt imiş. Bakar ki, incir ve üzüm sanki dallarından yeni koparılmış gibi taptaze ve içeceği de aynen olduğu gibi duruyorlar. Hiçbiri bozulmamıştır.

(.......) kelimesindeki (.......) harfi ya kelimenin kendi sindendir yani aslidir veya sekte (.......) sidir. İki duruma göre bu kelime, (.......) kelimesinden türemedir. Çünkü; kelimenin lamel fiili yani son harfi, (.......) harfidir. Çünkü kelimenin aslı, (.......) olup fiili olarak, Meselâ; (.......) denir ki bu, (.......) demektir ki, bunun manası da: “Ben onu bir yıl çalıştırdım.” demektir. Ya da bu kelimenin lamel fiili (.......) harfidir. Çünkü bunun aslı, (.......) dur. Bu da fiil olarak (.......) den almmadır. Bunun da manası, “Yıllar onu değiştirmedi” demektir.

(.......) Vasl yani geçiş hâlinde (.......) harfinin hazfiyle okunur, vakf yani duruş hâlinde ise (.......) harfini ortaya çıkarmakla okunur. Ki işte bu tarz bir okuma kırâat imâmlarından Hamza ile Ali'nin kırâatidir.

“Bir de eşeğine bak!” nasıl da kemikleri darmadağın olmuş, çürümüş ve kurtlanmış. Bu zatın bir de eşeği vardı. Onu bir yere kaçmaması için bağlamıştı. Ancak eşeği de ölür, geride sadece kemik kalıntıları kalır. Ya da, “Ona bak, o yerinde senin bağladığın gibi sağ salim, yemsiz ve susuz bir hâlde tam yüz sene duruyor. Yiyecek içeceklerin korunduğu gibi o da korunmuş. Şüphesiz bütün bunlar Allah'ın gösterdiği en büyük âyetlerden ve mu'cizelerdendir.”

“Seni insanlara bir âyet (mu'cize) kılalım diye bu şekilde Lam yüz yıl ölü bırakıp sonra yeniden dirilllik.” Evet biz bunu yaptık. Burada demek istenen şey, ölümden sonra yeniden diriltilmesi ve yanındaki eşyasının hiç bozulmadan aynen kalmış olmasıdır. Bir tefsire göre de bu kısmın başında yer alan, (.......) harfi bunu mahzûf olan bir kelimeye atfetmektedir.

Yani, “Senin ibret alman için biz seni...” demektir.

Bir tefsire göre eşeğine binerek bu zât böylece kavminin yanma gelir ve onlara, “Ben Uzeyir'im” der. Ancak kavmi onu yalanlarlar. Bunun üzerine kavmine, “Tevrât'ı bana getirin.” der. Kendisi başlar ezberinden Tevrât'ı okumaya. Nitekim; Hazret-i Uzeyir (aleyhi’s-selâm)dani önce hiçbir kimse Tevrât'ı böyle okumuş değildi. İşte bu da onun bir mu'cizesi idi.

Yine bir tefsire göre de Hazret-i Uzeyir (aleyhi’s-selâm) evine döner, bakar ki; bütün çocukları yaşlanmışlar, kendisi onlara göre daha genç durumdadır.

“Şimdi, de şu kemiklere -eşeğin veya nasıl diriltilecekler diye haklarında şaşkınlık geçirdiği ölülerin kemiklerine- bir dikkat el; onları nasıl da bir araya getirip -harekete geçirip, birini diğerine girdirerek- iskelet oluşturuyor, sonra da onlara -kemiklere- el giydiriyoruz, diye buyurmuştu.” Burada giydirme ifadesi mecâzî manada kullanılan bir ifadedir. Et elbiseye benzetilmiştir.

Kırâat imâmlarından Hicaz ve Basra okulu mensupları, (.......) kelimesini, (.......) olarak (.......) harfiyle okumuşlardır. Bu da, “diriltiriz” manasınadır.

“Bu şekilde her şey açık ve net olarak ortaya konulup durum onun tarafından anlaşılınca, şöyle demişti: Bundan böyle Allah'ın her şeye kâdir olduğunu öğrenmiş bulunuyorum” Burada, (.......) kavlinin faili gizlidir. Bunun takdiri de şöyledir: “Allah'ın her şeye kâdir olduğu gerçeği, (.......) ...” İlk cümlede hazfedilen ve sonradan takdir olunan bu cümlenin aynısı ikinci ve son cümlede yer aldığı için birincisinde zikredilmemiştir. Bu tıpkı şuna benzer: (.......)

Diğer taraftan, (.......) kavli, durumu pek anlayamayan, yani ölülerin diriltilmesi noktasında bir sıkıntı gösteren olayla değerlendirilmesi de, atfı da câiz olur. Bir de, (.......) kavli emir lâfzı olarak değerlendirenler de olmuştur. Böyle değerlendirenler de kırâat imâmlarından Hamza ve Ali'dir.

Yani, “Allah ona şöyle dedi: “. Ya da bu adamın kendi kendisine seslenmesi, hitâbıdır, bu manada mütekellim birinci şahıs kipini kullanmıştır,

Bu bölümü tek başına aç →

260. Âyetin Tefsiri

(Şunu da hatırla:) Hani İbrâhîm Rabbine demişti ki: “Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster.” Rabbi de ona: “Yoksa îman etmedin mi?” diye söyledi. İbrâhîm dedi ki: “Elbette îman ettim. Ancak kalbim huzur bulsun istedim.” İşte bunun üzerine Rabbi ona: “O hâlde dört adet kuş yakala ve onları kendine iyice alıştır. Sonra da onları kesip parçalara ayır ve her bir dağın başına da o parçalardan birini bırak. Daha sonra onları sana gelmeleri için çağır, (hepsi de) koşarak sana geleceklerdir. İyi bilmelisin ki; Allah, Azîzdir, Hakîmdir.” buyurdu.

“(Şunu da hatırla:) Hani İbrâhîm Rabbine demişti ki: Rabbim! Ölüleri, nasıl dirilttiğini bana göster.” Burada, (.......) kelimesi, (.......) fiiliyle nasb mahallindedir.

“Rabbi de ona: Yoksa îman etmedin mi? diye söyledi. İbrâhîm de dedi ki: “Yüce Allah, Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm)’in insanlar içinde en sağlam ve güçlü bir îmana sahip olduğunu bilmesine rağmen, “Yoksa îman etmedin mi?” diye buyurması, ondan almak istediği cevabı alsın diyedir. Çünkü; bunda dinleyenler açısından önemli faydalar bulunmaktadır. (.......) kelimesi olumsuzluktan sonra manayı olumlu hale çevirmek içindir. Bunu manası, “Elbette inandım. “demektir.

Ancak bu, zorunlu olarak bilinmesi gereken şeye bir de delile dayalı bilgi eklenirse dolayısıyla bunun insan kalbi üzerindeki etkisi daha fazla olur ve da bir huzur sağlar. Uzağı görmede, basiret sâhibi olmada tesiri görülür. Çünkü; delillerin açıktan açığa gösterilmesi gönülleri daha sükun ve rahata kavuşturmasını yanında basiretin da artırır, ilerisini çok daha rahat olarak görebilir. Delile dayalı ilimlerde kimi zaman kuşkular doğurabilir ve fakat kesin ve zaruri manada bilinen gerçeklerde ise herhangi bir kuşkuya yer yoktur.

(.......) kelimesindeki (.......) harfi, mahzûf olan bir ifadeye taallûk etmektedir. O da: “Fakat benim bunu sormuş olmam, kalbimin huzur bulma (tatmin) isteğindendir.”

“İşte bunun üzerine Rabbi ona: O hâlde -kuşlardan tavus, horoz, karga ve güvercin olmak üzere- dört adet kuş yakala ve onları -meylettirerek, yanma alarak- kendine iyice alıştır.” (.......) kelimesini kırâat imâmlarından Hamza (.......) harfinin esresiyle, (.......) olarak okumuştur.

“Sonra da onları kesip parçalara ayır ve her bir dağın başına da o parçalardan birini bırak.” Sonra onları parçalara ayır, daha sonra da ayırmış olduğun parçaları da çevrende ve senin bulunduğun topraklar üzerinde yer alan dağlardan her birinin üzerine bir parçasını bırak. Rivâyete göre bunlar dört ya da yedi dağ idi.

Kırâat imâmlarından, Ebû Bekir, (.......) kelimesini, iki ötre ve hemzeli olarak (.......) diye kırâat etmişlerdir.

“Daha sonra onları sana gelmeleri için -Allah'ın izniyle gelin diye- çağır, hepsi de koşarak sana gelecekler.” (.......) kelimesi, hâl yerinde mastardır.

Yani, “uçuşlarında hızlıca hareket ederek” veya “yürüyerek gelişlerinde süratli olarak gelmek suretiyle” demektir.

Âyette, Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) a yakaladığı kuşları kendisine iyice alıştırmasının istenmesinin emredilme sebebi şundandır: Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) onları yakaladıktan sonra onları iyice tanısın, şekillerini, renk ve süslerini, durumlarını iyice öğrensin ki; kuşlar çağmldığı zaman yanma geldiklerinde o kuşların kendisinin yakalayıp bıraktığı kuşlar olduğunu ve bu kuşların başka kuşlar olmadığını iyice tanısın, bir kanşıklık ve bir şüphe gönlünde meydana gelmesin diyedir.

Rivâyete göre Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) yakaladığı kuşları kesme emrini aldıktan sonra, kuşların tüylerini yolması, onları kesip parçalanası, parçalarının her birinin bir dağa bırakılması, tüylerini, kan ve etlerini birbirine kanştınp yoğurması emredilir. Bütün bu kanşımları dağların başına bırakılması ve kuşların kafalarının da yanında bırakılması emredilir. Dolayısıyla Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) emredileni yapar ve her bir kuşun dörtte bir parçasını bir dağa bırakır. Daha sonra onlara: “Yüce Allah’ın izniyle bana gelin.” diye seslenir. Dolayısıyla her bir parça diğer parçasının yanma gider ve böylece tam şekillerini alarak, Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm)’in yanında bulunan kafalarını kendilerine eklemek üzere gelirler. Her bir cüsse kendi kafasının bulunduğu yere konar ve kafasını kendine ekler.

“İyi bilmelisin ki; Allah, Azîz'dir -hiçbir güç kendisinin murat ettiği şeyin önüne geçip engel olamaz-, Hakîm'dir -tedbirini yüklendiği şeyde hikmet sâhibidir ve Allah içinde hikmet bulunmayan bir şeyi işlemez- diye buyurdu.”

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in hayret ve dikkatini çekmek ve onu teselli etmek üzere, ilâhlık ve rab olduğu iddiasına kalkışan Nemrût ile onunla bu konuda mücadele ede Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm)’in durumunu gelecek âyette bir gönül rahatlatıcı olarak göreceğiz. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

Bu bölümü tek başına aç →

261. Âyetin Tefsiri

Allah yolunda mallarını harcayanların durumu, yedi başak veren ve her bir başağında da yüz dane bulunan bir tek tohumun haline benzer. Allah, dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah lütfü ve ihsanı bol olan ve her şeyi bilendir.

“Allah yolunda mallar mı harcayanların durumu,” Burada mutlak olarak bir muzafın hazfi vardır ki o da, “yani harcamalarının benzeri” tamlamasıdır.

“yedi başak veren ve her bir başağında yüz dane bulunan bir tek tohumun haline benzer. “Esasen bire yüz ve daha fazla veren, yani bitiren yüce Allah'tır. Mademki dane yani tohum bunun sebebini oluşturuyor, nasıl ki toprağa ve suya mal ediliyor ya da isnad ediliyorsa bir şey, burada verimlilik tohuma yani daneye isnad edilmiştir ya da yüklenilmiştir.

“Yedi başak bitirmek” demek, yani tek bir tohumdan yedi ayrı başağın çıkması ve ürün vermesidir. İşte bu şekildeki bir olayın tasvir edilmesi, Allah'ın vereceği mükâfatların da kat kat olmasına sadece bir örnektir ve âdeta o olayı insanın gözü önünde böyle bir örnekleme ile canlarıdırmış bulunmaktadır. Burada benzetilen ya da örnekleme olarak verilen şey mısır tohumu ile akdarı tohumu misalde görülebilir. Bu ikisinde bunu görmek mümkündür. Ancak bazen öyle olur ki buğdayın ekili bulunduğu alan çok verimli bir toprak olabilir ve dolayısıyla bu durum buğdayda da gerçekleşebilir. Ancak bu sadece bir örnekleme olayıdır, her ne kadar hepsinde de bu durum görülmez ise de bu “doğru ve gerçekçi bir varsayımdır, bir değerlendirmedir.

Burada, (.......) kelimesi (.......) yerinde değerlendirilmiştir. Nitekim; temizlik ya da hayız manasına gelen, (.......) lâfzı da, (.......) yerine zikredilmişti.

“Allah dilediklerine kat kat fazlasını da verir.”

Yani; yüce Allah her infakta bulunan kimseye değil bunlardan dilediklerine fazlasıyla olmak üzere'kat kat verebilir. Çünkü; her infakta bulunan kimse aynı değildir. Bu itibarla değerlendirilmeleri de Allah tarafından öyle olacaktır. Ya da Allah dilediklerine yedi yüzden fazlasını da verir.

Kırâat imâmlarından İbn Âmir, (.......) olarak tilâvet ederken, İbn Kesîr de bunu, şeddeli olarak, (.......) olarak kırâat etmiştir. Ancak farklı baskılarda gördüğünüz gibi (.......) kelimesi hem İbn Âmir ve hem İbn Kesîr ve daha başka imâmlarca şeddeli olarak okunduğu gösterilirken, kimi baskılarda ise İbn Âmir'in (.......) olarak okuduğu belirtilmektedir. El-İklil'de ise bu her iki imâmın da aynı kelimeyi şeddeli olarak, (.......) okudukları belirtilmektedir (çev.).

“Allah lütfü ve ihsanı -cömertliği, fazlı ve keremi- bol olan ve her şeyi -infakta bulunup harcama yapanların niyetlerini- bilendir.”

Bu bölümü tek başına aç →

262. Âyetin Tefsiri

Allah yolunda mallarını harcayıp ardından da harcadıklarını başa kakmayan ve yardımda bulundukları kimselerin onurlarını kırmayanlar var ya, işte bunlar için Rableri katında büyük ecirleri vardır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir.

(.......) yolunda mallarını harcayıp ardından da harcadıklarını basa kakmayan ve yardımda bulundukları kimselerin onurlarını kırmayanlar var ya,”

Yani “başa kakmamak” demek, yaptığı iyiliği ileri sürerek ve haddini aşarak karşısındakine yaptığı iyilikleri sürekli olarak sayıp dökmesi, adamı rencide etmesidir. Karşısındakinin kendisine her zaman bir minnet duyması gereğini ima ettirmesidir. İşte bu bakımdan eskiler böyle bir duruma düşülmemesi açısından, “Bir kimseye eğer bir iyilik yaparsanız, onun unutun, bir daha gündeme getirmeyin.” derlerdi.

(.......) demek, yardımda bulunduğu kimseye karşı yardımı sebebiyle onu hep etkisi altına almaya, aşağılamaya çalışmak demektir. (.......) kelimesinin manasına gelince bu, infak yanı yapılan yardım ile başa kakma ve onur kırma arasında büyük bir çelişki olduğunu açık olarak göstermek içindir. Dolayısıyla eğer bir iyilik varsa orada söz konusu yanlış her iki davranışa yer verilmemelidir. Böyle bir hareket yapmamak, bu manada bir harcama yapmaktan daha iyidir. Bu, tıpkı şuna benzer: Bir kimsenin îman etmesi elbette hayırlı ve güzel bir harekettir. Ancak imanını dosdoğru bir şekilde sürdürmesi ve istikamet üzere olması elbette birincisine göre çok daha güzel bir şeydir. Nitekim; yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra da dosdoğru yürüyenlerin...” Fussilet, 30.

“İste bunlar için Rableri katında büyük ecirleri vardır.” Yaptıkları harcama ve infakları sebebiyle alacakları sevapla-n vardır. “Onlara her iki dünyada da korku olmayacağı gibi bu dünyada da üzüntü çekmeyeceklerdir.”

Yani; alacakları ecirden herhangi bir azalma olmayacağı gibi, bir azap görme endişesi de olmayacaktır. Elden kaçırıp yapamadıkları şeyler sebebiyle de üzülmeyeceklerdir. Başka bir ifadeyle onlar için azaptan ötürü bir korku, sevabı kaçırmadan yana bir üzüntüleri de olmayacaktır.

Bu âyette, (.......) dendiği hâlde bundan sonra gelecek olan Bakara Sûresi, 274. âyette ise, (.......) diye, bir da (.......) harfinin başına, (.......) harfi gelmiştir. Neden? Çünkü buradaki cümle, yani ilgi cümlesi şart manasını taşımamaktadır, Halbuki orada böyle bir şart vardır. Bu şart manası da ancak, (.......) harfi sayesinde olabilmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

263. Âyetin Tefsiri

Güzel bir söz ve bağışlama arkasından eza (incitme) gelen sadakadan daha hayırlıdır. Çünkü Allah, zengindir, aceleci değildir.

Güzel bir söz söyleyerek -gönül kırmayarak- isteyenin (dilencinin) gönlünü almak ve hatasını görmezden gelmek -kendisinden yardım talebinde bulunulan kimsenin talepte bulunan kendisine karşı bir yanlış görmesi hâlinde onu affetmesi ya da ona güzel davranması sebebiyle Allah'ın mağfiretine ermesi- arkasından başa kakmanın, eza verip onur kırmanın yer alacağı bir sadaka ve yardımdan çok daha hayırlıdır. Çünkü Allah, zengindir, hiçbir şeye -infakta bulunup da başa kakan ve eza verenlere- muhtaç değildir ve cezâlarıdırmasında da aceleci değildir.” Hemen cezâlarıdırmaz. Bu, onlar için bir tehdit ve uyarıdır.

Ayrıca nekra olan ve bir sıfat ile tahsis edilen bir mübtedanın haber alması da sahihtir.

Daha sonra Rabbimiz bunu sununla teyidetmektedir, buyuruyor ki:

Bu bölümü tek başına aç →

264. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler! Sırf insanlara gösteriş için malını harcayan, Allah'a ve âhiret gününe inanmayan kimseler gibi başa kakarak, yardımcı olduğunuz kimselerin onurlarını kırarak sadaka ve yardımlarınızı boşa çıkarmayın. Böyle bir kimsenin durumu, şiddetli bir yağmurun yağmasıyla üzerinde toz toprak bulunan zemini kaygan bir kayanın üstünü silip süpürerek onu katı ve çıplak bir duruma getirmiş olmasına benzer. Böyleleri kazandıklarından asla bir şeye sahip olamayacaklardır. Allah kâfirleri doğru yola iletmez.

“Ey îman edenler! gibi basa kakarak, yardımcı olduğunuz kimselerin onurlarını kırarak sadaka ve yardunlarınızı boşa çıkarmayın.” (.......) harfi mahzûf bir mastarın sıfatı olarak mensûbdur.

Yani bu, (.......) takdirindedir.

Yani, “Şunların boşa çıkardıklar gibi sizde boşa çıkarmayın.”

“Sırf insanlara gösteriş için malını harcayan, Allah'a ve âhiret gününe inanmayan insanlar gibi ...”

Yani; münâfık kimsenin sır insanlara gösteriş için harcama yaparak, bu yardımıyla Allah'ın rızasını ve âhiret sevabını istemeyerek harcama yaptıkları gibi siz de başa kakarak ve onur kırarak yaptığınız yardımları boşa çıkarmayın. (.......) kelimesi mef'ûl-ü lehtir.

“Böyle bir kimsenin durumu, şiddetli bir yağmurun yağmasıyla üzerinde toprak bulunan zemini kaygan bir kayanın üstünü silip süpürerek onu katı ve çıplak bir duruma getirmiş olmasına benzer.” Âyetin bu kısmında hem harcamayı yapan kimse ve hem de kendisine hiçbir yarar sağlamayan harcaması üzerinde toz toprak bulunan kaygan düz bir kayaya benzetiliyor. (.......) bol ve sağanak hâlindeki bir yağmur, şiddetli yağmur manalarına gelir. (.......) yani, üzerinde hiç toz topraktan eser bırakmaksızın çıplak olarak, cascavlak bir hâlde bırakıverdi, demektir.

“Böyleleri kazandıklarından asla bir şeye sahip olmayacaklardır.”

Yani; infakta bulundukları ya da harcamasını yaptıkları şeylerden hiçbir şeyin sevabını ve faydasını bulamayacaklardır.

Ya da, (.......) kelimesindeki (.......) harfi, hâl olarak mahallen mensûbdur.

Yani bunun manası şöyledir: “Sadakalannızı ve yardımlarınızı şu ve şu şekilde dağıtanların durumlarına benzeterek boşa çıkarmayın.”

Âyette, (.......) kavlinden sonra, (.......) buyurulmuş olması ile, infakta bulunan kimsenin cinsi murat olunmuştur, yoksa belli bir kimse değil. Ya da harcamada bulunan kimseler kasdolunmuştur.

“Çünkü Allah -onlar küfürlerini devam ettirdikleri sürece- kâfirleri doğru yola iletmez”

Bu bölümü tek başına aç →

265. Âyetin Tefsiri

Sırf Allah'ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki îmanı güçlendirmek için mallarını Allah yolunda harcayanların durumu da âdeta bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir bahçenin haline benzer. Öyle bir bahçe ki, ona bol bir yağmur düşer, o da bunun üzerine iki kat ürün verir. Eğer bu bahçeye bol miktarda bir yağmur düşmese de, ona yine bir çisenti bile yetişir. Allah, yaptığınız şeyleri görür.

“Sırf Allah'ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki îmanı güçlendirmek için mallarını Allah yolunda harcayanların durumu da âdeta bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir bahçenin haline benzer.”

(.......) yani İslâm'ı içten tasdik edip doğrulayan ve ruhlarının ta derinliklerinde mükâfatı gerçekleştirenlerin durumu .... Çünkü; bir Müslüman Allah yolunda malmı harcayınca böylece o kimsenin sevabın geleceğini doğrulayıp kabullendiği ve îman ettiği bilinmiş olur. O işi samimiyetle, içtenlikle ve ta ruhunun derinliklerinde duyar, demektir.

Âyetteki (.......) cer edatı İptidai gaye içindir ve bu mef ııl-u leh üzerine ma'tûftur.

Yani, “Allah rızası için ve pekiştirmek için “, demektir. Manâ ise şöyledir:

“İşte böylelerinin yapmış olduğu harcamaların Allah katındaki üreme hâli, “yüksek bir tepenin üzerindeki bir bahçeye benzer.” Özellikle yüksek tepeden söz edilmesi, bilindiği gibi yeryüzünün yüksek noktalarında ağaçlar daha fazla ve gür olarak yetişir. Ürünleri daha bol olur.

(.......) kelimesini kırâat imâmlarından Âsım ile İbn Âmir aynen burada olduğu gibi okumuşlar, bu ikisinin dışında kalanlar ise, ötre ile, (.......) olarak tilâvet etmişlerdir.

“Öyle bir bahçe ki, ona bol bir yağmur düşer, o da bunu üzerine iki kal ürün verir.”

Yani; bol ve bereketli yağmur öncesine nazaran iki kar ürün verir. Kırâat imâmlarından Nafı, İbn Kesîr ve Ebû Amr, (.......) kelimesini, (.......) olarak okumuşlardır.

“Eğer bu bahçeye bol miktarda yağmur düşmese de ona yine bir çisenti bile yetişir.”

Yani; öyle istenildiği gibi bol bir yağmur değil de şöyle çiselemek suretiyle oldukça hafifi bir yağmur bile o bahçeye yeter. Ya da burada böyle kimselerin Allah katındaki durumları, tepe üzerindeki bir bahçeye benzetilmiştir. Fazla olarak veya az miktarda yaptıkları harcamaları da bol ve bereketli ola yağmur ile çisenti şeklinde yağan bir yağmura benzetilmiştir. Çünkü her iki yağış hâli de öyle bir noktada bulunan bahçedeki ürünü artırmış olmaktadır. Nitekim; bu kimselerin az veya çok olarak. Allah'ın rızasını isteyerek O'nun yolunda yaptıkları harcamaları, bu gibi kimselerin Allah'a yaklaşmalarını daha fazlasıyla sağlamış olacaktır ve olmaktadır, aynı zamanda Allah katında durumlarının güzelleşmesini de sağlayacaktır.

“Zira Allah, ne yapıp ederseniz hepsini görmektedir. “Allah sizin çok ya da az ne amel işlemişseniz bunların hepsini gördüp gibi, aynı zamanda çok ya da az olarak yaptığınız harcamaları hangi niyetle yaptığınızı da çok iyi bilir.

Bu bölümü tek başına aç →

266. Âyetin Tefsiri

Sizden herhangi biriniz ister mi ki, kendisine âit hurmaliği ve üzüm bağı bulunsun da içinden akan dereleri ve her türden meyveleri olsun? Bu kimsenin henüz bakıma muhtaç çocukları varken kendisine ihtiyarlık gelip çatsın. İşte tam böyle bir anda ateşli bir kasırga çıksın bahçesini kasıp kavursun. (Şüphesiz böyle bir felâketi kimse arzulamaz). İşte düşünüp aklınızı başırııza alasınız diye Allah âyetlerini açıklar.

“Sizden herhangi biriniz ister mi ki, kendisine âit bir hurmaliği ve üzüm bağı bulunsun da içinden akan dereleri ve her türden meyveleri olsun?”

(.......) kelimesinin başında yer alan, (.......) harfi inkâr manasınadır. (.......) ile bahçe sâhibinin yararlanacağı ve elde edeceği faydalı şeyler denmek isteniyor. Ya da hurma ağaçları ve üzüm asmaları ağaçlar içerisinde en değerlileri ve en çok yararlı olanlarıdır da bundan dolayı özellikle bu ikisinin adına yer verilmiş oldu. Gerçi her ne kadar bahçede farklı ağaçlar ve ürünler bulunmuş olsa da sanki bütün bahçedeki ürünler bu ikisi imiş gibi bu özelliğinden ötürü yer verilmiş ve sanki diğer ağaç ve ürünler nerede ise yok imiş gibi ele alınmıştır. Zira bu ikisinin sağladıkları diğerlerinkine göre çok daha değerlidir. İşte âyette önce hurmalıklarla üzüme yer verildi hemen bu ikisinin ardından da her türden meyvelere yer verilmiş oldu.

“Bu kimseye, henüz bakıma muhtaç çocukları varken bunun üzerine bir de ihtiyarlık gelip çatsın.” (.......) hâl içindir. Manası da şöyledir: “Adamın bu manada bir bahçesi olsun bir de bunu üzerine yaşlılık gelip çatsın.”

(.......) kavlindeki (.......) harfi hâl içindir. (.......) ise küçük ve bakıma muhtaç çocuklar, demektir. Cümle ise, (.......) kavlinde bulunan (.......) harfinden hâl olarak gelmiştir.

“İşte tam böyle bir anda ateşli bir kasırga -hortum- çıksın, adamın bağını bahçesini kasıp kavursun, şüphesiz böyle bir felâketi kimse arzulamaz.” (.......) dolana dolana göğe doğru yükselerek çıkan rüzgâr, kasırga veya hortum demektir. (.......) kelimesi zarf olarak merfû' kılınmıştır. Çünkü zarf, (.......) kelimesinin sıfatı olarak gelmiştir.

İşte bu örnek, yaptığı iyilik ve harcamaları gösteriş olsun diye yapanların durumunu sergilemektedir. Çünkü; yarın kıyamet gününe gelindiğinde o yaptıklarının boşa gittiğini ve bir işe yaramadığını göreceklerdir. İşte böyle bir anda duyulacak üzüntü, hasret ve insanın belini büken manzara âdeta âyetin örnek olarak sunduğu gibi meyve ve ürünlerle dolu bir bahçesini, varı yoğu olan bu varlığını yitiren kimsenin o anki ruh haletinin ne olduğunu ve riyakarların da nasıl olacaklarını gözler önüne sermektedir. Çünkü; bahçe sâhibi yaşlanmış, fakat geride küçücük ve yardıma muhtaç çocuklar, bir aile, maişetleri ve gelir kaynakları olan bir bahçeleri var, ancak yazık ki o da bir hortum ya da kasırga ile yanıp yok oluyor. Siz şimdi böyle bir kimsenin hâlini düşünün!...

“İşte düşünüp aklınızı başırııza alasınız diye Allah âyetlerini açıklar”

Yani; az önce geçen örnekte açıklandığı gibi Allah, tevhit ve din konusundaki âyetlerini size açık olarak bildirir ki; belki böylece uyanabilirsiniz.

Bu bölümü tek başına aç →

267. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler! Kazandığınız şeylerin iyi, temiz ve helâl olanlarından ve yerden size rızık olarak çıkardıklarınıızdan hayra harcayın. Size verilmesi hâlinde göz yumup alanayacağınız kötü (ve basit) malı hayır olarak vermeye kalkışmayın. Biliniz ki; Allah zengindir, (kimseye muhtaç değildir) ve her övgüye lâyıktır.

“Ey îman edenler! Kazandığınız şeylerin iyi, temiz ve helâl olanlarından ve yerden size rızık olarak çıkardıklarınıızdan hayra harcayın.” (.......) ile, ticaret mallarından da zekât vermenin farz olduğunu öğreniyoruz.. Çünkü âyetin bu kısmı buna delildir. (.......) yani daneli ürünler, Meselâ, buğday ve arpa gibi, meyveler, madenler ve daha buna benzer şeyler gibi. Âyetin bu kısminin takdiri şöyledir:

“Sizin için çıkardığımız temiz ve güzel şeylerden...” demektir. Ancak bu cümlede, (.......) kelimesi hazfedilmiştir. Çünkü bir önceki cümlede yer alması sebebiyle tekrar edilmemiştir.

“Size verilmesi hâlinde göz yumup alanayacağınız kötü (ve basit) malı hayır olarak vermeye kalkışmayın.” (.......) kötü, basit işle yaramaz, değersiz malı vermeye çalışmayın.

(.......) Halbuki siz o tür malları yardımda kullanıyor, harcıyorsunuz. Bu cümle hâl mahallinde gelmiştir. Mana şöyle olmaktadır: “Kötü, işe yaramaz şeyleri nafaka olarak takdir edip vermeye kalkışmayın. “

(.......) Halbuki siz kendiniz böyle basit ve işe yaramaz bir şeyi almazsmız. (.......) Meğerki o şeye göz yummuş olasiniz ya da görmezden gelesiniz, işte bu şekilde almış olmanız başka.” Meselâ; bu ifade tıpkı şuna benzer:

“Filân kimse bir kısım hakkından vazgeçti, görmezlikten, geldi.”

Yani; gözünü kapadığında, görmezden geldiğinde, böyle denir. Nitekim;

Satıcıya, (.......) denir ki bu, “Beni görmüyor sanarak eksik tartma. “demektir. Abdullah b. Abbâs'tan rivâyete göre der ki:

“Onlar hurmanın işe yaramayanını, kötü olanını sadaka ve yardım olarak verirlerdi, fakat bundan menolundular.”

“Biliniz ki; Allah zengindir, (kimseye) kimsenin sadakasına- (muhtaç değildir) ve her övgüye lâyıktır.” Hamd olunmaya lâyıktır veya zaten hamd olunandır, övülendir.

Bu bölümü tek başına aç →

268. Âyetin Tefsiri

Şeytan Allah yolunda harcama yapmanız hâlinde sizi hep fakirlik (ve yoksullukla) korkutur ve size cimriliği, (her türden fenaliği teşvik ve) telkin eder. (Halbuki) Allah kendi katından bir mağfiret ve lütuf vaad eder. Allah fazlı (ve ikramı) bol olan, her şeyi hakkıyla bilendir.

“Şeytan Allah yolunda harcama yapmanız -infakta bulunmanız- hâlinde sizi hep fakirlik (ve yoksullukla) korkutur.” Size der ki: “Sizi harcamada bulunmanız ve infaka kalkışmanız sizi yoksullaştırır, fakirleşirsiniz.”

Vadetme ifadesi -ki biz burada onu korkutma olarak verdik- hem hayır için ve hem de şer için kullanılan bir kelimedir.

“Ve size cimriliği, her türden fenaliği teşvik ve telkin eder.” Sizi cimrilik ve pintiliğe çağırır, size bunları emreder. Sadaka yoluyla yardımda bulunmamanızı ister. Kısaca emreden konumunda olan birinin emredileni sürekli olarak etki ve baskı altında tutmasıdır. Araplar, fahiş kelimesini aynı zamanda, cimri ve pinti anlamında da kullanırlar.

“Halbuki Allah kendi katından -yaptığınız infak ve yardım sebebiyle günahlarınızdan- bir mağfiret -ve kefaret- ve lütuf -sizin yaptığınız iyilikten daha fazlasını size vermeyi veya bundan ötürü âhirette sevabı- vadeder.” “Allah, fazlı ve ikramı -dilediklerine genişleten ve ihsanı- bol olan, her şeyi -yaptıklarınızı ve niyetlerinizi- hakkıyla bilendir.”

Bu bölümü tek başına aç →

269. Âyetin Tefsiri

Allah hikmeti; dilediğine verir. Hikmet (faydalı ilim) kime verilirse, ona dünya ve âhiret hayrı verilmiş demektir. Ancak gerçek akıl sahihleri bu hakikatleri anlayıp düşünürler.

“Allah hikmeti, dilediğine verir.” Allah, Kur'ân'ı, sünneti, faydalı ilmi ve bu ilimle amel etmeyi, bilgisinin pratiğini uygulamasını dilediği kimselere verir. Allah katında “hakim” , ilmiyle amel eden, yani bildiklerini pratiğe dönüştüren kimse demektir.

“Hikmet (faydalı ilim) kime verilirse, ona dünya ve âhiret hayrı verilmiş demektir.” Kırâat imâmlarından Ya'kûb, (.......) kelimesini (.......) olarak okumuştur.

Yani; (.......) Bunun manası şöyledir:

“Allah hikmeti kime verirse kesin olarak ona çok verilmiştir.”

Yani; ona hayır verilmiştir, hem de çok çok hayır verilmiştir, demektir.

(.......) kelimesindeki tenkir yani nekrelik tazim ve çokluk içindir.

“Ancak gerçeklen akıl sâhibi olanlar bu hakikatleri anlayıp düşünürler” Allah'ın ortaya koyduğu şeylerden ders alacak olanlar şüphesiz ancak selim akıl sâhibi olanlardır, sağduyulu, kimselerdir. Ya da ilimleriyle gerektiği şekilde amel edenlerdir. Bundan maksat ise, âyetlerde ele alınan Allah yolundaki infak ve harcama konusuna teşvikte bulunmak, onlara bu gerçeği telkin etmektir.

Bu bölümü tek başına aç →

270. Âyetin Tefsiri

Yaptığınız her çeşit infakı ve harcamayı, adadığınız her adağı Allah kesin olarak bilir (ve bundan dolayı sizi ödüllendirir). Zalimlerin hiçbir yardımcıları yoktur.

“Yaptığınız her çeşit infak ve harcamayı” İster Allah yolundadsun, ister şeytan adına olsun bu türden her harcamayı, “adadığınız her adağı” Bu adaklar ister Allah'a itâat manasında olsun, ister Allah'a karşı bir ma'siyet amacıyla olsun “Allah kesin olarak bilir.” Çünkü; Allah'a hiçbir şey asla gizli kalmaz. Ve Allah bu yapılan harcamalarda bu kişilerin niyet ve amaçlarına göre ya onları ödüllendirir veya cezâlarıdırır. “Zalimlerin hiçbir yardımcıları yoktur.” Allah yolundaki'hizmetleri ve sadakalan engelleyenlerin ve mallarını Allah'a karşı gelmek, İslâm şerî'atını önlemek için harcayanların, bu yolara yardım edenlerin, ma'siyet yolunda adak adayanların veya adaklarını yerine getirmeyenlerin yardımcıları olmayacaktır. Çünkü bunlar zalimdirler. Dolayısıyla yarın Allah katında hiçbir kimse onlara yardımcı olmayacağı gibi onları Allah'ın azâbından da kurtaracak değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

271. Âyetin Tefsiri

Eğer Allah rızasını gözeterek verdiğiniz sadakalan açık olarak verirseniz güzel; eğer bu yardımlarınızı fakirlere gizlice verirseniz bu, sizin için çok daha hayırlıdır. İşte Allah bundan ötürü sizin kötülüklerinizin de bir kısmını bağışlar. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.

“Eğer Allah rızasını gözeterek verdiğiniz sadakalan açık olarak verirseniz güzel;.” Onları açık ve alenî olarak vermeniz ne güzel bir davranış! (.......) kelimesindeki, (.......) harfi, Nekre-yi gayrimevsûledir. Yoksa sıfat olan yani mevsûfe olan değildir. Mahsusun bil medih de, (.......) zamîridir.

Kırâat imâmlarından Ebû Amr ve Veri dışında Nâfi, (.......) kelimesini, (.......) harfinin esresi ve (.......) harfinin sükunu ile, (.......) olarak okumuşlardır. Ancak İbn Âmir, Hamza ve Ali ise bunu, (.......) harfini üstünü ve (.......) harfinin de esresiyle, (.......) olarak okumuşlardır. Diğer kırâat imâmları ise âyette görüldüğü gibi hem (.......) ve hem (.......) harflerinin esresiyle okumuşlardır.

“eğer bu yardımlarınızı fakirlere gizlice verirseniz” bununla onların masraflarını gizlice karşılarsanız, “Bu, sizin için çok daha hayırlıdır.” Yaptığınızı yardımı gizli tutmanız sizin adınıza daha hayırlıdır. Burada gizli verilmesinden söz edilen sadakalar Nâfile türünden olanlar olup, farz olan zekât değildir. Çünkü farz olan zekâtı açık olarak vermek daha faziletli ve önemlidir. Herhangi bir şekilde töhmet altında kalmamış olur, zekâtmı vermiyor, dedikodularından kendisini kurtarır. Hatta zekât veren kimse, eğer halk tarafından zengin olarak bilinip tanınan biri değilse bu kimsenin zekâtmı açıktan vermesi daha faziletli ve önemlidir. Eğer Nâfile olarak yardımda bulunmak isteyen kimse başkalannm da kendisini örnek almalarını arzu ediyorsa, bu kimselerin açıktan bu tür yardımlarını yapmaları daha uygundur ve daha faziletlidir.

“İşte Allah bundan ötürü sizin kötülüklerinizin de bir kısmını bağışlar. Allah -açık ve gizli olarak- yaptığınız her şeyden haberdardır.” bilendir.

(.......) kelimesini kırâat imâmlarından, Nafı, Hamza ve Ali, (.......) harfi ve (.......) harfini de cezmiyle (.......) olarak okumuşlardır. İbn Âmir ile Hafs ise bunu, (.......) harfi ve (.......) harfinin de ref’i ile (.......) okumuşlardır. Diğer kırâat imâmları da bunu, (.......) harfiyle ve merfû' olarak, (.......) okumuşlardır. Meczum olarak okuyanlar, kelimeyi, (.......) harfinin ve mabadının mahalline yani (.......) den sonra gelen kısmın mahalline atfetmektedirler. Çünkü o şartın cevâbıdır. Merfû' olarak okuyanlar ise, bunu istisna üzere değerlendirmeleri sebebiyle okumaktadırlar. (.......) ile okunması hâlinde, mana, “Allah ....bağışlar, kefaret sayar.” olarak değerlendirilir. (.......) ile okunması hâlinde, (.......) takdirinde olur ki; bunun da manası “biz bağışlarız, örteriz” , demek olur.

Bu bölümü tek başına aç →

272. Âyetin Tefsiri

(Ey Rasûl!) onları hidâyete erdirmek sana âit değil. Fakat Allah dilediklerini doğru yola iletir. Hayır olarak Allah yolunda neyi harcarsanız o sizin kendi iyiliğinizedir. (Kaldı ki;) siz Allah rızasını gözetmeksizin bir hayır yapmazsınız. Hayır olarak ne harcama yapmışsanız o, eksiksiz olarak size döner. Ve” siz hiçbir zaman haksızlığa uğratılmayacaksınız.

“(Ey Rasûl!) onları hidâyete erdirmek senin vazifen değil.” Ey Peygamber! Kimi insanların rencide etmek maksadıyla işledikleri başa kakma fiilini, onur kırmalarını, haram olan şeylerden infak etmelerini zor kullarıarak ve yasaklama getirerek onları doğru yola iletmek senin görevin değildir. Senin vazifen yalnızca yasakları onlara bildirmen ve tebliğ etmendir, başka değil.

“Fakat, Allah dilediklerini doğru yola iletir.” Ya da bu şöyle tefsir edilmiştir: “Onları hidâyete muvaffak kılmak senin elinde değildir.” , ya da “Hidayeti var etmek senin elinde olan bir şey değildir. Bu sadece Allah'a âittir. “

“Hayır olarak Allah yolunda neyi ne tür bir malı- harcarsanız, o sizin kendi iyiliğinizedir.” Bundan sizin dışınızda bir başkası faydalanacak değildir. O hâlde bunu insanların başına kakıp durmayın, onlara karşı üstünlük taslayarak onurlarını kırmayın, eza etmeyin ve üzmeyin.

“Kaldı ki; siz Allah rızasını gözetmeksizin bir hayır yapmazsınız.” Sizin infakımz sadece Allah nzasma yöneliktir.

Yani; Allah'ın nzasını ve O'nun katında sizin olan şeyleri istersiniz. O hâlde size ne oluyor ki yaptığınız harcama ve iyilikleri insanların başına kakıyorsunuz ve asla öyle bir şeyle Allah nzası gözetilmezken nasıl oluyor da bu türden malları infaka kalkışırsınız? Bu olacak şey mi? Ya da bu nefiy olarak gelen ve fakat mana itibariyle nehiy, yani yasak koyan bir durumdur.

Yani bunun manası şöyle demektir:

“Allah'ın rızasını istemekten başka bir şekilde infakta bulunmayın, harcap ma yapmayın.”

“Hayır olarak ne harcama yapmışsanız o, eksiksiz olarak size döner. Ve siz hiçbir zaman haksızlığa uğratılmayacaksınız.” Yaptığınız haynn karşılığı size kat kat verilecektir. Dolayısıyla ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunmaktan kaçınmak için herhangi bir mazerete sarılmayın. Aynı zamanda yardım yaptığınız takdirde bunun en güzel ve kişiyi en incitmeyecek, onurunu kırmayacak manada en güzel ve en iyi olmasından da kaçınmayın. Çünkü; yaptığınız yardımlar açısından size haksızlık yapılmayacaktır. Bu tıpkı:

“Onda hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı.” Kehf, 33. âyetinde geçtiği gibidir. Dikkat edilirse burada, (.......) kelimesi eksik bırakmadı, manasma gelmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

273. Âyetin Tefsiri

(Bu yardımlar,) kendilerini Allah yoluna adayan ve bu yüzden rızık aramak için uğraşamayan fakirler içindir. Çekinip istemediklerinden dolayı bilmeyen kimseler onları zengin sanırlar. (Fakat sen ey Rasûlüm!) onları simalarından, tanırsın. Çünkü onlar, yüzsüzlük ederek kimseden bir şey istemezler. Siz hayır olarak her ne verirseniz muhakkak Allah hepsini hakkıyla bilendir.

“Bu yardımlar, kendilerini Allah yoluna adayan ve bu yüzden rızık aramak için uğraşamayan fakirler içindir.”

(.......) kelimesindeki cer edatı, bir mahzûf kelimeye taallûk etmektedir.

Yani, “Fakirleri hedefleyin, onlara verin.” demektir. Ya da bu, mahzûf bir mübtedanın haberidir.

Yani: “Bu sadakalar fakirler içindir.” demektir.

(.......) Kendilerini Allah yolunda adayan, demek, Allah yolunda cihat etmeleri sebebiyle başka bir şey yapamayan kimseler, demektir. Çünkü cihat onları ticaretten alıkoymaktadır. (.......) cihat ile meşguliyetleri, İslâm ordusunda hizmetleri, onları kazanç elde etmekten uzak tutmaktadır.

Bir tefsire göre bu âyette sözü edilen yoksullar Ashâb-ı Suffe'dir. Bunlar Kureyş muhacirlerinden olup sayıları dörtyüz kadar idi. Mekke'den Medine'ye sadece inançlarını yaşamak için göç eden bu insanların Medine de bir yuvaları yoktu, yalanları da orada bulunmuyordu. İşte bu kimseler Peygamber mescidinin bir bölümünde kendilerine yapılan bir gölgelik yerde kalıyorlardı. Bir bakıma ilk yatılı okul gibiydi. Bunlar burada Kur'ân öğreniyorlar, gündüzleri çekirdek kırarak çalışırlar, Medine'den aynlmayıp her savaşa hazır birlik hâlinde kâtilmak için beklerler ve gerek görüldüğünde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hemen bunlar savaşa gönderirdi. Ya da Resûlüllah’ın gönderdiği her savaşa bunlar kâtilırlardı. Kimin yanında fazladan bir yiyecek, içecek vb. gibi bir şey varsa, akşam olunca o kişi onu alıp bu kimselere getirir, yardımcı olurdu.

“Çekinip istemediklerinden dolayı -durumlarını- bilmeyen kimseler onları zengin sanırlar.” Kırâat imâmlarından İbn Âmir, Ebû Cafer Yezid, Hamza, A'şa dışında Âsım ve Hubeyre, (.......) kelimesini burada görüldüğü gibi, (.......) olarak kırâat etmişlerdir. Diğerleri ise, (.......) harfinin esresiyle, (.......) olarak okumuşlardır. (.......) yani iffetleri sebebiyle istemekten ve dilenmekten kaçınırlar, dilenmezler.

“(Fakat ey Rasûlüm!) Onları simalarından, tanırsın. “Çünkü; onların yüzleri iyi beslenememeleri yüzünden soluktur, benizleri sararmıştrr, üst başları perişandır. “Çünkü; onlar yüzsüzlük ederek kimseden bir şey istemezler.” İnsanların yakasına yapışıp mutlaka bir şey vereceksin gibisinden bir harekete girişmezler.

Bir tefsire göre bu âyet, kişinin yakasına yapışıp bir şeyler istemek dahil olmak suretiyle dilenmenin her çeşidini red ediyor. Nitekim; Şâir şöyle der:

( Burada, (.......) kelimesinin ifade ettiği anlam ne ise, (.......) kelimesinin ifade ettiği aynıdır. Burada, (.......) denilen yoldaki nirengi noktalarının bir anlam ifade etmediğini, yol göstermediğini dile getirirken bunun nehyini değil nefyini murat ediyor.

Yani; açık bir yoldadır ama, onun kılavuzluk eden nirengi işaretlerinden ya da trafik kurallarından yararlarııp aydınlarınııyor, demek gibi.

İlhah, bir şeye bağlı kalmak ısrar etmek, aynlmamak, demektir.

Yani; kendisine bir şey verilmeden veya bir şey almadan aynlmamak istediğini almakta ısrarcı olmak demektir. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

“Şüphesiz Allah, diri, halim ve iffetli olanı sever, ağzı kötü söz söyleyen, adamın yakasından olmayıp ısrarla dilenen kimseye de buğz eder.” Bk. İbn Ebû Şeybe, Mûsannaf, 8/335.

Bir tefsire göre de bunun manası şöyledir: “Eğer bu tür kimseler bir şey isterlerse, onu istemekte ısrarcı olamazlar, adamın yakasına yapışıp illâ da şunu vereceksin demezler, uygun bir dil ile dertlerini dile getirirler.”

“Siz hayır olarak her ne verirseniz muhakkak Allah, hepsini hakkıyla bilendir.” O'nun katında asla bir şey zayi olmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

274. Âyetin Tefsiri

Gece ve gündüz, gizli ve açık olarak mallarını Allah için harcayanlar var ya, işte onlar için Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülecek de değildir.

Burada, (.......) kelimelerini her ikisi de hâldirler.

Yani; gizleyerek ve açıktan olarak, demektir. Âyette, “gece ve gündüz, gizli ve aşikâr” ifadeleriyle her zaman ve her durumda, demektir. Yoksa söz konusu vakitler demek değildir. Çünkü; burada demek istenen husus günün her saati ve her ortamda demektir. Çünkü; böyle yapanlar öylene hayır ve iyilik yapmaya düşkündürler ki, hayır yapmadan bir anları geçsin istemezler. Ne zaman herhangi bir ihtiyaç sâhibinin zorluki ve derdi kendilerine ulaştınlırsa bunlar derhal onu karşılamak üzere harekete geçer ve gereğini yaparlar ve onu savsaklayıp geciktirmezler, demektir. Dolayısıyla şu veya bu vakit gelsinler ya da şu veya bu zamanda bunu yaparım diye herhangi bir neden ileri sürmezler.

Rivâyete göre bu âyet Hazret-i Ebû Bekir Sıddık (radıyallahü anh) hakkında nâzil olmuştur. Çünkü kendisi kırk bin dinar sadaka olarak dağıtmış, bunun on bin dinarını geceleyin, on bin dinarım gündüz, on bmirıi gizli ve on binini de açıktan olarak dağıtmıştı. İşte bu âyet bununla ilgili olarak inmiştir.

Ya da âyet Hazret-i Ali (radıyallahü anh) hakkında nâzil olmuştur. Hazret-i Ali (radıyallahu anh) dört dirhemden fazla bir varlığı yoktu. Ancak buna rağmen bu dört dirhemden bir dirhemini gece, bir dirhemini gündüz, bir dirhemini gizli ve bir dirhemini de açıktan olarak dağıtmıştı.

“İşte onlar için Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülecek de değiller.”

Bu bölümü tek başına aç →

275. Âyetin Tefsiri

Faiz yiyenler (âdeta) şeytan çarpmış kimselerin kalkışları gibi kalkarlar. Bu, onların “Alışveriş de tıpkı faizdir.” demelerinden dolayıdır. Halbuki Allah alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt ve uyan gelir de hemen faizden vazgeçerse geçmişte elde ettiği şeyler kendisinindir. Bununla ilgili durumu artık Allah'a kalmıştır. Her kim (bu yasaklamadan sonra) yeniden (faize) dönerse işte onlar cehennemliktirler. Orada ebedî olarak kalıcıdırlar.

“Faiz yiyenler âdeta şeytan çarpmış kimselerin kalkışları gibi kalkıp hareket ederler.”

Âyette geçen (.......) yani faiz kelimesi, mal karşılığı mal vermek suretiyle karşılığında bir bedel olmaksızın verilen maldan veya paradan ya da eşyadan fazla olarak, alınan şeydir. (.......) kelimesinin (.......) ile yazılması tefhim ile okuyanlara göredir. Tıpkı (.......) ve (.......) kelimelerinin (.......) harfiyle yazılıp tefhimle okunması gibi. Cem'î vavma benzetilerek (.......) harfinden sonra bir (.......) harfi eklenmiştir.

(.......) Kabirlerinden diriltilip kalktıklarında âdeta saraya tutulmuş kimsenin kalkışı gibi kalkarlar. Çünkü yaptıkları muamelede çarpmaya ve aldatmaya kalkışmışlardır, dolayısıyla aynı şekilde cezâlarıdırılacaklardır.

Habt kelimesi, önünü göremeyen; deve gibi doğru dürüst hareket edemeyen ve sağa sola, bir ileri bir geriye yalpalanma demektir.

(.......) delilikten, çarpmaktan... bu biraz önce geçen, (.......) kelimesine taallûk etmektedir.

Yani, mana şöyledir: “Şeytan çarpmasından dolayı âdeta sara hastaliğina yakalanmış kimsenin uyanışı gibi kalkarlar.”

Ya da bu, (.......) fiiline mütealliktir. Dolayısıyla: “Sara hastaliğina tutulan kimsenin bu nöbetinden kalkışı gibi kalkar. “Mefhumu şöyledir:

“Bu faiz yiyenler kıyamet gününde âdeta sara nöbetine yakalanan saralı hastanın nöbetinden uyanışı gibi uyanır ve kalkarlar.” Çünkü bu onların hesap alanında bekleme sırasındaki hareketleridir. Bunlar bu özellikleriyle tanınıp bilineceklerdir. Bir tefsire göre de şöyle denmiştir:

“Kıyamet gününde kabirlerinden çıkanlar sadece faiz sofrasına koşarlar. Oraya doğru koşup giderlerken hep sara nöbetine yakalanmış olanlar gibi bir düşerler, bir kalkarlar. Çünkü yedikleri hep faiz idi. Allah bu faizi onların karınlarında artırarak büyüttü ve bu onlara bir ağırlık yaptı. Dolayısıyla yürümeye, hareket edip koşmaya güçleri kalmamıştır.”

“Bu -azap ve cezâlarıdırma- onların, (.......) demelerinden dolayıdır.” Burada, (.......)

Yani, “Faiz de tıpkı alışveriştir.” demedi. Halbuki konu faizdir, alışveriş değil. Bunun âyette böyle ifade edilmiş olması, mübalağa (yani abartma) açısındandır. Çünkü bu kimseler, kendi inançlarınca faizi helâl kabul ediyorlar ve bunu, faizi helâl kılmada temel bir yasa ve ölçü olarak kabul etmektedirler. Bunun içindir ki faizi tıpkı alışveriş gibi gördüklerinden ona benzetmişlerdir.

“Halbuki Allah alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır.” İşte bu nokta, iki şey arasında bir eşitliğin olduğunu reddediyor, çünkü helâl ile haramın bir arada eşit olarak gösterilmesi birbiriyle zıttır. Zıt olan iki şey birbiriyle nasıl denk olabilir ki? Kaldı ki; delâlet yoluyla da zaten kıyas bunu reddetmektedir. Çünkü eldeki delil onların kıyaslarının bâtıl, anlamsız ve geçersiz olduğunu ortaya koymaktadır. Zira Allah'ın bir şeyi helâl ve haram kılması onların yapmış oldukları kıyasın geçersizliğini ve bâtıl oluşunu göstermektedir.

“Bundan böyle kime Rabbinden -faizle ilgili olarak- bir öğüt ve -yasaklama ile alâkalı bir- uyarı gelir de hemen -yasağa uyarak- faizden vazgeçerse geçmişte elde ettiği şeyler kendisinindir.” Dolayısıyla geçmişte olanlardan ötürü hesaba çekilmeyecektir. Çünkü almış olduklarını haram ve yasaklama âyetinden önce almıştır. “Bununla ilgili durumu Allah'a kalmıştır.” Yüce Allah kıyamet gününde onun hakkında hükmünü verecektir. Dolayısıyla onun geçmişte olan şeyleri hakkında sizin bir şey yapmanız gerekmez. Haram emrinden önce yaptığı şeyleri ondan istemeye kalkışmayın.

“Her kim bu yasaklamadan sonra yeniden (faize) dönerse,” Zeccâc'tan rivâyete göre faizi helâl sayarsa ya da faizi helâl diye almayı sürdürürse, (.......).” İşte onlar cehennemliktirler. Orada ebedî olarak kalıcıdırlar.” Çünkü bunlar faizi helâl kılmakla ve saymakla kâfir olmuşlardır. Zira; kim Allah'ın haram kıldığı bir şeyi helâl kılar veya sayarsa bu kimse kesin olarak kâfirdir. Bunun için de ebedî olarak cehennemde kalmayı hak etmiştir.

Bu ayetten de anlıyoruz ki; Mu'tezile mensubu kimselerin fâsıklar da ebedî olarak cehennemliktir, tarzındaki inançlarına âyet delil değildir bununla bir alâkası yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →

276. Âyetin Tefsiri

Allah faiz bereketini yok eder, sadakanın bereketini artınr. Kaldı ki; Allah, küfür ve günahda ısrar eden azgın ve sapıkları asla sevmez.

“Allah faiz bereketini yok eder.” İçinde faiz bulunan malın bereketini kaldırır. Allah içinde faizin bulunduğu malı helâk eder. “Sadakanın bereketini artırır “O malları nemalandınr, ziyadeleştirir.

Yani; zekâtı ve sadakası verilen malı artınr, onu bereketlendirir. Nitekim; bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

“Verilen bir zekât hiçbir zaman verildiği maldan asla bir eksiltme yapmamıştır. Müslim, 2588.

“Allah, küfür ve günahlarında -Faizi helâl sayarak, onu yemeyi sürdürerek- ısrar eden azgın ve sapıkları asla sevmez.'

Bu bölümü tek başına aç →

277. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz îman edip sâlih amel işleyen, namazlarını kıları ve zekâtlarını verenler var ya, işte bunların mükâfatları Rableri kalındadır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değillerdir.

Şüphesiz -faizin haram kıkndığma- îman edip sâlih amel işleyen, namazlarını kıları ve zekâtlarını verenler var ya, işte bunların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değillerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

278. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler! Allah'tan korkun ve eğer gerçekten îman etmişseniz, var olan faiz alacaklarınızı terk edin.

Faiz olarak halktan almayı şart kostaklarını, faizden arta kalan şeylerin alınmayıp terk edilmesi ve kalannm istenmemesi emrolunmaktadır.

Rivâyete göre bu âyet Sakifliler hakkında inmiştir. Bunların bir Kureyşliden alacakları vardı. Süre bitiminde Sakifliler gelip alacaklı oldukları mallarını faiziyle birlikte istediler. Bu bakımdan, “Eğer gerçekten îman etmişseniz... “Buyurularak buna dikkatleri çekilmiştir. Çünkü kamil imanın delili, kişinin emredilene bağlı kalıp kalmadığıdır. Bk.Vahidi, Esbabu'n- Nüzul, s. 125.

Bu bölümü tek başına aç →

279. Âyetin Tefsiri

Eğer (faizden) vazgeçmezseniz (bunun) Allah ve Rasûlünden (faizcilere karşı açıları) bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe edip faizi terk ederseniz, (bu takdirde) sermayeniz size âittir. Böylece ne haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa uğramış olursunuz.

“Eğer faizden vazgeçmezseniz (bunun) Âlfah ve Rasûlünden (faizcilere karşı açıları) bir savaş olduğunu bilin!” Savaşı bilin. “Bir şeye izin vermek” demek, o şeyi bilmek demektir. Nitekim, Hasen-ı Basrî'nin kırâati bu manayı desteklemektedir. Bu kırâat, (.......) şeklindedir.

Ancak kırâat imâmlarından Hamza, Ali ve Cafer İbn Ğalib dışında Ebû Bekir, (.......) kelimesini, (.......)olarak okumuşlardır.

Yani, “Bunu sizin dışınızdakilere bildirin.” demektir.

Âyette, (.......) diye söylemedi, çünkü, (.......) kavli daha mübalağalıdır ve meseleyi daha açık olarak ortaya koymaktadır. Çünkü mana şöyledir: “Allah ve Rasûlünden bir tür hayal edemeyeceğiniz manada bir büyük savaş bekleyin.”

Rivâyete göre bu âyet nâzil oluca Sakif kabilesi mensupları şöyle demişlerdi:

“Bizim Allah ve Rasûlü ile savaşmaya gücümüz yoktur.”

“Eğer tevbe edip faizi terk ederseniz, bu takdirde sermayeniz size âittir.” Artık, “Böylece -borçlulardan fazladan faiz alarak- ne haksızlık etmiş ve ne de -ana malınızdan eksilterek bir- haksızlığa uğramış olursunuz.”

Bu bölümü tek başına aç →

280. Âyetin Tefsiri

Eğer (borçlu gerçekten) sıkıntı içinde ise, rahatlayana kadar ona zaman tanıyın. Eğer biliyorsanız bunu tasadduk etmeniz sizin adınıza daha hayırlıdır.

“Eğer borçlu gerçeklen sıkıntı içinde ise, rahatlayana kadar ona zaman tanıyın.” Eğer kendisinden alacaklı bulunduğunuz borçlularınız gerçekten borcunu ödeyemeyecek derecede sıkıntı ve zorluk içinde bulunuyorsa burada yapılacak şey, ona ileride ödeyebilmesi için fırsat verin, süre tanıyın.

Kırâat imâmlarından Nafı, (.......) kelimesini, (.......) olarak okumuştur. Bu her iki kelime de dilde kullanılmaktadır.

“Eğer biliyorsanız bunu tasadduk etmeniz sizin adınıza -kıyamet gününde- daha hayırlıdır: Eğer bununla amel ederseniz sizin için daha hayırlıdır. Burada eğer bildiği hâlde gereğini yapmıyor ve amel etmiyorsa âdeta onu bilmeyen konumundadır.

Kırâat imâmlarından Âsım, (.......) harfinin tahfifi ile, (.......) olarak okumuştur.

Yani; burada iki (.......) harfinden bir hazfedilrniştir.

Aslı, (.......) dur. Âsım dışlmdakiler ise teşdid ile kırâat etmişlerdir.

Teşdid hâlinde idgam yapılmıştır.

Yani;

“Ana paranızı, malınızı sadaka olarak vermeniz, ya da borçlularınızdan en zor durumda bulunan kimseden bir kısmım bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.”

Yine bir tefsire göre, “tasadduk” ile murat olunan şey, mühlet verilmesi, süre tanınmasıdır. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlar:

“Herhangi bir Müslümanın borç süresinin dolması hâlinde, alacaklının onu ertelemesi durumunda, ertelediği her gün için bir sadaka sevabı vardır.” Bk. İbn. Mace, 2418.

Bu bölümü tek başına aç →

281. Âyetin Tefsiri

Allah'a döndürüleceğiniz günden korkun. Sonra herkesin kazanıp hak ettiği şey -iyi ya da kötü ne işlediyse- kendisine eksiksiz olarak verilecek ve onlara -iyilikleri eksiltilerek veya kötülükleri artırılarak- haksızlık da yapılmayacaktır.

Kırâat imâmlarından Ebû Amr, (.......) kelimesini, (.......) olarak kırâat etmiştir. (.......) kelimesi hem lâzım ve hem müteaddi'olan bir kelimedir.

Rivâyete göre bu âyet, Hazret-i Cebrâîl (aleyhi’s-selâm) tarafmdan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e indirilen son ayettir. Cebrâîl (aleyhi’s-selâm) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e demiştir ki:

“Bu âyeti, Bakara Suresinin iki yüz sekseninci âyetin hemen peşine yerleştir.”

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyetin nâzil olmasından ya 21 gün veya 81 gün, ya da 7 gün veya üç saat yaşamıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

282. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler! Birbirinizden belli bir süre ile borç alıp verdiğiniz zaman onu yazın. Onu, aranızda adaletle tanınan bir katip yazsın. Hiçbir katip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın. Üzerinde hak olan (borçlu) kişi de (taahhüdünü) yazdırsın. Rabbinden korksun ve borcundan herhangi bir şeyi düşük olarak kaydettirmesin. Eğer borçlu olan kimse sefih (harcamasını bilmeyen savurgan) veya aklı zayıf veya kendisi söyleyip yazdıramayacak bir durumda ise_velisi (olan kişi) adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şâhit bulundurun. Eğer iki erkek şâhit bulunamazsa bu durumda kendilerini şâhit olarak kabul edebileceklerinizden bir erkek ve iki de kadın şâhit bulundurun ki, bu ikisinden birisinin yanılması hâlinde diğeri ona hatırlatsın. (Şâhitler) çağırıldıkları zaman şâhitlikten kaçınmasınlar. İster küçük olsun ister büyük olsun, anlaşmanın tüm maddelerini vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. İşte bu şekilde yazmanız Allah katında daha adil, şâhitliğin isbatı için daha sağlam ve şüpheye düşmemeniz bakımından daha yerinde olan bir iştir. Meğerki yaptığınız muamele hemen aranızda peşin olarak so-nuçlanmışsa işte bu, değişir. Çünkü böyle bir hâlde bunu yazmamanızda sizin için bir vebal yoktur. Alışveriş yaptığınızda da yine şâhit bulundurun. (Bunlardan ötürü) yazan kimse de, şâhit olan kimse de bir zarara uğratılmasın. Eğer bunu yaparsanız (zarara uğratırsanız) muhakkak ki bu haktan sapmanız demektir. Allah'tan korkun. Allah size gerçekleri öğretiyor. Allah her şeyi bilendir.

(.......) denir ki bu, alıp ya da vermek suretiyle kişiye borçlanmak veya borç vermek manasında bir muamele yapmak anlamını taşır.

“Belli bir süre ile” demek, bilinen bir zamana kadar demektir. Meselâ; hasat zamanına kadar, harman zamanına kadar, hac dönüşüne kadar... gibi.

Bu âyette, (.......) denmedi, Bunun sebebi, (.......) kavimdeki zamîr buna râci olmasındandır. Eğer zamîr zikredilmemiş olsaydı bu takdirde mutlaka, “Borcu yazın. “demesi gerekirdi. Fakat böyle olması hâlinde asıl âyette yer alan nazım güzelliğinde olmazdı. Çünkü bu, belirlenen süreye ve işin çözümü açısından her türden borcu daha açık olarak ifade etmektedir. Ancak âyette, borcun yazılmasının emredilmiş olması, bunun daha güvenli olmasından, unutmayı önlediğinden ve inkâra kalkışmaya da bir fırsat bırakmamasındandır. Mana şöyle olmaktadır:

“Süresi belli bir borç muamelesi yaptığınızda onu yazın.”

Âyetteki emir farz anlamında değil, nedip anlamındadır, menduptur. Abdullah b. Abbâs'tan rivâyete göre, o bundan maksadın, “selem” ile olan alışveriştir. Çünkü Allah, faizi haram kılınca selem ile alışverişi helâl kılmıştır. Yazımmda Allah, belirli bir süre ile teminat verilen, diye ifade etmektedir ki; bu konuda yüce Allah en uzun âyetini indirmiştir. Nitekim bu, selem ile yapılan bir alışverişte sürenin şart koşulmasının şart olduğunun da bir delilidir.

“Onu aranızda -yani borç alıp verenler arasında- adalede tanınan bir katip yazsın.” (.......) kavimdeki cer edatı, (.......) kelimesinin sıfatı olması itibariye ona mütealliktir.

Yani, “yazdığı şeyde kendisine güven duyuları bir katip” demektir. Dolayısıyla katip, “Yazdıklarını ihtiyatla yazsın, dikkatli ve titiz davransın, yazması gerekenden ne fazlasını, ne de eksiğini yazsın.” İşte âyetin bu noktasından öğreniyoruz ki, borç alışverişinde olayı kayda geçen kişinin konuyu bilen bir bilgin (fakih) olması, konu ile ilgili şartları bilmesi de gerekmektedir. Çünkü; böyle olmalı ki, yazdığı şeyler şerî'at açısından uygun ve adalet ölçüsünde yazılmış bir vesika kabul edilebilsin. Bu, borç ile muamele yapan taraflar açısından onlara olan bir emir olup, katip seçiminde muhayyerdirler. Ancak yazdıracakları kimse de fakih, dindar bir olmalı ki, üzerinde ittifak olunan şeyleri yazmış olsun.

“Hiçbir katip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın.” Herhangi bir katip hiçbir zaman, Allah’ın vesika niteliğinde olan şeyleri yazmayı kendilerine öğrettiği gibi herhangi bir değişikliğe ve tahrife gitmeksizin olduğu gibi gerçeği yansıtarak aynen yazsın. Yazdığı şey konusunda haktan sapmasın. (.......) kelimesi, (.......) kelimesine mütealliktir.

“Üzerinde hak olan borçlu kişi de taahhüdünü yazdırsın.” Yazdıran kişi borçludan başkası olmasın, borcu ödemek zorunda bulunan kimsenin kendisi gerekeni yazdırsın. Çünkü kendisinin yazdırmasıyla, o bu borcun kendisine âit olduğunu orada kabul ve ikrar ederek bir kendisi için şâhitlikte bulunmaktadır. Bu da adamın kendi ağzından, borcun kendisine âit olduğunu söyleyip ikrarı demektir, “İmlal” ve “İmla” kelimelerinin her ikisi de aynı manayı ifade eden iki ayrı kelimedirler.

“Rabbi olan Allah'tan korksun.” Borçlu olan bir kimse borcunu kayda geçirmekten, yazdırmaktan kaçınmasın, bu konuda Allah'ın emir ve yasakları çerçevesinde hareket etsin ve Allah'ın kendisini cezâlarıdırmasından sakınsın. Çünkü kaçınması ve yazdırmaması hâlinde herkesin kendisinde olan hakkını bu manada inkâr etmiş demektir.

“Ve borcundan herhangi bir şeyi düşük olarak kaydettirmesin.” Üzerinde hak olarak sabit ve var olan bir şeyi yazdırırken eksik yazdırmaya kalkışmasın, bu takdirde kimine âit hakları inkâr etmiş olur veya kendisinin olan bazı hakları inkâr etmiş olur. “Eğer borçlu olan bir kimse sefih (harcamasını bilmeyen savurgan) biri ise,” deli ise, çünkü “sefeh” kişinin akılca sıkıntısının olması, aklı hafif olması manasınadır. Ya da hacr altındadır. Çünkü; eline geçeni saçıp savurmakta, neyi nasıl ve nereye, niçin harcadığını bilmemekte, savurganlık etmektedir.

“herhangi bir nedenle borcu yazdırabilecek bir hâlde değilse” henüz çocuk yaşta ise veya ileri derecede yaşlanmış ve bilmez durumda ise, “veya kendisinde var olan herhangi bir rahatsızlık sebebiyle söyleyip yazdırabilecek bir hâlde değilse,” derdini doğru dürüst anlatamıyorsa, dilsiz ise veya o dili bilmiyorsa, “Bu takdirde velisi adaletli bir şekilde yazdırsın.” Böyle bir durumda borçlunun velisi veya işlerini üstlenip yürütmekte olan kimse, doğru olarak, hakkaniyetten ayrılmadan ve adaletli bir şeklide gerekeni yazdırsın.

“Erkeklerinizden de iki şâhit bulundurun. “Bu arada borçlanma konusunda size şâhitlikte bulunabilecek iki de şâhit isteyin, Ancak isteyeceğiniz bu şâhitler rnü'min erkeklerden olmuş olsunlar. Müslüman olmaları yanında bir de şart olarak özgür olmaları ve ergenlik ve rüşt çağına ermiş olmaları gerekir. Biz Hanefîlere göre kâfirlerin birbirleri hakkındaki tanıklıkları geçerlidir.

“Eğer iki erkek şâhit bulunamazsa,” “Bu durumda kendilerini şâhit olarak kabul edebileceklerinizden bir erkek ve iki kadın şâhit bulundurun ki,” biri erkek ve ikisi kadm olmak üzere şâhitlikte bulunsunlar. Erkeklerle birlikte kâdirıların şâhitliğinin kabulü ancak hadler (cezâlar) ve kısas dışındaki konularla alâkalıdır.

“....şâhit olarak kabul edebileceklerinizden” yani, adaletli olduklarını bilip tanıdığınız kimselerden, demektir. Âyetin bu kısmından öyle anlaşılıyor ki, memnun kalmadığımız ya da tanımadığımız kimselerin de şâhitliği kabul olunabilir, Çünkü âyetin bu kısmı buna delildir.

“Bu ikisinden birisinin yanılması hâlinde diğeri ona hatırlatsın.”

Yani; iki kadm birinin şâhitliği unutabilir ihtimaliyle, bunu hatırlayan kadın söz konusu şâhitliği diğer kadma hatırlatsın içindir.

Bir de şart olarak, (.......) kavli değerlendirilmesi hâlinde, kırâat imâmlarından Hamza bundan sonra gelen, (.......) kelimesini (.......) harfini ref ve (.......) harfini de şeddeli olarak, (.......) tarzında okumuştur. Bu tıpkı: (.......) kavli gibidir.

İbn Kesîr ile Ebû Amr ve Ya'kûb aynı kelimeyi (.......) harfinin nasbıyla, (.......) olarak okumuşlardır ki bu kelime de, (.......) kelimesinden değil, (.......) kelimesinden türemedir.

“Şâhitler çağırıldıkları zaman, şâhitlikten kaçınmasınlar.” Şâhitler şâhitlik görevlerini yerine getirmek veya şâhitliği üstlenmek için çağırıldıklarında, hakların kaybolmaması için bu görevden kaçınmasınlar. Âyette henüz insanlar bu manada bir şâhitliği üstlenmedikleri hâlde burada onlardan, “şâhitler” diye söz edilmesi veya bu isimle anılmaları, sanki bu olay gerçekleşmiş anlamında söylenen bir ifadedir. Çünkü bu, zaten gerçeMeştirilecektir. Bunlardan ilki farz içindir, ikincisi de mendupluk bildirir.

“İsler küçük olsun, ister büyük olsun anlaşmanın tüm maddelerini vadesiyle birlikle detaylarıyla yazmaktan üşenmesin” Nitekim; (.......) kelimesine örnek olarak şâir Züheyr b. Ebû Sülma'nın aşağıdaki beytini göstermişlerdir. Çünkü bu kelime, “usanmak, bıkmak, üşenmek” gibi manalara gelmektedir. Dolayısıyla bu manada şiirden bir örnek getirilmiştir. Şâir demiştir ki:

Hayatın sıkıntılarından bitkin düştüm (üşenir oldum),

Yaşarsa da kişi seksen yıl sanmasın

O da üşenip kalacaktır iyi bil!...

(.......) kelimesindeki zamîr, deyne (borca) veya hakka râcidir. (.......) Hak ne türden olursa olsun, küçüklüğüne ve büyüklüğüne, önemli olup olmamasına bakılmaksızın her şeyi kayda geçirin. Âyetin bu kısmı, “selem” muamelesinin giysilerde de geçerli olduğunu gösteren bir delil konumundadır. Çünkü kile veya tartı ile değerlendinlen bir şey için, “küçük/büyük” ifadesi kullanılamaz. Bu tür bir ifade ancak zira ile yani metre hesabıyla ölçülen ya da değerlendinlen şeylerde kullanılır. Bu arada, zamîrin yazan katiplere râci olması da câizdir.

Yani “yazacaklarını özet olarak veya detaya inerek yazmaları...” (.......) üzerinde ittifak edip anlaşmış oldukları hususun her iki tarafça bilinen ve tayin edilen süresine kadar..

“İşte bu şekilde onu yazmanız Allah katında daha adildir,” Burada, (.......) ile, (.......) kavline işaret olunmaktadır. Çünkü bu, mastar manasmadır.

Yani, “şuyazma işi” demektir. (.......) kelimesi, (.......) kelimesinden alınmadır bu da adalet manasına gelir ve “daha adaletli, daha adil” demektir. (.......) kavli, (.......) kelimesinin zarfıdır.

“şâhitliğin isbalı için daha sağlam”

Yani; şâhitliği gereğince yerine getirebilmek için daha uygun ve yerinde bir şeydir. Burada, (.......) ile (.......) kelimeleri ism-i tafdil (en üstünlük) sıfatı kalıbında ya da kipinde gelmişlerdir. Bunun sebebi Nahiv bilgini İmâm Siybeveyh'in görüşü doğrultusunda, biri, (.......) diğeri de, (.......) kökünden alınmış kabul edildiğindendir.

“ve şüpheye düşmemeniz bakımından daha yerinde, bir iştir” Bu şekilde davranmak hem şâhit açısından, hem hakim bakımından ve hem de hak sâhibi yönünden gerçeğe daha uygun olan bir harekettir. Çünkü; olur ki, bazen insan borcun miktarı konusunda kuşkuya düşebilir, bazen niteliği hakkında bu şüphe olabilir. Ancak yazılı belgeye başvurulduğunda artık bu kuşkuların tamamı önlenmiş olacaktır. (.......) kelimesinin (.......) harfi (.......) harfinden dönüştürmedir. Çünkü kelime, (.......) kökünden türemedir.

“Meğerkiyaptığınız muamele hemen aranızda peşin olarak sonuçlanmışsa, işte bu, değişir.” Kırâat imâmlarından Âsım bunu, (.......) olarak okumuştur. Buna göre mana şöyledir: “hemen alım satım esnasında peşin muamele ile olan bir ticaret ise,” ya da “yapılan muamele peşin bir ticarete dayalı ise... “.

Âsım dışındaki kırâat imâmları ise (.......) fiilini tam fiil olarak kabul ettiklerinden her ikisini de merfû' olarak, (.......) olarak kırâat etmişlerdir.

Yani, “meğerki peşin olabilecek bir ticaret olmuş olsun... “Ya da (.......) fiili nakıs fiildir. Bu takdire, (.......) bunun ismidir. (.......) ise bunun haberidir. “Aranızda idare ettiğiniz, çevirip durduğunuz...” demek, hemen elden peşin olarak alıp verdiğiniz demektir.

“Çünkü böyle bir hâlde bunu yazmamanızda sizin için bir vebal yoktur.”

Yani; meğer yaptığınız ticari alışveriş peşin olarak hemen elden teslim edilip alınmış olsun. Böyle peşin yapılan bir muameleyi yazıya geçirmemenizde sizin için herhangi bir sakınca yoktur. Çünkü peşin yapılan bir alışverişte, borca dayalı olarak yapılan işlemlerde olduğu gibi herhangi bir şüphe ve vehim söz konusu olamaz.

“Alışveriş yaptığınızda da yine şâhit bulundurun. “Âyetin bu kısmından, yapılan alış verişlerde mutlaka manada şâhit bulundurmanın hem peşin olan ve hem de vadeli olan için bir emir olduğunu görüyoruz. Çünkü bu, ihtiyatlı davranma açısından daha yerinde bir işlemdir. İleride doğabilecek tartışmalara da son veren bir işlemdir.

Ya da, (.......) kavliyle demek isten şey, az önce söz konusu ettiğimiz peşin olan alışveriştir. Böyle bir alışverişte şâhit bulundurmak yeterlidir. Ayrıca bunun yazılmasına da gerek yoktur. Bu durumda emir mendupluk bildirir.

“Bunlardan ötürü yazan kimse de şâhit olan kimse de sakın zarara uğratılmasın.” Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)’in kırâatine göre bu kelime malumdur ve mana buna göredir.. Çünkü Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) bu kelimeyi, (.......) olarak kırâat etmiştir. Ancak Abdullah b. Abbâs (Radıyallahu Anh/m kırâatine göre meçhul fiildir. Çünkü; o bu kelimeyi, (.......) olarak kırâat etmiştir. Mana şöyle değerlendirilmektedir:

İster yazacak olan katip olsun ister şâhit olsun her ikisi de kendilerinden istenilen görev için çağırıldıklarında, bundan kaçınmamalarını emrediyor, kaçınmalarını ise yasaklıyor. Aynı zamanda yazıyı tahrif etmemeleri, fazla veya eksik yazmamaları isteniyor. Ya da her ikisine de, onları önemli işlerinden alıkoymak ve mecbur bırakmak suretiyle bu şâhit ve yazan kimselere zarar verilmemesini emretmektedir. Ya da yazan kimseye ücretini vermemekle haksızlık edilmemesi istenmektedir. Veya şâhit olan kimseyi şâhitlik etmesi için ülkesinden onu bir minnet altmda tutarak alıp getirmemeli, üzerinde baskı uygulamamalıdır.

Kısaca her iki tarafın da zarara sokulmaları yasaklanmaktadır. İster yazan katip olsun, ister şâhit olan olsun. Ne alacaklı olan kimseyi ne de borçlu konumda bulunan kimseyi yazıyı tahrif edip değiştirerek, fazla veya eksik yazarak, ya da şâhitlik yapmaktan veya katibin yazmaktan kaçınması suretiyle bir zarar meydana getirmeleri yasaklanmakta ve böyle bir davranışm içine girmemeleri istenmektedir. Hak sâhibi olan alacaklı kimse veya borçlu olan kimse, yazan ve şâhit olanlara bir takım yanlış teklifler sunarak şâhitlik ve katipliğe yakışmayacak bir fiili işleterek şâhit ve katip zarara uğratılmasınlar.

“Eğer onlara zarar verecek bir davranışın içine girerseniz -size yasaklarıan şeyleri işlemeye kalkışırsanız-, bu, -zarar verme ya da zarara uğratma işi- haktan sapmanız ve hakkı çiğnemeniz -günah işlemeniz- demektir.” “Allah'ın emir ve yasaklarını istendiği gibi uygulamamaktan sakının. Çünkü Allah gerçekleri -işlerinizle ilgili hususları ve dininin prensiplerini- size öğretendir ve Allah her şeyi bilendir.” O ne yanılır ve ne de kusur işler.

Bu bölümü tek başına aç →

283. Âyetin Tefsiri

(Eğer siz bir) yolculukta olur, (borcu) yazacak bir katip de bulamazsanız, (bu takdirde borca karşılık) alacağınız bir rehin de yeter. Birbirinize güvenerek herhangi bir emanet bırakmışsanız, güvenilip de kendisine emanet bırakıları kimse, hemen emaneti sâhibine versin ve (bu hususta) Rabbi olan Allah'tan korksun. Görüp bildikleriniz hakkında şâhit olduğunuz şeyleri gizlemeyin. Her kim (görüp bildiklerini yapacağı şâhitlikle) gizlerse muhakkak kalben (vicdanen) günahkârdır. Allah yaptıklarınızın hepsini en iyi bilendir.

“Eğer siz bir yolculukta olur, (borcu) yazacak bir kâtip de bulamazsanız, bu takdirde (borca karşılık) alacağınız bir rehine de yeter.”

Kırâat imâmlarından İbn Kesîr ve Ebû Amr, (.......) kelimesini, (.......) olarak kırâat etmişlerdir. (.......) ve (.......) kelimelerini her ikisi de, (.......) kelimesinin çoğuludurlar. Tıpkı, (.......) ve (.......) ve (.......) kelimeleri gibi. Çünkü böyle bir durumda meselenin güvence altına'alınabilmesi ancak rehin alınmak suretiyle olabilir. Aslında, (.......) kelimesi mastardır. Sonra bu isimlerin çoğulu olarak bu şekilde zikredilmiş oldu. Mademki yolculuk esnasında bu tür muamelenin yazılması, belgelendirilmesi ve şâhit bulundurulması ihtimali ve sıkıntısı vardır. İşte böyle bir durumda bir çıkar yol olarak bu gibi yolculuk durumlarında rehin alıp verilmek suretiyle de bu, belgelenebilir. Tıpkı mukim iken konunun katip ve şâhitlerle belgelenmeye bağlarııp gerçekleştirildiği gibi yolculukta da bu, rehin alınıp verilmesiyle sağlarıabilir. İşte burada bu emir gündeme getiriliyor. Yoksa yolculuk, rehin alınıp verilmenin bir şartı veya koşulu değildir.

(.......) kavline gelince, bu, kabz olayını yani, alma meselesinin şart olduğuna delâlet etmektedir. Yoksa mesele İmâm Mâlik'in dediği gibi, kabz olmadan icab ve kabul ile bu, sahih olabilir, demek değildir “Birbirinize güvenerek herhangi bir emanet bırakmışsanız,”

Yani; borç veren taraf ile borçlarıan taraflar olarak birbirlerinin iyi niyetlerine dayanarak birbirinize güveniyorsanız, bu takdirde meseleyi yazıyla ve şâhitlerle belgeleme imkanı da bulunamıyorsa, bunun için rehin alınıp verilebilir.

“güvenilip de kendisine emanet bırakıları kimse, hemen emaneti -aldığı borcu- sâhibine geriversin” (.......) kelimesi iftial babmdandır. (.......) kökünden alınmadır. Bu ifade ile borçlu olan kimsenin alacaklının zarım altmda olduğu hatırlatılıp üzerine düşeni yapması için kendisine teşvikte bulunulmaktadır. Çünkü; alacaklı ona güvenmiştir. Alacaklmm borçlusuna güveni bakımından, ondan herhangi bir rehin alma yoluna gitmemiştir. Halbuki alması hakkıdır. İşte âyette, “deynin (borcun)” emanet olarak zikredilmiş olması, karşılığında herhangi bir rehin alınmadığından bir bakıma emanet kapsamı içinde de değerlendinlebilmektedir. Çünkü; alacaklısı kendisine borçlu olan kimseye güveni bakımından rehin almamıştır.

“(ile emanet hususunda) Rabbi olan Allah'tan korksun.” Alacaklısının hakkım inkâra kalkışmasın. “Görüp bildikleriniz hakkında şâhit olduğunuz şeyleri gizlemeyin.” İşte bu sesleniş tanıklar içindir. “Her kim görüp bildiklerini yapacağı şâhitlikle gizlerse muhakkak kalben (vicdanen) günahkârdır. “

Burada, (.......) kelimesi, (.......) kelimesinin faili (öznesi) olarak merfû' olmuştur. Sanki burada, ism-i fâil olan kelime, (.......) şeklinde bir fiil cümlesi gibidir. Ya da, (.......) kelimesi mübteda olarak merfûdur ve (.......) ise bunun mukaddem haberidir. Cümle ise bütünüyle, (.......) edatmm haberidir. Ancak bu, (.......) kelimesine isnad olunmuştur ama, cümle ise, hem (.......) (günahkâr olma) ile hem de kalptir. Yoksa yalnızca kalb demek değildir. Çünkü; şâhitliğin ya da tanıkliğin saklanması veya gizli tutulması ancak kalpte olabilen bir şeydir. Kimse o şâhitliği konusunda çıkıp konuşmaz, söylemez.

İşte şâhitliğin kalpte gizlenen bir günah olması, kalp ile işlenmiş olması sebebiyle bu günah burada kalbe isnad olunmuştur. Çünkü; işlenen günahın bizzat onu işleyen organa isnadı gerçekten daha etkili bir anlatımdır. Nitekim; bir kimse gördüğü bir şeyi anlatırken bazen, “Onu gözlerim gördü.” der, ya da “Bunu kulaklarını duydu.” veya “Kulaklarınıla bunu duydum. “der yahut da, “Bunu kalbim (gönlüm) biliyor.” ya da “Bu, gönlümün bildiği bir şeydir.” Çünkü kalb, tüm organların başı ve lideridir. O öyle bir et parçasıdır ki, eğer o düzelirse bütün beden salaha erer, düzelir. Eğer o bozulursa bütün bir beden sarsılıp bozulur.

âdeta şöyle denir gibidir: “Günah tamamen kalpte kökleşip yerleşmiştir ve o bedende en değerli ve en önemli olan yeri elde etmiştir.” Çünkü kalp ile işlenen fiiller, diğer organlarla işlenen fiillerden çok daha büyük vebal ya da sevap getirir.

Nitekim; iyiliklerle kötülüklerin temeli îman ile küfre dayanmıyor mu? Bu gerçeği görmüyor musun? İşte bunun her ikisi de kalbi ilgilendiren fiillerdir. Mademki burada görüldüğü gibi, “şâhitlikte bildiklerini gizlemek” kalbin işlediği günahlardandır, dolayısıyla bu günahın da günahların en büyüp olduğuna bu, şâhitlik etmektedir. Abdullah ibn Abbâs (radıyallahü anhüma)'dan gelen rivâyete göre demiştir ki:

“Büyük günahların en büyüğü Allah'a şirk koşmak, yalan yere şâhitlikte bulunmak ve bildiği şâhitliği gizlemektir.”

(.......) Şâhitlikte bildiklerinizi gizlemek veya açıkça ortaya koymak konusunda “Allah yaptıklarınızın hepsini en iyi bilendir.” Hiçbir şey O'na gizli kalmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

284. Âyetin Tefsiri

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. İçinizde var olan şeyi (niyeti) ister açıkça söyleyin, ister gizli tutun, bundan dolayı Allah sizi hesaba çekecektir. Daha sonra Allah dilediğini bağışlayacak ve dilediğini de cezâlarıdıracaktır. Allah, gücü her şeye yetendir.

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi -de hem yaratılmış olmaları bakımından ve hem de mülk olarak- Allah'-indir.” “İçinizde var olan şeyi (niyeti) kötülükleri- isler açıkça söyleyin, isler gizli tutun, bundan dolayı Allah sizi hesaba çekecektir.” Ya ödüllendirecek veya cezâlarıdıracaktır.

Ancak insan içinden geçen vesveseler ve benzeri insanın gizli tuttuğu şeyler bu hükmün içine girmezler. Çünkü insanın bu gibi şeylerden kendini kurtarması kendi gücü dahilinde değildir. Ancak insanın inanarak ve karar vererek bir şeye teşebbüs etmesi hâli bunun içine girer.

Özetle söylemek gerekirse; Küfre yönelik bir şeyi isteyerek ve inanarak yapması hâlinde bu, küfürdür. Ancak istemeyerek ve önceden tasarlamaksızm bir günaha düşme hâlinde bu, bağışlanır. Eğer günaha bile bile girerse, sonradan da bundan ötürü pişmanlık duyarsa ve cayıp geri dönerse, bundan ötürü de Allah bağışlanmasını dilerse, bu da bağışlanır. Eğer bir kimse bir kötülük (günah) işlemeye karar verse ve bu kararında da kararlı ise, ancak kendi elinde olmayan bir sebepten ötürü o kötülüğü işlemeye bir fırsat bulamazsa, bu kimseye o fiili işlemiş anlamında cezâ verilemez, bundan dolayı o kişi cezâlarıdırılamaz. Meselâ; adam zina fiilini işlemeye karar vermiş ve bunu işlemekten de vazgeçmemiş, fakat fırsatını bulamamıştır. İşte bu kimseye zina fiilinin cezâsı uygulanmaz, bundan ötürü cezâlarıdırılamaz.

Peki ya bu kimseye zina işlemeye azmetme cezâsı verilebilir mi? Bunun için Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bir hadisine dayanılarak, “hayır, verilemez” denmiştir. Çünkü; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlar:

“Şüphesiz Allah, ümmetimi, içinden geçenleri işlemedikçe veya onu konuşmadıkça bundan dolayı affetmiştir.” Buhârî, 2528. Ebû Dâvud, 2209. Tirmizî, 1183. Nesai, 6/156-157. İbn Mâce, 2044. Ahmed, Müsned; 2/255.

Cumhûrun görüşüne göre, bu hadis hata ve yanılma sonucu böyle bir tehlikeye düşenlerle ilgilidir. Yoksa azmedip kesin kararlı olanları içermemektedir. Nitekim; İmâm Mansûr Mâturîdî ve Şemsul-Eimme el-Hulvani de bu görüşe meyletmişlerdir. Ancak eldeki deliller ise bunun aleyhinedir. Meselâ; yüce Allah şöyle buyuruyor:

“İnananlar arasında kötü şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için hem dünyada ve hem de âhirette acıklı bir azap vardır.” Nur, 19.

Nitekim; Hazret-i Âişe validemiz (radıyallahü anh) den rivâyete göre demiştir ki: “KuL, herhangi bir ma'siyete niyet eder de, onu işlemezse bundan dolayı o kimse dünyada başına gelebilecek bir tasa ve üzüntü ile cezâlarıdırılır.”

Birçok tefsirlerde yer aldığına göre bu âyet nâzil olduğu zaman sahabeden birçokları ürpermişler ve rahatsızlık duymuşlardır. Bundan dolayı da: “Biz içimizden geçen her şey yüzünden hesaba mı çekileceğiz?” diye sorarlar. İşte bunun üzerine bundan sonra gelecek olan iki âyet, yani bu surenin son iki âyeti nâzil olmuştur. Bu, 285. âyetin tamamı ile 286. âyetin de, (.......) kısmına kadar olan yerinde bu gerçeğe işaret olunmaktadır. Dolayısıyla bu durum bu âyette, işi “kesbe”

(işlemeye, kazanmaya) dayandırmakta ve buna taallûk etmektedir. Yoksa azmetmeye, kararlılıkla kötülüğün üzerine gitmeye değil. Kimilerine göre bu âyet, bundan sonraki 286. ayetle neshedilmiştir. Ancak tahkik ehli alimlere göre nesih olayı ahkam ile alâkalı hususlarda geçerlidir, yoksa haberlerle ilgili şeylerde değil.

“Daha sonra Allah dilediğini bağışlayacak ve dilediğini de cezâlarıdıracaktır.”

Kırâat imâmlarından İbn Âmir ile Âsım, görüldüp gibi, (.......) kelimesiyle, (.......) kelimesini merfû' olarak okumuşlardır.

Yani bu,

(.......) demektir. Bu iki imâm dışında kalanlar ise, her iki fiili de şartın cevabı üzerine atfederek meczum olarak, (.......) ve (.......) şeklinde kırâat etmişlerdir. Ebû Amr ise bu iki kelimeyi idgam ile, (.......) ve (.......) olarak okumuştur.

Yani; ilk fiilde (.......) harfi (.......) harfine, ikincisinde de, (.......) harfi, (.......) harfine idgam olunmuştur. Nitekim Aşere kırâatiyle ilgili, “el-İşaretu ve'l-Beşaretu” adlı eserde de böyle geçmektedir.

Keşşaf tefsiri sâhibi, demiştir ki:

“(.......) harfini (.......) harfine idgam eden bir kimse hatalıdır ve yanlış yapmaktadır. Çünkü; (.......) harfi tekrarlarıan bir harftir. Böylece muzaaf kelime konumuna gelir Halbuki muzaaf olan bir kelimenin de idgamı câiz olmaz.”

Bunu Ebû Amr'dan rivâyet eden ravi de iki defa hata etmiş bulunmaktadır. Çünkü; lahn yapıyor, hata işliyor ve bu hatasını da Arapçayı en iyi bilen bir kimseye nisbet ediyor ki, bu da büyük bir cehaleti sergiliyor.

“Allah gücü her şeye yetendir.” O dilerse bağışlar, dilerse azâbeder veya bu ikisi dışında neyi dilerse onu yapar. Çünkü O, her şeye kâdirdir.

Bu bölümü tek başına aç →

285. Âyetin Tefsiri

Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene îman etti. Mü'minler de îman ettiler. Hepsi de Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine îman ettiler. Onlar: “Allah'ın peygamberleri arasında asla hiçbir ayırım yapmayız, işittik ve itâat ettik, Rabbimiz! Mağfiretini dileriz. Çünkü dönüş sanadır.” dediler.

“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene îman elli. Mü'minler de îman eltiler.” Eğer, (.......) kelimesi, (.......) üzerine affedilirse, (.......) kelimesindeki tenvîn zamîri hem Resûlüllahne ve hem mü'minlere râcidir.

Yani, “hepsi” demektir.

“Hepsi de Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine îman eltiler.” Tecvid kuralı gereği, (.......) kelimesi üzerinde vakfedilir. Eğer bu, mübteda ise bunun üzerinde durulur ve (.......) kelimesi de ikinci mübteda olur. Bunun takdiri de şöyledir: “Onlardan hepsi de.”

(.......) fiili de ikinci mübtedanın haberidir. Cümle ise birinci haberdir. zamîr de mü'minlere âit olur. (.......) fiilinde (.......) kelimesinin zamîri müfret olarak kabul edilmesi şu manaya dayanmaktadır: “Onlardan her biri îman etti.”

Kırâat imâmlarından Hamza ve Ali, (.......) kelimesini Kur'ân'ı veya cins anlamında tüm kitapları kastederek (.......) olarak tilâvet etmişlerdir.

“Onlar -derler ki-: (.......) kelimesi burada cemi' (çoğul) manasınadır. Bunun için, (.......) kelimesi başına gelmiştir. Çünkü; (.......) kelimesi ancak çokluk manası ifade eden isimlerin başına gelir. Meselâ; (.......) yani

“Mal varlığı toplum arasındadır. “, denir de fakat, “Mal Zeyd arasındadır. “denmez.

“İşittik -sözüne icabet ettik- ve -emrine- itâat ellik. Rabbimiz! Mağfiretini dileriz -bizi bağışla-. Çünkü dönüş sanadır dediler.” (.......) kavli muzmer (gizli) bir fiil ile mensûbdur. (.......) kavlinde, öldükten sonra dirilme ve hesap gününü ikrar etme manası vardır. Aynı zamanda âyet, îman noktasından kimi istisnalara girmeyi de çürütüyor, bunun bâtıl olduğunu gösterdiği gibi aynı zamanda büyük günah işleyen kimsenin de mü'min olduğuna delâlet ediyor.

Bu bölümü tek başına aç →

286. Âyetin Tefsiri

Allah hiçbir kimseye taşıyamayacağı bir yükü yüklemez. İnsanın işlediği her iyilik kendi lehine ve her kötülük de kendi aleyhinedir. Rabbimiz! Eğer unutursak veya yandırsak bizi hesaba çekme! Rabbimiz! Bizden önce geçenlere yüklediğin gibi bize de ağır yükler yükleme! Rabbimiz! Altından kalkamayacağımız şeyleri bize taşıtma! Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et! Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.

“Allah hiçbir kimseye taşıyamayacağı -gücünün yetmediği, altından kalkamayacağı- bir yük yüklemez.” Âyetteki, (.......)

Yani; “Allah hiçbir kimseye.... yüklemez.” kavli konusunda Ehl-i sünnet tarafından anlatıları şey budur. Ya da bu, yeni bir cümledir. Çünkü; teklif ya da sorumluluk, ancak mükellefin yapabileceği bir fiili ya da işi red ile mümkün olabilir.. Gücünün üzerinde olan bir fiili red söz konusu değildir. Nitekim bu konu, “Şerhul-Te'vilat” adlı eserde de bu şekilde zikredilmiştir.

Keşşaf sâhibi diyor ki: (.......) denen şey, insan gücünün kaldıracağı ve yapabileceği şey demektir. Ona zor gelmeyen, onu sıkıntıya sokmayan, anlamındadır.

Yani; “Allah hiçbir kimseye gücünün kaldıramayacağı bir şeyi yüklemez.” Ona gücünün yetebileceği, kolayına gelebileceği manada gücünün son sınırına kadar yapabilecekleri yükler. Meselâ; bir kimse günde beş vakit namazdan fazla olarak namaz kılabilir, bir aydan fazla olarak oruç tutabilir ve birden fazla hac ibâdetini yapabilir. Bütün bunlar kişinin gücüne dahildir.

“İnsanın işlediği her iyilik kendi lehine ve her kötülük de kendi aleyhinedir.”

Yani; hayır olarak işlediği şeylerin yaran kendisine olduğu gibi, işlediği kötülüğün zaran da kendisine dokunacaktır. Âyette, “hayır” konusu, “kesb” kelimesiyle ifade edildiği hâlde, “şer” konusu da, “İktisab” kelimesiyle anlatılmıştır. Çünkü; iftial babmdan alınan bir kelime -ki iktisab kelimesi de bu baptandır-, mana itibariyle bir şeye daha fazla veya çok yönelmek, meyletmek manasınadır. Dolayısıyla insan nefsi şer olana yani kötülüğe karşı daha çabuk ve daha hızlı kayar. Halbuki hayır işlemede ise zorlanır.

“Rabbimiz! Eğer unutursak -Senin emirlerinden herhangi birini yanılarak terk edersek- veya yanlışlıkla bir kötülük işlersek bundan dolayı bizi hesaba çekme!” Âyetin bu kısmı bir kimsenin unutarak veya hata ile bir şeyi yapması hâlinde, Allah'ın o kimseyi hesaba çekebileceğinin câiz olduğunu göstermektedir. Ancak Mu'tezile mensubu kimseler buna karşı çıkmaktadırlar. Çünkü; Mu'tezileye göre bunlardan kaçınmak esasen mümkündür.

Fakat, Allah'ın bu şeylerden dolayı insanı muaheze edeceği ya da hesaba çekeceği câiz olamamış olsaydı, bu takdirde duada bunu istemenin bir manası kalmazdı.

“Rabbimiz! Bizden önce geçenlere -Yahûdîlere- yüklediğin gibi bize de ağır yükler yükleme!” Taşıyanın altında belinin büküleceği, kaldırmayacağı ve altından kalkamayacağı şeyleri yükleme. Âyette, “sorumluluk” denen, “teklif için zor ve ağır kelimesi istiâre yoluyla zikredilmiştir. Meselâ; bir günah sebebiyle insanın kendi hayatına son vermesinin tevbe etmenin bir şartı ve gereği olarak istenmesi, elbiseye veya giyilen ayakkabı ya da mestin bir yerine bulaşan necaset (pislik) sebebiyle o noktayı yıkamak değil de kesip atmak gibi ve daha benzeri ağır yükler.

“Rabbimiz! Altından kalkamayacağımız şeyleri -bizden önce geçen toplumlara verdiğin cezâlar ve belâlar türünden şeyleri- bize taşıtma!” “Bizi affet, bizi bağışla, bize merhametinle muamele buyur.” Kötülüklerimizi bizden sil, günahlarınıızı ört, gösterip bizi utandırma, iflâs etmiş olduğumuz hâlde sevap mizanımızı ağır eyle. Ya da bizi bir başka varlığa dönüştürme, zelzele gibi felâketlerle bizi yerin dibine geçirme, bizi suda boğulmaktan koru.

(.......) Bu, bir tekrar manasında değildir. İlk cümle, büyük günahlarınıızı bağışla, ikincisi de küçük günahlarınıızı affet, demek anlammadır. “Sen bizim meolâmızsın -Sen bizim efendimiz biz ise Senin kullarınız, Sen bizim yardımcımızsın ve işlerimizi çekip çevirensin- Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” Dolayısıyla Mevlâ olan bir yüce zata yaraşanı da kullarına yardım etmesidir.

Hadiste şöyle buyurulmaktadır:

“Her kim (.......) ile başlayan âyeti ve devamını bir gecede sonuna kadar okursa bu iki âyet o gece her şeyden koruması bakımından ona yeter.” Ahmed, Müsned; 4/122. Buhârî, 5009. Müslim, 807'255'.

Yine şöyle buyurulmuştur:

“Her kim o iki âyeti yatsı namazından sonra okursa gece kıyamı için onun adına kâfi gelir.” İbn Adiy, İbn Mesud'dan rivâyet etmiştir. Bu hadisin isnadında Velid b. İbad var ki; bu, meçhul biridir. Eban b. Ayaş'tan rivâyet etmiştir ki, bu da metruktur.

Bu sûre ile ilgili olarak, “Ben Bakara Sûresini okudum.” demek câiz olduğu gibi, “Bakara'yı okudum. “demek de câiz olur. Çünkü Hazret-i Ali (radıyallahü anh) den şöyle rivâyet olunmuştur:

“Bakara Suresinin son âyetleri Arş’ın altından indirilmiştir.” Kimilerine göre de, bu, mekruhtur. Şöyle denilmelidir:

“İçinde sığır (inek) olayından söz edilen sûreyi okudum.”

Allah her şeyi en iyi bilendir.

Bu bölümü tek başına aç →