179. Âyetin Tefsiri
Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Gerekir ki Allah'tan korkarsınız.
Ey akıl sahipleri, birbirinizi haksız yere öldürmeyi önleyen kısasın size farz kılınmasında sizin için hayat vardır. Böylece kısas sayesinde haksız öldürme ve intikamlardan vazgeçersiniz.
Âyet-i kerime’de: "Kısasta sizin için hayat vardır," buyurulmaktadır. Müfessirler bu ifadeyi iki şekilde izah etmişlerdir:
a- Mücahid, Katade, rebi' b. Enes, İbn-i Cüreyc ve İbn-i Zeyd bu ifadeyi "Kısas yapmak, cinÂyet işlemeyi önler. Öldürme niyetinde olanların cesaretini kırar." şeklinde izah etmişlerdir. Bu hususta Katade diyor ki: "Allahü teâlâ, kısası, insanların beyinsizleri ve cahilleri için bir ibret, bir öğüt ve bir haya* kılmıştır. Nice insanlar vardır ki içlerinde adam öldürme niyetini taşırlar. Eğer kısas yapılma korkusu olmasa bu niyetlerini yerine getirir insan öldürürler. Allahü teâlâ kısası farz kılarak insanların birbirini öldürmelerine set çekmiştir. Allahü teâlâ, insanlara neyi emretmişse o şey onlar için hem dünyada hem de âhirette faydalıdır. Neyi de yasaklamışsa o şey onlar için hem dünyada hem de âhirette zararlıdır. Yaratıklarına neyin uygun olduğunu elbetteki Allah daha iyi bilir. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.
b- Süddiye göre ise "Kısasta sizin için hayat vardır." ifadesinden maksat. "Kısas, birbirinizden intikam almanızı önler." demektir. Zira kısas yoluyla öldüren katil öldürülür. Böylece masum insanların öldürülmesi önlenmiş olur. Nitekim, cahiliye döneminde kuvvetli bir kabileden bir kadın öldürülecek olsa asıl katili bırakıp karşı taraftan mutlaka bir erkek öldürürlerdi. Kölenin karşılığında da mutlaka hür bir kimse öldürürlerdi. Böylece karşılıklı intikam alma savaşları devam edip giderdi. Kısas hükmü gelince artık bizzat katil öldürülür oldu ve intikam almalar sona erdi. Böylece insanlar için kısasta hayat olduğu anlaşıldı.
Burada Allahü teâlâ, Özellikle selim akıl sahiplerine hitabediyor. Çünkü Allah'ın emirlerini ve yasaklanın, akillarıyla düşünenler, delillerine gözönünde bulunduranlar ancak bunlardır.
Kısas konusunda Araplar arasında meşhur olan bir ata sözü vardı. O ata sözünde deniyordu ki: "Öldürmeyi en güzel şekilde önleyen yine öldürmedir." İslamın gelmesinden sonra Kur'an-ı Kerim bu hususu daha beliğ bir şekilde ifade etti ve "Kısasta sizin için hayat vardır." buyurdu. Görüldüğü gibi bu âyet-i kerime, belagat ve icaz bakımından o sözle kıyaslanamaz. Zira âyette, bizzat katilin öldürülmesiyle insanlığa hayat bahşedileceği ve masum canların korunacağı beyan edilmektedir. Bu sözde ise öldürmeye karşı öldürmenin gerektiği ifade edilmekte fakat kimin hangi sebeple nasıl öldürülmesiyle diğer ölümlere engel olunacağı açıklanmamaktadır.
180. Âyetin Tefsiri
Sizden birine ölüm geldiği zaman, eğer geride mal bırakıyorsa, ana babaya ve akrabalara uygun bir şekilde vasiyette bulunmanız size farz kılındı. Bu, müttakiler üzerine bir borçtur.
Ey mü’minler, sizden birine ölüm geldiği vakit, eğer o kimse geride mal bırakıyorsa, işte bu durumda ana baba ve arkabalara uygun bir şekilde vasiyette bulunması ona gereklidir. Bu, Allah'tan korkan ve ona itaat edenlerin üzerine bir borçtur.
Taberi bu âyet-i kerime’yi şu şekilde izah etmiştir: "Ey iman edenler, sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman şâyet o kimse geride mal bırakacak durumda ise onun, anne ve babasına ve kendisine mirasçı olmayan akrabalarına, dinen tayin edilmiş olan üçte bir sınırını aşmamak üzere vasiyet etmesi farz kılınmıştır. Bu, Allah'tan korkan mü’minler üzerine bir haktır."
Görüldüğü gibi Taberi, anneye babaya ve mirasçı olmayan akrabalara vasiyette bulnmanm farz olduğu ve vasiyet edilecek malın miktarının da terekenin üçte birini aşmaması gerektiği kanatindedir.
Taberi âyeti bu şekilde izah ettikten sonra müfessirlerin bu âyet hakkında üç görüş zikrettiklerini özetle şu şekilde nakletmektedir:
a- Bir kısım müfessirlere göre bu âyet-i kerime, Nisa suresinde, mirasçıların paylarını belirten 11. 12. ve 176. âyetlerle neshedilmemiştir. Bu âyetin genel hükmü her anne ve baba için geçerli, akrabalar için ise sadece mirasçı olmayanlar için geçerlidir. Yani ölen kişi, geriye mal bıraktığı takdirde anne ve babası için ve mirasçı olmayan akrabaları için vasiyet etmek mecburiyetindedir. Bu, onun üzerine bir farzdır. Bunun yapmadığı takdirde günahkâr olur. Bu görüş Cabir b. Zeyd, Ebû Miclez, Abdullah b. Ma'mer, Dehhak. Lâhik b. Humeyd ve Mesruk'tan nakledilmiştir. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.
b- Diğer bir kısım müfessirlere göre bu âyet-i kerime, daha önce kendisiyle amel edilmesi farz iken daha sonra onun, anne babaya ve mirasçı olan akrabalara vasiyet etme ile ilgili olan hükmü, miras hükümlerini belirten âyetlerle neshedilmiş ancak bu âyetin, mirasçı olmayan akrabalara vasiyette bulunulmasıni ifade eden hükmü baki kalmıştır. Buna göre, ölen bir kişi geriye mal bırakacak olursa anne ve babasına ve mirasçı olan akrabalarına vasiyette bulunmayacak fakat mirasçı olmayan akrabalarına vasiyet etmek mecburiyetinde olacaktır. Bunu yapmadığı takdirde ise günah işlemiş olacaktır. Bu görüş te Katade, Abdullah b. Abbas, Tavus, Hasan-ı Basri, Rebi' b. Enes, Müslim b. Yesar ve A'lâ b. Zeydden nakledilmiştir.
c- Başka bir kısım müfessirlere göre bu âyet-i kerime, miras hükümlerini açıklayan âyetlerle, tamamen neshedilmiştir. Artık hiçbir kimse mirasçı olmayan akrabasına dahi vasiyet etme mecburiyetinde değildir. Bu görüş ise, İbn-i Zeyd, İbn-i Abbas, Şüreyh, Katade, Mücahid, Süddi, Abdullah b. Ömer ve İbrahim en-Nehaiden nakledilmiştir.
Âyet-i kerime’de, ölen kişinin vasiyet edebilmesi için, ölümünden sonra geride mal bırakacak durumda olması zikrediliyor. Bırakacağı malın ne kadar olması halinde vasiyet etmesi gerekir hususu, müfessirler arasında ihtilaf konusudur.
Katadeden nakledilen bir görüşe göre geriye bırakacağı malın en az bin rirhem miktarıda olması gerekir. Aksi halde vasiyette bulunması farz değildir. Nitekim Hazret-i Ali, yedi yüz ile dokuz yüz dirhem arasında mal bırakan kişiye vasiyet etmesinin gerekli olmadığını söylemiştir.
İbrahim en-Nehaiye göre ise, ölenin geride bırakacağı malın en az beş yüz ile bin dirhem arasında olması gerekir.
Zühriye göre ise, ölenin malının azlığına veya çokluğuna bakılmaz. Mutlaka vasiyette bulunması gerekir.
Taberi de bu görüşü tercih etmiş, âyette malın "Hayır" kelimesiyle ifade edildiğini, hayınn ise malın hem azına hem de çoğuna söylendiğini belirtmiştir.
181. Âyetin Tefsiri
Vasiyeti işittikten sonra onu kim değiştirrise, günahı ancak değiştirenlere aittir. Şüphesiz ki Allah, herşeyi çok iyi işitendir ve çok iyi bilendir.
Kim, vasiyet edenin vasiyetini duyduktan sonra onu olduğu gibi söylemez de değiştirise, değiştirmenin günahı, vasiyeti değiştiren kimseye aittir. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız vasiyeti işitendir, içinizde gizlediğiniz şeyleri bilendir.
182. Âyetin Tefsiri
Kim, vasiyet edenin bir haksızlık edeceğinden veya günah işleyeceğinden endişe eder de (vasiyet edenle vasiyet edilenin) aralarını bulursa ona bir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayandır ve çok merhamet edendir.
Kim vasiyet yapının haksızlık yapacağından ve haktan ayrılacağından yahut malının üçte birinden fazlasını vasiyet ederek yaptığı bu vasiyetle günah işleyeceğinden korkar da miras bırakanla mirasçının arasını düzeltirse ona bir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, düzelme yoluna girdikleri takdirde kullarının günahlarını affeden ve onlara acıyandır.
Müfessirler bu âyeti çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.
a- Mücahid bu âyet-i kerime’yi şu şekilde izah etmiştir: "Kim, (Menin yanında bulunur da onun, vasiyeti hususunda bir haksızlık yapacağından veya bir hata işleyeceğinden korkarsa o kimsenin, vasiyet edenle mirasçılarının arasını bulmasında bir mahzur yoktur. Vasiyet edene adaletli davranmasını telkin eder, mirasçılara da vasiyete engel olmamalarını söyler.
b- Abdullah b. Abbas, Katade, Rebi' b. Enes ve İbrahim en-Nehai ise bu âyeti şöyle izah etmişlerdir: Vasiyet eden ölünün velileri veya müslümanların idarecisi, vasiyet eden ölünün vasiyetinde yanlış bir iş yaptığını veya tarafgir davrandığını hissederlerse vasiyet edilen kimselerle mirasçıların aralanın bulmalarında bir mahzur yoktur. Bu da vasiyeti meşru hale getirmeleriyle mümkün olur. Mesela, bir kişi vasiyet eder fakat haksız davranır ve yine mesela malının üçte birinden fazlasını vasiyet ederse Müslümanların idarecisi bu vasiyeti meşru hale sokar. Yani bu vasiyetin, terekenin üçte biri için geçerli olduğunu söyler. Böylece kendilerine vasiyet edilenlerle mirasçıların arasını bulmuş olur." Bu izaha göre ıslah edicinin müdahalesi, miras bırakan kişinin ölümünden sonradır.
c- Ata ise bu âyeti şu şekilde izah etmiştir: "Kim, ölüm halinde vasiyet edenin mirasçılarından bir kısmını diğerlerinden üstün tuttuğunu görürse o kimsenin, mirasçıların arasını bulmasında bir mahzur yoktur. Yani, mirasçıların terekede belirlenen haklarını kendilerine verilmesini sağlar. Böylece aralarını bulmuş olur.
d- Tâvûs ise bu âyeti şöyle izah etmiştir: Kim, ölüm, halinde vasiyet edenin, mirasçı olmayan akrabalarına vasiyet ederek mirasçı olan akrabalarına bir fayda sağlayıp haksızlığa düşeceğinden korkacak olursa o kimse için bir mahzur yoktur. Mesela: Kişi, sağ olan oğullarından birinin çocuklarına mal vasiyet eder de aslında babalarına fazladan mal vermeyi kastedecek olursa haksızlığa düşmüş olur. Bunu görenin müdahale edip mirasçıların arasını bulmasında bir mahzur yoktur.
c- Süddi ise bu âyeti şöyle izah etmiştir: Kim, anne babasına ve akrabalarına vasiyette bulunanın yanlışlık yapacağından veya günah işleyeceğinden korkacak olursa o kimsenin, kendilerine vasiyet edilen anne baba ile diğer akrabalarının aralarını bulmasında bir mahzur yoktur. Aralarını bulmakta hakkaniyet ölçülerine uymalıdır.
Taberi diyor ki: Bu âyetin izahında zikredilen görüşlerden doğru olanı şudur: Kim, vasiyet edenin, yanlışlıkla veya kasıtlı bir şekilde haktan ayrılacağından korkarsa o kimsenin, kendilerine vasiyet edilenlerle mirasçılar ve ölmekte olan kişinin aralarını bulmasında bir mahzur yoktur. Mesela: Vasiyet edenin malının üçte birinden daha fazlasını anne baba ve mirasçı olmayan akrabalarına vasiyet etmesi yahut malı az, mirasçıları çok olduğu halde malının üçte birini vasiyet etmesi bu cümledendir. Böyle bir vasiyet yapanın yanında bulunan kimse ölmekte olan kişiye, itidali muhafaza etmesini, malının sadece üçte birini vasiyet etmesini veya, malı az, mirasçıları çoksa malının üçte birinden daha azını vasiyet etmesini söyler. Yine malı çok mirasçıları az olduğu halde malının üçte birinden daha azını, anne babası veya mirasçı olmayan akrabalarına vasiyet etmesi halinde ölmekte olana vasiyetini artırmasını mirasçılara da bunu kabul etmelerini telkin eder. Bu faraziyede de arayı bulan kişinin müdahalesi, miras bırakanın ölümünden öncedir.
Taberi diyor ki: "Vasiyet edenin hata edeceğinden veya günah işleyeceğinden korkmak, onun, hayatta olması durumunda söz konusudur. Artık öldükten sonra mesele kalmamıştır. Çünkü o kişinin hata etmesi veya günah işlemesi mümkün değildir. İşte bu sebeple biz bu görüşü tercih ettik.
183. Âyetin Tefsiri
Bak. Âyet 184.
184. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler, sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız diye, sayılı günler olarak oruç farz kılındı. O günlerde sizden kim hasta veya yolcu olur da oruç tutamazsa, başka günlerde iade eder. Oruç tutmaya takati yetmeyenlere ise, her gün için bir yoksulu doyuracak kadar fidye vermek gerekir. Kim, kendi isteğiyle fazladan hayır yaparsa bu, kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Ey, Allah’ı ve Resulünü tasdik edenler, sizden önceki kitap ehline farz kılındığı gibi, sayılı günler olun Ramazan ayında, yemekten, içmekten ve cinsi münasebetten kendinizi alıkoymanız suretiyle oruç sizin üzerinize farz kılındı. O günlerde oruç tutmakla mükellef olanlardan kim hasta olur veya yolculukta bulunursa, hastalığı veya yolculuğu sırasında, tutamadığı günler sayısınca Ramazan ayının dışında başka günlerde oruç tutar. Oruç tutmaya takati yetmeyenlere ise. her gün için bir yoksulu doyuracak kadar fidye vermek gerekir. Kim, kendi isteğiyle fazladan hayır yapar da fakiri doyurmanın üzerine bir şey ilave ederse yahut hem oruç tutar hem de fidye verirse bu, onun için daha hayırlıdır. Eğer orucun faziletini bilirseniz, yolculuk ve hastalık hallerinde ruhsatlı olduğunuz halde Ramazanda oruç tutmanız, yemenizden, mazeret halinde de oruç tutmanız fidye vermenizden daha hayırlıdır.
* Âyet-i kerime’de: "Sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de oruç farz kılındı." buyurulmaktadır. Bizden önce geçen ve kendilerine oruç farz kılınan insanlardan maksat, Hiristiyanlardır. Onlara farz kılınan oruç ise sayı ve zaman bakımından bizimki gibiydi. Bu hususta Şa'bi diyor ki: "Bütün bir yılı oruçla geçirmiş olsam dahi, Ramazan mı yoksa Şaban mı? diye şüphe edilen günde oruç tutmam. Zira Hiristiyanlara da, bize farz kılındığı gibi Ramazan ayında oruç tutmaları farz kılınmıştı. Fakat onlar, orucu, sıcak olmayan mevsimlere kaydırdılar. Onlardan sonra gelen nesiller, kendilerine güven sağlamak için otuz günün bir gün öncesinden bir gün de sonrasından oruç tutar oldular. Daha sonra gelen nesiller de kendilerinden önce gelen nesillerin yolunu tuttular. Böylece oruçları elli güne kadar çıktı.
Süddiye göre de bizden önce geçen ve kendilerine oruç farz kılman ümmetlerden maksat, Hıristiyanlardır. Onların oruçları ise günde bir defa ve yatsıdan sonra iftar edilmek suretiyle tutulan oruç şeklindeydi. Bu oruç şekli, müslümanlara önceleri farz kılınan oruç şekliydi. Bu bakımdan onların oruçlun da bizim ki gibiydi. Süddi diyor ki: "Hıristiyanlara da Ramazan orucu tutmak farz kılınmıştı. Onların, uyuduktan sonra yeyip içmeleri ve kadınlarına yaklaşmaları da yasaklanmıştı. Bu bakımdan Ramazan ayında oruç tutmak Hıristiyanlara ağır gelmişti. Ay'a göre oruç tutmalarından bugün bizim tuttuğumuz gibi yaz ve kış mevsimleri arasında dolaşıyordu. Hıristiyanlar bu duruma katlanamadılar ve oruçlarını yaz ve kış arasındaki bir mevsime denk getirdiler. Ve dediler ki: "Orucu yirmi gün artıralım da yaptığımız bu hatayı affettirelim." Bunun üzerine oruç günlerini elliye çıkardılar. Önceleri Müslümanlar da oruçlarını günde sadece bir kere yemek yiyerek tutuyorlardı. Bu duruma dayanamayan bazı sahabiler tarafından bazı olaylar yaşandı. Bunun üzerine Allahü teâlâ, sabahleyin tan yeri ağarıncaya kadar yemeyi içmeyi ve cinsi yaklaşımda bulunmayı helal kıldı.
Mücahide göre ise "Bizden önce kendilerine oruç farz kılınanlardan" maksat, ehl-i kitaptır. Katadeye göre ise bunlardan maksat, Müslümanlardır. Ramazan orucu farz kılınmadan önce her aydan üç gün oruç tutmak bunlara farz kılınmıştır. Daha sonra Ramazan orucu farz kılınınca bu oruçlar kaldırıldı.
Taberi diyor ki: "Doğru olan görüşe göre, bizden önce kendilerine oruç farz kılınan insanlardan maksat, ehl-i kitaptır. "Sayılı günler"dan maksat da Ramazan ayıdır. Bizim orucumuzun onlara benzeme yönü ise Ramazan ayında tutulmasıdır. Zira Hazret-i İbrahimden sonra gelen Peygamberler, onun imam olması sebebiyle ona uymak zorundadırlar. Onun dini olan Hanif dini İslam dini olduğundan bizim orucumuz da onunkinin aynısı olmak durumundadır.
Âyet-i kerime’de "Sayılı günler olarak oruç size farz kilindi." buyurulmaktadır. Sayılı günlerden maksat,
a- Abdullah b. Abbas ve Katadeye göre, her aydan üç gündür. Daha önce Müslümanlara bu günlerde oruç tutmaları farz kılınmıştı. Daha sonra ise Ramazan orucu farz kılınarak bu günlerde oruç tutmanın farziyeli kaldırıldı. Bu hususta Muaz b. Cebel diyor ki; "Resûlüllah Medineye geldiğinde Aşure gününde ve her ayın üç gününde oruç tutuyordu. Sonra Allahü teâlâ. Ramazan ayında oruç tutmanın farz olduğunu bildiren Âyeti indirdi.
b- İbn-i Ebi Leyla'ya göre ise bu âyet-i kerime’de zikredilen "Sayılı günlerden maksat. Ramazan günleridir. Daha önce oruç tutulan her ayın üç günü değildir. Zira bu günlerde oruç tutmak sünnetti. Âyet ise farz olan orucu bildirmektedir. Ramazan ayı dışında herhangi bir orucun farz kılınıp sonra da neshedildiğine dair herhangi bir delil yoktur. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.
Âyet-i kerime’nin: "Oruç tutmaya takati yetmeyenlere ise her gün için bir yoksulu doyuracak kadar fidye vermek gerekir." bölümünden geçen ve "Takati yetmeyenler" şeklinde tercüme edilen cümlesi, ınüfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.
a- Bir kısım müfessirlere göre bu ifadenin mânâsı, "Mukim olduğu halde oruç tutmaya güç yetirenler, dilerlerse oruçlarını tutarlar dilerlerse her gün bir fakiri doyurarak oruçlarını yerler." demektir. Ancak âyetin bu ifadesi "Sizden kim Ramazan ayma erişecek olursa onu oruçla geçirsin, kim hasta olur veya yolculukta bulunur da oruç tutamazsa tutamadığı günler sayısında başka günlerde oruç tutsun'**' âyetiyle neshedilmiş artık oruç tutmaya güç yeti renin fidye vererek orucu yemesine ruhsat kalmamıştır. Bu ruhsat sadece hasta ve yolcuya verilmiştir. Bu görüş, Alkame, İkrime, Hasan-ı Basri, A'meş, Abdullah b. Ömer, Şa'bî, İbn-i Ebi Leyla, İbn-i Şihab ez-Zührî, Abdullah b. Abbas, İbrahim es-Nehaî, Ubeyde, Dehhak, Muaz b. Cebel ve Seleme b. el-Ekva'dan nakledilmiştir. Bu hususta Seleme b. el-Ekva'nın şu hadisi naklettiği rivâyet edilmektedir.
"Biz, Resûlüllah’ın ilk dönemlerinde bulunduğumuz zaman dileyen oruç tutuyor dileyen ise bir fakiri doyurma fidyesi vererek oruç tutmuyordu. Nihâyet, "Sizden kim Ramazan ayına erişecek olursa onu oruçla geçirsin." Bakara sûresi. 2/185 âyeti nazil oldu ve bu âyeti neshelii. Bkz. Buhari, K. Tefsir el-Kuran, sııro 2 bab: 2fi/Miislim, K. es-Siyam, bab: 149, 150 HN.1145 Bu hususta Muaz b. Cebel de şunları zikretmiştir. "Resûlüllah Medineye geldiğimle Aşûre gününde ve her ayın üç gününde oruç tutmaya başladı. Sonra Aziz ve Celil olan Allah, Ramazan ayında oruç tutmayı farz kılarak "Ey iman edenler, oruç size farz kılındı." buyurdu. Bu dönemde oruç tutmaya gücü yeten bir insan, dilerse oruç tutuyor dilerse bir fakiri doyurarak orucu yiyordu. Sonra Aziz ve Celil olan Allah "Sizden kim Ramazan ayma erişirse onu oruçla geçirsin. Kim de hasta olur veya yolculukta bulunur da oruç tutamazsa, tutamadığı günler sayısında başka günlerde oruç tutsun." âyetini indirdi. Ve sağlıklı ve mukim olan kimseye oruç tutmayı farz kıldı. Ancak oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlılar için fidye verip orucu yiyebileceklerine ruhsat verdi.
b- Diğer bir kısım müfessirler de "Onu tutmaya takati yetmeyenler" ifadesini "Oruç tutmaya takati yetenler" orucu yeyip yerine bir fakiri doyuracak kadar fidye verirler." şeklinde izah etmişler, âyet-i kerime’nin bu bölümünün daha önceleri, oruç tutmaya gücü yeten ihtiyar erkek ve kadınlara ait olduğunu, onların, dilerlerse oruçlarım tutabileceklerini, dilerlerse oruçlarını yeyip yerine fidye verebileceklerini emrettiğini, daha sonra ise "Sizden kim Ramazan ayına erişirse onu oruçla geçirsin" âyetiyle neshedildiğini, bu itibarla gücü yeten yaşlıların da gençler gibi oruç tutmaları gerektiğini ancak oruç tutmaktan âciz olmalan halinde, daha önce kendilerine serbest bırakılmış olan oruç yeme ruhsatından istifade edebileceklerini söylemişlerdir. Bu görüş Abdullah b. Abbas, İkrime. Katade ve Rebi' b. Enesten nakledilmiştir.
c- Diğer bir kısım müfessirler ise âyet-i kerime’nin "Oruç tutmaya takati yetmeyenler" bölümüne "Oruç tutmaya takati yetenler" şeklinde mânâ vermişler ve demişlerdir ki: "Bu âyet-i kerime neshedilmemiştir. Bu âyet-i kerime’nin hükmü, indiği günden itibaren kıyamete kadar yürürlüktedir. Ancak bu âyetin izahı şöyledir; "Gençliğinde sıhhatli ve güçlü, kuvvetli olma durumunda oruç lutmaya güç yelirenler. ihtiyarlamalarından dolayı oruç tutmaktan âciz kalırlarsa işte onlar oruçlarını yiyebilirler ve karşılığında her gün için bir fakiri doyuracak kadar fidye verirler.
Görüldüğü gibi, âyet-i kerime, önceleri oruç tutmaya güç yet irip te sonra yeti remey enleri kastetmektedir. Yoksa oruç tutmaya güç yelkenlerin fidye vererek oruçlarım bozabileceklerini bildirmemektedirki âyetin nesheclikliğini söylemeye gerek olsun.
Bu görüş, Süddi, Abdullah b. Abbas ve Saki b. el-Müseyyebden nakledilmiştir.
Bu hususta Süddi de şunları söylemiştir: Kişi daha önce oruç tutmaya güç yetirdiği için orucunu tutmuştur. Sonra o kişiye, amansız bir ağrı gelir veya uzun bir hastalık yakalar yahut o kişi, çocuğunu emziren bir kadın olduğu için güç yetiremez hale gelecek olursa işte bunlar, tutamadıklan her gün için bir fakiri doyurma fidyesi verirler.
Abdullah b. Abbas ta şöyle demiştir: Ramazanda, hamile olan kadın kendi canından, çocuk emziren kadın da çocuğunun ölümünden korkacak olursa orucunu yer ve her günün karşılığında bir fakiri doyurur ve orucunu da kaza etmez."
d- Diğer bir kısım âlimler, âyet-i kerime’nin, "Oruç tutmaya takati yetmeyenler" bölümünü "Oruç tutmaya zorlukla güç yetirenler" şeklinde izah etmişler ve âyeti şu şekilde açıklamışlardır: "Oruç tutmaya zorlukla güç yetiren yaşlı erkek ve kadınlar, oruçlarını yeyip karşılığında her gün için bir fakiri doyurma fidyesi verirler. Bunlara göre de âyet-i kerime neshedilmemiştir, hükmü geçerlidir. Bu görüşte Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr gibi âlimlerden Rivâyet edilmiştir.
Taberi diyor ki: "Tercihe şayan olan görüş, bu âyet-i kerime’nin: "Sizden kim Ramazan ayına erişecek olursa onu oruçla geçirsin." âyetiyle neshedildiğini söyleyen görüştür. Zira bütün Müslümanlar, oruç tutmaya gücü yeten ve mukim olan bir müslümanın Ramazan orucunu yeyip yerine fidye vermesinin caiz olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Bu da gösteriyor ki bu âyet mensuhtur. Diğer yandan, Seleme b. el-Ekva, Muaz b. Cebel ve Abdullah b. Ömer gibi sahabilerden nakledilen Rivâyetlere göre bu âyet-i kerime daha önce yürürlükte iken daha sonra gelen âyetle neshedilmiştir. Artık oruç tatmaya gücü yetenin, oruç tutmakta veya orucu yeyip yerine fidye vermekte serbest bırakılması sona erdirilmiştir. Ancak müslümanların bu icmaına, çocuklarının hayatından korkan hamile kadınlar ve çocuk emziren kadınlar dahil değildir. Zira onların, oruçlarını yiyebileceklerine dair hadisler Rivâyet edilmiştir. Bu itibarla bunlar, âciz duruma düştükleri takdirde orucu yeyip sonra da kaza ederler.
Âyet-i kerime’de: "Bir yoksulu doyuracakkadar fidye vermek gerekir."buyurulmaktadır. Müfessirler, yenen oruç karşılığında verilen fidyenin miktarı hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
Bazılarına göre bu fidye, yarım sa' ölçüsü buğdaydır.
Bazılarına göre buğday ve diğer yiyeceklerden bir müd ölçüsündedir.
Bazılarına göre bu fidye yarım sa' buğday veya bir sa' hunna yahut bir sa' kuru üzümdür.
Diğer
bazılarına göre bu fidye, orucunu yiyen kimsenin, oruç yediği günde yediği şeylerin miktarıdır. Başka bir kısım müfessirlere göre bu fidye, fakire yedirilecek sahur ve akşam yemeğidir.
Âyet-i kerime’de: "Kim kendi isteğiyle fazladan hayır yaparsa" buyurulmaktadır. Fazladan hayır yapmaktan maksat, bazı müfessirlere göre. fakire, belirlenen fidyeden daha fazlasını vermektir.
Mücahid, Süddi ve Tâvûs bu ifadeyi bu şekilde izah etmişlerdir. Mücahid: "Bir fakire yarım sa' yerine bir sa' buğday verirse." Tavus: "Bir gün oruç yeme karşılığında bir fakirin yerine daha çok fakiri doyurursa." Süddi: "Bir fakirin yerine iki fakiri doyurursa" fazladan hayır yapmış olur." demişlerdir.
Diğer bir kısım âlimler, "Fazladan hayır yapmak"tanmaksadın, fidye vermekle birlikte oruç tutma olduğunu söylemişlerdir. İbivi Şihab ez-Zührî bu görüştedir. Mücahid ise "Fazladan hayır yapmak"tan maksadın, yoksula, yiyeceği yemekten daha fazlasını vermek" olduğunu söylemiştir.
Taberi, âyet-i kerime’nin genel ifadesinin bütün bu görüşleri kapsadığını, âyeti bunlardan sadece birine tahsis etmenin doğru olmadığını söylemiştir.
Âyeti kerime’nin sonunda; "Eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır." buyurulmaktadır. Bundan maksat, oruç tutma ile fidye verip orucu bozma arasında serbest bırakıldığı zaman fidye vermeyi bırakıp oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır." demektir.
Âyeti kerime’de geçen: "Allah’a karşı gelmekten sakınasınız diye"
cümlesini Taberi: "Orucunuzu bozan yemekten içmekten ve cinsi münasebette bulunmaktan kaçınmanız için." şeklinde tefsir etmiştir. Diğer bazı müfessirler ise bu cümlenin mânâsının: "Allah'tan korkmanız için, yani, dindarlığı ve saadeti bir arada toplayan ve Allah'ın rızasına ulaştıran takva mertebesini elde edebilmeniz için farz kılındı." anlamına geldiğini söylemişlerdir. Buna göre Ramazan orucunu tutan kimse takva sahibi mü’minlerden olur.
185. Âyetin Tefsiri
O sayılı günler Ramazan ayıdır ki, insanlara doğru yolu gösteren hidâyeti ve hakkı batıldan ayırmayı açıklayan Kur'an bu ayda indirildi. Sizden kim o aya erişirse, onu oruçla geçirsin. Kim hasta olur veya yolculukta bulunur da oruç tutamazsa, tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde oruç tutsun, Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez ki böylece sayıyı tamamlayasınız. Sizi doğru yola ilettiği için Allah'ı yüceltesiniz ve şükredesiniz.
O sayılı günler, insanları doğru yola ileten, helal ve haramı açıklayan, hakkı ve bâtılı ayıran Kur’an’ın inmeye başladığı Ramazan ayıdır. Kim, mukim olduğu halde Ramazan ayına erişirse o ayı sonuna kadar oruçla geçirsin. Kim de hasta olur veya yolculukta bulunur da orucu yerse, yediği günler sayısınca Ramazan dışındaki günlerde oruç tutsun. Allah, bu hükmü size göndermekle sizin için hafiflik ve kolaylık diler. Zorluk ve meşakkat dilemez ki böylece yolculuk ve hastalıkla tutamadığınız günlerin sayısını tamamlayasınız ve size vermiş olduğu hidâyet ve başarıdan dolayı, bayram günü tekbirlerle onu yüceltesiniz ve bu nimetlerinden dolayı ona şükredesiniz.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, İslamın temel ibadetlerinden biri olan orucun farziyetini beyan etmektedir. Orucun farz kılınışının hikmetleri pek çoktur. Bu konuda Resûlüllah efendimizten varid olan şu hadis-i şerifleri zikretmek mümkündür.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz buyuruyor ki:
"Sizden kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Çünkü evlenmek, gözü zinaya karşı daha iyi kapatır ve namusu daha iyi muhafaza eder. Kimin de evlenmeye gücü yetmezse oruç tutsun. Çünkü oruç, onun için bir bağdır. Cinsi arzuları frenler) Buhari, K. es-Savm, bab- 20, K en-Nikah, bab: 2, S/Müslim, K en-Nikâh, bab: 1. Hadis No: 1400 Nesaî, K. es, .Siyam, bab: 43
Peygamber efendimiz bu hususta diğer bir hadis-i şerifinde de şöyle buyuruyor;
"Oruç bir kalkandır. Oruçlu insan hayasızlık yapmaz, cahilce davranmaz, bir kimse onunla dövüşmek veya sövüşmek isterse oruçlu, o kişiye "Ben oruçluyum, ben oruçluyum." desin. Hayatım, kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlu, yemeyi, içmeyi ve cinsi arzularını, benim için terkeder. (Allahü teâlâ buyuruyor ki: ) Oruç benim içindir onu mükâfatlandıracak ta ben'im. İyiliğin karşılığı bir'e on'dur. Buhari, K.es-Savm, hab: 2/Müslim,K.es-Sıyam, bab 163,Hadis No: 1151
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer hadis-i şeriflerinde de şöyle buyuruyor:
"Kim, Ramazan orucunu, inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek tutarsa onun geçmiş günahları affedilir. Buhari, K. el-İman, bab: 28
"Ramazan geldiğinde gök kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur. Buhari, K. es-Savnı, bab: 5/Müslim, K. es-Sıyam, bab: 1, Hadis Nn: 1079
Taberi diyor ki: "Arap dilini bilen bir kısım insanlar, "Ramazan" kelimesinin kökünden geldiğini, mânâsının da "Yakan" "Kızdıran" demek olduğunu. Ramazan ayına bu adın verilmesinin, kendisinde şiddetli sıcak olmasından kaynaklandığını, öyleki bu sıcağın şiddetinden deve yavrularının bile yandığını söylemişlerdir.
Mücahid ise "Ramazan" kelimesini tek olarak kullanmaktan kaçınarak "Bu belki de Allah'ın isimlerinden biridir, biz onu, Allahü teâlânın kullandığı gibi kullanıp ona "Ramazan ayı" diyelim." demiştir.
Âyet-i kerime’de. Ramazan ayının içinde, Kur'an'ın indirildiği zikredilmektedir. Bundan maksat, Kur’an’ın kadir gecesinde bir bütün olarak levh-i mahfuzdan dünya semasına, diğer bir ismiyle "Beytül Mu'mura yahut Beytül İzze'ye indirilmesidir. Daha sonra da peyder pey çeşitli münasebetlerle Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirilmiştir. Nitekim Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr ve Şa'bî bu âyeti bu şekilde izah etmişlerdir. Bu hususta Abdullah b. Abbasın özetle şunları söylediği rivâyet edilmektedir: "Kur'an bir bütün olarak Ramazan ayının içinde bulunan ve "Mübarek" ismiyle vasıflandırılan "Kadir" gecesinde", yazılmış sahifelerden alınıp "Beytül Ma'mur" denen yere indirilmiştir. Beytül Ma'mur da dünya semasındaki yıldızların mevkileridir. Kur'an daha sonra da oradan peyder pey Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirilmiştir. Bu inişler, bir kısma emirler, yasaklar ve savaşlara ait hükümler gerektikçe devam etmiştir.
Vasile ise, Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir:
"İbrahime inen sahifeler, Ramazanın ilk gecesinde indirilmiştir. Tevrat Ramazanın altıncı gününde İncil ise on üçüncü gününde Ktır'an da yirmi dördüncü gününde indirilmiştir." Ahmed b. Hanbci, Müsned, e. 4, s. 107
Âyet-i kerime’de: "Sizden kim o aya erişirse onu oruçla geçirsin." buyurulmaktadır. Müfessirler bu âyet-i kerime’nin bu bölümünü çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.
a- Her kim evinde mukim olarak bulunduğu halde Ramazan ayına erişecek olursa o kimsenin, bütün Ramazan ayını oruçla geçirmesi gerekir. Öyle ki Ramazan ayında yolculuğa çıksa bile orucunu tutmak zorundadır. Zira önemli olan, kişinin Ramazan ayının başındaki durumudur. Ramazan başladığında kişi mukim ise sonuna kadar mukimdir. Ramazan içinde yolculuğa çıksa bile durum aynıdır. Kişi şâyet Ramazan başladığında yolcu ise oruç tutup tutmamakta serbesttir.
Bu görüş, Ubeyde es-Selmani, Süddi, Hammad, İbrahim en-Nehai, Abdullah b. Abbas ve Hazret-i Aliden Rivâyet edilmiştir.
b- Diğer bir kısım müfessirler ise, âyet-i kerime’nin bu bölümünün mânâsının, "Sizden kim. Ramazan ayının ne kadarında hazır bulunacak olursa o kadarını oruçla geçirsin." yani, "mukim olduğu kadarının orucunu tutsun. Yolculuğa çıkınca orucunu yeyip daha sonra tekrar tutmasında mahzur yoktur." demek olduğunu söylemişlerdir.
Bu görüş. Ebû Mey sere, Hazret-i Ali, Şa'bî, Hakem, Hammad, Hasan-ı Basri ve Said b. el-Müseyyeb'den Rivâyet edilmiş, Ebû Meysere ve Hazret-i Alinin Ramazanda yolculuk yaptıklarında oruç tutmadıkları nakledilmiştir.
c-
Başka bir kısım âlimler de âyetin bu bölümünü şöyle izah etmişlerdir. "Sizden kim, akıllı, buluğ çağına ermiş ve mükellef olduğu halde Ramazan ayına erişecek olursa onu oruçla geçirsin." Bunlara göre, deli bir kimse, Ramazan ayının bitmesine bir gün kala akıllanacak olsa. Ramazan ayına mükellef olarak yetişmiş olduğundan Ramazan orucunun tümünden sonumludur. Son bir günün orucunu tuttuğu gibi diğerlerini de kaza eder. Fakat Ramazan bittikten soma akıllanacak olsa, Ramazan ayma mükellef olarak yetişmediğinden Ramazan orucunu kaza etmesi gerekmez." Bu görüş, Ebû Hanife ve arkadaşlarından nakledilmiştir.
Taberi, Ebû Hanife ve arkadaşlarından nakledildiğini söylediği bu görüşün anlamsız olduğunu söylemiştir. Çünkü Ramazan ayını deli olduğu halde geçirenin, Ramazan orucunu tutmakla yükümlü olmadığını söylemek, Ramazan ayını baygın halde geçirenin de bu ayın orucunu tutmak zorunda olmadığını söylemeyi gerektirir. Halbuki bütün âlimler, Ramazanın tümünü baygın halde geçirip te Ramazandan sonra ayılan kişinin Ramazan orucunu kaza etmesi gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir. O halde Ramazan boyunca aklı başında olmayan herkes te baygın kişinin durumuna tabi olur. Durum böyle olunca âyeti yukarıdan zikredildiği şekilde izah etmeleri batıldır," Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Âyeti bu şekilde izah etmek batıl olduğuna göre onu: "Kim Ramazan ayında mukim olarak erişirse onun tümünü oruç tutarak geçirmek zorundadır. Yolculuk yapsa dahi orucunu bozmamalıdır." şeklindeki te'vil daha batıl ve daha fasittir. Çünkü Resûlüllah’ın, Mekkenin fethi yılında Ramazan ayının bir kısım günlerini oruçla geçirdikten sonra yola çıkınca hem kendisinin orucunu bozduğuna hem de sahabilerine, oruçlarını bozmaları için emir verdiğine dair, birbirini destekleyen hadis-i şerifler nakledilmiştir. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ayında yola çıktı. Oruca başlamış durumdaydı. "Usfan" denen yere varınca bir kap ile su istedi ve onu gündüzün içti. İnsanlar onu görüyorlardı. Sonra Resûlüllah yemek yedi Nesâî, K.. es-Sıyam, bab: 54 Başka bir Rivâyette, Abdullah b. Abbas şöyle demiştir:
"Resûlüllah Ramazan ayında oruç tutarken yolculuğa çıktı. "Kudeyt" denen yere varınca ona bir kapla süt getirildi. Resûlüllah onu içti, orucunu bozdu, sahabileri de bozdular. Nesâî, K. es-Sıyam, bab: 56
Hamza b. Amr diyor ki:
"Ben, Resûlüllah’a, yolculukta oruç tutmanın hükmünü sordum o da buyurdu ki: "Oruç tutmak istersen tut. Orucu yemek istersen ye. Nesâî, K- es-Sıyam, bab: 59
Ebû Said el-Hudri diyor ki:
"Biz, Ramazan ayında Resûlüllah üc yolculuk yapıyorduk. İçimizden bazılarımız oruçlu oluyor bazılarımız da oruçlarını yiyorlardı. Ne oruç tutanlarımız oruç yiyenleri ayıplıyor ne de oruçlarını yiyenler oruç tutanları ayıplıyorlardı." Nesâî, K. es-Sıyam, bab: 59
Cabir b. Abdullah diyor ki:
"Biz, Resûlüllah ile beraber yolculuk yaptık. Bazılarımız oruç tutuyor bazılarımız yiyorlardı.
Taberi diyor ki: "Zikredilen bu deliller, yukarıda beyan edilen iki görüşün fasit olduklarını ortaya koyduklarına güre "Kim Ramazan ayını mukim olarak geçirecek olursa onun tümünü oruç tutmakla yükümlüdür. Kim de o ayda hasta olur veya yolculuğa çıkacak olursa orucunu yiyebilir. Yediği günler sayısınca başka günlerde oruç tutar." şeklindeki izahın doğru olduğu ortaya çıkmış olur.
Âyet-i kerime’de: "Kim hasta olur veya yolculukta bulunur da oruç tutamazsa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar."
Tutmaktadır. Burada zikredilen ve oruç tutmamaya imkân veren hastalığın ne derecede bir hastalık olacağı hususunda farklı görüşler zikredilmiştir.
Hasan-i Basri ve İbrahim en-Nehaiye göre orucu yemeye imkân veren hastalık, kişinin, ayakta namaz kılmasına engel olacak kadar bir hastalıktır. Eğer kişi, hastalığından dolayı ayakta namaz kılamıyorsa işte bu kişinin Ramazan orucunu yeyip sıhhata kavuştuktan sonra, tutamadığı günler sayısınca kaza etmesi gerekir.
İmam Şafiiye göre ise Ramazanda oruç tutmamaya imkân veren hastalık, oruç tutanın durumunu beklenmedik bir çekikle değiştirecek olan bir hastalıktır.
Muhammed b. Sîrîne göre ise, herhangi bir hastalık, Ramazanda oruç tutmamaya ruhsat sağlar.
Taberi diyor ki: "Bize göre doğru olan görüş, halinde orucun tutulmamasına ruhsat verdiği hastalık, oruç bir şekilde sarsan hastalıktır." diyen görüştür. Böyle bir durumda olan her hasta, Ramazanda oruç tutmayıp sonra kaza edebilir. Böyle bir kimseyi, oruç tutmaya zorlamak, kişiyi zor işle mükellef tutmak olur ki, Allahü teâlânın: "Allah size kolaylık diler zorluk dilemez," beyanına ters düşer.
Müfessirler, yolcu olan insanın Ramazanda orucunu yemesinin şart mı yoksa bir ruhsat mı olduğu hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir.
a-
Bazılarına göre, Ramazan ayında yolculuk yapanın orucunu yemesi şarttır. Zira bu, yolculuk yapan kimseye Allahü teâlâ tarafından verilen bir ziyafetir. Bu ziyafeti kabul etmek gerekir. Bunlara göre Ramazan ayında yolculuk yapan kişi ve oruç tutacak olursa bu orucu Ramazan orucu yerine geçmez, mukim olduktan sonra yolculuk anında oruçlu veya oruçsuz olarak geçirdiği günlerin hepsi için orucunu kaza eder. Bunlara göre mukim ve sağlam olan kişiye Ramazan ayında oruç tutmak gerekli olduğu gibi misafir olana da Ramazan geçtikten sonra yolculuk yaptığı günler kadar oruç tutması gereklidir. Bu görüş. Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Dehhak, Hazret-i Ömer, Ebû Hureyre ve Urve b. Zübeyrden nakledilmiş ve bu hususta Abdurrahman b. Avf'in da Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu Rivâyet ettiği nakledilmiştir. "Yolculuk halinde oruç tutan kimse, mukim iken orucunu yiyen kimse gibidir. Taberi, bu sözün Abdurrahman b. Avf tarafından, Resûlüllah’a isnad edilerek Rivâyet edilen bir hadîs olduğunu söylemişse de, Neseide bu söz, Resûlüllah’a isnad edilmeyip, Abdurrahman b. Avfın sözü olarak Rivâyet edilmiştir. Bunun için Bakınız, (Nesâî, K. es-Siyam, bab: 53)
b- Diğer bir kısım müfessirler ise, Ramazanda yolculuk yapan kimsenin orucunu yemesi, Allah tarafından ona tanınmış olan bir ruhsattır. Yolcu, Ramazan ayında orucunu tutacak olursa borcunu ifa etmiş olur. Orucunu yiyecek olursa Ramazanın dışındaki günlerde onları kaza eder." demişlerdir.
Bu görüş, Ömer b. Abdülaziz, Urve b. Zübeyr, Ömer b. el-Hattab, Enes b. Mâlik, Osman b. Ebil As, Atâ, Said b. Cübeyr, Hasan-i Basri, Mücahid ve Kasım b. Muhammed gibi sahabi, tabiin ve müfessirlerden Rivâyet edilmektedir.
Taberi de bu görüşü tercih etmiş ve özetle şunları söylemiştir: Âyet-i kerime’de ruhsat, yolcu ile hastaya birlikte tanınmıştır. Şâyet hasta Ramazanda kendisini zorlayarak oruç tutacak olursa orucunun sahih olacağı, iyileştikten sonra Ramazanın dışındaki günlerde, hasta iken tuttuğu oruçları kaza etmeyeceği hakkında icma vardır. Hasta ile yolcu aynı âyette zikredilirken. "Ramazanda hastanın oruç tutmaması bir ruhsat, yolcunun tutmaması ise bir şarttır." demek nasıl doğru olabilir? Durum hasta için ne ise yolcu için de odur. Diğer yandan Allahü teâlânın, âyetteki şu ifadesi, buna başka bir delil getirmeye ihtiyaç bırakmamaktadır. "Allah sizin için kolaylık diler zorluk dilemez." Ramazan'da yolculuk yaparken orucunu tutan kimsenin, orucunu tutmamış kabul edilmesi ve mukim olduğu zaman, oruç tuttuğu halde onu kaza etmesi gerektiğini söylemekten daha zor bir şey var mıdır? Yolcu kendisi için zor olanı seçmiş ve oruç tutmuştur. Buna rağmen onun, orucunu kaza etmesi gerektiğini söylemek onu büyük bir zora koşmaktır. Yine Ramazan'da yolculuk yapan kimsenin, orucunu tutup tutmamakta serbest olduğuna dair Resûlüllah'tan birbirini destekleyen bir çok hadis Rivâyet edilmiştir. Bu hadisler başka delile ihtiyaç bırakmamışlardır. Bu hususta daha önce zikredilen hadislere ilaveten, yıl boyunca oruç tutan Hamza b. Amr'in rivâyet ettiği şu hadisi de görelim. Hamza diyor ki: "Dedim ki:
"Ey Allah'ın Resulü, ben yolculuk sırasında oruca devam ediyorum buna ne dersiniz?" Resûlüllah da "Dilersen tut dilersen tutma." buyurdu Nesâî, K. es-Sıyam, bab: 56 Hamza diğer bir Rivâyette şöyle demiştir:
"Dedim ki: "Ben, yolcu iken oruç tutmaya güç yetirebilecek biriyim. Benim, oruç tutmamda bir mahzur var mı?" Resûlüllah buyurdu ki: "Bu, Allah tarafından bir ruhsattır. Kim bu ruhsatı kullanacak olursa güzel bir şeydir. Kim de oruç tutmayı severse onun için bir mahzur yoktur. Nesâî, K. es-Sıyam, bab: 57
Taberi diyor ki: "Şâyet, Cabirden Rivâyet edilen şu hadis-i şerif delil gösterilerek bu görüşe karşı çıkılmaya çalışılacak olursa cevaben denilir ki: "Hadis-i Şerifte, yolculuk esnasında oruç tutan kimsenin takatsiz hale gelerek yere düştüğü, bu yüzden oruç tutmasındansa tutmamasının daha evlâ olduğu muhakkaktır. Zira Allahü teâlâ bir kimsenin kendisini bizzat tehlikeye atmasını yasaklamıştır.
Cabir b. Abdullah diyor ki:
"Resûlüllah, bir ağacın gölgesinde bulunan ve üzerine su serpilen bir adamın yanından geçti ve "Bu arkadaşınızın neyi var?" diye sordu. Dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, o oruçludur." Resûlüllah: "Yolculuk yaparken oruç tutmanız takva değildir. Sizler, Allah'ın size vermiş olduğu ruhsatı alın ve kabul edin." dedi Nesâî, K. es-Sıyam, bab: 47
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Resûlüllahtan,
"Yolcu iken oruç tutan, mukim iken oruç yiyen gibidir. Nesâî, K. es-Sıyam, bab: 53 şeklinde Rivâyet edilen haberlere gelince, bu haberler doğruysa belki de bunlar, yukarıda zikredilen, ağacın gölgesinden alınıp üzerine su serpilen adamın durumuna düşen kimseler için söylenmiştir. Aslında bu gibi haberlerin Resûlüllah’a isnad edilmesi doğru değildir. Çünkü senetleri pek zayıftır. Bu gibi haberleri dini delil olarak göstermek caiz değildir.
Âyet-i kerime’de: "Allah size kolaylık diler zorluk dilemez." buyurulmaktadır. Abdullah b. Abbas, Mücahid ve Dehhaka göre burada zikredilen "Kolaylık"tan maksat, "Yolcu iken oruç tutmamaktır." "Zorluk"tan maksat ise "Yolcu iken oruç tutmaktır." Bu hususta Abdullah b. Abbasın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Ramazan ayında yolculuğa çıkan kimse kendisim oruç tutmaya da zorlamaz tutmamaya da. Çünkü Allahü teâlâ: "Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez." buyurmuştur.
186. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm, eğer beni senden sorarlarsa, şüphesiz ki. ben çok yakınım. Bana dua edenin duasını, dua etliğinde kabul ederim. O halde benim davetimi kabul etsinler ki doğru yolu bulalar.
Ey Rasûlüm, kullarım, benim nerede olduğumu sorarlarsa, bilsinler ki ben onlara çok yakınım. Onların dualarını işitir ve onlardan, dua edenin duasına dua ettiği anda cevap veririm. Öyleyse bana iman etsinler ve bana itaat etsinler ki onlara sevap ve ikramlarımı bol bol vereyim. Böylece doğru yolu bulmuş olsunlar.
Müfessirler bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebinde farklı görüşler zikretmişlerdir:
Hasan-ı Basriye göre bu âyetin nüzul sebebi, Resûlüllah’ın sahabilerinin bazılarının "Rabbimiz nerededir?" şeklinde soru soranlarıdır.
Diğer
bazılarına göre ise, bir kişinin, "Ey Rasûlüm, rabbimiz bize yakın mıdır? Ona gizlice yalvaralım. Yoksa uzak mıdır ona yüksek sesle dua edelim?" diye sorması üzerine nazil olmuştur. Ataya göre ise: "Rabbiniz dedi ki: "Bana dua edin duanızı kabul edeyim. Gâfir sûresi, 40/60 âyeti inince bir kısım insanlar: "Rabbimize ne zaman dua edelim?" demişler ve âyet-i kerime bunun üzerine nazil olmuştur. Yani "Kulum bana ne zaman dua ederse ben ona yakınımdır, duasını kabul ederim, her zaman davetine icabet ederim." demektir.
Mücahide göre ise bu âyetin nüzul sebebi: "Bana dua edin duanızı kabul edeyim." âyeti inince bir kısım insanlar "nerede dua edelim?" demişler bunun üzerine: "Nereye yönelirseniz rabbinizin yüzü (rızası) oradadır. Bakara sûresi, 2/115 âyet-i kerimesi nazil olmuş ve bu âyetin nüzul sebebi de insanların bu sorulan olmuştur.
Katadeye göre ise bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi, bir kısım insanların "Bana dua edin duanızı kabul edeyim." âyetinin inmesi üzerine: "Ey Allah'ın Peygamberi, biz, rabbimize ne şekilde dua edelim?" diye sormaları üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur.
Allahü teâlâ, kullarına şah damarından daha yakındır. Yalvarmalarım ve dualarını işetmektedir. Kullar ona ihlasla dua ettikleri surete Allah'ın o duaları , kabul edeceği ümidi kuvvetlidir. Dua ederken bağırıp çağırmak şart değildir. Zira o, duaların gizlisini de işitendir.
Ebû Mûsa el-Eş'ari diyor ki:
"Bir sefer sırasında Resûlüllah ile beraber bulunuyorduk. Her bir vadiye geldiğimizde bağırarak tehlil ve tekbir getiriyorduk. Bu durumumuzu gören Resûlüllah şöyle buyurdu: "Ey insanlar kendinize acıyın. Çünkü sizler, sağırı ve gaip olanı çağırmıyorsunuz. Şüphesiz ki o sizinle beraberdir. O, çok iyi işiten ve çok yakın olandır. Buhari, K. el-Cihad, bab: 131, K. ed-Da'vâl, bab: 51/Iîhu Davud, K. el-Vilr, bab: 26 Hadis No: 1526 Bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer bir hadis-i şerifinde de şöyle buyurmaktadır:
"Bir müslüman, Allah’a karşı içinde günah bulunmayan ve akrabalık bağını kesmeyen bir duada bulunursa, Allah o müslümana bu duasının karşılığında üç mükâfattan birisini mutlaka verecektir. Ya istediğini derhal verir veya onu âhirete bırakır yahut ta bu duası karşılığında ondan bir kötülüğü uzaklaştırır. Ahmed b. Hanhol, c. 3, s. 18
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de: "Bana dua edenin duasını dua ettiğinde kabul ederim." buyurmaktadır. Halbuki dua eden bir çok insanın duasının kabul edilmediği görülmektedir." Buna cevaben denilir ki: "Bunun iki izah şekli vardır:
a- Bu âyette zikredilen "Kulun duası"'ndan maksat, onun, Allah'ın emirleri doğrultusunda amel işlemesidir. Böylece kulun, rabbinin rızası doğrultusunda amel işlemesi halinde rabbi onun amellerini kabul eder ve vaadettiği karşılıklarını verir. Nitekim Resûlüllah’ın, bu âyet-i kerime hakkında bir hadis-i şerifte:
"Dua ibadettir" buyurduğu, bundan sonra da "Rabbiniz şöyle dedi: "Bana dua edin ki duanızı kabul edeyim. Şüphesiz ki bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler rezil ve perişan olarak cehenneme gireceklerdir. Ğâfir sûresi, 40/60 âyetini okuduğu Rivâyet edilmiştir. Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'ân, Sûre, 2, bab: 16, Hadis No: 2969
Nitekim, Hasan-ı Basrinin de bu âyetteki duayı "İbadet ve amel" mânâsına yorumladığı Rivâyet edilmektedir.
b- Bu sorunun diğer bir cevabı da şudur: Allahü teâlâ bu âyet-i kerimesinde: "Ben, bana dua edenin duasını, dua ettiği zaman dilersem kabul ederim." demektir. Bu izaha göre, âyet genel bir ifade taşımakta ise de Allahü teâlânın dilemesi ile kayıtlıdır.
187. Âyetin Tefsiri
Oruç tuttuğunuz günlerin gecelerinde hanımlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı. Onlar sizin elbisenîzdir. Siz de onların elbisesiniz. Allah sizin, nefislerinize zulmettiğinizi bildi. Bunun üzerine tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Şimdi artık onlara yaklaşın. Allah'ın size farz kıldığını talep edin. Fecirde beyaz iplik siyah iplikten ayırdedilinceye kadar yeyin için. Sonra orucunuzu geceye kadar devam ettirin. Mescitlerde itikâfta iken de hanımlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Bunlara yaklaşmayın. Allah, insanlara âyetleri işte böyle açıklar ki ondan korksunlar.
Ey mü’minler, oruç tuttuğunuz Ramazan günlerinin gecelerinde hanımlarınızla cinsi münasebette bulunmanız daha önce yasak iken şimdi size helal kılındı. Kadınlarınız sizin elbiseniz siz de onların elbisesiniz. Her biriniz diğerine perde olur. Siz, gece uyuyup uyandıktan sonra yemek içmek veya cinsi münasebette bulunmak suretiyle sevabınızın azalmasına ve Allah'ın sizi kınamasına sebep oluyor böylece de kendi kendinize zulmetmiş oluyordunuz. İşte Allah bunu bildiği için iftardan sonra artık bir daha yememek ve hanımlarınıza yaklaşmamak hükmünü kaldırdı ve önceki yaptıklarınızdan dolayı pişman olup tevbe edince de tevbenizi kabul edip sizi affetti. Şimdi artık Ramazan gecelerinde imsak vaktine kadar hanımlarınıza yaklaşabilirsiniz. Allah'ın, hakkınızda takdir etmiş olduğu çocuk ve nesilin üremesini isteyiniz. Fecrin doğusuyla gece karanlığının gidip gündüz aydınlığının görünmeye başlaması anına kadar (Yani imsak vaktine kadar) yeyin için. Sonra orucunuzu güneşin batmasına kadar (yani iftar vaktine kadar) devam ettirin. Allah’a ibadet maksadıyla camilerde itikâfta bulunduğunuz zamanlarda da hanımlarınızla cinsi münasebette bulunmayın. Bu açıklanan şeyler. Allah'ın haram kıldığı şeylerdir. Onlardan kaçının, onlara yaklaşmayın. Yoksa cezayı hak edersiniz. Allah insanlara âyetlerini, haram ve helali işte böyle açıklar. Umulur ki insanlar haramlardan kaçınır, Allah'ın azabından korunurlar.
* Âyet-i kerime’de geçen ve "Şimdi artık onlara (kadınlara) yaklaşın." cümlesinde geçen ve "Yaklaşın" diye tercüme edilen kelimesi, Abdullah b. Abbas, Katade, Mücahid, Salim b. Abdullah ve Süddiye göre "Cinsi münasebette bulunmak" demektir. Bu hususta İbn-i Abbas diyor ki: "Onun mânâsı cinsi münasebette bulunmaktır. Fakat Allahü teâlâ, yüceliğinin gereği olarak bu hususu üstü kapalı bir şekilde ifade buyurmuştur."
Âyet-i kerime’de geçen "Onlar sizin elbisenizdir siz de onların elbisesisiniz." ifadesi ne güzel, ne edepli bir ifadedir. Burada hayallerüstü güzellikte kelimeler seçilmiş, erkeğin kadın için, onu örtme ve güzelleştirme bakımından adeta bir elbise olduğu, kadının da, ayıplanın örtüp onu süsleme ve şahsiyetini koruma bakımından erkek için bir elbise olduğu ifade edilmiştir. Bu ifade müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir:
Rebi' b. Enese göre bu ifadeden şunlar kastetilmektedir: Kadın ve erkek bir yatakta yatarlarken birbirlerine çok yaklaştıkları için adeta birbirlerinin elbiseleri gibi olurlar. Bu sebeple erkek kadının kadın da erkeğin elbisesidir." denilmiştir. Yani bunlar birbirlerinin yorganları gibidir." demektir.
Mücahid, Katade, Süddi ve İbn-i Abbasa göre ise bu ifadeden maksat, kadın ve erkekten herbirinin, diğeri için huzur kaynağı olması ve birbirleriyle sükunete kavuşmalarıdır. Nitekim başka bir âyette de: "Sizi bir tek insandan yaratan ve onunla gönlü huzura kavuşsun diye eşini de kendisinden var eden Allah'tır A'raf sûresi, 7/189 buyurulmaktadır..
Taberi diyor ki: "Kadınlar sizin elbisenizdir siz de onların elbisesiniz." ifadesinden, kadınla erkekten herbirinin, aralarında geçen ilişkileri insanlardan saklamaları bakımından birbirleri için bir örtü ve bir perde olduklarını söylemek mümkündür. Nitekim Abdurrahman b. Zeyd: "Karı koca, cinsi ilişkide bulunduklarında birbirlerinin perdesidirler." demiştir.
Âyet-i kerime’de: "Allah sizin, nefislerinize zulmettiğinizi bildi." buyurmaktadır.
Taberi diyor ki: "Âyette zikredilen, kendi nefislerine zulmetmekten iki şey kastedilmektedir. Bunlardan biri cinsi münasebette bulunmak diğeri ise yeyip içmektir. Zira orucun ilk farz kılındığı zaman oruç tutan kişi, iftar ettikten sonra uyursa uyandıktan sonra gece dahi olsa hanımına yaklaşamaz ve bir şey yeyip içemezdi. Bir gün Hazret-i Ömer, uyuduktan sonra uyanıp hanımına yaklaşmış, başka bir sahabi de uyuyup uyandıktan sonra yemek yemek istemiş fakat kendisine yemek verilmemişti. İşte bu hadiseler üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur.
Bu hususta Katade diyor ki: "Başlangıçta Ramazan gecelerinde iftardan sonra uyumadan yemek içmek ve cinsi münasebette bulunmak helal fakat bir süre uyuduktan sonra uyanınca bunları yapmak haramdı. Daha sonra Allahü teâlâ, imsaka kadar yeme içme ve cinsi münasebette bulunmayı helal kıldı.
Orucun farz kılındığı ilk zamanlarda, günde bir defa yemek yenip uyuduktan sonra tekrar kalkıp yemek yemenin meşru olmadığı bir zamanda yemek yenerek bu âyet-i kerime’nin inmesine sebep olan bir olay, Bera b. Âzib tarafından şu şekilde nakledilmektedir. Bera b. Âzib diyor ki;
"Resûlüllah’ın sahabilerinden biri oruç tuttuğu zaman iftar vakti gelince iftar etmekten önce uyuyacak olursa artık o gece de ertesi gün akşama kadar da bir şey yiyemezdi. Bir gün, Kays b. Sırmel-Ensari oruç tutuyordu. İftar vakti gelince hanımının yanına geldi ve ona: "Yemeğin var mı?" diye sordu. Hanımı hayır fakat gidip senin için yemek isteyeyim." dedi. O gün Kays çalışıp yorgun düşmüştü. Gözlerini uyku bastı. Hanımı gelince onu uyur halde buldu ve "Vay haline" dedi. (Onu uykudan uyandıramadı. Böylece iftar zamanı geldiği halde yemek yiyemedi) Ertesi gün, günün tam ortasında Kays bayılıp düştü. Bu durum Resûlüllah’a anlatıldı. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu ve bundan dolayı sahabiler çok sevindiler. Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 2, Hadis No: 2968
O dönemde iftan müteakip uyuduktan sonra uyanıp hanımı ile cinsi ilişkide bulunan kimseler hakkında da Kâ'b b. Mâlik diyor ki: "Önceleri insanlar Ramazanda oruç tuttuklarında akşam olur da uyuyacak olurlarsa ertesi gün akşama kadar onlara yeme içme ve hanımına yaklaşma haram kılınmıştı. Bir gün Resûlüllah'ın yanında gece sohbetinde bulunduktan sonra evine gelen Hazret-i Ömer hanımının uyuduğunu gördü. Onunla ilişki kurmak istedi. Hanımı da: "Ben uyudum." dedi. Ömer: "Sen uyumadın." dedi. Ve onunla ilişki kurdu. O gece Kâ'b b. Mâlik te aynı şeyi yapmıştı. Sabahleyin Hazret-i Ömer Resûlüllah’a gitti ve durumu ona anlattı. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ: "zin nefislerinize zulmettiğinizi bildi. Bunun üzerine tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Şimdi artık onlara yaklaşın." âyetini indirdi.
Bu olay, Abdullah b. Abbas, Mücahid, İkrime ve diğer müfessirlerden bazılarından da nakledilmiştir.
Âyet-i kerime’de geçen "Şimdi artık onlara yaklaşın" ifadesinden maksat, Abdullah b. Abbas, İbn-i Cüreyc, Süddi ve Mücahide göre "Hanımlarınızla cima edebilirsiniz." demektir.
Âyet-i kerime’de geçen: "Allah'ın size farz kıldıklarını talep edin." ifadesinden maksat, Mücahid, Hakem, İkrime, Hasan-ı Basri, Süddi, Abdullah b. Abbas ve Rebi' b. Enes'e göre: "Allah'ın sizin için yazdığı çocukları talep edin." demektir.
İbn-i Zeyde göre ise: . "Hanımlarınızla cima etmeyi talep edin." demektir. Abdulah b. Abbastan nakledilen başka bir görüşe göre bu ifadeden maksat, Allah'ın sizin için yazdığı kadir gecesini talep edin." demektir.
Katade ve Abdullah b. Abbastan nakledilen başka bir görüşe göre ise bu ifadeden maksat: "Allah'ın sizin için helal kıldığı ve yapmanıza ruhsat verdiği şeyler talep edin." demektir.
Taberi, bu görüşlerden doğru olan görüşün: "Allah'ın, levh-i mahfuzda sizin için yazdığı şeyi talep edin." şeklindeki görüşü olduğunu söylemiştir. Zira bu görüşe, çocuk talep etme de, kadir gecesini araştırma da, Allah'ın verdiği ruhsatlan isteme de girmekte ve âyet, genel bir şekilde izah edilmiş olmaktadır.
Âyeti kerime’de: "Fecirde beyaz iplik siyah iplikten ayıredilinceye kadar yeyin için." buyurulmaktadır. Burada zikredilen "Beyaz iplik"ten maksat:
a- Hasan-ı Basri, Süddi, Katade, Abdullah b. Abbas ve diğer bazı müfessirlere göre "Gündüz aydınlığının başlaması" siyah iplikten maksat da: "Gecenin karanlığıdır." Bu hususta Adiy b. Hatim diyor ki:
"Dedim ki: Ey Allah'ın Resulü, "Beyaz iplik siyah iplikten ayıredilinceye kadar" ifadesinden maksat nedir?" Bunlar gerçekten iki iplik midir?" Peygamber efendimiz şu cevabı verdi: Şâyet sen, o iki ipliği görmüş olsaydın, kafanın çok geniş olması gerekirdi. Ve sonra da şöyle dedi. "Hayır, o gecenin karanlığı ve gündüzün aydınlığıdır." Diğer bir Rivâyette şöyle anlatılıyor: "Adiy, yastığının altına bir beyaz ip bir de siyah ip koymuş, gece ilerleyince onları birbirinden ayıramaz olmuş, sabahleyin Resûlüllah’a: "Ey Allah'ın Resulü, ipleri yastığımın altına koydum." demiş Resûlüllah da ona demiştir ki: "Şâyet o beyaz iplik ve siyah iplik senin yastığının altına girebiliyorsa senin yastığın ne kadar büyükmüş!" (Yani, senin yastığın ne kadar büyükmüş ki ufukları altına alabiliyor demek istemiştir.) Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 2, bab: 28/Müslim, K. es-Kıyam, bab: 33 Hadis No: 1090
Bu hususta Sehl b. Sa'd diyor ki:
Âyet-i kerime’nin: "Beyaz iplik siyah iplikten ayırdedilinceye kadar yeyin için." bölümü nazil olmuş fakat "Fecirde" kelimesi henüz nazil olmamıştı. İnsanlar oruç tutmak istediklerinde ayaklarına beyaz ve siyah iplik bağlıyorlardı. Bu iplikleri birbirinden ayırdedecek derecede aydınlık oluncaya kadar yeyip içiyorlardı. Daha sonra Allahü teâlâ "Fecirde" ifadesini indirdi. Bunun üzerine insanlar, âyette zikredilen "Beyaz iplik" ve "Siyah iplik"ten, gündüzün aydınlığı ve gecenin karanlığının kastedildiğini anlamış oldular. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 2, bab: 28
Taberi diyor ki: "Burada zikredilen beyaz iplikten maksat, gökte beliren aydınlık değil, gökte her tarafa yayılan ve yollan aydınlatan beyazlıktır. Nitekim Ebû Miclez: "Gökte beliren beyazlık sabah değildir. Bu, yalancı sabahtır. Asıl sabah, ufukta yayılan beyazlıktır." demiştir. Abdullah b. Abbas ta: "Fecir ikidir. Birincisi gökle parlayan fecirdir. Bu, bir şeyi ne helal kılar ne ile haram. Fakat dağların başında görülen ikinci bir fecir vardır ki işte yemeyi içmeyi haram kılan budur." demiştir.
Abdurrahman b. Sevban demiştir ki: "Fecir ikidir. Gökte, kurdun kuyruğu gibi görünen fecir bir şeyi haram kılmaz. Fakat ufukta yayılan fecir namazı helal, yeme içmeye devam etmeyi haram kılar. Böylece oruç başlamış olur."
Peygamber efendimiz de bir hadis-i şerifinde şöyle buyumıuştur:
"Sahurda yemek yemeye devam etmenizde Bilalin ezanı sizi aldatmasın. Ufukta görülen şu şekildeki uzunca bir beyazlık ta sizi aldatmasın. Ta ki etrafa şu şekilde yayılmadıkça, Müslim, K. es-Siyam, bab: 43, Hadis No: 1094 Başka bir Rivâyette hadisin sonu şöyledir:
"... Ta ki fecir görülmedikçe veya fecir fışkırmadıkça. Nesei, K. es-Siyam, bab: 20/İbn-i Mâce, K. es-Sıyam, bab: 23, Hadis No: 1695
b- Huzeyfetül Yeman, Hazret-i Ali, Bera b. Âzib, Abdullah b. Mes'ud gibi sahabilerden nakledilen başka bir görüşe göre âyette zikredilen "Beyaz iplik"ten maksat, güneşin ışığı, "Siyah iplik"ten maksat ise "Gecenin karanlıdır." Bunlara göre oruç gündüzün tutulduğuna göre ve gündüzün başlangıcı güneşin doğmasıyla, sona ermesi de güneşin batmasıyla olduğuna göre orucun başlangıcı da güneşin doğmasıyla bitişi de güneşin batmasıyla olur. Bunlar demişlerdir ki: "Orucun bitişinin güneşin batmasıyla olduğu hususunda icma bulunması onun başlamasının da güneşin doğmasıyla olduğuna bir delildir." Ayrıca bu hususta Resûlüllahtan rivâyet edilen şu hadisleri de delil göstermişlerdir.
Zirr b. Hubeyş diyor ki:
"Biz Huzeyfeye dedik ki: "Sen, Resûlüllah ile hangi vakitte sahur yaptın?" Huzeyfe dedi ki: "Gündüzleyin. Ancak güneş henüz doğmamıştı. Nesei, K. es-Siyam, bab: 20/İbn-i Mâce, K. es-Sıyam, bab: 23, Hadis No: 1695 Zirr b. Hubeyş sözlerine devamla diyor ki:
"Ben bir gün Huzeyfe ile birlikte sahur yaptım. Sonra çıkıp namaza gittik. Mescide vannca iki rekat namaz kıldık ve farz namazı için kamet getirildi. Bu iki namaz arasında çok kısa bir zaman geçti. Nesâî, K. es-Sıyum, bab: 20 Ebû Hüreyre de Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir:
"Sizden biriniz ezanı işittiğinde yiyecek kabı elinde bulunuyorsa ona olan ihtiyacını gidermeden onu yere koymasın. Ebû Davud, K. es-Savm, bab: 18, Hadis No: 2350/Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 510
Ebû Ümame diyor ki: "Namaz için kamet getirildi. Ömerin elinde su kabı bulunuyordu. O: "Ey Allah'ın Resulü, bunu içeyim mi?" dedi. Resûlüllah: "Evet" dedi. Ömer de onu içti."
Hazret-i Bilal-i Habeşi diyor ki: "Ben Resûlüllah’a vardım. Ona sabah namazının vaktinin geldiğini bildiriyordum. O da oruç tutmak istiyordu. Bir kap ile su istedi, onu içti. Sonra bana verdi ben de içtim. Sonra beraberce namaza gittik."
Taberi diyor ki; "Tercihe şayan olan görüş, "Beyaz iplikten maksat, gündüzün beyazlığı, siyah iplikten maksat ise gecenin karanlığıdır." diyen görüştür. Zira Arap dilinde bu kelimelerin bilinen mânâları bunlardır. Bu hususta Resûlüllahtan rivâyet edilen hadislere gelince "Beyaz iplikten maksat, güneşin ışığıdır" diyenlerin dayandıkları hadisler bizim, doğru olduğunu söylediğimiz görüşü bertaraf etmemektedir. Zira Resûlüllahin, fecirden önce yeyip içtikten sonra namaza çıkmış olması garipsenecek bir şey değildir. Çünkü Resûlüllah’ın döneminde sabah namazı fecrin doğumundan hemen sonra kılınırdı. Hatta fecrin doğmasından önce ezan okunurdu. Huzeyfenin, Resûlüllahtan gördüğünü söylediği: "Resûlüllah, ben okların atıldığı yeri görebildiğim bir vakitte sahur yapardı." şeklindeki sözü kendisine sorulmuş Huzeyfe bu hususta kesin bir tavır almamıştır. Mesela kendisine: "Resûlüllah’ın böyle yapması sabah olduktan sonra mı oldu?" diye sorulunca tam net bir cevap vererek: "Evet, sabahtan sonra oldu." dememiş fakat o, "O vakit sabahtı" diye cevap vermiştir. Bu cevabı: "Neredeyse sabah olmuştu." şeklinde yorumlamak ta mümkündür.
Âyetteki: "Fecirde beyaz iplik siyah iplikten ayırdedilinceye kadar yeyin için." ifadesinde geçen "Fecirde" kelimesinden maksat, fecirin bir bölümünde, gecenin devamından kalan siyahlıkla gecenin bitimini gösteren beyazlık birbirinden farkedilinceye kadar." demektir. Âyet-i kerime’nin bu ifadesi de, beyaz iplikten maksadın fecrin beyazlığı, siyah iplikten maksadın da geçinin seyahhği olduğunu açıkça ortaya koymakta, "Beyaz iplikten maksat, güneşin ışığıdır." diyen görüşün yanlış olduğunu ortaya koymaktadır. Zira ifadede "Sabahta" veya "Güneşin doğuşunda" denilmemiş "Fecirde" denilmiştir. Artık bundan sonra ümmete muhalefet ederek "Oruç güneşin doğusuyla başlar, batışıyla biter" demek delilsiz bir iddiadır.
Âyet-i kerime’de: "Sonra orucunuzu geceye kadar devam ettirin" buyurulmaktadır. Bu ifade, gecenin başlamasıyla orucun bittiğini, gece olmasına rağmen orucu açmayıp geceli gündüzlü oruç tutanın, kendisini aç ve susuz bırakmaktan başka bir şey yapmadığını göstermektedir.
Ayrıca gecenin başlamasıyla orucun bittiğine dair Resûlüllahtan şu hadis-i şerifler Rivâyet edilmiştir. Hazret-i Ömer diyor ki:
"Resûlüllah şöyle buyurdu: "Gece şuradan yöneldiği gündüz de şuradan arkasını dönüp gittiği ve güneşin battığı zaman artık oruçlu olan kimse iftar etiniş olur. Buhari, K. es-Savm, bab: 43
Abdullah b. Ebi Evfa diyor ki:
"Biz, bir yolculukta Resûlüllah ile beraberdik. O oruç tutuyordu. Güneş batınca insanlardan birine: "Ey falan kalk ta bize kavut çorbası yap." dedi. O da: "Ey Allah'ın Resulü, akşamlasanız ya., dedi. Resûlüllah: "İn de bize kavut çorbası yap." dedi. Adam yine: "Ey Allah'ın Resulü, akşamlasanız ya," dedi. Resûlüllah tekrar: "İn de bize kavut çorbası yap." dedi. Adam "Henüz gündüz bitmedi." dedi. Resûlüllah: "İn de bize kavut çorbası yap." dedi. Adam indi ve onlara çorba yaptı. Resûlüllah çorbayı içti sonra şöyle buyurdu: "Gecenin şuradan yöneldiğini gördüğünüz zaman şüphesiz ki oruçlu olan iftar etmiş olur." Buhari, K. es-Savm, bab: 43
Ebul Âliyenin, iftar etmeden oruç tutma, yani akşam olduğu halde yeyip içmeksizin oruç tutma hakkında şöyle dediği rivâyet edilmektedir. "Allahü teâlâ "orucunuzu geceye kadar devam ettirin" buyurmuştur. Oruç tutan kimse gece olunca orucunu bozmuş sayılır. İster bir şey yesin isterse yemesin."
Katade de Hazret-i Âişenin, iftar etmeksizin oruç tutmayı kerih gördüğünü Rivâyet etmiştir.
Taberi diyor ki: "Eğer itirazen denilecek olursa ki: "Orucu açmamak ve gece gündüz oruç tutmak doğru değilse bunu yapanların gerekçeleri nelerdir? Nitekim Hişam b. Urve, Abdullah b. Zübeyrin genç iken geceleri de yemek yemeden peşpeşe yedi gün oruç tuttuğunu, yaşı ilerleyince bu şekilde beş gün oruç tuttuğunu yaşı iyice ilerleyince de bu şekilde üç gün oruç tuttuğunu Rivâyet etmistir. İmam Mâlik te Abdullah b. Zübeyrin oğlu Âmirin Ramazanın on altıncı günü ile on yedinci gününde geceleri de yemeksizin peşpeşe oruç tuttuğunu Rivâyet etmiş ve onunla şunları konuştuğunu nakletmiştir. Dedim ki: "Ey Ebul Haris, hiç yemek yemeden peşpeşe oruç tutman için sana güç veren ne oluyor? Dedi ki: "Ben yağ içiyorum. O benim damarlarımı yumuşatıyor, su ihtiyacım ise vücudumun içinden karşılanıyor."
Taberi diyor ki: "Bunu soranlara cevaben denir ki: "Bu şekilde oruç tutanlar, kendilerim aç bırakarak terbiye etmek istemişler, Allahü teâlânın rızası doğrultusunda amel işlerken kendilerini bir kısım çilelere katlanmaya alıştırmak istemişler ve bu tür amelleriyle de sevap kazanacaklarını arzu etmişlerdir. Bunların bu davranışları Hazret-i Ömerin emrettiği şu işlere benzemektedir. "Kıt kanaat yaşayın, dayanıklı olun, atların üzerine büzülürcesine binin, binekleri bırakın yalınayak yürüyün." Hazret-i Ömer bunları söylerken, mü’minlerin zevkü sefaya dalıp rahat yaşamaya alışmamalarını, böylece korkaklaşip düşmandan kendilerini korayamaz hale gelmemelerini istemiştir. Diğer yandan geceleri dahi yeyip içmeden, peşpeşe oruç tutmanın yasaklandığı hakkında Resûlüllahtan, tevatür derecesine ulaşan çeşitli hadis-i şerifler zikredilmiştir. Konuyu uzatmamak için onlardan bazılarını nakletmekle yetineceğiz.
Abdullah b. Ömer diyor ki:
"Resûlüllah, geceleri de yeyip içmeden peşpeşe oruç tutmayı yasakladı. Bunun üzerine dediler ki: "Sen yeyip içmeden peşpeşe oruç tutuyorsun. "Resûlüllah da buyurdu ki: "Ben sizin gibi değilim ben yediriliyorum ve içiriliyorum. Müslim, K. es-Sıyam, taab: 55, 56 tladis No: 1102
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) diyor ki:
"Resûlüllah geceleyin yeyip içmeden peşpeşe oruç tutmayı yasakladı. Bunun üzerine müslümanlardan bir adam: "Ey Allah'ın Resulü, sen de geceleri yemeden peşpeşe oruç tutuyorsun." dedi. Resûlüllah da ona: "Hanginiz benim gibi olabilir? Ben rahbbim tarafından yedirilip içirilerek geceyi geçiriyorum. Buhari, K. es-Savm, bab: 49 buyurdu.
Taberi diyor ki: "Yeyip içmeksizin oruç tutma yasaklanmış ancak Resûlüllah sadece sahurdan sahura iftar ederek oruç tutmaya izin vermiştir.
Ebû Said et-Hudri, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu işittiğini rivâyet etmiştir:
"Geceleri de bir şey yeyip içmeksizin peşpeşe oruç tutmayın. Sizden kim bu şekilde peşpeşe oruç tutmak isterse sahur vaktinden sahur vaktine kadar yeyip içmeden oruç tutsun." Dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, sen yeyip içmeden peşpeşe oruç tutuyorun." Resûlüllah da buyurdu ki: "Benim durumum sizin gibi değildir. Ben, beni yediren biri bulunarak ve içiren biri var olarak geceliyorum." Buhari, K. es-Savm, bab. 50
Âyet-i kerime’de: "Mescitlerde itikatta iken de hanımlarınıza yaklaşmayın." buyurulmaktadır. Mescitlerde itikafta bulunmaktan maksat, kişinin, çok zaruri beşeri ihtiyaçları (tuvalete gitme gibi) dışında mescitten çıkmaması, gece gündüz orada kalarak Allah’a ibadet etmesidir.
Âyet-i kerime’de, itikâfa girmiş olan insanın hanımına yaklaşmaması emredilmektedir. Kişinin, hanımına yaklaşmamasından neyin kastedildiği hakkında iki görüş zikredilmiştir.
a- Abdullah b. Abbas, Ata, Dehhak, Rebi' b. Enes, Katade, Süddi ve Mücahide göre burada zikredilen "Kadınlara yaklaşmama" ifadesindemaksat, "Onlarla cinsi münasebette bulunmamaktır" Buna göre itikafta bulunan kişinin, hanımını tutması veya öpmesinde bir mahzur yoktur. Onunla sadece cinsi münasebette bulunamaz.
b- Mâlik b. Enes ve Rebi' b. Zeyde göre ise burada kadınlara yaklaşmaktan maksat, herhangi bir şekilde onlara dokunmamaktır. Yani itikâfta bulunan kişi hanımlanyla cinsi münasebette bulunamadığı gibi, ona dokunamaz ve onu öpemez de. Bu görüşte olanlar, delil olarak âyetin genel ifadeli olmasını, herhangi bir dokunma sekimi özel olarak izah etmemesini zikretmişlerdir.
Taberi diyor ki: "Tercihe şayan olan görüş, kadınlara dokunul mamasından maksadın, onlarla cinsi münasebette bulunmama olduğunu söyleyen görüştür. Zira âyet ya genel olarak alınacak ve her türlü dokunma yasaklanacaktır yahutta âyetten özel bir dokunmanın kastedildiği, belli delillere dayanılarak söylenecektir. Resûlüllah’ın, itikâfta iken saçını hanımlarına tarattığı, birbirini te'yid eden hadisler tarafından rivâyet edildiğinden, âyetin genel şekilde değil özel bir şekilde dokunmayı (ki bu da cinsi münasebettir) yasakladığı anlaşılmaktadır.
Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) diyor ki:
"Resûlüllah itikâfa girdiğinde (Mescid-i Nebevinin kapısından dışarı doğru) başînı bana uzatırdı. Ben de onun başını tarardım. O, eve hiç gelmezdi ancak zaruri bir ihtiyacı için gelirdi. Müslim, K. el-Hayz, bab: 6, Hadis No: 297 Hazret-i Âişe diğer bir Rivâyette şöyle demektedir:
"Resûlüllah, ben odamda iken başîtîî banadoğru uzatırdı. Ben, adetli olduğum halde onun başını tarardım Müslim, K. el-Hayz, bab: 9, Hadis No: 297 Hazret-i Âişe'nin sözü diğer bir Rivâyete de: "Ben adetli iken onun başını yıkıyordum." şeklindedir. Müslim, K. el-Hayz, bab: 190, Hadis No: 297
188. Âyetin Tefsiri
Birbirinizin mallarını aranızda haksız yere yemeyin. İnsanların bir kısım mallarını, bile bile günaha girerek yemek için onları hakimlere de aktar mayın.
Bir kısmınız diğer bir kısmınızı mallarını haksız yere yemesin. Günah olduğunu bile bile insanların mallarından bir kısmını haram olarak yemeniz için mallarınızı hakimlere de aktarmayın.
Abdullah b. Abbas, Mücahid, Katade, Süddi ve İkrime gibi müfessirler bu âyeti "Haksız olduğunuz halde muhakemeye girişmeyin." şeklinde izah etmişlerdir. Bu hususta Peygamber efendimizdenşu hadis-i şerif Rivâyet edilmektedir.
Birgün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) odasında otururken dışarıdan bir takım tartışma sesleri duydu. Çıkıp ta o tartışanların yanına gitti ve onları dinledikten sonra şöyle dedi: "Ben de bir insanım, bana, anlaşmazlığa düşenler geliyorlar. Bir kısmınız diğerinden daha güzel konuşarak dâvasını daha güzel savunabilir ben de onun haklı olduğuna kanaat getirip lehine hüküm vermiş olabilirim. Herhangi birmüslümanın hakkını, haksız olana verecek olursam verdiğim bu şey, haksız kişi için cehennem ateşinden bir parçadır. Artık onu ister alsın ister bıraksın. Buhari, K. el-Ahkâm, bab: 29, 31, K. el Mezalim, bab: 16/Müslim, K. el-Akdiye, bab: 5, Hadis No: 1713
Bazı müfessirler de bu âyetin mânâsının, "Hakimlere rüşvet vermeyin. demek olduğunu söylemişlerdir.
189. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm, sana, hilal halini alan aylan sorarlar. De ki: "Onlar, insanlar ve Hac için vakit tayin eden ölçülerdir. İyilik, evlere arka taraflarından girmek değildir. İyilik, Allah’tan korkan kimsenin yaptığıdır. Evlere kapılarından girin ve Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.
Ey Rasûlüm, sana, güneş gibi devamlı olarak bir hal üzere durmayan, büyüyüp küçülerek değişikliğe uğrayan ay'ın halini soruyorlar. De ki: "O, sizin için vakit tayin etme ölçüsüdür. Onunla, oruç tutma, iftar etme ve Hac yapma gibi ibadetleri ne zaman eda edeceğinizi öğrenirsiniz. Ey insanlar, iyilik, ihramlı iken evlere arka taraflarından girmek değildir. İyilik, Allah’tan korkan ve onun haram kıldığı şeylerden sakınanın yaptığıdır. Artık evlere, normal yol olan kapılarından girin. Emirlerine itaat edip yasaklarından kaçınarak rabbinizden çekinin ki cennetlerinde ebedi olarak kalasınız ve onun nimetlerinden ebedi olarak istifade edesiniz.
Katade, Rebi' b. Enes, ibn-i Cüreyc ve Abdullah b. Abbasa göre bu âyetin nüzul sebebi, bir kısım insanların Resûlüllahtan, ayın büyüyüp, küçülerek değişmesinin sebebini sormalarıdır. Âyet-i kerime, bu sorular üzerine nazil olmuş, ayın maddeten değişmesinin sebebine cevap verilmemiş, değişmesindeki hikmetin ne olduğu bildirilmiştir. Böylece soru soranlara, asıl sormaları icabeden şeyin, ayın şeklinin değişip değişmemesi olmayıp onun değişmesindeki hikmetin olduğu bildirilmiştir. Evet, ay, müslümânların ibadet ve muamelat vakitlerini tesbit için Allahü teâlâ tarafından, görünümü değişir bir halde yaratılmıştır. Müslümanlar oruçlarını, Haclarını, boşanmalarını, hayız sürelerini, alacak ve verecek vakitlerini ay'a göre tesbit ederler. İşte ay bu hikmetlere binaen güneş gibi sabit olmayıp değişmektedir.
Âyet-i kerime’de: "İyilik, evlere arka taraflarından girmek değildir." buyurulmaktadır. Âyet-i kerime’nin bu bölümünün nüzul sebebi hakkında Bera b. Âzib, Kays b. Cübeyr, Mücahid, İbrahim en-Nehai, Zühri, Katade, Süddi, Abdullah b. Abbas, Rebi' b. Enes ve Atâ özetle şunu zikretmişlerdir: Ensarın hepsi veya onların bir kısım insanlar, Hac yapıp evlerine döndükten sonra evlerine normal kapılarından girmiyor, evlerinin arkasından duvarı delerek oradan veya küçük pencerelerden giriyorlardı. Böyle yapmalarının sebebi ise Zühriye göre Hacca giden insanların bir zaruretten dolayı tekrar evlerine dönmeleri durumunda, kendileriyle gök arasına herhangi bir şeyin girmesini istememeleriydi. Kapının buna engel olduğunu kabul ediyorlardı. Abdullah b. Abbasa göre ise, insanlardan birinin herhangi bir düşmanından korkması halinde ihrama girmesi, böylece düşmanın tecavüzünden emin olmasıydı. İhrama giren ise evinin normal kapısından içeri girmez arkadan çıktığı bir delikten içeri girerdi.
Atâ ve Mücahide göre ise, böyle yapmalarının sebebi, bunu bir takva saymaları idi. Resûlüllah’ın da mensup olduğu Kureyş kabilesine: "Dinlerine bağlı muhafazakârlar" anlamına gelen "Ahmesler" deniyordu.
AHMES: Ahmesler, Hac veya Umre yaptıklarında evlerinin kapısını bırakıp başka tarafından girme şeklinde bir âdete sahip değillerdi. Resûlüllah Medineye hicret edince Ensarda gördüğü bu gibi halleri yasaklamamış ve onları bu âdetlerinde serbest bırakmıştı. Bir keresinde Resûlüllah bir yere normal kapısından girerek Ensardan Hacdan gelmiş bir adam da Resûlüllah gibi normal kapıdan içeri girdi. Resûlüllah ona niçin böyle yaptığını sorunca o da: Resûlüllah’a: "Senin yaptığım yaptım." cevabını vermişti. Resûlüllah ona: "Ben Ahrnes'im" deyince o da "Ben de ahmesim" dedi. Yani "Senin dinine tabiyim." demek istemişti. İşte âyet-i kerime’nin bu bölümü nazil oldu ve evlere normal kapısından girilmesi gerektiğini, kapılar bırakılıp ta arkadan evlere girmenin takva ile bir ilgisinin olmadığını bildirdi. Bu hususta Berâ b. Âzib diyor ki:
"İnsanlar cahiliye döneminde hac yapmak üzere ihrama girdiklerinde bir takva davranışı olmak üzere evlerine kapılarından girmiyorlar, arka taraftan (delik veya pencerelerden) giriyorlardı. İşte onların bu davranışları üzerine bu âyet nazil oldu ve evlere arka taraftan girmenin takva ile alakası olmadığını beyan etti. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre, 2, bab: 29
190. Âyetin Tefsiri
Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın. Fakat haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.
Ey mü’minler, Allah'ın, kullan için göndermiş olduğu din uğrunda, sizinle savaşan müşriklerle savaşın. Fakat kadınları, çocukları, ihtiyarlan ve size karşı silah kullanmayanları, size harp açmayanları öldürerek haddi aşmayın. Zira Allah, koymuş olduğu hudutları aşanları ve haram kıldığını helal sayanları asla sevmez.
Müfessirler bu âyet-i kerime’nin hükmünün, daha sonra gelen Tevbe süresindeki "Bütün müşriklerle savaşın." Tevbe sûresi, 9/36 âyeti kerimesiyle neshedilip edilmediği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Ömer b. Abdülaziz, Mücahid, Abdullah b. Abbas, Adiy b. Ertee'den nakledilen bir görüşe göre bu âyet-i kerime neshedilmemiştir. Ancak bu âyet-i kerime’de "Haddi aşmayın" ifadesi zikredilerek kendilerine karşı savaşılan kâfirlerin kadınlarının, çocuklarının, ihtiyarlarının, savaşamayanlarının ve silahlarını bırakarak teslim olanlarının öldürülmemeleri emredilmiştir. Burada zikredilen "Haddi aşmama"dan maksat, budur. Yoksa "Size savaş açmayan kâfirlere bir şey yapmayın." demek değildir ki "Bütün müşriklere karşı savaşın." âyet-i kelimesiyle neshedilmiş olduğu söylenmiş olsun.
İbn-i Abbas diyor ki: "Hadi aşmayın" demek, kadınları, çocukları, ihtiyarlan ve savaşa katılmayanları öldürmeyin. Eğer onları öldürürseniz haddi aşmış olursunuz." demektir.
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
"Allah'ın ismiyle Allah yolunda cihad edin. Allah'ı inkâr edenlerle savaşın fakat ihanet etmeyin, ganimet malından bir şey saklamayın, düşmana işkence etmeyin, çocukları öldürmeyin. Ebû Davud, K. el Cihad, bab: 82, Hadis No: 2613 /Tirmizi, K. ed-Diyat, bab: 14, HN: 1408/İbn-i Mace, K. el-Cihad, bab: 38, HN. 2958 Peygamber efendimiz diğer bir hadis-i şerfinde şöyle buyuruyor:
"Bismillahi ve billahi ve ala milleti Resulillah (Allah'ın ismiyle, Allah'ın yardımıyla ve Allah'ın Peygamberinin dini üzere) diyerek hareket edin. İhtiyarları, bebekleri, küçükleri ve kadınları öldürmeyin. Ganimet malından bir şey saklamayın. Ganimetleri bir arada toplayın. Durumu düzeltin, iyilikte bulunun. Şüphesiz ki Allah, iyilikte bulunanları sever. Ebû Davud, K. el-Cihad, bab: 82, Hadis No: 2614
Resûlüllah'ın, öldürülmemelerini emrettiği bu kimseler, savaşa katılırlarsa savaşçı hükmüne gireceklerinden onlar da öldürülürler.
b- Rebi b. Enes ve İbn-i Zeydden nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime, Tevbe suresinin otuz altıncı âyetinde zikredilen "Müşriklere karşı topluca savaşın" âyet-i kerimesiyle neshedilmiştir. Zira bu âyet, müslümanların, müşriklerle savaştıkları ilk zamanlarda inmiş ve müslümanlara, sadece kendilerine savuş açanlara karşı savaşmalarını emretmiş ve savaş açmayanlara karşı da savaş ilan ederek ileri gitmemelerini bildirmiştir.
Taberi
birinci görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiş, gerekçe olarak ta özetle şunu zikretmiştir: Bir âyet-i kerime’nin neshedilmediği gözönünde bulundurularak izah edilmesi mümkün iken onun neshedildiğini söylemek doğru değildir. Bu âyet-i kerime’nin neshedilmediğini söyleyerek izahı mümkündür. Zira "Haddi aşmayın" ifadesinden maksadın, kadınları, çocukları, yaşlıları ve size karşı savaşmayanlan öldürmeyin." demek olduğunu söylemek mümkündür. Bunlara karşı savaşmama hükmü geçirlidir. Böylece âyetin neshedilmediği açıkça ortaya çıkar, aksini iddia edenin, sağlam delil göstermesi gerekir.
Cizye vererek, kendilerinin öldürülmelerini önleyen ehl-i kitap ve mecusilerde "Haddi aşmayın" İfadesinin içine girmektedirler.
191. Âyetin Tefsiri
Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çkarmak adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haramın yanında, onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Eğer orada sizinle savaşırlarsa onları öldürün. İşte kafirlerin cezası böyledir.
Müşrikleri, öldürme imkânı bulduğunuz yerde öldürün. Onların , sizi yer ve yurtlarınızdan çıkardıktan gibi siz de, sizinle savaşanları yer ve yurtlarından çıkarın. Allah'a şirk koşmak fitnesi, adam öldürmekten daha kötüdür. Mü’mini dininden döndürüp müşrik yapmak için onu'dini hususunda fitneye düşürmek, adam öldürmekten daha fenadır. Onlar sizinle savaşa girilmedikçe siz de müşriklerle Mescid-i Haramda savaşa başlamayın. Orada sizinle savaşa tutuşurlarsa onları öldürün. Onların bu dünyadaki cezaları öldürülmek, âhirette ise perişan olmaktır.
Bu âyet-i kerime, Mekke'den çıkarılan muhacirlere işaret etmektedir. Âyet-i kerime’de: "Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür." buyurulmaktadır. Burada ifade edilen "Fitne"den maksat. Katadc, Rebi' b. Fînes ve Dehhaka göre: Allah'a ortak koşmak" tır. Mücahide göre: "İslam dininden dönmektir. "İbn-i Zeyde göre ise "İnkârcılığa düşürmektir. "Bu izahlara göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: Mü’mini dini hakkında fitneye düşürerek onu kâfir veya müşrik yapmak, onu öldürmekten daha beterdir. Zira öldürülmesi halinde sadece geçici dünya hayatı bitmiş olur. İslamdan çıkarılması halinde ise âhiretteki ebedi hayatı hüsran olur, cehennemde ebedi olarak kalmasına vesile olur.
Âyeti kerime’de: "Mescid-i Haramın yanında onlar sizinle sav aşmadıkça siz de onlarla savaşmayın." buyurulmaktadır. Bunun mânâsı, "Ey mü’minler, müşrikler sîze mescid-i haram civarında savaş açmadıkça savaşı başlatan sizler olmayın. Ancak onlar başlatırlarsa siz de onlarla savaşın ve onları öldürün." demektir. Bu izaha göre mü’minler, mescid-i haram bölgesinde yaşayan müşriklere karşı savaş açamayacaklar ancak onlar savaş açtıklarında onlara karşılık verebileceklerdi.
Katade, Rebi' b. Enes ve İbn-i Zeyd, âyetin bu ifadesinin, İslam'ın ilk zamanlarında geçerli olup daha sonra inen şu âyetlerle neshedildiğini bu itibarla Mescid-i Haramın çevresinde bulunan müşriklere karşı onların savaş açmalarını beklemeden mü’minlerin savaş başlatabileceklerini söylemişlerdir. Bu hususta diğer âyetlerde de şöyle buyurulmaktadır: "Fitne ortadan din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Bakara sûresi, 2/İ93 "Müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onları yakalayın, çember içine alın. Her gözetlenecek yerden onları gözetleyin... Tevbe sûresi, 9/5 Mücahide göre ise izahını yapmakta olduğumuz âyet-i kerime muhkemdir, neshedilmiş değildir. Mescid-i haram çevresinde bulunan müşrikler, mü’minlere karşı savaş açmadıkça onlara karşı savaşılmaz.
Taberi, birinci görünüşn tercihe şayan olduğunu, bu âyetin bundan sonra gelen yüz doksan dördüncü âyetle ve Tevbe suresinin beşinci âyetiyle neshedildiğini söylemiştir.
192. Âyetin Tefsiri
Şâyet vaz geçerlerse şüphesiz ki Allah, çok bağışlyan ve çok merhamet edendir.
Eğer o kâfirler, sizinle savaşmayı bırakır da tevbe eder ve müslüman olurlarsa Allah onların günahlarını affeder, lütfuyla onlara merhametli davranır.
193. Âyetin Tefsiri
Fitne ortadan kalkıp din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vaz geçerlerse bilin ki düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.
Ortada şirk kalmaymcaya ve ibadet ve taatin de putlara ve tağutlara yapılmayıp yalnız Allah'a yapılmasına kadar müşriklerle savaşın. Eğer onlar sizinle savaşmaktan vaz geçer de sizin dininize girerlerse hemen onlarla savaşmayı bırakın. Zira düşmanlık, ancak Allah'a ortak koşan zalimlere karşı geçerlidir.
Âyette zikredilen "Fitne"den maksat, "Allah'a ortak koşmak"tır, inkâra düşmektir. Nitekim Katade, Mücahid, Süddi, İbn-i Zeyd ve Abdullah b. Abbas bu kelimeyi bu şekilde izah etmişlerdir.
Âyette zikredilen "Din" kelimesinden maksat, ise, Allah'ın emir ve yasaklarına itaat etmektir. Bu izahlara göre âyetin baş tarafının mânâsı şöyledir: "Ey mü’minler, yeryüzünde Allah'a ortak koşma inkâra düşme fitnesi sona erinceye kadar ve yalnız Allah'a kullak edilip deninceye kadar kâfirlerle savaşın."
Bu hususta Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmaktadır:
Ben, şehadet ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur, Muhammed Allah'ın Peygamberidir." deyinceye, namazı kılıp zekatı verinceye kadar ben onlarla savaşmakla emrolundum. Onlar bu şeyleri yaptıkları sürece kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslamın getirdiği haklar müstesnadır. Onların herbirinin hesabı Allah'a aittir. Buhari, K. el-İman, bab: 17/Müslim. K. el-İman, bab: 36, Hadis No: 22
Âyet-i kerime’nin sonunda: "Eğer vaz geçerlerse bilin ki, düşmanlık ancak zalimlere karşıdır." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat şudur: "Şâyet size karşı savaşan kâfirler, savaşmaktan vaz geçer, kinininize girer, putlara tapmaktan vaz geçer ve Allah'ın size emrettiği şeyleri kabullenip boyun eğecek olurlarsa artık onlara karşı savaşmaktan vaz geçin. Zira ancak zalimlere karşı düşmanlık yapılır. Onlar da Allah'a ortak koşanlardır.
Âyette ifade edilen "Zalime karşı düşmanlık" tan maksat, onun zulmüne dur demek ve karşı koymaktır. Yoksa zalime cezasını verdikten sonra haksızlık yapmak değildir. Buradaki "Zalim" ifadesinden maksat, Rebi' b. Enes ve İkrimeye göre dememekte direnenlerdir. Mücahide göre ise, Müslümanlara karşı savaşanlardır.
194. Âyetin Tefsiri
Mukaddes olan haram ay, mukaddes olan haram ay'a karşılıktır. Haramların ihlalinde kısas hükmü geçerlidir. Kim tecavüz ederse siz de ona size yaptığı tecavüzün aynısıyla mukabele edin. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, müttakiterle beraberdir.
Mukaddes olan haram ay, mukaddes olan haram aya karşılıktır. Yani, müşriklerin, Hudeybiye andlaşmasının yapıldığı yılda Umre yapmak için Mekkeye girmenize engel oldukları mukaddes olan Zilkade ayı, ertesi yıl Umre menasikini eda ettiğiniz Zilkade ayına karşılıktır. Haramların ihlalinde kısas hükmü geçerlidir. Müşrikler size, mukaddes olan Mekkede, haram olan aylarda ve ihramlı iken saklında bulunurlarsa siz de aynı şekilde karşılık verin. Müşriklerden kim sizinle savaşırsa siz de onlara karşı, size yaptıkları kadarıyla savaşın. Allah'ın haram kılmış olduğu şeylerde ve koyduğu hudutları aşmakta Allah'tan sakının. Allah, farzlarını yerine getirip haram kıldığı şeylerden kaçınanlarla beraberdir.
Âyet-i kelimede geçen: "Mukaddes olan haram ay mukaddes olan haram aya karşılıktır." ifadesinin, Hudeybiye yılına ve Hudeybiye andlaşmasına işaret ettiği beyan edilmektedir. Hicretin altıncı yılında yapılan Hudeybiye sulh andlaşmasından önce Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in ve mü’minlerin. Zilkade ayında Mekkeye girerek Umre yapmalarına müşrikler engel olmuşlardı. Fakat bu sulh adkışmasından sonra ertesi yıl yine Zilkade ayında Resûlüllah ve mü’minler Umrelerini yapmışlardır. Böylece bir senenin Mukaddes ayında yapılmayan umre. ertesi yılın aynı ayında yapılmıştır. İşte âyette geçen ve "Karşılıktır" diye tercüme edilen "Kısas" kelimesinden maksat budur. Allahü teâlâ bu olaya işaretle mümirilerin maneviyatını güçlendirmektedir.
Abdullah b. Abbas, Mücahid, Katade, Miksem, Süddi, Dehhak, Rebi' b. enes bu âyeti bu şekilde izah etmişlerdir.
Taberi de bu âyeti bu şekilde tefsir etmiştir. Başka müfessirler ise bu âyetin mânâsının şöyle olduğunu söylemişlerdir: "Mukaddes olan haram ay, mukaddes olan haram aya karşılıktır. Bu ayların kudsiyeli ihlal edildiği takdirde ihlal edenlere aynı şekilde mukabele edilecektir, o halde bu aylarda sizinle savaştıkları takdirde siz de onlarla savaşmaktan çekinmeyin." Ancak, bu izah şekline göre de âyet-i kerime’nin hükmünün ınensuh olduğu zikredilmiştir. Zira "Müşriklerle haram aylarda savaşılmaz." diye bir hüküm kalmamıştır. Onlarla her yerde ve her zaman savaşmak caizdir.
Abdullah b. Abbas, bu âyet-i kerime’nin Mekke'de nazil olduğunu bildirmiş ve özetle şunları söylemiştir: "Bu âyet-i kerime nâzit olduğu zaman Müslümanların sayısı az idi. Onların, müşrikleri ezecek güçleri yoktu. Bu sebeple müşrikler müsümanlara sövüyorlar, onlara çeşitli işkencelerde bulunuyorlardı, işte bu esnada âyet-i kerime nâzil oldu ve Allahü teâlâ müslümanlara, kendilerine saldırıda bulunanlara karşı aynen mukabele etmelerini veya sabredip affetmelerini emretti. Fakat Resûlüllah Medine'ye hicret edip Allah onu güçlendirince bu dönemde Allahü teâlâ müslümanlara, haksızlığa uğradıkları takdirde güçlerini kullanmalarını, ancak cahillerin birbirlerine saldırdıkları gibi birbirlerine saldırmamalarını emretti.
Mücahide göre ise bu âyet-i kerime, Resûlüllah'a , Hudeybiye sulhu şartlarına göre umre yaptıktan sonra Medine'de nazil olmuştur. Mânâsı ise: "Ey mü’minler, müşriklerden kim size karşı savaşacak olursa siz de onların sizinle savaştıklar; gibi onlarla savaşın." demektir.
Taberi diyor ki: "bu âyeti kerime’nin. Mücahidin dediği gibi Medine'de nazil olduğunu söylemek daha doğrudur. Zira bundan önce ve sonra gelen âyetlerin cihad etmeyi emrettiklerini, cihad etmenin ise hicretten sonra farz kılındığını, bu âyetin de cihadın bir şeklini bildirdiğini kabul etmek daha isabetlidir. Ancak bu âyetin de: "Bütün müşriklere karşı toplu halde savaşın." âyet-i kerimesiyle ve benzeri âyetlerle neshedildiği muhakkaktır. O âyetlerden bazıları da şunlardır:
"Kitap ehlinden, Allah'a ve âhiret gününe imarı etmeyen, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan ve hak din olun islamı din edinmeyenlerlc, boyun eğip kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın. Tevta sûresi; 9/29 Ey iman edenler, çevrenizde bulunan kâfirlerle savaşın. Sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir. Tevbe sûresi, 9/36
195. Âyetin Tefsiri
Mallarınızı Allah yolunda harcayın da kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik yapın. Şüphesiz ki Allah, iyilik yapanları sever.
Mallarınızı, Allah'ın size gönderdiği dinin yücelmesi için harcayın. Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın. Yani Allah yolunda harcamayı terketmeyin. Yoksa azabı hak ederek helak olursunuz. Farzları yerine getirmek, harcamalardan kaçınmak ve fakirlere yardım etmekle iyilik yapın. Zira Allah iyilik yapanları sever.
* Âyet-i kerime’de: "Mallarınızı Allah yolunda harcayın." buyurulmaktadır. Allah yolunda maksat, "Mü’minleri, Allah'ın düşmanlarına karşı cihad etmeye götüren yoldur.
Yine âyet-i kerime’de: "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." buyurulmaktadır. Müfessirler âyetin bu ifadesini çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.
a- Huzeyfetiü Yeman, Abdullah b. Abbas, Muhammed b. Kâ'b el-Kurezi, Mücahid, Katade, Süddi, İkrime, Hasan-ı Basri, Atâ ve Dehkaka göre burada zikredilen: "Kendinizi ellerinize tehlikeye atmayın." ifadesinden maksat, "Allah yolunda harcamayı terkederek kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." demektir. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Buradaki tehlike, kişinin Allah yolunda öldürülmesi değildir. Buradaki Tehlike, Allah yolunda mal harcamamaktır." Sizden biriniz" "Harcayacağım bir şey yok." demesin. Şâyet kendisinde bir mızrak dahi bulunuyorsa onunla Allah yolunda teçhizattansın."
b- İbn-i Zeyde göre: "kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." ifadesinden maksat, Allah yolunda infaki bırakarak düşmanın karşısına hazırlıksız, aziksız ve güçsüz çıkmaktır. Buna göre azığı ve gücü bulunmayan insan, düşmanın karşısına çıkarak kendisini tehlikeye atmamalıdır.
c- Bera b. Âzib ve Ubeyde es-Selmaniye göre ise: "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." ifadesinden maksat, günah işleyen kişinin, Allah'ın rahmetinden ümit kesmesidir. Buna göre bir insan günah işler de günahlarının affedilmez olduğu kanaatına varacak olursa işte o kimse kendisini eliyle tehlikeye atmış olur. Bu hususta bir adam Bera b. Âzib'e "Bir kişi bir tabur askere karşı hücuma geçer de savaşırsa o kimse kendisini eliyle tehlikeye atmış olur mu?" diye sormuş, Bera b. Âzib de: "Hayır olmaz. Fakat tehlike, bir gühan işlemesi sonra da bu günahından tevbe etmesi halinde tevbesinin kabul edilmeyeceğini söylemesidir." demiştir.
d- Ebû Ümrana göre ise "Kendinizi ellerinizle atmayın." ifadesinden maksat, Allah yolunda cihad etmeyi terketmektir. Zira cihad etmeyenler, düşmanın kuveetlenmesine ve kendilerine karşı saldırıya geçmesine sebep olurlar. Böylece kendi kendilerini elleriyle tehlikeye atmış olurlar. Nitekim bu hususta Nüceym kabilesinden İmranın babası Eşlem diyor ki:
"Biz, İstanbul'u kuşatmıştık. Rumlar karşımıza büyük bir orduyla çıktılar. Biz müslümanlardan da onlar kadar veya onlardan biraz daha fazla sayıda bir ordu onların karşısına çıktı. O dönemde Mısır halkının başında Ukbe b. Amir, ordunun başında da Fadele b. Ubeyd bulunuyordu. Müslümanlardan bir kişi Rum birliklerine hamle yaparak içlerine daldı. Bunu gören müslümanar: "Sübhanallah, bu adam kendisini eliyle tehlikeye atıyor." dediler. Bunun üzerine Ebû Eyyub el-Ensari ayağa kalktı ve şöyle dedi: "Ey insanlar, siz bu Âyeti bu şekilde mi yorumluyorsunuz? Şüphesiz ki bu Âyet, biz, Ensar topluluğu hakkında nazil olmuştur. Allahü teâlâ İslamı aziz kılıp onun yardımcılarını çoğaltınca, bizler, Resûlüllah'ın bulunmadığı bir yerde birbirimizle gizli olarak şöyle konuştuk: "Biz, mallarımızı kaybettik. Şüphesiz ki Allah, İslamı aziz kıldı ve onun yardımcılarını artırdı. Biz artık mallarımızın başında durup ta kaybettiklerimizi tekrar elde etmeye çalışsak acaba nasıl olur? "Bunun üzerine Allahü teâlâ, bize cevap olmak üzere Peygamberine; "Mallarınızı Allah yolunda harcayın da kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." âyetini indirdi. Böylece asıl tehlikenin, malların başından ayrılmamak, onları çoğaltmaya çalışmak ve cihadı terketmek olduğu ortaya çıktı."
Eşlem diyor ki: "Ebû Eyyub el-Ensari, Allah yolunda cihada devam etti ve orada ölerek Rum topraklarına defnedildi." Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, süre 2, bab: 19, Hadis No: 2972
Taberi diyor ki: "Bana göre "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın" ifadesinin izahında ileri sürülen görüşlerden doğru olanı: Âyet-i kerime’yi şu şekilde izah edenidir: "Siz, mallarınızı, sizin için şeriat kıldığım dininizi yüceltmek ve kuvvetlendirmek yolunda harcayın. Bu da, İnkârcılık uğrunda size karşı düşmanlık ilan etmiş olanlara karşı cihad etme yolunda harcamanızla olur. Kendinizi tehlikelere teslim etmeyin. Yularınızı, sizi tehlikeye götürecek şeylerin eline vermeyin." Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." ifadesi, "Kendinizi tehlikeye teslim etmeyin." şeklinde genel bir anlamda alındığı takdirde, gerektiği halde Allah yolunda infak etmemek, tehlikeye teslim olmak demektir. Zira bu, Allah'ın emrettiği bir farizayı yerine getirmemektir. Çünkü Allahü teâlâ, kendilerine zekat verilecek sekiz sınıfı belirtirken bu sınıflardan birinin de, Allah yolunda harcamak olduğunu beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Zekât, Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara, zekatı toplayan memurlara, kalbleri îsiama ısındırılmak istenenlere, borçlulara, Allah yolunda cihad edenlere ve yolda kalanlara verilir. Şüphesiz Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Tevbe sûresi, 9/60 Yine Allah'ın rahmetinden ümit kesen günahkâr da kendisini tehlikeye teslim etmiş olur. Zira Allahü teâlâ, rahmetinden ümit kesmeyi yasaklayarak şöyle buyurmuştur: "Ey oğullarım gidin Yusuf'u ve kardeşini iyice arayın. Allah'ın merhametinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah'ın merhametinden ancak kâfir bir kavim ümidini Yusuf sûresi, 12/87 Keza) müşriklere karşı cihad gerektiği halde onu terkeden de, üzerine farz olan bir emri terkettiğinden kendisini tehlikeye teslim etmiş olur. Âyet-i kerime bütün bu ihtimalleri kapsar mahiyette olduğuna göre onu bu ihtimallerden sadece birine yorumlamak doğru değildir. Âyeti: "Allah'ın emirlerini terkederek kendinizi onun azabına düşürmeyen." şeklinde izah etmek daha isabetli olur. Bununla beraber Allah'ın emirlerinden ilk hatıra gelen, malları Allah yolunda harcamaktır. Tehlikeye düşmekten ilk hatıra gelen de malları Allah yolunda harcamaktır.
Ebû İshaka göre âyette geçen "İyilik yapın" ifadesinden maksat, "Allah'ın size farz kıldığı şeyleri yerine getirin." demektir.
İkrimeye göre, bundan maksat,"Allah'a karşı hüsn-i zanda bulunun." demektir. İbn-i Zeyde göre ise "muhtaçlara yardım ederek iyilikte bulunun" demektir.
196. Âyetin Tefsiri
Haccı ve Umreyi Allah içirt tamamlayın. Eğer Hacdan men olunursanız, size gücünüzün yettiği bir kurban gerekir. Kurban yerine varmadan başınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta olur veya başında bir rahatsızlık bulunursa tıraş olabilir ve bunun için, oruç tutmak veya sadaka vermek veya kurban kesmek suretiyle fidye verir. Eğer emniyet içindeyseniz, Hac zamanına kadar Umre yapana, gücünün yettiği bir kurban gerekir. Kurban bulamayan kimseye, Hac sırasında üc gün, döndüğünüzden sonra da yedi gün oruç tutması gerekir. Bu tam on gündür. Bu hüküm, ailesi Mescid-i Haram çevresinde oturmayan kimse içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, cezası çok şiddetli olandır.
Allah'ın emrettiği gibi ve onun rızasını kazanmak için Haccı bütün farz ve sünnetleriyle. Umre'yi de bütün hüküm ve sünnetleriyle tamamlayın. Eğer hapis, düşman korkusu ve hastalık gibi bir sebeple engellenir de Kâbeye ulaşamazsanız, ihramdan çıkmak için, gücünüzün yettiği bir kurban kesmeniz gerekir. Bu kurban yerine varmadan başınızı tıraş etmeyin. Sizden kim, bir hastalık veya baş ağrısı yahut herhangi bir haşereden dolayı başını tıraş etme zorunda kalırsa bunun için ceza ve fidye olarak üç gün oruç tutması yahut her fakir için yarım sa' ölçüsüyle altı fakiri doyurması yahut da bir koyun kurban etmesi gerekir. Başını tıraş etme zorunda kalan bu kişi, bunlardan istediğini yapmakta serbesttir. Eğer korkudan emin olmuş veya hastalığınız geçmişse ve Umreyi yaptıktan sonra Hac gününe kadar ihramdan çıkmışsanız en az bir koyun kurban etmeniz gerekir. Bu halde kim kurban bulamazsa, üç gün Hac sırasında, yedi gün de memleketine döndüğü zaman oruç tutar. Kurban bulamadığınız takdirde tutacağınız orucun sayısı böylece on gün eder. Bu hüküm, Hareme yakın okiuklan için namazı seferi olarak değil de tam kılan kişiler için söz konusu değildir. Ailesi, Mescid-i Haram çevresinde oturmayanlar içindir. Allah'ın emirlerine itaat edip yasaklarından kaçınarak ondan korkun ve kesin olarak bilin ki, Allah'ın, yasaklarına uymayanlara karşı cezası pek şiddetlidir.
* Bu âyet-i kerime’de Hacla ilgili çeşitli hükümler zikredilmektedir. Bunları ayrı ayrı izah etmek faydalı olacaktır. Önce kısaca Hac ve Umre ile ilgili bazı açıklamalar verip sonra da âyetin bölüm bölüm izahını görelim:
HAC: Belirli zamanda, Arafatta vakfe yaparak Kâbeyi ziyaret edip diğer menasiki eda etmektir.
UMRE: Belli bir vakte bağlı olmaksızın, usulüne göre ihrama girdikten sonra Kâbeyi tavaf edip Safa ile Merve arasında sa'y etmekten ibarettir. Tavaf ve Sa'y den sonra tıraş olarak ihramdan çıkılır. Böylece Umre tamamlanmış dur.
Haccın Eda Ediliş Şekilleri
Haccı İfrat: Hacc-ı İfrat, Umresiz yapılan Hacdır. Hac ayları içinde Hacdan önce umre yapmaksızın sadece Hac menasikini eda edenler Hacc-ı İfrat yapmış olurlar. Hacc-ı ifrat yapmak üzere sadece Hac niyetiyle ihrama girenler, Hac menasiki sona ermeden ihramdan çıkamazlar. Bunların, Hac esnasında şükür kurbanı kesmeleri vacip değildir.
Hacc-ı Kıran: Hacc-ı Kıran, hac ve Umreye aynı zamanda niyetlenip ikisini bir ihramda birleştirerek yapılan hacdır. İhrama girerken Umre ve Haccın her ikisine de niyet ederek Hac ayları içinde önce Umre yapıp ihramdan çıkmadan Hac menasikini eda eden kimse Hacc-ı kıran yapmış olur. Hacc-ı kıran yapanların tıraş olup ihramdan çıkmadan şükür kurbanı kesmeleri vaciptir.
Hacc-ı Temettü: Aynı yılın Hac aylan içnde Umre ve Haccı ayrı ayrı niyet ve ihramlarla eda etmektir. Hac aylan içinde usulüne göre Umre yapıp ihramdan çıktıktan sonra Hac günlerinde yeniden ihramlanarak Hac menasikini eda eden kimseler Hacc-ı Temettü yapmış olurlar. Hacc-ı Temettü yapacak olanlar, mikatta umre için ihrama girerler. Umreyi yaptıktan sonra tıraş olup ihramdan çıkarlar. Terviye gününe kadar Mekkede ihramsız olarak beklerler. Terviye günü Hac niyetiyle Mekke'de yeniden ihrama girerek Hac menasikini eda ederler. Hacc-ı Temettü yapanların, Hacdan sonra tıraş olup ihramdan çıkmadan şükür kurbanı kesmeleri vaciptir.
Bu Hac şekillerinin hangisinin daha faziletli olduğu hususunda çeşitli görüşler vardır: Ebû Hanifeye göre, bunlardan en faziletlisi, Hacc-ı Kıran sonra Hacc-ı İfrat sonra Hacc-ı Temuttudur. Ebû Yusuf ve Muhammed'e göre ise bunların en faziletlisi, Hacc-ı Kıran sonra Hacc-ı Temettü sonra Hacc-ı İfrattır. İmam Şafnye göre ise bunların en faziletlisi, Hacc-ı ifrat sonra Hacc-ı Temettü sonra Hacc-ı Kırandır. Ancak Şafüye göre Hacc-ı ifratta da Umre yapmak lazımdır.
Âyet-i kerime’nin başında: "Haccı ve Umreyi Allah için tamamlayın."
buyurulmaktadır. Müfessirler bu ifadeyi çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.
a- Alkame, İbrahim en-Nehai, Abdullah b. Abbas, Mücahid ve Rebi' b. Enes'ten nakledilen bir Rivâyete göre, onlar âyetin bu bölümünü şöyle izah etmişlerdir: "Ey mü’minler, sizler Haccı bütün menasik ve sünnetler iyi e, Umreyi de tayin edilen şekli ve sünnetleriyle eda edin. Her ikisini de Beytullah'ı tavaf ederek tamamlayın."
b- Hazret-i Ali, Said b. Cübeyr ve Tavus ise: "Burada zikredilen "Haccı ve Umreyi tamamlayın." ifadesinden maksat kişinin Hac ye Umreden her biri için ailesinin bulunduğu evinden başlamak üzere ayrı ayrı ihrama girmesidir." demişlerdir.
c- Katade ve Kasım b. Muhammed'den nakledilen başka bir görüşe göre burada zikredilen "Haccı ve Umreyi tamamlayın" ifadesinden maksat, Umrenin tek basma, hac aylan dışında yapılması, Haccın da tek başına bütün menasikiyle yerine getirilmesi ve Hacc-ı Kıran veya Temettudan doğan kurban kesmenin gerekli olmamasıdır. Bunlara göre Hac aylarında yapılan Umre tam Umre sayılmaz. Buna Hacc-ı Temettü denir.
d- Süfyan es-Sevriden nakledilen başka bir görüşe göre burada zikredilen "Haccı ve Umreyi tamamlayın" ifadesinden maksat, Hac ve Umre yayan kimsenin, ailesinden sırf bunları yapmak üzere ayrılıp yola çıkmasıdır. Bunları yapmakla birlikte ticaret veya bir ihtiyacı gidermek gibi başka bir maksat güden insan Hac ve Umresini tam yapmış olamaz.
e- İbn-i Zeydden nakledilen diğer bir görüşe göre "Haccı ve Umreyi tamamlamak"tan maksat, bunlara başladıktan sonra bırakmadan bitirmektir.
Müfessirler, Haccın farz olduğu hakkında ittifak etmişler: "Oraya gitmeye gücü yeten herkese, Allah için Kâbeyi haccetmek farzdır. Âl-i îmran sûresi, 3/97 âyetine dayanarak Haccın farz olduğu hakkında ittifak etmişler ancak Umre'nin farz mı yoksa sünnet mi olduğu hakkında iki görüş zikretmişlerdir.
1- Bir kısım müfessirlere göre Hac gibi Umre yapmak ta farzdır. Bu görüş, Ebû Bürde, Mesruk, süddi, Şa'bi ve Hazret-i Ali'den nakledilmiştir. Onlar, görüşlerine delil olarak "Haccı ve Umreyi Allah için tamamlayın" hÂyetini zikretmişlerdir. Çünkü bunlara göre "Tamamlayın" ifadesinden maksat, '"terine getirin, ayakta tutun." demektir. Bu ifade namaz için kullanıldığında nasıl ki namazın farz olduğunu beyan ediyorsa Hac ve Umre için kullanıldığında onların her kanaatine vardıkları şu hadislerin de Umre'nin farz olduğunu gösterdiklerini söylemişlerdir.
Ebul müntefik diyor ki: "Ben, Arafatta Resulüllah'ın yanına varıp ona yaklaştım. Öyle ki benim bineğimin boynuyla onun bineğinin boynu yan yana gelmişti. Biri diğerinden daha öndeydi. Dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, sen bana, beni Allah'ın azabından kurtaracak ve beni cennete koyacak bir ameli bildir." Resûlüllah da buyurdu ki: "Allah'a kullak et hiçbir şeyi ona ortak koşma, Farz olan namazı kıl, farz olan zekâtı ver, Hac yap ve Umre yap. Bu hadis, Ahmed b. Hanbelin Müsnedinin 6. cildinin 383 ve 384. sahifelerinde zikredilmiştir. Ancak orada "Umre yap" ifadesi mevcut değili e Taberinin metninde vardır.
Ebû Rezin diyor ki:
"Dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, babam yaşlı bir ihtiyar. Hac ve Umre yapmaya, yolculukta bulunmaya gücü yetmiyor. "Resûlüllah buyurdu ki: "Bababnın yerine Hac ve Umre yap. Ebû Davud, K. el-Menasik, bab: 25, Hadis No: 1810/Tirmizi, K. el-Hacc bab: 87, Hadis No: 930 Nesâî, K. el-Hacc, bab: 2, 10/İbn-i Mace, K. el-Menasik, bab: 10, Hadis No: 2906/Ahmed b. Hanbel, Müsned. c. 4, s. 10
Ebû Kılade, Resulüllah'ın, hutbe okurken şunları söylediğini zikretmiştir: "Allah'a kulluk edin ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Zekatı verin, Hac yapın. Umre yapın, doğru olun, size de doğru davramlsın."
2- Diğer bir kısım müfessirler ise Umre'nin farz olmayıp nafile bir ibadet olduğunu "Haccı ve Umreyi Allah için tamamlayın." âyet-i kerimesinin Umrenin farziyetini ifade etmediğini söylemişlerdir. Ancak bir insanın Umre'ye başladıktan sonra onu bitirmeden bırakacak olursa onu tamamlama mecburiyetinde olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş, Abdullah b. Mes'ud İbrahim en-Nehat ve Şa'bi gibi âlimlerden Rivâyet edilmiştir. Her ne kadar Şa'biden bir önceki görüş te Rivâyet edilmişse de bu görüşte olduğunu söylemek, tercihe şayan olanıdır. Taberi de bu görüşü tercih etmiş. Umre hakkında ihtilaf edilmesine rağmen, farziyetini iddia edenlerin kesin delilleri bulunmadığını, bir kısım zayıf senetli hadislerle Umre'nin farz olduğunu söylemenin doğru olmayacağını bildirmiş, ayrıca Umre'nin bir nafile ibadet olduğunu belirten şu gibi hadislerin bulunduğunu da zikretmiştir.
Cabir b. Abdullah diyor ki:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)den, Umre hakkında "O farz mıdır?" diye soruldu. Resûlüllah da: "Hayır fakat Umre yapmanız daha efdaldir." buyurdu, Timizi, K. el-Hac, bab: 88, Hadis No: 931/Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 357
Talha b. Ubeydullah diyor ki:
"Resûlüllah buyurdu ki: "Hac cihaddır Umre ise nafile. İbn-i Mace, K. el-Menasik, bab: 44, Hadis No: 2989
Âyet-i kerime’de: "Eğer Hac'dan men olunursanız size gücünüzün yettiği bir kurban gerekir." buyurulmaktadır. Âyetin bu bölümünde geçen ve "Haccdan men olunmak" diye tercüme edilen ifadesinden neyin kastedildiğini ve Hac'dan men olunmanın, ne şekilde olduğu takdirde kurban kesmek icabettiği hakkında müfessirler iki görüş zikretmişlerdir:
1- Mücahid, Ata, Katade, Urve, İbrahim en-Nehai ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir görüşe göre burada, insanları Hac yapmaktan alıkoyan ve kurban kesmelerini gerektiren engelden maksat, aslında insan eliyle olmayan hastalık, bineğinin veya kendisinin sakatlanması, düşman korkusu vb. engellerdir. Ancak düşmanın fiilen engel olması ve herhangi bir kişinin diğerini hapsetmesi de kıyas yoluyla bu engellerden sayılmıştır. Yani bunlara göre netice itibariyle Hac yapmak isteyen insanı Hacdan alıkoyan her türlü engel bu âyette zikredilen engele dahildir. Herhangi bir engelle karşılaşıp ta Hac yapamayan kimse kurban gönderip yerinde kestirdikten sonra ihramdan çıkabilir. Bu görüşte olan âlimler demişlerdir ki: kelimesinin asıl mânâsı, insana engel olan hastalık vb. şeylerdir. Düşmanın zorla engel olmasına ise değil denir. Bununla birlikte düşmanın engel olması da, kişiyi Hacdan alıkoyması dolayısiyle sayılmıştır."
2- Yine Abdullah b. Abbas ve İmam Mâlikten nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen, Hacca engel olan ve kurban kesmeyi gerektiren engelden maksat, insan gücüyle ortaya çıkan bir engeldir. Düşmanın engel olması veya herhangibir kişinin başkasını hapsedip tutması gibi bir engelle karşılaşan Hacı adayı, gücünün yettiği bir kurbanı gönderip yerinde kestirdikten sonra ihramdan çıkar. Bu görüşte olanlara göre hastalık, yaralanma ve bir yerin kırılması gibi bedeni arızalar bu âyette zikredilen Haccın engellerinden sayılmazlar. Bunlar, görüşlerine delil olarak bu âyet-i kerime’nin, Resûlüllah'ın Hudeybiye'de Umre yapmasına engel olunması üzerine nazil olmasını delil göstermişlerdir. Zira Resûlüllah herhangi bir korku veya hastalık yahut bir âfet yüzünden değil bizzat Kureyş müşrikleri tarafından insan gücüyle engellenmiştir. Bu da âyet-i kerime’de olarak zikredilmiştir. Bu itibarla hastalık vb. şeyler sayılmaz. Bu gibi hallere maruz kalanlar ihramdan çıkmak için gereğini yapar ve ihramdan çıkarlar.
Taberi
birinci görüşü tercih etmiş ve özetle şunları söylemiştir: Âyette zikredilen engel her ne kadar düşmanın dışındaki engeller ise de düşman engeli de düşman engeli de kıyas yoluyla bu gibi engellerden sayılır. Bu itibarla Hacca gitmekte olan kimse düşman korkusu, hastalık, âfet ve bizzat düşmanın veya herhangi bir insanın engel olmasıyla karşılaşacak olursa gücünün yettiği bir kurbanı göndererek yerinde kestirir ve ihramdan çıkar.
Bu hususta mezheplerin görüşleri de şöyle özetlenmiştir:
a- Ebû Hanifeye göre, Hac yapmaya düşman engel olabileceği gibi, hastalık, acizlik, sakatlık ve yol şaşırma gibi şeyler de engel teşkil edibilir. Böyle bir engelle karşılaşan kişi, Haccını eda edemezse kurban kesip ihramdan çıkar ve gelecek Hac mevsiminde Haccını eda eder. Bu hususta Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kimin bir yeri kırılır veya sakat olur da ihramdan çıkmak zorunda kalırsa ertesi yıl ona Hac yapmak gerekir. Ebû Davud, K. el-Menasik, bab: 44, Hadis No: 1862/Tirmizi, K. el-Hac, bab: 96 Hadis No: 940
b- İmam Şafii, İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise Hac yapana, sadece düşmanın mani olması engel sayılır. Hastalık, sakatlık ve yol şaşırma gibi haller Hacca engel teşkil etmez. Bunlara maruz kalan kişi bu sebepler ortadan kalkıncaya kadar ihramlı olarak sabretmeli ve bunlar ortadan kalkınca Haccını tamamlamalıdır.
Bu görüş, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Ömer'den Rivâyet edilmektedir. Ancak bunlara göre ihrama girerken: "Herhangi bir engelle karşılaştığım takdirde ihramdan çıkacağım." diye niyet eden kişi müstesnadır. Böyle diyen bir kimse kurban kesip ihramdan çıkabilir. Ve Haccını gelecek mevsimde eda eder. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Zübeyirin kızı Dubae Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)e geldi ve : "Ey Allah'ın Resulü, ben bu sene Hac yapmak istiyorum, (fakat mazeretim var) buna dair bir şart koşayım mı?" dedi. Resûlüllah buyurdu ki: "Evet." Dubae "Ne diyeyim?" diye sordu. Resûlüllah buyurdu ki: "Lebbeyk Allahümme Lebbeyk, ey Allah'ım, nerede benim Hac yapmama bir engel yaratırsan orada ben ihramdan çıkmış olayım." tirmizi, K. el-Hac, bab: 97, Hadis No: 941/Müslim, K. el-Hac, bab: 106, Hadis No: 1208
Miifessirler, bu âyette zikredilen "Gücünüzün yettiği kurban" ifadesinden nasıl bir kurbanın kastedildiği hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir:
a- Abdullah b. Abbas, Hasan-ı Basri, Katade, Atâ, Süddi, Alkame, İbrahim en-Nehai, İmam Mâlik ve Hazret-i Aliye göre burada zikredilen Kurban'dan maksat, koyundur.
b- Abdullah b. Abbastan nakledilen ikinci bir görüşe göre burada zikredilen kurban'dan maksat, koyun, koç, keçi, teke, inek, öküz, dişi deve, erkek deve'den herhangi biridir. Bir koyun kesmekle yetini lebi Ieceği gibi büyüğünü kesmek daha evladır.
c- Hazret-i Ömer'in oğlu Abdullah, Hazret-i Âişe, Tavus, Mücahid ve Urve b. Zübeyrden; nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen kurban'dan maksat Deve ve sığırdır. Âyetteki "Kolayınıza gelen" ifadesinden maksat, "Deve ve sığırdan kolayınıza gelen" demektir. Yani, deve ve sığırdan değeri daha düşük olanları kurban edebilir." demektir.
Taberi
birinci görüşü tercih etmiş "Kolayınıza gelen bir kurban gerekir." ifadesindeki kurban'dan maksadın koyun olduğunu söylemiştir. Zira âyette "Kurban" kelimesi "Hediye" olarak ifade edilmiştir. Hediye ise aslında hediye etmek isteyen kimsenin hür türlü hediyesini kapsar. Ancak Allahü teâlâ, kurban olacak hediyelerin belli sınıf hayvanlardan olacağını beyan ettiğinden o hayvanlardan hediye sunulur. Hediye edene bu hayvanlardan en kolay gelecek olanı ise koyundur.
Âyet-i kerime’de: "Kurban yerine varmadan başınızı tıraş etmeyin."
buyurulmaktadır. Müfessirler bu âyette zikredilen "Kurbanın yerinin" neresi olduğu hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- "Hac için engel ancak düşman engelidir." diyenler, "Kurbanın yerinin düşmanın engellediği yer olduğunu söylemişlerdir. Buranın, Haram bölgesi veya Harem dışı olması farketmez. Nitekim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Umre yapmak için yola çıktığında Kureyş müşrikleri Hudeybiyede Resûlüllah'ın önüne çıkmışlar ve onun Umre yapmasına engel olmuşlardır. Resûlüllah Hudeybiye sulhunu yaptıktan sonra kurbanını orada kesmiş, tıraş olup ihramdan çıkmış, sahabilerine de aynı şeyi yapmalarını emretmiştir. Hudeybiye Harem bölgesi olmadığı halde kurbanların orada kesilmesi göstermiştir ki önemli olan kurbanların, kendilerinden faydalanılacak yerde kesilmeleridir. Orasının Harem bölgesi veya Harem dışı bir yer olması önemli değildir. Kurban, düşmanın engel olduğu yerde kesilir. Âyette zikredilen "Kurba'nın yeri"inden maksat, kesilen kurbanların etlerinin yendiği ve kendilerinden fayda sağlanan yerdir. Nitekim Resûlüllah'tan, bu görüşün doğru olduğunu gösteren şu hadis-i şerif Rivâyet edilmiştir:
Ümmü Atıyye el-Ensari diyor ki:
"Bir gün Resûlüllah Hazret-i Âişe'nin yanına girdi ve ona " (Yiyecek) bir şeyiniz var mı?" dedi. Hazret-i Âişe: "Hayır yok. aneka senin Nüseybeye gönderdiğin sadaka koyundan onun bize gönderdiği bir parça et var." dedi. Bunun üzerine Resûlüllah: "Şüphesiz ki o sadaka yerine ulaşmıştı." buyurdu. Buhari, K. ez-Zekât, bab: 62 Yani Resûlüllah "Sadaka yerine ulaştı." derken "Sadaka kendisinden faydalanacak kişiye verildi o da ondan bir miktar hediye etti." demek istemiştir. Âyet-i kerime’de de "Kurbanların yerine varması" ifadesi bu anlamdadır.
Bu görüşte olan âlimler, ihrama girmiş olan bir insanın, düşmanın engellemesi dışında herhangi bir sebepten dolayı Haccını veya Umre'sini yerine getirememesi halinde Kâbeyi tavaf etmedikçe ve Safa ile Merve arasında sa'y yapmadıkça ihramdan çıkamayacağını söylemişlerdir. Zira bunlar, hastalık, sakatlanma vb. şeyleri Hacca engel olan şeyler saymamışlar, dolayısıyle böyle olan kişilerin kurban keserek ihramdan çıkabileceklerini kabul etmemişlerdir. Bu göengellemesi sonucu kurban keserek ihramdan çıkan kişinin Hac veya umre'sini kaza etmesi gerekmez. Ancak farz olan Hac bunun dışındadır.
b- Diğer bir kısım âlimlere göre ise, herhangi bir sebeple Haccı yapamayan ihramlı kişi, bu ihramından, kurbanını harem bölgesinde kestirerek çıkabilir. Bunlara göre Hac yolunda hastalanan veya bir yeri kınlan yahut düşman tarafından engellenen insan, yanında bulunuyorsa kurbanını gönderir yoksa kurbanının değerini gönderip kurban aldırır ve harem bölgesinde kesilmesini ister. Ancak kurban kesildikten sonra ihramdan çıkabilir. Bu görüş Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas. Ata, Süddi vb. âlimlerden nakledilmiştir. Bu görüşte olan âlimler, Hudeybiye hadisesinde Resûlüllah'ın, kurbanları harem bölgesi dışında kestiğinin kesin olmadığını , Naciye b. Cündeb el-Esleminin, Resûlüllah'ın kurbanını alıp götürerek Harem bölgesinde kestiğini söylediğini bu sebeple kurbanların harem bölgesi dışında kesildiğini bildiren haberin kesinlik ifade etmediğini, nitekim Abdullah b. Mes'udun da benzer bir hadisede kurbanı harem bölgesi dışında kesmeyi kabul etmediğini söylemişlerdir.
Bu hususta Abdurrahman b. Yezid diyor ki: "Amr b. Said en-Nehai Umre için ihrama girdi. "Zatüşşükuk" denen yere varınca kendisini yılan soktu. Arkadaşları yola çıkıp insanları gözetliyorlardı. Bir de baktılar ki Abdullah b. Mes'ud geliyor. Olayı kendisine anlattılar. O da: İşınlan kişi bir kurban göndersin. Aranızda belli bir gün tesbit edin kurban kesilince o ihramdan çıksın. Ancak o kişinin, Umre'sini kaza etmesi gerekir." dedi.
Başka bir Rivâyette ise, Abdurrahman b. Yezid olayı şöyle anlatmaktadır: "Biz, umre için ihramı giyip yola çıkmıştık. İçimizde Esved b. Yezid de bulunuyordu. Biz, "Zatüşşükuk" denen yere gelip konaklayınca, içimizden bir arkadaşımızı yılan soktu. O, bundan dolayı çok sıkıntıya düştü. Ne yapacağımızı bilemez olduk. Bazı arkaduşlanmız yola çıktılar. Bir de baktık ki içlerinde Abdullah b. Mes'udun da bulunduğu bir kervan geliyor. Ona dedik ki: "Ey Ebû Abdurrahman, bizden birini yılan soktu. Şimdi onun durumu ne olacak? Abdullah b. Mes'ud dedi ki: "O, sizinle birlikte bir kurban değeri göndersin. Siz, aranızda belli bir gün tayin edin. Kurbanın kesildiği gün o ihramdan çıksın. Ancak gelecek yıl Umre'sini kaza etsin."
c- Diğer bir kısım müfessirler ise bu âyeti şu şekilde izah etmişlerdir: "Ey mü’minler, şâyet sizler. Hac için ihrama girer de bir hastalık veya düşman korkusu sebebiyle Haccınızı devam ettiremez ve Arafatta vakfeye dunnayı kaçıracak olursanız size Haccınızı yapamayışınıza karşılık kolayınıza gelen bir kurban gerekir. Ayrıca eda edemediğiniz haccı da kaza etmeniz gerekir." Bu görüşte olan âlimlere göre gerek hastalık gerekse herhangi bir sebepten dolayı Hac yapamayan insanların, sonradan Haccın menasikinî yapabilecek güce sahip olmaları halinde haclarını mutlaka yapmalım gerekir. Arafatta vakfeye dunnayı kaçılan halinde haclarını mutlaka yapmaları gerekir. Arafatta vakfeye durmayı kaçırırlarsa onun için bir kurban keserler. Fakat bununla ihramdan çıkamazlar, İhramdan çıkabilmeleri için Kâbeyi tavaf etmeleri ve Safa ile Merve arasında sa'y etmeleri şarttır. Ertesi yıl Haclarını da kaza ederler. Bu görüşte olan âlimlere göre, Umrede ihsar (Umre'nin engellenmesi) diye bir şey söz konusu değildir. Çünkü Umre her zaman yapılabilir. Umre yapan kimse bu âyet-i kerime’nin ifadesine dahil değildir. Umre yapan kimsenin böyle bir engelle karşılaştığı zaman, Umre'sinin geriye kalan menasikini yapmasıyla ihramdan çıkabilir. Bu görüşte olan âlimler, düşmanın engel olması durumunda, hastalık halinde de olduğu gibi, ihramlı kişinin, ihramından çıkabilmesi için mutlaka tavaf ve sa'y yapmasının gerekîi olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir:
a-
Bazılarına göre, artık bugün tavaf ve sa'y yapmadan önce ihramdan çıkmayı caiz kılacak bir düşman engelinin olmayacağını söylemişlerdir. Bunlar, "Herhangi bir hastalık böyle bir engel sayılamayacağı gibi artık bugünden sonra herhangi bir düşman engeli de sözkonusu olmaz." demişlerdir. Bu görüş, Abdullah b. Abbas ve Hazret-i Âişeden nakledilmiştir.
b- Diğer bir kısım müfessirler ise "Düşmanın Hacca engel olması, bugün de geçerlidir. Bugünden sonra da olabilecektir." demişlerdir. Bu görüş, Abdullah b. Ömer'den nakledilmiştir. Bu hususta, Abdullah b. Ömer'in şunları söylediği rivâyet edilmektedir: "Kim, Hac için ihrama girer de, Haccina devam etmesine düşman korkusu veya bir hastalık, yahut kendisini taşıyan binek veya benzeri bir şey engel olacak olursa o, bu engelden dolayı kendisi için gerekli olan her şeyi yapabilir. Ancak, hanımına yaklaşmak ve koku sürmek helal olmaz. O, bu engelden dolayı, Allah'ın, kendisine emrettiği oruç veya sadaka yahut kurban kesme fidyelerinden birini yerine getirir. Şâyet engellenmiş halde, Haccın bütün menasikini veya Arafatta vakfeye durmayı kaçıracak olursa artık Haccı geçmiş olur. O, haccını Umre'ye çevirir. Mekke'ye gider. Kâbeyi tavaf eder. Safa ile Merve arasında sa'y eder. Yanında kurbanı varsa Mekke'de, Mescid-i Harama yakın bir yerde onu keser. Sonra tıraş olur veya saçını kısaltır. İşte bundan sonra o kişiye, hanımına yaklaşmak, koku sürmek ve diğer şeyler helal olur. Bu kişinin, ertesi yıl Hac yapması bir de kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir.
Taberi diyor ki: "Bu âyet-i kerime’nin tefsirinde zikredilen görüşlerden daha doğru olanı, şöyle söyleyen görüştür: "Herhangi bir insan, ister Umre yapmak için isterse Hac yapmak için ihrama girecek olur da Haccını veya Umre'sini yerine getirmesine bir düşman, hastalık yahut benzeri bir şey engel olacak olursa o kimse, engellendiği yerde, kolayına gelen bir kurban keser, ihramdan çıkar ve Haccını veya Umresini imkân bulduğunda kaza eder. Kurbanın kesildiği yerin, Harem bölgesi olması şart değildir. Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Bu görüşün doğru oluşunun sebebi şu hadisenin Resûlüllah'tan tevatür yoluyla nakledilmiş olmasıdır. Resûlüllah ve sahabileri, Umre yapmak maksadıyla ihmüşrikleri tarafından engellenmişlerdir. Hem Resûlüllah hem de sahibileri kurbanlarını orada kesmişler ve Kâbeye gidip tavaf etmeden ihramlarından çıkmışlar, ertesi yıl ise tekrar ihrama girerek Umrelerini kaza etmişlerdir. Hiçbir siyer âlimi veya diğer âlimler Resûlüllah'ın ve sahabilerinin Hudeybiye hadisesinde Kâbeyi tavaf etmeden ve Safa ile Merve arasında sa'y yapmadan ihramdan çıkmadıklarını iddia etmemiştir. Amellerin en iyisi de Resûlüllah'a tabi olunarak yapılan amel olduğuna göre ihtilaf edilen bu meselede, tercihe şayan olan görüş, bizim zikrettiğimiz görüştür.
Her ne kadar bu olay, sadece Umre'nin kaza edildiğini ifade ediyorsa da, herhangi bir engelden dolayı Hac için ihrama girenin Haccım eda edememesi halinde onun da Haccım kaza etmesi gerektiği şu hadisten, anlaşılmaktadır; Haccac b. Amr el-Ensari diyor ki:
"Resûlüllah şöyle buyurdu: "Kimin bir yeri kırılır veya sakatlanacak olursa o kimse ihramdan çıkar ve ertesi yıl Haccetmek onun üzerine bir borçtur." İkrime diyor ki: "Ben, Abdullah b. Abbas ve Ebû Hureyreden bu hadisi sordum. Onlar da: "Haccac b. Amr doğru söylüyor." dediler Ebû Davud, K. el-Menasik, bab: 43, Hadis: 4862/Tirmizi, K. el-Hac, bab: 94, Hadis No: 940
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Nafile bir Hac yapmak için ihrama giren kimse, düşman engelinden dolayı ihramından çıkacak olursa ona haccım kaza etmek gerekmez. Düşman engeli dışında hastalık gibi herhangi bir şeyden dolayı ihramdan çıkacak olursa onun, Haccım kaza etmesi gerekir." diyen kimselere denir ki: "Her ikisi de ihramdan çıktığı halde birisinin, haccım kaza etmekle mükellef olduğuna, diğerinin ise Haccım kaza etmekle mükellef olmadığına hükmetmenizin sebebi nedir? Şâyet derlerse ki: "Âyet-i kerime’nin nüzul sebebi, düşmanın engel olmasıdır. Bunun için âyetin hükmü bu engelle tahsis edilmiştir." Cevaben denilir ki: "Diğer engelleri, düşman engeline kıyaslamaya mani olan nedir?" Zira her ikisinde de illet benzerliği vardır. O da Haccın eda edilmesine engel olunmasıdır."
Taberi diyor ki: "Umrede engel diye bir şey yoktur, sadece Hacda engel olabilir" diyenlere cevaben denilir ki, "Sizler, Resûlüllah’ın Umre yapma yolunda engellendiğini ve engelden dolayı ihramdan çıktığını bilmiyor musunuz? O halde umrede engel diye birşey yoktur." şeklindeki sözünüzün delili nedir. Eğer bir kimse size karşı aksini iddia eder ve diyecek olursa ki: "Aslında Hacda engel diye bir şey yoktur. Çünkü Resûlüllah’ın hayatında böyle bir şey meydana gelmemiştir. Sadece Umrede engel vardır. Zira böyle bir olay bizzat Resûlüllah’ın hayatında vuku bulmuştur." Buna cevabınız ne olacaktır?
İmam Şafii, Haccın engellenmesinden dolayı kesilmesi icabeden kurbanın, harem dışında da olsa, engelin ortaya çıktığı yerde kesilip ihramdan çıkabileceğini söylemiş Ebû Hanife ise bu kurbanın dahi ancak Harem bölgesinde ve tercihan Minada kesilmesi gerektiğini söylemiştir. Buna göre Hacdan engellenen kişi, kurbanını Minaya gönderip kestirdikten sonra ihramdan çıkabilir.
Âyet-i kerime’nin devamında: "Sizden kim hasta olur veya başında rahatsızlık bulunursa tıraş olabilir. Ve bunun için oruç tutmak veya sadaka vermek veya kurban kesmek suretiyle fidye verir." buyurulmaktadır.
Müfessirler, âyet-i kerime’nin bu bölümünün izahında çeşitli yönlerden farklı şekillerde izahlarda bulunmuşlardır. Mesela: Âyetin bu bölümünün de, Haccı engellenen kişiyle mi ilgili olduğu yoksa müstakil bir hüküm mü ifade ettiği hususunda farklı görüşler zikredilmiştir.
Bir kısım âlimler, burada zikredilen hükmün, Haccı engellenen kişiye ait olduğunu ileri sürmüşler ve şöyle demişlerdir: "Haccı engellenen kişi ihramdan çıkabilmek için bir kurban gönderip kestirmelidir. Şâyet kurban kesilmeden önce hasta olur veya başında bir rahatsızlık bulunur da tıraş olursa bu kimse, hem âyette zikredilen üç fidyeden birini verecek hem de engellenme kurbanı kesecektir. Yani: Hem başını tıraş ettiği için oruç tutacak hem de engellenme kurbanı kesecek veya hem başını tıraş ettiği için sadaka verecek hem de engellenme kurbanı kesecek yahut ta başını tıraş etme kurbanı hem de engellenme kurbanı kesecektir."
Çocuğunluğun görüşüne göre ise âytin bu bolümü müstakil bir bölümdür. Hac için ihrama giren kişi hasta olur veya başında bir rahatsızlık bulunursa tıraş olabilir. Bunun için de ya üç gün oruç tutar veya herbirine yarım sa ölçüsüyle altı fakiri doyurur yahut ta bir ceza kurbanı keser. Bu bölümün Haccın engellenmesiyle alakası yoktur.
Yine müfessirler, ihramlı iken Hac yapmaktan engellenen kişinin ihramdan çıkmak için kesmekle mükellef olduğu kurban, yerine varmadan her hangi bir hastalık veya rahatsızlıktan dolayı başını tıraş edecek olursa bu tıraş için vereceği fidyeyi tıraştan önce mi vermelidir yoksa sonra mı vermelidir? Yahut da fidyede belirtilen üç şıktan bazılarını tercih edecek olursa onu tıraştan önce yapmalıdır. Diğer bazılarını tercih edecek olursa onları tıraştan osnra yapmalıdır." şeklinde çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a-
Bazılarına göre, Hacdan engellenen kişi ihramdan çıkabilmesi için kesilecek bir kurban gönderdiği sırada henüz kurban kesilmeden bir rahatsızlıktan dolayı veya başında bulunan bir hastalıktan dolayı tıraş olmak isterse, kurban yerine varmadan, Önce tıraş olur daha sonra fidye verir ki bu da ya oruç tutmak veya sadaka vermek yahut da kurban kesmektir.
b- Diğer bir kısım âlimlere göre ise eğer bu duruma düşen biri kişi kurban kesme veya sadaka verme hususlarından birini tercih edecek olursa önce bunlardan birini yapar daha sonra tıraş olur. Şâyet, oruç tutmayı tercih edecek olursa önce tıraş olur daha sonra orucunu tutabilir. Bu görüş, Hasan-ı basri ve Alkame'den Rivâyet edilmiştir.
c-
Başka bir kısım âlimlere göre ise bu duruma düşen kişi başını tıraş etmeden önce, belirtilen fidyelerden birini yerine getirir, ondan sora tıraş olur. Bu, görüş, Abdullah b. Abbas ve Ata'dan rivâyet edilmiştir.
Taberi fidyenin, başı tıraş ettikten sonra verilmesi gerektiğini söyleyen görüşün daha doğru olduğunu söylemiştir. Taberi âyet-i kerime’nin bu bölümünün Kâ'b b. Ucre isimli sahabinin Hudeybiye sulhu esansında başında meydana geldiği görülen bitlenmeden dolayı nazil oldugnu ve Resûlüllah'ın, Kâ'b'e, başını tıraş ederek fidye vermesini emrettiğini bu fidyenin de oruç tutmak veya fakirleri doyurmak şeklinde sadaka vermek yahut kurban kesmek olduğunu beyan ettiğini söylemiştir Âyette zikredilen "hastahk"tan maksat, iyileşmesi için başın tıraş edilmesini gerektiren hastalıktır. Yine insanın vücudunda görülen ve ancak içinde güzel kokular bulunan ilaçlarla tedavi edilebilen hastalıklardır. Baştaki rahatsızlıktan maksat, ise baş ağnsı, başın yaralanması vb. şeylerdir. Keza, bit ve diğer haşeratın insanın başında bulunması da bu tür rahatsızlıklardan sayılmaktadır. Nitekim Kâ'b b. Ucre, bundan dolayı başını tıraş etmiş bu âyet te bunun üzerine nazil olmuştur. Kâ'b b. Ucrenin, bu olayı bizzat kendisinden, Abdullah b. Ma'kilden, Abdurrahman b. Ebi Leyla dan, oğlu Muhammed b. Kâ'b dan, Ebû Vâilden, Abdullah b. Amr b. el-As'dan ve diğer bir kısım ravilerden Rivâyet edilmiştir.
Bu hususta, ihramii iken hastalanan Kâ'b b. Ucre şöyle diyor:
"Beni alıp Resûlüllah'a götürdüler, Bitler yüzümden dökülüyordu. Resûlüllah* beni görünce şöyle buyurdu: "Bu kadar perişan olacağını tahmin etmezdim. Bir koyunun var mı?" "Hayır" dedim. "Öyleyse üç gün oruç tut veya herbirine yarım sa' ölçüsüyle altı fakire yiyecek ver ve başını tıraş et." buyurdu. İşte bunun üzerine bu âyet benim hakkımda nazil oldu. Fakat sizin hepiniz için geçerlidir. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre, 2, bab: 32/Müslim, K. el-Hac, bab: 80, 85 Hadis No: 1201 Bu hususta daha farklı Rivâyetler de vardır.
Müfessirler, bir zaruretten dolayı başını tıraş eden ihramlı kişinin tutacağı orucun ve vereceği sadakanın miktarı hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Ebû Mâlik, Atâ, İbrahim en-Nahai, Mücahid, Abdullah b. Ma'kıl, Süddi, Rebi' b. Enes, Said b. Cübeyr, Muhammed b. Kâ'b, Alkame ve Hazret-i Ali'den nakledilen bir görüşe göre bu hale düşen insanın tutacağı orucun miktarı üç gün, vereceği sadakanın miktarı da altı kişiyi doyuracak kadar üc sa' ölçüsü yiyecektir. Her fakire yarım sa' yiyecek verir. Kurban ise bir koyundur.
b- Hasan-ı Basri ve İkrimeden nakledilen diğer bir görüşe göre ihramlı iken başını tıraş eden kimsenin tutacağı orucun miktarı on gün, doyuracağı fakirin sayısı da on'dur. Bunlar bir hastalık veya eziyetten dolayı başını tıraş edecek olan insanın, kurban kesmeyi bırakıp oruç tutma veya fakirleri doyurma şıklarından birini tercih etmesi halinde Haccı temettü yapanın kurban kesmemesi halindeki oruç tutma durumuna benzediğini söylemişlerdir. Allahü teâlâ, Hacc-ı Temettü yapanın, keseceği bir kurbanı bulunmaması durumunda on gün oruç tutacağım beyan etmiştir. Binaenaleyh ihramlı iken başını tıraş edenin tutması icabeden oruç ta on gün olmalıdır. Fakirleri doyurmak ta oruç tutmanın alternatifi olduğuna göre, her günün karşılığında bir fakiri doyurması icabeder. Zira Allahü teâlâ Ramazan orucunu tutmaktan âciz olana her gün için bir fakiri doyurmasını emretmiştir. Burada da durum böyledir.
c- Said b. Cübeyr ve Mücahidden nakledilen başka bir görüşe göre, ihramlı iken başını tıraş etmek mecburiyetinde kalan kişinin, varsa kurban kesmesi gerekir. Kurban yoksa bir kurban değeri kadar yiyecek alır ve fakirlere sadaka olarak verir. Bu da yoksa kurbanın değeri ile alınacağı farzedilen yiyeceklerden her yarım sa' karşılığında bir gün oruç tutar. Görüldüğü gibi bunlar, başını tıraş edene gereken fidyelerden birinin verilmesinin ihtiyari olmadığını, belli bir sıralamaya uyulması gerektiğini söylemişlerdir. Ancak diğer bir çok âlimler bu fidyelerden herhangi birinin verilmesinin seçenekli olduğunu söylemişlerdir.
Mesela Mücahid, Ata, Amr b. Dinar, Abdullah b. Abbas ve İkrime: "Kur'an-ı kerimde şu veya şu şeklinde ifade edilen her şey seçeneklidir. Mükellef olan kişi onlardan birini yerine getirebilir. Kur'an-ı Kerimde "Kim bunu bulamazsa diğerini yapsın." şeklinde zikredilen her hükümde ise, sıralamayı tekibetme mecburiyeti vardır." demişlerdir.
Taberi diyor ki: "Bu hususta doğru olan görüş, Resûlüllah'tan, te'yidli bir şekilde Rivâyet edildiği tesbit edilen, Kâ'b b. Ucre olayıdır. Bundan anlaşılıyor ki ihramlı iken başında bir hastalık veya rahatsızlık meydana gelen, bu sebeple başını tıraş etmesi icabeden kimse dilerse bir koyun keser dilerse üç gün oruç tutar, dilerse altı fakirden herbirine yarım sa' ölçüsünde yiyecek tasudduk eder. Bu kişi bunlardan herhangibirin yapmakta serbesttir. Zira Allahü teâlâ, herhangi bir sıra takibetme mecburiyeti getirmemiştir.
"Tıraş olmadan önce keffaret verip sonra tıraş olmalıdır." diyenlere cevaben denilir ki: "Hacc-ı temettü yapan, önce kurban kesip sonra mı Haca Temettü yapar yoksa önce Hacc-ı Temettü yapıp sonra mı kurban keser? Keza, yemin için keffaret, yemin etmeden önce mi verilir yoksa yemin ettikten sonra mı verilir? Eğer "Önce verilir." derse, ümmetin ittifak ettiği bir konuda ihtilafa düşmüş olur. "Sonra verilir" diyecek olursa, başını tıraş edenin keffaretinin de tıraştan Sonra yerine getirileceğini kabul etmiş olur.
İhramlı iken başını tıraş edeni, Hacc-ı Temettü yapana kıyaslayarak on gün oruç tutması veya on fakiri doyurması gerektiğini söyleyenlere denir ki: "Sizler bu hususta, Resûlüllah'tan gelen sahih bir hadis-i Şerife muhalefet ediyorsunuz."
Müfessirler, ihramlı olan kimsenin bir hastalıktan veya başındaki bir rahatsızlıktan dolayı başını tıraş etmesi için kurbanı nerede keseceği, orucu nerede tutacağı, fakiri nerede doyuracağı hususunda da farklı görüşler zikretmişlerdir:
a-Hasan-ı Basri, Tavus, Ata ve Mücahide göre kurban kesme ve fakirleri doyurma, mutlaka Mekkede yapılmalıdır. Mekke'nin dışında yapılmaları halinde fidye borcu ifa edilmiş olmaz. Fakat orucu her yerde tutmak mümkündür.
b- İbrahim en-Nehai, Mücahid ve Abdullah b. Cafer'den nakledilen diğer bir görüşe göre, ihramlı iken başı tıraş etmenin fidyesi olan oruç tutma veya fakiri doyurma yahut kuban kesme hadisesi, fidye verenin dilediği yerde yapılabilir. Bunlar, görüşlerine delil olarak, Hazret-i Alinin oğlu Hazret-i Hüseyin'in ihramlı iken "Sakya" ile "Arc" denilen yerler arasında hasta olması üzerine, Hz Ali'nin, götürüp Harem bölgesi dışında onun başını tıraş etmesi ve bundan dolayı da bir deve kesmesidir. Bu deve harem bölgesi dışında kesilmiştir.
c- Ata'dan nakledilen başka bir görüşe göre başını, zaruretten dolayı tıraş edenin, varmekle yükümlü olduğu fidyelerden kurbanı seçmesi halinde onu mutlaka Mekke'de kesmesi lazımdır. Oruç tutma veya fakirleri doyurma şıklarım tercih ettiği takdirde ise bunları herhangi bir yerde yerine getirebilir.
Taberi âyet-i kerime’nin genel ifadesine bakarak, başını tıraş etmek mecburiyetinde kalan ihramlının fidyelerinden herhangibirini dilediği yerde yerine getirebileceğini söylemiştir.
Müfessirler, belli bir hastalık veya sıkıntı nedeniyle ihramlı iken başını tıraş eden kimsenin, tıraş etmesine fidye olarak kurban kesmesi halinde, kurbanının etinden yeyip yiyemiyeceği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Ata, Mücahid ve Tavus'a göre böyle bir insan fidye olarak kestiği kurbanın etinden yiyemez. Bu hususta Ata ve Mücahidin, şunu söyledikleri Rivâyet edilmektedir. "Üç çeşit kurbanın etinden, onu kurban eden kimse yiyemez: İhramlının işlediği bir suçtan dolayı kesilen kurban, ihramlı iken başın tıraş edilmesinden dolayı kesilen kurban ve adak kurbanı.
b- Abdullah b. Ömer, Hammad ve Hasan-ı Basriden nakledilen diğer bir görüşe göre ihramlı iken bir zaruretten dolayı başını tıraş eden kimse bu sebeple kestiği kurbanın etinden yiyebilir. Zira bu da, diğer kurbanlar gibi bir kurbandır.
Taberi böyle bir kurbanı kesenin sadece kesmekle emrolunmayıp aynı zamanda onu tasadduk etmekle emredildiği düşünüldüğünden, kestiği kurbandan yemesinin serbest olduğunu söylemiş ve bu kurbanın maldan verilen zekata benzediğini bildirmiştir.
Âyeti kerime’nin devamında: "Eğer emniyet içindeyseniz, Hac zamanına kadar Umreden faydalanan kimseye kolayına gelen bir kurban gerekir." buyumlmaktadır. "Eğer emniyet içindeyseniz." ifadesinden maksat, Alkame ve Urveye göre "Eğer sizler, sizi Haccınızdan ve Umrenizden alıkoyan hastalığınızdan şifa bulduysaniz." demektir. Katade ve Rebi' b. Enese göre ise: "Eğer sizler, düşman korkusundan kurtulup emniyet içinde olursanız" demektir. Taberi de: Kur'anda "Emniyet" kelimesinin kullanılması dolayısiyle bu görüşü tercih etmiştir. Çünkü emniyet, hastalıktan kurtulmada değil, korkudan kurtulmada söz konusu olur. Keza bu âyet-i kerime Resûlüllah'a ve sahabilerine, Kureyş müşrikleri tarafından engellendikleri bir zamanda inmiştir. Bu itibarla, düşman korkusundan emniyet söz konusudur.
Âyet-i kerime’nin "Hac zamanına kadar Umre'den faydalanan kimseye kolayına gelen bir kurban gerekir, bölümündeki "Umreden faydalanan" ifadesinden neyin kastedildiği hususunda müfessirler çeşitli görüşler zikretmişlerdir:
a-
Bazılarına göre burada şu husus kastedilmekledir: Kim korku veya hastalık gibi herhangi bir sebepten dolayı Haccım tamamlayamaz Mekke'ye gidip Umre yaptıktan sonra ihramdan çıkarsa, gelecek Hac zamanına kadar ihramsız olarak yaşamaktan faydalanır ve Hac zamanı gelince de Haccını yaparsa bir kurban kesmekle yükümlüdür. Abdullah b. Zübeyr bu görüştedir. İshak b. Süveyd diyor ki: "Ben, Abdullah b. Zübeyrin hutbe okurken şunları söylediğini işttim. "Ey insanlar, Hac zamanına kadar Umreden faydalanmak sizin yaptiğniz gibi değildir. Buradaki faydalanmaktan maksat, Hac için ihrama giren kimse, düşman tarafından veya bir hastalık yahut bir kırık sebebiyle ya da hapsedilme yüzünden Hac yamaktan alıkonur ve Hac günlerini geçirecek olursa o Haccını Umre'ye çevirir. Gelecek yıl Hac yapıncaya kadar ihramdan çıkıp faydalanır. Ertesi yıl Haccını yapar ve bundan dolayı bir kurban keser. İşte Hacca kadar Umre'den faydalanmak budur.
b- Diğer ballarına göre ise âyetin bu kısmının izahı şöyledir: "Hacdan engellendiğiniz zaman, gücünüzün yettiği bir kurban keserek ihramdan çıkın, güvene ulaştığınız zaman da, engellendiğiniz Hac için giymiş olduğunuz ihramdan Umre yapmaksızın çıkacak olursanız,Umre yapmayı da ertesi yıla bırakır, ertesi yıl Hac aylarında Umre yaparak Hac aylarına kadar ihramdan çıkarsanız, gücünüzün yettiği bir kurban kesmeniz gerekir. Yani, Hacdan engellenen kişi kurban keser, sonra da Umre yaparak ihramdan çıkar. Şâyet Umre yapmadan, ihramdan çıkacak olursa, hem umresini hem de Haccını kaza etmesi gerekir. Ertesi yıl, Hac aylarında Umre yapar da ihramdan çıkar ve tekrar Hac günlerinde ihrama girecek olursa kaza edilen Hac ile kaza edilen Umre arasını ihramsiz geçirmesinden dolayı onun, bir kurban kesmesi gerekir. İbrahim en-Nehai, Katade ve Hazret-i Ali'nin bu âyeti bu şekilde izah ettikleri Rivâyet edilmiştir.
c-
Diğer
bazılarına göre de, âyetin bu bölümünün izahı şöyledir: Kim hac için niyet eder sonra da Haccını Umreye çevrir ve Umreyi yapıp, gelecek yıl Hac yapıncaya kadar ihramdan çıkarsa o kimseye , gücünün yettiği bir kurban kesmesi vaciptir. Bu görüş, Suudi'den nakledilmiştir.
d- Bir diğer görüşe göre ise âyetin bu bölümünün izahı şöyledir: "Kim Hac aylarında Umre yapar, Umresini yaptıktan sonra ihramdım çıkar ve Mekke'de ihramsiz durur daha sonra da ihrama girip o senenin Haccını yapacak olursa o kimsenin bir kurban kesmesi vaciptir. Bu görüş, Mücahid Abdullah b. Ömer, Said b. el-Müseyyeb, Ata ve benzeri âlimlerden nakledilmiştir. Nâfi diyor ki: "O ve Ömer'in oğlu Abdullah, Şevval ayında birlikte yola çıkmışlar. Mekke'ye varınca da Hacca kavuşmuşlardır. Bunun üzerine Ömerin oğlu Abdullah: "Kim bizimle birlikte Şevval ayında Umre yapmak için yola çıktı sonra ila Haccını yaptıysa o, Hacc-ı Temettü yapmıştır. Onun, kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir. Kurban bulamıyorsa. Hac günlerinde üçgün oruç tutması, yedi gün de ailesine döndüğünde oruç tutması gerekir.
Taberi diyor ki: "Bu âyetin izahında tercih edilen görüş, şunu söyleyen görüştür: "Ey mü’minler, siz Hac için ihrama girdiğinizde size engel olunursa koyaymıza gelen bir kurban keser daha sonra da kendinizi güven içinde hissedince Haccınızı kaçırdığınız için ertesi yıl Umre yapıp daha sonra da Hac aylarına kadar Umre için girmiş olduğunuz ihramdan çıkacak olursanız size de kolayınıza gelen bir kurban kesmek veya on gün oruç tutmanız gerekir. Daha sonra Haccınızı kaza edersiniz. Taberi devamla diyor ki: "Her ne kadar bu âyet-i kerime, Haccı engellenmiş olmayan ve normal Hac aylarında Umre yapıp Hacdan önce Umre ihramından çıkan ve tekrar Hac için ihrama girenler hakkında da hüküm ifade ediyorsa da âyet-i kerime’nin ilk kısmında Haccın engellenmesinden bahsedildiğinden, âyetin bu bölümünü de Haccı engellenen kişi hakkında yorumlamak daha evladır.
Âyet-i kerime’de "Kurban bulamayan kimseye Hac sırasında üç gün, döndüğünüzden sonra yedi gün oruç tutması gerekir." buyurulmaktadır. Müfessirler âyet-i kerime’de zikredilen, Hac sırasında tutulacak üç günlük orucun Hac ayının hangi günlerinde tutulacağı hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a-
Bazılarına göre Arefe günü bitmesi şartıyla Hac günlerinin içinde tutulmasıdır. Bu görüş, Hazret-i Ali, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Urve b. Zübeyr, Hasan-ı Basri, Hakem, İbrahim en - Nehai, Said b. Cübeyr, Ata, Âmir eş-Şa'bi, Katade, Süddi, Rebi' b. Enes, Tavus ve Ebû Caferden Rivâyet edilmiştir. Bunlara göre Temettudan dolayı, kendisine kurban gereken kişi kesecek kurban bulamayacak olursa terviye gününden bir gün, önce, terviye günü ve Arefe günü oruç tutarak Hacda üç gün oruç tutmuş olur. Bunlara göre. Zilhiccenin birinci gününden başlayarak Arefe gününe kadar (Arefe dahil) kurban yerine oruç tutmayan kimse, artık Hac günlerini kaçırmıştır. Ertesi yıla kadar bir daha Hac günü bulamaycaktır. Çünkü Resûlüllah, kurban bayramı gününde oruç tutmayı yasaklamıştır. Bayramdan sonra devam eden ve namazların arkasından tekbir getirilen teşrik günleri de bayramın devamı mahiyetindedir. İşte bütün bu sebeplerle Arefe gününe kadarüç gün oruç tutmayan kimse, âyetin zikrettiği Hac günlerini kaçırdığı için kurban kesmek mecburiyetindedir. Başka çıkar yolu yoktur.
b- Diğer bir kısım âlimler ise. Hacda tutulacak üç günlük orucun, Mina günlerinin sona ermesiyle biteceğini söylemişler, bayramdan önce oruç tutamayanların bayramdan sonra Mina günlerinde üç gün oruç tutabileceklerini söylemişlerdir. Bu görüş te Hazret-i Âişe, Hazret-i Ali, Abdullah b. Ömer, Urve b. Zübeyr ve Ubeyd b. Umeyr'den nakledilmiştir. Bunlar, görüşlerini şöyle izah etmişlerdir: "Kendisine temettü kurbanı gereken insan, kurbanını daha önce elde etse dahi bayram gününde kesmek zorundadır. O gün kurban bulamazsa, oruç tutması gerekir. Bayram günü oruç tutmak haram olduğu için oruç tutamayan kişinin oruçlarını Mina günlerinde tutmaktan başka çaresi yoktur. Ayrıca, Mina günlerini Hac günlerinden saymamak doğru değildir. Zira o günlerde de Şeytan taşlanarak Hac menasikini yerine getirmeye devam edilmiş olur. Diğer yandan bu hususta Hazret-i Âişe ve Hazret-i Ömer'in oğlu Abdullah, demişlerdir ki:
"Teşrik günlerinde oruç tutmaya dair kimseye izin verilmemiştir. Ancak kurban kesemediği için oruç tutmakla yükümlü olan müstesnadır. Buhari, K. es-Savm, bab: 68
Müfessirler, temettü kurbanı bulamadığından dolayı oruç tutan kimsenin veya kendisine temettü kurbanı gerekli olmadığı halde Hacda oruç tutmak isteyen kimsenin orucuna ne zamandan itibaren başlayabileceği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Bir kısım müfessirlere göre, gerek temettudan dolayı oruç tutacak kimse gerekse nafile olarak oruç tutmak isteyen kimse Şevval, Zilkade ve Zilhiccenin herhangi bir gününde oruca başlayabilir. Yeter ki sona ermesi gereken günde bitirmiş olsun. Bu görüş Mücahid ve Tavus'tan nakledilmiştir.
b- Diğer bir kısım müfessirlere göre ise Hacda oruç tutacak olan kimsenin, Zilhiccenin ilk on gününde başlayıp bitirmesi gerekir. Bu görüş ise. Ata ve Ebû Cafer'den nakledilmiştir.
c- İkrime ve Ata'dan nakledilen başka bir görüşe göre, onlar, Hac'da oruç tutmakla yükümlü olan kimsenin, ihrama girmesinden önce dahi orucuna başlayabileceğini söylemişlerdir.
d- Abdullah b. Abbas ve abdullah b. Ömer'e göre ise Hacda oruç tutma mecburiyetinde olan kimsenin orucuna mutlaka ihramlı olarak başlaması gerekir.
Taberi diyor ki: : "Bu görüşlerden doğru olanı şudur: "Umr ile Hac arasında ihramdan çıktığından dolayı kurban kesmekle yükümlü olan kimsenin, keseceği bir kurban bulamaması durumunda tutacağı üç günlük orucun başlangıcı, Umrenin bitiminden sonra Hac ihramına girmekle başlar. Ve Hac ibadetlerinden sayılan Mina günlerinin bitimiyle sona erer. Ancak bayramın birinci günü hariç. Zira o günde oruç tutulması haramdır.
Âyet-i kerime’de: "Döndüğünüzden sonra da yedi gün oruç tutması gerekir." buyurulmaktadır.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: Temettü kurbanı bulamayan kimsenin, yükümlü olduğu on günlük orucundan üçünü Hacda tuttuktan sonra yedisini de Hacda devam ederek tutamaz mı? Onları mutlaka memleketinde mi tutması gerekir?" Cevaben denilir ki: "Onun üzerine farz olan on gün oruç tutmaktır, ancak bu on günün üç gününü Hacda tutmak mecburiyetindedir. Geriye kalan yedi günü dilediği yerde tutabilir. Fakat Allahü teâlâ, hasta ve yolcu olana, Ramazan ayında, oruçlarını yeyip daha sonra tutmalarına ruhsardiği gibi, temettü kurbanı bulamayana da yedi günlük orucunu Hacda tutmayıp memelketine döndükten sonra tutabileceğine ruhsat vermiştir. Böyle bir kimse dilerse orucunu yolda da tutabilir. Memleketine varması şart değildir. Nitekim Mücahid, Mensur, Ata, İbrahim en-Nehai, âyetin bu bölümünü bu şekilde izah etmişlerdir. Âyet-i kerime’de: "Bu hüküm, ailesi Mescid-i Haram çevresinde oturmayan kimse içindir." buyurulmaktadır. Yani, Umre yaptıktan sonra, ihramdan çıkıp. Hac için ihrama girme gününe kadar ihramsız duran kimsenin gücünün yettiği bir kurban kesme ile yükümlü olması hükmü, sadece mescid-i Haram çevresinde yaşamayan mü’minler için geçerlidir. Orada yaşayanlar için böyle bir hüküm yoktur. Müfessirler, "Mescid-i Haramın çevresi" ifadesinden nerelerin anlaşıldığı hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:
a-
Bazılarına göre, burada zikredilen "Mescid-i Haamın çevresi" ifadesinden maksat, Harem bölgesidir. Oranın halkından maksat da orada yaşayan insanlardır. Harem bölgesi dışıda yaşayan insanlar temattudan dolayı kurban kesmek zorundadırlar. Bu görüş, Abdullah b. Abbas, Mücahid, Yahya b. Said el-Ensari ve Katade'den nakledilmiştir.
b- Diğer bir kısım müfessirlere göre "Mescid-i Haramın çevresi" ifadesinden maksat, Harem bölgesi ve ihrama girilen inikatların içinde kalan bölgedir. Harem bölgesi halkından maksat ise, Harem bölgesinde ve inikatlar dahilinde yaşayan insanlardır. Bu görüş Mekhul, ve Ata'dan nakledilmiştir.
c- Başka bir kısım müfessirlere göre ise Mescid-i Haramın çevresi'nden maksat, Harem bölgesi ve Harem bölgesine yakın olan yerlerdir. Buralarda yaşayan insanlara temettü kurbanı gerekmez. Mesela: Arafat, Mer, Arene, Dacnan, Reci ve Nahletan, hareme yakın olan bölgelerdir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden, bize göre doğru olanı şöyle diyen görüştür: "Mescid-i Haram çevresinde yaşayanlardan maksat, Mescid-i Harama, seferi olmayacak kadar bir uzaklıkta yaşayanlardır. Zira, âyette Mescid-i Haramda hazır bulunanlar" şeklinde ifade edilmiştir. Arapçada "Hazır bulunan" ifadesi "Misafir olanın aksi" olarak kullanılmaktadır, bundan da "Misafir olanın bu hükmün dışında kaldığı" anaşılrnaktadır.
Taberi diyor ki: "Mescid-i Haramın gölgesinde yaşayanların, Umre yaptıktan sonra ihramdan çıkmaları ve tekrar Hac için ihrama girmeleri halinde temettü kurbanı kesmekle yükümlü, olmamalarının hikmeti, onların uzak mesafelerden gelen Hacılar gibi olmamalarıdır. Zira uzaktan gelen hacılar ihramdan çıkmalarına rağmen vatanlarına dönmemekte ve Harem bölgesinde ikamet etmektedirler ve tekrar orada Hac için ihrama girebilmektedirler. İşte bu imkanı kullandıklarından dolayı bir kurban kesmekle yükümlüdürler.
Bu âyet-i kerime’nin izahında Buhari Abdullah b. Abbas'tan şunu nakletmiştir. Abdullah b. Abbas'tan Hacc-i Temettü sorulmuş o da şunları söylemiştir:
Muhacirler, Ensar ve Resûlüllah'ın hanımları Veda Haccında tekbir ve tehlillef getirerek, biz de dahil olmak üzere yola çıktık. Mekke'ye gelince Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Kurbanlarına gerdanlık takanlar dışındakiler Hac niyetlerini Umreye çevirsinler." Bunun üzerine Biz Kâbeyi tavaf ettik. Safa ile Merve arasında sa'y yaptık, ihramdan çıkıp hanımlarımızın yanına geldik, elbiselerimizi giydik. Resûlüllah buyurdu ki: "Kim daha önce kurbanına gerdanlık takmış idiyse (Hacda kesmek üzere kurbanını süsleyerek yanında getirdiyes) kurban yerine varıncaya kadar ihramdan çıkmasın. Sonra Resûlüllah terviye günü akşamleyin bizlere, Hac için niyet etmemizi emretti. Biz, Haccın diğer menasikini bitirince gelip Kâbeyi tavaf ettik, Safa ile Merve arasında sa'y yaptık. Böylece Haccımız tamamlanmış oldu. Sadece Allahü teâlânin şu âyetinde kesmemizi emrettiği kurbanımız kaldı. "Eğer emniyet içindeyseniz, Hac zamanına kadar Umre yapana, gücünün yettiği bir kurban gerekir. Kurban bulamayan kimse Hac sırasında üç gün, döndüğünden sonra da yedi gün oruç tutması gerekir. Bu, tam on gündür."
. Âyet-i kerime’de beyan edilen "Döndüğünüz den sonra" ifadesindeki dönülecek yerden maksat "memleketiniz" "demektir. "Gücünüzün yettiği bir kurban" dan maksat ise "asgari bir koyun." demektir. Böylece bir yılda Hac ve Umre birlikte yapıldı. Çünkü Allahü teâlâ bunu kitabında bildirmiş, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de bizzat yapmış, Mekke halkı dışındaki insanlara da mubah kılmıştır. Bu hususta Allahü teâlâ: "Bu nüküm, ailesi Mescid-i Haram çevresinde oturmayan kimse içindir" bu vurmuştu Buhari, K. el-Hac, bab: 37
MİKAT: Mekke'ye gelen afakilerin (Mekke'de oturmayan yabancıların) ihramsız olarak geçemeyecekleri sınırları belirleyen noktalardır. Bu noktalar, Medine istikamitnde bulunan "Zulhuleyfe" veya "B'i-ri Ali", Irak tarafından bulunan "Zat-ı Irak", Mısır tarafında bulunan "Cuhfe", Taif tarafında bulunan "Karn", Yemen tarafında bulunna "Yelemlem", Cidde tarafında bulunan "Hudeybiye"dir.
HAREM: Mekke ve etrafında, bitkileri kopanlmamak ve hayvanları avlamamak üzere sınırları belirlenmiş bölgedir. Harem bölgesinin sınırları Cebrâil (aleyhisselam)'in göstermesiyle Hazret-i İbrahim tarafından belirlenmiş, bu sınırları gösteren işaretler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından da yenilenmiştir. Bu sınırlar, Cidde istikametinde bulunan Hudeybiye, Medine istikametinde bulunan Ten'im ve Taif tarafında bulunan Cirane'den geçer. İşte bu yerler içerisinde kalan kısma Harem bölgesi denir.
HILL: Harem bölgesi ile Mikat sınırları arasında kalan bölgedir.
197. Âyetin Tefsiri
Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda (Hacca başlayarak) onu kendisine farz kılarsa, artık Hacda cinsi temas, günah işleme, kavga etme yoktur. Ne iyilik yaparsanız onu Allah bilir. Azığınızı alın. Azıkların en hayırlısı takvadır. (Allah'tan korkmaktır) O halde ey akıl sahipleri benden korkun.
Haccın vakti, bilinen aylardır. Onlar da: Şevval, Zilkade, Zilhicce'nin ilk on günüdür. Kim o aylarda ihramı giyerek telbiyeye başlamak suretiyle Hacci kendisine farz kılarsa, Hacca başlayan kimse, ailesiyle cinsi temasta bulunamaz, kötü sözler söyleyemez, günahtan şiddetle kaçınır. Mücadeleye , tartışmaya giremez. Her ne zaman bir hayır ve salih amel işlerseniz Allah size onun mükâfaatını verir. Çünkü o sırlardan ve bütün gizliliklerden haberdardır. Hac yolunda ve diğer yolculuklarınızda yeteri kadar azık alın. Takva, azığı terketmekte değildir. Takva, Allah'tan korkma iledir. Bu takva ise azıkların en hayırlısıdır. Ey akıl ve idrak sahipleri benden korkun.
Âyet-i kerime’de: "Hac, bilinen aylardadır." buyurulmaktadır. Burada zikredilen "Bilinen aylar"dan maksat, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. abbas, İbrahim en-Nehai, Şa'bi, Mücahid, Hasan-ı Basri, Dehhak, Ata ve Abdullah b. Ömere göre, Şevval, Zilkade aylan ile Zilhicce ayının ilk on günüdür. Çünkü Allahü teâlâ bu âyet-i kerimesiyle insanlara Hac menasikinin eda edildiği aylan beyan etmektedir. Haccın menasiki ise Zilhiccenin onuncu gününde sona ermektedir. Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın şunları söylediği rivâyet edilmektedir. "Hac bilinen aylardadır. Bu aylar da Şevval, Zilkade aylan ile Zilhiccenin ilk on günüdür. Allahü teâlâ bu aylan Hac için tahsis etmiş diğer aylan ise Umre yapmaya ayırmıştır. Bu itibarla herhangi bir kimsenin. Hac aylan dışında Hac için ihrama girmesi caiz değildir. Buna mukabil Umre için her ayda ihrama girilebilir.
Abdullah b. Ömer, Mücahid ve Tavustan nakledilen diğerbir görüşe göre burada zikredilen Hac aylarından maksat, Şevval, zilkade aylan ile Zilhicce ayının ilk on günü değil tamamıdır. Her ne kadar Haccın menasiki Zilhicce ayının onuncu gününde bitiyorsa da Zilhicce tam olarak Hac aylarından sayılmakktadır. Zira bunlara göre Allahü teâlâ bu hÂyet-i kerime ile, Özellikle hac aylarını zikretmiş, bu ayların dışında kalan ayların Umre yapma aylan olduğunu bildirmek istemiştir. Bu sebeple zikredilen bu üç ayda Umre yapmak esksik bir umre sayılır. Bu aylar dışında yapılan Umre ise tam Umre kabul edilir. Bu itibarla insanlar için efdal olan, Umrelerini bu üç ayın dışındaki aylarda yapmalandir:
Taberi,
birinci görüşü tercih etmiş ve Haccın menasikinin., Zilhiccenin onuncu gününde bittiğini, ondan sonraki günleri hac aylarından saymanın mümkün olmadığını o söylemiştir.
Âyet-i kerime’de, "Kim, bu oylarda haccı kendisine farz kılarsa" buyuruîmamktadır. Müfessirler, hacca niyet eden kimsenin, hangi surette haccı kendisine farz kılmış olacağı hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Ömer, Atâ, Süfyan es-Sevri, Mücahid, İbrahim en-Nehaî, Tavus ve Kasım b. Muhammed'e göre Hacc'a niyet eden kimse telbiye getirmeye başlayınca Haccı kendisine farz kılmış olur.
b- Abdullah b. Abbas, İbrahim en-Nehaî, Atâ, Hasan-ı Basrî, katade ve Dehkaha göre Hacca niyet eden kimsenin Haccı kendisine farz kılması, ihramı giymesiyle olur.
Taberi diyor ki: "Hacca niyet eden kimsenin haccı kendisine farz kılması, Allahü teâlânın, hac yapan insana farz kıldığı bütün amelleri işlemeye ve Allah'ın yasakladığı bütün şeyleri terketmeye azmettiği zaman olur."
Âyet-i kerime’de geçen ve "Cinsi temas yoktur" diye tercüme edilen ifadesinden maksat,
a- Abdullah b. Abbas, Tâvüs, Ebul Âliye, abdullah b. Ömer, Atâ, Abdullah b. Zübeyr ve Mücahide göre "Hacda kişinin, eşine cinsi münasebeti çağırıştıracak sözleri söylemesidir. "Mesela kişinin hanımına, imalı bir şekilde değil de açıkça: "İhramdan çıkarsak şöyle yapacağım." şeklinde konuşması bir edep dışı konuşmadır ve bu konuşma hacda yasaktır., Yani fiilen cinsi münasebete varmasa da onu çağınştıracak konuşmalar yapmaktır ve bu yasaktır.
b-Miksem, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes'ud, Hasan-i Basri, Amr b. Dinar, Atâ, Mücahid, Katade, Said b. Cübeyr, Süddi, Rebi' b. Enes, ibrahim en-Nehaî, İkrime ve Abdullah b. Ömer'e göre âyette zikredilen kelimesinden maksat, fiilen cinsi münasebette bulunmaktadır.
Taberi diyor ki: "Refes" kelimesinin asıl mânâsı "Konuşurken edep dışı konuşmaktır" Ancak mecazi olarak cinsî münasebet için de kullanılmaktadır. Madem ki âlimler bunun hangi anlamda kullanıldığı hakkında ihtilaf etmişlerdir o halde bu kelimeyi bütün mânâlarında kullanıldığı şekliyle almak daha evladır. Zira bu kelimenin, mânâlarından herhangi birine tahsis edildiğine dair hiçbir delil yoktur.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Günah işleme yoktur" diye tercüme edilen ifadesi, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.
a-
Bazılarına göre bu âyette zikredilen kelimesinden maksat bütün günahlardır. Bu görüş, Abdullah b. Abbas, Atâ, Hasan-ı Basri, Tavus, Mücahid, Muhammed b. Kâ'b el-Kurezi, Katade, Said b. Cübeyr, İkrime, Zühri ve ibrahim en -Nehaiden nakledilmiştir.
b- Diğer bir kısım müfessirlere göre ise buradaki ifadesinden maksat, Allahü teâlânın, ihramlı kimseye yasakladığı, av hayvanını ödürme ve saçını, tırnağını kesme gibi yasaklardır. Bu görüş, Abdullah b. Ömer'den nakledilmiştir.
c- Diğer bir kısım miifessirlere göre buradaki "Füsuk"tan maksat, sövmektir. Bu görüş ise yine Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Mücahid, Süddi ve İbrahim en-Nehaiden nakledilmiştir.
d-
Başka bir kısım âlimlere göre buradaki "Füsukü ifadesinden maksat, putlara kurban kesmektir. Bu görüş te İbn-i Zeydden nakledilmiştir.
c- Başka birkısım âlimlere göre buradaki "Füsuk"tan maksat, insanları kötü lakaplarla çağırmaktır. Bu görüş te Dehhaktan nakledilmiştir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şâyân olan görüş", ihramlı iken yapılması haram olan şeylerdir", diyen görüştür. Zira âyet-i kerime’nin baş tarafında "Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda haccı kendisine farz kılarsa artık o kimseye refes ve füsuk yasaktır" buyurulmuştur. Haccı kendisine farz kılmış olan kimse ihrama girmiş olacağından buradaki "Fısk"ın da, ihramla ilgili fisk olması daha evladır. O da ihramlı iken, Allah'ın haram kıldığı şeyleri yapmaktır. Halbuki diğer bütün günahlar, sövme, hoşlanılmayan lakaplarla çağırma putlara kurban kesme vb. şeyler her zaman günahtır. Bunların, haccın ahkâmım belirten âyetin içinde zikredikliğini söylemek isabetli değildir.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Hacda kavga etmek yoktur" şeklinde tercüme edilen ifadesi de, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.
a-
Bazılarına göre buradaki "Hacda kavga etmek yoktur" ifadesinden maksat, İhramlı olan kimsenin, herhangi bir kimseyle mücadele etmemesidir. Ancak âyetin bu bölümünü bu şekilde izah eden müfessirler, hacda ihramlı iken yasaklanan mücadelenin mahiyeti hakkında aralarında farklı görüşler zikretmişlerdir:
aa-
Bazılarına göre burada, ihramlı kimseye yasaklanan tartışma, arkadaşını kızdıracak derecede bir tartışmadır. Bu görüş Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Abbas, Ata, Said b. Cübeyr. Mücahid, Amr b. Dinar, Hasan-ı Basri, Dehhak, Rebi' b. Enes. İbrahim en- Nehai, İkrime, Zühri ve Katadeden nakledilmiştir.
bb- Diğer bir kısım âimlere göre, burada ihramlı olan kimseye yasaklanan kavgadan maksat, sövme ve döğüşmedir. Bu görüş, Abdullah b. Ömer ve Katadeden nakledilmiştir.
cc- Muhammed b. Kâ'b el-Kureziye göre ise burada ihramlı olana yasaklanan kavgadan maksat, "Benim haccım senin hacemdan daha mükemmeldir." şeklinde yapılan övünmelerdir.
dd- Kasım b. Muhammed'e göre burada ihramlıya yasaklanan kavgadan maksat kişilerin haccın günleri hakkında birbirleriyle münakaşa etmeleridir.
ee-İbn-i zeyde göre ise burada, ihrama girenlere yasaklanan kavgadan maksat, hacda ziyaret edilen yerleri kimin tam olarak bilip bilmediği hususlarında yapılan münakaşalardır. Bu hususta İbn-i Zeyd diyor ki: "Hacca giden herkes belli bir yerde duruyor: "Hazret-i İbrahim burayı ziyaret etmişti." diyordu. Allahü teâlâ Resûlüllah'a, hac ibadetlerinin yapıldığı yerleri öğreterek bu ihtilafları ortadan kaldırdı.
b- Diğer bir kısım müfessirler, bu âyette zikredilen "Hacda kavga yoktur" ifadesinin, hacda ihram giyen kimselerin kavga etmemelerini belirtmediğini, bu ifadenin, haccın gün ve yerleri hakkında cahiliye döneminde olduğu gibi artık ihtilaf edilemeyceğini ve hac aylarının yerlerinin değiştirilemeyeceğini beyan ettiğim söylemişlerdir. Yani artık hac ayları ve haccın yeri belirlenmiştir. Artık bunların değiştirileceği hususunda tartışma yapılamaz." demektir Âyetin bu şekilde izah edilişi, Mücahid ve Süddiden nakledilmiştir.
Taberi de bu görüşü tercih etmiş, âyetin baş tarafında haccın, bilinen aylarda olduğunun bildirilmesinin âyetin bu bölümün bu şekilde izah etmeye daha uygun düştüğünü söylemiştir. Taberi devamla şunları söylemiştir: "Buradaki tartışmayı, arkadaşını kızdıracak şekilde bir tartışma olarak izah etmek isabetli değildir. Zira arkadaşla tartışma bâtıl bir mesele hakkındaysa bu hacda da yasaktır haccın dışında da. Şâyet haklı bir meselede tartışma oluyorsa bu hacda da caizdir hac dışında da. O halde bu âyet-i kerime’nin sadece hacda, kişinin arkadaşıyla tartışmasını yasakladığını söylemek isabetli değildir. Yine buradaki tartışmayı sövüşme anlamına almak ta doğru değildir. Zira sövüşme haccın dışında da yasaktır. O halde sadece hacda sövüşmenin yasak olduğunu söylemenin bir anlamı yoktur. Nitekim bu hususta Resûlüllah şöyle buyurmuştur: "Müslüman'a sövmek fâsıklık, onu öldürmek (kanının helal olduğuna inanmak) ise kâfirliktir. Buhari, K. el-İman, bab: 36, K. el-Edeb, bab: 44/Müslim, K. el-îman, bab: 116, H.N. 64 Yine Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde bu âyet-i kerime’de zikredilen "Hacda cinsi temas, fısk ve tartışma yoktur" şeklindeki üç yasaktan sadece ilk ikisini birlikte zikretmiş ve bu yasaklara uyanın günahlarının affedileceğini beyan etmiş ve buyurmuştur ki:
"Kim bu beyti hacceder, cinsi temasta bulunmaz ve fısk işlemezse buradan ayrılırken annesinden doğmuş gibi ayrılır. Buhari, K. el-Hac, bab: 4 K. el-Muhsar, bab: 9,10/Müslim, K. el-Hac, bab: 438, H.N. 1350
Resûlüllah'ın, bu hadis-i şerifinde, özellikle cinsi temasla fışkı zikredip tartışmayı zikretmemesi gösteriyor ki bu âyette zikredilen tartışma, kişinin arkadaşını kızdıracağı veya arkadaşına söveceği şekilde bir tartışma değil, cahiliye döneminde olduğu gibi haccın vakti hakkında ve hacda ziyaret edilecek yerlerin nereler olduğu hakkındaki tartışmalardır. Burada zikredilen tartışma diğer tartışmalardan olsaydı Resûlüllah da hadis-i şerifinde aynı cinsten sayılacak yasaklarla birlikte zikrederdi.
Taberi, bu görüşü tercih etmesi nedeniyle âyet-i kerime’yi şu şekilde okuyan kıraati tercih etmiştir. Âyet-i kerime’de "Azığınızı alın" buyurulmaktadtr. Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, İkrime, Mücahid, Katade, Rebi' b. Enes, İbrahim en-Nehai, Süfyan es-Sevri ve İbn-i Zeyd bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebinin şu hadise olduğunu zikretmişlerdir: Bu hÂyet nazil olmadan önce bir kısım insanlar hac yoluna çıkarken azık almazlardı. Onlar "Biz Allah'ın misafirleriyiz. O bizi yedirir içirir." derlerdi. Diğer bir kısım insanlar da ihrama girmeden önce yanlarında bulunan azıkları, ihrama girince atarlar ve kendilerine yeniden azık edinmeye çalışırlardı. İşte bu âyet-i kerime nazil oldu ve hacıların yanlarına azık almalarını emretti. Bu hususta Mücahid diyor ki: "Dışarıdan gelen haclar azıksız gelir, insanlardan dilenirlerdi. Allahü teâlâ onlara azık atmalarını emretti." Hasan-ı Basri diyor ki: "Yemen halkından bir kısım insanlar hacca giderken ve yolculuk yaparken azık almazlardı. Allahü teâlâ onlara, Allah yolunda azık almalarını emretti ve onlara, azıkların en hayırlısının da takva olduğunu bildirdi. Abdullah b. Abbas bu hususta şöyle diyor:
"Yemen halkı hacca giderken azık almıyor ve: "Biz, Allah'a tevekkül eden kullarız." diyorlardı. Fakat Mekke'ye geldikleri zaman da. insanlardan dileniyorlardı. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyeti indirdi. Buhari, K. el-Hac, bab: 6/Ebû Davud, K. el-Menasik, bab: 4, Hadis No: 1730
Hac yolunda alınan azıkların neler olabieceği hakkında müfessirler şunları söylemişlerdir: Said b. Cübeyre göre hac yolunda alınan azık, kek, zeytin yağı, kavurulmuş ve kavurulmamış un'dur. Şa'biye göre hurma va kavurulmuş un, Süfyan es-Sevriye göre, kek ve kavurulmuş un, İkrimeye göre, kavurulmuş ve kavurulmamış un, Salime göre ise, ekmek, et ve hurmadır.
198. Âyetin Tefsiri
Rabbinizin lütfundan rızık aranızda bir günah yoktur. Arafattan sel gibi akıp inerken, Meş'arîl Haramda Allah'ı zikredin. Daha önce sapıklardan olduğunuz halde, size doğru yolu gösterdiği gibi onu anın.
Ey mü’minler, hac mevsiminde ticaret yaparak Allah'ın vermiş olduğu rızkı aramanızda bir zorluk ve günah yoktur. Araf attan akın akın dönerken, Müzdelifede bulunan Meş'aril Haramda Allah'a dua edin ve namazı kılın. Sizi cehennem ateşinden kurtardığı ve hidâyete eriştirdiği için Allah'ı överek ve nimetlerine karşı şükrederek anın. Zira siz bundan evvel şirk ve şaşkınlık içindeydiniz. Doğru yolu görmeye gözleriniz kör idi.
* Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Ukaz, Mecenne ve Zül Mecaz" denen yerler, cahiliye döneminde panayır kurulan yerlerdi. Bu sebeple Müslümanlar Hac mevsiminde buralarda ticaret yapmaktan kaçınıyor ve bunu günah sayıyorlardı. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu ve Allahü teâlâ: "Rabbinizin lutfundan rızık aramanızda bir günah yoktur. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 2, hab: 34 buyurdu.
Abdullah b. Ömer, Mücahid. Büreyde, Ata, Katade, Abdullah b. Zübeyr, Süddi, İbrahim en-Nehai ve Rebi' b. Enes de bu âyette zikredilen "Rabbinizin lütfundan rızık aramanızda bir günah yoktur." ifadesinden maksadın "Hac yaparken ticeret yapmanızda bir mahzur yoktur" demek olduğunu söylemişlerdir.
Ebû Ümame et-Teymi diyor ki: "Ben, Abdullah b. Ömere dedim ki: "Biz, kiralama yapan bir kavimiz, bizim haccimiz yerine geliyor mu?" O da dediki: "Siz, Kâbeyi tavaf etmiyor musunuz? Bilinen yerleri dolaşmıyor musunuz? Şeytanı taşlamıyor musunuz? ve başınızı tıraş etmiyor musunuz? " Biz de dedik ki "Evet yapıyoruz." Bunun üzerine Abdullah dedi ki: "Bir adam gelip Resûlüllah'a senin bana sorduğun soruyu sordu. Resûlüllah ne söyleyeceğini bilemez oldu. İşte o sırada Cebrâil (aleyhisselam) Resûlüllah'a: "Rabbinizin lütfundan rızık aramanızda bir günah yoktur." âyetini indirdi. Resûlüllah da onlara "Sizler ilacılarsınız," buyurdu. Bkz. Ebû Davud, K. el-Menasik, bab: 7, Hadis No: 1733
Âyet-i kerime’de "Arfattan sel gibi akıp inerken.." buyurulmaktadır. Burada ifade edilen "Akıp inerken" den maksat, Arafattan geri dönmektir. Âyette zikredilen "Arafat" kelimesinin lügat mânâsı "Bilinenler" demektir. Arafata bu ismin niçin verildiği hususunda müfessirler şunları söylemişlerdir: Hazret-i îbrahime Arafatın nasıl bir yer olduğu, sıfatlarıyla beraber bildirilmişti. Hazret-i İbrahim orayı görünce tanımış ve "Ben burayı tanıdım" demiş bu sebeple de oraya "Arafat" denilmiştir. Bu hususta Süddi şunian söylemiştir: Allahü teâlânın emri üzerine Hazret-i İbrahim, insanları hacca çağırmıştır. İnsanlar "Lebbeyk" diyerek ona gelmişlerdir. Bunun üzerine Allahü teâlâ İbrahime, Arafatın sıfatlarını bildirerek oraya çıkmasını emretmiştir. İbrahim gidip Akabedeki "Şecere" denen yere varınca karşısına şeytan dikilmiş ve onu geri çevrimek istemiştir. Bunun üzerine İbrahim, Şeytana yedi çakıl taşı atmış attığı her taşla birlikte de tekbir getirmiştir. Şeytan oradan kaçıp ikinci cemrede yine İbrahim'in önüne çıkmış, ona engel olmak istemiş İbrahim yine tekbir getirerek ona taşlar atmıştır. Şeytan bu kez üçüncü Cemreye varmış, orada da İbrahim'e engel olmak istemiş, İbrahim orada da tekbir getirerek Şeytanı taşlamıştır. Şeytan, İbrahim'in kendisini dinlemeyeceğini anlayınca ortadan kaybolmuş fakat İbrahimin nereye gideceğini bilememiştir. İbrahim yoluna devam ederek, "Zülmecaz" denen yere varmış, oranın tanımadığı bir yer olduğunu görünce yoluna devam etmiştir. Bu sebeple oraya, "Geçilip gidilen yer" anlamına gelen "Zülmecaz" adı verilmiştir. İbrahim yoluna devam ederek nihÂyet Arafata varmış, orayı görünce de, daha önce belirtilen sıfatlarından dolayı orayı tanımış ve "İşte burası, tanıdım" demiştir. Bu sebeple Arafata "Tanınan yer" anlamına gelen bu isim verilmiştir. İbrahim akşama kadar orada durmuş, akşam olunca da iki namazın birleştirildiği "Müzdelife"ye gelmiş ve orada vakfe yapmıştır. Müzdelife, "kendisine yaklaşılan yer" veya "İki namazın birbirine yaklaştınldığı yer," demektir. Hazret-i Aliden de, daha kısa bir şekilde süddininkine benzer bir izah nakledilmiştir.
Abdullah b. Abbas'a göre ise, Arafat'a bu ismin verilmesi, Cebrâilin Hazret-i İbrahime gösterdiği her yere karşı İbrahim'in "Tamam ben burayı tanıdım" demeşindendir.
Âyet-i kerime’de "Meş'aril Haramda Allah'ı zikredin." buyurulmaktadır. Burada ifade edilen "Allah'ı zikir" den maksat, namaz kılmak ve Allah'a dua etmektir.
Âyette zikredilen "Mçş'aril Haram"dan maksat, Müzdelifenin iki dağı arasında bulunan bir tepeciktir Arafat yolu üzerinde bulunan iki boğazın bitiminden itibaren başlar ve "Muhassır" denen yere kadar devam eder. Arafat yolu üzerindeki iki boğaz, Meş'arii Harama dahil değildir.
Taberi diyor ki: "Meş'aril Haramın sınırları bu zikredilen yerler olmasına rağmen ben, hacıların Kuzeh dağı ve çevresinde vakfeye durmalarını tercih ederim. Zira Hazret-i Ali şöyle buyurmuştur:
"Resûlüllah müzdelifede sabahlayınca Kuzeh tepesinin üzerinde vakfeye durdu ve Buyurdu ki: "Burası Kuzehtir ve burası vakfe yeridir. Müzdelifenin her tarafı da vakfe yeridir. Ebû Davud, K. el-Menasik. bab: 65, Hadis Nn: 1935
199. Âyetin Tefsiri
Sonra insanların akın akın döndüğü yerden siz de akın edip dönün ve Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Ey Kureyş topluluğu, diğer insanların yaptığı gibi siz de Arafattan akın edip dönün ve günahlarınız için Allah’tan af dileyin. Çünkü o sizi bağışlayan ve size acıyandır.
* Müfessirler bu âyette zikredilen "Akın edip dönme" emrinin kimlere verildiği ve bu emre muhatap olanların, kendilerine uymaları istenen insanlardan kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
Urve b. Zübeyr, Abdullah b. Abbas, Ata, Mücahid, Katade, Süddi, Rebi' b. Enes, Hazret-i Âişe ve İbn-i Ebi Neciyh'e göre burada, diğer insanlar gibi akıp gitmeleri emredilenler Kureyşlilerdir. Diğer insanlar ise Kureyşlilerin dışındaki insanlardır. Zira Kureyşliler Mekkede yaşamaları hasebiyle kendilerinin Beytullahın sakinleri olduklarını, bu sebeple diğer insanlardan daha üstün olduklarını sanıyorlar ve bu üstünlüklerini belirtmek için de hac yaparken Harem bölgesinin dışına çıkmıyorlardi. Bu yüzden Arafata vanp orada vakfeye durmuyorlardı. Allahü teâlâ onları uyardı. Kendilerinin de diğer insanlar gibi Haccin menasikini yapmalarını emretti. Bu hususta Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) diyor ki:
"Kureyşliler ve onların dinine tabi olanlar Hac sırasında Arafata çıkmayıp Müzdelifede kalıyorlar ve kendilerine "Muhafazakârlar" mânâsına gelen "Ahmes" ismini veriyorlardı. Halbuki diğer Araplar Arafata gidip orada vakfe yapıyorlardı. İslam dini gelince Allahü teâlâ, Peygamberine, Arafata gitmesini, orada vakfe yapmasını sonra da oradan akıp gelmesini emretti. İşte bu âyet-i kerime bu hususa işaret ediyor. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre, 2, bab: 35
Dehhaktan nakledilen bir Rivâyete göre ise burada kendilerine akıp dönmeleri emredilenlerden maksat, Müslümanlardır. Kendilerine uymalan emredilen insanlardan maksat ise, Hazret-i İbrahimdir. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ey Müslümanlar, siz de İbrahim gibi akın edip dönün...."
Taberi, müfessirterin ittifak ettikleri bir görüş olarak
birinci görüşü tercih etmiş ve âyeti ona göre izah etmiştir. Eğer böyle bir ittifak olmasaydı Dehhaktan nakledilen Rivâyetin daha evla olduğunu söylemiş olacağını zikretmiştir.
Taberi diyor ki: "Sonra insanların akın akın döndüğü yerden siz de akın edip dönün." ifadesi iki şekilde tefsir edilebilir. Bunlardan biri, yukarıda zikredilen, Dehhakm görüşüne uygun olan tefsirdir. O da şöyledir: "Ey Mü’minler, benim dostum İbrahimin, Meş'aril Haramdan ayrılıp Mina'ya doğru gittiği gibi siz de Meş'aril Haramdan dönüp Minaya doğru gidin. Benden günahlarınız için af dileyin. Çünkü ben, günahları çok affeden ve size çok merhametli olanım."
Taberi diyor ki: "Resûlüllahtan, Abdullah b. Mirdas ve Abdullah b. Ömer tarafından nakledilen şu iki hadis, âyet-i kerime’yi bu şekilde tefsir etmenin daha uygun olduğunu göstermektedir.
Abbas b. Mirdas es-Selemi diyor ki:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafatta durduğu akşam, ümmeti için Allahü teâlâdan mağfiret diledi. Allahü teâlâ ona: "Bunları affettim, zalim olan hariç. Çünkü ben mazlumun hakkını ondan mutlaka alacağım." diye cevap verdi. Resûlüllah "Ey rabbim, eğer dilersen mazluma hakkını cenneten verir ve zalimi de affedersin." dedi. Allahü teâlâ, akşamleyin Resûlüllah’ın bu talebine cevap vermemişti. Resûlüllah Müzdelifede sabahlayınca bu duasını tekrarladı. Bu defa ona istediği verildi. Orada Resûlüllah güldü veya gülümsedi. Bunun üzerine Ebubekir ve Ömer: "Babam ve anam sana feda olsun, Bu an, senin gülmediğin bir andır. Seni güldüren nedir? Allah seni güldürsün." dediler. Resûlüllah da buyurdu ki: "Allah'ın düşmanı İblis, Aziz ve Celil olan Allah'ın, benim duamı kabul edip ümmetimi affettiğini öğrenince toprakları alıp başına saçmaya başladı." Vah başıma gelenlere, keşke ölseydim de bunu duymasaydım." Şeklînde bağırmaya başladı. İşte beni güldüren, ondan gördüğüm bu feryattir. İbn-i Mace, K. el-Menasik, bab: 56, Hadis No: 3013
Abdullah b. Ömer diyor ki: "Resûlüllah, Arafe günü, geceleyin bize bir hutbe okudu ve buyurdu ki: "Ey insanlar, Allah sizlere bulunduğunuz bu yerde lütufda bulundu. İyilikte bulunanlarınızın iyiliğini kabul etti ve ona istediğini verdi. Kötülükte bulunanlarınızı da bağışladı. Ancak aranızdaki haklar müstesna. Haydi Allah'ın ismiyle dönüp gidin." Abdullah b. Ömer diyor ki: Namazların cem edildiği günün sabahı olunca Resûlüllah şöyle buyurdu: "Ey insanlar, Allah size bulunduğunuz bu yerde de lütufta bulundu. İyilikte bulunanlarınızın iyiliğini kabul etti. Kötülükte bulunanlarınızı iyilikte bulunmalarına bağışladı. Aranızdaki hakların karşılığını da kendi katından verdi. Allah'ın ismiyle dönüp gidin." Bunun üzerine sahabiler "Ey Allah'ın Resulü, sen bizi dün üzüntülü ve hazin bir şekilde döndürüp götürdün. Bugün ise bizi sevinçli ve mesrur bir şekilde döndürüp götürüyorsun." Resûlüllah da buyurdu ki: "Ben dün rabbimden bir şey dilemiştim o, onu bana lütfetmemişti. Ben ondan, birbiriniz üzerinde olan haklarınızı affetmesini istemiştim. O bunu kabul etmemişti. Bugün ise Cebrâil geldi ve dedi ki: "Rabbin sana selam söylüyor ve diyor ki: "İnsanların birbirleri üzerinde olan haklarının karşılıklarını ben kendi katımdan garanti ettim. Bkz. İbn-i Mace, K. el-Menasik, bab: 61, Hadis No: 3024
Taberi diyor ki: "Âyetin diğer bir izah şekli ise şöyledir: "Sonra sizler, Arafattan dönüp Meş'aril Harama akıp giderken Allah’ı, Meş'aril Haramda zikredin."
200. Âyetin Tefsiri
Hac ibadetlerinizi bitirince, atalarınızı andığınız gibi veya daha fazlasıyla Allah’ı zikredin. İnsanlardan bir kısmı: "Rabbimiz, (nimetlerini) bize dünyada ver." der. Bunların, âhirette hiçbir nasibi yoktur.
Hac ibadetlerinizi bitirip kurbanınızı kestikten sonra, rabbinizi övgü, şükür ve tekbirlerle anın. Evladın ana babaya yalvardığı, küçük çocuğun anne ve babasından bir şey istediği gibi yalvarın. Hatta ondan daha şiddetli bir istekle, dünya ve âhiret hayın için onu anın. İnsanlardan bir kısmı, rablerinden sadece bu dünya malını isterler. Onlara Allah'ın sevabından bir pay, cennetlerinden de nasip yoktur. Çünkü onların amelleri sadece bu dünya ve onun ziynetleri içindir.
Âyet-i kerime’de: "Hac ibadetlerinizi bitirince" buyurulmaktadır. Hac ibadetlerinin bitirilmesi, kurbanın kesilmesiyle olur.
Âyet-i kerime’de: "Atalarınızı andığınız gibi veya daha fazlasıyla Allah’ı zikredin." buyuruluyor. Müfessirler bu ifade ile neyin kastedildiği hususunda çeşitli izahlarda bulunmuşlardır.
a- Enes b. Mâlik, Mücahid, Ebû Vâil, Ebubekir b. Ayyaş, Katade, Said b. Cübeyr ve İkrimeye göre âyetin bu ifadesinden maksat şudur: Bir kısım insanlar cahiliye döneminde Hac ibadetini bitirdikten sonra bir araya toplanır, atalarının yaptıklarını sayarak övünürlerdi. Mesela: "Benim babam yemek yedirendi." veya "Benim babam falan kimselerin kâküllerini kesmiştir. (Yani onları mağlup etmiştir) gibi sözler söyleyip övünürlerdi. İslam gelince Allahü teâlâ bu gibi insanlara emretti ki, İslamdan önce atalarınızı andığınız kadar veya daha fazlasıyla artık bu günden sonra Allah’ı zikredin, Onu ululayın başkalarıyla iftihar etmeyi bırakın."
b- Ata, Dehhak, Rebi' b. Enes ve Abdullah b. Abbas'a göre ise âyet-i kerime’nin bu bölümünün izahı şöyledir: "Ey mü'minler, hac ibadetlerinizi bitirdikten sonra, çocukların babalarından birşeyler istemeleri gibi veya daha fazla bir istekle rabbinizden niyazda bulunun ve yalvann."
c- Süddi ise bu âyet-i kerime’nin izahını şöyle yapmıştır: "Sizler, haclarınızı bitirdikten sonra, atalarınızi vasıta yaparak ve onlara verilenleri zikrederek bir şey isteme yerine Allah'tan, doğrudan doğruya talepte bulunun. Dualarınızda "Ey Allah’ım, benim babam, çanağı büyük, kubbesi yüksek, malı çok bir kimse idi. Sen, bana da ona verdiğin gibi mal ver." şeklinde dua etmeyin.
Taberi diyor ki: "Bana göre burada tercihe şayan olan görüş şudur: "Hac bitiminden sonra Allahü teâlâyı ululayın. Yani teşrik günlerinde tekbir getirin. Siz bu tekbirlerinizi getirirken, çocukların, babalarından bir şey istemeleri gibi veya daha fazlasıyla Allah'a yalvann ve affınızı dileyin."
Âyeti kerime’de: "İnsanların bir kısmı "Rabbimiz (nimetlerini) bize dünyada ver." derler." buyurulmaktadır. Ebû Vâil, Ebubekir b. Ayyaş, Enes b. Mâlik, Mücahid, Süddi, Katade ve İbn-i Zeyd bu âyeti izah ederken şöyle demişlerdir: "Bir kısım insanlar vardır ki sadece dünya nimetlerini isterler. Allah’a dua ederken şöyle derler: "Ey Allah’ım sen bize mal ve mülk ver. Sen bize yağmur yağdır. Sen, düşmana karşı bize zafer ver." Bunlar, âhiretle ilgili herhangi bir istekte bulunmazlar. İşte bu gibi insanların âhirette herhangi bir payları yoktur.
201. Âyetin Tefsiri
Onlardan bir kısmı da: "Rabbimiz bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi, cehennem ateşinden koru." der.
Onlardan bir grup ta, rablerinden hem dünya hem de âhiret hayrını isterler ve: "Bizi cehennem azabından koru." derler.
Dünya iyiliği, vücut sağlığı, geçim bolluğu, ilim ve ibadet gibi şeylerdir. Âhiret iyiliği ise, cennet ve onun nimetleridir. Çünkü kim ona utaşamazsa bütün iyiliklerden mahrum olmuş demektir.
Katade'ye göre dünyadaki iyilikten maksat, dünyada afiyet üzere olmak, âhiretteki iyilikten maksat ise âhirette afiyet üzere olmaktır. Bu hususta Enes b. Mâlikin şunu Rivâyet ettiği nakledilmektedir. Enes b. mâlik diyor ki:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanlardan, küçüttip civciv kadar kalmış bir hastayı ziyaret etti ve ona: "Sen, Allah’a bir şeyler dua ediyor veya ondan bir şey diliyor muydun?" dedi. Adam: "Evet, diliyordum ve diyordum ki: "Ey Allah’ım, âhirette beni ne ile cezalandıracaksan dünyadayken onu bana hemen ver." Resûlüllah bunun üzerine şöyle buyurdu: Sübhanallah, senin buna gücün yetmez." Ey Allah’ım sen bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve sen bizi, cehennem azabından koru." deseydin ya." Sonra Resûlüllah bu adam için dua etti. Allah da ona şifa nasbetti. Müslim, K. ez-Zikr, bab: 23, Hadis No: 2688 Enes b. Mâlik diyor ki:
"Resûlüllah: "Ey Rabbimiz olan Allah’ım, bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru," diye dua ederdi. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 2, bab: 36
Hasan-ı Basri ve Süfyan es-Sevriye göre ise "Dünyadaki iyilikten maksat, ilim ve ibadettir. Âhiretteki iyilikten maksat ise, cennettir.
Süddi ve İbn-i Zeyde göre de dünyadaki iyilikten maksat mal'dır. Âhiretteki iyilikten maksat da cennettir.
Taberi diyor ki: "Bana göre doğru olan görüş şudur: "Allah'ın dünyada vereceği iyilik hem vücut afiyetini, hem rızkı, hem ilmi hem de ibadeti içine alan bir iyiliktir. Âhiretteki iyilikten maksat ise, şüphesiz ki cennettir. Zira cennetten mahrum olanın âhirette başka herhangi bir nimete erişmesi mümkün değildir."
202. Âyetin Tefsiri
İşte onların, kazandıklarından payları vardır. Allah, hesabı sür'atli olandır.
İşte onların yaptıkları hac ibadeti ve kestikleri kurban gibi amellerinde, kendileri için büyük bir pay ve bol sevap vardır. Dünya geçimliğinde basit bir değeri uman, peşin lezzeti tercih eden ve bunlar için yaptıkları yolculukta çeşitli zorluklara katlanan insanlar için ise böyle bir pay yoktur. Allah, hesabı sür'atli olandır. Kullarına, yaptıkları amellerin karşılığını en kısa zamanda verendir.
Âyet-i kerime’de: "Allah, hesabı sür'atli olandır." buyurulmaktadır. Bundan maksat: "Allah, yalnızca dünyayı isteyenin de, hem dünyayı hem de âhiret nimetini isteyenin de amellerini kuşatmıştır, zaptettirmiştir. Her iki fırkanın da layık oldukları ceza ve mükâfaatı çok sür'atli verir." demektir.
203. Âyetin Tefsiri
Allah’ı sayılı günlerde zikredin. Kim iki gün içinde accic edip dönerse ona bir günah yoktur. Kim de geri kalırsa ona da bir günah yoktur. Bu, Allah’tan korkan içindir. O halde Allah’tan korkun ve bilin ki onun huzurunda toplanacaksınız.
Allah’ı, Hac sırasında Minada bulunduğunuz günlerde anın. Hac yapan kimse isterse acele edip Minadan iki gün içinde aynisin isterse iki gün içinde dönmeyip üçüncü güne kalsın farketmez. Çünkü onun günahları affedilmiştir. O, haccını eda ederken Allah’tan korksun ve onun emirlerine karşı gelmekten sakınsın. O halde emirlerine uyup yasaklarından kaçınarak Allah’tan korkun ve bilin ki Allah, mutlaka amellerinizin karşılığını verecektir. İyilikte bulunana mükâfaatını, kötülükte bulunana da cezasını verecektir.
* Âyet-i kerime’de zikredilen "Sayılı günler"den maksat, Şeytanı taşlama günleridir. Bu günlere "Teşrik günleri" denir. Allahü teâlâ kullarına, bu günlerde kıldıkları namazların arkasından tekbir getirmelerini ve bu günlerde Şeytana attıkları her taşla birlikte tekbir getirmelerini emretmiştir. Burada zikredilen "Sayılı günler"den maksadın teşrik günleri olduğu, Abdullah b. Abbas, Ata, Mücahid, İbrahim en-Nehai, Hasan-ı Basri, İsmail b. Ebi Halid, Katade, Süddi, Rebi' b. Enes, Mâlik ve İbn-i Zeyd tarafından nakledilmiştir. Ayrıca Resûlüllah’ın, teşrik günlerinde Allah'ın zikredileceğini bildirmesi de bu âyette zikredilen "Sayılı günler"den maksadın, teşrik günleri olduğunu ortaya koymaktadır. Bu hususta Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:
"Teşrik (tekbir) günleri, yeme, içme ve Allah’ı zikretme günleridir. Müslim, K. es-Siyam, bab: 144, Hadis No: 1141/Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 75, 76
Âyet-i kerime’de zikredilen "İki gün"den maksat ise, Hac sırasında Minada geçirilen ve Şeytanın taşlandığı günlerdir. Peygamber efendimiz bu hususta da şöyle buyurmaktadır:
"Hac Arafattır, Hac Arafattır, Hac Arafattır. Mina günleri üç gündür. Kim iki gün içinde acele edip dönerse ona bir günah yoktur. Kim de geri kalırsa ona da bir günah yoktur. Kim bayram günü sabahı fecirden evvel Arafata kavuşacak olursa Hacca kavuşmuş olur. Tirmizi, K. Tefsir el-Kur"an, Sûre, 2, bab: 22, Hadis No: 2975
Âyet-i kerime’de: "Kim iki gün içinde acele edip dönerse ona bir günah yoktur. Kim de geri kalırsa ona da bir günah yoktur. Bu, Allah’tan korkan içindir." buyurulmaktadır. Müfessirler bu âyet-i kerime’nin bu bölümünü şu şekillerde izah etmişlerdir:
a- Ata, İkrime, Mücahid, Süddi, Katade, İbrahim en-Nehai, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbastan nakledilen bir görüşe göre, onlar âyetin bu bölümünü şu şekilde izah etmişlerdir: "Kim, teşrik günlerinin ilk iki gününde acele eder ve oradan ayrılacak olursa, ayrılmasından ve acele etmesinden dolayı ona bir günah yoktur. Kim de teşrik günlerinin ikinci gününde acele etmeyip üçüncü güne kalır ondan sonra oradan ayrılacak olursa, onun için de geç kalmasından dolayı bir günah yoktur.
b- Abdullah b. Mes'ud, İbrahim en-Nehai, Abdullah b. Ömer, Mücahid, Abdullah b. Abbas, Âmir eş-Şa'bî ve Hazret-i Aliden nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin bu bölümünün izaht şöyledir: Kim iki günde acele edecek olursa onun da günahları affedilmiştir, kim de iki günden fazla kalırsa onun günahları da affedil mistir. Zira hacemdan dolayı onun günahları bağışlanmıştır. İki günde acele 'edip etmemesi onun bağışlanmış olmasını etkilemez.
c- Mücahidden nakledilen başka bir görüşe göre bu âyetin izahı şöyledir: O kimsenin, iki gün içinde acele etmesi halinde de, iki günden geç kalması halinde de hac yaptığı yıl ile gelecek yıl arasındaki günahları affedil mistir.
d- Ebul Âliye, İbrahim en-Nehai, Süddi, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mes'uddan nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin bu bölümünün izahı şöyledir;: Kim bu iki gün içerisinde acele edecek olursa geriye kalan ömrü boyunca, Allah’tan korkması şartıyla artık onun üzerinde bir günah kalmamıştır.
e- Muhammed b. Salih ve Abdullah b. Abbastan nakledilen başka bir görüşe göre bu âyetin izahı şöyledir: Kim, teşrik günlerinin ilk iki gününde acele eder oradan ayrılacak olursa, av avlanmaktan kaçınması şartıyla acele edip oradan ayrılmasından dolayı ona bir günah yoktur. Kim de üçüncü güne kadar devam edip sonra oradan ayrılacak olursa onun için de bir mahzur yoktur.
f- Abdullah b. Mes'uddan nakledilen son bir görüşe göre âyetin bu bölümünün izahı şöyledir: "Kim, teşrik günlerinin ilk iki gününde acele eder de oradan ayrılacak olursa onun için bir günah yoktur. Çünkü o, haccından dolayı affedilmiştir. yine kim de teşrik günlerinin üçüncü gününe kadar geç kalır da ondan sonra ortadan ayrılacak olursa onun için de bir günah yoktur. Zira o da haccından dolayı bağışlanmıştır. Ancak bu bağışlanma, hacci esnasında, Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçınan kimseler içindir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden daha sıhhatli olanı şudur: Minanın üç gününden ilk ikincisinde kim acele eder de ikinci günde oradan ayrılacak olursa onun için bir günah söz konusu değildir. Zira Allah onun günahlarını affetmiştir. Yeter ki haccederken Allah’tan korkmuş olsun. Haccı sırasında Allah'ın, kaçınmasını emrettiği şeylerden kaçınmış, yapmasını emrettiği şeyleri de yapmış olsun ve gücünün yettiği bir şekilde haccını itaat içinde ifa etmiş olsun. Kim de Minanın üç gününden üçüncü gününe kadar kalır ondan sonra oradan ayrılacak olursa onun için de bir günah yoktur. Çünkü Allah haccı sayesinde onun geçmiş günahlarını affetmiştir. Yeter ki haccını Allah'ın koyduğu sınırlara dikkat ederek ifa etmiş olsun. Yani bu izaha göre "Acele edip iki gün içinde dönene de geri kalana da günah yoktur." ifadesinden maksat, haccını hakkıyla ifa eden, Allah tarafından bağışlanmıştır. Onun Mina günlerinde acele edip etmemesi bu bağışlanma durumunu etkilemez." demektir.
Taberi diyor ki: Bu izahın tercih edilmesinin sebebi, bu hususta Resûlüllah'ın şu ve benzeri hadisleridir.
"Kim Allah için hacceder, (o sırada) cinsi temasta bulunmaz ve fisk işlemezse, buradan ayrılırken anesinden doğmuş gibi ayrılır. Buhari, K. el-Hac, bab: 4, K. el-Muhsar, bab: 9, 10/Müslim, K. el-Hac bab: 438, H.N. 1350
Abdullah b. Mes'ud da Resûlüllahin şöyle buyurduğunu Rivâyet ediyor:
Hac ile Umreyi peşpeşe yapın. Çünkü bu ikisi, körüğün, demir, altın ve gümüşün posasını temizleyip attığı gibi fakirliği ve günahları silip atarlar. Kabul edilen bir hac için cennetten başka bir sevap yoktur. Tirmizi, K. el-Hac, bab: 2, Hadis No: 810/Nesei, K. el-Hac, bab: 6
Bu hadis, Abdullah b. Abbas ve Hazret-i Ömerden de Rivâyet edilmiştir Bkz. Nesei, K. el-Hac, bab: 6/İbn-i Mâıx, K. el-Hac, bab: 3, Hadis No: 2887
Taberi diyor ki: "Bu ve benzeri hadis-i şerifler gösteriyor ki, âyet-i kerime’de geçen: "Kim ilk iki günde acele edip oradan ayrılacak olursa onun için günah söz konusu değildir. Kim de geri kalacak olursa onun için de günah söz konusu değildir" ifadelerinde zikredilen "Onun için günah söz konusu değildir." cümlesinden maksat, "Hacceden kimse affedilmiştir. Mina günlerinde geri kalıp kalmaması bu affını etkilemez." demektir. Bu ifadenin mânâsı bu olduğuna göre bu ifadeyi
birinci görüşte zikredildiği gibi: "Minada acele etmesinden veya geri kalmasından dolayı hacceden kimseye bir günah yoktur." şeklinde izah etmek doğru değildir. Zira Resûlüllah’ın hadisleri bu ifadeyi bizim izah ettiğimiz gibi açıklamışlardır.
Taberi, yukarıda zikredilen görüşlerin isabetli olmadığına dair uzun açıklamalarda bulunmuştur...
204. Âyetin Tefsiri
İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı hakkında sözü senin hoşuna gider ve Allah’ı, kalbinde olana şahit tutar. Halbuki o, en azılı bir düşmandır.
İnsanlardan bir kısımları vardır ki onların, dünya hayatı ile ilgili olarak açıktan konuştukları sözleri senin hoşuna gider. Sözünde doğru olduğuna ve söylediği sözlerin, inancına uygun olduğuna dair Allah’ı, kalbinde olana şahit tutar. Halbuki o, en azılı bir düşmandır. Yani onun düşmanlığı şiddetlidir. Bâtıl ile ve yalan sözler söyleyerek karşısındakilerle mücadele eder durur. İşte bu, içlerinde sakladıkları şeyin aksini ortaya koyan münafıkların sıfatıdır.
Bu âyet-i kerime, mü’minlere münafıkları tanıtmaktadır. Âyet-i kerime’nin kimin hakkında nazil olduğu hususunda müfessirler çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Süddiye göre bu âyet, Ahnes b. Şerik hakkında nazil olmuştur. Bu kişi, Zühre oğulları ile antlaşma yapmış bir kimse idi. Bir gün, Medinede Resûlüllah’a geldi ve ona Müslüman olduğunu söyledi. Resûlüllah onun bu halini beğendi. Ahnes: "Ben Müslüman olmak için geldim. Allah da biliyor ki ben bu sözümden sadıkim." dedi ve Allah’ı, kalbinde olana şahit tuttu. Sonra Resûlüllah’ın yanından ayrılıp gitti. Müslümanların ekinlerinin ve merkeplerinin yanından geçerken ekinleri yaktı ve merkepleri kesti. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’yi indirdi. Süddiye göre Hümeze sûresi ve Kalem suresinin baş tarafı da bu kişi hakkında inmiştir.
b- Abdullah b. Abbasa göre ise bu Sûre Resûlüllah’ın, "Reci" denen yerde öldürülen ve esir alman müfrezesi aleyhinde konuşan münafıklar hakkında nazil olmuştur. İkrime, Abdullah b. Abbasın bu hususta şunları söylediğini rivâyet ediyor. "Resûlüllah’ın, Hubeyb ve arkadaşlarından oluşan müfrezesi Mekke ile Medine arasında "Usfan" denen yerde müşrikler tarafından mağlup edilince münafıklardan bir kısım insanlar şunları söylemişlerdir: "Vay haline bu öldürülen zavallıların. Bunlar ne evlerinde oturup sağ kaldılar ne de arkadaşlarının dâvasını tebliğ edebildiler." İşte bu âyet, bu münafıklar hakkında, bundan sonra gelen âyet îe müfrezede bulunan mü’minler hakkında nazil olmuştur."
c- Muhammed b. Kâ'b el-Kurezi, Katade, Mücahid, Rebi' b. Enes ve Ata'ya göre bu âyet-i kerime, bütün münafıklar hakkında nâzii olmuştur. Bir gün, Said el-Makburi, Muhammed b. Kâ'b el-Kurezi ile konuşurken Said ona, kendi ifadesiyle şu hadisi okumuştur. "Ahir zamanda, âhirete çalışır gibi görünerek dünya malını kazanmak isteyen bir kısım insanlar ortaya çıkacaktır. Bunlar insanlara karşı yumuşaklık bakımından koyun postuna bürünürler. Dilleri şekerden daha tatlı, kalbleri ise canavar kalbidir. Aziz ve Celil olan Allah, bir hadis-i Kudside:
"Bana güvenerek mi kendilerini aldatıyorlar? Yoksa bana karşı kendilerini cesur mu hissediyorlar? Ben kendime yemin ederim ki onların üzerine, kendi aralarından öyle bir fitne gönderirim ki içlerinden halim selim olanları bile şaşkına çevirir." buyurdu Tirmizi, K. ez-Zühd, bab: 59, Hadis No: 2404
Muhammed b. Kâ'b da: "Senin o okuduğun ifadeler Allah'ın kitabında mevcuttur." dedi. Saki de: "O, Allah'ın kitabînin neresinde?" diye sordu. Muhammed b. Kâ'b da: "İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı hakkında sözü senin hoşuna gider. Ve Allah’ı kalbinde olana şahit tutar. Halbuki o, en azılı bir düşmandır. O, iş başına geçtiği zaman yeryüzünde fesat çıkarmak, ekini ve neslini helak etmek için çalışır. Allah, bozgunculuğu sevmez." âyetlerini okudu. Said de Muhammede, "Ben bu âyetin, kimin hakkında nazil olduğunu iyi biliyorum." dedi. Muhammed de ona: "Bir âyet belli bir kişi hakkında inmiş olabilir. Fakat onun hükmü herkes için geçerlidir." dedi.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Allah’ı kalbimde olan şahit tutar" şeklinde tercüme edilen cümlesindeki fiili, kıraat âlimlerinin çoğu tarafından bu şekilde okunmuştur. Bu kıraata göre âyetin mânâsı "Ey Rasûlüm, senin, sözlerini beğendiğin o kimse, kalbindeki inancının, diliyle söylediği sözlere mutabık olduğuna dair Allah’ı da şahit tutar." demektir.
Diğer bir kısım kıraat âlimleri ise bu cümleyi şeklinde okumuşlardır. Bu kıraata göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir. "Ey Rasûlüm, bir kısım insanların dünya hayatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider. Halbuki Allah, onların kalbindeki inancın fasit olduğuna dair şahittir, onu görmektedir."
Taberi, birinci kıraat şeklini tercih etmiş ve âyeti ona göre izah etmenin doğru olduğunu söylemiştir. Çünkü kıraat âlimlerinin çoğunluğu, âyeti bu şekilde okumuşlardır.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Halbuki o en azılı bir düşmandır." şeklinde tercüme edilen cümlesi, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.
Abdullah b. Abbas ve Katadeye göre bu cümlenin mânâsı "Halbuki o, tartışmacı bir düşmandır." demektir. Mücahid ve Süddiye göre ise bu ifadeden maksat, "Halbuki o, aksi bir düşmandır." demektir. Hasan-ı Basriye göre ise bu ifadeden maksat, "Halbuki o, yalan söyleyen bir düşmandır." demektir.
Taberi bu ifadelerin hepsinin birbirine yakın olduğunu ve aralarında pek büyük bir fark olmadığını söylemiştir.
205. Âyetin Tefsiri
O, iş başına geçtiği zaman yeryüzünde fesat çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için çalışır. Allah, bozgunculuğu sevmez.
Ey Resulüm, bu münafık senin yanından ayrılıp gittiğinde, Allah'ın kullarını korkutmak için, yol keserek, orada anarşi çıkararak yeryüzünde Allah'ın haram kıldığı işleri yapar. Ekinleri yok etmek ve Allah'ın helal kılmadığı hayvanları ve diğer canlıları helak etmek için çalışır. Allah günah işlemeyi, yol kesmeyi ve oralarda korkulacak durumlar meydana getirmeyi sevmez.
Âyet-i kerime’de zikredilen ve "O, iş başına geçtiği zaman" şeklinde tercüme edilen cümlesi, Abdullah b. Abbas tarafından "O, senin yanından ayrıldığı zaman" şeklinde izah edilmiş, İbn-i Cüreyc tarafından ise "O, senin yanından öfkeli olarak ayrıldığı zaman" şeklinde izah edilmiştir.
Müfessirler burada, münafık tarafından yeryüzünde çıkaracağı fesattan neyin kastedildiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
Bazılarına göre burada zikredilen fesattan maksat, "Yol kesmek" ve insanları korkutmaktır. Nitekim Ahnes b. Şerik bunu yapmıştır.
Diğer bir kısım müfessirlere göre ise burada zikredilen "Fesaf'tan maksat, akrabalık bağını koparmak ve müslümanların kanını akıtmaktır.
Taberi, âyet-i kerime’nin genel ifadesinin her iki fesat şeklini de kapsar mahiyette olduğunu ve âyetten, bütün isyanların anlaşıldığını söylemiştir.
Âyet-i kerime’de: "O, ekini ve nesli helak etmek için çalışır." buyurulmaktadır. Münafıkın, ekin ve nesilleri nasıl helak ettiği hususunda farklı görüşler zikredilmiştir.
a- Süddiye göre burada zikredilen ekinlerin helakinden maksat, Ahnes b. Şerikin yaptığı gibi onları yakmak, nesilleri helak etmekten maksat ise, yine bu kişinin yaptığı gibi belli hayvanları keserek soylarını bitirmek istemektir.
b- Mücahide göre ise, münafıkın, ekinleri helak etmesinden maksat, Allah’a isyanı yüzünden yağmur rahmetinin kesilmesi ve böylece ekinlerin yok olmasına sebep olmasıdır. Soyları helak etmesinden maksat ise, ekinlerin helak olmasına vesile olarak insanların da helakine vesile olmasıdır.
Taberi diyor ki: "Her ne kadar Mücahidin söylediği de âyetin izahında muhtemel bir tevil ise de Süddinin ki âyetin zahirine daha uygundur. Bu sebeple biz bunu tercih ettik. Taberi devamla diyor ki: "Ekinden maksat, ziraat ürünleridir. Nesilden maksat ise soy ve çocuktur. Münafıkın ziraat ürünlerini helak etmesi, Süddinin söylediği gibi, onu yakmasıyla da olabilir, Mücahidin söylediği gibi, Allah’a isyanı yüzünden yağmurun kesilmesine sebep olmasıyla da olabilir. Hatta tarımla meşgul olanları ve işçileri öldürmesiyle de olabilir. Keza münafıkın, nesilleri helak etmesi, anne ve baba olacak insanları öldürmekle de olabilir. Mücahidin dediği gibi, insanların gıdalan olan ekinleri helak etmesiyle de olabilir. Her ne kadar âyet-i kerime’nin zahiri, Süddinin rivâyet ettiği izaha daha uygun ise de, âyeti genel anlamda almak ve her ekini helak edenin ve soyun helakine sebep olan herkesin bu âyetin ifadesine girdiğini söylemek uygundur. Nitekim Abdullah b. Abbas, Mücahid, Dehhak, Rebi' b. Enes, Ata, Said b. Abdülaziz ve Mekhul, bu âyette ki, "Ekin"den maksadın, ekilen bütün ekinler olduğunu ve soydan maksadın da "Her canlının soyu" olduğunu söylemişlerdir. Buna göre her ekini ifsad eden ve her soyu helak eden münafık bu âyetin ifadesine girmektedir.
206. Âyetin Tefsiri
Ona "Allah’tan kork" denildiğinde, gururu onu günah işlemeye sevkeder. Artık cehennem ona yeter. O ne kötü bir döşektir.
O münafık kimseye "Yeryüzünde fesat çıkarma hususunda Allah’tan kork" denildiğinde kibirlenir ve günah işleme gururuna kapılır. Azgınlık ve sapıklığında inat eder. Sapıklığı sebebiyle cehennemi boylaması ceza olarak ona yeter. Cehennem ne kötü bir döşek, ayak basılacak ne kötü bir yerdir.
Bu hususta diğer bir âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor: "Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman, kâfirlerin yüzlerinden inkârlarını anlarsın. Neredeyse kendilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracak olurlar." Ey Rasûlüm, de ki: "Size, bundan daha kötü bir şey haber vereyim mi? Ateştir." Allah, onu, kâfirlere vaadetmiştir. O, ne kötü bir dönüş yeridir. Hac sûresi, 22/72
Müfessirler, bu âyet-i kerime’den ve bundan sonra gelen âyet-i kerime’de zikredilen insanlardan kimlerin kastedildiği hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir.
Hazret-i Ali, Abdullah b. Abbas, Hazret-i Ömer ve İbn-i Zeyd'e göre bu âyet-i kerime’de zikredilen insanlardan maksat, hem münafık ve hem de fasıklardır. Bundan sonra gelen âyette zikredilen "İnsanlar"dan maksat, ise bu âyette zikredilen münafıklara karşı cihad eden müslümanlardır. Hazret-i Ali bu iki âyeti okuduktan sonra şöyle demiştir: "Kûbenin rabbine yemin olsun ki onlar, birbirleriyle savaşan iki guruptur."
İbn-i Zeyd bu âyeti izah ederken şunları söylemiştir: Ömer b. el-Hattab (radıyallahü anh) sabah namazını kılıp bitirdikten sonra ağılına (bahçesine) giderdi. İçlerinde Abdullah b. Abbas ve Uyeynenin kardeşinin oğlu bulunan gençleri çağırır Kur'an okuturdu. Onlar, Kur'an okur ve kendi aralarında müzakere ederlerdi.
Öğle sıcağı basınca da dağılırlardı. Bir gün bu âyeti ve bundan sonraki âyeti okudular. Abdullah b. Abbas, yanında bulunanlardan bazılarına: "İki adam birbiriyle savaşıyor." dedi. Ömer, Abdullahın bu sözünü işitince "Sen ne söyledin?" dedi. Abdullah: "Hiç bir şey, ey mü’minlerin emiri." dedi. Ömer "İki adam birbiriyle savaşıyor." derken ne demek istedin? dedi. Abdullah b. Abbas, Ömerden kurtulamayacağını görünce dedi ki: "Bu âyette görüyorum ki, bir kimseye, Allah’tan korkması emrediliyor o da gururuna kapılarak günah işlemesiyle iftihar ediyor. Diğer âyette de görüyorum ki, birisi ortaya çıkıyor ve "Ben, canımı cennet mukabilinde satıyorum." diyor ve bununla savaşıyor. Böylece iki kişi birbiriyle savaşmış oluyor. "Bunun üzerine Ömer "Ey İbn-i Abbas maşallah Allah seni dinine hizmet için yaratmış." dedi.
Diğer bir kısım müfessirlere göre ise bu âyette zikredilen "İnsanlar"dan maksat, Ahnes b. Şeriktir. Bu kişinin kıssası, bir önceki âyette zikredilmiştir.
207. Âyetin Tefsiri
İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah'ın rızasını kazanmak için canını verir. Allah, kullarına karşı çok merhametlidir.
İnsanlardan, Allah'ın rızasını ve sevabını elde etmek için, karşılığında canını vermek isteyenler de vardır. Allah, mü’min kullarına karşı, geniş ve bol merhamet sahibidir.
Müfessirler bu âyet-i kerime’nin kimin hakkında nazil olduğu hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Katadeye göre bu âyette zikredilen insanlardan maksat, Allah yolunda cihad eden muhacirler ve Ensardır.
b- İkrimeye göre ise bu âyette zikredilen insanlardan maksat, Muhacirlerden belli kişilerdir. Bunlar da Süheyb b. Sinan ve Ebû Zer el-Gifari'dir.
Süheyb b. Sinan, Mekkeden Medineye hicret etmek istediği zaman kavmi ona engel oldu ve onu hapsettiler. Bunun üzerine Süheyb kavmine şöyle dedi: "Evimi ve malımı ve elimde bulunan her şeyimi size vereyim yeter ki beni serbest bırakın, gidip Hazret-i Muhammede kavuşayım. "Bu teklifi kabul ettiler. Süheyb de evini ve malını onlara bırakarak Allah ve Resulüne hicret etti. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Süheyb Medineye yaklaştığında, sâhabe-i kiramdan bazıları kendisini karşıladı. Hazret-i Ömer de onların içerisinde idi. Hazret-i Ömer, Süheybe dedi ki: "Ticaretin kazanç sağladı." Süheyb: '"Nedir o?" dedi. Hazret-i
Ömer de bu âyetin nazil olduğunu ona haber verdi.
Ebû Zer de, kavminden kaçıp Mekkede bulunan Resûlüllah’ın yanına gitmiştir. Mekkeden Medineye hicret ederken de kavmi, "Merr-i Zahran" denen yerde karşısına çıkmış fakat Ebû Zer kaçıp kurtulmuş ve Resûlüllah’ın yanına varmayı başarmıştır.
c- Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali, Abdullah b. Abbas, Ebû Hureyre ve Hasan-ı Basri'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime, canını Allah yoluna adayarak cihad eden ve iyiliği emredip kötülükten sakındıran herkesi ifade etmektedir. Muğire diyor ki: "Ömer b. El-Hattab, bir ordu gönderip bir kaleyi kuşattı. Becile kabilesinden bir adam, ordunun önüne geçip düşmanla savaştı ve öldürüldü. İnsanlar onun hakkında çokça konuştular ve "Kendisini eliyle tehlikeye attı." dediler. Bu konuşmalar Ömer b. el-Hattaba ulaştı. O da "Yalan söylüyorlar. Aziz ve Celil olan Allah: "İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah'ın rızasını kazanmak için canını verir. Allah kullarına karşı çok merhametlidir." buyurmadı mı?" dedi.
Ebû Hureyre de, Hişam b. Âmirin, düşmanın saflarına hücum ederek onların saflarını yardığı zaman onun hakkında "Kendisini eliyle tehlikeye attı." diyen kimselere karşı bu âyet-i kerime’yi okumuştur.
Hasan-ı Basri bu âyeti okuduktan sonra şunları söylemiştir: "Bu âytin kimin hakkında indiğini biliyormusunuz? Bu âyet şöyle bir müslüman hakkında inmiştir. O, bir kâfirle karşılaşır ve ona "Lailahe İllallah" de. Bunu söylediğin takdirde, canını da malını da korumuş olursan. Ancak canın ve malın hakkında cezayı hak etme durumun hariçtir..." der. Kâfir ise bu sözü söylememekte diretir. Müslüman da "Vallahi ben kendimi Allah’a satıyorum." der. İlerler ve onunla öldürülünceye kadar savaşır. İşte bu âyet bu gibi müslümanlar hakkında nazil olmuştur.
Taberi de âyetin genel ifadesini gözönünde bulundurarak bu son izah şeklini tercih etmiş ve âyetin her iyiliği emredip kötülüğe mani olanları ifade ettiğini, bu itibarla Süheybin ve Ebû Zer'in de burada zikredilen insanlara dahil olduklarını söylemiştir.
Fakat âlimlerin çoğunluğu bu âyetin, Allah yolunda cihad eden her Mücahidi içine aldığını söylemişlerdir. Nitekim bu hususta diğer bir âyette de şöyle buyuruluyor: "Elbette rabbin, bunlardan her birine, yaptıklarının karşılığını verecektir. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarından haberdardır. Hud sûresi, 11/111
208. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler, hep birlikte itaate girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sîzin için apaçık bir düşmandır.
Ey iman edenler, hep birlikte İslama girin ve şeriatın koymuş olduğu bütün hükümleri yaşayın. Şeytanın yollarına ve izlerine tabi olmayın. Çünkü o sizin apaçık düşmanın izdir. Onun, hakkınızdaki düşmanlığı apaçık ortadadır.
Âyette geçen ve "İtaat" diye tercüme edilen "Silm" kelimesi, bir kısım müfessirler tarafından "İslam" diye izah edilmiş ve onlar, âyetin mânâsının: "Bir kısmınız değil hepiniz birlikte İslama girin." demek olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Yahudilerden bir kısmı İslama girmiş diğer bir kısmı ise Müslümanlığı kabul etmemekte diretmişlerdir.
Bunlara göre âyet-i kerime, herkesin hep birlikte İslama girmeleri gerektiğini beyan etmektedir. Mücahid, Katade, Süddi, İbn-i Zeyd, Dehhak ve İbn-i Abbas bu görüştedirler. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.
Diğer bir kısım âlimler ise "Silm" kelimesini "İtaat" olarak izah etmişler ve âyetin mânâsının "Hep birlikte itaata girin." demek olduğunu söylemişlerdir.
Ebul Aliye ve Rebi' b. Enes bu görüştedirler.
Diğer bazı âlimler ise "Silm" kelimesini "Batış" olarak izah etmişler ve âyetin mânâsının: "Hep birlikte banşa girin." demek olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş te Katadeden nakledilmektedir.
Müfessirler bu âyette, İslama girmeye veya itaat etmeye çağırılan insanlardan kimlerin kastedildiği hakkında iki görüş zikretmişlerdir.
İkrimeye göre burada, İslama ginneleri istenen insanlardan maksat, Hazret-i Muhammede iman eden mü’minlerdir. Mü’minlerin İslama girmelerini istemekten maksat ise, onların İslamın bütün emirlerini yaşamalarını istemektir. Yani, "Ey mü’minler, İslamın bütününü yaşayın." demektir. Bu izaha göre "Hep birlikte "sıfatı "İslam" diye tercüme edilen kelimesine aittir. Bu hususta İkrime diyor ki: "Bu âyet-i kerime, Yahudilerden olan ve İslama giren, Salebe, Abdullah b. Selam, İbn-i Yamin, Kâb'ın oğulları Esed ve Üseyd, Şu'be b. Emr ve Kays b. Zeyd hakkında nazil olmuştur. Bunlar demişlerdir ki: "Ey Allah'ın Resulü, Cumartesi günü, saygı gösterdiğimiz bir gündü. Bizi serbest bırak ta o güne uyalım. Tevrat da Allahü teâlânın bir kitabıdır. Bizi bırak ta geceleri onun hükmüne uyalım." İşte bunun üzerine "Ey iman edenler, İslama bir bütün olarak girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır." âyeti nazil oldu.
Abdullah b. Abbas ve Dehhaka göre ise, bu âyette İslama girmeleri emredilen mü’minlerden maksat, daha önceki Peygamberlere iman eden ehl-i kitaptır.
Taberi âyet-i kerime’nin bütün iman edenlerin İslam şeriatına tüm olarak girmelerini emrettiğini, bu itibarla Resûlüllah’a iman eden mü’minlerin de, ondan önceki peygamberlere iman edenlerin de âyetin kapsamına girdiğini söylemiştir.
Âyette zikredilen "Şeytanın adımları"ndan maksat, İslamın hüküm ve nizamına ters düşen her şeydir. Cumartesi günü yasağına uyma ve İslam dinine muhalif olan diğer dinlerden herhangi birinin hükümlerine uyma da bu kabildendir.
209. Âyetin Tefsiri
Size apaçık deliller geldikten sonra doğru yoldan saparsanız, bilin ki Allah her şeye galiptir. Hüküm ve hikmet sahibidir.
Eğer, İslâmın hak din olduğuna dair deliller size açıklandıktan sonra İslam şeriatının hükümlerine muhalefet ederseniz, bilin ki Allah, her şeye galiptir. Hiçbir müdafaan Allah'ın, sizi cezalandırmasını önleyemez. Hiç bir kimse de ona engel olamaz. O, size yapacağı şeylerde hüküm ve hikmet sahibidir.
Âyetle zikredilen "Apaçık deliller"den maksat, Hazret-i Muhammed, Kur'an-ı Kerim ve İslam dinidir. Bunlardan sonra sapıklığa düşenler hak yoldan şaşmış, zulme, inkâra ve küfre düşmüş olurlar. Ve her şeye gücü yeten Allah'ın cezalandırmasına layık olurlar. Âyet-i kerime, insanları bu gibi durumlara düşmemeleri için uyarmaktadır.
210. Âyetin Tefsiri
Onlar, bulutlardan gölgelikler içinde Allah'ın (emrinin) ve meleklerin gelmesinden ve işin olup bitmesinden başka bir şey mi beklerler? Bütün işler Allah’a döner.
Hep birlikte itaate girmeyi bırakıp Şeytanın adımlarına uyan ve Muhammedi yalanlayan bu insanlar, kullan arasında hüküm vermek ve işlerini sonuçlandırmak için Allah'ın, kıyamet gününde bulut gölgeleri arasında kendilerine gelmesini ve meleklerin de gelmesini ve yaratılanlar arasında adaletle hükmedilerek işlerinin bitirlemisini mi beklerler? Kıyamet gününde yaratıkları arasında hüküm verme Allah’a aittir. Allah, birbirlerinden davacı olan hasımların aralarında hüküm verir ve herkes layık olduğu ceza veya mükâfaatı görür. Çünkü orada zayıfla kuvvetli, fakirle zengin eşittir. Orada zulüm yoktur. Adaletin gücü hakimdir. Bütün işler, âhirette Allah’a döner. Yaratıkları arasında âhirette sadece o hüküm verir.
Âyette, " Allah'ın emrinin gelmesi" diye tercüme edilen cümle, âyetin Arapça metninde "Allah'ın gelmesi" şeklindedir. Taberi bu âyet-i kerime’nin izahında çeşitli kıraat şekillerini ve müfessirlerin tefsir yönlerini izah etmiştir. Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür.
1- Âyette geçen "Melekler" kelimesini, bazı kıraat âlimleri Arapça metninde ötre okumuş diğerleri ise esre okumuşlardır. Ötre okuyanlara göre âyetin mânâsı şöyledir: "Muhammedi ve onun getirdiklerini yalanlayanlar, bulutların gölgesi içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?"
Esre okuyanlara göre ise âyetin mânâsı şöyledir: "Muhammedi ve onun getirdiklerini yalanlayarlar, Allah'ın, bulutların gölgeleri içinde ve meleklerin arasında gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?
2- "Gölgeler" diye tercüme edilen kelimesi, bazıları tarafından şeklinde okunmuştur. şeklinde okuyanlara göre âyetin mânâsı "Bulutlardan gölgelik olanların içinde" şeklindedir. Kelimeyi şeklinde okuyanlara göre ise bu cümlenin mânâsı, "Bulutlanıl gölgeleri içinde" şeklindedir.
Tabri kelimesini ötreli okuyan görüşü ve kelimesini de böylece okuyan görüşü tercih etmiştir. Zira bu kıraatında ifade ettiği gibi Allahü teâlânın, meleklerle birlikte geldiği şu âyet-i kerimelerde de zikredilmiştir. "Rabbin ve saf saf olan melekler karşına çıktığı zaman, işte o gün cehennem getirilecek yine o gün insanlar her şeyi anlayacaktır. Fakat bu anlamanın ona ne faydası olacaktır? Fecr sûresi, 89/22, 23
"Onlar kendilerine meleklerin gelmesinden veya rabbinin gelmesinden yahut rabbinin bazı alametlerinin gelmesinden başka bir şey mi beklerler? En'am sûresi, 6/158
Taberikelimesini tercih etmesinin sebebini ise, bu hususta zikrettiği şu hadise bağlamıştır. "Bulutlardan bazıları halka şeklindedir. Allah, onların içine bürülü olarak gelecektir."
3- Âyette zikredilen "Bulutlardan gölgelikler içinde" ifadesi, Mücahid, Katade ve İkrimeye göre Allahü teâlânın gelmesine ait bir kayıttır. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Muhammedi ve onun getirdiklerini yalanlayanlar, Allah'ın* bulutlardan gölgelikler içinde gelmesinden ve Meleklerin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?" Bu hususta Mücahid şöyle demiştir: "Burada zikredilen bulutlar normal bulut değildir. Buradaki bulut, İsrailoğullarına çölde yollarını kaybettikleri zaman gölgelendirmek için gelen buluttur. İşte Allah, kıyamet gününde böyle bir bulutun içinde gelecektir. Taberi, yukanda zikredilen hadisi delil göstererek bu görüşü tercih etmiştir.
Rebi' b. Enese göre ise, "Bulutlardan gölgelikler içinde" ifadesi, Meleklerin gelmesinin bir kayındır. Bu izaha göre âyetin mânâsı şöyledir: "Muhammedi ve ona gelenleri yalanlayanlar. Allah'ın gelmesini ve bulutlardan gölgelikler içinde meleklerin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?".
4- Bu âyette zikredilen, "Allah'ın gelmesi"nden maksadın ne olduğu hakkında müfessirler, çeşitli izahlarda bulunmuşlardır.
a-
Bazılarına göre, burada geçen "Gelmek" ifadesi Allahü teâlâya ait bir sıfattır. Bu sıfat hakkında herhangi bir söz söylemeye zorlanmak caiz değildir. Zira, bunlar hakkında ne Allahü teâlâdan ne de bir Peygamber tarafından herhangi bir şey söylenmemiştir. Bu itibarla herhangi bir kimsenin, Allahü teâlânın bu gibi sıfatlarına te'vil yolu araması caiz değildir.
b- Diğer bir kısım müfessirlere göre bu sıfatlar, hakiki mânâlarında kullanılmış sıfatlardır. "Allahü teâlânın gelmesi"nden maksat, gerçekten gelmesi, bir yerden diğer bir yere intikal etmesidir.
c-
Başka bir kısım âlimlere göre, burada zikredilen "Allah'ın gelmesinden maksat, Allah'ın hükmünün ve emrinin gelmesidir.
d- Başka bir kısım müfessirlere göre ise "Allah'ın gelmesinden maksat. Allah'ın sevabının, hesabının ve azabının gelmesidir. Nitekim başka bir âyette "Siz, gecenin ve gündüzün tuzaklarısınız. Sobe' sûresi, 34/33 buyurulmuştur. Burada zikredilen müstekbirlerin bizzat tuzak olmadıkları muhakkaktır. Onlar, tuzak kurmuşlardır. Fakat kendileri, tuzak kurmaya sebep oldukları için onlara "Tuzak" adı verilmiştir. Allahü teâlânın sevabına, hesabına ve azabının gelmesine kendisi sebep olduğu için "Gelme" işi Allahü teâlâya isnad edilmiştir. "Vali hırsızın elini kesti" ifadesi bu kabildendir. Çünkü, hırsızın elini kesen, aslında vali değil onun emriyle kesen cellattır.
Taberi burada zikredilen, "Allah'ın gelmesi"nden maksadın, kıyamet gününde Allahü teâlânın gelip yaratıkları hakkında hüküm vermesi olduğunu söylemiş ve buna dair Muhammed b. Kâ'b el-Kurezi'nin Ebû Hureyre'den naklettiği şu uzun hadisi zikretmiştir.
Ebû Hureyre, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir. "Sizler, kıyamet gününde bir durakta yetmiş yıl durdurulacaksınız. Size bakılmayacak ve aranızda hüküm verilmeyecektir. Sizler, çepeçevre kuşatılmış olacaksınız. Gözyaşlarınız kuruyuncaya kadar ağlayacaksınız. Sonra ağlarken gözlerinizden kan dökülecek, ağlamaya devam edeceksiniz. Öyle ki gözlerinizden dökülen kanlar göl olup kulaklarınıza kadar ulaşacak veya ağzınıza dolacak hale gelecek sizler çığlık atacaksınız, sonra diyeceksiniz ki: "Rabbimiz nezdinde bize kim şefaatçi olacak ki aramızda hükmünü veresin?" Size denilecek ki: "Bu işe atanız Âdemden kim daha layık olabilir'? Allah onun toprağını kendisi seçti. Onu bizzat eliyle yarattı. Ona ruhundan üfledi. Ve onunla karşı karşıya konuştu." Resûlüllah diyor ki: "Bundan sonra Âdeme gidilir ondan şefaatçi olması istenir. O da kabul etmez. Sonra insanlar, tüm Peygamberlere teker teker müracaat ederler. Her Peygambere vardıklarında o, şefaat etmeyi reddeder. Nihâyet bana gelirler. Geldiklerinde ben de kalkıp "Fahs" denen yere varırım. (Ebû Hureyre dedi ki: "Fahs nedir ey Allah'ın Resulü?" Resûlüllah: "Fahs, Arş'ın önüdür." buyurdu.) Orada secdeye kapanırım. Ve secdede devam ederim. O esnada Allah bana bir Melek gönderir. O, benim pazulanmdan tutup yukan kaldırır. Sonra Allah bana der ki: "Ey Muhammed: Ben de: "Evet" derim. O, benim istediğimi çok iyi bildiği haide bana der ki: "Ne istiyorsun?" Derim ki: "Rabbim, sen bana, şefaat etmemi vaadettiydin. Sen beni, yaratıkların hakkında şefaatçi kıl ve onların arasında hükmünü ver." Allah: "Ben seni şefaatçi yaptım. Ben size geliyorum ve aranızda hüküm vereceğim." der. Ben oradan ayrılırım ve gelip insanlarla beraber beklerim. Biz orada beklerken gökten şiddetli bir hışırtı işitiriz. O bizi korkutur. O esnada, gök ehlinden, yeryüzünde bulunan Cin ve insanlar kadar sakinler inerler. Onlar yeryüzüne yaklaşınca yeryüzü onların nuruyla aydınlanır ve onlar, sıra sıra dizilirler. Biz onlara deriz ki: "Rahimiz sizin içinizde mi?" Onlar da derler ki: "Hayır o geliyor. "Sonra, ikinci gök sakinleri, daha önce inen Melekler, bir de yeryüzünde bulunan Cin ve insanlar kadar Melek, ikinci gökten yeryüzüne inerler. Yeryüzüne yaklaşınca yeryüzü onların nuruyla aydınlanır. Onlar da sıra sıra dizilirler. Biz onlara deriz ki: "Rabbimiz sizin içinizde mi?" Onlar da "Hayır o geliyor." derler. Sonra üçüncü kat sakinleri, daha önce inen meleklerle, yeryüzünde bulunan insan ve cinlerin miktarınca inerler. Yeryüzüne yaklaşınca yeryüzü onların nuruyla aydınlanır. Onlar da sıra sıra dizilirler. Biz onlara: "Rabbimiz içinizde mi?" diye sorarız. Onlar da "Hayır geliyor" derler. Sonra gök sakinlerinin tümü, önceliklerin bir kat daha fazlasıyla inerler. Nihâyet Cebbar olan Allah, bulutlardan gölgelikler içinde iner. Melekler de inerler. Meleklerin, Allah'ı tesbih etmelerinin sesleri vardır. Melekler şöyle derler: "Mülkün ve kainatın sahibini tesbih ederiz. Arşın rabbini, azamet sahibini tesbih ederiz. Ölmeyen diriyi tesbih ederiz. Bütün yaratıkları öldürüp kendisi ölmeyeni tesbih ederiz. O, tesbih edilendir, münezzehtir. O, meleklerin rabbi ve ruhun rabbidir. O, münezzehtir, münezzehtir. Biz, en yüce olan rabbimizi tesbih ederiz. Biz, saltanat ve azamet sahibini tesbih ederiz. Biz onu ilel ebed tesbih ederiz.". derler. İşte o an Allahü teâlâ iner. O gün onun arşını sekiz melek yüklenmiş olur. Bugün onu yüklenenler ise dörttür. Onların ayaklan yerin en alt katının sınırındadır. Gökler onların bellerine ulaşmakta, Arş ise onların omuzlan üzerinde bulunmaktadır. Aziz ve Celil olan Allah, arşını yeryüzünde dilediği yere koyacak sonra bir seslenen, bütün yaratıkların işiteceği şekilde seslenecektir. Allah: "Ey cinler ve insanlar topluluğu, ben sizi yarattığım günden bu güne kadar susuyordum. Sizin konuştuklarınızı işitiyor, yaptıklarınızı görüyordum. Şimdi ise sizler susup beni dinleyin. Şimdi size amel defterleriniz ve amelleriniz okunacak. Kim onda hayır bulursa Allah’a hamdetsin. Kim de hayırın dışında bir şey bulacak olursa sadece kendini kınasın." Bundan sonra Aziz ve Celil olan Allah, yaratıklarından olan cinler, insanlar ve hayvanlar arasında hükmünü verecektir. Öyle ki o gün, boynuzsuz hayvanın hakkı boynuzlu olandan alınacaktır.
Âyet-i kerime’nin sonunda "Bütün işler Allah’a döner." buyurulmaktadır. Bundan maksat, kıyamet gününde yaratıkları arasında dünyadayken yaptıkları haksızlıklardan dolayı hüküm verme işi sadece Allah’a aittir. O, hak sahiplerinin haklarını alır, kendilerine verir. Haksızların ise kafir olmayanlarına, dilerse lütfedip affeder, dilerse cezalandırır. Kâfir olanları ise mutlaka cezalandırır.
Her ne kadar dünyada da bütün işler sonunda Allah’a ait ise de kıyamette bütün işlerin Allah’a ait olduğu daha açıktır. Zira dünyada işleri önün yarattîklan yürütürler. Bazan onun emirleri doğrultusunda hareket eder hakkaniyete uyarlar bazan da onun emri dışına çıkarak haddi aşar, haksızlık yaparlar. Fakat âhirette böyle bir şey söz konusu değildir.*
Selef-i Salihine göre bu gibi âyetlerin izahında susmak ve te'vile gitmeden işi Allah’a havale etmek gerekir. Diğer bir kısım alimlere göre ise yanlış te'villere mahal bırakmamak için bu gibi âyetlerin te'viline gidilmesi uygun görülmüştür. İşte bu anlayışa göre bu âyette ifade edilen "Allah gelmesi"nden maksat, "Allah'ın emrinin veya azabının yahut da âyetlerinin gelmesi" demektir.
211. Âyetin Tefsiri
İsrailoğullarına sor. Kendilerine ne kadar apaçık âyetler gönderdik. Kim, Allah'ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirirse şüphesiz ki Allah, cezası çok şiddetli olandır.
Ey Rasûlüm, İsrailoğullarına sor. Kendilerine, Peygamberlerinin doğruluğunu gösteren ne kadar açık alamet ve net deliller geldi. Fakat onlar, inkâr etti ve yalanladılar. Kim, Allah'ın nimeti olan İslamı değiştirir ve onu inkâr ederse, bilsin ki Allah, cezası çok şiddetli, azabı pek acıtıcı olandır.
Âyet-i kerime’de, İsrailoğullarına verildiği zikredilen âyetlerden maksat, mucizelerdir. Rebi' b. Enes Hazret-i Mûsanın asasının, beyaz elinin, kızıl denizin yarılmasının, düşmanları Firavunun, gözleri önünde boğulmasının, kendilerinin çölde iken bulutlarla gölgelendirilmelerinin ve Yahudilere, gökten bıldırcın eti ve kudret helvasının inmesinin, İsrailoğullarına verilen bu gibi mucizelerden olduğunu zikretmiştir.
Taberi diyor ki: "Allahü teâlâ bu âyet-i kerimeleriyle, Peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, geçmişteki ümmetlerin hallerini bildirmekte ve ona, kendisini yalanlayanlara ve rablerine karşı böbürlenenlere sabretmesini emretmektedir. Zira, önceki ümmetlere de Peygamberleri çeşitli mucizeler getirmelerine rağmen, ümmetleri, kendilerine Hazret-i Muhammede karşı çıkanların yaptıklarını yapmışlardır. Resûlüllah'ın döneminde bulunan Yahudiler de bu ümmetlerden devam edip gelen bir kavimdir. Onlar, atalarından görülen şeyleri devam ettireceklerdir.
Âyette zikredilen "Allah'ın nimeti"nden maksat, İslam dini ve onun farz kıldığı hükümlerdir. "Onu değiştirmek"ten maksat ise, onu kabullenme yerine onu reddetme ve inkâr etmedir. Zira İslam gibi yüce bir nimete layık olan şey onu kabullenmektir. Onu reddetmek ise, nimeti felaketle değiştirmek olur.
212. Âyetin Tefsiri
İnkâr edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. İman edenlerle alay ediyorlar. Oysa kıyamet gününde Allah’tan korkanlar onlardan üstündürler, Allah, dilediğini hesapsız şekilde rızıklandırır.
Kâfirlere, geçici dünya hayatı süslü gösterildi. Orada böbürlenmeyi, mallarının ve sayılarının çoğalmasını isterler. Onlar, dünyaya ve onun süslerine önem vermemeleri sebebiyle, iman edenlerle alay ediyorlar. Oysa Allah'ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınarak ondan korkanlar, kıyamet gününde cennete girerek bu kâfirlerden üstün duruma gelirler. Allah, bu takva sahiplerine ikramlarından ve bol ihsanlarından hesapsız bir şekilde rızık verir. Çünkü o, hazinelerinin tükeneceğinden korkmaz.
213. Âyetin Tefsiri
İnsanlar tek bir ümmetti. Allah onlara, müjdeleyen ve uyaran Peygamberler gönderdi. İnsanların ihtilafa düştükleri hususlarda aralarında hüküm vermeleri için, o peygamberlerle beraber hak kitap indirdi. Bu kitap hakkında apaçık deliller geldikten sonra aralarında kıskançlık yüzünden ancak kendilerine kitap verilenler ihtilaf etmişlerdir. Allah, onların ihtilafa düştükleri gerçekler hakkında îman edenlere, izniyle doğru olanı gösterdi. Allah, dilediğini doğru yola iletir.
İnsanlar, topluca bir dine tabi olan tek bir ümmetti. Fakat sonra ihtilaf ve ayrılığa düştüler. Allah onlara Resuller ve Nebiler gönderdi. Onlar, Allah’a itaat edenleri bol sevap ve güzel bir sonuç ile müjdelediler. Allah’a isyan edenleri ise şiddetli bir azap ve çetin bir hesapla uyardılar. Allah, din hususunda ihtilafa düştükleri konularda insanlar arasında hüküm versinler diye o Peygamberlerle beraber Tevratı da indirdi. Yahudilerin Tevrat hususunda ihtilaf etmeleri, onu bilmemelerinden değildi. Bilakis onlara, Tevratın hak kitap olduğuna dair delillerin ispatlanmasından sonra, liderlik kavgası yüzünden bile bile inatlaşmalarındandı. Allah, yardımı ve ilmiyle, iman ehlini, dostu olan İbrahimin dinine tabi olmaya muvaffak kıldı. Allah, yaratıklarından dilediğine sağlam yolu gösterir. Onları hakka ve doğruya yöneltir.
Müfessirler bu âyette zikredilen "Tek bir ümrnet"ten kimlerin kastedildiği hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas ve Katadeden nakledilen bir görüşe göre bu âyette zikredilen "Tek bir ümmef'ten maksat, Hazret-i Âdem ile Hazret-i Nuh arasında yaşayan ve on nesil devam eden ümmettir. Bunlar, Hazret-i Nuha kadar hak şeriat üzere te bir ümmet olarak yaşamışlar, Hazret-i Nuhtan sonra ihtilafa düşmüşler, Allah da bunlara, müjdeleyici ve uyarıcı Peygamberler göndermiştir. Bu izaha göre "Ümmet" kelimesinden maksat "Tek din üzerinde birleşen insanlar" demektir. Bu hususta başka bir âyet-i kerime’de "Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı.. Maide sûresi, 5/48 buyurulmaktadır.
b- Mücahide göre bu âyette zikredilen "İnsanlar" kelimesinden maksat, Hazret-i Âdem, "Ümmef'ten maksat da "Hayırlarda önder" demektir. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Âdem, hak din üzere idi ve soyu için bir imamdı, Allah, onun evlatlarından müjdeleyici ve uyarıcı Peygamberler gönderdi." Bu âyetteki "Ümmet" kelimesinin, hayırlarda önder mânâsına geldiğini şu âyetteki aynı mânâya gelen "Ümmet" kelimesi de pekiştirmektedir. "Şüphesiz ki İbrahim, Allah’a boyun eğen, hakka yönelen bir ümmetti (Önderdi)" Nahl sûresi, 16/120
c- Übey b. Kâ'b ve İbn-i Zeyd'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen "İnsanlar"dan maksat, Hazret-i Âdemin sulbünden zerrecikler halinde çıkarılan insanlar, "Ümmef'ten maksat ise "Tek din" demektir. Yani, Allahü teâlâ, Hazret-i Âdemi yarattıktan sonra onun sulbünden insanları zerrecikler halinde çıkarmış ve onlara "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" demiş onlar da, hep birlikte "Evet, sen bizim rabbimizsin." demişler, böylece tek din üzere olmuşlardır. Fakat daha sonra dünyaya gelince Allah’a verdikleri söze bağlı kalmamışlar, ihtilafa düşmüşler Allah da onlara müjdeleyici ve uyarıcı Peygamberler göndermiştir.
d- Abdullah b. Abbastan nakledilen başka bir görüşe göre, bu âyetten maksat şudur: "İnsanlar önceleri tek bir ümmetti ve hak din üzere idiler. Allah onlara, müjdeleyici ve uyarıcı Peygamberler göndermişti. Daha sonra ihtilafa düştüler."
Taberi diyor ki: "Âyeti doğru şekilde tefsir etmek şöyle olur." Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, kullarına bildirdi ki, insanlar önceleri tek bir ümmet idiler ve tek bir din üzere idiler. O da hak din idi. Fakat daha sonra ihtilafa düştüler. Allah da onlara, müjdeleyen ve uyaran Peygamberler gönderdi. İnsanların, tek din üzere oldukları vakit, İkrime, Abdullah b. Abbas ve Katadenin dediği gibi Hazret-i Âdemle Hazret-i Nuhun arası olabilir. Mücahidin dediği gibi Hazret-i Âdemin sulbünden gelecek insanların, zerrecikler halinde çıkarılıp kendilerine hak din arzediîdiği zaman da olabilir. Bu hususta kesin delil olacak herhangi bir delil yoktur. O halde âyeti umumi bir şekilde izah etmek daha isabetli olur. Bu vaktin hangi vakit olduğunu bilmek veya bilmemek, Allah’a bir itaat sayılmayacağından bizlere herhangi bir zarar vermez.
Âyet-i kerime’de zikredilen "Kitap"tan maksat, Tevrattır. Yahudilere apaçık mucizeler geldikten sonra sırf birbirlerine karşı azgınlıklarından ve liderlik kavgasından dolayı, Allah'ın hükümleri hakkında ihtilafa düştüler. Fakat Allah, Hazret-i Muhammede iman eden mü’minleri, Yahudilerin, hakkında ihtilaf ettikleri konularda, Hazret-i Muhammede gönderdiği bilgilerle aydınlığa kavuşturdu. Yahudilerin, aralarında ihtilafa düştükleri şeyler, kıble, oruç tutma, haftanın tatil günü, Hazret-i İbrahimin Yahudi veya Hıristiyan olması, Hazret-i İsanın Peygamberliği vb. şeylerdir, bu hususta İbn-i Zeyde diyor ki: "Ehl-i Kitap, kıble hakkında ihtilaf ettiler. Bazıları doğuya doğru bazıları da Kudüse doğru namaz kılarlar. Bize ise Allah kıbleyi gösterdi. Onlar, oruç hakkında da ihtilafa düştüler. Bazılan günün sadece bir kısmında oruç tutarlar bazıları da gecenin bir bölümünde oruç tutarlardı. Allah bize, orucun ne olduğunu gösterdi. Onlar, haftanın tatil günü olan Cuma gününde de ihtilafa düştüler. Yahudiler, Cumartesi gününü, Hıristiyanlar da Pazar gününü tatil edindiler. Allah bize de o tatil gününün Cuma günü olduğunu gösterdi. Ehl-i Kitap, Hazret-i İbrahim hakkında da ihtilâf ettiler. Yahudiler; "O Yahudidir." dediler. Hristiyanlar da "O Hristiyandır" dediler. Allah onu bu iftiralardan arındırdı. Onun, hakka yönelen bir Müslüman olduğunu ve iddia ettikleri gibi müşriklerden olmadığını bildirdi. Ehl-i kitap, Hazret-i İsa hakkında da ihtilafa düştüler. Yahudiler onun Allah'ın bir sözü değil bir iftira olduğunu söylediler. Hıristiyanlar ise onun rab olduğunu iddia ettiler. Allah bize, onun hakkında doğruyu bildirdi. İşte ehl-i kitabın, haklarında ihtilaf ettikleri ve Allah'ın da, biz iman edenlere bildirdiği şeyler bunlardır.
Âyet-i kerime’nin sonunda: "Allah, dilediğini doğru yola iletir." buyurulmaktadır. Bu âyetin bu bölümü, hak ehlinin şu sözünün doğru olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. "Kullar üzerinde bulunan her nimet, dinleri hususunda olsun dünyalan hususunda olsun Allah’tandır.
214. Âyetin Tefsiri
Sizden öncekilerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden, cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Onlara yoksulluk ve sıkıntılar dokunmuştu. Ve şiddetle sarsılmışlardı. Öyleki Peygamber ve onunla beraber iman edenler "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?" demişlerdi. Bilin ki Allah'ın yardımı çok yakındır.
Ey mü’minler topluluğu, sizden öncekilere isabet eden şiddet, sıkıntı, dert ve çeşitli imtihanların sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Onlara, fakirlik, sıkıntı, hastalık ve yorgunluk dokunmuştu. Onlar, korku, titreme ve büyük bir heyecanla sarsılmışlardı. İnsanlar, Allah'ın yardımının geç kaldığını sanıyorlardı. Nihâyet Peygamber ve mü’minler "Allah bize ne zaman yardım edecek?" dediler. Bilin ki Allah'ın, mü’minlere yardmı pek yakındır.
Bu âyet-i kerime, Hendek savaşında mü’minlerin, çetin bir mücadele verdikleri sırada, karşılaştıkları bitkinlikle beraber şiddetli soğuk karşısında ve yiyecek darlığı çektikleri bir. sırada nazil oldu. Nitekim onların bu hali diğer bir âyet-i kerime’de de şöyle anlatılmaktadır: "İşte orada mü’minler imtihan edilmişler ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı. Ahzab sûresi, 33/11
215. Âyetin Tefsiri
Ey Muhammed sana, Allah yolunda neyi harcayacaklarını soruyorlar. De ki: "Harcayacağınız hayırlı bir şey, ana babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere ve yolda kalmışadır. Her ne hayır yaparsanız, şüphesiz ki Allah onu bilendir.
Ey Rasûlüm, sana mallarından hangi şeyleri ve kimlere vereceklerini soruyorlar. Onlara de ki: "Mallarınızdan harcayacağınız şeyi, babalaramza, analarınıza, akrabalarınıza, babaları ölmüş yetimlere, ihtiyaç sahiplerine ve yolculuk sırasında fakir düşmüş kimselere verin. Hayır ve iyilik olarak her ne yaparsanız Allah, onu sizin hesabınıza yazar. Ve kıyamet gününde onun karşılığını size verir.
Bu âyet-i kerime’de neyin infak edileceği soruluyor. Cevap olarak ta kimlere infakta bulunulacağı açıklanıyor. İşte bu ifade özellik taşıyan bir ifadedir. Müfessirler burada kullanılan ifade tarzının, önemli bir hususun te'kid edilmek istenmesinden ileri geldiğini söylemişler ve demişlerdir ki: "Âyetin ifadesinden anlaşılıyor ki her şeyi infak etmek, her türlü mal ve varlıktan harcama yapmak mümkündür. Ancak önemli olan bu harcamanın kimlere yapılacağıdır. İşte bu hususun önemine binaen, harcanacak yerler sayılmış ve ana babaya, akrabaya, yetimlere, düşkünlere ve yolda kalmış olanlara harcanması gerektiğine işaret edilmiştir.
Süddi bu âyet-i kerime’nin, Allahü teâlânın, zekâtı farz kılmasından önce indiğini, kişinin aile efradına harcayacağı nafakaları ve vereceği sadakaları ihtiva ettiğini, zekâtı farz kılan emir gelince de bu âyetin neshedildiğini söylemiştir.
İbn-i Cüreyc ise, mü’minlerin, Resûlüllahtan mâllarını nerelere harcamaları gerektiğini sormaları üzerine bu âyetin indiğini ve malların nerelere verilmesinin daha faziletli olduğunu belirttiğini bu itibarla bu âyetin, zekatın haricinde teberru şeklinde infakta bulunmayı beyan ettiğini söylemiştir.
Taberi diyor ki: "Süddinin "Bu âyet zekat âyetiyle neshedilmiştir" sözü isabetli de olabilir isabetsiz de. Âyet-i kerime’de, söylediğinin doğru olduğuna dair herhangi bir işaret yoktur. Zira, bu âyet-i kerime’nin, teberru şeklindeki infakların yapılacağı yerlerin daha faziletli olanlarını bildirmiş olması mümkündür. Nitekim bu hususta başka bir âyette şöyle buyurulmuştur: ", iyilik sevdiği mallardan akrabalara, yetimlere, yoksullara, yolda kanala, dilencilere ve köle azad etmeye verenin, namazı kılanın, zekatı verenin... yaptığıdır. Bakara sûresi, 2/177
216. Âyetin Tefsiri
Hoşunuza gitmediği halde, savaşmak size farz kılındı. Belki de hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlıdır. Belki hoşunuza giden bir şey de sizin için daha kötüdür. Allah bilir, siz bilmezsiniz .
"Size hoş gelmese de müşriklerle savaşmak üzerinize farz kılındı. Zorluklarla dolu olduğu ve büyük sıkıntılara sebep olduğu için savaş nefislerinize hoş gelmez. Savaşı kötü görmeyin. Belki kötü gördüğünüz o savaşta sizin için hayır vardır. Cihadı terketmeyi de sevmeyin. Belki sevdiğiniz bu cihadı terketme işinde sizin için şer ve kötülük vardır. Allah, sizin için hangi şeyin şer, hangi şeyin hayır olduğunu bilir. Siz ise bunu bilemezsiniz.
Bu âyet-i kerime. Allah'ın dinini yeryüzüne hakim kılmak için mü’minlerin, her türlü zorluğuna rağmen cihad etmelerinin gerekliliğini beyan etmektedir. Bu hususta Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifinde de şöyle buyuruyor:
"Rızkım, mızrağımın gölgesi altında kılındı. Zillet ve aşağılık ise emrime karşı gelene verildi. Buhari, K. el-Cîhad, bab: 88/Ahmed b. Hanhel, Müsned, c. 2, s. 40 Resûlüllah efendimiz diğer bir hadis-i şerifinde de şöyle buyurmuştur:
"Kim cihad etmeden ve cihad etmeyi gönlünden geçirmeden ölürse bir nevi münafık olarak ölmüş olur. Müslim, K. el-lmare, bab: 158, Hadis No: 1910/Ebû Davııd K. el-Cihad bab: 18, Hadis No: 2502/Nesei, K. el-Cihad, bab: 2, Hadis No: 3099
Müfessirler bu âyet-i kerime’de, yapılması emredilen cihadın kimlere farz. kılındığı hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir:
a- Ata ve Abdullah b. Abbastan nakledilen bir görüşe göre bu âyette emredilen cihad sadece Resûlüllah'ın sahabilerine farz kılınmıştı. Bu hususta İbn-i Cüreyc diyor ki: "Ben, Atadan sordum ki, bu âyete göre. bütün insanların savaş yapmaları farz mıdır? Ata dedi ki: "Hayır o âyetin indiği zamandaki insanlara farz kılınmıştı." İkrime diyor ki: "Abdullah b. Abbas dedi ki: "Bu âyet "Dediler ki "İşittik ve itaat ettik Bakara sûresi, 2/285 âyeti ile neshedilmiştir."
Taberi diyor ki: "Bu sözün hiç bir mânâsı yoktur. Zira hükümlerin neshedilmesi kul tarafından değil Aziz ve Celil olan Allah tarafındandir. Allahü teâlâ bu son âyette, mü’min kullarının: "Biz işittik ve itaat ettik." dediklerini bildirmektedir. Burada nesih diye bir şey yoktur. Ebû İshak el-Fezari diyor ki: "Ben Evzaiden "Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı." âyetini sordum ve dedim ki: "Bütün insanların savaş etmeleri farz mı?" Evzai de dedi ki: "Ben onu bilmiyorum ama, imamların ve halkın bunu terketmeleri doğru değildir. Kişinin bizzat kendisine tek olarak farz değildir."
b- Diğer bir kısım müfessirler ise bu âyette emredilen cihadın, cenaze namazının kılınmasında olduğu gibi mü’minlerin üzerine farz-ı kîfaye olduğunu, mü’minlerden belli bir grubun bu farzı eda etmeleri halinde diğerlerinden bu farzın düşeceğini söylemişlerdir.
Taberi diyor ki: "Bize göre doğru olan görüş te budur. Zira, bu hususta deliller ittifak halindedir Cihad etme ne sadece belli insanlara farz kılınmıştır. Ne de her ferdi şahsen yükümlü kılan bir farzdır. Zira bu hususta Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: "Mü’minlerden özürsüz olarak savaşa katılmayıp oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler bir değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından, oturup geri kalanlardan daha üstün kılmıştır. Allah, hepsine de, en güzel şey olan cenneti vaadetmiştir. Allah, cihad edenleri, oturanlara, büyük bir mükâfaatla üstün kılmıştır. Nisa sûresi, 4/95
Allahü teâlâ bu âyette, cihad edenlerin, cihad etmeyenlerden üstün olduklarını belirttikten sonra, her iki sınıf için de güzellik olduğunu bildirmiştir. Şâyet cihad her fert için farz olsaydı, bu farzı ifa etmeyenler için güzellik değil ceza vaadedilirdi.
c- Diğer bir kısım müfessirlere göre ise, kâfirlerle savaşmak, kıyamete kadar her müslümanın üzerine farz-ı ayndır. Davud b. Ebû Âsim diyor ki: "Ben, Said b. el-Müseyyebe dedim ki: "Ben, savaşmanın insanlara farz olduğunu biliyorum." O, bu sözüme karşılık vermedi. Ben diyordum ki şâyet o, benim söylediğime karşı çıkacak olsaydı elbette fikrini açıklardı.
Âyet-i kerime’de "Belki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlıdır. Belki hoşunuza giden bir şey de sizin için daha kötüdür." buyurulmaktadır.
Süddi bu âyeti izah ederken şöyle demiştir: "Müslümanlar savaşmayı hoş görmüyorlardı. Allahü teâlâ onlara buyurdu ki: "Belki hoşunuza gitmeyen savaş, sizin için daha hayırlıdır." Yani, savaşta ganimet elde edersiniz, zafere ulaşırsınız ve şehit düşersiniz. Savaşa gitmemeniz halinde ise bunlardan mahrum olursunuz."
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Bir gün ben, Resûlüllah’ın terkisine binmiştim. O bana dedi ki: "Ey İbn-i Abbas, heva ve hevesinin aksine de olsa Allah'ın, senin hakkında takdir ettiğine razı ol. Zira bu durum, Allah'ın kitabında mevcuttur." Dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, o nerede? Ben Kur’an’ı okudum." Resûlüllah buyurdu ki: "O, belki de hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlıdır. Belki hoşunuza giden bir şey de sizin için daha kötüdür. Allah bilir siz bilemezsiniz..." âyetinde mevcuttur.
217. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm, sana mukaddes olan haram ay'da savaş etmekten soruyorlar, De ki: "O ayda savaş etmek, büyük günahtır. Fakat Allah yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, insanları Mescid-i Haramdan men etmek ve oranın halkını yerinden çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha büyük bir suçtur. Kâfirlerin gücü yetse sizi dininizden döndürünceye kadardurmadan sizinle savaşırlar. Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhiret amelleri boşa gitmiştir. İşte cehennemlikler onlardır. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.
Ey Rasûlüm, sana haram ay olan Recep ayında savaşmaktan soruyorlar. Onlara de ki: "O ayda savaş etmek, haram olan ayda kan dökmek, Allah yanında çok büyük günahtır. Fakat insanları îslarna girmekten alıkoymak, Allah’ı inkâr etmek, mü’minlerin Mescid-i Harama girmelerini engellemek ve Mescid-i Haram çevresinde yaşayan ve oranın halkından olan insanları oradan çıkarmak, Allah yanında, haram ayda savaşmaktan daha büyük bir günahtır. Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha büyük bir suçtur.
Ey müşrikler topluluğu, Allah’ı inkâr etmeniz, Muhammed ve ashabını Mescid-i Harama girmekten men etmeniz, onları memleketlerinden çıkarmanız ve Müslümanları dinlerinden döndürmek için fitne meydana getirmeniz, Allah katında adam öldürmekten çok daha büyük bir günahtır. Kureyş kâfirlerinin gücü yetse, müslümanları dinlerinden çıkarıp kâfir yapıncaya kadar savaşırlar. Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse işte onların amelleri iptal olmuş, sevapları boşa gitmiştir. İşte cehennemlikler onlardır. Onlar, cehennemde ebedi olarak kalacaklar ve oradan hiç çıkmayacaklardır.
Bu âyet-i kerime’de zikredilen ve "Mukaddes olan haram ay" diye ter cüme edilendan maksat, Recep ayıdır. Haram aylar peşpeşe gelen, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem ayı ile Cemaziyel Âhir ve Şaban ayları arasındaki Recep ayıdır. Cahiliye döneminde bu dört aya hürmet gösterilirdi. Kişi, babasının katilini görse dahi ona dokunmazda ve bu aylarda savaşılmazdı.
Bu âyette zikredilen "Haram ayı'n" Recep ayı oluşu bu âyetin, nüzul sebebinin, Recep ayında meydana gelen bir olay olmasındandır. Bütün müfessirler bu âyet-i kerime’nin, nüzul sebebinin, Resûlüllah'ın gönderdiği bir müfrezenin, Recep ayının birinci gününde, müşriklerden biri olan Amr b. el-Hadremi'yi öldürmesi ve iki müşriki de esir etmesi hadisesi olduğunu söylemişlerdir. Bu olay, Taberinin rivâyetine göre, Urve b. Zübeyr, Süddi, Cündeb b. Abdullah, Mücahid, Miksem, Abdullah b. Abbas, Ebû Mâlik el-Ğifari, Katade, İkrime. Mücahid, Dehhak ve Şa'bi tarafından kısmen de olsa farklı şekillerde nakledilmiştir.
Bu hususta Abdullah b. Zübeyr diyor ki: "Resûlüllah Bedirden döndükten sonra (hicretin ikinci yılında) Recep ayında Abdullah b. Cahş'ın komutasında, muhacirlerden oluşan dokuz kişilik bir müfrezeyi bir göreve gönderdi. Abdullah b. Cahş'a bir de mektup verdi ve ona: "İki gün gitmeden mektubu açmamasını ancak ondan sonra açmasını, mektubu açmasından sonra da emredilen şeyi yapmaya devam etmesini, fakat arkadaşlarından herhangi birini bu işe zorlamamasını emretmişti. Abdullahın arkadaştan şunlardı: Ebû Huzeyfe b. Rabia. ükkaşe b. Mihsan, Utbe b. Gazvan, Sa'd b. Ebi Vakkas, Amr b. Rabia, Vakıd b. Abdullah, Halid'b. el-Bekir ve Süheyl b. Beyda (Süddinin rivâyetinde Âmir b. Rabia yerine, Âmir b. Füheyre, Ukkaşe b. Mihsan yerine, Ammar b. Yâsir zikredilmiş ve Halid b. el-Bekir de zikredilmemiştir.) Abdullah b. Çalış iki gün yürüdükten sonra mektubu açtı ve okudu. Bir de ne görsün onda: "Sen benim bu mektubumu açıp okuduktan sonra Mekke ile Taif arasındaki "Nahle" denen yere varıncaya kadar git, orada dur. Oradan Kureyşi gözetle ve onlardan bize haber topla" diye yazılı. Abdullah mektubu okuyunca "Başüstüne, dinledim ve itaat ettim." dedi. Sonra arkadaşlarına "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana, Nahleye gitmemi, haber almak için oradan Kureyşi gözetlememi emretti ve sizden herhangi birinizi de buna zorlamamı bana yasakladı. Sizden kim şehitliği istiyor ve onu arzuluyorsa benimle gelsin. Kim de bunu istemiyorsa geri dönsün. Ben, Resûlüllah'ın emri doğrultusunda devam edeceğim." dedi. Abdullah ve arkadaşları yola devma ettiler. Onlardan hiçbiri geri kalmadı. Hicaz bölgesinde yol almaya devam ettiler. "Necran," denen yere varınca, Sa'd b. Ebi Vakkas ile Utbe b. Gazvan ortaklaşa bindikleri develerini kaybettiler. Bunun üzerine Abdullahtan, geri kalıp develerini aramaya koydular. Abdullah ile diğer arkadaşları ise yollarına devam edip "Nahle"ye vardılar ve orada konakladılar. O sırada yanlarından Kureyşin kuru üzüm ve diğer yiyecek maddeleri taşıyan bir ticaret kervanı geçti. (Mücahidin rivâyetine göre ise bu kervan Taiften Mekkeye içki taşıyordu.) Ve Resûlüllah ile Kureyş arasında da bir saldırmazlık antlaşması vardı. Bu Kervanda Amr b. el-Hadremi, Osman b. Abdullah, kardeşi Nevfel b. Abdullah, Hakem b. Keysan bulunuyordu. Kervanda olanlar Müslümanları görünce onlardan korktular. Zira kervan müslümanların yakınında konaklamıştı. Müslümanlardan Ukkaşe b. Mihsan, yukarıdan onlara baktı. O, başını tıraş etmişti. Müşrikler onu görünce kendilerini emniyette hissettiler ve dediler ki: "Bunlar Umre yapan insanlar, bunlardan bize bir zarar gelmez." Müslümanlar bu müşrikler hakkında istişare ettiler. Çünkü o gün, Cemaziyel Âhir ayının son günüydü. Dediler ki: "Vallahi eğer bu gece bu insanlara dokunmayacak olursanız onlar, yarın Haram ayına girecekler ve artık kendilerini bizden korumuş olacaklar. Onları öldürmüş olursanız Haram ayında öldürmüş olacaksınız. Böylece bir tereddüt içinde kaldılar. Onlara hücum etmekten çekindiler. Daha sonra kendilerinde bir cesaret buldular ve onlardan güçlerinin yettiğini öldürmek ve ellerinde bulunanları almak hususunda ittifak ettiler. Bunun üzerine Vâkıd b. Abdullah bir ok atarak Amr b. el-Hadremiyi öldürdü. Osman b. Abdullah ile Hakem b. Keysanı da esir aldılar. Osmanm kardeşi Nevfel b. Abdullah ise kaçıp ellerinden kurtuldu. Onu yakalayamadılar. Abdullah b. Cahş ve arkadaştan kervanı ve iki esiri alıp Medine'de Resûlüllah’a geldiler. Oraya gelince Resûlüllah buyurdu ki" "Ben size, haram ayında savaşmanızı emretmemiştim." Resûlüllah, kervanı ve iki esiri bekletti. Herhangi bir muamele yapmadı. Resûlüllah, savaşmalarını emretmediğini buyurunca müfrezede olan müslümanlar çok üzüldüler, helak olduklarını zannettiler. Diğer müslümanlar da bu yaptıklarından dolayı onları kınadılar ve onlara dediler ki: "Sizler emredilmeyen şeyi yaptınız, savaşmanız emredilmediği halde savaştınız." Kureyşliler de Müslümanlar aleyhinde propaganda yaparak "Muhammed ve arkadaşları haram ay'ı ihlal ettiler. O ayda kan akıtıp mallara el koydular ve insanları esir ettiler." dediler. Mekkede bulunan müslümanlar ise onlara cevaben "Müslümanlar bunu Cemaziyel Ahir ayında yaptılar." dediler. Yahudiler de bu olaydan dolayı Resûlüllah'ın aleyhine bir gelişme beklentisine girerek şu sözleri söylediler: "Amr b. el-Hadremiyi Vâkıd b. Abdullah öldürdü. Amr savaşa ömür verdi. (Onun ölümüyle savaş fikri tekrar canlandı) Haılremi savaşı hazırladı. Vâkıd savaşı tutuşturdu. Allah onları birbirlerine düşürdü."
Urve diyor ki: "İnsanlar da bu hususta açıkça konuşunca, Aziz ve Celil olan Allah, Peygamberine bu âyet-i kerime’yi indirdi. Bu âyet inince ve Allahü teâlâ müslümanlardan sıkıntıyı kaldırınca Resûlüllah kervanı ve iki esiri aldı.
Müfesirler, Haram aylarında savaşmanın yasak olması hükmünün neshedilip edilmediği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Ata b. Meysere ve Zühriden nakledilen bir görüşe göre haram aylarında savaşma yasağı şu âyet-i celile ile neshed il mistir: "Bu itibarla bu aylarda savaşmak caizdir. Savaşı önce kâfirlerin başlatması şart değildir. Bu âyet-i kerime’de şöyle buyurulmuştur: "Şüphesiz ki ayların sayısı, Allah'ın, gökleri ve yeri yarattığı günden beri, kitabında tesbit olunduğu üzere, Allah'ın katında on ikidir. Bu aylardan dördü, mukaddes olan haram aylardır. İşte dosdoğru din budur. Bu aylarda kendinize zulmetmeyin. Ey mü’minler, müşrikler sizinle nasıl topluca savaşıyorlarsa, siz de onlarla topluca savaşın. Bilin ki Allah, mutlaka müttakilerle beraberdir. Tevbe sûresi, 9/36
b- Ata b. Ebi Rebah'a göre ise, haram aylarında savaşmanın yasak olması hükmü neshed ilmemi ştir, aynen geçerlidir. Çünkü Allahü teâlâ bu aylarda savaşmanın büyük bir günah olduğunu beyan etmiştir.
Taberi,
birinci görüşü tercih etmiş ve haram aylarda savaşma yasağının kaldırıldığını söylemiştir. Çünkü Tevbe suresinin otuz altıncı âyetinin bu âyeti neshettiği, Resûlüllah’ın, haram aylarda savaşmasından anlaşılmıştır. Çünkü Resûlüllah haram aylarında Huneyn'de Hevazin kabilesiyle, Taifte Sakiyf kabilesiyle savaşmış, Ebû Âmiri de, Evtas denen yere, orada bulunanlarla savaşmak üzere göndermiştir. Şâyet bu aylarda savaşmak yasak olsaydı Resûlüllah bunu yapmazdı. Taberi devamla diyor ki: "Bütün siyer âlimleri, Hudeybiye sulhünden önce Hazret-i Osmanı müşriklerin öldürdüğü haberi gelmesi üzerine Resûlüllah’ın, sahabeleriyle birlikte müşriklerle savaşmak üzere "Biat-ı Rıdvan"i yaptığı ve bu biatin da bir haram ay olan Zilkade ayında yapıldığı hususunda ittifak etmişlerdir. Sulhtan sonra Resûlüllah savaştan vazgeçmiştir. Bu vakıa, açıklamakta olduğumuz âyette zikredilen, haram aylarında savaşmanın yasak olduğu hükmünden sonra gerçekleşmiştir. Zira, Abdullah b. Cahş olayı Hicretin ikinci yılında, Hudeybiye sulhu ise Hicretin altıncı yılında, Huneyn ve Taif olayları ise Hicretin sekizinci yılında meydana gelmişlerdir.
218. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki iman edenler, hicret edip Allah yolunda cihad edenler, işte onlar, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Allah ve Resulünü tasdik edenler, müşriklerin bulunduğu yerden, onlarla komşuluk etmeyi terkedip hicret edenler, Allah'ın dini zafere ulaşsın diye düşmanla çarpışıp savaşanlar, işte onlar Allah'ın lütfü ve merhameti yi e, onun cennetine girmeyi arzu ederler. Allah, kullarının günahlarını örten, rahmetiyle onlara lütufta bulunandır.
Cündeb b. Abdullah diyor ki: "Abdullah b. Cahş'ın komutasındaki müfreze, mukaddes ay olan Receb ayında, Kureyş müşriklerinden Amr b. el-Hadremiyi öldürünce müslümanlar bu müfreze hakkında "Eğer bunlar günah işlemedilerse sevapları da yoktur." demişler ve bunun üzerine bu âyet nazil olmuş ve mücahitlerin, Allah'ın sevabını umduklarını ve mükâfaatma da erebileceklerini beyan etmiştir.
219. Âyetin Tefsiri
Ey Muhammedi, sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki: "Onlarda büyük günah vardır. İnsanlar için (bazı dünyevi) faydaları da vardır Ancak, günahları faydalarından çok büyüktür." Ve yine sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: "İhtiyaçtan fazla olanı." İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklar ki düşünesiniz.
Ey Rasûlüm, ashabın sana içkiyi ve kuman soruyorlar. Onlara de ki: "Onlarda büyük günahlar vardır. İçki, onu içenin aklını giderir. İşte bu, günahların en büyüğüdür. Kumar insanı meşgul ederek Allah’ı zikretmekten ve namazdan alıkoyar. Onu oynayanların arasına kin ve düşmanlık sokar. İçki ticaretinden elde edilen kârlar ve içenlere geçici olarak sağladığı sun'î bir zevk, onun faydası olarak sayılabilir. Kumarda ise kazanan kimsenin kumar parasını yorulmadan, kolaylıkla elde etmesi onun faydası olarak görülebilir. Ancak içki ve kumarın zararları, zikredilen önemsiz menfaatlan yanında çok daha büyüktür. İçki insanı diğer varlıklardan ayıran ve onu üstün bir duruma getiren aklı giderir. İçenler sarhoş olur, birbirlerine sataşır ve dövüşürler. Böylece aralarında kötülük meydana gelir. Kumar oynayanların ise birbirlerine girdikleri ve aralarında çok büyük husumetler meydana geldiği bir gerçektir, Ve yine sana, Ey Rasûlüm, mallarından hangi şeyi Allah yolunda harcayacaklarını ve sadaka olarak vereceklerini soruyorlar. Onlara de ki: "Fazla olanı verin" O da ihtiyacınızdan ve ailenizin nafakasından fazla olanıdır. Allah size, birliğini gösteren delilleri açıkladığı gibi, koyduğu sınırları, farzları ve Peygamberi Muhammede indirdiği diğer şeyleri de açıklıyor ki dünya ve âhirette vaadini, korkutmasını, sevabını, cezasını düşünesiniz ve geçici dünyanın yerine ebedi olan âhireti tercih edesiniz.
Âyet-i kerime’de geçen ve "İçki" diye tercüme edilen kelimesinin lügat mânâsı, "Bir şeyi örtmek, kapatmak ve gizlemektir." Arapçada demek "Kabın ağzını örttüm" dmektir. Yine kadının başörtüsüne "Örtü" anlamına gelen kelimesi kullanılmıştır. Yine Arapçada "O, sana karşı giziice yürüyor" denilmekte ve kelimesinden "Gizlemek" mânâsı kastedilmektedir. İçkiye denilmesi, insanların aklını örtmesi ve göl gelem es indendir. Bu itibarla her aklı gölgeleyen ve sarhoş eden şeye denilmiştir.
Âyette geçen ve "Kumar diye tercüme edilen kelimesi, Abdullah b. Ömer, Dehhak, Katade, Süddi, Abdullah b. Abbas, Hasan-ı Basri ve Said b. Cübeyr tarafından bu şekilde "Kumar" olarak izah edilmiştir. Kumar, galip gelenin mağlup olandan bir şey almayı şart koştuğu her türlü oyuna denir. Müfessirler, hangi çeşit oyunun kumar sayılacağı hakkında özetle şunları söylemişlerdir.
"Abdullah b. Mes'ud, hayvanların mafsalları olan ve "Aşık kemiği" denen kemiklerle oynamanın dahi kumar olduğunu söylemiştir. Bu hususta Abdullah b. Mes'udun şöyle dediği zikredilmiştir. "Bir şey bekleyerek attığınız bu aşıklardan kaçının. Çünkü bunlar kumar sayılır."
Mücahid ve Said b. Cübeyr, çocukların cevizlerle oynamalarını da kumar saymıştır, Atâ ve Tâvûs da çocukların aşık ve cevizle oynamalarını kumar saymışlardır. Muhammed b. Sîrîn ise: "Tahakkuk edip etmeyeceği belli olmayan her muamele kumardır. Her kumar, bu âyette zikredilen Meysir'dendir. Hatta "Ayakta durdurma veya bağırma yahut başına kuş tüyü takmayı şart koşan tavla da kumardır. Bir şey içirmeyi veya bağırmayı yahut ayakta durmayı şart koşan her türlü oyun kumardır." demiştir. Kasım b. Muhammed ise, "İnsanı, Allah'ı anmaktan ve namazı kılmaktan alıkoyan her oyun kumardır." demiştir.
Âyet-i kerime’de, içki ve kumarda büyük günah olduğu, fakat insanlar için bir kısım faydalan da bulunduğu zikredilmiştir. İçkideki günah, kişinin, içki içme neticesinde sarhoş olması yüzünden rabbini dahi tanımaz hale gelmesidir. Elbetteki bu, günahların en büyüğüdür. Ayrıca Süddinin de dediği gibi, içki içen kimse sarhoşluğu yüzünden insanlara zarar verir. Abdullah b. Abbas: "İçki içen kimsenin dini eksilir." demiştir. Yani, Allah’ı tanımayı bile unutur hale gelir. Kumarın günahı ise, onu oynayanın, Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan uzak olmasıdır. Kumar oynayanlar arasında kin ve düşmanlık meydana gelir.
Nitekim bu hususta Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır: "... Şüphesiz ki Şeytan, kumar ve içki ile aranıza düşmanlık ve kin sokmayı, sizi Allah'ın zikrinden ve namazdan men etmeyi ister. Artık bunlardan vaz geçmez misiniz?" Maide sûresi, 5/91
İçkide bulunduğu ifade edilen faydalara gelince, onun haram kılınmasından önceki ticaretinden elde edilen kazançlar ve içilmesiyle meydana gelen geçici zevktir. Kumarda bulunduğu ifade edilen faydalar ise, kumarın haram kılınmasından önce kumar neticesinde kazandıkları devenin kesilmesinden elde ettikleri paylar vb. değerlerdir.
Âyet-i kerime’de içki ve kumar için "Ancak, günahları faydalarından çok daha büyüktür." buyurulmaktadır. Bu ifade iki şekilde izah edilmiştir.
a- Abdullah b. Abbas, Rebi' b. Enes ve Dehhak bu âyeti şöyle izah etmişlerdir: "İçkinin ve kumarın haram kılınmalarından sonraki günahları, haram kılınmalarından önceki faydalarından çok daha büyüktür."
b- Diğer bir kısım müfessirler ise şöyle izah etmişlerdir: "İçki ve kumarın, haram kılınmalarından önceki günahları yine o zamanki faydalarından daha büyüktü. Çünkü onlar sarhoş oldukları zaman birbirlerine sataşıyor ve birbirleriyle savaşıyorlardı. Kumar oynadıklarında da aralarına kötülük giriyor ve onları fenalıklar yapmaya sürüklüyordu. Bu şeyler, içkiden kazandıkları para ve hissettikleri zevkten daha kötüydü. Taberi, âyeti bu şekilde izah etmenin daha doğru olduğunu söylemiştir. Çünkü bu âyet, içki ve kumarın kesin olarak haram kılınmasından önce inmiştir bu sebeple o zamana göre tefsir edilmelidir.
Taberi bu âyetin, içki ve kumamı kesin olarak haram kılınmasından önce indiğini zikreden haberlerin tevatür derecesine ulaştığını söylemiş ve özetle şunları Rivâyet etmiştir: Said b. Cübeyr diyor ki: "Bu âyet-i kerime inince, bir kısım insanlar burada zikredilen: "Onlarda büyük günahlar vardır." ifadesini gözönünde bulundurarak içki içmeyi hoş görmemişlerdir. Diğer bir kısım insanlar ise: "Faydalan da vardır. " ifadesini gözönünde bulundurarak içki içmeye devam etmişlerdir. Nihâyet: "Ey iman edenler, sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın. Cünüp iken de gusül edinceye kadar namaz kılmayın. Yolcu olanlar müstesnadır. Eğer hasta iseniz veya yolculukta iseniz yahut biriniz tuvaletten gelmişse veya cinsi münasebette bulunmuşsanız ve bu durumda da su bulamamışsanız, tertemiz bir toprak ile teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz ki Allah, çok affeden, çok bağışlayandır. Nisa sûresi, 4/43 âyeti nazil oldu. Bu defa namaz kılma zamanlarında içkiyi bırakıyor onun dışındaki zamanlarda içiyorlardı. Nihâyet: "Ey iman edenler, içki, kumar, putlar ve faal okları, sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki kurtuluşa eresiniz Maide sûresi, 5/90 âyeti indi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer şöyle dedi: "Bu gün senin vay haline içki. Kumarla birlikte anıldın."
Abdullah b. Ömer diyor ki: "Aziz ve Celil olan Allah, içki hakkında üç defa âyet indirmiştir. İlk indirdiği âyet: "Ey Rasûlüm, sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki: Onlarda büyük günahlar vardır. İnsanlar için bazı dünyevi faydalar da vardır..." âyetidir. Bu âyet indikten sonra insanlar: "Ey Allah'ın Resulü, biz içki içelim ve Allah'ın, kitabında zikrettiği gibi ondan faydalanalım rm?" dediler. Bunun üzerine: "Ey iman edenler, sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın. Nisa sûresi, 4/43 âyeti nazil oldu. Bu defa insanlar: "Ey Allah'ın Resulü, biz içkiyi namaza yakın bir vakitte içmeyiz." dediler. Bunun üzerine: "Ey iman edenler, içki, kumar, putlar ve fal okları sadece Şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki kurtuluşa eresi Maide sûresi, 5/90 âyeti indi. Resûlüllah da buyurdu ki. "Artık içki haram kılındı."
İkrime ve Hasan-ı Basri demişlerdir ki: "Ey Rasûlüm, sana içki ve kumardan soruyorlar" âyetiyle "Ey iman edenler, sarhoşken namaza yaklaşmayın. " âyeti, Mâide suresinin: "Ey iman edenler, içki, kumar, putlar ve fal okları sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçınınki kurtuluşa eresiniz." âyetiyle neshedilmiştir.
Süddi diyor ki: "Ey Rasûlüm, sana içki ve kumardan soruyorlar..." âyet-i kerimesi nazil olduktan sonra da insanlar içki içmeye devam ettiler. Bir gün Abdurrahman b. Avf bir yemek hazırlayıp içlerinde Ali b. Ebi Talibin de bulunduğu sahabileri davet etti. Ali b. Ebi Talib, Kâfinin sûresini okudu. Fakat okuduğunun ne olduğunu anlayacak durumda değildi. Bunun üzerine Allahü teâlâ içki hakkında daha sert davranarak Nisa suresinin kırk üçüncü âyetini indirdi. İçki içmek yasak değitdi. Onlar onu, sabah namazından sonra günün ortalarına kadar içiyorlardı. Öğlende ayılıp öğle namazını kılıyor yatsıya kadar içmiyorlardı. Yatsıdan sonra gecenin yarısına kadar içiyor ve yatıyorlardı. Sabahleyin ayılıp namaz kılıyorlardı. Böylece içkiye devam ediyorlardı. Nihâyet Sa'd b. Ebi Vakkas bir gün bir yemek hazırladı. İçlerinde Ensar'dan bir kimsenin de bulunduğu sahabileri davet etti. Sa'd devenin kellesini kebap yaptı ve onları bu kebabı yemeye davet etti. Onlar yediler ve içki içerek sarhoş oldular ve sohbete daldılar. Bu sırada Sa'd, Ensardan olan kişiyi kızdıracak bir söz söyledi. Bunun üzerine Ensardan olan o kişi, devenin çene kemiğini alarak Sa'd'ın burnuna vurup kırdı. İşte bu olay üzerine de Allahü teâlâ, içki içmeyi tamamen yasaklayan şu âyeti kerime’yi indirdi. "Ey iman edenler, içki, kumar, putlar ve fal okları sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Maide sûresi, 5/90
İçkinin aşamalı bir şekilde yasaklandığına dair Taberi, Zeyd b. Aliden, Şa'biden, Katadeden, Mücahidden, Rebi' b. Enesten ve İbn-i Zeydden de Rivâyetler nakletmiştir. Ayrıca bu hususta Ebû Meysereden de şunlar nakledilmiştir. Ebû Meysere diyorki: "Hazret-i Ömer, içkinin haram olduğunu beyan eden âyetin inmesinden az bir müddet önce şöyle demiş: "Ey Allah'ım sen, içki hakkında bize şifa veren bir açıklama gönder." bunun üzerine: "Ey Rasûlüm, sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki: "Onlarda büyük günah vardır. İnsanlar için bazı dünyevi faydaları da vardır. Ancak günahları faydalarından çok büyüktür..." âyeti inmiştir. Ömer çağırılmış ve kendisine bu âyet okunmuştur.
Yine Ömer: "Ey Allah’ım sen, içki hakkında bize şifa veren bir açıklama gönder." demiş bunun üzerine de: "Ey iman edenler, sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın. Nisa sûresi, 4/43 âyeti inmiştir. Bu âyetin inmesinden sonra namaza başlarken Resûlüllah’ın bir davetçisi (Bu iş için gönderdiği birisi) "Dikkat edin, sarhoş olan sakın namaza yaklaşmasın" diye bağırıyordu. Ömer bu sefer de çağırıldı ve bu âyet ona okundu.
Ömer yine, "Ey Allah’ım, sen içki hakkında bize şifa veren bir açıklama gönder." demiş. Bunun üzerine de: "Ey iman edenler, içki, kumar, putlar ve fal okları, sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki kurtuluşa eresiniz," "Şüphesiz ki şeytan, kumar ve içki ile aranıza düşmanlık ve kin sokmayı, sizi Allah'ın zikrinden ve namazdan men etmeyi ister. Artık bunlardan vaz geçmez misiniz? Maid'e sûresi, 5/90, 91 âyetleri inmiştir. Âyetin sonunda bulunan: "Artık bunlardan vaz geçmez misiniz?" ifadesini işiten Ömer:
"Artık vaz geçtik." demiştir. Ebû Davud K. el-Eşribe hab: 1, Hadis No: 3670/Tirmizi K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 2, bab: 7/Nesâî, K. el-Eşribe, bab: 1
Âyet-i kerime’nin devamında: "Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki "İhtiyaçtan fazla olanı." buyurulmaktadır. Burada geçen ve "İhtiyaçtan fazla olan" diye tercüme edilen kelimesi müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir:
a- Abdullah b. Abbas, Katade, Ata, Süddi, İbn-i Zeyd ve Hasan-ı Basriye göre, burada zikredilen kelimesinden maksat, kişinin aile efradının na fakasından arta kalan malı" demektir. Bu hususta İbn-i Zeyd diyor ki: "İnsanlar her gün, içinde bulundukları günün şartlarına göre çalışıyorlardı. Şâyet çalıştıkları günlerde elde ettikleri mallarından aile efradına harcadıkları dışında bir şey artarsa onu tasadduk ediyorlardı. Yoksa aile efradını aç bırakarak insanlara tasadduk etmiyorlardı.
b- Abdullah b. Abbas ve Tavustan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen kelimesinden maksat, "Mallarınızdan pek önem vermediğiniz basit şeyler" demektir.
c- Yine Hasan-ı Basri, Atâ ve Mücahidden nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen kelimesinden maksat, "Orta derecede infak" demektir. Yani ne malının tümünü harcayıp insanlara muhtaç hale düşmek ne de malından çok az bir bölümünü harcayarak cimriliğe kaymaktır.
d- Abdullah b. Abbaslan nakledilen başka bir görüşe göre burada zikredilen kelimesinden maksat, insanların gönül hoşluğu ile verdikleri şeylerdir.
e- Rebi' b. Enes ve Katadeden nakledilen başka bir görüşe göre bu âyette zikredilen den maksat, "Kişinin mallarının en güzelidir."
f- Mücahidden nakledilen başka bir görüşe göre bu âyette zikredilen kelimesinden maksat, kişinin vermesi farz olan zekat vb. mali yükümlülüklerdir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden doğru olanı, burada zikredilen (......) kelimesinden maksat, kişinin kendisinin ve ailesinin nafakasından arta kalan malıdır. Zira bu hususta Resûlüllahtan bir çok hadis Rivâyet edilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: "
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) diyor ki:
"Resûlüllah, sadaka vermeyi emretti. Bunun üzerine bir adam: "Ey Allah'ın Resulü, benim bir dinarım var." dedi. Resûlüllah: "Sen onu kendine harca"dedi. Adam "Başka bir dinarım daha var" dedi. Resûlüllah: "Onu da çocuğuna harca" dedi. Adam: "Başka bir dinarım daha var." dedi. Resûlüllah: "Onu da eşine harca" dedi. Adam: "Başka bir dinarım daha var" dedi. Resûlüllah: "Onu da hizmetçine harca" dedi. Adam: Bir başka dinarım daha var" dedi. Resûlüllah: "Onu ne yapacağını sen daha iyi bilirsin." dedi. Ebû Davud, K. ez-Zekât, bab: 45, Hadis No: 1691/Nesei, K. ez-Zekât, bab: 54.
Cabir b. Abdullah, Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu Rivâyet ediyor:
"Sizden biriniz fakir olursa (malını harcamada) önce kendisinden başlasın. Şâyet bir şey artarsa aile efradına harcasın. Yine bir şey artarsa akrabalarına harcasın. Yine bir şey artarsa şöyle şöyle yapsın. Yani önüne arkasına, sağına soluna harcasın. Nesâî, K. el-Bûyu", bab: 84/Müslim, K. ez-Zekâl, bab: 41, Hadis No: 997
Yine Cabir b. Abdullah diyor ki:
"Bir gün biz, Resûlüllah'ın yanında iken bir kişi ona, bir savaşta elde ettiği yumurta kadar bir altın külçesi getirdi. (Diğer bir Rivâyette, "Bazı maden ocaklarından elde ettiği" şeklindedir) ve dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, bunu benden sadaka olarak al. Allah’a yemin olsun ki benim bundan başka malım yoktur. "Resûlüllah ondan yüzünü çevirdi. Adam ona sol tarafından geldi ve aynı. Şeyi söyledi. Sonra önünden geldi yine aynı şeyi söyledi. Bunun üzerine Resûlüllah kızgın bir şekilde "Getir onu" dedi. Onu alıp adama doğru öyle bir attı ki şâyet ona dokunacak olsaydı onun bir tarafını ağntacak veya yaralayacaktı. Sonra şöyle buyurdu: "Sizden biriniz malını alıyor, ondan başka bir şeye sahip olmadığı halde onu tasadduk etmek istiyor. Sonra da oturup insanlara el açıyor. Sadaka ancak zenginin sırtındandır. Al bu senin olsun. Bizim buna ihtiyacımız yok." Adam onu alıp gitti. Darimi, K. ez-Zekât, bab: 25
Ebû Ümame, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu Rivâyet ediyor:
"Ey Âdemoğlu eğer sen ihtiyacından artanı harcarsan o senin için daha hayırlıdır. Eğer harcamayıp elinde tutarsan o senin için daha kötüdür. Sen kendi kendine yetinmenden dolayı kınanmazsın. (Yani kişi kendi ihtiyaç duyduğu şeyleri harcamadığından dolayı kınanmaz) sen, harcamakla yükümlü olduğundan başla (ve bil ki) üstte olan el altta olan elden daha hayırlıdır. Müslim, K. ez-Zekât, bab: 97, Hadis No: 1036/Tirmizî, K. ez-Ztihd, bab: 2
Taberi diyor ki: "Bütün bu hadis-i şerifler gösteriyor ki bu âyette zikredilen "Afv" kelimesinden maksat, kişinin kendisinin ve ailesinin ihtiyacından arta kalandır.
Müfessirler âyet-i kerime’nin bu bölümünün mensuh olup olmadığı hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas ve Süddiye göre bu âyet-i kerime, zekâtın farz olduğunu beyan eden âyet-i kerimelerle neshedilmiştir. Bu hususta, Abdullah b-Abbasın şunları söylediği rivâyet edilmiştir: "Ey Rasûlüm, sana, (Allah yolunda) ne harcayacaklarım soruyorlar. De ki: "İhtiyaçtan fazla olanı." âyet-i kerimesi nazil olmuş, bu âyet harcanacak şeyler bakımından farz olan belli bir miktar tayin etmemiştir. Sonra: "Ey Rasûlüm, sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillere aldırış etme. A'raf sûresi, 7/199 âyeti nazil olmuştur. Daha sonra ise gelen âyetlerle miktarlar belirtilerek farz olan miktarlar beyan edilmiştir.
b- Mücahide göre ise bu âyetin hükmü geçerlidir, neshedilmemiştir. Zira Mücahid bu âyeti, farz olan zekâtlara yorumlamıştır.
Taberi diyor ki: "Bu âyet ne başka bir âyeti neshetmiş ne de başka bir âyet tarafından neshedilmiştir. Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, farz olmayan sadakaların nasıl harcanacağını beyan etmiştir. Bu bakımdan din ve takva sahibi olan bir insanın, Allahü teâlânın kullarına öğrettiği bu yolu takibetmesi gerekir. Resûlüllah bu yolun nasıl olduğunu bizlere açıklamıştır. O yolda kişinin önce kendisinden başlaması, sonra aile efradına harcaması, daha somra da Allah’ı razı edecek diğer yerlerde harcamasıdır. İşte Allahü teâlânın beyan ettiği israfla cimrilik arasında tutulacak olan yol da budur. Allahü teâlâ, Peygamberine bu hususu beyan ederek şöyle buyuruyor: "Sakın eli boynuna kelepçelenmiş gibi cimri olma. İsrafa dalarak ta elini tamamen açma. Sonra kınanmış ve açıkta bırakılmış olarak oturup kalırsın. İsra sûresi, 17/29 Yine Allahü teâlâ kullarını "İbadürrahman" olarak vasıflandırırken şöyle buyuruyor: "Onlar harcadıkları zaman ne israf ederler ne de cimrilik. İkisi arasında orta bir yol tutarlar Furkan sûresi, 25/67 Âyet-i kerime’nin mensuh olduğunu iddia eden kimseye denir ki: "Senin buna dair delilin nedir? Halbuki herkes kişinin malından, farz olan zekâtlar dışında, sadaka verebileceği, bağışta bulunabileceği ve malının üçte birini vasiyet edebileceği hususunda ittifak etmişlerdir. O halde bu âyet nasıl mensuh olabilir? Eğer diyecek olursa ki: "Arta kalanın verilmesinin farz oluşu neshedilmiştir." Cevaben denilir ki: "Kişinin malından arta kalanını harcamasının farz olduğuna dair delilin nedir? Ta ki zekatın farz oluşunun bu farzı düşürdüğünü iddia edesin? Bu âyet-i kerime bir farz hüküm koymamıştır. Sadece Resûlüllah’a sorulan infakın nasıl yapılacağını beyan etmiştir.
220. Âyetin Tefsiri
Hem dünya hem de âhiret işlerini düşünesiniz. Sana yetimlerden soruyorlar. De ki: "Onların işlerini düzeltmek, kendileri için daha hayırlıdır. Eğeı* onları aranıza alırsanız, onlar sizin din kardeşlerinizdir. Allah, bozguncuyu ıslah edenden ayırdetmesini bilir. Eğer Allah dileseydi sizi zor durumda bırakırdı. Şüphesiz ki Allah, her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Ey mü’minler, bu surede zikredilen âyet ve delilleri açıkladığım gibi size bir kısım emir ve yasaklarımı açıklarım ki, hem dünyanın geçiciliğini hem de âhiretin devamlılığını ve kalıcılığını düşünesiniz. Böylece âhiretin dünyadan daha üstün olduğunu anlayasınız ve onun için çalışasınız. Ey Rasûlüm, sana yetimlerden ve mallarının, kendi mallarınıza karışması halinden soruyorlar. Onlara de ki: "Yetimlerin mallarının idaresini düzene koymakla lütufta bulunmanız, Allah yanında sizin için daha hayırlı sevap bakımından da daha büyüktür. Eğer onların yiyeceklerini kendi yiyeceklerinize, içeceklerini kendi içeceklerinize ve mallarını da kendi malarınıza karıştırırsanız artık onlar dinde sizin kardeşlerinizdir. Kardeşlerin bir kısmı diğerlerine yardım eder. O halde size, onların mallarına şefkatli bir kardeş nazarıyla bakmak gerekir. Allah sizden, kendi malını, yetimin malına katan kişinin maksadının, o malı dağıtıp haksız surette yemek mi olduğunu yoksa düzeltip çoğalmasını sağlamak mı olduğunu çok iyi bilir. Eğer Allah dileseydi sizi, mallarınızı yetimlerin mallarından ayrı tutmakla yükümlü kılarak zor durumda bırakır ve sıkıntıya sokardı. Fakat o, rahmeti ve acımasıyla sizi buna mecbur etmedi. Böylece sizi genişliğe çıkardı ve işinizi kolaylaştırdı. Şüphesiz ki Allah, hükümranlığında herşeye galiptir, idaresinde hüküm ve hikmet sahibidir.
Müfessirler bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir:
a-
Bazılarına göre bu âyetin nüzul sebebi, bundan önce inen Nisa suresinin onuncu âyetinin, yetimlerin mallarına yaklaşılmasını yasaklaması üzerine, mü’minlerin sıkıntıya düşmeleri ve Resûlüllahtan çare istemeleridir. Bu görüş, Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, Abdurrahman b. Ebi Leyla, Katade ve Rebi' b. Enesten nakledilmiştir. Ancak, Katade, Rebi' b. Enes ve Said b. Cübeyre göre, bundan önce inen ve inmesiyle mü’minlerin sıkıntıya düştükleri âyet: "Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar yaklaşmayın. Sadece en güzel bir şekilde yaklaşın İsra sûresi, 17/34 âyetidir. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Allah tcala "Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar yaklaşmayın. Ancak en güzel bir şekilde yaklaşın. Enam sûresi, 6/152 "Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına sadece ateş tıkamış olurlar. Onlar yakında alev alev yanan bir ateşe sokulacaklardır. Nisa sûresi, 4/10 âyetlerini gönderince, yanlarında yetim bulunan insanlar gidip yetimlerin yiyeceklerini ve içeceklerini, kendi yiyecek ve içeceklerinden ayırdılar. Öyle ki artan yemekler bekletilip ya onlara yediriliyor veya kimse yemiyor, bozuluyordu. Bu durum mü’minleri sıkıntıya düşürdü. Durumu Resûlüllah’a aksettirdiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ: "Sana yetimlerden soruyorlar. De ki: "Onların işlerini düzeltmek, kendileri için daha hayırlıdır. Eğer onları aranıza alırsanız, onlar sizin din kardeşlerinîzdir..." âyetini indirdi. Artık yetimlerin varisleri, yiyeceklerini ve içeceklerini yetimlerinki ile karıştırdılar. Ebû Davud, K. el-Vasâya, bab: 7, Hadis No: .2871, Nesâî, K. el-Vasaya, bab: 11, Hadis No: 3699
b- Abdullah b. Abbas, Süddi ve Dehhaktan nakledilen diğer bir örüşe göre bu âyetin nüzul sebebi, daha önce inen bir âyet değil, Arapların, yetimlerin malına yaklaşmaktan uzak durma örfleri ve bu örflerinden dolayı sıkıntıya düşmemeleri için istekte bulunmalarıdır. Bu hususta Süddi diyor ki: "Araplar cahiliye döneminde yetim hakkında çok titiz davranıyorlardı. Öyle ki haklarına tecavüz ederler korkusuyla aynı kaptan onlarla yemek yemiyorlar, develerine binmiyor, hizmetçilerine hizmet ettirmiyorlardı. Bu âdet hususunda Resûlüllah’a geldiler ondan bu meseleyi sordular. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.
Âyet-i kerime’nin devamında: "Eğer Allah dikseydi sizi zor durumda bırakırdı." buyurulmaktadır. Müfessirler burada geçen ve "Zor durumda bırakırdı." diye tercüme edilen cümlesini çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.
Mücahide göre bu ifadeden maksat: "Eğer Allah dileseydi yetimlerin otlaklarında hayvanlarınızı otlatmayı ve onların katıklarını yemeyi size haram kılar böylece sizi sıkıntıya sokardı." demektir. Mücahid: "Eğer yetimleri aranıza alırsanız bu sizin için daha hayırlıdır," ifadesini, "Eğer yetimlerin mallarını otlakta kendi mallarınıza katar ve onların katıklarını kendi katıklarınızla birlikte bulundurur ve yerseniz sizin için daha hayırlıdır." şeklinde izah ettiği için bu âyetin bu bölümünü de bu şekilde izah etmiştir.
Abdullah b. Abbas ise âyetin bu bölümünü şöyle izah etmiştir: "Eğer Allah dileseydi sizi zorluğa koşar ve sıkıntıya düşürürdü. Fakat o, işi kolaylaştırdı ve buyurdu ki: "İçinizden zengin olanlar, yetimlerin malını yemekten çekinsin, fakit olanlar ise meşru surette yesin. Nisa sûresi, 4/6
Abdullah b. Abbastan nakledilen başka bir görüşe göre, o bu âyeti şöyle izah etmiştir: "Eğer Allah dileseydi, yetimlerin mallarından size geçenler yüzünden sizi helak ederdi.
221. Âyetin Tefsiri
İman etmedikçe müşrik kadınlarla evlenmeyin. Mü’min bir cariye, hür olan müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Hür olan müşrik kadın hoşunuza gitse bile. Müşrik erkekleri de, iman etmedikçe mü’min kadınlarla evlendirmeyin. Mü’min bir köle, hür olan müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Müşrik olan erkek hoşuna gitse bile. Bu müşrikler insanı ateşe davet ederler. Allah ise izni ile cennete ve mağfirete davet eder ve âyetlerini insanlara açıklar. Gerekir ki düşünürler.
Ey iman edenler, kitap ehli olmayan ve putperest olan müşrik kadınlarla, Allah’a, Peygamberine ve Peygambere indirilene iman etmedikçe evlenmeyin. Sizlerin, Allah’a ve Peygamberine iman eden bir cariye ile evlenmeniz, hür olanmüşrik veya kâfir bir kadınla evlenmenizden, Allah katında daha hayırlı ve daha üstündür. Müşrik olan kadın, güzelliği, soyu ve malı bakımından hoşunuza gitse bile. Ey iman edenler, müslüman olan bir kadını da, Allah ve Resulüne iman etmedikçe, bir müşrik erkekle evlendirmeyin. Müslüman kadınları, Allah ve Resulüne iman eden kölelerle evlendirmeniz, onları hür olan müşriklerle evlendirmenizden sizin için daha hayırlıdır. Hür olan müşrik erkekler, mal, soy ve mevki bakımından hoşunuza gitse bile. Kendileriyle evlenmeniz yasaklanan bu kadın ve erkek müşrikler sizleri, cehenneme götürecek işleri yapmaya çağırırlar. Allah sizleri, yardımı ve kolaylaştırması ile cennete götürecek amelleri işlemeye, hatalarınızı silecek işleri yapmaya davet eder. Ve kitabındaki âyet ve delillerini kullarına açıklar ki düşünüp ibret alsınlar, cehennem ateşine davet eden ile cennete ve affa davet edeni birbirinden ayırsınlar.
Âyet-i kerime’de, mü’min erkeklerin, müşrik kadınlarla evlenmelerinin yasak olduğu beyan edilmektedir. Ancak ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyan kadınlarla mü’min erkeklerin evlenmeleri caizdir. Bu hususta diğer bir âyette şöyle buyurulmaktadır: "... Hür ve iffetli mü’min kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden (ehl-i kitaptan) hür ve iffetli kadınlar, namuslu olmanız, zina yapmamanız, dost edinmemeniz ve kendilerine mehir vermeniz şartıyla size helaldir... Maide sûresi, 5/5
Buna mukabil, mü’min kadınlar, hiçbir kâfirle evlenemezler. Bu kâfirler ehl-i kitap ta olsa bu böyledir. Bu hususta da şu âyet-i kerime’de buyuruluyor ki: " .. Çünkü ne mü’min kadınlar kâfirlere helaldir ne de kâfir erkekler mü’min kadınlara helaldir... Mümtahine sûresi, 60/10
Müfessirler, açıklamakta olduğumuz bu âyet-i kerime’nin, bütün müşrikleri kastederek mensuh olduğu yahut müşriklerden sadece belli bir sınıfı kastederek mensuh olmadığı hususda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas, İkrime, Mücahid ve Rebi' b. Enes, izah etmekte olduğumuz bu âyet-i kerime’nin, bütün müşriklerin müslümanlarla evlenmelerinin haram olduğunu bildirdiğini, bu itibarla Maide suresinin dördüncü âyetinde zikredilen, ehl-i kitapla evlenme hükmüyle neshedildiğini söylemişlerdir. Bu âyette buyuruluyor ki: "Hür ve iffetli kadınlarla, sizden önce kendilerine kitap verilenlerden hür ve iffetli kadınlar, namuslu olmanız, zina yapmamanız, dost edinmemeniz ve kendilerine nıchir vermeniz şartiyle evlenmeniz size helaldir. Maide sûresi, 5/4 Görüldüğü gibi bu âyet-i kerime, kâfir ve müşrik olan ehl-i kitabın kadınlarının mü’min erkeklerle evlenebileceklerini beyan etmiştir. Bu itibarla izah etmekte olduğumuz âyet neshedilmiştir.
b- Katade ve Said b. Cübeyr'e göre ise bu âyet-i kerime’nin her ne kadar ifadesi genel ise de hükmü özeldir. Bu itibarla neshedilmemiştir. Zira âyette zikredilen ve evlenilmesi yasaklanan müşrik kadınlardan maksat, bütün müşrik kadınlar değil, özellikle ehl-i kitap olmayan müşrik kadınlardır. Nitekim Arapların müşrik kadınları böyleydi. Ehl-i kitap olan müşrik kadınlarla evlenmenin hükmü ise başka bir âyette belirtilmiş ve bazı sahabiler de bu hüküm uyarınca evlenmişlerdir. Mesela Huzeyfetül Yeman bir Yahudi veya Hristiyan kadınla evlenmiştir.
c- Şehr b. Havşebin, Abdullah b. Abbastan naklettiği diğer bir Rivâyete göre bu âyet-i kerime neshedilmemiştir. Ve bu âyetle, bütün müşrik kadınlarla evlenmek yasaklanmıştır. Müşrik kadının putperest, mecusi ve ya ehl-i kitap olması farketmez. Bu hususta Abdullah b. Abbasin şunîan söylediği rivâyet edilmiştir: "Resûlüllah, hicret eden mü’min kadınlar dışındaki bütün kadınlarla evlenmeyi yasaklamıştır. Resûlüllah, İslam dini dışında herhangi bir din mensubuyla evlenmeyi haram kılmıştır. Bu hususta Allahü teâlâ: "kim dini inkâr ederse şüphesiz ki onun, daha önceki amelleri boşa gider ve ahiret gününde o, hüsrana uğrayanlardandır." buyurmuştur. Talha b. Ubeydullah, bir Yahudi kadınla, Huzeyfe b. Yeman da Hristiyan bir kadınla evlenmiş Hazret-i Ömer de onların bu hallerine şiddetli bir şekilde kızmış ve onları dövmek istemiştir. Bunun üzerine onlar: "Ey mü’minlerin em iri sen kızma biz onları boşanz." demişler. Hazret-i Ömer de: "Allah'a yemin olsun ki, eğer onları boşamak helal olsaydı onlarla evlenmek te helal olurdu. Ben onları sizin elinizden hor ve hakir bir şekilde çekip alacağım." dedi.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden doğru olanı, âyet-i kerime’nin zahirinin genel mânâda olduğunu fakat aslında ise bu âyetten, ehl-i kitap dışındaki müşrik kadınların kastedildiğini, bu itibarla âyet-i kerime’nin neshedilmediğini söyleyen görüştür. Zira Allahü teâlâ, müslüman erkeklere, müslüman kadınlarla evlenebileceklerini beyan ettiği gibi, ehl-i kitabın iffetli kadınlarıyla da evlenebileceklerini, Maide suresinin beşinci âyetinde zikretmiştir. Birbirlerine muarız gibi görüldüğü zannedilen her âyetten birinin diğerini neshettiğini söylemek, buna dair kesin bir delilin var oluşuna bağlıdır. Ortada böyle kesin bir delil olmadığına göre, Maide suresinin beşinci âyetinin, ehl-i kitap olan kadınlarla evlenmeyi beyan eden bölümün, müşrik kadınlarla evlenmeyi kesinlikle yasaklayan bu âyet-i kerime’yi neshettiğini söylemek caiz değildir. Zira bu, delilsiz bir iddia olur.
Abdullah b. Abbastan, Hazret-i Ömer'in, Talha ile Huzeyfe'nin evlendikleri ehl-i kitaptan olan kadınları bunlardan ayırdığına dair olan Rivâyetinin bir anlamı yoktur. Zira, bütün ümmet, Allahü teâlânın kitabının açık hükmüyle, ehl-i kitap olan kadınlarla evlenilebileceği hususunda ittifak etmişlerdir. Resûlüllah'tan gelen hadis-i şerifler de bunu beyan etmişlerdir. Diğer yandan, Hz Ömer'den, yukarıda zikredilenin aksine bir Rivâyet, daha sağlam senetlerle Rivâyet edilmiştir. Mesela, Zeyd b. Vehb, Hazret-i Ömer'in şöyle dediğini nakletmiştir. "Müslüman erkek, Hrıstiyan bir kadınla evlenebilir. Fakat Hristiyan bir erkek, Müslüman bir kadınla evlenemez." Zeyd sözlerine devamla demiştir ki: "Ömer'in, Talha ve Huzeyfe'nin, Yahudi ve Hıristiyan kadınlarla evlenmelerini hoş görmemesi, insanların bu iki sahabeye uymalarından ve müslüman kadınlarla evlenmekten vaz geçeceklerinden korkmasındandır. Veya bunun dışında başka bir sebeptendir. Bu yüzden Ömer onlara, bu hanımlarını serbest bırakmalarını emretmiştir. Nitekim bu hususta Şakiiyk şunları nakletmiştir. "Huzeyfe, Yahudi bir kadınla evlendi. Ömer ona mektup yazarak "Kadını bırak" dedi. Huzeyfe de ona bir mektup yazarak "Sen, bunun haram olduğunu zannederek mi benim kadını bırakmamı istiyorsun?" dedi. Bunun üzerine Ömer: "Onun haram okhığnu sanmıyorum fakat ben, onların karşısında mü’min kadınları ezik düşüreceğinizden korkuyorum." diye cevap verdi.
Bu hususta, Cabir b. Abdullah da Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir.: "Biz, ehl-i kitabın kadınlarıyla evleniriz. Fakat onlar bizim kadınlarımızla evlenemezler."
Taberi diyor ki: "Her ne kadar Cabirden Rivâyet edilen bu hadisin senedinin sağlamlığında bir eleştiri varsa da bu hadisi almak, Şehr b. Havşebin, Abdullah b. Abbastan naklettiği sözü almaktan daha evladır. Zira, ehl-i kitap kadınlarla evlenilebileceği, ümmet arasında ittifak edilen bir konudur.
Âyet-i kerime’de, "Mü’min bir cariye, hür olan müşrik bir kadından daha hayırlıdır." buyurulmaktadır. Süddi, âyetin bu bölümünün Abdullah b. Revaha hakkında nazil olduğnu söylemiştir. Abdullah'ın, siyah bir cariyesi bulunuyordu. Bir gün, Abdullah onu kızarak yüzüne bir tokat vardu. Sonra da koşup Resûlüllah'a söyledi Resûlüllah ona: "Ey Abdullah o nasıl bir cariye?" diye sordu. Abdullah da: "Ey Allah'ın Resulü, o orucunu tutuyor, namazını kılıyor, abdestini alıyor ve Allah'tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına, senin de Allah'ın Peygamberi olduğuna dair şehadet getiriyor." dedi. Bunun üzerine Resûlüllah, "Bu mü’min bir kadındır." dedi. Abdullah, "Seni hak Peygamber olarak gönderene yemin ederim ki, Ben onu mutlaka azad edecek ve mutlaka onunla evleneceğim." dedi ve bu dediğini de yaptı. Bunun üzerine bazı müslümanlar onu ayıplayarak dediler ki: "Bu adam bir cariye ile evlendi." O zamanda mü’minler müşriklerin soylarına rağbet ederek kendi kadınlarını müşriklerle evlendirmeyi, kendileri de müşrik kadınlarla evlenmeyi istiyorlardı. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ" Mü’min bir cariye hür olan müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Hür olan müşrik kadın, hoşunuza gitse bile. Müşrik erkekleri de iman etmedikçe mü’min kadınlarla evlendirmeyin. Mü’min bir köle., hür olan müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Müşrik olan erkek, hoşunuza gitse bile." âyetini indirdi. Ve mü’min kadınların, müşrik erkeklerle, (ehl-i kitap olsun veya olmasın) evlenemeyeceklerini kesin olarak bildirdi.
222. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm, sana kadınların hayız halinden soruyorlar. De ki: "O eziyettir. Hayız halindeyken kadınlardan uzaklasın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikten sonra, Allah'ın size emrettiği yerden yaklaşın." Şüphesiz ki, Allah , tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.
Ey Rasûlüm, ashabın sana, kadınların hayız halinden soruyorlar. Onlara de ki: "Hayız, kokusunun çirkinliği, kirliliği ve pis oluşu gibi sebeplerle eziyet veren bir haldir. Hayızlı günlerinde kadınlarla cinsi münasebette bulunmaktan kaçının. Hayızdan temizlenip yıkanmadikça onlarla cinsi münasebette bulunmayın, kadınlar, hayizları kesilip su ile yıkanarak temizlenince onlara Allah'ın izin verdiği ön taraftan yaklaşın. Şüphesiz ki Allah, itaatına yönelenleri, maddi ve cünüplük gibi manevi pisliklerden temizlenenleri sever.
Âyeti kerime’de: "Ey Rasûlüm, sana kadınların hayız halinden soruyorlar" buyurulmaktadır. Sahabilerin bu hususu Resûlüllahtan sormalarının sebebi hakkında iki görüş zikredilmiştir.
a- Katade ve Rebi' b. Enese göre sahabilerin bunu Resûlüllahtan sormalarının sebebi, bu âyet inmeden önce insanların, âdet gören hanımlanyla âdet halindeyken aynı evde kalmamaları ve onlarla birlikte yeyip içmemeleridir. Onların bu sorusu üzerine Allahü teâlâ bildirmiş oldu ki, adetli olan kadınların adetli hallerinde onlarla sadece cima etmek yasaktır. Onlarla birlikte oturup kalkmakta ve yeyip içmekte herhangi bir sakınca yoktur.
Enes b. Mâlik diyor ki:
"Yahudiler, kadın hayızlı iken onunla birlikte bir şey yemiyor, içmiyor ve onunla evde oturmuyorlardı. Sahabiler Resûlüllahtan bunu sordular ve bunun üzerine Allahü teâlâ: "Ey Rasûlüm, sana kadınların hayız halinden soruyorlar. De ki: "O, eziyettir, ilayız halindeyken kadınlardan uzaklasın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikten sonra onlara, Allah'ın emrettiği yerden yaklaşın. Şüphesiz ki Allah, tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever." âyetim indirdi. Resûlüllah da insanlara "Âdet halindeki kadınlarla cinsi münasebet dışında her şeyi yapın." buyurdu Müslim, K. el-Hayz, bab: 16, Hadis No: 302/Ebû Davud, K. el-Taharet, bab: 102, Hadis No: 258/Tirmizî, K. Tefsir el-Kur'an, bab: 23, Hadis No: 1977
b- Mücahidden nakledilen diğer bir görüşe göre, sahabilerin, âdet halinde bulunan kadınlardan sormalarının sebebi şu idi. İnsanlar, kadınlar adetli iken onlara âdetli olan ön taraflarını bırakıp arkadan yaklaşıyorlardı. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ, insanlara, hayızlı iken kadınlarına yaklaşmamalarını, onlara ancak hayızdan temizlendikten sonra ve ön taraflarından yaklaşabileceklerini beyan etti ve arkadan yaklaşmalarını haram kıldı. Süddi, bu âyette soru sorduğu zikredilen kimsenin, Sabit b. Dehhak el-Ensari olduğunu Rivâyet etmiştir.
Âyet-i kerime’de: "De ki o, eziyettir." buyurulmaktadır. Buradaki eziyetten maksat, âdetin korkusunun çirkin ve tiksindirici oluşu ve necis oluşudur.
Süddi ve Katade, buradaki "Eziyettir" ifadesinden maksadın "Murdardır" demek olduğunu, Mücahid ise bundan maksadın "Kan" demek olduğunu zikretmişlerdir.
Âyet-i kerime’de. "Hayız halindeyken kadınlardan uzaklasın." buyurulmaktadır. Müfessirler burada zikredilen, "Kadınlardan uzaklaşmanın" ne demek olduğu hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:
a- Abdullah b. Abbas ve Üheyde es-Selmaniden Rivâyet edilen bir görüşe göre burada zikredilen "Kadınlardan uzaklaşmaktan maksat, âdet halindeyken, kadının vücudundan uzak durmak ve ona dokunmamaktır. Zira Allahü teâlâ burada "Uzaklasın" ifadesini mutlak olarak kullanmış ve buna herhangi bir kayıt getirmemiştir. Bu itibarla onların tüm vücutlarından uzak olmak gerekir..
Nüdbe diyor ki: "Beni, ya Meymune bint-i Haris veya Hafsa bint-i Ömer Abdullah b. Abbasın hanımına gönderdi. Ben, Abdullah b. Abbasın hanımının döşeğinin, Abdullah b. Abbasın döşeğinden ayrı olduğunu gördüm. Bunların, birbirlerinden uzak durmalarından dolayı böyle yaptıklarını zannettim. Abdullah b. Abbasın hanımına, kendi döşeği ile kocasının döşeğinin ayrı olmasının sebebini sordum. O da bana dedi ki: "Ben adetliyim. Adetli olduğum zaman döşeğimi ayırırım." Geri dönüp meselyi Meymuneye veya Hafsaya anlattım. O beni tekrar Abdullah b. Abbasa gönderdi. Ona şunları söylememi istedi: "Annen (mü’minlerin annesi) sana diyor ki: "Yoksa sen Resûlüllah'ın sünnetinden yüz mü çevirdin? Allah’a yemin olsun ki Resûlüllah, hanımlarından biri hayızlı iken onunla bir yatakta yatardı. İkisinin arasında, dizlerine kadar örten elbiseden başka bir şey yoktu."
b- Hazret-i Âişe, Ümmü Seleme, Hasan-ı Basri, Mücahid, Âmir eş-Şa'bî, İkrime ve Abdullah b. Abbastan nakledilen ikinci bir görüşe göre, adetli bir kadından uzaklaşma, sadece onun, eziyet veren yeri olan kanın geldiği yerden uzaklaşmadır. Âdet gören kadının, avret mahallinin kapalı olması şartiyle bütün vücudu kocası için helaldir. Bu hususta Mesruk diyor ki: "Ben, Âişeden, adetli olduğu zaman kadının erkeğe neresi helal olur?" diye sordum. O da: "Cinsi münasebette bulunma dışında her şey." diye cevap verdi. Ebû Kılabe diyor ki: "Mesruk bineğine binip Hazret-i Âişenin yanına varmış ve ona: "Peygambere ve ehl-i beytine selam olsun." demiştir. Hazret-i Âişe de "Hoş geldin ey Ebû Âişe." demiştir. Orada bulunanlar, Mesrukun, Âişenin yanına girmesi için izin vermişler o da girip "Ben senden bir şey sormak istiyorum. Fakat sormaya utanıyorum." demiştir. Bunun üzerine Hazret-i Âişe "Ben senin annenim sen de benim oğlumsun." demiştir. Bunun üzerine Mesruk, "Adetli olan karısının, erkeğe neresi helaldir?" diye sormuş Hazret-i Âişe'de ona: "Avret yeri hariç her şeyi helaldir" demiştir.
Bu görüşte olanların delilleri, Resûlüllah'ın, adetli olan hanımlarına dokunduğunu bildiren, tevatür derecesindeki haberlerdir. Şâyet adetli olan kadının hiçbir yerine dokun utmaması gerekli olsaydı Resûlüllah bunu yapmazdı. Fakat Resûlüllah'ın dokunması, cima etme dışındaki dokunmalardı. Bu itibarla adetli kadınla cima etme haram fakat vücudunun diğer yerlerine dokunma ise caizdir.
c- Abdullah b. Abbas ve Şüreyh el-Kadi'den Rivâyet edilen diğer bir görüşe göre adetli olan kadına dokunulmam asından maksat, onun, dizkapağı ile göbeği araşma dokunmamaktır. Zira bu hususta Resûlüllahtan, sahih olan çeşitli hadis-i şeritler zikredilmiştir. Bu hususta Hazret-i Meymune diyor ki:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayızlı olan hanımlarından herhangi birine dokunmak istediğinde ona emrederdi o da dizi ile göbeğinin arasını, örten bir şey giyerdi Buhari, K. el-Hayz, bab: 5 Diğer bir Rivâyetle Meymune şöyle demektedir:
"Resûlüllah, hayızlı olan hanımlarına, diz ile göbek arasına elbise üzerinden dokunurdu." Müslim, K el-Hayz, bab: X Hadis No: 294
Hazret-i Âişe diyor ki:
"Bizden birimiz, hayızlı olduğumuz zaman Resûlüllah ona hayızlı ânının başlangıcında dizi ile göbeği arasında bir şey giymesini emrederdi. Sonra ona dokunurdu. Sizden hanginiz Resûlüllah’ın hakim olduğu kadar nefsine hakimdir? Müslim, K. el-Hayz, bab: 2, Hacüs Nn: 293
Taberi de yukarıda zikredilen hadislerin sahih olduklarını beyan ederek bu görüşü tercih etmiştir.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Temizleninceye kadar" diye tercüme edilen ifâdesindeki kelimesi kurralar tarafından iki şekilde okunmuştur:
a- Bazı Kurralar bunu şeklinde okumuşlar, mânâsının da: "Temizleninceye kadar" demek olduğunu söylemişlerdir. Bu kıraata göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Sizler, âdet gören hanımlarınıza hayız kanlan kesilip temizlenmelerine kadar yaklaşmayın." Bu izaha göre, hayız" halinden temizlenen kadın, yıkanmadan kocasına helaldir. Bu görüş, Süfyan es-Sevri ve İkrimeden nakledilmiştir.
b- Diğer bir kısım kurralar ise âyetin bu bölümünü ( şeklinde okumuşlar ve mânâsının: "Kendilerini temizleyinceye kadar" demek olduğunu söylemişlerdir. Taberi de bu kıraat şeklini tercih etmiştir. Ancak bu görüşte olan âlimler, âdet gören kadınların, kendilerini temizlemelerinden maksatın ne olduğu hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir.
Bazılarına göre burada, kadınların kendilerini temizlemelerinden maksat, adet halinden sonra bütün vücutlarını yıkayıp banyo yapmalarıdır. Kadınlar ancak bundan sonra kocalarına helal olurlar.
Diğer
bazılarına göre ise, kadının sadece âdet gördüğü avret mahallini yıkamasıdir. Kadın bundan sonra kocasına helal olur.
Taberi, yıkandıktan sonra temizlenmiş olacaklarını söyleyen görüşü tercih etmiştir.
Âyet-i kerime’de: "Temizlendikten sonra Allah'ın emrettiği yerden yaklaşın" buyurulmaktadır. Burada zikredilen "Temizlenmek"ten maksat, Abdullah b. Abbas, Mücahid. Süfyan es-Sevri, Hasan-ı Basri ve İbrahim en-Nehaiye göre "Yıkanmak"tır. Kadınlar âdet hallerinden temizlendikten sonra yıkanmadıkça kocalarına helal değildirler.
Tavus ve Mücahidden nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen "Temizlenmekten" maksat, kadınların sadece abdest almalarıdır. Buna göre âdetten temizlenen kadınlar, abdest aldıkları takdirde kocalarının kendilerine yaklaşmaları caizdir.
Taberi
birinci görüşü tercih etmiş ve adetli kadının tam olarak temizlenmesi için yıkanmasının gerekli olduğunda ittifak edildiğini, buradaki, "Temizlenmek"ten maksadın da böyle bir temizlik olduğunu söylemiştir. Zira "Temizlendikten sonra" ifadesinden, şu iki şeyden birini anlamak mümkündür:
a- "Necasetten temizlendikten sonra" demektir. Âyete bu şekilde mânâ verildiği takdirde, kadınlar âdetten kesilir kesilmez abdest almadan da onlara yaklaşılabileceğine hüküm verilmiş olur ki bütün âlimler bu durumda kadınlara yaklaşmanın caiz olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir.
b- Bu ifadeden anlaşılabilecek ikinci mânâ ise şudur: "Kadınlar namaz için temizlendikleri zaman onlara Allah'ın emretiği yerden yaklaşın." Adet gören kadınların, yıkanmadan, sadece abdest alarak namaz kılamayacakları hususunda icma bulunduğundan bu âyette zikredilen "Temizlenmek"ten maksadın da "Namaz için temizlenmek" olduğu ve bu temizlenmenin de yıkanmakla gerçekleşeceği ortaya çıkmış olur."
Âyet-i kerime’nin: "Allah'ın emrettiği yerden yaklaşın" bölümü, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir:
Abdullah b. Abbas, İkrime, Mücahid, Süfyan es-Sevri, Katade, Rebi' b. Enes ve İbrahim en-Nehaiye göre bu ifadeden maksat şudur: "Siz, hanımlarınıza temizlendikten, adetli iken yaklaşmamanın emredildiği yerden yaklaşın. Yani ön taraftan yaklaşın." demektir, buna göre kadınlara, tabii olan cinsel organlarından yaklaşmayanlar, Allah'ın bu emrini terkeden ve koyduğu sınırları aşan kimselerdir.
Abdullah b. Abbas, Ebû Rezin, İkrime, Katade, Süddi ve Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe göre "Allah'ın size emrettiği yerden yaklaşın" ifadesinden maksat, Allah'ın size emrettiği yönüyle kadınlara yaklaşın, yani, adetli iken değil, temizlendikten sonra yaklaşın." demektir.
İbn-i Hanefiyye'ye göre ise bu ifadeden maksat, kadınlara, Allah'ın emrettiği nikâhla yaklaşın, nikâhsız yaklaşmayın." demektir.
Taberi bu görüşlerden "Kadınlarınıza temiz iken yaklaşın, adetli iken yaklaşmayın." diyen görüşün daha evla olduğunu söylemiştir.
Âyet-i kerime’nin sonunda: "Şüphesiz ki Allah, tevbe edenleri de sever temizlenenleri de sever." buyurulmaktadır. Burada zikredilen "Temizlenenler" ifadesinden neyin kastedildiği hakkında farklı görüşler zikredilmiştir:
Ataya göre buradaki "Temizlenen"lerden maksat, "Su ile temizlenenler" demektir. Yani yıkanıp namaz için temizlenenler nbdest alanlar." demektir.
Mücahidden nakledilen başka bir görüşe göre, bu nida zikredilen "Temizlenenler"den maksat, hanımlarına arkadan, tabii olmayan yerden yaklaşmayanlardır. Bunlar "Temiz olanlar" diye vsaıflandırılmiş ve Allah'ın sevgisine mazhar oldukları zikredilmiştir.
İbn-i Cüreyc'in, Mücahidden naklettiği başka bir görüşe göre burada zikredilen "Temizlenenler"den maksat, günahlarından tevbe etlikten sonra tekrar günah işlemeye dönmeyenlerdir.
Taberi buradaki "Temizlenenlerden maksadın, su ile namaz için temizlenenler olduğunu söyleyen görüşün tercihe şayan olduğunu zikretmiştir. Zira "temizlenme" kelimesinden akla ilk gelen şey, su ile temizlenmedir.
223. Âyetin Tefsiri
Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza istediğiniz şekilde yaklaşın. Kendinize ilerisi için hazırlık yapın ve Allah’tan korkun. Bilin ki ona mutlaka kavuşacaksınız. Ey Rasûlüm, sen mü’minleri müjdele.
Kadınlarınız sizin, çocuklarınızı yetiştirdiğiniz tarlanızdır. O halde kadınlarınıza normal cins-i temas yolundan olmak şartıyla, istediğiniz gibi ve istediğiniz taraftan cinsi münasebette bulunun. Kendinize âhiret için salih ameller hazırlayın. Ve Allah'ın koymuş olduğu hudutları aşmak ve isyana yaklaşmaktan korkun. Bilin ki âhirette ona kavuşacaksınız. O size, amellerinizin karşılığım verecektir. Ey Rasûlüm, kıyamette kurtulacakları ve cennette ebedi kalacakları hususunda mü'minleri müjdele.
* Yahudiler diyorlardı ki:
"Kişi, hanımıyla normal yoldan da olsa arka taraftan cinsi münasebette bulunursa doğacak çocuk şaşı olur." İşte bunun üzerine: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza istediğiniz şekilde yaklaşın." âyeti nazil oldu. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 2, h;ıh: 39/Müslim, K. en-Nikâh, bab: 117, 118 Hadis No: 1435
"Kadınlarınıza istediğiniz şekilde yaklaşın." ifadesindeki "İstediğiniz şekilde" kelimesinden maksat, çocuğun dölleneceği ve doğacağı yerden olmak şartıyla istediğiniz yerden ve istediğiniz şekilde yaklaşın." demektir. O yol da ön taraftır, arka taraf değildir.
Taberi diyor ki: "Yani nasıl isterseniz. Ayakta iken, otururken veya yan yatarken, fakat sadece ön yoldan yaklaşın. Çünkü neslin ürediği ve doğduğu yol sadece orasıdır, başka yer değildir. Bazı cahiller ise "İstediğiniz şekilde" ifadesini, "İstediğiniz yerden" diye anlamaktadırlar. Bu, çok yanlış bir anlayıştır.
Ali b. Talib diyor ki:
"Bir Bedevi Resûlüllah’a geldi ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü, bizden bazıları çöllerde bulunduğunda yelleniyor yanımızda su da az bulunuyor (Bu durumda abdest almamız gerekir mi?) Resûlüllah; "Sizden biriniz yellendiğinde abdeset alsın. Kadınlara makatlarından yaklaşmayın. Allah, hakkı söylemekten çekinmez" buyurdu Tirmizî, K. er-Racfâ, bab: 12, Hadis No: 1164/Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 86
Diğer bir hadis-i şerifte de Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:
Hanımına makattan yaklaşan melundur Ebû Davud K. en-Nikah, bab: 45, Hadis No: 2162
Bu âyet-i kerime, kadınlara makattan yaklaşmanın haram olduğuna delildir. Çünkü arka yol, neslin doğum yoluyla meydana geldiği tabii yol değildir.
Taberi, âyet-i kerime’yi, diğer âyetlerde olduğu gibi çeşitli görüşleri zikrederek açıklamıştır. Bu açıklamalar da özetle şöyledir: Âyet-i kerime’de geçen ve "İstediğiniz şekilde yaklaşın" diye tercüme edilen ifadesi, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir:
1- Abdullah b. Abbas, Mücahid, İkrime, Übey b. Kâ'b, Mürre el-Hemedani ve Süddiden nakledilen bir görüşe göre ifadesinden maksat, kadınlara arkalarından ve adetli iken yaklaşmamak şartıyla nasıl dilerseniz öyle yaklaşın" demektir. Yani onlara normal cinsi temas yolundan olmak şartıyla istediğiniz şekilde ve istediğiniz taraftan yaklaşın." demektir. Bu görüşte olanlar delil olarak şunu zikretmişlerdir. Bu âyet-i kerime, Yahudilerin, kadınlara tabii yoldan olmak üzere arkadan yaklaşmaya karşı çıkmaları üzerine nazil olmuş ve onlara, tabii yoldan olmak üzere önden de arkadan da yaklaşılabileceğini beyan etmiştir. Bu da âyet-i kerime’nin bu izah şeklinin doğru olduğunu göstermektedir. Bu hususta Mücahidin şunları söylediği rivâyet edilmektedir: "Ben, Kuran-ı kerimi fatihadan sonuna kadar Abdullah b. Abbas'ın önünde üç kere okudum. Ben onu, her âyetin sonunda durdurup ona âyetin mânâsını soruyordum. Nihâyet bu âyet-i kerimeye geldik.
Abdullah b. Abbas dedi ki: "Kureyş kabilesinin şu kolu Mekke'de kadınları her şekilde yatılıyorlardı ve onların tabii cinsel organlarından olmak üzere önden de arkadan da ilişki kuruyorlardı. Kureyşliler Medineye gelince Ensardan olan kadınlarla evlendiler? Onlara da Mekke'deki kadınlara yaptıkları gibi davranmak istediler. Fakat Ensardan olan kadınlar buna karşı çıktılar ve dediler ki: "Bu bize daha önce yapılmayan bir şeydir." Bu davranış, insanlar tarafından duyuldu. Olay Resûlüllah'a kadar ulaştı. Bunun üzerine Allahü teâlâ: "Kadınlar sizin tarlanızdır. Siz, tarlanıza nasıl isterseniz öyle yaklaşın." âyetini indirdi. Yani, ön yoldan olmak üzere isterseniz arkadan yaklaşın. İsterseniz önden yaklaşın. İsterseniz diz çökerek yakalşın." demektir. Bkz. Ebû Davud, K. en, Nikâh, halı: 46, Hadis No: 2164
Cabir b. Abdullah diyor ik:
"Yahudiler "Kişi, hanımıyla ön yoldan olmak üzere fakat arka tarafından ilişki kurarsa doğacak çocuk şaşı olur." diyorlardı. İşte bunun üzerine "Kadınlar sizin tarlanızdır o halde tarlanıza istediğiniz şekilde yaklaşın." âyeti nazil oldu. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 2, hab: W/Müultm. K. en-Nikâh, bab: 117, 118,Haılis No: 1435
Abdurrahman b. Sabit diyor ki:
"Ben, Abdurrahmanin kızı Hafsanın yanına vardım ve dedim ki: "Ben senden bir şey soracağım amma onu sormaktan utanıyorum." Hafsa dedi ki; "Ey kardeşimin oğlu utanma." Ben de: "Sorum, kadınlara tabii yoldan olmak üzere arkadan yaklaşmaktır." dedim. Hafsa dedi ki: "Ümmü Seleme bana anlattı ki Ensar, kadınları yüzükoyun yatırarak onlara yaklaşmazlardı. Zira Yahudiler: "Kim karısını yüzükoyun yatırarak ona yaklaşırsa çocuğu şaşı olur." diyorlardı. Muhacirler Medineye gelince Ensardan kadınlarla, evlendiler, Onlar, hanımlarını yüzükoyun yatırarak yaklaşmak istediler. Bir kadın bu hususta kocasının isteğini reddetti ve ona dedi ki: "Ben, Resûlüllah’a varıp bunu sormadıkça bunu yapamazsın," Kadın, Ümmü Selemenin yanına varıp meseleyi ona anlattı. Ümmü Seleme ona: "Resûlüllah gelinceye kadar otur bekle." dedi. Resûlüllah gelince de o kadın sorusunu sormaktan utandı ve dışarı çıktı. Meseleyi Resûlüllah’a Ümmü Seleme anlattı. Resûlüllah "Ensarlı kadını çağır." dedi. Ümmü Seleme kadını içeri çağırdı. Resûlüllah da ona: "Kadınlar sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza istediğiniz şekilde yaklaşın." âyetini okudu ve "Tek yoldan." dedi. Ahmed b H Anbel, Müsned, e. 5, s. 305/Tirmizi,K Tevsiri el-Kur’an, Sûre: 2,bab: 25,Hadis No: 2979
Abdullah b. Abbas diyor ki;
"Bir gün Ömer Resûlüllah’a geldi ve "Ey Allah'ın Resulü, ben helak oldum." dedi. Resûlüllah: "Seni helak eden şey nedir?" diye sordu. Ömer de: "Ben bu gece palanımı ters çevirdim (Yani hanımıma tabii yoldan olmak üzere arka taraftan yaklaştım) dedi." Resûlüllah ona herhangi bir cevap vermedi ve şu âyet nazil oldu. "Kadınlar sizin tarlanındır. O halde tarlanıza istediğiniz şekilde yaklaşın." Yani, ister önden yaklaş, ister arkadan yaklaş, fakat makattan (anüsten) yaklaşmaktan ve adetli iken yaklaşmaktan kaçın. Tirmizi K. Tevsiri el-Kur’an, Sûre 2,bab: 26,Hadis No2980/Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1.s. 297
2- Abdullah b. Abbas, İklime. Rebi' b. Enes ve Mücahiıklen nakledilen diğer bir görüşe göre ifadesinden maksat, "Ne şekilde isterseniz." demektir. Yani. kadınlara tabii yollarından yaklaşmanız şartıyla onlarla istediğiniz şekilde temasta bulunabilirsiniz." demektir.
3- Dehhak ve Abdullah b. Abbastan nakledilen başka bir görüşe göre ifadesinden maksat, "Ne zaman dilerseniz." demektir. Yani, kadınlarınız âdetlerinden temizlendikten sonra onlara, dilerseniz gece, dilerseniz gündüz yaklaşabilirsiniz." demektir. Bu hususta Said b. Cübeyr diyor ki: "Ben ve Mücahid, Abdullah b. Abbasın yanında oturuyorduk. O anda ona bir adam geldi yanına dikildi ve dedi ki: "Ey Ebul Fadl, sen benim, hayız âyeti hakkındaki derdime şifa olmaz mısın?" Abdullah b. Abbas da "Evet olurum." dedi. Adam: "Ey Rasûlüm, sana kadınların âdet (hayız) halinden soruyorlar." âyetini sonuna kadar okudu. "Allah'ın size emrettiği yerden yaklaşın." kısmına gelince Abdullah b. Abbas: "Burası kanın geldiği yerdir. Sen hanımına (âdetinden temizlendikten sonra) buradan yaklaşmakla emrolundun." dedi.
Bunun üzerine adam: "Ey Ebul Fadl, bundan sonra gelen: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza istediğiniz şekilde yaklaşın." âyeti nasıl olacaktır'?" dedi. Abdullah b. Abbas da "Vay haline, hiç makatta (antiste) etcilecek bir tarla var mı?. Şâyet senin söylediğin doğru olmuş olsaydı, adetli iken kadınlara yaklaşmayı yasaklayan âyet neshedilmiş olurdu. Zira kadının şurası meşgul olsa siz ona diğer tarafından yaklaşırdınız. Fakat buradaki "İstediğiniz şekilde" ifadesinden maksat, "Dilediğiniz zaman yaklaşın" demektir." şeklinde olurdu." demiştir.
4- Said b. el-Müseyyeb ve Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen ifadesinden maksat, "Kadınlarınıza, nasıl isterseniz öyle yaklaşın, ister azil yaparak (meniyi dışarıya boşaltarak) yaklaşın isterseniz azil yapmayarak yaklaşın." demektir.
5- Abdullah b. Ömer ve Atâ b. Yesardan nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen ifadesinden maksat, "Nereden isterseniz" demektir. Yani kadınlarınıza tabii yoldan da yaklaşabilirsiniz makattan da." demektir. Bu görüşü, Abdullah b. Ömerden, kölesi Nâfi nakletmiş, oğlu Salimden ise, babasının böyle bir şey söylemediği rivâyet edilmiştir. Ayrıca Haris b. Ya-kubun Said b. Yesardan rivâyet ettiğine göre Hazret-i Ömer'in oğlu Abdullaha, cariyelere makattan yaklaşmanın hükmü sorulunca onun: "Yazık, yazık, mü’min böyle bir şey yapar mı?" dediği rivâyet edilmiştir. Rebia'nın Said b. Yesardan rivâyet ettiğine göre ise Abdullah b. Ömer'in buna izin verdiği rivâyet edilmektedir.
Ebû Macid-i Ziyadiden de, Nâfi'nin, Abdullah b. Ömerden, kadınlara makattan yaklaşılabileceği şeklindeki Rivâyetlerde yalan söylediği rivâyet edilmiştir. Katade, Ebudderdadan böyle bir yaklaşmanın hükmü sorulduğunda onun, "Bunu ancak bir kâfir yapar." dediğini rivâyet etmiş fakat Revh Katadenin bu Rivâyetini, İbn-i Ebi Müleykeye anlatınca o, Revh'â da Katadeye de lanet okumuştur.
Görüldüğü gibi, Abdullah b. Ömerden nakledilen bu görüş hakkında tabiiler kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden doğru olanı, bu ifadenin mânâsının, "Kadınlarınıza dilediğiniz yönden yaklaşın." Yani, tabii yoldan olmak şartıyla kadınlarınıza otururken, ayakta iken, yatarken, eğilirken, ön taraftan, arka taraftan yaklaşın." diyen görüştür. Taberi sözlerine devamla ve özetle şunları zikretmiştir: "Burada geçen kelimesi Arapçada bir şeyin yönü ve yolunu sorma edatıdır. Nitekim Hazret-i Zekeriyya da bu edatı kullanarak Meryeme gelen yemeklerin hangi yönden ve hangi yolla geldiğini sormuş Meryem de ona: Allah tarafından geldiğini söylemiştir. Olayı anlatan âyette şöyle buyuruluyor: "Zekeriyya Meryemin bulunduğu mihraba her girdiğinde onun yanında rızık buldu. Bu sana nereden ey Meryem?" dedi. Meryem de ona: "Allah tarafındandır." dedi. Âl-i İmran sûresi, Her ne kadar, bir şeyin yönünü sorma edatı olan kelimesinin mânâsı ile bir şeyin yerini sorma edatı olan "Nerede" kelimesinin mânâsı ve bir şeyin durumunu sorma edatı olan "Nasıl" kelimesinin mânâsı birbirine yakın iseler de aslında bunlar farklı şeylerdir. Fakat bunların birbirlerine yakın olmaları, müfessirlerin bunları birbirlerine kandırmalarına sebep olmuş ve bu âyette zikredilen kelimesini bazıları bazılan hatta bazıları da ne zaman" mânâlarında izah etmişlerdir. Halbuki bu kelimelerin farklı oluşları bunlarla sorulan sorulara verilen cevaplarla ortaya çıkmaktadır. Mesela: "Bu mal sana hangi yönden geleli?" denildiğinde cevabı: "Şu ve şu yönlerden geldi." şeklinde olur. "Malın nerede?" şeklinde sorulduğunda cevabı: "Malını filan yerdedir." şeklinde olur. "Halin nasıl?" diye sorulduğunda cevabı "İyiyim" şeklinde olur.
İşte bütün bu izahlar gösleriyorki kelimesini "Nereden" "Nasıl" ve "Ne zaman" mânâlarında izah etmek isabetli değil "Ne yönden?" şeklinde izah etmek doğrudur. Bu itibarla bu âyete dayanarak kadınlara makatlarından yaklaşılabileceğini söylemek tutarsızdır. Çünkü âyette "Kadınlara dilediğiniz yerden yaklaşın" buyurulmuyor, "Dilediğiniz yönden yaklaşın" buyuruluyor. Yönlerin farklı oluşu, yaklaşılacak yerin farklı oluşunu gerektirmez. Aynı yer de olabilir. Nitekim hadis-i şeritlerde, farklı yönlerden de olsa aynı yere yaklaşılması emredilmiştir. Bu da kadınların tabii olan cinsel organlarıdır. Ayrıca kadınların makatlarından hangi ekin (döl) beklenir ki, oraya "Tarla" densin ve kadınlara o yönden yaklaşılması emredilmiş olsun?"
Âyet-i kerime’de geçen ve "Kendinize ilerisi için hazırlık yapın" şeklinde tercüme edilen ifadesi iki şekilde izah edilmiştir:
Süddiye göre bu ifadenin mânâsı: "Sizler, âhiretiniz için hayırlı ameller işleyin ve oraya gönderin." demektir.
Ataya göre ise: "Kadınlara yaklaşmadan önce besmele çekin." demektir.
Taberi, Süddinin görüşünün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Zira Allahü teâlâ, bundan önceki ifadesiyle bir takım şeylerden kaçınılmasını emretmiştir. Bu ifadesiyle de salih ameller işlemeyi emretmesi ise daha tabiidir.
224. Âyetin Tefsiri
Allah'a yemin ederek onu, iyilik yapmanıza, kendisinden korkmanıza, insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın. Allah çok iyi işiten ve çok iyi bitendir.
Allah’a yaptığınız yemini, hayır işlemeyi terketmeye vasıta yaparak iyilikte bulunmaktan, rabbinizden korkmaktan ve insanların arasını iyilikle bulmaktan geri durmayın. İyi bilin ki Allah, kullarının sözlerini çok iyi işiten, maksatlarını çok iyi bilendir.
Bir kimse yaptığı yemini, iyilik yapmasına nasıl engel kılar? Mesela birisinden bir iş yapması istenir o da "Ben o işi yapmamak için Allah’a yemin ettim." der ve o yeminini, hayır işlememek ve insanların arasını düzeltmemek için bahane yapar. Böylece yeminini, hayır işlemesine engel kılmış olur.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Allah’a yemin ederek onu kendinize engel kılmayın." şeklinde tercüme edilen ifadesi miifessirler tarafından farklı şekillerde izah edilmiştir.
a- Tavus, Abdullah b. Abbas, Katade, Said b. Cübeyr, Atâ, Dehhak ve İbrahim en-Nehaiye göre bu ifadenin mânâsı şudur: "Allah’a yemin etmeyi kendinize bahane edinmeyin. Yani sizden bir iyilik yapmanız veya Allatılan korkmayı gerektiren bir davranışta bulunmanız yahutta insanların arasını bulmanız istendiği zaman: "Yemin olsun ki ben bunu yapmam" veya "Ben bunu yapmamaya dair daha önce yemin etmiştim." demeyin. Böyle yaptığınız takdirde Allah’a yemini kendiniz için bir siper etmiş oluyor ve bahane ileri sürmüş oluyorsunuz." Tavus diyor ki: "Kendisinden, yukarıda zikredilen şeyleri yapması istenen kimse böyle bir yemini yapmış bile olsa yeminini bozar, bu işleri yapar ve yeminin keffaretini yerine getirir.
Abdullah b. Abbas bu hususta diyor ki: "Bu Âyet-i kerime şu gibi insanları beyan etmektedir. Kişi, akrabalarıyla konuşmayacağına veya sadaka vermeyeceğine yahut kendisiyle dargın olan insanlarla konuşup aralanın düzeltmeyeceğine dair yemin eder. Kendisinden bunlar istendiğinde ise "Ben bunları yapmayacağıma dair yemin etmiştim." der. İşte bu kimsenin yeminini bozması ve yemininin keffaretini yerine getirmesi emredilmiştir.
b- Abdullah b. Abbas, İbrahim en-Nehai, Mücahid, Hazret-i Âişe, İbn-i Cüreyc ve Mekhulden nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen "Allah’a yemin ederek onu kendinize engel kılmayın." ifaadesintlen maksat, "Kendi aranızda konuşurken Allah’a yemin ederek onu, hayırlı işleri yapmamak için kendinize bir delil edinmeyin." Yani, Allah’tan korkmayacağınıza dair, akrabalarınıza iyilikte bulunmayacağınıza dair yemin etmeyin. Hayırlı bir amel işlemeyeceğinize dair, insanların arasını bulmayacağınıza dair yemin etmeyin. Keza, Allah'ın yasakladığı bir şeyi yapacağınıza dair de yemin edip onu yapmayın. Böyle bir yemin yapacak olursanız onu bozup keffaretini de yerine getirin."
Taberi diyor ki: "Tercihe şayan olan görüş, "Allah’a yemin etmeyi, iyilikleri yapmama hususunda kendinize delil edinmeyin." diyen görüştür."
Âyette zikredilen "İyilik yapmanız" ifadesinden maksat, bazı alimlere göre bütün hayırları işlemektir. Taberi tle bu görüşü tercih etmiştir. Diğer bazı âlimlere göre ise sadece akrabalara iyi davranmaktır.
Âyette zikredilen: "Rabbinizden korkmanız" ifadesinden maksat, bazı mufessirlere göre Allahü teâlâdan mutlak şekilde korkmaktır. Yani onun emirlerini yerine getirme ve yasaklarından kaçınma hususunda ondan korkmaktır. Diğer bazı mufessirlere göre ise insanların birbirlerinden kaçınmalarıdır. Yaniu Alhha yemin ederek birbirlerine yapacakları iyilikten kaçınmalarıdır.
Âyet-i kerime’nin sonunda: " Allah çok iyi işiten ve çok iyi bilendir" buyurulmaktadır. Bu ifade Allahü teâlâ tarafından kullan için bir uyarı ve bir tehdittir. Yani şunu ifade eder: Ey insanlar, sizler dillerinizle, organlarınız ve kalbinizle emirlerime karşı davranışlarda bulunmayın. Aksi halde size tanıtmış olduğum cezama layık olursunuz. Çünkü ben, sizin fısıltılarınızı da işiten, gizlediklerinizi de bilenim. Yaptığınız hiç bir şey benden gizli kalamaz."
Bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi olarak şu olay zikredilmektedir: Abdullah b. Revaha ile damadı Beşir b. Nuam birbirlerine danlmışlar, Abdullah damadının yanına gitmemeye, onunla konuşmamaya, onun hasmiyla olan dargınlığını barıştırmamaya yemin etmişti. Kendine "Niçin böyle yapıyorsun?" diyenlere "Ne yapayım Allah’a yemin ettim, yeminimden dönemem." diye cevap veriyordu. İşte bu âyet bu olay üzerine nazil olmuştur.
İbn-i Ciireyc ise bu âyetin nüzul sebebi olarak Hazret-i Ebubekirin, Hazret-i Âişeye iftira olayına karışan Mıstah'a yardımını keseceğine dair yemin etmesi olduğunu söylemiştir.
225. Âyetin Tefsiri
Allah sîzi, gelişi güzçl yaptığınız yeminlerinizden değil fakat kainlerinizin kazandığından dolayı sorumlu tutar. Allah, çok bağışlayan ve çok yumuşak davranandır.
Allah sizi, kasıtsız olarak ağızlarınızdan çıkan yeminlerinizden sorumlu tutmaz." Hayır vallahi, evet billahi" şeklinde söylenen sözler gibi. Fakat Allah, kasıtla, bilerek yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar. Yalan yere yemin etmek veya günaha sebep olacak şekilde yemin etmek gibi. Allah, bağışlaması geniş olandır, yumuşak davranandır. Kullarına ceza vermekte acele etmez.
Bu âyet-i kerime’de zikredilen ve "Gelişi güzel yaptığınız yeminler" şeklinde tercüme edilen "Yemin-i Lağiv"den neyin kastedildiği hakkında mü-fessirler farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas, Hazret-i Âişe, Şa'bi, İkrime ve Mücahide göre burada zikredilen "Yemin-i Lağiv"den maksat, insanların kasıtsız bir şekilde konuşmalarında gelişi güzel söyledikleri "Hayır vallahi evet billahi" şeklindeki sözleridir. Bu hususta Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ). Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu söylemiştir:
"Yemin-i Lağiv, kişinin, evinde "Hayır vallahi, evet billah Ebû Davud K. El-Eyman, bab: 7, Hadis No. 3254/Muvatta İmam Malik K. El-eyman, bab: 5, No. 9 görüşe olan âlimlere göre bu gibi yeminleri yapanların yeminleri boş olduğundan bunlar için herhangi birkeffaret gerekmez.
b- Ebû Hureyre, Abdullah b. Abbas, Süleyman b. Yesar, Hasan-ı Basri, Mücahid, İbn-i Ebi Neciyh, İbrahim en: Nehai, Ebû Mâlik, Ziyad, Katade, Zürare b. Evfa, Süddi, Rebi' b. Enes, Yahya b. Said, İbn-i Ebi Talha ve Mekhul'e göre bu âyette zikredilen "Yemin-i Lağiv"den maksat, kişinin, bir şeyin doğru olduğunu zannederek yemin etmesidir. Halbuki o şey yeminin aksinedir. Mesela bir kimse "Allah’a yemin olsun ki bu ev falan kişiye aittir." diye yemin eder. Sonra da o evin o kişiye ait olmadığı ortaya çıkar. Böyle bir yemini yapana da keffaret gerekmez.
c- Abdullah b. Abbas ve Tavustan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen yemi-i lağivden maksat, kişinin öfke halinde, kasıtsız bir şekilde, gelişigüzel konuşarak yemin etmesidir. Bunlara göre böyle bir yemini yapana da keffaret yoktur.
Abdullah b. Abbas, Resûlüllah’ın "Öfkeli halde yemin yoktur" (Bu halde yapılan yemin geçerli değildir) buyurduğunu Rivâyet etmiştir,
d- Said b. Cübeyr, Mesruk ve Şa'bîye göre bu Âyette zikredilen yemin-i lağivden maksat, kişinin, Allah'ın yasakladığı bir şeyi yapmaya veya emrettiği bir şeyi yapmamaya dair yapmış olduğu yemindir. Böyle bir yemin yerine getirilmez ve keffaret de ödenmez. Halid b. İlyas diyor ki; "Babaannem, oğlu Ebul Cehm'in kızı ile konuşmayacağına dair yemin etmişti. Sonra o, Said b. el-Mü-seyyeb, Ebubekir ve Urve b. Zübeyr'e gitti. Onların hepsi de: "Günah işleme hakkında yemin yoktur, yemini bozması halinde yemin edene keffaret gerekmez." dediler. Yani bunlar da bu gibi yeminlerin bozulması halinde keffaret gerekmeyeceğini söylemişlerdi. Bu görüşte olanlar, delil olarak şu hadis-i şerifleri zikretmişlerdir.
"Abdullah b. Amr diyor ki:
"Resûlüllah şöyle buyurdu: "Kim, bir günah işleyeceğine dair yemin edecek olursa onun yemini geçerli değildir. Kim, akrabalık bağını koparacağına dair yemin edecek olursa onun yemini geçerli değildir. Ebû Davtıd, K. el-Talâk, bab: 7. Hadis No. 2191
Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) diyor ki:
"Resûlüllah şöyle buyurdu: "Kim, bir akrabalık bağını koparma hususunda veya doğru olmayan bir şey hakkında yemin edecek olursa onun. yeminini muhafaza etmesi, onu devam ettinnemesidir. İbn-i Mace, K. el-Kaffaret, bab: 8 Hadis No. 2110
c- İbrahim en-Nehai, Mücahid ve Hazret-i Âişeden nakledilen diğer bir görüşe göre, yemin-i lağivden maksat, kişinin, konuşması sırasında, kasıtsız bir şekilde yaptığı ve kendisini bağlamayacağına inandığı yemindir. Bu hususta Mücahid diyor ki: "Burada zikredilen "Yemin-i lağiv"den maksat, şu iki kimsenin yaptığı şekildeki yeminlerdir. Bunlar bir şey üzerinde pazarlık yaparlar. Onlardan biri: "Vallahi ben bunu senden şu kadara satın almam." der. Diğeri de: "Vallahi ben bunu sana şu kadara satmam." der. Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) diyor ki: "İnsanların, şakalaşırken, tartışırken ve birbirleriyle kavga ederlerken kasıtsız bir şekilde yaptıkları yemin, yemi-i lağiv"dir. Bu gibi yeminler için de keffaret gerekmez. Bunların görüşlerine delil olarak, Hazret-i Ali'nin oğlu Hazret-i Hasanın Rivâyet ettiği şu hadis-i şerif zikredilmektedir. Hazret-i Hasan diyor ki: "Resûlüllah, ok atarak birbirleriyle yarışan bir topluluğun yanından geçti. Yanında da sahabilerinden biri bulunuyordu. Topluluktan bir adam oku attı ve şöyle dedi: "Vallahi hedefe isabet ettirmiştim fakat saptı." Bunun üzerine Resûlüllah’ın yanında bulunan ati anı dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, bu adam yeminini bozdu." Resûlüllah da: "Hayır, okçuların yemini yemin-i lağivdir. Onların yeminleri için ne bir keffaret vardır ne tle bir ceza." buyurdu.
f- Zeyd b. Esleme göre ise, yemin-i lağivden maksat, yemin eden kimsenin kendi aleyhine beddua olacak şekilde yemin etmesi veya yemin eden kişiyi şirke ve inkâra götürecek şekilde yemin etmesidir. Mesela kişinin: "Eğer ben bunu yapmazsın Allah gözümü kör etsin." veya "Eğer yarın sana gelmezsem Allah beni buradan çıkarıp şuraya soksun." şeklindeki yeminlerdir. Şâyet Allah bu gibi yemin yapanları hesaba çekecek olsa bunlar için ne bir çocuk bırakır ne de bir mal." Yine, "Eğer ben şunu yapmazsam kâfir olayım, yahut müşrik olayım veya Yahudi olayım." şeklinde yemin eder ve bu yeminini bozacak olursa, kasıtsız bir şekilde yemin etmiş olduğu için Allah tarafından hesaba çekilmez.
g- Abdullah b. Abbas ve Dehhaktan nakledilen diğerbir görüşe göre burada zikredilen yem-i lağivden maksat, bozularak yerine keffaret verilen yeminlerdir. Mesela bir insan bir şeyi yapacağına dair yemin etler tle sonra onun kendisi için zararlı olduğunu görürse yeminini bozar ve yemin keffareti verir. İşte bu tür yeminlere de yemin-i lağiv denilmiştir.
h- İbrahim en-Nehaiye göre ise burada zikredilen, yemin-i lağivden maksat, kişinin unutarak bozduğu yemindir.
Taberi diyor ki: "Arapçada "Lağiv" kelimesinin mânâsı kötü olan bir sözü söylemek ve anlamsız bir işi yapmaktır. "Lağiv" kelimesinin boş ve kötü söz mânâsında kullanıldığı şu âyet-i kerime’de görülmektedir. "Onlar boş ve çirkin bir söz işittikleri zaman ondan yüzçevirirler." Bizim amellerimiz bize sizin amelleriniz sizedir. Bizden emin olun, biz, cahillerden olmak istemeyiz." derler Kasas Sûresi, 27/55 Lağiv kelimesinin, anlamsız bir iş mânâsında kullanıldığı ise şu âyette görülmektedir: "Ve yine Rahman olan Allah'ın kulları yalan yere şehadet etmezler. Boş söz ve çirkin bir davranışla karşılaştıkları zaman vakarla oradan geçip giderler. Furkan Sûresi, 25/72
Taberi diyor ki: "Madem ki lağiv kelimesinin mânâsı budur o halde her anlamsız yemin bu âyette zikredilen yemiivi lağiv ifadesinin içine girer. Kul böyle bir yemini yapmaktan dolayı ne dünyada keffaret vermekle yükümlüdür ne de bundan dolayı âhirette hesaba çekilir. Ancak yukarıda Said b. Cübeyr tarafından zikredilen, Allah'ın emirlerine karşı gelme veya yasaklarını ihlal etme şeklindeki yemin bu âyetteki yemi-i lağiv kavramına girmez. Zira Said b. Cübeyrin dediği yemini yapan kimsenin, yeminini bozarak yerine keffaret vermesi gerekir. Halbuki yemin-i lağivde böyle bir şey söz konusu değildir.
Said b. Cübeyrin zikrettiği şekildeki yeminin bozulması halinde ona keffaret icabedeceği Resûlüllah’ın şu hadis-i şerifinden anlaşılmakladır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki:
"Kim, bir şey hakkında yemin eder de onu yapmaktansa başka bir şeyi yapmasının daha hayırlı olduğunu görecek olursa, hayırlı olanı yapsın, yeminine keffaret versin. Müslim, K. el Eyman, balı: 11, 12, 13, 14 1 indis No 1650
Âyeti kerime’de: "Fakat kainlerinizin kazandığından dolayı sorumlu tutar." buyurulmaktadır. Müfessirler âyet-i kerime’nin bu bölümünün izahında da çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- İbrahim en-Nehai, Abdullah b. Abbas, Mücahid ve Ata'dan nakledilen bir görüşye göre burada zikredilen "kalblerin kazandığından maksat, kişinin yalan yere ve haksız olarak yapmış olduğu yeminlerdir. Bu gibi yeminleri yapanların, keffaret vererek sorumluluktan kurtulmaları mümkün değildir. Allah onları, yalan yere yemin ettiklerinden dolayı âhirette cezalandıracaktır. Bunlara göre kalblerin kastettiği yeminler için dünyada keffaret yoktur. Keffaret, yem i-ilagivlev için söz konusudur.
b- Katade, Ata ve Hakemden nakledilen diğer bir görüşe göre de, kalblerin kazandığından maksat, yemin eden kimsenin, bile bile haksız bir şekilde ve yalan yere yemin etmesidir. Ancak bunlara göre böyle bir yemini yapan kimsenin keffaret ödemesi gerekir. Görüldüğü gibi bu görüşte olanlara göre kalblerih kastettiği yeminler için keffaret gerekir. Fakat yemi-i lağiv yapanlara keffaret gerekmez.
c- Süddiden nakledilen başka bir görüşe göre "Kalblerin kazandığımdan iki türlü yemin anlaşılmaktadır: Bunlardan biri, "Yemi-i Amd"dır. Yani kalblerin kasten yapmış olduğu yeminlerdir ki bu tür yeminler bozulduğu takdirde keffaret ödenir ve kişi yemininin sorumluluğundan kurtulur. Mesela bir insan bir şeyi yapmayı ister de onu yapacağına dair yemin ederse bu, kalblerin kastettiği bir yemindir. Kişi bu yeminini yerine getirmemeyi daha hayırlı görür de onu bozacak olursa yerine keffaret öder ve sorumluluğundan kurtulur. "Kalblerin kazandığı yemin" türlerinden ikincisi "Yemi-i Ğfımûs"tur. Bu gibi yeminlerde kişi, işini yürütmek için yalan yere yemin eder. Bu tür yeminleri yapan insanlara dünyada keffaret icabetmez. Fakat bunların cezası âhirette Allah’a kalmıştır. Allah bunları âhirette dilediği şekilde cezalandıracaktır. Süddinin bu izahına göre bu âyet-i kerime’de geçen ve "Kalblerin kazandığı yemin" olarak ifade edilen yemin şekli ile Maide suresinin seksen dokuzuncu âyetinde geçen ve "Kalblerin kastettiği yemin" şeklinde ifade edilen yemin birbirinden farklıdır. Burada zikredilen "Kalblerin kazandığı yemin"den daha ziyade "Yemini Gâmûs" anlaşılmaktadır. Maide suresinde zikredilen "Kalblerin kastettiği ye-min"den ise "Yemin-i Amd" anlaşılmaktadır.
d- Zeyd b. Eşlem ve oğlu İbn-i Zeyd'e göre ise bu âyette zikredilen "Kalblerinizin kazandığı" ifadesinden maksat, kişinin kalbinde bulunan Allah’a ortak koşma ve İnkârcılık duygusudur.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden doğru olan görüş şöyle diyen görüştür. Allahü teâlâ bu âyet-i kerimesinde, kalbleriyle yemin kazanan kullarını tehdit etmektedir. Kalblerin kazandığı yeminden maksat, kişinin, kasıtlı ve bilinçli bir şekilde yapmış olduğu yeminlerdir. Bu tür yeminler de iki kısma ayrılmaktadır.
a- Kasıtlı bir şekilde yemin eden bir kimse bu yemini ile kasıtlı bir şekilde günah istediğini bilmekte buna rağmen yeminini yapmakladır. Yani. yalan yere yemin etmektedir. İşte böyle bir yemini yapan kimsenin dünyada herhangi bir keffareti yoktur. Cezası, âhirette Allah’a kalmıştır. Çünkü bu tür yeminler, bozulabilen yeminler değillerdir ki bozuldukları takdirde keffaret verilsin.
b- Kişi, bir şeyi yapacağına dair bilinçli ve kasıtlı bir şekilde yemin eder. Böyle bir yeminden dönmemesi halinde onun için bir sorumluluk söz konusu değildir. Şâyet, yeminini bozacak olursa, kendisine yemin keffareli gerekir.
226. Âyetin Tefsiri
Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler, dört ay bekleyebilirler. Eğer bu süre içinde yeminlerinden dönerlerse, şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Kadınlarıyla cinsi münasebette bulunmayacaklarına yemin edenlerin bekleme süreleri dört aydır. Eğer bu süreden sonra yeminlerinden dönerlerse Allah onları, yapmış oldukları yeminlerinden dolayı affeder. Çünkü o, mü’min kullarına acıyıcıdır.
Kişinin, hanımıyla belli bir süre için cinsi münasebette bulunmayacağına dair yemin etmesine "İyla" denir. Müfessirler, erkeğin nasıl bir yemin yapması halinde "İyla" yapmış olacağı hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:
a- Hazret-i Ali, Abdullah b. Abbas. Hasan-ı Basri, Ata ve İbn-i Şihab ez-Zühriye göre kişinin, hanımına zarar vermek için kızgın bir halde, ona yaklaşmayacağına dair yenlin etmesi "İyla" sayılır. Bunlara göre kişinin, hanımına zarar vermek için değil de faydalı gördüğü başka bir sebepten dolayı ona yaklaşmayacağına dair yemin etmesi "İyla" sayılmaz. Mesela kişi, çocuğunu emziren hanımını hamile bırakmamak için ona, çocuğu emzikten kesilinceye kadar yaklaşmayacağına dair yemin etmesi "İyla" sayılmaz. Çünkü Allahü teâlâ "İyla" yapan erkek için takdir ettiği süreyi, erkek tarafından kadına yapılan baskı ve zorlamadan kadını kurtarmak için bir çıkış yolu kılmıştır.
Erkeğin, karısına yaklaşmayacağına dair yemin etmesinde ona baskıda bulunmayı veya zarar vermeyi kastetmemesi halinde "İyla"nın asıl sebebi mevcut olmaz. Zira böyle bir durumda erkek, aile efradının ve hanımının menfaatini düşünmektedir. Bu sebeple kadına zarar verme amacını taşımayan "Yaklaşmama yeminleri" "İyla" sayılmaz. Bu hususta Ümmü Atiyye diyor ki: "Kocam Cübeyr bana dedi ki: "Kendi çocuğunla birlikte kardeşimin çocuğunu da emzir." Dedim ki: "Ben ikisini de birlikte emzirmeye güç yetiremem." Cübeyr, ben çocuğu memeden kesinceye kadar bana yaklaşmayacağına dair yemin etti.
Ben çocuğu memeden kesince Cübeyr onu alıp bir toplantıya götürdü. Çocuğu görenler Cübeyre: "Bunu ne güzel beslemişsiniz." dediler. O da: "Ben hanıma, çocuğu memeden kesinceye kadar yaklaşmayacağıma dair yemin etmiştim." dedi. Orada bulunanlar: "Bu bir İyla'dır." dediler. Bunun üzerine Cübeyr, Hazret-i Aliye gitti, ondan bu hususta fetva istedi. Ali de dedi ki: "Eğer sen bu yeminini kadına kızdığından dolayı yaptıysan hanımın sana helal değildir. Şâyet ona kızarak yapmadıysan o senin hanımındır."
b- İbrahim en-Nehai, İbn-i Sîrîn ve Şa'bî'ye göre ise, erkeğin, hanımına yaklaşmayacağına dair yapmış olduğu her türlü yemin "İyla" sayılır. Kişinin, öfkeli bir şekilde veya sakin bir halde bunu yapması farketmediği gibi kadına zarar vermeyi veya çocuğu emzirtmesi gibi bir fayda sağlamayı düşünmesi de farketmez. Zira âyet-i kerime "İyla"yı mutlak bir şekilde zikretmiştir. Herhangi bir yemin şekline tahsis etmemiştir. Bu itibarla kişinin, hanımıyla cinsi münasebette bulunmayacağına dair yaptığı her türlü yemin "İyla"dır.
c- Şa'bi, Hakem ve Said b. el-Müseyyebe göre erkeğin, hanımının hoşuna gitmeyen her yemini "İyla"dır. İsterse kadınla cinsi bünasebette bulunmayacağına dair isterse onunla konuşmayacağı gibi hususlara dair yemin etsin. İster öfkeli halinde yemin etsin isterse normal halinde. Bu hususta Şa'binin şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kan ile kocasının arasına girecek her yemin iyladır. Mesela kocasının: "Allah’a yemin olsun ki ben seni kızdıracağım." veya "Allah’a yemin olsun ki ben sana kötü davranacağım." yahut "Allah’a yemin olsun ki ben seni döveceğim." şeklindeki yeminleri, iyladır.
İbn-i Ebi Zi'b diyor ki: "Bir adam karısına "Eğer ben seninle bir sene içinde konuşacak olursam sen benden boşsun." dedi. Sonra bu meseleyi Kasım ve Salime sordular. Onlar da dediler ki: "Eğer sen onunla bir seneden önce konuşacak olursan o senden boş olur. Eğer konuşmayacak olursan dört ay geçtikten sonra boş olur." Bu görüşte olanlar görüşlerine gerekçe olarak şunu zikretmişlerdir. Allahü teâlânın, iyla yapan koca için takdir ettiği dört aylık süre, kadının, kocasının sohbet ve muhabbetinden mahrum olmasına engel olması içindir. Bu itibarla kocanın karısıyla konuşmayacağına dair vb. yeminleri yapması kadının kendisiyle olan sohbet ve muhabbetini kesmesi bakımından, kadına yaklaşmayacağına dair yaptığı yeminden daha aşağı değildir.
Taberi diyor ki: "İyla, erkeğin, hanımıyla cinsi münasebette bulunmayacağına dair, iyla müddetinden daha uzun bir süre için yemin etmesidir." diyen görüş daha evladır. Erkek bu yemini ister normal halinde yapsın isterse gazaplı iken yapsın farketmez.
Âyet-i kerime’de "Eğer bu süre içinde yeminlerinden dönerlerse," buyurulmaktadır. Müfessirler, iyla yapan erkeğin yeminlinden nasıl dönmüş olabileceği hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas, Mesruk, Âmir eş-Şâ'bi, Said b. Cübeyr, Said b. el- Müseyyeb, Hakem ve Şa'bî'ye göre, hanımıyla cinsi münasebette bulunmayacağına dair yemin eden kimsenin bu yemininden dönmesi sadece hanımıyla cinsi münasebette bulunmasıyla olur. Bunlara göre böyle bir yemini yapan erkek, hapsedildiğinden veya uzun bir yolculuğa çıktığından yahut hasta olduğundan dolayı, iyla müddeti olan dört ay içinde hanımıyla cinsi münasebette bulunmazsa hanımı kendisinden boş olur. Görüldüğü gibi bunlar, erkeğin fiilen hanımına dönmesine engel olacak herhangi bir mazereti kabul etmemektedirler.
b- Hasan-ı Basri, İkrime, Ebû Vâil, Zühri, Abdullah b. Mes'ud'ıın, arkadaşları, Alkame, İbrahim en-Nehai, Katade, Hammad, Said b. el-Müseyyeb ve Rebi' b. Enesten nakledilen diğer bir görüşe göre, hanımıyla cinsi münasebette bulunmayacağına dair yemin eden kimsenin tekrar hanımına dönmesi, herhangi bir mazereti yoksa, fiilen münasebette bulunmasıyla olur . Şâyet bu yemini yapan erkeğin, hastalık, yolculuk ve hapsedilme gibi herhangi bir özürü bulunursa veya tam "İyla" süresinin anında hanımı hayızlı veya nifaslı ise bu gibi hallerde erkeğin hanımına dönmesi sözle de olabilir, kalben karar vermesiyel de. Ancak bu âlimlerden bazıları, sözle dönülmesi halinde buna dair iki şahit tutmasını şart koşmuşlardır.
c- İbrahim en-Nehai, Hasan-ı Basri ve Ebû Kilabeden nakledilen diğer bir görüşe göre, hanımıyla cinsi münasebette bulunmayacağına dair yemin eden kimsenin hanımına dönmesi, dille bunu belirtmesiyle olur. Bir öziirünün bulunup bulunmaması farksızdır.
Taberi diyor ki: "Sahih olan görüş, hanımıyla cinsi münasebette bulunmayacağına dair yemin eden erkeğin tekrar hanımına dönmesi ancak onunla cinsi münasebette bulunmasıyla olur." diyen görüştür. Zira yeminin mahiyeti, kadınla cinsi münasebette bulunmamaktır.
Bu yemini bozma da ancak bu yolla olur. Bununla birlikte, kadınla cinsi münasebette bulunmamaya dair özürü bulunan kimsenin, bu yemininden döndüğünde kalben kaar vermesi de dönme sayılır. Çünkü cinsi münasebette bulunmak buna gücü yeten için söz konusudur. Buna gücü yetmeyeni bununla mükellef tutmakkişiyi gücünün yetmediği şeyle yükümlü tutmak olur. Böyle bir özürü bulunan bir kimsenin, yeminden sonra hanımına döndüğüne dair kararını diliyle; söylemesi ve bu olaya şahit tutulması gerekli değildir. Ancak bunu yapması bize göre daha iyidir.
Âyet-i kerime’nin sonunda: "Eğer bu süre içinde yeminlerinden dönerlerse şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir." buyurulmaktadır. Müfessirler Âyetin bu bölümünde zikredilen "Allah'ın bağışlamasından neyin kastedildiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir:
a- Hasan-ı Basri ve İbrahim en-Nehaiden nakledilen bir görüşe göre, burada zikredilen: "Allah'ın affetmesinden maksat, iyla yeminini yapandan yemin keffaretinin düşmesidir. Bunlara göre bir erkek hanımıyla cinsi münasebette bulunmayacağına dair yemin eder sonra da bu yeminini bozacak olursa onun, yeminini bozmasından dolayı keffaret vermesi gerekmez.. Çünkü o, kötü bir şey için yemin etmemiştir.
Görüldüğü gibi bu görüşte olanların izahı: "Herhangi bir kötülüğü işlemek için yemin eden kimsenin, yeminini bozması halinde Ki bu gereklidir yemini için keffaret gerekmez" diyenlerin görüşüne uygundur.
b- Abdullah b. Abbas, Rebi' b. Enes, Katade ve İbrahim en-Nehaiden nakledilen diğer bir görüşe göre burada Allah'ın affetmesinden maksat, iyla yapan erkeğin, yeminini bozması halinde Allah'ın onu âhirette cezalandırmamasıdır. Fakat böyle bir erkeğin, yeminini bozmasından dolayı yemin keffareti vermesi gereklidir.
Görüldüğü gibi bu görüş,: "Yeminini bozan herkese yemin keffareti gerekir. İster bir iyilik yapmak için yemin etmiş olsun isterse bir kötülük." diyen kişilerin görüşlerine mutabıktır. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.
227. Âyetin Tefsiri
Şâyet boşamayı kastederlerse, şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir.
Şâyet onlarla beraber yaşamayı terketmeye karar verir de onları boşarlarsa şüphesiz ki Allah, kadınlarınızı boşamanızı işiten ve çok iyi bilendir.
İyla yapan erkek dört ay içinde yeminini bozup hanımına dönerse o yine onun hanımıdır. Nitekim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), hanımlarına bir ay yaklaşmayacağına dair yemin etmiş, bir ay bittikten sonra hanımlarına dönmüştür. Bkz. Buhari, K. es-Salah, bab: 18/ Müslim. K. et-Talâk. bab: 3 Hadis No. 1475
Eğer erkek dört ay süresince hanımına yaklaşmayacağına yemin eder de bu süre içinde yaklaşmazsa "İyla" söz konusu olur. İmam Şafii, İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel'e göre kadın boş olmaz. Hakim, erkeğe ya yeminini bozup hanımına dönmesini veya onu boşamasını emreder. Şâyet hem dönmez hem de boşamazsa hakim boşar. Ebû Hanifeye göre ise bu dört ay'ın geçmesinden sonra kadın kendiliğinden bir talâk-ı bâin ile boş olur.
Taberi bu âyet-i kerime’nin izahında şunları zikretmiştir: Müfessirler: "Şâyet boşamayı kastederlerse şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir." âyet-i kerimesinin izahında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir:
a-
Bazılarına göre bu âyetin izahı şöyledir: "Şâyet hanımına yaklaşmayacağına dair yemin eden kimse, kendisi için tayin edilen dört ay bekleyebilme süresi içinde hanımına dönmez ve yemininde kararlı olursa hanımı ondan boş olur."
Görüldüğü gibi "İlya" yapan erkek dört ay içinde hanımına dönmezse hanımı ondan boş olur. Ancak bu görüşte olan âlimler, hanımın ric'î bir talâkla mı yoksa bâin bir talâkla mı boş olacağı hakkında iki ayrı görüş zikretmişlerdir.
aa- Hazret-i Ali, Abdullah b. Mes'ud, Osman b. Affan, Zeyd b. Sabit, İkrime, Katade, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Kubeyse b. Züeyb, Salim b. Abdullah, Ebû Seleme b. el-Ekva, Abdurrahman, Ata, Hasan-ı Basri, İbrahim en-Nehai ve Dehhaka göre, hanımına yaklaşmayacağına dair yemin etlen erkek dört ay içinde hanımına yaklaşmayacak olursa hanımı ondan bir bain talâk ile boş olur. (Yani hanımın üç talakından biri gider ikisi kalmış olur. Bununla birlikte kocasına dönüp dönmeme karan hanımının yetkisine geçer. Dilerse yeniden mehir alıp tekrar kocasıyla evlenir ve kalan iki talâk ile yaşar dilerse kocasına tekrar dönmeyi kabul etmez, iddeti bittikten sonra sonra kocasından tamamen ayrılmış olur ve başka biriyle evlenebilir.)
Bu hususta İbrahim en-Nehai diyor ki: "Abdullah b. Üneys, hanımına yaklaşmayacağına dair yemin etmişti ve bu esnada yolculuğa çıkmak zorunda kalmış ve yolculuğu dolayısıyle hanımından altı ay uzak kalmıştı. Abdullah yolculuktan dönüp geri geldi, hanımının yanına girdi. Abdullaha denildi ki "Hanımın senden talâk-ı bâin ile boş oldu." O da bunun üzerine Abdullah b. Mes'udun yanına gitti ve ona meseleyi anlattı. Abdullah b. Mes'ud da: "Hanımın senden talâk-ı bâin ile boş oldu ona git bunu bildir ve kendisiyle tekrar evlenmek istediğini teklif et." dedi. Abdullah b. Üneys hanımına döndü, onun, kendisinden talâk-ı bâin ile boş olduğunu söyledi ve ona evlilik teklifinde bulundu. Hanımının kabul etmesi üzerine ona bir rıtıl gümüş verdi.
bb- Said b. el-Müseyyeb, Ebubekir b. Abdurrahman, Mekhul, Zühri ve Rebi' b. Enese göre hanımına yaklaşmayacağına dair yemen etlen erkek dört ay içinde hanımına yaklaşmayacak olursa hanımı ondan bir ric'î talâkla boş olur. (Yani hanımın iddeti bitmedikçe kocası tekrar ona dönebilir. Hanımının razı olup olmaması farketmez.)
b- Diğer bir kısım müfessirlere göre bir erkek hanımına yaklaşmayacağına dair yemin eder de dört ay ona yaklaşmayacak olursa yaklaşmamasından dolayı hanımı ondan boş olmaz. Ancak erkeğin bu hali hanıma, hakime başvurma hakkını sağlar. Hanım hakime başvurarak kocasının ya tekrar kendisini kabul etmesini veya boşatmasını ister. Hakim de kocayı bu şıklardan birini kabule mecbur eder. (Yani koca dört aydan sonra bu hali devam ettirmekten ahkonur. Ya kan sini boşar veya yeminini bozup tekrar ona döner.)
Bu görüş Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali, Hazret-i Osman, Ebuddeıda, Said b. el-Müseyyeb, Hazret-i Âişe, Abdullah b. Ömer, Tavus, Mücahid, Mervan b. el-Hakem, Ömer. b. Abdülaziz, Abdullah b. Abbas, İmam Mâlik, Muhammed b. Kâ'b el-Kurezi ve Kasım b. Muhammedden nakledilmiştir.
Bu hususta Ebû Salih diyor ki: "Ben, Resûlüllahin on iki sahabisine, karısına yaklaşmayacağına dair yemin eden erkeğin hükmünü sordum. Onların hepsi de dediler ki: "Dört ay geçinceye kadar erkek için herhangi bir şey yoktur. Dört ay geçtikten sonra artık erkek yeminini devam ettirmekten ahkonur. Yani ya hanımını boşar veya ona döner.
İmam Mâlik, bir erkeğin dört aydan az bir süre için hanımına yaklaşmayacağına dair yemin etmesini "İyla" saymamıştır. İyla'nın gerçekleşmesi için erkeğin hanımına dört ay veya daha fazla bir süre için yaklaşmayacağına dair yemin etmesini gerekli saymıştır. Böyle yapan erkek için dört ay geçtikten sonra müdahale edilir. Artık o ya hanımına döner ve yeminini bozar yahutta hanımını boşar.
c- Said b. el-Müseyyeb ve diğer bazı âlimlerden nakledilen başka bir görüşe göre "İyla" yapmanın herhangi bir hükmü yoktur.
d- İbrahim en-Nehaiden nakledilen diğer bir görüşe göre Âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Şâyet iyla yapan koca dört ay geçtikten sonra hakim tarafından hanımına dönmesine veya onu boşamasına dair karar verilirse ve koca karısına dönmemekte ısrar edecek olursa işte o zaman hanımı kendisinden bir talâk-i bâin ile boş olur."
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden Allah'ın kitabının zahirine daha uygun olanı, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Aliden nakledilen görüştür. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Hanımına yaklaşmayacağına dair yemin eden erkeğe bu yemininin üzerinden dört ay geçtikten sonra hakim bu haline son vermesine dair karar verir de erkek te tekrar hanımına dönecek olursa şüphesiz ki Allah onu affeder ve ona merhamet eder. Şâyet o erkek hanımını boşamaya karar verirse Allah onun boşamasını işiten ve hanımına yaptıklarını bilendir."
Görüldüğü gibi Taberiye göre bir erkek hanımına yaklaşmayacağına dair yemin eder de bu yeminini dört ay bozmayacak olursa hanımı ondan herhangi bir talâk şekli ile boş olmaz. Ancak hakime baş vurulduğunda o, erkeği iki durumdan birini seçmeye mecbur kılar. Bunlar da, tekrar hanımına dönmesi veya onu boşamasıdır.
Taberi bu görüşü tercih edişinin gerekçesi olarak özetle şunu zikretmiştir. Âyeti kerime’de "Şâyet boşamayı kastederlerse şüphesiz ki Allah her şeyi çok iyi işiten çok iyi bilendir." buyuruluyor. Elbetteki işitme söylenilen bir söz için olur. Yapılan bir iş için söz konusu olmaz. Şâyet, diğer görüşlerin belirttiği gibi erkeğin hanımına yaklaşmamaya yemin etmesi hali, dört ay geçmekle hanımının boş olmasını gerektirseydi âyetin sonunda: "Şüphesiz ki Allah işitendir." denilmezdi. Böyle denildiğine göre anlaşılıyor ki dört ay geçmesi ile kadın boş olmuyor, dört ay geçtikten sonra erkeğin boşamayı tercih ettiğini söylemesi ile boş oluyor.
İyla yapmanın süresi, âyette zikredildiği gibi dört aydır. Bu hususla ilgili olarak Hazret-i Ömerden şunlar nakledilmektedir: Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), kocası yanında bulunmayan bir kadının, geceleyin kendi kendine söylenip şikâyette bulunduğunu duyunca gelip kızı Hafsaya bir kadının kocasından en çok ne kadar ayrı kalmaya sabredebileceğim sormuş Hafsa da dört ay veya altı ay sabredebileceğim söylemiştir. Bunun üzerine Hazret-i Ömer: "Orduda hiçbir kimseyi bu müddetten fazla tutmayacağım." demiştir. İbn-i Kesir, e, 1 S. 269
228. Âyetin Tefsiri
Boşanmış kadınlar üç ay hali iddet beklerler. Eğer Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorlarsa Allah'ın, rahimlerinde yarattığı şeyi gizlemeleri kendileri için helal değildir. Kocaları sulh olmak isterlerse, iddet müddeti içerisinde onları geri almakta daha çok hak sahibidirler. Örfe göre kadınların, vazifeleri kadar hakları da vardır. Erkekler kadınlardan bir derece daha üstündür. Allah, her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Hayız gören kadınlar, kocalarından boşandıklarında, bir başka erkekle evlenebilmek için üç ay başı hali iddet beklemek zorundadırlar. Üç ay başı halinin sonunda iddetleri sona erer. Boşanmış kadınlara, rahimlerinde bulunan hayız ve gebelik gibi hususları gizlemeleri helal değildir. Şâyet onlar, Allah’ı ve âhiret gününü tasdik eden gerçek mü’minler ise bunu böyle yapmazlar. Zira rahminde bulunan hayız ve çocuğu gizlemek, Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimsenin yapacağı iş değildir. Bu ancak kâfir kadınların yapacağı bir iştir. Tekrar geri dönebilecek şekilde karısını boşayan bir koca eğer sulh olup anlaşmak isterse, boşanmış karısını iddet müddeti içerisinde geri almakta herkesten daha çok hakka sahiptir. Kadınların, kocalarına itaat etme vezifeleri olduğu gibi, hoş ve iyi muamele ve örfe göre bakımları hususunda kocaları üzerinde hakları da vardır. Emir ve itaat mevzunda erkekler, kadınlardan bir derece daha üstündürler. Allah, yasaklan çiğneyip, koymuş olduğu hudutları aşanlara galiptir, yaptıklarında hüküm ve hikmet sahibidir.
Bu âyet-i kerime, hayız gören kadınların iddet sürelerini beyan etmektedir. Âyet-i kerime’de "Ay başı hali" diye tercüme edilen kelimesinin, hayız mânâsına mı yoksa "Hayızdan temizlenme" mânâsına mı geldiği hususunda âlimler ihtilaf etmişlerdir.
Ebû Hanife ve Ahmed b. Hanbel'in tercih edilen görüşüne göre âyette geçen kelimesinden maksat, "Hayız" halidir. Bunlara göre âyetin mânâsından şü hükümler çıkarılır: Kadın temiz iken boşanır, âdet görür temizlenir, tekrar âdet görür temizlenir, tekrar âdet görür temizlenirse iddeti bitmiş olur. Şâyet erkek hanımını bir veya iki ric'î talâkla boşamış olursa ve hanımına tekrar dönmek isterse üçüncü hayız görmesinin içinde bu kararını açıklaması gerekir. Şâyet açıklamaz da üçüncü hayız da bitecek olursa artık erkek hanımına dönme hakkını kaybeder. Artık dönüp dönmeme kararı kadına aittir.
Bunlar bu görüşlerine delil olarak Resûlüllah'ın şu hadis-i şerifini zikretmişlerdir. Resûlüllah, kendisinden devamlı olarak kan gelen bir kadına: "Kuru günlerinde namazı bırak. Bunlar bitince yıkan, namazını kıl ve her vakit için abdest al." buyurmuştur. Diğer bir Rivâyette ise, Ebi Hubeyş'in kızı Fatıma Resûlüllah’a gelmiş ve kendisinden devamlı olarak kan geldiğine dair şikâyetçi olmuş Resûlüllah da şu cevabı vermiştir: "Bu, damardan gelen bir kandır. Durumuna bak, senin kuru günlerin gelince namazı kılma. Kuru günlerin geçince de yıkan. Sonra iki kuru günleri arasında geçen sürede namaz kıl. İbn-ı Mace, K. et Taharet bab: 115, Hadis No. 620 Ayrıca Ebû Davud, K. el-Taharet, bab: 112, Hadis No. 269, 297/Nesei, K. el-Taharet, bab: 135/Tirmizi K et-Taharet, bab: 94, Hadis No. 126
Görüldüğü gibi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kuru, günlerinde namaz kılınmamasını emretmektedir. Bundan da kuru' kelimesinin "Hayız" mânâsına geldiği anlaşılmaktadır.
İmam Şafiîye, İmam Mâlike ve İmam Ahmed b. Hanbelden Rivâyet edilen ikinci bir görüşe göre âyetteki "Kum" kelimesinden maksat "Hayızdan te-mizlenmek"tir. Bunlara göre kadın temiz iken boşanır. Âdet görür temizlenir, tekrar âdet görür temizlenirse bu temizliğinin bitmesiyle iddeti bitmiş olur. Çünkü içinde boşandığı birinci temizlik te hesaba dahildir. Bu görüşte olanlar delil olarak şu âyeti zikretmişlerdir; Talâk Sûresi, 65/1 Ey Peygamber, kadınları boşamak istediğiniz zaman iddetleri içinde boşayın..."Görüldüğü gibi âyet-i celilede, kadınların, iddetleri içinde boşanılması emredilmektedir. Kadınların boşanması temiz iken başladığına göre, üç temizlik bitince iddetleri bitmiş olur. Buradan da anlaşılıyor ki "Kuru"dan maksat "Temizlik"tir.
Taberinin beyanına göre de müfessirler bu âyette zikredilen kelimesinin mânâsı hakkında iki görüş zikretmişlerdir:
a-
Bazılarına göre bu kelimenin mânâsı "Hayız görmek" demektir. Bu görüş, Rebi' b. Enes, Katade, Dehhak, Abdullah b. Abbas, Amr b. Dinar, İkrime, Süddi, İbrahim en-Nehai, Abdullah b. Mes'ud, Ömer b. el-Hattab, Ebû Mûsa el-Eş'ari, Hazret-i Ali, Said b. Cübeyr ve Ma'bed el-Cüheni'den nakledilmiştir.
. İbrahim en-Nehai, bu hususta Hazret-i Ömerin şunları söylediğini rivâyet etmiştir: "Bir erkek karısını bir veya iki ric'i talâkla boşayacak olursa boşanan kadın, üçüncü hayız görmesinden sonra temizlenip yıkanmadıkça ona dönmeye kocası daha layıktır ve aralarında miras hükümleri devam eder." Yine İbrahim en-Nehai diyor ki: "Hazret-i Ömere, hanımını, tekrar geri alabilecek şekilde boşayan bir erkeğin meselesi arzedikli. O da bu meseleyi Abdullah b. Mes'uda havale etti ve "Sen bu mesele hakkında görüşünü söyle." dedi. Abdullah b. Mes'ud da "Bu mesele hakkında senin konuşman daha evladır." dedi. Ömer: "Sen mutlaka görüşünü söyleyeceksin." dedi. Abdullah b. Mes'ud: "Benim kanaatim şu ki, katlın üçüncü âdetinden yıkanmadıkça kocası onu tekrar hanımlığına kabul etmeye daha layıktır." dedi. Ömer de: "Benim görüşüm de budur. Söylediğin söz, kalbimdeki kanaatime uygun düştü." dedi ve böyle hüküm verdi.
b- Diğer bir kısım müfessirlere göre bu âyette zikredilen kelimesinden maksat, "Âdetten temizlenmek" demektir. Bu görüş ise. Hazret-i Âişe, Ebû Bekir b. Abdurrahman, Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sabit, Zahirî. Salim b. Abdullah ve Eban b. Osmandan nakledilmiştir.
Bu hususta Süleyman b. Yesar diyor ki: "Şam halkından "Ehvas" adında bir kişi karısını bir talâkla boşadı ve kadın boşandıktan sonra gördüğü üçüncü hayızının içinde iken adam öldü. Durum Muaviyeye arzedikli. Muaviye meselenin hükmünü bilemedi. Bunu Fedale b. Ubeyd'e ve Resûlüllah’ın Samda bulunan sahabilerine sordu. Onlar da bu meselenin hükmünü bilemediler. Bunun üzerine Muaviye, Zeyd b. Sabite binekli bir adam gönderdi. Zeyd o adama dedi ki: "Üçüncü hayızının içinde olan bu kadın kocasının mirasçısı olamaz. Bu kadın da ölmüş olsaydı kocası ona mirasçı olamazdı." Süleyman diyor ki: "ömerin oğlu Abdullah da bu görüşte idi."
Taberi diyor ki: "kelimesinin Arapçada asıl mânâsı "Belli bir vakitte gelmesi mutad olan bir şeyin gelme vaktidir" Bir de belli bir vakitte gitmesi alışılagelmiş olan bir şeyin gidiş vaktidir. Bu bakımdan hem âdet görme hem de âdetten temizlenme mânâlarında tefsir edilmeye müsaittir. Bu sebepledir ki bazı Araplar kadının âdetinin gelişine demişler diğer bazıları da âdetten temizlenmesinin gelişine demişlerdir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in. Falıma bint-i Hubeyşe: "Kuru' günlerinde namazı bırak." hadis-i şerifinde kelimesi, âdet görme mânâsında kullanılmıştır. Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Madem ki kuru' kelimesinin mânâsı budur ve madem ki Allahü teâlâ, karısını boşamak isteyen erkeğe onu cinsi münasebette bulunmadığı temiz durumunda boşamasını emretmiştir ve adetli iken boşamasını yasaklamıştır ve kendisi ile zifaf yapılan kadın boşandığı takdirde üç kum' beklemekle yükümlüdür, buradan anlaşılmaktadır ki kadın boşandığı temiz hali ile birlikte iki temiz halini daha beklemek zorundadır. Üç temizlik hali bittikten sonra anık iddeti bitmiştir. Yani boşandıktan sonra üçüncü âdetini görür görmez iddeti bitmiş olur ve kendisiyle evlenmek isteyenlerin tekliflerini kabul edebilir.
Görüldüğü gibi Taberi, şıkkında belirtilen görüşü tercih etmiştir.
Âyet-i kerime’de: "Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorlarsa, Allah’ın, rahimlerinde yarattığı şeyi gizlemeleri kendileri için helal değildir." buyurulmaktadır. Müfessirler, bu âyette, kadınların rahimlerinde gizlememeleri emredilen şeyden neyin kastedildiği hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Zühri, İbrahim en-Nehai ve İkrimeye göre burada kadınlara, rahimlerinde gizlememeleri emredilen şeydan maksat, hayızdır. Boşanan kadınlar, Allah’ın, rahimlerinde yarattığı hayız hallerini, kendilerini boşayan kocalarından gizlemeleri helal değildir. Zira bu yolla, boşamadan sonra karısına dönme hakkı bulunan kocanın bu hakkı kaybedilmiş olur. Mesela: Karısını bir veya iki ric'î talâkla boşamış olan erkek, karısının iki âdet görmesinden sonra ve üçüncü âdetinden önce tekrar ona dönmesini istemesi halinde kadın yalancı olarak: "Ben üçüncü âdetimi gördüm." deyip kocasının kendisine dönmesini engellemesi haramdır.
b- Abdullah b. Ömer, Mücahid, Rebi' b. Enes, İbn-i Zeyd ve Dehhaka göre Allahü teâlânın bu âyette, kadınlara gizlemelerini yasakladığı rahimlerindeki şeyden maksat, hem hamilelik durumları hem de âdet görmeleridir. Kadınların bu iki hallerini gizlemeleri haramdır.
c- Diğer bir kısım müfessirlere göre burada kadınlara, gizlemeleri yasaklanan, rahimlerindeki şeylerden maksat, sadece hamile olmalarıdır. Ancak bu görüşte olan âlimler, kadınların, hamile olduklarını gizlemelerinin yasak oluş sebebi hakkında farklı şeyler zikretmişlerdir.
aa- Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve İkrimeye göre, kadınların rahimlerindeki hamileliği gizlemelerinin yasaklanış sebebi, kendilerini boşayan kocalarının, hamile oldukları zamanda kendilerine tekrar dönmelerine engel olmalarıdır. Bu hususta Ali b. Ebû Talha, Abdullah b. Abbasın şunu söylediğini rivâyet etmiştir: Eğer bir kişi karısını bir veya iki talâkla boşayacak olur da karısı da hamile olursa, doğum yapmadıkça ona tekrar dönmeye kocası daha layıktır.
bb- Katadeye göre ise, kadınların, rahimlerinde bulunan hamileliği gizlemelerinin yasaklanmasının sebebi şudur: Cahiliye döneminde kadınlar, kendilerini boşayan kocalarının tekrar kendilerine dönmesi korkusuyla hamile olduklarını kocalarından saklarlardı. Böylece başka kocalarla evlenir, önceki kocalarından hamile kaldıkları çocuklarını yeni evlendikleri kocalarına isnad ederlerdi. İşte Allahü teâlâ bu sebepten kadınlara, rahimlerindeki hamileliği gizlemelerini yasakladı.
cc- Süddiye göre ise, kadınların, rahimlerindeki çocukları gizlemelerinin yasaklanmasının sebebi şudur: Erkekler karılarını boşamak istediklerinde onların hamile olup olmadı klanın sorarlardı. Hamile olduklarını bilince karılarını boşamak istemezlerdi. Çünkü bu takdirde hem kendileri hem de kadınları, doğacak çocuktan dolayı zarar görüyordu. İşte bu sebeple kadınların, râhimlerindeki çocuklarını kocalarından gizlemeleri yasaklandı.
Süddiye göre, kocasına bu şekilde davranan kadının hamile olduğu ortaya çıkınca doğum yapsa bile bir ceza olarak tekrar kocasına döndürülmesi gerekir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan görüş şudur: Kadınların rahimlerinde gizlemeleri yasaklanan şey, hem hamile olmaları hem de adetli olmalarıdır. Kadınların, kendilerini bir veya iki talâkla boşayan kocalarından hamile olduklarını veya âdet gördüklerini gizlemeleri haram kılınmıştır. Zira, kadının bu iki şeyi gizlemesi halinde de erkeğe zarar verme ihtimali vardır. Çünkü karısını bir veya iki ric'î talâkla boşayan erkek, kadının iddet süresi bitmeden tekrar ona dönme hakkına sahiptir. Hamile olan kadının iddeti doğum yapması ile biteceğinden âdet gören kadının idcîeti de üç âdet veya üç âdetten temizlenme ile biteceğinden kadının, hamileliğini veya âdet gönnesini gizlemesi yasaklanmıştır. Ta ki kocasının kendisine dönme hakkı iptal edilmiş olmasın.
Âyet-i kerime’de: "Kocaları sulh olmak isterlerse, iddet müddeti içinde onları geri almakta daha çok hak sahibidirler." buyurulmaktadır. Bu ifadenin izahı şöyledir: Karısını bir veya iki talâkla boşayan erkek, karısı ickiet beklediği sırada veya hamilelik esnasında onu tekrar kendine kabul edip zevce yapmaya başkalarından daha layıktır. Bu hususta Abdullah b. Abbas şöyle demiştir: Bir adam karısını bir veya iki talâkla boşar karısı da hamile olur ise o adamın, karısını tekrar geri almaya daha çok hakkı vardır, yeter ki doğum yapmış olmasın."
İkrime ve Hasan-ı Basri ise bu âyet-i kerime’nin, Bakara suresinin iki yüz yinni dokuzuncu âyeti ile neshedildiğini söylemişlerdir. Zira bu âyete göre kişi hanımını üç talâk ile boşasa dahi onu tekrar geri almaya daha evla görülüyordu. Fakat iki yüz yinni dokuzuncu âyet bunu neshetti. Karısını üç talâkla boşayan kocanın artık onu tekrar geri alma hakkı kalmadığı bildirildi.
Âyet-i kerime’de: "Örfe göre kadınların vazifeleri kadar hakları da vardır." buyurulmaktadır. Bu ifade iki şekilde izah edilmiştir:
a- Dehhak ve İbn-i Zeyd bu ifadeyi şöyle izah etmişlerdir: Kadınların, kocalarına karşı, Allah'ın kendilerine farz kılmış olduğu itaat etme vazife ve yükümlülükleri olduğu gibi onların, kocalarının üzerinde, hoş sohbette bulunma ve örfe göre iyi "davranma hakları da vardır.
b- Abdullah b. Abbas ise âyetin bu bölümünü şöyle izah etmiştir: "Kadınların, kocalarına karşı temizlenip süslenme yükümlülükleri olduğu gibi kocalarının da karılarına karşı ayrı yükümlülükleri vardır. Bu hususta Abdullah b. Abbasın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Hanımımın bana karşı süslenmesini sevdiğim gibi benim de hanımıma karşı süslenmemi severim. Çünkü Allahü teâlâ buyurmuştur ki: "Örfe göre kadınların vazifeleri kadar hakları da vardır."
Taberi diyor ki: "Bana göre Âyetin en güzel tefsiri şöyledir: "Bir veya iki talâkla boşanmış olan kadınların, kendilerini boşayan kocaları üzerinde hakları vardır. O hak da, kocalarının, sırf zarar vermek için kendilerine dönmeme durumlarıdır. Yani bu şekilde boşanan kanlara, iddetleri içinde tekrar dönmek isteyen kocaları, onlara zarar vermek için değil faydalı olmak için dönmelidirler. Kadınların, kocalan üzerinde böyle bir hakları vardır. Kocaların da bir veya iki talâkla boşadıklan karıları üzerinde hakları vardır ki o da, kadınların, rahimlerindeki âdetlerini ve çocuklarını gizleyerek kocalarına zarar vermemeleridir. Kadınların, rahimlerindeki durumu gizleyerek kocalarının bu haklarını iptal etmeye hakları yoktur. Taberi, âyetin bu bölümünü bu şekilde izah etmesinin gerekçesi olarak âyetin, boşanma ve iddet bekleme hükümlerini kapsamış olduğumı göstermiştir. Buradaki karı ve kocanın haklarının boşama ve iddetle ilgili haklar olmasını kabul etmenin daha doğru olduğunu söylemiştir. Bununla birlikte bu âyet-i kerime’nin, karı kocadan herbirinin diğeri üzerindeki bütün hakları ifade ettiğini söylemenin de mümkün olabileceğini bildirmiştir.
Âyet-i kerime’de: "Erkekler kadınlardan bir derece daha üstündür." buyurulmaktadır. Burada zikredilen üstünlük derecesinden neyin kastedildiği hakkında müfessirler çeşitli görüşler zikretmişlerdir:
a- Mücahid ve Katadeye göre, burada zikredilen, erkeklerin kadınlardan üstün olduğu dereceden maksat, Allahü teâlânın, miras, cihad vb. şeylerde erkeklere verdiği üstünlüktür.
b- İbn-i Zeyd ve Muhammede göre ise buradaki üstünlükten maksat, erkeklerin emirlik ve kendilerine itaat edilme üstünlükleridir.
c- Şa'biye göre buradaki üstünlükten maksat, erkeğin mehir verme ve karısına "Zina etti" iddiasında bulunması halinde "Lanetleşme" ile zina iftirası cezasından kurtulmuş olması üstünlüğüdür. Kadın ise erkeğe mehir vermediği gibi kocasının zina ettiğini iddia edecek olursa bu iddiasını doğrulayacak şahit bulamadığı takdirde kendisine zina iftirası cezası uygulanır. O, "Lanetlenerek" bu cezadan kurtulamaz.
d- Abdullah b. Abbasa göre burada zikredilen erkeğin üstünlüğünden maksat, onun, karısının üzerinde olan bir kısım haklarını tam olarak almaktan vaz geçmesi ve kadının kendi üzerindeki bütün haklarını ona vermesidir. Bu hususta Abdullah b. Abbasin şöyle dediği rivâyet edilmektedir. "Ben, hanımım üzerinde bulunan bütün haklarımı almak istemem Zira Allahü teâlâ: "Erkekler kadınlardan bir derece üstündürler." buyurmuştur."
e- Humeyd'e göre ise, bu âyette zikredilen, erkeklerin üstünlüğünden maksat, erkeklere sakalın Kitfedilişi, kadınların ise bundan mahrum kalmalarıdır.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden âyetin tefsirine daha uygun olanı, Abdullah b. Abbasın görüşüdür. Yani buradaki dereceden maksat, erkeğin karısı üzerindeki haklarına karşı bağışlayıcı ve hoşgörülü olması ve onların bir kısmından vazgeçmiş olmasıdır. Zira Allahü teâlâ bu dereceyi erkek ve kadından herbirinin diğeri üzerindeki haklarını zikrettikten sonra beyan etmiştir. Bu derecenin de bu haklarla ilgili olması daha uygundur. Bu da erkeğin, kadının üzerindeki haklarını kullanırken ona karşı müsamahalı davranmasında görülür. Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Her ne kadar: "Erkekler kadınlardan bir derece daha üstündür." ifadesi bir haber mahiyetinde ise de manen, erkeklere, bu üstünlüklerinin gereği gibi davranmaları emredilmektedir."
Âyet-i kerime’nin sonunda: "Allah her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir." buyurulmaktadır. Bu ifadenin mânâsı şudur: Allahü teâlâ, hayızlı iken kadınlarına yaklaşarak veya iyilik yapmamak için Allah’a yemini kendilerine siper edinerek yahut karısına yaklaşmayacağına dair yemin edip ona zarar vererek Allah'ın hudutlarını aşan erkeklerden ve rahimlerinde bulunan durumu gizleyip kocalarına zarar vererek Allah'ın koyduğu sınırları aşan kadınlardan intikam almakta her şeye galiptir. Bunları cezalandırmasına kimse engel olamaz. Verdiği bütün hükümlerde mutlak bir hikmet sahibidir." Âyet-i kerime’nin bu şekilde bitmesinin hikmeti, Allahü teâlânın bundan önceki âyetlerde bir kısım emir ve yasaklar koyması ve bu emir ve yasaklara uymayanları tehdit etmesidir.