80. Âyetin Tefsiri
Onlar: "Ateş bize sadece sayılı günler dokunacaktır." derler. Deki: "Böyle olacağına dair Allah'tan bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden caymaz- Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?
Yahudiler dediler ki: "Buzağıya taptığımız kırk günden başka biz ateşe girmeyeceğiz." Ey Rasûlüm, o Yahudi topluluğuna de ki: "Bu söylediğinize dair Allah'tan bir ahit, bir vaad mi aldınız? Şâyet öyleyse delillerinizi gösterseniz ya. Zira Allah, vaadinden dönmez. Yoksa bilmeyerek ve haddinizi aşarak Allah'a bâtıl şeyler mi isnad ediyorsunuz?
Yahudilerin, ateşin kendilerine dokunacağını söyledikleri sayılı günler hakkında müfessirler çeşitli izahlarda bulunmuşlardır.
Dehhakın Rivâyetine göre, Abdullah b. Abbas, Katade, Süddi. Ebul Âliye, Ikrime, Dehhak ve ibn-i Zeyd'e göre, Yahudilerin söyledikleri bu sayılı günlerden maksat, buzağıya tapma süresi olan kırk gündür. Onların iddialarına göre Allah, onlara kırk gün azap edeceğine dair yemin etmiştir. Allah'ın bu yemini yerine geldikten sonra onları cehennemden çıkaracak yerine Muhammed ümmetini koyacaktır. Âyet-i kerime, Yahudilerin bu iddialarını yalanlamaktadır.
Yahudilerin "Buzağıya taptığımız kırk günden başka biz ateşe girmeyeceğiz." dedikleri şeklindeki tefsir, İbn-i Abbastan rivâyet edilmektedir. Said b. Cübeyr ve İkrime'nin İbn-i Abbastan naklettiklerine ve Mücahide göre ise Yahudiler şöyle demişlerdir: "Dünyanın ömrü yedi bin senedir. Biz, her sene için sadece bir gün azap göreceğiz. Böylece bütün azap göreceğimiz gün sayısı yedidir. Ondan sonra azap kesilecektir.
Âyet-i kerime, işte bu şekilde hadlerini aşarak sapık ve bâtıl bir görüşün peşine takılan Yahudilerin, Allah'a karşı bilmedikleri şeyleri isnad ettiklerini ve bu haleriyle hadlerini aşarak sonuçta cezayı hak ettiklerini beyan etmektedir.
Yahudiler, cehennemde ancak sayısı belli olan günler kadar kalacakları iddialarını devamlı olarak tekrar etmekteydiler. Hayberin fethi sırasında, Resûlüllah ile aralarında geçen şu konuşmada da bu iddialarını tekrarlamışlardır.
Ebû Hureyre (radıyallahü anh) diyor ki:
"Hayberin fethinde Resûlüllah'a, içine zehir konmuş bir koyun ikram edildi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) "Çevrede bulunan Yahudileri bana getirin." buyurdu. Toplanıp getirildiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara "Ben size bir şey soracağım. O hususta bana doğru cevap vereceğinze söz veriyor musunuz? " dedi. Onlar da "Evet ey Ebul Kasım." dediler. Resûlüllah onlara "Babanız kim?" diye sordu. Onlar: "Falan" diye cevap verdiler? Resûlüllah "Yalan söylediniz. Aslında sizin babanız filandır." dedi. Onlar: "Doğru söyledin. Haklısın." dediler. Resûlüllah: "Size bir şey daha sorsam bana doğru cevap vereceğinize söz verir misiniz?" dedi. Onlar: "Evet ey Ebul Kasım. Doğru cevap vermek zoundayız. Şâyet yalan söyleyecek olursak, babalarımız hakkında yalanımızı bildiğin gbi bunu da bilirsin." dediler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara "Cehennemlikler kimlerdir?" diye sordu. Onlar : "Biz orada az bir zaman kalacağız. Sonra oraya bizim yerimize sizler gireceksiniz." dediler. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara "Kesin sesinizi, orada sinip kalın. Allah'a yemin olsun ki biz sizin ardınızdan oraya girmeyeceğiz." dedi. Resûlüllah sözlerine devamla şöyle buyurdu: "Size birşey daha sorsam, bana doğru söyleyeceğinize dair söz verir misiniz?" Onlar: "Evet ey Ebul Kasım." dediler. Resûlüllah: "Siz bu koyuna zehir koydunuz mu?" diye sordu. Onlar da "Evet" dediler. Resûlüllah: "Sizi buna sevkeden sebep nedir?" diye sordu. Onlar "Dedik ki, eğer yalancı isen senden kurtulmuş oluruz. Şâyet Peygamber isen zaten zehir sana zarar vermez." dediler. Buhari, K. el-Cizye bab: 7, K. el-Tıh hab: 55
81. Âyetin Tefsiri
Evet, kim bir kötülük işler ve hataları kendisini kuşatırsa, işte onlar cehennemliktirler. Orada ebedi olarak kalacaklardır.
Kim Allah'a ortak koşar, onun Peygamberlerini yalanlar ve hataları kendisini kuşatırsa o kimse cehenneme girecektir. Böyleleri cehennemden hiç çıkmaksızın ebedi kalacaklardır.
Yapılan hataları küçümsememelidir. Zira birikerek çoğalan hatalar kişiyi sonunda cehenneme sürükleyebilir. Bu hususta Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
Sizler, küçük günahlardan da kaçının. Çünkü onlar bir kişide birikip sonunda onu helak eder. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 402
Âyette zikredilen ve "Evet" diye tercüme edilen kelimesi Arapçada olumsuz cümlelerden sonra olumlu cevap mahiyetindedir? Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Yahudiler, "Bize sayılı günler dışında azap dokunmayacaktır." demişlerdir." Bu iddianız yanlıştır. Evet size ateş dokunacaktır." şeklindedir.
Âyette zikredilen "Kötülük" ifadesinden maksat, özel bir kötülük olan, Allah'a ortak koşmaktır. Zira âyetin sonunda kötülüğü işleyenlerin ebedi olarak cehnemde kalacakları zikredilmektedir. Halbuki, mü’min olan kişinin büyük günah işlemesi halinde bile sonunda cennete gireceği Resulallah'tan nakledilen çeşitli hadislerde zikredilmiştir.
Nitekim, Ebû Vâil, Mücahid, Katade, Ata, İbn-i Cüreyc, Rebi' b. Enes, âyette zikredilen "Kötülük"ten maksadın Allah'a ortak koşmak olduğunu söylemişlerdir.
Âyette zikredilen "Hataları kendisini kuşatırsa" ifadesinden maksat, "Allah'a ortak koşar ve işlediği günahlar kendisini kuşatır ve onlardan tevbe etmeden ölürse" demektir. "Hataların kulu kaplaması", onlardan vaz geçmemesi ve onlara devam ederek ölmesiyle gerçekleşir. Nitekim, Dehhak, Rebi' b. Haysem, Ebû Rezin, A'meş ve Süddi, "Kuşatma" ifadesini "Hatalar üzerine ölme" şeklinde izah etmişlerdir.
Abdullah b. Abbas buradaki "Hata"dan maksadın, "İnkârcılık" olduğunu, Mücahid, bundan maksadın "Allah'ın, cehennem, azabını gerektiren şeyler." saydığı günahlar olduğunu, Katade, maksadın "Büyük günahlar" olduğunu, Hasan-ı Basri bundan maksadın "Allah'ın, işlenmesiyle cehenneme koyacağını bildirdiği günahlar" olduğunu, Atâ ise, buradaki "Hata" dan maksadın, Allah'a ortak koşmak olduğunu söylemişlerdir.
82. Âyetin Tefsiri
İman edip salih ameller işleyenler ise, işte onlar cennetliktirler. Orada ebedi olarak kalacaklardır.
İman edip salih amel işleyenler, farzları eda edip haramlardan kaçınarak Allah'a itaat edenler ise cennet ehlidirler. Orada ebedi olarak ikamet edeceklerdir.
Burada zikredilen "îman edenler"den maksat, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve onun getirdiklerine iman edenlerdir. "Salih amel işleyenler"den maksat, ise Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak ona itaat edenlerdir. Allahü teâlâ, bundan önceki âyette, kâfirlerin cehennemde, bu âyette de mü’minlerin cennette ebediyyen kalacaklarını zikretmiş böylece "Biz cehennemde sadece sayılı günler kalacağız" diyen Yahudileri yalanlamıştır.
83. Âyetin Tefsiri
Bir zaman İsrailoğullarından "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anaya, babaya, yetimlere, düşkünlere iyilik yapın. İnsanlara güzel söz söyleyin. Namazı kılıp zekatı verin" diye kesin söz almıştık. Sonra siz, pek azınız müstesna, yüzçevirdiniz. Zaten siz yüzçeviricilersiniz.
Ey İsrailoğulları topluluğu, sizden, "Allah’tan başkasına ibadet etmeyin, anaya, babaya, şefkat kanatlarını indirerek, onlara acımak, onlara kaşı ince kalbli olmak ve hayır dua etmek suretiyle iyilikte bulunun. Yakın akraba ile münasebetleri devam ettirin. Onların haklarını verin. Kız olsun erkek olsun yetimlere şefkat ve merhametli davranın. İhtiyaç ve fakirlikten dolayı sefil olanlara, Allah'ın, mallarınızdan farz kıldığı haklarını vermek suretiyle iyilik yapın. İnsanlara edeple ve iyi bir davranışla güzel söz söyleyin. Rükuunu, secdesini, kıraatim ve huşuunu tam yapmak suretiyle namazı eda edin. Zekatı almaya layık olanlara mallarınızın zekatını verin" diye kesin söz aldığımızı hatırlayın. Ey Yahudi topluluğu, bundan sonra siz, pek azınız müstesna ahde vefadan yüzçevirdiniz. Zaten siz, haktan ve doğru yoldan yüzçeviricilersiniz.
*Âyette geçen "Allah'tan başkasına kullak etmeyin" ifadesinden maksat, Allah'a ihlasla ibadet edin ve onun dışında herhangi bir şeye kulluk etmeyin" demektir. "Anaya babaya iyilik yapın" ifadesinden maksat, Muhammed ümmetine emredilen iyiliklerdir. Bu da anneye babaya iyi davranmak, güzel sözler söylemek, merhamet için tevazu kanatlarım indirmek, onlara saygı, göstermek, onlar için hayır dualar etmek vb. şeylerdir.
"İnsanlara güzel söz söyleyin" ifadesinden maksat, Abdullah b. Abbasa göre insanlara Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur" demeyi emredin." demektir.
Ebul Âliyeye göre, "İnsanlara iyiliği emredin" demek, İbn-i Cüreyce göre "İnsanlara Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında doğru söyleyin" demek, Süfyan es-Sevriye göre "Onlara iyiliği emredin ve onları kötülüklerden alıkoyun" demek, Atâ b. Ebi Rebah'a göre ise "Karşılaştığınız her insana güzel söz söyleyin" demektir.
İsrailoğullarına, vermeleri emredilen "Zekat" tan maksat ise, Dahhak'ın Abdullah b. Abbas'tan naklettiğine göre İsrailoğullarına mahsus olan bir zekat çeşididir. Bu, Muhammed ümmetine farz kılınan zekat gibi değildir. Onların zekatı, Allah için kurban kesmeleriydi. Eğer kurbanları kabul edilecek olursa gökten bir ateş iner onu alıp götürürdü. Kabul edilmezse bu olay cereyan etmezdi. Malını helal yollardan kazanmayanın kurbanı kabul olunmazdı.
Ali b. Ebi Talhanm, Abdullah b. Abbas'tan naklettiğine göre ise İsrailoğullarına emredilen zekattan maksat, Allah'a itaat etmeleri ve itaatlerinde ihlaslı olmalarıdır. Böylece mallarım değil kendilerini arındırmış, olurlardı.
Âyetin sonunda "Siz pek azınız müstesna yüz çeviricilersiniz" buyurulmaktadır. Abdullah b. Abbas bu ifadeyi şöyle izah etmektedir: Allahü teâlâ kitabında açıkladığı bu İsrailoğullarından, zikredilen şeyleri yapacaklarına dair yeminle kuvvetlendirilmiş bir ahit aldıktan sonra onlar, yapmayı taahhüt ettikleri şeyleri ağır bulmuşlar, onları sevmemişler ve yapmamışlardır. Kendilerine daha hafif şeylerin emredilmesini istemişlerdir. İsrailoğullarından pek az bir zümre, verdikleri sözde durmuşlar ve Allah'a itaat etmişlerdir.
Âyetin sonunda da "Zaten siz yüzçeviricilersiniz" buyurulmaktadır. Bir kısım âlimler âyetin bu bölümünde, kendilerine hıtabedilen Yahudilerin, Hazret-i Muhammed'in döneminde bulunan Yahudiler olduğunu, âyetin bundan önceki kısmında hıtabedilen Yahudilerin ise daha önce yaşayan Yahudiler olduklarını söylemişlerdir. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ey Yahudi topluluğu, geçmişteki atalarınızdan, belli şeyleri yapacaklarına dair söz almıştık. Onlar verdikleri sözü yerine getirmeyip yüzçevirdiler. Onlardan sonra gelen sizler de atalarınız gibi verdiğiniz sözden yüzçeviriyorsunuz."
Diğer bir kısım âlimlere göre ise bu âyetin tümü, Resûlüllah'ın hicreti sırasında mevcut olan İsrailoğullarına hitap etmektedir. Onlara, Tevratta kendilerinden alınan ahitlerini bozduktan hatırlatılmakla ve bu yüzden kınanmaktadırlar.
84. Âyetin Tefsiri
Yine sizden: "Kanınızı dökmeyin ve birbirinizi yurdunuzdan çıkarmayın" diye kesin söz almıştık. Sonra siz, şahitler olarak bunu kabul etmiştiniz.
Ey Yahudi topluluğu, yine hatırlayın sizden "Birbirinizi öldürmeyin ve düşmanlık yaparak bir kısmınız bir kısmınızı vatanından çıkarmasın." diye kesin söz almıştık. Sizden aldığımız bu ahdi siz de kabul etmiştiniz ve bu ahde şahitlik ediyordunuz.
Âyet-i kerime’de "Kanınızı dökmeyin ve kendinizi yurdunuzdan çıkarmayın" diye kesin söz almıştık." buyurulmaktadır. Aslında İsrailoğulları kendilerini öldürüp intihar etmiyorlar ve kendilerini öz diyarlarından çıkarmıyorlardı. Mü’minler tek vücut sayıldıklarından bir mü’minin diğerini öldürmesi kendini öldürmesi gibi kabul edilmiştir. Bu sebeple âyette "Kanınızı akıtmayın ve kendinizi yurdunuzdan çıkarmayın" buyurulmaktadır.
Peygamber efendimiz mü’minlerin tek bir vücut gibi olduklarını şu hadis-i şerifinde beyart etmektedir:
"Sen mü’minleri, birbirlerine karşı merhametli davranmada, birbirlerini sevmede, birbirlerinin acılarına ortak olmada tek vücut gibi görürsün. Öyle ki, vücuttan bir organ hasta olursa diğer organlar, uykusuz kalarak ve acıya ortak olarak o organa katılırlar," Buhari, K. el-Rdeb, bab: 27/Milslim, K. el-Birr, bab: 66. Hadis No: 2586
Âyet-i kerime’yi şu şekilde izah etmek te mümkündür. "Sizler, birbirinizin kanım akıtmayın ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın. Zira, böyle yaptığınız takdirde size kısas uygulanacak böylece kendi kanınızın akmasına ve kendinizin yurdunuzdan kovulmanıza sebep olacaksınız. Bu itibarla kendi kendinizi ötdürmüş ve kendi kendinizi sürgün etmiş gibi olacaksınız.
Katade ve Ebul Âliye, âyet-i kerime’yi birinci izah şekliyel izah etmişlerdir.
Âyet-i kerime’de "Siz, şahitler olarak bunu kabul etmiştiniz." buyurulmaktadır. Bir kısım âlimlere göre, bu ve bundan sonra gelen âyetlerin hitabettiği kişilerden maksat, Resûlüllah'ın hicreti esnasında Medine ve çevresinde yaşayan Yahudilerdir. Âyet-i kerime, bunları kınamakta, Allah'ın Tevratta kendilerinden aldığı sözü bozdukları zikredilmektedir. Diğer bir kısım âlimlere göre ise burada kendilerine hitabedilenler, Yahudilerin atalarıdır. Ancak Resûlüllah'ın döneminde bulunan Yahudiler de Tevrata uymaları sebebiyle, dolaylı yolla bu âyetin muhatabıdırlar. Taberi, âyetin genel ifadesini gozönünde bulundurarak bu görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir.
85. Âyetin Tefsiri
Sonra siz o kimselersiniz ki, birbirinizi öldürüyorsunuz. İçinizden bir kısım insanları yurtlarından çıkarıyorsunuz. Onların aleyhine günah işlemek ve düşmanlık yapmakta yardımlaşıyorsunuz. Bununla beraber size esir olarak başvurduklarında fidye verip kurtarıyorsunuz. Halbuki onları yurtlarından çıkarmak size haramdı. Siz, kitabın bir kısmına iman ediyor bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktır. Kıyamet gününde de böyleleri en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarından habersiz değildir.
Ey Yahudi topluluğu, ahdi kabul ettikten sonra da din kardeşlerinizi öldürüyorsunuz. Müşriklere, zulüm ve düşmanlıklarında yardımcı olarak, kendi dininize mensup bazı gurupları yurtlarından çıkarıyorsunuz. Onların aleyhine, günah işlemek ve düşmanlık yapmakta yartiımlaşıyorsunuz. Sizden olanları. düşmanlarınızın elinde esir olarak gördüğünüzde de fidyesini verip kurtarıyorsunuz. Halbuki onları yurtlarından çıkarmak size haram kılınmıştı. O halde nasd oluyor da onların, düşmanlarının elinde esir kalmalarını caiz görmüyorsunuz da öldürülmelerini caiz görüyorsunuz? Tevratın bir kısmını tasdik ediyor da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden, Allah'a verilen ahdi bozanların cezası, âhiret hayatından evvel daha bu dünyadayken zillet ve alçaklığa düşmektir. Böyleleri âhirette de, bu dünyadayken zillet ve alçaklığa düşmektir. Böyîeleri âhirette de, bu dünyadayken kendi düşmanları için hazırlamış oldukları azaptan daha şiddetlisine çarptırılırlar, Allah, sizin bu çirkin işlerinizden habersiz değildir. Bilakis onları zaptedip muhafaza etmektedir. Onları yapanları âhirette rezil ve rüsvay edecektir.
Yahudilerin birbirlerini öldürmeleri ve esirlerini de fidye vererek kurtarmaları hususunda özetle şunlar zikredilmiştir:
Abdullah b. Abbas diyor ki "Allahü teâlâ, Yahudilere Tevratta birbirlerinin kanlarını dökmelerini haram kılmış ve esirlerini fidye vererek kurtarmalarını da farz kılmıştı. Yahudiler iki fırkaya ayrılmaktaydılar. Bunlardan Kaynuka oğulları, Araplardan , müşrik olan Hazreç kabilesiyle muahabe yapmışlardı. Bu müşrik Arap kabileleri birbirleriyle savaşırken, herbiriyle sözleşme yapan Yahudi kabileleri de onlara, düşmanlarına karşı yardım ediyorlardı. Böylece Yahudiler, ellerindeki tevratta bulunan, Allah'ın kan dökme yasağını bilmelerine rağmen, dolaylı yollardan birbirlerinin kanlarını döküyorlardı. Evs ve Hazreç kabileleri müşrik olduklarından putlara tapıyorlardı. Cennet ve cehenneme inanmıyorlardı. Öldükten sonra dirilip hesap vermeye de inanmıyor, haram helal bilmiyorlardı. Buna rağmen, ehl-i kitap olan Yahudiler onlara destek oluyorlardı. Fakat Yahudiler, savaş bittikten sonra, kendi dindaşlarından esir düşenleri fidye vererek kurtarıyorlardı. Bu davranışlarıyla da Tevratın hükümlerine uyduklarına inanıyorlardı. İşte bu sebeple Allahü teâlâ onları bu âyette "Siz kitabın bir kısmına iman ediyor, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?" buyurarak kınadığını beyan etmektedir.
Süddi ise Kureyza oğullarından olan Yahudilerin, Arapların müşrik olan Evs kabilesiyle muahade yaptıklarını Nadr oğulları Yahudilerinin de Hazreç kabilesiyle Mahade yaptıklarını böylece onların savaşlarına katılarak kendi dinlerinden olan Yahudileri öldürdüklerini, esir düşenlerini ise, kabile farkı gözetmeden fidye vererek kurtardıklarıni bu sebeple de âyette kınandıklarını söylemiştir. Süddi sözlerine devamla diyor ki: "Arpalar Yahudilerin bu şekildeki davranışlarından dolayı onları ayıplıyor ve onlara "Hem kendi dindaşlarını öldürüyor hem de esir düşenlerinizi, iki Yahudi kabilesi birleşerek kurtarıyorsunuz, bu nasıl oluyor?" diyorlardı. Yahudiler ise "Bize, onları esaretten kurtarmak emredilmiş ve birbirimizi öldürmemiz yasaklanmıştır" diyorlardı. Araplar da "O halde niçin onları öldürüyorsunuz?" diye sorduklarında onlar "Biz, kendileriyle antlaşma yaptığımız dostlarımızın zelil düşmelerinden utanıyoruz ve bu sebeple savaşıyoruz." diyorlardı.
Ebul Âliye ise bu âyeti şöyle izah ediyor "İsrailoğulları, içlerinden bir kavmi zayıf gördükleri zaman onları yurtlarından çıkarıp sürgün ediyorladı. Halbuki onlardan Tevratta, birbirlerinin kanlarını akıtmayacaklarına ve birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına dair söz alınmıştı. İşte âyet-i kerime, Yahudilerin bu hallerini beyan etmektedir.
Allahü teâlâ, Yahudilerin birbirlerini öldürmelerini Tevratın bir bölümünü inkâr etmek saymış ve fidye vererek esirlerini kurtarmalarını da Tevrattn bir bölümüne iman etme kabul etmiştir. Ve Yahudilerin, kendilerine gönderilen kitaba, heva ve heveslerine göre uyduklarım beyan etmiştir. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) bu âyeti izah ederken "Şüphesiz ki, artık İsrailoğulları gitmiştir. Bu âyet şimdi sizleri kastetmektedir." demiştir.
Âyet-i kerime’de "İçinizden, bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktır." buyurulmaktadır. Yani siz Yahudilerden, birbirlerini öldürenlerin ve birbirlerini yurtlarından çıkaranların cezası, dünya hayatında rezil ve zelil olmaktır." demektir.
Yahudilerin dünya hayatında, nasıl rezil oldukları ise farklı şekillerde izah edilmiştir. Bazı müfessirlere göre, onların dünya hayatlarında rezil edilmelerinden maksat, Allahü teâlânın. Hazret-i Muhammed'e gönderdiği şeriatta katillere karşı kısas yapılması ve zalimlerden, mazlumun hakkının alınması hükmüdür. Bu hükümlerle, Yahudilerin katilleri ve zalimleri zelil kılınmıştır. Diğer bir kısım müfessirlere göre ise, Yahudilerin, dünyada zelil kılınmalarından maksat, dinlerinde kaldıkları müddetçe boyun eğerek bizzat kendi elleriyle cizye vermeleridir. Diğer bir kısım müfessirlere göre ise Yahudilerin dünyada uğratıldıktan zilletten maksat, Resûlüllah'ın Nadr oğullarından olan yahudileri kovması Kureyzaoğlu Yahudilerinin ihanet eden savaşçılarını öldürmesi ve soylarını esir almasıdır.
86. Âyetin Tefsiri
İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alanlardır. Onların azabı hafifletilmeyecektir. Yardım da olunmayacaklardır.
İşte onlar, dünya hayatından, basit ve değersiz şeyler mukabilinde âhiret nimetlerinden olan paylarım sattılar. Onların, cehennemdeki azabı hafifletilmeyecekür. Onların, Allah'ın azabını kendilerinden uzaklaştıracak bir yardımcıları da bulunmayacaktır. Onlara kimse şefaatçi olmayacaktır.
Yahudilerin, Allah'ın, kendilerine yasakladığı, mü’min kardeşlerini öldürme gibi günahları işleyerek Tevrattaki âyetlerin bir bölümünü reddetmiş olmaları, bir takım dünya nimetlerine ve onun makam ve mevkilerine ulaşmak içindi. Bu itibarla onlar, âdeta âhireti satıp karşılığında dünyayı almışlardır. Dolayısıyla âhirette cezalarını tam olarak göreceklerdir.
87. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki Mûsaya kitabı verdik ve ondan sonra herbiri ardınca Peygamberler gönderdik. Meryemoğlu İsaya da açık mucizeler verdik. Ve onu Ruhu'l Kudüs ile te'yid ettik. Her Peygamber size nefislerinizin istemediği şeyleri getirdiği zaman büyüklük taslayıp, bir kısmını yalanlıyor bir kısmını da öldürüyor musunuz?
Biz, Mûsaya Tevratı verdik. Ondan sonra Peygamberleri, Tevrat ile hükmetmek üzere peşpeşe gönderdik. Meryemoğlu İsaya da, ölüleri diriltme, körleri ve cüzzamhlan iyileştirme gibi. Peygamberliğini gösteren apaçık mucize ve deliller verdik. Ve onu, diğer bir adı Ruhul Kudüs olan Cebrâil ile destekledik. Ve ona yardım ettik. Ey Yahudi topluluğu size. Peygamberlerden herhangi biri, nefsinizin arzulamadığı şeyleri getirdiği zaman şımararak ve böbürlenerek onlara karşı büyüklük mü taslıyorsunuz? Peygamberlerden, İsa ve Muhammed gibi bir kısmını yalanladınız. Zekeriyya ve Yahya gibi bir kısmını da öldürdünüz. Peygamberlere karşı sizin tutumunuz hep böyle olmuştur.
* Âyette zikredilen "Ruhül Kudüs"ten maksat, Katade, Dehhak ve Rebi' b. Enese göre, Cebrâildir. İbn-i Zeyd'e göre İncildir. Dehhakın Abdullah b. Abbastan naklettiğine göre ise Ruhul Kudüs'ten maksat, Hazret-i İsanın kendisini zikrederek ölüleri dirilttiği bir isimdir.
Taberi, diyor ki: "Ruhul Kudüs'ten maksadın Cebrâil olduğunu söyleyen görüş daha isabetlidir. Zira bu âyet-i kerime’de Allahü teâlânın, hem İsayı Ruhul Kudüs ile desteklediği hem de ona, kitap ve hikmeti öğrettiği zikredilmiştir. Bu da gösteriyor ki, Ruhul Kudüs, İndiden başka bir şeydir. Aksi halde İncilin, âyette iki kere zikredildiği söylenmiş olur ki bu, ilahi kelamın az kelime ile öz mânâ ifade etme özelliğine yakışmayan bir durumdur.
Taberinin delil gösterdiği âyetle şöyle buyuruluyor: "O gün Allah şöyle der: "Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Hani seni Ruhul Kudüs ile desteklemiştim. Beşikte iken ve kemale ermiş iken insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevratı ve İncili öğretmiştim... Maide sûresi, S/110
Cebrâile "Ruhul Kudüs" diye isim verilmiştir. Aslında annesiz babasız olarak yaratılanlara "Ruh" denilmektedir. Hazret-i İsaya da "Ruh" denilmesi bundandır. "Kudüs" kelimesinin lügat mânâsı ise "Temiz" demektir. Cebrâilin isminde kullanıldığı şekliyle "Kudüs" kelimesinden neyin kastedildiği hususu çeşitli şekillerde izah edilmiştir.
Süddiye göre, buradaki "Kudüs"ten maksat, "Bereket" demektir. Ebû Cafere göre "Rab" demektir. İbn-i Zeyd ve Kâ'bul Ahbar'a göre ise Allahü teâlânın sıfatıdır. Bunlara göre "Ruhul Kudüs" demek Allah'ın ruhu" demektir. Cebrâile bu isim verilmiştir. İbn-i Zeyd şu âyette Allahü teâlânın sıfatı olarak zikredilen kelimesiyle kelimesinin aynı anlamda olduklarını söyleyerek görüşüne delil göstermiştir. Âyette şöyle buyurulmaktadır. "O, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan, hükümran, kuddûs (Noksan sıfatlardan uzak) olan Allah’tır. Haşr sûresi, 59/23
Âyet-i kerime’nin sonunda Allahü teâlâ, Yahudiler topluluğuna hitabederek buyuruyor ki: "Ey İsrailoğulları size Peygamber olarak gönderdiğimiz Mûsaya Tevratı verdik. Mûsadan sonra da, yine Tevratla amel eden Peygamberler gönderdik. Bunlardan sonra da Meryemoğlu İsaya çeşitli mucizeler verdik ve onu Cebrâil ile destekledik. O halde şimdi sizler kendinize, heva ve hevesinize uymayan her Peygamber geldiğimle İblisi önder edinerek böbürleniyor ve onlara karşı gururlanıyor musunuz? O Peygamberlerden bir kısmını yalanladınız. Diğer bir kısmını ise öldürdünüz. Ve halen de Peygamberi öldünneyi istiyorsunuz." buyurulmaktadır.
88. Âyetin Tefsiri
"Kalblerimiz perdelenmiştir." dediler. Hayır, Allah onları inkârlarından dolayı lanetlemiştir. Ne de az iman ederler.
Onlar: "Ey Muhammed, bizim kalblerimiz senin davet ettiğin şeylere karşı perdelenmiş ve kapalı bir haldedir." dediler. Hayır, Allah onları, inkârlarından, Allah’ı gösteren delilleri reddetmelerinden dolayı rahmetinden uzaklaştırıp kovmuştur. Onlardan çok azı iman eder.
Âyet-i kerime’de geçen ve "perdeleniniştir" diye tercüme edilen kelimesi şeklinde de okunmuştur. Birinci okunuş şekli âlimlerin çoğunluğunun okuyuş şeklidir. Buna göre kelimenin mânâsı "Perdelenmiş, üzerine perde çekilmiş" demektir. Âyetin meali buna göre hazırlanmıştır. Nitekim Abdullah b. Abbas, Mücahid, Katade, Ebul Âliye, Süddi ve İbn-i Zeyd bu kelimeyi bu şekilde izah etmişlerdir.
Atiyyeye ve Dehhakın Amdullah b. Abbastan naklettiğine göre onlar bu kelimenin şeklinde okunuşunu almışlar ve mânâsının "Dolu" demek olduğunu söylemişlerdir. Buna göre âyetin meali: "Ey Rasûlüm, kalblerimiz ilimle doludur. Senin ve başkalarının izah edeceği şeylere ihtiyacımız yoktur." demektir.
Taberi, bu kıraat şeklinin şaz olduğunu ve buna itibar edilemeyeceğini söylemiştir.
Allahü teâlâ bu âyette Yahudilerin "Kalblerimiz perdelenmiştir." şeklindeki iddialarını yalanlamakta, onlara: "Mesele sizin iddia ettiğiniz gibi değildir. Aslında Allah sizi, inkârlarınız sebebiyle merhametinden uzaklaştınnıştır. Bu yüzden size tebliğ edilenleri dinlemiyorsunuz." demektedir.
Âyet-i kerime’nin sonumla: "Ne de az iman ederler" buyurulmaktadır. Bu ifade müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir. Katadeye göre bu ifadenin mânâsı: "Yahudilerden çok az kimseler iman etmiştir." demektir. Zira müşriklerden iman edenlere mukabil Yahudilerden iman edenler pek azdır. Ma'mer ise bu ifadeden maksadın "Yahudiler ellerinde bulunan kitabın çok azına iman ederler." demek olduğunu söylemiştir.
Taberi de bu ifadeden maksadın: "Yahudiler Muhammede indirilenden çok azına iman ederler." demenin daha tecrihe şayan olacağını söylemiştir. Nitekim Yahudiler, Allah'ın birliğine, öldükten sonra dirilmeye, sevap ve cezaya iman etmişlerdir. Fakat onlar Hazret-i Muhammedin Peygamberliğini ve ona kitap gönderilmesini inkâr etmişlerdir. Böylece hem ellerindeki Tevratın hem de Kur’an’ın bildirdiği hükümlerin az bir kısmına iman etmişler diğerini ise inkâr etmişlerdir.
Bir kısım âlimler ise âyet-i kerime’nin bu son bölümünü şöyle izah etmişlerdir. "Yahudiler hiç iman etmezler. Her şeyi inkâr ederler. Zira Arapçada "Ne de az" ifadesi "Hiç yok" anlamına da gelmektedir.
Yahudilerin kalblerinin perdeli olduğu hususunda diğer bir âyet-i kerime’de de şöyle buyurulmuştur: "Ahitlerini bozdukları ve Allah'ın âyetlerini inkâr ettikleri, haksız yere Peygamberleri öldürdükleri ve "Kalblerimiz perdelidir" dedikleri için onlara lanet ettik. Doğrusu Allah, inkâr etmeleri sebebiyle onların kalblerine mühür vurmuştur. Onlardan pek azı iman eder. Nisa sûresi, 4/155
89. Âyetin Tefsiri
Onlara, Allah'ın katından, ellerinde bulunanı tasdik eden bir kitap gelinec -ki onlar daha önce, kâfirlere karşı kendilerine yardım edilmesini bekliyorlardı- Evet, kendilerine, bildikleri gelince onu inkâr ettiler. Allah'ın laneti kâfirlerin üzerinedir.
Yahudilere, ellerinde bulunan Tevratı ve İncili tasdik eden Kur'an gelince -Ki, o Yahudiler, Muhammed gönderilmeden önce, müşrik Araplara karşı, onu vesile kılarak Allah'tan yardım diliyorlardı- Evet, kendilerine, Tevratta vasıflarını okudukları Muhammed gelince onu inkâr ettiler, yalanladılar. Allah'ın hor ve hakir yapması ve rahmetinden kovması, Muhammedin Peygamberliğini inkâr eden kâfirlerin üzerinedir.
Abdullah b. Abbas, Katade, Ebul Âliye, Süddi, Atfı, Mücahid, Said b. Cübeyr Ali el-Ezdi ve İbn-i Zeydden Rivâyet edildiğine göre Yahudiler, Hazret-i Muhammedi vesile kılarak yardım diliyor ve müşriklerle savaştıkları zaman şöyle diyorlardı. "Ey Allah’ım, sen, gönderilecek âhir zaman Peygamberi hürmetine, müşriklere karşı bize yardım et." Fakat Peygamber gönderilip te onun, kendi ırklarının dışında biri olduğunu görünce, Arapları kıskanarak Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i inkâr ettiler.
90. Âyetin Tefsiri
Allah'ın, kullarından dilediğine lütfundan bir şey indirmesini kıskanarak, onun indirdiklerini inkâr etmekle, kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür. Bu yüzden onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için, hor ve hakir kılıcı bir azap vardır.
Allah'ın, Muhammede Peygamberlik vermesini kıskanarak onun, Peygamberine verdiklerini inkâr etmekle, o Yahudilerin, kendilerini bunlar karşılığında sattıkları şey ne tkötiidür. Yahudiler, daha önce Tevratı tahrif etmelerinden veya Hazret-i İsaya iman etmemelerinden yahut buzağıya tapmalarından dolayı uğradıktan gazaba ilaveten, Muhammedi inkâr etmelerinden dolayı da Allah'ın büyük bir gazabına uğramışlardır. Muhammedin Peygamberliğini yalanlayan kâfirler için hor ve hakir edici bir azap vardır. Bu azaba düşen, orada hakir olarak ebedi kalır.
*İnsanların, devamlı olarak içinde kaldıkları azaba "Hakir kılıcı" azap denmektedir. Kâfirler, böyle bir azaba uğratılacaklardır. İnsanların geçici bir süre için görecekleri azaba ise "Hakir kılıcı olmayan azap" denmektedir. İman eden günahkârlar böyle bir azaba uğratılacaklar, günahları kadar yandıktan sonra ebedi hayatlarını cennette sürdüreceklerdir.
Yahudiler, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i kıskanıyorlardı. Çünkü o, Araplardandı, İsrailoğullarından değildi. Halbuki İsrailoğulları son Peygamberin de kendi ırklarından gelmesini bekliyorlardı. Allah'ın takdiriyle bu Peygamber Araplardan gönderilince onu kıskandılar ve yalanladılar. Bu âyet-i kerime, Yahudilerin, Hazret-i Muhammedin doğruluğunu, Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber olduğunu bildikleri halde onu nasıl kıskandıklarını izah etmektedir. Bu hususta diğer âyet-i kerimelerde de şöyle buyurulmaktadır: "Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri gormüyormusun? Onlar, puta ve şeytana inanıyorlar ve inkâr edenlere: "Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır." diyorlar." "Allah'ın lanet ettiği kimseler işte bunlardır. Allah kime lanet ederse artık sen ona bir yardımcı bulamazsın." "Yoksa onların, mülkte bir payı mı vardır? Eğer böyle olsaydı insanlara bir çekirdek parçası bile vermezlerdi." "Yoksa Allah'ın, lütfundan insanlara verdiklerini onlardan kıskanıyorlar mı? Şüphesiz biz, İhı ahimin soyuna kitap ve hikmet vermiş ve onlara büyük bir mülk bağışlamıştık. Nisa sûresi, âyet 4/51,54
91. Âyetin Tefsiri
Onlara: "Allah'ın indirdiklerine iman edin." denildiğinde "Biz, sadece bize indirilene iman ederiz." derler. Ondan sonra geleni inkâr ederler. Halbuki o, ellerindeki Tevratı tasdik eden hak bir kitaptır. Ey Muhammed de ki: "Eğer mü’min iseniz, daha önce Allah'ın Peygamberlerini niçin öldürüyordunuz?
Yahudilere: "Muhammede indirilen Kur’an’ı tasdik edin" denildiği zaman Onlar: "Biz sadece Allah'ın bize indirdiği Tevratı tasdik ederiz, derler. Tevratın peşinden, Allah'ın, Peygamberlerine indirdiği İncil ve Kur’an’ı inkâr ederler. Halbuki o indirilen kitap Tevratı tasdik eder. Çünkü hepsini Allah gönderdiğinden, Allah'ın kitaplan birbirini reddetmezler.
Ey Muhammed de ki: "Ey Yahudi topluluğu, eğer sizler, Allah'ın size indirdiklerine iman ediyorsanız o halde niçin Allah'ın Peygamberlerini öldürdünüz? Halbuki Allah, onları öldürmeyi size haram kılmış ve sizlerin, onları tasdik edip itaat etmenizi emretmiştir.
Her ne kadar Peygamberlerini öldüren Yahudiler, Hazret-i Muhammedin zamanındaki Yahudiler olmayıp onların atalan idiyseler de o dönemdeki Yahudiler de atalarının yaptıklarına karşı çıkmadıktan için âyet-i kerime "Atalarınız Peygamberleri öldürdüler" dememiş "Sizler Peygamberlerinizi öldürdünüz" demiştir.
92. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz Mûsa size apaçık delillerle geldi. Sonra siz onun ardından zalimler olarak buzağıyı ilâh edindiniz.
Şüphesiz ki Mûsa size, asasını denize vurarak denizi yarması, elini cebinden çıkardığı zaman bembeyaz görünmesi gibi, kendisinin hak Peygamber olduğunu ve doğru söylediğini gösteren apaçık deliller getirdi. Sonra siz, Mûsa rabbine vermiş olduğu sözü yerine getirmek için sizden aynlıp Tur dağına gittikten sonra buzağıyı ilâh edindiniz. Böylece kendi kendinize zulmetmiş oldunuz. Çünkü sizler, ibadete layık olmayan bir şeye ibadet etmekle azabı hak ettiniz.
*-Bu âyet-i kerime, kendilerine bir menfaat ve zarar sağlayamayacak olan buzağıya tapınmalarından dolayı Yahudileri kınamaktadır. Halbuki onlar, Hazret-i Mûsanın eliyle. Firavun ve ordusunun gücünün yetmeyeceği mucizeleri gösteren rablerinin nasıl harikalar yarattığını görmüşler ve Allah'ın, akıllara dehşet veren hikmetlerini de yakın bir geçmişte izlemişlerdi. Bu itibarla bu gibi insanların, Hazret-i Mûsadan çok sonra gelen Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yalanlamaları, kendilerinden beklenen bir davranıştır.
93. Âyetin Tefsiri
Bir zaman sizden kesin söz aldık. Tûr dağını üzerinize kaldırdık. "Size verdiğim Tevrata kuvvetle sarılın ve dinleyin" dedik. Onlar ise "Dinledik ve isyan ettik" dediler. İnkârlarından dolayı buzağının sevgisi kalblerine işledi. Ey Muhammed de ki: "Eğer mü’min iseniz, imanınız size ne kötü bir şey emrediyor."
Ey İsrailoğulları, hatırlayın bir zaman sizden Tevrattaki hükümlerle amel edeceğinize dair kesin söz aldık. Fakat söz veremenize rağmen o hükümlerle amel etmeyip yüzçevirdiniz. Biz de Tur dağını sizin üzerinize kaldırdık. Tur dağının üzerinize kalktığını görünce çok korktunuz ve o anda Tevratın hükümleriyle amel etmeyi kabul ettiniz de sonra yine bu hükümlere uymadınız. Ey Yahudi topluluğu, size "Tevrattaki şeyleri ciddi bir şekilde alın, onda size emrettiklerimizi dinleyin ve boyun eğerek kabul edin" demiştik. Sizin de cevabınız şu olmuştu: "Dinledik ve isyan ettik". Senin ne söylediğini anladık fakat emrine uymuyoruz." İnkâr ve sapıklığınızdan dolayı buzağının sevgisi kalblerinize işlemişti Ey Rasûlüm, onlara da ki: "Şâyet iddia ettiğiniz gibi Allah’ın size indirdiklerine iman ediyorsanız o imanınızın size emrettiği, Peygamberleri öldürmeniz, Allah'ın kitaplarını ve katından size gönderdiklerini yalanlamanız ne kötü bir şeydir.
Bu âyet, Yahudilerin, iman ettikleri şeklindeki iddialarını yalanlamakta ve bunların yaptıkları çirkin fiillerden herhangi birini Tevratın emredebileceğim Allahü teâlânın reddettiğini bildirmektedir. Onlara bu hususları ancak heva ve heveslerinin, azgınlık ve saldırganlıklarının emretmekte olduğunu beyan etmektedir.
94. Âyetin Tefsiri
De ki: "Eğer âhiret yurdu, Allah katında başka insanlara değitde sadece size tahsis edilmişse ve bu iddianızda samimi iseniz ölümü îstesenize.
Ey Rasûlüm, de ki: "Ey Yahudi topluluğu, eğer âhiret nimet ve lezzetleri diğer insanlara değil de sadece size ait olacaksa ve bu zamlınızda samimi iseniz ölümü arzulayıp onu istesenize. Zira ancak öldükten sonra bu nimetlere kavuşacaksınız.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’yi. Resûlüllah'ın hicret ettiği bölgede yaşayan Yahudilere karşı Resûlüllah'a bir delil olarak göndermiştir. Çünkü Allahü teâlâ bu âyette, Resûlüllah'a karşı çıkan Yahudileri, onunla muhakeme olmaya ve açık tartışmaya davet etmektedir. Ve Yahudilere demektedir ki: "Eğer sizler mü’min olduğunuz, Allah katında üstün derecelere sahibolduğunuz ve âhiret nimtelerinin size mahsus olduğu iddianızda samimi iseniz ölümü isteyin. Bu yolla arzularınıza kavuşun. Fakat siz bunu yapmazsınız. Çünkü sizler Muhammed'e karşı çıkma gibi davranışlarınızla isyan içinde olduğunuzu bilirsiniz. Öldüğünüz takdirde cehenneme gireceğinizi anlamış durumdasınız.
Allahü teâlâ şu âyette, ehl-i kitap olan Hıristiyanları Resûlüllah ile muhakeme olunmaya ve açık tartışmaya davet etmiştir. Bu açık tartışmaya davet eden âyete "Mubahale" âyeti denmektedir. Bu âyette şöyle buyurulmaktadır: "Kim, kendisine ilim geldikten sonra seninle mücadele ederse ona şöyle de: "Gelin çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım. Sonra yalvaralım da yalancıları Allah'ın lanetiyle lanetleyelim. Âl-i İmran sûresi, 3/61
İzahını yaptığımız âyet de Yahudileri mübahaleye davet etmiştir. Fakat hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar böyle bir karşılaşmadan şiddetle kaçınmışlardır. Çünkü onlar, böyle bir şey yaptıkları takdirde hüsrana uğrayacaklarını idrak etmişlerdir. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Ebû Cehil dedi ki: "Allah'a yemin olsun ki ben Muhammedi Kabenin yanında namaz kılarken görürsem mutlaka yanına gidip ayağımı boynuna basacağım." Bunun üzerine Resûlüllah buyurdu ki: "Şâyet bunu yapmış olsaydı onu melekler açıkça yakalarlardı. Eğer Yahudiler ölümü temenni etmiş olsalardı mutlaka ölür ve cehennemdeki yerlerini görürlerdi. Şâyet Allah'ın Resulüyle tartışmaya davet edilen Hıristiyanlar mübahaleye çıkmış olsalardı geriye döndüklerinde ne mal ne de aile bulabilirlerdi. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. I, s. 248
Taberi diyor ki: "Bu âyet-i kerime nazil olunca Yahudiler hakkında karar vermekte zorluk çeken insanlar için, onların yalancı , iftiracı ve Resûlüllah'a karşı kindar ve haksız oldukları ortaya çıktı. Resûlüllah'ın ve sahabilerinin haklı oldukları anlaşıldı. Böylece Resûlüllah ve sahabileri, Yahudilere karşı galip gelmiş oldular. Allah'a hamdolsun, günümüze kadar, Resûlüllah'ın izinden gidenler, Yahudilere ve diğer dinlerde olanlara karşı galip durumdadırlar.
Resûlüllah'ın, Yahudileri böyle bir tartışmaya davet etmesinin emredilme sebebi, Yahudilerin: "Biz Allah'ın oğulları ve dostlarıyız. Maide sûresi, 5/18 ve "Cennete ancak Yahudi olanlar ve Hıristiyanlar girecektir. Bakara sûresi, 2/111 demeleridir.
Yahudilerin, ölümü ne şekilde temenni etmelerinin istendiği hususu müfessirler tarafından şu şekilde izah edilmiştir:
Abdullah b. Abbasa göre bu arada ölümü temelini etmeleri, Yahudilerin iki fırkadan yalancı olan için Allah'tan ölüm istemeleri şeklinde olacaktır.
Katade, Ebul Âliye ve Rebi' b. Enese göre ise Yahudilerin ölümü istemeleri, hemen ölmeyi ve nimetlere kavuşmayı talep etmeleri şeklinde olacaktır.
Âyette zikredilen "Başka insanlar"dan maksat, bazı âlimlere göre "Bütün insanlar" demektir. Bu izaha göre Yahudiler, ahire* yurdunun sadece kendilerine mahsus olduğunu iddia etmişlerdir.
Abdullah b. Abbastan nakledilen başka bir izaha göre bu arada zikredilen "Başka insanlar" ifadesinden maksat, Hazret-i Muhammed ve sahabiteridir. Zira Yahudiler bunları küçümsüyor ve cennete giremeyeceklerini iddia ediyorlardı.
95. Âyetin Tefsiri
Yaptıklarından dolayı ölümü asla istemeyeceklerdir. Allah, zalimleri çok iyi bilir.
Daha önce bizzat işlemiş oldukları günahlar yüzünden, ölümü kesinlikle istemeyeceklerdir. Allah, Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve diğer din ve mezhep mensuplarından zalim olanları çok iyi bilir. Yahudilerin, ölümü temenni edip cennete kavuşmayı istemelrine engel olan emelleri, Allahü teâlânın Hazret-i Muhammed hakkındaki, Tevratta knedilerine gönderdiği emirlere karşı gelmeleridir. Zira onlar, Resûlüllah'ın hak Peygamber olduğunu Tevrattan öğrendikleri halde sadece kıskançlıkları ve kinleri yüzünden Resûlüllah'ı yalanlamışlardır. Haksız olduklarını bilen Yahudiler elbetteki ölümü istemeyeceklerdir.
* Bu hususta diğer âyeti kerimelerde de şöyle buyurulmaktadır: "Ey Rasûlüm, de ki: "Ey Yahudiler, insanlar içinde Allah'ın dostlarının sadece kendiniz olduğunu iddia ediyorsanız ve bu iddianızda samimi iseniz, ölümü temenni ediniz." "Yahudiler, yaptıklarından dolayı ölümü asla istemezler. Allah, zalimleri çok iyi bilir." "Ey Rasûlüm, de ki: "O kaçtığınız ölüm, mutlaka sizi yakalaycaktır. Sonra gizliyi de açığı da bilen Allah'a döndürüleceksiniz. Ve o, size dünyada yaptıklarınızı haber verecektir. Cuma sûresi, 62/6-8
96. Âyetin Tefsiri
Muhakkak ki sen, onları hayata, diğer insanlardan ve hatta Allah’a şirk koşanlardan da daha düşkün bulursun. Her biri bin sene yaşamak ister. Oysa herhangi birinin çok yaşaması, kendisini azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah, onların yaptıklarını çok iyi görür:
Ey Rasûlüm, sen o Yahudileri, dünya hayatını diğer insanlardan daha çok sever, ölümden de daha fazla nefret eder görürsün. Yahudiler, Allah'ın, inkârları sebebiyle âhirette kendilerine kötü bir sonuç hazırlamış olduğunu bildiklerinden, bu dünya hayatına, öldükten sonra dirilmeye inanmayan müşriklerden daha düşkündürler. Ölümden ise bunlardan daha çok nefret ederler Müşriklerden her biri bu dünyada bin sene yaşamak arzusundadır. Oysa uzun yaşamaları, onları, Allah'ın azabından uzaklaştıracak değildir. Çünkü ömür bir gün mutlaka nihÂyete erecektir. Onların yaptikanndan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Aksine, Allah onların yaptıkları her şeyi zaptedip muhafaza etmektedir.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, Yahudilerin, dünyada yaşamaya, bin sene yaşamak isteyen müşriklerden bile düşkün olduklarını zikretmektedir. Zira. müşriklerin âhiret inancı olmadığndan, öldükten sonra artık dirilmeyeceklerini ve hesaba çekilmeyeceklerini zannederler. Bu sebeple dünya zevklerini devam ettirmek için uzun ömür isterler. Yahudiler ise, öldükten sonra dirileceklerine inanmaktadırlar. Dünyada yaşarken Hazret-i Mııhammed'in hak Peygamber oluşunu reddetmek gibi isyankâr davranışlarından dolayı âhirette hesaba çekileceklerini ve cehenneme atılacaklarını bilmektedirler. Bu sebeple bin sene yaşamak arzusunda olan müşriklerden bile fazla yaşamak isterler.
Allahü teâlâ, çok yaşamanın, hak eden insanı, cehennem azabından uzaklaştı rmayacağını beyan ederek Yahudilerin bu gibi isteklerinin yersiz ve tutarsız olduğunu beyan etmiştir.
Âyette zikredilen ve bin sene yaşamayı isteyen müşriklerden maksat öldükten sonra dirilmeye inanmayan müşriklerdir.
Ebul Âliye ve Rebi' b. Enes'e göre ise bunlar, mecusilerdir. Zira onlar birbirlerini selamlarken "On bin sene yaşa" diye tenennide bulunurlar yine aksının kimseye de "Onbin sene yaşa" derler.
97. Âyetin Tefsiri
De ki: "Kim Cebrâilin düşmanı ise bilsin ki, geçmiş kitapları tasdik eden, mü’minler için bir hidâyet ve müjde olan Kur’an’ı, Allah'ın izniyle senin kalbine o indirmiştir.
Ey Rasûlüm, kendilerine azap ve ceza emirlerini getirdiği için, Cebrâili kendilerinin düşmanı kabul eden o Yahudilere de ki: "Kim Cebrâili düşman kabul ederse bilsin ki, Tevrat ve İncil gibi ilahi kitapları tasdik edici, mü’minler için de bir hidâyet ve müjdeleyici olan Kur’an’ı Allah'ın izniyle senin kalbine Cebrâil indirmiştir.
Kur'an bir hidâyet rehberidir. Zira mü’minler onu, imam ve önderleri kabul etmişlerdir. Onun emir ve yasaklarına, helal ve haram kıldığı hususlara boyun eğerler. Kur'an mü’minler için bir müjdedir. Zira o. mü’minlere. Allah'ın, kendileri için âhiret hayatında hazırladığı nimet ve ikramları müjdelemektedir.
Allahü teâlâ, bu âyet-i kerime ile, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)e vahiy getiren Cebrâile düşman olan Yahudileri kınamakta, Peygamberine vahiy getiren bir meleğe düşman olanların iddialarının tutarsız olduğnu beyan etmektedir.
Abdullah b. Abbas, Ali b. Hüseyin, İkrime vb. müfessirler, "Cebrâil" ve "Mikâil" kelimelerinin iki kelimeden meydana gelmiş birer isim olduklarını söylemişlerdir. "Cebrâil"in "Kul" mânâsına gelen "Cibr" ve "Allah" mânâsına gelen "İl" kelimesinden meydana gelmiş bir isim olduğunu, mânâsının "Allah'ın kulu" demek olduğunu söylemişlerdir. "Mikâilin" ise "Kulluk" mânâsına gelen "Mik" ve "Allah" manâsına gelen "İl" kelimelerinden meydana gelmiş bir isim olduğunu ve mânâsının da "Allah'ın kulcağızı" olduğunu söylemişlerdir.
Kur'an-ı kerimin, kendinden önceki Peygamberlere indirilen kitapları tasdik etmesinden maksat, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ve Allah tarafından ona gönderilenlere uymayı emreden hükümlerin Kur'anda da diğer kitaplarda da aynı olmasıdır. Kitap ehli, Allah'ın varlığı, âhiret hayatı vb. hükümleri kabul etmelerine rağmen Hazret-i Muhammed ile ilgili olan Kur’an’ın hükümlerini kabul etmemişlerdir. Halbuki Kur’an’ın bu hükümleri, Tevrat ve İncil'de de mevcut olan hükümlerdir. Yeni çıkan bir şey değildir ki garip karşılayarak inkâr etmiş olsunlar.
Bütün müfessirler bu âyeti kerime’nin, Cebrâilin kendilerinin düşmanı. Mikâilin de dostlun olduklarını iddia eden Yahudilerin neden dolayı bu iddiada bulundukları hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:
a- Abdullah b. Abbas, Şehr b. Havşeb, İbn-i Cüreyc ve Kasım Bezzeden nakledilen bir görüşe göre, Yahudilerin böyle bir iddiayı ileri sürmelerinin sebebi, Resûlüllah'ın Peygamberliği hakkında bizzat kendisiyle tartışmaya girişmeleri ve âciz kaldıklarında da böyle bir iddiayı ileri sürerek iman etmemekte diretmeleridir. Bu hususta Şehr b. Havşeb, Abdullah b. Abbasın şunları söylediğini rivâyet etmektedir:
Bir gün Yahudilerden bir topluluk Resûlüllah'a geldi ve ona: "Ey Ebul Kasım, sana, Peygamber olmayanın bilemeyeceği bazı hususlar soracağız sen onları bize bildir" dediler. Resûlüllah da: "Dilediğinizi sorun fakat siz bana, Allah'ı şahit tutarak yemin edin ve Yakup (aleyhisselam)ın, oğullarından aldığı ahdî verin ki eğer ben sizlere, doğru olduğunu bildiğiniz şeyleri söyleyecek olursam Müslüman olmakta mutlaka bana uyacaksınız." dedi. Yahudiler: "Sana bu sözü veriyoruz," dediler. Resûlüllah: "Şimdi dilediğinizi sorun." dedi. Yahudiler: "Sana soracağımız şu dört hususu bize bildir. Tevrat inmeden önce Yakubun kendisine haram kıldığı yemek hangisidir? Söyle bize, erkeğin suyu (menisi) nasıl, kadının suyu nasıldır? O sudan erkek çocuk nasıl olur? Yine söyle bize, timmi olan Peygamberin, meleklerden velisi (en yakın dostu) kimdir?" dediler. Resûlüllah: "Şâyet ben size bu şeyleri bildirecek olursam bana uyacağınıza dair Allah'a ahd ve misak eder misiniz? (Kesin söz verir misiniz?) dedi. Onlar da Resûlüllah'ın istediği kadar ahdü misakta bulundular, Resûlüllah: "Mûsa (aleyhisselam)a Tevratı indiren Allah hakkı için söyleyin bana, Yakup (aleyhisselam)ın ağır bir şekilde hastalandığını, hastalığının uzun sürdüğünü, bu yüzden Allah'a yemin ederek, eğer Allah onu bu hastalığından kurtaracak olursa yiyeceklerin ve içeceklerin en sevimli olanını kendisine yasaklayacağına dair bir adakta bulunduğunu, Yakub'a yiyeceklerin en sevimlisinin deve eti olduğunu içeceklerin en sevimlisinin de deve sütü olduğunu biliyor musunuz?" dedi. Onlar da: "Allah için evet, biliyoruz." dediler. Resûlüllah tekrar sordu: "Mûsaya Tevratı indiren Allah hakkı için söyleyin bana, sizler, erkeğin suyunun beya? ve katı, kadının suyunun ise sarı ve ince olduğunu, bu sulardan hangisi ciğerine galip gelirse çocuğun, Allah'ın izniyle onun cinsinden ve benzerin den olduğunu, eğer erkeğin suyunun kadının suyuna galip gelirse; Allah'ın izniyle çocuğun erkek, kadının suyu erkeğin suyuna galip gelirse, Allah'ın izniyle çocuğun kız olacağını biliyor musunuz?" Yahudiler: "Allah için evet biliyoruz" dediler. Resûlüllah da buyurdu ki: "Ey Allah’ım sen bunlara şahit ol." Yine Mûsaya Tevratı indiren Allah hakkı için söyleyin bana, sizler, bu iimmi Peygamberin gözlerinin uyuduğunu kalbinin ise uyumadığını biliyor musunuz?" dedi. Yahudiler: "Allah için evet biliyoruz." dediler. Resûlüllah buyurdu ki: "Ey Allah'ım sen şahit ol." Yahudiler: "Şimdi sen, meleklerden kimin senin samimi dostun olduğunu söyle. İşte o zaman seninle beraber oluruz veya senden ayniniz." dediler. Resûlüllah: "Şüphesiz ki benim meleklerden en yakın dostum Cebrâildir. Allah, hiçbir Peygamber göndermemiştir ki onun yakın dostu Cebrâil olmamış olsun." buyurdu. Yahudiler: "İşte şimdi o melek hususunda senden ayrılıyoruz. Şâyet senin, meleklerden olan dostun ondan başka birisi olsaydı elbette ki sana uyar ve seni tasdik ederdik, dediler. Resûlüllah: "Sizin, Cebrâili tasdik etmenize mani olan nedir?" dedi. Onlar da: "O bizim düşmanımızdır." dediler. İşte bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah, "Dedi ki: Kim Cebrâilin düşmanı ise bilsin ki, geçmiş kitapları tasdik eden, mü’minler için bir hidâyet ve müjde olan Kur’an’ı Allah'ın izniyle senin kalbine o indirmiştir." Âyetini ve bundan sonra gelen dört âyeti indirmiştir. İşte o zaman Yahudiler, gazap üstüne gazaba uğradtlar Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 278
b- Şa'bî, Katade, Süddî ve Mücahide göre ise, Yahudilerin, Cehrailin kendilerinin düşmanı, İsrâfîlin ise dostları olduğunu iddia etmelerinin sebebi, Resûlüllah hakkında Hazret-i Ömer ile Yahudiler arasında geçen bir tartışmadır. Bu hususta Şa'bî diyor ki: "Ömer, "Revha" denen yere gitti. Orada bir kısım insanların, taşlara yönelerek namaz kıldıklarını gördü. "Bunlar ne yapıyor?" dedi. "Bu insanlar Resûlüllah'ın burada namaz kıldığını zannediyorlar." diye cevap verdiler. Ömer, onların bu hallerinden hoşlanmadı ve dedi ki: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)e bu vadide namaz gelip çatmıştı. O, burada namazını kılıp gitti. "Ömer sözlerine devamla dedi ki: "Ben, Yahudilerin Tevratın okunduğu mekteplerinde bulundum. Tevratın Kur’an’ı, Kur’an’ın da Tevrati doğrulamaları hoşuma gidiyordu. Yine bir gün ben onların yanında bulunurken o Yahudiler: "Ey Hattabın oğlu, arkadaşların içinde bize en sevimli olan sensin," dediler. "Neden dolayı?" diye sordum. Yahudiler: "Çünkü sen bize geliyorsun." diye cevap verdiler? Ben de dedim ki: "Benim size gelişimin sebebi, Kur’an’ın Tevratı, tevrattn da Kur’an’ı nasıl doğruladıklarının hoşuma gitmesidir." O sırada Resûlüllah oradan geçti. Yahudiler: "Ey Hattabın oğlu, işte arkadaşınız. Haydi yetiş ona." dediler. Ben de onlara dedim ki: "Kendisinden başka ilâh olmayan, sizi koruyup besleyen ve size kitabını emanet eden Allah hakkı için söyleyin oana, siz, onun, Allah'ın Peygamberi olduğunu biliyor musunuz? "Bunun üzerine sustular. Sonra içlerinde en âlim olanları ve büyükleri dedi ki: "Bu size büyük bir yemin verdirdi. Buna cevap verin." Onlar da: "Sen bizim âlimimizsin ve efendimizsin buna sen cevap ver." dediler. Bunun üzerine o âlim kişi: "Senin bizi Allah'a havale ettiğin meseleye gelince, bizler onun, Allah'ın Peygamberi olduğunu biliyoruz." dedi. Dedimki: "O halde vay halinize (Yani helak oldunuz)" Dediler ki: "Hayır, biz helak olmadık." Dedim ki: "Nasıl olmadınız. Siz onun Peygamber olduğunu biliyor sonra da ona tabi olmuyor ve ona iman etmiyorsunuz?" Dediler ki: "Bizim, meleklerden hem düşmanîmiz hem de kendisiyle barışık olduklarımız vardır. Bizim, meleklerden düşmanı olduğmuz melek, Muhammed'le arkadaş okiu. Dedim ki: "Meleklerden düşmanınız kim? Barışık olduğunuz kim?" Dediler ki: "Düşmanımız Cebrâil, barışık olduğumuz da Mikâüdir." dedim ki: "Cebrâil ile neden düşman oldunuz? Mikâil ile neden barışık oldunuz?" Dediler ki: "Cebrâil, dehşet, katılık, sıkıntı, şiddet, azap vb. hadiselerin meleğidir. Mikâil ise, şefaat, merhamet, hafifletme vb. Hadiselerin meleğidir." Dedim ki: "Peki bunların, rableri katında dereceleri nasıldır?" Dediler ki: "Biri sağ tarafındadır diğeri de sol tarafında." Bunun üzerine dedim ki: "Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemin olsun ki bu iki melek te ve bu ikisinin arasında bulunanlar da, bu iki meleğe düşman olanlara düşman ve bunlara karşı barışık olanlara da barışıktırlar. Cebrâilin, Mikâilin düşmanlarına, Mikâilin de Cebrâilin düşmanlarına karşı barışık olmaları bunlara yakışmaz." Ömer devamla diyor ki "Sonra kalktım Resûlüllah'ın arkasından gittim. O, bir kabilenin hurma bahçesinden çıkarken ona kavuştum. O bana dedi ki: "Ey Hattabın oğlu, şimdi inen âyetleri sana okuyayım mı?" Sonra "Dedi ki: "Kim, Cebrâilin düşmanı ise bilsin ki, geçmiş kitapları tasdik eden, mü’minler için bir hadiyet ve müjde olan Kur’an’ı Allah'ın izniyle senin kalbine o indirmiştir." âyetini ve bundan sonra gelen âyetleri okudu. Bunun üzerine dedim ki: "Ey, Allah'ın Resulü, babam anam sana feda olsun, seni, hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin olsun ki ben sana bunu haber vermek için gelmiştim. Halbuki, lütuf sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah, bu haberi sana benim söylememden önce bildirdi.
98. Âyetin Tefsiri
Kim Allah'a, meleklerine, Peygamberlerine, Cebrâile ve Mikâîle düşman olursa, şüphesiz ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de "Cebrâil bizim düşmanımız, Mikâil ise dostumuzdur." diyen Yahudilere cevap veriyor, onları bu gibi sözlerinden dolayı kınıyor ve bildiriyor ki, Cebrâil, Allah'ın dostudur. Allah'ın dostuna düşman olan, bizzat Allah'a ve Allah'ın diğer dostları olan meleklerine ve Pegyamberlerine de düşman olmuş olur. Böylece inkâra düşer. Bir hadis-i Kudside şöyle buyurulduğu Rivâyet edilmektedir: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dedi ki:
"Allah şöyle buyurdu: "Kim benim bir dostuma düşmanlık edecek olursa, şüphesiz ki ben ona karşı savaş ilan etmiş olurum... Buhari, K. er-Rikak bab: 38
Âyet-i kerime’de melekler zikredildikten sonra özellikle, Cebrâil ve Mikâilin de zikrerdilmeleri, Yahudilere net bir şekilde cevap verilmesi ve onların, bu hususta bilgisi olmayanları aldatmalarına imkân verilmemesi içindir. Çünkü "Allah, meleklere düşman olanlara düşmandır" denilip yetinilseydi, Yahudiler, aralarında bulunan bilgisiz kişilere "Biz, meleklerin düşmanı değiliz. Bundan dolayı da Allah bizim düşmanımız değildir." diyebilir ve onları kandırabilirlerdi. Bu gibi aldatmalarına imkân verilmemesi için özellikle Cebrâil ve Mikâilin isimleri de zikredildi.
Taberi, bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında şu hadisi şerifi Rivâyet etmektedir. "Bir gün Resûlüllah, Yahudilere soru sorarak onlara, "Okumuş olduğunuz kitap hakki için size soruyorum, Meryemoğlu İsanın. beni müjdelediğini ve o müjdelemesinin, "Size bir Peygamber gelecek, adı. da Ahmet'tir." şeklinde olduğunu o kitabınızda bulmuş muydunuz?" dedi. Yahudiler, "Allah hakkı için evet. Biz seni, kitabımızda bulmuştuk. Fakat biz senden hoşlanmaz olduk. Çünkü sen, malları helal kılıyor, kanları akıtıyorsun." dediler. İşte bunun üzerine Allah "Kim Allah'a, meleklerine. Peygamberlerine , Cebrâile ve Mikfüle düşman olursa şüphesiz ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır." âyetini indirdi.
99. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm, şüphesiz ki biz sana apaçık âyetler indirdik. Onları ancak fasıklar inkâr ederler.
Ey Muhammed sana, senin Peygamberliğini gösteren apaçık deliller indirdik. Senin Peygamberliğinin doğru olduğunu gösteren bu delilleri ancak, dinlerinden çıkmış ve rablerine isyan etmiş kimseler inkâr ederler.
Burada zikredilen "Apaçık âyetler" den maksat, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)e verilen Kur’an’ın ihtiva ettiği apaçık delil ve bilgilerdir. Bu bilgiler İsrailoğullarının, başkalarından gizledikleri bilgiler ve bir kısmını değiştirdikleri hükümlerdir. Allahü teâlâ bunları Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)e açıklamış böylece onun hak Peygamber olduğunu ortaya koymuştur. Öyle ki, kıskanma ve kin duygulan taşımayan her sağlam fıtrat sahibi insan, Hazret-i Muhammed'in hak Peygamber olduğunu kabul eder olmuştur. Hazret-i muhammed'in hak Peygamber olduğunu gösteren bu delil ve alâmetleri ancak Yahudi Hahamları gibi, dinden çıkan insanlar inkâr ederler. Dinlerine bağlı olanlar ise Hazret-i Muhammed'in ve ona indirilenlerinhak olduğunu kabul ederler.
100. Âyetin Tefsiri
Onlar her ne zaman bir ahitte bulunmuşlarsa, içlerinden bir kısmı onu bozmamış mıdır? Zaten onların çoğu iman etmezler.
O Yahudiler her ne zaman, Allah'ın emirlerine uyacaklarına, Tevratla amel edeceklerine ve Muhammed'e iman edeceklerine dair, rablerine kesin olarak söz vermişlerse, içlerinden bir gurup bu sözü kenara atmış ve ahdi bozmuş değil midir? Doğrusu bu Yahudilerin bir çoğu, Allah'ı ve Peygamberini tasdik etmez, vaadine ve korkutmalarına inanmazlar. Artık böylelerinden, sözlerini yerine getirmeleri beklenir mi?
İsrailoğulları, Tevratin içinde bulunan hükümlerle amel edeceklerine dair rablerine defalarca yeminle pekiştirilmiş kesin söz verdiler. Sonra da içlerinden bazılan, birçok defa vermiş olduklan bu sözleri bozdular. Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, ahitterinde durmayan Yahudileri kınamakta ve onların soyundan gelen, Hazret-i Muhammed zamanında mevcut olan Yahudileri de yermektedir. Çünkü onlar da, Tevratta sıfatları zikredilen Hazret-i Muhammed'in Peygamberliğini reddererek Allah'a vermiş olduklan sözlerini bozuyor ve atalarından, ahitlerini bozanların durumuna düşüyorlardı.
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Resûlüllah, Mâlik b. Sayf'a birini gönderip onlara, kendilerinden kesin söz alındığını ve Allah'ın, Resûlüllah hakkında kendilerine emirler verdiğini hatırlatınca Mâlik b. Sayf: "Vallahi Muhammed hakkında bize hiçbir emir gelmedi ve onun hakkında bizden her hangi bir söz alınmadı." dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyeti indirdi ve buyurdu ki: "Onlar her ne zaman bir ahitte bulunmuşlarsa içlerinden bir kısmı onu bozmamış mıdır? Zaten onların çoğu iman etmezler."
101. Âyetin Tefsiri
Ne zaman Allah katından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik eden bir Peygamber geldiyse, kendilerine kitap verilenlerden bir topluluk, Allah'ın kitabını hiç bilmiyorlarmış gibi arkalarına attılar.
Allah'ın, kendilerine Tevrat vasıtasıyla bilgi verdiği Yahudi âlimlerine, Tevrati tasdik eden ve Tevratın da geleceğini haber verdiği Muhammed gelince bu Yahudiler, Allah'ın kitabını arkalarına attılar ve ondan yüzçevirdiler. Bu Yahudiler, sanki Tevrattaki, Muhammed'i tasdik edip ona uymalarını emreden hükmü bilmiyorlarmış gibi hareket ettiler.
* Herhangi bir işi kabul etmemeye: "Onu arkasına attı." denir. Yani onu kabul etmedi, ondan yüzçevirdi ve ondan uzaklaştı." demektir. İşte burada geçen "Kitabı arkalarına attılar" ifadesi bu mânâya gelmektedir. Yine âyet-i kerime’de geçen "Sanki onu hiç bilmiyorlarmış gibi " ifadesi, onların, gerçeği bile bile inkâr ettiklerine işaret etmektedir.
102. Âyetin Tefsiri
Onlar, Şeytanların, Süleymanın mülkü hakkında uydurup okuduklarına tabi oldular. Oysa Süleyman inkâr etmemişti. Fakat o Şeytanlar inkâr etmişlerdi. İnsanlara sihiri ve Babildc, Harut ve Marut denen iki meleğe indirilen şeyi öğretiyorlardı. Halbuki bu iki melek: "Biz ancak bir imtihan vasıtasıyız, sakın inkâr etme." demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Fakat insanlar bu meleklerden, kişi ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Halbuki Allah'ın izni olmadıkça onlar, bununla kimseye zarar verecek değillerdi. Onlar, kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. Halbuki onlar, o sihiri satın alan kimsenin, âhirette bir nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür. Keşke bilselerdi.
Yahudi bilginleri. Şeytanın, Süleymanın iktidarı hakkında uydurup Rivâyet ettikleri sihire tabi oldular. Oysa Süleyman sihir yapmamış, zaten onu öğrenmemişti de. O, sihirbaz da değildi. Zira sihir yapmak kâfirliktir. Fakat Şeytanlar, insanlara sihiri öğretmeleri sebebiyle kâfir olmuşlardı. İnsanlara sihiri öğretip onu nakledenler Şeytanlardı. Yoksa Süleyman değildi. Yine Yahudiler, Babil şehrinde bulunan Harut ve Marut isimli iki meleğe indirilen sihire tabi oluyorlardı. Halbuki bu iki melek, hiçbir kimseye, bu sinirin bir imtihan ve bela olduğunu, onu öğrenmenin ve onunla amel etmenin yasaklandığını peşinen söylemeden onu kimseye öğretmiyorlardı. Fakat insanlar bu iki melekten, kişi ile karısının arasını açacak, onları birbirinden ayıracak sihiri öğreniyorlardı. Gerçekte ise onlar bu öğrendikleri sihir ile hiçbir kimseye zarar verecek değillerdi. Ancak, Allah'ın zarar görmesini takdir ettiği kimseler müstesna. Bu kimseler, dinlerine zarar verecek ve âhiretlerine hiçbir faydası olmayacak sihiri öğreniyorlardı. Bunlar, o sihirin, âhirette kendilerine hiçbir faydası olmayacağını da çok iyi biliyorlardı. O sihiri öğrenmenin karşılığnda kendilerini satmaları ne kötüdür. O sihirin sonucunun kötü olduğunu bir bilseler.
Âyet-i kerime’nin başında "Onlar" şeklinde zikredilen zamirden maksat:
a- Süddi, Rebi' b. Enes ve İbn-i Zeyd'e göre, Resûlüllah'ın hicret ettiği Medine'nin çevresinde bulunna Yahudi Hahamları ve bilginleridir. Resûlüllah, bunları Müslüman olmaya davet edince onlar, Resûlüllah'a karşı Tevrata dayanarak tartışmaya girişmişlerdir. Fakat Tevratın âyetleri, Hazret-i Muhammed'e uymayı emretme bakımından Kur’an’ın âyetleriyle aynı olunca bu defa Yahudiler Tevratı bırakıp Şeytanların, Hazret-i Süleymanın mülkü hakkında uydurdukları yazılara dayanmışlar, Resûlüllah'a karşı o yazılarla tanışmaya girişmişlerdir. Âyet-i kerime bunu yapan Yahudilerin gerçek yüzlerim göstermektedir. Şeytanların uydurdukları şeyler hakkında Süddi diyor ki: "Şeytanlar göklere tırmanıyorlardı. Oralarda meleklerin konuştuklarını işitecekleri yerlerde oturup bekliyorlardı. Meleklerin, yeryüzünde meydana "gelecek olan, ölümler, yağmurlar vb. şeyleri konuşunca Şeytanlar onları dinleyip yeryüzünde bulunan kâhinlere ulaştırıyorlar, kâhinler bunları insanlara anlatıyorlardı ve insanlar olayların, kininlerin anlattıkları gibi çıktığını görüyorlardı. Şeytanlar kâhinlerin kendilerine güvendiklerini görünce bu defa yalan söylemeye başlıyorlardı. Meleklerden duyduklarına başka şeyler sokuşturuyorlardı. Öyle ki, herbir kelimeye yetmiş Kelime katıyorlardı. İşte insanlar, kâhinlerin söyledikleri bu sözleri yazarak kitap haline getirmişlerdi. İsrailoğullarının arasında, cinlerin gaybı bildikleri haberi yayılmıştı. Bunun üzerine Hazret-i Süleyman her tarafa insanlar gönderip bu hususta yazılan kitapları toplattı. Bir sandığın içine koyup tahtının altına gömdü. Hiçbir Şeytan, Hazret-i Süleymanm tahtına yaklaşamıyordu. Yaklaştığı takdirde ise yanıyordu. Hazret-i Süleyman, "Kimin, "Şeytanlar gaybı biliyor" dediğini duyarsanız boynunu vurun." demişti. Nihâyet Hazret-i Süleyman vefat etti. Onun bu halini bilen âlimler de zamanla yok oldular. Arkadan başka nesiller geldi. Şeytan, insan suretine girerek bu insanlara yaklaştı ve bunlara "Ben size, yeyip bitiremeyeceğiniz bir hazineyi göstereyim mi?" dedi. İsrailoğülları da "Evet" dediler. Şeytan "O halde siz, Süleymanm tahtının altını kazın." dedi. Kendisi de gidip yeri bizzat gösterdi ve çekilip bir kenarda durdu. Kendisine "Yaklaş" dediklerinde "Hayır, ben burada önünüzde bulunacağım. Şâyet o defineyi bulamazsanız beni öldürün." dedi. İsrailoğulları tahtın altını kazdılar. İnsanların yazdığı kitapları buldular. Şeytan onlara "Süleyman, insanları, şeytanları ve kuşları işte bu sihirlerle kontrolüne almıştı." dedi ve kaybolup gitti. Bunun üzerine, İsrailoğullarınin arasında, "Süleyman sihir yazdı." görüşü yayıldı. İsrailoğulları bu kitaplara inandılar. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince bu kitaplara dayanarak onunla tartışmaya giriştiler. İşte âyet-i kerime bu olayı zikretmektedir.
b- İbn-i Cüreyc ve İbn-i İshak'a göre ise, âyet-i kerime’nin başında zikredilen "Onlar" kelimesinden maksat, Hazret-i Süleymanın döneminde bulunan Yahudilerdir. Zira o dönemde bulunan Yahudilere Şeytanlar sihiri öğretmişler onlar da bu hususta Şeytanlara uymuşlardır. Âyet-i kerime o günün Yahudilerini zikretmektedir. Bu hususta İbn-i İshak diyor ki: "Şeytanlar Davut (aleyhisselam)ın oğlu Süleymanın ölümünü öğrenince çeşitli sihirleri yazmaya giriştiler. Onları kitap haline getirdiler. Üzerini Hazret-i Süleymanın mühürü ile mühürlediler ve kitabın üzerine şunu yazdılar."Bu yazılar. Davudoğlu, Kral Süleymanın arkadaşı Berhiya oğlu Asıf'ın yazdığı ilmi hazinelerdir." Sonra bu kitabı tahtın altına gömdüler, İsrailoğullarından, sonra gelenler bu kitabı çıkardılar. Onu okuyunca "Davudoğlu Süleyman işte bunlarla eriştiği hallere erişmiştir." dediler. İnsanlar arasında sihiri yaydılar. Onu hem kendileri öğrendi hem de insanlara öğrettiler. Öyleki sihir, Yahudilerde olduğu kadar hiç bir ümmette revaç bulmamıştı. Kur'an Hazret-i Muhammede inip te onun, Hazret-i Süleymanı da Peygamberlerden sayması üzerine Medine'de bulunan Yahudiler "Muhammedin söylediklerine hayret etmiyor musunuz?" O, Davudoğlu Süleymanın Peygamber olduğunu zannediyor. Halbuki o, sadece bir sihirbazdı." dediler. İşte Allahü teâlâ bu Âyeti indirerek onlara cevap verdi.
Taberi bu görüşlerden
birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, âyet-i kerime’nin Resûlüllah'ın döneminde yaşayan Yahudileri kınadığını, zira bunların Resûlüllah'a karşı çıktıklarını bu sebeple de âyete muhatap olduklarını söylemiştir. Ayrıca atalarının izlerini takibeden insanlara, atalarının işledikleri suçları kemlilerinin işlemiş olduklarını söylemek Arapça ifadede kullanılan bir üslup şeklidir. Bu bakımdan âyetin sadece geçmişteki Yahudileri zikrettiğini söylemek delilsiz bir iddiadır.
Âyet-i kerime’de zikredilen ve "Tabi oldular" diye tercüme edilen kelimesi Arapça'da "Okuma" ve "tabi olma" mânâlarına gelmektedir. Mücahid, Katade ve Atâ'ya ve Abdullah b. Abbastan nakledilen nakledilen bir görüşe göre buradaki kelimesi "Okuma" anlamındadır. Buna göre âyetin izahı şöyledir: "Yahudiler, Şeytanın. Süleymanm mülkü hakkında insanlara, okuyup öğrettikleri sihirlere uydular."
Abdullah b. Abbas ve Ebû Rezin'den nakledilen başka bir görüşe göre ise burada nün mânâsı "Tabi oima"demektir. Buna göre ise âyetin mânâsı "Yahudiler, Şeytanların, Süleymanm mülkü hakkında uydukları ve amel ettikleri sihirlere tabi oldular." demektir. Taberi âyeti kerime’nin mutlak ifadesinin her iki görüşü de kapsar mahiyette olduğunu söylemiş. Şeytanların, sihiri hem insanlara öğretmiş olabileceklerini hem de kendilerinin bizzat sihir yapmış olabileceklerini zikretmiştir.
Âyeti kerime’de "Oysa Süleyman inkâr etmemişti fakat o Şeytanlar inkâr etmişlerdi." buyurulmakladır.
Taberi diyor ki: "Âyetin bu bölümünün, bundan önceki bölümüyle irtibatı şöyledir: Yahudiler, Allah'ın haram kıldığı sihiri, Şeytanların telkini ile öğrendikleri halde bunu bilmeyen halk tabakasına, sihiri Süleymandan öğrendiklerini ve dolayısiyle bunun caiz olduğunu söylüyorlardı. Böylece Hazret-i Süleymanı sihirbazlıkla itham ederek onu İnkârcılıkla suçlamış oluyorlardı. Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, Hazret-i Süleyman'ın sihirle ilgisi olmadığını, dolayısiyle İnkârcılığa düşmediğini, aslında sihiri ortalığa yayarak İnkârcılığa düşenlerin Şeytanlar olduğunu ve Yahudilerin Hazret-i Süleymana iftirada bulunduklarını beyan etmiştir. Böylece âyetin bu bölümü, baş taraftaki, Yahudilerin, Şeytanların aktardıkları sinire uyduklarını beyan eden bölümüne mutabık düşmektedir. Nitekim Said b. Cübeyr, Ebû Miclez. katade, Mücahid, Şehr b. Havşeb, İbn-i İshak ve Abdullah b. Abbasın bu hususta Rivâyet ettikleri görüşler, âyetin bu bölümünü, zikredikliği şekilde anlatmaktadır.
Said b. Cübeyr. Katade, Mücahid, Şehr b. Havşeb ve İbn-i ishak. Şeytanların sihirle ilgili yazılar yazdıklarını, Hazret-i Süleyman'ın da bunları toplatıp tahtının altına gömdürdüğünü, daha sonra da Şeytanların, onları çıkarttınp insanlara yaydıklarını ve Hazret-i Süleymanm bu sihirler sayesinde varlıkların bir kısmını sevk ve iderisi altına aklığnı söylemişler insanlar da bu yalanlara inanmışlardır.
Abdullah b. Abbastan bu hususta Said b. Cübeyr şu görüşü nakletmiştir. Hazret-i Süleyman, hanımlarından biri olan Ceradeyi çok seviyordu ve onun akrabalarına iyilikte bulunmak istiyordu. Bu hususta Allah onu imtihana tabi tuttu. Hazret-i. Süleyman tuvalete gittiğinde veya cinsi ilişkide bulunduğunda mühürü Ceradeye veriyordu. Birgün Şeytan, Süleymanm suretinde gelerek Ceradeye "Mühürümü ver bana" dedi. Cerade mühürü verdi. Şeytan onu parmağına takınca diğer Şeytanlar, Cinler ve insanlar onun itaatına girdiler. Süleyman gelip mühürünü isteyince Cerade ona: "Sen Süleyman değilsin, sen yalancısın." dedi. Süleyman bu halin, kendisi için bir imtihan olduğunu anladı. İşte o günlerde Şeytanlar, içinde sihir ve İnkârcılık bulunan bir kitap yazdılar. Sonra onu Süleyman'ın tahtının altına gömdüler. Daha sonra da çıkarıp insanlara okudular ve onlara: "İşte Süleyman insanlara bu yazılarla galip geliyordu." dediler. Bunun üzerine insanlar Süleymandan uzaklaştılar, onu İnkârcılıkla suçladılar. İşte Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’yi indirerek Hazret-i Süleyman'ın suçsuz olduğunu ortaya koydu.
Ebû Miclez ise bu hususta şunu Rivâyet etmektedir. "Hazret-i Süleyman, bütün canlı varlıklardan, insanlara dokunmayacaklarına dair söz almıştı. Herhangi bir insan bir varlıktan kötülübgörür ve o varlığın, Hazret-i Süleyman'a verdiği sözü hatırlatırsa o varlık o kişiye dokunmazdı. İnsanlar şiir ve sihir gibi şeyleri görünce "Süleyman işte bunu yapıyordu" demeye başladılar. Allahü teâlâ bu âyeti indirip Hazret-i Süleyman'ın, sihir ve benzeri şeylerle alakası olmadığını beyan etti.
Taberi diyor ki: "Sinirin varlığı Hazret-i Süleyman zamanında ortaya çıkmamıştır. Âyetler, Firavunun sihirbazlarından ve Hazret-i Nuhun kavminin, onu sihirbazlıkla suçladıklarından bahsetmektedir. Banımla beraber Yahudilerin, Şeytanların uydurduğu sihirlere tabi olduklarının zikredilmesi, Hazret-i Süleymanı Yahudilerin ithamlarından tenzih etmek içindir. Yoksa sinirin, Hazret-i Süleyman döneminde başladığını beyan etmek için değildir.
Müfessirler, bu âyet-i kerime’de geçen kelimesini çeşitli şekillerde tefsir etmişlerdir.
Abdullah b. Abbas ve Rebi' b. Enesten nakledilen bir Rivâyete göre onlar deki kelimesinin olumsuzluk edatı olduğunu söylemişlerdir. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Bâbilde Harut ve Marut denen iki meleğe bir şey indirilmemiştir." Yahudiler, Şeytanların, Süleymanın mülkü hakkında naklettikleri sihire tabi oldular. Halbuki Süleyman inkâra düşmemişti. Allah, sihiri, Yahudilerin iddia ettikleri gibi iki melek olan Cebrâil ve Mikâile indirmemişti. Fakat Şeytanlar inkâra düşmüşlerdi. Bâbil şehrinde insanlara sihiri öğretiyorlardı. Özellikle Harut ve Marut ismindeki iki kişiye öğretiyorlar, onlar da diğer insanlara öğretiyorlardı..."
b- Abdullah b. Mes'ud, Katade, Süddi ve Ibn-i Zeyd'e ve Ali b. Eni Talha'nın Abdullah b. Abbas'tan naklettiğine göre buradaki mânâsına gelen bağlaçtır. Bu görüşe göre âyetin mânâsı şöyledir: "Yahudiler, Şeytanların, Süleymanın mülkü hakkında naklettikleri sihire bir de Babil şehrinde, Allah'ın Harut ve Marut isimli iki meleğe indirdiği sihire uydular. Aslında Süleyman İnkârcılığa düşmemişti. Şeytanlar İnkârcılığa düşmüşlerdi. İnsanlara sihiri öğretiyorlardı. Kendilerine sihir indirilen iki melek te "Biz ancak bir imtihan vesilesiyiz, inkâra düşme" demedikçe kimseye sihir öğretmiyorlardı," Bu izah tarzına göre, Allahü teâlâ, Harut ve Marut isimli iki meleğe sihir yapma bilgisini indirmiştir. Bu izahı benimseyen âlimler, Allahü teâlânin, haram olan sihiri meleklere indirmesinin mahzurlu olmadığını zira hayın da şerri de Allah'ın yarattığnı söylemişlerdir. Bunlar, Allahü teâlânın, zina etme, hırsızlık yapma vb. günahları kullarına tanıtıp onları yasakladığı gibi sihiri de kullarına tanıtarak yasakladığım söylemişlerdir. Bunlar "Sihiri öğrenmek haram değil yapmak haramdır." demişlerdir.
c- Mücahid ise buradaki yani "ki" mânâsında olduğunu ancak Şeytanların, insanlara öğrettikleri sinirin genel sihir olduğunu meleklerin, insanlara öğrettikleri sinirin ise, kişi ile karısının arasını açma özelliğini taşıyan bir sihir olduğunu söylemiştir.
d- Kasım b. Muhammed ise buradaki nın olumsuzluk edatı da olabileceğini bağlaç ta olabileceğini söylemiştir.
Taberi bu görüşlerden ikinci görüşün daha doğru olduğunu, (......) nın (......) mânâsına geldiğini, gökten Harut ve Marut isimli iki meleğe sihir indirildiğini, bunların da, insanları uyardıktan sonra onlara sihir öğrettiklerini söylemiştir Taberi buradaki (......) nın, olumsuzluk kabul edildiği takdirde şu iki ihtimalin söz konusu olabileceğini ve bu ihtimallerin de uygun olmayacağını söylemiştir.
aa- İki Melekten maksadın Harut ve Marut oldukları söylenecektir. Hem de bunlara sihir indirilmediği ileri sürülecektir. Bu takdirde âyetin devamındaki "O iki melek, biz ancak bir imtihan vasıtasıyız sakın inkâr etme." demedikçe hiç kimseye birşey öğretmiyorlardı." ifadesi anlamsız olacaktır.
bb- Veya, Harut ve Marut, Şeytanların kendilerine sihir öğrettiği kimseler olacaktır. Bu takdirde Harut ve Marut iki melek kabul edilecek olursa bunların Şeytanlardan sihir öğrendikleri ve inkâra düştükleri söylenmiş olur ki bu, meleklere yakıştınlamaz. Ayrıca onların öğrettikleri insanlara "Sakın inkâra düşmeyin" şeklindeki uyarılan da bu iddiayı reddeder. Yahut ta Harut ve Marut, Şeytanların kendilerine sihir öğrettiği iki insan kabul edilecektir. Bu takdirde de Harut ve Marut ölünce sihirin son bulması gerekecektir. Sinirin varlığı devam ettiğine göre bu faraziye de reddedilir. Dolayısiyle olumsuzluk takısı olmadığı ve başlangıç edatı olduğu ortaya çıkar.
Harut ve Marut: Âyette zikredilen Harut ve Marutun kimler oldukları hakkında çeşitli Rivâyetler zikredilmiştir. Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes'ud. Hazret-i Ali, Kâ'bul Ahbar, Süddi, Reb' b. Enes ve Mücahid'den nakledilen Rivâyetlere göre bunlar iki melektir. Yeryüzüne indirilme ve insanlara sihir öğretme cezası ile cezalandırılmışlardır. Bu cezanın sebebi ise şudur? Bütün melekler günah işleyen insanları kınamışlardı. Allahü teâlâ da onlara içlerinden iki melek seçip yeryüzüne göndermelerini emretmişti. Onlar, Harut ve Manıt isimli iki meleği yeryüzüne göndermişlerdi. Bu melekler insanlar arasında hüküm verirken bir kadına iltimas yapmışlar yahut güzelliğinden dolayı kendilerini o kadına kaptırmış ve günah işlemişlerdi. Bunun üzerine kendilerine ya dünya hayatında cezalandınlacakları veya âhirette azap edileceği bildirilmişti. Onlar ise, dünya hayatı geçici olduğu için dünyada cezalandırılmayı kabul edip âhirette cezalandırmamalarını istemişlerdi. İşte bu sebeple onlar Babil'de hapsedilip orada insanlara siniri öğretmekle cezalandırılmışlardı. Onlar insanlara "Biz ancak bir imtihan vesilesiyiz. Sakın İnkârcılığa düşmeyin." dedikten sonra sihiri öğretiyorlar insanlarda onlardan sinirin en kötüsü olan, kişiyi hanımından ayırma işini öğreniyorlardı.
Bu hususta Abdullah b. Abbas özetle şunları zikretmektedir: "Bir zaman Allahü teâlâ melekler için göğü açtı. Onlar, Âdemoğullarının yeryüzünde ne yaptıklarına baktılar. Melekler, Âdemoğullarının günah işlediklerini görünce "Ey rabbimiz bunlar, senin bizzat elinle yarattığın, melekleri kendisine secde ettirdiğin ve herşeyin ismini kendisine öğrettiğin Âdemoğullarıdır. Bunlar günah işliyorlar." dediler. Allahü teâlâ da: "Dikkat edin siz de onların yerinde olsanız onların işlediklerini işlersiniz." buyurdu. Melekler: "Biz seni tenzih ederiz. Bunları işlemek bize yakışmaz." dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ meleklere, içlerinden yeryüzüne inecek bazı melekleri seçmelerini emretti. Onlarda Harut ve Marutu seçtiler. Harut ve Marut yeryüzüne indirildi. Bunlara Allah'a ortak koşma, hırsızlık yapma, zina etme, içki içme ve Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıyma dışında her şey helal kılınmıştı. Aradan çok geçmeden (Bazı Rivâyetlere göre indirildikleri günün akşamı olmadan) kendilerine "Bizaht" diye adlandırılan güzel bir kadın musallat oldu. Bunlar o kadını görünce kendilerini ona kaptırdılar ve ona çirkin işi teklif ettiler. Kadın ise onlara "Hayır olmaz. Ancak Allah'a ortak koşar, içki içer, adam öldürür ve şu puta secde ederseniz olur." dedi. Harut ve Marut: "Biz Allah'a asla ortak koşmayız." dediler. Bunlardan biri diğerine: "Sen yine kadına bir git bakalım." dedi. Kadın ona: "Hayır olmaz. Ancak içki içerseniz olur." dedi. Harut ve Marut içki içtiler sarhoş oldular. O sırada yanlarına bir dilenci geldi. Durumlarının ortaya çıkmasından korkarak dilenciyi öldürdüler. Bunlar bu gibi günahlara düşünce Allah tekrar göğü meleklere açtı. Harut ve Marulun durumunu gören melekler: "Ey rabbimiz, seni tenzih ederiz sen bizden daha iyi biliyorsun." dediler. Allahü teâlâ Davudoğlu Süleymana vahiy göndererek Harut ve Marutun, dünya ve âhiret azabından birini seçmelerini bildirdi. Harut ve Marut dünya azabını seçtiler. Bunun üzerine onlar, topuklarından boyunlarına kadar bağlanıp Babil şehrinde yaşamaya mecbur edildiler ve kendilerine, insanlara sihiri öğretme vazifesi verildi.
Yukarıda zikredilen kişilerden nakledilen Rivâyetlerin bazılarında, meleklere musallat olan kadının "Zühre" yıldızı olduğu ve Allahü teâlânın, Harut ve Marutu, bu yıldızı kadın haline getirerek imtihan ettiği zikredilmiştir. Harut ve Marut hakkında, Taberi tarafından diğer Rivâyetler de zikredilmiş ise de hepsinin ortak oldukları nokta, Abdullah b. Abbastan nakledilen Rivâyette toplanmaktadır. Bu sebeple bu Rivâyetle yetinilmiştir.
BÂBİL: Bâbil şehri Süddiye göre "Denbâvend" diye adlandırılan bölgedeki Bâbild'ir. Urve b. Zübeyrin Hazret-i Âişeden naklettiği başka bir Rivâyete göre âyette zikredilen Bâbil'den maksat, ıraktaki Bâbil'dir. Bu da Keldanilerin hükümet merkezi olan şehirdir. Bağdatın doksan kilometre kadar güneyinde Nemrut tarafından yaptırılmıştır. Bu şehir, birçok hükümdarın eline geçtikten sonra harap olup gitmiştir.
SİHİR; Müfessirler sihirin ne demek olduğu, etkisinin bulunup bulunmadığı ve etki derecesinin ne olduğu hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a-
Bazılarına göre sihir, sihirbazın yaptığı aldatmalar, hokkabazlıklar ve hilelerdir. Öyleki bunları yaptığı takdirde büyülenen kişi eşyayı gerçek mahiyetinden farklı bir şekilde görür. Susayan insanın serabı su zannetmesi, gemide giden insanın, çevresindeki dağların ve ağaçların gemiyle birlikte yürüdüğünü zannetmesi gibi. Büyülenen insan da bir kısım hayallere kapılır ve eşyayı gerçek şeklinin dışında gönneye başlar. Bu görüşte olan âlimlere göre sihirbaz eşyanın hakikatini değiştiremez. Mesela denizi karaya çeviremez. Yine Allah'ın yaratıklamdan herhangi birini, yaptığı sihirle emrine alamaz. Sihirbaz da ancak diğer insanların yaptığı şeyleri yapar. Fakat büyülediği kimseleri etkileyerek yaptıklarını gerçek gibi gösterir ve inandınr. Bunlara göre sihirin hayalden ibaret olduğu, şu Nass'lardan anlaşılmaktadır. "Sihirbazlar "Ey Mûsa, ya sen at veya önce atan biz olalım" dediler." "Mûsa "Hayır siz atın" dedi. Bir anda onların ipleri ve değnekleri, sihirleri yüzünden Mûsaya, hareket ediyorlarmış gibi göründü. Tâhâ sûresi, 20/65, 66
Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) diyor ki:
"Resûlüllah'a sihir yapıldı. Öyle ki o, yapmadığı bir şeyi yapmış zannediyordu. Bir gün benim yanımdayken Allah'a çokça dua etti sonra şöyle dedi: "Ey Âişe hissettin mî? Allah bana neden şifa bulacağımı bildirdi. (Dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, o nedir?) Resûlüllah dedi ki: " Yanıma iki kişi geldi. Biri baş ucuma diğeri de ayak tarafıma oturdu. Sonra biri diğerine: "Bu adamın ağrısı nedir. " diye sordu. Diğeri: "Kendisine büyü yapılmış." dedi. O da : "Kim büyü yapmış?" dedi. Diğeri: "Züreyk oğulları Yahudilerinden Lebid b. El-A'sam yapmış" dedi. o "Ne ile yapmıyş?" dedi. Diğeri: "Tarak, tarak dişinde kalan saçlar, burmanın erkek tomurcuğunun kapçığı ile yapmış. " dedi. O, "Şimdi onlar nerede." dedi. Diğeri: "O, Zicrvan kuyusundadır (Başka bir Rivâyette Zervan kuyusu şeklindedir) diye cevap verdi. Buhari, K. Bed'ül halk, bab: 11, K. et-Tıh, bab: 50
Diğer bir kısım âlimlere göre ise sihirbaz, yaptığı sihirle bir kısım eşyayı başka bir şekle sokabilir. Yok olan bir takım şeyleri ortaya çıkarabilir. Öyle ki bir insanı başka bir varlığa çevirebilir. Bunlar, görüşlerine delil olarak âyet-i kerime’nin "... İnsanlar bu meleklerden kişi ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı...." bölümünü zikretmişlerdir. Şâyet sihirbaz, sihiriyle bir şey yapma gücünde olmasaydı insanlar, meleklerden, kişi ile karısının arasını ayıracak şeyleri nasıl öğrenmiş olacaklardı? Bu görüşte olanlar, sihirin etkileyici olduğu hususunda delil olarak Urve b. Zübeyrin Hazret-i Âişeden naklettiği ve özetle anlatmaya çalıştığımız şu kıssayı da zikretmişlerdir. Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) diyor ki: "Dûmetül Cendel halkından bir kadın Resûlüllah'ın vefatından sonra geldi ve içine sürüklendiği bizzat kendisinin yapmadığı bir sihir hakkında Resûlüllah ile konuşmak istediğini söyledi. Fakat derdine çare olmasını istediği Resûlüllah'ı bulamayınca ağlamaya başladı. Ben ona acıyor ve kendisini teskin etmeye çalışıyordum. O ise: "Ben helak olduğumdan korkuyorum." diyordu. O kadın, başından geçeni şöyle anlattı: Kocam vardı, o, bir ara yanımda değildi. İşte o sırada yanıma bir kadın geldi. Ben . kocamı ona şikâyet ettim. Kadın bana "Eğer dediklerimi yaparsan ben onu sana getiririm." dedi. O gece olunca katini benim yanıma iki siyah köpekle geldi. Birine o bindi birine ben. Birden Bâbil şehrinin kapısında bulduk kendimizi. Bir de ne görelim, orada aykalarından bağlı iki adam. Onlar bana: "Seni buraya getiren sebep nedir?" dediler. Ben de: "Sihir öğrenmek" dedim. Onlar bana: "Bizler ancak bir imtihan vasatasıyız, inkâra düşme, geri don dediler. Fakat ben ısrar ettim ve: "Hayır dönmüyorum." dedim. Bunun üzerine onlar bana: "Git şu tandıra idrarını yap." dediler. Tandıra gittim fakat korktum bir şey yapmadan onların yanına döndüm. Bana "Yaptın mı?" diye sordular. Ben de "Evet" dedim. Bana "Bir şey gördüm mü?" dediler. Ben "Hayır bir şey görmedim." dedim. Onlar: " O halde sen idrarım yapmamışsın, dön memleketine git, İnkâra düşme." dediler. Ben yine ısrar ettim: Hayır dönmem." dedim. Onlar bana: "Git o tandıra idrarını yap." dediler. Ben yine gittim, korkumdan bir şey yapamadım ve geri döndüm. Onlar sorduklarında da "Yaptım" diye cevap verdim. Onlar bana "Bir şey gördün mü?" diye sorunca yine "Hayır" dedim. Onlar yine bana "Memleketine dön. İnkârcılığa düşme. Zira sen daha işin başındasın." dediler. Ben yine ısrar ettim. Onlar da yine bana, gidip o tandıra idrarımı yapmamı söylediler. Bu defa gidip oraya idrarımı yaptım. Bir de ne göreyim, yüzüne demirden yaşmak çekmiş olan bir süvari içinden çıkıp göğe doğru yükseldi. Sonra gökte kayboldu gitti. Sonra dönüp o iki kişiye geldim? Durumu onlara anlattım. Onlar: "Şimdi doğru söyledin işte..Bu senin imanındı. Senden çıkıp gitti. Şimdi git." dediler. Ben dönüp ihtiyar kadına dedim ki: "Vallahi ben bir şey öğrenemedim. O iki adam da bana bir şey söylemedi. Kadın bana: "Evet öğrendin istediğin herşey artık olacak." dedi. Ben de şu buğdayları al da etrafa serp." dedim buğdayları serpti. "Şimdi buğdayları bitirip çıkar." dedim. Bitirip çıkardı: "Onları biç" dedim. Biçti, "ovalayıp tanelerini çıkar." dedim. Ovalayıp çıkardı. "Kurut" dedim. Kuruttu. "Öğüt dedim öğüttü. "Ekmek pişir" dedim pişirdi. İstediğim her şeyin olduğunu görünce pişman oldum, üzüldüm. Vallahi ey mü’minlerin annesi ben şimdiye kadar hiçbir şey yapmadım. Şimdiden sonra da asla yapmayacağım." dedi.
c- Diğer bir kısım âlimler "Bu sihir göz boyamaktan başka bir şey değildir." demişlerdir.
Âyet-i kerime’de meleklerin insanlara sihiri öğretirken "Biz ancak bir imtihan vasatasıyız sakın inkâr etme" dedikleri zikredilmektedir. Katade, Hasan-ı Basri ve İbn-i Cüreyc, meleklerden insanlara böyle söyleyeceklerine dair ahit alındığını zikretmişlerdir. Âyet-i kerime’de: "İnsanlar bu meleklerden, kişi ile karısının arasını ayıracak şeyer öğreniyorlardı." buyurulmaktadır.
Taheri diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki "Nasıl olurda bir sihirbaz, kişi ile karısının arasını ayırır? "Cevaben denilir Ki: "Sihir yapan kimse bazı eşyayı büyülenen kişinin gözüne gerçeğin tersine gösterir, onu vehme düşürür. Böylece kişiye hanımını bulunduğu durumdan çirkin ve kötü gösterir. Kişi de hanımını sevmez olur. İşte bu yolla kişi ile karısının arası açılır. Aslında onların arasını açan Allah'tır, sihir yapan kimse buna sebep olur. Arapça'da bir şeye sebep olan kişiye "O işi yapan" denir.
Âyette zikredilen "Allah'ın izni"nden maksat, Allah'ın hükmü ve Allah'ın bilgisidir. Sihirbaz, Allah'ın ezeli ilmiyle bildiği şeyin haricinde hiçbirşey yapamaz. Yani sihir kaza ve kaderi değiştiremez.
Âyette "Halbuki onlar sihiri satın alan kimsenin âhiretten bir nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat şudur: "Allah'ın elçisi olan Muhammed, Yahudilere geldiğinde Allah'ın kitabı olan Tevratı sanki hiç bilmiyorlarmışcasına arkalarına attılar ve onlar, Şeytanların, Süleymanın mülkü hakkında uydurup yaydıkları sihirlere ve Babil şehrinde iki meleğe indirilen sihirlere uydular. Süleyman sihir yaparak inkâra düşmemişti. Şeytanlar inkâra düşmüşlerdi. İnsanlara sihiri onlar öğretiyorlardı. Bir de kendilerine sihir indirilen Harut ve Marut adlı melekler öğretiyorlardı. Halbuki Yahudiler, Peygamberlerine indirdiğim kitabı verip te sihiri satın alanların âhirette herhangi bir payları olmadığını çok iyi biliyorlardı. Böylece onlar, bu günahı bile bile işlemiş oldular."
Âyette zikredilen ve "Nasip" diye tercüme edilen kelimesi Mücahid, Süddi ve Sevri tarafından "Nasip" olarak izah edilmiş Katade tarafından "Delil" olarak Hasan-ı Basri tarafından "Din" olarak ve Abdullah b. Abbas tarafından "Destek" ve "Güç" olarak izah edilmiştir. Taberi bu kelimeyi "Nasip" mânâsında izah edenlerin görüşünün daha isabetli olduğunu söylemiştir.
103. Âyetin Tefsiri
Eğer onlar iman edip Allah'tan korksalardı Allah katındaki sevapları daha hayırlı olurdu. Keşke bilmiş olsalardı.
Şâyet o sihiri öğrenen insanlar Allah'ı ve Resulünü tasdik etseler ve Allah'ın farzlarını yerine getirip yasaklarından kaçınarak azabından korksalardı, imanları ve Allah'tan korkmaları karşılığında Allah'ın onlara vereceği mükâfaat ve sevap, sihirden ve onun kazandırdıklarından daha hayırlı olurdu. Keşke bu hali bilmiş olsalardı.
104. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler, "Raina" demeyin. "Bize bak" deyin. Ve sözü iyi dinyelin. Kâfirler için can yakıcı bir azap vardır.
Ey, Allah'ı ve Peygamberi tasdik edenler, "Ne konuştuğumuzu anlaman için bize kulak ver." mânâsına gelen "Râina" sözünü söylemeyin. "Bize söylediğini anlamamız, ve ayirdedebilmemiz için bize bak, bizi gözetle" deyin. Ve Resûlüllah’ın size söylediğini dinleyin, anlayın ve ezberleyin. Allah'ın âyetlerini inkâr eden ve Peygamberini yaanlayanlar için acı veren bir azap vardır.
Müfessirler "Râina" ifadesini iki şekilde izah etmişlerdir. Atâ ve Mücahide göre "Râina demeyin" cümlesinden maksat, "Muhalif bir söz söylemeyin." demektir. Abdullah b. Abbas ve Dehhak'a ve Mücahidden nakledilen diğer bir görüşe göre "Raina demeyin" ifadesinden maksat, "Sen bizi dinle biz de seni dinleyelim." demektir. Buna göre bu cümlenin mânâsı "Ey iman edenler "Sen bizi dinle biz de seni dinleyelim" demeyin" şeklindedir.
Müfessirler, Allahü teâlânın, mü’minlere böyle birşey söylemelerini yasaklaması hakkında şu görüşleri zikretmişlerdir:
Katade, Atıyye, Abdullah b. Abbas ve İbn-i Zeyd'e göre mü’minlere "Raina" demelerinin yasaklanmasının sebebi, Yahudilerin bu sözü Resûlüllah ile alay etmek ve ona hakaret etmek maksadıyla söylemeleridir. Allahü teâlâ, Yahudilerin bu maksadını bilmeyen mü’minleri uyarmış ve böyle söylememelerini emretmiştir.
"Raina" kelimesi, Yahudilerin dilinde hem sövmek hem de "Gözet ve koru" mânâsına geliyordu. Yahudiler bu kelimeyi kullanmakla Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) e hakaret etmek gayesini güdüyorlardı.
Atâ, Ebul Aliye ve İbn-i Cüreyc'e göre ise Allahü teâlânın mü’minlere "Râinâ" demeyi yasaklamasının sebebi bu kelimeyi cahiliyye döneminde Medineli Ensann birbirlerine karşı kullanmaları, küçük düşürücü argo bir kelime olmasındandır.
Süddiye göre ise Allahü teâlânın, mü’minlere bunu yasaklamasının sebebi, Rifâ'a b. Zeyd isimli bir Yahudinin bu ifadeyi bir sövme aracı olarak kullanmasıdır. Bu kişi Peygambere geliyor, "Kulağını bana ver işitmeyesice beni dinle" diyordu. Müslümanlar da Peygambere karşı böyle konuşmanın saygılı olacağını zannediyor ve onu tasdik ediyorlardı. Bu sebeple Allahü teâlâ onlara bu ifadeyi kullanmalarını yasakladı. Nitekim Yahudilerin, Resûlüllah’a karşı böyle konuştukları şu âyette zikredilmektedir. "Yahudilerden bir kısmı, sözü esas mânâsından kaydınp "İşittik karşı geldik. Dinle işitmez olası" derler. Yine dillerini eğerek ve dini kötüleyerek "Râinâ" derler. Eğer onlar "İşittik itaat ettik. Dinle ve bizi gözet" deselerdi kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah onlara, inkârlarından dolayı lanet etmiştir. Onlardan iman etlen çok azdir. Nisa sûresi, 4/46
Taberi diyor ki: "Doğru olan görüş şudur ki, Allahü teâlâ mü’minlere "Râinâ" kelimesini kullanmalarını yasaklamıştır. Nitekim Resulullâh da kölelere "kulum" demeyi yasaklamış, onlara "Gencim" denmesini emretmiştir. "Râinâ" kelimesi, hem "bizi koru biz de seni koruyalım. Bizi denetle biz de seni denetleyelim." mânâsına gelmekte hem de "Kulağını sadece bize ver. Başka şeyler dinleme" mânâsına gelmektedir. Bu sebeple, Allahü teâlâ, mü’minlere. Peygamberlerine tam saygı göstermeleri için onlara bu tür çeşitli mânâlara gelebilecek kelimeleri kullanmayı yasaklamış ve saygı ifadelerini öğretmiştir. Nitekim başka bir âyette de mü’minlerin Peygamberle konuşurken alçak sesle konuşmalarını, aksi halde amellerinin boşa çıkarılmasına sebep olacaklarını beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler, seslerinizi, Peygamberin sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi Peygamberle de yüksek sesle konuşmayın. Yoksa amelleriniz boşa gider de farkında bile olmazsınız. Hucurat sumsi, 49/2
Taberi, mü’minlerin, böyle bir ifadeyi Yahudilerden alarak kullandıklarını söylemenin doğru olmadığını zira mü’minlere böyle bir sıfatın yakıştınlamayacağını, ayrıca "Râinâ" kelimesinden maksadın "Muhalif söz" olduğunu söylemenin de doğru olmadığını zira Arapçada "Râinâ" kelimesinin bu mânâya gelmediğini, sadece "Denetleme" ve "Tam kulak verme" anlamına geldiğini söylemiştir. Ancak, Katadenin izah ettiği şekilde "Râinâ" kelimesinin Arapçada hakaret anlamı taşımadığı, İbranicede hakaret anlamı taşıdığı, Yahudilerin onu kendi dillerindeki anlamda kullandıkları, mü’minlerin de Arapçadaki anlamında kullandıkları bu yüzden karışmaya vesile olduğundan mü’minlere bu gibi ifadeyi kullanmanın yasaklandığı söylenebilir.
105. Âyetin Tefsiri
Ne kitap ehlinin inkâr edenleri ne de müşrikler, rabbiniz tarafından size bir hayır indirilmesini isterler. Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir.
Ehl-i kitaptan kâfir olanlar ve Allah’tan başka varlıklara ve putlara tapan müşrikler, kıskançlıklarından ve azgınlıklarından dolayı, rabbiniz tarafından, sizin üzerinize Kur'an gibi hayırlı bir kitabın indirilmesini istemezler. Oysa Allah, Peygamberliği, hidâyeti ve imanı, yarattıklarından dilediğine tahsis eder. Allah, nimetler veren büyük lütuf sahibidir. Kullarının dinleri ve dünyaları hususunda eriştikleri bütün hayırlar, lütuf olarak, karşılıksız bir şekilde Allah tarafından verilmiştir. Yoksa kullar bunu hak ettiklerinden değildir.
Bu âyet-i kerime, ehl-i kitabın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ve mü’minlere karşs kıskanç davrandıklarına işaret etmektedir ve Allahü teâlânın, mü’minlere, ehl-i kitabın kâfirlerini ve müşrikleri dost edinmelerini, onların, nasihat şeklinde de olsa sözlerini dinlemelerini yasakladığını göstermektedir. Zira Allahü teâlâ bu insanların, mü’minlere karşı içlerinde gizledikleri kin ve kıskanma duygularını mü’minlere bildirmiş ve onlardan uzak durmalarını emretmiştir.
Âyet-i kerime’de: "Allah, rahmeti dilediğine tahsis eder." buyurulmaktadır. Burada ifade edilen "Allah'ın rahmetinden maksat, Peygamber göndermesidir. Allah, Peygamberini, yaratıklarından dilediğine gönderir ve onları iman ettirip hidâyete erdirir ve rızasına kavuşturarak cennetine koyar. Zira Allah büyük bir lütuf sahibidir.
Âyet-i kerime’nin bu bölümü de ehl-i kitabı dolaylı yolla kınamaktadır. Zira onlar, Allah'ın, Peygamber gönderme rahmetinin kendilerine mahsus olduğunu iddia ve temenni etmişlerdir. Allahü teâlâ, Peygamber gönderme rahmetinin, herhangi bir kimseye mahsus olmadığını, bunun, Allah tarafından bir lütuf olduğunu, onu kullarından dilediğine tahsis edeceğini beyan etmiştir.
106. Âyetin Tefsiri
Biz, bir âyetin hükmünü kaldırır veya onu unutturursak daha iyisini veya aynısını getiririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?
Biz, bir âyetin hükmünü, helali haram, haramı helal, mubahı sakıncalı sakıncalıyı mubah şeklinde değiştirirsek yahut da onu değiştinneksizin olduğu gibi bırakırsak, bu durumda hemen veya bir müddet sonra, sizden bir zorluğu kaldırmak veya mükâfaat ve sevabınızı artırmak suretiyle sizin için o âyetin daha hayırlısını getiririz. Yahut da sizler için aynı faydalan sağlayan benzer âyetler getiririz. Ey Rasûlüm, bilmez misin ki Allah, farz kıldığı bir takım hükümleri neshettiği takdirde onların yerine kullan için ya dünyaları veya âhiretleri bakınımdan daha hayırlı olan hükümleri yahut da onlar için, dünya ve âhiretleri bakımından aynı olan hükümleri getirmeye kadirdir?
* "Âyetin hükmünü kaldırma" diye tercüme edilen kelimesinin lügat mânâsı, bir meseleyi bir kitaptan kopya edip başka bir yere yazmaktır.
Taberi diyor ki: "Madem ki nesih bu demektir o halde bir âyetin hükmünün kaldırılıp lafzının bırakılması veya lafzının da kaldırılması aynı şeydir. Bir kısım âyetlerin sadece hükümleri değiştirilmiş lafızları ise aynen kalmış veya unutturulmuştur. İşte bunların hepsi de nesih ifadesinin içine girmektedir. Nitekim Hasan-ı Basri bu hususta şöyle demiştir: "Peygamberimize Kur'andan bazı âyetler okutuluyor sonra da unutturuluyor ve onlardan bir eser kalmıyordu. Kur’an’ın bazı âyetleri de vardır ki onlar nashedilmiştir. Fakat halen siz onları okumaktasınız. Yani hükümleri kaldırılmıştır fakat lafızları bakidir."
Müfessirler, "Nesih" kelimesinin mânâsını çeşitli şekillerde izah etmişlerdir. Süddiye göre âyetin neshi, onu alıp götürmektir. Abdullah b. Abbasa göre onu değiştirmektir. Abdullah b. Mes'udun arkadaşlarına ve Mücahide göre âyetin lafzını bırakıp hükmünü değiştirmektir.
Nesih Nerelerde Meydana Gelir?
Taberi diyor ki: "Âyetlerin hükümlerini değiştirme mânâsında Nesih, emirlerde, nehiylerde, mubahlarda, men edilen şeylerde ve mutlak hükümlerde olabilir. Fakat haberlerde nesih cereyan etmez. Mesela, Allahü teâlâ cennetteki hayatın ebediliğini haber verdikten sonra onu değiştererek cennet hayatının geçici olduğunu bildirmez.
Âyet-i kerime’de zikredilen ve "unutturursak" diye tercüme edilen ifadesi çeşitli şekillerde okunmuş ve her okunuş şekline göre de farklı mânâlar verilmiştir. Bu okunuş şekillerini ve izahları şu şekilde özetlemek mümkündür.
1- Medine ve Küfe kurlalan âyetin bu bölümünü, Kur'anda tesbit edildiği gibi şeklinde okumuşlardır. Bu kıraat şekline göre âyetin bu kısmına iki türlü mânâ verilmiştir.
a- "Unutturmak" Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Biz bir âyetin hükmünü değiştirecek olur veya unutturacak olursak ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz. Abdullah b. Mes'ud, Katade, Übey b. Humeyd, Hasan-ı Basri, Rebi' b. Enes, Abdurrahman b. Zeyd ve Sa'd b. Ebi Vakkas âyet-i kerime’yi bu kıraat şekline ve bu izah tarzına göre tefsir etmişlerdir. Mesela, Abdullah b. Mes'ud, âyetin izahında şöyle demiştir: "Sana bir âyeti unutturacak olursak veya hükmünü değiştirecek olursak daha iyisini veya aynısını getiririz."
Katade şöyle demiştir: "Bir âyet, kendisinden sonra gelen başka bir âyetle neshediliyordu. Resûlüllah o âyeti okuyordu. Daha sonra ise âyet unutturulup kaldırılıyordu. Böylece Allah, dilediğini Peygamberine unutturuyor dilediğini de neshediyordu. Abd b. Humeyd bu konuda şöyle demiştir: "Bu âyetin mânâsı şöyledir "Biz bir âyetin hükmünü değiştirir veya onu kaldırıp elinden alacak olursak daha iyisini veya aynısını getiririz."
Hasan-ı Basri de şöyle demiştir: "Peygamberimize Kur’an’ın bazı âyetleri okundu sonra da o âyetleri unuttu."
Rebi' b. Enes ve Abdurrahman b. Zeyd de âyetin bu bölümünü: "Âyetleri kaldırırsak veya silersek" şeklinde izah etmişlerdir.
b- "Bırakmak" buna göre de âyetin mânâsı şöyledir: "Biz bir âyetin hükmünü değiştirecek olursak veya o âyetin hükmünü değiştirmeyip aynen bırakacak olursak o değiştirdiğimizden daha hayırlısını veya benzerini getiririz."
Abdullah b. Abbas ve Süddi, âyet-i kerime’yi bu kıraat şekliyle ve bu izah tarzıyla tefsir etmişler Taberi de bu görüşü tercih etmiş ve gerekçe olarak ta özetle şunları zikretmiştir. "Allahü teâlâ, âyet-i kerime’nin baş tarafında, hükmünü kaldırdığı âyetlerden daha hayırlısını veya benzerini getireceğini beyan etmiştir. Âyetin devamında da, bir takım âyetleri olduğu gibi bırakacağını beyan etmesi daha münasiptir. Bu bakımdan âyetin bölümünü "Bırakmak" mânâsında almak daha uygundur.
2- Sahabe ve tabiinden bir topluluk ile Küfe ve Basra kurralarından bir cemaat da âyetin bu bölümünü şeklinde okumuşlardır. Bu kıraat şekline göre âyetin bu bölümünün mânâsı "Veya erteleyecek olursak." demektir. Buna göre âyetin mânâsı ise şöyledir: "Ey Rasûlüm, sana indirdiğimiz âyetlerden bazılarının lafzını bırakıp hükümlerini değiştirecek olursak veya onu neshetmeyip hükmünü aynen bırakacak olursak, biz, neshettiklerimizden daha hayırlısını veya onların benzerlerini getiririz. "Müfessirlerden Atâ, Ebû Neciyh, Mücahid, Atıyye, Ubeyd b. Umeyr, âyet-i kerime’yi bu kıraat şekline ve bu izah tarzına göre tefsir etmişlerdir.
3- Sa'd b. Ebi Vakkas başta olmak üzere, diğer bir kısım müfessirler âyetin bu bölümünü şeklinde okumuşlardır. Bu kıraata göre bu bölümün mânâsı: "Ey Rasûlüm, sen unutacak olursan.." demektir. Âyetin mânâsı ise: "Biz bir şeyin hükmünü değiştirecek olursak veya onu sen unutacak olursan biz o âyetten daha hayırlısını veya onun aynısını getiririz." şeklindedir.
Bir kısım âlimler bu kıraat şekline göre âyete mânâ vermenin doğru olmadığını zira Resûlüllah'ın, neshedilmeyen bir kısım âyetleri unuttuğunu söylemenin caiz olmayacağını, ancak unutup tekrar hatırladığını söylemenin mümkün olabileceğini, keza Resûlüllah'ın ve sahabilerin de Resûlüllah'tan aldıkları âyeti unutabileceklerini söylemenin bütün sahabilere yakiştınlamayacağını soylemisler ve delil olarak ta şu âyet-i kerime’yi zikretmişlerdir. "Yemin olsun ki dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız. Sonra bize karşı, sana yardım edecek bir vekilde bulamazsın. isra sûresi, 17/86 Bu âyet-i kerime, Allahü teâlânın Resûlüllah'a gönderdiği âyetlerden herhangi birini unutturmadığım ifade etmektedir.
Taberi, bu görüşü tercih etmemesine rağmen bu görüşe karşı çıkanlara özetle şu cevabı vermektedir; "Enes b. Mâlik ve Ebû Mûsa el-Eşari gibi bir kısım sahabiler, önce indirilen bir kısım âyetlerin daha sonra neshedildiklerini rivâyet etmişlerdir. Bu Rivâyetler, Allahü teâlânın, dilediği bazı âyetleri Peygamberine unutturma yoluyla kaldıracağını ifade etmektedir. Bu hususta Enes b. Mâlik diyor ki:
Zekvan, Usayye ve Beni Lihyan kabileleri, düşmanlarına karşı Resûlüllah'tan yardım istediler? Resûlüllah ta onlara yardımcı olarak Ensardan yetmiş kişi gönderdi. Biz onları o zaman "Kurralar" diye adlandırıyorduk. Onlar gündüzleyin odun toplayıp rızıklarını tedarik ediyor geceleri ise namaz kılarak geçiliyorlardı. Resûlüllah'ın gönderdiği bu insanlar, "Bi'ir-i Maûne" denen yere varınca, yardım isteyen bu adamlar yardıma gelenlere ihanet ettiler ve onları öldürdüler. Bu haber Resûlüllah'a ulaşınca Resûlüllah bir ay sabah namazında, Ri'l, Zekvan, Usayye ve Beni Lihyanhlara bedduada bulundu. Biz bu öldürülenler hakkında Kur'andan âyet okumuştuk. Sonra bu âyet kaldırıldı. Bu âyet şöyleydi: "Bizim kavmimize bildirin ki muhakkak biz rabbimize kavuştuk, o, bizden razı oldu ve bizi razı etti..." (Başka bir rivaeyte "Biz de ondan razı olduk" şeklindedir) Buhari, K. el-Megazi, bab: 28/Müslim, K el-Mesacid bab: 297 Hadis No: 677 Ebû Mûsa el-Eş'arî diyorki:
"Ben, unuttuğum surenin âyetlerinden şunu hatırlıyorum "Şâyet Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa üçüncü bir vadiyi ister. İnsanoğlunun karın boşluğunu ancak toprak doldurur... Müslim, K. ez-Zekât, bab: 119, Hadis No: 1050
Taberi diyor ki: "Akl-ı selim bir insan, Allahü teâlânın, Peygamberine indirdiği âyetlerden bazısını unutturmuş olabileceğini imkânsız görmez. Buna karşı çıkanların zikrettikleri: "Yemin olsun ki dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız sonra bize karşı, sana yardım edecek birini de bulamaz isra sûresi, 17/86 âyetine gelince deriz ki: " Allahü teâlâ bu âyet-i kerimesinde Peygamberinden hiçbir şeyi alıp götürmediğini zikretmiyor. Bu âyetle, eğer dilemiş olsaydı vahyeîtiği şeylerin tümünü alıp götürebileceğini bildiriyor. Allah'a hamdolsun ki böyle birşey yapmamıştır. Sadece kendilerine ihtiyaç kalmayan âyetlerini neshedip kaldırmıştır. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurmuştur: "Ey Rasûlüm, sana Kur’an’ı biz okutacağız ve onu asla unutmayacaksın." "Ancak Allah'ın dilediği müstesna. Ala sûresi, 87/6-7 Allahü teâlânın, neshederek veya unutturarak kaldırdığı âyetler, işte bu istisna ettiği âyetlerdir.
Âyet-i kerime’nin devamında "Daha iyisini veya aynısını getiririz." buyurulmaktadır. Âyetin bu bölümü müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.
Abdullah b. Abbas bu bölümü şöyle izah etmiştir: "Size fayda bakımından daha iyisini ve daha yumuşak olanını veya benzerini getiririz."
Katade ise şöyle izah etmiştir: "Size daha hafifini, daha merhametlisini, içinde emir ve yasaklar bulunanları veya benzerlerini getiririz."
Süddi ise, "Neshettiğimizden daha hayırlısını veya neshetmeyip bıraktığımızın benzerini getiririz." şeklinde izah etmiştir.
Mücahid ise "Bir âyeti unutturup kaldıracak olursak onun bir benzerini veya daha hayırlısını getiririz" şeklimle izah etmiştir.
Taberi âyetin mânâsını şu şekilde izah etmenin daha doğru olduğunu söylemiştir: "Biz bir âyetin hükmünü değiştirir isek veya değiştirmez onun hükmünü aynen bırakacak olursak, hükmünü değiştirdiğimiz âyetten, sizin için ya hemen yahut gelecekte daha hayırlı olacak olanını veya değiştirdiğinizin külfet ve sevap bakımından aynısını getiririz."
Taberinin izahına göre neshin (Âyetlerin hükümlerinin kaldırılmasının) çeşitleri vardır. Bunların bazıları şunlardır:
a- Dünya hayatı bakımından zor görülen hükmün kaldırılıp yerine kolay hükmün getirilmesi. Gece namazının mü’minlere farz oluşunun kaldırılması gibi.
b- Dünya hayatı bakımından kolay hükmün kaldırılıp zor hükmün getirilmesi. Bu da mü’minler için gelecekte daha hayırlıdır. Sayılı günlerde oruç tutmanın kaldırılarak yerine tam bir ay Ramazan orucu tutmanın farz kılınması gibi. Böyle bir değişikliğini neticesi, her ne kadar mü’minler tarafından yapılması zor ise daha sevaph olduğu için hakklarında daha hayırlıdır.
c- Bir hükmün kaldırılıp yerine, zorluk ve kolaylık bakımından aynı olan diğen bir hükmün getirilmesi. Beytül Makdisin (Kudüsün) kıble oluşunun hükmünün kaldırılıp, Kâbe-İ Muazzama'nın kıble olduğunu bildiren hüküm gibi. İşte âyet-i kerime’de ifade edilen "Veya aynısı getiririz" den maksat budur. Zira Kudüs veya Kâbeye yönelmenin külfet ve sevabı aynıdır.
107. Âyetin Tefsiri
Bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
Ey Rasûlüm, bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü bana aittir? Orada dilediğim gibi hükmederim. Hükümlerimi dilediğim gibi kaldırır, değiştirir veya olduğu gibi bırakırım. Ey mü’minler, sizin için Allah'tan başka bir yardımcı yoktur. Ondan başka sizin işlerinizi yoluna koyacak, sizi destekleyecek ve düşmanlarınıza karşı size yardım edecek kimse de yoktur.
*
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki "Hazret-i Muhammed, Allah'ın her şeye kadir olduğunu, göklerin ve yerin mülkünün ona ait olduğunu bilmiyor muydu ki, Allahü teâlâ ona bunları bildirdi?" Cevaben denilir ki: "Her ne kadar âyetin başlangıcında hitap Resûlüllah'a ise de devamından da anlaşıldığı gibi aslında hitap onun ashabına ve mü’minleredir. Arapçada bir çok insana hitabederken önce içlerinden birine, daha sonra da tümüne birden hitabetmek yaygın bir usuldür. Nitekim şu âyet-i kerime’de de durum böyledir: "Sen sadece rabbinden sana vahyolunana uy. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Ahzah sûresi, 33/2
Âyetten geçen ve "Dost" diye tercüme edilen kelimesinin asıl mânâsı yani "işi üzerine alan" demektir. Allahü teâlâ mü’minlerin bütün işlerini sevk ve idare etmektedir. Bu itibarle onların (Veliyyül Emridir)
Âyette geçen ve "Yardımcı" diye tercüme edilen kelimesinin mânâsı ise "Destekleyen, takviye eden" demektir. Allah, mü’minlerin yardımcısı ve destekleyenidir.
Yahudiler, "Nesh" olayını reddetmekte ve Tevratın hükmünün ilelebed devam edeceğini söylemektedirler. İşte bu âyet her ne kadar Resûlüllah'a hitabetmekte ise de onların, Tevratın hükümlerinin değişmesini reddetmelerini, İsa (aleyhisselam)ı ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)in Peygamberliklerini inkâr etmelerini kınamakta ve göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait olduğunu, Allah'ın orada dilediğini yaptığım, Yahudilerin, Allah'ın mülkünde herhangi bir şeye karar vermeye haklarının olmadığını heber vermekte, Resûlüllah'a ve mü’minlere de Allah'ın emirlerine boyun eğmelerini bildirmektedir.
108. Âyetin Tefsiri
Yoksa siz de Peygamberinize, daha önce Mûsaya sorulduğu gibi sormak mı, istiyorsunuz? Kim, inkârı imana değişirse şüphesiz doğru yoîdan sapmıştır.
Ey insanlar, daha önce kendi kavminin Mûsaya lüzumsuz sorular sorduğu gibi siz de Peygamberinize bu çeşit sorular mı sormak istiyorsunuz? Onların sapıklığa düştükleri gibi siz de mi sapıklığa düşmek istiyorsunuz? Siz de inat ve kibirle kendi Peygamberlerine "Allah'ı bize açıkça göster" diyen Yahudiler gibi mi olmak istiyorsunuz? Kim Allah'ı ve âyetlerini tasdik etmeyi bırakır da onu ve âyetlerini inkâr etmeye kalkarsa o kimse doğru istikametten ayrılmış, nimetlerle dolu olan cennete ulaştıran yoldan sapmıştır.
* Müfessirler, bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir: .
Abdullah b. Abbastan nakledilen bir görüşe göre bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi şudur: Rafı' b. Hureymile ve Vehb b. Zeyd, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)e "Sen, gökten bize indirilen bir kitap getir de okuyalım ve nehirler akıt. Böylece sana uyalım ve seni tasdik edelim." dediler. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.
Katade ve Süddiye göre ise bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi, Yahudilerin Hazret-i Mûsa'dan, Allah'ı kendilerine göstermesini istedikleri gibi Arapların da Resûlüllah'tan, Allah'ı kendilerine açıkça göstennesini istemeliridir.
Mücahid de bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında diyor ki: "Kureyş kabilesi, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)den. Safa tepesinin, kendiler için altın yapılmasını istediler. O da buyurdu ki: "Safa tepesi sizin için, İsrailoğullarına inen sofra gibi olur. Eğer altın yapıldığı halde inkârınıza devam ederseniz, Allah'ın, Yahudilere dediği gibi "Âlemlerden hiçbir kimseye yapmayacağı azapla Maide sûresi, .5/115 sizi cezalandırır. Bunun üzerine teklifi yapanlar ondan vazgeçtiler ve Allahü teâlâ işte bu âyet-i kerime’yi indirdi.
Ebul Âliye ise bu âyetin nüzul sebebi hakkında şunları zikretmiştir. "Bir adam Resûlüllah'a gelerek "Ey Allah'ın Resulü, keşke bizim keffaretlerimiz de İsrailoğullarınin keffaretleri gibi olsaydı." dedi. Resûlüllah da şöyle buyurdu: "Ey Allah'ım, biz bunu istemiyoruz." Allah'ın size verdikleri, İsrailoğullarına verdiklerinden daha hayırlıdır. İsrailoğullarından biri bir günah işlediğinde günahı ve günahının keffareti kapısına yazılırdı. Eğer onun keffaretini yerine getirecek olursa dünyada rezil olurdu. Getiremezse kendisi için âhirette rüsvay olma sebebi olurdu. Halbuki Allah size, İsrailoğullarından daha hayırlısını vermiş ve şöyle buyumıuştur: "Kim bir kötülük işler veya nefsine zulmeder de sonra Allah'tan bağışlanmasını dilerse Allah'ı, mağfiret ve merhamet edici olarak bulur. Nisa sûresi, 4/110
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sözlerine devamla şöyle buyurmuştur:
"Beş vakit namaz ve Cuma namazı, diğer Cuma namazına kadar aralarında işlenen günahların keffaretîdir. Yeter ki büyük günah işlenmemiş olsun. Müslim, K. et-Taharet, bab 14. Hadis no: 233 Kim bir iyilik yapmayı ister de onu yapamayacak olursa Allah, katında o kimse için tam bir iyilik mükâfaatı yazar. Kim de bir iyiliği diler ve onu yapacak olursa Aziz ve Celil olan Allah, kendi katında on mükâfaat yazar. Yedi yüz mükâfaata ve daha çok mükâfaatlara ulaştırabilir. Kim de bir kötülük yapmaya niyet eder de onu yapmayacak olursa Allah, kendi katında o kimse için tam bir iyilik mükâfaatı yazar. Kim de bir kötülüğe niyet eder ve onu işleyecek olursa Allah onun için sadece bir kötülük cezası yazar. (Bütün bunlardan sonra Allah'a karşı, ancak kendisini helak etmek isteyen helak olur.) Müslim K. el-İman, bab: 207, 208, Hadis No: 131 İşte o adamın Resûlüllah'tan İsrailoğullarının keffareti gibi keffaret istemesi, Resûlüllah'ın da ona bu cevabı vermesi üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuş ve Allahü teâlâ "Yoksa siz de Peygamberinize, daha önce Mûsaya sorulduğu gibi somak mı istiyorsunuz? Kim inkârı imana değişirse şüphesiz doğru yoldan sapmıştır." buyurmuştur.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e lüzumsuz sorular sormanın mahzurlu olduğu hususunda diğer bir âyet-i kerime’de de şöyle buyurulmaktadır: "Ey iman edenler, açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek olan şeylerden sormayın.,. Maide sûresi, 5/101 Bu hususta Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:
"Şüphesiz ki Allah sizin için üç şeyi çirkin görmüştür. Bunlar, dedikodu, malı lüzumsuz yere harcamak ve çokça soru sormaktır. Buhari, K-ez-Zekât, bab: 53/Müslim, K. el-Akıliye, bab: 13, Hadis No: 593
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor: "Ebû Hureyre (radıyallahü anh) diyor ki:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere bir hutbe okudu. Hutbesi esnasında şöyle buyurdu: "Ey insanlar, şüphesiz ki Allah size Hac yapmayı farz kıldı. O halde Hac yapın." "Bunun üzerine bir adam: "Ey Allah'ın resulü, her sene mi?" diye sordu. Resûlüllah sustu. Adam sorusunu üç kere tekrarladı. Sonunda Resûlüllah "Şâyet "Evet" diyecek olsaydım sizin için her sene Hac yapmak farz olurdu. Siz de buna güç yetiremezdînîz." buyurdu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) daha sonra da şöyle buyurdu: "Ben sizi bıraktığım müddetçe siz de beni bırakın. Çünkü sizden önceki ümmetler çokça soru sormaları ve Peygamberleriyle ihtilafa düşmeleri yüzünden helak olmuşlardır. Ben size bir şeyi emrettiğimde onu gücünüz yettiği ölçüde yerine getirin. Bir şeyi de yasakladığım zaman onu terkedin. Müslim, K. el-Hac, bab: 412, Hadis No: 1337/Nesaî, K. el-Menasik, bab: 1
Âyet-i kerime’nin devamında "Kim inkân imana değişirse şüphesiz doğru yoldan sapmıştır." buyurulmaktadır. Bunun mânâsı "Kim Allah'ı ve âyetlerini inkâr etmeyi, Allah’a ve âyetlerine iman etme ile değiştirecek olursa şüphesiz ki o kimse doğru yoldan sapmış ve kendisini helake sürüklemiş olur." demektir."
Ebul Âliye, âyetin bu bölümünü "Kim bollukla zorluğu değiştirecek olursa şüphesiz ki o, doğru yoldan sapmış olur." şeklinde izah etmiş Taberi, inkârın "Zorluk" imanın da "Bolluk" anlamlarına geldiğini duymadığı gerekçesiyle Ebul Âliye'nin bu izah tarzını isabetli görmemiştir. Ancak "Zorluk"tan maksadın, İnkârcının âhirette göreceği zorluk, bolluktan maksadın da mü’minin âhirette göreceği bolluk kabul edilmesi halinde Ebul Âliye'nin görüşünün çıkar bir tarafı olacağını, buna rağmen âyetin zahirinin böyle bir şeye işaret etmediğini söylemiştir.
109. Âyetin Tefsiri
Kitap ehlinden bir çoğu, hak kendileri için apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekemezlikten dolayı, iman etmenizden sonra sizi tekrar kâfirliğe çevirmek isterler. Allah'ın emri gelinceye kadar onları affedin ve hoşgörülü olun, Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir. Tevbe sûresi 9/29
Yahudi ve Hiristiyanlardan bir çoğu, Muhammed'in Peygamberliğinin gerçek olduğu ortaya çıktıktan sonra, Allah'ın size verdiği basanları ve size bahşettiği olgunluğu kıskanmalarından dolayı, iman etmenizden sonra sizi tekrar İnkârcılığa çevirmek isterler. Onlar hakkında Allah'ın yeni bir emir göndermesine ve dilediğini yapmasına kadar, onların cahillik ve kötülüklerine aldırmayın. Şüphesiz ki Allah, her şeye gücü yetendir. Dilerse onlardan intikam alır, dilerse hidâyete erdirir. Yaratma ve emretme ona aittir.
Taberi diyor ki; "Bu ve bundan önceki âyet-i kerimeler, Resülullah'ın sahabilerine ve mü’minlere hitabetmekte, onların, Yahudileri ve Yahudilerin benzeri olan müşrikleri dinlemelerini, görüşlerini almalarını ayıplamakta ve onlara, dinleri hakkında, Yahudi ve müşriklerden nasihat gibi görünen sözlerini almalaranı yasaklamaktadır. Bu ve bundan önceki âyetler gösteriyorlar ki, Resûlüllah'ın sahabileri ve mü’minler yahut ta onların bir kısmı, Yahudilerin davranışlarım örnek alarak, Resululhh'a layık olmayan bir şekilde, katı bir eda ile konuşuyorlarlardi. Allah onları uyardı: "Sizler de Yahudiler gibi, Peygamberinize "Râina" demeyin. " Bize bak ve bizi dinle" deyin. Aksi takdirde Resûlüllah'a eziyet etmiş olursunuz. Ona eziyet etmek ise beni inkâr etmek ve benim, üzerinizdeki haklarına karşı nankörlük etmek olur ki, bunun cezası da can yakıcı bir azaptır. Sizler, Yahudileri ve müşrikleri dinlemeyin. Çünkü onlar sizin için, rabbinizden herhangi bir hayırın gelmesini islemezler. Bilakis onların çoğu, Muhammed'in hak Peygamber olduğu ortaya çıktıktan sonra sırf sizi kıskanmalarından dolayı mü’min olmanızdan sonra tekrar kâfirler olmanızı isterler.
Âyette zikredilen ve mü’minlerin inkâra düşmesini arzuladıkları belirtilen ehl-i Kitaptan maksat, Zühri ve Katadeye göre, Kâ'b b. el-Eşreftir. Said b. Cübeyr veya İkrimenin Abdullah b. Abbas'tan naklettiğine göre ise Huyey b. Ahtab ve Ebû Yasir b. Ahtab'dır.
Taberi, âyet-i kerime’nin çoğul şeklindeki ifadesine rağmen ehl-i kitap kelimesinden sadece Kâ'b b. el-Eşref'in kastedildiğini söylemenin isabetli olmadığını ifade etmiştir.
Âyet-i kerime’de " Hak kendileri için apaçık belli olduktan sonra" buyurulmaktadır. Buradaki hakkın belli olmasından maksat, Hazret-i Muhammed'in ve İslâm dininin hak olduğunun ortaya çıkmasıdır. Zira Tevrat ve İncil'de Resülullah'ın ve İslam dininin ortaya çıkacağı zikredilmiş, Resûlüllah gelip İslam'a davet edince mesele tamamen aydınlanmıştır. Fakat Yahudiler bunu içlerine sindiremeyip İnkârcılıklarına devam etmişlerdir.
Âyet-i kerime’nin devamında "Allah'ın emri gelinceye kadar onları affedin ve hoşgörülü olun" buyurulmaktadır. Daha sonra ehl-i kitap ve müşrikler hakkında Allah'ın şu emirleri gelmiş ve bu âyet-i kerime’nin "Onları affedin ve hoşgörülü olun" emirleri neshedilmiştir. Nitekim Katade ve Rebi' b. Enes ve Süddi, ehl-i kitap hakkında nazil olan şu âyetin, burada zikredilen "Onları affedin ve hoşgörülü olun" emirlerini neshettiğini söylemişlerdir. "Kitap ehlinden Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyenler, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayanlar ve hak din olan İslam'ı din edinmeyenlerle, boyun eğip kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın."
Abdullah b. Abbas ve Katadeye göre de şu âyet-i kerime, bu âyetin, "Onları affedin ve hoşgörülü olun." kısmım neshetmiştir. "Mukaddes olan haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları yakalayın, çember içine alın. Her gözetileceli yerden onları gözetleyin. Eğer tevbe ederler, namzi kılıp zekâtı verirlerse artık yollarını serbest bıkarın. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve merhamet edendir.
110. Âyetin Tefsiri
Namazı kılın zekâtı verin. Kendiniz için önceden gönderdiğiniz her hayırı Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir.
Namazı, bütün şartlarını yerine getirerek kılın. Mallarınızın zekatlarını, içinizden gelerek, gönül hoşluğu ile verin. Ne kadar salih amel işler de onu âhiretiniz için önceden gönderirseniz onun sevabını Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz ki Allah, kullarının yaptığı herşeyi çok iyi gömlektedir. O halde ona ciddiyetle itaat edin, isyandan kaçının.
Taberi diyor ki: "Allahü teâlânın, bu âyette mü’minlere namaz kılmalarını, zekat vermelerini ve salih ameller işleyip kendileri için önceden âhirete göndermelerini emretmesinin sebebi şudur. Allahü teâlâ mü’minleri, Yahudilerden öğüt beklemeleri, onlara meyletmeleri ve Resûlüllah'a kabaca konuşmaları yüzünden, işledikleri günahlardan arındırmak istemiştir. Zira mü’minlerin namaz kılmaları, günahlarının keffaretidir. Zekat vermeleri, nefislerini ve bedenlerini günah kirinden arındırmadır. Salih amel işlemeleri ise Allah'ın rızasına erişmelerinin bir vasıtasıdır.
Âyet-i kerime’nin sonunda " Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızı çok iy görendir." buyurulmaktadır. Âyetin bu bölümü her ne kadar Allah'ın her şeyi gördüğünü haber verme mahiyetinde ise de bu bölüm, zımnen bir kısım vaad ve tehditler emir ve yasaklan içermektedir. Zira Allahü teâlânın kullarına, yaptıklarını gördüğünü bildirmesi, onların kendisine itaat etmeleri gerektiğini ve yasaklarından kaçınmaları icebettiğini, itaat ettikleri takdirde bir kısım mükâfaatlara kavuşacaklarını, isyan ettikleri takdirde ise cezalandırılacaklarını ifade eder. Çünkü Allah, onların yaptıkları her şeyi gören ve denetleyendir.
Bu âyette, dinin direği olan namazın kılınması, sosyal adaleti sağlayan en önemli ibadet olan zekatın verilmesi emredilmektedir. Namaz ve zekât, dinimizin emrettiği en önemli ibadetlerdir. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyuruyor:
"Kişi ile Allah'a ortak koşmak ve kâfirlik arasındaki şey, namazı terketmektir. Müshim K. el-İman, bab: 134, Hadis No: 82/Hbu Davud, K. es-Siinne bab: 15, Hadis No: 4678/Tirmizi, K. el-İman. bab: 9 Hadis No: 2618
İslam âlimleri, namazı terketmenin çeşitli şekilleri ve hükümlerini beyan etmişlerdir. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:
a- Namaz, inkâr edilerek terkedilirse bunu yapan kimse kâfirdir. Bu hükmün aksini iddia eden hiçbir kimse yoktur.
b- Namaz unutularak terkedilirse bunu yapan kimse kâfir değildir. Bu hükmün böyle oluşunda da ihtilaf yoktur.
c- Namaz inkâr edilmediği halde kasten terkedilirse bunu yapan kişi hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Ahmed b. Hanbel, İbrahim en -Nehâî ve İbn-i Mübarek gibi âlimler "Kim, özürsüz olarak namaz vakti geçinceye kadar onu terkeder kılmazsa o kimse kâfirdir." demişlerdir. Ahmed b. Hanbel, "Hiçbir Müslümanı günahından dolayı tekfir etmeyiz. Namazı terkeden hariç." demiştir.
İmam Şafii ve Mekhul gibi âlimler ise namazı inkâr etmediği halde kasten terkedip kılmayan kişinin kâfir olmayacağını fakat kendisine kısas tatbik edilen bir mü’min gibi öldürüleceğini söylemişlerdir. Bunlara göre, inkâr etmediği halde namazı kasıtlı olarak terkeden kişi öldürülür. Fakat kendisine Müslüman muamelesi yapılır. Yani cenaze namazı kılınır, müslüman mezarlığına defnedilir, mirasçıları kendisine mirasçı olurlar. Ancak bazı Şafii halimeri, böyle bir kimsenin cenazesinin kılınmayacağım söylemişlerdir.
Ebû Hanife ve arkadaşları ise inkâr etmediği halde özürsüz olarak namazı terkedenin kâfir olmayacağını ve öldürülmeyeceğini fakat namaz kılıncaya kadar hapsedilip kendisine sopa atılacağını söylemişlerdir. Bunlara göre Hadis-i Şerifin sert ifadesi namazın ehemmiyetini ortaya koymak içindir Bkz. Ebû Davud Şerhi (Mealim es-Sünen) c. 5, s. 58
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), zekâtını vermeyenler hakkında da şöyle buyurmaktadır:
"Allah kime mal verir de o da malın zekâtını vermeyecek olursa o kişinin malı, kıyamet gününde, gözlerinin üzerinde iki siyah nokta bulunan bir kel yılan şekline dönüşerek sahibinin boynuna dolanacak sonra onun avurtlarından yakalayıp "İşte senin malın benim, senin hazinen ben'im," diyecektir. Buhari, K. ez-Zekât bab: 3. K. et-Tefsir Sûre, 3 hab: 14/Nesai K. ez-Zekât, bab: 20 Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sözlerini bitirmiş ve şu âyet-i kerime’yi okumuştur. "Allah'ın, kendilerine, lütfundan verdiği nimetlere karşı cimrilik yapanlar bunun kendileri için hayırlı olduğunu zannetmesinler. Bilakis bu onlar için bir serdir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'a aittir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Âl-i îmran sûresi, 3/180
111. Âyetin Tefsiri
Onlar: "Cennete ancak Yahudi olanlar veya Hıristiyan olanlar girecektir." dediler. Bu, onların kuruntularıdır. De ki: "Eğer doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin."
Yahudiler: "Cennete ancak Yahudiler girecektir." Hıristiyanlar da "Cennete ancak Hıristiyanlar girecektir." dediler. Bu onların nefislerinden kaynaklanan asılsız hayellerdir. Delilsiz, dayanaksız olarak haksız yere Allah'a besledikleri kuruntularıdır. De ki: "Eğer doğru söylüyorsanız, iddia ettiğiniz hususa dair delillerinizi getirin."
Diğer bir âyet-i kerime’de de, Yahudi ve Hıristiyanların, Allah'ın dostları olduklan iddialarına cevap verilerek şöyle buyuruluyor: " Yahudiler ve Hıristiyanlar: "Biz, Allah'ın oğulları ve dostlarıyız." dediler, onlara de ki: "O halde niçin günahınızdan dolayı size azap ediyor?" Hayır, siz de Allah'ın yarattığı birer insansınız." Allah, dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti Allah'a aittir. Dönüş sadece ona'dır. Maide sûresi, 5/18
Âyet-i kerime’de geçen ve "Yahudi olanlar" diye tercüme edilen kelimesinin izahı hakkında iki görüş zikredilmiştir.
Birinci görüşe göre bu kelime "Tevbe eden, hakka yönelen" anlamına gelen kelimesinin çoğuludur. Diğer bir görüşe göre ise, bu kelime mastardır. Çoğul sıfat yerine kullanılmıştır. Yani "hidâyette olanlar" demektir.
Bazılarına göre de Kelimesi kelimesinin kısaltılmış şeklidir." Nitekim denilmiştir ki: "Übey b. Kâ'b'ın kıraatına göre bu kelime şeklindedir."
Âyet-i kerime’nin sonunda "Eğer doğru söylüyorsanız delillerinizi getirin." buyurulmaktadır. Allahü teâlâ burada Peygamberi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanları, hepsi için adaletli olan bir hükme çağırmayı emretmektedir. O da, herbir fırkanın iddiasının doğru olduğuna dair kesin bir delil getirmesidir. Her ne kadar, âyetin zahiri "Cennete ancak Yahudiler girecektir." diyen Yahudilere ve "Cennete ancak Hıristiyanlar girecektir." diyen Hıristiyanlara iddialarının doğruluğunu ispatlayacak deliller getirmelerini emrediyorsa da aslında âyet, onların bu tür iddialarını yalanlamaktadır. Zira onların, bu iddialarını ispatlayacak bir delil getiremeyecekleri muhakkaktır. Nitekim bundan sonra gelen âyet, ancak Allah'a boyun eğen mü’minlerin âhirette mükâfaata nail olacaklarım beyan ederek, izahını yaptığınız âyetin bu işaretini pekiştirmektedir.
112. Âyetin Tefsiri
Öyle değil, kim iyilik yaparak kendini Allah'a teslim ederse, onun mükâfaatı rabbinin katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. Kim, Allah'ın emirlerine teslim olur ve bütün varlığı ile rabbine itaat için boyun eğerse cennete girecektir. İşte o kimse mü’mindir. İşlerinde ve dininde en güzeli seçmiştir, Rabbine itaat edip boyun eğmesinin mükâfaat ve sevabı, âhirette Allah katındadır. Onlara rablerinin cezası olan cehennem azabından dolayı korku yoktur., Onlar, geride bıraktıkları dünya hayatı için bir üzüntü duymayacaklardır.
O halde Yahudilerin iddiaları bâtıldır. Cennete Yahudiler değil, Allah'ın emirlerine teslim olan ve bütün varlıklarıyla rablerinin emirlerine boyun eğenler gireceklerdir.
Haccın Eda Ediliş Şekilleri
113. Âyetin Tefsiri
Yahudiler: "Hıristiyanlar hiçbir şeye dayanmıyorlar." dediler. Hıristiyanlar da: "Yahudiler hiçbir şeye dayanmıyorlar." dediler. Halbuki onlar kitabı okuyarlar. Hiçbir şey bilmeyenler de aynen onların sözlerini söylüyorlardı. Allah, kıyamet günü, ihtilaf ettikleri konuda aralarında hükmünü verecektir.
Yahudiler: Hıristiyanlar hiçbir şeye dayanmıyorlar, dinleri konusunda doğru yol üzerinde değildirler." dediler. Hıristiyanlar da: "Yahudiler hiçbir şeye dayanmıyorlar, dinleri hususunda doğru yol üzerinde değiller." dediler. Halbuki onlar, Tevratı ve İncili okuyorlar, yahudi ve Hıristiyanların birbirlerine söyledikleri bu sözlere benzer sözleri, Arapların ve diğer kavimlerin müşrik cahilleri de söylüyorlardı. Allah, kıyamet gününde, din hususunda ihtilaf eden bunlar arasında hükmünü verecektir. Ve onlardan kimin hak, kimin bâtıl üzere olduğu ortaya çıkacaktır.
İbn-i Abbas (radıyallahü anh) diyor ki: "Necran Hıristiyanları Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) e geldiler. Sonra Yahudi bilginleri de onların bulunduğu yere geldiler ve Resûlüllah'ın huzurunda münakaşaya başladılar. Yahudiler: "Siz hiçbir şeye dayanmıyorsunuz." dediler. Ve Meryemoğlu İsayı ve İncili inkâr ettiler? Hıristiyanlar da onlara: "Siz, hiçbir şeye dayanmıyorsunuz." dediler ve Hazret-i Mûsa'nın Peygamberliği ve Tevratı inkâr ettiler. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
Taberi diyor ki: "Allahü teâlânın mü’minlere, Yahudi ve Hıristiyanların birbirlerini tahkir etmelerini bildirmesinin sebebi, bu guruplardan herbirinin iman ettiklerini iddia ettikleri kendi kitaplarının hükümlerini dahi çiğnediklerini bildirmektir. Zira Hıristiyanların hak kitap kabul ettikleri İncil, Tevrattaki Hazret-i Mûsanın Peygamberliğini ve İsrailoğullarına farz kılınan hükümlerin hak olduğunu zikretmektedir Buna rağmen Hıristiyanlar, kendi kitapları olan İncili tahrif etmiş, Hazret-i Mûsa'nın Peygamberliğini ve Tevratın hükümlerini reddetmişlerdir. Keza Yahudilerin hak kitap kabul ettikleri Tevrat, kendisinden sonra İncil'in geleceğini ve Hazret-i İsa'nın hak Peygamber olduğunu zikretmiştir. Buna rağmen Yahudiler bizzat kendi kitaplarını tahrif ederek Hazret-i İsa'nın Peygamberliğini ve İncilin hak kitap olduğnu reddetmişlerdir. Her biri diğerini dini yönden hiçbirşey olmamakla suçlamıştır. Aslında Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Peygamber olarak gönderildiğinde Yahudi ve Hıristiyanlar, dinlerini tahrif ederek bir hiç mesabesine düşmüşlerdir. Âyet-i kerime, Yahudilerin ve Hıristiyanların Resûlüllah döneminde yaşayanlarını kastetmemiş, henüz dinlerini tahrif etmemiş olan ilk Yahudi ve ilk Hıristiyanları kastetmiştir. Onların birbirlerini suçlamaları birer iftiradır. Yoksa Resûlüllah döneminde yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlar dinlerini tahrif ettiklerinden bir hiç durumundadırlar.
Âyet-i kerime’nin devamında "Hiçbir şey bilmeyenler de onların sözlerini söylüyorlardı." buyurulmaktadır. Burada zikredilen "Hiçbir şey bilmeyenler" den maksat, Rebi' b. Enes ve Katadeye göre "Hıristiyanlar'dır. Buna göre âyetin mânâsı "Bir şey bilmeyen Hıristiyanlar da Yahudilerin sözlerini söylemişlerdir." şeklindedir.
Atâ'ya göre ise "hiçbir şey bilmeyenlerden maksat, Yahudi ve Hıristiyanlardan önce gönderilen ümmetlerdir. Bunlar da, Yahudi ve Hıristiyanlar gibi birbirlerini hiçbir şey olmamakla suçlamışlardır.
Süddiye göre ise buradaki "Hiçbir şey biimeyenler"den maksat, kendilerine kitap verilmeyen Arap müşrikleridir. Bunlar da Yahudi ve Hıristiyanların birbirlerini suçladıkları gibi Resûlüllah'ı hiçbir şey olmamakla suçlamışlardır.
Taberi diyor ki: "Allahü teâlâ. âyetin bu bölümünde, ilimden nasibi olmayan cahillerin de Yahudi ve Hıristiyanların söyledikleri gibi konuştuklarını zikretmiş ve bu cahillerin kimler olduklarını belirtmemiştir. Bunlar, Yahudi ve Hiristiyanlardan önce geçmiş ümmetler de olabilir, Arap müşrikleri de olabilir.
114. Âyetin Tefsiri
Allah'ın mescitlerinde onun isminin zikredilmesini yasaklayan ve onların yıklimasına çalışandan daha zalim kim olabilir? İşte onlara, bu mescitlere ancak korkarak girmeleri yaraşır. Onlar için dünyada bir rezillik, âhirette ise büyük bir azap vardır.
Allah'ın mescitlerinde, ona ibadet etmek isteyen kişiyi engelleyen ve oraların tahrip edilmesine çalışandan, Allah'a karşı zulüm ve düşmanlıkta daha şiddetli ve daha zalim olan kim vardır? Allah evleri olan mescitleri tahribe çalışanların, o mescitlere ancak korkarak ve gelecek cezadan ürkerek girmeleri yaraşır. Onlar için bu dünyada zillet, alçaklık, ölüm ve esaret vardır. Âhirette ise bunlara cehennem azabı vardır. Bu ise daha büyük bir azaptır.
Müfessirler, âyet-i kerime’de zikredilen ve insanları Allah'ın mescitlerinde Allah'ın adını anmaktan men eden ve onların tahribi için çalışan kişilerden kimlerin kestedildiği hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir.
Abdullah b. Abbas ve Mücahide göre bunlardan maksat, Hıristiyanlardir. Zira bunlar, Mescid-i Aksa'da insanların, Allah'ın adını anmalarına ve namaz kılmalarına engel olmuşlar ve oraya eziyet verici pis şeyler atmışlardır.
Katade ve Süddiye göre ise "Mescitlerde Allah'ın isminin anılmasına engel olan ve oraların tahrip edilmesine çalışan kişiler"den maksat, Babilde yaşayan ve mecusi olan Buhtunnasr, ordusu ve ona yardımcı olan Hıristi yani ardır. Yahudilerin Hazret-i Zekeriyya (aleyhisselam)' öldürmelerinden dolayı Hıristiyanlar onlara kızmışlar, Buhtunnasr'a, Kudüsün tahrib edilmesi hususunda yardım etmişlerdir. İbn-i Zeyd'e göre ise bunlardan maksat, Hudeybiye vak'asında Resûlüllah’ın, Mekkeye girmesine engel olan Kureyş müşrikleridir. Zira, Kureyşlilerin örflerine göre kişi babasının katilinin dahi Mekkeye girmesine engel olmazken, onlar, Resûlüllah'ı Kâbeye sokmamışlardır. Kureyş müşriklerinin Kâbeyi harap etmeleri ise, Allah'ı zikrederek orayı tamir eden mü’minlere engel olmaları, Hac ve Umre için gelen kişileri oraya sokmamalarıdır. Taberi, Mescitlerde Allah'ın adının anılmasına engel olan ve oraların tahrip edilmeleri için çalışan kişilerden maksadın Hıristiyanlar olduğunu söylemenin daha doğru olacağını ifade etmiştir. Zira Kudüsün Buhtunnasr tarafından tahrib edilmesine Hıristiyanlar yardım etmişler ve Buhtunnasr'dan sonra mü’min olan Yahudilerin orada ibadet etmelerine engel olmuşlardır.
Âyet-i kerime’nin, Kureyş müşriklerine işaret ettiğini söylemek te doğru değildir. Zira, her ne kadar Kureyşliler, bazı zamanlarda Resûlüllah'ın ve Sahabilerin Mescid-i Haramda ibadet etmelerine engel olmuşlarsa da hiçbir zaman onun tahribine çalışmamışlar bilakis orayı tamir etmişler ve bununla da övünmüşlerdir.
Diğer yandan, bu âyetten önce zikredilen âyet, Yahudi ve Hıristiyanların yaptıklarını kınamaktadır. Bu âyetin de Hıristiyanlara işaret ettiğini söylemek, âyetler arasında irtibat sağlama bakamından daha doğrudur.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Her ne kadar âyet, özel bir şekilde, Kudüsün yıkılmasına yardım eden ve orada mü’minlerin ibadetlerine engel olan Hıristi yanlardan bahsediyorsa da âyetin genel ifadesi, Allah'ın mescitlerinde, farz olsun nafile olsun ibadet eden mü’minlere engel olanları ve oraları tahrip edenleri kapsamaktadır. Bu sıfatları taşıyan herkes en büyük zalimlerdendir.
Âyet-i kerime’nin devamında: "Onlara, bu mescitlere ancak korkarak girmeleri yaraşır." buyurulmaktadır.
Taberi diyor ki: "Allahü teâlâ mescitlerinde kendi adının anılmasına engel olan zalimlerin ve oraların tahrip edilmesine çalışan müfsitlerin bu hallerine devam etmeleri durumunda o gibi mescitlere remeyeceklemi ve girdiklerinde de korku içinde olacaklarını beyan etmiş ve onları bu şekilde cezalandımııştır.
Katade ve Süddi bu âyeti izah ederken şöyle demişlerdir: "Bugün hiçbir Hıristiyan Beytül Makdise (Kudüse) güven içinde ginnemekte, korku içinde ve ürkerek girmektedir. Zira onlar, öldürüleceklerinden korkmaktadırlar. Veya kendilerinden cizya alınarak sindirilmiş durumdadırlar.
İbn-i Zeyd ise bu âyetin izahında şöyle demiştir: "Resûlüllah Veda Haccında "Artık bu yıldan sonra hiçbir müşrik Hac yapmayacak ve hiç kimse Kâbeyi çıplak olarak tavaf etmeyecektir." diye ilan etmiş müşrikler de graya girmekten korkmuşlar ve kendi kendilerine: "Ey Allah'ım, biz oraya girmekten engellendik." demişlerdir.
Âyet-i kerime’nin sonunda: Onlar için dünyada bir rezillik âhirette ise büyük bir azap vardır." buyurulmaktadır. Âyet-i kerime’nin zikrettiği "Dünyada rezil olmak"tan maksat, onların öldürülmeleri, esir edilmeleri veya zelil bir şekilde cizye vermeleridir.
Katade diyor ki: "Zalimlerin dünyada zelil olmaları, zelil bir şekilde bizzat kendi elleriyle cizye vermeleridir.
Süddi ise diyor ki: "Zalimlerin dünyada zelil olmaları, Mehdi geldiğinde ve İstanbul fethedildiğinde cizye kabul edilemeyip öldürülmeleridir. Âhiretteki büyük azaptan maksat ise kendilerinden hafifletilmeyen ve ölümlerine hükmedilmeyerek devamlı içinde kaldıkları cehennem azabıdır.
115. Âyetin Tefsiri
Doğu da batı da Allah'ındır. Her nereye yönelirseniz Allah'ın yüzü (rızası) oradadır. Şüphesiz ki Allah, rahmeti bol olandır ve her şeyi çok iyi bilendir.
Doğunun ve batının ve her ikisi arasında bulunanların mülkiyeti Allah'a aittir. Ey Mü’minler, namaz esnasında nereye yönelirseniz Allah'ın rızası oradadır. Şüphesiz ki Allah'ın lütfü ve tedbiri bütün yaratıkları kaplamıştır. Allah onların bütün yaptıklarım bilir. Yaptıkları hiçbir şey ondan gizli kalmaz.
Müfessirler, bütün yaratıklar Allah'a ait olduğu halde bu âyet-i kerime’de, özellikle doğunun ve batının Allah'a ait olduğunun zikredilmesinin sebebi hakkında çeşitli izahlarda bulunmuşlardır.
Abdullah b. Abbas ve Süddiye göre, özellikle doğunun ve batının Allah'a ait olduğunu zikretmenin sebebi, Resûlüllah'ın Kudüsten dönüp Mekkeye yönelmesi, Yahudilerin de Resûlüllah'ı ayıplamalarıdır. Âyet-i kerime bu hususta Yahudilere cevap vermektedir.
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Kur'an-ı Kerimin ilk neshedilen hükmü kıble meselesidir. Resûlüllah Medineye hicret ettiğnde Medine halkının çoğunluğunu Yahudiler oluşturuyordu. Aziz ve Celil olan Allah, Resûlüllah'a Beytül Makdise doğru yönelmesini emretti. Yahudiler buna sevindiler. Resûlüllah, on ay kadar bir zaman Kudüse yönelerek namaz kıldı. Fakat o, İbrahim (aleyhisselam)ın kıblesi olan Kâbeye yönelmeyi istiyordu. Bu hususta Allah'a yalvarıyor ve göğe doğru bakıyordu. Bunun üzerine Allahü teâlâ: "Ey Rasûlüm, yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Seni, sevdiğin kıbleye mutlaka çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ey Mü’minler, siz de nerede olursanız olun yüzünüzü onun tarafına çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, kıblenin değişmesinin, rableri tarafından hak bir emir olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir. Bakara sûresi, 2/144 âyetini indirdi. Yahudiler bundan tedirgin oldular ve "Bunları, daha önce yöneldikleri kıbleden çeviren nedir?" dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ "Doğu da batı da Allah'ındır. Her nereye yönelirseniz Allah'ın rızası oradadır. Şüphesiz ki Allah, rahmeti bol olandır ve her şeyi çok iyi bilendir."âyetini indirdi.
Katade ve İbn-i Zeydden nakledilen diğer bir görüe göre ise bu âyetin nüzul sebebi, Müslümanların Kâbeye doğru namaz kılmalarının farz kılınmasından önce her tarata yönelerek namaz kılabileceklerinin beyan edilmesidir. Yani Allahü teâlâ mü’minlere, her tarafa yönelerek namaz kılabileceklerini bu âyetle serbest kılmıştır. Zira doğu da onundur batı da. Fakat daha sonra Resûlüllah'ın ve mü’minlerin Kâbeye yönelmelerini emreden âyet inince bu âyet-i kerime nesh edilmiştir.
Said b. Cübeyrin, Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre âyetin nüzul sebebi, Resûlüllah'ın, nafile namazlarını yolculuk esnasında dilediği yöne durarak kılabileceğini zikretmesidir. Ve farz namazlarını, düşmanla çarpışma anında, şiddetli korku esnasında ve düşmanın üzerine yürüme anında, dilediği tarafa yönelerek kılabileceğini zikretmesidir. Bu hususta Said b. Cübeyr diyor ki: "Abdullah b. Ömer, bineği ne tarafa doğru yönelirse oraya doğru namaz kılardı. Ve Resûlüllah'ın böyle yaptığını anlatırdı, -ve derdi ki: "Her nereye yönelirseniz Allah'ın rızası oradadır." âyeti, yolculuk yaparken nafile namazlarını, bineğinin üzerinde dilediğin yöne doğru durarak kılman için nazil olmuştur. Zira Resûlüllah, Mekke'den dönerken nafile namazlarım bineğinin üzerinde Medine'ye doğru yönelik bir şekilde ima ile kılardı.
Âmir b. Rebîa'ya göre ise bu âyetin nüzul sebebi şu olaydır. Âmir diyor ki:
"Bir sefer sırasında çok karanlık bir gecede Resûlüllah ile beraberdik. Kıblenin ne tarafta olduğunu bilemedik, namazı kıldık. Herbirimiz olduğu yerde, bulunduğu tarafa doğru kıldı. Sabah olunca hadiseyi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) e anlattık. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Ve herkesin kıldığı namazın sahih olduğu anlaşıldı. Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 2, h;ıh: 2, Hadis No: 2957
Katadeye göre ise bu âyetin nüzul sebebi, Habeş Kralı Necaşi'dir. Zira Resûlüllah'ın sahabileri, kıbleye yönelerek namaz kılmayan Necaşinin cenaze namazının kılınması hususunda tereddüt etmişler, bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuş ve doğunun da batının da Allah'a ait olduğunu, Necaşinin, Allah'ın rızası için doğuya yönelerek namaz kılmasının, onun mü’min olmasına mani olmadığını beyan etmiştir. Bu hususta Katade diyor ki: "Rsülullah buyurdu ki: "Kardeşiniz Necaşi öldü onun cenaze namazını kılın." Sahabiler: "Biz, Müslüman olmayan bir adamın cenaze namazını nasıl kılalım?" dediler. Bunun üzerine: "Kitap ehlinden, Allah'a boyun eğerek, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene iman edenler vardır. Onlar, Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onların, rableri katında tnükâfaatları vardır. Şüphesiz ki Allah, hesabı süratli olandır. Âl-i İmran sûresi, 3/199 Âyeti nazil oldu. Sahabiler: "O, kıbleye doğru namaz kılmıyordu." dediler. Bunun üzerine, Aziz ve Celil olan Allah: "Doğu da batı da Allah'ındır. Her nereye yönelirseniz Allah'ın rızası oradadır..." âyetini indirdi.
Taberi diyor ki: "Bu hususta doğru olan görüş, âyette bir kısaltma olduğu görüşüdür. Şöyle ki: Bütün yaratıklar Allah'ın mülkü olduğu haîde özellikle doğunun ve batının Allah'ın mülkü olduğu zikredilmiştir. İşte burada bir kısaltma söz konusudur. Yani âyetin ifade ettiği mânâ şöyledir: "Allah, doğunun da batının da ve ikisinin arasında bulunan yaratıkların da sahibidir." Buna göre âyet şöyle açıklanır: Allah her şeyin mâlikidir. Onları dilediği şekilde kendisine kulluk ettirir. Onlar hakkında dilediği hükmü verir. Onlara düşen görev ise Allah'a mutlak itaat etmektir. O halde ey mü’minler, yüzünüzü bana doğru yöneltin. Zira yüzünüzü nereye çevrirseniz ben orada bulunurum.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Bu âyet nâsihtir, yahut mensuhtur, ya da her ikisi de değildir." diyen görüşlere gelince bu görüşlere verilecek doğru cevap şudur: Âyet umumi mahiyette ise de özel bir anlam taşımaktadır. Bu âyet nasih veya mensuh değildir. Çünkü âyetin, her nereye yönelirseniz Allah'ın yüzü (rızası) oradadır." bölümünün, şu mânâlardan birini ifade etmiş olması muhtemeldir:
a- Yolculukta yürürken nafile namazlarında ve düşmanla çarpışırken nafile ve farz namazlarınızda nereye yönelirseniz Allah'ın rızası oradadır. "Nitekim Abdullah b. Ömer ve İbrahim en -Nehai, âyeti bu şekilde izah etmişlerdir.
b- Yeryüzünün neresinde bulunur ve bulunduğunuz yerden yüzünüzü kıbleye yöneltirseniz Allah'ın kıblesi oradır. Zira yeryüzünün her yerinde Kâbeye yönelmeniz mümkündür. "Mücahid ve Dahhak ta âyeti bu şekilde izah etmişlerdir.
c- Dualarınızda yüzünüzü nereye çevirirseniz Allah'ın rızası oradadır. O, duanızı kabul eder."
Madem ki âyetin bu mânâların hepsine uygun olması muhtemeldir. Ohalde herhangi bir kesin delile dayanmaksızını âyetin nâsih veya mensuh olduğuna dair tahmin yürütmeye kimsenin hakkı yoktur, zira her nâsihin bir mensuhu ve her mensuhun da bir nasihi bulunmalıdır.
Âyetin nâsih olduğu ve Kudüse yönelerek namaz kılmayı neshettiği iddia edilemez. Zira bu âyetin mânâsının: "Namazınızda yüzünüzü nereye yöneltirseniz işte kıbleniz orasıdır" şeklinde olduğuna dair kesin bir delil olmadığı gibi bu âyetin, Resûlüllah'ın ve sahabilerinin Kudüse yönelerek namaz kılmalarından sonra indiğine ve Kâbeye yönelmelerini emrettiğine dair de bir delil yoktur. Zira Resûlüllah'ın sahabilerinden ve tabiilerin imamlarından ilim ehli olanlardan bazıları, âyetin bu mânâda indiğini reddetmişler ve âyetten neyin kastedildiği hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bu hususta Resûlüllah'tan kesin bir hadis te yoktur. O halde âyete "Kudüse yönelmeyi nesneden âyet" demek doğru değildir.
Bu âyetin, mensuh olduğuna dair de herhangi bir delil yoktur. Zira daha önce de izah edildiği gibi, âyete çeşitli şekillerde mânâ vernıek mümkündür. Bu itibarla kıbleye yönelmeyi emreden âyetin bunu neshettiğini söylemek isabetli değildir. Zira âyete: "Nerede olursanız olun yüzünüzü Mescid-i Haram tarafına çevirin. Bakara sûresi, 2/114 âyetine ters düşmeyecek şekilde mânâ vemıck mümkündür. Mesela, bunun mânâsının "Duada yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin Allah'ın rızası oradadır. O, duanızı kabul eder şeklinde olması muhtemeldir. Keza bunun mânâsının "Yolculukta yürürken nafile namazlarınızda düşmanla çarpışırken de nafile ve farz namazlarınızda yüzünüzü nereye çevirirseniz Allah'ın rızası oradadır." şeklinde olması da muhtemeldir. O halde bu âyete "Mensuh" demek doğru değildir.
Taberi diyor ki: "Biz, Kitabül Beyan an-Usulil Ahkâm" adlı kitabımızda nâsih ve Mensuhu delillerle şu şekilde açıklamıştık.: "
NÂSİH: Gerek Kur'an-ı Kerimin âyetlerinden gerekse Resûlüllah'ın hadislerinden nâsih şudur ki, sabit olan bir hükmü kaldırır kullara yeni bir hükmü gerekli kılar. Ne zahiri ne de bâtını başka bir şekilde yorumlanabilir. Şâyet âyet veye hadis başka bir şekilde yorumlanabiliyorsa mesela bir istisna teşkil ediyor yahut umum-Husus üslubuna giriyor veya Mücmel-Müfesser kabul edilebiliyorsa artık bu ifadeyi nâsih veya mensuh saymak mümkün değildir.
MENSUH: Daha önce kesin ve hükmü sabit iken, kesin bir şekilde kaldırılan metindir. İzahı yapılan bu âyette bu iki husus ta söz konusu değildir.
Âyet-i kerime’de zikredilen ve "Allah'ın yüzü (rızası) diye tercüme edilen ifadesi, Mücahid tarafından "Allah'ın yönü ve kıblesi" diğer bir kısim âlimler tarafından "Allah'ın zatı"
başka bir kısım âlimler tarafından "Allah'ın rızası" diğer bir kısım âlimler tarafından ise "Yüz sahibi olan Allah" şeklinde izah edilmiştir.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "bu âyetin, bir önceki âyetle irtibatı nedir? "Cevaben denilir ki: "Bu âyet bir önceki âyetin tamalayıcısı ve devamıdır. İki âyetin birlikte izahı şöyledir: "Allah'ın kullanın, Mescitlerinde ismini anmalarından alıkoyan ve o mescitleri harabetmeye çalışan Hıristiyanlardan daha zalim kim vardır? Doğu da Allah'ındır batı da. Yüzünüzü nereye çevirirseniz Allah'ı orada anın. Çünkü Allah'ın rızası ve zatı oradadır. Onun lütfü, yarattığı yeryüzü ve size verdiği ülkesi sizi barındıracak mahiyettedir. Kudüsü tahrip etmeye kalkışanlar ve orada Allah'ı anmanıza engel olanlar sizin bulunduğunuz yerde Allah'ı anmanıza engel olmasınlar. Allah'ın rızasını istemenize mâni olmasınlar.
Âyet-i kerime’nin sonunda bulunan ve : "Allah, rahmeti bol olandır" şeklinde tercüme edilen ifadesinin lügat mânâsı, "Allah kuşatıcıdır, geniştir." demektir. Bundan maksat. Allah'ın, yaratıklarını nimetleriyle, lütuflarıyla sevk ve idaresiyle ve yeterliliği ile kuşatmasidır.
116. Âyetin Tefsiri
Onlar: "Allah, oğul edindi." dediler.O, bundan münezzehtir. Bilakis, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Hepsi ona boyun eğmektedir.
O Hıristiyanlar: "Allah oğul edindi. İsa Allah'ın oğludur" dediler. Halbuki Allah çocuk edinmekten münezzehtir, beridir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsini o yaratmıştır ve ona aittir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'a itaat edicidir. O halde nasıl olur da o çocuk edinir? Halbuki İsa da Allah'ın yarattığı kullardan biridir. Sıfatı bu olan Allah'ın nasıl olur da çocuğu olur?
Allah'ın kullarının, mescitlerde Allah'ın adını anmalarına engel olan Hıristiyanlar Allah'a karşı iftira ederek İsa'nın, Allah'ın oğlu olduğunu iddia ettiler? Halbuki Allah, onların iddialarından beridir. Zira göklerin ve yerin ve orada bulunanların yaratılışı ve mülkiyeti Allah'a aittir? İsa da bu yaratıklardan biridir. O halde nasıl olur da Allah'ın oğlu olur?
Allahü teâlâ bu âyet-i kelimesiyle kendisine çocuk isnad eden Hıristiyanları yalanlamakta, onların bu sözleriyle sadece bir iftirada bulunduklarını ortaya koymaktadır.
Âyet-i kerime’nin sonunda zikredilen ve (Boyun eğme) diye tercüme edilen kelimesi, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir. Katade, Mücahid, Süddi, ikrime ve Abdullah b. Abbas tarafından "İtaat etmektedirler" şeklinde izah edilmiştir. Buna göre cümlenin mânâsı "Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'a itaat etmektedir." şeklindedir. Kâfirler, Allah'a itaat etmedikleri için Mücahid, "Onların gölgeleri secde ederek Allah'a itaat ederler." şeklinde yorumlamıştır. Süddi ise "Kıyamet gününde ister istemez itaat ederler." şeklinde izah etmiştir.
İkrimeye göre ise nun mânâsı "Kulluklarını itiraf ederler demektir.
Rebi' b. Enese göre ise "Kıyamet gününde huzurunda ayağa kalkacaklardır." şeklindedir.
Taberi Arapçada kelimesinin "İtaat etmek, ayağa kalkmak, konuşmak, itina etmek" mânâlarına geldiğini, âyetteki kelimesinin mânâsının "İtaat etmektedirler ve Allah'a karşı kulluklarını itiraf etmektedirler." şeklinde izah edilmesinin daha isabetli olduğunu söylemiştir. Zira bütün yaratıklar kendilerinde mevcut olan Allah'ın üstün sanatının belirtileriyle Allah'ın varlığını ve birliğini gösterirler. Onun, kendilerini yaratan olduğunu beyan ederler. Dilleriyle Allah'ın kullan olduklarını itiraf etmeyen kâfirlerin bizzat kendi vücutlarındaki organlan, onları yalanlar ve Allah'ın yaratıcı olduğunu ilan ederler.
Taberi diyor ki: "Nasslan anlamayan bir kısım insanlar âyet-i kerime’nin "Hepsi ona boyun eğmektedir." bölümünden sadece itaat ehlinin kastedildiğini sanmışlardır. Halbuki genel anlamda olan bir âyeti, kabul edilir bir delil olmadan özel bir şekilde yorumlamak doğru değildir. Kâfirlerin, dilleriyle boyun eğmemeleri, onların, vücutlanyla boyun eğmelerine engel değildir. Demek ki herkes ve herşey netice itibariyle Allah'a boyun eğmektedir. Ve âyetin mânâsı geneldir.
Peygamber efendimiz, Allahü teâlânın, bir Hadis-i Kudside şöyle buyurduğunu beyan etmektedir.
Âdemoğlu beni yalanladı. Halbuki bunu yapmak ona yakışmazdı. Âdemoğlu bana karşı çirkin şeyler söyledi. Bu da ona yakışmazdı. Onun beni yalanlaması, benim, Âdemoğlu öldükten sonra kendisini aynen diriltemeyeceğimi zannetmesidir. Onun bana karşı çirkin sözler söylemesi ise, benim çocuğumun olduğunu söylemesidir. Ben, kendimi eş ve çocuk edinmekten tenzih ederim.
117. Âyetin Tefsiri
O, gökleri ve yeri benzeri olmadan yaratandır. Bir şeyin olmasını dilediği zaman ona sadece ol der o da hemen oluverir.
O, daha önce bir benzeri yaratılmamış ve bir örneği bilinmeyen göklerin ve yerin icad edeni ve yoktan var edicisidir. Bir işe hüküm verip onun olmasını isterse ona "Ol" der o şey de istediği şekilde oluverir. İşte İsayı var edişi de böyledir.
Bu âyetler: "İsa Allah'ın oğludur" diyen Hırsliyanlara cevap vermektedir. Bu hususta diğer âyetlerde de şöyle buyurulmaktadır. "O, gökleri ve yeri eşsiz bir şekilde var edendir. Onun eşi yokken çocuğu nasıl olabilir? Üstelik her şeyi yaratan da O’dur. O, her şeyi çok iyi bilendir. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 2, bab: 8 İman etmeyen bazı kimseler: "Rahman olan Allah çocuk edindi." dediler." "Yemin olsun ki siz, ortaya çok çirkin bir şey getirip iftira attınız." "Bu iftiranın korkunçluğundan nerdeyse gökler çatlaycak, dağlar parçalanıp dağılacaktı," En'am sûresi, 6/88, 95 Çünkü onlar, Rahman olan Allah'a çocuk isnad ettiler" "Oysa Rahman olan Allah'ın çocuk edinmesi asla şanına yakışmaz." "Göklerde ve yerde bulunan hiçbir kimse yoktur ki, kıyamet günü Rahman olan Allah'ın huzuruna bir kul olarak çıkmasın." "Şüphesiz ki Allah onları ilmiyle kuşatmış, kendilerini ve yaptıklarını bir bir saymıştır." "Kıyamet günü onların her biri, Allah'ın huzuruna tek başına çıkacaktır. Meryem sûresi, 19/88-95
Âyet-i kerime’de geçen ve "Olmasını dileme" diye tercüme edilen kelimesinin asıl mânâsı "Karar vermek ve bitirmek"tir.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki "Allahü teâlâ bir şeyin olmasını dilediği zaman ona sadece "Ol"der O da oluverir." buyuruyor. Allahü teâlânın bir şeye ol demesi, o şey hiç ortada yok iken mi gerçekleşir yoksa ortada var iken mi? Şâyet yok iken olması emredilmişse ortada olmayan bir şeye emretmek mümkün müdür? Yok eğer var olan bir şeyin olması emredilmişse bu, yersiz bir emir olmaz mı? Çünkü var olması istenilen şey zaten mevcuttur?" Cevaben denilir ki: "Bu hususta âlimler tartışmaya girişmişlerdir. Biz onların görüşlerini ve dayanaklarım şöylece zikredebiliriz:
Bir kısım âlimler, bu âyetin genel bir mânâ değil özel bir mânâ ifade ettiğini benimsemişler ve âyetten maksadın şu olduğunu söylemişlerdir: "Allahü teâlâ bize bildirmek istemiştir ki, var olan bir yaratığı hakkında herhangi bir hüküm veya emir verecek olursa o emir veya hüküm kesin olarak yerine gelir, hiçbir aksama olmaz. Mesela var olan İsrailoğulları hakkında "Hakir maymunlar olmalarına hüküm vermiş" ve emri derhal yerine gelmiştir. Keza Karunun ve evinin, yerin dibine geçirilmesini emretmiş emir derhal yerine gelmiştir. Diri ttlan bir insanın ölümüne veya ölmüş olan bir insanın dirilmesine hüküm vermesi de bu nevidendir. Bunlara göre Allahü teâlânın, mevcut olmayan bir şey hakkında "Ol" demesiyle o şeyin derhal olması imkânsızdır. Çünkü mevcut olmayan bir şeye emir vermek beklenemez.
Diğer bir kısım âlimler ise âyetin genel bir ifade taşıdığını, hem mevcut olan varlıklara hem de mevcut olmayan varlıklara Allah'ın emretmesi halinde derhal meydana geleceklerini bildirdiğini söylemişlerdir. Zira Allahü teâlâ, henüz mevcut olmayanlara da emir verebilir, mevcut olanlara da. Her ikisine de verdiği emir derhal meydana gelir.
Diğer bir kısım âlimler ise âyetin genel bir ifade taşıdığını hem mevcut olan varlıklara hem de mevcut olmayan varlıklara Allah'ın emretmesi halinde derhal meydana geleceklerini bildirdiğini söylemişlerdir. Zira Allahü teâlâ, henüz mevcut olmayanlara da emir verebilir, mevcut olanlara da. Her ikisine de verdiği emir derhal meydana gelir.
Taberi, âyetin zahirinin genel ifadeli olması sebebiyle bu ikinci görüşü tercih etmiş, âyet-i kerime’nin, hem yaratılmak istenenlere hem de yaratılmış olan şeylere Allah'ın emir vermesi halinde o şeylerin derhal meydana geleceğini bildirdiğini söylemiştir.
118. Âyetin Tefsiri
Bilmeyenler: "Allah bizimle konuşsa veya bize bir mucize gelseya." dediler. Bunlardan öncekiler de aynen bunların sözlerini söylemişlerdi. Hepsinin kalbleri birbirlerine benzedi. Biz âyetleri, kesinlikle bilen bir kavme açıkladık.
Allah ve onun yüceliği hakkında cahil olan Hıristiyanlar dediler ki; "Rabbimiz, Peygamberiyle konuştuğu gibi bizimle de konuşsa yahut, üzerinde bulunduğumuz yolun doğruluğunu anlamamız için bize bir mucize gelse ya." Onlardan önceki Yahudiler de bu cahil Hıristiyanların söylediklerini söylemişlerdi. Öyle ki bunlar, Allah'ın, kendisini açıkça gösetrmesini ve onlara bir mucize göndermesini istediler. Böylece olmayacak şeyleri hayal ettiler. Sözlerinin birbirine benzemesi gibi Alalh hakkındaki inatları, Peygamberleri hakkındaki cüretleri hususunda da Yahudilerin ve Hıristiyanların kalblerı birbirine benzemektedir. Şüphesiz ki biz, her şeyin gerçeğini kesinlikle bilmek isteyen bir topluluk için âyetleri açıkladık.
* İşte bu âyetlerin en büyüğü de Allahü teâlânın, Yahudi ve Hıristiyanlara gazabıdır. Allahü teâlâ Yahudileri, maymun ve domuzlar şekline döndürdü. Hıristiyanları ise rezil ve rüsvay etti.
Âyette zikredilen ve "Bilmeyenler" diye vasıflandırılan insanlardan kimlerin kastedildiği hakkında farklı görüşler zikredilmiştir. Mücahide göre bunlar Hıristiyanlardır. Abdullah b. Abbas'a göre Yahudiler'dir. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Yahudi, Raf i' b. Huveymile, Resûlüllah'a: "Şâyet sen söylediğin gibi Allah katından gönderilen bir Peygamber isen,Aziz ve Celil olan Allah'a söyle de bizimle konuşsun. Biz de onun sözünü işitmiş olalım." dedi. İşte bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah bu âyeti indirdi.
Katade, Rebi b. Enes ve Süddiye göre ise âyetteki "bilmeyenlerden maksat, Arap müşrikleridir.
Taberi, bu görüşlerden
birinci görüşün daha doğru olduğunu, zira bu âyetin, Hıristiyanları anlatan âyetlerden sonra geldiğini, onların, Allah'a çocuk isnad ettiklerini ve Allah'ın, kendileriyle konuşmasını istediklerini, diğer görüşlerin ise delillerinin bulunmadığını söylemiştir.
Âyette zikredilen ve "Bunlardan öncekiler" diye vasıflandırılan insanlardan kimin kastedildiği hususu da ihtilaflıdır. Mücahide göre bunlardan maksat, Yahudilerdir, Bu izaha göre âyetin mânâsı şöyle olur. "Bilgisiz olan Hıristiyanlar: "Allah bizimle konuşsa ya veya bize bir mucize gelse ya." demişler, onlardan önce gelen Yahudiler de aynen onların bu sözleri gibi sözler söylemişlerdir.
Katade, Süddi ve Rebi b. Enes'e göre ise "Bunlardan önceki"Ler den maksat, Yahudi ve Hıristiyanlardır. Bu izaha göre ise âyetin mânâsı şöyledir: "Arap müşrikleri" Allah bizimle konuşsa ya veya bize bir mucize gelse ya." demişler, onlardan önce gelen Yahudiler ve Hıristiyanlar da aynen o müşriklerin sözleri gibi sözler söylemişlerdir.
Taberi diyor ki: "Daha önce de beyan ettiğimiz gibi "Bilmeyenler"den maksat, Hıristiyanlar, "Onlardan öncekiler"den maksat ies Yahudilerdir. Hiristiyanlar, Allah'ı bizzat gözleriyle görmeyi teklif etmişler, onlardan önce gelen Yahudiler de Hazret-i Mûsadan, Allah'ı kendilerine çıplak gözle görülecek şekilde göstermesini istemişlerdir. Her iki fırkanın da Allah'a karşı uydurdukları yatan ve iftiraları birbirinden farklı ise de sapıklık ve inkârda kalbleri birbirine benzemektedir.
Âyet-i kerime’de: "Hepsinin kalbleri birbirine benzedi." buyurulmakîadır. Mücahide göre kalbleri birbirine benzeyenler, Hıristianlar ve Yahudilerdir. Katade, Süddi ve Rebi' b. Enese göre ise, Kalbleri birbirine benzeyelerden maksat Arap müşrikleri ile Yahudi ve Hıristiyanlardır.
Âyet-i kerime’nin sonunda: "Biz, âyetleri kesinlikle bilen bir kavme açıkladık." buyurulmaktadır. Taberiye göre burada zikredilen "Âyetler" kelimesinden maksat, "Sebepler" ve "Belli şeyleri gösteren alâmetler" dir. Bu açıklamaya göre cümlenin mânâsı şöyledir: "Şüphesiz ki biz, Allah'ın, Yahudilere gazap etmesine ve onları maymunlara ve domuzlara çevirmesine ve onlar için âhirette hor ve hakir düşürücü bir azap hazırlamasına sebep olan vasıtaları açıkladık. Keza biz, Allah'ın, dünyada iken Hıristiyanları rezil etmesine ve âhirette onları rüsvay edecek bir azap hazırlamasına sebep olan vasıtaları açıkladık. Ve yine biz, Allah'ın kendisine teslim olan ve iyilikte bulunan cennet ehlini var etmesine sebep olan vasıtaları açıkladık. O halde sizler herbir fırkanın, neden dolayı Allah'ın kendisine belli bir durumu layık gördüğünü bilin ve anlayın.
Allahü teâlâ, âyetlerini, kesinlikle bilen bir kavme açıkladığını, şek ve şüphe içinde bulunanlara ve bilgisiz ve cahil olanlara açıklamadığını bildirmektedir. Zira işlerde sebat kılan ve eşyanın hakikatim kesin ve sıhhatli bir şekilde öğrenmek isteyenler, ancak yakin bir bilgi elde etmek isteyenlerdir.
119. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm, doğrusu biz seni, müjdeci ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Sen, cehennemliklerden sorumlu tutulmayacaksın.
Ey Rasûlüm, biz seni, Allah'ın, kendisinden başka din kabul etmediği, hak olan İslam dini ile gönderdik. Biz seni. sana itaat edeni dünyada zaferle, âhirette de devamh nimetlerle müjdeleyin olarak, sana isyan edeni ise, dünyada alçaklık ve zilletle, âhirette de hakir düşüren azapla uyarıcı olarak gönderdik. Ey Muhammed sen, kâfir olup cehennemlik olanlardan sorumlu tutulmayacaksın.
Âyet-i kerime’nin sonundaki "Sorunlu tutulmayacaksın" şeklinde tercüme edilen ifadesi iki şekilde okunmuştur. Kurraların çoğunluğu, Kur'an-ı Kerimde tesbit edildiği şekliyle bu kelimeyi olarak okumuşlardır.
Âyetin mealdeki izahı, bu okunuş şekline göredir. Medine kurralarının bazıları ise âyetin bu bölümünü şeklinde okumuşlardır. Bu kıraata göre âyetin mânâsı: "Şüphesiz ki biz seni hak olan İslam ile bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Sen, cehennemlikler hakkında bir şey sorma." şeklindedir. Bu hususta Muhammed b. Kâ'b el Kurezi şu hadisi Rivâyet etmiştir: Bir gün Resûlüllah : "Keşke ben, babamın ve anamın ne durumda olduklarını bilmiş olsam." dedi. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu ve Resûlüllah'a: "Sen, cehennemliklerin ne olduklarını sorma." dendi.
Taberi, birinci kıraat şeklinin ve âyete ona göre mânâ vermenin daha doğru olduğunu söylemiş. Muhammed b. Kâ'bdan nakledilen bu haberin sahih olmadığını, zira Resûlüllah'ın, cehennemde olan cehennemliklerin ne olacaklarını sormasının doğru olmadığını belirtmiştir.
120. Âyetin Tefsiri
Kendi dinlerine uymadıkça Yahudi ve Hıristiyanlar senden asla razı olmayacaklardır. De ki: "hidâyet ancak Allah'ın hidâyetidir." Yemin ölsün ki sana ilim geldikten sonra şâyet onların arzularına uyarsan Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
Ey Rasûlüm, sen kendi dininden çıkıp Yahudi veya Hıristiyan olmadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden asla razı olmayacaklardır. O halde onların rızasını ve muvafakatini istemeyi bırak ta, seni üzerinde gönderdiği hakta Allah'ın rızasını aramaya yönel ve onlara de ki: "Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Aramızda hakkı batıldan ayıran da budur. O halde şimdi siz, Allah'ın kitabına ve açıklamalarına gelin. Bizden kimin hak kimin bâtıl üzere olduğu, hangimizin cennetlik hangimizin cehennemlik olduğu ortaya çıksın. Ey Rasûlüm, eğer sen, onların hallerini açıklamam ve haberlerini sana anlatmamdan sonra bu Yahudi ve Hıristiyanların heva ve heveslerine uyarsan, Allah'a karşı seni onun azabından ve intikamından koruyup yardım edecek ne dost ne de bir yardımcı bulabilirsin.
Resûlüllah'ın, Yahudi ve Hıristiyanları birlikte razı etmesi mümkün değikli. Zira Yahudiler Hıristiyanlara karşı, Hıristiyanlar da Yahudilere karşıydılar. Resûlüllah Yahudileri tutsa Hıristiyanlar darılacak Hıristiyaları tutsa Yahudiler danlacaktı. Bu iki zıt gurup bir arada da bulunamayacağına göre her ikisini birden tutması da mümkün değildi. Bütün bunları birleştirecek ortak nokta, hepsinin Müslüman olmasıdır. Bu bakımdan hem Yahudi hem de Hıristiyanlar. Allah'ın doğru yolu olan ve kendilerine de birleştirecek olan İslam'a davet edilmişler, orada birleşmeye çağırılmışlardır.
Yahudi ve Hıristiyanlardan her bir grup, sadece kendilerinin cennete gireceklerini iddia etmişlerdir. Allahü teâlâ da onlara cevaben: "Cennete girmek kişilerin isteklerine, heva ve heveslerine göre değil Allah'ın rızası ve iznine göredir." buyurmuştur. Zira doğru yol, Yahudilik ve Hıristiyanlık değil, Allah'ın doğru olduğunu beyan ettiği yoldur. O yolu tutan cennete girebilir. O yol da İslamdır.
121. Âyetin Tefsiri
Kendilerine verdiğimiz kitabı hakkıyla okuyanlar, işte onlar, ona iman ederler; Kim de onu inkâr ederse, hüsranda olanlar işte onlardır.
Kendilerine Tevratı ve İncili indirdiğimiz kemselerden, Allah'a iman edip Peygamberini tasdik edenler ve Allah'ın: "Muhammede uyun" emriyle amel edenler, işte onlar, kendilerine verilen kitaba hakkıyla tabi olanlardır. Kim kitabı ve o kitapta Allah'ın farz kıldıklarım ve Muhammed'in Peygamberliğini tasdik etmeyi irkâr ederse, işte onlar, kendilerini, Allah'ın rahmetinden olan paylarını almaktan mahrum edenler ve hüsrana uğrayanlardır.
Âyet-i kerime’de zikredilen ve kendilerine kitap verildiği beyan edilen insanlardan maksat:
a- Katadeye göre, Resûlüllah'ın sahabileri ve mü’minlerdir. Bu görüşe göre âyetin mânâsı şöyledir: "Kendilerine kitap olarak Kur’an’ı verdiğimiz mü’minler o Kur'ana hakkıyla uyarlar ve onu hakkıyla okurlar. İşte o Kur'ana hakkıyla iman edenler de onlardır. Kim de onu inkâr edecek olursa işte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
b- İbn-i Zeyd'e göre ise kendilerine kitap verilenlerden maksat, hem Yahudiliğe hakkıyla iman eden hem de İslam geldikten sonra Müslüman olan İsrailoğullarının âlimleridir. Bu izaha göre ise âyetin mânâsı şöyledir: "Kendilerine verdiğimiz Tevrata hakkıyla uyan ve onu hakkıyla okuyan Yahudiler, işte onlar, Tevrata hakkıyla iman etmiş olanlardır.
Taberi, İbn-i Zeydden nakledilen bu son görüşün daha isabetli olduğunu, zira bu âyetten önce ve sonra gelen âyetlem ehl-i kitaptan bahsettiklerini, Resûlüllah'ın sahabilerinin ismi geçmediğini bu itibarla âyet-i kerime’de zikredilen "kendilerine kitap verilenler" den maksadın Yahudiler olduğunu söylemenin daha doğru olacağını zikretmiştir.
Âyet-i kerime’de zikredilen ve "Kendilerine verdiğimiz kitabı hakkıyla okuyanlar" şeklinde tercüme edilen cümlesi, Abdullah b. Abbas, İkrime, Ebul Âliye, Abdullah b. Mes'ud, Ebû Rezin, Mücahid, Kays b. Sa'd, Hasan-ı Basri ve Katade tarafından "O kitaba hakkıyla uyarlar" şeklinde izah edilmiştir. Abdullah b. Mes'ud bu hususta şöyle demiştir: "Bu ifadeden maksat şudur: "Kendilerine kitap verilenler o kitaba hakkıyla uyarlar, yani onun helal kıldığını helal kabul ederler haram kıldığını da haram sayarlar. Onu, Allah'ın indirdiği gibi okurlar. Kelimeleri yerlerinden kaydırmazlar ve onu. münasip olmayan bir şekilde te'vil etmezler." Abdullah b. Abbas'ın da bu cümleyi bu şekilde izah ettiği rivâyet edilmektedir. Bunlara göre kelimesi "Okumak" mânâsına değil "Uymak ve tabi olmak" mânâsındadir.
Diğer bir kısım âlimler ise kelimesini "Okumak" mânâsına almışlar bu cümleyi "Kendilerine verdiğimiz kitabı hakkıyla okurlar." şeklinde izah etmişlerdir.
Taberi, müfessirlerin
birinci görüşte ittifak ettiklerini beyan ederek onu tercih etmiş ve âyete şu şekilde mânâ vermiştir: "Ey Rasûlüm, kendilerine kitap verdiğimiz Tevrat ehlinden sana ve benim kitabımdan sana gelenlere iman eden kimseler, benim Mûsaya indirdiğim kitabıma uyarlar. Ona iman eder ve onda bulunan senin sıfatlarını ve Peygamberliğini kabul ederler. Senin onlara helal kıldıklarını helal sayar ve aram kıldıklarından kaçınırlar. Tevratın âyet ve hükümlerini tahrif etmezler.
Allahü teâlâ, bu âyet-i kerime’de, Tevrata hakkıyla uyanları övmüştür. Zira, Tevrata hakkıyla uyanlar, Hazret-i Muhammed'e de iman ederek Müslüman olama şerefine erişmişlerdir. Halbuki Tevrata hakkıyla uymayip onu tahrif ederler. Resûlüllah'ın Tevrattaki sıfatlarını gizlemişler ve onun hak Peygamber olduğunu yalanlamışlardır. Böylece âyetin de ifade ettiği gibi hüsrana uğramışlardır.
122. Âyetin Tefsiri
Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi ve sizi, bir zaman âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Ey İsrailoğulları, size verdiğim iyilikleri, size ve babalarınıza verdiğim sayılamayacak kadar çok nimetleri ve sizi, zamanınızın âlemine üstün kıldığımı hatırlayın.
Allahü teâlâ, İsrailoğüllarmi Firavunun zulmünden kurtarmış, denizi yarıp karşıya geçirmiş, çöllerde onlar için taşlardan sular fışkırtmış, gökten yemekler indirmiş, soylarından bir çok Peygamberler göndermiş, onlara Tevratı vermiş ve böylece onları, kendi zamanlarında yaşayan diğer insanlardan üstün kılmıştır. Allahü teâlâ işte bu âyet-i kerime’de onların atalarına verdiği nimetleri hatırlatarak Resûlüllah'ın döneminde bulunan Yahudileri Müslüman olmaya teşvik etmekte ve onların kalblerini ısındırmak istemektedir.
123. Âyetin Tefsiri
Kimsenin kimseye bir fayda sağlamayacağı, kimseden karşılık alınmayacağı, kimseye şefaatin fayda vermeyeceği ve onların yardım görmeyeceği günden sakının.
Ey İsrailoğulları, kimsenin, bir başka kimsenin ihtiyacını gideremeyeceği ve kimsenin kimseye bir faydasının dokunamayacağı, kimseden herhangi bir karşılık alınmayacağı, imansız olarak öldüğü takdirde kimseye hiçbir kimsenin şefaatinin fayda vermeyeceği ve imansız olarak ölenlerin Allah'ın azabından kurtaracak bir yardımcının da bulunmayacağı günün azabından sakının. Fazla bilgi için 48. âyetin izahına bakınız.
124. Âyetin Tefsiri
Bir zaman rabbi İbrahimi, bir takım emirlerle imtihan etmiş o da bunları yerine getirmiştir. Allah ona "Ben seni insanlara imam yapacağım." ddi. O da "Neslimden de imam yap." dedi. Allah da "Zalimler vaadime erişemezler." dedi.
Hatırlayın bir zaman Allah. Peygamberi ve dostu îbrahimi bir kısım emir ve yükümlülüklerle imtihan etmiş ve bunları yapmakla mükellef kılmıştı. İbrahim de bu emirleri mükemmel bir şekilde tam olarak yerine getirdi ve imtihanı başardı.
Bunun üzerine rabbi ona şöye dedi: "Ey ibrahim, ben seni, hayırlarda insanlara öncü yapacağım, seni rehber edinecekler ve senin yaptıklarına uyacaklar. Sen, insanların önünden gideceksin, onlar, senin yolunu takibedecekler ve seni örnek alacaklar." İbrahim de dedi ki: " Ey rabim. benim soyumdan da kendilerine uyulacak imamlar yap." Rabbi de ona dedi ki: "Peygamberliğe ve hayırlarda önderliğe, soyundan zalim olanlar ve doğru yoldan ayrılanlar erişemezler. Onlar için ilahi bir vaad söz konusu değildir."
Âyet-i kerime’de, Allahü teâlârun, Hazret-i İbrahim'i bir takım emirlerle imtihan ettiği zikredilmektedir. Müfessirler, İbrahimin imtihan edildiği bu emirlerin neler oldukları hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- İkrimenin Abdullah b. Abbastan naklettiğine göre Hazret-i İbrahimin imtihan edildiği emirler, İslamın temel esaslarından sayılan otuz husustur. Abdullah b. Abbas bu âyeti izah ederken şöyle demiştir: Bu dinde imtihan edilen hiçbir kimse bu dini hakkıyla ayakta tutamamıştır. Ancak Allah'ın Peygamberi ve dostu İbrahim (aleyhisselam) tutabilmiştir. Allah onu bir takım emirlerle imtihan etmiş İbrahim de o emirleri hakkıyla yerine getirmiştir. Bu sebeple Allah, İbrahime bir İbraname yazmış ve onun hakkında: "Yine, vazifesini yerine getiren İbrahimin sahifelerinde olanlar bildirilmedi mi? Necin sûresi, 53/37 buyurmuştur. Abdullah b. Abbas, sözlerine devamla diyor ki: "Bu otuz temel esastan on tanesi Ahzab suresindedir ve şu âyette zikredilmektedir: "Müslüman erkeklerle müslüman kadınlara, mü’min erkeklerle mü’min kadınlara, ibadete devam eden erkeklerle ibadete devam eden kadınlara, sadık erkeklerle sadık kadınlara, sabırlı erkeklerle sabırlı kadınlara, Allah'tan hakkıyla korkan erkeklerle Allah'tan hakkıyla korkan kadınlara, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlara, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlara, iffetlerini koruyan erkeklerle iffetlerini koruyan kadınlara, Allah'ı çokça zikreden erkeklerle Allah'ı çokça zikreden kadınlara, şüphesiz ki Allah, mağfiret ve büyük bir mükâfaat hazırlamıştır, Ahzab sûresi, 33/35 On esas da Tevbe suresinde ve şu âyette zikredilmektedir. Bunlar: "Günahlarından tevbe edenler, Allah'a ibadet edenler, ona hamd edenler, onun yolunda seyahat edenler, rüku edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayanlar ve Allah'ın koyduğu sınırları koruyanlardır. Mü’minleri müjdele Tevbe sûresi, 9/112 Diğer on tanesi de Mü’minûn ve Mearic suresinde ve şu âyetlerde zikredilmektedir: "Mü’minler muhakkak kurtuluşa ermişlerdir." "Öyle mü’minler ki onlar namazlarında huşu içindedirler." "Onlar ki boş sözlerden yüz çevirirler. Onlar ki, zekatlarını verirler." "Onlar ki ırzlarını korurlar." "Ancak eşleri ve sahip oldukları cariyeleri hariç. Bunlarla olan helal ilişkilerinden dolayı kınanmazlar." "Kim bunun ötesine geçmek isterse işte onlar, haddi aşan mütecavizlerdir." "Öyle mü’minler ki onlar, emanetlerine ve vaadlerine riâyet ederler. ""Onlar ki namazlarına devam ederler Mü'minun sûresi, 23/1, Ancak namaz kılanlar." "Namazlarına devam edenler," "Servetlerinde isteyene ve yoksula hak tanıyanlar." "Hesap gününe kesinlikle inananlar." "Rablerinin azabından korkanlar. -Şüphesiz rablerinin azabından kimse emin olamaz.-" "Mahrem yerlerini, eşleri ve cariyeleri dışında herkesten koruyanlar.- Çünkü onlar, eşleri ve cariyeleri ile olan ilişkilerinden dolayı kınanmazlar,- Karıları ve cariyeleriyle yetinmeyip daha da ileri gidenler, işte onlar, Şer'î sınırı aşanlardır." "Emanetlerine ve sözlerine riâyet edenler." "Şahitliklerini dosdoğru yapanlar." "Namazlarını layıkıyla kılanlar müstesnadır. Evet işte onlar, cennetlerde ağırlanacak kimselerdir. Mearic sûresi, 70/22-35
b- Tavus b. Keysanın, Abdullah b. Abbastan naklettiğine. Katinle ve Ebul Huld'e göre ise, Hazret-i İbrahim'in imtihan edilip yerine getirdiği on emir, İslamın sünnetlerinden temizlikle ilgili on husustur. Abdullah b. Abbasın. bu âyeti izah etlerken şöyle dediği rivâyet edilmiştir. "Allah İbrahimi temizlikle imtihan etti. Bu temizliğin beş tanesi insanın başıyla ilgili diğer beş tanesi de vücudunun diğer kısımlarıyla ilgilidir. Baş ile ilgili olanlar, bıyıklan kesmek, ağıza su vermek buruna su vermek, misvak kullanmak ve saçı taramaktır. Vücudun diğer kısımlarıyla ilgili olanlar ise, tırnakları kesmek, avret mahallerini traş etmek, sünnet olmak, koltuk altı kıllarını temizlemek, büyük ve küçük abdest bozmalarından sonra taharet almaktır.
c- Haneş'in Abdullah b. Abbastan naklettiğine göre Hazret-i İbrahimin, imtihan edilerek yerine getirdiği emirler on husustur. Bunlardan altısı insan vücudunun temizlenmesiyle ilgilidir. Dördü ise Hac ibadetleriyle ilgilidir. İnsanın vücuduyla ilgili olanlar, avret mahallerini traş, etmek, sünnet olmak koltuk altı kıllarım temizlemek, tırnaklan kesmek, bıyıklan kesmek ve Cuma günü boy abdesti almaktır. Hac ibadetiyle ilgili olan dört şey ise Kabeyi tavaf etmek safa ile Merve arasında sa'y etmek, şeytanı taşlamak ve Arafattan Müzdelifeye varmaktır.
d- Ebû Salih, Mücahid, İklime Rebi' b. Enes'e göre ve Abdullah b. Abbastan nakledilen başka bir görüşe göre Hazret-i İbrahimin imtihan edildiği ve yerine getirdiği hususlar bu âyette zikredilen, insanlara imam olması ve bu âyetten sonra gelen yüz yirmi yedinci âyete kadar devam eden Hacla ilgili hususlardır.
Kâbenin bir sevap kazanma yeri ve bir güven yeri yapılması, İbrahimin de bunlara uyması yine Kâbenin İbrahim ile oğlu İsmail tarafından temizlenmesinin emredilmesi, onların da bu emri yerine getirmeleri, yine Hazret-i İbrahim ile Hazret-i İsmailin Kâbenin temellerini atarak onu yapmaları, İbrahimin yerine getirdiği emirlerdendir.
c- Katadeye ve Temimi'nin Abdullah b. Abbastan naklettiğine göre ise Hazret-i İbrahimin imtihan edildiği ve onları yerine getirdiği emirlerden maksat, Hac ile ilgili ibadetlerdir.
f- Hasan-ı Basriye göre ise Hazret-i İbrahimin imtihan edilip başarduği hususlar, yıldızlarla, ay ile, güneş ile, ateş ile imtihan edilip ve sünnet olma emrini yerine getirmesidir. Bu hususlar âyetlerde şöyle beyan edilmektedir. "Kendisini gece bürüyünce, bir yıldız gördü. Ve "İşte benini rabbim budur" dedi. Yıldız kaybolunca da "Ben, kaybolup gidenleri sevmem" dedi." "Ay'ı doğarken görünce "Benim rabbim budur" dedi. O da kaybolunca "Eğer rabbim beni doğru yola sevketmeseydi yemin olsun ki sapık kavimden olurdum" dedi." "Güneşi doğarken görünce "Benim rabbim budur" bu daha büyüktür." dedi. O da kaybolunca dedi ki: "Ey kavmim, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağını. Enbiya sûresi, 21/68-69 "Kavmi; "Onu yakın da ilahlarınıza yardın edin, eğer bir şey yapacaksanız." dediler. " "Biz de " Ey ateş İbrahime karşı soğuk ve selamet ol." dedik. Mearic sûresi, 70/22-35
Peygamber efendimiz bir Hadis-i Şerifinde buyurmuştur ki:
"İbrahim (aleyhisselam) seksen yaşındayken keserler sünnet olmuştur Buhari, K. el-Hnbiya, bab: 8 Hasan-ı Basri Hazret-i İbrahimin, oğlu İsmaili kesmekle imtihan edilmesini de bu imtihanlardan saymıştır. Bu hususta âyetlerde şöyle buyurulmaktadır: "Biz de onu halim selim bir evlat ile müjdeledik." "Çocuk, babası İbrahim'in yanında yürüyüp koşacak çağa gelince İbrahim ona: "Yavrucuğum ben rüyamda seni boğazladığını görüyorum. Bak ne dersin?" dedi. Çokcuk ta: "Babacığım emrolunduğunu yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın." dedi. "Her ikisi de Allah'ın emrine boyun eğip İbrahim, çocuğu alnı üzerine yatırınca, biz ona: "Ey İbrahim, rüyana sadakat gösterdin. İyilikte bulunanları işte biz böyle mükâfaatlandırırız." diye nida ettik." "Şüphesiz bu apaçık bir imtihandı." "Biz ona, büyük bir kurbanlığı, çocuğun yerine fidye olarak verdik. Buhsıri, K. el-Enhiya, bab: 8
g- Süddiye göre ise Hazret-i İbrahimin, imtihan edildiği huuslardan maksat, bu âyetten sonra gelen ve yüz yirmi dokuzuncu âyete kadar devam eden ve Hazret-i İbrahimin, rabbinden istediği hususlardır. Mesela: "Ey rabbimiz, bunu bizden kabul et. Şüphesiz ki sen, çok iyi işiten ve çok iyi bilensin. Sâffat sûresi, 37/101-107 duası bunlardandır.
Taberi diyor ki: "Allahü teâlâ, âyet-i kerime’de, Hazret-i İbrahimi bir kısım emirlerle imtihan ettiğini Hazret-i İbrahimin de bu emirleri hakkıyla yerine getirdiğini beyan etmiştir. Olabilir ki bu âyette Hazret-i İbrahimin imtihan edildiği zikredilen emirler yukarıda sayılanların tümüdür. Zira aslında Hazret-i İbrahim bunların hepsiyle imtihan edilmiş ve başarmıştır. Yine olabilir ki âyette, İbrahimin imtihan edildiği zikredilen emirler, yukarıda sayılanların sadece bir kısmıdır. Bu sebeple, herhangi bir kimsenin, Resûlüllah'tan nakledilen bir hadise veya müfessirlerin icmaı gibi herhangi bir delile dayanmaksızın, Hazret-i İbrahimin yukarıda sayılan hususların tümüyle veya belli bir kısmıyla imtihan edildiğini söylemesi doğru değildir Ne Resûlüllahtan bu hususta kesin bir haber varid olmuştur ne de bir icma vardır. Bu hususta Resûlüllahtan şu iki hadis-i şerit" zikredilmiş ise de senetleri tartışma konusu olduğundan hadislere güvenilmemektedir. Bu itibarla Hazret-i İbrahimin, gerçekte hangi emirlerle imtihan edilip başardığını söylemek doğru değildir. O, bunların hepsiyle de imtihan edilmiş olabilir, sadece bir kısmıyla da. Bu iki hadisten biri, Muaz b. Enesten Rivâyet edilmektedir. Muaz, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğnu söylemiştir. "Ben size, Allah'ın İbrahimi niçin vazifesini hakkıyla yapan dostu olarak isimlendirdiğini bildireyim mi? İbrahim her sabahladığında ve akşamladığında şunu söylerdi: "Akşama girerken de sabaha ererken de Allah'ı tenzih ederim. Göklerde ve yerde hamd ona mahsustur. Günün sonunda ve öğle vaktine girince Allah'ı tenzih ederim."
İkinci hadis ise şudur: Ebû Ümaıne Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir: "Biliyor musunuz İbrahim hangi vazifesini yerine getirmiştir?" Sahabiler "Allah ve Resulü daha iyi bilir." demişler Resûlüllah'da "İbrahim her gün dört rekat namaz kılardı." buyurmuştur.
Âyet-i kerime’nin devamında "Allah'da: "Zalimler vaadime erişemezler." dedi." buyurulmaktadır. Müfessirler, Allahü teâlânın, zalimlerin ulaşamadığını bildirdiği vaadinden neyin kastedildiği hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir.
Süddiye göre bu vaadden maksat, Peygamberliktir. Zalim ve müşrikler buna ulaşamazlar.
Mücahid ve İkrimeye göre bu vaadden maksat, İmamlık ve önderliktir. Zalimler, mü’min kullara önderlik edemez ve mü’minler onlara uyamazlar.
Abdullah b. Abbasa göre buradaki vaadden maksat, zalimlere itaat etmeme vaadidir. Yani zalime zulmünde itaat edilemez demektir, onlara itaat edilmeye dair söz verilemez. Verilirse bu sözün bozulması gerekir.
Katade ve İbrahim en-Nehaiye göre âyette zikredilen vaadden maksat, âhirette eman verme vaadidir. Zalimler, âhirette Allah'ın vereceği güven vaadine erişemeyeceklerdir.
Rebi' b. Enes ve Dehhaka göre ise bu âyette zikredilen vaadden maksat, Allah'ın dinidir. Zira zalimler, Allah'ın dinine bağlı kalmazlar bilakis Allah'a isyan ederler.
Ayrıca bu âyette Allahü teâlâ, İbrahimin duasını kabul edip istediğini yapacağını ancak zalim olanların buna ulaşamayacaklarını haber vermektedir. Çünkü önderlik bir lüturtur. Allah bunu, düşmanlarına değil dostlarına bahşeder.
İBRAHİM ALEYHİSSELAM: İbrahim Aleyhisselam, Âzer adında bir şahsın oğludur. Bâbil şehrinde dünyaya gelmiş, Rivâyete göre iki yüz sene yaşamıştır. Bâbil şehrinde yaşayan insanlar, putlara ay'a, güneşe ve yıldızlara tapıyorlardı. Hükümdarları Nemrut itli. İbrahim aleyhisselam işte bu kavme peygamber olarak gönderildi. Allahü teâlâ kendisine on sahife verdi. İbrahim aleyhisselam, Allah'ın kendisine gönderdiği emir ve yasakları kavmine tebliğ etti. Fakat onlar kendisini dinlemediler. Nemrut büyük bir ateş yaktırarak, İbrahim aleyhisselamı mancınıkla o ateşin içine attırdı. Fakat ateş, Allahü teâlânın emriyle onu yakmadı ve ateşin içine düştüğü yer güllük gülistanlık haline geldi. Bu mucizeden sonra bir kısım insanlar kendisine iman ettiler fakat bir kısımları da inkârlarında ısrar ettiler.
İbrahim aleyhisselam, kendisine iman edenlerle birlikte Bâbilden çıkıp Şam taraflarına hicret etti. Sonra Mısıra gitti ve daha sonra Ken'an iline döndü ve Kudüs civarına yerleşti. Bir ara oradan Hicaza giderek, oğlu İsmail ile birlikte Kâbeyi inşa etti.
Peygamber efendimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) de Hazret-i İbrahimin oğlu Hazret-i İsmailin soyundandır.
Hz İbrahim, "Ülül Azim" diye vasıflandırılan beş büyük Peygamberden biridir. Ülül Azim Peygamberlerden diğerleri de Hazret-i Nuh, Hazret-i Mûsa Hazret-i İsa ve âhir zaman Peygamberi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) dir.
125. Âyetin Tefsiri
Biz, Kâbeyi insanlar için bir toplantı ve emniyet yeri yaptık. "İbrahimin makamını namazgah edinin." dedik. İbrahim ve İsmaile: "Evimi tavaf edenler, orada oturanlar, rüku ve secde edenler için temizleyin." diye emrettik.
Hatırlayın biz, Beytül Haram olan, içerisinde her türlü tartışmanın ve çatışmanın yasak olduğu Kâbeyi, insanlar için bir toplantı yeri kıldık. İnsanlar her yıl orada toplanıp tekrar dağıhrlar. Ona asla doymazlar. O Kâbeyi insanlar için bir güven yeri yaptık. İçine giren, hiçbir şeyden korkmaz olur. Ey insanlar, sizin, ibadetinizi yerine getirmeniz için, benden de İbrahime bir taltif olarak, İbrahimin makamını namazgah edinip orada namaz kılın. Çünkü ben onu, kendisine uyulan ve izi takibedilen bir imam kıldım. Biz, İbrahim ve İsmaile, Beytullahı Allah'a ibadet maksadıyla tavaf edenler, çevresinde bulunup orada itikâfa girenler ve içinde namaz kılnalar için, şirkten, putlara tapınılmaktan temizleyin." diye emir ve tavsiyede bulunduk.
* Âyet-i kerime’de zikredilen ve "Toplantı yeri" olarak tercüme edilen (.....) kelimesi, Katade tarafından "toplantı yeri" olarak izah edilmiş, Abdullah b. Abbas, Mücahid, Süddi, Atâ, Atiyye, Said b. Cübeyr ve İbn-i Zeyd tarafında ise "Devamlı olarak dönülüp kendisine gidilen ve kendisine gitmekle doyulmayan yer" olarak izah edilmiştir.
Âyet-i kerime’de Kâbenin "Emniyet yeri" olduğu zikredilmiştir. Kuruluşundan beri Kabe, içine girenler için bir emniyet yeri olmuştur. Öyle ki cahiliye döneminde bile insanlar babalarının katilini dahi Kâbede görmüş olsalar ona dokunmazlar ve birşey demezlerdi. Allahü teâlâ Kâbenin bu durumunu başka bir âyet-i kerime’de şöyle beyan etmiştir: "Çevrelerinde insanlar kaçırılıp zulmedilirken bizim, Mekkeyi mukaddes ve emin bir belde yaptığımızı görmediler mi? Bâtıla inanıp ta Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar? Ankebut sûresi, 29/67
Âyet-i kerime’de Hazret-i İbrahimin makamının namazgah edinilmesi emredilmiştir. Müfessirler, Hazret-i İbrahimin makamının neresi olduğu hakkında farkh görüşler zikretmişlerdir.
Abdullah b. Abbas, Mücahid ve Atadan nakledilen bir görüşe göre Hazret-i îbrahimin makamından maksat, Arafat, Müzdelife ve Şeytan taşlama yerleridir.
Mücahidden nakledilen başka bir görüşe göre, İbrahimin makamından maksat. Harem bölgesininin tümüdür.
Said b. Cübeyrin, Abdullah b. Abbastan naklettiğine göre İbrahimin makamından, maksat, Kâbeyi yaparken iskele olarak kullandığı taştır.
Katade, Rebi' b. Enes ve Süddiye göre Hazret-i İbrahimin makamından maksat, Mescid-i Haramda bulunan makamıdır, katade diyor ki: "Allahü teâlâ Hazret-i İbrahimin makamında namaz kılınmasını emretmiş oraya el sürmeyi emretmemiştir. Fakat bu ümmet, geçmiş ümmetlerde olduğu gibi kendilerini zorluklara sürüklemişler ve oraya el sürmüşlerdir. Bir kısım insanlar bize, Hazret-i İbrahimin makamında bulunan taşta Hz İbrahimin ayağının ökçesinin ve parmaklarının izini gördüklerini fakat bu ümmetin ona ellerini sürerek bu izlerin silindiğini söylemişlerdir.
Taberi, son görüşün daha doğru olduğunu zira bu hususta Hazret-i Ömer ve Cabir b. Abdullahtan iki sahih hadis zikredildiğini söylemiştir.
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) diyor ki:
"Uç husustaki düşüncelerim, rabbimin indirdiği vahye uygun düştü. Demiştim ki: "Ey Allah'ın Resulü, İbrahimin makamını namazgah edinsen (olmaz mı?) Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Yine dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, sana takva sahibi de geliyor fâcir'de, (günahkâr da.) mü’minlerin annesi olan hanımlarının örtünmesini emretsen. (olmaz mı?) "Bunun üzerine örtünme âyeti nazil oldu. Yine Resûlüllah'in hanımlarından bazılarına sitem ettiğini duydum.
Kendilerine gittim ve dedim ki: "Ya bu davranışlarınızı terkedin yoksa Allah, Peygamberine sizden daha hayırlısını verir." Derken onlardan birisinin yanına vardığımda bana dedi ki: "Ey Ömer, Resûlüllah'ın, hanımlarına öğütleyeceği bir şey yok ta onlara sen mi öğüt veriyorsun?" Bunun üzerine: "Ey Peygamber hanımları, eğer Peygamber sizi boşarsa, yerinize rabbi ona, sizden daha hayırlı olan, rabbinin emirlerine boyun eğen, iman eden, itaatli, tevbekâr, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verebilir." Tahrim sûresi, 66/5 âyeti nazil oldu Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 2, bab: 9/Tirmizî, K. Tefsir el-Kuran Sûre, 2, Hadis No: 2995, 2996
Cabir b. Abdullah diyor ki:
"Biz, Resûlüllah ile beraber Kâbeye geldiğimizde o, Hacerül Esvedi selamladı. İlk üç şavtta remel yaptı (hızlı yürüdü) son dört şavtı ise normal yürüyerek yaptı. Sonra insanlan yararak İbrahimin makamına vardı ve "...İbrahimin makamını namazgah edinin..." âyetini okudu ve İbrahimin makamını kendisi ile Kâbenin araşma aldı." (İbrahimin makamının arkasında durarak Kâbeye karşı namaz kildı. Müslim, K.el-Hacc, bab: 147, Hadis No: 1218
Taberi diyor ki: "İbrahimin makamından maksat, Hac yapılan bütün yerlerdir." diyener, "Namazgah" diye tercüme edilen kelimesini "Dua edilen yer" şeklinde izah etmişler ve âyete şu şekilde mânâ vermişlerdir. "Siz, Hacda ziyaret edilen ve İbrahimin makamı sayılan yerlerde dua edin, oraları dua makamı yapın.
Hazret-i İbrahimin makamının namazgah edinilmesinin emredilmesinin hikmeti, bir yandan kullan ibadete teşvik diğer yandan Hazret-i İbrahime bir ikram ve bir taltiftir.
Allahü teâlâ âyet-i kerime’de Hazret-i İbrahime ve îsmaile, evi olan Kâbeyi temizlemelerini emretmiştir. Bu temizlemeden maksat, Kâbeyi putlardan, putlara tapmaktan ve Allah'a ortak koşmaktan temizlemektir.
Taberi diyor ki: "Burada şöyle bir soru sorulabilir: "Hazret-i İbrahim Kâbeyi yapmadan önce Harem bölgesinde başka bir mescit mi vardı ki Allah, İbrahim ve İsmaile orayı putlara tapmaktan ve kendisine ortak koşulmasından arındırılmasını emretti? Bu soruya müfessirler iki şekilde cevap vermişlerdir. Bunlardan biri şudur: "Allahü teâlâ İbrahim ve İsmaile: "Siz, benim evim olan Kâbeyi şirk ve putlardan arınmış bir şekilde yapın." diye emretmiştir. Nitekim başka bir âyetinde, takva üzere yapılan Mescidi şöyle övmüştür: "Binasının temelini Allah'tan korkma ve rızasını kazanma esası üzerine kuran mı yoksa binasını bir uçurumun kenarına kurup ta onunla cehennemin ateşine göçen mi daha hayırlıdır? Allah, zalimler güruhunu doğru yola sevketmez. Tevbe sûresi, 9/109 Süddi izahını bu şekilde yapmıştır.
Bu cevaplardan ikincisi ise şudur: Allahü teâlâ Hazret-i İbrahim ve İsmaile, Kâbeyi yapmadan önce, yerini, müşriklerin edindikleri putlardan temizlemelerini, yaptıktan sonra da putlardan, onlara tapmaktan ve Allah'a ortak koşmaktan temiz tutmalarını emretmiştir. Ta ki onlardan sonra gelenlere bir sünnet olarak kalsın ve insanlar İbrahime uymuş olsunlar.
Âyette zikredilen ve "Tavaf edenler" diye tercüme edilen ifadesinden maksat, Said b. Cübeyre göre "Kâbeye dışarıdan gelen yabancılar." Atây göre ise "Orayı tavaf eden insanlar"dır. Taberi, Atanın görüşünü tercih etmiştir.
Yine âyet-i kerime’de geçen ve "Orada oturanlar" diye tercüme edilen ifadesinden maksat, Beytül Haramın içinde, tavaf etmeksizin, namaz kılmaksızın oturanlardir.
Mücahide ve İkrimeye göre, Kâbenin içinde itikâfa giren ve onun komşusu olan insanlardır.
Said b. Cübeyr ve Katadeye göre ise Mekke halkıdır. Abdullah b. Abbasa göre ise "Namaz kılanlardır."
Taberi,
birinci görüşü tercih etmiş, bu âyetteki den maksadın. Beytül Haramın içinde namaz kılmaksızın ve tavaf yapmaksızın oturanlar olduğunu söylemiştir.
126. Âyetin Tefsiri
İbrahim şöyle dedi: "Ey rabbim bu beldeyi emniyetli kıl. Halkından, Allah'a ve âhiret gününe iman edenleri mahsullerle miktarıdır. "Allah da: "Kim inkâr ederse, onu az bir müddet geçindirir sonra cehennem azabına uğramak zorunda bırakırız, orası ne kötü bir yerdir." dedi.
İbrahim şöyle dedi: "Ey rabbim, bu beldeyi zorbaların saldırısından emin kıl. Bu beldeyi cezalandırma. Ey rabbim, kâfir olanların dışında, Mekke'de yaşayan mü’minleri çeşitli mahsullerle rızıklandir." Rabbi de İbrahime dedi ki: "kim inkâr ederse onu da rızıklandırırım. Çünkü ben, iyilerin de kötülerin de rızalarını veririm. Ecelleri gelinceye kadar onları, dünyadaki mahsullerle az bir zaman geçindiririm. Sonunda da onu yüzüstü süründürerek cehennem azabına sevkederim. Bu dünya nimetleriden sonra varılacak o cehennem ne kötü bir yerdir.
* Âyet-i kerime’de Hazret-i İbrahimin, Mekke'nin güvenli bir belde olması için Allah'a dua ettiği zikredilmektedir. Mekke'nin güvenli bir yer olması, hem zorba insanlara karşı hem de sel, zelzele ve benzeri âfetlere karşı talep edilmiştir. Ancak Mekke'nin güvenli bir bekle olması Hazret-i İbrahimin duasından önce mi yoksa onun duasından sora mı olduğu hususu müfessirler arasında ihtilaf konusu olmuştur.
a- Abdullah b. Abbas ve Ebû Şüreyh el-Huzaî gibi bir kısım müfesirlere göre Allahü teâlâ, Harem bölgesini, gökleri ve yeri yarattığı günden itibaren hem zorbaların saldırısına karşı hem de bir kısım maddi âfetlere karşı güvenli bir belde kılmıştır. Hazret-i İbrahimin, Harem bölgesinin güvenli bir bölge olmasını istemesi, onun, zorbalara ve âfetlere karşı güvenli olmasını isteme değil aile efradını orada yerleştirdiği için oranın, kıtlık ve bitki eksikliğine karşı güvenli bir belde olmasını istemesidir. Zira Hz İbrahim, oğlu İsmail ve hanımı Haceri bu bölgeye yerleştirirken orada ne ekin vardı ne de canlı hayvan. O, rabbine niyaz eyledi ki oraya bıraktığı hanımı ve çocuğu korunsun, açlık ve susuzluktan ölmesinler. Bu görüşte olan müfessirler, delil olarak Resûlüllah'ın şu hadis-i şerifini zikretmişlerdir. Bu konuda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke fethinde şöyle buyurmuştur:
"Şüphesiz ki Allah Mekkeyi, gökleri ve yeri yarattığı günden itibaren haram (her türlü eziyet verici davranışın yasak olduğu yer) yaptı. Burası, Allah'ın haram kılmasıya, kıyamete kadar haram bir belde olarak kalacaktır. Burası benden önce hiçbir kimseye helal kıhnmadığ) gibi benden sonra da kimseye helal kılınmayacaktır. Burası bana da sadece bir an için helal kılındı. Buranın avı kovalanamaz. Buranın dikeni kopanlamaz. Buranın otu biçilemez. Burada kaybolan şeyi toplamak ancak bu işle vazifeli kişiye (tellala) helaldir." bunun üzerine Abdülmuttalibin oğlu Abbas dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, "İzhir" otunu hariç tut. Çünkü bu ot, yakıt olarak demirciler ve evler için gereklidir." bunun üzerine Resûlüllah sustu ve sonra "İzhir otu hariç. O helaldir, buyurdu. Buhari, K.el-Megazi, bafr: 53/Tîhu Davud K. el-Menasik, bab: 90 UN 2017
Henefi mezhebine göre bu beldede koparılması yasak olan bitkiler kendiliğinden biten bitkilerdir. İnsanlar tarafından ekilen veya dikilen bitkiler bu yasağın kapsamına ginnemekîedir. Şafiilere göre ise her türlü bitkinin koparılması yasaktır.
b- Diğer bir kısım müfessirler ise, Harem bölgesinin, Hazret-i İbrahimin duasından önce diğer yerler gibi olduğunu, orada normal davranışların serbest olduğunu ancak Hz İbrahimin duasından sonra kutsal bir belde haline geldiğini söylemişlerdir. Zira Hazret-i İbrahimin duasında, Harem bölgesinin, herşeye karşı güvenli bir bölge olması istenmiş, sadece kıtlık ve açlığa karşı güvenli olması istenmemiştir. Bu görüşte olan müfessirler, delil olarak, Cabir b. Abdullah, Ebû Hureyre, Rafı' b. Hadic, Abdullah b. Zeyd b. Âsim ve Enes b. Mâlikten Rivâyet edilen şu hadis-i şerifi zikretmişlerdir. Enes b. Mâlik diyor ki:
"Bir gün bir yolculuk esnasında Resûlüllah birden Uhud dağı ile karşılaştı ve şöyle buyurdu: "Bu bizim, kendisini sevdiğimiz kendisinin de bizi sevdiği dağdır. Ey Allah'ım, İbrahim Mekke'yi harem bölge kıldı. Ben de iki tepe arasındaki Medineyi Harem bölge kıldım. Buhari, K. el-Megazi, bab: 27 K. el-İtisam bab: 16/Müslim, K. el-Hac bab: 454, Hadis No: 1360, 1361, 1362, 1363, 1365, 1372
Taberi diyor ki: "Doğru olan şudur ki, Allahü teâlâ, Mekkeyi yarattığı günden itibaren Harem bir bölge kılmıştır. Nitekim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hadis-i Şerifinde bunu bildirmiştir. Allahü teâlânın, Mekkeyi yaratılışından itibaren Harem bölgesi kılması, orayı âfetlerden muhafaza etmesi ve oranın sakinlerini Tağutların ve zorbaların saldırılarına karşı himaye etmesi şeklinde olmuştur Mekke'nin bu halini, Hazret-i İbrahimden önce herhangi bir Peygamberi vasıtasıyla belirtmemiştir. Hazret-i İbrahime kadar, bu durum böyle devam etmiştir. Nihâyet Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim'e Kabe'nin yerini göstermiştir. Hazret-i İbrahim, hanımı Hacer ve oğlu İsmaili oraya yerleştirmiş ve o sırada rabbinden Kâbeyi ve bulunduğu bölgeyi, insanlar için Harem bölgesi kılmasını niyaz etmiştir. Ta ki kendisinden sonra gelen insanlar için uyulması gereken bir sünnet olsun. Zira Hazret-i İbrahim, insanlara imam kılınmıştı. Allahü teâlâ Hazret-i İbrahimin duasını kabul etti. Onun diliyle, Harem bölgesinin, insanlara Haram olduğunu bildirdi. Böylece, daha önce Allah tarafından haram kılınan Harem bölgesi Hazret-i İbrahimin diliyle de haram kılınmış oldu ve Harem bölgesinde avlanmak ve bikilerini koparmak ta haram oldu.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Âyetin bu şekilde yorumlanması Resûlüllah'tan nakledilen ve birbiriyle çelişir gibi görünen iki ayrı hadisin bağdaştırılması için en güzel yorumdur. Bu itibarla bu yorum tarzı tercihe şeyandır.
Âyeti kerime’de, "Kim, inkâr ederse onu az bir müddet geçindiririm". Buyurulmaktadır. Burada ifade edilen, "Az bir müddet" geçindirilmek" ten maksat kâfir olanın, âhiret nimetleri karşılığında çok az sayılan dünyadaki rızıklarıdir. Diğer bir kısım âlimlere göre dünyadaki hayatıdır.
Başka bir kısım âlimlere göre ise Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilinceye kadar müşriklerin Mekkede yaşamalarıdır. Zira Resûlüllah Peygamber olarak geldikten sonra kâfirler, ya iman etmişler veya öldürülmüş yok edilmişlerdir.
127. Âyetin Tefsiri
İbrahim ve İsmail, Kabe'nin temcilerini yükseltirken rablerine şöyle dua ettiler: "Ey rabbimiz, bunu bizden kabul et. Şüphesiz ki sen, çok iyi işiten ve çok iyi bilensin."
İbrahim ve İsmailin, Kabe'nin temellerini yükselttiklerini hatırla. Onlar Kâbeyi yapıyor ve şöyle diyorlardı: "Rabbimiz, amelimizi ve senin evini yapmakla sana olan itaatimizi kabul et. Çünkü sen, duamızı çok iyi işiten, kalbimizde olanı çok iyi bilensin."
* Hazret-i İsmail sırtıyla taş taşıyor Hazret-i İbrahim de binayı yapıyordu. Binanın duvarları yükselince Hazret-i İsmail, şu anda "Makam-ı İbrahim" de bulunan taşı getirdi. Ve Hazret-i İbrahim onun üzerine çıkararak yapıma devam etti.
Kabe'nin ilk defa kim tarafından yapıldığı hakkında farklı görüşler zikredilmektedir. Hazret-i Hüseyin'in torunu Muhammed b. Ali el-Bûkir'dan nakledilen bir görüşe göre, Kâbeyi Hazret-i Âdem'den de evvel melekler yapmıştır. İbn-i Cüreye, Ata ve Said b. el-Müseyyeb'den nakledilen diğer bir görüşe göre ise Kâbeyi ilk önce Hazret-i Âdem yapmıştır.
İbn-i Abbas, Kâ'b b. el-Ahbar, Katade ve Vehb b. el-Munebbih'ten nakledilen diğer bir görüşe göre ise Kabeyi ilk önce Şit (aleyhisselam) yapmıştır.
Kur'an-ı Kerim'de, Kâbenin temellerinin, Hazret-i İbrahim ve oğlu İsmail tarafından yükseltildiği zikredilmiş daha önceki durum beyan edilmemiştir.
Bu hususta Taberi özele şu görüşleri nakletmektedir:
a- İbn-i Cüreyc Atâ'dan ve Said b. Cübeyr de Abdullah b. Abbas'tan şunu nakletmişlerdir: Kâbenin asıl temellerini, Allah'ın emriyle Hazret-i Âdem yapmıştır. Daha sonra bu temeller yıkılıp yeri kaybolmuştur. Sonunda Allahü teâlâ Hazret-i îbrahime, Kabe'nin yerini göstermiş ve onu yeniden yapmasını emretmiştir. İşte âyet-i kerime bu duruma işaret etmektedir.
Bu hususta Atadan şunlar nakledilmiştir: Hazret-i Âdem Allah'a dua ederek "Ey rabbim, ben artık meleklerin seslerini duyamıyonnu." demiştir. Allahü teâlâ da "Bu senin hatan yüzündendir. Sen yeryüzüne in. Orada benim için bir Beytullah yap. Sonra Meleklerin gökteki Beytullah'i tavaf ettikleri gibi sen de orayı tavaf et." buyurmuştur. İnsanlar, Hazret-i Âdemin, Beytullah'i şu beş dağdan yaptığı kanaatındadirlar. Bu dağlar da Hira, Zita. Sina, Lübnan ve Cûdî dağlarıdır. Kâbenin tabanı Hira dağındandı. İşte Âdem Kâbeyi böyle yapmıştı. Ondan sonra da İbrahim yaptı.
b- Abdullah b. Amr b. el-Ass'tan Sivar'ın, Atâ b. Ebi Rebahtan Katadenin naklettiklerine göre ve Ebandan nakledilen diğer bir görüşe göre Hazret-i İbrahimin, temellerini yükselttiği Kâbenin önceki temelleri Allahü teâlânın, Hazret-i Âdemle birlikte gökten indirdiği yakut veya inciden oluaşan temellerdi. Hazret-i Âdem yeryüzüne inmemişken arşın etrafını tavaf ettiği gibi yeryüzüne indikten sonra ila Kâbenin etrafında tavaf ediyordu. Sonra Nuh tufanı olunca Allahü teâlâ Kâbeyi tekrar göğe kaklardı. Hazret-i İbrahim de bu temellerin yerine Kâbeyi tekrar inşa etti. Bu hususta Abdullah b. Amr'ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Allahü teâlâ Âdemi cennetten yeryüzüne indirince ona "Ben, seninle birlikte bir Beytullah indireceğim. Arşımın çevresinde tavaf edildiği gibi onun çevresinde tavaf edilecek ve arşımın çevresinde namaz kılındığı gibi onun çevresinde de namaz kılınacaktır." buyurdu. Nuh tufanı olunca Beytullah göğe çekildi'. Hazret-i Nuhtan sonra gelen Peygamberler Kabe'nin bulunduğu yer kanaatiyla o civarda Mac yapıyorlar. Fakat Kâbenin yerini tam olarak bilemiyorlardı. Nihâyet Allah tcala Hazret-i İbrahime Kabe'nin yerini bildirdi. İbrahim de Kâbeyi beş dağdan yaptı. Bu dağlar, Hira, Zübeyr, Lübnan, Tur ve Hamr dağlandır.
o Mücahide, Amr b. Dinar, Abdullah b. Abbas ve diğer bir kısım âlimlere güre, Kabe'nin asıl temelleri, Allahü teâlâ henüz dünyayı yaratmadan önce, dünya su halindeyken yukarı doğru kubbe halinde yükselen kırmızı bir tepecikti. Sonra Allahü teâlâ, yeryüzünü düzgün bir şekilde yarattı. Kâbenin temelini teşkil eden bu kırmızı tepe olduğu gibi kaldı. Nihâyet Allahü teâlâ Hazret-i İbrahime, Cebrâil vasıtasıyla bu tepenin yerini tanıttı. Hazret-i İbrahim de bunun üzerine Kâbeyi inşa etti. Başka bir Rivâyette, şiddetli esen bir rüzgâr vasıtasıyla Kâbenin bu temelini Hazret-i İbrahime tanıttı. O da bu temel üzerine Kâbeyi yaptı. İkrimenin Abdullah b. Abbastan naklettiğine göre, Kabe'nin temelleri, dünya yaratılmadan iki bin sene önce yaratılmıştır.
Taberi diyor ki: "Bize göre doğru olan görüş şudur: "Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim ile oğlu İsmailin, Beytullahil Haram olan Kâbenin duvarlarını yükselttiklerini zikretmiş bu temellerin ne zaman ve nasıl atıldıklarını beyan etmemiştir. Bu hususta Resûlüllahtan zikredilen sahih bir haber de yoktur. Bu itibarla Kâbenin temelleri Hazret-i Âdem ile birlikte gökten indirilmiş te olabilir. Dünya su halindeyken kubbe şeklinde yükselen ve tepecik haline gelen bir temel de olabilir. Kâbeni, gökten indirilmiş bir inci veya yakut olmasıda, daha sonra Nuh tufanı sırasında bu inci ve yakutların göğe kaldırılmış olması da muhtemeldir. Yine Kabe'nin temellerinin Hazret-i Âdem tarafından atılarak yapılmış olması, daha sonra yıkılıp izlerinin kaybolmuş olması da muhtemeldir. Bunlardan herhani birini tercih ettirecek kesin bir delil yokîur.
Âyet-i kerime’de "Ey Rabbimiz, bunu bizden kabul et" buyurulmaktadır. Bir kısım müfessirler bu duanın hem Hazret-i İbrahim'e hem de oğlu İsmaile ait olduğunu söylemişler, diğer bazıları ise bu duanın sadece Hazret-i İsmaile ait olduğunu söylemişlerdir. Bu son yoruma göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ey Resulüm hatırla, bir zaman İbrahim. Kâbenin temellerini yükseltiyor İsmail de "Ey rabbimiz. sen bunu bizden kabul et." Çünkü sen çok iyi işiten ve çok iyi bilensin." diyordu.
Müfessirler, Kâbeyi yapan ustanın sadece Hazret-i İbrahim mi yoksa onunla birlikte oğlu İsmail de mi olduğu hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
Süddi ve Ubeyd b. Umeyr'e göre Kâbeyi Hazret-i İbrahim ve Hazret-i İsmail beraberce yapmışlardır. Bu hususta, Süddi'nin şunları söylediği rivâyet edilmiştir. "İbrahim ve İsmaile "İbadet edenler için Kâbeyi temizlemeleri emredilince İbrahim Mekke'ye gitti. Ve oğlu İsmail ile kazmaları ellerine aldılar. Fakat, Kâbeyi nereye yapacaklarını bilemediler. Allah onlara, iki kanadı bir de başı bulunan ve âdeta yılan şeklini alan bir rüzgar gönderdi. Bu rüzgara, "Dönerek şiddetle esen rüzgar" anlamına gelen denir. Rüzgâr, İbrahim ve İsmail için Kabe'nin etrafını süpürdü. Onlara temelleri yapacakları yeri gösterdi. Onlar da kazma ile, rüzgârın temizlediği yerleri takibederek kazdılar. Böylece Kâbenin temelini yeniden kurdular. Hacerül Esved köşesine ulaşınca İbrahim, oğlu İsmaile "Ey oğlum, git güzel bir taş bul getir buraya koyayım." dedi. İsmail "Babacığım, ben ağır hareket eden biriyim ve yorgunum." dedi. İbrahim "Git onu bana getir." dedi. Bunun üzerine İsmail gidip babasının istediği taşı aradı. Ona bulduğu bir taşı getirdi. İbrahim o taşı beğenmedi. îsmaile "Daha güzel bir taş getir." dedi. İsmail tekrar taş aramaya gitti. Bu arad Cebrâil Hacerül Esvedi Hindistan'dan getirdi. Bu taş, Hazret-i Âdem ile birlikte çenetten gelmişti. Rengi çok beyazdı. Beyaz bir yahut halindeydi. Fakat insanların günahları yüzünden siyahlaştı. İsmail de başka bir taş getirdi. O sırada, İbrahimin yanında, köşeye konulmuş olan Hacerül Esvedi görünce "Bunu kim getirdi?" dedi. İbrahim "Senden daha zinde olan getirdi." dedi. Ve ikisi birlikte Kâbeyi yaptılar.
Sadi b. Cübeyrin, Abdullah b. Abbas'tan naklettiğine göre ise Kâbeyi yapan asıl usta Hazret-i İbrahimdir. İsmail ise babasına amelelik yapmış, taş ve malzeme taşımıştır. Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın, şunları söylediği rivâyet edilmektedir: "İsmail zemzem suyuna yakın bir yerde ok yaparken babası İbrahim çıkagelmiştir. İsmail babasını görünce ayağa kalkmış, baba-oğulun birbirerini karşılamaları gibi karşılamışlardır. Ondan sonra İbrahim, İsmaile "Ey İsmail, Allah bana bir şey emretti." demiş, İsmail de babasına "Rabbinin sana emrettiğini yap." demiştir. İbrahim, "Bana yardım eder misin?" diye sormuş İsmail "Evet yardım ederim." diye cevap vermiştir. İbrahim, çevresinden daha yüksek olan Kâbenin yerini göstererek "Allah bana, burada Beytullah yapmamı emretti." demiştir. İşte bundan sonra İbrahim ve İsmail, Kâbenin temellerini yükseltmeye başlamışlardır. İsmail taş taşımış, İbrahim ise yapmıştır. Temeller yükselince İsmail, "Makam-ı İbrahim" diye adlandırılan taşı getirmiş Hazret-i İbrahim'in ayaklarının akına koymuş o da üzerine çıkarak Kâbeyi yapmaya devam etmiştir. Bu ara her ikisi de rablerine niyaz ederek "Ey rabbimiz bunu bizden kabul et. Şüphesiz ki sen. çok iyi işiten ve çok işi bilensin." demişlerdir.
Hazret-i Ali'den nakledilen başka bir görüşe göre, Kâbeyi yapım, Hazret-i İbrahimdir. Kâbenin yapımı sırasında Hazret-i İsmail küçük bir çocuktur. Hazret-i Ali den bu hususta şunlar nakledilmektedir: /tllah teala, İbrahime Kâbeyi yapmayı emredince İbrahim, hanımı Haceri ve ondan doğan küçük çocuğu İsmaili beraberine alarak Mekke'ye varmışlardır. Oraya varınca, Kabe'nin yerinde bulut şeklinde ve başı bulunan bir yaratık gördü. Onunla konuştu. O yaratık, İbrahim'e. "Ey İbrahim, benim gölgemin düştüğü yere veya benim kapladığım yere Beytullah'ı yap. Tam o kadar yap. Ne fazla olsun ne de eksik." dedi. İbrahim Kâbeyi yaptıktan sonra. Haceri ve İsmaili oraya bırakıp geri dönmeye başlamıştır. Bunun üzerine Hacer, "Ey İbrahim, sen bizi kime bırakıyorsun?" demiş, Hazret-i İbrahim de "Siz Allah'a bırakıyorum." demiştir. Hacer: "O halde git. Çünkü Allah bizi helak etmez." demiştir. İsmail son derece susamış, Hacer Safa tepesine çıkararak sağa sola bakmış fakat herhangi bir şey görememiştir. Sonra Merve tepesine çıkmış oradan da hiçbir şey görmemiştir. Sonra dönüp tekrar Safa tepesine gitmiş yine bir şey görememiştir. Bu iki tepe arsında yedi defa gidip gelmiştir. Sonra oğlunun yanına gelip "Ey İsmail öleceksin. Öl fakat gözümün önünde ölme." demiş, oradan uzaklaşmış tekrar geri döndüğünde, İsmailin, susuzluktan dolayı ayaklarıyla debelenerek yeri eşelediğini görmüştür. Bunun üzerine Cebrâil Hacere seslenerek "Sen kimsin?" diye sormuş Hacer de "Ben İbrahimin oğlunun anası olan Hacer'im." demiştir. Cebrâil "İbrahim sizi kime bıraktı?" demiş, Hacer de "Allah'a bıraktı." demiştir. Cebrâil "O sizi, size yararlı olan birine bırakmış," demiştir? Cebrâil, parmağıyla yeri araştırmış ve oradan zemzem suyu çıkmıştır. Hacer suyım akmasını önlemeye çalışırken Cebrâil ona: "Bırak onu, o içilir tatlı bir sudur." demiştir.
Taberi diyor ki: "Doğru olan görüş, Kâbeyi İbrahim ile İsmail'in birlikte yaptıklarını beyan eden görüştür. İkisinin tle usta yahut Hazret-i İbrahim'in usta Hazret-i İsmailin de ona yardım eden amele olması mümkündür. Zira âyet-i kerime, hem İbrahim'in hem de İsmailin, Kâbenin temellerini yükselttiklerini beyan etmektedir.
128. Âyetin Tefsiri
Rabbimiz, ikimizi de sana teslim olan kıl. Soyumuzdan da sana teslim olan bir ümmet meydana getir. Bize, ibadet yerlerimizi göster. Tevbemizi kabul et. Şüphesiz ki sen, tevbelerî çok kabul eden ve çok merhamet edensin.
Rabbimiz, ikimizi de emrine teslim olan, itaatine boyun eğen kıl da sana başka şeyleri eş koşmayayılm. Aynı şekilde soyumuzdan da, senin emirlerine teslim olan, senin itaatine boyun eğen bir ümmet meydana getir. Ey rabbimiz, bize, Hacla ilgili ibadet yerlerimizi göster. Nasıl tavaf yapacağız, nasıl sa'y yapacağız, Arafatta nasıl vakfe yapacağız, şeytanı nasıl taşlayacağız? Bunları bize öğret. Geçmişte yaptıklarımızı affet. Çünkü sen, af ve mağfiretinle lütufla bulunan ve çok merhabet edensin.
* Âyet-i kerime’de geçen ve "Rabbimiz bize ibadet yerlerimizi göster."
diye tercüme edilen cümlesi iki şekilde okunmuştur. Bir kıraat şekline göre bu cümlenin mânâsı: "Sen bizim gözümüze göster." demektir. Âyet-i bu kıraat üzere okuyanlar, Hazret-i İbrahim ve İsmail'in, kendilerine gösterilmesini istedikleri "Menasik"ten neyin kastedildiği hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Katade ve Süddiye göre burada zikredilen "Menasik"ten maksat, Hacda ibadet yapılan yerlerdir. Bu hususta Süddiden, şunları söylediği rivâyet edilmektedir: "İbrahimle İsmail, Kâbenin yapımını bitirdikten sonra Allahü teâlâ İbrahime: "Sen insanlara Haccın farz olduğunu ilan et." diye emretti. İbrahim de Mekkenin iki dağının arasından şöyle seslendi, "Ey insanlar, Allah sizlere, beytini Haccetmenizi emretti." Bu sesleniş her mü’minin kalbine girdi ve onu işiten herkes ve her şey "Emrine hazırım, emrine hazırım, emrine hazırım, emrine hazırım rabbim." diye cevap verdi. Ve gidebilenler Ifacca gittiler. Ondan sonr Allahü teâlâ İbrahime Arafata çıkmasını emretti ve Araf atı ona anlattı. İbrahim Arafata giderken Akabeye vardı. Orada, birinci Cemrede karşısına şeytan çıktı. İbrahim Şeytana yedi taş attı. Attığı her taşla beraber tekbir getirdi. Şeytan oradan kaçıp ikinci Cemreye gitti. İbrahime orada da engel olmak istedi. İbrahim orada da tekbir getirerek şeytanı taşladı. Şeytan üçüncü Cemre yerine gitti. İbrahim orada da tekbir getirerek şeytanı taşladı. Şeytan İbrahime engel olamayacağını anlayınca önünden çekildi. İbrahim ise nereye gideceğini bilmiyordu. Yürümeye devam etti. "Geçiş yeri anlamına gelen (......) Zülmecaz'a vardı. Oraya baktı. Fakat oranın, kendisine vasfedilen Arafat olmadığını gördü. Oradan geçip gitti. Bu sebeple oraya "Zülmecaz" adı verildi. İbrahim, devam edip Arafata vardı. Orayı görünce kendisine vasfedilen yer olduğunu anladı. "Burayı tamdım." dedi. Bu sebeple bu yere "Tanımak" anlamına gelen "Arafat" adı verildi. İbrahim Arafatta akşama kadar vakfe yaptı. Akşam olunca da namazların birleştirildiği (Akşam ve yatsı namazlarının birlikte kılındığı) Müzdelifeye vardı. Orada da vakfe yaptı. Oranın adına "Birbirine yaklaştırma" anlamına gelen "Müzdelife" adı verildi. Sonra İbrahim devam edip, daha önce şeytanla ilk karşılaştığı yere vardı. Oraya yedi taş attı. Sonra Minaya geri döndü ve orada geceledi. Böylece Haccı bitirmiş oldu.
b- Ata ve Mücahide göre ise, bu kıraatta kurbanların kesildikleri yer demektir. Bu görüş, Ubeyd b. Umeyr'den de nakledilmiştir.
Diğer bir kıraata göre, âyetin mânâsı: "Sen bize, Hacda ibadet edeceğimiz yerleri öğret" demektir.
Taberi diyor ki: "Her iki kıraatin da vardıkları neticeler aynıdır aralarında fark yoktur. "Menasik" kelimesinin lügat mânâsı "Allah için, içinde oturulan ve üzerinde, Allah’ı razı edecek ve Allah’a yaklaştıracak salih amel işlenen yerler."
demektir. Bu salih ameller, kurban kesme, namaz kılma, tavaf etme, sa'y yapma ve diğer salih ameller olabilir. İşte bu sebeple Hacda, üzerlerinde ibadet edilen yerlere "Haccın menasiki" denmiştir. kelimesinin müfredi dür. Lügat mânâsı ise "Alışılan ve tekrar tekrar kendisine dönülen yer." demektir. Haccın kutsal yerlerine bu ismin verilmesi, insanların oraya tekrar tekrar gitmelerindendir. Ancak bir kısım âlimlere göre "Menasik" demek "İbadetler" demektir. Bunlara göre âyetin mânâsı "Ey rabbimiz, sen bize nasıl ve nerede ibadet yapacağımızı göster, biz de senin razı olacağın şekilde sana ibadet edelim." demektir.
Âyet-i kerime’de "Tevbemizi kabul et" buyurulmaktadır. Tevbenin asıl mânâsı, "Sevilmeyen bir şeyi bırakıp sevilen bir şeye yönelmek"tir. Buna göre kulun, rabbine tevbe etmesi, Allah'ın sevmediği şeyleri yapmayı bırakıp bir daha ona dönmemeye kesin olarak karar vermesidir. Allahü teâlânın, kulun tevbesini kabul etmesi ise, onu cezalandırmaktan vazgeçip bir lütuf olarak affetmesidir.
Eğer denilecek olursa ki: "Hazret-i İbrahim ile İsmail, günah mı işlemişlerdi ki rablerinden tevbelerini kabul etmesini istemeye ihtiyaç duydular?" Cevaben denilir ki: "Allah'ın yarattığı hiçbir yaratık yoktur ki, Allah ile kendisi arasında, vazgeçip tevbe etmeyi gerektiren bir amel yapmış olmasın. Belki de Hazret-i İbrahim ve İsmail, kendilerinden sadır olan bir kusurdan dolayı, rablerine tevbe etmişlerdir. Bu tevbelerini de özellikle Kâbenin duvarlarım yaptıktan sonra beyan etmeleri tevbelerinin kabulü için Kâbenin daha uygun bir yer olmasındandır. Böylece kendilerinden sonra gelen insanlar da günahlarından arınmak için kutsal yerlerde rablerine tevbe etsinler ve Hazret-i İbrahim ve İsmailin sünnetini devam ettirsinler. Belki de Hazret-i İbrahim ve İsmailin, rablerine tevbe etmeleri, bizzat kendi kusurlarından kaynaklanmayıp kendi soylarından gelecek olan günahkârların kusurlarının affedilmesi içindir. Çünkü Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahime, soyundan zalimlerin geleceğini ve Allah'ın ahdine erişemeyeceklerini beyan etmiştir. Hazret-i İbrahim ve İsmail de soylarından gelecek insanların bağışlanmalarını rablerinden istemişlerdir.
129. Âyetin Tefsiri
Rabbimiz, onlara, kendi içlerinden Peygamber gönder. Âyetlerini onlara okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları (kötülüklerden) temizlesin. Şüphesiz sen, her şeye galipsin, hüküm ve hikmet sahibisin.
Rabbimiz, bizim soyumuza, Araplardan bir Peygamber gönder. Senin vahyettiğin kitabı onlara okusun. Onlara Kur’an’ı öğretsin. Onları şirkten ve putlara tapmaktan temizlesin. Ey rabbimiz, şüphesiz ki sen, hiç kimsenin âciz bırakmayacağı bir güce sahipsin, hüküm ve hikmet sahibisin. Senin tedbirinde hiçbir eksiklik ve kusur yoktur.
Hazret-i İbrahim ve Hazret-i İsmailin: "Rabbimiz, bizim soyumuza kendilerinden bir Peygamber gönder." şeklindeki duaları, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gelmesine dair olan dualarıdır. Bu dua hakkında, İrbad b. Sâriye, Resûlüllah efendimizin şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir:
"Ben, Âdem (aleyhisselam) yerde balçık olarak yatarken, Allah katında Peygamberlerin sonuncusuydum. Ben bunun nasıl böyle olduğunu size bildireyim. Ben, atam İbrahimin duası, İsanın müjdesi, annemin de rüyasıyım. Bütün Peygamberlerin anneleri de buna benzer rüyalar görmüşlerdir. Ahmed b. Hanbel, Müsned c. 4, s. 127, 128
Katade ve Süddi de, Hazret-i İbrahim ve İsmailin, gönderilmesini istedikleri Peygamberden maksadın, Hazret-i Muhammed olduğunu söylemişlerdir.
Âyette zikredilen "Kitap"tan maksat, Kur'an-ı Kerimdir. "Hikmet"ten maksat ise Katadeye göre "Sünnet"tir. İbn-i Zeyd ve Malik'e göre ise "Hikmet"ten maksat, dini bilmek ve onu anlamaktır. Zira insanlar dini ancak Peygamberin öğretmesi ve anlatmasıyla idrak edebilirler.
Taberi diyor ki: "Bize göre "Hikmet"ten maksat, "Allah'ın hükümlerini bilmektir. "Bu hükümler ancak Peygamberlerin bildirmesiyle öğrenilmiş olur. "Hikmet" kelimesi "Hüküm" kelimesinden türetilmiştir. Bunun mânâsı ise "Hak ile bâtılın arasını ayıran Kur'an" demektir. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ey Rabbimiz, sen onlara, içlerinden bir Peygamber gönder. Onlara âyetlerini okusun ve kendilerine gönderdiğin kitabı ve aralarında senin hükmünle hüküm vermeyi öğretsin."
Âyet-i kerime’de: "Onları (kötülüklerden) temizlesin." buyurulmaktadtr. Burada ifade edilen temizlenmeden maksat, Allah’a ortak koşmaktan ve putlara tapmaktan temizlenmeleridir. "Zekat" kelimesi, "Artmak" mânâsına da geldiğinden âyette "Onların itaat ve ibadetlerini artırsın." mânâsı da mevcuttur.
130. Âyetin Tefsiri
Kendini bilmez beyinsizlerden başka kim İbrahimin dininden yüzevirir? Şüphesiz ki biz onu dünyada (Peygamber olarak) seçtik. Muhakkak ki o, âhirette de salih kimselerdendir.
îbrahimin Hanif dininden, beyinsiz cahillerden başkası yüzçevirmez. Ve o dini terketmez. Şüphesiz ki biz, İbrahimi dünyada Peygamber seçtik ve onu insanlara imam yaptık. Muhakkak ki o, âhirette de salih kullanmadandır. O, dünyada net ve samimi âhirette ve dost ve velidir. Zira o, dünyada ahdine vefa göstermiştir.
* HANİF DİNİ: Bâtılı terkedip hakka yönelik olan, tek Allah inancına dayanan ve Allah tarafından gönderilen gerçek din demektir. Burada "Hanif dininden yüzçevirenler"den maksat, Yahudi ve Hıristiyanlardır. Çünkü onlar, Yahudiliği ve Hıristiyanlığı İslama tercih etmişlerdir.
Nitekim, Katade ve Rebi' b. Enes, âyetin, Yahudi ve Hıristiyanları kastettiğini söylemişlerdir.
Âyet-i kerime’den de anlaşıldığı gibi Hazret-i İbrahimin, kendisinden sonra bıraktığı sünnetine muhalefet eden kimse, Allahü teâlâya muhalefet etmiş sayılır. Keza, Hazret-i İbrahimin Hanif dinine davet eden Hazret-i Muhammede muhalefet eden de Hazret-i İbrahime muhalefet etmiş olur. Böylece Allah'ın emirlerine karşı çıkmış olur. Yahudi ve Hıristiyanlar bu duruma düşmüşlerdir.
131. Âyetin Tefsiri
Bir zaman rabbi ona "Teslim ol" dediğinde İbrahim "Âlemlerin rabbi olan Allah’a teslim oldum." demişti.
Rabbi ona "Teslim ol" yani, ibadetlerinde ihlash ol, rabbine itaat ederek boyun eğ." demiştir. İbrahim de "Bütün yaratılmışların sahibi ve onların sevk ve idare edeni olan Allah’a boyun eğdim ve ona ibadeti ihlas ile yaptım." demişti.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki "Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahimi İslama girmeye davet etmiş miydi?" Cevaben denilir ki: "Evet etmişti" Ne zaman etmişti?" denilecek olursa denilir ki: "Allahü teâlâ İbrahimi ay, güneş ve yıldızla imtihan ettikten sonra İbrahimin şunları söylediği anda Allah onu Müslüman olmaya davet etmiş o da Müslüman olduğunu belirtmişti. İbrahim demişti ki: "... Ey kavmim, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım." "Şüphesiz ki ben, hakka eğilerek yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim. En'am sûresi, 6/78, 79
132. Âyetin Tefsiri
İbrahim, âlemlerin rabbine teslim olmayı oğullarına da vasiyet etti. Yakup da, "Oğullarım, Allah sizin için bu dini seçti. O halde sizler ancak Müslümanlar olarak can verin." (dedi.)
İbrahim, oğullarına Müslüman olmayı tavsiye etti. Yani ibadette, tevhid inancında samimi olmalarını, kalb ve bütün uzuvlarını ona boyun eğdirmelerini tavsiye etti. İbrahim, oğulları İsmail ve İshaka böyle vasiyet ettiği gibi, İshakın oğlu olan Yakup ta kendi oğullarına aynı vasiyeti yaptı. İbrahim ve Yakup, oğullarına şöyle demişlerdi: "Ey oğullarım, Allah size vaadettiği bu dini seçti. Bu din de İslamdır. O halde Islama sanlın ve İslam dini üzere ölün. Hayatınızda bu dinden hiç ayrılmayın. Çünkü hiçbir kimse, ölümün kendisine ne zaman geleceğini bilemez. Her zaman gelebilecek ölüme karşı tedbirli olun ve İslamı bir an bile terkeîmeyin."
133. Âyetin Tefsiri
Yoksa siz, Yakuba ölüm geldiği sırada yanında mı bulunuyordunuz? O zaman o, oğullarına: "Benden sonra neye tapacaksınız?" demiş, oğulları da "Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshakın ilâhı olan tek ilaha kulluk edeceğiz. Bizler ona teslim olduk." demişlerdi.
Ey Yahudi ve Hıristiyan toplulukları, Yakuba ölüm geldiği zaman siz onun yanında bulunuyor da onun, çocuklarına, çocuklarının da ona ne dediklerini biliyor muydunuz? O zaman o, oğullarına "Benim vefatımdan sonra hangi şeye ibadet edeceksiniz?" dediğinde oğulları demişlerdi ki: "Senin şu anda ibadet ettiğin, ataların İbrahim, İsmail ve İshakın da ibadet ettiği ilaha kulluk edeceğiz. İbadeti sadece ona yapacağız, ona hiçbir şeyi ortak koşmayacağız. Bizler, kullukta ve itaatta ona boyun eğenleriz."
Bu âyet-i kerime, Hazret-i Yakubun soyundan gelen Yahudilerin ve Hazret-i İsmailin soyundan gelen müşrik Arapların, tevhid inancından ayrıldıklarını, halbuki tâbi olduklarını söyledikleri Peygamberlerin, tevhid inancı üzere olduklarını, bunların da o inanç üzere bulunmaları gerektiğini ifade etmektedir.
Yine bu âyet-i kerime’den anlaşılmaktadır ki, babalar çocuklarına çok dikkat etmelidirler. Bilhassa onların dinlerine önem vermelidirler.
Yakup (aleyhisselam)ın yaptığı gibi, çocuklarını Allah'ın azabından kurtaracak hususlara titizlik göstermelidirler.
134. Âyetin Tefsiri
Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız.
Ey Yahudi ve Hıristiyan toplulukları, siz, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve onların soyundan gelenleri bırakın. Onlar bir cemaat idiler, kendi yollarında yürüyüp gittiler. Onları ve çocuklarını ileri sürmeyin. Ey Yahudi ve Hıristiyanlar, kendi kâfirliklerinizi onlara isnad ederek "Onlar da Yahudi veya Hıristiyandı." demeyin. Onların yaptıkları hayır kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz onların amellerinden hesaba çekilecek değilsiniz. Çünkü her nefsin kazandığı iyilik lehine, yaptığı kötülük te aleyhinedir.
135. Âyetin Tefsiri
Kitap ehli "Yahudi veya Hıristiyan olun ki doğru yolu bulaşınız." dediler. Ey Muhammed de ki: "Hayır, biz, dosdoğru olan İbrahimin dinine uyarız. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi."
Yahudiler Müslümanlara "Yahudi olun ki doğru yolu bulaşınız." dediler. Hıristiyanlar da "Hıristiyan olun ki doğru yolu bulaşınız ve hakka erişesiniz." dediler. Ey Rasûlüm, onlara de ki: "Biz, Yahudi ve Hıristiyanlara tabi olmayız. Onların dinine uymayız. Biz, İbrahimin, bâtılı bırakıp hakka yönelen Hanif dinine tabi oluruz. Onun izinden gideriz. O, hiçbir zaman putlara tapan müşriklerden olmadı. Yahudi ve Hıristiyan da değildi."
O halde gelin hep beraber, Allah'ın seçtiği, razı olduğu ve hepimizin, Allah'ın dini olduğuna dair şahitlik ettiğimiz, İbrahimin dinine tabi olalım. Üzerinde ihtilaf ettiğiniz diğer dinleri bırakalım. Çünkü İbrahimin dini, Hanif dini olan İslamdır. Ona ve onun dinine uyan ise Haniftir. Yani gerçek dine uymuştur.
Kur'an-ı Kerimde Hazret-i İbrahimin Hanif olduğu zikredilmiştir. Müfessirler, Haniflikten neyin kastedildiğini hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Hasan-ı Basri, Atiyye, Mücahid, Dehhak ve Abdullah b. Abbastan nakledilen bir görüşe göre "Hanif" kelimesinin asıl mânâsı, "Hac yapan" demektir. Hazret-i İbrahim, Hac ibadetlerinde kendisine uyulan bir imam olduğundan ve Hac ibadetini ilk eda eden kimse olduğundan ona "Hanif ve onun dinine de "Haniflik" denmiştir. Bu görüşte olanlara göre, Hazret-i İbrahimin dini olan İslama uyarak Hac ibadetini eda eden her kişi Müslümandır ve haniftir. Hac ibadetini yapmak da Hanifliktir.
b- Mücahidden nakledilen başka bir görüşe göre, Hanif demek, "Uyan ve tâbi olan" demektir. Bu izaha göre, Hazret-i İbrahimin dinine uyanlara "Hanif denir.
c-
Başka bir kısım âlimlere göre "Hanif demek, "Sünnet olan" demektir. Hazret-i İbrani'min dinine "Hanif dini" denmesi, Hazret-i İbrahimin ilk sünnet olan kişi olmasındandır. Bu izaha göre, "Hanif dini" demek "Sünnet olanların dini." demektir.
d-Süddiye göre "Hanif" demek, "İhlaslı" demektir.
c- Diğer bir kısım âlimlere göre "Hanif demek, "İslam" demektir. Hazret-i İbrahimin dini İslam idi. Bu itibarla Hazret-i İbrahimin dinine tam uyan haniftir. Yani Müslümandır.
Taberi diyor ki: "Bana göre, Haniflik, Hazret-i İbrahimin dininde dosdoğru olmak ve ona dininde uymaktır. Hanifliğin Hac yapmak olduğunu söylemek doğru değildir. Aksi halde Hac yapan müşrikleri de Hanif saymak gerekir ki Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahimin Hanif olduğunu ve müşriklerden olmadığını buyurmuş böylece bu görüşe imkân kalmamıştır. Keza, Hanifîiğin sünnet olmak mânâsına geldiğini söylemek te isabetli değildir. Aksi halde bütün sünnet olanların Hanif olduğu iddia edilmiş olur ki Allahü teâlâ, bu görüşe de mahal bırakmamış ve "İbrahim ne Yahudi idi ne de Hıristiyandı fakat o, doğruya yönelmiş bir Müslümandı. Müşriklerden de değildi. buyurmuştur. O halde, Haniflik Hazret-i İbrahime dininde tam uymaktır. Ona dininde uymayanlar Haniflikle isimlendirilmezler. Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi başka isimlerle isimlendirilirler.
136. Âyetin Tefsiri
Ey mü’minler, onlara şöyle deyin: "Biz, Allah’a, bize indirilene, İbrahime, İsmaile, İshaka, Yakuba ve torunlara indirilene, Mûsaya ve İsaya verilenlere ve rableri tarafından bütün Peygamberlere verilenlere iman ettik. Onların arasında bir ayırım yapmayız. Biz, Allah’a teslim olanlarız.
"Ey mü’minler, "Yahdudi olun ki hidâyete eresiniz" diyen Yahudilere ve "Hıristiyan olun ki hidâyete eresiniz." diyen Hıristiyanlara deyin ki: "Biz, Allah’ı tasdik ettik, Muhammede indirilen kitabı tasdik ettik. Aynı şekilde Peygamberlerden İbrahime, İsmaile, İshaka, Yakuba ve Yakubun soyundan gelen peygamberlere indirilenleri tasdik ettik. Aynı şekilde Mûsaya indirilen Tevrata ve İsaya indirilen İncile de iman ettik. Bütün Peygamberlere indirilen kitaplara iman ettik. Bütün Peygamberler hak ve hidâyet üzeredirler. Tevhid inancı hususunda aynı yolu takip etmişlerdir. Bu itibarla Peygambererden bazılarına iman edip diğerlerini inkâr etmeyiz. Hepsinin, Allah'ın Peygamberi olduğuna, hak ve hidâyetle gönderildiklerine şihadet ederiz. Biz, Allah’a itaatla boyun eğeriz, ona kulluk ederiz."
* Ebû Hureyre (radıyallahü anh) diyor ki:
"Ehl-i Kitap, Tervati İbraniceden okuyor ve Müslümanlara Arapça izah ediyorlardı. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Siz, ehl-i kitabı ne tasdik edin ne de yalanlayın. Siz: "Biz, Allah’a ve bize indirilene iman edenleriz." deyin Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 2, bab: 11
Abdullah b. Abbas diyor ki: "İçlerinde Ebû Yâsir b. Ahtab, Râfi' b. Ebi Râfi', Âzur, Halid, Zeyd, İzar b. Ebi İzar ve Eşya'ın bulunduğu bir Yahudi topluluğu Resûlüllah’a geldi ve ona: "Peygamberlerden kimlere iman ettiğini sordular. Resûlüllah da onlara: "Ben, Allah’a, bize indirelene, İbrahime, İsmaile, İshaka, Yakuba ve torunlara indirelenlere, Mûsaya ve İsaya verilene ve bütün Peygamberlere rableri tarafından verilenlere iman ettim. Biz, onlardan herhangi birisinin arasında ayınm gözetmeyiz. Biz, Allah’a boyun eğenleriz." dedi. Resûlüllah İsayi zikredince Yahudi topluluğu onun Peygamberliğini inkâr ettiler ve: "Biz, İsaya da iman etmeyiz ona iman edene de iman etmeyiz." dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ: "Ey Rasûlüm, de ki: "Ey kitap ehli, sadece Allah’a, bize indirilene ve daha önce indirilenlere iman ettiğimizden ve sizin de çoğunuzun fâsıklar olduğunuzdan dolayı mı bize kızıyorsunuz?" Maide sûresi, 5/59 âyetini indirdi.
Âyet-i kerime’de zikredilen "Torunlar"dan maksat, Hazret-i Yakubun oğulları olan on iki erkeğin soyundan gelen torunlardır. Süddi, Hazret-i Yakubun oğulları olan ve torunların babası olan bu kişilerin adının şunlar olduğunu Rivâyet etmiştir: Yusuf, Bünyamin, Rubil, Yehuda, Şem'un, Levi, Dan ve Kuhas. Görüldüğü gibi Süddi, sadece sekiz kişinin ismini rivâyet etmiştir.
İbn-i İshak ise, Hazret-i Yakubun on iki oğlunun adlarının şunlar olduğunu zikretmiştir: Rubil. Şem'un, Levi, Yehuda, Reyalan, Yeşcür, Yusuf, Bünyamin, Dan, Nefsali, Ca'd ve Eşrüb.
137. Âyetin Tefsiri
Eğer sizin iman ettiğiniz gibi onlar da iman ederlerse şüphesiz ki hidâyete ermiş olurlar. Şâyet yüzçevirirlerse, bilin ki onlar ancak bir ayrılık içindedirler. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir.
Ey mü’minler, eğer Yahudi ve Hıristiyanlar da sizin ikrar ve tasdik ettiğiniz gibi ikrar ve tasdik ederlerse şüphesiz ki hak yolu tutup hidâyete ermeye muvaffak olmuşlardır. Eğer iman etmekten yüzçevirirlerse şüphesiz ki onlar, Allah ve Resulüne karşı bir isyan ve harp içindedirler. Ey Rasûlüm, bu suçlulara karşı Allah sana yetecektir. Onları ya öldürecek veya sürgün edecektir. Allah onların söylediklerini çok iyi işiten, içlerinde gizledikleri haset ve kini çok iyi bilendir.
* Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de vaadettiklerini yerine getirdi. Peygamberini onların şerrinden kurtardı. Peygamber onların bir kısmını öldürdü, bir kısmını sürgün etti, bir kısmını ise zımmi yapıp cizye ile vergiye bağlayarak zillete düşürdü.
Nitekim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hendek savaşında, müşriklerle birleşerek Müslümanlara ihanet ettikleri için Kureyza Yahudilerinin savaşçılarını öldürttü, kadın ve çocuklarını esir aldı. Nadr oğullarını ise Şam'a sürgün etti. Hayber Yahudilerini de Cizyeye bağlayarak Zımmi yaptı.
138. Âyetin Tefsiri
Allah'ın boyası (ile boyandık) Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak sana kulluk ederiz." deyin.
Deyin ki: "Yalnız Allah’a ibadeti emreden Hanif dinine yani İslam dinine uyduk. Bu, Allah'ın boyasıdir. Allah'ın boyası da boyaların en güzelidir. Allah’a ortak koşmayı bırakın. Allah'ın dininden daha güzel hiçbir din yoktur. Ve deyin ki: "Biz, onun yüceliğine boyun eğeriz. Ona ibadet etme hususunda kibirlenmeyiz."
* Hıristiyanlar, gerek Hıristiyanlığı kabul eden insanları gerekse küçük çocukları, mukaddes kabul ettikleri suya batınp çıkararak vaktiz yaparlar. Böylece Hıristiyanlık boyası ile boyadıklarını zannederler. Allahü teâlâ bu âyet-i kerimesinde Hazret-i Muhammede ve ona iman eden ümmetine "Yahudi olun ki kurtuluşa eresiniz." diyen Yahudilere ve "Hıristiyan olun ki kurtuluşa eresiniz." diyen Hıristiyanlara şöyle demelerini emretmiştir: "Biz, Hanif dini olan İslam dini üzereyiz. Allah'ın gerçek boyası işte bu dindir. Siz de gelip bu dine girerek bizim yaptığımız gibi, Allah'ın boyası ile boyanın."
Âyette zikredilen "Allah'ın boyası"ndan maksat, Katade, Ebul Aliye, Atiyye, Süddi, İbn-i Abbas ve İbn-i Zeyd'e göre "Allah'ın dinidir." Mücahidden nakledilen başka bir görüşe göre ise "Allah'ın boyası"ndan maksat, Allah'ın, insanlan, üzerinde yarattığı fıtrattır.
139. Âyetin Tefsiri
Onlara de ki: "Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki o, bizim de rabbimiz sizin de rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz sizedir. Biz, Allah’a karşı samimi olanlarız."
Ey Rasûlüm, Yahudi ve Hıristiyanlara de ki: "Allah'ın dini hakkında bizimle tartışıp mücadeleye mi girişiyorsunuz? Peygamberinizin, bizim Peygamberimizden, kitabınızın bizim kitabımızdan daha önce gelmesinden dolayı sizin, Allah’a bizden daha yakın olduğunuzu mu zannediyorsunuz. Halbuki bizim de sizin de rabbimiz birdir. O, adaletlidir, asla zulmetmez. Bizlerden herbir cemaatin yapmış olduğu iyi veya kötü ameller kendisine aittir. Herkes ameline göre sevap kazanır, veya cezalandırılır. Yoksa dininin veya kitabının eski oluşuna Yahut soyuna göre ceza veya mükâfaatlandırılacak değildir. Biz, ibadeti sadece Allah’a yaparız. Sizler gibi, ona hiçbir şeyi ortak koşmayız.
Görüldüğü gibi bu Âyet-i kerime, din hususunda mü’minlerle mücadele eden Yahudileri kınamaktadır.
140. Âyetin Tefsiri
Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunların, Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz. Onlara de ki: "Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı? Allah'ın indirdiği o yanındaki gerçeği gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Siz, bizimle, Allah'ın dini hakkında mücadele ediyor ve yolunuzun daha doğru olduğunu mu zannediyorsunuz? Yoksa sizler, İbrahim, İsmail, İshak ve Yakup Peygamberlerin ve torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı sanıyorsunuz? Halbuki Yahudilik ve Hıristiyanlık bu Peygamberlerden sonra meydana çıkmıştır. Ey Rasûlüm, onlara de ki: "Bu Peygamberlerin ve üzerinde bulundukları dinlerin ne olduğunu, sizler mi daha iyi biliyorsunuz? Yoksa Âlemlerin rabbi olan Allah mı? Bu peygamberlerin müslüman olduklarını bildiği halde bu gerçeği saklayıp gizleyen ve Peygamberlere. Yahudilik ve Hıristiyanlık isnad eden kişiden daha zalim kim olabilir? Allah, hakkı gizleme davranışınızdan gafil değildir. Sizi cezalandırmayı unutacak da değildir.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime ile de, Resûlüllah ve sahabileri ile tartışmaya girişen, dinlerinin eski olması hasebiyle daha üstün olduklarını iddia eden Yahudi ve Hıristiyanları kınamakta, onlun, Müslüman olan İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunları, Yahudi veya Hıristiyan şeklinde vasıflandırmalarını reddetmektedir. Zira bu insanlar. Yahudilik ve Hıristiyanlıktan önce var olan kimselerdir.
Âyet-i kerime’de "Yanımla bulunan gerçeği gizleyenden daha zalim kimse olmadığı" ifade edilmektedir. Allah'ın gönderdiği gerçeği gizleyenlerden maksat, Mücahid, Hasan-ı Basri ve Rebi' b. Enes'e göre, Yahudi ve Hıristiyanlardır. Zira bunların elinde Tevrat ve İncil bulunmaktadır. Bu iki kitap ta Hazret-i İrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunların Yahudi ve Hıristiyan olmadıklarını, Müslüman olduklarını zikretmektedir. Fakat Yahudi ve Hıristiyanlar, Allah katından kendilerine gönderilen kitaplardaki bu gerçeği gizleyerek adıgeçen Peygamberlerin Yahudi veya Hıristiyan olduklarını iddia etmişlerdir.
Katade ve İbn-i Zeyde göre ise, yanlarında Allah tarafından bir gerçek bulunan ve bu gerçeği saklayanlar, Yahudilerdir. Allah katından kendilerine bildirilen gerçek Hazret-i Muhammedin hak Peygamber oluşudur. Yahudiler bunu bile bile gizlemişlerdir. Ve Allahü teâlâ tarafından "Zalimler" olarak vasıflandırılmışlardır.
141. Âyetin Tefsiri
Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlar bir cemaatti, yollarına devam edip gittiler. Rablerine intikal ettiler. Ümit ve amellerini de beraberlerinde götürdüler. Onların kazandıkları hayır ve şerler onlara, sizinkiler de size aittir. Siz onların amellerinden değil sadece kendi kazandığınız hayır ve serden hesaba çekileceksiniz. O halde ey Yahudi ve Hıristiyanlar, neden onları ileri sürüp duruyorsunuz? Halbuki onların size, işlediğiniz kötü amellere karşı hiçbir faydalan olmayacaktır. O halde onlara güvenmeyi bırakın da iman edip salih ameller işleyin.
142. Âyetin Tefsiri
İnsanların içinden beyinsiz olanlar: "Yöneldikleri kıbleden onları çeviren nedir?" diyeceklerdir. Ey Rasûlüm, de ki; "Doğu da Allah’ındır batı da. O, dilediğini doğru yola iletir."
Yahudi ve münafıklardan cahil ve beyinsiz olanlar diyeceklerdir ki: "Namazlarında yönelmiş oldukları kıblelerinden onların yüzünü çeviren ve onları döndüren nedir? Ey Rasûlüm, onlara de ki: "Doğunun, batının ve o ikisinin arasındaki varlıkların mülkiyetleri ancak Allah’a aittir. O, yarattıklarından dilediğini hidâyete kavuşturur ve doğru yola gitmelerine muvaffak kılar. Dilediğinden ise yardımını keser ve doğru yoldan saptırır. O halde önemii olan doğruya veya batıya dönmek değil Allah'ın emrine göre hareket etmektir.
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Medineye hicret ettikten sonra Kudüse doğru yönelerek namaz kılmış fakat bir zaman sonra Allahü teâlâ, namaz kılarken Kabe'ye yönelmesini emretmiştir. Bu emir üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kâbeye doğru yönelmiş fakat ehl-i kitap ve münafıkların eleştirilerine maruz kalmıştır.
Bu meseleyi anlatan Bera b. Âzib diyor ki:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medineye ilk geldiğinde Ensar'dan anne tarafından olan ecdadına veya dayılarına misafir oldu. Medinede on altı veya on yedi ay Kudiise doğru yönelerek namaz kıldı. Kudüse doğru namaz kılıyor fakat gönlünden kıblesinin Kabe olmasını arzu ediyordu.
Resûlüllah’ın Medinedeyken, Kâbeye doğru kıldığı ilk namaz bir ikindi namazıydı. Kendisiyle beraber başka insanlar da namaz kılmışlardı. Bu namazı kılanlardan bir tanesi, diğer bir mescide gitti. Orada namaz kılmakta olan cemaat rüku halindeydi. Oraya giden kişi: "Allah şahidim olsun ki ben, Resûlüllah ile birlikte Mekkeye (Kâbeye) yönelerek namaz kıldım." dedi. Bunun üzerine cemaat, durumlarını değiştirmeden aynı vaziyette Kâbeye doğru döndü.
Resûlüllah’ın, Kudüse doğru namaz kılması Yahudiler ve diğer ehl-i kitabın hoşuna gidiyordu. Resûlüllah, Kâbeye doğru yönelince bunu hoş karşılamadılar.
Ayrıca, Kıble Kâbeye doğru çevirilmeden önce Kudüse doğru namaz kılan fakat o günden evvel ölmüş olan sahabiler vardı. Bunlar hakkında ne diyeceğimizi bilemez olduk. Bunun üzerine Allahü teâlâ: "... Allah sizin imanınızı (namazınızı) zayi edecek değildir.. Bakara sûresi, 2/143 âyetini indirdi. Buhari, K. el-İman bab; 30, K. Tefsir el-Kur'an Sûre hab: 12, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 283 Yani bu âyet gelmeden önce Kudüse doğru namaz kılan ve bu âyet gelmeden evvel vefat eden Müslümanların namazları da sahihtir. Allah onların namazlarını kabul etmiştir.
Kıblenin sonradan değişmesi onların namazlarını iptal etmez.
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Kıble Kudüsten kâbeye çevrilince Yahudiler dediler ki: "Ey Rasûlüm, daha önce yöneldiğin kıbleye dön sana uyalım ve seni tasdik edelim." Bu sözleriyle Resûlüllahı dininde bocalatmaya çalışıyorlardı. İşte bunun üzerine "İnsanlar içinden beyinsiz olanlar diyeceklerdir ki: " âyet-i kerimesi nazil oldu.
Bu âyetin izahında
Taberi diyor ki: "Âyet-i kerime’de zikredilen "Beyinsiz insanlar"dan maksat, Mücahid, Bera b. Azib ve Abdullah b. Abbasa göre Yahudiler, Süddiye göre ise münafıklardır.
Resûlüllah’ın, Kudüse yönelerek ne kadar bir zaman namaz kıldığı ihtilaflıdır. Said b. Cübeyr veya İkrimenin Abdullah b. Abbastan naklettiklerine ve Ebubekir b. Ayyaş'ın da, Bera b. Âzibden Rivâyet ettiğine göre, Resûlüllah Kudüse doğru on yedi ay namaz kılmıştır. Ebû İshakın Bera b. Azibden Rivâyet ettiğine ve Said b. el-Müseyyebe göre Resûlüllah Kudüse doğru on altı ay namaz kılmıştır.
Enes b. Mâlikten Rivâyet edildiğine göre, Resûlüllah Kudüse doğru dokuz veya on ay namaz kılmıştır.
Muaz b. Cebelden Rivâyet edildiğine göre on üç ay Kudüse doğru namaz kılmıştır.
Resûlüllah’ın Kudüse doğru namaz kılması, ehl-i kitabı İslama kazandırmak için kendi içtihadıyla mı olmuştur? Yoksa Allahü teâlânın ona emretmesiyle mi olmuştur? Bu hususta iki görüş zikredilmektedir.
Hasan-i Basri, İkrime ve Ebul Âliyeye göre Resûlüllah, kendi isteğiyle Kudüse doğru namaz kılmıştır. Ta ki Kudüse doğru yönelen Yahudileri İslama çeksin ve onların iman etmelerine vesile olsun.
Abdullah b. Abbas ve İbn-i Cüreyc'e göre ise, Allahü teâlâ, Resûlüllah’a, Önce Kudüse doğru namaz kılmasını emretmişti. Resûlüllah ve sahabileri Allahü teâlânın emri gereği Kudüse doğru namaz kılıyorlardı. Fakat Resûlüllah Hazret-i İbrahimin kıblesi olan Kâbeye doğru namaz kılmak istiyor, yüzünü göğe doğru çevirip Allah’a niyazda bulunuyordu. Bunun üzerine Allahü teâlâ Resûlüllah'ın, Kâbeye doğru yönelmesini emreden âyetleri indirdi.
Yahudi veya münafıkların, Resûlüllah’a ve mü’minlere "Onları, üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?" demelerinin sebebi, Abdullah b. Abbas tarafından şöyle izah edilmektedir: "Kıble Kudüsten Kâbeye çevirilince Resûlüllah’a, Yahudilerden bir topluluk geldi ve ona: "Ey Rasûlüm, sen, İbıahimin dini üzere olduğunu iddia ettiğin halde bulunduğun kıbleden seni çeviren nedir? Tekrar eski kıblene dön ki sana tabi olalım ve seni tasdik edelim." dediler. Yahudiler bu sözleriyle Resûlüllahı dininde bocalatmak istiyorlardı. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’yi indirdi.
Abdullah b. Abbastan nakledilen başka bir görüşe göre, Allahü teâlânın Resûlüllah’a, Kâbeye doğru yönelmesini emretmesi üzerine Resûlüllah Kâbeye doğru namaz kılmaya başladı. Bunun üzerine bir kısım insanlar: "Bunları, üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir? Şüphesiz ki bu adam, doğduğu yeri özledi." dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyeti indirdi. Süddi de bu âyetin münafıkların dedi kodulan üzerine nazil olduğunu söylemiştir.
143. Âyetin Tefsiri
Böylece biz sizin, insanlara karşı şahit olmanız, Peygamberin de size karşı şahit olması için sizi, orta yolu tutan bir ümmet kıldık. Önceden üzerinde bulunmuş olduğun kıbleyi, sadece peygambere uyan kimseyi gerisingeri dönenden ayırdetmek için çevirdik. Bu, Allah'ın hidâyet ettiklerinin dışındakilere ağır gelir. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.
Ey mü’minler, biz sizleri hidâyete erdirdiğimiz ve İbrahimin kıblesine dönmeyi nasibettiğimiz gibi sizi başkalarından üstün de kıldık. Sizi, seçkin ve adil bir ümmet yaptık. Sizlerin, öcneki Peygamberlerin, Allah'ın verdiği Peygamberliklerini ümmetlerine tebliğ ettiklerine dair o ümmetlere karşı kıyamet gününde şahit olmanız, Allah'ın Peygamberi Muhammedin de iman ettiğinize dair size şahit olması için, orta yolu tutan bir ümmet kıldık. Ey Rasûlüm, bizim seni, daha önce kıble edindiğin Kudüsten çevirip Kâbeye yöneltmemiz, kesin olarak iman edenlerle şirk ve şüphe içinde olanları birbirinden ayırdetmemiz için ve kimin sana tabi olup senin kıblene yöneleceğini, kimin de dininden dönerek münafık ve kâfir olacağını açığa çıkarmamız içindir. Kıbleyi çevirme büyük bir hadisedir. Bunu ancak, Allah'ın sana tabi olmaya ve sana indirdiklerini tasdik etmeye muvaffak kıldığı kişiler kabullenirler. Allah, daha önce Kudüse doğru yönelerek kıldığınız namazları zayi edecek değildir. Onlar da sahih ve geçerlidir. Şüphesiz ki Allah, kullarına karşı çok şefkatli ve çok merhametlidir.
Âyette geçen ve "Orta yolu tutan" diye tercüme edilen "Vasat" kelimesi hakkında Taberi şöyle diyor: "Buradaki "Orta yol"dan maksat, iki uç tarafın ortası demektir. Müslümanlar dinlerinde orta yolu tutmuşlardır. Onlar ne Hıristiyanlar gibi ruhbanlıkta aşın gitmişler ve Hazret-i İsa hakkında, Hanlık derecesine çıkaracak sözler söylemişler ne de Yahudiler gibi Allahü teâlânın kitabım değiştirerek kendilerine gönderilen Peygamberleri öldürerek ve rablerini yalancı çıkararak isyana düşmüşlerdir. Bilakis müslümanlar, itidali muhafaza etmişler, ifrat ve tefritten kaçınmışlardır.
Ebû Said el-Hudri, Resûlüllah'ın, âyette zikredilen "Sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık." ifadesini, "Biz sizi, adaletli bir ümmet kıldık." şeklinde izah ettiğini rivâyet etmiştir. Ttirmizi, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 2, bab: 7, Hadis No: 2961
Ebû Hureyre de Resûlüllah’ın, bu ifadeyi bu şekilde izah ettiğini rivâyet etmiştir.
Mücahid, Katade, Rebi' b. Enes, Abdullah b. Abbas, Ata ve Abdullah b. Kesir de âyette zikredilen ve "Orta yolu tutan" şeklinde tercüme edilen kelimesini "Adaletli davranan" diye izah etmişlerdir. Taberi buradaki adaletten maksadın "Seçkinlik" olduğunu söylemiş bu ifadenin mânâsının, "Biz sizi seçkin bir ümmet kıldık" demek olduğunu beyan etmiştir.
İbn-i Zeyd ise buradaki "vasat" kelimesinden maksadın "İki şeyin arasında bulunan" demek olduğunu, mü’minlerin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile diğer ümmetlerin arasında bulunduklarının ifade edilmesi için onlara bu sıfatın verildiğini söylemiştir.
Âyet-i kerime’de: "Sizin, insanlara karşı şahit olmanız, Peygamberin de size şahit olması için sizi adaletli bir ümmet kıldık" buyurulmaktadır. Ebû Said el-Hudri, Resûlüllahtan, âyetin bu bölümünü izah eden şu hadisi Rivâyet etmiştir. Resûlüllah buyurdu ki: "(Kıyamet gününde) Nuh çağrılacak ve ona "Sen (kavmine) tebliğ ettin mi?" denecektir. Nuh da "Evet" diyecektir. Bunun üzerine kavmi çağırılacak ve onlara: "Nuh size tebliğ etti mi?" diye sorulacak kavmi ise: "Bize herhangi bir uyarıcı gelmedi. Bize hiçbir kimse gelmedi." diyeceklerdir. Bunun üzerine Allahü teâlâ Nuh'a: "Senin şahitlerin kimdir?" diye soracak Nuh da: "Muhammed ümmetidir." diyecektir. Bunun üzerine sizler getirileceksiniz. Onun tebliğ ettiğine dair şahitlik edeceksiniz. İşte Allahü teâlâ şu kelamıyla bunu ifade etmektedir." Böylece biz sizin, insanlara karşı şahit olmanız. Peygamberin de size karşı şahit olması için sizi, orta yolu tutan bir ümmet kıldık."
Cabir b. Abdullah da Resûlüllahtan bunun benzeri bir hadisi Rivâyet etmistir. Hibban b. Ebi Cebele de Resûlüllah'ın şunları buyurduğunu Rivâyet etmiştir. "Allahü teâlâ kıyamet gününde kullarım bir araya topladığı zaman ilk çağırılacak olan İsrâfîldir. Rabbi İsrâfîle "Sana verdiğim emri ne yaptın? Tebliğ ettin mi?" diye soracak İsrâfîl de: "Evet rabbim ben onu Cebrâile tebliğ ettim." diyecektir. Bunun üzerine Cebrâil çağırılacak ve ona: "İsrâfîl emrimi sana tebliğ etti mi? denecek o da: "Evet rabbim o bana tebliğ etti" diyecektir. Bunun üzerine İsrâfîl serbest bırakılacak ve Cebrâile: "Sen emrimi tebliğ ettin mi? denecektir. Bunun üzerine Cebrâil: "Evet, Peygamberlere tebliğ ettim." diyecek ve Peygamberler çağmiıp bu defa onlara: "Cebrâil benim emrimi size tebliğ etti mi?" denecek onlar da: "Evet rabbimiz, tebliğ etti." diyeceklerdir. Cebrâil de serbest bırakılacaktır. Sonra Peygamberlere: "Siz emrimi ne yaptınız?" denecek Peygamberler de: "Biz ümmetlerimize tebliğ ettik," diyeceklerdir. Bunun üzerine ümmetler çağırılacak ve onlara: "Peygamberler size emrimi tebliğ etti mi?" denecek. Bazıları yalanlayacak bazıları da doğrulayacaktır. Bu defa Peygamberler: "Ey Rabbimiz, senin şahit olman yanında bizim onlara, emrini tebliğ ettiğimize dair şahitlik edecek şahitlerimiz mevcuttur." diyeceklerdir. Allahü teâlâ: "Kim size şahitlik edecektir?" diyecek, Peygamberler de: "Muhammed ümmeti şahitlik edecek" diyeceklerdir. Bunun üzerine Muhammed ümmeti çağırılacak ve onlara: "Şu Peygamberlerimin benim emrimi, kendilerine gönderildikleri ümmetlere tebliğ ettiklerine dair şahitlik eder misiniz?" denecek Muhammed ümmeti de: "Evet rabbimiz, o peygamberlerin tebliğ ettiklerine dair biz şahidiz." diyecekler. Bunun üzerine o ümmetler: "Bize kavuşmayan insanlar bizim hakkımızda nasıl şahitlik ediyorlar?" diyeceklerdir. Allahü teâlâ da Muhammed ümmetine "Sizler, kendilerine, yetişemediğiniz insanlar hakkında nasıl şahitlik ediyorsunuz?" diyecek Muhammed ümmeti de: "Ey rabbimiz, sen bize Peygamber gönderdin. Bize emrini ve kitabını indirdin ve bize, Peygamberlerin, ümmetlerine tebliğ ettiklerini kıssalarla anlattın. Biz de senin bize anlatmanla şahitlik ediyoruz." diyeceklerdir. Bunun üzerine Allahü teâlâ: "Doğru söylediler" diyecektir. İşte Allahü teâlânın şu kelamı bu anlatılanları ifade etmektedir." Böylece biz sizin, insanlara karşı şahit olmanız Peygamberlerin de size karşı şahit olması için sizi, orta yolu tutan bir ümmet kıldık."
Enes b. Mâlik, Ebul Esved, Ebû Hüreyre ve Seleme b. Ekva'dan, ölen kişiler hakkında, insanların şahitliklerinin etkisi olacağı hususunda Resûlüllahtan şu hadisi Rivâyet ettikleri zikredilmektedir. Enes b. Mâlik diyor ki:
"Onlar bir cenazenin yanından geçip onu hayırla anmışlar bunun üzerine Resûlüllah : "Vacip oldu" demiştir. Sonra başka bir cenazenin yanından geçmiş onun ise kötülüğünü anlatmışlar. Resûlüllah onun için de: "Vacip oldu." demiştir. Bunun üzerine Ömer b. el-Hattab: "Ne vacip oldu?" diye sormuş. Resûlüllah da: "Şunu hayırla andınız onun için cennet vacip oldu. Şunu da kötülükle andınız onun için de cehennem vacip oldu. Sizler yeryüzünde Allah'ın şahitlerisiniz." buyurdu Buhari, K. el-Cenaiz, bab: 86 K. eş-Şehadet, bab: 6/Müslüm K. cenaiz, bab: 60, No: 449)
Mücahid, Katade, Zeyd b. Eşlem, Dehhak, Rebi' b. Enes, Abdullah b. Abbas, Ata b. Ebi Rebah da âyet-i kerime’nin bu bölümünü bu şekilde izah etmişlerdir.
Âyet-i kerime’de, Resûlüllah’ın daha önce yöneldiği kıblenin belli bir hikmete göre çevirildiği zikredilmektedir.
Resûlüllah’ın önce yöneldiği kıbleden maksat, Kudüstür. Resûlüllah'ın Kudüsü bırakıp Kâbeye yönelmesi üzerine bir kısım Müslümanlar imtihan geçirmiş, Yahudiler, münafıklar ve müşrikler de aleyhte dedikoduya girişmişlerdir. Bu hususta Katade diyor ki: "Kıble olayı bir imtihan ve safları netleştirme oldu. Ensar, Resûlüllah’ın hicretinden önce iki yıl Kudüse doğru namaz kılmıştı. Resûlüllah’ın Medineye gelişinden sonra da on yedi ay yine Kudüse doğru namaz kıldılar. Daha sonra Allahü teâlâ kıbleyi Beytullahil Haram olan Kabe tarafına çevirdi. Bunun üzerine bir kısım insanlar: "Bunları daha önce bulundukları kıbleden çeviren nedir?" Bu adam mutlaka doğduğu yeri özledi." dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ: "Ey Rasûlüm, de ki: "Doğu da Allah’ındır batı da. Allah, dilediğini hidâyete erdirir." âyetini indirdi. Yine bir kısım insanlar, "Bizim, önceki kıbleye yönelerek yaptığımız ibadetler ne olacak?" dediler. Allahü teâlâ da: "Allah sizin imanınızı (ibadetlerinizi) zayi edecek değildir." âyetini indirdi.
Allahü teâlâ kullarını, dilediği emirlerle imtihan eder ki itaat edeni, karşı gelenden ayırdetmiş olsun.
Süddi de bu âyetin izahında şöyle demiştir: "Resûlüllah daha önce Kudüse doğru yönelerek namaz kılıyordu. Kâbeye yönelmeyi emreden âyet Kudüsün kıble olmasını neshetti. Resûlüllah Mescid-i Harama yönelince insanlar ihtilal ettiler. Ve bu hususta gruplara ayrıldılar. Münafıklar şöyle demeye başladılar: "Bunlara ne oluyor? Bir zaman bir kıbleye doğru yönetiyorlardı şimdi orayı bırakip başka yere yönelmeye başladılar?" Müslümanlar da şöyle dediler: "Hayattayken Kudüse doğru namaz kıldıkları süre içinde ölen kardeşlerimizin halini bir bilsek. Allah, bizim ve onların namazlarını kabul etti mi etmedi mi?" Yahudiler ise şöyle dediler: "Muhammed, babasının vatanını ve doğduğu yeri özledi. Şâyet bizim kıblemize yönelmeye devam etseydi onun, bizim, gelmesini beklediğimiz adamımız olacağım ümit ederdik." Mekkeli müşrikler ise şöyle dediler: "Muhammed, dini hususunda şaşırdı. Ey insanlar, o şimdi size yöneldi ve sizin bulunduğunuz yeri kıble edindi. O sizin daha doğru yolda olduğunuzu anladı. Yakında sizin dininize ginnesi beklenir. "İşte Allahü teâlâ bunun üzerine, münafıklar hakkında bu âyeti indirdi. Ve diğer insanlar hakkında da diğer âyetleri indirdi.
Âyet-i kerime’de geçen ve "ayırdetmek için" diye tercüme edilen ifadesinin asıl mânâsı, "Bilmemiz için" dernektir. Allahü teâlânın, gelecekte olacak şeyleri daha önceden bildiği kesin olduğundan bu âyette zikredilen "Bilmemiz için" ifadesi, müfesirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir:
a- Taberiye göre buradaki "Bilmemiz için" ifadesinden maksat, "Benim Peygamberimin ve dostlarımın bilmesi için" demektir. Bu izaha göre âyetin mânâsı şöyledir: "Seni, daha önce üzerinde bulunduğun Kudüsten çevirip Kâbeyi kıble yapmamızın sebebi, Peygambere uyanları ve uymayanları. Peygamberimizin ve dostlarımızın bilmeleri ve tanımaları içindir.
Taberi diyor ki: "Arapçada, sebep olanın, işi yapan gibi ifade edildiği çoktur. Mesela "Irakı Ömer b. el-Hattab fethetti." denir. Aslında Irakı fetheden Hazret-i Ömerin bizzat kendisi değil ordusudur. O, bu işe sebep olduğu için fethetme işi ona isnad edilmiştir. Buradra da Resûlüllah’ın ve sahabilerin, gerçek mü’minlerle mü’min olmayanları ayırdetmeleri Allahü teâlânın açıklamasıyla olduğundan bu iş Allahü teâlâya isnad edilmiş ve "Bilmemiz için" ifadesi kullanılmıştır.
b- Diğer bir kısım âlimler ise, buradaki "Bilmek" fiilinden maksat, "Görmek"tir demişler ve bu cümlenin mânâsının "Görelim" şeklinde olduğunu söylemişlerdir.
Taberi diyor ki: "Bu görüş doğru değildir. Zira Arapçada "Görme" fiili "Bilme" yerine kullanılır. Çünkü bir şeyi yapan kişi aynı zamanda onu bilmiş olur. fakat "Bilme" fiilinin "Görme" yerine kullanıldığı vaki değildir. Zira nice insanlar vardır ki birçok şeyleri bilirler fakat o şeyleri görmemişlerdir.
c- Diğer bir kısım âlimlere göre ise buradaki "Bilmemiz için" ifadesinden maksat, "Bildiğimizi size açıklayalım diye" demektir. Zira münafıklar, Yahudiler ve kâfirler, Allahü teâlânın herhangi bir şeyi henüz meydana gelmeden önce bilebileceğini inkâr edyorlardi. Onlar: "Bunun böyle olacağını kim nasıl bilecektir? Böyle bir şey olmaz." demişlerdir. Allahü teâlâ kıbleyi Kudüsten Kâbeye çevirince ve bir kısım insanlar da dinden dönünce Allahü teâlâ onlara dedi ki:
"Biz kıbleyi böyle çevirdik ki, bizim, kimin Peygambere tabi olacağını kimin de dinden döneceğini bildiğimizi size bildirmiş olalım."
d- Diğer bir kısım âlimlere göre ise, buradaki "Bilmemiz için" ifadesi, Allahü teâlânın, kullarının kalbini İslama karşı yumuşatma maksadıyla kullandığı bir nezaket ifadesidir. Bu ifadeden asıl maksat ise "Sizlerin bilmeniz için" demektir. Allahü teâlâ Kur'an-ı Kerimin bazı yerlerinde bu gibi ifadeleri zikretmiştir. Mesela bir âyet-i kerime’de: "... O halde bir hidâyet ve apaçık bir sapıklık üzerinde olan ya biziz yahut sizsiniz.. Sebe sûresi, 34/24 buyurulmaktadır. Resûlüllah’ın hidâyet üzere olduğu, müşriklerin de sapıklık üzere oldukları muhakkaktır. Bununla birlikte sırf müşriklerin kalbini yumuşatmak için böyle bir ifade kullanılmıştır. İzahını yaptığımız âyette de durum böyledir.
Âyet-i kerime’de zikredilen "Gerisin geri dönen"den maksat, "Dinden dönüp mürted olan, nifaka düşen, kâfir olan veya Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e karşı gelen" demektir.
Âyeti kerime’de "Bu, Allah'ın hidâyet ettiklerinin dışındakilere elbette ağır gelir." buyurulmaktadır. Allah'ın hidâyete erdirdiği kimselerin dışındakilere ağır gelen şeyden maksat, Abdullah b. Abbas, Mücahid ve Katadeye göre, kıblenin Kudüsten çevirilip Mescidi Harama doğru dönmesidir. Zira daha önce de zikredildiği gibi, kıblenin değiştirilmesi bir çok insanları fitneye düşürmüştür.
Ebul Âliyeye göre ise, hidâyette olanların dışındakilere ağır gelen şeyden maksat ise Kudüsün kıble olmasıdır.
İbn-i Zeyd'e göre ise, hidâyette olanların dışındakilere ağır gelen şey'den maksat, daha önce Kudüse doğru yönelerek kılınmış olan namazlardır.
Taberi, hidâyette olanların dışındakilere ağır gelen şeyin, kıblenin çevirilmesi hadisesi olduğunu söyleyen görüşün daha doğru olduğunu söylemiştir, zira insanları fitneye düşüren, belli bir kıblenin seçilmesi veya ona doğru yapılan ibadet değil, kıblenin değiştirilmesi olayıdır. Zira bu, insanlara güvensizlik vermiş, imanı zayıf olanları tereddüde düşürmüş ve münafıkların dedikodularına yol açmıştır.
Allah'ın hidâyete eriştirdiklerinden maksat, Allah'ın, iman etmeye muvaffak kıldığı, Peygamberlerine indirdiklerini tasdik etmeye ve Peygamberlere uymaya nail kıldığı kimselerdir.
Âyet-i kerime’de, "Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir." buyurulmaktadır. Abdullah b. Abbas, Bera b. Âzib, Katade, Süddi, Rebi' b. Enes Davud b. Ebi Âsim ve İbn-i Zeyd'e göre âyette zikredilen "İmanınız" ifadesinden maksat, "Namazınız" demektir. Buna göre âyetin mânâsı: "Allah sizin, Kudüse doğru kıldığınız namazı zayi edecek değildir." demektir.
Taberi diyor ki: "İman kelimesinin mânâsı, "Tasdik etmek" demektir. Tasdik bazan dil ile bazan amel ile bazan da her ikisiyle olur. Namaz kılmak, Resûlüllahı amel ile tasdik etmektir. Bu itibarla namaza "İman" denilmiştir. Nitekim Rivâyet edilen görüşler de bunu ifade etmektedir. Âyet-i kerime’de, herne kadar: "Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir." buyurularak yaşayan insanlara hitabedilmişse de bu hitab, Kudüse doğru namaz kılıp ta, kıble değiştirilmeden ölenleri de kapsamaktadır. Zira, dirilerin bu tur amellerinin zayi edilmediği bildirilirken, hayattayken aynı amelleri işleyen ölülerin amellerinin de zayi olmadığı ifade edilmiş olmaktadır.
Âyet-i kerime’nin sonunda: "Şüphesiz ki Allah, mü’minlere çok şefkatli ve çok merhametlidir." buyurulmaktadır. "Çok şefkatli" diye tercüme edilen kelimesinin mânâsı, "Merhametin en üst derecesi" demektir. Allahü teâlânın, böyle bir merhameti, dünyada bütün yaratıklarına şamildir. Âhirette ise yaratıklarının sadece bir kısmına ait olacaktır. "Merhametli" diye tercüme edilen kelimesinin mânâsı, "Merhamet sahibi" demektir. Allahü teâlânın bu gibi merhameti ise hem dünyada hem de âhirette sadece mü’minlere aittir. Allahü teâlâ, âyet-i kerime’nin sonunda bu iki sıfatını zikrederek şunu beyan etmeyi murad etmiştir: Allah, ibadet eden kullarının amellerini boşa çıkarmaz, onların sevaplarını verir. Çünkü o, bütün yaratıklarına karşı şefkatli, mü’minlere karşı ise özellikle merhametlidir. O halde o, yapılan amelleri boşa çıkarmaz.
144. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm, yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Seni, sevdiğin kıbleye mutlaka çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey mü’minler) siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin. Şüphesiz, kendilerine kitap verilenler, kıblenin değişmesinin, rabicrı tarafından hak bir emir olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.
Ey Rasûlüm, kıbleyi Kabe tarafına çevirme emrini bekleyerek yüzünü göğe doğru çevirdiğini görüyoruz. Seni mutlaka Kudüsten çevirip, sevdiğin kıbleye yönelteceğiz. Hemen Mescid-i Haram tarafına doğru dön ve yüzünü o tarafa çevir. Ey mü’minler, siz de nerede olursanız olun, namazda yüzünüzü Mescid-i Haram tarafına çevirin. Şüphesiz ki Yahudi ve Hıristiyan âlimleri, Mescid-i Harama doğru dönmenin, Allah'ın, kullarına farz kıldığı bir gerçek olduğunu bilirler. Zira onların kitaplarında bu gerçekler mevcuttur. Allah, kullarının amellerinden gafil değildir. Onları karşılıksız bırakmaz.
* Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medineye hicret etmeden önce, namaz kılarken, Kâbeyi önüne alarak, muhtemelen rükn-i Şâmî ile Rükn-i Yemanî arasında duruyor böylece hem Kâbeye hem de Kudüste bulunan Hacer-i Muallak'a doğru yönelmiş oluyordu. Medineye hicret edince, bu şekilde iki kıbleyi birden önüne alma imkanı kalmadı. Bu sefer sadece Kudüse doğru yöneldi. Fakat içinde, Kâbeye yönelmenin hasreti vardı. Bu durum on küsur ay devam ettikten sonra bu âyet nazil oldu ve namaz ki lavken Kâbeye dönülmesi emredildi.
Resûlüllah’ın, Kâbeyi kıble edinmeyi istemesinin sebebi, Mücahid ve İbn-i Zeyd'e göre, Yahudilerin, "Sen bizim kıblemize tabi oluyor fakat dinimize muhalefet ediyorsun." demeleriydi. Bu hususta İbn-i Zeyd diyor ki: "Allahü teâlâ "Nereye yönelirseniz Allah'ın yüzü (Rızası) oradadır." âyetini indirdi. Bu sebeple Resûlüllah: "Bunlar, Allah'ın evlerinden biri olan Kudüse doğru yönelen bir kavimdir. Biz de oraya yönelsek nasıl olur?" demiş ye on altı veya on yedi ay oraya doğru yönelerek namaz kılmıştı. Yahudiler ise: "Vallahi Muhammed ve arkadaşlan kıblelerinin neresi olduğunu bilemediler. Onlara kıblelerini biz gösterdik." demeye başlamışlardı. İşte bunun üzerine Resûlüllah Kudüse doğru yönelmeyi hoş görmüyor, yüzünü göğe doğru çevirip kıblenin Kabe tarafına çevirilmesini istiyordu. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ da bu âyeti indirdi.
Abdullah b. Abbasa göre ise Resûlüllah’ın, Kâbeyi kıble edinmeyi arzulamasının sebebi, oranın, atası İbrahim (aleyhisselam)'ın kıblesi olmasıdır.
Resûlüllah’ın, yüzünü Mescid-i Haramın hangi tarafına doğru çevirmesinin emredildiği hususu ise farklı şekillerde izah edilmiştir.
Abdullah b. Amr'a göre Resûlüllah’a, yüzünü Kâbenin oluğuna doğru çevirmesi emredilmişti ve Resûlüllah da yüzünü oraya doğru çevirmeyi istiyordu.
Abdullah b. Abbasa göre ise. Beytulahil Haramın tümüne çevirmesi emredilmişti. Bu itibarla Beytullahın tümü kıbledir. Beytullahın bizzat kendisinin kıblesi ise Kâbenin kapısıdır.
Taberi diyor ki: "Bana göre doğru olan görüş, Allahü teâlânın da buyurduğu gibi Mescid-i Harama doğru yönelmektir. Oraya yönelen kıbleye yönelmiş olur. Bu sebeple namaza duran kişinin kalbiyle Mescid-i Hanıma yönelmiş olduğuna niyet etmesi icabetler. Her ne kadar vücuduyla kıbleye tam isabet etmese de niyetiyle oraya yönelmesi yeterlidir.
145. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun ki sen, kendilerine kitap verilenlere bütün delilleri getirsen de yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Yemin olsun ki eğer sana bilgi geldikten sonra onların arzularına uyarsan o zaman şüphesiz Talimlerden olursun.
Ey Rasûlüm, yemin olsun ki sen, Yahudi ve Hıristiyanlara, kıblenin Mescid-i Harama doğru değiştirilmesinin farzı yetine dair bütün delilleri getirsen de yine seni tasdik etmez, senin sevdiğin kıbleye uymazlar. Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin. Yahudiler Hıristiyanların, Hıristiyanlar da Yahudilerin kıblesine tabi olmazlar. O halde onları razı etmeyi bekleme. Bu elinde kıble, İbrahim ve ondan sonra gelen Peygamberlerin kıblesidir. Eğer sen bu Yahudi ve Hıristiyanların rızasını kazanmak ister de bunların, inatçı oldukları ve bâtıl üzere bulunduklarına dair bilgi geldikten sonra, onların da seni çevirdiğimiz kıblenin, İbrahim ve diğer peygamberlerin kıblesi olduğunu bilmelerinden sonra bunların kıblesine döner, onların sapıklıklarına göz yumarsan. Allah'ın enirine karşı gelmen sebebiyle kendi kendine zulmedenlerden olursun.
Süddi diyor ki: "Bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi şudur: Kıblenin Kudüşten Kâbeye çevirilmesi üzerine Yahudiler: "Muhammed babasının memleketini ve doğduğu yeri özledi. Şâyet bizim kıblemize yönelmeye devam edecek olsaydı biz onun, gelmesini beklediğimiz adamımız olduğunu ümit ederdik." demişlerdi. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’yi indirdi.
146. Âyetin Tefsiri
Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu (Peygamberi) kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Yine de onlardan bir cemaat, bile bile gerçeği gizlerler.
Yahudi ve Hıristiyan bilginleri, Muhammedin Allah'ın Peygamberi olduğunu, kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Veya Kâbenin, Peygamberin kıblesi olduğunu bilirlerdi. Onlardan bir grup, ellerindeki Tevrat ve încilde yazılı olarak buldukları halde Muhammedin Peygamberliğini veya kıble meselesini bile bile gizlerler. Yaptıklarını bile bile yaparlar. Böylece Allah’a kasıtlı olarak isyan etmiş olurlar.
Âyet-i kerime’de, ehl-i kitabın, oğullarını tanıdıkları gibi belli bir şeyi tanıdıktan zikredilmektedir. Katade, Rebi' b. Enes, Abdullah b. Abbas, Süddi, İbn-i Zeyd ve İbn-i Cüreyc'e güre ehl-i kitabın, oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıkları şeyden maksat, Beytullahil Haramın, Hazret-i İbrahimin ve Resûlüllahtan önce gelen diğer Peygamberlerin kıble olduğunu bilmeleridir. Yahudi ve Hıristiyanlar, Mescid-i Haramın kıble olduğunu, kendilerine inen kitaplardan bilmelerine rağmen onu gizlemişler, Yahudiler Kudiise doğru Hıristiyanlar da doğuya doğru yönelmişlerdir. Allahü teâlâ bu hususta Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i aydınlatıyor ve Yahudilerin, bile bile hakkı gizlediklerini beyan ediyor.
147. Âyetin Tefsiri
Hak, rabbinden gelendir. Sakın şüphe edenlerden olma.
Gerçek, Yahudi ve Hıristiyanların dediği gibi değil, rabbinin sana öğrettiğidir. Ey Rasûlüm, sakın yöneldiğin kıblenin, İbrahimin kıblesi olduğu hususunda şüphe edenlerden olma.
* Burada hitap her ne kadar Resûlüllah’a ise de, Resûlüllah, gerçek hususunda şüpheye düşmeyeceğine göre asıl maksat, bu hususta onun ümmetinin dikkatini çekmektir.
Arapçada, insanların önde gelenlerine hitap edilerek onların arkasından gidenlerin kastedildiği geçerli bir usuldür. Âyet-i kerime’de de bu usul görülmektedir. Âyette zikredilen "Hak"tan maksat, Kâbenin kıble olmasıdır.
148. Âyetin Tefsiri
Herkesin yölediği bir yön vardır. Siz, hayır işlerde yarışın. Nerede olursanız olun Allah hepinizi bir araya toplayacaktır. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadirdir.
Her ümmetin yöneldiği bir kıblesi vardır. Yüzünü o tarafa doğru çevirir.
Siz, rabbinize şükretmek için salih amellere koşuşun. Dünyada âhiretiniz için azık hazırlayın. Kıblenizi muhafaza edin. Sizden evvelki ümmetler gibi onu kaybetmeyin. Sonra siz de onlar gibi sapıklığa düşersiniz. Nerede ölürseniz ölün, Allah hepinizi kıyamet gününde bir araya toplayacaktır. Şüphesiz ki Allah, ölümünüzden sonra sizi kabirlerinizden çıkarıp bir araya toplamaya gücü yetendir.
149. Âyetin Tefsiri
Her nereye çıkıp gidersen git, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu, elbette rabbinden gelen bir gerçektir. Allah, sizin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Ey Rasûlüm, hangi yere gidersen git, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Kıbleye doğru yönelmek, rabbinin katından gelen ve şüphe götürmeyen bir gerçektir. O halde bu emri tut. Kıbleye yönelerek Allah’a itaat et. Allah, sizin yaptıklarınızdan gafil değildir. Yaptıklarınızın karşılığını size vermesi için onları zaptetmektedir.
150. Âyetin Tefsiri
Her nereye çıkıp gidersen git, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey mü’minler) siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin ki insanların, aleyhinize bir delili olmasın. Onlardan zalim olanlar müstesnadır. Onlardan korkmayın benden korkun. Ben de üzerinizdeki nimetimi tamamlıyayım. Böylece hidâyete ermiş olasınız.
Ey Rasûlüm, hangi yere gidersen git, yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür. Ey mü’minler, siz de Allah'ın yeryüzünün ne tarafında bulunursanız bulunun, namaz kılarken yüzünüzü Mescid-i Haram tarafına çevirin ki ehl-i kitap: "Muhammed bizim dinimize karşı çıkıyor fakat kıblemize tabi oluyor." Diyerek aleyhinize delil yapmasınlar. Ancak Kureyş müşrikleri müstesnadır. Çünkü onların size karşı bâtıl bir iddiaları ve husumetleri vardır. "Muhammed kıblemiz olan kâbeye döndü daha sonra da dinimize dönecektir." derler. O zalimlerin delillerinden ve mücadelelerinden korkmayın. Benim emrime karşı gelerek cezama çarpılmaktan korkun. Sizi İbrahimin kıblesine döndürmek ve böylece Hanif dini olan İslamın hükümlerini tamamlamakla size olan nimetimi kemale erdireyim. Böylece kıble meselesinde doğruyu bulaşınız.
Âyette zikredilen insanlardan maksat, ehl-i kitaptır.
Taberi diyor ki: Eğer denilecek olursa ki: "Ehl-i Kitabın, Resûlüllah’a ve sahabilerine karşı ileri sürebilecekleri ne gibi bir delilleri bulunabilir ki Allahü teâlâ: "İnsanların, aleyhinize bir delili olmasın." buyuruyor? Bu soruya cevaben denilir ki: "Resûlüllah Kudüse doğru namaz kıldığında, ehl-i kitap onun hakkında şöyle diyorlardı: "Muhammed ve arkadaşları, kıblelerinin neresi olacağını bilemediler. Onlara, kıblelerini biz gösterdik." "Muhammed dinimize karşı çıkıyor fakat kıblemize uyuyor." İşte bu sözlerini delil olarak ileri sürüyorlardı. Allahü teâlâ, Resûlüllah’ın, kâbeye doğru yönelmesini emredince artık ehl-i kitabın ileri sürecekleri delilleri kalmadı.
Âyet-i kerime’de: "Onlardan zalim olanlar müstesnadır." buyurulmaktadır. Buradaki "Zalim olanlar"dan maksat, Mücahid, Süddi, Rebi' b. Enes, Katade ve Ataya göre, Arap müşrikleridir. Âyette, Arap müşriklerinin, Resûlüllah’ın, kâbeye yönelmesini emreden âyete rağmen yine de Resûlüllah’a karşı bir kısım bâtıl iddialar ileri sürebilecekleri, ancak bunların bâtıl iddialarından korkulmaması gerektiği bilakis Allahü teâlâdan korkulması gerektiği zikredilmektedir.
Eğer denilecek olursa ki: "Resûlüllah’ın, namaz kılarken Kâbeye yönelmesini emreden âyete karşılık Kureyş müşriklerinin, Resûlüllah’a ve mü’minlere karşı ne gibi bir delili bulunabilir ki Allahü teâlâ onların delillerinin olabileceğine işaret ediyor ve fakat o delilin çürük olacağı sebebiyle müşriklerden korkutmamasını emrediyor?" Cevaben denilir ki: "Zalimlikle vasıflandırılan Kureyş müşriklerinin, mü’minlere karşı ileri sürecekleri delilden maksat, bir kısım tartışmaları ve bâtıl iddialarıdır. Çünkü onlar, "Artık Muhammed kıblemize döndü, yakında dinimize de dönecektir." şeklinde sözler söylemişlerdir. Bunun için Allahü teâlâ: "İnsanlardan zalim olanlar müstesnadır." Yani, "Onlar, aleyhinize bir kısım delilleri ileri sürmeye devam edeceklerdir." buyurmuş arkasından da "Bu gibi bâtıl iddialarda bulunacak olan müşriklerden korkmayın, benden korkun." buyurmuştur.
Bu surenin yüz kırk dört ve yüz ellinci âyetlerinde, kıbleye dönülmesinin üç kere emredilmesinin hikmeti hakkında bir çok görüşler beyan edilmiştir. Bunlardan birinde şöyle deniyor: "Birinci âyet, Kâbeyi görmekte olan kimselerin Kâbeye yönelmelerini, ikinci âyet, Mekkede bulunduğu halde Kâbeyi göremeyenlerin oraya yönelmelerini, üçüncü âyet ise Mekke haricinde yaşayan insanların Kâbeye yönelmelerini emretmektedir. Yahut birinci âyet, Mekkede bulunanlara, ikinci âyet diğer şehirlerde bulunanlara, üçüncü âyet ise yolculuk yapanlara Kâbeye yönelmelerini emretmektedir.
Diğer bir görüşe göre ise, birinci âyet, Resûlüllah’ın arzusunun yerine getirildiğini bildirmekte, ikinci âyet, bu arzunun yerine getirilmesinin Allah tarafından bir hak olduğunu ve Allah'ın rızasına da uygun düştüğünü beyan etmekte, üçüncü âyet ise, Müslümanlara: "Bizim dinimize tabi olmuyor fakat bizim kıblemize dönerek namaz kılıyorsunuz." diyen Yahudilere bir cevap teşkil ettiği zikredilmektedir.
151. Âyetin Tefsiri
Nitekim size, içinizden, âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten ve size daha bilmediğiniz nice şeyleri de öğreten bir Peygamber gönderdik.
Sizi, dostum İbrahimin dinine erdirdiğim ve Hanif dini İslamı açıklamakla size olan nimetimi tamamladığım gibi size, içinizden, Kur'an âyetlerini okuyan, Araplardan bir peygamber gönderdim. O Peygamber sizi, günahların kirlerinden temizliyor. Size Kur’an’ın hükümlerini, sünnetlerini ve dinin hükümlerini öğretiyor. Ayrıca size, bilmediğiniz geçmiş ümmetlerin kıssalarını. Peygamberlerin haberlerini ve meydana gelecek hadiseler gibi şeyleri öğretiyor.
152. Âyetin Tefsiri
Öyleyse beni anın ki ben de rahmetim ve bağışlamamla sizi anayım. Bana şükredin ve bana nankörlük etmeyin.
Öyleyse bana itaat ederek beni anınki ben de rahmetim ve bağışlamamla sizi anayım. Ey mü’minler, sizi İslam ile nimetlendirtliğim, hak din ile doğru yola erdirdiğim için bana şükredin. Size olan iyiliklerime karşı nankörlük etmeyin. Yoksa nimetimi sizden geri alırım.
Allahü teâlâ, kullarına şah damarlarından daha yakın ve anne ve babalarından daha merhametlidir. Kul rabbini tanıyıp ona yaklaştığı sürece rabbi de ona lütfü ve rahmet'iyle yaklaşır. Bu hususta bir Hadis-i Kudside şöyle buyurulmaktadır:
"Ben kulumun, beni zannettiği gibiyim. O, beni andığı sürece ben onunla beraberim. O beni yalnız başına anarsa ben de onu öylece ananm. Eğer beni bir topluluk içinde anarsa ben de onu o topluluktan daha hayırlı olan bir toplulukta anarım. Kulum bana bir kanş yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. Kulum bana bir arşın yaklaşacak olrusa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kulum bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Buhari, K. et-Tevhid, bab: 15/Müslim, K. ez-Zikr, bab: 20, Hadis No: 2675
153. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler, sabırla ve na mayla yardım dileyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.
Ey iman edenler, Allah'ın rızasını kazanmak için sabırla ve namazla yardım dileyin. Çünkü siz, hoşlanmadığınız şeylere sabretmek sonra da hemen namaza davranmakla ihtiyaçlarınızı gidermiş ve benim rızamı kazanmış olacaksınız. Şüphesiz ki ben, sabredenlerle beraberim. Onlara yardım ederim. Onları gözetir, yedirir, içiririm.
Burada, ibadetler içinde özellikle namaz zikredilmiştir. Çünkü onda Allah'ın kitabını okuma, dünya zevklerini terketme, âhireti ve orada insanlar için Allahü teâlânın hazırlamış olduğu nimetleri hatırlatma vardır. İşte bu sebeplerdir ki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir sıkıntıyla karşılaştığı zaman hemen namaz kılmaya başlardı. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 388
154. Âyetin Tefsiri
Allah yolunda öldürülenlere "Ölüler" demeyin. Bilakis onlar diridirler. Fakat siz farkında değilsiniz.
Allah yolunda öldürülenlere "Onlar ölüdürler" demeyin. Zira ölü, lezzet almaz, nimetleri idrak edemez. Halbuki Allah yolunda öldürülen kimse hayatta ve nimetler içerisindedir, güzel bir hayat sürdürmektedir. Cennet yiyeceklerinden rızıklandırılmaktadır. Onlar berzah âlemindedirler ve orada nimetlendirilmektedirler. Fakat siz onları göremezsiniz ki diri olduklarını bilesiniz.
Bu hususta diğer bir âyet-i kerime’de de şöyle buyurulmaktadır: "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayın. Bilakis onlar diridirler. Rableri katından rızıklandırılmaktadırlar. Allah'ın, kendilerine lütfundan verdiği şeylerle sevinç içindedirler. Geride kalıp kendilerine erişemeyenlere, onlar için bir korku ve üzüntü olmadığını müjdelerler. Allah'ın nimetini, lütfunu ve Allah'ın, mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelerler. Âl-i İmran sûresi, 3/169-171
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de Allah yolunda cihad ederek şehit olmanın yüce bir mertebe olduğunu beyan ederek buyuruyor ki:
"Şehitlerin ruhları, yeşil renkli kuşlar şeklindeki yaratıkların içinde bulunacaktır. O ruhlar için arştan asılan kandiller vardır. Ruhlar, cennetin diledikleri yerinde gezip dolaşırlar. Sonra o kandillerin çevresinde konaklarlar. Allahü teâlâ onlara bakarak: "Bir arzunuz var mı?" diye sorar. Onlar: "Bizim başka ne arzumuz olabilir ki? Biz, cennetin istediğimiz yerinde gezip dolaşıyoruz." derler. Allahü teâlâ bu soruyu onlara üç kere sorar. Onlar, soruların devam edeceğini anlayınca şöyle derler: "Ey Rabbimiz, biz, tekrar senin yolunda öldürülmek için ruhlarımızı bedenlerimize iade etmeni istiyoruz." Allahü teâlâ onların hiçbir ihtiyaçları olmadığını görünce artık kendi hallerine bırakılırlar. Müslim, K. el-îmare, bab: 121, Hadis No: 1887/Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 3 bab: 19. Hadis No: 3011 . Diğer bir Hadis-i Şerifte şöyle buyuruluyor:
"Allah yolunda öldürülmek borç hariç (kul hakkı hariç) her şeyi affettirir. Müslim, K. el-îmare, bab: 120, Hadis No; 1886 Başka bir Hadis-i Şerifte de:
"Şehidin, öldürülürken hissettiği acı, sizden birinizin çimdiklenmekten hissettiği acı kadardır. Tirmizî, K. el-Fadail el-Cihad, bab: 26, Hadis No: 1668/Nesai, K. el-Cihad, bab 35, İbn-i Mâce, K. el-Cihad, bab: 16, Hadis No: 2802 buyurulmaktadır.
Cihadın ve şehidin yüceliğine işaretle başka bir Hadis-i Şerifte şöyle buyuruluyor:
"İyi bilin ki cennet, kılıçların gölgesi altındadır. Buhari, K. el-Cihad, bab: 22,112,156 /Müslim, K. el-Cihad, bab: 20 Hadis No: 1742.
Ebû Said el-Hudri diyor ki:
"Bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldi ve ona: "İnsanların hangisi daha üstündür?" diye sordu. Resûlüllah da ona: "Allah yolunda malıyla, canıyla cihad eden kişidir." cevabını verdi. Müslim. K.el-İmare bab: 122, Hadis No: 1888
Abdullah b. Ömer (radıyallahü anh) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu Rivâyet ediyor; "Rızkım mızrağımın gölgesinde verildi (Rızkım mızrağımın gölgesindedir) Zillet ve aşağılık ise emrime karşı gelenlere verildi. Buhari, K. el-Cihad, bab: 88/Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 50
Bi'ri Maûne hadisesinde, Resûlüllah’ın emirlerini müşriklere tebliğ eden Haram b. Milhan'ın kamından ok girip sırtından çıktığında Haram, kanları alıp yüzüne sürerek şöyle demiştir:
"Allahuekber. Kâbenin rabbine yemin olsun ki ben kurtuldum. Buhari, K. el-Cihad, bab: 9 K. el-Megazi bab: 28/Müsüm, K. el-İmare bab: 147, Hadis No: 677
Hadis-i Şeriflerin de işaret buyurduğu şehitlik, dünyanın zorluk ve külfetlerinden kurtulma ve âhiretin sonsuz nimetlerine ermedir. Yok olup gitme değildir.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Resûlüllahtan nakledilen çeşitli Hadis-i Şeriflerde, mü’minler, öldükten sonra kabirlerinden cennete bir kapı açılacağı, ölen kişi cennet nimetlerini görünce rabbinden, kıyameti hemen koparmasını isteyeceği, kâfirlerin ise cehennem ateşine bir kapı açılacağı oradan cehennem ateşini görerek Allah’a sığınacakları ve kıyametin kopmasının ertelenmesini isteyecekleri zikredilmiştir. Bütün mü’minler kabirlerindeyken cennet nimetlerini müşahade ettiklerinden dolayı sevinç içinde olacaklarına göre âyet-i kerime’de özellikle, Alalı yolunda öldürülenlerin ölüler olmadığının bildirilmesinin ne gibi bir özelliği olabilir? Çünkü onlar da diğer mü’minler gibidirler." Cevaben denilir ki: "Kabirde mü’minlerle şehitlerin durumu farklıdır. Mü’minler, cennet nimetlerini sadece görürler ve ona kavuşmak için acele ederler. Şehitler ise, âyet-i kerime’nin de beyan ettiği gibi, kabir hayatindayken bile bizzat cennet nimetlerinden yer içer istifade ederler."
155. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki sizi, biraz korku, açlık, mal, can ve ürün eksikliği ile imtihan edeceğiz. Ey Rasûlüm, sabredenleri müjdele.
Sizi, düşmanlarınızdan size ulaşacak bir korkuyla ve bir kıtlıktan dolayı gelecek açlıkla, mal, evlat ve ürün eksikliği ile imtihan edeceğiz. Bunlar, imanında sadık olanlarla münafıkları ortaya çıkarmak içindir. Ey Rasûlüm, belalarıma karşı sabredenleri, tayin ettiğim kaza ve kadere boyun eğenleri, kendilerini sevindirecek af ve merhametimle müjdele.
*
Taberi diyor ki: "Allahü teâlâ bu âyet-i kerimesiyle, Resûlüllah’a tabi olan mü’minlere, kendilerinden önceki Peygamberleri ve ümmetleri imtihan ettiği gibi onları da imtihan edeceğini, böylece gerçekten mü’min olanı, gerisin geri gidip dinden çıkacak olandan ayırdedeceğini beyan etmektedir. Bu hususta başka bir âyet-i kerime’de de şöyle buyurulmaktadır: "Sizden öncekilerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden, cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Onlara yoksulluk ve sıkıntılar dokunmuştu. Ve şiddetle sarsılmışlardı. Öyle ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler: "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?" demişlerdi. Bilinki Allah'ın yardımı pek yakındir Bakara sûresi, 2/214
Allahü teâlâ mü’minleri dünyada çeşitli imtihanlara tabi tutabilir. Mü’minler bunlara karşı sabretmelidirler. Zira sabretmeleri sebebiyle mutlaka bir mükâfaat alacaklardır.
Sa'd b. Ebi Vakkas diyor ki:
"Dedim ki "Ey Allah'ın Resulü, insanların en şiddetli belaya uğrayanları kimlerdir? Resûlüllah buyurdu ki: "Peygamberlerdir. Onlardan sonra, dereceleri üstün olanlara göre sıralanırlar. Kişi, dindarlığına göre imtihan edilir. Eğer dininde sağlam ise belası da şiddetli olur. Şâyet dininde gevşek ise ona göre imtihan geçirir. Kulun başına devamlı felaketler gelir. Öyle ki o felaketler kulu arındırıp yeryüzünde günahsız olarak yürümesini sağlar. Tirmizi, K. ez-Zühd, bab: 56, Hadis No: 2398/İbn-i Mace, K. ci-Fiten bab: 23, Hadis No: 4023
Ancak sabretmek, bela veya felaketlerin geldiği anda gerçekleşmelidir. Önce sızlanıp daha sonra ise sabreden, sabrın sevabını kaybeder. Bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) den şu hadis-i şerif Rivâyet edilmektedir. Enes b. Mâlik diyor ki:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün, kabir başında ağlayan bir kadının yanından geçti ve ona: "Allah'tan kork sabret." dedi. Kadın: "Benden uzak ol. Benim musibetim senin başına gelmedi." dedi. Kadın, Resûlüllah'ı tanımamıştı. Ona: "Bu zat, Allah'ın Resulü." dediler. Bunun üzerine kadın, Resûlüllah'ın kapısının önüne geldi. Orada kapıcı görmedi ve Resûlüllah'a dedi ki: "Ben seni tanımadım. "Resûlüllah da ona dedi ki: "Sabır, felaketin ilk anındadır. Buhari, K. el-Cenaiz, bab: 32/Ebû Davuci, K. el-Cenaiz, bab: 28, Hadis No: 3124/Müslim, K. el-Cenaiz, bab: 15, Hadis No: 926
156. Âyetin Tefsiri
Onlara bir musibet dokunduğu zaman: "Şüphesiz ki biz, Allah içiniz ve mutlaka ona döneceğiz." derler.
157. Âyetin Tefsiri
İşte rablerinin mağfiret ve rahmeti onların üzerinedir. Doğru yolda bulunanlar da onlardır.
Ey Rasûlüm, Sen, sabreden kullarımı müjdele. Onlar, içinde bulundukîan bütün nimetlerin bana ait olduğunu idrak eder, bana kulluğu kabul eder, beni birlerler. Öldükten sonra tekrar dirileceklerini, huzuruma çıkarılacaklarını tasdik ederler. Benim hükümlerime boyun eğer, sevaplarımı umarlar. Cezalandırmamdan korkarlar. Benim, kendilerini herhangi bir şeyle imtihan etmem halinde de sabrederler.
Biz, hayatımızda da, Allah'ın âciz bir kuluyuz. Ölümümüzden sonra da ona döndürüleceğiz." derler. Günahlarından dolayı bağışlanma, işte böyle deyip te sabredenleredir. Onlara Allah'ın rahmeti ve acıması da vardır. Hak yolu bulanlar, rüşde ve doğruya erdirilenler de onlardır.
* Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Allahü teâlâ bildirdi ki, mü’min işi Allah'a bırakır. Bir musibet ânında "Şüphesiz biz, Allah içiniz ve mutlaka ona döneceğiz" derse onun için üç hayırlı şey yazılır; Allah'tan af, merhamet ve hidâyet yolunu bulma.
Ebû Seleme, başına bir felaket gelen kişinin demesi halinde mükâfaatlandırılacağını beyan eden şu hadis-i şerifi Rivâyet etmiştir:
"Herhangi bir müslümana bir musibet dokunur da o da Allah'ın emrettiği gibi Allah'a sığınır der ve : "Ey Allah'ım, başıma gelen musibetin mükâfaatını ancak senden isterim, sen onun mükâfaatını bana ver ondan gördüğüm zaran gider." diye dua edecek olursa Allah o musibete karşılık o kişiye sevabını verir ve karşılığında, musibetten dolayı kaybettiğinden daha hayırlısını verir. İbn-i Mâce, K. el-Cenaiz, bab: 55, Hadis No: 1598/Ahmed b. Hanbel, Müsnetl, c. 4, s. 27 Hadisi-i Şerifin diğer bir Rivâyetinde Resûlüllah şöyle buyurmuştur."Ey Allah'ım, başıma gelen musibetin mükâfaatını ancak senden beklerim. Sen o musibetten dolayı bana sevap ver ve karşılığında, ondan dolayı uğradığım zarardan daha hayırlısını ver." diye dua etsin. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 27
Hazret-i Hüseyin, Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu söylemiştir:
"Kimin başına bir musibet gelir de sonra o musibeti hatırlar ve "Şüphesiz ki biz Allah içiniz ve mutlaka ona döneceğiz. " diyecek olursa o musibetin zamanı geçmiş bile olsa Allah o kimse için, musibetin geldiği gündeki mükâfaatını verir. İbn-i Mâce, K. el-Cenaiz, bab: 55, Hadis No: 1600 /Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 201
158. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki Safa ile Merve, Allah'ın alâmetlerindendir. Kim, Hac için Kâbeyi ziyaret eder veya Umre yaparsa, Safa ile Merveyi tavaf etmesinde bir mahzur yoktur. Bir kimse kendi isteğiyle, fazladan hayır yaparsa, muhakka ki Allah, şükrün karşılığını veren ve herşeyi bilendir.
Şüphesiz ki Safa ve Merve tepeleri, Allah'ın kullan için kıldığı alamet ve işaretlerdendir. Kullar, onların yanında dua zikir ve sa'y yaparak Allah'a ibadet ederi er. Kim, Beytül atik olan Kabeye Hac veya umre ziyareti yapmak için gelirse. Safa ile Merve tepelerini tavaf etmesinde bir zorluk ve günah yoktur. Bir kimse, farz olanı yerine getirdikten sonra fazladan Hac ve Umre yaparsa muhakkak ki Allah, kendi rızası için fazladan ibadet yapana, şükrünün karşılığını verir. Onun kast ve niyetini de çok iyi bilir.
* SAFA ile MERVE: Safa ve Merve, Kâbe-i Muazzamanın hemen yanında bulunan iki tepedir. Bunlar bir cadde ile birbirlerine bağlanmışlardır. Hac veya umre sırasında dört defa Safa'dan Merve'ye üç defa da Merve'den Safa'ya gidip gelmek vaciptir. Buna "Sa'y" denir. Bu sa'y, Kâbeyi tavaf ettikten sonra yapılır.
Bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında iki görüş zikredilmiştir: Onlardan birisi şöyledir:
a- Cahiliye döneminde Safa ve Merve'de birer put bulunuyormuş. Safa'dakinin ismi "İs'af' Merve'dekinin ismi de "Naile" imiş Müşrikler bu putları ziyaret ederlermiş. İslamiyet hakim olunca bu putlar kırılmış ve o mübarek yerler bunlardan temizlenmiştir. Fakat daha önce burada putların bulunmasından dolay bazı Müslümanlar, burada sa'y yapmanın mahzurlu olup olmayacağı hususunda tereddüt geçirmişler ve bunun üzerine bu âyet nazil olmuş ve bu iki tepe arasında sa'y yapmanın mahzurlu olmayacağını beyan etmiştir.
Bu görüş, Şa*bî, Enes b. Mâlik, Abdullah b. Abbas, Süddî, Mücahid ve İbn-i Zeydelen Rivâyet edilmiştir.
b- Diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi şudur: Cahiliye döneminde bir kısım insanlar. Safa ile Merve arasında sa'y yapmıyorlardı. Bunlar, İslam geldikten sonra da Safa ile Merve arasında sa'y yapmaktan çekiniyorlardı. Bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’yi indirdi. Safa ile Merve'nin, Allah'ın nişanelerinden olduğunu, onlar arasında sa'y yapmanın herhangi bir mahzuru bulunmadığını, bilakis onlar arasında sa'y yapmanın gerekliliğini beyan etti. Bu görüş ise Katade, Urve b. Zübeyr ve Hazret-i Âişeden Rivâyet edilmiştir. Bu hususta Urve b. Zübeyr diyor ki: "Ben bu âyeti okudum ve Âişe'ye dedim ki: "Vallahi Safa ile Merve arasında sa'y yapmayan için de bir mahzur yoktur." Bunun üzerine Âişe şöyle dedi: "Bacımın oğlu ne kötü bir söz söyledin. Eğer bu âyet, senin yorumladığın gibi olsaydı: "Safa ile Merve'yi tavaf etmemekte bir mahzur yoktur." şeklinde olması icabederdi. Halbuki âyet, "Safa ile Merve'yi tavaf etmekte bir mahzur yoktur." şeklindedir.
Bu âyet, Müslüman olmadan önce Müşellelde bulunan "Menat" putunu Hac yapmaya girişen Ensar hakkında nazil olmuştur. Zira, Menat putunu Haccetmeye giriştikten sonra Safa ile Merve arasında sa'y yapmayı mahzurlu görmüyorlardı. Ensar Müslüman olduktan sonra Resûlüllah'tan bunu sordular ve dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, biz. Safa ile Merve arasında sa'y yapmayı sakıncalı görüyorduk. Bu hususta ne dersin?" İşte bunun üzerine Allahü teâlâ: "Şüphesiz ki Safa ile Merve, Allah'ın alâmetlerindendir..." Kim Hac için Kâbeyi ziyaret eder veya Umre yaparsa Safa ile Merve'yi tavaf etmesinde bir mahzur yoktur..." âyetini indirdi. Âişe devamla dedi ki: "Sonra Resûlüllah bu ikisinin arasında bizzat tavaf yaptı. Artık o ikisinin arasında tavafı terketmeye kimsenin hakkı yoktur. Bkz. Ebû Davud, K. ci-Menasik, bab: 56, Hadis No: 1901
Taberi diyor ki: "Âyet-i kerime’nin nüzul sebebi, bu görüşlerden herhangi biri olabilir. Hangi görüş alınırsa alınsın Safa ile Merve arasında sa'y yapmak gereklidir. Âyetin ifadesinden : "Tavaf edip etmemek serbesttir." mânâsı çıkarılmamalıdır. Zira onların arasını tavaf etmek, önce yasaklanıp daha sonra da serbest bırakılmış değildir. Ancak ilim adamları, bu iki tepe arasında tavaf etmenin (Sa'y etmenin) hükmü hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Hazret-i Âişe ve Enes b. Mâlike göre Safa ile Merve arasında sa'y etmek farzdır. Terkedilmesi halinde herhangi bir keffaret veya fidye geçerli değildir. Bu görüş İmam Şafiiden nakledilmiştir. Bunlara göre Allah teafa, Kâbeyi tavaf etmeyi emrettiği gibi Safa ile Merve arasında tavaf etmeyi de emretmiştir. Bunların birbirlerinden farklı olduklarını söylemek isabetli değildir.
b-Ebuzzerka, Ebû Hanife, ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise Safa ile Merve arasında tavafın terkedilmesi halinde, kaza edilmesi daha evladır. Ancak mutlaka kaza edilmesi gerekmez. Sa'y etmeyi terkeden kimsenin ceza olarak kurban kesmesi de yeterlidir. Bunlara göre Safa ile Merve arasında sa'y etme, Şeytan taşlamaya, Müzdelifede vakfe yapmaya ve Kâbeye varış tavafı yapmaya benzer.
c- Atâ, Abdullah b. Mes'ud, Âsim, Mücahid ve Abdullah b. Zübeyr'e göre, Safa iel merve arasında sa'y etmek ne farzdır ne de vaciptir. O, bir nafile ibadettir. Hac yapan kimse Sa'y yapacak olursa güzel bir iş yapmış olur. Yapmayacak olursa hiçbir şey gerekmez. Zira Abdullah b. Mes'ud ve Adullah b. Abbas bu âyet-i kerime’yi: "Kim Kâbeyi Hacceder veya Umre yapacak olursa onun, Safa ile Merve arasında tavaf yapmamasında bir mahzur yoktur." şeklinde okumuşlardır. Bu da Safa ile Merve arasında tavaf yapmamanın serbest olduğunu gösterir.
Taberi diyor ki: "Doğru olan görüşe göre "Safa ile Merve arasında tavaf etmek farzdır. Onu terkedenin veya unutanın tekrar orayı tavaf etmekten başka hiçbir çaresi oyktur." diyen görüştür. Zira Resûlüllah, sahabilerine Hac ibadetinin yapılacağı yerleri öğretirken Safa ile Merve arasında sa'y yapmayı da öğretmiştir. Bu hususta Cabir b. Abdullah diyor ki:
"Resûlüllah, Kabe'nin kapısından Safa tepesine doğru çıktı. Oraya yaklaşınca: "Şüphesiz ki Safa ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir...." âyetini okudu sonra "Biz de Allah'ın sıraladığı gibi başlayalım." dedi. Safa'dan başladı. Tepenin üzerine çıktı, Kâbeyi görünce tekbir getirdi ve:
"Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Onun hiç bir ortağı yoktur. Mülk ancak onundur, övülme de ona aittir. O, diriltir ve öldürür, o, her şeye kadirdir. O, kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan bir Allah'tır. Kuluna verdiği vaadini yerine getirmiş, ona yardım etmiş ve tek başına bütün gurupları mağlup etmiştir." diyerek dua etti Ebû Davud K. el-Menasik, bab: 57. Hadis No: 1905
Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Kâbeyi tavaf ederken ve Safa ile Merve arasında sa'y yaparken koşmasının sebebi, müşriklere gücünü göstermek istemesiydi. Tirmizi, K. el-Hac, bab: 39, Hadis No: 863
Taberi diyor ki: "Resûlüllah, Safa ile Merve arasında sa'y yapmıştır. Onun, sa'y ve diğer Hac menasikini bizzat eda etmesi, aynı zamanda ümmetine Hac menasikini öğretmesi içindir. Ve Resûlüllah'ın amelleri, Allahü teâlânın, kitabında farz kıldığı hükümleri ümmetine açıklaması mahiyetindedir. O halde ümmetinin de bu gibi amellere uyması gerekir. Ümmet, Resûlüllah'ın Kâbeyi tavaf ettiği hususunda nasıl icma etmişse Safa iic Merve arasında sa'y yaptığı hususunda da icma etmiştir. Yine ümmet, Kabe'yi tavaf etmeyenin, herhangi bir fidye veya keffaretle onu eda etmiş sayılamayacağın, ancak onu tavaf etmekle Hac farizasını eda etmiş olacağı üzerinde icma etmiştir. Safa ile Merve arasında sa'y etmek te Kâbeyi tavaf etmek gibidir. Onu terkeden de ancak sa'y yapmakla onu eda etmiş sayılır. Bu ikisi arasında fark gözetenden, görüşüne delil istenir. Şâyet Abdullah b. Mes'uddan nakledilen: "Onları tavaf etmemenin bir mahzuru yoktur." şeklindeki kıraat delil gösterilecek olursa bunun, şaz (istisnai) bir kıraat olduğu ve bunun, Kur'anda tesbit edilmediği söylenir. Nitekim, Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) Urve b. Zübeyre karşı çıkmış ve yukarıda zikredilen izahatlarda bulunmuş ve bu kıraat üzere okuyanların görüşlerini reddetmiştir.
Âyet-i kerime’nin sonunda: "Bir kimse kendi isteğiyle fazladan hayır yaparsa, muhakkak ki Allah, şükrün karşılığını veren ve her şeyi bilinder." buyurulmaktadır. "Fazladan yapılan hayır"dan maksat, "Farz olan Haccını yaptıktan sonr nafile olarak Hac ve Umre yapmaktır." Yoksa Hac yaptıktan sonra Safa ile Merve arasında sa'y yapmak değildir. Zira bu ikisi arasında sa'y yapmak, daha önce de belirtildiği gibi nafile değil farzdır. Ancak nafile olan bir Hacda veya Umrede bunlar arasında sa'y yapmak nafile olur.
Safa ile Merve arasında sa'y yapan Hacılar bugün, yeşil direklerle işaretlenmiş kısma gelince, erkekler, hızlı ve gösterişli bir şekilde yürürler. Buna "Hervele" denir. Hanefilere göre Hervele yapmak vaciptir.
HAC: Lügatte, saygı gösterilecek makamları ve yerleri ziyaret kastında bulunmaktır. Şeriatta ise: Arafatta belli bir zamanda bir miktar durduktan sonra gidip Kâbeyi tavaf etmektir. Şeriatın tesbit etmiş olduğu ölçüde zengin olan ve diğer şartları da haiz olan bir Müslümana ömründe bir kere hac yapmak farzdır.
UMRE: Lügatte, ziyaret etmek mânâsına gelir. Şeriatta ise, belli bir zamana bağlı olmaksızın Kâbeyi tavaf etmek ve Safa ile Merve arasını sa'y etmekten ibarettir, umrede, Arafatta vakfe yapmak yoktur.
159. Âyetin Tefsiri
İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidâyeti, biz, insanlara kitapta açıkladıktan sonra gizleyenlere, işte onlara Allah lanet eder. Hem de bütün lanet edenler lanet eder.
İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti. Tevrat ve İncil'de insanlara açıklayıp izah ettikten sonra, Muhammed'i ve getirdiği dini hakkındaki bilgileri gizleyenleri Allah rahmetinden uzaklaştırır. Melekler ve mü’minler da onlara lanet eder.
* Bu gerçeği gizleyenler'den maksat, Yahudi ve Hıristiyan âlimleridir.
Çünkü bu kişiler, Allahü teâlânın, tevrat ve İncil'de açıkladığı, Hazret-i Muhammed'in geleceği, Peygamberliğini ve diğer sıfatlarını gizlemişler ve ona iman etmemişlerdi. Bu yüzden Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmışlar ve lanete uğratılmışlardır.
Taberi diyor ki: "Âyet, her ne kadar bu özel kişilere işaret etmekte ise de hükmü, Allah'ın insanlara açıklanmasını farz kıldığı bilgileri saklayan herkesi içine almaktadır."
İslam dini, Allah'ın insanlara gönderdiği bilgileri onlardan gizlemeyi yasaklamış ve bunu yapanların lanetleneceklerini beyan etmiştir. Bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz de bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyuruyor:
"Kimden bir ilim sorulur da o da ilmi gizleyecek olursa Allah o gizleyen kişiye kıyamet gününde ateşten gem vuracaktır. Ebû Davud, K. el-İlm, bab: 9, Hadis No: 3658/Tirmizi, K. el-İlm, bab: 3, Hadis No: 2649/İbn-i Mace, K. et-Mukaddime, bab: 24, Hadis No: 261
Yine bu hususta Ebû Hureyre (radıyallahü anh) şöyle demiştir:
"İnsanlar "Ebû Hureyre çok hadis Rivâyet ediyor" diyorlar. Şâyet, Allahü teâlânın kitabındaki şu iki âyet olmasaydı hiçbir hadis Rivâyet etmezdim. "Ebû Hureyre bu âyeti ve bundan sonra gelen âyeti okumuş ve devamla şöyle demiştir: "Muhacir kardeşlerimizi çarşilardaki alış veriş meşgul ediyordu. Ensardan olan kardeşlerimizi ise malları üzerindeki çalışmaları meşgul ediyordu. Ebû Hureyre ise karın tokluğuna Resûlüllah'tan ayrılmıyordu. O, onların hazır bulunmadiği yerlerde hazır bulunuyor ve onların ezberlemediklerini ezberliyordu Buhari, K. el-İlm, bab: 42/Müslim, K. Fadail es-Sahabe, bab: 160
Âyeti kerime’nin sonunda "İşte onlara Allah lanet eder, hem de bütün lanet edenler lanet eder." buyurulmaktadır. Bundan maksat, Allah'ın indirdiğini gizleyenleri Allah rahmetinden uzaklaştırır ve lanet edenler de onun, Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmasını Allah'tan dilerler. Zira lanetin lügat mânâsı "Uzaklaştırmak ve kovmak" demektir.
Âyette zikredilen "Lanet edenler" den maksat, Mücahid ve İkrimeye göre, yeryüzündeki canlılar ve haşerattır. Zira bu yaratıklar: "Âdemoğlunun günahları yüzünden, bizden yağmur kesildi." derler, ve günah işleyenlere, Allah'ın lanet etmesini dilerler. Bu hususta İkrime diyor ki: "Bütün lanet edenler lanet eder. Hatta gübre böcekleri ve akrepler dahi. Onlar, "Âdemoğlunun günahları yüzünden biz yağmurdan mahrum olduk." derler.
Katade ve Rebi' b. Enes'e göre ise "Lanet edenler" den maksat. Melekler ve mü’minlerdir. Süddi ve Dehhak'a göre ise "Lanet edenler"den maksat, Kabirde azap gören "kafirlerin seslerini işiten ve insan ve cinlerin de dışındaki bütün yaratıklardır. Bu hususta Bera b. Âzibin şöyle dediği rivâyet edilir: "Kâfir kabire konulduğu zaman yanına bir yaratık gelir. Onun gözleri sanki bakırdan iki kazandır. Elinde demirden bir direk bulunmaktadır. Onunla kâfirin iki omuzu arasına öyle bir vurur ki kâfir çığlık koparır. Onun sesini işiten her yaratık ona lanet okur. Onun sesini işitmeyen hiçbir kimse kalmaz. Ancak cinler ve insanlar işitmezler.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden doğru olanı, lanet edenlerin, melekler ve mü’minler olduğunu söyleyen görüştür. Zira Allahü teâlâ, başka bir âyet-i kerime’de, kâfirlere lanet okuyanları saymış ve buyurmuştur ki: "İnkâr edenler ve kâfir olarak ölenler var ya. Şüphesiz ki Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti işte bunların üzerinedir. Bakara sûresi, 2/161
160. Âyetin Tefsiri
Ancak tevbe edip kendilerini düzelten ve (Allah'ın indirdiğini) açıklayanlar müstesna. İşte onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edenim.
Ancak gerçeği gizlemekten vazgeçip tevbe edenler, salih amellerle nefislerini ıslah edenler ve Allah'ın, Peygamberlerine indirdiği vahyi açıklayanlar müstesna. İşte bunların tevbelerini kabul eder ve onları, bana itaat eden ve rızamı kazananlardan eylerim. Zira ben, kullarımın tevbelerini kabul eden, affımla onların kusurlarını örten, rahmetimle o kusurları cezalandırmaktan vazgeçen onlardan, tevbe edip kendisini düzelten ve Hazret-i Muhammed hakkında gizlediklerini açıklayan Abdullah b. Selam vb. mü’minlerdir. Âyet-i kerime, Yahudilerden olup iman eden bu kişilere işaret etmektedir.
Yukarıda da zikredildiği gibi Ebû Hureyre diyor ki: "Benim hakkımda "Ne kadar çok hadis Rivâyet ediyor." diyorlar. Eğer Allahü teâlânın kitabında, ilmi gizlemeyi yasaklayan bu iki âyet olmasaydı hiçbir hadis Rivâyet etmezdim." Bkz. Buhari, K. el-İlm, bab: 42, K. el-Hars, bab: 21,
161. Âyetin Tefsiri
İnkâr edenler ve kâfir olarak ölenler var ya, şüphesiz ki, Allah'ın meleklerin ve bütün insanların laneti işte bunların üzerinedir.
Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerden, Muhammed'in Peygamberliğini inkâr eden ve bu inkârlarıyla kâfir olarak ölenler var ya, Allah'ın meleklerin ve bütün insanların laneti işte bunların üzerinedir. Allah onları rahmetinden kovar. Melekler ve bütün insanlar da, Allah'tan, onları rahmetinden uzaklaştırmasını dilerler.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Âyet-i kerime’de, kâfir olarak ölene bütün insanların lanet okudukları zikredilmektedir. Halbuki insanların çoğu kâfirdir. Kâfirler, kâfir olarak ölenlere nasıl lanet edeceklerdir?" Cevaben denilir ki: "Mesele öyle değil. Mesele hakkında çeşitli görüşler zikredilmiştir:
Katade ve Rebi' b. Enes'e göre burada ifade edilen "Bütün insanlar" dan maksat, mü’minlerdir.
Ebû Aliyeye göre ise bu lanetleme işi âhirette olacaktır. Öyle ki kâfirler teşhir edilecek ve böylece bütün insanlar onlara lanet edeceklerdir.
Süddiye göre ise buradaki ifadeden şu kastedilmektedir: "Her insan, "Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun." der. Böylece kâfir olarak ölen de "Zalimler" ifadesine dahil olduğundan o da lanetlenmiş olur.
Taberi bu son görüşü tercih etmiş Ebul Âliye'den nakledilen görüşün de bununla bağdaştığım söylemiştir. Zira Allahü teâlâ kıyamet gününde, kâfir olarak ölenleri gören herkesin onlara lanet edeceklerini zikretmiş ve buyurmuştur ki: "Yalanlar uydurup Allah'a nisbet edenden daha zalim kim olabilir? İşte onlar, rablerinin huzuruna çıkarılacaklardır. Şahitler: "Bunlar, rablerine yalan nisbet ettiler." diyeceklerdir, İyi bilinmelidir ki, Allah'ın laneti zalimeredir. Hûd sûresi, 11/18
162. Âyetin Tefsiri
O lanet içinde ebedi kalacaklardır, onların azabı hafiletilmez, onlara mühlet de verilmez.
Onlar, kendilerini cehenneme sokacak o lanetin içinde ebedi olarak kılacaklardır. Azaplan daimi ve ebedidir. Hafifletilmez ve hiç kesintiye uğratılma. Onlara, ileri sürecekleri bir mazeretten dolayı mühlet de Verilmez.
* devamlı kalacakları ve azaplarının da hafifletilmeyeceği zikredilmektedir. Bu hususta başka âyetlerde de şöyle buyurulmaktadır: "İnkâr edenlere ise cehennem ateşi vardır. Onların ölümlerine hükmedilmez ki ölsünler. Onların cehnnem azabı da hafifletilmez. Biz, her kâfiri işte böyle cezalandırırız Fatır sunisi, 35/36 Âyetlerimizi inkâr edenleri, ilerde cehennem ateşine atacağız. Derileri yandıkça, azabı (alsınlar diye onları başka derilerle değiştireceğiz. Şüphesiz ki Allah, her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. Nîsa sûresi, 4/56 buyurulmaktadır: İzahı yapılan bu âyette: "Onlara mühlet te verilmez" buyurulmaktadır. Bu ifadeden kâfir olarak ölüp lanete uğrayanların mazeretlerinin dinlenilmiyeceği ve mazeretleri dinlenene kadar dahi mühlet verilmeyeceği anlaşılmaktadır. Nitekim bu hususta başka âyeti kerimelerde de şöyle buyurulmaktadır. "O gün onlar konuşamazlar." "O gün, yalanlayanların vay haline. Mürselfıl sûresi,77/35, 36
163. Âyetin Tefsiri
Sizin ilahınız tek bir ilahtır, ondan başka ilâh yoktur. O, çok merhamet edendir ve çok bağışlayandır.
Ey insanlar, ibadet edilmeye layık olan ilahınız tek bir ilahtır. Ondan başka ilâh yoktur. Ondan gayrısına ibadet etmeyin. Ona bir başka şeyi eş koşmayın. Çünkü onun misli ve benzeri yoktur. O, çok merhamet edendir ve çok bağışlayandır.
*Bir kısım âlimler, Allahü teâlânın birliğini şöyle izah etmişlerdir: "Allah'ın benzeri ve emsali yoktur. Yani, Allahü teâlâ, aynı cinsten olan şeylerin biri değildir. Çünkü onun için cins söz konusu değildir. Yine Allahü teâlâ herhangi bir bütünün bölünen parçalarından biri değildir. Çünkü o, herhangibir şeyin parçası değildir. Yine Allahü teâlânın bir 'ligi, birbirine benzeyen iki şeyin aynı oluşu anlamında bir birlik değildir. Zira onun benzeri ve emsali yoktur.
Diğer bir kısım âlimler ise Allahü teâlânın birliğini şöyle izah etmişlerdir: Allahü teâlâ bütün yaratıklardan ayrıdır. Yaratıklardan hiçbir şey onun varlığı içine girmez. Allahü teâlâ da yaratıklardan herhangi birine hulul etmez. O, ayrıdır, yalnızdır, tektir.
Âyet-i kerime’de Allahü teâlâdan başka hiçbir ilâh olmadığı zikredilmektedir. Bunun anlamı" Âlemlerin, Allah’tan başka hiçbir rableri yoktur." Kullarının, Allah'tan başka ibadet etmeye layık görecekleri hiçbir ilâh yoktur. Allahü teâlânın dışındaki tüm varlıklar, onun yaratıklarıdır. Bu itibarla bunların hepsinin Allah'a itaat etmeleri, emrine boyun eğmeleri, onun dışındaki ilâh, put ve tağutlara ibadet etmeyi bırakmaları gerekir. Çünkü bunların hepsi Allah'ın yaratıklarıdır. Bu itibarla Allah'ın ilahlığını kabul etmek ve onun bir'liğini ikrar etmek zorundadırlar. Ayrıca dünyada, içinde bulundukları bütün nimetler ve âhirette erişecekleri bütün mükâfaatlar, Allah'a ortak koşulan putlara ait değil sadece Allah'a aittir. Diğer yandan Allah'a ortak koşulan şeyler, dünyada da âhirette de ne herhangi bir zarar verme gücüne sahiptirler ne de fayda sağlamaya. O halde bütün yaratıklar, Allah'tan başka ilâh olmadığını kabul etmeli ve onun emir ve yasaklarına boyun eğmelidirer." demektir.
Görüldüğü gibi âyet-i kerime, müşrikleri, sapıklıklarından dolayı uyarmakta, onları, İnkârcılıktan vazgeçip tevhid inancına dönmeye çağırmaktadır. Bu âyetten sonra gelen âyette ise, Allah'ın birliğini gösteren delilleri, aklını kullanacak olan müşriklere göstermekte ve Onları uyararak şöyle buyurmaktadır:
164. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanların faydasına olan şeylerle, denizde yüzün gemilerde, Allah'ın, gökten su indirip onunla, yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, yeryüzünde her türlü canlıyı yaymasında, rüzgârı ve yerle gök arasında emre hazır olan bulutları çeşitli yönlere çevirmesinde, aklını kullanan bir topluluk için çeşitli ibretler vardır.
Şüphesiz göklerin ve yerin yoktan var edilmesinde, daha önce yapılmış bir benzeri olmaksızın meydana getirilmesinde, birbirinin zıddı olan gece ve gündüzün birbirlerini takibetmelerinde, gece gidince gündüzün, gündüz gidince de gecenin gelmesinde, insanlığın faydasına olan şeylerle denizlerde yüzen ağır yüklü gemilerde, yeryüzü kuraklaştıktan sonra, Allah'ın, gökten yağmur indirip onunla insanlar için yiyecek, hayvanlar için de yem olmak üzere yerden ibtkiler çıkarmasında, insan ve hayvanlardan her canlıyı yeryüzünde muhtelif yerlere dağıtmasında, rüzgarı bazen aşılayıcı, bazen bulutları sürükleyici, bazan da her şeyi alt üst eden bir rüzgâr olarak çeşitli yönlere çevrimesinde, sizin ve hayvanlarınızın hayat kaynağı olan yağmuru taşıyan bulutlan, çeşitli yönlere sevketmesinde, bütün bunlarda, aklını kullananlar ve Allah'ın birliğini gösteren delilleri anlayanlar için, bunları yaratanın tek bir ilâh olduğuna dâir alâmet ve deliller vardır.
Allahü teâlâ bu âyette insanlara, ilahlarının, tapmış oldukları put ve Tağutlar değil, kendilerine bu nimetleri veren Allah olduğunu haber vermekte ve her türlü ibadet ve taata ancak kendisinin layık olduğunu beyan etmektedir.
Taberi diyor ki: "Bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında iki görüş etmektedir.
Ata b. Ebû Rebaha göre Âyet-i kerime’nin nüzul sebebi şudur: Resûlüllah, müşriklere, Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığını ve Allah'ın tek bir ilâh olduğunu bildirince onlar: "Allah'ın bir olduğuna dair delil nedir? Biz bunu inkâr ediyoruz. Biz, bir'den çok ilahımız olduğunu söylüyoruz." dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyeti, putlara tapan müşriklere karşı Resûlüllah'a bir delil olması için indirdi. Zira âyet, Allah'tan başka tapılan putların hiçbir şey yapamadıklarını, Allahü teâlâınn ise âyette zikredilen her şeyi yaptığnı beyan ediyor ve böylece müşrikleri susturuyor.
Ebud Derda ve Said b. Cübeyr'e göre ise âyet-i kerime’nin nüzul sebebi, müşriklerin, Resûlüllah'tan bir mucize istemeleridir. Allahü teâlâ onlara, gelip geçici olan bir mucizeyi gönderme yerine devamlı kalan ve akl-ı selimlere hitabedip ikna eden bu âyet-i kerime’yi göndermiştir ki düşünsünler ve şirklerinden vaz geçsinler. Bu hususta Said b. Cübeyr diyor ki: "Kureyş müşrikleri, Yahudilere "Bize Mûsa'nın getirdiği mucizeleri anlatır mısınız?" dediler. Yahudiler de onlara Hazret-i Mûsanın asasını ve beyaz el mucizesini anlattılar. Kureyş müşrikleri, Hıristiyanlara da, Hazret-i İsa'nın getirdiği mucizeleri sordular. Hıristiyanlar da onlara, Hazret-i İsa'nın, körleri ve alaca hastalığını yakalananları iyileştirdiğini, Allah'ın izniyle ölüleri dirilttiğini anlattılar. Kureyş müşrikleri bu defa da Resûlüllah'a: "Allah'a dua et de Safa tepesini bizim için altın yapsın ve düşmanlara karşı güçlenmiş olalım." dediler. Bunun üzerine Resûlüllah da rabbinden bunu istedi. Allahü teâlâ da ona: "Ren onlara istediklerini verir Safa tepesini alhn yaparım fakat artık ondan sonra da yalanlamalarına devam edecek olurlarsa ben onları, âlemlerden kimseyi uğratmadığını bir azaba uğratırım" buyurdu. Resûlüllah da: "Kavmimi bana bağışla da ben onları gün be gün davet edeyim." dedi. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ bu hÂyet-i kerime’yi indirdi. Bu âyette zikredilen hususlar, Resûlüllah'a güveni sağlama bakımından. Sata tepesinin altına dönüşmesinden daha büyük ve daha etkilidir.
Taberi diyor ki: "Doğru olan görüş şudur ki: "Allahü teâlâ bu âyet-i kerimeyle kullanın, birliğine ve ilahlıkta tek oluşuna dair uyarmıştır. Âyetin asıl nüzul sebebi budur. Atâ'nın da dediği gibi bu âyet, Resûlüllah'a müşriklere karşı bir delil de olabilir. Said b. Cübeyr ve Ebudderda'nın dediği gibi, müşriklerin. Resûlüllah'tan istediklerini bir mucizenin yerine inmiş te olabilir.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Bir kısım kâfirler, göklerin ve yerin yaratılmasının ve âyette zikredilen diğer şeylerin, Allah tarafından meydana getirildiklerini inkâr ederler. Allah'ın yaratıcılığını inkâr edenlere karşı Allah'ın bunları yarattığnı söylemek, onun varlığını ve birliğini gösteren bir delil olur mu? "Cevaben denilir ki: Allah'ın varlığını ve birliğini inkâr eden mülhidlere doğrudan delil olmasa da, Allah'ın yaratıcılığın kabul eden fakat ona bir lakım putları ortak koşan müşriklere karşı, Allah'ın birliğini ispat eden kesin bir delildir. Zira Allahü teâlâ onlara: "Ben bu şeyleri yaratıyorum, sizin bana ortak koştuğunuz şeyler ne yapıyor? Hiçbir şey yapmıyor." diyerek onları sustunmıştur.
165. Âyetin Tefsiri
İnsanlardan bazıları, Allah'tan başka varlıkları ona eş koşarlar. Onları, Allah'ı sevdikleri gibi severler .Mü’minler ise en çok Allah'ı severler. O zalimler azabı gördükleri zaman, bütün kuvvetin Allah'a ait olduğnu ve onun azabının çok şiddetli olduğunu bir bilselerdi.
İnsanlardan bazıları, Allah'tan başka varlıkları ona eş ve benzerler koşarlar. Onlar putlarını, mü’minlerin Allah'ı sevdiği gibi severler. Mü’minler ise onların, putlarını sevmelerinden çok daha kuvvetli bir sevgi ile Allah'ı severler. O zalimler, Allah'ın, cehenmede kendileri için hazırlamış olduğu azabı görselerdi, bütün kuvvetin, kendilerine hiçbir fayda sağlamayan, o Allah’a eş koştukları şeylere değil Allah'a ait olduğnu ve kendisini inkâr edenlere, Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu kesin olarak bilirlerdi.
Âyette zikredilen ve "Eşler" diye tercüme edilen (......) kelimesinden maksat, Katade, Mücahid, Rebi' b. enes ve ibn-i Zeyd'e göre müşriklerin, Allah'ın dışında taptıkları çeşitli tanrılarıdır. Onlar bu putlarını Allah kadar severler ve o putlarla övünüp iftihar ederlerdi.
Süddiye göre ise buradaki "Eşler"den maksat, Allah'a ortak koşanların ileri gelenleri ve efendileridir. Zira bunlar, Allah'a isyan ederek ileri gelenlerine itaat ederler. Onları Allah'ın derecesine yükselterek onuh kadar severler.
Âyet-i kerime’nin son kısmında: "O zalimler, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve onun azabının çok şiddetli olduğunu bir bilselerdi." buyurulmaktadır.
Âyet-i kerime’nin bu bölümündeki "Görme" fiili, iki şekilde okunmuştur. Biri ( uf ) şeklidir. Mânâsı, "Bir görsen" demektir. Bu kıraat şekline göre âyet-i kerimeye şu çeşitli mânâlar verilmiştir.
a- Ey Rasûlüm, zalimlerin, Allah'ın azabını gördükleri zamanı bir görecek olsan. Onlar azabı gördükleri zaman, kuvvetin yalnızca Allah’a ait olduğunu ve Allah'ın, azabı şiddetli olan rab olduğunu ikrar etmiş olacaklardır.
b- Ey Rasûlüm, bütün kuvvet Allah’a ait olduğundan ve Allah, azabı şiddetli olan rab olduğundan, zalimlerin, Allah'ın azabım gördüklerini görecek olsan. İşte o zaman Allah'ın azabının derecesini bilmiş olursun.
c- Ey Rasûlüm, zalimlerin, Allah'ın azabını gözleriyle gördüklerini bir görecek olsan, onların hallerinin ne olduğunu bilmiş olursun. Şüphesiz ki dünyada da âhirette de bütün kuvvet yalnızca Allah'a aittir. Yine şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşanlara karşı azabı şiddetli olandır.
d- Ey Rasûlüm, zalimlerin, azabı gördüklerini bir görecek olsan, onlar o zaman şöyle diyeceklerdir: Şüphesiz ki bütün kuvvet Allah'a aittir. Yine şüphesiz ki Allah, azabı çok şiddetli olandır.
"Görmek" fiilinin ikinci kıraati ise (......) şeklindedir. Buna göre ise âyete şu şekilde mânâ verilmiştir: "Zalimler, Allah'ın, kendileri için cehennemde hazırladığı azabı bir görecek olsalar. O zaman gözleriyle görmüş olacaklar ki, bütün kuvvet yalnızca Allah’a aittir ve Allah, azabı şiddetli olandır.
Taberi, birinci kıraat şeklini tercih etmiş ve kitabın Resûlüllah’a olduğunu söylemiş bu âyetin mânâsının şöyle olduğunu zikretmiştir: "Ey Rasûlüm, sen zalimlerin, azabı gördüklerini bir görmüş olsaydın. O zaman bütün kuvvetin yalnız Allah’a ait olduğunu ve Allah'ın, azabı şiddetli olan rab olduğunu görmüş olurdun. Taberi sözlerine devamla diyorki: "Burada hitap her ne kadar Resûlüllah’a ise de asıl kastedilen, onun dışındaki insanlardır. Zira Resûlüllah'ın, bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah'ın, azabı şiddetli olan rab olduğunu bildiğinde şüphe yoktur. Bu âyete, şu âyete benzemektedir? "Bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü Allah'a aittir? Bakara sûresi. 2/107
Taberi diyor ki: "Bu kıraati tercih etmemizin sebebi, zalimler azabı gördüklerinde, bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın, azabı şiddetli olan rab olduğunu yakinen bilmiş olacaklardır. Bilinen bir şeyi söylemenin anlamı yoktur. Bu itibarla hitabın Resûlüllah’a olduğunu gösteren kıraat daha tercihe şayandır.
Allah’a ortak koşmaktan daha büyük bir günah olmadığı muhakkaktır. Bu hususta Abdullah b. Mes'uddan şu hadis Rivâyet edilmektedir: Abdullah b. Mes'ud diyor ki:
"Resûlüllahtan, "Allah katında en büyük günah nedir?" diye sordum. Resûlüllah: "Kendini yaratan Allah’a ortak koşmandır." buyurdu. Dedim ki: "Şüphesiz ki bu, büyük bir günahtır. Peki ondan sonra hangisidir? dedim. Buyurdu ki: "Seninle birlikte yemek yiyeceğinden korkarak çocuğunu öldürmendir." "Sonra hangisidir?" diye sordum. Resûlüllah: "Komşunun karısıyla zina etmendir." diye cevap verdi Buhari, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 2, bab: 3, Sûre, 25, hab: 2/Müslim K. el-İman, bab: 141, 142, Hadis No: 86
166. Âyetin Tefsiri
İşte o zaman, tâbi olunanlar, kendilerine tabî olanlardan uzaklaşacaklar, azabı görecekler ve aralarındaki bağlar kopacaktır.
İşte o zaman, kendilerine tabi olunan önderler, dünyada kendilerine sapıklıkta tabi olanlardan uzaklaşacaklar, âhirette, azabı bizzat gözleriyle görecekler, bunların, dünyada tabi olduklarîyla aralarındaki bağlar ve her türlü alaka kesilecektir. Dostluk, sevgi, akrabalık ve şeftat onlara âhirette hiçbir fayüa sağlamayacaktır.
Bu dünyadayken, Allah’ı bırakıp ta çeşitli varlıklara tapanlar veya onları Allah’a ortak koşanlar, âhirete yalnız başlarına kalacaklar, Allah'ın dışında, taptıkları veya ortak koştukları şeyler onlardan uzaklaşacaklardır. Bu hususta diğer bir âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır: "O gün aleyhlerinde hüküm kesinleşen kimseler "Rabbimiz, işte azdırdıklarımiz. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Onlardan uzaklaşıp sana geldik. Zaten onlar bize tapmıyorlardı." Kasas sûresi, 28/63 Bir diğer âyette de şöyle buyurulmaktadır: " Allah'ın emri yerine gelince, şeytan şöyle der: "Şüphesiz Allah size gerçek bir vaadde bulunmuştu. Ben de size vaadde bulunmuştum. Fakat vaadimi bozdum. Benim, sizin üzerinizde bir nüfuzum yoktur. Fakat sizi sapıklığa çağırdım. Siz de bana uydunuz. O halde beni kınamayın, nefsinizi kınayın. Artık ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni. Daha önce beni Allah'a ortak koşmanızı reddediyorum." Elbette zalimlere can yakıcı bir azap vardır. İbrahim sûresi, 14/22 Âyette zikredilen: "Kendilerine tabi olunanlar"dan maksat, Katade, Rebi b. Enes ve Atâ'ya göre "İnsanların, Allah'a ortak koşmakta liderleri, ileri gelenleri ve zorbalarıdır." Süddiye göre ise "Şeytanlar"dır. Onlara tabi olanlar da insanlardır.
Taberi
birinci görüşü tercih etmiştir. Yani, Allah’a ortak koşanların önderleri, Allah'ın azabını gördükleri zaman kendilerine tabi olanlardan uzaklaşacaklardır.
Âyet-i kerime’de: "Aralarındaki bağlar kopacaktır." buyurulmaktadır. Mücahid, Abdullah b. Abbas, Katade ve Rebi' b. Enese göre âyette zikredilen "Bağlar"dan maksat, dünyadaki ilişkileri ve dostluklarıdır. Zira kâfirler âhirette, şu âyetlerde zikredildiği gibi birbirlerine lanet okuyacaklar ve birbirlerine düşman kesileceklerdir. "... Sonra kıyamet günü birbirinizi tanımayacaksınız. Ankebut sûresi, 29/25 "O gün dostlar birbirlerine düşman kesilirler. Ancak takva sahipleri böyle değildir. Zuhruf sûresi,-43/67
Abdullah b. Abbas ve Rebi' b. Enesten nakledilen diğer bir görüşe göre âyette zikredilen "Bağlar"dan maksat, "Onların, insanlar nezdindeki itibarlarıdır." Artık âhirette müşriklerin, insanlar arasında bu tür itibarları kalmayacaktır.
İbn-i Cüreyc'in, Abdullah b. Abbastan naklettiğine göre ise, âyette zikredilen "Bağlar"dan maksat, "Akrabalık bağlarıdır." Âhirette kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve oğullarından kaçacaktır.
Süddi ve İbn-i Zeyd'e göre âyette zikrediln "Bağlar"dan maksat, müşriklerin, dünyadayken yaptıkları amellerdir. Âhirette müşriklerin kendilerini kurtaracak hiçbir amelleri olmayacağından, amelleriyle bağları kopmuş olacak ve layık oldukları cezaya sürükleneceklerdir.
İbn-i Zeyd diyor ki: "Âhirette takva ehline, amellerinin karşılığında bir belge verilecek, onu göstererek kendilerini kurtaracaklardır. Mü’min olmayanlara ise kötü olan amellerinin karşılığında bir belge verilecek, o belge parçalanacak ve onlar cehennem ateşine sevkedileceklerdir.
Taberi diyor ki: "Doğru olan görüş, kâfirlerin ve müşriklerin, âhirette vasıta yapabilecekleri bütün sebep ve bağların kopacağını söyleyen görüştür. Zira âyet-i kerimeler, kâfirlerin, azabı gözleriyle görünce ileri gelenlerin kendilerinden uzaklaşacaklarını, birbirlerine lanet okuyacaklarını, mü’minler dışındaki dostların da birbirlerine düşman olacaklarını, şeytanın, kendisine uyanlardan beri olduğunu bildireceğini, kâfire. Allah'ın dostu olan akrabasının dahi yardımcı olmayacağını ve kâfirlerin dünyada işledikleri amellerin kendileri için üzüntü kaynağı olacağını beyan etmektedirler. Bu zikredilen şeyler, dünyada başvurulan vasıta ve sebeplerdir. Âhirette bütün bu sebepler ortadan kalkacaktır. Âyeti bu sebeplerden sadece birine tahsis etmenin mânâsı yoktur. Böyle yapanlardan bu görüşlerini doğrulayacak delil istenir."
167. Âyetin Tefsiri
Tâbi olanlar şöyle derler: "Keşke bizim için (dünyaya) tekrar dönüş olsa da, onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak." İşte böyelce Allah, amellerini bir pişmanlık kaynağı olarak kendilerine gösterecektir. Ve onlar, cehennemin ateşinden çıkacak da değillerdir.
Allah'a isyan hususunda başkalarına tabi olanlar derler ki: "Keşke bizim için dünyaya geri dönüş olsa da, bizi saptıran reislerimizden, onların burada bizden uzaklaştıkları gibi uzaklaşsak. "İşte böylece Allah, dünyadayken yalanladıktan azabı kendilerine gösterdiği gibi, onların çirkin amellerini de kendilerine gösterecektir. Onun cezasını gördükleri zaman pişman olacaklardır. Cehennem azabından çıkarılmayacaklar, orada ebedi olarak kalacaklardır.
*
Taberi diyor ki: "Âyeti kerime’de: "Allah onlara amellerini, bir pişmanlık kaynağı olarak gösterecektir." buyurulmuştur. Eğer denilecek olursa ki "Pişmanlık, iyi ve hayırlı şeylerin terkedilmişinden duyulur. Onların amelleri, kötü ameller olduğu halde kendilerine amelleri gösterilince nasıl pişmanlık duyacaklardır? Cevaben denir ki: "Müfessirler bunu şu şekillerde izah etmişlerdir:
a- Süddi ve Abdullah b. Mes'ud'un, âyetin bu bölümünü şu şekilde izah ettikleri Rivâyet edilmektedir: Allah, ileri gelenlerine uyan müşrik ve kâfirlere, dünyada kendilerine farz kıldığı, onların da, yapmayarak Allah'ın cezalandırmasına layık oldukları amellerini ve o amellerin, yapılması halinde, kendileri için hazırlanan nimetleri gösterecektir. Onlar da cennetteki bu nimetleri görünce üzülecekler, pişman olacaklardır. Bu hususta Süddi diyor ki: "İleri gelenlerine uyan kâfirlere, âhirette cennetler ve cennetteki yerleri gösterilecek ve onlara denecek ki: "Şâyet sizler Allah’a iman etmiş olsaydınız bu meskenler sizin olacaktı." İşte o zaman bunlar, dünyada iken Allah'ın emir ve yasaklarına uymamaktan dolayı pişmanlık duyacaklar ve onların bu yerleri mü’minlere fazladan dağıtılacaktır." Bu izaha göre âyetin bu bölümü şu mânâyı ifade etmektedir: Kâfirler azabı gördükleri gibi Allah onlara, dünyada iken yapmaları icabeden amelleri de gösterecek, onlar da yapmadıktan, bu amellerinden dolayı üzüleceklerdir.
Rebi' b. Enes ve İbn-i Zeyd ise âyetin: "Allah, amellerini bir pişmanlık kaynağı olarak kendilerine gösterecektir." kısmını şu şekilde izah etmişlerdir: "Allah, kâfirlere, kendileri için bir pişmanlık vasıtası olsun diye kötü amellerini gösterecektir. Onlar, niçin bu gibi amelleri işleyip te Allah’ı razı edecek amelleri işlemediklerinden dolayı pişman olacaklardır." Taberi de bu izah tarzını tercih etmiştir.
Âyet-i kerime’nin sonunda: "Onlar, cehennem ateşinden çıkacak ta değillerdir." buyurulmaktadır. Yani kâfirler, Allah'ın azabını gözleriyle gördüklerinde pişman olsalar da, kendilerine, çirkin olan amelleri gösterildiğinde pişmanlıkları artsa da, tekrar dünyaya döndürülüp kendilerini saptıranlardan uzaklaşmayı isterlerse de onlar, dünyadaki inkârları yüzünden, içine atıldıkları cehennem ateşinden çıkacak değillerdir. Bilakis onlar, orada ebediyyen kalacaklardır.
Taberi diyor ki: "Bu âyet-i kerime: "Allah'ın, kâfirlere olan azabı belli bir zaman sonra bitecek, yok olacaktır." şeklinde iddiada bulunanları yalanlamaktadır.
168. Âyetin Tefsiri
Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helal ve temiz şeylerden yeyin. Şeytanın adımlarını takibetmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.
Ey insanlar, size haram kıldığım, ölmüş hayvan, kan, domuz eti gibi murdar yiyeceklerin dışında, helal kıldığım temiz ve güzel şeylerden yeyin. Şeytanın takibettiği yol ve işlerde ve sizi davet ettiği, Allah’a itaat etmeme hususunda onun yolunu takibetmeyin. Çünkü onun düşmanlığı açıktır. O, atanız Âdemi aldatarak, yasaklanmış ağaçtan yedirdi, hata işleterek ayağını kaydırdı ve onu cennetten çıkarttı.
* Şeytan, insanoğlunun apaçık düşmanıdır. Bu hususa çeşitli âyet-i kerimelerde işaret buyurulmaktadır. "Şüphesiz ki şeytan sizin düşmanınızdır. Siz de onu düşman edinin. O, kendi taraftarlarını ancak cehennemliklerden olmaya çağırır." Fatır sûresi, 35/6 Ey Muhaınmed, sen insanlara Âdemle İblisin kıssasını hatırlat, hani bir zaman meleklere: "Âdeme ihtiram secdesinde bulunun." demiştik de İblisin dışında bütün melekler secde etmişlerdi. Cinlerden olan İblis ise rabbinin emrinden çıkmıştı. Beni bırakıp İblisi ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimlerin, Allah’ı bırakıp şeytanı dost edinmeleri ne kötü bir mübadeledir. Kehf sûresi, 18/50
Âyette zikredilen "Şeytanın adımları"ndan maksat, Abdullah b. Abbasa göre "Şeytanın ameli" Mücahid, Katade ve Dehhaka göre "Şeytanın aldatmaları" Süddiye göre "Şeytana itaat" Ebû Miclez'e göre ise "Günah işlemeye dair adakta bulunmak"tır.
Taberi diyor ki: "Bu zikredilen görüşlerin hepsi birbirine yakındır. Bu izahların hepsi de Şeytana uyulmama konusunda dikkatli olmaya dair dikkatleri çekmektedir.
169. Âyetin Tefsiri
O, size sadece kötülük ve hayasızlığı ve Allah’a karşı, bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Şeytan size, sahibine kötülük getirecek olan, Allah’a isyan etmeyi ve zina gibi her çeşit çirkin ve hayasız işi yapmayı emreder. Allah'ıı karşı bilmediğiniz şeyi söylemenizi de emreder.
Âyette zikredilen "Kötülük"tan maksat, "Günah işlemek"tir. "Hayasızlık" ise "Her söylenilmesi, işitilmesi çirkin örülen şey"dir. Süddi, hayasızlıktan maksatın "Zina etmek" olduğunu söylemiştir.
Âyette zikredilen: "Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder." ifadesindeki "İnsanların bilmeyerek söylediklerinden maksat, şu âyet-i kerime’de zikredilen ve helal olduğu halde kendilerine haram kıldıkları şeylerdir: "Allah, "Bahire", "Saibe", "Vasile", ve "Hâm" diye bir şey yapmamıştır. Fakat kâfirler, Allah’a yalan iftira etmektedirler. Çokları da akıllarını kullanmazlar. Maide sûresi, 5/103
Bahire: İslâmdan önce cahilîye döneminde Arapların bazı âdetleri vardı. Mesela bir deve, beşinci defa doğurmasında da dişi doğurursa onun kulağı çentilip serbest bırakılırdı. Onun sütü sağılmaz ve binek olarak ta kullanılmazdı.
Sâibe: Dileği yerine gelen bir kimse putlara deve adardı. Bu deveye de binilmez ve sütü sağılmazdı. İşte böyle bir deveye de Saibe denirdi.
Vasile: Bir deve, birisi erkek diğeri dişi olmak üzere ikiz doğurursa, ikizi olan dişinin hatırına erkek de kesilmez ve binilmezdi. Buna da Vasile adı verilirdi.
Ham: Bir erkek devenin soyundan on döl alınırsa artık onun sırtı haram sayılır, ona binilmez ve yük tışitılmazdı. Böyle bir deve otlatkta şerbet bırakılırdı ve buna da Ham adı verilirdi.
İşte bu durumlarda bu develere binilmez, yük taşıtılmaz, sütleri sağılıp onlardan istifade edilmezdi. Halbuki onlardan istifade etmeyi Allahü teâlâ biz insanlara helal kılmıştır. İşte Allah'ın helal kıldığı bir şeyi müşrikler kendi kafalarından uydurdukları bazı gerekçelerle kendilerine haram kılmışlardı. Âyet-i kerime bu gibi davranışları yasaklamakta ve Allahü teâlânın böyle bir şeyi emretmediğini beyan etmektedir.
170. Âyetin Tefsiri
O müşriklere: "Allah'ın indirdiğine tabi olun." denildiğinde, "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tabi oluruz." derler. Şâyet ataları, hiçbir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamıyorlarsa da mı?
O kâfirlere: "Allah'ın, kitabında Resulüne indirdiği şeye tabi olun. Onun helal kıldığını helal kabul edin, haram kıldığını haram kabul edin." denildiğinde "Biz, haram ve helal mevzuunda, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tabi oluruz." derler. Şâyet ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamıyorlarsa da mı? Onlar, Allah'ın dini ve farzları hakkında hiç bir şey bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kâfir atalarına mı uyacaklar? Onlara nasıl tâbi oluyor da rablerinin emrettiği şeyi terkediyorlar? Bu cahillere ancak akit ve iyiyi kötüden seçme yeteneği bulunmayan kişiler tabi olurlar.
* Bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında Abdullah b. Abbas'ın şunları söylediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ehl-i kitaptan Yahudileri İslama davet etti. Onlara İslam'ı övdü ve onları Allah'ın azabından sakındırdı. Bunun üzerine Râfi' b .Harise ve Mâlik b. Avf şöyle dediler: "Bilakis biz atalarımız üzerinde bulduğumuz dine tâbi oluruz. Çünkü onlar daha iyi biliyorlardı ve onlar bizden daha hayırlı idiler." İşte bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’yi indirdi.
171. Âyetin Tefsiri
Kâfirlerin durumu: Ancak çobanın bağırıp çağırmasını duyabilen ve mânâsını anlamayan hayvanların durumu gibidir. Bu kâfirler, sağır, dilsiz ve kördürler. Bu yüzden hakkı idrak edemezler.
Allah'ın bir olduğunu kabule ve ona itaat etmeye çağırılmayı kötü karşılamaları ve anlayışlarının kıt oluşu bakımından kâfirlerindurumu, sesleri duyan fakat o seslerin ne mânâya geldiğini anlamayan hayvanların durumu gibidir. Bu kâfirler sağırdırlar hakkı duymazlar. Dilsizdirler hakkı söylemezler. Kördürler doğru yolu göremezler.
İbn-i Abbas diyor ki: "Âyet-i kerime’nin izahı: Hidâyeti duymaz, onu görmez ve onu düşünmezler." demektir.
Müfessirler bu âyet-i kerimyi iki şekilde izah etmişlerdir.
İkrime, Abdullah b. Abbas. Mücahid, Katade, Rebi' b. Enes, Atâ ve Süddiye göre bu âyet-i kerime’nin izahı şöyledir: Kâfirlere öğütte bulunna kimse, çobana, kâfirler ise çobnın seslendiği hayvanlara benzerler. Nasılki bu hayvanlar, sadece çobanın sesini duyup bir şey anlamazlarsa kâfirler de kendilerine, Allah'ın âyetlerini okuyan kimsenin sadece sesini duyar fakat ne demek istediğini anlamazlar. Kendilerine okunan Allahü teâlânın âyetlerini kabul etme istidadı göstemıezler. Abdullah b. Abbas bu kâfirlerin âdeta develer, merkepler ve koyunlar gibi olduklarını söylemiştir.
İbn-i Zeyd ise bu âyet-i kerime’yi şöyle izah etmiştir: "Bir şey işitmeyen ve bir şey anlamayan putlara seslenen ve onlara tapan, kâfirlerin durumu, cansız varlıklara karşı bağırıp çağıran ve sesinin yankısından başka bir şey işitmeyen kimsenin durumuna benzer. Nasılki cansız varlıklara konuşan kimse onlardan hiçbir fayda görmezse, kâfirlerde o putlardan hiçbir faydagörmezler.
Taberi diyor ki: "Bu izah tarzına göre âyete şu şekilde mânâ vermek de mümkündrür. "Bir şey işitmeyen ve bir şey anlamayan putlara seslenen kâfirlerin durumu, hayvanlara seslenen çobanın durumuna benzer. Hayvanlar da bir şey anlamazlar putlarda.
Taberi, âyette hakka davet edenin çobana, kâfirlerin de hayvana benzetildiğini söyleyen görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiş buna delil olarak ta âyet-i kerime’nin Yahudiler hakkında indiğini, Yahudilerin de putlara tapmadıklarından dolayı onların çobana benzetilmesinin doğru olmayacağım göstermiştir."
Mücahid diyor ki: "Kâfirler, sesi işiten fakat onu düşünemeyen hayvanlara benzerler." İbn-i Abbas ta yine diyor ki: "Onlar, deve ve eşekler gibidirler. Onlara "Ye" desen ancak sesini işitirler başka bir şey anlamazlar. İşte kâfirler de böyledir. Sen onlara hayırı emredip kötülükten sakındırdığında sesini duymaktan başka bir şey anlamazlar.
172. Âyetin Tefsiri
Ey İman edenler, size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yeyin. Şâyet sadece Allah'a ibadet ediyorsanız ona şükredin.
Ey, Allah'ı ve Resulünü tasdik edenler, Allah'a itaatla boyun eğenler, size helal kıldığımız rızıklardan yeyin. Eğer Allah'ın emrine boyun eğiyor, ona itaat ederek onu dinliyorsanız size verdiği rızıklar için ona şükredin.
* Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) helal ve temiz şeyleri yiyerek beslenmenin önemine işaretle buyuruyor ki:
"Ey insanlar, Allah temizdir ve ancak temiz olanları kabul eder. Allah bu hususta Peygamberlere neyi emretmişse mü’minlere de aynı şeyi emretmiştir. Peygamberleri için şöyle büyümüştür: "Ey Peygamberler, temiz ve helal rızıklardan yeyin, salih ameller işleyin. Şüphesiz ki ben, sizin yaptıklarınızı çok iyi bilirim. Mü’minim sûresi, 23/51
Bu konuda mü’minler için de, görüldüğü gibi bu âyette: "Ey îman edenler, size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yeyin." buyurulmaktadır.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) uzun bir yolculuk yapan ve saçı başı birbirine kansan ve ayaklarını tozlar bürüyen bir kişinin yaptığı duayı zikrederek buyurmuştur ki: "Bu adam ellerini göğe yukarı kaldırır "Ey rabbim, ey rabbim," diye yalvarır. Halbuki bunun yediği haram içtiği haram giydiği haramdır ve kendisi haramla beslenmiştir. Bunun duası nasıl kabul edilecektir?" Müslim, K. ez-Zekat, bab: 65 Hadis No: 1015/Tirmizi, K. Tefsir, el-Kuran Sûre 2, bab: 36 Hadis No: 2989/Ahmed b. Hanbel. Müsned c. 2, s. 328
173. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki Allah size leşi, kanı, domuz etini bir de Allah'tan başkası adına kesilenleri haram kıldı. Bir kimse mecbur kalır, zaruret haddini aşmadan ve başkalarının hakkına tecavüz etmeden bunlardan yerse ona günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Şüphesiz ki Allah size, leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına yani putlar ve uydurma tanrılar gibi varlıkların adına kesilenleri haram kıldı.
Kim bu haram kılınanları yemeye mecbur kalır da, kendisi gibi zaruret halinde bulunanın elindekini zorla almadan, onun hakkına tecavüz etmeksizin ve kendisi için de zaruret miktarını aşmadan bu haram kılınan şeylerden yese onun için bir mahzur ve günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
"Allah'tan başkası adına kesilen" şeklinde tercüme edilen cümlesi müfessirler tarafından iki şekilde izah edilmiştir:
a- Katade, Mücahid, Dahhak, Atâ ve Abdullah b. Abbasa göre bu ifadenin mânâsı, "Allah'tan başkası adına kesilenler" demektir. Allah'tan başkası bir tağut, bir put vb. şeylerdir.
b- Rebi' b. Enes ve İbn-i Zeyd'e göre ise bu ifadeden maksat, "Üzerine Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen hayvanlardır."
Âyet-i kerime’nin metninde geçenifadesinin ne mânâya geldiği hakkında müfessirler çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.
Bazılarına göre bu ifadenin mânâsı "Müslüman idareciye baş kaldıran veya savaşan biri olmaksızın." demektir. Binaenaleyh böyle birinin, zaruret halinde böyle bir ruhsattan istifade etmesi caiz değildir. Said b. Cübeyr ve Mücahid bu görüştedirler. "Yol kesici olmaksızın, müslümanların cemaatinden ayrılmaksızın ve Allah'a isyan için yola çıkmaksızın" demektir.
Katade, Hasan-ı Basri, Mücahid, İkrime, Rebi' b. Enes ve İbn-i Zeydden nakledilen diğer bir görüşe göre (......) ifadesinden maksat, "Haram yemeyi istemeksizin." ifadesinden maksat ise "Kendisine mubah kılınan, ihtiyacından fazla yemeksizin." demektir.
Başka bir kısım âlimlere göre ise bunun mânâsı: "Haramı iştahla yemeksizin, mubah olan şeyde zaruret miktarını aşmaksızın" demektir. Bu hususta Süddi diyor ki: "Bâği" demek, "Arzusuna uyan" demektir. ise yemesinde zaruret miktanım aşarak doyuncaya kadar yiyen" demektir.
Taberi diyor ki: "Âyetin yorumunda doğru olan görüş şudur: "Kendisine haram kılınanı yeme arzusunda olmaksızın helal yiyecek mevcut olduğu halde onu bırakıp harama dalmaksızın" Zira, âdil bir idareciye karşı çıkana ve yol kesene yakışan bu hallerinden vazg eçip Allah'a ve Ulül Emre itaat etmesidir. Böylelerinin, açlıktan kendilerini öldürüreke günahlarına başka bir günahı eklemeleri doğru değildir. O halde bunlar ruhsatlardan istifade ederler.
Âyet-i kerime’de ifade buyurulan "Leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilenler" kısa olarak şöylece izah edilmektedir:
Leş: Bundan maksat, kara hayvanlarının dini usullere riâyet edilmeden kesilenleridir. Veya kendiliklerinden ölenleridir. Deniz hayvanlarının ölülürenin ise kesilmeden yenmeleri helaldir. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)den denizin suyu sorulmuş o da şöyle buyurmuştur: Ebû Davud K. et-Taharet, bab: 41, Hadis No: 83/Tirmizi, k. et-Taharet, bab: 52, Hadis No: 69/Nesai, K. el-Taharet, bab: 46 Ifaciis No: 59, 333/İbn-i Mace K. el-Taharet, bab: 38 Hadis No: 386
"Denizin suyu temiz, ölüsü helaldir.
Kan: Bundan maksat, akıtılmış kandır. Nitekim En'am suresinin yüz kırk beşinci âyetinde de bu husus açıklanmakta ve şöyle buyurulmaktadır: "Ey Rasûlüm, de ki: "Bana vahyolunanlardan, yiyen bir kişinin yediği herhangi bir şeyin haram olduğuna dair bir hülyüm bulamıyorum, ancak leş, veya akıtılmış kan yahut domuz eti..." haramdır En'am sûresi, 6/145 Peygam efendimiz de bir Hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: "Bize, ölen hayvanlardan iki cins, kanlardan da iki çeşidi helal kılınmıştır. Hayvanlar balık ve çekirgedir. Kanlar ise karaciğer ve dalaktır. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 97/İbn-i Mace K. el-Et'ime bab: 31, Hadis No: 3314
Domuz Eti: Domuzun ehlisi de vahşi olanı da eti de yağı ve diğer parçalarının hepsi de haramdır.
Allah'tan başkası adına kesilen hayvan: Allahü teâlâ, yarattığı hayvanların kesilmeleri halinde kendi adının anılarak kesilmelerini emretmiştir. Kendi adından başka herhangi bir isim anılarak kesilen hayvanların etlerinin yenmesini ise haram kılmıştır. Bu hususta âlimler ittifak etmişlerdir. Allah'tan başka şeyler, put tağıt ve diğer bütün varlıklardır. Allah'ın dışında herhang ibir şeyin adının anılmasıyla beraber Allah'ın ismi de anılmaksizın kesilen hayvnaların elinin yenmesinde ise âlimler arasında çeşitli görüşler vardır.
Bu konuda âyet-i kerimelerde şöyle buyurulmaktadır: "Eğer Allah'ın âyetlerine iman ediyorsanız, Allah'ın adı anılarak kesilen hayvanlardan yeyin." "Size ne oluyor da Allah'ın adı zikredilerek kesilen hayvanlardan iniyorsunuz? En'am sûresi, 6/18, 19
"Kesilirken üzerine Allah'ın adı zikredilmeyen hayvanları yemeyin. Bunu yapmak, allah'ın yolundan çıkmaktır. En'am sûresi 6/121
Bu âyet-i kerimelerin de ifade ve hükümlerini gözönüne alan bazı âlimler demişlerdir ki: "Hayvanı kesen kimse Müslüman dahi olsa, keserken Allah'ın adını anmazsa kestiği hayvan yenmez. İsterse Allah'ın adını anmayı kasten terketsin isterse unutsun." Bu görüş, Abdullah b. Ömerden, onun kölesi Nâfi'den, Şa'bî ve İbn-i Şîrin den nakledilmiştir. Aynı görüş İmam Mâlikten ve Ahmed b. Hanbelden de nakledilmektedir. Dâvud-ı Zahirî de aynı görüştedir. Bunlar, görüşleri ne delil olarak En'am suresinin yüz yirmi birinci âyetini göstermişler, ayrıca Maide suresinin dördüncü âyetinin şu ifadesini de zikretmişlerdir: "... avcı hayvanları ava salarken üzerlerine Allah'ın adını anın..." Peygamber efendimiz de bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurmaktadır:
"Kanı akıtacak bir aletle kesilen ve üzerine Allah'ın ismi anılarak kesilen hayvanı yeyin. Tırnak ve diş hariç. Buhari, K. eş-Şerike, bab: 3, 16, K. el-Cuhad, bab: 91/Müslim K. el-Adahî, bab: 20, Hadis No: 1968/Ebû Davud, K. el-Adahî, bab: 15, Hadis No: 2821
Bazı âlimler de, hayvanı kesen müslümanın, unutarak besmele çekmeden kestiği hayvanın yenileceğini fakat kasten besmeleyi terketmesi halinde kestiğinin yenmeyeceğini söylemişlerdir. Bu görüş, Hazret-i Ali, Abdullah b. Abbas, Said b. el- Müseyyeb, atâ, Tâvûs ve Hasan-ı Basriden nakledilmekte, Ebû Hanife de aynı görüşü benimsemektedir. İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'in mezheplerinde meşhur olan görüş te budur. Bunların delilleri, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şu hadis-i Şerifidir.
"Şüphesiz ki Allah ümmetinden, hata, unutma ve zorla yaptırılan şeyin sorumluluğunu kaldırmiştır, İbn-i Mace K. et-Talâk, bab: 16, Hadîs No: 2044, 2045 Diğer bir kısım ise, hayvanı kesen Müslümanm besmele çekmesinin şart olmadığını, besmele çekmenin müstehap olduğunu, kesen kimsenin, kasıtlı olarak besmeleyi terketmesi halinde dahi kesilen hayvanın etinin yenilebileceğini söylemişlerdir. Bu görüşte Abdullah b. abbas Ebû Hureyre ve Atâ b. ebu Rebah'dan nakledilmektedir. İmam Şafii de bu görüştedir. Aynı görüş İmam Mâlik ve imam Ahmed b. Hanbelden de nakledilmiştir. Bu görüşte olanlar, "Kesilirken üzerlerine Allah'ın adı anılmayan hayvanları yemeyin. En'am sûresi, 6/121 âyet-i kerimesinin, Allah'ın dışındaki varlıkann adı zikredilerek kesilenleri kastettiğini söylemişlerdir. Delil olarak ta Dârekutnî nin rivâyet ettiği şu hadisi zikretmişlerdir: "Müslüman bir kimse hayvanı keser de Allah'ın ismini anmazsa sen o kesileni ye. Çünkü Müslümanda Allah'ın isimlerinden biri mutlaka mevcuttur. Bkz. Dârekutni, K. es-Sayıl, ez-Zebaih, c. 4, s. 296, Hadis No: 96
Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) diyor ki:
"Bir kısım insanlar Resûlüllah'an şunu sordular: "Ey Allah'ın Resulü, müşriklikten yeni dönmüş olan bazı insanlar bize et getiriyorlar. Bilmiyoruz onları keserken üzerelirne Allah'ın adını andılar mı anmadılar mı? Resûlüllah buyurdu ki: "Siz o ete besmele çekin ve yeyin. Buhari, K. et-Tevhid, bab: 13, K. ez-Zebaih, bab: 21
174. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz Allah'ın indirdiği kitaptan bazı şeyleri gizleyenler ve onu az bir değere değişenler, işte onlar, karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah, kıyamet günü onlarla konuşmayacak ve onları, günahlarından temizlemeyecektir. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.
Şüphesiz Allah'ın indirdiği Tevratta yazılı olarak buldukları, Muhammedin Peygamberliğini gizleyen, onun Peygamberliğini gizlemekle dünyanın az bir malını tercih eden ve Allah'ın âyetlerini tahrif edip mânâlarını değiştiren Yahudi bilginleri, kendilerini ateşe sürükleyecek şeyleri yeyip karınlarına doldururlar ve cehennemin ateşini boylarlar. Allah onlarla, kıyamet gününde mü’minlerle konuştuğu gibi, onların istediği ve sevdiği şekilde konuşmayacaktır. Onları, günahların ve inkârın kirlerinden temizlemeyecektir. Onlara acı veren bir azap vardır. O da cehennem azabıdır.
* Âyette geçen "Onlar karınlarına sadece ateş doldururlar." ifadesi mecazi bir ifadedir. Çünkü ateş yenmez. Bunun mânâsı şudur: "Onlar, cehenneme atılmalarına sebep olacak murdar şeyleri yerler."
Allahü teâlâ kıyamette kâfirlere, arzuladıkları şekilde konuşmayacaktır. Fakat onlara, arzulamadıkları şekilde konuşup cevap verecektir. Nitekim bu hususta diğer Âyetlerde şöyle buyurulmaktadır: "O cehennemlikler şöyle derler: "Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer tekrar inkâra dönersek, gerçekten zalimler oluruz. "Allah onlara şöyle der. "Kesin sesi" (Oturun yerinizde) benimle konuşmayın. Mü’minim sûresi, 23/107, 108
175. Âyetin Tefsiri
Bunlar, hidâyet karşılığında sapıklığı, mağfiret karşılığında azabı satın alanlardır. Bunlar, ateşe karşı acaba nasıl sabredeceklerdîr?
Bunlar, sapıklığı alıp hidâyeti bırakan, allah'ın azamim gerektiren şeyleri alıp bağışlamasını ve rızasını gerektiren şeyleri terkedenlerdir. Bunlar, ateşe acaba nasıl sabredeceklerdir? Bunların, cehnnem ateşine karış cür'etli olmaları ne tuhaftır.
Âyet-i kerime’nin sonunda: "Bunlar ateşe karşı nasıl sabredeceklerdir?" buyurulmaktadır.
Katade, Hasan-I Basri, Mücahid, Said b. Cübeyr ve Rebi' b. enes bu ifadeyi "Onlar, kendilerini ateşe sürükleyecek ameli işlemeye nasıl cesaret ederler?" şeklinde izah etmişlerdir. Taberi de bu görüştedir.
Mücahidden nakledilen başka bir görüşe göre, o bu âyeti şöyle izah etmiştir: "Onlara cehennemlik amellerini işleten şey nedir?"
Allahü teâlâ bu âyet-i kelimesiyle, Hazret-i Muhammed'in sıfatlarını Tevratta gizleyen ve bunun karşılığında faiz, rüşvet gibi şeyleri yiyen Yahudilerin durumlarına dikkatleri çekmekte ve bunların yaptıklarına şaşılması gerektiğini beyan etmektedir.
176. Âyetin Tefsiri
Bu (azap) Allah'ın, kitabı hak olarak indirmesindendir. Allah'ın kitabı hakkında ihtilafa düşenler, derin bir ayrılık içerisindedirler.
Yahudi bilginlerine bu azap, kitabın hak olarak inmesi, onların ise inkâr etmeleri ve o kitap hakkında ihtilafa düşmelerindendir. Ey Muhammed. sana indirdiğim kitap hakkında ihtilafa düşen bu Yahudi ve Hıristiyanlar, hak mevzuunda bir çekişme ayrılık içerisindedirler. Olgunluktan ve doğrudan uzaktırlar. O halde onlara aldırış etme.
Âyet-i kerime’nin başında geçen "Bu" işaret zamirinden neyin kastedildiği hakkında Müfessirler çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
Bazılarına göre "Bu" zamirinin mânâsı şudur: "Yahudilerin, Allah'ın emirlerine karşı gelerek Hazret-i Muhammed hakkındaki sıfatları gizleyip cehennem ateşine girmeye cesaret etmelerinin sebebi, Allahü teâlânın hak olarak indirdiği kitabında, onların iman etmeyeceklerini, şu vb. âyetlerde bildirmiş olmasıdır: "Şüphe yok ki kâfirleri uyarsan da uyarmasan da birdir. Onlar iman etmezler. Bakara sûresi, 2/6 Evet, Allahü teâlâ bu gibi kâfirlerin, iman etmeyeceklerini kesin olarak bildiğinden, bunların, hidâyetin karşılığında sapıklığı, affedilme karşilığında da azabı tercih etmekten başka bir seçenekleri yoktur.
Diğer bir kısım âlimler ise buradaki zamirini şöyle izah etmişlerdir: Onlara vaadedilen bu azabın onlar için olduğu muhakkaktır. Zira. Allahü teâlâ hak olarak indirdiği kitabında azabın onlar için hak olduğunu beyan etmiştir. Onun beyanları kesindir.
Başka bir kısım âlimlere göre zamirinin izahı şöyledir: Kâfirlere cehennem azabı vermemizin sebebi, bizim, kitabı hak olarak indirmemiz, onların da bunu yalanlamalarıdır.
Taberi diyor ki: "Buradaki zamiri, bundan önce zikredilen âyetin tümüne işarettir Allahü teâlâ: "Ben, şöyle şöyle yapan Yahudileri cehennem azabıyla cezalandırdım. Çünkü ben, kitabı hak olarak indirdim Onlar da bunu yalanladılar vç bu azaba layık oldular." buyurmaktadır.
Âyet-i kerime’de zikredilen ve Allah'ın kitabı hakkında ihtilafa düştükleri beyan edilen kişilerden maksat, Yahudi ve Hıristiyanlardır. Yahudiler, Hazret-i İsa ve annesi hakkında, zikredilen hususlarda ihtilafa düşmüşler Hıristiyanlar da bu hususlardan bir kısmım inkâr etmislerdir. Fakat hem Yahudi hem de Hnistiyanlar, Hazret-i Muhammed hakkındaki bütün hükümleri inkâr etmişlerdir. Bu bakımdan Allahü teâlânın indirdiği kitap hakkında büyük bir ihtilafa düşmüşlerdir.
177. Âyetin Tefsiri
İyilik, yüzünüzü doğuya ve batıya çevirmeniz değildir. Fakat iyilik, Allah'a âhiret gününe, meleklere, kitaba , peygamberlere iman edenin, sevdiği mallardan akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalana, dilencilere ve köle azad etmeye verenin, namazı kılanın, zekatı verenin, söz verdiklerinde sözlerin iyerine getirenlerin, sıkıntı, hastalık ve şiddet zamanında da sabredenlerin yaptıklarıdır. Bunlar, imanlarında sadık olanlardır. Müttakiler de işte bunlardır.
Ey, Yahudi ve Hıristiyan topluluğu, iyilik, bazısının yüzünü doğuya bazınızın da batıya çevirmesi değildir. İyilik, Allah'ı ve âhireti tasdik edenin, melekleri, kitaplara ve Peygamberlere iman edenin yaptığıdır. İyilik, kendisinin çok sevdiği ve biriktirmeye hırslı olduğu, harcamada ise çok cimri davrandığı malını, akrabalarına, babası ölmüş yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculuğu sırasında fakir düşmüş olana, yardım isteyen dilencilere, efendileriyle belli bir para karşılığında kölelikten kurtulma anlaşması yapan kölelere verenin yaptığı iştir. İyilik, namazı bütün tadil-i erkâmyla kılanın, zekâtı, Allah'ın üzerine farz kıldığı şekilde verenin, Allah ile ahitleştikten sonra o ahdi bozmayanların, sıkıntı ve zorîuk sırasında ve harp esnasında çatışma şiddetlendiği anda sabredenlerin yaptıklarıdır. Bunlar, imanlarında sadık olanlardır. Bunlar, Allah'ı tasdik edenler, sözlerini yaptıkarıyla ispat edenlerdir. Allah'ın cezasından korkup farzlarını yerine getirerek ona isyan etmekten kaçınanlar da işte bunlardır.
"İyilik, yüzünüzü doğuya ve batıya çevirmeniz değildir." ifadesinden maksat, Abdullah b. Abbas, Mücahid ve Dehhaka göre şu demektir: "Ey Mü’minler, iyilik yapmak, kıblenin çevirilmesinden önce Kudüse, çevirilmesinden sonra da Kâbeye doğru namaz kılmak değildir. İyilik şunlardır: ...." Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Bu âyet- Resûlüllah'ın Mekke'den Medineye hicret etmesinden, bütün farzların ve cezaların inmesinden sonra nazil olmuştur. Bu bakımdan Allahü teâlâ, sadece namazın değil bütün farzların eda edilmesini emretmiştir.
Katade ve rebi' b. Enese göre ise: "İyilik, yüzünüzü doğuya ve batıya çevirmeniz değldir." ifadesinden maksat: "Ey Yahudiler ve Hıristiyanlar iyilik, yüzünüzü doğuya ve batıya çevirmeniz değildir. Bilakis iyilik şunlardır..." demektir.
Yahudiler batıya , Hıristiyanlar da doğuya doğru namaz kılıyorlardı. Bu âyet nazil oldu ve Allahü teâlâ, iyilik ve hayınn, sadece yüzün doğuya ve batıya çevrilmesiyle olmadığını, iyiliğin, Allahü teâlânin beyan ettiği, imanı gösteren şu özelliklerde olacağını açıkladı. O özellikler de: Allah'a, kitaplara, Peygamber'ine iman etmek, Allah yolunda harcamak, onun yolunda cihad etmek ve diğer amellerdir. Taberi de, bundan önceki âyetlerin de Yahudiler hakkında olması hasabiyle bu görüşü tercih etmiştir.
Âyet-i kerime’de "Sevdiği mallardan veren kimse "zikredilmektedir. Abdullah b. Mes'uda göre bu ifadeden maksat, "Mala çok düşkün ve cimri olduğu, zengin olacağını ümit edip fakirlikten korkar olduğu bir halde onu harcayan" demektir.
Şa'bi bu âyet-i kerimeye dayanarak Müsümanın mallarında zekatın da dışında hak olduğunu söylemiştir.
Süddi de bu âyette zikredilen "İnfak"ın, mal sahibinin, malı üzerinde bir hak olduğunu söylemiştir. "Mal sahibi zekatın dışında bunu da vermekle yükümlüdür." demiştir.
Bu hususta Âmir eş-Şa'bi, Fatıma binti Kaysın, Resûlüllah'tan şu hadisi Rivâyet ettiğini söylemiştir. Fatıma diyor ki: "Resûlüllah şöyle buyurdu: "Şüpesiz ki malda zekatın dışında hak vardır." Sonra Resûlüllah’a: "İyilik, yüzünü doğuya ve batıya çevirmeniz değildir. " âyetini okudu." Diğer bir kısım âlimler ise âyetin bu bölümünden Uer zekat vermenin kastedildiğini ve kişinin, malından, zekatın dışında bırşey vermekle yükümlü olmadığnı söylemişlerdir.
Âyet-i kerime’de, kişinin, düşkün olduğu malından Allah yolunda vermesi takvadan sayılırken kendilerine mal verilecek kimselerin ilki olarak akrabalar zikredilmiştir. Zira bunlara verilen sadaka, diğerlerine verilenler den daha üstündür. Bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e "Sadakaların hangisi daha efdaldir?" diye sorulduğunda şöyle buyurmuştur: "Kişinin malı az olduğu olduğu halde son çabasını harcayarak kendisine kin besleyen akrabasına verdiği şey sadakadır. Bkz. Ebû Davud, K. ez-Zekat, bab: 40, Hadis No: 1677/Ahmed b. Hanbel, Müsned c. 3, s. 402 Bu âyet-i kerime’de bir çok sıfat birlikte zikredilmektedir. Arapçada cümlede çokça sıfat bulununca, sıfatların bazıları özellik arzetsin diye dilbilgisi kaidelerine göre bulunduktan halden ayrılarak başka bir halde kullanılırlar. İşte burada "Sabredenler" kelimesi, diğer sıfatların bulundukları "Yalın" halden ayrılıp ismin "İ" halinde kullanılmıştır, Arapçada buna "Mensub" denilir. Buna göre mânâ şöyledir: "İyilik Allah'a, âhiret gününe , meleklere, kitaba ve Peygamberlere iman edenin, sevdiği mallardan akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalana, dilencilere ve köle azad etmeye verenin, namazı kılanın, zekatı verenin, söz verdiklerinde sözlerini yerine getirenlerin yaptıklarıdır. Sıkıntı, hastalık ve şiddet zamanında sabredenlerin sabretmelerin de netice itibariyle bir iyilik ise de ben, özellikle bu sabredenleri daha çok takdir ederim."
Âyet-i kerime, iyilikte bulunan takva sahibi kimselerin sıfatlarını veciz bir şekilde özetlemiştir. Bunlar, iman etmek, malını Allah yolunda intak etmek, namaz kılmak, zekat vermek, verdiği sözü yerine getirmek ve sıkıntılara karşı sabretmektir. Bu sıfatları kısa olarak şu şekilde izah etmek mümkündür.
a- İman etmek: İmanın, herşeyin başında geldiği muhakkaktır. Kâfirlere dini vazifeler yüklemek söz konusu değildir. Kur'an-ı Kerim tek bir yerde kâfirlere hitabetmekte ve onları uyararak: "Ey kâfirler, bugün mazeret göstermeyin. Sizler ancak dünyada yaptıklarınızla cezalandırılıyorsunuz? Tahriın sûresi, 66/7 demektedir. İmanı olmayandan iyilik beklemek boştur.
b- Allah yolunda infak etmek: Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde, cimri ile, malını Allah yolunda harcayan kimseyi karşılaştırarak buyuruyor ki:
"Cimri insan ile malını Allah yolunda harcayan insan, üzerlerinde , göğüslerinde köprücük kemiklerine kadar uzanan demir yelek bulunan iki kişiye benzerler. Malını Allah yolunda harcayan kişi, her harcadığında bu demir yelek genişler ve bütün vücudunu kaplar. Öyle ki parmak uçlarını dahi örtüp ayak izlerini yok eder hale gelir. Cimri ise harcamak istemediği her an, demir yelekte bulunan halkalar, bulundukları yerlere yapışıp kalırlar. Cimri bu yeleği genişletmeye çalışır fakat yelek genişlemez. Buhari, K. ez-Zekat, bab: 28, K. et-Talâk, bab: 24/Müsiim, K. ez-Zekât, bab: 75, Hadis No: 1021
Âyet-i kerime, mü’minin, malını Allah yolunda harcarken özellikle şu kimselere harcanması lazım geldiğini beyan etmektedir. Bunlar, akrabalar, yetimler, yoksullar, yolda kalanlar, dilenciler ve azad olacak kölelerdir. Peygamber efendimiz, sadakadan akrabaya yapılan harcamanın önemine işaret ederek uyuruyor ki:
"Herhangi bir yoksula verilen sadaka sadece sadaka sayılırken akrabaya verilen sadaka iki şeydir. O, hem sadakadır hem de akrabalık bağını gözetmektir. Tirmizi, K. ez-Zekât, bab: 26, Hadis No: 658/Nesei, K. ez-Zekât, bab: 82/İbn-i Mâce K. ez-Zekâl, bab: 28, Hadis No: 1844 Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz, yetimi himaye etmenin önemini beyan ederken de şehadet parmağıyla orta parmığım hafifçe birbirinden ayırarak işaret etmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Benimle, bir yetimi gözetip koruyan kişi cennette işte şu iki parmak gibi birbirimize yakın olacağız. Buhari, K. et-Talâk, bab: 25, K. el-Edeb, bab: 24/Müslim, K. ez-Ziihti, bab: 42, Hadis No: 2983, Ebû Davud K. el-Edeb, bab: 123, Hadis Nn; 5150 Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yoksulun kim olduğunu beyan edip ona yardımda bulunmanın önemine işaret ederek te buyuruyor ki:
"Aslında yoksul, insanları gezip dolaşan, kendisine verilen bir lokma veya iki lokma yahut bir hurma veya iki hurmanın geri çevirdiği kişi değildir. Yoksul, kendisine yetecek kadar bir şey bulamayan ve bu hali anlaşılamadığı için kendisine sadaka verilmeyen ve kalkıp ta insanlardan bir şey istemeye girişmeyen kimsedir. Buhari, K. ez-Zekât, bab: 53/Nesei, K. ez-Zekâl, bab: 76
Âyet-i kerime’de zikredilen "Yolda kalanlar" dan maksat, Katadeye göre "misafır"dir. Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde:
"Kim, Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsa misafirine ikramda bulunsun. Buhari, K. el-Edeb, bab: 31/85/Müslim, K. el-Lukata, bab: 14, 15 buyurmuştur. Resûlüllah:
"Misafirlik üç gündür. Bunun ötesinde olan, ona verilen bir sadakadır. Buhari,K.el-Edeb, bab: 31/85/Müslim,K. el-Lukata, bab: 14, 15 buyurmuştur. Ebû Cafer ve Mücahide göre ise "yolda kalanlardan maksat, kişinin yanından geçip giden yolcudur.
Dilenen kimselere gelince, bunlar da azarlanıp boş çevrilmemeli az veya çok bir şeyler verilmelidir. Bu hususta âyet-i kerime’de buyuruluyor ki: "Dilenciyi azarlama." Duha sûresi, 93/10 Bu konuda Hazret-i Hüseyin (radıyallahü anh) Peygamber efendimizin şöyle buyurduğunu Rivâyet ediyor:
"Dilencinin hakkı vardır, ata binerek gelse dahi." Ebû Davud, K. ez-Zekât, bab: 33, Hadis No: 1665/Ahmed b. Hanbel, Müsned c. 5, s. 201
Peygamber efendimiz azad olacak köleler için de şöyle buyurmaktadır:
"Allah'ın, üç kişiye yardım etmesi, üzerine aldığı bir haktır. Allah yolunda cihda eden kişiye, borcunu ödemek isteyen köleye, iffetini muhafaza etmek için evlenmek isteyene." Tirmizi, K. el-Fadail el-Cihad, bab: 20, Hadis No: 1655/Nesei, K. en-Nukah, bab: 5, K. el-Cihad, bab: 12/İbn-i Mace, K. el-Itk, bab: 3, Hadis No: 2518
c- Namaz kılmak: Namaz dinin direğidir. Müslüman kişi bu ibadetiyle tanınır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ibadetlerimiz arasında namazın büyük önemine işaretle buyuruyor ki:
"Kişi ile müşriklik arasındaki fark, namazı terketmektir. Müslim, K. el-İman, bab: 134, Hadis No: 82/Ebû Davud, K, es-Sünne, bab: 15, Hadis No: 4678
d- Zekat vermek: Zekat, mali ibadetlerin başında gelir. Müslüman, tam bir hesap yapmak suretiyle zekatını vermek zorundadır. İslam Devleti, zekatını vermek istemeyen müslümandan bu zekatı zorla alır. Nitekim Hazret-i Ebubekir (radıyallahü anh) Resûlüllah'ın vefatından sonra zekatı vermek istemeyenlerin üstüne gitmiş onlarla savaşmış ve onlar hakkında şöyle demiştir:
"Allah'a yemin olsun ki namazla zekatı birbirinden ayıranlara karşı mutlaka savaşacağım. Zira zekât, malın üzerinde bir haktır. Allah'a yemin olsun ki Resûlüllah'a vermiş oldukları bir yuları dahi bana vermekten kaçınırlarsa bundan dolayı onlarla savaşırım. Buhari, K. el-İ'tisam, bab: 2/Müslim, K. el-İman, bab: 32, Hadis No: 20/Ebû Davud, K. ez-Zekât, bab: 1, Hadis No: 1556.
e- Verdiği sözü yerine getirmek: İslamda çok önemli ve Müslümanın mutlaka yerine getirmesi icabeden hususlardan bir tanesi de, verilen sözün yerine getirilmesidir. Bu hususta Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: "Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen sözde mes'uliyet vardır. İsra sûresi, 17/34
Peygamber efendimiz de, münafıkların sıfatlarını sayarken, verdiği sözden dönmeyi de bunlardan saymıştır: "Münafıkın alâmeti üçtür, konuştuğunda yalan söyler, verdiği sözden cayar, kendsine emanet edilen şeye hıyanet eder. Buhari, K. el-İman, bab: 24/Müslim, K. el-îman, bab: 10n, Hadis No: 59
f- Sıkıntılara karşı sabretmek: Sabır, mü’minin sığındığı iki kaleden biridir. Bu hususta Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir. Bakara sûresi, 2/153 "Şüphesiz ki sizi biraz korku, açlık, mal, can ve ürün eksikliği ile imtihan edeceğiz. Ey Rasûlüm, sabredenleri müjdele. Bakara sûresi, 2/155 Âyet-i kerime’de zikredilen "Sıkıntı"dan maksat, "Fakirlik" demektir. "Şiddet zamanından" maksat ise "Savaş ânı"dır. Özellikle bu hallerde sabretmenin büyük bir iş olduğu muhakkaktır. Görüldüğü gibi âyet-i kerime, kulun yapacağı bir çok ibadet ve itaati kapsamaktadır. Bu sebeple Allahü teâlâ bunları yapanları "Sadık" ve "Muttaki" olarak vasıfliindırmıştır:
178. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler, öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı. Hür'e hür, köleye köle, kadına kadın kısas yapılır. Fakat kim (Katil) din kardeşi tarafından (ölenin velisi tarafından) affedilirse, örfe uymak ve diyeti güzellikle ona ödemek gerekir. Bu, rabbinizden size bir kolaylık ve rahmettir. Artık bu hükümden sonra kim haddi aşarsa, onun için can yakıcı bir azap vardır.
Ey iman edenler, öldürülenler hakkında, bizzat cinÂyeti işlemiş olan katile kısasın tatbik edilmesi size farz kılındı. Hür bir insanın, yine hür bir insanla, kölenin köle kadının da kadın ile kısas yapılması hükme bağlandı. Öldüren kimse, ölenin velisi olan din kardeşi tarafından, diyet mukabilinde affedilir, kısası istenmezse diyete razı olan, öldürülenin velisi, yüz deve tutarında olan diyeti istemesinde bilinen örfe uymalıdır. Bundan fazla istememelidir. Katilin de, Ödemekle mükellef olduğu diyeti, hak sahibine güzellikle ödemesi, onu isteme zorunda bırakmaması gerekir. Diyet kabul edilerek kısasın düşürülebileceği hükmünü koyması, rabbinizden size bir kolaylıktır. Sizden önceki ümmetlere yasakladığı halde, diyet almayı ve yemeyi size helal kılması da ondan size bir rahmettir. Artık kim, diyeti aldıktan sonra ileri gider ve katilin kanını dökerse ona canyakıcı bir azap vardır.
*
Taberi diyor ki: "Âyette, hür bir insanın karşılığında yine hür bir insanın, kadının karşılığında kadının kısas yapılacağı beyan ediliyor. Buradan, kadının karşılığında erkeğin, kölenin karşılığında ise hür'ün kısas yapılamayacağı neticesi çıkmaz mı?" diye sorulacak olursa Cevaben denir ki: "Biz, köleye karşı hür'ü, kadına karşı erkeği, şu âyetin genel ifadesine dayanarak ve Resûlüllah'ın, müslümanların kanlarının eşit olduklarını beyan etmesini gözönünde bulundurarak kısas yaparız. Âyette buyuruluyorki: "Allah'ın, öldürülmesini haram kıldığı bir cana, haklı bir sebep olmadıkça, sakın kıymayın. Biz, haksız yere öldürülenin velisine bir yetki vermişizdir. O da öldürmede haddi aşmasın. Çünkü ona, yeterince yardım olunmuştur. İsra sûresi, 17/39 Resûlüllah efendimiz de hadis-i şerifinde buyuruyor ki:
"Müslümanların kanı eşittir..., Ebû Davud, K. el-Cihatl, bab: 147, Hadis No: 2751, Nesei, K. el-Kasame bab: 10, 13
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Bu izaha göre âyet nasıl açıklanır? "Cevaben denilir ki: Bu âyeti müfessirler çeşitli şekillerde açklamışlartir.
Şa'bî, Katade, Mücahid ve Atâ, bu âyetin izahında özetle şunları söylemişlerdir:
a- Arap kabileleri arasında kin ve düşmanlık vardı. Bu sebeple onlardan bir kadın öldürüldüğünde, onun mukabilinde: "Öldürenin kabilesinden bir erkek öldüreceğiz.", bir köle öldürüldüğünde ise "öldürenin kabilesinden hür bir kimseyi öldüreceğiz." derlerdi. Bunu, güçlü olanlar zayıflara karşı yaparlardı. İşte bü sakat anlayışın uygulanamayacağını bildiren bu âyet nazil oldu ve ancak katilin öldürülebileceğini, bunun dışında, cinÂyetle ilgisi olmayan kişilere dokunulamayacağını hükme bağladı. Sonra Allahü teâlâ, insanların tam olarak eşit olduklarını beyan eden şu âyeti indirdi: "Biz Tevratta onlara şu hükümleri farz kılmıştık. Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile kısas yapılır. Yaralarda da kısas vardır. Fakat kim hakkından vaz geçerse bu onun günahlarının affına bir sebeptir. Kim, Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir Maide sûresi, 5/45
b- Süddi, Ebû Mâlik ve Şa'bi ise bu âyetin nüzul sebebi hakkında şunları söylemişlerdir: Resûlüllah'ın döneminde iki gurup insan, erkekli kadınlı olarak birbirleriyle savaştılar. Resûlüllah bunların kadınların diyeterini birbirleriyle, erkeklerin diyetlerin biribirleriyle kölelerin diyetlerini de birbirleriyle takas yapmak suretiyle barışmalarını emretti. İşte âyet-i kerime, Resûlüllah'ın teklif etmiş olduğu bu banşa işaret etmektedir.
c- Hazret-i Ali, Rebi' b. Enes, Hasan-ı Basri ve Şa'bi den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime, Allahü teâlânın, kasıtlı cinÂyetlerde, hür'ün, kölenin, kadının ve erkeğin diyetlerinin karşılaştırılıp takas edilmelerini emrettiğini, bu itibarla diyeti daha fazla olan kişi (mesela hür bir kişi) diyeti daha az olan bir kişiyi (mesela bir köleyi) öldürecek olur da kölenin velisi tarafından, hür olan katilin, kısas olarak öldürülmesi istenecek olursa, kölenin velisi kısası uygulatır. Bununla birlikte hür kişinin diyetinin, kölenin diyetinden fazla olan kısmını, kısas olarak öldürülen hür kişinin velisine öder. Bu hususta Rebi' b. Enes, Hazret-i Ali'nin şunları söylediğini rivâyet etmiştir. "Herhangi bir hür kişi, bir köleyi öldürecek olursa o kişi köle karşılığında kısasa tabi tutulur. Kölenin velileri dilerlerse hür'e kısas tatbik ettirirler ve hürün diyetinden kölenin diyetini düşerek geriye kalan farkı hürün velisine öderler. Şâyet bir köle hür'ü öldürecek olursa, köle hür'ün karşılığında kısasa tabidir. Hür'ün velileri dilerlerse köleye kısas uygulatırlar ve onun diyet miktarını hür'ün diyetinden düştükten sonra geriye kalan farkı kölenin velilerinden alırlar. Dilerlerse köleye kısas tatbik ettirmekten vaz geçip bir hür'ün diyetinin tamamını alırlar. Herhangi bir hür erkek te hür bir kadını öldürecek olursa o erkek, öldürdüğü kadına karşılık kısasa tabidir. Eğer öldürülen kadının velileri dilerlerse erkeğe kısas uygulatırlar. Bu durumda hür bir kişinin diyetinin yarısını erkeğin velilerine öderler. Yine herhangi bir hür katim hür bir erkeği öldürecek olursa o kadın o erkek karşılığında kısasa tabidir. Eğer öldürülen hür erkeğin velileri dilerlerse kadına kısas uygulatırlar. Bu durumda erkeğin diyetinin yarısını da kadının velilerinden alırlar. Dilerlerse erkeğin diyetinin tamamını kadının velilerinden alır ve kadını serbest bırakırlar. Dilerlerse hiçbir şey almadan da onu affedebilirler.
Şa'bi diyor ik: "Hazret-i Ali'ye, kasıtlı olarak karısının öldüren bir adam getirildi. Hazret-i Ali kadının velilerine dedi ki: "Dilerseniz bunu öldürün ve erkeğin kadından fazla olan diyetini ödeyin."
d- Ali b. Ebû Talha'nın, Abdullah b. Abbastan naklettiğine göre ise o, bu âyetin izahında şöyle demiştir: "Önce insanlar kadının karşılığında erkeği öldürmüyorlardı, ancak erkeğin karşılığında erkeği kadının karşılığında da kadını öldürüyorlardı. Daha sonra ise Allahü teâlâ, Maide suresinin kırk beşinci âyetini indirerek kadınla erkeği kısasta eşit kıldı.
Taberi diyor ki: "Görüldüğü gibi âyetin nüzul sebebi hakkında ihtilaf vardır. Bu sebeple bizlerin, âyeti, kesin delillerin gösterdiğ mânâda anlamamız gerekmektedir. Resûlüllah'tan, hür erkeğin hür kadın karşılığında kısas yapılacağına dair birbirini destekleyen bir çok hadis Rivâyet edilmiştir. Ancak İslam ümmeti, hür kadına karşılık hür erkeğin kısas yapılması halinde erkeğin fazla olan diyetinin kadının velilerinden alınıp alınmayacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu sebeple kadına karşı erkeğe kısas tatbik edileceği ve tatbik edildikten sonra da erkeğin arta kalan diyetinin erkeğin velilerine verileceği hususunda icma olduğunu iddia etmek fasit bir görüştür.
Şu husus ta bilinmektedir ki: Bir insan belli bir bedel karşılığında bir organını telef edip vücudunun diğer kısmını sağ bırakamaz. Bunu yapması haramdır. Keza, bir başkasınınbelli bir bedel karşılığında diğe bir insanın herhangi bir organını telef edemez bu da haramdır. (Bu da gösteriyor ki, kadının karşılığın da erkeğin sadece bir bölümünün kısas yapıldığını söylemek doğru değildir) Erkek, kadının karşılığında "Cana can" kaidesine göre kısasa tabi tutulmuştur. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki âyet-i kerime’de zikredilen: "Hür"e hür, köleye köle, kadına kadın" kısas yapılır ifadesinden maksat, hür'e karşılık köle, erkeğe karşılık kadın, kadına karşılık ta erkek kısas yapılamaz" demek değildir. Âyetin ifade ettiği mânâ hakkında geriye iki ihtimal kalmıştır. Bunlardan biri, bizim de izah ettiğimiz gibi, kısasta cinÂyeti işleyenin dışına taşmamaktır. Yani, kısas ancak katile tatbik edilir. Katilin, erkek, kadın, köle veya hür olması durumu değiştirmediği gibi öldürülenin bunlardan biri olması da durumu değiştirmez. İşte âyet-i kerime bunları beyan etmektedir.
Âyetin ifade ettiği muhtemel ikinci mânâ ise şöyledir: Bu âyet, belli insanlar hakkında nazil olmuştur. Onlar birbirleriyle savaşarak birbirlerinden kadın, erkek, köle öldürmüşlerdir. Resûlüllah da bunların, karşılıklı olarak diyet ödemek suretiyle barışmalarını emretmiştir. Diyetler de hür erkeğin diyeti hür erkeğe göre, hür kadının diyeti hür kadına göre, kölenin diyeti de köleye göre takdir edilecek ve taraflar karşılıklı olarak takas yaptıktan sonra fazlalıkları ödeyeceklerdir.
Âyet-i kerime’de geçen ve kim (katil) mü’min kardeşi tarafından (ölenin velisi tarafındın) affedilirse, örfe uymak ve diyeti güzellikle ona ödemek gerekir." şeklinde tercüme edilen cümlesi müfessirler tarafından iki şekilde izah edilmiştir:
a- Abdullah b. Abbas. Mücahid, Hasan-ı Basri, Şa'bi, Katade, Rebi" b. Enes, Atâ ve İbn-i Zeyd, âyet-i kerime’nin bu bölümünü mealde zikredildiği şekliyle izah etmişlerdir. Yani bir kimse haksız ve kasıtlı olarak başka bir insanı öldürecek olursa onun karşılığında öldürülmeyi hak eder. Bununla birlikte öldürülenin velisi dilerse katile kısas yaptırmaktan vazgeçer, onu affeder ve katilden diyet alır. Fakat böyle bir affa muhatap olan katil, öldürdüğü kişinin diyetini güzellikle vermeli diyet alacak olan veli de örfe uymalıdır. Âyet-i kerime’nin bu bölümü işte bunu ifade etmektedir.
Taberi de âyet-i kerime’nin, cana kıyan, herhangi bir organı kesen, yaralayan ve kıran kişileri hakkında nazil olduğunu beyan ederek bu görüşte olanlara katılmıştır. Zira âyet, kısası beyan ettiğine göre affedilme meselesi de kısas konusundadır.
b- Süddi ve benzeri âlimler, âyetin bu bölümünü şöyle izah etmişlerdir: "Kimin kardeşinin diyetinden bir şey geri kalmış olursa o kimse örfe uyarak geri kalanı istesin. Diyeti vermekle yükümlü olan da iyilikle diyeti ödesin." Bu görüşte olanlar kelimesini "Affedilme" mânâsına değil "Arta kalma" mânâsına almışlardır. Taberi bu görüşün, "Âyet-i kerime’nin nüzul sebebi, Resûlüllah'ın birbiriyle savaşan iki topluluğu uzlaştınnasıdır." diyenlerin görüşü olduğunu söylemiştir.
Âyette geçen "Örfe uymak gerekir." ifadesinden maksat, öldürülenin velisinin kısası affedip diyeti kabul etmesi halinde, diyeti alırken Allah'ın kendisine tanıdığı hakkı alması ve bu hususta ileri gitmemesidir.
Âyet-i kerime’de zikredilen: "Güzellikle ona ödemek gerekir." ifadesinden maksat, katilin. Öldürülenin velisine ödemekle yükümlü olduğu diyeti eksiltmeksizin ve veliyi mahkemeye başvurmaya mecbur etmeksizin ödemesidir.
Âyet-i kerime’de geçen : "Bu rabbinizden size bir kolaylık ve rahmettir." ifadesinden maksat şudur: "Öldürülenin velisine, kısası affetmesi halinde onun yerine "Diyet alabilir" şeklinde yetki verilmesi, rabbiniz tarafından sizin için bir kolaylık ve rahmettir."
Abdullah b. Abbas ve Katadenin de izah ettikleri gibi, geçmiş ümmetler de öldürülenin velisi ya kısası uygulatırdı veya katili tamamen affederdi. Affetmesi halinde katilden diyet alma hakkına sahip değildi. Lshım ümmetine böyle bir hakkın tanınması, katilin affedilmesi için bir kolaylık ve bir rahmettir. İşte âyet-i kerime bunu izah etmektedir.
Âyet-i kerime’nin sonunda: "Artık bu hükümden sonra kim haddi aşarsa onun için can yakıcı bir azap vardır." buyurulmaktadır. Burada geçen "Haddi aşma" ifadesinden maksat, Mücahid, katade, Rebi' b. Enes, Hasan-ı Basri, Süddi, Abdullah b. Abbas ve İbn-i Zeyde göre katilden kısası affedip diyeti aldıktan sonra katili öldürmektir. Bu hususta Hasan-i Basri diyor ki: "Cahiliye döneminde bir adam başka birini öldürecek olursa kaçıp kendi kavmine sığınırdı. Kavmi de öldürülen tarafa giderek diyet ödemek suretiyle barışırlardi. Bunun üzerine kaçan katil kendisini güven içinde hissederek evine dönerdi. Fakat öldürülen kişinin velileri, barıştıkları halde katili öldürüp diyeti geri verirlerdi. İşte âyet-i kerme böyle bir hileyi yasaklamaktadır.
Âyet-i kerime’de zikredilen "Onun için can yakıcı bir azap vardır."
İfadesinden maksat, Dehhak ve Said b. Cübeyre göre, diyeti aldıktan sonra katili öldüren kişiyi öldürmektir. Yani bir insan başka birini öldürür, öldürülenin velisi de diyeti kabul ederek öldüreni affeder daha sonrada öldüreni öldürecek olursa bu kişiye de kısas tatbik edilerek öldürülür. Zira o kişi diyeti aldığı halde haddi aşmış ve hakkı olmadığı halde katili öldürmüştür.
Leys'den nakledilen diğer bir görüşe göre buradaki "Can yakıcı azap" tan maksat, diyet alarak katili affettiği halde onu öldüren veliye Devlet başkanının, kendi takdime göre vereceği cezadır. Ancak Hasan-ı Basri bu kişiden diyetin alınacağını ve fakat öldürülmeyeceğini zikretmiştir.
Taberi,
birinci görüşü tercih etmiş , katilden diyet alıp onu affettikten sonra öldürene kısas tatbik edileceğini söylemiştir. Zira diyeti aldıktan sonra katili öldüren veli, haddi aşarak zaim durumuna düşmüştür. Öldürdüğü kimse ise mazlum durumundadır. Bu husuta Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah'ın, öldürülmesini haram kıldığı bir cana, haklı bir sebep olmadıkça sakın kıymayın. Biz, haksız yere öldürülenin velisine bir yetki vermişizdir. O da öldürmede haddi aşmasın. Çünkü ona yeterince yardım olunmuştur Isra sûresi, 17/.Î3 Bu âyetten de anlaşılıyor ki diyeti aldığı halde katili öldürenin cezası, o öldürülen katilin velisine bırakılmıştır. Dilerse kısas uygulatır dilerse affeder ve diyeti alır. Buradaki cezanın Devlet başkanına bırıkıldığını söylemek, öldürülenin velisine yetki veren âyetin gelen ifadesine ters düşen bir iddiadır. Bu iddiaya dair kesin bir delil yoktur.