31. Âyetin Tefsiri
"Mümin erkeklere söyle: "Gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu kendileri için çok temizdir. Şüphesiz ki Allah, kullarının (ne) yapacaklarından hakkıyla haberdardır. Mümin kadınlara da söyle, gözlerini (haramdan) sakınsınlar. Irzlarını korusunlar. Zinetlerini, açmasınlar. Bunlardan görünen hsmı müstesna. Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapayacak surette) örsünler. Zinet (mahallerini) kendi kocalarından, yahut kendi babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut kendi oğullarından, yahut kocalarının oğullarından, yahut kendi erkek kardeşlerinden, yahut kendi erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kızkardeşlerinin oğullarından, yahut kendi taamlarından, yahut kendi ellerindeki memlûklerden, yahut erkeklikden yana hüyacı olmayan (yani erkeklikten kesilmiş bulunan) hizmetçilerden, yahut henüz kadınların gizli yerlerine muttali olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizleyecekleri zinetleri bilinsin diye, ayaklarını da vurmasınlar. Hepiniz Allah'a tevbe edin, ey müminler. Ta ki, korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız.".
Bil ki Allahü Teâlâ, "Mümin erkeklere söyle" buyurmuş ve bu işi, müminlere etmiştir. Çünkü mümin olmayanların, gözlerini helâl olmayandan sakındırmaları ı da, helâl olmayandan korumaları gerekmez. Çünkü bu hükümler, İslâm'ın fürûu gibidirler. Mü'minler, bu hükümlerle doğrudan doğruya emrolunmuşlardır. Kâfirler ise daha önce, bu hükümlerin kendisine tâbi olduğu şey (iman) ile emrolunmuşlardır. Yapılmaması halinde bir cezaya müstehak olma hususunda, her ne kadar kâfirlerin durumu müminlerin durumu gibi olsa dahi, ancak ne var ki mümin, bu tâata, herhangi ibir mukaddime olmaksızın imkan bulur, kafir ise, buna ancak daha önce bulunması gereken bir şey (iman) ile imkan bulur ki, bu da kafirler için mükellefiyetin gerekliliğine mani teşkil etmez.
Bil ki, Cenâb-ı Hak, erkeklere gözlerini yummayı, ırzlarım korumayı emretmiş, kadınlara da, erkeklere emrettiği şeylerin aynısını emretmiş, kadınlarınkine hususi bir takım kimseler hariç, zinetlerini göstermemeleri hükmünü de ilave etmiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın "Gözlerini sakınsınlar" ifadesine gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır.
Birinci Mesele
Ekseri ulemâ, bu ifadenin başındaki (......) edatının, "tebîz" için olup, kastedilen mananın, kişinin gözünü, haram olan şeylere kapaması ve helâl ile yetinmesinin kastedildiği kanaatindedirler. Ahfeş ise, bu (min)'in zait olabileceğini söylemiştir ki, bunun bir benzeri de, "Sizin O'ndan başka ilahınız yoktur" (Hûd, 50) ve "Sizden, onu koruyacak hiç kimse de yoktur" (47) ayetleridir. Sibeveyh ise, bunu kabul etmemiştir. Buna göre şayet, "Bu edat niçin ırzı korumayı ifade eden ifadeye değil de gözü kapamayı ifade eden cümleye gelmiştir?" denilirse, biz deriz ki: Bakma işinin çok geniş olduğuna delâlet etmek için... Baksana, kişiye mahrem olan, (dinen nikâhı düşmeyen kimseler)in saçlarına ve göğüslerine bakmasında bir sakınca yoktur. (Ümmü veled olmayan) cariyeler de böyledir. Ama avret mahallinin durumuna gelince, bunun işi incedir. İstisnai durumlar hariç, bakmanın mubah oluşu ile istisna durumlar hariç, cimâ'nın yasak oluşu bu hususta fark olarak sana yeter... Bazıları Cenâb-ı Hakk'ın ifadesine, "bakışlarını "kıssınlar" manasını vermişlerdir. Binâenaleyh göz bakmadığı zaman o, o işten alıkonulmuş ve men edilmiş demektir. Bu manaya göre, bu ifadenin başındaki ne zaittir, ne de tebîz ifade eder. Tam aksine, bu edat, "gözü yummak" fiilinin sılasıdır... Nitekim Arapça'da, "Hakkını noksan ettiğinde", "Falancanın hakkını eksilttim" denilir.
İkinci Mesele
Bil ki, avret mahalleri dört çeşittir: Erkeğin erkeğe karşı avreti, kadının kadına karşı avreti, kadının erkeğe karşı avreti erkeğin kadına karşı avreti...
Erkeğin erkeğe karşı avretine gelince, bir erkeğin diğer bir erkeğin, avret mahalli hariç, bütün bedenine bakması caizdir. Erkeğin avret mahalli ise, göbeği ile diz kapağı arasıdır. Göbekle diz kapaklarının bizzat kendileri avret değildir. Ebu Hanife (r.h)'ye göreyse, avrettir. İmâm Mâlike göreyse, uyluk, avret değildir. Bunun delili, Huzeyfe (radıyallahü anh)'dan rivayet edilen şu hadistir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidde, uyluğu açık iken, Huzeyfe'ye rastladı da, bunun üzerine, "uyluğunu ört, çünkü o, avrettendir" Tirmizi, Edeb, 40(5/110). buyurdu. Ve yine Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'a "Uyluğunu açma ve ne ölünün ne de dirinin uyluğuna da bakma" İbn Mace, Cenâiz, 8 (1/469). demiştir. Binâenaleyh, eğer o kimsenin, mesela tüysüz ve parlak, çekici olması gibi bir sebepten dolayı, yüzüne veya bedenin diğer yerlerine bakmasında bir şehvet veya bir fitne korkusu bulunuyorsa, ona bakmak helâl olmaz. Her biri, yatağın birer tarafında olsa bile, erkeğin erkekle (aynı) yatakta yatması caiz değildir. Çünkü, Ebu Said el-Hudri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Aynı yorgan aynı battaniye altında, ne erkek erkeğe, ne de kadın kadına yaklaşabilir... (Yani, yatamazlar)..." Müslim, Hayz, 74 (1/206); Tirmizi, Edeb, 36 (5/109) buyurduğunu rivayet etmiştir. Kucaklaşmak ve şefkatinden dolayı, çocuğu hariç, yüzü öpmek mekruhtur, ama musafaha ise müstehabtır, hoştur. Çünkü, Hazret-i Enes Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir adam, "Ey Allah'ın Resulü, bizden birisi, kardeşi veya dostu ile karşılaştığında, ona tazimle eğilir mi?.." dediğinde, Hazret-i Peygamber, "Hayır" dedi. Peki, o, onu kendine yapıştırıp öpebilir mi? deyince yine "Hayır" cevabını verdi. "Peki, onun elinden tutup onunla musafahada bulunabilir mi?" deyince de, "Evet" buyurdu.
Kadının kadına karşı avreti ise, tıpkı erkeğin erkeğe karşı olan avreti gibidir, binaanaleyh, göbeği ile diz kapağı arası hariç, bir kadın diğer bir kadının bütün bir tine bakabilir. Ama fitne endişesi güdülürse, caiz değildir. Kadının kadınla yatması da caiz değildir. Zimmî bir kadının müslüman bir kadının bedenine bakması mıdır? Bunun, tıpkı bir müslüman kadının diğer bir müslüman kadının, (istisna yerler hariç) bedenine' bakmasının caiz olması gibi, caiz olduğu ileri sürülse de, din ayrılığı söz konusu olduğu için, doğru olan bakmasının caiz ıasıdır. Çünkü Allahü Teâlâ "yahut kendi kadınlarından..." buyurmuştur. Zımmi olan kadın ise, bizim kadınlarımızdan değildir.
Kadının erkeğe karşı avretine gelince, bu durumda bakılır, kadın ya yabancı veya îm (nikâh düşmeyen) birisi ya da kendisinden yararlanılan cariyedir... Eğer, yabancı olursa bu durumda bu kadın ya hürdür, ya da cariyedir. Eğer hür olursa, kadının bedeninin tamamı avrettir. O erkeğin, bu kadının yüzü ve elleri hariç bir yerine bakması caiz değildir. (Bu iki yerin müstesna tutulması da), kadının içverişte yüzünü açma; bir şeyi alıp ya da vermek için de, elini çıkarma ihtiyacını hissettiğindendir. "el-keffu" sözüyle biz, elin bileklere kadar olan kısmını, hem içini hem de üstünü kastediyoruz. Elin üstünün, avret sayıldığı da ileri sürülmüştür.
Bil ki biz, o kadının bedeninden bakılması caiz olmayan yeri ile el ve yüz gibi, bakılması caiz olan yerlerini zikrettik. Ama bu iki hükmün de istisnaları vardır.
Kadının, yüzüne ve etlerine bakmanın caiz olması sözüne gelince, bil ki bu da, üç kısma ayrılır:
a) Zira bu bakmada ne herhangi bir maksat ve gaye vardır, ne de fitne.
b) Bu bakışta, bir maksat söz konusu olmadığı halde, fitne söz konusudur.
c) Bu bakışta, hem bir maksat bulunur, hem de fitne söz konusudur.
Birinci kısma gelince, bil ki herhangi bir maksat olmaksızın yabancı bir kadının yüzüne bakmaya kastetmesi caiz değildir. Eğer onun gözü o kadına ansızın takılmışsa, bakmışsa Cenâb-ı Hakk'ın, "Mümin erkeklere söyle; "gözlerini sakınsınlar..." ifadesinden dolayı, gözünü yumar. Fitneye sebebiyyet vermeyecekse, tek bir defa bakmanın caiz olduğu ileri sürülmüştür ki, bu hüküm Ebu Hanife (r.h)'a aittir. Kişinin, Cenâb-ı Hakk'ın "Çünkü kulak, göz, kalb: Bunların her biri bundan mesuldür" (isrâ, 36) ayetinden dolayı, tekrar bakması caiz değildir. Bir de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Ey Ali, ardarda, peşpeşe bakma. Haydi diyelim, birincisi senin hakkın olsun, ama diğeri senin hakkın değildir" Tirmizi, Edeb, 28 (5/101) buyurmuştu. Cabir (radıyallahü anh)'ın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah'ın Resulüne ansızın bakmanın hükmünü sordumda, bana gözümü çevirmemi, bakmamamı emretti. Bir de, genelde ilk bakıştan kurtulmak mümkün değildir; binâenaleyh ister kasten isterse kasıt olmaksızın bakılsın, bu bakış ahledilmiştir.
Kendisinde bir maksad bulunup bir fitnenin bulunmadığı ikinci kısma gelince, bu da şunlardır:
a) Bir kimse bir kadınla evlenmek istediğinde, yüzüne ve ellerine bakar. Ebu Hureyre (radıyallahü anh) şunu rivayet etmiştir: Birisi, bir ensarlı kadınla evlenmek istedi de, Allah'ın Resulü ona, "Ona bak, çünkü ensarlıların güzlerinde bir kusur vardır" buyurdu. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Sizden birisi bir kadına evlenme teklifinde bulunmak istediğinde, ona sırf evlenmek niyetiyle bakarsa, ona bakmasında bir beis, sakınca yoktur." Ebû Dâvûd, Nikâh, 18 (2/228) buyurmuştur. Muğire İbn Şu'be de şöyle demiştir: Bir kadına talip oldum, bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Ona baktın mı?" deyince, ben de "Hayır" dedim. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, "Bak, çünkü bu bakış aranızda (evlendikten sonra) katık olmaya lâyıktır. (Evlendiğinde, hanımın güzelini almışsan, yüzüne baktıkça doyarsın)" İbn Mace, Nikâh, 9(1/599) Tirmizi, Nikâh. 5 (3/397) buyurdu. Bütün bunlar, kişinin maksadı, onunla evlenmek olduğu müddetçe, o kadının yüzüne ve ellerine şehvetle (istekli ve arzulu olarak) bakabileceğine delâlet ederiz. Bunun böyle olduğuna, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bundan sonra kadınları (alman) ve bunları herhangi zevcelerle değiştirmen, güzellikleri hoşuna gitse de, sana helâl olmaz" (Ahzâp, 52) ayeti de delâlet eder. Onun güzelliği ona ancak, onların yüzünü görürse, hayranlık verir...
b) Bir kimse, bir cariye satın alsa, o kimsenin o cariyenin avret olmayan kısımlarına bakması caizdir.
c) Alışveriş yaparken, ihtiyaç anında, kim olduğunu ortaya koyabilmesi için, o kadının yüzüne dikkatlice bakması caizdir.
d) Şehâdetini üstleneceği zaman, o kadına bakabilir. Ama onun yüzünden başka yerine de bakamaz. Çünkü şehâdet konusundaki bilgi, bu yolla elde edilir. O kadına şehvetlice bakması demek olan üçüncü kısma gelince, bu yasaktır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) çünkü "Gözler de zina ederler" Müsned, 2/343-344.buyurmuştur. Cabir (radıyallahü anh)' dan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ansızın bakmanın hükmünü sordum da bana gözümü çevirmemi emretti, dediği rivayet edilmiştir. Tevrat'ta şöyle yazıldığı ileri sürülmüştür, (Harama) bakmak, kalbe şehvet tohumunu düşürür, çoğu şehvet ise, bir hüznü ve kederi doğurur...
Yabancı bir erkeğin, yabancı bir kadının bedenine bakmasının caiz olmaması konusuna gelince, ulemâ, bu husustan şu maddeleri istisna etmişlerdir.
1) Sünnetçinin tıpkı, sünnet ettiği kimsenin avret mahalline bakmasının caiz olması, güvenilir bir doktorun da müdahelede bulunması için kadına bakması caizdir. Çünkü bu nokta, zaruret noktasıdır...
2) Zina hususunda şehâdeti üstlenmek ilcin, zina eden tarafların avret mahallerine bakmaya kastetmesi caizdir. Yine bu kimsenin, doğum şehâdeti ile emzirmeye dair şahadeti üstlenebilmesi için, kadının fercine ve memelerine bakması caizdir. Ebu Said el-İstahvî ise şöyle demiştir: "Erkeğin, bu yerlere bu maksatlarla bakması caiz değildir. Çünkü bir kere zinanın saklı tutulması, ifşa edilmemesi teşvik edilmiştir. Doğum ve süt emzirme meselesinde ise, kadınların şehâdeti makbuldür. Binâenaleyh, şehâdette bulunmak için, erkeklerin bakmasına hacet yoktur..."
3) Şayet bir kadın, boğulmaya yanmaya maruz kalmışsa, onu ordan kurtarmak için, erkeğin onun bedenine bakması caizdir. O yabancı kadının cariye olması halinde, bazıları onun avret mahallinin göbeği ve diz kapakları arası olduğunu söylerlerken diğer bazıları onun avret mahallinin sinden ve zanaatından dolayı ortaya çıkmayan kısımları olduğunu söylemişlerdir. Binâenaleyh, bundan o kadının başı, kolları (diz kapağına kadar olan) baldırları, göğsü, boğaz, istisna tutulmuştur. Dolayısıyla bunlar, avret mahalli sayılmazlar. Onun sırtı ve karnı ve (dirsek omuz arasındaki) kısma gelince, buralar hakkında, yukarda bahsedilen İhtilâf söz konusudur. Binâenaleyh, ne o erkeğin o kadını; ne de o kadının o erkeği, ne kan almadan ne de sürme vb. şeyleri yapmaktan dolayı tutması caiz değildir. Çünkü tutmak bakmadan daha kuvvetlidir. Bunun delili şudur: Tutmadan ve dokunmadan dolayı gelen meni, orucu bozduğu halde, bakmadan dolayı gelen meni orucu bozmaz. Ebu Hanife (r.h) ise şöyle demiştir: "Erkeğin cariyenin bakması helâl olan kısımlarına dokunması caizdir."
Bu kadın eğer, o erkeğin sülâle cihetinden süt emme cihetinden ya da evlenme cihetinden bir mahremi ise, o kadının o erkeğe karşı avret mahalli, tıpkı erkeğin avreti gibi, göbeği ile diz kapağı arasıdır. Diğerleri ise, o kadının avret mahallinin, ancak iş esnasında, görülmeyecek kısımları olduğunu söylemişlerdir ki, bu da Ebu Hanife (r.h)'ın görüşüdür. Diğer tafsilata gelince, bu mufassal açıklama, bu ayetin tefsirinde gelecektir. O kadının, tıpkı kişinin hanımı ve kendisinden istifâde etmesi helâl olan cariyesi gibi, "müstestena" (yani kendisinden yararlanılan kadın) olması haline gelince, o erkeğin bu kimselerin bedenin tamamına hatta avret mahalline bakması caizdir. Ancak ne var ki erkeğin, hem kadının avret mahalline, hem de kendisinin avret mahalline bakması mekruhtur. Çünkü bunun, körlüğe sebebiyet verdiği rivayet edilmiştir. Erkeğin, hanımının fercine bakmasının caiz olmadığı da söylenmiştir. Bu konuda bahsedilen cariyenin mücerret, vasıfsız köle veya "müdebber" veya "ümmü veled" veyahutta merhûne olması arasında bir fark bulunmamaktadır. Binâenaleyh, eğer bu cariye mecusî veya mürted yahut putperest ya da müşterek yahut evli veyahutta mûkâtebeli olursa, bu tıpkı yabancı kadının hükmünü alır. Amr İbn Şuayb'ın babasından, onun da dedesinden, dedesinin de Hazret-i Peygamber'den rivayetine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Sizden bitiniz, cariyesini kölesiyle veya işçisiyle evlendirdiğinde, artık onun daha göbeği ile diz kapağı arasındaki kısımlarına bakamaz..."
Erkeğin kadına karşı avret mahallerine gelince, burada düşünmek lazımdır. Eğer o erkek o kadın için bir yabancı ise, o erkeğin o kadına karşı avret mahalli, göbeği ile diz kapağı arasıdır. Tıpkı, kadının erkeğe karşı avret mahallerinin neresi olduğu meselesi gibi, yüzü ve elleri hariç, erkeğin bütün bedenin avret mahalli olduğu da ileri sürülmüştür. Ama birincisi daha doğrudur. Erkek için kadın, böyle değildir. Çünkü erkek karşısında kadının bedeni avrettir. Bunun delili ise, kadının namazını, bedeni açık olarak kılmasının sahîh olmayışıdır. Ama erkeğin bedeni, böyle değildir. Fitne endişesi duyulduğunda, erkeğin kadının yüzüne kasten bakması ve bakışların, tekrarlaması caiz değildir. Çünkü Ümmü Seleme'den şu rivayet edilmiştir: "Hem Ümmü Seleme hem de Meymûne, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında oldukları bir sırada, İbn ümmi Mektûm çıka gelmiş ve derken, onların yanına girmiş... Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Hışt, siz ikiniz, ondan ötürü örtünün" buyurmuş. Bunun üzerine Ümmü Seleme, "Ey Allah'ın Resulü, o bir âmâ değil midir? Bizi görmüyor ki' der. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "siz ikiniz kör müsünüz ki! Sizler onu görmüyormusunuz?" Buhari, Gusul, 20; Tirmizî, Edeb, 22, 29 (5/102) buyurun.
Eğer bu erkek o kadının mahremi ise, bu erkeğin o kadına karşı avret mahalli, göbeği ile diz kapağı arasıdır. Yok, eğer, bu erkek, o kadının kocası yahutta onunla cinsi münasebette bulunması helâl olan efendisi ise, o zaman o kadının, erkeğin bedeninin tamamına bakması caizdir. Ancak ne var ki, tıpkı erkeğin hanımı karşısındaki durumu gibi, onun avret mahalline (zekerine) bakması mekruhtur. Erkeğin, ıssız bir yerde çıplak olarak oturması caiz değildir. Onun, avret mahallini örtmesi gerekir. Çünkü rivayet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber'e bu mesele sorulmuş, o da "Allah kendisinden utanılmaya daha müstehaktır." Tirmizî, Edeb, 29 (5/102) cevabını vermiştir. Yine rivayet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Aman ha, çıplak durmaktan sakının, çünkü tuvalette bulunmanız ve kişinin hanımıyla cinsi münasebette bulunması durumu hariç, sizinle beraber, sizden hiç ayrılmayan kimseler (melekler, cinler...) vardır. Tirmizi, Edeb. 2 (5/112) buyurmuştur. Allah en iyisini bilendir.
Üçüncü Mesele
Şiblî'ye Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifadesinin tefsiri sorulmuş da, o da bunun üzerine "Baş gözlerini haramlardan; gönül gözlerini de Masivâllah (Allah'ın dışında kalan her şey)den çevirmektir" cevabını vermiştir...
Hak teâlâ'nın "Irzlarını korusunlar" ifadesi "helâl olmayan- korusunlar" manası kastedilmiştir. Ebu'l Aliye'nin "Nûr sûresindekiler Kur'ân'da geçen bütün (......) ve (......) şeklindeki ifadeler "zinâdan korunsunlar" manasınadır. Ama Nûr sûresindekilerin manası ise, "onlara yani avret mahallerine hiç kimse bakmasın" şeklindedir" demiştir. bu görüş zayıftır. Çünkü bu, delil olmaksızın ayeti tahsisdir. Zahirin gerektirdiği ise, o kimsenin zina dokunma ve bakma gibi Allah'ın haram kıldığı herşeyden kendisini muhafaza etmesidir. Bir de eğer bununla, sırf bakma yasağı kastedilmiş ise dokunmak ve cinsi münasebette bulunmak, haydi haydi kastedilmiştir. Çünkü bu kişi, bakmadan daha ileridir. Binâenaleyh eğer Cenâb-ı Hak, bakma hususunda nass (ayet) indirmiş ise, bu hitabın içinde, cinsi münasebet ve dokunma yasağını gerektiren şey de vardır. Bu tıpkı "Ana-babana "öf bile deme... "(isrâ. 23) ayetinin, bunun ilerisinde olan sövme ve dövme gibi şeylerin yasaklığını göstermesi gibidir.
Hak teâlâ'nın "Bu kendileri için çok temizdir" ifadesi "Bu hususa, sımsıkı sarılıp riayet etmeleri, onlar için daha temiz, daha iffetli olandır. Çünkü bu kişilerin sayesinde tezkiye olundukları, medhû senaya müstehak oldukları şeylerdendir" demektir. Şöyle de denebilir: "Allahü teâlâ, işte bu sayede mü'minleri tezkiye etmek istediği için, bu hitabı sadece mü'minlere yöneltmiştir. O halde bu ttfiriere lâyık değildir.
Ayetteki "Mümin kadınlara da söyle, gözlerini (haramdan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar" ifadesi hakkındaki söz, daha önce geçtiği üzeredir. Buna göre eğer, "Gözleri yumma (sakınma), niçin ırzları korumadan önce zikredilmiştir?" denilirse, biz deriz ki: Bakmak, zinanın habercisi ve fısk-u fücurun öncüsüdür. Bu husustaki belvâ-i umûmi, daha fazladır. Dolayısıyla, neredeyse bundan korunulamaz.
Ayetteki "Zinetlerini açmasınlar, bunlardan görünen kısım müstesna..." ifadesine gelince, bu, genelde kadınlara ait hükümlerdendir. Biz, bunun genelde böyle olduğunu söyledik, zira kendisinde bir fitne bulunduğu için, erkeklerin de takı, elbise ve şâire gibi zinetlerini yabancı kadınlara göstermeleri haramdır. Burada bir kaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Müfessirler ayetteki "zinetlerini" ifadesi hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bil ki "zinet" sözü, Allah'ın yarattığı güzel şeyler manasına geldiği gibi, insanın elbise, takı ve şâire şeyler gibi, süslenip bezendiği şeyler manasına da gelir. Bazıları zinet sözünün, yaratılıştan olan güzelliklere kullanılmasını yadırgayarak, "Yaratılıştan (hılkî) olanlar için, neredeyse hiç, "Bu, onun zinnetidir" ifadesi kullanılmaz. Bu ancak, kadının, sürme, boya ve şâire gibi, sonradan yaptığı (süslere) denilir" demişlerdir.
Doğruya en yakın olan görüşün ise, hılkî (yaratılıştan) olanların da "zinet" sözüne dâhil olmalarıdır. Bunun böyle olduğuna şu iki husus da delâlet eder:
a) Pek çok kadın, hılkî (yaratıştan) olan vasıfları bakımından, zinet sayılan diğer şeylerden ayrılırlar. Binâenaleyh bu kelimeyi, "hılkî" olan güzellikler için de kullanırsak, umûmi olan bu kelimenin hakkını tastamam vermiş oluruz. Hılkî olanların dışındakilerin de bu ifadenin içine dâhil olmasına bir mâni yoktur.
b) Ayetteki, "Başörtülerini yakalarının üstüne örtsünler" ifadesi, "zinet" sözünün hem hılkî olanları, hem diğer süsleri (güzellikleri) içine aldığına delâlet eder. Böylece Cenâb-ı Hak sanki, başörtüleri ile bu gibi yerlerini örtmelerini farz kılmak suretiyle, kadınların hilkaten güzel olan yerlerini göstermekten menetmiştir.
"Zinet" kelimesinin, hılkî olanlar dışındaki süs ve güzellikleri için kullanıldığını söyleyenler de, bunu şu üç manaya hasretmişlerdir:
1) Sürme ve kaşları boyama, yanaklara allık vurma, el ve ayakları kınalama gibi boyalardır.
2) Yüzük, bilezik, halhal, pazubend, gerdanlık, taç, kemer ve küpe gibi takılar.
3) Elbiseler... Çünkü Cenâb-ı Hak, "Ey Âdemoğulları, her mescide gidişinizde zinetlerinizi alın (takının, giyin)" (A'raf. 31) buyurarak, bu "zinet" ile elbiseleri kastetmiştir.
İkinci Mesele
Âlimler Hak teâlâ'nın "Bunlardan görünen kısmı müstesna" ifadesi ile neyin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir: Ayette bahsedilen "zineti", yaratılıştan olan güzellik ve süs manasına alanlardan Kaffal şöyle der: "Ayetin manası, "insanın, yürürlükte olan adete göre, gösterebildikleri şeyler müstesna" şeklindedir ki bunlar da kadınlarda el ve yüzler; erkeklerde de yüz, eller ve ayaklar gibi, bedenin uç uzuvlarıdır. Binâenaleyh insanlar, zarureten açılması gerekmeyen yerlerini örtmekle emrolunmuşlardır. Fakat insanlara, açık olması örfî (alışılmış) olan ve zarureten açılması gereken yerler hususunda ruhsat verilmiştir. Çünkü İslâm şeriatı, haniftir, kolaydır ve müsamahakârdır. Yüzün ve ellerin açılması ve zaruret gibi olunca, alimler bu iki yerin (kadın için) avret sayılmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Fakat ayakların açık olması zarurî değildir. Binâenaleyh hiç şüphesiz âlimler, ayakların "avret" olup olmaması hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu hususta iki izah vardır: Doğru olan, ayaklar tıpkı ayakların üstü gibi avrettir. Kadının sesi hususunda da iki izah yapılmıştır: En doğru olanına göre, ses "avret" değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hanımları, hadisleri erkeklere rivayet ediyorlardı.
Ayette bahsedilen "zinet" sözünü, hılkî (yaratıştan) olan güzellikler dışındaki süsler manasına alanlar da şöyle demişlerdir: Hak teâlâ zinetten bahsetmiştir. Çünkü o zinetlerin, kadının üzerinde takılı olmadıkları sürece, onlara bakmanın helâl olduğu hususunda şüphe yoktur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, o zinetlere bakmayı, onların kadının üzerinde olması şartına bağlı olarak haram kıldığına göre bu, kadınların uzuvlarına bakmanın haram oluşunu göstermede, te'kidli bir ifade olmuş olur. (Yani bu, o uzuvları bîr tarafa, onlarda takılı olan zinetlere bile bakmayın demektir.) Bu görüşe göre, kadının yüzündeki dövme, allık, bedenin diğer yerlerindeki boya ve yüzük gibi zinetlere bakmak helâldir. Elbise de böyledir. Bunlara bakmanın caiz oluşunun sebebi, kadının onları örtmede zorluk çekmesidir. Çünkü kadın mutlaka elleriyle birtakım şeyleri alıp-verme durumundadır. Şâhidlik yapmak, davalaşmak ve evlilik gibi konularda da yüzünü açması gerekmektedir.
Üçüncü Mesele
Âlimler, ayetteki "Zinetlerini açmasınlar. Bunlardan görünen kısmı müstesna..." ifadesinin, cariyelerle değil de sadece hür kadınlarla ilgili olduğunda ittifak etmişlerdir ki bu açıktır. Çünkü câriye, sanki bir maldır. Alınıp-satılması hususunda, tedbirli davranmak gerekir. Bu ise, ona iyice dikkatlice bakmakla olur. Ama hür kadınlar böyle değiller...
Hak teâlâ'nın "Başörtüleriniyakaiannm üstüne örtsünler" ifadesindeki, "humur" kelimesinin müfredi, "himâr" olup, "başörtüsü" demektir. Müfessirler şöyle demişlerdir: "Câhiliyye kadınları, başörtülerini, arkadan bağlarlardı. Yakaları (elbiselerinin açılan kısımları) önde idi. Bundan dolayı onların boğazları, gerdanları ve döşleri açık oluyordu. Böylece onlar, boyunlarını, boğazlarını buraları kuşatan saçları, kulak ve gerdandaki takılar gibi zinetlerini ve bunların takıldıkları yerleri örtsünler diye, başörtülerinin uçlarını yakaları üzerine salıvermekle emrolundular. Ayette "örtme" manasında "darb" (vurma) kelimesinin kullanılması, başörtüsünün uçlarını buralara salıverip buraları iyice örtme manası kastedilmesi içindir. Ayetteki bâ harf-i cerh, "ilsâk" içindir: Hazret-i Âişe (radıyallahü anha)'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ensar kadınlarından daha hayırlı olanını görmedim. Bu ayet nazil olunca, herbiri kendi çarşafına koştu ve onu alıp, onunla tepeden tırnağa büründü ve sanki başları üzerinde kargalar varmış gibi oluverdiler." Nihaye, 3/352 Ayetteki "cuyüb" kelimesi, yâ harfinden ötürü, cimin kesresi ile de okunmuştur, "buyût" kelimesi de, bu şekilde okunmuştur.
Hak teâlâ'nın, "Zinetlerini göstermesinler" ifadesine gelince, bil ki Hak teâlâ, daha önce mutlak manadaki zinetten bahsedince, burada da, o kadınları yabancılara göstermekten nehyettiği gizli zinetlerden bahsetmiş ve bu gizli zinetlerin, bütün herkesten saklanılması gerektiğini beyan buyurmuştur. Sonra şu on iki kısım insanı, bundan müstesna tutmuştur:
1) O kadınların kocaları,
2) Babalan... Bu herne kadar gerek kadın gerek koca tarafından, babaların babaları ve dedeleri, annelerin babaları ve dedeleri gibi yukarı doğru bütün babaları da içine alır.
3) Kocalarının babaları...
4-5) Oğulları ve kocalarının oğulları... Buna, mesela oğulların oğulları, kızları oğulları gibi, kadın ve koca tarafından aşağı doğru olan bütün çocuklar ve torunlar dahildir.
6) İster baba bir, ister ana bir, ister ana-baba bir olsun, kadının kardeşleri...
7) Kardeşlerinin oğulları,
8) Kız kardeşlerinin oğulları... Bütün bunların hepsi, kadına mahremdir (onunla nikâhlanamaz). Burada şöyle bir kaç soru var:
Birinci soru: Mü'mine iken insanın mahremi olan kadın hakkında erkeğe helâl olmayan şeyler cariye veya kâfire olduğunda, ona helâl olur mu?
Cevab: Kişi, mahremi olan bir kadına cariyesi olarak mâlik olduğunda, şehvet nazarıyla değil de, aksine bu husustaki insanlar arasındaki ihtilaftan ötürü, mülk olarak elde edilen o kadının üstünlük ve meziyetlerini anlamak için, onun karnına ve sırtına bakabilir.
İkinci soru: Amca ve dayının durumu nedir?
Cevab: Açık olan görüşe göre, bunların bakmalarının caiz oluşu hususunda, bunlar da diğer mahremler gibidir. Bu, Hasan el-Basri'nin görüşüdür. Hasan el-Basri şöyle demiştir: "Çünkü ayette, "süt emme ile meydana gelen mahremlik zikredilmemiştir. Hâlbuki bu da, tıpkı neseb bakımından olan mahremlik gibidir. Ahzâb sûresinde ise, Cenâb-ı Hak, "Onla, için ne babaları, ne oğulları hakkında bir vebal yoktur" (Ahzâb. 55) buyurmuş ve Nûr sûresinde bahsedildikleri halde, burada kocalardan ve kocalarının oğullarından bahsetmemiştir. Çünkü bazan, hepsine dikkat çekmek için, bir topluluğun bir kısmı zikredilebilir. Şa'bi de şöyle der: "Allahü teâlâ, amcayı oğlu ile birlikte yine dayıyı da oğlu ile birlikte vasfetmemek, aynı katagoriye sokmamak için amca ile dayıyı burada zikretmemiştir. Bu, "Diğer akrabalar, mahremiyyet hususunda kadının babası ve oğlu gibidir. Fakat amca ile dayı ve oğulları böyle değil. (Çünkü amca ile dayı mahrem olduğu halde oğulları namahremdir). Binaenaleyh kadını, dayı ve amcaoğlunun babası gördüğünde çoğu kez, oğluna onu anlatabilir. Oğlu da o kadına mahrem değil. Dolayısıyla oğlu, o kadını görüp anlatmasıyla onu tahayyül edebilir. Bu ise, kadınların tessettüre ne denli önem vermeleri gerektiğine delâlet eden beliğ ifadelerdendir.
Üçüncü soru: Ayette bahsedilenlerin, kadının zinetlerine Lokmalarının mubah caiz) oluş sebebi nedir?
Cevab: Çünkü sayılan bu kimseler, o kadınlarla haşır-neşir, içli-dışlı olmak mecburiyetinde olanlardır. Bir de bunlar tarafından, bir fitne meydana gelmesi enderdir. Kişilerin karakterlerinde, yabancılarla oturup-kalkmadan ötürü memnun çımama duygusu vardır. Kadın da, yolculuklarında, inip binmelerinde mahremi olan erkeklerin yardımına ve beraberliğine muhtaçtırlar.
9) "Kendi kadınları" Bu ifade hususunda da şu iki görüş ileri sürülmüştür:
a) Bununla, kadınların kendi dinlerinde olan diğer kadınlar kastedilmiştir. Bu, ekseri selef âlimlerinin görüşüdür. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: "Müslüman bir kadın, kadınlar arasında soyunamaz. Kâfir bir kadına da, kendisinin cariyesi olması durumu hâriç, ancak yabancı erkeklerce görülebilecek yerlerini gösterebilir. Çünkü Hak teâlâ, "...ellerindeki memlûkelerden (cariyelerden) başkasına gösteremez" buyurmuştur. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), Ebu Ubeyde (radıyallahü anh)'ye. "Ehl-i kitabın kadınlarının, mü'min kadınların girdiği hamamlara girmelerini yasaklamasını" yazmıştır.
b) Bu ifade ile bütün kadınlar kastedilmiştir. Bizim mezhebimiz de budur. Selefin görüşü ise, müstehab ve evlâ olana hamledilmiştir.
10) "Ellerindeki memlûkeler..." Bu ifadenin zahiri, köleyi ve cariyeyi içine alır. Âlimler, ihtilaf etmişler ve kimisi ayeti bu zahiri manasına alıp, "Bu kadınların, ancak mahremlerine gösterebilecekleri zinet yerlerini, kölelerine de gösterebileceklerini iddia etmişlerdir ki bu, Hazret-i Âişe (radıyallahü anha) ile Ümmü seleme (radıyallahü anha)'den rivayet edilmiştir. Bu görüşte olanlar, hem bu ayetle istidlal etmişlerdir ki bunun nasıl olduğu açıktır, hem de Hazret-i Enes (radıyallahü anh)'den rivayet edilen şu haberle istidlal etmişlerdir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Fatma (radıyallahü anha)'ya: "Ona hibe ettiği bir köleyi getirdi. O sırada, Hazret-i Fatma'nın üzerinde bir elbise vardı. O onunla başını örtse, ayakları açık kalıyor; ayaklarını örtse başı açık kalıyordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onun halini görünce "Bunda, senin için bir beis yok. Çünkü o (yaşlı olduğu için sanki) baban gibidir ve kölendir" buyurdu.
Mücâhidin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Mü'minlerin anneleri (Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hanımları), mükateb kölelerinde alacakları olduğu sürece, onların yanında örtünmezlerdi." Ebû Davûd, Libas, 32 (4/62). Hazret-i Âişe (radıyallahü anha)'in, kölesi Zekvân'a, "Sen, beni kabre koyup, kabirden çıktığın an hürsün" dediği rivayet edilmiştir. Yine Hazret-i Âişe (radıyallahü anha)'nin, taranırken kölesinin kendisine baktığı (yanında olduğu) rivayet edilmiştir.
İbn Mes'ûd, Mücâhid, Hasan el-Basrî, İbn Sirîn ve Sa'id b. Müseyyeb (radıyallahü anha)m) de, kölenin sahibesi olan kadının saçlarına bakamayacağını söylemişlerdir. Bu, aynı zamanda Ebu Hanife (radıyallahü anh)'nin görüşüdür. Onlar bu hususta şöyle istidlalde bulunmuşlardır:
1) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Allah'a ve ahiret gününe inanmış bir kadının, yanında mahremi olmaksızın, üç günlük bir yolculuğa çıkması helal değildir'" Ebû Dâvûd, Talâk. 43 (2/290) buyurmuştur. Köle, kadının mahremi değildir. Binâenaleyh onunla yolculuk etmesi caiz değildir. Kölenin, o kadınla yolculuk etmesi caiz olmadığına göre, tıpkı yabancı hür bir erkek gibi, sahibesinin saçlarına da bakamaz.
2) O kadının köleyi mülk edinmesi, mülk edilmezden önce köleye haram olan şeyleri, helal kılmaz. Çünkü kadınların erkekleri mülk edinmesi, erkeklerin kadınları mülk edinmesi gibi değildir. Zira âlimler, erkeğin cariyesinden istifade ettiği gibi, kadının da kölesinden istifade etmesinin mubah olmadığı hususunda ihtilaf etmemişlerdir.
3) Kölenin, her ne kadar sahibesiyle evlenmesi caiz değilse de, bu haramlık (caiz olmayış), tıpkı dört hanımı olan kimseye olduğu gibi, geçicidir. Binâenaleyh bu haramlık ebedi olmadığına göre, köle tıpkı diğer yabancı erkekler gibi olmuş olur. Bu sabit olunca da ayetteki, "Ellerindeki memlûkelerinden" ifâdesi ile cariyelerin kastedilmiş olduğu ortaya çıkmış olur. Buna göre eğer, "cariyeler, ayatteki "yahut kendi kadınlarından" ifadesine dâhildirler. Binâenaleyh bu şekilde tekrar zikredilmelerinin faydası nedir?" denilirse, deriz ki: Zahir olan odur ki hem "kendi kadınları" ifadesiyle, hem de "ellerindeki memlûkeler" ifadesi, ile hür ve câriye kadınlardan, o kadınlara arkadaş olanlar kastedilmiştir. Bunu şöyle izah edebiliriz: Hak teâlâ önce, erkeklerin durumunu, "Zinetlerini kocalarından başkasına göstermesinler" buyurarak zikretmiştir. Birisi erkekler, ya kadının mahremi ya namahremi oldukları için bu hüküm onlara tahsis edilmiştir sanabilir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, daha sonra bu mübahlığın sırf hür kadınlara mahsus olduğu sanılmasın diye, "kadınları" ifadesine dâhil olduğu kabul edilen cariyelere, "ellerindeki memlûkeler" ifadesini atfetti. Çünkü ayetteki "yahut kendi kadınları" ifadesinin zahiri, cariyeler manasına değil, hür kadınlar manasınadır. Bu tıpkı, "erkeklerinizden iki şâhid"(Bakara. 262) ifadesinin, erkeklerin bize nisbet edilmiş olmalarından ötürü, hür manasına olması gibidir. Binâenaleyh bu ayetteki, "kendi kadınları" ifadesi kadınları içine alır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bunlar üzerine cariyeleri atfedip, tıpkı hür kadınlara mubah olan şeylerin mubah olduğunu bildirdi.
11) "Erkeklikden yana ihtiyacı olmayan hizmetçiler" Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bunların, yemeklerin artıklarını yemek için, insanların arkalarında dolaşan, kadınlara ihtiyacı (şehevi hissi) olmayan kimseler olduğu ileri sürülmüştür. Çünkü bunlar, kadın nedir bitmeyecek derecede ahmaktırlar. Yahut bunlar sâlih, yaşlı kimselerdir, bunlar da, kadınlarla birlikte olduklarında gözlerini yumarlar. Hadım edilmiş, kudreti kalmamış kimselerin ve benzerlerinin cimaya kudretleri olmasa bile bazan cima dışında kadından diğer bakımlardan faydalanma kudretleri vardır. Onların kadınlardan diğer hususlarda faydalanabilir olmaları, ayetin bu ifadesi ile kendilerinin kasdedilmesine mânidir. Binâenaleyh ayet ile, ya şehvet yoksulluğundan, yahut kadın bilmeme sebebinden, yahut da fakirlik ve miskinlikten ötürü, cima dışında da kadınlardan istifade etme güç ve kudretleri bulunmayanların kastedilmiş olması gerekir. Âlimler, işte bu üç değişik görüşü belirtmişler, kimileri, bunların fakirliğin kavurduğu muhtaçlar olduğunu söylerlerken; kimileri de bunların, ahmaklar, tartaklar ve çocuklar olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bazıları da, bunların ihtiyarlar ile şehvetsiz kimseler olduğunu söylemişlerdir. Bütün bunların ayetin muhtevasına olmaları imkânsız değildir. Hişâm b. Urve, Zeyneb binti Ümmi Seleme'den, o da annesinden şunu rivayet etmiştir: "Yanlarında (Heyt adında) bir muhannes (hünsa, kadınımsı erkek) varken, Hazret-i Pegamber (sallallahü aleyhi ve sellem) içeri girer. Tam o sıra da, o muhannes Ümmü Seleme'nin kardeşine eğilir ve "Ey Abdullah eğer Allah yarın size Tâif'in kapılarını açarsa, sana Gaylân'ın kızlarını gösteririm. Çünkü onların göbekleri, dört ileri sekiz geri katlanmıştır (kat kattır)" der. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bunu yanınıza sokmayın" buyurdu, bu demektir ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu, "erkeklikten yana ihtiyacı olmayan"lardan sandığı için, bunun hanımlarının yanına girmesine ses çıkarmamış, mubah kabul etmiştir. Binâenaleyh bunun, kadınların durumları ve özelliklerine muttali olduğunu anlayınca, erkeklikten yana birşeyleri olduğunun farkına varıp, onu evlere girmekten menetmiştir. Hadım olanlar erkeklik uzvu dipten kesik olanlar hakkında ise şu üç görüş ileri sürülmüştür:
a) Kadınların gizli zinetlerini bunlardan saklamamaları mubahtır,
b) Haramdır,
c) Hadım olana göstermek haram, diğerine göstermek mubahtır.
İkinci Mesele
"Irbe" kelimesi, "mişye" ve "cilse" kelimelerinin "meşy" (yürümek) ve "culûs" (oturma) masdarlarından oluşu gibi, "el-Erbü" masdarındandır. "Erb" ise, birşeye ihtiyaç hissetmek, düşkün olmak ve arzu duymak demektir. O halde "irbe" kadınlar ihtiyaç hisseden şehevi duygulan olan demektir. Bu kelime, "akıl" manasına da gelir. "Eryeb" kelimeside ihtiyaç manasınadır.
Üçüncü Mesele
Bu ifadedeki "gayr" kelimesi iki şekilde okunmuştur; İbn Âmir, Âsım'ın râvisi Ebu Bekir ve Ebu Cafer, istisna veya hal olarak nasb ile okumuşlardır ki buna göre bu, "kadınlar âciz olarak, bulunan hizmetçiler demektir. İkinci kıraat ise, sıfat olarak bunun mecrûr okunuşudur.
12) "Yahut henüz kadınların gizli yerlerine muttali olmayan çocuklar" Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
"Tıfl" kelimesi, müfreddir. Fakat cins isim olarak kullanıldığı için, burada cemîmanasındadır. Bununla cemî manasının murad edilmiş olduğunu, bu kelimeden sonra gelen ifadeler gösterir. Bunun bir benzeri de, "sonra sizi bir tıfl olarak çıkardık" (hacc, 5) ayetidir.
İkinci Mesele
Bir şeye zuhur (muttali olma) iki şekilde olur:
a) Onu bilmek suretiyle... Mesela "Eğer onlar size zuhur ederse, yani sizden haberdar olurlarsa, sizi taşlayarak öldürürler" (Kehf. 20) ayetinde bu manadadır.
b) Gâlib olmak ve hükümrân olmak, "Onlar zahirin oldular, yani hükümran oldular" (Saff, 14) ayetinde olduğu gibi... Birincisine göre mana, "Kadınların avret mahallerini tasavvur edemeyen ve küçük olduğu için bunun ne demek olduğunu bilemeyen çocuklar" şeklindedir. Bu İbn Kuteybe'nin görüşüdür. İkincisine göre ise "kadınlarla birleşme gücüne ve yaşına erişmemiş çocuklar" manasınadır. Bu, Ferrâ ve Zeccâc'ın görüşüdür.
Üçüncü Mesele
Küçük olduğu için, kadınların avretine muttali olmayan çocuğa karşı kadınların da avreti, (şehevi bir duygusu) yoktur. Eğer çocuk küçük yahut mürahik olmasına rağmen, bu tür şeyler dikkatini çekiyorsa, ona karşı kadının göbeği ile diz kapağı arasını örtmesi (ona göstermemesi) gerekir. Bu yerlerin dışında kalan yerlerin örtünmesi hususunda şu iki izah yapılmıştır: a) Bu gerekmez. Çünkü kalem (mesûliyyet) henüz bu çocuk için başlamamıştır, b) Bu, o tıpkı bir erkekmiş gibi, gerekir. Çünkü hem o böyle birşeyi arzuiayabilir, hem de kadın onu arzu edebilir. İşte ayetteki, "henüz kadınların gizli yerlerine muttali olmayan çocuklar" ifadesinin manası budur. İhtilam çağına gelinceye kadar olan bütün çocukları bu ifade içine alır. Şehveti olan ihtiyar, tıpkı bir genç kabul edilir. Şehveti olmayan ihtiyar için ise iki görüş belirtilmiştir:
a) Kadınların, gizli zinetlerini ve yerlerini ona karşı gizlememeleri mubahtır. Kadınların, ona karşı olan avretleri (gizlemeleri gereken yerler) ise, göbek-dizkapak arasıdır.
b) Görünen zinetleri hariç, kadının bütün bedeni o ihtiyara karşı da avrettir ımesi gereken yerlerdendir). Allahü teâlâ'nın bu ayette istisna tuttuğu kimseler, son bulmuştur.
Hasan el-Basrî şöyle der: "Bunlar, her ne kadar kadının gizli zinetlerini görebilme "da birlikte zikredilmiş iseler de, üç kısma ayrılırlar:
a) Bunların ilki, kocadır. Kocanın, diğerlerinde bulunmayan bir yakınlığı vardır. Dolayısıyla kadının herşeyi ona helâldir. İkinci derece yakın olanlar, oğul, baba, kardeş, dede, kayınbaba ve diğer bütün mahremlerdir. Süt emmeden dolayı meydana frien mahremiyyet, tıpkı neseben olan mahremiyyet gibi olup, bu kimselerin de kadınların saçlarına, göğüslerine, diz kapaklarına kadar ayaklarına, dirseklerine kadar ellerine ve benzeri yerlerine bakmaları mubahtır. Üçüncü derecede yakın olanlar ise, iikten yana ihtiyacı olmayan hizmetçiler ve ihtiyarlardır. Kadının memlükesi de lir. Binâenaleyh genç bir kadının çarşafı (dış örtüsü) olmaksızın, kalın bir elbise kalın bir başörtüsü içinde, bu üçüncü kısmın yanında durmasında bir sakınca Bunların, o kadınların saçlarını ve cildlerini görmeleri helâl değildir. Yine de, hepsinin yanında tesettürlü olması en efdal olanıdır. Genç bir kızın, başörtülü bile, yabancı erkeklerin önünde dikilip durması helâl değildir. İşte bu üç derece ılığın izahı budur.
Ayetteki "Gizledikleri linetleri bilinsin diye apaklarını da vurmasınlar" ifadesi hakkında, İbn Abbas (radıyallahü anh) ve Katâde şöyle der: Kadınlar, insanların yanından geçerken, halhallarının sesini duysunlar diye ayaklarını hızlı hızlı vurarak yürürlerdi. Kadınlara düşkünlüğü ile meşhur ve bu özelliği gâlib erkeklerin, halhâlların sesini duymaları halinde, o kadınlara bakmaları ve seyretmeleri için, bunun ilave bir sebeb olacağı malumdur. İşte bundan ötürü, Hak teâlâ, "zinetleri bilinsin diye" demek suretiyle bunun sebebini bildirmiş, yasağa sebeb olan şeyin, o kadınların takı ve şâire gibi zinetlerinin bilinmesi olduğuna dikkat çekmiştir. Ayette birkaç incelik vardır:
Birinci İncelik: Cenâb-ı Hak, zinetin bulunduğunu gösteren sese kulak vermekten nefyettiğine göre, bu zineti açıkça göstermekten men'e haydi haydi delâlet eder.
İkinci incelik: Kadın, yabancılara sesini duyuracağı için, yüksek sesle konuşmaktan da nehyedilmiştir. Çünkü onun sesi, halhalinin sesinden daha galiptir sana çok fitne uyandırır. İşte bundan ötürü âlimler, kadınların ezanını mekruh kabul genişlerdir. Çünkü ezanın yüksek sesle okunması gerekir. Kadının ise, sesini yükseltmesi nehyedilmiştir.
Üçüncü incelik: Ayet, fitneye sebeb olacaksa, kadının yüzüne şehvet (ve arzu) ile bakmanın yasak olduğuna delâlet eder.
Hak teâlâ'nın "Hepiniz Allah'a tevbe edin, ey mü'minler. Tâ ki felah bulasınız" ifadesi ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Tevbenin ne demek olduğu hususunda şu iki izah yapılmıştır:
a) Zayıf olan kulun, çalışip-çabalasa, kendisine hâkim olmak istese bile Allah'ın mükellef tuttuğu her şeye harfiyyen uyması adeta imkânsızdır. Mutlaka onun bir kusuru olur. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak bütün mü'minlere tevbe ve istiğfarı emretmiş, tevbe ve istiğfar ederlerse, kurtuluşun söz konusu olabileceğini bildirmiştir.
b) İbn Abbas (radıyallahü anh) bu ayete şu manayı vermiştir: "Câhiliyye döneminde yapmış olduğunuz şeylerden tevbe edin. Belki o zaman dünya ve ahirette sa'id bahtiyar olursunuz." Buna göre eğer, "Kişi müslüman olduğu zaman, zâten sahih bir tevbe yapmış olur. Müslüman olma ise, daha önce yapılmış olan şeyleri siler ve onlarla ilgili mes'uliyeti kaldırır. Binâenaleyh ayrıca bu tevbe etmenin manası nedir?" denilirse, biz deriz ki: "Bazı alimler şöyle demişlerdir: "Günah işleyen, sonra da tevbe eden kimsenin, o günahı her hatırlayışında, yine tevbe istiğfar etmesi gerekir. Çünkü kişi, Rabbisinin huzuruna varıncaya, ölünceye kadar, bu pişmanlığını sürdürmeli."
İkinci Mesele
Nida, hâ'nın zammesiyle şeklinde de okunmuştur. Bunun izahı şöyledir: Elifden önce bulunduğu için bu "hâ" meftun idi. Ama ictima-i sakineynden ötürü elif düşünce, hareke bakımından makabline tâbi oldu. Allah en iyi bilendir.
Üçüncü Mesele
Ayetteki edatının izahı Bakara Süresi (21. ayette) geçmiştir. Allah en iyi bilendir.
Sekizinci Hüküm, nikâhla alakalıdır. Bu, şu ayettedir:
32. Âyetin Tefsiri
"İçinizden bekârları ve kölelerinizden, cariyelerinizden sâlih olanları evlendirin. Eğer onlar fakirler iseler, Allah onları, fazlından zengin yapar. Allah vâsî ve âlimdir".
Bil ki Allahü teâlâ, daha önce gözleri kapamayı, ırzları-namusları korumayı emredince, bundan sonra emrettiği o şeylerin, helâl olmayan durumlarla ilgili olduğunu beyan etmiş ve bunun peşinden de, helal yolu açıklayarak, "İçinizden bekârları evlendirin" buyurmuştur. Burada birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Keşşaf Sahibi: "Eyâmâve "yetâma" kelimelerinin asılları, "eyâyimu" ve "yetâyimu"dur. Değişerek bu hale gelmişlerdir" der. Nadr b. Şumeyl de, "Arapça da "eyyim", hem yanında dişisi olmayan erkek; hem de yanında erkeği olmayan (dul) kadın manasına gelir" demiştir. Bu aynı zamanda, Dahhâk'ın rivayetine göre İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın görüşüdür. Nitekim sen "Eyâmânızı (dullarınızı) birbiriyle evlendirin" dersin. Şâir de şöyle demiştir: kadın, eğer evlenirsen ben de evlenirim. Eğer sen evlenmeksizin bekler ve bende sizden daha genç olursam, o zaman ben de evlenmeden beklerim"
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın "Bekârları evlendirin" ifadesi bir emirdir. Emrin zahiri ise, defalarca beyan ettiğimiz üzere, vücûb ifade eder. Binâenaleyh bu, velînin, velayeti attinda bulunanları evlendirmesinin vacib olduğuna delâlet eder. Bunun böyle olduğu sabit olunca, velî olmadan evlenmenin caiz olmaması gerekir. Bu hüküm, ya bunu velîye vacib kılan herkesin, velîninin velayeti altında bulunan kimsenin kendi kendine evlenmesinin sahih olmayacağına hükmetmesinden dolayıdır yahut velînin gözetimi altında bulunan o kimsenin, böyle bir iş yapması halinde, velînin bu vücûbu yerine getirme imkanını bulamayacağı, bunun ise caiz olmayacağından dolayıdır yahut da du ayetin şu hadisle mutabık olması sebebiyledir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Size, dindarlığını ve ahlâkını beğendiğiniz birisi geldiğinde, onu evlendiriniz; eğer bunu yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat meydana gelir" İbn Mâca, Nikâh, 46 (1/633) buyurmuştur.
Ebu Bekr er-Razi (el-Cessâs) şöyle der: "Bu ayet, her ne kadar zahiri itibariyle vücub ifade ediyorsa da, ancak ne var ki selef, bununla vücubun kastedilmediği hususunda ittifak etmiştir. Bunun böyle olduğunun delilleri şunlardır:
1) Şayet bu, vacib olmuş olsaydı, âmmenin kendisine duyduğu ihtiyaçtan dolayı bu işi hem Peygamber'in hem selefin böyle yaptığına dair varid olan haber ve nakil, herkesçe bilinir ve meşhur olurdu. Binâenaleyh biz, hem Hazret-i Peygamber'in asrında hem de ondan sonra gelen asırlarda insanların içinde, bekâr olan erkek ve kadınların bulunduğunu bilmekteyiz. Onlar da, bu evlendirmeme işini yadırgamadıklarına göre, ayetle vücub manasanının murad edilmediği sabit olmuş olur.
2) Biz, dul kocasızların, evlenmek istemediklerinde, velîsinin, onları buna icbar etme hakkı olmadığı hususunda, ittifak etmişizdir.
3) Bütün ulema, efendinin, köle ve cariyesini evlenmeye icbar edemeyeceği hususunda ittifak etmiştir. Hâlbuki köle ve cariyeyi ifade eden kelimeler de, ayetteki lafzına atfedil mistir... Böylece bu evlendirmenin bütün hepsi hakkında vacib olmayıp, tam aksine mendûb olduğuna delâlet eder.
4) kelimesinin içinde, hem kadın hem erkek mezkûrdur. Bu da, erkekler hakkında, başkaları değil de, velîlerden evlendirmeleri istenen erkeklerdir; kadınlar için de böyledir... Cevap: Sizin bu ileri sürdüğünüz şeylerin tamamı, ayete sonradan giren tahsislerdir; 'âmm olan bir ifade ise, tahsisten sonra, hüccet olmaya devam eder. Binâenaleyh, bekâr bir kadının velîsinden kendisini evlendirmesini istemiş olduğu durumlarda, bu ayetin hüccet olarak kalması vacib olur. İşte bu durumda da söz, intizamlı ve derki toplu olmuş olur.
Üçüncü Mesele
Şafii (r.h) şöyle der: "Ayet, rızası olmadan bekâr bir kızı evlendirmenin caiz olmasını gerektirir. Çünkü ayet ve hadis velîye o kızı evlendirmeyi emretmeye delâlet etmektedir. Velînin, büyük dul bir kadını rızası olmadan evlendirmeyeceğine dair bir delil bulunmasaydı, ayetin umûm olmasından dolayı, rızası olmadan da onu evlendirmesi caiz olurdu."
Ebû Bekr er-Razi el-Cessâs şöyle der: "Cenâb-ı Hakk'ın, daha evvelce de beyan ettiğimiz gibi, ifadesi erkeklere değil de, sadece kadınlara tahsis edilmiş değildir. Binâenaleyh erkekler için alındığında, velîlerin onları ancak kendi izinleri ile evlendirebileceklerinin düşünülmesine rağmen bu kelime hem erkekleri hem de kadınları içine alan bir ifade olunca, bu mananın kadınlar hakkında da düşünülmesi gerekir. (Yani kızların da izinleri alınarak evlendirilmesi gerekir). Bir de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bekâr kızlardan da müsade alınmasını "Bekâr olan kıza, kendisi hakkında danışılır, onun izni ise sükûtudur Ebû Davûd. Nikâh, 24 (2/231). ifadesiyle emretmiştir ki her ne kadar haber cümlesi şeklinde olsa bile, bu da bir emirdir. Binâenaleyh, müsadesi olmadan o kızı evlendirmenin de caiz olmayacağı sabit olmuş olur.
Cevap: Birincisine gelince bu, nassı tahsis etmek demek olup, tahsis 'âmm olan nassın hüccet olmasını zedelemez. Aradaki fark şudur: Bekâr erkekler kendi işlerini üstlenebilirler. Binâenaleyh velînin, bu kimselerin işlerini üstlenmesi gerekmez. Ama kadın böyle değildir, çünkü kadının evlendirme hususunda kendi işlerini düzene koyacak bir kimseye duyduğu ihtiyaç ortadadır. Bir de (......) kelimesi, her ne kadar erkekleri ve kadınları içine alıyor ise de, mutlak kullanıldığında, sadece kadınları içine alır. Erkekleri ise, kayıtlanması halinde ancak içine alır. İkincisine gelince, ayetin haber-i vâhidle tahsis edilip edilemeyeceği ise, meşhur ve yaygın bir husustur.
Dördüncü Mesele
Ebu Hanife (r.h) amca ve dayının küçük kızı evlendirmeyi üstlenebileceklerini söylemiştir ki, bu konuda ayetle yapılan istidlalin izahı daha önce geçmiştir.
Beşinci Mesele
Şafti (r.h) şöyle der: "Evlenme hususunda insanlar ikiye ayrılırlar: Bunlardan bir kısmının nefsi, evlenmeye arzu duyar, meyleder. Binâenaleyh bu kimsenin, ister ibadete isterse böyle olmayan birisi olsun, evliliğe imkân bulduğu zaman, evlenmesi vacip olur ve evlenmesi farz olmaz. Yok, eğer, evlenme imkânı bulamazsa, şehvetini kırmaya çalışır. Çünkü Abdullah İbn Mesûd (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle rivayet etmiştir: "Ey gençler, sizden mihir vermeye gücü yetenler, evlensin. Zira evlilik, gözü haramdan daha çok korur ve ırzı da daha fazla muhafaza eder. Buna gücü yetmeyen ise oruç tutsun; çünkü oruç, onu korur." Buhari, Savm, 10; Müslim, 1-3 (2/1018). Ama nefsi evliliğe fazla arzu duymayanlara gelince eğer bu yaşlılık hastalık yahutta acizlik gibi bir sebepten dolayı ise, o kimsenin evlenmesi mekruh olur. Çünkü bu kimse, hakkını bihakkın yerine getiremeyeceği bir şeyi istenmiştir. Nafakaya kadir olamadığında da durum aynıdır. Yok, eğer bu kimsede böyle bir acziyyet söz konusu değil ve evliliğin hakkını da bihakkın yerine getirebilecekse, onun evlenmesi mekruh olmaz. Ancak ne var ki, daha efdal olanı, kendisini tamamıyla ibâdete vermesidir. Ebu Hanife (r.h) ise, evlenmenin, kişinin kendisini ibadete vermesinden daha efdal olduğunu söylemiştir. Şafii (r.h)'ın delilleri şunlardır:
1) Cenâb-ı Hak ". ..bir efendi, nefsine hakim ve salihlerden bir peygamber..." (Al-i İmran, 39) buyurmuş, Yahya (aleyhisselâm).nefsine hakim olmakla methetmiştir. "Hasûr" ise, muktedir olduğu halde, kadınlarla cinsi münasebette bulunmayan kimse demektir. Bunun böyle bir işi yapmaktan aciz olduğu için kadınlara yaklaşmayan kimse olduğu söylenemez. Çünkü insanı, kusur olacak şeylerle methetmek caiz değildir, uygun değildir. Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i Yahya'yı methettiği sabit olduğuna göre, Cenâb-ı Hakk'ın, "onlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların gittiği doğru yolu tutup ona uy... "(Enam,90) ifadesinden dolayı, bizim için de meşru olması gerekir. Bu ayetteki "el-hudâ" kelimesini itikadî konulara hamletmek caiz değildir. Çünkü bu hususta taklit, caiz değildir. Binâenaleyh bunu, serî hükümler manasına almak gerekir.
2) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) -Dosdoğru olunuz... (ibadetlerinizi) sayıp dökemiyeceksiniz... Ama iyice bilin ki amellerinizin en üstünü namazdır" İbn Mace, 4(1/101) buyurmuştur. İmâm-ı Şafii bu konuda yine Hazret-i Peygamberin "Ümmetimin amellerinin en üstünü, Kur'ân okumaktır" Kenzu'l-Ummâl 1/2263, 2357. hadisine tutunmuştur.
3) Evlenmek, mubahtır. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah katında, mubahların en sevimlisi, evlenmektir" Buhâri, Umre, 8; Müslim Hacc, 127 (2/877) buyurmuştur. Bu ifadedeki, "en sevimli...." manası, onun en sevimli olması ile mubah olması arasında bir çelişki meydana gelmesin diye, dünyevi hususta en faydalı olan manasına hamledilir. Mubah ise, mükafaat ve ceza bakımından, iki tarafı da müsavi olandır. Mendûb ise, varlığı yokluğuna baskın çıkandır. Binâenaleyh, ibadet daha efdal olmuş olur.
4) Evlenmek, ibadet değildir. Çünkü kâfir de, bunu yapmaktadır. Hâlbuki kâfirin ibadeti sahih değildir. Binâenaleyh, ibadetin evlenmeden daha üstün olması gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hak "Ben cinleri ve insanları ancak, bana ibadet etsinler diye yarattım"(Zariyat. 56) buyurmuştur. Hâlbuki esas ve asıl olanla meşgul olmak, daha evladır.
5) Allah'u teâlâ, odalık edinme ile evlenmeyi eşit tutmuştur. İbadete nisbetle odalık edinme, aşağı derecededir. Aşağı derecede eşit olana eşit olan da, aşağıdadır. O halde nikâh da, ibadetten düşüktür. Biz, Cenâb-ı Hakk'ın, "Şayet adalet yapamayacağınızdan endişe ederseniz, o zaman bir (tane alın), yahut malik olduğunuz cariye, (odalıklarınız)la iktifa edin"(Nisa. 3) ifadesinden dolayı, cariye ile hür kadınla evlenmenin eşit olduğunu söyledik. Cenâb-ı Hak bu ayetinde "yahut" edatını kullanmıştır, edatı ise, iki şey arasındaki muhayyerliği ifade eder. İki şey arasındaki muhayyerlik ise, eşitlik emâresidir. Bu, mesela doktorun hastasına, "ister nâr ye, ister elma" demesi gibidir. Bu ikisi arasında bir denkliğin bulunduğu sabit olunca, odalık edinmek, daha aşağı olmuş olur. Aşağı olanı eşit olan şeyde, aşağı ve düşüktür. Binâenaleyh, evlenmenin de, (ibadete nisbetle) daha aşağı olması gerekir.
6) Nafile ibadetler, zordur. Binâenaleyh bunlar, daha çok mükafaatlı olurlar. Nafilenin daha zor olduğunu şu şekilde arkalayabiliriz: Yaratılışlar, evlenmeye daha fazla meyyaldir. Şayet, şeriatın teşvik etmesi olmasaydı, hiç kimse nafile (fazladan olan) şeylere arzu duymazdı. Nafilelerin daha çetin ve zor oldukları sabit olunca, bunların Hazret-i Peygamber'in "İbâdetlerin en üstünü, en meşakkatli olanıdır" hadisi ile Hazret-i Âişe için söylediği "Mükafaatın, yorgunluğun nisbetindedir" hadisinden dolayı daha fazla mükafaatlı olması gerekir
7) Nâfite ibadetler, evlilikten daha zor ve meşakkatli olduğu halde, şayet evlenmek Tfiükafaat itibariyle, nafilelere denk olsaydı, nafileler meşru olamazlardı. Çünkü maksadı elde etmeye götüren iki yol bulunup, ona ulaştırma hususunda her ikisi de müsavi olup, ama bunlardan birisi çetin ve zor, diğeri de kolay olursa, kolay yoldan ekle etmesi mümkün iken, aklı başında bir kimse, bu maksadını zor olan yolla elde etmeyi uygun görmez... Nafileler meşru olunca, biz onların daha üstün olduğunu anlıyoruz.
8) Şayet, evlenmek nafile ibadetlerden daha üstün olsaydı, evliliğe kıyasla, ekip biçmeyle meşgul olmak, nafile ibâdetlerden daha evlâ olurdu. Bu ikisi arasındaki müşterek notka ise, bunlardan her birisinin, bu âlemin bekasına sebep olması ve, nizamını temin etmesidir.
9) Biz, farz ibadetlerin farz olan nikâhtan önce geldiği hususunda ittifak etmişizdir. Binâenaleyh, sebeb ve illet birliğinden dolayı, ibadetlerin mendûbunun da, nikâhın Tiendûb olanından önce gelmesi gerekir.
10) Nikâh, dünyaya sevkeden, maddi lezzetlerin elde edilmesi hususunda bir uğraşıdır. Nafile ibadet ise, maddi ilgi ve münasebetleri sona erdirip, Allah'a yönelmektir. O halde, o nerde beriki nerde! İşte bundan dolayı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Dünyanızdan bana şu üç şey sevdirilmiştir: Güzel koku, kadın; ama gözümün nuru ve aydınlığı ise, namazdadır " Müsned, 3/126; Nesai, Aşretün-Nisâ, 1 (7/61) buyurmuş, namazı, evlenmeye üstün tutmuştur.
Ebu Hanife (r.h)'ın delilleri ise şunlardır: 1) Evlenmek, nefsi zinadan korumayı kapsamaktadır. Binâenaleyh bu yönüyle bu, nefisten zararı def etmek için olmuş olur. Nafile ise, menfaat elde etmek demektir. Hâlbuki zararı def etmek, menfaat temin etmekten evlâdır, önce gelir. 2) Evlilik, adaleti kapsar. Hâlbuki adalet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Bir saat adaletli olmak, altmış yıl (nafile) ibadetten daha hayırlıdır' Keşfu'l-Hafâ, 2/58 hadisinden dolayı, ibâdetten daha efdaldir. 3) Hazret-i Peygamberin "Kim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir" Buhari, Nikâh, 1 hadisinden dolayı, evlenmek sünnet-i müekkededir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yapılan ibadetlerin en hayırlısı olduğu halde, (nafile) namaz hakkında da "(Nafile namazı), isteyen çok yapsın; dileyen de azaltsın" buyurmuştur. Binâenaleyh, evlenmenin efdal olması gerekir.
Altıncı Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "bekârları evlendirin..." ifadesi, zahirine göre her ne kadar, bütün bekârları içine alıyor ise de, ancak ne var ki ulemâ, bu hususta mutlaka bulunması gereken şartların olduğu hususunda İttifak etmişlerdir ki, bunun izahı, "Size bunun dışındakiler helâl kılındı"(Nisa. 24) ayetinin tefsirinde geçmiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın "içinizden" ifadesine gelince, pekçok müfessir bu kelimeyi hürler kölelerden ayrılsın diye, "hürler" anlamına almışlardır. Bazı kimseler de bununla, bu emrin kendisine yöneltildiği kimsenin velayeti altında bulunan çocuklarının veya yakınlarının kastedildiğini söylemişlerdir. Bazıları da buradaki, nisbetin (sizden, ifadesinin) hür ve müslüman olmayı ifade ettiğini söylemişlerdir.
Cenâb-ı Hakk'ın 'Kölelerinizden, cariyelerinizden salih olanları" ifadesine gelince, bu ifadeyle birkaç ilgili mesele vardır.
Birinci Mesele
Bu ifadenin zahiri, aynı zamanda salih olmaları halinde bu iki grubu evlendirmeyi, efendilerine emretmeyi ve vücubiyyet açısından, bunu emretme ile bekârları evlendirmeyi emretmek arasında bir farkın bulunmadığını, efendilere emirdir... Ancak ne var ki ulemâ, bu emrin, bir mubah veya bir teşvik olduğunu hususunda ittifak etmişlerdir. Bunun vacib olmasına gelince, hayır! Ulemâ, bununla (köleleri evlendirme ile) bekârları evlendirmeyi, şu şekilde birbirinden ayırmışlardır: Köleyi evlendirmede, onun geçimini üstlenme ve onun yapacağı hizmetleri atâlete uğratma bulunur. Bu ise, kölenin sahibine vacib değildir. Cariyeyi evlendirmede de mihir alma ve nafakasından kurtulma söz konusudur ki bu da, onların sahiplerine farz değildir.
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hak, şu sebeplerden dolayı özellikle salihlerden bahsetmiştir:
a) Böylece o efendinin, bunların dinlerini koruması ve iyi hallerini muhafaza etmesi için.
b) Kölelerin salihleri, efendilerinin kendilerine tirtir titrediği ve sevgi bakımından, kendi çocuklarının yerine koyduğu kimselerdir. Binâenaleyh onlar, kendilerine tavsiye edilebilen, ihtimam gösterilebilen ve vasiyyeti kabul edebilen kimseler olmuş olurlar. Ama fesatçı olanlarına gelince, bunların durumları mevlâlarının nezdinde, tam tersinedir.
c) Ayette geçen, "salih olanlar" ifadesinden maksat, nikâh işine uygun olmak ve bunun gereğini yerine getirebilmekdir. Öyle ki köle, cariye için gerekli olanları; cariye de, kocası için gerekli olanları yerine getirebilmelidir,
d) Bununla, mesela evlenecek cariyenin küçük olmaması suretiyle, bizzat nikâhtaki uygunluk kastedilmiştir. Küçük olursa evliliğe ihtiyaç duymaz.
Üçüncü Mesele
Ayetin zahiri, kölenin kendi kendine evlilik yapamayacağına delâlet eder. Ve yine, efendinin kölesini evlendirmesinin caiz olduğunu gösterir. Ancak efendisi kölesine evlenme emrettiğinde kölenin kendi kendini evlendirmeyi üstlenmesinin caiz olması delil At sabittir. Böylece kölenin efendisinin izniyle kendi kendini evlendirmeyi üstlenmesi, bu işi bizzat efendisinin üstlenmesi gibi olmuş olur. Cariyelere gelince, efendisinin, entarin evlendirilmesini üzerine almış olduğu hususunda şüphe yoktur. Bu hükmün Hyte olduğu, özellikle, "Velî olmadan nikâh caiz olmaz" diyenlere göredir.
Cenâb-ı Hakk'ın "Eğer onlar fakir iseler, Allah onları fazlından zengin yapar" ifadesine gelince, bu hususta iki mesele vardır.
Birinci Mesele
En doğru olan görüşe göre bu, Allahü teâlâ tarafından, evlenecek kimseyi mutlaka zengin kılacağına dair bir vaad değildir. Tam aksine mana, "Size talip olan kimselerin veyahut da kendisiyle evlenmek istediğiniz kimselerin fakirliğine bakmayınız. Çünkü Allah'ın lütfü ve kereminde, onları zengin kılacak şeyler bulunur. Mâl haindir, uçup dendir. Fakirlikte evlenilecek kimseye râbet etmeye mâni olacak herhangi bir husus yoktur" sekinde olur ki bu doğru bir manadır. Yoksa burada, kendisiyle zengin kılma vaadinin kastedildiği bir ifade yoktur ki, bundan dolayı da "huif'un (sözden caymama) vaki olması caiz olsun. Sahabenin ileri gelenlerinden, onların bunu bir vaad zannettiklerine delâlet eden şeyler rivayet edilmiştir. Mesela Hazret-i Ebu Bekr'in: "Allah'ın size emrettiği nikâh hususunda O'na taat edin ki, size olan zenginlik vaadini yerine getirsin" dediği rivayet edilmiştir. Yine, Hazret-i Ömer ve İbn Abbas'ın da aynı şeyi söylediği rivayet edilmiştir. Mesela Ibn Abbas: Rızkınızı evlenmek suretiyle talep ediniz" demiştir. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e htiyaç içinde bulunduğunu şikâyet etmiş de, bunun üzerine Hazret-i Peygamber de, "Sana, mihir (yani evlenmek) gerekir" buyurmuştur. Talha İbn Mutarrıf da şöyle demiştir: "Evleniniz, çünkü bu hem sizin rızkınızın genişlemesine hem de nuyunuzun güzelleşmesine vesile olur; hem de kişiliğinizi arttırır." Buna göre şayet, "Biz, zengin olup da evlenip böylece de fakir düşen kimseleri görürüz" denilirse biz deriz ki: Buna birkaç yönden cevap verilebilir:
1) Bu vaad, meşiet-i ilahiyyeye bağlıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer fakirlikten korkarsanız, Allah dilerse sizi yakında kendi fazlından zenginleştirir" (Tövbe, 28) buyurmuştur. Mutlak olan, mukayyede hamledilir.
2) Lafız her ne kadar umumî ve genel ise de, ancak ne var ki bu, ayette sayılan şahısların bir kısmı hakkında hususidir. O halde bu, bir şeye malik olan hür bekâr erkekler hakkında olup, onlar malik oldukları şey ile idare etip müstağni davranabilirler.
3) Ayetin bu ifadesiyle iffet ve namus zenginliği kastedilmiştir. Böylece kadının "bıd'ı"na (yani cinsiyet uzvuna) malik olmak suretiyle tahakkuk eden zenginlik ve bu sayede de zinaya düşmemek kastedilmiş olur.
Köleler Mülkiyet Edinebilir mi?
Bazı kimseler, köle ve cariyenin mülkünün olacağı hususunda bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir:
"Çünkü bu ifade, kendinden önce gelenlerin tamamıyla ilgili olan bir ifâdedir. Böylece bu ayet, kölenin bazan fakir bazan da zengin olabileceğini ifade etmiş olur. Binâenaleyh eğer bu, bir mülkün olduğuna delâlet ediyorsa, köle ile cariyenin de mülk sahibi olabilecekleri sabit olmuş olur." Ama müfessirler bunu özellikle hür erkekler manasına yorumlamışlardır. Böylece onlara göre bu sanki (hür erkek bekârlar) lafzına racidir. Ama, ayetin bu ifadesini namus ve iffet zenginliği manasına tefsir ettiğimizde, artık bununla mülkedinebilme hususunda istidlalde bulunulamaz.
"Allah vâsi ve allimdir" cümlesine gelince, bu "Başkası değil, ancak Allah Tealâ lütfetme kudretinin sona ermeyeceği bir noktada ve mertebededir. Çünkü o nihayetsiz şeylere (makdûrat) kadirdir. Bununla beraber o, lütuf ve rızk hususunda kullarına uygun olan miktarları da bihakkın bilir" manasındadır.
Evlenmeyen iffetli dursun
33. Âyetin Tefsiri
"Nikâha (güç) bulamayanlar, Allah kendilerini fazl(u kerem)inden zengin kılıncaya kadar, iffetlerini korusun...".
Bil ki, Allah (c.c), hürlerin ve cariyelerin evlendirilmelerinden bahsedince, bundan aciz olanların durumlarını da beyan ederek "iffetlerini korusun" buyurmuştur. Yani, "Alabildiğine iffetli olsun, buna gayret etsin..." demek olup, sanki böylece "musta'fif" kendisinin iffetli olmasını isteyen ve kendisini buna sevkeden olmuş olur.
Cenâb-ı Hakk'ın "nikâha (güç) bulamayanlar" buyruğuna gelince bu, "nikâha imkan bulamayanlar" anlamındadır. Nitekim Arapça'da, bir kimse bir şeyi elde edemeyip ona imkan bulamadığında "O kişi o şeyi bir türlü elde edemiyor" denilir.
Nitekim Cenâb-ı Hak "Fakat kim (bunu) bulamazsa iki ay oruç tutsun" (Mücadele, 4) buyurmuştur. İcmâ ile bu ifadeden evliliğe imkân bulamayan kimseler kastedilmiştir. Nitekim içinizden birisi için, her ne kadar su mevcut olsa bile, onu satın alamadığı zaman "o, suyu bulamıyor" denilir. Ayetteki nikâh sözüyle, sayesinde evliliğin yapılabileceği, "mal, mülk"ün kastedilmiş olması mümkündür. Böylece Cenâb-ı Hak buna imkân bulamayanların, iffeti talep edip aramaları gerektiğini ve Allah'ın lûtf-u keremiyle kendisine imkân vereceği bir zamanı gözetmesi, daha sonra arzu duyduğu nikâha ulaşması gerektiğini beyan buyurmuştur.
Eğer "Milk-i yemin (cariye), bizzat nikâhın yerini tutmaz mı?" denilirse, biz deriz Ancak ne var ki, mehir ve nafakayı bulamayan kimse, cariye alacak parayı haydi haydi bulamaz. Allah en iyisini bilendir.
9. Hüküm: Mükâtebe Akdi
Dokuzuncu hüküm, kitabet (yazışma) hakkındadır:
"Ellerinizin malik olduğu (köle ve cariyelerden) mükâtebe isteyenleri eğeronlarda bir hayır görürseniz onlarla yazışın (mükâtebe akdi yapın); onlara Allah'ın size verdiği maldan verin.".
Bilki Allahü teâlâ, sahiplerini, köle olmalarına rağmen, köle ve cariyelerden salih olanlarını evlendirmeye teşvik edince, hür olmaları ve aynen hürler gibi tasarruf edebilmeleri için yazışmak (mükâtebe akdi) istediklerinde, köle ve cariyelerin sahiplerini, onlarla yazılı akit yapmaya teşvik ederek "... mükâtebe isteyenleri..." buyurmuştur. Burada birkaç mesele vardır.
Birinci Mesele
Ayetteki (......) cümlesi ya mübtedâ olarak (mahallen) merfûdur yahut da (......) ifadesinin tefsir ettiği mukadder bir fiil ile mahallen mensubtur. Bu tıpkı senin "Zeyd var ya döv onu!" demen gibidir. (......) fiilinin başına fâ harfi (......) ifadesi şart manasını ihtiva ettiği için gelmiştir.
İkinci Mesele
Kitab Kelimesinin Manası
(......) ve (......) lafızları, tıpkı ve (azarlamak) kelimeleri gibidir. (......) kelimesinin, neden müştak olduğu hususunda, şu izahlar yapılmıştır:
a) Bu kelimenin asıl manası "eklemek, biraraya getirmek" demek olan (......) kelimesindendir. (bölük, alay) kelimesi de bunun gibidir. "Mükâteb köle"ye bu adın verilmesi taksitlerini birbirine ekleyip, malını da efendisinin malına etmesinden dolayıdır.
b) Bu lafzın, yazmak masdarından alınmış olması da muhtemel olup, bunun manası ya, "Sen (bana verecek olduğun) malı, bana tastamam ödediğinde, seni azâd edeceğimi, senden ötürü kendi üzerime yazdım (yani bunu üstlendim)"şeklinde yahut "Senin bunu bana tastamam ödemeni, senin aleyhine benim de lehime olarak yazdım", veyahut da "Sana o malı tastamam ödemeyi, kendime de seni azâd etmeyi içeren bir senet yazdım..." şeklinde olur. Bütün bu izahları, el-Ezherî yapmıştır.
c) Üzerinde akd vaki olan malın sonradan ödenilmesinden dolayı, bu akid bu şekilde adlandırılmıştır. Çünkü bu yazışma yapıldığında, bu yazışmanın kölenin elinde bulunan mal üzerine bina edilmesi caiz değildir. Çünkü böylesi durumda kölenin elindeki bu mal, efendisinin elinin ondan kesilmediği sıradaki kölenin kazandığı, aslında da efendisinin olan bir maldır. İşte bu manadan dolayı, bu akdin, o anda vufcû bulması caiz değildir. Ancak ne var ki bu, o köle, efendisinin eli kendisinden kesildiği bir devrede, kazanmaya vs. şeylere imkan bulabilmesi için gereği sonradan ifâ edilecek olan bir akittir. Üzerinde sonradan ödenecek bir hak bulunan kimseden ötürü bir yazışmanın yapılması da, şeriatın âdâbındandır. İşte bu manadan dolayı, Kendisinde mündemiç olan erteleme manası sebebiyle bu akde, "el-Kitâb" ismi verilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak da "Her zamanın yazılmış hükmü vardır" (Rad, 38) buyurmuştur.
Mükâtebe Tutanağı
Muhyi's-Sünne şöyle der: "Yazışmanın şekli şöyle olur: Efendi, kölesine, "seninle şu kadar mal karşılığında yazışma yapıyorum" der, kölenin iki veya daha fazla taksitle ödeyeceği miktarı belirler. Taksit miktarlarını ve her taksitte ödeyeceğini beyân eder. Sonra da ya, "Sen bana malı ödediğinde hürsün" der yahut da buna kalbiyle niyyet eder; köle de, "bunu kabul ettirn el-Beğavî olabilir (ç.) der. Tutulan bu zabıt hakkında birkaç bahis vardır:
Fıkhî Görüşler
Birinci bahis: Şafii (r.h) şöyle der: "Eğer efendi "Sen bunu ödediğinde hürsün" demez, ya da kalbiyle buna niyet etmezse, köle azâd olmaz." Ebu Hanîle, İmam-ı Mâlik, Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve İmâm Züfer (r.h) "Buna gerek yoktur" demişlerdir. Ebu Hanîfe'nin delili şudur: Cenâb-ı Hakk'ın emri böylesi bir şarttan uzak ve hâli bir ifadedir. Binâenaleyh kitabetin bu şart bulunmadan da sahih olması gerekir. Kitabet sahih olunca da, malı ödediğinde o kölenin, icmâ'ya göre, azâd edilmiş olması gerekir. Şafii'nin delili ise şudur: Kitabet sırf bir bedel akdi değildir. Çünkü kölenin elinde bulunan her şey, efendisinin mülküdür, insanın, mülkünü yine kendi mülkü mukabilinde satması mümkün değildir. Tam aksine o, "Seni azâd etme hususunda seninle bir yazışma yaptım" der. Bu sebeple mutlaka onun sözünde ya "azâd etmek" lafzı bulunacak, ya da buna niyet edecektir.
İkinci bahis: Şafii'ye göre, o anda yapılan kitabet caiz değildir. Ebu Hanîfeye caizdir. Şafii (r.h)'nin görüşünün izahı şudur: Kölenin o anda ödeyebileceği inin bulunduğu düşünülemez. Köle, o anda bir akid yaptığında, o anda o mal, ; nden istenebilir. Binâenaleyh köle o malı o anda ödeyemeyince de, akdin tahakkuk etmemiş olur. Bu tıpkı orada bulunmayan bir şey hakkında, "selem" un doğru olmaması gibidir. Ama zor durumda olan bir kimseyle yapılan selem caizdir. Çünkü akid zamanında o kimsenin (gelecekte elde edeceğinden dolayı), mal sahibi olduğu düşünülebilir. Dolayısıyla da, onu ödeme hususunda bir ît tahakkuk etmemiş olur.
Ebu Hanîfe'nin görüşünün izahı da şöyledir: Cenâb-ı Hakk'ın (......) emri hem o anda, hem de gelecekteki bir yazışmayı içine alan mutlak bir ifadedir. Bir de, kitabetten dolayı elde edilecek olan mal, kişinin azâd olmasının bedeli olunca, bu tıpkı satılan eşyanın bedeli gibi olmuş olur. Böylece de, hem peşin hem de veresiye caizdir. Hem ulemâ, o anda ödenecek olan bir mala bağlanan azâd etmenin olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Binâenaleyh, yazışmanın da bunun gibi olması gerekir. Çünkü bu, her iki durumda da azâd etmenin bir bedelidir. Ancak ne var ki, bunlardan birinde azâd etme, malı ödeme şartına bağlanmış, diğerinde ise peşinen alınmıştır. Binâenaleyh, bu ikisinin hükmünün de farklı olmaması gerekir.
Üçüncü bahis: Şafii (r.h): "İki taksitten daha az olan miktar üzerinden yazışma yapmak caiz değildir" der. Bu, Hazret-i Ali, Hazret-i Osman ve İbn Ömer'den rivayet edilmiştir. Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Osman kölesine kızmış ve "işini zorlaştıracağım ve iki taksit üzerinden seninle yazışma yapacağım! (Gör bakalım)" der. Binâenaleyh, gayet bundan daha azı üzerinden yazışma yapılması caiz olsaydı, Hazret-i Osman kölesiyle daha azı üzerinden yazışma yapardı. Çünkü bundan ötürü meydana gelecek sıkışma, daha şiddetlidir. Biz, bu akdin bir merhamet ve şefkat akdi olmasından dolayı, taksidi şart koştuk. Merhametin şartlarından birisi de, ödemesi kolay olsun diye taksit yapmaktır. Ebu Hanîfe (r.h) de şöyle der: Bir taksit üzerinden de yazışma caizdir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, (......) emrinin zahirinde böyle bir kayıt yoktur.
Dördüncü Mesele
İster köle olsun, isterse cariye olsun, kişinin eli altında bulunan kimselerle böyle bir akit yapması caizdir. Şafii (r.h)'ye göre, kişinin âkil baliğ olması şartı vardır. Binâenaleyh, çocuk veya deli olursa, kitabet akdi sahih değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, rr. ukâtebe isteyenler" buyurmuştur. Çocuğun veya delinin ise, böyle bir talepte bulunması düşünülemez. Ebu Hanîfe (r.h)'ye göre, çocuğun akit yapması caizdir. Çocuğun yaptığı bu akdi, reisi, babası kabul eder.
Beşinci Mesele
Efendinin, mutlaka mükellef olması şartı vardır. Binâenaleyh eğer çocuk veya deli yahut bunaklığından ötürü ticaretten menedilmiş olursa, alış-verişinin sahih olmayışı gibi kitabet akdi yapması da sahih olmaz. Bir de Hak teâlâ'nın, "onlarla ızışm" buyruğu bir hitabtır. Binâenaleyh akılsızları içine almaz. Ebu Hanîfe (r.h)'ye göre irr nocuğun velîsinin müsadesiyle böyle bir yazışma yapması sahihdir.
Mûkâtebe Emrinden Maksad
Âlimler, Hak teâlâ'nın, "onlarla yazışın" ifadesinin farziyyeti mi, müstehaplığı mı gösterdiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Kimisi, bunun vücûb (farziyyet) ifade ettiğini, dolayısıyla kişinin kölesinin kıymeti veya kıymetinden fazlası mukabilinde böyle bir yazışma istediğinde, efendisi de bunda bir hayır olduğunu sezdiğinde, kölesiyle bu yazışmada (anlaşmada) bulunmasının farz olduğunu, fakat paranın miktarının, kölenin kıymetinden az olduğu takdirde, efendinin kölesiyle böyle bir yazışmada bulunmasının farz olmadığını söylemişlerdir. Bu, Amr b. Dinar ve Atâ'nın görüşüdür. Bu görüşü, Davud b. Ali ve Muhammed b. Cerir et-Taberî de benimseyip, buna hadis ve ayetten delil getirmişlerdir. Bunların ayetten delilleri, bu ayetteki "Onlarla yazışın " ifadesinin zahiridir. Çünkü bu bir emirdir ve vücûb (farziyyet) ifade eder.
Bunun böyle olduğuna, ayetin sebeb-i nüzulü de delâlet eder: Çünkü bu ayet, Huveytib b. Abdu'i-Uzza'nın Sabih adındaki kölesi hakkında nazil olmuştur. Zira o, efendisiyle böyle bir yazışmada (mükâtebede) bulunmak İstemiş, ama efendisi buna yanaşmamıştı. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. O da, kölesiyte yüz dinar üzerinden yazışma (mûkâtebe) yaptı ve bunun yirmi dinarını köleye bağışlamıştı.
Bu görüşte olanların hadisten delilleri ise şu rivayettir: Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), Enes (radıyallahü anh)'e, Ebu Muhammed b. Sîrin ile mûkâtebe yapmasını emretmiş, ama Enes (radıyallahü anh) kabul etmemişti. Bunun üzerine kamçısını kaldırıp ona vurarak, "Eğer onlarda bir hayır bilirseniz, onlarla yazışın" ayetini okudu. Enes (radıyallahü anh) de, onunla mükâtebede bulunacağına yemin etti. Eğer böyle yazışma farz olmasaydı, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in Enes (radıyallahü anh)'e kamcısıyla vurması bir zulüm olurdu. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in bu hareketini hiçbir sahabi yadırgamamıştır. Binâenaleyh bu bir icmâ yerine geçmiş olur.
Fakihlerin ekserisi ise bunun müstehabhk ifade eden bir emir olduğunu söylemişlerdir. Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh), Hasan el-Basrî ve Şa'bi'nin sözlerinden açıkça anlaşılan görüştür. İmam Malik, Ebu Hanife, İmâm-ı Şâfii ve Sevrî de bu görüşü benimseyerek bu hususta Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Hiçbir müslümanm malı, onun gönül rızası olmaksızın helal olmaz." Kenzü'l-Ummâl. 1/397; Keşful-Hafa, 2/370 hadis-i şerifini delil getirmişler ve yazışma talebinde bulunan ile keffaret sebebiyle köle azad etme ihtiyacında olan birine satılmasını isteyen arasında bir farkın olmadığını söylemişlerdir. Bu isteği yerine getirmek vacib (farz) olmadığına göre, kitabet (yazışma) da böyledir. İşte bedel yoluyla yapılan bütün anlaşmaların durumu budur.
Burada şöyle iki soru sorulabilir:
Birinci soru: Kişinin, malını yine kendi malı mukabilinde satması nasıl doğru olabilir?
Cevap: Şeriat, bunu hüküm olarak getirince bunun caiz olması gerekir. Bu tıpkı, efendinin, kölesinin azâd edilmesini ya kölenin kendisinin kazanıp ödeyeceği bir paraya yahut efendinin kölesinin nâmına ödeyeceği bir paraya bağlamasının, kölenin szâd edilmesine sebeb oluşu gibidir.
Mükatebeden Doğan Faydalar
İkinci soru: Köle, bu kitabet akdi sayesinde böyle bir yazışma olmasaydı sahip ve mâlik olamayacağı şeylere malik olabilir mi?
Cevap: Biz: "Evet, çünkü eğer böyle bir yazışma yapmadan ona efendisi zekat verecek olsa, kölenin o zekatı alması helâl olmaz. Fakat mükâteb olunca, zekat alması helal olur ve bu malı eğer, kitabetine karşılık (yani kendinin ücreti olmak üzere) efendisine verirse, ister yazıştığı o miktarı ödemek suretiyle azâd olsun, ister bunu ödemekten âciz kalıp, tekrar (normal) köleliğe dönsün, efendisine helal olur. Hem sonra kitabetten köleyi kazanç için çalışıp gayret etmeye sevketmesinden dolayı, köle istifade eder. Çünkü eğer böyle bir yazışma olmasaydı, köle bunu yapmayacaktı. Bu kölenin efendisi de, bu sayede ilahi mükâfaata müstehak olduğu için, kârlı çıkmış olur. Çünkü eğer o köleyi satmış olsa, bundan kazanacağı ilahi bir mükafaat yoktur. Ama köleyle yazışma (mükâtebe) yaptığında, bunda onun için bir mükafaat vardır. Hem sonra, efendi, kölesi üzerinde velayet hakkı olduğu için de, bu sayede istifâde etmiş olur. Çünkü eğer, bundan önce bir başkasını azâd etse, azâd ettiği kölede artık efendinin velayet hakkı söz konusu değildir. Fakat o kitabet yaparak kölesini azâd ettiğinde, (kitabet neticesine kadar), köle üzerinde velayet hakkı devam eder. Binâenaleyh işte bu faydalardan ötürü, şeriat kitabetin caiz olduğu hükmünü getirmiştir.
"Hayr"ın Bu Ayetteki Manası
Hak teâlâ'nın "Eğer onlarda bir hayır bilirseniz" ifadesine gelince, alimler buradaki "hayır" ile ilgili şu izahları yapmışlardır:
1) Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Eğer onların bir sanat (para kazanma kabiliyeti) olduğunu bilirseniz onları insanlar üzerinde bir yük olarak bırakmayın" buyurmuştur.
2) Atâ burada ki "hayr"ın "mal" manasına geldiğini söyleyip, "Eğer geride hayır, yani mal bırakana" ölüm gelip çattığında vasiyet etmeniz (etmesi) size farz kılındı" (Bakara, 180) ayetini okumuş ve "Bu mâna bana İbn Abbas (radıyallahü anh)' dan geldi" demiştir.
3) İbn Sirin buna "namaz kılma" manasını verirken; Nehaî "onda bir vefa ve bir doğruluk görürseniz" demiş, Hasan el-Basri de, "Dinî yönden bir salah" manasını vermiştir.
4) Şafii (r.h) ayetteki bu "hayr" ile, "kölenin emanet ehli, güvenilir, calışıp-kazanma kabiliyet ve gücü olması" manasının kastedildiğini söyleyerek şöyle der: "Çünkü kitabetin maksadı, asgarî bu iki hususiyetle gerçekleşir. Zira o kölenin mal kazanabilecek güçte olması ve kazandığı malı ile taksitlerine verip, zayi etmeyecek derecede emin olması gerekir. Bu iki şartın her ikisi veya en azından biri bulunmadığı zaman, o köleyle yazışma yapmak caiz olmaz.
Bu görüşlerden doğruya en yakın olan, ayetteki "hayr"ın, şu iki sebebten ötürü "mal" manasına hamledilemeyeceğidir:
a) İnsanlar, "Falanca'da hayır var" dediklerinde, bununla o kimsenin dinî yönden salih oluşunu kastettikleri anlaşılır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak ayetteki bu tabir ile eğer "mal" manasını kastetmiş olsaydı, bu İladenin yerine "eğer onlar için hayır (mal) olduğunu bilirseniz" derdi. Çünkü Arapça'da, "Falancanın malı var" denilir, ama bu manada (......) denilmez.
b) Kölenin matı yoktur. Aksine mal (onun malı da) efendinindir. Binâenaleyh ayetin bu ifadesinin, kölenin yazışması ile ilgili hususa hamledilmesi gerekir ki, bu da, İmam Şafii'nin bahsettiği gibi, o kölenin çalışıp-kazanabilme imkanı ile kazandığını muhafaza edip, yerli-yerince kullanılacağı hususunda güvenilir olmasıdır. Çünkü bunlar, onun yazışmasının gereği olan şeylerdir. Bu ifadeye, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "hayır" kelimesini tefsir edişi de girmektedir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "hayr"ı, "kesb" (kazanabilme) manasıyla tefsir etmiştir ki bu da, İmâm Şafii'nin yaptığı izaha dâhildir.
Mükâtebe Maddi Destek
Hak teâlâ "Onlara, Allah'ın size verdiği maldan verin " ifadesiyle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Âlimler, "verin" emrinin muhataplarının kimler olduğu hususunda şu değişik görüşleri belirtmişlerdir:
a) Bununla, efendiler (köle sahipleri) kastedilmiştir. Bunlar, ya yaptıkları yazışma miktarının bir kısmını bağışlar, indirim yaparlar yahut da köleden aldıklarının bir kısmını, köleye iade ederler. Bu görüşte olanlar, bağışlanacak veya geri iade edilecek miktarın ne kadar olacağı hususunda ihtilaf etmişler, kimisi "Efendi, bu hususta muhayyerdir. Sayesinde hiç kimseye muhtaç olunmayacak miktarı, köleye bağışlaması gerekir. Bu ise, yazışmada belirtilen miktarın çokluğuna veya azlığına göre değişir." derken; kimisi de: "Efendinin o yazılan miktarın dörtte birini indirmesi bağışlaması gerekir." diyerek şöyle demişlerdir: "Atâ b. es-Saib, Ebu Abdurrahman'ın kölesiyle yazışma (mükâtebe) yaptığını, kölesinden yazışmadaki miktarın dörtte birini almadığını ve Hazret-i Ali: "Bize böyle yapmamızı emir ve tavsiye eder ve "Bu, Allah'ın "onlara, Allah'ın size verdiği maldan verin" buyruğudur derdi." demiştir. Eğer efendi böyle yapmazsa, yedide birini bağışlamalıdır. Çünkü Ibn Ömer (radıyallahü anh)'den kölesiyie, 35000 dinar üzerinden mükâtebe yapıp, bunun beş binini bağışladığı rivayet edilmiştir. Yine rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) kölesiyle yazışmada bulunmuş; kölesi taksidini getirince, o ona, "Bunu götür ve bununla mûkâtebe miktarını ödeme (kazanma) hususunda destek sağla" demiştir. Bunun üzerine köle, "Keşke bunu en son takside bıraksan" deyince, Hazret-i Ömer, "Ben bunu göremeden (Ölmekten) korkuyorum" demiş ve bu ayeti okumuştur. İbn Ömer de, bu işi kölenin ödemeden âciz kalacağı endişesi ile son taksidine bırakıyordu.
b) Ayetteki bu ifade ile, "Cenâb-ı Hakk'ın, zekat ayetinde "ve köleler için" (Enfal, 60) ifadesiyle belirlediği o zekat payını onlara verin" manası kastedilmiştir. Mananın böyle olması halinde, ayetteki hitab, kölelerin efendilerine değildir. Bu Hasan el-Basri ve İbrahim en-Nehâl'nin görüşü olup, Atâ'nın İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan yaptığı bir rivayettir. Bunlar, efendinin bizzat kendisinin yazışmada bulunduğu mükâteb kölesine, zekat vermesinin caiz olmayacağında müttefiktirler.
c) Bu, Allah tarafından, hem efendiler hem de diğer insanlara ellerinden geldiğince, mükateb köleye, yaptığı bu yazışma hususunda yardım etmeleri için bir emirdir. Bu Kelbi, İkrime iki Mukâtil (mukâtiller), ve Nehâî'nin görüşüdür. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de mükâteb bir köleye kölelikten kurtulması için yardım ederse, Allah onu (Kıyamet günü) Arş'ının gölgesinde gölgelendirir" buyurmuştur. Rivayet olunduğuna göre, birisi Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Beni cennete sokacak birşey öğret" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "Eğer kısa konuşursam, meselenin ehemmiyetini göstermiş olurum: Bir cân azâd et, bir köleyi kölelikten kurtar" Müsned. 3/467 buyurmuştur. Bunun üzerine o adam, "ikisi de aynı şey değil mi?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Hayır, nesemeyi (canı) azâd, senin onu tek başına azâd etmendir, fekk-i rakabe ise, ona bu husustaki parayı temin etmede yardım etmendir" Müsned, 6/384 buyurmuştur. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: "Bunu şu hususlar da destekler:
a) Bu, o kimseye Allah'ın malından vermesini emirdir. Allah'a böyle bir şeyin nisbet edilmesi ise, onun sadaka olması ve Allah'a takarrüb (yaklaşıma-ibadet) için sarfedilen bir mal olmasından dolayıdır.
b) Ayetteki bu ifade maliki için mülkiyetinin sahih olduğu Ve bir kısmını da sadaka vermesi emredilen maldır. Kitabet malı ise, sahih bir borç değildir. Çünkü bu kölenin borcudur. Efendinin ise köle üzerinde borcu olamaz.
c) Allah'ın verdiği şey, o kimsenin elinde bulunan ve üzerinde tasarruf ettiği şeydir. Binâenaleyh yazışma aktinin peşinden düşülen şeye gelince, o kimsenin onun üzerinde malik olması söz konusu değildir. Binâenaleyh bu mal, "Allah'ın ona verdiği mal" olarak nitelenemez.
Eğer denirse ki: "Burada, bu te'vilin (tefsirin) doğruluğuna zarar verecek şu iki nokta vardır:
1) Eğer zengin olursa, efendinin sadaka (zekât) malından alınması nasıl helâl olur.
2) Hak teâlâ'nın "Onlara verin " emri, "onlarla yazışın" emri üzerine atfedilmiştir. Binâenaleyh her iki hitapda (emirde) de muhatabın aynı olması gerekir. Bu te'vile göre ise, birinci ayette muhatap olanlar efendiler, ikinci hitabın muhatapları ise, diğer müslümanlardır?" denilirse biz deriz ki: Birincisine şöyle cevap verilir: O sadaka (zekât), efendi için helaldir. Bu sadaka (zekât), kölenin bütün taksidlerini karşılaması ve köle, kalan kısmı ödemekten âciz kalsa bile, efendinin köleden aldığı (ve aslen zekât olan) o mal ona helaldir. Çünkü efendi bunu sadaka (zekât) olarak değil, mükatebe akdi sebebiyle almıştır. Bu tıpkı bir kimsenin zekât malını satın alması yahut da ona o kimseden vâris olması gibidir. Bunun böyle olduğuna Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Berîre hadisinde söylediği "Bu, onun için birsaddaka, bizim için bir hediyedir' Buhari, Nikâh, 18; Müslim, Itk, 10 (2/1143) sözü de delalet eder.
İkinci hususun cevabı şöyledir: Hitap bazan bir topluma olup, sonra da aynı lafızla-bir başkasına yapılan hitap öncekine atfedilebilir. Mesela şu ayette böyledir: Cenâb-ı Hak, "Kadınları boyadığınız zaman"- buyurup, önce kocalara hitab etmiş, sonra da "Onları zorlamayın" buyurup kadının velilerine hitap etmiştir (Bakara, 232). Yine Cenâb-ı Allah, "Onlar onların söylediklerinden uzaktırlar (bendirler)" (Nûr, 26) buyurmuştur. Bu sözü söyleyenler ise, berî değillerdir. İşte bu ayette de aynı bu şekildedir. Onâb-ı Hak köle sahiplerine "onlarla yazışın" diye hitapetmiş, diğer insanlara da, "onlara verin" buyurmuştur. Yahut da Cenâb-ı Hak bu ikinci hitab ile hem efendilere hem diğer insanlara hitab etmiştir.
Köleye Mali Desteğin Hükmü
Şafii (r.h) şöyle der: "Efendinin, mükâteb kölesine "Allah'ın malından" vermesi vâcibtir. Bu da, ya kitabet akdinde öngörülen malın bir kısmını bağışlamak yahut da kölenin ödediği paranın bir kısmını ona iade etmek suretiyle olur" demiştir. İmam Malik, Ebu Hanîfe ve talebeleri ise, bunun vâcib değil, mendub olduğunu söylemişlerdir:
Şafii (r.h)'nin delili şudur: Ayetteki "Onlara, Allah'ın size verdiği maldan verin" ifadesi bir emirdir. Emir ise vücûb ifade eder. İmâm-ı Şâfil'ye "Hak teâlâ'nın, "onlarla yazışın " ve "onlara verin" ifadeleri, aynı şekil ve tarz üzere gelmiş iki emirdir. O halde sen nasıl birincisinden mendubluk, ikincisinden vücüb (farziyet) manası alıyorsun? Bir de, "onlara verin" ifadesi sadece efendilere değil, onlarla birlikte bütün müslümanlara yapılmış bir hitaptır?" denilebilir.
Ebu Hanîfe (r.h)'nin delili ise, hem sünnet, hem de kıyastır. Sünnetten uelili şudur: Amr b. Şu'ayib babasından, babasının da dedesinden rivayetine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) “Yüz ukkiye üzerinden mükâtebe anlaşması yapmış herhangi bir köle, sadece on ûkiyyeyi ödeyemese, yine köledir" Tirmizi, Buyu, 35(3/561); Ebû Dâvûd, Itk, 1 (4/21) buyurmuştur. Binâenaleyh eğer indirimde bulunma ve parayı bağışlama efendiye farz olsaydı, bu kadar miktar (kendiliğinden) sakıt olurdu. Urve'den Hazret-i Aişe (r. anha)'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bana Berîre gelip: Ey Âişe, bir yılda bir okka (ûkiyye) olmak üzere, sahibim ile dokuz ûkiyye üzerinden mûkâtebe yaptım. Bana yardım et. Bundan hiçbir şey ödeyemedim" dedi. Bunun üzerine ben de, "Sahibine git, eğer onlara onun tamamını verip, velayetinin bana geçmesini isterlerse, bunu vereyim" dedim. Onlar bunu kabul etmediler. Ben bunu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e anlattım. O da, "Bu seni böyle yapmaktan alıkoymasın. Onu satin al ve azâd et. Çünkü velayet azâd edenindir" Müslim, Itk, 5 (2/1141); Buhari, Salat, 70 dedi. Bu hadisteki istidlâl noktası, Berire'nin mükâtebe miktarından hiçbir şey ödeyemeyişi, Hazret-i Âişe'nin de onun namına mükâtebenin bütün miktarını ödemek isteyişi, bunu Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a anlatışı, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da bunu yadırgamayışı ve "Berire, kitabet üzerinde belirlenen miktarın bir kısmının bağışlanmasına müstehaktır" demeyişidir. Böylece, bizim görüşümüz sabit olur."
Ebu Hanîfenin kıyasdan delili de şu iki açıdandır:
1) Eğer bu verme, vâcib olsaydı, bunun vücûbiyyeti (farziyyeti) anlaşma ile ilgili olurdu. Böylece de akid (mükâtebe), hem o parayı vermeyi, hem de düşürmeyi gerektiren bir özellikte olmuş olurdu. Düşürme ile vermeyi farz kılma birbirinin zıddı dduğu için imkânsızdır.
2) Eğer mükâtebe miktarından biraz indirme, bağışlama efendiye vâcib (farz) olsaydı, efendinin köleden bunu indirmesine gerek olmadan o miktar kendiliğinden düşerdi. Bu tıpkı birisinin, bir başkasında alacağı olsa, sonra da o başkasınn biricisinde aynı miktarda bir alacağı tahakkuk etse, bu alacaklar birbirinin karşılığı olur. Bu durumda da, verilecek miktar ya belli olurdu, ya meçhul olurdu. Belli olursa, (mesela) o kitabet ikibin (dirhem) mukabilinde olurdu. Binâenaleyh o kimse üçbin ödediğinde, azâd olurdu. Kitabet miktarı ise dört bindir. Bu ise bâtıldır. Çünkü o kölenin, bu paranın tamamını ödemesi şart koşulmuştur. Bir de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Mükâteb üzerinde bir dirhem (ödenecek miktar) kalsa, yine köledir" Tirmizi, Buyu, 35 (3/561); Ebû Dâvûd. Itk, 1 (4/21) buyurmuştur. Eğer bu meçhul olursa, kitabet de meçhul olmuş olur. Çünkü indirimden sonra geriye ne kaldığı bilinmemektedir. Böylece bu kitabet, tıpkı kölesiyle belirsiz bir miktar hâriç, bin dirhem üzerinden yazışma yapan kimse gibi olmuş olur ki, bu caiz değildir. Allah en iyi bilendir.
10. Hüküm: Fuhşa Zorlama Yasağı
Onuncu Hüküm: Bu, zinaya zorlama hakkındadır. Bu, şu ayettedir:
"Dünya hayatının geçici metâmı kazanacaksınız diye cariyelerinizi hem de kendileri iffetli olmak isterlerken fuhşa zorlamayın. Kim onları mecbur ederse, şüphesiz ki Allah onlara kendilerinin icbar edilmelerinden sonra gafur ve rahimdir".
Bil ki Allahü teâlâ, köle ve cariyeleri evlendirme ve onlarla mükâtebe yapma lüzumunu beyân ettikten sonra, bunun peşinden cariyelerin fuhşa zorlanmasını yasaklayan hükmü getirmiştir. Burada birkaç mesele vardır:
Nüzül Sebebi
Âlimler, ayetin sebeb-i nüzulü hususunda değişik rivayetler zikretmişlerdir:
1) Münafık Abdullah b. Übeyy'in, Mu'aze, Müseyke, Ümeyme, Amre, Ervâ ve Kuteyle adlarında altı cariyesi vardı. Bunları, zina etmeye mecbur ediyordu ve bunlara vergi koyuyor (belli bir miktar para getirmelerini istiyordu). Derken bunlardan ikisi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e başvurup, şikâyette bulundular. İşte bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
2) Abdullah b. Übeyy birisini esir aldı. O esir Abdullah'ın cariyesinden kâm almak istedi. Bu câriye müslümandı. Bundan dolayı bu işten uzak durdu. Abdullah b. Übeyy ise cariyenin o esirden hamile kalmasını, böylece de çocuğunun fidyesini alabilmek için, cariyeyi buna zoladı. İşte bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
3) Ebu Salih, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Abdullah b. Übeyy, yanında Mu'aze adında çok güzel bir câriye olarak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip: "Ey Allah'ın Resulü bu falancanın yetimlerindendir. Biz buna zina ederek, ailesini geçindirmesini emredemez miyiz?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Hayır" cevabını verdi. Abdullah b. Übeyy sorusunda ısrar edince de bu ayet nazil oldu.
Bir de, Cabir b. Abdullah (radıyallahü anh): "Birisinin cariyesi gelip, "Efendim beni zina etmeye zorluyor" dedi de, bu ayet bundan dolayı nazil oldu" demiştir.
Geçerli Olan ikrah
İkrah (zorlama) ancak, kendisi sebebiyle kişinin telefi (ölümü) söz konusu olan bir korku (tehlike) bulunduğu zaman söz konusu olur. Fakat az bir korku ile o kadın zorlanmış olmaz. Binâenaleyh zinaya zorlanma hali, tıpkı kelime-i küfre (inkârı ifade eden bir şeyi söylemeye) zorlama gibidir. Nass (ayet), her ne kadar cariyelerle ilgiliise de, hürlerin durumu da aynıdır.
Üçüncü Mesele
Araplar köleye "fetâ", cariyeye ise, "fetâte" derler. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Oradan geçip gidince, fetâsına dedi ki" (Kehf, 62); "Fetasından kâm almak istedi". (Yusuf, 30) ve "mü'mine feteyâtınızdan sahip olduklarınız" (Nisa, 25) buyurmuştur. Bir hadisde de "Sizden birisi (köle ve cariyesi için), fetam, fetatım (yiğidim veya hanım kızım) desin, abdim-emetim demesin" diye varid olmuştur.
Dördüncü Mesele
"Biga", zina demektir. Nitekim "zina etti, ediyor. O zâniyedir" denilir.'
Şart Kaydı Hakkında
Bizim dediğimiz şudur: İn (eğer) edatıyla bir şarta bağlanan o şart bulunmadığı zaman söz konusu olmaz. Bunun delili, bütün dilcilerin in edatının şart için olduğu, şartın ise şart bulunmadığı zaman hükmü olmayan şey olduğunda ittifak etmiş bulunmalarıdır. Bu iki mukaddimenin toplamı, in edatıyla bir şarta bağlanan şeyin, o şart bulunmadığı zaman, bulunmayacağı neticesine götürür. Bu görüşe muhalif olanlar da, yine bu ayetle istidlal ederek şöyle der: Hak teâlâ zinaya zorlamayı yasaklama işini, İn edatıyla, "o cariyelerin iffetli olmayı istemeleri" şartına bağlamıştır. Binâenaleyh eğer durum, sizin ileri sürdüğünüz gibi olsaydt, cariyelerin iffetli olmayı istememeleri halinde, zinaya zorlamanın yasak olmaması gerekirdi. Hâlbuki bu doğru değildir. Çünkü onlar namuslu kalmayı ister istesinler, ister istemesinler, onları zinaya zorlamanın yasak oluşu hükmü mevcuttur."
Buna şöyle cevap verilir: Ayetin zahirinin, cariyelerce zinadan uzak durma isteği olmadığı zaman, onların zinaya zorlanabileceği manasını iktizâ ettiğinde, münakaşa yoktur. Fakat haddizatında imkânsız olduğu için bu fasittir. Çünkü cariye iffetli olma isteği bulunmadığı zaman, zinayı kerih (nahoş) görmez. Zinayı kerih gördüğünde de, onu zinaya zorlamak imkânsız olur. Binâenaleyh bu haddizatında imkânsız olduğu için imkânsızdır.
Bazı kimseler bu hususta şu cevabı da ileri sürmüşlerdir: Bu konuda genel durum şudur: İkrah, ancak iffetli kalma arzusu bulunduğunda sözkonusudur. Genel duruma göre gelen hükmün, mefhum-u hitabı yoktur. Bu mesela, hull'un (kadının para karşılığı kocasına boşanmayı teklif etmesinin) geçimsiz hali dışında da mümkün olması gibidir. Fakat genel olarak hull geçimsizlik halinde meydana gelir. İşte bundan ötürü Hak teâlâ'nın, "Allah'ın hükümlerini hakkıyla yerine getirmekten korkarsanız, (kadının serbest boşanması için kocasına) fidye vermesinde, ikisine de vbal yoktur" (Bakara, 229) ifadesinin mefhum-u hitabı yoktur. Hak teâlâ'nın, "Yeryüzünde sefere çıktığınızda eğer kâfirlerin size fenalık yapacağından endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur" (Nisa. 101) ayeti de bu kabildendir: Bu kısaltma işi sadece korku haline has değildir. Fakat Cenâb-ı Hak bu hükmünü genel duruma göre ifade etmiştir. Tefsir ettiğimiz ayette de böyledir.
Bu hususta üçüncü bir cevap da şudur: "Eğer kendileri de iffetli olmak isterlerse" ifadesi "iffetli olmak istedikleri zaman" manasındadır. Çünkü ayetin nüzulüne vesile teşkil eden hâdise anlattığımız gibi, bu şekilde olmuştur. Zira Abdullah b. Übeyy'in cariyesi müslüman olmuştu. Dolayısıyla namuslu-iffetli kalmak için zinadan kaçınmıştı. Abdullah, onu buna zorladığı için, ayet tam bu hadiseye uygun olarak inmiştir. Bunun bir benzeri de, "Eğer onun hakkında bir şüphede iseniz" (Bakara, 23) ayetinin, "Onun hakkında bir şüphede olduğunuz zaman takdirinde olmasıdır.
Altıncı Mesele
Allahü teâlâ o cariyeleri zinaya zorlamayı yasaklayınca ve bu ifadede de sahiplerinin cariyeleri evliliğe zorlama haklarına bir delâlet (işaret) bulununca, cariyenin, kendisini evlendiren efendisine karşı gelme hakkı olmayıp, aksine efendisi cariyeyi buna mecbur edebileceği anlaşılır. Bu "hitab delili"nin gösterdiği bir delildir.
Hak teâlâ'nın "Dünya hayatının geçici metâmı, yani cariyelerin bu yolla elde edecekleri kazançlarını ve döllerini kazanacaksınız diye cariyelerinizi-hem de onlar iffetli olmak isterlerse- fuhşa mecbur etmeyin, zorlamayın. Kim onları zorlarsa, şüphesiz ki Allah onlara, kendilerinin buna zorlanmalarından sonra gafur ve rahimdir" ifadesinde, Allahü teâlâ'nın zorlayan erkek veya zorlanan kadını bağışlayacağı manası yoktur. İşte bundan ötürü alimler şu iki izahı yapmışlardır:
1) Ayetin takdiri, "Hiç şüphesiz Allah o kadınlara gafur ve rahimdir" şeklindedir. Çünkü ikrah (zorlama), günahı ve cezayı kaldırmıştır. Fakat zorlayanın, yaptığı işte bir mazereti yoktur.
2) İfadenin takdiri, "Allah tevbede bulunması şartı ile mükrih (zorlayan) için de gafur ve rahimdir" şeklindedir. Bu görüş zayıftır. Çünkü birinci tefsire göre ayette bu takdir yapma ihtiyacı yoktur. İkinci tefsire göre ise, "tevbede bulunması şartı ile" gibi bir takdir yapma ihtiyacı vardır.
34. Âyetin Tefsiri
"Celalim hakkı için biz, ayât-ı mübeyyinâtı ve sizden önce gelip geçmiş olanların birtakım mesellerini müttakiler için bir öğüt olarak size indirdik".
Bil ki Allahü teâlâ bu sûrede bu hükümleri belirtince, Kur'ân-ı Kerim'i şu üç vasıfla nitelemiştir:
1) "Celalim hakkı için, biz ayât-ı mübeyyinâh yani tafsilatlı ayetleri size indirdik" iadesinin anlattığı husus. Ibn Âmir, Hamza, Kisaî ve Âsim'in ravisi Hafs: "insanlara açmayan" manasında olmak üzere, yânın kesresi ile bu kelimeyi, "mübeyyinât" şakinde okumuşlardır. Bu tıpkı "(O Kur'ân'ı) apaçık Arapça bir dil ile (indirmiştir Cebrail'i)" (Şuara, 195) ayeti gibidir. Yahut bu kelimenin, "açık oldu" ıdaki tebeyyen fiilinden "apaçık" manasınadır. Şu darb-ı meselde de kelime bu manadadır: "Sabah, gözü olan için tebeyyün etmiştir."
2) "Sizden önce gelip geçmiş olanlardan birtakım meseller" ayetinin ifade ettiği husus. Bu hususta da şu iki izah yapılmıştır:
a) Allahü teâlâ bu ayetteki "mesel" kelimesiyle, Tevrat ve İncil'de bahsedilen çaçaların yerine getirilişini kastetmiştir. Binâenaleyh Kur'ân'da da aynı hükümleri indirmiştir. Bu, Dahhak'in görüşüdür.
b) Bu kelimenin manası, "Peygamberleri yalanlama hususunda onların halinin halinize benzer olduğunu gösteren şeyi indirdik", yani "Allah'a karşı isyan ettikleri için, onların başına indirdiğimiz cezaları size beyan ettik. Böylece masiyet ve isyanda onlara ortak (benzer) olmanız halinde, ilâhi cezaya müstehak olma bakımından onlar gibi olacağınızı bilmeniz için, bunu size bir mesel (misal-benzetme) kıldık şeklindedir. Bu da Mukâtil'in görüşüdür.
3) "Müttakiler için bir mev'iza" ifadesinin anlattığı husus. Bununla onun günah işlemekten sakındırma ve ona karşı bir va'id (tehdid) oluşu kastedilmiştir. Kur'ân'ın herkes için bir mev'iza (öğüt) olduğunda bir şüphe yoktur. Fakat "müttakiler için bir hidayet” (Bakara. 2) ayetinin tefsirinde bahsettiğimiz sebebten ötürü, Cenâb-ı Hak bunun özellikle müttakiler için olduğunu söylemiştir. İşte bütün bu hükümler hususundaki sözümüzün sonu budur.
İlahiyat ile İlgili Konular
Bil ki Allahü teâlâ burada iki mesel zikretmiştir. Bunlardan birisi, imanın delillerinin son derece açık olduğunu açıklama hususundadır. İkincisi de, kâfirlerin dinlerinin alabildiğine karanlık ve kapalı olduğunu gösterme hususundadır.
Birinci mesel, şu ayette ifade edilendir:
35. Âyetin Tefsiri
"Allah göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun meseli (durumu) sanki içinde bir çerâğ bulunan bir hücre gibidir. O çerağ bir sırça içindedir. O sırça da, sanki bir inci (gibi parıldayan) bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nisbeti olmayan mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden tutuşturulup yakılır. Onun yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse ışık verir. (Bu ışık da), nur üstüne nurdur (parıl-parıldır). Allah, dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlar için meseller irâd eder. Allah her şeyi hakkıyla bilendir..
Bil ki, bu ayetle ilgili sözümüz, birkaç bölüme ayrılmıştır.
Allah'ın Nûr İsmi
Birinci bölüm: Allah'a "nûr" adının verilmesi hakkındadır.
Bil ki "nûr" lafzı Arapça'da, güneşten aydan ve ateşten fışkırıp çıkan şeyin, yere, duvar vs. şeylere düşmesi keyfiyyetini ifade etmek için kullanılan bir lafızdır. Bu keyfiyyetin, şu sebeplerden dolayı ilâh olması imkânsızdır.
1) Bu keyfiyyet, eğer cisim ise, cismin hadis olduğuna delâlet eden delil, bu keyfiyyetin de hadis olduğuna delâlet eder. Yok, eğer, araz, yani vasıf ise her ne zaman cismin hadis olduğu sabit olursa, o cisimle kaim olan bütün arazların da hadis olması gerekir. Ancak ne var ki, bu mukaddime de, Allahü teâlâ'nın hulul etmesinin imkânsız olduğuna dair delillerin getirilmesinden sonra ancak sabit olur.
2) Biz ister "nûr" cisimdir veyahut da "O cisimde bir hâldir" diyelim. Bu demektir ki, nûr bölünmektedir. Çünkü nûr eğer cisimse onun bölünmüş olduğunda şüphe yoktur. Yok eğer cisimde bir hâl ise bölünen şeyde bir hal, vasıf olan da bölünür. Her iki duruma nöre bu demektir ki, nûr parçalanabiliyor. Her parçalanabilen (bütün) de kendisinin meydana gelmesi hususunda, parçalarının bulunmasına muhtaçtır. Onun parçalarından her hiri kendisinden başkadır. Muhtaç olan her şey, meydana gelmesi hususunda başkasına muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan ise, zâtı gereği "mümkin"dir, başkası sebebiyle meydana gelmiştir. O halde bu demektir ki nûr, muhdestir. Binâenaleyh, ilâh olamaz.
3) Gözle görülen bu nûr şayet Allah olmuş olsaydı, Allah'ın zeval bulması imkansız olduğu için, bu nurun da zeval bulmaması gerekir.
4) Bu görülen nûr, güneşin ve yıldızların doğmasıyla meydana gelir. Halbuki bu, Allah hakkında imkansızdır.
5) Bu nurlar şayet ezelî olmuş olsalardı, o takdirde ya hareketli olurlardı veya hareketsiz. Onların hareketli olmaları caiz değildir. Çünkü hareketin manası, bir yerden bir yere intikâl etmek demektir. O halde bu demektir ki, hareket bir ilk mekânda bulunuyordu. Ezelîlik ise, başkasının kendisinden önce bulunmasına manidir. O halde, ezelî hareket imkânsızdır. Nurların hareketsiz olması da imkânsızdır. Çünkü hareketsizliğin ezelî olması halinde, onun zeval bulması da imkânsız olur. Ancak ne var ki, hareketsizliğin sona ermesi caizdir. Çünkü biz bu nurların bir yerden bir yere intikâl ettiklerini görmekteyiz. Böylece bu durum, bu nurların hadis olduğuna delâlet eder.
6) Nûr, ya cisim olur veyahut da o cisimle kâim olan bir hal, bir durum olur. Birincisi imkânsızdır, çünkü biz o cismi, onun aydınlatıcı olmasına bakmaksızın bir cisim olarak düşünmekteyiz. Bir de, cisim bazan daha evvel karanlık olduğu halde, aydınlanır. Binâenaleyh ikinci durum, (yani cisimde bulunan bir hâl olması) sabit olmuş olur. Ancak ne var ki cisimle kaim olan o keyfiyyet de cisme muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan ise ilah olamaz. Bu delillerin tamamı sayesinde Allahü teâlâ'nın en büyük nûr olduğuna inanan Maniheistlerin görüşleri iptal edilmiş olur.
Allah Maddi Nûr Değildir
Kurân'ın doğruluğunu kabul eden Mücessime'ye gelince, onların görüşlerinin yanlışlığına da şu iki şekilde delil getirilebilir:
1) Cenâb-ı Hakk'ın "Hiçbir şey onun gibisi değildir" (şura, 11) ayetinin ifade ettiği husus.. Binâenaleyh, Allah şayet nûr olsaydı, bu ifade yanlış olurdu. Çünkü nurların tamamı da birbirine benzemektedir.
2) Bu ayetteki "O'nun nurunun meseli" ifadesi, Allah'ın zâtının bu nurun kendisi olmadığı, tam aksine nurun O'na nisbet edildiği hususunda son derece açıktır. Cenâb-ı Hakk'ın "Allah dilediğini nuruna kavuşturur" ifadesi de böyledir. Buna göre şayet 'Allah, göklerin ve yerin nurudur" ifadesinin zahiri, O'nun bir nûr olduğunu, "O'nun nurunun meseli"- ifadesi de, O'nun haddizatında bir nûr olmadığını iktizâ eder. Halbuki bu iki ifade arasında bir çelişki bulunur" denilirse, biz deriz ki: Bu ayetin adesinin bir benzeri senin (önce) "Zeyd, serapa cömertlik ve keremdir" deyip, daha sonra da "O, keremi ve cömertliği ile insanlığı fakirlikten kurtarır" demen gibidir. Böyle olması halinde bir tenakuz söz konusu olmaz.
Üçüncü olarak da "Allah, karanlıkları ve nuru var etti" (En'am, 1) ayetidir. Bu nûr denen şeyin, Allahü teâlâ tarafından yaratılmış olduğu hususunda çok açık ve kesin bir ifadedir. Böylece, Allah'ın bir nûr olması imkânsızdır. Bu sebeple, bu hususta mutlaka bir te'vil yapmanın zorunluluğu sabit olur. Ulemâ bu konuda şu izahları yapmıştır:
1) Nûr, bir şeyin görünmesinin ortaya çıkmasının sebebidir. Hidâyet ise, bu anlamdaki bu nura ortak olunca, hidâyete de nûr denilmesi doğru olur. Bu tıpkı "Allah iman edenlerin dostudur, onlan karanlıklardan nura çıkarır" (Bakara, 257), "Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, ona bir nûr verdiğimiz kimse" (Enam, 122) ve "Fakat biz ona bir nûr yaptık. Bununla kullarımızdan kimi dilersek, ona hidayet ederiz" (Şura, 52) ayetlerindeki mana gibidir. O halde ifadesi, "Allah gökler ve yerlerin nurunun sahibidir" takdirindedir. "Nûr" ise hidayet anlamındadır. Hidâyet ise, ancak göktekiler için bulunur. O halde netice olarak diyebiliriz ki, bundan kastedilen anlam, "Allah gökteki ve yerdekileri hidâyete ulaştırandır" şeklinde olur. Bu, Ibn Abbas ve ekseri ulemânın (radıyallahü anh) görüşüdür.
2) Bununla, "Allah, gökleri ve yeri üstün bir hikmet ve aydın bir hüccet ile idare edendir" manası kastedilmiştir. Böylece Cenâb-ı Hak, tıpkı alim bir liderin, '"O, şehrin nurudur" şeklinde vasfedilmesi gibi, kendisini bu şekilde nitelemiştir. Çünkü o, onları çok mükemmel bir biçimde tedbir edip yönetince, böylece o onlar için, tıpkı sayesinde çeşitli yollara girilebilen bir nûr gibi olmuş olur. Nitekim Cerir, "Sen bizim için bir nûr, bereketli bir yağmur ve bir korumasını, demiştir. Bu el-Esamm ve Zeccâc'ın tercihidir.
3) Bununla, "Allah, gökleri ve yeri en güzel bir tertip ile düzenleyen ve tanzim edendir" manası kastedilmiştir. Çünkü "nûr" sözü bazan düzeni, nizâmı ifade eder. Nitekim Arapça'da "Ben bu işin bir düzeni olduğunu sanmıyorum" anlamında denilir.
4) Bunun manası, "Allah göklerin ve yerin aydınlatıcısıdır" şeklindedir. Mananın böyle olduğunu kabul edenler, bu hususta şu üç izahı yapmışlardır.
a) "O, gökleri melekleriyle; yerleri de peygamberleriyle aydınlatandır."
b) "Allah, gökleri ve yeri, güneşi, ayı ve yıldızları ile aydınlatandır."
c) "Allah, semâyı, güneş, ay ve yıldızlarla, yeri de, peygamberle ve ulemâ ile süsleyip tezyin edendir." Bu şık, Übeyy Ibn Ka'b, Hasan el-Basrî ve Ebu'l-Âliye'den rivayet edilmiştir. Ama, doğruya en yakın olanı birinci şıktır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın bu ayetin sonundaki "Allah, dilediğini nuruna kavuşturur" ifadesi mevzubahs olan nûr ile O'nun (mahlûkatını) ilim ve amele sevketmesinin, hidâyet etmesinin kastedildiğine delâlet eder.
Gazzali'nin İzahının Tartışılması
Bil ki merhum Gazali bu ayetin tefsiri hususunda "Mişkatu'l-Envâr" adında bir kitap yazmış ve Allah'ın gerçek nûr olduğunu, hatta bundan da öte, nurun sadece o olduğunu iddia etmiştir. Ben şimdi, onun söylediği şeyleri, onun görüşünü kuvvetlendirecek pekçok ilâve ile birlikte nakledeceğim sonra da hep birlikte, bu sözün doğru ve yanlış taraflarına insaflıca bakacağız. Gazali şöyle demiştir: "Nûr ismi, güneşten, aydan ve ateşten fışkırıp da, katı maddelerin dış yüzeylerine yansıyan keyfiyyetin adıdır. İşte bu sebeple, "Yer aydınlandı", "Güneşin ışığı elbiseye, kandilin ışığı da duvara vurdu, yansıdı" denilir. Bu keyfiyyetin bir üstünlük taşıdığı malumdur. Çünkü, görülebilen şeyler ancak bu sayede görülebilir, ortaya çıkarlar. Sonra bu görülebilen şeylerin algılanmasının, onların aydınlatılmış olmasına bağlı olması gibi, bunların, gören bir gözün bulunmasına bağlı oldukları da aynı şekilde malûmdur. Çünkü görülebilen şeyler görülür hale geldikten sonra, körler için yine de görülür hale gelmezler. Binâenaleyh ortaya çıkıp görülmek için temel bir esas olması hususunda gören rûh, (yani göz, canlı) görünen aydınlığa eşit olmuş olur. Diğer taraftan bu gören rûh, müdrikedir, yani algılama (idrâk) işi onunla olmaktadır. Ama ortaya çıkan hariçteki nura gelince bu ne bizzat kendisi algılayandır, ne de kendisiyle algılama meydana gelir, tam aksine, o olduğunda algılama işi meydana gelir. Binâenaleyh ortaya koyma işini kendisiyle görülen nûrdansa gören nûr ile vasfetmek daha uygun ve doğru olur. İşte bundan dolayı şüphesiz ki ulemâ, gören gözün nuruna nûr adını vererek, "Yarasanın gözünün nuru zayıftır"; görmesi zayıf olan kimse hakkında da "Onun gözünün nuru zayıftır" ve, âmâ kimse hakkında da "O gözünün nurunu kaybetmiştir" şeklinde ifadeler kullanmışlardır.
Bunun böyle olduğu sabit olunca, şimdi biz diyoruz ki: İnsanın hem gözü, hem de basireti vardır. O halde göz (basar) ışıkları, renkleri algılayan zahirî göz, baş gözüdür. Basiret ise, aklî bir kuvvettir, bir melekedir. Bu iki idraktan her biri, idrâk editen nesnenin ortaya çıkmasını gerektirir. O halde, bu iki idraktan her biri, bir nurdur. Ancak ne var ki ulemâ, gözün nuru için akıl nurunda bulunmayan birtakım kusurlar zikretmişlerdir ki, bunların hiçbiri akıl nurunda mevcut değildir.
Maddi Nûr ile Akıl Nurunun Farkı
Gazali (r.h) bunlardan yedi tanesini zikretmiştir. Biz ise bunları yirmiye çıkaracağız.
1) Gören kuvvetin, bizzat ne kendisi, ne algılaması ve ne de organı, idrâk olunup anlaşılamaz. Bu kuvvetin bizzat kendisinin ve algılamasının idrâk edilemeyişine gelince, gerek gören kuvvet, gerekse gören kuvvetin algılanması, bu baş gözü ile görülen şeylerden değildir. Onun organına gelince, bu gözdür. Göz ile gören kuvveti, gözün kendisi idrâk edemez. Kuvve-i âkile, yani basirete gelince, bunun hem bizzat kendisi, hem algılaması hem de algılamadaki vasıtası -ki bu kalb ve beyindir-, algılanır. Böylece akıl nurunun, göz nurundan daha mükemmel olduğu sabit olmuş olur.
2) Göz kuvveti, külliyyâtı idrak edemez, kuvve-i akile ise, külliyâtı idrâk eder. Külliyyâtı idrâk eden ise -ki bu da kalbtir- cüz'iyyâtı idrâk edebilenden daha üstündür. Göz kuvvetinin külliyyâtı idrak edememesi meselesine gelince, bu şundan dolayıdır:
Göz kuvveti şayet, varlık âleminde bulunan her şeyi idrâk edebilmiş olsaydı bile, o her şeyi idrâk etmiş sayılmaz. Çünkü her şey, geçmişte, şu anda ve gelecekte varlık alemine girmesi mümkün olan her şeydir. Ama kuvve-i âkile ise (işte bu anlamdaki) külliyyâtı, idrâk eder. Çünkü biz, insanların insan olma vasfında müşterek olduklarını, fakat kendilerine has özellikleriyle birbirlerinden ayrılıp seçildiklerini görmekteyiz. Sayesinde müşterekliğin sağlandığı şey ise, sayesinde farklılığın, başkalığın meydana geldiği şeyden başkadır. Çünkü insan olma, sırf insan olmak bakımından (kendilerine has sıfatlarıyla ayrılan) şahıslardan başkadır. Bu demektir ki, biz şu anda külli bir mahiyet düşünmekteyiz.
Külliyyâtı idrâk etmenin daha üstün olduğu meselesine gelince, bu böyledir. Zira külliyyâtın idrâkinin değişmesi imkânsızdır. Hâlbuki cüz'iyyâtın idrâkinin değişmesi ise kaçınılmazdır. Bir de, külliyyâtı idrâk muhtevasına giren cüz'iyyâtı idrâki de ihtiva eder. Çünkü mahiyet için var olan şey, o mahiyetin bütün fertleri için de vardır, ama aksi böyle değildir. Binâenaleyh aklî idrâkin daha kıymetli olduğu sabit olmuş olur.
3) Maddî idrâk (gözün algılaması) kesin netice vermez. Hâlbuki aklî idrâk ise, netice verir. Binâenaleyh aklî idrâkin daha kıymetli olması gerekir. Maddi idrâkin netice vermemesine gelince, bir şeyi (maddi olarak) hisseden kimsenin bu hissedişi, o adamın başka bir şeyi hissetmesine sebep olamaz. Tam aksine, bu kimse bu yeni şey için tekrar hissetme yetisini kullanırsa, ancak o zaman bu yeni şeyi hissetmiş olur. Ancak ne var ki bu, o ilk hissedişin neticesi olmaz. Ama aklî idrâke gelince, bu netice verir. Çünkü biz birtakım şeyler düşünüp, bu düşündüklerimizi de aklımıza yüklediğimizde, aklımızın yapacağı bu terkipler sayesinde, başka ilimleri elde etmeye ulaşırız. Mevcut olan her şeyi düşünme de böyledir. Çünkü bu sayede diğer sonsuz şeyle düşünmek mümkündür. Böylece aklî idrâkin daha kıymetli olduğu sabit olmuş olur.
4) Maddi idrâk, pekçok şeyi ihata edemez. Aklî idrâk ise pekçok şeyi idrâk edebilir. Binâenaleyh aklî idrâkin daha üstün olması gerekir. Maddi idrâkin (gözün) o pekçok şeyi ihata edememesine gelince, bu böyledir. Zira göz peşpeşe pekçok renkleri, gördüğünde, onları birbirinden ayırdetmekten aciz kalır ve böylece de bunu sanki o renklerin karışımından meydana gelmiş tek bir renk olarak algılar. Kulak da böyledir, o pekçok kelimeyi ardarda duyduğunda, onları birbirine karıştırır ve onları birbirinden seçemez. Ama aklî idrâk ise pekçok şeyi ihata eder. Çünkü pekçok ilmi elde eden herkes, yeni bilgileri daha kolay elde eder. Aksi de böyledir. Binâenaleyh bu durum aklî idrâkin daha kıymetli olduğuna hükmetmemizi gerektirir.
5) Maddi kuvvet, (gözün görme kuvveti), kuvvetli olan maddi şeyleri algıladığında, zayıflarını idrâk edemez. Çünkü şiddetli bir ses duyan kimsenin, o esnada, zayıf sesi duyması mümkün değildir. Aklî kuvveti (kalbi görme kuvveti)ni ise, bir düşünce başka bir şeyi düşünmeden alıkoyamaz.
6) Maddi kuvvet, kırk yaşından sonra nefsin bedeni istila etmesini mûcib olan arterin çoğalması esnasında zayıflar. Hâlbuki aklî melekeler ve kuvveler ise kırkından sonra, yani bedenin harabiyetine müncer olan fikir döneminde güç-kuvvet kazanır. Böylece bu, akli kuvvetin, bu gibi vasıtalardan müstağni olduğuna; maddi kuvvetin, bu aletlere muhtaç olduğuna delâlet eder.
7) Görme kuvveti, görülebilen şeyleri, ne çok yakından ne de çok uzaktan görüp idrâk edemez. Aklî kuvvetin durumu ise, yakınlığa ve uzaklığa göre değişmez. Çünkü bu kuvvet, aynı anda hem Arşın üzerine çıkar, hem de yerin dibine inebilir. Bundan da öte, yakınlıktan, uzaklıktan ve cihetten münezzeh olan Allah'ın zât ve sıfatlarını ırak eder. Binâenaleyh, aklî kuvvet daha kıymetli olmuş olur.
8) Maddî kuvvet, eşyanın sadece dışını idrâk eder. Binâenaleyh, bu kuvvet mesela insanı idrâk ettiğinde o, gerçekte insanı idrâk edememiştir. Çünkü bu kuvve sadece insanın maddesinin dış yüzeyi ile dış yüzey vasıtasıyla kaim olan rengi idrâk etmiştir. Hâlbuki insanın, sadece dış yüzey ve renkten ibaret olmadığı, ittifakla sabittir. O halde su demektir ki, maddî görme kuvveti içe nüfuz etmekten acizdir. Aklî kuvvete gelince, eşyanın zahiri ve batını ona göre müsavidir. Çünkü bu kuvvet eşyanın içini de dışını da idrâk eder; eşyanın bütününe nüfuz edebildiği gibi, parçalarına da nüfuz eder. Binâenaleyh akli kuvvet eşyanın içine ve dışına nisbetle bir nûr olmuş olur. Ama maddî görme kuvveti, eşyanın zahirine nisbetle bir nurdur, ama batınına nisbetle bir zulmettir.
Binâenaleyh, aklî kuvvet maddi görme kuvvetinden daha kıymetli olmuş olur.
9) Aklî kuvvetin idrâk edip algıladığı şey, Allahü teâlâ ve O'nun bütün fiilleridir. Maddî kuvvetin algıladığı şey ise, renkler ve şekillerdir. Binâenaleyh aklî kuvvetin kıymetinin, maddi kuvvetin kıymetine nisbeti, tıpkı Allah'ın zâtının kıymetinin, renkler ve şekillerin kıymetine nisbeti gibidir.
10) Aklî kuvvet, mevcudat ve ma'dûmatın tezahür alanı olan bütün mevcudat, ma'dûmat ve mahiyetleri algılayıp idrâk eder. İşte bundan dolayı, aklî kuvvetin verdiği ilk hüküm, "Varlık ve yokluk ne aynı anda biraradâ bulunabilir ne de aynı anda ortadan kalkabilir" şeklindedir. Bu kuvvetin böyle bir hüküm vermesi ise, varlık ve yokluk mefhûmlarının hiç şüphesiz ki daha önce geçmiş olması şartına bağlıdır. Buna göre bu kuvvet sanki bu iki tasavvur sebebiyle, bazı bakımlardan bütün her şeyi kuşatmış gibidir. Ama maddî kuvvet ise, sadece ışıkları ve renkleri idrâk edebilir ki bu iki şey, maddeye ait olan vasıfların en değersizlerindendir. Maddenin bizzat kendisi de, ruhanî cevherlerden düşüktür. Binâenaleyh, maddi kuvvetin sahası, mevcudatın en değersiz alanıdır. Ama aklî kuvvetin sahası ise, mevcudat ve ma'dûmatın tamamıdır. Binâenaleyh, aklî kuvvet daha kıymetli olmuş olur.
11) Aklî kuvvet çoğu bire indirgemeye, biri de çoğaltmaya kadirdir. Ama maddi kuvvet buna muktedir değildir. Aklî kuvvetin, çoğu bire indirgeyebilme meselesine gelince, bu böyledir, çünkü bu kuvvet, "cins"i "fasl"a ekler. Böylece de bu İkisinden tek bir nev'î tabiat meydana gelir. Bu kuvvetin, biri çoğaltabilmesine gelince, mesela bu kuvvet, tek bir mahiyet olan insanı ele altr ve onu kendisinden ayrılmayan ve ayrılan mefhûm ve vasıflara böler. Daha sonra mahiyetin mukavvimatını cinse ve cinsin cinsine, fasla ve faslın faslına, faslın cinsine ve cinsin faslına, derken cinslerden ve fasıllardan sayılmayan diğer mukavvim cüzlere ayırır. Daha sonra, bu "mürekkeb"lerden gerçek "basit"lere varıncaya kadar, bu kısımların herbirini bölmeye devam eder. Sonra o aklî kuvvet, insanın ayrılmaz vasıfları hususunda bu vasıfların müfred veya mürekkeb ya pekçok vasıta veya bir vasıta ya da vasıtasız olarak lazım ve gerekli olduklarım nazar-ı dikkate alır. O halde bu demektir ki akli kuvvet sanki de mahiyetlerin bütün derinliklerine nüfuz etmiş, onları birbirlerine karıp katmış, herbirihin parçasını diğerinden ayırdetmiş ve herbirini uygun olduğu yere koyuvermiştir. Ama maddi kuvvete gelince, mahiyetlerin hallerine muttali olamaz, tam aksine tek bir şey görür, ama onun da ne ve nasıl olduğunu bilemez. Böylece, akli kuvvetin daha kıymetli olduğu ortaya çıkmış olur.
12) Aklî kuvvet, sonsuz şeyler idrâk edebilir. Hâlbuki maddi kuvvet, buna muktedir değildir. Birincisini birkaç yönden izah edebiliriz.
a) Aklî kuvvetin mevcut bilgilerle meçhul olan şeylerin bilgisini elde etmesi mümkündür. Sonra bu aklî kuvvet elde ettiği bu neticeleri nihayeti olmayan başka neticelere mukaddime yapabilir. Maddî kuvvetin ise, bole bir şey elde etmeye muktedir olamayacağını sen daha önce öğrenmiştin.
b) Aklî kuvvet nihayeti olmayan sayıların mertebelerini düşünebilir, buna muktedirdir.
c) Aklî kuvvet bizzat kendisini, kendisinin taakkul edip düşündüğünü, buna benzer sonsuz sayıdaki şeyleri düşünebilir.
d) Sonsuz sayıda nisbetler ve izafetler bulunur ki, bunlar maddi olmayıp akıl yoluyla ulaşılabilen şeylerdir. Böylece akledici kuvvetin daha şerefli olduğu ortaya çıkmış olur.
13) İnsan, akledici kuvveti ile hakikatleri idrâk etmede Allah'a, maddi kuvveti ile de behâime, hayvanlara benzer. Bu nisbet itibare alınmalıdır. O halde, aklî kuvvet daha şereflidir.
14) Akli kuvvet, kendi akli idrâki hususunda akledilen şeyin hariç, dış âlemde bulunması şartından müstağnidir, ama maddi kuvvete gelince, o kendi maddi algılamasında algılanan şeyin dış âlemde bulunmasına gerek duyar. İhtiyaç duymayan ise duyandan daha üstündür.
15) Hariçte bulunan şeyler zâtları gereği mümkin şeylerdir, bundan ötürü bir faile ihtiyaç duyarlar. Failin ise, çok sağlam ve muhkem bir biçimde icad edip yaratması, ancak daha önce ilmin bulunmasından sonradır. O halde, bu şeylerin dış âlemde bulunmaları aklî bir idrâke tâbidir, bağlıdır. Onları algılamaya gelince, şüphesiz ki bu da onların dış âlemde bulunmasına tâbidir. O halde, algılayan maddi kuvvet, aklî kuvvete tabi olur.
16) Aklî kuvvet, akletme işinde vasıtalara ihtiyaç duymaz. Bunun delili ise şudur: tavan ti beş duyu organı âtıl, bozuk hâle gelse, o yine de birin ikinin yarısı olduğunu, aynı şeye müsavi olanların kendi (aralarında da) müsavi olduğunu düşünebilir. Maddi algılama kuvvetine gelince o pekçok vasıtaya muhtaçtır. Muhtaç olmayansa, olandan üstündür.
17) Gözle görme ancak cihetlerde bulunabilen şeyler için söz konusu olabilir. Ayrıca o her cihette de etkin olamaz. Daha doğrusu ancak ya karşısında olanı, ya da karşısında bulunan hükmünde olanı idrâk edebilir "Karşısında bulunan hükmünde olanı" ifademizle şu dört şeyden korumuş olduk:
a) Araz. Çünkü o, karşıda (mukabil) olan değildir, zira mekânda bulunmaz. Ama kendisi "mukabil" olan cisimle kaim olduğu için "mukabil" hükmündedir.
b) Aynada yüzün görülmesi. Çünkü ışık, gözden aynaya doğru çıkar. Sonra aynadan da yüze vurur, böylece de yüz görülür hale gelir. İşte o bu bakımdan, andisinin mukabili gibidir.
c) İki aynadan birini önüne diğerini arkasına koyduğunda, insanın arkasını görmesi.
d) Işığın rutubetlerde, (suda) kırılması sebebiyle, "mukabele" edilemeyen şeylerin görülmesi. Nitekim bu (el-Menazır) bilim dalına dair eserlerde açıklanmıştır. Aklî kuvvete gelince, onun cihetlere ihtiyacı yoktur. Çünkü o, ciheti düşünür; cihetse, bir cihette değildir. Bundan ötürü, bu şeyin ya bir cihette bulunduğunu ya da sunmadığını düşünür. Bu iki ihtimalden birisinin olabileceğini düşünmek ise, ancak bizim, "O bir cihette değildir" şeklindeki sözümüzün manasını düşündükten sonra doğru olur.
18) Maddi görme kuvveti, önüne bir mani çıktığında göremez. Aklî kuvvet ise arta bir engel tanımaz. Binâenaleyh daha kıymetli olmuş olur.
19) Aklî kuvvet tıpkı bir emîr, komutan gibidir, maddî kuvvet ise hizmetçi durumundadır. Komutan ise, hizmetçiden daha kıymetlidir. Emretmek ile hizmet senek arasındaki farkın izahı ise, son derece açıktır.
Maddî görme kuvveti, ekseriya yazılır. Çünkü o bazan, hareket edeni hareketsiz, hareketsiz olanı da hareketli olarak algılar. Bu tıpkı, geminin içinde oturan adam gibidir. Çünkü bu kimse hareket halinde olan gemiyi bazan hareketsiz, hareketsiz olan sahili de hareketli olarak algılar. Eğer akıl olmasaydı, görmenin hatası, aoğrusundan ayırdedilemezdi. Akıl hâkim, his ise mahkûmdur.
Böylece anlattıklarımızla, akli idrâkin maddi görme idrakinden daha üstün olmuş olduğu sabit olmuş olur. Bu iki idrâkten her biri, nurun hususiyetlerinin en kıymetlisi olan zuhur etmeyi gerektirir. Binâenaleyh, aklî idrâk, nûr olmaya maddî idrakten daha uygundur. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre şimdi biz diyoruz ki, bu akli nurlar, iki kısımdır.
a) Durumlar normal olduğunda, meydana gelmesi vâcib olan ki bunlar, fıtrî düşüncelerdir.
b) Kesbî olanlar ki bu da nazarî düşüncelerdir. Fıtrî olanlara gelince bu insan cevherinin ayrılmaz bir vasfı değildir. Çünkü insan çocukken, kesinlikle âlim değildi. Binâenaleyh bu demektir ki bu fıtrî nurlar yok iken meydana gelmişlerdir. Bu itibarla, bunların mutlaka bir sebebi olması gerekir. Nazarî olanlara gelince, insan fıtratına, çoğunlukla bir meylin ve sapmanın arız olduğu malumdur. Durum böyle olunca da mutlaka bir rehberin ve yol göstericinin bulunması gerekir. Hâlbuki Allah'ın kelâmının ve peygamberlerin irşadının üstünde bir mürşid yoktur. Böylece aklın gözünde Kur'ân ayetlerinin yeri, tıpkı maddî görme kuvvetine nisbetle güneşin nuru gibidir. Çünkü gözün görmesi, ancak, bu nurla tamamlanır. Binâenaleyh, güneşin nuruna nûr denilmesi gibi Kur'ân'ın nuruna nûr denilmesi daha uygundur. O halde bu demektir ki, Kur'ân'ın nuru, güneşin nuruna, aklın nuru da gözün nuruna benzer, İşte bu izahla, Cenâb-ı Hakk'ın "O halde Allah'a, Resulüne ve indirdiğimiz nura iman edin" (Teğabun. 8) ve "Muhakkak ki size, Rabbinizden bir burhan gelmiştir. Biz size, apaçık bir nûr indirdik" ayetlerinin manası ortaya çıkar. Resulün beyanının, güneşin nurundan daha kuvvetli olduğu sabit olunca, nûranilik hususunda kudsiyyetin bizzat kendisinin güneşten daha büyük olması gerekir. Maddeler âleminde, güneşin başkalarına nûr saçtığı, bu nuru başkasından almadığı gibi bizzat peygamberin kendisi de diğer beşeri nefislere aklî nurlar saçar, fakat bu aklî nurları hiçbir beşerden almaz. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak "Ve orada bir lamba, aydınlatan bir ay var etti" (Furkân,61) buyurarak, güneşi lamba ve kandil olmakla nitelemiş, Hazret-i Peygamberi de aydınlatan bir ay diye vasfetmiştir. Bunu iyice kavradığında, şimdi biz diyoruz ki, peygamberlerin ruhlarında meydana gelen nurların, meleklerin ruhlarında bulunan nurlardan alındığı aklî ve naklî delillerle sabittir. Nitekim Cenâb-ı Hak "O kendi emriyle kullarından kimi dilerse ona vahy ile melekleri indirir"'(Nahl,2); "Onu, Ruhu'l-Emin kalbine indirdi" (Şuara, 193-194), "De ki: "onu rabbinden hak olarak, Ruhu'l-kuds indirdi" (Nahl, 102) ve "O ancak, vahyolunan bir vahiydir. Onu, kuvvetleri şiddetli olan öğretti" (Necm. 4-5) buyurmuştur. Vahiy ise ancak, melekler vasıtasıyla olur. Binâenaleyh biz, peygamberlerin ruhlarını, aydınlatma bakımından güneşten daha büyük kabul edince, peygamberlerin akıllarının nurlarının adeta kaynaklan olan meleklerin ruhlarının, mutlaka ve mutlaka peygamberlerin ruhlarının nurlarından daha büyük olması gerekir. Çünkü sebebin mutlaka, müsebbepten daha güçlü olması gerekir. Sonra biz yine diyoruz ki: Semavi ruhların farklı farklı oldukları, bir kısmının başkasından nûr alan, bir kısmının, da veren oldukları hem aklî hem de naklî delillerle sabittir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Cebrail (aleyhisselâm)'i anlatırken, "Orada kendisine itaat olunandır, bir emîndir"(Tekvir.2) buyurmuştur. Binâenaleyh Cebrail, meleklerin itaat ettiği birisi olunca, itaat edenlerin mutlaka onun emri altında olmaları gerekir. Nitekim Cenâb-ı Allah "Bizden istisnasız her birimiz için birermakam vardır" (Saffat, 164) ustur. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, bahsettiğimiz sebebten ötürü, olmaya, nuru veren, alandan daha uygundur. Ruhlar âlemindeki nurların arecesinin şöyle bir misali vardır: Güneşin ışığı aya ulaşıp, sonra bir evin penceresinden içeri aksedip, duvarda asılı bir aynaya düşüp, o aynadan başka bir auvarda asılı olan diğer bir aynaya yansıyıp, oradan da yerdeki su dolu bir tasa yansıdığında, buradan da evin tavanına yansır. Binâenaleyh burada en büyük nûr, nûrların (ışıkların) kaynağı durumunda olan güneşin nurudur. İkincisi ayda olan, üçüncüsü ilk aynaya vuran, dördüncüsü, ikinci aynaya vuran, beşincisi suya vuran; artıcısı da tavana vurandır. İlk kaynağa en yakın olan, ondan uzak olandan daha kuvvetlidir.
Semavî nurlar, işte böylece derecelenince, aydınlatma bakımından, veren nûr alan nurdan daha kuvvetli olur. Sonra bu nurlar en büyük nura ulaşıncaya kadar darace derece yükselir. Allah katında makam ve mevki itibarıyla en büyük ruh "Rûh ve melekler saf saf durdukları gün" (Nebe, 38) ayetiyle kastedilendir. Sonra biz diyoruz ki: Maddi ruhların, eğer süfli (yeryüzüne ait) olurlarsa, ışık veren cisimlerin nurları gibi eğer ulvi olurlarsa, tıpkı güneş ay ve yıldızların nurları gibi olduklarında şüphe yoktur. Yine aynı şekilde aklî nurlar da süfli iseler, tıpkı Peygamber ve velilere ait olan süflî (yeryüzü) ruhları gibi; ulvî iseler, meleklere ait olan ulvî ruhlar gibidirler. Bütün bunların hepsi de, zatları gereği "mümkin" varlıklardır. Zatları gereği "mümkin" olan varlıklar ise, zatları gereği yokluğa, başkasından ötürü de var olmaya müstehaktırlar. Yokluk, var olan o zulmet (karanlık)tır. Varlık ise, nurdur. O halde Allah'ın dışında kalan herşey, zatları gereği karanlıktırlar ve ancak Allah'ın uyandırmasıyla aydınlanan varlıklardır. Bu süflî ruhların var olduktan sonraki bütün bilgileri de Allah'ın varlığından ötürü mevcuttur. O halde bu demektir ki: O süflî ruhları, yokluk karanlıkları içinde iken, varetmek suretiyle ortaya çıkaran ve cehalet zulmetleri içinde iken, bilgi nurlarını üzerlerine sağanak yağmurları halinde döken zat, Hak teâlâ'dır. Binâenaleyh herşey ancak O'nun ortaya çıkarmasıyla, ortaya çıkmıştır. Nur'un özelliği, ortaya çıkma, tecelli etme ve inkişaf bulmayı sağlamaktır. İşte bu noktada mutlak nurun, Allah Subhanehû ve Teâlâ olduğu, başkalarına "nur" denişinin ise mecaz olduğu ortaya çıkar. Çünkü Allah'ın dışında kalan herşey, bizzat o olması barıyla, sırf zulmet (karanlık)tır. Çünkü o olması bakımından sırf bir yokluktur. Hatta bundan da öteye, biz o nurlara nûr olmaları açısından baktığımızda bile, birer zulmet olduklarını görürüz. Çünkü bunlar, nûr olmaları itibarıyla "mümkin" varlıklardır. Mümkin varlıklar ise, mümkin olmaları bakımından "ma'dûm" (yok) sayılırlar. Ma'dum (yok olan) ise, karanlıktır. Binâenaleyh nura, nûr olması bakımından bakıldığında bile, o bir zulmettir. Fakat bu nurlara, Hak teâlâ'nın onlara varlık nurunu sağanak yağmurları halinde dökmüş olması bakımından bakıldığında, nûr oldukları görülür. Böylece nûr olanın gerçekte sadece Hak teâlâ olduğu, O'nun dışında kalanların ise nur olmadığı, bunlara ancak mecazi olarak nûr denildiği sabit olmuştur.
Daha sonra Gazali (r.h) şu iki sorudan bahseder:
Birinci soru: "Hak teâlâ bu ayette nuru niçin göklerin ve yerin nuru olarak tavsif etmiştir?" deyip buna şu şekilde cevap vermiştir: "Sen, göklerin ve yerin, aklî ve maddî nurlarla dopdolu olduğunu biliyorsun. Maddî nurlar, göklerde müşahede edilen yıldızlar, güneş ve ay ışığı gibi şeyler ile yerde maddelerin yüzeylerine vurup bu sayede çeşitli renklerin ortaya çıkmasını sağlayan ışıklardır. Eğer böyle olmasaydı renkler ortaya çıkamaz, dahası varlık gösteremezlerdi. Aklî nurlara gelince, ulvî (yüce) âlem bunlarla dopdoludur. Bunlar, meleklerin cevherleridir. Süfli âlem de yine akli nurlarla dopdoludur ki bunlar, bitkilerdeki, hayvanlardaki ve insanlardaki kuvvetlerdir. Tıpkı melekiyyetin nuru ile ulvî âlemin nizamı ortaya çıktığı gibi, süflî (yeryüzünde) olan insanın nuru ile de, süflî âlemin nizamı ortaya çıkar. İşte Hak teâlâ'nın "(Allah) onları elbette yeryüzünde halife kılacak" (Nûr, 55) ve "Sîzi, yeryüzünde halifeler kıldı" (Neml. 62) ayetleri ile kastedilen budur. Bunun böyle olduğunu anladığında, âlemin zahiri ve basan (göze hitab eden) nurlar ve akli-bâtınî nurlar ile dopdolu olduğunu anlarsın. Bunun peşisıra da süflî nurların bazısının, tıpkı kandilden akseden nur gibi, diğer bazılarından çıktığını anlarsın. Çünkü buradaki kandil nübüvvet nurudur. Daha sonra kutsî nübüvvet nurlarının da tıpkı kandilin nurdan iktibası gibi ulvî ruhlardan alındığını ve ulvî nurların bir kısmının bir kısmından olduğunu, aralarında makam itibarıyla dereceler bulunduğunu, bütün bunların hepsinin de nurların nurunu ve ilk kaynağa varıp dayandığını, bunun ise ortağı olmayan bir Allah olduğunu anlarsın. Binâenaleyh bütün hepsi O'nun nurudur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Allah göklerin ve yerin nurudur" buyurmuştur.
İkinci soru: Allah, "nûr" olunca, O'nun "nur" olduğunu isbat için akli delile niçin ihtiyaç duyulmuştur?
Üstad Gazali buna da şöyle diyerek cevap verir: Allahü teâlâ'nın göklerin ve yerin nuru olmasının manası, göze hitab eden zahirî nurlara nisbetle malumdur. Binâenaleyh sen, güpegündüz, baharın yeşilliğini müşahede ettiğinde, renkleri görmekte olduğundan şüphe etmezsin. Hatta çoğu kez sırf renkleri gördüğünü sanırsın. Çünkü sen, yeşillikten başka bir şey görmediğini söylersin. Fakat güneş battığında güneşin o varlıklar üzerine düştüğü zamanki renkler ile, düşmediği zamanki durum arasındaki farkı açıkça anlarsın ve böylece nurun (ışığın), o renklerle birlikte anlaşılan başka birşey olduğunu farkedersin. Fakat o onunla alabildiğine birleştiği için, ayrıca idrak edilmemiş ve alabildiğine ortada olduğu için de (adeta) gizlenmiştir. Çünkü bazan, çok ortada olmak gizlilik (görülememe-farkedilememe) sebebidir. Bunu iyice kavradığında bil ki her şey göz için, görünen bu maddî nûr sayesinde ortaya çıkıp görülebildiği için, batınî göz (basiret) için de her şey Allah ile ortaya çıkar. Çünkü O'nun nuru herşey ile birliktedir ve ondan ayrılmaz. Fakta burada ikisi arasında birtakım farklar söz konusudur. Mesela zahiri nurun, güneşin batması yahut araya bir engelin girmesi ile kaybolacağı bilinir. İşte bu durumda da nurun renkten başka bir şey olduğu ortaya çıkar. İlahi nûr ile ise herşey ortaya çıkar ve bu nurun kaybolması, yimesi tasavvur edilemez. Hatta değişmesi bile imkansızdır, hep eşya ile birlikte kalır. Böylece ikisi arasındaki fark hususundaki istidlal son bulur. Eğer ilahi nurun taybolabtleceği düşünülseydi, o zaman gökler ve yerler temelinden sarsılır ve bu id nûr arasındaki fark hususunda zarurî bir bilgi anlaşılırdı. Fakat bütün herşey kendilerini yaratanın varlığına aynı şekilde şehâdet etmeye devam edip, eşyanın bazısının değil, hepsinin O'nu tesbih ettiği ve bu işi, zaman zaman değil, her zaman yaptığı anlaşıldığında aradaki fark kaybolur ve yol iyice kapalı hale gelir. Çünkü zahirî yol, eşyayı zıdlan ile tanımaktır. Zıddı olmayan ve bütün halleri birbirine benzediği için hiçbir değişikliğe uğramayan varlığın ise, kapalı (meçhul) kalması ve onun bu kapalılığının ise alabildiğine açık ve seçik olmasından ötürü olduğu akıldan uzak değildir. Alabildiğine aşikâr olduğu için, bütün mahlûkattan saklı kalan, nurunun aydınlığı sebebiyle onlardan gizli kalan o yüce zatı, noksan sıfatlardan takdis, tenzih ederiz.
Bil ki Üstad Gazali'den aktardığımız bu izahlar son derece güzel. Fakat iyice reetenirse, bunların neticesi de Cenâb-ı Hakk'ın "Nûr" olmasının manasının, O'nün âlemin ve idrak eden kuvvetlerin yaratıcısı olması hususuna raci olmasına dayanır ki bu da bizim "Allah'ın göklerin ve yerin nuru olması, "O göklerin ve yerin "Hidayetcisidir" manasınadır" şeklindeki, sözümüzle aynı manayadır. Binâenaleyh Gazali'nin söylediği ile müfessirlerden naklettiğimiz sözler arasında mana bakımından bir fark yoktur. Allah en iyi bilendir.
Yetmiş Nûr Perdesi
İkinci fasıl: Bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın "Allah'ın nurdan ve zulmetten yetmiş perdesi vardır. Eğer Allah onları açacak olsa, zâtının kutsiyyeti, gözünün yetiştiği herşey) yakardı" Müslim, İman, 293 (1/162); Ibn Mâce, Mukaddime, 13 (1/70-71) (Benzer hadis) hadisinin tefsiri hakkındadır. Bazı rivayetlerde bu perdelerin sayısının yediyüz, bazılarında ise yetmişbin olduğu söylenmiştir. Her halükârda diyorum ki: Hak teâlâ'nın zatının yine zatına tecelli ettiği sabit olunca, bu perde işi şüphesiz perdelenilenlere nisbetledir. Perdelenilenlerin de mutlaka ya nurdan ve zulmetten meydana gelmiş perde ile, yahut sadece nurdan yahut sadece zulmetten meydana gelmiş bir perdeyle perdelenilmiş olmaları gerekir.
Birinci kısım: Sırf zulmet ile perdelenilenler bedeni şeylerle meşgul olma hususunda zihinleri, fikirleri ve gönülleri bu maddi şeylerle vâcibu'l-vücûd'un varlığına stidlâl edilebilir mi, edilemez mi meselesine dönüp bakmayacak olan kimselerdir. Çünkü sen anladın ki, Allah'dan başka her şey, kendi zatında karanlıktır. O'nun aydınlanması ancak, Hazret-i Allah'dan alacağı nurla olur. Binâenaleyh Allah adına olmaksızın, maddî şeylerle meşgul olup, bu meşguliyyeti de nûr tarafına dönmesine mani olan herkesin perdesi sırf zulmet perdesi olmuş olur. Bedenî ilgi ve alâkalarla yapılan her türlü meşguliyet sınırsız ve sonsuz olduğuna göre, zulmâni perdelerin çeşitleri de sınırsız ve sonsuzdur.
İkinci kısım: Nûr ve zulmet karışımı perdelerle perdelenilenlerdir. Bil ki maddî şeylere bakan kimse onların ya bir müessirden müstağni olduklarına inanır yahut bir müessire muhtaç olduklarına inanır. Eğer bunların bir müessirden müstağni olduklarına inanırsa, işte bu nurdan ve zulmetten meydana gelmiş bir perde olur. Bunun nurdan oluşu, o kimsenin bu varlıkların başkasına muhtaç olmamaları hususunu tasavvur edebilmesinden ötürüdür, çünkü müstağni olmak, Allah'ın celal sıfatlarındandır. O halde bu, nûr tarafıdır. Bunun zulmet oluşu ise, o kimsenin bu müstağnî oluş vasfının, o maddelere uygun olmamasına rağmen, onlarda bulunduğuna inanmasıdır ki, bu bir zulmettir. Böylece bu düşüncenin nûr ve zulmet karışımı bir perde olduğu sabit olmuş olur. Bu kısmın da çeşitleri çoktur. Çünkü kimileri, mümkin varlığın bir müessirden müstağnî olduğuna inanmıştır, kimileri ise mümkin varlığın müstağni olmadığını, fakat onlarda müessir olanın ya onların karakterleri, ya hareketleri, ya biraraya gelişleri, ya da ayrılışları olduğunu yahut da bunların, feleklerin hareketlerine veya onları hareket ettiren birşeye nisbet edildiğini söylemiştir. Bütün bunlar bu kısımdandır.
Üçüncü kısım: Sırf nûranî perdelerle perdelenenlerdir. Bil ki Hak teâlâ'yı tanımanın yolu, ancak bu selbî ve izafî sıfatlar vasıtasıyladır. Bu sıfatların ve mertebelerinin ise, sınırı yoktur. Binâenaleyh kul, hep bunlarda terakki eder (ilerler) ve derken bir dereceye ulaşıp, orada kalıverirse, onun o dereceyi müşahedede boğulup kalması, onun için daha üst dereceye yükselme hususunda bir perde oluşturur. Bu derecelerin sınırı, sonu olmadığına göre, kul devamlı hareket halinde ve bir makamdan diğer bir makama geçiş içinde olur. Cenâb-ı Hakk'ın hususi (özel) hakikati ise, herkese kapalıdır. Perdelerin derecelerinin nasıl olduğuna işaret ettik. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kesin sayı belirlemeksizin, yaklaşık olarak yetmişbin tane olduğunu söylediğini gördün. Binâenaleyh bunların gerçekten sınırı, ucu-bucağı yoktur.
Nur Benzetmesi Hakkında
Üçüncü fasıl: Bu ayetteki temsil (teşbih)in nasıl olduğu hakkındadır: Bil ki bir benzetmede mutlaka bir müşebbeh (benzetilen) ve bir müşebbehün bih (kendisine teşbih edilen, benzetilen) bulunur. Bil ki âlimler burada benzetilen şeyin ne olduğu hususunda ihtilaf etmiş ve şu izahları yapmışlardır:
1) Ekseri kelamcılara göre ki bunu kâdî de desteklemiştir. Bundan murat ayit-ı beyyinât" (apaçık ayetler) (nûr.34) demek olan hidayettir. Buna göre mana, 'Allah'ın hidayeti, açıklık ve parlaklıkta zirveye ulaşmış ve bu hususta tıpkı, içinde ışıl ışıl bir lamba bulunan bir oyuk (yuva) gibidir. O lambada da son derece saf zeytinyağı ile tutuşan bir kandil (fitil) vardır" şeklindedir.
Şimdi eğer "Güneşin ışığının bundan kat kat fazla olduğunu bildiğimiz halde, Cenab-ı Hak, nurunu (hidayetini) niçin buna değil ona benzetti?" denilir ise, biz deriz Hak teâlâ, zulmetin ortasında parlayan o mükemmel ışığı anlatmak istemiştir. İsanların vehim ve hayallerine galib olan, tıpkı zulmetler gibi olan şüphelerdir. Allah'ın hidayeti, bu şüpheler arasında, tıpkı zulmetler arasında parıldayan o mütemmel ışık gibidir. Bu mana ve maksad ise, güneşin ışığında bulunmaz. Çünkü gineşin ışığı ortaya çıktığında, âlem ışıkla dopdolu olur. Battığında da âlem sırf battığında da karanlıklar içinde kalır. Binâenaleyh ayetteki teşbih daha uygun ve daha münasiptir.
Teşbihi Kuvvetlendiren Unsurlar
A) Bil ki Allah'ın bu benzetmede nazar-ı dikkate aldığı şeylerin hepsi de ışığın mükemmeliğini sağlayan şeylerdendir:
1) Misbâh (lamba) Çünkü lamba bir oyukta (yuvada) olmadığı zaman, ışıkları aydınlanır. Ama bir kovuğa koyulduğunda, ışınlar toplanmış olur ve böylece de daha uzakları aydınlatır. Bunu gözler önüne serecek misal şudur: Lamba küçük bir odada oldugu zaman verdiği ışık (aydınlatışı), büyük bir odada olduğu zamankinden daha fazladır.
2) Lamba, saf bir camın içinde olduğu zaman, camdaki saflık ve şeffatlıktan ötürü, ışıkları camın bir tarafından öbür tarafına yansır. Bu sebeple de ışık artar. Bunun da açık misali şudur: Güneş ışınları saf bir cam üzerine vurduğunda, görünen ışınlar kat kat artar. Öyle ki, camın tam karşısında olan şeylere bile o ışıklar varır. Binâenaleyh bu ışınların her biri, camın, her bir tarafından diğer tarafına yansıdığında, ışıklar ve artar, mümkün olan yere varır.
3) Lambanın ışığı, içindeki yakıta göre değişir. Yakıtı saf ve duru olduğundaki durumu, bulanık ve karışık olduğundaki durumundan farklı olur. Yakıt olarak kullanılan yağlar içerisinde, saflık bakımından hiçbiri zeytinyağı gibi değildir. Binâenaleyh çoğu kez bu yağ bütün zerrelerine dağılmış beyazlık ve şeffaflığın yanısıra, saflık ve incelik bakımından su gibidir.
4) Bu zeytinyağı da ağacına göre değişir. Eğer ağaç ne sadece şarkî, ne sadece şarkî, ne sadece garbi, yani her halükarda devamlı surette güneş alabilen bir ağaç ise, onun zeytinleri o derecede olgun olur. Böylece de ondan elde edilen yağ daha saf, daha katıksız Çünkü çok güneş alması, böyle olmasını sağlamıştır. Binâenaleyh bu dört ısiyet biraraya gelip, birbirine destek olduklarında, bu ışık son derece ileri ve olur. Dolayısıyla da bu, Allah'ın hidayetini teşbihe en uygundur.
Nurdan Maksad Kur'ân'dır
B) Ayetteki, "nûr" ile Kur'ân-ı Kerim kastedilmiştir. Bunun bu manada oluşunun Sefili, "Şüphesiz size, Allah'dan bir nur, apaçık bir kitap geldi" (Maide, 15) ayetidir. Bu görüş, Hasan el-Basrî, Süfyan b. Uyeyne ve Zeyd b. Eslem'indir.
Nurdan Maksad Hazret-i Peygamberdir
C) Bu "nûr" ile Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kastedilmiştir. Çünkü o, mürşiddir, yol gösterendir, ışık tutandır. Bir de Hak teâlâ Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i anlatırken "Sırâc-ı münir (aydınlatan lamba)" (Ahzab, 46) buyurmuştur. Bu görüş de Atâ'nındır. Bu iki görüş, birincisinde vardır. Çünkü kitap indirmek, peygamber göndermek de, Allah'ın hidayet çeşitleri zincirindendir. Nitekim Cenâb-ı Hak semavî kitaptan anlatırken, "İşte biz, sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Hâlbuki sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin" (Şûra. 52) buyurmuştur. Peygamberleri anlatırken de, "(Biz), peygamberleri (rahmet) müjdecileri ve azab habercileri olarak (gönderdik). Ta ki peygamberlerden sonra insanların, Allah'a karşı, bir bahaneleri olmasın " (Nisa, 165) buyurmuştur.
Nurdan Maksad Mü'min Kalblerdeki İmandır
D) Bununla, mü'minlerin kalbindeki marifetullah ve şer'i bilgiler kastedilmiştir. Bunun böyle oluşunun delili, Allahü teâlâ'nın imanı "nûr", küfrü de zulmet diye isimlendirmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Öyle ya, Allah'ın göğsünde, müslümanlık için inşirah verdiği bir kimse ki o Rabbinden bir nûr üzeredir... (Zümer, 22) ve "İnsanları zulmetten nura çıkarasın diye" (ibrahim, 1) buyurmuştur. Bunun neticesi de, ayetteki hidayet manasına olan nurun ihtida (hidayete erme) manasına hamledilmesidir. Bu manaya göre, tefsir ettiğimiz ayetteki teşbihin maksadı şudur: Mü'minin imanı, şüphelerden ve saptıran zulmetlerden uzak ve ben olma hususunda bahsedilen lambanın ışığı derecesine varmıştır. Bu da Übeyy b. Ka'b ile İbn Abbas (radıyallahü anha)m)'ın görüşüdür. Übeyy bu ayete, "mü'minin nurunun misali manasını verir ve bu şekilde okurmuş. Onun bunu "O na inananın nurunun meseli (misali).".. şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh) da bu ayete, "Allah'ın mü'minin kalbindeki nurunun misal' manasını vermiştir.
E) Üstad Gazali (r.h) şöyle demiştir: "Biz, kuvve-i müdrikenin birtakım nurlar olduğunu ve insandaki kuvve-i müdrikenin, şu beş derecesi bulunduğunu beyan etmiştik:
1) Kuvve-i hissiyye. Bu beş duyu organının hissettiği şeyleri alan kuvvettir. Bu sanki hayvanı ruhların temeli ve ilkidir. Çünkü canlı, bu sayede canlı olur ve bu, süt emen çocukta bile vardır.
2) Kuvve-i hayaliyye. Bu hislerin algıladığı şeyleri itinâ ile karşılayan ve onları, ihtiyaç hissedildiğinde, kendisinden üst durumda olan aklî kuvvete arzetmek için tutan kuvvettir.
3) Küllî hakikatleri idrâk eden, aklî kuvvet.
4) Fikir (tefekkür) kuvveti. Bu da aklî bilgileri alıp, onları birbirleriyle kıyas ve te'lif eden, bu te'lif (sentez) neticesinde de daha önce bilinmeyen şeyleri, bilinir (İlim) haline getiren kuvvettir.
5) Peygamberlere ve bazı velilere mahsus, kudsî kuvvet ki, bu kuvve ile gayb ve melekût âleminin sırları bilinir. Cenâb-ı Hak bu hususa, "İşte biz, sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Hâlbuki sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu sayesinde, dilediğimiz kullarımızı hidayete erdirdiğimiz bir nur kıldık" (Şûra. 52) ayetiyle işaret etmiştir.
Bu kuvvetleri anladığında, bilesin ki bunların hepsi birer nurdur. Çünkü bunlar sayesinde çeşitli varlıklar bilinir. Yine bilesin ki, işte bu beş derece kuvvetin, ayette bahsedilen o beş hususa teşbih edilmiş olması da mümkündür. O beş şey, mişkat (lamba kovuğu), zücâce (lamba şişesi), misbah (lamba) şecere (zeytin ağacı) ve zeytin yağı. Hissî ruhun (kuvvetin) özelliklerine baktığında, onun nurunun mesela gözler, kulaklar ve burun delikleri gibi birçok deliklerden dışarı çıktığını görürsün. Bunun maddeler âlemindeki en uygun misali (benzeri), mişkât (lamba kovuğu)dur.
İkincisi yani hayal kuvveti için de, şu üç özelliği görmekteyiz:
1) Bu, katı ve süflî âlem tîynetindendir. Çünkü hayal edilen şeyin, bir miktarı, bir şekli ve bir yeri vardır. Maddî şeylerin, mücerred (soyut), kullî şeyleri (genellemeleri) düşünen, sırf aklî nurlardan mahrum oluşları, ayrılmaz vasıflarıdır.
2) Bu kesîf hayal, saflaşıp inceldiğinde ve güzelleştiğinde aklî manalara birtakım kalıplar teşkil eder, aklın nurlarını yüklenir ve onun nurlarına engel teşkil etmez. İşte bundan ötürü rüya tabircisi hayali suretlerden hareketle aklî manalara istidlal eder. Bu tıpkı güneşin melîke o hükümdara; ayın vezire; insanların ağızlarını mühürleyen kimsenin ise, müezzin olup sabahtan önce ezan okumasına yorulması gibidir.
3) İşin başlangıcında hayale, sayesinde aklî bilgiler kavransın ve anarşiye düşülmesin diye gerçekten ihtiyaç vardır. Aklî bilgileri celbeden hayalin misali ne kadar güzeldir. Sen, maddeler içerisinde sayılan bu üç vasıf hususunda, hayale cam kadar benzeyen bir şey bulamazsın. Çünkü cam, aslında kesif (katı) bir maddedir. Fakat saf ve şeffaftır. Böylece kandilin nuruna engel olmayan bir hale gelir, hatta o nuru olduğu gibi aksettirir. Ayrıca da o nuru (ışığı) esen rüzgarlar sebebiyle sönmekten korur. Üçüncüsü yani aklî kuvvet, külli mahiyetleri (genel kaideleri) ve ilahî bilgileri idrâk etme kuvvetidir. Bunun sence lambaya benzetilmesinin kapalı bir yönü yok. Peygamberlerin aydınlatıcı bir lamba oluşlarını açıkladığımız için, bunun ne demek olduğunu anlamış vaziyettesin. Dördüncüsünün yani fikrî kuvvetin özelliği de bir mahiyeti ele alır, sonra onu iki kısma ayırır (analiz eder). Bu iki kısma ayırışı, mesela bizim: "Varlık, ya vacibu'l-vücûd ya mümkinü'l vücûddur" şeklindeki sözümüzde olduğu gibidir. Sonra da her bir kısmı yeniden ikiye ayırır ve bu işi aklî taksimata göre, şubeler (kısımlar) iyice çoğalıncaya kadar yapar. Sonra da birtakım neticelere varır. İşte bunlar, o aklî taksimatın meyvesit'ir.
Daha sonra döner ve bu meyveleri, (kıyasla) benzeri şeylerin tohumları kılar. Böylece bu iş, kişiyi sonsuz meyvelere ulaştırır. Bunun bu âlemdeki en uygun misali, ağaçtır. Ağacın meyveleri, bilgilerin nurlarının ve bitkilerinin artması için bir madde olunca, bunun ayva veya elma ağacına değil de özellikle zeytin ağacına benzetilmesi daha uygun olur. Çünkü zeytin ağacının özü, lambaların yakıtı olan zeytinyağıdır. Bu yağın, diğer yağlar arasında mümtaz bir yeri vardır. Çünkü bunun hem aydınlatması daha fazladır, hem dumanı (isi) daha azdır. Sütü bol ve doğurgan olan hayvanlar ile meyvesi çok olan ağaca, "mübarek" denir. Binâenaleyh bu hususta sınırsız olan şey, "mübarek" diye nitelenmeye daha layıktır. Maddî ilgi ve bağlardan uzak, sırf aklî olan fikirlerin kısımlarının da, "şarkî ve garbî olmayan" (yani ne sırf şarktan güneş alan, ne sırf garbtan güneş alan olmayan) diye tavsif edilmeye daha uygundur.
Beşinci yani kutsi-nebevî kuvvet son derece kıymetli ve saftır. Çünkü fikri (tefekkürî) kuvvet, hem bir talime ve tenbihe ihtiyaç duyan fikrî kuvvet ve ihtiyaç duymayan fikrî kuvvet diye ikiye ayrılır. Teselsülü sona erdirmek için böyle bir kısmın, yani nebevî kuvvet kısmının mutlaka olması gerekir. Bu kısmın mükemmelliğinin, arılığının, duruluğunun ve alabildiğine istidâdlı oluşunun, "Onu ateş tutuşturmasa bile, neredeyse o yağ yine de ışık verir" diye anlatılması, son derece uygundur. Binâenaleyh bu teşbin de bu kısım için uygundur. Bu nurlar, derece bakımından, birbirleri üzerinde olunca, birincisi yani kuvve-i hissiyye, hayal kuvvetinin, hayal kuvveti de akıl kuvvetinin bir öncüsü gibi olmuştur. Dolayısıyla ayetteki "mişkât" (lamba kovuğu) kelimesinin, misbah (lamba)nın bir zarfı gibi olan zücâcenin (lamba şişesinin) bir zarfı gibi (yani iç içe olmaları) en uygundur.
Nur ayetini İbn-i Sina'nın İzahı
F) Ebu Ali İbn Sîna şöyle demiştir: Bu beş misal, insan ruhunun algılamalarının derecelerini göstermektedir." Bu cümleden olarak İbn Sina şöyle der: "İnsan ruhunun, külli bilgileri ve soyut (mücerred) idrâkleri kabul ettiğinde şüphe yoktur. Hem sonra bu, işin başında bütün bu bilgilerden uzaktır. İşte bu noktada o akl-ı heyula adını alır ki, ayette "mişkât" ile du ifade edilmiştir. İkinci derecede de, insan ruhunda kendilerini sentez etmek suretiyle nazarî ilimler elde etmeye ulaşılabilen bedihî ilimler meydana gelir. Ya bu intikal yolları zayıftır ki bu, "ağaç" ile ifade edilmiştir, ya da daha kuvvetlidir, bu da "zeytinyağı" ile ifade edilmiştir, ya da gerçekten çok kuvvetlidir, bu da, "bir inci gibi parıldayan yıldız misali zücâce (lamba şişesi)" dir. Yahut da, kuvvetin zirvesine ulaşmıştır ki, bu da peygamberlere mahsus olan kutsî ruh olup, ayette "ateş ona dokunmasa bile, neredeyse o yine de ışık saçar" diye ifade edilmiştir. Üçüncü derecede insan ruhu zarûri-fıtri ilimlerden, nazarî ilimler elde eder. Fakat bu nazarî ilimler bil-fiil mevcut değildir. O rûh, istediği zaman bunları ortaya çıkarmaya, hazır etmeye kadirdir. Bu da, "bil-fiil (akıl)" adını alır. Ayette bunu karşılayan "misbah" (lamba) dır. Dördüncü derecede, bu zarurî ve nazari bilgiler bilfiil mevcuttur ve bunun sahibi, ona adeta bakıyor gibidir ki, bu da "akl-ı müstefâd" adını alır. İşte bu "nurun alâ nûr" (nûr üzerine nûr)dur. Çünkü meleke bir nurdur, onun üzerine gelen de diğer bir nurdur" İbn Sina daha sonra şunu iddia etmiştir: "Beşeri ruhlarda bulunan ilimler, "faal akıl" adını alan ruhi bir cevherden meydana gelir. Bu da ay küresinin altında bulunanı yani nârı (ateşi) idare eder.
Sûfîlerin Nûr Ayetini İzahı
G) Sofilerin görüşüne göre, Hak teâlâ kişinin göğsünü mişkâta (lamba kovuğuna) kalbini "zücâceye (cama), marifetini de misbaha (lambaya) teşbih etmiştir. Bu lamba mübarek bir ağaçtan yanmaktadır ki, bu da meleklerin ilhamlarıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "O kendi emriyle kullarından kimi dilerse ona vahy ile melekleri indirir" (Nahl, 2) ve "Onu Rûhu'l-Emin, senin kalbine indirdi" (Şuara, 193-194) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, faydalarının çokluğundan dolayı, melekleri mübarek ağaca benzetmiş, onları ruhanî oldukları için, "ne şarkîdir, ne de garbidir" diye nitelemiş ve İlimlerinin çok olması ve Allah'ın melekûtunun sırrına alabildiğince muttali olmalarından dolayı da, "Onun yağı, kendisine bir ateş dokunmasa da hemen ışık verir" şeklinde vasfetmiştir. Bu izaha göre, müşebbeh müşebbehun bihden (kendisine benzetilenden) başkadır.
H) Mukâtil şöyle der: "Ayetteki ifadesinin manası, "Hazret-i Muhammed'in kalbindeki iman nurunun misali, içinde lamba bulunan bir oyuk gibidir" şeklinde olur. O halde bu demektir ki, ayetteki "Mişkât" sözü, (Hazret-i Peygamberin babası) Abdullah'ın sulbünü zücâce lafzı; Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bedenini; misbah lafzı da ya Hazret-i Muhammed'in kalbindeki imanı yahut da (kalbindeki) nübüvveti temsil eder."
I) Bazıları da, mişkât Hazret-i İbrahim'i, zücâce, Hazret-i İsmail'i, misbah Hazret-i Muhammed'in bedenini, şecere de onun nübüvvet ve risaletini temsil eder demişlerdir.
I) Ayetteki tabiri mü'minlerie ilgili bir ifadedir. Bu, Ubeyy Ibn Ka'b'ın izahı olup, o bu ifadeyi "Müminin nurunun misali", şeklinde okurdu. Bu aynı zamanda Said İbn Cübeyr ve Dahhak'ın da görüşüdür. Bil ki tercihe şayan olan birinci görüştür. Çünkü Allahü teâlâ, bu ayetten "önce" "Andolsun ki biz, açık açık bildiren ayetler indirdik" (Nûr. 34) buyurmuştur. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifadesiyle "O'nun hidayetinin ve beyanının misali", manası kastedildiği zaman, kendinden önceki ayete mutabık olmuş olur. Bir de biz cümlesini "O, göklerde ve yerdekileri hidayete erdirendir" şeklinde tefsir etmiştik. Binâenaleyh biz ifadesini, "O'nun hidâyetinin misali' şeklinde tefsir edersek, mâkabliyle mutabık olmuş olur.
Ayetle İlgili Diğer Konular
Dördüncü fasıl, ayetle alâkalı diğer konular hakkındadır. Burada birkaç mesele vardır;.
Mişkât
"Mişkât" duvardaki pencere değil, oyuktur. Bu, meşhur olan görüştür. Âlimler, bu hususta diğer bazı izahlar da yapmışlardır:
a) İbn Abbas ve bu Musa el-Eş'ari: "Mişkât" içine fitil giren ve lambanın ortasında bulunan şeydir" demişlerdir ki, bu aynı zamanda Mücahid ve Kurazî'nin de görüşüdür.
b) Zeccac şöyle der: "Bu duvarda kendisine fitilin konulduğu camdan kandilin kamışıdır."
c) Dahhâk: "Bu kendisine lambanın asılmış olduğu halkadır" demiştir. Ama en doğrusu birincisidir.
İkinci Mesele
Âlimler, Mişkât'ın, Habeşce'de oyuk anlamına geldiğini iddia etmişlerdir. Zeccac ise bu kelimenin Arapça olduğunu, bunun bir benzerinin de "ince, küçük" anlamına gelen (el-miskâtu) kelimesidir, demiştir.
Üçüncü Mesele
Bazı kimseler de bu ayette, "kalb" sanatı bulunduğunu, ifadenin takdirinin "O'nun nurunun misali oyuktaki lamba gibidir" şeklinde olduğunu, zira müsebehun bih'in nurun kaynağı ve menbaı olan şey olduğunu, bunun ise "mişkât" (oyuk) değil, "misbâh" (lamba) olduğunu söylemişlerdir.
Misbah
"Misbâh" sirâc-kandil demek olup, bu kelime aslında ışık saçan şey anlamına gelmektedir. Sabaha bu adın verilmesi de bu manadan dolayıdır.
Zücâce ve Dûrri Kelimeleri
"Zücâce" kelimesi, zâ harfinin hem dammesi hem fethası, hem de kesresiyle okunmuştur. Durriyyun kelimesi de dâl harfinin, hem dammesi hem kesresi, hem defethasıyla okunmuştur. Dammeli okunuşu da şu üç şekilde olur:
a) Dâim dammesi, râ ve ya harfinin şeddesi ve hemzesiz olarak (Durriyyun) şeklinde okunmuştur ki, maruf olan kıraat de budur. Suna göre bu ifadenin manası, "saf, arı, duru ve parladığı için inci gibidir" şeklindedir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "Sizler, yüksek makam sahiplerini tıpkı semânın ufkunda parıl parıl parlayan yıldızlar gibi görürsünüz" Buhari Bed'u'l-halk. 8: Mûslim, Cennet, 14-16 (4/2179) (Benzeri hadis) buyurmuştur.
b) Yine bu şekilde okunur, ancak med ve hemzeyle. Bu da Hamza ile Ebu Bekr'in rivayetine göre Asım'ın kıraatidir. Bazı dil âlimleri, bunun bir kıraat hatası olduğu kanaatine varmışlardır. Sibeveyh: "Bu lehçelerin en zayıfı olup, ışıldamak ve parıldamak manalarından alınmıştır. Yoksa "inci gibi, inciye mensup" manasında değildir. Ebu Ali "Bu kıraatin izahı şudur: Bu kelime " etmek, savuşturmak" anlamına gelen (ed-dir'u) masdarından (Fu'ilun) vezninde bir kelime olup, sıfattır. Bu sıfat olarak tıpkı isim olan (kasık) kelimesi gibidir.
c) Dalın dammesi ile, medsiz ve hemzesiz olarak, şeddesiz râ ve yâ harfiyle, (Duriyun) şeklinde.
Kesreli okunuşunda da şu iki izah söz konusudur:
a) Dalın kesresi, rânın şeddesi, med ve hemze ile (Dirriun) şeklinde. Bu Ebu Amr ve Kisai'nin okuyuşudur. Ferrâ da yine bu kelimenin def etmek anlamına gelen ed-dir'u masdarından, tıpkı sikkîr (çok sarhoş) ve (alabildiğine fasık, günahkâr) fıssîk kelimeleri gibi, (Fı'îlun) veznindedir. Buna göre mana "Onun ışığı birbirini savuşturur, def eder" şeklinde olur.
b) Dâim kesresi, râ'nın şeddesi ile hemzesiz ve medsiz olarak (Dirriyun) teklinde. Bu ise, İbn Halit ve Nâfi'in ravisi Utbe İbn Hammad'ın kıraatidir.
Meftuh okunması halinde de şu dört şekil söz konusudur:
a) A'meş, bunu dalın fethası, râ'nın şeddesi, med ve hemze (Derrâ'un) şeklinde okumuştur.
b) Hasan el-Basrî, Mücahid ve Katade dâim fethası râ'nın şeddesi, medsiz ve hamzesiz olarak (Derreyun) şeklinde okumuşlardır.
c) Asım, dalın fethası, şeddesiz râ ile, med ve yâ bulunmaksızın, hemze ile (Dere'un) şeklinde okumuştur.
d) Yine aynı şekilde okunmuştur. Ancak ne var ki, burada hemzenin yerini şeddesiz yâ almıştır. (Dereyun). Ayetteki lafzına gelince bu hususta maruf olan kıraat, tefe'ale vezninde olmak şartıyla kâf şeddelenerek ardarda dört fetha ile okunmasıdır. (Tevakkade). Hasan el-Basri, Mücahit ve Katâde de aynı şekilde okumuşlar ama dalı dammelemişlerdir. (Tevakkadu) Keşşaf sahibi de, bu kelimenin yânın, vâvın, kâfin fethası ve yine kâfin şeddesi ve dal harfinin de refi ile (Yevakkadu) şeklinde okunduğunu söyleyerek şöyle demiştir: "İki zaid harf yan yana geldiği için, tâ hazfedilmiştir." Bu, garib bir izahtır. Sald İbn Cübeyr'in ise bu kelimeyi damme olan yâ, sakin vâv, şeddesiz olarak fethalı kaf ve dalın refi ile (yûkadu) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir.
Yine Nâfi ve Hafs'ın bu şekilde okudukları, ancak ne var ki, ya harfinin yerini tâ'nın aldığı rivayet olunmuştur. Yine Asım'ın bu kelimeyi dammeli ya, fethalı vâv, şeddeli . fethalı kaf ile (yuvakkadu) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Ebu Amr'ın :a bu şekilde okuduğu, ancak ne var ki onun bu kelimenin başına tâ getirerek okuduğu rivayet edilmiştir (Tuvakkedu). Talha'nın da dammeli tâ, sakin vav, şeddesiz ve kesreli kaf ile (Tûkıdu) şeklinde okuduğu rivayet olunmuştur.
Altıncı Mesele
Cenâb-ı Hak "O sırça (kandil) de sanki birinci (gibi parıldayan) bir yıldızdır" buyurmuştur. Yani, "büyüktür, aydınlatandır" demektir. Çünkü (......) ifadesi, "yıldızların büyükleri”ni ifade eder. Âlimler, bununla büyüklükte ilk sıraları alan Zühre, Müşteri ve sabit yıldızlar gibi, aydınlatıcı ışık saçıcı yıldızlardan birisinin kastedildiği hususunda ittifak etmişlerdir.
Şeceret-in Mübareke-tin
Cenâb-ı Hak, "mübarek bir ağaçtan" buyurmuştur. Yani, "Mübarek ağacın yağından, yani bereketi ve faydası çok olan bir ağaçtan demektir. Bunun tufandan sonra ilk biten ağaç olduğu da ileri sürülmüştür ki, yetmiş peygamber burayı bereketlendirmiştir. (Orada zuhur etmiştir). Hazret-i İbrahim de onlardandır. Bununla Şam'ın zeytinlerinin de kastedildiği ileri sürülmüştür. Çünkü Şam da mübarek bir beldedir. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ bu ağacı mübarek bir ağaç kılmıştır.
Ne Şarkî Ne Garbî Olmayan
Âlimler bu ağacın, ne şarkîdir ne de garbî" şeklinde vasfedilmesinin ne manaya geldiği hususunda ihtilaf ederek şu izahları yapmışlardır.
a) Hasan el-Basri şöyle der: "Bu, cennetteki zeytin ağacıdır. Çünkü bu, dünya ağaçlarından olmuş olsaydı ya şarkî ya da garbî olurdu." Bu izah zayıftır. Çünkü Allahü teâlâ, benzetmeyi insanların görüp müşahede ettiği şeylerle yapar. Hâlbuki insanlar, cennetin ağaçlarını (henüz) görüp müşahede etmemişlerdir.
b) "Bununla Şam'daki zeytin ağaçları kastedilmiştir. Çünkü Şam, dünyanın ortasındadır. Dolayısıyla onun ağaçlan da doğulu veya batılı diye vasfedilemez. Bu da tutarsızdır. Çünkü yeryüzü küre şeklindedir" diyenler, "doğu" ve "batı" isimlerini muayyen iki noktaya vermezler, tam aksine her beldenin başlı başına doğusu ve batısı olduğunu söylerler. Bir de bu teşbih, zeytinyağını tanıyan için getirilmiş olan bir teşbihtir. Zeytinyağı ise, diğer yerlerde bulunduğu gibi, Şam'da da bulunabilir.
c) Bu, kendisini diğer ağaçların kuşatıp sardığı bir ağaçtır. Binâenaleyh, ona ne doğudan ne de batıdan güneş isabet etmez. Bazıları da "Bu, yapraklarıyla iyice kuşatılmış olan bir ağaçtır. Binâenaleyh, güneş ister doğuda olsun ister batıda, ona isabet etmez." Ağaçlar içinde zeytin ve nar ağacı gibi, dalları baştan sona kadar yaprakla donatılan başka bir ağaç yoktur" demişlerdir. Bu da tutarsızdır. Çünkü ayetin maksadı, o yağın saf ve net oluşunu ifade etmektir. Bu ise, zeytinin en mükemmel biçimde olgunlaşmasıyla elde edilir. Bu da, örfe göre, ona güneşin vurmaması ile değil, tam aksine güneş tesiriyle elde edilir.
d) İbn Abbas şöyle der: "Bununla, dağların tepesinde yahut da geniş bir sahrada bulunan ağaçlar kastedilmiştir. Böylece güneş, hem doğarken hem de batarken bu ağaçlara vurur." Bu, İbn Abbas, Said İbn Cübeyr ve Katâde'nin görüşü olup, Ferrâ ve Zeccâc'ın da tercihleridir. Ferrâ ve Zeccâc bu ifadenin manasının "ne yalnız doğuda, ne de yalnız batıda, tam aksine bu hem doğuda hem de batıdadır" şeklinde olduğunu ve bunun tıpkı, birisinin sık sık hem sefere çıkması, hem de mukim olması halinde, "Falanca ne misafirdir, ne de mukîm" denilmesi gibi olduğunu söylemişlerdir ki, tercih edilen görüş de budur. Çünkü o ağaç her ne zaman böyle olursa, onun,ağı son derece saf ve berrak olur, işte ancak bu durumda teşbihin maksadı da mükemmel olur.
e) "Miskât" Hazret-i Muhammed'in göğsü, "zücace" kalbi, "Misbâh" onun Kalbindeki dini, "mübarek bir ağaçtan tutuşturulan" ifadesi de, "Atanız ibrahim'in dinine tâbi olunuz", (Hacc. 78) ayetinde emrettiği husustur. O halde bu demektir ki, ayette bahsedilen ağaç ile, Hazret-i İbrahim kastedilmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim'i vasfederek, "ne şarkîdir ne de garbî" buyurmuştur. Yani, "O,yahudi ve hristiyanlar gibi doğu ve batı tarafına doğru namaz kılmamış, tam aksine ka'be'ye doğru namaz kılmıştır.
Dokuzuncu Mesele
Allahü teâlâ, o ağacın yağını da, "kendisine bir ateş dokunmasa da hemen ışık vermekle" vasfetmiştir. Çünkü zeytinyağı, katıksız, saf, arı, duru olup ona uzaktan bakıldığında onun sanki şuaları (ışınları) varmış gibi gözükür. Binâenaleyh, ona bir de ateş dokunduğunda o, ışık üstüne ışık olur. Tıpkı bunun gibi, müminin kalbi de kendisine ilim gelmeden önce neredeyse kendisinde mevcut olan hidayetle amel eder. Ama ona ilim geldiğinde nûr üstüne nûrlanır, hidayet üstüne hidayet elde eder. Yahya İbn Sellâm "Mü'minin kalbi kendisine açıklama gelmeden de, bu işe yatkın olduğu için hakkı tanır" demiştir ki, bu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Mü'minin ferasetinden sakınınız, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar, görür" ifadesiyle kastedilendir.
Ka'bu'l-Ahbâr da ayetteki, "zeytinyağı" ile Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın nurunun kastedildiğini, buna göre mananın nerdeyse onun nuru, o konuşmadan önce bile, insanlara açıklamada bulunur" şeklinde olduğunu söylerken, Dahhâk, "Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) vahiy gelmeden de neredeyse hikmetli konuşurdu" demiştir. Abdullah İbn Revana da:
"Şayet onda, beyan edip açıklayan ayetler olmasaydı bile, onun taşıdığı bedahet ve sadakat, sana (verilmesi gereken) haberi verirdi" demiştir.
Onuncu Mesele
Cenâb-ı Hak "Nûr üstüne nurdur" buyurmuştur. Bununla o nurların ard arda gelip biraraya toplanmaları kastedilmiştir. Nitekim Übeyy İbn Ka'b: "Mümin şu dört hasletle başbaşadır: Kendisine verildiğinde şükreder, belâya duçar kılındığında sabreder, söylediğinde doğru söyler, hükmettiğinde de adil olur. O halde bu demektir ki, diğer insanlar arasında, bu mümin kimse, ölüler arasında yürüyen bir canlı gibidir. O, şu beş nûr hâlesi içinde gidip gelir, dolaşır. Konuşması nurdur, işi nurdur, girmesi nurdur, çıkması nurdur, Kıyamette de varışı nuradır" demiştir. Rabî, "Ebu'l-Aliye'ye burada giriş ve çıkışın manasını sordum da, o da, onun gizli ve açıktan yaptığı şeylerdir" cevabını verdi" demiştir.
Onbirinci Mesele
Cübbaî şöyle der: "Bu ayet, her cahil olanın kendiliğinden cahil olduğuna delâlet eder. Aksi halde deliller apaçıktır. Şayet o delillere bakıp incelemiş olsalardı, anlarlardı." Bizim alimlerimiz de şöyle demişlerdir: "Bu ayet, bizim mezhebimiz lehinde olan açık bir ifadedir. Çünkü Cenâb-ı Hak bu delillerin kendisine hiçbir ilavenin yapılamayacağı bir derecede açık ve seçik olduklarını beyan ettikten sonra "Allah kimi dilerse onu nuruna kavuşturur" buyurmuştur. Yani, "Bu delillerin apaçık oluşu, Allah imânı halketmedikce yeterli değildir ve fayda vermez" demektir. Cenâb-ı Allah'ın "Allah... kavuşturur"buyruğundan muradın, delilleri ve beyyineleri açıklamak olması mümkün değildir. Çünkü eğer biz "nûr" kelimesini delillerin açıklanması manasına hamletmiş olsaydık hüda kelimesini de, bu aynı manaya hamletmek caiz olmazdı. Aksi halde söz bir mâna ifâde etmekten çıkardı. O halde geriye ancak hüda lafzını burada ilmi yaratma manasına hamletmek kalmıştır.
Ebu Müslim İbn Bekr buna iki şekilde cevap vermiştir:
a) Cenâb-ı Hakk'ın "Allah kimi dilerse onu nuruna kavuşturur" ifâdesi, adeta delâlete düşen kimsede bulunan "hizlân" (yardımsız bırakılma)nın zıddı gibi olan hidâyetin artması manasına hamledilmiştir.
b) Cenâb-ı Allah dilediği kimseleri, "cennetin yolu" demek olan nuruna hidâyet eder. Ebu Müslim bu ayeti "nurları önlerinden ve sağlarından koşar bir halde görürsün. "Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir"(Hadid, 12) ayetine benzetmiştir. Kâdi Abdu'l-Cebbâr, Ebu Müslim'in verdiği bu iki cevabı da yetersiz görerek şöyle demiştir: "Birincisine gelince önceki ifâde indirilen ayetleri zikretmekle ilgilidir. Binâenaleyh biz bunu hidâyet anlamına hamlettiğimizde hepsi bunun içine girer. Ama ziyade, artma anlamına aidığımızdaysa bazısı buna dahil olur. Bu ayet, "cennetin yolu" anlamına hamledildiğinde mâna ciheti hariç, lafzı cihetinden hiç bir kimse buna dâhil olmaz." Kadi Abdu'l-Cebbar bu iki cevabı yetersiz gördüğü için şunu söylemiştir: "Evlâ olanı Allahü teâlâ bununla şunları değil de bunları hidâyete erdirmiştir. Bunlarda kendilerine sorumluluğun ulaştığı kimselerdir" denilmesidir.
Bil ki Kâdi'nin bu cevabı ilk iki cevaptan daha tutarsızdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın "Allah kimi dilerse onu nuruna kavuşturur" beyânından, apaçıklıklarına rağmen bu delillerin yetmeyeceği anlaşılmaktadır. Bu ise, çoğu delilleri içine almaz. O halde, Mu'tezile'nin ileri sürdüğü görüş düşer.
Onikinci Mesele
Cenâb-ı Hak “Allah, insanlar için meseller irâd eder” buyurmuştur. Bu ifadeden murat, “mükellef olan insanlar için.", manasıdır. Bunlar da Hazret-i Peygamber ile Onun kendilerine peygamber olarak gönderildiği kimselerdir. Çünkü Cenâb-ı Allah bunu büyük bir nimet sadedinde zikretmiştir. Mutezile bu ifadeyle istidlalde bulunarak şöyle demiştir: “Bu, şayet onlar bundan istifade edebilirse, büyük bir nimet olur. Binâenaleyh her şeyi Allah yaratmış olursa, onlar bundan istifade edemezler.” Bunun cevabı daha önce geçmişti.
Daha sonra Allahü teâlâ kendisinin, “her şeyi hakkıyla bilen” olduğunu söylemiştir ki, bu Cenâb-ı Hakk'ın verdiği meseller hususunda tefekkür etmeyen, ibret almayan ve O'nun delillerine nazar edip de böylece o delillerin şüphelerden ne kadar uzak ve ne kadar açık olduklarını anlamayan kimseler için bir tehdit gibidir.
Hak Rızasına Tahsis Edilen Evler
36–37. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:38
38. Âyetin Tefsiri
"(O kandil) o evlerde, (yakılır ki), Allah onların yüce tanınmasına ve içlerinde adının anılmasına izin vermiştir. Onlar buralarda sabah akşam O'nu tesbih ederler. (Öyle) adamlar (vardır kî), onları ne bir ticaret ne bir alışveriş, Allah'ı anmaktan namazı dosdoğru kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, kalblerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar. Çünkü Allah, kendilerini isledikleri amellerin en güzeliyle mükafaatlandıracak, onlara fazlu kereminden dahasını da verecektir. Allah kimi dilerse, onu hesapsız biçimde rızıklandırır.".
Bil ki bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır.
Birinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın "(O kandil) o evlerde, (yakılır ki), Allah izin vermiştir" ifâdesi, burada hazfedilmiş bir ifâdenin bulunmasını gerektirir. Âlimler bu hususta şu îzahları yapmıştır.
a) İfadenin takdiri, "Allah'ın nuru isminin anılmasına izin verdiği evlerdeki bir oyuk içinde bulunan, bir kandil bir lamba gibidir" şeklindedir. Bu muhakkik ulemânın ekserisinin tercihidir. Ebu Müslim Ibn Bahr el-İsfehânî, buna iki şekilde itiraz etmiştir:
1) Ayette, "misbâh" kelimesinin zikredilmesinin maksadı, bir teşbihte bulunmaktır. Halbuki lambanın, Allah'ın izin verdiği evlerde olması bu gayeye fazla bir şey katmaz. Çünkü lambanın evlerde olması onun ışığını ve aydınlığını arttırmaz.
2) Bahsi geçenlerde, bu meselin tek şey olmasını gerektiren sebepler bulunmaktadır. Bunlar mesela, "mişkât", "fihâ misbâh", "fi zücâcetin" ve "keennehâ kevkebun duvriyyun" ifâdeleridir. Halbuki büyüt lafzı çoğuldur. Böyle bir birlik ve aynılık ise, her evde tahakkuk edemez.
Ebu Müslim'in birinci görüşüne şu şekilde cevap verebiliriz: "Berrak bir camın içine konulmuş olan lamba, mescidlerde bulunursa, daha büyük ve daha muhteşem olur. Böylece de daha aydınlatıcı olmuş olur. Binâenaleyh bu şekilde teşbihte bulunmak daha tam ve daha mükemmel olur. İkincisine de şu şekilde cevap veririz: Teşbihin maksadı, bu vasfı taşıyan her şey olduğuna göre, bunun muhtevasına zeytinyağı ile yanan ve saf bir camın içinde bulunan bir oyuğa konulmuş olan her lamba dahil olur. Binâenaleyh bunun faydası da şu olur: Bu lambanın ışığı Allah'a ibadet etmeye hissedildiği an, bu evlerde geceleyin ortaya çıkar, görünür. Bu tıpkı şuna benzer. Bir kimse, "Bana hizmet etmeye en uygun olanı, ilme başvuran, yeterli, kanaatkar ve evinden ayrılmayan bir kimsedir" demiş olsa, o her ne kadar bu kelimeyi tekil olarak söylemiş ise de, bununla nev'i kastetmiştir. O halde Cenâb-ı Hakk'ın bu ayette zikrettiği tekil ifadelerle nev'i kastedilmiştir.
b) Kelamın takdiri, "Allah'ın içinde anılmasına izin verdiği evlerde bulunan mübarek bir ağaçtan tutuşan.", şeklindedir.
c) Ebu Müslim'e göre bu, Cenâb-ı Hakk'ın "sizden evvel gelip geçmiş olanlardan misâl". (Nûr, 34) ifadesiyle alâkalıdır. Buna göre, kelamın takdiri, "Sizden önce Allah'ın içinde (zikrinin) yüceltilmesine izin verdiği evlerde gelip geçmiş olanlardan misali şeklinde olur ki, "gelip geçmiş olanlar" ifadesiyle peygamberler ve mü'minler, "evler" ifadesiyle de mescidler ve câmîler kastedilmiş olur. Allah Peygamberlerin haberlerini nakletmiş, onların mekanlarından ve yerlerinden bahsetmiş ve o yerleri, "Hani onlar duvardan mescide tırmanmışlardı" (sad, 21) ve "Zekeriyya ne zaman mihraba girdiyse, onun yanında bir yiyecek buldu" (Al-i İmran,37) ifadeleriyle de, "mihrâb" diye adlandırmıştır. Buna göre Cenâb-ı Hakk sanki "Andolsun ki biz, (din hükümlerini) açık açık bildiren ayetler indirdik" (Nur, 34) ve Sizden önceki peygamberler ve müminlerin kıssalarını da, Allah'ın içinde zikrinin yüceltilmesine izin verdiği evlerde indirdik..." demek istemiştir.
d) Cübbaî'ye göre bu ifâde kendinden öncekilerle alakalı bir ifâde olmayıp takdiri "içinde, Allah'ın zikrinin yüceltilmesine izin verdiği evlerde namaz kılın".şeklindedir.
e) Ferrâ ve Zeccac'a göre ayette bir hazif bulunmamaktadır. Tam aksine bir takdim, tehir söz konusudur. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Allah'ın içinde zikrinin yüceltilmesine izin verdiği evlerde, sıfatları şöyle şöyle olan adamlar, Allah'u tesbih eder" demek istemiştir.
Kadi, Ebu Müslim İbn Bahr'ın görüşüne şu iki bakımdan itiraz etmiştir:
1) Cenâb-ı Hakk'ın,(Nur. 34) ifadesiyle peygamberleri yalanlayanlar kastedilmiştir. Çünkü bu ifade, dünya arzusundan dolayı, cariyelerini zinaya zorlayan kimselerle ilgilidir. Binâenaleyh, bunun böylesi evler olarak vasfedilmesi uygun olmaz. Çünkü bu evler, Allah'ın kendi isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdir.
2) Bu ayet, araya giren ayetiyle önceki ayetten ayırılmıştır. Cübbâi'nin görüşüne gelince bu hususta da şöyle denilmiştir: "Takdire başvurmak ancak zaruret esnasında söz konusudur. Binâenaleyh Ferrâ ve Zeccâcın yaptıkları tefsir ve te'vile göre, böyle bir takdire ihtiyaç kalmamaktadır. Bu sebeple, takdire başvurmak caiz değildir. Buna göre şayet "Zeccâc'ın görüşüne göre de şöyle bir müşkil ortaya çıkmıştır: Zira onun görüşüne göre ayet "Allah'ın içinde kendisinin tesbih edilmesine izin verdiği evlerde..." şeklinde olur ki buradaki "o evlerde" sözü manasız bir tekrar olmuş olur. Binâenaleyh daha siz böyle bir fazlalığı (tekrarı) üstlenmenin, o noksanlığı üstlenmeden (yani ayette hazif vardır demekten) daha evlâ olduğunu niye söylediniz?" denilirse, biz deriz ki: Tekid için yapılan ziyadeler pekçoktur. Binâenaleyh, ötekine değil de buna başvurmak daha evlâdır.
İkinci Mesele
Müfessirlerin ekserisi, ayetteki (......) kelimesiyle "mescidler"in kastedildiği kanaatindedirler. İkrime'den de bu ifâdenin bütün evler anlamına geldiği rivayet edilmiştir, ama birincisi şu iki sebepten dolayı daha evlâdır.
1) Bütün evlerin, Allah'ın içinde zikrinin yükseltilmesine izin vermiş olmakla vasfedilmasi mümkün değildir.
2) Allahü teâlâ o evleri içinde zikredilmek, tesbihatta bulunulmak ve namaz kılınmakla vasfetmistir ki, bu özellik sadece mescidlere uygun düşer. Bununla mescidler kastedilmiş diyenlerin, bu hususta iki görüşü vardır:
a) Bununla şu dört mescid kastedilmiştir: Hazret-i İbrahim ile İsmail (aleyhisselâm)'in yapmış oldukları Ka'bs, Davûd ve Süleyman (aleyhisselâm)'ın yapmış oldukları Beyt-i Makdis, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yapmış olduğu Medine mescidi ile yine Hazret-i Peygamber'in yapmış olduğu ve temeli takvaya dayanan Küba mescididir. Hasan el-Basrî'nin bunun içinde onbin kandilin bulunduğu Beyt-i Makdis olduğu rivayet edilmiştir.
b) Bununla bütün mescidler kastedilmiştir. Bu iki görüşten birincisi zayıftır, zira bu delil bulunmaksızın tahsis cihetine gitmektir. Binâenaleyh evlâ olanı lafzı bütün mescidler anlamına hamletmektir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Mescidler, Allah'ın yerdeki evleri olup, tıpkı yıldızların yerdeki kimseleri aydınlatması gibi, bunlar da göktekileri aydınlatır."
1) Bundan maksat, onların yapılmalarıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "ki onu (Allah) bina etmiştir. Onun boyunu o yükseltti. Derken ona bir nizam verdi"(Naziat. 27-28) "Hani İbrahim, Beyt'in (Kabe'nin) temellerini yükseltiyordu" (Bakara, 127) buyurmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın da "Bunlar, Allah'ın yapılmasını emrettiği mescidlerdir" dediği rivayet edilmiştir.
2) Zeccâc bunun manasının "Tazim olunmasını ve pisliklerden boş sözlerden uzak tutulmasını emrettiği" şeklinde olduğunu söylemiştir.
3) Bununla bu iki şıkkın tamamı kastedilmiştir. İkinci görüş, daha evlâdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesinin zahiri onların yücettilmelerinden önce bu evlerin, sadece ve yalnız salt evler olduğu derken Allah'ın yüceltilmelerine izin verdiğini ifade eder.
Dördüncü Mesele
Âlimler Hak teâlâ'nın "İçlerinde admm zikredilmesine ifadesi ile ne kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir:
a) Bu her türlü zikri içine alan genel bir ifadedir.
b) İbn Abbas (radıyallahü anh) göre, bununla orada, Allah'ın kitabının okunması kastedilmiştir.
c) Bu, "Orada, uygun olmayan şeylerin konuşulması yasaktır" demektir. Birinci görüş, zikir lafzının umumi oluşundan ötürü, daha evlâdır.
Beşinci Mesele
İbn Amir ve Asım'ın râvisi Ebu Bekr bâ harfinin fethası ile fiili, (......) şeklinde okurlarken, diğerleri bâ'nın kesresi ile (......) şeklinde okumuşlardır. Binâenaleyh birinci görüşe göre, söz (cümle) şu üç zarfının, yani ve zarflarının sonuna kadar sürmektedir. Zeccâc, şöyle demiştir: "Rical" kelimesi merfûdur. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Orada, O'nun için tesbihte bulunun" buyurunca, sanki: "Kim tesbihte bulunur?" denilmiş de, buna cevaben, "O rical (adamlar) tesbihte bulunur" denilmiştir..
"Tesbih"den Maksad
Âlimler, ayette bahsedilen tesbih ile ne kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir: Ekserisi bunu, bizzat "namaz" mânasına almışlardır. Bu mânaya alanlar da, değişik görüş belirtmişler; kimileri bunu, beş vakit namaz Anasına alırken; kimileri de sabah ve ikindi namazları mânasına alarak, "çünkü önce bu iki vakit namaz farz kılındı, daha sonra bunlara (diğerleri) ilâve edildi" Kimileri de bunu, zâtı ve fiilleri hususunda Allah'a uygun olmayan, O'nu tenzih etmek demek olan tesbih manasında olarak, görüşlerine delil olarak şunu söylemişlerdir: "Çünkü Allahü teâlâ, namazı ve zekâtı, "Allah'ı anmaktan, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekâtı vermekten" buyurarak, bu zikre (anmaya) atfetmiştir. Bu izah daha tercihe şayandır.
Gudüvv ve Asal
"Asal", "usûl" kelimesinin cemisidir ve bu da, yatsı demek olan "asîl" kelimesinin çoğuludur. "Gudüvv" kelimesi müfred olarak getirilmiştir. Çünkü bu, aslında cemî yapılanamayan bir masdardır. "Asîl" kelimesi ise, ism-i cemîdir. Keşşaf Sahibi şöyle der: "Ayetteki (......) "sabahları" manasınadır. "Asal", "îsâl" şeklinde de okunmuştur ki bu, "akşama girerken, akşam üstü" demektir. Nitekim tıpkı yatsıya girdi manasındaki, ve öğleye girdi manasındaki kelimeleri gibi, "akşama " manasında da denilir. İbn Abbas (r.h) "kuşluk vakti namazı, Allah'ın Kitabında vardır" der ve bu ayeti okurdu. Ebu Hureyre (radıyallahü anh) da, "Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Mescidi, diğer yerlere tercih ederek, sabah akşam camilere koşan herbir insan için, Allah katında, onun için hazırlanmış ziyafetler vardır." Buhâri, Ezan, 37, (Benzeri hadis). Sehl b. Sa'd'in merfu olarak rivayet ettiği hadiste de, "Kim hayrı öğretmek veya öğrenmek maksadıyla sabah akşam camilere gidip gelirse, bu tıpkı, Allah yolunda cihad edip, ganimet elde eden kimse gibi olur" Muvatta, Sefer, 53 diye buyurulmuştur.
Ticâretin Oyalanmamasının Mânası
Âlimler, ayetteki, "Ticaretin onları alıkoymaz" ifâdesine değişik manalar vermişler: Bazıları, "Allah bunların kesinlikle ticaretinin olmadığını beyan etmektedir" derken, diğer bazıları, "Aksine Allah onların ticaret tapmakta olduklarını ve bunun yanısıra, yapmış oldukları bu ticaretlerin, onları Allah'ı zikirden (anmaktan-hatırlamaktan) alıkoymadıklarını beyan buyurmuştur" demiştir.
Bu ikincisi, ekseri âlimlerin görüşüdür. Hasan el-Basrî şöyle der: "Allah'a yemin ederim ki, onlar ticâret yapıyor olmalarına rağmen, Allah'ın farzları geldiğinde, hiçbirşey onları bu farzları edadan alıkoyamazdı. Onlar hemen namazlarını kılarlar, zekâtlarını verirler." Salimin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bir pazar esnafına bakıldığında, (namaz) esnasında alış-verişlerini hemen bırakıp, namaza koştukları görülürdü. İşte bunlar, haklarında Cenâb-ı Hakk'ın "Ticaret onları alıkoymaz" buyurduğu kimselerdir." İbn Mes'ud (radıyallahü anh)'dan da, aynı rivayet nakledilmiştir. Bil ki bu görüş birincisinden daha evlâdır. "Falan kimseyi ticareti, şöyle şöyle yapmaktan alıkoymuyor" demek için, mutlaka o kimsenin tacir olması gerekir. Gerçi birinci ihtimal de variddir ve bu konuda sualler sorulabilir:
Bey'in Ayrıca Zikredilmesinin İzahı
Birinci Soru: Cenâb-ı Hak, "Ticaret onları alıkoymaz" buyurunca, bunun içine alış-veriş zaten girmektedir. Binâenaleyh daha niçin, bundan sonra, "ne bir alış-veriş" denilmiştir?
Cevap: Buna birkaç şekilde cevap verebiliriz:
a) "Ticaret", içinde çeşitli alış-verişleri bulunduran, bir "cins"dir. Fakat Hak teâlâ, alıkoyma özelliği daha fazla olduğu için, bundan sonra özellikle "bey' ", yani "satma"dan bahsetmiştir. Çünkü satmadaki kazanç, neticelenmiş yakînî (kesin) bir husustur. Alış-verişte bulunan kazanç ise, hem geleceğe ma'tuftur, hem de şüphelidir.
b) "Bey' " (satma), eşyanın (malın) nakit (para) ile değiştirilmesi demektir. Şirâ (satınalma) ise bunun aksidir. Binâenaleyh nakit elde etmeye duyulan arzu, aksini yapmaktan daha çoktur.
c) Ferrâ şöyle der: "Ticaret, dışından mal getirip satanlar hakkında kullanılır. Bey' ise "elinin altında olanı satma" manasınadır.
İkinci Soru: Cenâb-ı Hak, niçin özellikle erkeklerden bahsetmiştir? Cevap: Çünkü kadınlar, ticaret ehli ve cemaat ehli değildirler.
Zikrullah'dan Maksat
Âlimler, ayetteki "Allah'ın zikri" ile neyin kastedildiği hususunda değişik izahlar yapmışlardır: Bazıları, "Bununla Allah'a barnd-ü sena ve duâ kastedilmiştir" derken; bazıları da bununla, "Beş vakit namaz kastedilmiştir" demişlerdir. Buna göre, "öyleyse ayetteki "namazı dosdoğru kılma" ile ne kastedilmiştir? denilirse, deriz ki: Buna karşı şu iki cevap verilmiştir:
a) İbn Abbas (radıyallahü anh), "Bununla, namazların, vakitlerinde (geciktirilmeden) kılınması kastedilmiştir" der.
b) Bu ifâdenin, "Allah'ın zikri" ifadesinin bir tefsiriyyesi (açıklaması) olması da mümkündür. Buna göre, bu "onlar, Allah'ı hem namazdan önce, hem namazda zikrederler" demektir.
(......) Kelimesinin İzahı
Bakara Sûresi'nin tefsirinin başlarında (......) (Bakara, 3) ayetini İzah ederken, bunun, "namazı şartlarına uygun olarak, hakkıyla kılmak" demek olduğunu söylemiştik. (......) ifadesindeki, "ikâmet"in, tâ'sının hazfinin izahı da şöyledir: Zeccâc şöyle der: "Arapça'da, (......) denilir. Bu masdarın aslı, (......)dir. vâv, elife çevrilmiş, böylece iki sakin elif bir araya gelmiş ve ictima-i sakineynden (iki harekesizin biraraya gelmesinden) ötürü, eliflerden birisi hazfedilmiş, kelime (......) olmuştur. Hazfedilen elife bir işaret olsun diye, kelimenin sonuna tâ getirilmiş (......) olmuştur." Zeccâc bunun böyle olduğunda, nahivcilerin icmâsı bulunduğunu söylemiştir.
Salat'dan Burada Maksat
Âlimler, ayetteki "namaz" ile, hangi namazın kastedildiği hususunda değişik görüşler belirtmişlerdir:
Bazıları bunun, farz namazlar olduğunu ileri sürerlerken, bazıları "kuşluk namazı" ile ilgili olarak İbn Abbas'dan naklettiğimiz gibi, buna farzlarla birlikte nafileleri de dâhil saymışlardır. Fakat birinci, doğruya daha yakındır. Çünkü bu, namaz kelimesinin mahfe (elif-lam'lı) oluşuna daha uygundur (ve ondan ilk nazarda anlaşılan budur). Buradaki "zekât" ile de, farz zekât kastedilmiştir. Çünkü şeriatta farz olan zekât, bu isimle isimlendirilmiş, böyle maruf olmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh) ise, bu "zekât" ile, Allah'a yapılan itaat ve İhlasın Kastedildiğini, "O, ehline namazı ve zekâtı emrederdi" (Meryem. 55), "O, sizden rûçbirini tezkiye olmadı" (Nur, 21) ve "O, onları temizler, onları tezkiye eder" (Tevbe, 103) ayetlerinde de, kelimenin bu mânalara geldiğini söylemiştir. Bu da, biraz ince bahsedilen sebepten ötürü zayıftır. Bir de Allahü teâlâ, zekât işini, "verme" fiiliyle zikretmiştir. Bu ise, ancak mal haklarından verilen şeye hamledilebilir.
Kalblerin ve Gözlerin Dönmesi
Hak teâlâ, bu kişilerin, Allah'ı zikretmek ve O'na taatta bulunmak suretiyle kulluk etmelerine rağmen, içlerinde bir korku ve endişenin bulunduğunu beyan ederek "Onlar kalplerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar" buyurmuştur. Bu korku, Allah'a hakkıyla ibâdet edemediklerini bitmelerinden kaynaklanmaktadır. Âlimler, kalplerin ve gözlerin tekallübünün (dönmesinin) ne demek olduğu hususunda da şu değişik görüşleri belirtmişlerdir:
1) Kalpler, korku ve dehşetten ötürü çarpar; gözler belerip kalır. Çünkü Hak teâlâ, "O zaman gözler yılmış, yürekler gırtlaklara varıp dayanmış". (Ahzap, 10) buyurmuştur.
2) Onların durumları değişir ve böylece kalpleri, anlamaz bir halde% anlar hale; gözleri görmez halden, görür hale gelirler. Dolayısıyla onlar, şüpheden zanna, zandan yakîne, yakînden de, muayene ve müşahedeye (bizzat görmeye) geçmişlerdir. Çünkü Hak teâlâ, "Onlar için Allah'tan, hiç beklemedikleri nice şeyler, zuhur edip gelecek" (zümer, 47) ve "Andolsun ki sen (dünyada) bu hususta bir gaflette idin. işte senden perdeni kaldırıp açtık". (Kaf, 22) buyurmuştur.
3) Kalpler, o gün soyluluğu umduğu ve helak olmaktan çekindiği için çevrilir, gözler de, emrolundukları tarafa dönerler. Yahut kitaplarının verildiği tarafa, yani sağdan mı, soldan mı, ne taraftan veriliyorsa o yana döner. Mu'tezile bu açıklamayı beğenmeyerek şöyle demiştir: "Mükâfat ehlinin o gün, kesinlikle korkusu olmaz. Cehennemliklere gelince, onlar da zaten aff beklememektedirler." Biz, bu görüşün yanlışlığını daha önce defalarla izah ettik.
4) Kalpler, yerlerinden oynar ve boğazlara dayanır; gözler de masmavi kesilir. Nitekim Dahhâk şöyle der: "Kâfirleri, gözleri keskin olarak hasredilirler, sonra gözleri kayar, derken kör olurlar. Kalpleri de korkudan, bir çıkış yolu bulamaz ve ancak gelip boğaza dayanır. Nitekim Allahü teâlâ, "O zaman yürekleri gamla dolu olarak, gırtlaklarının yanındadır" (Mü'min, 18) buyurmuştur.
5) Cübbâî şöyle der: Kalplerin ve gözlerin dönmesinden murad, başlarına gelen azap sebebiyle, şekillerinin değişmesidir. Binâenaleyh onlar kâh ateşte pişen bir şeyin şeklini, kâh yanan bir şey şeklini alırlar. Bununla, onların, cehennemin koru haline dönüşmüş olmaları manası da kastedilmiş olabilir. Bu da, "Biz onların gönüllerini ve gözlerini çevirmiş, kendilerini azgınlıkları içinde serseri ve şaşırmış olarak terketmiş bulunuyoruz" (En'am, 110) ayetinde ifade edilen manadır.
Mûkâfaat Alanlar
Cenâb-ı Hak, "Çünkü Allah kendilerini, işledikleri amellerin en güzeliyle mükâfaatlandıracak" buyurmuştur. Yani, bu, "yani onlar bu ibadetleri, Allah kendilerini mükâfaatlandırsın ve yaptıkları şeylerin en güzeline göre mükâfaatlandırsın diye yapmışlardır" demektir. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
1) Ayetteki "amellerin en güzeli" ile, bütün hasenat, yani farz ve nafile ibâdet ve taatlar kastedilmiştir. Mukâtil şöyle der: "Cenâb-ı Hak, ayetteki "ahsen" (en güzel) tabirini, onları kötü amellerine göre cezalandırmayıp, o kötü amellerini bağışlayacağına dikkat çekmek için zikretmiştir."
2) Hak teâlâ, onların en güzel amellerini, bire ondan, bire yediyüze kadar bir karşılıkla mükâfaatlandırır.
3) Kâdî şöyle der: "Bundan murat, onların taatlarının, isyanlarına (günahlarına) bir keffâret olmasıdır. Allah onları, en güzel amellerine göre mükâfaatlandırmıştır." Bu görüş, Kâdî'nin amellerin boşa gitmesi ve tartılması konusundaki mezhebine (inancına) göre doğrudur.
Cenâb-ı Hak, "(Allah) odlara, fazl-u kereminden, dahasını da verecektir" buyurmuştur. Bu, "Allah Tealâ, onları amellerinin en güzeline göre mükâfaatlandıracak, hakettiklerini vermekle kalmayacak, aksine diğer ayetlerde de bahsettiği gibi, mükâffatlarını bir fazl-i ilâhî olarak kat kât katlayarak verecektir" demektir.
İmdi, eğer: "Bu, taatların, mükâfaata müstehak olmada bir tesiri olduğuna delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hakk, ayette karşılık olarak verdiğini ayrı, fark verdiğini ayrı ziktermiştir. Siz (ehl-i sünnet) ise böyle söylemiyorsunuz. Çünkü size göre kul, Rabbinden birşey hakeden (alacaklı olan) durumunda değildir" denilirse, biz deriz Biz de, kulun bu mükâfaatı hakettiğini kabul ediyoruz. Fakat kul bunu, Allah bunu ona vadettiği için hakeder diyoruz. Binâenaleyh işte bu kadarcığı, hakedilendir, fazlası fazl-ı ilâhîdir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Allah kimi dilerse, hesapsız biçimde rızıklandırır" buyurarak, kudretinin ve cömertliğinin mükemmel olduğuna, meşîetinin (irâdesinin) herşeye nüfuz ettiğine ve ihsanın bol olduğuna çekmiştir. Buna göre Hak teâlâ, onları taatları hususunda, ciddî ve gayretli niteleyip, bunun yanısıra son derece korku ve endişe içinde olduklarını bildirince, Kendisinin onlara, taatlarına karşı büyük mükâfaatlar vereceğini, korkuları karşılığı sınırsız fazl-u lütfunu ihsan edeceğini belirtmiştir.
İnkâr Karanlıkları
39. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:40
40. Âyetin Tefsiri
"O kâfirlerin amelleri, dümdüz ve engin göllerdeki bir serâb gibidir. Susayan, onun bir su olduğunu sanır. Nihayet o buna vardığı zaman, onu birşey olarak bulamamıştır. Kendi (ameli) yanında, sadece Allah'ı bulur. O da, onun hesabını tastamam verir. Allah hesabı çok süratli görendir. Yahut (kâfirlerin ameli) alabildiğine derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. Onu bir dalga kaplayıp bürümekte, bunun üstüne bir dalga, onun üstünde de bir bulut... hülâsa bir biri üstüne, kat kat karanlıklar. O, elini çıkarıp (baksa), neredeyse onu bile göremez. Allah kime nûr vermemiş ise, onun için bir nûr (ışık) yoktur".
Önceki Kısımla Münâsebet
Bil ki, Allahü teâlâ, mü'minin hâlini beyan edip, onun dünyada, bir nûr içinde olduğunu, bu sebeple de iyi amele sarıldığını açıklayıp, âhirette ise, onun, kalıcı bir nîmet ve büyük bir mükâfaat elde edeceğini dile getirince, bunun peşinden, kâfirin, âhirette hayal kırıklığının en şiddetlisi, dünyada da karanlık çeşitlerinin en büyüğü içinde olacağını açıklamış ve herbiri için de birer misâl zikretmiştir. Kâfirin, âhiretteki hüsran ve hayal kırıklığına delâlet eden meseleye gelince, bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "O kâfirlerin amelleri, dümdüz ve engin göllerdeki bir serâb gibidir" ayetidir. Ezheri şöyle demiştir: "Serâb, kaba kuşluk zamanında çöllerde göze görünen, su olmadığı halde akan suya benzeyen şeydir. Ona uzaktan bakan kimse, onun akmakta olan bir su olduğunu zanneder. Nitekim Arapça'da, "suyun akmasını ifade için: denilir.
Keza "serap" için kullanılan (el-âlu) kelimesine gelince, bu, günün hemen başında göze görünen ve bakan küçüğün-büyük olarak gördüğü şeydir." Halîl'in ifâdesinin zahiri ise, el-âlu ile serabın, aynı olduğunu ifâde eder. (el-kı'atu) kelimesine gelince, Ferrâ şöyle demiştir: "Bu kelime, tıpkı (komşu) kelimesinin çoğulunun (komşular) şeklinde olması gibi, (......) kelimesinin çoğuludur. "el-kâ'u" kelimesi ise, düz ve geniş toprak parçasına denilir" Keşşaf Sahibi ise şöyle demiştir: (......) kelimesi, esasen anlamındadır (müfret mânadadır). Zeccâc şöyle der: (......) kelimesinin hemzesi, bazen tahfif ile (şeklinde) okunur. Çok şiddetli biçimde susamış olan kimseye bu ad verilir.
Teşbihteki Mükemmellik
Kâfirle bu kimse arasındaki vech-i sebebe gelince: Eğer kâfirin yaptığı şey hayır fiillerinden ise, her ne kadar kendisi bundan dolayı bir mükâfaat elde edeceğini zannetse de, o bundan ötürü herhangi bir mükâfaata müstehak olamaz. Yaptığı eğer, şer fiillerden ise, herne kadar o, bundan mükâfaat elde edeceğini ümit etse de, aksine bundan dolayı ikâba ve cezaya müstehak olur. Allah katında kendisi için bir mükâfaat olduğuna inanıp, kıyametin meydanlarına uğradığında mükâfaat değil de, şiddetli ye büyük bir ikab ile karşılaşarak, pişmanlığı şiddetlenip gam ve kederi de en son noktaya ulaşınca, işte o, o zaman nasıl olacak? İşte onun bu hali, suya çok ihtiyacı olan, serabı görünce de, gönlü ona tutulan ve bu sayede kurtulacağını ümid ederek, arzusu kuvvetlenen, o susamış kimsenin haline benzer. O kimse, su sandığı serabın yanına gelince, umduğundan ümidini keser, bu da ona çok ağır getir." Bu temsil, son derece güzeldir. Mücâhid de şöyle der "Serâb, kâfirin ameli ve işidir. Onun seraba gelmesi ise ölerek dünyayı terketmesidir."
"Serâb'a Varlık İzafesi
Şimdi eğer, ayetteki "buna vardığında" ifâdesi, serabın bir "şey" olduğuna delâlet eder. "Onu bir şey olarak bulamamıştır" ifadesi ise, buna aykırı ve çelişiktir" denilirse, buna üç bakımdan cevap verilir:
a) Bundan kastedilen, "onu, faydalı bir şey olarak bulamamıştır" anlamıdır. Nitekim Arapça'da, her ne kadar çaba ve gayret sarfetmişse de, "Falanca kimse hiçbir şey yapmadı" denilir.
b) Bunun anlamı, "o, buna, yani serabın bulunduğu yere geldiğinde, onu birşey Dtarak bulamadı" şeklindedir. Böylece Cenâb-ı Hakk, "yer, bulunduğu mahal" ifadesini zikretmemiş, serab kelimesiyle yetinmiştir.
c) Burada bir kinaye söz konusudur. Çünkü serâb uzaktan, yoğunluğu sebebiyle, tıpkı bir bulut ve toz kütlesi gibi görülür. Kendisine yaklaşıldığında ise, incelir, dağılır ve hava haline dönüşür.
Cenâb-ı Hakk'ın, "kendi ameli yanında sadece Allah'ı bulur. O da, onun hesabını tastamam verir" ifâdesine gelince, bu, "o amelinin yanında, kâfirin kendisiyle uyarılıp tehdit edildiği Allah'ın ikâbını ve azabını buldu. O zaman, ondaki, büyük bir fayda beklentisi ve zannı, büyük bir zarar ve sıkıntıya uğrayacağı katiyyetine dönüştü" veya, "o, amelinin yanında, Allah'ın zebanilerini bulur. Onlar da onu yakalar ve onunla birlikte cehenneme yönelirler. Derken ona kaynar su ve irin içirirler" demektir. Bu kimseler, haklarında Cenâb-ı Hakk'ın,"Yorucu işler yapandır" (Gaşiye, 3), "kendileri muhakkak iyi yapıyorlar sanırler" (Kehf. 104) ve "Biz, onlar herhangi bîr amel yaptılarsa, (hepsinin) önüne geçip darmadağın ettik"(Furkan, 23) buyurduğu kimselerdir. Bunun, Utbe ibn Rebîa ibn Ümeyye hakkında nazil olduğu söylenmiştir. O, kendisini ibâdete vermiş, yünden elbiseler giymiş ve câhiliyye çağında, gerçek dini aramıştır. İslâm'da ise, küfre sapmıştır.
Cenâb-ı Hakk'ın "Allah, hesabı çok süratli görendir" buyuruğuna gelince, bu böyledir. Çünkü Allah (c.c), bütün malûmatı bilir. Bunun için de, hesaba çakmek ona zor gelmez. Bazı kelamcılar şöyle demişlerdir: "Bunun mânası şudur: Bir kimseyi hesaba çekmek, bizim gibi, başkasını hesaba çekmekten onu alıkoyamaz. Müşebbihe'nin dediği gibi, Allah, bir âlet ile konuşuyor olsaydı, o zaman bu caiz ve doğru olmazdı."
İkinci mesele gelince, bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Yahut (kâfirlerin ameli) alabildiğine derin bir denizdeki karanlıklar gibidir" ayetidir. Saradaki "yahut" kelimesi hakkında, birkaç izah şekli bulunur:
a) Bil ki Allahü teâlâ, kâfirin amelinin, iyi ise seraba benzediğini; kötü ise, zulûmât karanlıklar gibi olduğunu beyan etmiştir.
b) Sözün takdirî anlamı şöyledir: "Onların amelleri, ya göllerdeki bir serâb gibidir, ki bu, ahirette olacaktır; yahutta, denizdeki karanlıklar gibidir. Ki bu da, dünyadadır."
c) İlk ayet, onların işlerinin zikredilmesi, onların bunlardan hiçbir şey elde edemeyecekleri hakkında; ikinci ifâdede, onların inanç ve akideleri hakkındadır. Zira onların inançları, karanlıklara benzemektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani, "Allah mü'minleri, karanlıklardan, yani küfürden çıkarıp, nura sokar" (Bakara. 257).
Küfrün Karanlıkları
Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah kime nur vermemişse, artık onun için bir ışık yoktur" ifâdesi de buna delâlet eder. tabirine gelince bu, "içine düşen şeyin hemen dibi boyladığı, son derece derin ve büyük bir kütleye sahip su parçası, okyanus" anlamındadır. (Lucciyyun) kelimesinin iki okunuşu vardır. Lâm'ın kesresiyle, "Licciyyun" şeklinde; dammesiyle de, "Licciyyun" şeklinde. Bu meselenin anlatılmasına gelince: Çok dolu olan denizin dibi, suyunun derinliği ve doluluğundan dolayı, son derece karanlık olur. Onun üzerindeki dalgalar ardarda geldiğindeyse, karanlık iyice şiddetlenir. Bu dalgaların üzerinde bir de bulut bulunursa, o zaman karanlık son haddine ulaşır. Böyle bir denizin dibinde bulunan bir kimse ise, karanlığın şiddetinin nihaî noktasındadır. El hakkında câri olan âdet, onun görülebilen ilk şey, görülemeyecek olan en son şey olduğu şeklinde olunca, Cenâb-ı Hakk, "neredeyse, o elini bile göremez" buyurmuş, böylece Allahü teâlâ, bu karanlık ve zulmetin, son haddine ulaşmış olduğunu beyân etmiş, sonra da, inancı itibariyle kâfiri buna benzetmiştir. Kâfir, Cenâb-ı Hakk'ın, "nur üstüne nurdur" (Nur, 35) ve "nurları önlerinde ve sağlarında koşacak" (Tahrim,8) âyetinde zikredilen mü'minin durumunun zıddı bir haldedir. Bundan ötürü Ubeyy ibn Ka'b "Kâfir, beş zulüm içinde gidip gelecektir: Sözü, ameli, girişi ve çıkışı, en nihayet cehenneme varışı" demiştir.
Buradaki teşbihin îzahı hususunda başka açıklamalar da vardır:
1) Allahü teâlâ üç çeşit karanlık zikretmiştir: Denizin karanlığı, dalgaların karanlığı ve bulutun karanlığı. Kâfir de aynen böyledir. Onun da üç zulûmatı bulunur: İtikad karanlığı, söz karanlığı ve amel karanlığı. Bu, Hasan el-Basri'den rivayet edilmiştir.
2) Onların, kalbi, gözü ve kulağı bu üç zulmete teşbih edilmiştir. Bu, İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir.
3) Kâfir bilmez, bilmediğini de bilmez. Bununla beraber, bildiğini zanneder. Bu üç mertebe, işte bu karanlıklara teşbih edilir.
4) Bu karanlıklar üstüstedir. Küfründe ısrarından dolayı, kâfirin üzerinde de, sapıklıklar üstüste binmiş, teraküm etmiştir. Öyle ki, en açık deliller onun yanında zikrolunsa bile bunları anlamaz.
5) Bunlar, karanlık göğüs içindeki karanlık kalptir.
Cenâb-ı Hakk'ın, 'hülâsa birbiri üstüne, kat kat karanlıklar" iadesine gelince, Ibn Kesir'den, onun bunun, (......)'den bedel olmak üzere (......) ve (......) şeklinde okunduğu; yine onun bunu, izafette. Ve (Rahmet bulutu, azab bulutu denildiği gibi, "karanlıklar bulutu" şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. Diğer kıraat imamlarının kıraati ise, ikisi de, ref ve tenvin ile olmak üzere, şeklindedir. Buna göre söz de bitmekte, (......) ile yeni bir cümle başlamaktadır. Bu, "yukarda edilenler, üstüste binmiş karanlıklardır" demektir.
Kade Fiili Hakkında
Ayetteki, "neredeyse onu bile göremez" ifadesiyle iki görüş var:
1) (......) fiilinin olumsuzu olumlu; olumluyu olumsuz mânâ ifâde eder. Binâenaleyh, "az kaldı yapmayacaklardı" (Bakara, 71) ifâdesinin lafzı olumsuz, fakat manası ise olumludur. Çünkü onlar bunu yapmışlardır. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Fakirlik neredeyse küfür olacaktı" Camiu's Sağir, 2/89. hadîsinin lafzı olumlu olduğu halde, mânâsı olumsuzdur. Çünkü fakir, kâfir değildir. Burada böyledir; buradaki ifadesinin mânâsı, "o onu gördü" şeklindedir.
2) "mukârebet - yaklaşma, olayazma" ifâde eder. Buna göre bu ifâdenin anlamı, "vuku, bulması yaklaşmadı" şeklindedir. Malumdur ki, vukuu yaklaşmamış olan şey, vuku da bulmamıştır. Tercih edilen görüş budur; birinci îzah ise, iki bakımdan zayıftır:
a) Böylesi karanlıklardan daha az karanlıkta bile bir şey görülmez. Nerde kaldı, bu karanlıklarda görülsün!
b) Bu temsilden amaç, kâfirlerin ne kadar çok câhil olduklarını ortaya koymaktır. Bu da ancak, bu karanlıklar sebebiyle görmenin kesin olarak bulunmamasıyla meydana gelir. Ayet-i Kerime'deki "Allah kime nur vermemiş onun için bir nur (ışık) yoktur" cümlesine gelince, âlimlerimiz şöyle demiştir: "Allah, mü'minin hidâyetini son derece aşikâr ve açık olmakla vasfedince, bunun peşinden, "Allah kimi dilerse, onu nuruna kavuşturur" (Nur, 35) beyanını gtfirmiştir. Bunun gayesi, sadece delillerin son derece açık olmasının îmâna yetmediğini; ama, yolun karanlık olmasının da ondan alıkoyamayacağını; aksine her sevin Allah'ın yaratmasına, hidâyetine ve meydana getirmesine bağlı olduğunu insana bildirmektir."
Kadî şöyle demiştir: Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesi ile, "Allah her kime bu dünyada lütufları ile bir nûr vermemişse" ifadesiyle de, "cennetin yolunu bulamaz, şaşırır" manası kastolunmuştur, ifâdesinden muradın, "Her kime âhirette muhtemel bir kurtuluş ve mükâfaata nail oluş nasip etmezsek" şeklinde olması muhtemeldir, ifâdesinin ise, "buna bir ilâve ve takrir için gelmiş olması malûmdur.
Kuşların Toplumu ve İbadetleri
41. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:42
42. Âyetin Tefsiri
"Görmedin mi, göklerde ve yerdekiler havada saflar halinde uçan kuşlar, hakikatte hep Allah'ı tesbih ediyorlar. Her biri duasını da tesbihini de, muhakkak bilmiştir. Allah, onlar ne yaparlarsa hakkıyla bilendir. Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dönüş ancak Allah'adır.".
Bil ki, Allahü teâlâ mü'minlerin kalplerinin nurlarını ve kâfirlerin kalplerinin karanlıklarını niteleyip tavsif edince, bunun peşinden de tevhidin delillerini getirmiştir.
Hayvanların Tesbihi
Birinci çeşit: Allahü teâlâ'nın bu ayette zikrettiği husus den muradın, "bilmedin mi?" manası olduğunda şüphe yoktur. Çünkü tesbih, hem gözle görmeyi hem de kalp ile bilmeyi içine alır. Bu sözün zahiri, her ne kadar soru İse de, bununla bir takrir (izah ve beyan) kastedilmiştir. Böylece Allahü teâlâ, göktekilerin ve yerdekilerin tesbih etmek suretiyle, kendisini ululamak gerektiğine dikkat çekmiştir.
Bil ki ayetteki tesbih ile, ya bütün bu varlıkların, Hak teâlâ'nın noksanlardan münezzeh olduğuna ve celâl sıfatlarına sahip olduğuna delil oluşu, yahut onların bizzat dilleriyle konuşup tesbih ettikleri, yahut da bazıları hakkında tenzih, bazıları hakkında da lisânen konuşma manası kastedilmiştir. Birinci görüş doğruya daha yakındır. Çünkü İkincinin olması imkânsızdır. Çünkü yeryüzünde mükellef olmayan, bu şekilde tesbihâtta bulunmayanlar bulunduğu gibi, kâfirler gibi, mükellef olduğu halde, böyle tesbih etmeyenler de vardır.
Üçüncü görüş hakkında da şöyl- inilebilir: "Göktekiler, yani melekler dilleriyle tesbihte bulunurlar. Yerdekilerin ise, bir kısmı dilleriyle tesbihâtta bulunurlar, bir kısmı da "delalet yoluyla" tesbihatta bulunurlar. Ayetteki tesbihi bu üçüncü manaya -amletmek ise, tek bir lafzın aynı anda, hem hakiki, hem mecazi manalarda kuşanılmasını gerektirir ki bu caiz değildir. Binâenaleyh geriye, sadece birinci kısım çalmaktadır. Çünkü bütün bu varlıklar, cisimlerinin ve sıfatlarının Allah'ın münezzeh cduğuna, kudretine, ulûhiyyetine, (birliğine) ve adaletine delalet etmesi bakımından -üşterektirler. Binâenaleyh onların bu durumu mecazen tenzih (tesbih) diye aclandırılmıştır. İmdi eğer, "Bu manadaki tesbih, bütün mahtukat için söz konusudur. Binâenaleyh burada bunun, sadece akıllı varlıkların tesbihi olduğunu söylemenin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: "Hak teâlâ'nın varlığına, akılların varlığı daha çok delâlet eder. Zira bunların yaratılışlarındaki enteresanlıklar ve akıl almaz şeyler daha çoktur. Bu enteresan şeyler, onların akıllarının olması, konuşabil meleri ve anlayabilmeleridir."
Hak teâlâ'nın "Havada saflar halinde uçan kuşlar" ifadesi hususunda birisi, "Bu ifadenin, kendinden öncekiyle münasebetinin izahı nedir?" diyebilir. Buna şöyle cevap verilir: Hak teâlâ göktekilerin ve yerdekilerin tesbihde solunduğunu bildirince, gök ile yer arasında bulunan, havada yer alanlardan, yani kuşlardan, yani onların da tesbihatta bulunduğundan bahsetmiştir. Bu böyledir. Çünkü sanatlarını açıp kapayarak sayesinde hava boşluğunda durabilme kuvvetini, o ağır kütle (bünye) sahibi kuşlara vermek, herşeyi yöneten Hak Sübhânehû ve Teâlâ'nın cudretine delâlet eden en büyük delillerdendir. Böylece Cenâb-ı Hak, onların uçuşunu tendisi için bir tesbihatta bulunma kabul etmiştir ki, bu da, biraz önce bahsettiğimiz gibi, ayetteki "tesbih"den muradın, lisânen tesbih etme değil, bütün bu hallerin, Allah'ın münezzehliğine delâlet edişleri olduğunu tekid eder.
Hak teâlâ'nın, "Her biri duasını da, tesbihini de, muhakkak bilmiştir" ayeti hususunda şu üç izah yapılmıştır:
a) Bu, "Allah bütün bunların salât ve tesbihini bilir (duyar)" demektir. Bunun, du manada olduğuna, "Allah ne yaparlarsa hakkıyla bilendir" ifadesi de delalet eder. Bu, ekseri kelamcıların görüşüdür.
b) Bu kelimelerin sonundaki zamir, "küllü" (her biri) lafzına râcidir. Buna göre mana, "onlardan herbiri, kendilerine farz (gerekli) olan salât ve tesbihi bilirler" şeklindedir.
c) Bu zamirler, "Allah" lafzına racîdir, yani, "Tesbih eden ve salât eden (namaz kılan) her kimse, Allah'ın kendisini mükellef tuttuğu saiâtı ve tesbihi bilir" demektir. Bu son iki manaya göre, ifadesi, müste'nef bir cümle olmuş olur. Ebu Sâbit'ten şu rivayet edilmiştir: "Muhammed b. Cafer el-Bakır (radıyallahü anh)'ın yanında oturuyordum. O bana, "Güneş doğarken ve batarken, şu serçelerin ne dediklerini biliyor musun?" dedi. Ben de, "Hayır" dedim. O, "Bunlar, Rablerini tesbih ve takdis ediyor ve o günkü rızıklarını istiyorlar" dedi." Kelamcılar bu açıklamayı tuhaf görerek şöyle demişlerdir: "Eğer kuşlar Allah'ı tanımış olsalardı, onlar da tıpkı bizim konuşma ve işaretlerimizi anlayan akıllılar gibi olurlardı. Fakat hiç de böyle değiller. Çünkü kuşların bütün bu işleri bilmeyen bir çocuktan bile daha noksan olduklarını zarurî (kesin) olarak bilmekteyiz. Binâenaleyh bu hususiyetin kuşlarda, haydi haydi bulunmaması gerekir. Kuşların Allah'ı bilmedikleri sabit olunca, onların bizzat Allah'ı tesbih etmeleri imkânsız olur. Böylece, daha evvel de izahı geçtiği gibi, kuşların ancak lisan-ı halleriyle Allah'ı tesbih ettikleri sabit olmuş olur.
Hayvanlardaki Özel Kabiliyetler
Bazı âlimler şöyle demişlerdir: "Biz, Allahü teâlâ'nın, kuşlara ve diğer haşerâta, akıllıların ekserisinin yapamayacağı fevkalâde kabiliyetler ilham etmiş olduğunu, verdiğini görmekteyiz. Durum böyle olunca, onlara, kendisini tanımalarını, Kendisine dua ve tesbihatta bulunmalarını ilham etmiş olması niçin mümkün olmasın? Hak teâlâ'nın, kuşlara ve haşerâta fevkalâde kabiliyetler ilham ettiğini şöyle izah ederiz:
1) Allahü teâlâ'nın, onlara avlarını ele geçirme hususunda verdiği kabiliyetler.. Meselâ örümceğin, sineği avlama hususundaki, o ince hilesini bir düşün. Nitekim şöyle denilir: Ayı, öküzün geçeceği yerde sırt üstü yatar. Öküz onu boynuzlamak istediğinde de, elleriyle boynuzlarından yapışır ve onu yere yıkıncaya, öldürünceye kadar ısırmaya başlar. Yine ayının taş atabildiği, sopa alıp insanlara vurabildiği, öldüğünü sândığı insanı bıraktığı, zaman zaman onu koklayıp, nefes alıp almadığını kontrol ettiği, kolay bir sıçrayışla ağaca çıktığı, bir eline ceviz koyup öbür eliyle vurarak kırdığı, sonra üfleyerek kabuklarını savurtup, içini yediği anlatılmıştır. Yine farenin, hırsızlığı hususunda enteresan şeyler anlatılmıştır.
2) Arının ve üstlendiği reislik (beylik, başkanlık) durumunun ve en üstün mühendislerin bile yapamadıkları şekilde, altıgen evler (Petek) yapışı...
3) Turna kuşunun, kendisine en uygun havayı bulabilmek için, dünyanın bir ucundan, bir ucuna uçması. Yine denildiğine göre, her bir atın, karşılaştığı her atın sesini unutmayıp, tanıması da, bunların özelliğindendir. Yine köpeklerin, birbiri tarafından tanınan şekilde havladıkları rivayet edilmiştir. Pars, su içtiğinde yahut "hânikü'l-fehd" adlı bitkinin suyunu içtiğinde, insanların süpürüntü ve çöplerini yediği rivayet edilmiştir. Timsahların da, saksağan kuşu gibi kuşları beklemek için ağızlarını açtıkları ve o kuşların, timsahın diş aralarını temizlediği, o kuşların başında, dikenimsi şeylerin bulunduğu, timsah onu yutmaya yeltendiğinde, bu dikenimsi şeyin ona bu imkânı vermediği ve kuşun böylece, kolaylıkla (tehlikesizce) gittiği söylenmektedir. Yine kablumbağanın, yılanı yedikten sonra, dağda biten kekik otundan yediği ve böylece onun tesirinden kurtulduğu rivayet edilmiştir. Av işleriyle uğraşan güvenilir bir zat, toy kuşunun, beyaz benekli bir yılanla (engerekle) döğüştüğünü; kuş onun karşısında yenilince de, onu bırakıp, bir baklayı yemeye başladığını; sonra yine yılanla döğüşmeye döndüğünü ve bunu bu şekilde sürdürdüğünü seyrettiğini anlatmıştır. Bu adam, derin bir gölgeliğin içinde oturuyor ve bu av işleriyle uğraşıyordu. O kuşun yediği bakla da, onun oturduğu, pusu kurduğu yere yakındı. Toy kuşu yılanla yine uğraşmaya başlayınca, adam baklayı kökünden koparıp saklamış. Kuş, baklanın bulunduğu yere gelip, onu bulamayınca, onun bulunduğu yerin etrafında durmadan döne döne ölmüş. O adam da, kuşun baklayı yemek suretiyle, yılanın sokmalarına karşı kendisini tedavi ettiğini anlamış. Bu bakla, çöl baklası (veya maydanoz)'dur.
Gelincik (hayvanı), yılanla mücadele ederken, sedef bitkisini yiyerek, hayatını sürdürür (korur). Çünkü zehirli sürüngenler, bu bitkinin kokusundan çok rahatsız olurlar. Yine köpeklerin karınları kurtlandığında, buğday başağını yedikleri; leyleklerin ise biribirlerini yaralamaları halinde, bu yaralarını, dağda biten kekik otuyla tedavi ettikleri rivayet edilmiştir.
4) Kirpi, rüzgar esmeden önce, kuzey ve güneyi tesbit eder, böylece de yuvasının, girişini (rüzgara göre) değiştirir. İstanbul'da, fırtınaları önceden haber verme suretiyle ve insanların da onun bu uyarısından istifade etmeleri suretiyle, mal-servet sahibi olan birisi varmış. Bunun sebebi (biliş sebebi), evinde bu işi yapan (yuvasının girişini rüzgara göre değiştiren) bir kirpinin bulunuşuydu. İşte o adam, onun bu hareketlerinden çıkararak bunları bilebiliyordu. Kırlangıç da, çamurdan yuva yapıp, ağaç oyma hususunda gerçekten bir ustadır. Eğer çamura ihtiyacı olursa, toprağı ıslatır ve sonra kanatlarında taşıyabileceği kadar bir çamur yapabilmek için, o çamuru çorakta yuvarlar. Yavru yaptığında, yavrularının bakımını titizlikle yapar, onların pisliklerini gagasıyla alıp, yuvadan atar. Sonra da onlara bu pisliklerini, yuvanın bir tarafına yapmalarını öğretir. Avcı, kekliğin yavrularının olduğu tarafa yaklaştığında, teklik ona gözükür, peşine düşüp, yavrularının bulunduğu taraftan uzaklaşması için, ona yaklaşır ve neredeyse yakalanacakmış gibi his verir.
Ağaçkakan, yeryüzüne nadiren konar. Genellikle ağaç üzerinde, içinde (ağaç) kurdu olduğunu bildiği yeri gagalar durur. Yine kuğular, uçarken gökte çok yükselirler. Eğer bir bulut, yahut sis onların birbirlerini görememelerine sebep olursa, o zaman, sanatlarından, birbirlerini duyup takip edebilecekleri bir ses çıkarırlar. Bir dağ başında uyuduklarında, başkanları hariç, hepsi başlarını kanatları altına sokarlar. Başkanları ise, başı açıkta uyur. Böylece bir bekçi sesi (en hafif bir ses) duysa, hemen uyanır.
Karıncanın, son derece düzgün bir çizgi üzerinde, birbirlerini kontrol ederek, yuvalarına gidişteki durumları da enteresandır. Bil ki, bu konudaki detay, "Taba'i u'l-Hayavan" (Hayvanların Tabiatları) adlı eserde anlatılmıştır. Bunları sayıp dökmemizdeki maksad, en akıllı insanların bile bu türlü şeyleri yapmaktan aciz olduklarını göstermektir. Binâenaleyh bütün bunlar söz konusu olunca, her nekadar hayvanlar, insanların bildiği bazı şeyleri bilmeseler bile, "Allah tarafından, Allah'ı tanımaları ve O'nu medh-ü sena etmeleri, onlara ilham edilmiştir" denilmesi niçin caiz olmasın? "Allah Celle Celâlühû, i'tizal (Mutezile) terazisiyle tartmaktan münezzehtir" diyen Şihabuddin es-Sem'anî ne de güzel söylemiş!
Hak teâlâ'nın "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ında: Dönüş ancak Allah'adır" ifadesi, son derece veciz, kısa ve özlü olmasına rağmen, mebde ve me'âd (dünya ve ahiret) ilminin tamamına delalet eder. Çünkü ilk ifade, herşeyin O'ndan olduğuna dikkat çekmektedir. Zira Onun dışında katan herşey mümkin ve muhdes varlıktır. Mümkin ve muhdes varlıklar ise, ancak vâcibü'l-vücud olan, kadîm bir varlığa varıp dayandığında, var olabilirler. Binâenaleyh "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır" ifadesine, bütün kütleler, her türlü sıfatlar, kulların fiilleri, sözleri ve düşünceleri girer.
Ayetteki, "Dönüş ancak Allah'adır" ifadesi ise, tamamen me'ad (ahiret) bilgisinden ibarettir ve "Herkes, mutlaka Hak teâlâ'nın huzuruna varacaktır" demektir. Bunun bir başka izahı da şudur: Varlık en kıymetliden başlayıp, derece derece kıymeti düşerek en düşüğüne varıp dayanır. En düşüğünden de derece derece en kıymetlisine yükselir. Binâenaleyh bunlar cisimdir. Daha sonra bitki, hayvan, insan ve melek diye nitelenir. Sonra da, vacibü'l-vücud olan bir varlığa varıp dayanır, yani O'na muhtaçtırlar. Binâenaleyh birincisi, ayetteki "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır" ifadesi ile, ikincisi "Dönüş ancak Allah'adır" ifadesi ile anlatılmıştır.
Yağmurun Oluşması
43. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:44
44. Âyetin Tefsiri
"Görmedin mi ki, Allah bulutları sürüyor, sonra aralarında) bir imtizaç meydana getiriyor ve sonra onu bir yığın haline koyuyor. İşte görüyorsun ki yağmur, bunların arasından çıkıyor. İçinde dolu bulunan gökten bazı dağlar indiriyor da, bununla dilediğine musibet veriyor, dilediğinden de bunu bertaraf ediyor. Onun (şimşeğin) parıltısı neredeyse gözleri kapıp kamaştırır. Allah, gece ile gündüzü evirip çeviriyor. Bunlarda, gözleri olanlar için elbette birer ibret vardır".
Bil ki bu anlatılanlar, İkinci çeşit delildir. Bu hususta, iki mesele var:
Birinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "görmedin mi?" ifadesinin manası, "akıl gözüyle görmedin mi?" demek olup, bundan maksat dikkat çekmektir. "İzcâ'un" ise, azar azar sürmek demektir. Herkesin, azar azar sürdüğü sermayeye isim olarak verilen (......) ifadesi de, bu köktendir. Develeri yavaş yavaş sürme anlamına gelen "İzcâu's-seyr" ifadesinin anlamı da, onlara acımak, böylece de onların yavaş yavaş yürümelerine müsaade etmek demektir Daha sonra Cenâb-ı Hak, "sonra aralarında bir imtizaç meydana getiriyor buyurmuştur. Ferrâ şöyle der: (......) kelimesi, ancak iki veya daha fazla isme muzâf olarak kullanılır. Ayetteki sehaben "bulut" kelimesi, lafız bakımından müfret, manası bakımından çoğul olduğu için, Cenâb-ı Hak, beynehu şeklinde ifade buyurmuştur. Bu kelimenin tekili ise, (......) lafzıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O, bulutları peyda edendir" (Rad, 12) buyurmuştur. "Telîf" "bir şeyi bir şeye katmak" demektir. Buna göre mana, "Allahü teâlâ, bölük bölük bulutu biraraya getirir, böylece onları tek bulut haline getirir, sonra da onları üstüste istifler" şeklindedir. Rekma senin birtakım şeyleri üstüste koyman ve böylece onu, yığın haline getirmendir. Ibn Abbas'a göre vedk kelimesi, yağmur; Mücâhide göre damla; Ebu Müslim el-İsfehânî'ye göreyse, su demektir. (......) kelimesi "onun çatlaklarından deliklerinden" demek olup tıpkı, cibal kelimesinin (......) kelimesinin çoğulu olması gibi, bu da (......) kelimesinin çoğuludur. Bu kelime "min halelin?" şeklinde okunmuştur.
İkinci Mesele
Bil ki, ayet-i kerimedeki Cenâb-ı Hakk'ın, "bulutlan sürüyor" cümlesinin manasının, "Allahü teâlâ onu, azar azar meydana getirir" şeklinde olması muhtemel olduğu gibi, "Onu, bir defada değil de, diğer maddelerden değiştirerek meydana getirir" manasında olması da muhtemeldir. Birinci izaha göre, bizzat bulutun kendisi sonradan meydana gelmiş olur da, sonra Cenâb-ı Hak onun parçalarını meydana getirir. İkinci izaha göre ise, sayesinde o maddelerin bulut haline geldiği o sıfatların, Allah tarafından yaratılmış olmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın, "sonra aralarında, bir imtizaç meydana getirir" ifadesinde, o bulutların daha önce, parça parça bulunduklarına bir delâlet bulunmaktadır. Çünkü "te'lîf" ancak mevcut olan iki şey arasında söz konusu olabilir. Daha sonra Cenâb-ı Hak onu, "rükâm" haline getirmiştir ki, bu da onları üstüste koymak, yığmak, istiflemek demektir. Böyle olması kaçınılmazdır, çünkü bulut, ancak bu nitelikte olduğu zaman çok su ihtiva edip taşır. Bütün bunlar ise, Allahü teâlâ'nın yarattığı ilginç şeylerdendir, O'nun mülkünün ve gücünün, kuvvetinin delillerindendir.
Tabiatçılar şöyle demektedirler: "Bulut, yağmur, kar, dolu, çiğ ve kırağı, çevrede buharın yoğun hale gelmesinden; bazan da, havanın yoğunlaşmasından meydana gelir. Birincisi şöyle olur: Yükselen buhar, şayet az olur; havada da, o buharı çözebilecek hararet bulunursa, bu durumda o buhar çözülür ve hava haline gelir. Ama buhar kesîf olur, havada da o buharı çözecek hararet bulunmazsa, bu durumda sen bak! O yükselen buharlar ya soğuk bir hava tabakasına kadar çıkmışlardır, ya da çıkmamış, ulaşmamışlardır. Çıktıklarını kabul edelim; bu durumda oradaki soğuk ya kuvvetli olur, ya da olmaz. Eğer oradaki soğukluk kuvvetli olmazsa, mevcut soğukluk ile o buharlar yağmurlaşır, bir araya gelir ve damla damla yağar. Binâenaleyh, biraraya gelen buharlar, bulutu; damlayan şeyler de yağmuru oluşturur. "Deyme" (yani, şimşek ve gök gürültüsü olmaksızın, en az bir gün veya bir gece, en fazla da yirmidört saat yağan yağmur) ile vâbil (şiddetli yağmur), bu gibi bulutlardan meydana gelir. Eğer soğukluk çok kuvvetli olursa, bu soğukluk, o buharın parçalarına, ya o buhar bir araya gelmezden, böylece de büyük taneler haline dönüşmezden önce ulaşır, veyahut da bu hali aldıktan sonra ona ulaşır. Eğer birinci tarzda olursa, kar, ikinci tarzda olursa, dolu yağar. Ama, bu buharlar, o soğuk tabakaya ulaşmazsa, bu durumda sen baki Buharlar ya çoktur, ya azdır. Eğer çok ise, bu durumda yağmur yağdıran bir bulut oluşur veya oluşmaz. Birincisinin sebepleri şunlardır;
1) Rüzgarın esmesinin, o buharların yükselmesine mani olması.
2) Rüzgarın önünde dağların bulunması sebebiyle, rüzgarların o buharları bir araya toplanmaya zorlaması.
3) Orada, birbirine karşı esen ve birbirine çarpan rüzgarların bulunması. Böylece de bu durumun, buharların yükselmesine mani olması.
4) Öndeki parçalara, ağırlığından ve yavaş hareket etmesinden dolayı bir duraklamanın arız olması, sonra da, diğer çok kuvvetli parçaların bu cüzlerle birleşerek bir araya gelmesi.
5) Yere yakın olan havanın alabildiğine soğuk olması. Biz bazen, buharın, dağların tamamiyle tepesine yükselemediğini, onun sanki çukur bir araziye düşmüş ve oraya konulmuş gibi olduğunu müşahede ederiz. Ona bakan kimse, o bulutun üzerindeymiş gibi olur. Binâenaleyh, bulutun altındakilere yağmur yağarken, onun üstünde olanlara da güneş vurur. Yükseklikleri az olan bu buharlar son derece az ve şeffaf olduklarında, kendilerine gecenin soğuğu vurduğunda, onları yoğunlaştınr ve onları hissedilen bir su haline dönüştürür; böylece de onlar, nesne olabilecek bir şey üzerinde bir araya toplandıklarında hissedilebilecek bir biçimde iniverirler. Eğer bu durumda, bu buharlar, indikleri o nesne üzerinde donmazlarsa, çiğ; donarlarsa, kırağı halini alırlar. Kırağının çiğe nisbeti, tıpkı karın yağmura nisbeti gibidir. Havanın toplanmasından dolayı bulutun oluşmasına gelince, bu, havanın soğuması ve bir araya gelmesi esnasında olur ki, bu durumda da, yukarda bahsedilen durumlar meydana gelir."
Tabiatçıların bu izahlarına şu şekilde cevap verebiliriz: Biz, maddelerin rruhdes olduğunu demlendirip ve bu sayede de Cenâb-ı Hakk'ın, maddeleri yoktan var edebilen hür ve irade sahibi bir kadir olduğu neticesine ulaştığımızda, Allahü teâlâ'nın, sizin bahsettiğiniz şekilde değil de, o bulutların cüz'lerini bir defada yaratması ihtimali olduğu için, sizin ileri sürdüğünüz şeye kesin olarak hükmetmemiz mkânsızlaşır. Hem farzedelim ki, durum sizin bahsettiğiniz gibi olsun. Ancak ne var U, maddeler, yapılan açısından bilittıfak mümkin varlıklardır. Binâenaleyh, onların -nutlaka bir müessirinin olması gerekir. Hem sonra, maddeler birbirine benzerler. Binâenaleyh, onlardan herbirine, yükselmek - inmek, latîf olmak - kesif olmak ve soğuk olmak - sıcak olmak gibi belli bazı sıfatları tahsis eden bir Muhassis'in (tahsis edenin) mutlaka bulunması gerekir. Binâenaleyh, o tabiatların yaratıcısı Allahü teâlâ olup, o arakterler de bu gibi sıfatlarda müessir olup, sebebi yaratan da müsebbebin yaratıcısı olunca, bulutları yavaş yavaş süren zât, Allahü teâlâ olmuş olur. Çünkü o buharları, yerin içlerinden (yeryüzünden) hava boşluğuna haraket ettiren, o nitelikleri yaratan Allahü teâlâ'dır. Sonra o buharlar peşpeşe yükselip birbirleriyle birleştiklerinde işte onları istif edip biraraya getiren, yine Cenâb-ı Hak olmuş olur. Böylece bütün takdirlere ve ihtimallere göre, bütün bu şeylerle Cenâb-ı Hakk'ın hikmet ve kudretine dair yapılacak olan istidlalin çok açık ve net olduğu sabit olmuş olur.
Gökteki Dolu
Cenâb-ı Hakk'ın "içinde dolu bulunan, gökten bazı dağlar indiriyor" ifadesine gelince, bu ifadeyle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu ayetle ilgili olarak şu iki görüş bulunmaktadır:
1) "Semâ'da, Allahü teâlâ'nın doludan yarattığı dağlar bulunur. Sonra da o dağlardan, dilediği miktarı indirir" demektir. Müfessirlerin ekserisi, bu görüştedir. Mücâhid ve Kelbî, "semâda, dolu dağları bulunur." demişlerdir.
2) Buradaki "semâ" insanların üstlerinde bulunan bulut anlamındadır. Ona, yüksekliğinden dolayı bu ad verilmiştir. Allahü teâlâ, "dolu semâsı" denilen o buluttan yağmuru yağdırır. Cenâb-ı Hak, ayetteki min cibâlin sözüyle büyük, kocaman bulutları kastetmiştir. Çünkü o bulutlar büyük oldukları zaman, adeta dağlara benzerler. Nitekim Arapça'da, "Falanca, dağ gibi mallara sahiptir" denilir, Bulutun bu şekilde vasfedilmesi mecazîdir. Alimler, ayetteki bered kelimesinin, Allah'ın bulutta meydana getirdiği donmuş su olduğu; Cenâb-ı Hakk'ın daha sonra onu yere indirdiği (yağdırdığı) kanaatindedirler.
Bazıları da şöyle demişdir: Allah, o bulutu doludan yarattığı için, ona dağ adını vermiştir. Çünkü taşlaşmış her kocaman cisim, dağlardan addedilir. "Sizi ve evvelki ümmetleri yaratandan korkun" (Şuara, 184) ayeti de böyledir. Yine, "Falanca, bu hal üzere yaratılmıştır" denilmesi de böyledir. Müfessirler şöyle demişlerdir: Birinci görüş daha uygundur, çünkü "semâ", bu belli cismin adıdır. Binâenaleyh onu, iştikak yoluyla buluta ad olarak vermek mecazdır. Cenâb-ı Allah'ın suyu bulutta yaratıp, sonra da onu dolu olarak yağdırması doğru ve sahih olabileceği gibi, semâ'da, doludan meydana gelmiş dağın bulunması da mümkündür. Binâenaleyh, her iki durumun da, Cenâb-ı Hakk'ın kudreti dahilinde olması mümkün olunca, ayetin zahirini terketmenin manası yoktur.
İkinci Mesele
Ebu Ali el-Farisî şöyle der: "Cenâb-ı Hakk'ın,ifadesindeki birinci min, ibtidâ-i gaye içindir. Çünkü, inmenin başlangıcı semâdır. İkinci min teb'îziyyedir; çünkü Allahü teâlâ'nın indirdiği o şey; semâdaki dağın bir kısmıdır. Üçüncü min beyâniyyedir. Çünkü o dağın cinsi, "dolu"dur, (o dolu dağıdır). "İnzal" kelimesinin mef'ûlü ise, mahzûftur. Buna göre ifadenin takdiri, şeklindedir. Ancak ne var ki, kendisine delâlet olduğu için, bu hazf edilmiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın "Bununla dilediğine musibet veriyor, dilediğinden de bunu bertaraf ediyor" ifadesine gelince, bu ifadenin doluya raci olduğu açıktır. Dolunun, üzerine düşmüş olduğu bitki ve canlılara zarar verdiği malûmdur. Böylece Cenâb-ı Hak, o doluyu, maslahatına uygun biçimde dilediği kimselere isabet ettirdiğini, bazılarına ise isabet ettirmediğini beyân suretiyle, dilediği kimselerden uzaklaştırır" şeklindedir. Bazı kimseler de, ayetteki "dolu"yu, taş anlamına hamletmişler ve onun inişini, "kökünü kazıma azabı" yerine geçen bir azâb kabul etmişlerdir ki, bu izah tuhaf bir izahtır.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Onun (şimşeğin) parıltısı neredeyse gözleri çalıp kamaştırır" ayetine geçince, bu ifade idğâmlı olarak "Yekâssenâ berkıhî..." şeklinde okunmuştur. Yine, berka kelimesinin çoğulu olarak, (......) şeklinde de okunmuştur. Berka ise, çakan şimşeğin muayyen bir kısmıdır. Yine, "ltbâ'"dan dolayı, (burukıhî) şeklinde okunmuştur. Bu tıpkı, (......) lafzı gibi, siğasının çoğulunda, (......) denilmesi gibidir. Yine, med ile, (......) şeklinde de okunmuştur. Bunun medsiz olanı, ışık anlamına; medli olanı ise, yükselme ve İrtifa anlamına gelir. Bu, senin, yükselen bir şey hakkında (seniyyun) demen gibidir. (......) ifadesindeki bâ harf-i cerri, zâiddir. Bu tıpkı, "Ellerinizle, kendinizi tehlikeye atmayın" (Bakara, 195) ayetindeki (......)'nın zait olması gibidir. Bu görüş, Ebu Ca'fer el-Medenî'nindir.
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Onun (şimşeğin) parıltısı neredeyse gözleri salıp kamaştırır" ifadesiyle şu şekilde istidlal edilmiştir: Vasfı böyle olan şimşeğin, mutlaka katıksız büyük bir ateş olması gerekir. Ateş ise, suyun ve dolunun zıddıdır. Binâenaleyh, doludan o ateşin zuhur etmesi, zıddın zıddan zuhur etmesini gerektirir ki, bu da ancak fcâdfr ve hakîm olan zâtın kudretiyle mümkün olabilir.
Dördüncü Mesele
Nahivciler,”Sen, “Zeyd'i evine götürdüm” dediğinde, senin o Zeyd'le beraber onun evinegidip gitmediğin hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bunu kabul etmeyenler, işte bu ayetle istidlal etmişlerdir. “Allah, gece ile gündüzü evirip çeviriyor” ayetine gelince, sununla ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır:
a) Gece ve gündüzün birbirlerini takip etmesi ve birinin gitmesinden sonra diğerinin gelmesi demektir. Bu, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, “o, gece ile gündüzü birbiri ardınca getirendir” (Furkan, 62) ayeti gibidir.
b) Onlardan birinin diğerine girmesi ve onun zamanından alması (uzaması)'dır.
c) Soğukluk, sıcaklık vb. şeyler hususundaki durumlarının değişmesi. Bu gibi yerlerde, Cenâb-ı Hakk'ın bu manaların tümünü murad etmiş olması da imkânsız değildir. Çünkü, bu gibi şeyler, hem nimet olmaya hem de ibret almaya daha uygun layıktır.
Cenâb-ı Hakk'ın, “Bunlarda, gözlen olanlar için elbette ibret vardır” ifadesine gelince bu, “Bahsi geçen şeylerde, basiretine (kalp gözüne) müracaat eden kimseler için deliller vardır” demektir. İşte bu açıdan, kişiye vacip olanın, bu tür şeyler hakkında tefekkür ve tedebbür etmesidir. Yine bu ayet, aklidin yanlış olduğuna da delâlet eder.
Hayvanlar Âleminden İbretler
45. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:46
46. Âyetin Tefsiri
"Allah her hayvanı sudan yarattı, işte bunlardan kimi karın üstünde yürüyor, kimi iki ayağı üstünde yürüyor, kimi de dört (ayağı) üstünde yürüyor, Allah ne dilerse yaratır. Çünkü Allah her şeye hakkıyla kadirdir. Andolsun ki biz açık açık ayetler indirdik. Allah, kimi dilerse onu doğru yola iletir.".
Bil ki, bu, Allah'ın vahdaniyyetine delâlet eden üçüncü çeşit delildir. Bu böyledir, çünkü Cenâb-ı Hak, bu hususta ilk önce, semânın ve arzın halleriyle; ikinci olarak ulvî eser ve neticelerle istidlal edince, üçüncü olarak da, canlıların halleriyle istidlal etmiştir. Bil ki, bu ayetle ilgili şöyle birkaç soru sorulabilir:
Birinci Soru: "Canlıların pekçoğu sudan yaratılmadıkları halde, meselâ melekler sayı bakımından canlıların en kalabalığı da oldukları halde, -ki bunlar, nurdan yaratılmışlardır; cinler ise, ateşten- Hazret-i Adem, "Onu topraktan yarattı" (al-i imrân, 59) ayetinin de gösterdiği gibi topraktan; Hazret-i İsa da, "Biz ona ruhumuzdan üfledik" (Tahrim. 12) ayetinden dolayı, rûh'dan yaratılmış oldukları halde, daha niçin Cenâb-ı Hak, "Allah her hayvanı sudan yarattı" buyurmuştur? Ayrıca biz, pekçok canlının, nutfe olmaksızın doğduklarını görmekteyiz."
Cevap: Buna birkaç yönden cevap verilebilir:
a) Kaffâl'ın ileri sürdüğü bu en güzel görüşe göre, Cenâb-ı Hakk'ın ifadesi - fiilinin sılası değil, ifadesinin sılasıdır. Buna göre mana, "sudan meydana gelen her canlı, Allah'ın yarattığıdır" şeklinde olur.
b) Bütün canlıların temeli, rivayet edilen şu husustan dolayı, sudur: Allahü teâlâ'nın ilk yarattığı şey, bir cevherdir. Böylece ona, heybet gözüyle nazar etti de, o cevher suya dönüştü. Sonra da Cenâb-ı Hak o sudan, ateşi, havayı ve nuru yarattı. Binâenaleyh bu ayetin maksadı, hilkatin aslını beyân etmek olup, hilkatin ilk aslı da su olunca, işte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, suyu zikretmiştir.
c) Ayetteki dâbbe kelimesiyle, yeryüzünde debelenen ve meskenleri burası olan canlılar kastedilmiştir. Binâenaleyh, melekler ve cinler, bu ifâdenin dışında kalır. Bu canlıların büyük bir kısmı, ya nutfeden meydana gelmelerinden, yahut da sadece suda yaşamalarından dolayı sudan halkedilmiş olunca, genel, tamamı yerine geçirilerek, pek yerinde olarak ayette "her hayvanı" ifadesi kullanılmıştır.
(Mâ-in) Diye Nekire Gelmesinin İzahı
İkinci Soru: Cenâb-ı Hak, niçin bu ayette (......) kelimesinin nekire; "her dişi şeyi de sudan yarattık"(Enbiyâ,30) ayetinde ise, marife getirmiştir?
Cevap: Cenâb-ı Hak bu ayette,bu kelimeyi nekire, belirsiz olarak getirmiştir; çünkü mana, "Allahü teâlâ, her canlıyı, o canlıya mahsus bir tür sudan var etmiştir" şeklindedir. Enbiyâ 30 ayetinde de marife olarak getirmiştir; çünkü burada maksat, onların işte bu cins sudan yaratılmış olduklarını beyan etmektir. Söz konusu olan bu ayette, Enbiyâ 30 ayetinde zikredilen o cinsin, pekçok nevilere ayrıldığının beyanı bulunmaktadır.
Üçüncü Soru: Cenâb-ı Hakk'ın,ifadesindeki zamir, zevl'l-ukûl (akıllı varlıklar) için olan zamirdir. Men lafzı da böyledir. O halde, daha niçin, bu iki ifadeyi akıllı olmayanlar için de kullanmıştır?
Cevâp: Allahü teâlâ, akıllı olmayanları, akıllı olanlarla birlikte zikretmiştir ki, akıllı olanlar, melekler, insanlar ve cinlerdir. Binâenaleyh, akıllı olanlara layık olan lafız, _-ûma teşmil edilmiştir (tağlîb). Çünkü, kıymetliyi asıl, kıymetsizi ise tâbi kılmak, Asîni yapmadan daha evlâdır. Nitekim Arapça'da, hem adam hem de deve için, "Bu gelenler kim?" ifadesi kullanılmaktadır.
Sürünme Hakkında "Yürüme" Tabiri
Dördüncü Soru: Cenâb-ı Hak niçin, karnı üzerine sürünme işini de yürümek diye adandırmıştır? Bu sorunun doğruluğunu, şu da ortaya kor: Çocuk bazan, Sürünüyor" diye nitelenir; ama, her ne kadar yılanın süründüğü gibi sürünse bile, "yürüyor" denilmez.
Cevap: Bu, bu teşbih ve üslûbunda böyle söylenmiştir. Nitekim Araplar, devam edip giden bir iş hakkında, "iş yürüyor, yolunda" derler. Yine, "Falancanın işi yürümüyor" denilir. Yahut da, bu sürünenin, yürüyenlerle bir benzerliği olmasından dolayı, böyle söylenmiştir.
Beşinci Soru: Bu ayetteki taksimat niçin tam yapılmamıştır? Çünkü biz, meselâ önimcek, akrep, kelebek gibi hayvanların dörtten daha fazla ayak üzerinde örüdüklerini görmekteyiz. Hatta kendisine Arapça'da, "Dehhâlu'l-üzüni" ismi verilen canlının, kırkdört ayak üzere yürüdüğünü görmekteyiz.
Cevap: Sizin bahsettiğiniz bu kısımlar, nadirattır. Binâenaleyh, yok hükmündedirler. Bir de felsefeciler, pekçok ayağı bulunan canlının, yürüdüğü zaman, raşka tarafa değil de dört tarafına dayanırsa, o zaman onun dört ayak üzerine yürümüş olduğunun kabul edilebileceğini söylemektedirler. Bir de Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah ne dilerse yaratır" ifadesi, diğer kısımlara zımmen dikkat çekmiştir.
Canlıların Ayetteki Sıralanmasının Hikmeti
Altıncı Soru: Niçin bu üç cins, bu şekilde sıralanmıştır?
Cevâp: En ilginç olanı başa alınmıştır ki, bu da, ayak vs. gibi yürüme uzvu olmaksızın yürüyen canlıdır. Sonra iki ayağı üzerine yürüyen, daha sonra da dört ayağı üzerine yürüyen yer almıştır.
Bil ki ayet-i kerimedeki "Allah ne dilerse yaratır" ifadesi, canlıların, yürüme keyfiyyeti bakımından farklı oldukları gibi, başka bakımlardan da farklı olduklarına dikkat çekmektedir. Biz burada, yapılan taksimatların bazısını ele alalım:
Birinci Taksim: Canlılar bazan, bazı uzuvlarda müştereklik, bazılarında ise farklılık arzederler. Bunu insan ve atın eti, sinirleri ve kemikleri olması bakımından müşterek olmalarıyla açıklarız. Farklılığa gelince, bu farklılık, ya uzvun bizzat kendisinde veya sıfatında olur.
Uzvun bizzat kendisinde olması da şu iki şekilde olur.
1) O uzvun, her ne kadar cüzleri diğerinde mevcut olsa da, bizzat kendisinin diğerinde olmaması. Bu meselâ, at ve insan gibi. Çünkü, atın kuyruğu vardır, insanın ise kuyruğu yoktur. Ancak ne var ki, kuyruğun meydana geldiği cüzler kemik, sinir, et, deri ve kıldır. Ki, bütün bunların hepsi insanda da vardır.
2) Bu uzvun, ne bizzat kendisinin ne de cüzlerinin beriki canlıda olmaması. Meselâ kaplumbağanın, kendisini kuşatan bir kabuğu vardır ama insanın böyle bir şeyi yoktur. Yine balığın pulları, kirpinin de dikenleri vardır ki, bunlardan hiçbiri insanda bulunmamaktadır.
Farklılığın, uzvun sıfatında olmasına gelince, bu, ya kemmiyyet ya keyfiyyet, ya durum, ya fiil veyahut da infial, tepki bakımından olur.
Kemmiyyet bakımından olanına gelince, bu, ya miktarla alâkalı olur. Meselâ, baykuşun gözü büyük, kartalın gözü ise küçüktür. Yahut sayı bakımındandır. Bu meselâ, bazı örümceklerin ayak sayılarının altı, bazılarınınkinin sekiz veya on olması gibidir.
Keyfiyyet bakımından olanına gelince, bu meselâ, canlıların renk, şekil, katılık ve yumuşaklık bakımından farklı farklı olmalarıdır.
Durum bakımından farklılığa gelince, bu da meselâ, filin memelerinin göğsüne yakın bir yerde olması, atınkininse, göbeğine yakın, arka ayakları arasında bulunması gibidir.
Fiil bakımından farklılığa gelince, bu meselâ, duyma organı olmasının yanısıra, filin kulaklarının kendini savunmaya elverişli olmasıdır. Halbuki insandaki kulak böyle değildir. Ve yine, başka canlının değil de, sadece filin burnunun tutma (kavrama) aleti olması böyledir.
İnfial bakımından farklılığa gelince, bu meselâ, yarasanın gözünün ışıktan alabildiğine etkilenip, kırlangıcın gözünün ise, böyle olmaması gibidir.
İkinci Taksim: Canlılar, asıl meskeni su olması manasında, ya maî (suda yasayan) yahut ardf (karada yaşayan), yahut da önce maî sonra da ardl olurlar.
Suda Yaşayan Canlılar
Maî olan canlılara gelince, onların durumları, şu bakımlardan değişir:
1) Bu canlının ya mekânı, gıdası ve solunumu mâî olur. Havadan nefes alma yerine o, suda solunumda bulunur ki, o, suyu önce içine çeker, sonra da onu geri verir. O sudan ayrıldımı yaşayanaz. Bütün balıklar böyledir. Yahut, onun mekanı ve gıdası maî olur, ama o, havadan solunumu sağlar. Bu da, meselâ su kaplumbağaları gibidir. Yahut da onun mekânı ve gıdası su olur, ancak ne var ki, ne havadan teneffüs eder, ne de içine su alıp verir. Bu da meselâ, çeşitli midyelerin durumu gibidir. Onlar, ne havaya çıkarlar, ne de içlerine su alırlar.
2) Suda yaşayan canlıların bir kısmının barınağı, akan tatlı su nehirleri; meselâ bağalar gibi. Bazılarınınki, geniş ve kamışlı derelerdir. Bazılarınınki ise, deniz suyudur.
3) Bu canlıların bir kısmı, derin denizlerde; bir kısmı kıyılarda, bir kısmı su dibinde, çamur içinde, bir kısmı da kaya diplerinde yaşar.
4) Suda yaşayan canlıların bir kısmı, dalarken başına dayanır; bir kısmı, balıklar meselâ, yüzerken kanatlarına dayanır; bir kısmı, meselâ kurbağa gibi, yüzerken ayaklarına dayanır; bir kısmı, meselâ yengeç gibi, suyun dibinde yürür; bir kısmı da, eelâ kanadı olmayan balıklar ve kurtlar gibi, sürünür.
Karada Yaşayan Canlılar
Karada yaşayan hayvanlara gelince, bunların hallerinin değişmesi de şu iki yönden olur:
a) Bunların bir kısmı, meselâ ağız ve geniz gibi tek bir yerden solurken, bir kısmı Su şekilde solumayıp tam aksine, bal arısı ve eşek arısı gibi, diğer gözeneklerden solur.
b) Karada yaşayan hayvanların bir kısmının belli bir barınağı vardır. Bir kısmının barınağı ise, tesadüfidir. Ancak ne var ki, doğurur ve yavrusunu eğitmek için de, orada bir süre kalır. Kendilerinin belli bir barınağı olanlara gelince, bunların bir kısmının öannağı bir yarıktır, bir kısmının barınağı bir çukurdur, bir kısmının barınağı küçük tepeciklerdir, bir kısmının barınağı ise arazidir.
c) Karada yaşayan canlılardan kanadı olan her kuşa gelince, o iki ayağı ile yürür. Büyük kara kırlangıcı ile yarasa gibi yürüme zorluğu çekenler, bu sınıftandır. Kanadı seri ya da zar olanlara gelince, bu hayvanların bazan ayakları olmaz. Bu da tıpkı, ; - çeşit uçan Habeş yılanı gibidir.
d) Kuşlar da farklı farklıdır. Bunlardan bir kısmı, meselâ turna gibi, beraber yaşamayı severken, bir kısmı da, tıpkı kartal gibi tek başına yaşamayı tercih eder. Ve yine, bütün bu kuşların, avlanabilmeleri ve bu hususta rekabet edebilmeleri için çeşitli yöntemlere muhtaç olduklarından, yiyecekleri hususunda çekişebilecekleri uzuvlara sahip olmaları gibi... Yine bunların bir kısmı, bağırtlak kuşu gibi, çift olarak yaşar ve hep beraber olurlar. Bazıları da, bazen bir araya gelir, bazen de tek yaşarlar. Tek yaşayan canlılar da bazen şehirde, bazan çölde, bazan da bağlık bahçelik yerde olurlar. Bu canlılar arasında İnsanın, yalnız başına yaşaması mümkün değildir. Çünkü, onun hayat ve geçim yolları, bir ortak yaşamayı gerektirir. Balansı, karınca ve bazı kuğular, bu hususta insanlarla müştereklik arzederler. Ancak ne var ki, balansı ve turna, tek bir reise itaat ederken, karıncanın içtimaî hayatı vardır, ama lideri yoktur.
e) Kuşların bir kısmı et yer, bir kısmı tane toplar, bir kısmı da ot yer. Meselâ balansı gibi, bazı canlıların belli bir yiyeceği vardır, çünkü onun yiyeceği çiçektir. Örümceğin gıdası ise, sinektir. Bazıları ise aynı şeyleri yerler.
Kâh Suda Kâh Karada Yaşayanlar
Üçüncü kısma, yani bazan suda, bazan da karada yaşayanlara gelince, bu hususta, "bu, denizde bulunan ve orada yaşayan bir canlıdır. Ama, daha sonra o, karaya çıkar ve orada kalır" denilir.
Ehlileştirilme Bakımından Hayvanlar
Üçüncü Taksim: Canlıların bir kısmı meselâ insanlar gibi, tabiatı itibarıyla ehlidir. Bir kısmı ise, kedi ve at gibi, doğumları (doğdukları yer) sebebiyle evcildirler. Bir kısmı da, meselâ pars gibi, zorla ehlileştirilir. Bir kısmı ise, kaplan gibi, hiçbir zaman ehlileştirilemez. Zorla ehüleştirilenlerin bir kısmının ehlileşmesi çabuk ve kalıcı olur, fil gibi; bir kısmının ehlileşmesi çok uzun zaman alır, arslan gibi. Aşağı yukarı her sınıfın evcilleri (ehlileri) olduğu gibi, vahşileri de vardır. Hatta insanlar da böyledir.
Ses Çıkarma Bakımından Hayvanlar
Dördüncü Taksim: Canlıların bir kısmı, ses çıkarır, bir kısmı ise ses çıkarmaz. Ses çıkarıp bağıranlar, insan hâriç, cima etme arzuları ve cima şehveti galeyana geldiğinde alabildiğine bağırırlar. Horoz gibi, bazı canlılar da her zaman cima arzusu duyarlar. Hayvanlardan bir kısmı iffetli olup, şehvet dönemleri mahduttur.
Karakter Yönünden Tasnifler
Beşinci Taksim: Bu, ahlâk – huy itibariyledir. Sığır gibi bazı hayvanlar, karakter itibariyle uysal ve öfkesi azdır.
Kara domuzu gibi, bazıları da alabildiğine câhil ve öfkelidir. Deve gibi bazıları, zekî ve hilekârdır. Yılan gibi, bazılarının hareketi adîdir ve kindardır. Arslan gibi, bazıları da çevik, kuvvetli, aynı zamanda gururlu ve kendini beğenmiştir. Yine hayvanlardan, kurt gibi, kindar ve vahşî olanlar vardır. Tilki gibi bir kısmının hareketleri adîdir, hilekâr ve sahtekârdırlar. Köpek gibi bir kısmı da alabildiğine öfkeli, akılsız ama aynı zamanda söz dinleyen ve sâdıktır. Bir kısmı da, alabildiğine zekî ve uysaldır, fil ve maymun gibi. Tavus kuşu gibi, bir kısmı da, hasedci, kendini beğenen ve böbürlenendir. Bir kısmı da, deve ve eşek gibi, hiç unutmazlar.
Üremeleri Yönünden Tasnif Edilmeleri
Altıncı Taksim: Canlıların bir kısmının üremesi dişilerinin, yine bir canlı doğurmasıyla; bir kısmının üremesi, arı ve örümcek gibi, dişilerinin bir kurtçuk doğurmasıyla olur. Bu kurtçukların uzuvları daha sonra tekâmül eder. Bir kısmının üremesi de, dişilerinin yumurtlamasıyla olur.
Bil ki akıllılar canlıların en küçüğünün hallerini bile tastamam kuşatmaktan, idrâk etmekten âcizdir. Bunlar ile bir yaratıcının varlığına istidlal etmek ise, çok net ve açıktır. Çünkü eğer bütün bunlar, dört ana maddenin (anâsır-ı e'baa'nın) biraraya gelmesiyle olmuş olsaydı, bunlar âlemdeki maddelere, aynı oranda etki ederler. Binâenaleyh bu canlılardan her birine birtakım uzuvlar, güçler, kuvvetler, kabiliyetler, belli beden büyüklükleri, ömürler ve huylar vermenin, mutlaka kâhir ve hakîm bir idarecinin idare ve tedbiriyle (düzenlemesiyle) olmuş olması gerekir. Hak teâlâ, inkarcıların söyledikleri sözlerden münezzehtir. Burada sözlerin en güzeli, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah ne dilerse yaratır. Çünkü Allah her şeye hakkıyla kadirdir” ifadesidir. Zira her şeye kadir olan ve her şeyi bilen odur. Binâenaleyh O, bütün canlıların hallerine muttalidir. Hangi akıl bütün bunlara vakıf olabilir, hangi zihin bunların sırlarının nesine ulaşabilir? Aksine, dilediğini yaratan O'dur ve O'na manî olup, “Bunu yapamazsın” diyecek hiçbir güç yoktur.
Gönderilen Açık Deliller
Hak teâlâ'nın, “Andolsun ki biz, açık açık ayetler indirdik” buyruğuna gelince, evlâ olan, buradaki “açık ayetleri” her türlü deliller ve ibret verici şeyler" manasına almaktır. Kur'ân-ı Kerim, adetâ bütün herşeyi ihtiva ettiği için, adaki ayetlerle, Kur'ân'ın kastedilmiş olması doğru olur.
Ayetteki “Allah kimi dilerse, onu doğru yola cümlesi ile, (ehl-i sünnet) âlimlerimizin, yaptıkları istidlaller daha önce geçmişti. Buna şöyle cevap vermiştir: “Ayetten kastedilen mana, “Allah, ancak mükellefiyet çağına ulaştırdıklarına hidayet eder. Yahut da bununla, “Allah, kendisine itaat edip, sevaba müstehak olanları cennetine hidayet eder, iletir” manası kastedilmiştir.” Kadî'nin, bunun benzeri ayetlerde de aynı izahları yaptığı malumdur. Ne bizim bu cevaba karşı verdiğimiz cevaplar, bu ayetin benzeri ayetlerde geçmiştir. Allah en iyi bilendir.
Münafıkların Çarpıcı Özellikleri
47–49. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:50
50. Âyetin Tefsiri
"(Münafıklar), "Allah'a da, peygamber'e de inandık, itaat ettik" derler. Ama sonra bunun arkasından, içlerinden bir zümre yüz çevirirler. Bunlar mü'min değiller. Onlar, aralarında hükmetmesi için, Allah Rasûlüne davet edildikleri vakit, içlerinden bir fırka hemen yüz çevirip dönerler. Eğer kendilerine bir hak doğarsa, itaat ile, koşa koşa ona gelirler. Kalplerinde bir maraz mı var bunların, yoksa şüphe mi ettiler, yahut Allah'ın ve Rasûlünün, kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır asıl zâlimler (haksızlar) kendileridir.".
Bil ki Allahü teâlâ, birliğine dâir delillerini getirince, bunun peşinden, dilleriyle (zahiren) dîni tasdik etmiş, inanmış görünüp, kalpleriyle inanmamış kimseleri zemmeden (yeren) ifâdesini getirmiştir. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele var:
Nüzul Sebebi
Mukâtil şöyle der: "Bu ayet, münafık Bişr hakkında nazil olmuştur. O, bir arazi yüzünden bir yahûdî ile münakaşa etmişti. Yahûdî onu, aralarında hüküm vermesi, için, "Rasulüllah'a gidelim" diye çekiyordu. O münafık ise, yahûdîyi (yine yahûdî olan) Ka'b b. el-Eşref'e götürmeye çalışıyor ve, "Hazret-i Muhammed bize zulmeder, haksızlık yapar" diyordu." Bunların bahsi Nisa Sûresi'nde geçmişti (ayet 65).
Dahhâk ise şöyle demiştir: "Bu ayet, Muğîre b. Vâil hakkında nazil olmuştu: Muğîre ile Hazret-i Ali arasında ortak bir arazi vardı. Derken bunu bölüştüler. Hazret-i Ali'ye, suyun çok zor çıkabileceği yer düştü. Muğîre, Hazret-i Ali'ye: "Arazini bana sat" dedi. Hazret-i Ali de onu ona sattı ve el sıkışıp, satışı tamamladılar. Muğire'ye, "suyun çıkmayacağı çorak bir yer aldın" denilince, o, Hazret-i Ali'ye: "Arazini geri al. Çünkü onu, beğenmem şartıyla satın almıştım. Fakat onu beğenmedim, çünkü oraya su çıkmıyor" dedi. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) da: "Hayır. Sen onu satın aldın, beğendin ve el sıkışıp, bu işi bitirdin. Hem sonra oranın durumunu da biliyordun. Binâenaleyh onu geri almıyorum" dedi ve onu, mahkemeleşmek için, Rasûlüllah'a gitmeye davet etti. Bunun üzerine Muğîre: "Muhammed mi, ben ona gelmem ve onun hükmüne baş vurmam. Çünkü o bana karşı kızgındır ve bana haksızlık etmesinden korkarım" dedi. İşte bunun üzerine bu ayet iniverdi." Hasan el-Basrî de bu ayetin, küfrünü içinde saklayıp, zahiren mü'min görünen bütün münafıklar hakkında nazil olduğunu söyler.
îman Sırf Sözle Olmaz
Hak teâlâ'nın, "(Münafıklar) Allah'a da, peygambere de inandık, itaat ettik" derler. Ama sonra bunun arkasından, içlerinden bir zümre yüz çevirirler. Bunlar mü'min değiller" ifâdesi, imânın, sırf söz (dil ile) olmayacağına delâlet eder. Çünkü eğer böyle olsaydı, Cenâb-ı Hakk, onların hepsinin mü'min olmadıklarını söylemezdi. Çünkü onlar, zahiren iman olan şeyi yapmışlardı.
Eğer, "Allahü teâlâ, onların hepsinin, "îman ettik" dediklerini nakletmiş, sonra içlerinden bir gurubun îmandan yüz çevirdiklerini nakletmiştir. Binâenaleyh Allah daha nasıl, yüz çevirenler sadece bir kısmı olmalarına rağmen, hepsi hakkında "Bunlar mü'min değillerdir" ifadesini kullanmıştır?" denilirse, biz deriz ki: "Ayetteki, "Bunlar mü'min değillerdir" hükmü, birinci cümleyle değil, onlardan yüz çeviren zümreyle ilgilidir. Hem sonra, bu, birinci cümleyle ilgili olsa da, doğru olur. Buna göre, "Ama sonra bunun arkasından, içlerinden bir zümre yüz çevirirler" ifadesi, "Bu gurup, onlardan geri kalanlara baş vurur ve böylece onların bir kısmı, bir kısmına, ortaya koydukları şeylerden rücû ettiklerini açıklarlar" manasına gelmiş olur.
Sadece Menfaatlerini Kollamaları
Daha sonra Cenâb-ı Hakk, aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Resûlullah'a çağırıldıklarında, içlerinden bir kısmının yüz çevirdiklerini beyan buyurmuştur ki bu, Resûlüllah'ın (vereceği) hükme razı olmama demektir. Hak teâlâ, "Eğer hak kendileri lehinde ise, itaat ile, koşa koşa ona gelirler" ifadesi ile, onların, ancak hakkın başkasına âit olduğunu bildiklerinde veya şüphe ettiklerinde yüz çevirdiklerine; ama kendilerine bir hak doğduğunu bildiklerinde yüz çevirmeyi bırakıp, o hükme koşuşup, ondan razı olduklarına dikkat çekmiştir. Bu ifâdede, onların hak değil, aksine dünyevî menfaat peşinde olduklarına bir delil vardır bu da bir münafıklıktır.
Hak teâlâ'nın, "Kalplerinde bir marazı mı var bunların, yoksa şüphe mi ettiler. Yahut Allah'ın ve Resulünün kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar" ifadesiyle ilgili şöyle bir kaç soru vardır:
Allahü teâlâ'nın Soru İfâdesi Kullanmasının İzahı
Birinci Soru: (......) (yoksa) lafzı, istifham (soru) içindir. Halbuki Allah'ın, birşeyi (öğrenmek için) sorması caiz değildir?
Cevap: Herne kadar bu lafız istifham için ise de, haber verme mânâsındadır. Meselâ Cerîrin şu şiirinde olduğu gibi,
"Bineklere binenlerin en hayırlısı siz değil misiniz?
İkinci Soru: Onlar, Allahü teâlâ'nın kendilerine zulmedeceğinden endişelenmiş olsalardı, dinde şüphe etmiş olurlardı. Şüphe etmeleri de, kalplerinde hastalık olduğunu gösterir. Binâenaleyh hepsi aynı kapıya çıkar, öyleyse Cenâb-ı Hak niçin, bunlan ayrı ayrı saymıştır?
Cevap: Ayetteki, "Kalplerinde bir maraz mı var bunların?" ifâdesi, nifaka işarettir, "Yoksa şüphe mi ettiler?" ifâdesi, bu şek ve şüphenin onların kalbinde karar kıldıktan sonra meydana geldiğine işarettir, "Yahut Allah'ın ve Resulünün kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar?" ifâdesi ise, onların dünyayı sevme hususunda, dünya için dinlerini terkedebilecekleri bir raddeye vardıklarına bir işarettir.
Üçüncü Soru: Farzedelim ki, bu üçü de birbirinden başkadır. Fakat bunlar, birbirinden ayrılmayan şeylerdir. Öyleyse niçin bunların arasına "yahut" lafzı getirilmiştir?
Cevap: Doğruya en yakın olan şudur: "Allahü teâlâ, onları bu üç vasıftan her birinden ötürü zemmetmiştir. O halde, onların kalplerinde maraz (hastalık) demek olan nifak vardır, yine kalplerinde şek ve şüphe vardır. Ayrıca onlar, Allah Resulünün haksızlık edebileceğini düşünüyorlardı ki, bu üç şeyin her biri, başlıbaşına küfür ve nifaktır.
Allahü teâlâ daha sonra, "Hayır, asıl zâlimler (haksızlar) kendileridir" buyurarak, onların üzerinde oldukları hâlin, sürdürdükleri şeyin bâtıl (yanlış) olduğunu beyân etmiştir. Çünkü "zulüm", her türlü mâsiyeti (günahı) İçine alır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Hiç şüphesiz şirk, en büyük zulümdür" (Lokman, 13) buyurmuştur. Çünkü insan, ya kendi kendine, yahut başkasına zulmeder. Şöyle de denebilir. "Allahü teâlâ, bu sayılan kısımlarda, onların kendilerine zulmedilmesinden, haksızlık yapılmasından endişelendiklerini zikredince, bu endişenin yersiz olduğunu, "Hayır, asıl zâlimler kendileridir" buyurarak belitmiştir. Bu, "Onlar, Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm)'in emin (güvenilir) olduğunu, haksızlık yapmayacağını çok iyi bildikleri için, O'nun haksızlık yapacağından korkmazlar. Aksine kendilerinde hakkı bulunan kimseye zulmetmeyi ve onun hakkı inkâr etmeyi istedikleri için, kendileri zâlimdirler. Bu ise onların, Resûlüllah'ın meclisinde (mahkemesinde) elde edemeyecekleri birşeydir. Bundan ötürü onun mahkemesine başvurmayı istemezler.
Hazret-i Peygamberin Hükmü Karşısında Mü'minler ve Münafıklar
51–53. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:54
54. Âyetin Tefsiri
"Aralarında hükmetmek üzere, Resûlüllah'a davet olundukları vakit, mü'minlerin söyleyeceği söz ancak, "Dinledik, itaat ettik" demeleridir, işte asıl erenler bunlardır. Kim, Allah'a ve Resulüne itaat ederse, Allah'tan korkarsa, O'ndan ittikâ ederse, kurtuluşu bulanlar işte bunların tââ kendileridir. (Münafıklar), eğer kendilerine emredersen, behemehal (savaşa) çıkacaklarına, olanca güçleriyle yemin ederler. De ki: "yemin etmeyin, adetiniz veçhile, bu bir itaattir. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız şeylerden haberdardır. De ki: Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin. Eğer yüz çevirip dönerseniz, O'nun uhdesine düşen, ancak ona yükletilmiş (mükellefiyet)tir, sizin uhdenize düşen de, size yükletilmiş olandır. Eğer saat ederseniz, hidâyete erersiniz. Peygamber'e düşen, apaçık tebliğden başkası değildir".
Bil ki Allahü teâlâ, münafıkların iddialarını ve fiillerini anlatınca, peşisıra, onların gereken şeyleri ve girmesi gereken yolu açıklayarak, "Mü'minlerin söyleyeceği söz ancak (şudur)" buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Hasan el-Basrî "kavi" kelimesini ref ile (......) şeklinde okumuştur, ama bunun mansûb okunması daha kuvvetlidir. Çünkü iki isimden, isim olmaya en uygunu, daha fazla olanıdır, ifadesinin ise mârife oluşu daha da kuvvetlidir. Çünkü bunun olması mümkün değildir. Fakat (......) kelimesi böyle değildir.
İkinci Mesele
Ayetteki (......) ifadesi, "Mü'minlerin, Allah'ın kitabının ve Resûlüllah'ın hükümlerine çağrıldıklarında, "Dinledik, itaat ettik (başüstüne)" demeleri gerekir ve bunun onlar için bir yol olması gerekir. Binâenaleyh onların, bu hükümlere başvurup, boyun eğmeleri dinleme ve itaattir" demektir. Buna göre ayetteki "dinledik" kelimesi, "müslümanların, "semiallahu limen hamideh" ifâdesini Allah, kendisine hamdedeni duyar, yani onu kabul eder ve ona icabet eder" manasında te'vil etmelerinde olduğu gibi, "icabet ettik, kabul ettik" demektir.
Daha sonra Allahü teâlâ, "Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse" hoşuna gitse de, gitmese de İtaat ederse, geçmişte kendisinden sâdır olan günâhlardan ötürü, "Allah'tan korkarsa" ve bundan sonraki ömründe de "Allah'dan ittikâ eder", bunlardan sakınırsa, "kurtuluşu bulanlar, bunların tâ kendileridir" buyurmuştur. Bu ayet, çok veciz, kısa olmasına rağmen, mü'minlerin yapması gereken herşeyi içine alan bir ifâdedir.
Münafıkların Yeminlerinin Değersizliği
Hak teâlâ'nın "(Münafıklar) eğer kendilerine emredersen, behemehal (savaşa) çıkacaklarına, olanca güçleriyle yemin ederler" ifâdesi hakkında Mukâtil, "Bunun manası, "Kim Allah adına yemin ederse, olanca gücüyle yemin etmiş olur" şeklindedir. Daha sonra Cenâb-ı Hakk, münafıkların, Resûlüllah'ın hükmünü hoş görmediklerini beyân edince, münafıklar şöyle demişlerdir: "Vallahi eğer bize memleketimizi, çoluk çocuğumuzu bırakıp çıkmamızı (hicreti) emretsen, hemen bunu yaparız, eğer cihâda çıkmamızı emredersen, cihâda çıkarız" demişlerdir. Daha sonra Allahü teâlâ peygamberine "De ki: Yemin etmeyin" buyurarak, onları böylesi yeminden vazgeçirmesini, bunu onlara yasaklamasını emretmiştir. Binâenaleyh eğer onların yeminleri, dürüst olsaydı, bunu yasaklamak caiz olmazdı. Çünkü iyiliği yapacağına yemin edenin, bundan alıkonmaması gerekir. Bu sabit olunca, onların yeminlerinin, nifaklarından ötürü olup, içlerinin dışlarına uymadığı anlaşılmış olur. Dolayısıyla kim hakkı yerine getirmeye değil de, zulme niyetlenirse, bunun için yaptığı yemini, sadece kabih (çirkin) bir iş olur" demiştir.
Ayetteki, "ma'rûf bir itaat (size gerekir)" ifâdesi, ya takdiri, "sizden istenen, yalan yere yemin etmek değil, ma'rûf bir taattır" şeklinde olan, bir mahzûf mübtedâ'nın haberidir, yahut da bu mübtedâdır, haberi mahzûftur ve takdiri, "maruf bir taat, yalan yere yemin etmenizden daha uygundur" şeklindedir. Bu ifâdenin, "yemin etmeyi bırakın, bununla kendinizi aldatmayın. Size gerekli olan (düşen), mâruf bir şekilde itaat etmenizdir. Binâenaleyh bunu yapın" manasında olduğu da söylenmiştir. el-Yezîdî bunu, "Allah'a itaat edilmesi gerektiği gibi itaat edin", manasında olmak üzere, nasb ile (......) şeklinde okumuştur.
"Allah, görendir; sizin saklı-gizli işlerinizden hiçbiri O'na sır değildir. O, hiç şüphesiz, sizi rezil-kepâze eder, nifakınıza göre cezalandırır"
Hak teâlâ'nın, Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin. Eğer yine yüz çevirip dönerseniz, onun uhdesine düşen, ancak ona yükletilmiş olan (mükellefiyet)tir, sizin uhdenize düşen de, size yükletilmiş olandır" ifâdesine gelince, bil ki Allahü teâlâ, "iltifat" sanatı gereği, sözü gâib sîğasından, muhâtab sığasına çevirmiştir ki bu, onların susturma hususunda daha edebî bir ifâdedir. "eğer Allah'a ve Resulüne itaatten dönerseniz, bilin ki, Resulüme düşen, yüklendiği risâleti tebliğdir, size düşen ise Eğer O'na itaat ederseniz, hakkı (doğruyu) yapmış olursunuz. Eğer isyan ederseniz, bilin ki O'nun görevi, açık açık tebliğ etmektir" demektir. Ayetteki "Belâğ", manasınadır, "mübîn" de, açık olan ve ihtiyaç hissettiğiniz şeyleri açıklayan tir. Nâfî'in, hâ'nın fethasıyla bunu hamele şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir ki bunun manası, "O kimseye yüklediği şeyin, yani günahların vebali vardır" şeklindedir.
Mü'minlere Dünyevi Hâkimiyet Vâdl
55. Âyetin Tefsiri
"Allah, îman edip sâlih amelde bulunanlarınıza yemin ile va'detti ki, onlardan evvel gelenleri nasıl (kâfirlerin) yerine geçirip, hâkim kıldı İse, onları da, yeryüzünde muhakkak müşriklerin yerine getirip hükümran edecek. Onlara, kendileri için beğendiği din-i İslâm'ı, mutlaka payidar kılacak, onların korkularını giderdikten sonra, hallerini tam bir eminliğe çevirecektir. Tâ ki onlar bu emniyet içinde, Bana ibâdet etsinler, hiçbirşeyi Bana ortak tutmasınlar. Kim bundan sonra nankörlük ederse, onlar fâsıkların tââ kendileridir".
Bil ki bu ayetin takdîrî mânâsı şudur: "Ey Allah'ın Resulü, tebliğde bulun. Ey mü'minler siz de O'na itaat edin. Çünkü Allahü teâlâ, sizden îman edip, sâlih amelde bulunanlara, yani bu ikisini birlikte yapanlara, onları yeryüzünde halife (hâkim) kılacağını, Dâvûd (aleyhisselâm). Süleyman (aleyhisselâm) ve benzerlerinin zamanında, yeryüzüne onları, kendilerinden önceki (kâfir milletlere) halef yaptığı gibi, siz mü'minleri de, yeryüzünün halifeleri, hâkimleri ve hükümranları kılacağını, dininizi hakkıyla yaşama imkânı vereceğini va'detmektedir." Allahü teâlâ'nın buna imkân vermesi, "mü'minleri yardımıyla destekleyerek üstün kılması; düşmanlarına karşı ilahî yardım ile mü'minleri desteklemek, böylece mü'minlerinde düşmanlarını kılıçtan geçirip, şerlerinden emin olmaları suretiyle, düşmanlarından korkularını, emniyet hâline çevirmesi" demektir. Böylece o mü'minler, Hak teâlâ'ya emniyet içinde ibâdet ederler, O'na hiçbirşeyi ortak koşmazlar ve herhangibir şeyden ötürü endişeye düşmezler. Binâenaleyh bu va'd-i ilâhiden sonra inkâr edip, dinden dönenler, fasıkların tâ kendileridir."
Ayetten Çıkan Hükümler
Bil ki bu ayet, pek çok itikadî ve dinî meselelerin izahını ihtiva etmektedir. Biz, bunların esas olanlarına işaret edelim:
Allah'ın Kelam Sıfatı
Hak teâlâ'nın, "Allah, imân edip, sâlih amelde bulunanlarınıza yemin ile va'detti ki" ifadesi, O'nun mütekellim (konuşan) olduğuna delâlet eder. Çünkü va'd, bir çeşit konuşmadır, "çeşit" diye isimlendirilebilen "cins" diye de nitelenebilir. Bir de Allahü teâlâ, Kendisine itaat olunan bir Hükümdardır. İtaat olunan melikin, mutlak dostlarına va'dde, düşmanlarına va'idde bulunması gerekir. Böylece, Allahü teâlâ'nın "mütekellim" (kelam sıfatı sahibi) olduğu sabit olur.
Allah'ın İstikbali Bilmesi
Ayet, Hişam b. Hakemin görüşünün aksine, Hak teâlâ'nın, daha varlıklar meydana gelmezden önce, onların ne ve nasıl olduğunu bildiğine delâlet eder. Hişam b. Hakem ise, Allahü teâlâ'nın, eşya meydana gelmezden önce, onları bilmediğini söylemektedir. Ayet ile bu hususta şu şekilde istidlal edilmiştir: "Hak teâlâ, gelecekte olacak şeyleri, tafsilatlı olarak haber vermiş ve o şeyler de bu habere uygun olarak tahakkuk etmiştir. Bu gibi haberler ise, ancak ilim (onları önceden bilme) sayesinde doğru olabilir.
Allah'ın Hayat Sıfatı
Ayet, Allahü teâlâ'nın "hay" (canlı) ve bütün mümkinâta kadir olduğuna delâlet eder. Zira O, "Onlardan evvel gelenleri, nasıl (kâfirlerin) yerine getirip hâkim kıldı ise, onları da, yeryüzünde muhakkak müşriklerin yerine geçirip hükümrân edecek. Onları, kendileri için beğendiği din-i İslâm'ı, mutlaka payidar kılacak, onların korkularını giderdikten sonra, hallerini tam bir Eminliğe çevirecektir" buyurmuştur ve va'dettiği gibi de yapmıştır. Binâenaleyh bu şeylerin meydana getirilmesi, ancak herşeye kadir olan için söz konusudur.
Allah'ın Hak Mabûd Olduğu
Ayet, ancak Hak Sübhânehû Teâlâ'nın ibâdete müstehak olduğuna delâlet eder. Çünkü O, Bana ibadet etsinler diye..." buyurmuştur. Mu'tezile ise, "ayet, Allahü teâlâ'nın fiillerinin, bir maksada, bir gayeye bağlı olduğunu gösterir. Çünkü mânâ, "Bana ibâdet etsinler diye" şeklindedir" demiş ve şöyle devam etmiştir: "Ayet, Hak teâlâ'nın, herkesin ibâdet etmesini istediğini göstermektedir. Çünkü herhangi bir maksaddan ötürü bir iş yapan, mutlaka o maksadın gerçekleşmesini murad ediyor demektir."
Allah'ın Şerikten Münezzehiyeti
Ayet, Hak teâlâ'nın, ortaktan münezzeh olduğuna delâlet eder. Çünkü O, "Hiçbir şeyi Bana ortak tutmasınlar' demektedir. Bu, ikinci bir ilahın olmadığına ve ister yıldıza tapanların dediği gibi bir yıldız olsun, ister putperestlerin aediği gibi bir put olsun, Allah'tan başka hiçbirşeye ibâdetin caiz olmadığına delâlet eder.
Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Nöbûvvetinin Doğruluğu
Ayet, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, peygamberliğinin doğru olduğuna delâlet eder. Çünkü O, "Onlardan evvel gelenleri, nasıl (kâfirlerin) yerine getirip hâkim kıldı ise, onları da, yeryüzünde muhakkak müşriklerin yerine geçirip hükümran edecek" ifâdesi ile gaibten haber vermiştir. Haber verilen şey de, aynen haber verildiği gibi tahakkuk etmiştir. Bu gibi haberler, bir mucizedir. Mucize ise, (söyleyenin) doğruluğuna delildir. O halde bu,
Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in doğruluğuna delâlet eder.
Amel İmândan Ayrıdır
Ayet, amel-i Salih'in, imânın dışında kaldığına, imandan ayrı bir rükün olduğuna delâlet eder. Mu'tezile ise, bunu kabul etmez. Amel-i sâlih, İmândan ayrı birşeydir. Çünkü Cenâb-ı Hakk, bu ayette sâlih ameli imâna atfetmiştir. Atfedilen ise, kendisine atfedilenden başkadır.
Sekizinci Mesele
Ayet, dört halifenin halifeliğine de delâlet etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanındakilerden. liman edip salih amelde bulunanlara bir vaadde bulunmuştur. Bu da, onlardan öncekileri halife kıldığı gibi, onları da yeryüzünün halifesi kılması, onlara, beğenilen bir din için fırsat vermesi ve onların korkularını emniyete çevirmesidir. Bu va'd ile kastedilenlerin, Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm)'den sonra, bunlar olduğu malumdur. Çünkü başkasının halife olması, ancak Peygamber'den sonra olur. Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm)'den sonra başka bir peygamber olmayacağı ise malumdur. Çünkü O peygamberlerin sonuncusu (hâtemü'l-enbiyâ)'dır. O halde, bu halife kılma ile kastedilen, halifelik meselesidir. Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm)'den sonra bu şekilde bir halifeliğin ise, Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman zamanında olduğu malumdur. Çünkü büyük fetihler bunlar zamanında olmuştur ve her türlü şeye imkân bulma, din ve emniyetin iyice yerleşmesi bunlar zamanında olmuştur. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) zamanında bunların hiçbiri gerçekleşmemiştir. Çünkü o, kendisine karşı çıkan ehl-i kıble (çeşitli mezheplerdeki müslümanlar) ile savaşmakla meşgul olmak zorunda kaldığı için, kâfirlerle cihâd etmeye zaman bulamamıştır. Binâenaleyh ayetin, bu sayılanların halifeliğinin doğru ve yerinde oluşuna delâlet ettiği, işte bu yönüyle sabit olmuştur. Buna göre eğer, "Ayetin zahirî manası alınmamıştır. Çünkü ayetin zahiri, imân edip sâlih amelde bulunanlar için, halifeliğin söz konusu olmasını gerektirir. Halbuki durum, hiç de böyle değildir.
Bunu bir tarafa bırakalım, ama ayetteki "onları da halife kılacaktır" ifadesiyle kastedilen mânânın, "Allahü teâlâ onları yeryüzünde yerleştirecek ve onlara tasarruf imkânı verecek" şeklinde olması niçin caiz olmasın? Yoksa bundan murad, Allah'ın onları bizzat halife kılması değildir. Mânânın böyle olduğuna, ayetteki "onludan evvel gelenleri nasıl (kâfirlerin) yerine halife kıldı (yerlerine yerleştirip, hâkim kıldı) ise" ifâdesi de delâlet etmektedir. Halbuki onlardan evvelkilerin halife oluşları, imâm (devlet başkanı) olma şeklinde olmamıştır. Binâenaleyh durumun bunlar hakkında da aynı olması gerekir. Bunu da bir tarafa bırakalım. Ne var ki burada, bunu, Allah'ın Resulüne halife olma manasına hamletmenin caiz olmayacağına delâlet eden bir husus var: Çünkü sizin mezhebinize (görüşünüze) göre, Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm), hiç kimseyi halife olarak bırakmamıştır. Hem sonra Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'den de, "sizi tıpkı Allah'ın Resulünün bıraktığı gibi (yerime halife tayin etmeden) bırakacağım" dediği rivayet edilmiştir. Bunu da bir kenara bırakalım. Fakat ayet ile, Hazret-i Ali'nin kastedilmiş olması niçin caiz olmasın. Çünkü tek bir kişi, "ta'zim" (büyüklüğünü göstermek) için, cemî sîğasıyla ifâde edilebilir. Meselâ "O (Kur'ân'ı), Kadr Gecesi'nde Biz indirdik" (Kadr, 1) ayetinde böyledir. Hem sonra Cenab-ı Hak, Hazret-i Ali (radıyallahü anh) hakkında, "Namazını dosdoğru kılanlar, zekâtlarını verenler ve rükû edenler"(Mâide, 55) buyurarak, cemî sığası kullanmıştır.
Bunu da bir tarafa bırakalım. Fakat bu ayet ile, oniki imâmın kastedildiğini iddia ediyoruz?" denilirse, bunlardan birincisine şu şekilde cevap veririz: Ayetteki (sizden) ifâdesindeki min, ba'ziyyet (kısmilik) manasınadır. O halde bu, bu hitâb ile onlardan bazısının kastedildiğine delâlet eder. İkincisine de şöyle cevap veririz: Bahsettiğiniz manadaki halifelik, bütün insanlar için söz konusudur. Ayette müjde sadedinde zikredilen halifeliğin ise, mutlaka bundan başka olması gerekir.
Hak teâlâ'nın, "Onlardan evvel gelenleri nasıl (kâfirlerin) yerine halife kıldı ise," ifâdesine gelince, onlardan önce olanların bazıları, bazan peygamberlik, azan imamet (devlet başkanı olma) sebebiyle, halife olmuşlardır. O halde, her iki şekilde de "halifelik" söz konusudur.
Üçüncüsüne de şu şekilde cevap veririz: Bizim mezhebimiz (ehl-i sünnete) göre, her ne kadar Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm) açıkça belirtmek suretiyle kimseyi halife bırakmamış ise de halifenin vasıflarını zikretmek ve (bu vasıfta olanları) seçmeyi emretmek aüvte adetâ halife bırakmıştır. Binâenaleyh, hem Hak teâlâ'nın, hem de Hazret-i peygamber (aleyhisselâm)'in, bu dört zâtı, yeryüzünün halifesi kılmış olmaları imkânsız değildir, espriden ve manadan ötürü, âlimler Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) hakkında, "Ey Allah'ın Resulünün Halifesi" ifadesini kullanmışlardır. Binâenaleyh "Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm) bırakmamıştır" denildiğinde, O'nun halifeyi bizzat belirlemediği manası kastedilir. "Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm) halife bırakmıştır" denildiğinde ise, O'nun, halifenin vasıflarını belirleyip, ümmetten o vasıfta olanları seçmeyi istediği manası kastedilir.
Dördüncüsüne de şu şekilde cevap veririz: Cemî lafzını müfred manaya almak mecazdır. Mecaz ise, asıl olanın aksine birşeydir.
Beşincisine de şöyle cevap veririz: Bu, şu iki sebepten ötürü bâtıldır:
a) Ayetteki minkum (sizden) ifadesi, bu hitabın, mevcut olanlara bir hitap olduğuna eder. Oniki imam ise, orada yoktular.
b) Allahü teâlâ onlara dünyada iktadar, güç ve kuvvet va'detmiştir. Halbuki bunlar, onlar için, yani oniki imam için söz konusu değildir. Böylece, bu anlattıklarımızla dört halifenin, halifeliklerinin sıhhati sabit olmuş olur ve Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman'ın halifeliğini tenkid eden Râfizîler ile, Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali'nin halifeliğini tenkid eden Haricîlerin görüşleri bâtıl olmuş olur. Şimdi ayetin tefsirine dönelim:
Ayetteki, "Onlan da halife kılacak" ifadesi hususunda birisi, "Bu tefedeki lam ve nûn-u te'kîd'den anlaşılan kasem nerede?" diyebilir. Deriz ki: "Bu mahzûftur. Kelamın takdiri ya, "Allah, onları mutlaka kılacağını onlara va'detmiştir" şeklindedir, yahut da Allah'ın o halifeliği gerçekleştirme hususundaki o va'di, kasem gibi kabul edilmiştir. Böylece de bu, sanki kasem varmış gibi ifade edilmiştir. Cenâb-ı Hakk, sanki, "Celâlim hakkı için onları halife kılacağım" demek istemiştir."
Hak teâlâ'nın "Onlardan evvel gelenleri nasıl (kâfirlerin yerine) halife kıldı ise" ifadesi, "Harun'u, Yûşâ'yı, Davud'u ve Süleyman'ı nasıl halife kıldıysa" demektir. Buna göre ayetin manası, "Allah tıpkı onlardan önce aşamış bu peygamberleri halife kıldığı gibi, onları da halife kıllar" şeklindedir. Bu fi, tâ'nın zammesi ve lâm'ın kesresi ile (halife kılındıkları gibi) şeklinde de okunmuştur.
Ayetteki "Onlara, kendileri için beğendiği din-i siâm'ı, mutlaka payidar kılacak" ifadesi, "Allah onlar için, seçip beğendiği dini onlar çin sabit (devamlı) kılacaktır. O din de İslâm'dır" demektir. İbn Kesir, Âsim ve Ya'kûb rfâl" babından olarak, (......) şeklinde okurlarken, diğerleri tef'îl babında, şeddeli olarak, (......) şeklinde okumuşlardır ki, bu ikisinin farkını (Nisa, 56) ayetinin tefsirinde söylemiştik.
Hak teâlâ'nın "Bana ibadet ederler, hiçbirşeyi Bana ortak tutmazlar" ifâdesinde, Allah'ın yukarıda bahsettiği o kimselerin, Allah'a ibâdeti bırakıp, şirke dönmeyeceklerine bir delâlet vardır. Zeccâc, bu ifâdenin, "Allah, sizden, imân edip sâlih amel işleyenlere, ibâdet etmeleri ve Allah'a ihlaslı olmaları halinde, şöyle şöyle yapacağını va'detmiştir" manasında olmak üzere, "hal" mevkiinde olabileceği gibi, onları medih (övme) sadedinde gelmiş, bir müste'nef cümle de olabileceğini söylemiştir.
Hak teâlâ "Kim bundan sonra nankörlük ederse, yani bu nimetlerin hakkını yapmazsa, onlar fâsıkların tâa kendileridir, yani âsîdirler" buyurmuştur.
Allah'a İtaat Yolu
56. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:57
57. Âyetin Tefsiri
“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve ö peygambere itaat edin. Umulur ki rahmet olunursunuz. Sakın, o kâfirlerin yeryüzünde (Bizi) âciz bırakabileceklerini sanma. Onların varacakları yer cehennemdir. Şüphesiz o (yer), ne kötü bir varış yeridir?.
Namazı dosdoğru kılmanın, zekâtı vermenin, (umulur ki) kelimesinin ve rahmetin ne demek oldukları, defalarca geçti. Hak teâlâ'nın (......) ayetinin manası ise, “Ey Muhammed, kâfirlerin beni aşıp, elimden kurtulacaklarını ve onları yakalayamayacağımı sanma” şeklindedir. Bu fiil yâ ile (......) şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuşa göre şu manalar söz konusudur:
a) Ayetteki “mu'cizine fi'l-ardı” ifadesi, bu fiilin iki mef'ulü sayılırsa mana, “kâfirler, hiçbir kimsenin Allah'ı yeryüzünde âciz bırakacağını sanmacm, böylece de aynı şeyi yapmaya yeltenmesinler” şeklinde olur.
b) Bu fiilin altında, “Resul” (Peygamber) kelimesine râcî bir fail zamiri var. Bu mercî, “Resule itaat edin” ifadesinde geçmişti. Buna göre mana, “O (Muhammed), kâfirlerin, Beni âciz bırakabileceklerini sanmasın” şeklinde olur.
c) Bunun aslı, “Kâfirler, onların Beni âciz bırakabileceklerini sanmasınlar” şeklindedir. Daha sonra, buradaki birinci mef'ûl olan “hüm” ("onları”) zamiri hazfedilmiştir.
Hak teâlâ'nın “Onların varacaktan yer cehennemdir. Şüphesiz o (yer), ne kötü bir varış yeridir!” ifâdesine gelince, Keşşaf sahibi şöyle der. “Ayetin nazmı, bunun, “sanma” ifâdesi ile alakalı olması ihtimalini vermemektedir. Çünkü oradaki cümle menfî, bu ise müsbettir. O halde bu, vâv ile, takdiri, “Kâfirlerin yeryüzünde beni aciz bırakabileceklerini sanma. Aksine onlar, ezilip kahredilmişlerdir ve onların varacakları yer cehennemdir” şeklinde olan, mahzûf bir ifadeye ma'tûftur.
İstizan
58–59. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:60
60. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenler, ellerinizin altında olan (köle ve cariyeler) ile, sizden olup da henüz bulûğ çağına girmemiş olanlar şu üç vakitte: cabah namazından önce, öğle sıcağında elbisenizi çıkaracağınız zaman ve yatsı namazından sonra sizden izin isteyerek (yanınıza girsinler). Bu üç vakit sizin için avret (halvet) vaktidir. Bunlardan sonra ise, biribirinizi dolaşmanızda, ne sizin üzerinize, ne onların üzerine bir vebal yoktur. Allah, ayetleri size böylece açıklar. Allah hakkıyla bilendir, hakimdir. Sizin bulûğa eren çocuklarınız kendilerinden evvelkilerin izin istediği gibi, izin istesinler. Allah, ayetlerini size böylece beyân eder. Allah herşeyi hakkıyla bilendir ve hakimdir. Kadınlardan, hayızdan-nifastan kesilmiş, artık nikâha ümidleri kalmamış olan ihtiyarlar, gizli zinetlerini erkeklere göstermemeleri şartıyla, üst elbiselerini bırakmalarında, onlar için bir günah yoktur. Ama bundan da sakınıp örtünmeleri, kendileri için daha hayırlıdır. Allah hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir".
Erkeklere Ait Hükmün Kadınları da Kapsaması
Bil ki ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Kâdî şöyle der: "Hak teâlâ'nın "Ey iman edenler, ellerinizin altında olan köle ve cariyeler) sizden izin isteyerek (yanınıza girsinler)" ifâdesinin zâhirindeki "sizden" her nekadar erkekler kastediliyor görünüyor ise de, bununla hem erkekler, hem kadınlar kastedilmiştir. Çünkü erkekler, dişilere "tağfîb" edilir, yani onlar zikredilmek suretiyle, öbürleri de kastedilir. Binâenaleyh, ayrıca zikredilmediklerine göre, hepsi de ayetteki "siz" ifâdesine dâhildirler. Bunun böyle olduğunu, ayetteki, "ellerinizin altında olanlar" ifâdesi gösterir. Çünkü bu tâbir, hem kadın, hem de erkekler hakkında kullanılır."
Bana göre evlâ olan ise, bu hükmün kadınlar hakkında, "kıyas-ı celî" ile sabit olmasıdır. Çünkü avretlerine (mahrem hallerini) koruyup göstermeme hususunda kadınlar erkeklerden önce gelir. Binâenaleyh bu hüküm, erkekler hakkında sabit olduğuna göre, kadınlar hakkında haydi haydi sabit olur. Bu tıpkı bizim ana babayı dövmenin haramlığını, "onlara öf bile demenin haram oluşuna" uyguladığımız bir kıyas-ı celî ile anlamamız gibidir.
İzin İsteyecek Köleler
Ayetteki, "ellerinizin altında olanlar" ifadesinin zahirine, hem bulûğ çağına ulaşanlar, hem de küçükler dahildir. Ibn Abbas (radıyallahü anh)'dan nakledildiğine göre bu ifade ile kastedilenler, küçüklerdir. Bu görüşü benimseyenler bu hususta şöyle istidlal etmişlerdir: Büyük köleler, kendilerine sahip olan (sahibelerinin) ancak, hür kimselerin bakmalarının caiz olduğu yerlerine bakabilirler. Meselâ İbnu'l-Müseyyeb, "Cenâb-ı Hakk'ın, "ellerinizin altında olanlar" ifadesini yanlış anlamayın. Çünkü, kadının kölesinin, o kadının küpesine, saçlarına veya herhangi bir güzelliğine bakması uygun değildir" demiştir. Diğerleri ise "tam aksine, buluğa ermiş köleler, kendilerinin sahibi olan o kadının saçlarına ve benzer yerlerine bakabilirler" demişlerdir. Ayetin zahiri, daha önce Cenâb-ı Hakk'ın, mü'minler cemaatine, "ey imân edenler, kendi odalarınızdan başka odalara girmeyiniz" (Nur. 27) ifâdesiyle yasaklamış olduğu şeyi, mü'minlerin köleleriyle hür çocuklarına mübah kılmış olduğuna delâlet eder. Çünkü Alan onlara, bu ayette bahsedilen üç vaktin dışında, girme işini mübah kılmış ve bunlardan sonra ise, biribirinizi dolaşmanızda, ne sizin üzerinize, ne onların üzerine bir vebal yoktur" beyanı ile, hem hür olan kimselerin buluğa ermemiş çocuklarıyla birlikte, hem de kölelerin müsaade almadan birbirlerine gidip gelmelerine müsaade etmiştir. Yani, "ayette belirlenen bu üç vaktin dışında, birbirinizi dolaşabilirsiniz" demektir. Cenâb-ı Hakk, bu manayı, buluğa ermiş kimselere, daha önce izin isteme hususunda buluğa ermiş kimselere gerekli kılmış olduğu şeyleri gerekli kılmak ve onları, "ey imân edenler, kendi odalarınızdan başka odalara, sahipleriyle alışkanlık peyda etmeden ve selâm da vermeden girmeyin" (Nur,27) ifâdesinin muhtevasına giren kimselere bakmak suretiyle tekid etmiştir.
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın "sağ ellerinizin malik olduğu (köle ve cariyeler) sizden izin isteyerek (yanınıza girsinler)" ifadesiyle, buluğa ermiş köle ve cariyeler kastedilirse, bunun, onlar için gerçekte imkânsız değildir. Bununla buluğa ermemiş kimseler kastedilirse, ayetin ifadesinin böylesi köle ve cariyelere bir emir olması caiz olmaz. Tam aksine bunun, tıpkı çocuklarımızın, namazın ne demek olduğunu anlayabildikleri sırada, onları bununla mükellef tutma manasında değil de, onlara namaz kılmalarını emretmemiz gibi, kölelere de bunu emretmemizi ve buna sevketmemizi bize emreden bir emir olması gerekir. Ancak ne var ki bu, hem bizim için hem de buluğa erdikten sonra köleler için, bir fayda mülahazasıyla üzerimize düşen bir mükellefiyettir. Ayetteki emrin her ne kadar zahiren kölelere yönelik bir emir olsa bile, ancak ne var ki gerçekte onların efendilerine yöneltilmiş bir emir olması da uzak değildir. Bu senin tıpkı bir kimseye, "Ailen ve çocuğun senden korksun!" demen gibidir. Binâenaleyh, emrin zahiri, senin ehline ve çocuklarına yöneliktir, ama gerçekte bu emir, sana, sayesinde senden korkacakları bir şeyi yapmanı emirdir..
Hazret-i Ömer'le İlgili Nüzul Sebebi
Ibn Abbas (radıyallahü anh), şöyle demiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ensar'dan (Medineli) bir çocuğu, Hazret-i Ömer'i çağırması için ona gönderir. Çocuk gider ve Hazret-i Ömer'i evinde uyur vaziyette bulur. Kapıyı döver ve selâm verir. Fakat Hazret-i Ömer uyanmaz. Geriye döner, tekrar kapıyı döver, arkasında durur, hareket ettirir, ama Ömer yine uyanmaz. Bunun üzerine o çocuk "Allah'ım, onu benim için uyandır!" der; kapıyı tekrar döver ve "Ya Ömer" diye seslenir. Bunun üzerine Hazret-i Ömer uyanır ve oturur. Derken o hizmetçi çocuk içeri girer, tam o sırada, Hazret-i Ömer'in 'bir yeri açılmıştır ve Ömer, çocuğun, onun bu yerini gördüğünü zanneder. Bunun üzerine Hazret-i Ömer, "Allah'ın, oğullarınızı kadınlarınızı, hizmetçilerinizi, şu şu saatlerde izinsiz olarak yanınıza girmekten nehyetmesini ne kadar da arzu ederdim!" dedi, sonra da o çocukla beraber Hazret-i Peygamber'in yanına gitti. Derken, "Ey imân edenler, ellerinizin altında olan (köle ve cariyeler) izin isteyerek (yanınıza girsinler)" ayetinin, Hazret-i Peygamber'e nazil olduğunu görür. Bunun üzerine Allah'a hamdedince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bu ne demek ey Ömer?" der. O da, uşağın yaptıklarını O'na haber verir, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de uşağın bu hareketinden şaşırır, onun İsmini öğrenir ve onu medhederek, "Allah akıllı, hayalı, namuslu ve iffetli, kendisini haramdan koruyan kimseleri sever. Buna karşılık da, edebsiz, cüretkâr ve ısrarlı isteyenlere de buğzeder" der. Bu demektir ki bu ayet, Hazret-i Ömer sebebiyle nazil olmuş olan ayetlerden birisidir.
Diğer Nüzul Sebebi
Bazıları da şöyle demişlerdir: "Bu ayet, Esma Bintl Ebî Mürsed hakkında nazil olmuştur. Çünkü o: "Biz, erkeklerin, kadınların yanına girip çıkıyoruz. Belki de onlar, o sırada, aynı yorgan çarşaf altında bulunuyorlar!" demiştir. Şu da rivayet edilmiştir: "Esma Binti Ebî Mürsed'in yanına, girmesini istemediği bir sırada, yaşlı bir çocuk girer. Bunun üzerine Esma da, Hazret-i Peygamber'e gelir ve "Bizim hizmetçilerimiz kölelerimiz hoşlanmadığımız bir sırada yanımıza girip çıkıyorlar", der. İşte bunun üzerine de bu ayet-i kerime nazil olur.
Bu Emrin Kadınları da Kapsaması
İbn Ömer ve Mücâhid şöyle der: Ayetteki,"sizden izin istesinler" emri ile dişiler değil, erkekler kastedilmiştir. Çünkü, . ifadesi, dişiler değil, erkekler hakkında kullanılan bir ifâdedir.
İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, bunun hem erkek, hem de kadınlar hakkında olup, gerek gece, gerek gündüzleyin onların izin isteyerek girmeleri gerektiği görüşü rivayet edilmiştir. Doğru olanı, bu hükmün kadınlar için de geçerli ve vacip olduğudur. Çünkü insan, erkeklerin, kendi hallerine muttali olmasını istemediği gibi, kadınların da kendi hallerine muttali olmalarını istemez. Ancak ne var ki bu hüküm, kadınlar hakkında, daha önce de bahsettiğimiz gibi, bu ayetin zahiri ile değil, kıyas ile sabittir.
Emrin Vücub ifâde Etmesi
Altıncı Mesele
Bazı alimler, ayetteki emrini, mendûb ve mustehap oluşa hamlederken, bazıları bunu vücuba hamletmişlerdir ki, evlâ olan da budur. Çünkü, emrin zahirinin vücûb ifâde ettiği sabittir.
Küçüklerin Durumu
Cenâb-ı Hakk'ın "sizden olup da henüz buluğ çağına girmemiş olanlar.", ifadesine gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İbn Ömer, lâm'ın sükûnuyla hulme şeklinde okumuştur.
İhtilam Yaşı
Fukaha, "ihtilam" olmanın, buluğa ermek olduğu hususunda" ittifak etmişlerdir, ama onbeş yaşına basıp da ihtilam olmayanlar hakkında ise ihtilaf etmişlerdir. Ebu Hanife (r.h), "erkek çocuk, onsekize basıp onu tamamlamadığı, kız çocuk da, onyedi yaşına gelmediği müddetçe baliğ olmaz" demiştir Şafiî, Ebu Yusuf ve Imam-ı Muhammed (r.h), kız ve erkeğin, onbeş yaşına girmeleri gerektiğini söylemişlerdir.
Ebu Bekir el-Razî (el-Cessâs) şöyle der: Cenâb-ı Hakk'ın, "sizden olup da henüz girmemiş olanlar..." ifâdesi, ihtilam olmadığı zaman, buluğa erme çağını onbeş yas kabul edenlerin görüşlerinin bâtıl olduğuna delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hakk, ihtilâm olmadıkça, bu yaşa ulaşanlarla ulaşmayanlar arasında ayırım yapmamıştır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den de, pekçok yolla, "şu üç kimse hakkında kalem (mes'uliyet) kaldırılmıştır: Uyanmadıkça, uyuyandan; kendine gelmediği deliden; ihtilam olmadığı müddetçe çocuktan..." Buhari, Hudûd, 22: İbn Mace Talâk, 15 (1/656) hadisi rivayet edilmiş Peygamber burada, onbeş yaşına basanla basmayanı birbirinden ayırmamıştır.
İmdi, şayet, "Bu söz, bu müddetin, onsekiz yıl olmasını da ibtal eder" denilirse, buna şu şekilde cevap verir: "Biz, buluğa ermedeki adetin, onbeş yıl tabunu bilmekteyiz. Binâenaleyh, örflere ve adetlere bina edilen, dayandırılan şeylerin hepsinde, ilâve veya noksanlık mümkündür. Çünkü biz, oniki yaşında bile buluğa erenlerin olduğunu görmekteyiz. Biz, mutâd olana ilavede bulunmanın mümkün olduğu gibi ondan bir miktar eksiltmenin de mümkün olduğunu beyan etmiştik. Binâenaleyh, Ebu Hanife (r.h), mutâd (normal) olana ilavede bulunmayı, an noksanlaştırma gibi telakki etmiştir ki, bu da üç yıldır. (15 + 3 =18). Ebu (r.h)'den, erkek çocuk hakkında bu yaşın, ondokuz yaş olduğu da bahsedilmiştir ki bu, o çocuğun, onsekiz yaşını bitirip ondokuzuna girmesi anlamındadır."
Şafiî (r.h)'ın delili şudur: Rivayet olunduğuna göre Uhud Muharebesinde İbn Ömer, ondört yaşında iken Hazret-i Peygamber'e arzolundu. Ama, O buna müsaade etmedi. Ama, Hendek Savaşında ise, onbeş yaşında iken, yine Hazret-i Peygamber'e gösterildi de, o buna müsaade etti.
Ebu Bekr er-Razi bu delile de itiraz ederek şöyle der: "Bu hadis, "muzdarib" bir hadistir. Çünkü Uhud Harbi, hicretin üçüncü yılında, Hendek Harbi ise beşinci yılında olmuştu. O halde, bu iki savaş arasında geçen süre daha nasıl bir yıl olabilir?" Hem bununla birlikte, savaşa katılma hususundaki izin ve müsaadenin, buluğa erme ve alakası yoktur. Çünkü bazan, zayıf ve güçsüz olduğu için, buluğa ermiş kimsenin savaşa katılmasına izin verilmez. Bazan da, kuvvetli ve silahı taşıyabileceği için, savaşa katılması için, buluğa ermemiş olan kimseye izin verilir. Bu da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ondan, ihtilam olup olmadığını, bu yaşa girip girmediğini sormadığına delâlet eder.
Buluğ Alameti Olarak Tüy Bitmesi
İkinci Bahis: Alimler, çocuğun tüyünün bitmesinin buluğ sayılıp sayılmayacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ebu Hanife ve arkadaşları bunu buluğ saymazlarken, Şafiî (r.h), bunu buluğ saymıştır. Ebu Bekr er-Razî el-Cessas (r.h) şöyle der: Cenâb-ı Hakk'ın, "sizden olup da, henüz buluğ çağma girmemiş olanlar" ifâdesinin zamiri, tıpkı, onbeş yaşın buluğ çağı sayılmasını nefyettiği gibi, ihtilam olmadığı müddetçe, tüyün bitmesinin de, buluğ çağı sayılmasın) nefyeder. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, "ihtilam olmadıkça, çocuktan kalem (mes'uliyet) kaldırılmıştır" ifadesi de, böyledir.
Şafiî (r.h)'ın delili ise şudur: Atıyye el-Kurazî şunu rivayet etmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kurayza kabilesinden, tüyü bitmiş kimselerin öldürülmesini; bitmemiş oğlanların ise, afvedilmesini emretmiştir." O, sözüne devamla şöyle der: "Bu sebeple Sahabe-i Kiram, benim (yüzüme) baktılar; benimse o sırada tüyüm bitmemişti. İşte bundan dolayı beni öldürmediler."
Ebu Bekr er-Razî (el-Cessas), "şu sebeplerden dolayı, bu hadis ve benzerleriyle, ahkâm sabit olmaz:
a) Atiyye, sadece bu haberle ilişen meçhul bir şahıstır, özellikle de, onun bu haberi, hem bu ayete, hem de, ihtilam olmadan buluğun olmayacağını bildiren habere ters iken.
b) Bu hadisin lafızları farklı farklıdır. Çünkü bazısında Hazret-i Peygamber'in, sakalı bitip de traş olabilen çocukları öldürmeyi emrettiği hususu zikrediliyorken, bazısında da, daha henüz tüyleri bitmiş olanları öldürmeyi emrettiği hususu bulunmaktadır. Bu halin meydana gelebilmesi için, o kimsenin buluğa ermiş olması ve saçını sakalını traş edenlerin ise, ancak delikanlı olacakları malumdur. Binâenaleyh, "tüyün bitmesi ve traş olma" halleri, bahsettiğimiz o miktardan, yani onsekiz ya da daha ileri bir yasa girmekten kinayedir.
c) Tüyün bitmesi, bedenin kuvvetli olduğunu gösterir. Binâenaleyh, Hazret-i Peygamber, o kimsenin öldürülmesini, buluğa erdiği için değil, güçlü kuvvetli olduğu için emretmiştir" demiştir.
Şafiî (r.h) şöyle der: "Bütün bu ihtimaller, rivayet olunan şu hususla reddedilmiştir: Osman Ibn Affân (radıyallahü anh)'a bir çocuğun durumu sorulmuş, o da, "onun sakalları çıkmış mı?" demiştir. Ki bu, ölçü olarak bu hususun, sahabe arasında, adeta üzerinde ittifak edilmiş bir şey gibi olduğuna delâlet eder.
Buluğ Alâmeti olarak Boy
Üçüncü Bahis: Seleften bazı kimseler, selefin, çocuğun buluğa erip ermediğini tesbit etmek için, o çocuğun boyunun beş karışa ulaşmasına itibar ettiklerini rivayet etmiştir. Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Ali (radıyallahü anh), "Çocuk beş karış boya ulaştığında, ona had uygulanır; o hem kısas talep eder, hem de ona kısas uygulanır" demiştir. İbn Sirin de, Enes'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hazret-i Ebu Bekir'e, hırsızlık yapmış olan bir çocuk getirilir, o da emir verir, çocuğun boyu karışlanır. Derken, boyu, beş karıştan parmak ucu kadar (2 cm. kadar) eksik gelir. Bunun üzerine o, onu serbest bırakır." Ferezdak da, aşağıdaki beytinde bu yolu benimsemiştir: "O. elleri ile izannı (kuşağını, pantalonunu) ilk kez bağlamaya başlamasından beri, boyu uzayıp da beş karışa ulaşmasından beri"...
Fukahânın ekserisi ise, bu görüşü benimsememiş ve şöyle demiştir: İnsan bazan, suluğa ermez, ama beş karıştan daha uzun olur. Bazan da, buluğa erdiği halde, beş karıştan kısa olur. Binâenaleyh bu, nazar-ı itibâre alınamaz.
Buluğ Öncesi Terbiye
Ebu Bekr er-Razî şöyle demiştir: "Bu ayet-i kerime, ihtilâm olmadığı halde, aklen gelişmiş olan bir kimsenin, emirleri yapmakla emrolunup, kusur ve kabahatleri işlemekten de nehyolunacağına delâlet etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ onlara, sayılan bu vakitlerde zın istemelerini emretmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "Onlara, yedi yaşma geldiklerinde namazı emredin; on yaşına geldiklerinde de namazı (terketmelerinden ötürü) dövün" Tirmizi, Salat, 299 (2/259), Dirimi, Salât, 141 (1/333). buyurmuştur. İbn Ömer'den ise "Biz, küçük çocuğa, sağını solundan ayırt etmeye raşladığı zaman namazı öğretiyoruz" dediği nakledilmiştir. Zeynel Abidînin ise, çocuklara, öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı cem ederek kılmalarını emrettiği, bunun üzerine kendisine, "çocuklar namazı, vaktinin dışında kılıyorlar!?" denildiğinde de, onun, "Bu, onların birbirlerini namazdan alıkoymalarından daha hayırlıdır" şeklinde cevap verdiği nakledilmiştir. İbn Mes'ud (radıyallahü anh)'dan ise şu nakledilmiştir: "Çocuk on yaşına ulaştığı zaman, onun hasenatı yazılır, ihtilâm oluncaya kadar kötülükleri yazılmaz."
Ebu Bekr er-Razî sözüne devamla şöyle demiştir: "Bunlar çocuğa, onu öğretmek, alışkanlık halına getirmesini sağlamak ve iyice alışmasını temin etmek için emredilir, ki böylece çocuk buluğa erdikten sonra, onlar buna daha kolay gelir ve onlardan kaçmaz. Bunun gibi çocuk, haram içki içmekten ve domuz etinden uzak tutulur, diğer yasaklardan da nehyolunur. Çünkü çocuk, şayet küçüklüğünde bunlardan men edilmemiş olsaydı, büyüdükten sonra bunlardan kaçınması son derece zor olurdu.
Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ey iman edenler, hem kendinizi hem de ailenizi ateşten koruyun" (Tahrim. 6) buyurmuştur. Ayet, "Onları terbiye edip, bilgilendiriniz" şeklinde yorumlanmıştır.
Dördüncü Mesele
Ahfeş şöyle demiştir: (......) kelimesi şu şekilde kullanılır: Lâm'ın fethasıyla (adam ihtilam oldu); lâm'ın dammesiyle (yahlumu) (hulumen) ve yine şeklinde kullanılır.
Cenâb-ı Hakk'ın "...şu üç vakitte; sabah namazından önce, öğle sıcağında elbisenizi çıkaracağınız zaman ve yatsı namazından sonra.. Bu üç vakit sizin için avret (halvet) vaktidir." beyanına gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır:
Mahrem Olan Üç Vakit
(......) ifâdesi, "üç vakitte" anlamındadır. Çünkü Cenâb-ı Hak bu kelimeyi, üç vakitte tefsir etmiştir. Bu ifadenin, vakitler anlamında olduğu da söylenmiştir, çünkü Allahü teâlâ, bu vakitlerden bir vakitte bir defa izin istemeyi murad etmiştir, çünkü onların, bu vakitlerden her bir vakitte bir defa izin istemeleri kâfi ve yeterlidir. Daha sonra da, bu vakitleri tefsir ederek şöyle buyurmuştur: Sabah namazından önce, öğlenin sıcağında sırttan elbiseler çıkarılacağı zaman ve yatsı namazından sonra. Yani bu demektir ki, insan genellikle bu üç vakitte elbiselerini çıkarır ve bir tarafı açık olabilir.
İkinci Mesele
Tabirine gelince, Kûfeli'lerbu ifadeyi o ifadesinden bedel olmak üzere nasb ile (......) şeklinde okumuşlardır. "Buna göre Cenâb-ı Hak sanki demek istemiştir. Binâenaleyh, muzâf hazfedilince, muzâfun ileyh durumunda olan kelime muzâf in i'râbını almıştır. Diğer kıraat imamları ise (......) şeklinde okunmuşlardır ki bu takdirindedir. Bu kelime, mahzuf mübtedanın haberi olduğu için, merfû kılınmıştır. Kaffâl şöyle der: "Buna göre mana sanki, "üç açılma" şeklinde olup, bununla da, "üç açılma zamanı" kastedilmiştir.
Avret Kelimesi
(avret) kelimesi, ara, aralık, bozukluk, gedik anlamına gelir. Nitekim "Binici eğrildi"; "mekan eğrildi" ifadeleri de, bu anlamdadır. Gözü boz'jk ve şaşı olana da, denilir. Cenâb-ı Hak, bu vakitlerden herbirin "avret" diye isimlendirmiştir, çünkü, bu vakitlerde İnsanın hafızası ve örtünmesi zayıflar, bozulur.
O Vakitlerin Özelliği
Bu ayet-i kerime, vâcib olanın, mümkün olduğunda hükümlerde illetleri nazar-ı itibara almak olduğuna delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, şu iki bakımdan bu üç vakitteki illetlere dikkat çekmiştir:
a) "Bu üç vakit sizin için avret (halvet) vaktidir" ifadesiyle.
b) Bunun ancak, bu üç vakitte açılma illetinden dolayı, bu vakitlerde, açılmadan emin olunamayacağını, diğer vakitlerin ise böyle olmadığını belirtmek suretiyle, bu üç vakit ile bunun dışındaki vakitler arasında bir fark bulunduğuna dikkat çekmek suretiyle...
Bu Hûkmûn Mensuh Olup Olmadığı
Bazı kimseler, "Ey iman edenler, kendi evlerinizden başka evlere, sahipleriyle alışkanlık peyda etmeden ve selam da vermeden girmeyin" (Nur, 27) ayeti, bu izin İstemenin, her durumda vacip olduğuna delâlet eder. Bu hüküm, bu vaktin dışındaki haller hakkında, bu ayetle nesholunmuştur" derken, bazıları da şöyle demiştir: "Birinci ayet ile, mükellef olan kimse kastedilmiştir; çünkü o, iman edenlere bir hitaptır. Cenâb-ı Hakk'ın bu ayette zikrettiği istizâm ise, henüz mükellef olmayan kimse hakkındadır. Binâenaleyh, onun, bazı hallerde ancak izin ile, bazı hallerde ise zînsiz olarak girebileceği söylenmiştir. Dolayısıyla bunu neshe hamletmenin gereği yoktur. Çünkü, ikinci ayet, birinci ayetin muhatap olduğu kimseleri kesinlikle muhatap almaz.
Buna göre eğer,"sağ ellerinizin malik olduğu (köle ve cariyeler) ile", ifadesinin kapsamına buluğa ermiş olanların da girdiği kabul edilirse, o zaman nesh gerekir" denilirse, biz deriz ki: "Bu da gerekmez, çünkü "Ey iman edenler, kendi evlerinizden başka evlere izin almadıkça girmeyin" ifadesine, bu zafetten dolayı, bu evlere ancak, onlara sahip olanlar girebilirler. Bu doğru olunca, bu ifadenin kapsamına köle ve cariyeler girmez. Dolayısıyla, bu görüşe göre de nesh gerekmez. Ama ifade, küçük kölelere hamledilirse, o zaman bu husustaki söz ise daha açıktır."
Altıncı Mesele
Ebu Hanîfe (r.h) şöyle demiştir: "Alimlerden hiç kimse, izin alma emrinin mensûh olduğunu söylememiştir." Atâ, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allah'ın kitabındaki üç ayeti, insanlar terkettiler. Ben, hiç kimsenin, onlarla amel ettiğini görmüyorum." Atâ sözüne devamla, "Ben, o üç ayetin ikisi hatırımda, birisini ise unuttum" dedi ve bu ayetle, "Ey insanlar, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık"-(Hucurat, 13) ayetini okudu. Said ibn Cübeyr, üçüncü ayetin, "Miras taksim olunurken akrabalar hazır bulunursa" (Nisa, 8) ayeti olduğunu söylemiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın "Bunlardan sonra ise, biribirinizi dolaşmanızda, ne sizin üzerinize, ne onların üzerine bir vebal yoktur" ayetiyle alakalı birkaç soru bulunmaktadır:
Birinci Soru: Bu Ayetin, her halükârda mübahlığı gerektirdiğini söylüyor musunuz?
Cevap: Biz, bunun, bilhassa küçük çocuklar hakkında olduğunu beyan etmiştik. Binâenaleyh onların bu üç vaktin dışında, hizmet etmek için girmeleri mubahtır. Bizim için de onlara bu imkânı vermemiz ve aynı şekilde onların yanına girebilmemiz mubahtır.
Hizmetçilerin Yanında Avret Açılabilir mi?
İkinci Soru: Bu, onların yanında, avret mahallerinin açılmasının mübahlığını gerektirir mi?
Cevap: Hayır Allahü teâlâ bunu ancak, genellikle bu üç vaktin dışında avret mahallinin açılmaması cihetiyle mubah kılmıştır. Binâenaleyh, eğer kadın, hizmetçilerinin yanına gireceğini bildiği halde açılırsa, bu ona haramdır. Eğer hizmetçi mükellefiyet çağına ulaşmışsa, orada avret mahallinin açılmış olabileceğini sandığında, onun da oraya girmesi haramdır.
Eğer, "Bazı kimseler, buluğ çağına ermiş kölelerin, sahipleri olan hanımlarının saçlarına bakmalarının caiz olduğunu söylemiyorlar mı?" denilirse, biz deriz ki: Bunu caiz gören, malik olmaktan dolayı, saçı, "avret" saymamıştır. Nitekim saç, mahremlikten dolayı da, "avret" olmaktan çıkmıştır. Çünkü "avret", birkaç kısma ayrılır. Bazısı, her durumda "avret" sayılır; bazısının, duruma göre hali değişir. Binâenaleyh, yabancı bir erkek için "avret" sayıldığı halde, yukarda geçtiği gibi, onun dışındakilere "avret" sayılmaz.
Üçüncü Soru: Siz bu mübahlığın, başkalarına değil de, sadece hizmetçilere has olduğunu mu söylüyorsunuz?
Cevap: Evet. Cenâb-ı Hakk'ın "Bunlardan sonra ise, ne sizin özerinize, ne onların özerine bir vebal yoktur" beyanında, bu hükmün, daha önce bahsi geçtiği gibi, buluğa ermiş olanlara değil de, küçüklere tahsis edildiği hususunda bir delâlet bulunmaktadır. Çünkü Cenâb-ı Hak daha sonra bu hususu açıkça bildirerek, "Sizden olan çocuklar buluğ çağına ulaştığı zaman kendilerinden evvelkilerin izin istediği gibi, izin istesinler" (Nur, 59) buyurmuştur ki bu, "Kim buluğa yeni ererse, bunun da, izin istemenin farz olması hususunda daha önce buluğa ermiş olan kimseler mesabesinde olması gerekir" demektir ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "kendilerinden evvelkilerin izin istediği gibi", ifadesinin dile getirdiği manadır.
Birisi "küçükken hizmet eden kimsenin buluğa ermesi halinde, izin istememesi, caizdir" şeklinde bir kanaat beyân edebilir. İşte Cenâb-ı Hak, bu kimsenin durumunu, hizmet etmeyen ve mülk de olmayan kimsenin durumundan ayırmış ve "Buluğa eren kimselerin izin istemeden evlere girmeleri yasak olduğu gibi, her ne kadar daha önce hizmetçi veya köle olsalar bile, buluğa ermeleri halinde onların durumu da aynıdır, (yani izinsiz içeri giremezler)" diyerek beyân etmiştir.
İzin İsteme Emri Akrabalara da Şamil midir?
Dördüncü Soru: İzin isteme emri, sadece kölelere ve buluğa ermiş kimselere mi mahsustur, yoksa "zevî'l-erham-akrabalar"ın hepsini de içine alır mı? Yine, yabancı bir kimse, akrabası olan bir kimsenin kölesi olması halinde bunun izin istemesi de gerekir mi?
Cevap: Birinci duruma gelince, "evet" diyoruz. Bunun delili ya, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey iman edenler, kendi odalarınızdan başka odalara, sahipleriyle alışkanlık peyda etmeden girmeyin" (Nur. 27) ayetinin umumî bir ifade olmasıdır, yahut da bunun, köle olan kimseye kıyaslanmasıyladır. O halde, buluğa ermemiş olan kimseler, haydi haydi böyle olur. İkinci duruma gelince, biraz önce yazdığımız ayetin umum ifade etmesinden dolayı, izin istemesi gerekir.
Birinci Soru: Ayet-i kerimedeki, (......) ifadesinin terkibteki yeri nedir?
Cevap: (......) ifadesini (......) biçiminde merfu okursan, o zaman bu ifade de, mahallen merfû olarak (......) ifâdesinin sıfatı olarak... Buna göre mana "Bu vakitler, izin isteme mecburiyeti olan üç "avret - açılma" vaktidir. Ama, (......) ifadesini mansub okursan, bu ifadenin i'rabta mahalli olmaz ve bu ifade, özellikle o hallerde izin isteme emrini pekiştiren bir ifade olmuş olur.
Altıncı Soru: Ayet-i kerimedeki tabiri ne demektir?
Cevap: Ferrâ ve Zeccâc şöyle demişlerdir: Bu, müste'nef bir cümledir. Bu, senin tıpkı, "Onlar ancak sizin hizmetçileriniz ve sağınızda solunuzda dolaşanlarınızda" demen gibidir. "Tavvâf" girip çıkmayı, dönüp dolaşmayı çokca yapan kimseler olup, bunun asıl manası, "tavaf etmek" anlamına dayanır. Buna göre mana, "Birbirinizi izinsiz olarak dolaşırsanız" şeklinde olur.
Yedinci Soru: Ayetteki (......) kelimesi, hangi sebepten dolayı, merfu okunmuştur?
Cevap: "Bazınız bazınızı dolaşır" anlamında olmak üzere, bu ifade mübtedâ, (......) ifadesi ise onun haberidir. (dönen dolaşan) kelimesinin hazfedilmesi ise, ayetteki (......) ifadesi ona delâlet ettiği içindir.
Ayet-i kerimedeki "Kadınlardan-nifastan kesilmiş, artık nikaha ümitleri kalmamış olan ihtiyarlar" ifadesine gelince, bununla gili birkaç mesele vardır:
Kavâid Denilen Kadınlar
Ibn Sikkît şöyle der: "Bir kadın hayızdan kesildiği zaman, (......) denilir ki, bunun çoğulu, (......) dır. Ama sen bu ifadeyle, o kadının oturduğunu kastediyorsan, (......) dersin." Müfessirler şöyle demişlerdir: (......) yaşlılığından dolayı hayızdan ve çocuktan kesilen, kocaya da arzu duymayan kadınlar demektir. Evlâ olan, onların hayızdan kesilmiş olmalarına itibar etmemektir, çünkü kadın hayızdan kesilmiş olabilir, ama kocaya arzu duymayı sürdürür. O halde, bununla, onların, kocaya arzu duymamaları kastedilmiştir. Bu ise ancak, o kadınların, erkeklerin kendilerine arzu duymayacakları bir yaşa varmaları ile olur.
İkinci Mesele
Ayette kadınlar hakkındaki ifadesi, (Bakara, 237) ifadesi gibidir.
Siyab Burada "Dış Elbise" Demektir
Avret tamamen açılacağı için, Cenâb-ı Hakk'ın kadınların, elbiselerini tamamen çıkarmalarına müsaade etmediği hususunda şüphe yoktur. İşte bundan ötürü müfessirler, bu ayetteki elbise ile, "çarşafın, hırkanın ve başörtüsünün üstündeki örtünün kastedildiğini söylemişlerdir. İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın bu ayeti, "Cilbâblarını, (çarşaf ve mantolarını) çıkarmalarında!.", şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Süddî de, hocalarından, onların bu ayeti, "başlarındaki örtüleri çıkarmalarında.".- şeklinde okuduklarını rivayet etmiştir. Bazıları bunu "elbiselerinden (bazılarını)" şeklinde okumuşlardır. Cenâb-ı Hak, bu hükmü, bu kadınlara tahsis etmiştir. Çünkü bu kadınlar hakkında, böylesi bir töhmet (tehlike) söz konusu değildir. Onlar bu yaşa gelmişler ve dolayısıyla eğer zanlarına, bunun aksi galib gelirse, yine bu durumda, onların da başörtülerini çıkarmaları helal olmaz. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "ama bundan da sakınıp (İffetli davranmaları) kendileri için daha hayırlıdır" buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, bunun, onları böylesi bir zandan daha fazle uzak tutacağı için, daha hayırlı olacağını söylemiştir. O halde, böyle bir zan olması halinde, tıpkı genç kadınlara gerektiği gibi, bu yaşlı kadınların da (üst) elbiselerini çıkarmamaları gerekir.
Dördüncü Mesele
"Teberrüc", saklı ve gizli tutulup, gösterilmemesi gerekli olan şeyi ortaya koymaya çalışmaktır. Bu, Arapların, "üzerinde örtüsü bulunmayan apaçık bir gemi" manasında söyledikleri, "sefînetün baricün" deyimlerinden alınmadır. Teberrüc, beyazı siyahı ile tastamam kuşatılmış, iyice görünen iri göz demektir. Ancak ne var ki bu ifade, kadının zinetlerini ve güzel yerlerini ortaya koymak suretiyle erkeklere görünmesi manasında kullanılır olmuştur.
Akraba Evlerinde Yemek
61. Âyetin Tefsiri
"Amaâya bir günah yok, topala bir günah yok, hastaya bir günah yok. Size de. gerek evlerinizden, gerek babalarınızın evlerinden, gerek annelerinizin eserinden, gerek erkek kardeşlerinizin evlerinden, gerek kız kardeşlerinizin evlerinden, gerek amcalarınızın evlerinden, gerek halalarınızın evlerinden, gerek dayılarınızın evlerinden, gerek teyzelerinizin evlerinden, gerek anahtarlarına sahip olduğunuz evlerden, yahut da yakın arkadaşlarınızın evlerinden yemenizde bir günah yoktur. Hep bir arada toplu yemenizde de, dağınık ayrı ayrı yemenizde de bir günah yok. Fakat evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından güzel bir bereket ve selam dileyerek, kendinize (birbirinize) selam verin, işte Allah, ayetleri, anlayasınız diye, böylece beyan eder".
Sakatların Muafiyeti
Alimler, körden, topaldan ve hastadan günahın kaldırılmasının ne demek olduğu hususunda değişik görüşler belirtmişlerdir: İbn Zeyd, "Bununla, "onların cihâda gitmemesinde bir günah yoktur" manası kastedilr" derken; Hasan el-Basri: "Bu ayet, İbn Ümmi Mektûm (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Allah, o kör olduğu için ondan cihâd farzını kaldırmıştır" demiştir. Bu ikinci görüş zayıftır. Çünkü Allahü teâlâ, buna "'Ve size de yemenizde" ifadesini atfederek, bununla, Allahü teâlâ'nın, onlardan bu husustaki hareci (vebal ve günahı) kaldırdığına dikkat çekmiştir. Ekseri âlimler ise bununla şu mananın kastedildiğini söylemişlerdir: Birtakım kimseler, hem bu üç kısım kişiyle, hem bu evlerde yiyip içmeyi yasak sanıyorlardı. Allahü teâlâ işte bu sebeple, bunun yasak olmadığını beyan edip, o şüpheyi giderdi.
Alimler, onların, hangi sebepten ötürü böyle bir yasağın var olduğunu sandıklarında da ihtilaf etmişlerdir: Kör, topal ve hasta hakkında, bu hususta şu izahları yapmışlardır:
a) Onar kör olanlarla birlikte yemek yemiyorlardı. Çünkü o, yemeğin güzelini görüp alamıyordu. Topal ile de, o oturamadığı için, bir de başkaları iki lokma yerken, o ancak bir lokma yiyebildiği için, birlikte yemek istemiyorlardı. Hasta da böyledir. Çünkü o da, sağlam insan gibi yiyemez. Ferrâ, "mananın böyle olması halinde, bu kelimelerin başındaki harf-i cerri (hakkında) manasına gelip, "sizin bunlar ile yeyip içmenizde, bir vebal yoktur" demektir" der.
b) Körler, topallar ve hastalar, sağlam kişilerle yeyip içmeyi terketmişlerdir. Körler, "Biz, hiçbirşey göremiyoruz. Bu sebeple de çoğu kez, yiyeceklerin iyisini alıp, kötüsünü başkalarına bırakıyoruz" derken; topal ve hasta olanlar da, "Biz, hastaya ârız olan bazı hallerden ötürü, yiyecekleri, sağlıklı kişilerin yiyeceklerini bozmaktan (onları tiksindirmekten) korkuyoruz" diyorlardı. Bu sağlıklı olanların, onlarla yemek yemeyi hoş karşılamamaları ve hastaların da çoğu kez hırsları, onları başkalarının lokmalarına bakmaya ve takip etmeye sevketmesi sebebiyle idi. Bu ise, başkasının hoş karşılamayacağı hususlardandır. İşte bütün bu sebeplerden ötürü bunlar, sağlam Kimselerle yeyip içmekten kaçınıyorlardı. Bu düşünceler İki taraflı olarak söz konusu olduğu için, Allahü teâlâ, bu hususta onlar için mutlak (genel) bir ifade kullandı.
c) Zührî, Sa'îd b. Müseyyebin ve Ubeydullah b. Abdullah'ın bu ayet hakkında şöyle dediklerini rivayet etmiştir: "Müslümanlar savaşa çıktıklarında, sakatlarını ve kötürümlerini götürmüyor ve onlara evlerinin anahtarlarını teslim ederek, "Size, evimizden yemenize müsaade ediyoruz" diyorlardı. Ama onlar bunu günah kabul ederek, "Onlar yok iken, evlerine giremiyoruz" diyorlardı. İşte onlar için bir ruhsat olmak üzere bu ayet indi." Bu, Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnhâ)'nin görüşüdür. Buna göre ayetin manası, "Allah, savaşa çekip gittiklerinde, evlerinin anahtarlarını verdikleri kimselerin, onların evlerinden yeyip-içme hususunda, kötürüm ve sakatlar için bir vebal olmadığını bildirdi" şeklindedir.
d) İbn Abbas ve Mukâtil b. Havyandan, bu ayetin Haris b. Amr hakkında nazil olduğu rivayet edilmiştir: Çünkü Haris, savaşmak için Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ie çıkmış ve Malik b. Zeyd'i ailesine bakması için bırakmıştı. Dönünce de, onu darlık bitkinlik içinde buldu ve ona halini sordu. O, "Senin iznin olmadan, evinden yemeyi vebâlli bir şey olarak gördüm" dedi.
Diğer sağlıklı insanlar hakkında ise, bu ayetle ilgili şu iki izah yapılmıştır:
a) Mü'minler, zayıf, hasta ve düşkünleri, hanımlarının, çocuklarının, yakınlarının ve dostlarının evine götürüyor ve onlara oralardan yedirip içiliyorlardı. Hak teâlâ'nın, "Ey İman edenler, birbirinizin mallarını, ticaret (yani satın almanız) müstesna, haram hria yemeyin" (Nisa, 29) ayeti nazil olunca, insanlar birbirlerinin yemeğinden yiyemez oldu. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
b) Katâde şöyle der: "Ensar çekingen idi. Bu sebeple, ihtiyaçları olmadığı zaman, o evlerden yeyip içmezlerdi." Sûddi bu hususta şöyle der: "Bunlardan biri babasının, kardeşinin veya kızkardeşinin evine gitse ve evin hanımı ona bir ikramda bulunsa, sahibi (efendisi) yok diye, onu kabul etmede bir vebal görürlerdi. İşte, Allahü teâlâ bu ruhsatı indirdi."
İkinci Mesele
Zeccâc: "Arapça'da, "harec" "darlık" demek olup, dinî manası "günah"tır" demiştir.
Üçüncü Mesele
Hak teâlâ, insanlara bu gibi yerlerden yemeyi mubah kılmıştır. Ayetin zahiri bu evlerden yeyip içmenin, ev sahibinin müsaadesine bağlı olmadığına delalet etmektedir, ama alimler bu hususta değişik görüşler belirtmişlerdir: Katâde'nin, "Bu olmakla birlikte, güzel bir şey (davranış) değildir" dediği rivayet edilmiştir. Alimlerin çoğu bu görüşü kabul etmemiş ve şu değişik izahları yapmışlardır:
a) Bu, İslâm'ın ilk yıllarında böyle idi, ama daha sonra Hazret-i Peygamber "Müslüman kişinin malı başkasına, ancak onun gönül rızası ile (vermesi şartıyla) helal olur" Keşfu'l-Hafa, 2/370. hadis-i şerifi ile neshedilmiştir. Hak teâlâ'nın, "Peygamberin evlerine, yemeğe davet olmaksızın ve vaktini gözetmeksizin, girmeyin" (Ahzab, 53) ayeti de bunun mensûh olduğuna dalatet eder. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in eşlerinden, babaları, kardeşleri ve kız kardeşleri bulunanlar vardı. O halde bu nehiy, girme ve yeme hususunda izin almaksızın, evlere girmeyi de içine almaktadır. Buna göre eğer, "Cenâb-ı Hak, buna şu sebepten ötürü izin vermiştir: Çünkü müslümanlar, sayılan bu akrabalarını, arterinde bulunsalar da, bulunmasalar da, evlerinden yemekten menedemiyorlardı. Dolayısıyla bu hususta ruhsat verilmiş olabilir" denilirse, biz deriz ki: "Eğer durum böyle olmuş olsaydı, Özellikle bunların sayılmasının bir manası olmazdı. Çünkü bu hususta, başkalarının durumu da onlarınkiyle aynıdır."
b) Ebu Müslim el-İsfehânî şöyle der: "Ayette bahsedilen akrabaların, mü'min maları hali kastedilmiştir. Çünkü Allahü teâlâ daha önce mü'minleri, "Allah'a ve âhfret gününe imân eden hiçbir kavmin, Allah'a ve Resulüne muhalefet eden kimselerle., dost olduklarını göremezsin" (Mücâdele. 22) ayetiyle, onlarla içli-dışlı olmaktan nehyetmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, orada yasakladığını, burada (Nur Sûresi'nde) mubah kılmıştır. Bunun delili şudur: Cenâb-ı Hak bu surede, evde bulunanlara selam vermeyi emrederek, "Sahipleriyle alışkanlık peydah etmeden ve selam vermeden, evlerine girmeyin" (Nur, 27) buyurmuştur. Halbuki bu ayette bahsedilen akrabaların evleri için bunu emretmeyip, aksine, onların kendi kendilerine selam vermelerini emretmiştir. Velhâsıl bu ayetin anlatmak istediği, genel manada bir mübahlığı ifade etmektir, yoksa her zaman ve zeminde değil.
c) "Cenâb-ı Allah, bu kimselerin âdetinin, evlerine gelenlerin, yemeklerinden yemesinden hoşlanmak olduğunu bildiği için ve de bu hususta bir izin gibi olduğundan dolayı, özellikle bunları saymıştır" denilebilir. Çünkü böylesi bir âdet, çoğunlukla onlarda vardır. İşte bundan ötürü, ayette sayılanlara, arkadaşları da ilave etmiştir. Biz, bu mübahlığın, kendisinde bir memnunluğun bulunmasından ötürü, bu gibi kimseler için olduğunu bildiğimize göre ayetin mensûh olduğunu söylemeye gerek yok.
Dördüncü Mesele
Allahü teâlâ ayette, onbir evden bahsetmiştir: Birincisi: "Size de evlerinizden yemenizde bir günah yoktur" ayetiyle anlatılandır. Burada şöyle bir soru sorulabilir: "İnsanın, kendi evinde yemek yemesinin mubah olduğunu söylemeye ne gerek var?"
Cevap: Bununla, "zevcelerinizin ve ailelerinizin evinde yemenizde bir beis yoktur" manası kastedilmiştir. Kadının evi, tıpkı kocanın evi gibi sayıldığından dolayı, bu ev kocaya nisbet edilmiştir." Bu, Ferrâ nın görüşüdür. İbn Kuteybe ise şöyle der: Cenâb-ı Hak bununla, insanların, kendi çocuklarının evinde yemelerini kastetmiştir. Buna göre ayette, çocukların evleri, babalarının evleri olarak ifade edilmiştir. Çünkü çocuk babanın ürünüdür. Çocuğun malı da, babasının malı sayılır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Kişinin yediği en helal (güzel) şey, kendi kazancından yediğidir. Çocuğu da, onun kazanandandır" Buhari, Buyu, 15; Müsned. 2/334. buyurmuştur. Bunun böyle olduğunun delili şudur: "Hak teâlâ, akrabaları tek tek saymış, ama çocukları (burada) saymamış. Çünkü bu müsaadenin sebebi, akrabalık olduğu için, kişiye en yakın olan, haydi haydi bu ruhsata sahip sayılır.
İkincisi, babaların evleri; üçüncüsü, annelerin evleri; dördüncüsü, erkek kardeşlerin evleri; beşincisi, kız kardeşlerin evleri; altıncısı, amcaların evleri; yedincisi, halaların evleri; sekizincisi, dayıların evleri; dokuzuncusu, teyzelerin evleri; onuncusu da, "anahtarlarına sahip olduğunuz" evlerdir. Buradaki anahtarlar (mefâtih) kelimesi, "miftah" (anahtar) seklinde de okunmuştur. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
1) İbn Abbas (radıyallahü anh), "Kişinin arazisi ve sürüsü üzerindeki vekili ve kahyasının, o arazinin meyvelerinden yemesinde, sürünün sütünden içmesinde bir sakınca yoktur" demiştir. "Anahtarlara sahip olmak" demek, bir yerin anahtarının kişinin emânetinde ve elinde olması demektir.
2) Dahhâk şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hakk, savaşa katılanlar yerine bekçilik ve gözcülük yapan yatalak hastaları murad etmektedir."
3) Bundan kastedilen, "kölelerin evleri"dir. Çünkü kölenin malı efendisine aittir.
el-Fadl şöyle demiştir: (......) kelimesinin tekili, mim'in fethasıyla (......) (meftah)dır. (......) kelimesinin çoğulu ise, mim'in kesresiyle (miftah)'dir. Onuncusu, Cenâb-ı Hakk'ın, ayetinin ifade ettiğidir ki, bunun manası, "arkadaşlarının evlerinden" demektir. (......) kelimesi, hem tekil hem de çoğuldur. (hafit) (karışım) (katin) hizmeçiler, bağlılar ve ileri gelen kişiler kelimeleri de bunun gibidir. Hasan el-Basrî'den rivayet edildiğine göre, (bir gün) evine girer. Bir de ne görsün bir grup arkadaşı, içinde hurma tatlısı ve leziz yiyecekler bulunan sepetleri divanın altından çıkarmışlar. Kapanmışlar üzerine yiyorlar. Bunun üzerine Hasan el-Basrî'nin, yüzündeki çizgiler sevinçten ışıldar ve güler. Ve, sahabenin önde gelenlerini kastederek, "işte biz de onları böyle görmüştük" der.
İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan şu rivayet edilmiştir: "Dost ve arkadaş, ana-babadan daha çok önde gelir. Çünkü cehennemdekiler yardım istediklerinde, babalarından ve lamdan değil de, aksine dostlarından yardım istediler de, "artık bizim için, ne şefaatçi, ne de candan bir dost yok!" (Şuara, 100-101) dediler. Anlatıldığına göre, Rebî ibn Haysem'in, bir din kardeşi, o yokken, Rebî'nin evine varır, cariyesine güler yüz gösterir, cariyesi de ona yiyecek ikram eder. Rebî döndüğünde cariye bunu ona haber verir bu duruma çok sevindiğinden cariyesine, "Eğer doğru söylüyorsan, hürsün?" der.
Akrabadan Çalana Had Uygulanmaz
Ebu Hanife (r.h) bu ayetle, kendisine haram olan bir akrabasının evinden bir şey çalan kimsenin elinin, Cenâb-ı Hakk onlara bu ayetle onların evlerinden yemelerini mubah kılıp izinleri olmaksızın o evlere girme izni vermiş olduğundan bundan dolayı da, onların malının "muhrez mal" olmayacağından dolayı geçeğine istidlalde bulunmuştur. Buna göre eğer, "Arkadaşının malından zaman da kesilmemesi gerekir" denilirse, biz deriz ki: Arkadaşının malını isteyen kimse, onun dostu olamaz.
Cenâb-ı Hakk'ın "Hep bir arada toplu yemenizde de, dağınık ayrı yemenizde de bir günah yok" ayetine gelince, müfessirlerin ekserisi bu hususta şunu söylemişlerdir: "Bu ayet-i kerime, Kinâne'nin oymağı olan Leys ibn Amr Oğulları hakkında nazil olmuştur. Çünkü onların aaamları, tek başına yemek yemiyor ve bekliyordu. Şayet, kendisiyle birlikte yemek birisini bulamazsa, hiçbir şey yemiyordu. Hatta bazen yanında, sağım zamanı deve bulunuyor, fakat kendisiyle birlikte içecek bir kimseyi bulmadıkça, onun sütünden içmiyordu. İşte böylece Cenâb-ı Hakk şunu bildirdi ki, bir kimse tek başına yediği zaman ona günah yoktur." Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın görüşüdür.
İkrime ve Ebu Salih (r.h) ise şunu söylemişlerdir: Ensârdan birinin yanına bir misafir geldi mi, o ev sahibi, ancak, misafiriyle birlikte yemek yiyordu. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hakk, onlara, nasıl isterlerse, ister topluca isterse dağınık olarak yemek yiyebilme müsaadesi vermiştir."
Kelbî de şunu demiştir: "Onlar, yemek yeme için bir araya geldiklerinde, tek başına yemesi için, amâ olan kimseye yemek ayırıyorlardı. Bunun gibi, yatalak ve hasta olanlar için de.. Böylece Cenâb-ı Hakk onlara, bunun vâcib ve zorunlu olmadığını beyan etmiştir."
Diğerleri de şöyle demiştir: Onlar, toplu yenilmesi halinde nefret ettirici ya da sıkıntı verici bir şey meydana getir korkusuyla, tek başlarına yemek yiyorlardı. Bunun üzerine Allahü teâlâ, bunun zorunlu olmadığını açıklamıştır. Ayetteki (......) kelimesi hal olduğu için mansubtur (......) kelimesi, (......) kelimesinin (......) kelimesinin çoğuludur. (......) kelimesi ise, (......) kelimesinin tesniyesidir. Bunu, el-Mufaddal söylemiştir. Şett kelimesinin, ayrılmak, darmadağınık olmak anlamında bir masdar olduğu, daha sonra sıfat anlamına kullanılıp çoğul yapıldığı da ileri sürülmüştür.
Cenâb-ı Hakk'ın "Fakat evlere girdiğiniz zaman, kendinize selam verin" buyruğuna gelince bu, Allahü teâlâ'nın, bütün müslümanları, tıpkı ,"kendinizi öldürmeyiniz" (maide, 29) ayetinde de olduğu, tekbir can gibi kabul etmesi anlamındadır. Nitekim İbn Abbas: "Eğer orada kimse yoksa, kişi kendi kendine", "Rabbimiz tarafından olan selâm, bize olsun" camiye girdiğinde de, "Rabbimiz tarafından olan selam, hem Resulünün, hem de bizim üzerimize olsun" demiştir. Katâde şöyle demiştir: Bize, o selâmı meleklerin aldığı anlatılmıştır. Kaffal de şöyle der: "Eğer evde zımmî bulunuyorsa, o kimse, "Selam, hidayete tabi olana olsun." desin.. Ayetteki, (......) kelimesi, mef'ülü mutlak olarak mansubtur. Buna göre, Cenâb-ı Hakk sanki, "Allah'ın size emrettiği selâmdan bir selâm olmak üzere selam verin" demek istemiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh) da: "Kim dese, bunun anlamı "Allah'ın ismi, sizin üzerinize olsun" demiş olur" demiştir.
Ayetteki (......) kelimesinin izahı hakkında Dahhâk: "Buradaki "bereket"in manası, kat kat bereket vermek demektir" der. Zeccâc da şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hakk, kendisinde bulunan ecir ve mükâfaattan dolayı, selamın mübarek olduğunu; kişi, bu hususta Allah'a itaat ettiğinde, hayrını çoğaltacağını ve mükâfaatını bol vereceğini bildirmiştir."
Cenâb-ı Hakk, (......) buyurmuştur. Yani, "Allah ayetleri, yani yasalarını, anlayasınız, yani Allah'ın emir ve yasaklarını fehmedip kavrayasınız diye, böylece beyan eder." Humeyd, Enes'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allah'ın Resulüne, on yıl hizmet ettim. Ama o bana, yaptığım herhangi birşey hakkında, "niçin böyle yaptın?"; yapmadığım bir şey hususunda da, "niçin şöyle yapmadın?" dememiştir. Allah'ın Resûlü'nün eline su döktüğüm ve başucunda durduğum bir sırada başını bana doğru kaldırdı ve "sana, istifade edeceğin üç haslet öğreteyim mi?" deyince, ben, "Anam babam sana feda olsun, ey Allah'ın Resulü, evet öğret!" dedim. Bunun üzerine O, "Ümmetimden kime rastlar ve ona selâm verirsen, bil ki bu durum senin ömrünü uzatır. Bir eve girer ve oradakilere selam verirsen, senin evinin hayır ve bereketi çoğalır. Kuşluk namazını da kıl; çünkü o, tevvabinin (Allah'a çokça tevbe edenlerin) namazıdır" buyurdu."
Resûlüllah'a Bağlılık
62–63. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:64
64. Âyetin Tefsiri
'Mü'mimler ancak, Allah'a ve Resulüne imân edenler ve onun maiyetinde, toplayıcı bir iş üzerinde bulundukları zaman, ondan izin almadıkça ayrılmayanlardır. Doğrusu; Sen'den izin isteyenler (yok mu), işte Allah'a ve Resulüne imân edenler onlardır. O halde betzı işleri için Sen'den izin istedikleri zaman, Sen de onlardan dilediğine, izin ver ve kendileri için Allah'tan mağfiret iste. Çünkü Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir. Peygamberi, kendi aranızda birbirinizi çağırdığınız gibi çağırmayınız. İçinizden diğerini siper ederek sıvışıp gidenleri, muhakkak ki Allah biliyor. Artık O'nun emrinden uzaklaşıp gidenler kendilerini bir fitnenin çarpmasından yahut onlara pek acıklı bir azabın gelip çatmasından çekinsinler. Gözünüzü açınşüphesiz göklerde ve yerlerde ne varsa Allah'ındır. O, üzerindebulunduğunuz durumu ve kendilerine döndürülüp götürülecekleri günü muhakkak ki biliyor. Onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Emr-i Cami Ne Demektir?
(......) ifadesi (......) şeklinde de okunmuştur. Âlimler bunun ne demek olduğu hususunda şu izahları yapmışlardır:
a) Emr-i cami, üzerinde toplanmayı gerektiren şey, demektir. Binâenaleyh "emr"in, "toplayıcılık"la vasfedilmesi, mecazidir. Bu, meselâ, düşmanla savaşma yahut mühim bir iş hususunda meşverette bulunmak veyahutta, zararı ve faydası herkesi ilgilendiren şey, demektir.
Cenâb-ı Hakk'ın "Onun maiyetinde toplayıcı bir iş üzerinde bulundukları zaman", ifâdesinde, bu işin, bu hususta tecrübelerinden yararlanması için, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mutlaka tecrübe ve fikir sahibi kimselerle müşaverede bulunmasını gerektiren çok önemli bir iş olduğuna dâir bir işaret bulunmaktadır. Binâenaleyh, böylesi bir durumda onlardan birisinin çekip gitmesi, Hazret-i Peygamber'in kalbine zor ve ağır gelen şeylerdendir.
b) Dahhâk'tan, bu ifadeyle cumalar, bayramlar ve kendisinde hutbe irad edilen herşeyin kastedildiği rivayet edilmiştir.
c) Mücâhide göre bu ifadeyle, harb, vs. önemli işler kastedilmiştir.
Nüzul Sebebi
Âlimler, bu ayetin sebebi nüzulü hususunda ihtilaf etmişlerdir. Kelbî şöyle demektedir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), hutbelerinde münafıklara değiniyor ve onları ayıplıyordu. Bunun üzerine münafıklar sağlarına sollarına bakıyor; onları hiç kimse görmediği zaman, namaz kılmadan çekip gidiyorlardı. Eğer onları müslümanlardan birisi görürse, orada durur ve korktuğu için de, namazı kılardı. Derken, bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Bu ayet nazil olduktan sonra, mü'minler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den izin almadıkça, ihtiyaçlarını görmek için gidemez oldular. Münafıklar ise, izinsiz olarak artık çıkabiliyorlardı.
Üçüncü Mesele
Cübbâî şöyle der: "Bu, o mü'minlerin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den izin istemelerinin, imânlarından olduğuna delâlet eder. Eğer böyle olmasaydı ve onlar da izin istemeselerdi, o zaman onların imânlarının kâmil olması caiz olurdu. Ki, bu da, Allah'ın her farzının yerine getirilmesinin ve haramlarından kaçınmanın, imândan olduğuna delâlet eder." Buna şu şekilde cevap veririz: "Bu, innema kelimesinin, hasr ifade etmesine binaen böyledir. Bir de münafıklar izin istemeyi, o işi hafife aldıklarından dolayı terketmişlerdi. Bunun ise küfür olduğunda bir münakaşa yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın, "Mü'minler ancak, Allah'a ve Resulüne imân edenler ve O'nun maiyyetinde, toplayıcı bir iş üzerinde bulundukları zaman, ondan izin almadıkça, ayrılmayanlardır. Doğrusu, Sen'den izin isteyenler (yok mu), işte Allah'a ve Resulüne imân edenler onlardır. O halde bazı işleri için Sen'den izin istedikleri zaman, Sen de onlardan dilediğine izin ver ve kendileri için Allah'dan mağfiret iste. Çünkü Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir" ifâdesine gelince, bununla birkaç mesele vardır:
Meşru İzin Talebi
(......) ifâdesi, "Edebe riâyet edip sana saygı göstermek için, senden izin isteyenler (yok mu), onlar Allah'a ve Resulüne imân edenlerdir. Yani, "İmânlarının gereği ve muktezâsında amel eden kimselerdir" demektir. Oatıhâk ve Mukatil şöyle demişlerdir: "Bununla, Ömer İbnü'l-Hattâb kastedilmiştir. Bu böyledir, zira Hazret-i Ömer, Tebük Savaşı'nda ailesine dönmek için izin istemiş, Hazret-i Peygamber de ona müsaade edip, münafıklara işittirmeyi kastederek, "Git, Allah'a yemin ederim ki sen münafık değilsin" demiştir. Münafıklar bu sözü duyunca, Muhammed'e de ne oluyor? Ashabı kendisinden izin istediğinde onlara müsaade ediyor, ama biz izin ve müsaade istediğimizde, bize izin vermiyor. Allah'a yemin ederiz ki, biz onun adil olduğunu sanmıyoruz" demişlerdir.
Hazret-i Ömer'e İzin Verilmesi
İbn Abbas (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: "Hazret-i Ömer, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, umre yapmak için müsaade istedi. Bunun üzerine de Hazret-i Peygamber ona müsaade ederek, Ebu Hafs, salih dualarından bizleri de unutma" buyurdu.
Cenâb-ı Hakk'ın, "kendileri için Allah'tan mağfiret iste" emri ile ilgili olarak şu iki izah yapılmıştır:
a) Evlâ olanın, Hazret-i Peygamber için izin verse dahi, onların izin istememesi olduğuna dikkat çekmek için, "kendileri için Allah'tan mağfiret iste" buyurulmuştur. Çünkü, istiğfar, bir günahın sudur ettiğine delâlet eder ve bu ifade, genelde, bazı ruhsatlar hakkında kullanılır.
b) Allahü teâlâ'nın, Hazret-i Peygamber'e, ashabın, izin isteme konusunda, Allah'ın adabına sımsıkı sarılmalarına mukabil, onlar için mağfiret talebinde bulunmasını emretmiş olması da muhtemeldir.
İkinci Mesele
Katâde şöyle demiştir; Bu ayet, "Niçin onlara izin verdin?" (Tevbe. 43) ayetini neshetmiştir."
Şûra ve İçtihad
Ayet, Cenâb-ı Hakk'ın, o konuda reyiyle içtihâd etsin diye, bazı dinî meseleleri Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e havale ettiğine delâlet eder.
Cenâb-ı Hakk'ın "Peygamber'i, kendi aranızda birbirinizi çağırdığınız gibi çağırmayınız" yasağına gelince, bununla ilgili olarak şu açıklamalar yapılmıştır:
a) Müberred ve Kâffâl'ın tercihine göre ayetin anlamı şöyledir: "Onun, size olan emrini ve çağrısını, birbirinize olan emir ve çağrınız gibi kabul etmeyin. Çünkü, O'nun emrinden uzaklaşıp gidenler, çekinsinler"ayeti de delalet eder.
b) "O'nu, birbirinizi çağırdığınız gibi, "Ey Muhammed" diye çağırmayın. O'nu, ancak, "Ey Allah'ın Resulü, ey Allah'ın Nebisi diyerek çağırın." Bu görüş, Said İbn Cübeyr'e aittir.
c) "O'nu çağırırken, yüksek sesle çağırmayın" demek olup, bu aynı Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'ın peygamberi yanında seslerini yavaşlatanlar". (Hucurat, 3) ayetinden kastedilendir. Bu görüş de İbn Abbas'a aittir.
d) "O'nu kızdırdığınızda, O'nun, size beddua etmesinden sakınınız. Çünkü, O'nun duasına İcabet edilir ve başkasınınkine benzemez" demektir. Birinci açıklama, ayetin nazmına daha uygundur.
Sıvışıp Kaçanlar
Cenâb-ı Hakk'ın, "İçinizden, diğerini siper ederek sıvışıp gidenleri, muhakkak ki Allah biliyor" ifadesine gelince bu, "Allah, azar azar sıvışıp gidenleri biliyor" demektir fiilinin bir benzeri de ve "azar sıvışıp gidenleri biliyor" demektir. fiilinin bir benzeri de, ve "azar azar çıktı" "azar azar girdi" fiilleridir. Ayetteki (......) kelimesi, (......) anlamında olup, bu kelimede, "Bu, onun arkasına gizlendi, o da, şunun arkasına", anlamına gelir. Buna göre ayet, "Allah, o topluluktan gizlice ve birbirinin arkasına gizlenerek çekip gidenleri bilir" demektir, (......) kelimesi terkibte hal olup anlamındadır.
Mânânın şöyle olduğu da ileri sürülmüştür: Bazıları, izin talebinde bulunan ve kendisine izin verilen kimsenin arkasına gizlenerek, kendisine izin verilmediği halde, kendisine izin verilen bir kimseyle beraber çıkıp gidiyordu. (İşte Allah bunları bilir!) Bu kelime, lâm'ın fethasıyla levâzen " şeklinde de okunmuştur. Âlimler bu hususta ihtilaf ederek şu izahları yapmışlardır:
a) Mukâtil şöyle der: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, cuma günleri okuduğu hutbesi, münafıklara ağır geliyordu. Böylece de onlar, O'nun ashabının arkasına gizlenerek, izin almaksızın çekip gidiyorlardı.
b) Mücahid, "onlar, savaşta, saftan çıkıp, sıvışarak gidiyorlardı" derken,
c) İbn Kuteybe, "Bu hendeğin eşilmesi sırasında olmuştur" demiştir.
d) "Onlar, Allah'ın Resulünden, kitabından ve O'nun hatırlatmasından sıvışıp kaçıyorlardı" demektir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah biliyor" ifadesi ise, cezalandırma hususunda bir tehdit ifade eder.
Cenâb-ı Hakk'ın "O'nun emrinden uzaklaşıp gidenler. çekinsinler" buyruğuna gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Ahfeş (......) ifadesindeki ân harf-i cerrinin zaid olduğunu, mânânın ise, "O'nun emrine muhalefetedenlersakınsın" şeklinde olduğunu söylerken, başkaları bu ifadenin manasının, "O'nun emrinden yüz çeviren ve sünnetinden meyleden" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Binâenaleyh bu demektir ki, bu ifadenin başına (......) harf-i cerri, ayette geçen (......) fiilinin (......) manasına gelmesinden dolayı gelmiştir.
İkinci Mesele
Daha önce, hem peygamberden, hem de Allah'tan bahsedilmiştir. Ancak ne var ki burada kastedilen, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. O halde, ifadesindeki zamirinin, Hazret-i Peygamber'e râci olması gerekir. Ebu Bekr er-Razi (Cessâs) da şöyle demiştir: "Daha açık ve uygun olan;, bu zamirin Allah'a râci olmasıdır. Çünkü, zamir, Allah lafzının hemen peşinden gelmiştir. Zamirlerin râci olmasındaki hüküm ise, onların, önce geçene değil, kendilerine en yakın olan şeye râci kılınmasıdır.
Üçüncü Mesele
Ayet, emrin zahirinin vücub ifade ettiğini göstermektedir.Bu husustaki istidlalimiz, şöyle dememizdir: Emrolunanı yapmayan, o emre muhalefet etmiştir. Emre muhalefet eden ise, ilâhi cezaya müstehak olmuştur. O halde bu demektir ki, emredileni yerine getirmeyen, ilâhi cezaya müstehaktır. "Vücûb"un manası ise, işte budur. Biz, emredileni yapmayan, o emre muhalefet etmiştir" dedik, zira, emre muvafakat etmek, (ona uygun olarak hareket etmek), onun gereğini yerine getirmek demektir. Muhalefet ise, muvafakat etmenin zıddıdır. O halde, emre muhalefet etmek, onun muktezasını ihlâl edip yerine getirmeme demektir. Böylece emredileni yerine girmeyenin, "muhalif" olduğu, (o emre muhalefet ettiği) sabit olmuş olur. Bu., Cenâb-ı Hakk'ın, "Artık O'nun emrinden uzaklaşıp gidenler kendilerini bir fitnenin çarpmasından çekinsinler" ayetinden ötürü, emre muhalefet edenin, ilâhi cezaya -ustehak olduğunu söyledik. O halde, bu emre muhalefet eden kimse, ilâhi cezadan sakınmakla emrolunmuştur. İlahi cezadan sakınma emri ise, ilâhi cezanın inmesini gerektiren şeyin bulunmasından sonra olur. Böylece, Allah ve Resûlullah'ın emrine muhalefet edenin hakkında ilâhi cezanın inmesini gerektiren bir şeyin bulunduğu sabit olmuş olur.
Buna göre şayet "Biz, emredileni yerine getirmeyenin emre muhalefet ettiğini kabul etmiyoruz. Muarızımızın, "Emre muvafakat etmek, emrin muktezasını yerine getirmek demektir. Muhalefet etmek ise, emrin muktezasını inlal etmek demektir" şeklindeki sözüne gelince, biz diyoruz ki, emre muvafakat etmenin, onun gereğini yerine getirmek demek olduğunu kabul etmiyoruz. O halde, bunun delili nedir? Sonra Diz, emre muvafakat etmeyi, şu iki şekilde açıklıyoruz:
a) Emre muvafakat etmek, emrin gereğini, o emrin gerektirdiği biçimde yerine getirmek demektir. Binâenaleyh emir, o işin mendub olarak yapılmasını gerektiriyor ve sen de onu, adeta bir farz gibi yaparsan, bu da emre muhalefet olmuş olur.
b) Emre muvafakat etmek, o emrin bir gerçek ve kabul edilmesi gerekli bir şey olduğunu itiraf etmek demektir. Emre muhalefet etmek ise, onun bir hak, bir gerçek kabul edilmesi gerekli bir şey olduğunu kabul etmemek demektir. Biz, senin zikrettiğin şeyin, emre muhalefet etmenin, onun gereğini yerine getirmemek demek olduğuna delalet ettiğini kabul etsek bile, ancak ne var ki bu, şu diğer açıklamalarla çelişki teşkil eder: "Emredileni terketmek şayet emre muhalefet etmek olsaydı, o zaman mendub olanı yapmamak da, hiç şüphesiz, Allah'ın emrine muhalefet etmek olurdu. Halbuki bu, batıldır. Eğer batıl olmasaydı, o zaman, mendubu terkeden kimse, ikinci mukaddimede beyan ettiğimiz üzere, ilahi cezaya müstehak olmuş olurdu. Biz, emredileni yerine getirmeyenin, emre muhalefet ettiğini kabul etsek bile, daha ne hakla sen, Cenâb-ı Hakk'ın, "Artık onun emrinden uzaklaşıp gidenler..çekinsinler" ifadesine dayanarak, emre muhalefet edenin ilahi cezaya müstehak olacağını söyledin?" denilirse, biz deriz ki: "Biz, bu ayetin, emre muhalefet edene, sakınmanın emir olunduğuna delâlet ettiğini kabul etmiyoruz. Tam aksine, bu, (doğrudan doğruya) emre muhalefet etmekten sakınmayı emre delâlet eder, Binâenaleyh, mana, niçin böyle olmasın? Biz bunu kabul etsek bile, ancak ne var ki ayet, emre muhalefet edenin sakınması gerektiğine delalet etmektedir. O halde daha sen niçin, "Emre muhalefet edenin sakınması gerekmez" dedin? Buna göre şayet sen, ifadesinin başındaki lafzı, "zaid'dir" dersen, biz deriz ki: Kelâmda, Özellikle ilahi kelâmda aslolan, ziyadenin olmamasıdır. Biz, ayetin, Allah'ın emrine muhalefet edenin, ilahî azabtan sakınmakla emrolunduğuna delâlet ettiğini kabul edelim.. Ancak ne var ki, sen daha niçin, "Bu kimsenin, ilahî azabtan sakınması farzdır" dedin? Bu konuda en son söylenebilecek şey şudur: Bu hususta bir emir gelmiştir. Ancak ne var ki, sen niye, emrin vücub ifade ettiğini söylüyorsun? İşte, meselenin başı da budur. Buna göre şayet sen, "Parzedelim ki, bu emir, sakınmanın farz olduğuna delalet etmesin. Ancak ne var ki bu, her halükârda sakınmanın güzel olduğuna delalet ediyor. Sakınmanın güzel olduğu ise, ilahi azabın inmesini gerektiren şeyin bulunmasından sonra ancak, mümkün olur" dersen, biz deriz ki: Biz, sakınmanın güzel oluşunun, ilahi azabın inmesini gerektiren şeyin bulunmasına bağlandığını kabul etmiyoruz. Tam aksine sakınma, ilahi azabın inmesinin muhtemel olduğu bir sırada güzel olur. işte bundan dolayı ihtiyat güzel kabul edilmiştir. Bize göre burada, sadece böyle bir ihtimal bulunmaktadır. Çünkü bu mesele kesin değil, ihtimale dayanan bir meseledir. Biz, ayetin, ilahi cezanın inmesini gerektiren şeyin varlığına delalet ettiğini kabul etsek bile, ancak ne var ki bu, her emirde böyle olmayıp, tam aksine tek bir emirde böyledir Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın ifadesi, tek bir emri ifade eder. Bize göre, tek bir emir vücub ifade eder. O halde sen daha niye, her emir böyledir, diyorsun? Biz, her emrin de böyle olduğunu kabul edelim. Ancak ne var ki, Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesindeki zamir, hem Allah'a, hem de Allah'ın Resulüne raci olabilir. Ayet ise, emrin bu ikisinden birisi hakkında vacib olduğuna delalet eder. O halde sen daha bunun diğeri hakkında da böyle olduğunu söyledin?" denilirse;
Cevap: Onun, "Siz niçin, "emre muvafakat etmek, onun gereğini yerine getirmektir" dediniz" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki: Bunun delili şudur: Köle, katisinin emrine imtisal edip uyduğunda, "Bu köle efendisinin emrine uymuştur. emrine göre hareket etmiştir" denilmesi güzel olur. Binâenaleyh, şayet onun imtisal etmemiş olsaydı, o zaman da, "Kölesi efendisinin emrine muvafakat. tam aksine muhalefet etmiştir" denilirdi. Bu şekilde bir kullanılışın makbul dil alimleri tarafından zorunlu olarak bilindiği malumdur. Binâenaleyh, "emre muvafakat etme"nin, onun gereğini yerine getirmek demek olduğu sabit olmuş olur.
Muarızımızın, "emre muvafakat etmek, emrin gerektirdiği şeyi, emrin gerektirdiği tarzda yerine getirmektir" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki: Siz, emre muvafakat etmenin, ancak emrin gereğini yerine getirmekle olduğunu kabul edince, şimdi biz artık hiç şüphesiz, emrin muktezâsının "fiil" (iş) olduğunu söyleyebiliyoruz. Çünkü, kişinin, "yap" şeklindeki sözü, o işin yapılması gerektiğini gösterir. Fiil bulunmadığı uman, emrin gereği bulunmamış olur. Bu sebeple, böylece de emre muvafakat bulunmamış olur ve neticede de (muvafakat değil), muhalefet tahakkuk etmiş olur. Çünkü, muvafakat ile muhalefet arasında, bir üçüncü şık bulunmaz.
Muarızımızın, "muvafakat, kişinin, o emrin hak ve kabul edilmesi gerekli bir şey ocuğuna inanması demektir" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki bu, emre vafakat olmayıp, tam aksine o emrin hak olduğuna delalet eden delile muvafakat iş olur. Çünkü bir şeye muvafakat, o şeyin gereğini ifade edip ortaya konulmasını naza eden şeyi yapmaktan ibarettir. Binâenaleyh bu, o şeyin hak olduğuna delalet edince, o şeyin hak olduğunu itiraf etmek, o delilin muktezâsının ortaya konulmasını gerektirir. Emir, o fiilin varlık alemine sokulmasını, yapılmasını gerektirince, emre muvafakat etmek, varlık alemine girmeyi anlatan şeyden, durumdan ibaret olmuş olur. O şeyin varlık alemine sokulması da, onun varlık alemine girdiğinin anlatılmasını gerektirir. Binâenaleyh, emre muvafakat etmek, emrin muktezası olan işi yapmak demektir.
Muarızımızın, "Eğer bu böyle olsaydı, o zaman mendubu terkeden de, emre muhalefet etmiş olur ve böylece de ilahi cezaya müstehak olması gerekirdi!' şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki: Böyle bir itzâm (muhatabı susturmak), ancak, mendubun emredilmiş bir şey olması halinde doğru olur. Halbuki bu, imkânsızdır.
Muarızımızın, "Cenâb-ı Hakk'ın, "çekinsinler" ifadesinin emre muhalefet edene, sakınmayı emreden bir ifade değil, muhalefet etmekten sakınmayı emreden bir ifade olması niçin caiz olmasın?" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki: Eğer durum böyle olsaydı, o zaman ayetin takdirî manası, "sıvışıp gidenler, O'nun emrine muhalefet etmekten sakınsınlar" şeklinde olurdu. Bu durumda da, Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi, açıkta kalmış olurdu. Çünkü, "çekinmek" fiili, iki mef'ul alan bir fiil değildir.
Muarızımızın, "Ayetteki harf-i cerri zâid değildir" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki: Bu husustaki alimlerin ihtilafını, birinci meselede ele almıştık.
Onun, "Daha ne hakla 'siz, Cenâb-ı Hakk'ın, "çekinsinler" ifadesinin, İlahî cezadan sakınmanın vacib olduğuna delâlet ettiğini söylüyorsunuz?" şeklindeki sözüne gelince, deriz ki, biz, sakınmanın vücubiyyetini iddia etmiyoruz. Ancak ne var ki, bu en azından sakınmanın caiz olduğuna delalet eder. Bu da, ilahî cezanın meydana gelmesini gerektiren şeyin mevcut olması şartına bağlıdır.
Onun, "siz niçin, "ayetin, emre muhalefet eden herkesin, ilâhî cezaya müstehak olduğuna delalet ettiğini söylediniz?" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki: Allahü teâlâ, ilâhî cezanın inmesini, muhalefet etmeye bağlamıştır. Binâenaleyh onun, ona bağlanmış olması gerekir. Bu sebeple de, illetin umumi olmasından dolayı, hükmün de umumi olması gerekir.
Muarızımızın, "Farzedelim ki, Allah'ın veya Resûlullah'ın emri vücub ifade etsin.. O halde, siz daha ne hakla, diğerinin emrinin de böyle olduğunu söylüyorsunuz?" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki: Hiç kimse, bu ikisi arasında bir fark bulunduğunu söylememektedir. Allah en iyisini bilendir.
Dördüncü Mesele
Bazı alimler derler ki: "Emr" lafzı, sözlü emir ile, şân, durum, yol manasını ifade eden "emr" arasında müşterek bir ifadedir. Nitekim "Falancanın işi, emri doğrudur" denilir. Bunun böyle olduğu sabit olunca da, Cenâb-ı Hakk'ın, (......) ifadesi, Hazret-i Peygamber'in sözünü, fiilini ve gidişatını içine alır. Ki bu da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yapmış olduğu her şeyin, bize farz olmasını gerektirir." Bu açıklama, ifadesindeki zamirin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e raci olmasına dayanır. Ama bu zamirin, Allah'a raci olması halinde bu açıklama tamamiyle geçersiz kalır ki, biz bunun İzahının tamamını, Usûl-i Fıkıh'ta zikretmiştik. Allah en İyisini bilendir.
Fitne'nin Buradaki Manası
Cenâb-ı Hakk'ın "kendilerini bir fitnenin çarpmasından yahut onlara acı veren bir azabın gelip çatmasından" ifadesine gelince, bununla, "Emre muhalefet etmek, işte bu iki şeyden birisini gerektirir:: manası kastedilmiş olup, ayetteki "fitnetun" kelimesiyle dünyevi azab; "azabun elîm" ifadesiyle de, uhrevî azab kastedilmiştir. Allah, emre muhalefet eden kimsenin halini, bu iki durum arasında döndürüp durmuştur. Çünkü muhalefet eden kimse, bazan dünyevi bir cezaya maruz kalmadan ölür gider, bazan da, bu ceza, ona bu dünyada arız olur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, onun durumunu "terdîd - (ya o, ya da bu) ifade eden (......) ile bildirmiştir. Hasan el-Basrî, "Fitne, onların nifaklarının ortaya çıkmasıdır" derken, İbn Abbas (radıyallahü anh), "Fitne öldürülmeleridir" demiştir. Bunun, "zelzele ve çeşitli korkunç şeyle anlamına geldiği de ileri sürülmüştür. Cafer İbn Muhammed'in bu kelimeye "Allah onlara zalim bir hükümdar musallat eder" manasını verdiği de rivayet edilmiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın "Gölünüzü açın, şüphesiz göklerde ve yerlerde ne varsa Allah'ındır" buyruğuna gelince, bu, adeta Cenâb-ı Hakk'ın, yer ile göklere, bu ikisi arasında bulunanlara gücünün yettiğine ve mükellefe yapmış olduğu şeyler hususunda ya mükâfaat veya ceza verebildiğine, mükellefin, gizli ya da açıktan yaptığı bütün şeyleri biliğine delâlet eder gibidir ki, bütün bunlar da, kişileri, emrine muhalefet etmekten caydırır, alıkor.
Ayetteki "O, üzerinde bulunduğunuz durumu biliyor" beyanına gelince, bu ifadenin başına (kad) edatı, Cenâb-ı Hakk'ın, onların üzerinde bulundukları dinî konulardaki muhalefetleri ve nifakların bildiğini, te'kid etmek için gelmiştir. Onun bunu bildiğini tekid etmesinin neticesi ise, tehdidin te'kid edilmesine varıp dayanır. Bu böyledir, çünkü edatı, muzari fiilin başına geldiği zaman (çoğu kez) anlamına gelir. Böylece de (......) edatı, çokluk manasını ifade etmede, (......)ya uymuştur. Bu tıpkı şairin,
"Eğer o, avlusu boş (ve virane olarak) akşamlamışsa da, ancak ne var ki, onu (o avlusunu), ard arda gelen heyetler çok şenlendirmişlerdir" ifadesinde de böyledir.
Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesindeki, hitab ve gaib şualarının, iltifat yoluyla, münafıklar için kullanılmış olması muhtemel olduğu gibi, ayetteki, ifadesinin umumi, ifadesinin ise münafıklara yönelik bir ifade olması da muhtemeldir. "Allah'a rücu etmenin, O'nun hükmünden başka bir hükmün" bulunmadığı bir yere, makama dönmek anlamına geldiği defalarca geçmiştir. Binâenaleyh, bunu tekrar etmenin gereği yoktur. Allah en iyi bilendir.
Allah, Efendimiz ümmî Peygamber Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile, O'nun âl ve ashabına selât ve selâm etsin.