Nûr Sûresiİbn Kesîr Tefsîri

(Medine'de Nazil Ohnuştur.)

Rahman, Rahim olan Allah'ın adıyla.

2. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ: «Bu, indirdiğimiz bir sûredir.» buyurur ki; bunda, ona itinâ göstermeye bir tenbîh vardır. Ancak bu, diğer sûrelere İtinâ gösterilmeyecek anlamına gelmez.

Allah Teâlâ buyurur ki: Hükümlerinin uygulanmasını farz kıldığı­mız, helâli, haramı ,emri, yasağı ve cezaları açıkladığımız bir sûredir-Buhârî der ki: âyetteki kelimesini «Râ» harfi üzerinde şedde olmaksızın okuyanlara göre anlam; Size ve sizden sonrakilere farz kıl-dığiımız bir sûredir, şeklindedir.

«Düşünüp öğüt alasınız diye onda apaçık (açıklanmış) âyetler in­dirdik.» kavlinden sonra Allah Teâlâ: «Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun.» buyurur. Bu âyette, zina ede­ne verilecek cezanın hükmü vardır. Âlimler bu konuda ihtilâf etmişler­dir. Zina eden; ya evlenmemiş bekârdır veya üzerinden sahih bir nikâh geçmiş evli, hür, baliğ ve âkildir. Eğer evlenmemiş bekâr ise onun ce­zası âyet-i kerîme'de de beyân edildiği üzere yüz değnektir. Âlimlerin Cumhuruna göre buna bir de bir sene sürgün cezası eklenir. Ancak Elbu Hanîfe, —Allah ona rahmet eylesin— burada Cumhura muhalefetle sürgünün devlet başkanının görüşüne bağlı olduğunu; devlet başkanı­nın dilerse sürgün edeceğini, dilerse sürgün etmeyeceğini söyler. Cum-hûr'un bu husustaki delili, Buhârî ve Müslim'in Sahihlerinde Zührî ka­nalıyla... Ebu Hüreyre ve Zeyd tbn Hâlid'den rivayet edilen şu hâdîs-i şeriftir: îki Bedevi Allah Rasûlü (s.a.) ne gelmişlerdi. Onlardan birisi: Ey Allah'ın elçisi, oğlum şunun yanında ücretli bir işçi idi. Onun ha­nımı ile zina etmiş. Ben de oğlumun fidyesi olarak yüz koyun ve bir câriye verdim, ilim erbabına sordum. Benim oğlumun cezasının yüz değnek ve bir sene sürgün olduğunu, bunun hanımının cezasının ise recm olduğunu söylediler, dedi. Allah Rasûlü (s.a.):

Aranızda Allah'ın Kitabı ile hükmedeceğini: Câriye ve koyunlar sana geri verilecek, oğluna yüz değnek vurulacak ve bir sene sürgün edilecek, buyurdu. Sonra birisine. Ey Üneys, şu adamın karışma git. (Eğer itiraf ederse) onu recmet, buyurdu. Adam kadına gitti ve onu recmetti. Bu hadîs, zina eden erkek eğer evlenmemiş bekâr ise ona yüz değnek vurulmakla beraber sürgün edileceğine delâlet eder. Şayet" evli ise o da recmedilir. Nitekim İmâm Mâlik der ki: Bana tbn Şihâb... Ömer —Allah ondan razı olsun— den rivayet ediyor ki; o kalkmış, Al­lah'a hamd ü senadan sonra şöyle demiş: 'Ey insanlar, muhakkak Al­lah Muhammedi hak ile göndermiş, ona kitabı indirmiştir. Ona in­dirilenler içinde Recm âyeti vardı. Biz onu okuduk ve ezberledik. Allah Rasûlü (s.a.) Recm cezasını uyguladı ve ondan sonra biz de uygu­ladık. Ben insanlara zamanın uzamasından ve içlerinden birisinin: Recm âyetini Allah'ın kitabında bulmuyoruz, demesinden ve Allah'ın indirmiş olduğu bir farzı terk etmek suretiyle sapıklığa düşmelerinden korkarım. Allah'ın kitabında Recm; zina eden kadın ve erkekler evli iseler, aleyhlerinde delil konursa veya hamilelik durumu ortaya çıkarsa veya itiraf ederlerse bir hak ,bir gerçektir. Buhârî ve Müslim, Sahîh'le-rinde Mâlik'den rivayetle hadîsi uzunca tahrîc etmişlerdir. Bu, o hadî­sin bir parçasıdır ve bizim maksadımıza gerekli olan kısmı burasıdır.

tmâm Ahmed'in Huşeym kanalıyla... Abdurrahmân îbn Avf'dan rivayetine göre; Ömer İbn Hattâb, insanlara hutbe okumuş da, Abdur­rahmân onun şeyle dediğini işitmiş.: Uyanık olunuz; bazı kimseler: Recm de ne oluyormuş? Allah'ın kitabında (sâdece) değnek cezası var, diyor­lar. Muhakkak ki Allah Rasûlü (s.a.) Recm'i uygulamış ve ondan sonra biz de uygulamışızdır. Şayet bazı kimseler: Ömer Allah'ın kitabından olmayan bir şeyi Allah'ın kitabında ziyâde etti, dememiş olsalardı, o âye­ti nazil olduğu gibi Kur'an'a koyardım. Hadîsi Neseî de Ubeydullah îbn Abdullah'dan rivayetle tahrîc etmiştir. Yine îmâm Ahmed'in Huşeym kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayetine göre Ömer İbn Hattâb bir hutbe­de recmi zikredip şöyle demiş: Recm konusunda yanılgıya düşmeyin. Muhakkak o, Allah'ın cezalarından bir cezadır. Uyanık olunuz; muhak­kak Allah Rasûlü (s.a.) recmetti ,ondan sonra biz de recmettik. Şayet bazıları; Ömer Allah'ın kitabında ondan olmayan bir şeyi ziyâde etti, dememiş olsalardı, onu Mushaf'ın bir köşesine yazardım. Ömer îbn Hat­tâb, Abdurrahmân îbn Avf, filân ve filânca Allah Rasûlü (s.a.) nün rec-metmiş olduğuna şehâdet ettik. (Gözlerimizle gördük) ondan sonra biz de recmettik. Uyanık olunuz; sizden sonra öyle bir kavim gelecek ki Recm'i, Deccâl'i, şefaati, kabir azabını, derileri ve kemiklerinin dışları yandıktan sonra ateşten çıkacak bir kavmi yalanlayıp inkâr edecekler­dir. Ayrıca İmâm Ahmed'in Yahya el-Kattân kanalıyla... Saîd İbn Mü-seyyeb'den, onun da Ömer îbn Hattâb'dan rivayetinde o, şöyle demiş­tir: Recm âyetini inkâr ederek helake düşmekten sakının. Hadîsi Tîrmi-zî de Saîd kanalıyla Ömer'den rivayet etmiş ve sahihtir, demiştir.

Hafız Ebu Ya'lâ el-Mavsılî der ki: Bize Ubeydullah îbn Ömer el-Ka-vârîrî... Kesîr İbn Salt'dan rivayet etti ki o, şöyle anlatmış: Biz Mer-vân'ın yarımdaydık. İçimizde Zeyd de vardı. Zeyd: Biz (Zina eden) ih­tiyar erkeği ve ihtiyar kadım mutlaka recmedin, diye okurduk, dedi. Mervân: Onu Mushaf'a yazmadın mı? diye sordu da, o şöyle dedi: Biz bunu zikretmiştik. Ömer İbn Hattâb da içimizdeydi. Size bu hususta yeterli bilgi vereyim, dedi. Biz: Nasıl? diye sorduk da, şöyle dedi: Bir adam Hz. Peygamber (s.a.) e geldi ve şöyle şöyle bir takım şeyleri zikretti, bu arada Recmi de andı. Ey Allah'ın elçisi, bana Recin âyetini yazdır, de­di. Allah Rasûlü (s.a.): Şimdi yazdıramam, veya benzeri bir söz söyle­di. Neseî de hadîsi Muhammed İbn Müsennâ kanalıyla... Zeyd İbn Sâ-bit'den rivayet etmiştir. Muhtelif kanallardan rivayet edilen bu hadîs­ler Recm âyetinin yazılı olduğunu, daha sonra tilâvetinin neshedildiği-ni ve fakat hükmünün amel edilir olarak bakî kaldığını göstermekte, buna delâlet etmektedir. Hamd, Allah'a mahsûstur.

Allah Rasûlü, kocasının yanında ücretli çalışan bir işçi ile zina eden kadının recmedilmesini emretmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.), Mâiz ve Ğâmid kabilesinden olan bir kadını da recmetmiştir. Bunlarla bir­likte Allah Rasûlü (s.a.) nün recmden önce onları değnekle dövdüğüne dâir bir şey rivayet etmemektedirler. Müteaddid ve sahih kanallarla, sahih lâfızlarla vârid olan hadîsler bunların sâdece recmedildiklerine dâirdir ve bunlarda değnek cezası anılmamaktadır. Bu sebepledir ki bu uygulama âlimlerin Cumhurunun mezhebi olmuştur. Ebu Hanîfe, Mâ­lik ve Şafiî —Allah onlara rahmet eylesin— bu görüşe zâhib olmuşlar­dır. İmâm Ahmed —Allah ona rahmet eylesin— ise zina eden evli er­kek hakkında âyet gereğince değnekle cezalandırma, sünnet gereğince recmedilme cezalarının birleştirilmesi gerekeceği görüşündedir. Nitekim nıü'minlerin emîri Ali İbn Ebu Tâlib (r.a.)den böyle bir uygulama ri­vayet edilmiştir. Evli olduğu halde zina eden Şürâha adındaki kadın Hz. Ali'ye getirildiği zaman perşembe günü cna değnek vurma cezasını uygulamış, cum'a günü de recmetmiş. Sonra da: Onu Allah'ın kitabına göre değnekle cezalandırdım, Allah Rasûlü (s.a.)nün Sünneti ile de recmettim, demiştir.

İmâm Ahmed, Müslim ve dört Sünen sahibinin Katâde kanalıyla... Ubâde İbn Sâmit'den rivayetlerine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: Benden alın, benden alın (ezberleyin) Allah Teâlâ onlar için yol koymuş (açmıştır). Bekâr bakire ile (zina ederse), yüz değnek ve bir sene sürgün. Evli, evli ile zina ederse, yüz değnek ve recm.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini hususunda, (Allah'ın hükmü konusunda bunlara acıyıp Recm'i uygulamamazlık etmeyin. Allah'ın şerîati konusunda) sizi bir acıma tutmasın.» Burada yasaklanan; hâkimi cezayı terketmeye sevk edecek acımadır ki, bu onun için caiz değildir. Mücâhid; «Allah'ın dini hususunda bunlara acımayın.» âyeti hakkında der ki: Ceza, sultana ile­tildiği zaman uygulanır, ihmâl edilmez. Saîd İbn Cübeyr ve Atâ İbn Ebu Rebâh'tan da böyle bir açıklama rivayet edilmiştir. Bir hadîste şöyle buyrulur: Cezalan aranızda birbirinize affediniz. Muhakkak ki ba­na ulaşan bir ceza vâcib olmuştur. Başka bir hadîste de şöyle buyrulur: Yeryüzünde uygulanan bir ceza, muhakkak ki yeryüzü halkı İçin onlara kırk sabah yağmur yağmasından daha hayırlıdır. «Allah'ın dini husu­sunda sizi bir acıma tutmasın.» âyetinden maksadın şöyle olduğu da söylenmiştir: Günâhtan alıkoyucu (caydırıcı) bir şekilde şiddetle vur­ma gerekirken cezayı uygulamamazlık etmeyin. Ancak burada maksad incitici (sakat bırakıcı) vurma değildir. Âmir eş-Şa'bî: «Allah'ın dini hususunda sizi bir acıma tutmasın» âyetindeki acımanın: şiddetle vur­ma hususundaki acıma olduğunu söyler. Ata da, incitici olmayan bir vurma, olduğunu söyler. Hammâd İbn Ebu Süleyman'dan naklen Saîd İbn Ebu Arûbe: iftira eden üzerinde elbisesi olduğu halde, değnekle ce­zalandırılır, zina edenin ise elbisesi çıkartılır, demiş sonra: «Allah'ın di­ni hususunda sizi bir acıma tutmasın.» âyetini okumuştu. Ben: Bu; hü­kümde değil mi? dedim de, hem cezanın uygulanması ve hem de şid­detli vurma hususunda olduğunu kasdederek: Bu; hükümde ve değnek­tedir, dedi.

tbn Ebu Hatim der ki: Bize Amr îtn Abdullah el-Evedî'nin Ubey-dullah İbn Abdullah İbn Ömer'den rivayetine göre; İbn Ömer'in bir ca­riyesi zina etmişti. îbn Ömer onun ayaklarına —Nâfi': Öyle sanıyorum ki sırtına da dedi— vurdu. Ben: «Allah'ın dini hususunda sizi bir acıma tutmasın.» dedim de, şöyle dedi: Oğulcuğum, ona acıdığımı mı sanıyor­sun? Allah Teâlâ onu öldürmemi emretmedi ki. Değneği başına vurma-mıda emretmedi. Muhakkak ben, vuröuğum yeri acıtmışındır.

Allah Teâlâ buyurur ki: Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız bu­nu yapın. Zina yapana cezayı uygulayın. Cna vurmayı şiddetli yapın. Ancak bu, sakat bırakıcı olmasın. Böylece hem o, hem de bunu yapa­cak benzerleri bu işten caysınlar. Müsned'de Sahâbe'den birinden riva­yetle nakledildiğine göre Sahâbe'den birisi: Ey Allah'ın elçisi, ben ko­yunu kesiyorum ama ona acıyorum; demişti. Allah Rasûlü: Senin için bunda ecir vardır, buyurdu.

Allah Teâlâ: «Mü'minlerden bir grup ta bunların azabına şâhid ol­sun.» buyurur ki, zina eden iki kişi insanların huzurunda değnekle dö­vüldüğü zaman bu, onlar için gerçek bir cezalandırma olur. Bu ayrıca onları bu günâhtan men'etmede daha faydalı ve daha te'sîrli olur. Çün­kü insanlar hazır bulunduklarında bu ceza onlar için hem bir azarlama, hem bir cezalandırma ve hem de bir rüsvâylık olur. Hasan el-Basrî: «Mü'­minlerden bir grup ta bunların azabına şahid clsun.» âyetinde, ceza­nın alenen uygulanmasının kasdedildiğini söyler. İbn Abbâs'tan rivayet­le Ali îbn Ebu Talha, âyetteki grup yani topluluğun; bir erkek ve daha fazlası olduğunu söyler. Mücâhid ise topluluğun, bir kişiden bin kişiye kadar olduğunu söylemiştir. îkrime de böyle söyler. Bu sebepledir ki İmâm Ahmed topluluk isminin bir kişi hakkında kullanılmasının doğru olduğunu belirtmiştir. Atâ îbn Ebu Rebâh âyette zikredilen topluluğun, iki kişi olduğunu söyler. İshâk îbn Rahûyeh de böyle söylemiştir. Saîd tbn Cübeyr de «Mü'minlerden bir grup»tan maksad; iki ve daha çok, der. Abdürrezak'ın îbn Vehb'den, onun da îmâm Mâlik'den rivayetinde o, «Mü'minlerden bir grup bunların azabına şâhid olsun.» âyeti hak­kında şöyle demiştir: Topluluk; dört kişi ve daha çoğudur. Zîrâ zinada şâhidük, dört şâhid ve daha fazlası olmadan meydana gelmez. Şafiî de bununla fetva vermiştir. Rabîa; topluluğun be$ kişi, Hasan el-Basrî ise on kişi olduğunu söylemiştir. Katâde der ki: Allah Teâlâ bir öğüt, bir ibret ve cezalandırma olsun diye bunların azabına mü'minlerden, yani müslümanlardan bir topluluğun şâhid olmasını emretmiştir. îbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın Nasr îbn Alkame'den «Mü'minlerden bir grup ta bunların azabına şâhid olsun.» âyeti hakkında rivayetinde o, şöyle demiştir: Bu, rüsvaylık için değil; ancak onlar için Allah'a tevbe ve rahmetle duâ olunması içindir.

3. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ haber veriyor ki, zina eden erkek; ancak zina eden bir kadın veya müşrik bir kadın ile cinsel ilişki kurabilir. Yani onun mak­sadı olan zinaya, ancak âsî (günahkâr) olan zina eden bir kadın veya zinayı haram olarak görmeyen müşrik bir kadın razı olur. Zina eden kadın da böylecedir. Onunla ancak zina etmekle âsî olan, zina eden bir erkek veya zinanın haram kılındığına inanmayan müşrik bir erkek ev­lenebilir. Süfyân es-Sevrî'nin Habîb Îbn Ebu Amre'den, onun Saîd îbn Cübeyr'den, onun da îbn Abbâs (r.a.)tan rivayetine göre; o, «Zina eden erkek; zina eden veya müşrik olan bir kadından başkasıyla evlenemez.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bundan maksad nikâh, evlenme değildir. Bu, ancak cinsel ilişkidir ki; onunla ancak zina eden bir erkek veya müşrik bir erkek cinsel ilişki kurabilir. Îbn Abbâs'tan gelen bu rivayetin isnadı sahihtir. Ondan başka şekillerde, başka kanallardan da rivayet edilmiştir. Ayrıca bu açıklamanın bir benzeri Mücâhid, İkrime, Saîd îbn Cübeyr, Urve Îbn Zübeyr, Dahhâk, Mekhûl, Mukâtil Îbn Hayyân ve bir çoklarından da rivayet edilmiştir.

Allah Teali buyurur ki: «Bu, mü'minlere haram kılınmıştır.» Zi­nanın yapılması, iffetli erkeklerin zina eden kadınlarla veya iffetli ka­dınların günahkâr, zinâkâr erkeklerle evlendirilmeleri inananlara ha­ram kılınmıştır. Ebu Dâvûd et-Tayâlisî'nin Kays kanalıyla... İbn Ab-bâs'tan rivayetinde o, «Bu, mü'minlere haram kılınmıştır.» âyeti hak­kında: Allah Teâlâ zinayı mü'minlere haram kılmıştır, der. Katâde ve Mukâtil îbn Hayyân da şöyle diyorlar; Allah Teâlâ mü'minlere zina eden kadınların nikâhlanılmasım haram kılmıştır. Bu, Allah Teâlâ'nın: «Bu, mü'minlere haram kılınmıştır.» âyetinde geçer. Bu âyet, Allah Te-âlâ'nın şu âyetlerine benzemektedir: «Onlarla zinadan kaçınmaları, if­fetli yaşamış ve gizli dost tutmamış olmaları halinde, velîlerinin izniyle evlenin.» (Nisa, 25), «Mü'min kadınlardan iffetli olanlar... zina etmek­sizin ve gizli dost tutmak&ızın ve mehirlerini verdiğinizde size helâldir.» (Mâide, 5). Buradan hareketle İmâm Ahmed tbn Hanbel.—Allah ona rahmet eylesin— iffetli bir erkeğin zina eden bir kadınla zinaya devam edip de tevbe etmediği müddetçe nikâhının sahîh olmadıkı görüşünde­dir. Şayet tevbe ederse, onunla nikâhı sahihtir değilse sahîh olmaz. Aynı şekilde hür ve iffetli bir kadının, sıhhatli bir tevbe ile tevbe etmedikçe günahkâr ve zina eden bir erkekle evlendirilmesi de sahîh değildir. Bu­nun delili: «Bu, mü'minlere haram kılınmıştır.» âyetidir.

İmâm Ahmed der kt. Bize Arim'in... Abdullah İbn Amr (r.a.)dan rivayetine göre; müsl umanlar dan bir erkek, Ümmü Mehzûl denilen, zi­na- eden ve evleneceği erkeğe kendisinin nafaka vermesini şart koşan bir kadınla evlenmek için Hz. Peygamberden izin istemişti. Râvî der ki: O kişi, Allah Rasûlü (s.a.)nden (o kadınla evlenmek için) izin istedi veya onun durumunu Allah Rasûlü (s.a.)ne zikretti de, Hz. Peygamber (s.a.) ona: «Zina eden erkek; zina eden veya müşrik olan bir kadından başkasıyla evlenemez. Zina eden kadın ile de zina eden veya müşrik olan bir erkekten başkası evlenemez. Bu, mü'minlere haram kılınmış­tır.» âyetini okudu.

Neseî der ki: Bize Amr tbn Ali'nin Abdullah tbn Amr'dan rivaye­tinde o, şöyle anlatmış. Kendisine Ümmü Mehzûl denilen bir kadın var­dı. Zina ederdi. Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabından birisi onunla evlen­mek istedi de Allah Teâlâ: «Zina eden erkek; zina eden veya müşrik olan bir kadından başkasıyla evlenemez. Zina eden kadın ile de zina eden veya müşrik olan bir erkekten başkası evlenemez. Bu, mü'minlere haram kılınmıştır.» âyetini indirdi.

Tİrmlzî der ki: Bize Abd İbn Humeyd... Amr İbn Şuayb'dan, o ba­basından, o da dedesinden rivayet ediyor ki; dedesi şöyle anlatmış: Mer-sed tbn Ebu Mersed denilen birisi vardı. Mekke'den esirleri yüklenen ve onları Medine'ye getiren birisiydi. Mekke'de Anâk denilen fahişe bir kadin vardı ve onun arkadaşı idi. Mersed, Mekke esirlerinden birisini (Me­dine'ye) taşımak üzere anlaşmıştı. Mersed şöyle anlatır: Geldim ve ni­hayet ay aydınlığı bir gecede Mekke duvarlarından birisinin gölgesine eriştim. Anâk geldi ve duvarın dibinde gölgemin siyahlığını gördü. Ya­nıma gelince beni tanıdı ve: Mersed misin? diye sordu. Ben: Evet, ben Mersed'im, dedim. Merhaba, hoş geldin, gel bu gece bizim yanımızda yat, dedi. Ben: Ey Anâk, Allah zinayı haram kıldı, dedim. Ey çadırlar halkı, bu adam esirlerinizi taşıyor, diyerek (bağırmaya başladı). Peşi­me sekiz kişi düştü, ben Handeme dağına kaçıp bir mağaraya ulaştım ve oraya girdim. Peşime düşenler geldiler ve başımın üstünde dikilip işediler. Sidikler başıma geldi. Ancak Allah Teâlâ beni onlara göster­medi. Sonra döndüler. Ben de arkadaşıma döndüm ve onu yüklendim. Ağır bir adamdı. Nihayet İzhar edilen yere ulaşınca bağlannı çözdüm. Ben onu taşırken, bana yardım ediyordu. Nihayet onu Medine'ye ge­tirdim ve Allah Rasûlü (s.ajne varıp iki kere: Ey Allah'ın elçisi, Anâk'ı nikahlayayım mı, Anâk'ı nikahlayayım mı? diye sordum. Allah Rasûlü (s.a.) susup bana hiç bir cevab vermedi. Nihayet: «Zina eden erkek; zina eden veya müşrik olan bir kadından başkasıyla evlenemez. Zina eden kadınla da zina eden veya müşrik olan bir erkekten başkası evle­nemez. Bu, mü'minlere haram kılınmıştır.» âyeti nazil oldu da, Allah Rasûlü (s.a.): Ey Mersed, zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkasıyla evlenemez. Zina eden kadınla da zina eden ve­ya müşrik olan bir erkekten başkası evlenemez. Onunla evlenme, bu­yurdu. Tirmizî: Bu, hasen, ğârib bir hadîstir. Sâdece bu kanaldan ri­vayetini biliyoruz, der. Ebu Dâvûd ve Neseî de Sünen'lerinin Kitâb'ün-Nikâh bölümlerinde, Ubeydullah İbn Ahnes kanalıyla hadîsi rivayet et­mişlerdir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Ebu Hüreyre (r.a.)den riva­yetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Zina eden ve bu sebep­le kendisine değnek cezası uygulanan bir erkek ancak benzeri ile evle­nebilir. Hadîsi Ebu Dâvûd da Sünen'inde Müsedded ve Ebu Ma'mer Ab­dullah İbn Amr kanalıyla Abdülvâris'den rivayetle tahric etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ya'kûb... Abdullah İbn Ömer'den rivayet etti ki, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur. Üç (sınıf) kimse vardır ki cennete giremez ve kıyamet günü Allah onlara (rahmet nazarıyla) bakmaz: Ana-babasına âsî gelen, erkekleşmiş (erkeklere benzeyen) ka­dın ve deyyus. Üç (sınıf kimse daha) vardır ki Allah Teâlâ kıyamet gü­nü onlara (rahmet nazarıyla) bakmaz: Ana-babasına âsî gelen, devam­lı içki içen ve verdiğini başa kakan. Neseî de hadîsi Amr îbn Ali el-Felâs kanalıyla ...Abdullah tbn Yesâr'dan rivayet etmiştir. Yine îmâm Ahmed şöyle diyor: Bize Ya'kûb... Abdullah İbn Ömer'den rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Üç kimse vardır ki, Allah Teâlâ cen­neti onlara haram kılmıştır: Devamlı içki içen, (ana-babasma) asî ge­len ve ailesi konusunda zinaya ses çıkarmayan deyyus. Ebu Dâvûd et-Tayâlisî Müsned'inde der ki: Bize Şu'be... Ammar İbn Yâsir'den rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.): Cennete deyyus giremez, buyurmuştur. Buna bundan önceki hadîsler de şâhiddir.

İbn Mâce der ki: Bize Hişâm İbn Ammâr'm... Enes tbn Mâlik'den rivayetinde o, Allah Rasûlü (s.a.)nü şöyle buyururken işitmiş: Kim, Al­lah'a teiniz ve temizlenmiş olarak kavuşmak istiyorsa; hür kadınlarla evlensin. Bu hadîsin isnadında zayıflık vardır. İmâm Ebu Nasr İsmail İbn Hammâd el-Cevherî, «es-Sıhâh fi'1-Luğa» adlı kitabında der ki: Dey­yus kıskançlığı olmayan (ailesini başkasıyla gördüğü halde kıskanma­yan) kişidir. İmâm Ebu Abdurrahmân en-Neseî'nin Sünen'indeki Ki-tâb'ün-Nikâh bölümünde rivayet etmiş olduğu hadîse gelince; o der ki: Bize Muhammed İbn İsmâîl İbn Uleyye... Ubeyd îbn Umeyr'den; Abdül-kerîm... İbn Abbâs'tan — Abdülkerîm hadîsi İbn Abbâs'a ulaştırırken Hâ-rûn, İbn Abbâs'a kadar çıkarmamaktadır— rivayet etti ki onlar şöyle anlatıyorlar: Birisi Allah Rasûlü (s.a.)ne geldi ve: Benim yanımda (ni­kâhım altında) bir kadın var. Bana insanların en sevgilsi odur. Ancak o (kendisine) dokunan eli men'etmiyor, dedi. Allah Rasûlü: Onu boşa, buyurdu. Adam: O'nun (yokluğuna) sabredemem, dedi de, Allah Ra­sûlü: O halde ondan istifâde et, buyurdu. Neseî daha sonra der ki: Bu hadîs sabit değildir. Abdülkerîm de zâten kuvvetli bir râvî değildir. Hâ-rûn ondan daha kuvvetlidir. Ancak o da mürsel hadîsler rivayet eder ama güvenilir bir râvîdir. Onun hadîsi Abdülkerîrn'in hadîsinden doğ­ruya daha yakındır. Ben de derim ki: Abdülkerîm; îbn Etou Muhârık el-Basrî el-Müeddib tabiîdir, hadîsi zayıftır. Harun İbn Riâb ona muha­lefet eder ki, o da güvenilir bir tabiîdir ve Müslim'in râvilerindendir. Neseî'nin de söylediği gibi onun mürsel hadîsi daha üstündür. Fakat Neseî Kitâb et~Talâk'öa îshâk îbn Rahûyeh kanalıyla... İbn Abbâs'tan hadîsi müsned olarak da rivayet etmiş ve bu isnâd ile zikretmiştir. Bu isnadın râvileri Müslim'in şartlarına uygundur. Ancak Neseî bu hadîsi rivayetten sonra: Bu, hatâdır, doğru olanı mürsel rivayetidir, demiştir. Hadîsi Nadr'dan başkaları doğru şekilde rivayet etmişlerdir. Ayrıca Ne­seî ve Ebu Dâvûd, Hüseyn îbn Hureys kanalıyla... İbn Abbâs'tan, o da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetle hadîsi zikretmişlerdir ki, bu rivayetin isnadı kuvvetlidir.

Âlimler bu hadis üzerine ihtilâf etmişlerdir. Bazıları hadîsi zayıf bulmuşlardır. Nitekim Neseî bunlardandır. İmâm Ahmed ise bunun münker bir hadîs olduğunu söyler.

İbn Kuteybe der ki: Bununla ancak kadının cömert olduğunu, hiç bir dilenciyi geri çevirmediğini kasdetmiştir. Neseı Sünen'İnde bu açık­lamayı bazılarından rivayetle nakleder ve der ki: Kadının veren, cömert bir kadın olduğu da söylenmiştir. Ancak buna: Şayet maksad bu olsa idi, isteyen hiç kimsenin elini geri çevirmezdi, derdi, diye cevâb veril­miştir.

Şöyle de denilmiştir: Burada o kadına dokunan kimsenin onunla temasta bulunduğu değil de kadının, dokunan bir kimsenin elini geri çevirmeme seciyyesine sahip olduğu ifade edilmek istenmektedir. Bu, kadının zina işler olmasına da delâlet etmez ve maksad bu değildir. Zi­ra Allah Rasûlü (s.a.) niteliği böyle olan bir kadınla beraber olmaya elbette izin verecek değildir. Zâten bu durumda kocası da deyyus ol­maktadır. Bu husustaki tehdîd ise daha önce geçmişti. Fakat mademki kendisiyle birisi yalnız kaldığı zaman kendisini isteyen birine muhale­fet etmeme ve karşı gelmeme seciyyesine kadın sahiptir; bu durumda Allah Rasûlü (s.a.) kocasına ondan ayrılmayı emretmiştir. Adam karı­sını sevdiğini söylediğinde ise, onunla beraber kalmasına müsâade et­miştir. Zîrâ adamın karısına olan sevgisi kesindir, kadından zinanın meydana gelmesi ise sâdece bir vehimdir. O halde hemen meydana ge­lecek bir zarar, ilerde olacak bir şeyin vehminden dolayı kabullenilmez. Allah Teâlâ en doğrusunu bilir.

Derler ki: Kadın tevbe ettiği zaman onunla evlenmek helâl olur. Nitekim tmâm Ebu Muhammed îbn Ebu Hatim —Allah ona rahmet eylesin —der ki: Bizs Ebu Saîd el-Şecc'in... tbn Abbâs'tan rivayetine göre; ona birisi sorup: Ben bir kadınla ilgileniyordum. Allah'ın bana haram kılmış olduğu bir şeyi de onunla yapmıştım. Allah Teâlâ bun­dan tevbeyi nasîb etti de onunla evlenmek istedim. İnsanlar: Zina eden bir erkek; ancak zina eden bir kadınla evlenebilir, dediler, demiş, tbn Abbâs şöyle bir cevâb vermiş: Bu, onun hakkında değildir. Onu nikâhla. Eğer bir günâh varsa benim üzerime. Âlimlerden bir grup ta, bu âyetin mensûh olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ibn Ebu Hatim'in Ebu Saîd el-Eşecc kanalıyla Saîd îbn Müseyyeb'den rivayetinde o, şöyle demiştir: Onun yanında: «Zina eden erkek; zina eden veya müşrik olan bir kadından başkasıyla evlenemez. Zina eden kadınla da zina eden veya müşrik olan bir erkekten başkası evlenemez.» âyeti anıldı da, şöyle dedi: Bu âyeti kendinden sonraki: «İçinizden bekârları ve kölelerinizden, cariyeleriniz­den sâiih olanları evlendirin...» (Nûr, 32) âyetinin neshettiği söylenirdi. Ayrıca: «İçinizden müslüman bekârları... evlendirin.» denilirdi. İmâm Ebu Ubeyd el-Kasım İbn Sellâm da, «en Nâsih ve'1-Mensuh» adlı kita­bında bunu Saîd İbn el-Müseyyeb'den bu şekilde rivayet etmiştir. İmâm Ebu Abdullah Muhammed İbn İdrîs eş-Şâfiî —Allah ona rahmet eyle­sin— de bunu belirtmiştir.

5. Âyetin Tefsiri

Bu âyet-i kerîme'de hür, baliğ, iffetli, evli kadınlara iftira atanlara uygulanacak değnek vurma cezasının hükmü beyân edilmektedir. İfti­ra atılan erkek olduğu zaman aynı şekilde ona iftira atan da değnek cezası ile cezalandırılır. Bu konuda âlimler arasında bir ihtilâf yoktur, îftirâ atan söylediğinin doğruluğuna dâir bir delil ortuya koyduğu za­man ise ondan bu ceza kaldırılır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Sonra da dört şâhid getiremeyenlere seksen değnek vurun. Ebediyyen onların şâ­hidliğini kabul etmeyin. İşte onlar, fâsıkların ta kendileridir.» buyur­muştur. Böylece söylediğinin doğruluğuna delil getiremeyerek iftira atan hakkında üç hüküm vâcib kılınmış oluyor. Birisi seksen değnek vurul­ması, ikincisi şâhidliğinin ebediyyen kabul edilmemesi, üçüncüsü.de ne Allah katında ve ne de insanlar yanında adaletli sayılmayıp fâsık ol­masıdır.

Allah Teâlâ: «Meğer ki bundan sonra tevbe edip ıslâh olalar. Şüp­hesiz ki Allah Gafûr'dur, Rahim'dir.» buyurur ki, âlimler bu istisna hak­kında ihtilâf etmişlerdir. İstisna, acaba sâdece son cümleye âit ölüp tev­be yalnız fâsık olmasını ortadan kaldırıp böyle kimse tevbe etse dahi ebediyyen şâhidliği reddedilmiş olarak mı kalır; yoksa istisna ikinci ve üçüncü cümlelerin her ikisine birden mi aittir? Değnek cezasına gelin­ce; zâten bu tevbe etmiş veya ısrar etmekte olsun her iki durumda da bitmîş, sona ermiştir. Bundan sonra artık bunun için herhangi bir hü­küm yoktur ve bu konu ihtilafsızdır. İmâm Mâlik, Şafiî ve Ahmed îbn Hanbel tevbe ettiği zaman şâhidliğinin kabul edileceği ve fâsıkhk hük­münün ondan kalkacağı görüşündedirler. Tâbiûn'un efendisi Saîd îbn el-Müseyyeb ve Seleften bir cemâat da bunu açıkça belirtmişlerdir. İmâm Ebu Hanıfe ise istisnanın sâdece son cümleye âit olduğunu ve İâşıklığın tevbe ile kalkacağını, ebediyyen şâhidliğinin geri çevrilmesinin ise kalacağını söylemiştir. Seleften Kadı Şureyh; İbrâhînı en-Nehaî, Saîd îbn Cübeyr, Mekhûl ve Abdurrahmân îbn Zeyd îbn Eşlem de bu görüşte olanlardandır. Şa'bî ve Dahhâk derler ki: Tevbe etmiş dahi olsa şâhidliği kabul edilmez. Ancak kendisi aleyhine, iftira atmış olduğunu itiraf etmesi halinde şâhidliği kabul edilir. En doğrusunu Allah bilir.

10. Âyetin Tefsiri

Hükmün verilmesinden sonra, haddi iskât eden sebepler bulundu­ğu takdirde hüküm infaz olunmaz. Haddi iskât eden sebepler şunlardır:

a- İkrâr eden kişinin ikrarından dönmesi: Bu sebep, ancak su­çun ikrarla sabit olması halinde söz konusudur. îkrânn sarih veya zimmî olması farksızdır. Yukarda ikrardan rücû' üzerinde etraflıca durduk ve hangi hallerde rücû'un haddi iskât edeceğini belirttik.

b- Şâhidlerin vazgeçmesi: Hükmün infazından önce şâhidlerin tamâmının veya bir kısmının şehâdetten vazgeçmesi halinde hadd sakıt olur. Bu takdirde geriye kalan şâhidlerin sayısının dörtten az olması şarttır.

c- Zina eden suçlulardan birisinin diğerini yalanlaması veya ni­kâhlı olduğu iddiasını tekzîb etmesi: Eğer zina; suçlulardan birinin ik­rarı ile sabit olmuşsa, Ebu Hânîfe'ye göre hadd durdurulur. Diğer üç imâma göre zânîlerden birinin diğerini tekzibi haddi durdurmaz. Nikah iddiası; ancak nikâhın buunduğu delilleriyle ortaya konulunca cezayı iskât eder.

d- Hanefî mezhebine göre; hükmün verilmesinden sonra ve tat­bikinden önce şâhidlerin şehâdet ehliyetinin bâtıl olması. Diğer üç imâm Hanefîlere katılmazlar.

e- Hanefî mezhebine göre, özellikle recinden önce şâhidlerin öl mesi. Diğer üç imâm bu görüşe de katılmazlar.

f- Zina eden erkeğin zina eden kadınla evlenmesi. Bu görüşü serdeden Hanefî mezhebi imamlarından Ebu Yûsuf'tur. Delil ise nikâ­hın bir şüphe olması, şüphenin de haddi durdurmasıdır.' Zîrâ evlilik, kocaya bir faydalanma ve mülk hakkı sağlar. Lâkin Hanefî mezhebin­de öbürleri Ebu Yûsuf'un bu görüşüne muvafakat etmezler. Çünkü fiil evlenmezden önce ve zina olarak işlenmiştir

11. Âyetin Tefsiri

Bunu ta'kîb eden on âyetin hepsi mü'minlerin annesi Hz. Âişe (r.a.) hakkında nazil olmuştur. Münafıklardan îfk olayına karışanlar Hz. Âişe'ye mahzâ yalan ve iftiradan İbaret bazı sözler söylemişler, bu, Allah Teâla ve peygamberinin gayretine dokunmuş ve Allah Rasûlü'-nün ırzını koruma ve Hz. Âişe'nin berâetine dâir Allah Teâlâ vahiy in­direrek: «Uydurulmuş bir yalanla gelenler, içinizden bir zümredir.» Onlar bir, iki kişi değildirler, bilâkis bir topluluktur, buyurmuştur. Bu la'netin başında münafıkların başı olan Abdullah îbn Übeyy îbn Selûl gelir. O haberi toplamış, taraftarları arasında yaymış ve nihayet müs-lümanlardan bazısının zihnine girerek konuşmaya başlamışlar. Onlar­dan bir kısmı da bunu mümkün olarak görmüş. İş, bu durumda yakla­şık bir ay kalmış. Sonunda bu konuda Kur'an (dan âyetler) nazil ol­muştur. Bu olay sahih hadîslerde anlatılmıştır.

tmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezâk... Saîd îbn Müseyyeb, Urve îbn Zübeyr, Alkame îbn Vakkâs ve Ubeydullah îbn Abdullah İbn Ukbe İfon Mes'ud'den onlar da Hz. PeygamJber (s.a.)in eşi Âişe'den rivayet ettiler. Ki ifk olayına karışanlar onun hakkındaki sözlerini söyledikleri zaman, Allah Teâlâ onun berî olduğunu (Kur'an'da) beyân buyurmuş­tur. Bunların hepsi Hz. Âişe'den rivayetle hadîsin bir bölümünü bana rivayet ettiler. Bazısı bu hadîsi daha iyi ezberlemiş, daha güzel ve sa­bit şekilde anlatmıştır. Ben onlardan her birerinden bana rivayet et­miş oldukları hadîsi ezberledim. Onların hadîsleri birbirini doğrular du­rumdadır: Naklederler ki Hz. Peygamber (s.a.)in eşi Hz. Âişe şöyle an­latmış: Allah Rasûlü (s.a.) bir sefere çıkmak istediğinde kadınları ara­sında kur'a çekerdi. Kur'ada kimin payı çıkarsa, Allah Rasûlü (s.a.) beraberinde onu çıkarırdı. Âişe şöyle anlatıyor: Çıktığı gazvelerden bi­rinde aramızda kur'a çekti. Kur'ada benim payım çıktı. Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber ben çıktım. Bu, hicâb âyeti indikten sonra idi. Ben hevdecim içinde taşınır ve konak yerinde hevdec içinde indirilirdim. Allah Rasûlü (s.a.) gazveyi bitirmiş, dönerken Medine'ye yaklaştık. Bir gece göç için (yola çıkmak için) seslenildi. Yola çıkma haberi verildi­ğinde ben abdest bozmak üzere kalktım, yürüdüm, orduyu geçtim. İşi­mi bitirince binitime yöneldim ve göğsümü yokladım bir de gördüm ki Zafâr boncuğundan olan gerdanlığım kopmuş. Döndüm ve gerdan­lığımı aradım. Gerdanlığı aramam beni oyaladı. Beni göçürenler gel­mişler, hevdecimi yüklemişler ve binmiş olduğum devemi yürütüp git­mişler. Benim içinde olduğumu sanıyorlarmış. Kadınlar o zamanda ha­fif idiler. Ağırlıkları yoktu ve et de tutmazlardı. Zîrâ onlar çok az ye­mek yerlerdi. Dolayısıyla kavim hevdeci kaldırıp yüklediklerinde onun ağırlığı hususunda şüpheye düşmemişler, garipsememişler. Zâten ben yaşı küçük bir kız idim. Deveyi kaldırmışlar ve yürümüşler. Ordu yola koyulduktan sonra ben gerdanlığımı buldum. Konak yerlerine geldim ve gördüm ki orada (kimse kalmamış) ne çağıran ne de cevab veren yok. Daha önce bulunduğum yere yöneldim ve kavmim benim yoklu­ğumu farkedip bana döneceklerini sandım. Yerimde otururken gözle­rim bana galebe çaldı ve uyudum. Safvân tbn el-Muattal es-^Sülemi ez-Zekvânî ordunun arkasım gözetliyor imiş. (Ordunun ardçılığını ya­pıyormuş) . Gece yansından sonra yola çıkmış ve sabahleyin benim bu­lunduğum yere ulaşmış. Uyuyan bir insan karaltısı görmüş, bana gel­miş ve beni gördüğünde tanımış. Benim üzerime hicâb (örtü) konul­madan önce (hicâb âyetinin nüzulünden önce) beni görmüş imiş. Beni tanıdığı zaman İnnâlillâh ve tnnâ İleyhi Râciûn demesiyle uyandım, cilbâbım ile yüzümü örttüm. Allah'a yemin olsun ki benimle bir kelime konuşmadı ve înnâlillâh ve Innâ îleyhi Râciûn demesinden başka on­dan bir kelime bile işitmedim. Nihayet binitini ıhtırdı, ayağına bastı ve ben de onun binitine bindim. Üzerinde benim olduğum biniti çekerek gitti ve nihayet öğle sıralarında konaklamış olan orduya yetiştik. Be­nim durumum hakkında helak olanlar helak clmuştur. Onlarm eleba­şıları Abdullah İbn Übeyy tbn Selûl idi. Medine'ye geldim ve Medine'ye gelişimizde' bir ay hastalandım. İnsanlar ifk ehlinin sözleri hakkında tahlillerde bulunuyorlarmış ve ben bunlardan hiç birini hissetmemiş­tim. Izdırablar içerisinde iken beni şüphelendiren;, hastalandığım za­man daha önce Allah Rasûlü (s.a.)nden görmüş olduğum yumuşaklık ve iyiliği görmemiş olmamdı. Allah Rasûlü (s.a.) yanımıza girer, se­lâm verir, sonra: Nasılsınız? derdi. Bu beni şüphelendiriyordu ama bir kötülük sezmiyordum. Nihayet bir gün nekahet devresinden çıktım. Helalarımız yapılmazdan önce Ümmü Mistah da benimle beraber çı­kardı. Biz sâdece geceden geceye (ihtiyâç gidermek için) çıkardık. Bu, evlerimizin yakınında helalar edinmemizden öncedir. Biz araplann ilk âdetleri ve durumları evlerimizden uzakta abdest bozma şeklindeydi. Evlerimizde hela edinmek bize eziyyet verirdi. Ben ve Ümmü Mistah çıktık, (ihtiyâç gidermek üzere) gittik. Ümmü Mistah, Efbu Ruhm tbn Muttalib tbn Abd Menâf'in kızıdır. Annesi Sahr tbn Amir'in kızıdır ve Bbubekir es-^Sıddîk'ınteyzesidir. Mistah İbn Üsâse İbn Abb&d tbn Mut­talib de Ümmü Mistah'ın oğludur. İşimizi bitirdikten sonra ben ve Ebu Ruhm'un kızı eve doğru yöneldik. Ümmü Mistah'ın ayağı, üzerindeki örtüye takıldı da: Kahrolasıca Mistah, dedi. Ben ona: Ne kötü söyledin. Bedirde bulunmuş bir adama sövdün, dedim. Ey kızcağızım, onun ne söylediğini işitmedin mi? dedi. Ben: Ne söyledi? diye sordum. Bana ifk ehlinin sözlerini haber verdi. Hastalığım kat kat arttı.

Evime döndüğüm zaman Allah Rasûlü (s.a.) yanıma girip selâm verdi, sonra: Nasılsınız? diye sordu. Ben: Ana babama gitmeme izin ve­rir misin? dedim. Haber hakkında kesin bilgiyi ana babamdan almak istiyordum. Allah Rasûlü (s.a.) bana izin verdi de, ana babama geldim ve anneme: Anneciğim, insanlar ne konuşuyorlar? diye sordum. Kızca­ğızım, meseleyi kendi kendine büyütme. Hangi güzel kadın kendisini seven bir kocanın yanında olsa, onun da kumaları bulunsa onun hak­kında çok söz söylememeleri hemen hemen hiç olmaz, dedi. Ben: Süb-hânallah, insanlar bunu mu konuşuyorlar? dedim. O gece sabaha kadar ağladım. Göz yaşlarım hiç dinmedi ve asla uyumadım. Ağlayarak sa­bahladım. Allah Rasûlü (s.a.) vahiy gecikince ailesinden ayrılma ko­nusunda istişare etmek üzere Ali ve Üsâme îbn Zeyd'i çağırdı. Üsâme İbn Zeyd Allah Rasûlü (s.a.) ne ailesinin suçsuz olduğunu bildiğini söy­ledi. Onlara karşı olan sevgisini bildiğine işaret etti. Ey Allah'ın elçisi, onlar senin âilendir. Biz hayırdan başka bir şey bilmiyoruz, dedi. Ali İbn Etou Talib ise: Allah senin üzerine (bu işi, evlenme ve boşanma işi­ni) daraltmamıştır. Onun dışında kadınlar çoktur. Eğer cariyesine so­racak olursan sana doğru haberi verir, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) Beri'-re'yi çağırıp; Ey Berîre, Âişe'den seni şüphelendirecek bir şey gördün mü buyurdu. Berîre ona: Seni hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki, yaşı küçük bir kız olmasından başka onu ayıplayabileceğim hiç bir durumunu görmedim. Ailesinin hamuru başında uyur da bir oğlak ge­lip hamuru yer (haberi bile olmaz), dedi. Allah Rasûlü, (s.a.) kalktı ve Abdullah İbn Übeyy ibn Selûl'un ma'zûr görülmesini istedi. Allah Ra­sûlü (s.a.) minberden şöyle dedi: E!y müslümanlar topluluğu, ailem hakkında eziyyeti bana ulaşmış olan bir adamın bu kötü işine karşı­lık verdiğimde beni kim ma'zûr görecek? Allah'a yemin olsun ki ailem hakkında hayırdan başka hiç bir şey bilmiyorum. Öyle bir adamı zik­redip andılar ki onun hakkında da hayırdan başka hiç bir şey bilmi­yorum. Ailemin yanma ancak benimle beraber girerdi. Sa'd îbn Muâz el-Ansârî kalktı ve: Ey Allah'ın elçisi, ben seni ondan kurtarırım. Eğer Evs (Kabilesi) nden ise boynunu vururuz. Eğer kardeşlerimiz Hazrec1-den ise bize emredersin, emrini yerine getiririz, dedi. Hazrec'in, reisi olan Sa'd İbn Ubâde kalktı. Salih bir kişi idi. Fakat kabîlecilik hamiy-yeti onu (bilgisizce bir davranışa) itmişti. Sa'd İbn Muâz'a: Allah'a ye-mîn olsun ki onu öldürmezsin ve öldürmeye de gücün yetmez, dedi, Sa'd İbn Muâz'm amcası oğlu olan Üseyd îbn Hudayr kalktı ve Sa'd İbn Ubâde'ye: Yalan söyledin, Allah'a yemin olsun ki onu öldürürüz. Sen münafıksın ve münafıkları koruyorsun, dedi. Evs ve Hazrec kabi­leleri ayaklandılar ve vuruşmaya kalktılar. Allah Rasûlü (s.a.) minber­de dikiliyordu. Allah Rasûlü (s.a.) onları sakinleştirmeye devam etti de sonunda sustular, Allah Rasûlü (s.a.) de sustu. Hz, Âişe devamla şöyle anlatır: O gün ağladım, gözyaşlarını dinmedi ve hiç uyumadım. Ana babam, ağlamanın ciğerimi parçalayacağını sanıyorlardı. Ebeveynim benim yanımda oturur ve ben ağlarken Ansâr'dan bir kadın yanıma girmek için izin istedi. Ona izin verdim. Benimle beraber oturup ağladı. Biz bu halde iken birden Allah Rasûlü (s.a.) çıkageldi, içeri girdi, se­lâm verdi, sonra oturdu. Bu söylenenler söylendiğinden beri yanımda oturmamıştı. Bir ay geçmiş ve benim durumum hakkında ona vahiy gelmemişti. Allah Rasûlü (s.a.) oturduğu zaman şehâdet getirdi, sonra: Ey Âişe, senden bana şöyle şöyle (bir haber) ulaştı. Eğer sen suçsuz isen Allah seni berî kılacaktır. (Suçsuzluğunu beyân edecektir) eğer bir günâh işlemişsen Allah'a istiğfarda bulun, sonra ona tevbe et. Mu­hakkak kul bir günahı itiraf eder, sonra tevbe ederse; Allah onun tev-besini kabul eder, buyurdu. Âişe şöyle anlatıyor: Muhakkak kul bir gü­nâhı itiraf eder, sonra tevbe ederse; Allah onun tevbesini kabul eder, buyurdu. Âişe şöyle anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) konuşmasını bitir­diğinde gözyaşlarına dindi, o kadar ki ondan bir damla bile hissetmiyor­dum. Babama: Benim, yerime Allah Rasûlü (s.a.)ne cevafo ver, dedim. Allah'a yemîn olsun ki Allah Rasûlü'ne ne söyleyeceğimi bilmiyorum, dedi. Anneme: Benim yerime Allah Rasûlü'ne cevab ver, dedim. O da: Allah'a yemîn olsun ki Allah Rasûlü'ne ne söyleyeceğimi bilmiyorum, dedi. Ben: Ben yaşı küçük bir kızım. Kur'an'dan çok şey ezberledim. Al­lah'a yemîn ederim ki bildiğim kadarıyla siz bu sözleri işittiniz. Sizin içi­nize yerleşti ve bunları doğruladınız. Ben suçsuz olduğumu size söylemiş olsam —ki Allah biliyor ben muhakkak suçsuzum— siz; beni bu hususta doğrulamayacaksmız. Size bir işi itiraf etmiş olsam —Allah biliyor ki ben bu işten uzağını— beni doğrulayacaksınız. Allah'a yemîn olsun ki benim ve sizin durumunuza Yûsuf'un babasının: «Artık bana güzelce bir sabır gerekir. Sizin şu anlattıklarınıza karşı yardımına sığınılacak, Allah'tır.» (Yûsuf, İÜ) demesinden başka misâl bulamıyorum, dedim. Sonra döndüm ve yatağıma yattım. O zaman da vallahi benim mutlaka suçsuz olduğumu biliyordum ve yine biliyordum ki Allah benim suç­suzluğumu mutlaka beyân edecektir. Fakat benim durumum hakkında Kur'an'da okunan bir vahiy indireceğini de sanmıyordum. Kendimce benim durumum, Allah'ın Kur'an'da okunacak bir emir indirmeyeceği kadar küçüktü. Fakat Allah Rasûlü (s.a.) nün uykusunda bir rü'yâ gö­receğini ve bu rü'yâsı ile Allah'ın beni temize çıkaracağım umuyordum. Allah'a yemîn olsun ki Allah Rasûlü (s.a.) oturduğu yerden ayrılmadı, ev halkından hiç kimse dışarı çıkmadı ki Allah Teâlâ peygamberine va­hiy indirdi. Vahiy sırasında onu kaplayan bir sıkıntı onu yakaladı. Üze­rine indirilen sözlerin ağırlığı o kadar fazla olurdu ki kış gününde bile sıkıntıdan inci taneleri gibi ter dökerdi. Allah Rasûlü (s.a.) 'nün ken­disinden bu durum açıldığında gülümseyerek söylediği ilk kelime: Ey Âişe müjdeler olsun; Allah seni temize çıkardı, oldu. Annem bana: Kalk, ona git, dedi. Ben: Allah'a yemîn olsun ki, ona kalkıp gitmem, Allah.'tan başkasına da hamdetmem. Benim suçsuzluğuma dâir vahiy indiren Allah'tır, dedim. Allah Teâlâ: «Uydurulmuş bir yalanla gelenler içinizden bir zümredir...» âyetinden başlayarak on âyet indirdi. Bu âyet­leri benim suçsuzluğumu beyân için Allah indirmiştir. Bbubekir (r.a.), akrabalığı ve fakirliği yüzünden Mistah'a infâkda bulunurdu. Âişe hak­kında söylediklerinden sonra: Allah'a yemîn olsun ki asla ona hiç bir şeyle infâkda 'bulunmayacağım, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Al­lah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz.» kısmına kadar «Sizden fazi­letli ve varlıklı olanlar; yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hic­ret edenlere vermekte kusur etmesinler.» (Nûr, 22) âyetini indirdi de Efoubekir: Allah'a yemîn olsun ki Allah'ın beni bağışlaması benim için en sevimlidir, dedi ve daha önce infâk etmekte olduğu gibi Mistah'a in-fâk etmeye başladı. Bundan asla vazgeçmeyeceğim, dedi.

Hz. Âişe der ki. Allah Rasûlü (s.a.) benim durumumu Hz. Peygam­ber (s.a.)in hanımı Zeyneb Bint Cahş'a sormuş da: Ey Zeyneb, ne bi­liyorsun (veya ne gördün)? demiş. Zeyneb: Eıy Allah'ın elçisi, kulağı­mı ve gözümü korurum. Allah'a yemin olsun ki hayırdan başka bir şey bilmiyorum, demiş. Âişe şöyle diyor: «Hz. Peygamber (s.a.)in hanım­larından beni yücelten bir tek o olmuş ve Allah Teâlâ onu takva ile ko­rumuş. Kız kardeşi Hamme Bint Cahş ise onunla mücadele etmeye baş­lamış da helak olanlar içinde o da helak olmuş. îbn Şihâb der ki: Bu zümrenin durumu hakkında bize ulaşan haber bundan, ibarettir. Ha­dîsi Buharı ve Müslim Sahîh'lerinde Zührî'den rivayetle tahrîc etmiş­lerdir, îbn îshâk da Zührî'den aynı şekilde rivayet eder ve der ki: Bana Yahya İbn Abbâd tbn Abdullah îbn Zübeyr babasından, o da Âişeden; Abdullah îbn Ebu Bekr tbn Muhammed îbn Amr îbn Hazm el-Ansârî, Amre"den, o da Hz. Âişe'den biraz önce geçene benzer şekilde rivayet ettiler. Eh doğrusunu Allah bilir.

Sonra Buhârî der ki: Ebu Üsâme... Hz. Âişe (r.a.)den rivayet etti ki o, şöyle anlatmış:

Benim anılan durumum konuşulduğu zaman —ki ben bunları bil­miyordum— Allah Rasûlü (s.a.) benim hakkımda hutbede kalkmış, şe-hâdet getirmiş, Allah'a hamdetmiş, ehil olduğu şekilde ona senada bu­lunmuş ve: Ailemi itham altına alan insanlar hakkında bana görüş bil­dirin; Allah'a yemîn ederim ki ailemin bir kötülüğünü bilmiyorum. Ona öyle bir kimse ile ithamda bulundular ki onun da hiç bir şekilde kötülüğünü bilmiyorum. Ailemin yanına ancak ben hazır bulunduğum zaman girer. Bir Seferde ailemden ayrı kaldığımda o da benimle bera­ber ayrı kalır, buyurmuş. Sa'd tbn Muâz kalkmış ve; Ey Allah'ın elçisi, izin ver boyunlarım vuralım, demiş. Hazrec'den bir adam —Hassan îbn Sabit'in annesi o adamın zümresinden idi— kalkmış ve: Yalan söyle­din; şayet onlar Evs'ten olsalardı Allah'a yemîn olsun ki boyunlarının vurulmasını arzu etmezdin, demiş. Nerede ise Evs ve Hazrec arasında mescidde bir kötülük olayazmış. Benim bunlardan da haberim yok. O günün akşamı olduğunda bir ihtiyâcım için çıkmıştım. Yanımda Mis-tah'ın annesi vardı. Ayağı sürçtü de: Kahrolası Mistah, dedi. Ben: An­neciğim, oğluna rnı sövüyorsun dedim. Sustu. Sonra ayağı ikinci ke­re sürçtü ve: Kahrolası Mistah, dedi. Ben ona: Anneciğim, oğluna mı sövüyorsun? dedim. Sonra üçüncü kere ayağı sürçtü ve: Kahrolası Mis-tah, dedi. Ben onu bundan men'ettim de: Allah'a yemîn olsun ki ben ona ancak senin yüzünden sövüyorum, dedi. Ben: Benim hangi duru­mum hakkında? diye sordum da, bana sözleri açıkladı. Ben: Böyle mi olmuş? dedim, o: Allah'a yemîn olsun ki evet, dedi. Evime döndüm, çık­mış olduğuna ihtiyâcımın azını veya çoğunu, bulamamış olarak. Beni bir humma tuttu. Allah Rasûlü (s.a.)ne: Beni babamın evine gönder, dedim. Benimle beraber bir de köle gönderdi. Eve girdim. Ümmü Rû-mân evin aşağısında, Bbubekirde yukarısında idiler ve Ebubekir (Kur'-an) okuyordu. Annem: Kızcağızım, seni getiren nedir? diye sordu, ona durumu haber verdim ve sözleri aktardım. Bir de gördüm ki bu sözler onu benim kadar etkilemedi. Kızcağızım, durumu kendine zorlaştırma. Allah'a yemin olsun ki kendisini seven bir adamın yanında güzel bir kadın olsun, onun kumaları olsun da onu çekememezlik etmesinler ve onun hakkında (böyle sözler) söylenmemiş olsun, bu çok azdır, dedi. Benim gibi etkilenmediğini görerek: Babam da bunu biliyor mu? diye sordum; evet, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) de mi? dedim; evet, Allah Ra­sûlü de biliyor, dedi. Göz yaşlarım boşandı ve ağladım. Ebubekir sesi­mi evin yukarısında okurken işitti de, indi ve anneme: Buna ne olu­yor? diye sordu. Annem: Dunumu hakkında söylenenler ona ulaşmış da göz yaşları boşandı, dedi. Bat>am: Kızcağızım yemîn ederim ki evine döneceksin, dedi, ben de döndüm. Allah Rasûlü (s.a.) evime geldi ve hizmetçime benim durumum hakkında soru sordu. Hizmetçim: Hayır, Allah'a yemîn olsun ki onun hiç bir ayıbını görmedim. Şu kadar var ki uyur (uykusu o kadar ağırdır ki) oğlak girer ve hamurunu yer de (ha­beri olmaz), dedi. Ashabından tazısı onu bu sözlerinden alıkoyup: Al­lah Rasûlü (s.a.) ne doğru söyle, dedi. O kadar ki onu bu hususta yanılt­maya çalıştılar. O: Sübhânallah, Allah'a yemîn olsun ki onu kuyumcu­nun kırmızı altın toprağını bildiği kadar biliyorum, dedi. Durum, hak­kında dedikodu edilen adama da ulaşmış ve o: Sübhânallah, Allah'a yemin olsun ki ben hiç bir kadının örtüsünü açmadım, demiş. Âişe der ki: O, Allah yolunda şehîd olarak öldürüldü. Âişe devamla şöyle anla­tır; Anam babam yanımda sabahladılar. Allah Rasûlü (s.a.) ikindi na­mazını kılmış olarak yanıma girinceye kadar yanımda kaldılar. Allah Rasûlü (s.a.) yanıma girdiğinde ana ve babam sağ ve solumda idiler. Hz. Peygamber Allah'a hamdetti, senada bulundu, sonra: Ey Âişe, şa­yet bir kötülük veya bir haksızlık yapmışsan Allah'a tevbe et. Muhak­kak Allah kullarından tevbeyi kabul eder, buyurdu. Bu arada ansâr'dan bir kadın geldi. Kapının yanında oturuyordu. Ben: Böyle bir şeyi anmak­tan dolayı şu kadından utanmaz mısın? dedim. Allah Rasûlü (s.a.) öğütte bulundu. Ben babama döndüm ve ona: Ona cevab ver, dedim.

Babam: Ne söyleyeyim? dedi. Anneme döndüm ve: Ona cevab ver, de­dim. Annem: Ne söyleyeyim? dedi. Onlar cevab vermeyince ben şehâdet getirdim, Allah'a hamd ettim ve layık olduğu şekilde ona senada bulun­duktan sonra: Allah'a yemîn olsun ki ben size: Ben yapmadım, desem —Allah Teâlâ şâhiddir ki ben bu sözümde doğruyum— bu sizin katı­nızda bir fayda verecek değildir. Siz bunu konuştunuz ve kalblerinize yerleşti. Şayet ben: Yaptım, desem —Allah biliyor ki ben yapmadım— siz muhakkak: Nihayet ikrar etti, kabullendi, diyeceksiniz. Allah'a ye­min olsun ki benim ve sizin için —Yâkûb'un ismini aradım fakat bu­lamadım— Yûsuf'un babasının: «Artık bana güzelce bir sabır gerekir. Sizin şu anlattıklarınıza karşı yardımına sığınılacak, Allah'tır.» (Yû­suf, 18) dediği zamandaki durumundan başka bir misâl bulamıyorum, dedim. Hemen o saat Allah Rasûlü (s.a.)ne vahiy indi. Biz sustuk. On­dan vahiy inme hali kalktı. Ben yüzündeki sevinci açıkça görüyordum, o alnını siliyor ve: Müjde ey Âişe, Allah Teâlâ senin suçsuzluğuna dair vahy indirdi, diyordu. Âişe şöyle anlatıyor: Ben olabildiği kadarıyla öf­keliydim. Anam babam bana: Kalk, ona git, dediler. Ben: Hayır, Allah'a yemîn olsun ki ona kalkmayacağım, ne ona, ne de ikinize hamd etme­yeceğim. Fakat benim suçsuzluğumu indiren Allah'a namd edeceğim. Siz bu sözleri işittiniz, ama inkâr etmediniz, onu değiştirmediniz, de­dim. Hz. Âişe şöyle derdi: Zeynel Bint Cahş'a gelince: Allah onu dini üzere ma'sûm kılmış ve hayırdan başka bir şey söylememiştir. Kız kar­deşi Hamne Bint Cahş ise helak olanlar içinde helak olup gitmiştir. Bu meseleyi konuşanlar Mistah ve Hassan îbn Sabit imiş. Münafık Abdul­lah İbn Übeyy İbn Selûl ise konuşmaları yayan ve toplayan imiş. Onla­rın elebaşı ise, o ve Hamne imişler. Ebubekir Mi&tah'a bir daha asla hiç bir iyilikte bulunmayacağına yemîn etti de Allah Teâlâ âyetin sonuna kadar ve Ebubekir'i kasdederek: «Sizden faziletli ve varlıklı olanlar; yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte ku­sur etmesinler.» âyetini indirdi. Burada Mistah kasdediliyordu. Allah Teâlâ devamlar «Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Ve Allah, Gafûr'dur, Rahîm'dir.» âyetini indirdi ve Ebubekir: Allah'a yemîn olsun ki ey Rafobimiz evet severiz. Bizi bağışlamam elbette severiz, dedi ve Mistah hakkında daha önce yapmakta olduğuna döndü. Buhârî hadîsi bu kanaldan bu şekilde muallak olarak ve cezm sîgası ile güvenilir imamlardan birisi olan Ebu Usâme Hammâd îbn Üsâme'den rivayet et­miştir. Hadîsi yukardakinin aynı veya benzer şekli ile İbn Cerîr de tef­sirinde Süfyân îbn Vekî' kanalıyla Ebu Üsâme'den uzunca rivayet et­miştir. Aynca îbn Ebu Hatim de hadîsin bir kısmım Ebu Saîd el-Eşecc-den, o da Ebu Üsâme'den rivayet etmiştir.

îmâm Ahmed der ki: Bize Hüşeym... Hz. Âişe (r.a.)den rivayet etti ki o, şöyle demiştir: Benim ma'sûm olduğumu semâdan indiğinde Hz. Peygamber (s.a.) bana geldi ve bunu haber verdi. Ben: Allah'a hamde-deriz, sana hamdetmeyiz, dedim. Yine tmâm Ahmed der ki: Bana tbn Ebu Adiyy... Hz. Âişe'den rivayet etti ki o, şöyle demiştir: Benim ma'-sûmiyetim nazil olduğunda; Allah Rasûlü (s.a.) kalktı, bunu zikretti ve Kur'an'ı okudu. Bu âyetler nazil olduğunda Hz. Peygamber iki er­kek ve bir kadın hakkında emretti de, onlara haddleri (cezaları) uygu­landı. Hadîsi dört Sünen sahibi tahrîc etmişler ve Tİrmizî: Bu, hasen bir hadîstir, demiştir. Ebu Davud'un hadîsinde bunların isimleri: Has­san tbn Sabit, Mistah tbn Usâse ve Hamne Bint Cahş, olarak verilir. Müsned'lerde, Sahîh'lerde, Sünen'lerde ve başka kitablarda zikredilen bu hadîsin, mü'minlerin annesi Hz. Âişe (r.a.)ye varan müteaddid ka­nalları bunlardır.

Olay, Hz. Âişe'nin annesi Ümmü Rûmân (r.a.)dan da rivayet edil­miş olup imâm Ahmed der ki: Bize Ali tbn Âsım'ın Ümmü Rûmân'dan rivayetinde o, şöyle demiştir: Ben Âişe'nin yanında iken birden ansâr'-dan bir kadın yanma girdi ve: Allah oğluma yapacağını yaptı, dedi. Âişe niçin diye sordu. Kadın: Muhakkak o, bu sözleri konuşanlar için­deydi, dedi. Âişe: Hangi sözler? diye sordu da Kadın: Şöyle şöyle, dedi. Âişe: Bu, Allah Rasûlü (s.a.)ne ulaştı mı? dedi, kadın evet diye cevab-ladı. Ebubekir'e ulaştı mı? diye sordu, kadın yine evet, dedi de Âişe (r.a.) bayılıp düştü. Ayıklığında hummaya tutulmuş gibi titriyordu. Ben kalktım ve üzerini örttüm. Hz. Peygamber (s.a.) geldi ve: Buna ne oluyor? diye sordu. Ben: Ey Allah'ın elçisi, onu humma tuttu, titriyor, dedim. Herhalde konuşulan sözler yüzünden olacak, buyurdu. Âişe (onu görünce) kalkıp doğruldu, oturdu ve: Allah'a yemîn ederim ki size ye­min etsem beni doğrulamayacaksınız. Size özür beyân etsem beni ma'-zûr görmeyeceksiniz. Benim ve sizin misâliniz Ya'kûb ve oğullarının misâli gibidir. Sizin niteleyegehnekte olduklarınıza karşı bana Allah yardımcıdır, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) çıktı ve Allah Teâlâ, onun ma'zûr (ma'sûm) olduğuna dâir âyet indirdi. Allah Rasûlü (s.a.) yanında Ebu-bekir olduğu halde dönüp geldi, yanıma girdi ve: Ey Âişe, muhakkak ki Allah Teâlâ senin ma'zûr olduğuna dâir vahiy indirdi, buyurdu. Âişe: Allah'a hamd olsun, sana değil, dedi. Ebubekir ona: Bunu Allah Rasû­lü (s.a.)ne mi söylüyorsun? dedi, Âişe evet, dedi. Bu sözü konuşanlar içinde bir adam vardı ki Ebubekir ona yardım ederdi. Ebubekir bir daha ona sıla-i rahmde bulunmayacağına yemîn etti de, Allah Teâlâ âyetin sonuna kadar olmak üzere: «Sizden faziletli ve varlıklı olanlar kusur etmesinler...» âyetini indirdi. Ebubekir: Evet severiz dedi ve sıla-i rahm­de bulunmaya (devam etti). Hadîsi Müslim değil, sâdece Buhârî, Husayn kanalıyla rivayet etmiştir. Ayrıca Buhârî, hadîsi Musa İbn Ismâ-îl kanalıyla... Husayn'dan da rivayet etmiştir. Râvî Ebu Avâne'nin ri­vayetinde: Bana Ümmü Rûmân rivayet etti ki... lâfzı vardır ki bu, açık­ça Mesrûk'un Ümmü Rûmân'dan işittiğini gösterir. Ancak Hafızlardan bir grup bunu kabul etmemektedirler. Hatîb el-Bağdâdî bunlardandır. Tarihçiler Ümmü Rûmân'in Hz. Peygamber (s.a.) zamanında öldüğünü zikrederler ki, Hatîb şöyle diyor: Mesrûk, mürsel hadîsler rivayet eder ve: Ümmü Rûmân'a soruldu... deyip hadîsi sevk eder. Herhalde bazı­ları sorma fiilini «elif» ile yazmışlardır ki böylece râvî, kelimeyi sorul­du yerine sordum anlamında sanarak hadîsi muttasıl olarak rivayet et­miştir. Hatîb der ki: Buhârî hadîsi bu şekilde rivayet etmiş ve ona ha­disin illeti görünmemiş olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ buyuiur ki: O uydurma haberi, yalan ve mahzâ iftira­yı getirenler içinizden belli bir zümre, belli bir topluluktur. Ey Ebube-kir ailesi bunu kendiniz için kötü sanmayın. O, sizin için dünyada ve âhirette hayırlı olmuştur. Dünyada doğru bir lisân, âhirette de derece­lerin yüksekliği, mü'minlerin annesi Âişe ile Allah'ın ilgilenmesi ile si­zin için şerefin izhân, gösterilmesi olmuştur. Zîrâ Allah Teâlâ Âişe'nin ma'sûmluğu hakkında : «Önünden de ardından da bâtıl sokulamaz. O; Hakîm, Hamîd katından indirilmiştir.» (Fussilet, 42) buyrulan Kur'-an'da indirmiştir. Bu sebebledir ki Hz. Âişe'nin ölümünden önce Ibn Abbâs onun yanma girdiğinde ona şöyle demişti:

İnşallah sen hayır üzeresin, sen Allah Rasûlü (s.a.)nün hanımısın, seni severdi. Senin dışında bakire bir kızla evlenmemiştir. Senin ma'-sûmluğun semâdan indirilmiştir.

îbn Cerîr Tefsirinde der ki: Bana Muhammed Ibn Osman el-Vâsı-tî... Muhammed îbn Abdullah tbn Cahş'tan rivayet etti ki o, şöyle an­latmış: Âişe ve Zeyneb (r. Anhümâ) karşılıklı övündüler de Zeyneb : Ben, Allah Rasûlü ile evlendirilmesi semâdan inenim, dedi. Âişede: İbn Muattal beni binitinde taşıdığı zaman ma'sûmiyetim Allah Kita­bında indirilenim, dedi. Zeyneb ona: Ey Âişe, onun binitine bindiğinde ne demiştin? diye sordu da, Hz. Âişe. «Allah bana yeter, ne güzel Vekil'-dir O.» demiştim, dedi de Zeyneb: Mü'minlerin kelimesini söylemişsin, dedi.

Allah Teâlâ: «O kimselerden her birine kazandığı günâha karşılık ceza vardır.» buyurur ki, bu mesele hakkında konuşan ve mü'minlerin annesi Hz. Âişe (r.a.)ye zina isnâd edenlerden her birerine azâbdan bü­yük bir pay vardır.

Allah Teâlâ: «Eh büyük azâb da, içlerinden elebaşılık yapanındır,» buyurur. Bu kimsenin «Sözü ilk başlatan.» olduğu söylenir. Bunun; sö­zü toplayan, araştırıp ortaya çıkaran ve yayan kimse olduğu da söylen­miştir ki, işte bu yüzden ona en büyük azâb vardır. Çoğunluk burada kasdedilenin, Abdullah îbn Übeyy îbn Selûl —Allah onu kahretsin ve la'net etsin— olduğunu söylemişlerdir. Nitekim hadîste de bu daha ön­ce açıkça belirtilmişti. Mücâhid ve birçokları böyle diyor. Burada kas­dedilenin Hassan İbn Sabit olduğu da söylenmiştir ki bu, garîb bir gö­rüştür. Şayet Buhârî'nin Sahîh'indebuna delâlet eden bir haber mev-cûd olmamış olsaydı, bunu zikretmekte büyük bir fayda olmazdı. Zîrâ o; faziletleri, menkabeleri, güzel haberleri ve en güzel ahlâkı olan sa­habedendir. Ayrıca onun en güzel tarafı Allah Rasûlü (s.a.)nü (şiirleri ile) korur olmasıdır. Ayrıca Allah Rasûlü (s.a.) onun hakkında Onları hicvet, Cibril seninle beraberdir, buyurmuştur. A'meş'in Ebu Duhâ'dan, onun da Mesruk'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Âişe (r.a.)nin yanında idim. Hassan tbn Sabit girdi. Hz. Âişe onun altına bir minder verilmesini emretti. Çıktığında Âişe'ye: Buna yaptığın nedir? diye sor­dum. Yani senin yanına giriyor, dedim. —Bir rivayette de Hz. Âişe'ye Allah Teâlâ: «En büyük azâb da, içlerinden elebaşılık yapanındır.» bu­yurmuşken, yanına girmesine izin mi veriyorsun? denilmiştir— Hz. Âişe şöyle dedi: Hangi azâb körlükten daha şiddetlidir. —Hassan îbn Sabit'-in gözleri gitmiş, kör olmuştu— Umulur ki, Allah bunu en büyük azâb kılmıştır, dedi ve şöyle devam etti: O, Muhakkak Allah Rasûlü (s.a.)nü müdâfaa ederdi. Başka bir rivayette ise Hassan îbn Sâbit'in Hz. Âişe'-nin yanına girdiğinde onu metheden bir şiir söylediği belirtilir. Hassan şiirinde. O, öyle bir afifedir, bir şüphe ile itham olunmamıştır ve suç­suz, habersiz, iffetli kadınların ırzları ile uğraşmaz, demiş de Âişe: Amma sen böyle değilsin, demiş. Başka bir rivayette ise o: Fakat sen böyle değilsin, demiştir,

İbn Cerîr der ki: Bize Hasan tbn Kazea... Âişe'den rivayet etti ki o, şöyle demiş: Hassân'ın şiirinden daha güzel bir şey işitmedim, onu an­cak cennet umarak temessül şeklinde söyledim ki o da Ebu Süfyân —îbn Haris tbn Abdülmuttalib'i kasdediyor— için söylemiş olduğu şu şiiridir:

«Sen Muhammedi hicvettin, ben de onun yerine cevab verdim. Muhakkak bu hususta Allah katında mükâfat vardır.»

«Muhakkak babam, ve onun babası, ve ırzım Muhammed'in ırzı »çin size karşı bir kalkandır.»

«Sen ona denk olmadığın halde ona sövüyor musun? Sizin en kö­tünüz, en hayırlınıza feda olsun.»

«Benim dilim kendisinde hiç bir kusur olmayan keskin bir kılıçtır. Benim söz denizimi kovalar bulandıramaz.»

Ey mü'minlerin annesi, bu lağv (boş söz) değil mi? denildi de, o: Hayır boş söz, ancak kadınlar yanında söylenendir, dedi. Allah Teâlâ: «En büyük azâb da, içlerinden elebaşılık yapanındır.» buyurmadı mı? denildi. Hz. Âişe: Ona ulaşan en büyük azâb değil mi? Gözleri giderilip kılıç korkusundan derisi kupkuru kesilmedi mi? dedi. Bu konuda (ifk konusu) konuştuğu Safvân İbn Muattal'a ulaştığı zaman Safvân kılıçla tepesine dikilmiş ve az kalmış ki onu öldüreyazmış. İşte Hz. Âişe'nin kasdetmiş, olduğu vurma, Safvân'in ona bu vurmasıdır.

13. Âyetin Tefsiri

Bu, Hz. Âi§e hakkında kötü söze daldıklarında ve ifk olayı araların­da zikrolunduğunda Allah Teâlâ'nın mü'minleri te'dîb etmesi, edebli yolu onlara öğretinesidir. Buyurur ki: Mü'minlerin annesine yapılan is­nadı işittiğiniz vakit mü'min erkeklerle mü'min kadınların kendilikle­rinden hüsn-ü zanda bulunmaları, bu sözü kendilerine kıyâs etmeleri gerekmez miydi? Eğer bu söz onlara yaraşmıyor ise mü'minlerin anne­si evleviyetle ondan uzak olmalı değil niiydi?

Bu âyetin Ebu Eyyûb Hâlid îbn Zeyd el-Ansârî ve hanımı (r.a.) hakkında nazil olduğu da söylenir. Nitekim İmâm Muhammed îbn îs-hâk îbn Yesâr babasından, o da Neccâr oğulları erkeklerinden birisin­den rivayet ediyor ki Ebu Eyyûb Hâlid İbn Zeyd'in hanımı Ümmü Ey­yûb ona: Ey Ebu Eyyûb, insanların Âişe (r.a.) hakkında söylediklerini işitmez misin? diye sormuş, o: Evet, bu yalandır. Ey Ümmü Eyyûb sen bunu yapar miydin? demiş. Ümmü Eyyûb: Hayır, Allah'a yemîn olsun ki yapmazdım, diye cevab vermiş. Ebu Eyyûb da: Allah'a yemîn olsun ki Âişe senden daha hayırlıdır, demiş. Allah Teâlâ (ifk olayı hakkında Kur'an'dan âyetler) indirdiğinde ifk hâdisesine dalanları zikrederek: «Uydurulmuş bir yalanla gelenler içinizden bir zümredir.» buyurmuş. Bunlar Hassan ve onun söylenen sözleri söyleyen arkadaşlarıdır. Sonra Ebu Eyyûb ve hanımının söylediği gibi: «Onu işittiğiniz vakit mü'min erkeklerle mü'min kadınların hüsn-ü zanda bulunmaları lâzım değil miydi...?» buyurmuştur.

Muhammed îbn Ömer el-Vâkıdî der ki: Bana tbn Efou Habîbe... Ebu Eyyûb'un kölesi Eilah'dan rivayet etti ki Ümmü Eyyûb, Ebu Ey-yûb'a: insanların Âişe hakkında söylediklerini işitmez misin? demiş, o: Evet işitiyorum. Bu yalandır. Ey Ümmü Eyyûb, sen bunu yapar miy­din? demiş. O da: Allah'a yemîn olsun ki hayır, diye cevab vermiş. Ebu Eyyûb: Allah'a yemîn olsun ki Âişe seriden daha hayırlıdır, demiş. Kur'­an'dan (ifk olayı ile ilgili âyetler) indiği zaman Allah Teâlâ ifk olayı­na karışanları zikredip peşinden de Ümmü Byyûb'a bazı sözler söyledi­ği zaman Ebu Eyyûb'u kasdederek: «Onu işittiğiniz vakit mü'min erkek­lerle, mü'min kadınların kendiliklerinden hüsn-ü zannda bulunup: Bu, apaçık bir iftiradır, demeleri gerekmez miydi?» buyurmuştur. Bu söz­leri söyleyenin Übeyy tbn Kâ'b olduğu da söylenir.

«Mü'min erkeklerle, mü'min kadınların (hüsn-ü zannda bulunma­ları, mti'minlerin annesinin hüsn-ü zanna ehil ve lâyık olduğunu bilerek) hüsn-ü zannda bulunmaları gerekmez miydi?» Bu, onların içleri (gönül­leri) ile ilgilidir. Dilleri ile de: «Bu, (mü'minlerin annesine) apaçık bir iftiradır, demeleri gerekmez miydi?» Meydana gelen olay, şüphe celb edecek bir olay değildir. Zîrâ mü'minlerin annesi Safvân tbn Mu-attal'm biniti üzerinde açıkça, öğle vakti, bütün ordunun gözleri önün­de, Allah Rasûlü de aralarında iken gelmiştir. Şayet durumda bir şüp­he olaydı bu açıkça olmaz, herkesin gözü önünde gelmezlerdi. Bilakis onların gelmeleri —şayet takdir buyurulmuş olsaydı— gizlice olurdu. Böylece meydana çıkıyor ki ifk olayına dalıp bunları konuşanların söy­ledikleri ve müzminlerin annesine isnâd ettikleri mahzâ yalandır, ah­makça, günahkârca bir hayâsızlıktır, kazanmayacak bir alış verişe gir­mektir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Söylediklerine karşı getirdikleri haberin doğruluğuna şehadet edecek dört şâhid getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki onlar şâhidleri getiremediler, öyleyse Allah katında, Allah'ın hükmünde yalancıların, günahkârların ta kendileridirler.»

15. Âyetin Tefsiri

Allah'Teâlâ buyurur ki: «Ey Hz. Âişe'nin durumu hakkında konu­şulan sözlere dalanlar, şayet Allah'ın tevbenizi, dünyada Allah'a dönü­şünüzü kabul etmesi, âhiret yurduna nisbetle de îmânınız dolayısıyla sizi bağışlaması ile dünya ve âhirette Allah'ın lütuf ve rahmeti üzeri­nizde olmasaydı, ifk meselesinde içine daldığınız yaygaradan dolayı her­halde sizi büyük bir azâb çarpardı. Bu; Mistah, Hassan ve Zeyneb Bint Cahş'ın kız kardeşi Hamne Bint Cahş gibi îmân sahibi olan ve îmânları sebebiyle Allah'ın tevbe bahsettiği kimseler hakkındadır. Abdullah îbn Übeyy tbn Selûl ve benzerleri gibi münafıklardan meseleye dalanlara ge­lince; bu âyette kastedilenler onlar değildir. Zira onlarda îmân ve sâ-lih amelleri ya da buna denk olacak, bunu karşılayacak amelleri yok­tur. Muayyen feir fiil hakkında vârid olan tehdidin durumu,; mutlak ol­ması ve bir de tevbe veya ona mukabil, ona denk olacak veya ondan daha üstün olacak bir amel-i sâlih olmamasına bağlı olmasıdır.

Sonra Allah Teâlâ: «Onu dilinize dolamıştınız.» buyurur. Mücahid ve Saîd tbn Cübeyr: Birbirinize naklediyordunuz. Birisinin: Filândan bunu işittim, filânca böyle söyledi, birtakım kimseler şöyle şöyle an­lattı, demesidir. Diğerleri de âyetteki kelimesini şeklinde okumuşlardır .Buhârî'nin Sahîh'inde nakledildiğine göre Hz. Âişe böyle okur ve: Bu, kökünden gelmektedir. Yani sahibinin üzerinde devam ettiği yalandır. Araplar bir kimse yürümeye devam et­tiği zaman: derler, dermiş. Ancak birinci kırâet en meşhur olandır ve cumhur bu kırâet üzeredir. Fakat ikinci kırâet de mü'minlerin annesi Hz. Âişe'den rivayet edilmiştir. Ibn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc... Ibn Ebu Müleyke'den rivayet ediyor ki Hz. Âişe burayı: şeklinde okur ve: Bu ancak, sözü yalan söyleme­dir. Fiilin kökü olan Velak kelimesi yalan anlammadır, dermiş, tbn Ebu Müleyke: «O, bunu başkalarından daha iyi bilir.» demiştir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Ve bilmediğiniz şeyleri ağzınıza alıyor (söylüyor)dunuz.» Önemsiz bir şey sanıyorsunuz. Mü'minlerin annesi­nin durumu hakkında söylediklerinizi söylüyor ve bunu önemsiz bir şey sanıyordunuz. Şayet hakkında konuşulan Hz. Peygamber (s.a.)in hanı­mı olmamış olsaydı bile önemsiz bir şey olmazdı. O, ümmî, peygamber­lerin sonuncusu, rasûllerin efendisi Peygamberin hanımı iken durum na-sılolür sanıyorsunuz? Rasûlünün hanımı hakkında bu söylenenler Al­lah katında son derece büyüktür. Ve Allah buna öfkelenir Allah Teâlâ Peygamberlerinden bir peygamberin hanımı hakkında elbette böyle bir şeyi takdir buyurmaz. Hâşâ, kellâ. O halde peygamberlerin kadınlarının efendisi, -mutlak olarak dünya ve âhirette Âdem oğullarının efendisi­nin hanımı hakkında böyle ıbir şey nasıl olabilir? Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Önemsiz bir şey sanıyorsunuz ama, Allah katında Önemi çok bü­yüktür.» buyurmuştur. Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerindeki bir hadîste şöyle buyurulur: Muhakkak kişi nereye varacağını bilmediği ve Allah'ı öfkelendirecek bir kelimeyi konuşur da, bu kelime onu ateşte gökle yer arası uzaklıkta aşağıya indirir. Bir rivayette de : Umursamaksızın, zi­yâdesi vardır.

18. Âyetin Tefsiri

Bu, hüsn-ü zannda bulunmayı emreden birinci tehdîdden sonra di­ğer bir tehdîddir. En hayırlı kadın hakkında ona yakışmayacak bir söz zikredildiği zaman onlara yaraşan hüsn-ü zannda bulunmaları ve gö­nüllerinde hüsn-ü zann dışında bir his taşımamalarıdır. Sonra gönlüne bir vesvese veya bir hayal takıldı ise bunu konuşmamaları gerekirdi. Al­lah Rasûlü . (s.a.) ;

Muhakkak Allah ümmetimin gönüllerinden geçirdiklerini onu yap­madıkça veya söylemedikçe affetmiştir, buyurur. Bu hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh'Ierinde tahrîc etmişlerdir.

Allah Teâlâ buyurur ki: Onu duyduğunuz zaman : Bu sözü söyle­memiz ve bir başkasına anmamız bize yakışmaz. Bu büyük bir iftiradır. Allah'ın Habîbi ve Rasûlünün hanımı hakkında böyle bir sözün konuşul­masından Allah Teâlâ münezzehtir, demeniz gerekmez miydi? Eğer Mü'-min kişilerdenseniz, Allah'a ve şeriatına inanmış, Allah'ın Rasûlü (s.a.) ne tazimde bulunan kişilerdenseniz ilerde buna benzer bir şeye dönme­meniz, buna benzer bir duruma düşmemeniz için Allah sizi tehdîdle bun­dan men'ediyor ve size öğüt veriyor. Küfürle nitelenmiş olanlara gelin­ce; bunlar için başka bir hüküm vardır. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyu­rur : «Ve Allah size âyetleri (şerl hükümleri, kaderi hikmetleri) açıkça bildiriyor. Ve Allah, (kullarına uygun olanları en iyi bilen) Alimdir, (kanun koymasında ve kaderinde hikmet sahibi) Hakîm'dir.»

19. Âyetin Tefsiri

Bu, kötü bir söz işitip te zihninde tereddütler uyanan ve bunu ko­nuşanlar hakkında üçüncü bir tehdîddir. Böyle kimseler bu sözleri çok­ça konuşmayacak, bunu yaymayacaklardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Mü'minler arasında kötülüğün ve hayâsızlığın yayılmasını arzu edenlere, (kendilerinden çirkin sözlerin yayılmasını tercih edenlere) işte on­lara; dünyada hadd cezası ile, ahirette de elîm bir azâb vardır. Ve Al­lah bilir, siz bilmezsiniz.» O halde işleri Allah'a havale edip döndürün ki doğru yola erişesiniz. frujâm Ahmed der ki: Bize Muhammed tbn Bekr... Sevbân'dan, o da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayet ediyor ki, o, şöyle buyurmuştur: Allah'ın kullarına eziyet vermeyin, onları ayıpla­mayın »onların gizliliklerini araştırmayın. Zîra kim müslüman karde­şinin gizliliğini araştırırsa; Allah da onu evinde rüsvây edinceye kadar gizliliklerini araştırır.

21. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ: «Ya Allah'ın üzerinizde fazl u rahmeti bulunmasaydi? Ve Allah, gerçekten Rauf ve Rahîm olmasaydı, (haliniz nice olurdu,)?» buyurur ki, şayet bunlar olmasaydı, başka bir durum meydana gelirdi. Fakat Allah Teâlâ kullarına karşı Rauf ve Rahîm'dir. Bu meselede kendisine tevbe edenlerin tevbesini kabul buyurur. Onlardan hakların­da ceza uygulananları da bu ceza ile temizler. «Ey îmân edenler; şey-tâmn adımlarına (yollarına ve emrettiklerine) uymayın.» Kim şeytânın adımlarına uyarsa; bilsin ki o, hayasızlığı ve kötülüğü emreder.» Bu, şey­tânın adımlarına uymaktan en fasih, en kısa, en belîğ ve en güzel ifâde ile sakındırmak, nefret ettirmektir. îbn Abbas'tan rivayetle Ali tbn Ebu Talha: Şeytânın adımlarının; onun ameli, olduğunu söyler, tkrime ise bunun; şeytânın dürtmeleri, vesveseleri olduğunu söylemiştir. Katâde der ki: Her ma'siyet, şeytânın adımlarmdadır. Ebu Miclez de şöyle demiştir: Ma'siyetlere dâir adaklar şeytânın adımlarından dır. Mesrûk der ki: Birisi îbn Mes'ûd'a: Ben kendime yemek yemeyi haram kıldım, ne dersin? diye sormuştu. İbn Mes'ûd: Bu, şeytânın dürtmelerinden, vesveseler indendir. Yemininin keffâretini ver ve ye, dedi. Şa'bî, oğlunu boğazlamayı adayan bir adam hakkında: Bu, şeytânın dürtmelerin-dendir, demiş ve bir koç kesmesine fetva vermiştir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Ebu Râfî'den rivayet etti ki o, şöyle demiştir: Karım bana kızdı ve: O, bir gün yahûdi bir gün hristi-yan olan kimsedir. Eğer sen karını boşamayacak olursan, ona âit her köle hürdür, dedi. Abdullah İbn Ömer'e vardım da: Bu, ancak şeytânın dürtmelerindendir, dedi. Zeyneb Bint Ümmü Seleme de böyle söylemiş­tir. O günde Medine'deki en bilgili kadın o idi. Âsim İbn Ömer'e vardım o da böyle söyledi.

Allah Teâlâ: «Şayet Allah'ın sizin üzerinizdeki lutûf ve rahmeti bulunmasaydı; hiç biriniz ebediyyen temize çıkamazdı.» buyurur. Şa­yet Allah Teâlâ dilediğine tevbeyi ve kendine dönmeyi bahsetmemiş olsaydı* .gönülleri şirkden, günâhlarından, kirlerinden ve onlarda olan kötü huylardan temizlememiş olsaydı, onlardan her bireri hissesince bunlara sâhib olur ve hiç kimse kendisini temizleyemez, hayra ula­şamazdı. «Fakat Allah Teâlâ, kullarından dilediğini temize, çıkarır.» Dilediğini de sapıklığa ve helak edici azgınlığa, delâlete düşürür. Ve Allah kullarının sözlerini en iyi işiten, onlardan kimin hidâyete kimin de dalâlete hak kazandığını en iyi bilendir.

22. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyurur ki: Sizden faziletli, ihsan ve sadaka sahibi olanlar, servet ve varlık sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek hususunda yernîn etmesinler. Yoksul,ve muhacir akrabalarına sıla-ı rahmde bulunmamaya yemîn et­mesinler. Bu, sıla-ı rahm'e teşvîk ve yöneltmede ve onlara rıfk ile mua­mele etmede en üst derecedir. Bu sebepledir ki: «Onların geçen kötülük ve eziyyetlerini affetsinler, aldırış etmesinler.» buyurmuştur. Bu da Al­lah Teâlâ'nın yaratıklarına, onların kendilerine haksızlık etmelerine rağmen lutfu, keremi ve hilim sahibi olmasındandır. Bu âyetler Hz. Âişe hakkında söylediklerinden sonra Mistah İtan Üsâse'ye hiç bir iyilikte bulunmayacağına yemîn ettiğinde Ebubekir Sıddîk hakkında nazil ol­muştur. Nitekim bu, daha önce hadîste geçmişti. Allah Teâlâ mü'min-lerin annesi Âişe'nin ma'sûmiyetini (âyetle beyân buyurarak) indirdi­ğinde, inanan gönüller hoş olup gönülleri istikrar kesbettiğinde, Allah Teâlâ mü'minlerden bu hususta konuşanların tevbesini kabul edip hak­larında ceza uygulananlara cezaları uygulandığında, Allah Teâlâ —ki O fazl u ihsan, nimet sahibidir— Sıddîk'ı akrabası olan Mistah İbn Üsâse'ye karşı merhamete teşvîk buyurmuştur. Mistah, Sıddîk'ın tey­zesi oğlu idi. Ebubekir (r.a.)in kendisine infâkta bulunduğundan başka malı olmayan bir yoksul idi. Allah yolunda hicret edenlerdendi. Bir ya­lan söyleyip iftira atmış; Allah Teâlâ da onun bundan tevbesini kabul buyurmuş, bu konuşmaları yüzünden ona ceza uygulanmıştı. Sıddîk (r.a.), iyilik ve ihsanı ile bilinir; gerek akrabalarına ve gerekse yaban­cılara iyilikleri ile tanınırdı. «Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misi­niz? Ve Allah, Gafûr'dur, Rahîm'dir.» kısmına gelinceye kadar bu âyet nazil olduğunda —ki ceza amel cinsindendir ve sen nasıl sana karşı günâh işleyeni bağışlarsan Biz de seni bağışlarız, nasıl sen affedersen Biz de seni affederiz— İşte o zaman Sıddîk : Evet Rabbimiz, Allah'a yemîn olsun ki Senin bizi bağışlamanı severiz,'demiş, sonra daha önce Mistah'a infâkda bulunduğu gibi aynı infâkına dönerek; Allah'a yemîn olsun ki ebediyyen ona hiç bir iyilikte bulunmayacağım, faydada bu­lunmayacağım, sözünp karşılık; Allah'a yemîn olsun ki bundan (ona infâkda bulunmaktan) ebeddiyyen ayrılmayacağım, demiştir. İşte bu sebepledir ki Sıddîk, gerçekten sıddîktır.

25. Âyetin Tefsiri

İftiranın iki cezası vardır:

a- Birinci ve aslî ceza sopadır.

b- İkinci tebaî ceza; şehadetin kabul edilmemesidir.

Her iki cezanın aslı, Yüce Allah'ın şu âyet-i celîle'sine dayanır. «İf­fetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şâhid getiremeyenlere seksen değnek vurun, ebediyyen onların şâhidliklerini kabul etmeyin. İşte on­lar fâsıkların ta kendileridir. Meğer ki bundan sonra tevbe edip ıslâh olalar, şüphesiz ki Allah, Gafûr'dur, Rahîm'dir.» (Nûr, 4-5).

Sopa cezası: İftira suçunda sopa cezasının miktarı seksen değnek­tir. Sopanın yerine başka bir şey geçmez. Sayıyı azaltmak mümkün de­ğildir. Devlet reisinin sopa cezasını affetme hakkı yoktur, iftira edile­ne gelince; bazılarına göre, affetme hakkı vardır, bazılarına göre yok­tur.

Şahadetin İcâbul edilmemesi: İslâm hukukçuları arasında ittifak­la kabul edilmektedir ki ;iftirâ eden kişinin, iftira haddi ile birlikte şâ-hidliği de kabul edilmez. Çünkü Yüce Allah, bu noktada şöyle buyur­maktadır: «Ve onların şâhidliğini ebediyyen kabul etmeyin.» (Nûr, 4).

Lâkin fakîhler, tevbe halinde şehadetin kabul olup olmayacağı ko­nusunda ihtilaflıdırlar. Ebu Hanîfe'ye göre; tevbe de etse iftira ede­nin şâhidliği kabul edilmez. İmâm Şafiî, Mâlik ve Ahmed Îbn Hanbel'e göre; tevbe ederse iftira edenin şehâdeti kabul edilir. Fukahâ'nın bu konudaki ihtilâfının esâsı; Yüce Allah'ın şu hükmünün tef şirindeki farklı anlayıştır: «Meğer ki bundan sonra tevbe edip ıslâh olalar.» (Nûr, 20) Buradaki istisnanın, zikrolunan en yakın konuya gittiğini söyleyenler, tevbenin fâsıklığı ortadan kaldıracağını ve şehâdetin kabul edi­leceğini belirtirler: «Ebediyyen onların şâhidliğini kabul etmeyin. İşte onlar, fâsıkların ta kendileridir. Meğer ki bundan sonra tevbe edip ıs­lâh olalar.» (Nûr, 21) Onlara göre buradaki tevbe, en yakın olan fâ-sıklığa râci'dir. İstisnanın bir önceki cümleye râcî' olduğunu söyleyen­lere göre; tevbe, hem fâsıklık durumunu kaldırır, hem de şehâdetin ka­bul edilmemesi halini. Ebu Hanîfe ve Mâlik'e göre; iftira eden kişinin şâhidliği, ancak hadd vurulmasıyla ortadan kalkar. İmâm Şafiî ve Han-bel'e göre; suçun aleyhinde sübûtu ile birlikte, müfterinin şehâdeti ka­bul edilmez. Yani hadd vurulmasa dahi iftira ettiği doğrulandığı sürece şehâdeti kabul edilmez.

Cezalar birden fazla olursa, ya hepsi iftira suçunun cezası olacak veya iftira ile birlikte hepsi başka suçların cezası olacaktır. Her iki hal­de suçlar aşağıdaki şekilde tedahül eder:

iftira suçunun tedahülü konusunda ihtilâf vardır. İmâm Mâlik ve Ebu Hanîfe'ye göre; iftira suçları, infaz vaktine kadar tedahül eder. Meselâ bir kimseye birden fazla iftira eden kişi, hepsi için bir hadd ce­zasına çarptırılır. O ana kadar işlediği fiiller, ister bir tek kişiye ister birçok kişiye karşı olsun farksızdır jster tek kelime ile iftira etmiş ol­sun ister birçok kelimelerle, ister bir gün ister değişik günlerde iftira etmiş olsun. Hadd vurulduktan sonra tekrar bir kişiye iftira ederse ye­niden hadd vurulur. İmâm Mâlik ve Efcu Hanîfe; her ne kadar bu hu­susta ittifak etmişlerse de, cezâsmm infazı esnasında birine iftira eden kimsenin durumu konusunda farklı görüşler serdetmişlerdir. İmâm Mâ­lik'e göre; iftira, birinci suçun haddinin çoğunun infazından sonra iş­lenmişse, birinci hadd tamamlanmış olur ve ikinci iftira suçu için kâ­mil hadd gerekir. Şayet birinci suçun haddinin az bir kısmının infa­zından sonra, ikinci iftira suçu işlenmişse; yeni iftira suçu için yeni tir hadd gerekir ve birinci hadden kalan kısım ikinci haddin içerisine girer. Yahut ta bir ba^ka mânâ ile yeni iftira suçu için eski iftira su­çundan dolayı vurulan hadd kadar kısım vurulur. Buradan anlaşılıyor ki; İmâm Mâlik, infazın başlamasından sonra haddin ekseriyeti infaz edilmişse tedahülü kabul etmezken; haddin az bir kısmı infaz edilmiş­se, geriye kalan kısmının ikinci hadde dâhil olacağını kabul etmekte­dir. Ebu Hanîfe'ye göre; hükmün infazı tamamlanmadığı sürece —ge­riye kalan hadd isterse bir sopa olsun - suçlar iç içedir, Meselâ iftira eden kişiye yetmiş dokuz scpa vurulsa, sonra bir kez daha iftira etse, ancak son fcir sofa vurulur, çünkü suçlar iç içe girmiştir.

İmâm Şafiî'ye gere; bir şahsa birden fazla iftira edilmesi halinde

iftira haddi vurulmazdan ence ise - suçlar iç içe girer ve hepsinin

yerine bir tek hadd vurulur. Bir topluluğa iftira edilirse, iftira her birlne teker teker yöneltilmiş olduğundan hepsi için -bir tek hadd îcâbe-der. Haddler ne kadar çok olursa olsun tedahül söz konus#olmaz. Eğer bir topluluğa bir tek sözle iftira edilmişse bu noktada iki görüş vardır. Önceki görüş sahipleri, bir tek haddin gerekeceğini ifâde ederler. Çün­kü iftira kelimesi bir kelimedir, 'bu yüzden bir tek hadd gerekir. Son­raki görüş taraftarları ise, topluluktan her biri için bir hadd gerekece­ğini ileri sürerler. Çünkü, teker teker iftira ile ferdlerin utanma ve ar duygusu iliştirilmiştir. Bu yüzden her biri için bir hadd îcâJbeder.- Şafiî mezhebinde amel edilen görüş budur. îftirâ ifâdesinde kullanılan keli­me; iki kişiye müteveccih bir kelime ise, (bir adamın karısının bir er­kekle birleştiğine dâir iftira edilmesi gibi) bazılarına göre; müfteriye iki hadd vurulur. Çünkü iki kişiye iftira etmiştir. Diğer bazılarına göre müfteriye bir tek hadd gerekir, çünkü bir tek zina atfı söz konusudur. İmâm Ahmed'e göre; bir kişi bir şahsa bir kaç kere iftira edecek olursa, her biri için hadd vurulmadığı sürece —ister bir tek zina isnadında bu­lunsun, ister birçok zina isnadında bulunsun— tek bir hadd vurulur. Bir topluluk, birkaç kelime ile iftiraya muhâtab olursa; her biri için ayrı bir hadd gerekir ve bu takdirde haddlerin tedahülü söz konusu ol­maz, çünkü hadd insanların hakkıdır. Bir kişi bir adama; ey iki zânî-nin oğlu, derse o tek kelime ile her ikisine iftira etmiş olur. Söylediği kişilerin her ikisi de ölmüşse bu hak çocuklarına geçer ve ikisi için yal­nız bir hadd îcâbeder. Bir kişi: Ey zânî oğlu zanî, derse; hem oğula hem de babaya iftira» etmiş olur. Muhatabın babası sağ ise her biri için ayrı ayrı hadd gerekir. «Ey anası zânî, kendisi zânî» denmesi hali de böyledir. Anne hayatta ise her ikisi için de hadd vurulur. Eğer ölü ise bir tek hadd vurulur. Bir kişinin muhatabına; falanca ile zina ettin, demesi her ikisi için de —bir kelime ile— iftiiâ demektir.

imâm Mâlik'e göre; iftira suçunun haddi, içki haddi ile tedahül eder. Çünkü her ikisinin gereği de birdir, her ikisi için de seksen sopa îcabetanektedir. İki suçtan birisi için hadd vurulunca diğeri sakıt olur. Haddin infazı esnasında yalnız biri kasdedilmiş olsa da, suçlunun sonra içki içtiği veya iftira ettiği sabit olması halinde vurulan hadd kâfî gelir. öteki üç mezheb imâmı; iftira haddi ile içki haddinin tedahülü halin-de^ İmâm Mâlik'in görüşüne katılmazlar. Onlara göre; iftira haddi di­ğer haddlerle tedahül etmez, isterse kati vak'ası Allah'ın hukukunu ilgilendiren bir öldürme olsun —evli zânînin recmi gibi— isterse kul­ların hukukunu alâkadar eden bir öldürme olsun —kısas gibi— iftira haddi ölüm cezası ile birlikte ve ayrıca infaz olunur, ölüm cezası oldu­ğu takdirde önce iftira haddi vurulur, sonra öldürülür. Çünkü iftira haddi insanların hakkıdır, insanların hakkında, —Ebu Hanîfe ve Han-bel'e göre— müsamaha gösterilmez. Hem iftira haddi utanma duygusunun defi için konmuştur, kısas yoluyla öldürme bu duyguyu ortadan kaldırmaz.

Cezanın infaz şekli: Bu hususta zina konusundaki sopa cezasının infaz şekliyle iftira suçunda özel olarak söz konusu edilen kısımlara bakınız.

Cezayı iskât eden haller:

a- Şâhidlerin şehâdetten rücû'u

b- iftira edilenin iftira edeni tasdiki

c- Yalnız Ebu Hanîfe'ye mahsûs olmak üzere iftira edilenin kendi şâhidlerini yalanlaması.

İmâm Malik'e göre; iftira edilen, şâhidleri dinlemezden önce yalan­larsa, şâhidlerin şehâdeti dinlenmez. Şâhidlerin şehâdetinden sonra ya­lanlarsa, o zaman sözüne iltifat edilmez.

d- Hükmün infazından önce şehâdet ehliyetinin butlanı. Bu şart da Ebu Hanîfe'ye mahsûstur. Çünkü ona göre genel kaide; hükmün infazı hükümden bir bölümdür.

26. Âyetin Tefsiri

İbn Abbâs der ki: Kötü sözler kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü sözlere lâyıkta*. İyi sözler iyi erkeklere, iyi erkekler de iyi (temiz) söz­lere yaraşırlar. Bu âyet-i kerîme, Hz. Âişe ve ifk ehli hakkında nazil ol­muştur. Mücâhid, Atâ, Saîd îbn Cübeyr, Şa'bî, Hasan îbn Ebu Hasan el-Basrî, Habîb tbn Bbu Sabit ve Dahhâk'tan da bu açıklama rivayet edilmiştir. İbn Cerîr de bu görüşü tercih etmiştir. İbn Cerîr bu açıkla­manın tevcihini şöyle yapar: Çirkin söz elbette insanlardan kötülük eh­line, iyi söz de insanlardan iyi, temiz olanlara yaraşır. Münafıkların Ha. Âişe'ye isnâd etmiş oldukları söze aslında kendileri daha lâyıktırlar. Hz. Âişe İse ma'sûmiyete ve temizliğe onlardan daha çok lâyıktır. Bu se­beple Allah Teâlâ: «Bunlar, onların söylediklerinden uzaktırlar.» bu­yurmuştur.

Abdurrahmân İbn Zeyd ibn Eşlem de şöyle diyor: Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara yaraşırlar. Aynı şekil­de iyi kadınlar iyi erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara lâyık­tırlar. Aslında bu açıklama da, daha Önceki söze dönmektedir. Şöyle ki: Şayet Allah Teâlâ, Hz. Âişe'yi Allah Rasûlu (s.a.)nün hanımı kılmış-sa bu ancak onun temiz, iyi olmasındandır. Zîrâ Hz. Peygamber (s.a.), temiz insanların en temizidir. Şayet Hz. Âişe kötü olmuş, olsaydı, ne şer'an ve ne de takdîren Hz. Peygamber (s.a.)in eşi olmaya uygun düş­mezdi. Bu sebeple Allah Teâlâ: «Bunlar, onların söylediklerinden uzak­tırlar.» Ifk ehlinin ve düşmanların söylediklerinden uzaktırlar. «Ve on­lar için; (iik ehlinin söylemiş oldukları yalan sebebiyle) mağfiret, (Al­lah katında Naim cennetlerinde) cömertçe verilmiş bir rızık vardır.» buyurmuştur. Bu, Allah Rasûlü (s.a.)nün hanımının cennet ehlinden olacağı va'dini içermektedir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn Müslim'in... Yahya îbn el-Cezzâr'dan rivayetinde o, şöyle anlatıyor: Üseyr îbn Câbir. Ab­dullah İbn Mes'ûd'a geldi ve; bugün Velîd îbn Ukbe'nin hoşuma giden bir sözünü işittim, dedi. Abdullah şöyle dedi: Mü'min bir kişinin kalbin­de temiz olmayan bir kelime varsa bu, onun göğsünde dolanır, sarsılır, yerleşmez ve nihayet onu telâffuz ettiğinde yanında olan bi­risi işitir, onu düşürür ve kendisine mal eder. Günahkâr bir kişinin kal­binde temiz birselime varsa bu, onun göğsünde dolanıp durur, yerleş­mez ve nihayet onu telâffuz eder de, yanında olan birisi işitip düşürür ve kendine mal eder. Sonra Abdullah; «Kötü kadınlar; kötü erkeklere, kötü erkekler de; kötü kadınlara yakışırlar. İyi kadınlar; iyi erkeklere, iyi erkekler de; iyi kadınlara yakışırlar.» âyetini okumuştur. Abdullah İbn Mes'ûd'un bu sözü İmâm Ahmed'in Müsned'inde merfû1 olarak ri­vayet etmiş olduğu şu hadîse benzemektedir. Hikmeti işitip de işittiği­nin en kötüsünü nakledenin misâli; bir adam gibidir ki o, bir sürü sâ-hibine gelir ve; bana kesilebilecek bir koyun ver, der. Sürü sahibi: Git ve dilediğinin kulağını tut (ve al), der. Adam gidip sürünün köpeğinin kulağını yakalar. Başka bir hadîste de hikmet mü'minin yittiğidir. Onu nerede bulursa alır, buyrulmuştur.

29. Âyetin Tefsiri

Bunlar şerl edeblerdir. Allah Teâlâ bunlarla inanan kullarını ter­biye etmektedir. Bu, bir yere girme hususunda izin isteme âdabıdır. Al­lah Teâlâ inananlara, «vleri dışındaki evlere girmeden önce izin isteyip bu izin istemeden sonra bir de (o ev ahâlîsine) selâm vermdikçe girme­melerini emretmiştir. Kişinin {kendi evi olmayan) bir yere girmek için üç kere izin istemesi gerekir. Şayet ona izin verilrse ne âlâ değilse ge­ri döner. Nitekim sahîh bir hadîste şöyle anlatılıyor:

Ebu Saîd el-Hudrî'den nakledilir ki o şöyle anlatıyor: Ansar'ın mec­lislerinden birindeydim. Birden Ebu Musa çıkageldi. Korkmuş gibiydi, dedi ki: Üç defa Ömer'in yanına girmek için izin istedim, bana izin veril­mediği için geri döndüm.' Ömer: Yanıma girmekten seni alakoyan ne­dir? diye sordu, ben de: Girmek için üç defa izin istedim, bana izin ve­rilmedi, ben de döndüm. Allah Rasûlü (s.a.): Sizden birisi üç defa izin ister de izin verilmezse geri dönsün, buyurdu, dedim. Ömer: Allah'a yemîn ederim ki bu sözüne delîl getireceksin, dedi. İçinizde bunu Hz. Peygamber (s.a.)den duyan kimse yok mu?

Übeyy tbn Ka'b: Allah'a yemîn olsun ki seninle kavmin en küçüğü gidecek, dedi. Kavmin en küçüğü bendim. Kalkıp onunla gittim ve Ömer'e Hz. Peygamber (s.a.) in böyle söylemiş olduğunu haber verdim.

îmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk'm... Enes'den —veya bir başkasından— rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) Sa'd îbn Ubâde'nin yanına girmek için izin isteyip: Allah'ın selâmı ve rahmeti senin üzeri­ne olsun, demişti. Sa'd: Allah'ın selâmı ve rahmeti senin de üzerine ol­sun, dediyse de, Hz. Peygamber (s.a.) İşitmeyip üç kere selâm verdi. Sa'd üç kere Allah Rasûlü (s.a.)nün selâmına karşılık verdi, fakat ona işittirmedi. Hz. Peygamber (s.a.) döndü, Sa'd da peşinden gitti ve: Ey Allah'ın elçisi, anam babam sana feda olsun. Sen hangi selâmı verme­sen, işte o kulağımdadır ve muhakkak ben senin selâmına cevab ver­dim ve fakat sana işittirmedim. İstedim ki senin selâm ve bereketinden çoğuna nail olayım, dedi. Sonra Allah Rasûlü (s.a.)nü eve davetle ona üzüm kurusu takdim etti. Hz. Peygamber yeyip bitirdiği-zaman: Sizin yemeğinizi iyiler yesin, size melekler duâ etsin ve yanınızda oruçlular iftar etsin, diye duâ buyurdu. Ebu Dâvûd ve Neseî'nin Ebu Amr el-Ev-zâî kanalıyla... Kays tbn Sa'd îbn Übâde'den rivayetlerine göre; o, şöy­le anlatmış: Allah Rasûlü (s.a.) bizi evimizde ziyaret edip: Allah'ın se­lâmı ve rahmeti sizin üzerinize olsun, buyurdu- Sa'd, hafîf bir sesle se­lâmına cevab verdi. Ben: Allah Rasûlü (s.a.) ne izin vermeyecek misin? dedim. Bırak da bize çok selâm versin, dedi. Allah Rasûlü (s.a.): Al­lah'ın selâma .ve rahmeti üzerinize olsun, buyurdu. Sa'd hafîf bir sesle selâmına cevab verdi. Sonra Allah Rasûlü (s.a.): Allah'm selâm ve rah­meti sizin üzerinize olsun, buyurdu. Sonra da döndü. Sa'd peşine dü­şüp: Ey Allah'ın elçisi, şüphesiz ben senin selam vermeni istiyor ve bize selâmı çoğaltman için hafîf bir sesle selâm veriyordum, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) onunla beraber dönüp geldi. Sa'd, Allah Rasûlü (s.a.)ne yıkanacak su getirilmesini emretti ve Hz. Peygamber yıkandı, sonra ona zaferân —veya revs— ile boyanmış bir elbise verdi de, Allah Rasûlü (s.a.) onu sarındı. Daha sonra Allah Rasûlü (s.a.) ellerini kaldırıp şöy­le duâ buyurdu: Ey Allah'ım, salâtım ve rahmetini Sa'd îbn Ubâde aile-ai üzerine kıl. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) yemek yedi, gitmek istediği zaman Sa'd, üzerine kadife örtülmüş bir merkeb getirtti. Allah Rasû­lü (s.a.) bu merkebe bindi. Sa'd: Ey Kays, Allah Rasûlü (s.a.) ile bera­ber git, dedi. Kays der ki: Allah Rasûlü (s.a.): Merkebe bin, buyurdu. Ben kabul^ etmedim. O: Ya biner veya geri dönersin, buyurdu. Ben de geri döndüm. Bu hadîs, başka bir kanaldan; da rivayet edilmiş olup, ceyyid ve kuvvetli bir hadîstir. En doğrusunu Allah faâlir.

Bilinmelidir ki bir ev halkından girmek için izin isteyen kişinin, kapının karşısında yüzü kapıya dönük olarak durmaması, kapının sa­ğında veya solunda durması gerekir. Zîrâ Etou Davud'un, Müemmel Îbn Fadl el-Harrânî kanalıyla... Abdullah İbn Büsr'den rivayet etmiş oldu­ğu bir hadîse göre Allah Rasûlü (s.a.), bir kavmin kapısına geldiği za­man kapının karşısında yüzü kapıya dönük olarak durmazdı. O; kapı­nın sağ veya sol tarafında durur: Selâm size, selâm size, derdi. Bunun sebebi şudur:10 günlerde evlerin kapılarında örtüler yoktu. Hadîsi sâ­dece Ebu Dâvûd rivayet etmiştir. Yine Ebu Davud'un Osman îbn Ebu Şeybe ve Ebu Bekr îbn Ebu Şeyibe kanalıyla... Hüzeyl'den rivayetine göre bir adam —Râvî Osman bunun Sa'd olduğunu söyler— gelip Hz. Peygamber (s.a.)in kapısında izin istemek üzere durdu. Kapının karşı­sına —Osman kapıya dönük olarak diyor— dikildi. Hz. Peygamber (s.a.): Şöyle dur, izin istemek ancak bakmaktandır (bakmamak için izin is­tenilir) , buyurdu. Ebu Dâvûd et-Tayâlisî hadîsi Süfyân es-Sevrî kana­lıyla... Sa'd'dan, o da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayet eder. Hadîsi Ebu Dâvûd onun hadîsinden rivayet etmektedir.

Buhârî ve Müslim'in Sahihlerinde Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayet edildiğine göre; o, şöyle buyurmuştur: Bir kimse izinsiz olarak sana muttali' olsa (seni ev halinde görse) sen de ona bir taş atıp gözünü çı­karmış olsan sana herhangi bir günâh olmazdı. Bir topluluğun Şu'be kanalıyla... Câbir'den rivayetle tahrîc ettiklerine göre; o, şöyle anlatı­yor: Babamın üzerinde olan bir borçtan dolayı Hz. Peygamber (s.a.) e gelmiş ve kapısını çalmıştım. Kimdir o? diye sordu. Ben: Benim, dedim. Hoşlanmadığım belirtmek üzere: Benim, benim... 'buyurdu. Bu şekilde konuşmak (kendini bu şekilde tanıtmak) Allah Rasûlü (s.a.)nün ho­şuna gitmemiştir. Zîrâ kişi, adını veya meşhur olduğu künyesini açtk-ça söylemedikçe bu sesin sahibi bilinmez. Değilse herkes kendisini:

Benim, diye tanıtabilir. Ancak bununla Ayette emredilen Ünsiyyet ve ev ahâlîsine ıkınmaktan ibaret olan İzin istemeden kasdedilen gaye ta-'hakkuk etmiş olmaz, îbn Abbâs'tan rivayetle Avfî, âyetteki seslenme anlamına elan fiilinin, izin .istemek anlamana olduğunu söyler. Bir çokları da böyle söylemiştir. îbn Cerîr'İn îbn Beşşar kana­lıyla... «Ey îmân edenler; evlerinizden başka evlere, sahipleriyle alış­kanlık kurup selâm vermeden girmeyin.» âyeti hakkında îbn Abbâs'­tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Bu (seslenip sahiplerine selâm vermeden anlamına gelen kırâeti) yazanın bir hatâsından İbarettir. Ayet: İzin İsteyip sahiplerine selâm vermeden... şeklinde olacaktır, tbn Abbâs'ın bu sözünü Hüşeym de Ebu Bişr Ca'fer Îbn îyâz'dan rivayet et­miştir. Bu haberi Muâz İbn Süleyman, Ca'fer îbn- îyâz'dan, o Saîd'den, o dâ îbn Abbâs'tan yukardakine benzer şekilde rivayet eder. Onda şu fazlalık vardır: îbn Abbâs âyeti: izin isteyip sahiplerine selâm verme­den... şeklinde okurdu. îbn Abbâs, âyeti Übeyy îbn Kâ'b (r.a.)ın kırâeti üzere okurdu. Bunun îbn Abbâs'tan rivayeti gerçekten garîbdir. Hü­şeym der ki: Bize Müğîre'nin ibrahim'den rivayetine göre; o, şöyle de­miş : (Bu âyet) îbn Mes'ûd'un mushafmda : Sahiplerine selâm verip izin istemeden girmeyin, şeklindedir. Bu, îbn Abbâs'tan da rivayet edil­mekte olup, îbn Cerir bu kırâeti tercih etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ravh'ın... Kelede İbn Hanbel'den riva­yetine gâre; Safvan ibn Ümeyye, Hz. Peygamber (s.a.) vadinin en yük­sek yerinde iken (Mekke'nin fethinde) ona süt, altı aylık bir geyik yav­rusu ve küçük hıyarlar göndermişti. Râvî şöyle anlatıyor: Selâm verip izin istemeksizin yanına girdim. Hz. Peygamber (s.a.) : Dön ve selâm size, gireyim mi? de, buyurdu. Bu Savfân'ın müslüman olmasından sonradır. Hadîsi Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Neseî; î-bn Güreye kana­lıyla rivayet etmişlerdir. Tirmizî: Hasendir, garîbdir, sâdece onun (tbn Cüreyc'in) hadîsinden bilmekteyiz, der. Ebu Dâvûd der ki: Bize Ebu Bekr îbn Şeybe'nin... Rebaî'den rivayetine göre; o, şöyle anlatmış: Âmir oğullarından birisi gelip Allah Rasûlü (s.a.) evinde iken onun ya­nına girmek için izin isteyip: Gireyim mi? demişti. Hz. Peygamber (s.a.) hizmetçisine: Şunun yanına çık ve ona izin istemeyi öğret. Ona söyle: Selâm size, gireyim mi? desin, buyurdu. Adam bunu işip: Selâm size, gireyim mi? dedi de, Hz. Peygamber (s.a.) ona izin verdi ve o da girdi. Hüseyin'in Mansûr kanalıyla... Amr İbn Saîd es-Sekafî'den rivayetine göre bir adam Hz, Peygamber (s.a.)in yanma girmek için izin isteyip: Gireyim mi —veya girelim mi? demiştir— dedi. Hz. Peygamber (s.a.), adı Ravda olan bir cariyesine: Kalk şuna git, ona öğret, onun izin iste­mesi güzel değil. Ona : Selâm size, gireyim mi? demesini söyle, buyurdu. Adam bunu işitip söyledi de, Allah Rasûlü: Gir, buyurdu. Tİrmizî'nin Fadl îbn Sabah kanalıyla... Câbir îbn Abdullah'tan rivayetine göre Al­lah Rasûlü (s.a.): Sözden önce selâm, buyurmuştur. Tirmizî hadîsin isnadında bulunan Anbese'nin hadîsinin zayıf, Muhammed îbn Zâ-zân'm hadîsinin ise münker olduğunu söyler.

Hüşeym'in Muğîre'den. rivayetinde Mücâhid şöyle anlatıyor: İbn Ömer sıcaktan bunalmış halde bir ihtiyâcından ötürü Kureyş'den bir kadının çadırına gelmişti. Selâm size, gireyim mi? dedi. Kadın: Selâ­metle gir, dedi. tbn Ömer tekrar izin istedi, kadın aynı sözü tekrarladı. Bu sırada tbn Ömer, sıra ile ayaklarına (ayaklarından birine) dayana­rak duruyordu. «Gir, de» dedi de, kadın; gir, dedi ve o da girdi. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc'in... Ümmü îyâs'dan rivaye­tine göre; o, şöyle anlatmış: Hz. Âişe'nin yanına girmek için izin iste­yen dört kadın içindeydim. Ben: Girelim mi? dedim. O : Hayır, arka­daşınıza söyleyin izin istesin, dedi. Kadın: Selâm size, girelim mi? dedi. Hz. Âişe önce: Giriniz, deyip sonra: «Ey îmân edenler; evlerinizden baş­ka evlere .sahipleriyle alışkanlık kurup selâm veremeden girmeyin.» dedi. Hüseyin'in Eş'as İbn Sivâr kanalıyla... ibn Mes'ûd'dan rivayetin­de o, şöyle demiş: Anneleriniz ve kız kardeşlerinizin yanına girmek için izin istemeniz gerekir. Adiyy İbn Sâbiften rivayetle Eş'as şöyle di­yor : Ansâr'dan bir kadın: Ey Allah'ın elçisi, şüphesiz ben evimde ne ba­bamın, ne bir çocuğun ne de herhangi bir kimsenin görmesini isteme­diğim halde oluyorum. Benim yanıma devamlı olarak ben bu halde iken ailemden herhangi bir erkek giriyor, demişti. Bunun üzerine «Ey îmân edenler; evlerinizden başka evlere, sahipleriyle alışkanlık kurup selâm vermeden girmeyin.» âyeti nazil oldu. İbn Cüreyc'in Atâ İbn Ebu Re-bâh'tan, onun da İbn Abbâs (r.a.)tan rivayetine göre; o, şöyle demiş : Üç âyet vardır ki insanlar onu inkâr etmiştir. Allah Teâlâ: «Şüphesiz Allah katında en şerefliniz en müttâkî olamnızdır.» buyurdu. Onlar: Onların Allah katında en şerefli olanı evi en büyük olanıdır, diyorlar. İzinlerin hepsini insanlar inkâr etmiştir. Ben: Benimle birlikte bir ev­de olan, evimde (kucağımda) ki yetim kız kardeşlerimin yanına gir­mek için izin mi isteyeceğim? dedim. Evet, buyurdu. Benim için ruh­sat vermesi için sözümü tekrarladım, kabul buyurmadı ve: Onları çıp­lak olarak germeyi sever misin (onları çıplak olarak görmek ister mi­sin)? buyurdu. Ben; hayır, dedim. O halde izin iste, buyurdu. Benim tekrar müracaatımda,: Allah'a itaat etmeyi seviyor musun? buyurdu. Ben; evet, deyince de: O halde (yanlarına girmek için) izin iste, buyur­du. İbn Cüreyc der ki: Bana İbn Tâvûs, babasının şöyle dediğini nak­letti: Çıplak halini görmekten en çok hoşlanmadığım kadınlar, nikâhı bana haram olan kadınlardır. Ve o, bu konuda çok sert ve muhafaza­kâr davranırdı.

İbn Cüreyc'in Zührî'den, onun Hüzeyl tbn Şurahbil el-Evedî el-A'ma'dan rivayetine göre; o, ibn Mes'ûd'u şöyle derken işitmiş: Anne­lerinizin yanına girmek için izin istemeniz gerekir (annelerinizin ya­nına girmek için izin isteyiniz). İbn Cüreye der ki: Atâ'ya: Kişi, karısı­nın yanına girmek için izin ister mi? diye sordum, hayır dedi. Bu, izin istemenin vâeib olmadığına hamledilmelidir. Yoksa evlâ olan; kadı­nın, kocasının kendisini görmesini istemediği bir durumda olması ihti­mâline binâen gireceğini ona bildirmesi ve ansızın girmemesidir.

Kbu Ca'fer îbn Cerîr der ki: Bize Kâsım'ın... Zeyneb (r.a.)den ri­vayetine göre; o, şöyle demiş: Abdullah bir ihtiyâcını gidermekten dö­nüp kapıya ulaştığında, bizim yanımıza girip hoşlanmayacağı bir du­rumumuzda görmekten hoşlanmadığı için öksürür veya tükürürdü. Bu haberin isnadı sahihtir, tbn Ebu Hâtim'in Ahmed İbn Sinan el-Vâsıtî kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Abdul­lah ibn Mes'ûd eve girdiği zaman seslenir, konuşur ve sesini yükseltirdi. Mücâhid seslenmeyi; öksürme ve tükürme ile tefsir etmiştir. İmâm Ah­med ibn Hanbel —Allah ona rahmet eylesin— den rivayet edildiğine göre; o, şöyle demiştir: Kişinin, evine girdiği zaman öksürmesi veya nalinlerini hareket ettirmesi müstehabdır. Bu sebeple Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayet edilen sahîh bir habere göre; o, kişinin geceleyin aile­sinin yanına ansızın (habersiz olarak) girmesini yasaklamıştır. Diğer bir rivayette şu fazlalık vardır: Eksiklerini görmek ve hatâlarını araş­tırmak maksadıyla geceleyin girmesini yasaklamıştır. Diğer bir hadîs­te »belirtildiğine göre Allah Rasûlü (s.a.) Medine'ye gündüzün geldiğin­de devesini şehrin ortasına ıhtırır ve: Bekleyin, akşamleyin —yani gün­düzün sonunda— girelim ki bir zamandan beri kocasından ayn kalmış olan kadın hazırlansın, saçı başı dağınık olan da taransın, buyururdu.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Ebu Eyyûb'dan rivayetinde o, şöyle anlatıyor; Ey Allah'ın elçisi, şu selâm (ı anlıyoruz), seslenmek de nedir? dedim. Şöyle buyurdu,: Kişi teşbihle, tekbîr getirmekle ve hamd etmekle konuşur, öksürür ki ev halkına (geldiğini) bildirir. Bu, garîb bir hadîstir.

Katâde, «Ey îmân edenler; evlerinizden başka evlere... selâm ver­meden girmeyin.» âyeti hakkında der ki: Bu, izin istemedir. İzin iste­menin üç kere olduğu söylenirdi: Üç defa izin istediği halde kendisine izin verilmeyen kimse dönsün. Bunlardan birincisi (ev halkının) işit­mesi içindir. İkincisi onların sakınma hallerini, durumlarını almaları içindir. Üçüncüsüne gelince; dilerlerse izin verirler, dilerlerse geri çevi­rirler. Seni kapılarından geri çeviren bir kavmin kapısında bekleyip durma. Şüphesiz İnsanların ihtiyaçları, işleri ve meşguliyetleri vardır. Allah Teâlâ elbette özüre en lâyık olandır, (özürleri en çok kabul edendir).

Mukâtil İbn Hayyân, «Ey îmân edenler; evlerinizden başka evlere, sahipleriyle alışkanlık kurup selâm vermeden girmeyin.» âyeti hakkın­da der ki: Câhiliye devrinde kişi arkadaşına rastladığı zaman ona se­lâm vermez ve: İyi sabahlar, iyi akşamlar, derdi. Bu, kendi aralarındaki selâm idi. Onlardan birisi bir arkadaşına gittiği zaman izin istemez ve ansızın girip: Ben girdim, derdi. Bu, kişiye ağır gelirdi. Zîrâ belki de o, ailesiyle beraber olurdu. İşte Allah Teâlâ bütün bunları bir örtü, bir iffet içinde değiştirmiş ve her türlü pislik ve kirden tertemiz kılmıştır. Şöyle buyurdu:, «Ey îmân edenler; evlerinizden başka evlere, sahiple­riyle alışkanlık kurup selâm vermeden girmeyin.» Mukâtil'in bu söyle­diği elbette güzeldir. Bu sebeple Allah Teâlâ: «Bu sizin için (girmek için izin isteme, hem izin isteyen ve hem de ev halkı için daha iyi) daha hayırlıdır, olur ki iyice düşünürsünüz.)) buyurmuştur.

«Eğer orada kimseyi bulamazsanız; size izin verilinceye kadar içeri girmeyin.» Zîrâ bunda (izin verilmeden içeri girmede) bir başkasının mülkünde izinsiz tasarruf vardır. Dilerse izin verir, dilerse izin ver­mez. «Şayet size; dönün, denilirse, dönün. Bu, sizin için daha temizdir.» Gerek izinden önce ve gerekse sonra kapıdan sizi çevirdiklerinde dönün. Dönmeniz sizin için daha temizdir. «Ve Allah yaptıklarınızı bilir.» Ka-tâde'nin rivayetine göre; muhacirlerden birisi şöyle diyor: Bütün öm-rümce şu âyetin hükmünü yerine getirmek için uğraştım, fakat bir fır­sat doğmadı. İstedim ki kardeşlerimden birinin yanına girmek için izin isteyeyim, bana dön desin ve ben de Allah Teâlâ'nm: «Şayet size; dö­nün, denilirse dönün. Bu sizin için daha temizdir ve Allah yaptıklarınızı bilir.» sözünden hoşnûd olarak döneyim. Saîd İbn Cübeyr: «Şayet size; dönün, denilirse dönün.» âyeti hakkında: İnsanların kapüarinda dur­mayınız, demiştir.

Allah Teâlâ'nın: «İçinde menfaatiniz bulunan ve oturulmayan boş evlere girmenizde bir vebal yoktur. Ve Allah açığa vurduğunuzu da, giz­lediğinizi de bilir.» âyeti bundan bir öncekinden daha özeldir. Zîrâ bu âyet, içinde kimse olmayan ve içinde kendi eşyasının bulunduğu evlere izinsiz olarak girmenin caiz olduğu, hükmünü getirmektedir. Müsâiir için hazırlanan ev böyledir. İlk keresinde kendisine izin verilmişse bu yeterlidir. İbn Cüreyc'in naklettiğine göre İbn Abbâs şöyle diyor: Önce: Evlerinizden başka evlere girmeyin, buyuruidu. Sonra bu nesh edilip istisna edildi de, Allah Teâlâ: «İçinde menfaatiniz bulunan ve oturul-mayan boş evlere girmenizde bir vebal yoktur.» buyurdu, tkrime ve Hasan el-Basrî'den de böyle rivayet edilmiştir. Başkaları ise: Hanlar, yolcular için tahsis edlen evler, Mekke evleri ve başkaları gibi tüccar­lara âit evlerdir, demişlerdir ki tbn Cerîr bu görüşü tercih ediyor. İbn Cerîr bunu bir cemaattan nakletmektedir. Bunlardan birincisi (İbn Ab-bâs'in göüşü), daha kuvvetli olanıdır. En doğrusunu Allah bilir. Zeyd îbn Eslem'den rivayetle Mâlik de bunların, kıl (dan dokunmuş çadır) evler olduğunu söyler.

30. Âyetin Tefsiri

Allah TeâJâ inanan kullarına, gözlerini haramdan sakınmalarını, ancak kendisine bakmayı mübâh kıldıklarına bakmalarını, gözlerini mahrem yerlerden sakınmalarını emrediyor. Şayet kasıdsız olarak göz tesadüfen bir harama ilişirse, hemen gözünü ondan çevirmelidir. Ni­tekim Müslim'in Sahih'inde Yûnus İbn Ubeyd kanalıyla... Cerîr ibn Abdullah el-Becelî (r.a.)den rivayetine göre; o, şöyle demiştir:

Hz. Peygamber (s.a.)e bir kasıt olmadan ansızın bakmayı sordum. Bana gözümü çevirmemi emretti. Bu hadîsi îmâm Ahnıed de Hüşeym'-den, o ise Yûnus îbn Ubeyd'den rivayet eder. Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Neseî de hadîsi Yûnus İbn Ubeyd'den rivayet etmişlerdir. Tirmizî ha­dîsin hasen, sahih olduğunu söyler. Bazılarının rivayetinde ise Allah Rasûlü; Gözünü yere indir, yere bak, buyurmuştur. Gözü çevirmek ifa­desi ise daha geneldir: Yere doğru bakma, gözlerini yere çevirme ola­bileceği gibi başka bir yöne de olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Ebu Davud'un îsmâîl İbn Musa el-Fezârî kanalıyla..(löbu Büreyre'den riva­yetine göre; Allah Rasûlü Hz. Ali'ye şöyle buyurmuştur : Ey Ali, bak­manın peşinden ikinci bir bakmayı ekleme. Birinci bakış senin içindir ama sonuncusu senin lehine değildir. Tirmizî, hadîsi Şerîk kanalıyla rivayet etmiş ve: Garîbdir, sâdece onun rivâyetiyle bilmekteyiz, demiş­tir. Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayet edilen sahîh bir hadîste Allah Rasûlü Müsned'inde ve Sünen'lerdeki bir hadîste şöyle buyrulrnaktadır: Eşin ve cariyen dışında mahrem yerini koru,. Bu, kendileri için; kalbleri ve dinleri için daha temizdir. Nitekim şöyle denilmiştir: Kim, gözünü ko­rursa; Allah Teâlâ ona basiretinden bir nûr bahşeder. Diğer bir riva­yette ise; kalbinde bir nûr bahşeder, denilmiştir. İmâm Ahmed'in At-tab kanalıyla... Kbu Ümâme (r.a.)den, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetinde o, söyle buyurmuştur: İlk keresinde güzelliklerine bakan, sonra gözünü sakınan hiç bir mümin yoktur ki Allah Teâlâ, bunun pe­şinden ona tadını bulacağı bir ibâdet bahşetmiş olmasın. Bu hadis ibn Ömer, Huzeyfe ve Hz. Âişe'den de merfû' olarak rivayet edilmiştir. An­cak isnadında zayıflık vardır. Şu kadar var ki teşvik için olduğundan bu ve benzerlerinde müsamahalı davranılmaktadır. Taberânî'nin Ubey-dullah Ibn Zahr kanalıyla... Ebu Ümâme'den merfû1 olarak rivayetinde şöyle buyrulmaktadır: Sia mutlaka gözleriniz haramdan sakınacaksı­nız —veya yüzlerinizi (gözlerinizi) yere eğeceksiniz— Yine Taberânî'­nin, Ahmed îbn Züheyr et-Tüsterî kanalıyla... Abdullah İbn Mes'ûd (r.a)dan rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşfaır: Şüphesiz ki nazar tblîs'in zehirli oklarından bir oktur. (Allah Teâlâ buyurur ki:) Kim bunu Benim korkumla bırakırsa, onu kalbinde tatlılığını bulacağı bir îmânla değiştiririm. Allah Teâlâ'nın: «Allah yaptıklarından şüphe­siz haberdârdır.» kavli şu âyeti gibidir: «O, gözlerin hainliğini ve gö­ğüslerin gizlediğini bilir.» (Ğâfir, 19). Ebu Hüreyre (r.a.)den rivayet edilen sahih bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmaktadır:

Âdemoğlu üzerine zinadan payı yazılmıştır. Muhakkak ona ulaşa­caktır. Gözlerin zinası bakmak, kulakların zinası işitmek (kulak ver­mek), dilin zinası konuşmak, ellerin zinası tutmak, ayakların zinası (harama) gitmektir. Kalb temenni eder ve arzular. Kişinin mahrem yeri de, ya bunu doğrular veya yalanlar. Buhârî hadîsi muallak olarak rivayet etmiştir. Müslim ise diğer bir kanaldan olmak üzere yukarda-kine benzer şekilde müsned olarak rivayet ediyor. Seleften bir çokları şöyle diyor: Onlar, kişinin tüysüz (parlak) gençlere gözlerini dikerek bakmasını yasaklardı. Sûfî imamlardan bir çoğu daha da katı davran­mış, ilim ehlinden bir grup ise bunda fitneye düşme olduğu için haram saymıştır. Diğer bazıları da bu konuda gerçekten çok katı davranmışlardır. İbn Ebu Dünya'nın Ebu Saîd el-Medenî kanalıyla... Ebu Hüreyre (r.a.)den rivayetinde, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah'ın haramlarından sakınan, Allah yolunda uykusuz kalan ve Allah korku­sundan sinek başı misâli azıcık da olsa göz yaşı döken gözler dışında her göz kıyamet günü ağlayacaktır.

35. Âyetin Tefsiri

«Allah, göklerin ve yerin nurudur.» Aslında nûr, görücü gücün (ba-sîre'nin) Önce onu idrâk ettiği ve onun vasıtasıyla diğer görünenleri al­gıladığı bir keyfiyettir. Parlak iki cisimden kesîf cisimlere yansıyan

keyfiyet gibidir. Bu mânâda nurun Allah için itlâkı sahîh olmaz. (......)

Ya da Allah, göklerin ve yerin nûrlandirıcısıdır, anlamında olarak kul­lanılabilir. Çünkü Allah Teâlâ gökleri ve yeri yıldızlarla aydınlatmıştır. Veya bunlardan yansıyan ışıklarla. Veya melekler ve peygamberlerle. Aynı zamanda Allah, göklerin ve yerin yöneticisidir. Nitekim Araplar yönetimde ileri giden reîs için; kavmin nuru, derler. Çünkü onun sa­yesinde yollarını bulurlar ve işlerini görürler. Veya göklerin ve yerin mucidi anlamına gelir. Çünkü nûr bizatihi aşikâr ve başkasını açığa çıkaran bir şeydir. Zuhurun aslı vücûddur. Hafânın (gizlenmenin) as­lının adem olduğu gibi Allah Teâlâ zâtı ile mevcûddur. Ve kendisinden başkasının mucididir. Veya onunla idrâk edilen, ya da gök ve yer halkı­nın onunla idrâk ettiği anlamına gelir. Çünkü Nûr, idrâkin kendisine gelip dayanması noktasından benzerlik ifâde etmesi nedeniyle, görücü güce (b&sıre) iliştiği için ona da itlâk olunur. Sonra da basirete daya­nır. Çünkü basiret, idrâk bakımından çok daha güçlüdür. O, hem ken­dini idrâk eder, hem de küllî ve cüz! mevcûd ve ma'dûm olan her şeyi idrâk eder. Onların içerisine kadar girer, terkîb ve tahlil şeklinde on­lara hükmünü icra eder. Kaldı ki t>u idrâkler kendiliğinden değildir. Aksi takdîrde ondan ayrılmaması gerekirdi. Öyleyse ona yansıtılan bir sebepten kaynaklanmalıdır. İşte bu feyzi veren, Allah Sübhânehu'dur. Ya baştan kendisi verir veya melekler ve peygamberlerin tavassutu ile verir. Bunun için onlara nurlar adı verilmiştir. Bu ifâdeye îbn Abbâs'-tan nakledilen şu söz çok yaklaşmaktadır: Âyetin mânâsı şöyledir: Gök­lerde ve yerde bulunanları doğru yola ileten Allah'tır. Burada bulunan­lar Allah'ın nuru ile hidâyete ererler. Nurun göklere ve yere izafeti ise onun aydınlığının genişliğine delâlet içindir. Veya göklerle yeryüzünün hissî ve aklî nurları ihata etmesindendir. Beşer idrâklerinin'göklerle ye­ri veya bunlarla alâkalı olan hususları ve bunların delâlet ettiği şeyleri kavrayıştaki eksikliklerindendir. O'nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O'nun hayret verici olan nurunun özellikleri ise şu şekildedir: Nurun Allah Teâlâ'ya âit olan zamire izafeti nurun Al­lah'a İtlâkının zahire göre olmadığına delildir. «Kandil yuvası gibidir.» Penceresi olmayan kandilin konulduğu oyuk gibidir. «O çerâğ bir sırça içindedir.» Büyük çerâğ bulunur ve etkisi her yere uzanır. Denildi ki kandil yuvası anlamına gelen kelimesi; kandilin ortasındaki borudur. Kandil anlamına gelen kelimesi ise; yanan fitildir. «O çerâğ, bir sırça içindedir.» Çerâğ camdan bir kandildedir. «Sırça, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır.» Işık saçar, parlaktır. Parlaklık bakımından çiçek gibidir. Ancak bunun çiçeği inciye mensûbtur... «Gü­neşin doğduğu yere de, battığı yere de nisbeti olmayan mübarek bir ağaçtan, zeytinden yakılır.» Işığın yakılmasının başlangıcı, faydası pek çok olan zeytin ağacından tutuşturmakla olur. Ağacın önce müphem olarak belirtilip sonra bereketle vasıflandınlması sonra da buna bedel olarak; zeytin ağacı, denmesi o ağacın sânını yüceltmek içindir... «Güneşin doğduğu yere de, battığı yere de nisbeti olmayan...» Zaman zaman üzerine güneş düşer, hattâ gün 'boyunca güneş üzerinden hiç ek­silmez. Öyle ki seyrek ağaçlı bir yerde veya geniş bir çölde yetişen zey­tin ağacının meyvesi daha olgun ve yağı daha Özlü olur. Ya da bu ağaç ne yeryüzünün i'mâr edilmiş olan doğusunda, ne de taatısındadır. Sâdece ortasında yetişir ki burası Şam'dır ve Şam'ın zeytini zeytinlerin en gü­zelidir. Veya o ağaç kuşluk vakti güneş üzerine sürekli doğar ve onu yakar; ya da sürekli güneşsiz kalır ve olgunlaşmaz bir ağaç değildir. Bu sebeple her ikisinin ortasındadır anlamı da verilebilir. Nitekim ha-dîs-i şerifte; hiç güneş olmayan veya sürekli güneş olan bitki ve ağaç­ta hayır yoktur, denilmiştir. «Ateş değmese dahi, neredeyse yağın ken­disi aydınlatacak.» Yani ateş değmeden de kendiliğinden aydınlatıcı özelliğe sahiptir. Çünkü parlaktır ve parlaklığı son derecededir. «Nûr üs­tüne nurdur.» Kat kat nurdur. Çünkü ışığın aydınlığının fazlalaşmasın­da zeytinyağının annmışhğı, kandilin parlaklığı, kandil kovuğunun ışığı koruması sebep olmaktadır. Temsil anlamında olmak üzere bazı vecih-ler zikredilmiştir.

Birincisi; delâlet ettiği konuların apaçık olması, ihtiva ettiği hidâ­yetlerin açıklığı noktasından âyetlerin gösterdiği hidâyet yukarıda an­latılan ışık gibidir. Ya da bu âyette, insanın vehimlerin karanlıkları ve hayâllerin zulumâtı ile sanlı olması hasebiyle hidâyet çıraya benzetil­miştir. den önce teşbih edatı olan kâf gelmiştir. Çünkü bu, onu ihtiva etmektedir. Dolayısıyla onun e teşbih edilmesi gü­neşe teşbihinden daha evlâdır. Ya da bu âyet Allah'ın nûrlaridırmış, olduğu mü'min kalbdeki ma'rifetler ve ilâhî çıradan kaynaklanan kan­dil nuru anlamındaki bilgiler için temsil edilmiştir. Nitekim Übeyy îbn KâT>'m kırâetinde bu âyet, mü'minin nurunun misâli anlamında şeklinde okunmaktadır ki bu da mânâyı te'yîd eder. Ve­ya bu âyet, Allah'ın kullarına lütfetmiş olduğu beş duyu gücünü tem-sîl etmektedir. Ve dünya hayatıyla âhiret hayatı da bu beş alıcı güce dayanmaktadır. Beş idrâk vâsıtasından birincisi; duyu gücüdür ki, beş duyu aracılığıyla duyulan nesneleri idrâk eder. İkincisi; hayâl gü­cüdür ki o, duyulardan alman şekilleri istediği zaman aklî güce sun­mak üzere muhafaza eder. Üçüncüsü; müfekkire gücüdür ki, akledüen şeyleri birleştirerek bundan bilinmeyen şeylerin bilgisini çıkarmaya çalısır. Beşincisi; kudsî güçtür ki orada peygamberlere, velîlere hâs olan melekûtun esran tecellî eder. İşte Allah Teâlâ'nm «Fakat Biz onu, kul­larımızdan dilediğimizi hidâyete erdirdiğimiz bir nûr kıldık» (Şûra, 52) kavliyle kasdedilen budur. Yukarıdaki bu beş şey, âyette söz konusu edilen beş şeye benzetilmiştir. Bunlar kandil yuvası cam ışık ağaç ve zeytin yağı ten ioârettir. Yukarıda söz konusu edilen duyoıcu güç; kandil yuvasına benzer. Çünkü bunun yeri oyuğun içidir, ön yüzü ise dışa doğrudur ve arka tarafında bulunanı idrâk etmez. Onun aydınlatması kendiliğinden değil ma'kûllar vâsıtasıyladır. Hayâl gücü, cama benzetilmiştir. Çevre­den alınan idrâklerin şekillerini kabul edip koruyarak saklaması ve içine aldığı şeylerden ma'külleri aydınlatması nedeniyle cam gibidir. Akledici güç ise; ışık gibidir. Çünkü küllî idrâkleri ve ilâhî bilgileri ay­dınlatmaktadır. Müfekkire gücü; bereketlendirilmiş ağaç gibidir. Çünkü sonsuz meyveler yetiştirir. Zeytinyağının elde edildiği zeytini bitiren zeytin ağacı ise; ışığın ana maddesidir. Cismî ilintilerden soyutlanmış olduğu için ne şarka mahsûstur, ne de garba mahsûstur. Ya da suretler ile mânâlar arasında bulunduğu için her iki taraftan da yararlanarak her iki tarafa da tasarruf edebilir. Kudsî kuvvet de zeytinyağı gibidir. Süzme ve temiz oluşu hasebiyle düşünmeksizin, öğrenmeksizin bilgileri nerdeyse aydınlatıverecektir.

Veya bu âyet, kendi basamakları içerisinde aklî gücü temsil etmek­tedir. Akıl gücü başlangıçta bilgilerden yoksundu, ancak bilgiyi kabul etmeye yetenekli durumda idi. O, bu haliyle kandil yuvası gibidir. Son­ra cüzi ihtisaslar aracılığıyla zarurî bilgiler onda nakışlanır. Öyle ki nazarî bilgileri elde etmek imkânını sağlar. Bu takdirde de cam gibi olur. Kendiliğinden parlayıcıdır ve nurları kabul edicidir. Bu yerediş eğer düşünce ve çabalama sonucu ise zeytin ağacı gibidir. Sâdece hads ve tahmin yoluyla ise zeytinyağı gibidir. Eğer kudsî bir kuv­vet sayesinde ise-: yağın neredeyse kendisi aydınlatacaktır." Çünkü vahiy ve ilham meleği ile bağlantı kurmasa bile hemen hemen kendisi biliverecektir. Bu kudsi kuvvetin misâli ateştir. Zîrâ akıllar ateşlerini kudsî güçten alırlar. Sonra kudsî güç ile ilimler irtibat sağlar ve diledi­ği zaman istediği bilgiyi yeniden meydana getirecek duruma gelirse bu­nun misâli ışık gibi olur. Bu bilgiyi yeniden meydana getirdiği zaman da nûr üzerine nûr olur. «Allah, dilediğini nuruna kavuşturur.» Diledi­ğini, bu her şeyi delip geçen ışığına kavuşturur. Çünkü sebepler Allah'­ın meşiyyetinin gerisindedirler. Oraya sebepler zinciri ulaşmaz. Sebep­ler ilâhî meşiyyetle tamamlanırlar. Allah insanlara misâller verir. O misallerin en basiti hisle kavrananlardan akılla kavrananlara geçmek üzere açıklama ve izahlar şeklindedir. İster akılla kavranan olsun, ister hlsle kavranan olsun, ister zahir olsun, ister bâtın olsun Allah, her şeyi bilendir. Bu âyette düşünenler için hem va'd vardır, hem de azâb teh­didi vardır.

38. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ mü'minin kalbi ile ondaki hidâyet ve ilme kandil gibi olan, tertemiz bir zeytinyağından tutuşturulup yakılan tertemiz bir cam içindeki çerâğı misâl verdikten sonra bu kalbin yeri olan mescidleri zikreder. O mescidler ki yeryüzünde Allah'a en sevgili olan yerlerdir. Bu­ralar içinde Allah'a ibâdet olunan ve Allah'ın birlendiği Allah'ın evle­ridir. Şöyle buyurur: «O evlerdeki, Allah onların yüceltilmesine ve içle­rinde kendisinin adının anılmasına izin vermiştir.» Allah Teâlâ bura­ların yüceltilmesini, pislikten, boş sözlerden, oraya yaraşmayan söz ve fiillerden temizlenmesini emretmiştir. Nitekim bu âyet-i kerîme hakkın­da Ali tbn Ebu Talha'nın rivayetine göre, tbn Abbâs şöyle demiştir: Al­lah Teâlâ buralarda boş sözü yasaklamıştır. îkrime, Ebu Salih, Dahhâk, Nâfi' İbn Cübeyr, Ebu Bekr İbn Süleyman İbn Ebu Hasme, Süfyân îbn Hüseyn ve diğer tefsir âlimleri de böyle söylemiştir. Katâde de şöyle diyor: Bunlar Allah Teâlâ'nın inşâsını ve yüceltilmesini, ma'mûr kılın­malarını ve temizlenmelerini emretmiş olduğu mescidlerdir. Bize anla­tıldığına göre; Kâ'b (el-Ahbâr) şöyle dermiş: Tevrât'da şöyie yazılı idi: «Şüphesiz ki yeryüzünde benim evlerim mescidlerdir. Kim güzelce ab-dest ahr,t sonra beni evimde ziyaret ederse elbette ben ona İkramda bu­lunurum. Ziyaret edilene, kendisini ziyaret edene ikramda bulunması bir haktır.» Kâ'b'ın bu sözünü Abdurrahmân İbn Ebu Hatim Tefsîr'inde zikretmektedir. Mescidlerin inşâsı, onlara hürmet ve ta'zîmde bulunul­ması, güzel kokularla kokulanması hakkında bir çok hadîsler vârid ol­muştur. Bunun için başlı başına onların zikredileceği bir yer vardır ve ben, bu konuda müstakil bir cüz" kaleme aldım. Hamd ve minnet Al­lah'adır. Ancak Allah'ın yardımıyla ve Allah dilerse burada bunların bir kısmını zikredeceğiz. Güvenimiz ve tevekkülümüz Allah'adır:

Müminlerin emîri Osman tbn Affân (ra.)dan rivayete göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş: Kim, Allah rızâsını dile­yerek bir mescid inşâ ederse; Allah Teâlâ onun için onun bir mislini cennette bina eder. Hadîsi Buhârî ve Müslim Sahihlerinde tahrîc et­mişlerdir, îbn Mâce'nin Hz. Ömer tbn Hattab (r.a.)dan rivayetinde Al­lah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kim içinde Allah'ın isminin anı­lacağı bir mescid bina ederse, Allah Teâlâ onun için cennette bir ev bi­na eder. Bu hadîsin bir benzeri Neseî'de Amr tbn Anbese'den rivayetle mevcûddur. Bu konuda hadîsler gerçekten pek çoktur. Hz, Âiş (r.a.)den rivayette o, şöyle demiştir: Allah rasûlü (s.a.) mahallelerde mescidler inşâ edilmesini, temizlenip güzel kokularla kokulanmasını emretti. Ha­dîsi İmâm Ahroed ve Neseî dışında Sünen sahipleri rivayet etmişlerdir. Bu hadîsin bir benzeri Semure tbn Cündeb'den rivayetle İmâm Ahmed ve Ebu Dâvûd tarafından rivayet^ edilmektedir. Buhârî der ki: Hz. Ömer şöyle dedi: İnsanlar için onları örtüp muhafaza edecek bir şey (mescid) inşâ et. Onu kırmızıya veya sarıya boyamaktan sakın ki insanları fit­neye düşürmeyesin. tbn Mâce'nin Hz. Ömer'den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Mescidlerini süslemedikçe bir kavmin ameli asla kötü olmaz. Hadîsin isnadında zayıflık vardır. Ebu Dâvûd \\n îbn Abbâs (r.a.)tan rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Mescidleri yüksek ve muhteşem yapmakla emrolunmadım. îbn Abbâs şöyle diyor: S12 onları yahûdî ve hıristiyanların süsledikleri gibi mutlâ-kâ süsleyeceksiniz. Enes (r.a.)den rivayette Allah Rasûlü (a.s.) şöyle buyuruyor: İnsanlar mescidler konusunda birbirleriyle yarışırcasına övünmedikçe kıyamet kopmaz. Hadîsi İmâm Ahmed ile Tirmizî dışında­ki Sünen sahipleri rivayet etmiştir. Büreyre'den rivayete göre bir adam mescidde yüksek sesle bağırıp: Benim kırmızı devemi kim bulup bana haber verecek? demişti. Hz. Peygamber (s.a.): Bulamayasm, mescidler ancak bina edildikleri şey (ibâdet etmek) içindir. Buyurdu. Hadîsi Müs­lim rivayet etmiştir. Amr îbn Şuayb'm babasından, onun da dedesinden rivayete göre; o, şöyle.d.emi§: Allah Rasûlü (s.a.) mescidlerde alip sat­ma ve karşılıklı atışmalar seklinde şiirler okumayı yasakladı. Hadîsi îmâm Ahmed ve Sünen sahipleri rivayet ederken, Tirmizî hasen oldu­ğunu belirtmiştir. Ebu Hüreyre'den rivayette Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Mescidde alış-veris yapan birini gördüğünüz zaman: Allah ticâretini kazançlı kılmasın deyiniz. Mescidde yitiğini ta'rîf edip aran­masını isteyen birini gördüğünüzde de: Allah onu sana geri çevirmesin deyiniz. Hadîsi rivayet eden Tirmizî hasen, ğarîb olduğunu söyler. îbn Mâce ve başkalarının îbn Ömer'den merfû' olarak rivayet ettikleri bir hadîste şöyle buyrulur: Şu huylar mescide yaraşmaz: Mescid yol edi­nilmez, orada silah çekilmez, yay gerilmez, oklar dökülmez, yayılmaz, oradan çiğ et geçirilmez, orada hadd, kısas uygulanmaz, çarşı edinilmez.

Vâsüe tbn Baka'dan onun da Allah Rasûiü (s.a.)nden rivayetinde şöyle buyrulmuştur:. Çocuklarınızı, delilerinizi, alı§-veri$lerinizi, husûmetleri­nizi, seslerinizi yükseltmeyi, cezalarınızı uygulamayı, kılıçlarınızı çek­meyi mescidlerinizden uzak tutunuz. Onların kapılarında temizlenme yerleri edinin ve cum'alan onları güzel kokularla kokulayın. Hadisi İbn Mace de rivayet etmekle birlikte her iki hadîsin de isnadında zayıflık vardır.

Bu hadîste: «Yol edinilmez» buyrulmaktadır. Âlimlerden bazısı mescidden geçecek geniş bir yer ve açıklık bulunması durumunda ve ihtiyaç halinde geçilmesi dışında geçmeyi mekruh görmüşlerdir. Bir ha­berde şöyle buyrulur: Mescidde namaz kılmaksızın mescidden geçen ki­şiye melekler şaşar. Hadîste: Orada silâh çekilmez, yay gerilmez ve ok­lar saçılıp dökülmez, buyrulması, orada namaz kılanların çokluğundan dolayı bunların insanlardan bazısına isabet edeceği korkusuyladır. Bu sebeple Allah Rasûiü (s.a.) (elinde) oklarla geçen birisine, kimseye eziyet vermemesi için okların demir kısımlarını kapatmasını, örtmesini emretmiştir. Nitekim bu sahîh bir hadîste belirtilmiştir. Çiğ etin geçi­rilmesinin yasaklanması ise ondan kan damlamasından korkulduğun-dandır. Nitekim mescidi kirletmekten korktuğu takdirde hayızlı kadı­nın mescidden geçmesi de yasaklanmıştır. Aynı şekilde orada hadd (ce­za) veya kısas uygulanmaması da yine vurulan veya kesilenden mes­cidde bir pislik meydana getirileceğinden korkulmasındandır. Mescidle-rin çarşı edinilmemesi emri de, daha önce geçen mescidde alış-veriş. ya­sağından dolayıdır. Mescid, sâdece Allah'ı anmak ve namaz için inşâ olunmuştur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.), mescidin bir kıyısında kü­çük abdest bozan bir bedeviye: Mescidler bunun için bina olunmamış­tır; ancak Allah'ı anmak ve orada namaz kılmak için inşâ olunmuşlar­dır, buyurmuş sonra bir kova su getirilerek onun abdest bozduğu yere dökülmesini emretmiştir. Biraz önce verdiğimiz ikinci hadîste ise: Ço­cuklarınızı mescidden uzak tutun, buyrulmaktadır. Zîrâ onlar mescid­de oynarlar ve mescidler onların oynamasına uygun yerler değildir. Hz. Ömer tbn Hattâb (r.a.) mescidde oynayan çocukları gördüğü zaman on­ları kamçısıyla döver, akşamdan sonra mescidi kontrol ederek orada kimseyi birakmazmış. Delilerin mescidlerden uzaklaştırılması, onların akıllarının zayıflığı ve insanların onlarla alay etmeleri sebebiyledir. Bu, mescidde eğlenceye sebep olur. Ayrıca onların mescidi kirletmeleri ve benzeri durumlardan da korkulur. Orada alı§-veriş yapılmaması (gerek­liliği) daha önce geçmişti. Mescidlerden husûmetlerin uzak tutulmasıyla orada hakem karşısına çıkıp hüküm, isteme ve hüküm verme kasdedil-mektedir. Bu sebeple âlimlerden çoğu, hâkimin hüküm vermek üzere mescidde dikilmeyeceğini, mescidden başka bir yerde olacağını belirtmişlerdir. Zlrâ bunda (mescidde hüküm vermek üzere durmada) mescide uygun düşmeyen bağırıp çağırma, çekişme ve husûmetler çoktur. Bu­nun içindir ki bundan sonra seslerin yükseltilmesi de zikredilmiştir. Bu-hârî der ki: Bize Ali îbn Abdullah'ın... Sâid İbn Yezâd el-Kindî'den ri­vayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Mescidde dikiliyordum birisi bana kü­çük bir çakıl taşı attı. Baktım ki (bana çakıl taşını atan) Ömer İbn Hat-tâb imiş. Git ve şu ikisini bana getir, dedi. İkisini ona getirdim de: Siz kimsiniz? —veya ikiniz nerdesiniz?— diye sordu. Onlar: Tâif halkmda-nız, dediler. Hz. Ömer şöyle dedi: Şayet bu ülke ahâlîsinden olmuş ol­saydınız mutlaka sizi incitirdim. Allah Rasûlü (s.a.)nün mescidinde ses­lerinizi yükseltiyorsunuz. Neseî der ki: Bize Süveyd îbn Nasr'm... İbrâ-hîm îbn Abdurrahmân îbn Avf'dan rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Hz. Ömer mescidde birinin sesini işitti de. Sen nerede olduğunu biliyor musun? dedi. Bu haber de sahihtir. Mescidlerde haddlerin uygulanması ve kılıçların çekilmesi konusu biraz önce geçmişti. Mescidlerin kapıla­rında temizlenme yerleri edininiz, emriyle ihtiyâçların giderilmesi ve abdest alınmasında kullanılacak tuvaletler kaydedilmektedir. Allah Ra­sûlü (s.a.)nün mescidinin yakınında su aldıkları, içtikleri, temizlendik­leri, abdest aldıkları ve benzeri şekillerde istifade ettikleri kuyular var­dı. Oum'a günleri onları güzel kokularla kokulayınız, emriyle o günler­de çok insanın toplanması sebebiyle eum'a günlerinde mescidlerin ko-kulandırıtması kasdedilmektedir. Hafız Eboı Ya'lâ el-Mavsilî'nin Ubey-dullah kanalıyla... îbn Ömer'den rivayetine göre Hz. Ömer her cum'a Allah Rasûlü (s.a.)nün mescidini güzel kokularla kokularmış. Bu ha­berin isnadı hasen olup zararı yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

Buhârî ve Müslim'in Sahihlerinde Allah Rasûlü (s.a.)nden rivaye­te göre şöyle buyurmuştur: Kişinin cemaatla namazı evinde ve çarşısın­da kıldığı namazından yirmi beş derece daha üstündür. Zırâ o güzelce abdest alıp mescide çıktığında onu evinden mescide ancak namaz çıkar­maktadır. Attığı her adımda onun derecesi bir dereceye yükseltilir, onun bir hatâsı indirilir, (affolunur). Namaz kıldığı zaman namaz kıldığı yer­de olduğu sürece melekler ona duâ eder ve: Ey Allah'ım, ona bereketini bahşeyle, ey Allah'ım ona rahmet eyle, ederler. Namazı beklediği sürece o namazdadır. Dârekutnî'de mevcûd olan merfû1 bir hadîste: Mescide komşu olan için mescidde olanı dışında namaz yoktur, buyrulur. Sü-nen'lerdeki bir hadîste ise şöyle denilmektedir: Karanlıklarda mescidle-re yürüyerek gidenleri kıyamet günü tâm bir nûr ile müjdele.

Mescide girenin, girmeye sağ ayağı ile başlaması müstehâbdır. Bu­hârî 'nin Sahîh'inde Abdullah îbn Amr (r.a.)dan, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayetine göre Allah Rasûlü mescide girdiği zaman: Taşlanmı§ geytândan Yüce Allah'a, Kerîm yüzüne ve Kadîm saltanatına sığı­nının, diye duâ ederdi. Bu kadar mı? dediler ve evet, buyurdu. Bu ha­dise İstinaden mescide girenin böyle demesi de müstehâbdır. Bunu söy­lediği zaman şeytân: Günün geri kalan kısmanda benden muhafaza olundu, dermiş. Müslim'in kendi İsnadı ile Ebu Hümeyd'den —veya Ebu Esîd'den— rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Sizden bi­risi mescide girdiği zaman: Ey Allah'ım, rahmetinin kapılarını bana aç, desin. Çıktığı zaman da: Ey Allah'ım, Senden ihsanını dilerim, desin. Hadîsi Neseî de Ebu Humeyd ve Efbu Esîd'den, onlar da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayet etmişlerdir .Eîbu Hüreyre (r.a.)den rivayete göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Sizden birisi mescide girdiği zaman peygamber (s.a.) e selâm versin ve: Ey Allah'ım, rahmetinin kapılarım bana aç, desin. Çıktığı zaman da Peygamber (s.a.)e selâm versin ve: Ey Allah'ım, beni taşlanmış şeytândan koru, desin. Hadîsi tbn Mâce ile Sahihlerinde îbn Huzeyme ve İbn Hibbân rivayet ederler. İmâm Ahmed der ki: Bize İsmâîl tbn İbrahim'in... Allah Rasûlü (s.a.)nün kızı Fâtı-ma'dan rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) mescide girdiği zaman Muhammed'e salât ve selâmda bulunur sonra: Ey Allah'­ım, benim günâhımı bağışla, rahmetinin kapılarını bana aç, derdi. Çık­tığı zaman da Muhammed'e salât ve selâmdan sonra: Ey Allah'ım, gü­nâhlarımı bağışla ve ihsanının kapılarını bana aç, derdi. Hadîsi Tirmi-zî ve tbn Mâce rivayet ediyorlar. Tirnıizî der ki: Bu, hasen bir hadîstir, îsnadı muttasıl değildir. Zîrâ Hz. Hüseyn'in kızı Fâtıma es-Suğrâ, Fâ-tıma el-Kübrâ'ya yetişmemiştir. Bizim burada verdiğimiz ve uzunluğun­dan dolayı zikretmediğimiz bu konuda vârid olmuş hadîslerin hepsi Al­lah Teâlâ'mn: «O evlerde ki, Allah onların yüce tutulmasına... izin ver­miştir.» âyetinin hükmü içine girmektedir. Allah Teâlâ'mn: «Ve içlerin­de kendisinin adının anılmasına izin vermiştir...» âyeti şu âyetler gibi­dir: «Ey Âdemoğullan, her mescidin yanında zînetlerinizl alın.» (A'râf, 31), ((Her secde yerinde yüzlerinizi O'na doğrultun. Ve dinde ancak ken­disine muhlisler-olarak yalvarm.» (A'râf, 29), «Muhakkak ki mescid-ler Allah içindir, öyleyse Allah İle beraber başkasına çağırmayın.» (Cinn, 18). tbn Abbâs burada, Allah'ın adının anılmasıyla Allah'ın ki­tabının okunmasının kasdedildlğini söyler.

«Onlar da sabah akşam O'mı tesbîh ederler.» (...) îbn Abbâs'tan ri­vayetle Saîd îbn Cübeyr, Kur'an'daki her teşbihin namaz anlamına kul­lanıldığını söyler. Yine İbn Abbâs'tan rivayetle Alijbn Etooı Talha ayet­teki kelimesiyle sabah namazının; kelimesiyle ikin­di namazının kasdedildiğini söylemiştir. Bu ikisi Allah Tealâ'nın ilk olarak farz kıldığı namazlardır. Dolayısıyla bu ikisini zikretmeyi ve kul­larına bu ikisini hatırlatmayı istemiştir. Hasan ve Dahhâk da «Onlar da sabah akşam O'nu tesbîh ederler.» âyetinde namazın kasdedildiğini söylemişlerdir. (...)

Allah Teâla'nın : «öyle erler ki...» buyurması onların yüce him­metlerine, yüce niyyet ve azimlerini işaret etmektir. Nitekim onlar bu­nunla yeryüzünde Allah'ın evleri, Allah'a ibadet edilen, şükrolunan, O'nun tenzih edilip birlendiği yerler olan mescidleri çokça İ'mâr eden­ler olmuşlardır. Nitekim başka bir âyet-i kerîme'de şöyle buyrulmakta-dır: «Mü'minlerden öyle erler vardır ki, Allah'a verdikleri ahde sadâkat göstermişlerdir.» (Ahzâb, 23). Kadınlara gelince; Ebu Davud'un Abdul­lah İbn Mes'ûd'dan, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayet etmiş ol­duğu ve Allah Rasûlü (s.a.)nün: Kadının evindeki namazı odasındaki namazından, yüklüğündeki namazı da evindeki namazından daha fazi­letlidir, buyurduğu hadîs gereğince, onların evlerindeki namazları ken­dileri için en faziletli olan namazdır. İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya İbn Ğaylân'ın... Ümmü Seleme (r.a.)den, onun da Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayetinde şöyle buyurmuş: Kadınların mescidlerinin en hayırlı­sı, evlerinin derinliklerinde olanıdır. Yine İmâm Ahmed'in Hârûn ka­nalıyla... Ebu Humeyd el-Sâidî'nin hanımı Ümmü Humeyd'den rivaye­tine göre; o, Hz. Peygamber (s.a.) e gelip: Ey Allah'ın elçisi, şüphesiz ben seninle beraber namaz kılmayı seviyorum, demişti. Allah Rasûlü (s.a.): Ben biliyorum ki sen, benimle beraber namazı seviyorsun. Ancak senin evindeki namazın odandakinden, odandaki namazın bölgenden, evin çevresindekinden, bölgendeki namazın kavminin mescidindekinden, kav­minin mescidindeki namazın da benim mescidimdeki namazından daha hayırlıdır, buyurdu ve onun emri ile evlerinin (evindeki odalarının) en uzak ve loş olanında onun için bir namaz kılma yeri hazırlandı. Ümmü Humeyd Allah'a kavuşuncaya kadar orada namaz kılardı. Bu hadîsi tahrîc etmemişlerdir. Bununla birlikte herhangi bir zînetini veya güzel kokusunu izhâr etmek suretiyle erkeklerden kimseye eziyet vermemesi şartıyla kadınların erkekler cemaatında hazır bulunmaları caizdir. Ni­tekim Buhârî ve Müslim'in Sahih'lerinde Abdullah İbn Ömer'den riva­yet edildiğine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah'ın ca­riyelerini (kadınları) Allah'ın mescidlerinden alıkoymayın. Hadîsi Bu­hârî ve Müslim rivayet ederler. Ahmed ve Ebu Dâvûd'daki bir rivayet­te: Ancak evleri kendileri için daha hayırlıdır.ifâdesi vardır. Başka bir rivayette ise: Kokulanmamış oldukları halde çıksınlar, buyrulmuşUır. Müslim'in Sahîh'inde tbn Mes'ûd'un hanımı Zeyneb'den rivayetle mev-cûd olduğuna göre; o, şöyle demiş: Allah Rasûlü (s.a.) bize: Sizden bi­risi mescidde hazır bulunduğu takdirde koku sürünmesin, buyurdu. Bu­hârî ve Müslim'in Sahihlerinde Hz. Âişe (r.a.)den rivayet edildiğine göre; o, şöyle demiştir: Mü'minlerin kadınları Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte sabah namazında hazır bulunurlar, sonra başlarından aşağı Ör­tülü olarak dönerlerdi de, alaca karanlıktan tanınmazlardı. Yine Buhârî ve Müslim'in Sahihlerinde Hz. Âise'den rivayete göre; o, şöyle demiştir: Şayet Allah Rasûlü (s.a.) kadınların sonradan ihdas ettiklerini görmüş olsaydı, İsrâiloğullannın kadınlarının men'edildiği gibi onları mescid-lerden alıkoyardı.

Allah Teâlâ'nın: «Öyle erler ki; ne ticâret, ne alış-veriş onları Al­lah'ı zikretmekten alıkoymaz.» kavli şu âyetleri gibidir: «Ey îmân eden­ler, mallarınız ve çocuklarınız, sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, iste onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.» (Mü-nâfikûn, 9), «Ey îmân edenler, cum'a günü namaz için çağrıldığınız za­man, hemen Allah'ın zikrine koşun ve alış-verisi bırakjn. Bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.» (Cum'a, 9). £llah Teâlâ burada meâlen şöy­le buyurmaktadır: Dünya, dünyanın süs ve zîneti, alış-verişin ve kazan­cının lezzeti, onları kendilerinin yaratıcısı ve rızık vericisi olan Rabla-rını anmaktan meşgul edip alıkoymaz. Onlar Allah'ın katında olanla­rın .kendileri için ellerinde olanlardan daha faydalı olduğunu bilirler. Zîrâ onların yanındakiler tükenir, Allah'm katındakiler ise bakîdir. Bu sebeple şöyle buyuruyor: «Ne ticâret, ne alış-veris onları Allah'ı zikret­mekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. (Onlar Allah'a itaati, Allah'ın murâd buyurduğunu ve O'nun sevgisini kendi maksad ve sevgilerinin önüne geçirirler.)» Hüşeym'in Seyyar'dan, onun da İbn Mes'ûd'dan rivayetine göre o, namaz için çağrıldığında satılık mallannı bırakıp namaza kalkan çarşı halkından bir grubu görüp şöyle demiş: Bunlar Allah Teâlâ'mn kitabında: «Öyle erler ki; ne ticâret, ne alıs-ve-riş onları Allah'ı zikretmekten alıkoymaz.» buyurduklarındandır. Amr İbn Dinar'ın Salim'den, onun da Abdullah îbn Ömer (r.a.)den rivaye­tine göre; o, çarşıda iken namaz için kamet getirilmiş, (çarşı esnafı) dükkanlarını kapatıp mescide girmişler. İbn Ömer: «Öyle erler ki; ne ticâret, ne alışveriş onları Allah'ı zikretmekten alıkoymaz".» âyeti onlar hakkında nazil oldu, demiş. İbn Ömer'in bu sözünü İbn Kbu Hatim ve İbn Cerîr rivayet ediyorlar. İbn Ebu Hatim'in, babası kanalıyla... Ebu Derdâ (r.a.)dan rivayetinde o, şöyle demiştir: Şu seki üzerinde durup ticâret yapıyorum ve her gün üç yüz dînâr kazanıyorum. Her gün de mescidde namazda hazır bulunuyorum. Şüphesiz ben: Bu helâldir de­miyorum. Fakat ben Allah Teâlâ'mn haklarında: «Öyle erler ki; ne ti­câret, ne alış-verlş onları Allah'ı zikretmekten alıkoymaz.» buyurdukla­rından olmayı istiyorum. Amr İbn Dînâr elA'ver anlatıyor: Mescide gi­rerken Salim İbn Abdullah ile beraberdim. Medine çarşısına uğradık. (Çarşı esnafı) namaza kalkmışlar ve eşyalarının üzerini örtmüşlerdi. Salim yanlarında kimsenin olmadığı eşyalara baktı ve: «öyle erler ki; ne ticâret, ne alış-veriş onlan Allah'ı zikretmekten alıkoymaz.» ayetini okuyup: İşte onlar bunlardır, dedi. Saîd İbn Ebu Hasan ve^Dahhâk der­ler ki: Ticâret ve alış-veriş onlan namaza vaktinde gelmekten alıkoy­maz. Matar el-Varrâk da şöyle demiştir: Onlar, alış-veriş yaparlardı. Fa­kat onlardan birisi ezanı işittiğinde terazisi elinde bile olsa hemen yere indirir, elinden bırakır ve namaza yönelirdi. İbn Abbâs'tan rivayetle Ali îbn Ebu Talha «Ne ticâret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten alı­koymaz.» âyetinde farz namazların kasdedildiğini söyler. Rabî' tbn Enes ve Mukâtil İbn Hayyân da böyle söylemiştir. Süddî ise burada cemaatla kılınan namazın kasdedildiğini söyler. Mukâtil İbn Hayyân der ki: Bun­lar kendilerini namazda hazır bulunmaktan, Allah Teâlâ'nın kendilerine emrettiği şekilde edâ etmekten, vakitlerine rivayetten ve Allah'ın mu­hafazasını istediklerini yerine getirmekten alıkoymaz.

«Onlar gönüllerin ve gözlerin (görecekleri korkunun şiddet ve aza­metinden dehşetle) döneceği gün (kıyamet günü)nden korkarlar.» Baş­ka âyetlerde de Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Onlan yaklaşan gün ile uyar. O zaman ki, yürekler ağıza gelecek, tasadan yutkunacaklar.» (Ğâ-ftr. 18), «Onları sâdece gözlerin'dehşetle belereceği bir güne kadar te'-hîr etmektedir.» (İbrahim, 42), «Onlar yoksula, yetîme ve esîre seve seve yemek yedirirler. Biz, sizi ancak Allah rızâsı için doyuruyoruz. Siz­den bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz, suratları astır-dıkça astıracak bir günde Rabbırnızdan korkarız, derler. Bu yüzden Al­lah da onlan şerrinden korur; onların yüzüne bir güzellik, bir sevinç verir. Sabırlarının karşılığı, cennet ve ipektir.» (İnsan, 8-12). Burada Lse şöyle buyurmaktadır: «Allah, onları işledikleri amellerin en güzeliyle mükâfatlandıracak, (günâhlarını bağışlayacak), onlara lutfunu fazla­sıyla verecek (onlar için kat kat arttıracak) tır.» Nitekim başka âyet-i kerîme'lerde de şöyle buyurur: «Allah; şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. Zerre kadar iyilik yapılsa onu kat kat artırır. Ve kendi katın­dan büyük bir mükâfat verir.» (Nisa, 40), «Kim, bir iyilikle gelirse; ona, onun on katı vardır.» (Eh'âm, 160;, «Kimdir o ki, Allah'a güzel bir borç versin de Allah, onu kat kat fazlasıyla ödesin.» (Bakara, 245), «Allah, dilediğine kat kat verir.» (Bakara, 261). Burada da: «Ve Allah, diledi­ğini hesapsız şekilde nzıklandırır.» buyurmuştur, ibn Mes'ûd'dan riva­yete göre ona süt getirilmişti. Birer birer yanında oturanlara İkram etti fakat oruçlu oldukları için onlann hiç birisi içmedi. Oruçlu olmayan İbn Mes'ûd aldı, içti sonra : «Onlar gönüllerin ve gözlerin döneceği gün­den korkarlar.» âyetini okudu. Bu haberi Neseî ve İbn Ebu Hatim, A'meş kanalıyla... Alkame'den rivayet etmişlerdi. Yine İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Esma Bint Yezîd'den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Kıyamet günü Allah Teâlâ ilkleri ve sonlan topladığında bir münâdî gelip bütün yaratıklara işittirecek bir sesle: Bu­rada toplananlar şerefe kimin en lâyık olduğunu bilecekler; ne ticare­tin ve ne de alış-verişin Allah'ı anmaktan alıkoymamış oldukları kalk­sınlar, diye nida edecek. Pek az kimse kalkacak. Sonra Allah Teâlâ, diğer yaratıkların hesabını görecektir. Taberânî'nin Bakıyye kanalıyla... tbn Mes'ûd'dan, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetine göre o: «Çün­kü Allah, bu kimselerin ecirlerini tam verir ve lutfu ile artırır.» (Fâtır, 30) âyeti hakkında şöyle buyurmuştur: Onların ecirleri kendilerini cen­nete koyacak. Allah Teâlâ lutfu ile kendilerine dünyada iyilik ya­panlardan hakkında şefaatin vâcib olduğu kimselere şefaat etmelerine izin verecektir. îşte Allah'ın lutfundan artırması budur.

40. Âyetin Tefsiri

Bu ikisi Allah Teâlâ'nm îki çeşit kâfir için vermiş olduğu iki misâl­dir. Nitekim Bakara sûresinin başında da biri su ile diğeri ateş ile iki misâl vermişti. Aynı şekilde kalblerde yer eden hidâyet ve ilme de, Ra'd sûresinde biri su ile diğeri ateş ile iki misâl vermiştir. Bunlardan her birerini tekrarına gerek bırakmayacak şekilde yerlerinde bilgi vermiş­tik. Hamd ve himmet Allah'adır.

Bu iki misâlden birincisi amel ve inançlarında, aslında hak üzere olmadıkları halde hak üzere olduklarını sanan, insanları küfürlerine ça­ğıran kâfirlere misâl verilmektedir. Onların bu durumda benzerleri düz arazîde uzaktan dalgalanan deniz gibi görülen serâb gibidir. Âyetteki kelimesi, kelimesinin çoğuludur. Bu kelime düz, geniş, alçak yer anlammadlr. işte serâb orada olur. Serâb, sadece öğleden son­ra meydana gelir. Bir de günün başlangıcında olan serâb vardır ki buna arapçada denilir. Gökle yer arasında su varmış gibi görülür. Suya muhtaç olan kimse serabı gördüğü zaman onu su sanır. İçmek üzere ona yönelir. Ona ulaştığı zaman ise «Hiç bir şey bulamaz.» işte kâfir de böyledir; kendisinin (kendine fayda verecek sâlih) ameller iş­lediğini, bir şey elde ettiğini sanır. Allah Teâlâ kıyamet günü onun hesabını tâm olarak verip hesaba çektiğinde ve amelleri bir bir sayıldı­ğında kabule şâyân hiç bir şey bulamaz. Bu ya ihlâsının yokluğundan veya Allah'ın şeriatına girmemesindendir. Nitekim başka bir âyet-İ ke-rîme'de: «Yaptıkları her işi ele alır ve onu toz-duman ederiz.» (Furkân, 23) buyurulurken, burada da: «Kendi yanında Allah'ı bulur ve O da hesabını tastamam görür. Allah, hesabı çabuk görendir.» buyurmuştur. Übeyy îbn Kâ'b, Ibn Abbâs, Mücâhid, Katâde ve başkalarından da bu açıklama rivayet edilmiştir, Buhârî ve Müslim'in Sahihlerinde rivayet edildiğine göre,

Kıyamet günü yahûdîlere neye ibâdet etmekteydiniz? denilecek. On­lar: Allah'ın oğlu Uzeyr'e İbâdet etmekteydik, diyecekler. Onlara: Yalan söylediniz. Allah hiç firkadaş ve çocuk edinmemiştir. Ne diliyorsunuz? denilecek. Onlar: Ey Rabbımız, susadık, bizi sula, diyecekler. Onlara işaret olunarak: Suya gitmez misiniz? denilecek ve toplanıp ateşe sü­rülecekler. O sanki birbirini kıran, parçalayan serâb gibidir. Onlar peş-,peşe ateşe düşecekler. Bu misâl mürekkeb câhillerin, zır câhillerin, mi­sâlidir. Basit bilgisizlere gelince —ki bunlar; sâde dil, doğru dürüst ko­nuşamayan, bilgisiz ve küfür önderlerini körü körüne taklîd eden, sa­ğır dilsiz, aklı ermeyen kimselerdir— bunların benzeri hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Veya (kâfirlerin ameli) engin bir —Katâde'nin söylediğine göre derin— denizdeki karanlıklara benzer. Onun üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut var­dır. Karanlıklar üstüne karanlıklar. Elini uzattığı zaman neredeyse (karanlığın şiddetinden) onu bile göremez.» İşte bu bilgisiz, basit> nereye gideceğini bilmeyen taklîdçi, kendini güdenlerin durumunu bilmeyen kâfirin kalbinin misâlidir. Bir bilgisize sormuşlar: Nereye gidiyorsun? O: Onlarla beraber demiş. Onlar nereye gidiyorlar? diye sorulmuş da; bilmiyorum, demiş. İşte onlar, aynen bu misâlde belirtilen bilgisizler gibidir. Avfî'nin tbn Abbâs (r.a.)tan rivayetine göre: «Onu üst üste dal­galar burur ve dalgaların üstünde de bulutlar örter.» âyetinde kalb, kulak ve göz üzerindeki perde kasdedilmektedir. Bu, Allah Teâlâ'nın şu kavilleri gibidir: «Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş-tir. Gözlerinin üzerinde bir perde vardır. Ve onlar için büyük bir azab vardır.» (Bakara, 7), «Gördün mü o kimseyi ki, hevâ ve hevesini kendi­sine tanrı edinmiş, bilgisi olduğu halde Allah onu şaşırtmış, kulağım kalbini mühürlemiş ve gözüne perde koymuştur. Allah'tan başka onu kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünmeyecek misiniz?» (Câsiye, 23). «Karanlıklar üstüne karanlıktırlar.» âyeti hakkında Übeyy tbn Kâ'b der ki: O, beş karanlık içinde dolanıp durmaktadır: Sözü karanlıktır, ameli karanlıktır, girişi (gireceği yer) karanlıktır, çıkışı {çıkacağı yer) karanlıktır ve kıyamet günü varacağı yer, gidişi karanlıklara ve ateşe­dir. Kebî' İbn Enes ve Süddî de bu açıklamanın bir benzerini yapmışlar­dır. Allah Teâlâ burada: «Allah'ın nûr vermediği kimsenin asla nuru olmaz. (Allah kime hidâyet bahşetmemişse o bilgisiz, şaşkın, zavallı, kâ­fir ve helak olmuştur.)» buyururken, başka bir âyet-i kerîme'de de: «Kimi Allah saptırırsa; onu doğru yola götürecek yoktur.» (A'râf, 186) buyurmaktadır. Bu, mü'minlerin misâli hakkında buyurmuş olduğu: «Allah, dilediğini nuruna kavuşturur.» (Nûr, 35) kavlinin mukâbilin-dedir. Allah Teâlâ'nın kalblerimize, sağımıza, solumuza nûr koymasını, nurumuzu yüceltmesini dileriz.

44. Âyetin Tefsiri

Bulutlar Nasıl Meydana Gelir? .

Bulut, havanın soğuması neticesi ısının düşmesiyle su buharını yüklenme gücünün azalmasından meydana gelir. Su buharı, ısı derece­sine göre ya yağmur ya da kar tanecikleri halinde yeryüzüne iner. Ha­vanın soğuması tabîatta değişik yollarla cereyan eder:

a) Kendiliğinden soğuma: Havanın dağılması ve basıncın azalma­sı sonucu soğuması. Bu olay havanın, basıncı az olan noktalara yüksel­mesi neticesinde «ereyân eder. Basıncı az olan noktalara yayılan hava soğur, su buharı taşıma gücü azalır. Neticede su buharı yoğunlaşarak yağmur veya kar halinde yeryüzüne iner. Bu ameliye, yağmurlann ve bulutun oluşumunda en önemli rolü oynar. Zîrâ yükseklere çıkan hava­daki soğuma oranı yoğusma olmazsa 100 metrede 1 santigrattır, yoğur­ma olursa 100 metrede 0,65 santigrattır.

b) Isı, ışık ve ışıma yoluyla soğuma: Geceleyin çiğ yağması gibi.

c) Karılımla soğuma: Yani sıcak havanın soğuk havada karışma­sı ve karışımın neticesinde ısı derecesinin normalin altına düşmesi. Bu durum Labrador körfezinde, sıcak hava kitlelerinin soğuk hava akıntı-sıyla karışması neticesinde cereyan etmektedir.

Atlas Okyanusunda da benzer durum vardır. Bulutlar ya Üst üste (dağlar gibi) yığılır ya da ufuk noktasına doğru kümelenir. Kur'an, bu İki bulut şeklini tefrik ederek şöyle buyurmaktadır:

1- «O, Allah'tır ki, rüzgârları gönderir de, onunla bulutları sevk-eder. Gökte onları dilediği gibi yayar, onu parça parça da kılar. Nihayet onlann arasından yağmurun çıktığını görürsün. O yağmuru, kulların­dan dilediğine nasîb eder de onlar da sevinirler. Ve birbirlerine müjde­lerler.» (Rûm, 48).

2- «Görmedin mi ki Allah, bulutları sürer, sonra onları bir ara­ya getirip üst üste yığar. Ve sen, onlann arasından yağmurun yağdığım görürsün. Gökten içinde dolu bulunan dağlar gibi bulutlar indirir de dilediğini ona uğratır ve dilediğinden onu uzak tutar. Onun şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri alıverecek.» (Nûr, 43).

3- «İçtiğiniz suyu görmez misiniz? Onu buluttan siz mi indirdi­niz? Yoksa Biz miyiz indiren?» (Vakıa, 68-69).

Bilginler bulutları yükseklik bakımından üç kısma ayırmışlardı:

a) Tel ve tüy gibi görünen saçak bulutlar, 7-12 km. yükseklikte bulunurlar ve buz iğneciklerinden yapılmışlardır.

b) Küme bulutlar, yığınlar halinde 2-6 km. arasında bulunurlar.

c) Katman bulutlar, tabaka tabaka dizilmişlerdir. Kara bulutlar çoğu kere bütün göğü Örter ve yağmur getirirler.

Bulutların bu taksimi, denizcilere ve havacılara yarar. Çünkü bu­lutların durumuna göre sıcak veya soğuk hava çeşitli yönlere dağılırlar.

Saçak bulutlar önemli bir bulut türüdür. Çünkü zaman zaman yükseltileri 12 km. üzerine çıkar. Hattâ 20'ye kadar varır. Bu bulutlar çok soğuk olan atmosfer tabakasına ulaşmca,ısı dereceleri sıfırın altın­da 60 veya 70 santigrata. kadar düşer. Bu bulutların üst tabakalarında dolu teşekkül eder. Bilindiği gibi saçak bulutların üst kısımlarında do­lunun oluşumu, eksi, yüklü elektrik enerjisinin boşalmasından meydana gelmektedir. Dolu, yüksek bulut tabakaları arasında ısı derecesi sıfırın üzerindeki kısımlara indiği zaman parçalanır ve kar haline gelir. Dolu parçacıklarının yüzey kısmı parçalanma ile elektrik yükü bakımından değişir. Yüksek tabakalarda yer alan saçak bulutlar su buharı ile yük­lendikçe su buharı dolu haline dönüşür. Çekim gücünün te'sîri ile bu dolu halinde yığılan su buharı aşağı doğru iner ve bulutun alt kısmında dağılmaya başlar. Bu ameliye bir nevi elektrik dinamosu rolünü oynar. İşte hava eksi yüklü elektronlarla artı yüklü elektronların ayrılmasına karşı mukavemet edemeyince meydana gelen elektrik boşalımı şimşek halinde ortaya çıkar. Şimşek, ani ısınmanın neticesinde bazan yıldırım haline İnkilâb eder. Gök gürültüsü, şimşeğin sesinden, bulut kümeleri arasındaki yankılardan ibarettir. Bazı fırtınalı havalarda şimşek, dakika, da 40 defa hareket eder. Bulutla herhangi yüksek bir cisim arasında bir elektrik boşalması olursa, o zaman şimşek meydana gelir. Saçaklı bulut­lar radarla gözlendiğinde görülür ki, bu bulutlar gökyüzünde ortaya çıkan küçük tel gibi veya tüy gibi görünen saçaklardan meydana gel­miştir. Bu tel veya tüy gibi olan saçaklar kısa zamanda birleşerek yük­sek dağlar gibi görünüm arzeder. Nitekim Nûr sûresinde Yüce Allah bulutun aldığı bu şekli bize şöyle ifâde buyurmaktadır:

«Görmedin mi ki Allah, bulutlan sürer, sonra onları bir araya ge­tirip üst üste yığar. Ve sen, onların arasından yağmurun yağdığını gö­rürsün. Gökten, içinde dolu bulunan dağlar gibi bulutlar indirir de, di­lediğini ona uğratır ve dilediğinden onu uzak tutar. Onun şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri alıverecek.» (Nûr, 43).

Görülüyor ki âyet-i kerîme, saçaklı bulutların tel ve tüy gibi kısım­larının birleşerek dağlar gibi yığıldığına işaret etmektedir. Bulutlardan dökülen dolular veya karlar şimşeğin oluşmasını sağlarlar. Şimşek, ba­zan geçici körlük hâsıl eder. Hava ulaşımında bulutların durumu ve şim­şeğin önemi son zamanda çok daha dikkatli olarak incelenmektedir. Belirttiğimiz gibi bu saçak bulutlar 12-20 km. yüksekliğe kadar uzanır­lar. Yüksek dağlar gibi görünen bu bulut kümelerine bakıldığı zaman üç ayrı tabakadan meydana geldiği farkedilir:

a) Üst Tabaka: Beyaz, parlak kar taneciklerinden oluşur.

b) Orta Tabaka: Ortalama hava sıcaklığının sıfırın altına düşme­si nedeniyle bu kısımda su damlacıkları ile kar tanecikleri karışık görü­lür ve yeryüzünün çekim gücü nedeniyle kar tanecikleri aşağıya doğru sarkar.

c) Alt Tabaka: Çoğunlukla su buharı ile yüklü olan bu bölümlerde kar tanecikleri de görülür. Bu kısım karanlık tabakayı temsil eder ki, bu bölümden ışık geçmez. îşte dolunun ve karın oluşmasını sağlayan bu bulutlardır. Bu bulut dağları içerisinde dolunun oluşumu şöylece özet­lenebilir: Bulutun üst tabakasında oluşan kar tanecikleri, çok hızlı ola­rak yeryüzüne doğru inerler, çünkü dünyamızın çekim gücünün te'sîri altında kalırlar. Donma noktasının üzerinde bulunan su damlacıklarıy­la orta tabakaya geldiklerinde çarpışırlar. Bilindiği gibi bu tabakadaki su damlacıkları henüz donmuş değildirler. Havanın ısısına göre donma durumuna yakındırlar. Sıfır noktasındaki bu su damlacıklarıyla yüksek kısımlardan dökülen kar tanelerinin karışmasıyla katı buz tanecikleri haline dönüşür. Bazan şiddetli fırtına ve soğukların etkisiyle inen dolu, portakal büyüklüğüne kadar ulaşır. Bilginler, geçen cihan savaşının sonlarında radarla bulutların oluşumunu gözetleyince görüldü ki bu bu­lutlar, bazı parçacıklar halinde oluşmakta, yükselen havanın akımına kapılmış bulut kümeleri halinde başlamakta ve bundan sonra büyük bu­lut yığınları teşekkül etmektedir. İnsanoğlu bu gerçeği ancak yakın za­manlarda öğrendiği halde Kur'ân-ı Kerîm asırlar evvel ifade etmiştir: «Görmedin mi ki Allah bulutlan sürer, sonra onları bir araya getirip, üst üste yığar. Ve sen,.onların arasından yağmurun yağdığını görür­sün. Gökten içinde dolu bulunan dağlar gibi bulutlar indirip de, dile­diğini ona uğratır ve dilediğinden onu uzak tutar.» (Nûr, 43). Müslü­manlar, asırlardır boş laflarla uğraşıyorlar. Kur'an'ın ilmî i'câzını araş­tırma yerine kendi kendilerini avutup duruyorlar. Âyetin bir kısmında bulutların oluşumu belirtilmekte ve dağlar gibi bulutlardan dolunun sökün ettiği ifade buyrulmaktadır. Âyetin devamında Yüce Allah: «Onun şimşeğinin pırıltısı nerdeyse gözleri ahverecek.» buyuruyor. Gö­rülüyor ki şimşek ve gök gürültüsü, bu salkım bulut tabakasında oluş­maktadır. Rönesans'tan bu yana gelişen ilim, salkım bulutlardaki elektrik akımı üzerinde araştırma yapmış ve bu konuda Wilson ve Sampson gibi bilginler tarafından değişik görüşler ortaya atılmıştır.

Kutup bölgeleri dışında dünyanın her tarafında şimşek çakması ve gök gürlemesi görülür. Ekvator bölgelerinde ise daha fazla rastlanır. Sal­kım bulutlar arasında dolunun oluşup belirli hacimler içerisinde parça­lanması için şimşeğin önemini yukarda söylemiştik. Şimşek, bulutlar ara­sında korkunç derecede elektrik boşalmasından teşekkül eder. Elektrik­lenme olayı, artı ve eksi yüklü elektronların birleşmesi yoluyla ortaya çı­kar. Bir hesâblamaya göre atmosferde meydana gelen şimşek sayısı sa-atta 1800 kadardır. Normal olarak bir şimşek çakmasıyla günde yeryü­züne 2 milyon kilovat enerji düşmektedir. Şimşek çakması bazı bulutlar­la değişik bulut kümesi arasındaki elektrik boşalmasından ya da bulut­larla yeryüzü arasındaki elektrik boşalması yüzünden meydana gelmek­tedir. Gök gürültüsü İle birlikte şimşek dediğimiz kuvvetli elektrik şera­releri yayılır. Şimşeğin çaktığı hava tabakalarında aniden şiddetli bir ısınma olur ve havanın hacmi çok kısa zamanda genişler. Bu yüzden ma­hallî havada büyük sarsıntılar ve çalkantılar meydana gelir ki, işte bu gök gürültüsüdür. Normal olarak elektrik akımı, bulutların üzerindeki sıfırın üstündeki derecelerde meydana gelir. Laboratuvar deneyleri gös­termektedir ki buzdolapları, buz tutma noktasının üzerine çıktığı zaman elektrik akımı ile yüklenir. Böylece 11 dakika gibi kısa bir zaman içeri­sinde milyarlarca elektrik akımı teşekkül eder. Bu elektrik akımı aşağıya doğru bulutlar tarafından götürülür ve her an büyük elektrik boşalması olayı cereyan edebilir. Eksi yüklü elektrik akımlarının meydana gelmesi değişik faktörlerle birlikte dolunun oluşmasına bağlıdır. Donma nokta­sının üzerindeki bölgelerde bulut parçacıklarının hızlı sürtüşmesi sonu­cunda dolu taneciklerinin hacmi 2 mm'ye yaklaşınca elektrik akımı te­şekkül eder. Değerli okuyucular, görülüyor ki insanoğlunun atom çağın­dan elde ettiği bilgilerin Özünü, Kur'ân-ı Kerîm daha gününde bildirmiş­tir. Henüz açıklayamadığımız pek çok âyeti kerîmeler vardır ama bir gün gelecek bunların anlamı da açık olarak ortaya çıkacaktır. Bu ise Kur'an'ın apaçık ebedî bir mucize olduğunu bize göstermektedir. Şimşe­ğin en belirgin zararlarından birisi de geçici körlük meydana getirmesi­dir. Öyle sanıyoruz ki bu körlük tehlikesiyle en çok karşılaşanlar hava­cılardır. Özellikle sıcak bölgelerde salkım bulutların arasına girdikleri zaman, dakikada kırka yakın şimşek çakması olayı cereyan eder. Uçağın pilotu bu geçici körlüğe tutulduğu zaman hâkimiyetini yitirir ve böylece uçak düşmek tehlikesiyle karşı karşıya gelir. Biz, uzak mesafeli olduğu için şimşek çakma olayından fazla müteessir olmayız. Ancak 300.000 km. hızla giden parıltısını görürüz. Şimşeğin bulut tabakaları arasında mey­dana getirdiği gürültü ise ışığın hızına nisbetle daha az olduğu için çok sonra duyarız. Yıldırım ise Kur'ân-ı Kerîm'de birçok yerlerde vârid ol­muştur. Yıldırım tâ eski çağlardan beri insanları korkutmuştur. Hattâ eski Yunanlılar en büyük tannları olan Zeus'u bulutların arasından çıl­gın şimşekler çakarak tasvir ederlerdi. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurul-maktadır: «Yahut onda karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek vardır. Yıl­dırımlardan ölmek korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır.» (Bakara, 19).

Bilindiği gibi yıldırım, bulutlarla yüksek cisimlerin arasındaki bir elektrik boşalmasından ibarettir. Genellikle sivri uçlara çarpan yıldırım, ağaçlara ve denizlerdeki gemilere düşer. Fazla olmamak kaydıyla yıldı­rım çarpmış bir insanla karşılaşınca hemen ona suni teneffüs yaptırmak gerekir, bir saat sonra yaşama imkânına sahip olur. Bakara- süresindeki âyetlerden yıldırım çarpmış kişilerin yaşayabilme imkânının bulunaca­ğını anlamak mümkündür: «Bir de hani siz: Ey Mûsâ, Allah'ı apaşikâr görünceye kadar sana inanmayacağız, demiştiniz de, bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı. Sonra sizi, ölümünüzün arkasından şükredersiniz di­ye diriltmiştik.» (Bakara, 55-56).

Gerek yıldırım olsun, gerek şimşek olsun bütün bu tabiî olaylar yine tabiî kanunlara bağlıdırlar. Nitekim Ra'd sûresinde şöyle buyrulmakta-dır: «Gök gürültüsü de; hamd ile, melekler de korku ile O'nu tesbîh eder. O, yıldırımları gönderir de onlarla dilediğini çarpar.» (Ra'd, 10), Görü­lüyor ki yıldırım da Allah tarafından kendisine çizilmiş olan tabiî ka­nunların dışına çıkamaz. Yükselen rüzgârların hızı artınca yağmur yeryüzüne iner. Bulutlar, su buhârcıklanyla dolunca ağırlaşırlar. Bir süre sonra rüzgâr diner ve bulut yeryüzüne yağmurları boşaltır. Yükselen hava, donmuş olan su buharını uzun süre taşıyamaz. Yine Ra'd sûresin­de Yüce Allah şöyle buyuruyor: «O'dur size korku ve ümîde düşürmek için şimşeği gösteren, yağmur yüklü bulutlan meydana getiren.» (Ra'd, 12)

52. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ münafıkların niteliklerini haber veriyor. Onlar gizle­diklerinin tersini açığa vururlar ve söz olarak dilleriyle: «Allah'a da, peygambere de inandık ve itaat ettik, derler. Sonra da arkasından bir takımı yüz çevirir.» Amelleri ile sözlerine ters hareket ederler. Yapma­yacaklarını söylerler. Bu sebeple Allah Teâlâ: «Bunlar inanmış kimse-, ler değillerdir.» buyurur. «Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Ra­sûlüne (Allah'ın elçisine indirdiği hidâyete tâbi olmaya) çağrıldıkları zaman; bir takımı hemen yüz çevirir. (Ona tâbi olmaktan büyüklene-rek yüz; çevirirler.) Bu, Allah Teâlâ'nın şu kavli gibidir : «Sana indi­rilene ve senden önce indirilenlere; inandıklarını iddia edenleri görme­din mi? Küfretmeleri emrolunmuş iken Tâğût'un önünde muhakeme edilmelerini isterler. Halbuki şeytân, onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor. Onlara: Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin, denilince; münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.» (Nisa, 60-61). TaberanTde Ravh îbn Ata îbn Ebu Meymûne kanalıyla... Semüre (İbn Cündeb)den merfû' olarak rivayet edilen bir hadîste şöyle buyrulur: Kim, bir sultana çağırılır da bu çağrıya icabet etmezse; o, hiç bir hak­kı olmayan zâlimdir.

«Eğer hak, kendilerinden tarafa ise; (hüküm aleyhlerine değil de lehlerine olacaksa) boyunlarını bükerek, (işitip itaat ederek) gelirler.» Eğer hüküm kendi aleyhlerine olacaksa, yüz çevirip hak olmayana da­vet eder ve orada bâtılın geçerli olması için Hz, Peygamber (s.a.)den bir başkasının hakemliğine başvurmak ister. Onun daha önceki boyun eğerek gelmesi, hak olduğuna inandığından değildir. Bilakis arzusuna uygun olduğu içindir. Bu sebeple hak onun maksadına ters düştüğün­de, haktan bir başkasına yönelir. Bu sebeple Allah Teâlâ: «Kalblerinde bir hastalık mı var bunların? Yoksa şüphe mi ettiler? Veya Allah'ın ve Rasûlünün kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar?» buyur­muştur. Yani onların durumları şu üç ihtimâlin dışında değildir; Ya kalblerine işlemiş bir hastalık vardır veya dinde bir şüpheleri vardır ve­ya Allah'ın ve Rasûlünün kendilerine hükümde haksızlık etmesinden korkmaktadırlar. Bunlardan hangisi olursa olsun, hepsi de mahzâ kü­fürdür, Allah Teâlâ onların her birerini ve onların bu sıfatlardan nan-gisine sahip olduklarım en iyi bilendir.

«Hayır, onlar; zâlimlerin kendileridir.» Onlar zâlimlerin, günah­kârların ta kendileridir. Allah Teâlâ ve Rasûlü, onların zannedip veh­mettikleri zulüm ve haksızlıktan uzaktırlar. Allah ve Rasûlü bundan yücedir. îbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Hasan'dan rivayetinde o, şöyle anlatmış: Birisinin başka birisi ile arasında bir anlaşmazlık ol-4 duğunda o adam haklı ise Hz. Peygamber (s.a.)e çağrıldığında boyun büker, kabulllenir ve Hz. Peygamber (s.a.)in kendisi lehinde hak ile hüküm vereceğini bilirdi. Haksızlık etmek istediğinde Hz. Peygamber (s.a.)e çağrılırsa, yüz çevirir ve: Filancaya giderim, derdi. Allah Teâlâ bu âyeti indirdi de, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Kimin kardeşi ile arasında bir şey (anlaşmazlık) olur da, müslümanlarm hâkimlerin­den bir hakeme çağırıldığında icabet etmekten yüz çevirirse; işte o zâ­limdir, hiç bir hakkı yoktur. Bu hadîs ğarîb ve mürseldir.

Sonra Allah Teâlâ, Allah'a ve Rasûlüne icabet eden mü'minlerin sıfatlarını haber verir. Onlar, Allah'ın Kitâb'ı ve elçisinin Sünneti dı­şında bir din aramaktadırlar. Şöyle buyurur: «Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasûlüne çağırıldıkları zaman; mü'minlerin sözü, sâ­dece: İşittik ve itaat ettik, demekten ibarettir.» Bu sebeple Allah Teâlâ onları kurtuluşla nitelemiştir. Kurtuluş; arzulanana nail olmak ve kor­kulandan kurtulmaktır.. «Ve işte onlar, felaha erenlerin kendileridir.» buyurmuştur. «Mü'minlerin sözü, sâdece: İşittik ve itaat ettik, demek­ten ibarettir.» kavli hakkında Katâde der ki: Akabe bîatmda ve Bedir'-de hazır bulunmuş olan Ansâr'ın reislerinden biri olan Ubâde tbn Sa-mit, ölüm vakti geldiğinde kardeşi oğlu Cünâde tbn Ebu Ümeyye'ye: Senin aleyhine ve lehine olanı (senin görevlerini ve haklarım) haber vermeyeyim mi? diye sordu. Onun: Evet, haber ver, demesi üzerine şöyle dedi: Senin görevin; zorluğunda, kolaylığında, hoşlandığın ve hoş­lanmadığın şeylerde, kendin için seçtiklerinde işitip (Veliyyü'1-Emre) itaat etmendir. Dilini adaletle doğru tutman, iş sâhibleriyle iş konusun­da çekişmemen gerekir. Açıkça Allah'a isyan olan bir şeyi sana emret­meleri durumu müstesnadır. Allah'ın kitabına ters düşen bir şeyle emrolunduğunda, sen Allah'ın kitabına uy. Katâde der ki: Bize anlatıldı­ğına göre Ebu Derdâ şöyle dermiş: İslâm ancak Allah'a itaat iledir. Ha­yır ancak cemaatta, Allah ve Rasûlüne, halîfeye ve genelde mü'minlere karşı ihlâslı olmaktadır. Bize anlatıldığına göre Hz. Ömer İbn Hattâb (r.a.) şöyle dermiş: İslâm'ın kulpu, yapışılacak yeri Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek ve Allah'ın müslümanların işi ile görevlendirdiklerine itaat etmektir. Bu haberleri, îbn Ebu Hatim rivayet etmiştir. Allah'ın Kitâbı'na, Rasûlünün Sünne­tine, Hulefâ-i Râşidîn ile Allah'a itâatla emrettikleri takdirde imam­lara itaatin vâcib olduğuna dâir birçok hadîs ve haberler vârid olmuş­tur ki bunlar burada sayılamayacak kadar çoktur.

«Kim, Allah ve Rasûlün (ün emrettiklerin) e itaat eder, (yasakla­dıklarını terk eder), Allah'tan (geçmiş günâhlarından dolayı) korkar ve (gelecekte yapacaklarından) sakınırsa; işte, onlar kurtuluşa erenle­rin, (her bir hayrı hem dünyada hem de âhirette bütün kötülüklerden emîn olanların) kendileridir.»

54. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ nifak ehlinden haber veriyor. Onlar Allah Rasûlü (s.a.), çıkmayı emrettiği takdirde mutlaka çıkacaklarına yemîn ederlerdi. Al­lah Teâlâ da: «Yemin etmeyin.» buyurmuştur. «Bu, ma'kûl bir itaat­tir.» âyetinin anlamının sizin itaatiniz bilinen bir itaattir, şeklinde ol­duğu söylenir. Yani sizin itaatinizin, amele dökülmeyen mücerred bir söz olduğu bilinmektedir. Siz her ne zaman yemîn etmişseniz mutlaka yalan söylemişinizdir. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyet-i kerîme'lerde şöyle buyurmaktadır: «Size yemîn ederler ki kendilerinden hoşnûd ola­sınız. Siz onlardan hoşnûd olsanız da şüphesiz ki Allah, fâsıklar gü­ruhundan hoşnûd olmaz.» (Tevbe, 96), «Onlar yeminlerini kalkan edin­diler de Allah'ın yolundan alıkoydular. Gerçekten işledikleri işler ne kötüdür.» (Münâfikûn, 2). Kendileri için seçtikleri ve tercih ettikleri konularda bile yalan söylemek onların huylarındandır. Nitekim Allah Teâlâ bir âyet-i kerîme'de şöyle buyurur: «(Ey Muhammed,) Münafık­ların, ehl-i kitâb'dan küfretmiş olan kardeşlerine: Eğer siz yurtlarınız­dan çıkanlırsanız andolsun ki, biz de sizinle beraber çıkarız; sizin aley­hinizde asla kimseye itaat etmeyiz. Eğer savaşa tutuşursanız mutlaka size yardım ederiz, dediklerini görmedin mi? Allah, onların yalancı ol­duklarına şâhidlik eder. Onlar çıkarılmış olsalar, andolsun ki, onlarla beraber çıkmazlar; savaşa tutuşmuş olsalar, andolsun ki, onlara yardı­ma koşmazlar; onlara yardıma gitseler mutlaka geri dönüp kaçarlar, sonra yardım da görmezler.» (Haşr, 11-12).

«Bu, ma'kûl bir itaattir.» âyetinin anlamının şöyle olduğu da söy­lenmiştir: Sizin işiniz ma'kûl bir itaat olsun. Mü'minler nasıl Allah'a ve Rasûlüne yeminsiz olarak itaat ediyorlarsa, sizin de itâaatımz yemîn etmeksizin ma'kûl bir itâaat olsun ve sizler de onlar gibi olun. «Muhak­kak ki Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.» Allah Teâlâ, kimin itaat üzere ve kimin de isyan üzere olduğundan haberdârdır. îçi başka iken yeminle itaat izhâr etmek her ne kadar yaratıklara karşı geçerli ise de yaratıcı olan Allah Teâlâ gizliyi ve gizlinin de gizlisini bilendir. Hiç bir hîle ve karıştırma O'na karşı geçerli değildir. Aksine O, tersini açı­ğa vursalar dahi kullarının gönüllerinde olanlardan haberdârdır. «De ki: Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin (de Allah'ın Kitâb'ına ve Rasûlünün Sünnetine uyun). Şayet (ondan) yüz çevirir (ve onun size getirdiklerini terk eder) seniz bilin ki; o, kendisine yükletilen (risâletin tebliği ve emânetin yerine getirilmesin)den, siz de (bunlardan) kendi­nize yükletilenden, (ana karşı ta'zîmde bulunmaktan ve gereğini yeri­ne getirmekten) sorumlusunuz. Eğer ona itaat ederseniz; doğru yolu bulursunuz.» Çünkü o, dosdoğru bir yola çağırmaktadır. «Göklerde ve yerde olanların kendisine âit olduğu Allah'ın dosdoğru yolunu... İyi bi­lin ki, bütün işler sonunda Allah'a döner.» (Şûra, 53).

Allah Teâlâ'nın: «Peygambere düşen, apaçık tebliğden başkası de­ğildir.» âyeti, şu âyetleri gibidir: «Senin vazifen, sâdece tebliğ etmektir. Hesâb görmekse Bize düşer.» (Ra'd, 40), «Sen öğüt ver, çünkü sen an­cak bir öğütçüsün. Onlara zor kullanıcı değilsin.» (Gâşiye, 21-22).

Vehb tbn Münebbih der ki: Allah Teâlâ Isrâiloğullan peygamber­lerinden Şi'yâ adındaki peygambere vahyetti ki: tsrâiloğulları içinde kalk; şüphesiz Ben, senin dilinle vahiy indireceğim. Peygamber kalktı ve şöyle dedi: Ey gök işit (dinle), ey yeryüzü sus; şüphesiz Allah Teâlâ yerine getireceği bir iş ve bir durumu idare etmek ve ona hükmetmek istiyor. Şüphesiz O köylerin çöle, ağaçlıkların çukur yerlere, nehirlerin çöllere, nimetlerin fakirlere dönmesini ve hükümranlığın çobanla da ol­masını diliyor. O, ümmîlerden bir ümmîyi peygamber olarak gönder­mek istiyor. O peygamber; çirkin, kaba-saba, çarşılarda yüksek sesle mü­nâkaşa eden birisi değildir. Bir çerâğm yanından geçse vakarından ve sekînetinden ötürü onu söndürmez. Kuru bir kamış üzerinde yürüse ayaklarının altından herhangi bir ses işitilmez. Ben, onu müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndereceğim. Boş söz söylemeyecek. Onunla kör göz­leri, sağır kulakları, örtülü kalbleri açacağım. Her bir güzel işe onu mu­vaffak kılıp ileteceğim. Ona her türlü şerefli huyu bahşedeceğim. Sekî-neti elbisesi; iyiliği şiarı; takvası gönlü, kalbi; hikmeti konuşması; doğ­ruluk ve vefası tabiatı; affetmesi ve iyiliği ahlâkı; hakkı şeriatı; ada­leti, ahlâkı ve sîreti; hidâyeti imâmı; İslâm'ı dini kılacağım. Onun is­mini övülmüş kılacağım. Onunla sapıklıktan sonra hidâyet bahşedece­ğim. Bilgisizlikten sonra, onunla bilgili kılacağım. Adı sanı kaybolduk­tan sonra onu yücelteceğim. Tanınmazlıktan sonra onu tanınır kılaca­ğım. Azlıktan sonra onunla çoğaltacak, fakirlikten sonra zenginleştire­cek, ayrılıktan sonra onunla toplayacak parçalanmış ümmetler, birbi­rine zıd kalbler ve dağınık arzuları onunla bir araya getireceğim. İn­sanlardan büyük bir topluluğu onunla helakten kurtaracağım. Onun ümmetini, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet kılacağım. Onlar, iyilikle emredip kötülükten men'edecekler. Onlar muvahhidler, ihlâslı mü'minler ve peygamberlerinin getirdiklerini doğrulayıcılar olacaklar. Vehb îbn Münebbih'in bu sözünü îbn Ebu Hatim rivayet etmektedir,

55. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ Rasûlü (s.a.)ne va'dediyor ki onun ümmetini yeryü­zünde halîfeler kılacaktır. Yani onları insanların imamları ve idareci­leri kılacaktır. Onlarla ülkeler düzelecek, kullar onlara boyun eğecek ve insanlardan korkularından sonra onların bu korkularını emniyyet ve onları hâkim kılma ile değiştirecektir. Şüphesiz Allah Teâlâ bunu yeri­ne getirmiştir. Hamd ve minnet O'nadır. Allah Rasûlü (s.a,) vefat et­mezden önce Allah Teâlâ ona Mekke'nin, Hayber ve Bahreyn'in, Arap Yarımadasının diğer yerlerinin ve bütünüyle Yemen ülkesinin fethini nasîb etmiştir. Hecer mecûsîlerinden ve Şam yörelerinin bir kısmından cizye alınmış, Rum kralı Hirakl ile Mısır ve İskenderiye hâkimi Mukav-kıs, Umman kralları ve Habeş kralı Neccâsî ona hediyeler göndermişler­dir. Allah Rasûlü (s.a.) vefat buyurup ta Allah Teâlâ onu kendi katın­daki şerefler için seçtiği zaman ondan sonra işi halîfesi Ebubekir es-Sıddîk üstlenmiş, Allah Rasûlü (s.a.)nün vefatı sırasında zayıflayıp da­ğılanları toplamış, Arap Yarımadasını güçlendirmiş, İslâm ordularını Hâlid îbn Velîd (r.a.)in komutasında İran ülkelerine göndermiş ve on­lar İran ülkesinin bir kısmını fethetmişler, ahâlîsinden bir kısmını öl­dürmüşlerdir. Diğer bir orduyu Ebu Ubeyde (r.a.) ve onunla beraber olan kumandanlar komutasında Şam ülkesine, bir üçüncüsünü Amr İbn Âs (r.a.) komutasında Mısır ülkelerine göndermiştir. Şam'a gönderilen orduya Allah Teâlâ Hz. Ebubekir'in halifelik günlerinde ahidlerinden dönen Busrâ, Dimaşk, Havran ve civarındaki ülkelerin fethini nasîb et­miştir. Allah Teâlâ Hz. Ebubekir'i de kendi katındaki şerefler için seçip vefat ettirdiğinde, İslâm'a ve müslümanlara ihsanda bulunarak Hz. Ebubekir'e kendisi yerine Hz. Ömer el-Farûk'u halîfe bırakmasını ilham etmiştir. Ebubekir'der* sonra işi Hz. Ömer tâm olarak üstlenip yerine getirmiştir. Âlemler güçlü ahlâkı ve mükemmel adaletinde peygamber­lerden sonra onun bir benzerini görmemiştir. Onun halifelik günlerin­de bütünüyle Şam ülkesi, sonuna varıncaya kadar Mısır diyarı, İran diyarının birçoğu fethedilmiş, Kisrâ'nın satveti kırılarak alçaltılmış ve ülkesinin en uzak yerlerine ric'at ederek kaçmıştır. Kayser hezimete uğ­ratılmış, Şam ülkesinden eli çektirilmiş ve Kostantiniyye'ye sığınmak zorunda kalmıştır. Kisrâ ve Kayser'in mallan, Hz. Peygamber (s.a.) in Rabbından alarak va'dettiği gibi Allah yolunda sarf edilmiştir. Hz. Os­man'ın halifeliği döneminde îslâm ülkeleri yeryüzünün en uzak doğu ve batılarına kadar uzanmış batı ülkeleri en uzağına varıncaya kadar, Endülüs, Kıbrıs, Kayrevan ülkeleri, Atlas Okyanusuna dayanan Septe ülkeleri fethedilmiştir. Doğu yönünden ise Çin ülkesinin derinliklerine kadar fethedilmiş Kisrâ öldürülmüş, hükümranlığı bütünüyle zevale ermiştir. Irak şehirleri, Horasan ve Ahvaz fethedilmiş; müslümanlar Türklerden birçoğunu öldürmüşlerdir. Allah Teâlâ onların en büyük kralları olan Hakan'ı zelîl kılmıştır. Yeryüzünün doğu ve batılarından haraç toplanarak mü'minlerin emîri Hz. Osman îbn Affân (r.a.)ın ya­nına getirilmiştir. Bütün bunlar onun Kur'an'ı okuması, ve ümmet-i İslâm'ı Kur'an'ı muhafaza üzerinde toplaması bereketiyledir. Bu sebep­ledir ki sahîh bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Şüp­hesiz Allah Teâlâ yeryüzünü benim için dürdü. Doğularını ve batılarını gördüm. Ümmetimin hükümranlığı ondan benim için düzülenine eri­şecektir, îşte biz Allah ve Rasûlünün bize va'dettiği ülkelerde dolanıp durmaktayız. Allah ve Rasûlü doğru söylemiştir. Allah'tan zâtına ve Ra-sûlüne îmânı, bizden hoşnûd olacağı şekilde şükrünü yerine getirmeyi dileriz.

İmâm Müslim İbn Haccâc der ki; Bize Îbn Ebu Ömer'in... Câbir Îbn Semûre'den rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.)nü şöyle buyu­rurken işitmiş: Başlannda on iki kişi emir (ve idareci) olduğu sürece insanların işi ileri gitmeye devam edecektir. Sonra Hz. Peygamber (s.a.) bir kelime daha söyledi, ama bu kelime bana gizli kaldı. Babama: Allah Rasûlü (s.a.) ne söyledi? diye sordum da: (Bu on iki idarecinin) hepsi Kureyş'tendir, dedi. Hadîsi Buhârî de Şu'be'den, o ise Abdülnıelik İbn Umeyr'den rivayet etmiştir. Müslim'in rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.), bu sözünü Mâiz tbn Mâlik'in recmolunduğu günün akşamında söylemiş ve bununla beraber başka hadîsler de zikretmiştir. Bu hadîs-i şerîf mutlaka on iki adaletli halîfenin vücûduna delâlet eder. Ancak bunlar, şîâ'nın iddia etmiş olduğu oniki imâm değildir. Zîrâ onların bir­çoğunun (müslümanlarm işini üstlenme ve veliyyü'1-Emr olma) konu­sunda herhangi bir payları yoktur. Ancak bu on iki idareci Kureyş'ten olacak, müslümanlarm işlerini üstlenecekler ve adaletli olacaklardır. Geçmiş kitablarda da onlarla ilgili müjdeler vardır. Sonra bunların peş-peşe gelmeleri de şart değildir. Bu ümmet içinde peşpeşe ve dağınık ola­rak vücûd bulmaları ihtimâl dahilindedir. Bunlardan dördü idareyi ele alarak geçmiştir Ici, bunlar Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman sonra da Hz. Ali —Allah onlardan hoşnûd olsun— dir. Onlardan sonra bir fetret devresi meydana gelmiştir. Allah'ın dilediği kadarı ortaya çıkmış, kalanları da Allah'ın bildiği bir zamanda meydana çıkacaktır. Adı Al­lah Rasûlü (s.a.) nün adına, künyesi de künyesine mutabık olan, zulüm ve haksızlıkla doldurulmuş yeryüzünü adaletle dolduracak olan mehdi de bunlardandır. İmâm Ahmed, Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Neseî'nin Saîd îbn Cuhmân'dân, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nün kölesi Sefîne'den riva­yetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Benden sonra halıfelik otu? senedir. Sonra zâlim hükümranlık (hükümdarlık) olacaktır. «Allah; içinizden îmân edip sâlih amel işleyenlere va'detti ki; Onlardan öncekileri nasıl halef kıldı ise onları da yeryüzüne halef kılacak ve on­lar için beğendiği dini temelli yerleştirecek, korkularını emniyete çevi­recektir.» âyeti hakkında Rebî' tbn Enes'in naklettiğine göre Ebu Âliye şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.) ve ashabı Mekke'de yaklaşık on se­ne korku halinde ve gizlice insanları tek olan Allah'a, tek ve ortağı ol­maksızın O'na ibâdete çağırdılar. Henüz savaşla emrolunmamışlardı. Sonra Medine'ye hicretle emrolundular, Medine'ye geldiler. Allah Teâlâ onlara savaşı emretti. Medine'de de korkar durumdaydılar. Akşam si­lâhlı olarak yatıyor, sabah silâhlı olarak kalkıyorlardı. Allah'ın dilediği kadar bu durumda kaldılar. Sonra Hz. Peygamber (s.a.) in ashabından birisi: Ey Allah'ın elçisi, ebediyyen biz böyle korkar halde mi olacağız? Emniyette olacağımız ve silâhları bırakacağımız bir gün bize gelmeye­cek mi? diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.): Bu durumda çok az kalacaksı­nız. Nihayet sizden birisi içlerinde demir (silâh) olmayan büyük bir top­luluğun içinde dizlerini büküp elleriyle dizini tutarak oturacak, buyur­du. Allah Teâlâ da bu âyet-i kerîme'yi indirdi. Allah Teâlâ peygambe­rini bütün Arap Yarımadasına muzaffer ve hâkim kıldı, emniyet içeri­ğinde oldular ve silâhlarını bıraktılar. Sonra Allah Teâlâ Peygamberi (s.a.)nin ruhunu kabzetti. Onlar Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Os­man'ın halifeliklerinde emniyyet içinde oldular ve sonunda düştükleri duruma düştüler de aralarına korku girdi. Aralarında engeller, şartlar edindiler, durumu değiştirdiler ve bu yüzden onların durumları değiş­tirildi (emniyetleri korkuya çevrildi). Selef'den birisi:, Ebubekir ve Ömer'in —Allah onlardan hoşnûd olsun— halifelikleri Allah'ın kita­bında haktır, demiş sonra da bu âyet-i kerîme'yi tilâvet etmiştir. Berâ İbn Azib der ki: Biz şiddetli bir korku içindeyken bu âyet-i kerîme na­zil oldu. Bu âyet-i kerîme, Allah Teâlâ'nm şu kavli gibidir: «Hatırlayın ki, bir zamanlar siz, yeryüzünde azlıktınız, zayıf sayılırdınız. İnsanların sizi tutup kapmasından korkuyordunuz. Size ev-bark verdi, yardımıyla destekledi ve temiz şeylerden mıklandırdı. Tâ ki şükredesiniz.» (En-fâl, 26).

Allah Teâlâ burada: «Onlardan öncekileri nasıl halef kıldı ise...» buyururken başka bir âyet-i kerîme'de Hz. Musa'nın kavmine şöyle de­diğini haber verir: «Rabbınızın, düşmanınızı yok etmesi ve yeryüzünde sizi onların yerine getirmesi umulur. Ve o zaman nasıl davranacağınıza bakacaktır.» (A'râf, 129). Başka bir âyeti kerîme'de de şöyle buyrulur: «Biz ise istiyorduk ki; güçsüz sayılanlara iyilikte bulunalım, onları ön­derler kılalım ve onları vârisler yapalım. Ve onları memleketlerine yer­leştirelim. Firavun'a, Hâmân'a ve ikisinin askerlerine çekinmekte olduk­ları şeyleri gösterelim.» (Kasas, 5-6).

«Onlar için beğendiği dini temelli yerleştirecek, korkularını emni­yete çevirecektir.» Allah Rasûlü (s.a.) kendisine elçi olarak gelen Adiyy îbn Hâkim'e: Hîre'yi bilir misin? diye sormuştu. O: Bilmiyorum fakat işitmiştim dedi. Allah Rasûlü (s.a.): Nefsim kudret elinde olan (Allah) 'a yemîn ederim ki, Allah Teâlâ bu işi mutlaka tamamlayacak ve sonunda bir kadın Hîre'den çıkıp yanında kimse olmaksızın Beytullah'ı tavaf edecektir. Kisrâ tbn Hürmüz'ün hazîneleri mutlaka fetholunacaktır, buyurdu. Ben: Kisrâ tbn Hürmüz mü? diye sordum: Evet, Kisrâ İbn Hürmüz buyurdu. Mal o kadar çok infâk olunacak ki sonunda kimse ka­bul etmeyecek. Adiyy İbn Hatim der ki: İşte şu kadın Hîre'den çıkıp yanında kimse olmaksızın Beytullah'ı tavaf ediyor. Kisrâ İbn Hürmüz'­ün hazînelerinin fethinin bahşolunduğu kimseler içindeydim. Nefsim kudret elinde olan (Allah) 'a yemîn ederim ki, mutlaka üçüncüsü de meydana gelecektir. Zîrâ onu Allah Rasûlü (s.a.) söylemiştir.

İmâm Ahmed'in Abdürrezzâk kanalıyla... Übeyy îbn Kâ'b'dan riva­yetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Bu ümmete yüce mevkiler, yükseklik, din, zafer ve yeryüzüne sahip olma müjdelenmiş-tir. Onlardan kim âhiret amelini dünya için islerse onun âhirette hiç bir payı olmayacaktır.

«Çünkü onlar, Bana kulluk eder ve hiç bir şeyi Bana şirk koşmaz­lar.» İmâm Ahmed der ki: Bize Affân'm... Muâz İbn Cebel'den rivaye­tinde o, şöyle anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) nün terkisindeydim. Benim­le onun arasında sadece binitin eğerinin arkasına dayanılacak yeri var­dı. Ey Muâz, buyurdu. Ben:Buyur ey Allah'ın elçisi, bütün mutluluklar senin olsun, dedim. Bir süre yürüdü sonra ey Muâz İbn Cebel, dedi. Ben: Buyur, bütün mutluluklar senin olsun ey Allah'ın elçisi, dedim. Bir sü­re daha yürüdü sonra: Ey Muâz İbn Cebel, buyurdu. Ben: Buyur, mut­luluklar senin olsun ey Allah'ın elçisi, dedim. Allah'ın, kulları üzerinde­ki hakkı nedir bilir misin? diye sordu. Ben: Allah ve Rasûlü en iyi bi­lendir, dedim. Allah'ın kulları üzerindeki hakkı O'na ibâdet etmeleri ve O'na hiç bir şayi ortak koşmamalandır, buyurdu. Sonra "bir süre daha yürüdü ve ey Muâz îbn Cebel, dedi. Ben: Buyur, mutluluklar senin ol­sun ey Allah'm elçisi, dedim. Bunu yaptıkları takdirde kulların Allah üzerindeki hakkı nedir biliyor musun? diye sordu, ben: Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dedim. Kulların, Allah üzerindeki hakkı onlara azâb et­memesidir, buyurdu. Buhâri ve Müslim Sahihlerinde Katâde'den riva­yetle tahrîc etmişlerdir.

«Kim de bundan sonra inkâr eder (ve Benim itâatımdan çıkar) se; iste onlar, (Rablannın emrinden çıkmış) fâsıklann kendileridir. (En büyük günâh olarak bu onlara yeter)» Sahabe —Allah onlardan razı olsun — Hz.Peygamber (s.a.)den sonra Allah'ın emirlerini en çok yerine getiren, Allah'a en çok itaat edenler olduklarından onların zaferleri bunun ölçüşünce olmuştur. Onlar Allah'ın kelimesini, doğularda ve batı-farda gâlib getirmişler. Allah Teâlâ da onları güçlendirmiş; diğer ülke­lere ve kullara hâkim olmuşlardır. Onlardan sonra insanlar bazı emir­lerde kusurlu olduklardan onların galibiyetleri de bunlar ölçüşünce azal­mıştır. Buhârî ve Müslim'de muhtelif şekillerde rivayet edilen bir ha­dîsi şerifte Allah Rasûlü (s.a.) söyle buyurmuştur. Ümmetimden bir grup hakka yardım etmekte devam edecekler, onlardan ayrılan ve onla­ra zıd gidenler kıyamet gününe kadar onlara zarar veremeyecektir. Başka bir rivayette: Onlar bu durumdalarken Allah'ın emri gelinceye kadar, fazlalığı vardır. Diğer bir rivayette: Deccâl ile savaşıncaya kadar kısmı; başka bir rivayette: Onlar hakka yardım ederlerken Meryem Oğlu Isâ ininceye kadar, kısmı vardır. Bütün bu rivayetler sıhhatli olup ara­larında herhangi bir zıdlık yoktur.

57. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, inanan kullarına namazı kılmalarını emrediyor. Na­maz, tek ve ortağı olmayan Allah'a ibadettir. Onlara zekât vermelerini emrediyor. Zekât, yaratıkların güçsüzlerine ve fakirlerine ihsanda bu­lunmaktır. Allah Teâlâ inanan kullarının bu-işlerde Allah Rasûlü (s.a.) ne itaat eder durumda olmalarını, kendilerine emrettiği hususlarda pe­şinden gitmelerini, yasakladıklarını terketmelerini emrediyor. Böylece belki Allah onlara rahmet edecek, acıyacaktır. Şüphesiz ki bunları ya­pana Allah Teâlâ merhamet edecektir. Nitekim başka bir âyet-i kerî­me'de şöyle buyurur: «İşte Allah bunlara rahmet edecektir.» (Tevbe, 71).

«(Ey Muhammed,) sakın (sana zıd giden ve seni yalanlayan) o küf­redenlerin Bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanma.» Onlar Allah'ı asla âciz bırakamazlar. Bilakis Allah Teâlâ onlara güç yetiricidir. Bu yaptıklarına karşı onlara şiddetli bir azâbla azâb edecektir. «Onların (âiıiret yurdunda) barınakları ateştir. Ne kötü dönüştür.» Kâfirlerin varacakları yer ne kadar kötü bir dönüş yeridir, kalacak yerlerin en kötüsüdür.

60. Âyetin Tefsiri

Bu âyet-i kerîmeler akrabaların, birbirlerinin yanına girmelerinde izin istemeleri hükmünü içermektedir. Sûrenin başında geçen âyetler ise yabancıların birbirleri yanına girerken izin istemeleri hükmünü dü­zenliyordu, Allah Teâlâ mü'minlere; kölelerinden oluşan hizmetçileri ve erginlik çağına ulaşmayan çocukları yanlarına girmek istediğinde, üç durumda onlardan izin istemelerini emrediyor. Bu durumlardan birin­cisi sabah namazından öncedir. Çünkü o zamanda insanlar yatakların­da uyurlar. (îkincisi) öğle sıcağında soyunduğunuz zamandır ki, bu va­kit öğle uykusu vaktidir. Çünkü insan bu durumda, ailesi ile beraber olarak elbisesini çıkarmış olabilir. (Üçüncü durum) yatsı namazından sonradır. Bu vakit de uyku zamanıdır. Kişinin ailesi ile beraber olması ve benzeri durumlardan çekinildiği için bu durumlarda hizmetçilerin ve çocukların ailelerinin yanına ansızın ve habersiz girmemeleri emro-* loınmıuştur. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Bunlar, sizin üç mahrem vaktinizdir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmakta size de, onlara da bir sorumluluk yoktur.» buyurmuştur. Bu durumla­rın dışında girdikleri vakit onlara bu imkânı verdiğiniz için size, bu durumlar dışında herhangi bir şey görmüşlerse gördüklerinden dolayı onlara da sorumluluk yoktur. Çünkü onlar için habersiz olarak girme izni verilmiştir. Zîrâ gerek hizmet için ve gerekse başka sebeplerle on­lar sizin yanınıza çokça girip çıkan kimselerdir. Başkalarının hakkında bağışlanamayacak hatâları sizin yanınıza çokça girip çıkanlar için ba­ğışlanabilir. Bu sebeple îmâm Mâlik, Ahmed İbn Hanbel ve Sünen sa­hiplerinin rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.), kedi hakkında şöyle bu­yurmuştur: Şüphesiz o necîs değildir. Zîrâ o, sizin yanınıza sıkça girip çıkanlardandır.

Bu âyet-i kerîme muhkem olup, onun herhangi bir kısmı neshedil-mediği halde insanlar bununla gerçekten az amel etmektedirler. Ab­dullah îbn Abbâs insanların bu durumunu hoş karşılamazdı. tbn Ebu Hatim'in Ebu Zür'a kanalıyla... Saîd tbn Cübeyr'den rivayetine göre, îbn Abbâs şöyle demjs;. İnsanlar üç âyeti terketmiş ve onlarla amel et­memişlerdir. Bunlar âyetin sonuna kadar olmak üzere: «Ey îmân eden­ler, ellerinizin altında olan köle ve cariyeler ve sizden henüz erginlik çağına gelmemiş olanlar;... üç defa izin istesinler...» âyeti ile Nisa süre­sindeki: «Mîrâs taksim olunurken; yakınlar, yetimler ve miskinler de hazır bulunursa, onları da rızıklandırin.» (Nisa, 8) âyeti ve Hucurât süresindeki: «Gerçekten, Allah katında en değerliniz, O'ndan en çok korkanınızdır.» (Hucurât, 13) âyetidir. Yine tbn Ebu Hâtim'in tsmâîl tbn Müslim —ki bu râvî zayıftır— kanalıyla... tbn Abbas'tan rivayetin­de o, şöyle demiş: Şeytân üç âyette insanlara galebe çaldı da, onlarla amel etmediler. Bunlar: «Ey îmân edenler, ellerinizin altında bulunan köle ve cariyeler... yanınıza girecekleri vakit üç defa izin istesinler...»

âyetidir. Ebu Dâvûd der ki: Bize tbn Sabah İbn Süfyan ve îbn Abde -nin... Ubeydullah îbn Yezîd'den rivayetinde o, tbn Abbâs'ı şöyle derken İşitmiş: İnsanlardan birçoğu izin âyetine (birinin yanına girmek için izin istemeye dâir olan âyete) inanmamıştır. Şüphesiz ben şu cariyeme, benim yanıma girerken izin istemesini emrediyorum. Ebu Dâvûd der ki: İbn Abbâs'm böyle emrettiğini Atâ'da ondan rivayet etmektedir. Sevrî'-nin Mûsâ İbn Ebu Âişe'den rivayetine göre; o, şöyle demiş: Şa'bî'ye: «Ellerinizin altında olan köle ve cariyeler... yanınıza girecekleri vakit üç defa izin istesinler...» âyetini sordum, neshedilmemiştir, dedi. Ben: Ama insanlar onunla amel etmiyorlar dedim de: Allah'tan yardım dile­riz, dedi. îbn Ebu Hâtim'in Rebî' îbn Süleyman kanalıyla... İbn Abbâs'-tan rivayetine göre; iki kişi ona Allah Teâlâ'mn Kur'anda insanların açık olabilecekleri üç durumda onlann yanına girmek için izin istemey­le ilgili emrini sormuştu. Dedi ki: Şüphesiz Allah Teâlâ çok örtendir. Örtünmeyi sever. İnsanların kapılarında örtüleri, evlerinde yatak oda­ları yoktu. Bazan olurdu ki kişi ailesi ile beraberken hizmetçisi veya çocuğu veya evindeki yetimi ansızın, habersiz olarak yanına girerdi. Allah Teâlâ isimlerini bildirdiği açık olabilecekleri bu üç vakitte yanla­rına girmek için izin istemelerini emretti. Bundan sonra Allah Teâlâ, örtünme ile (evlerinde ve kapılarında örtüler edinmeleriyle) ilgili em­rini gönderdi, böylece onlara rızkını bahşetti, genişletti. Böylece onlar kapılarının üzerine örtüler ve yatak odaları edindiler. İnsanlar bunun, kendilerine emrolunan izin isteme emrinin yerine yeterli olduklarını zannettiler. Bu haberin, îbn Abbâs'a kadar varan isnadı sahihtir. Ebu Dâvud da Ka'nebî kanalıyla bunu Amr İbn Ebu Amr'dan rivayet etmiş­tir. Süddî der ki: Sâhâbe'den bazıları gusledip sonra namaza çıkmak üzere bu saatlarda kadınlarıyla temasta bulunmayı severlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onlara emretti ki; k belerine ve cariyelerine bu sa-atlarde ancak kendilerinin izni ile girmelerini emredeceklerdir. Mukâtil îbn Hayyân der ki: Bize ulaştığına göre - en doğrusunu Allah bilir— An-sâr'dan birisi ile .karısı Esma Bint Mürşide Hz. Peygamber (s.a.) için yemek yaptılar ve insanlar izinsiz olarak girmeye başladı. Esma: Ey Al­lah'ın elçisi, bu ne kadar çirkin. Karı koca bir elbise içinde iken izinsiz olarak çocukları (veya köleleri) yanlarına giriyor, dedi. Bunun üzerine bu konuda Allah Teâlâ: «Ey îmân edenler; ellerinizin altında olan köle ve cariyeler ve sizden henüz erginlik çağına gelmemiş olanlar;... yanı­nıza girecekleri vakit üç defa izin istesinler...» âyetini indirdi. Bu âye­tin neshedilmemiş ve muhkem olduğuna: «Allah, size âyetleri böylece açıklar. Ve Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.» kısmı da delâlet etmektedir.

«Çocuklarınız erginlik çağına vardığında, kendilerinden öncekilerin izin istediği gibi onlar da izin istesinler.» Sizin bu üç mahrem vaktiniz­de yanınıza girmek için izin isteyen çocuklar ergenlik çağına vardıkları vakit yukarıda anılan üç vakitte olmasa bile kocanın karısıyla beraber olacağı durumlara ve yabancılara nisbetle her hâl ve durumda yanla­rına girmek için izin istemeleri vacip olur. Evzâî'nîn Yahya. îbn Ebu Kesîr'den rivayetine göre; çocuğun boyu dört karış olduğu zaman, ebe­veyninin yanına girmek için yukarıda anılan üç vakitte onlardan İzin ister. Erginlik çağına ulaştığı zaman ise her hâl ve durumda yanlarına girmek için izin ister. Saîd İbn Cübeyr de böyle söylemiştir. Yine Saîd îbn Cübeyr «Kendilerinden öncekilerin izin istediği gibi...» âyetini şöy­le anlar: Kişinin büyük çocukları ve akrabalarının izin istediği gibi on­lar da izin istesinler.

Saîd tbn Cübeyr, Mukâtil İbn Hayyân, Katâde ve Dahhâk «Yaşla­nıp oturmuş kadınlar»ın; hayızdan kesilmiş ve çocuklarının olmasın­dan ümidi kalmamış olan kadınlar, olduğunu söyler. Bunlann evlenme ümidi ve arzusu kalmamıştır. îşte bunların, zînetlerini açığa vurma­mak şartıyla dış örtülerini çıkarmalarında onlar için bir günâh yoktur. Bunlara örtünme, konusunda diğer kadınlara getirilen aynı yasaklama­lar yoktur. Ebu Dâvûd der ki: Bize Ahmed îbn Muhammed el-Mervezî'-nin... İbn Abbâs'tan rivayetine göre, «Mü'min kadınlara da söyle: Gözle­rini haramdan sakınsınlar...» (Nûr, 31) âyet-i kerîme'si neshedilmiş ve bundan; evlenme ümidi kalmayan, yaşlanıp oturmuş kadınlar istisna edilmiştir.

«Yaşlanıp oturmuş kadınlara, dış elbiselerini çıkarmalarında bir günâh yoktur.» âyeti hakkında îbn Mes'ûd: Başörtülerinin üzerine ört­tükleri; crtü veya mantodur, demiştir. İbn Abbâs, îbn Ömer, Mücâhid, Saîd îbn Cübeyr, Ebu Şa'sâ, îbrâhîm Nehaî, Hasan, Katâde, Zührî, Ev-zâî ve başkalarından da böyle rivayet edilmiştir. Ebu Salih şöyle der: Dış elbisesini bırakır ve erkeklerin yanında gömlek ve başörtüsü ile du­rabilir. Saîd îbn Cübeyr ve başkalarının söylediğine göre Abdullah îbn Mes'ûd'un kıreâtinde kelimesinin önünde bir de harf-i cerri vardır. Burada kasdedilen elbise; başörtüsünün üzerine ör­tülen bir örtüdür. Yaşlı kadının başında sık dokulu bir başörtüsü ol­duktan sonra, bir yabancının veya bir başkasının yanında başörtüsü­nün üstündeki bu örtüyü çıkarmasında bir beis yoktur. Saîd îbn Cübeyr, «Zînetlerini açığa vurmamak şartıyla» âyeti hakkında şöyle der: Üze­rindeki zînet görülsün diye üstündeki dış elbisesini çıkarmak suretiyle açılıp saçılmamalı. îbn Ebu Hâtim'in babası kanalıyla... Hz. Âişe (r.a.) den rivayetine göre bir kadın, Hz. Âişe'nin yanına girip: Ey Mü'minle-rin annesi, kına, silkinme (?), boya, iki küpe, halhal, altın yüzük ve ince elbiseler hakkında ne dersin? diye sormuştu. Hz. Âişe şöy­le cevabladı: Ey kadınlar topluluğu, sizin kıssanız, durumunuz birdir; açılıp saçılma olmaksızın Allah Teâlâ size zîneti helâl kılmıştır. Yani zînetinizin nâmahrem olan birine görünmesi sizin için helâl değildir.

Süddî şöyle anlatıyor: Benim Müslim adında bir ortağım vardı ve bu Huzeyfe İbn Yemmân'ın hanımının kölesiydi. Bir gün çarşıya geldi­ğimde elinde kına izi vardı. Kendisine bunu sordum da, hanımınm —ki Huzeyfe'nin eşidir— başına kına yaktığını söyledi. Ben bunu hoş kar­şılamadım ve: İstersen seni onun yanma götürüp (bunu soralım) de­dim. Evet gidelim, dedi. Beni hanımının yanma götürdü bir de baktım ki yaşlı başlı bir hanımdır. Ben: Şüphesiz Müslim senin başına kına yaktığını bana nakletti, Öyle mi? diye sordum. Evet dedi, şüphesiz ben, evlenme ümidi kalmayan yaşlanıp oturmuş kadınlardanım. Allah Teâlâ bu konuda, senin de işittiğin şeyleri buyurdu.

«Ama iffetli davranmaları onlar için daha hayırlıdır.» Her ne ka­dar caiz ise de dış elbiselerini çıkarmayı bırakmaları kendileri için da­ha hayırlı ve kendileri için daha faziletlidir. «Ve Allah Semî'dir, Alîm'-dir.

61. Âyetin Tefsiri

Müfessirler kör, topal ve hastadan günâhın hangi mânâ için kaldı­rıldığında ihtilâf etmişlerdir. Ata el-Horasânî ve Abdurrahmân îbn Zeyd tbn Eşlem, âyetin cihâd hakkında nazil olduğunu söyler. Böylece bun­lar bu âyeti Fetih süresindeki âyet gibi kabul etmektedirler. Fetih sü­resindeki de hiç kuşkusuz cihâd hakkındadır. Yani zayıflıkları ve güç­süzlükleri sebebiyle cihâdı terk etmede onlar için herhangi bir günâh yoktur. Nitekim Allah Teâlâ Tevbe sûresinde şöyle buyurmaktadır: «Za­yıflara, hastalara ve harcayacak bir şeyleri bulunmayanlara, Allah'a ve Rasûlüne sâdık kaldıkça bir sorumluluk yoktur. îhsân edenleri he­saba çekmeye de bir yol yoktur. Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir. Kendileri­ne binek vermen için sana geldiklerinde: Size bir binek bulamıyorum, dediğin zaman, infak edecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden göz­leri yaşararak geri dönenlere de bir sorumluluk yoktur.» (Tevbe, 91-92). Başka bir açıklamaya göre burada kasdedilen, onların kör olan birisi ile yemek yemekten çekinmekte olmalarıdır. Zîrâ kör olan, yemeği ve on­daki güzellikleri göremez. Bazan olur ki bir başkası ondan önce alıp yer. Onlar topal ile de yemek yemekten çekinirlerdi. Çünkü ,o doğru dü­rüst oturamazdı. Böylece yanında oturan kimse ondan önce yer biti­rirdi. Hasta ise hasta olmayan birisi gibi yemeğe hakkını veremezdi. Bu sebeple onlara haksızlık etmemiş olmak için, onlarla beraber yemek yemeyi hoş görmezlerdi. İşte Allah Teâlâ bu konuda bir ruhsat olmak üzere bu âyeti kerîmeyi indirdi. Bu açıklama Saîd Îbn Cübeyr ve Mik-sem'indir. Dahhâk ise şöyle diyor: Hz. Peygamber gönderilmezden önce bunlarla, pislikten sakınmak İçin ve kendilerinden üstün tutulmasın­lar diye yemek yemefeten çekinirlerdi. İşte bunun üzerine Allafr Teâlâ bu âyet-iakerîme'yi indirmiştir. Abdürrezzâk'ın Ma'mer'den, onun îbn Ebu Necîh'den, onun da Mücâhid'den rivayetine göre; o, «Kör için bir sorumluluk; yoktur...» âyeti hakkında şöyle demiştir: Kişi, körü veya topalı veya hastayı babasının veya kardeşinin veya kız kardeşinin veya halasının veya tezyesinin evine götürürdü. O hasta ve ayıplı olanlar da bundan çekinerek: Bizi sâdece başkalarının evlerine götürüyor, derler­di. İşte bu âyet onlara bir ruhsat olmak üzere nazil olmuştur. Süddî der ki: Kişi babasının veya erkek kardeşinin veya oğlunun evine gelirdi de, evin hanımı herhangi bir yemek ikram ettiğinde ev sahibi orada ol­madığı takdirde ondan yemezdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Bir ara­da veya ayn ayrı yemenizde bir sorumluluk yoktur.» kısmına gelinceye kadar «Kör için bir sorumluluk yoktur, topal için de bir sorumluluk yok­tur. Hastaya da bir sorumluluk yoktur. Kendi evlerinizde veya babala­rınızın evlerinde... İzinsiz yemek yemenizde bir sorumluluk yoktur...» buyurdu.

«Kendi evlerinizde izinsiz yemek yemenizde bir sorumluluk yoktur.» âyetinde bunun ma'lûm olduğu halde hatırlatılması, sâdece başka bir lafzı ona atıfla bağlayabilmek ve bir sonraki hükme muhatabı hazırla­yabilmek için getirilmiştir. Bu, oğulların evlerini de içine almaktadır. Zîrâ oğulların evleri açıkça belirtilmiş değildir. Bu sebeple çocuğunun malının babasının malı mesabesinde olduğu görüşündekiler bu âyeti delil getirirler. Müsned ve Sünen'lerde değişik şekillerde Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayet edildiğine göre o: Sen ve malın baban içindir, buyur­muştur.

Akrabaların birbirine nafakasını vâcib olarak görenler «Kendi ev­lerinizde veya babalarınızın evlerinde... veya anahtarlarına mâlik oldu­ğunuz yerlerde izinsiz yemek yemenizde bir sorumluluk yoktur.» âyetini delil getirirler. Ebu Hanîfe ile İmâm Ahmed îbn Hanbel'in mezheplerin­de meşhur olan görüş budur.

«Veya anahtarlarına mâlik olduğunuz yerlerde...» âyeti hakkında Saîd İbn Cübeyr ve Süddî şöyle diyorlar: Bu, köle ve kethüdası gibi ki­şinin hizmetinde olan kişidir. Onun yanına bırakmış olduğu yiyecekten mu'tâd veçhile yemesinde bir beis yoktur. Zührî'nin Urve'den, onun da Hz. Âişe (r.a.)den rivayetinde o, şöyle anlatmıştır: Müslümanlar Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber savaşa çıkmayı arzular, severler ve anahtar­larını güvenilir vekillerine bırakırlar: İhtiyâç duyduğunuz şeyi yeme­nizi size helâl kıldık, derlerdi. Anahtarların kendilerine bırakıldığı kim­seler: Bizim (bunlardan) yememiz bize helâl değildir. Zîrâ onlar bize gönül hoşluğu ile vermiş değillerdir. Biz sâdece emin kimseleriz (emâ­net sahipleriyiz), derlerdi. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ: «Veya anah­tarlarına mâlik.olduğunuz yerlerde...» âyetini indirdi.

«Veya dostlarınızın, arkadaşlarınızın evlerinde izinsiz yemek yeme­nizde (şayet bunun onlara zor gelmeyeceğini ve bundan hcşlanmamaz-lık etmeyeceklerini biliyorsanız size) bir sorumluluk yoktur.» Katâde der ki:» Arkadaşının evine girdiğin zaman, onun izni olmaksızın yemek yemende bir beis yoktur.

«Bir arada veya ayrı ayrı yemenizde bir sorumluluk yoktur.» âyeti hakkında tbn Abbâs'tan rivayetle Ali îbn Ebu Talha şöyle diyor: Allah Teâlâ: «(ey îmân edenler;) mallarınızı aranızda bâtıl ile yemeyin.» (Bakara, 188) âyetini indirdiğinde, müslümanlar: Şüphesiz Allah, bi­zim mallarımızı aramızda bâtıl yollarla yememizi yasaklamıştır. Yiye­cek ise malların en üstün olanıdır. O halde bizden birisine, başka birinin yanında yemek yemek de helâl olmaz, dediler. İnsanlar bundan çe­kinip geri durdular da Allah Teâlâ: «Veya dostlarınızın evlerinde ye­mek yemenizde bir sorumluluk yoktur.» kısmına gelinceye kadar «Kör için bir sorumluluk yoktur...» âyetini indirdi. Aynı şekilde kişinin ya­nında bir başkası oluncaya kadar yalnız başına yemek yemesinden çe­kinir ve bunu kabul etmezlerdi. Allah Teâlâ bu konuda onlara ruhsat verdi ve: «Bir arada veya ayrı ayrı yemenizde bir sorumluluk yoktur.» buyurdu. Katâde der ki; Câhiliye devrinde Kinâne oğullarından bir ka-bîle {veya bir aile), kendilerinden birinin yalnız başına yemek yemesi­ni onun için bir utanç vesilesi olarak görürdü. O kadar ki onlardan bi­risi, aç olduğu halde memeleri süt dolu develeri sürer de, kendisiyle be­raber yeyip içecek birini bulmadıkça yemek yemezdi. İşte bunun üze­rine Allah Teâlâ: «Bir arada veya ayrı ayrı yemenizde bir sorumluluk yoktur.» âyetini indirdi. Her ne kadar topluca yemek yemek daha bere­ketli ve daha faziletli ise de bu, Allah Teâlâ'nm kişiye yalnız başına veya cemaatla birlikte yemek yeme ruhsatıdır. Nitekim îmâm Ahmed şöyle rivayet ediyor: Bize Yezîd İbn Abd Rabbih'in... Vahşî îbn Harb'-den, onun babasından, onun da dedesinden rivayete göre birisi Hz. Pey­gamber (s.a.)e: Biz yemek yiyoruz, ama doymuyoruz, demişti. Şöyle bu­yurdu: Herhalde siz dağınık olarak yemek yiyorsunuz; yemek için top­lanınız (yemeğinizin etrafında toplanıp topluca yemek yeyiniz) ve Al­lah'ın adını anınız ki, sizin için bereketlendirsin. Hadîsi Ebu Dâvûd ve tbn Mâce, Velîd İbn Müslim kanalıyla rivayet etmişlerdir. Yine îbn Mâce'nin Amr îbn Dînâr kanalıyla... Hz. Ömer'den, onun da Allah Ra-sûlü (s.a.)nden rivayetine göre; o, şöyle buyurmuştur: Cemâat olarak yeyiniz, parçalanmayınız. Şüphesiz bereket cemâat iledir. Saîd İbn Cü-beyr, Hasan el-Basrî, Katâde ve Zührî, «Evlere girdiğiniz zaman, ken­dinize selâm verin.» âyetini: Birbirinize selâm verin, şeklinde anlamış­lardır. İbn Cübeyr'in Ebu Zübeyr'den rivayetine göre; o, Câbir îbn Ab­dullah'ı şöyle söylerken işitmiş: Ailenin yanına girdiğin zaman onlara Allah katından bereket ^güzellik dileyerek selâm ver. Ebu Zübeyr der ki: Öyle sanıyorum ki o, bunu vâcib olarak görüyordu. îbn Cübeyr'in Ziyâd' dan, onun da îbn Tâvûs'tan rivayetinde o, şöyle demiş: Biriniz evine girdiği zaman selâm versin. îbn Cüreyc der ki: Atâ'ya: (Evden) çıkıp sonra girdiğim zaman or\lar^ selâm vermem vâcib mi? diye sordum. Ha­yır, kimseden bunun vâcib olduğunu rivayet etmiyorum. Fakat bu, ba­na sevimli geliyor. Haberci olma dışında onu asla bırakacak değil/m, dedi. Mücâhid de şöyle demiştir: Mescide girdiğin zaman: Allah'ın Ra-sûlü'ne selâm olsun, de. Ailenin yanına girdiğin zaman da onlara selâm ver. İçinde kimsenin olmadığı bir eve girdiğin zaman: Bize ve Allah'ın sâlih kullarına selâm olsun, de. Sevrî'nin Abdülkerîm el-Cezerî'den, onun da Mücâhid'den rivayetinde şöyle demiş: İçinde kimsenin olmadığı bir eve girdiğin zaman şöyle de: Allah'ın ismiyle, hamd Allah'a mahsûstur, Rabbımızdan selâm bizim üzerimize ve Allah'm sâlih kullan üzerine olsun. Katâde der ki: Ailenin yanına girdiğin zaman onlara se­lâm ver. İçinde kimsenin olmadığı bir eve girdiğinde ise: Selâm; bizim üzerimize ve Allah'ın sâlih kullan üzerine olsun, de. (Bize) bu şekilde emrolunur ve meleklerin bu selâma karşılık vereceği rivayet olunurdu. Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr'ın Muhammed îbn Müsennâ kanalıyla... Enes (İbn Mâlik) ten rivayetinde o, şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.) ba­ha beş huyu tavsiye etti. Buyurdu ki: Ey Enes, abdesti güzelce, mü­kemmel bir şekilde al ki ömrün artırılsın. Ümmetimden karşılaştığına selâm ver ki, iyiliklerin çoğalsın. Evine girdiğin zaman ailen halkına selâm ver ki, evinin hayrı çoğalsın. Kuşluk namazı kıl. Şüphesiz o, sen­den önceki Allah'a yönelenlerin namazıdır. Ey Enes; küçüğe merhamet et, büyüğe ta'zîmde bulun ki, kıyamet günü benim arkadaşlarımdan olasın.

Allah Teâlâ: «Allah katından bereket, sağlık ve güzellik dileyerek kendinize selâm verin.» buyurur. Muihammed İbn tshâk der ki: Bana Dâvûd İbn Husayn'm îkrime'den, onun da İbn Abbâs'tan rivayetinde o, şöyle dermiş: Ben (namazdaki) teşehhüdü ancak Allah'ın kitabından almışımdır. Allah Teâlâ'nın: «Evlere girdiğiniz zaman, Allah, katından bereket, sağlık ve güzellik dileyerek kendinize selâm verin.» buyurdu­ğunu işittim. Namazdaki teşehhüd ise şöyledir: Bereketlendirilmiş se­lâmlar, en güzel salevât Allah içindir. Allah'tan başka İlâh olmadığına* Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim. Selâm, Allah'ın rahmeti ve bereketi ey Peygamber senin üzerine olsun. Bizim üzerimize ve Allah'ın sâlih kulları üzerine selâm olsun. Sonra (namaz kılan kul) kendisi için duâ eder ve selâm verir. Bunu İbn Ebu Hatim de İbn İshâk kanalıyla rivayet etmiştir. Müslim'in Sahîh'inde İbn Ab­bâs'tan, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayet ettiği hadîs buna mu­haliftir. En doğrusunu Allah bilir.

«Allah, âyetlerini size böylece açıklar, Umulur ki akledesiniz.» Al­lah Teâlâ bu sûre-i şerîfe'de sağlam hükümleri, sağlamlaştırılmış ka­nunları zikrettikten sonra iyice düşünüp akledeler diye âyetlerini kul­larına yeterli bir şekilde beyân ettiğine İşaret eder.

62. Âyetin Tefsiri

Bu da Allah Teâlâ'nın inanan kullarını iletmiş olduğu edeblerden-dir. Nasıl ki girme sırasında onlara izin istemeyi emretmişse, aynı şe­kilde ayrılma sırasında da izin istemelerini emretmiştir. Özellikle onları Allah Rasûlü (s.a.) ile bir araya getiren cum'a namazı, bayram namazı, cemaatla namaz, istişare için toplanma ve benzeri bir durumda olur­larsa, Allah Teâlâ bu durumlarda Allah Rasûlü (s.a.)nden izin isteyip müşavereden sonra ayrılmalarını emretmiştir. İşte kim böyle yaparsa, o kâmil mü'minlerdendir. Sonra onlardan birisi ayrılmak için izin is­tediği zaman Allah Teâlâ Rasûlüne dilediği takdirde ona izin verme­sini emreder ve şöyle buyurur: «İçlerinden dilediğine izin ver ve Al­lah'tan onların bağışlanmalarını dile. Şüphesiz ki Allah Gafûr'dur, Ra­hîm'dir.» Ebu Dâvûd der ki: Bize Ahmed îbn Hanbel ve Müsedded'in... Ebu Hüreyre (r.a.)den rivayetlerine göre Allah Rasûlü şöyle buyurmuş­tur: Sizden birisi bir meclise vardığında selâm versin, kalkmak istediği zaman yine selâm versin. Bunlardan birincisi, ikincisinden daha üstün değildir. Hadîsi Tirmizî ve Neseî de Muhammed tbn Aclân kanalıyla rivayet etmişlerdir. Tirmizî, hadîsin hasen olduğunu söyler.

63. Âyetin Tefsiri

İbn Abbâs'tan rivayetle D&hhâk der ki: Onlar: Ey Muhammed, ey Ebul-Kâsım, derlerdi, tşte Allah Teâlâ Peygamberi (s.a.)nin sânını yü­celterek onlara bunu yasakladı. Onlar: Ey Allah'ın elçisi, ey Allah'ın peygamberi, dediler. Mücâhid ve Caîd İbn Cübeyr de böyle söylemiştir. Katâde der ki: Allah Teâlâ peygamberi (s.a.)ne ta'zînıde bulunulması­nı, tebcil olunmasını ve riyasetinin kabul edilmesini emretmiştir. «Pey­gamberin çağırmasını; kendi aranızda birbirinizi çağırmanız gibi say­mayın.» âyeti hakkında Mukâtil (İbn Hayyân) der ki: Âyet-i kerîme'de şöyle buyruluyor: Onu çağırdığınız zaman; ey Muhammed, diye isimlen­dirmeyin, ey Abdullah'ın oğlu, demeyin. Fakat ona değer verip yücelte­rek; ey Allah'ın peygamberi, ey Allah'ın elçisi, deyin, Mâlik, «Peygam­berin çağırmasını; kendi aranızda birbirinizi çağırmanız gibi saymayın.» âyeti hakkında Zeyd İbn Eslem'in şöyle dediğini nakleder: Allah Teâlâ onlara, Allah Rasûlüne değer vermelerini ve onu yüceltmelerini emret­miştir. Bu, açıklamalardan biridir ve âyetin akışından anlaşılan da bu­dur. Nitekim Allah Teâlâ başka âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur: cEy îmân edenler; bizi de dinle, demeyin, bizi de gözet, deyin ve dinleyin.» (Bakara, 104), «Ey îmân edenler; seslerinizi peygamberin sesinden yük­sek çıkarmayın. Birbirinize bağırdığınız gibi peygambere bağırmayın. Yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider... Sana hücrelerin ötesinden seslenenlerin çoğunun akıllan ermez. Eğer onlar sen yanla­rına çıkıncaya kadar sabretselerdi, kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir.» (Hucurât, 2, 4-5). Bütün bunlar Hz. Peygamber (s.a.) ile karşılıklı konuşma, onunla ve onun yanında konuşma âdâbındandır. Nitekim ona bir istekte bulunulmadan önce sa­daka takdim etmekle de emrolunmuşlardır.

Bu konudaki ikinci görüşe göre; «Peygamberin çağırmasını; kendi aranızda birbirinizi çağırmanız gibi saymayın.» âyetinin anlamı şudur: Onun bir başkasına bedduasının bir başkasının duası gibi olduğunu sanmayın. Şüphesiz onun duası makbuldür, onun duasına icabet olu­nur. O halde onun bedduasından sakının ki helake uğramayasmız. îbn Ebu Hatim bu görüşü İbn Abbâs, Hasan el-Basrî ve Atiyye el-Avfî'den nakleder ki, en doğrusunu Allah bilir.

Mukâtil ibn Hayyân, «Allah içinizden bir diğerini siper ederek sıvı­şıp gidenleri muhakkak bilir.» âyeti hakkında şöyle diyor: Bunlar mü­nafıklardır. Cum'a günkü konuşma —bu konuşma ile hutbeyi kasdedi-yor—onlara ağır gelirdi de, Allah Rasûlü (s.a.)nün ashabından bazıla­rının arkasına saklanarak mescidden çıkarlardı. Allah Rasûlü (s.a.), cum'a günü hutbeye başladıktan sonra Hz. Peygamber (s.a.) in izin ver­mesi dışında mescidden kimsenin çıkması doğru değildi. Onlardan birisi çıkmak istediği zaman parmağı ile Hz. Peygamber (s.a.)e İşaret eder ve I?z. Peygamber ona konuşmaksızın izin verirdi. Zîrâ Hz. Peygamber (s.a.) hutbe okurken onlardan birisi konuştuğu takdirde cum'ası boşa giderdi. Süddî der ki: Onlar, Hz. Peygamber ile beraber bir cemaatta bulundukları zaman birbirlerinin arkasına saklanırlardı ki, Hz. Pey­gamberin görüş alanından çıksınlar ve onları görmesin. «Allah içinizden bir diğerini siper ederek sıvışıp gidenleri muhakkak bilir.» âyeti hak­kında Katâde der ki: Yani Allah'ın peygamberi ve kitabından saklanıp gizlenerek sıvışıp gidenler. Süfyân ise «Allah, içinizden bir diğerini si­per ederek sıvışıp gidenleri muhakkak bilir.» âyetinde saftan ayrılarak sıvışıp gidenleri, demiştir. Mücâhid, âyetteki kelimesini; zıd­dına, tersine, olarak anlamıştır.

O'nun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belâ gelme­sinden sakınsınlar.» Allah Rasûlü (s.a.) nün emrine, yoluna, metoduna, sünnetine ve şeriatına aykırı hareket edenler bundan sakınsın. Zîrâ söz­ler ve ameller, onun sözleri ve amelleri ile ölçülüp değerlendirilir. Ona uygun olanlar kabul olunur, ona zıd olanlar ise söyleyen veya yapanı her kim olursa olsun kendisine geri çevrilir. Nitekim Buhârî ve Müs­lim'in Sahîh'lerinde ve başka eserlerde Allah Rasûlü (s.a.)nden riva­yetle sabit olduğuna göre o, şöyle buyurmuştur:

Her kim ki bizim işimizin üzerinde olmadığı bir iş işlerse, o merdûd-dur. Yani gizlide veya açıklıkta Allah Rasûlünün şeriatına aykırı hareket edenler; kalblerine küfür, nifak veya bid'at gibi bir fitnenin gelmesinden veya dünyada öldürme, hadd cezası uygulanma veya hapis veya benzeri şekilde can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar, tmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk'ın... Ebu Hüreyre'den rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) söyle t>uyurmuştur:..Benim ve sizin benzeriniz, ateş yakan bir-ada-mını benzeri gibidir. Etrafım aydınlattığı zaman kelebekler ve ateşin ışığına gelen hayvancıklar ateşin içine düşerler. Adam onları engelle­meye başlar ve fakat ona üstün gelip kendilerini ateşin içine atarlar, tşte benim ve sizin benzeriniz budur. Ben sizin bellerinizden (kuşakla­nmadan) tutmuş ateşten alıkoyuyorum ve: Ateşten bana gelin, diyo­rum. Siz ise bana üstün gelip kendinizi ona atıyorsunuz. Buhâri ve Müs­lim hadîsi Abdürrezzâk kanalıyla tahrîc etmişlerdir.

64. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ göklerin ve yerin mâliki olduğunu, gaybı ve ayân-be-yân (hâzır) olanı, kulların gizli ve açık hallerinde işlemiş olduklarını en iyi bilen olduğunu haber veriyor ve: «O, içinde bulunduğunuz duru­mu bilir.» buyuruyor. Âyetteki bilme fiilinin başında bulunan edatı, burada tahkik içindir. Kesinlik bildirir. Nitekim bundan bir ön­ceki âyette de: «Allah, içinizden bir diğerini siper ederek sıvışıp giden­leri muhakkak bilir.» buyurmuş ve orada da aynı edat kullanılmıştır. Şu âyet-i kerime'lerde de durum aynıdır: «Doğrusu Allah, içinizden sizi alıkoyanları ve kardeşlerine: Bize gelin, diyenleri bilir.» (Anzâb, 19) «Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a da şikâyette bulunan (ka­dın) in sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin konuşmanızı işitir. Muhak­kak ki Allah Semî'dir, Basîr'dir.» (Mücâdile, 1). «Gerçekten biliyoruz ki; söyledikleri söz ,seni üzüyor. Onlar hakîkatta seni yalanla­mıyorlar. Lâkin o zâlimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.» (En'âm, 33). «Doğrusu Biz, yüzünün semâya doğru çevrilip dur­duğunu görüyoruz.» (Bakara, 144). Bütün bu âyetlerdeki edatı fiilin tahkiki, kesinlik bildirmesi içindir. Nitekim, kesinlik bildirmek üzere müezzin de ikâmette: Muhakkak namaz başlamıştır, muhakkak namaz başlamıştır, der. «O, içinde bulunduğunuz durumu muhakkak bilir.» İçinde olduğunuz duruma şâhiddir, görmektedir, zerre ağırlığı şey dafei O'ndan gizli kalmaz. Başka âyet-i kerîme'lerde de şöy­le buyurulmaktadır: «Azîz Rahîm'e tevekkül et. Görür O seni (namaza) kalkıştığında, secde edenler arasında bulunduğunda. Muhakkak ki O'dur O, Semî', Alîm.» (Şuarâ, 217-220), «Ne işte bulursan, Kur'ân'dan ne okusan ve siz ne iş yaparsanız; yaptıklarınıza daldığınızda mutlaka Biz üzerinizde şahidiz. Yerde ve gökte hiç bir zerre Rabbmdan gizli değil­dir. Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de şüphesiz apaçık kitapta­dır.» (Yûnus, 61). «Herkesin yaptığını gözeten Allah böyle olmayanla bir olur mu hiç?» (Ra'd, 33). O, kullarının hayır veya şer olsun bütün yaptıklarına şâhiddir. Nitekim şöyle buyurmaktadır: «Elbiselerine bü-ründükleri zaman da dikkat edin. Alla1!, onların gözlediklerini ve açığa vurduklarını bilir.» (Hûd, 5), «Aramadan birisi ister sözü gizlesin ister açığa vursun, ister geceye bürünerek gizlensin, ister gündüzün ortaya çıksın; hiç fark yoktur.» (Ra'd, 10). «Yeryüzünde yürüyen hiç bir canlı yoktur kf, rızkı Allah'a ait olmasın. Onların durup dinlenecek ve sak­lanacak yerlerini de bilir. Hepsi apaçık kitaptadır.» (Hûd, 6). «Gaybm anahtarları O'nun katındadır. O'ndan başka kimse bilmez. Karada, ve denizde olanı da O bilir. Bir yaprak düşmez ki; onu bilmesin. Yerin ka­ranlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru müstesna olmamak üzere her şey apaçık bir kitaptadır.» (En'âm, 59). Bu hususta âyetler ve ha­dîsler gerçekten pek çoktur.

«Kendisine döndürüleceğiniz (bütün yaratıkların Allah'a döndürü­leceği kıyamet) günü de muhakkak bilir. Onlara (dünyada iken) iş­lediklerini; (büyük olsun küçük olsun, önemli olsun önemsiz olsun) ha­ber verecektir.» Allah Teâlâ başka âyeto kerîme'lerde: «O gün insana, önde ve sonra ne yaptıysa bildirilir.» (Kıyâme, 13). «Kitab konulduğun­da, suçluların onda yazılı olandan korktuklarını görürsün. Vah bize, ey­vah bize, bu kitap nasıl olmuş da küçük-büyük bir şey bırakmaksızın hepsini saymış, derler. Çünkü bütün işlediklerini hazır bulurlar. Ve Rab-bın kimseye asla zulmetmez.» (Kehf, 49) buyururken, burada da bu se­beple: «Kendisine döndürüleceğiniz günü de muhakkak bilir. Onlara iş­lediklerini haber verecektir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.» buyur­muştur. Hamd, Âlemlerin Rabbı olan Allah'a mahsûstur. Tamâmı (tef­sirimizi tamamlamayı ve nimetlerini üzerimize tamamlamasını) O'ndan dileriz.