FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)
Nûr Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 3
1. Âyetin Tefsiri
"(Bu) indirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir. Onda, açık açık ayetler indirdik. İyice belleyip ibret alasınız diye".
Muhtemel İ'rablar
Kıraat imamlarının hepsi, "sûre" kelimesini ref ile okurlarken, Talha bin Musarnf, nasb ile okumuştur. Bunu ref ile okuyanların kıraatini izah için, ekseri âlimler şöyle derler: "Nekirenin mübtedâ olması caiz değildir. Buna göre ifadenin takdiri, "Bu, İndirdiğimiz bir sûredir" şeklindedir. Yahut da biz deriz ki: (......) ifadesi, sıfat ve mevsuftan müteşekkil bir mübtedadır, haberi mahzuftur ve takdiri "Sana vahyettiklerimiz arasında indirdiğimiz şu sûre de bulunmaktadır" şeklindedir. Ahfeş ise: "Nekirenin mübtedâ olması yadırganacak bir şey değildir. Binâenaleyh buradaki "sure" kelimesi mübtedâ "Onu indirdik" ifadesi ise onun haberidir" demiştir.
Bu kelimeyi mansub okuyanlar, fiil manasından ötürü mansub okumuşlardır. Buna göre ifade, (......) "sûreye tâbi olunuz". Yahut, "sûreyi okuyunuz" yahut da "Biz bir sûre indirdik" takdirindedir.
"Sûre" nedir, "İnzal" (indirme) nedir?" meselelerinin izahı daha önce geçmişti.
İndirme ve Cihet
Eğer, "inzal" ancak yukarıdan aşağı doğru olur. Dolayısıyla bu, "Allahü teâlâ'nın bir tarafta olduğunu gösterir" denilirse, biz deriz ki: Buna birkaç açıdan cevab verilir:
a) Cebrail (aleyhisselâm), o sûreyi Levh-i Mahfuzdan ezberleyip alıyor, sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indiriyordu. İşte bundan ötürü mecazen, "indirme" (inzal) kelimesi kullanılmıştır.
b)Allahü teâlâ, o sûreyi ümmü'l-kitab (kitabların anası, kaynağı olan Levh-i Mahfuz)dan, en yakın semâya (1. semaya) toptan indirmiş, sonra da onu, Cebrai (aleyhisselâm) vasıtası ile kısım kısım (parça parça) oradan indirmiştir.
c) Bu, "Biz onu peygambere verdik" manasındadır. Bu tıpkı, kölenin efendisiyle konuşurken, "Efendime ihtiyacımı yükselttim, yani sundum" demesi gibidir. Aynen bunun gibi, efendiden köleye olan şeyler de, "inzal" (İndirme) ifadesiyle anlatılır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Güzel kelimeler ancak O'na yükselir. O (kelimeleri) de iyi ameller yükseltir" (Fatır, 10) buyurmuştur.
"Fard"ın Manası
Ayetteki "Onu farz kıldık" ifadesine gelince, meşhur olan bu fiilin seddesiz okunmasıdır. İbn Kesir ve Ebu Amr ise, bunu şeklinde şeddeli okumuşlardır. Şeddesiz okunuşa göre, farz, ölçüp biçmek, kesmek, takdir etmek manalarına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Farzettiğinizin, yani takdir ettiğiniz miktarın yarısı onlarındır" (Bakara, 237) ve "O Kur'an'ı senin üzerine farz kılan, yani takdir eden (Allah)..." (Kasas, 85) buyurmuştur. Fakat sûrenin "farz edilmesi" mümkün değildir. Çünkü sûre varlık âlemine girmiştir. Var olanı, var iken yeniden var etmek imkânsızdır. Dolayısıyla ayetteki bu ifadenin, "Biz, o sûrede beyân edilen (hükümleri) farz kıldık" manasında olması gerekir. Cenâb-ı Hak bu ifadeyi kullanmıştır, çünkü bu sûrede yer alan şeylerin çoğu hüküm ve hadd (ceza) babındandır. İşte bundan ölürü, "sûre" kelimesinden sonra, "Onu farz kıldık" ifadesini getirmiştir.
Bu fiilin şeddeli okunuşuna gelince, şedde mübalağayı ve teksiri, yani çokluğu ve fazlalığı ifade eder. Mübalağaya gelince bu, sûrede elen alınanların bir takım haddler (cezalar) ve hükümler olması açısındandır. Binâenaleyh bütün bunların kabul edilebilmesi için, bunların farz olduğunu iyice ve kuvvetlice ifade etmek gerekir. Teksir (çok oluş) da şu iki sebebten ötürüdür:
a)Allahü teâlâ bu sûrede, çeşitli hükümleri bildirmiştir.
b)Hak teâlâ, bu hükümleri bütün mükelleflere, ömürlerinin sonuna kadar farz kılmıştır.
Hak teâlâ'nın "Onda açık açık ayetler indirdik" ifadesine gelince, bu hususta şu izahlar yapılabilir:
a)Allahü teâlâ, sûrenin başında, çeşitli hüküm ve haddlerden, sonunda ise tevhid delillerinden bahsetmiştir. Dolayısıyla O'nun "Onu farz kıldık' ifadesi sûrenin başında bildirdiği o hükümlere; "Onda açık açık ayetler indirdik" ifadesi de, sûrenin sonunda beyân ettiği tevhid delillerine işarettir. Bu izahı ayetteki "İyice belleyip ibret alasınız diye.." cümlesi de destekler. Çünkü hükümler ve şer'i esaslar, henüz muhataplarca bilinmiyordu ki hatırlanması da söz konusu olsun. Fakat tevhidin delilleri, zahir oldukları için, sanki onlara malum gibi idi. İşte bundan ötürü onlar, bu delilleri hatırlamak, bunlar üzerinde tefekkür edip ibret almakla emrolunmuşlardı.
b) Ebû Müslim şöyle der: "Buradaki "açık açık ayetler" ile sûrede ele alınan haddlerin ve şer'i hükümlerin kastedilmiş olması mümkündür. Bu tıpkı, "Rabbim, bana bir ayet ver..." (Allah) dedi ki: "Senin ayetin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşmamandır " (Meryem, 10) ayeti gibidir. Hazret-i Zekeriyyâ (aleyhisselâm), böyle söyleyerek, Rabbisinden kendisine bir ameli farz kılmasını istemiştir.
c) Kadi şöyle der: "Bu sûre, bazı farzları kapsadığı gibi, Cenâb-ı Hakk'ın beyân edeceği, birçok başka konuyu da ihtiva etmiştir. Allahü teâlâ'nın bu konuları beyânı tafsilatlı olacağı için, ayetlerini "açık açık ayetler" diye tavsif etmiştir."
Hak teâlâ'nın "İyice belleyip ibret alasınız diye..." ifadesindeki fiil, şeddeli ve şeddesiz zal ile okunmuştur. Kelimesinin manasının izahı, Bakara sûresinde geçmişti. Kâdi şöyle der: "Bu kelime (için) manasınadır. Bu da, Hak teâlâ'nın, herkesin tezekkür etmesini (iyice belleyip ibret almasını) istediğine delâlet eder."
Buna şöyle cevap verilir: "Eğer Allahü teâlâ herkesten böyle yapmasını istemiş olsaydı, o zaman onları günaha sevkedecek sebebleri kuvvetlendirmezdi. Bu kuvvet kazandırma olmamış olsaydı, o zaman bir işin, bir müreccih olmadan meydana gelmesi gerekirdi. Bu da caiz olsaydı, o zaman imkân ve hudûs delilleriyle, müreccihin varlığına istidlal etmek mümkün olmazdı. Dolayısıyla bir yaratıcının olmadığı neticesine varılırdı. Durum böyle olunca da (Umulur ki, belki) kelimesini, Bakara Sûresi'nde zikredilen manalara hamletmek gerekir. (Bakara, 21).
Zinakârlar Hakkındaki Hüküm
Bil ki Allahü teâlâ bu sûrede pek çok hükümden bahsetmiştir: Birinci Hüküm şudur:
2. Âyetin Tefsiri
"Zina eden kadın ve zina eden erkeğe, bunlardan herbirine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dinini onlara uygulamanıza merhametiniz mani olmasın. Mü'minlerinden bir zümre de bunların cezalandırılmasına şâhid olsun".
Bil ki ayetteki ifadeleri Halil ve Sibeveyh'e göre "Zâni ve zaniye (ile ilgili hüküm), Allah'ın size farz kıldığı şeylerdendir". Yani, "Onlara celde vurun" manasında olmak üzere, haberleri mahzûf mübtedadırlar. Ayetteki (değnek vurun) kelimesinin bunların haberi olması da mümkündür. Bu iki kelimenin başındaki elif-lâmlar, şart manasını taşıyan (kim) manasına oldukları için, haberlerinin başına fâ gelmiştir. Çünkü ifadenin takdiri "Hangi kadın ve erkek zina ederse, onlara değnek vurun" şeklindedir. Bu tıpkı senin, "Kim zina ederse, ona değnek vurun" demen gibidir. Bu iki kelime, zahirde olan fiilin açıkladığı mukadder bir fiil ile (iştigâl ile), mansub olarak da okunmuşlardır. Yine yâ'sız olarak şeklinde de okumuştur.
Bil ki bu ayetle ilgili söz, şu iki çeşitte toplanır:
a) Şer'î hükümlerle alâkalı olanlar:
b) Akliyat (aklî delillerle) ilgili olanlar... Şimdi biz bu iki konuya, inşaallah, gücümüzün yettiğince eğilelim:
Bu Hükmün Nakli Yönü
Birinci çeşit: Bu, şer'î hükümlerle ilgili olanlardır. Bil ki zina haramdır ve büyük günahlardandır. Buna şunlar delâlet eder:
1)Allahü teâlâ, "Onlar Allah'ın yanında başka bir tanrıya daha tapmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar, zina etmezler. Kim bunlardan (birini) yaparsa, cezaya çarpar" (Furkan, 68) ayetinde, zinayı, şirk ve cana kıyma ile birlikte zikretmiştir. Yine Hak teâlâ, "Zinaya yaklaşma! Çünkü o bir hayâsızlıktır, kötü bir yoldur" (Isra, 32) buyurmuştur.
2)Allahü teâlâ, iftira ve içki içme cezasının aksine, zinada tam yüz değnek vurulmasını farz kılmış, bu hususta recmi (taşlayarak öldürme) hükmünü getirmiş, mü'minleri bu hususta merhamet etmekten nehyetmiş, teşhir için, bir grubun uygulanan cezaya şâhid olmasını emretmiş ve o gurubun mu'minlerden olması gerektiğini bildirmiştir. Çünkü fasıklar kendi kavimlerinin salih kişilerinden daha fazla utanıp ders alırlar.
3) Huzeyfe (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir. "Ey insanlar cemaati, zinadan sakının. Çünkü onda, üçü dünya, üçü de âhiret ile ilgili altı özellik var. Dünya ile ilgili olanlar şunlardır: O, arı namasu, vakarı yok eder, fakirlik getirir ve ömrü noksanlaştırır. Ahiretle ilgili olanlar ise, Allah'ın gazabı, kötü bir hesap ve cehennem azabıdır."
Abdullah (b. Mes'ud) (radıyallahü anh)' dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ey Allah'ın Resulü Allah katında hangi günah büyüktür?" Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "O seni yaratmış olduğu halde, O'na şirk koşman" cevabını verdi. Ben, "Sonra hangisi?" dediğimde o, "Seninle beraber (rızkını) yer korkusuyla, çocuğunu öldürmen" dedi. Ben, "Sonra hangisi?" dediğimde de, "Komşunun hanımıyla zina etmendir" buyurdu. Buhari, Tevhid, 40; Müslim, İman. 141-142 (1/90-91). Bunun üzerine Allahü teâlâ, bu sözü tasdik için, "Onlar Allah'ın yanında başka bir tanrıya daha tapmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana, haksız yere kıymazlar, zina etmezler" (Furkan. 68) ayetini indirdi.
Bil ki tefsir etmekte olduğumuz ayette, şu hususları incelemek gerekir:
a) Zinanın mâhiyetini (ne demek olduğunu),
b) Zinanın hükümlerini,
c) Zinanın, o hükümleri gerektirmesi için, nazar-ı dikkate alınması gereken şartları,
d) Zinanın yapıldığının anlaşılabileceği yolları,
e) Ayetteki, "değnek vurun" emrinin muhataplarının kimler olduğu;
f) Zinada emredilen recm ve celde cezalarının nasıl uygulanacağı konuları...
Zinanın Mahiyeti
Birinci konu: Bu, zinanın mahiyeti ile ilgilidir. Bazı âlimlerimiz, zinayı şeyle tarif etmişlerdir: "Zina, bir cinsel uzvu, tabiat itibarıyla arzu duyulan ve fakat kesinlikle haram olan bir ferce sokmak demektir." Bu konuyla ilgili birkaç mesele var:
Livata (eşcinsellik) Zina mıdır?
Âlimler, livataya (homoseksüelliğe) de "zina" denilip, denmeyeceği hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bazıları, "Evet" demişler ve buna, hem "nass"dan, hem "mana"dan (dilden) delil getirmişlerdir. Nassdan delil, Ebu Musa'l-Eş'ârî (radıyallahü anh)'nin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayet ettiği şu hadistir: "Erkek, erkeğe geldiğinde (livata ettiklerinde) ikisi de zânidir." Kenzü'l-Ummal, 5/13103 Bu görüşte olanların manadan delilleri İse şudur: Livâta, hem şekil, hem esas itibarıyla, tıpkı zina gibidir. Şeklen zina gibi oluşu şundan dolayıdır: Çünkü zina, bir cinsel uzvu tabiat itibarıyla arzu duyulan ve fakat kesinlikle haram olan bir ferce sokmaktır. Dübür de, bir "ferc"tir. Çünkü kadının önüne ferc denilmesi, oradaki boşluktan ötürüdür. Aynı boşluk (yarık-delik), dübürde de vardır. Bu konuda söylenecek en ileri şey şudur: Örfen livâtaya, zina denilmez. Fakat bu, dilin aslına, kelimenin kullanılışına zarar vermez. Mesela "tıp" dan bir ilim olduğu halde, "Bu tabib, fakat âlim değildir" denilmesi gibidir. Esas bakımından olan benzerliğe gelince, zina, sırf haram yolla, tab'an arzu duyulan bir yerde, şehveti teskin etmektir. Aynı durum, livatada da sözkonusudur. Çünkü o ön ve arka, arzu duyulan mahallerdir. Zira bu iki yer, şehvetle ilgili, sıcaklık, yumuşaklık ve giriş yeri darlığı gibi, Özellikler bakımından müşterektirler. İşte bundan ötürü, bazıları "İnsan tabiatı, bu iki mahalli farklı görmez. Haram ve helallik açısından, bunları birbirinden ayıran şeriattır" demişlerdir. Bunlar, livâtaya da "zina" isminin verilebileceğini söyleyenlerin delilleridir.
Ekseri âlimler ise, İivatanın (haram olmakla birlikte), "zina" ismine dâhil olmadığını söylemiş ve buna şu delilleri getirmişlerdir:
1) Yaygın örfe göre, birisine livata, diğerine zina denir. Aslolan, bu örfe riayet etmektir.
2) Bir kimse zina etmeyeceğine yemin etse, fakat livatada bulunsa, yeminini bozmuş olmaz.
3) Sahabe, İivatanın hükmü hususunda ihtilaf etmişlerdir. Hâlbuki onlar, dili (Arapça'yı) iyi biliyorlardı. Binâenaleyh eğer, livata'ya "zina" ismi veriliyor olsaydı, zinanın cezası hususunda, Kur'ân'daki ayet onları ihtilaftan ve bu konuda ictihâd etmekten alıkordu.
Birinci görüşte delil getirilen hadise gelince, oradaki zina, "günah" manasına hamledilmiştir. Bunun delili, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Kadın, kadına gelse (sevicilik etseler), ikisi de zâniyedir" Buhâri, Nikâh, Müaned, 2/326, 447. ve "Eller zina eder, gözler zina eder" Musned 2/343. 344. hadisleridir. Birinci görüşe sahip olanların yaptığı kıyas (mukayese), uzak bir izahtır. Çünkü ferce, her ne kadar boşluğundan ötürü "ferc" ismi verilmiş ise de, her boşluk (ve yarık) bulunan şeye "ferc" denmez. Aksi halde, ağzın ve gözün de "ferc" diye isimlendirilebilmesi gerekir. Hem sonra Araplar, yıldıza parladığı için "necm" demişler ama, her parlayan şeye "necm" dememişlerdir. Yine Araplar, ana karnındaki yavruya, saklı ve gizli olduğu için "cenîn" adını vermişlerdir, ama her saklı ve gözükmez şeye bu ismi vermemişlerdir.
Eşcinselin Hükmü
Bil ki Şafii (r.h)'nin livata hakkında iki görüşü vardır:
1) Bunlardan doğrusu şudur: Livata yapana, zina cezası uygulanır. Binâenaleyh o kimse eğer evli ise, recmedilir, bekâr ise, yüz değnek vurulur ve bir yıllığına sürgün edilir.
2) Livata yapanlar, ister evli-ister bekâr olsunlar, ikisi de öldürülür. Çünkü İbn Abbas (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kimi, Lût (aleyhisselâm)'un (kâfir) kavminin işi gibi iş yaparken bulursanız, faili de mefûlü de öldürünüz'. Tirmizi, Hudûd, 25 (4/58).
Bu kişinin nasıl öldürüleceği hususunda şu şekiller ileri sürülmüştür:
a) Onun boynu, tıpkı mürted gibi, koparılmaksızın kesilir.
b) Taşlanarak öldürülür, yani recmedilir. Bu, İmâm Malik, İmam Ahmed b. Hanbel ve İshâk (b. Rahû'ye)'nin görüşüdür.
c) Üzerine duvar yıkılarak öldürülür. Bu görüş Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'dan gelmektedir.
d) Dağın tepesinden, uçurumdan aşağı atılarak öldürülür. Bu da Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'dan gelmektedir. Onlar, bu görüşleri, Hak teâlâ'nın, Lût (aleyhisselâm)'un kavmini bu şekillerde helak etmesinden ötürü söylemişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "(Şehirlerinin) üstünü altına getirdik. Üzerlerine de balçıkdan pişirilmiş bir taş (yağmuru) yağdırdık" (Hicr, 74) buyurmuştur. Ebu Hanife (r.h)'ye göre ise, livata yapana hadd vurulmaz, aksine ta'zir cezası verilir.
Livatada mefûl olana ise, eğer akıllı baliğ ve gönüllü olarak bu işi yapmışsa, failin öldürüleceğine hükmedersek, hadisten ötürü bu da aynen, failin öldürüldüğü gibi öldürülür. Yok eğer, "faile zina cezası gerekir" hükmünü verirsek, o zaman, ister evli-ister bekar olsun, mefûte yüz deynek vurulur ve bir yıl sürgün edilir. Mefûlün, evli bir kadın olması halinde recmedilerek öldürüleceği söylenmiştir. Ama bu hüküm yanlıştır. Çünkü o, arkasının kullanılmasına müsâde ettiği için, "muhsan" olmaz. Binâenaleyh ona, erkeğin mefûl olması halindeki gibi, zina cezası gerekmez.
Şâfli (r.h)'nin livata yapanlara hadd gerektiği hususundaki delilleri şunlardır:
1) Livata, ya mahiyet itibarıyla zinaya denktir yahut da bu mahiyetin levazımı (ayrılmaz vasıfları, esasları) hususunda ona denktir. Durum böyle olunca, ona zina haddi gerekir. Bu mukaddimelerden (öncüllerden) birincinin izahı şöyledir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Erkek, erkeğe geldiğinde, ikisi de zânidir" buyurmuştur. Binâenaleyh bu ifade, lûtilik yapanın da zâni olduğunu göstermektedir. Bir mahiyete, "mutabıkı" olarak delâlet eden lafız (kelime), o mahiyetin bütün levazımının husulüne de "iltizâmi" olarak delâlet eder. Mutabıki ve iltizamı delâletler, delâlet etme bakımından aynıdırlar. Dolayısıyla "zina" mahiyetinin mevcud olduğuna delâlet eden lafız, aynı zamanda onun bütün levazımının (ayrılmaz vasıflarının) bulunduğuna da delâlet eder. İşte bu noktada bakılır: Eğer zina ismi (mahiyeti), livatada da var ise, o da, "zina eden kadın ve zina eden erkeğe, bunlardan her birine yüzer değnek vurun" ayetinin hükmüne dâhil olmuş olur. Yok eğer livatada, zina mahiyeti tahakkuk etmemiş ise, o zaman zina mahiyetinin levazımının bulunmuş olması gerekir. Çünkü bir mahiyetin bulunduğunu gösteren kelimenin, o mahiyetin bütün levazımının da bulunduğunu gösterdiği sabittir. Mahiyet hakkında, bununla amel edilmemiştir. Binâenaleyh bunun, o mahiyetin bütün levazımına delâlet etme hususunda, amel edilen bir şey olarak kalmaya devam etmesi gerekir. Haddin vâcib oluşu, zinanın levazımından, (ayrılmaz vasıflarındandır), Binâenaleyh bu haddin, livata için de söz konusu olması gerekir. Bu konuda, en ileri söz şudur: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, "Kadın, kadına gelse (sevicilik etseler), ikisi de zâniyedir" hadisinde, zina olarak bahsedilen durum için, bu hüküm uygulanmamıştır. Fakat burada, bu hükümle amel etmemek, erkek-erkeğe olan durumda da amel etmemeyi gerektirmez.
2) Lûtinin katli vacip olup onun recmedilerek öldürülmesi gerekir. Bu mukaddimelerden birincisinin delili, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Kim, Lût'un (kâfir) kavminin işi gibi iş yaparsa, faili de mefûlü de öldürün" hadisidir. İkinci mukaddimenin delili ise şudur: Onu öldürmek farz olduğuna göre, zina işlemiş olması gerekir. Aksi halde onu öldürmek caiz değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bir müslümanın kanı, ancak şu üç sebebin birinden ötürü helâl olur (öldürülür)" buyurmuştur. Konumuz olan meselede, ne imandan sonra küfür (yani irtidâd), ne de haksız yere birisini öldürmüş olma yoktur. Dolayısıyla, bu hadisede, evlilikten sonra zina durumu olmamış olsaydı, Lûti'nin öldürülmemesi gerekirdi. Bu, evlilikten sonra yapılmış zina sayıldığına göre, bu hadisten ötürü recm gerekeceği sabit olur.
3) Biz, livatayı zinaya kıyas ediyoruz. Bu hususta, ikisinde de müşterek olan nokta ise şudur: Tab'ı bir lezzet duyulduğu için, insanı zinaya sevkeder. Zina ise, çirkin bir iştir. Dolayısıyla, yasaklanması uygundur. Zina haddi (cezası)da, zinadan alıkoymaya münasib bir cezadır. Zina ile livata arasında şu iki bakımdan fark vardır:
a) Zinada, insanı ona sevkeden pek çok sebeb vardır. Binâenaleyh bunun meydana gelmesi, daha fazla fesada sebebiyet verir. Bundan dolayı, zinadan caydırıcı şeylere daha fazla ihtiyaç vardır.
b) Zina, nesebin bozulmasına, belirsiz hale gelmesine sebeb olur. Bunlar şehveti kesilmemiş ihtiyar kadınlarla yapılan cinsi münasebette de bu iki hususun söz konusu olmadığı söylenerek cevab verilir.
Ebu Hanife (r.h) de, görüşüne şunları delil getirmiştir:
1) Lûtilik, daha önce de bahsedildiği gibi, "zina" değildir. Binâenaleyh Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Bir müslümanın kanı, ancak şu üç sebebin birinden ötürü helal olur" hadisinden ötürü, öldürülmemesi gerekir.
2) Lûtilik, ne şer'î bir engelleyici (caydırıcı) hükme ihtiyaç duyulma bakımından, ne de cinayet (suç) olarak zinaya denk değildir. Binâenaleyh cezası bakımından da ona denk olamaz. Şer'î bir engelleyiciye ihtiyaç duyulmama hususunda ikisi arasında bir eşitliğin bulunmayışının delili şudur: Livataya, faili arzu duysa bile, mefûlü, tab'an buna arzu duymaz. Fakat zina böyle değildir. Çünkü zinaya sevkeden sebebler, her iki tarafta da mevcuttur. Zina ve Uvâtanın, suç olarak birbirlerinin dengi olmayışlarına gelince, zinada nesebin kaybolması, belirsiz hale gelmesi söz konusudur. Livatada ise böyle birşey yoktur. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, Livatanın ceza bakımından, zinaya denk olmaması gerekir. Bir de delil, haddin, zararı olduğu için, yürürlüğe konulmasını nefyeder. Fakat bu prensib ile zina konusunda amel edilmemiştir. Binâenaleyh bu prensibin livata konusuda, aslı üzere devam etmesi gerekir.
3) Zinanın cezası, sanki kadına verilmiş olan mehrin karşılığıdır. Binâenaleyh lûtilikte bir mehir olmadığına göre, hadd (cezası) da olmaz.
Ebu Hanife'nin birinci deliline şöyle cevap veririz: "Lûtilik, her ne kadar mahiyeti açısından zinaya denk olmasa da, hükümleri açısından denktir" ikinci delile şöyle cevab veririz: "Her ne kadar mefûl livataya arzu duymasa bile, bu failin aşırı istek ve arzusundan dolayı yapılır. Çünkü insan, yasaklanan şeylere meyyaldir. Üçüncü delile de şu şekilde cevap veririz: Bu ikisi arasında, mutlaka müşterek bir nokta vardır. Allah en iyi bilendir.
Hayvanla Cinsi Münasebet
Ümmet-i Muhammed, hayvanlarla cinsi münasebette bulunmanın haram olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.
Böyle bir münasebette bulunanın cezası hususunda, İmam Şafii tarafından şu görüşler belirtilmiştir:
Bu kimseye, zina haddi (cezası) gerekir. Binâenaleyh evli ise, recmedilir; bekarsa, yüz sopa vurulup, bir yıl sürgüne gönderilir.
b) Evli de olsa, bekâr da olsa, bu kişi öldürülür. Çünkü İbn Abbas (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir. "Kim bir hayvanla cinsi münasebette bulunursa, onu öldürün, onunla birlikte o hayvanı da öldürün' Tirmizi Hudûd, 23 (4/57); Ebu Davud, Hudûd, 29 (4/159).
Bunun üzerine İbn Abbas'a, "Ya o hayvanın suçu ne?" denildiğinde o, "Zannediyorum ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu sırf, maruz kıldığı o muamele sebebiyle etinin yenilmesini mekruh gördüğünden ötürü söylemiştir, diye cevap verir.
c) Şafii'den nakledilen en doğru görüşe göre -ki aynı zamanda Ebu Hanife, Mâlik, Sevri ve Ahmet b. Hanbel (r.hm)'in de görüşüdür- o kimseye "ta'zîr" cezası gerekir. Çünkü şer'î cezalar, nefsin temayül edip, arzu ettiği (bazı) şeylerden onu caydırmak için meşru kılınmıştır. Bu fiil ise, nefsin (normalde) arzu duyamayacağı şeylerdendir.
Alimler, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edilen şu yukarıdaki hadisi, senedi zayıf olduğu için, zayıf kabul etmişlerdir. Böyle bir hadisin var olduğu farz edilse bile, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayet edilen şu rivayetle tezad teşkil eder: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), yemek maksadının dışında, hayvanları kesmekten (Öldürmekten) nehyetmiştir.
Tazir Gerektim Haller
Kadınları fuhuşta çalıştırarak haram kazanç elde etmenin, ölü kimse ile cinsi temasta bulunmanın ve el ile istimna yapmanın cezası sadece tazirdir.
Zina Hakkında Hüküm
İkinci konu: Bu, zinanın hükümleri hakkındadır. Bil ki İslâm'ın ilk yıllarında zinanın cezası, evliler ve dullar için, müebbed hapis; bakire için ise söz ile eziyet vermekti. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kadınlarınızdan fuhşu irtikâb edenlere karşı içinizden dört şâhid getirin. Eğer şehâdet ederlerse, onları ölüm alıp gotürünceye kadar yahut Allah onlara bir yol gösterinceye kadar, kendilerini evlerde alıkoyun, (hapsedin). Sizlerden fuhşu irtikâb edenlerin her ikisine de eziyet edin. Eğer tevbe eder ve hallerini düzeltirlerse, artık onlara (eziyetten) vazgeçin" buyurmuştur. Hak teâlâ sonra bu hükmünü neshetti, (evliler ve) dullar için cezayı recm, bekârların zina cezasını da yüz değnek ve sürgün kılmıştır. Binâenaleyh şimdi bu iki meseleyi ele alalım:
Haricilerin Recmi İnkâr Etmeleri
Hariciler recmi kabul etmezler ve bu hususta şu delilleri ileri sürerler:
a)Allahü teâlâ, "O (cariyeler) evlendikten sonra bir fuhuş irtikâb ettiler mi o vakit hür kadınlar üzerine olan cezanın yarısı (verilir)" (nisa, 25) buyurmuştur. Binâenaleyh eğer evlilere recm cezası gerekseydi, kölelerin recminin, bunun yarısı olması gerekirdi. Fakat recmin yarısı olmaz.
b)Hak teâlâ Kur'ân'da küfür (inkâr), adam öldürme ve hırsızlık yapma gibi çeşitli günah ve isyanlardan bahsetmiş, fakat bunların hükümlerini, zinanınki kadar tafsilatlı bildirmemiştir. Baksana Cenâb-ı Hak, "Zinaya yaklaşmayın" buyurarak zinayı yasaklamış, sonra da bütün günahlarda olduğu gibi, peşisıra bunun cezasının cehennem olduğunu bildirmiş; üçüncü olarak sopalamaktan bahsetmiş; dördüncü olarak da bir grub mü'minin ceza verilirken orada hazır olmasını emretmiş; beşinci olarak "Allah'ın dini hususunda merhametiniz tutmasın" ifadesi ile de, o zâniye acımayı nehyetmiştir. Sonra altıncı olarak, müslüman bir kimseye zina iftirasında bulunana seksen değnek vurulmasını farz kılmış ve böyle bir cezayı, zinadan daha büyük oldukları halde, katillik ve kâfirlik iftirasında bulunanlar için vermemiştir. Yedinci olarak, "Onların şâhidliklerini ebediyyen kabul etmeyiniz" (Nûr, 4) buyurmuş; sekizinci olarak da, kendi hanımına zina isnadında bulunan kimseler için mulâaneyi (lanetleşmeyi) gerektiren ve (yalancı olanın) Allah'ın gazabına müstehak olması gibi cezalardan bahsetmiş; dokuzuncu olarak zâniye bir kadını ancak zâni bir erkeğin veya bir müşriğin alabileceğini söylemiş; onuncu olarak da zinanın tesbiti için, dört şahit bulunması gerektiğini bildirmiştir. Binâenaleyh ister az ister çok olsun zinanın hükümleri hususunda böylesine detaya inildiğine göre, bunun hükümlerinin en ileri derecesi olan recmin ihmâl edilmesi, zikredilmemesi caiz olmaz. Eğer recm meşru kılınmış olsaydı, izi ve tesiri çok olur, herkesçe bilinirdi. Allahü teâlâ, Kur'ân'da bunu açıkça zikretmediğine göre, bu onun farz olmadığını gösterir.
c)Hak teâlâ'nın "Zina eden kadın ve zina eden erkeğe, bunlardan herbirine yüzer değnek vurun" ayeti, bütün zina edenlere celde vurulmasının farz olduğunu gösterir. O zinâkârların bazısına, haber-i vahide dayanarak, recmin gerekli olduğunu söylemek ise, Kur'ân'ın bu umûmi nassının (hükmünün), haber-i vâhid ile tahsisini (sınırlandırılmasını) gerektirir ki bu caiz değildir. Çünkü Kur'ân'ın metni kesindir, haber-i vahidin metni ise kesin değildir. Kesin olan ise, zannî olandan üstündür.
Recmin Sübûtu
Müctehid imamların ekserisi, evli birisi zina ederse, recmolunacağı hususunda şu şekilde istidlal etmişlerdir: Herşeyden önce, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, bu recm cezasını uyguladığı tevatür ile sabittir. Ebu Bekr er-Razi şöyle der: "Recm cezasının uygulandığını, Hazret-i Ebu Bekr, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali, Câbir b. Abdullah, Ebu Sa'id el-Hudri, Ebu Hureyre, Büreyde-el Eslemî, Zeyd b. Hâlid ve diğer birçok sahabe rivayet etmiş, haber vermişlerdir. Bu râvilerin bazısı, Ma'iz'in recmedildiği hadisesini rivayet etmişler, bazıları da Zahmiyye ve Gamidiyye'nin recmedilme hadisesini nakletmişlerdir. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh): "Eğer insanlar, "Ömer Allah'ın kitabına fazladan şeyler kattı" diyecek olmasalardı, bu recm hükmünü Kur'ân'ın içine yazar (yazdırır)dım" demiştir.
Recmi İnkâr Edenlere Cevap
Haricîlerin görüşlerine şu şekilde cevap verebiliriz: "Onların, "Zinanın cezası sadece celde (yüz sopa)dır" şeklindeki görüşlerine karşı şöyle deriz: "Bu takdirde, yani evlilerin zinasının cezasının recm olduğu söylenecek olursa, Kur'ân-ı Kerim haber-i vâhidle tahsis edilmiş olur" şeklinde bir iddia ileri sürülüyorsa, biz deriz ki: Aksine Kur'ân'ın bu nassı, haber-i vâhidle değil, mütevatir hadisle tahsis edilmiştir. Çünkü biz, recm hükmünün tevatür yoluyla rivayet edildiğini beyan etmiştik. Hem sonra biz, Usûl-u Fıkıh'da, Kur'ân'ın haber-i vahid ile tahsisinin de caiz olduğunu anlattık.
Haricilerin ikinci delillerine karşı cevaben deriz ki: Maslahatların değişmesi sebebiyle, şer'î hükümlerin değişmesi uzak görülecek birşey değildir. Binâenaleyh belki de recmin farz olmasını gerektiren o maslahat, bu husustaki o ilk ayetlerin nüzulünden sonra ortaya çıkmıştır.
Üçüncü delillerine şu şekilde cevap veririz: Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin, zina cezası olarak celde ve recmi birlikte uyguladığı rivayet edilmiştir ki bu, İmam Ahmed, İshak ve Davud(u Zahiri'nin) tercihi olan uygulamadır. Bunlar, bu iki cezanın birlikte uygulanması gerektiği hususunda şu delilleri ileri sürmüşlerdir.
1) Bu ayetin, umûmi (genel) oluşu celdenin, mütevâtir haber de recmin uygulanmasının farz olduğunu gösterir. Bu iki hüküm arasında bir tezad da yoktur. Dolayısıyla cemedilmeleri, (birlikte uygulanmaları) gerekir.
2) Hazret-i Peygambar(sallallahü aleyhi ve sellem), "Bekâr, bekâr ile zina ederse, bunların cezası yüz değnek ve bir yıl sürgündür. Evli evli ile (dul dul ile), bu işi yaptığında ise cezaları, yüz değnek ve taşla recmdir" Buhari. Vekale. 13; Müslim, Hudûd. 25. buyurmuştur.
3) Ebu Bekr er-Râzi, Ahkamu'l-Kur'an'ın da, İbn Cüreyc'den, o da Ibn Zübeyr'den, İbn Zübeyr de Câbir (radıyallahü anh)'den şunu rivayet etmiştir: "Bir erkek bir kadınla zina etmişti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) emir verdi ve onlara sopa vuruldu. Sonra, bu erkeğin evli olduğu haber verilince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu sefer onun recmedilmesini emretti."
4) Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Ali (radıyallahü anh), Şerâha el-Hamedaniyye ye celde cezası uygulamış, sonra recmetmiş ve müteakiben: "Ona, Allah'ın kitabına göre sopa vurdum, Resûlullah'ın sünnetine göre de recmettim" demiştir.
Bil ki müçtehidlerin ekserisi, evli kimsenin recmedileceği, fakat sopa vurulmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Onların bu husustaki delilleri şunlardır:
1) Asîf (işçi) kıssası. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Ey Üneys şu adamın karısının yanına git, eğer (zinasını) itiraf ederse, onu recmet" Müslim, Hudûd, 12 (3/1316). buyurmuş ve celdeden bahsetmemiştir. Eğer recm ile birlikte celde de gerekseydi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), mutlaka bundan da bahsederdi.
2) Ma'iz hadisesi, çeşitli şekillerde rivayet edilmiştir. Ama o rivayetlerin hiçbirinde, recm ile birlikte celdeden bahsedilmemiştir. Binâenaleyh eğer, recmin yamsıra celde (sopa) da gerekseydi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mâ'iz'e önce celde vururdu. Eğer ona celde vurmuş olsaydı, recm olunuşu rivayet edildiği gibi, bu da rivayet olunurdu. Çünkü rivayet edilme bakımından, biri diğerinden daha evlâ değildir. Gamidiyye Kıssasında da durum böyledir. Çünkü o, zina ettiğini ikrar etmiş, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, çocuğunu doğurduktan sonra onu recmettirmiştir. Eğer ona sopa (celde) cezası da uygulanmış olsaydı, bu da nakledilirdi.
3) Zühri'nin, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe'den, onun da İbn Abbas (radıyallahü anh)' dan rivayet ettiğine göre, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Aradan uzun zaman geçer de, birisi kalkıp, "Biz Allah'ın kitabında recm hükmünü görmüyoruz" der ve böylece Allah'ın indirdiği bir farzı, insanlar terkederek sapıtır diye endişe ediyorum. Çünkü biz, "Yaşlı (evli) bir erkek ve kadın zina ederlerse, onları kesinlikle recmedin " şeklinde (bir ayet) okuyorduk. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), recm cezasını uyguluyordu. Ondan sonra bizler de uyguladık." Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) böylece, Allah'ın recmi farz kıldığını haber vermiştir. Binâenaleyh eğer recm ile birlikte celde cezası da gerekseydi, o mutlaka bunu da zikrederdi.
Recmin yanısıra celdenin de uygulanacağını söyleyen kimselere şöyle cevap veririz: Onlar bu hususta ayete tutunmuşlardır. Hâlbuki ayet, muhsan (evli) olanlarla ilgilidir. Kur'ân'ın umûmi hükmünü, mütevâtir haberle tahsis etmek imkânsız değildir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Evli evli ile (dul dul ile), bu işi yaptığında ise cezalan yüz değnek ve taşla recmdir" hadisine gelince, belki de bu, "Ya Üneys, şu kadına var, eğer zinasını itiraf ederse, onu recmet" hadisinden önce söylenmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, zina eden bir kadına önce cetde vurup, sonra recmetmesi meselesine gelince, belki de Hazret-i Peygamber önce, evli olduğunu bilmediği için sopa vurdu. Sonra onun evli olduğunu öğrenince, onu recmetti. Bu, aynı zamanda Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin tatbikatıyla ilgili rivayete de bir cevaptır. Bütün bunlar cevap hususunda söylenebilecek şeylerdir. Allah en iyi bilendir.
Bekâr Zaninin Cezası
Şafii (r.h), bekâra uygulanacak zina cezasında, celde ve sürgünün birlikte olacağını söylerken; Ebu Hanife (r.h), bunun cezasının sadece celde olduğunu, sürgünün ise imâmın (devlet başkanının) re'yine bırakıldığını söylemiştir. İmâm Mâlik ise, zâni erkeğin hem sopalanıp, hem sürgün edileceğini, zâniye kadının ise sopalanacağını, ama sürgün edilmeyeceğini söylemiştir. Şafiî (r.h)'nin delili, Ubâde (radıyallahü anh)' nin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)' den rivayet ettiği şu hadistir: "(Zinakârlar hakkındaki hükmü) benden alıp (öğrenin), benden alıp (öğrenin): Allah o (zina eden) kadınlar için işte bir ol gösterdi: bekâr ile zina ederse, bunların cezası yüz değnek ve bir yıl sürgündür. Evli evli ile (dul dul ile) bu işi yaptığında ise, cezalan yüz değnek ve taşla recmdir. Müslim. Hudûd, 12 (3/1316).Buna, Ebu Hureyre (radıyallahü anh) ile Zeyd b. Hâlid (radıyallahü anh)'in rivayet ettikleri şu husus da delâlet etmektedir. Bir adam, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldi ve "Ya Resulullah, oğlum falanca adamın hakkına tecâvüz etti, hanımıyla zina etti. Buna karşılık, bir köle ve yüz koyunu (o adama) fidye olarak verdim. Daha sonra bilenler, oğlumun cezasının yüz değnek ve bir yıl sürgün, o kadının cezasının ise recm olduğunu söylediler. Aramızdaki hükmü ver" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Canım elinde olan Zât'a yemin ederim ki, hiç şüphesiz aranızda Allah'ın kitabıyla hükmedeceğim. O koyunlar ve köle sana geri verilecek. Oğlunun cezası yüz sopa ve bir yıl sürgündür" buyurdu ve sonra Eşlem Kabilesi'nden birisine dönerek, "Ey Üneys, şu adamın karısının yanına git, eğer zinasını itiraf ederse, onu recmet" Buhâri, Ahad. 1; Müslim, Hudûd, 25 (3/1325). dedi.
Hanefiyeye Göre Sürgün Cezası Yok
Ebu Hanife (r.h) ise, sürgünün olmayacağı hususunda şu izahları yapmıştır:
1) Sürgünü gerekli görmek, ayetin hükmünü nesh demek olur. Halbuki Kur'ân, haber-i vâhidle neshedilemez. Hanefîler bu neshi şu üç şekilde izah etmişlerdir:
a)Cenâb-ı Hak, celde (sopa)yı, zina hadisesine, fâ edâtıyla bağlamıştır. Fâ edatı ise, ceza (cevap) içindir. Fakat dil âlimleri şöyle derler: "Allah'dan başkasına yemin etmek, hem bir şart, hem bir ceza (cevap) söylemek demektir." Dil âlimleri, şartı, başına İn (eğer) kelimesinin dâhil olduğu şey; cezayı (cevabı) da, başına fâ harfi gelen şey olarak izah etmişlerdir. Ceza kendisiyle kifayetin (yeterliliğin) meydana geldiği şeye denilip, Arapların, "Biz ona yettik" manasında söyledikleri (......) şeklindeki deyimlerinden alınmıştır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)
"O sana yeter. Ama senden sonra hiç kimse için yeterli olmaz" buyurmuştur. "Su ve ot, deveye yetti" denilişi de bu köktendir. Kendisiyle birlikte başka bir ceza gerekli olmazsa, ancak o zaman "celde" ile yetinme meydana gelmiş olur. Binâenaleyh celdenin yanısıra başka bir cezayı gerekli görmek celdenin yeterli olmadığını kabul etmek olur.
b) Ayette bahsedilen sadece celde olduğuna göre, cezanın tamamı budur. Binâenaleyh eğer biz, celde ile birlikte sürgünün de olması gerektiğini söylersek, o zaman celde cezanın tamamı değil, bir kısmı olmuş olur ki, bu da celdenin cezanın tamamı oluşu hususunu nesh demek olur.
c) Celdenin, cezanın tamamı olması halinde, buna o zâninin şâhidliğini kabul etmeme de cezaya dâhil olur. Binâenaleyh eğer celdeyi, cezanın bir kısmı sayacak olsak, o zaman bu hüküm zail olmuş olur. Böylece de sürgünün gerekli görülmesinin, bu ayetin neshi demek olacağı sabit olur.
2) Ebu Bekr er-Râzi şöyle der: "Eğer celdenin yanısıra, sürgün de gerekseydi, bu ayeti okurken sahabenin, ayeti duydukları zaman, celdenin cezanın tamamı olduğunu sanmamaları için. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onları bundan haberdâr etmesi gerekirdi. Eğer böyle olmuş olsaydı, bu sürgün hükmü, tıpkı ayetin hükmünün herkesçe bilinmesi gibi bilinirdi. Sürgün ile ilgili rivayetler bu dereceye ulaşamayıp, aksine âhâd yollardan geldiğine göre, bunun söz konusu olmadığı anlaşılır.
3) Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, cariyeler hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: "(Bir câriye) zina ederse, ona celde vurun. Yine zina ederse, yine celde vurun. Yine zina ederse yine celde vurun. Sonra onu, bir yulara bile olsa satın gitsin. Buhâri, Hudûd. 36: Müslim, Hudûd, 30-32 (3/1328).
Bir başka rivayette ise "(Sahibi) ona haddi uygulasın. Bu ceza verişinden dolayı ayıplama olmaz" Buhari, Itk 17. buyurulmuştur. Bu hadislerle şu şekilde istidlal edilmektedir: Eğer sürgün de söz konusu olsaydı, o zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), sopanın yanında bunu da zikrederdi.
4) Câriye hakkında sürgün ya meşru kılınmıştır, ya kılınmamıştır. Bunun meşru kılınmış olması mümkün değildir. Çünkü bundan, kendisinden bir suç sâdır olmadığı halde efendisinin zarara uğraması söz konusu olur. Bu ise caiz değildir. Bir de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Sonraonu, bir yulara bile olsa satın gitsin" buyurmuştur. Eğer onun sürgünü gerekseydi, satılması mümkün olmazdı. Çünkü sürgün edildikten sonra, satın alana teslimi mümkün değil. Sürgünün câriye için meşru olmamış olması da mümkün değildir. Çünkü Hak teâlâ, "Onlara, hür kadınlar üzerine olan cezanın yarısı verilir" (nisa, 25) buyurmuştur.
5) Eğer sürgün sadece erkek hakkında meşru olmuş olsaydı, o zaman kadın hakkında da ya meşru olurdu, ya olmazdı. İkinci ihtimal söz konusu olamaz. Çünkü suçtaki eşitlik, her ikisi hakında da vardır. Eğer kadın hakkında bu sürgün meşru olmuş olsaydı, o zaman bu iş ya sadece onun için uygulanırdı, ya da mahremi olan birisiyle birlikte uygulanması gerekirdi. Birincisi, hem naklî, hem aklî delilden ötürü caiz değildir. Nakli delil, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Bir kadının, yarımda mahremi olmaksızın yolculuk etmesi helâl değildir" Müslim. Hacc, 413, 424 (2/975).hadis-i şerifidir.
Aklî delil ise şudur: Şehvet, kadınlarda daha çoktur. Dinî hüküm ve cezalarla caydırma, inanan ve samimi olan insanlar için geçerlidir. Çünkü kadınların genel olarak zina etmemeleri, başlarındaki muhafız erkeklerin varlığına ve yakınlarından utanmalarına bağlıdır. Sürgün etmekle ise kadın, yakınlarının ve koruyucularının elinden çıkmış olur. Böylece kendisini tanıyanlardan uzaklaştığı için hayâsı azalır ve zina kapısı açılır. Kadınlar genellikle fakirdirler. Yolculukta fakirlikleri ve ihtiyaçları daha fazla dur. Bütün bunların hepsi, fuhuş kapısının o kadına açılmasına sebeb teşkil etmiş olur.
"Biz o kadını ya kocasıyla, ya bir mahremiyle birlikte sürgüne göndeririz" demek de mümkün değildir. Çünkü suçsuzu cezalandırmak, "Hiç kimse, hiç kimsenin günah yükünü yüklenmez" (İsra, 15) ayetinden ötürü caiz değildir.
6) Hazret-i Ömer'in, Rabl'a b. Ümeyye h. Halefi içki içmesinden ötürü Hayber'e sürdüğü; Rabi'a'nın Bizans İmparatoru Hirakl'e kaçtığı, bunun üzerine Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in: "Bundan sonra artık hiç kimseyi sürgün etmeyeceğim" dediği rivayet edilmiştir. Hazret-i Ömer, bu ifadesinde zina (işleyeni) müstesna tutmamıştır. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin de, bekârlar hakkında şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bunlar zina ettiklerinde, celdelenirler (sopalanırlar), ama sürgün edilmezler. Çünkü onları sürgün etmek, fitne sebeblerindendir."
İbn Ömer (radıyallahü anh)'den de, kendisinin zinakâr bir cariyesinin olduğunu, bundan dolayı ona celde(sopa) vurduğu, ama onu sürgün etmediği rivayet edilmiştir. Binâenaleyh eğer sürgün etmek zina cezasında gerekli birşey olsaydı, bu husus büyük sahabilere saklı ve gizli kalmazdı.
7) Rivayet olunduğuna göre bir ihtiyar, bir cariyenin üzerinde, onun ayıp yerinde günaha girerken yakalandı. Bu adam Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e getirildi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Ona yüz sopa vurunuz" dedi. Bunun üzerine, "O buna dayanamaz" denildi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Üzerinde yüz salkım bulunan bir hurma salkımı (dalı) alın, ona onunla (bir kere) vurun ve bırakın gitsin" İbn Mace, Hudud, 18 (2/859) buyurdu. Eğer sürgün gerekli olsaydı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mutlaka onu sürgün ederdi. İmdi eğer, "O hareket edemeyen güçsüz bir kimse olduğu için, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onu sürgün etmemiştir" denilirse, biz deriz ki: "O zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, onu üzerine bindirip sürgüne göndereceği bir hayvanı, Beytülmal'den kiralaması gerekirdi. Buna göre, "Belki de o kimse, o hayvana binmekten de âcizdi" denilirse biz deriz ki: "Zinaya gücü yeten, nasıl olur da, hayvana binip üzerinde durmaya kadir olamaz."
8) Sürgün etmek, öldürmenin bir eşidir. Çünkü Hak teâlâ, "Kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın" diye yazsaydık" (Nisa, 66) buyurmuş ve böylece ikisini birbirine denk olarak zikretmiştir. Binâenaleyh bekar bir kimsenin, zina etmesi halinde, Allahü teâlâ onu öldürmeyi meşru kılmadığına göre, bunun dengi olan sürgünün de meşru kılınmamış olması gerekir.
Bunlardan birincisine şöyle cevap verilir: Allah'ın kelâmında, (ilgili ayette), cetdeyi emreden ifadenin başına (fâ) edatının getirilmesinden başka bir husus söz konusu değildir. "Başına bu edat gelen ifâde, (şartın) cezasıdır" şeklindeki söz, ne Allah'ın sözü, ne de Resûlullah'ın sözüdür. Aksine bu, bir kısım edebiyatçıların görüşüdür. Dolayısıyla bu, delil olmaz. Onun İkinci olarak söylediği, "Eğer sürgün meşru olsaydı, celde zina cezasının bütünü olmazdı" şeklindeki görüşüne karşı deriz ki: "Sürgün işinin zail olduğu hususunda bir niza (münakaşa) yok. Çünkü hiçbir şeyin isbatı, var olan o şeyin yokluğunun zail olduğunu gerektirmekten daha az değildir. Fakat burada zail olan şer'i bir hüküm değil, aksine sırf berâ'at-i asliyyedir. Bu gibi zail oluşların, haber-i vâhid ile isbatı imkânsız değildir. Biz, "zail olan, sırf asli yokluktur" dedik. Çünkü celde cezasının olduğunu söylemek, sürgün cezasının olduğunu söylemek ile, sürgünün yanısıra celdenin olduğunu söyleme arasında, müşterek bir mefhumdur. Her iki kısım arasında, müşterek miktar ise, iki kısımdan biri ile anlaşılamaz.
O halde, celdenin olduğunu söylemede, kesinlikle, sürgünün ne gerekli olduğuna ne de gerekli olmadığına dâir bir işaret yoktur. Fakat sürgün etmeme, beraat-i asliyyeye nazaran aklen bilinmiştir. Dolayısıyla haber-i vahid gelip, sürgünün gerekli olduğuna delâlet edince, celdenin farziyetine delalet eden lafzın mana ve medlullerinden hiçbirini izale etmemiş, sadece beraat-i asliyyeyi izale etmiştir. "Fakat celdenin tek başına yeterli olması, onun yalnız başına zina cezasının tamamı olması ve insanın şahidliğinin kabul edilmemesinin buna dayanması gibi hususlar, bu cezaya ilavenin nefyine tâbidir. Binâenaleyh bu nefy işi, aklen malum olunca, bu husustaki haber-i vahidi kabul etmek de mümkündür. Bu tıpkı şuna benzer: Eğer farzlar, beş tane olsaydı, mükellefiyetten kurtulmak onları edaya dayanırdı. Şâhidliğin kabul edilmesi hususunda, başka bir şey ilave edilecek olsaydı, onun haber-i vahid ve kıyasla isbatının yanısıra, mükellefiyetten kurtulma ve şahidfiği kabul işi, o fazlalığı edaya varıp dayanırdı. İşte burada da böyledir. Ama şayet Cenâb-ı Hak, "Celde, sopa, "hadd"in tamamıdır" demiş olsaydı ve biz de, sadece bu "hadd"in, cezanın, şehadetin reddedilme sebebi olduğunu bilmiş olsaydık, işte bu noktada, ek, ilave bir cezanın bulunduğunu isbat hususunda, "haber-i vâhid" kabul edilmezdi. Çünkü ilâve bir cezanın bulunmadığı, mütevatir şer'î bir delil ile sabit olmuştur.
İkincisine şu şekilde cevap verebiliriz: Eğer onun ileri sürmüş olduğu şey, doğru olmuş olsaydı, o zaman ifadesi umumî olan ayeti tahsis eden herşeyin, meşhur olma açısından bu ayetin mertebesine çıkması gerekirdi. Hâlbuki böyle olmadığı malumdur.
Üçüncüsüne şöyle cevap verebiliriz: Hazret-i Peygamber'in, "Sonra, onu satınız" sözü, "takib" (hemen, derhal) manasını ifade etmez. Belki de o cariye, önce sürgün edilmiş, sürgün edildikten sonra da satılmıştır.
Dördüncüsüne şu şekilde cevap verebiliriz: Bu, Tirmizî'nin, el-Câmi'inde rivayet ettiği şu hadise terstir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), sopaladı "celde" vurdu ve sürgün etti. Ebu Bekir de, sopa vurdu ve sürgün etti."
Besincisine de şu şekilde cevap verebiliriz: Kölenin sürgün edilmesi hususunda, Şafii (r.h)'nin iki görüşü bulunmaktadır:
a) Sürgün edilmez. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Sizden birisinin cariyesi zina ettiğinde, ona hadd uygulasın " Kenzü'l-ummâl, 5/13114. buyurmuş, fakat sürgün etmeyi emretmemiştir. Bir de, sürgün etmek, eziyyet vermek ve sıkıntı çektirmek içindir. Halbuki köle olan kimse için, sürgün etmede eziyyet bulunmaz. Çünkü o, (zaten) elden ele dolaşmakta, satılmaktadır. Bir başka husus da, kölenin sağladığı menfaatlerin efendisine ait olmasıdır. Binâenaleyh, kölenin sürgün edilmesinde, efendisine zarar verme söz konusudur.
b) Daha doğru olanı, bu görüşe göre sürgün edilir. Çünkü Cenâb-ı Hak, " o vakit üzerlerine hür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı verilir" (Nisa, 25) buyurmuştur. Her ne kadar efendisi zarar görse dahi, mürted olması sebebiyle kölenin öldürülmesi ve zina ve iftira sebebiyle sopalanması durumunda olduğu gibi, efendisinin göreceği zarar nazar-ı dikkate alınmaz. Binâenaleyh, o halde ne kadar süreyle sürgün edilir? İşte bu hususta iki görüş vardır:
1) Altı ay sürgün edilir. Çünkü bu da bölünmeyi, yarılanmayı kabul eder. Nitekim onun sopalanma cezası da, hürlerin cezasının yarısıdır.
2) Bir yıl süreyle sürgün edilir. Çünkü sürgün etmenin gayesi, onu huzursuz etmek ve korkutmak olup, bu da kişinin yaratılışıyla alâkalı olan bir husustur. Binâenaleyh, bu hususta tıpkı ilâ ve "ünne" (cinsi münasebetten acizliğin) müddeti gibi, hür ve köle, eşit olur.
Altıncısına şöyle cevap verilir: Kadın, yalnız başına sürgün edilemez, tam aksine mahremiyle birlikte sürgün edilir. Eğer mahremi, o kadınla birlikte çıkıp gitme fedakârlığını göstermezse, mahreminin ücreti Beytü'l-mâl'den ödenir. Yok, eğer onun bir mahremi yoksa, tıpkı kendileriyle birlikte hacca gidebildiği gibi, güvenilir kadınlarla birlikte sürgün edilir. Onun, "Sürgün etmek, o kadına zina kapısını açar" şeklindeki sözüne gelince, biz bunu kabul edemeyeceğimizi beyan ederiz. Çünkü zinanın ekserisi, ülfetle, ünsiyyetle ve kalbi bu işe yöneltmekle olur. Hâlbuki bu hallerin, bu şeylerin ekserisi ise, sürgün ile yok olur, atalete uğrar. Çünkü insan bu durumda, bir tedirginliğedir yorgunluğa ve bir bitkinliğe düşer. Binâenaleyh, böylece de, zina etmeğe zaman bulamaz.
Yedincisine de şu şekilde cevap verilir: Hayvana binmekten (yolculuktan) aciz olan insanın, zinaya kadir olması niye uzak görülsün?
Sekizincisine de şu şekilde cevap verilir: Tazir kasdı ile sürgün mümkündür. Sizin (sekizinci) iddianız bu esasla nakzedilir. Allah en iyisini bilendir.
Eliflamın Umum İfade Edip Etmemesi
İmamlar, Cenâb-ı Hakk'ın, "Zina eden kadınla zina eden erkekten " ifadesinin, bütün zinakârlar hakkında, o hükmü ifade ettiği hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak ne var ki onlar, bu delâletin keyfiyyeti hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olmak üzere kimileri, "Zina eden erkek lafzı, umûm ifade eder" demişlerdir. Halbuki tercihe sayan olan, umûm ifade etmediğidir. Bunun delilleri şunlardır:
a) Bir kimse veya "Elbiseyi giyindim, suyu içtim" dediğinde, onun bu sözü umûm ifade etmez.
b) Bu ifadeyi, kendisiyle çoğul kelimelerin tekit edildiği şey ile tekid etmek, caiz değildir. Binâenaleyh, "Adam, bana topluca geldi" denilemez.
c) Bu gibi kelimeler, çoğul olan sıfatlarla da sıfatlanamazlar. Binâenaleyh, "Bana, fakirler olan adam geldi" ve "Fazıl kimseler olan fakih konuştu" denilemez. Ama Arapların "İnsanlar beyazlar olan dirhemi, yani gümüşü ve, sarılar olan dinarı yani altını tükettiler" şeklindeki sözlerine gelince, hep böyle olmaması deliliyle, mecazdır. Yine, eğer "Sanlar olan dinar" ifadesi hakikat olsaydı, tıpkı "sanlar olan dinarlar" ifadesi hakikat olduğunda, "san dinarlar" ifâdesi mecaz olacağı gibi, o zaman, "sarı dinar" ifadesinin de mecaz olması gerekir.
d) O zinâkâr erkek, bu zinakar erkeğin bir parçasıdır. Binaenaleyh, bu zinâkâr erkeğe sopayı gerekli kılmak, o zina eden erkeğe de sopayı gerekli kılmadır. Binâenaleyh, şayet o zina eden erkeğe sopayı gerekli kılmak, her zina eden erkeğe sopayı gerekli kılmak demek olsaydı, o zaman zina eden bu erkeğe sopayı gerekli kılmak zina eden her erkeğe sopayı gerekli kılmayı neticelendirirdi. Böyle olmadığına göre, onların söylemiş oldukları o şey batıl olmuş olur.
İmdi şayet, "Mutlak lafız, ancak "tayîn" lafzından âri olmak şartıyla umûm ifade eder. Yahut da, mutlak lafız, her ne kadar umumiliği iktiza etse bile, ancak ne var ki "tayin" lafzı, hususiliği gerektirir" denilmesi niçin caiz olmasın?" denilirse, biz deriz ki: Birincisi batıldır. Çünkü yokluğun, tesirde bir payı bulunmaz. İkincisi de, bir çelişkiyi gerektirir ki, bu da aslolanın zıddıdır.
e) "İnsan ancak gülen varlıktır" cümlesini ele alalım. Bu cümlede geçen İnsan sözünden "bütün insanlar" anlaşılsaydı, bu tıpkı "her insan gülen varlıktır" demek durumunda olurdu. Hâlbuki bu, mütenakız bir durumdur. Çünkü bu ifade, insan olmanın, her bir insana hasredilmesini gerektirir. Hasnn manası ise, başkasında değil, sadece onda sabit olmasıdır. Binâenaleyh, bu ifade, herbir insan şahsının başka bir şey değil, sadece gülen olduğu neticesini verir. Karşı taraf buna şu iki şekilde delil getirmiştir:
a) Bu gibi ifadelerden, istisna yapılabilir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Muhakkak insan kat'i bir ziyandadır. Ancak iman edenlerle güzel güzel amellerde bulunanlar böyle değil" (asr, 2-3) buyurmuştur. Hâlbuki istisna, yapılmaması halinde, sözün muhtevasına girecek şeyleri, o sözden çıkarmak için yapılır.
b) Eliflâm, tarif içindir. Hâlbuki bu tarif, mahiyetin tarifi için değildir. Çünkü mahiyetin tarifi, zaten ismin kendisiyle tahakkuk etmiştir. Yine bu tarif, bizatihi bir şeyin tarifi için de değildir. Çünkü lafızda buna bir delâlet bulunmamaktadır. Yine bu tarif, hususilik derecelerinden herhangi birisi için de yapılmamıştır. Çünkü bu derecelerin bir kısmı, diğer bir kısmından daha üstün değildir. Binâenaleyh bunu hepsinin tarifi manasına hamletmek gerekir.
Bunlardan birincisine şu şekilde cevap verebiliriz: O istisna, mecazi bir istisnadır. Bunun delili ise, "Müminler hariç, insanı gördüm" denilmesinin -doğru olmadığıdır. İkincisine de şu şekilde cevap verilebilir: Senin bu sözün, eliflâmın, ' cemi sığalarına gelmesiyle bir müşkillik arzeder. Binâenaleyh, şayet onun burada tekid için gelmiş olduğunu söylersen, işte orada da böyledir. Bazı kimseler de şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hakk'ın ifadesi her ne kadar lafzı bakımından umûm ifade etmese bile, ancak ne var ki bu ifade, bu umumiliği karineler bakımından ifade etmiştir. Bu, şu iki sebeptendir:
a) Hükmün, müşterek bir vasfa dayanması, o vasfın, o hükmün illeti olduğunu gösterir. Hele hele vasıf, uygun bir vasıfsa. İşte, burada böyledir. Binâenaleyh bu, zinanın, o haddin farz olmasının illeti ve sebebi olduğuna delâlet eder. Bu sebeple de, "Her ne zaman zina hadisesi gerçekleşirse, illet malûlünden ayrılamayacağı gerekçesiyle, "celde"nin farziyyeti de tahakkuk eder" denilmesi gerekir.
b)Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesinden, ya bütün zina yapanlar yahut da onların bir kısmı kastedilmiştir. Eğer ikincisi olursa, ayet mücmel olur. Ayetin mücmel oluşu ise, kendisiyle amel etme fırsatına mani olur. Ancak ne var ki, onunla amel etmek emredilmiştir. Vacibin (farzın), ancak kendisiyle tamamlandığı şey de, vacib (farz)dır. Binâenaleyh, kendisiyle amel edilebilmesi için, bu ifadeyi umumiliğe hamletmek gerekir. Allah en iyisini bilendir
Recm Veya Celde Gereken Haller
Üçüncü konu: Zinanın bazan recmi, bazan da celdeyi gerektirmesi hususunda nazar-ı dikkate alınan şartlar hakkındadır. İmdi, biz deriz ki: Ulemâ, zinanın, bu iki hükmü (yani bazan recmi, bazan celdeyi) gerektirici olmasının, akıl ve buluğ şartına bağlı olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Binâenaleyh, çocuğa ve deliye, ne recm ne celde gerekmez. Hâlbuki bu iki şart, bu iki hükme has olmayıp, tam aksine bunlar, bütün şerl cezalarda nazarı dikkate alınmışlardır. Bunların recmi gerektirmesine gelince, aklın ve buluğa ermenin yanısıra, diğer şu şartların da mutlaka bulunması gerekir:
Recm'in Şartları
Birinci şart: Hürriyet... Âlimler, kölenin kesinlikle recmedileceği hususunda icmâ etmişlerdir. İkinci şart: Sahih, muteber bir nikâhla evlenmiş olma. Binaenaleyh, "ihsan" vasfı, mitk-i yeminle cinsi münasebette bulunmak, şüpheli bir vat'da, cinsi münasabette bulunmak fasit bir nikâhla tahakkuk etmez.
Üçüncü sıfat: Duhul (Halvet ve Zifaf). Bu vasfın mutlaka bulunması gerekir, çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Dul (evli) dul ile (münasebette bulunduklarında recmedilirler)" buyurmuştur. O kadın, ancak vat' (münasebet) ile dul olur. Burada şu iki mesele ortaya çıkar.
Birinci Mesele
(Sahih) bir nikâhla münasebette bulunmanın, buluğ, hürriyet ve akıl vasıflarına bağlanmış olması şartı var mıdır? Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:
a) Bu, şart değildir. Hatta bir köle, bir cariye ile sahih bir nikahla münasebette bulunsa, yahut da o, deli veya küçükken münasebette bulunsa, sonra da buluğa erse (akıllansa), bundan sonra zina etse, bu kimseye recm gerekir. Çünkü bu, kendisiyle ilk koca için helalliğin meydana geldiği bir münasebettir. Binâenaleyh tıpkı bulûğa ermesi (akıllanması) halindeki münasebet gibi, bununla "muhsan" oluş vasfı meydana gelir. Bir de nikâh akdi, bulûğa ermeden veya deli iken olabilir. Binâenaleyh, cinsi münasebette bulunma da böyledir.
b) Nassın zahiri olup en doğru olan ve aynı zamanda Ebû Hanîfe'nin de benimsediği görüşe göre, (sahih) bir nikâhla münasebette bulunmanın, buluğ, hürriyet ve akıl vasıflarının tahakkukundan sonra olması şarttır. Çünkü Ebu Hanîfe, en mükemmel bir biçimde, yani sahih bir nikâhla münasebette bulunmayı şart koşunca, o bu münasebette bulunmanın kemâl halinde, (buluğa erdikten sonra ve delilik halinin dışında) olmasını da şart koşmuştur.
İkinci Mesele
Kemâl vasfı, her iki taraf için mi nazar-ı dikkate alınan bir vasıftır, yoksa onlardan herbirinde, arkadaşının değil de sadece kendisinin kemâli mi nazar-ı dikkate alınır? Bu hususta da iki görüş bulunur:
a) Bu, her iki taraf için de nazar-ı dikkate alınan bir husustur. Öyle ki, bir çocuk, baliğ, hür ve âkile bir kadınla cinsi münasebette bulunsa, o çocuk o kadını muhsan, evli yapamaz. Bu, Ebu Hanîfe ve İmam Muhammed'in görüşüdür.
b) Her birinde, bizzat kendisinin kemali nazar-ı dikkate alınır. Bu, Ebu Yusuf (r.h)'un görüşüdür.
Birinci görüşün delili şudur: Bu, cinsi münasebette bulunan iki taraftan birisi için, "muhsan" olmayı ifade etmeyen bir münasebette bulunmadır. Binâenaleyh, tıpkı cariyenin vat' edilmesi gibi, diğerinde de "muhsan" olmayı ifade edmez.
İkinci görüşün delili ise şudur: Tarafların, nikâh yapılırken, muhsan sıfatı üzere bulunmaları şart değildir. Duhûl esnasında da bu şart değildir.
Dördüncü şart: Müslüman olma, Şafii (r.h) ve Ebu Yusuf'a göre, zinanın recmi gerektirmesi hususunda şart değildir. Ebu Hanîfe (r.h) ise, bunun şart olduğunu söylemiştir.
Şafii'nin delilleri şunlardır:
a)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Onlar cizyeyi kabul ederlerse, onlara müslümanların lehine olanların onların da lehine olduğunu; müslümanların aleyhine olanların onların da aleyhlerine olduğunu haber verin, söyleyin" Ebu Davud, Cihad, 90 (3/37) benzeri hadis. buyurmuştur. Zinaya yeltenmesi halinde, kişiye recmin vâcib olması, müslüman aleyhine olanlar cümlesindendir. Binâenaleyh, eşitliğin sağlanabilmesi için, zımminin de böyle olması gerekir.
b) Mâlikin Nâfî'den, Nâfiin de İbn Ömer'den rivayet ettikleri şu hadistir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), zina eden bir yahudi erkekle, zina eden bir yahudi kadını recmetti. Binâenaleyh bu noktada, şu söylenebilir: Hazret-i Peygamber, bu hükmü, ya kendi şeriatına göre vermiştir, yahut da kendinden öncekilerin şeriatına göre vermiştir. Eğer birincisi olursa, bununla nasıl istidlal edileceği açıktır. İkincisi de böyledir. Çünkü o, O'nun için bir şeriat olmuş olur.
c) Kâfir kimsenin zina etmesi, müslüman kimsenin zina etmesi gibidir. Binâenaleyh kâfire müslümana ne gerekiyorsa, aynı ceza gerekir. Bu böyledir, çünkü zina haram ve çirkindir. Dolayısıyla insanları bundan menetmek (caydırıcı cezalar koymak) uygun olur. Recmi gerekli kılmak, zinadan caydırmaya elverişli bir cezadır. Geriye sadece küfür ve iman bakımından olan farklılık kalmaktadır. Küfür, her nekadar cinayetin (suçun) ağırlaştırılmasını gerektirmese de, onun hafifletilmesini de gerektirmez.
Ebu Hanîfe (r.h)'nin delilleri ise şunlardır:
1) O, ayetteki "Zina eden kadınla, zina eden erkekden herbirine" ifadesinin, umûm oluşuna sarılmıştır. Bu ayet ile, müslüman hakkında amel etmek vâcibtir. Fakat zımmide bulunmayan bir manadan (sıfattan) ötürü, bununla onun hakkında amel etmek vâcib değildir. İkisi arasındaki farkın izahı şudur: Taşlarla recmetmekle zina edeni öldürmek, büyük bir cezadır. Dolayısıyla bu ceza, ancak büyük bir suça karşılık söz konusu olur. Suç ise, cani (suçu işleyen) hakkında, küfrân-ı nimette bulunmasından dolayı aklen ve şer'an büyüktür. Aklen büyük oluşu şöyledir: Günah, bir küfran-ı nimet (nankörlük)tür. Nimetler daha çok ve daha büyük olduğu zaman, onlara karşı nankörlük de o derecede daha büyük ve daha çirkin olur. Şer'an büyük oluşu da şöyledir: Allahü teâlâ, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hanımları hakkında, "Ey Peygamber zevceleri, içinizden kimi açık bir terbiyesizlik ederse onun azabı iki kat artırılır" (Ahzab, 30) buyurmuştur. Binâenaleyh, Allahü teâlâ'nın nimetleri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hanımları hakkında daha çok tahakkuk ettiği için, onlar hakkındaki ilâhî azab tehdidi de daha çok olmuştur.
Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında Cenâb-ı Hak, "Eğer sana sebat vermiş olmasaydık, sen onlara (belki) biraz meyledecektin. O takdirde ise biz, dirimin de katmerli, ölümün de katmerli (acısını) sana tamracaktık muhakkak" (İsra, 74-76) buyurmuştur. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e verilen nübüvvet, en büyük bir nimet olduğu için, ondan sâdır olabilecek herhangi bir masiyet de o nisbette büyük olur. Allahü teâlâ'nın, evli müslümana olan nimeti, zımmiye olan nimetinden daha çoktur. Binâenaleyh müslümanın işleyeceği günah daha büyük demektir. Bu sebeble de onun cezasının daha şiddetli ve ağır olması gerekir.
2) Zımmi, "muhsan" oluştan sonra zina etmemiştir. Binâenaleyh, onun katledilmesi gerekmez. Bu iki cümleden birincisinin izahı şöyledir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kim, Allah'a bir göz açıp-kapama süresi kadar bile şirk koşarsa muhsan olmaz" Darekutni, 3/147.buyurmuştur. İkinci cümlenin, izahı şudur: Muhsan olmayan müslümanın katli vacib değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Müslüman bir kişinin kanı, ancak şu üç şeyden biri sebebiyle mubah olur" Buhâri, Diyât, 6. buyurmuştur. Müslümanın hali böyle olunca, zımminin de böyle olması gerekir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Onlar (zimmîler) cizye akdini (anlaşmasını) kabul ettikleri takdirde, müslümanların lehine ve aleyhine olan şeylerin, onların da lehine ve aleyhine olduğunu onlara bildir" Ebu Davud, Cihad, 90 (3/37) benzeri hadis buyurmuştur.
3) Biz, kazf cezasında nazar-ı dikkata alınan "muhsan"lıkta, müslüman oluşun nazar-ı dikkate alındığında müttefikiz. Binâenaleyh recm cezasında nazar-ı dikkate alınan muhsanlık da böyledir. Bu ikisi arasındaki cihet-i câmı'a (müşterek nokta) ise, bahsettiğimiz "nimetin mükemmel ve büyük oluşu"dur.
Bunlardan birincisine şu şekilde cevap veririz: Bu ifadeden, evli müslümanlar tahsis edilmiştir. Evli zımmiler de böyledir. Bu görüşte olanların, mü'minler üzerindeki rnmetin fazla ve büyük olduğu şeklindeki görüşlerine karşı deriz ki: İslâm nimeti, kulun desbi ile elde edilmiştir. Binâenaleyh bu, ilave (fazladan) bir hizmet (ibadet) gibi olmuş olur. Hizmetin fazlalığı ise, mazeret sebebi olmasa bile hiç olmazsa, cezanın fazlalığına sebep sayılmamalıdır. İkincisine de şu şekilde cevap veririz: Zımminin, müşrik olduğunu kabul etmiyoruz. Onun müşrik olduğunu kabul etsek bile, "ihsan" kelimesi ile bazan evlilik murad edilir. Çünkü Hak teâlâ, "Muhsan olan kadınlara iftira edenler" (Nûr, 4) buyurmuştur. Yine Hak teâlâ'nın "O kadınlar (cariyeler) muhsan olurlarsa" (Nisa, 25) ayeti, "evlenirlerse" diye tefsir edilmiştir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, diyoruz ki: Evli zımmi de, bu tefsire göre muhsandır. Binâenaleyh Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Muhsan olduktan sonra zina" ifadesinden ötürü, bunun da recmedilmesi gerekir. Müslüman hakkındaki hüküm işte bu vasfa dayanmaktadır. Dolayısıyla bu, bu vasfın, recm hükmünün illeti olduğunu gösterir. Bu vasıf, zımmide de vardır. Dolayısıyla bunun onun hakkında da recm hükmünü gerektirici olması icâb der. Üçüncüsüne de şu şekilde cevap verilir: Kazf (iftira) cezası, iftira edilene bir iyilik olsun diye, bu arı (utancı) defetmek içindir. Kâfir ise, iyiliğe, ikrama ve şerefinin korunulmasına lâyık değildir. Buradaki durum ise böyle değildir. Allah en iyi bilendir.
Celde ile alakalı olanlara gelince, bu hususta birkaç mesele vardır:
Celde ile İlgili Hükümler
Âlimler, kölenin recmedilemeyeceği ve celdelenemeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Cariyelere, muhsan kadınlar için gerekli cezanın yarısının söz konusu olduğu ise Kur'ân'ın nassı ile sabittir. Binâenaleyh şüphesiz âlimler, zâniye cariyenin de, elli değnek ile cezalandırılacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Kölelere gelince, zahiriler dışındaki âlimlerin çoğu, zâni kölenin de elli sopayla cezalandırılacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü onlar şöyle demişlerdir: Hak teâlâ'nın "Zina eden kadınla, zina eden erkekten her birine" ayetinin umûmi oluşu, köle ve cariyeye de yüz değnek vurmayı gerektirir. Fakat nass, câriye hakkında, bu cezanın yarısının söz konusu olduğunu bildirmiştir. Binâenaleyh şimdi biz, köleyi cariyeye kıyaslayacak olursak, bu, kitabın umûmi ayetini kıyas ile tahsis etmek olur ki, caiz değildir.
Onlardan bazıları da şöyle demişlerdir: "Câriye evli iken zina ederse elli değnek, evli değilken zina ederse yüz değnek vurulur." Bunlar bu fikre, Hak teâlâ'nın, "Her birine yüzer değnek vurun" ayetinin zahirinden hareketle varmışlar ve "Eğer o kadınlar (cariyeler) muhsan olurlarsa o vakit özerlerine hür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı verilir" (Nisa, 25) ayetindeki "muhsan olurlarsa" ifadesinin, "evlenirlerse" manasına geldiğini söylemişlerdir.
Zımmiye Celde Vurulur
Şafii ve Ebu Hanife (r.h), "zımmiye celde vurulur" derken, İmam Mâlik (r.h),"zımmiye celde cezası uygulanmaz" demiştir. Bizim delillerimiz şunlardır:
1)Cenâb-ı Hakk'ın, "Zina eden kadınla, zina eden erkekten herbirine" ayetinin umûmi oluşu.
2)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Sizden birinizin cariyesi zina ettiğinde, o ona celde vursun " Kenzü'l-Ummâl, 5/13114. hadisi şerifi. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Ellerinizin altında bulunan (kölelerinize) hadleri uygulayınrı Ebu Dâvûd, 33 (4/160). buyurmuş, zımmi ve müslümanı birbirinden ayırdetmemistir.
3)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), zina eden bir yahûdi çiftini recmetmiştir. Binâenaleyh bu recm, eğer Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şeriatından kaynaklanmış ise, ulaşmak istediğimiz netice hasıl olmuş demektir. Yok eğer yahûdi şeriatından kaynaklanmış ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yaptığı için bu, artık onun şeriatından da olmuştur. Bu meselenin özü, kâfirlerin şer'î hükümlerin furûu ile muhatap olduklarına varıp dayanır.
Zinanın Delilleri
Dördüncü bahis: Bu, kişiden zinanın sâdır o'duğuna delâlet eden şeyler hakkındadır. Bil ki zinanın sadır olduğu, şu üç şeyden biri ile bilinir:
a) İmâmın (yetkili, olanın) bunu bizzat görmesi ile.
b) Zina edenin itirafı ile.
c) Şahidlerin, o kimse aleyhine şahidlik etmesiyle.
Kâdinin Bilgisine Dayanması
Birincisine, yani imâmın bizzat onu görmesine gelince, âlim Muhyi's-Sünne Muhyi's-Sünne lakabı 516/1122 yılında vefat eden el Beğavî'ye ait olup. Şafii fıkhına dair eserinin ismi Tenzibu'l-Ahkam'ır (ç). "Kitabu't-Tehzib"inde bu hususta şöyle der: "Kâdinin, kendi bilgisine dayanarak hüküm vermekten kaçınması gerektiğinde İhtilaf yoktur. Mesela, bir kimse, bir başkası üzerinde hakkı (alacağı) olduğunu iddia etse ve bu hususta bir delil getirse, kadı da, o kimsenin, alacaklı olduğu kimseyi ibra etmiş olduğunu, yani onda alacağı olmadığını söylediğini bilse; bu kimse, o kimsenin falanca vakit babasını öldürdüğünü iddia etse, ama kâdi onun babasını, bu iddiadan sonra diri olarak görse yahut bu kimse bir kadınla evlenmiş olduğunu iddia etse, ama kâdi adamın o kadını boşadığını duysa, kâdinin bu bilgileri ile, bu hususta şâhidler getirse bile, hüküm vermesi caiz olmaz. Kâdinin kendi bilgisiyle hükmetmesi caiz midir? Mesela, bir kimse birisinde bin lira alacağı olduğunu iddia etse ve kâdi de, onun ona borç verdiğini görmüş olsa; yahut aleyhine iddiada bulunulan kimsenin, bunu ikrar ettiğini duymuş olsa, bu hususta şu iki görüş ileri sürülmüştür:
Caizdir Diyenler
Birinci görüş: En doğru olan bu görüşe göre, Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Müzeni (r.h) şöyle demişlerdir: "Kâdinin (hâkimin), kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesi caizdir. Çünkü kâdinin sözleri hakkında, zann-ı galib üzere olduğu halde, şahidlerin şâhidliği ile hükmetmesi caiz olduğuna göre, kesin bir bilgi üzere olduğu halde, gördüğü ve duyduğu ile hükmetmesi haydi haydi caizdir. Şafii (r.h) de, "Risâle"sinde şöyle demektedir: "Ben, iki şâhidden daha kuvvetli olan bilgimle; bir şâhid ve yeminden daha kuvvetli olan iki şâhid ile yahut da bir erkek iki kadın şâhid ile ve ceza vermekten ve yemini reddetmekten daha kuvvetli olan bir şâhid ve bir yemin ile hüküm veririm."
Caiz Değil Diyenler
İkinci görüş: "Kâdi konu hakkındaki bildiği şeyle hükmedemez." Bu, İbn Ebi Leyla'nın görüşüdür. Çünkü bir töhmete kapı açmamak, kazada (hüküm vermede) şarttır. Töhmete kapı açmama ise, mâli cezalarda gerçekleşemez. Fakat ukûbatta, bakılır; eğer bu, kısas ve kazf (iftira) cezası gibi, kul haklarından ise, bu hususta mâli konulara dayandırılarak hâkim, kendi bildiğine göre hüküm verebilir mi? Eğer burada, "hüküm veremez" dersek, beri tarafta haydi haydi veremez. Aksi halde, bu hususta iki görüş vardır: Aradaki fark şudur: Allah'ın hukuku (hakları), müsamahaya (fazla derinlemesine incelememeye) bina edilmiştir. Her iki görüşe göre de, kâdinin (hâkimin), idare ettiği belde ve idare ettiği zaman ile başkası arasında, ilim elde etmesi bakımından bir fark yoktur.
Ebû Hanîfe (r.h) ise şöyle der: "Eğer kâdi, ıdâre ettiği beldede ve idare ettiği zamanda, (o meselede) bir bilgi elde etmiş ise, bu bilgisine göre hüküm verebilir. Aksi halde veremez." Biz de diyoruz ki: "Bilgi, bu durumların farklı oluşu ile değişmez. Dolayısıyla durumların farklı oluşuna göre, hükmün değişmemesi gerekir." Allah en iyi bilendir.
2. Delil: Kişinin İkrarı
İkinci yola, yani ikrara gelince, İmam Şafii (r.h): "Zinayı bir defa ikrar bile, haddi (cezayı) gerektirir" derken, Ebû Hanîfe (r.h): "Hayır, aksine dört defa, dört ayrı yerde ikrar gerekir" demiştir. Ahmet b. Hanbel ise: "Mutlaka dört kere ikrar gerekir. Ama bunların, dört ayrı mecliste (yerde) veya tek bir mecliste (yerde) yapılmasında bir fark yoktur" der.
Şafii'nin delili, şu iki şeydir:
a) 'Asif (işçi) hadisesi. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Eğer itiraf ederse, onu recmet" buyurmuştur. Bu, tek bir itirafın bile, recm cezasının uygulanması için yeterli olduğunun delilidir.
b) Zina eden, bunu ikrar ettiğinde, ona cezası gerekir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Zahire göre hükmet" buyurmuştur. Tek bir ikrar ise, zahiri ortaya kor. Hele hele, böyle konularda. Bu böyledir. Çünkü zinayı ikrar etmekten caydırıcı şeyler çok kuvvetlidir. Zira bu, o anda bir utanç, peşisıra da şiddetli bir ceza sebebidir. Yalan söylemekten caydırıcı unsurlar da mevcuttur. Dolayısıyla bütün bu caydırıcı unsurlar birlikte bulunduğunda, itiraftan geri durmak kuvvet kazanır. Böylece o kimsenin böyle bir ikrara yönelmesinin, bu işin doğru olmasından ötürü olduğu sabit olur. Bu ortaya çıkınca da, hem hadisin hem ayetin muhtevasına girmiş olur. Yahut da biz bu hususu, kişinin adam öldürdüğünü veya mürted olduğunu ikrar etmesine kıyaslarız.
Ebu Hanife (r.h)'nin delilleri ise şunlardır:
1) Mâ'iz hadisesi. Ebû Hanife, bunu şu birkaç açıdan delil getirmiştir:
a)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Mâ'iz'den ilk (itirafında), onu duymamazlıktan gelmiştir. Eğer Mâ'iz'e bundan dolayı had (ceza) gerekseydi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) duymamazlıktan gelmezdi. Çünkü hüccet tamam olduktan sonra, Allah'ın hadlerini yerine getirmemek caiz olmaz.
b)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Sen, kendi aleyhine dört kez şehâdette bulundun" buyurmuştur. Eğer tek İtiraf, haddi gerektirmede dört itiraf gibi olsaydı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu sözü lağu (boş ve lüzumsuz) olurdu.
c) Hazret-i Ebu Bekir es-Sıddik (radıyallahü anh)'in, Mâ'iz (radıyallahü anh)'e, üç ikrarından (itirafından) sonra, "Eğer dördüncü kez itirafta bulunacak olursan, Resulüllah seni mutlaka recmettinr" dediği rivayet edilmiştir.
d) Büreyde et-Eslemi (radıyallahü anh)'nin: "Biz Peygamber ashabı, "Eğer Mâ'iz dört defa itirafta bulunmasaydı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu recmedmeyecekti" der dururduk" dediği rivayet edilmiştir.
2) Onlar, ikrarı şâhidliğe kıyas etmişlerdir. Binâenaleyh zinada, ancak dört şâhid gerekli olduğu gibi, itiraf (ikrar)da da, böyledir. Bu hususta cihet-i camia (müşterek nokta) ise, bu fuhşun haberini mümkün olduğu kadar gizlemeye gayret etmektir.
3) Zina, ancak dört şâhidle yahut da "lian"da olduğu gibi dört yeminle reddedilir. Binâenaleyh zinanın, dört itiraf neticesinde sabit olmuş olması gerekir. İşte bu özelliği ile zina, diğer haklardan ayrılır. Çünkü diğer haklar, tek bir yeminle reddedilebilir, dolayısıyla da bunlar tek bir ikrarla sabit olur.
Birinciye şöyle cevab verilir: Hadiste, sadece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, dört şehâdetle hükmettiği meselesi yer almaktadır. Bu ise, tek bir şâhidlikle hüküm vermeye ters düşmez.
İkinciye şöyle cevap verilir: Bu ikisi arasındaki fark şudur: Kendisine iftira edilmiş kimse, zina ettiğini bir kerectk bile kabullendi mi, iftira eden kimseden hadd-i kazf düşer. Eğer bu tek itirafla zina sabit olmamış olsaydı, iftira edenden ceza düşmezdi. Bu, tıpkı iki kişinin bir zina hadisesine şahit olmaları halinde, iki şahadetle zina isbat edilemeyeceği için, iftira eden kimseden haddin (iftira cezasının) sakıt olmaması gibidir. Allah en iyi bilendir.
3. Yol: Şahidlik
Üçüncü yol, şahidlik yoludur. Âlimler, zinanın isbatı hususunda mutlaka dört şahidin bulunmasının gerekli olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Buna, "Kadınlarınızdan fuhşu irtikâb edenlere karşı içinizden dört şahid getirin"(Nisa, 13) ayeti delâlet eder. Bu husustaki geniş izahımız, inşaallah, "Sonra da dört şahid getiremezlerse" (Nur, 4) ayetinin tefsirinde gelecektir.
"Değnekleyin!" Emrinin Muhatapları
Beşinci bahis: Bu ayetteki, "Deynek vurun" ifadesiyle, kimlere hitab edildiği hususundadır. Ümmet-i Muhammed, bu ayetle devlet başkanına (İmâm halifeye) hitab edildiği hususunda ittifak etmiştir. Sonra bu ayete dayanarak, âlimler müslümanların bir halifesinin bulunmasının farz ve şart olduğunu söyleyerek şöyle demişlerdir: "Çünkü Hak teâlâ, bu haddin (cezanın) yerine getirilmesini emretmiştir. Âlimler de bunu, ancak halifenin yerine getirebileceği hususunda ittifak etmişlerdir. Mutlak vacibin, ancak kendisi ile tamamlandığı şey, eğer mükellefin kudreti dâhilinde ise, aynı şekilde vâcibtir. Dolayısıyla başlarına bir halife seçmek, müslümanlara vâcibtir. Bu delilin izahı, "Erkek hırsızın ve kadın hırsızın ellerini kesin" (maide, 38) ayetinin, Burada geriye şu üç mesele kalıyor:
Efendinin Kölesine Hadd Uygulaması
Şafii (r.h): "Efendi kölelerine haddi (seri cezaları) uygulayabilir" demiştir ki bu, İbn Mes'ûd, İbn Ömer,
Fatıma ve Âişe (radıyallahü anha)m)'nin görüşüdür. Ebu Hanife, Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve Züfer (r.hm.)'e göre, kölenin efendisi bu yetkiye sahib değildir. İmam Mâlik ise şöyle demiştir: "Efendi, zina etme, içki içme ye iftira hadlerini ona uygulayabilir. Ama hırsızlıktan ötürü onun elini kesemez. Bunu ancak imam (devlet başkanı ve onun yetki verdiği birisi), kesebilir. Bu aynı zamanda Leysin görüşüdür.
Şâfli (r.h)'nin delilleri şunlardır:
1)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Ellerinizin, altındaki köle ve cariyelere hadleri uygulayın" Ebu Davud, Hudûd, 33 (4/160). buyurmuştur. Ebû Hu rey re (radıyallahü anh)'den. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Sizden birinin cariyesi zina ederse, o ona celde vursun " Kenzü'l-Ummâl. 5/13114. (bir diğer rivayette) "ona hadd vursun."
Ebu Bekr er-Râzi (el-Cessâs) şöyle der: Bu hadislerde, (sizin söylediğiniz) bu hususa bir delil yoktur. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Sağ ellerinizin altında olan kimselere (köle ve cariyelerinize) hadleri uygulayın" hadisi, tıpkı: "Zina eden kadınla, zina eden erkekten her birine yüzer deynek vurun" ayeti gibidir. Hâlbuki bu ayetten maksadın ise, bu zina fiilinin, hadd (ceza) uygulanabilmesi için imama (halifeye) iletilmesinin gerekli olduğu, bunun muhatabının imamlar olduğu ve imamların, bu işi yapanlara cezayı uygulayabilmeleri için, diğer inşaların da bu gibi hadiseleri imamlara iletmekle mükellef oldukları malumdur. İşte Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu hadisi, aynı manaya gelir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Sizden birinin cariyesi zi'nâ ederse, o ona celde vursun" hadisi şerifine gelince, her celde bir "had" değildir. Çünkü bazan celde (sopa) "ta'zir" için de olabilir. Binâenaleyh "ta'zir"i uyguladığımızda, hadisin gereğini tastamam yerine getirmiş oluruz.
Buna şöyle cevap veririz: Cessâs'ın, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Hadleri uygulayın" ifadesi, haddin yerine getirilmesini emreden bir ifadedir. Dolayısıyla "Bu ifade, "Hâdisenin imama iletilmesi "manasınadır" şeklindeki görüşü, hadisin zahirini bırakmadır. Bu konuda, en son söz şudur: Ayetteki, "Değnek vurun"emrinde zahiri mana terkedilmiş (buna mecazi mana verilmiştir). Fakat ne var ki, ayette zahiri mana terkedildi diye, hadisin de zahiri manasının terkedilmesi gerekmez. Cessâs'ın: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Ona celde vursun" hadisi ile, "ta'zir" kastedilmiştir" şeklindeki görüşü de yanlıştır. Çünkü zinadan bahsedildikten sonra zikredilen celde ile ancak zina haddi manası anlaşılır.
2) Sultan (imam-halife), köleye haddi uygulayabildiğine göre, kölenin efendisi bu işi haydi haydi yapabilir. Çünkü efendinin köle ile olan ilgi ve münasebeti, sultanın ilgi ve münasebetinden daha kuvvetlidir. Zira mülkiyyet, halifeye yapılan biat akdinden daha güçlüdür. Bir de, efendilerin köleler üzerindeki velayetleri (yetkileri), sultanın tebaasına olan velayetinin üstündedir. Öyle ki mesela bir cariyenin efendisi ve babası mevcud olsa, onu evlendirme velayeti (yetkisi), babasına değil efendisine aittir. Hem sonra baba da, nikah velayeti hususunda sultandan önce gelir. Dolayısıyla efendi, sultandan, birkaç derece daha ileridir. Bu sebeble efendi cezaları köleye uygulamaya daha ehildir. Bir başka husus da, bu makamda efendinin, imamın sahib olamayacağı tasarruflara (hak ve yetkilere) sahib oluşudur. Binâenaleyh efendinin, bu hususta daha evlâ olduğu sabit olur.
Celde Uygulayabilir
3) Efendinin, köleye ta'zir cezasını vermeye yetkili olduğunda müttefikiz. Binâenaleyh "had" de böyledir. Çünkü her ne kadar bunlardan hadlerin miktarı şer'an belirlenmiş, ta'zirlerin miktarı belirlenmemiş ise de herbiri diğerinin eşidir.
Efendi Uygulayamaz Diyenler
Ebu Bekir er-Râzi (el-Cessâs), Ebû Hanife'nin mezhebine şu delileri getirmiştir:
1)Cenâb-ı Hakk'ın, "Zina eden kadınla zina eden erkekten herbirine yüzer değnek vurun" ayetinin bütün insanlara değil de, sadece imamlar (devlet reisleri) için bir hitab olduğu hususunda şüphe yoktur. Dolayısıyla ayetin takdiri (mecazi) manası, "Ey imamlar (halifeler) ve kâdiler (hakimler), onlardan herbirine yüzer değnek vurun" şeklindedir. Cenâb-ı Hak bu ayette, kendilerine bu hadler uygulanacak olan hür ve köleleri ayırmamıştır. Binâenaleyh hürlere ve kölelere, cezayı uygulamada efendilerin değil de, sadece imamların yetkili olmuş olması gerekir.
2) Eğer efendinin kölesinin aleyhine, hırsızlık yaptı diye şâhidlik edenlerin şâhidliğini dinleyip, sonra onun elini kesme yetkisi olsaydı ve o şâhidter de sonra bu şahidliklerinden vazgeçselerdi, o zaman şâhidlere "tazmîn" cezasını uygulama yetkisine de sahib olması gerekirdi. Çünkü şâhidlere, "tazmin" cezasını uygulamak, hâkimin onların yaptığı şahadete göre verdiği hükümle alakalıdır. Çünkü eğer hâkim onların şahadetlerine göre hüküm vermemiş olsa, o zaman o şâhidler herhangi bir şeyi tazmin etmezlerdi. Bu durumda da, hâkim, kendi verdiği hükümden ötürü, o şâhidlere tazminin gerekli olduğuna hükmetmiş olurdu ki, bu batıldır. Çünkü hiç kimsenin kendisi için hükmetme yetkisi yoktur. Böylece efendinin, işte bu şekilde kölesinin aleyhine olan beyyineleri (şâhidlikleri) dinleme ve onun elini kesme yetkisi olmadığını anlamış oluyoruz.
3) Kölenin mâliki (efendisi), mülküne olan sevgisinden ötürü, çoğu kez haddi tam manasıyla uygulayamaz. Böyle bir töhmet (ihtimal) söz konusu olunca, bu işin ona bırakılmaması gerekir.
"Uygular" Diyenlerin Delilleri
Birincisine şöyle cevab verilir: Ayetteki "Değnek vurun " emri açıkça imamlara yapılmış bir hitab değildir. Fakat bu, dolaylı olarak onlara bir hitabtır. Çünkü imamdan başkasının bu işi üslenemeyeceği hususunda icmâ oluştuğu için, bu hitabı imamlara yönelik kabul ediyoruz. Burada imamın bunu üstlenemeyeceği hususunda bir icma ise oluşmamıştır. Çünkü esas münakaşa konusu budur.
İkincisine de şöyle cevab verilir: Muhyi's-sünne, "Tehzib" adlı kitabında şöyle der: "Efendinin, hırsızlık veya yol kesicilik yaptığı için kölesinin elini kesme yetkisi var mıdır?" Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:
1) Bunlardan en doğrusuna göre, böyle bir yetki söz konusudur. Çünkü Buveyti, bir rivayette, buna dâir açıklamada bulunmuş ve İbn Ömer (radıyallahü anh)'in, zina yaptığı ve içki içtiği için kölesine celde vurduğu gibi, hırsızlık yapan bir kölesinin elini kestiğini rivayet etmiştir.
2) Hayır, el kesme cezasını uygulama imama aittir. Celde ise böyle değildir. Çünkü efendi, celde nevinden cezalarda yetkilidir: Mesela ta'zirde olduğu gibi. Ama o, kesme nevinden cezalarda yetkili değildir. Daha sonra o sözüne şöyle devam eder: Kölesine uyguladığı her türlü cezayı efendi, ancak kölesinin o suçu itiraf ettiği sabit olduğunda uygulayabilir. Binâenaleyh eğer kölenin işlediği bu suça dâir bir beyyine (delil) bulunursa, efendi bu husustaki şâhidlikleri dinleyebilir mi? İşte bu hususta da iki görüş vardır:
a) Dinler. Çünkü efendi, kölenin itiraf etmesi durumunda haddi uygulayabildiğine göre, tıpkı imâm gibi, beyyine (delil ve şâhidlik) ile de bu hakka sahibtir.
b) Hayır, dinleyemez. Aksine bu ancak hâkimlerin yetkisindedir.
Üçüncüsüne de "senin bu görüşün, ta'zir cezası ile tenakuz teşkil eder" diye cevab veririz.
İmam Olmadığında Hadler
İmam olmadığı zaman, insanlardan hiçbirinin bu hadleri uygulama yetkisi yoktur. Aksine evlâ olan insanların, bu işi yerine getirecek sâlih bir kimse seçmeleridir.
Harici (Asi) Hâkimin Hadde Yetkisi
İdareye el koyan (mütegallib) bir harici (âsi) hadleri uygulayabilir mi? Bazıları, onun bu yetkisi olduğunu söylerken; bazıları: "Hayır, onun bu yetkisi yoktur. Çünkü bizim velayetini, izâle etmemiz gerekmeyen bir kimse tarafından hadlerin yerine getirilmesi, bu işi sâlih bir kimseye bırakmamızdan daha uzak bir iştir" demiştir.
Celdenin Tatbiki
Altıncı bahis: Bu, hadlerin nasıl yerine getirileceği hususundadır. Celde cezasına gelince, bil ki ayette sadece "celde" lafzı ver almaktadır Binâenaleyh hu ifade şiddetli, hafif, bütün uzuvlara veya bazı uzuvlara uygulanacak celde manasında, müşterek bir lafızdır. Dolayısıyla bu durumda ayette, bu kayıdlara (şekillere) dâir bir ipucu yoktur. Aksine ayetin gereği, bu sorumluluktan sopayı vuranın nasıl kurtulacağı meselesidir. Çünkü bu kimse, emrolunduğu bir şeyi yerine getirmektedir. Dolayısıyla sorumluluktan kurtulması gerekir. Keşşaf Sahibi şöyle der: "Celde lafzında, acının ve sızının, etin içine işlememesi gerektiğine bir işaret vardır. Çünkü "celd", deriye vurmak demektir. Nitekim Arapça'da tıpkı hâ'nın fethası ile, "sırtına vurdu" manasında demen gibi, "onun derisine yani karnına, başına vurdu" denilir. Fakat bu celdenin maksadının, menetmek (zinadan caydırmak) olduğunu bildiğimiz için ve caydırıcılığın da hafif sopa ile olmayacağını bildiğimiz için, âlimler bu celdenin nasıl olacağı hususunda, kıyas yoluyla hüküm belirtmişlerdir." Burada birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Celde Cezasında Elbise Çıkarılmaz
Muhsan (evli) kişi, elbisesi çıkarılmadan celdelenir. Fakat bu celdenin, bundan doğacak acının, o insana ulaşması gerekir. Onun elbiselerinden fazla olanları ve kürkü çıkarılır. Rivayete göre"Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh (radıyallahü anh)'a, bir adam had uygulanmak üzere getirildi. Adam, elbisesini (gömleğini) çıkarmaya koyuldu ve: "Bu günahkâr bedenime, üzerinde gömlek bulunduğu halde vurulması doğru olmaz" dedi. Bunun üzerine Ebu Ubeyde: "Ona elbisesini çıkarmasını söylemeyin" dedi ve ona elbisesinin üzerinden celde vurdu." Kadına gelince, bu cezanın uygulanması için elbisesini çıkarmanın caiz olmadığında ihtilaf yoktur. Aksine açılmaması için, elbisesi iyice düğmelenir, bağlanır ve bu işi yine bir kadın yapar.
İkinci Mesele
Bu kimse bağlanılmaz; aksine elleriyle korunabilmesi için, bağlanmadan bırakılır. Erkek ayakta iken, kadın ise oturur vaziyette olarak had uygulanır. Ebu Yusuf (r.h) şöyle der: İbn Ebi Leyla, iftira eden kadına, kadın ayakta olduğu halde sopa vurdurdu da, Ebû Hanîfe, onun hata ettiğini söyledi."
Üçüncü Mesele
Celde Esnasında Vuruş Şekli.
Ne yaralayacak kadar yeni, ne de acıtmayacak kadar eski olmavan, orta durumda bir kamçı ile bu ceza uygulanır. Yine ne şiddetli ne de zayıf olan, ikisi ortası bir vuruşla vurulur. Ebu Osman en-Nehdi şunu rivayet etmiştir: Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'e, bir adam had vurulmak için getirildi. Sonra da şiddetli (kuvvetli ve sert) bir kamçı getirilince: "Bundan daha yumuşağını getirin" dedi. Bunun üzerine, ona daha yumuşak bir kamçı getirilince: "Hayır, bundan biraz sertini istiyorum" dedi. O zaman, ikisi arası orta sertlikte bir kamçı getirildi. O da buna razı oldu."
Dördüncü Mesele
Kamçılar, (vuruşlar), uzuvlara dağıtılarak vurulur, aynı yere vurulmaz. Âlimler, bunu vuranın yüz, karın ve avret mahalli gibi, tehlikeli yerlere vurmaktan sakınması gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir. Şafii (r.h)'ye göre, başa vurulabilir. Fakat Ebû Hanife (r.h), başa vurulmaması gerektiğini söylemiştir ki bu, Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin görüşüdür..
Şafii (r.h)'nin delili şudur: Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) "Ben, başlara da vururum. Çünkü şeytan oradadır" demiştir. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in, ısrarla ve rahatsız edici bir şekilde "Zâriyat"ın ne demek olduğunu soran Sabig b. Useylin başına (kamçıyla) vurduğu rivayet edilmiştir.
Ebu Hariffe (r.h)'nin delili ise şudur: Biz, yüze vurulamayacağı hususunda (sizinle) müttefikiz. Baş da böyledir. Bu ikisi arasında müşterek nokta ise, hem hüküm, hem de manadır. Hükme gelince, dövmenin tesirinden ötürü, başta meydana gelen, ayıp ve kusurlar, tıpkı yüzde meydana gelen kusurlar gibidir. Bunun delili şudur: Başta ve yüzde meydana getirilen, (kemiğin gözükeceği bir biçimde) derin yaralamalarla diğer yaralamaların hükmü aynıdır. Bu ikisi, bedenin diğer yerlerindeki yaralamalardan farklıdırlar. Çünkü başın ve yüzün dışındaki böylesine derin yaralamalarda, hâkimin hükmü gerekir. Burada, başta ve yüzde meydana gelen yaraların cezası olan "Erş" (ceza) gerekmez. Binâenaleyh, başın ve yüzün, vurmaktan ve dövülmekten korunmaları gerektiği ve farz olduğu hususunda eşit olmaları gerekir. Manaya gelince, bu yüze vurmada gözlere karşı işlenen bir suç söz konusu olduğu için, yüze vurmaktan men edildiği içindir. Böyle bir hususiyet, başta da bulunur. Çünkü başa vurmadan dolayı, gözler kararır. Ve çoğu kez bu vurmadan dolayı, gözde su meydana gelir. Yine, bu vurmadan ötürü, aklın karışması da söz konusudur.
Şafii mezhebinin âlimleri buna şu şekilde cevap vermişlerdir: Yüz ile başa vurma arasında, fark bulunmaktadır. Çünkü yüze vurulduğunda, alın kemiği ince olduğu için, çoğu kez kırılır. Ama kafatası böyle değildir. Çünkü son derece serttir. Bir de, göz, son derece şeffafdır. Binâenaleyh, göze vurmalar, körlük meydana getirir. Hem, yüze vurmak, burnu da kırar. Çünkü burun, ince kıkırdakdan meydana gelmiştir. Aynı zamanda, yüze vurmak dişleri de kırar; çünkü dişler şeffaf kemiksi maddeden yapılmıştır. Keza, yüze vurma halinde, beyine yakın olduğu için tehlikeli bölge olan yanaklara da değebilir. Binâenaleyh, bu vurmanın tesiri, hızlı bir biçimde beyin kütlesine intikal edeceği için, buralara vurmak da son derece tehlikelidir. Hâlbuki bütün bunlar, başa vurmada söz konusu değildir.
Cezanın Günlere Dağıtılması Konusu
Şayet, hadd cezası için vurulan kamçılar, mesela hergün bir veya iki kamçı vurmak gibi, kendisiyle şerl cezanın tahakkuk etmeyeceği bir biçimde (günlere) dağıtılacak olsa, bunlar sayılmaz. Ama hergün yirmi veya daha fazla vurulursa, o zaman hesap edilir, sayılır. Evlâ olan, bu cezanın, (günlere) dağıtılmamasıdır.
Hamile Kadının Cezası
Hamile bir kadına bu tür şer'î bir ceza uygulamak gerektiğinde, o kadın çocuğunu doğurmadıkça, bu ceza uygulanamaz. İmran İbn el-Husayn, şunu rivayet etmiştir: Cüheyne Kabilesinden bir kadın, hamile olduğu halde, zînâ suçundan dolayı Hazret-i Peygamber'e geldi ve: "Ey Allah'ın Nebisi! Şer'î cezayı hak ettim, onu bana uygula!" dedi. Bunun üzerine Allah'ın nebisi de, o kadının velisini çağırdı ve: "Ona güzel muamelede bulun, çocuğunu doğurduğunda, onu bana getir" dedi, velisi de böyle yaptı. Kadın gelince, Allah'ın nebisi, o kadına üzerindeki elbisesini bağlamasını, düğmelemesini emretti. Daha sonra, Hazret-i Peygamber kadın hakkındaki emrini verdi, kadın da böylece recmedildi. Sonra da, o kadının namazını kıldı. Çünkü bütün bunlardan maksat, (kişileri) telef etmek değil, eğitmek ve terbiye etmektir.
Hastanın Durumu
Şayet, hasta bir kimseye şer'î ceza olarak, değnek vurmak gerekirse bakılır. Eğer onda, başağrısı, zayıflık ve doğurma gibi, gitmesi umut edilen bir hastalık varsa, bu iş o kimse iyileşinceye kadar ertelenir. Bu tıpkı, bir kimseye şayet kendisine bir şer'î ceza veya el kesme gibi hadd uygulanmışsa, bu şeyin tesiri geçinceye, iyileşinceye kadar, o kimseye başka bir şerf cezanın uygulanmaması gibidir. Yok, eğer o kimsede iyileşmez türden akciğer ve müzmin hastalıklar kabilinden bir hastalık bulunursa, bu ceza ertelenmez. Ona, kamçıyla da vurulmaz. Çünkü o, bunun (tesirinden) ölebilir. Hâlbuki maksat ve gaye onun ölümü değildir. Bu hususta ihtilaf yoktur: ister zina ettiği sırada sağlığı yerinde olup sonra hastalanmış olsun, isterse hasta iken zina etmiş olsun. Tam aksine, üzerinde yüz salkım bulunan bir hurma salkımı (dalı)yla vurulur. Böylece bu vuruş yüz değneğin yerini tutmuş olur. Nitekim Cenâb-ı Hak Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'ın hadisesinde de, "Eline bir demet sap al da onunla vur. Yemininde durmadık etme" (Sad, 44) buyurmuştur. Ebû Hanîfe (r.h)'ye göre ise bu kimseye o kamçıyla vurulur. Bizim, (Şafiilerin)delili, rivayet edilen şu husustur: "Yatalak bir adam, bir kadınla zina etti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber emretti de, ashâb-ı kiram, yüz salkımı olan (bir dal) aldılar ve ona bununla tek bir kere vurdular." Bir de, namaz çeşitli durumlara göre, farklı farklı haller alınca, haddin de böyle durumlara girmesi haydi haydi mümkündür.
Sekinci Mesele
Hadd cezası, havanın mutedil olduğu bir zamanda uygulanır. Binâenaleyh, eğer bu ceza, sıcağın veya soğuğun şiddetli olduğu bir zamanda uygulanmak istenirse, bakılır. Eğer bu hadd, recm ise, tıpkı hastalık esnasında uygulandığı gibi, bu zaman da uygulanır. Çünkü bu haddin, cezanın maksadı, (zaten) onu öldürmektir. Bu recmin, o kimsenin ikrarı ile sabit olması halinde, havanın mutedil olması veya iyileşmesi ümit edilen hastalığın iyileşmesine kadar tehir edilebileceği de ileri sürülmüştür. Çünkü o, recm uygulamasının herhangi bir noktasında, her an ikrarından vazgeçebilir. Hâlbuki bu durumda recm, onun bedeninde iz bırakmış ve sıcağın-soğuğun şiddeti ile hastalık da, onun helak edilmesine, bir tür yardımcı olmuşlardır. (Yani, bu unsurların recme karışmaması için ertelenebileceği söylenmiştir). Ama recmin "beyyine" ile (şahitlerin şehâdetleri ile) sabit olması durumu böyle değildir. Çünkü bu ceza artık sakıt olmaz. Ama uygulanacak ceza, "celde" (sopa) olursa, tıpkı hastalık halinde bu cezanın uygulanmaması gibi, iyice sıcak ve iyice soğuk zamanlarda da yerine getirilmesi caiz olmaz. Recme gelince, bu hususta birkaç mesele vardır:
Recmde Devlet Temsilcisi
Şâftl ve Malik (r.h), imamın, kişilerin recmedilmesi esnasında bulunup bulunmamasının caiz olduğunu şahitlerin de bulunmasının gerekli olmadığını söylerken Ebû Hanîfe (r.h) şöyle demiştir: "Eğer zina hadisesi "beyyine" ile sabit olmuşsa, recmi uygulamaya ilk önce şahitlerin, sonra devlet başkanının (veya yetkilinin),sonra da diğer insanların başlaması gerekir. Eğer bu zina hadisesi kişinin kendi ikrarı ile sabit olmuşsa, recme önce devlet başkanı, daha sonra da diğer insanlar başlar." Şafii (r.h)'in delili Hazret-i Peygamber'in, Mâiz'le Gamkiyye'nin recmedilmelerini emredip, sonra da bizzat kendisinin onların recmedilişlerinde bulunmayışıdır.
Suçu itiraftan Rûcu Etme
Eğer zina hadisesi, kişinin ikrarı ile sabit olmuşsa, kişi de her ne zaman ikrarından vazgeçerse, haddin bir kısmı ister uygulansın isterse uygulanmasın, haddin uygulanması bırakılır. Bu, Ebû Hanîfe (r.h), Sevrî, Ahmed İbn Hanbel ve İshak'ın görüşüdür. Hasan el-Basri, İbn Ebi Leylâ ve Dâvûd ise onun ikrarından rücuunun kabul edilemeyeceğini söylemişlerdir. İmam Malik'den ise, bu hususta iki rivayet gelmiştir.
Birinci görüşün delili şudur: Mâiz'e taşlar isabet ettiği zaman o kaçmıştı. Bunu (bilahare) öğrenen Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "onun yakasını bırakmalı değil miydiniz!" buyurdu.
Recmin Uygulanması
Kadın için açılıp saçılmamasını temin gayesiyle göğüslerini aşan boyda bircukur kazılır ve böylece taşlanır. Ama erkek için böyle bir çukur kazılmaz. Çünkü Ebu Said el-Hudri şunu rivayet etmiştir: "Maiz Hazret-i Peygamber'e geldi ve: "Ya Resulullah! Ben bir fahişeyle cinsi münasebette bulundum. Binâenaleyh bana, o cezayı uygula" dedi. Hazret-i Peygamber ise, birkaç kez onu geri çevirdi. Sonra da, kavmine sorunca onlar: "Biz bunda bir sakınca görmüyoruz" dediler. Bunun üzerine bize, onu recmetmemizi emretti. Derken, biz onu Garkad mıntıkasına götürdük. Ama biz onu ne bağladık, ne de onun için bir çukur kazdık." Razi sözüne devamla şöyle der: "Biz onu, kemiklerle, özlü çamurlarla (keseklerle) ve çakıl taşlarıyla taşladık. Derken, o kaçtı, biz arkasından kovaladık. Harre (Medine yakınında bir bölge ismi) denen mıntıkanın ortalarına geldi ve karşımıza dikildi. Böylece biz onu, yığılıp kalıncaya kadar, o Harre'nin büyük kaya parçalarıyla taşladık." Bundan istidlal edilecek husus ravinin: "Biz onu bağlamadık ve biz ona çukur kazmadık. O, kaçtı" şeklindeki sözleridir. Demek ki, o şayet bir çukurda olsaydı, o buna imkan bulamayacaktı.
Cezadan Sonra Namaz ve Defin
Kendisine ceza uygulanmasından dolayı ölen kimse yıkanır. Tekfin edilir, namazı kılınır ve müslümanların kabristanlığına gömülür.
İşte, bu ayetle ilgili şer'î hükümlerin açıklanmasına dair söylemek istediğimiz şeylerin tamamı budur.
Ceza Hakkında Akil Meseleler
Bu konudaki akli meselelere gelince: Bil ki, bazı kimseler şöyle demektedir: Bedenin, pekçok parçadan meydana geldiğinde şüphe yoktur. Binâenaleyh, ya bedenin herbir parçasında başlıbaşına bir hayat, bir ilim ve bir kudret bulunur veyahut da bütün cüzlerinde tek hayat, tek ilim ve tek kudret bulunur. İkincisi, tek bir "araz"ın pekçok mahalde bulunmasının imkânsız olması sebebiyle, imkânsızdır. Binâenaleyh, haliyle, geriye birinci şık kalır. Durum böyle olunca da, bedenin herbir parçası, başlıbaşına canlı, âlim ve kadir olmuş olur.
Bunun böyle olduğu sabit olunca, şimdi biz diyoruz ki: Zina fiilini işleyen o adamın sırtı değil, avret mahallidir. Binâenaleyh, daha nasıl Hâkim olan zatın sırtına vurmayı emretmesi güzel ve yerinde olabilir? Bir de, bazan insan zinaya yöneldiği sırada zayıf, cansız ve kansız olur; daha sonra, şişmanlar; gelişir. Binâenaleyh, zina fiilinden uzak olduğu halde, bu sonradan meydana gelen kısımların incitilmesi nasıl caiz olabilir? Buna göre şayet birisi, "Bu, şu iki bakımdan reddedilmiştir:
1) Bedenin her bir parçası, başlı başına fail ve başlı başına hayy, diri değildir. Böyle olması imkânsızdır. Tam aksine, dirilik, ilim ve kudret tek bir cüzde bulunur, sonra da bu tek cüz, dirilik, âlimlik ve kadirlik hükmünün (vasfının) parçaların tümüne geçmesini sağlamıştır. Böylece de, bedenin tümü, tek canlı, tek âlim ve tek kadir oluvermiştir. Böyle olması halinde, bu soru ortadan kalkar.
2) Şöyle denilebilir: "Fail, muharrik ve müdrik olan, cisim ve cismani olmayan bir şeydir ki bu, ancak bu bedeni idare eden şeydir. Böyle olması halinde de, bu soru ortadan kalkar" diyebilir. Böyle diyene şöyle cevap verilebilir:
Cevap:Birincisi tutarsızdır. Çünkü ilim, tek bir cüz ile kaim olup, (onda bulunduğunda), bu durumda ya bedenin meydana geldiği parçaların tümü ile tek bir âlimiyet (bilme hali) bulunmuş olur ki, bu durumda da, tek bir sıfatın pekçok mahalde bulunması neticesi ortaya çıkar ki, bu olamaz. Yahut da, her bir parçada başlıbaşına bir âlimiyet (bilme hali) bulunmuş olur ki, böylece de, zikredilen mahzur geri dönmüş olur.
İkincisi de son derece uzak bir ihtimaldir. Çünkü o kötü işi yapan, bedenden fırlamış şu uzuv olduğuna göre, daha niçin ceza olarak bu bedene vurulmaktadır? diye sorulabilir. Bil ki, şerfhükümlerin gayesi, kişilerin menfaatlerine olan şeyleri görüp gözetmektir. Biz, serî cezaların bir caydırıcılık ifade ettiğini biliyoruz. O halde, maksat hâsıl olmuş olur. Allah en iyisini bilendir.
Şefkat Cezayı Engellemez
Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'ın dini hususunda, acıyacağınız tutmasın" ifadesine gelince, bu hususta iki mesele bulunur:
Birinci Mesele
Re'fet, rikkat-i kalb ve merhamet demektir. Kırşat imamlarının hemen hepsi, hemzenin sükûnu ile (Re'fetun) şeklinde okumuşlardır. Bu kelime, hemzenin fethası ile (reefetun) şeklinde okunduğu gibi, vezninde olmak üzere şeklinde de okunmuştur.
İkinci Mesele
Bu ifadenin, "Haddi" atâlete uğratmak veya noksan yapmak suretiyle, sizi herhangi bir merhamet almasın" şeklinde olması muhtemel olup, buna göre mana, "şefkat ve merhametinizden dolayı Allah'ın hadlerini atâlete uğratmayın ve onları yerine getirmeyi ihmal etmeyin" şeklinde olur. Bu mana ve görüş, Mücahid, İkrime ve Said İbn Cübeyr'e ait olup, Ferrâ ve Zeccâc'ın da tercihleridir.
Bu ifadeden kastedilen mananın, "Celde'nin hafifletilmesi suretiyle, sizi herhangi bir merhamet ve şefkat tutmasın" şeklinde olması da muhtemel olup, bu da Said İbnu'l-Müseyyeb, Hasan el-Basri ve Katâde'nin görüşüdür. Bu ifade, her iki manaya da muhtemel bir ifade olup, birincisi daha uygundur. Çünkü ayette bahsi geçen şey, celde'nin bizzat kendisi olup, onun keyfiyetinden bahsedilmemiştir. Binâenaleyh, celde'yle ilgili şeyin de onunla alakalı olması gerekir. Bu konuda örnek olarak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kâfidir. Çünkü "Şayet, "Muhammed'in kızı Fatma da hırsızlık etmiş olsaydı, onun da elini keserdim" Buhari, Fezâilü'l-Ashab, 18, Müslim, Hudûd, 8-9 (3/1315). buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, "Allah'ın dini hususunda" ifadesiyle de, dinin herhangi bir şeyi yapmayı gerektirmesi halinde, kişinin kendi merhamet ve şefkatini, o şeyin aksi istikametinde kullanmasının doğru olmayacağına dikkat çekmiştir.
Ayetteki "Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız" ifadesi, Allah ve O'nun dini için kişileri coşturma (tehyîc) ve onların öfkelerini galayana getirme kabilinden bir ifadedir.
Cübbai, bu ayetin takdirî manasının, "Eğer müminseniz, hadleri yerine getirmekten geri durmayın" şeklinde olduğunu, bunun da, Mürcie'nin söylediğinin aksine, farzları yerine getirmekle meşgul olmanın, İmandan olduğuna delâlet ettiğini söylemiştir.
Buna şöyle cevap verilir: Merhamet ve şefkat ancak, insan kendi tabiatı ile, evlâ olanın o cezaların yerine getirilmemesi olduğuna hükmetmesi halinde meydana gelir ki, bu durumda böyle bir kimse dini inkâr etmiş olur ve imandan çıkmış olur. Nitekim hadiste şöyle varid olmuştur: "Şer'î cezadan bir kamçı noksan yapan bir yönetici, bu işi yapan kişi huzura çıkarılır da ve ona, "bunu niçin yaptın?" denilir. O da bunun üzerine, "Senin kullarına olan merhametinden dolayrcevabım verir. Bunun üzerine ona, "Sen, onlara benden daha mı merhametlisin?" denilir ve cehenneme atılması emredilir. Yine, şer'î cezada bir kamçı fazla vuran kimse de huzur-u ilahiye getirilir. Ve ona da, "Bunu niçin yaptın?" denilir. O da, "Sana isyandan vazgeçsinler diye" cevabını verince, Cenâb-ı Hak, "Sen bu hususta, benden daha mı adil ve hâkimsin?" der, onun da cehenneme atılmasını emreder.
Cezanın Aleniliği
Cenâb-ı Hakk'ın "Müminlerden bir zümre de, bunların azabına şahit olsun" emrine gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır.
Birinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Müminlerden bir zümre de, bunların azabına şahit olsun" sözü, zahirî vücub ifade eden biremirdir. Ancak ne var ki fukaha, şöyle demiştir: "Orada bir topluluğun bulunması, müstehab olup, bunun gayesi, kendisinde daha fazla caydırıcılık bulunduğu ve sopa vuran kimseden töhmeti de kaldırdığı için, haddin yerli yerince ifa edildiğini ilandır. Bu ayet-i kerimede geçen, "zümre, taife" ifadesiyle, şahitlerin kastedildiği de ileri sürülmüştür. Çünkü onların şehadetlerini sürdürdükleri anlaşılsın diye, onların orada bulunmaları gerekir.
Taife Ne Demektir?
Âlimler, "taife"nin en azı hususunda ihtilaf ederek, şu görüşleri belirtmişlerdir:
a) Bu, tek bir kimsedir. Bu görüş, Nehai ve Mücahid'e ait olup, bunlar Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer müminlerden iki zümre birbiriyle döğüşürlerse" (Hücurat, 9) ifadesiyle istidlal etmişlerdir.
b) "Taife"nin en azı, iki kişidir. Bu, İkrime ve Atâ'nın görüşüdür. Bunlarda, "O halde, kimi de -din ve şeriat ilimlerini iyice öğrenmeleri ve kavmleri kendilerine geldikleri zaman onları Allah azabıyla korkutmaları için- (gitmeyip kalmalıdırlar)" (Tevbe. 122) ayetiyle istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Her üç, bir fırkadır, gruptur. Üçün dışında kalan ise, bir veya ikidir. İhtiyat, en fazlasını almayı gerektirir."
c) Taifenin en azı üçtür. Bu da Zühri ve Katâde'nin görüşü olup, bunlar da şöyle demişlerdir: "Taife, tıpkı bir şeyin etrafını kuşatan bir cemaat gibi, bir halka oluşturan gruptur. Bu halkanın meydana gelmesinden gerekli olan en az sayı ise, üçtür."
d) Taifenin en azı, zina şahidlerinin sayısı olan, dörttür. Bu da, İbn Abbas ve Şafii (radıyallahü anh)'nin görüşüdür.
e) Taifenin en azı ondur. Bu da, Hasan el-Basri'nin görüşüdür. Çünkü mükemmel sayı ondur.
Ceza Hk. Azab Lafzının Kullanılması
Bunun "azab" diye adlandırılması, bir ceza olduğunu ifade eder. Aynı sebebten dolayı (nekâlen) diye adlandırıldığı gibi, tekrar yapmaya mani olduğu için de, 'azab" diye isimlendirilmiş olabilir. Cenâb-ı Hak, "müminlerden" kelimesi ile de, şehadet eden o kimselerin işte bu vasıfta olmaları gerektiğine dikkat çekmiştir. Çünkü onlar, böyle bir vasfı taşıyınca, onların orada bulunmalarının caydırıcılıktaki tesiri artar. Ve yine, onların görüp müşahede ettikleri haberlerin tesiri ve kıymeti büyür de, böylece kendisine sopa vurulan kimse, onların bulunmaları sebebiyle, halinin iyice duyulacağından korkar. Böylece bu bulunma, daha başta bu işe teşebbüs etmeme halini temin eder. Allah en iyi bilendir.
2. Hüküm: Zâni Zâniyeyi Nikâhlar
İkinci hüküm, Cenâb-ı Hakk'ın
3. Âyetin Tefsiri
"Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikâhlamaz. Zina eden kadını da zina eden veya müşrik olan bir erkekten başkası nikâhlamaz. Bu (suretle evlenmek) mü'minler üzerine haram kılınmıştı".
Ayetinin ifade ettiği husustur. Nehiy sığasıyla, meczûrn olarak, (Lâ yenkih) şeklinde olarak, okunmuştur. Yine fiilide, hâ'nın fethasıyla, fa (harume) şeklinde okunmuştur. Sonra, bu ayetle ilgili birkaç soru vardır.
Birinci soru:Cenâb-ı Hakk'ın, "Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikâhlamaz" ifadesinin zahiri, bir haberdir. (Bu cümle, bir haber cümlesidir). Ama durum, bu zahirî ifadenin ortaya koydığı gibi değildir. Çünkü biz, zina eden bir erkeğin bazan, namuslu, mümin kadınla evlendiğini; bazan da, zina eden bir kadını, namuslu ve mümin bir erkeğin nikâhladığını görmekteyiz.
İkinci soru:Cenâb-ı Hak, "Bu (suretle evlenmek) müminler üzerine haram kılınmıştır" buyurmuştur. Hâlbuki bu da böyle değildir. Çünkü mümin bir kimsenin, zina etmiş olan bir kadınla evlenmesi helaldir.
Cevap: Bil ki, müfessirler işte bu iki sorudan dolayı şu izahları yapmışlardır.
1) İzahların en güzeli, Kaffal'ın yapmış olduğu şu izahtır: "Bu ifade, her ne kadar umûm bir ifade ise de, ancak ne var ki, bundan genellik, ekseriyet manası kastedilmiştir. Bu böyledir, zira işi gücü zina etmek ve fısk olan piş bir fâsık, sâlih kadınlarla evlenmeyi arzulamaz. O ancak, kendisi gibi olan pis bir fâsık veya müşrik kadınla evlenme arzusu duyar. İyi, salih erkekler, pis fasık kadınlarla evlenme arzusu duymayıp, tam aksine onlardan iyice nefret ederler. Bunlarla evlenmeye, ancak kendileri gibi fasık ve müşrik erkekler arzu duyarlar. Binâenaleyh bu durum, genelde böyledir. Bu tıpkı, "Hayrı ve güzeli, ancak muttaki olan kimse işler, yapar. Bazan da, bazı hayrı ve güzeli, muttaki olmayan da yapar" denilmesi gibidir. İşte burada da böyledir.
Cenâb-ı Hakk'ın, Bu (suretle evlenmek) müminler üzerine haram kılınmıştır" (ifadesiyle ilgili soruya) gelince, buna da şu iki yönden cevap verebiliriz:
Birinci yön: Allah katında makbul mümin bir erkeğin, zina eden bir kadınla evlenmesi, kadına arzu duyması ve bu sebeple de, zinâkârlıkla adlandırılmış fasıklar arasına karışması, mümin kimseye haramdır. Çünkü böyle bir evlilikte, fasıklara benzeme, töhmet mahallerinde durma ve bu hususta, kötü sözlere ve gıybetlere sebeb olma vardır. Kasten; bile bile, isyankâr olan kimselerle oturup kalkmadan dolayı, nice günahlar işlenilir. Ya, zâni kadınlar ve günahkâr erkeklerle evlilik nasıl bir netice verir?
2) Arzu ve isteği, tamamiyle zâniye kadınlara yöneltmek, sâliha kadınlara arzu duymamak, mümin erkeklere haramdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesinin manası, "Zina eden erkek, sadece zina eden kadınlara arzu duyar" şeklindedir. Binâenaleyh, işte bu hasr müminlere haram kılınmıştır. Bu sebeple, bu hasr'ın haram kılınmasından, mümin erkeğin, zâniye kadınla evlenmesinin haram olduğu neticesi çıkmaz. Binâenaleyh, işte bu ayetin tefsirinde esas olan husus budur.
Nüzul Sebebi
İkinci yön: Cenâb-ı Hakk'ın kelimelerinin başındaki eliflâm, her ne kadar zahiren umumîlik ifade etse bile, ancak ne var ki, burada bu husus, ayetin kendileri hakkında nazil olduğu kimselere tahsis edilmiştir. Nitekim Mücahid, Ata, İbn Ebi Rabah ve Katade şöyle demişlerdir: "Muhacirler, Medine'ye geldi, içlerinde malları ve kabilesi, akrabası olmayan fakirler de bulunuyordu. Medinede de, kendilerini satan zinâkâr kadınlar vardı. O gün, bu tür kadınlar, Medinelilerin en varlıklılarıydı. Herbirinin kapısının üstünde, onların zinâkâr olduklarının anlaşılması için baytarların alametlerine benzer alametler bulunuyordu. Ve onların yanına, sadece zina eden erkeklerle müşrikler girip çıkardı. İşte bu sebeple onların bu kazançlarına, Medine'ye gelmiş olan o bir grup fakir müslüman arzu duyarak, "Allah bizi onlardan müstağni kılacağı bir zamana kadar onlarla evlenelim" dediler, bunun üzerine de, Hazret-i Peygamberden izin talebinde bulundular. İşte bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Buna göre ayetin takdiri, "O zina eden erkekler, ancak o zina eden kadınları alırlar. Ve o zina eden kadınları da, ancak zina eden o erkekler alırlar. Onları nikâhlamak müminlere haram kılınmıştır" şeklinde olur.
3)Cenâb-ı Hakk'ın ifadesinin zahiri, her ne kadar bir haber cümlesi ise de, ancak ne var ki bununla, "nehy" kastedilmiştir. Buna göre mana, "zina eden her erkeğin, ancak zina eden bir kadınla evlenmesi uygun düşer. Bu, müminlere haram kılınmıştır" şeklinde olur. İslâm'ın başlangıç yıllarındaki hüküm, işle böyleydi. Yapılan bu izaha göre de âlimler, şu iki hususu ileri sürmüşlerdir:
Birinci husus: Bu hüküm, zina eden erkeğin ve kadının, namuslu kadın ve erkeklerle; namuslu erkek ve kadınların da, zina eden kadın ve erkeklerle evlenmelerinin haram kılındığı şu ana kadar devam etmektedir. Bunun Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali, İbn Mesûd ve Hazret-i Âişe'nin mezhebi ve görüşü olduğu ileri sürülmüştür. Sonra bunların arasında, bu işe yeni başlayanla, bunu sürdürenin aynı olduğunu ileri sürerek şöyle diyenler de vardır: "Bir mü'mine, zinâkâr bir kadınla evlenmek helâl olmadığı gibi, onun hanımının, nikâhı altında iken zina etmesi halinde, bu evliliği sürdürmesi de helâl olmaz." Bazıları da bu iki şeyi birbirinden ayrı mütalaa ederler. Çünkü evliliğe mani olacak şeyler arasında, mesela ihramlı olmak, iddet bekliyor olmak gibi, nikâhın devamına mâni olmayan şeyler de vardır.
İkinci husus: Bu hüküm mensuhtur. Âlimler bunu neyin neshettiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Cübbai'nin bunu icmanın neshettiğini söylediği rivayet edilmiştir. Said b. Müseyyeb'den de bunun, "Sizin için helal olan kadınlardan nikâhlayın" (Nisa, 3) ayeti ile "içinizden bekârları evlendirin" (Nur, 32) ayetinin umûm oluşu ile neshed ildiğini söylediği rivayet edilmiştir. Muhakkik âlimler ise, her iki görüşün de zayıf olduğunu belirtmişlerdir: Birincisine gelince, usûl-ü fıkıh'da icmânın ne kendisinin neshedileceği. Ne de onunla başka birşeyin neshedileceği söylenmiştir. Hem sonra bir ihtilaftan sonra meydana gelen icmâ, hüccet olamaz. Bu meseledeki icmâdan önce de, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali'nin muhalefetleri vardır. Binâenaleyh bu icmâ nasıl doğru olabilir. İkinci görüşe gelince, Hak teâlâ'nın, "Sizin için helâl olan kadınlardan nikâhlayın" emri, nâsih olamaz. Çünkü burada mutlaka, sebeb, neseb yahut bu ikisi dışında, nikâha mâni herhangi bir şeyin bulunmaması şartı vardır. Birisi şöyle diyebilir: "Bu ayetin muhtevasına, bir kadını kardeşi veya kardeşinin oğlu ile evlendirme meselesi girmediği gibi, zâni bir kadını mü'min bir erkekle evlendirme meselesi de girmez."
Biz deriz ki: bir ayrılığı meydana getirme hususunda, zinanın, başka şeylerde bulunmayan tesirleri vardır. Baksana, birisi o kadına zina iftirasında bulunduğunda, bunun peşinden, bazı bakımlardan o kadını bir ayrılık izler. Hâlbuki böylesi şeyler, haddi gerektiren şeylerde gerekli değildir. Bir de zina, utanç sebebidir ve "firaş"a tesir eder. Binâenaleyh bu özellikleri ile diğer şeylerden farklıdır.
Böyle bir nesh bulunduğunu iddia edenler, şu şeküde istidlalde bulunuyorlar: İbn Abbas (radıyallahü anh)'a, bir kadınla zina eden erkeğin, o kadınla evlenip evlenemeyeceği meselesi sorulmuş, İbn Abbas (radıyallahü anh) da, evlenebileceğini söyleyerek, bu kimseyi bir ağacın meyvesini önce çalıp, sonra onun parasını verip satın alan kimseye benzetmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bu husus sorulduğunda O, "ilk durum zina, sonu ise nikâhtır. Haram ise, helâli haram kılmaz" buyurmuştur.
4) Ayetteki nikâh sözü, "vat"' (cima) manasına alınır. Buna göre mana, "Zina eden erkek, zina ederken ancak, zâni veya müşrik bir kadınla zina etmiştir. Zina eden kadının durumu da böyledir. Bu ise mü'minlere haramdır. Yani zina mü'minlere haramdır" şeklindedir. Ebu Müslim'in tev'vili de bu şekildedir. Zeccac der ki: "Bu te'vil, şu iki açıdan yanlıştır:
1) Allah'ın kitabında geçen bütün "nikâh" lafızları evlenme manasınadır. Bu lafız kesinlikle "vat' " (cima) manasına alınmamıştır.
2) Bu mana, sözü faydalı (manalı) olmaktan çıkarır. Çünkü bu ifadeyle, "zina eden erkek, ancak zina eden bir kadınla cima eder" diyecek olursak, yine aynı problem söz konusu olur. Zira zina eden erkeğin, kendisiyle evlendiğinde iffetli ve namuslu kadın ile cima ettiğini bilmekteyiz. Yine bununla, "zina eden erkek, ancak onun o kadınla cimâsı bir zina olduğu zaman, zinâkar bir kadınla cima etmiş olur" diyecek olursak, bu manasız bir söz olmuş olur" demiştir. Burada söylenecek sözün sonu budur.
Üçüncü soru: Hak teâlâ'nın "Zina eden erkek, zina eden kadından başkasını nikâhlamaz" ayeti ile "Zina eden kadını da, zina eden bir erkekten başkası nikâhlamaz" ifadeleri arasında ne fark vardır?
Cevap: Birinci ifade, zina eden erkeğin sadece zinâkâr kadınlarla evlenme arzusu içinde olduğunu gösterir. Bu ifade, zina etmeyen bir erkeğin zinâkâr bir kadını nikâhlama arzusu duymadığını ifade etmemektedir. Dolayısıyla şüphesiz bu husus, ikinci ifade ile belirtilmiştir.
Dördüncü soru: Önceki ayette, zina eden erkek zina eden kadından önce zikredilmiştir. Bu ayette ise aksi yapılmıştır, niçin?
Cevap: Önceki ayet, o zinâkâr kadının bu suçundan ötürü cezasını belirtmek için getirilmiştir. Kadın ise zinanın esas unsurudur. İkinci ayet ise, nikâh konusuyla ilgili olarak getirilmiştir. Nikahda ise asıl olan erkektir. Çünkü bunu arzu eden ve isteyen erkektir.
Zinâ İftirasının Cezası
4. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:5
5. Âyetin Tefsiri
"Namuslu ve hür kadınlara (zina) iftirası atan, sonra (buna) dört şahid getiremeyen kimselerden (herbirine) de seksen değnek vurun. Onların şâhidliklerini ebediyyen kabul etmeyin. Onlar fâşıkların tâa kendileridir. Ancak bundan sonra tevbe eden ve (hallerini) düzeltenler müstesna. Çünkü Allah gafur ve rahimdir".
Bil ki ayetin zahiri evli ve namustu kadınlara atılan iftiranın konusunu belirtmemektedir. "Atma" ifadesinin zikredilmesi zinaya delâlet etmez. Çünkü "iftira atan", bazan kadınlara, hırsızlık, içki içme ve küfür gibi şeyleri de isnad edip, iftira atabilir. Doğrusu, kesinliğe delâlet eden bir karinenin mutlaka bulunması gerekir. Âlimlerimiz ise, bu ifadeden muradın, zina isnadında bulunma olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Ayet-i kerimede buna delâlet eden şu birkaç ifade (işaret) vardır:
1) "Zina" ifadesi daha önce geçmiştir.
2)Cenâb-ı Hak, muhsanat kelimesini zikretmiştir ki bu, "iffetli ve namuslu kadınlar" manasınadır. Binâenaleyh bu, "iftira atma" ile kastedilenin, bu namuslu kadınlara, iffetliliğin zıddı olan birşeyi iftira etme olduğuna delâlet eder.
3) Ayetteki, "Sonra (buna) dört şâhid getiremeyen" ifadesi ki bu, "O kadınlara isnâd edip, iftira attıkları hususun doğruluğuna dâir dört şahid (...)" demektir. Bu sayıdaki şahidin ancak zina konusunda şart olduğu ise bilinmektedir.
4) Zinadan başka herhangi bir şeyin iftira edilmesi sebebiyle vâcib olmadığı hususunda icmânın bulunması. Bundan ötürü ayetteki bu iftira atmadan muradın, zina isnâd ve iftirasında bulunmak olduğu anlaşılmıştır. Bunu anladığın vakit, bil ki, bu ayet üzerinde konuşmak, iftirada bulunmak, iftirada bulunan ve iftiraya uğrayan kimseler konularına bağlıdır.
Kazf (İftira) İle İlgili Meseleler
Birinci konu, iftirada bulunmak hakkındadır. Bu konuda birkaç mesele vardır:
Kazf Lafızları
"Kazf"(iftira atma) lafızları, sarih, kinaye ve ta'riz olmak üzere üç kısımdırlar. Sarih (açık) olanı, iftira edenin, "Ey zâniye kadın!", "Ey kadın, zina ettin" yahut da'önün veya arkan zina etti" gibi bir ifade kullanmasıdır. Eğer o, "Bedenin zina etti" derse, bu hususta iki izah şekli vardır:
1) Bu, tıpkı "Elin zina etti" sözü gibi bir kinayedir. Zira zinanın hakikati, cinsiyet uzvu ile olmasıdır. Bedenin diğer yerleri ise, buna ancak bir araç ve vasıta olur.
2) En sahih olan görüşe göre, bu sarih bir ifadedir. Çünkü bu fiil ancak bütün bedenle olur. Cinsiyet uzvu ise, fiilin tahakkukunda bir alet ve vasıtadır.
Kinaye lafızlarına gelince, bu da iftira edenin, "Ey fâsık kadın, ey fâcir kadın, ey habis kadın, ey kendini kiraya veren kadın, ey haramzade kadın" veya "Benim karım, kendisine dokunan (uzanan) hiçbir eli geri çevirmez." Bu gibi ifadeler ancak, söyleyen kimsenin bununla zinayı kastetmesiyle, bir iftira olur: Aynı şekilde birisi bir Arab'a, "Ey Nabat'h" dese, bu ifadede, eğer bununla iftira etme manasını kastetmiş olursa bir İftira olur. O kişi bu ifadesiyle iftira ve isnadda bulunmayı murad etmiş ise bu, o arabın annesi için bir iftira olmuş olur. Aksi halde olmaz. Fakat kişi, "Ben, bu sözle, oturduğu yer ve konuştuğu yer itibarıyla Nabat'h olmasını kastettim" der ve bu söze muhatab olan arabın annesi ise, onun bu sözle iftirayı murad ettiğini iddia ederse, muteber olan söz, o kişinin yeminle söyleyeceği sözdür.
Bu konudaki ta'rizli ifadelere gelince, bunlar, bunları söyleyen iftirayı dileyerek söylemiş olsa bile, iftira sayılmaz. Bu, insanın şu sözü gibidir, "Ey helâl oğlu, helâl-zâde(!)", "Bana gelince, ben zina etmedim. Annem de zinâkar değildir." Bu, Şafii, Ebû Hanîfe, Ebu Yusuf, Muhammed. Züfer, İbn Şübrüme, Sevrî ve Hasan b. Salih'in (Allah hepsine rahmet etsin) görüşüdür. İmam Malik (r.h) ise, "Böyle bir (ta'rizden) ötürü hadd gerekir" derken, Ahmed b. Hanbel ve İshâk: "bu hoşnudluk durumunda değil de, kızgınlık halinde söylenirse, bir iftiradır" demişlerdir. Bize göre, ise ta'riz yoluyla "kazf'te (iftira isnadında) bulunma, hem iftira olabilir, hem başka birşey olabilir. Binâenaleyh bu durumda haddin vâcib olmaması gerekir. Çünkü aslolan berâet-i zimmet (sucsuzluk)tur. Bir şüpheden ötürü, bu asıldan dönülemez. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur. "Hadleri, şüpheler ile kaldırınız İbn Mâce, Hudûd. 5 (2/850) Benzeri hadis. (yani şüpheli bir durum olursa hadleri uygulamayın). Bir de hadler, zararları nefyeden nassın hilafına olarak meşru kılınmıştır. Sarih bir ifadeyle meydana gelen eziyet, ta'riz yoluyla yapılan iftiradan dolayı meydana gelen eziyetten fazladır. Bu görüşe muhalif dan, Evzâi'nin Zühri'den, Zühri'nin Salimden, onun da İbn Ömer (radıyallahü anh)'den rivayet ettiği şu haberle istidlal etmiştir: İbn Ömer (radıyallahü anh), "(Babam) Ömer, ta'riz yoluyla yapılan iftiralarda da had uygulardı" demiştir. Yine rivayet edildiğine göre, iki adam Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in zamanında birbirlerine sövdüler. Birisi diğerine, "Vallahi ne ben zinâkarım, ne de anam" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), sahabeyle istişarede bulundu. Onlardan biri: "Bu adam, anasını ve babasını medhetmiştir" derken, diğerleri: "Muhakkak ki bu adamın ebeveyninin bunlardan başka iyi özelliklen de vardır. (Niçin sadece bunu söyledi)" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Ömer o adama seksen değnek vurdu. Buna şöyle cevap verilir: Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in, tariz yoluyla söylenilen ifadenin hükmü hususunda, sahabeyle istişarede bulunmasında, onların nezdinde bu konuda vakıf oldukları bir bilginin bulunmadığına ve bu konuda rey ve ictihadlarıyla görüş belirttiklerine bir delâlet vardır.
İftiranın Teaddüdü
Bu, iftiranın birden fazla olması hakkındadır. Bil ki iftira eden, ya bir şahsa defalarca yahut bütün bir cemaata iftirada bulunabilir. Birçok kereler bir şahsa iftira etmişse bakılır, eğer mesela "defalarca "Sen Amr ile zina ettin" demek suretiyle tek bir zina fiilini murad etmiş ise, ona tek bir had gerekir. Yok, eğer, birincisi için vurulan hadden sonra, bu sözü ikinci kez söylerse, ikincisinden ötürü ta'zir cezası uygulanır. Eğer "Zeyd'le zina ettin." "Amr'la zina ettin" demek suretiyle bir kadına birçok zina isnadında bulunursa, bakılır, had çoğalır mı, çoğalmaz mı? Bu konuda iki görüş vardır:
1) Lafza (söylenen söze) göre, had de çoğalır (katlanır). Bir de bu, kul hakkına girer. Binâenaleyh bunda, borçlarda olduğu gibi, bir tedahül (iç-içe girme, biri diğerinin yerini tutma) meydana gelmez.
2) En doğru olan görüşe göre ise, bu iftiraların cezası tedahül eder. Binâenaleyh hepsine karşılık tek bir haddin uygulanması gerekir. Çünkü her ikisi de, hakeden kimseye uygulanacak, aynı cinsten bir had cezasıdır. Binâenaleyh zina cezalarında olduğu gibi, iftira cezalarının da tedahül etmesi gerekir.
Eğer kişi, kendi hanımına birkaç defa zina isnadında bulunmuş ise en sahih görüşe göre burada, haddin katlanacağını söylesek de, söylemesek de, tek bir "li'an" yeterlidir. Fakat kişi, mevcud olmayan, orada bulunmayan birilerine iftira etmişse bakılır, eğer her bir kişiye, ayrı ayrı ifadelerle iftirada bulunmuşsa, her bir kişiden ötürü ayrı ayrı birer had uygulanması gerekir. Ebû Hanife (r.h)'ye göre ise, ona tek bir haddin uygulanması gerekir. Ebû Hanife (r.h)'nin görüşüne, Ebu Bekir er-Râci (el-Cessas), Kur'ân, Sünnet ve Kıyas'dan deliller getirmiştir: Kur'ân'dan delili, ayetteki "Namuslu ve hür kadınlara (zina) iftirası atan" ifadesidir. Bu, "iffetli kadınlara iftira atan herkese celde gerekir" demektir. Bu da, iffetli bir kadınlar grubuna iftira atan bir kişiye, seksen sopadan fazlasının vurulmamasını gerektirir. Binaenaleyh bir iffetli kadınlar topluluğuna iftirada bulunan bir kişiye, birden fazla cezanın (haddin) gerekli olduğunu söyleyen, ayete muhalefet etmiş olur. Bunun sünnetten delili, Ikrime'nin İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet etmiş olduğu şu haberdir: "Hilâl b. Ümeyye, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında hanımının Şürayh b. Sehmi ile zina ettiği isnadında bulunur. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Hayır, ya (buna) delil getirirsin, ya da sırtına had uygulanır" İbn Mâce Talâk, 27 (1/668); Ebu Davud, Talak, 27 (27273).buyurur. Böylece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hilâle, hem karısına, hem de Şüreyh b. Sehmâ'ya iftirada bulunduğu halde, tek bir had cezası gerektiğini bildirmiştir. Tâ ki li'an ayeti nazil oluncaya kadar. Li'an ayeti nazil olunca da, kişinin kendi hanımına yaptığı zina isnadında gerekli kılınan li'an, diğer kadınlara yapılan zina isnâd ve iftirasındaki hadd-i kazfin yerine geçmiştir. Bunun kıyasdan delili ise şudur: Haddi gerektiren diğer şeyler, o kişiden birçok kere sâdır olduğu zaman, ancak tek bir had gerekir. Bu tıpkı, birçok kere zina eden, içki içen ve hırsızlık yapan kimsenin durumu gibidir. Burada da durum aynıdır. Hepsinde müşterek özellik, zararın fazlalaşmasını önlemektir.
Bunlardan birincisine şöyle cevap veririz: Ayetteki (......) kelimesi ile (......) kelimesi cemi siğalardır. Cemi (çoğul) olana, çoğul ile mukabelede bulunulduğu zaman, tekile de tekil ile mukabelede bulunulur. O zaman mana, "iffetli bir kadına, iftira eden bir kişiye had vacibtir" şeklinde olur. Bu takdirde Şafii (r.h)'nin bu ayeti delil getiriş sebebi ortaya çıkar. Bir de Cenâb-ı Hakk'ın, "Namuslu ve hür kadınlara (muhsanata) iftira atanlara, seksen değnek vurun" emri, değnek vurmanın namuslu kadınlara iftira atmaya ve bilhassa uygun olduğu zaman, bu hükmün o vasfa dayandığına delâlet eder. Çünkü bu bir illet ve sebebiyyeti hissettirmektedir. Binâenaleyh ayet-i kerime, bu vasfa sahib olması sebebiyle, bu isimlendirmeden ötürü, iffetli ve namuslu (muhsan) bir kadına iftira etmenin sopa cezasını gerektirdiğine delâlet etmektedir.
Bu sabit olunca biz diyoruz ki: Birisi birisine iftira ettiği zaman, bu haddi gerektirir. İkinci kez iftira ettiğinde, bu ikinci iftiranın da haddi icâb ettirmesi gerekir. Sonra ikinci iftiranın neticesi olan cezanın, birinci iftiranın haddi olması caiz değildir. Çünkü bu birincisi, birinci iftiradan dolayı vâcib olmuştur. Zaten vâcib olanı, yeniden vâcib kılmak ise imkânsızdır. Dolayısıyla ikinci iftiradan ötürü ikinci bir had gerekir. Bu konuda söylenebilecek en ileri söz, bu ifadenin zinanın cezalarına delâlet ettiğinin söylenmesi di r. Fakat biz, bu delil ile burada amel edilmeyeceğini söylüyoruz. Çünkü zinanın cezası, İftiranın cezasından daha serttir. İkisi arasındaki fark ortaya çıkınca, ikisini aynı anda kabuletmek imkânsız olur.
(Cessâs'ın) sünnetten deliline gelince, bu hadiste buna bir delil yoktur. Çünkü o ikisine tek bir lafızla iftira edilmiştir. Bu konudaki tafsilatlı açıklamamız, inşaallah gelecektir.
Onun kıyasdan delili de fâsiddir. Çünkü hadd-i kazf (iftira cezası), kul hakkıdır. Bunun delili, bu cezanın ancak, iftira edilen kimsenin isteği üzerine uygulanmasıdır. Kul haklarında ise, zina cezasının aksine, tedahül olmaz. Zina cezası ise, Allah hakkıdır. Bütün bunlar, bir kimse bir cemaata, (topluluğa), onlardan herbirine, aynı şekilde ayrı ayrı iftira attığında söz konusudur. Ama onların hepsine birden tek bir ifade ile iftira atıp, "Sizler zinâkarsınız" yahut "sizler zina ettiniz" derse, bu durumda iki görüş vardır: Bunların en doğrusu, İmam Şafii'nin mesheb-i cedidi (sonraki görüşü) olan şu görüştür: İftira edilen o kimselerden herbiri için, iftira edene ayrı ayrı birer ceza gerekir. Çünkü bu, kul haklarından olup, birbirine tedahül etmez (biri diğerlerinin yerini tutmaz.) Bir de o kimse, onlardan herbirine bu iftirasıyla ayrı bir sıkıntı ve eziyet vermiş, böylece de, onların hepsine ayrı ayrı iftira etmiş gibi olmuştur. İmam Şafii'nin kadim (eski-önceki) görüşüne göre ise, onların hepsinden ötürü kullanılan iftira lafzına nisbetle tek bir had cezası gerekir. Çünkü tek lafız kullanılmıştır. Bu görüşlerden birincisi daha doğrudur. Çünkü bu, ayetin mefhumuna daha uygundur. Buna göre bir adam birisine, "Ey iki zinâkârın oğlu" dese bu tek ifadeyle o kişinin hem anasına, hem babasına bir iftira olmuş olur. Bunu söyleyene de iki hadd uygulanması gerekir.
Kazf İsnadını Mubah Kılan Haller
Bu, iftira ve isnadda bulunmayı mubah kılan haller hakkındadır. "Kazf", yasak (mahzur), mubah ve vâcib olmak üzere üç kısma ayrılır. Sözün özü şudur: Meydanda kocanın kabul etmek istemeyeceği bir çocuk yok ise, "kazf" vacib değildir. (Çocuk olsaydı, "kazf" de bulunmak vacib olacaktı). Mubah olur mu olmaz mı meselesine gelince, bakılır. Eğer koca, onu zina ederken bizzat gözleriyle görmüşse, ya da kadın, kendisi aleyhine zina yaptığını ikrar etmiş ve koca da, içinden onun doğru söylediğine kanaat getirmişse yahut sözüne güvenilir birinden bunu duymuşsa. yahutta duymamış ama insanlar arasında falancanın falanca kadınla zina yaptığ haberi yaygınlaşmış ve koca da adamı kadının evinden çıkarken ya da, bir evde kadınla birlikte görmüşse, İthamın pekişmesi, sağlamlaşması için, onun "kazf" da bulunması mubah olur. Ve "Bir adam "Ey Allah'ın Resulü, benim uzanan hiçbir eli geri çevirmeyen bir karım var!" deyince, Allah'ın Resulü, "Onu boşa!" buyurdu. Adam, "Onu seviyorum" deyince de, "öyleyse, nikâhında tut" buyurdu" şeklinde rivayet edilen haberden dolayı, onu nikâhında tutması ve fitneye hazır vaziyetini kontrol altında tutarak onun bu halini örtmesi caizdir.
Ama bunu sözüne güvenilmeyen birinden duymuşsa, ya da haber insanlar arasında yaygınlaşmış, fakat koca o adamı hanımıyla birlikte görmemişse, ya da aksi olmuşsa, onun "kazf"da bulunması helal olmaz. Çünkü bunu sözüne güvenilmeyen bir kimse söyler de, söz dağılır. Ya da adam o kadının evine, ya bir kimseden korktuğu için veya hırsızlık için girmiş olabilir. Zina arzusuyla girmiş ama kadın bundan kaçınmış da olabilir. Cenâb-ı Hak, "O uydurma haberi getirenler, içinizden bir zümredir" (Nur, 11) buyurmuştur.
Ama ortada, adamın kabul etmek istemediği bir çocuk varsa, bakılır. Eğer koca, hanımıyla cinsi münasebette bulunmamış olması ya da bulunup da ancak doğumun cima zamanından itibaren attı aydan daha kısa veya dört seneden daha fazla zamanda olması sebebiyle çocuğun kendisinden olmadığından kesinkes emin ise, o zaman ona, "li'ân, yaparak çocuğu reddetmesi gerekir. Çünkü nasıl kendi nesebinden olanı reddetmek haram ise, aynı şekilde başkasının nesebinden olanı da kendi nesebine katmak haram ve yasaktır. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Herhangi bir kadın eğer, onlardan olmayan birini (çocuğu) o kavme idhâl eder, girdirirse, hiçbir surette Allah'la münasebeti kalmamıştır; Allah da onu, cennetine sokmamıştır (sokmayacaktır) " Kenzü'l-Ummal, 5/13008. onlardan olmayan çocuğu bir kavme idhal etmek onlar arasına sokmak kadına haram olunca, aynı şekilde erkeğe de böyle olur. Çocuğu, cima vaktinden itibaren, attı aydan daha fazla veya dört seneden daha az bir zaman zarfında doğurması sebebiyle, çocuğun ondan olması muhtemel ise, bakılır. Eğer kadın hayz hali ile temizlenmemişse (istibrâ) yahut temizlenmiş, ama istibra vaktinden itibaren altı aydan daha kısa bir zamanı içinde doğum yapmışsa, o zaman onu zina ile itham etse bile, kocanın "kazf" da bulunması ve çocuğu reddetmesi helâl olmaz. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur, "Herhangi bir adam, kendisine doğru bakıp dururken çocuğunu inkâr ederse, kıyamet gününde Allah ondan gizlenir ve onu, önceki ve sonraki ümmetlerin huzurunda utandırır" Darimî, Nikâh, 42 (2/153).
Ama kadın hayız hali ile temizlenmiş, istibrâ vaktinden itibaren altı aydan daha fazla bir zaman sonra da doğum yapmışsa, onun "kazf"da bulunması ve çocuğu reddetmesi mubah olur. Evlâ dam, yapmamastdır. Çünkü kadın, hamile olduğu halde, hayız kanı görebilir.
Eğer hanımı, kendileri beyaz olduğu halde siyah olan bir çocuk doğurmak suretiyle, kendisine benzemeyen bir çocuk dünyaya getirmişse, bakılır. Koca, eğer hanımını zina ile itham etmemişse, çocuğunu reddetme hakkı yoktur. Çünkü Ebu Hureyre (radıyallahü anh) şunu rivayet etmiştir: "Adamın biri Hazret-i Peygamberce "Hanımım siyah bir oğlan doğurdu" der. Hazret-i Peygamber "senin develerin var mı?" diye sorunca, "Evet" der. "Renkleri nasıl?" diye sorunca, "Kızıllar" diye cevap verir. Hazret-i Peygamber, "Onlar içinde hiç kül rengi olanlar var mı?" diye sorunca, "Evet" cevabını verir. Hazret-i Peygamber, "Bu nasıl olmuş?" deyince, adam "damarı çekmiş" cevabını verince, Hazret-i Peygamber, "Muhtemelen bu da, bir damarına çekmiştir" buyurur.
Ama adam, kadını zina ile itham eder ya da, bir adamla zinada bulunmakla itham eder, kadın da, adama benzeyen bir çocuk doğurursa, çocuğu reddetmesinin mubah olup olmadığına dair iki izah bulunur:
a) Reddedemez. Çünkü damarı çeker.
b) Bu hakkı vardır. Çünkü itham, şüphe ile de kuvvetlenmiştir
İkinci Bahis: Bu, iftira atan hakkındadır. Burada birkaç mesele vardır:
Zina isnad Edenin Hali
Çocuk veya deli, hanımına veya yabancı bir kadına iftira attığında, bu ikisine, ne o anda, ne de buluğa erdikten sonra hadd" uygulanmaz. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kalem yani sorumluluk, şu üç gruptan kaldırılmıştır" Buhâri, Hudûd, 22 buyurmuştur. Ancak ne var ki, kendilerinin temyiz kabiliyeti varsa, terbiye için, tazir edilirler (başka bir cezaya da muhatab olurlar). Binâenaleyh çocuğa, bu tazir cezası uygulanmasa, derken çocuk da buluğa erse, Kaffal, tazir cezasının düşeceğini ifade eder. Çünkü bu tazir cezası, onu edebsizlikten menetmek içindi. Hâlbuki bundan daha kuvvetli olan bir men edici meydana gelmiştir ki, bu da çocuğun buluğa ermesidir.
İkinci Mesele
Dilsiz bir kimsenin, anlaşılan bir işareti ve okunabilen bir yazısı bulunur da, bir kimse de, bu işareti veya bu yazısıyla bir kimseye iftira ederse, dilsiz olan bu kimseye hadd-i kazf gerekir. Onu, işaret veya yazıyla "mülaane" (li'an)de de bulunulabilir. Ebû Hanife (r.h)'ye göreyse, dilsiz kimsenin iftirası ve "li'ân"t sahih değildir. Şafii (r.h)'nin görüşü ayetin zahirine daha yakındır. Çünkü yazıyla veya işaretle iftirada bulunan kimse, "muhsan-evli, iffetli" bir kadına iftira atmış ve onu, utanç içine sokmuştur. Binâenaleyh, bu kimsenin, ayet-i kerimenin zahirinin ifade ettiği hükmün muhtevasına girmesi gerekir. Zira biz (şâfiiler) bu kimsenin iftirasını ve li'ân'ını, diğer hükümlere kıyaslamaktayız.
Üçüncü Mesele
Âlimler kölenin bir hüre iftira atması meselesinde ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak Şafii, Ebû Hanîfe, Malik, Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed, Züfer ve Osman "bu kimseye kırk sopa vurulur" hükmünü vermişlerdir. Sevri, Cafer İbn Muhammed'in babasından, Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin "iftira atan köleye, kırk sopa vurulur" dediğini; Abdullah İbn Ömer'in de, "Ben, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve ondan sonra gelen halifelerin hepsini, iftira eden köleye kırk değnek vurdururken gördüm, onlara bu halde yetiştim" dediğini rivayet etmiştir. Evzai ise, böylesi bir köleye seksen değnek vurulacağını ifade etmiştir ki, bu da İbn-i Mesûd'dan rivayet edilmiştir. Ömer İbn Abdulaziz'in, yalan söyleyen köleye seksen değnek vurduğu rivayet edilmiştir.
Bu mesele, şu noktaya varıp dayanır: Bu ayet, seksen değnek vurulması hususunda, sarih bir ifadedir. Binâenaleyh, bu cezayı kim kırka indirgerse, onun bu husustaki dayanağı, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar evlendikten sonra bir fuhuş irtikâb ettiler mi, o vakit üzerlerine hür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı (verilir)" (Nisa, 25) ayetidir. Binâenaleyh bu ayet, zina eden cariyeye uygulanacak olan haddin, hür kimsenin cezasının yarısı olduğu hususunda açık bir nassdır. Daha sonra, bu görüşte olanlar, kölenin cezasını, zina haddinin yarısı olması hususunda, cariyeye kıyasladılar. Bunun akabinden de, iftirada bulunan kölenin cezasını, onun hakkındaki zina cezasının yarısı olması meselesine kıyasladılar ki bu da, bu işin neticesinin, Kitab'ın umumi ifadesinin, böylesi bir kıyasla tahsis edilmesi meselesine varıp dayanır.
Dördüncü Mesele
Âlimler, kâfir kimsenin de, Cenâb-ı Hakk'ın "Namuslu ve hür kadınlara iftira atan kimseler" (Nûr, 4) ayetinin muhtevasına girdiği hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü bu vasıf kâfiri de içine alır. Buna mani de yoktur. Binâenaleyh, yahudi olan kimse de, müslüman birisine iftirada bulunduğunda, seksen değnekle cezalandırılır. Allah en iyisini bilendir.
İthama Maruz Kadın
Üçüncü bahis: Kendisine iftira atılan kimse, (muhsana) hakkındadır. Ebu Müslim şöyle der: "el-İhsan sözü, hem evli kimse, hem de evlenmemiş olsa bile, namuslu olan kimseler için kullanılır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hazret-i Meryem hakkında "Namusunu koruyan o kadın, (Meryem)" (Enbiya.91) buyurmuştur. Bu kelime, avret mahallini, ferci korumak, men etmek ifadesinden alınmıştır. Binâenaleyh bir kadın evlendiğinde, ırzını ve namusunu, kocası hariç herkesten men eder, korur. Evlenmemiş kimseler ise bunu, (bila istisna) herkesten korur. Bu meseleye şu birkaç mesele daha dayanır:
Birinci Mesele
Ayetin zahiri, ister müslüman ister kâfir, ister hür isterse köle olsun, bütün namuslu ve iffetli kadınları şümulüne alır. Ancak ne var ki, fukaha şöyle demişlerdir: "İhsan (muhsan) olmanın şartları beştir: İslâm, akıl, buluğa erme, hürriyet ve iffetli olmak. Biz, bu konuda müslüman olmanın gerekli olduğunu söyledik. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Allah'a şirk koşan kimse, "muhsan"değildir" Darekutni, 3/147 buyurmuştur. Biz yine bu konuda, akıllı olmayı ve buluğa ermeyi nazar-ı dikkate aldık, çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurmuştur. Yine biz, bu konuda hürriyet vasfına itibar ettik, çünkü kölenin derecesi noksandır. Binâenaleyh köleye, zina ile ta'n edilmesi ağır gelmez. Biz bu konuda, o kimsenin zinadan korunmuş olmasını, namuslu olmasını da nazar-ı itibare aldık, çünkü bu ceza iftira eden kimseyi yalanlamak için konulmuş olan bir cezadır. Binâenaleyh, iftira edilen kimse zinâkâr olunca, ona iftirada bulunan bu kimse, bu iftira ve isnadında doğru olmuş olur. İftira edilen kimsenin, şüphe veyahut da fasit bir nikâhla vat' olunmuş, (üzerine duhûl vaki olmuş) bir kadın olması durumu da böyledir. Çünkü burada, helâl olma şüphesi bulunduğu gibi, zina şüphesi de bufunur. Binâenaleyh, iki şüpheden biri cinsî münasebette bulunan kimseden bu şüpheyi düşürdüğüne göre, diğeri de bu cezayı iftira eden kimseden de düşürür.
Ayrıca biz şöyle diyoruz: Kâfire, deliye, çocuğa, köleye veyahut da, bir kadına iftira atmış olan bir kimseye iftira eden kimseye hadd uygulanmaz. Tam aksine bu kimseye, sadece eziyyet olsun diye, tazir edilir. Öyle ki, bir kimse gençliğinin ta başında bir kere zina etse, sonra tevbekâr olsa, halini islâh etse, salâh içinde yaşlansa, bu kimseye iftira atan kimseye hadd uygulanmaz. Yine bir kâfirin veya bir kölenin zina edip de, sonradan da kâfir olan müslüman, köle de hür olsa, bu ikisi hallerini de düzeltseler, sonra kalksa birisi bunlara iftirada bulunsa, durum yine aynı olup, bunlara iftira eden kimselere hadd cezası uygulanmaz. Ama küçükken veya deli iken birisi zina etse, sonra da küçük buluğa erse, deli olan da iyileşse, sonra kalksa birisi böyle kimselere iftirada bulunsa, iftira eden kimseye had uygulanır. Çünkü çocuğun ve delinin fiili zina sayılmaz. Bir kimse, "muhsan" olan birisine iftirada bulunsa, iftira eden kimseye ceza uygulanmadan önce, kendisine iftira edilen bu kimse zina etse, kendisine iftira eden o kimseden "hadd" sakıt olur, düşer. Çünkü (şu anda) bu kimseden böyle bir zinanın sadır olması, Önceki hali hususunda bir şüphe doğurur. Zira Allahü teâlâ, kulunun itk irtikab ettiği suçta, hemencecik onun bu suçunu yüzüne vurmayan ifşa etmeyen Kerim bir zâttır. Binâenaleyh, onun bu halinin ortaya çıkmasıyla, o kimsenin daha önce de böylesi şeylerle haşır neşir olduğu anlaşılmış olur. Rivayet edildiğine göre birisi, Hazret-i Ömer zamanında zina eder ve "Allah'a yemin ederim ki, bundan başka zina etmedim" der. Bunun üzerine Hazret-i Ömer, "Yalan söyledin, çünkü Allah, kulunu ilk günahında rezil kepaze etmez" der. Müzeni ve Ebu Sevr ise, "Sonradan meydana gelen zina hadisesi, müfteriden, "hadd" cezasını düşürmez" demişlerdir.
Erkeğe Zina İsnadı
Hasan el-Basrt, Cenâb-ı Hakk'ın. ifedesinin hem erkekleri hem de kadınları içine alan bir ifade olduğunu söylerken, diğer ulemâ bunu kabul etmeyerek şöyle demişlerdir: "Çünkü "el-muhsanât" kelimesi cem-i müennestir. Binâenaleyh, erkekleri içine almaz. Tam aksine, bu konuda "muhsan" erkeklerle "muhsana" kadınlar arasında herhangi bir farkın bulunmadığına, icmâ delâlet eder.
Üçüncü Mesele
"Muhsana" olmayan kadınlara iftira atmak, haddi değil, ta'zîr cezasını gerektirir. Ancak kendisine iftira atılan kimse, kendisine nisbet edilen fiille şöhret bulmuşsa, artık bu noktada ne hadd ne de ta'zîr söz konusudur. Cenâb-ı Hakk'ın ayetinin tefsiri hususundaki sözünün tamamı budur.
Dört Şahitin Lüzumu
Cenâb-ı Hakk'ın "Sonra dört şahit getiremeyen "ifadesine gelince bu hususta şu iki bahis söz konusudur:
Birinci bahis: Bil ki Allahü teâlâ iftira atan kimse hakkında, dört şahit getiremediğinde şu üç şeyle hükmetmiştir:
a) Seksen değnek vurulması.
b) Şahadetinin batıl olması, kabul edilmemesi.
c) Tevbe edinceye kadar, fasık hükmünü alması.
İlim adamları, kişinin zina ettiğine dair delil getiremediğinde, sırf iftira atmış olmasından dolayı bu kimseye "hadd"in vacib olduğuna İttifak etmelerine rağmen, bu hükümlerin nasıl sübut bulacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Binaenaleyh, bu cümleden olarak bazıları o kimseye hadd uygulanmadan önce onun şehâdetinin bâtıl olduğunu ve o kimsenin fasıklık damgasını yediğini söylemişlerdir ki, bu Şafiî ve Leys Ibn Sa'd'in görüşüdür. Ebu Hanife, İmam-ı Malik, Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed ve Züfer ise, bu kimseye had uygulanmadığı sürece, onun şehâdetinin makbul olduğunu söylemişlerdir. Ebu Bekr er-Razi (el-Cessas), "Bu onların, "Kendisine hadd uygulanmadığı müddetçe, o kimse fasıklık damgasını yememiştir. Çünkü o kimse fasıklık damgasını yemiş olsaydı, onun sehâdeti caiz olmazdı. Zira fasıklık damgası, bu damgayı yiyen kimsenin şehâdetini ibtal eder" şeklindeki sözlerinin gereğidir" demiştir.
Ebu Bekr er-Razi, Ebu Hanife'nin görüşünün doğruluğuna dair şu delilleri ileri sürmüştür:
1)Cenâb-ı Hakk'ın, "Namuslu ve hür kadınlara iftira atan, sonra dört şahit getirmeyen kimselere de seksen değnek vurun" emrinin zahiri, haddin farz olmasının, hem iftira atma hem de bu hususta şahit getirmeme hususlarına bağlı olduğunu iktiza etmektedir. Binâenaleyh, biz hadd hükmünü, sadece iftira atmaya bağlayacak olursak, bu, bu cezanın, (bahsettiğimiz) bu iki şeye bağlı olmasını zedeler ki, bu da, ayetin hilafınadır. Hem, celdenin farziyyeti, bu iki şeyin ikisine birden dayanmış olan bir hükümdür. Binâenaleyh, sırf o iki şeyden birisinin tahakkuk etmesiyle, haddin tahakkuk etmemesi gerekir. Bu tıpkı, bir kimsenin hanımına, "Eğer o eve girer ve falancayla konuşursan, sen boşsun" demesine benzer. Binâenaleyh, o kadın bu iki şeyden birisini yapıp diğerini yapmadığında, bu husustaki ceza (hüküm) tahakkuk etmez. İste burada da böyledir.
2) İftira atan kimseye, sırf iftirası sebebiyle yalancılık isnat edilemez. Durum böyle olunca, sırf iftirasından dolayı, şehâdetinin reddedil memesi gerekir. Bu iki cümlenin, birincisini şu üç yönden izah edebiliriz:
a) Onun sırf iftira etmiş olması, şayet kendisinin yalancı olmasını gerektirmiş olsaydı, artık onun bundan sonra o kimsenin zina ettiğine dair getirdiği beyyinenin, delilin de kabul edilmemesi gerekirdi. Çünkü, onun yalan söylediğine dair hüküm verilmiştir. Onun iftira etmiş olmasından dolayı yalan söylediğine dair verilen hüküm ise, o kimsenin iftira edilen kimsenin zina ettiğine dair doğru söylediğinin doğruluğuna şehâdet eden kimselerin de şahitliklerinin batıl olduğuna hükmetmektir. Ulemâ, bu kimsenin getireceği delilin kabul edileceği hususunda ittifak edince, sırf iftira etmiş olmasından dolayı o kimsenin yalan söylediğine dair hüküm verilemeyeceği sabit
b) Hanımına zina iftirasında bulunan bir kimsenin, sırf bu iftiradan dolayı, yalan söylediğine hükmedilemez. Aksi halde, bu kimse ile hanımı arasında "liân"laşmanın gerekli olduğuna hükmedilemezdi. O kimseye, kendisinin yalan söylediğine hükmedilmekle birlikte, hanımına attığı zina iftirası hususunda doğru söylediğine dair, Allah'a yemin etmekle emrolunup, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, karıkoca arasındaki "liân"laşmadan sonra s-jtf "Allah, sizi ikinizden birisinin yalana olduğunu biliyor. Binâenaleyh, sizden tevbe eden yok mu?" Müslim, Liân, 6(2/1132). buyurunca, böylece Hazret-i Peygamber belirlemeksizin, onlardan birisinin yalancı olduğunu haber verip, iftira edenin yalan söylediğine hükmetmemiştir Bu davranışta, sırf iftiranın, o kimsenin yalancı olmasını gerektirmediğine delil vardır.
c)Cenâb-ı Hak, "Buna karşı dört şahit getirmeli değil miydiler? Mademki onlar şahitleri getiremediler, o halde onlar Allah indinde yalancıların ta kendileridir" (Nûr, 13) buyurmuş, sırf iftira etmiş olmalarından dolayı, onların yalan söylemiş olduklarına hükmetmemiştir. Binâenaleyh, bütün bu izahlarla iftira eden kimseye, sırf iftirası sebebiyle "yalan söyleme" hükmünün verilemeyeceği sabit olmuş olur. Durum böyle olunca da, sırf iftira atmış olmasından dolayı, bu kimsenin şehâdetinin batıl olmaması gerekir. Çünkü bu kimse yine âdil, yine güvenilirdir. Ondan sudur eden bu hal ise, bütün bu vasıflarına zıt değildir. Onun, adalet vasfı üzere kaldığı gerektiğine göre, şehâdetinin de kabul edilmiş olması, makbul olması gerekir.
3)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kendilerine kazf (iftira) cezası uygulanmış olanlar müstesna, müslümanlar birbirlerine karşı âdil şahidler (sayılırlar)" Keşfu'l-Hafâ. 2/209.Böylece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisine bu ceza uygulanmadıkça, itham eden kimsenin adalet vasfının devam ettiğini haber vermiştir.
4) İkrime İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, Hilâl b. Ümeyye kıssası hususunda şunu rivayet etmiştir: "Hilâl b. Ümeyye, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına gelip hanımına zina isnadında bulununca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Hilâle celde vurulur ve onun müslümanlar hakkındaki şâhidliği batıl olur (geçersizdir)" Müsned, 1/238. buyurmuş ve böylece Hilâlin şehâdetinin bâtıl oluşunun, ona celde uygulanmasından dolayı olduğunu haber vermiştir ki bu da sadece iftiranın onun şahadetini geçersiz kılmayacağının delilidir.
5) Şâfli (r.h), kazf şâhidliğinde bulunan kimselerin ayrı ayrı gelmeleri halinde de, bu şahidliklerinin kabul edileceğini iddia etmiştir. Binâenaleyh eğer sırf isnadda bulunmak, kişinin şehâdetini batıl kılmış olsaydı, artık daha sonra onunla birlikte üç kişi şahadet etse bile, bunun şahadetinin makbul olmaması gerekirdi. Çünkü bu kimse iftirası sebebiyle fâsık olmuş ve hakkında yalan söylediği hükmü verilmiş olur. Şâhidlerin ayrı ayrı gelmeleri durumunda, şahidliklerinin kabul edilmesinde ise, sırf iftiradan ötürü, şâhidliklerinin bâtıl olmamasını gerektiren bir husus yatmaktadır.
Bu hususta İmâm-ı Şafii (r.h)'nin görüşünün izahı da şudur: Allahü teâlâ, dört şâhid getirmeme durumunda kazif işine, biribirlerine "vâv" (ve) harfi ile atfedilmiş, (ayetteki) üç hususu bağlamıştır. Vâv (ve) edatı ise, tertibi (sıra ile olma manasını) gerektirmez. Binâenaleyh o üç şeyin, biribirlerine dayanmamaları gerekir. Bu sebeble, onun sahidliğinin kabul edilmeyişinin, haddin (cezanın) uygulanmasına bağlanmaması gerekir. Had ister uygulansın ister uygulanmasın, o kimsenin sahidliğinin reddi gerekir.
Zina Şahitliğinin Keyfiyeti
İkinci bahis: Bu, zinaya nasıl şahidlik yapılacağı hususundadır. Cenâb-ı Hak, "Kadınlarınızdan fuhşa irtikab edenlere karşı içinizden dört şahid getirin"(Nisa, 15) ve "Namuslu ve hür kadınlara iftira atan, sonra da dört şahid getiremeyen kimselere seksen değnek vurun"(Nur, 4) buyurmuştur. Sa'd b. Ubâde (radıyallahü anh), "Ey Allah'ın Resulü, söyle bakayım, yani ben hanımımın yanında birisini yakalayacağım ve sonra dört şahid getirinceye kadar ona dokunmayacağım (öyle 'demiş. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Evet" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Zinayı ikrar (itiraf) iki kişinin şahidliği ile sabit olur mu? Bu hususta iki görüş vardır:
a) Tıpkı zina fiili gibi, birisinin zina yaptığını ikrar etmesi de dört şahid ile sabit olur.
b) Bu, zina fiilinin aksine, iki şahidle de sabit olur. Çünkü fiile muttali olunmayabilir. Binâenaleyh bu hususta dört şahidin bulunması şart koşularak, ihtiyatlı olan yol tutulmuştur. Kişinin zinasını ikrarı ise, muttalî olunması zor olmayan bir iştir.
İkinci Mesele
O şahidler zina işine şehâdet ettiklerinde, o kadınla zina eden kimsenin ve zina edilen kadının kim olduğunu açıkçabelirtmeleri gerekir. Çünkü bu şahidler bazan o kimseyi, kendisine ait cariyesi üzerinde görüp, o cariyenin o şahsa yabancı bir kadın olduğunu sanabilirler. Yine o şâhidlerin "Evet, biz onun zekerini bunun ferci içinde, tıpkı sürme çekilen milin sürmedanlık (sürme kabı) içinde oluşu gibi gördük" demeleri gerekir. Binâenaleyh eğer onlar, onun zina ettiğine mukayyed olmayan mutlak bir ifade ile, sadece "zina etti" diye şahidlik ederlerse, bu husus sabit olmuş olmaz. Çünkü onlar (insanlar) çoğu kez, kadınla erkeğin bacaklarının birbirine dolama (girme) halini, zina olarak kabul ederler. Birisinin birisine iftira edip de, "O zina etti" demesi ise, böyle değildir, bu durumda hadd-i kazf gerekir. Bu hususta, açıklamada bulunması istenmez.
Eğer bir kimse, kendisinin zina ettiğini itiraf ederse, bu hususta (nasıl zina ettiği hususunda) bir açıklamada bulunmasını istemek şart mıdır? İşte bu meselede şu iki görüş belirir.
a) Evet, şahitlerden istendiği gibi, onun da açıklama yapması şarttır.
b) İftirada olduğu gibi, açıklama istenmesi şart değildir. (Açıklama istenmeden cezası uygulanır.)
Şahitlerin Toplu Halde Şahidliği
Şafii (r.h), şahidlerin, dağınık veya toptu hakte gelmelerinde bir fark bulunmadığını ileri sürerken, onların ayrı ayrı gelip sahidlik etmeleri halinde, zina fiilinin sabit (isbatlanmış) olamayacağını, bu ayrı ayrı gelen şahidlere iftira cezası gerektiğini söylemiştir.
Şafii (r.h)'nin delilleri şunlardır:
1) Dört şahid getirme işi onların, toplu veya dağınık halde gelmelerinde ve getirilmelerinde, müşterek (ortak) miktardır. Sayesinde müşterekliğin olduğu şeye delalet eden lafızda ise, sayesinde ayrılık bulunan şeye bir emare yoktur. Binaenaleyh onların dağınık, ayrı ayrı gelmelerine gelince, bu nassa göre yapılmış bir hareket olur. Dolayısıyla sorumluluktan kurtulunmuş olması gerekir.
2) Toplu halde geldiklerinde şahitlerin şahidliği ile sabit olan her hüküm, diğer hükümler gibi, ayrı ayrı gelip şahadet etmeleriyle de sabit olur. Hatta böyle gelmeleri daha evladır. Çünkü onlar, ayrı ayrı geldiklerinde, bu töhmetten ve biribirleriyle danışıklı olmalarından daha uzak olmuş olur. İşte bundan ötürü diyoruz ki: Hâkim şahidterin şahidliğinoen şüpheye düştüğünde, eğer onların şehâdetlerinde gizli bir nokta varsa, ona muttali olabilmek için, onları birbirinden ayırarak, ifadesini alır.
3) Onların birlikte aynı anda gelip şahidlik yapmaları şart değildir. Aksine onlar, kadinin huzurunda toplandıklarında, peşpeşe şahidlikte bulunurlarsa, bu şahidlikleri kabul edilir. Şahidlerin, kadi'nin kapısında toplanıp, sonra peş peşe içeri girip şahidlik yapmaları hali de böyledir.
Ebu Hanrfe (r.h)'nin delili ise, şu iki yöndendir:
1) Tek bir şahid sahidlik ettiğinde, bu hususta dört şahid getiremezse, o kimseye iftira etmiş olur. Bu sebebte de, "Namuslu ve hür kadınlara iftira atan, sonra (bu babda) dört şahid getiremeyen" ayetinden ötürü, bu şahide hadd-i kazf gerekir.
Bu konuda, en fazla söylenecek söz şudur: Onlar bu kazfî (iftirayı), "şahidlik" lafzı ile anlatmışlardır. Bu böyledir, çünkü bu başlıbaşına (tek başına), İftira cezasının düşmesi neticesine götürür. Çünkü iftira eden herkes şahidlik lafzını kullanmaktan aciz kalmaz. Böylece o da bunu, kendinden cezayı düşürmeye bir vesile yapmış olur ve onun iftira ile İlgili maksadı da tahakkuk etmiş olur.
2) Rivayet edilen şu husus da buna delildir: Muğire b. Şu'be'nin aleyhine, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in huzurunda şu dört kişi zina şahidliği yapmışlardır: Ebu Bekre, Nafi, Nefi ve dördüncüleri Ziyad. Bu Ziyad: "Ben, yerleşmemiş olan, dimdik bir dübür (kıç) yükselen (hızlı) bir nefes alış-veriş ve o kadının ayaklarını, tıpkı bir eşeğin iki kulağı gibi Muğire'nin omuzunda gördüm. Bundan ötesini bilmem" dedi. Böylece Hazret-i Ömer, o üçüne hadd-i kazf uyguladı ve onlarla birlikte buna başka şâhid olup olmadığını sormadı. Eğer Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), bundan sonra başka şahidler aramış olsaydı, o zaman beklerdi. Çünkü hadler (cezalar) beklenilen ve alabildiğine ihtiyatlı davranılan şeylerdendir.
Eğer zinaya dört şahidden azı şahidtik etse, bu zina sabit (isbatlanmış) olmaz. Fakat şahidlere hadd-i kazf gerekir mi? Bu hususta şu iki görüş ileri sürülmüştür:
1) Gerekmez. Çünkü onlar sahidlik yapmak için gelmişlerdir. Bir de eğer biz bunlara had uygulayacak olsak, zina şahidliği kapısı kapanmış olur. Çünkü her bir şahid, arkadaşının kendisine muvafakat etmeyebileceği ve böylece de kendisine had uygulanabileceği hususunda şüpheye düşer, emin olamaz.
2) Daha doğru olan görüşe göre, Ebu Hanife (r.h) "Onlara hadd gerekir" demiştir. Bunun delili ise, "Üçüncü Meeele"de zikrettiğimiz o iki husustur.
Yalancı Şahitlerin Durumu
Birisi birisine iftirada bulunsa ve dört fasık kimseyi de buna şahid getirse onlar da bunun zina ettiğine şehadette bulunsalar, Ebu Hanife (r.h) bu hususta, iftira eden kimseden haddin düşüp, şahidlere had gerekmediğini söylerken, Şafii (r.h) iki görüşünün birinde, bunların hepsine had gerekeceğini söylemiştir. Ebu Hanife'nin görüşünün izahı şudur: Hak teâlâ, "Namuslu ve hür (muhsan) kadınlara iftira atan, sonra (bu babda) dört şahid getiremeyen" buyurmuştur. Binâenaleyh böyle bir kimse de, dört şahid getirmiştir. Ama bu sebeble buna had gerekmez. Bir de fasık şahidlik edebilir. Dolayısıyla şahidlerin, Kadi'nın huzurunda bulunmaları ile zina şahidliğinin şartlan tahakkuk etmiştir. Fakat onların şâhidlikleri, (fasıklık) töhmetinden ötürü kabul edilmemiştir. Dolayısıyla aleyhine sahidlik edilen kimseden haddin nefyedilmesi (kaldırılması) hususunda bu töhmete itibar ettiğimiz gibi, bu sahidlerden hadd-i kazfin nefyedilmesi hususunda da töhmetin nazar-ı dikkate alınması gerekir. Şafii (r.h)'nin görüşünün izahı ise şudur: Bu kimseler, sahidliğin kabul edilmesi hususunda nazar-ı dikkate alınan şartlara sahib değildirler. Dolayısıyla onlar "şahid" olamazlar. Geriye onlar "sırf iftiracılar" olarak kalakalmış olurlar. Ayetteki, "Sonra (bu babda) dört şahid getiremeyen" ifadesinin tefsiri hususunda sözümüzün sonu budur.
Kazif Cezası
Cenâb-ı Hakk'ın "Onlardan her birine seksen değnek vurun emri ile ilgili birkaç mesele vardır:
"Değnek vurun" emrinin muhatabı zina ayetinde (Nûr, 2) de belirttiğimiz gibi, imam (devlet başkanı-halife) veya Şafii'ye göre, bu hususta yetkili olan kimse yahut da bir imam (başkan) bulunmadığında, müslümanların tayin ettiği (seçtiği) sâlih bir kimsedir.
Bu Cezadan Muaf Olanlar
Bu ayetin umûmi ifadesinde, şu gibi bazı durumlar tahsis edilmiş (ayetin hükmü dışında bırakılmıştır):
a) Baba, çocuğuna veya kendisinin "nevâfil"inden (furûundan) birisine iftira ettiğinde, babaya çocuğunu veya böyle birisini öldürmesinden dolayı kısas gerekmediği gibi, (zina etti diye) evladına iftira eden babaya da had gerekmez.
b) Zina iftirasında bulunan kimse köle olduğunda, buna gerekli olan ceza kırk değnektir. Mükateb köle ile ümmü veled cariyenin durumu da böyledir. Çünkü yarısı hür, yarısı köle olanın cezası ise, kölenin cezasının aynısıdır.
c) İffetli ve namuslu bir câriye yahut da eskiden zina etmiş ama sonra tevbekâr olmuş bir kadın, dil açısından "muhsan" sayılırlar. Ama bununla birlikte, böylesi bir kadına iftira etmek de haddi gerektirmez.
Üçüncü Mesele
Âlimler şöyle söylemişlerdir: Hadler hususunda vurulabilecek en şiddetli vuruş, zina cezası vuruşu, sonra içki cezası vuruşu, sonra da iftira cezası vuruşudur. Çünkü iftira edene verilen cezanın sebebi, sıdka da kizbe de (doğruya da, yalan olmaya da) muhtemel bir sebebtir. Fakat bu kimse, namusların korunması ve onlara saygısızlıkta bulunulması için cezalandırılmıştır.
Dördüncü Mesele
İmam Malik ve Şafii iftira cezasının veraset yoluyla devam ettiği kanaatindedirler. Binâenaleyh kendisine iftira edilmiş kimse, had cezası tam uygulanmazdan ve iftira edeni affetmeden ölürse, mirasçıları, bu cezayı uygulatma hakkına sahihtirler. Onun iftirasının ta'zir cezasını gerektiren bir durum olması da aynıdır. Binâenaleyh bu ta'ziri uygulatma yetkisi de mirasçılara geçer. Tıpkı bunun gibi, kendisine iftira edilen kimsenin ölümünden sonra, iftira eden o ölene tekrar iftira etse, yine onun varisleri için, hadd talebinde bulunma hakkı doğar. Ebu Hanife (r.h)'ye göre ise, kazf cezasına vâris olunamaz ve bu iş, iftira edilenin ölümü ile sona erer. Şafii (r.h)'nin delili sudun Hadd-i kazif, kul hakkıdır. Çünkü iftira edilen kulun affı ile bu ceza düşer. Yine bu ceza o kulun, istemesi durumunda uygulanır. Bu hususta, iftira eden iftira ettiğini inkâr ettiğinde, aleyhine iftira edilen kimse yemin ederek (onun iftira ettiğini söyler). Bu, kul hakkı olduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Kim geride bir hak bırakırsa, bu hak vârislerine aittir" Müslim, Feraiz, 14, 17 (3/1237)hadis-i şerifinden ötürü, buna da vâris olunması gerekir.
Ebu Hanife (r.h)'nin delili ise şudur: Eğer buna miras olunabilseydi, o zaman bunda karının ve kocanın belli bir payı olur. Bir de bu, kendisinde mal ve güvencenin (vesikanın) mevcut olmadığı bir haktır. Binâenaleyh tıpkı bir vekâlet, bir sözleşmede olmadığı gibi, bunda da veraset söz konusu olmaz.
Ebu Hanife'nin birinci deliline şu şekilde cevap verebiliriz: Şafii mezhebine göre esahh (daha doğru) olan, o şeye tıpkı bir mal gibi bütün vârislerin mirasçı olmasıdır. Bunda ikinci vecih de şudur: Karı ile koca hariç, bütün vârisler bu hakka varis olurlar. Çünkü kanlık ve kocalık ölümle sona erer. Bir de haddin maksadı, soy-soptan (bütün sülaleden) bu utancı defetmektir. Bu ise karı-kocayı ilgilendirmez.
Beşinci Mesele
Birisi orada bulunmayan birisine hâkimin huzurunda iftirada bulunsa yahut da o adam orada değilken, kişi kendi hanımı için, o adamla zina ettiği iftirasında bulunsa, hâkimin iftira edilene haber yollayıp, "Falanca sana zina iftira ve isnadında bulunuyor. Bundan ötürü senin, onun hakkında hadd-i kazif hakkın doğuyor" diye haber vermesi gerekir. Bu tıpkı, bir kimsenin bir başka kimsede, haberi olmayan bir malı bulunması halinde, hâkimin bunu ona bildirmesi gerektiği gibidir. İşte bundan ötürü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Enis'i, "Falanca, oğluyla zina ettiğin iftira ve iddiasında bulunuyor" diye haber vermek için, bir kadına göndermiş, fakat onu o kimse o kadınla zina ithamından kurtulsun diye göndermemiştir.
Şafii (r.h) şöyle der: "Bir kimse birisine zina iftirasında bulunduğunda, imamın (halifenin ve onun yetki verdiği birisinin), adam gönderip ondan bunu sorma hakkı yoktur. Çünkü Allahü teâlâ, "Birbirinizin kusurunu araştırmayın" (Hucurât, 12) buyurmuştur. Şafii, Bu ifadesiyle iftira edenin belli olmaması durumunu kastetmiştir. Bu mesela bir kimsenin hâkimin huzurunda, "İnsanlar, falancanın zina ettiğini söylüyorlar" demesi gibidir. Bu durumda hâkim, iftira edilen kimseye adam gönderip bunu ondan sormaz.
Kazifin Şahidliği Ebediyyen Kabul Edilmez
Hak teâlâ'nın, "Onların şahidliklerini ebediyyen kabul etmeyin" yasağına gelince, âlimler bu hususla ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, sahabe ve tabiînin ekserisi, böyle bir kimsenin tevbe etmesi halinde, bundan sonraki şahidliğinin kabul edileceği kanaatindedirler. Şafii (r.h)'ın görüşü de böyledir. Ebû Hanîfe, talebeleri, Sevri ve Hasan b. Salih (r.hm) ise, tevbe etse bile, iftira cezasına uğramış kimsenin şahidliğinin hiç bir zaman kabul edilmeyeceği görüşündedirler. Bu mesele, "Ancak bu (hareketten) sonra tevbe eden ve (hallerini) ıslah edenler müstesna"(Nûr, 5) ayetinin, kendinden önceki ayette bulunan hükümlerle mi, yoksa (4. ayetteki) son cümle ile mi alakalı olduğu meselesine dayanmaktadır. Binâenaleyh Ebû Hanife (r.h)'ye göre, "Pek çok cümlenin peşinden gelen istisna, onlardan en sonuncusuyla alakalıdır." İmam-ı Şafii'ye göre ise, bu istisna, geçen o cümlelerin hepsiyle alakalıdır. Biz bu meseleyi Usûl-ü Fıkıh'da özetledik. Fakat burada, inşaallah, burayla ilgili olan miktarını belirteceğiz.
Tövbekâr Kazifin Şahitliği: Şafiiyyenin Delilleri
Şâfii (r.h), bu kimsenin (tevbeden sonraki) şâhidliğinin kabul edileceğine dair şu delilleri getirmiştir:
1)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Günahtan tevbe eden, o hiç günahı yok gibidir" İbn Maca, Zühd, 30 (Z/1420).buyurmuştur. Günahı olmayanın şahidliği kabul edilir. O halde, tevbekâr olanın şahidliğinin de kabul edilmesi gerekir.
2) Kâfir iftira atar, sonra da kâfirlikten (imana) dönerse, bunun şahidliği (artık), icma ile kabul edilir. Binâenaleyh iftirada bulunan bir müslüman yaptığı bu iftiradan tevbe ederse, şahidliğinin artık kabul edilmesi gerekir. Çünkü müslümanın yaptığı iftira, kâfirin iftirasından, durum bakımından, daha ehven (hafif)' tir. Buna göre, "Müslümanlar, kâfirlerin (iftiralarından) üzüntü duymazlar. Çünkü onlar, zaten müslümanlara düşman olarak ve müslümanlar hakkında batıl (asılsız) ta'nlarda bulunmakla meşhurdurlar. Binâenaleyh kâfirin iftirası sebebiyle, iftira edilene bir müslümanın iftirasından dolayı dokunacak, ayıp ve utanç kadar bir ayıp ve utanç dokunmaz.
Bu sebeble herhangi bir ar ve kusurun dokunmaması için müslüman iftira etmekten alabildiğine menedilmiştir. Bir de küfründen tevbe eden kimseye had gerekmez. Halbuki iftirasından ötürü tevbe edenden, bu hadd-i kazif düşmez." denilirse, biz deriz ki: İkisi arasında bu fark Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in. "Onlara, müslümanların lehine ve aleyhine olan şeylerin, onların da lehine ve aleyhine olduğunu (müslümanlar için hak ve vazife olan şeylerin, o nmmiler için de hak ve vazife olduğunu) haber ver" Ebu Davud. Cihad, 90 (3/37) benzeri hadis.hadis-i şerifi ile ilga edilmiştir.
3) Biz, inkârdan, adam öldürmekten ve zinadan tevbe eden kimsenin şahidliğinin makbul olduğu hususunda müttefikiz. İftirasından dolayı tevbe eden de böyledir. Çünkü bu günah, zinadan daha büyük değildir.
4) Ebu Hanife (r.h) hadd, iftira edilenin hakkı olmakla birlikte, iftira eden kendisine had uygulanmadan önce tevbe ederse, bu kimsenin şahidliğini kabul ediyor. Binâenaleyh had, tevbe ile kalkmıyor. Kendisine had uygulandıktan sonra, halini düzeltmiş ve kendisinden fasıklık ismi kalkmış olduğu halde, tevbe eden birisinin şahidliği haydi haydi kabul edilir.
5)Hak teâlâ'nın, "Ancak bu hareketten sonra tevbe edenler müstesna" (Nûr, 5) ifadesi, birkaç cümleden sonra zikredilmiş bir istisnadır. Binâenaleyh bunun, bütün o cümlelere ait bir istisna olması gerekir. Bunun delilleri şunlardır:
a) Biz, herhangi bir kimsenin, "Eğer Allah dilerse (inşaallah), kölem hür, hanımım boş olsun" demesi halinde, bu "İnşaallah"ın, her iki cümleyle de alakalı olduğu hususunda müttefikiz. Durum, konumuz olan bu ayetteki istisnada da aynıdır. Bu durumda eğer: "Bu ikisi arasındaki fark şudur: "İnşaallah" sözü, o hususta herhangi bir şey sabit olmasın diye, sözün hükmünü kaldırmak için kullanılır. İstisna harfi (edatı) ile zikredilen istisnanın ise, tek başına sözün hükmünü kaldırmak için gelmesi caiz değildir. Baksana, bir kimsenin, "inşaallah sen boşsun" demesi mümkündür ve bundan ötürü herhangi bir şey yani boşanma meydana gelmez. Ama "Sen bir talak kalmak üzere boşsun" demesi halinde ise, boşanma meydana gelmiş ve istisna da bâtıl olmuş olur. Çünkü istisna edatının, sözün hükmünü tamamen kaldırmak için kullanılması burada imkânsızdır. Böylece, "İnşaallah" (Eğer Allah dilerse) ifadesinin, kendinden önce geçen bütün cümlelerle alakalı olmasından, istisna edatı (illâ) ile yapılan müstesnanın da, kendinden önce geçenlerin tamamıyla alakalı olmasının doğru olması neticesinin çıkmadığı sabit olur" denilirse, biz deriz ki: Bu, cem (toplama) mahallinin gayrisinde olan bir farktır. Çünkü "inşaallah" ifadesinin, sözün hükmünü tamamen kaldırmak için kullanılması caizdir. Dolayısıyla şüphesiz bunun, önce geçen cümlelerin tamamıyla alakalı olması caiz olmuştur. Aksi halde bunun, sözün bir kısmının hükmünü kaldırmak için getirilmiş olması caiz olurdu. Bu sebeble, işte bu tarzda onun bütün cümlelerle alakalı olması gerekir. Öyle ki, bahsedilen cümlelerden herbirinden bir kısmının istisna edilmesini gerektirmiştir.
b) "Vâv" (ve) edatı, mutlak cem (toplamak, birlikte oluşu göstermek) içindir. Binâenaleyh ayetteki, "Seksen değnek vurun ve onların şahidliğini ebedi kabul etmeyin ve onlar fâsıkların tâ kendileridir" her üç cümle de, birbirinden önceliği olmaksızın, sanki hep birlikte zikredilmiş gibidir. Binâenaleyh bu ifadeye istisna dahil olduğunda, bu istisnanın onlardan birine ait olması, diğerlerine ait olmasından daha evla değildir. Çünkü bu cümlelerden birinin, diğerinden, mana bakımından önceliği yoktur. Binâenaleyh bunun, bütün cümlelerle alakalı olması gerekir. Ebû Hanife (r.h)'nin görüşünün aleyhine olmak üzere, bu ifadenin bir benzeri de, Hak teâlâ'nın, "Namaza kalktığınız zaman, yüzlerinizi yıkayın" (Maide, 6) ayetidir. Çünkü buradaki (......) ifadesindeki fâ-i takibiyye, yüzü yıkama ifadesine değil, aksine bundan sonra gelen atıf vavları, tertib (sıra) ifade etmedikleri için, bütün bu sonraki cümlelerin hepsine birden gelmiştir. Tefsir etmekte olduğumuz ayetteki, (illâ) istisna edatı da, geçenlerin sadece belli biriyle ilgili değildir. Çünkü vâv harfi, tertib ifâde etmez. Binâenaleyh bu istisna onların hepsiyle alakalı gibidir. Buna göre şayet, "vâv" edatı, söylediğiniz gibi bazan mutlak cem (atıf) için, bazan da istinaf için olur. İsti'naf (başlangıç) için olması "Onlar fâsıkların tâ kendileridir" ifadesinde oluşu gibidir. Çünkü vâv, nazmı tek cümle olan ve manası bir olan yerlerde, cem için olur. Böylece de onların tamamı, tıpkı abdest (Maide, 6) ayetinde olduğu gibi birlikte zikredilmiş (tek bir şey) gibi olurlar. Çünkü abdest ayetinde zikredilenlerin hepsi tek bir bütündür. Cenâb-ı Hak sanki "İşte sayılan bu uzuvlarınızı yıkayın" buyurmuştur. Çünkü bu sayılanların hepsini, "yıkayın" emri içine almıştır. Kazf (iftira) ayetine gelince, bunun başlangıcı emir, sonu ise haber cümlesidir. Binâenaleyh bütün bunların tek bir cümlede sıralanması caiz değildir. O halde bu (üçüncü) vâv, istinaf içindir. Bu sebeble de, istisna bu sonuncu cümleye aittir" denilirse, biz deriz ki: "Bizim bu üç cümlenin tamamını da şartın cezası (cevabı) saymamız niçin caiz olmasın? Buna göre sanki "Kim muhsan olanlara iftira atarsa, ona sopa vurun, şahidliğini kabul etmeyin ve onun fasık olduğunu söyleyiniz, yani siz onlara sopa, şahidliğı red ve fasık deme işlerinin hepsini yapınız. Fakat attıkları iftiradan tevbe edip, hallerini düzeltenler müstesna. Çünkü Allah bunları bağışlar. Böylece de onlar sopa vurulmamış, şahidlikleri reddedilmemiş ve fasık sayılmayan kimseler olurlar" denilmek istenmiştir.
c) Ayetteki, "Onlar fâsıkların tâ kendileridir" ifadesinin, "Onların şahidliklerini ebedi kabul etmeyin" ayetinin peşinden gelmiş olması, şahidliğin kabul edilmeyişinin sebebinin, o kimsenin fasık oluşu olduğuna delalet eder. Çünkü bir hükmün bir vasfa dayandırılması, o vasfın o hükmün illeti olduğunu gösterir. Hele de o vasıf o hükme münasib ise. Binâenaleyh o kimsenin fasık oluşu da şahidliğinin makbul olmamasına münasibtir. O kimsenin şehâdetinin kabul edilmeyişinin sebebi sadece onun fâsık olduğu sabit olup, bu istisna da o kimsenin fâsıklığının (tevbe ettiğinde) zail olduğuna delâlet edince, bu illet ortadan kalkmış olur. Sebeb ortadan kalkınca da bu sebebe bağlı olan hükmün de kalkması gerekir.
d) Bu gibi istisnalar Kur'ân'da vardır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah ve Resulü ile harbedenlerin cezası şudur. Ancak tevbe edenler müstesna" (maide, 33-34) buyurmuştur. Bu istisnanın, ayetin başından itibaren sayılanların tamamı ile olduğunda ve bu tevbenin hepsi için söz konusu olduğunda şüphe yoktur. Hak teâlâ'nın, "Sarhoş iken namaza yaklaşmayın, eğer su bulumazsanız, teyemmüm edin" (Nisa. 43) ayetindeki durum da böyledir: Teyemmüm, kendisine abdest farz olan kimseler için meşru olduğu gibi, gusletmesi gerekenler içn de söz konusudur. Ebu Ubeyd bu izahı, Şafii'nin mezhebini isbat sadedinde yapmıştır.
Hanefi İçtihadının Delilleri
Ebu Hanife'nin arkadaşları, bu ayetteki istisnanın, son cümleye ait olduğu hususunda şu delilleri getirmişlerdir:
1) Bir istisnadan yapılan istisna, son cümleye ait sayılır. Binâenaleyh bir birlik olsun diye, bu her yerde böyle olur.
2) Önceki cümlelerin umumi manada olmasını gerektiren şey mevcuttur. Buna muarız olan şey, yani istisna ise, kendisinin tek bir cümleye ait olmasının doğruluğu hususunda yeterlidir. Çünkü bu kadarcık şeyle istisna bir lağiv (boş, manasız şey) olmaktan çıkar. Binâenaleyh bu istisnanın sadece tek bir cümleyle alakalı olması gerekir.
3) Buradaki istisnanın kendinden önce geçen cümlelerin tamamıyla alakalı olsaydı, bu kimsenin tevbe etmesi halinde, ona celde vurulmaması gerekirdi ki bu icmâen bâtıldır. Dolayısıyla bu istisnanın son cümleye ait olması gerekirdi.
Bunlardan birincisine şöyle cevap verilir: Menfi (olumsuz) cümleden yapılan istisna olumlu, olumlu cümleden yapılan istisna ise olumsuzdur. Binâenaleyh istisnadan sonra gelen istisnanın, hem birinci istisnaya, hem de müstesnaya râci olması halinde, bu ikisinden birinden giden kadarı ile diğerine eklenmiş olur. Böylece de birinci istisnayla noksanlaşan, (ikincisi) ile eklenip, tamir edilmiş olur. Dolayısıyla da ikinci istisna faydasız olmuş olur. İşte bundan ötürü, "İstisnadan yapılan istisna son cümleye aittir" diyoruz. İkincisine de şu şekilde cevap veririz: Atıf vâvının bir tertibi (sırayı) ifade etmediğini beyân etmiştik. Binâenaleyh cümlelerin bir kısmı mertebece diğerlerinden sonra sayılamaz. O halde istisnanın, bu cümlelerden bir kısmıyla alakalı olması, diğerleriyle alakalı olmasından evlâ değildir. Binâenaleyh bunun, hepsiyle alakalı olması gerekir. Üçüncü delile de şöyle cevap veririz: Bununla, bazısı hakkında amel etmek terkedilmiş, diğerleri hakkında amel etmek ise terkedilmemiştir.
Ebu Hanife (r.h)'nin arkadaşları bu meselede şu hadisleri delil getirmişlerdir:
a) Hanımının, Şureyh b. Sehmâ ile zina ettiğini söyleyen Hilâl b. Ümeyye hadisesi hakkında İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın rivayet ettiği şu hadis: Hilâl bunu söyleyince Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Hilâl'e celde vurulur ve onun müslümanlar hakkındaki şâhidliği bâtıl olur" Müsned, 1/238. buyurdu. Böylece Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), onun şâhidliğinin kabulü için, tevbenin şart olduğunu söylemeksizin, ona celde vurulmasının, şehâtedini geçersiz kılacağını bildirmiştir.
b)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Kendilerine hadd-i kazî uygulanmış olanlar hariç, müslümanlar birbirleri hakkında âdil şahidler sayılırlar" Keşfu'l-Hafa, 2/209. buyurmuş ve hadd-i kazf uygulananların tevbe etmesini şart koşmamıştır.
c) Amr b. Şuayb, babasından; babası da dedesinden, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "islam'da had uygulanmış kimselerin sehâdeti caiz değildir" İbn Mace. Ahkâm, 30 (2/792). dediğini rivayet etmiştir.
Şafii ise şöyle der: Bütün bunlar şunlarla çelişir:
1)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "(Bir şeyi) güneş gibi (apaçık-kesin olarak) bildiğinde, şahidlik et" buyurmuştur. Emir, vucûb (farziyyet) ifade eder. Binâenaleyh hadd cezası giymiş bir kimse, birşeyi bildiğinde, o hususta şahidük etmesi farzdır. Eğer onun şahidliği makbul olmamış olsaydı, bu ona farz olmazdı. Çünkü bu şahidlik, bu durumda yersiz ve boş olmuş olurdu.
2)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Biz, zahire göre hükmederiz" Keşfu'-Hafa, 1/92. buyurmuştur. Burada böyle bir zahir söz konusudur. Çünkü bu kimsenin dini, aklı ve tevbesi sebebiyle, yeniden kazandığı namusu, kendisinin (zahiren) sâdık olduğu zannını ifade eder.
3) Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'den şu rivayet edilmiştir: O, Muğire b. Şu'be'nin aleyhine şahidlik eden Ebu Bekre, Nâfi ve Nefi'ye celde vurmuş ve sonra da: "Kim kendisini yalanlarsa, şahidliğini kabul ederim, böyle yapmayanın şahidliğini kabul etmem" dedi. Bunun üzerine Nafi ve Nefi kendilerini yalanladılar (yalan söylediklerini itiraf ettiler) ve tevbe ettiler. Hazret-i Ömer de artık bunların (bundan sonraki) şahidliğini kabul etti. Fakat Ebu Bekre'nin şahidliğini kabul etmedi. Hiçbir sahabi de bunu yadırgamamış, tenkid etmemiştir. İşte bu meseledeki sözün tamamı budur.
Hak teâlâ'nın, "Onlar fâsıkların tâ kendileridir" ifadesine gelince, bil ki bu ifade, şu iki manaya gelir:
1) Kazf (iftira atma), büyük günahlardandır. Çünkü fasık ismi ancak büyük günah işleyenler için kullanılır.
2) Fâsık, ikâbı hakedenlere verilen bir isimdir. Çünkü bu isim eğer kendi fiilinden müştak bir isim olmuş olsaydı, o zaman tevbe, tıpkı o kimsenin dövücülükle ve başka şeylere meyyal olmakla tavsif edilmesine mâni olmadığı gibi, Askın devamına da mâni olmazdı.
İftiradan Tövbe
Hak teâlâ'nın "Tevbe edenler müstesna" ifadesine gelince, bil ki âlimler iftira etmekten ötürü nasıl tevbekâr olunacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak Şafii (r.h): "Bunun tevbesi, kişinin yalan söylediğini itiraf etmesidir" derken, Şafii'nin ashabı, bundan nasıl tevbe edileceği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Onlardan el-İstahri; "O, "Ben söylediğim o hususta yalancıyım. Bir daha aynı şeyi yapmayacağım" der" demiştir. Ebu İshak ise: "O, "Ben yalan söyledim" diyemez. Çünkü o, bazan doğru söylemiştir. Dolayısıyla "Yalan söyledim" demesi de yalan olmuş olur. Yalan da bir günahtır. Günahı isteyen kimse ise bir başka günahtan tevbe etmiş olamaz. Aksine iftira eden kimse, "söylediğime pişman oldum. O sözümden dönüyorum. Artık bir daha aynısını yapmayacağım" der" demiştir.
Ayetteki "ve hallerini ıslah ederler" ifadesi hakkında âlimlerimiz şöyle demişlerdir: "O kimsenin tevbe etmesinden sonra, sahidliğinin kabul edilebilmesi ve bu yetkisinin geri dönebilmesi için, iyi halinin üzerinden mutlaka bir zamanın geçmesi gerekir" demişler ve sonra da bu müddeti bir yıl olarak belirlemişlerdir. Böylece o kimsenin üzerinden, hallerin ve karakterlerin değiştiği dört mevsim geçmiş olur. Bu tıpkı innîn (cinsi kudreti olmayan) kimse için, boşanması için bir yıl zamanın geçmesinin belirlenmesi gibidir. Şeriat, zekât, cizye ve benzeri şeyler gibi, pek çok hükmü bir yılın geçmesine bağlamıştır.
Hak teâlâ'nın "Çünkü Allah gafur ve rahimdir" ifadesi, "O, gafur ve rahim olduğu için, tevbeleri kabul eder" demektir. Bu, tevbelerin kabulünün akton Allah'a vâcib olmadığına delalet eder. Çünkü eğer tevbeleri kabul etmesi Allahü teâlâ'ya aklen vâcib olsaydı, o zaman tevbelri kabul hususunda o, gafur ve rahim olmuş olmazdı. Zira tevbeleri kabul O'na şart ve vâcib olsaydı, o zaman Hak teâlâ bu tevbeleri mecburen ve korkusundan ötürü kabul etmiş olurdu. Çünkü O bu durumda, eğer bunu kabul etmeyecek olursa, kendisinin sefih olduğunu ve ulûhiyyet vasfı dışında kalacağını bitmektedir. Ama tevbelerin kabulü aklen vâcib olmadığı hakle O, tevbeleri kabul edince, rahmeti ve ihsanı tahakkuk etmiş olur. Muvaffakiyet Allah'dandır.
4. Hüküm: Liân
6–9. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:10
10. Âyetin Tefsiri
"Hanımlara zina tsnâd eden ve haklarında kendilerinden başka şahidleri de bulunmayan kimselere gelince, onlardan herbirinin yapacağı şâhidlik, kendisinin hakikaten sâdıklardan olduğunu Allah'a yemin ederek, dört defa yapacağı şahidlikür. Beşincide, eğer yalancılardansa, Allah'ın laneti muhakkak kendisinin üstüne (olsun diye dua etmesidir). O (kadının), o zevcinin, muhakkak yalancılardan olduğuna, Allah'a yemin ederek dört defa şâhidlik edip, beşincide de, eğer o (kocası) sadıklardan ise, Allah'ın gazabı kendisi üzerine olsun (diye beddua etmesi) o kadından bu azabı (cezayı) defeder. Eğer üzerinizde Allah'ın fazlı ve rahmeti olmasaydı; eğer gerçekten Allah tevbeleri kabul eden, yegane hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (haliniz nice olurdu)?".
Bil ki Hak teâlâ kişinin ailesi dışındaki hanımlara yaptığı zina isnâd ve iftirasının hükmünden bahsettikten sonra, kendi hanımına zina isnadında bulunmasının hükmünü zikretmiştir. Hem sonra bu ayet şöyle bazı konuları ihtiva etmektedir.
Nüzul Sebebi
Birinci Konu: Ayetin sebeb-i nüzulü hakkında âlimler şunları nakletmişlerdir:
1) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: "Hak teâlâ'nın, "Namuslu ve hür kadınlara (zina) iftirası atanlar...."(Nûr, 4) ayeti nazil olunca, Âsim b. Adiyy el-Ensâri şöyle dedi: "Yani bizden biri, evine girse, bir adamı hanımının koynunda bulsa, eğer bu durumda o, buna şahid olabilecek dört kişi getirmeye kalksa, o zamana kadar o adam işini görüp gitmiş olur. Yok, eğer onu o anda öldürse, onun katili sayılır. Yok, eğer: "Ben falancayı, hanımımla beraber buldum" diyecek olsa, iftira cezasına çarptırılır. Yok, eğer sesini çıkarmayacak olsa, öfkesini içinde tutmuş olacak. Allah'ım, bir çıkış kapısı aç." Asımın, Uveymir adında bir amcaoğlu ve Uveymir'in de Havle binti Kays adında bir hanımı vardı. Derken Uveymir, Asıma gelip: "Yemin olsun ki Şureyh b. Sehmâ'yı, Hanımım Havle'nin üzerinde (koynunda) gördüm" dedi. Bunun üzerine Asım istircâ'da bulundu, yani "Biz, Allah'a aitiz ve O'na döneceğiz" dedi ve sonra, Resulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip "Ya Resulullah, ailem hususunda ne çabuk imtihan oldum!" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Ne demek istiyorsun?" dedi. Bunun üzerine Âsim: "Amcaoğlu Uveymir, Şureyh b. Sehmâ'yı hanımı Havle'nin üzerinde bulduğunu bana haber verdi" dedi. Uveymir, Havle ve Şureyh, bunların hepsi de Âsimin amca çocukları idiler. Bu sebeble, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların hepsini çağırttı ve Uveymir'e dönerek: "Zevcen hakkında (yalan söylemekten), Allah'dan ittikâ et. O, senin amcakızındır. Ona iftira etme" dedi. Uveymir de: "Ya Resulullah, Allah'a yemin ederim ki, Şureyh'i hanımımın üzerinde gördüm. Dört aydan beri ona yaklaşmadım. O, benden başkasından hâmile kalmıştır" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o zaman Havle'ye dönerek: "Allah'dan kork, sadece ne yaptığını söyle" dedi. Havle de: "Ey Allah'ın Resulü, Uveymir kıskanç bir adamdır. Şüreyh'in bana dikkatlice baktığını ve benimle konuştuğunu gördü. Kıskançlığı onu, böyle söylemeye sevketti" dedi. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ bu ayeti indirdi. O zaman da Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) emretti de, namaz ezanı okundu, ikindi namazını kıldırdı, sonra Uveymir'e dönüp: "Kalk ve "Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, Havle kesinlikle zina etti ve ben (bu hususta) doğru söylüyorum" de" dedi. Sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Uveymir'e ikinci olarak: "Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, ben Şureyh'i Havle'nin üzerinde gördüm ve ben hiç şüphesiz sâdıklardanım" de" buyurdu. Daha sonra üçüncü olarak da: "Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, o benden başkasından hamile kalmıştır" de" buyurdu. Dördüncüsünde de: "Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, o zina etmiştir. Çünkü ben ona dört aydan beri yaklaşmadım ve ben gerçekten doğru söyleyenlerdenim" de" buyurdu. Beşincisinde de: "Eğer ben (Uveymir) yalan söylüyorsam, Allah'ın laneti benim üzerime olsun "de" buyurdu. Daha sonra da Uveymir'e "Otur" dedi. Havle'ye "kalk" dedi. Havle ayağa kalktı iki defa "Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki ben zina etmedim. Kocam Uveymir, yalancılardandır (yalan söylüyor)" dedi, ikinci olarak, "Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, o benim üzerimde Şureyh'i görmedi, yalan söylüyor"; üçüncü olarak, "Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, ben ondan hamileyim, o yalan söylüyor"; dördüncü olarak, "Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, o (kocam) beni bir zina yaparken görmedi, o yalan söylüyor"; beşinci olarak da: "Eğer Uveymir söylediklerinde doğru ise, Allah'ın gazabı benim üzerime olsun" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), onları birbirinden ayırdı.
2) Kelbî'nin rivayetine göre İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Âsim, bir gün ailesine varıp gitti ve Şüreyh b. Sehmâ'yı hanımının koynunda buldu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldi." Hadisin bundan sonraki kısmı, geçen rivayette olduğu gibidir.
3) İkrime, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan şunu rivayet etmiştir: "Namuslu ve hür kadınlara (zina) iftirası atan..."(Nûr, 4) ayeti inince, Ensâr'ın reisi (büyüğü) durumunda olan Sa'd b. Ubâde (radıyallahü anh) şöyle dedi: "Eğer hanımımın koynunda birisini yakalasam, dört şahid getirmeye kalkıştığımda, o işini bitirip gitmiş olacak" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), "Ey Ensar cemaati, reisinizin dediğini duymuyor musunuz?" deyince, onlar "Ya Resûlullah onu kınama. Çünkü o kıskanç bir adam" dediler. Sa'd b. Ubâde (radıyallahü anh) de, "Ya Resulellah, Allah'a yemin ederim ki, bu ayetin Allah'dan geldiğini ve hak olduğunu biliyorum. Fakat buna şaştım." (Bunu anlamakta zorluk çektim)" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah kesinlikle böyle buyuruyor" dedi. Çok beklemeden, Sa'd'ın Hilâl b. Ümeyye adındaki amcaoğlu çıkageldi. Hilâl Allah'ın tövbelerini kabul ettiği o meşhur üç kişiden biri idi ve "Ya Resûlullah, hanımımın koynunda birisini yakaladım. Şu gözümle gördüm, şu kulağımla işittim" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), onun getirdiği bu haberden hoşlanmadı. Hilâl de, "Allah'a yemin ederim ki, ey Allah'ın Resulü, yüzünden söylediğim şeyden hoşlanmadığını hissetmekteyim. Ama, Allah biliyor ki doğru söylüyorum ve sadece hakkı ifade ettim" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), "Ya beyyine (şahid-delil getirirsin), yahut da (sana) had uygulanır" dedi. Ensar bir araya gelip, "Sa'd'ın söylediği başımıza geldi" dediler. Onlar böyle konuşurlarken, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e vahiy geldi. Ona vahiy geldiğinde, yüzünün rengi kaçar, bedenini bir kırmızılık sarardı. O'nun bu sıkıntısı geçince, "Ey Hilâl, müjdeler olsun, Allah senin için bir çıkış yeri nasib etti" dedi. Hilâl de: "Ben de, Allah'dan bunu umuyordum" dedi ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ensara bu ayetleri okuyup, "O kadını çağırın" dedi. Kadın çağırıldı. Gelince, Hilâlin yalan söylediğini iddia etti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Allah ikinizden birisinin yalancı olduğunu biliyor. Sizden, tevbe edecek birisi yok mu?" dedi ve karşılıklı olarak lanetleşmelerini (Li'an'ı) emretti. Bunun üzerine Hilâl, Allah adına yemin edip, şehâdet ederek, kendisinin sâdıklardan olduğunu söyledi. Beşinci seferinde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona, "Ey Hilâl, Allah'dan kork, çünkü dünya azabı (cezası) âhiret azabından daha kolaydır" dedi. Hilâl de, "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın Resulü bana celde vurmadığına göre, Allah bu kadından ötürü bana azab etmeyecektir" deyip, beşinci kez (malum şekilde) yeminle şehâdette bulundu. Daha sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kadına dönerek, "Sen de bu şekilde yemin edip, şehâdette bulunabilir misin?" dedi. O da, dört defa, Hilâl'in yalan söylediğine dair yemin ile şehâdette bulundu. Beşincisine başlayınca Resûlûitah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona, "Allah'dan kork, bu beşincisi, neticesi mutlaka gerçekleşecek olandır" dedi. Bunun üzerine kadın, bir müddet duraladı, suçunu itiraf edecek gibi oldu, sonra "Allah'a yemin ederim ki, kavmimi rezil kepaze etmeyeceğim" deyip, beşinci kez Hilâl eğer doğru söylüyorsa, Allah'ın gazabının kendisine olması için yemin edip, şehâdette bulundu. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), o ikisini birbirinden ayırdı. Sonra da, "Bekleyin. Eğer bu kadının doğuracağı çocuk orta, kırmızı-beyaza çalan san renkli ve ince bacaklı olursa, Hilâl'e aittir. Yok eğer o çocuğun bacakları kalın, esmer ve kıvırcık saçlı ve yassı burunlu olursa, bu da (kim yaptıysa) ona aittir" dedi. Kadın esmer, kalın bacaklı bir çocuk doğurdu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Eğer o yeminler olmasaydı, benim ile o kadının işi vardı" Kenzu'l-Ummâl, 15/40581; Ebû Dâvûd, Talâk. 27 (2/278). "(Ben, ona yapacağımı biliyordum)" buyurmuştur. İkrime, "Andolsun ki o çocuğu daha sonra, babasının kim olduğu bilinmediği halde, bir şehrin valisi olarak gördüm" demiştir.
Farklı Kıraatler
İkinci bahis: Bu, kıraatle ilgilidir: Ayetteki (......) kelimesi, tâ ile (......) şeklinde okunmuştur. Çünkü "şühedâ" lafzı cemidir. Yahut da, şühedâ (şahidler), manası müennes olan "enfüs" (nefisler) takdirindedir. Kelimesinin mansub oluşu ise, mef'ül-ü mutlak hükmünde olmasından ötürüdür. Bunun amili ise masdar olan, "sehâdet" kelimesidir. 'Şehâdet" kelimesi, haberi mahzuf bir mübteda olup, ifadenin takdiri "Onların birisinin dört kere şehâdet etmesi, vacibtir (farzdır)" şeklindedir. nin muhaffefi olarak kendisinden sonra gelen kelimenin ref'i ile şeklinde de okunmuştur. Yine bu masdar fiil olarak, şeklinde de okunmuştur. Ayrıca her iki yerdeki "hâmise" kelimesi "Beşinci şâhidliğini yapar" takdirinde, mansub olarak da okunmuştur.
Üçüncü Bahis: Bu, bu konudaki hükümlerle ilgilidir. Bu konuyu, incelemek birtakım ana başlıklarla alakalıdır.
Birinci ana konu, "Li'ân'ı gerektiren şey hakkındadır. Bununla ilgili birkaç mesele var:
Lanı Gerektiren Durum
Bil ki bir kimse, hanımına zina isnadında bulunduğunda, eğer o kadın muhsan (iffetli-namuslu) ise, o adama hadd vurulması gerekir. Yok eğer kadın muhsan değilse, kocaya ta'zir gerekir. Bu tıpkı yabancı bir kadına İftira atmada, gereken bu iki şeyin aynı olması gibidir. Fakat gerekli olan bu iki şey had veya ta'zir, bu iki durumdaki çıkış (kurtuluş) yolları bakımından farklıdırlar. Mesela yabancı kadına iftira edilmesi halinde, iftira edenden had cezası ancak, ya iftira edilen kimsenin ikrarı ile, ya da onun bu işi yaptığına dair bir beyyine (delil) ile düşer. Kişinin, kendi hanımına böyle bir suç isnadı halinde ise, had cezası hem bahsedilen bu iki şeyden biri (yani ikrar veya beyyine), yahut da li'ân ile düşer. Şeriat, li'ân'ı şu iki sebebden ötürü, yabancı kadınlara isnadda bulunmasında değil de, bu halde yani kendi hanımına zina isnadında bulunması halinde nazar-ı dikkate almıştır.
1) Kişiye, yabancı kadınlara zina nisbet edilmesinde, bir sıkıntı ve ar söz konusu olmaz. Binâenaleyh evlâ olan, böyle birşeyi (şahidleri ve beyyinesi yoksa) gizli tutmaktır. Fakat birisi, onun kendi hammıyla zina ederse, o bundan hem alabildiğine ar duyar, hem de nesebi bozulmuş-karışmış olur. Dolayısıyla kocanın buna sabretmesi mümkün değildir. Bunun bir beyyineye (dört şahide) dayandırılması da adeta imkânsız gibidir. Binâenaleyh işte bundan ötürü şeriat, böyle durumlarda li'an'ı öngörmüştür.
2) Kişinin hammıyla olan halleri konusunda, genel olan durum gerçekten böyle bir işin olması müstesna, hanımına bir iftirada bulunmamasıdır. Binâenaleyh eğer bir kimse hanımına böyle bir isnadda bulunmuşsa, bu isnâd ve iftiranın kendisi, o kimsenin bu hususta (büyük ihtimalle) doğru olduğunun şahididir. Fakat böyle durumun şahidliği, tam ve mükemmel bir şahidlik değildir. Binâenaleyh bu şehâdeti destekleyecek olan yeminler de buna eklenir. Bu, tıpkı zayıf olduğu için kadının şahidliğinin sayısal olarak (bir erkeğe, iki kadın kabul edilmesiyle) artırılması ve tek bir şahidin pek çok fukaha'nın görüşüne göre, şehâdetinin yanısıra yemin etmek suretiyle kuvvetlendirilmesi hadisesi gibidir.
Karsını İtham Edenin Hükmü
Ebûbekir er-Râzi şöyle der: "Kişinin yabancı kadınlara ve kendi hanımına attığı iftiranın cezası seksen değnektir. Bunun delili Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Hilâl b. Ümeyye'ye hanımının Şüreyh b. Sehma ile zinada bulunduğu iddiasında bulunduğunda söylediği şu hadistir: "Bana senin lehinde şehâdet edecek dört şahid getir. Aksi halde, bunun cezası sırtına vurulacak bir haddir! Buharî, Şehadât, 21. Bu ifade ile kişinin kendi hanımına attığı zina iftirasının cezasının da, tıpkı yabancı kadınlara attığı iftiranın cezası gibi olduğu sabit olur. Fakat bu ceza, kocalar hakkında li'an ile nesheditmiştir. Aynı hadis, "söyleyin bakalım, eğer bir adam, birisini hanımının koynunda yakalasa ve bu durumda bunu etrafa söylese, sizler ona celde cezası uygularsınız, o adamı öldürse, sizler de onu (kısâsen) öldürürsünüz, sussa öfkesi içinde kalacak" diyen birisi için de rivayet edilmiştir. İşte bu hadisler, hanımına iftira edenin cezasının seksen celde olduğuna, fakat Hak teâlâ'nın bunu Iran ayetiyle neshettiğine delâlet etmektedir.
Üçüncü Mesele
Şâfii (r.h) şöyle der: Koca, hanımını itham ettiğinde farz olar şer'i ceza had (celde)dir Fakat bu celdeden, li'an ile koca kurtulur. Bu tıpkı yabancı bir kadına iftira eden için gerekli cezanın hadd-i kazif (seksen değnek)olup, onun bundan kurtuluşunun ancak, dört şahid sayesinde olması gibidir. Binâenaleyh eğer koca, böyle bir durumda li'ana (lanetleşmeye) yanaşmazsa, ona hadd-i kazif gerekir. Dolayısıyla koca li'ana yanaşır, fakat kadın bundan kaçınırsa, kadına da zina cezası olan (recm) gerekir.
Ebû Hanîfe (r.h) ise şöyle der: "Koca, "liân"a yanaşmadığında, li'an'a yanaşıncaya kadar hapsedilir. Kadın da böyledir, li'an'laşmaya yanaşmadığında buna yanaşıncaya kadar hapsedilir."
Şafliyyenin Delilleri
Şafii'nin delilleri şunlardır:
1)Allahü teâlâ, sûrenin başında, "kendi hanımlarından başka namuslu ve hür kadınlarım itham edenler.." buyurmuş, bunun peşinden, "sonra dört şahit getiremeyen kimselere de seksen değnek vurun." ifadesine yer vermiş, daha sonra da, bu ifadeye kocalara ait hükümleri de atfederek, "Zevcelerine zina isnâd eden ve haklarında kendilerinden başka şahitleri de bulunmayan kimselere (gelince),." (Nûr.6) buyurmuştur. Binâenaleyh (hanımları olmayan) kadınlara iftira atmanın gereği, ya dört şahit getirmek veyahut da celde olduğuna göre, kişinin kendi hanımlarına ettiği isnadın gereği de, ya li'an'laşma veyahut da haddir...
2) Cenâb-ı Hak, "O kadının, ..dört (defa) şehâdetetmesi, .. ondan (o kadından) bu azabı defeder" (nûr. 8) buyurmuştur. Bu ifadedeki azab kelimesinin başındaki elif-lâm, umumilik ifade etmez. Çünkü, o kadına her türlü azab gerekmemiştir. Binâenaleyh, bu ifadenin başındaki elif-lamı, daha önce bilinen malum olan bir manaya hamletmek gerekir. Daha önce bilinen mana da, "hadd"dir. Çünkü Allah bu sûrenin başında, "müminlerden bir zümre de bunların azabına şahit olsun" buyurmuştur. İşte bu ifadede geçen azab ile de bunu kastetmiştir. Ayetteki ifadesindeki el-azab kelimesiyle az önce yazdığımız ayette geçen "hadd" anlamına gelen azabın kastedildiği sabit olduğuna göre, o kadının li'an'a yanaşmadığı zaman hadd cezasına çarptırılacağı, li'an'laştığında ise, bu cezayı savuşturacağı sabit olmuş olur. Buna göre şayet, "el-azab" sözünden hapsetmek kastedilmiştir" denilirse, biz deriz ki: Biz, buradaki elif-lamın, daha önce geçmiş olan belli bir manayı ifade ettiğini beyan etmiştik... Burada en yakın olarak bahsedilen şey ise, "hadd" anlamına gelen azâbdır. Hem, biz bunu "hadd" anlamına aldığımızda, ayet mücmel olmaz, ama hapsetmek manasına alırsak, ayet mücmel olur. Çünkü ayette hapsin miktarı belirtilmemiştir.
3) Şafii (r.h) şöyle der: Kadının hapsedilmesinin batıl olduğuna şu husus da delalet etmektedir: Bu durumda olan kadın, "Eğer erkek doğru söylüyorsa, bana hadd uygulayın; yok eğer yalancı ise, beni salıverin. Benim hapisle ne alâkam var! Çünkü benim hapsedilmem, ne Allah'ın kitabında, ne Resulünün sünnetinde, ne icmâda, ne de kıyasta yer almaktadır..." diyebilir.
4) Koca, hanımına iftira ve suç isnadında bulunur, kendisinin şehâdetiyle de bundan bir çıkış yolu bulamazsa, Cenâb-ı Hakk'ın, "Namuslu ve hür kadınları itham eden sonra dört şahit getiremeyen kimselere de, seksen değnek vurun" (Nur, 4) ayetinden ötürü, bu kimseye hadd gerekir. Koca hakkında bu sabit olunca, kadın hakkında da sabit olur. Çünkü ikisi arasında bir farkın bulunduğunu söyleyen kimse yoktur.
5)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, Havle'ye "Dikkat, recm sana Allah'ın gazab etmesinden daha hafiftir" şeklindeki sözüdür. Bu ifade bu konuda bir nasstır.
Hanefiyyenin Delilleri
Ebû Hanife (r.h)'nin delili ise şudur: "Kadına gelince, kadın li'an'a yanaşmamaktan başka bir şey yapmamıştır. Binâenaleyh, kadının li'an'a yanaşmaması, ne o kadının zina ettiğine dair bir beyyinedir ve ne de kadının bu zinayı ikrar etmesi manasına gelir... Binaenaleyh, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Kişinin kanı.... şuöçsebepten biri bulunmadıkça mubah olmaz" hadisinden ötürü, kadının recmedilmesinin caiz olmaması gerekir... Kadın, "muhsan" (hür ve evli) olduğu zaman recm gerekmediğine göre, "muhsan" olmadığında "celde" de gerekmez. Çünkü, bu ikisi arasında bir farkın bulunduğunu söyleyen kimse yoktur. Hem, "li'an"a yanaşmamak, ikrar etmeyi açıkça ifade etmez!.. Binâenaleyh, tıpkı hem zinaya hem de başka bir şeye ihtimali olan bir lafız ile zina sabit olmadığı gibi bununla da "hadd"in isbatı caiz olmaz."
Dördüncü Mesele
Ekseri ulema, kişi, hanımına, "Ey zâniye, ey zinâkâr kadın!" dediğinde, iran'ın gerektiği kanaatindedirler. İmam Mâlik (r.h) ise, "Kişinin, hanımına "Seni zina ederken gördüm" demesi yahut o kadının (kendisinden) hamile olduğunu ve o çocuğun kendi çocuğu olduğunu kabul etmemesi durumu hariç, li'an yapılmaz" demiştir. Cumhurun delili şudur: Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifâdesi, her şeyi içine alan umûm bir ifadedir. Bir de, yabancı bir kadına iftira atma hususunda kullanılan o ifadeler arasında bir fark bulunmamaktadır. Binâenaleyh, kişinin kendi hanımını zina ile itham etmesi hususunda da, durum böyledir.
Li'an'da Bulunanlar
İkinci anakonu, "li'an"da bulunanlardır... Şâfii (r.h) şöyle der: "Yemini (şehâdeti) sahih olanın, "li'an"ı da geçerli ve sahihtir. Binâenaleyh, li'an hadisesi, iki cariye iki zımmî ve iki "hadd" giymiş kimse arasında uygulanabileceği gibi, taraflardan birinin cariye, yahut da kocanın müslüman,kadının ise "zımmîye" olması durumunda da uygulanır...." Ebu Hanife (r.h) ise, şu iki yerde li'an cereyan etmez der:
a) Koca yabancı birisi olup, kan da, kendisine iftira edene hadd gerekmeyen kimselerden olursa..... Bu, mesela, karının memlûke (cariye) veya "zımmîye" olması gibidir.
b) Taraflardan birinin, iftiradan dolayı hadd giymiş olması., yahut köle, yahut da kâfir olması gibi, şehâdette bulunamayan kimselerden olması. Daha sonra Ebu Hanife, fasık ve kör kimsenin, şehâdet edemeyen kimselerden olmalarına rağmen, "li'an"larının sahih olacağını öne sürmüştür.
Şafii (r.h)'nin görüşünün izahı şudur: (......) ayetinin zahiri, her şeyi içine alır. Tahsis etmenin gereği yoktur. Kıyas da, şu iki bakımdan açıktır:
a) Li'anlaşmanm maksadı, kişinin kendisinden ân, utancı ve veled-i zina olan o çocuğu def etmek, uzaklaştırmaktır. Böyle bir def etme işine, kendisine hadd uygulanmayan kimse muhtaç olduğu gibi, kendisine hadd uygulanmış kimse de muhtaçtır...
b) Biz, şehâdet edemeyenlerden olmasalar bile, fâsık ve âmânın "li'an"ının sahih olacağı hususunda ittifak etmişizdir. Binâenaleyh bu ikisinin dışında kalanlar hakkında da, hükmün böyle olması gerekir. Bu iki mesele arasındaki cihet-i camia, müşterek nokta ise, zina utancını def etmeye duyulan ihtiyaçtır.
Ebû Hande (r.h)'nin görüşünün izahının delili ise, hem "nass" hem de manadır. Nassa gelince, Abdullah İbn Amr İbn el-Âs'ın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in söylediğini rivayet ettiği şu hadistir: "Kadınlardan şu dört kimsenin kendileriyle kocaları arasında li'an cereyan etmez. Müslümanin nikâhında bulunan yahudi kadın ile hristiyan kadın, köle ile evlenmiş hür kadın ve hür erkekle evlenmiş cariye..." İbn Mace, Talâk, 27 (1/670).
Ebu Hanîfe'nın mana bakımından deliline gelince, biz derik ki (o şöyle demiştir): "Birinci duruma gelince, bu (Nûr.4) ayetinden dolayı, hem kişinin kendi hanımına, hem de yabancı bir kadına atmış olduğu iftiradan dolayı ona gerekli olan "hadd'dir. Ama bu hadd işi daha sonra kocalar hakkında neshedilmiş ve bu haddin yerini "li'an" almıştır. Binâenaleyh, yabancı kadınlara iftira atılması halinde, kocaların "li'an"da bulunmaları, hadd cezasının yerine geçince, kendisine yabancı bir erkeğin iftira etmesi halinde, hadd gerekmeyen kimselere "li'an" da gerekmez...
İkinci duruma gelince, bunun izahı da şöyledir: Li'an, bir şehâdettir. Binâenaleyh, şehâdette bulunamayan kimselerin şehâdetlerinin doğru olmaması gerekir. Biz, şu iki sebepten dolayı, "li'an"ın bir şehâdet olduğunu söyledik:
1)Cenâb-ı Hak, "Haklarında, kendilerinden başka şahitleri de bulunmayan kimselere (gelince) onlardan ve birinin yapacağı şahitlik Allah'a yemin (ile) dört şahitliktir" (Nûr. 7) buyurmuş, onların "li'an"larını bir "şehâdet" olarak adlandırmıştır. Nitekim, Cenâb-ı Hak ".... erkeklerinizden iki şahit tutunuz.."(Bakara, 282) ve ".. onlara karşı içinizden dört şahit getirin.." (Nisa, 15) buyurmuştur.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), taraflara li'an yaptırırken, onlara şehâdet lafzını kullanarak li'an'laşmalarını emretmiş, sadece yemin lafzıyla yetinmemiştir li'an'ın bir şehâdet olduğu sabit olunca, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onların şahidliklerini ebediyyen kabul etmeyin..." (Nur, 4) ifadesinden dolayı, iftiradan ötürü hadd giymiş kimsenin şahadetinin kabul edilmemesi gerekir... İftiradan dolayı hadd giymiş kimse hakkında durumun böyle olduğu sabit olduğuna göre bu durum ya bunların şehâdet ehlinden olmadıklarına dair mevcut olan icmâ'dan yahut da arada bir fark olduğunu söyleyenin bulunmamasından dolayı, köle ve kâfir hakkında da sabit olur.
Şafii (r.h) ise, şu şekilde cevap verir: Li'an, gerçekte bir şehâdet değil, tam aksine bir yemindir. Çünkü insanın kendisine şehâdet etmesi caiz değildir. Diğer bir husus da şudur: Şayet bu bir şehâdet olmuş olsaydı, o zaman kadının şehadetinin erkeğin şehadetinin yarısı addedildiği için, sekiz defa şehadette bulunması gerekirdi... Bir de, âmâ ve fasık kimselerin yeminleri sahihtir, ama şehadette bulunmaları caiz değildir.
İmdi eğer: "Fasık erkek ile fasık kadın bazan tevbe edebilirler..." denilirse, biz deriz ki: Köle de bazan azâd edilir ve böylece, şehâdeti caiz olur... Şafii (r.h) bu görüşünü şu şekilde kuvvetlendirir: "Köle, azad edildiğinde, o anda hemen şehâdeti kabul edilir. Fasık ise, tevbe ettiğinde, o anda hemen şehâdeti kabul edilmez." Daha sonra Şafii, Ebû Hanîfe (r.h)'ye karşı şu delili de ileri sürmüştür: Zımmîlerin, birbirleri hakkındaki şehâdetleri makbuldür. Binâenaleyh, erkekle "zimmîye" kadın arasındaki "li'an"ın da caiz olması gerekir. Bütün bunlar, Şafii (r.h)'nin sözleridir. O, bundan sonra şöyle der: Kendisine hadd uygulanan kimselere göre de, hadd'ler farklılık arzeder. Bunun manası şudur: Eğer koca, li'an'a yaklaşmazsa köleliğinden dolayı, hakkındaki iftira cezası ikiye bölünür; eğer koca li'an'da bulunur. Kadın ise li'an'da bulunmazsa, o zaman o kadının cezası (hadd), "muhsan" oluşuna-olmayışına ve hür veya cariye oluşuna göre farklılık arzeder.
Li'ana Bina Edilen Hükümler
Üçüncü anakonu, Li'an'a dayanan hükümler hakkındadır. Şafii (r.h) şöyle der: "Li'ân'a, şu beş hüküm taalluk etmektedir: a) Haddi savuşturmak... b) Çocuğun reddedilmesi... c) Karı-kocanın ayrılması... d) Karı-kocanın ebedi olarak birbirine haram olması... e) Kadına haddin vacib olması... Bütün bu hükümler, sırf erkeğin li'an'da bulunması ile tahakkuk eder, bu hususta kadının li'an'ına ve hâkimin hükmüne ihtiyaç duyulmaz... Çünkü, hâkimin buna hükmetmesi, karı-koca arasında bir ayrılığı meydana getirme değil, bu ayrılığı yürürlüğe koymak olur. Şimdi biz bu meseleler hakkında konuşalım.
Karı Kocanın Ayrılması
Müçtehitler, li'an sebebiyle ayrılığın meydana gelip gelmeyeceği hususunda şu dört görüş üzere ihtilaf etmişlerdir:
1) Osman el-Betti şöyle der: "Ben, kocanın hanımı ile li'an'da bulunmasının, kocanın hanımını boşamasını gerektiren herhangi bir şeyi gerektirdiğini göremiyorum."
2) Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, hâkim aralarını ayırmadığı müddetçe tarafların li'ân'ı bitirmeleri ile bir ayrılığın meydana gelmeyeceğini söylemişlerdir.
3) İmam Malik, el-Leys ve Züfer (r.h), taraflar li'anı bitirdiklerinde, hâkim onları ayırmasa bile, karıkocanın birbirlerinden ayrılmış olduklarını söylemişlerdir.
4) Şafii (r.h) ise, şöyle der: "Koca, şehâdeti ve lânetlemeyi bitirdiğinde, karısından ayrılmış olur. Artık o kadın, ister li'an'da bulunsun ister bulunmasın, o kocaya kesin olarak helâl olmaz...
Osman el-Betti nin delilleri şunlardır:
1) Li'an, ayrılığı ne sarih ne de kinai olarak ifade etmez... Binâenaleyh tıpkı ayrılığı ihsas ettirmeyen diğer sözler gibi, ayrılığı ifade etmemesi gerekir... Çünkü genel olarak li'an'laşmada koca, sözünde sadık olur ki bu da, herhangi bir haramlığı gerektirmez... Baksana, şayet kadının aleyhine delil bulunsa, bu da yine bir haramlığı ifade etmez. Binâenaleyh, erkek yalancı olur, kadın ise doğru olursa, bunda da haramlığa delâlet eden herhangi bir şeyin bulunmadığı sabit olur.
2) Şayet taraflar, kendi aralarında li'an'laşırlarsa, bu li'an'laşmalan bir ayrılığı gerektirmediği gibi hâkimin huzurunda li'an'laşmalan da bir ayrılığı gerektirmez.
3) "Li'an" yabancı kadınlara atılan iftira hususunda, şahitlerin yerini tutar... Burada şahitlerin bulunmasında, sadece hadd düşürme durumu hariç, bir fayda bulunmadığı gibi, li'an'ın da haddi düşürmenin dışında herhangi bir tesiri yoktur...
4) Koca, hanımına attığı iftira hususunda kendisini yalanlayıp (yalan söylediğini itiraf edip), dolayısıyla kendisine hadd-ı kazf uygulandığında, bu durum bir ayrılığı gerektirmediği gibi, kocanın li'an'laşması da böyle olur. Çünkü li'an da, haddi def etme için yapılmıştır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, lanetleşen tarafları birbirinden ayırmasına gelince, bu, el-Aclani hadisesinde böyle olmuştur. Bu hadisede koca, hanımını li'an'dan sonra üç talâkla boşamıştı... İşte bundan dolayıdır ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunları birbirinden ayırmış idi.
Ebu Hanife'nin görüşüne, yani hâkimin o ikisini ayırmasına gelince, burada şu iki şeyi mutlaka açıklamak gerekir:
a) Onları birbirinden, hakimin ayırması gerekir.... Bunun delili Sehl İbn Sa'd'ın, el-Aclanî hadisesinde rivayet ettiği şu husustur: Hâkim aralarını ayırıncaya kadar, tanetleşmiş olan karı-kocanın üzerinden bir sene geçti... Bundan sonra onlar, asla bir araya gelemezler...
b) Ayrılık, ancak hâkimin hükmü ile tahakkuk eder... Hanefîler bu görüşlerine şu delilleri getirmişlerdir:
1) Uveymir kıssasında rivayet edildiğine göre, taraflar lanetleşmeyi bitirince, Uveymir, "Ey Allah'ın Resulü, onu nikâhımda tutmuş olsam ona yalan isnat etmiş olurum... O, üç talakla boştur." demiş, böylece de Uveymir onu (Havle'yi) Allah'ın Resulü, kendisine onu boşamasını emretmeden boşamıştır. Bu haberle birkaç yönden istidlal edilmiştir:
a) Şayet bu ayrılık, li'an'laşmadan dolayı olmuş olsaydı, o zaman Uveymir'in "Eğer onu tutmuş olsam ona yalan isnat etmiş olurum" şeklindeki sözü batıl olmuş olur. Çünkü onun (bu durumda) o hanımını nikâhında tutması, artık mümkün değildir.
b) Bu haberde rivayet olunan, o Uveymir'in, hanımını üç talakla boşaması Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de, o talâkı geçerli kabul etmesidir. Talâkın geçerli kabul edilmesi, ancak sadece li'an sebebiyle ayrılığın tahakkuk etmemesi halinde mümkün olur.
c) Sehl İbn Sa'd'ın, bu haberde, "hâkim aralarını ayırıncaya kadar, lanetleşmiş olan karı kocanın üzerinden bir sene geçti... Bundan sonra onlar, asla bir araya gelemezler.." şeklindeki sözüdür. Bu ayrılık şayet li'an sebebiyle olmuş olsaydı, artık hâkimin, bundan sonra onları yeniden ayırması imkânsız olurdu.
2) Ebû Bekr er-Razi şöyle der: "Şafii (r.h)'nin görüşü, ayetin hilafınadır. Çünkü şayet kocanın li'an'laşması sebebiyle ayrılık meydana gelmiş olsaydı, yabancı olan o kadının li'an'laşmış olması gerekirdi ki, bu ayetin hilafınadır. Çünkü Allahü teâlâ, li'an'laşmayı, karı koca arasında vacib kılmıştır.
3) Li'an, hükmü ancak hâkimin yanında sabit olan bir şehâdettir. Binâenaleyh, tıpkı şehâdet edilen şeyin ancak hâkimin hükmüyle sabit olması gibi, ayrılığın da ancak hâkimin hükmü ile tahakkuk etmesi gerekir.
4) Kadın li'an'a bizzat kendisi müstehak olmuştur. Bu, tıpkı iddia edilen şeye beyyine ile müstehak olunmak gibidir. Binâenaleyh iddia eden kimsenin, iddia ettiği şeye müstehak olması, ancak hâkimin hükmüyle olunca, aynısı kadının bizzat müstehak olması hususunda da gerekir.
5) Li'an da haramlığı ihsas eden herhangi bir husus yoktur. Li'an'da genel durum, kadının zina etmiş olmasıdır. Binâenaleyh eğer kadının zina ettiğine delil bulunur yahut da kadın bunu bizzat ikrar ederse, işte bu durum haramlığı gerektirmez. Li'an da böyledir. Li'anda haramlığa dair bir delâlet bulunmayınca, bunun sebebiyle bir boşanmanın meydana gelmemiş olması gerekir. Bu sebeble de ya koca yahut hâkim tarafından bu boşanmanın yapılması gerekir.
Mâlik ve Züfer'in görüşlerinin delilleri de şudur: Eğer taraflar, nikâhı (evliliği) sürdürmeye razı olmuş olsalar, taraflar bu hal üzere bırakılmaz, aksine birbirlerinden boşatılırlar. Böylece li'anın ayrılığı (boşanmayı) gerektirdiği sabit olmuş olur.
Şafii (r.h)'nin görüşünün ise şu iki delili vardır:
1)Cenâb-ı Hak, "Dört defa şehâdet etmesi.... Ondan (o kadından) bu azabı defeder" (Nur, 8) buyurmuştur. Bu ifade, kadının ti'anının tesirinin sadece o azabı (zina cezasını) ondan savuşturma hususunda olduğuna, li'an sebebiyle meydana gelen her türlü hükmün sadece kocanın li'an'ından dolayı doğduğuna delâlet eder.
2) Doğacak çocuğun kabul edilmemesi hususunda, sadece kocanın li'anı yeterlidir. Binâenaleyh çocuğun kocaya nisbet edilmesi hususunda da, kadının sözüne değil, yine erkeğin sözüne itibar edilmesi gerekir. Baksana kadının li'anda bulunması halinde çocuk kocaya nisbet ediliyor. Hâlbuki o çocuğun o babaya nisbet edilmeyeceğini söylüyoruz. Böylece de bu hususta kadının nisbeti değil, kocanın kabul etmemesi nazar-ı dikkate alınmış olur. İşte bu sebeble koca kendisini yalanladığında çocuk kocaya verilir. Fakat li'anda ısrar ettiği sürece, çocuk ona nisbet edilmez. Çocuğun babaya nisbet edilmemesi hususunda, sırf babanın (kocanın) li'anının yeterli bir sebeb olduğu sabit olunca, karı ile koca arasında meydana gelecek ayrılığın (boşanmanın) sebebinin de sadece kocanın li'anı olması gerekir. Eğer böyle bir ayrılık söz konusu olmamış olsa, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in"Çocuk yatağa (yani hangi kocanın yatağında doğmuşsa ona) aittir" Buhari Buyu, 3: Müslim, Rıda 36 (2/1060).hadisinden ötürü, çocuk o babadan nefyedilemez. Binâenaleyh yatak (yani beraberlik) devam ettiği müddetçe doğacak çocuk babaya aittir. Bu sebeble sırf babanın li'anından ötürü doğacak çocuk ona nisbet edilmeyince, sırf li'anı sebebiyle yatağın (beraberliğin) zail olması gerekir.
Hanefîlerin delil getirdiği hadisler ile Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, karı-koca arasında bir ayrılığın (otomatik bir boşanmanın) meydana geldiğini bildirip buna hükmetmesi kastedilmiştir ki bu, o ayrılığın meydana gelişinde li'andan başka bir şeyin tesir etmiş olmasına ters düşmez. Hanefîlerin yaptıkları kıyasların dayanağı, li'anın bir şehâdet oluşudur. Hâlbuki durum hiç de böyle değildir. Aksine bu, daha önce de beyan ettiğimiz gibi; bir yemindir. Ebû Hanîfe'nin haramlığın meydana gelişinde hanın bir tesirinin olmadığını söylemesine karşılık deriz ki: Kocanın o doğacak çocuğun kendisinin olmadığına dair getirdiği beyyine geçerlidir. Çocuğun kabullenilmemesi ise, nikâhın helâl olmamasını gerektirir. Allah en iyi bilendir.
Lı an Yapanların Tekrar Birleşmeleri
İmâm Mâlik, İmâm Şafii, İmâm Ebû Yusuf, Sevri, İshâk ve Hasan, lanetleşen kart ile kocanın, ömür boyu artık evlenemeyeceklerini söylemişlerdir. Bu aynı zamanda, Hazret-i
Ali, Hazret-i Ömer ve İbn Mes'ud (radıyallahü anha)m)'un da görüşüdür. İmam Ebu Hanife ile İmam Muhammed ise, "Koca kendisinin yalan söylediğini itiraf edip, bundan ötürü ona hadd-i kazf uygulandığında, karısı ile arasında olan nikâh akdinin haramlığı sona erer ve kadın, ona yeni bir nikâhla helâl olur" demişlerdir.
Şafii (r.h)'nin delilleri şunlardır:
1)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), li'andan sonra, li'anda bulunan tarafa "Artık senin, o kadına gidecek (onunla evlenecek) bir yol ve hakkın yoktur" demiş, "Sen, yalan söylemiş olduğunu itiraf etmedikçe..." şartını koşmamıştır. Eğer kişinin yalan söylediğini itiraf etmesi, karısı ile nikâhlanmasının haramlığını kaldıran birşey olsaydı, mutlaka Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), bu haramlığın bu şarta bağlı olarak kalkacağını bildirirdi. Bu, tıpkı üç talakla boşanan kimse hakkında Cenâb-ı Hakk'ın, "Yine erkek zevcesini (üçüncü defa) boşarsa ondan sonra kadın kendisinden başka bir eve nikâhlanıp varmadıkça ona helâl olmaz"(Bakara, 230) ayetinde beyân edildiği gibidir.
2) Hazret-i Ali, Hazret-i Ömer ve İbn Mes'ud'un (radıyallahü anha)m), "Lanetleşen karı ile koca, artık ömür boyu bir araya gelemezler" şeklinde rivayet edilen sözleri... Bu söz, bizzat Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sözü olarak da rivayet edilmiştir.
3) Zühri'nin. el-'Aclâni kıssası hakkında, Sehl b. Sa'd'dan rivayet ettiği şu söz: "Taraflar li'anda bulundukları zaman, hakim araların) ayırıncaya, onları birbirinden boşatıncaya kadar, aradan bir yıl geçti, sonra da artık bir daha birbiriyle evlenemediler."
Ebu Hanife (r.h)'nin delili ise, "Bu (sayılanların) dışındakiler size helâl kılındı" (nisa. 24) ve "Kadınlardan helâl olanlan nikâhlayın"(Nisa, 3) ayetleridir.
Çocuğun Nesebi
Âlimler, li'an sebebiyle, çocuğun artık babaya nisbet edilemeyeceği hususunda müttefiktirler. Şazz (istisna) sayılacak şöyle bir görüş de rivayet edilmiştir: "O çocuk babaya aittir. Li'an sebebiyle onun nesebi, babadan nefyedilemez." Bu görüşte olanlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Çocuk yatağa aittir" hadisini delil getirmişlerdir. Ama bu tutarsızdır. Çünkü li'an sebebiyle nesebin nefyedileceğini gösteren hadisler, sanki mütevatir gibidir. Dolayısıyla bu haber-i vanid. mütevâtir derecesine ulaşan bu hadislere karşı koyamaz.
Li'an Lafızları Hakkında
Şafii: "Şayet taraflardan birisi, li'anla ilgili sözlerin bir kısmını söylese, bu kısımdan dolayı li'anla ilgili hükümler doğmaz" derken, Ebu Hanife (r.h), "li'anla ilgili ifadelerinin çoğunun kullanılması, hâkim buna hükmettiğinde sanki bütün ifade kullanılmış gibi kabul edilir" demiştir. Zahiri durum, İmâmı Şâfii'den taraftır. Çünkü zahiri durum, o kadının o şer'i cezayı (recmi) kendisinden, ancak Allahü teâlâ'nın söylenmesini bildirdiği şeylerin tamamını söylemesi ile savuşturabileceğine delâlet eder. Bunun aksini savunan, o görüşünü ancak bu ayetten başka bir delile dayanarak söylemiştir.
Li'anın Cereyan Şekli
Dördüncü ana konu: Bu, li'anın nasıl yapılacağı hakkındadır. Ayet bunu açık ve net bir şekilde göstermektedir. Buna göre erkek, "o kadına isnâd ettiğim zina hususunda doğru söylediğime dâir, Allah'a yemin ile şehâdet ederim" demek suretiyle dört kere şehâdette bulunur, bunun peşisıra da, "Eğer yalancılardansam, Allah'ın laneti üzerime olsun" der. Şafii'ye göre, biraz önce saydığımız o beş hüküm, kocanın li'anına dayanır. Daha sonra kadın, zina cezası (olan recmi) kendisinden savuşturmak isterse, fi'anda bulunur. Kadının li'anına işte bu tek husus taalluk eder. Ayrıca bu konuda, birtakım hükümler vardır:
1) Âlimler, li'anın da tıpkı bir şehâdet gibi olduğuna ve ancak hakimin huzurunda yapılacağı hususunda ittifak etmişlerdir.
2) Şâfü (r.h) şöyle der: Kadın otururken, erkek yemin ile şehâdette bulunmak için ayağa kalkar. Yine erkek otururken, kadın aynı şey için ayağa kalkar. İmam (Hakim), erkeğin beşinci olarak lanet etmesine, kadının da besinci şehâdetinde gazab-ı ilahinin kendisi üzerine olmasını söylemesi noktasına geldiklerinde, bir şahsa elini onun ağzına koymasını (yani onu durdurmasını-susturmasını) söyleyip şöyle demesini bildirir: "Eğer doğru söyletmiyorsan, Allah'ın lanetine uğramandan korkarım. (Dolayısıyla bunu iyi düşün, ondan sonra bu beşinci şehâdeti söyle)."
3) Mekke'de yapılacak li'anlar, Makam-ı İbrahim ile Rükün arasında yapılır. Medine'de yapılacak olanlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in minberinin yanında yapılır. Beyt-i Makdis'de yapılan ise, oranın Mescid'inde; diğer yerlerde yapılanlar ise, ulu ve şerefli yerlerde yapılır. Müşrikin li'anı da, diğer insanların li'anı gibidir. Zaman olarak da ii'an, cuma günü ikindiden sonra yapılır. İleri gelen zevattan asgari dört kişinin bu li'anda hazır bulunması şarttır.
Diğer önemli Meseleler
Beşinci ana konu: Bu, diğer bazı önemli hususlar hakkındadır. Burada birkaç mesele vardır:
Zinanın Küfür Olmadığı
Âlimlerimiz, Haricîlerin "Zinada ve iftirada bulunmak küfürdür" şeklindeki görüşlerinin batıl olduğuna bu ayeti şu iki bakımdan delil getirmişlerdir:
1) İftirada bulunan eğer doğru söylüyorsa, o kadın zina etmiş demektir. Yok eğer yalancı ise, o erkek iftira ediyor demektir. Binâenaleyh Haricîlerin görüşlerine göre, bu ikisinden biri mutlaka kâfir olmuştur. Bu ise, bir irtidâddır. Bunun irtidâd olduğunun kabul edilmesi durumunda ise, hiç li'ana başvurmaksızın, bu karı-kocanın birbirinden otomatikman boşanmış olmaları gerekir. Yine bu boşanmanın, irtidaddan dolayı meydana gelmiş bir ayrılık olması gerekir. Böyle olması halinde ise, bu ikisi arasında artık bir varislik söz konusu olmaz.
2) Kocanın li'an'ından ötürü, kadının kâfir olduğu sabit olsa, o zaman kadına gereken, celdelenmesi yahut recmedilmesi değil, (irtidaddan dolayı) öldürülmesidir. Çünkü mürtedin cezası, zina cezasından farklıdır.
Zina Evliliği Sona Erdirmez
Ayet, "zinanın yapılmış olması, nikarn (evliliği) sona erdirir" diyenlerin görüşünün bâtıl olduğuna delâlet eder. Çünkü erkek hanımına zina isnadında bulunduğunda, onun bu sözünün tıpkı o kadının sütkız kardeşi olduğunu yahut kâfir olduğunu söyleyen kimsenin durumu gibi, o kocanın nikâhının fâsid olduğunu söylemesi gibidir. Eğer böyle olmuş olsaydı, li'andan önce sırf iftira (zina isnadı) sebebiyle bu ayrılığın meydana gelmiş olması gerekirdi. Hâlbuki bunun yanlış olduğu icmâen sabittir.
Li'an Yapanın Uhrevî Durumu
Mu'tezile şöyle der: "Yalancı olması halinde iftira edenin, Allah'ın lanetine müstehak olduğuna yahut fâsık olduğuna ayet delâlet etmektedir. Zina eden erkek ile kadının durumu da böyledir. Bunlar da Allah'ın gazab ve ikâbına müstehak- tırlar. Aksi halde tıpkı bir kimsenin Rabbisinden çocuklara ve delilere lanet etmesini istemesinin ve O'na bu şekilde dua etmesinin caiz olmayışı gibi, bu iki li'ancının kendilerine laneti istemeleri doğru ve yerinde olmazdı. Bu istenebildiğine göre, karı ile kocadan birisi ikâba müstehak olmuştur. İkâb ise, tıpkı mükafaat gibi devamlı olur. Devamlı olan iki zıd şeyin aynı anda bulunması ise imkânsızdır. O halde tarafların mükafaatları da boşa çıkmıştır. Dolayısıyla tevbe etmedikleri sürece bunlar cennete giremezler. Çünkü ümmet, cennete giren mükelleflerin, taatlarından ötürü bu mükafaata erdikleri hususunda ittifak etmişlerdir. Bu da, fâsıkların (günahkârların) cehennemde ebedi kalacaklarına delâlet eder."
Ehl-i Sünnet âlimlerimiz ise şöyle demişlerdir: Bu insanın, fıskı (günahı) sebebiyle gazaba uğramış olmasının, imanından ötürü kendisinden razı olunmuş olmasına ters düşeceğini kabul etmiyoruz. Hem sonra biz, bunu kabul etsek bile, cennete ancak mükafaatı haketmiş olanların girebilecekleri görüşünde değiliz. Sizin bu hususta ümmetin ittifak ettiği şeklindeki görüşünüz ise, yanlıştır.
Dördüncü Mesele
Beşinci seferde, sadece kadının "Allah'ın gazabı tamime olsun" demesi, kadın için cezanın ağırlığını göstermek içindir. Çünkü kadın, çalım satması ve erkeği ümitlendirmesi sebebiyle zinada asıl unsurdur. İşte bundan ötürü celde ayetinde(Nur 2) önce kadın zikredilmiştir.
Bil ki Hak teâlâ bahsettiğimiz şekilde muhsane (iffetli ve namuslu, evli ve hür) kadınların yabancı olanlara, yani kişinin nikâhı altında olmayanlara ve kendi hanımlarına zina isnadında bulunmasının hükümlerini beyan edip, âdeta gözle görülecek kadar rahmet ve nimet Allahü teâlâ li'anı, erkeğin maksadına ermesi için ve kadının da kendisinden (recm) cezasını savuşturabilmesi için bir yol kılıp, aynı zamanda tevbe edip, hatalarından dönmelerine bir imkan verdiğinden dolayı, bunda da adeta gözle görülür bir biçimde ilâhi rahmet ve nimet bulunduğu için, bu hususu, "Eğer üzerinizde Allah'ın fazlı ve rahmeti olmasaydı, ... (haliniz nice olurdu)?" buyurarak beyan etmiş ve beyan ettiği hükümlerde, beyan etmesinin, beyan etmediği hükümlerde de beyan etmemesinin büyük nimet olduğunu bildirmiş ve insanlara tevbe etme imkânı nasib etmiştir. Bu ifadede, mutlaka cevaplanması gereken bir hazif vardır. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın bunun cevabını hazfedip, açıkça belirtmemesi, bu işin künhüne vakıf olunamayacak derecede büyük bir şey olduğuna delâlet eder. Nice söylenmeyen şeyler vardır ki, söylenmesinden daha beliğ, daha manafı, daha tesirlidir.
5. Hüküm; İfk
11. Âyetin Tefsiri
"O iftirayı çıkaranlar içinizden sayılı bir zümredir. Onu sizin için bir şerr saymayın. Aksine o, sizin için bir hayırdır. Onlardan herkese günahtan ne kazanıyorsa o vardır. Onlardan işin büyüğünü deruhte edene ise en büyük azab vardır".
Bu ayetle ilgili olarak, şu iki açıdan açıklama yapılır:
a) Tefsiri, b) Sebeb-i nüzulü...
Ayetin tefsirine gelince, bil ki, Allahü teâlâ burada şu üç husustan bahsetmiştir:
a) Hadiseyi nakletmiştir. Bu, "O iftirayı çıkaranlar içinizden sayılı bir zümredir" ayetiyle ifade edilen husustur. İfk, yalan ve isnaddan daha ileri olan şeydir. Bunun, "bühtan" manasında olduğu da söylenmiştir ki "Bühtan", farkına varmadan kişinin başına ansızın gelen bir şeydir. Bunun aslı, "çevirme" manasına olan "İfk" masdarıdır. Çünkü bu olması gerekenden başka şekle sokulmuş, tersyüz edilmiş bir sözdür.
Hazret-i Aişe'nin Nezaheti
Müslümanlar, bununla Hazret-i Âişe (radıyallahü anhnhâ) annemize atılan iftiranın kastedildiği hususunda ittifak etmişlerdir. Hak teâlâ bu yalanı, "ifk" diye isimlendirmiştir. Çünkü Hazret-i Aişe'nin bilinen hali, şu sebeblerden ötürü bu ifk ile taban tabana zıddır:
1) Onun, masum (günahsız) olan Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımı olması herşeyden önce buna mânidir. Çünkü peygamberler, kâfirleri hakka davet etmek, küfürden dönmelerini istemek için gönderilmişlerdir. Binâenaleyh peygamberlerde, kâfirleri kendilerinden nefret ettirecek, soğutacak ve uzaklaştıracak bir hususun bulunmaması gerekir. İnsanın hanımının zinâkar olması ise, nefret ettirip, diğer insanları onlardan uzaklaştıran en büyük'şeylerdendir.
İmdi eğer denilirse ki: "Hazret-i Nûh ve Lût (aleyhisselâm)'ın hanımları gibi, bir peygamber eşinin kâfir olması caiz oluyor da, fâcire olması nasıl caiz olmuyor? Hem sonra eğer bu caiz olmasaydı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bunun imkânsız olduğunu herkesten önce bilirdi. Bunun böyle imkânsız olduğunu biliyor olsaydı, o zaman canı sıkılmazdı ve Hazret-i Aişe'ye hâdisenin nasıl olduğunu sormazdı?" denilirse, biz deriz ki: Bunlardan birinci hususa şöyle cevab verilir: Kâfir olma (insanları) nefret ettirip, uzaklaştıran şeylerden değildir. Fakat Pygamberin hanımının fâcire (zâniye) olması, insanları peygamberden nefret ettirip, soğutan şeylerdendir. İkinci hususa da şu şekilde cevap verilir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bâtıl, boş ve asılsız olduğunu bildiği halde, kâfirlerin söylediği başka sözlerden ötürü de canı sıkılırdı. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Andolsun biliyoruz ki onların söyleyip durduklarından göğsün cidden daralıyor" (Hicr, 97) buyurmuştur. Binâenaleyh bu da bu türdendi.
2) Bu hâdiseden önce, Hazret-i Aişe'nin tavır ve hareketleri hususunda herkesçe bilinen hali, onun zina bir tarafa. zinânın başlangıçlarından (yani zinaya davet eden şeylerden) bile alabildiğine uzak oluşudur. Böyle olan bir kadına ise su-i zan değil, hüsn-ü zan duyulması gerekir.
3) İftira edenler, münafıklar ile arkadaşları idi. Hâlbuki iftira eden düşmanın sözünün saçma sapan bir şey olacağı da açıktır. Dolayısıyla işte bu tür delillerin toplamından bu hususta vahiy gelmese de Hazret-i Âişe (r. anhâ) hakkındaki bu iddianın fâsid, yanlış ve asılsın olduğu anlaşılır.
Ayette bahsedilen "usbe" kelimesinin on kişiden kırk kişiye kadar bir topluluğu ifade ettiği söylenmiştir. "İsâbe" de bu manadadır. Araplar, "Onlar toplandılar" manasında (......) derler. Bunlar, münafıkların reisi olan Abdullah b. Übeyy b. Selül ile Zeyd b. Rifâ'a, Hassan b. Sâbit, Miştah b. Usâse, Hamne binti Cahş ve bunlara destekçi olanlardı.
Ayetteki "içinizden" ifadesi."Hazret-i Âişe hadisesi hakkında yalan söyleyenler, ey mü'minler sizden bir cemaattir" demektir. Çünkü Abdullah b. Übeyy, zahiren mü'min olduğu kabul edilen kimselerdendir.
4)Hak teâlâ iftira edilmiş kimseyle ve onunla ilgili olanların hafini, "Onu sizin için bir şen saymayın. Aksine o sizin için bir hayırdır" buyurarak anlatmıştır. Çünkü doğru olan, ayetin bu hitabı iftira edenlere değil, aksine iftira ettikleri ve eziyet verdikleri kimseleredir. Buna göre, şu iki sebebten ötürü bu müşkihik arzeder:
a) İftira edilen ve onunla ilgil olanlardan, bundan önce bahsi geçmemiştir.
b) İftira edilenler, Hazret-i Âise (radıyallahü anhnhâ) ile Safvan (radıyallahü anh)'dır.
Dolayısıyla "Onu sizin için bir şen saymayın" ifadesindeki cemi siğa, nasıl-bu iki kişiye (tesniyeye) hamledilebilir?" denilirse. Birincisine şöyle cevap veririz: "Ayette bunlardan minkum (içinizden) kelimesiyle bahsolunmuştur." İkinci hususa da şöyle cevap veririz: Ayetin cemi ifadesiyle, ortaya atılan bu yalan ve iftiradan dolayı, iftira edilenlerin yanısıra. üzülen ve kederlenen herkes kastedilmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bundan eziyet duyduğu malumdur. Yine Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) ile akrabalarının üzüldüğü de malumdur.
Eğer, "Bu iftira, dünyevi bir zarar olduğu halde, daha nasıl onlar için bir hayır sayılabilir?" denilirse biz deriz ki: Bunun sebeblen şunlardır:
a) Onlar, Allah'ın rızasını istedikleri için, bu üzüntü ve sıkıntıya sabretmişler, bu sayede mükafaat elde etmişlerdir. Bu zulme uğrayan mü'minlerin tutacakları yoldur.
b) Eğer onlar bu iftirayı açıkça yapmamış olsalardı, o zaman bu töhmet bazılarının kalbinde bir soru işareti olarak kalırdı. Fakat açıkça söyledikleri için, zaman geçmesiyle onların yalanı ortaya çıkmıştır.
c) Bu, Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnhâ)'nin böylesi birşeyden beri olduğuna dair, ayrı ayrı on ayetin inmiş olması açısından, onların şeref ve faziletleri böylece ortaya konduğu için, onlara bir hayır olmuştur. Allahü teâlâ, o ayetlerle, iftira edenlerin yalancı olduklarına şehâdet etmiş, iftira etmiş olduklarını bildirmiş ve onlara lanet ile zemmin vacib olduğunu haber vermiştir ki bu da, iftira edilenler için alabildiğine bir şeref ve fazileti ifade eder.
d) Hazret-i Âişe (radıyallahü anhnhâ)'yi övmenin iman, kötülemenin ise küfür sayılacak bir hale getirilmesi. Çünkü Allahü teâlâ, bu hadisenin bir iftira olduğunu açıkça ifade edip, bunu İyice ortaya koyunca, artık bundan sonra bu hususta şüphe eden herkes, kesinkes kâfir olmuş olur ki bu, iftira edilen kişiler için yüce bir mevkidir.
Bazı kimseler ayet-i kerimedeki, "Onu, sizin için bir şen saymayın" cümlesinin, iftira edenlere bir hitab olduğunu ve Hak teâlâ'nın bunu şu bakımlardan onlar için bir hayır saydığını söylemişlerdir:
1) Kur'ân'dan bu olayla ilgili olarak bu ayetler, onların bu işi sürdürmelerine mani olmuş, dolayısıyla onların bu iftiradan geri durmalarını sağlamıştır.
2) Bu tıpkı bir keffâret gibi bir peşin ceza olması bakımından onlar için bir hayır olmuştur.
3) Bu, bu ayetlerin inişinden ötürü bazılarının tevbe etmiş olmasından dolayı Mira edenler için bir hayır olmuştur.
Bil ki bu görüş zayıftır. Çünkü Allahü teâlâ, muhatab zamiriyle (sizin içinizden) diyerek hitab etmiştir. İftira edenleri anlatırken ise, "Onlarda herkese, günahtan ne kazanıyorsa o var" buyurarak gâib zamiriyle (onlar) diye bahsetmiştir. Onların kazandıkları şeyin, bizzat kendisi ceza değildir. Dolayısıyla bununla kastedilen "onlar için, kazandıkları günahın cezası olarak, ahirette ikab, dünyada kınanma vardır" manasıdır. Bu "Günahın miktarı, tıpkı bu iftiraya dalma ve buna bulaşma nisbetindedir" demektir.
Hak teâlâ'nın "Onlardan, işin büyüğünü deruhte edene ise en büyük azab vardır" ifadesiyle ilgili birkaç mesele vardır:
İftiranın Elebaşı
(......) kelimesi, kâfin zammesiyle (......) şeklinde de okunmuştur ki, bu da "günahın büyüğünü" demektir.
Nüzul Sebebi
Dahhâk şöyle der: "Bu işte günahın büyüğünü üstlenen, Hassan ve Mıstah'dır. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnhâ)'nin suçsuz olduğunu bildirince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu ikisine ve bunların yanısıra Kureyş'ten bir kadın (olan Hamne binti Cahş'a) iftira cezası uygulamıştır Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha) Hassan (radıyallahü anh)'ı yadeder ve: "Onun cennete gideceğini umarım" derdi. Bunun üzerine kendisine: "O iftira günahının büyüğünü üstlenen o değil miydi?" dediğinde, Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnhâ) "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i medheden şiirlerini duydukça, onun cennete gideceğini umuyorum" derdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "Allah, Hassan'ı şiirlerinde Rûhu'l-Kudus (Cibril (aleyhisselâm) ile destekler, yardımlardı" Tirmizi, Edeb, 70 (5/138); Müsned, 6/72 buyurmuştur. Bir başka rivayette de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun için "Kör olmadan daha şiddetli azab nedir? Belki de Allahü teâlâ onun gözlerini alarak, bu büyük azabı (cezayı) ona vermiştir" demiştir.
İfk hadisesinde günahın büyüğünü işleyen kimse ile ilgili rivayette doğruya en yakın olan, bu kimse ile Abdullah b. Übeyy b. Selûl'ün kastedilmiş olmasıdır. Çünkü bu Abdullah münafıktır. Her fırsatta Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yaralamak ve ona zarar vermek isterdi. Bu hadisede ismi geçen diğerleri ise, bu İftirada onun yolundan gitmişlerdir. Onlar içinde, münafık olarak itham edilmeyenler de vardı.
Elebaşının Sorumluluğu
Günahın büyüğünün ona nisbet edilişi, onun bu iftirayı ilk yapan olması sebebiyledir. Dolayısıyla hiç şüphesiz ondan sonra bu sözü söyleyen herkes için söz konusu günahın ve cezanın bir misli, o ilk söyleyen için vardır. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kim kötü bir çığır açar, adet icâd ederse hem bu vebali-günahı, hem de kıyamet gününe kadar bu yol üzere amel edenlerin vebali-günahı onun üzerine olur" Müslimm, İlim, 15 (4/2059); Tirmizi, İlim 15, (5/43).buyurmuştur. Günahın büyüğünün o kimseye nisbet edilmesinin sebebi onun bu kötü sözü alabildiğine yayması arzusunun bulunuşu olduğu da söylenmiştir ki bu, Ebû Müslim'in görüşüdür.
Katılanların Sorumluluğu
Cübbâi şöyle der: Hak teâlâ, "Onlardan herkese, günahtan ne kazanıyorsa o vardır" yani "kazandığı günahın cezası var" buyurmuştur. Binâenaleyh eğer onlar, bu yüzden bir cezaya müstehak olmamış olsalardı Cenâb-ı Hakk'ın böyle söylemesi caiz olmazdı. Hak teâlâ'nın bu şekilde beyan etmesinde onlardan tevbe etmeyenlerin, ahirette devamlı bir azaba duçar olacaklarına bir delalet vardır. Çünkü azaba müstehak olmanın yamsıra, mükafaata müstehak olunamaz. Buna şöyle cevab verilir: "Amellerin boşa gitmesi (habtı) meselesindeki görüşümüz ve sözümüz, defalarca geçti. Binâenaleyh burada bir daha tekrarın gereği yok. Allah en iyi bilendir.
Nüzul Sebebi (Ifk Olayı)
Bu ayetin sebeb-i nüzulüne gelince: Zühri'nin, Sa'id b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Alkama b. Ebi Vakkas, Ubeydullah b. Abdullah b. Ukbe b. Mes'ud'dan, bunların da Hazret-i Âişe'den rivayetlerine göre, o şöyle demiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir sefere çıkmak istediğinde hanımları arasında kura çekerdi. Kurada kimin ismi çıkarsa, o sefere onu götürürdü. Benî Mustalik savaşından önce çıktığı bir savaş için yine aramızda kura çekti. Bu sefer için benim adım çıktı. Böylece Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile bu sefere ben gittim. Bu iş, hicâb (tesettür) ayeti indikten sonra olmuştu. Bunun için bir hevdece konuldum. Resûlullah bu savaştan dönüp Medine'ye yaklaştığında bir yere konakladı. Daha sonra da tekrar hareket edileceği nida ettirildi. Bu sırada kalkmış, yürüyüp ordugâhı (konak yerini) geçip, defi hacete gitmiştim. İhtiyacımı giderdikten sonra yerime dönerken, göğsümü yokladım ve baktım ki Zafâr boncuklarından olan gerdanlığım kopmuş. Bunun üzerine dönüp onu aramaya başladım. Onu aramam beni epey alıkoydu. Derken, benim hevdecimi taşıyan askerî takım gelip hevdecimi deveye yüklemişler ve hafif olduğum için beni o hevdeç içinde sanmışlar. Çünkü ben, henüz küçük yaşta bir kızdım. Bundan dolayı onlar benim o hevdec içinde olduğumu sanarak, devemi çekip gitmişler. Döndüğümde, orada hiç kimseyi bulamadım. Böylece oturdum ve umulur ki onlar beni aramak için geri dönerler diye beklemeye başladım. Derken uyuyakalmışım.
Safvan b. Mu'attal geriden gelir, insanların unutup arkada bıraktıkları eşyalarını araştırır, birşey kalmış ise kaybolmasın diye onları alır, sonraki konak mahalline götürürdü. O, beni görünce tanıdı. 'Seni insanlardan geri bırakan ne?" deyince, ona hadiseyi anlattım. O da bineğinden İndi ve ben ona bininceye kadar oradan çekildi. Sonra deveyi çekip, götürdü. Odan sonraki konaklama yerine indiğinde insanlar beni bulamayınca, çalkalanmışlar. İnsanlar bu halde İken, ben ulaştım. Meğer herkes beni konuşmuş, beni diline dolamış ve benim hakkımda bu iftiraya dalan dalmış!
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) (ve ordu) Medine'ye ulaştı. Derken bana bir ağrı arız oldu. Daha önce hastalandıklarımda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den hep görmekte olduğum o lutufkâr davranışı göremedim. Çünkü o, yanıma geliyor ve sonra (yanımdakilere) "O nasıl?" diye (beni soruyordu). Bu beni şüphelendiriyordu ve ben hala başıma gelen, (hakkımda söylenenlerin) farkında değildim. Derken iyileşmeye başladım.
Bir gece Mıstah'ın annesiyle birlikte, bir hacetimiz için dışarı çıkmıştım. Sonra ben ve o, işimiz bitince odama (evime) doğru yöneldik. O sırada, Mıstah'ın annesi çarşafı içinde tökezledi ve "Kahrolsun Mıstah" dedi. Buna itiraz ettim ve: "Bedir'de bulunan bir zata beddua mı ediyorsun?" dedim. O da: "Haberin yok mu?" deyince, "Ne var?" dedim. O, "Senin hiçbir şeyden haberi olmayan suçsuz bir mü'min olduğuna şehâdet ederim" dedi ve sonra müfterilerin söyledikleri şeyleri bana haber verdi. Bunun üzerine hastalığım iyice arttı ve ağlayarak döndüm. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanıma girip: "Nasıl o?" deyince, ben: "İzin ver, ana-babama gideyim" dedim. O bana müsaade etti. Ben de ebeveynimin evine gidip, anama "Anneciğim, halk ne söylüyor?" dedim, o, "Evladım kendini üzme, Allah'a yemin ederim ki, kendisini seven bir erkeğin yanında parlak (itibarlı ve güzel) bir kadın olacak ve onun ortakları (kumaları) bulunacak da, onlar bunun hakkında ileri-geri konuşmayacaklar, bu çok nâdirdir" dedi. Daha sonra: "Sen, şu ana kadar, hakkında söylenenleri bilmiyor musun?" dedi. Ben de, ağlamaya başladım. Bütün gece ağladım ve ağlayarak sabahladım. Yanıma babam geldiğinde ben hala ağlıyordum. Babam anneme "Onu ağlatan ne?" diye sordu. Annem, "Şu ana kadar onun hakkında söylenenleri bilmiyormuş" dedi. Bunun üzerine babam da ağlamaya başladı ve: "Sus, ağlama kızım" dedi.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ali ve Üsâme b. Zeyd'i çağırmış ve onlarla bu eşinden ayrılma hususunda istişare etmiş. Üsâme: "Ya Resûlullah o senin ailendir. Biz, onun hakkında ancak hayır biliriz" demiş. Hazret-i Ali ise: "Allah sana, sahayı daraltmamıştır. Onun dışında da (evlenebileceğin) birçok kadın var. Eğer cariyene sorarsan, o sana doğruyu söyler" demiş. Resûlullah da, Berîre'yi çağırtıp benim durumumu sormuş. Berire de: "Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, ben onun şahsında, uykusu galip geldiğinden ötürü evinin hamurunu tavuklara yediren taze (yaşı küçük) saf, küçük bir kızcağız olmasından öte birşey görmedim" demiş. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) minberde hutbe okumak üzere ayağa kalkıp, Abdullah b. Übeyy'i kastederek: "Ey müslümanlar eziyeti aileme varıp dayanan bir adamdan hakkımı kim alır? Allah'a yemin ederim ki, bu hanımım hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Yemin olsun ki, onlar hakkında sadece hayır bildiğim bir adamın adını buna kattılar. Hâlbuki o, ailemin yanına benimle birlikte girerdi" buyurdu. Bunun üzerine Sa'd b. Mu'az, ayağa kalktı ve: "Ey Allah'ın Resulü eğer o Evs kabilesinden (benim kabilemden) ise, onun boynunu vurup, senin hakkını ondan alırım. Eğer o, din kardeşlerimiz Hazreç'den ise, bize emredeceğini yaparız" dedi. Bunun üzerine Hazrec'in lideri Sa'd b. Ubâde ayağa kalktı. Bu, aslında iyi bir kimse olmasına rağmen, kabile taassubuna katıldı ve Sa'd İbn Muaz'a: "Yalan söylüyorsun, Allah'a yemin ederim ki, sen onu öldüremezsin!" dedi. Bunun üzerine, Sa'd İbn Muaz'ın amcasının oğlu olan Üseyd İbn Hudayr ayağa kalktı ve "Yalan söylüyorsun, Vallahi de öldürürüz, billahi de öldürürüz. Sen, münafıkları savunan, onlar namına savaşan bir münafıksın" dedi. Derken, Evs ve Hazrec kabileleri ayaklandı; nerdeyse birbirlerine gireceklerdi... Allah'ın Resulü, minberin üzerinde bulunuyordu... O, onları yatıştırmaya devam etti... Derken, sustular...
Ben, bu günümü de, gözyaşı akıtarak geçirdim... Anam babam ise, ağlayışımın, ciğerimi parçalayacağını sanıyorlardı. Bir gün annem babam yanımda bulunuyorlarken, ben de ağlamaya devam ederken, yanımıza Allah'ın Resulü girdi. Selâm verdi, sonra oturdu. O, benim yanında, hakkımda söylenen o şeyler söylendiğinden bu yana oturmamıştı. Yemin olsun ki O, Allah'ın hakkımda hiçbir vahiy indirmediği bir ayı, işte böyle geçirmişti. Sonra da: "İndi, ey Âişe! Senin hakkında bana, şöyle şöyle haberler ulaştı. Şayet sen günahsız, suçsuz ve masum İsen, Allahü teâlâ seni aklayacak, suçsuzluğunu ortaya koyacaktır. Yok eğer, bir günah işledin ise, Allah'dan mağfiret dile ve ona tevbe et! Çünkü kul tevbe ettiğinde Allah da onun tevbesini kabul buyurur" dedi.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sözünü tamamlayınca, gözlerim yaşla dolup taştı. Derken, babama döndüm ve: "Allah'ın Resulüne benim yerime sen cevap ver!" dedim. O: "Allah'a yemin ederim ki, ne söyleyeceğimi bilemiyorum" dedi. Bunun üzerine ben de anneme döndüm ve: "Allah'ın Resulüne, benim yerime sen cevap ver!" dediğimde annem: "Allah'a yemin ederim ki, ben de ne söyleyeceğim bilemiyorum" diye cevap verdi. Bunun üzerine ben, taze bir kız olarak: "Kur'ân'dan çok şeyler okumadım. Allah'a yemin ederim ki ben, iyi biliyorum ki, sizler bu dedikoduyu duydunuz; bu sizin gönüllerinizde yer etti de, siz bunu tasdik ettiniz... Şimdi ben size "Bundan uzağım, masumum" diyecek olsam, beni tasdik etmeyeceksiniz. Ama Allah benim masum olduğumu bilirken, ben size herhangi bir şeyi itiraf edecek olsam, beni tasdik edersiniz. Allah'a yemin ederim ki ben, siz ve kendim için ismini hatırlayamıyorum, ama Yusuf'un babası o salih kulun "Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin şu anlattıklarınıza karşı yardımına sığınılacak (olan) Allah'dır"(Yusuf, 18) demesinden başka bir misâl bulamıyorum..." dedim.
Sonra da döndüm ve yatağıma yattım. Allah'a and olsun ki ben, Allahü teâlâ'nın beni anlayacağını ve suçsuzluğumu ortaya koyacağını biliyordum. Ancak, Allah'a yemin olsun ki ben, hakkımda okunan ve tilâvet edilen bir vahiy indireceğini hiç sanmıyordum. Çünkü benim durumum bana göre. Allahü teâlâ'nın, hakkımda ayet indirecek kadar önemli bir hadise değildi. Ancak ne var ki ben, Resûlullah'ın rüyasında, sayesinde Allah'ın beni aklayacağı bir rüya görmesini umuyordum. Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın Resulü oturduğu yerden kalkmamış, ehl-i beytinden hiç kimse de dışarı çıkmamıştı ki, Allah peygamberine vahyini inzal buyurdu.
Derken, onu kendisine vahiy geldiğinde onu yakalayan şey, hai yakalayıverdi. Öyle ki vahyin ağırlığından dolayı kış günü bile olsa inci taneleri gibi şapır şapır terlerdi... Bunun üzerine bir elbiseye bürünüverdi. Ben de, başımın altına bir yastık koydum. Allah'a yemin ederim ki, temiz olduğumu bildiğim için, ne bu işe fazla önem verdim, ne de buna aldırdım... Ama Allah'a yemin ederim ki, anam babam ise, Allah'ın Resulünün sıkıntısının devam ettiği bu süre içinde, Allah'ın insanların (hakkımda) ileri sürüp söyledikleri şeyin hakikat olduğuna dair, (vahiy) inzal edeceğinden korktukları için, ikisinin de korkudan canlarının çıkacağını zannettim. Hazret-i Peygamberin bu sıkıntısı geçip, gülmeye başlayınca, O'nun söylediği ilk kelime: "Gözünaydın ey Âişe, bil ki Allah'a andolsun, Allah seni akladı!.." demesi oldu. Ben de: "Sana değil, senin arkadaşlarına değil de, ancak Allah'a hamdederim" dedim. Bunun üzerine annem: "Ona doğru kaik, yönel" dedi. Ben de: "Allah'a andolsun ki, ona doğru yönelmem... Berâetimi indiren Allah'dan başka hiç kimseyi de medh u sena etmem" diye cevap verdim.. İşte, bunun üzerine Allah: "O uydurma haberi getirenler içimizden (mahdud) bir zümredir (...)" (Nur, 11-21) ayetlerini indirdi.
Derken Ebu Bekir: "Allah'a yemin ederim ki, artık bundan sonra, Mıstah'a infakda bulunmayacağım" dedi. Çünkü Ebû Bekir, hem akrabası olduğundan, hem de fakir olmasından dolayı, Mıstah'a harcamada bulunuyordu. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ da: "Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabasına, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere vermelerinde kusur etmesin, affetsin, aldırış etmesin. Allah'ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz..."(Nûr, 22) ayetini indirdi. Hazret-i Ebu Bekir de: "Evet, ne demek; elbette ben Allah'ın beni bağışlamasını can ü gönülden arzu ederim!" dedi ve Mıstah'a nafaka vermeye devam etti. Hazret-i Âişe şöyle demiştir: "Benim suçsuz olduğumu bildiren ayetler inince, Allah'ın Resulü minbere çıktı, olayı zikretti ve Kur'ân (ilgili ayeti) okudu. Bunu müteakip minberden inince de, Abdullah İbn Übeyy, İbn Selül'e, Mıstah'a, Hanne binti Cahş'a ve Hassana hadd uyguladı."
Mü'minlerin Adabı
Bil ki Allahü teâlâ, bu kıssadan ve İftira edilenlerle iftira edenlerden bahsedince bunun peşinden bu hadîse uygun düşen hareket tarzlarını, yasak ve cezalarını zikretmiştir ki, bunlar birkaç çeşittir:
1) Birbirine Sahip Çıkma
Birinci çeşit: Cenâb-ı Hakk'ın,
12. Âyetin Tefsiri
"Onu işittiğiniz vakit erkek mü'minlerle kadın mü'minlerin kendi vicdanları (önünde) iyi bir zanda bulunup da, "Bu, apaçık bir iftiradır" demeleri (lâzım) değil miydi?".
Ayetinin ifade ettiği husustur. Bu, onların yapmaları gereken davranışlar cümlesinden birisidir. Ayetin başındaki burada anlamında olup kendisinden sonra bir fiil geldiğinde bu manada kullanılması çoktur. Bu mesela, "Bize yakın zamana kadar geciktirmeli değil miydin?"(Nisa, 77) ve "iman edip de bu imanı kendisine fayda vermiş bir memleket bulunsaydı ya!" (Yunus, 98) ayetlerinde olduğu gibi. Ama bunun peşinden isim geldiğinde, bu manaya gelmez. Bu da mesela Cenâb-ı Hakk'ın "Siz olmasaydınız muhakkak ki, biz müminler olmuştuk" derler' (Sebe, 31) ve "Ya üzerinizde Allah'ın fazl u rahmeti olmasaydı" (Nûr, 10) ayetlerinde olduğu gibidir. Binâenaleyh, ayetten kastedilen mana "iftira edenlerin sözlerini duyduklarında mü'minlere yakışan, onu yalanlamaları, hüsn-i zanda bulunmaları ve tertemiz olduğunu bildikleri kimse hakkında, hemen itham etmeye kapılmamalarıdır" şeklinde olur. Burada şu şekilde birkaç soru sorulabilir:
Hitaptan Gıyaba Geçilme Sebebi
Birinci soru: Ayet-i kerimenin lafızları muhatap sîğasıyla şeklinde olmalı değil miydi? Binâenaleyh niçin, muhatap siğasından gaibe; zamirden de ism-i zahire geçilmiştir? Cevap: Kınama ve azarlamada iltifat üslubuyla, muhatap üzerinde daha etkili olsun diye böyle gelmiştir. Ayette "iman" vasimin açıkça belirtilmesinde de, bu konuda müşterek olmanın, müslümanlar hakkında sadece iyi şeylerin düşünülmesini gerektirdiğine bir delalet bulunmaktadır, Çünkü kişinin dini, günahın, masiyetin, zararın kaynağı olduğuna hükmeder; aklı ise, kişiyi bu zararlı şeylerden sakınmanın gerekli olduğu neticesine ulaştırır ki bu da o kimsenin günahlardan sakınması gerektiğine dair bir zannın bulunmasını iktiza eder. Binâenaleyh, böyle bir sakınmayı gerektiren mevcut olup, mukabilinde kuvvet itibariyle ona denk üstün bir sebep (râcih) bulunmayınca, hüsn-i zan vâcib, ta'nda bulunmak ise haram olur.
En Füsihim'den Burada, Maksad
İkinci soru:Cenâb-ı Hakk'ın, (......) ifadesiyle ne murad edilmiştir?
Cevap: Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:
a) Bununla "onların birbirleri hakkında hayır zanda bulunmaları" kastedilmiştir ki, bunun bir benzeri de "(Kendi) kendinizi ayıplamayın" (Hucurât, 11) "Birbirinizi öldürün" (Bakara, 54) "Evlere girdiğiniz zaman, birbirinize selâm veriniz" (Nûr. 61) ayetleri olup, bunun manası
Ebû Eyyûb el-Ensari İle Hanımı
Rivayet olunduğuna göre Ebu Eyyûb el-Ensarî (radıyallahü anh), hanımına: "Söyle bakalım, söylenenler hakkında ne dersin?" dedi. Bunun üzerine o: "Şayet sen, Safvan'ın yerinde olsaydın, Resulullah'ın haremine, hanımına kötülük yapmayı aklından geçirir miydin?" deyince Ebu Eyyûb: "Hayır!" cevabını verdi. Yine: "Şayet ben, Âişe'nin yerinde olsaydım, hiç Allah'ın Resulüne hıyanet eder miydim? Hâlbuki Âişe, benden Satvân da senden daha üstündür" dedi.
İbn Zeyd de: "Bu, müminler için bir itâb ve azarlamadır. Çünkü mümin, annesine zina isnad etmez, anne de oğlunu böyle bir şeye nisbet etmez. Çünkü Hazret-i Âişe (radıyallahü anhnhâ) müminlerin anasıdır" dedi.
b)Cenâb-ı Hak mü'minleri, Hazret-i Âişe'nin başına gelen o şeyler hususunda tek bir can gibi kabul etmiştir. Binâenaleyh, müminlerden birinin başına bir kötülük geldiğinde, bu tıpkı sanki hepsinin başına gelmiş gibidir. Nitekim Numan İbn Beşir'den, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir. "Müslümanların, birbirleriyle ilgilenmeleri ve birbirlerine merhamet etmelerinin misâli, tıpkı bir bedenin hali gibidir. Çünkü bedenin bir kısmî uykusuzluk ve ateş ile bir ağrı içine düştüğünde, bedenin tamamı da sızlar, ağrır" Buhari, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66 (4/1999).Ebû Bekir'den de, Hazret-i Peygamber'in "Müminlerin birbirlerine karşı durumları, tıpkı birbirine kenetlenmiş binalar " Buhari, Salat 86; Müslim, Birr 65 (4/1999). buyurduğu rivayet edilmiştir. Buhari, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66 (4/1999).
İftira Olduğunu Söylemek
Üçüncü soru: Ayette geçen "Bu apaçık bir iftiradır" ifadesi ne demektir? Bilmediğini duyan bir kimsenin bunu demesi helâl midir?
Cevap: Buna da iki yönden cevap verilir:
a) Onun da, böyle demesi gerekir, ancak ne var ki, o bunu,bu hususu bir emareye dayandırmaksızin ve işin gerçeğini bilmeksizin zina isnad edenin sözünü reddetmek için söyler.
b) Bu, Hazret-i Aişe hakkında, yapılması vacib olandır. Çünkü Hazret-i Âişe'ninn efret ettirici bütün şeylerden masum olan Peygamber'in hanımı olması, bunun bir yalan olması hususunda kesin bir delil gibidir. Ebû Bekr er-Razî (el-Cessas) şöyle der: "Bu zahirinden âdil olduğu zannedilen kimseler hakkında, gerekli olan tavrın, onun hakkında iyi zanda bulunulması olduğuna delâlet eder. Yine bu, müslümanların akit ve tasarruflarının sahih ve caiz olmaya hamledilmesin) gerektirir. İşte bundan dolayı âlimlerimiz, yabancı bir kadınla bulunup da evlendiklerini itiraf eden bir erkek hakkında, onların yalanlanmasının caiz olmayacağını, tam aksine, tasdik edilmeleri gerektiğini söylemişlerdir." İmam Mâlik ise, evlendiklerini isbat edemezlerse, bunlara haddin gerekeceğini iddia etmiştir.
Âlimlerimiz (radıyallahü anha)'ın bir dirhem ve bir dinar, iki dirhem ve iki dinar mukabilinde satan kimse hakkında, "O bunları çaprazlama olarak değiştiriyordu. Çünkü biz, müminler hakkında hüsn-i zanda bulunmakla emrolunduk. Binâenaleyh, bu hadisenin, dinen caiz olabilecek bir duruma hamledilmesi gerekir ki, bu da her iki şey arasındaki çaprazlama değiş tokuş (satış)tır" demeleri de böyledir. Bir kimsenin üzerinde yüz dirhem değerinde gümüş bulunan süslü bir kılıcı, iki yüz dirhem mukabilinde satması halinde de durum aynıdır. Çünkü biz, yüz dirhemi, yüz dirheme mukabil, geriye kalan yüz dirhemi de kılıca bedel sayarız, addederiz. Bu da, Ebû Hanife (r.h)'nin, "Müslümanlar, kendilerinden bir şüphe gözükmediği müddetçe, âdildirler. Çünkü biz, hüsn-i zanla emrolunmuşuzdur" şeklindeki sözüne delâlet eder ki, bu da kişiden tavakkufu (beklemeyi) veya reddetmeyi gerektiren bir şüphe zuhur etmediği müddetçe, şehâdetinin kabul edilmesini gerektirir. Çünkü Cenâb-ı Hak "Zan, gerçek karşısında hiçbir şey ifade etmez" (Yunus. 36) buyurmuştur.
İkinci Nevi Talep Dört Şahid
İkinci Çeşit, Cenâb-ı Hakk'ın
13. Âyetin Tefsiri
"Buna karşı dört şahit getirmeli değil miydiler? Mademki onlar şahitleri getiremediler, o halde onlar Allah indinde yalancıların da kendileridir"
Ayetinin ifade ettiği husus olup, bu da yasaklar nevinden olanıdır. Buna göre mana, "Onlar konuştukları o şeye dair, Âişe'ye attıkları o şeyi bizzat gördüklerine şehâdet edecek olan dört şahit getirmeli değil miydiler? "Madem ki onlar şahitleri getiremediler" yani, söylediklerine dair bir delil ikame edemediklerine göre, "O halde onlar Allah indinde" yani O'nun hükmüne göre, "yalancıların ta kendileridir" demektir.
İmdi eğer: "Onlar böylesi şahitleri getirmediklerinde, onların yalancı oldukları düşünülebileceği gibi, doğru olabilecekleri de düşünülemez miydi? Öyleyse niçin, Cenâb-ı Hak onların, kesinlikle yalancı olduğuna hükmetmiştir?" denilirse, buna şu iki bakımdan cevap verilebilir:
a) Bu ifadeyle, sadece Hazret-i Âişe'ye iftira edenler kastedilmiştir ki, bunlar Allah indinde yalancıdırlar.
b) Bununla, "Onlar Allah katında, yalancılar hükmündedir... Çünkü yalan söyleyenin yalandan men edilmesi gerekir. İftira eden de, o şahitleri getiremezse, onun da men edilmesi gerekir. Binâenaleyh, iftira edenin durumu, men edilme konusunda yalan söyleyenin durumu gibi olunca, hiç şüphesiz iftira eden kimseye de, mecazen yalancı denilmiştir" manası kastedilmiştir.
Üçüncü Nevi Talep: Allah'ın Rahmeti
Üçüncü Çeşit: Cenâb-ı Hakk'ın,
14. Âyetin Tefsiri
"Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın fazl u rahmeti üstünüzde olmasaydı içine daldığınız yaygaradan dolayı sizi herhalde büyük bir azâb çarpardı".
Ayetinin ifade ettiği husus olup, bu da yasaklar koyan ayetlerdendir. Bu ayetin başındaki "bulunan başka bir şey sebebiyle herhangi bir şeyin bulunamayacağını ifade eden" dir. Arapça'da, harf-i ceriyle kullanıldıklarında ve - fiilleri, "dalmak, bir şeye girmek" anlamlarına gelirler. Buna göre ayetin manası hususunda şu iki izah yapılabilir:
a) "Şayet ben, dünyada, birisi de tevbe etmeye mühlet tanımak olan çeşitli nimetlerle size lütufta bulunmama; ahirette de, sizi afv ve mağfiret etmek suretiyle, size merhamet etmeme hükmetmemiş olsaydım, içine dalıp gömüldüğünüz bu "ifk" hadisesinden dolayı, sizin cezanızı bu dünyada hemencecik verirdim.." demektir.
b) "Şayet Allah'ın size olan lütfü ve merhameti olmasaydı, içine gömülüp daldığınız o şey hususunda hem dünya hem de ahirette size büyük bir azab isabet ederdi" demektir. Buna göre, ayette bir takdim ve tehir söz konusu olup, buradaki hitap iftira edenleredir. Bu, Mukatil'in görüşüdür. Ayette bahsedilen fadl ise Allah'ın azabını ertelemesine ve tevbe edenlerin tevbesini kabul etmesine dair olan hükmüdür.
Dördüncü Nevi Durum: Asılsız Şeyi Geveleme
Dördüncü çeşit, Cenâb-ı Hakk'ın,
15. Âyetin Tefsiri
"O zaman siz dillerinizle (birbirinize) yetiştiriyordunuz, (hakkında) hiçbir bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyordunuz ve bunu kolay sanıyordunuz. Hâlbuki o, Allah indinde büyüktür".
Ayetinin ifade ettiği husus olup, bu da yasaklar koyan ayetlerdendir. Keşşaf Sahibi ayetin başındaki in edatının ya messe fiilinin yahut da etadtüm fiilinin "mef'ûlü fîh'i" (zaman zarfı) olduğunu söylemiştir. Buna göre, ayetteki (......) ifadesinin manası "onu birbirinizde... aldığınız zaman" şeklinde olur. Nitekim Arapça'da (......) ve (......) denilir ki, hepsinin manası, "o sözü aldı, telakki etti..." şeklindedir. Nitekim "Adam, Rabbinden kelimeler telâkki etti, aldı "(Bakara, 37) ayeti de böyledir. Bu fiil, aslı üzere (......) şeklinde okunduğu gibi, ze harfinin tâ'ya idğam edilmesiyle de, ("ittelakkavnehû") şeklinde de okunmuştur. Yine bu kelime (ele geçirdi) manasında olmak üzere (......) kökünden, (onu elde ediyordunuz, onun peşine düşüyordunuz) şeklinde de okunmuştur. Yine bu kelime, "ıf'âl" babından, "birbirlerine verip alma" anlamına gelen, (Tulkûnehû) şeklinde de okunmuştur. Aynı kelime, "yalan söylemek" anlamına gelen (......) ve (......) kökünden olmak üzere ("Telikûnehû") ve ("Telikûnehû") şekilnde de okunmuştur. Hazret-i Âişe'nin sözü olarak da (......) şeklinde okunmuştur. Süfya'ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Ben annemin, bu ifadeyi ("İz teskafünehu") "onu elde ediyor, yakalıyordunuz" şeklinde okuduğunu duydum. Annemin babası da Abdullah İbn Mes'ûd'un kıraatiyle okurmuş.
Bil ki Allahü teâlâ, bu kimseleri şu üç günahı irtikab etmekle tavsif etmiş ve o büyük azabın isabet etmesini, bunlara bağlamıştır:
1) "İfk"i dilden dile dolaştırmaları. Bu böyledir, çünkü birisi birisiyle karşılaştığında o ona, "Ne var ne yok?" diyor, o da ona, hemen ona "ifk" hadisesini anlatmaya başlıyordu. Derken bu hadise öylesine yayıldı ve duyuldu ki, bütün evler ve meclislere girdi, konuşuldu. Buna göre sanki onlar, bu hayâsızlığı yayma hususunda gayret ve çaba sarfetmişlerdir ki, bu ise büyük günahlardandır.
2) Onlar, hakkında bilgileri bulunmayan şeyi konuşuyorlardı. Bu da, haber vermenin ancak bilgiyle olması gerektiğine delâlet eder. Binâenaleyh doğruluğu bilinmeyeni haber vermek, haram olma bakımından, haram olduğu bilinen şeyi haber verme gibidir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın "Senin için hakkında bir bilgi hâsıl olmayan şeyin ardına düşme" (isra, 36) ayetidir.
Şayet, "söz ancak ağızla söylenebildiğine göre, Cenâb-ı Hakk'ın "ağızlarınızla" ifadesinin manası nedir?" denilirse, biz deriz ki bu, şu demektir: "Bilinen bir şeyin ilmi kalbte olur, (önce kalbde hâsıl olur) daha sonra lisan onu ifade eder. Bu "ifk" ise, ona dair kalbde herhangi bir bilgi oluşmaksızın ve bulunmaksızın, onların lisanında dönüp dolaşan bir söz oluvermiştir." Bu da Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı "Ağızlarıyla kalblerinde olmayanı söylüyorlardı" (Al-i İmran. 167) ayeti gibidir.
3) Onlar, bu büyük günahlardan bir günah olduğu halde, bunu küçük addediyorlardı. Bu şu üç şeye delâlet eder:
a) Bu, iftiranın büyük günahlardan olduğunu gösterir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Hâlbuki o, Allah indinde büyüktür" buyurmuştur.
b)Cenâb-ı Hak, "bunu kolay (önemsiz) sanıyordunuz" ifadesiyle, masiyetin büyüklüğünün onu işleyenin zannına ve takdirine göre değişmeyeceğine, tam aksine çoğu kez bunun onun büyük olduğunu bilmemesi açısından, o günahın büyüklüğünü vurgulayacağına dikkat çekmiştir.
c) Her haram konusunda, mükellefe terettüp eden, onun büyük günahlardan olmadığına emin olamayacağı için, ona yönelmeyi ve onu işlemeyi büyük saymasıdır. İşte bundan dolayı, "İsrar edilirse küçük günah, küçük olmaz. İstiğfar edilirse, büyük günah da büyük kalmaz" denilmiştir.
Beşinci Nevi Edeb: Tenzih
Beşinci çeşit, Cenâb-ı Hakk'ın,
16. Âyetin Tefsiri
"Onu duyduğumuz zaman, bunu söylememiz bize yakışmaz. Haşa, bu büyük bir iftiradır" dememiz (lazım) değil miydi?".
Ayetinin ifade ettiği husus olup, bu ayet, uygun davranış biçimlerini açıklayan ayetlerdendir. Yani, "Siz onu duyduğunuzda, "Bizim bunu konuşmamız ve (buna inanmamız) yakışık almaz" demeli değil miydiniz" demektir. Şu sebeplerden dolayı. Onların bundan kaçınmaları gerekmiştir.
1) Onların bu fiili terketmeterini gerektiren şey, bulunmakta ve mevcut olup bu da, kişinin akit ve dinidir. Hâlbuki buna karşı koyacak bir şey de mevcut değildir. Binâenaleyh onların o masiyeti terketmelerine dair zan ve kanaatlerinin onu yapmalarına dair zan ve kanaatlerinden daha kuvvetli olmalıdır... Bu sebeple, şayet o, o günahın sadır olduğunu haber vermişse, bu durumda "mercûh" (hafif olan) tarafı, "râcih" (ağır basan) tarafa tercih etmiş olur ki,bu caiz değildir.
2) Bu, peygambere eziyyet etme manasına gelir ki, bu lanete sebep olur. Çünkü "Cenâb-ı Hak, "Allah'a ve Resulüne eziyyet edenler (yok mu?) Allah onlara hem dünyada, hem de ahirette lanet etmiştir" (Ahzâb, 57) buyurmuştur.
3) Bu, yöneldikleri bilinen bir sebep ve kendilerinden sadır olduğu bilinen bir suç olmaksızın, Hazret-i Âişe'ye, ana-babasına ve onların akrabâ-i taallukatına eziyyet vermektir ki, bu haramdır.
4) Bu gereksiz yere zarar vermeye yönelmektir. Hâlbuki akıl, bundan uzak kalmayı iktiza eder. Çünkü iftira eden kimsenin doğru söylediği farzedilse bile, doğruluğuna mukabil mükafaat hak etmeyip, tam aksine hayâsızlığı yaydığı için, o kimse ikâba müstehak olmuştur. Yalancı olması halinde ise, zaten o büyük bir cezaya müstehak olmuştur. Böylesi şey ise, aklın açıkça ve çok net bir biçimde, sakınılması gerektiğine dair hüküm verdiği şeylerdendir.
5) Bu zamanı faydasız şeylerle zayi etmek, geçirmektir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kişinin lüzumsuz şeyleri terketmesi, onun müslümanhğınm güzelliğindendir" İbn Maca, Fiten, 12 (2/1316); Tirmizi, Zühd, 11 (4568). buyurmuştur
6) İnsanların güzel yönlerini ortaya koyup, çirkin taraflarını saklamak ve gizlemekte, Allah'ın ahlâkı ile ahlâkianmak yatar. Nitekim Hazret-i Peygamber "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklarım" buyurmuştur. Binâenaleyh, bütün izahlar aklı başında bir kimsenin bir iftirayı duyduğunda onu söylememesini ve bu iftirayı söyleyip yaymaktan doğacak olan günahlardan alabildiğince kaçınması gerektiğini ifade eder.
Buna göre şayet, "Daha nasıl tev lâ ile kültüm fiilinin arası, zarf ile ayrılabilmiştir?" denilirse, biz deriz ki, bunun faydası "Kişilere gerekli olanın, bu iftirayı duyar duymaz, onu konuşmaktan kaçınmak ve sakınmak olduğunu" ifade etmesidir.
Cenâb-ı Hakk'ın "Hâşâ, bu büyük bir iftiradır" ayetine gelince, burada iki soru bulunmaktadır:
Birinci soru: Burada (......) kelimesinin zikredilmesi nasıl uygun olabilir?
Buna birkaç yönden cevap verilebilir:
1) Bununla, o işin ne kadar büyük ve vahim olduğuna taaccüb etme manası kastedilmiştir. Bu kelime taaccüb manasında kullanılmıştır. Çünkü kişi ilginç şey gördüğünde onu yapandan dolayı Allah'ı tesbih eder (fe Subhânellah) der. Daha sonra bu kelimenin kullanılışı, çoğalmış, derken hakkında hayrete düşülen her şey hakkında istimal olunagelmiştir.
2) Maksad, Nebisinin eşinin zinâkâr olmasından Allah'ı tenzih etmektir.
3) "O, iftira eden gruba zulmetmeye razı olmaktan münezzehtir" demektir.
4) "O, bu zalim müfterilere azâb etmemekten münezzehtir" demektir.
İkinci soru:Cenâb-ı Hak onlar bunun yatan olduğunu kesinlikle bitmedikleri halde, onların, "bu büyük bir iftiradır!" demelerini onlara vacib kılmıştır.
Cevap: Buna iki şekilde cevap verilir:
a) Onlar, bunun bir iftira olduğunu bilebilirlerdi, çünkü Hazret-i Peygamber'in hanımının bir fâcire, (zâniye) olması caiz değildir.
b) Söyleyenler kalbleriyle bunun olduğunu zannetmediklerine kesinlikle hükmettiklerinde onların bu kesinliği ve katiyyeti haber vermeleri bir yalan olmuş olur. Bunun bir benzeri de "Allah şehâdet eder ki, münafıklar yalancıdırlar" (Münafîkun. 1) ayetidir.
Altıncı Nevi Edeb: Bir Daha Dedikoduya Girmeme
Altıncı çeşit, Cenâb-ı Hakk'ın
17. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:18
18. Âyetin Tefsiri
"Eğer siz iman eden (kimse) lerseniz böyle bir şeye hayatta bulunduğunuz müddetçe bir daha dönmenizi Allah haram kılıyor. Ve size ayetlerini açık açık bildiriyor. Allah, hakkıyla bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir".
Ayetinin beyan ettiği husus olup, bu da yasaklar koyan ayetlerdendir. Buna göre mana, "Artık, aynı şeye ömür boyu düşmeyesiniz diye, sayesinde bu günahın büyüklüğünü ve bunda "haddin" dünyada cezanın ahirette de azabın olduğunu öğrendiğiniz işte bu öğütlerle Allah size nasihat eder" şeklinde olur. Onların, ebedilikleri ise, hayatta kaldıktan ve mükellef oldukları müddettir. Bu ifadenin muhtevasına, hem bu iftirayı atan, hem de duyup da bunu yadırgamayan kimseler dâhil olur. Çünkü her ne kadar bunu ilk defa söyleyen daha büyük günaha müstehak olsa dahi, bu iki kimsenin durumu (dinen) caiz olmayan şeyi yapmış olmaları bakımından eşittir, müsavidir... Böylece Cenâb-ı Hak, onlara öğrettiği bu davranış şeklinden maksadının, onların kendilerinden öncekilerin düştüğü hataya düşmemelerini sağlamak olduğunu beyan etmiştir. Burada birkaç mesele vardır.
Birinci Mesele
Mu'tezile Cenâb-ı Hakk'ın "Siz iman eden (kimse) lerseniz" ifadesiyle, iftira etmemenin, imandan olduğuna; iftira fiiliyle birlikte de, kişide imanın kalmadığına istidlal etmiştir. Çünkü, şarta bağlı olan şey, şart bulunmadığı zaman bulunmaz!..
Cevap: Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "O uydurma haberi getirenler içinizden yani ey müminler sizden bir zümredir"(nur, 1) ifâdesiyle gelişir, Binâenaleyh bu ifade, kişinin iftira atmasının onu imandan çıkarmadığına delâlet eder. Binâenaleyh böyle bir çelişkinin bulunduğu sabit olunca, biz bu ayeti, vaz u nasihatla öğütlenmeye ve kötü şeylerden sakınmaya teşvik etme manasına alırız.
İkinci Mesele
Mu'tezile şöyle demiştir: "Bu ayet, Allahü teâlâ'nın, her ne kadar içerinde itaat etmeyenler bulunsa dahi va'zu nasihatte bulunduğu herkesten gelecekte böylesi bir şeyden uzak kalmalarını istediğine delâlet eder. İşte bu açıdan bu ayet, he ne kadar isyan etseler dahi, herkesten, kendisine itaat etmeyi istediğine delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın ifadesinin manası, "aynısına düşmeyesiniz diye" demektir. Bu ise, "irade"nin, istemenin delilidir.
Cevap: Bizim bu konudaki cevabımız, defalarca geçmişti.
Üçüncü Mesele
Ayetteki "Bir daha dönmenizi Allah haram kılıyor, öğütlüyor" cümlesi sebebiyle Allah'ın "vaiz"diye adlandırılması caiz midir?
Cevap: Açık olan şey, Cenâb-ı Hak, tıpkı "Rahman, Kur'ân'ı öğretti" (Rahman, 1-2) ayetinden dolayı, "muallim" diye adlandınlamayacağı gibi, "vaiz" diye de adlandırılamaz.
"Ayât'ın Buradaki Anlamı"
Cenâb-ı Hakk'ın "Ve ayetlerini açık açık bildiriyor. Allah, hakkıyla bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir" ayetine gelince, bu ifadede geçen ifadesiyle kişinin sayesinde kendisine sımsıkı sarılması gerekli olan şeyleri öğrenip bileceği şeyler (deliller) kastedilmiştir.
Alîm ve Hâkim İsimlerinin Gereği
Daha sonra Cenâb-ı Hak, kendisi alîm ve hakîm olduğu için, beyan etmesi gerekli olan şey ile yire aynı sebepten dolayı itaat edilmesi vacib olan şeyleri tercih ettiğini açıklamıştır. Çünkü böylesi alîm olmayan kimsenin teklifinin kabulü gerekmez. Zira bu kimse bazan, gereksiz şeyleri de emredebilir. Bir de mükellef (böylesi alim olmayan) kimseye itaat ettiği zaman, o, onun kendisine itaat ettiğini bilemez. Bu durumda da itaatin bir faydası kalmazdı. Ama bir kimse âlîm olur da. fakat "hakîm-hikmetli ve hüküm sahibi" olmazsa, bu kimse de bazan, mükellefe uygun olmayan şeyleri emredebilir. Binâenaleyh mükellef kendisine itaat ettiğinde o. bazan itaat edeni cezalandırır, isyan edeni mükafaatlandırır. Bu durumda da yine itaatın faydası kalmaz. Ama o kimse, hem alîm hem de hakîm olursa, böyle olan o kimse ancak uygun ve gerekli olanları emreder ve hak eden kimselerin etmez. İşte bundan dolayı, Cenâb-ı Hak burada özellikte zikretmiştir. Burada şöyle birkaç soru sorulabilir;
1) "el-Hakîm" uygun olmayanı yapmayan demektir. O. çirkin olanın çirkinliğini kendisinin de çirkin olan şeyden beri ve uzak olduğunu bilmesi halinde, böyle hakîm olur. Binâenaleyh bu demektir ki, el-Alîm vasfı et-Hatim vasfı içinde mündemiçdir. Bu sebeple el-Hakîm vasfı zikredilince el-Alîm vasfına lüzum kalmaz. Bu Mu'tezile'ye göredir. Ama ehl-i sünnet ve'l-cemâat görüşüne göreyse, hikmet sadece ilimdir. Bu sebeple el-Alîm ve el-Hakîm vasfının birlikte zikredilmesi sırf bir tekrar olmuş olur.
Cevap: Bu, tekîd manasına hamledilir.
2) Mu'tezile şöyle der: "Bu ayet, Cenâb-ı Hakk'ın, sırf Alîm ve Hakîm olmasından dolayı, O'nun açıklamalarının kabul edilmesinin gerekli olduğuna delâlet eder. Hakîm ise, çirkin iş yapmayan kimsedir. O halde bu demektir ki ayet, Cenâb-ı Hakk'ın, çirkin şeylerin yaratıcısı olması halinde ise, Cenâb-ı Hakk'ın va'd ve va'idine itimad edilemeyeceğine delâlet eder."
Cevab: Bize göre hakîm olan aynı zamanda âlimdir. Her türlü malumatı bildiği için, O'nun sözüne itimâd etmek caizdir. Çünkü câhilin sözüne kesinlikle itimâd edilemez.
3) Mu'tezile şöyle der: "Hak teâlâ'nın "Allah size ayetleri açık açık bildiriyor" ifadesindeki "size" (leküm) kelimesi, "sizden dolayı, sizin için" demektir. Bu da Allahü teâlâ'nın fiillerinin, birtakım sebeblere ve garazlara bağlı olduğunu gösterir. Bir de ayetteki Leküm kelimesini, zahiri manasına hamletmek caiz değildir. Çünkü buradaki maksad, onların bizzat kendileri değil, onların elde ettikleri faydalar, taatları ve imanlarıdır. Böylece bu Allahü teâlâ'nın, herkesin iman etmesini istediğine delâlet eder."
Cevab: Cenâb-ı Hak, bu ifadesiyle o, bir başkasının yapması halinde bir maksad gözetme diye nitelendirilecek muameleyi onlara yaptığını kastetmiştir.
Yedinci Nevi durum: Çirkini Yaymamak
Yedinci çeşit:
19. Âyetin Tefsiri
Hak teâlâ'nın şu ayetinin ifade ettiği husustur: "Kötü sözlerin, iman edenlerin içinde yayılıp duyulmasını arzu edenler (yok mu?)... dünyada da, ahirette de onlar için pek acıklı bir azab vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz".
Bil ki Hak Subhânehû ve Teâlâ, iftira edenlere onlardan bunu duyup-dinleyenlere gerekli olan ceza ile dinde kendisine tutunulması gereken adabı beyân edince, bu kötü sözün (itkin) yayılmasını arzu eden kimsenin, böylesi bir zem hususunda, tıpkı iftirada bulunan kimse ile onu duyup yadırgamayan kimsenin ortak ve müşterek olmaları gibi, müşterek olduğunu; bir de iftirada bulunan kimselere ortaya attıkları bu şeyden ötürü azabın (cezanın) gerekli olması gibi, fuhşun (kötü fiil ve sözün) mü'minler arasında yayılması arzusunu içlerinde saklayan kimselerin de ilahi azaba müstehak olacaklarını bildirmek için, "Kötü sözlerin, iman edenlerin içinde yayılıp duyulmasını arzu edenler (yok mu?)" buyurmuştur ki bu da tıpkı, kişinin uzuvtan ve sözleriyle müslümanlara zarar vermemesinin farz oluşu gibi, mü'minler hakkında kalbinin hiçbir kötülük düşünmemesinin vâcib olduğuna da delâlet eder. Burada, şu şekilde birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
"İşâ'a" yayılmak manasınadır. Nitekim ortak mülklerde birkaç kişinin payı olup, bunlar belirlenmediği zaman, "Bu akarda şâ'î bir sehim vardır" denilir. Yine halka malolup, herkese ulaştığında söz, şâ'yi oldu" denilir.
İkinci Mesele
Ayetteki, "...arzu edenler" ifadesinin zahiri manasının umûmi olduğunda ve bu sıfatı taşıyan herkesi içine aldığında şüphe yoktur. Yine bu ayetin, Hazret-i Aişe (radıyallahü anha)'ye iftira etme hakkında nazil olduğunda da şüphe yoktur. Fakat nazar-ı dikkate alınacak husus, sebebin hususiliği değil, lafzın umumiliği olduğu için, bu ayeti, zahirine göre umumi manaya hamletmek gerekir. Hak teâlâ'nın, "îman edenlerin içinde..." ifadesi de bu ayetin Hazret-i Âişe'ye atılan iftirasına tahsis edilmesinin caiz olamayacağına delalet eden şeylerdendir. Çünkü bu, çoğul bir ifadedir. Dolayısıyla eğer Cenâb-ı Hak bununla sadece Hazret-i Âişe'yi kastetmiş olsaydı, böyle ifade edilmesi caiz olmazdı.
Bunu Hazret-i Âişe'ye atılan iftiraya tahsis edenlere gelince ki bu görüşte olanların bazıları bunu bu fuhşun (kötü sözün) yayılmasına sa'yü gayret gösterdiği için Abdullah b. Übeyye hamletmişlerdir, bunlar şöyle demişlerdir: "Ayetin manası, "Kötü sözlerin, yani zinanın, imân edenlerin içinde yani Hazret-i Âişe ve Safvan hakkını duyulmasını arzu edenler, yani Abdullah b. Übeyy (yok mu?)..." şeklindedir" demişlerdir.
Üçüncü Mesele
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu "Ben, cehennemlikler tarafından sesi duyulacak (kadar şiddetli) bir vuruşla göğüslerine vuran, dövünen bir toplu müslümanların saklı-gizli hallerini araştıran, gizli kusurlarını ortaya döken ve onların arasında, onlarda bulunmayan (asılsız) sözleri yayan edip, kaş-göz hareketleriyle istihza edenlerdir"
Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği de rivayet edilmiştir.
"Bir mü'min, bir mü'minin aybını gizler, açığa vurmazsa, Allah da kıyamet günü onun kusurunu gizler (siler). Kim de bir müslümanla alış-veriş yaparken, onun alış-verişten caymasını hoş karşılar, buna razı olursa, Allah kıyamet günü onun kusurlarını bağışlar, siler. Allah kıyamet günü onun kusurunu örter. Müslim, Birr, 71 (4/2002); Ibn Mace, Ticâret, 26 (2/741). Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların kötülük görmediği kimsedir. Muhacir de, Allah'ın yasakladığı şeylerden hicret eden, onları yapmayan kimsedir" Buhari, İmân, 4-6; Müslim, İmân. 64, 73 (1/86).
Abdullah b. Ömer (radıyallahü anh)'den, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir. "Cehennemden mmkiaşsp, cennete girmekten sevinç duyacak olan kimseye o, Allah'dan başka ilah olmadığına ve Hazret-i Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şehâdet ederken ve kendisine verilmesini arzu ettiği şeylerin diğer insanlara da verilmesini arzu ederken ölümü ona gelsin' Müslim, İmaret, 46 3/1472, (Benzeri bir hadis)
Hazret-i Enes (radıyallahü anh)'den de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Kul, kendisi için arzu ettiği iyi ve güzel şeyleri din kardeşi için de arzulamadığı müddetçe (tam) imam etmiş olmaz" Buhari, İman, 7; Müslim, İman, 71-72 (1/67-68) buyurduğu rivayet edilmiştir.
Dünya Azabından Maksâd
Âlimler, ayette bahsedilen dünya azabının ne olduğu hususunda ihtilaf etmişler, bazıları bunun onlara uygulanan had cezası olduğunu söylerken, bazıları da bunun had cezast ile birlikte onlara Allah ve mü'minlerden gelen lanet ve düşmanlık olduğunu söylemişlerdir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdullah b. Übeyy b. Selül, Hassan ve Mıstah'a had cezası vurmuştur. Safvan, Hassan için pusuya yatıp, kılıcının tersiyle ona öyle bir vurdu ki, Hassan bu yüzden kör oldu. Hasan el-Basrî: "Bununla münafıklar kastedilmiştir. Çünkü onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i üzmeyi istiyorlardı. Allah'ın Resulü'nün üzülmesini isteyen ise kâfirdir. Bunların dünyevi azablan ise çektikleri bu neticesiz zahmet ve mü'minlerle mücadele etmeleri için kendi taraftarlarına mal harcamalarıdır" demiştir.
Ebu Müslim de: "Bununla münafıklar kastedilmiştir. Çünkü bunu onlar arzuluyorlardı. Böylece Allahü teâlâ, onları dünyada iken Hazret-i Peygamber'in elinde gerçekleşecek cihadla ortaya çıkacak bir azabla tehdid etmiştir. Çünkü Hak teâlâ, "Ey peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla savaş, onlara karşı sert davran..." (Tahrim, 9) buyurmuştur. Doğruya en yakın olan ise bu "azab" ile onların iftiraları sebebiyle hakettikleri ceza, yani hadd-i kazif lanet ve zem kastedilmiştir. Ayette bahsedilen ahiret azabına gelince, bunun hem kabir azabı, hem cehennem azabı olduğunda şüphe yoktur.
Hak teâlâ'nın "Allah bilir, siz bilmezsiniz" beyanının burada getirilmesi, çok güzel ve yerindedir. Çünkü kalbteki sevgi ve arzular gizlidir, görünmez. Biz onları ancak, sahibinde gördüğümüz bir takım ipuçları ve emarelerle anlayabiliriz. Fakat Allahü teâlâ'ya hiçbirşey gizli değildir. Binâenaleyh bu, son derece caydırıcı ve tehdid edici bir ifadedir. Çünkü kalbinden o fuhşun (kötü fiillerin ve sözlerin) yayılmasını arzu eden kimse, bunu elinden geldiğince bu arzusunu belli etmemeye çalışsa bile, Allahü teâlâ'nın bundan haberdâr olduğunu bilir. Zira Allahü teâlâ'nın, onun gizlediği bu arzu ve isteğini bilmesi, tıpkı onun açıktan yapıp-söylediği şeyleri bilmesi gibidir. Allah ona ne kadar ceza verileceğini de bilir.
Kalbin Ameli
Bu ayet, büyük bir günahı işlemeye azmetmenin bile, büyük günah olduğuna; keza fısk ve fucûru istemenin de bir fısk olduğuna delâlet eder. Çünkü Allahü teâlâ bu tehdidini fuhşun (kötü fiil ve sözlerin) yayılmasını kalben istemeye bağlamıştır.
Altıncı Mesele
Cübbâi şöyle der: "Bu ayet, attığı iftiradan ötürü tevbe edip, pişman olmayan herkesin, devamlı bir azaba müstehak olması bakımından, mükafaatının olamayacağına delâlet eder ki bu da, o kimsenin ikâbın zıddı olan mükafaatı haketmesine mânidir. İşte bu açıdan ayet, biz (Mu'tezile'nin), ilâhi va'idler hususundaki görüşümüzün doğruluğuna delâlet eder."
Bil ki Cübbâl'nin bu sözünün neticesi de, yine amellerin habtı (boşa gitmesi) meselesine varıp dayanır ki, bu husustaki açıklama ve cevablarımız daha önce geçti.
Yedinci Mesele
Mu'tezile şöyle der: "Allahü teâlâ, fuhşun (kötü söz ve fiilin) yayılmasını için için arzu edenleri alabildiğine zemmetmiştir. Dolayısıyla eğer kulların fiillerini yaratan, Allahü teâlâ olmuş olsaydı, bu fuhşun yayılmasını arzu eden de O olmuş olurdu. Bu sebeble bunun yayılmasından ötürü zemmi hakedenin de o olması gerekirdi. Çünkü bu yayma işini yapan, (yaratan olması bakımından) başkası değil O'dur." Buna cevabımız da daha önce geçmişti.
Sekizinci Mesele
Ebu Hanife (r.h) şöyle der: "Fısk ve fücurda bulunan konuşturulmaz, yaptığını anlatması istenmez. Çünkü onu konuşturmak, fuhşu yaymak demektir. Bu ise haramdır."
Sekizinci Nevi: Allah'ın Lütfü
Sekizinci çeşit, Hak teâlâ'nın şu ayetinde ifade ettiği husustur.
20. Âyetin Tefsiri
"Ya üzerinde, Allah'ın fazlı ve rahmeti olmasaydı... Ya gerçekten Allah rahman ve rahim olmasaydı (haliniz nice olurdu)".
Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
1) Bu ifadenin cevabı mahzuftur. Cenab-ı Hak sanki, "Eğer böyle olmasaydı, helak olurdunuz, yahut Allah size azab eder ve kökünüzü kazırdı. Fakat O ra'uf ve rahimdir" demek istemiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh), bu ayetin Hassan, Mistah ve Hamne'ye bir hitab olduğunu söylemiştir. Ayetin, hitabının bütün müminlere, genel olmasıda mümkündür.
2) Bunun cevabı, bundan sonra gelen ayetteki, "içinizden hiçbiriniz ebediyyen temize çıkmazdı" ifadesidir.
3) Bunun cevabı, "Hiç şüphesiz o zaman, fuhuş (kötü söz) yayılır ve zarar büyürdü" şeklindedir. Bu, Ebu Müslim'in görüşüdür. Doğruya en yakın olan, bunun cevabının mahzûf olmasıdır. Çünkü Hak teâlâ'nın daha sonraki, "Eğer üzerin Allah'ın fazl-u rahmeti olmasaydı, içinizden hiçbiriniz ebediyyen temize çıkmazdı" (nur, 21) ayeti, sanki birincisinden yani bu ayetten ayrı gibidir. Dolayısıyla bunun, o araya başka bir söz girmişse, birincisinin cevabı olması gerekmez. Buna ayetten kastedilen mana, "Eğer Cenâb-ı Hakk'ın, geriye bırakmak zaman tanımak, telafi etmek imkânı verme gibi nimetleri olmasaydı, onlar helak olurlardı. Fakat o re'fet ve merhametinden ötürü, insan kendi aleyhine suç işlese dahi, insan için uygun olanını yapmayı geri bırakmaz" şeklindedir.
Dokuzuncu Nevi Emir: Şeytana Uymayın
Dokuzuncu çeşit: Hak teâlâ'nın şu ayetinde ifade ettiği husustur:
21. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenler, şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Kim şeytanın adımlarına uyarsa şüphesiz ki o kötülüğü ve gayr-ı meşrûyu emreder. Eğer üzerinizde Allah'ın fazlı ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiçbiriniz, ebediyen temize çıkmazdı. Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah semî ve âlimdir.".
"Hutuvât" kelimesi, fî'nin zammesi ve sükunu ile, "hutvât" ve "hutuvât" şeklinde okunur. Hutvât, "hatve" kelimesinin çoğulu olup, "Adam yürüdü, adım attı" ifadesindendir. Binâenaleyh bunun müfredini söylemek istediğinde, ilk harfi meftun olarak, "hatve" (adım); cemisini söylemek istediğinde, ya ilk harfi meftun olarak "hatavât", ya da ilk harfi mazmûm olarak, "hutuvât" dersin ki bununla hal, harekât ve gidişat kastedilmiştir. Buna göre mana, "Şeytanın izlerine tâbi olmayın, onun bastığı yerlere basmayın ve bu iftiraya, bunu dile dolamaya ve fuhşun (kötü söz ve fiillerin) mü'minler arasında yayılmasına önem verip, gayret etmek hususunda, onun peşinden gitmeyin" şeklindedir. Allahü teâlâ bunu her ne kadar mü'minlere tahsis etmiş ise de, bu bütün mükellefler için bir yasaktır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Kim şeytanın adımlarına uyarsa, şüphesiz ki o, kötülüğü ve gayr-ı meşrûyu emreder" buyurmuştur. Bütün mükelleflerin bundan menedildikleri ise malumdur. Biz, Cenâb-ı Hakk'ın bu hususu mü'minlere tahsis ettiğini söyledik. Çünkü Allahü teâlâ, mü'minleri, eğer şeytana uyarlarsa, "Kim şeytanın adımlarına uyarsa", ifadesiyle tehdid etmiştir. Bu ifadenin zahiri ise, mü'minlerin şeytana tâbi olmayacaklarını göstermektedir. Eğer bununla kâfirler kastedilmiş olsaydı, o zaman şüphesiz onlar şeytana zaten uymuşlardı. Binâenaleyh Allah iftira eden o kimselere, gerekli tehdidi yapınca, durumları tıpkı onlarınki gibi olmasın diye ve günahtan alabildiğine kaçınsınlar için, özellikle mü'minleri zikrederek onları terbiye etmiştir.
Fahşâ ve fahişe aşırı çirkin ve kötü olan şey demektir. Münker ise, insan tabiatının hoşlanmadığı, nefret ettiği ve beğenmediği şeydir.
Hak teâlâ'nın, "Eğer üzerinizde Allah'ın fazlı ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiçbiriniz, ebediyyen temize çıkmazdı" buyruğuna gelince, Ya'kub ve İbn Muhaysin, buradaki fiili, şedde ile (......) şeklinde okumuşlardır. Bil ki, "zeki" Allah'a itaat hususunda "rızâ" mertebesine ulaşmış kimsedir. Arapça'da (Ekin gelişti, olgunlaştı) denilmesi de bu manadadır. Binâenaleyh mü'min, dini hususlarda, Allah'ın razı olacağı "salah" noktasına vardığında "zeki" adını alır. Zeki, ancak zeki olana denir. Bu tıpkı, hidayeti bırakan kimseye, mutlak olarak, "Allah ona hidayet etti" denilmeyip, "Allah ona hidayet etti, ama o hidayete ermedi" denilmesi gibidir.
Âlimlerimiz, kulun fiillerinin yaratılması meselesinde, Hak teâlâ'nın, "Ancak Allah dilediğini zeki kılar, tezkiye eder, temize çıkarır" ayetini delil getirerek şöyle demişlerdir: Tezkiye, tıpkı tesvid (kara kılmak) ve tahmir (kızartma) kelimeleri gibidir. Nasıl ki tesvid, karalığı meydana getirmek demek İse, tezkiye de zekâyı yerinde meydana getirmektir. Mu'tezile ise şöyle demiştir: "Burada şu iki te'vil yapılabilir:
1) Tezkiye Allah'ın lutûf fiillerini yapması manasına alınır.
2) Bu, kulun zeki olduğuna hükmetmektir. "Âlimlerimiz, buna karşı "Bu iki izah da ayetin zahirinin hilafınadır" demişlerdir.
Biz, Mu'tezile'nin bu iki görüşünün yanlış olduğuna aklî deliller de getirebiliriz: Birinci görüşlerinin yanlış olduğuna şunlar delâlet eder:
1) Lutûf fiileri, bir dâ'i (sebeb) tercihinde bulunur mu, bir sebeb ister mi istemez mi? Eğer onu istemezse, onun bununla alakası olmaz, dolayısıyla lütuf olmaz. Eğer manen tercih isterse, bu durumda mutlaka, tercih edenin, bir vucûb noktasına varıp olması gerekir. Çünkü bu kadar bir tercihin bulunmasıyla o fiilin meydana ya imkânsızdır, ya mümkindir, ya da vâcibtir. Eğer imkânsız olursa, o tercih "dai" (sebeb) değil, "mâni" olur. Eğer olması ve olmaması eşit olursa, olmasının farzedilmesinden dolayı bir muhalin meydana gelmediği her mümkinin, bazan olduğu, olmadığı farzedilir. Olduğu vaktin, olmadığı vakitten ayrılması işi de, ya ine bir kaydın eklenmesine dayanır, ya da dayanmaz. Eğer dayanırsa, "müreccih", bu kayd ve şartın eklenmesinden sonra meydana gelen toplamın kendisi olmuş olur. Böylece de ilk önce bulunan şey, tek başına müreccih olmuş olmaz. Yok eğer buna dayanmazsa, o zaman o iki akitten birisinin oluşa, meydana gelişe, diğerinin de olmamaya meydana gelmemeye tahsis edilmesi, müreccih bulunmadan, mümkinin tercihi olur ki bu imkansızdır. Fakat lutûf fiilinin, kendisinin müreccih ve mûcib olması halinde onun faili lütfedilen şeyin de faili olmuş olur. Binâenaleyh böytece Cenâb-ı Hak, kulun fiilinin faili olmuş olur.
2)Allahü teâlâ "Ama Allah dilediğini tezkiye eder" buyurup tezkiyeyi, dilemesi şartına bağlamıştır. Hâlbuki lütuf fiili (sizce?) vâcibtir. Vacıb ise, dileme şartına bağlı olmaz.
3)Allahü teâlâ, tezkiye işini fazlı ve rahmeti şartına bağladı. Hâlbuki (sizce?) lütuf fiillerinin yaratılması vâcibtir. Binâenaleyh lütuf fiilleri, fazl-ı ilahi ve rahmet-i ilahiyye şartına bağlı olmaz."
Mu'tezile'nin ikinci izahlarına, yani "Allahü teâlâ bu ifade ile "Allah o kulun zeki olduğuna hükmetmiştir" manası kastedilmiştir" şeklindeki izahlarına gelince, (size göre) bu da vâcibtir. Çünkü eğer Cenâb-ı Hak buna hükmetmiş olsaydı, bu bir yalan olurdu. Hâlbuki Allah'ın yalan söylemesi imkânsızdır. Dolayısıyla bu, daha nasıl ilâhi irâde (dileme) şartına bağlanabilir. Dolayısıyla Hak teâlâ'nın, "Ama Allah dilediğini tezkiye eder, temize çıkarır" ifadesinin, bu konuda yani kulların fiillerinin yaratılması meselesinde, bir nass olduğu sabit olur.
Ayetteki "Allah semî ve âlimdir" cümlesi, "O, sizin bu iftiraya dair veya Âişe'nin berî (temiz) olduğuna dair bütün sözlerinizi duyar, fuhşun (kötü söz ve fiillerin) mü'minler arasında yayılmamasına veya yayılmasına dâir arzu ve isteklerinizi bilir. Durum böyle olunca, O'na İsyan etmekten kaçınmak gerekir" demektir.
İmkân Sahiplerinin Infakı
22. Âyetin Tefsiri
"Sizden, fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabasına, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere vermede kusur etmesinler, affetsinler, aldırış etmesinler. Allah'ın size mağfiret etmesini sevmez misiniz? Allah, gafur ve rahimdir".
Nüzul Sebebi
Bil ki Allahü teâlâ daha önce de bahsettiğimiz gibi iftira edenleri, onların sözlerine itibar edenleri (geçen ayetlerle) terbiye ettiği gibi, artık Mistah'a (kızı Âişe'ye iftira ettiğinden dolayı), bir daha infak (yardım) etmeyeceğine yemin ettiğin için, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'i eğitip, terbiye etmiştir. Müfessirler şöyle demişlerdir: "Ayet, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Çünkü o artık Mistah'a infâk etmeyeceğine yemin etmişti. Mistah ise, onun teyzesi oğlu olup, elinde yetişmiş bir yetimdi. Hazret-i Ebu Bekir, hem Mistah'a, hem de onun yakınlarına yardım ediyordu. İfk ile ilgili ayet inince, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) onlara, "Kalkın, defolun. Artık ne siz bendensiniz, ne de ben sizdenim. Hiçbiriniz artık yanıma yaklaşmayın" dedi. Bunun üzerine Mistah: "Allah aşkına, İslâm aşkına... Akrabalık ve sıla-ı rahim hatırına bizi başkalarına muhtaç etme. İşin başında bizim bir günahımız yoktu" deyince, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) ona: "Konuşmadıysan da, güldün" dedi. Mistah: "Bu, Hassan'ın sözüne şaşmamdan dolayı idi, yoksa bir gülme (sevinç) değildi" dedi ise de, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) onun bu mazeretini kabul etmeyerek, "Haydi gidin, uzaklaşın. Çünkü Allahü teâlâ sizin için bir mazeret bildirmedi ve bir çıkış kapısı göstermedi." dedi.
Bunun üzerine onlar, nereye gideceklerini, kime başvuracaklarını bilemez bir şekilde çıktılar. Derken Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'e, Allahü teâlâ'nın onları kovmamasını emreden bir ayet indirdiğini haber vermek üzere, ona bir adam gönderdi. Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh), haberi alır almaz, tekrir getirdi ve buna çok sevindi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ilgili ayeti, ona okudu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah'ın size mağfiret etmesini sevmez misiniz?" ayetine gelince, o: "Evet, Ya Rabbi beni affetmeni can-u gönülden arzu ederim" deyip, yaptıklarından vazgeçti. Evine gidince, Mistah ve yakınlarına haber salıp, onları kabul edeceğini bildirerek, "Allah'ın indirdiği hüküm başım gözüm üstüne... Size yaptığımı ve söylediğimi, Allah size gazab ettiğini (önceki ayette) bildirdiği için yapmıştım. Fakat Allah sizi affedince, size merhaba hoş geldiniz" diyorum dedi ve Mistah'a daha önce yaptığı yardımın iki mislini yapmaya başladı. Bu konuda bir kaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âlimler, Hak teâlâ'nın "Kusur etmesin " ifadesiyle ilgili, şu iki izahı yapmışlardır:
a) Meşhur olan izaha göre, bu ifade "Bir kimsenin yemin etmesi manasına gelen (......) fiilinden olup, bu da (......) masdarından, ifti'al vezni üzeredir. Buna göre ması, "yemin etmesin" şeklindedir. Ebu Müslim: "Bu, şu iki sebebten ötürü zayıftır:
1) Bu izaha göre ayetin zahiri, vermeye (infâka) yemin etmekten menetme geldiği halde, bu te'vili yapanlar, vermeyi terketmeye dâir yeminden menetmeyi kastetmişlerdir. Bu te'vili yapan ise, olumsuzu, olumlunun yerine koymuş; nehyedileni emredilen gibi kılmıştır.
2) Arapça'da, (......) yerine (......) vezninin kullanılması nâdirdir. (......) ancak, (......) yerinde kullanılır. Burada Elye masdarından olan (......) fiili, (......) yerine kullanılabilir. Binâenaleyh (......) yerine (......) denilemez. Bu, tıpkı (......) yerine (......),(......) yerine de (......) denilmemesi gibidir. Hem sonra (......)nın aslı (......)dır. Cezmden ötürü, yâ harfi düşmüştür. Çünkü bu nehy-i gâibtir. Bu, senin Falancadan nasihatimi esirgemedim" "İşimde gayretimi, kusur etmedim" şeklindeki sözündendir. Binâenaleyh (......) ile (......) aynı manaya olup, maksad, "Onlara iyilik etmede, kusur etmeyin" demektir. Çoğu vezni yerinde kullanılır. Nitekim sen kazandım (yaptım) ve (razı oldum) dersin. Doğru olan birincisi değil izahtır" demiştir, bu izahın Ebu Ubeyde tarafından yapıldığı da rivayet edilmiştir.
Zeccâc birinci hususa şu şekilde cevab verir: Yeminlerde çoğu kez hazif olmaz. Cenâb-ı Hak, "Allah'a olan yeminlerinizi iyilik etmenize engel kılmayın" (Bakara, 224) buyurmuştur, yani "iyilik etmemek için engel yapmayın" demektir. İmri-ü'l-Kays da
"Bunun üzerine ben de, "Allah'a yemin ederim ki, senin uğruna (ey sevgili) başımı ve bütün eklemlerimi dahi kesseler, ayrılmayacağım" dedim" yani "ayrılmam" demektir.
Ebu Müslim'in ikinci açıklamasına da şöyle cevab vermişlerdir: "Ebu Müslim'den önce yaşamış olan bütün mütessirler, bu ifadeyi "yemin etme" manasına almışlardır. Onların tek tek herbirinin görüşü Arapça'da bir hücettir. Ya hepsinin müttefik olduğu görüş ne olur... Hasan el-Basri'nin bu kelimeyi (......) şeklinde okuyuşu da bu görüşü destekler.
Fazl Sahibinden Maksat
Müfessirler, ayetteki "ulu'l-fazl" (fazilet sahibi) ifadesiyle Hazret-i Ebu Bekr'in kastedildiği hususunda ittifak etmişlerdir. Bu ayet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den sonra, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'in, insanların en faziletlisi olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü bu ayette bahsedilen fazilet ya dünyevi ya dinidir. Dünyevi olamaz. Çünkü Allahü teâlâ bunu, onu medh sadedinde zikretmiştir. Allahü teâlâ'nın dünyevi şeylerden ötürü medh-ü sena etmesi caiz değildir. Bir de eğer bu dünyevi bir fazilet olsaydı, ayetteki "ve servet (sahibi)" ifadesi, lüzumsuz bir tekrar olmuş olurdu. Böylece bundan muradın, dini fazilet olduğu kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Binâenaleyh eğer başka bir kimse, dini açıdan mertebe bakımından Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'in dengi olmuş olsaydı o zaman Hazret-i Ebu Bekir "fazilet sahibi" olmuş olmazdı. Çünkü müsavi olan, fâzit (fazlalığı-üstünlüğü) olan olamaz. Binâenaleyh Hak teâlâ, Hazret-i Ebu Bekir'e mutlak olarak bir fazilet (üstünlük) unvanı verip, bunu şu veya bu şahısta kayıtlamayınca Hazret-i Ebu Bekir'in, mahlûkatın en efdali olması gerekmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mahlûkatın en efdali oluşu, bu genel hükmün dışındadır. Başkaları hakkında ise bu genel hüküm câridir. İmdi eğer, "Müfessirlerin, bu ayetin Hazret-i Ebu Bekr'e has olduğunda müttefik olduklarını kabul etmiyoruz?" denilirse, biz deriz ki: Tefsir ve hadis kitablarını okuyan herkes, bu ayetin Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'le ilgili oluşunun, tevatür derecesine ulaştığını görür. Dolayısıyla birisi bu tevatürü kabul etmeyecek olsa, hiçbir tevatürü kabul etmez. Hem sonra bu ayet, kastedilenin, insanların en efdati olduğuna delâlet etmektedir. Ümmet-i Muhammed ise bu ümmetin en efdalinin, Hazret-i Ebu Bekir veya Hazret-i Ali olduğunda müttefiktirler. Öyleyse, bununla Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin kastedilmediğini isbât edersek, bununla Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'in kastedildiği kendiliğinden ortaya çıkmış olur.
Şu iki sebebten ötürü bununla Hazret-i Ali'nin kastedilmediğini söylüyoruz:
1) Bu ayetin, hem öncesi hem sonrası Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'in kızı Hazret-i Âişe (radıyallahü anha) ile ilgilidir. Binâenaleyh arada, Hazret-i Ali'den bahsedilmesi, (üslub bakımından) uygun düşmez.
2)Allahü Teâlâ, buradaki kimseyi, "Servet sahibi" olarak nitelemiştir. Hazret-i Ali ise, henüz o zaman servet sahibi değildi. Böylece bundan muradın, kesinlikle Hazret-i Ebu Bekir olduğu sabit olur.
Bil ki Allahü teâlâ bu ayette, Hazret-i Ebu Bekr'in dini bakımdan çok yüce bir mertebede bulunduğuna delâlet eden, şu dikkate değer sıfatlarla nitelemiştir:
a)Hak teâlâ ondan cemî sigasıyla bahsetmiştir. Bir kimseden cemî sıgasıyla oahsetme, o kişinin durum, mertebe ve şerefinin yüksek olduğuna delâlet eder. Bu mesele, "Muhakkak ki "zikri Biz evet Biz indirdik" (Hicr, 9) ve "Muhakkak ki Biz sana, "kevseri verdik" (Kevser, 1) ayetlerinde olduğu gibidir. Binâenaleyh, şimdi sen Cenâb-ı Hakk'ın onca azametine rağmen, kendisinden çoğul sıgasıyla bahsettiği o kimsenin kıymetinin nasıl yüce ve üstün olacağına bir bak!...
b)Allahü teâlâ, Hazret-i Ebu Bekri, mutlak manada, bunun herhangi bir şahısla kayıtlamaksızm, "fazilet sahibi" diye tavsif etmiştir. "Fazl" kelimesinin içinde, "ifdâl" yani lütfetme de vardır. Binâenaleyh bu ifade, Hazret-i Ebu Bekr (radıyallahü anh)'nın, mutlak anlamda fâdıl olması gibi, mutlak anlamda lûtfa mazhar kılan olmasına da delâlet eder.
c) "İfdâl" üstün kılma, karşılık olmadan, olması gerekli olanı ifade eder. Binâenaleyh, kendisini öldürmek isteyen kimseye bıçak bağışlayan kimse, "mufaddıl-lütfeden" diye tavsif edilmez. Çünkü bu kimse, uygun olmayan şeyi vermiştir. Ama bir kimse birisine, ister maddi isterse medih ya da övgü bakımından olsun, yararlanması için bir şey verirse, bu kimseye "müstefîz" yani "lütfü ve ihsanı bol olan" denilir. İşte, Allahü teâlâ da, Hazret-i Ebu Bekir'i bu şekilde vasfederek, "Hâlbuki çok sakınan, malını -(Allah nezdinde sırf) temizlenmek için veren o ateşten uzaklaşdırılacaktır. Onun nezdinde bir kimsenin (Allah tarafından) mükafaat edilecek- hiçbir nimeti yokdur. O, (bunu) sırf o çok yüce Rabbinin rızasını aramak (için yapmıştır).." (Leyl, 17-20) buyurmuştur. Hazret-i Ali hakkında ise, "Biz, size ancak Allah rızası için, yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istemeyiz. Çünkü biz Rabbimizden, o asık suratlı çetin günden korkarız" (insan, 9-10) buyurmuştur. O halde bu demektir ki Hazret-i Ali, ilahi cezadan korktuğu için vermiş, Ebu Bekir ise, sadece Rabbinin rızasını talep ettiği için vermiştir. Binâenaleyh, Hazret-i Ebu Bekir'in derecesi daha yüksektir. O halde, Hazret-i Ebu Bekir'in "ifdâl" yani lütfetmedeki derecesi daha mükemmel ve daha tam olmuş olur.
d)Cenâb-ı Hak, "Sizden, fazilet ve servet sahibi olanlar" buyurmuştur. Bu ifadede yer alan min kelimesi, "temyiz" ifade eder. O halde bu demektir ki, Cenâb-ı Hak, Hazret-i Ebu Bekir'i fazilet sahibi olma vasfı ile diğer müminlerden temyiz edip ayırmıştır. Kendisiyle, ayrılık ve mümtaz kılınmanın meydana geldiği vasfın ise, başkasında bulunması imkansızdır. Aksi halde bu vasıf onu, bizatihi ortaya koymuş olamaz. Binâenaleyh bu, bu sıfatın başkasında değil, sadece onda bulunduğuna delâlet eder...
e) Ayetteki fadl kelimesini Allahü teâlâ'nın, "ona itaat etmek" ve ona "hizmet etmek" manasına (se'a) kelimesini de müslümanlara iyilikte bulunmak, lütfetmek ve ihsanda bulunmak manasına hamletmek mümkündür. Bu manaya alınması halinde, Hazret-i Ebu Bekr, Allah'ın emrine tazim etmek ve Allah'ın yarattıklarına şefkat duyma, gibi iki vasfı da bir arada bulundurmuş olur ki, bu iki vasıf sıddıkler mertebesinin en yüksek derecesidir. Böyle olan herkesle ise, Allah beraberdir. Zira Allah, "Çünkü Allah, hiç şüphesiz müttakilerle, bir de daima iyilik edenlerin kendileriyle berabedir" (Nahl, 128) buyurmuştur. İşte Ebu Bekr'in bu iki vasfı haiz olmasından dolayı ona Allah, "Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir" (Tevbe,40) ifadesiyle hitâb etmiştir.
f) İnsanlar, ancak çok cömert ve eliaçık olduğu zaman, "genişlik" vasfıyla nitelenirler. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'de "insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır" buyurmuştur. Binâenaleyh bu ifade, Hazret-i Ebu Bekr'in bu açıdan da, insanların en hayırlısı olduğuna delâlet etmiştir. Hazret-i Ebu Bekr (radıyallahü anh), her şey hususunda çok cömert ve eliaçıktı. Hazret-i Ebu Bekr müslüman olunca, o gün sabah erkenden, kendisi vasıtasıyla Müslüman olmalarını müteakip Osman İbn Artan. Talhâ, Zûbeyr. Sa'd İbn Ebî Vakkas ve Osman İbn Mazûn'u Hazret-i Peygamber'e getirmesi de, onun cömertliğindendir. Hazret-i Ebu Bekr dünyevi hususunda cömertlikle muşhur olduğu gibi dini konuları öğrenme ve onlara irşad'da bulunma gibi her sahada da muşhurdur. Böylece onun "ehl-i sea" (genişlik ehli, cömert)dan olmakla vasfedilmesi onun için uygun ve yerinde olmuştur.
Hem, farzedelim ki insanlar, Hazret-i Ebu Bekr'in, Hazret-i Ali'den öncemi sonramı müslüman olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ancak ne var ki müslümanlar Hazret-i Ali müslüman olunca onun, insanları Hazret-i Muhamrned'in dinine davetle meşgul olmadığı, ama Hazret-i Ebu Bekr'in ise bu davetle meşgul olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Binâenaleyh Hazret-i Ebu Bekr, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dinine davetle meşgul olan ilk insan olmuş olur. Dindeki derecelerin en yücesinin dine davet etme olduğu hususunda ise, şüphe bulunmamaktadır. İşte bu açıdan da, Hazret-i Peygamber'den sonra Hazret-i Ebu Bekr'in, insanların en üstünü olması gerekir. Bir de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem). "Kim güzel bir çığır açarsa, ona kendi mükâfatı ile beraber, kıyamete kadar o işi yapanların mükâfatlarının bir misli verilir" buyurmuştur. Binâenaleyh, Allah'a davet eden herkesin mükafaatının bir mislinin de Ebu Bekr için olması gerekir. Böylece bu da, işte bu açıdan Hazret-i Ebu Bekr'in üstünlüğüne delâlet eder.
g) Akrabanın zulmü, daha zordur. Nitekim şair.
"Kişiye akrabalarının zulmetmesi mühenned (keskin) kılıcın kesmesinden daha çok elem verici ve acı gelir" demiştir. Hem, insan başkasına iyilikte bulunup, o başkası da o kimseye kötülükle mukabele ettiğinde, bu kötülük o kimseye, yabancıdan gelen bir kötülükten daha ağır gelir. Bu her iki husus (iyilik yapılma ve akraba olma) da, Mıstah hakkında söz konusudur. Ama o, bir bakıyoruz ki. Hazret-i Ebu Bekr'e iste bu eziyyet vermelerin en büyüğü olan böyle bir eziyette bulunmuştur. O halde, bu zarar ve eziyyetin, Hazret-i Ebu Bekr'in kalbine ne denli saplandığına bak. Sonra da dön, Ganab-ı Hak, Ebu Bekr'e Mıstah'dan lütfunu kesmemesini, onu sürdürmesini emredince, onun da hemen bu emri yerine getirmesine bir bak. İşte bu, en büyük dutlardandır. Bunun, kâfirlerle savaşmadan daha zor olduğunda şüphe yoktur. Bu, nefisle yapılan bir cihattır. Beriki ise, kâfire karşı yapılan cihattır. Nefisle cihâd ise, daha zordur. İşte bundan dolayı Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)"Küçük cihattan büyük cihâda döndük" Keşfu'l-Hafa, 1/424. buyurmuştur.
Allahü teâlâ, Hazret-i Ebu Bekr'e bunu emredince, onu, "fazilet ve servet sahibi" âatteteriyle vasfetti. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki "Sen, onun kötülüğüne herhangi bir şeyle mukabelede bulunmayacak kadar üstün ve sen, dünyaya kıymet vermeme itibarıyle de, gönül itibariyle çok çok zenginsin... Binâenaleyh, senin fazlına ve gönül ine, Mıstah'tan sadır olan o kötülük sebebiyle ona olan lütfunu kesmen, senin ve gönül genişliğine yakışmaz" demek istemiştir. Bu tür hitabın, onun din bakımından son derece bir üstünlüğe ve dereceye varmış olduğuna delâlet edeceği malumdur.
i) Bu ifadelerin başındaki elif-lâmlar umûm ifadı ederler. O halde ve kelimelerinin başındaki elif-lâmlar bütün fazl ve genişliğin Hazret-i Ebu Bekr için olduğuna dalalet ederler. Nitekim derece bakımından bütün âlimler gibi olduğuna, onun dışında kalanların ise bir yok mesabesinde olduğu manasında, "Falanca ya, âlim odur işte" denilir. Bu ise, büyük bir şeref ve büyük bir derecedir.
j)Cenâb-ı Hakk'ın "afvetsinler, aldırış etmesinler" ifadeleri hususunda şu izahlar yapılmıştır.
1) Affetmek takvanın emâresidir. Ençok affeden en fazla muttaki olandır. Böyle ?an ise, en üstün olanıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Allah katında en üstün olanınız, en muttaki olanınızdır" (Hucurât. 13) buyurmuştur.
2) Afv ve ittikâ, birbirinden ayrılmayan iki vasıftır. İşte bundan dolayı bu ikisi de, Hazret-i Ebu Bekr'de bir araya gelmişti. Onda ittikâ vasfının bulunmasının delili, Cenâb-ı Hakk'ın "Hâlbuki çok sakınan (etkâ) o ateşten uzaklaştırılacaktır" deyi 17) ayetidir. Onun affedici olduğunun delili ise, ayetteki "affetsinler, aldırış etmesinler" ifadesidir.
k)Cenâb-ı Hak (c.c), Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Onları affet ve ilişme" (Maide, 13) buyurmuştur. Hazret-i Ebu Bekr hakkında ise, "affetsinler, aldırış etmesinler..." buyurmuştur. Binâenaleyh, işte bu açıdan da bu ifade, Hazret-i Ebu Bekr'in bütün huylar hususunda hatta affetmesi ve ilişmesi hususunda Hazret-i Peygamber yanında "ikinin ikincisi" olduğuna delâlet eder.
I)Cenâb-ı Hak, "Allah'ın size mağfiret etmesini sevmez misiniz?" buyurmuştur. Çünkü Cenâb-ı Hak tazim ifade etsin diye, Ebu Bekr'e çoğul zamiriyle hitab etmiştir. Hem, Cenâb-ı Hak, kendisinin Ebu Bekr'i bağışlamasını, Ebu Bekr'in affedip vazgeçmesine bağlamıştır. Binâenaleyh, Hazret-i Ebu Bekr'den sudur edecek olan şart tahakkuk edince, cezâ'nın (meşrutun) da buna dayanması gerekir. Sonra Allah istikbal sığasıyle "...size mağfiret etmesini" buyurmuştur ki bu, herhangi bir şey ile kayıtlı değildir. Böylece bu ayet, Cenâb-ı Hakk'ın, mutlak anlamda, Hazret-i Ebu Bekr'in geriye kalan ömrü içinde meydana gelecek günahlarını da bağışladığına delâlet eder. Böylece bu husus, İşte bu açıdan, Hazret-i Ebu Bekr'in, Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i Peygambere "Geçmiş ve gelecek olan günahlarını Allah'ın bağışlaması için (......)" (Feth, 2) sözü hususunda da, Hazret-i Peygamberin yanında, "ikinin ikincisi" olduğuna delâlet eder. Yine bu, aynı zamanda, Hazret-i Ebu Bekr (radıyallahü anh)'ın halifeliğinin muteber oluşunun da delilidir. Çünkü onun halifeliği, şayet haksız olsaydı, mutlak olarak bağışlanmış olmazdı. Yine bu, Hazret-i Peygamber'in, Hazret-i Ebu Bekr'i, cennetle müjdelenmiş onkişi arasında saymış olduğu haberin doğruluğuna da delâlet eder.
m)Cenâb-ı Hak, "Allah'ın size mağfiret etmesini sevmez misiniz?" buyurunca, kendi kendisini, gafur ve rahîm olmakla nitelenmiştir. Gafur, "gufran" işini ileri derecede yapmayı ifade eder. Bu demektir ki Allahü teâlâ, Hazret-i Ebu Bekr'e tazim ifade eden cemî sığasıyla hitab ettiği için onu uiulamış, ona hakketiği saygınlığı vermiştir. Yine Cenâb-ı Hak, kendisini alabildiğince affedici olarak niteleyerek, kendi kendini ululamıştır. Ulu zât, önce kendisini ululayıp sonra da muhatabını ululaymca. işte bundan dolayı O'ndan sadır olan o tazım ve ululamanın mutlaka ve mutlaka son derece büyük olması gerekir. İşte bundan dolayı biz Cenâb-ı Allah, "Muhakkak Biz sana, Kevseri verdik" (Kevser, 1) buyurunca bu atıyyenm büyük olması gerektiğini söyledik. O halde bu ayet Hazret-i Ebu Bekr. (radıyallahü anh)'ın işte bu mertebe ve makam hususunda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında "ikinin ikincisi" olduğuna delâlet eder.
n)Cenâb-ı Hak, medhetmek için Hazret-i Ebu Bekr "fazilet ve servet sahibi" diye vasfedince, onun günahtan beri olduğunun söylenilmesi gerekir. Çünkü bu derecede medhedilen kimsenin cehennimtiklerden olması caiz değildir. Eğer asî olsaydı, o zaman cehennemliklerden olurdu. Çünkü Allah "Kim de Allah'a ve peygamberine isyan eder, sınırlarını çiğneyip geçerse, onu da, içinde ebedi kalıcı olmak üzere ateşe koyarız" (Nisa, 14) buyurmuştur. Hazret-i Ebu Bekr'in günahsız olduğu sabit olunca, bu ayetteki "Allah'ın size mağfiret etmesini..." ifadesiyle bir günahın bağışlanmış olmasının kastedilmesi caiz değildir. Çünkü mevcut olmayan bir günahın bağışlanması mümkün değildir. Ayetin bu manaya hamledilmesinin mümkün olmadığı sabit olunca, ayeti başka bir manaya hamletmek gerekir. Allah daha iyi bilir ya, O sanki "Allah'ın sizin o müfteri ve asikimselere tazimde bulunmanızdan dolayı size mağfiret etmesini sevmez misiniz?" demek istemiştir.
Binâenaleyh, ayetin neticesi şuraya varıp dayanır. Cenâb-ı Hak, "Ey Ebu Bekr, bu asileri sen kabul eder, onların yaptıklarını bağışlarsan, ben de onların yaptıklarını bağışlarım. Yok, eğer, reddeder geri çevirirsen, ben de reddeder geri çeviririm" demek istemiştir. O halde bu demektir ki, Cenâb-ı Hak Hazret-i Ebu Bekr'e bu dünyada şefaatte bulunma derecesini vermiştir. Bu ayet hakkında hatırımıza gelenlerin tamamı budur Allah en iyisini bilendir.
Buna göre şayet, "Bu ayet, bir başka açıdan da, Ebu Bekr'in faziletini zedeler, çünkü Allahü teâlâ Ebu Bekr'i yemin etmekten nehyetmiştir. Böylece bu, ondan böyle bir günahın sadır olduğuna delâlet eder" denilirse, biz deriz ki:
Buna birkaç bakımdan cevap verilir:
1) (Birşeyden) nehyetmek, o şeyin tahakkuk ettiğini göstermez. Nitekim Cenâb-ı HakHazret-i Muhammed'e "Kâfirlere ve münafıklara itaat etme"(Ahzâb, 1) buyurmuştur. Hâlbuki bu ifade, Hazret-i Peygamberin onlara itaat ettiğine delâlet etmez. Gerçi açık tabeder bu yeminin Hazret-i Ebu Bekr'den sadır olduğuna delâlet eder. Ama ne var ki, böyle olması halinde bile, ayet sizin görüşünüze delâlet etmez.
2) Farzedelim ki bu yemin, ondan sadır olmuş olsun. O halde daha niye siz, bu yenginin bir masiyet olduğunu söylüyorsunuz? Çünkü lütufta bulunmaktan kaçınmak özellikle bunun, kendisine iyilik yapana kötü mukabelede bulunan veyahutta bunu, kötü ve haram fiillere vesile kılan kişiler hakkında güzel ve yerinde olur. "Şayet bu bir masiyet olmasaydı, Cenâb-ı Hakk'ın "fazilet ve servet sahibi olanlar (...) kusuru" buyurarak bundan nehyetmesi, caiz olmazdı" da denilmez. Çünkü biz, bu nehyin, bir men ve haramlık ifade eden bir nehy olmadığını tam aksine bunun, evla, daha iyi olanın yapılmamasından ötürü sadır olan bir nehy olduğunu söylüyoruz. Buna göre Cenâb-ı Hak, Hazret-i Ebu Bekr'e sanki "senin fazlına ve geniş himmetine yakışan, yardımı kesmemendir" demek istemiştir. Böylece bu, haram olandan menetmek olmayıp, daha iyisini yapmaya sevketmek olmuş olur.
Buradaki “Akraba”dan Maksad
Âlimler, Cenâb-ı Hakk'ın "akrabasına, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere" ifadesiyle kastedilenin Mıstah olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü Mıstah hem Hazret-i Ebu Bekr'in akrabası, hem fakir, hem de muhacirdi. Âlimler, Mıstah'tan sudur eden günahın nevi hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazıları bu günahın tıpkı Abdullah İbn Übeyy'in işlediği gibi, bir iftira olduğunu; Hazret-i Peygamber'in ona hadd cezası uyguladığını ve Mıstah'ın bu günahından tevbe ettiğini ileri sürerlerken İbn Abbas (radıyallahü anh), bu günahın Mıstah'ın söylenen şeyleri yadırgamayışı ve söylenenlere razı olduğunu ortaya koyuşu olduğunu söylemiştir. Hangisi olursa olsun, bir günahtır.
Habt'ın Batıl Olması
Âlimlerimiz, bu ayetle, Habtu'l-amâl- "amellerin boşa gitmesi" meselesinin batıl olduğuna istidlal ederek şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hak, Mıstah'ı bu iftirada bulunmasından sonra bile, Allah yolunda hicret edenlerden olarak vasfetmiştir ki, bu bir medh ve övgü ifade eder. Binâenaleyh bu onun Allah yolunda muhacir olmanın sağladığı sevabın, iftiraya teşebbüs etmesiyle boşa gitmediğine delâlet eder.
Mıstah'ın Derecesi
Ulema, Mıstah'ın Bedir savaşına katılanlardan olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de "Umulur ki Cenâb-ı Hak Bedir ashabına bakmış ve "istediğinizi yapın, çünkü Ben sizi bağışladım" Kenzu'l-Ummal, 10/30194. demiştir" dediği sahîh rivayetlerle sabittir. Binâenaleyh, o Bedir ashabından olduğu halde, daha nasıl kendisinden büyük günah sadır olabilir?
Ehl-i Bedir Günahsız mıdır?
Cevap: Bundan muradın, "Siz istediğiniz gühanı işleyin.." şeklinde olması, Allah'ın isyanı emretmesi veya isyanı devam ettirmesi olamaz! Çünkü biz, teklifin onların üzerin de de devam ettiğini, zorunlu olarak bilmekteyiz. O halde biz bunu bu manaya alırsak, bu, onlardan sorumluluğun kalkmış olmasını gerektirir. Bir de, şayet bu böyle olsaydı, Mıstah'a, yaptığından dolayı ceza uygulanmaz ve teşhir edilmezdi. Binâenaleyh, bu hadisin şu iki şeyden birine hamledilmesi gerekir.
1)Allahü teâlâ, Bedir ehlinin ne yapacaklarını biliyordu. Yine onların, tevbeleri ve kendisine rücü edeceklerini bilmişti. İşte bundan dolayı, "İster az isterse çok olsun, dilediğiniz kafileyi yapın. Çünkü Ben, sizi bağışladım ve size cennette üstün mertebeler ve dereceler verdim" demiştir...
2) Bununla onların taatlarını tastamam yerine getirmiş olmaları da muhtemeldir. Buna göre Cenab-ı Hak sanki "sizin tevbe ve Bana yönelmek üzere öleceğinizi bildiğim için, sizi bağışladım" demek istemiştir. Böylece de, onların o andaki durumlarını zikretmiş fakat akıbetlerini murad etmiştir.
Müsamahanın Yeri
Kötülük yapan kimseyi affedip, onun bu durumuna aldırmamak, yerinde ve teşvik edilmiş olan bir husustur.
Çoğu kez de, bu vacib olur. Şayet bu hususa, bu ayetten başka delâlet edecek hiçbir delil bulunmasa dahi, bunun delâleti yeterlidir, Baksana, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ı", size mağfiret etmesini sevmez misiniz?" ifadesine... Allah burada, mağfiretini, (Hazret-i Ebu Bekr'in) affına ve vazgeçmesine bağlamıştır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "ister yalan söylesin ister doğru, suçsuz olduğunu savunan kimsenin mazeretini kabul etmeyen kimse, kıyamet gününde Havz-ı Kevseri'ne gelemez" Kenzu'l-Ummal, 3/7032 buyurmuştur. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Müslümanların huylarının en üstünü, affedici olmalarıdır" dediği rivayet olunmuştur.
Yine onun, "Kıyamet günü bir münadî şöyle seslenir: Dikkat, Allah'dan alacağı olanlar kalksın..." Bunun üzerine ancak affedici olanlar kalkar...” Müsned, 3/438, 4/148. dediği, sonra da "Kim de affeder ve halini düzeltirse, onun mükafaatı Allah'adır" (Şura, 40) ayetini okuduğu rivayet edilmiştir.
Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kendisini ziyaret etmeyeni ziyaret etmedikçe, kendisine zulmedeni affetmedikçe ve kendisini mahrum eden kimseye de vermedikçe faziletli olamaz" Müslim, Eymân, 11 (3/1272). dediği rivayet edilmiştir.
Hayra Mani Yemin Olmaz
Bu ayette, hayırdan kaçınmak için yemin etmenin caiz olmadığına dair bir delâlet bulunmaktadır. Bu ancak, sen yeminini hayırdan döndüren değil de, ona götüren bir sebep kıldığın zaman caiz olabilir.
Sekizinci Mesele
Fukahanın ekserisinin görüşü şudur: "Bir kimse iyi bir şeye yemin eder, sonra da ona aykırı olan durumun daha hayırlı olduğunu anlarsa, bu kimsenin daha iyi ve daha güzel olanı yapması, sonra da yemininden dolayı keffârette bulunması uygun olur..." Bazıları da "Onun o hayırlı işi yapması, onun yemininin keffâretidir" hükmünü vermişlerdir. Bu görüşte olanlar, ayet ve hadisle istişhâd etmişlerdir. Ayete gelince bu, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Ebu Bekr'e yeminini bozmasını emredip, ona herhangi bir keftâreti vâcib kılmayışıdır. Haberden delillerine gelince bu da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in söylediği rivayet edilen şu hadistir: "Kim bir şey üzerine yemin eder de, sonra başkasını ondan daha hayırlı görürse, daha hayırlı olan o şeyi yapsın, işte bu, onun keffâretidir"'
Cumhurun görüşünün delilleri ise şunlardır:
1)Cenâb-ı Hakk'ın "Allah, sizi yeminlerinizdeki lağvdan dolayı sorumlu tutmaz. Fakat kalblerinizin azmettiği yeminler yüzünden muaheze eder.., "(Maide, 90) ve "İşte bu andettiğiniz vakit yeminlerinizin kaffâretidir" (Maide, 89) ifadeleridir. Bu son cümlenin başındaki işte bu" kelimesi hem hayırlı olan şey hususunda yeminini bozan, hem de onun dışındaki şey hususunda yeminini bozan kimse hakkında umumi bir ifadedir.
2)Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'ın hanımını dövmek için yemin ettiğinde, bu hususta gönderdiği şu ayet, "Eline bir demet sap al da, onunla vur. Yemininde durmaziık etme" (Saad. 44). Biz, yemini bozmanın, bozmamaktan daha hayırlı olduğunu anlamıştık. Halbuki Cenâb-ı Hak Hazret-i Eyyûb'a onun derecesine varmış olan vurmayı emretmiştir. Eğer bu hususta yemini bozmak onun keffâreti olmuş olsaydı, Hazret-i Eyyûb'a hanımını dövmesini emretmezdi. Tam aksine o keffâretsiz olarak yeminini bozmuş olurdu.
3)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Kim bir şeye yemin eder, sonra da onun dışmdakini daha hayırlı olarak görürse daha hayırlı olanını yapsın ve keffâretini versin..." Müslim, Eymân, 11 (3/1272) şeklindeki hadisidir. Önceki görüşün birinci maddesine şu şekilde cevap verebiliriz:
Allahü teâlâ, Hazret-i Ebu bekr hadisesinde keffâret işinden, ne menfî ne de müsbet olarak bahsetmemiştir. Çünkü bunun hükmü, diğer ayetlerde belirtilmiştir. Onların ikinci görüşlerine yani rivayet ettikleri hadisteki, "O, hayırlı olanını yapsın, işte bu onun keffâretidir" şeklindeki ifadeye de şu şekilde cevap veririz: Hadisin bu kısmının manası, "Bu, Kur'ân'da bahsedilen keffâret değil, günahın keffâretidir" şeklindedir. Çünkü Hazret-i Ebu Bekr'de yeminleri bozmaktan nehyedilmişti. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak burada oda, yemitûm bozmasını ve tevbe etmesini emretmiş, bunun da, yemini sebebiyle işlemiş olduğu o günahı örttüğünü haber vermiştir.
Hazret-i Aişe'nin Faziletleri
Kasım İbn Muhammed, Hazret-i Âişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ben, şu on hasletten dolayı, Peygamber'in diğer hanımlarından üstün kılındım: 1) Hazret-i Peygamber bakire olarak, sadece benimle evlendi. 2) Benim hem anam, hem de babam muhacirdir. 3) Hazret-i Cebrail, benim biçim ve suretimi, ipeğe bürünmüş olarak getirip (Hazret-i Peygamber'e gösterdi de) ona benimle evlenmesini emretti. 4) Ben Hazret-i Peygamber'le aynı kabtan yıkanır, guslederdik. 5) Hazret-i Peygamber benimle beraber, aynı çarşafın, yorganın altında iken Cebrail ona vahiy getirirdi. 6-7) Hazret-i Peygamber benimle Şevval ayında evlendi ve aynı ayda da benimle zifafa girdi. 8) Hazret-i Peygamber benim elimde ruhunu teslim etti. 9) Allahü teâlâ benim suçsuz olduğuma dair, ayet inzal buyurdu. 10) Ve Hazret-i Peygamber benim hâne ve odama defnolundu... Bütün bu hususta, hiç kimse bana müsavi olamaz.
Bazıları da şöyle demiştir: "Allahü teâlâ dört şeyi dört şeyle tezkiye etmiştir. Yusuf (aleyhisselâm)'ı, şahidin ifadesiyle. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Onun yakınlarından biride bu hususta şehâdet etti" (Yusuf, 6) buyurmuştur. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı yahudilerin dedikodularından, elbisesini kaçıran taşla kurtarmıştır. Hazret-i Meryem'i, çocuğunu konuşturmak suretiyle... Hazret-i Âişe (radıyallahü anha)'yı da her zaman okunan mu'ciz kitabındaki bu ulu ayetlerle...
Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Âişe' nin vefatı yaklaşınca İbn Abbas, yanına girmek için müsade istemek üzere gelir. Bunun üzerine Hazret-i Âişe "Şimdi gelip beni övecek mi (istemem)" dedi. İbnu'z-Zübeyr bu hususu İbn Abbas'a haber verdi. İbn Abbas da, "O bana izin vermedikçe kat'iyyen ayrılmam!" dedi. Hazret-i Âişe ona müsade edince de, içeri girdi. Derken Hazret-i Âişe, "Cehennemden Allah'a sığınırım" deyince, İbn Abbas, "Ey müminlerin annesi. Cehennemden sana ne! Allah seni ondan korudu. Senin masumiyetini mescidlerde okunur halde indirdi. Ve senin beri ve temiz olduğunu bildirerek, "... Temiz kadınlar ise temiz erkeklere, temiz erkeklerde temiz kadınlara." (Nur, 26) buyurmuştur. Sen, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e O'nun hanımlarının en sevgilisiydin. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise sadece tayyib olan kadınları severdi. Ve senin teyemmüm hükmünü indirerek, "Temiz bir toprağa teyemmüm ediniz" buyurdu."
Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Âişe ile Hazret-i Zeyneb, karşılıklı olarak kendilerini methetmeye başladılar. Hazret-i Zeyneb, "Ben, Rabbimin, Peygamber'in benimle evlenmesine dair ayet indirdiği kimseyim" deyince, Hazret-i Âişe (radıyallahü anha) da, "Ben de, Safvan İbnu Muattal beni, binitine bindirdiği için (meydana gelen şeylerden) Rabbimin beni temizleyip akladığı kimseyim" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Zeyneb'e "Ona binerken ne dedin" dediğinde, Hazret-i Âişe, "Allah bana kafidir, ne güzel vekildir dedim" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Zeyneb, "Mü'minlerin söylemesi gereken sözü söyledin" dedi.
Masum Kadınlara İftira
23–24. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:25
25. Âyetin Tefsiri
"Namuslu, günahtan habersiz mü'min kadınlara iftira atanlar, dünyada da ahirette de, lanetlendiler. Onlar için büyük de bir azâb var. O günde ki aleyhlerinde kendi dilleri, kendi elleri, kendi ayakları onların neler yaptığına edecektir. O gün Allah onlara, hak olan cezalarını tastamam verecek. Şüphesiz onlar da, Allah'ın apaşikâr, hakkın tâ kendisi olduğunu bileceklerdir".
Bu ifadelerle ilgili iki mesele vardır.
Birinci Mesele
Âlimler Cenâb-ı Hakk'ın Namuslu, günahtan habersiz kadınlara iftira atanlar" ifadesiyle, bu sıfatları taşıyan herkesin mi, yoksa hususi muayyen kimselerin mi kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Usulcüler şöyle demişlerdir: "Siğa, genel, amm" olduğundan bu sığayı zahiri anlamma almaya mâni yoktur. Bu sebeple bunu şenel anlama hamletmek gerekir. O halde bu ifadenin içine, hem Hazret-i Aişe'ye atılan, hem de başkasına atılan iftiralar dahildir." Bazıları bu görüşü kabul etmeyerek şu izahları yapmışlardır:
1) Bu ayetle, Hazret-i Âişe'ye yapılan iftira kastedilmiştir. Çünkü Hazret-i Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiştir: "Ben habersizken, bana iftira edildi. O hadise bana, nice zaman sonra ulaştı. Bir gün, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) benim yanımdaydı. Tam o sırada, Cenâb-ı Hak O'na vahiyde bulundu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber de "(Ey Âişe),gözünaydın olsun" dedi ve "Namuslu günahtan habersiz mümin kadınlara iftira atanlar..." ayetini okudu.
2) Bununla, Hazret-i Peygamber'in hanımlarının tamamı kastedilmiştir. Onların şereflerinden dolayı, böylesi bir tehdit, onlara iftira atanlara tahsis edilmiştir. Bu görüşte olanların delilleri de şunlardır:
a) Diğer kadınlara iftira atan kimselerin tevbeleri kabul edilir. Çünkü Cenâb-ı Hak bu sûrenin başında "Namuslu ve hür kadınlara iftira atan, sonra dört şahit getirmeyen kimseler (...) Meğerki bu (hareketten) sonra tevbe ve ıslâh etsinler" (Nur, 4-5) buyurmuştur. Bu ayette bahsedilen müfterilerin ise, tevbeleri kabul edilmez. Çünkü Cenâb-ı Hak, "dünyada da ahirette de, lanetlendiler" buyurmuş, bu hükümden bir istisna yapmamıştır. Hem bu, münafıkların vasfıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Hepsi de Allah'ın rahmetinden koğulmuş olarak..."(Ahzab, 61) buyurmuştur.
b) Diğer kadınlara iftira atanlar küfre nisbet edilmezler. Hâlbuki bu ayete göre buradaki müfteriler küfre nisbet edilmiştir. Çünkü Allah "O gündeki, aleyhlerinde kendi dilleri, kendi elleri, kendi ayaklan (...) şahitlik edecektir" buyurmuştur. Böyle olma ise, kâfirlerin ve münafıkların özelliğidir. Bu tıpkı "Ogün, Allah'ın düşmanları ateşe (doğru) toplanırlar..." (Fussilet. 19-21) ayetleri gibidir.
Cenâb-ı Hak, "Onlar için büyük de bir azab var" buyurmuştur. "Büyük azab" ise küfre karşı verilen azabtır. Böylece bu, bu iftirada bulunanın cezasının, küfrün cezası olduğuna delâlet eder. Hâlbuki diğer iffetli ve namuslu kadınlara iftirada bulunan kimsenin cezası ise, küfrün cezası olmaz.
d) İbn Abbas (radıyallahü anh)' dan şu rivayet edilmiştir: "O, Arafa günü Basra'da imiş. Ve ona, Kur'ân'ın tefsirine dair sorular soruluyormuş. Derken, bu ayetin tefsiri sorulmuş. Bunun üzerine o, "Hazret-i Âişe'nin işine dalanlar hariç, kim bir günah işler de sonra da tevbekâr olursa, tevbesi makbul olur" demiş. Usuicûler, buna şu şekilde cevap vermişlerdir: Bu ayette bahsedilen tehdidin, mutlaka ve mutlaka tevbe etmeme şartına bağlanmış olması gerekir. Çünkü günah, ister küfür isterse fısk olsun, buna dair tevbe vaki oldu mu, bağışlanır, affedilir. Binâenaleyh bu soru, zail olur.
Bazı kimseler de bu hususta şu görüşü ileri sürmüşlerdir. Bu ayet, Allah'ın Resulü ile onlar arasında bir ahdin, anlaşmanın bulunduğu bir sırada, Mekke müşrikleri hakkında nazil olmuştur. Binâenaleyh, bir kadın Medine'ye hicret etmek için evinden çıktığında, mekke müşrikleri ona iftirada bulunarak "O, fısk u fücura dalmak için çıktı" derlerdi. İşte bunun üzerine bu ayet, böyle diyenler hakkında nazil olmuştur. Doğru olan, birinci görüştür.
İftiracıların Cezası
Allahü teâlâ, iffetli, günahtan habersiz mümin kadınlara iftira atanlar hakkında şu üç şeyi zikretmiştir:
1) Onların, dünya ve ahirette lanetlenmiş olmaları ki bu, çok şiddetli bir tehdittir. Cübbai şu şekilde istidlalde bulunmuştur "Bunun lanetle kayıtlanmış olması, bütün müfteriler hakkında, genel ve amm eten bir husustur. Binâenaleyh, kim dünyada melun olursa, ahitte de melundur. Ayette melun olan ise, cennetliklerden olamaz." Cübbaînin bu sözü de, "Habtu'l-amel" meselesine dayanmaktadır ki, bu husustaki görüşümüz daha evvel geçmişti.
2)Cenâb-ı Hakk'ın, "O gündeki, aleyhlerinde kendi dilleri, kendi elleri, kendi ayaklan şahitlik edecektir" ayetinin beyan ettiği husustur. Bunun bir benzeri de "Derilerine (şöyle) dediler: "bizim aleyhimize neye şahitlik ettiniz?" (fussilet. 21) ayetidir. Biz ehl-i sünnete göre, bünye hayatın şartı değildir. Binâenaleyh, Allahü teâlâ'nın tek bir adamda da, tam bir ilim, tam bir kudret ve bir kelâm yaratması caizdir. Mu'tezile'ye göreyse, bu caiz değildir. Binâenaleyh, onlar ayetin tevili hususunda şu iki açıklama da bulunmuşlardır.
a)Allahü teâlâ, bu uzuvlarda, bu konuşmayı yaratmıştır. Onlara göre bu konuşmayı yapan (mütekellim), sözün failidir. O halde bu şehâdet, aslında Allah'dandır. Fakat Allahü teâlâ bu konuşmayı, mecazi olarak uzuvlara nisbet etmiştir.
b)Hak teâlâ bu uzuvları olduğunun aksine yaratır, insana karşı şehâdet etmeye mecbur eder ve onlar da insanın (sahiblerinin) yaptığı amelleri haber vermeye başlar. Kadi, şöyle der: "Bu izah, ayetin zahirine daha yakındır. Çünkü bu, o uzuvların eeftadette bulunacağını ifade eder."
c)Hak teâlâ, "O gün Allah hak olan dinlerini tastamam verecek" buyurmuştur. Bu ifadeyle onların bizzat dinlerinin kastedilmediğinde şüphe yoktur. Çünkü onların enleri, amelleridir. Aksine bununla, onların amellerinin cezası kastedilmiştir. "Din" kelimesi ceza (karşılık) manasına da kullanılmaktadır. Mesela Araplar'ın şu sözlerinde olduğu gibi: "Nasıl cezalandırır (karşılık verir) isen, öyle cezalandırılır karşılık bulursun)." "Din, hesab manasına geldiği de söylenmiştir. Mesela "işte din-i kayyim, yani dosdoğru hesab budur" (Beyyine, 5) ayetinde olduğu gibi.
Ayetteki "hak" kelimesi ise, "Onlara tastamam uygulayacağımız o ceza, müstehak olunan hak edilen miktardır. Bu kadarı hakdır, bundan fazlası bâtıldır" demektir. "Hak" kelimesi, "Din" kelimesinin sıfatı olarak, nasb ile de okunmuştur. O zaman "din" kelimesinin manası, ceza olmuş olur. Bu kelime, "Allah" lafzının sıfatı olarak, merfu da okunur.
Hak teâlâ'nın "Şüphesiz onlar da Allah'ın apâşikâr, hakkın tâ kendisi olduğunu bileceklerdir" ifadesi hakkında bazı kimseler şöyle demişlerdir:
"Hak teâlâ'ya, başkasına değil, sadece kendisine ibadet etmek hak (doğru) olduğu için, yahut da emrettiklerinde başkası değil ancak o, hak olduğu için, "hak" diye adlandırılmıştır. "Mübin" kelimesinin manası da, bu dediğimizi te'yid etmektedir. Çünkü hitab ettiklerinde isabet etmiş olan, sözü ile başkasını değil, ancak doğru olanı beyân etmiş olması bakımından mübinin (açıklayanın) tâ kendisidir. Bazıları da "Hak" kelimesinin, Allah'ın isimlerinden olup, "vav, mevcüd" manasında olduğunu bunun zıddının "yok" demek olan "bâtıl" kelimesi olduğunu, "mübin"in de "ortaya koyan" manasında olduğunu ileri sürmüşlerdir. Buna göre ayetin manası, "O'nun kudreti ile mümkinatın (kâinatın) varlığı ortaya çıkmıştır" şeklindedir. Dolayısıyla Cenâb-ı Allah'ın "hak" oluşu, zâtı gereği mevcûd olması; "mübin" oluşu da, başkasına varlık ve hayat veren olması manasınadır.
İyiler ve Kötüler
26. Âyetin Tefsiri
"Kötü kadınlar (ve kötü sözler) kötü erkeklere: kötü erkekler de, kötü kadınlara (ve kötü sözlere); temiz kadınlar (ve temiz kelimeler) ise, temiz erkeklere; temiz erkekler de temiz kadınlara (ve temiz kelimelere) yakışır. Bunlar, onların diyeceklerinden bendirler. Onlar için mağfiret ve şerefli bir rızık vardır".
Bil ki ayetteki "habisât" iftiracılar tarafından söylenen iftira sözlerini içine aldığı gibi, zemmetmek ve lanetlemek maksadıyla kullanılan sözleri de içine alır. Bundan murad, Allah tarafından olan bu "habisât" kelimesinin kendisi değil, manasıdır. Yine bu kelime, zina eden kadınlar manasına da gelmektedir. Bu ayette bütün bu izahlar ihtimal dâhilindedir. Dolayısıyla bu ifadeyi, ifk hadisesinde rol alan kimselerden olan iftira manasına alırsak, ayetin manası, "iftirada rol alanların pis sözleri, pis (kötü) erkeklere yakışır. Aksi de böyledir. İftirayı kabul etmeyenlerin temiz sözleri de, temiz erkeklere yakışır. Aksi de böyledir" şeklinde olur. Yok, eğer bu Kelimeyi, "zemmetmek ve lanetlemek için kullanılan söz" manasına alırsak, ayetin manası, "Zemm ve lanet, kötü erkekler için hazırlanmıştır. Onların kötü (pis) olanları da, zemm ve lanete maruz kalırlar" şeklinde olur.
Ayetteki "tayyibât" sözü de böyledir. Ayetteki "Bunlar" ifadesi ise, temiz erkeklere işaret olup, onların o kötü erkeklerin söyledikleri sözlerden beri olduklarını bildirmektedir. Eğer "habisât", "zina eden kadınlar" manasına alırsak, tıpkı "zâni ancak zâniye ile nikâhlanır" (Nûr, 3) ayetinin manasında olarak, "Pis kadınlar, pis erkekler içindir. Aksi de böyledir. Temiz kadınlar da, temiz erkekler içindir" manasında. Bu da, "O münafıklar tarafından ortaya atılan bu gibi iftiralar, tıpkı Hazret-i Peygamber aleyhisselâm)'e onun pâk-tertemiz zevceleri gibi, temiz kadınlara ve erkeklere değil de, ancak kötü kadınlara ve kötü erkeklere yakışır, uyar" demektir.
Şimdi eğer, "Yaptığınız bu izaha göre, iffetli ve namuslu bir erkeğin, zina eden o kadınla evlenememesi gerekir?" denirse, bunun cevabı Nûr, 3. ayetinin tefsirinde geçmişti.
Hak teâlâ'nın cümlesi "O temiz kadın ve erkekler iftira ederilerin ileri sürdükleri söz ve iddialardan beridirler (uzaktırlar)" manasındadır. Ayetteki "habis" ve "tayyib"i sözle ilgili kötülük ve iyilik manasına alanlar ise, buna şu manayı vermişlerdir: "Temiz erkekler, pis erkeklerin söylemiş oldukları şeylerden beridirler." Binâenaleyh, buradaki "Bunlar" kelimesi, eğer bu manaya hamledilirse, çoğul olma bakımından, lafzı da manası gibi olur.
Fakat bunun iki kişi için, yani Hazret-i Âişe (radıyallahü anha) ve Safvan (radıyallahü anh) için kullanıldığını söylediğinde, buna şu iki bakımdan cevab verilir (itiraz edilir):
1) Bu iftira, hem Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, hem Hazret-i Âişe (radıyallahü anha)'yi, hem de Safvan (radıyallahü anh)'ı ilgilendirmektedir. Binâenaleyh Hak teâlâ bunların herbirinin, başlarına gelen o töhmetten berî ve temiz olduklarını bildirmiştir.
2) Bununla, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bütün hanımları kastedilmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki onun bütün hanımlarının bu iftiradan berî olduklarını bildirmiştir. Fakat tıpkı Hazret-i Âişe (radıyallahü anha)'ye yaptıkları gibi, onlara da hiç kimse zarar veremez. Cenâb-ı Allah, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i de işte bu beyanları ile bu gibi şeylerden tenzih etmiştir ki bu mana gayet açıktır. Buna göre Allahü teâlâ sanki temiz kadınların ancak temiz erkekler için olduğunu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den daha temiz ve iyi kimsenin bulunmadığını; dolayısıyla onun hanımlarının da ancak tertemiz kimseler olduğunu beyân buyurup, bunlar için bir mağfiretin, yani Allah ve Resûlullah tarafından bir beraatin ve ahirette bir şerefli rızkın olduğunu bildirmiştir.
Bunun, kesin bir haber olması da muhtemeldir. İşte bu sayede, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hanımlarının cennette onunla birlikte olacakları bilinir. Bu manada hadisler de gelmiştir. Bununla, büyük günahlardan kaçınma ve tevbekâr olma şartının kastedilmiş olması da muhtemeldir.
Fakat önceki mana daha evlâdır. Çünkü ayeti o manaya hamletmek mümkün olmadığı zaman, ancak böyle bir şart ve kayda ihtiyaç duyarız. Ama ayeti o (kayıtsız ve şartsız) manaya hamletmek mümkün olduğu zaman, kayıt ve şart talebinde bulunmaya gerek yoktur. Bu da Hazret-i Âişe (radıyallahü anha)'nin, cemel hadisesi sebebiyle onun kâfir olduğunu söyleyen Râfizilerin görüşünün aksine, cennette olacağına delâlet eder. Çünkü Râfiziler, bu yüzden Kur'ân'ın nassını kabul etmemiş oluyorlar.
Eğer, "Bunların cennetliklerden olduğunu kesinkes söylemek, onları kötü ve yanlış şeyleri yapmaya bir teşvik olmaz mı?" denilirse, biz deriz ki: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) birisine cennetliklerden olduğunu bildirmemiş midir. Fakat bu o kimseleri, kötülük yapmaya bir teşvik olmamıştır. Cennetle müjdelenen o on kişi (aşere-i mübeşşere) de böyledir. Burada da durum aynı. Allah en iyisini bilir. İfk hadisesi burada tamamlandı.
6. Hüküm: İsti'zan
Altıncı Hüküm, İsti'zan (izin isteme) hakkındadır. Bu Hak teâlâ'nin şu ayetinin ifade ettiği husustur:
27–28. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:29
29. Âyetin Tefsiri
"Ey imân edenler, kendi odalarınızdan başka odalara (evlere), sahibleriyle ünsiyet peydah etmeden (kendinizi tanıtmadan) ve selam vermeden girmeyin. Bu, sizin için daha hayırlıdır. Olur ki iyice düşünürsünüz. Eğerorada bir kimse bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size, "Geri dönün, gidin" denilirse, dönüp gidin. Bu, sizin için daha temizdir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilendir. Meskûn olmayan ve içerisinde sizin bir metâ'ınız bulunan evlere girmenizde, size bir vebal yok. Açıktan yaptığınızı da, gizliden yaptığınızı da Allah bilir".
Önceki Kısımla Münasebet
Bil ki Allahü teâlâ iftira atma ve kazf ile ilgili hükümleri ve bunlarla ilgili diğer ahkâmı, bırakıp ilgili bir başka hususa dönmüştür. Çünkü iftiracılar, bühtanlarına ancak tesadüfen ortaya çıkan bir halvetten (yalnız kalıştan) ötürü imkan bulmuşlardır. Böylece bu, halvet sanki töhmet yolunun bizzat kendisi oluvermiştir. Bundan dolayı Hak teâlâ, kişinin bir başkasının evine ancak izin isteyip-selam vermesinden sonra gerektiğini bildirmiştir. Çünkü onun o eve bu şekilde girmemesinde bir töhmet yatmaktadır. Bunda ise saklı ve gizli kalmayacak kadar bir zarar söz konusudur. İşte bundan ötürü Hak teâlâ, "Ey iman edenler..."buyurmuştur. Bu ayetle ilgili şöyle soru sorulabilir:
İsti'nas'ın Manası
Birinci soru: "İsti'nâs", karşılıklı oturup, kalkma ile elde edilen, ünsiyet, yakınlık, demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Söz dinlemek ve sohbet etmek için de girmeyin" (Ahzab, 53) buyurmuştur. Bu ise, ancak girip selam verdikten sonra gerçekleşir. Binâenaleyh evlâ olanın, selâmın "isti'nas"dan evvel olması idi. Ama niçin, bunun aksine olmuştur?"
Buna şu birkaç açıdan cevab veririz:
1) İbn Abbas ve Sa'id b. Cübeyr'den şu rivayet edilmiştir: Ayeti (izin isteyinceye) kadar şeklindedir... Fakat bu ayeti yazan kâtibi, hatâen böyle yazmıştır." Nitekim Ubeyy b. Ka'b (radıyallahü anh)'ın mushafında şeklindedir. Selâm vermeniz sizin için, câhiliyyenin selâmından ve "dumûr"dan, yani evlere izin istemeden dalmanızdan daha hayırlıdır. "Dumûrr", olma manasına gelen "dimâr" masdanndan iştikak etmiştir. Buna göre sanki yapan kimse, işlediği o suçun büyüklüğünden ötürü helak olmuş gibidir. Nitekim hadis-i şerifte de, "Gözü, izin istemesinden önce içeri (izin istediği ev içine bakan) helak olmuştur" diye buyurulmuştur.
Bil ki İbn Abbas a isnad edilen bu söz kabule şayan değildir. Çünkü bu, tevatüren nakledilen Kur'ân'a ta'netmeyi ve mutevâtir olmayan kıraatlerin ise doğru olmasını gerektirir. Bu iki kapıyı açmak ise Kur'ân'ın bütününe yönelik şüphe kapılarını apnaktır. Bu ise yanlıştır.
2) Hasan el-Basri'den şu rivayet edilmiştir: "Ayetin bu ifadesinde, mana yönünden bir takdim-te'hir söz konusu olup, manası "oradakilere selam vermedikçe, ve onlarla ünsiyet peydah etmedikçe..." şeklindedir. Bu böyledir. Çünkü selam, inayetten öncedir. Abdullah b. Mes'ud (radıyallahü anh)'de bu ayeti, sahiblerine selâm vermeden ve onlardan izin istemeden..." şeklinde okumuştur. Bu da zayıftır. Çünkü ayetin zahirinin hilafınadır.
3) Sözün, olduğu gibi alınması halinde, ayette bahsedilen "isti'nâs"ın manası hususunda şu izahlar yapılmıştır:
a) Bu, "sizler izin istemek suretiyle bir ünsiyet meydana getirmedikçe..." demektir. Çünkü onlar, izin isteyip, bir de selâm verdiler mi, oradakilerle bir yakınlık peydah olurlar. Fakat izinsiz olarak oraya dalarlarsa, oradakileri ürkütmüş olurlar ve onların zoruna gider.
b) "İsti'nâs" kelimesi, "isti'lâm" (durumu sorma) ve istikşaf (izahat isteme) manasına da tefsir edilmiştir. Çünkü bu, birisi birşeyi apaçık gördüğünde kullanılan deyiminden "istif'al" vezninde bir kelimedir. Buna göre ayetin manası, "bilgi edinmeden ve içeri girmenizin istenip istenmediğini iyice anlamadan, açıklığa Etrafı kolla, yaklaş bakalım hiç kimseyi görecek misin?" "Etrafı yokladım, baktım, kimseyi göremedik" yani "Kendimi tanıttım ve bilgi edinmek istedim" şeklindeki sözleri de bu manadadır.
Eğer, "Bu kelime, ünsiyet manasına hamledildiğinde bile, önce selam olması gerekir. Çünkü rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Esselâmü Aleyküm, Gireyim mi?" (Girebilir miyim)?" diye izin istermiş" denilirse, biz deriz ki: İzin isteyen kimse çoğu kez, evde birisinin olup-olmadığını bilemez. Dolayısıyla onun (önce) selâm vermesinin bir manası yok. Doğruya en yakın olan, onun isti'zanı (izin istemesiyle) önce, orada izin verecek birisinin olup-olmadığını öğrenmesi, kendisine müsâde edilip içeri girdiğinde ise, onlarla yüz yüze gelince, onlara selam vermesidir.
c) İsti'nâs kelimesinin, orada birisini olup olmadığını öğrenmek demek olan "ins" kelimesinden müştak olduğu da düşünülebilir. Bu işin, selamden önce olacağında şüphe yoktur.
d) "İsti'nas"ın, selamdan sonra olacağını kabul etsek bile, bunların başındaki vâv, tertibi (sırayı) ifade etmez. Binâenaleyh bu kelimenin, lafız itibarıyla (ayette), selamdan önce zikredilmesi, yapılırken selamdan önce olmasını gerektirmez.
İsti'zanın Önce Gelmesinin Hikmeti
İkinci soru: "İsti'zân"ın (izin istemenin) önce olmasının gerekliliğindeki hikmet nedir?
Cevab: Bu hikmet, Hak teâlâ'nın, "Meskûn olmayan... evlere girmenizde size bir vebal yok" ifadesiyle dikkatimizi çektiği şeydir. Böylece Cenâb-ı Hak bu şartın dışındaki durumlarda, evlere girmemizi haram kılış sebebinin, o evlerin meskûn oluşu olduğuna işaret etmiştir. Çünkü izinsiz olarak o eve aniden giren kimse, avret (görülmesi dinen caiz olmayan şeyler) gibi, bakılması helal olmayan yahut da oradakilerin, başkaları tarafından vâkıf olmasını istemedikleri halleri aniden görmekten emin olamaz. Bu, nass ile dikkat çekilen sebebler bâbındandır. Bir de bu, başkasının mülkünde tasarruf etmektir. Binâenaleyh mutlaka sahibinin rızasıyla olması gerekir, aksi halde gasba benzer.
Üçüncü soru: İzin istemenin şekli nasıldır?
Cevab: Bir adam, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den izin istedi ve "Girebilir miyim?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, Ravza adındaki bir kadına "Kalk git, şu adama (nasıl izin deneceğini) öğret. Çünkü o, güzel izin isteyemiyor. Ona deki: "Selâmün Aleyküm, Girebilir miyim?" desin" dedi." O adam da bunu duyup, denildiği şekilde yaptı. Sondan sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona, "Gir" dedi. O da içeri girdi ve Resûlullah (aleyhisselâm)'dan bir kaç şey sordu. Resûlullah (aleyhisselâm) da cevab verdi. Derken, "Senin bilmediğin bir ilim var mı?" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Allah hiç şüphesiz bana çok hayır (ilim) verdi. Sadece Allah'ın bildiği ilimler vardır" dedi ve "O kıyametin ilmi şüphesiz Allah'ın nezdindedir..." (Lokman, 34) ayetini okudu. Câhiliyyede birisi başkasının evine girdiğinde, "Hayırlı sabahlar", "Hayırlı Akşamlar" derdi ve çoğukez ev sahibine hanımıyla birlikte yatağında rastlardı. Allahü teâlâ bu selamlamayı kaldırmadı, fakat daha güzelini ve iyisini öğretti. Mücâhid'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ayetteki "isti'nâs" ile izin steyenin öksürme (gibi bir ses ve hareketle) geldiğini hissettirmesi kastedilmiştir" derken; ikrime bunun, tesbih, tekbir ve benzeri şeyler olduğunu söylemiştir.
Dördüncü soru: İzin istemenin sayısı ne kadardır?
Cevab: Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "İzin isteme üç defa olur. Birincisinde, içeridekiler susmaya (sesi anlamaya) çalışırlar, ikincisinde, kendilerine (ve etrafa) çekidüzen verirler. Üçüncüsünde de, ya izin verirler, ya vermezler" Kenzü'l-Ummâl, 9/25203.buyurmuştur. Cündeb'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Resûlullah (aleyhisselâm)'ın "Sizden biri üç kere izin ister de, kendisine izin verilmezse, dönüp gitsin "dediğini duydum. Buhâri, istizan, 13. Ebu Sa'id el-Hudri'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ensara âit bir toplantı yerinde oturuyordum. Derken bir telaş ve korku içinde Ebu Musa geliverdi. Ona, "Seni korkutup, telaşlandıran ne?" dediğimizde o, "Ömer kendisine gelmemi emretmiş. Ben de gittim ve (kapısında) üç kez izin istedim. Ama bana girme izni verilmedi. Ben de döndüm. Ömer, "bana gelmeni engelleyen ne?" dedi. Ben de, "Geldim, üç defa, (Gireyim mi?) diye izin istedim, fakat bana izin verilmedi ("Gir denilmedi"). Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Sizden biri üç kere izin ister de kendisine izin verilmezse, dönüp gitsin Buhari, İsti'zan, 13; Müslim, Adâb, 32-34 (3/1694). buyurdu" dedim. Bunun üzerine o, Hazret-i Peygamber'in bunu söylediğine dâir ya delil (şâhid) getirirsin aksi halde seni cezalandırırım" dedi. Übeyy (radıyallahü anh) da: "Senin yanında (şahid olarak) burada bulunanların en genci gelsin" dedi. Ebu Sa'id kalktı ve (gidip) buna şehâdet etti.
Bazı rivayetlerde de, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in, Ebu Musa el-Eş'âri (radıyallahü anh)'ye şöyle dediği bildirilmiştir: "Ben seni itham etmiyorum. Fakat insanların Hazret-i Peygambere iftira etmelerinden (söylemediği şeyleri söyledi diye yalan hadis rivayet etmelerinden) endişe duydum." Katade'nin şöyle dediği rivayet edilmişti: "İzin isteme üç defadır:
a) İçeridekilere, geldiğini duyurma,
b) Onların hazırlanmaları,
c) İçeridekiler ister müsâde etsinler, ister müsâde etmesinler için..." Bil ki bu, güzel âdâbtandır. Çünkü birincisinde, bazı şeyler, içeride olanların bunu tam duymasına mani olabilir. İkincisinde de, çoğu kez içeride izin vermeye mani olacak, yahut mani olmayı gerektirecek birşey yahut da izin verip vermemeyi denkleyen birşey olabilir. Binâenaleyh o kimseye üçüncü izin isteyişinde de cevap verilmezse, bu izin vermeyiş ile, mevcud bir engelden ötürü kendisine izin verilmediğini anlar. Çoğukez de bu, onun kapıya yaklaşmasının mekruh oluşunu gerektirir. Bundan ötürü, geri dönüp gitmesi sünnettir. İşte bundan ötürü şöyle denilmiştir: "İsti'zânda izin istemede şu üç husus vâcibtir: Bunların hemen peş-peşe olmayıp, aksine herbiri arasında biraz vakit bulunması gerekir. Fakat hızlıca ve görültülüce ev sahibine seslenmek haramdır. Çünkü bu, bir sıkıntı ve ürküntü verir. Bu konuda, caydırıcı bir husus olarak, Es'adoğulları hadisesi ile Hak teâlâ'nın bu konuda indirdiği, "Hücrelerin ardından sana seslenenler (var ya), onların çoğunun akılları ermez" (Hucurat, 4) ayeti yeter. -
Beşinci soru: İzin isteyen kimse, kapının karşısında ne şekilde durur?
Cevab: Rivayet olunduğuna göre, Ebu Sa'id (radıyallahü anh), yüzü kapıya dönük olduğu halde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına girme izni istedi de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona, "Yüzün kapıya dönük olduğu halde, izin isteme" dedi. Yine rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) birisinin kapısına geldiğinde, yüzünü tam kapıya dönmez, kapıya sağ veya sol (yanını) dönüp, "Es-selâmü Aleyküm" derdi. Çünkü o zamanlar, evlerin kapısında sütreler (Örtüler) yoktu.
Altıncı soru: Ayetteki "hattâ" kelimesi, "gaye" (son noktayı, neticeyi) ifade eder. "Gaye" edatından sonra gelen hüküm, önce gelen hükümden başkadır. O halde ayetteki "Kendi odalarınızdan başka odalara (evlere) sahibleriyle alışkanlık peydah etmeden girmeyin" ifadesi, ev sahibi izin vermese bile, izin istemeden sonra, eve girebileceği manası gelir. O halde bu husustaki görüşünüz nedir?
Cevab: Buna birkaç yönden cevab verebiliriz:
a)Allahü teâlâ, izin istemeyi (isti'zan'ı) değil, isti'nası "gaye" kılmıştır. İsti'nas ise, izin istedikten sonra, izin verilince gerçekleşir.
b) İzin istemedeki hikmetin, insanın müsâdesi olmadan başkasının evine girmemesi, çünkü bunun o kişiyi üzecek bir şey olduğunu, üzmemenin de ancak izin tahakkuk ettikten sonra meydana geldiğini nastan anlayınca, o esnada izin istemenin peşisıra izin verme gelmez ise bunun yeterli olmaması gerektiğini anlıyoruz.
c)Hak teâlâ, "Eğer orada bir kimse bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin "(Nur, 28) buyurmuş ve izinsiz girmeden sakındırmıştır. Dolayısıyla bu, enin bu ayette bahsedilen girmenin mubah oluşuna bağlandığını gösterir.
Buna göre eğer, "Girmek için izin verilmesi gerektiği sabit olduğuna göre, başka şey bunun yerini tutabilir mi?" denilirse, deriz ki:
Ebu Hureyre (radıyallahü anh) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir âdâmın bir başka adama haber-elçi göndermesi, onun bir imi sayılır. Yine Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'dan, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu hadisi rivayet etmiştir: "Sizden biri davet edilir ve çağrılan kimse de, kendisine gelen haberci ile gelirse, bu onun için bir (girme) izni sayılır" Kenzü'l-Ummil, 9/25917 Bu hadis, şu iki hususa delâlet eder:
a) Ayetteki, "sahibleriyle alışkanlık peydan edinceye kadar (isti'nâs'a kadar)" ifadesinden izin kastedildiği halde, izin açıkça ifade edilmemiştir.
b)Birisini davet etmek, çağırmak; çağrılan, kendisini çağıran (adamla) birlikte geldiğinde, bu bir izindir ve yeniden izin istemeye muhtaç değildir, bazıları da şöyle demişlerdir: "Örf, evlere girmenin mubah oluşu şeklinde câridir. Binâenaleyh insan, izin istemeye mecbur değildir."
Yedinci soru: Müsâdesiz olarak başkasının evine bakan kimsenin hükmü nedir?
Cevab: Şâfii (r.h) "Onun gözü çıkarılsa, bundan dolayı ceza gerekmez" demiş ve Sehl b. Sa'd'den rivayet edilen şu hadisi delil getirmiştir: Birisi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in odalarından birine baktı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in o anda elinde, başını taradığı bir demir tarak vardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Bilseydim ki sen bana bakıyorsun, bununla gözünü çıkarırdım. Çünkü izin isteme, bakmadan önce gelir" Kenzü'l-Ummal, 9/25205. buyurmuştur. Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kim birisinin evine, onların izni olmaksızın bakarsa ve onlar da bundan ötürü onun gözünü çıkarırlarsa, onun gözü heder olmuş olur (bundan dolayı ceza gerekmez)" Tirmizi, Isti'zan, 17(5/64). Ebu Bekr er-Râzî (el-Cessâs) ise şöyle demiştir: "Bu rivayet, usûl kaidelerinin aksine varid olduğu için reddedilir (zayıf kabul edilir). Çünkü müsâdesi olmadan başkasının evine bir kimse girerse, ev sahibi de onun gözünü çıkarırsa, ev sahibi onun gözünü tazmin eder (karşılığını öder) ve eğer bunu kasten yapmışsa kısas, yok hatâen yapmışsa "erş" (para cezası, uzuv diyeti) gerekir. Eve giren kimsenin birşeyler göreceği ileri bir takım şeylere muttali olacağı malumdur. Binâenaleyh hadisin zahiri, üzerinde ittifak olunan şeye muhaliftir. O halde, hadis eğer sahih kabul edilirse, şu manaya gelir: "Kim birisinin evine muttali olur, onların haremlerine ve hanımlarına bakar, oradakiler tarafından buna mâni olunmak istendiği halde, o bundan vazgeçmez de, bu mâni olunma esnasında gözü çıkarılırsa, o göz "heder"dir. Fakat sadece bir bakış bulunur ve bir engelleme, yasaklama bulunmaz da, birisi gelip onun gözünü çıkarırsa, bu kimse suç işlemiş olur ve buna işlediği suçun, "...cana can, göze göz..." yaralamalar birbirine kısastır..."(Mâide.45) ayetinin zahirinden ötürü, cezası gerekir.
Bil ki bu meselede, "göze göz" (Mâide, 45) ayetine tutunmak yanlıştır. Çünkü gözün bunu haketmemesi şartına bağlı olduğu hususunda ittifak etmişizdir. Çünkü göz buna müstehak olduğunda, kısas gerekmez. Binâenaleyh sen nasıl kalkıp da bir insanın evine (izinsiz) bakanın gözünün buna müstehak olmadığını söylersin. Bu, meselenin daha başıdır. Cessâs'ın, "Girse veya baksa, onun gözünün çıkarılması caiz değildir" şeklindeki sözüne karşı deriz ki: Bu iki şey arasındaki fark ortadadır. Çünkü birisi içeri girdiğinde, oradakiler onun yanlarına girdiğini farkedip, sakınarak, örtünürler. Fakat o (dışarıdan habersizce) baktığında, onlar bunu bilemezler. Dolayısıyla da o, muttali olunmaması gereken şeyleri görmüş olur. Bu sebeble şeriatça, bu mefsedet (zarar) kapısını kapamak için, şer'an burada alabildiğine caydırıcı hükümlere yer verilmiş olması uzak bir ihtimal değildir. Netice olarak diyebiliriz ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hadisini, bu kadar ufacık bir sözle reddetmek caiz değildir.
Sekizinci soru: Siz, izin almanın mutlaka gerektiğini beyân ettiğinize göre, nasıl olursa olsun, bir izin yeterli midir, yoksa belli bir izin mi gerekir?
Cevab: Ayetin zahiri izin veren ister çocuk, ister kadın, ister köle, ister bir zimmî olsun, mutlak manada bir iznin bulunmasını gerektirir. Çünkü bu izinde, bu izni verenin sıfatı nazar-ı dikkate alınmaz. Hediye ve benzeri konularda, bu kimselerin haberlerinin (şahidliklerinin) kabulü de böyledir.
Dokuzuncu soru: Kişinin, mahremlerine karşı izin istemesi de nazar-ı dikkate alınır mı?
Cevab: Evet, çünkü Ata b. Yesâr'dan şu rivayet edilmiştir: "Bir adam, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bu soruyu yöneltti ve "kız kardeşimin yanına (evine) girmek için de izin isteyecek miyim?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Evet, onu çıplak olarak görmeyi ister misin?" dedi." Muvatta, Isti'zân, 1 (2/240). Yine birisi, Huzeyfe (radıyallahü anh)'den, "Kız kardeşimin yanına girerken de izin isteyecek miyim?" diye sorduğunda o, "Eğer böyle bir izin istemezsen, hoşuna gitmeyecek şeyler görebilirsin" dedi. Ata da, İbn Abbas'a, "Kız kardeşimin ve nafakaları (geçimleri) üzerimde olan kimselerin yanına girmek için, izin talebinde bulunacak mıyım?" diye sorduğunda o: "Evet, çünkü Allahü teâlâ "Sizden olan çocuklar, bulûğ çağına ulaştığı zaman, kendilerinden evvelkilerin izin istediği gibi izin istesinler"(Nûr,59) buyurmuş ve ecnebi (yabancı) olan ile, mahremi (yabancı olmayanı) birbirinden ayırmamıştır.
Bil ki mahremlerin yanına girmek için izin istememek caiz değilse de, onların saçlarına, göğüslerine, bacakların ve benzeri uzuvlarına bakmak caiz olduğu için, li değildir. Bu husustaki gerçek şudur: Başkasının yanına aniden girmekten menetmek, eğer o başkasının uzuvlarının açık bir şekilde görülmemesi için ise, buna kişinin hanımları ve cariyeleri hariç, herkes girer. Yok, eğer, o yanına girilecek kimse, başkasının kendisine muttali olmasını istemediği bir işle meşgul olmasından ötürü ise, bunun herkes hakkında genel olması gerekir, hatta onun müsâdesiz, olarak hanımı ve cariyesi yanına girmesi de caiz olmaz.
Onuncu soru: Yangın veya hırsızın saldırması, yahutta kötü bir şeyin zuhur etmesi gibi şeyler bir kimsenin evinde aniden meydana gelse, yine izin talebinde bulunmak vacib midir?
Cevap: Bütün bunlar, delil ile istisna edilen hallerdir. İzin isteme hususundaki sözümüzün tamamı bundan ibarettir,
Selam meselesine gelince bu, müslümanların emrolunduğu sünnetlerinclendir. Selam verilenler için de, bir emniyet Tirmizl tefsiri, 96 (5/453). garantisi ve güvencedir. Bu cennetliklerin selamıdır; sevgi ve muhabbet celbeder, kin ve nefretleri de yok eder. Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'dan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allahü Teâlâ Hazret-i Adem'i yaratıp ona ruhunu üfleyince, o aksırdı. Bunun üzerine Hazret-i Âdem "el-hamdü lillâh!" dedi ve böylece, Allah'ın müsadesiyle Allah'a hamdetmiş oldu. Bunu müteakip Rabbi ona, "Rabbin sana merhamet etsin! Ey Âdem, şu oturan melekler topluluğuna git ve "es-Selâmu aleyküm" de!" dedi. Hazret-i Âdem de bunu yapınca, tekrar yeniden Rabbine döndü. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, 'İşte bu, hem senin hem de zürriyetinin selamıdır' Tirmizl tefsiri, 96 (5/453). dedi." Ali İbn Ebi Talib (radıyallahü anh)'dan da: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir "Müslümanm müslüman üzerindeki hakkı altıdır: karşılaştığında ona selâm verir, davet ettiğinde ona icabet eder, gaybi şeylere iman konusunda ona nasihat eder, aksırdığımda, "Yerhamuke'llâh!" der, hastalandığında ziyaret eder ve öldüğünde cenazesinde bulunur.' Buhari. Cenâiz, 2; Müslim. Selâm, 4-6 (4/1705). İbn Ömer'den de Allah'ın Resulünün şöyle dediği rivayet edilmiştir: de, Allah'ın Resulünün şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kininizin ve öfkenizin kalbinizden çıkması sizi sevindirecekse, aranızda selâmı yayın" Buhari. İmân, 20; Hunim, imân, 93 (1/74) (Benzeri hadis).
Cenâb-ı Hakk'ın, "Bu sizin için daha hayırlıdır" ifadesine gelince, bunun manası açıktır. Çünkü bunun manası, "Sizin böyle yapmanız, başkasının yanına izinsiz olarak aniden girmenizden, sizin için daha hayırlı ve daha uygun olandır" şeklindedir. "Olur ki, iyice düşünürsünüz". Yani, "Bu terbiye metodunu tezekkür etmeniz ve ona sımsıkı sarılmanız için..." demektir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Eğer orada yanı evlerde bir kimse bulamazsanız... oraya girmeyin" buyurmuştur. Çünkü bu iki yerdeki illet aynı olup, bu da, orada başkasının görmesinin arzu edilmediği bazı hallerin bulunabilmesidir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer size, "Geri dönün, gidin" denilirse, dönüp gidin..." buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü ev sahibi bir başkasının kendi evine girmesini hoş karşılamadığı gibi, kapısının önünde dikilip durmasını da hoş karşılamaz. Binâenaleyh, hiç şüphesiz ki (izin isteyen) kimseye uygun ve en temiz olan hareket biçimi, ürkütmeyi ve sıkıntı vermeyi sona erdirmek için, çekip gitmesidir.
Allahü Teâlâ, kendisinde iskân edilen evlerin hükmünü zikredince, bundan sonra meskûn olmayan yurtların hükmünü zikrederek "Meskûn olmayan evlere girmenizde, size bir vebal yok" buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü girmeye mani olan şey, bu engeli ortadan kaldıracak olan içindir. Müfessirler Cenâb-ı' Hakk'ın ifadesiyle nerelerin kastedildiği hususunda ihtilaf ederek, şu görüşleri ifade etmişlerdir:
1) Muhammed Ibnu'l-Hanefiyye'ye göre, burası, hanlar, aşevleri ve alışveriş yapılan dükkânlardır. Ayetteki (Meta) ise, sıcaktan, soğuktan korunma, denk ve eşyayı korumak ve alışverişte bulunmak gibi menfaat ve faydalardır. Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Ebu Bekr, "Ey Allah'ın Resulü, Allah sana izin istememiz hususunda bir ayet indirdi. Biz ise, ticaret hususunda farkı farklıyız. Bu sebeple işte, şu şu hanlara varıp konaklıyoruz. Şimdi, izin olmadan biz oraya giremeyecek miyiz?" deyince, işte o zaman bu ayet nazil oldu.
2) Burası, içinde abdest bozulan harabelerdir. Ayetteki "meta" kelimesiyle ise, abdest bozma kastedilmiştir.
3) Buralar, çarşı pazarlarıdır.
4) Buralar, hamamlardır. Evlâ olanı ise, bunların hepsinin, bu ayetin muhtevasına girmesinin imkânsız olmadığının söylenmesidir. Binâenaleyh, bu ayet, bütün bu manalara hamledilebilir. Bunun illeti ise, oraların bu şekilde olması halinde, örf açısından oralara girme izninin verilmiş olmasıdır. İşte biz de şimdi diyoruz ki, bu gibi yerler, meskûn olmayan bir biçimde bulunur, fakat gasbedilmiş olurlarsa, yine buralara girmek caiz değildir. Ancak, hanların genel durumundan anlaşılan, oraların kişilerin girmesi için yapılmış olduklarıdır.
Cenâb-ı Hakk'ın "Açıktan yaptığınızı da, gizliden yaptığınızıda Allah bilir" ifadesine gelince bu, harabelere ve boş evlere giren, şüphe ehlini tasdik içindir.
Yedinci hüküm, bakmasıyla ilgili hükümdür: Cenâb-ı Hak, şöyle buyurmuştur:
30. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:31