KEŞŞÂF TEFSİRİ

Nûr Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Medine'de nazil olmuştur; 62 ayettir.64 ayet olduğu da söylenmiştir.Rahmân Rahîm Allah'ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

رَةٌ [1183] ُ kelimesi mahzuf bir mübtedanın haberi, א َ َא ْ َ ْ -indirdiği) أَmiz) ise sıfattır. [yani, indirdiğimiz bir sûredir] Yahut nitelenmiş mübteda olup, haberi mahzuftur, fî-mâ evhaynâ ileyke sûratun enzelnâhâ (sana vahyettik-lerimiz içerisinde indirdiğimiz bir sûre vardır) anlamında. ٌرَة ُ kelimesi mansub da okunmuştur. Bu, ya Zeyden darabtuhû örneğindeki gibidir ki bu durumda א َ َא ْ َ ْ -cümlesinin i‘râbda mahalli yoktur, çün (indirdiğimiz) أَkü mukadder fiilin1 açıklayıcısıdır, dolayısıyla onun hükmündedir. Veya dûneke sûraten (al; bir sûre…) ya da utlu sûraten takdirindedir ki, bu du-rumda א َ َא ْ َ ْ .cümlesi sıfat olur (yani indirdiğimiz bir sûre oku) أَ

א [1184] א ifadesi “içindeki hükümleri farz kıldık” anlamındadır. Farz kelimesinin aslı kesmektir, yani o hükümleri kesin olarak farz kıldık. Bu fiilin şeddeli okunması ise faraztu’l-farîzate ve farraztu’l-ferâiza (farizayı farz kıldım, farizaları birer birer farz kıldım) örneğinde olduğu gibi farz kılma konusunda vurgu ve pekiştirme içindir. Veya öncekilerden ve onlardan sonra gelenlerden kendilerine hüküm farz kılınan kimseler çok olduğu içindir.

ونَ [1185] ُ כ َ َ (düşünüp ibret alasınız diye) ifadesinde Zâl şeddeli de şeddesiz de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

[1186] ِ ا ُ وَا َِ ا -ifadesi, Halil [v. 786] ve Sîbeveyhi’ye [v. 796] göre mübte ا

da olmak üzere merfû‘ olup haberi [yani fî-mâ furida ‘aleykum] mahzuftur: Size farz kılınanlar arasında “zinakâr kadın ve zinakâr erkek” de vardır, yani bunlara vu-rulacak sopa hükmü... Haberin, وا ُ ِ ْ א َ (sopa vurun) ifadesi olması da caizdir. 1 Buna göre, ifade enzelnâ suraten enzelnâhâ şeklinde takdir edilmektedir. / ed.

Haberin başına Fâ gelmesi, ِ ا ُ وَا َِ ا -kelimelerinin başındaki Elif Lâm ta ا

kısının ellezî (o ki) anlamına gelmesinden ve şart anlamı içermesinden dola-yıdır. Takdir şöyledir: “O kadın ki zina eder, o erkek ki zina eder, her ikisine de sopa vurun!” Tıpkı men zenâ fe’clidûhu (kim zina ederse ona sopa vurun) ifadesi gibi ve ْ ُ و ُ ِ ْ א َ اءَ َ َ ُ ِ َ َ رَْ ِ ا ُ ْ َ ْ َ ُ َאتِ َ ْ ُ ْ نَ ا ُ ْ َ َ

ِ Namuslu) وَاkadınlara zina isnadında bulunup da, sonra dört şahit getiremeyenlere de [seksen sopa] vurun.” [Nûr 24/4]) ayeti gibi.

[1187] ِ ا وَا ُ َِ ا وا ,kelimeleri ا ُ ِ ْ א َ fiilinin tefsir ettiği mukadder bir

fiil (وا ُ ِ ْ ile mansub da okunmuştur. Bu, fiil emir kipinde olduğu için (اsûratenenzelnâhâ kıraatindekinden daha güzel olmuştur.1

[1188] ِ ا -kelimesi Yâ’sız ez-zâni şeklinde de okunmuştur. Celd cilde vur اmak anlamına gelir; celedehû “onun cildine vurdu” demektir; zaharahû “sırtına vurdu”, betanehû “karnına vurdu”, ra’esehû “başına vurdu” ifadeleri de böyledir.

[1189] Şayet “Bu, zina eden bütün erkek ve kadınların hükmü müdür yoksa bazılarına mı mahsustur?” dersen şöyle derim:Hayır. Bu, muhsan ol-mayanlara mahsustur, çünkü muhsanın hükmü taşlayarak öldürmedir ( recm).

[1190] Ebû Hanîfe [v. 150/767] Rahimehullāh’a göre muhsan olmanın 6 şartı vardır: Müslüman olmak, hür olmak, akıllı olmak, bülûğ çağına ermiş olmak, sahih bir nikâhla evlenmiş olmak ve cinsel ilişkide bulunmuş olmak. Bu şartlardan biri bulunmaz ise kişi muhsan sayılmaz. Şafi‘î’ye [v. 204/820] göre Müslüman olmak şart değildir, zira rivayete göre Hazret-i Peygamber (s.a.) zina eden iki yahudiyi recmetmiştir. [İbn Mâce, “Hudûd”, 10] Ebû Hanîfe Rahimehullāh’ın delili Hazret-i Peygamber (s.a.)’in şu sözüdür: “Kim Allah’a ortak koşarsa muhsan değildir.” Şayet “Ayetin lâfzı, hükmün zina eden er-kek ve kadınların tümüne uygulanmasını gerektirir. Çünkü ‘zinakâr erkek ve zinakâr kadın’ ifadesi geneldir; muhsanı da, muhsan olmayanı da kapsar” dersen şöyle derim: Evet ‘zinakâr erkek ve zinakâr kadın’ kelimeleri ‘iffetli erkek ve iffetli kadın’ cinslerine aykırı iki cinse mutlak2 bir delâletle delâlet eder. Bu cinslik [zinakârların] tamamında da söz konusudur, bir kısmında da. Müşterek kelimelerde olduğu gibi, söyleyen hangisini kastederse kasdetsin bundan dolayı yadırganmaz. 1 Her ikisinde de izmâr kable’z-zikr olmakla birlikte, ızmâr edilen fiil birinde (sûratenenzelnâhâ) mazi, di-

ğerinde (ez-zâniyete ve’z-zânî fe’clidû) ise emr-i hazırdır; müfessir bu ikinci izmârın emir kipinde olduğu için daha güzel olduğunu belirtiyor. / ed.

2 Evli-bekâr olup olmadığı bir tarafa. / ed.

[1191] ( כ kelimesi) כ şeklinde Yâ ile de okunmuştur. رأ kelimesi, Hemze’nin fethiyle ra’efetun ve fe‘âletun kalıbında ra’âfetun şeklinde de okunmuştur. Mâna şöyledir: Müminlerin, Allah’ın verdiği cezada ciddiyet, sert-lik ve metanet göstermeleri gerekir. Allah’ın kanunlarını tam mânasıyla uygula-ma konusunda onlara gevşeklik ve pintilik hâkim olmamalıdır. Bu konuda örnek olarak Peygamber (s.a.) yeterlidir. O, şöyle buyurmuştur: “ Muhammed’in kızı Fâtıma dahi hırsızlık ederse onun elini de keserim!” [Müslim, “Hudûd”, 9] ْ ُ כُ إِن

م ا א وا نَ ُ ِ ْ ُ (Allah’a ve ‘Son Gün’e iman ediyorsanız) ifadesi, Allah ve O’nun öngördüğü ceza hakkında öfkeleri kamçılamaktadır. Mânanın şöyle oldu-ğu da söylenmiştir: Onlara acımayın ki kanunları ihmal etmeyesiniz. Veya acıt-mayacak şekilde vurmayasınız. Hadiste şöyle buyurulmuştur: “Had cezasından bir kırbaç eksik vuran kişi (kıyamet günü) getirilir (ve sebebi sorulur); “Senin kullarına merhametimden dolayı...” der. Kendisine; “Sen onlara karşı benden daha mı merhametlisin!?” buyrulur ve ateşe atılması emredilir. Yine had ceza-sından bir kırbaç fazla vuran da getirilir (ve sebebi sorulur); “Sana karşı isyana son versinler diye…” diye cevap verir. Onun da ateşe atılması emredilir. Ebû Hüreyre’den [v. 58/678] Hazret-i Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bir yerde haddin uygulanması, o yer halkı için kırk gece yağmur yağmasından daha hayırlıdır.” [Nesâî, “Kat‘u’s-sârik”, 7] Devlet başkanının, had cezalarını uygulamak için, basiret sahibi ve nasıl vuracağını bilen uzman bir kişiyi tayin etmesi gerekir. Erkeğe, belden aşağısını örten giysisi hariç, tüm elbisesi çıkarılmış olarak ayakta, ne çok hafif ne de çok şiddetli; orta şiddette sopa vurulur. Sopa yüz, baş ve avret mahalli olmak üzere üç âza hariç, tüm âzalara dağıtılarak vurulur. Celd kelime-sinde, acımanın ete geçmesi gerekmediğine işaret vardır. Kadına sopa oturduğu halde vurulur; kürk ve fazla giysileri dışında elbisesi çıkarılmaz.

[1192] Ebû Hanîfe [v. 150/767] Rahimehullāh bu âyeti delil getirerek muhsan olmayan kimse için had cezasının -sürgün edilmeksizin- sadece sopa olduğunu söyler. Sürgünün farz olduğuna dair Şâfi‘î’nin [v. 204/820] getirdiği delil ise Haz-ret-i Peygamber’in (s.a.) şu hadisidir: “Bekârın bekârla zina etmesinin (cezası) yüz sopa ve bir yıl sürgündür.” [Müslim, “Hudûd”, 12] Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre, Sahabenin hem sopa vurduğu hem de sürgün ettiğine dair rivâyetin [Tirmizî, “Hudûd”, 11] hükmü bu âyetle kaldırılmıştır yahut bu bir gereklilik olarak değil de, tâzir ve tedip olarak yorumlanır. Hür kimsenin sürgün edilmesi konusunda Şâfi‘î’nin tek görüşü vardır. Kölenin sürgün edilmesi konusunda ise onun üç görüşü vardır: [i] Hür kimse gibi bir sene sürgün edilir. [ii] (100 sopanın yarısı) 50 sopa vurulduğu gibi yarım sene sürgün edilir. [iii] Ebû Hanîfe’nin dediği gibi hiç sürgün edilmez.

[1193] Bu âyetle, “ Zina eden kadınları evlerde hapsedin.” [Nisâ 4/15] ve “[Bu çirkin fiili yapan] ikiliye ceza verin.” [Nisâ 4/16] âyetlerinin hükmü kaldırılmıştır.

[1194] Denmiştir ki; sopa için ‘ azap’ tabirinin kullanılması, bunun bir ceza olduğunun delilidir. Tekrarlamayı önleyeceği için buna azap denmiş olması da caizdir. Nitekim ibret alınacak cezaya da nekâl denilmiştir [Mâide 5/38].

[1195] et-Tāife kelimesi, halka oluşturabilecek bir grup anlamına gelir; en azı üç veya dört kişidir. Bu, sıfat-ı gâlibedir;1 sanki bir şeyin çevresini kuşatan cemaat gibidir. İbn Abbas [v. 68/688] bu kelimenin tefsirinde Allah’a iman eden dörtten kırka kadar sayıda erkek bir grup olduğunu söylemiştir. Hasan-ı Basrî’ye [v. 110/728] göre on kişidir. Katâde’ye [v. 117/735] göre üç ve daha yukarısıdır. İkrime’ye [v. 105/723] göre iki ve daha yukarı sayıdaki erkektir. Mücahid’e [v. 103/721] göre bir ve birin üstündeki gruptur. Ancak İbn Abbas’ın görüşü tercih edilmiştir; çünkü dört, bu had cezasının kendi-siyle tespit edildiği cemaattir.

[1196] Doğrusu bu büyük günah, büyük günahların başta gelenlerinden-dir. Bundan dolayı Allah Teâlâ bunu kendisine ortak koşma ve adam öldürme günahı ile birlikte zikretmiştir: “… zina da etmezler. Bunları yapan, öyle ağır bir ceza ile karşılaşır ki kıyâmet günü azap kendisi için katmerli hale getirilir!” [Furkān 25/68-69] Yine, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Zinaya yaklaşmayın; zira o, yüz kızartıcı bir suçtur, yol olarak da kötüdür.” [İsrâ 17/32] Hazret-i Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: “Ey insan topluluğu! Zinadan sa-kının, çünkü onda üçü dünyada, üçü de ahirette olmak üzere altı özellik vardır. Dünyada olanlar şunlardır: İzzeti giderir, fakirlik getirir, ömrü azaltır. Âhirette olanlara gelince, ilahî gazabı gerektirir, hesabın zor olmasına neden olur, cehennemde ebedi kalmaya sebep olur.” Bundan dolayı Allah Teâlâ iftira ve içki içme cezasının aksine, zina suçuna eksiksiz tam 100 sopa emretmiş; zina için dehşet verici korkunç bir ceza olan ‘taşlayarak öldürme’ şeklinde-ki cezayı meşru kılmış; sopa vurulan kişiye müminlerin merhamet etmesini yasaklamıştır. Ayrıca teşhir için bir grubun hazır bulunmasını da emretmiş-tir. Dolayısıyla, teşhirin gerçekleşmesini sağlayacak bir grup bulunması vacip olmuştur. Bunu sağlamak için bir-iki kişi yeterli değildir. Zinakârın daha da rezil olmasını sağlayacağı için özel olarak ‘mümin’lerin bulunması istenmiştir, çünkü fâsık kimse kavminin iyileri arasında daha çok mahcup olacaktır. İbn Abbas’ın [v. 68/688] “Allah’a inanan dörtten kırka kadar erkeğin bulunması gerekir.” şeklindeki görüşü bunu destekler.1 Tāife kelimesinin kullanıldığı her sefer tayf [sarma] anlamının mülâhaza edilmesi gerekmez. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

[1197] Fâsık, zina ve kahbelik şanından olan âdi kimse demektir. Böyle biri kendi vasıflarına uymayan salih kadınlarla evlenmek istemez; ancak, kendine benzeyen âdi bir fâsıkla veya Müşrik bir kadınla evlenmek ister. Fâ-sık, zinakâr ve âdi kadının durumu da bunun gibidir; salih erkekler onunla evlenmek istemezler ve ondan tiksinirler. Ona ancak kendisine benzeyen fâsık veya Müşrik erkekler ilgi gösterir. Allah katında övülmüş1 bir ‘mü-min’in zinakâr bir kadınla evlenmesi, ona ilgi göstermesi ve bu sebeple zi-nakârlıkla damgalanmış ‘fâsık’lar grubuna katılması sakıncalıdır, haramdır. Çünkü bu durumda fâsıklara benzeme, töhmet altında kalma ve hakkında dedikoduya, gıybete ve çeşitli fesatlıklara sebep olma gibi sakıncalar söz ko-nusudur. Bir yerde günahkârlarla birlikte oturmak bile nice günaha sebebiyet vermektedir! Düşünün, bir de bir zinakâr ve kahbenin ‘eşi’ olduğunuzu!.. Allah Teâlâ şu âyetle buna dikkat çekmiştir: “Aranızdaki bekârları, köle ve cariyelerinizden de salih2 olanları evlendiriniz.” [Nûr 24/32]

[1198] Şu da söylenmiştir: Medine’de Müşriklerden zinâkâr zengin kadın-lar vardı, fakir muhacirler onlarla evlenmek istediler ve Peygamber (s.a.)’den izin istediler; bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. [İbn Ebû Şeybe, Musannef, III, 540] Hazret-i Âişe Radıyallāhu anhâ’dan [v. 58/678] şöyle rivâyet edilmiştir: “Âyete göre, bir erkek bir kadınla zina ederse o kadınla evlenme hakkı yoktur; onun-la (evlenerek) cinsel ilişkide bulunduğu takdirde zinakâr olur!” İbn Abbas [v. 687687-8] ise bunu caiz görmüş ve bu kişiyi bir ağacın meyvesini çalıp, sonra da onu satın alan birine benzetmiştir. Bir rivayete göre bu durum, Hazret-i Peygamber (s.a.)’e de sorulmuş ve şu cevabı vermiştir: “Evvelki zinadır, son-raki nikâhtır; haram, helâli haram kılmaz.”

1 Sadece söylemiyle değil, hâl ve fiilleriyle, tutum ve davranışlarla imanına uygun davranan biri mü’min-dir. Ahlâkî düşüklükler içinde bulunanlar -iman/tasdik etmiş olsalar bile- Kur’ân’da mü’min olarak tavsîf edilmez. Ancak bu ilgili kişiden imanı nefyetmez; dinî sınırları çiğneyip duran biri için “fâsık/fâcir/mücrim” vasfı yerine ancak imanı sübut ve istimrar kazananların hak ettiği mü’min sıfatının verilmesi ahlakî düşüklüğü onaylamak, hatta teşvik etmek anlamına geleceği için böyledir. Hırsızlık etmek kişiyi -tasdîk anlamındaki- imandan çıkarmamakla birlikte, imanlı bir hırsıza mü’min denmeyip “hırsız” den-mesi; imanlı bir zamparaya “zinakâr” denmesi dilin yapısı gereğidir. Dil bu gibi durumlarda kişinin en çok göze çarpan davranışını öne çıkartır.Nitekim takvânın aslı olan “imansızlıktan korunma” unsuru bütün iman sahiplerinde bulunmasına rağmen, her iman sahibi müttakî olarak tavsif edilmez. / ed.

2 Müfessir sālih kelimesini Türkçedeki anlamıyla salih yani dindar anlamına hamletmekle birlikte, kelime aslen “lâyık/elverişli” anlamındadır. Dikkat edilirse, köle ve cariyeler için kullanılan “salih, yani evlen-meye lâyık/elverişli” sıfatı “içinizden” hür olan “dullar” için kullanılmamıştır, oysa dindarlık onlar için de söz konusudur. Müfessir belki de bu elverişliliğin ölçüsü olarak dindarlığı öncelemekte olduğundan böyle söylemektedir. / ed.

[1199] “Burada nikâhtan maksat söz[leşme] değil, cinsel ilişkidir” den-mişse de, şu iki sebepten dolayı doğru değildir: 1) Kur’ân’da nikâh her ne-rede gelmişse sadece akit anlamında kullanılmıştır. 2) Mâna bozuk olmakta ve ifadeyi “Zinakâr erkek ancak zinakâr kadınla zina eder; zinakâr kadınla da ancak zinakâr erkek zina eder.” demeye götürmektedir.

[1200] Yine denmiştir ki; zinakâr kadınla evlenmek İslâm’ın ilk dönem-lerinde haramdı, bu daha sonra nesh edildi. “Aranızdaki bekârları evlen-diriniz.” [Nûr 24/32] ayeti bu hükmü kaldırdı. Bu hükmü kaldıranın icmâ olduğu da söylenmiştir ki bu görüş Sa‘îd b. el-Müseyyeb’den [v. 94/713] nak-ledilmiştir.

[1201] Şayet “Âyette birinci cümlenin mânası ile ikinci cümlenin mâ-nası arasında ne fark var?” dersen şöyle derim: Birinci cümlenin mânası şu-dur: Zinakâr erkeğin vasfı, iffetli kadınlara karşı isteksiz, zinakâr kadınlara karşı istekli olmasıdır. İkinci cümlenin mânası ise şöyledir: Zinakâr kadının vasfı, iffetli erkekler tarafından değil, zinakâr erkekler tarafından istenilir olmasıdır. Bunlar iki farklı mânadır. “Peki, neden ilkin [2. âyette] zina eden kadın zina eden erkekten önce zikredildi de sonra [3. âyette] erkek kadından önce zikredildi?” dersen şöyle derim:İlki, işledikleri suça karşı her ikisine verilecek ceza için indirilmiştir; bu suçun meydana gelmesinde ana unsur ise kadındır, çünkü kadın erkeğe karşı istekli olmasa ve işaret edip ona im-kân vermese, erkek ona istek göstermez ve imkân bulamaz. Bu işte kadın asıl ve ilk olduğu için o zikredilerek âyete başlanmıştır. İkincisinde ise âyet nikâhı anlatmak için indirilmiştir ve bunda erkek asıldır. Çünkü kadını isteyen ve ona evlilik teklifi yapan erkektir; talep ondan başlar.

[1202] [ כ (nikâhlamaz) ifadesi] Amr b. Ubeyd’den [v. 144/761] cezim-le, lâ yenkih (nikâhlamasın) şeklinde nehiy olarak nakledilmiştir. Merfû‘ okunduğunda nehiy anlamı yine vardır. Hatta daha vurgulu ve daha pe-kiştirmelidir. Nitekim rahimekâllāhu ve yerhamukâ’llāhu ifadeleri [“Allah sana rahmet etsin” anlamında] li-yerhamke şeklindeki emir kipinden daha vur-guludur. כ (nikâhlamaz) fiilinin “onların âdetleri bu şekilde cereyan eder” anlamında sırf haber olması da caizdir. Müminin, kendisini bu âdete alıştırmaması ve bundan korunması gerekir. (َم ِّ ُ [haram kılındı] fiili), Hâ’nın fethası ile harreme (haram kıldı) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[1203] Kazif, zina isnadı ile de başka bir şeyle de yapılabilir. Burada maksadın, kadınlara zina isnadı ile iftira etmek olduğuna dair iki delil var-dır: 1) Zinakâr kadınların anlatılmasının ardından hemen iffetli kadınlar zikredilmiştir. 2) Dört şahit şart koşulmuştur. Oysa zina dışındaki suçların isnadında iki şahit yeterlidir.

[1204] Zina isnadı; büluğ çağına ermiş hür ve akıllı birinin iffetli bir kadına “Ey zinakâr kadın!” veya iffetli bir erkeğe “Ey zinakâr adam!” de-mesidir. “Ey zinakâr adamın oğlu!”; “Ey zinakâr kadının oğlu!”; “Ey veled-i zina!”; “Sen babanın çocuğu değilsin!”; “Sen nesebi sahih biri değilsin!” şeklindeki ifadeler de aynıdır. Zinanın dışındaki suç isnadı ise kişinin mu-hatabına, “Ey faiz yiyen!”; “Ey şarap içen!” “Ey Yahudi!”; “Ey Mecusî (ateş-perest)!”; “Ey fâsık!”; “Ey hilekâr!” “Ey anasının a.ını emen!” gibi sözler söylemesidir. Bu (tür iftira atan) kişiye tazir cezası gerekir. Tazir, kölenin had cezasının en azı olan 40 sopaya ulaşmamalı, ondan daha az olmalıdır. Ancak Ebû Yusuf [v. 182/798]; “79 sopaya kadar tazir cezası caizdir.” demiş, hatta devlet başkanının 100 sopaya kadar tazir cezası verme yetkisinin ol-duğunu söylemiştir.

[1205] Kendisine iftira edilen şahsın muhsan sayılmasının 5 şartı vardır: Hür olmak, akıllı olmak, büluğ çağına ermiş olmak, Müslüman olmak ve iffetli olmak.

اء [1206] ر (dört şahit) şeklindeki isim tamlaması bi-erba‘atin şuhe-dâe şeklinde tenvin ile de okunmuştur. (Bu takdirde) اء kelimesi sıfat olur.

[1207] Şayet “Nasıl şahitlik edecekler; toplu halde mi yoksa ayrı ayrı mı?” dersen şöyle derim: Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre vacip olan, bir mecliste hazır bulunmalarıdır. Ayrı ayrı gelirlerse iftiracı olurlar. Şâfi‘î’ye [v. 204/820] göre ise ayrı ayrı gelmeleri (ve şahitlik etmeleri) caizdir.

[1208] Şayet “ Zina isnat edilen kadının kocası şahitlerden biri olabilir mi?” dersen şöyle derim:Ebû Hanîfe’ye göre caizdir. Şâfi‘î’ye göre caiz değildir.

[1209] Şayet “İftira atana sopa nasıl vurulur?” dersen şöyle derim:Zina edene vurulduğu gibi vurulur; ancak elbisesi çıkarılmaz, sadece kadından çıkarılan fazla elbise ve kürk gibi elbisleri varsa bunlar çıkarılır. [Bu hususta] iftira eden kadın, zinakâr kadın gibidir.

[1210] En şiddetli sopa tazir sopasıdır; sonra zina sopası, sonra içki içme sopası, sonra da iftiracıya atılan sopadır. [Bunu açıklama babında] demiş-lerdir ki: Zira bunun cezasının sebebinin doğru olmaya da yalan olmaya da ihtimali vardır; ancak namus ve şerefi ayaklar altına alınmaktan korumak için cezalandırılmıştır.

[1211] “Peki, zina isnat edilen kişi muhsan değilse?” dersen şöyle de-rim: İsnatta bulunana tazir cezası verilir; had (sopa) uygulanmaz; ancak kendisine suç isnat edilen kimse bu tür suçları işlemekle tanınan biri ise isnat edene ne had uygulanır ne de tazir.

[1212] İftiracının şahitliğinin reddedilmesi, Ebû Hanîfe’ye [v. 150/767] göre, had cezasının tamamının uygulanmasına bağlıdır. Had cezası uygulanmadan veya ceza tamamlanmadan önce şahitlik ederse şahitliği kabul edilir. Had ce-zası tamamlandığı takdirde, artık tövbe etse de, ‘iyi’ ‘takva sahipleri’nden olsa da ebediyen şahitliği kabul edilmez. Şâfi‘î’ye göre iftiracının şahitliğinin reddi aynı iftira ile ilgilidir. Ettiği iftiradan dönerek tövbe ederse şahitliği makbuldür. İki imam da bu âyete dayanmaktadır; Ebû Hanîfe celdi ‘atmak’ anlamındaki ن ُ َ şart fiilinin cevabı yapmış; sopa vurulmasının hemen ardından şahitliği-nin reddedilmesini de ebedi olarak değerlendirmiştir. Böylece, iftiracılar ebedi olarak –yani hayatları boyunca- şahitlikleri kabul edilmeyen kimseler olmuşlar-dır. Ebû Hanîfe, ن א ُ ا ُ כَ

ِ َ cümlesini de şartın (!Bunlardır işte fâsıklar) وَأوُcevabı içerisine dâhil olmayan yeni bir cümle saymıştır. Bu cümle, şart cüm-lesi tamamlandıktan sonra sanki iftira edenlerin Allah katındaki durumunu anlatmaktadır. “Bundan sonra dönüş yapıp durumunu düzeltenler müstesna” ifadesi “fâsıklar”dan istisna edilmiştir. [Yani dönüş yaptıkları takdirde fâsıklıktan kur-tulurlar.] “Allah gerçekten bağışlayıcıdır, merhametlidir” ifadesi de buna delâlet eder. Şâfi‘î [v. 204/820] ise “onlara sopa vurun” ve “[şahitliklerini] kabul etmeyin” cümlelerini şartın cevabı saymıştır; ancak ebediliği iftiracı oldukları süre ile sı-nırlamıştır, süre iftiraya tövbe edip dönüş yaptıkları takdirde sona erer. O, istis-nayı ikinci cümleye müteallık saymıştır. Ona göre, müstesnânın hakkı ْ ُ َ ’daki ُ ’den bedel olmak üzere mecrur olmaktır. Ebû Hanîfe’ye göre ise müstesnanın

hakkı mansub olmaktır. Çünkü müspet bir ifadeden müstesnadır.

[1213] Âyetin zâhiri ve nazmı, üç cümlenin de toptan şart cümlesinin cevabı olmasını gerektirmektedir. Adeta şöyle denilmiştir: Kim muhsan ka-dınlara iftira atarsa onlara sopa vurun, şahitliklerini kabul etmeyin ve fâsık olduklarına hükmedin. Yani onlar için sopayı, şahitliklerinin reddini ve fâsık-lık hükmünü birleştirin. Ancak iftiradan dönüş yapıp durumlarını düzeltenler müstesna... Allah onları bağışlar, böylece kendilerine sopa vurulmamış, şahit-likleri reddedilmemiş ve fâsıklıklarına hükmedilmemiş hale gelirler.

[1214] Şayet “Kâfir iftira ediyor, sonra dönüş yapı(p Müslüman olu)yor ve şahitliği icmâ‘ ile kabul ediliyor; Müslümanlardan iftira eden ise iftiradan tövbe ediyor, fakat Ebû Hanîfe’ye göre şahitliği kabul edilmiyor. Sanki inkârcı iken iftira atmak Müslümanken iftira atmaktan daha hafif?” dersen şöyle derim: Müslümanlar kâfirlerin sövmesine aldırış etmezler; çünkü onlar düşmanlık-larıyla ve düşmanlık duygusuyla ayıplamakla şöhret bulmuşlardır. Dolayısıyla Müslüman tarafından, kâfirin iftirasına benzer bir iftiraya maruz kalan kim-senin başına gelecek olan ar ve ayıplanma utancı, kâfirin iftirasına maruz kal-dığında başına gelmez. Bundan dolayı, bu ar ve ayıplanmayı önlemek ve en-gellemek maksadıyla Müslümanlardan olan iftiracının cezası ağırlaştırılmıştır.

[1215] Şayet “İftiraya uğrayan kimsenin veya devlet başkanının iftiracı-nın had cezasını affetme yetkisi var mıdır?” dersen şöyle derim: Evet, şahitler şahitlik etmeden ve had cezası tespit edilmeden önce her ikisinin de bu yetki-si vardır; hatta iftiraya uğrayan kimseye, iftira edeni mahkemeye vermemesi ve ona had cezasının verilmesini istememesi için teklifte bulunulur. Devlet başkanının, mağduru öfkesine hâkim olmaya teşvik etmesi ve ceza sabit ol-madan önce ona “ Allah rızası için, bu dâvadan vazgeç ve bu işi bırak” demesi güzel olur. Ceza kesinleştikten sonra ise her ikisinin de affetme yetkisi yoktur. Çünkü bu dâva artık sırf Allah hakkı haline gelmiştir (kamu dâvasıdır). Bun-dan dolayı artık mağdurun maddi menfaat karşılığında barış yapması sahih değildir.

[1216] Şayet “Had cezasına mirasçı olunur mu?” dersen şöyle derim:“Ebû Hanîfe’ye göre mirasçı olunmaz. Zira hadiste “Had cezasına mirasçı olunmaz” buyrulmuştur. Şâfi‘î’ye göre ise mirasçı olunur1; iftiracı, had cezası sübut bulmadan önce tövbe ederse had düşer.

[1217] Âyetin Hassân b. Sâbit’in [r.a.; v. 60/680], Hazret-i Âişe [r.a.; v. 58/678] hakkında söylediklerinden tövbe ettiği zaman nâzil olduğu söylenmiştir.1 Mesela iftiraya uğrayan kişi kazif haddi uygulanmadan önce ölürse veya öldükten sonra ona iftira edi-

lirse vârisleri bu cezayı uygulatırlar. / çev

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

[1218] Karısına zina suçu isnat eden kişi Müslüman, hür, akıllı, bülûğ çağına ermiş ve iftira suçundan had cezası almamış biri olduğunda, kadın da -iffetli olarak- aynı vasıfları taşıdığında; koca eşine açıkça zina isnadında bulunduğu takdirde ikisi arasında lânetleşme ( li‘ân) sahih olur. Zina isnadı; kişinin karısına, “Ey zinakâr kadın!” yahut “Sen zina ettin!” veya “Seni zina ederken gördüm!” demesidir. Eğer koca, köle yahut daha önce had ceza al-mış biri ise, kadın da iffetli ise yabancı kadınlara zina isnadında olduğu gibi (80 sopa) had cezası uygulanır. Kadının, devlet başkanına (mahkemeye) götürmediği dâvada ise li‘ân gerekmez.

[1219] Lânetleşme ( li‘ân); erkeğin, ifadeye başlayarak karısına isnat etti-ği zina konusunda doğru söyleyenlerden olduğuna dair Allah’ın adıyla dört kez şahitlik etmesi, beşincide de karısına isnat ettiği zina konusunda yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını söylemesidir.1 [Buna karşılık] kadın da dört kez şöyle der: Allah’ın adıyla şahitlik ederim ki (kocam) bana isnat ettiği zina konusunda kesinlikle yalancılardandır! Kadın beşinci şahitliğinde, ‘Bana isnat ettiği zina konusunda kocam doğru söyleyen-lerden ise Allah’ın gazabı benim üzerime olsun!’ der.

[1220] Şâfi‘î’ye göre, erkek şahitlik ederken ayağa kaldırılır, kadın otu-rur; kadın şahitlik ederken de kadın ayağa kaldırılır, erkek oturur. İmam (hâkim) birine, eliyle erkeğin ağzını kapatarak “Eğer doğru söylemiyorsan senin Allah’ın lânetine uğrayacağından korkarım.” demesini emreder. Şâfi‘î demiştir ki: “ Lânetleşme Mekke’de Makām-ı İbrahim ile Beytullah’ın ara-sında yapılır. Medine’de minber üzerinde, Kudüs’te ise buranın mescidinde yapılır. Müşriğin li‘ânı kilisede veya saygı gösterdiği yerde yapılır. Şahsın dini yoksa, Mescid-i Haram dışında bizim mescitlerimizden birinde yapılır.

1 Yani “Yalan söylüyorsam Allah benim belâmı versin!” demesidir. / ed.

Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘ Müşrikler şüphesiz pisliktir; onun için Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar!’ [Tevbe 9/28].” Bundan sonra hâkim eşleri ayırır. -Allah hepsinden razı olsun!- Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre ise hâkim ayırmadan eşler arasında ayrılma gerçekleşmez. Ancak İmam Züfer’e [v. 158/775] göre li‘ânın yapılmasıyla ayrılık gerçekleşir. Osman el-Bettî’ye [v. 143/760] göre ise ayrılma söz konusu değildir. Şâfi‘î’ye göre kocanın li‘ânı ile ayrılma gerçekleşir. Ebû Hanîfe ve Muhammed’e [v. 189/805] göre bu ayrılık talâk-ı bâin1 hükmündedir. Ancak hükmü ebedi değildir, bundan sonra koca kendini yalanlar da bundan dolayı ona had cezası vurulursa o kadınla evlen-mesi caiz olur. Ebû Yusuf [v. 182/798], Züfer, Hasan b. Ziyad [v. 204/819] ve Şâfi‘î’ye göre bu boşama değil ayrılmadır; dolayısıyla ebedi tahrîm gerektirir; bundan sonra eşler hiçbir şekilde birleşemezler.

[1221] Rivâyet olunmuştur ki; zina isnadı ile ilgili âyet inince Peygamber (s.a.) onu minberde okumuş; Ensar’dan Âsım b. Adiy [r.a.; v. 45/665] kalkıp; “Ca-nım sana feda!.. [Ama] kişi adamın birini kendi karısıyla birlikte olurken bulup bunu haber verirse ona 80 sopa vurulacak, şahitliği ebediyen reddedilerek ve fâsık sayılacak; ona kılıç vurmuşsa öldürülecek; sükût ederse öfke [ve kinle] dolu olarak sükût edecek; dört şahit getirmeye giderse adam işini bitirip gitmiş ola-cak [öyle mi]!? Allah’ım! Bize bir çıkış yolu göster!” demiş ve çıkmış… Hilâl b. Ümeyye yahut Uveymir ile karşılaşmış; “Arkanda ne var?” [Ağzındaki baklayı çıkar!] diye sorunca, “Şer!.. Şerik b. Sehmâ’yı karım Havle’nin karnının üzerinde gör-düm!.” diye cevap vermiş. -ki Havle, (adı geçen) Asım’ın kızıdır.- Âsım demiş ki: Vallahi, benim sorduğum da buydu! Ne çabuk başıma geldi!..” İkisi birden dönmüşler; Âsım durumu Peygamber (s.a.)’e haber vermiş. Hazret-i Peygam-ber Havle ile konuşmuş; Havle, “Bilmiyorum, kıskançlık krizine mi girdi yoksa [misafirine ikram edeceği] yemeği mi esirgiyor!?” -Şerik onların misafiri imiş.- Hilâl, “Hayır! Onu Havle’nin karnı üzerinde gördüm!” demiş. İşte âyet bu konuda inmiş ve lânetleşme gerçekleşmiş...

[1222] Hilâl “… Allah’ın lâneti benim üzerine olsun!” dediğinde de, Havle “… Allah’ın gazabı benim üzerime olsun!” dediğinde de Peygamber (s.a.) “Âmîn!” demiş; oradakiler de “Âmîn!” demişler. Hazret-i Peygamber, Havle’ye buyurmuş ki: Bak, eğer bir günah işlediysen onu itiraf et, taşlana-rak katledilmek ( recm), senin için Allah’ın gazabından daha hafiftir. Çünkü Allah’ın gazabı ateştir! Yine buyurmuş ki: Onun doğum zamanını bekleyin, 1 Kocanın, boşadığı eşi ile tekrar birlikte olabilmek için yeni nikâh akdi yapmasını gerektiren boşama. / ed.

çocuğu kızıl, kamburca ve siyaha çalar bir renkte doğurursa o Şerik’indir; eğer esmer, kıvırcık, iri yapılı, bacakları etli ise (kendisiyle zina ettiği) söy-lenen kişiden başkasına aittir [Krş. Buhārî, “Hudûd”, 43]. İbn Abbas demiştir ki; kadın [doğura doğura] Allah’ın yarattıklarının Şerik’e en çok benzeyenini doğurdu. Peygamber (s.a.) da buyurdu ki: “O yeminler olmasaydı, benim o kadınla işim vardı!” [Ahmed İbn Hanbel, 1/238].

[1223] [6. Âyetteki] ْ َכُ ْ َ -kelimesi, Tâ ile ve lem tekun şeklinde de okun وَmuştur. Çünkü ya şahitler bir cemaat teşkil ettiğinden, ya da şahitler kendi-lerinden bedel olan enfüs (kendileri) anlamında olduğundan.

,kelimesini fethalı okuyanın gerekçesi onu mansūb saymaktır أر [1224]zira o mastar hükmündedir, âmili ise haberi hazfedilmiş bir mübteda olan אدة kelimesidir. Takdir şöyledir: fe-vâcibun şehâdetu ahadihim erba‘a şehâdâtin bi’l-lâhi (içlerinden birinin Allah’ın adıyla dört kez şahitlik etmesi gerekir). ِ َ ا َ ْ َ أنَ ve ِ َ ا َ َ ifadeleri de Enne’nin şeddesiziyle ve sonraki kelime ref ‘ edilerek أنَ en lâ‘netu’llāhi ve en gadabu’llāhi şeklinde; ayrıca gadab mastarının fiili olarak en gadıba’llāhu şeklinde de okunmuştur. Her iki âyette geçen ُ َ ِ א َ ْ (beşinci) اkelimesi de el-hāmisete (beşincide) anlamında olmak üzere mansūb okunmuştur.

[1225] Şayet “Lânetleşen kadına beşinci yemini neden özel olarak ‘Al-lah’ın gazabı’ ile yaptırıldı?”dersen şöyle derim: Ona daha sert davranmak için. Çünkü kadın fettanlığı ve kuyruk sallaması sebebiyle bu suçun asıl un-suru ve kaynağıdır. Bu sebepledir ki, celd (sopa) âyetinde de önce zikredil-miştir. Peygamber (s.a.)’in Havle’ye “Taşlanarak katledilmek ( recm), senin için Allah’ın gazabından daha hafiftir.” demesi de bunu desteklemektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

[1226] ‘Lütuf ’ [ ] lütufta bulunmak demektir. Levlâ’nın cevabı, söy-lenmeden bırakılmıştır. Cevabın terk edilmesi, mahiyeti kavranamayacak kadar büyük bir şeye delâlet eder. Hakkında sükût edilen nice şey vardır ki teleffuz edilmesinden daha etkilidir.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

[1227] İfk: Söylenebilecek en büyük yalan, yapılabilecek en etkili iftira demektir. Ansızın başına gelinceye kadar anlayamadığın bühtân1 anlamına geldiği de söylenmiştir. Kökü, çevirmek mânasındaki efktir. Çünkü bu, as-lından çevrilmiş (ters yüz edilmiş) bir sözdür. Maksat, Hazret-i Âişe (r.a.)’ya atılan iftiradır. ‘Usbe, 10’dan 40’a kadar olan topluluk demektir. el-Asābe de aynı anlama gelir; i‘savsabû “toplandılar” demektir. Bu topluluk, başmüna-fık Abdullah b. Übeyy [v. 9/631], Zeyd b. Rifâ‘a, Hassân b. Sâbit [v. 60/680], Mistah b. Üsâse [v. 34/654], Hamne bint Cahş ve bunlara destek verenlerdir.

ه [1228] َ ْ ;kelimesi esreli [kibrahû] ve zammeli [kubrahû] okunmuştur כiftiranın büyüğü demektir. “Günahın esas ağırlığını üstlenmiş olan kişi” Abdullah b. Übeyy olup, bunu da Peygamber (s.a.)’e karşı o derin düşman-lığından, fırsatları ganimet bilmesinden ve onu lekeleyecek bir yol aradığın-dan dolayı yapmıştır. Mâna şudur: Bu gruptan, iftira olayına karışan herke-se günahtan daldığı kadar pay düşer; cezanın büyüğü ise Abdullah’adır, zira kötülüğün büyüğü ondan gelmiştir. Çünkü rivayete göre Safvân [b. Mu‘attal (r.a.); v. 19/640], Hazret-i Âişe’nin bulunduğu hevdec[i taşıyan deve] ile birlikte, kavminin ileri gelenlerinin arasında bulunan Abdullah’ın yanından geçmiş. “Kim bu?” deyince, “Âişe (r.a.)” diye cevap vermişler. Abdullah demiş ki: Vallahi! Ne Âişe ondan kurtulabilmiştir ne de o, Âişe’den kurtulabilmiştir! Yine demiş ki: “Peygamberinizin karısı sabaha kadar bir erkekle ‘gece’liyor; sonra da, adam hatunun devesini çekerek onu getiriyor!..”

[1229] “Bu sizin için hayırlıdır.” ifadesinin muhatabı olayın üzdüğü mü-minlerdir, özellikle Peygamber (s.a.), Hazret-i Ebû Bekr [v. 13/634], Hazret-i Âişe ve Safvân b. Mu‘attal [r.anhum]. Olayın bu zevat için hayırlı olmasının anlamı şudur: Onlar bu olayda büyük sevap kazanmışlardır, çünkü bu olay apaçık bir imtihan ve aşikâr bir musibet idi. Bu konuda öyle 18 âyet nâzil olmuştur ki bunların her biriyle Peygamber (s.a.)’in şanı yüceltilmekte, teselli edilmekte, -Allah’ın rızası üzerine olsun!- müminlerin annesi tenzih edilmek-te, Peygamber’in hane halkı temize çıkarılmakta, bu konuda konuşan veya işitip de kulaklarını buna kapamayan kimseler korkunç bir azapla korkutul-makta, kıyamete kadar (bu âyetleri) okuyan ve dinleyenler için çeşitli lütuflar söz konusu edilmekte, birtakım dinî faydalar sağlanmakta, bu âyetleri düşü-nenlere kapalı kalmayacak nice ahkâm ve âdâb öğretilmektedir.1 Bühtan Türkçede iftira anlamında kullanılıyorsa da, iftira kavramında ‘asılsız ve uydurma olma’, buh-

tânda ise köküne paralel olarak ‘şaşkınlık’ anlamı söz konusudur. İftiraya uğrayan masumun, şaşır-dığı, daha ne olduğunu bile anlayamadığı durum için buhtân kelimesi kullanılmaktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

[1230] “Kendileri” yani kendilerinden olan mümin erkek ve kadınlar “hakkında.” Bu ifade, ْ כُ َ ُ واْ أَ ُ ِ ْ َ َ Birbirinizi çekiştirmeyin!” [Hucurât“) وَ49/11]) ifadesine benzer. Âyetin anlamı da rivayet olunan şu duruma benzer: Eyüp Sultan [Ebû Eyyûb el-Ensārî; v. 49/669] karısı Ümmü Eyyûb’a şöyle dedi: Söylenenleri görmüyor musun? Ümmü Eyyûb dedi ki: Sen Safvân’ın yerin-de olsan Peygamber (s.a.)’in karısına kötülük düşünür müsün? Ebû Eyyûb, “Hayır!” dedi. Ümmü Eyyûb, “Ben de Âişe (r.a.)’nın yerinde olsaydım, Pey-gamber (s.a.)’e hıyanet etmezdim; Âişe benden daha hayırlıdır, Safvân da senden daha hayırlıdır.”

[1231] Şayet “Onu işittiğinizde kendiniz hakkında hüsn-i zanda bulun-manız ve (…) demeniz gerekmez miydi?’ buyrulması gerekmez miydi; niçin muhataptan gâibe, zamirden açık isme dönüldü?” dersen şöyle derim: İltifat üslubuyla kınamayı daha etkili yapmak ve imanı açıkça zikretmek için. Bu da iman ortaklığının, mümin erkeğin, kardeşi mümin erkek aleyhine; mümin kadının da kardeşi mümin kadın aleyhine, hiçbir ayıplayıcı ve kınayıcının sözünü tasdik etmemesini gerektirdiğini göstermek içindir. Bu üslupta şuna da dikkat çekilmektedir: Mümin, kardeşi hakkında bir dedikodu işittiğinde görevi, bu konuda işi kuşku ile değil, hüsnüzan ile karşılamak ve bir mümin hakkında hayır düşünme gereğine binaen ağzı dolu dolu “Hâşâ! Bu apaçık bir iftiradır!” demektir; böyle, işin gerçeğine kesin vâkıf biri gibi, o müminin alnı-nın ak [suçsuz] olduğunu açıkça belirten birinin kullanacağı ifadeyi kullanmak-tır. Bu, öyle güzel bir edeptir ki uygulayanı ve dikkat edeni azdır! İşittiği halde sükût eden, bacıları hakkında işittiklerini yaymayan bir kişi bulabilsen keşke!

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

[1232] Kadına zina suçu isnadında doğru söyleyen ile yalan söyleye-ni ayırt etmek için Allah Teâlâ dört şahidin şahitliğinin olup olmadığı-nı esas kılmıştır. Âişe Radıyallāhu anhâ’ya iftira atanların söylediklerine dair bir delilleri yoktu, fakat aleyhlerine delil sabit oldu ve onlar “Allah katında” yani Allah’ın hükmünde ve şeriatında yalancı oldular. İşte bu,

iftirayı işitip de onu ret ve inkâr hususunda gayret göstermeyenleri sert bir şekil-de yermek, kınamak ve şeriatta açık seçik bir şeyle aleyhlerine delil getirmektir ki bu da delilsiz iftira atanı yalanlamak ve Müslümanların kadınlarından iffetli bir kadına iftira attığında onu başkalarına ibret olacak bir şekilde cezalandır-manın vacip oluşudur. [Normal bir kadın hakkında bile] durum böyle iken, mü-minlerin annesi, Ebû Bekr Sıddîk’ın kızı, Peygamber (s.a.)’in karısı ve Allah’ın habîbinin sevgilisi Âişe-i Sıddîka’ya iftira atanların durumu ne olacak?!

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

[1233] Birinci (yani 13. âyetteki) ْ َ teşvik içindir; bu (âyetteki) ْ َ ise başka bir şeyin bulunması sebebiyle bir şeyin bulunmayacağını ifade eder [“olmasaydı” anlamındadır]. Mâna şöyledir: Eğer daha önce dünyada size çeşitli nimetler lütfedeceğime dair hüküm vermiş olmasaydım -ki tövbe için mühlet vermem, âhirette affetme ve bağışlama hususunda size merha-met edeceğim (hakkında söz vermiş olmam) bu cümledendir- iftira olayına dalmanızdan dolayı size ceza vermede elbette acele ederdim. Bir kimse söze daldığında efâda fi’l-hadîs denir; אض fiilleri de aynı anlamda ا ، ، kullanılır. إذ edatı ّ veya أ fiilinin zarfıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

[1234] ُ َ ْ َ َ (Onu birbirinizden alıyordunuz). (Bir kimse) sözü diğerinden aldığında telekka’l-kavle denir. Telakkanehû ve telekkafehû fiilleri de yine sözü birin(in ağzın)dan almak anlamına gelir. ٍאت َ ِ ِ כَ ِّ ِ ر َ آدَمُ َ َ (“Sonuçta Adem, Rabbinden birtakım [tevbe ve dua] kelimeleri belleyip aldı.” [Bakara, 2/37]) ayeti de bu köktendir. Kelime aslı üzere tetelakkavnehû şeklinde de okunmuştur. (إذ

ifadesi) Zel’in Tâ’ya idgamı ile ittelakkavnehû; bir şeyi ağzıyla almak an-lamındaki fiiliyle eşanlamlı olan kökünden telkavnehû, birbirine atmak anlamındaki אء -mastarından tulkūnehû şekillerinde; yine, yalan anlamına ge إlen ا ve ا köklerinden telikūnehû ve te’likūnehu şeklinde deokunmuştur. Telikūnehû kıraatı, Hazret-i Âişe [v. 58/678] Radıyallāhu anhâ’dan rivâyet edil-miştir. Süfyan’dan [v. 198/814] “Annemin iz teskafûnehû (hani onu istiyordunuz) şeklinde okuduğunu işittim.” dediği, annesinin babasının ise İbn Mes‘ûd [v. 32/652] Radıyallāhu anh’ın kıraatiyle okuduğu rivâyet edilmiştir.

[1235] Şayet “Ağızlarınızla söylüyorsunuz’ ifadesinin anlamı nedir? Söz za-ten sadece ağızla söylenir!” dersen şöyle derim: Anlamı şudur: Malum olan şe-yin bilgisi kalpte olur, dil onu (dışarı) nakleder. Bu iftira ise dillerinizde dolaşan sözden başka bir şey değildir; bu ise, kendisiyle ilgili kalpteki herhangi bir bilgiyi aktarma söz konusu olmaksızın sadece ağızlarınızda dolaşmaktadır. Bu, şu ayete benzer: “Kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlardı.” [Âl-i ‘İmrân 3/167].

[1236] [Siz onu önemsiz bir şey sanıyordunuz, ama o, Allah katında muazzam (bir vebal)di.] Yani siz onu küçük bir şey sanıyordunuz, halbuki onun Allah ka-tında vebali büyüktür ve (sorumluluk) gerektirir. Rivayete göre (Müslü-manlardan) biri ölürken çok üzülmüş, sebebi sorulunca da şöyle demiş: “Al-lah katında büyük vebali olduğu halde benim önemsemediğim bir günah işlemiş olmaktan korkuyorum.” Onlardan birinin sözlerinde, şu ifade de yer almaktadır: Günahlarından herhangi bir şeyin küçük olduğunu söyle-me; sana göre o, (hurma çekirdeğindeki küçük) bir oyuk olabilir, ama Allah katında belki de bir hurma ağacıdır!

[1237] Allah Teâlâ, iftira edenleri üç günah işlemekle vasıflandırdı ve büyük azabın dokunmasını bunlara bağladı: Bunlardan biri, iftirayı dilleri-ne dolamalarıdır. Bu da şöyle olmaktaydı: Bir adam başka biriyle karşılaştı-ğında ona “Ne var ne yok?” diye soruyor; o da ona iftira olayını anlatıyor-du… Nihayet iftira şuyû bulup yayıldı; girmediği ne bir ev ne de bir meclis kaldı. İkincisi ise, bilgileri olmadığı bir konuda konuşmalarıdır. Üçüncüsü de iftira büyük günahlardan olduğu halde onu küçük görmeleridir.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[1238] Şayet ” edatı ile fiilinin arasının (ُه ُ ُ ْ ِ َ ile) ayrılması إِذْ nasıl caiz oldu?” dersen şöyle derim: Zarfların farklı bir durumu vardır; eşya zarfın içinde bulunduğu ve ondan ayrılmadığı için zarf bizzat eşyanın yerine ge-çer. Bu sebeple başka kelimelerde caiz olmayan serbestlik onda caiz olur. “Peki, zarfın takdiminde ne fayda vardır ki araya ayırıcı olarak konulmuştur?” dersen şöyle derim: Bunun faydası, iftirayı duyduklarında onu ağzına dolamaktan he-men sakınmaları gerektiğini açıklamaktır. Vakti belirtmek daha önemli olduğu için onu öne almak gerekmiştir. Şayet “ن כ fiilinin anlamı nedir? İfade o ol-madan da doğru olmaktadır? ا כ א أن א (Bunu söylememeliyiz) denilmesi yeterliydi.” dersen şöyle derim: ن כ fiili “yakışmaz, doğru olmaz” anlamına gelir; “Bunu söylemek bize yakışmaz, bizim için doğru olmaz.” demektir. Şu âyet de buna benzer: ٍّ א لَ نُ أن أ כ א (“Benim, hakkım olmayan bir sözü söylemem olacak şey değildir.” [Mâide 5/116]).

כ [1239] א kelimesi, “Hâşâ!” anlamında olup, işin vahameti karşısın-da yaşanan şaşkınlığı ifade eder. Şayet “Tesbîhteki şaşkınlığın anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bu konuda aslolan, Allah’ın yarattıklarından şaşkınlık verici bir şey görüldüğünde Allah’ın noksan sıfatlardan tenzih edilmesidir. Bilâhare kelime çok kullanılmış, hatta karşısında şaşkınlığa düşülen her şeyde kullanılır olmuştur. Yahut tesbîh Allah’ın, Resûlünün karısını zinakâr olmak-tan tenzih etmesi anlamındadır. “Peki, Peygamber karısının zinakâr olması caiz olmadığı halde Nûh’un ve Lût’un karılarında olduğu gibi, peygamber karısının kâfir olması nasıl caiz olmuş?” dersen şöyle derim: Peygamberler kâfirleri (hakka) davet etsinler ve onlardan şefkat görsünler diye gönderil-mişlerdir. Dolayısıyla, peygamberlerde halkı tiksindirecek bir şeyin bulun-maması gerekir. İnkârcılık, insanlar nazarında nefret ettirici bir şey değildir. Deyyusluk (pezevenklik) ise nefret ettirici şeylerin en büyüğüdür.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

دُوا [1240] ُ َ -ifadesi “dönmenizi çirkin bularak” veya “dönmeniz hu أنَْ susunda” size öğüt veriyor, takdirindedir. Bu (ikinci takdir), senin şu sözün gibidir: Va‘aztu fulânen fî kezâ fe-terakehû (Falancaya şu konuda nasihat ettim; o da onu terketti). ا ً -ifadesi, hayatta ve mükellef oldukları sürece, de (asla) أmektir. َ ِ ِ ْ ُ ,ifadesiyle öğüt almaları teşvik edilmekte (müminseniz) إِن כُdönmemelerini gerektiren sebep ihtar edilmektedir. O sebep de çirkin görü-len her şeyden (insanları) çeviren iman ile vasıflanmış olmalarıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

[1241] Yani, Allah yasalarından size indirdikleri ile ilmine ve hikmetine delâlet eden âyetleri açıklıyor; size güzel âdâbı öğretiyor ve ondaki etkili öğüt-lerle size öğüt veriyor. Allah her şeyi bilir, yaptıklarını hikmet gereği yapar.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

[1242] Yani bu kötü haberi kasıtlı, iradeli ve istekli olarak yayarlar. (Bunların) dünyadaki cezaları had cezasıdır (80 sopa). Peygamber (s.a.), Abdullah b. Übeyy’e, (şair) Hassan’a ve Mistah’a had cezası uygulamıştır.

Safvân da fırsat kollayarak Hassan’a kılıçla bir darbe indirmiş ve gözünü kör etmiştir. Nitekim “Onlardan günahın büyüğünü yüklenen” [Nûr 24/11]) ifa-desinde onun kastedildiği söylenmiştir. “Allah” kalplerdeki gizli şeyleri ve sır-ları “bilir! Siz bilmezsiniz” yani, Allah bu kötü haberin yayılmasını isteyenleri bilir ve onları bu yüzden cezalandıracaktır!

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

[1243] Allah Teâla nın cevabını orada (16. âyette) hazfettiği gibi bu-rada da hazfetmekle azapta acele etmediğini belirterek minnetini tekrarla-mıştır. Cevap hazfedilerek yapılan tekrarda ve ayrıca Tevvâb, Raûf ve Rahîm kelimelerinde1 büyük bir mübalağa vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

אء [1244] א ve ا .kelimeleri ‘son derece çirkin’ anlamına gelir ا Ebû Züeyb [v. 28/649] şöyle demiştir:

Harem’linin kumaları / aşırıdır kıskançlıkları

[Mekkelilerin kumaları] son derece kıskançtır, demek istiyor. Münker ise in-sanların ayıplayıp reddettiği, nefret ettiği, hoşlarına gitmeyen şeydir. ات َ ُ ُ (adımlar) kelimesi, Tā’nın fethasıyla hutavât, sükûnuyla hutvât şeklinde de okunmuştur. Zekâ (temize çıktı) fiili şedde ile (zekkâ [temize çıkardı] şeklinde) de okunmuştur. Bu durumda zamir Allah’a raci olur: Allah günahlardan arındıran tövbe ile size lütufta bulunmasaydı, iftira günahının kirinden ebe-diyen hiçbiriniz temizlenemezdiniz! Fakat Allah, samimi bir tövbe ile dönüş yapanların tövbelerini kabul etmek suretiyle onları temize çıkartır. “Allah” onların sözlerini “işitir”; kalplerinde olanları ve samimiyetlerini “bilir.”

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

anlamında. / ed.

[1245] ِ َ ْ َ fiili “yemin etti” anlamındaki i’telâdan muzaridir; i’telâ, el-elye-tu kökünün ifti‘âl kalıbıdır. ِ َ ْ َ ’nin Arapların, kişi gayretinden bir şey esirge-mediğinde kullandıkları mâ elevtu cühden (gayrette kusur etmedim) ifadesin-den alındığı da söylenmiştir. Hasan-ı Basrî’nin ve lâ teye’elle şeklindeki kıraatı birinci görüşü destekler. Mâna şöyledir: İyiliğe ihtiyacı olanlara iyilik etmemek üzere yemin etmesinler. Yahut işledikleri suçtan dolayı onlarla bunlar arasında husumet bulunsa da onlara iyilik etme hususunda kusur etmesinler. Onlara af ve bağışla dönsünler, hata ve günahlarının çokluğuna rağmen Rablerinin ken-dilerine ne yapmasını umuyorlarsa kendileri de onlara öyle yapsınlar.

[1246] Bu âyet, Mistah hakkında nâzil olmuştur. Mistah, Hazret-i Ebû Bekr es-Sıddîk’ın (Radıyallāhu anhumâ) teyze oğluydu ve mühacirlerin fakirlerinden-di. Nafakasını Hazret-i Ebû Bekr sağlıyordu. [ Hazret-i Âişe hakkındaki] iftiralara katılınca Hazret-i Ebû Bekr ona yardım etmeyeceğine dair ant içti. İnsanlara iyi muamele etmeyi, ve kötülük edenleri cezalandırmaktan vazgeçmeyi teşvik edici olarak bu olay yeterlidir. Rivâyete göre Peygamber (s.a.), bu âyeti Hazret-i Ebû Bekr’e okumuş; o da “Elbette Allah’ın beni bağışlamasını isterim” diyerek, tekrar Mistah’a yardım etmeye başlamıştır ve şöyle demiştir: “Vallahi, bu yardımı asla kesmeyeceğim!” [Buhârî, Tefsir, 24] [ا ُ ْ ُ ifadesini] Ebû (artık bir şey vermeyeceklerine) أنَْ Hayve [v. 203/818] ve İbn Kutayb [v. 120/737], iltifat sanatıyla Tâ’lı olarak en tu’tû (artık bir şey vermeyeceğinize) şeklinde okumuşlardır. “Allah’ın sizi bağışlama-sını arzu etmez misiniz?” cümlesi de bu kıraatı desteklemektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

ت [1247] א -olup-bitenden habersiz, hile ve kurnazlıkları olmayan, saf اdil, kalbi temiz kadınlardır. Çünkü bunlar olayları tecrübe etmemiş, durumları tartmamışlardır. Tecrübeli ve bilgili kadınların bildiklerini bilmezler. [Şair Nemr b. Tevleb] şöyle demiştir:

Aşka susamış öyle bir küçük kız sevdim ki safdil, sırlarını açıp duruyor bana…

Peygamber (s.a.)’in “Cennetlikler genelde safdillerdir.” sözündeki safdiller de aynıdır.1

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

Oysa kurnazlığı, hilesi hurdası [hud‘ası] olmayan safdil, tertemiz insanları ifade etmektedir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

[1248] َ ْ َ fiili Yâ ile de okunmuştur. َ ْ ) da ceza anlamındaki dînin ا (دsıfatı olarak nasb ile okunmuştur. Merfû‘ okunduğu takdirde ا’ın sıfatı olur.

[1249] Kur’ân’ın tamamını incelesen; isyankârları tehdit ettiği bütün ifadeleri araştırsan Allah’ın bunların hiçbirinde, Hazret-i Âişe Rıdvânullahi aleyhâ’ya yapılan iftira konusunda sertleştiği kadar sertleşmediğini görürsün. Görürsün ki Yüce Allah, insanın kafasına kafasına vuran şiddetli tehditlerle, etkili azarlama ve sert yasaklar-la dolu, işlenen günahın vahametini ve iğrençliğini belirten ifadelerle dolu sert içerikli âyetlerden, farklı yollarla ve çeşitli üsluplarla ifk konusunda indirdiklerini –ki bunlardan her biri kendi konusunda yeterlidir- (başka hiçbir konuda) indir-memiştir. Sadece şu üç âyeti indirseydi dahi bu konuda yeterli olurdu. Çünkü bütün iftiracıları hem dünyada hem de ahirette lânetlemiş; onları ahirette büyük bir azap ile tehdit etmiştir. Ayrıca, attıkları iftira ve ettikleri bühtan sebebiyle dil-leri, elleri ve ayakları aleyhlerinde şahitlik edecek; Allah da onlara lâyık oldukları ve hak ettikleri gerekli cezayı eksiksiz verecektir. İşte o zaman, “Allah’ın ‘aşikâr gerçek’ olduğunu” öğreneceklerdir. Bu konuda Allah Teâlâ, en özlü ve doyurucu sözleri söylemiştir; kâh genişçe açıklamış kâh özet geçmiş, kâh pekiştirmiş kâh tekrara başvurmuştur. Putperest Müşrikleri tehdit konusunda indirdiği âyetler, kötülük (iğrençlik) ifade etmede bunlardan daha hafiftir. Bu da ancak önemli bir şeyden dolayıdır. Rivayet edilmiştir ki; bir Arefe günü İbn Abbas [v. 68/688] Basra’da bulunuyor ve kendisine Kur’ân tefsiri hakkında sorular soruluyormuş. Nihayet bu âyetler sorulunca, demiş ki: “Kim bir günah işler, sonra o günahtan tövbe ederse tövbesi kabul olunur, ancak Âişe’ye yapılan iftiraya katılanlar hariç!” Burada İbn Abbas, iftira olayının büyüklüğünü ifade etmekte, önemini vurgu-lamaktadır.

[1250] Allah Teâlâ dört kimseyi dört şey ile temize çıkarmıştır: Yusuf Aley-hisselâm’ı şahidin diliyle temize çıkarmıştır: “Kadının ailesinden biri de şahitlik etti.” [Yûsuf, 12/26]). Hazret-i Mûsâ’yı Yahudilerin onun hakkındaki dedikodu-dan “elbisesini alıp götüren taş” vasıtasıyla temize çıkarmıştır. Hazret-i Meryem’i, kucağından “Ben Allah’ın kuluyum.” [ Meryem 19/30]) diye seslenen çocuğu ko-nuşturmak suretiyle temize çıkarmıştır. Hazret-i Âişe’yi de kıyamete kadar oku-nacak şu mucize kitabındaki büyük âyetlerle ve bu vurgularla temize çıkarmış-tır. Bak, onların temize çıkarılmasıyla onunki arasında ne kadar fark var! Bu,

25

Peygamber (s.a.)’in yüksek konumunu ortaya koymaktan, insanlığın efen-disinin, öncekiler ve sonrakiler arasından seçilen ve Allah’ın âlemlere (kar-şı) hücceti olan Hazret-i Peygamber’in yüce makamına dikkat çekmekten başka bir şey değildir. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in şanının ne kadar yüce olduğunu, yarışı neden diğer yarışçıların değil de onun kazandığını bilmek isteyen, cevabı iftira ile ilgili âyetlerden alsın; onun eşi hakkında Allah’ın nasıl gazap ettiğini ve eşinden şaibeyi giderme hususunda nasıl vurgu yap-tığını düşünsün!

[1251] Şayet “Maksat Âişe idiyse neden ‘iffetli kadınlar’ buyruldu?” dersen şöyle derim: Burada iki mâna vardır: Biri, iffetli kadınlar ifadesiy-le Peygamber (s.a.)’in eşlerinin kastedilmesi ve özellikle kim onlara iftira atarsa bu tehdidin ona mutlaka ulaşacağının (bildirilmesidir); maksat onlar olunca Hazret-i Âişe, Peygamber (s.a.)’e yakınlık ve makam bakımından eşlerinin en büyüğüdür; dolayısıyla öncelikle maksat o olur. İkincisi, Haz-ret-i Peygamber’in eşleri müminlerin anneleridir. Dolayısıyla hem onlar hem de ümmetin kadınlarından iffetli, saf ve iman sıfatıyla vasıflanmış olan (manevî) kızları kastedilerek kelime (iffetliler şeklinde) çoğul getirilmiştir. Nitekim şair şöyle demiştir:

Yeter bana Hubeybîlere karşı kazandığım zafer, yeter!

[1252] [Hubeybîler derken, emevi idaresine isyan eden] İbnü’z-Zübeyr ve taraf-tarlarını kastediyor. İbnü’z-Zübeyr düşmanları onu oğlu Hubeyb’in ismiyle künyeliyorlardı; zira Hubeyb’in aklında zafiyet vardı. İbnü’z-Zübeyr’in meş-hur künyesi ise Ebû Bekr’di; ancak bu, isimde olduğu halde diğeri sıfattadır.

[1253] Şayet “Allah hakkında ‘aşikâr gerçeğin ta kendisi’ ( َ ا ا ُ [Nûr 24/25]) demenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bunun mânası, “Allah, aşikâr gerçeğin sahibidir.” Yani O, hükmünde asla zulüm bulunma-yan, adaleti aşikâr âdil; bâtılla nitelenemeyen haklı demektir. Bu sıfata sahip olanın katında ne kötünün kötülüğü, ne de iyinin iyiliği sâkıt olur. Böyle bir zatın hakkı, kendisinden korkulup saygı gösterilmesi ve yasaklarından sa-kınılmasıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

אت [1254] َ yani kötü sözler ا ِ ِ َ ْ ِ erkek ve kadınlardan kötüle-re söylenir veya sayılır. Bunlardan, kötüler de kötü sözlere mâruz kalır. ن وا אت -kelimeleri de bunun gibidir. [Yani, güzel sözler erkek ve ka اdınlardan iyi olanlara söylenir]; onlardan, iyi olanlar da [güzel sözlere muhatap olur] כ ifadesi, iyilere ve bunların kötülerin söylediği kötü (bunlar) أوsözlerden uzak olduklarına işarettir. Bu ifade, Hazret-i Âişe ve onun ne-zahet ve temizlik hususundaki durumuna uygun düşmeyen sözlerden ona isnat edilenler için darbımesel makamında cereyan eden bir kelâm-dır. כ nin Ehl-i Beyt’e1 ve bunların, iftiracıların söylediğinden uzak’أوolduklarına işaret etmesi, אت אت ve ا kelimeleriyle de kadınların اkastedilmiş olması da caizdir, yani âdi kadınlar âdi erkeklerle evlenir; âdi erkekler de âdi kadınlarla evlenirler. Nezihler de böyledir. [Yani onlar nezih erkeklerle, nezih erkekler de onlarla evlenir.]

[1255] Burada “değerli rızık” zikredilmiş olup, bir benzeri “Ve kendisi-ne değerli bir nasip hazırlarız.” [Ahzab 33/312]) âyetinde de vardır.

[1256] Hazret-i Âişe’den şöyle rivâyet edilmiştir: Bana 9 şey verilmiştir ki bunlar, hiçbir kadına verilmemiştir:

• Peygamber (s.a.)’e benimle evlenmesi emredildiğinde, Cebrâil kendi kıyafeti içerisinde benim şeklimde inmiştir.

• Peygamber (s.a.), benimle bâkire olduğum halde evlenmiş; benden başka bâkire ile evlenmemiştir.

• Peygamber (s.a.), başı benim kucağımda olduğu halde vefat etmiştir. • Benim evimde defnedilmiştir; melekler onun etrafında benim evimde

pervane olmuşlardır. • Kendisine ailesi içerisinde iken vahiy geldiğinde yanından ayrılırlardı,

oysa ben onun yorganı altında olduğum halde ona vahiy gelirdi. • Ben onun halifesinin ve sıddîkının kızıyım. • Benim suçsuz olduğuma dair gökten âyetler inmiştir. • Ben nezih bir zat (Hazret-i Peygamber) için nezih olarak yaratıldım.• Bana mağfiret ve değerli bir nasip vaat edildi.

1 Yani Peygamber’in hane-i saadetinde yaşayanlara. / ed2 Tamamı: “(Ey Peygamber kadınları!) İçinizden her kim Allah ve Resulüne gönülden boyun eğip salih

amel işlerse, ona da mükâfatını iki kat veririz ve kendisine değerli bir nasip hazırlarız.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

ا [1257] ُ ِ ْ َ ْ َ ifadesinin iki anlamı vardır: Biri, yalnızlık ve ıssızlık anla-mındaki yabaniliğin zıttı olan normal ünsiyet kazanmak (isti’nâs) mastarından-dır. Çünkü başkasının kapısını çalan, kendisine izin verilip verilmeyeceğini bil-mez. Durum kendisine kapalı olduğu için yabancılık hisseder; izin verildiğinde alışır ve ünsiyet kazanır. Ancak mâna; “Size izin verilmedikçe Peygamberin evi-ne girmeyin.” [Ahzâb 33/53]) ayetinde olduğu gibi, ‘Size izin verilinceye kadar’ şeklindedir. Bu, ifadenin devamını getirme (irdâf) ve kinaye babındandır, zira bu tür bir ünsiyet, arkasından izni getirecektir. Bu sebeple, ünsiyet izin yerinde kullanılmıştır. İkinci anlam; bilgi edinmek ve açılmasını istemek anlamında-ki isti’nâs mastarındandır. Kişi bir şeyi açık seçik gördüğünde ânese’ş- şey’e denir ki ا ُ ِ ْ َ ْ َ bu kökün istif ’âl kalıbıdır. Mâna şöyledir: Girmeniz isteniyor mu, istenmiyor mu; durum hakkında bilgi edinmedikçe ve açıklanmasını bekle-medikçe (başkasının evine girmeyin). Arapların şu sözü de bu cümledendir: İste’nis hel terâ ehaden (Bak, herhangi birini görüyor musun)? İste’nestu fe-lem era ehaden (Baktım, herhangi birini görmedim), yani araştırdım ve bilgi istedim. Şair Nâbiğa’nın [v. 604] beytinde de bu mânada kullanılmıştır:

Birini görebilecek mi diye sağa sola bakanın üzerinde

[1258] Kelimenin el-ins kökünden olması da caizdir; orada herhangi bir “insan” var mı, diye bakmak anlamındadır.

[1259] Ebû Eyyûb el-Ensārî [v. 49/669] Radıyallāhu anh’dan şöyle rivâyet edilmiştir: Biz “Ya Rasûlâllah! İsti’nâs nedir?” deyince, şöyle buyurdu: Kişinin sübhânallah, allāhuekber ve elhamdülillâh diyerek ve öksürüyormuş gibi yapa-rak ev halkından izin istemesidir. Teslîm (ا ِّ .ise üç kez “Selâmün aleyküm (وGirebilir miyim?” demektir; izin verilirse girer, verilmezse geri döner. [İbn Mâce, “Edeb”, 17] Rivayete göre Ebû Mûsâ el-Eş‘arî [v. 42/662-63], Hazret-i Ömer’in ka-pısına gelmiş ve üç kere “es-Selâmu aleyküm. Girebilir miyim?” demiş; sonra (cevap gelmeyince) geri dönmüş ve Peygamber (s.a.)’in ‘İzin isteme üç keredir’ dediğini işittim.” demiş. [Buhârî, “İsti’zân”, 13; Müslim, “İsti’zân”, 33] Yine, biri “Dala-bilir miyim?”1 diyerek Peygamber (s.a.)’den izin istemişti. Peygamber (s.a.) Rav-za ismindeki kadına dedi ki: Kalk şuna öğret; zira güzel izin isteyemiyor. Ona “Selâmun aleyküm. Girebilir miyim?” demesini söyle. Adam bunu işitti ve böyle söyledi. Peygamber de “Gir” dedi. [Buhârî, el-Edebü’l-müfred, s. 372] .sıygasıyla. / ed أأ değil de أأد 1

[1260] Cahiliye halkının âdeti şöyle idi: Onlardan biri başkasının evi-ne girdiği zaman “Hayırlı sabahlar!” Yahut “Hayırlı akşamlar!” der ve içeri girerdi. Ama bazan, adamı karısıyla birlikte yorganın altında bulduğu da olurdu. Bu sebeple Allah bu tür selâmlamayı yasakladı ve daha iyisini, daha güzelini öğretti.

[1261] Nice dinî konu var ki insanlar katında mensuh şeriat (hükmü kaldırılmış yasa) gibidir; insanlar artık onunla amel etmemektedir. İzin is-teme konusu da bunlardan biridir. Sen evinde iken birisi, izin mizin isteme-den, ne İslâm selâmını ne de Cahiliye selâmını vermeden, ansızın içeri da-lar; halbuki Allah’ın indirdiği âyetleri ve Peygamber’in söylediklerini pekâlâ işitmiştir; fakat nerede bunları algılayan, belleyen kulaklar?!

[1262] İbn Mes‘ûd [v. 32/652] kıraatinde bu âyet א أ ا ا ذ şeklindedir. İbn (Sahiplerine selâm verip onlardan izin istemedikçe) و Abbas [v. 68/688] ve Sa‘îd b. Cübeyr’den şöyle rivayet edilmiştir: “Ayet, ا ذ (izin almadıkça) şeklindedir, fakat kâtip yanlış yazmıştır.” Ancak bu rivayete güvenilmez. Übeyy kıraatinde de ا ذ (İzin istemedikçe [gir-meyin]) şeklindedir. Bu şekilde izin istemeniz ve selâm vermeniz “sizin için” Cahiliye selâmından ve izinsiz girmekten “daha hayırlıdır.” “İzinsiz girmek” anlamındaki ر אر helâk anlamına gelen ا -kelimesinden türemiştir. Böy اle davranan, adeta işlediği hatanın büyüklüğünden dolayı helâk olmaktadır. Hadiste şöyle buyrulur: “Kimin gözü, izin istemesinin önüne geçerse (yani izin istemeden içeri bakarsa) helâk olur.”

[1263] Rivayete göre bir adam Peygamber (s.a.)’e; “Annemden de izin is-teyeyim mi?” diye sordu. Peygamber (s.a.), “Evet” dedi. Adam dedi ki; “Ben-den başka onun hizmetçisi yok; yanına her girdiğimde izin mi isteyeceğim?” Peygamber (s.a.) “Onu çıplak görmek hoşuna gider mi?” deyince, adam “Ha-yır.” dedi. Peygamber (s.a.), “Öyle ise izin iste.” buyurdu.

[1264] “Belki düşünüp ders çıkarırsınız.” Yani bu âyetler size, düşünüp öğüt almanız ve izin isteme konusunda size emredildiği gibi amel etmeniz maksadıyla inzal edilmiş ya da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

[1265] İfade, “orada izin vereceklerden birini bulamazsanız içeri girme-yin, size izin verecek kimseyi buluncaya kadar da sabredin” anlamında da olabilir. “O evin halkından birini bulamazsanız, sizin de orada bir ihtiya-cınız varsa ev halkı izin vermeden oraya girmeyin” anlamında da olabilir. Bu da şunun içindir: İzin istemek, sadece içeri girenin mahrem şeylerden haberdar olmaması ve bakılması helal olmayan şeylere bakmaması için de-ğildir; aynı zamanda, insanların normal olarak başkalarından sakladığı ve herhangi birinin onlardan haberdar olmasından sakındığı hallere insanların vâkıf olmamaları içindir. Bir de (izinsiz girmek) başkasının mülkünde ta-sarruf etmek anlamına gelir. Bunun da sahibinin rızasıyla olması gerekir; aksi takdirde bu davranış gasb etmeye ve zorbalığa benzer.

[1266] “Geri dönün” izin koparmada ısrar etmeyin; kapıyı açmada ko-laylık sağlamak için inat etmeyin; kapıların önünde bekleyip durmayın. Çünkü bu davranış hoşnutsuzluğa sebep olur ve insanların gönlünü incitir; bilhassa güzel ahlâka alışmış mürüvvet sahibi kimselerin... Hoşnutsuzluğa sebep olduğu için bu tür davranışlar yasaklanınca, kapıya sert bir şekilde vurmak, ev sahibine yüksek sesle bağırmak ve bundan başka insanların gü-zel ahlâk ile ahlâklanmamış çoğunun âdetine giren ve hoşnutsuzluğa götü-ren tüm davranışlara son vermek gerekir. Ebû ‘Ubeyd [v. 224/838] demiştir ki: “(Vallahi) hiçbir âlimin kapısına tak tak diye vurmamışımdır!” Benî Esed kıssası ve onlar hakkında inen “(Hane-i saadet) hücrelerinin arkasın-dan sana seslenenlerin çoğunun aklı ermez!” [Hucurât 49/4] ayeti bu konuda (terbiyesizliği) önleyici olarak yeterlidir.

[1267] Şayet “Size izin verilmez ve geri dönmeniz istenirse buna uyun, rızaları hilâfına içeri girmeyin!’ şeklindeki mâna doğru mudur?” dersen şöyle derim: Ev halkının hazırda veya gaipte olanlarının sadece izin ver-memeleri halinde bile içeri girmenin yasaklığı kesin olduğuna göre, izin verilmemesine bir de ‘geri dönün’ emrinin eklenmesiyle bunun kesin olarak yasaklanmış olduğunda artık şüphe kalmamıştır. “Peki, evde yangın, hırsız saldırısı veya yasaklanması gereken çirkin bir durumun ortaya çıkması ha-linde..?” dersen şöyle derim: Bu durum delille1 istisnâ edilmiştir.

[1268] ( כ ,yani) dönmek sizin için daha güzel ve daha nezihtir أزכ çünkü bunda gönül rahatlığı ve şüpheden uzaklık söz konusudur. Yahut dönmek daha faydalıdır ve getireceği hayır daha bereketlidir.

1 Yani “Zaruretler mahzurları mubah kılar.” kuralıyla. (Tıybî’den) / çev.

[1269] Daha sonra Allah Teâlâ, bu emirlere muhatap olanlara, kendile-rine hitap edilen emirlerden neyi yaptıklarını, neyi yapmadıklarını bildiğini, ona göre karşılığını tam olarak vereceğini bildirerek onları tehdit etmektedir:

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

[1270] Girenin izin alması gereken yerlerden meskûn olmayanları istisnâ etti ki bunlar da oteller, hanlar, fakir yurtları ve ticaret erbabının dükkânları gibi (umuma açık) yerlerdir. ٌَאع َ menfaat demektir; sıcaktan-soğuktan ko-runmak, ev eşyası, ticaret eşyası ve alım-satım mallarını barındırmak gibi. Rivayete göre Hazret-i Ebû Bekr Radıyallāhu anh, “Ya Rasûlâllah! Allah Teâlâ izin isteme konusunda sana bir âyet indirdi; oysa biz ticaretimizde farklı yer-lere girip çıkıyoruz ve şu hanlarda konaklıyoruz; buralara izinsiz girmeyelim mi?” demişti. Ayet bunun üzerine nâzil olmuştur.

[1271] Şu da söylenmiştir: (Meskûn olmayan mahalden maksat), içinde abdest bozulan harabelerdir; ٌَאع َ da abdest bozmak demektir. “Açığa vur-duklarınızı da gizlediklerinizi de Allah bilmektedir!” Bu da, ihtiyaç sahiple-rinden olup harabelere ve boş evlere girenler için bir uyarıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

[1272] ( ِْ אرِ َ ْ ْ أَ ِ ifadesindeki) kısmilik ifade eder; maksat haram

olan şeylere gözü kapamak, helal olan şeylere bakmakla yetinmektir. Ahfeş [v. 177/793] edatının zâit olabileceğini söylemiş; Sîbeveyhi [v. 180/796] ise bunu kabul etmemiştir.

[1273] Şayet “ edatı nasıl ‘gözü kapama’ ifadesinin başına geldi de ‘ırzı koruma’ ifadesinin başına gelmedi?dersen şöyle derim: Bak-ma işinin daha geniş olduğunu göstermek için. Dikkat edersen, evlen-mek haram olan [mahrem] kadınların saçlarına, göğüslerine, memelerine, pazularına, bacaklarına ve ayaklarına bakılmasında sakınca yoktur. Sa-tışa arz edilmiş cariyeler de böyledir. İki rivayetten birine göre evlenile-bilecek [nâmahrem] kadınların yüzüne, ellerine ve ayaklarına da bakılabilir. Avret mahalline gelince onun durumu daraltılmıştır. İstisna edilenler-ler hariç bakmanın ‘mubah kılınmış’ olması, yine istisna edilenler hariç cinsel ilişkide bulunmanın ‘yasaklanmış’ olması fark olarak sana yeter.

Avret yerini helal olmayan bir şeye götürmekten korumakla birlikte ‘ora-yı açmaktan korumak’ da kastedilmiş olabilir. İbn Zeyd’den şöyle rivayet edilmiştir: Bu âyet müstesna, Kur’ân’daki bütün ‘avret mahallini koruma’ (hıfz-ı ferc) ifadeleri zinadan koruma anlamındadır. Bu ayette ise o ma-hallin örtülmesini murat etmiştir. Sonra, onların hallerinden, fiillerinden, gözlerini nasıl dolaştırdıklarından ve diğer duyu organları ve azalarını nasıl ustaca kullandıklarından “haberdar” olduğunu bildirmiştir. Bunu bildikle-rinde onlara gereken, artık bütün hareket ve hareketsizliklerinde Allah’tan korkmak ve takva üzere bulunmaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

[1274] Aynı şekilde kadınlara da gözlerini kapamaları emredilmiştir. Kadının mahrem olmayan erkeğin göbek altından diz kapağına kadar olan kısma bakması helal değildir. Eğer istek duyarsa hemen gözünü kapatır. Ka-dınlardan da ancak bu kadarına (yani göbek altı ile diz kapağı arasının dı-şındaki yerlerine) bakabilir. Esasen, kadının yabancılara gözünü kapatması onun için daha uygun ve daha güzeldir. İbn Ümm Mektûm [v. 15/636] hadi-si bu konu ile ilgilidir. Ümmü Seleme [v. 62/681] Radıyallāhu anhâ’nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben Peygamber (s.a.)’in yanında bulunuyordum, Meymûne de yanında idi. (Âma) İbn Ümm Mektûm yanımıza geldi. -Ör-tünme emri geldikten sonra idi.- Peygamber (s.a.), “Örtünün.” buyurdu. Biz, “Ya Rasûlâllah! O âma değil mi? Bizi göremez ki!?” dedik. “ Peygamber (s.a.), siz de mi âmâsınız!? Siz onu görmüyor musunuz!?” diye cevap verdi.

[1275] Şayet “Neden gözü kapama emri avret mahallini koruma em-rinden önce zikredildi?” dersen şöyle derim: Bakmak zinanın postacısı ve günahın öncüsüdür. Bu konuda musibet daha büyük ve daha fazladır; on-dan korunmak nerede ise imkânsızdır.

[1276] Ziynet kadınların süslendiği bezek/takı, sürme ve kına/boya gibi şeylerdir. Bunlardan yüzük, kaşsız yüzük, sürme ve kına gibi görü-nenleri yabancıların görmesinde bir sakınca yoktur. Bilezik, halhal, pa-zıbent, gerdanlık, taç, kemer ve küpe gibi gizli (örtülü) olanları yukarıda zikredilenlerden başkasına gösteremez. Ziynet eşyalarının takıldığı yer-lerin değil de kendilerinin zikredilmesi, korunma ve örtünme emrinde vurgu yapmak içindir; çünkü bu ziynetler vucudun (belirli) yerlerindedir ki âyette zikredilen kimselerden başkasının buralara bakması helal de-ğildir. Bu yerler ise kol, bacak, pazu, boyun, baş, göğüs ve kulaklardır. Bulundukları uzuvlarla ilgilerinden dolayı ziynet eşyalarının kendilerini göstermek yasaklandı ki bunlara bakmak helal olmayınca, bizzat uzuvlara bakmanın yasak (haram) oluşunun, sürekli ve devamlı olduğu (anlaşıl-sın); ve kadınların hakkının bu uzuvları örtmede ihtiyatlı davranmak; ve buraları açma konusunda Allah’tan korkmak olduğuna şahit olduğu bilinsin. Uzuvlara takılmamış takılara bakmanın helal olduğu konusunda farklı görüşün olmayışı bunun delilidir,

[1277] Şayet “Kadınların saçlarına bağladıkları saçbağları hakkında ne dersin? Yukarıda zikri geçen şahısların bunlara bakması helal olur mu?” dersen evet derim. “Peki, saçbağlarının yeri sırt değil mi? Oysa onların sırtına da, karnına da bakmak helal değildir. Bazen saç uzar ve saçbağları göbek altı hizasına kadar sarkar.” dersen şöyle derim:Dediğin gibi; fa-kat saçbağlarının durumu diğer ziynet eşyalarının durumundan farklıdır. Zira saçbağı sadece elbisenin üstünden sarkar. Sırtta ve karında bulunan elbiseye bakmak ise (yukarıda) adları geçen şahıslar bir yana, yabancıların bakması dahi caizdir. Ancak elbise, inceliğinden dolayı teni gösteriyorsa ona bakmak helal olmaz; onun üzerine sarkan saçbağına bakmak da helal değildir.

[1278] Şayet “ Ziynet yerinden maksat nedir? O uzvun tümü mü yok-sa ziynet eşyasının örttüğü miktar mı?” dersen şöyle derim:Doğru olan, ‘örtülü’ ziynet yerlerinin tefsir edildiği gibi uzvun tümüdür; ‘kendiliğin-den görünen’ ziynet yerleri de böyledir. (Mesela) yüz, gözlerindeki sür-menin, kaşları ve bıyıklarındaki çivit boyasının, yanaklarındaki zâferanın mahallidir; el ve ayak yüzüğün, halhalın ve kınanın mahallidir.

[1279] Şayet “Niçin kendiliğinden görünen ziynette bir sınırlamaya gitmeden müsamaha gösterildi?” dersen şöyle derim: Zira oraları örtmede zorluk vardır; kadının elleriyle iş yapmaya, yüzünü açmaya ihtiyacı vardır; özellikle şahitlikte, mahkemede ve nikâhta yüzünü açması gerekir. Yollarda yürümeye ve ayaklarını açmaya, özellikle fakir kadınlar mecbur kalır. İşte, “kendiliğinden görünen kısmı müstesna” ifadesinin anlamı budur; yani “ancak âdet ve fıtratın açık olarak cereyan ettiği, kendisinde açıklığın asıl olduğu yerler müstesna” demektir.

[1280] Yukarıda zikredilen kimselerin gizli ziynete bakmalarına müsa-maha gösterilmiştir; çünkü onların, iç içe ve bir arada yaşamaya kendilerini zorlayan hususi durumları (mazeretleri) vardır. Bir de onlardan fitne gelme endişesi azdır; ayrıca insan tabiatında yakınlarla temastan nefret etme duy-gusu mevcuttur. Ayrıca kadının, yolculuklarda konaklama, inme, binme ve diğer hususlarda onların yardımına ihtiyacı vardır.

[1281] Kadınların yakaları genişti, buralardan göğüs çatalları, göğüsleri ve etrafı görülüyordu; ayrıca kadınlar başörtülerini arkalarına sarkıtıyorlar, dolayısıyla bu uzuvları açık kalıyordu. Bu sebeple başörtülerini ön tarafla-rına sarkıtmaları emredildi ki göğüslerini örtmüş olsunlar. Göğüslere yakın olması ve ilişkisi bulunması sebebiyle göğüslere cuyûb (yakalar) denilerek bununla bizzat göğüslerin kastedilmesi de caizdir. Arapların nâsıhu’l-ceyb (kalbi temiz) tabirleri de bu türdendir. Darabet bi-hımârihâ ‘alâ ceybihâ (kadın başörtüsünü yakasının üzerine koydu) ifadesi, senin elini duvara koyduğunda darabtu bi-yedî ‘ale’l-hâit demene benzer.

[1282] Hazret-i Âişe Radıyallāhu anhâ’dan şöyle rivayet edilmiştir: “ Ensār’ın kadınlarından daha hayırlı kadınlar görmedim: Bu âyet inince on-lardan her biri kalkıp süslü futalarından bir parça yırtarak onunla başlarını örttüler; sanki başlarında kargalar varmış gibi oldular. [Ebû Dâvûd, “Libâs”, 33]

[1283] ( ِ ِ ُ ُ ifadesi) Yâ’dan dolayı Cim’in kesresi ile ciyûbihinne şek-linde; ْ כُ

ُِ ُ َ ْ َ ًא ُ ُ (kendi evlerinizin dışındaki evlere [Nûr 24/27]) ifadesin-

deki Bâ’lar da kesre ile okunmuştur.[1284] “Kadınları”ndan ( ِ ِ א َ ِ ) maksadın mümin kadınlar ol-

duğu; çünkü mümin bir kadının Müşrik veya Ehl-i Kitap kadı-nın yanında soyunma serbestisi olmadığı söylenmiştir. Bu İbn Abbas [v. 68/688] (r.a.)dan rivayet edilir. Ancak zâhir olan şu-dur ki; “kadınları ve ellerinin altındakiler” ifadesinden maksat,

kadınların maiyetinde ve hizmetinde bulunan hür kadınlar ve cariyelerdir. Ka-dınların, birbirlerine bakmalarının helal olması konusunda hepsi eşittir. Şu da söylenmiştir: ُ ُ א َ ْ ْ أَ כَ َ َ א َ (ellerinin altındakiler), erkekler ve kadınların hepsi-dir. Hazret-i Âişe [v. 58/678] Radıyallāhu anhâ, kadının [erkek] kölesinin kendisine bakmasını mubah görmüş ve Zekvan’a “Beni kabre koyup, çıktığında hürsün!” demiştir. Sa‘îd b. Müseyyeb’den [v. 94/715] de buna benzer bir görüş rivayet edil-miştir; ancak o, bu görüşten dönmüş ve “Nûr âyeti(ndeki ُ ُ א َ ْ ْ أَ כَ َ َ א َ ifadesi) sizi aldatmasın, zira ondan maksat cariyelerdir.” demiştir. [İbn Ebû Şeybe, Musannef, III, 538] Doğru olan da budur; çünkü kadının kölesi ona nispetle yabancıdır; ister iğdiş edilmiş olsun isterse sağlam erkek olsun. [Nitekim] Meysun bint Bah-del el-Kelbiyye’den şöyle rivayet edilmiştir: Mu‘âviye, yanında iğdiş edilmiş biri olduğu halde kendisinin yanına girmiş; o da mezkûr kişiden dolayı başını örtün-ce, Mu‘âviye “O, iğdiştir.” demiş. Meysûn demiş ki: “Ey Mu‘âviye! Ona müsle yapıldı diye, Allah’ın haram kıldığı bir şeyi helâl kılacağını mı sanıyorsun sen?!” Ebû Hanîfe Rahimehullāh’a [v. 150/767] göre de iğdişleri istihdam etmek, (elde) tutmak, satmak ve satın almak helal değildir; öncekilerin (selef) hiçbirinden iğ-dişleri tuttuğu nakledilmemiştir.Şayet “Rivayete göre Peygamber (s.a.)’e iğdiş edilmiş bir (köle) hediye edilmiş, Peygamber (s.a.) de onu kabul etmiş..?” dersen şöyle derim:Yaygınlığı sebebiyle bilinmemesi mümkün olmayan bir durumun (umûm-i belvâ) söz konusu olduğu yerde mekşûf (yani herkesçe bilinen) bir ha-disten başkası kabul edilmez; bu hadis sahihse bile, muhtemelen Peygamber (s.a.) onu azat etmek için veya herhangi başka bir sebeple kabul etmiştir.

[1285] ِ َ رْ ِ ihtiyaç demektir. Söylenmiştir ki bunlar, yemeğinizin fazlasını اalmak için peşinize takılanlardır. Bunların kadınlara ihtiyacı yoktur; çünkü bunlar zayıf akıllıdırlar, kadından anlamazlar. Yahut bunlar salih ihtiyarlardır, kadınlarla birlikte bulunduklarında gözlerini kapatırlar. Veya bunlarda iktidarsızlık vardır.

[1286] ْ َ kelimesi istisna veya hal olmak üzere mansūb da okunmuş-tur; sıfat olmak üzere mecrur da okunmuştur. ِ ْ ِّ kelimesi (çocuklar) اcins ifade ettiği için tekil olduğu halde çoğul yerinde kullanılmıştır. Ardın-dan gelen kelimeler bununla çoğul kastedildiğini açıklamaktadır. Benzeri ً ْ ِ ْ כُ ُ ِ ْ ُ (“Sonra sizi bebekler olarak çıkartırız.” [Hac 22/5]) ifadesidir.

وا [1287] ُ َ ْ َ ْ َ kelimesi, ya kişi bir şey hakkında bilgi edindiğinde kul-lanılan zahera ‘ale’ş- şey’ ifadesindendir ve mâna ‘avret nedir bilmezler, onun-la başka şeyi birbirinden ayırt edemezler’ şeklindedir yada kişi birine galip geldiğinde kullanılan zahera ‘alâ fulânin ifadesinden gelmektedir -nitekim zahera ‘ale’l-kur’ân “Kur’ân’ı ezberledi, buna gücü yetti” demektir- ve ‘cinsel ilişkide bulunabilecek çağa erişmemişlerdir’ anlamındadır.

رات) [1288] ْ kelimesi) ‘averât şeklinde de okunmuştur ki, Hüzeyl ka-bilesinin telaffuzudur.

[1289] Şayet “Allah neden amcaları ve dayıları zikretmedi?” dersen şöyle derim:Bu mesele Şa‘bî’ye [v. 104/722] de sorulmuş ve şöyle demişti: “Amca, oğlunun yanında kadının niteliklerini anlatmasın diye. Ki dayının durumu da aynıdır.” Mâna şöyledir: Diğer akrabalar mahremiyet konusunda baba ve oğul ile müşterektir; ancak amca, dayı ve oğulları müstesna. Baba kadını gör-düğünde onu oğluna anlatır, oysa oğlu kadının mahremi değildir. Kadının anlatılmasıyla amca/dayı oğlunun onu zihninde tasavvur etmesi, hemen he-men bakması gibi olur. Bu da, tesettür konusunda kadınların ihtiyatlı dav-ranmalarının vücûbuna delâlet eden kuvvetli delillerdendir.

[1290] Söylendiğine göre kadınlar ayaklarını yere vuruyorlarmış ki halhal-ları şakırdasın ve halhal sahibi oldukları bilinsin. Şu da söylenmiştir: İki ayağın-dan birini diğerine vuruyorlarmış ki iki adet halhala sahip oldukları bilinsin.

[1291] Kadınlara ziynet eşyasını göstermeleri yasaklandıktan sonra ziy-net eşyasının sesini açığa vurmaları da yasaklanınca anlaşılmış oldu ki ziynet eşyasının yerlerini göstermenin yasaklanması daha önemli ve daha etkilidir.

[1292] Allah’ın her konudaki emir ve yasaklarını, zayıf kul kendine ne kadar hâkim olursa olsun, ne denli gayret gösterirse göstersin tam olarak yerine getiremez ve kendisinden sadır olacak kusurlardan kurtulamaz. Bu sebeple Allah müminlere hep birlikte tövbe etmelerini ve günahlarının ba-ğışlanmasını istemelerini; kurtuluşu da tövbe ve istiğfar ettikleri takdirde ummalarını emretmiştir. İbn Abbas [bunun tefsiri sadedinde] şöyle demiştir: Cahiliye döneminde yaptıklarınızdan tövbe ediniz; umulur ki dünya ve ahirette mutlu olursunuz. Şayet “Müslüman olmakla tövbe gerçekleşmiş-tir; İslâm ise geçmişi siler, o halde bu tövbenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Tövbe ile âlimlerin şu sözünü kastetmektedir: Kim bir günah işler de sonra ondan tövbe ederse, o günahı hatırladıkça tövbesini yenilemesi gerekir. Zira onun, Rabbine kavuşuncaya kadar pişmanlığına ve azmine devam etmesi lâzımdır.

ن [1293] ا َ -nidası, Hâ’nın zammesiyle eyyu (!Ey müminler) أhu’l-mu’minûne şeklinde de okunmuştur. Açıklaması şöyledir: [א َ daki] Hâ’أElif ’ten önce geldiği için meftûh idi, iki sâkinden dolayı Elif düşünce Hâ’nın harekesi önceki harfin harekesine tâbi olmuş (ve zammeli) okunmuş oldu.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

[1294] َ َא َ א ve (bekârlar / dullar) ا kelimelerinin aslı (yetimler) اeyâim ve yetâim [olup eyâmâ ve yetâmâya çevrilmişlerdir.] Eyâmânın tekili olan eyyim, erkek ve kadın için kullanılır; ister bekâr, ister dul olsunlar evli ol-madıklarında erkek için âme, kadın için âmet, her ikisi için ise teeyyemâ fiili kullanılır. Şair şöyle demiştir:

Hatun! Sen evlenirsen ben de evlenirim; evlenmezsen,sizden daha genç olsam da, ben de evlenmem.

[1295] Rivayete göre Peygamber (s.a.) şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Süte düşkünlükten ve aşırı susuzluktan, bekârlıktan/dulluktan, oburluktan ve ete düşkünlükten sana sığınırız!”

[1296] (Âyetten) maksat şudur: Bekâr olan hür erkekleri ve hür ka-dınları evlendirin; köle ve cariyelerinizden de sālih olanları evlendirin. ( ْ ِ ْ אدِכُ َ

ِ ifadesi) min ‘abîdikum şeklinde de okunmuştur. [1297] Bu emir müstehaplık ifade eder, çünkü evlenmek, zorunlu ol-

mayan fakat teşvik edilen (mendub) bir şeydir. Kadın evlenmek istediği tak-dirde bu emir veliler hakkında zorunluluk ifade eder. Âyetin zahirini esas alanlara göre ise evlenmek vaciptir. Peygamber (s.a.)’in şu sözü evliliğin teş-vik edilen bir davranış olduğunu gösteren delillerdendir: “Kim benim fıtra-tımı severse sünnetime uysun. Ki o da nikâhtır.” Peygamber (s.a.)’den şöy-le rivayet edilmiştir: “Evlenecek imkânı olduğu halde evlenmeyen bizden değildir!” [İbn Ebû Şeybe, Musannef, III, 453] Yine Peygamber’den şöyle rivayet edilmiştir: “İçinizden biri evlendiğinde şeytanı şöyle haykırır: Eyvâh!.. Ade-moğlu dininin üçte ikisini benden korudu!..” Peygamber (s.a.)’in İyâz’a [v. 20/641] şöyle dediği nakledilmiştir: “Ey İyâz! İhtiyar kadın ile de kısır kadın ile de evlenme; çünkü ben çoğalmanızı istiyorum.” Bu konuda Peygamber (s.a.)’den gelen hadis ve eserler çoktur. Bazen de -evlilik günah işlemeye ve fesada götürdüğü takdirde- evlenmemek vacip olur. Peygamber (s.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Ümmetim üzerinden 180 sene geçtiğinde onlar için bekârlık, uzlet ve dağların başına çekilmek helal olur.” Yine, hadiste şöyle buyrulmuştur: “İnsanların başına öyle bir zaman gelir ki, o zamanda geçim ancak günah işleyerek sağlanır; o zaman geldiğinde bekârlık helal olur.”

[1298] Şayet “Allah Teâlâ neden, özel olarak, ‘sālih olanları evlendirin’ dedi?” dersen şöyle derim: Dinlerini korumak, salahlarını muhafaza etmek için. Bir de kölelerin salih olanlarına efendileri şefkat gösterir; tercih etme ve sevgi gösterme konusunda onları evlatları yerine koyarlar. Dolayısıyla, tavsiye edilecek, önem verilecek ve haklarında tavsiye kabul edilecek bir mevkide olmuşlardır. Kölelerin bozucu olanlarına gelince onların, efendile-rinin katındaki durumu bunun tersidir. Ya da salâhtan maksat evlilik huku-kunu yerine getirmeye elverişli olmaktır.

[1299] (Fakir iseler, Allah onları lûtfuyla zenginleştirir.) Bu ve benzeri vaatlerde Allah’ın şartının unutulmaması gerekir ki o da Allah’ın dilemesi-dir. Hikmet sahibi (Allah), hikmeti neyi gerektirirse, bir de maslahat hangi-sinde ise onu diler. “Kim Allah’tan korkarsa Allah ona bir çıkış yolu gösterir ve onu beklemediği bir yerden nasiplendirir.” [Talâk 65/3]) ayeti de buna benzer. Bu kayıt şu ayette açıkça (nass olarak) gelmiştir: “Fakir kalmaktan korkarsanız, Allah dilerse yakında kendi lütfu ile sizi zenginleştirir. Allah gerçekten mutlak ilim ve hikmet sahibidir.” [Tevbe 9/28]). Bu kaydı unutma-yan kişi, “zengin olan bekârı evlilik fakirleştirdi” diyerek veya “tövbe edip Allah’a itaat eden ve daha önce bir şeyleri varken (evlendikten sonra) züğürt kalan fâsıkı örnek göstererek itiraz etmez.

[1300] Peygamber (s.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rızkı nikâh-la arayın.” Bir adam Peygamber’e ihtiyacını arz etmişti de, Peygamber “Ev-lenmen gerek.” buyurmuştu. Hazret-i Ömer [v. 23/643] Radıyallāhu anh’ın, “Evlenerek zenginleşmek istemeyen kimseye şaşarım!” dediği nakledilmiştir. Durumu pek iç açıcı olmayan bir arkadaşımız vardı. Yıllar sonra kendisini gördüğümde, biti kanlanmış, durumu düzelmişti. Sebebini sorunca şöyle dedi: İlk zamanlar senin de bildiğin gibiydim ki bu, bana henüz bir evlât nasip olmadan önceydi. İlk çocuğumla birlikte fakirliği geride bıraktım. Ne zaman ki ikinci bir yavrum oldu, varlığım daha da arttı. Çocukların sayısı üçe ulaşınca, Allah adeta başımdan aşağı hayır yağdırmaya başladı. Ve işte şu gördüğün hâle eriştim.

[1301] ٌ وا yani Allah, mahlûkatını zenginleştirmekle hiçbir şeyi وا eksilmeyen bolluk sahibi bir zengindir. Fakat O, “mutlak ilim sahibidir” dilediğinin rızkını geniş verir; (dilediğininkini de) daraltır.

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

[1302] “Evlenemeyenler” yani evlenme imkânı bulamayanlar da… -Nikâh sözüyle, nikâhın kendisiyle yapıldığı mal (mehir) de kastedilmiş olabilir.- “Allah kendilerini lûtfu ile zenginleştirinceye kadar iffetli davransınlar;” iffetli olmaya ve nefislerini helâl olmayan şeylerden korumaya çalışsınlar. [Bu, istif‘âl babı ile ifade edilmiştir; çünkü] iffetli olmaya çalışan kişi, adeta nefsinden iffet istemekte, nefsi-ni buna teşvik etmektedir. Bu [“zenginleştirinceye kadar” ifadesi], iffetlileri ümitlen-dirmek ve onlara zenginlik lütfedileceğine dair vaad takdim etmektir ki bunu beklemek ve ümit etmek iffetli davranmalarına karşılık onlar için bir lütuf olsun ve kalplerini pekiştirsin; ayrıca, Allah’ın lütfunun iffetlilere daha lâyık olduğu ve salihlere daha yakın olduğu ortaya çıksın. Allah Teâlâ bu emirleri ne güzel sıra-lamış… Önce fitneden koruyacak, günaha girmekten uzaklaştıracak şeyi emret-miştir ki o da gözü kapamaktır. Sonra, kendisiyle dinin korunacağı ve sayesinde helal ile yetinilip haramdan sakınılacak olan nikâhı emretmiş; sonra onu, kendi-sine kötülüğü emredip duran nefsine karşı harekete geçirerek, evlenme imkânı bulamadığında bunu buluncaya kadar nefs-i emmâreye sabretmeyi ve onun şeh-vete meylini engellemeye çalışmayı emretmiştir.

نَ [1303] ُ َ ْ َ ifadesi, mübteda olmak (mukavele yapmak isteyenler) وا üzre merfû‘dur; veya mukadder bir fiil ile mansūbdur ki bu fiili כא (onlarla mukavele/mükâtebe yapın” cümlesi açıklamaktadır. Bu, zeyden fa’dribhu (Zeyd’e vur) ifadene benzer. Cümle şart anlamı içerdiği için (cevabın) başına Fâ gelmiştir. el-Kitâb ve el-mükâtebe kelimeleri, el-‘itâb ve el-mu‘âtebe (azarlamak) kelimeleri gibi (mastardır). Mükâtebe, kişinin kölesine “Seninle bin dirhem üzerine yazışma yaptım.” demesidir. Köle bu parayı öderse hürriyetine kavuşur. Bunun anlamı şu-dur: Senin lehine kendime şunu yazarak gerekli kıldım: Malı eksiksiz ödediğinde benden azat olacaksın; sen de benim lehime, malı tam olarak ödemen (gerekti-ğini) kendine yazarak gerekli kıldın. Yahut ben ‘malı tam olarak ödeyeceğini’ ya-zarak bunu sana gerekli kıldım; sen de azat edileceğini yazarak bunu bana gerekli kıldın. Ebû Hanîfe Rahimehullāh’a [v. 150/767] göre ödeme hemen yapılabileceği gibi, tecilli olarak da yapılabilir. Taksitli de olabilir, taksitsiz de olabilir. Zira Allah Teâlâ taksidi zikretmemiştir.

Tıpkı diğer akitlerde olduğu gibi. Şâfi‘î Rahimehullāh’a [v. 204/820] göre, tak-sitli tecil dışında ödeme caiz değildir. Ona göre ödeme tek taksitle de caiz de-ğildir; çünkü köle hiçbir şeye sahip değildir; onun peşin olarak akit yapması maksadın gerçekleşmesine engeldir. Zira o bedeli âcilen ödeyemez. Az veya çok mal karşılığında ya da belli bir süre hizmet karşılığında yahut geçici belli bir iş karşılığında akit yapması caizdir. Sözgelimi malum bir yerde eni-boyu belli bir kuyu kazmak; kiremitini, alçısını ve ne ile yapıldığını görmüş olduğu bir ev yapmak gibi… Kölenin değeri karşılığında onunla mükâtebe yaparsa caiz olmaz; ancak köle o kıymeti öderse hürriyetine kavuşmuş olur. Bir hiz-metçi karşılığında mükâtebe yaparsa (hizmetçi hakkında) bilgisizlik az olduğu için caiz olur; orta halli bir hizmetçi vermek vaciptir. Efendinin, mükâtebe yapılmış olan cariyesi ile cinsel ilişkide bulunma hakkı yoktur! Köle borcunu ödediğinde kölelikten çıkar; velâyeti efendisine aittir; çünkü efendi aslında kendisine ait olan kazancı cömertçe ona bağışlamıştır.

[1304] Mükâtebe emri, âlimlerin geneline göre nedb [yani zorunlu olmayan bir teşvik] ifade eder. Hasan-i Basrî’den [v. 110/728] şöyle rivayet edilmiştir: Bu bir azîmet değildir; efendi isterse mükâtebe yapar, isterse yapmaz. Hazret-i Ömer Radıyallāhu anh da demiştir ki: Bu, Allah’ın kesin emirlerinden bir emirdir. İbn Sîrîn [v. 110/729] de benzer görüştedir. Davûd ez-Zāhirî’nin [v. 270/884] mezhebi de budur.

[1305] “Bir hayır” ifadesi, köle ve efendi birbirinden ayrılmak için ne üzerinde anlaştılarsa onu ödeme gücü demektir. Güvenilir ve kazanabilir olmak anlamında olduğu da söylenmiştir. Selman [v. 36/656] Radıyallāhu anh’dan rivayet edildiğine göre, kölesi onunla mükâtebe yapmak istemiş; Selman, “Malın var mı?” diye sorunca “Yok.” demiş. Bunun üzerine Selman demiş ki: “Bana, insanların elinin kirini yememi mi teklif ediyorsun?!”1

[1306] “Onlara verin” ifadesi gereklilik bildirmekte olup, mükâtebe yapan kölelere yardım etmelerini ve Allah’ın “kölelere” [Tevbe 9/60]2 gibi ayetlerde onlar için devlet hazinesinden takdir ettiği payı vermelerini Müs-lümanlara emretmektedir. Bu hüküm, -Allah kendilerinden razı olsun- Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göredir.

[1307] Şayet “Efendisi zengin ise köleye verilen zekâtı alması helal olur mu?” dersen şöyle derim: Evet. Aynı şekilde zekât bedelin tümünü karşıla-mazsa ve mükâtep kalan kısmı ödeyemezse efendinin aldığı ona helal olur; 1 Muhtemelen, borcunu alacağı sadakalarla ödeyecek olmasını kastediyor. / çev.2 Toplanan zekât ve sadakaların verileceği 8 sınıfın gösterildiği bu ayette, kalemlerden biri de köleler

olarak gösterilmiştir. / ed.

çünkü efendi, o malı sadaka olduğu için değil, mükâtebe akdinden dolayı almak-tadır. Bu durumda efendi, fakirden zekât malını satın alan veya mükâtep köle-ye mirasçı olan yahut zekât malı kendisine hibe edilen kimse gibidir. Peygamber (s.a.)’in, Berîre adlı cariye ile ilgili hadisinde söylediği “Bu et, Berîre için sadaka, bizim için ise hediyedir.”1 ifadesi de bu türdendir. [Buhârî, “Hibe”, 5] Şâfi‘î Rahime-hullāh’a göre bu emir, efendilerin yazışmada belirtilen mal miktarını kölelerin lehi-ne indirmelerini gerektiren bir emirdir. Bunu yapmazlarsa zorla yaptırılır. Hazret-i Ali [v. 40/661] “Kölenin lehine dörtte bir indirilir.” demiştir. İbn Abbas’ın da “An-laşmadaki bedelden köleye az bir miktar verilir.” dediği rivayet edilmiştir. Hazret-i Ömer’den [v. 23/643] rivayet edildiğine göre o, Ebû Ümeyye künyesi ile anılan bir köle ile mükâtebe yapmıştı. Bu köle, İslâm’da kendisiyle mükâtebe yapılan ilk kö-ledir. Köle ilk taksidi Hazret-i Ömer’e getirmiş, o da “Mükâtebendeki taahhüdü-nü yerine getirmek için bundan yararlan.” diyerek meblağı tekrar köleye vermişti. Bunun üzerine köle, “Keşke bu bağışı son takside erteleseydiniz.” deyince Hazret-i Ömer, son takside kavuşamayacağımdan korkuyorum.” demişti. [İbn Ebû Şeybe, Musannef, IV, 388] Bu indirme Ebû Hanîfe’ye göre zorunlu değildir. Demiştir ki: Bu iş karşılık esasına dayanan alışveriş gibi bir akittir; indirim yapmaya zorlanamaz.

[1308] Denildi ki; “Onlara verin” demek, “onlara ödünç verin” demektir. Yine, “ödemeyi yapıp azat olduktan sonra onlara infakta bulunun” anlamına gel-diği de söylenmiştir. Bunların hepsi müstehaptır. Rivayete göre Huveytıb b. Ab-du’l-Uzzâ’nın [v. 54/674] Sabîh adlı bir kölesi vardı. Efendisi ile mükâtebe yapmak istediği halde o bunu kabul etmemişti. İşte ayet bunun üzerine nâzil olmuştur.

[1309] “Evlenerek namusu ile yaşamak isteyen cariyelerinizi de dünya ha-yatının geçici menfaatine tamah ederek fuhşa zorlamayın.” Cahiliye halkının cariyeleri zina edip efendilerine para kazandırıyorlardı. Münafıkların başı Abdul-lah b. Übeyy’in [v. 9/631] de Mu‘âze, Müseyke, Ümeyme, Amra, Ervâ ve Kuteyle adlarında altı cariyesi vardı; onları zina etmeye zorluyordu ve onlara vergi yükle-mişti. Onlardan ikisi Peygamber (s.a.)’e şikâyet etti, bunun üzerine bu âyet indi. Köle anlamındaki el-‘abd ve cariye anlamındaki el-eme yerine kinaye olarak el-fetâ (genç) ve el-fetât (genç kız) kullanılır. Hadiste şöyle buyurulmuştur: “Sizden biri (köle veya cariyesi hakkında konuşurken) “Delikanlım” veya “Genç kızım” desin; “kölem” veya “cariyem” demesin. [Buhārî, “İtk’, 17] el-Biğâ’ kelimesi, bağyın mastarı [olup, azgınlık, zina ve fuhuş anlamında]dır.

[1310] Şayet “ًא َ َ أرََدْنَ ifadesi (Namuslarıyla yaşamak isterlerse) إِنْ niçin araya sokuldu?” dersen şöyle derim:Zira zorlama fiili ancak korun-ma iradesi söz konusu olduğunda gerçekleşir. İtaatkâr olup zinaya razı ola-na emr eden birine zorlayıcı denmediği gibi, emrine de zorlama denmez.1 Berîre’ye sadaka olarak bir miktar et verilmiş; o da bu etten Hazret-i Peygamber’e takdim etmiş ve

sadaka olduğunu söylemişti. / çev.

-ya tercih edil’إذا kelimesi ve onun (“…diği zaman” anlamındaki) (şayet) إِنْmesi, fuhuşta çalışan cariyelerin bu işi istekli ve gönüllü yaptıklarını bildir-mektedir. Mu‘âze ve Müseyke’den gelen şikâyet ise şaz ve nadir şeylerdendir.

[1311] Allah şüphesiz erkekleri veya kadınları yahut –tövbe edip, durumları-nı düzelten- erkek ve kadınları “bağışlayıcıdır, merhametlidir.” İbn Abbas kıraatin-de le-hunne ğafûrun rahîm (o cariyeleri bağışlayıcıdır, merhametlidir) şeklindedir. Şayet “Bağışlamanın cariyelerle ilişkilendirilmesine gerek yok; çünkü günahkâr olmaması noktasında zinaya zorlanan kadın, zorlayan erkekten farklıdır.” dersen şöyle derim: Bu zorlama muhtemelen, şeriatın günahtan kurtulma babında iti-bar ettiği ‘öldürülerek zorlanma’dan veya şiddetli bir darbeyle veya başka bir şeyle telef olacağından veya bir uzvunun yok olacağından korkmaya sebep olacak bir zorlanmadan daha hafiftir. Zorlanan kadının, mazur görüleceği sınırın altında kaldığı durumlar da vardır ki işte o zaman günahkâr olur!

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

[1312] “Açık seçik ayetler.”1 Bunlar, bu sûrede hadlerin ve hükümlerin anlamları çerçevesinde izah edilip açıklanmış olan âyetlerdir. Aslen mübey-yenen fî-hâ (kendisinde açık seçik bildirilmiş) şeklinde olması da caizdir. Zarflarda genişlik kuralı uygulanmıştır. [Yani zarf, mef‘ûl yerine geçirilmiştir.] Mübeyyinâtin şeklinde kesre ile de okunmuştur; yani hükümleri ve hadleri bu âyetler açıklamıştır. Bu durumda, açıklama fiili mecaz olarak âyetlere isnat edilmiş olur. Yahut mübeyyinât, “belli oldu” anlamındaki beyyeneden türemiştir; ‘hükümleri belli olan âyetler’ demektir. Kad beyyene’s-subhu li-zî ‘ayneyn (Gözü olan için sabah belli olmuştur.) darb-ı meselinde de bu anlamda kullanılmıştır.

[1313] “Sizden evvel gelip geçmiş kimselerin örneklerinden bir örnek”, yani onların kıssalarından Yusuf ve Meryem kıssalarına benzer ilginç bir kıssa -ki Âişe kıssasıdır- ve âyetlerde ve örnekte kendisiyle verdiği “öğütler” [indirdik]. Şu âyet-lerde olduğu gibi: “Bu ikisine karşı hissettiğiniz acıma duygusu, Allah’ın verdiği cezayı uygulamaktan sizi alıkoymasın.” [24/2], “Keşke bu iftirayı işittiğinizde…” [24/12], “Evet keşke bu iftirayı işittiğinizde…” [24/16], “Allah size öğüt veriyor ki, (müminseniz) bir daha asla benzer bir tutuma dönmeyesiniz.” [24/17].

1 Müfessir ilk tefsiri mubeyyenât kıraatine göre yapmaktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[1314] “O’nun nurunun durumu” ve “Allah dilediklerini nuruna ka-vuşturuyor” ifadeleriyle birlikte “Allah; göklerin ve yerin ‘nur’udur” ifade-si, senin “Zeyd, kerem ve cömertliktir.” deyip, daha sonra “O, kerem ve cömertliği ile insanları yüceltir ve durumlarını düzeltir.” demene benzer. Yani Allah göklerdeki nurun sahibi, göklerdeki nurun malikidir. Göklerin ve yerin nuru ise ‘hak’tır. Allah açıklığı ve görünürlüğü konusunda hakkı nura benzetmiştir. Tıpkı şu âyetteki gibi: “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa” yani bâtıldan hakka “çıkarmaktadır.” [Ba-kara 2/257]. Allah, nuru göklere ve yere şu iki mânadan birini ifade etmesi için, izafe etmiştir: Ya nurun aydınlatmasının genişliğini ve ışınlarının yay-gınlığını göstermek için -ki gökler ve yer o nurla aydınlanmaktadır- ya da burada göklerde ve yerde bulunan mahlûkat ve onların bu nurla aydınlan-ması kastedilmektedir.

[1315] “O’nun nurunun” aydınlatma konusundaki “hayret verici duru-mu, bir kandil yuvasına benzer.” Mişkât, duvardaki arkası kapalı kandillik-tir, pencere değildir. “O kandilliğin içinde ışıklı büyük bir çerağ bulunur; o çerağ da Şam camından yapılmış parlak bir sırça içindedir. Allah Teâlâ kandili inci gibi parlayan Jüpiter, Venüs, Mars, Canopus gibi meşhur yıl-dızlardan birine benzetmektedir. “O lamba, mübarek bir ağaçtan; zeytin-den tutuşturulup yakılmaktadır;” lambanın tutuşturulması zeytin ağacın-dan başlamakta; yani fitili zeytin ağacının yağından tutuşturulmaktadır. O ağaç çok faydalı, mübarek bir ağaçtır. Yahut Allah’ın âlemler için bereketli kıldığı bir yerde yetiştiği için (yağı böyle parlaktır). Denmiştir ki; oraya ara-larında İbrahim Aleyhisselâm’ın da bulunduğu yetmiş peygamber bereket katmıştır. Peygamber (s.a.)’in de şöyle dediği rivayet edilir: “Şu ağacı, yani zeytin ağacını edinin! Onunla tedavi olun; çünkü o, basuru iyileştirir.”

[1316] “O ağaç, doğuya da batıya da ait değildir;” yetiştiği yer Şam bölgesidir. Zeytinin en iyisi de Şam zeytinidir. İfadenin, şu anlamda olduğu da söylenmiştir: Bu ağaç ne sürekli güneş alan ne de hiç güneş görmeyen bir yerde yetişmiştir; gü-neş ile gölge onun üzerinde birbirini takip eder. Bu durumda, ağaç daha iyi ürün verir, yağı daha saf olur. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Güneş görmeyen yerde yetişen ağaçta hayır yoktur; güneş görmeyen yerde yetişen bitkide de hayır yoktur; sürekli güneş altında yetişen her ikisinde de hayır yoktur.” Şu da söylen-miştir: Yalnız öğleden önce güneş gören veya yalnız öğleden sonra güneş gören değil, bilakis hem öğleden önce hem de öğleden sonra her iki vakitte de güneş alan demektir. İşte bu ağaç, hem doğuya hem de batıya aittir.

[1317] Sonra Allah Teâlâ, zeytinyağını saflık ve berraklıkla nitelemiş ve o yağ berraklığından dolayı “neredeyse” ateş değmese bile aydınlatacak (kadar berrak ve parlak)tır. “Nur üstüne nur.” Yani bu, ‘hakk’ın kendisine teşbih edildi-ği kat kat nurdur. Burada kandillik, sırça, lamba ve zeytinyağı birbirini o kadar desteklemektedir ki, artık geriye nuru takviye edecek ve berraklığını artıracak ve aydınlık bakımından onu destekleyecek bir şey kalmamıştır. Şöyle ki; lamba kandil yuvası gibi dar bir yerde bulunursa orayı daha fazla aydınlatıcı ve nurunu daha fazla toparlayıcı (yoğunlaştırıcı) olur. Geniş yer ise buna aykırıdır; çünkü orada aydınlık yayılıp dağılır; aydınlatmanın artmasında en çok yardımcı olan şey kandildir. Zeytinyağı ve onun saflığı da bunun gibidir.

[1318] “Allah bu parlak nura kullarından dilediklerini kavuşturuyor.” Yani, hakka ulaşmak için düşünmeye, akıl gözüyle tefekkür etmeye ve kişiyi kendi nefsinde insaflı olmaya muvaffak kılıyor; insafa götüren caddeden sağa sola sapmıyor. Tefekkür etmeyen kimse, o kör gibidir ki onun için gecenin zifiri karanlığı ile güneşli gündüzün aydınlığı eşittir.

[1319] Hazret-i Ali Radıyallāhu anh’ın Allāhu nevvera’s-semâvâti ve’l-ar-da (Allah gökleri ve yeri aydınlatmaktadır) şeklinde rivayet edilmiştir; yani Allah göklerde ve yerde hakkı yaymakta, neşretmekte, onlar da hak nuruyla aydınlanmaktadır; yahut gök ve yer halkının kalplerini o nurla aydınlatmak-tadır. Übeyy b. Ka‘b’dan [v. 33/654] ise meselu nûri men âmene bi-hî (O’na iman eden kimsenin nurunun durumu) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir.

א א ve زُ kelimeleri fetha ve kesre ile de okunmuştur [zicâcetin ez-zicâcetu ا/ zecâcetin ez-zecâcetu]. ي kelimesi de dürre mensup (inci gibi) bembeyaz ve دُرِّparlak demektir. Sikkîtun kalıbında, aydınlığı ile karanlığı gideren anlamın-da dirrîun; yine Hemze ile murrîkun vezninde dürrîun şeklinde okunmuş;

Ebû Zeyd’den sekkînetun vezninde derrîun kıraati nakledilmiştir. Yine, ُ َ ُ ; fiil zucâce (sırça) kelimesine ait olmak üzere tetevakkadu ([sırça] yavaş yavaş tutuşur) anlamında tevekkadu şeklinde okunduğu rivayet edilmiştir. Şed-desiz olarak yûkadu ve tûkadu şeklinde de okunmuş; şedde ile yuvakkadu, ayrıca, Ya’nın fethasiyle ve -iki zâit harf yanyana geldiği için- Tâ’nın haz-fedilmesiyle yevakkadu şeklinde de okunmuştur; ancak garip bir kıraattir. [ fiili de] nâr (ateş) hakiki müennes olmadığı için, Ya ile yemseshu okun-muştur; zamir ise (fiil ile fâ‘ilinin arasını) ayırıcı zamirdir.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

تٍ [1320] ُ ُ ِ (O evlerde ki) ifadesinde geçen Fî harf-i ceri, kendisinden

önceki mişkât (kandillik) ile ilgilidir; Allah’ın evlerinden -ki mescitlerdir- ba-zılarındaki kandil yuvası gibi demektir; adeta şöyle denmektedir: O’nun nu-runun hayret verici durumu, mescitte kandilliğin nurunu gördüğün gibidir ki o kandilliğin şöyle şöyle nitelikleri vardır. Yahut Fî, kendisinden sonra gele-cek fiiliyle ilgilidir. “Allah’ı o evlerde [şöyle şöyle] adamlar tenzih ve takdis eder.” demektir. Ancak bu ifadede tekrar1 olmuş olur, tıpkı “Zeyd evdedir, orada oturmaktadır.” demene benzer. Ya da Fî, אت dokuz mucize ile“) آ(git)” [Neml 27/12]) ifadesindeki Fî gibi mahzuf fiile, yani ا fiiline tealluk eder: “O evlerde Allah’ı tenzih ve takdis ediniz” demektir.

[1321] “İzin”den maksat emretmek; evlerin yükseltilmesi ise bina edil-mesi demektir. Allah’ın şu sözüne benzer: “Gökleri O bina etmiştir; bo-yunu yükseltmiş, onu düzenlemiştir.” [Nâzi‘ât 79/27-28]); “Hani İbrahim, (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyordu…” [Bakara 2/127]. İbn Abbas’tan şöy-le rivayet edilmiştir: Bu evler mescitlerdir; Allah mescit yapmayı ve ora-lara saygı gösterilmesini, değer verilmesini emretmiştir. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] de “Allah binanın yükseltilmesini değil, ona saygı gösterilmesini emretmektedir.” demiştir ki “Ve içlerinde tazime lâyık olan adının anılma-sını (emretmiştir).” ifadesi buna daha uygundur. Bu, Allah’ın zikrini içeren tüm zikirleri kapsar. İbn Abbas’tan [v. 68/688] “Ve oralarda Allah’ın kitabının okunmasını emretmiştir.” şeklinde rivayet edilmiştir.

[1322] fiili mechul olarak yüsebbehu şeklinde de okunmuştur; bu takdirde fiil üç zarftan birine isnat edilir, yani و א א َ ِ ُ َ (O’na, orada, sabahleyin [tesbih edilir]).1 Yusebbihu buyûtin… -hâ şelinde. / ed

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

אلٌ [1323] َ ُ ,(kelimesi) رِ ّ َ ُ fiilinin delâlet ettiği yüsebbihu fiili ile merfû‘dur. Bu kelime Tâ ile ve Bâ’nın kesresiyle tüsebbihu şeklinde de okun-muştur. Ebû Ca‘fer’den [v. 130/747] Tâ ile ve Bâ’nın fethasiyle tüsebbehu oku-yuşu da rivayet edilmiştir ki bunun açıklaması, Bâ’nın ziyade kabul edilme-si suretiyle tesbih fiili sabah ve akşam vakitlerine isnat edilerek, vakitlerin tesbih edici kılınması demektir; maksat ise bunların sahipleridir. Bu, sīde ‘aleyhi yevmâni (At üzerinde iki gün avlanıldı.) ifadesine benzer; maksat iki gün içinde yabanî hayvanlar avlandı, demektir.

אل [1324] akşam anlamına gelen usul kelimesinin çoğuludur; sabah اvakitlerinde, sabahları demektir. Ve’l-îsāl şeklinde de okunmuştur; bu da asīle, yani akşam vaktine girmek anlamına gelir. Bir kimse akşam vaktine girdiğinde âsale denir ki [öğle vaktine girdiğinde kullanılan] azhara ve [yatsı vaktine girdiğinde kullanılan] a‘teme denilmesi gibidir. אرة tâcirin sanatıdır; tâcir ise اkazanç amacıyla alış veriş yapan kimsedir. Bu durumda Allah ya “Bu sanatın iki türü de onları meşgul etmez.” demek istemiş ve sonra, özellikle satışı zik-retmiştir; çünkü satış insanı daha fazla meşgul eder; şu yönden ki tâcir için -bu meslekten beklediği tek şey olan- kazançlı bir satış söz konusu olduğun-da onu öyle şeyler meşgul eder ki bunlar bir başka vakit ‘kazanç beklediği herhangi bir şeyi’ satın almak kadar kendisini meşgul etmez; çünkü satışta-ki kazanç kesin, satın almadaki ise tahminîdir. Yahut cins isim (ticaret) tür (alım) için kullanılarak, satın almaya ticaret denmiştir. Nitekim bir kimse uygun bir alım veya satım yaptığında “Falancaya kazançlı bir ticaret nasip oldu.” dersin. Şu da söylenmiştir: Ticaret celepçiler için kullanılır. Bir kimse davar topladığında “Falanca celep ticareti yaptı.” denilir.

א [1325] kelimesindeki Tâ, i‘lâlden dolayı düşmüş olan Vav’ın yerine إgelmiştir; çünkü kelimenin aslı ام ة] dır. Kelime isim tamlaması’إ אم ا [وإhalinde kullanılınca izafet, taviz harfı yerine ikame edilmiş; böylece taviz harfi olan Tâ düşürülmüştir. Bunun benzeri şu ifadedir:

Ve caydılar sana vaad ettikleri şeyden!

Burada da ideten kelimesinin Tâ’sı izafetten dolayı düşmüştür.

[1326] “Gönüllerin ve gözlerin allak bullak olması” ya kalp ve gözlerin ken-di yerlerinde altı üstüne gelecek şekilde dönmeleri ve değişmeleri şeklinde olur; bu da korku ve şiddetten sarsılmaları ve gözlerin belermesidir; Allah Teâlâ’nın şu sözüne benzer: “Ve o vakit gözler kaymış; yürekler gırtlaklara dayanmıştı.” [Ahzâb 33/10]) yahut kalplerin ve gözlerin halleri değişir de kalpler daha önce anlamaya-cak şekilde mühürlenmiş oldukları halde şimdi anlamaya başlarlar; gözler de daha önce görmeyecek şekilde kör oldukları halde şimdi görür hale gelirler.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

[1327] “Yaptıklarının karşılığının daha güzeli” ifadesi şu âyete benzer: “İhsan üzere hareket edenlere daha güzeli vardır.” [Yunus, 10/26]; yani Allah’ı tesbih ederler ve O’ndan korkarlar ki Allah sevaplarını kat kat versin ve lütuf olarak onlara sevaplarından fazlasını da versin. “Daha güzeli ve fazlası.” [Yu-nus, 10/26]) âyetinin anlamı da budur; yani daha güzeli, sevap ve lütfun fazlası vardır; çünkü Allah Teâlâ’nın ‘ver’gileri ya lütuf ya sevap yahut birebir karşılık şeklinde olmaktadır. “Allah” lütfettiği şeyle “hesapsız olarak rızıklandırır;” se-vabın ise bir hesabı vardır; çünkü hak etme (istihkak) hasebiyle verilmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

[1328] Serap; gün ortasında çölde görülen güneş ışını olup, yeryüzün-de akan bir suymuş gibi görülür. ا kelimesi אع ile aynı anlamda olup اyayvan, düz yer demektir. Ya da אع -kelimesinin çoğuludur; (komşu an اlamındaki) cârun - cîratun kelimelerine benzer. (İçinde şimşek ve yıldırım olmayan yağmur anlamındaki) dîmetun, dîmâtun, kıymetun da kıymâtun şek-linde okunduğu gibi, kī‘atun da açık Tâ ile kī‘âtun [אت ] şeklinde okunmuş-tur. Bazıları bu kelimeyi yuvarlak Tâ ile kī‘âtun [אة ] şeklinde okumuşlardır. Raculun ‘izhâtun (bedbaht kişi) ifadesindeki ‘izhâtun kelimesine benzer.

[1329] Âyette imana itikat etmeyen ve hakka tâbi olmayan kim-senin yaptığı salih ameller, seraba benzetilmiştir ki o kimse bu amel-lerin Allah katında kendisine fayda vereceğini ve Allah’ın azabın-dan kendisini kurtaracağını zanneder; sonunda umduklarından mahrum kalır ve düşündüklerinin tersi şeylerle karşılaşır. Kıyamet günü aşırı derecede susamış olan kâfir o serabı yerde görür de onu su zanneder;

ona gelir fakat umduğunu bulamaz ve onun yanında Allah’ın zebanilerini bulur; zebaniler onu sert bir şekilde yakalayıp cehenneme götürürler ve ona kaynar su ve irin içirirler. Bunlar haklarında Allah Teâlâ’nın şöyle buyurdu-ğu kimselerdir: “Çalışıp didinmiş; (ama boşuna) yorulmuştur.” [Ğâşiye 88/3], “Oysa güzel bir iş yaptıklarını sanıyorlardı!” [Kehf 18/104], “(İyi olduğu zan-nıyla) yaptıkları her bir amelin üzerine yürüyüp onu toz duman etmişiz-dir!” [Furkān 25/23]. Şu da söylenmiştir: Bu âyet Utbe b. Rebî‘a b. Ümeyye [v. 2/624] hakkında nazil olmuştur; Utbe, cahiliye döneminde ibadet eder, rahip elbiseleri giyerdi; bir din arayışında idi, fakat sonra İslâm döneminde kâfir oldu.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

[1330] ّ ifadesi, denizin engin yeri anlamındaki (derin, suyu çok) اlücc kelimesinin ismi mensûbudur. “(Elini) çıkardı.” fiilinin altındaki za-mir denize düşene râcidir. “Neredeyse onu bile göremez.” Bu ifade ‘onu göremez’ fiilinin pekiştiricisidir; yani onu görmek bir tarafa, onu görmeye yaklaşamaz bile! Şair Zürrumme’nin [v. 117/735] şu sözündeki gibi:

Uzaklık sevgilileri ayırdığında aşkın kalıntısı Meyyete’ye olan sevgisinden dolayı ayrılmaya yaklaşmaz bile!

Yani ayrılmaya yaklaşamaz bile, nasıl ayrılacak!

[1331] Kâfirlerin amelleri, önce, çıkarlarının elden gitmesi ve zararlarının mevcut olması hususunda seraba benzetilmiştir ki uzaktan ona ulaşmaya ça-lışan kimse hiçbir şey bulamaz. Diğer seraplarda olduğu gibi, kâfirin hiçbir şey bulamaması ziyan ve keder olarak yeterli değildir; nihayet, onun yanında kendisini itip kakarak cehenneme götürecek zebanileri bulur ve su ile de su-suzluğunu gideremez. Kâfirlerin amelleri boş olduğu için Allah Teâlâ, onları ikinci olarak da zulmet, karanlık, ve Hak nurundan mahrumiyet hususunda denizin derin suyundan, dalgalardan ve bulutlardan üst üste yığılmış karan-lılara benzetmiş sonra da şöyle buyurmuştur: Allah kime tevfik, koruma ve lütuf nurunu vermezse o, bâtılın karanlığındadır ve onun nuru yoktur.

[1332] Bu kelâmın akışı kinaye akışıdır; çünkü lütuflar ancak iman ve ame-lin arkasından -veya iman ve amel edilecek beklentisiyle- gelir. Dikkat edersen, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Uğrumuzda uğraşıp didinenleri biz elbette yollarımıza iletiriz.” [Ankebût 69]; “Allah zalimleri saptırıyor!” [İbrahim 14/27].

[1333] İsim tamlaması şeklinde sehâbu zulumâtin (karanlık bulutu); yine sehâbun kelimesinin ref‘i ve tenviniyle, zulumât kelimesinin de birinci zu-lumâtinden bedel olarak cerriyle sehâbun zulumâtin şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

אتٍ [1334] א َ “havada kanatlarını açıp yayarak” demektir. َِ َ fiilindeki

zamir, ya “hepsi”ne ya da “Allah”a râcidir; ُ َ ِ ْ َ ُ وَ َ َ َ (kendi duasını, kendi tesbihini) ifadesindeki zamirler de aynıdır. Salât dua demektir. Allah’ın kuşlara kendi dua ve tesbihlerini ilham etmesi uzak görülemez. Nitekim akıllı varlıkla-rın nerede ise bulamayacağı birtakım dakik bilgileri Allah onlara ilham etmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

[1335] ِ ْ ُ (kaldırmakta) “sevketmekte” anlamındadır; el-bidā‘atu’l-muz-cât (değersiz sermaye) ifadesi de bundan gelmektedir; yani beğenmeyen her-kesin defedip kendisinden uzaklaştırdığı (sermaye). es-Sehâb kelimesi bazen dağbaşındaki duman, çok yağmurlu bulut anlamlarına gelen el-‘amâ gibi tekil olur bazen de yoğun beyaz bulut anlamına gelen er-rebâb gibi çoğul olur. Bir bulutun birbirine geçirilmesinin anlamı şudur: Bir bulut parçalar halinde bulu-nur, Allah Teâlâ bu parçaları birbirine ekler. Bir tek bulut olduğu halde “Arasını birleştirdi.” ifadesi caiz olmuştur; zira bulutun parçalarını birleştirir, demektir. Nitekim (şairin) şu sözünde de beyn kelimesi bu şekilde kullanılmıştır:

Dehūl ile Havmel arasında1

כאم [1336] دق ,birbiri üzerine birikmiş (kat kat bulut) ا ْ ,yağmur ا ِ arasından ve çıkış yerlerinden demektir. Cibâl, cebelin çoğulu olduğu gibi, hılâl de halelin (aralık/boşluk) çoğuludur. İfade min halelihî şeklinde de okunmuş-tur. (ُل ّ َ ُ א) .ifadesi) şedde ile ve yünezzilu şeklinde okunur وَ כאد ifadesi) id-gam ile yekâssenâ da okunmuştur. ْ َ kelimesi burkanın çoğulu olarak burakıhî şeklinde de okunmuştur; burka, berkten bir miktar demektir; ğurfa (oda) ve lukma kelimeleri kalıbındadır. Harekeler birbirine tâbi olarak iki zamme ile bu-rukıhî şeklinde de okunmuştur. Fu‘le kelimesinin çoğulunun fu‘ulât; zulmetin çoğulunun zulumât şeklinde okunmasına benzer. Aydınlık, ışık anlamında senâ berkıhî şeklinde kısa med ile de [senâu berkıhî şeklinde uzun med ile de] okunmuştur. Uzun med ile olan, irtifâ/yükseklik anlamına gelir. Senâ, yüksek şey için kullan-dığın seniyyun sözünden gelmektedir. אر א ُ َ ْ َ (gözleri alıp götürmektedir) ifadesinde Bâ, tıpkı ْ כُ

ِ ْ َ ِ اْ ُ ْ ُ َ Kendi ellerinizi tehlikeye atmayın. [Bakara) وَ2/195]) ayetindeki Bâ gibi zâittir.

[1337] Ebû Ca‘fer el-Medenî’nin [v. 130/747] şöyle dediği nakledilmiştir: Bu anlatılanlar, Allah’ın rubûbiyetine ve durumunun aşikâr olduğuna dair delilleri sayma kabilindendir. Şöyle ki: Allah Teâlâ, göklerde ve yerde bulunan kimsele-rin ve yer ile gök arasında uçanların tesbihini, kendisine ettikleri dua ve yakarış-ları; yine, anlattığı şekilde bulutu emrine âmade kıldığını ve kendisinin bulutta meydana gelen –hani sonucunda yağmurun yağdığı- fiillerini; yine, rahmetini mahlûkatı arasında taksim ettiğini ve onu hikmeti gereği daraltıp genişlettiği-ni; yine, buluttaki -nerede ise gözleri kapıp götürüverecek olan- şimşeği ibret alsınlar ve sakınsınlar diye onlara gösterdiğini; yine, gece ile gündüze birbirini takip ettirdiğini, uzunluk ve kısalıkta ikisinin arasında farklılıklar meydana ge-tirdiğini zikretmiştir. Bütün bunlar Allah’ın varlık ve sebâtının son derece açık delilleri olup O’nun özelliklerini haykıran kanıtlardan başka bir şey değildir; tabiî, gözlemleyen, inceleyen, düşünen ve gören kimseler için…

[1338] Şayet “ Peygamber (s.a.), göklerdekilerin tesbihini, duasını, kuşların tesbihini ve duasını, gökteki ‘dolu’ yüklü bulut dağlarını ne zaman gördü ki ona ‘Görmedin mi?’ diye hitap edildi?” dersen şöyle derim: Onun bilgisi, Allah’ın vahiy yoluyla ona haber vermesi yönündendir.

[1339] Şayet “ٍد َ َ ِ אلٍ، َ ِ ِ אء ا َ ِ (O; ‘dolu’ yüklü bulut dağla-

rını gökten indirip) ifadesinde birinci, ikinci ve üçüncü Min’ler arasın-da ne fark var?” dersen şöyle derim:Birincisi, gayenin başlangıcını bil-dirirken, ikincisi “bazı” anlamı ifade eder; üçüncüsü ise açıklayıcıdır. Yahut ilk ikisi başlangıç bildirirken, sonuncusu “bazı” anlamı verir. Mâna şöyledir: Allah gökten, yani oradaki (bulut) dağlarından dolu indirir.

Birinci tahlile göre yünezzilu fiilinin mef‘ûlü ٍאل َ ِ ِ terkibidir [“Dağlar in-dirir.” anlamında]. “Peki, ٍد َ َ

ِ א َ ِ אلٍ َ ِ ِ terkibinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Burada iki mâna vardır: İlki, Allah’ın yeryüzünde kayalık dağ-lar yaratması gibi gökte de dolu dağları yaratmasıdır. İkincisi ise, ‘dağlar’la çokluğu kastetmesidir; nitekim (altını çok olan kimse hakkında) “Falanca altın dağlarına sahiptir.” denilir.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

[1340] ( ٍ َ כُ دَا َ َ ifadesi) hāliku külli dâbbetin şeklinde de okunmuş-tur.1 Dâbbe (canlı) kelimesi, akıllı ve akılsız varlıklara verilen isim olunca akıllı varlıklar galip kabul edilerek ötekilere de onların hükmü verilmiş; sanki canlıların tümü akıllı imiş gibi ifade edilmiş ve karnı üzerinde sürü-nenler ve dört ayağı üzerinde yürüyenler için [akıllı varlıklar için kullanılacak]

ve ifadeleri kullanılmıştır.

[1341] Şayet “ٍאء َ ِ (Bir sudan) ifadesinde kelime neden nekire kul-lanıldı?” dersen şöyle derim:Mâna şöyledir: Allah bütün canlıları suyun o canlıya özgü bir türünden yaratmıştır. Yahut Allah, tüm canlıları özel bir sudan –yani nutfeden- yaratmış; sonra nutfeden mahlûkat arasında farklı mahlûklar yaratmıştır ki bir kısmı haşerat, bir kısmı dört ayaklı hayvan, bir kısmı da insanlardır. “Her biri aynı su ile sulanır, fakat onları tad bakımın-dan birbirinden üstün kılmışızdır.” (Ra‘d 13/4 ) ayeti de buna benzemek-tedir.

[1342] Şayet “ ّ َ ء ْ َ כُ אء ا َ ِ َא ْ َ َ Biz canlı olan her şeyi sudan) وَyarattık.” [Enbiyâ 21/30]) âyetinde el-mâ’ (su) kelimesi neden ma‘rife gelmiş?” dersen şöyle derim:Allah Teâlâ burada başka bir mâna kasdetmektedir: Canlı cinslerinin tümü bu cinsten yaratılmıştır ki o da su cinsidir. Bu durum, her ne kadar su ile bu cinsler arasına vasıtalar girse de suyun asıl olduğunu ifade eder. Demişlerdir ki: Allah melekleri sudan yarattığı rüzgârdan yaratmış; cinleri su-dan yarattığı ateşten yaratmış; Âdem’i de sudan yarattığı topraktan yaratmıştır. 1 Bu durumda, “Allah bütün canlıları sudan yaratmıştır.” değil, “Allah bütün canlıları sudan yaratacaktır.”

anlamında olur. / ed.

[1343] “Peki, bu üç cins, neden bu sırayla gelmiş?” dersen şöyle derim:Kudreti fazla olan öne alınmıştır; yürüme vasıtası olan ayaklar ve (canlıyı ayakta tutan) unsurlar olmaksızın yürüyenler; sonra iki ayak üzerinde yü-rüyenler; sonra da dört ayak üzerinde yürüyenler. Şayet “Karnının üzerinde sürünmeye neden yürümek dendi?” dersen şöyle derim:İsti‘âre yoluyla. Ni-tekim Araplar, devam eden iş hakkında “Bu iş yürüdü.” derler; “Falancanın işi yürümez.” denir. Toynaklı hayvanın dudağı için kullanılan cahfele yeri-ne, dudak anlamına gelen şefeh kelimesinin müste‘âr olarak kullanılması ve şefeh yerine mişfer (deve dudağı) kelimesinin kullanılması buna benzer. Benzerleri de böyledir. Müşâkele yoluyla (fiiller arasında şekil benzerliği ol-sun diye) böyle ifade edilmiş de olabilir; çünkü (karnı üzerinde) sürünen ile (ayakları üzerinde) yürüyen beraber zikredilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

א [1344] ِכَ َ أوُ א َ ,cümlesi “İnandık (!Mümin değiller bunlar) وَitaat ettik” diyenlere işaret eder veya yüz çeviren grubu gösterir. Birinci işarete göre cümlenin anlamı, sadece yüz çeviren grubun değil, tümünün imansız olduğunun Allah tarafından bildirilmesidir. İkinci işarete göre ise mâna, yüz çeviren grubun daha önce imandan nasipleri olmadığının Allah tarafından bildirilmesidir. Bunların imanı ancak kalbin tasdiki olmaksızın sadece dil ile iddia etmekten ibarettir. Zira bu söz gönül rızasıyla ve sağlam bir inançtan kaynaklansaydı, bunu ‘yüz çevirme’ ve ‘yan çizme’ takip et-mezdi. א kelimesinin ma‘rife getirilmesi, onların bilinen müminler-den olmadıklarına delâlet eder. Müminler iman üzere sabit, dosdoğru olan ve “Ancak şu kimseler mümindir ki; Allah ve Resûlüne iman etmiş, sonra da şüpheye düşmemişlerdir.” [Hucurât 49/15] ayetinde özellikleri anlatılan kimselerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

[1345] “Allah ve Resulü”nden maksat, Allah Resûlü’dür. Bu senin a‘ce-benî zeyd ve keramuhû (Zeyd ve cömertliği hoşuma gitti.) sözüne benzer ki “Zeyd’in cömertliği” demek istiyorsundur. Şairin şu sözü de bu kabildendir:

Bağırtlak kuşundan ve cıvıltısından evvel geldim ben buraya (suya).

[1346] Rivâyete göre âyet, münafık Bişr ile hasmı olan bir Yahudinin bir arazi hakkında çekişmeleri üzerine nazil olmuştur. Yahudi, münafığı Peygamber (s.a.)’e götürmeğe çalışıyor, münafık ise “Muhammed bize hak-sızlık ediyor!” diyerek yahudiyi Ka‘b b. Eşref ’e [v. 3/624] götürmeğe çalışı-yordu. Yine rivayet edilmiştir ki bir arazi ve su kaynağı hakkında Muğîre b. Vâil ile Hazret-i Ali [v. 40/661] arasında bir anlaşmazlık çıkmıştı. Muğîre dedi ki: Muhammed’e mi? Ben onun ne yanına giderim ne de önünde mahkemeleşirim! Çünkü o bana kızıyor, bana zulmetmesinden korkuyo-rum!

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

[1347] ِ ْ َ ا kelimesi إِ ُ ْ َ fiilinin sılasıdır; çünkü etâ ve câe fiilleri İlâ ile geçişli olurlar. َ ِ ِ ْ ُ fiiline bağlı da olabilir; çünkü bu kelime “itaatte sür’atli” anlamına gelmektedir. Sılası kendisinden önce geçtiği ve tahsise delâlet ettiği için bu daha güzeldir. Mâna şöyledir: Onlar senin yanında acı gerçekten ve sırf adaletten başka bir şey olmadığını bildikleri için, hak kendilerine ağır geldiğinde, onların aleyhine hasımları lehine hükmederek gözbebeklerini yuvalarından fırlatmayasın diye senin huzurunda mahke-meleşmekten kaçınıyorlar. Ama hak kendi lehlerine hasımları aleyhine sabit olursa hasmın zimmetinde sabit olanı alıp onlara vermen için koşa koşa sadece senin yanına geliyorlar…

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

[1348] Hak aleyhlerine olduğunda Peygamber’in hükmünden yüzçe-virmeleri konusunda Allah onları; (i) kalpleri hasta birer münafık olmak, (ii) Muhammed’in peygamberliği konusunda şüphede olmak ve (iii) hü-küm verirken haksızlık etmesinden korkmak arasında kısımlara ayırmış;

sonra “Asıl zalimler kendileridir!..” ifadesiyle Hazret-i Peygamber’in hak-sız hüküm vermesinden korkmalarını boşa çıkartmıştır; yani Peygamber’in durumunu bildikleri için kendilerine haksızlık edeceğinden korkmamak-tadırlar; ancak kendileri zalim olduğundan, aleyhlerine çıkacak dâvalarda hak sahibine zulmetmek ve hakkı bile bile inkâr etmek istiyorlar. Oysa bu Peygamber (s.a.)’in huzurunda yapamayacakları bir şeydir. İşte bundan do-layı dâvaları ona götürmekten kaçınıyorlar.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

[1349] Hasan-ı Basrî [v. 110/728] şöyle der: ل ا (müminlerin sözü) terkibindeki kavl kelimesi zamme ile kavlu şeklinde okunur; ancak fetha ile kavle şeklinde okunması daha kuvvetlidir; çünkü iki isimden kânenin ismi olmaya en lâyık olanı en belirgin olanıdır. ا ل ا ifadesi ise (demeleri) أن ’den daha belirgindir (kânenin ismi olmaya daha lâyıktır). Zira nekireleştirilme imkâ-nı yoktur; ل ا ise böyle değildir. Bu şu ayetlerdeki kâne kabilindendir: א َ ٍ َ ِ وَ َ ِ َ ِ أنَ ;Allah’ın çocuk edinmesi olacak şey değildir!” [Meryem19/35]“) כَאنَ ا َ َ َ כَ َ َ َא أنَْ َ نُ َכُ א َ (“Bunu söylemek bize yakışmaz!” [Nûr, 24/16]).

[1350] ( َ כُ ْ َِ kelimesi) mechûl olarak li-yuhkeme şeklinde de okun-

muştur. Şayet “Li- yuhkeme ifadesi neye isnat edilmiştir? Ona mutlaka bir fâ‘il lazımdır.” dersen şöyle derim:Kendi mastarına isnat edilmiştir; çünkü “aralarında hâkimlik edilsin diye” anlamındadır. Cumi‘a beynehum ve üllife beynehum (araları bulundu; araları birleştirildi) ifadeleri de buna benzer. Bir benzeri de şu âyettir: ْ َכُ ْ َ َ َ َ َ [En‘âm 7/94] Bu, beyne kelimesini mansub okuyanlara1 göredir; “Aranızda kopukluk meydana gelmiştir.” anlamında-dır. Li-yuhkeme kıraati, ا fiiline cevap vermektedir.2 (çağrıldıklarında) د

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

[1351] ( َ fiili) Kāf و ’ın ve Hâ’nın kesresiyle geçerken de dururken de yettakıhi, Hâ’nın sükûnuyla (yettekıh), Kāf ’ın sükûnu ve Hâ’nın kesresiyle (yettakhi) de okunmuştur. Takhi kısmı, ketfi kelimesine benzetilmiş, sonra da hafifletilmiştir. Şairin şu sözüne benzer:

“Bizim için kavut satın alıvê”3 dedi Süleymâ.

1 Ayrıca, fiilin fâ‘ili olarak beynukum şeklinde de okunmuştur. / ed.2 Bu fiil meçhul/edilgen olduğuna göre bunun da edilgen olması daha uygundur. / ed. 3 İşteri kelimesinden kesre düşürülmüştür. / çev.

[1352] Allah Teâlâ bu âyette kurtuluş sebeplerini bir araya getirmiştir. İbn Abbas âyetin tefsirinde şöyle der: Kim farzlarında “Allah’a,” sünnetle-rinde de “Resûlüne itaat ederse,” geçmiş günahlarından dolayı “Allah’tan korkar,” gelecekte de Allah’ın emirlerini yerine getirmemekten “sakınır-sa…” Anlatıldığına göre bir hükümdar (gereği ile amel edildiği takdirde) yeterli olacak bir âyet sormuştu; kendisine bu âyet okundu.

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

[1353] Cehede yemînehû ifadesi, kişi gücünün sonuna ulaştığında söylenen cehede nefsehû ifadesinden müste‘âr olup, yeminde aşırı gittiğinde, son derece kuvvetlice ve pekiştirilmiş biçimde yemin ettiğinde kullanılır. İbn Abbas’tan şöyle rivayet edilmiştir: “Kim billâhi derse yeminini pekiştirmiş olur.” Akseme cehde’l-yemîn (son derece kuvvetlice yemin etti) ifadesinin aslı, akseme yeche-du’l-yemîne cehdendir; fiil düşürülmüş, mastar öne alınmış ve mef‘ûle muzāf ola-rak fiilin yerine konulmuştur; ِאب ِّ بَ ا ْ َ َ (“Vurun boyunlarını!” [Muhammed 47/4]) ayetindeki gibidir. Mansūb okunmasının hükmü, halin hükmü gibidir. Adeta câhidîne eymânehum (yeminlerini pekiştirerek) buyurmaktadır.

[1354] ٌ َ و ُ ْ َ ٌ َ َא (mâkul çerçevede itaat!) Bu cümle mahzuf bir müb-tedanın haberidir veya haberi hazfedilmiş bir mübtedadır; yani sizin işiniz, sizden istenen, kalpleriniz farklı olduğu halde ağızlarınızla yapmış olduğu-nuz [boş] yeminler değil, içi dışına uyan samimi müminlerin itaati gibi şek-siz şüphesiz mâkul ve malum bir itaattir. Veya sizin itaatiniz sözle söylenip fiil ile uygulanmayan malum itaattir. Yahut bu yalan yeminlerdense makul bir itaat sizin için daha iyi ve daha uygundur. Yezîdî [v. 202/817] “tam itaat edin” anlamında fetha ile [tā‘aten ma‘rûfeten] okumuştur.

[1355] “Allah elbette haberdardır;” içinizde olanları bilir, sırlarınızdan hiçbir şey O’na gizli kalmaz, münafıklığınızdan dolayı sizi rezil edecek, ce-zalandıracaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

[1356] Allah Teâlâ sözü iltifat sanatı üslubuyla gâibten muhataba çevir-di; zira münafıkları kınama konusunda bu üslup daha etkilidir. Allah Teâlâ şunu kastediyor: Eğer yan çizerseniz ona zarar veremezsiniz, sadece kendi-nize zarar verirsiniz; çünkü Peygamber, Allah’ın yüklediği risâlet görevini yerine getirmekten başka bir şeyle mükellef değildir. Bu görevi yerine getir-diğinde mükellefiyet sorumluluğundan çıkmış olur. Size gelince, mükellef oldunuz şeyleri kabul ve itaatle karşılamanız gerekir. Bunu yapmadığınız ve yüz çevirdiğiniz takdirde kendinizi Allah’ın gazabına ve cezasına arz etmiş olursunuz. Ona itaat ederseniz dalâletten hidayete çıkma hususundaki na-sibinizi kazanmış olursunuz. Fayda da, zarar da size aittir. Peygamber ancak öğüt veren ve doğru yolu gösterendir; ona ancak -kabul ettiğiniz takdirde- faydası olanı bildirmek düşer, yüz çevirmenizde ise onun bir zararı yoktur. Belâğ kelimesi, tebliğ anlamındadır; edânın te’diye anlamına gelmesine ben-zer. “Apaçık”tan maksat âyetlerle ve mucizelerle birlikte olmasıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

[1357] Hitap Peygamber (s.a.)’e ve onunla beraber olanlaradır. כ (sizden) ifadesi, Fetih sûresinin [48/29] sonundaki ْ ُ ْ

ِ gibi, beyan içindir.1 Allah zorbaları (firavun ve tâbilerini) helâk ettikten sonra Mısır ve Suriye bölgesine İsrail oğul-larını mirasçı kıldığı zaman onlara yaptığı gibi, Müslümanlara da küfre karşı İslâm’a yardım edeceğini, onları yeryüzüne mirasçı kılacağını, onları yeryüzünde halife yapacağını ve kendisinden razı olunan dini, İslâm dinini, yerleştireceğini vaat etmiştir. “Dinin yerleştirilmesi” ise, sabit kılınması ve iyice kuvvetlendiril-mesi demektir. Kalplerini emniyete kavuşturmayı ve içinde bulundukları kor-kuyu onlardan gidermeyi de vaat etmiştir. Şöyle ki: Hazret-i Peygamber (s.a.) ve arkadaşları 10 [küsür] sene Mekke’de korku içinde kaldılar. Hicret edince de Medine’de silahla sabahlıyor, silahla akşamlıyorlardı. Sonunda biri; “Bizim em-niyet içinde olacağımız, şu silahları bırakacağımız bir gün gelmeyecek mi?!” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) dedi ki: “Kısa bir süre daha böyle kalacaksınız, 1 “İçinizden -sadece- iman edip salih işler yapanlara…” şeklinde teb‘îziyye değil, “İman edip salih işler

yapan sizlere…” şeklinde. İlkinde, muhatapların içerisinde iman ve salâh zıttı işler yapanlar da buluna-bileceği ifade edilmiş olmaktadır. Müfessirin esas aldığı ikinci ihtimalde ise, muhatapların tamamı iman ve salâh içerisinde olacaklardır ki bunun -tarihî gerçekler ışığında- doğru olmadığı anlaşılmaktadır. / ed.

sonra öyle bir zaman gelecek ki herhangi biriniz, büyük bir topluluk içeri-sinde yanında silah olmaksızın bağdaş kurup oturacak.” Allah Teâlâ vaadini yerine getirdi, Arap yarımadasında onları üstün kıldı; daha sonra doğu ve batı ülkelerini de fethettiler; kisraların mülkünü darmadağın ettiler, hazine-lerine sahip oldular ve dünyaya hâkim oldular. Ama sonra onların yaşayışla-rının aksine davranan kimseler çıktı; o nimetlere nankörlük ettiler ve fâsık oldular. Bu da Peygamber (s.a.)’in şu sözünde belirttiği şeydir: “Benden sonra hilâfet otuz senedir; sonra Allah dilediği kimseyi melik yapacak, artık krallık olacak, sonra soygunculuk, yol kesme, kan dökme ve zulmen malla-ra el koyma olacak.” [Tirmizî, “Fiten”, 48]

[1358] ( א ا ifadesi) mechul olarak ustuhlife [egemen [egemen kıldı] כkılındı] şeklinde; و fiili de Nûn’un şeddesiyle (ve leyubeddilennehum şeklinde) okunmuştur.

[1359] Şayet “Lâm ve Nûn harfleri ile pekiştirilmiş olarak ْ ُ َ ِ ْ َ ْ َ َ fiilinde yemin nerededir?” dersen şöyle derim:Mahzuftur, takdiri de ‘Allah onlara vaat etti ve onları mutlaka egemen kılacağına yemin etti.’ şeklinde-dir. Yahut gerçekleşmesi konusunda Allah’ın vaadi yemin yerine konulmuş; yeminin telakki edildiği şekilde telakki edilmiştir. Adeta ‘Allah onları mut-laka egemen kılacağına yemin etti.’ buyrulmuştur.

[1360] Şayet “ ِ َ و ُ ُ ْ َ cümlesinin i‘râbda mahalli nedir?” dersen şöyle derim:Bunu yeni/müstakil bir cümle yaparsan i‘rabda mahalli olmaz; san-ki biri ‘Neden onlar hem egemen kılınıyor hem de güvenleri sağlanıyor?’ diye sormuş; Allah da ‘Bana kulluk etsinler diye.’ şeklinde cevap vermiş olur. Eğer cümleyi onlara verilen sözden hal yaparsan mahallen mansūb olur; yani Allah bunu onlara (kendisine) kulluk etmeleri ve ihlâslı olmaları halinde vaat etmiş olur.

כ [1361] ”.ifadesi, tıpkı “Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler و [Nahl 16/112]) âyetindeki gibi nimete nankörlük anlamdadır. “ Fâsıklar da bunlardır işte!” Yani fâsıklığı eksiksiz olan fâsıklardır; çünkü o büyük nime-te nankörlük etmiş, onu küçümseme cür’etinde bulunmuşlardır.

[1362] Şayet “Bu âyette râşit halifelerin durumuna delil var mıdır?” dersen şöyle derim: En açık, en net delil vardır; zira iman ve salih amel sahibi olup egemen kılınanlar onlardan başkası değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

[1363] “Namazı dosdoğru kılın.” cümlesi, “Allah’a itaat edin ve Pey-gambere itaat edin.” cümlesine atfedilmiştir. Ma‘tūf ile ma‘tūfun aleyh ara-sına -uzasa dahi- fâsılanın girmesi uzak bir şey değildir; çünkü ma‘tūfun hakkı ma‘tūfun aleyhten başka olmaktır. Ayrıca, farz olduğunu pekiştirmek için Peygambere itaat tekrar edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

[1364] ( َ َ ْ َ ifadesi) Yâ ile lâ yahsebenne şeklinde de okunmuştur. Bunda birkaç vecih vardır: (i) رض ِ ا َ ِ ِ ْ ُ cümlesinin iki mef‘ûl olma-sıdır. ‘Kâfirler hiç kimsenin Allah’ı yeryüzünde âciz bırakacağını sanmasın ve bu tür şeylere tamah etmesinler.’ anlamındadır. Bu, kuvvetli ve güzel bir mânadır. (ii) ل ا ا ُ ِ -cümlesinde zikri geçtiği için (san وَأَmasın) fiilinde resûle ait zamirin (failin) bulunmasıdır. ‘Peygamber, kâfir-lerin Allah’ı yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmasın.’ demektir. (iii) Bu ibarenin aslının وا כ ا (kâfirler kendilerini (Allah’ı) âciz bırakacak kimseler sanmasınlar) şeklinde olmasıdır. Daha sonra birinci mef‘ûl olan hum zamiri hazfedilmiştir. Bunu caiz kılan kural şudur: Fâ‘il ile iki mef‘ûl, bir varlığı ifade ettiğinde ikisinin zikri ile yetinilir, üçüncü-sünden vazgeçilir. “Barınakları ateştir.” cümlesi, وا ّ ا כ cümlesine ma‘tūf olup sanki şöyle denilmiştir: Kâfirler Allah’dan kaçamaz; barınakları ateştir! -Bunlardan maksat, var güçleriyle yemin edenlerdir.-

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

[1365] Allah Teâlâ kölelerin izin istemelerini emretti. Kölelerin, cariye-lerin ve hürlerden bülûğ çağına ermemiş çocukların izin istemesini emret-tiği de söylenmiştir.

[1366] Gece ve gündüz “üç defa” izin isteyeceklerdir: (i) Sabah namazın-dan önce; çünkü bu vakit yataklardan kalkma, içinde uyunan yatak elbisele-rini çıkarma ve uyanıklılık halindeki normal elbiseleri giyme zamanıdır. (ii) Öğle vakti. Zira bu vakit kaylûle (siesta) yapan kadının elbiselerini çıkardığı bir vakittir. (iii) Yatsı namazından sonra. Bu vakit de uyanıklık halindeki el-biselerden soyunma ve uyku elbiselerine bürünme zamanıdır. Bu hallerin her birine avret denilmiştir; çünkü insanlar bu vakitlerde tesettüre riayet etmezler.

[1367] ‘Avret açıklık demektir. A‘vera’l-fâris (süvari açık verdi; düşma-nın vurabileceği mesafeye girdi) ve a‘vera’l-mekân (mekânda gedik belirdi) ifadeleri de bundandır. A‘ver gözünde bozukluk olan demektir.

[1368] Daha sonra Allah Teâlâ bu üç vaktin dışında izin istemeyi bırak-ma hususundaki mazeretlerini belirtti ve “elbette birbirinizin yanına girip çıkacaksınız” sözüyle mazeret sebebini de açıkladı; yani sizin de onların da birbirinizle karışık yaşamaya ve iç içe bulunmaya ihtiyacınız vardır; onlar hizmet için sizin yanınıza girer çıkarlar, siz de hizmet almak için onların yanına girer çıkarsınız. Eğer her vakit izin isteme konusunda emir kesinleş-seydi güçlüğe sebep olurdu.

[1369] Rivayete göre Peygamber (s.a.), Ensārî bir çocuk olan Müdlec b. Amr’ı öğle vaktinde Hazret-i Ömer’i çağırmak üzere göndermiş; Müdlec, Hazret-i Ömer örtüsü açılmış olduğu halde uyurken onun yanına girmişti. Hazret-i Ömer “(Bunun üzerine) Keşke Allah babalarımızın, çocuklarımı-zın ve hizmetçilerimizin bu vakitlerde izinsiz olarak yanımıza girmelerini engellese diye temenni ettim.” dedi. Hazret-i Ömer, Müdlec ile beraber Peygamber (s.a.)’in yanına gittiğinde, bu âyetin Peygamber’e inmiş oldu-ğunu gördü. Bu âyet Hazret-i Ömer Radıyallāhu anh sebebiyle inen âyet-lerden biridir. Bu âyetin Esmâ bint Ebû Mersed hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Esmâ şöyle dedi: Biz erkeklerin ve kadınların yanına [destursuz] girerdik; bazan ikisi bir yorganın altında bulunurlardı. Denilmiştir ki; Es-mâ’nın, yanına girmesinden hoşlanmadığı bir zamanda yaşlı bir hizmetçisi yanına girmişti. Bunun üzerine Esmâ, Peygamber (s.a.)’e gelip, “Hizmet-çilerimiz ve kölelerimiz hoşlanmadığımız durumlarda yanımıza giriyorlar!” deyince bu âyet nâzil oldu.

[1370] Ebû Amr [v. 154/771] ا kelimesinin sükûn ile el-hulm şeklinde okunduğunu söylemiştir. ٍات َ ثَ َ (üç defa) yerine, nasb ile selâse ‘avrât (açık olabileceğiniz üç vakit) şeklinde de okunmuştur. A‘meş’den [v. 148/765] Hüzeyl lugatine göre ‘averâtin şeklinde rivayet edilmiştir.

[1371] Şayet “ כ cümlesinin i‘râbda mahalli nedir?” dersen şöyle derim:رات ث َ ifadesini merfû‘ okursan, onun sıfatı olmak üzere mahal-len merfû‘ olur; yani bunlar, izin istemeye mahsus üç avret vaktidir. رَات ْ َ ثَ َ şeklinde mansub okursan, כ ’un i‘râbda mahalli olmaz; özellikle bu hallerde izin isteme emrini pekiştiren bir söz olur. “Peki ْ כُ ُ ْ َ kelimesi ne ile merfû‘ olmuştur?” dersen şöyle derim:Mübteda olarak. Haberi ise ٍ ْ َ ifadesidir; tāifun ‘alâ ba‘z (Birbirinizin yanına girip çıkacaksınız.)

demektir. ن ا ّ kelimesi ona delâlet ettiği için tāifun hazfedilmiştir. Ayrıca, bu delâletten dolayı mukadder yetūfu fiiliyle merfû‘ olması da caizdir.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

[1372] “Sizden olan çocuklar” yani köle değil, hür olanlar. “Onlardan öncekiler” ifadesiyle onlardan önce büluğ çağına ermiş olanları kastediyor ki erkeklerdir veya şu âyette zikredilen erkeklerdir: “Ey iman edenler! Sahip-lerine selâm vererek onlarla ünsiyet kurmadıkça kendi evlerinizin dışındaki evlere girmeyin.” [Nûr 24/27]. Yani çocukların, üç avret zamanı dışında izinsiz olarak (yanınıza) girmelerine izin verilmiştir. Çocuklar buna alışıp, sonra da büluğ çağına girdiklerinde yahut büluğ çağına ermiş olduklarına hükmedi-lecek yaşa gelerek çocukluktan çıktıklarında, bu alışkanlığa son vermeye ve -hiçbir vakit izinsiz yanınıza girme alışkanlığı olmayan büyük erkekler gibi- izin istemeye mecbur edilmeleri gerekir.

[1373] Bu, insanların gaflette olduğu bir durumdur; onlara göre bu emir, ‘geçerliliği olmayan kanun’ gibidir. İbn Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir âyet var ki insanların çoğu ona iman etmez; o da izin âyetidir. Ben karıma dahi yanıma girmesi için izin istemesini emrediyorum. Atā [v. 114/732] ona, “Kız-kardeşimin yanına girmek için de izin isteyecek miyim?” diye sordu. “Evet, senin himayende olup geçimini sağlasan bile.” diye cevap verdi ve bu âyeti okudu. Yine İbn Abbas’tan şöyle rivayet edilmiştir: Üç âyet vardır ki insanlar bu âyetleri inkâr etmişlerdir: (i) İzin almakla ilgili tüm âyetler; (ii) “Allah katında en değerliniz, şüphesiz en çok sakınanınızdır.” [Hucurât 49/13] ayeti ki insanlar “Evi en büyük olanınızdır.” demektedirler! (iii) “Miras taksimi sırasında (kendilerine miras düş-meyen) akrabalar, yetimler ve düşkünler de hazır bulunurlarsa onları da nasip-lendirin.” [Nisâ 4/8]. İbn Mes‘ûd [v. 32/652] da “Babalarınızın, annelerinizin ve kar-deşlerinizin yanına girerken izin istemeniz gerekir.” demiştir. Şa‘bî [v. 104/722] de

“Bu âyetlerin hükmü kaldırılmadı.” demiştir. “İyi ama insanlar onlarla amel etmiyor!” denilince, “[Bu vebal karşısında] yardımına sığınılacak olan yalnız Allah’tır!” demiştir. Sa‘îd b. Cübeyr [v. 94/713] de demiştir ki: “İnsanlar bu âyetlerin mensuh (hükmü kaldırılmış) olduğunu söylüyorlar; hayır, vallahi mensuh değiller; fakat insanlar bunları önemsemiyor.”

[1374] Şayet “Büluğ çağına erildiğine hükmedilecek yaş kaçtır?” dersen şöyle derim:Ebû Hanîfe [v. 150/767] erkek çocuklarda 18, kızlarda ise 17 yaş olduğunu söylemiştir. Âlimlerin geneli ise her ikisinde de 15 yaş olduğuna hükmetmiştir. Hazret-i Ali Radıyallāhu anh boya itibar eder ve beş karış ola-rak değerlendirirdi. Nitekim Ferezdak [v. 114/732] da bu ölçüyü esas almıştır:

[temyiz çağına erişip de] elleri donunu bağladığından itibarenve boyu uzayıp beş karışa ulaştığından beri [emir idi]

[1375] Başkaları, vücudunda kıl bitmesine itibar etmişlerdir. Hazret-i Osman Radıyallāhu anh’a bir çocuk sorulmuştu da, “Donu hareketlendi mi?”1 demişti.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

א [1376] -kelimesi yaşlılığından dolayı hayızla, çocuk yap (oturan) اmakla alakası kalmamış kadın anlamındadır. “Bir nikâh ummayan” yani evlenmek istemeyen. Elbiselerden maksat, çarşaf ve başörtüsünün üstünden giyilen cilbab tarzı dış giysilerdir. (“Güzelliklerini açığa vur-maksızın” anlamındaki) ٍ َ ِ ِ אتٍ َ ِّ َ َ ُ َ ْ َ ifadesi ziynetlerini göstermeksizin demektir; yani “Kocaları… hariç, ziynetlerini kimseye göstermesinler.” [Nûr 24/31] ayetinde kast edilen ziynetleri göstermeksizin. Yahut ziynetlerini gös-termeyi kastetmeksizin, sadece ihtiyaçları olduğunda rahatlamak için dış giysilerini çıkarmalarında (sakınca yoktur); ama iffetli davranıp çıkarma-maları onlar için daha hayırlıdır.

[1377] Allah Teâlâ caiz olanı zikredince, ardından en faziletli ve en gü-zel olanı tercih etmelerini teşvik etmek üzere müstehap olanı getirdi ki şu ayetler gibidir: “Bağışlamanız takvaya daha yakındır.” [Bakara 2/237] “Sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.” [Bakara 2/280].1 Mot-a-mot yeşillenmek anlamına gelen ihdarra fiili, tabiatta toprağın yeşermesi, bitki ve ağaçların can-

lanmasını ifade etmektedir. Muhtemelen donu zikredip, içindekini kastetmektedir. / ed.

[1378] “Peki, teberrucun gerçek anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Giz-lenmesi gereken şeyi açığa çıkarıp göstermeye çalışmaktır. Arapların sefînetun bâricun lâ ğıtāe ‘aleyhâ (üzerinde örtü olmayan açık gemi) sözünden gelmek-tedir. el-Berec göz genişliği demektir ki siyahından bir şey kaybolmayacak şe-kilde beyazı siyahının tümünü kuşatmış olarak görünür; ancak bu kelime özel olarak kadının ziynetini göstermek ve güzelliklerini açığa çıkarmak su-retiyle erkeklere açılması için kullanılmıştır. “Açıldı, açık oldu” anlamındaki bedâ ve zahara kelimeleri, teberracenin kardeşleridir; tebellece de öyledir.

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

[1379] Müminler, zayıfları ve engellileri eşlerinin ve çocuklarının evleri-ne, akrabalarının ve arkadaşlarının evlerine götürüyor ve bu evlerde onlara ye-mek yediriyorlardı; fakat yemek yedirilenlerin de yedirenlerin de kafalarında bir şüphe vardı. Bu konuda başlarına bir sıkıntı gelmesinden korktular ve hak-sız bir yemek olur diye bundan hoşlanmadılar; çünkü Allah Teâlâ’, “Birbirini-zin malını aranızda haksız vesilelerle yemeyin [Bakara 2/188] buyurmuştu. Bu sebeple onlara denildi ki: Zayıflara da size de; yani size de müminlerden sizin durumunuzda olanlara da bu konuda bir günah yoktur. İkrime’den [v. 105/723] şöyle rivayet edilmiştir: Ensārın fıtratında tiksinme vardı; varlıklı olduklarında bu evlerden bir şey yemezlerdi. Şu da söylenmiştir: Engelliler, belki bir hoşnut-suzluğa sebep olabilir diye insanların meclisinde oturmaktan ve onlarla birlikte yemek yemekten sakınırlardı. Ayrıca, bazen âma birinin eli, bilmeyerek, bera-ber yiyen kimsenin yemeyi tasarladığı (yani almak üzere olduğu) şeye ondan önce gidebilirdi. Topal, oturduğu yerin geniş olmasını ister, kendi yerinden daha çok yer kaplar, bu da arkadaşının yerini daraltırdı. Hastanın da mutlaka, ya eziyet verecek bir kokusu ya cerahatli bir yarası ya da sümük akan bir burnu ve benzeri bir şeyi olacaktır. Şu da söylenmiştir: Ashâb gazaya çıkıyorlar, zayıf-ları evlerinde bırakıyorlardı; onlara anahtarları veriyor ve evlerinde bulunanlar-dan yemeleri için onlara izin veriyorlardı; ancak zayıflar bundan çekiniyorlardı.

Hâris b. Amr’dan nakledildiğinde göre, kendisi gazaya çıkmış ve Mâlik b. Zeyd’i evinde malının başına bırakmış. Döndüğünde Mâlik’in zayıflamış olduğunu görünce “Ne oldu sana böyle?” dedi. Mâlik; Elimde avucumda bir şey yok, senin malından yemem de helal olmaz.” dedi. İşte bunun üze-rine denildi ki, çekindikleri konularda zayıflar için bir günah yoktur; o ev-lerden yemenizde sizin için de bir günah yoktur. Bu, isabetli bir yorumdur. Ayrıca, ‘Gazadan geri kalıp (evlerinde) oturmalarında onlara, zikredilen evlerden yemenizde de size bir günah yoktur.’ şeklinde yorumlanması da doğrudur. Zira bu iki gruptan her biri ‘kendileri için bir sakınca olmama-sında’ birleşmişlerdir. Tıpkı yolcunun Ramazanda orucu bozması hakkında sana fetva sorması; ifrad haccı yapan kimsenin de kurban kesmeden önce tıraş olma konusunda fetva sorması, senin de bunlara, “Yolcunun orucu bozmasında sakınca yoktur. Hacı! Senin de kurban kesmeden önce tıraş olmanda sakınca yok.” demen gibi.

[1380] Şayet “(âyette) evlatlar neden zikredilmedi?” dersen şöyle de-rim:Onlar, ْ כُ

ُِ ُ

ِ (evlerinizden) ifadesinin içinde zikredilmiş sayılır; çünkü adamın çocuğu kendisinin parçasıdır; hükmü de kendisinin hük-müdür. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Kişinin yediği en güzel şey ken-di kazancından olanıdır. [İnsanın evlâdı da kendi kazancındandır.]” [Ebû Dâvûd, “Buyû‘”, 79] ْ כُ

ُِ ُ

ِ ifadesi, içinde eşlerinizin ve aile fertlerinin bulundu-ğu evler demektir. Kaldı ki çocuk, akrabalardan sayılanların en yakınıdır. Ruhsatın (iznin) sebebi yakınlık olunca onlardan en yakın olanı ona daha lâyıktır.

[1381] Şayet “Anahtarlarına sahip olduğunuz’ ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Kişinin malları üzerinde kendisi için onları koruyan kayyım ve vekil varsa, onun, mal sahibinin bahçesinin meyvesinden yeme ve davarlarının sütünden içme hakkı vardır. Anahtarlara sahip olmaktan maksat, onların elinde ve korumasında olmasıdır. Maksadın, kölelerin ev-leri olduğu; çünkü kölenin malının efendisine ait olduğu da söylenmiştir. ( ُ ِ א َ َ kelimesi) miftâhahû (anahtarına) şeklinde de okunmuştur.

[1382] Şayet “ ْ כُِ ِ َ ifadesinin anlamı (yahut arkadaşlarınızın) أوَْ

nedir?” dersen şöyle derim:‘Yahut arkadaşlarınızın evlerinden’ demektir. tekili de çoğulu da ifade eder. (Ortak anlamındaki) ا, (cariye

anlamındaki) ا, (düşman anlamındak) ّو .kelimeleri de böyledir ا

[1383] Rivayete göre Hasan-ı Basrî [v. 110/728], evine girmiş, bir de bakmış ki bir grup arkadaşı karyolanın altından içinde hurmadan yapılmış helva ve nefis yemeklerin bulunduğu sepetleri çıkarmışlar ve üzerine yumulmuş yiyorlar. (Bu durumu görünce) sevinçten yüz çizgileri parlamış ve gülmüş. Sahâbenin büyük-lerini ve Bedir savaşında bulunanlardan -Radıyallāhu anhum- kendileriyle gö-rüştüğü kimseleri kastederek demiş ki; “Biz onları işte böyle bulmuştuk… Böyle bulmuştuk biz onları…” Onlardan biri arkadaşı evde olmadığı halde onun evine girer cariyesinden onun kesesini ister ve istediği meblağı alırdı. Efendisi eve gel-diğinde cariye durumu ona haber verince efendisi, bu olaya sevincinden cariyeyi azat ederdi. Ca‘fer-i Sādık [v. 148/765] -Radıyallāhu anh- demiştir ki: Allah’ın, arkadaşı [arkadaşına karşı davranışlarında] kendi babası, kardeşi ve oğlu kadar forma-litelerden uzak, rahat ve güvenli kılması, arkadaşa verilen değerin büyüklüğünü gösterir. İbn Abbas’ın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Arkadaş ana babadan daha büyüktür; çünkü cehennemlikler yardım istediklerinde babalardan ve an-nelerden yardım istememişler ve “Şimdi ne bize bir şefaat eden var ne de candan bir dost!” [Şu‘arâ 26/100-101] demişlerdir.

[1384] Âlimler demişlerdir ki; şayet görünen durum, mal sahibinin rı-zasına delâlet ediyorsa bu, açık izin yerine geçer; çünkü bazen, izin istemek çirkin ve ağır olabilir; kendisine yemek takdim edilen birinin o yemekten yemek için izin istemesi gibi…

[1385] “Toplu olarak veya ayrı ayrı (yemenizde de sakınca yoktur.)” Bu âyet Kinâne kabilesinden Benî Leys b. Amr hakkında nazil olmuştur. Bunlar kişinin tek başına yemek yemesini günah sayarlardı; bazen kişi gündüz otu-rup geceye kadar beklerdi; beraber yemek yiyeceği kimseyi bulamazsa zarure-ten (yalnız) yerdi. Âyetin, Ensārdan bir topluluk hakkında indiği de söylen-miştir: Bunlara bir misafir geldiğinde mutlaka misafirleri ile birlikte yemek yerlermiş. Şu da söylenmiştir: İnsanlar yeme konusunda farklı oldukları, yani bazıları diğerlerinden fazla yediği için, birlikte yemekten sıkıntı duyuyorlardı.

[1386] Yemek yemek için bu “evler”den birine girdiğiniz zaman da, Allah katından yani O’nun emriyle sabit, O’nun tarafından meşru kılınmış olduğu hal-de “bereketli ve tertemiz bir yaşama dileği olarak birbirinize” yani din ve akraba-lık bakımından sizden olan ev halkına, onlar [size vermeden] önce siz “selâm verin.” Veya selâm vererek iyi yaşam dileğinde bulunmak (tahiyye) kendisine selâm veri-len ve tahiyye sunulan kişi için Allah katından selâmet ve hayat istemek demektir.

[“Bereketli ve tertemiz bir yaşama dileği olarak” ifadesinde] Allah Teâlâ, selâm ve tahiyyeyi bereket ve temizlikle vasıflandırmıştır; çünkü bu, müminin mümin için duası-dır; bununla Allah’tan çokça iyilik ve tertemiz rızık istenmektedir. Enes Radıyal-lāhu anh’ın [v. 93/711-12] şöyle dediği rivayet edilmiştir: “ Peygamber (s.a.)’e 10 sene hizmet ettim; -9 sene dediği de rivayet edilmiştir-; bana yaptığım hiçbir şey için ‘Bunu niçin yaptın?’ demedi, kırdığım hiçbir şey için de ‘Bunu neden kır-dın?’ demedi. Bir keresinde, ellerine su dökmek üzere başucunda duruyordum, başını kaldırdı ve dedi ki: “Sana faydalanacağın üç özellik öğreteyim mi?” “Evet, ya Rasûlâllah! Annem babam sana feda olsun!” dedim. Buyurdu ki: “Ümmetim-den biriyle karşılaştığın zaman ona selâm ver, ömrün uzar; evine girdiğinde ev halkına selâm ver, evinin hayrı çoğalır; kuşluk namazını kıl, çünkü o iyilerin ve çokça tövbe edip Allah’a yönelenlerin namazıdır.”

[1387] Âlimler demişlerdir ki: Evde biri yoksa “Rabbimizin selâmı1 bizim üzerimize olsun; selâm bizim üzerimize ve Allah’ın salih kullarının üzerine ol-sun; Allah’ın rahmet ve selâmı Ehl-i Beyt üzerine olsun!” desin. İbn Abbas’ın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mescide girdiğinde şöyle de: Allah’ın selâmı bizim üzerimize ve Allah’ın salih kulları üzerine olsun!

[1388] ً kelimesi, ا ُ ِّ َ fiili ile mansūbdur; zira o (yani ً ), teslîmen anlamında olup, (“oturdum” anlamında) ka‘adtu culûsen demene2 benzer.

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

[1389] Burada, Allah celle celâluh, kamuyu ilgilendiren idarî bir konuyu Peygamber’le müzakere ederlerken, Peygamber meclisinden izinsiz kalkıp gidenlerin bu davranışlarındaki yanlışlığın vahametini kendilerine göster-mek istemekte; ondan izin almadan gitmemeyi Allah’a iman ve Resûlüne imanla birlikte üçüncü bir özellik olarak zikretmekte; Allah ve Resûlüne iman etmeyi, izne bir başlangıç ve izinden bahsetmeye hazırlık kılmaktadır. 1 Her tür tehlike ve olumsuzluğa karşı O’nun sağladığı esenlik ve güvenlik. / ed.2 Yani yakın anlamlı 2 farklı fiille mef ‘ûl-i mutlak yapmana. Celese yatarken kalkıp oturmayı, ka‘ade ise

ayakta iken çömelip oturmayı ifade eder. ً ا ifadesinde de iyi yaşam dilekleri ile selâmlama yakın anlamlardadır. / ed.

Bu da cümlenin başına [hasr ifade eden] א edatını getirmekle ve mü’minûn إkelimesini ism-i mevsūl ile kendisinden haber verilen bir mübteda (ن (اyapmak suretiyle olmuştur ki mevsūlun sılasında her iki iman da zikredilmiş-tir. Sonra, bunu daha da pekiştirip kuvvetlendirecek bir ifade getirmiştir, zira ifadeyi başka bir üslup ile tekrarlamıştır, o da şudur: “Senden izin isteyenler; bunlardır işte, Allah ve Resulüne gerçekten iman edenler.” Allah Teâlâ, bu âyete başka bir şey daha yerleştirmiştir ki o da şudur: Allah, izin istemeyi bu iki imanın sahih olup olmadığının delili saymış ve münafıkların halini ve birbirlerinin arkasına saklanarak sıvışıp gitmelerini tariz yoluyla anlatmıştır. “Ondan izin istemedikçe gitmezler” ifadesinin anlamı şudur: Hazret-i Pey-gamber’den izin isteyip, o da onlara izin verinceye kadar gitmezler. Dikkat edersen, Allah onların izin istemelerinden sonra izin işini Hazret-i Peygam-ber’in dilemesine ve uygun gördüğüne izin vermesine bağlamaktadır.

[1390] [“Kamuyu ilgilendiren idarî bir konu” anlamındaki] א -ifadesi, ‘in أ sanların kendisi için bir araya getirileceği bir konu’ demektir –mecazen, bir araya getiren diye nitelenmiştir.- Örneği: Düşmanla savaşmak, önemli bir meselede istişare etmek, muhalif terör hareketlerine karşı birleşmek, antlaş-mada birbirini desteklemek ve diğer meseleler. Yahut faydasıyla, zararıyla kamuyu ilgilendiren konular. Nitekim [ ٍ ِ א َ ٍ ْ terkibi] emrin cemî‘in şeklinde أَde okunmuştur.

[1391] ٍ ِ א َ ٍ ْ أَ ُ َ َ اْ ُ כَא -cümlesi bunun öyle büyük bir mese وإِذَا le olduğunu göstermektedir ki bir görüşü ve imkânı olanların, Peygamber (s.a.)’e destek olacak, ona yardım edecek kişilerin orada bulunması gerekir ki o çetrefil meselenin hallinde Peygamber, bunların görüş, bilgi ve tecrü-belerinden yararlanıp aydınlansın. Bu tür hallerde bunlardan birinin ayrılıp gitmesi, Hazret-i Peygamber’e zor gelmekte, zihnini dağıtmaktadır. Bun-dan dolayı, izin isteyenleri ilgilendiren ve onlar için önemli olan makbul bir mazeret ve şiddetli ihtiyaç olmasına rağmen -ki ْ ِ

ِ ْ َ ِ ْ َِ (birtakım işleri

için) ifadesinde belirtilmektedir- izin verme konusu sertleştirilmiş, daral-tılmıştır. İstiğfarın izin isteyenler hakkında zikredilmesi, daha faziletli, en güzel davranışın, ‘birbirlerini gitmeye teşvik etmemeleri ve bunun için izin istememeleri’ olduğunun delilidir.

[1392] Söylendiğine göre âyet ( Medine çevresine) hendek kazılması bağlamında inmiştir. Bir topluluk (o esnada) izin almadan sıvışıp gidiyordu.

[1393] Âlimler demişlerdir ki: İşte böyle insanların, dinde ve ilimde li-der olanlarıyla, önde gelenleriyle birlikte olmaları gerekir. Onları destekler, herhangi bir musibet anında onları yalnız bırakmazlar ve onlardan ayrıl-mazlar. İzin konusunda yetki başkana bırakılmıştır; dilerse izin verir, dilerse vermez; görüşü neyi gerektiriyorsa ona göre davranır.

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

[1394] Peygamber (s.a.)’in, herhangi bir iş için yanında toplanmanıza ihtiyacı olur da sizi çağırırsa, kendisi izin vermedikçe yanından ayrılmayın; onun sizi çağırmasını birbirinizi çağırmanızla kıyaslamayın; (yanından ayrıl-mayı da) herhangi bir davet sahibinin izni olmadan toplantıdan ayrılmanızla mukayese etmeyin. Yahut birbirinizi ana-babanızın koyduğu adlarla çağırdı-ğınız gibi, onu da adıyla çağırmayın; “Ey Muhammed!” demeyin, fakat saygı ve hürmetle, alçak sesle ve tevazu ile “Ey Allah’ın peygamberi! Ey Allah’ın elçisi!” deyin. Mâna şöyle de olabilir: Peygamber’in Rabbine ettiği duayı sizin küçüğünüzün, büyüğünüzün, fakirinizin, zengininizin duasıyla bir tutmayın; bir ihtiyacını Allah’tan ister, Allah ise onun duasını bazen kabul eder, bazen de reddeder. Ama Peygamber (s.a.)’in duaları mutlaka işitilir ve kabul edilir.

نَ [1395] ُ َ َ َ ifadesi, “Azar azar sıvışırlar” demektir. Tedahhale ve tederrace (basamak basamak yükselmek ve azar azar girmek) fiilleri ’nin benzerleridir. Livâz, birbirine sığınmak, birbirinin ardına saklanmak demektir. Bu da bunun şuna, şunun buna sığınması suretiyle olur; yani birbirine sığınmak, birbirinin arkasına gizlenmek suretiyle gizlice cemaatten sıvışıp giderler! اذًا َ ِ kelimesi hal-dir, birbirinin arkasına gizlenerek, demektir. Şu da söylenmiştir: Münafıklardan biri, birilerinin arkasına gizlenirdi; o kişi Hazret-i Peygamber’den izin isteyip de Peygamber ona izin verince gizlenip kendisine izin verilmemiş olan şahıs da onunla birlikte giderdi. اذًا kelimesi, fetha ile levâzen şeklinde de okunmuştur.

[1396] “Onun emrine aykırı hareket edenler, … tedbirli olsunlar!” Bir kimse bir işe gidip de diğerini arkada bıraktığında hâlefehû ile’l-emri denilir. Şu ayet de bundandır: ُ ْ َ אכ א أ َ ْ إ כُ َ ِ א َ ُ أنَْ أُ א أرُِ َ Size yasakladığım şeylere“) وَkendim aykırı hareket etmek istemiyorum.” [Hûd 11/88]). Bir kimse birini işten alıkoyduğunda ise hālefehû ‘ani’l-emr denilir. ِه ِ ْ ْ أَ َ ن א ifadesinin ا anlamı, müminleri onun emrinden alıkoyanlardır ki onlar da münafıklardır.

Mef‘ûl hazfedilmiştir; çünkü maksat, aykırı hareket edeni ve kendisine ay-kırı hareket edileni zikretmektir. ِه ِ ْ deki zamir Yüce Allah’a râcidir. Yahut’أَ Peygamber (s.a.)’e râci olup mâna “Ona itaate ve onun dinine (aykırı hare-ket edenler)” şeklindedir.

[1397] ٌ َ ْ ِ bir dünya fitnesinin, yani sıkıntı ve meşakkatin “veya” Âhirette “canlarını yakacak bir azabın gelmesine karşı (tedbirli olsunlar)!” İbn Abbas fitneyi; “Öldürülme fitnesi”, Atā “depremler ve korkunç haller”, Ca‘fer-i Sā-dık ise “Başlarına zalim bir sultan musallat edilir.” şeklinde açıklamıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

[1398] Allah Teâlâ, içinde bulundukları ‘ikiyüzlülüğü ve din karşıtlı-ğı’nı kesinlikle bildiğini vurgulamak için fiilin başına ْ َ edatı getirmiştir. Kesin bilginin varacağı yer tehdidi de kesinleştirmektir. Çünkü edatı muzari fiilin başına geldiğinde rubbemâ (çoğu kez) anlamına gelir ki şairin şu sözünde çokluk ifade eden rubbemâ ile aynıdır:

Ölüp de evinin avlusunu metruk bıraksan daeski ihtiyaç sahiplerinden sonra yenileri gelecektir mutlaka kapına

Yine Şair Züheyr’in [v. 609] şu sözü de bunun benzeridir:

Güvenilir birinin malını içki tüketmezfakat ona kavuşan kişi tüketir malı çoğu kez

[1399] Âyetin anlamı şöyledir: Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a mahsustur; (her şeyi) O yaratmıştır, O’nun mülküdür ve O’nun ilmindedir. Münafıklar hallerini gözlerden kaçırmaya ve gizlemeye çalışsalar da halleri Allah’a nasıl gizli kalabilir ki?! Gizledikleri kötü amellerini Allah kıyamet günü onlara bildirecek ve hak ettikleri cezayı verecektir.

[1400] “O, içinde bulunduğunuz durumu bilmektedir! O’na döndü-rülecekleri gün...” âyetinde muhatap kalıbının da, gaib kalıbının da iltifat üslubuyla münafıklara hitap olması caizdir. Yine, “İçinde bulunduğunuz durumu…” ifadesinin genel olması1, “döndürülecekleri” ifadesinin ise mü-nafıklara ait olması da caizdir. Allah daha iyi bilir.

1 Yani müminleri de, münafıkları da kapsaması. / ed.

[1401] Peygamber (s.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: Kim Nûr suresini okursa ona mazideki ve âtideki kadın erkek bütün müminlerin sayısının on katı sevap verilir.

Bu bölümü tek başına aç →