TABERİ TEFSÎRİ

Nisâ Sûresi — TABERİ TEFSÎRİ — Sayfa 2

Görüldüğü gibi bu görüşte olanlara göre antlaşma ile müslümanların hi mayesinde olan gayr-i müslim zimmilerin diyetleri, müslümanların diyeti gibidir.

b- İbrahim en-Nehai ve Cabir b. Zeyd'e göre ise âyetin bu bölümünde zikkredilen kişiden maksat, mü’min olan kişidir. Bunlara göre, âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Şâyet hata ile öldürülen mü’min kimse, kâfir bir ka vimden ise ve o kavim de sizinle anlaşmalı ise hata ile öldürülen mü’minin, kâfir olan ailesine diyet verilmesi bir de mü’min bir kölenin azad edilmesi gerekir.

Taberi, âyette öldürülen kişinin mü’min olma sıfatı zikredilmediğinden bu kişinin, mü’min bir kimse olduğunu söylemenin İsabetli olmadığını bu itibarla

birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, müslümanlarla antlaşmalı olan kavimden kâfir bir kimsenin öldürülmesi halinde bile o kavme, öldürülenin diyetinin ödeneceğini söylemiştir.

Âyette zikredilen "Hata"dan neyin kasdedildiği, ibrahim en-Nehai tara fından şöyle izah edilmiştir: Hata ile öldünnek, bir şeyi atarken istemediğin halde bir insana isabet ettirmendir. İşte hata budur. Bunun diyeti, öldürenin babası tarafından olan erkek akrabalarına aittir.

Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Bu âyette bir müslümanın veya antlaşmalı bir gayr-i müslimin, zımmi veya muahedeli kimsenin öldürülmesi halinde ödenmesinin gerekli olduğu zikredilen diyet ne demektir?" Ceva ben denilir ki: "Bir kişiyi hata ile öldürenin ödemesi gereken diyet, hata ile öl dürülen kişinin müslüman veya antlaşmalı gayr-i müslim olması halinde farklıdır. Keza öldürenin, babası tarafından olan erkek akrabalarının deve veya altın yahut gümüşle muamele yapmaları durumunda da diyetin cinsi farklıdır. Buna göre:

1- Öldürülen kimse müslüman ise öldürenin ailesine bakılır:

a- Öldürenin âkilesi (babası tarafından olan erkek akrabaları) deve ile muamele yapıyorsa (bu gibi muamelelerde deveyi ölçü alıyorsa) Öldürenin ailesi nin, öldürülenin mirasçılarına yüz deve ödemesi gerekir. Ancak bu develerin kaçar yaşlarında olmaları hususunda üç görüş zikredilmiştir.

aa- Hazret-i Ali'ye göre ödenecek yüz deve, yaşlarına göre dörde ayrılır. Bunlardan yirmi beşi "Bint-i Mehad" iki yaşına girmiş dişi deve, yinni beşi "Bint-i Lebun" Üç yaşma girmiş dişi deve, yinni beşi "Hikka" Dört yaşma girmiş dişi deve yinni beşi de "Cezeatün" Beş yaşına girmiş dişi devedir.

bb- Abdullah b. Mes'ud'a göre ise ödenecek yüz deve, yaş ve cinslerine göre beşe ayrılır. Bunlardan yinnisi iki yaşına girmiş dişi deve, yirmisi üç yaşı na ginniş dişi deve, yirmisi üç yaşına girmiş erkek deve, yirmisi dört yaşına görmiş dişi deve, yirmisi de beş yaşına girmiş dişi devedir. Bu hususta Abdullah b. Mes'ud Resûlüllah'ın, hata ile öldürülen kimsenin diyetini beş kısım deveye ayırdığını Rivâyet etmiştir.

cc- Zeyd b. Sabit'e göre de ödenecek bu develer, yaşlarına ve cinslerine göre dört kısma ayrılırlar. Bunlardan yinnisi iki yaşına grimiş dişi deve, yinnisi üç yaşına ginniş erkek deve, otuzu üç yaşına ginniş dişi deve, otuzu da dört ya şma ginniş dişi devedir.

Taberi diyor ki: "Hata ile adam öldüren kimsenin, deve ile muamele yap ması halinde diyet olarak ödenecek develerin yüz deve olduğu hakkında ittifak edilmiş fakat bunların yaşlan hakkında ihtilaf edilmiştir. Ancak âlimlerin hepsi bu develerin belli bir yaştan daha aşağı ve daha yukarı olmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Bu sebeble hata ile adam öldüren kimsenin, yukarıda zikredilen şıklardan herhangi birini seçerek diyetini ödemesi caizdir. Zira ne Allahü teâlâ ne de Resûlüllah, bu develerin belli yaşlarda olmalarım tayin etmişlerdir. Bu itibarla diyet ödeyecek kimsenin, her iki taraf için de faydalı olacak şıkkı seçme hakkı vardır.

b- Öldürenin âkilesi (baba tarafından olan erkek akrabaları) altın ile mua mele yapıyorsa, öldürenin âkilesi, ölenin mirasçılarına bin dinar altın vermesi gerekir. Âlimlerin çoğunluğu bu görüştedir. Ancak bazı âlimler, bin dinar altı nın, Hazret-i Ömer'in altınla muamele yapan insanlara, yüz devenin değeri olarak takdir ettiğini bu itibarla her zaman yüz devenin değeri takdir edilerek altına çe-virilmesi icabettiğini söyelmişlerdir. Bu görüş Mekhul'den nakledilmiştir. Mekhul demiştir ki: "Diyet yükselip düşüyordu. Resûlüllah vefat ettiğinde diyet se kiz yüz dinar idi. Resûlüllah'tan sonra Ömer, haksızlıktan korktu ve idyeti on iki bin dirheme veya bin dinara çıkardı. Ancak diyetin her zaman bin dinar altın olacağını söyleyen âlimler bu hükmün Resûlüllah tarafından konulduğunu söy lemişlerdir. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir. Zira develerin fiyatı çok değişir. Böylece diyetin miktarında bariz farklar meydana gelebilir.

c- öldürenin âkilesi (baba tarafından olan erkek akrabalarıı) gümüş ile muamele yapıyorlarsa:

aa- Bazı âlimlere göre bu âkilenin on iki bin dirhem gümüş ödemesi ge rekir.

bb- Diğer bazı âlimlere göre ise bunların on bin dirhem gümüş ödemesi gerekir.

2- Öldürülen kimse muahedeli bir gayr-i müslim ise (zımmi veya kendi siyle banş antlaşması yapılan bir kavimden ise) buna ödenecek diyetin miktarı hususunda üç görüş zikredilmiştir.

a- Hazret-i Ebubekir, Hazret-i Osman, Abdullah b. Mes'ud, İbrahim en-Nehai, Şa'bi, Mücahid, Ata ve Hasan-ı Basri'den nakledilen bir görüşe göre böyle bir gayr-i müslümin diyeti ile müslümanın diyeti aynıdır. Bunlara göre müslümanlara cizye vererek canlarını ve mallarını emniyet altına alan, Yahudi, Hristiyan veya Mecusilerden bir kişi bir müslüman tarafından hata ile öldürülecek olursa öldürülenin ailesine yüz deve veya bin dinar altın yahut on bin dirhem gümüş ödenir.

b- Hazret-i Ömer'den ve Ömer b. Abdülaziz'den nakledilen diğer bir görüşe göre ise böyle bir gayr-i müslimin diyeti, müslümanın diyetinin yarısıdır.

c- Yine Hazret-i Ömer ve Süleyman b. Yesar'dan nakledilen diğer bir görüşe göre böyle olan bir gayr-i müslimin diyeti, müslümanın diyetinin üçte biridir. Nitekim Merv şehrinin kadısı olan Ebû Osman, Hazret-i Ömer'in, Yahudi ve Hristiyanların diyetlerinin dört bin dinar olduğuna hükmü verdiğini söylemiştir.

Âyet-i kerime’de 'Bunu blamayan kimsenin Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir." buyurulmaktadır.

Burada, bulunmayacağı zikredilen şeyden maksadın, azad edilecek köle mi yoksa verilecek diyet mi yahut her ikisi de mi olduğu hususunda iki görüş zikredilmiştir.

a- Mücahid'e göre burada, bulunamayacağı bahsedilen şeyden maksat azad edilecek olan köledir. Buna göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Kim de hata ile öldürdüğü kimsenin keffareti olarak azad edeceği mü’min bir köle bulamayacak olursa onun, bu keffaretin yerine iki ay peşpeşe oruç tutması gerekir.

b- Mesruk'a göre ise burada, bulunamayacağı zikredilen şeyden maksat hem diyet parası hem de köledir. Buna göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyle dir; "Hata ile birini öldüren kimsenin vereceği diyet parası ve azad edecek mü min bir köleyi bulamaması halinde onun iki ay peş peşe oruç tutması gerekir."

Taberi

birinci görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiş, bulunamayacağı zikredilen şeyden maksadın, azad edilecek mü’min bir köle olduğunu söylemiştir. Zira hata ile öldürülenin, diyeti şahsen bulup bulamaması söz konusu değil dir ki diyeti bulamadığı takdirde iki ay peşpeşe oruç tutmuş olsun. O kimse şah sen mü’min bir köle azad etmekle yükümlüdür. İşte onu bulamadığı takdirde keffaret olarak oruç tutar.

93

Kim bir mü’mini kasden öldürürse onun cezası cehennemdir. Orada ebedi olarak kalacaktır. Allah ona gazap ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.

Haksız yere adam öldürmenin haram olduğunu beyan eden âyet-i keri me ve hadis-i şerifler pek çoktur. Bazı âyetlerde adam öldürmeme emri, Allah'a ortak koşmama emriyle beraber zikredilmiştir. Nitekim Allahü teâlâ diğer bir âyette şöyle buyuruyor: "... Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik yapın. Fakirlikten dolayı çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. Hayasızlıkların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Allah'ın, Öldürülmesini haram kıldığı cana, haklı bir sebep olmadıkça asla kıymayın. Allah, aklınızı kullarlasınız diye size bunları emretti. En'am sûresi, 6/151 "Onlar, Allah'ın yanında bir başkasını ilâh edinip ona kullak etmezler. Ölümü hak edenler dışında, Allah'ın haram kıldığı cana kıymazlar. Zina etmezler. Kim de bunları yaparsa işlediği günahın cezasını görür. Furkan sûresi, 25/68

Bu hususta Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyuruyor:

"Kıyamet gününde insanlar arasında görülecek ilk hesap, (haksız yere dö külecek) kan hususundadır. Müslim K. el-Kasame, bab: 28, Hadis no: 1678

"Allah katında, dünyanın yıkılıp gitmesi, müşlüman bir kişinin öldürül mesinden daha hafiftir. Tirmizi, K. ed-Diyat, b. 7 Hadis no: 1395

Müfesirler, âyet-i kerime’de zikredilen ve yapılması halinde onu yapanın ebedi olarak cehennemde kalacağı bildirilen kasıtlı öldürmeden neyin kasdedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Atâ, Said b. el-Müseyyeb, İbrahim en-Nehai, Tavus ve Haris'e göre, kasıtlı bir şekilde öldürmekten maksat, kişiye kesici veya yaralayıcı yahut koparıcı ve parçalayıcı bir demirle, öldürünceye kadar vurmaktır. Bunlara göre her hangi bir değnekle veya kamçı ile yahut taş ile dövülme neticesinde öldürülen bir kimse kasıtlı bir şekilde öldürülmüş sayılmaz. Çünkü bu hususta Numan b. Beşir, Resûlüllah'in şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir.

"Her şeyin hatası vardır, kılıç hariç. Her hatanın ise bir diyeti vardır. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 4 S. 272

b- Ubeyd b. Umeyr ve İbrahim en-Nehai'ye göre ise, kişinin genellikle öldürücü olan herhangi bir âletle ve öldürme kastıyla birine vurup öldürmesi, onu kasden öldürmektir. Mesela bir kişi diğer bir insanı, ölünceye kadar değ nekle dövecek olursa veya iple boğazını sıkarak öldürecek olursa o kimse o ki şiyi kasden öldürmüş olur ve öldüren katile kısas uygulanır.

Bunların delilleri ise Enes b. Malik'in rivâyet ettiği şu hadis-i şeriftir. Enes diyor ki:

"Bir Yahudi bir cariyeyi, gümüşten yapılmış süs eşyalarım elinden almak için, başını taşla ezerek öldürdü. Cariyenin daha canı çıkmadan Resûlüllah'a getirildi. Resûlüllah ona: "Seni filan mı öldürdü?" (Yani seni bu ölüm haline geti rinceye kadar dövdü?) dedi. Cariye başıyla işaret ederek "Hayır" dedi.. Resûlüllah başka birini sordu. Cariye yine başıyla "Hayır." Resûlüllah üçüncü bir kim seyi sordu. Cariye başıyla işaret ederek "Evet" dedi. Bunun üzerine Resûlüllah, o adamın da başını iki taş arasında ezerek öldürdü Müslim, K. el-Kasame, bab: 15, Hadis no: 1672/ Buhari, K. ed-Duyat bab: 7 (Yani o şekilde öldü rülmesini emretti ve öldürüldü.)

Görüldüğü gibi Resûlüllah'ı, cariyeyi taşla öldüren Yahudiye kısas uygu lamış ve onu taş ile öldürtmüştür. Resûlüllah, öldürme aleti demir olmadığı hal de öldürmeyi kasıtla yapılan bir fiil olarak kabul etmiş ve kısas uygulamıştır. Bundan da anlaşılmaktadır ki kişinin, genellikle öldürücü olan herhangi bir âletle ve öldürmek kasdıyla birine vurup öldürmesi, onu kasden öldürmedir.

Taberi bu ikinci görüşün tercihe şayan olduğun zira Resûlüllah'ın hadısınin bunu ispatladığını söylemiştir.

Âyet-i kerime’de geçen "Onun cezası cehennemdir, orada ebedi olarak ka lacaktır." ifadesi müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.

a- Ebû Miclez ve Ebû Salih bu ifadeyi şu şekilde izah etmişlerdir. "Eğer Allah, onu cezalandırmayı dileyecek olursa onun cezası cehennemdir. Allah dilerse onu affedebilir de."

Görüldüğü gibi bunlara göre kasıtlı olarak bir mü’mini öldürenin büyük günah işlemesine rağmen affedilmesi muhtemeldir.

b- İkrime ve İbn-i Cüreyc'e göre de bu ifadenin izahı şöyledir: "Kim ka sıtlı bir şekilde ve öldürülmesini helal sayarak bir mü’mini öldürecek olursa işte onun cezası cehennemdir ve o orada ebedi olarak kalacaktır.

Görüldüğü gibi bu izaha göre kasıtlı olarak bir mü’mini öldürenin, ebedi olarak cehennemde kalması söz konusu değildir. Fakat öldüren kişi bu öldürme nin helal olduğuna inanırsa, haramı helal saydığı için dinden çıkar ve bu sebep le de ebedi olarak cehennemde kalmayı hak etmiş olur.

c- Mücahid'e göre ise bu ifadenin mânâsı şudur: "Kim kasıtlı olarak bir mü’mini öldürecek olursa onun cezası cehennemdir. O orada devamlı olarak kalacaktır. Ancak tevbe etme durumu müstesnadır.

Görüldüğü gibi bu izaha göre tevbe edenin affedileceği ümit edilmektedir.

d- Abdullah b. Abbas'tan nakledilen başka bir görüşe göre ise bu ifade den maksat, "Kim bir mü’mini kasıtlı olarak öldürecek olursa onun cezası cehen nemdir. O orada ebedi olarak kalacaktır. Tevbe etse de tevbesi kabul edilmeye cektir." demektir.

Görüldüğü gibi bu görüşte olanlara göre bir mü’mini kasden öldüren, bu günahından tevbe etse dahi ebedi olara cehennemde kalacaktır. Bu görüşte olan âlimlere göre Furkan suresinin altmış sekiz altmış dokuz ve yetmişinci âyetleri bu âyetten sonra inmişlerdir. Bu itibarla onlarda zikredilen, bir mü’mini kasden öldürenin tevbe edip salih ameller işlediği takdirde affedileceği hükmü bu âyet-i kerime’yi meshetmemiştir.

Bu hususta Salim b. Ebil Ca'd diyor ki: "Biz, Abdullah b. Abbas, gözleri ni kaybettikten sonra yanında bükmüyorduk. Ona bir adam geldi ve "Ey Abdul lah b. Abbas, bir mü’mini kasden öldüren kişi hakkında görüşün nedir?" diye sordu. Abdullah b. Abbas da dedi ki: "Onun cezası cehennemdir. Orada ebedi olarak kalacaktır. Allah ona gazap ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. Adam da; Ne dersin o tevbe etse, imanında samimi olsa, salih amel işlese ve hidâyete kavuşsa da mı?" diye sordu. Abdullah b. Abbas ise: "Vay annesi kaybedesi, ona tevbe nereden, hidâyet nereden? Ruhum, kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki Peygamberinizin şöyle buyurduğunu işittim: "Vay annesi kaybedesi, o öyle bir kişidir ki, kasıtlı olarak birini öldürmüştür. Öldürdüğü kimse kıyamet gününde öldürenin kaküllerinden yakalamış bir şekil de tutup getirir. Onun kendi başı elindedir. Damarlarından kan fışkırmaktadır. Öldürülen kişi der ki: "Ey Rabbim, işte beni öldüren budur." "Onu arşa kadar çekip götürür." Abdullah b. Abbas, sözlerine devamla diyor ki: "Abdullah'ın ruhu kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki bu âyet indi ve Peygamberinizin ruhu alınıp âhirete intikal etmesine kadar bu âyeti nesneden herhangi bir âyet inmedi. Bkz. Tirmzî. K. Tefsir el-Kur'nn, Sûre 4, Hadis No: 3029

Abdullah b. Abbas demiştir ki: "Bir adam müslüman olur, İslamın hü kümlerini ve emirlerini öğrenir sonra da bir mü’mini kasten öldürecek olursa artık onun tevbesi kabul edilmez." Daha önce Furkan süresindeki, "Onlar Allah'ın yanında bir başkasını ilâh edinip ona kulluk etmezler. Ölümü hak edenler dışın da Allah'ın haram kıldığı cana kıymazlar. Zina etmezler. Kim de bunları yapar sa, işlediği günahın cezasını görür.." Kiyamet gün azabı kat kat olur. O korkunç azabın içinde hor ve hakir bir halde ebediyyen kalır. Furkan sûresi, 25/68,69âyetleri nazil olunca Mekke halkından müşrik olanlar dediler ki: "Biz Allah'a ortak koştuk. Allah'ın, öldürülmesini haram kıldığı kimseleri haksız yere öldürdük, fuhuş işledik. Artık islam bize fayda vermez." İşte bunun üzerine: "Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyen bunun dışındadır. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok affeden ve çok merhamet edendir." Furkan sûresi, 25/70 âyeti nazil oldu.

Abdulah b. Abbas, Furkan süresindeki bu âyetlerin imandan ümit kesen müşrikler hakkında nazil olduğunu, bahse konu olan âyetin ise bunlardan sonra indiğini ve bir mü’mini kasten öldüren mü’minin hükmünü beyan ettiğini ve mensuh olduğunu söylemiştir.

Abdullah b. Mes'ud ve Zeyd b. Sabit'in de bu âyetin neshedilmediğini söyledikleri Rivâyet edilmiştir.

Taberi diyor ki "Bu hususta doğru olan görüş, âyetin mânâsının şöyle ol duğunu söyleyen görüştür. "Kim kasıtlı olarak bir mü’mini öldürecek olursa ve Allah da onu cezalandıracak olursa onun cezası cehennemdir. O orada ebedi olarak kalmaya layıktır. Fakat Allah, mü’minlere lütufta bulunarak onları affe der, onları orada ebedi olarak bırakmaz. Onları ya lütfuyla affedip hiç cehenne me sokmaz yahut da oraya koyar sonra da lütfü ve merhametiyle cehennemden çıkarır. Zira o, mü’min kullarına şöyle vaad etmiştir. "Ey Rasûlüm, kullanma deki: "Ey kendi aleyhlerine haddi aşan kullanın, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz ki Allah bütün günahları bağışlar. Muhakkak ki o, çok affeden ve çok merhamet edendir. Zümer sûresi, 39/53

Taberi diyor ki: "Eğer denilecek okusa ki "Kasıtlı olarak bir mü’mini öl düren kişi, bu âyette zikredilen bütün günahların affedilmesi vaadine dahil ise Allah'a ortak koşan da bu vaade dahildir. Zira, Allah'a ortak koşmak da bir gü nahtır." Buna cevaben denilir ki: "Allahü teâlâ, kendisine ortak koşanı affetmeye ceğini şu âyetle açıkça beyan etmiştir. "Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak ko şulmasını affetmez. Bunun dışında dilediği kimseyi affeder. Kim Allah'a ortak koşarsa şüphesiz büyük bir günah ile iftira etmiş olur. Nisa sûresi, 4/48

94

Ey iman edenler, Allah yolunda cihada çıtığınız zaman iyice araş tırın. Size selam verene, dünya hayatının menfaatini gözeterek "Sen mü min değilsin." demeyin. Allah katında çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyleydiniz. Allah, size îütufta bulundu. O halde iyice araşitırın. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Ey Allah'a iman eden ve ondan getirdiği şeyler hususunda Peygamberini tasdik edenler, düşmanlarınızla savaşmak üzere, Allah yolunda sefere çıktığınız zaman düşmanlarınızdan, öldürülmesi caiz olup olmayanları iyice araştırın. Acele edip de kim oludğunu tesbit edemediğiniz kişileri öldürmeyin. Ancak, Allah'a ve Peygamberine karşı kesin olarak savaş açtığım bildiğiniz kimseleri öldürün. Size teslim olan ve size karşı savaşmadığını açıklayan ve sizin dininiz den olduğunu beyan eden bir kimseye "Sen mü’min değilsin." deyip sırf dünya menfaatini elde etmek için onu öldürmeyin. Zira Allah katındaki nimetler, o öl dürülen kişiden elde edeceğiniz ganimetlerden pek çoktur. Ve sizin için de daha hayırlıdır. Sizler de, Allah'ın sizi dini ile aziz kılıp müslüman yapmasından önce sizin, öldürmeye teşebbüs ettiğiniz o teslim olan kimseler gibiydiniz. Şimdi di niniz olan İslamı onlar gibi gizliyordunuz. Allah size dini aziz kılarak ve taraf tarlarını çoğaltarak Îütufta bulundu. O halde kâfir olup olmadığını kesin olarak bilmediğiniz kişileri öldürmede acele etmeyin. İyice araştırın. Ola ki, Allah o kimseye size lütfettiği gibi, İslamı lütfetmiştir. Şüphesiz ki Allah, düşmanları nızdan kimi öldürdüğünüzü, kimden el çektiğinizi ve diğer bütün işlerinizi bilir. Kıyamet gününde herkese, yaptığını karşılğuni vermek için sizin de onların da amellerinizi muhafaza ettirir.

Müfessirler bu âyet-i kerime’nin Resûlüllah'ın gönderdiği bir müfrezenin müslüman olduğu veya kelime-i şehadet gelinliği yahut elindeki koyunlarını ve mallarını teslim etiği halde bir kişiyi öldürmeleri üzerine nazil oludğunu söylemişlerdir.

Taberi, müslüman olduğunu beyan ettiği halde öldürülen bu kişinin ve bunu öldürenin kimler oldukları hususunda çeşitli Rivâyetler zikretmiştir.

a- Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Ebi Hardet, Abdullah b. Abbas, Urve b. Zübeyr ve diğer bir kısım âlimlerden Rivâyet edilen bir görüşe göre bu âyetin nüzul sebebi olan olay, Muhallim b. Cessamc'nin Âmir b. el-Edbad el-Eşcai'yi öldütmesidir. Bu hususta Abdullah b. Ebi Hadret diyor ki: "Resûlüllah bizi, müslümanlardan bir grup olarak "İdam" denen yere gönderdi. İçimizde, Ebû Katade ve Muhallim b. Cessame b. Kays da bulunuyordu. Biz yola çıktık. İdam'ın tam ortasına varınca yanımızdan Âmir b. el-Edbad el-Eşcai, üzerine bindiği bir devesi ile yanımızdan geçti. Onun çok az eşyası bir kova da sütü var dı. Yanımızdan geçerken bizi, İslam'ın selamıyla selamladı. Biz onu yakaladık. Muhallim ona saldırdı. Daha önce aralarında geçmiş bir olaydan dolayı onu öl dürdü. Onun devesini ve eşyalarını aldı. Biz Resûlüllah'ın yanına gelip olayı an latınca, işte bizim hakkımızda bu âyet nazil oldu, Bkz. Siret-i İbn-i Hişam, C. 2 S. 226

Urve b. Zübeyr, babasının ve dedesinin bu olayı şöyle anlattıklarını zikretmiştir. "Muhallim b. Cessame el-leysi, İslam geldikten sonra, Eşca kabilesinden bir kişiyi öldürdü. Resûlüllah'ın hükmettiği ilk diyet, öldürülen bu kişinin diyeti idi. Uyeyne b. Hısn, kısas uygulanmasını istedi. Akra b. Habis ise Muhallim'in affedilmesini istedi. Bunun üzerine sesler yüksekli. Suçlamalar ve gürültüler çoğaldı. Resûlüllah buyurdu ki: "Ey Uyeyne sen diyeti kabul etmez mi sin?" Uyeyne "Hayır etmem vallahi bizim hanımlarımızın düştüğü, savaş ve üzüntüye, onların hanımlarını da düşürmedikçe bundan vaz geçmem dedi. Tekrar sesler yükseldi. Yine gürültü ve suçlamalar çoğaldı. Resûlüllah tekrar, "Ey Uyeyne diyeti kabul etmez misin? dedi. Uyeyne yine aynı sözleri söyledi. Nihâyet Leys oğullarından, üzerinde silah, elinde deriden bir kalkan bulunan, Mükeytil adında bir adam ayağa kalktı ve dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, ben İslamın ilk zamanlarında bu adamın yaptığına bir örnek olarak ancak şunu görüyorum. Bir kısım koyunlar, suya gelmişler, onların önce gelenleri vurulmuş arkada olanları ise kaçıp gitmişler. Bugün yap yarın boz. (Yani eğer bugün sen buna kısas tatbik etmezsen, yarın senin ümmetin de bu gibi olaylarda kısas tatbik etmez) Bunun üzerine Resûlüllah, "Elli deve bu yolculuğumuz sırasında, elli deve de Medine'ye döndüğümüzde vereceğiz." dedi. Muhallim uzun boylu esmer tenli bir kişiydi. O sırada bir kenarda oturuyordu. Yerinden kalkıp geldi ve Resûlüllah'ın önüne oturdu. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Dedi ki; "Ey Allah'ın Resulü, ben sana bildirilen işi yaptım. Ben Allahü teâlâya tevbe ediyorum, ey Allah'ın Resulü, sen aziz ve celil olan Allah'tan benim affımı dile." Resûlüllah da buyurdu ki: "Sen onu silahınla İslamın ilk döneminde mi öldürdün?" Ve yüksek sesle: "Ey Allah'ım sen Muhaliimi affetme." diye dua etti. Muhallim kalkıp gitti. Giderken cübbesînin ucuyla gözyaşlarını siliyordu. Fakat onun kavmi, Resûlüllah'ın daha sonra onun için af dilediğini zannediyorlardı." Bkz. Ebû Davud K. ed-Diyal, bab: 3,1 indis no: 4503

b- Abdullah b. Abbas, Süddi ve Katade'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime, Resûlüllah'ın müfrezesinin, Mirdas b. Nehiyk isimli birisini öldürmesi üzerine nazil olmuştur.

Bu hususta Süddi diyor ki: "Resûlüllah, Üsame b. Zeyd'in komutasında Damre oğullarına bir müfreze gönderdi. Müfreze bu kabileden Mirdas b. Ne hiyk isimli bir kişiyle karşılaştı. Onun kuzuları ve kırmızı bir devesi vardı. Adam müfrezeyi görünce dağdaki bir mağaraya sığındı. Üsame onu takib etti. Mirdas mağaraya girince kuzularını orada bıkanp dışarı çıktı ve müslümanlara karşı "Esselamü aleyküm. Eşhedü en Lailahe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah." dedi. Üsame ona saldırdı ve onu öldürdü. Resûlüllah Üsame'yi bir yere gönderirken onun hayırla anılmasını isterdi ve arkadaşlarından onun hakkında malumat alırdı. Bu müfreze dönünce Resûlüllah onlara Üsame'yi sormadı. Fakat insanlar Resûlüllah'a konuştular ve dediler ki: "Ey Allah'ın Re sulü, Üsame bir adamla karşılaştı. Adam "Lailahe İllallah Muhammeden Resûlüllah" demesine rağmen ona hücum edip öldürdü." Resûlüllah bu söylenenlere pek kulak asmadı. Fakat konuşanlar ısrar edince başını kaldırıp Üsame'ye baktı ve ona: "Seninle Lailahe İllallah'ın haline ne olacak?" dedi. Üsame: "Ey Allah'ın Resulü o bu sözü kendisini kurtarmak için söyledi." dedi. Resûlüllah da "Sen onun kalbini yarıp içine baksaydin ya." dedi. Üsame: "Ey Allah'ın Resulü, onun kalbi vücudunun bir parçasıdır." dedi. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’yi indirdi. Üsame de artık ondan sonra "Lailahe İllallah" diyen bir kimseyi öldürmeyeceğine dair yemin etti. Bkz. Siret-i İbn-i Hişam. C. 2 S. 623

c- Said b. Cübeyr'e göre ise bu âyet-i kerimeResûlüllah'ın, Mikdat b. el-Esved'in komutasında gönderdiği bir müfrezenin müslümanlardan bir kimseyi öldürüp koyunlarını almaları üzerine nâzil olduğunu söylemiştir.

d- İbn-i Zeyd'e göre ise bu âyet-i kerime Ebudderda'nın ve öldürdüğü kimsenin hakkında nazil olmuştur.

e- Bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında Abdullah b. Abbas da şöyle diyor:

"Süleym kabilesinden bir adam, otlattığı koyunlarıyla birlikte Resûlüllah'ın sahabilerinin yanından geçti ve onlara selam verdi. Sahabiler "Bu adam, kendisini korumak için, korkusundan selam verdi." dediler ve onu öldürdüler. Koyunlarını alıp Resûlüllah'a getirdiler. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu." Timizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 4, Hadis no: 3030

Âyet-i kerime’de geçen ve "Size selam verene 'Sen ümin değilsin' deme yin" diye tercüme edilen cümlesin deki kelimesi bütün Mekke, Medine ve Küfe kurraları tarafın dan Elif harfi olmaksızın şeklinde okunmuştur. Bu kıraata göre bu kelimenin mânâsı "Teslim olmak ve boyun eğmektir" ve âyetin bu bölümünün mânâsı da "Size teslim olup boyun eğenlere, "Sen mü’min değilsin."' demeyin." şeklindedir.

Küfe ve Basra kurralarından bazıları ise bu kelimeyi, elif harfiyle birlikte şeklinde okumuşlardır. Bu kıraata göre bunun mânâsı da "Selam vermek"tir.

Taberi birinci kıraat şeklini tercih etmiş ve kelimesinin mânâsının "Tevhid inancına boyun eğmek, müslümanların dininde olduğunu ifade etmek ve teslim olmak demek olduğunu söylemiştir. Zira bu kelimenin bu kıraat şekliyle okunmasını kabul edip mânâsının da "Teslim olmak" demek olduğunu söylemek yukarıda âyetin nüzul sebebi olarak zikredilen görüşlerin hep sini kuşatmış olur. Çünkü bu görüşlerden bazıları, öldürülen kimsenin, teslim olup kelime-i şehadet getirdiğini, diğerleri, öldürülen kişinin "Ben müslümanım" dediğini başka bir gurup ise onun "Selamün aleyküm" diye selam verdiği ni söylemişlerdir. Teslim olmak, selam vermek de dahil tüm görüşleri kuşat maktadır.

Âyet-i kerime’de geçen "Daha önce siz de öyle idiniz." ifadesi müfessirler tarafından iki şekilde izah edilmiştir.

Said b. Cübeyr'e göre bu ifadeden maksat şudur: "Nasıl ki size selam ver dikten sonra öldürdüğünüz o kimse canından korkarak kavmi içinde dinini gizli yor idiyse sizler de Allah'ın sizleri aziz kılmasından önce canınızdan korkarak kavminizin içinde onlar gibi dininizi gizliyordunuz.. O halde dinini gizleyen bu çobanı nasıl öldürürdünüz?"

İbn-i Zeyd ise âyetin bu bölümünü şöyle izah etmiştir: Nasıl ki size tes lim olduktan sonra öldürdüğünüz kimse kâfir idiyse sizler de öyle kâfir idiniz. Allah sizi hidâyete erdirdiği gibi onu da hidâyete erdirdi."

Taberi

birinci görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Zira Allahü teâlâ o kişiyi öldüren müslümanı kınamıştır. Halbuki kâfir bir kimseyi öldürenin kınanması söz konusu değildir.

Âyet-i kerime’de geçen "Allah size lütufta bulundu." ifadesi Said b. Cübeyr tarafından "Allah dinini ortaya çıkararak ve o dine tabi olanları aziz kılarak size lütufta bulundu" şeklinde izah edilmiş. Süddi tarafından ise "Allah size, teslim olanı öldürmenize rağmen tevbenizi kabul ederek size lütufta bulundu." şeklinde izah edilmiştir.

Taberi birinci izah şeklini tercih etmiş, burada zikredilen Allahü teâlânın lütfundan maksadın, müslümanların aziz kılınması ve İslam dininin açığa çık ması olduğunu söylemiştir. Zira öldürülen kişi, kavminden korkarak müslüman olduğunu açığa vuramamış bu sebeple müslüman olduğu bilinmeyerek öldürül müştür. Halbuki, onu öldüren müslümanlar da İslamın güçlenmesinden önce aynen o kişi gibi dinlerini gizleme durumunda idiler. Fakat Allah, lütfuyla onları güçlendirdi. Onlar da müslüman olduklarını açıkça söyleyebildiler.

95

Mü’minlerden, özür sahibi olanlardan başka oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından, oturup geri kalanlardan daha üstün kılmıştır. Allah, hepsine de güzelliği (Cenneti) vaad etmiştir. Allah, cihad edenleri, oturanlara büyük bir mükâfaatla üstün kılmıştır.

Mü’minlerden, gözleri kör, ayağı topal gibi özür sahipleri hariç, cihaddan geri kalıp oturanlarla malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, hiçbir zaman eşit değillerdir. Allah, malanyla ve canlarıyla cihad edenleri, özürlerin den dolayı oturup kalanlardan bir derece daha üstün kılmıştır. Allah, cihad edenlere de özürlerinden dolayı cihada gitmeyenlere de güzel bir vaadde bulunmuştur ki o da cennettir. Allah, cihad edenleri, özürsüz olrak cihada gitmeyenlerden üstün kılmıştır.

Bera b. Âzib, Zeyd b. Erkam, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, Abdullah b. Şeddad, Süddi ve Ebû Abdurrahman nakledildiğine göre bu âyet-i kerime, önce "Mü’minlerden, oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir değildir." şeklinde nazil olmuştur. Bunun üzerine, İbn-i Ümmi Mektum ve Ebû Ahmed b. Ceyş gibi körlerin, cihada katılmadıkla rından dolayı üzüntülerinin Resûlüllah'a bildirilmesi üzerine âyet-i kerime’nin, "Özür sahibi olanlar hariç." bölümü de inmiş ve âyet "Mü’minlerden, özür sahibi olanlardan başka, oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir değildir." şeklini almıştır.

Mervan b. Hakem, Zeyd b. Sabit'in şunları söylediğini rivâyet etmiştir.

"Resûlüllah, Zeyd'e "Mü’minlerden geri kalanlarla Allah yolunda cihad edenler bir değildir." âyetini yazdırırken, İbn-i Ümmi Mektum çıkagelmiş ve "Ey Allah'ın Resulü, Allah'a yemin olsun ki, eğer cihada gücüm yetseydi elbette cihad ederdim." demiştir. İbn-i Ümmi Mektum kör bir kişiydi. Zeyd iyor ki: "Bunun üzerine Allahü teâlâ, Peygamberine vahiy indirdi. Onun dizi benim dizi min üzerindeydi. Dizi ağırlaştı. Öyle ki ben, dizimin ezileceğinden korktum. Sonra vahiy bitince Resûlüllah açıldı ve Allahü teâlâ "Özür sahibi olanlar müs tesnadır." bölümünü indirdi. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an Sûre, 4, bab: 18

Bera b. Âzib diyor ki: "Mü’minlerden oturup kalanlarla Allah yolunda cihad edenler" âyeti inin ce Resûlüllah, "Filanı çağırın gelsin." dedi. Ona, yanında mürekkep hokkası ve bir levha yahut da kürek kemiği ile birlikte Zeyd b. Sabit geldi. Resûlüllah ona dedi ki: "Mü’minlerden oturup kalanlarla Allah yolunda cihad edenler bir değildir." diye yaz." O sırada Resûlüllah'ın arkasında İbn-i Ümmi Mektum bulunu yordu. Dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, ben âmâ biriyim." İşte bunun üzerine âyet-i kerime "Mü’minlerden özür sahibi olanlardan başka, oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenler bir değildir." şeklinde nazil oldu." Buhari, K. Tefsir el-Kur'an Sûre, 4, bab: 18

Abdullah b. Abbas, bu âyet-i kerime’de, bir kısım mü’minlerin gitmeyip diğer mü’minlerin gittiği zikredilen, Allah yolunda cihaddan maksadın, Bedir savaşında cihad etmek olduğunu söylemiş ve Bedir savaşına katılmayanların da savaşanların derecelerine ulaşmasalar bile, Allah'ın, hepsine de güzel vaadlerde bulunduğunu zikretmiştir. Bkz. Buharî, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 4, bab: 18

96

Bu da, onlara, Allah tarafından verilen dereceler, mağfiret ve rahmettir. Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

Allah, cihad edenleri, özürsüz olarak cihada gitmeyenlerden büyük bir mükâfaatla üstün kılmıştır. Bu mükâfaat ta Allah'ın ikram ettiği yüksek dereceler, günahlarını affetmesi ve Allah yolunda verdikleri imtihan dolayısıyla onla ra, merhametli davranmasıdır. Zira Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

Peygamber efendimiz bir lıadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

"Allah, kendi yolunda cihad edenler için cennette yüz derece hazırlamış tır. Her derecenin arası gökle yer arası kadardır. Buhari, K. el-Cihad, bab: 4 Müslim, K. el-İmare, bab: 116 1 indis No: 1884

Müfessirler, burada zikredilen derecelerden neyin kastedildiği hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.

Katade'ye göre bu derecelerden maksat, müslüman olma, müslüman iken hicret etme, hicret ettikten sonra cihad etme, cihad etme sırasında düşman öl dürme gibi derecelerdir. Bunların her biri başlı başına birer derecesidir.

İbn-i Zeyd'e göre ise burada zikrdilen derecelerden maksat, Allahü teâlâ'nın, tevbe suresinin yüz yirmi ve yüz yirmi birinci âyetlerinde zikrettiği yedi derecedir. Bu âyetlerde şöyle buyurulmaktadır. "Medine halkı ve çevresinde bu lunan Bedevilere, Peygamberle birlikte savaşa çıkmaktan geri kalmaları, kendi canlarını, onun canından daha çok sevmeleri yakışmazdı. Çünkü onlar için, Allah yolunda uğrayacakları susuzluk, yorgunluk, açlık, düşmanlarını kızdıracak bir yere ayak basmaları ve düşmana verdikleri her zarar karşılığında salih bir amel yazılır. Şüphesiz ki Allah, iyilik yayanların mükafaatını zayi etmez." "Sarfettikleri az veya çok herhangi bir mal ve Allah yolunda aştıkları herhangi bir vadi, onlar için îesbit edilip yazılacaktır ki Allah onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfaatîandırsın." Tevbe sûresi 9/120, 121

İbn-i Muhayriz ise bu âyette zikredilen derecelerden maksadın, cennette ki dereceler olduğunu söylemiştir.

Taberi, bu görüşü tercih etmiştir. Zira, bundan önceki âyette Allahü teâlânin, cihad edenleri, oturup kalanlardan büyük bir mükâfaatla üstün kıldığı zikre dilmiştir. Bu âyette ise o büyük mükûfaatın ne olduğu açıklanmış, onun, bir kı sım dereceler, Allah'ın affı ve merhameti olduğu zikredilmiştir.

97

Melekler, o kendilerine zulmedenlere, canlarını aldıklarında "Ne yaptınız?" derler. Onlar da "Biz yeryüzünde zayıf düşürülmüştük." derler. Melekler ise "Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi? Orada hicret edeydi niz." derler. İşte bunların varacağı yer cehennemdir. O, ne kötü bir yerdir.

Hicret etmedikleri için Allah'ın gazabına uğrayan ve böylece kendi ken dilerine zulmedenlerin canlarını melekler alırken onlara şöyle derler: "Gelin ba kalım ne yaptınız?" Neden, olduğunuz yerde kaldınız da hicret etmediniz? Onlar şu cevabı verirler: "Bizim, hicret etmeye gücümüz yetmiyordu. Çünkü müş rikler bizleri kendi topraklarımızda zayıf düşürmüşlerdi." Bunun üzerine melekler şunu sorarlar: "Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi ki kendi memleketinizden çıkıp başka bir yere hicret edesiniz? Müşriklerden ve sapıklardan uzaklaşasmiz. İşle bunların vanp sığınacakları yer, cehennemdir. O, ne kötü bir varılacak yerdir.

Müfessirler bu âyet-i kerime’nin ve bundan sonra gelen âyetlerin Mekke halkından müsülman olan fakat Resûlüllah hicret ettiğinde onunla birlikte hicret etmeyen veya edemeyen, bilahare de dinden çıkarılma fitnesine düşürüldükle rinde imtihan veremeyen müşriklerin, Resûlüllah'a karşı yaptıkları davranışta onların sayılarını çoğaltan bir kısım insanlar hakkında nazil olduğunu ve bu âyetin, bu insanların beyan ettikleri mazeretlerin, Allahü teâlâ tarafından kabul edilmediğini bildirdiğini söylemişlerdir.

Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Mekke halkından bir topluluk müslüman olmuştu. Onlar müslüman olduklarını gizliyorlardı. Müşrikler, Bedir Savaşında onları da götürmüşlerdi. Onlardan bazıları öldürüldüler. Bunun Üzeri ne müslümanlar, "Öldürülen şu arkadaşlarımız müslüman idiler. Onlar buraya zorla getirildiler. Siz onlar için af dileyin." dediler. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.

Müslümanlar, Mekke'de kalan diğer müslümanlara bu âyeti yazıp gön derdiler. Ve özürlerinin kabul edilmediğini bildirdiler. Bunun üzerine onlar da Mekke'yi terkedip hicret etmek için yola çıktılar. Fakat müşrikler onları yakala dılar ve dinlerinden döndürerek fitneye düşürmek istediler. Bu sefer Mekke'de kalan bu müslümanlar hakkında şu âyet nâziloldu. "İnsanlaın bir kısmı Allah'a iman ettik." der fakat Allah yolunda eziyt görünce insanların yaptığı eziyeti Allah'ın azabı gibi kabul eder... Ankebut sûresi, 29/10 Müslümanlar bu âyeti de yazıp onlara gön derdiler. Onlar da çok özüldü ve bütün hayırlardan ümitlerini kestiler. Bundan sonra Mekke'deki o müslümanlar hakkında şu âyet nazil oldu. "Ey Rasûlüm, şüphesiz ki Rabbin, mihnete uğrattıktan sonra hicret eden sonra da cihad eden ve işkencelere sabredenleri affeder. Nahl sûresi, 16/116

Bu defa müslümanlar, Mekke'deki müslümanlara bu âyeti yazıp gönderdiler ve onlara "Allah, sizin için bir çıkar yol gösterdi." dediler. Bunun üzerine Mekke'deki müslümanlar hicret için yola çıktılar. Müşrikler de geriden gelip onlara kavuştular ve birbirleriyle vuruştular. Ölen öldü kurtulan da kurtulmuş oldu.

Abdullah b. Abbas, başka bir Rivâyette şunları söylemiştir:

"Müslümanlardan bir kısım insanlar müşriklerle aynı yerde yaşıyorlardı.. Resûlüllah'a karşı onların sayılarını kabartmış oluyorlardı. Savaş sırasında bir ok gelip onlardan birine isabet ediyor ve öldürüyordu. Yahut bir kılıç darbesiyle ölüyorlardı. İşte Allahü teâlâ bunlar hakkında: "Melekler o kendilerine zulmedenlere, canlarını aldıklarında "Ne yaptınız?" derler. Onlar da "Biz yeryüzünde zayıf düşürülmüştük." derler.." âyetini indirdi." Buhari, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 4, bab: 19

İkrime bu-âyetin, sıfatlarını belirttiği kimselerin, Kays b. el-Fakıh, Haris b. Zema b. el-Esved, Kays b. Velid b. el-Muğire ve Ebul Ass'b. Münebbih b. el-Haccac ve Ali b. Ümeyye b. Halef olduklarını söylemiş ve demiştir ki: "Kureyşliler ve onlara katılanlar Ebû Süfyan'ı ve Kıtreyş kervanını Resûlüllah'tan ve sahabilerden kurtarmak için yola çıkınca, kendileriyle birlikte, daha önce müslüman olmuş bir kısım gençleri de, istemedikleri halde getirdiler. İki ordu, her hangi bir kararlaştırma olmaksızın Bedir'de karşılaştılar. Bu gençler de İslamdan döndüler ve Bedir savaşında kâfirler olarak öldürüldüler.

Süddi diyor ki: "Hazret-i Ali'nin kardeşi Akiyl ve Nevfel esir düşünce Resûlüllah. Ahbas'a dedi ki: "Hem kendi fidyeni hem de kardeşinin oğlu Akiyl'in fidyesini ödeyeceksin." Abbas dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, senin kıblene karşı namaz kılmadık mı? Senin getirdiğin şehadeti getirmedik ki?" Resûlüllah da bu yurdu ki "Ey Abbas, sizler, savaştınız ve mağlup oldunuz." Sonra âyetin şu bölümünü okudu: "Allah'ın yeryüzü geniş değilmiydi? Orada hicret etseydiniz." derler. İşte bunların varacağı yer cehennemdir. O, ne kötü bir yerdir."

Süddi diyor ki: "Bu" âyet-i kerime’nin indiği gün müslüman olup da hicret etmeyen kimse kâfir sayılıyordu. Ancak bir çare bulamayan, hicret etmek için malı olmayan ve yolu bilmeyenler bundan müstesna idi,

98

Erkek, kadın ve çocuklardan, zayıf düşürülüp bir çare bulmaya gücü yetmeyen ve yol bulamayanlar müstesnadır.

Bu âyet-i kerime, kimlerin, hicret etmedikleri halde sorumlu olmayacaklarını açıklamakta ve bunların, bizzat hicret etmeye gücü yetmeyen ve bir başka imkân da bulamayan âciz, erkek kadın ve çocuklar olduğunu bildirmektedir.

Abdullah b. Abbas, bu âyet-i kerime’yi okuduktan sonra "Benim annem de Allah'ın, burada mazur kıldığını bildirdiği kimseler dendi." demiştir. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 4 bab: 20

Diğer bir Rivâyette. Abdullah b. Abbas demiştir ki: "Ben ve annem, Allah'ın burada mazur kıldığını bildirdiği kimselerdendik."

Ebû Hureyre diyor ki:

"Resûlüllah, yatsı namazını kılarken dedikten sonra secdeye varmadan önce şöyle dua etti: "Ey Allah'ım, sen Ayyaş b. Ebi Rebia'yi kurtar. Ey Allah’ım sen Seleme b. Hişam'ı kurtar. Ey Allah'ım, sen Velid'in oğlu Velid'i kurtar. Ey Allah’ım sen mü’minlerin zayıf düşürülmüş olanlarını kurtar. Ey Allah’ım sen, Mutlar kabilesine üzerindeki baskını artır. Ey Allah’ım, sen onların yıllarını Yusuf un yıllan gibi kıtlık yıllan kıl. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 4, bab: 21

99

İşte bunları, umulur ki Allah affeder. Allah, çok affeden ve çok bağışlayandır.

Umulur ki Allah, işte bu zayıf düşürülenlerin, hicret etmeme hususundaki mazeretlerini kabul eder. Hicret etmeme kusurlarını affetme lütfunda bulunur. Çünkü onlar kendi istekleriyle küfür diyarını tercih etmemişler, imkân bulama dıkları için hicret edememişlerdir. Şüphesiz ki Allah, kullarının işledikleri gü nahların cezasını vermeyi terkederek onları çokça bağışlayan ve çok affedendir.

100

Kim, Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde çok barınacak yerler, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden, Allah ve Resulü için hicret etmek gayesiyle çıkar da sonra ona ölüm gelirse, şüphesiz ki onun mükâfaatı Allah'a aittir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Kim müşriklerden ayrılır da dini uğruna kaçarak İslam topraklarına ve mü’minlere hicret edecek olursa, Allah'ın, sağlam dini olan İslam uğruna hicret eden bu kimse, yeryüzünde gezip dolaşacağı çok yer ve bolluk bulur. Hem dini nin emirlerini rahatlıkla yerine getirir hem de rızık yönünden zorluk çekmez. Kim de, Allah'a ve Resulüne hicret etme niyetiyle kâfir diyarında bulunan evini terkeder de hicret edeceği yere varmadan ölüm ona gelir çatarsa şüphesiz ki onun yaptığı bu güzel amelin sevabı, Allah'a aittir. Şüphesiz ki Allah, kullarının günahını örten ve onlara karşı şefkatli olandır. Ahmed b. Hannbel, Müsned, C. 4 s. 36

Âyet-i kerime, mü’minleri, İslamı yaşamayacakları toplumların içerisin den ayrılıp hicret emye eteşvik etmekte ve mü’minlerden, hicret ettikleri takdirde sıkıntıya düşecekleri endişesini kaldırmakta, onlara, daha iyi bir hayat yaşaya cakları müjdesini vermektedir.

Bu hususta Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de hadis-i şerifinde şöyle bu yurmaktadır:

"Kim evinden, Allah yolunda cihada çıkacak olur da bineğinden düşüp ölürse -Ki nerde o mücahidler?- onun mükâfaatını Allah mutlaka verecektir.. Veya bir haşere ısırır da ölürse, yine onun mükâfaatını Allah mutlaka verecektir. Yahut kendiliğinden ölürse yine onun mükâfaatını Allah mutlaka verecektır.

"Kim Allah yolunda evinden ayrılıp gider, ölür veya öldürülürse o şehittir. Veya atı yahut katırı kendisini öldürürse, yine kendisini bir haşere sokarak öldürürse ya da Allah'ın dilediği herhangi bir ölümle yatağında ölürse o kimse şehittir. Onun için cennet vardır. Ebû Davud, K. el-Cihad, bab: 15, Hadis no: 2499

Said b. Cübeyr, Katade, İkrime, Dehhak, Süddi, İbn-i Zeyd ve Abdullah b. Abbas bu âyet-i kerime’nin, müslüman olduktan sonra Mekke'de ikamet eden, ancak bundan önceki iki âyt-i kerime inip, özürsüz olduğu halde hicret etme yenleri kınayınca, hasta olmasına rağmen hicret etmek için yola çıkan ve Medi ne'ye varmadan yolda ölen bir kişi hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. An cak bu kişinin isminin, Damre b. el-İys mi yoksa İys b. Damre mi yahut, Damre b. Cündeb mi veya Cündeb b. Damre mi olduğu hususunda farklı Rivâyetler zik redilmiştir.

Bu âyetin izahında Said b. Cübeyr diyor ki: "Huzaa oğullarından Damre b. el-îys veya İys b. Damre isminde birisi vardı. Müslümanlara hicret etmeleri emredildiğinde o hastaydı. Ailesine, kendisi için bir sedye yapmalarını ve ken disini Resûlüllah'ın yaşadığı yere götürmelerini emretti. Ailesi, emrini yerine getirdi. Fakat o, "Ten'im" denen yere varınca vefat etti. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.

Müfessirler bu âyet-i kerime’de geçen ve "Barınak" diye tercüme edilen kelimesinin mânâsı hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir.

Abdullah b. Abbas, Dehhak, Robi' b. Enes, Hasan-ı Basri, Katade ve Mücahid'e göre bu kelimenin mânâsı, "Bir yerden başka bir yere intikal etmek" de mektir. Yani, değiştirilecek çok yer demektir.

Süddi'ye göre, "Rizık aranacak yer" demektir. İbn-i Zeyd'e göre "Hicret edilecek yerler"dir. Âyet-i kerime’de geçen ve "Genişlik ve bolluk" diye tercüme edilen kelimesinin mânâsı:

Abdullah b. Abbas, Rebi' b. Enes ve Üchhuk'a göre "Bol rızık" demektir. Katade'ye göre ise "Mânevi genişlik" demektir. Yani hicret eden kişi sapıklıktan çıkıp idÂyete erişmiş olur. Fakirlikten kurtulup zenginliğe ulaşmış olur." demektir.

Taberi'ye göre, kelimesinin izahındaki doğru olan görüş bunun mânâsının, "Değiştirilecek yer" olduğunu söyleyen görüştür. kelimesinin izahında doğru olan görüş ise, bunun mânâsının "Bolluk" olduğunu söyleyen görüştür. Bu bolluk, hem rızık bolluğu nu hem de sıkıntıdan kurtulup genişliğe kavuşmayı ifade eder.

Taberi diyor ki: "Yezid b. Ebi Habib'in naklettiğine göre Medine halkı bu âyet-i kerimeye dayanarak cihad yapmak için evinden ayrılan ve savaş meyda nına varmadan yolda ölen kimseye ganimetten pay verileceğini söylemişler ve bu âyetin gaziler hakkında indirildiğini bildirmişlerdir.

101

Yeryüzünde yolculuğa çıktığınız zaman, kâfirlerin size fenalık yapmalarından korkarsamz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz, kâfirler sizin apaçık düşmanıdır.

Ey mü’minler, sizler yeryüzünde yolculuğa çıktığınızda namaz kılarken kâfirlerin hücum edip sizi öldüreceklerinden veya esir alacaklarından yahut na mazınıza engel olarak sizi Allah'ı birlemekten alıkoyacaklarından korkacak olursanız, mukim iken tam olarak kıldığınız namazları kısaltarak yarısını kılmanızda sizin için günah yoktur. Çünkü Allah'ın birliğini inkâr eden kâfirler, sizin Allah'a ve Resulüne iman etmeniz ve putlara tapmamanız ve sapıklıkta kendile rine uymamanız yüzünden sizin apaçık düşmanlarınızdir.

Müfessirler bu âyet-i kerime’de kısaltılabileceği zikredilen namazın han gi hallerde ve ne kadar kısaltılabileceği hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.

a- Yalâ b. Ümeyye'nin, Hazret-i Ömer'den, Ebû Eyyub'un da Hazret-i Ali'den ri vÂyet ettiğine göre burada, kısaltılabileceği beyan edilen namaz, kişinin yolcu luk halindeyken kılacağı farz namazdır. Kılastılacak miktar ise, dört rekatlı farz namazların iki rekt olarak kılınmasıdır.

Âyette geçen "Kâfirlerin size fenalık yapmalarından korkarsamz" ifadesi, namazın kısaltılması için esasla ilgili bir şart olmayıp sadece o zamandaki müslümanların genel durumunu belirtmektedir. Bu hususta Ya'lâ b. Ümeyye diyor ki:

"Ömer b. el-Hattab'a "Kâfirlerin size kötülük yapmalarından korkarsamz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur." âyetini okudum ve "Bugün artık insanlar güven içindedirler. (Namazı yine kısıltacaklar mı?) dedim. Ömer b. el-Hattab şöyle dedi: "Senin hayret ettiğin bu hususa ben de hayret etmiş ve bunu Resûlüllah'a sormuştum. Resûlüllah da şöyle buyurmuştu: "Bu (namazı kısalt ma) Allah'ın size verdiği bir sadakadır. Sadakasını kabul edin." Müslim, K. el-Müs: ıfırîn, bab: 4 Hadis no: 6.S6 / Ebû Dııvutl, K. es-Sefer bab: 1 Hadis No: 1199

b- Hazret-i Âişe ve Sa'd b. Ebi Vakkas'tan nakledilen diğer bir görüşe güre ise bu âyette, kısaltılabileceği zikredilen namazdan maksat, yolculuk yaparken düş mandan korkma halindeki namazdır. Yolcu olan kimse, düşmandan korkacak olursa, dön rekatlı farz namazları iki rekat kılarak kısaltır. Şâyet düşmandan korkmayacak olursa kısaltmaz.

Bu hususta Abdullah b. Muhammed, Hazret-i Âişe'nin şöyle dediğini işittiğini söylemiştir: "Yolculukta iken namazı tam kılın." Hazret-i Âişe'nin bu sözü üzerine kendisine denildi ki: "Resûlüllah yolculuk yaparken dört rekath farzları iki rekat kılıyordu." O da "Resûlüllah savaş halindeydi o korkuyordu. Siz de korkuyor musunuz?" diye cevap verdi.

Atâ da Resûlüllah'ın sahabilerinden Hazret-i Âişe ve Sa'd b. Ebi Vakkas'in, yolculuk yaparken namazları tam kıldıklarını söylemiştir.

c- Mücahid, Ebû Ayyaş ez-Züraki ve Cabir b. Abdullah'dan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette, kısaltılacağına ruhsat verilen namazdan maksat, fiilen savaşma dışında düşmandan korkulduğu sırada kılınacak olan namazdır. Bunlara göre âyet-i kerime, müslümanların, böyle bir korku içinde bulundukla rı bir sırada nazil olmuştur. Bu hususta Ebû Ayyaş ez-Züraki diyor ki:

"Biz , Resûlüllah ile birlikte "Usfan" denen yerde bulunuyorduk. Resûlüllah bize öğle namazım kıldırdı. Müşriklerin başında komutan olarak Halid b. Velid bulunuyordu. Müşrikler birbirlerine dediler ki: "Biz onların aklanacakları ve gafil oldukları bir zamana rastlamıştık." (Yani namaz kılarken onlara hücum etmeliydik. Çünkü o anda onları gafil avlayabilirdik) İşte bunun üzerine öğle ile ikindi vakti arasında, korku namazını beyan eden hüküm indi. Resûlüllah bizle ri iki gruba ayırarak ikindi namazını kıldırdı. Bir grup, Resûlüllah ile birlikte namaz kılıyor diğeri ise onu bekliyordu. Resûlüllah, arkasında bulunan gruba da onları koruyan gruba da birlikte tekbir aldırdı. Ve hep birlikte rükuya vardılar. Sonra, Resûlüllah'ın arkasında bulunan grup secde etti. Geri çekildi. Daha sonra diğer grup ilerleyip secde etti. Sonra hep birlikte ayağa kalktılar ve hep birlikte ikinci rükuu yaptılar. Arkasında bulunanlar da onu koruyanlar da. Sonra Resûlüllah'ın arkasında bulunanlar secde ettiler ve geri çekildiler. Arkadaşlarının bu lundukları safta ayağa kalktılar. Diğer grup ileri geçti secde etti ve Resûlüllah hepsiyle birlikte selam verdi. "Böylece, herkes imamla birlikte iki rekat namaz kılmış oldu. Resûlüllah böyle bir namazı bir defasında da Süleym oğulları yur dunda kıldı." Nesâî, K. Sakıt el-Havf, bab: 22 / Ebû Davud, K. es-Sefer, bab: 12 Hadis no: 1236

d- Süddi, Abdullah b. Ömer, Said b. Cübeyr ve Kâ'b'dan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette, kısaltılacağı belirtilen namazdan maksat, fiilen savaş ma dışında, düşmandan korkma halinde kısaltılan namazdır. Ancak bu namaz, seferi halde kılınan ve iki rekat olan namazın kısaltılarak bir rekat şeklinde kı lınmasıdır.

Bu görüşte olan âlimlere göre kişi mukim iken, dört rekath farzları dört olarak kılar. Seferi iken de iki rekat olarak kılar. Seferi iken iki rekat kılması, namazları kısaltma değil namazı seferi olarak tam kılmaktır. Ancak kişi seferi olduğu halde düşmanlardan da korkuyorsa işte bu takdirde tam sayılan iki rekat seferi namazını kısaltıp tek rekat olarak kılar. İşte bu âyet-i kerime, kısaltılan bu tek rekatlı namazı kasdetmiştir.

Bunlar, görüşlerine delil olarak şu hadisleri zikretmişlerdir. Sa'lebe b. Zehdem diyor ki:

"Biz, Said b. el-Ass ile birlikte Taberistanda'ydık. O ayağa kalktı ve dedi ki: "Sizden hanginiz Resûlüllah ile birlikte korku namazı kıldı?" Huzeyfe kalktı ve dedi ki: "Ben kıldım. Resûlüllah korku anında insanları iki gruba ayırdı. Bir gurupla bir rekat, diğer bir grupla da bir rekat kıldı. Bunlardan hiçbiri bir şey kaza etmediler. Ebû Davud, K. Salat el-Havf, bab: 2S7, Hadis no: 1246

Diğer bir Rivâyette, Huzeyfe ayağa kalkmış, insanları arkasında iki sağ. yapmış bir safı arkasında bırakmış diğer safı düşmanın karşısına koymuş, arka sında bulunmalara bir rekat namaz kıldırmış onlar ayrılıp düşmanın karşısında duranların yerine gitmişler, bu defa onlar gelip Huzeyfe ile bir rekat namaz kılmışlar, hiçbiri de namazlarını tamamlamamışlardır." Nesâî, K. Salât el-Havf, bab: 2

Abdullah b. Abbas şöyle demiştir:

"Allahü teâlâ, Peygamberinin lisanıyla namazı yolcu olmama halinde dört rekat, yolcu iken iki rekat ve korku anında da bir rekat olarak farz kılmıştır." Ebû davud, K. es-Salah, bab: 287, Hadis No: 1247

Diğer bir Rivâyette, Abdullah b. Abbas şunları söylemiştir:

"Resûlüllah, "Zikared" denen yerde namaz kıldırdı. İnsanlar onun arkasında iki saf oldular. Bir saf, onun arkasında bulunuyor, diğer saf ise düşmanın karşısında duruyordu. Arkasında bulunan safa bir rekat namaz kıldırdı. Onlar ayrılıp düşmanın önünde bulunan diğer safın yerine gittiler. Bu defa onlar geldiler. Resûlüllah onlara da bir rekat kıldırdı. Bundan sonra, herhangi bir saf, na mazı bitirmedi. Nesâî, K. Salat el-Havf, bab: 5

Cabir b. Abdullah diyor ki:

"Resûlüllah onlara korku namazı kıldırdı. Bir saf. Resûlüllah'ın önünde, diğer bir saf da arkasında durdu. Arkasında bulunan safa bir rüku ve iki secdeli bir rekat kıldırdı. Onlar, öne geçip arkadaşlarının yerini aldılar. Onlar da gelip diğerlerinin yerinde Resûlüllah'ın arkasında durdular. Resûlüllah onlara da bir rüku ve iki secdeli bir rekat kıldırdı. Sonra selam verdi. Böylece Resûlüllah iki rekat kılmış oldu. Onlar da birer rekat kılmış oldular. Nesâî, K. Salat el-Havf, bab: 17

Ebû Hureyre (radıyallahü anh) diyor ki:

"Resûlüllah, müşriklerin engel oldukları zaman "Dacnan" ve "Usfan" de nen yerlerin arasında konakladı. O anda müşrikler, kendi kendilerine şöyle dediler: "Bunların öyle bir namazları var ki bu namaz onlar için, oğullarından ve kızlarından daha sevimlidir. Siz, ne yapacağınıza karar verin sonra bunlara sa dece bir hamle yapın." (Yani bir hamlede işlerini bitirin) Bu arada Cebrâil (aleyhisselam) geldi. Resûlüllah'a, sahabilerini iki kısma ayırmasını, onlardan bir gruba namaz kıldırırken diğer gruba, tedbir alarak silahlarıyla birlikte düşmanlarının önünde durmalarını, arkasında bulunanlara bir rekat kıldırdıktan sonra geri çekilmesini, düşmanın önünde bulunanların ileri gelerek onlara da bir rekat namaz kıldırma sını böylece onların her birinin Resûlüllah'la birer rekat kılmış olacaklarını Resûlüllah'ın ise iki rekat kılmış olacağını bildirdi." Nesâî, K. Salât el-Havf, bab: 16

e- Abdullah b. abbas'dan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette kısal tılması zikredilen namazdan maksat, sefer halinde ve düşmanla çarpışma anında kısaltılacak olan namazdır. Bu âyet-i kerime, çarpışan mücahidlerin, namaz kıl mak istedikleri zaman yüzleri hangi tarafa dönük olursa o tarafa doğru başlarıy la işaret ederek bir rekat namaz kılmalarına ruhsat vermiştir.

Abdullah b. Abbas'ın, bu âyetin izahında şunları söylediği rivâyet edilmiştir: "Sen düşmanla karşılaşırsan namaz vakti de gelmiş olursa, "Allahu Ek-ber" diyerek başım eğer ve işaretle namaz kılarsın. İster binekli ol, ister bineksiz. İşte namazı kısaltma budur.

Taberi diyor ki: "Âyetin izahında tercihe şayan olan görüş, şöyle diyen görüştür: "Bu âyette kısaltılması beyan edilen namazdan maksat, düşmanla ça tışma ve vuruşma anında rükunlan eksilterek kılınan namazdır. Yani, rüku ve secdeleri tamamlanmayan, istenilen her yöne dönülerek kılınabilen, bineğin üzerinde ve yerde eda edilebilen namazdır. Nitekim Allahü teâlâ farz namazları nın böyle bir şekilde kılınacağını başka bir âyet-i kerimesinde şöyle zikretmiştir: "Eğer korku içinde bulunursanız, yaya olarak yahut binekli iken namazınızı kılın. Bakura sûresi, 2/239

Taberi diyor ki: "Bu görüşü tercih etmemizin sebebi, bundan sonra gelen âyette: "Emniyete kavuştuğunuzda namazı gereği gibi kılın." buyurulmasidır.

Çünkü namazı gereği gibi kılmak onun rükuunu, secdelerini ve diğer farzlarını artırıp eksiltmeksizin yerine getirmektir. Bundan da anlaşılmaktadır ki kişi, kor ku anında kısaltılacak namazın bazı rükunlarını yerine getirmeyebilir.

102

Ey Rasûlüm, savaşta mü’minler arasında bulunur da onlara namaz kıldırırsan, onlardan bir kısmı seninle namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secde ederken, namaza durmamış olan diğer kısım arkanızda bulunsun. Bunlar namazı bitirince, namazı kılmayan kıs mı gelsin seninle namaz kılsın. Onlar da namazda tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. Kâfirler isterler ki, silah ve eşyanızdan gafil olasınız da size aniden hücum etsinler. Eğer yağmur size eziyet verir veya hasta olursanız silahı nızı bırakmanızda bir günah yoktur. Yine de tedbirinizi alın. Şüphesiz ki Allah, kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.

Âyet-i kerime’de zikredilen, "Silahlarım da yanlarına alsınlar." emrini, namaz kılan ve düşmanın önüde duracak olan gruplardan hangisine ait olduğu hususunda iki görüş zikredilmiştir.

a-

Bazılarına göre bu emir, Resûlüllah ile birlikte namaz kılmakta olan gruba aittir. Bunlara, namaz kılarken kılıçlanın kuşanmalan, bıçak ve hançer gi bi şeyleri, elbise veya zırhlarım asmalan emredilmiştir.

b- abdullah b. Abbas'a göre ise burada, silahlanın yanlarına almaları emreclilen grup, namaz kılan grup değil, düşmanın önünde nöbet bekleyen gruptur.

Âyet-i kerime’de geçen ve "Bunlar, secde ederken, namaza durmamış olan diğer kısım arkımızda bulunsun." diye tercüme edilen cümlesi, müfessirler tarafından üç şekilde izah edilmiştir:

1- Bir kısım müfessirler, âyetin bu bölümünün izahında, şunu söylemişlerdir: "Namaza başlayan grup namazını kılıp bitirdikten sonra arkanızda dur sunlar." Ancak bu şekilde izahta bulunanlar, namaz kılan bu birinci grubun, na mazlarını nasıl bitirmiş olacağı hususunda iki görüş zikretmişlerdir.

a-

Bazılarına göre bu birinci grup imamla birlikte bir rekat kıldıktan son ra selam verir, oradan ayrılıp arkadaşlarının yerine düşmanın önüne gider. Böy lece bunların bir rekat kılmakla namazları bitmiş olur. Bu görüşte olan âlimler, bundan önceki âyette zikredilen "Namazı kısaltmaktan maksadın, onu tek reka ta düşürmek olduğunu söyleyen âlimlerdir. Bunların bu görüşlerine dair olan delilleri bundan önceki âyetin izahında zikredilmiştir. Bunlara göre, düşmanın önünde bulunan ikinci grup da gelir, imamla birlikte bir rekat kılar, onların na-mazlan da bitmiş olur. Böylece imam iki rekat, cemaat da birer rekat kılmış ve namazlarını bitirmiş olurlar.

b- Diğer bir kısım müfessirler ise imamla birlikte birinci rekatı kılan ilk grubun namazlarını bitirmesi, imamla bir rekat kıldıktan sonra namaz kıldıkları yerde kendi kendilerine, geriye kalan namazlarını da tamamlamaları ve selam verip namazlarını bitirmeleriyle olur. Bu görüşte olanlara göre, imam, cemaati iki kısma ayırır. Bir kısmı imamın arkasında namaza durur, diğer kısmı ise düş manın önünde bekler, imamın arkasında olanlar, imamla birlikte bir rekat na maz kılarlar, imamla birlikte ayağa kalkarlar. İmam, ayakta bekler. Bir rekat kı lan bu grup namazın geriye kalan kısmını kendi başına tamamlar. Selam verip namazdan çıkar. Düşmanın önünde bulunan arkadaşlarının yerine giderler. Bu defa onlar gelirler, ayakta bekleyen imama uyarlar. Onunla birlikte bir rekat na maz kılarlar. Ancak ikinci rekattan sonra imamın ne yapacağı ve ikinci grubun namazını nasıl tamamlayacağı hususu, bu görüşte olan âlimlerce ihtilaflıdır.

aa-

Bazılarına göre imam kendisine göre ikinci, o gruba göre ise birinci olan rekatı bitirdikten sonra, tahiyatta bekler, ikinci grup kalkıp diğer rekatını kılar ve tahiyyatı bitirir. Böylece imam selam verir onlar da imamla birlikte selam verirler. Böylece namazı bitirirler. Böylece savaş halinde kılman namazın bu şekilde olacağı Sehl b. Ebi Hasme ve Salih b. Havvad'dan rivâyet edilmiştir. Sehl diyor ki:

"Resûlüllah, sahabilerine korku namazı kıldırdı. Onları arkasında iki saf yaptı. Tam arkasında bulunanlara bir reket kaldırdı. Sonra ayağa kalktı bekledi. Bir rekat kılan bu gaip kendi başlarına diğer rekatlarım da kılıp bitirdiler. İlerle yip düşmanın önüne gittiler. Düşmanın önünde bulunanlar geri gelip Resûlüllah'ın arkasında saf tuttular. Resûlüllah onlara da bir rekat kıldırdı. Sonra tahiyyata oturup bekledi. Onlar da kendi başlarına bir rekatlarını kılıp tamamladılar. Sonra Resûlüllah selam verdi ve namazı bitirdiler. Müslim, K. el-Mlisafirin bab: 309, Hadis no: 841

Salih b. Havvat da "Zatürrika" savaşında, Resûlüllah ile birlikte korku namazı kılan bir sahabinin şunları söylediğini rivâyet etmiştir. Müslümanlardan bir grup Resûlüllah ile birlikte saf tuttu. Diğer bir grup da düşmanın onunde durdu. Resûlüllah, kendisiyle birlikte bulunanlara bir rekat kıldırdı, ikinci rekata kalktığında ayakta bekledi. Cemaat ise kendi kendine namazını tamamladı ve namazdan ayrılıp düşmanın önüne gittiler. Orada sıraya dizildiler. Bu defa ikin ci grup geldi. Resûlüllah onlara, geriye kalan ikinci rekatı kıldırdı. Tahıyyatta bekledi. Onlar da kalkıp namazlarını tamamladılar. Sonra Resûlüllah onlaıla birlikte selam verdi. Ve namazı bitirdiler. Müslim, K. el-Müsafirin bab: 310, Hadis no: 842

bb-Diğer bir kısım âlimlere göre ise, imamla birlikte bir rekat namaz kı lan ikinci grup imamla birlikte tahiyyatı okurlar, imam selam verip namazı biti rir. Bundan sonra cemaat kalkıp diğer rekatı kılar. Bu görüş de Sehl b. Ebi Hasme, Salih b. Havvat ve Abdullah b. Abbas'dan nakledilmiştir.

2- Diğer bir kısım müfessirler ise "Bunlar secde ederken namaza durmamış olan diğer kısım ar kanızda bulunsun." cümlesini şöyle izah etmişlerdir. "Savaş halinde iki kısma ayrılan müslumanlardan birinci grup birinci rekatın iki secdesini yaptıktan sonra namazdan çıkmasınlar bu halleriyle gidip düşmanın önünde dursunlar. Düşma nın önünde bulunan grup gelsin, Peygamber onlara da bir rekat kıldırsın ve se lam verip namazdan çıksın."

Ancak âyeti bu şekilde izah eden âlimler, her iki grubun da geriye kalan namazlarını nasıl tamamlayacakları hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir.

a- Abdullah b. Mes'ud'dan nakledilen bir görüşe göre imam, iki gruba ay-nlan cemaatten birinci gruba bir rekat namaz kıldırır, onlar birinci rekatın ikinci secdesini bitirdikten sonra imamın arkasından ayrılır düşmanın önüne giderler. Bu durumda onların namazı tamamlanmamıştır. Bundan sonra düşmanın önün de bulunan diğer grup gelir. İmamla birlikte bir rekat kılar. İmam selam verdik ten sonra bu ikinci grup aynı yerde namazını tamamlayıp düşmanın önüne gi der. Bu defa birinci grup namaz kılınan yere gelir. Onlar da kendi kendilerine ikinci rekatlarını tamamlarlar.

b-Diğer bir kısım âlimlere göre ise, düşmanın önünde iki kısma ayni an cemaatten birinci kısım imamla birlikte bir rekat kılıp düşmanın önüne gittikten sonra orada bulunan ikinci grup gelir. İmamla birlikte bir rekat namaz kılar, na mazın geriye kalan kısmını bitirmeden tekrar düşmanın önüne gider. Bu defa imamla birlikte birinci rekatı kılan birinci grup gelir, birinci rekatı kıldığı yerde ikinci rekatını tamamlar. Ancak bu rekatı tamamlarken,

bazılarına göre hiçbir şey okumaz,

bazılarına göre bir şeyler okur. Sonra selam verir ve düşmanın önüne gider. Bu defa imamla birlikte ikinci rekatı kılar, ikinci grup namaz kıldı ğı yere gelir. O da ikinci rekatını kıraatini okuyarak bitirir. Böylece hep birlikte düşmanın karşısına giderler. Bu görüş, İbrahim en-Nehai ve Süfyah es-Sevri'den nakledilmiştir.

c- Ebû Mûsa el-Eş'ari, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbas'tan nakle dilen diğer bir görüşe göre imamla birlikte birer rekat kılan bu gruplardan her biri ikinci rekatlarını, önce namaz kıldıkları yerde değil de imkân buldukları her yerde kılabilirler.

Abdullah b. Ömer diyor ki:

"Resûlüllah korku namazını şöyle kıldırdı. Müslümanlar iki gruba ayrıldı. Bir grup Resûlüllah ile beraber namaz kılıyor, diğer bir grup düşmanın karşısında duruyordu. Resûlüllah, birinci gruba bir rekat namaz kıldırınca onlar ayrılıp düşmanın karşısına gittiler. Düşmanın karşısında bulunan grup geldi. Re sulullah bir rekat da onlara kıldırdı. Sonra selam verdi. Bundan sonra ise her grup eksik kalan birer rekatını kendi kendilerine tamamladılar. Müslim, K. el-Müsafırin bab: 305, 306, Hadis no: 839

3- Abdullah b. Abbas, Mücahid, Cabir b. Abullah ye Ebû Ayyaş ez-Züraki tarafından âyet-i kerime’nin "Namaza durmamış olan diğer kısım arkanızda bulunsun." bölümü, şu şekilde izah edilmiştir: "İmam, önlerinde bulunan düşman karşısında cemaati iki saf yapar, hep birlikte namaza başlarlar, hep birlikte rükua vanp doğrulurlar. İmam, birinci rekatın secdesini yaparken onun arkasında bulunan birinci saf da onunla birlikte secde eder. Fakat ikinci saf ayakta durur, secdeye varmaz. Böyece secde edenleri düşmandan korumuş olur. Birinci saf secdeden kalktıktan sonra ikinci saf kendi kendine secde eder sonra ayağa kalkar. Ayağa kalktıktan sonra birinci saf ile ikinci saf yer değiştirir. Yine hep birlikte rükua varırlar. Rükudan doğrul duktan sonra bu defa imamın arkasına gelmiş olan ikinci saf imamla birlikte secde eder. Arkaya geçmiş olan birinci saf ise ayakta durur. İmamın arkasındaki saf, ayağa kalkınca bu defa, arkaya geçmiş olan birinci saf secdesini yapar hep birlikte oturup selam verirler.

Cabir b. Abdullah diyor ki:

"Resûlüllah ile beraber, Cüheyne kabilesinden bir topluluk ile savaştık. Onlar bizimle şiddetli bir şekilde çarpıştılar. Öğle namazını kıldığımızda o müş rikler şöyle dediler: "Onlara ani bir saklında bulunsaydık, köklerini keserdik," Cebrâil aleyhisselam onların bu niyetini Resûlüllah'a bildirdi. Resûlüllah da bi ze haber verdi. O müşrikler yine şöyle demişlerdi: "Onların şu anda öyle bir na maz vakitleri yaklaşıyor ki o namaz onlara evlatlarından daha sevgilidir." İkindi vakti girince, biz Resûlüllah'in arkasında iki saf olarak dizildik. Müşrikler ise kıble tarafımızda bulunuyorlardı. Resûlüllah tekbir aldı biz de tekbir alıp nama za başladık. O rükua eğilince hep beraber biz de rükua eğildik. Fakat Resûlüllah secdeye varınca onunla birlikte sadece birinci saftakiler secdeye vardı. (Arka ta-rafındakiler düşmanı gözetleyerek ayakta beklediler) Onlar ayağa kalkınca arka saftakiler secde ettiler. Sonra birinci saftakiler arkaya ikinci saftakiler öne geç tiler. Bu sefer Resûlüllah tekbir aldı biz de onunla beraber tekbir aldık. Rükua vardı biz de hep beraber rükua vardık. Fakat Resûlüllah secdeye varınca onunla birlikte yine sadece birinci saftakiler secdeye vardılar. (İkinci saftakiler ayakta durdu) Secdeye varanlar secdeyi bitirince, ikinci saftakiler de secde ettiler. Hep birlikte oturduk ve Resûlüllah ile birlikte selam vererek namazı bitirdik." Müslim, K. el-Müsafirin, bab: 308, Hadis no: 840

Bu hadis, Ebû Ayyaş ve Abdullah Bkz. Nesaî, K. Salat el-Havf, bab: 21 b. Abbas'dan da Rivâyet edilmiştir.

Taberi diyor ki: "Âyet-i kerime’yi bu şekilde yorumlayanlara göre onun mânâsı şöyledir: "Ey Rasûlüm, sen, korku anında sahabilerinin arasında bu lunduğun ve namazı onlara tam olarak kıldırmak istediğin zaman, seninle na maza başlayanlardan bir grup ayakta dursun. Bir grup seninle birlikte secde edip secdeden kalktıktan sonra diğer grubun yerine geçsin. Henüz seninle birlikte secde etmemiş oları o grup üne geçsin. Bu defa da onlar seninle birlikte secde etsinler. Daha önce seninle birlikte secde edenler ise seni ve onları korumuş ol sunlar. Nöbet tutanlar tedbirlerini alsın, silahlarını yanlarında bulundursunlar."

Taberi, bu görüşlerden tercihe şayan olan görüşün şöyle diyen görüş ol duğunu söylemiştir: "İmam cemaati ikiye ayırır. Bir kısmı düşmanın önünde nöbet bekler, diğer kısmı imamla birlikte bir rekat namaz kılar. Sonra kendi başına diğer rekatını kılar ve düşmanın önüne gider. Bu defa düşmanın önünde bulunan grup gelir. İmamla birlikte bir rekat da o kılar. İmam namazını bitirir. Onlar da kendi namazlarını tamamlarlar. Nitekim Sehl b. Ebi Hasme'den ve Salih b. Havvat'tan rivâyet edilen hadisler, Resûlüllah'ın bu namazı bu şekilde kıldırdı ğını beyan etmişlerdir. Bununla birlikte imamlardan herhangi biri bu namazı, Resûlüllah'tan nakledilen herhangi bir şekilde kılacak olursa namazı tamamdır. Çünkü Resûlüllah'tan bu konuyla ilgili olarak Rivâyet edilen haberler sahihtir. Bu namaz da, Resûlüllah'ın, ümmetine değişik şekillerde öğrettiği bir namazdır. Ümmetin bu namazı bu şekillerden herhangi birisiyle kılması mubah sayılmış tır.

103

Namazı kıldıktan sonra ayakta iken otururken ve yanlarınız üzerine yatarken Allah'ı zikredin. Emniyete kavuştuğunuzda namazı gere ği gibi kılın. Şüphesiz ki namaz, mü’minler üzerine belli vakitlerde farz kılınmıştır.

Âyet-i kerime’de "Namazı kıldıktan sonra, ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerine yatarken Allah'ı zikredin." buyurulmaktadır.

Bu hususta Abdullah b. Abbas şunlan söylemiştir: "Allahü teâlâ kullarına neyi farz kılmışsa onun için belli bir mükâfaat tayin etmiştir. Kulların, özürleri bulunması halinde de onları mazur görmüştür. Ancak, Allah'ı zikretme ibadeti böyle değildir. Zira Allahü teâlâ zikir için belli bir sınır koymamış, aklı olmayanların dışında onu terkedenleri mazur görmemiş ve buyurmuştur ki: "Allah'ı ayakta iken otururken, yanlarınız üzerine yatarken, gece ve gündüz, karada ve denizde, yolcu iken, mukim iken, zengin iken, fakir iken, hasta iken, sıhhatli iken, gizli olarak, açık olark ve her halükârda zikredin."

Allah'ı zikretme hususunda başka bir âyette de şöyle buyurulmuştur: "Ey iman edenler, bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çokça zikredin. Umulur ki kurtulaşa erersiniz." Enfal sûresi, 8/45

Âyet-i kerime’nin devamında "Emniyete kavuştuğunuzda namazı gereği gibi kılın." buyurulmaktadır.

Müfessirler bu ifadeyi iki şekilde izah etmişlerdir:

a- Mücahid ve Katade'ye göre bu ifadenin mânâsı şudur: "Sizler, vatanla rınızda karar kılıp şehirlerinizde ikamet ettiğiniz zaman, yolculuk yaparken kor ku anında, kısaltmanıza izin verilen namazı artık tam olarak kılın."

b- Süddi, ibn-i Zeyd ve Mücahid'den nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Sizler, korkudan sonra emniyete kavuşup sükunet bulduğunuz zaman namazın bütün farzlarını tamamlayarak kılın. Artık onu, bineğin üzerinde veya yürüyerek yahut oturarak kılmayın."

Taberi, âyetin bu bölümünü bu son şekliyle izah etmenin daha evla oldu ğunu söylemiştir.

Âyet-i kerime’de geçen ve "Şüphesiz ki namaz mü’minler üzerine belli va kitlerde farz kılınmıştır." şeklinde tercüme edilen cümlesi, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir:

a- Atiyye el-Avfı, Abdullah b. Abbas, Süddi ve Mücahid'den nakledilen bir görüşe göre bu cümlenin mânâsı şöyledir: "Şüphesiz ki namaz mü’minlerin üzerine farz kılınmış bir farzdır."

b- Hasan-ı Basri, Mücahid, Abdullah b. Abbas ve Ebû Cafer'den nakle dilen diğer bir görüşe göre bu cümlenin mânâsı şöyledir: "Şüphesiz ki bu namaz, mü’minlerin üzerine gerekli bir farzdır."

c- Abdullah b. Mes'ud ve Zeyd b. Eslem'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu cümlenin mânâsı şöyledir: "Şüphesiz ki namaz mü’minler üzerine vakitlere bölünmüş bir farzdır. Onlar onu vakitlerinde eda ederler."

Taberi diyor ki: "Bu görüşler birbirlerine yakın olan görüşlerdir. Bununla birlikte bu âyetin izahında evla olan yorum: "Şüphesiz ki namaz, mü’minlerin üzerine, vakitlere ayrılmış bir farzdır." şeklindeki yorumdur. Zira kelimesinin mânası, "Vakitlendirilmiş" "vakitlere ayrılmış" demektir.

104

O kâfir kavmi takib etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyuyorsanız onlar da sizin kadar acı duyuyorlar. Üstelik siz, Allah'tan, onların ummadığı şeyleri umuyorsunuz. Allah, herşeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Ey mü’minler, düşmanlarınızı takib etmekte gevşek davranmayın. Şâyet sizler, aldığınız yaralardan acı duyuyorsanız, onlar da sizin acı duyduğunuz gibi , aldıkları yaralardan acı duymaktadırlar. Üstelik sizler, Allah'tan sevap umu yorsunuz. Onlar ise bunu da ummuyorlar. Çünkü sizler, Allah'ın sevabının kesin olduğuna iman ediyorsunuz. Onlar ise bunu yalanlıyorlar. Allah, yarattıklarının menfaatini çok iyi bilendir, yaptıklarında hüküm ve hikmet sahibidir.

Bu âyet-i kerime, Uhud savaşında zayiat veren müslümanları teselli et mektedir. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Uhut savaşında müslümanlar zayiat verince Resûlüllah Uhut dağına çıktı. Ebû Süfyan da oraya geldi ve şöyle dedi: "Ey Muhammed, yara ancak yaraya karşılıktır. Savaş nöbetleşedir. Bir gün bize, bir gün de sizedir." Bunun üzerine Resûlüllah, sahabilerine buyurdu ki: "Şuna cevap verin." Onlar da dediler ki: "Aramızda eşitlik yok. Çünkü biz den öldürülenler cennette sizden öldürülenler ise cehennemdedir." Bunun üzeri ne Ebû Süfyan dedi ki: "Bizim Uzza putumuz var sizin ise Uzza putunuz yok." Resûlüllah da buyurdu ki: "Ona deyin ki: "Allah bizim dostumuzdur. Sizin ise dostunuz yoktur." Ebû Süfyan dedi ki: "Ey Hübel putu yücel, ey Hübel putu yü cel." Resûlüllah da buyurdu ki: "Deyin ki: Allah daha yüce ve daha büyüktür." Ebû Süfyan dedi ki: "Buluşacağımız yer, küçük Bedir mevkiidir." İşte müslü manlar orada yaralı halleriyle uyudular. Bu âyet-i kerime ve şu âyetler bunlar hakkında nazil oldu. "Eğer siz bir yara almişsanız aynı yarayı, düşmanlarınız olan o topluluk da almıştır. Biz bu günleri insanlar arasında evirip çeviririz ki Allah, iman edenleri belirtsin. İçinizden şahitler meydana çıkarsın. Allah, zalimleri sevmez. Al-iîmran sûresi, 3/140

105

Ey Rasûlüm, şüphesiz ki Allah'ın gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için biz Kur'an'ı sana hak olarak indirdik. Sen, hainlerin savunucusu olma.

106

Allah'tan bağışlanma iste. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Ey Rasûlüm, şüphesiz ki biz sana Kur'an'ı indirdik ki Allah'ın sana, kitabında gösterdiği şekilde insanlar arasında hüküm veresin. Onların ihtilafları nı çözesin. Ey Rasûlüm, sakın sen, bir müslümana veya müslümanlarla ant laşması olan birine ihanet eden kimseyi savunma. Başkasının malına ihanet eden birini savunmandan dolayı yaptığın yanlışlığın, Allah tarafından affedil mesini iste. Şüphesiz ki Allah, af dileyen kullarını, hak ettikleri cezayı vermeye rek çokça affeden ve onlara karşı çok merhametli davranandır.

Müfessirler, bu âyetlerin ve bundan sonra gelen yüz on altıncı âyete ka dar olan âyetlerin, hırsızlık yapan veya kendilerine verilen bir emaneti inkâr ederek ihanette bulunan, Resûlüllah'ın da bilmeden savunduğu bir kişi hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.

Bu hususta Katade b. Numan diyor ki:

"Bizde bir aile vardı. Onlara "Übeyrikin oğulları" deniyordu. Bunlar, "Bişr" "Beşir" ve "Mübeşşir" isimli kişilerdi. Beşir münafıktı, şiirler yazar onunla Resûlüllah'ı ve sahabilerini hicvederdi. Sonra da bu şiirleri başka kimselere isnad ederek "Falan kişi böyle söyledi" "Filan kişi şöyle söyledi." derdi. Sahabiler bu şiirleri duyunca "Vallahi bu şiiri ancak bu habis herif söyler. Bunu Übeyrikin oğlu söylemiştir." derlerdi.

Bu aile, cahiliye döneminde de, İslamın gelişinden sonra da fakir ve muhtaç bir aile idi. O sırada Medine halkının gıdası, hurma ve arpa ekmeğinden ibaretti. Eğer bir insanın imkânı varsa, Şam'dan un taşıyan kervan geldiğinde ondan un satın alır ve sadece kendisi yerdi. Çocukları ise ancak hurma ve arpa ekmeği yiyebilirlerdi.

İşte o günlerde Şam'dan bir kervan geldi. Amcam Zeyd oğlu Rifaa, bir hayvan yükü un satınaldı. Onu kilere koydu. Orada silah, zırh ve kılıçlar da bu lunuyordu. Kilerin altından delik açılarak yiyecekler ve silahlar çalındı. Sabah olunca amcam Rifaa bana geldi ve "Yeğenim bu gece soyulduk. Kilerimize de lik açılarak yiyeceklerimiz ve silahlarımız çalındı." dedi. Bunun üzerine evde inceleme yaptık. Sağa sola sorduk. Bazıları: "Biz bu gece Übeyrikin oğullarının ateş yaktıklarını gördük. Kanaatimiz odur ki bunlar sizin yiyeceklerini zin bir kısmı için bu ateşi yakmışlardı." Biz olayı çevreden soruştururken Übeyrikin oğulları şöyle diyorlardı. "Vallahi biz bu işi Lebid b. Şehrin yaptığı kanaatindeyiz."

Katade diyor ki: "Halbuki Lebid aramızda salih ve dinine bağlı bir insandı. Lebid bunu işitince silahını çekip onlara hücum etti ve "Ben çaldım ha? Vallahi ya bu kılıç sizi doğrar veya bu hırsızlığın mahiyetini ortaya çıkarırsınız." dedi. Bunun üzerine Übeyrikin oğulları: "Bizden uzak ol be adam, bunu sen yapmadın." dediler. Bundan sonra çevreden tekrar soruşturduk ve kesinlikle an ladık ki bu işi Übeyrikin oğulları yapmış. Amcam bana: "Yeğenim, Resûlüllah'a gidip hadiseyi anlatsana." dedi. Ben de Resûlüllah'a gittim ve ona: "Bizden fakir ve şerir bir aile, amcam Zeyd oğlu Rifuarım kilerini yarıp silah ve yiyeceklerini aldı. Bari silahlarımızı bize iade etsinler, yiyeceklere ihtiyacımız yok." dedim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) "Bunu emredeceğim." buyurdu.

Übeyrikin oğulları bunu işitince akrabaları olan ve adına "Esir b. Urve" denen bir kişiye vardılar ve bu hususu ona anlattılar. Bunun üzerine çevre halkı toplandı ve Resûlüllah'ın yanına gelip şöyle dediler: "Ey Allah'ın Resulü, Kata de b. Numan ve amcası, aramızda müslümanlıkları ve salih kişilikleriyle tanınan bir aile aleyhine kalkıştılar. Onları hiçbir delil ve ispat olmadığı halde hırsızlıkla itham ettiler."

.Katade b. Numan sözlerine devamla diyor ki: "Ben de Resûlüllah'ın ya nına vardım ve onunla konuştum. Resûlüllah bana: "Müslümanlıkları ve salih kişilikleri anlatılan bir aile aleyhine kalkışmışsın. Onları, hiçbir delilin olmadan hırsızlıkla suçluyormuşsun." dedi. Bunun üzerine geri döndüm ve "Keşke bir kı sım mallarımı kaybetseydim de Resûlüllah'a bu hususu anlatmadaydım." diye pişmanlık duydum. Amcak Rifaa bana geldi ve "Yeğenim ne yaptın?" dedi. Ona, Resûlüllah'ın bana söylediği şeyleri haber verdim. O da "Allah yardımcımız olsun." dedi. Çok geçmeden işte bu surenin yüz beşinci âyetinden yüz on altıncı âyetine kadar olan âyetler nazil oldu. O âyetlerde şöyle buyuruluyordu: "Ey Rasûlüm, şüphesiz ki Allah'ın gösterdiği şekilde, insanlar arasında hükmetmen için biz Kur'an'ı sana hak olarak indirdik. Sen, hainlerin savunucusu ol ma." (Yani Übeyrikin oğullarının savunucusu olma. Katade'ye söylediklerinden dolayı da) "Allah'tan bağışlanma iste. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." "Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma. Şüphesiz ki Allah, hain günahkârı sevmez. Yaptıkları günahları insanlardan gizlerler de Allah'tan gizlemezler. Oysa geceleyin, Allah'ın razı olmadığı sözü tertipledikleri vakit Allah onlarla beraberdi. Allah onların yaptıklarım ilmiyle kuşatıcıdır." "Dünya hayatında onları siz savunuyorsunuz peki kıyamet gününde Allah'ın huzurunda onları kim savunacaktır? Yahut onlara kim vekil olacaktır?" "Kim bir kötülük işler veya nefsine zulmeder de sonra Allah'tan bağışlanmasını dilerse Allah'ı mağfiret ve merhamet edici olarak bulur." "Kim bir günah kazanırsa an cak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." "Kim bir hata yapar veya günah işler de sonra (Übeyrikin oğullarının, Lebide attıkları gibi) onu suçsuz birinin üzerine atarsa şüphesiz o, iftira ve apa çık bir günah yüklenmiş olur." "Eğer Allah'ın sana lütfü ve merhameti olmasay dı onlardan bir topluluk seni saptırmaya çalışırdı. Halbuki onlar ancak kendi ne fislerini saptırırlar. Sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana kitap ve hikmet indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana olan lütfü büyüktür." "Sadaka vermeyi, iyilik yapmayı ve insanlar arasında sulh yapılmasını emreden kimse müstesna, onların fısıltılarının çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa ilerde ona büyük bir mükâfaat vereceğiz."

Katade b. Numan diyor ki: "Bu âyetler inince çalınan silahlar Resûlüllah'a getirildi. Resûlüllah onları Rifa'ya verdi. Silahları amcam Rifaa'ya ben teslim ettim. Amcam, ömrünü cahiliye döneminde geçirmiş, ihtiyar birisiydi. Ben onun, istemeyerek müslüman olduğu kanaatindeydim. Ona silahları götürünce şöyle dedi: "Yeğenim bunları Allah yoluna veriyorum." İşte o zaman sağlam bir şekilde müslaman olduğu kanaatine vardım." Bu âyetler inince Übeyrikin oğullarından Beşir, müşriklerin safına geçti. Sa'd'in kızı Sülaka'nın yanında kalmaya başladı. Bunun üzerine Allahü teâlâ: "Kendisine doğru yol açıklandıktan sonra kim Peygamberle ayrılığa düşer ve mü’minlerin yolunun dışında bir yol takib ederse onu gittiği yolda bırakırız ve cehenneme atarız. O cehennem ne kötü bir yerdir." "Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak ki derin bir sapıklığa düşmüştür." Nisa sûresi, 4/115, 116 Âyetlerini indirdi.

Katade b. Numan diyor ki: "Beşir, Sülaka'nın yanında kalırken Hassan b. Sabit, kadının o erkekle ilişkisi olduğuna dair aleyhine bir şiir yazdı. Bunun üzerine kadın, Beşir'in bineğinin eğerini alıp başının üzerinde taşıyarak götürüp "Ebtah" denen yere attı ve ona: "Sen bana, Hassan'ın şiirlerini mi hediye getirdin? Zaten senden bana hiçbir hayır gelmemiştir." dedi. Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 4, Hadis no: 3036

Bu hususta Taberi birkaç Rivâyet daha zikretmiştir.

a- Katade b. Dumc'ye göre bu âyetler, Ensar'dan bir kişi olan Übeyrikin oğlu Tu'me hakkında nazil olmuştur. Tu'me, amcasının kendisine emanet ettiği zırhı çalmış sonra onu, Zeyd b. es-Semin diye adlandırılan bir Yahudinin çaldığını söylemiştir. Yahudi gelip Resûlüllah'a şikâyette bulununca Tu'me'nin kabilesi gelip Resûlüllah'ın Tu'me'yi savunmasını istemişler Resûlüllah da onu savunmak isterken Allahü teâlâ, hakkında bu âyetleri indirmiş ve Tu'me'yi savunmamasını emretmiştir. Bu olaydan sonra Tu'me dinden çıkıp Mekke'deki müşriklerin yanına gitmiş Allahü teâlâ da onun hakkında "Kendisine doğru yol açıklandıktan sonra kim Peygamberle ayrılığa düşer ve mü’minlerin yolunun dışında bir yol takibederse onu takibettiği yolda bırakırız ve cehenneme atarız. O cehennem ne kötü bir yerdir. Nisa sûresi, 4/115 buyurmuştur.

b- Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir Rivâyete göre Resûlüllah ile beraber savaşa çıkan Ensar'dan birinin zırhı çalındı. Zırhın sahibi onu, Tu'me b. Übeyrik'in çaldığını söyledi. Tu'me Resûlüllah'a getirildi. Hırsız bunu görünce zırhı götürüp suçsuz bir adamın evine attı ve kendi akrabalarına: "Ben zırhı or tadan kaldırdım, onu götürüp filanın evine attım. O zırh o kişinin evinde bulu nacaktır." dedi. Bunun üzerine hırsızın akrabaları geceleyin Resûlüllah'a gide rek "Ey Allah'ın Resulü, bizim adamımız bundan beridir. Zırhı çalan falandır. Biz bunu öğrendik. Sen insanların huzurunda arkadaşımızın suçsuz olduğunu ilan et ve onu savun. Zira Allah onu senin vasıtanla korumayacak olursa o helak olur." dediler. Resûlüllah da insanların huzurunda o kişinin suçsuz olduğunu söyledi. İşte bunun üzerine bu âyetler nazil oldu. Resûlüllah'ı ve hırsızı himaye edenleri uyardı.

c- İbn-i Zeyd'e göre ise olay şöyledir; Resûlüllah zamanında demirden bir zırh çalınmış ve suç, bir Yahudinin üzerine atılmıştır. Yahudi kendisini savu nunca hırsızın komşuları, hırsızlık yapanı temize çıkamuşlar, hırsızlığı Yahudi nin yaptığını söylemişler ve Resûlüllah'a "Ey Allah'ın Resulü, bu murdar Yahu di, Allah'ı inkâr etmektedir. Sen onu getirip hesaba çeksen iyi olur." dediler. Re sulullah da Yahudiye bir kısım sözler söyledi. İşte bunun üzerine bu âyetler nazil oldu. Resûlüllah'a sistem etti. Hırsızı savunan komşularını da kınadı.

d- Süddi'ye göre ise bu âyet-i kerimeler, bir Yahudinin, kendisine zırhını emanet ettiği Übeyrikin oğlu Tu'me hakkında nazil olmuştur. Yahudi, Tu'me'ye emanet ettiği zırhını, onunla beraber Tu'menin evinde belli bir yere gömdüler. Sonra Tu'me orayı eşip zırhı çıkardı. Yahudi gelip zırhını isteyince Tu'me onu inkâr etti. Yahudi, akrabalarına gidip: "Benimle birlikte gelin. Ben zırhın nereye gömüldüğünü biliyorum." dedi. Tu'me onların geleceklerini öğrenince zırhı alıp Ebû Müleyl el-Ensari adındaki kişinin evine attı. Yahudi gelip zırhını aradı fakat bulamadı. Bunun üzerine Tu'me ve akrabaları, Yahudiye hakaret ettiler. Tu'me Yahudilere: "Siz beni ihanetle mi suçluyorsunuz?" dedi. Gelenler Tu'me nin evinde zırhı aradılar. Bir ara Ebû Müleyl'in evine yukardan bakarken zırhın orada olduğunu gördüler. Bunun üzerine Tu'me, "Bu zırhı Ebû Müleyl almış." dedi. Ensardan olanlar Tu'meyi savundular. Tu'me onlara: "Haydin Resûlüllah'a gidelim ona söyleyin beni savunsun ve Yahudilerin delilini çürütsün. Zira ben yalancı çıkacak olursam Yahudi bütün Medine halkına karşı yalan söyler." dedi. Bunun üzerine Ensardan bir kısım insanlar Resûlüllah'a gidip "Ey Allah'ın Re sulü, sen Tu'me'yi savun ve Yahudiyi yalancı çıkar." demişler. Resûlüllah da bunu yapmak istemiş ve bunun üzerine Allahü teâlâ: "Sen, hainlerin savunucusu olma." âyetini ve ondan sonra gelen âyetleri indirmiş ve Resûlüllah'ı uyannış ve ihanet edeni savunanları da kınamıştır.

e- İkrime'ye göre ise bu âyet-i kerimeler, Übeyrikin oğlu Tu'me hakkında nazil olmuştur. Ensardan birisi buna, içinde bir zırhı bulunan deposunu emanet etmiş daha sonra gelip orayı açtığında zırhını bulamamış ve onu Tu'me'ye sormuş, Tu'me de: "Zeyd b. es-Semin" diye adlandırılan bir Yahudinin onu aldığını söylemiş fakat zırhın sahibi, Tu'me'nin yakasını bırakmamıştır. Onun akrabaları bu hali görünce Resûlüllah'a gidip, Tu'meyi savunmasını istemişler, bunun üzerine de bu âyetler nazil olmuş ve Resûlüllah'ı uyarmış, Tu'me'nin kavmini de kınamıştır.

107

Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma. Şüphesiz ki Allah, hain günahkârı sevmez.

Ey Rasûlüm, hırsızlık yaparak haram mal yiyip nefislerine zulmedenleri savunma. Çünkü Allah, hiçbir haini ve günahkarı kevmez. Yukarıda da izah edildiği gibi, burada, nefislerine hainlik ettikleri zikre dilenlerden maksat, Übeyrikin oğullarıdır.

108

Onlar, yaptıkları günahları insanlardan gizlerler de Allah'tan gizlemezler. Oysa, geceleyin, Allah'ın razı olmadığı sözü tertipledikleri vakit Allah onlarla beraberdi. Allah onların yaptıklarını ilmiyle kuşatıcıdır.

Bu hainler, işledikleri günahları ve yaptıkları ihanetleri, utandıkları ve çekindikleri için kendilerini ayıplamaktan başka hiçbir şey yapmayacak olan insanlardan gizlerler. Fakat bütün yaptıklarını gören, onları cezalandıracak olan ve bu sebeple kendisinden gizlenilmeye daha layık olan Allah'tan gizlemezler. Halbuki geceleyin, Allah'ın razı olmadığı sözü tertipledikleri vakit Allah öfılarla beraberdi. Allah onların yaptıklarını ilmiyle kuşatıcıdır.

Geceleyin tertiplendiği zikredilen şeylerden maksat, hırsızlık veya iha net eden kişiyi Resûlüllah'ın huzurunda temize çıkarma planlandır. Bu planı ya panlardan maksat ise Übeyrikin oğullarını savunanlardır.

109

Dünya hayatında onları siz savunuyorsunuz. Peki kıyamet gününde Allah'ın huzurunda onları kim savunacaktır. Yahut onlara kim vekil olacaktır?

Yaptıkları kötülükleri ve işledikleri suçları bilmeyerek de olsa Übeyrikin oğullarını siz savunuyorsunuz. Fakat âhirette Allah'ın, kendilerinin suçlu olduklarını kesin olarak bildiği bu kimseleri orada kim savunacaktır?

Buradan anlaşılıyor ki herhangi bir hususta bir teşebbüse geçmeden önce o husus iyice incelenmeli ve yapılan iş sağlam yapılmalı, hatalardan sakınılmalıdır. Aksi takdirde bunun da mânevi bir sorumluluğu vardır.

110

Kim bir kötülük işler veya nefsine zulmeder de sonra Allah'tan bağışlanmasını dilerse Allah'ı, mağfiret edici olarak bulur.

Bir kısım müfessirler, bu âyet-i kerime’nin, bundan önce geçen yüz yedinci âyette kendi nefislerine ihanet ettikleri zikredilen kimseler hakkında nazil olduğunu söylemişler diğer bir kısım müfessirler ise bu âyetin, yüz dokuzuncu âyette beyan edilen, kendi nefislerine hainlik edenleri savunanlar hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.

Taberi diyor ki: "Âyet-i kerime, hainler ve hainleri savunanlar hakkında nazil olsa da her kötülük işleyen veya kendi nefsine zulmedeni ifadesi içine al maktadır. Ve bu âyet, Muhammed ümmeti için büyük bir lütuftur.

Bu hususta Ebû Vâil diyor ki: "Abdullah b. Mes'ud dedi ki: "İsrailoğullarından biri bir günah işlediğinde onun günahının keffareti kapısının üzerine yazılırdı. Onlardan birinin bir yerine idrar dokunsa orayı makasla kesmek zorundaydılar."

Abdullah b. Mes'ud'un bu sözleri üzerine bir adam: "Şüphesiz ki Allah, İsrailoğullarına hayırlı şeyler vermiş." dedi. İbn-i Mes'ud da "Allah'ın size ver diği, onlara verdiğinden daha hayırlıdır. Allah sizin için suyu temizleyici kılmıştır. Günahlarınızın affedilmesi için de şöyle buyurmuştur "O takva sahipleri bir haksızlık yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah'ı hatırlarlar ve hemen günahlarının bağışlanmasını isterler Âl-i imran sûresi, 3/135 Kim bir kötülük işler veya nefsine zulmeder de sonra Allah'tan bağışlanmasını dilerse Allah'ı affedici ve merhamet edici olarak bulur."

Habab b. Ebi Sabit diyor ki: "Bir kadın Abdullah b. Muğaffel'e geldi ve ona, bir kadının fuhuş yaparak hamile kaldığını daha sonra da doğurduğu çocuğu öldürdüğünü ve bu kadının durumunun ne olacağını sordu. Abdullah da: "Onun için cehennem ateşinden başka bir şey yoktur." dedi. Kadın ağlayarak . ayrılıp gitti. Abdullah kadını geri çağırdı ve ona: "Ben senin meseleni şu iki günahtan biri olarak görüyorum," dedi. Ve "Kim bir kötülük işler veya nefsine zulmeder de sonra Allah'tan bağışlanmasını dilerse Allah'ı mağfiret ve merhamet edici olarak bulur." âyetini okudu.

Abdullah b. Abbas da bu âyeti izah ederken şunları söylemiştir: "Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, kullarına karşı affedici olduğunu, yumuşak davrandığını, rahmetinin ve lütfunun bol olduğunu beyan etmektedir. Kul, büyük küçük herhangi bir günah işler de sonra Allah'tan onun affını dilerse Allah'ın affedici ve merhamet edici olduğunu görür. Günahı çok olsa bile.

111

Kim bir günah kazanırsa ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah, herşeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Kim, bilerek ve kasıtlı olarak bir günah işlerse, günahının vebali ve ayıbı kendisine aittir. Zira âhirette kimse kimsenin günahını yüklenmeyecektir. O halde ey akrabalar, içinizden günahkâr olanları savunmaya kalkmayın. Yoksa siz de günahkâr olursunuz. Allah herşeyi çok iyi bilendir, hüküm ve ihkmet sahibidir. Herkese yaptığının karşılığını verecektir.

Daha önce de zikredildiği gibi bu âyetin de Übeyrik oğulları hakkında nazil olduğu Rivâyet edilmiştir.

112

Kim bir hata yapar veya günah işler de sonra onu suçsuz birinin üzerine atarsa şüphesiz o, iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.

Kim, kasıtsız olarak bir hata işler veya Übeyrikin oğullarının yaptıkları gibi kasıtlı bir şekilde günah işler sonra da hatasını veya günahını, masum olan bir başkasına yüklemeye kalkarsa işte böyle bir insan şüphesiz ki büyük bir iftirada bulunmuş ve apaçık bir günah işlemiş olur.

Âyette zikretilen "Hata", kasıtlı veya kasıtsız olarak işlenen günahtır. "Günah" diye tercüme edilen kelimesi ise, kasıtlı olarak işlenen günahı ifade eder. Bu sebeple bu kelimeler ayrı ayrı zikredilmişlerdir.

Müfessirler bu âyette, işlediği günahı başkalarının üzerine attığı zikredilen kişiden maksadın, Übeyrikin oğlu olduğu hususunda ittifak etmişler, ancak üzerine suç atılan masum kişinin kim olduğu hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

Bazılarına göre bu kişi, Lebid b. Sehl

bazılarına göre ise Zeyd b. es-Semin adlı bir Yahudidir.

113

Eğer Allah'ın sana lütuf ve rahmeti olmasaydı onlardan bir topluluk seni saptırmaya çalışırdı. Halbuki onlar ancak kendi nefislerini saptırırlar. Sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana kitap ve hikmet indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana olan lütfü büyüktür.

Ey Rasûlüm, eğer Allah, hainlerin durumunu açıklayarak seni koruma lütfunda bulunmayıp sana merhamet etmeseydi, onlardan bir fırka, o hıyanet eden kimsenin durumunu gizleyerek ve suçsuz olduğuna dair şahitlik ederek seni doğru yoldan kaydırdı. Halbuki onlar ancak kendilerini doğru yoldan saptırırlar Onlar sana bir zarar veremezler. Çünkü Allah seni davanda kararlı kılmış ve hataya düşmeni önlemiştir. Allah sana Kur'an'i ve Allah'ın hükümlerini bilme hikmetini indirdi. Geçmişe ve geleceğe dair haberler gibi bilmediğin şeyleri sana bildirdi. Allah'ın sana olan lütfu pek büyüktür. Bu sebeple sana vermiş ol duğu nimetlere karşı ona şükret.

Âyet-i kerime’de, "Eğer Allah'ın sana lütfü ve merhameti olmasaydı onlardan bir topluluk seni saptırmaya çalışırdı." buyurulmaktadır. Burada topluluğun Resûlüllah'ı saptırmaya çalışması, ihanet edenin durumu hakkında Resûlüllah'ı tereddüde düşünneleri, o kişinin suçsuzluğuna dair şahitlik eüneleri ve Resûlüllah'tan onu temize çıkarmasını istemeleridir.

Âyet-i kerime’de: "Halbuki onlar ancak kendi nefislerini saptırırlar." buyurulmaktadır. Bundan maksat ise bunların, Allah'ın kendilerine mubah kılmadığı bir şeye kendilerini sokmaları ve kendilerini günaha sürüklemeleridir. Zira Allahü teâlâ, başka bir âyette mü’minlere: "İyilikte ve takvada yardımlasın. Günah işleme ve düşmanlık yapmakta yardımlaşmayın... Maide sûresi, 5/2 buyurulmuştur. Hain kimselere yardım etmeye kalkışanlar, kendilerini hak yoldan saptırmış olurlar.

Âyet-i kerime’de, Allahü teâlânın, Resûlüllah'a, kitabın yanında hikmeti de indirdiği beyan edilmektedir. Buradaki "Hikmet"ten maksat, Kur'an'da mücmel olarak zikredilen helallar, haramlar, emirler, yasaklar, hükümler, vaadler ve teh ditlerdir.

114

Sadaka vermeyi, iyilik yapmayı veya insanlar arasında sulh ya pılmasını emreden kimse müstesna, onların fısıltılarının çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları, Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa ilerde ona büyük bir mükâfaat vereceğiz.

İnsanların fısıltılarının çoğunda hiçbir hayır yoktur. Sadaka vermeyi, iyilikte bulunmayı veya anlaşmazlık içerisinde bulunan insanların arasını bulmayı emredenin fısıltısı müstesnadır. Kim bu hayırları Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa ileride ona büyük bir mükâfaat vereceğiz.

Taberi bu âyet-i kerime’deki çeşitli kıraat şekillerini zikrettikten sonra demiştir ki: "Âyetin mânâsını, fısıltılarda hayır yoktur. Sadece bazılarında hayır vardır. O da sadaka vermeyi veya iyilikte bulunmayı emretmek yahut insanların arasını bulmaktır." şeklinde izah etmek doğru değildir. Şu şekilde izah etmek daha doğrudur. Fısıltı yapanların çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi veya iyilikte bulunmayı emreden yahut insanların arasım düzeltenler müstesnadır. İşte fısıldaşanlardan hayırlı olanlar bunlardır." Birinci izah şekli Basralıların, ikinci izah şekli ise Kufelilerin kıraatlarına göredir.

115

Kendisine doğru yol belli olduktan sonra kim Peygamberle ayrı lığa düşer ve mü’minlerin yolunun dışında bir yol takib ederse onu gittiği yolda bırakırız ve cehenneme atarız. O cehennem ne kötü bir yerdir.

Kim Muhammed'in, Allah'ın Peygamberi olduğunu ve getirdiklerinin de Allah katından olduğunu, insanları doğru yola ilettiğini anladıktan sonra Allah'ın Peygamberi Muhammed'e karşı çıkar, ona düşman kesilip ondan ayrılırsa ve Muhammed'i tasdik edenlerin yolunun dışında bir yol tutacak olursa biz onu, tuttuğu yolda bırakır onu, yardım dilediği putlarına terkederiz. Onlar da ona hiç bir fayda sağlayamazlar ve Allah'ın azabını ondan uzaklaştıramazlar. Biz de onu cehenneme sokarız. O cehennem ne kötü bir yerdir.

Daha önce de açıklandığı gibi bu âyet-i kerime, Tu'me b. Übeyrik gibi, ihanet eden, ihanetinden sonra tevbe etmeyen, aksine mü’minleri bırakıp putlara tapan müşriklere sığman ve dinden dönerek Resûlüllah ile ayrılığa düşen kimseler hakkında nazil olmuştur. Bu âyet-i kerime, serî delillerden sayılan İCMA'ın, dinî hükümlere delil olduğunu göster mekledir. Zira âyette "...Kim, mü’minlerin yolunun dışında bir yol takib ederse onu, gittiği yolda bırakırız ve cehenneme atanz." buyurulmaktadır. Sahih hadislerde de beyan edildiği gibi İslam ümmetinin sapıklık üzerinde ittifak etmeleri mümkün değildir. Bu itibarla ümmetin üzerinde ittifak ettiği husus, mü’minlerin tuttuğu yoldur. Bu yola uymak mecburiyeti vardır. Bundan ayrılanların akıbeti, Âyet-i kerime’nin ifade ettiği gibi cehenneme konulmaktır.

116

Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak ki derin bir sapıklığa düşmüştür.

Şüphesiz ki Allah, Tu'me b. Übeyrik gibi, kendisine ortak koşan ve müş rik olarak ölenleri affetmez. Allah'a ortak koşma dışında başka bir günah işle yen kimselerin ise affedilmeleri Allah'a kalmıştır. Allah onlardan dilediğini af feder, dilediğini ise cezalandırır. Kim Allah'a ibadetinde ortak koşmuş olursa şüphesiz ki o, hak yoldan kaymış, derin bir sapıklığa düşmüştür. Zira o, Allah'a ibadette ona ortak koşmasıyla şeytana itaat etmiş ve onun yolundan gitmiş olur. Bu da büyük bir sapıklık ve açık bir hüsrandır.

Allah'a ortak koşmaktan daha büyük bir günah yoktur. Bu hususta Ab dullah b. Mes'ud şöyle diyor:

"Ben Resûlüllah'tan "Allah katında en büyük günah hangisidir?" diye sordum. Resûlüllah buyurdu ki: "Başka bir şeyi, seni yarattığı halde Allah'a eş koşmandır." Dedim ki: "Bunun büyük olduğu muhakkak. Bundan sonra hangisi büyüktür?" Buyurdu ki: "Seninle beraber yemek yiyeceğinden korkarak çocuğunu öldürmendir." Dedim ki: "Bundan sonra hangisidir?" Buyurdu ki: "Komşunun karısıyla zina etmendir." Buhari, K, el-Tefsir el-Kur'an, Sûre 2, bab: 3, Sûre 25, bab: 2. K. el-edeb, bab: 20 Müslim, K. et-imam, bab: 141, Hadis no: 86

117

Onlar, Allah'ı bırakıp da sadece bir takım dişilere taparlar. Böylece ancak inatçı şeytana tapmış olurlar.

Allah'a ortak koşan müşrikler, Allah'ı bırakıp da dişilerin adlarını taktıkları, Lat, Uzza, Menat gibi putlara taparlar. Bunların ilâh ve rab oldukların iddia ederler. Onlar bu davranışlarıyla ancak, Allah'a isyan eden şeytana tapmış olurlar. Bu da onların, sapıklık ve inkâr içinde olduklarının ve doğru yoldan ayrıl dıklarının en büyük delilidir. Zira onlar herşeyin dişisini o şeyin kötüsü sayarlar. Buna rağmen onu ilâh kabul edip ona taparlar.

Müşreklir, taptıkları varlıklara dişi adlanın koyuyarlar hatta meleklerin de Allah'ın kızları olduklarını iddia ediyorlardı. Âyet-i kerime bu hususa işaret ederek insanların ötedenberi tanrıça edinme sapıklıklarını kınamaktadır.

MüfessirlerÂyet-i kerime’de, müşriklerin taptıkları zikredilen dişilerden neyin kasdedildiği hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.

a- Ebû Malik, Süddi ve İbn-i Zeyd'e göre burada müşriklerin taptıkları zikredilen dişilerden maksat, kendilerine dişi adlarını verdikleri putlardır. Mesela, Lût, Uzza, Menat, Naile vb. putlar, kendilerine dişi adları takılan putlardır.

b- Abdullah b. Abbas, Katade ve Hasan-ı Basri'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette kendilerine tapınıldıktan belirtilen dişilerden maksat, taş ve ağaçlar gibi cansız varlıklar ve putlaştırılan ölülerdir.

c- Dehhak'a göre ise âyette zikredilen dişilerden maksat, meleklerdir. Çünkü müşrikler, meleklerin Allah'ın kızlan olduklarını zannediyorlardı.

d- Hasan-ı Basri'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen dişiden maksat, putlar demektir. Zira müşrikler putlarına "Dişiler" derlerdi. Bu hususta Ebû Reca, Hasan-ı Basri'nin şunları söylediğini rivâyet etmiştir. Arap kabilelerinden her bir kabilenin kendisine ait bir putu bulunuyordu. Onlar, putlarını kasdederek "Filan kabilenin dişisi." diyorlardı.

c- Mücahid ve Urve'den nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredi len "Dişiler"den maksat, putlar demektir.

Taberi diyor ki: "Bu âyette zikredilen dişilerden maksat, kendilerine dişi adları takılan Lat, Uzza, Naile, Menat gibi putlardır. Doğru olan görüş de budur. Zira dişi kelimesinin Arapçadaki en açık mânâsı "Dişi olmak" demektir. Bu kelimeyi en açık manâsıyla yorumlamak icabeder. Bu mânâda yorumlandığında da bundan maksadın, kendilerine dişi adları takılan putlar olduğunu söylemek gerekir.

118

Bak. Âyet 119.

119

O şeytan ki Allah ona lanet etti. O da şöyle dedi: "Yemin olsun ki kullarından belirli bir kısmını alacağım. Onları mutlaka saptıracağım. Onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim. Hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim, Allah'ın yaratışını değiştirecekler." Kim, Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinirse şüphesiz ki o, apaçık bir hüsrana uğramış olur.

Allah'ı bırakıp da dişilerin adlarını taktıkları bir kısım putlara tapan ve böylece Allah'ın huzurundan kovulmuş olan şeytana tapmış olan bu müşriklerin varacakları yer cehennemdir. Tapmış oldukları o şeytanı ise, Allah, rahmetinden uzaklaştırmış ve rüsvay etmiştir. Şeytan da rabbine, aldatmaları ve vesveseleriyle kullarından belli bir kısmını yakalayacağını, onları İslamdan saptırıp inkâra düşüreceğini ve bir kısım boş kuruntularla onların kalblerini kaydıracağını ve o kullara emrederek bir kısım hayvanların kulaklarını yardırıp putlara adatacağını yine onlara emredip Allah'ın yarattığı şekli değiştirmeye sürükleyeceğini söylemiştir. Allah da şeytanın aldatıp kendisine bağladığı bu kimselere, apaçık bir hüsrana düşeceklerini beyan etmiştir.

Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki "Şeytan, Allah'ın kullarından bir kısmını kendisine nasıl bağlayabilir?" Cevaben denilir ki "Şeytan onları doğru yoldan saptırarak, onları kendisine itaat etmeye çağırarak ve onlara sapıklığı ve İnkârı süslü göstererek onların ayaklarını doğru yoldan kaydınr. İşte bunlar dan, şeytanın çağırışına ve süslü gösterdiği şeylere uyanlar ve bu âyette zikredilen, şeytanın kendisine bağladığı belli kimselerdir. Allahü teâlâ şeytanın bu davranışını zikrederek, doğru yolu gördükten sonra Peygamberle ayrılığa düşenle rin şeytanın payına düştüklerini beyan etmiştir.

Âyet-i kerime’de, şeytanın bir kısım kullara emrederek onlara, hayvanların kulaklarını yardırdığı beyan edilmiştir. Burada, kulaklarının yardırılacağı beyan edilen hayvanlardan maksat, bu şekilde işaretlenerek tağutlara ve putlara tahsis edilen "Bahire" ve "Saibe" gibi isimlerle isimlendirilen hayvanlardır.

Bu hususta Katade ve Süddi demişlerdir ki: "Şeytanın müşriklere verdiği vesvese üzerine onlar hayvanların kulaklarını yarıp "Bahire" ve "Saibe" adını takıyor ve putlarına adıyorlardı."

Âyet-i kerime’de, şeytanın, kendisine uyan insanlara emrederek Allah'ın yaratışım değiştireceği zikredilmektedir. Müfessirler, âyette geçen ve "Allah'ın yaratışı" diye tercüme edilen ifadesini çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.

a- Abdullah b. Abbas, Enes b. Malik, Rebi' b. Enes, İkrime ve Ebû Salih'e göre burada bir kısım insanların, şeytanın kendilerine emretmesiyle değiştirdikleri "Allah'ın yaratışı"ndan maksat, hayvanları kısırlaştırmaktır. Ancak Hasan-ı Basri'nin, koçlarını kısırlaştırılmasında bir mahzur görmediği, Mücahid'in de buradaki (......) dan maksadın, "Allah'ın dini" demek olduğu Rivâyet edilmiştir.

b- Abdullah b. Abbas, İbrahim en-Nehai, Mücahid, İkrime, Hasan-ı Basri, Katade, Kasım, Süddi, Dehhak ve İbn-i Zeyd'den nakledilen diğer bir görüşe göre âyette bir kısım insanların, şeytanın emriyle değiştirdikleri zikredilen "Allah'ın yaratışından maksat, "Allah'ın dinidir" Buna göre şeytana tabi olanlar, onun emriyle Allah'ın dinini değiştirmeye kalkışırlar." demektir.

c- Hasan-ı Basri ve Abdullah b. Mes'ud'dan nakledilen diğer bir görüşe göre burada "Allah'ın yaratışını değiştirme" diye zikredilen şeyden maksat, insanların "Dövme" yaptırmaları, dişlerini törpületerek aralarını açtırmaları, tüylerini aldırmaları vb. şeylerdir.

Bu hususta Abdullah b. Mes'ud'un şunları söylediği rivâyet edilmiştir. "Allah, vücuduna dövme yaptıran kadına da yapan kadına da, tüylerini alan kadına da aldıran kadına da, güzeleşmek için dişlerini torpilleterek aralarını açan kadına da, hasılı, Allah'ın yarattığını değiştiren her kadına da lanet eder. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 59, bab: 4

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, "Allah'ın yarattığın dan maksat Allah'ın dinidir." diyen görüştür. Zira diğer bir âyet, bu âyetteki "Allah'ın yarattığından maksadın", Allah'ın dini olduğunu ifade etmektedir ki o âyet de şudur: "Ey Rasûlüm, hakka yönelerek yüzünü dosdoğru bir şekilde dine çevir. Bu, Allah'ın insanlara verdiği bir fıtrattır. Rum sûresi, 30/30

Âyet-i kerime’de geçen "Allah'ın yaratışından maksadın din olduğu söylendiği takdirde burada zikredilen diğer bütün görüşler bunun içine girmiş olur. Zira, Allah'ın, kısırlaştırmasını yasakladığı varlığı kısırlaştırmak, dövme yapmak gibi yasakladığ işeyleri yapmak, Allah'a karşı gelmektir ve onun dininin hükümlerini değiştirmeye kalkmaktır. Âyeti genel bir şekilde yorumlayarak dinin herhangi bir hükmünü değiştirmeye kalkmanın burada zikredildiğini söylemek dinin sadece belli hükümlerinin değiştirilmesini kasdettiğini söylemekten daha evladır. Âyetin sadece kısırlaştırmayı veya dövme yaptırmayı yasakladığını söylemek onu geniş mânâsından çıkarıp dar bir mânâda izah etmek olur ki bu da isabetli değildir.

Âyet-i kerime’nin sonunda "Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinirse şüphesiz ki o, apaçık bir hüsrana uğramış olur." buyurulmaktadır. Allahü teâlâ âyet-i kerime’nin bu bölümünde, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Allah ve Resulüyle ayrılığa düşen, dolayısıyla şeytanın taraftan olan insanların ha lini bildirmekte ve buyurmaktadır ki, "Kim Allah'a isyanda ve emirlerine karşı gelmekte şeytana itaat eder, onu dost edinir ve yardımcı kabul edecek olursa şüphesiz ki o apaçık bir şekilde hücrana sürüklenmiş ve kendisine yazık etmiş olur. Zira Allah'a karşı günahlarından dolayı Allah'ın onu cezalandırması halin de şeytanın ona yardım etmeye hiçbir gücü yoktur. Bilakis onun şeytana muhtaç olduğu bir sırada onu yalnız bırakıp ondan uzaklaşacaktır. Şeytan öyle bir kişi ile dünyada yaşadığı sürece ve cezalandırılması ertelenmiş olduğu müddetçe be raber olur. Nitekim bu husus, bundan sonra gelen âyette açıklanmaktadır.

120

Şeytan onlara vaadlerde bulunur ve onları kuruntulara sokar. Halbuki şeytan onlara, aldatıcı şeylerden başkasını vaad etmez.

Şeytan o müşriklere yardım edeceğini ve onları savunacağını vaad eder. Onları, düşmanlarına karşı muzaffer olacakları kuruntusuna kaptırır. Halbuki şeytan onlara, aldatmacadan başka bir şey vaad etmez.

*Bu hususta diğer bir âyet-i kerime’de de şöyle buyurulmaktadır: "Allah'ın emri yerine gelince şeytan şöyle der. "Şüphesiz Allah size gerçek bir va-adde bulunmuştu. Ben de size vaadde bulunmuştum. Fakat vaadimi bozdum. Benim, sizin üzerinizde bir nüfuzum yoktur. Fakat sizi sapıklığa çağırdım siz de bana uydunuz. O halde beni kınamayın, nefsinizi kınayın. Artık ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni. Daha önce beni, Allah'a ortak koşmanızı reddediyo rum." Elbette zalimlere can yakıcı bir azap vardır. İbrahim sûresi, 14/22

Yine şeytan, yaptıkları amelleri kendilerine süslü gösterdiği müşriklere Bedir savaşında şunları söylemiştir: Bu hususu şu âyet-i kerime şöyle beyan etmiştir: "O zaman şeytan onların yaptıklarını kendilerine güzel göstermiş "Bu gün insanlardan sizi yenecek hiçbir kimse yoktur. Ben de mutlaka sizin yanınız dayım." demişti. İki tkopluluk birbirine görününce de geri dönüp "Ben sizden uzağım. Ben sizin görmediğiniz şeyleri görüyorum. Ben Allah'tan korkuyorum. Allah, cezası pek şiddetli olandır." demiştir. Enfal sûresi, 8/48

Evet, Allah düşmanı şeytanın aldattığı kimselerin, tam kendilerine muh taç olduğu bir sırada vaadleri boşa çıkmış, veridği vesveseleri, engin çöllerdeki serap gibi olmuştur. Allahü teâlâ bu hususta da şöyle buyurmaktadır: "İnkâr edenlerin amelleri düz bir arazideki serap gibidir. Susayan onu su zanneder. Fa kat oraya vardığında umduğundan hiçbir şey bulamaz. Yanında sadece Allah'ı bulur. O da onun hesabını eksiksiz görüverir. Allah, hesabı sür'atli olandır." Nur sûresi, 24/39

121

işte bunların varacakları yer cehennemdir. Orada kaçacak bir yer de bulamayacaklardır.

Şeytanın vesveselerine kanan ve vaadlerine inanan insanların, kıyamet gününde varıp kalacakları yer cehennemdir. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Onlar kendilerini oradan kurtaracak bir kimse de bulamayacaklardır. Orayı başka bir yerle de değiştiremeyeceklerdir. Nesei K. es-Salah el-Iydeyn, bab: 22 / Müslim, K. el-Cümüa, bab: 43, H.N. 867 Ebû Davud, K. es-Sünne, bab: 5, Hadis no: 4607

122

İman edip salîh ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Allah bunu hak olarak vaad etmiştir. Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır?

Allah'ı ve Resulünü tasdik eden", Allah'ın birliğini ve elçisinin Peygamberliğini ikrar eden, Allah'ın farz kıldığı amelleri yerine getiren kimseleri, kıyamet gününde Allah'ın huzuruna varınca, dünyadayken yapmış oldukları amelle rinin karşılığı olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlar ora da ebedi olarak kalacaklardır. Bu, Allah'ın, dünyada onlara, gerçek ve kesin olan bir vaadidir. Allah'ın vaadi, bir kısım kuruntular vaadeden şeytanın vaadi gibi yalan bir vaad değildir. Ey insanlar, Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir? O halde nasıl oluyor da Allah'ın size vaad ettiği şeylere ulaştıracak olan amelleri yapmıyorsunuz? Onu inkâra kalkışıyor, emrine muhalefet ediyorsunuz? Halbki sizler, hiçbir kimsenin, Allah'tan daha doğru söz söyleyemeyece ğini biliyorsunuz. Yine nasıl oluyor da şeytanın vaad ettiği bir kısım kuruntulara ulaşacağınız ümidiyle onun emrettiği şeyleri yapıyorsunuz? Halbuki sizler, şey tanın vaadlerinin, bir kısım aldatmalar, gerçek dışı şeyler olduğunu biliyorsunuz. Bununla birlikte Allah'ı bırakıp şeytanı dost ediniyor ve Allah'a itaat etmi yorsunuz?

Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, İslam çerçevesi dışında bulunan ve şeyta nın aldatıcı kuruntularına kapılan müşriklere mukabil, iman edip güzel amel iş leyenlerin varacakları mevki ve makamları belirtmekte ve bunun, kendi tarafın dan gerçek bir vaad olduğunu, buna mukabil şeytanın vaadlerinin ise aldatmalardan ibaret olduğunu beyan etmektedir. Böylece mü’minleri müjdelemektedir.

Âyet-i kerime’de: "Allah'dan daha doğru sözlü kim vardır?" buyurulmaktadır.

Peygamber efendimiz de, Allah'tan daha doğru söz söyleyecek hiçbir kimsenin bulunmadığım, hutbelerinin başında belirtir ve şöyle buyururdu:

"Allah kimi hidâyete erdirirse onu saptıracak hiçbir kimse yoktur. Kimi de saptıracak olarsa onu da doğru yola iletecek kimse yoktur. Şüphesiz ki sözlerin en doğrusu Allah'ın kitabı, hidâyet ve irşadın en güzeli de Muhammed'in hidâyet ve irşadıdır. İşlerin en şerli olanı, dinde olmadığı halde sonradan icad edilenlerdir. Sonradan icad edilen herşey bid'attir. Her bid'at da sapıklıktır. Her sapıklığa düşen ise cehennem ateşindedir. Nesei K. es-Salah el-lydeyn, bab: 22 / Müslim, K. el-Cümüa, bab: 43, H.N. 867 Ebû Davud, K. es-Sünne, bab: 5, Hadis no: 4607

123

Durum ne sizin kuruntunuza ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim bir kötülük işlerse onun cezasını cehennemde görecektir. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilir.

Ey şeytanın dostları ve taraftarları, durum ne sizin arzunuza göre ne de kitap ehlinin arzusuna göredir. Kim, büyük veya küçük bir kötülük işlerse Allah ona, cezasını verecektir. Ve o kendisi için Allah'tan başka, işlerini üzerine alacak ne bir dost ne de Allah'ın azabına karşı yardım edecek bir yardımcı bulabilecektir.

Müfessirler, âyette geçen: "Durum ne sizin kuruntunuza ne de kitap eh linin kuruntusuna göredir." ifadesindeki "Sizin" ve "Kitap ehlinin" kelimeleriyle kimlerin kasdedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:

a- Mesruk, Süddi, Dehhak, Abdullah b. Abbas ve Ebû Salih'e göre bura da zikredilen "Sizin" kelimesinden maksat, müslümanlar, "Kitap ehlinin" ifade sinden maksat ise Yahudi, Hristiyan ve benzerleridir.

Bu âyetin izahında Mesruk diyor ki: "Müslümanlarla, ehl-i kitap, birbirle riyle münazara yaptılar. Müslümanlar: "Biz sizden daha doğni yoldayız." dediler. Ehl-i kitap da: "Biz daha doğru yoldayız." dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ: "Durum ne sizin kuruntunuza ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim bir kötülük işlese onun cezasını görecektir. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost ne de biryardımcı bulabilir." âyetini indirdi. Bundan sonra kitap ehli olanlar, müslümanlara: "Biz sizinle eşitiz." dediler. Bunun üzerine de "Erkek olsun kadın olsun, kim mü’min olur da güzel amellerden işlerse işte onlar, cennete gi rerler. Zerre kadar da zulme uğratılmazlar." Nisa sûresi, 4/124 âyeti nazil oldu ve mü’minleri kitap ehline galip getirdi.

Abdullah b. Abbas da bu âyetin izahında şöyle demiştir: "Çeşitli dinler den olan insanlar, kendi aralarında tartıştılar. Tevrata tabi olanlar dediler ki: "Bizim kitabımız diğer bütün kitaplardan daha hayırlıdır. Çünkü o, sizin kitaplalarınızdan daha önce inmiştir. Peygamberimiz de Peygamberlerin en hayırlısıdır.." İncile tabi olanlar da buna benzer sözler söylediler. Müslümanlar da: "Artık İslamdan başka din yoktur. Bizim kitabımız ondan önceki he kitabı neshetmiştir. Peygamberimiz, Peygamberlerin sonuncudur. Sizler de bizler de sizin ki taplarınıza iman etmekle ve bizim kitabımızda amel etmekle emrolunduk." de diler. Bunun üzerine Allahü teâlâ, aralarında hüküm verdi ve buyurdu ki: "Du rum ne sizin kuruntunuz ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim, bir kötü lük işlerse onun cezasını görecektir. "Böylece Allahü teâlâ dine uyan insanları serbest bıraktı ve buyurdu ki: "İyilik yaparak kendisini Allah'a teslim eden ve İbrahim'in hanif dinine tabi olandan, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah, ibrahim'i bir dost edinmişti. Nisa sûresi, 4/124 âyetini indirdi.

b- Mücahid ve İbn-i Zeyd'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen "Sizin" ifadesinden maksat, müşrikler, "Kitap ehli"nden maksat ise Yahudi ve Hristiyanlardır.

Bu hususta Mücahid şunları söylemiştir: "Müşrik olan Kureyşliler ve di ğer Araplar: "Biz, Öldükten sonra diriltilmeyeceğiz ve azap görmeyeceğiz." de diler. Yahudi ve Hristiyanla da "Cennete ancak Yahudi veya Hristiyan olanlar girecektir. Cehnnem ateşi bizlere ancak sayılı günlerde dokunacaktır." dediler. Allahü teâlâ da bu âyeti indirdi ve buyurdu ki: "Durum ne sizin kuruntuzuna ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim bir kötülük işlerse onun cezasını gö recektir."

Bu hususta İbn-i Zeyd de şunları söylemiştir: "Yahudi olan Huyey b. Ah-tab, Mekke müşriklerini Resûlüllah'ın aleyhine kışkırtmak için oraya gitmiştir. Müşrikler ona: "Ey Huyey, sizler ehl-i kitapsınız biz mi daha hayırlıyız yoksa Muhammed ve arkadaşları mı?" Huyey: "Siz onlardan daha hayırlısınız." dedi. İşte bu husus şu âyette ifade edilmektedir. "Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmüyor musun? Onlar puta ve şeytana inanıyorlar ve inkâr edenlere "Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır." diyorlar." "Allah'ın lanet ettiği kimseler işte bunlardır. Allah kime lanet ederse artık sen ona bir yardımcı bula mazsın. Nisa sûresi, 4/51, 52 âyetlerini indirdi. Müşrikler hakkında da : "Durum ne sizin ku runtunuza ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir..." âyetini ve bundan sonra gelen âyeti indirdi.

c- Dehhak'tan nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen her iki grup insandan maksat da kitap ehlidir.

Taberi, bu görüşlerden, Mücahid'den nakledilen ikinci görüşün tercihe şayan olduğunu, burada zikredilen insanlardan maksadın, Kureyş müşrikleriyle kitap ehli olan kimseler olduklarını söylemiştir. Zira bundan önceki âyetlerde müslümanlarm kuruntuları zikredilmemiş, şeytanın taraftarlarının kuruntuları zikredilmiş ve şeytanın onlara: "Ben onları boş kuruntulara sokacağım." dediği beyan edilmiştir. Bu sebeple bu âyetteki "Sizin kuruntunuz" ifadesinden mak sat, "Siz, şeytana uyan Kureyş müşriklerinin kuruntularıdır. Müslümanların kuruntulan değildir. Çünkü bir âyeti, kendisinden önce geçen âyetlere uygun olarak tefsir etmek daha evladır. Aksine, bir âyeti, hakkında Kur'an'dan sünnetten ve müfessirlerin icmalarından herhangi bir delil olmaksızın, kendisinden önce geçen âyetlere uygun olmayacak bir şekilde izah etmek isabetli değildir.

Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, müşriklerin kuruntularını ehl-i kitabın ku-nıntulanyla beraber zikretmiştir. Zira her iki fırkanın kuruntuları da şeytanın onlara verdiği kuruntulardır. Nitekim yüz on dokuzuncu âyette bu husus açıkça zikredilmiştir.

Âyet-i kerime’nin devamında: "Kim bir kötülük işlerse onun cezasını gö recektir." buyurulmaktadır. Müfessirler burada zikredilen "Kim" ifadesinden, hangi insanların ve "Kötülük"ten de ne gibi bir kötülüğün kasdedildiği hususun da farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Übey b. Ka'b, Hazret-i Âişe ve Mücahid'den nakledilen diğer bir görüşe gö re buradaki "Kim" ifadesinden maksat, mü’min olsun kâfir olsun her günah işle yendir. "Kötülük"ten maksat ise büyük küçük hertürlü günahtır. Bu izaha göre her günah işleyen, işlediği günahın cezasını mutlaka görür. Bazılarının cezasını dünyada bazılarının da âhirette görmüş olabilir.

Bu hususta Rebi' b. Zeyd diyor ki: "Ben, Übey b. Ka'b'dan, Allahü teâlânın, "Kim bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir." âyetini sordum ve de dim ki: "Vallahi, eğer biz, işlediğimiz herşeyin cezasını göreceksek biz helak olduk demektir." O da bana dedi ki: "Vallahi ben seni, şu anda gördüğümden daha anlayışlı sanıyordum. Herhangi bir kimseye isabet eden yaralanma ve ayak sürçmesi, işlediği bir günahtan dolayıdır. Allah'ın bağışlamayıp cezalandırdıkla rı ise bunlardan daha çoktur. Hatta (hayvanlar tarafından) ısırılma ve sıkıntıya düşme de bu günahların cezalarındandır."

Hazret-i Âişe de bu âyette zikredilen her kötülüğün cezasının verileceği hük münün, dünyada gerçekleşeceğini, kulun, dünyada başına gelen musibetlerin, kötülüklerinin bir cezası olduğunu söylemiştir.

b- Hasan-i Basri, ibn-i Zeyd ve Dehhak'tan nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin bu bölümünde zikredilen "Kim" ifadesinden maksat, Yahudi, Hristiyan, ateşperest ve Arap müşrikleri gibi kâfirlerdir. "Kötülük"ten maksat ise kâfirlerin yaptıkları kötülüklerdir. Bu görüşte olanlara göre Allahü teâlâ, mü’min olduğu halde günah işleyenlerin günahlarını bağışlayabileceğim vaad etmiş, kâfirlerin, herhangi bir günah işlemeleri halinde ise bağışlanmayacaklarını ve mutlaka cezasını göreceklerini bu âyetle bildirmiştir.

c- Abdullah b. Abbas ve Said b. Cübeyr'den nakledilen diğer bir görüşe göre ise bu âyette zikredilen "Kim" ifadesinden maksat, müşrikler "Kötülük" ifadesinden maksat ise, Allah'a oıtak koşmaktır.

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan, Übey b. Ka'b ve Hazret-i Âişe'den nakledilen

birinci görüştür. Yani âyetin bu bölümünde zikredilen "Kim" ifadesinden maksat, günah işleyen herhangi bir insan, "Kötülük"ten mak sat ise büyük küçük herhangi bir günahtır. Zira âyet genel bir ifade kullanmıştır. Bu ifadeyi, âyet ve hadisten harhangi bir delil bulunmaksızın özel bir mânâda yorumlamak isabetli değildir.

Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki "Sizlerin bu âyeti, "Herhangi bir kul, herhangi bir kötülük yapacak olursa onun cezasını mutlaka görür." şeklinde izah etmeniz karşılığında "Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız kötülüklerinizi öner sizi güzel bir makama koyarız. Nisa sûresi, 4/31 âyetinin hükmü ne olacaktır? Allahü teâlânın, affedeceğini vaad ettiği bir kötülüğün cezasını vereceği nasıl düşünülebilir?" Cevaben denilir ki: "Allahü teâlânın "Kötülüklerinizi örteriz." buyurması, onları cezalandırmayacağız anlamı na gelmez. Allahü teâlâ bu ifadesi ile kıyamette müşrikleri, işledikleri günahlardan dolayı rezil ve rüsvay ettiği halde mü’minleri kötülüklerinden dolayı rüsvay etmeyeceğini beyan etmiştir. Mü’minleri işledikleri bu gibi günahlarından dolayı affetmesi ve onları cennetine kavuşturması için dünyada iken bu kötülüklerinden dolayı onlara bir kısım musibetler vermesi işte bu kötülükleri örtmesi ve silmesidir. Nitekim Resûlüllahtan, âyetin bu şekilde izah edilmesine işaret eden bir çok hadis-i şerifler zikredilmiştir. Ebû Hureyre (radıyallahü anh) diyor ki:

"Kim bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir." âyeti inince bunun hükmü müslümanlara ağır geldi. Bu hususu Resûlüllah'a açtılar. Resûlüllah da "Amellerinizi, emredildiğiniz gibi yapmaya yaklaştırın. Onları tam yapmaya ça lışın (ve bilin ki) mü’minin başına gelen her felaket onun günahlarının bir keffaretidir. Hatta ayağına dokunan bir şey, kendisine batan bir diken dahi bundan dı" Müslim, K. el-Birr, bab: 52, Hadis no; 2574

Hazret-i Ebubekir diyor ki:

"Ben, Resûlüllah'ın yanında bulunuyordum. Ona "Kim bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir. O kendisine Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yar dımcı bulabilir." âyeti nazil oldu. Bunun üzerine Resûlüllah bana buyurdu ki: "Ey Ebubekir, bana inen bir âyeti sana okuyayım mı?" dedim ki: "Evet Ya Resûlallah." Bunun üzerine Resûlüllah onu bana okudu. Ben o anda sanki belimin kırıldığını hissettim ve bundan (bu âyetten) dolayı sıkıntıya düştüm. Resûlüllah "Ey Ebubekir, ne oluyor sana?" dedi. Dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, babam anam sana feda olsun. Hangimiz kötü amel işlemiyoruz ki? Bu âyette de yaptıklarımızdan dolayı cezalandırılacağımız beyan ediliyor. (Her kötü amelimizden dolayı cezalandırılacağımıza göre halimiz ne olacaktır?) Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Ey Ebubekir sen, (ve diğer mü’minler) yaptıklarınızın cezasını dünyada göreceksiniz ki rabbinizin huzuruna günahsız çakısınız. Diğer insanların ise, kötülüklerinin cezası biriktirilir ki kıyamet gününde onun cezasını görsünler. Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 4, Hadis no: 3039

Hazret-i Âişedediyorki: "Dedim ki: "Ben Allah'ın kitabında hangi âyetin da ha şiddetli olduğunu biliyorum." Resûlüllah da bana dedi ki "O, hangi Âyettir?" Ben de dedim ki: "O, Kim bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir." âyetidir." Bunun üzerine Resûlüllah buyurdu ki "Mü’min kul, dünyada iken yap tığı amellerin en kötüsüyle cezalandırılır." Sonra Resûlüllah, bu cezalardan ba zılarını zikretti. Hastalık ve yorgunluk da bunlardandır. Resûlüllah'ın zikrettiği cezalardan en sonuncusu da, kişinin ayağına bir şeyin dokunmasıydı. Resûlüllah buyurdu ki: "İşte bütün bunlar, kulun yaptığı amelin cezasıdır. Ey Âişe, kıya met gününde hesaba çekilecek hiçbir kimse yoktur ki ona azap edilmiş olma sın." Ben de dedim ki: "Allahü teâlâ âyetlerinde "Amel defteri sağından verilen , kolay bir hesaba çekilecektir. Ailesine sevinçle dönecektir. İnşikak sûresi, 84/7-9 buyunnuyor mu? Resûlüllah da buyurdu ki: "Buradaki hesap sadece yapılan amelleri göster mektir. Kim hesaba çekilmede incelenecek olursa mutlaka azap görür. Resûlüllah, incelemeyi izah ederken parmağıyla elinin içine dürtmüş ve yeri eşeler gibi yapmıştır."

124

Erkek olsun kadın olsun, kim mü’min olur da güzel amellerden işlerse, işte onlar cennete girerler. Zerre kadar da zulme uğratılmazlar.

Ey müşrikler, durum sizin ve kitap ehlinin, kuruntuları gibi değildir. Cen nete, sizler girmeyeceksiniz, oraya ancak, erkek olsun kadın olsun bana iman eden, birliğimi kabul eden, Peygamberim Muhammed'i ve onun, benim katımdan getirdiklerini tasdik eden, bunlarla birlikte salih amel işleyenler, işte bunlar, cennete gireceklerdir. Allah, iman edip salih amel işleyen bu kullarına hurma çekirdiğinin üzerindeki oyuk kadar dahi zulmetmeyecektir. Yani, Allah onlara, yaptıkları amellerinin karşılığını tam olarak verecektir.

*Süddi bu âyetin izahında şöyle demiştir: "İman etme, ancak salih amellerle, müslüman olma da ancak iyiliklerde bulunma ile kabul edilmiştir. Yani kişinin, sadece "Ben mü’minim" veya "Müslümamm" demesi yeterli değildir. Ayrıca salih ameller işlemesi gerekir.

Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki "Niçin âyet-i kerime’de "Kim salih ameller işlerse" denilmiyor da amel kelimesine "Den" takısı eklenerek "Salih amellerden" deniliyor? Cevaben denilir ki: "Bunun izahında iki yon vardır.

Birincisi şudur: Allahü teâlâ mü’min kullarının bütün salih amelleri işleme ye gücünün yetmeyeceğini bildiğinden, mü’min kullarının, salih amelden bazılarını işleyenleri de vaadinden mahrum etmek istememiştir.

İkinci izah ise şudur: Allahü teâlâ büyük günahlardan kaçınıp farz kıldığı amelleri yerine getiren kullarına, görevlerinin bazılarında kusur etseler de onlra olan vaadlerini gerçekleştireceğini beyan etmiştir. Bu da Allahü teâlâdan mü’min kullarına bir lütuftur. Zira, Allah'ın iman ehline karşı müsamahakâr olması, onun şanına daha layıktır.

125

İyilik yaparak, kendisini Allah'a teslim eden ve İbrahim'in Ha-nif dinine tabi olandan, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah İbrahim'i bir dost edinmişti.

Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak ona itaat edip boyun eğenden ve hakka yönelen İbrahim'in dinine tabi olandan daha güzel din sahibi kim olabilir? İbrahim'in samimiyetinden ve Allah'ı sevmesinden, Allah'ın da on dan razı olmasından dolayı Allah onu dost edinmiştir.

Bu âyet-i kerime, müslümanların, diğer semavi din sahiplerinden daha üstün olduklarını beyan etmektedir. Çünkü müslümanlar, Allah tarafından gön derilen ve hiçbir değişikliğe uğramayan ilahi din üzeredirler. O da Hazret-i İbra him'in de dini olan Hanif dinidir.

Âyet-i kerime’de "Allah, İbrahim'i bir dost edinmişti" buyurulmaktadır. Burada zikredilen "Dostluk"tan maksat, şöyle izah edilmiştir: "Hazret-i İbrahim'in dostluğu, insanlara Allah rızası için düşman olması, Allah rızası için buğuz et mesi yine onları Allah rızası için dost edinmesi ve Allah rızası için sevmesidir. Yani, insanlarla olan münasebetlerini Allah'ın rızasına göre tanzim etmesidir. Allahü teâlânın, Hazret-i İbrahim'i dost edinmesi ise, onun, İbrahim'e kötülük yapan Nemrut gibi kimselere karşı yardım etmesi, onu kendisinden sonra gelen salih kullarına önder yapması ve itaatte rehber yapmasıdır.

Bir kısım âlimler, Hazret-i İbrahim'in "Allah'ın dostu" diye adlandırılmasının sebebi olarak şunu zikretmişlerdir: "Hazret-i İbrahim, ailesine yiyecek temin etmek için Musul veya Mısır halkından bir kişiden yiyecek maddeleri istemiş o kişi Hazret-i İbrahim'in ihtiyacını karşılamamıştır. Bunun üzerine Hazret-i İbrahim evine dönerek, ailesini üzmemek için çuvallara kum doldurarak evine dönmüş ve gece yatıp uyumuştur, çuvallarda bulunan kumlar Allah tarafından una dönüştürülmüş, Hazret-i İbrahim'in ailesi çuvalları açınca onların un ile dolu olduklarını görmüşler ve ondan ekmek yapmışlardır. Hazret-i İbrahim uyanınca ailesine, ekmekleri nasıl yaptıklarını sormuş onlar da: "Dostundan getirdiğin undan yaptık" demişlerdir. Hazret-i İbrahim meseleyi anlamış ve "Evet, o benim dostum Allah'tandır." demiştir. İşte bu sebeple Allah, Hazret-i İbrahim'e Allah dostu" unvanını vermiştir.

126

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'a aittir. Allah her şeyi kuşatıcıdır.

Allah, ibrahim'i dost edinmiştir. Onu dost edinmesinin sebebi, İbrahim'in Allah'a itaati, ona ibadette samimi olması ve onun rızasına koşmasındandır. Yoksa İbrahim'in dostluğuna ihtiyacı olduğundan değildir. Allah, İbrahim'e nasıl muhtaç olabilir ki, göklerde ve yerde bulunan herşeyin var edilişi, mülkiyeti, gözetimi ve denetimi ancak Allah'a aittir. O, yaratıkları üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunur. Onun verdiği hükme kimse itiraz edemez, yaptıkların dan kimse hesap soramaz. Zira o adaletlidir, hikmet sahibidir, lütuf ve merhameti herşeyi kuşatmıştır.

127

Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: "O kadınlar hakkında size fetvayı Allah veriyor. Yazılan haklarını verdiğiniz ve kendileriyle evlenmek istediğiniz yetim kadınlar, zayıf düşürülen çocuklar hak kındaki ve yetimlere adaletle davranmanız hususundaki hükümlere de Kur'an'da size okunan âyetler fetva verir. Ne hayır işlerseniz şüphesiz ki Allah onu çok iyi bilendir.

Müfessirler bu âyet-i kerime’nin bölümünü gramer yönünden çeşitli şekillerde tahlil etmişlerdir,

a-

Bazılarına göre bu cümle mübteda olarak merfudur. Haberi ise daha önceki cümlenin haberi olduğunda hazfedilmiş, düşürülmüştür. Cümlenin tam şekli şöyledir: Mâ'nâs'ı ise şöyledir: "Ey Rasûlüm, kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: "Kadınlar hakkında fetvayı Allah Ve kitapta okunan âyetler verir."

b- Diğer bir kısım müfessirlere göre cümlesi mübteda cümlesi ise haberdir. Bu izaha göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ey Rasûlüm, kadınlar hakkında senden fetva isti yorlar. De ki: "Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor. Bu kitapta size oku nan âyetler levh-i mahfuzda bulunmaktadır."

c-Diğer bir kısım âlimlere göre cümlesi yemin cümlesidir. harfi de yemindir. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir. "Ey Rasûlüm, kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: "Kitaptan size okunan âyetlere yemin olsun ki o kadınlar hakkında fetvayı size Allah veri yor."

d- Diğer bir kısım müfessirler ise cümle sinin, hazfedilmiş bir haıf-i ceriyle mecrur olduğunu söylemişlerdir. Bunlara göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ey Rasûlüm, kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: "O kadınlar hakkında ve kitapta size okunup zikredilen meseleler hakkında size fetvayı Allah veriyor."

Âyet-i kerime’nin meali birinci izah şekline göre hazırlanmıştır. Taberi ise dördüncü ve sonuncu izah şeklini almış ve âyeti şu şekilde izah etmiştir: "Ey Rasûlüm, ashabın sana kadınlar hakkında fetva soruyorlar. Haklarının ve va zifelerinin ne olduğunu öğrenmek istiyorlar. Onlara de ki: "O kadınlar hakkında size fetvayı Allah verir. Allah'ın, peygamberine indirmiş olduğu kitapta durumları size anlatılan, Allah'in kendileri için farz kılmış olduğu miras paylanın ver mediğiniz ve kendileriyle evlenme arzusunda bulunduğunuz yetim kadınlar hakkında da size fetvayı Allah verir."

Taberi, âyeti bu şekilde izah ettikten sonra kitapta zikredilen, hükümlerden hangi hükümlerin kasdedildiği hususunda müfessirlerin ihtilaf etlikleri özetle şu şekilde anlatılmaktadır:

1- Hazret-i Âişe, Said b. Cübeyr, Şu'be, İbrahim en-Nehai, Süddi, Mücahid, Katade ve Abdullah b. Abbas'a göre, kitapta zikredilen hükümlerden maksat bu surenin baş tarafında geçen ve miras hükümlerini açıklayan on birinci ve on ikinci âyetteki hükümlerdir. Bunlara göre âyetin izahı şöyledir: "Ey Rasûlüm, kadınlar hakkında senden, fetva soruyorlar. Onlara de ki: "O kadınlar hakkında size fetvayı Allah veriyor ve bu Kur'an'da zikredilen miras hükümleri bakımından kendilerine farz kılınan haklarını vermediğiniz ve kendileriyle evlenmek istediğiniz yetim kadınlar hakkında kendilerine mirastan pay verilmeyerek zayıf düşürülen çocuklar hakkında ve yetimlere adaletle davranmanız hususun da da size fetvayı Allah veriyor.

Cahiliye döneminde, çocukları ve kadınları, mirasçı saymadıklarından, Allahü teâlâ, bu âyet-i kerime’de kadınların ve çocukların da bu surenin on birin ci ve on ikinci âyetlerinde zikredildiği gibi mirasçı olacaklarını beyan etmiştir.

Bu âyetin izahında Said b. Cübeyr diyor ki: "Cahiliye döneminde, sadece erginlik çağına girmiş olan erkekler mirasçı oluyorlar, çocuklar ve kadınlar ise mirasçı olmuyorlardı. Nisa süresindeki, miras hükümlerini beyan eden âyetler inince, bu insanlara ağır geldi ve dediler ki: "Artık şimdi inal kazanmayan ve onu idare etmeyen çocuklar ve kadınlar da, mal kazanmak için çalışan erkekler gibi mirasçı oluyorlar." Bu şekilde konuşan insanlar bu hususta bir âyet gelece ğini ümit ediyorlardı. Bir süre beklediler. Böyle bir şey gelmediğini görünce şöyle dediler: "Yemin olsun ki, bu böyle kalırsa, mutlaka yerine getirilmesi ge reken bir farz olur. Gidin bunu sorun." Bunun üzerine gidip Resûlüllah'a sordular. Allahü teâlâ da bu âyeti indirdi ve buyurdu ki "Ey Rasûlüm, sana kadınlar hususunda fetva soruyorlar. De ki: "Onlar hakkında da, bu kitabın bu suresinin baş tarafında zikredilen miras hükümleri bakımından yetim kadınlar hakkında da size fetvayı Allah veriyor." Hazret-i Âişe diyor ki: "Bu âyet şu gibi erkeklerin durumunu açıklamaktadır, O erkeğin yanında velisi ve mirasçısı olduğu yetim bir kız bulunur. O kız ona, bir hurmanın salkımında bile ortaktır. Bu erkek onunla evlenmek istemez. Onu, malında kendisine ortak olur korkusuyla başka bir erkekle de evlendirmez. Böy lece onun evlenmesine engel olur. İşte bu âyet, bu gibi erkekler hakkında nazil olmuştur.

2- Said b. Cübeyr'den nakledilen diğer bir görüşe göre kitapta zikredilen hükümden maksat, bu surenin son âyetinde kardeşlerin miras payı zikredilen âyetteki hükümlerdir. Bu izaha göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ey Rasûlüm, kadınlar hakkında senden fetva soruyorlar. De ki: Onlar hakkında fetvayı Allah veriyor. Bu surenin son âyetinde size okunan âyetin hükmü bakımından kendilerine farz kılman haklarını vermediğiniz ve kendileriyle evlenmek istediğiniz yetim kadınlar hakkında mirastan pay verilmeyerek zayıf düşürülen çocuklar hakkında ve yetimlere adaletli davranmanız hususunda da size fetvayı Allah ve riyor.

Cahiliye döneminde, erginlik çağına gelmemiş olan çocuklara, mirastan pay vermiyorlardı. Bunlar, ölenin bacısı ve kardeşi de olsalar mirastan pay alamıyorlardı. Bu âyet indi ve büyük olsun küçük olsun kardeşlerin de mirastan pay alacaklarını beyan etti.

3- Hazret-i Âişe'den nakledilen diğer bir görüşe göre, kitapta zikredilen hükümden maksat, bu surenin üçüncü âyetinde zikredilen ve mehirleri verilmeden, yetimlerle evlenmeyi yasaklayan âyet-i kerime’nin hükmüdür. Zira cahiliye dö neminde kişiler, velÂyeti altında bulunan, malında kendisine ortak olan ve gü zelliği de yerinde olan yetimlerle evleniyor onlara mehir vermiyorlardı. Bu su renin dördüncü âyeti indi, yetimlere karşı adaletli davranamayanlara, diğer ka dınlarla evlenmeyi emretti. İşte bu âyet-i kerime’de o hüküm zikredilmektedir, ve "Kitapta size okunan" şeklinde ifade edilmekte ve bu hükmü de Allah'ın koy duğu bildirilmektedir.

4-Muhammed b. Mûsa'ya göre ise kitapta zikredilen hükümlerden mak sat, Resûlüllah'tan sormadıkları ve kocasıyla geçinemeyeceğinden korkan kadı nın hükmüdür. Bu hüküm de bu âyetten sonra gelen âyette zikredilmektedir.

Bu izaha göre âyetin mânâsı şöyler'ir: "Ey Rasûlüm, sana kadınlar hakkında feva soruyorlar. De ki: "Sorduğunuz o kadınlar hakkında da fetvayı Allah veriyor. Bu surenin yüz yirmi sekizinci âyetinde size okunan, kocasıyla geçinememekten korkan kadının durumu hususunda da size fetvayı Allah verir. O sordukları kadınla da, yazılan haklarını vermediğiniz ve kendileriyle evlen mek istediğiniz yetim kadınlardır."

Bu hususta, Muhammed b. Mûsa diyor ki: "Sahabiler, Resûlüllah'tan bu âyette hükümleri belirtilen yetim kızlar ve küçük çocuklar hakkında soru sor muşlardır Zira cahiliye döneminde çirkin olan yetim kızlarla ne evleniyorlar ne de mallarını kendilerine veriyorlardı ki onlar mallarını kendilerle harcasınlar. Küçük çocukları da mirasçı saymıyorlardı. İşte Allahü teâlâ, sormuş oldukları bu soruların fetvasını verdiği gibi, sormadıkları, kocasıyla geçinmesinden korkan kadın hakkında da bundan sonra gelen âyette fetva verdiğini bildirdi. Böylece bu âyette, sormadıkları şeyden de fetva vereceğini zikretti.

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı

birinci görüştür. "Ki tapta size okunan şeyler"den maksat, bu surenin baş tarafında ve en sonunda zikredilen ve miras hükümlerini beyan eden âyetlerdir. Buna göre âyetin izah ışöyledir: "Ey Rasûlüm, kadınlar hakkında senden fetva soruyorlar. De ki: "Kadınlar hakkında size fetvayı Allah verir ve Kur'an'da size okunan miras âyetlerindeki hükümler yönünden Allah'ın kendileri için mirastan pay takdir et mesine rağmen sizlerin kendilerine mirastan pay vermediğiniz ve kendileriyle evlenmek istediğiniz yetim kadınlara ait olan fetvayı da Allah verir. Yine ergin lik çağına gelmedikleri için kendilerine mirastan pay verilmeyerek zayıf düşürü len çocuklara ait ve sizin, yetimlere karşı adaletli davranmanız hakkındaki fet vayı da Allah verir."

Âyet-i kerime’de geçen ve "Evlenmek istediğiniz" şeklinde tercüme edi len cümlesi, Hasan-ı Basri ve Hazret-i Ai şe tarafından "Kendileriyle evlenmek istemezsiniz." şeklinde izah edilmiştir. Onlara göre âyetin bu bölümü, güzel olmadığından veya malı az olduğundan kendisiyle evlenilmek istenilmeyen yetim kızları beyan etmekte ve bunlara mi rastan paylarının verilmesi, kendileriyle evlenmek isteyenlere engel olunmama sı istenmektedir.

Âbide es-Selmani ve Abdullah b. Abbas'a gör ise bu ifadeden maksat, "Kendileriyle evlenmek istediğiniz kadınlar." demektir. Bunlara göre Allah tea la, âyet-i kerime’nin bu bölümünde velÂyeti altında yetim kızlar bulunan velile re, güzel gördükleri ve zengin buldukları yetimlerle zorla evlenmelerini yasak lamış ve çirkin olan yetimlerin evlenmelerine engel olarak mallarını almayı arzu eden velilerden de bu çeşit davranışlarını yasaklamıştır.

Taberi

birinci görüşü tercih etmiştir. Çünkü âyet-i kerime, evlenmelerine engel olunarak mallarına el konulan yetim kızlara bu şekilde davranilmamasını emretmektedir. Yoksa kendisiyle evlenilmesi halinde veliye böyle bir şeyin ya saklanmasını gerektiren herhangi bir durum yoktur.

Görüldüğü gibi âyet-i kerime’de, yetim olan kız çocuklarına iyi davranılması emredildiği gibi küçük çocuklara da mirastan paylan verilerek iyi davranılması emredilmiş, ayrıca genel olarak yetimler hakkında adeletli davranılması emredilmiştir..

İbrahim en-Nehai. diyor ki: "Ömer b. el-Hattab'a, yetim bir kızın velisi geldiğinde eğer o kız güzel ve zengin ise Ömer ona derdi ki: "Sen bunu başka biriyle evlendir. Sen bu kız için senden daha hayırlı birini ara." Şâyet kız çirkin olur ve malı bulunmazsa bunun velisine de "Sen bununla evlen. Çünkü bununla evlenmeye sen daha layıksın." derdi.

Hasan-ı Basri de diyor ki: "Bir adam, Ali b. Ebi Talib'e geldi ve ona dedi ki: "Ey mü’minlerin emiri, benimle yetimimin durumu ne olacaktır?" Ali: "Hang hususunuzda?" dedi. Adam meseleyi anlattı. Ali, "O, zengin ve güzel olursa sen onunla evlenir misin?" dedi. Adam: "Evet vallahi evlenirim." dedi. Ali: "O halde sen onunla çirkin ve malı olmadığı halde de evlen." dedi. Ali sözlerine devmala "Eğer sen onun için hayırlı olursan onunla evlen. Şâyet senden başkası onun için hayırlı olursa sen onu, hayırlı olana ver." dedi.

128

Bir kadın, eğer kocasının geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden korkarsa, karı kocanın, aralarında anlaşarak sulh ol malarında bir sakınca yoktur. Sulh daha hayırlıdır. Ne var ki nefisler cimri olarak meydana getirilmiştir. Eğer iyilik yapar, Allah'tan korkarsanız, şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Eğer bir kadın, yaşlılık ve çikinlik gibi sebeplerle kocasının kendisini kö tü görerek kendisiyle geçimsizliğinden veya kendisinden yüz çevirmesinden korkarsa, koca ve kandan her birinin, nikah akdini devam etmek için, bir kısım haklarından vazgeçerek uzlaşmalarında veya başka bir yolla anlaşmalarında bir sakınca yoktur. Sulh daha hayırlıdır. Yani anlaşarak evliliği devam ettirmek, an-Iaşamayip boşanmaktan daha hayırlıdır. Ne var ki nefisler cimri olarak meydana getirilmiştir. Yani kadın ve erkekten her biri hakkından vazgeçmek hususunda çok cimridir, hakkını almakta çok hırslıdır. Eğer sizler, hanımlarınıza karşı iyi davranır onların nafaka ve sıralarında adaleti gözeterek Allah'tan korkarsanız, şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. İyilik yapanı iyilikle, kötülük yapanı da kötülükle cezalandıracaktır.

Hazret-i Ali, Hazret-i Ömer, Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, Hazret-i Âişe, Âbide es-Selmani, Mücahid, İbrahim en-Nehai, Hakem, Katade, Süleyman b. Yesar, Süddi, İbn-i Zeyd ve Dehhak bu âyette zikredilen koca ile karının uzlaşmalarını şöyle izah etmiştir. Bir erkek, karısının çirkinliğinden veya yaşlılığın dan yahut başka bir şeyinden dolayı onu sevmeyecek olur bununla birlikte onu boşamak istemezse kadının, sırasını kumasına bırakarak veya nafakasından ya hut mehilinden bir kısmını bırakarak kocasıyla uzlaşmasında bir mahzur yoktur. Şâyet kadın, böyle bir fedakârlıkta bulunmazsa kocasının onu razı etmesi veya ona eşit davranması yahut da onu boşaması gerekir.

Bu hususta Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) diyor ki: "Bu uzlaşma şu şekilde olabilir: "Kişin iki hanımı bulunur, hanımlarından biri ihtiyardır veya pek güzel değildir. Bu hanım kocasına "Beni boşama fakat benden yana serbest ol." der. Böylece uzlaşmış olurlar. Bkz. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 4, bab: 24

Âyet-i kerime’de "Nefisler pek cimri olarak yaratılmıştır" buyurulmaktadır. Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, Ata ve Süddî'ye göre âyetin bu bölümü her ne kadar erkek ve kadın ayırımını yapmadan genel bir hüküm ifade ediyorsa da bu ifadeden maksat, kadındır. Zira, gerek sırasından gerekse nafakasından fe dakarlıkta bulunacak olan ve bu yolla, kocasının kendi sile uzlaşmasını sağlaya cak olan kadındır.

İbn-i Zeyd'e göre ise âyetin bu bölümündeki hüküm, hem kocayı hem de karıyı ifade eder. Koca da malından bir şey vererek kadını razı etmekte cimri davranır, Kan da haklarının bir kısmından vaz geçerek kocasının sevgisini ka zanmakta cimri davranır..

Taberi,

birinci görüşü tercih etmiş ve erkeğin mallarından bir şeyler vere rek kadını razı etmesi caiz olmadığından, erkeğin cimriliğinin söz konusu olma yacağını söylemiştir. Zira, erkeğin kadına, bir kısım mallarını vermesi, herhangi bir karşılık olmaksızın verilmiş olacaktır. Bu da başkasının malını haksız yere yemiş olmaktır ki caiz değildir.

129

Ne kadar isteseniz de kadınlar hakkında adaleli sağlamaya gü cünüz yetmez. Bîrine tamamen meyledip diğerini askıda bırakmayın. Eğer sulh olur Allah'tan korkarsanız muhakkak ki Allah çok affeden ve çok merhamet edendir.

Ey erkekler, sevgi ve gönül bağlama gibi hususlarda ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adaletli davranmaya gücünüz yetmez. Bununla beraber, birine sevginizle tamamen meyledip diğerini, kocasız kadınmış gibi askıda bırakma yın. Eğer sizler, sıra mevzuunda ve benzeri hususlarda kadınlar arasında adalet le davranarak yahut da kadınlar kendi rızalanyla sıralarının ve nafakalarının bir kısmından vazgeçerek anlaşırsanız ve emir ve yasaklan hususunda Allah'tan korkarsanız şüphesiz ki Allah, çok affeden ve çok merhamet edendir. Günahlarınızı örter ve size merhametli davranır.

Âyet-i kerime’de, adaletin tam olarak sağlanamayacağı belirtilen hususlar, sevgi ve gönül verme hususlarıdır. Yoksa nafaka ve kadınlar arasında günle rin taksimi hususu değildir. Çünkü Allahü teâlâ: "..Hoşunuza giden kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Eğer aralarında adaleti yerine getirememekten korkarsanız o zaman tek bir kadınla evlenin... Nisa sûresi, 4/3 buyurulmaktadır. Burada zikredilen adaletten maksat ise, nafaka ve kadınlar arasındaki günlerin taksimindeki adalettir. Böyle bir adaleti yerine getiremeyenin, birden fazla ev lenmesi yasaklanırken bu hususlarda adaleti yerine getirip fakat sevgi ve mu habbet bakımından adaletli davranamayan erkeğin birden fazla evlenmesi ser best bırakılmıştır.

Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) diyor ki:

"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) nafaka ve günlerin taksimi bakımından hanımları ara sında adaletli davranıyor, bununla beraber şöyle buyuruyordu: "Ey Allah’ım, bu benim gücümün yettiği şeyleri taksim etmemdir. Senin gücünün yettiği, benim ise gücümün yetmediği şeylerin taksiminden dolayı beni kınama (hesaba çek me)" Ebû Davud, K. en-Nikah, bab: 39 Hadis no: 2134 Tirmizi, K. en-Nikah bab: 42, Hadis no: 1140 / İbn-i Mace K. en-Nikâh bab: 47, Hadis no: 1971 / Ebû Davud bu hadisi zikrettik ten sonra "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözüyle kalbini kasdetmiştir" diyor

Burada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) in, taksiminde gücünün yetmediğinden bahset tiği husus, kalbi sevgidir. Nitekim âyetteki: "Birine tamamen meyledip diğerini askıda bırakmayın." ifadesi bunu göstermektedir.

Müfessirler, âyet-i kerime’nin: "Ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adaleti sağlamaya gücünüz yetmez." bölümünde zikredilen ve erkeklerin, karıla rı arasında sağlamaya güçlerinin yetmeyeceği bildirilen hususu şu şekilde izah etmişlerdir.

a- Abdullah b. Abbas, Âbide es-Selmani, Süfyan es-Sevri ve İbn-i Zeyd'e göre erkeklerin, karıları arasında adaleti sağlayamayacakları şeyden maksat, sevgi ve cinsel ilişkidir.

b- Dehhak'a göre şehvani arzular ve cinsel ilişkidir.

c- Hazret-i Ömer'e göre ise kalben meyletme ve gönül vermedir.

Katade, Hazret-i Ömer'in bu hususta şöyle dua ettiğini rivâyet etmiştir: "Ey Allah’ım, ben kalbime malik değilim, ama bunun dışındaki şeylerde adaletli ol duğumu umarım."

Nitekim bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur:

"Ey Allah’ım, bu benim, gücümün yettiği şeyleri taksim etmemdir. Sen beni, senin gücünün yettiği ve benim gücümün yetmediği şeylerin taksimi husu sunda kınama." (Yani kalben sevgi hususunda kınama)" Ebû Davud, K. en-Nikah, bab: 39, Hadis no: 2134 Nesâî, K. el-îşret en-Nisa, bab: 2 / Tirmizi, K. en-Nikah, bab: 42, Hadis no: 1140

Âyet-i kerime’de "Kadınlardan (hanımlarınızdan) birine tamamen meyletmeyin..." buyurulmaktadır.

Âbide es-Selmani'ye göre burada tamamen meyledilmesi yasaklanan husustan maksat, kişinin bizzat kendisinin bir tarafa meyletmesidir. Yani sevgide ve cinsel ilişkide tamamen meyletmesidir.

Hasan-ı Basri'ye göre cinsel ilişki ve günlerin taksiminde tamamen mey letmektir.

Mücahid'e göre, kasıtlı olarak kötü davranmaya meyletmektir. İbn-i Zeyd'e göre, kadının yanında bulunduğu günde ondan faydalanacağı şeylerde tamamen meyletmesidir. Süddi'ye göre, nafaka hususunda ve günlerin taksimin de tamamen bir tarafa meyletmesidir.

Peygamber efendimiz, bu gibi bir meyilde bulunan erkek hakkında şöyle buyurmuştur:

"Kimin iki karısı bulunur da onlardan birine meyledecek olursa o kimse kıyamet gününde bir tarafına doğru eğilmiş olarak gelecektir." Ebû Davud, K. en-Nikah, bab: 39,1 ladis no: 3133 / Nesâî, K. İşret en-Nisa, bab:

Diğer bir Rivâyette şöyle buyurmuştur:

"O kimse kıyamet gününde vücudunun yarısı yok olduğu halde gelecektir. Tirmizi, K. en-Nikah, bab; 42, Hadis no: 1141

Âyet-i kerime’de "Diğerini askıda bırakmayın." buyurulmaktadır. Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, Mücahid, İbn-i Ebi Neciyh ve Süddi'ye göre bu ifadeden maksat, "Meyletmediğiniz diğer kadını ne dul ne evli gibi bir şekilde askıda bırakmayın." demektir.

Hasan-i Basri ve Rebi' b. Enes'e göre "Ne boşanmış ne de evli bir şekilde ortada bırakmayın." Katade'ye göre: "Hapsedilmiş gibi bırakmayın." demektir, İbn-i Zeyd'e göre "Ne kocalı ne kocasızmış gibi ortada bırakmayın." demektir.

Âyet-i kerime’nin sonunda "Eğer sulh olur Allah'tan korkarsanız muhak kak ki Allah çok affeden ve çok merhamet edendir." buyurulmaktadır. Bu ifade nin izahı şöyledir: "Ey insanlar, eğer amellerinizi düzeltir, karılarınız arasında günlerin taksimini, nafakanın bölüştürülmesi ve örfe göre davranışlarda adaletli davranırsanız, bu hususlarda haksızlık yapmazsanız ve birini askıda bırakarak diğerine tamamen meyletmeyip Allah'tan korkarsanız bilin ki Allah sizin daha önce böyle yaptıklarınızı ceza 1 andırmayarak sizleri affedendir ve bu gibi davra nışlardan vazgeçerek tevbe etmenizi de kabul ederek sizlere karşı merhametli olandır.

130

Eğer karı koca, birbirlerinden ayrılacak olurlarsa Allah onla rın herbirini, geniş lütfuyla muhtaç bırakmaz. Allah'ın lütfü geniştir, hü küm ve hikmet sahibidir.

Eğer kocası kendisine kötü davranan veya kendisinden yüz çevirip güzel liğinden yahut gençliğinden veya diğer bir hususundan dolayı kumasına meyle den bir kadın, günlerinin bir kısımmdan vaz geçmemekte diretecek olur da ko casından boşanmak isterse koca da bu karısına diğer karısı gibi eşit davranma makta ısrar eder de bu karısından ayrılmak isterse ve bunlar boşanarak birbirle rinden ayrılacak olurlarsa Allah, ayrılan koca ve kadından herbirini lütfuyla muhtaç bırakmaz. Karıya eski kocasından, kendisi için daha iyi bir koca kocaya da o karısından daha iyi bir kadın lütfeder ve herbirine daha fazla rızık verir. Yahut da iffet nasib eder. Allah, bunları ve diğer yaratıklarını rızıkiandırmada rızkı bol olandır. Karı koca ve diğer yaratıklar arasında verdiği hükümlerde sevk ve idaresinde hüküm ve hikmet sahibidir.

131

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Sizden önce ken dilerine kitap verilenlere ve size, Allah'tan korkmanızı emrettik. Eğer inkâr ederseniz bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, hamde layıktır.

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'a aittir. Sizden önce kendilerine Tevrat ve İncil verilen ehl-i kitaba ve sizlere: "Allah'tan korkun." diye vahyettik. Buna rağmen şâyet sizler, Allah'ın birliğini inkâr eder ve emrine karşı gelir seniz elbetteki sizler ona hiçbir zarar veremezsiniz. Çünkü göklerin ve yerin hü kümranlığı sadece ona aittir. Şüphesiz ki Allah, yarattıklarından hiçbirisine muhtaç değildir. Yaptıklarında ve verdiği nimetlerinde övülmeye layıktır.

Taberi diyor ki: "Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır." âyet-i kerimesinin, "Eğer karı koca birbirlerinden ayrılacak olurlarsa Allah onların herbirini geniş lütfuyla muhtaç bırakmaz." âyetinin hemen arkasından gelmesi nin sebebi, Allahü teâlânın, kullarının, sıkıntıya düşmeleri ve gariplik hisssetmeleri halinde başvuracakları ve ihtiyaçlarını isteyecekleri yeri bildimıesidir. Böy lece kullan, herhangi bir sıkıntıya düştüklerinde veya muhtaç kaldıklarında yahut eşlerinden ayrılarak yalnızlık hissettiklerinde, isteklerin mercii olan Allah'a başvursunlar, ondan yardım istesinler. Zira göklerin ve yerin bütün mülkü ona aittir. Bu itibarla her isteyenin isteğini karşılaması ve her muhtacın ihtiyacını gi-dermesi onun için imkansız değildir.

Taberi diyor ki: "Allahü teâlââyet-i kerime’nin baş tarafında, kendisine başvuracak olanların isteklerini karşılamada kuvvet ve kudret sahibi olduğunu, göklerin ve yerin mülkünün kendisine ait olduğunu beyan ettikten sonra, âyet-i kerime’nin devamında, daha önce kıssaları yüz beşinci ve ondan sonra gelen âyetlerde zikredilen ve hainlik yaptıkları belirtilen Übeyrikin oğullarına yar dımcı olmak isteyenleri zikretmiş ve buyurmuştur ki: "Ey insanlar, sizden önce kendilerine Tevrat ve İncil verilen ehl-i kitaba da size de emrettik ki, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten kaçının.

Şâyet sizler, Allah'ın size verdiği bu emri inkâr eder ve onu çiğneyecek olursanız, bilin ki siz bu davranışınızla ona hiçbir zarar veremezsiniz. Sadece kendinize zarar vermiş olursunuz. Ey mü’minler, böyle yaparsanız, sizden önce ki kitap ehlinin müreffeh yaşantısını ve güven içinde olmasını bozup onları maymunlara ve domuzlara çevirdiği gibi cezalnıdınr. Zira göklerde ve yerde ne varsa hepsi ona aittir. Onun aziz kıldığına karşı çakacak veya zelil kıldığın sa vunacak hiçbir kimse yoktur. Çünkü her şey onun yaratığıdır, ona muhtaçtır. Onları ayakta tutacak olan da O'dur, helak edecek olan da O'dur. O zengindir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Yaptığı işlerinden ve lütfettiği nimetlerinden dolayı . övülmeye layıktır.

132

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.

Şüphesiz ki göklerin ve yerin ihtiva ettiği herşeyin mülkiyeti Allah'a aittir. Onların hepsini sevk ve idare eden ve koruyan O'dur. Orada bulunanların herhangi birinin bilgisi Allah'ın bilgisi dışında değildir. Onları korumak ve sevk ve idare etmek Allah için zor değildir.

Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Bundan önceki âyette ve bu âyette peşpeşe göklerin ve yerin Allah'a ait olduğunun tekraren zikredilmesinin sebebi nedi?" Cevaben denilir ki: "Her iki âyette, Allahü teâlânın, göklerin ve yerin maliki olduğunun zikredilmesi, Allahü teâlânın sıfatlarından, farklı şekillerde haber verilmesine binaendir. Zira birinci âyette kulların, yaratıcılarına muhtaç oldukları, yaratıcının da, göklere ve yere malik olduğu, bu itibarla da kullanılın ihtiyacını giderecek güçte olduğu beyan edilmiştir. Bu âyette ise Allah'ın kullarını himaye ettiği, onların ne yaptıklarını bildiği ve onları sevk ve idare ettiği beyan edilmekte ve göklerle yerde bulunan herşeyin himayesi ve idaresinin Allah'a ait olduğu bildirilmektedir.

Eğer denilecek olursa ki: "Birinci âyetin sonunda "Allah hiçbir şeye muh taç değildir, hamde layıktır." buyurulduktan sonra bu âyetin sonundaki "Vekil olarak Allah yeter." ifadesi de zikredilecek olsaydı göklerin ve yerin Allah'a ait olduğunu tekrar etmeye ihtiyaç kalmamış olurdu. Çünkü önceki âyetten, Allah'ın hiçbir kimseye muhtaç olmadığı, övülmeye layık olduğu ve kullarını hi maye ettiği, onları sevk ve idare ettiği anlaşılmış olurdu. O halde neden Allahü teâlânın, göklerin ve yerin sahibi olduğu ifadesi tekrarlanmak suretiyle iki ayrı âyet oldu?" Cevaben denilir ki: "Birinci âyette Allah'ın zengin olduğunu ve övülmeye lakıyk olduğunu açıklamayı icabettiren hususlar zikredildi. Orada Allahü teâlânın koruyuculuğunu ve sevk ve idare ediciliğini zikretmeyi icabettiren bir husus zikredilmedi. Bu itibarla önceki âyetin sonunda bu sıfatların zikredilmesi münasip olmadı. Allahü teâlânın, göklerin ve yerin maliki olduğu tekrar zikredildi. Onların koruyucusu ve idare edeninin de Allahü teâlâ olduğu beyan edildi.

133

Ey insanlar, eğer Allah dilerse sizi yok eder de yerinize başkala rını getirir. Ve Allah buna kadirdir.

Ey insanlar, eğer Allah dilerse sizleri helak edip yok eder. Başkalarını si zin yerinize getirir. Çünkü Allah herşeye kadirdir. Sizi helak edip yerinize başkalarını getirmek onun için güç bir şey değildir.

Taberi diyor ki: "Allahü teâlâ bu âyet-i kerimesiyle bu surenin yüz beşin ci ve ondan sonra zikredilen âyetlerinde kıssaları beyan edilen ve başkasına ait olan bir zırhı çalarak veya saklayarak emanete ihanet ettikleri bildirilen kişileri kınamakta, Resûlüllah'ın sahabilerini de onlar gibi olmaktan sakındırmakta ve sahabilere, zırh olayında ihanet edip dinden çıkarak müşriklere katılan kimse gi bi olmamalarını emretmektedir. Aksi takdirde böyle bir kişinin sadece kendisi ne zarar vermiş olacağı beyan edilmektedir ve buyurulmaktadır ki: "Ey insanlar, eğer Allah dilerse sizi yok edip de yerinize başkalarını getirir." Yani Allah, Übeyrikin oğullarının yaptıklan gibi yapanlan helak edip köklerini kurutur. Muhammed'e ve sahabilerine, Allah'ın dini hususunda yardım edecek başka insanlar getirir. Nitekim bu hususta diğer âyetlerde de şöyle buyurulmaktadır: "Eğer haktan yüz çevirirseniz Allah, yerinize başka bir kavim getirir de sonra onlar sizin gibi olmazlar. Muhammed sûresi, 47 / 38 "Ey Peygamber, Allah'ın, gökleri ve yeri yerli yerince yarattığını görmez misin? Eğer dilerse sizi yok eder, yerinize yeni bir kavim getirir. Bu, Allah için asla zor değildir. İbrahim Sûresi, 14 / 19, 20

Ebû Hureyre (radıyallahü anh) diyor ki:

"Bir gün Resûlüllah, "Eğer haktan yüz çevirirseniz Allah yerinize başka bir kavim getirir de sonra onlar sizin gibi olmazlar.." âyetini okudu. Orada bulu nanlar: "Ey Allah'ın Resulü, bizim yerimize kim getirilecektir?" diye sordular. Resûlüllah da: "Selmanın omuzuna vurdu ve dedi ki: "İşte bu ve kavmidir. İşte bu ve kavmidir." Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 47, bab: 2, Hadis No : 3260

134

Kim dünya nimetini isterse bilin ki dünya ve âhiret nimeti Allah katındadır. Allah, herşeyi çok iyi işiten ve çok iyi görendir.

Kim, Muhammed'e iman ettiğini açığa vurmasına rağmen içinde inkârı - gizler ve münafık olarak, sadece dünya malını isteyecek olursa o kimse bilsin ki onun dünyadaki amelinin karşılığı da Allah katındadır. O da kendisine, müslüman göründüğü için ganimetten pay verilmesi, canının, malının ve soyunun em niyet içinde olması gibi nimetlerdir. Onun dünyadaki bu amelinin âhiretteki kar şılığı da Allah'ın katındadır. O da cehennem ateşidir.

Bu hususta başka âyetlerde de şöyle buyurulmaktadır: "Kim dünya ha yatını ve onun zinetlerini isterse, biz onlara, dünyada yaptıklarının tam karşılığı nı veririz. Onların orada bir şeyleri de eksiltilmez." "İşte onlara âhırette de ce hennem ateşinden başka bir şey yoktur. Orada yaptıkları boşa çıkmıştır. Zaten işledikleri bâtıldır." Hud sûresi, 11/15,16

Taberi diyor ki: "Bu âyet-i kerime’de, Übeyrikin oğullarına yardımcı ve şefaatçi olmak isteyen ve nifaklarında ve amellerinde onlara benzeyen kimseler kastedilmektedir.

135

Ey iman edenler, Allah için şahitlik ederek adaleti ayakta tu tanlar olun. Kendiniz veya ana babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa. Hakkında şahitlik yapacağınız kimse zengin de olsa fakir de olsa. Allah o ikisine daha yakındır. Adalet hususunda heva ve hevesinize uymayın. Eğer eğri davranır veya yüz çevirirseniz şüphe yok ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Ey iman edenler, verdiğiniz hükümlerde adaleti ayakta tutun. Allah için hakkıyla şahitlik edenler olun. Yaptığınız şahitlik kendi aleyhinize veya ana ba banız aleyhine yahut diğer akrabalarınız aleyhine de olsa. Hakkında şahitlik edi len kimse zengin de olsa fakir de olsa. Kişinin zenginliği veya fakirliği sizi ya lancı şahitliğe itmesin. Çünkü Allah o ikisine sizden daha yakındır. Onlar için neyin faydalı olduğunu çok iyi bilmekte ve hükümlerini ona göre göndermektedir. Keyfi davranışlarınız sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Şâyet şahitliği eğip büker, tahrif ederseniz veya şahitlik yapmayıp meseleyi gizlerseniz bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır ve ona göre size karşılığını verecektir.

Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de mü’minlere, emanet zırhı saklayarak veya çalarak ona ihanette bulunan Übeyrikin oğullarına, fakir ve muhtaç oldukları için Resûlüllah'ın yanında yardımcı olmak isteyen ve onları savunan insanların durumuna düşmemelerini emretmekte ve onlara buyurmaktadır ki "Adaletli davranmak sizin ahlakınız olsun. Şahitliğinizi, kendiniz ve yakınlarınız aleyhi ne dahi olsa doğru olarak yapm."

Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Kişi kendi aleyhine nasıl ada letli bir şahitlikte bulunacaktır? Kişinin kendi aleyhine şahitliği nasıl olacaktır?" Cevaben denilir ki: "Kişinin üzetinde, başkasına ait olan bir hak bulunur da o da bunu itiraf edece olursa kendi aleyhine şahitlik etmiş olur."

Bu âyet-i kerime’nin aslında neye işaret ettiği hususunda farklı görüşler zikredilmiştir.

a- Daha önce de zikredildiği gibi bu âyet-i kerime, mü’minleri, Übeyikin oğullarını mazur gören ve onları savunan kişilerin durumuna düşmemeleri için uyarmakta ve bu hususta onları eğitmektedir.

b- Süddi'ye göre ise bu âyet-i kerime, bir hüküm verme niyetinde olan Resûlüllah'i ikaz etmektedir. Bu hususta Süddi diyor ki: "Bu âyet, Resûlüllah hakkında nazil oldu. Sebebi de şuydu: Biri zengin diğeri fakir iki kişi gelip birbirleri hakkında Resûlüllah'a şikâyette bulundular. Resûlüllah'ın eğilimi fakirin lehine idi. Zira bir fakirin bir zengine haksızlık yapamayacağı kanaatinde idi. Fakat Allahü teâlâ zenginin de fakirin de hakkında adaletin ayakta tutulmasında ısrar etti ve buyurdu ki: "Aleyhinde şahitlik ettiğiniz kimse zengin de olsa fakir de olsa adaletten ayrılmayın. Zira onları korumaya ve savunmaya Allah daha layıktır."

c- Abdullah b. Abbas'a göre ise bu âyet-i kerime, mü’minlerin, şahitlikle rini doğru bir şekilde yapmaları hususunda nazil olmuştur. Öyle ki Allahü teâlâ mü’minlere, kendi aleyhlerine veya babalan ve oğulları aleyhine de olsa hakkı söylemelerini, bu hususta zenginliğinden dolayı bir kişiyi kayırmamalarını, bir kişiye de fakirliğinden dolayı merhamet etmemelerini emretti.

İbn-i Zeyd ve Katade de âyeti bu doğrultuda izah etmişlerdir.

İbn-i Şihab ez-Zühri diyor ki: "Self-i salihin döneminde, babanın oğula, oğulun babaya, kardeşin kardeşe, kişinin hanımına şahitlik etmesi kınanmıyor du. Onlar bu âyeti delil gösteriyorlardı. Fakat daha sonra insanlar karıştı. Onlar dan, şahitlikleri hakkında suçlanmalarını gerektiren durumlar görüldü. Bunun üzerine akrabaların şahitliği kabul edilmez oldu. Onlar da evlat, baba, kardeş, karı koca olarak tesbit edildi. İşte son zamanlarda sadece bunların birbirleri hak kında şahitlikleri kabul edilmez oldu."

Âyet-i kerime’nin sonunda: "Şâyet eğri davanır veya yüz çevirirseniz şüp he yok ki Allah, yaptiklarınızdan haberdardır." buyurulmaktadır.

Abdullah b. Abbas'a göre bu âyet, hâkimlere ve hakemlere hitab etmektedir. Dâvâcı ve dâvâlı, hâkimin huzurunda bulunur da hakim onlardan birine yumuşak davranır yahut ondan yüz çevirecek olursa onun bu davranışı, âdil olmasına ters düşer. Bu sebeple böyle bir davranışta bulunmamalıdır.

Yine Abdullah b. Abbas, Mücahid, Katade, Süddi, İbn-i Zeyd, Atiyye ve Dehhak'tan nakledilen diğer bir görüşe göre ise âyetin bu bölümünde ifade edi lenler şahitlerdir. Allahü teâlâ inşalara, şahitlik yaparken doğru söylemelerini, dillerini eğip bükmemelerini, şahitlikten kaçmamalarını ve şahitlik edecekleri meseleyi gizlememelerini emretmektedir.

Taberi bu son görüşün doğru olduğunu, zira âyetin başında: "Ey iman edenler, Allah için şahitlik ederek adaleti ayakta tutanlar olun." buyurulduğunu bu itibarla âyetin sonunda da şahitlere hitab edildiğini söylemenin daha isabetli olacağını ifade temiştir.

136

Ey iman edenler, Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdi ği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim, Allah'ı, melekleri ni, kitplarını, Peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse şüphesiz ki o, derin bir sapıklığa düşmüştür.

Ey daha önce Tevrat ve İncile iman eden kitap ehli, Allah'a, size indirilen kitaplarda vasıflarını bulduğunuz Muhammed'e ve ona indirdiği Kur'an'a ve Muhammed'den önce indirdiği, sizlerin de bir kısmınızın birine bir kısmınızın da diğerine iman ettiğinizi söylediğiniz Tevrat ve İncile iman edin. Kim, Allah'ı, meleklerini, kitaplarım, Peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse şüphesiz ki o, doğru yoldan ayrılmış, sapıklık durumuna düşmüştür.

Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Allahü teâlâ "Ey iman edenler," şeklinde hitab ettikten sonra bu kişilerin iman etmelerini tekrar emretmesinin sebebi nedir?" Cevaben denilir ki: "Burada ifade edilen "İman edenler"den maksat, iki kısma ayrılan ehl-i kitaptır. Onlardan, Tevrata iman edenler, İncile, Kur'an'a, Hazret-i İsa'ya ve Hazret-i Muhammed'e iman etmemişlerdir. Allahü teâlâ, işte ehl-i kitap olan ve belli bir kitaba iman ettikleri için "İman edenler" diye vasıf landırılan bu insanlara, tevhid inancının gereği olarak, bütün Peygamberlere ve kitaplara iman etmelerini emretmiş ve buyurmuştur ki: "Ey, Tevrata veya İncile iman edenler, Allah'ı tasdik edin. Onun Peygamberi olan Muhammed'i ve Muhammed'e indirdiği Kur'an'i ve ondan önce indirdiği İncil ve Tevratı hep birlikte tasdik edin. Zira kim, Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, Peygamberlerini ve âhiret günün inkâr edecek olursa onun başka şeylere iman etmesi geçerli değildir. Bi lakis o, derin bir sapıklığa düşmüştür.

137

İman edip sonra inkâr eden sonra iman edip tekrar inkâr eden sonra inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak ne de doğru yola eriştirecektir.

Allah, Önce Tevrata iman edip sonra onun hükümlerine karşı çakarak onu yalanlayan sonra İsa'ya ve İncile iman edip daha sonra ona da karşı çıkıp onu yalanlayan sonra da Muhammed'i ve Kur'an'ı yalanlayarak inkârlarını artıran ehl-i kitabı affedecek değildir. Onlara yol gösterecek de değildir.

Müfessirler bu âyette zikredilen kişilerden kimlerin kasdedildiği husu sunda farklı görüşler zikretmişlerdir:

a- Katade'ye göre burada zikredilenlerden maksat, Yahudi ve Hristiyanlardır. Yahudiler Tevrata iman etmişler sonra da onu terketmişler böylece onu inkâr eder olmuşlardır. Hristiyanlar ise İncile iman etmişler sonra onu bırakmışlar böylece onlar da onu inkâr etmiş duruma düşmüşlerdir. Daha sonra ise Hazret-i Muhammed'i ve Kur'an'ı inkâr ederek inkârlarını iyice artırmışlardır. Allahü teâlâ da bunları affetmeyeceğini ve kendilerini doğru yola iletmeyeceğini bildirmiştir.

Bu izaha göre âyette zikredilen birinci iman edip sonra inkâr edenlerden maksat, Yahudiler, ikinci iman edip sonra inkâr edenlerden maksat ise Hristiyanlardır. Her iki sınıf da Hazret-i Muhammed'e ve Kur'an'a iman etmemekle inkârlarım artırmışlardır.

b- Mücahid ve İbn-i Zeyd'e göre ise bu âyette tekrar tekrar iman edip inkâr ettikleri, daha sonra da inkârlarını artırdıkları zikredilen insanlardan maksat, münafıklardır. Bunlar önce iman etmiş sonra dinden çıkmışlar sonra da inkârcılıklanyla birlikte öldüklerinden, inkârlarını iyice artırmışlardır. İşte Allahü teâlâ bunları affetmeyeceğini bildirmiştir.

c- Ebul Âliye'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilenler, ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyanlardır. Bunlar Allah'a ortak koşarken günah işlemişler sonra da işledikleri günahlardan tevbe etmişler fakat müşrik oldukları için Allah onların bu günahları için yaptıkları tevbeyi kabul etmemiştir.

Taberi,

birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, zira bundan önceki âyetin ehl-i kitap hakkında olduğunu bu âyetin de onunla irtibatlı olduğunu söyleme nin daha doğru olacağını bildirmiştir.

Âyet-i kerime’de, Allahü teâlânın bu gibi insanları bağışlamayacağı zikre dilmiştir. Bundan maksat, Allahü teâlânın, onların günahlarını örtmemesi, ceza landırmaktan vazgeçememesi ve onları şahitler huzurunda rüsvay etmesidir.

Âyet-i kerime’de Allahü teâlânın, bu gibi insanları doğru yola eriştirmeye ceği beyan edilmektedir. Bundan maksat ise Allahü teâlânın, onları doğru yola muvaffak kılmaması, rablerine karşı büyük cür'etlerinin bir cezası olarak onları sahipsiz bırakmasıdır.

Taberi diyor ki: "Hazret-i Ali ve Abdullah b. Ömer'den nakledilen bir görüşe göre, onlar bu âyete dayanarak dinden çıkan kimselerin üç kere tevbe ettirilme sini söylerlermiş. Bu hususta Şa'bi, Hazret-i Ali'den "Ben, dinden çıkan kimseyi üç kere tevbe ettiririmi." dediğini sonra da "İman edip sonra inkâr eden sonra iman edip tekrar inkâr eden sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak ne de doğru yola eriştirecektir." âyetini okuduğunu söylemiştir.

Görüldüğü gibi bu görüşte olanlara göre bu bir kişi dinden çıkacak olursa tevbe ettirilir. Dine döner de tekrar çıkacak olursa tekrar tevbe ettirilir. Bundan sonra artık tevbe ettirilmez ona, mürted'e ait hükümler uygulanır.

İbrahim en-Nehai'ye göre ise kişi, her dinden çıktığında tevbe ettirilir.

Taberi bu son görüşü tercih etmiş ve mürtedde birinci defa tevbe ettirme sebebinin, her dinden çıkması halinde mevcut olduğunu, bu itibarla belli bir sa yıda tevbe ettirmeyi durdunnanın doğru olmayacağını zira birinci inkâr duru mundaki tevbe ettirme ile ondan sonraki inkârlarındaki tevbe ettirmelerinin sebepleri aynıdır, farklı değildir. O da, inkâr eden bu kişiyi İslama döndürerek hayatını kurtarmaktır.

138

Ey Rasûlüm, münafıklara, kendilerine can yakıcı bir azap olduğunu müjdele.

Aslında müjde, sevindirici şeylerin haber verilmesiyle olur. Kötü haberlerin duyurulmasına müjde denilmesi ise, haber verilenlerle alay etmek ve onları küçük düşürmektir. Bu itibarla münafıkların cehenneme girecekleri müjdelenmistir.

139

Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Onların ya nında izzet ve şeref mi arıyorlar? Halbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.

Münafıklar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Acaba onlar mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinmekle kâfirlerden bir izzet, bir şeref ve bir kuvvet mi bekliyorlar? Halbuki bütün izzet ve şeref, güç ve kuvvet ancak Allah'a aittir. O halde mü’minleri dost edinseler de Allah da kendilerini güçlü ve muzaffer kılsa olmaz mı?

140

Allah size Kur'an'da: "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müd detçe o kâfirlerler oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz." diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini ce hennemde toplayacaktır.

Bu âyet-i kerime, Allah'ın âyetlerini inkâr eden veya onlarla alay eden insanlarla oturulup kalkılmamasını ve onlardan uzak durulmasını, aksi takdirde böyle yapanların da onların durumuna düşeceğini ve bunların akıbetinin de ce hennem olduğunu bildirmekte, bu hususta mü’minlerin tedbirli olmalarını emret mektedir.

Müfessirler bu âyete dayanarak, bid'at ehlinden veya fâsıklardan yahut benzeri, haktan ayrılan kimselerden uzak durulmasının gerektiğini, âyet-i kerime’nin, bu gibi insanlarla oturup kalkmayı yasakladığını söylemişlerdir.

İbrahim et-Teymi diyor ki: "Ebû Vâil dedi ki: "Kişi bulunduğu bir mec liste, arkadaşlarını güldürmek için bir yalan söyler. İşte bu durumda Allah onla ra gazap eder." Bun bunu İbrahim en-Nihai'ye anlattım. O da dedi ki: "Ebû Vâil doğru söylüyor. Allahü teâlânın kitabının şu âyetinde buyurulmuyor mu ki: "Allah size kur'an'da, Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman başka bir söze geçmedikleri müddetçe o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz..."

Hişam b. Urve diyor ki: "Ömer b. Abdülaziz, içki masasında bulunan bir kısım insanları yakalayıp onlara içki içme cezası verdi. İçlerinden biri de oruç luydu. Onlar: "Bu adam oruçlu." dediler. Bunun üzerine Ömer: "Başka bir söze geçmedikleri müddetçe onlarla oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz." âyetini okudu.

Bu âyet-i kerime’de: "Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hep sini cehennemde toplayacaktır." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat, nasıl ki kâfirler ve münafıklar, dünyada iken mü’minlerin aleyhine birleşmekte ve ittifak etmekte iseler, âhirette de Allah onları birleştirecek ve bir yere koyacaktır. Fa kat orada birleştikleri yer, cehennem olacaktır.

141

Onlar sizi gözetlerler. Eğer Allah tarafından size bir zafer nasib olursa, "Biz sizinle değil miydik?" derler. Şâyet kâfirlerin (zaferden) bir payı olursa: "Sîze üstünlük sağlayarak sizi mü’minlerden korumadık mı?" derler. Allah, kıyamet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, mü minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.

Bu münafıklar sizin, devamlı olarak kötülüğe uğramanızı beklerler. Eğer siz düşmanlarınıza galip gelir, ganimet gibi bazı menfaatler elde ederseniz onlar: "Biz de sizinle beraber düşmanlara karşı cihad etmedik mi? Ganimetten bize de pay verin." derler. Şâyet kâfirlerin, sizin aleyhinize olan galibiyetten bir paylan olursa onlar kâfirlere: "Size yardım ederek üstün olmanızı sağlamadık mı? Sizi, mü’minlerin mağlup etmelerinden korumadık mı?" derler. Allah kıyamet gününde siz mü’minlerle münafıklar arasında âdil olan hükmünü verecektir. Allah, mü’minlerin aleyhine, kâfirlere hiçbir yol ve fırsat vermeyecektir.

Yani kâfirlere, mü’minlere karşı, ileri sürecekleri herhangi bir delil ve dayanak vermeyecektir. Allahü teâlâ böylece mü’minleri koyduğu cennete kâfirleri koymayacağını ve münafıkları koyduğu cehenneme de mü’minleri koy mayacağını vaad etmiştir. Çünkü Allah, mü’minler aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyeceğini beyan etmektedir. Böylece kâfirler "Bizim dostumuz sizin de düşmanınız olan münafıklar nasıl oldu da sizinle birlikte cennete konuldu?" di yerek mü’minlere karşı herhangi bir gerekçe zikredemeyeceklerdir.

Nesî' el-Hadremi diyor ki: "Bir adam Hazret-i Ali'ye dedi ki: "Ey mü’minlerin emiri, Allahü teâlânin "Allah, mü’minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeye cektir." âyeti hakkında ne dersin? Çünkü kâfirler bizimle savaşıyor, bize galip geliyor ve bizi öldürüyorlar." Hazret-i Ali de dedi ki: "Yaklaş, yaklaş." Sonra buyur du ki: "Allah, kıyamet gününde mü’minlerle kâfirler arasında hükmünü verecek ve yine kıyamet gününde mü’minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir. Yani hiçbir delil vermeyecektir.

142

Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah onları aldatır (Onların oyunlarını başlarına geçirecektir) Onlar namaza kalktıkları vakit tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az anarlar.

Şüphesiz ki münafıklar, canlanın kurtarmak için, kâfirliklerini gizleyip iman ettiklerini söyleyerek Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah, cehenneme girmelerine kadar onlara mühlet verecek ve yaşadıkları sürece, kendilerine ağır gelen İslami hükümleri onlara tatbik ederek onları aldatmakta ve oyunlarını başlarına geçirmektedir. Bu münafıklar namaza kalktıkları zaman, üşenerek tembel tembel kalkarlar. Onlar, mü’minlere gösteriş olsun diye namaz kılarlar. Çünkü onlar, ne öldükten sonra dirilmeye ne de sevap ve cezaya inanırlar. Onlar Allah'ı ancak gösterişe vesile olacak şekilde ve pek az anarlar. Allah'ı birleyenin ve kesin olarak iman edinin andığı gibi anmazlar.

Süddi, İbn-i Cüreyc ve Hasan-ı Basri'ye göre bu âyette zikredilen, Allahü teâlânın, münafıkları aldatmasından maksat, Allahü teâlânın kıyamet gününde mü’minlere verdiği nur gibi münafıklara da nur vermesi, daha sonra onların ay dınlıklarını alarak onları karanlıkta bırakması, mü’minlerle münafıklar arasın abir set çekmesidiri. Nitekim bu hususta başka bir âyette şöyle buyurulmaktadır: "O gün münafık erkek ve kadınlar mü’minlere "Bize bakın da nurunuzdan istifade edelim." derler. Onlara "Arkanıza dönün de nur isteyin." denir. Mü’minlerle münafıklar arasına, kapısı olan bir sur çekilir. Onun, içinde rahmet, dış ta rafında da azap vardır. Hadid sûresi, 57/13

Âyet-i kerime’de: "Münafıklar namaza kalktıkları vakit tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar." buyurulmaktadır. Münafıklar, âhirete, se vaba ve cezaya kesin olarak iman etmediklerinden, Allah'ın farz kıldığı ibadetleri ona yaklaşmak için yapmazlar. Sadece canlarını ve mallarını emniyet altına almak için mü’minlere bir gösteriş olarak yaparlar. Ta ki onlar kendilerini mü min sansınlar ve mü’min muamelesi yapsınlar. Bu sebeple münafıklar, namaza, tembel tembel ve üşenerek kalkarlar. Namazı mü’minlere gösteriş olsun diye kılarlar.

Âyet-i kerime’den anlaşılmakladır ki, namaza üşenerek kalkmak münafıkların sıfatlarındandır. Mü’minler bu Âyeti göz önünde bulundurarak namazı isleyerek ve zinde bir şekilde kıl malıdırlar. Çünkü namaz mü’minin kalbine huzur verir. Onu rahatlatır. Nitekim Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki: "Benim gözümün aydınlığı namazdır." (Nesâî K. en-Nisa, bab: 1)

Âyet-i kerime’de, münafıkların, Allah'ı pek az anacakları zikredilmektedir. Münafıklar, Allah'ı, canlarını ve mallarını korumak maksadıyla ve gösteriş için andıklarından, samimi bir şekilde anmadıklarından onların Allah'ı anmaları çok dahi olsa az olarak vasıflandırılmıştır.

143

Münafıklar (inkâr ile iman arasında) bocalamaktadırlar. Ne bunlara (mü’minlere) bağlanırlar ne de şunlara (kâfirlere) Allah, kimi doğru yoldan saptırırsa sen artık ona bir yol bulamazsın.

Bu münafıklar, iman ile inkâr arasında bocalayıp dururlar. Onlar ne tam olarak mü’minlerle beraberdirler ki gerçekten inanmış insanlar gibi amel etsinler ne de müşriklerle beraberdirler ki açıkça müşrik olduklarını söylesinler. Onlar iki sürü arasında kalan koyun gibi şaşkınlık içerisindedirler. Allah'ın, doğru yola muvaffak kılmadığı bir kimse için hakka götürecek hiçbir yol bulamazsın.

Münafıkların bu durumunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de bir hadis-i şerifinde şöyle açıklıyor:

"Münafık, iki sürü aasmda şaşkınca tereddüt eden bir koyuna benzer. Bazan birine tabi olmak ister bazan diğerine." Müslim, K. el-Münafıkîn, bab: I7,lladisno: 2784/ Nesâî, K. el-îman, bab: 31.

Süddi, Katade ve İbn-i Cüreyc bu âyette zikredilen münafıkların tereddüt içinde olmalarını şöyle izah etmiştir: Onlar ne müşriktirler ki Allah'a ortak koş tuklarını açığa vursunlar ne de samimi mü’minlerdir ki imanlarının icabını yap sınlar.

Mücahid ise bu ifadeyi: "Münafıklar, ne Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sahabilerîne tabi olurlar ne Yahudilere." şeklinde izah etmiştir.

İbn-i Zeyd de: "Münafıklar İslamla inkâr arasında bocalayıp dururlar. Ne müslümanlara ne de kâfirlere bağlanırlar." şeklinde izah etmiştir.

Âyet-i kerime’nin sonunda: "Allah kimi doğru yoldan saptırırsa sen artık ona bir yol bulamazsın." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat, "Allah kimi, da vet ettiği İslam yolunda yardımsız bırakır ve onu İslama tabi olmaya muvaffak kılmazsa, Ey Rasûlüm, artık sen ona, hak olan İslama götürecek hiçbir yol bulamazsın." demektir.

Allahü teâlâ, İslam dininden başka bir dini din edinenin, dininin kabul edilmeyeceğini ve saptırdığı kimseyi de doğru yola iletecek herhangi bir kimsenin bulunmadığını beyan etmektedir.

144

Ey iman edenler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah'a, kendi aleyhinize olan apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz.

Ey iman edenler, mü’minlerin dışında kâfirleri dost ve arkadaşlar edinme yin. Aksi tekdirde sizler de cehennemlik olursunuz. Sizler kendi aleyhinize, Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz? Böyle yaptığınız takdirde Allah'ın gazabına uğrar, münafıkların hak etmiş oldukları cezaya siz de çarpılmış olursunuz.

145

Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlar için bir yardım edici de bulamazsın.

Şüphesiz ki münafıklar, âhiretle, bu gizli inkârlarının cezası olarak ce hennemin en alt tabakasına atılacaklardır. Onları oradan hiç kimse kurtaramaya caktır. Zira onlar, mü’minler için, açıkça kâfir olduklarını söyleyenlerden daha zararlı ve İslam için daha tehlikelidirler.

Abdullah b. Mes'ud, "Münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar." ifadesinin izah ederken şöyle demiştir: "Münafıklar, üzerlerine kilit lenmiş demir tabutlarda ateşin içine atılacaklardır."

Ebû Hureyre (radıyallahü anh) da âyetin bu bölümünü bu şekilde izah etmiştir.

146

Tevbe edenler, kendilerini düzeltenler, Allah'ın emirlerine sım sıkı sarılanlar ve Allah için dinlerine ihlasla bağlananlar müstesna, işte bunlar, mü’minlerle beraberdirler. Allah, mü’minlere büyük bir mükâfaat verecektir.

Ancak Allah'ın birliğini, Peygamberinin doğruluğunu ve onun Allah ka tından getirdiği şeyleri tasdik edip münafıklığından vazgeçerek tevbe edenler,Allah'ın, kendilerine emrettiği şeyleri yapıp, yasakladığı şeylerden vazgeçerek kendilerini düzeltenler, Allah'a vermiş oldukları iman etme sözüne sımsıkı sarı lanlar ve dinlerinin gereği olarak amellerini, insanlara gösteriş için değil sadece Allah için yapanlar müstesnadır. İşte bunlar, mü’minlerle beraber cennettedirler. Münafıklarla birlikte cehennemin en alt tabakasında değildirler. Yakında Allah, mü’minlere, iman etmelerine mukabil büyük bir mükâfaat verecektir.

Yani Allah, ikiyüzlülüklerine karşı münafıkları cehennemin en alt tabakasına koyduğu gibi mü’minleri de cennetin en yüce derecelerine erdirecektir.

147

Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah sîze niye azab etsin ki? Allah, şükredenlerin mükafaatım veren ve herşeyi bilendir.

Ey münafıklar, şâyet Allah'a tevbe eder, hakka yönelir, size vermiş oldu ğu nimetlere karşı şükreder ve tevhid inancına dönüp iman ederseniz artık Allah size niçin azab etsin ki? Allah'ın sizleri, cehennemin en alt derecesine koymaya ihtiyacı yoktur. Zira size azab etmek, Allah'a ne zarar ne de fayda getirir. Onun, yaratıklarına venniş olduğu cezanın sebebi, kendisine karşı haddi aşmak ve onu tanımamaktır. Allah, böyle olanlara haddini bildirir.

148

Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Zulme uğrayan müstesnadır. Allah, herşeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir.

Müfessirler bu âyet-i kerime’yi farklı kıraat şekillerine göre farklı şekillerde izah etmişlerdir:

1- Bazı kurralar bu âyetteki kelimesi "Zulime" şeklinde okumuşlardır. Bu kıraata göre âyet-i kerimeye şu şekillerde mânâ verilmiştir:

a- Abdullah b. Abbas, Katade ve Hasan-ı Basri'ye göre âyetin izahı şöy ledir: Allah, bir kimsenin aleyhine açıktan beddua yapılmasını sevmez. Ancak kendisine zulmedilmiş olan kimse müstesnadır. O, zulmedenin aleyhine açıkça bedduada bulunabilir.

b- Mücahid'e göre ise âyetin izahı şöyledir: Allah, kimsenin açıktan kötü söz söylemesini sevmez. Ancak zulmedilen kimse müstesnadır. Kendisine zul medilen kimse, zulmedinin yaptığı kötülükleri açıkça söyleyebilir.

c- Mücahid'den nakledilen başka bir görüşe göre burada zulme uğrayan dan maksat, ev sahibi tarafından gereği gibi ağırlanmayan misafirdir. Kişi, mi safir olduğu yerden ayrıldıktan sonra "Bu adam beni iyi misafir etmedi." der. Kötü sözün açıkça söylenmesi de işte budur. Zulme uğrayan da bu misafirdir. Misafirin, kendisine ev sahibi tarafından iyi muamele yapılmadığını söylemesi caizdir.

Ukbe b. Âmir diyor ki: "Dedik ki:

Ey Allah'ın Resulü, sen bizi bir yere gönderiyorsun, bazı kavimlere misa fir olmak istiyoruz onlar bizi misafir etmiyorlar. Bu hususta ne buyuruyorsunuz? Peygamber efendimiz şu cevabı verdi: "Siz bir topluluğa misafir olursunuz da onlar da size, misafire layık olacak şekilde davranırlarsa siz onlardan bunu kabul edin. Şâyet bunu yapmazlarsa onlardan, misafirin hakkı olanı alın. Buhari, K. el-Mezalim, bab: 18 /Müslim K. el-Lukata bab: 17 Hadis no: 1727 Ebû Davad, K. el-Et'ime bab: 5, Hadis no: 3752

d- Süddi'ye göre ise bu âyetin izahı şöyledir: Allah, kötü sözün açıktan söylenmesini sevmez. Ancak zulme uğrayanın hakkını alması ve zulmü durdur ması müstesnadır.

2- Diğer bir kısım kurralar ise kelimesini "Zaleme" şekline okumuşlardır. İbn. Zeyd bu kıraat şeklini esas alarak âyeti şöyle izah etmiştir: "Allah, kötü süzün açıkça söylenmesini sevmez. Ancak zulmeden kimse yani münafık bu hükmün dışındadır. Onun aleyhine, münafıklığından vazgeçinceye kadar açıkça kötü söz söylemek caizdir. Yani herhangi bir kimse bir münafıkm aleyhi ne "Sen münafıksın, sen şöyle ve şöyle yaptın." diyemez. Ancak münafıklığın dan vazgeçmeyen ve böylece zalim olan münafıklar için bunları söyleyebilir.

İbn-i Zeyd diyor ki: "Allahü teâlâ bundan önceki âyetlerde, münafıkların, cehennemin en alt tabakalarında olduklarını bildirdikten ve iman edenlere azab etmeye itiyaci olmadığını beyan ettikten sonra bu âyette de herhangi bir kimse aleyhine açıkça kötü bir söz söylenmesini sevmediğini beyan etmiş ancak münafık olarak zalim olanları istisna etmiştir. İbn-i Zeyd, Übey b. Ka'b'ın, âyet-i kerime’nin bu bölümünü bu şekilde okuduğunu ve âyeti böylece izah ettiğini söylemiştir.

Taberi, birinci kıraat şeklinin, çoğunluğun kıraat şekli olması, ikinci kıra at şeklinin ise şaz bir kıraat olması dolayısıyla birinci kıraat şeklini terci ettiğini söylemiş, âyetin şu şekilde izahının da daha doğru olacağını zikretmiştir: "Ey insanlar, Allah, herhangi bir kimsenin, başka birine açıkça kötü söz söylemesini sevmez. Ancak kendisine zulmedilmiş olan kimse bundan müstesnadır. Onun, kendisine yapılan kötülüğü açıkça söylemesinde bir mahzur yoktur."

Taberi diyor ki: "Âyet bu şekilde genel olarak izah edildiği takdirde yu karıda zikredilen görüşlerin tümü âyetin kapsamına girmiş olur. Zira misafir edilmeyen veya malında yahut canında bir haksızlığa uğrayan kimsenin, gördü ğü haksızlıkları açıkça söylemesi veya haksızlık yapanın aleyhine açıkça beddu ada bulunup Allah'ın yardımını istemesi, haksızlığa uğrayanın gördüğü kötülükleri açıkça söylemesidir. Âyet-i kerime de bunu ifade etmektedir.

Âyet-i kerime’nin sonunda: "Allah herşeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat, "Allah, kimlerin kimler için açıkça kötü söz söylendiğini işiten, kimlerin de kimler hakkında açıkça kötü söz söyle meyip gizlediğini bilendir. Herkese işlediği amelin karşılığını verecektir, İyilik yapana iyiliğinin, kötülük yapana da kötülüğünün karşılığını verecektir.

149

Bir hayırı açıklar yahut gizler veya bir kötülüğü affederseniz şüphesiz ki Allah, çok affeden ve herşeye gücü yetendir.

Ey insanlar, şâyet sizler, bir kimsenin size yaptığı iyiliği açığa vurur ve ona teşekkür eder veya gizlerseniz yahut size kötülük yapanı affeder onu açıkça söylemezseniz şüphesiz ki bu davranışınız sizi Allah'a yaklaştırır ve onun katın daki sevabınızı artırır, Çünkü cezalandırmaya gücü yettiği halde affetmek, Allah'ın sıfatlarındandır. Allah, kullarından, böyle davrananları sever. Zira Allah, çok affeden ve herşeye gücü yetendir.

150

Bak. Âyet 151.

151

Allah'ı ve Peygamberini inkâr edenler, Allah ve Peygam berleri arasında ayrılık gözetenler, "Onların bir kısmına inanır bir kısmını inkâr ederiz." diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar, gerçekten kâfir olanlardır. Biz, kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

Allah'ı ve Peygamberini inkâr eden Yahudi ve Hristiyanlar, Peygambe rin, Allah'a karşı yalan söylediğini iddia ederek Allah ve Peygamberi arasında ayrılık gözetenler, Yahudilerin Mûsa'yı tasdik etip İsa ve Muhammed'i yalanla maları, Hristiyanların da İsa'yı ve ondan önceki Peygamberleri tasdik edip Muhammed'i yalanladıkları gibi "Biz, Peygamberlerin bir kısmına iman eder, diğerlerini inkâr ederiz." diyenler ve hidâyetle sapıklık ortasında bir yol icad etmek isteyenler yok mu? İşte onlar, gerçekten kâfirlerin ta kendileridir. Çünkü Peygamberlerin bir kısmını tasdik edip diğerlerini yi ani ayanlar, Allah'ı yalanlamış olurlar. Ve dolayısıyla inkâra düşerler. Biz, İnkârcılar için hor ve hakir dü şüren bir azap hazırladık.

Bu âyetin izahında Katade diyor ki: "Bu âyette zikredilenler, Allah düş manı Yahudi ve Hristiyanlardir. Yahudiler Tevrat'a ve Mûsa'ya iman etmiş, İncil'i ve İsa'yı inkâr etmişlerdir. Hristiyanlar da İncil'e ve İsa'ya iman etmiş Kur'an'ı ve Hazret-i Muhammed'i inkâr etmişlerdir. Yahudiler Yahudiliği, Hristiyanlar da Hristiyanlığı din edinmişlerdir. Halbuki bu iki din de bu halleriyle Allah tarafından gönderilmiş değillerdir. Sonradan icad edilmiş bid'atlardır. Bu Yahu di ve Hristiyanlar, Allah'ın bütün Peygamberlerine göndermiş olduğu hak din İslamı terkettiler.

152

Allah'a ve Peygamberine iman edip onlar arasında hiçbir ayrı lık gözetmeyenlere gelince işte onlara, Allah, mükâfaatlarını verecektir. Allah, çok affeden ve çok merhamet edendir.

Allah'ın birliğini tasdik eden, Peygamberlerinin hepsinin Peygamber ol duğunu ve onların, Allah tarafından getirdikleri din ve şeriatların hak olduğunu ikrar eden, Peygamberlerin bir kısmını tasdik edip diğerlerini yalanlayarak onla rın arasını ayıranlar gibi olmayın. Hepsinin hak olduklarına iman eden kimsele re gelince, işte Allah, öyle olanlara hakkıyla iman etmelerinin karşılığı olarak mükâfaatlarını verecektir. Allah, daha önce o gibi günahları işleyip de sonra tevbe eden kullarını çokça affeden ve kullarını doğu yola ileterek onlara çokça merhamet edendir.

Görüldüğü gibi âyet-i kerime, Muhammed ümmetinin sıfatlanın beyan etmekte ve onlara bolca mükâfaatlar verileceğini bildirmektedir. Çünkü Muhammed ümmeti, Bakara suresinin iki yüz seksen beşinci âyetinde de belirtildi ği gibi, Peygamberler arasında bir ayırım yapmaz, hepsine iman ederler. Bu hususta âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır: "Peygamber ve mü’minler, rabbi tarafından Peygambere indirilene iman ettiler. Hepsi de Allah'a, meleklerine, ki taplarına, Peygamberlerine iman ettiler. "Allah'ın Peygamberlerini birbirinden ayırtetmeyiz." dediler. Bakara sûresi, 2/285

153

Ey Rasûlüm, kitap ehli, gökten kendilerine bir kitap indir meni isterler. Onlar Mûsa'dan, bundan daha büyüğünü istemişlerdi. "Allah'ı bize apaçık olarak göster." demişlerdi. Bunun üzerine zulümlerinden dolayı onları bir çığlık yakalayrverdi. Sonra, kendilerine apaçık deliller gelmişken buzağıya taptılar. Fakat biz bunu da affettik ve Mûsa'ya apaçık bir mucize verdik.

Ey Rasûlüm, Yahudiler, gökten kendilerine bir kitap indirmeni ve se nin doğruluğunu gösteren bir mucize getinneni isterler. Onların ataları da Peygamberleri Mûsa'dan, senden istedikleri şeylerden daha büyük şeyler istemişler di. "Allah'ı bize apaçık olarak göster gözümüzle görelim." demişlerdi. Bu azgın lıkları ve cür'etleri yüzünden onları bir çığlık yakal ayı vermiş de ölmüşlerdi. Sonra Allah onları, Mûsa'nın duasıyla tekrar diriltmişti. Daha sonra bu Yahudiler, kendilerine Allah'ın kudretini ve birliğini gösteren apaçık deliller gelmesine rağmen Allah' bırakıp buzağıyı ilâh edindiler ve ona taptılar. Biz, bu cinÂyetleri ni de affettik. Mûsa'ya, Peygamberliğinin doğruluğunu göstererraçık mucizeler ve deliller verdik.

Âyette zikredilen ehl-i kitaptan maksat, kendilerine Tevrat verilen Ya-hudilerdir. Yahudiler, Hazret-i Muhammed'den, gökten bir kitap getirmesini istemişlerdir. Yahudilerin Resûlüllah'tan istedikleri bu kitabın nasıl bir kitap olmasını talep ettikleri hususunda müfessirler çeşitli görüşler zikretmişlerdir.

a- Süddi ve Muhammed b. Ka'b el-Kurezi'ye göre Yahudiler Resûlüllah'tan, gökten kendilerine yazılı bir kitap getimıesini istemişlerdir. Zira Hazret-i Mûsa'ya Tevrat, gökten yazılı bir kitap olarak indirilmiştir. Bu hususta Muhammed b. Ka'b el-Kurezi diyor ki: "Yahudilerden bir kısım insanlar Resûlüllah'a geldiler ve ona: "Mûsa, Allah katından yazılı levhalar getirdi. Sen de bize, Allah katından yazılı levhalar getir seni tasdik edelim." dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ bu ve bundan sonraki âyetleri indirdi.

b- Katade'ye göre ise Yahudilerin, Hazret-i Muhammed'den kendilerine indir mesini istedikleri kitap, Yahudilere mahsus olacak bir kitaptır.

c- İbn-i Cüreyc'e göre ise Yahudilerin Resûlüllah'tan kendileri için indir mesini istedikleri kitaptan maksat, Yahudilerin belli adamlarına inecek ve Hazret-i Muhammed'i tasdik etmelerini emredecek olan bir kitaptır.

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı şudur: "Yahudiler Resûlüllah'tan istemişlerdir ki o, Allah'tan, bütün yaratıkların, benzerini getirmekten âciz kaldıkları, kendilerinin de hak Peygamber olduğuna şahitlik ettikle ri ve Yahudilerin, Resûlüllah'a tabi olmalarına emreden bir kitabı, gökten Yahudilere indirmesini istesin. İstenen bu kitabın yazılmış bir kitap olması, onları hepsine veya bir kısmına indirilmiş olması muhtemeldir. Bu itibarla yukarıda zikredilen görüşlerin hepsi de mümkün olabilen görüşlerdir.

Âyet-i kerime’nin devamında "Onlar Mûsa'dan, bundan daha büyüğünü istemişlerdi." buyurulmaktadır. Bu ifade, Resûlüllah'tan, kendilerine kitap indi rilmesini isteyen Yahudileri kınamakta ve onları ayıplamaktadır. Allahü teâlâ bu ifadesiyle Resûlüllah'a şunu buyurmak istemiştir: "Ey Rasûlüm, sen Yahudilerin böyle bir istekte bulunmalarını çok görme. Çünkü onlar, Allah'ı hakkıyla takdir edemedikleri, ona karşı cür'etleri, onun "Halım" sıfatından dolayı aldanmaları yüzünden onların senden istedikleri kitab ıonlara indirsen dahi, önce ki atalarının yaptığı gibi onlar da Allah'ın emrine karşı gelirler. Zira ataları, Allah'ı görmek istemelerinden sonra çığlığa yakalnıp ölmüşler, Allah onları tekrar diriltmiş bu defa onlar, Allah'ın mucizelerini gördükleri halde onu bırakıp buzağıya tapmişlardır.

154

Söz vermeleri için Tur dağını üzerlerine kaldırdık. Onlara: "O kapıdan secde ederek girin." dedik. Ve onlara: "Cumartesi günü yasağını çiğnemeyin." dedik. Ve onlardan sağlam bir söz aldık.

Yahudilerin, Tevrat'taki hükümlerle amel edeceklerine dair Allab'a ver dikleri söz tutmaları için Tur dağını üzerlerine kaldırdık. Onlara: "Kudüs şehrinin kapısından, Allah'a şükran secdesinde bulunarak içeri girin." dedik. Fakat onlar, kendilerine gelen emri değiştirip, kapıdan kıçlarının üzerine sürünerek gerisin geri girdiler. Yine biz onlara: "Allah'ın emrine karşı gelerek Cumartesi günü avlanmayın." dedik. Fakat onlar, emre karşı gelerek Cumartesi gününde de avlandılar. Ayrıca biz onlardan, Tevrat'taki hükümlerle amel edeceklerine dair sağlam bir söz aldık. Fakat onlar bu sözlerinde de durmadılar ve bu sebeple de lanete uğradılar.

155

Ahitlerini bozdukları ve Allah'ın âyetlerini inkâr ettikleri, hak sız yere Peygamberleri öldürdükleri ve "Kalblerimiz perdelidir." dedikle ri için onlara (lanet ettik) Doğrusu Allah, inkâr etmeleri sebebiyle onların kalblerine mühür vurmuştur. Onların pek azı iman eder.

Yahudiler, Tevrat'taki hükümlerle amel edeceklerine dair vermiş oldukla rı sözü bozmaları, Peygamberlerin doğruluğunu gösteren, Allah'ın âyet ve delillerini inkâr etmeleri ve kendilerine hak yolu gösteren Peygamberleri haksız ye re öldürmeleri ve "Kalblerimiz perdelidir, bizi davet ettiğin şeyleri anlamıyo ruz." demeleri yüzünden biz onları lanete uğrattık. Daha doğrusu inkârları sebebiyle Allah onların kalblerini sapıklık ve azgınlık mühüriiyle mühürlemiştir de onlar, iman edilmesi gereken herşeye değil pek az şeye iman eder olmuşlardır. Böylece hiç iman etmemiş gibi olmuşlardır.

Katadeye göre bu âyet-i kerime, bundan önceki âyetlerle bağlı değildir. Kendi başına müstakil bir âyettir. Âyette bir hazvf vardır. O da "Lanet ettik" cümlesidir. Bu itibarla âyet izah edilirken bu cümlenin zikredilmesi gerekmek tedir.

Diğer bir kısım müfessirlere göre ise bu âyet-i kerime, bundan önceki âyetlerle irtibatlıdır. Bu âyet de yüz elli üçüncü âyette geçen "Onları bir çığlık yakal ay iverdi" ifadesinin gerekçesidir. Buna göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Zulmetmeleri, ahitlerini bozmaları ve Allah'ın âyetlerini inkâr etmele ri, haksız yere Peygamberleri öldürmeleri ve "Kalblerimiz perdelidir" demeleri sebebiyle onları bir çığlık yakal ay iverdi."

Taberi, Katade'nin görüşünün doğru olduğunu, bu âyetin önceki âyetlerle bağlı olmayıp müstakil bir âyet olduğunu, âyette "Biz onlara lanet ettik, biz onlara gazap ettik." şeklinde bir cümlenin hazfedilmiş olduğunu zira, "Bilakis inkârları yüzünden Allah onların kalblerini mühürlemiştir." cümlesinin, hazfedi len bu cümleye işaret ettiğini, çünkü kalbi mühürlemenin, lanete uğratılmış ve gazap edilmiş bir kimse olacağını söylemiştir.

Taberi bu görüşü tercih etmesine sebep olarak da şunu zikretmiştir." İsrailoğullarını bir çığlığın yakalayıp öldürmesi Hazret-i Mûsa zamanında olmuştur. Halbuki onların, Peygamberlerini haksız yere öldürmeleri, bundan sonraki âyetlerde zikredildiği gibi, Hazret-i Meryem'e zina iftirasında bulunmaları ve "Biz İsa Mesihi öldürdük" demeleri Hazret-i Mûsa'dan çok sonra olmuştur. Bu sebeple sonra meydana gelen olayları, çığlığa sebep göstermek isabetli değildir. Zira çığlığa yakalananlarla bunlar ayrı kimselerdir. Bu da bu âyetin ve bundan sonra gelen âyetlerin önceki âyetlerle bağlantılı olmadığını gösterir.

156

Bak. Âyet 158.

157

Bak. Âyet 158.

158

İnkâr edip Meryem'e büyük bir iftira attıkları ve "Allah'ın Resulü, Meryemoğlu Mesih İsa'yı biz öldürdük." dedikleri için Allah onlara lanet etmiştir. Onlar İsa'yı ne öldürler ne de astılar. Fakat öldür dükleri kimse onlara İsa gibi göründü. İsa hakkında ihtilafa düşenler ger çekten şüphe içindedirler. Onların bu hususta zan'na uymaktan başka bir bilgileri yoktur. Kesin olarak İsa'yı öldürmediler. Bilakis Allah onu kendi katına yükseltti. Allah herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Yahudilerin inkhar etmeleri ve hiçbir delil olmaksızın Meryem'e zina is-nad ederek büyük bir iftirada bulunmaları "Allah'ın Resulü, Meryemoğlu Mesih İsa'yı biz öldürdük," demeleri sebebiyle Allah onları lanete uğrattı. Halbuki onlar, İsa'yı ne öldürdüler ne de astılar. Fakat öldürdükleri kimse onlara İsa gibi göründü. İsa hakkında ihtilafa düşen bu Yahudiler, onun öldürülmesi hususunda elbetteki şüphe içindedirler. Öldürdükleri kişinin kim olduğu hakkında onların hiçbir bilgileri yoktur. Sadece öldürdükleri kimsenin İsa olduğu zannına kapıl dılar. Onlar, kesin olarak İsa'yı öldürmediler. Bilakis Allah, İsa'yı diri olarak kendi katma yükseltti. Allah, herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Âyet-i kerime’de, Yahudilerin, Hazret-i Meryem'e attıkları zikredilen iftira dan maksat, ona zina isnad etmeleridir. Nitekim Abdullah b. Abbas, Süddi ve Cüveybir, buradaki iftiradan maksadın zina isnad etmek olduğunu söylemişlerdir.

Âyet-i kerime’de, Yahudilerin, Hazret-i İsa'yı öldürmedikleri, onu asmadıkları fakat öldürülen kişinin İsa'ya benzetildiği zikredilmektedir.

Müfessirler, öldürülen bu kişinin, İsa'ya nasıl benzetildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir. Bunlar şu üç şekilde özetlemek mümkündür.

a- Harun b. Anterenin Vehb b. Münebbih'ten Rivâyet ettiğine göre, Vehb, Öldürülen kişinin Hazret-i İsa'ya benzetilmesi hususunda özetle şunları zikretmiştir: "İsa, havarilerinden on yedi kişiyle birlikte bir eve girdiler. Yahudiler evin çev resini kuşattılar. İçeri girdiklerinde Allah'ın, evde bulunanların hepsini İsa'nın şekline çevirdiğini gördüler. Onlara: "Bizi büyülediniz. Ya İsa'nın kim olduğu nu bize gösterirsiniz veya hepinizi öldürürüz." dediler. Bunun üzerine İsa, arka daşlarına: "Bugün sizden cennet karşılığında canını kim satar?" diye sordu. İçlerinden biri, "Ben satarım" dedi. Sonra çıkıp evi kuşatanların yanına gitti ve "İsa benim" dedi. Allah onu İsa'nın şekline sokmuştu. Onlar onu yakalayıp öl dürdüler. Sonra da astılar. Astıkları kişi onlara İsa olarak gösterilmişti. Bu se beple onlar İsa'yı öldürdüklerini zannettiler. Hristiyanlar da aynı zanna düştüler. Halbuki Allahü teâlâ o gün İsa'yı kendi katına yükseltmişti.

b- Abdüssamed b. Ma'kıl'ın Vehb b. Münebbih'ten naklettiği diğer bir gö rüşe göre ise Vehb özetle şunları söylemiştir: Allahü teâlâ Hazret-i İsa'ya, dünyadan ayrılacağını bildirince o ölümden korkmuş ve ölüm ona ağır gelmiştir. Bunun üzerine o, havarilerini çağırıp onlara bir yemek vermiş ve bizzat kendi eliyle onlara hizmet etmiş, onların da birbirlerine karşı, kendisinin onlara davrandığı gi bi davranmalarını emretmiştir. Sonra havarilerinden, Allah'a yalvarıp ecelinin ertelenmesini niyaz etmelerini istemiştir. Fakat havarileri her dua etmeye giriş tiklerinde kendilerini uyku basmış ve uykuya dalmışladır. Hazret-i İsa onları uyandirmaya çalışmış ve onlara "Sübhanallah, bana yardımcı olmak için tek bir gece olsun sabredemiyor musunuz?" demiştir. Onlar da: "Vallahi bilmiyoruz bize ne oldu. Bizler geceleri oturup sohbet ediyorduk, sohbetimiz uzun sürüyordu. Bu gün ise sohbet etmeye takatimiz yok. Biz, her dua etmek istediğimizde duamıza engel olunuyor." dediler. Bunun üzerine İsa: "Herhalde çoban gidecek koyunlar dağılacaktır." dedi. Ve buna benzer şeyler söyleyerek öleceğine işaret etti. Son ra şöyle dedi: "Gerçek şu ki bu gece horoz ölümünden önce sizden biriniz beni üç kere inkâr edecektir. Yine sizden biriniz basit dirhemler karşılığında beni sa tacak ve benim değerim olan o dirhemleri yiyecektir." Sonra evden çıktılar ve dağılıp gittiler.

Yahudiler İsa'yı arıyorlardı. Onlar, İsa'nın havarilerinden biri olan Şem'un'u yakaladılar. "Bu onun arkadaşlarından biridir." dediler. Şem'un inkâr etti ve "Ben onun arkadaşı değilim." dedi. Sonra o kişiyi başka bir grup yakala dı. Onlara karşı da inkâr etti. Sonra horozun ötmesini işitti ve üzülerek ağladı. Sabah olunca havarilerden biri Yahudilere gidip: "Ben size İsa'yı gösterecek olursam bana ne verirsiniz?" dedi. Onlar ona otuz dirhem verdiler. Onu aldı ve İsa'yı onlara gösterdi. Fakat onlar İsa'yı başka biriyle karıştırmışlardı. Onlar İsa'yı yakalayıp ellerini bağladılar. Onu çekip sürükleyerek götürdüler ve ona: "Sen ölüleri diriltiyor, şeytanı kovuyor ve delileri iyileştiriyorsun ha? Şimdi kendini bu ipten kurtarsana?" dediler. Ona tükürüyorlar, üzerine dikenler atıyorlardı. Nihâyet onu, asmak istedikleri ağacın yanına getirdiler. Allahü teâlâ orada, İsa'yı çekip kendi katına aldı. Onl'ar ise İsa'ya benzetilen kişiyi astılar. Astıkları kişi orada yedi gün kaldı. İsa'nın annesiyle İsa'nın, delilik hastalığını tedavi etti ği kadın gelip asılan kişinin yanında ağlamaya başladılar. İşte o sırada İsa onlara geldi ye "Niçin ağlıyorsunuz?" dedi. Onlar da "Senin için ağlıyoruz." dediler. İsa: "Allah beni kendi katına yükseltti. Bana hiçbir şey olmadı. Onların astıkları bu kişi bana benzetilen birisidir. Siz, havarilere söyleyin de falan yerde benî görsünler." dedi. Havariler on bir kişi olarak orada İsa ile karşılaştılar. İsa ken disini Yahudilere göstererek para karşılığında satan arkadaşını onların içinde göremedi ve o kişinin ne olduğunu sordu. Onlar da: "O, yaptığına pişman oldu ve intihar etti." dediler. Bunun üzerine İsa, "Eğer tevbe etmişse Allah onun tevbesini kabul etmiştir." dedi. Sonra İsa havarilere: "Haydi gidin sizden her biriniz bir milletin dilini konuşur olacaktır. O, dilini konuştuğu kavmi uyarsın ve dine davet etsin." dedi.

c- Katade, Süddi, Kasım, İbn-i İshak, İbn-i Cüreyc ve Mücahid'e göre ise öldürülen kişinin Hazret-i İsa'ya benzetilmesi şu şekilde olmuştur: Hazret-i İsa ile havarileri bir evin içinde bulunurken Hazret-i İsa onlardan birinden, kendisine benzetilerek yerine öldürülmesini istemiş, arkadaşlarından biri de bunu kabul etmiş ve o kişi, Allah tarafından İsa'ya benzetilmiş ve öldürülmüştür. Meryemoğlu İsa da göğe kaldırılmıştır. Süddi'ye göre Hazret-i İsa'nın arkadaşlarının sayısı on dokuz, İbn-i ishak'a gö re on üç veya on dörttür. İbn-i İshak, Hazret-i İsa'ya benzetilerek öldürülen kişinin adının "Sercis" olduğunu söylemiştir. Bu hususta Süddi'nin özetle şunları söyle diği rivâyet edilmektedir:

İsrailoğulları, Hazret-i İsa'yı ve Havarilerinden on dokuz kişiyi bir evin içinde kuşatmışlar. Bunun üzerine İsa, arkadaşlarına: "Kim benim şeklime girip de öldürülecek olursa onun için cennet vardı." demiştir. Onlardan biri İsa'nın şekline girmiş İsa ise göğe çıkmıştır. Havariler evden dışarı çıkınca onları kuşatmışlar, çıkanların sayısının on dokuz olduğunu görmüşler onları saymışlar fakat sayıla rının daha öncekilerden bir kişi daha az olduğunu görmüşlerdir. Ancak İsa'nın şekline giren adamı da onların içinde görmüşler fakat onun İsa olup olmadığın da şüphe etmişlerdir. Nihâyet o kişiyi İsa zannederek öldürüp asmışlardır. İşte Allahü teâlâ: "Onlar İsa'yı ne öldürdüler ne de astılar. Fakat öldürdükleri kimse onlara İsa gibi göründü." âyetinde bunu ifade etmektedir.

Taberi bu görüşlerden

birinci görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Yani İsa ile birlikte evde bulunanların hepsinin İsa'ya benzer hale geldikleri ni, Yahudilerin, onlardan birini İsa zannederek öldürdüklerini, Hristiyanların da İsa'nın öldüğünü zannettiklerini, aslında ise İsa'nın göğe çekildiğini söyleyen görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Zira İsa ile beraber olan havariler, içlerinden birinin İsa'ya benzetildiğini ve İsa'nın, onların arasından göğe kaldı rıldığını bizzat müşahade etmiş olsalardı Hazret-i İsa'nın ne olduğu ve ona benzetile nin kim olduğu Yahudiler tarafından bilinmese de bu havariler tarafından bilinir ve bu şekilde yayılırdı. Halbuki havariler de meselenin nasıl olduğu hakkında kesin bir bilgiye sahip değillerdi. Çünkü hepsi de İsa'ya benzetildiklerinden hangisinin gerçek İsa olduğu havariler tarafından da bilinememiş böylece Yahu diler de Hristiyanlar da öldürülen kişinin Hazret-i İsa olduğu hakkında ittifak etmişlerdir. Halbuki Allahü teâlâanm bildirdiği gibi gerçekte onlar İsa'yı öldürmemişler ve asmamışlardır. Bilakis onlardan biri İsa'ya benzetilmiştir.

Taberi diyor ki: "Vehb b. Münebbih'ten nakledilen ikinci görüş de doğru olabilir. Yani bütün havariler İsa'nın yanından ayrıldıktan sonra evin içinde İsa bir de onun şekline sokulan arkadaşı kalmıştır. Hazret-i İsa göğe çekilmiş ona benzetilen kişi ise öldürülmüştür. Bu sebeple hem Hazret-i İsa'nın rakadaşlan hem de Yahudiler, öldürülüp asılan kişinin İsa olduğunu sanmışlardır. Zira onlar öldürülen kişinin İsa'ya benzediğini görmüşler, o kişinin, İsa'nın şekline dönüştüğü sırada ise yanında bulunmamışlardır. Onlar İsa'nın öleceğini geceleyin kendilerine ha ber verdiğini bildikleri için öldürülenin gerçekten İsa olduğunu zannetmişler ve bunu böylece insanlara aktarmışlardır. Bu mazeretlerinden dolayı da yalancı olma sıfatından kurtulmuşlardır.

Âyet-i kerime’de: "İsa hakkında ihtilafa düşenler, gerçekten şüphe içindedirler. Onların bu hususta zanna uymaktan başka bir bilgileri yoktur." buyurulmaktadır Bu ifade yukarıda zikredilen

birinci görüşe göre izah edildiğinde bu nun mânâsı şöyledir: İsa'yı ve arkadaşlarım kuşatan Yahudiler onu öldürmek is tediklerinde ihtilafa düştüler. Zira onlar eve girmeden önce orada bulunanların sayısını biliyorlardı. İçeri girince bir kişinin eksik olduğunu gördüler. Oradakilerin hepsi de İsa'ya benzediklerinden içlerinden birini şüpheli bir şekilde öldür düler. Bu hususta kesin bir bilgileri yoktu. Sadece zanlarına uydular.

Yukarıda zikredilen ikinci görüşe göre ise âyetin bu bölümünün izahı şöyledir: İsa'nın yanında bulunanlar, dağılıp gittikten sonra onu öldürmek isteyen Yahudiler evde kalan kişinin mi İsa olduğu yoksa çıkıp gidenlerden birinin mi İsa olduğu hususunda ihtilaf ettiler. Onu öldürüp öldürmediklerinde şüpheye düştüler. Çünkü onlar eve girip orada bulunanları saydıklarında onların, dışarı çıkanlardan ve evde bulunan kişilerin sayısından fazla olduklarını görmüşlerdi. Bu sebeple öldürdükleri kimse İsa mı yoksa başkası mı diye şüpheye düştüler, . Fakat onlar, öldürdükleri kimse İsa'ya benzediği için "Biz İsa'yı öldürdük." de diler. Halbuki onların öldürdükleri kişinin İsa olup olmadığı hususunda bir bil gileri yoktu. Onlar sadece zanna tabi olmuşlardı.

Âyet-i kerime’de geçen ve "Kesin olarak İsa'yı öldürmediler." diye tercü me edilen ifadesi Taberi tarafından "Onlar bu zanlarını kesin bir bilgi ile gidermediler." şeklinde izah edilmiş, Abdullah b. Abbas'ın da âyetin bu bölümünü bu şekilde izah ettiği rivâyet edilmiştir.

Âyet-i kerime’nin sonunda "Allah herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahi bidir." buyurulmaktadır. Bunun izahı şöyledir: Allah, kendilerine zulmeden Ya hudileri çığlıkla yakalayarak ve onları lanetine uğratarak onlardan intikam aldığı gibi her zaman düşmanlarından intikam alır. Kimse ona karşı koyamaz. Yarattıklarını sevk ve idare etmesinde hikmet sahibidir. Onlar arasında hüküm ve recek olan da O'dur. O halde Ey Muhammed'den üzerlerine kitap indirilmesini isteyenler, atalarınızın Peygamberlerini yalanlamaları ve dostlarına karşı iftiralar atmaları yüzünden çarpıldıkları gibi cezama çarptırılacağınızdan korkun.

Hazreti İsa'nın Göğe Yükselişi

Allahü teâlâ Hazret-i İsa'yı apaçık delillerle ve hidâyetle Peygamber olarak gönderdi. Fakat Yahudiler Allah'ın, Hazret-i İsa'ya Peygamberlik vermesini ölüleri diriltme, körlerin gözlerini açma, cüzzamlıları iyileştirme, çamurdan kuş yapıp ona üfleyerek gerçek kuş haline getirme gibi mucizelerle donatmasını çekeme diler. Bu sebeple onu yalanladılar ve ona karşı çıktılar. Ellerinden gelen çeşitli eziyetler yaptılar. Öyle ki Hazret-i İsa onlarla bir arada yaşayamaz oldu ve annesiyle beraber şehir şehir gezmeye başladı. Fakat Yahudiler bununla da kalmayıp onu, putperest olan zamanın Şam genel valisine şikâyet ettiler. Hazret-i İsa'nın, insanları yoldan çıkardığını ve onları idarecilere karşı kışkırttığını söylediler. Vali buna çok kızdı. Kudüs'teki temsilcisine mektup yazarak ona karşı tedbir almasını ve onu asarak başına dikenler koymasını ve insanları ondan kurtarmasını emretti. Mektup Kudüs temsilcisine ulaşınca temsilci, Valinin emirlerine uydu. Yahudilerden bir grupla beraber Hazret-i İsa'nın on iki veya on üç yahut on yedi arkadışla beraber bulunduğu eve gitti. Olay bir cuma günü ikindi vakti başlayıp cumartesi gecesi devam etti. Bu gidenler Hazret-i İsa'nın evini kuşattılar. İçende bulunan hava rilerden biri Allah tarafından Hazret-i İsa'ya benzetildi, İçeri giren valinin adamları bu kişiyi öldürdüler sonra da götürüp astılar. Hazret-i İsa ise Allah tarafından kendi katına yükseltildi.

Hazret-i İsa hakkında Hristiyanlar üç gruba ayrılmışlardır;

a- NASTURÎLER: Bunlar "İsa aramızda Allah'ın oğluydu. Sonra Allah onu alıp kendisine yükseltti." dediler.

b- YAKUBİLER: Bunlar diyorlardı ki: "Allah, İsa'nın şeklinde içimize gelmişti. Sonra göre göğö çıktı."

c- GERÇEKTEN İMAN EDENLER: Bunlar da diyorlardı ki: "İsa ara mızda Allah'ın kulu ve Peygamberiydi. Sonra Allah onu yükseltip kendisine aldı."

Ne yazık ki, iman etmeyen ilk iki grup iman edenler galip gelerek onları ortadan kaldırdılar. Nihâyet Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi. Tevhid inancı tekrar ortaya çıktı.

159

Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın. İsa* kıyamet gününde onların üzerine şahitlik edecektir.

Müfessirler bu âyet-i kerime’yi çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.

a- Abdullah b. Abbas, Ebû Malik, Hasana Basri, Katade ve İbn-i Zeyd âyeti şöyle izah etmişlerdir: "Ehl-i kitaptan hiçbir kimse yoktur ki İsa Deccal'ı öldürmek için tekrar yeryüzüne gönderildiğinde İsa ölmeden önce ona iman etmiş olmasın."

Görüldüğü gibi bu görüşte olanlara göre bu âyet-i kerime, Hazret-i İsa'nın yere inmesinden sonra ehl-i kitap olan bütün insanların Hazret-i İsa'ya iman edecekle rini ve müslüman olacaklarını bildirmektedir. Kıyamet gününde de Hazret-i İsa, ehl-i kitap için şahitlik edecektir. Onlardan kimin iman edip kimin iman etmediğini bildirecektir.

b- Yine Abdullah b. Abbas, Mücahid, İkrime, Hasan-ı Basri, Muhammed b. Şirin ve Cüveybir'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyetin izahı şöyle dir: "Yahudilerden hiçbir kimse yoktur ki, ölümünden önce isteyerek veya istemeyerek İsa'ya iman etmiş olmasın."

Görüldüğü gibi bu görüşte olanlara göre bir Yahudinin boynu da vuruşla . bir yerden düşerek de ölse veya bir yırtıcı hayvan tarafından parçalanarak da öl se mutlaka Hazret-i İsa'ya iman eder sonra canı çıkar. Hristiyanlar da böyledir.

c- İkrime'den nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyanlardan hiçbir kimse yoktur ki o kimse ölümünden önce Muhammed'e iman etmiş olmasın."

Taberi bu görüşlerden

birinci görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Zira ikinci görüşte olanlar, bütün ehl-i kitabın, Hazret-i İsa'ya iman ettikten sonra ölmüş olacaklarını söylemişlerdir. Bunların ifadeleri esas alındığı takdirde, Ölen ihl-i kitaba İslam muamelesi tatbik etmek icabeder. Çünkü Hazret-i İsa'ya hakkıyla iman edenin, Hazret-i Muhammed de dahil diğer bütün Peygamberlere iman etmesi ve müslüman olması gerekir. Hazret-i Muhammed'e iman edinin Hazret-i İsa'yı yalanla ması mümkün olmadığı gibi Hazret-i İsa'nın Peygamber olduğuna iman edinin de Hazret-i Muhammed'i yalanlaması mümkün değildir. Bunların izahlarına göre ölen her ehl-i kitaba İslam muamelesi uygulanarak, onun yıkanması, cenazesinin kı lınması, malının, erginlik çağına gelmemiş olan çocuklarına veya erginlik çağı na ermiş müslüman çocuklarına taksim edilmesi, eğer küçük çocuğu veya ergin lik çağına gelmiş müslüman çocuğu yoksa malının, böyle olan müslümanlar gi bi Beytül Mala aktarılması gerekir.

Halbuki bütün müslümanlar, Hazret-i Muhammed'e ve onun, Allah katından getirdiklerine iman etmeden önce ölen bir ehl-i kitaba müslüman muamelesi ya pılmayacağı ve ona, hayatındaki gibi ehl-i kitap hukukunun uygulanacağı husu sunda ittifak etmişlerdir. Bu da: "Her ehl-i kitap ölmeden önce Hazret-i İsa'ya mutla ka iman eder," görüşünün yanlış olduğunu, âyetin bu bölümünden maksadın, âhir zamanda Hazret-i İsa'nın yeryüzüne indiği sırada mevcut olan ehl-i kitabın kasdedildiğini ve bunların, Hazret-i İsa'ya dolayısıyla Hazret-i Muhammed'e iman edeceklerini beyan ettiğini gösterir. Nitekim bu hususta Ebû Hureyre (radıyallahü anh) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir:

"Peygamberler baba bir kardeştirler. Anneleri ayrıdır. Dinleri ise birdir. Ben, Meryemoğlu İsa'ya daha yakınım. Çünkü benimle onun arasında Peygam ber yoktur. İsa inecektir. Siz onu gördüğünüzde onu tanıyın. O, orta boylu, kır mızı ile beyaz arası bir tendedir. Onun üzerinde iki parçadan meydana gelen açık sarı bir elbise bulunur. Ona ıslaklık dokunmasa da sanki başından (saçla rından) su damlıyor gibidir. O, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıra cak ve insanları İslama davet edecektir. Allah, onun zamanında İslam dışındaki bütün dinleri yok edecektir. Yina Allah onun zamanında Deccal Mesihi yok edecek, yeryüzünde güven hakim olacaktır. Öyle ki arslanlar develerle, kaplanlar sığırlarla, kurtlar koyunlarla beraber otlayacak ve çocuklar yılanlarla oynayacaklardr. Bunlar birbirlerine zarar vermeyeceklerdir. İsa yeryüzünde kırk senekılackalardır." Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 2, s. 406

Görüldüğü gibi Hazret-i İsa, Deccalı öldürmek için ölümünden evvel gökten inince bütün bâtıl dinler ortadan kalkacak, insanlar İslam dininde birleşecekler ve böylece ehl-i kitap olanlardan, İsa'ya iman etmeyen kalmayacaktır.

Hasan-ı Basri diyor ki: "Allah'a yemin olsun ki Hazret-i İsa şu anda diridir ve Allah katmdadir. O, yeryüzüne indiği zaman bütün ehl-i kitap ona iman edecektir. Kıyamet gününde de Hazret-i İsa, kendisine inanan veya inanmayanlara karşı şa hit olacaktır."

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i İsa'nın tekrar yeryüzüne ineceğini beyan ederek buyuruyor ki:

"Hayatım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, Meryemoğlu İsa ya kında aranıza adeletli bir hakem olarak inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek (onu ortadan kaldırıp yenmesini yasaklayacak) cizyeyi kaldıracaktır. Ayrıca o zaman mal artacak öyle ki kimse ona tenezzül etmeyecektir. Buhari, K. el-Büyü, bab: 102/ Müslim, K. el-iman, bab: 242, Hadis no: 15

Taberi diyor ki: "Âyet-i-kerimeyi "Hiçbir ehl-i kitap yoktur ki ölmeden önce Muhammed'e iman etmiş olmasın." şeklinde izah edenlerin görüşlerinin fasit olduğu, bundan önceki görüşün fasit olduğunu izahtan anlaşılmaktadır. Bu na ilaveten daha önce Hazret-i Muhammed'den bahsedilmemiştir ki bu âyette geçen deki zamirin Hazret-i Muhammed'i gösterdiği söylensin. Daha önce Hazret-i İsa, annesi ve Yahudilerden bahsedildiğinden bu zamirin Hazret-i İsa'yı gösterdiğini söylemek elbetteki daha isabetlidir.

160

Bak. Âyet 161.

161

Yahudilerin zulmetmeleri ve bir çok kimseleri Allah yolun dan alıkoymaları, yasaklandıkları halde faiz almaları ve insanların malla rını haksız yere yemeleri sebebiyle daha önce kendilerine helal kılınan te miz şeyleri onlara haram kıldık. Onlardan kâfir olanlara, can yakıcı bir azap hazırladık.

Yahudilerin, Peygamberleri öldürmeleri gibi zulümleri, Allah'ın dininden bir çok insanları alıkoymaları, kendilerine yasaklanmasına rağmen faiz almaları, rüşvet olarak veya Allah'ın kitabını değiştirme karşılığında para alarak haksız yere insanların mallarım yemeleri sebebiyle, daha önce kendilerine helal kıldı ğımız temiz şeyleri haram kıldık. Biz onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık ki o da cehennem azabıdır.

Şu âyet-i kerime’de Yahudilere yasaklanan şeylerden bir kısmı zikredil mektedir. "Biz, Yahudilere, tırnaklı her hayvanı haram kıldık. Onlara sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağlarının dışında iç yağlarını da haram kıldık. Azgınlıklarından dolayı onları bu şekilde cezalandırdık. Şüphesiz ki biz, doğru söyleyiniz. En'am sûresi, 6/146

Âyet-i kerime’de, Yahudilerin, işledikleri dört günahtan dolayı kendileri ne daha önce helal kliman şeylerin haram kılındığı beyan edilmiştir. İşledikleri bu günahlardan biri, zulmetmeleridir. Bu zulümlerinin mahiyeti ise bundan ön ceki yüz elli beş, yüz elli altı ve yüz elli yedinci âyetlerde zikredilen, Allah'a verdikleri hadi bozmaları, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, Peygamberleri hak sız yere öldürmeleri, "Kalblerimiz kapalıdır," demeleri, İnkârcılıkta bulunmaları, Meryem'e zina iftirasında bulunmaları ve "Biz, Meryemoğlu İsa Meşini öl dürdük." demeleridir. Bu günahlardan bir diğeri ise insanları Allah'ın yolundan çokça alıkoymalarıdır. Bundan maksat ise, Allah'a karşı bâtıl şeyler uydurup onun, Allah'tan olduğunu iddia etmeleri, Allah'ın kitabını değiştirmeleri, mânâlarını gerçeğinden saptırmaları, Hazret-i Muhammed'in Peygamberliğini inkâr etmeleri ve onun gerçek halini bilmeyen cahil insanlara açıklamamaları ve böy lece insanları saptırmalarıdır.

Yahudilerin işlemiş oldukları günahlardan bir başkası da daha önce izah edildiği gibi faiz almalarıdır.

Yine Yahudilerin işlemiş oldukları günahlardan biri de insanların malları nı haksız yere yemeleridir. Bundan maksat ise verecekleri hüküm karşılığında rüşvet almaları, kendileri herhangi bir şey yazarak "Bu Allah katındandır." de mek suretiyle para almaları ve benzeri murdar kazançlar sağlamalarıdır. İşte bu günahlar yüzünden Allahü teâlâ onları cezalandırmış ve onlar için helal kıldığı şeyleri haram kılmıştır.

Âyet-i kerime’nin sonunda: "Onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık." buyunılmaktadık. Burada ifade edilen "Onlar"dan maksat, Yahudiler, "Onlardan kâfir olanlar"dan maksat, Hazret-i Muhammed'in Peygamberliğini inkâr edenler ve "Can vakıcı azap"tan maksat ise cehennem azabıdır.

162

Fakat onlardan, ilimle derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Özellikle namazı kılanlara, bir de zekatı veren ve Allah'a ve âhiret gününe iman edenlere, işte onlara büyük bir mükâfaat vereceğiz.

Müfessirler bu âyet-i kerime’yi iki şekilde izah etmişlerdir; Birinci izah şekli mealde veridiği gibidir. Taberi'nin yaptığı ikinci izah şekli ise şöyledir: "Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlara, sana indirilen kitaba ve senden önce indirilen kitaba ve namaz kılan meleklere iman eden mü’minlere, zekat verenlere, Allah'a ve âhiret gönüne iman edenlere elbette ki büyük bir mükâfaat vere ceğiz."

Taberi, âyet-i kerime’nin bu son şekilde izah edilmesini tercih etmiş bu nunla birlikte âyetin izahmdaki çeşitli görüşleri özetle şu şekilde zikretmiştir. "Âyet-i kerime’de geçen ve "Namaz kılanlar" diye tercüme edile cümlesindeki kelimesinin merfu mu yoksa mensub mu veya mecrur mu olduğu hususunda farklı görüşler zikredilmiştir:

1- Eban b. Osman b. Affan ve Hazret-i Âişe'den nakledilen bir görüşe göre bu kelime aslında şeklinde merfudur. Fakat hattatlar yan lışlıkla bunu şeklinde yazmışlardır. Bu izaha göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlara, sa na ve senden önce indirilenlere iman edenlere, namazlarını dosdoğru kılanlara, zekatlarım verenlere ve Allah'a ve âhiret gününe iman edenlere, işte onlara ya kında büyük bir mükâfaat vereceğiz."

2-Diğer bir kısım âlimlere göre ise kelimesi harfi ile mensubdur. Aslında âyette zikredilen diğer sıfatlar gibi bu sıfatın da merfu olması gerekirken ancak bu sıfat, ilimde derinleşenlerin sıfatı olduğundan ve sıfatla mevsuf arasına uzun bir cümle girdiğinden bu sıfat mevsuf undan, irab yönünden ayrılmış ve "Överim" anlamında olan gizli bir fiil ile mensub okun muştur. Bu izaha göre âyetin mânâsı şöyledir: "Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlara, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman eden mü’minlere, namazlarını dosdoğru kılanlara -ki onları överim- zekatlarını verenlere, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlere, evet işte onlara yakında bir mükâfaat vereceğiz."

3-Diğer bir kısım âlimlere göre kelimesi harfi ile mecrurdur. Ancak bunlar harfi ile mecrur olduğunu kabul ettikleri bu ke limenin ne sebepten dolayı mecrur olduğu hususunda çeşitli izahlar zikretmişlerdir.

a-

Bazılarına göre bu kelime, cümlesindeki harfine atfedildiği için bu harfi esre okutan harf-i ceriyle mecrurdur. Bunlar âyete iki şekilde mânâ vermişlerdir:

aa- "Fakat onlardan ilimde derinleşenlere, sana indirilene, senden önce indirilenlere ve namazın dosdoğru kılınacağına iman edenlere, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlere, işte onlara büyük bir mükâfaat vereceğiz."

bb- "Fakat onlardan ilimde derinleşenlere, sana indirilene, senden önce indirilenlere ve namaz kılan meleklere iman eden mü’minlere, zekâtlarını verenlere, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlere, işte onlara büyük bir mükâfaat ve receğiz.

b-Diğer bir kısım âlimlere göre kelimesi, gizli olan bir harfi ile mecrurdur. Buna göre de âyetin mânâsı şöyledir: "Fakat onlardan ilimde derinleşenlere, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman eden ve namaz kılanlara inanan mü’minlere, zekat verenlere, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlere, işte onlara yakında büyük bir mükâfaat vereceğiz."

c-

Başka bir kısım âlimlere göre kelimesi, gizli olan bir harf-i ceriyle mecrurdur. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlara, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman edenlere, namaz kılanlardan ilimde derinleşmiş olanlara, zekatlarını verenlere, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlere, işte onlara yakında büyük bir mükâfaat vereceğiz.

d-Diğer bir kısım âlimlere göre ise bu kelime harf-i ceriyle mec rurdur. Buna göre de âyetin mânâsı şöyledir: "Fakat onlardan ilimde ileri gidenlere, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman eden mü’minlere, zekâtı ve renlere, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlere işte onlara büyük bir mükâfaat vereceğiz.

Taberi bu görüşlerden kelimesinin cümlesindeki harfine atfedilerek mecrur olduğunu söyleyen ve cümlesindeki namaz kılanlardan maksadın melekler olduğunu söyleyen görüşün isabetli olduğunu zikretmiş ve bunu tercih etliğine dair delillerini serdetmiştir.

163

Şüphesiz biz Nuh'a ve ondan sonra gelen Peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, to runlara, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Davud'a Zebur'u verdik.

Ey Rasûlüm, Nuha ve ondan sonra gelen diğer Peygamberlere Pey gamberlik verip vahiy gönderdiğimiz gibi sana da Peygamberlik ve vahiy gönderdik. Allah'ın dostu olan İbrahim'e, onun oğulları İsmail ve İshak'a, İshak'ın oğlu Yakub'a, Yakub'un neslinden olan torunlara, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Ha run'a, Süleyman'a da Peygamberlik vahiy gönd emi iştik. Sana, hak ile batılı ayırdeden Kur'an'ı verdiğimiz gibi Davud'a da Zeburu vermiştik.

Abdullah b. Abbas diyor ki: "Yahud il erden Sükeyn ve Adiy b. Zeyd gi bi şahıslar dediler ki: "Ey Rasûlüm, Allah'ın, Mûsa'dan sonra herhangi bir insana bir şey indirdiğini bilmiyoruz." İşte bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyeti ve bundan sonra gelen iki âyeti indirdi. Bkz. Siret-İ İbn-i Hişam, C. 1, S. 562

Muhammed b. Ka'b el-Kurezi ise demiştir ki: "Allahü teâlâ, bu âyetten önce zikredilen: "Kitap ehli, gökten kendilerine bir kitap indirmeni isterler." âyetini ve ondan sonra gelen yüz elli dört, yüz elli beş ve yüz elli altıncı âyetlerini indirince Resûlüllah bu âyetleri Yahudilere okumuş ve onlara, yaptıkları çirkin amelleri bildirmiştir. Bunun üzerine Yahudiler, Allah'ın indirdiği herşeyi inkâr etmişler ve demişlerdir ki: "Allah, herhangi bir beşere bir şey indirmemiştir. Ne Mûsa'ya ne İsa'ya ne de herhangi bir Peygambere bir şey indirmiştir." Bunun üzerine Allahü teâlâ: "Onlar, Allah hiçbir kimseye bir şey indirmedi." diyerek Allah'ı hakkıyla takdir edemediler En'am sûresi, 6/91 âyetini indirmiştir.

164

Daha önce bazılarını sana anlattığımız bazılarını da anlatmadı ğımız Peygamberler gönderdik. Allah, Mûsa ile de bizzat konuştu.

Ey Rasûlüm, Nuh'a ve ondan sonra gelen Peygamberlere vahiy gön derdiğimiz gibi sana da vahiy ve sana anlatmadığımız başka peygamberler de indirdik. Sana anlattığımız bir kısım Peygamberlere de vahiy indirdik. Allah, Peygamberi olan Mûsa ile de konuşmuştur.

Cez' b. Cabir el-Hasemi, Allahü teâlânın, Hazret-i Mûsa ile konuşması husu sunda şunları söylemiştir: "Allahü teâlâ Hazret-i Mûsa ile, onun anlayacağı diklen ön ce diğer bütün dillerle konuşunca Mûsa: "Ey Rabbim, vallahi ben bunu anlamı yorum." demiştir. Nihâyet Allahü teâlâ Mûsa'ya, onun sesine uygun şekilde ve onun diliyle konuşunca Mûsa: "Ey Rabbim, senin konuşman böyle midir?" diye sormuş Allahü teâlâ da: "Hayır böyle değildir." demiştir. Bunun üzerine Mûsa: "Senin yaratıklarında, senin konuşmana benzer bir şey var mıdır?" diye sormuş Allahü teâlâ da: "Hayır yoktur. Benim yarattıklarımdan benim konuşmama en çok benzeyeni, insanların işittikleri en şiddetli yıldırım sesidir." buyurmuştur.

Peygamberlerin bir kısmının adları Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiş bir kısmının ise zikredilmemiştir. İsimleri zikredilmeyenlerin sayılarının ne kadar olduğu hakkında ihtilaf vardır. Gönderdiği Peygamberlerin, sayısını Allah bilir. Allahü teâlânın Hazret-i Mûsa ile konuşması ise ona bahşettiği özel bir lütuftur.

165

Müjdeleyen ve uyaran Peygamberler gönderdik ki, Peygamberler geldikten sonra insanların, Allah'a karşı herhangi bir bahaneleri kalmasın. Allah herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Biz bu Peygamberleri, itaat edenleri sevapla müjdeleyici ve isyan edenleri de cezalarla uyarıcı olarak gönderdik. Böylece, Peygamberler gönderildikten sonra kâfir olan insanların Allah'a karşı herhangi bir bahaneleri kalmasın ve "Bize Peygamber gönderilmedi ki ona itaat edelim." demesinler. Allah, yaratıklarını cezalandırmada herşeye kadirdir, onları sevk ve idarede hikmet sahibidir.

Bu hususta diğer bir âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır: "Eğer biz onları Muhammed'den önce bir azapla helak etseydik muhakkak "Rabbimiz, bi ze bir Peygamber gönderseydin de zelil ve rüsvay olmadan önce âyetlerine uy-saydik ya." derlerdi. Tâhâ sûresi,/3 4

Allahü teâlâ Peygamberleri gönderdikten sonra dinden çıkan her sapığın itiraz yollarını tıkamış ve bahanelerine imkân bırakmamıştır. Böylece bütün ya ratılanlara karşı sadece Allahü teâlânın delili kalmıştır. Başkalarının delili yoktur.

166

Fakat Allah, sana indirdiğine şahitlik eder. Onu bilerek indirmiştir. Melekler de buna şahitlik ederler. Şahit olarak Allah yeter.

Ey Rasûlüm, senden, kendilerine gökten bi kitap indirmeni isteyen Yahudiler, sana indirdiğimiz Kur'an'ı inkâr ederlerse ve "Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi*' diyerek seni yalanlayacak olurlarsa sen onların bu davarnışlarına üzülme. Çünkü Allah, sana indirdiği kitabı, bilgisi dahilinde indirdiğine dair şa hitlik etmektedir. Melekler buna şahitlik etmektedirler. Allah'ın şahitliği yeter. Diğer yaratıkların şahitliğine de ihtiyaç yoktur. Rabbin senin doğruluğuna şa hitlik ettikten sonra artık yalanlayanların yalanlamaları sana bir zarar vermez.

Abdullah b. Abbas diyor ki: "Resûlüllah, bir Yahudi topluluğunun yanı na gitti. Onlara: "Vallahi ben biliyorum ki sizler, benim, Allah'ın Peygamberi olduğumu çok iyi biliyorsunuz." dedi. Onlar da: "Biz bunu bilmiyoruz." dediler. Allahü teâlâ da: "Fakat Allah sana indirdiğine şahitlik eder. Onu bilerek indirmiştir. Melekler de buna şahitlik ederler. Şahit olarak Allah yeter." âyetini indirdi.

167

Şüphesiz ki inkâr edenler, insanları Allah yolundan alıkoyanlar, derin bir sapıklığa düşmüşlerdir.

Ey Rasûlüm, kıssalarını anlattığımız kişilerden, senin Peygamberliği ni bildikten sonra inkâr edenler, Allah'ın sana vahiy indireceğini kabul etmeyenler ve insanları Allah'ın sana gönderdiği İslamdan, senin aleyhinde çeşitli şeyler konuşarak ve senin hakkındaki âyetleri gizleyerek alıkyonlar, işte onlar doğru yoldan ayrılmış ve derin bir sapıklığa düşmüşlerdir. Zira Allah'ın gönderdiği hak dini bırakmış, bâtıl yollara sapmışlardır.

168

Muhakkak ki Allah, inkâr edenleri ve zulmedenleri ne bağışlar ne de doğru bir yola eriştirir.

169

Onlara ancak cehennemin yolunu gösterir. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Bu, Allah'a göre çok kolaydır.

Şüphesiz ki Muhammed'in Peygamberliğini inkâr ederek Allah'ı da inkâr etmiş olan ve insanları haktan alıkoyarak kendilerine ve olara zulmedenleri af fetmez. Onları cezalandırır ve rüsvay eder. Onlara doğru yolu da göstermez. Bu sapan ve saptıran zümreye Allahü teâlâ ancak, içinde ebedi olarak kalacakları ce hennemin yolunu gösterecektir. Bu, onların yaptıklarının karşılığıdır. Bunu yap mak Allah'a pek kolaydır. Zira bütün varlıklar onun yaratığı, yapacağı işler de kendisine aittir. Ona kimse karışamaz.

170

Ey insanlar, şüphesiz ki Peygamber, rabbiniz tarafından size gerçeği getirmiştir. İman edin. Bu sizin için daha hayırlıdır. Şâyet inkâr ederseniz bilin ki göklerde ve yerde olan herşey Allah'a aittir. Allah, herşeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Ey insanlar size Rabbiniz tarafından, Allah'ın Peygamberi olan Muhammed, gerçek dini olan İslamı getirmiştir. O, Allah'ın, kulları için seçmiş olduğu bir dindir. Siz, Muhammed'e ve getirdiğine iman edin. Çünkü iman etmeniz, si zin için daha hayırlıdır. Şâyet Muhammed'in Peygamberliğini ve getirdiği şeyle ri inkâr ederseniz, şüphesiz ki inkârınız, Allah'ın mülkünden ve hükümranlığın dan bir şey eksiltmez. Zira göklerde ve yerde bulunan herşey Allah'a aittir. Allah, kullarının hallerini çok iyi bilendir, yaptıklarında hüküm ve hikmet sahibidir.

171

Ey kitap ehli, dininiz hususunda aşırı gitmeyin, Meryemoğlu İsa Mesih Allah'ın sadece Peygamberidir. Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve ondan bir ruhtur. Allah'a ve Peygamberine iman edin. "Allah üçtür" deme yin. Bundan vazgeçin. Sizin için daha hayırlıdır. Allah ancak bir tek ilâh tır. O, çocuk sahibi olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa onundur. Vekil olarak Allah yeter.

Ey kitap ehli olan Hristiyanlar, dininiz hususunda haddi aşarak ifrata kaç mayın. İsa hususunda Allah'a karşı sadece gerçeği söyleyin. Çünkü sizin "İsa Allah'ın oğludur." sözünüz bâtıldır ve haddi aşmadır. Zira Allah çocuk edinmemistir. Meryemoğlu İsa Mesih, iddia ettiğiniz gibi Allah'ın oğlu değil sadece Peygamberidir. Ve Meryem'e bildirdiği bir müjde sözüdür. Kendisinden Mer yem'e ulaştırdığı bir ruhtur. O halde Allah'ın birliğine ve çocuğu olmadığına iman edin. Peygamberlerinin Allah katından getirdiklerini tasdik edin. İlahın üç olduğunu söylemeyin. Yalanlarınızdan ve Allah'a ortak koşma iddialarınızdan vazgeçin. Zira bu sizin için, hemen uğratılacağınız veya daha sonra gelecek olan azaptan daha hayırlıdır. Allah ancak tek bir ilahtır. Onun ne çocuğu vardır ne de babası. Allah, çocuk edinmekten münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsini yaratan ve onların sahibi olan Allah'tır. Ve büün yaratılanlar onun kulu dur. Böyle olunca, yarattıklarından biri olan İsa nasıl olurda Allah'ın oğlu olur? Allah, kullarını sevk ve idare edici olarak yeter.

Âyet-i kerime’de, Hazret-i İsa, Mesih olarak sıfatlandırılmıştır. Bu kelime "Dokunma ve silme" mânâsına gelen kökünden türetilmiştir. Hazret-i İsa'ya bu sıfatın verilmesinin sebebi ise Allahü teâlânın onu, günahların dan arındırmasından ve kötülükleri ondan silip gidermesindendir.

Taberi diyor ki: "Bir kısım insanlar "Mesih" kelimesinin İbranice veya "Süryanice" bir kelime olduğunu, aslının ise "Mesih" olduğunu fakat Arapça'ya "Mesih" olarak geçtiğini, nitekim İsmail, İshak, Mûsa ve İsa gibi Kur'an'da zik redilen Peygamberlerin adlarının da Arapça'ya başka dillerden geçtiğini söylemişlerdir. Taberi bu görüşün isabetli olmadığını söylemiştir. Zira "Mesih" keli mesi isim değil sıfattır. Kur'an'da Arapça'nın dışında bir dilden alınan bir sıfat zikredilmem iştir. Çünkü Allahü teâlâ Kur'an'ı Arap lisanıyla gönderm iştir. Şâyet "Mesih" kelimesinin Arapça olmadığı söylenecek olursa Allahü teâlânın, Kur'an'i anlayan Araplara, anlamayacakları bir sıfatı zikrettiği söylenmiş olur ki bu da daha önce de beyan edildiği gibi, konuşan bir kişinin, dinleyenlere anlamaya cakları şeyleri söylemesi olur ki bu Allahü teâlâya yakışmaz. Kur'an'da zikredilen ve Arapça olmayan diğer kelimeler ise Arap olmayan Peygamberlerin sıfatları değil isimleridir. Yabancı dillerden alınan isimlerin Kur'an'da zikredilmesi onu anlamaya herhangi bir zarar vermediğinden onları zikretmenin bir mahzuru yoktur.

Deccala "Mesih" denmesinin sebebi ise onun gözünün silik olu şundandır. Resûlüllah da bunu böyle açıklamıştır.

Âyet-i kerime’de zikredilen Hazret-i İsa'nın diğer bir sıfatı da "Allah'ın kelimesi" dir. Bu sıfattan maksat, Allahü teâlânın, meleklerine, Meryem'e müjdelemelerini emrettiği bir mesajıdır. Nitekim bu hususta başka bir âyette şöyle buyurulmuştur: "Ey Meryem, Rabbine boyun eğ. Ona secde et ve rü'ku edenlerle bareber rüku et. Âl-i imran sûresi, 3/43

Âyet-i kerime’de Hazret-i İsa'nın diğer bir sıfatı olarak ( yani "Allah'tan bir ruhtur" ifadesi zikredilmiştir. Müfessirler bu sıfatı çeşitli şe killerde izah etmişlerdir.

a-

Bazılarına göre "Allah'tan bir ruhtur" ifadesinden maksat, "Allah tara fından bir üflemedir." demektir. Zira Hazret-i İsa Allahü teâlânın emriyle Cebrâil'in, Hazret-i Meryem'in abasına üflemesiyle meydana gelmiştir. Bu hadise, Allah'ın em riyle meydana geldiğinden, Allah tarafından bir ruh, yani bir üfleme şeklinde ifade edilmiştir.

b- Diğer bir kısım müfessirlere göre ise "Allah tarafından bir ruhtur." ifa desinden maksat, "Allah tarafından bir hayattır." Yani, Allah'ın, "Ol" demesiyle meydana getirdiği ve can verdiği bir kuludur." demektir.

c- Başka bir kısım müfessirlere göre "Allah tarafından bir ruhtur" ifade sinden maksat, "Allah tarafından bir rahmettir." demektir. Zira'Allahü teâlâ Hazret-i İsa'yı, kendisine iman edenlere bir rahmet kılmıştır. Çünkü Hazret-i İsa onlara doğru yolu göstermiştir.

d- Başka bir kısım müfessirlere göre "Allah'tan bir ruhtur" ifadesinden maksat, "İsa Allah'ın, Âdem'in sulbünden çıkararak şekillendirdiği sonra da ko nuşturduğu insanoğlunun ruhlarından bir ruhtur. Allah onu yarattıktan sonra şe killendirdi, Meryem'e gönderdi. O, Meryem'in ağzından içeri girdi. Sonra Allahü teâlâ onu Hazret-i İsa'nın ruhu yaptı. Übey b. Kâ'b bu sıfatı bu şekilde izah etmiştir.

e- Başka bir kısım müfessirlere göre "Allah tarafından bir ruhtur." ifadesinden maksat, "Allah'ın ruhu" diye adlandırılan Cebrâil tarafından Meryem'e iletilendir." demektir.

Bugün Hristiyanlar arasında Hazret-i İsa hakkında yaygın olan inanç şöyledir: İsa, baba oğul ve Ruhul Kudüs diye adlandırdıkları üç unsurdan müteşekkil olan oğul unsurunu teşkil et mekte ve üç ilahtan biri sayılmaktadır. Hristiyanlarm inancındaki şu nokta hayreti muciptir. Onlar, İsa'nın ilâh olduğunu söylerler. Bununla beraber onun yiyip içtiğini, yatıp uyu duğunu ve sonunda da asılıp öldürüldüğünü kabul ederler. Halbuki bu sayılanlar, bir ilahın değil bir insanın sıfatıdır. Yine Hristiyanlar, Hazret-i İsa'nın, Önce Meryem'in rahminde oluşup sonra doğduğunu kabul ederler. Halbuki nasıl olur da bir ilâh bir kadının rahminde oluşup ondan sonra da doğar? Bunu düşünmezler. Hak din olan tslam ise bütün aşırılıkları yasak lamış, hakkaniyet ve insafa uyulmasını emretmiştir. Bu hususta Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: "Beni Hristiyanların, Meryemoğlu İsa'yı çokça övdükleri gibi övmeyin. Ben ancak Allah'ın bir kuluyum. (Benim için) "O, Allah'ın kulu ve Peygamberidir." deyin. (Buhari, K. el-Enbiya b. 48

Taberi diyor ki: Bu görüşlerden her birinin doğruya uzak olmayan bir yö nü vardır."

172

Ne İsa Mesih Allah'a kulluk yapmaktan kaçınır ne de Allah'a yaklaştırılmış melekler. Kim, Allah'a kulluk etmekten çekinirse bilsin ki Allah, hepsini huzurunda toplayacaktır.

*Bir kısım insanlar Hazret-i İsa'yı ilâh edindikleri gibi Allah'a yakın olan me lekleri de ilâh edinmişlerdir. Bu sebeple âyet-i kerime, hem İsa'nın hem de me leklerin, Allah'ın kullan olduklarını, bu itibarla meleklerin de İsa gibi Allah'a kulluk etmekten kaçınıp kibidenemeyeceklerini beyan etmektedir.

173

Allah, iman edip salih ameller işleyenlerin mükâfaatlarım ise eksiksiz verecek ve lütfundan daha da artıracaktır. Kendisine kulluk etmekten çekinip kibirlenenlere gelince onları can yakıcı bir azaba uğrata caktır. Bunlar kendilerine Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulackalardır.

Allah'ın birliğini ikrar eden, ona itaata boyun eğer, kullukta ona teslim olan, Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak salih amel işleyen mü’minlere gelince Allah onların salih amellerinin karşılığını tam olarak verecek ve lütfundan daha fazlasını da verecektir. Allah'a kulluk etmeyi gururlarına yedire meyen, ona boyun eğmekten kibirlenen kimselere gelince, Allah onlara can ya kıcı bir azapla azab edecek, gururlanan bu insanlar, kendilerini Allah'ın azabın dan kurtaracak bir dost ve yardımcı bulamayacaklardır.

Âyet-i kerime’de, Allahü teâlânın, iman eden ve salih ameller işleyen kullarına, yaptıkları amellerin karşılığını tam olarak vereceği, buna ilaveten lütfundan daha fazlasını vereceği zikredilmektedir.

Taberi diyor ki: "Allahü teâlânın, amellerinin karşılığı olarak vereceği mükâfaatlar, amellere göre sınırlıdır. Fakat lütfundan vereceği fazla mükâfaatların ise sınırı yoktur. Kullarından dilediğine dilediği kadar fazla mükâfaat verecektir."

Bir kısım âlimler, Allah'ın lütfundan vereceği bu fazla mükâfaatların, kulun hak ettiği mükâfaatın yedi yüz katına ulaşacağını, diğer bir kısım âlimler ise iki bin katına ulaşacağını zikretmişlerdir. Bu husustaki görüşler daha önce zik redilmiştir. Bu sebeple burada tekrarına lüzum görülmemiştir.

174

Ey insanlar, size Rabbinizden bir delil geldi. Ve size apaçık bir nur indirdik.

Ey Yahudi, Hristiyan ve müşrik olan insanlar, size Rabbiniz olan Allah tarafından, üzerinde bulunduğunuz dinlerin bâtıl olduğunu ispatlayan ve ortaya koyan bir delil geldi. O delil, Muhammed'dir. Allah onu göndererek artık sizin ileri süreceğiniz mazeretlere mahal bırakmamıştır. Ey insanlar, biz o Muhammed'le birlikte sizler için yolunuzu aydınlatan bir nur indirdik. Bu nur da Muhammed'e indirilen Kur'an'dır.

175

Allah'a iman eden ve emirlerine sımsıkı sarılanlara gelince, Allah onları, rahmet ve lütfuna sokacak ve onları kendisine kavuşturacak olan dosdoğru bir yola iletecektir.

Allah'a iman edip, Peygamberlerine indirdiği apaçık bir nur olan Kur'an'a sıkıca sarılanlara gelince, Allah onları, rahmet yeri olan cennete koyacak ve bü yük lütfuna eriştirecektir. Ve onları, kullan için seçmiş olduğu bir din olan İslama götürecek olan dosdoğru yola sevkedecektir.

176

Ey Peygamber, senden fetva isterler. De ki: "Size, usul ve füru bırakmadan ölen kimse hakkında Allah fetva verir. Eğer bir kimse ölür ve onun çocuğu bulunmaz da sadece bir kızkardeşi bulunursa bıraktığı mira sın yarısı onundur. Ölen, kızkardeş ise ve çocuğu da yoksa, erkek kardeşi terekenin hepsini alır. Eğer kardeşler erkek ve kadın olmak üzere ikiden çok iseler, bir erkeğin payı iki kadının payı kadardır. Allah size, sapıklığa düşmemeniz için bunları açıklar. Allah, herşeyi çok iyi bilendir.

Bu âyet-i kerime, Ölüp de geriye usul ve füru bırakmayan erkek veya kadının öz veya baba bir erkek veya kızkardeşlerinin miras paylarını açıklamaktadır.

Eğer ölen erkek ise, çocuğu ve babası yoksa öz veya baba bir kızkardeşi bulunursa kızkardeş mirasın yarısını alır. Diğer yarısı ölenin asabesine aittir.

Ölen kadın ise, çocuğu ve babası yoksa, öz veya baba bir erkek kardeşi bulunursa erkek kardeş mirasın tamamını alır. Mirasçılar iki öz veya baba bir kizkardeşler ise ölenin de çocuğu ve babası yoksa mirasın üçte ikisini aralarında paylaşırlar. Üçte biri ise asabeye aittir. Şâyet mirasçılar ve babası öz veya baba bir erkek veya kızkardeşler ise ve ölenin de çocuğu ve babası yoksa mirası aralarında erkeklere iki kızlara bir pay olmak üzere bölüşürler.

Cabir b. Abdullah bu âyet-i kerime’nin, kendisi hakkında nazil olduğunu söylemiş ve şunları anlatmıştır: Ben hastalanmıştım. Resûlüllah ile Ebubekir yürüyerek gelip beni ziyaret etmek istemişler. Beni baygın bir halde bulmuşlar. Resûlüllah abdest almış sonra o abdest suyundan artanı bana serpmiş. Bunun üzerine ben ayıldım. Ve dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, malımı ne yapayım?" (Cabir'in dokuz kızkardeşi vardı. Babası ve çocuğu yoktu) Resûlüllah bana bir cevap vermedi. Nihâyet miras âyeti indi. Yani bu âyet indi." Bkz. Buhari, K. el-Vudu' bab: 44

Bera b. Âzib bu âyet-i kerime’nin Kur'an'ın en son inen âyeti olduğunu Söylemiştir. Bkz. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 4, bab: 27

Âyette zikredilen: "Kelale" kelimesinden hangi mânânın kastedildiği hususunda bu surenin on ikinci âyetin izahında çeşitli görüşlerle birlikte zikredilmiştir. Taberi, "Kelale"den maksadın çocuk ve babanın dışındaki mirasçılar olduğunu söyleyen görüşü tercih etmiştir.

Hazret-i Ebubekir'in bir hutbesinde, ölen kişinin mirasçılarının kimler oldukları hususunda şunları söylediği rivâyet edilmektedir. "Dikkat edin, Allahü teâlâ Nisa suresinin baş tarafında mirasçıların paylarını izah eden ilk âyeti (onbirinci âyeti) çocuklar ve ana baba hakkında indirmiştir. İkinci âyeti (on ikinci âyeti) karı koca ve anne bir kardeşler hakkında indirmiştir. Nisa suresinin son âyetini ise anne baba bir erkek ve kızkardeşler hakkında indirmiştir. Enfal suresinin şu son âyetini ise ölenin asabesi (ölenin baba tarafından olan akrabalan) hakkında indirmiştir. "Akraba olanlar Allah'ın kitabına göre birbirlerine daha layıktırlar." Enfal sûresi, 8/75

Müfessirler bu âyetin nerede indiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir. Daha önce de zikredildiği gibi Cabir b. Abdullah'a göre bu âyet Medine'de Cabir'in hastalığı sırasında nazil olmuştur. Muhammed b. Sîrîn'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerimeResûlüllah'in ve sahabilerin yapmış oldukları bir yolculuk sırasında nazil olmuştur. Önde Resûlüllah, arkasında Huzeyfetül Yeman onun arkasında da Ömer b. el-Hattab yürüyorlardı. Bu âyet Resûlüllah'a inince onu Huzeyfe'ye okudu. Huzeyfe de arkasında bulunan Ömer b. el-Hattab'a okudu. Ömer Halife olunca Huzeyfe'nin bu âyetin tefsirini bileceği ümidiyle ona sordu. Huzeyfe de Ömer'e şu cevabı verdi: "Vallahi eğer sen o gün sana anlatmadığım bir şeyi bugün emirliğinden dolayı sana anlatacağımı zannediyorsan sen âciz birisin." Ömer de: "Allah hayınm vesin. Ben bunu kast etmedim." dedi. Hazret-i Ömer'in bu âyeti anlamakta çok zorlandığı ve bu hususus Resul Ulah'tan tekrar tekrar sorduğu Rivâyet edilmektedir.

Mürre el-Hemedani, Ömer b. el-Hattab'ın şunları söylediğini rivâyet etmiştir. "Üç şey vardır ki Resûlüllah'ın bunları bize açıklaması bizim için dünya dan ve dünyada bulunanlardan daha sevimlidir, kıymetlidir." Bunlar, "Kelale" "Hilafet" ve "Faiz" meselesidir."

Daha önce zikredildiği gibi Hazret-i Ebubekir "Kelale"den maksadın, ölenin çocuk ve babası dışındaki mirasçıları olduğunu söylemiştir.

Hazret-i Ömer'den ise bu kelime hakkında iki görüş zikredilmiştir. Birincisi bu surenin on ikinci âyetinde zikredildiği gibi "Kelale"den maksadın çocuğu ve babası bulunmayarak ölen kişidir. İkincisi ise babası bulunmayarak ölendir. Ölümünden önce bu görüşünü zikrettiği rivâyet edilmiştir.