NESEFÎ / MEDÂRİK TEFSÎRİ

Nisâ Sûresi — NESEFÎ / MEDÂRİK TEFSÎRİ — Sayfa 2

“Üç yüz on üç tanedir. İlk Resul Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm), son Resul de sizin peygamberiniz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) dir. Bunlardan dört tanesi; Hûd, Sâlih, Şuayb ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Arap soyandandır.” Bunu İbn Hibban sahihinde “361” numara ile rivâyet etmiştir. (Bak. Ebû Nuaym, Hilye; 1/166-168)

Bu âyet gösteriyor ki tek “tek peygamberleri isimleriyle tanıyıp îman etme şart yoktur.

Yani imanın sahih olması için tek tek hepsini bilme ve tanıma gereği yoktur. Hepsine birden îman etmek yeterlidir. Yeter ki herhangi birini inkâr vuku bulmamış olsun. Çünkü şart olarak istenen hepsine birden îman edilmesidir. Eğer hepsine ayrı ayrı îman etmemiz şart olmuş olsaydı yüceAllah onları mutlaka bizim için bir bir sayardı.

“Ve Allah Mûsa ile gerçekten konuştu.” Arada hiçbir aracı olmaksızın konuşmuştur.

165

(Yerine göre) müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki, insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sâhibidir.

“(Yerine göre) müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki” Burada en uygun olan durum, (.......) kelimesinin medih üzere mensûb olmasıdır.

Yani, (.......) “Peygamberleri demek istiyorum, kastediyorum” demek daha yerinde olur. Aynı zaman bunun bu ayetten önce geçen Âyetteki, (.......) kavlinden bedel olması da câizdir. Nitekim mefûl olması da câiz olabilir.

“İnsanların peygaınberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın!” Burada geçen, (.......) kelimesinin başında yer alan lam harfi, (.......) kavline mütealliktir. Mana şöyle olmaktadır:

“Çünkü yüce Allah'ın peygamber göndermiş olması, onların itiraz larına yer bırakmayacağı gibi, yarın kıyamet gününde hüccet ve delil olarak önlerine sürülmekle susturulmuş olacaklardır. Böylece: Eğer sen bize peygamber göndermiş olsaydın ve bizi gaflet uykusundan uyarsaydın, mutlak yapmamız gerekenin ne olduğunu bize gösterseydin, Meselâ ibâdet, şerî'at ve benzeri konularda ne yapmamız gerektiğini bize duyursaydın, biz de üzerimize düşeni yapardık'türünden itirazlara meydan verilmemesi içindir.”

Ben şunu demek istiyorum; bunların miktarlarını, vakitlerini ve key fiyetlerini bildirseydin gereği yapılırdı. Yoksa bunların asıllarını demek istemiyorum. Çünkü esaslar zaten akıl yoluyla bulunabilecek şeylerdir.

“Allah -inkâra karşı cezâlarıdırma hususunda- izzet, ve -uyarmak için peygamber göndermede - hikmet sâhibidir.”

Rabbimiz “Biz sana vahyettik” kavlini inzâl buyurunca kitap ehli, “Biz bu konuda sana şâhitlik etmeyiz. “demişlerdi. İşte bunun üzerine aşağıda tefsirini okuyacağımız âyet nâzil olmuştur. Allah şöyle buyuruyor:

166

Fakat Allah sana indirdiğine şâhitlik eder; onu kendi ilmi ile indirdi. Melekler de (buna) şâhitlik ederler. Ve şâhit olarak Allah kâfidir.

“Fakat, Allah sana indirdiğine şâhitlik eder:” Allah'ın indirdiği şeye şâhitlikte bulunması dernek, mu'cizeler göndermek suretiyle bunların doğru olduğunu kanıtlamak demektir. Nitekim davaların doğruluğu da, ortaya konan kesin kanıtlarla ispat olunur. Çükü Hakîm olan yani hikmet sâhibi olan Allah asla yalan söyleyeni mu'cizeyle desteklemez.

“Onu kendi ilmi ile indirdi.”

Yani Allah bu kitabi sana indirdi. Çünkü Allah, senin buna ehil olduğunu, senin bunu tebliğ edeceğini bildiğinden bunu sana indirmiştir. Veya Allah, kullarının maslahatlarına ilişkin her şeyi bildiği için bunu sana indirmiştir.

Sıfatları kabul etmeyen Mu'tezilenin görüşüne de burada bir cevap bulunmaktadır. Çünkü Allah bu âyette ilim sıfatına vurgu yapmaktadır, bu sıfatının var olduğundan söz etmektedir.

“Melekler de (buna) senin peygamberliğine dair- şâhitlik ederler. Ve şâhit olarak Allah kâfidir.”

Başkalan şâhitlikte bulunmasalar da Allah'ın şâhitliği kafidir.

167

İnkâr eden ve (başkalann da) Allah yolundan alıkoyanlar şüphesiz doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır.

“İnkar eden,” Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)i yalanlayanlar ki bunlar Yahûdîlerden başkalan değildir. “Ve (başkalann da) Allah yolundan alıkoyanlar” Hâl kı, sözleriyle hak yoldan engelleyip uzaklaştıranlar.

Çünkü bu kâfirler, Araplara: “Biz Muhammed hakkında kitabımızda bir şey bulamadık” derlerdi. “şüphesiz doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır.” Doğru yoldan alakalannı koparmışlardı.

168

İnkâr edip zulmedenleri Allah asla bağışlayacak değildir. Onları (başka) bir yola iletecek de değildir.

-Allah'ı- İnkâr edip -Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kitaplarında yazılı bulunan niteliklerini değiştirerek ve onun peygamberliğini inkâr ederek- zulmedenleri Allah asla bağışlayacak değildir. -Küfürlerini devam ettirdikleri müddetçe Allah- onları (başka) bir yola iletecek de değildir.

169

Ancak orada ebedî kalmak üzere, onları cehennem yoluna (iletecektir). Bu da Allah'a çok kolaydır.

Yani Allah'ın inkârcıları ebedî olarak cehennemde bırakması, Allah için oldukça kolaydır.

Yani Allah onları bundan dolayı ebedî olarak cezâlarıdıracaktır. (.......) kavlinden sonra gelen, (.......) kavli mukadder hâldir. Bu ayetlerin her ikisi de, Allah'ın ezeli ilmi dahilinde îman etmeyecekleri ve küfürleri üzere ölecekleri bilinen bir kavmin durumunu bildiriyor.

170

Ey insanlar! Resul size Rabbinizden gerçeği getirdi (bunda şüphe yoktur), şu hâlde kendi iyiliğinize olarak (ona) îman edin. Eğer inkâr ederseniz, göklerde ve yerde ne varsa şüphesiz hepsi Allah'ındır. (O'nun sizin inanmanıza ihtiyacı yoktur). Allah geniş ilim ve hikmet sâhibidir.

“Ey insanlar! Resül size Rabbinizden gerçeği gelirdi (bunda şüphe yoktur),” (.......) kelimesi hâl de olabilir.

Yani, (.......) demektir. Hak ve gerçek din demektir. “Şu hâlde kendi iyiliğinize olarak (ona) îman edin.”

Nitekim, (.......) 66 âyeti de böyledir.

Yani bunun da mensub olması muzmer olan bir fiilledir. Çünkü Allah onları îman etmeye ve teslis/üçlü ilâh inancına son vermeye davet ediyor. İşte gerçek böyledir. Şunu da bilmelisin ki Allah böylece onlara bir görevi, bir işi yüklemektedir. Bunun içindir ki, (.......) sizin için daha hayırlıdır, buyurmuştur.

Yani, “Şuna yönelin, hedef olarak şunu seçin ve sizin için üzerinde olduğunuz inkarcüıktan ve teslis yani üç ilâh inancına sahip olmaktan daha hayırlı olacak bir işi yapın ve ona yönelin. Bu da Allah'a îman etmekten ve tevhit inancına sahip olmaktan başka bir yol değildir.”

“Eğer inkâr ederseniz, göklerde ve yerde ne varsa şüphesiz hepsi Allah'ındır. (O'nun sizin inanmanıza ihtiyacı yoktur).” Dolayısıyla sizin Allah'ı inkâr etmeniz Allah'a zarar verecek değildir. “Allah -kimin îman edeceğini ve kimin de inkâr edeceğini bilme hususunda- geniş ilim ve hikmet sâhibidir.” Çünkü Allah her iki kesimi değerlendirmede cezâ ve mükâfat konusunda eşit tutacak değildir.

171

Ey ehli kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin. Meryem oğlu Îsa Mesîh, ancak Allah'ın resulüdür, (o) Allah'ın, Meryem'e ulaştırdığı “kün: Ol” kelimesi(nin eseri)dir, O'ndan bir ruhtur. (O'nun tarafından gönderilmiş, yahut te'yit edilmiş, yahut da Cebrâîl tarafından üfürülmüş bir ruhtur). Şu hâlde Allah'a ve peygamberlerine îman edin. “(Tanrı) üçtür” demeyin, sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek Allah'tır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.

“Ey ehli kitap! Dininizde aşırı gitmeyin” Yahûdîler bu konuda öylene hadlerini aştılar ki, Hazret-i Îsa'yı, zina ürünü diyecek kadar aşağıladılar. Hıristiyanlar ise öylene ileri gittiler ki, Hazret-i Îsa'ya Allah'ın oğlu diyecek kadar aşırı hareket ettiler.

“Ve Allah hakkında, gerçeklen başkasını söylemeyin.” Allah'ı şirkten, çocuk edinmekten uzak tutun, tenzih edin.

“Meryem oğlu -Allah'ın oğlu değil- Îsa Mesîh, ancak Allah'ın resulüdür, (o) Allah'ın, Meryem'e ulaştırdığı “kün: Ol” kelimesinin esen)dir, On dan bir ruhtur. (O'nun tarafından gönderilmiş, yahut teyit edilmiş, yahut da Cebrâîl tarafından üfürülmüş bir ruhtur).”

Yani Allah'ın yaratması ve “Ol” demesiyle yaratılmıştır. Bu tıpkı yüce Allah'ın şu kavli gibidir:

“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lütfü olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” Casiye, 13.

İşte bu ayete dayanarak Ali İbn Hüseyin İbn vakid, Harun Reşid'in meclisinde bulunan genç bir Hıristiyan doktora cevap vermiştir. Çünkü bu hekim, “Sizin kitabınızda Îsa'nın Allah” tan olduğuna ilişkin âyet vardır.” demiş ve bu âyeti, (.......) âyetini okumuştur. İşte Ali İbn Hasen da yukanda mealini verdiğimiz Casiye/13. âyetini okuyarak cevap vermiştir.

Yani, “Hepsi de O'ndandır” buyurmakla, hepsinin de Allah'ın bir parçası olduğunu mu söyleyeceksin? diyerek susturmuştur. Böylece bu Hıristiyan'ın Müslüman olduğu ve Harun Reşid'in de bundan büyük mutluluk duyduğu belirtilmektedir.

(.......) kavli mübtedanın haberidir. (.......) ise mübtedadır.

(.......) da bunun atfı beyanıdır ya da bedeldir. (.......) kavli de, (.......) kavli üzerine ma'tûftur. Hazret-i Îsa'ya “Kelime” denilmesinin nedeni, nasıl ki söz ile insanlar doğru yolu bulabiliyorlarsa, aynı şekilde Hazret-i Îsa ile de doğru yola erişebilmektedirler. Bundan dolayı böyle denmiştir. (.......) kavli hâldir. Olur ki, bu kelime ile anlatılmak istene şey de olabilir.

Yani Allah o kelimeyi Meryem'e ulaştırdı. Ve onu onda var etti, meydana getirdi. (.......) kelimesi de aynı şekil de haber üzerine atfedilmiştir. Hazret-i Îsa'ya Ruh adının verilmiş olması, ölüleri diriltmesi sebebiyledir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm de ruh diye adları dmlmıştır. Yüce Allah bunun için şöyle buyurmaktadır:

“İşte böylece sana da emrimizle Ruh'u/Kur'ân-ı vahyettik.” Şura, 52.

Çünkü Kur'ân da kalpleri ve gönülleri yeşertip diriltiyor.

“Şu hâlde Allah'a ve, peygamber lerine îman edin. (.......) demeyin,”

Burada yer alan, (.......) kavli mahzûf bir mübtedanın haberidir.

Yani, “İlahlar üçtür demeyin.” Burada mahzûf olan ilâhlar anlamındaki, (.......) kelimesidir.

“Sizin için hayırlı olmak üzere bundan -ilâhlar üç tür demekten- vazgeçin.” Burada Kur'ân'ın belirtmek istediği gerçek bizzat Hıristiyanların kendilerinden gelen açık ifadelerdir. Onlara göre, “Allah, Mesih ve Meryem” üçlüsü üç ilahtırlar. Mesih ise Allah'ın Meryem'den olma çocuğudur. Görmez misin bak yüceAllah şöyle buyurmuyor mu?:

“Allah: “Allah ancak bir tek Allah'tır.” Burada, (.......) mübteda, (.......)ise haberidir. (.......) kelimesi de te'kit içindir.

“O, çocuğu olmaktan münezzehtir.” Onu çocuğu olmaktan takdis ve tenzih ederim, O bunlardan uzak ve beridir.

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur.” İşte âyetin bu kısmı, Allah'a nispet edilen şeylerden Allah'ın uzak ve beri olduğunu açıklamaktadır. Çünkü burada mana olarak şu gerçeğe dikkat çekiliyor; Göklerde ve yerde her ne var ise hepsi Allah'ın yaratıklarıdır ve hepsi de O'nun mülküdür. Durum böyle iken nasıl olur da kendi mülkü olan bir şeyin bir kısmı haşa O'ndan bir parça olsun? Bu asla söz konusu değildir. Çünkü hem oğlu olmak ve hem mülkü olmak gibi ucube bir durum ikisi bir arada toplarınaz.71 Kaldı ki cüz yani parça olan bir şey, sadece cisim olan şeylerde söz konusudur. Yüce Allah ise cisim olmaktan münezzehtir, uzaktır.

“Vekil olarak Allah yeter.”

Yani her ikisini ve her ikisi arasında var olan her şeyi koruyan, işlerini düzene koyan, kollayan olarak Allah vekildir, bunlara Allah yeter. Her kim bir ihtiyacını karşılamaktan âciz kalırsa o kimse kendisine yardımcı olacak bir çocuğa muhtaç olur. Haşa Allah için bu asla varit değildir.

172

Ne Mesîh ve ne de Allah'a yakın melekler, Allah'ın kulu olmaktan geri dururlar. O'na kulluktan geri durup büyüklenen kimselerin hepsini (Allah) yakında huzuruna toplayacaktır.

“Ne Mesîh -bu ifade Hıristiyanlara bir cevaptır-, ve ne de. Allah'a yakın melekler, Allah'ın kulu olmaktan geri dururlar.” Burası da meleklere tapan Araplara bir cevaptır. Dolayısıyla bu ikincisi, Mesih Îsa üzerine ma'tûf bulunmaktadır.

Mukarreb melekler demek Arş'ın çevresinde yer alan Cebrâîl, Mikâîl, İsrâ'fil ve ayrıca onların derece ve seviyesinde olan diğer melekler (Aleyhimü-s-Selâm) demektir. Dolayısıyla mana şöyledir:

“Allah'a en yakın melekler de hiçbir zaman Allah'a kul olmaktan kaçınıp büyüklenmezler.”

Âyette sadece, “Mukarrep melekler de...” denildi, burada “Allah'ın kulları olmaktan” ifadesine yer verilmedi. Bu ifadeye yer verilmeyip hazfedilmesinin sebebi, bundan önce geçen, (.......) kavlinin buna delalet etmesi sebebiyledir. Dolayısıyla söz uzatılmasına gidilmeyip öz ifadeyle geçilmiştir.

Mu'tezile mezhebine mensup olanlar bu ayete dayanarak meleklerin insanlardan üstün olduğu gayretine girişmişler ve şöyle demişlerdir:

Yükseliş ancak aşağıdan yukarıya doğru söz konusudur. Meselâ, filân kimse bana hizmetten kaçınmadığı gibi, babası da bundan kaçınmaz, denilir, fakat kölesi (işçisi) de bundan kaçınmaz denmez. Çünkü böyle bir ifade güzel olmaz ve yakışık almaz.

Buna göre, (.......) kavli, yani derece ve değer bakımından onlardan daha üstün olanları da Allah'a kul olmaktan kaçınmazlar, büyüklük taslamazlar, demektir. Çünkü bunun böyle olduğuna özellikle en yakın meleklerin de burada zikredilmesi gerçeği delalet ediyor, bunun böyle olduğunu gösteriyor.”

Bizim ise Mu'tezileye vereceğimiz cevap şöyledir:

“Biz de birinci gruptakilerin ikinci grupta bulunanlardan daha değerli ve üstün olduklarını kabul ediyor, bunu teslim ediyoruz. Fakat bu, bizim şu anda üzerinde durup tartıştığımız konuyla asla alâkalı değildir. Çünkü bu âyet gösteriyor ki bütün mukarreb (en üstün dereceli) melekler Hazret-i Îsa (aleyhi’s-selâm) dan daha değerli ve faziletlidirler. Biz ayrıca şunu da teslim ederek diyoruz ki, bütün mukarrep melekler beşerden (insanlardan) bir tek resul (elçi)den daha üstündürler. Çünkü Sünnet ehlinden bazı kimseler bu görüştedirler.

Ancak burada demek istenen şudur; meleklerin değerce insanlardan üstün olmaları, Levh-i Mahfûz'daki bilgilere sahip bulunmaları, doğurmaktan ve evlenmekten beri (uzak) olmalarına rağmen yani beşerde var olan bu manadaki özellikler onlarda olmamasına rağmen onlar Allah'a ibâdet ve kulluktan kaçınmıyorlar, herhangi bir büyüklük sergilemiyorlar. O hâlde bir başkasından dünyaya gelen, üremeye bağlı olarak varlıklarını sürdürenler nasıl olur da Allah'a kul olmaktan yüksünürler ve bundan dolayı büyüklük taslayıp kaçınırlar? Bu, olacak şey değildir. Çünkü insanlar meleklerin sahip oldukları güce sahip değiller, onların sahip oldukları ilimlere de sahip değiller. Nasıl olur da melekler kulluktan kaçmmazken, insanlar kaçınmış olsun!? İşte bu durum, yani büyük bir güce, genişçe bir bilgi dağarcığına sahip olmak, farklı bir yaratılışla yaratılmış olmak kimi ahmak kimseleri, (.......) noktasına kadar götürebiliyor. Meselâ Hıristiyanlar gibi. Bunlar Hazret-i Îsa (aleyhi’s-selâm) dan bu yönleri itibariyle kul olma özelliğini ortadan kaldırıyor ve ona ilahlık vasfım veriyorlar. Çünkü Hıristiyanlar bakıyorlar ki; Mesih Îsa (aleyhi’s-selâm) babasız olarak bir anne den dünyaya gelmiştir. Kendisi anadan doğma körleri, abraş (alaca) hastalı-'gına yakalannış olanları iyileştirerek sağlıklarına kavuşturuyor, ölüleri diriltiyor, evlerinde neleri yeyip içtiklerini neleri saklayıp depoladıklarını haber veriyor. İşte bu özellikleri sebebiyle onu kul olmaktan ayrı tutuyor ve ona ilahlık vasfını veriyorlar.

Bu kimselere şöyle denilir; sizin saydığınız bu özelliklerin en mükemmeli Îsa Mesih (aleyhi’s-selâm) te değil de melekler de vardır. Buna rağmen melekler Allah'a kul olmaktan ötürü büyüklük taslamıyor ve onlar bunu en büyük şeref kabul ediyorlar. O hâlde Mesih Îsa (aleyhi’s-selâm) bir takım farklı niteliklere sahiptir diye neden Allah'a kul olmaktan büyüklenip kaçınsın ki?

Özetlemek gerekirse deriz ki, insan oğlunun en özel olan kesimi -ki bunlar peygamberlerdir-, meleklerin en özel olanlarından da üstündürler. Bunlar da meleklerin Resulleri olan Cebrâîl, Mikâîl, Azrail ve benzeri meleklerdir. Evet bütün beşer peygamberleri bunlardan üstündürler. Meleklerin en önde gelenleri (özelleri) beşerden îman etmiş olanlardan daha üstündürler. Sıradan mu'minler (inanan) kesimin avam tabakası ise, meleklerin avam olan tabakasından daha değerlidirler.

İnsanların meleklerden üstün olduğuna ilişkin delilimiz öncelikli olarak şudur: İnsanlar heva ve nefse sahip olarak yaratılmış olmalarına ve bu çerçevede hareket etmelerinin doğalliğina rağmen Allah'ın rızasını elde etmek için heva ve heveslerini yenebilmişler ve ona uyarak hareket etmemişlerdir.

Peygamberler insan olmalarına rağmen ismet açısından meleklere benzer bir özelliğe sahiptirler. Peygamberler, nefsani arzu ve isteklerinin önüne geçmeleri ve bedensel bir takım taleplerine ket vurmaları sebebiyle meleklerden üstün hale gelmişlerdir. İşte bu bakımdan insanların yani beşerin itaati, meleklere oranla çok daha ağır bulunmaktadır. Zira insanın önünde sayısız engeller vardır, buna rağmen o bunları aşmayı başarmaktadır. Halbuki melekler böyle değildir. Zaten onlar doğal olarak öyle yaratılmışlardır.

İşte bütün bu gerçekler göz önünde tutulunca eldeki hadis rivâyetlerine göre insanlar sevap bakımından meleklerden daha fazlasına sahiptirler.”

“O'na kulluktan geri durup büyüklenen -yükseklik havalarına bürünen- kimselerin nepsını(.......) (Allah) yakında huzuruna toplayacaktır.” Allah'a kulluktan kaçındıkları, yüksündükleri ve büyüklük tasladıkları için hepsini cezâlarıdıracaktır.

Yüce Allah bundan sonraki âyette ise daha detay açıklamalarda bulunarak şöyle buyurmaktadır:

173

Îman edip iyi işler yapanlara (Allah) ecirlerini tam olarak verecek ve onlara lütfundan daha fazlasını da ihsan edecektir. Kulluğundan yüz çeviren ve kibirlenenlere gelince onlara acı bir şekilde azap edecektir. Onlar, kendileri için Allah'tan başka ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulurlar. (Kendilerini Allah'ın azâbından kurtaracak bir kimse bulamazlar.)

Eğer: “Yapılan açıklama esasen açıklanmak istenene uygun değildir. Çünkü detay iki gurubu kapsar, Halbuki burada açıklarıan tek bir tarafla ilgilidir” diye soracak olursan, benim buna vereceğim cevap şöyle olur:

Bu senin şöyle bir ifadene benzerlik gösterir. “İmâm/devlet başkanı ya da yetkili kişi Hâricîleri topladı, ona karşı direnmeyenleri giydirdi ve ödüllendirip gönderdi. Karşı durup dinlemeyenleri de cezâlarıdırdı.”

Şimdi bu ifadenin doğruluğu iki yünden ele alınır: “Bunlardan biri, buradaki açıklama ya da detay konuyu tüm yönleriyle açıklamış olduğundan ve bu açıklamanın diğer ikinci gruba da delalet etmesi bakımından ola ki iki gruptan biri hazfedilmiş, anlatılmasına gerek duyulmamıştır. Çünkü gruplardan birinden söz edilmiş olması, ikincisine de aynen söz edilmiş gibi delalet eder, onu da kapsam olarak içerir. Tıpkı tafsil yani o açıklama ve detay bakımından yüceAllah'ın (.......) kavlinde görüldüğü gibi biri hazfedilmiş de olabilir.

İkincisine gelince; başkalanna yapılan ihsan ya da iyilik berikileri tasalarıdıran bir durumdur. Dolayısıyla bu bir bakıma onları cezâları dırma kapsamı içinde değerlendinlebilir. Burada âdeta şöyle bir mana ortaya çıkar: “Kim Allah'a kulluktan gurura kapılarak çekinir ve büyüklük taslarsa, iyi amel işleyenlerin aldıkları mükafatları ve kendilerine isabet eden azâbı gördükleri zaman pek yakın bir gelecekte pişmanlık duyarak acı çekeceklerdir.”

174

Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik.

Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil yani apaçık mu'cizelerle herkesi âciz bırakacak deliller ortaya koyan bir elçi- geldi ve size apaçık bir nur indirdik. Şaşkınlıklar doğuranı karanlıkları aydınlatan bir Kur'ân indirdik.

175

Allah'a îman edip O'na sımsıkı sarılanlara gelince, Allah onları kendinden bir rahmet ve lütuf (deryası) içine daldıracak ve onları kendine doğru (giden) bir yola götürecektir.

Allah'a -ve Kur'ân'a- îman edip O'na sımsıkı sarılanlara gelince, Allah onları kendinden bir rahmete -yani cennete- ve lütuf (deryası) içine -bol nimetlere- daldıracak ve onları kendine -lütfuna yahut kendi yoluna- (giden) doğru bir yola götürecektir.

Buradaki (.......) lâfzı hazfedilen bir muzaftan hâldir.

176

Senden fetva isterler. De ki: “Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor: Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kız kardeşi bulunursa, bıraktığının yansı bunundur. Kız kardeş ölüp çocuğu olmazsa erkek kardeş de ona vâris olur. Eğer kız kardeşler iki tane olursa (erkek kardeşlerinin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli kâdirılı daha fazla kardeş mevcut ise erkeğin hakkı, iki kadın payı kadardır. Şaşırmamanız için Allah size açıklıyor. Allah her şeyi bilmektedir.

“Senden fetva isterler. De ki: “Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor: …”

Cabir İbn Abdullah hasta idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisini ziyaret etti. Cabir de kendisini ziyarete gelen Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e:

“Ben kelaleyim. (

Yani benim çocuklarını ve babam yok, hayatta değiller). Ölmem durumunda malım konusunda ne yapmalıyım?” diye sorar. İşte bu âyet bu olay üzerine inmiştir. Hafız İbn Hacer diyor ki, bu hadisi Salebi tahric etmiştir. Bak. Haşiyetu’l-Keşşaf;1/598.

“Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kız kardeşi bulunursa, bıraktığınm yarısı bunundur.”

Burada yer alan, (.......) kelimesi, zahirde olan bir kelimenin açıkladığı muzmer bir kelimeyle merfûdur, diğer taraftan, (.......) kavlinin yeri ise sıfat olarak merfû' olmasıdır.

Yani çocuğu olmayan bir adam ölürse, burada çocuktan kasıt, oğludur. Çünkü (.......) kelimesi hem erkek ve hem kız çocuğu için kullanılan ortak bir kelimedir. Çünkü ortada erkek çocuk varsa, bu, kızkardeşi hükümden düşürür (çıkanr). Fakat kızkardeşin olması erkek kardeşi düşürmez.

(.......) yani aynı baba ve anneden veya baba bir anne ayrı bir kız kardeşi varsa, demektir. İşte bu kızkardeş, ölen kardeşinden geriye kalan maldan miras payı olarak yarısını alır.

“Kız kardeş ölüp çocuğu olmazsa erkek kardeş de ona vâris olur.”

(.......)

Yani eğer durum aksine olunsa ve kız kardeşten sonra geride kalan erkek kardeş olursa, ölen kızkardeşinin bütün malma varis olur.

(.......) yani ölen kız kardeşin bir oğlu yoksa. Çünkü oğlunun olması durumunda erkek kardeşini düşürür fakat kızını değil. Eğer:

“Oğul tek olarak kardeşi düşürmüyorsa, mtekim baba da düşürmede onun benzeridir, o hâlde neden sadece burada çocuğu olmazsa dedi.” diye soracak olursan, ben de cevap olarak derim ki:

“Âyet burada sadece çocuğu olmayanın hükmünü açıklamış bulunmaktadır. Babanın olmaması hâlindeki hükmün açıklarınasını da Sünnete havale etmiştir. Nitekim bu da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şu ifadeleridir: (.......) 74 Bu takdirde baba kardeşten daha evla ve önceliklidir.”

“Kız kardeşler iki tane olursa (erkek kardeşlerinin) bıraktığının üçle ikisi onlarındır.” Bunun iki kız kardeş manasına geldiğine ise âyetin, (.......) kavli delalet etmektedir.

“Eğer erkekli kâdirılı daha fazla kardeş ınevcul ise -bunlardan- erkeğin hakla, iki kadın payı kadardır.” Eğer varis olma hakkı kardeşlikten dolayı doğan bir hâl ise.

Burada geçen, “Şaşırmamanız için Allah size -hakkı- açıklıyor. Allah her şeyi -bütün yönleriyle olmadan önce de, olduktan sonra da- bilmekledir.”

Burada, (.......) kavli, (.......) fiilinin mefulüdür. (.......) kavli, haktan sapmamanız, yanlışa düşmemeniz için, demektir.