KURTUBÎ TEFSÎRİ
Tevbe Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 3
Bu gazaya Tebuk gazvesi deniliş sebebi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı ashâbından bir topluluğun kuruyup sertleşmiş bir kumu ellerindeki çubuklarla kazıdıklarını gördü. Yani, o kazıdıkları yere kaplarını sokuyor ve ordan su çıksın diye hareket ettiriyorlardı. Hazret-i Peygamber onlara: "Hâlâ onu karıştırıp duruyorsunuz" demesi üzerine bu gazveye "Tebuk Gazvesi" ismi verilmiştir.
Yüce Allah’ın:
"içlerinden bir grubun gönülleri az kalsın eğrilmek üzere iken" âyetinde geçen "Gönüller" kelimesi, Sîbeveyh'e göre, "Eğrilmek" Nâfi'in kıraati buradaki gibi -te" iledir. lâfzı ile ref edilmiştir. kelimesinde de; -di, idi'ye benzetilerek söz hazfedilebilir. Çünkü, bu kelimede de de olduğu gibi, beraberinde haber de gelir. Bununla birlikte, bunun; ile merfu olması da mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: "İçlerinden bir kesimin gönülleri az kalsın eğrilmek üzere iken..." el-A'meş, Hamza ve Hafs ise, "Eğrilmek" kelimesini "ye" ile okumuşlardır. Ebû Hatim ise, (kalpler kelimesi çoğul olduğundan, Arapçada da çoğul manen müennes sayıldığından, ona ait fiilin de "ye" ile değil "te" ile gelmesi gerektiğinden); şeklinde "ye" ile okuyanın "kalpler" anlamındaki kelimeyi; ile ref etmesinin câiz olmayacağını iddia etmiştir. en-Nehhâs ise der ki: Ebû Hâtim'in câiz görmediği şey, çoğulun tnüzekker kabul edilmesi esasına göre, başkalarınca caizdir. Nitekim el-Ferrâ' da; Ülkeler geniş oldu" şeklinde Hicazlıların kullanımlarını nakletmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de benzeri kullanımlara örnekler ve bu husustaki açıklamalar ıçm tak.: el-Ferri, Meâıti'l Kur'ân, I, 454.
"Eğritme"nin anlamı hususunda farklı görüşler vardır. Kalplerin, aşırı yorgunluktan, meşakkat ve sıkıntıdan telef olmak üzere İken anlamına geldiği söylendiği gibi, İbn Abbâs yardımcı olmak ve korumak hususunda nerdeyse haktan sapmak üzere anlamına geldiğini söylemiştir.
Bir diğer görüşe göre ise, onlardan bir kesim geri kalmak ve isyan etmeyi kararlaştırmışken, daha sonra ona kavuştular, demektir.
Bir diğer açıklamaya göre onlar içten içe ona kavuşmayı kararlaştırdılar, Allah da onların tevbelerini kabul etti ve kavuşmalarını emretti.
Yüce Allah'ın:
"Sonra onların bu tevbelerini kabul buyurdu" âyetinde geçen onların tevbelerini kabul buyurması denildiğine göre, kalplerine -eğrilip sapmasın diye- rahmetiyle yetişmesidir.
İşte, yüce Allah'ın telef noktasına geldikleri vakit gerçek dostlarına uygulaması budur. Onlar, helâk olmaya nefislerini alıştırdıklarında, cömertlik bulutlarından üzerlerine yağmur yağdırır ve kalplerini canlandırır.
Bu manada birkaç beyit nakledilmektedir:
"Umudum Sendendir ve ben Senden bir başka Rab bilmiyorum.
İstediklerimin az bir bölümünün dahi kendisinden, umulup bekleneceği
Yeryüzünde insanların sıkıntıları artacak olup da onlar
Senden yardım dileyip hep birlikte yüksek sesle dua edecek olurlarsa
Ve Sen kulları korkuyla, açlıkla sınayıp da,
Onlar da günah üzere ısrar edip bir türlü günahtan vazgeçmeyecek olurlarsa,
Yine de benim Senden başka sığınağım olmaz ey Rabbim,
Ve kesinlikle inanırım ki ben, ancak Senin lütfunla kurtulabilirim."
Geri kalan üç kişi hakkında da: "Sonra tevbe etsinler diye onlarıtevbeyemuvaffak buyurdu" diye buyurmaktadır. Denildiğine göre: "Sonra onların tevbelerini kabul buyurdu" âyetinin anlamı şudur: Tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak kıldı. Anlamın, tevbelerini kabul etti şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yani, tevbe etsinler diye onlara geniş bir mülılet verdi ve cezalarım vermekte acele etmedi. Bir başka görüşe göre, tevbe üzerinde sebat etsinler diye tevbelerini kabul etti anlamındadır. Bir diğer görüşe göre de anlam; kendilerinden razı olma haline geri dönsünler, diye tevbelerini kabul etti şeklindedir.
Özetle, yüce Allah ezeli ilminde onlar lehine tevbe edeceklerine dair hüküm vermemiş olsaydı, tevbe edemeyeceklerdi. Bunun delili ise, Hazret-i Peygamberin: "Siz amel ediniz. Çünkü, herkese kendisi için yaratılmış olan neyse o, kolaylaştırılır." Buhârî, Tefsir 92. sûre 3-5. 7, Edeb 120, Kader 4T Tevhîd 54; Müslim, Kader 6-10; Ebû Dâvûd, Sünne 16; Tirmizî, Kader 3, Tefsir 11. sûre 3; İbn Mâce, Mukaddime 10, Ticarât 2; Müsned, I, 6, 29..., II, 52, 77, 111, 293, IV, 67, 431.
118
Geri bırakılan üç kişinin de (tevbesini kabul buyurdu). Öyle ki, yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'tan -yine O'ndan-başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anlamışlardı. Sonra tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz Allah, tevbeyi kabul edendir, hakkıyla merhamet edendir.
"Geri Bırakılma"nın Anlamı:
Yüce Allah'ın:
"Geri bırakılan üç kişinin de" âyeti, Mücâhid ve Ebû Mâlik'ten nakledildiğine göre, "tevbeden geri bırakılan üç kişi" diye açıklanmıştır. Katade ise, "Tebuk gazvesinden geri bırakılan üç kişi" diye açıklamıştır. Muhammed b. Zeyd'den de "geri bırakılanın, terkedilen anlamına geldiğini söylediği nakledilmiştir. Çünkü, "filanı geri bıraktım", onu terk ettim ve benim giriştiğim işe onu katmayarak onu oturur halde bırakıp ondan ayrıldım, demektir.
İkrime b. Halid bu anlamdaki kelimeyi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ardında geri kalanlar anlamında; diye okumuştur. Cafer b. Muhammed'den, onun bu kelimeyi; "Muhalefet edenler..." diye okuduğu rivâyet edilmiştir.
"Geri bırakılanın, münafıklardan farklı olarak sonraya bırakılan, tehir edilen ve haklarında herhangi bir hüküm verilmeyen kimseler anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü, münafıkların tevbeleri kabul edilmemişti. Diğer bazı kimseler ise özür beyan etmiş ve bu özürleri de kabul edilmişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise bu üç kişiyi haklarında Kur'ân-ı Kerîm âyeti inene kadar ertelemişti, Müslim, Buhârî ve diğerlerinin rivâyetleri gereğince doğrusu da budur.
Lâfız Müslim'in olmak üzere Kâ'b (b. Mâlik) dedi ki: Biz, yani bu üç kişi kendisine yemin ettiklerinde mazeretlerini kabul edip kendilerine bey'at edip mağfiret olunmalarını istediği o kimselerden geriye bırakılmıştık. Ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da işimizi, Allah hakkımızda hüküm verinceye kadar ertelemişti. İşte bundan dolayı yüce Allah:
"Geri bırakılan uç kişinin de..." diye buyurmuştur. Yoksa, şanı yüce Allah'ın sözünü ettiği geri bırakılışımız, gazadan geri kalıbımız değildir. Buradaki geri kalış, onun (Hazret-i Peygamberin) bizi geriye bırakması ve bizim işimizi kendisine yemin edip mazeret beyan eden ve bu mazeretlerini kabul ettiği kimselerden sonraya bırakmasından dolayıdır. Hadis biraz sonra bütünüyle kaydedilecek ve kaynakları gösterilecektir. Hadis biraz sonra bütünüyle kaydedilecek ve kaynakları gösterilecektir.
Bu uzunca bir hadistir, bizim buraya aldığımız, bu hadisin son bölümüdür.
"Geri Bırakılanların Kimlikleri:
Geri bırakılan üç kişi ise, Kâ'b b. Mâlik, Âmiroğullarından Murare b. Rabia ile Vakıfoğuflarından Hilâl b. Umeyye'dir. Hepsi de Ensardan idiler. Buhârî ve Müslim onlara dair hadisi rivâyet etmişlerdir.
Müslim dedi ki; ... Kâ'b b. Mâlik'den, dedi ki: Tebuk gazvesi müstesna, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in katıldığı hiçbir gazveden geri kalmadım. Şu kadar var ki, ben Bedir gazvesinden de geri kalmış idim. Ama, Peygamber o gazada kendisinden geri kalan hiçbir kimseye serzenişte bulunmadı. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve müslümanlar Kureyş’in kervanını ele geçirmek kastıyla çıkmışlardı. Nihayet Allah, onları ve düşmanlarını (önceden) herhangi bir sözleşme olmaksızın bir araya getirdi. Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte İslâm üzere ahidleştiğimiz vakit Akabe gecesinde hazır bulundum. Bunun yerine Bedir'de hazır bulunmuş olmayı tercih etmem. Her ne kadar Bedir insanlar arasında ondan daha meşhur ise de.
Tebuk gazvesinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan geri kaldığım sırada durumuma dair haberin bir bölümü şöyledir: O gazvede Peygamber'den geri kaldığım vakte kadar hiçbir zaman daha güçlü ve daha bolluk içinde olmamıştım. Allah'a yemin ederim, ondan önce hiçbir zaman bir arada iki bineğim olmamıştı. Fakat aynı anda iki bineğim vardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) oldukça sıcak bir dönemde gazaya çıkmıştı. Önünde katedilecek uzun bir mesafe ve yollar vardı. Üzerine gittiği düşman sayıca çok fazla idi. O bakımdan, gazalarına gereği gibi hazırlansınlar diye müslümanlara durumlarını açıkça ifade etti ve nereye gitmek istediğini onlara bildirdi.
Müslümanlar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte pek çoktular. Herhangi bir belleyicinin -divan defterlerinin (tutanaklarının)- defteri onları bir arada yazabilmiş değildir.
Kâ'b dedi ki: Geri kalmak isteyip de -hakkında yüce Allah'tan bir vahiy inmediği sürece- bu işin Hazret-i Peygamber'e gizli kalacağını sanmayan kişi çok azdı.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) meyvelerin olgunlaştığı, gölgelerin hoş olduğu bir zamanda bu gazaya çıktı. Bense, bu gibi şeylere bir parça düşkün bir kimse idim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve onunla beraber müslümanlar bu gaza için hazırlıklarını yaptılar. Ben de onlarla birlikte hazırlık yapmak üzere gitmek istedimse de hiçbir İş göremedim. Kendi kendime: İstersem ben bunu yapabilirim, diyordum. Ancak, benim işi bu şekilde ağırdan alışım devam edip gitti. Nihayet insanlar ciddiyetle işe koyuldular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve beraberinde müslümanlar gazaya çıktılar, ben ise kendim için hiçbir hazırlık yapmadan duruyordum. Sonra bir sabah erkenden gittim, yine hiçbir şey yapmaksızın geri döndüm.
Benim bu işi ağırdan alışım devam edip durdu, nihayet onlar sür'atle yola koyuldular ve gaziler yol alıp ilerlediler. Bineğime binip onlara yetişmek istedim, keşke yapabilseydim. Sonra bu da benim için mukadder olmadı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın çıkışından sonra, insanlar arasına çıktığım da ben, ya münafık olduğu hususunda hakkında ciddi şüpheler bulunan, yahut Allah'ın mazur gördüğü zayıf kabul ettiği kimselerden başka benim gibi geri kalmış hiçbir kimse görmeyişim beni üzüyordu,
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk'e ulaşıncaya kadar beni anmadı. Tebuk'de ashâbı arasında otururken: "Kâ'b b. Mâlik ne yaptı acaba?" diye sordu, Selemeoğullarından bir kişi: Ey Allah'ın Rasûlü dedi, onu iki elbisesi ve bu elbiselerin kenarlarına bakması kendisini alıkoydu. (Kendisini beğendiğini, güzel elbiselere kendisini kaptırdığını kastediyor). Ancak, Muaz b. Cebel ona: Ne kadar kötü dedin diye karşılık verdi. Allah'a yemin ederim, ey Allah'ın Rasûlü, biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sustu. Bu halde iken serapta hareket eden beyaz elbiselere bürünmüş bir adam gördü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ebû Hayseme olasın" diye buyurdu. Gerçekten de Ensardan Ebû Hayseme olduğunu gördüler. İşte, bir avuç hurma tasadduk ettiği için münafıkların kendisini ayıpladıkları kişi odur.
Kâ'b b. Mâlik (devamla) dedi ki: Nihayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Tebuk'ten geri döndüğü haberini alınca, aşırı üzüntüm beni istila etti. Söyleyeceğim yalanları hatırımdan geçirmeye ve: Yarın ben onun gazabından nasıl kurtulabilirim demeye koyuldum, bu hususta akrabalarımdan görüşü sağlam herkesten yardım istiyordum. Bana: Artık Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geliyor ve oldukça yaklaştı denilince, batıl kanaatler benden uzaklaştı ve ondan hiçbir şekilde (yalan söylemekle) kurtulamayacağımı kesinlikle anladım. O bakımdan, ona doğru söylemeyi kararlaştırdım.
Nihayet, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah vakti (Medine'ye) girdi. Yolculuktan geldi mi, önce mescide uğrar, orada iki rekât namaz kılar, sonra insanlar (dinlemek) için otururdu. Bu şekilde oturunca, geri kalanlar da yanına gelmeye başladılar, ona Özür beyan etmeye ve yemin etmeye koyuldular. Seksen küsur kişi idiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların açıkladıklarını kabul etti, onlara bey'at etti, onlar için mağfiret diledi ve içyüzlerini de Allah'a havale etti. Nihayet ben de yanına vardım. Ona selam verdiğimde öfkeli birisinin edasıyla tebessüm etti, sonra: "Gel" diye buyurdu. Önünde oturuncaya kadar yürüdüm, bana: "Seni geri bırakan sebep nedir? Daha önceden bineğini satın almamış mıydın" diye sordu. Ben: Ey Allah'ın Rasûlü dedim. Allah'a yemin ederim ki, eğer dünya ehlinden senden başka birisinin huzurunda otursaydım; zannederim ileri süreceğim bir mazeret ile onun gazabından kendimi kurtarabilirdim. Çünkü bana güzel söz söyleyebilme yeteneği ve tartışabilme gücü verilmiş bulunuyor. Fakat, Allah'a yemin ederim, şuna inanıyorum ki, eğer bugün sana, senin benden razı olmanı sağlayacak yalan bir söz söyleyecek olursam, aradan fazla zaman geçmeksizin Allah senin bana gazaplanmanı sağlayabilir. Ve yemin olsun sana, bana karşı olumsuz duygular beslemene sebep teşkil edecek doğru bir söz söyleyecek olursam, inanıyorum ki, bu hususta Allah bana güzel bir sonuç ihsan edecektir. Allah'a yemin ederim, hiçbir mazeretim yoktu. Allah'a yemin ederim, senden geri kaldığım zamandan daha güçlü, daha rahat imkânlara önceden sahip olmamıştım.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Buna gelince, bu doğru söyledi. Haydi, Allah hakkında hüküm verinceye kadar kalk, git."
Bunun üzerine kalktım. Selemeoğullarından bazıları da kalkıp arkamdan geldiler ve bana şöyle dediler: Allah'a yemin ederiz, biz bundan önce senin bir günah işlediğini bilmiyoruz. Bu geri kalanların Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a mazeret olarak bildirdikleri şekilde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a özür beyan etmekten âciz (mi oldun)? Çünkü, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın senin için mağfiret dilemesi, işlediğin günaha karşılık sana yeterdi.
(Kâ'b devamla) dedi ki: Allah'a yemin ederim beni o kadar azarladılar ki, sonunda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a geri dönüp kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara: Peki, benim bu durumum gibisini benden başkasında da gördünüz mü? diye sordum. Onlar, evet dediler. Seninle birlikte iki kişi daha senin dediğin gibi dediler. Onlara da sana söylenenin benzeri sözler söylendi. Ben: Bunlar kimdir diye sorunca bana, bunlar Murare b. Rabia el-Âmiri ile Hilâl b. Umeyye el-Vakifî'dir dediler. Böylelikle bana Bedir'e katılmış salih iki kişinin ismini söylemiş oldular. Bunların benim gibi olmaları bana yeterdi. Bu ikisinin ismini bana söyleyince, ben de çekip gittim.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müslümanlara kendisinden geri kalanlar arasından bu üç kişi olan bizlerle konuşmayı yasakladı. O bakımdan insanlar bizden uzak durdular. Bize karşı tutumları değişti. O kadar ki, ben kendi içimde yeri tanımaz oldum. (Yer benim için değişti). Bildiğim yer değildi artık.
Bu şekilde elli gün kaldık. Benim İki arkadaşım ise, evlerine çekildiler, evlerine oturup ağlamaya koyuldular. Bense aralarında en genç ve en güçlüleri idim. Dışarı çıkar, namaza iştirak eder, çarşılarda dolaşırdım, ama kimse benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) oturduğu yerde kalkmadan yanına gider, ona selam verirdim ve kendi kendime selamımı almak içim Acaba dudaklarını kıpırdattı mı, kıpırdatmadı mı diye sorardım. Daha sonra, yakın bir yerde namaz kılar, gizliden gizliye ona bakardım. Namazıma yöneldimi, bana bakıyor, ben ona doğru baktım mı benden yüzünü çeviriyordu.
Nihayet müslümanların benden bu uzaklaşmaları bana uzun gelmeye başladı. Yolda yürürdüm ve nihayet Ebû Katade'nin bahçe duvarından aştım. Amcam oğlu idi. İnsanlar arasında en sevdiğim kişiydi. Ona selam verdim. Allah'a yemin ederim selamımı almadı. Ona: Ey Ebû Katade dedim, Allah adına sana yemin veriyorum. Benim, Allah'ı ve Rasûlünü sevdiğimi bilmiyor musun? Ebû Katade susuyordu. Tekrar ona aynı şekilde yemin verdim, yine sustu. Yine ona yemin verdim, bu sefer Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedi. Gözlerimden yaşlar boşaldı. Geri dönüp yine duvarı aştım (ve gittim).
Medine çarşısında yürürken, Medine'de satmak üzere buğday getirenlerden Şam halkından Nabatlı birisinin: Kâ'b b. Mâlik'i bana kim gösterebilir, dediğini gördüm. Bu sefer, insanlar işaretle beni onlara göstermeye başladılar. Nihayet yanıma geldi. Bana, Gassan hükümdarından bir mektup uzattı. Okur-yazar birisiydim. O mektubu okudum, şu ifadeleri gördüm: İmdi bize ulaştığına göre, senin arkadaşın senden darılmış. Halbuki Allah seni aşağılanacağın, hakkının kaybolacağı bir yerde bırakmamıştır. O bakımdan sen bize dön, biz seni gereği gibi gözetiriz. Ben, bunları okuyunca kendi kendime şöyle dedim: Bu da aynı şekilde belanın bir parçasıdır. Hemen o mektubu alıp bir tandıra yöneldim ve mektubu tandırda yakıverdim.
Nihayet elli günün kırkı geçti. Vahiy gecikmişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın elçisinin yanıma geldiğini gördüm. Bana dedi ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımından uzak durmanı sana emrediyor. Ben, onu boşayayım mı, yoksa ne yapayım deyince, hayır dedi. Ondan uzak dur, ona yaklaşma. Diğer iki arkadaşıma da benzeri bir haber göndermişti. Ben de hanımıma: Ailenin yanına git ve Allah bu hususta hükmünü verinceye kadar onların yanında kal. (Ka'b b. Mâlik devamla) dedi ki: Hilâl b. Umeyye'nin hanımı, bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna gidip ona şöyle demiş: Ey Allah'ın Rasûlü, Hilâl b. Umeyye hizmetçisi bulunmayan, bakıma muhtaç yaşlı birisidir. Benim kendisine hizmet etmemi hoş karşılar mısın? Peygamber: "Olur, fakat o sana hiçbir şekilde yaklaşmasın" diye buyurmuş. Hanımı da şu cevabı vermiş: Allah'a yemin ederim onda hiçbir şeye karşı bir arzu yok. Allah'a yemin ederim, onun bu durumu ortaya çıktığından bugüne kadar ağlayıp duruyor.
(Kâ'b b. Mâlik devamla) dedi ki: Yakınlarımdan birisi: Sen de hanımın hususunda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan izin istesen. Çünkü, Hilâl b. Umeyye'nin hanımına, Hilâl’e hizmet etmesi için izin vermiş. Ben, hanımım için bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan izin istemeyeceğim, dedim. Hem ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan hanımımın hizmeti için izin İsteyecek olursam -ki, ben genç bir adamım- ne diyeceğini de bilmiyorum. Bu şekilde on gün daha geçti.
Böylelikle bizimle konuşmanın yasaklandığından bu yana elli gün tamamlanmış oldu. Daha sonra ellinci günün sabahı, sabah namazını odalarımızdan birisinin damında kılıyorken, yüce Allah'ın, hakkımızda söz ettiği şekilde, nefsimin daraldığı, bütün genişliği ile yeryüzünün üzerime dar geldiği bir halde oturmakta iken, Sel' tepesine çıkmış birisinin, sesinin çıkabildiği kadar şöyle bağırdığını işittim: Ey Kâ'b b. Mâlik, müjdeler olsun sana. Bunun üzerine secdeye kapandım ve kurtuluşumuzun geldiğini anladım. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) insanlara sabah namazını kıldıktan sonra Allah'ın tevbemizi kabul ettiğini ilan etmişti. Bunun üzerine insanlar bizi müjdelemeye koyuldular. Diğer iki arkadaşımın yanına da müjdeciler gitti. Bir adam da at üstünde koşturarak bana doğru geldi. Eslemlilerden birisi de bana doğru koşup (Sel) tepesine çıktı. O bakımdan, ses attan daha hızlı gelmişti. Sesini işittiğim kişi bana müjde vermek üzere yanıma geldiğinde, bu müjdesi dolayısıyla elbisemi çıkartıp ona verdim. Allah'a yemin ederim, o gün için üzerimdeki elbiselerden başka bir elbiseye sahip değildim. Ariyeten başkasından alt ve üst elbise istedim, onları giyindim.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a doğru yola koyuldum. Kafileler halinde insanlar beni karşılıyor, tevbemin kabulü dolayısıyla beni tebrik ediyorlar ve şöyle diyorlardı: Allah'ın tevbeni kabul etmesi mübarek olsun senin için. Nihayet mescide girdim, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı etrafında ashâbı ile birlikte mescidde oturur buldum. Talha b. Ubeydullah koşarak yanıma geldi, benimle tokalaşarak beni tebrik etti. Allah'a yemin ederim, Muhacirlerden ondan başka bir kimse ayağa kalkmadı. -Kâ'b, Talha'nın bu davranışını hiçbir zaman unutmadı. -
(Devamla) Kâ'b dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sevinçten yüzü parıldıyor iken ona selam verdim. O da şöyle buyurdu: "Annenin seni doğurduğu günden bu yana geçirdiğin en hayırlı gün bugündür. Müjde sana," Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, bu (tevbemizîn kabulü) Allah nezdinden mi geldi, yoksa senden mi? diye sordum. Peygamber: "Hayır, Allah nezdinden" diye buyurdu.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sevindiği vakit yüzü âdeta bir ay parçasıymış gibi aydınlanırdı. Biz bunu farkedebiliyorduk. Önüne, huzuruna oturduğumda, ey Allah'ın Rasûlü dedim. Allah'ın tevbemi kabul etmesi lütfü dolayısıyla malımı Allah'a ve Rasülüne sadaka olarak bağışlamak istiyorum. Ancak, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Hayır, malının bir bölümünü kendin için alıkoy. Böylesi senin için daha hayırlıdır." Bu sefer ben, Hayber'deki payımı alıkoyuyorum, dedim. Ayrıca şunları söyledim: Ey Allah'ın Rasûlü! şüphesiz Allah beni doğrulukla kurtardı. Tevbemin bir gereği olarak da hayatta kaldığım sürece doğru olmayan bir söz söylemeyeceğim. (Kâ'b devamla) dedi ki: Allah'a yemin ederim, ben bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a söylediğim günden bu güne kadar yüce Allah'ın, müslümanlardan hiçbir kimseyi beni kendisiyle lütuflandırdığından daha güzeliyle doğruluk sebebiyle lütuflandırmış olduğunu bilmiyorum. Allah'a yemin ederim, bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a söylediğim günden bu yana bir defa olsun yalan söylemek kastım olmadı. (Ömrümün geri kalan bölümünde de) Allah'ın benî koruyacağını ümid ederim. Aziz ve celil olan Allah da;
"Yemin olsun ki, Allah Peygamberini de, içlerinden bir grubun gönülleri az kalsın eğrilmek üzere iken dar zamanda ona tabi olan Muhacirlerle Ensarı da tevbeye muvaffak etti Çünkü O, onlara çok rahmet edendir, çok bağışlayandır. Geri bırakılan üç kişinin de. Öyle ki, yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı... Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun." (et-Tevbe, 9/117-119)
Kâ'b dedi ki: Allah'a yemin ederim, Allah beni İslâm'a hidayet ettiğinden bu yana bana göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a doğru söyleyip ona yalan söylememekten daha büyük bir nimet ihsan etmiş değildir. Ben de ona yatan söylemiş olsaydım, yalan söyleyenlerin helâk olduğu gibi helâk olup gitmiştim. Çünkü Allah, vahiy nâzil olduğunda yalan söyleyen kimseler için her hangi bir kimseye söylediği sözün en kötüsünü, ağırını söylemiş ve şöyle buyurmuştu:
"Yanlarına döndüğünüzde onlardan vazgeçmeniz için önünüzde Allah'a yemin edeceklerdir. O halde siz de onlardan yüzçevirin. Çünkü onlar murdardırlar. Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir. Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler. Siz onlardan hoşnut olsanız da şüphesiz Allah o fasıklar topluluğundan hoşnut olmaz." (et-Tevbe, 9/95-96)
Kâ'b dedi ki: Biz, bu üç kişi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yemin edip onun da kendilerine bey'at ettiği, kendileri için mağfiret dilediği o kimselerden geriye bırakılmış ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizim işimizi, Allah hakkımızda hüküm verinceye kadar sonraya ertelemişti. işte bundan dolap aziz ve celil olan Allah:
"Geri bırakılan üç kişinin de..." diye buyurdu. Yoksa, yüce Allah'ın sözünü ettiği geri bırakılmamız bizim gazadan geri bırakılışımız değildir. Bu, sadece durumumuzu Hazret-i Peygamber'e yemin edip özür beyan eden ve Peygamberin de onun mazeretini kabul ettiği kimselere göre işimizi sonraya ertelemesinden ibaretti. Buhârî, Meğâzî 79; Müslim., Tevbe 53; Müsned, III, 456-459, VI, 386-389. Buhârî, Meğâzî 79; Müslim., Tevbe 53; Müsned, III, 456-459, VI, 386-389.
"Öyle ki yer yüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş" âyetindeki: Bunca genişliğine rağmen" anlamındadır.
"Geniş ev" denilir, mastar içindir. Yani, yeryüzü genişliği ile birlikte onlara dar gelmişti. Çünkü, müslümanlar darılmış, onlarla herhangi bir muamelede bulunulmuyor, konuşulmuyordu. Bu âyette tevbe edinceye kadar, masiyet işleyenlerden dargın kalına(bile)ceğine delil vardır. "Vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı." Yani, üzüntü ve yalnızlıktan dolayı ashâb-ı kiramdan gördükleri dargınca muameleden dolayı kalpleri alabildiğine daralmış, vicdanları sıkılmıştı.
"Nihayet Allah'tan, -yine Ondan- başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anlamışlardı." Yani, affedilmeleri ve tevbelerinin kabulü hususunda O'ndan başka hiçbir sığınaklarının olmadığına kesinlikle inanmışlardı. Ebû Bekr el-Verrâk der ki: Nasûh tevbe, bütün genişliğine rağmen yeryüzünün tevbe edene dar gelmesi ve kişinin bizzat kendi vicdanının da kendisini alabildiğine sıkacak hale gelmesidir. Tıpkı Kâ'b'ın ve iki arkadaşının tevbesi gibi.
"Sonra, tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz Allah, tevbeyi kabul edendir, hakkıyla merhamet edendir." Yüce Allah, böylelikle tevbelerinin, önce kendisi tarafından kabul edildiğini belirtmiş olmaktadır. Ebû Zeyd dedi ki: Yüce Allah için yapılan dört işte başlangıcın benden olacağını zannederek halaya düştüm. Ben (önce), benim kendisini sevdiğimi zannettim, bir de baktım ki, O beni sevmiş bile. Yüce Allah:
"Kendisinin onları seveceği, onların da kendisini seveceği..."(el-Mâide, 5/54) Benim önce O'ndan razı (lütfundan hoşnut) olacağımı zannediyordum, baktım ki O, benden razı olmuş bile. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Allah onlardan razı olmuştur, onlarda O'ndan hoşnut olmuşlardır." (el-Beyyine, 98/8) Yine ben, (öncelikle) benim O'nu anacağımı sandım, bakıyorum ki, O beni anmış bile. İşte yüce Allah:
"Allah'ın zikretmesi ise elbette en büyüktür" (el-Ankebut, 29/45). Yine ben, (öncelikle) tevbe edenin ben olduğumu zannediyordum, bakıyorumki O, benim tevbemi kabul etmiş bile. Nitekim yüce Allah:
"Sonra tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak buyurdu" diye buyurmaktadır.
Âyetin: Tevbe üzere sebat etsinler diye onları tevbeye iletti anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler, îman edin (imanınız üzere sebat gösterin)" (en-Nisa, 4/136) diye buyurmaktadır.
Şöyle açıklanmıştır: Allah onlara genişlik ve mühlet verdi, başkalarına yaptığı gibi onları cezalandırmakta acele etmedi. (Günah dolayısıyla cezalandırmakta acele etmesi hususunda örnek olmak üzere) yüce Allah'ın şu âyeti gösterilebilir:
"Yahudilere zulümleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış olan pek çok şeyi yasakladık." (el-Nisâ, 4/160).
119
Ey îman edenler! Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1. Sâdıklarla Beraber Olmak Emri:
Yüce Allah'ın:
"Ve sâdıklarla beraber olun" âyetinde yer alan sadakat ehli kimselerle birlikte olma emri, doğru söylemenin faydalarını gördüğü ve böylelikle onları münafıkların konumlarından uzaklaşmalarına sebep teşkil eden üç kişinin kıssasından sonra gerçekten güzel bir emirdir. Mutarrif der ki: Mâlik b. Enes'i şöyle derken dinledim: Yalan söylemeyen, doğru sözlü olup da aklından gereği gibi yararlandırılmayan ve başkalarına isabet eden kocamışlık ve bunaklık musibetlerinden korunmayan kişiler çok azdır.
Burada sözü geçen
"mu'minler" ile
"sâdıklar"dan kastın kimler olduğu hususunda değişik görüşler vardır. Bu âyetin bütün mü’minlere bir hitab olduğu söylenmiştir. Yani, Allah'ın emirlerine aykırı davranmaktan sakının ve
"sâdıklarla beraber olun." Yani, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte gazaya çıkanlarla birlikte olun, münafıklarla beraber değil. Yani siz, sâdıkların izledikleri yolu tutun, onların gittikleri yoldan gidin.
Bir diğer görüşe göre sâdıklardan kasıt, peygamberlerdir. Yani, salih ameller işlemek suretiyle cennette onlarla birlikte olun.
Bir başka görüşe göre sâdıklardan kasıt, yüce Allah'ın:
"Yüzlerinizi doğu ve batıya döndürmeniz iyilik demek değildir... Sadakat gösterenler işte bunlardır" (el-Bakara, 2/177) âyetinde kastedilen kimselerdir, denilmiştir.
Bir diğer görüşe göre ise, sâdıklar verdikleri söz ve ahidleri yerine getirenlerdir. Bunun böyle olması ise yüce Allah'ın: "Mü’minler arasında Allah'a verdikleri sözde doğrulukla sebat gösteren nice yiğitler vardır." (el-Ahzab, 33/23)
Bunların Muhacirler olduğu da söylenmiştir. Çünkü, Hazret-i Ebû Bekir Sakîfe günü (halife olarak seçildiği günde) şöyle demişti: Şüphesiz Allah bizi "sadıklar" diye adlandırarak:
"Yurtlarından ve mallarından çıkartılıp uzaklaştırılmış olan... fakir muhacirler içindir. İşte onlar sâdıkların tâ kendileridir. " (el-Haşr, 59/8) Sonra da sizleri
"Onlardan evvel Medine'yi yurt edinip îmana sahip olanlar ise..." (el-Haşr, 59/9) âyetinde ise, sizleri de felâha erenler, kurtulanlar diye adlandırmıştır.
Bir diğer görüşe göre, sâdıklardan kasıt, iç ve dışları birbirinin aynı olan kimselerdir.
İbnü'l-Arabî der ki: Bu, gerçek açıklamadır ve varılması istenen nihai gayedir. Çünkü bu sıfat sayesinde akidede münafıklık, davranışta da akideye aykırı hareket etmek ortadan kalkar. Bu niteliğe sahip olan kimseye sıddîk denilir. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve onlardan sonra gelenler de kendi mevkii ve dönemlerine göre (bu mertebede) yerlerini almışlardır. Burada sadıklardan kasıt el-Bakara Sûresi'nde kastedilenlerdir, diyenlerin görüşüne gelince; o âyette sözü edilen işler, sıdkın büyük bir bölümünü ihtiva eder. Sonra da daha az bir bölümünü ihtiva eden hususlar ardından gelir ki bu da, el-Ahzab Sûresi'ndeki âyetin ihtiva ettiği manadır. Hazret-i Ebû Bekir'in tefsirine gelince, o da bu konudaki bütün görüşleri kapsayan bir açıklamadır. Çünkü, sadıklığın bütün nitelikleri onlarda bulunmaktaydı.
2. Allah'ın Âyetlerini Akledip Anlayanlar Doğruluktan Ayrılmamalıdır:
Allah'ın âyetlerini anlayıp. O'nun hükümlerini akıllarıyla kavrayanların, sözlerinde doğruluktan, amellerinde ihlâstan, hallerinde de temiz ve arılıktan ayrılmamaları gerekir. Bu şekilde hareket eden bir kimse, iyilere katılır ve bağışlayıcı olan Rabbin rızasına ulaşır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Doğruluğa sımsıkı sarılınız. Çünkü doğruluk iyiliğe (birr'e) iletir. İyilik ise, hiç şüphesiz cennete götürür, Kişi doğruluğa devam edip doğruluğu araştırır ve bunu sürdürür, nihayet Allah nezdinde sıddîk (dosdoğru) diye yazılır."
Yalan ise bunun tam zıddıdır. Hazret-i Peygamber (hadisinin devamında) şöyle buyurmaktadır: "Yalandan da çokça sakının. Çünkü yalan günaha götürür ve şüphesiz ki günah da cehenneme götürür. Kişi yalan söylemeye, yalanı söylemek için araştırıp bulmaya devam eder durur da, nihayet Allah nezdinde yalancı diye yazılır."Bu hadisi Müslim rivâyet etmektedir. Müslim, Birr 105; Ebû. Dâvûd, Edeb 80; Tirmizî, Birr 46; Müsned, I, 384, 432.
Yalan utanılacak bir şeydir. Yalancıların ellerinden şahidlik hakkı alınmıştır. Hazret-i Peygamber, bir kişinin şahidliğini söylediği bir yalan sebebiyle kabul etmemiştir. Ma'mer der ki: Bu kişinin Allah'a mı, yoksa Rasûlüne mi, yoksa insanlardan herhangi birisine mi yalan söylemiş olduğunu bilemiyorum.
Şureyk b. Abdullah'a da şöyle sorulmuş: Ey Abdullah'ın babası! Kastî olarak yalan söyleyen bir adamın yalan söylediğini işitirsem arkasında namaz kılayım mı? O: Hayır diye cevap vermiştir.
İbn Mes'ûd'dan dedi ki: Ne ciddilikte, ne de şakacıkta yalan uygun bir şey değildir. Ve sizden herhangi bir kimse de bir şeye söz verdikten sonra onu yerine getirmemezlik etmesin. Arzu ederseniz, yüce Allah'ın:
"Ey Îman edenler! Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun" âyetini okuyunuz. Ne dersiniz, hiç yalan söylemeye dair bir ruhsat olduğunu görüyor musunuz?
Mâlik de der ki: Bir kimse Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hadisini naklederken doğru söylese bile insanlar ile konuştuğunda yalan söyleyen kimsenin naklettiği haber kabul olunmaz. Ondan başkaları ise böyle birisinin hadisinin kabul edileceğini söylemiştir. Doğrusu ise, yalan söyleyen bir kimsenin -belirttiğimiz gerekçeler dolayısıyla- ne şehadeti, ne de rivâyet ettiği haberi kabul olunmaz. Çünkü, verilen haberin kabul edilmesi büyük bir mertebedir ve üstün bir mevkidir. Böyle bir mertebe, ancak güzel hasletleri kemal noktasına erişmiş bir kimse için sözkonusu olabilir. Yalancılıktan da daha kötü bir haslet olamaz. Çünkü yalancılık, kişinin velayet haklarını kaybettirip yapılan şahadetleri boşa çıkartır.
120
Gerek Medinelilerin, gerek çevresinde bulunan bedevilerin Allah'ın Rasûlünden geri kalmaları, kendi nefislerini ona tercih etmeleri yaraşmaz. Çünkü Allah yolunda susuzluk, yorgunluk, açlık çekmeleri, kâfirleri kızdıracak bir yere ayak basmaları, bir düşmana karşı zafere ulaşmaları karşılığında mutlaka kendilerine salih bir amel yazılır. Şüphesiz Allah, iyi hareket edenleri mükâfatsız bırakmaz.
121
Onlar, küçük büyük ne infak ederlerse, her bir vadiyi aştıklarında muhakkak bu onlara yazılmıştır ki, Allah yapmakta olduklarının en güzeliyle kendilerini mükâfatlandırsın.
Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1. Resûlüllah'tan Geri Kalmak:
"Gerek Medinelilerin, gerek çevresinde bulunan bedevilerin Allah'ın Rasûlünden geri kalmaları... yaraşmaz" âyeti zahiri itibariyle haber, ancak emir manasındadir. Yüce Allah'ın:
"Sizin Allah'ın Rasûlüne eziyet vermeniz de... olacak bir şey değildir" (el-Ahzab, 33/53) âyeti gibi. Daha önceden de geçmişti.
"Geri kalmaları" âyeti; in ismi olarak ref mahallindedir.
Bu âyet, Medineliler ve onlara komşu bulunan Muzeyne, Cuheyne, Eşca', Gıfar ve Eşlem gibi diğer Arap kabilelerine mensup mü’minlere Tebuk gazvesinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan geri kalmaları dolayısıyla yöneltilmiş bir sitemdir.
Âyetin anlamı şudur: Sözü geçen bu kimselerin geri kalmaları uygun bir şey değildir. Çünkü, özellikle bunların Savaşa çıkmaları gerekirdi. Bunlar başkalarından farklı idi. Başkalarının Savaşa çıkmaları -kimisinin görüşüne göre- istenmemişti. Bununla birlikte Savaşa çıkma isteğinin, bütün müslümanlara yönelik olma ihtimali ile birlikte özellikle yakın olmaları ve Medine'ye komşuluktan dolayısıyla, başkalarına göre bu emri öncelikle yerine getirmeleri gerektiğinden, özellikle onlara sitem edilmiştir.
2. Kimse Kendisini Allah Rasûlüne Tercih Edemez:
Yüce Allah'ın:
"Kendi nefislerini ona tercih etmeleri yaraşmaz." Yani, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) zorluk ve meşakkat içinde iken, kişi kendisi için rahatı ve kolaylığı tercih edemez.
Âyette geçen "tercih etme" anlamını ifade eden fiilin kullanımına işaretle-; "Şundan yüz çevirdim." Yani, kendimi ondan daha üstün gördüm, diye kullanılır.
3. Allah Yolundaki Her Sıkıntı Salih Bir Amel Değerindedir:
Yüce Allah'ın:
"Çünkü Allah yolunda" Allah'a itaat uğrunda "susuzluk" yani, susamaları, susuzluk çekmeleri.
Ubeyd b. Umeyr
"susuzluk" anlamındaki kelimesini med ile; diye okumuştur. Bu ikisi; Hata, yanılma kelimesinde olduğu gibi iki ayrı söyleyiştir.
"Yorgunluk" da öncekine atfedilmiştir, buradaki ise te'kid için fazladan gelmiştir. Aynı şekilde
"Açlık çekmeleri" kelimesinde de böyledir. Bu kelime aslında karnın zayıflaması ve içe çekilmesi anlamındadır. Mesela, "Karnı zayıf, küçük erkek, karnı zayıf, küçük kadın" ifadeleri de buradan gelmektedir ki, bu konudaki açıklamalar daha önceden (el-Mâide, 5/3- ayet, 26. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Kâfirleri kızdıracak bir yere" bir bölgeye, bir araziye
"ayak basmaları" yani, oraya ayak baslıkları için ayak basmalarından ötürü...
"Kâfirleri kızdıracak" anlamındaki âyet, ayak basılan yere sıfat olduğundan dolayı nasb mahallindedir.
"Bir düşmana karşı zafere ulaşmaları." Yani, düşmanı öldürerek veya yenik düşürmek suretiyle bir üstünlük elde etmeleri... Aslında; "Bir şeye nail oldum, nail olurum" ifadesi, onu elde ettim, ele geçirdim manasınadır. (Mealde: Ulaşmak diye karşılanmıştır).
el-Kisâî der ki: Bu ifade Arapların "Bu, kendisinden bir şeyler elde edilen bir iştir," ifadelerinden alınmadır. Yoksa, elden ele almak, (tenâvül)den değildir. Çünkü "tenâvül" kelimesi, "Ona bağışı verdim," tabirinden gelmektedir. Başkası şöyle demektedir: "Bağışı aldım, alınırı" fiili "vav'lıdır. İse, "ya"hdır. O bakımdan; "Onu elde ettim, ben onu elde edenim," denilir.
"Her bir vadiyi aştıklarında." Araplar, kıyasa uygun olmayarak "vadi" kelimesinin tekil ve çoğulunu diye kullanırlar. en-Nehhâs der ki: Bildiğim kadarıyla tekili "fail" vezninde olmakla birlikte, çoğulu "ef ile" şeklinde gelen başka bir kelime yoktur. Halbuki kıyasa göre bu kelimenin çoğulunun; şeklinde gelmeli idi. Onlar, tek bir vav'ı dahi telaffuzu ağır bulduklarından, burada iki vav'ı bir arada zikretmeyi ağır bulmuşlardır. O kadar ki onlar, "(.......): Belirli vakti geldiğinde" kelimesindeki "hemze"yi "vav" yerine kullanmışlardır. el-Halil ile Sîbeveyh ise, bir erkek ismi olan "Vâsıl" ismini küçültme isim olarak; diye kullanıldığım nakletmektedir ki, bunu başka bir isimde kullanmazlar. el-Ferrâ' ise, "vadi" kelimesinin çoğulunun; şeklinde kullanıldığım nakletmektedir. Derim ki: Kelimenin, diye de çoğulu yapılmıştır. Nitekim şair Cerir şöyle demektedir:
"Vadilerin parlaklığı arasında artık kendisinden hayır gelmez (kısır) bir harebeyi tanıdım.
Sen bu harabelerden ayrılalı uzun bir zaman geçti."
"Mutlaka kendilerine salih bir amel yazılır." İbn Abbâs der ki: Allah yolunda yaşadıkları her bir korku karşılığında yetmiş bin hasene mükâfatları vardır. Sahih hadiste de şöyle buyurulmaktadır: "At üç türlüdür... -hadiste şu ifadeler de yer almaktadır-: Sahibi için ecir olan ata gelince; bir kimse eğer onu Allah yolunda ve İslâm ehli için bir otlak veya bir bahçede bağlarsa, onun o otlak yahut bahçeden yedikleri karşılığında yediklerinin sayısı kadar ona hasenat yazılır. Onun pislikleri ve sidikleri sayısınca da ona hasenat yazılır." Buhârî, Cihad 48, Musâkaac 12, Menakıb 28, Tefsir 99. Sûre 1. hismn 24; Müslim, Zekât 24; İbn Mâce, Cihâd 14: Muvattâ, Cihâd 3; Müsmd, 1, 395, II, 262, 383, V, 381,
Bu mükâfat, atlar yerinde iken böyle. Ya atlar sırtında düşman arazilerine girilecek olursa, mücahidlerin ecri ne olur?
4. Mücahidin Ganimete Hak Kazanması:
Kimi ilim adamı, bu âyet-i kerîmeyi düşman topraklarına girmekle ve düşman topraklarında bulunmakla ganimete hak kazanılacağına delil göstermişlerdir. Artık bundan sonra vefat ederse o ganimetteki payını alır. Bu, Eşheb ve Abdulmelik'in görüşüdür. Şâfiî'nin iki görüşünden birisi de budur. Mâlik ve İbnül-Kasım ise şöyle derler: Onun alacak bir payı olmaz. Çünkü yüce Allah, bu âyet-i kerîmede sadece ecri sözkonusu etmekte, ganimetteki payı sözkonusu etmemektedir.
Derim ki: Birinci görüş daha sahihtir. Çünkü yüce Allah, kâfirlerin arazilerine girmeyi, onların mallarından birşeyler ele geçirmek ve onları yurtlarından çıkarmak ayarında değerlendirmiştir. İşte, onları öfkelendiren ve onları zelil kılan da budur. O bakımdan, böyle birşey bizzat ganimet elde etmek, düşmanı öldürmek ve ashâb etmek ayarındadır. Durum böyle olduğuna göre ganimete, fiilen ele geçirmesiyle değil de bizzat düşman topraklarına girmekle hak kazanılır. Bundan dolayı Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Bir kavim kendi yurtlarında iken yurtları çiğnenecek olursa mutlaka zelil olurlar. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
5. Âyet Muhkem midir, Mensuh mudur?
Bu âyet-i kerîmenin, yüce Allah'ın: "Mü’minlerin topluca (Savaşa) çıkmaları gerekmez" (et-Tevbe, 9/122) âyeti ile nesh olduğu ve bu hükmünün müslümanlar sayıca azken sözkonusu olduğu, sayıları çoğaldığında ise hükmünün nesh edilip, Allah'ın, dileyen kimseye geri kalmayı mubah kıldığı söylenmiştir ki, bu görüş İbn Zeyd'in görüşüdür.
Mücahid dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir grubu insanlara (dini) öğretmeleri için çöllere göndermişti. Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, korkup geri döndüler, bunun Üzerine yüce Allah da-: "Mü’minlerin topluca (Savaşa) çıkmaları gerekmez" âyetini indirdi.
Katade dedi ki: Bu husus, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e has idi. Hazret-i Peygamber bizzat gazaya çıktı mı, herhangi bir kimsenin özürsüz olarak ondan geri kalma hakkı yoktur. Onun dışındaki diğer yönetici ve devlet başkanlarına gelince; dileyen müslümanın, -eğer insanların ona ihtiyaçları yoksa, bir zaruret de bulunmuyorsa- ondan geri kalma hakkı vardır.
Üçüncü bir görüşe göre âyet-i kerîme muhkemdir. el-Velid b. Müslim dedi ki: Ben, el-Evzaî, İbnü'l-Mübârek, el Fezârî, es-Sebi'î, Said b. Abdulaziz'i bu âyet-i kerîme hakkında onun bu ümmetin ilki için olduğu gibi, sonradan gelecekleri için de böyle olduğunu söylerken dinlemişi mdir.
Derim ki: Katade'nin görüşü güzeldir. Buna delil de Tebuk gazvesidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
6. Cihada Çıkmanın Fazileti ve Mazereti Dolayısıyla Çıkamayanların Mükâfaatı:
Ebû Dâvûd'un, Enes b. Mâlik'ten rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Yemin olsun, siz Medine'de öyle kimseleri geride bıraktınız ki, ne kadar yol aldıysanız, ne kadar harcamanız olduysa ve hangi vadiyi katettiyseniz mutlaka onlar da bunda sizinle birliktedirler."Ey Allah'ın Rasûlü! Onlar Medine'de oldukları halde nasıl olur da bizimle birlikte olabilirler? dediler. Hazret-i Peygamber: "Mazeretleri onları alıkoydu"dedi. Buhârî, Cihad 35, Meğâzî 81; Ebû Dâvûd, Cihad 19; İbn Mâce, Cihad 6; Müsned, III, 103, 160, 182. 214.
Müslim de bunu Hazret-i Cabir yoluyla rivâyet etmiştir. Câbir dedi ki: Bir gazada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte idik. Şöyle buyurdu: "Hiç şüphesiz Medine'de bir takım kimseler vardır ki, ne kadar yol aldıysanız, hangi vadiyi katettiyseniz, mutlaka onlar sizinle beraberdirler. Hastalıkları onları (sizinle birlikte) çıkmaktan alıkoydu." Müslim. İmâre 159; İbn Mâce, Cihâd 6; Müsned, III, 300, 341.
Böylece Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mazereti bulunanlara, gücü yerinde ve fiilen amelde bulunanlara hakkında sözkonusu olan ecrin benzeri ecir verileceğini bildirdi.
Kimisi de şöyle demiştir: Özürü bulunan kimsenin mükâfatı katlandırılmaz. Ancak, fiilen katılanın ecri kat kat verilir.
İbnü'l-Arabî der ki: Bu, yüce Allah'a karşı delilsiz bir hüküm vermedir, onun geniş rahmetini daraltmadır. Kimi insanlar İse, bu hususta şüpheli bir ifade kullanarak şöyle demişlerdir. Son cümle İbnu'l-Ariıbî, Akkâmul-Kur'ân, fi, 1029'daki ifade şekli esas alınarak tercüme edilmiştir. Bunlara da kat kat ecir verileceği kesindir. Ancak, bizler herhangi bir yerde kat kat mükâfat verileceğini kesin söyleyemeyiz. Çünkü bu, niyetlerin miktarına bağlı bir husustur. Bu da ğaybî bir meseledir. Kafi olarak söylenebilen şu ki, ortada kat kat ecrin verileceği doğrudur, yüce Rabbimiz ise kimin bunu hakettiğini en iyi bilendir.
Derim ki: Hadis ve âyetlerden zahiren anlaşılan, ecir bakımından eşitlik olduğudur. Bunlardan birisi de Hazret-i Peygamber'in: "Her kim bir hayır gösterirse, ona da bizzat o hayrı işleyenin ecri gibi ecir verilir" Müslim, İmâre 133; Ebû Dâvûd, Edeb 115; Tirmizî, İlim 14; Müsned, IV, 120, V, 274. hadisi ile: "Kim abdest alır da namaz kılmak üzere çıkar da, insanların namazı kılıp bitirmiş olduklarını görürse, Allah o kimseye o namazı kılan ve cemaate katılanların ecrini verir" Ebû Dâvûd, Salât 50; Nesâî hurime 52; Müsned. II, 380. âyetten gibi.
Yüce Allah'ın:
"Kim Allah'a ve Rasûlüne hicret maksadıyla evinden çıkar da sonra ölüm kendisine erişirse, onun mükâfatı Allah'a ait olur" (en-Nisa, 4/100) âyetinin zahiri de bunu gerektirmektedir. Samimi niyetin amellerin esası oluşu da buna delildir. Eğer, itaat olan bir işi yapmak için samimi bir niyete sahip olur da, bu niyet sahibi herhangi bir engel dolayısıyla o itaati işlemekten acze düşerse, aciz düşen kimsenin alacağı ecrin, bizzat o işi yapmaya gücü yeten ve yapanın ecrine eşit olması ve hatta ondan da fazla olması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır" el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 1, 61, 109. diye buyurmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
122
Mü’minlerin (Savaşa) topluca çıkmaları gerekmez. Onların her bir topluluğundan bir kesim de dinde fakîh olmak ve kendilerine döndükleri zaman kavimlerini uyarmak üzere (geri) kalmalı değil miydi? Olur ki sakınırlar diye.
Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1. Cihadın Farz-ı Kifâye Olması:
Yüce Allah'ın: "Mü’minlerin topluca... gerekmez" âyeti, -önceden geçtiği üzere-, cihadın muayyen olarak herkese (farz-ı ayn) bir yükümlülük olmadığını, farz-ı kifaye olduğunu gösterir. Çünkü herkes cihada çıkacak olursa, geriye kalan çoluk-çocuk zayi olur. O bakımdan, onlardan bir grup cihada çıksın, diğer bir bölüm çıkmayıp dinde fıkıh (derinlemesine bilgi) sahibi olsun ve çoluk-çocuğu korusun. Nihayet Savaşa çıkanlar geri döndüklerinde çıkmayıp yerlerinde kalanlar öğrenmiş olduktan şer'i hükümleri onlara öğretsinler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e onların yokluğunda yeni inen âyeti bildirsinler. Bu âyet-i kerîme, yüce Allah'ın:
"Eğer topluca cihada çıkmazsanız" (et-Tevbe, 9/39) âyeti ile ondan önceki âyeti -Mücahid ve İbn Zeyd'in görüşlerine göre- nesh edicidir.
2. İlim Tahsilinin Gereği:
Bu âyet-i kerîme, ilim talebinin vücubu hususunda aslî bir delildir. Çünkü âyetin anlamı şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) cihada çıkmayıp ikâmet ediyorken, mü’minlerin topluca cihada çıkmaları ve onu yalnız başına bırakmaları olacak şey değildir.
"Onların, her bir topluluğundan bir kesim de... kalmalı değil miydi."
Hepsinin Savaşa çıkmasının gerekmediğini öğrenmelerinden sonra, bir kesim Savaşa çıkıp, bir diğer kesim de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İle birlikte dini ondan öğrenip gerekli bilgileri elde etmek üzere geri kalmalı değil miydi? Savaşa çıkanlar da kendilerine geri dönecek olurlarsa, Peygamber'den işitip öğrenmiş oldukları şeyleri onlara bildirmelidir.
İşte bu âyette Kitap ve sünnet bilgisini elde etmenin vücubuna delil vardır. Yine bu bilginin farz-ı ayn değil de farz-ı kifaye olduğu da anlaşılmaktadır. Ayrıca yüce Allah'ın:
"Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun" (el-Enbiya, 21/7) âyeti de buna delildir. Bu âyetin kapsamına Kitabı ve sünneti bilmeyenler girmektedir.
3. "Taife (Kesim)"e Dair Açıklamalar:
Yüce Allah'ın:
"Onların her bir topluluğundan bir kesim de... kalmalı değil miydi?" el-Ahfeş'e göre: Niye kalmadı anlamındadır. Sözlükte "taife (kesim)" ise, topluluk demektir. Bu, kimi zaman iki kişiye varıncaya kadar az sayıdaki topluluk hakkında da kullanılabilir, tek kişi için de kullanıldığı olur.
Yüce Allah'ın:
"İçinizden bir grubu (taifeyi) affetsek bile... diğer bir grubu azaplandıracağız" (et-Tevbe, 9/66) âyetinde geçen "taife" ile tek kişi kastedildiğini daha önceden açıklamış idik. Bu âyette ise, hiç şüphesiz "taife" kelimesi ile, biri aklî, diğeri lügavî gerekçe olmak üzere iki sebepten ötürü topluluk kastedilmiştir, Aklî delil şudur. İlim, çoğunlukla tek bir kişiyle elde edilemez. Din açısından ise, yüce Allah'ın:
"Dinde fakih olmaları ve kendilerine döndükleri zaman kavimlerini uyarmak üzere" âyetinde zamir çoğul gelmiştir.
İbnü’l-Arabî der ki: Kadı Ebû Bekr ile ondan önce eş-Şeyh Ebû'l-Hasen'in görüşüne göre burada "taife"den kasıt tek kişidir. Onlar, bu hususta ise, haber-i vahid ile amelin vücubunu delil ve dayanak olarak kabul ederler. Bu doğrudur. Ancak, "taife" kelimesinin tek kişi hakkında kullanıldığı açısından değil, tek bir kişinin verdiği haber olsun, birçok kişinin verdiği haber olsun, ona haber-i vahid denilmesi açısından doğru olabilir. Çünkü, haber-i vahidin mukabili olan "tevatür" rivâyetindeki sayı münhasır değildir.
Derim ki: Tek bir kimseye de "taife" denilebileceğine dair en açık delillerden birisi de yüce Allah'ın:
"Eğer mü’minlerden iki taife birbirleriyle çarpışırlarsa" (el-Hucûrât, 49/9) âyetinde iki kişinin kastedilmesidir. Buna delil ise yine yüce Allah'ın, (daha sonra gelen):
"O halde iki kardeşinizin arasını düzeltin" (el-Hucurat, 49/10) âyetidir. Görüldüğü gibi burada da tesniye lâfzı gelmiştir. Buna karşılık 'çarpışırlarsa" âyetindeki zamir her ne kadar çoğul ise de, ilim adamlarının konu ile ilgili iki görüşlerinden birisine göre çoğulun asgari sınırı İkidir.
4. Dinde Fakih Olmak için Kalanlar ve Uyaranlar:
Yüce Allah'ın:
"Dinde fakih olmaları" âyetindeki zamir ile, "uyarmaları" âyetindeki zamir, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte ikamet edenlere aittir. Bu açıklamayı Katade ve Mücahid yapmıştır. el-Hasen ise, bu zamirler cihada çıkan kesime aittir, demektedir, Taberî de bu görüşü tercih etmiştir. Buna göre, "dinde fakih olmak" âyetinin anlamı ise, yüce Allah'ın kendilerine göstereceği mü’minlere karşı zafer ve dinin ilahi yardıma mazhar olması dolayısıyla basiretlerinin açılması ve yakinlerinin yükselmesi demektir.
"Kendilerine döndükleri zaman kavimlerini uyarmak üzere" yani, cihaddan döndüklerinde kavimlerinden kâfir olanları uyarmak üzere... demektir. Onlara, yüce Allah'ın Peygamberine ve mü’minlere zafer verdiğini haber versinler ve müşrik olan kavimlerinin, mü’minlere karşı Savaşabilecek güçlerinin bulunmadığını bildirsinler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e karşı çarpışabilecek imkânı bulamayacaklarını bildirsinler. Aksi takdirde bunların başına da benzerleri olan diğer kâfirlerin başına gelen musibetlerin geleceğini söylesinler.
Derim ki: Mücâhid ve Katade'nin görüşü daha bir açıktır. Yani, seriyyelerle birlikte çıkmayıp Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte geri kalan kesim, dini iyice öğrensin. Bu ise, ilim talebine vücub ve bağlayıcılık söz konusu olmaksızın bir teşvik ve bu konuda gayrete getirmeyi gerektirmektedir. Çünkü ilim talebi, söz gücüyle olmaz. İlim talebi delilleri ile birlikte gerçekleşmelidir. Bu görüşü Ebû Bekr b. el-Arabî dile getirmiştir.
5. İlim Talebinin Kısımları:
İlim talebi iki kısma ayrılır. Namaz, zekât ve oruç gibi farz-ı ayn olanlar.
Derim ki: İşte Hazret-i Peygamber'den rivâyet edilen: "İlim talebi farzdır" âyeti bu hususu ifade etmektedir. Abdulkuddus b. Habib rivâyet eder: Ebû Said el-Vuhâzî, Hammâd b. Ebi Süleyman'dan, o, İbrahim en-Nehaî'den dedi ki: Ben, Enes b. Mâlik’i şöyle derken dinledim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "İlim talebi her müslümana farzdır."İbrahim dedi ki: Ben, Enes b. Mâlik'ten bu hadisten başkasını dinlemedim. İbn Mâce, Mukaddime 17. İbn Mâce, Mukaddime 17.
İkinci tür ilim ise, farz-ı kifaye ilimdir. Hakların elde edilmesi İbnül-Arabî, Akkâmu'l-Kuran, II. 1031. sahifede "elde edilmesi" anininim verdiğimiz tahsil kelimesi yerine korunması, sağlama alınması anlamını veren "tahsîn" kelimesi yer almaktadır. Hadlerin uygulanması, davacılar arasında hüküm verilmesi ve benzeri hususlar.., Çünkü bütün insanların bunları öğrenmeleri uygun düşmez. O takdirde halleri, düzenleri bozulur, aynı şekilde gazaya giden seriyelerin de durumu bozulur, eksilir. Yahut da geçimleri tamamen âtıl hale gelir, Böylelikle bu iki hâli muayyen olarak yerine getirilmesi sözkonusu olmakla birlikte, her birisini belli kimseler tayin edilmeksizin bazı kimselerin yerine getirmesi kesinleşmiş olmaktadır. Bu ise, yüce Allah'ın ezelî kudret ve sözü gereğince kullarına kolaylaştırması ve aralarında rahmet ve hikmeti paylaştırmasına göre ortaya çıkar.
6. İlim Taleb Etmenin Faziletine Dair:
İlim talebi büyük bir fazilet, şerefli bir mertebedir. Hiçbir amel ona denk düşmez. Tirmizî, Ebû'd-Derdâ yoluyla gelen hadisde şöyle dediğini rivâyet eder: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i şöyle buyururken dinledim: "Kim bir yolu ilim aramak kastıyla izleyecek olursa, Allah da o kimseyi cennete götüren bir yolda yürütür. Şüphesiz ki melekler, ilim talep edene razı olduklarından dolayı kanatlarını yerlere sererler. Ve şüphesiz alim kimseye göklerde bulunanlar, yerde bulunanlar ve hatta suyun içindeki balıklar dahi mağfiret dilerler. Ve şüphesiz âlimin âbide olan fazileti, ondördündeki ayın diğer yıldızlara olan fazileti gibidir. Gerçek şu ki, ilim adamları peygamberlerin mirasçılarıdır. Şüphesiz peygamberler ne bir dinar, ne de bir dirhem miras bırakmışlardır. Onlar, ancak ilmi miras bırakmışlardır. Her kim onu alırsa hiç şüphesiz çok büyük bir pay almış olur." Ebû Dâvûd, İlim 1, Tirmizî, İlim 19; İbn Mâce, Mukaddime 17; Dârimî, Mukaddime 32 h. no: 349; Müsned, V, 196.
Dârimî Ebû Muhammed de Müsned'inde şöyle demektedir: Bize, Ebû'l-Muğire anlattı, bize el-Evzaî, el-Hasen'den anlattı, (el-Hasen) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a İsrailoğulları arasında bulunan ve birisi farz namazları kıldıktan sonra oturup insanlara hayrı öğreten alim kişi ile, diğeri de gündüzün oruç tutup geceleyin namaz kılan kişi hakkında bunların hangisi daha faziletlidir diye soru sordular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şu farz namazı kılıp sonra da insanlara hayrı öğretmek üzere oturan âlimin, gündüzün oruç tutan ve geceleyin namaz kılan abide fazileti, benim, sizin en aşağı mertebe bulunanınıza üstünlüğüm gibidir." Dârimî, Mukaddime 32, h. no: 347.
Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr de bunu "Beyânü’l-İlm" adlı eserinde senediyle Ebû Said el-Hudrî'den rivâyet etmektedir. O, dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Âl-imin âbide üstünlüğü, benim ümmetime üstünlüğüm gibidir."
İbn Abbâs da dedi ki: Cihadın en faziletlisi içinde Kur'ân-ı Kerîm'in, fıkhın ve sünnetin öğretildiği bir mescid bina edeninkidir. Bunu, Şureyk, Leys b. Ebi Süleym'den, o, Yahya b. Ebi Kesir'den, o, Ali el-Ezdî'den rivâyet etmiştir. Ali dedi ki: Cihada gitmek istedim. İbn Abbâs bana şöyle dedi: Senin için cihaddan daha hayırlı olan bir şeyi sana göstereyim mi? Bir mescide gidersin, orada Kur'ân okutursun ve fıkıh öğretirsin. er-Rabi’ de dedi ki: Ben, Şâfiî'yi şöyle derken dinledim: İlim talep etmek nafile namazdan daha üstün bir vecibedir.
Hazret-i Peygamberin: "Şüphesiz ki, melekler kanatlarını yerlere koyarlar"şeklinde hadiste yer alan âyetinin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisine göre melekler, o kimseye şefkat ve merhamet duyarlar. Nitekim yüce Allah, çocuklara, anne-babaya iyilik yapmalarını emrettiği âyetinde şöyle buyurmuştur:
"Merhametinden dolayı onlara alçak gönüllülük kanadını indir." (el-İsra, 17/24) Yani, onlara karşı alçak gönüllü davran.
İkinci açıklama şekline göre ise; kanatların yere konulmasından maksat, yola açılması, yayılmasıdır. Çünkü bazı rivâyetlerde: "Ve şüphesiz ki melekler kanatlarını yayarlar" denilmektedir. Yani melekler, ilim talibini, yüce Allah'ın rızası için uygun şekilde ilim tahsil ettiğini görüp de diğer halleri de ilim talebindeki haline benziyor ise, bu yolculuğunda kanatlarını onun için yere yayarlar ve onu kanatları üzerinde taşırlar. Bunun sonucunda da ilim taleb eden kişi esenliğe kavuşur, Eğer yürüyor ise yorgunluk, bitkinlik duymaz. Uzak yollar ona yakın gelir. Normal yolculara isabet eden hastalık, malın gitmesi, yolu kaybetmek gibi türlü zararlar onu gelip bulmaz. Bu kabilden açıklamalar kısmen de olsa, daha önce Âl-i İmrân Sûresi'nde yüce Allah'ın:
"Allah... açıkladı" (Âl-i İmrân, 3/18) âyetini açıklarken geçmiş bulunmaktadır.
İmrân b. Husayn dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Ümmetimden bir kesim, kıyâmet kopuncaya kadar hak üzere üstün kalmaya devam edeceklerdir." Buhârî, Fardu'l-Humus 7, Menakıb 28, İ'tisam 10, Tevhîd 29; Müslim, Îman 247, İmare 170-175; Ebû Dâvûd, Cihad 4, Filen 1; Tirmizî, Fiteo 51; İbn Mâce, Mukaddime 1; Dârimî, Cihâd 39; Müsnd, IV, 93, 99, 104..., V, 269, 278, 279. Yezid b. Harun dedi ki: Eğer burada sözü geçenler hadis sahipleri (hadis ilmini tahsil edenler) değil iseler, bunların kim olduklarını bilemiyorum.
Derim ki: Âyetin yorumu ile ilgili olarak (Hadîs-i şerîfte kendilerinden söz edilen kimselerin) hadis ile uğraşan ilim adamları olduklarına dair Abdurrezzak'ın bu görüşünü es-Sa'lebî nakletmektedir: Ben de, İbn Ebi Hucce diye bilinen hocamız, üstad, kıraat alimi, nahiv bilgini, muhaddis, Kurtubalı Ebû Cafer Ahmed b. Muhammed b. Muhammed el-Kaysî'yi, Hazret-i Peygamber'in: "Garb ehli kıyâmet kopacağı vakte kadar hak üzere galip ve muzaffer kimseler olmaya devam edeceklerdir" âyetinin açıklanması ile ilgili olarak; "bunlar ilim adamlarıdır” dediğini dinledim. (Bunu açıklamak sadedinde) dedi ki: Çünkü, "garb" kelimesi müşterek bir lâfızdır. Hem büyük kova anlamında kullanılır, hem de güneşin batış yeri için kutlanılır. Ayrıca, taşan gözyaşı anlamında da kullanılır. Buna göre: "Garb ehli... devam edecektir" ifadesi; Allah'ı bilmekten ve O'nun hükümlerini bilmekten dolayı, O'nun korkusundan ötürü göz yaşlan taşıp duranlar muzaffer ve üstün gelmeye devam edeceklerdir, demektir. Yüce Allah da:
"Kulları arasında Allah'tan ancak âlimler korkar" (Fâtır, 35/28) diye buyurmaktadır.
Derim ki: Bu yorumu, Hazret-i Peygamber'in Müslim'in Sahih'inde yer alan şu âyeti de desteklemektedir: "Allah kimin hakkında hayır dilerse onu dinde fakih (derin bilgi sahibi) yapar. Müslümanlardan bir kesim kıyâmet gününe kadar hak üzere çarpışmaya ve kendilerine düşmanlık edenlere karşı muzaffer kalmaya devam edeceklerdir." Bir önceki notta işaret edilen yerlerin bir çoğunda bu iki husus aynı rivâyette sözkonusu edilmektedir.
Bu hadisin ifade dizisinin zahirinden anlaşıldığına göre, onun başı sonu ile irtibatlıdır. Yani hak üzere kalmaya devam edecek olan kesim, dinde fıkıh (derin bilgi) sahibi olanlar ve btı yolda çaba harcayanlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
123
Ey Îman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlarla Savaşın. Onlar sizde büyük bir azim ve şiddet bulsunlar. Bilin ki Allah, muhakkak takva sahipleriyle beraberdir.
Bu âyete dair açıklamalarımız, tek başlık halinde sunacağız:
Kâfirlerle Savaş:
Şanı yüce Allah, mü’minlere ne şekilde cihad edeceklerini göstermekte ve düşmanlarından yakınlık sırasına göre başlamaları gerektiğini bildirmektedir. Bundan dolayı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) önce (cihada) Araplarla başladı. Araplarla Savaşı bitirdikten sonra bu sefer Şam (Suriye) topraklarında egemenliği bulunan Bizanslılara yöneldi.
el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerle Savaş ile emrolunmadan önce indirilmiştir. İşte bu âyet, (müşriklerden yalnız) İslâm'ın kabul edileceği belirtilen hükümlerden önceki tedricî hükümlerden birisidir.
İbn Zeyd der ki: İndirildiği dönemde bu âyet-i kerîme ile kastedilenler Araplardır. Araplarla Savaş sona erdikten sonra, Bizanslılarla diğerleri hakkında:
"... Allah'a ve âhiret gününe îman ... etmeyenlerle Savaşınız" (et-Tevbe, 9/29) âyeti nâzil oldu.
İbn Ömer'den, bununla kastedilenlerin Deylemliler olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir. Yine ondan gelen rivâyete göre, Önce kimlerle Savaşa başlamak gerekir. Bizanslılarla mı, yoksa Deylemlilerle mi? diye sorulmuş; İbn Ömer: Bizanslılarla diye cevap vermiş.
el-Hasen der ki: Burada kastedilen Deylemlilerle, Türklerle ve Bizanslılarla Savaşmaktır.
Katade der ki: Bu âyet, yakınlık sırasına göre kâfirlerle Savaşmak hususunda umumî bir âyettir.
Derim ki: Katade'nin görüşü âyetin zahirine uygun olan görüştür.
İbnü'l-Arabî de, İbn Ömer'in dediği şekilde Deylemlilerden önce Bizanslılarla Savaşılması görüşünü şu üç sebep dolayısıyla tercih etmiştir. Birincisine göre; Bizanslılar Kitap ehlidir. O bakımdan, bunlara karşı delil (diğerlerine oranla) daha çoktur ve daha kesindir. İkinci olarak, onlar bize -yani Medinelilere- daha yakındırlar. Üçüncüsü ise, peygamberlerin yurtları onların toprakları içerisinde daha çoktur. Bu yurtların ellerinden kurtarılması daha bir vaciptir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Onlar sizde büyük bir azim ve şiddet bulsunlar." Yani, çetinlik, güç ve hamiyet bulsunlar. el-Fadl, el-A'meş ve Âsım'dan,
"Azim ve şiddet" kelimesini "gayrı" harfi üstün ve "lâm" harfini de sakin olarak okuduklarını rivâyet etmektedir. el-Ferrâ' der ki: Hicazlıların ve Esedoğullarının şivesi, "ğayn" harfi üstün şeklindedir. Temimoğulları ise ğayn harfini ötreli olarak kullanırlar.
124
Bir sûre indirildiği zaman İçlerinden bazıları "Bu hanginizin imanını artırdı" derler. Îman etmiş olanlara gelince; daima onların imanını artırmıştır ve onlar birbirleriyle müjdeleşirler.
“Zaman" âyetindeki; sıla (zâid)dir.
Âyet-i kerîmeyle kastedilenler münafıklardır.
"Hanginizin imanını artırdı?" âyeti ile ilgili olarak: Daha önce Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/173- âyetin tefsirinde) imanın artışı ve eksilişi ile ilgili açıklamalar geçtiği gibi yine bu kitabımızın Mukaddimesinde "sûre"nin anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bunları burada tekrarlamanın bir anlamı yoktur.
el-Hasen, Ömer b. Abdulaziz'e yazdığı bir mektubunda şunları söylemektedir: "Şüphesiz ki imanın birtakım sünnetleri ve farzları vardır. Kim bunları tamamlayacak olursa onunla imanı kemale ermiş olur. Kim de bunları tamamlayamazsa imanı tamamlamamış olur." Ömer b. Abdulaziz der ki: "Eğer yaşayacak olursam ben bunları sizlere açıklayacağım. Şayet ölürsem, zaten benim sizin arkadaşlığınıza aşırı bir tutkum da yoktur." Bunu Buhârî nakletmektedir." Buhârî, Îman de belirtildiğine göre; burada inerimin Kurtubinin, Hasan-ı Basrî'ye nisbet ettiği sözler de, Ömer b. Abdulaziz'in Adib b. Adiy'e yazdığı mektubunda geçmektedir. Buhârî, Îman de belirtildiğine göre; burada inerimin Kurtubinin, Hasan-ı Basrî'ye nisbet ettiği sözler de, Ömer b. Abdulaziz'in Adib b. Adiy'e yazdığı mektubunda geçmektedir.
İbnü'l-Mübarek der ki: Ben, imanın arttığını söylemekten başka bir çıkar yol bulamadım. Aksi takdirde Kur'ân'ı reddetmiş olurum.
125
Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince, onların murdarlıklarına murdarlık katıp arttırdı ve onlar kâfir olarak ölüp gittiler.
"Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince" yani, şüphe, tereddüt ve münafıklık bulunanlara gelince... Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/10, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Onların murdarlıklarına murdarlık katıp artırdı." Şüphelerine şüphe, küfürlerine küfür. Mukâtil ise günahlarına günah... diye açıklamıştır ki, anlamlar birbirlerine yakındır.
126
Görmüyorlar nu ki onlar her yıl ya bir veya İki kere deneniyorlar? Sonra tevbe de etmiyorlar, İbret de almıyorlar.
Yüce Allah'ın;
"Görmüyorlar nu ki, onlar her yıl ya bir veya iki kere deneniyorlar" âyetindeki: genel olarak
"görmüyorlar mı" anlamında, münafıklara dair haber olmak üzere "ye" ile okunmuştur. Hamza ve Ya'kub ise, münafıklara dair haber ve mü’minlere de hitab olmak üzere "te" ile ("görmüyor musunuz" anlamında) okumuşlardır. el-A'meş ise,"Görmediler mi" diye Talha b. Mûsarrif ise; "Görmüyor musun" diye okumuşlardır ki, bu sonuncusu İbn Mes'ûdun kıraati olup, hitap Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yönelik olmak üzere böyle okumuşlardır.
"Deneniyorlar" âyetini Taberî: Sınanıyorlar diye açıklamıştır. Mücahid de kıtlık ve sıkıntı ile, darlık ile diye açıklamıştır. Atiyye: Hastalıklar ve çeşitli ağrılarla diye açıklamıştır ki, buradaki hastalık ve ağalardan kasıt, ölümün habercileridir. Katade, el-Hasen ve Mücahid de der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte gazaya ve cihada çıkmakla ve Allah'ın vadetmiş olduğu zaferleri de görmekle; diye açıklamışlardır.
"Sonra" bunun için tevbe de etmiyorlar, ibret de almıyorlar.
127
Bir sûre indirilince de birbirlerine bakarlar ve: "Sizi kimse görüyor mu?" (derler) ve sonra sıvışıp giderler. Allah onların kalplerini ters çevirmiştir. Çünkü onlar anlamayan bir toplulukturlar.
"Bir sûre indirilince de birbirlerine bakarlar" anlamındaki âyette yer alan; sıladır (yani, zaiddir). Burada kastedilenler münafıklardır. Yani, onlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur'ân okumakta iken huzuruna gelip de ona indirdiği âyetler arasında içyüzlerini açıklayan, yahut da birilerinin içyüzlerini açıklayan bir âyet indirilecek olursa, bunun doğruluğunu ifade eder anlamda korku ile biri diğerine bakar ve: "Siz, bunu konuştuğunuz vakit sizi görüp de bunu Muhammed'e aktaran bir kimse oldu mu" derler. Ancak, onların bu tutumları Hazret-i Peygamberin peygamberliği konusundaki cehaletlerinden ve yüce Allah'ın, onu gaybından dilediği şeylere muttali kıldığından habersizliklerinden dolayıdır.
Bir görüşe göre buradaki "bakarlar" ifadesi bu âyet-i kerîmede; haber verirler anlamındadır. Taberî, birisinden, buradaki "bakar" fiilinin bu âyet-i kerîmede "dedi" yerinde kullanıldığını söylediğini nakletmektedir.
"Sonra sıvışıp giderler." Yani, hidayet yolundan uzaklaşır, ayrılır giderler. Çünkü onlara, gizledikleri sırları açıklanıp, başkalarının bilmediği işleri kendilerine bildirilecek olursa, kaçınılmaz olarak hayrete düşer, ne yapacaklarını bilmezler; durup düşünürler. Şayet doğruyu anlayacak olurlarsa işte o vakit îman ettikleri zannolunabilir. Çünkü, onların küfür üzere karar verdikleri ve ondan kendilerini kurtaramadıkları vakit, âdeta sağlıklı düşünme ve hidayet bulma ihtimallerinin bulunduğu o halden yüzçevirmiş gibi olurlar ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kıraatini, okuduğu şeyler üzerinde dikkatle düşünen, Allah'ın âyetleri hakkında ibretle tefekkür eden kimselerin işiteceği şekilde işitmemiş olurlar:
"Şüphesiz, Allah katında yeryüzünde canlıların en kötüsü akıl etmeyen sağır ve dilsizlerdir" (el-Enfâl, 8/22);
"Onlar Kukanı iyiden iyiye düşünmezler mi? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?" (Muhammed, 47/24)
Yüce Allah'ın:
"Allah onların kalplerini ters çevirmiştir" âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1. Allah Kalplerini Ters Çevirmiştir:
Yüce Allah'ın:
"Allah onların kalplerini ters çevirmiştir" âyeti, onlara bir bedduadır. Onlara bunu söyleyiniz. Onunla birlikte yaptıklarının bir cezası olmak Üzere kalplerinin hayırdan çevrilmiş olduğunu haber vermek anlamında olması da mümkündür. Bu, beddua olarak kullanılan bir ifadedir. Yüce Allah'ın:
"Allah kahretsin, onları" (et-Tevbe, 9/30) âyeti gibidir,
"Çünkü onlar" âyetindeki "be" harfi "ters çevirilmiştir" anlamındaki fiile bir sıladır.
2. "İnsirâfın Dönmek Anlamında Kullanılması:
İbn Abbâs dedi ki: Namazdan döndük (insarafnâ) denilmesi mekruhtur. Çünkü; bir topluluk insiraf ettiler (döndüler), Allah da onların kalplerini ters çevirdi. O bakımdan siz, bunun yerine namazı kıldık, ifa ettik (kadaynâ) deyiniz. Bunu Taberî, İbn Abbâs'tan senediyle rivâyet etmiştir.
İbnü'l-Arabî der ki: Ancak onun bu sözü söylediği tartışılır. Sahih olduğunu da zannetmiyoruz. Çünkü, ifadenin düzeninin şöyle olması gerekirdi: Her hangi bir kimse namazdan insiraf ettik, demesin. Çünkü, bir topluluk hakkında: "Sonra sıvışıp giderler, Allah onların kalplerini ters çevirmiştir" diye buyrulmuştur. Bize, Vaiz Muhammed b. Abdulmelik el-Büstî haber verdi, bize Ebû’l-Fadl el-Cevherî, kendisine kendisinden işitildiği belirtilerek şöyle de demiş olduğunu bildirdi: Biz bir cenazede bulunuyorduk. Cenazenin geldiğini haber veren kişi, Allah'ın rahmeti üzerinize olsun çekiliniz (insa-rifû) dedi. Bu sefer kendisi şöyle dedi: Kimse "insarifu" demesin. Çünkü, yüce Allah yerdiği bir kavim hakkında (aynı fiili kullanarak): "Sonra sıvışıp giderler (insarafû), Allah onların kalplerini ters çevirmiştir" diye buyurmaktadır. O bakımdan bunun yerine Allah'ın rahmeti üzerinize olsun, geri çekiliniz (inkalibû) deyiniz. Çünkü yüce Allah övdüğü bir topluluk hakkında da (aynı fiili kullanarak) şöyle buyurmaktadır:
"Sonra da kendilerine hiç bir zarar dokunmaksızın Allah'tan bir nimet ve bolluk ile döndüler (inkalabû)." (Âl-i İmrân, 3/174).
3. Kalpler Üzerinde Tasarruf Sahibi Olan Allah'tır:
Yüce Allah bu âyet-i kerîmede kalpleri evirip çevirenin, kalpleri döndürenin kendisi olduğunu haber vermektedir. Bu ise, insanların kalpleri ve azaları kendi ellerindedir ve kendi hükümleri altındadır, diye inanan Kaderiyye'nin görüşünü reddetmektedir. Çünkü onların kanaatine göre onlar, kalplerinde ve organlarında kendi meşietleriyle tasarrufta bulunurlar, kendi irade ve ihtiyarlarıyla onlara hüküm geçirirler. Bundan dolayı Mâlik, Eşheb'in kendisinden rivâyetine göre şöyle demiştir: Bu âyet Kaderiyyenin görüşüne ne kadar açık bir red teşkil etmektedir:
"Kalpleri parça parça olmadıkça, kurdukları bina kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı olmaya devam edecektir." (et-Tevbe, 9/110) Yüce Allah'ın Hazret-i Nûh'a şu âyeti de böyledir:
"Gerçek şu ki, kavminden daha evvel îman etmiş olanlardan başkası asla îman etmiyecektir." (Hûd, 11/36) İşte bu, ebediyyen olmaz, geri dönülmez ve zeval bulmaz, bir durumdur.
128
Yemin olsun ki içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki, sîzin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. Size çok düşkündür. Mü’minlere oldukça şefkatli ve merhametlidir.
Bu iki âyet-i kerîme, Ubey b. Kâ'b'ın dediğine göre, semâdan en son inen âyetlerdir. Saîd b. Cübeyr'in görüşüne göre ise, Kur'ân-ı Kerîm'den en son nâzil olan âyet, önceden de geçtiği gibi:
"Bir de, Allah'a döndürüleceğiniz günden korkunuz" (el-Bakara, 2/281) âyetidir. Buna göre Ubey'in bu görüşünün,
"Bir de Allah'a döndürüleceğiniz bir günden korkunuz" (el-Bakara, 2/281) âyetinden sonra Kur'ân-ı Kerîmin en son inen âyeti bunlardır, anlamına gelme ihtimali vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Cumhûrun görüşüne göre bu âyetlerde hitab Araplaradır. Bu da, bu hususta onların üzerindeki nimetlerin sayılıp dökülmesi şeklindedir. Zira, peygamberleri onların dilleriyle ve anlayacakları bir lisan ile geldiği gibi, zaman durdukça da onunla müşerref kılınmışlardır. ez-Zeccâc der ki: Bu âyet bütün dünyaya yönelik bir hitaptır. Yani, yemin olsun sizlere insanlardan bir peygamber gelmiştir. Ancak birinci görüş daha doğrudur.
İbn Abbâs der ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile, nesebi itibariyle akrabalığı bulunmayan hiçbir Arap kabilesi yoktur. O bakımdan şöyle buyurulmuş gibidir: Ey Araplar topluluğu! Yemin olsun sizlere İsmailoğullarından bir peygamber gelmiştir. Ancak, ikinci görüş delili ortaya koymak-açisından daha bir pekiştiricidir. Yani siz, onun dediklerini anlayasınız ve onu önder kabul edip arkasından gidesiniz diye, sizin gibi bir insandır.
"İçinizden" âyeti, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nesebinin övülmesini ve onun, Arapların özünden ve katıksız Araplardan olmasını gerektirmektedir. Müslim'in Sahihinde Vasile b. el-Eska'dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Muhakkak Allah, İsmailin soyundan Kinane'yi seçti, Kinane'den de Kureyş'i seçti, Kureyş'ten de Haşimoğullarını seçti. Haşimoğulları arasından da beni seçti." Müslim, Fedâil 1; Tirmizî, Menakıb 1; Müsned, IV, 107.
Yine Hazret-i Peygamber'den şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Ben, nikâhlı, meşru evlilikten doğdum. Ben zinadan değilim." el-Heysemî. Mecmau'z-Zevâid, VIII, 214. Yani, Hazret-i Peygamberin Âdem (aleyhisselâm)'e kadar uzanan soyunda nikâh ile evliliğin bulunmadığı bir nesil yoktur. Ve onun soyunda zina mahsulü hiçbir kimse bulunmamaktadır.
Abdullah b. Kusayt el-Mekkî; İçinizden" anlamındaki kelimeyi; Enneleslerinizden değerlilerinizden anlamında "fe" harfini üstün olarak okumuştur. Ayrıca bu kıraat, hem Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den, hem de Fatıma (radıyallahü anha)'dan rivâyet edilmiştir, Yani size, en şerefliniz ve en faziletlileriniz arasından bir peygamber gelmiştir. Bu da, bir şey oldukça rağbet duyulan ise hakkında kullanılan: "Nefis bir şey" ifadesinden alınmadır. Bu âyetin; aranızda en itaatkâr kimse anlamına geldiği de söylenmiştir.
Yüce Allah'ın:
"Sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir" âyeti, sizin, zorluklarla, meşakkatlerle karşılaşmanız ona ağır gelir, demektir.
“Zorluk ve meşakkat" anlamındadır. Bu da, Arapların bir tepenin, zor ve helâk edici olması halinde kullandıkları: "Zorlu tepe" ifadelerinden gelmektedir. İbnü'l-Enbarî der ki: ın astl anlamı, zorluk, sıkıntı vermek demektir. O bakımdan Araplar, "Filan kişi filana zorluk çıkartır," dediklerinde işi sıkı tutar ve ona yerine getirilmesi zor gelen bir takım şeyleri yerine getirmeye mecbur tutar, demek isterler. Buna dair açıklamalar da daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/220. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Uğramama" âyetindeki; mastar içindir. Bu da; "Pek ağır gelir," şeklindeki mukaddem haberin mübtedâsıdır. Bununla birlikte;
"Sıkıntıya uğramanız" in, “Pek ağır gelir" in faili ve aynı zamanda bunun "Resûl"un sıfatı olması da mümkündür. Bu, daha da doğrudur.
"Size çok düşkündür" ile
"Şefkatli ve merhametlidir" anlamındaki âyetler da aynı şekilde sıfat olarak merfu'durlar. el-Ferrâ' der ki: "Sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir, size çok düşkün olan, mü’minlere oldukça şefkatli ve merhametli olandır" diye hal olarak nasb ile okunması da caizdir.
Ebû Cafer en-Nehhâs der ki: Âyetin anlamı ile İlgili olarak Arap diline uygun söylenmiş en güzel söz şudur: Bize Ahmed b. Muhammed el-Evdî anlattı, dedi ki: Bize, Abdullah b. Muhammed el-Huzaî anlattı, dedi ki: Ben, Amr b. Ali'yi şöyle derken dinledim: Ben, Abdullah b. Dâvud el-Hureybî'yi, şanı yüce Allah'ın:
"Yemin olsun ki, içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir" âyeti hakkında şöyle derken dinledim: Yani, sizin cehenneme girmeniz ona pek ağır gelir.
"Size çok düşkündür", sizin cennete girmenizi çok ister, demektir. Bir diğer görüşe göre de, sizin îman etmenizi çok ister anlamındadır. el-Ferrâ''ya göre: Cehenneme girmenizi hiç istemez, demektir. Bir şeye düşkünlük göstermek (hırs) ise, onun kaybolmasını, telef olmasını hiçbir şekilde istememek demektir.
"Mü’minlere oldukça şefkatli ve merhametlidir." Şefkatli (radıyallahü anhûf), radıyallahü anh'fet ve şefkatte ileri derecede giden kimse demektir.
"Şefkatli ve merhametli (radıyallahü anhûfun rahîm)"a dair açıklamalar, el-Bakara Sûresi'nde daha önceden (2/143. âyetin tefsirinde) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. el-Huseyn b. el-Fadl da der ki: Yüce Allah kendi isimlerinden iki ismini -herhangi bir peygambere-Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dışında kimseye vermiş değildir. O, Hazret-i Peygamber hakkında: "Mü’minlere oldukça şefkatli ve merhametlidir" diye buyurduğu gibi, kendi zatı hakkında da:
"Gerçekten Allah, insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir" (el-Bakara, 2/143) diye buyurmuştur.
Abdulaziz b. Yahya der ki: Âyet-i kerîmenin söz dizisi şöyledir: Yemin olsun ki size, kendi içinizden aziz (oldukça değerli, şerefli), mü’minlere karşı oldukça düşkün, şefkatli ve merhametli, sizden başka hiçbir şeyin kendisini ilgilendirmediği ve size zor gelen işlerden dolayı sıkıntıya uğramanız kendisine pek ağır gelen bir rasûl gelmiştir. Sizin için şefaatte bulunacak olan odur, O bakımdan onun sîreti üzere devam ettiğiniz sürece hiçbir şey için üzülmeyiniz. Zira o, sizin cennete girmenizden başka hiçbir şeye razı olmaz.
129
Eğer yüzçevirirlerse de ki: "Bana Allah yeter. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben ancak O'na güvenip dayandım. O, ulu Arş'ın Rabbıdır."
Yüce Allah'ın:
"Eğer yüz çevirirlerse, de ki: Bana Allah yeter." Yani, ey Muhammed! Yüce Allah'ın, kendilerine lütfedip dile getirmiş olduğu bu nimetlerden sonra kâfirler yüzçevirecek olurlarsa, bana Allah yeter, de. Yani, sizin bu inkârınıza karşı O, bana kâfidir.
"O'ndan başka hiçbir İlah yoktur, ben ancak O'na güvenip dayandım." Bütün işlerimi O'na ısmarladım, havale ettim.
"O, ulu arşın Rabbidir." Yüce Allah'ın özellikle arşı sözkonusu etmesi, yaratıklarının en büyüğünün arş olduğundan dolayıdır. Arş, zikredildiği takdirde, onun dışındaki bütün yaratıklar da onun kapsamına girer.
"Ulu” anlamındaki; kelimesini genellikle
"Arş"ın sıfatı olarak esreli okumuşlardır.
"Rabb"in sıfatı olarak ref ile de okunmuştur ki, bu okuyuş İbn Kesîr'den rivâyet edilmiştir, İbn Muhaysın'ın kıraati de böyledir. (Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: O, arşın Rabbidir, uludur). Ebû Dâvûd'un Kitab'ında da Ebû'd-Derdâ'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bir kimse sabahı ettiğinde ve akşamı ettiğinde yedişer defa; Bana Allah yeter, O'ndan başka hiçbir İlah yoktur, ben ancak O'na güvenip dayandım, O, ulu Arşın Rabbidir" diyecek olursa, ister bu sözleri söylerken doğru söylemiş olsun, ister yalan söylemiş olsun, onu kederlendiren her şeye karşı Allah ona yeter. Ebû Dâvûd, Edeb 100.
"Nevâdiru'l-Usurde de Bureyde'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim her namazın akabinde on kelime söyleyecek olursa, bu sözler dolayısıyla Allah'ın kendisine yeterli geldiğini ve Allah'ın ona, bunlardan dolayı mükâfat verdiğini görecektir. Bu on kelimenin beşi dünya için, beşi âhiret içindir:
"Dinim için hasbiyallah (Allah bana yeter), dünyam için hasbiyallah, beni üzen şeye karşı hasbiyallah, bana haksızlık edene karşı hasbiyallah, bana kıskançlık edene karşı hasbiyallah, bana kötü tuzak kurana karşı hasbiyallah, ölüm esnasında hasbiyallah, kabirde sorgulanma esnasında hasbiyallah, Mizan esnasında hasbiyallah, Sırat esnasında hasbiyallah, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, ben ancak O'na güvenip dayandım ve dönüşüm yalnız O'nadır."
en-Nakkâş da Ubey b. Kâ'b'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Şanı yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm’den en son indirdiği âyetler şu iki âyet-i kerîmedir:
" Yemin olsun ki içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki..." diye başlayan, sûrenin sonuna kadar devam eden âyetlerdir. Bunu önceden de açıklamış idik. Yusuf b. Mihran'ın İbn Abbâs'tan rivâyetine göre ise, Kur'ân-ı Kerîm’den en son nâzil olan âyet:
" Yemin olsun ki İçinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki..." âyeti ile bu âyet-i kerîmedir. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir.
Biz ise, İbn Abbâs'dan, el-Bakara Sûresi'nde belirttiğimiz gibi buna muhalif olan bir görüşü daha önceden nakletmiş idik ki, o daha sahihtir.
Mukâtil der ki: Bu âyetler daha önceden Mekke'de inmiş idi. Ancak, bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü sûre Medine'de inmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Yahya b. Ca'de der ki: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) iki kişi o hususta şahidlik etmedikçe, her hangi bir ayeti Mushafta tesbit etmezdi. Ensardan bir kişi Tevbe Sûresinin sonundaki:
" Yemin olsun ki İçinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki..." diye başlayan iki âyetin, Kur'ân'dan olduğunu bildirdi. Hazret-i Ömer: Allah'a yemin ederim ki, bunlara dair ben senden başka bir delil istemeyeceğim. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gerçekten böyle idi, deyip bunları da kaydettirdi.
İlim adamlarımız derler ki: Burada sözü geçen kişi Huzeyme b. Sabit'tir. Ömer (radıyallahü anh)'ın bu iki âyeti yalnızca onun şahidliği ile tesbit etmeyi kabul etmesi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in niteliğine dair bu âyetlerdeki ifadelerin sahih olduğuna dair delilin ortada oluşundan dolayıdır. Hazret-i Peygamberin böyle oluşu bir başka şahid getirmeye ihtiyaç bırakmayacak kadar güçlü bir karinedir. Ve bu âyet el-Ahzab Sûresi'nde yer alan: "Mü’minler arasında Allah'a verdiği sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır" (el-Ahzab, 33/23) âyetinden farklıdır. Çünkü o âyet-i kerîme, hem Zeyd, hem de Huzeyfe'nin şahidliği ile sabit olmuştur. Çünkü onlar, her ikisi de bu âyet-i kerîmeyi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan işitmişlerdi. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce bu kitabın (tefsirin) Mukaddime'sinde geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamd olsun.