KURTUBÎ TEFSÎRİ

Tevbe Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 4

1. Âyetin Tefsiri

Müşriklerden antlaşma Yaptıklarınıza Allah ve Rasûlü tarafından ilişkilerin kesildiğine dair bir uyarıdır (bu).

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1. Bu Sûrenin İsimleri:

Bu sûrenin isimleri hakkında Saîd b. Cübeyr dedi ki: İbn Abbâs (radıyallahü anh)'a Berae Sûresi'ne dair soru sordum, şöyle dedi: O, el-Fâdiha (iç yüzleri açıklayıp rezîl eden) dır. (Rezil etmedik) kimse bırakmayacak diye korkuya kapılacağımız derecede: "Onlardan,., onlardan..." diye âyetler inip durdu.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr Abdurrahim der ki: Bu sûre Tebuk gazvesi hakkında ve bu gazveden sonra inmiştir. Onun baş tarafında kâfirlerin ahidleri onlara geri atılmaktadır (bozulmaktadır). Yine bu sûrede münafıkların sırlan açığa çıkartılmaktadır. O bakımdan bu sûre el-Fâdiha ve el-Buhûs diye adlandırılır. Çünkü bu, münafıkların sırlarını ve gizliliklerini açığa çıkarmaktadır. Ayrıca bu sûre el-Müba'sıre diye de adlandırılır. Ba'sere ise araştırmak, ortaya çıkarmak anlamına gelir.

2. Bu Sürenin Baş Tarafında Besmelenin Bulunmayış Sebebi:

İlim adamları, bu sûrenin baş tarafında besmelenin bulunmayış sebebi hususunda beş ayrı görüş ileri sürmüşlerdir:

1- Araplar cahiliyye döneminde, eğer kendileriyle bir kavim arasında bir antlaşma bulunup da onlar bu antlaşmayı bozmak İstediklerinde kavme, besmele yazmaksızın bir mektup yazımlan adetleri idi. İşte et-Tevbe Sûresi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile müşrikler arasındaki antlaşmayı bozmak üzere nâzil olunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sûreyi Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) ile birlikte gönderdi. O da bu sûreyi hac mevsiminde Araplara okudu. Arapların ahdî bozarken besmele okumamak şeklindeki uygulanagelen adetlerine uygun olarak o da besmele okumadı.

2- Nesâî rivâyetle der ki: Bize Ahmed anlattı dedi ki, bize Muhammed b. el-Müsenna, Yahya b. Said'den anlattı, Yahya dedi ki: Bize Avf anlattı dedi ki: Bize Yezid el-Rukaşi Bu râvî'nin Yezîd er-Rukaşî değil de Yezîd el-Fârisî olması gerekliğine dair Tirmizî, Tefsir 9. sûre 1. başlığın sonunda gerekli açıklamaları yapmış bulunmaktadır anlattı dedi ki: Bize İbn Abbâs dedi ki: Ben, Osman'a şöyle dedim: el-Enfal Sûresi Mesânî'den Berae (Tevbe) Sûresi de Miûndan olduğu halde onları arka arkaya yazmaya; Bismillahirrahmanirrahim satırını da yazmayarak bu sûreyi yedi uzun SÛRE.(es-Sebu't-Tivâl) arasına yazmaya sizi iten sebep nedir? Osman dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a birşey nâzil oldu mu, nezdinde bulunan yazıcılardan birisini çağırır ve: "Siz bunu şu şu hususun sözkonusu edildiği sûreye koyunuz"diye buyururdu. Ona, birden çok âyet-i kerîme nâzil de olur ve yine: "Bu âyetleri içinde şu şu hususların sözkonusu edildiği sûreye koyun"derdi. el-Enfal Sûresi de (Medine'de hicretten sonra) ilk nâzil olanlardandı. Berae (et-Tevbe) ise Kur'ânın son nâzil olan sûrelerindendir. Bunun sözkonusu ettiği hususlar, öbürünün sözkonusu ettiği hususları andırıyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise bize, onun Ötekinden olduğunu açıklamaksızın vefat etti. Ben de onun (Tevbe'nin) ondan (el-Enfal'den) olduğunu zannettim. İşte bundan dolayı her iki sureyi yan yana getirdim ve aralarına Bismillahirrahmanirrahim satırını yazmadım. Bu hadisi, Ebû Îsa et-Tirmizî de rivâyet etmiş olup: Bu hasen bir hadistir, demiştir. Tirmizî, Tefsir 9. sûre 1.

3- Üçüncü görüş, yine Osman (radıyallahü anh)'dan rivâyet edilmiştir. Mâlik de, İbn Vehb, İbnü'l-Kasım ve İbn Abdi'l Hakem'in rivâyetine göre şöyle demiştir: Bu sûrenin baş tarafları (vahiyle) kaldırılınca, Bismillahirrahmanirrahim de onlarla birlikte kaldırıldı. Bu görüş, ayrıca İbn Aclân'dan rivâyet edilmiştir. Ona göre Tevbe Sûresi, Bakara Sûresi kadar veya ona yakındı. Onun bir bölümü gittiğinden dolayı, her iki sûre arasına Bismillahirrahmanirrahim yazılmadı. Saîd b. Cübeyr de der ki: Tevbe Sûresi, Bakara Sûresi gibi idi.

4- Hârice, Ebû İsmet ve başkalarının görüşü olup şöyle demişlerdir: Hazret-i Osman'ın halifeliği döneminde mushafı yazdıklarında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbı arasında görüş ayrılığı ortaya çıktı. Kimileri, Berae ve Enfal tek bir sûredir derken, kimileri bunlar iki ayrı sûredir dedi. Bunlar iki ayrı sûredir, diyenlerin görüşü dolayısıyla iki SÛRE arasında bir boşluk bırakıldı ve bunlar tek bir sûredir diyenlerin görüşü dolayısıyla da Bismillahirrahmanirrahim yazılmadı. Böylelikle her iki kesim de buna razı oldu ve her iki kesimin de mushafta delilleri tesbit edilmiş oldu.

5- Abdullah b. Abbas dedi ki: Ali b. Ebî Tâlib'e: Niçin Tevbe Sûresi'nde Bismillahirrahmanirrahim yazılmadı diye sordum, şu cevabı verdi: Çünkü, Bismillahirrahmanirrahim bir emandır. Tevbe ise kılıç (Savaş emri) ile nâzil olmuştur. Onda eman diye birşey yoktur. Bu manada bir açıklama el-Müberred'den rivâyet edilmiştir. O da şöyle der: Bundan dolayı ikisi bir arada olmaz, Çünkü "Bismillahirrahmanirrahim" bir rahmettir. Tevbe Sûresi ise gazab olarak nâzil olmuştur. Süfyan'dan da benzeri bir görüş rivâyet edilmiştir. Süfyan b. Uyeyne der ki: Bu sûrenin baş tarafına Bismillahirrahmanirrahim'in yazılmayış sebebi, besmelenin rahmet oluşundan dolayıdır. Rahmet ise bir emandır. Bu sûre ise münafıklar hakkında ve kılıç ile inmiştir. Münafıkların ise emanı yoktur.

Besmelenin yazılmayış sebebi hususunda sahih olan Hazret-i Cebrâîl'in bu sûre ile birlikte besmeleyi indirmemiş olmasıdır. Bunu da el-Kuşeyrî söylemiştir. Hazret-i Osman'ın, "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize, bunun ondan olduğunu beyan etmeden vefat etti" sözleri ise, bütün sûrelerin Hazret-i Peygamberin sözleri ve açıklamaları ile düzenlenmiş olduğunu, sadece Berae (Tevbe) Sûresi'nin ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu husustaki açık âyeti olmaksızın Enfal'e katıldığını göstermektedir. Buna sebep ise bu hususu açıklayamadan vefat etmesidir. Ayrıca bu İki sûre, iki yakın arkadaş diye adlandırılırdı. O bakımdan, bu iki sûrenin bir arada zikredilmeleri ve birinin diğerinden sonra gelmesi icabetmektedir. Çünkü, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) daha ayakta İken bu iki sûre bir arada ve birbirinden ayrılmamak niteliğine sahipti.

3. Enfâl ile Tevbe Sûresi Hakkındaki Bu Uygulama Kıyasa da Bir Delildir:

İbn Arabî der ki: İşte bu, kıyasın dinde aslî bir delil olduğunun delilidir, Nitekim Hazret-i Osman ile ashâbın ileri gelenlerinin, nassın bulunmaması esnasında benzerliği esas alarak kıyasa başvurduklarını ve Tevbe Sûresi'nin konusu ile Enfal Sûresi'nin konusunun benzer olduğunu gördüklerinden, Tevbe Sûresi'ni Enfal'den sonra koymayı uygun gördüklerini görüyoruz. Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'in tertibinde bile kıyasın dahlinin bulunduğunu açıklamış olduğuna göre, sair ahkâma dair başka ne düşünülebilir?

4. Berae: İlişkilerin Kesilmesi:

Yüce Allah'ın:

": İlişkilerin kesildiği" âyeti, şu hallerde kullanılır: Bir kimse birşeyi kendisinden izale edip uzaklaştıracak ve onunla kendisi arasındaki sebep ve bağlantıları koparacak -olursa, şeyden beri oldum, ben ondan uzağım," denilir.

Bu kelime burada gizli bir mübtedânın haberi olmak üzere ref mahallindedir. Bunun da takdiri: Bu... ilişkilerin kesildiği... dir" şeklindedir. Mübtedâ olarak merfu' kabul edilmesi de mümkündür. Haberi de, yüce Allah'ın: ... larınıza(dır)" buyruğundadır.

Nekire (belirtisiz.) bir ismin mübtedâ olarak gelmesi, bunun vasfedilmiş olmasından dolayıdır. Böylelikle bu kelime de bir dereceye kadar marıfe olmuş olur ve ona dair haber vermek mümkün olur. Îsa b. Ömer ise bu kelimeyi, şeklinde nasb ile ve; ": İlişkilerin kopuşuna riayet ediniz" takdiri üzere okumuştur ve bunda İğrâ (teşvik) manası vardır. "Berâe" kelimesi, "şenâe ve denâe" kelimeleri gibi "feâle" veznindedir.

5. Hazret-i Peygamber, Kamuyu İlgilendiren Tasarruflarda Ashâbın Tümünü Temsil Ediyordu:

"Müşriklerden antlaşma yaptıklarınıza..." âyeti, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendileriyle antlaşma yaptığı kimseler demektir. Çünkü, antlaşma akidlerini yapan kendisi idi. Ashâbının tümü de buna razı idiler. Böylelikle bizzat kendileri akid yapmış ve antlaşmış gibi oluyorlardı. O bakımdan bu antlaşma akdi de onlara nisbet edilmiştir. Aynı şekilde kâfirlerin ileri gelenlerinin kavimleri hakkında ve onlar adına yaptıkları akidler de onlara nisbet edilir, onlara mahsub edilir ve bu akid gereğince sorumlu tutulurlar. Zira başka türlüsü de mümkün değildir. Çünkü, bu hususta ayrı ayrı hepsinin rızasının alınmasına imkân yoktur. Buna göre İmâm (devlet başkanı), uygun göreceği bir maslahat dolayısıyla herhangi bir hususta akid yapacak olursa, bu bütün reâyâ için bağlayıcı olur.

Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

Yeryüzünde dört ay rahat rahat dolaşın. Biliniz ki biz Allah'ı âciz bırakamazsınız ve herhalde Allah kâfirleri rüsvay edendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Antlaşmaların Bozulacağı Vakit Başlayıncaya Kadar:

"Rahat rahat dolaşın" âyeti ile yüce Allah haberden hitaba geçmektedir. Yani onlara de ki: Yeryüzünde gidin, gelin, yol alın, Müslümanlardan herhangi bir kimsenin size karşı Savaş açmasından, mallarınızı alacağından, sizi öldürmesinden, ashâb etmesinden korkmaksızın güvenlik içerisinde gidiniz geliniz, demektir."Filan kişi arzda güvenlik içerisinde dolaştı," denilir. Yere genişçe yayılmış akan su hakkında; tabiri de buradan gelmektedir. Şair Tarafe b. el-Abd'in şu beyiti de bu kabildendir:

"Ben senden böyle bir şeyden korkmuş olsaydım, bana zarar veremezdin

Sen, önümde atlar koşup gidiyor görmedikçe."

2. Tanınan Süre İle İlgili Görüşler ve Tebûk Gazvesini Hazırlayan Olaylar:

İlim adamları tanınan sürenin keyfiyeti ile Allah'ın ve Rasûlünün kendilerinden ilişkilerini kestiklerinin kim oldukları hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Muhammed b. İshak ve başkaları derler ki: Bunlar, müşriklerden iki ayrı guruptur. Bunlardan birisinin antlaşma süresi dört aydan daha az idi. Bunlara tam dört ay mühlet verildi. Diğerlerinin ise antlaşmalarının belli bir süreleri yoktu. Bunların da antlaşmaları durumlarını düşünüp değerlendirmeleri için dört ay ile sınırlandırıldı. Artık bundan sonra bu gibi kimseler Allah'a, Rasûlüne ve mü’minlere karşı Savaş açmış kimseler kabul edilecekti. Bulundukları yerlerde öldürülecek veya ashâb alınacaktı. Tevbe etmesi müstesna. Bu sürenin başlangıcı ise, hacc-ı ekber günü idi. Sona ereceği tarih ise Rabiu'l-âhir ayının onu idi. Herhangi bir antlaşmaya taraf olmayanlara gelince, bunların da süresi haram ayların bitmesi ile sona erecekti. Bu da yirmisi Zülhicce'den olmak üzere Muharrem ay'ı ile birlikte elli günlük bir süre idi.

el-Kelbî der ki: Dört aylık süre, kendileri ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında dört aydan daha aşağı bir süre antlaşma bulunan kimseler içindi. Antlaşma süreleri dört aydan fazla olanlara gelince, yüce Allah'ın, Rasûlüne;

"O halde onların süreleri bitinceye kadar akidlerini tamamlayın" (et-Tevbe, 9/4) âyetinde sürelerini tamamlamasını emrettiği kimselerdir. Taberî ve başkalarının tercih ettiği de budur.

Muhammed. b. İshâk, Mücahid ve başkaları da şunu nakletmektedirler: Bu âyet-i kerîme Mekkeliler hakkında inmiştir. Şöyle ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiye yılı Kureyşliler ile on yıl süreyle Savaşmamak üzere barış yapmıştı. Bu süre içerisinde insanlar güvenlik altında bulunacak, birbirlerine ilişmeyeceklerdi. Buna bağlı olarak Huzaalılar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın tarafında, Bekroğulları ise Kureyş tarafında antlaşmada yer aldılar. Bekroğulları Huzaalılara saldırıda bulunarak ahidlerini bozdular. Buna sebep ise, İslâmdan bir süre önce Bekroğullarının Huzaa'dan almak istedikleri bir kan davalarının bulunması idi. Hudeybiye günü yapılan barış antlaşması ile insanlar birbirlerine karşı güven duydular. İşte, kan davalarının sahibi bulunan Bekroğullarından Deyloğulları bu fırsatı ganimet bilerek Huzaalıların gafletlerinden yararlanmak ve böylelikle Huzaalıların öldürmüş olduğu el-Esved b. Rezn oğullarının intikamını almak istediler. Bunun için Deyloğullarından Nevfel b. Muaviye, Bekroğullarının Abdumenaf kolundan kendisine itaat edenlerle birlikte yola çıktılar ve geceleyin Huzaalılara baskın düzenleyerek onlarla Savaştılar. Kureyşliler de Bekroğullarına silah yardımında bulundular. Hatta Kureyşten bazı kimseler bizzat onlara yardımcı oldu. Huzaalılar da meşhur olduğu ve (ilgili kaynaklarda) yazılı olduğu üzere Harem bölgesine çekildiler. Yapılan bu iş, Hudeybiye günü barışını bozmaktı. O bakımdan, Huzaalı Amr b. Salim ile Budeyl b. Verta, bir gurup Huzaalı ile birlikte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna gittiler ve Bekroğulları ile Kureyşlilerin başlarına getirdikleri bu musibete karşı Hazret-i Peygamber'den yardım istediler. Amr b. Salim Hazret-i Peygambere şu şiiri okudu:

"Rabbim, ben Muhammed'e bizim atamızın ve onun atasının,

eskiden beri devam eden antlaşmasını hatırlatıyorum.

Bize baba oldun sen, biz de evlat durumundaydık

Orada teslim olmuştuk ve itatten el çekmemiştik

Yardıma koş, Allah sana hidayet veresice, güçlü bir yardıma

Ve çağır Allah'ın kullarını yardım için gelsinler

Aralarında kılıcını kınından sıyırmış Resûlüllah da olsun,

Güneş gibi yükselip duran o bembeyaz yüzlü

Eğer onu küçük düşürücü bir iş yapılırsa hemen suratı asılır

Köpürerek akan coşkun deniz gibi büyük bir ordu arasında

Gerçek şu ki, Kureyşliler sana verdikleri sözü bozdular

Ve seninle pekiştirdikleri ahidlerini nakzettiler

Senin kimseyi (yardıma) çağırmayacağını zannettiler

Onlar ise en zelil ve sayıları en az olanlardır

Biz Vetir denilen suyumuzun kenarında gece uyurken bize baskın düzenlediler

Rükû ederken, secdelerde iken bizi öldürdüler."

Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu; "Eğer Kâ'boğullarına yardım etmeyecek olursam, ben de yardımsız kalayım."Daha sonra bir buluta bakarak şöyle dedi: "Şüphesiz ki bu bulut, Kâ'boğullarının zaferini müjdeliyor."Kâ'boğullarından kastı ise Huzaalılardır. Ayrıca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Budeyl b. Verka ile beraberindekilere de şöyle dedi: "Şüphesiz, Ebû Süfyan kısa bir süre sonra yeniden akdi bağlamak ve barış süresini artırmak için gelecektir. Fakat maksadını gerçekleştiremeden geri dönecektir."

Gerçekten de Kureyş, yaptıklarına pişman oldu. Ebû Süfyan akdi devam ettirmek, barış süresini daha da artırmak üzere Medine'ye çıkıp geldi. Tıpkı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın haber verdiği gibi. Ancak bilindiği gibi arzusunu gerçekleştiremeden geri döndü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Mekke üzerine yürümek üzere hazırlandı, Allah da Mekke fethini müyesser kıldı. Bu ise hicretin sekizinci yılında oldu. Hevazinliler, Mekke'nin fethedildiği haberini alınca, Mâlik b. Avf en-Nasrî -Huneyn gazası ile ilgili bilinen ünlü haberlerde belirtildiği üzre- Hevazinlileri bir araya getirdi. -İleride bu hususta kısmen açıklamalar gelecektir- Ve müslümanlar kâfirlere karşı muzaffer oldular, yardıma mazhar oldular.

Hevazin vak'ası, Huneyn günü hicretin sekizinci yılı Şevval ayının başında olmuştu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ganimet olarak alınan matları ve kadınları Taife varıncaya kadar paylaştırmadı. Taiflileri yirmi küsur gün muhasara etti. Başka süreler de söylenmiştir. Onlara karşı mancınıklar yaptı ve mancınıklarla -bu gaza ile ilgili bilindiği gibi- atış yaptı. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ci'rane'ye gitti ve bu hususta bilinen haberlerde belirtildiği üzere Huneyn ganimetlerini paylaştırdı. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geri döndü ve beraberindekiler de (yerlerine gitmek üzere) dağıldılar. O yi), insanların hac yönetimini Attab b. Esid yaptı. İslâm tarihinde haccı yöneten İlk hac emiri odur. Müşrikler de kendi ibadet anlayışlarına göre haccettiler. Attab b. Esid hayırlı, faziletli ve vera sahibi bir zat idi. Kâ'b b. Züheyr b. Ebi Sülma da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna gelip onu övdü ve onun başı ucunda:

"Suâd'dan ayrıldım o sebepten kalbim bugün üzgün ve kırgındır" diye başlayan kasidesini sonuna kadar okudu. Bu kasidesinde Muhacirleri sözkonusu etti, onlardan da övgüyle sözetti. Bundan önceleri ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı yeren şiirleri ezberlenmiş idi. Ensar, kendilerinden söz etmediği için onu ayıplayınca, bu sefer, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda Ensardan övgüyle sözettiği (ve şu mealdeki) kasidesini şöylece okudu:

"Hayatın keremiyle sevinmek isteyen, kimse,

Ensarın sâlimlerinden bir süvari topluluğu arasında yer alır

Onlar babadan oğula üstün değerleri miras aldılar

Şüphesiz onlar hayırlı olanlardır ve hayırlıların oğullarıdır

Uzun mızraklar ellerinde kısacık gibi gelir

Kor gibi kızarmış gözlerle bakarlar

Fakat görmeleri zayıf değildir

Canlarını Peygamberlerine satmışlardır onlar

Onun için Savaş alanında hücum ve baskın günlerinde

Kâfirlerden ellerine geçirdikleri kimselerin kanlarıyla

Temizlenir onlar ve bunu kendileri için bir ibadet bilirler

Arslanı bol Hafiye vadisinde bulunan kalın enseli

Yırtıcı arslanların alıştıkları gibi bunlar da (insan öldürmeye) alışmışlardır

Konaklayacak olursan engellerler senin kendilerine ulaşmanı

Ve sen dağ keçilerinin tırmandıkları sarp tepeler yanında kendini bulursun

Onlar Bedir günü Ali (b. Bekr b. Vâil veya bir başkası)'ye öyle bir darbe indirdiler ki,

Bütün Nizârlılar onun etkisi dolayısıyla boyun eğdiler

Eğer herkes benim onlara dair bildiklerimin tümünü bilseydi

Elbette benimle tartışanlar da beni tasdik ederdi

Bunlar öyle bir toplulukturlar ki, yıldızlar yağmur yağdırmazsa onlar

Gelip kendilerine konuk olan yolculara ikramda kusur etmezler."

Resûlüllah Taif dönüşünden sonra Medine'de Zülhicce, Muharrem, Safer, Rabiülevvel, Rabiülahir, Cumadelula ve Cumadelahire ayları kaldı, hicretin dokuzuncu yılı Recep ayında ise, müslümanlarla birlikte Bizanslılarla Savaşa yani Tebuk gazvesine çıktı. Bu da onun son gazvesi idi. İbn Cüreyc, Mücahid'den naklen dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk'den dönünce haccetmek istedi, sonra da şöyle dedi: "Şüphesiz Beyte, Beyti tavaf etmek üzere çıplak müşrikler gelir. Ben böyle bir şey kaldınlmadan haccetmeyi arzu etmiyorum." Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir'i hac emiri olarak gönderdi. Onunla birlikte de hacca katılanlara karşı okumak üzere Berae Sûresi'nin baş tarafından kırk âyet gönderdi.

Hazret-i Ebû Bekir yola çıktıktan sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ali'yi çağırarak: "Sen de Tevbe Sûresi'nin baş tarafından şu hususları anlatan âyeti al ve bir araya gelip toplanacakları vakit herkese karşı bunları İlan et" diye buyurdu.

Hazret-i Ali de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in el-Adbâ diye bilinen dişi devesi üzerinde yola çıktı ve sonunda Zül-Huleyfe denilen yerde Ebû Bekir -Allah ikisinden de razı olsun-'e ulaştı. Hazret-i Ebû Bekir onu görünce: Emir olarak mı geldin, yoksa memur olarak mı dedi. Hazret-i Ali hayır, memur olarak geldim dedi ve hep birlikte yola koyuldular. Hazret-i Ebû Bekir daha önce cahiliyye döneminde vakfe yaptıkları yerlerde onlara hac yaptırdı. Nesâî'nin kitabında (Süneninde) Hazret-i Cabir'den şöyle dediği nakledilmektedir: Ali (radıyallahü anh) da insanlara karşı Tevbe Sûresi'ni terviye (Zülhicce'nin sekizinci) gününden bir gün Önce, Arefe gününde ve Nahr gününde (Kurban bayramı birinci gününde) Ebû Bekir'in hutbesi sona erdikten sonra üç gün boyunca sonuna kadar okudu. Birinci Nefr günü olunca, Ebû Bekir kalktı, insanlara hutbe irad etti. Nasıl Nefr edeceklerini ve nasıl taş atacaklarını onlara anlattı, hac ibadetlerini onlara öğretti. Yine hutbesini bitirince Ali kalktı ve insanlara karşı Tevbe Sûresi'ni(n bu bölümlerini) sonuna kadar okudu. Nesâî, Mendik 187 (yakın lâfızlarla).

Süleyman b. Mûsa da dedi ki: Ebû Bekir Arefe'de hutbe okuyunca şöyle dedi: Kalk ey Alî, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın mesajının gereğini yerine getir. Hazret-i Ali de kalktı ve bunu yaptı. Sonra benim içime, herkesin Ebû Bekir'in hutbesinde hazır bulunmadığı kanaati doğdu. O bakımdan, Kurban Bayramı birinci günü çadırları tek tek dolaşmaya başladım.

Tirmizî de Zeyd b. Yusey’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben, Ali'ye, hacda seninle gönderilen şey neydi diye sordum o, benimle dört şey gönderildi, dedi: "Beytullahı çıplak bir kimse tavaf edemeyecek, her kiminle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında bir antlaşma varsa o, süresi sona erinceye kadar geçerlidir. Kimin bir antlaşması yoksa da onun süresi dört aydır. Cennete ancak müslüman bir can girecektir. Artık bu yıldan sonra müslümanlarla müşrikler (hacda) bir arada bulunmayacaklardır."Tirmizî der ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Bunu Nesâî de rivâyet etmiş ve şu ifadeleri zikretmiştir: Ve dedi ki: Sesim kisılıncaya kadar seslenip duruyordum." Tirmizî. Hacc 44; Nesâî, Menâsik 161; Dârimî, Menüsik 74; Müsned II, 299.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Ali (radıyallahü anh) her ahid sahibinin ahdinin bozulduğunu anlatmak, artık bu yıldan sonra hiçbir müşrik haccedemeyecek ve Beytullahı çıplak tavaf edemeyecek diye ilan etmek üzere gitmişti. O yıl yani, hicretin dokuzuncu yılı haccını, Ebû Bekir (radıyallahü anh) idare etti. Daha sonraki sene Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'den haccını yaptı ki, bundan başka hac yapmadı. Onun bu haccı da Zülhicce ayına tesadüf etmiş ve: "Şüphesiz zaman ilk haline dönüp gelmiş bulunuyor" diye buyurmuştu. Buhârî, Tefsir 9. sûre 8, Bed'ul-Halk 2, Meğazî 77, Edâhî 5, Tevhîd 24; Müslim, Kasâme 29; Ebû Dâvûd, Menâsik 67; Müsned, V, 37, 73. Nitekim ileride buna dair açıklamalar Nesi' (ayların ertelenmesi) âyetinin (9/37. âyetin) tefsirinde gelecektir. Hac, kıyâmet gününe kadar Zülhicce ayında böylelikle yerleşmiş oldu. Mücâhid nakleder ki: Hazret-i Ebû Bekir ise dokuzuncu yıl Zülkade ayında haccetmişti.

İbnü'l-Arabî der ki: Tevbe Sûresi'nin Hazret-i Ali'ye verilişindeki hikmet şudur: Tevbe Sûresi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın akdetmiş olduğu ahidleri bozmayı ihtiva ediyordu. Arapların uygulamasına göre, akdi ancak yapan kişi, yahut da onun ehl-i beytinden olan bir kişi bozabilirdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da kesin bir delil ile Arapların dil uzatmalarını önlemek istemiş ve ahdi bozmak üzere kendi aile halkından, Haşimoğull arından amcasının oğlunu göndermişti ki, kimsenin bu konuda söyleyecek bir sözü kalmasın. ez-Zeccâc da bu manada bir açıklamada bulunmuştur.

3. Müşrikler İle Antlaşmaların Bozulması:

İlim adamları derler ki: Âyet-i kerîme, bizimle müşrikler arasındaki antlaşmayı bozmanın câiz olduğu hükmünü ihtiva etmektedir.

Bunun da iki hali vardır: Birisi, bizimle onlar arasındaki antlaşma süresinin sona ermesi hali, bu durumda onlara Savaş ilan edebiliriz. Savaş ilan ettiğimizi bildirmek ise ihtiyaridir.

İkincisi ise, onların ahidlerini bozacaklarından korkarsak, önceden geçtiği üzere biz de onlara ahidlerini bozduğumuzu bildiririz.

İbn Abbâs der ki: Âyet-i kerîme nesh olunmuştur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) önce ahid yaptı, fakat ona Savaşma emri verilince bu ahdi bozduğunu bildirdi.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

Ve (bu) hacc-ı ekber günü Allah ve Rasulünden İnsanlara, Allah ve Rasûlünün, müşriklerden uzak olduklarına dair bir İlândır. Eğer tevbe ederseniz, o sizin için daha hayırlıdır. Yok, eğer yüz çevirirseniz, iyi bilin ki, siz Allah'ı âciz bırakamazsınız. O kâfirlere can yakıcı bir azâbı müjdele.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Hacc-ı Ekber Günü insanlara Yapılan İlan:

Yüce Allah'ın:

"Bir ilândır" âyetindeki ilan anlamını veren kelîmesinin sözlük anlamının "bildirmek" olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bu kelime de sûrenin ilk kelimesi olan; "İlişkilerin kesilmesi" kelimesine atfedilmiştir.

"İnsanlara" kelimesi, burada bütün insanları kapsamaktadır.

"Hacc-ı ekber günü" anlamındaki ifade zarftır. Bunun âmili de

"bir İlândır" anlamındaki kelimedir. Her ne kadar

"bir ilândır" anlamındaki kelime yüce Allah'ın:

"Allah...dan" âyetiyle vasfedilmiş ise de fiil kokusu varlığını sürdürmektedir ve bu kadarı da zarflarda âmil olur. Bir diğer görüşe göre bundaki âmil, "Küsvay eden" kelimesi olup,

"bir ilandır" anlamındaki kelime ise, sıfat alarak fiil hükmünden çıktığından dolayı amel etmesi sahih değildir.

2. Hacc-ı Ekber Günü:

İlim adamları

"hacc-ı ekber" hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bu, Arefe günüdür denilmiştir. Bu görüş, Hazret-i Ömer, Osman, İbn Abbâs, Tavus ve Mücahid'den rivâyet edilmiştir, Ebû Hanîfe'nin görüşü de budur, Şâfiî de bu görüşü kabul etmiştir. Hazret-i Ali, yine İbn Abbâs, İbn Mes'ûd, İbn Ebi Evfâ, el-Muğîre b. Şu'be'ye göre ise, kurban bayramının birinci günüdür. Taberî de bunu tercih etmiştir.

İbn Ömer'in rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) haccını yaptığı sırada kurban bayramı günü durarak şöyle dedi: "Bugün hangi gündür?" Yanında bulunanlar: Bugün Nahr (kurban bayramının birinci günü, kurban kesme) günüdür, dediler. Hazret-i Peygamber de: "Bu haccı ekber günüdür"diye buyurdu. Bunu da Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Buhârî, Hacc 132; Ebû Dâvûd. Menâsik 66: İbn Mâce Menasik 76.

Buhârî Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ebû Bekr es-Sıddik (radıyallahü anh) kurban bayramının birinci günü Mina'da ilan yapacak kimseler arasında beni gönderdi: Artık bu yıldan sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir ve çıplak bir kimse de Beytullahı tavaf edemeyecektir. Haccı ekber günü de Nahr günü (kurban bayramının birinci günü)dür. Burada (en büyük anlamına gelen) ekber deniliş sebebi, insanların el-Haccu’l-Asğar (küçük hac) demelerinden ötürüdür. Ebû Bekir de o yıl, insanlara antlaşmalarının bozulduğunu ilan etti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın haccettiği Veda Haccı senesi de hiçbir müşrik hac yapmadı. Buhârî, Cizye 16, Tefsir 9. sûre 4.

İbn Ebi Evfâ da der ki: Kurban kesme günü (yevmü'n-nahr) hacc-ı ekber günüdür. O günde (kurbanların) kanı akıtılır, saç kesilir, o günde kirler giderilir ve (ihram dolayısıyla) haram olan şeyler o günde helal olur. Mâlik'in kabul ettiği görüş de budur. Çünkü, kurban kesme günü olan Nahr gününde haccın tamamı vardır. Zira hac için vakfe de onun (dokuzu ona bağlayan günün) gecesi yapılır. Taş atmak, kurban kesmek, tıraş olmak ve rükün tavafı da onuncu günün sabahı yapılır.

Birinci görüşü kabul edenler, Mahreme yoluyla rivâyet edilen, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Hacc-ı ekber günü Arefe günüdür"şeklinde rivâyet ettiği hadisini delil gösterirler. Bu hadisi İsmail el-Kadî rivâyet etmiştir.

es-Sevrî ve İbn Cüreyc derler ki: Hacc-ı ekber, Minâ'da kalınan bütün günlerdir. Bu da Sıffin günü, Cemel günü, Buas günü demeye benzer. Bu ifadelerle ise, bizzat gün değil, bu olayların meydana geldiği zaman ve süre kast edilir.

Mücahid'den gelen rivâyete göre ise hacc-ı ekber, hacc-ı kıran demektir, haccı asğar (küçük hac) ise, hacc-ı ifrad demektir. Ancak, bunun âyet ile hiçbir ilgisi yoktur. Yine Mücahid ve Atâ'dan şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Hacc-ı ekber, Arefe'de vakfe yapılan hacdır. Asğar ise umredir. Yine Mücahid'den gelen rivâyete göre hacc-ı ekber, bütün hac günleridir.

el-Hasen ile Abdullah b. el-Haris b. Nevfel de derler ki: Ona, hacc-ı ekber günü adının veriliş sebebi, o yıl müslümanlarla müşriklerin birlikte haccetmeleri ve o günde yahu di, hıristiyan ve mecusîye mensub kimselerin bayramlarının da o güne denk düşmesinden dolayıdır.

İbn Atiyye ise şöyle demektedir: Böyle bir güne yüce Allah'ın bundan ötürü hacc-ı ekber diye nitelendirmesi zayıf bir iddiadır.

Yine el-Hasen'den şöyle dediği nakledilmektedir: Bugüne, "ekber" sıfatının verilmesi, o günde Ebû Bekir'in haccetmesi ve antlaşmaların bozulduğunun ilan edilmesinden ötürüdür. Bunun, el-Hasen'in görüşü olma ihtimali daha kuvvetlidir. İbn Sırın de der ki: Hacc-ı ekber günü, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Veda Haccını yaptığı ve onunla birlikte o günde diğer ümmetlerin de haccettiği gündür.

3. Allah da, Rasûlü de Müşriklerden Uzaktır:

Yüce Allah'ın:

"Allah ve Rasûlünün, müşriklerden uzak olduklarına dair..." âyetindeki; edatı nasb mahallinde ve takdirindedir. Bunu esreli okuyanlara göre ifade; Dedi ki: Muhakkak Allah... diye, takdir ile okur. “Uzaktır" ifadesi de 'in haberidir. "Rasûlü" lâfzı, "Allah" lâfzının mahalline (merfu olarak) atfedilmiştir. Bununla birlikte "Uzaktır" kelimesindeki merfu' zamire de atfedilebilir. Her ikisi de güzeldir. Çünkü ifadeler arasında uzaklık vardır. Bununla birlikte haberi hazfedilmiş bir mübteda da kabul edilebilir. İfadenin takdiri de:Ve Rasûlü de onlardan uzaktır" şeklinde olur,

Şeklinde nasb ile okuyanlara -ki el-Hasen ve bankasıdır- gelince; bunlar da "Allah" ism-i celâlinin lâfzına (mansub olduğundan) atf ile okumuşlardır. Şaz kıraatlerde ise "ve O'nun Rasûlünün hakkı için..." takdirinde yemin olmak üzere; şeklinde de okunmuştur. Bu kıraat el-Hasen'den de rivâyet edilmiştir. Bu okuyuşa dair Hazret-i Ömer'in başından geçen bir olay kitabın baş taraflarında (Kur'ânın i'rabı ile ilgili açıklamaların verildiği bölümde) geçmiş bulunmaktadır.

"Eğer" şirkten

"tevbe ederseniz, o sizin için daha hayırlıdır" daha faydalıdır.

"Yok eğer" îman etmekten

"yüzçevirirseniz, iyi bilinki siz, Allah'ı aciz bırakamazsınız" O'ndan kurtulamazsınız. Çünkü O, şüphesiz sizi kuşatandır ve cezasını size indirendir.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

Muahede yaptığınız müşrikler arasından, sonra size karşı bir eksiklik yapmamış, aleyhinizde kimseye yardım etmemiş olanlar müstesnadır. O halde, onların süreleri bitinceye kadar ahidlerini tamamlayın. Şüphesiz Allah sakınanları sever.

"Muahede yaptığınız müşrikler arasından... olanlar müstesnadır" anlamındaki âyet, muttasıl istisna olarak nasb mahallindedir. -Ahidleri süresi içerisinde bulunan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz kimseler müstesna olmak üzere- Allah, müşriklerden uzaktır, demektir. İstisnanın munkatı' olduğu da söylenmiştir. Yani, Allah o müşriklerden uzaktır. Amma, kendileriyle ahidleşip de ahidleri üzere sebat gösterenlere ahidlerini tamamlayınız, demek olur.

"Sonra size karşı bir eksiklik yapmamış" âyeti, kendileriyle antlaşma yapılmış olanların kimisinin ahdini bozduğuna, kimisinin de ahdine bağlı kalmaya devam ettiğine delildir. Şanı yüce AllahPeygamberine, ahdine aykırı davrananların antlaşmalarını bozmasını, ahdine bağlı kalan kimselerin de bu antlaşmaların süresi bitene kadar antlaşmaya bağlı kalmasını emretti.

"Sonra size karşı bir eksiklik yapmamış" iradesi de antlaşmadaki şartlardan herhangi bir şeyi eksiltmemiş anlamındadır.

"Aleyhinize kimseye karşı yardım etmemiş" kimseye destek vermemiş

"olanlar müstesnadır."

İkrime ile Atâ b. Yesar,

"Sonra size karşı bir eksiklik yapmamış" âyetini şeklinde muzafın hazfedildiği kabul edilerek noktalı "dâd" ile okumuşlardır ki, bu ifadenin de takdiri: "Sonra ahidlerini bozmamış iseler," şeklinde olur. Bu özelliğin, sadece Damraoğullarının kastedildiği özel bir hüküm olduğu da söylenmektedir.

Daha sonra yüce Allah:

"O halde, onların sureleri bitinceye kadar ahidlerini tamamlayın" diye buyurmaktadır ki, bu süre dört aydan fazla olsa bile tamamlayın, anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

O haram aylar çıkınca, artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onları yakalayın. Onları alıkoyun. Onların bütün geçit yerlerini tutun. Eğer, tevbe edip namaz kılar ve zekât verirlerse, yollarını serbest bırakın. Gerçekten Allah Gafûrdur, Rahîmdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1. Bu Âyette Haram Aylar'dan Kasıt:

"O haram aylar çıkınca" anlamındaki âyette, kelimesi, çıktı anlamına gelir. Mesela, bir ayın son günlerine doğru geldiğini ifade etmek üzere kişi; Aydan çıktım, der. "Aydan çıkarsın," yani ayı bitiriyorsun, demek olur. Şair de der ki:

"Aydan çıktım mı, hemen onun gibi bir aya girerim

Kurtubide birinci mısra'tun sonunda yer alan: "kablehu: ondan önce" kelimesi, Lisânu'l Arab(II,25)’da; "Mislehû: Onun gibi" şeklindedir. Anlam itibariyle böyle olması daha uygun görüldüğünden tercüme de ona göre yapılmıştır.

Benim aylardan çıkışım ve aylara girişim katil olarak (bana) yeterlidir.

"Ay çıktı (bitti)," demektir, ifadesi ise, gündüz gelecek geceden sıyrıldı, çıktı anlamındadır. ise, kadın manto (ve benzeri üst giyeceğini) üzerinden çıkardı, demektir. Kur'ân-ı Kerîm’de de:

" Onlar için bir âyet de gecedir. Ondan gündüzü soyup çıkarım" (Yâsîn, 36/37) diye buyurulmaktadır. ise, meyvesi henüz daha yeşilken etrafa dağılan hurma ağacı, demektir.

(Bu âyet-i kerimede geçen)

"haram aylar" ile ilgili ilim adamlarının iki ayrı görüşü vardır. Bilinen ve üçü arka arkaya (Zülkade, Zilhicce ve Muharrem) biri de tek (Recep) olmak üzere dört haram aydır denildiği gibi, el-Asam da şöyle demiştir: Bununla, kendileriyle herhangi bir antlaşma akdi bulunmayan müşrikler kastedilmiştir. İşte, yüce Allah bu âyette bu haram aylar çıkıncaya kadar onlarla Savaşmaktan uzak durmayı emretmektedir ki, bu da İbn Abbâs'ın naklettiğine göre elli günlük bir süredir. Çünkü, Kurban bayramı birinci günü bu husus ilan edilmişti. Bu görüş daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Bunların, antlaşmalara tanınan dört aylık süre olduğu da söylenmiştir. Bu görüşü de Mücahid, İbn İshak, İbn Zeyd ve Amr b. Şuayb ileri sürmüşlerdir.

Haram aylardan kastın, hürmetleri bulunan aylar olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah bu aylarda mü’minlere, müşriklerin kanını dökmeyi ve hayırlı bir maksat ile olması müstesna, onlara herhangi bir şekilde taaruzda bulunmayı haram kılmış idi.

2. "Müşrikleri Öldürün" Emrinin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Artık o müşrikleri... öldürün" âyeti, bütün müşrikler hakkında umumi olmakla birlikte sünnet, bunlar arasından daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/190. âyet 1. başlıkta) açıklaması geçtiği üzere kadın, rahip, çocuk ve benzeri kimseleri tahsis etmiş (bu genel hükmün dışında bırakmış)tır. Nitekim yüce Allah kitap ehli hakkında da: "Cizye verinceye kadar..." (et-Tevbe, 9/29) diye buyurmaktadır. Ancak "müşrikler" lâfzının kitap ehlini kapsamına almaması da mümkündür. Bu da cizyenin puta tapanlardan ve diğerlerinden -ileride açıklanacağı üzere- alınmamasını gerektirir. Şunu bilmeli ki, yüce Allah'ın:

"Müşrikleri öldürün" âyetindeki mutlak ifade, herhangi surette olursa olsun onları öldürmenin câiz olmasını gerektirmektedir. Ancak, Hazret-i Peygamberden müsleyi yasaklayan haberler varid olmuştur.

Bununla birlikte Ebû Bekr es-Sıddik (radıyallahü anh)'ın irtidad edenleri ateşle yakması, taşla öldürmesi, dağların tepelerinden atması, başaşağı kuyulara atması şeklindeki öldürmelerine de âyetin umumi ifadesini kendisine delil almış olabilir. Aynı şekilde Ali (radıyallahü anh)'ın, irtidat eden birtakım kimseleri yakarak öldürmesini de bu görüşe meyletmesi ve lâfzın genel oluşuna dayanarak bunu yapmış olması ihtimali de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

3. Müşriklerin Bulundukları Yerde Öldürülmelerinden İstisnalar:

"O müşrikleri nerede bulursanız..." âyeti, her yer hakkında umumidir. Ebû Hanîfe -Allah ondan razı olsun- ise, daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/191-192. âyetler, 3. başlıkta) geçtiği üzere Mescid-i Haramı istisna etmiştir, Bununla birlikte (hükmün mensuh olup olmadığı hususunda) ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır. el-Hüseyn b. el-Fadl der ki: Bu âyet-i kerîme, Kur'ân-ı Kerîm’de yüzçevirmekten ve düşmanların eziyetlerine sabredip katlanmaktan söz eden bütün âyetleri nesh etmiştir.

ed-Dahhâk, es-Süddî ve Atâ da şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın;

"Bundan sonra ister karşılıksız serbest bırakın, ister fidye alın" (Muhammed, 47/4) âyeti ile nesh edilmiştir ve hiçbir ashâb eli kolu bağlı öldürülmez demişlerdir. Ashâb ya karşılıksız serbest bırakılır, yahut fidye karşılığında bırakılır.

Mücahid ve Katade ise derler ki; Bilakis bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın:

"Bundan sonra ister karşılıksız serbest bırakın, ister fidye alın" (Muhammed, 47/4) âyetini neshetmekte ve müşrik olan esirler hakkında öldürülmelerinden başka bir uygulama câiz bulunmamakladır.

İbn Zeyd her iki âyet de muhkemdir demektedir ki, doğru olan da budur. Çünkü, karşılıksız serbest bırakmak, öldürmek ve fidye almak, müşriklerle yaptığı İlk Savaş olan -önceden de geçtiği üzere- Bedir gününden itibaren uyguladığı hükümler olagelmiştir. Yüce Allah'ın:

"Onları yakalayın" âyeti de buna delildir. Yakalamak ise ashâb almaktır. Ashâb almak da, İmâmın uygun göreceği tercihe göre ya öldürmek için, yahut fidye almak için veya karşılıksız bırakmak için olur.

"Onları alıkoyun" âyeti ise, sizin topraklarınızda tasarrufta bulunmalarını ve yanlarınıza girmelerini engelleyin; ancak, siz onlara izin verirseniz eman ile yanınıza girebilirler, demektir.

4. Müşriklerin Geçit Yerlerini Tutmak:

"...onların bütün geçit yerlerini tutun" âyetinde geçen ve

"geçit yeri" diye meali verilen; kelimesi, kendisinde düşmanın gözetlendiği yer, demektir. "Filanı gözetledim, gözetlemekteyim," denilir. Âyet, onların gözetlenebilecekleri ve gafil yakalanabilecekleri yerlerde onlar için oturun (pusu kurun) demektir. Âmir b. et-Tufeyl der ki:

"Ben kesin olarak biliyorum ve hiç de unuttuğumu sanmayın:

Genç delikanlıyı ölümün gözetleyip durduğunu,"

Şair Adiy de şöyle demektedir:

"Ey Âzile, (hanımının ismi) şüphesiz ki bilgisizlik genç olanın zevkin (e düşkünlüğün) den ötürüdür

Ve hiç şüphesiz nefisler için ölümler gözetlemededir."

Bu âyette davette bulunmadan önce müşrikleri gatîl avlamanın câiz olduğuna delil vardır, ": Bütün" kelimesi zarf olarak nasbedilmiştir. ez-Zeccâc'ın tercihi de budur. Mesela; "Bir yolda gittim denildiği" gibi, "Her yolda gittim" denilir (ve "bütün, her" anlamındaki kelime nasbedilir). Yahut da bu kelime cer eden kelimenin düşürülmesinden ötürü de mansub gelmiş olabilir, İfadenin takdiri şöyle olur: "Bütün geçit yerlerinde, üzerinde gözetlemede bulunun" demek olur. Böylelikle ": Geçit yerleri" kelimesi geçtikleri yolun ismi kabul edilir.

Ebû Ali ise, ez-Zeccâc'ı , "yol" kelimesini zarf kabul etmekte hatalı bulur ve şöyle den Yol, ev ve mescid gibi özel bir yerin adıdır. Dolayısı ile semaî olarak hazfın varid olduğu haller müstesna, bundan cer harfinin hazfedilmesi câiz olamaz. Nitekim Sîbeveyh "Şam'a girdim, eve girdim" şeklindeki kullanışları nakletmektedir. Şu mısra da buna benzemektedir:

"Tilkinin yolda sallanarak koşması gibi..."

5. Müşriklerle Savaşmanın Hedefi:

"Eğer tevbe edip" yani, şirkten vazgeçip

"namaz kılar ve zekât verirlerse, yollarını serbest bırakın" âyet-i kerimesi üzerinde dikkatle durup düşünmek gerekir. Çünkü yüce Allah önce öldürülme sebeplerini şirke bağlamakta, daha sonra da:

"Eğer tevbe edip..." diye buyurmaktadır. Asıl kaide de şudur: Öldürme, eğer şirk dolayısıyla sözkonusu ise, şirkin zevali ile bu emir de zail olur. Bu da namazın kılınmasını, zekâtın verilmesini gözönünde bulundurmaksızın mücerred tevbe etmekle öldürme emrinin ortadan kalkmasını gerektirir. İşte bundan dolayı, namaz vaktinden ve zekât verme zamanından önce mücerred tevbe etmek dolayısıyla öldürme hükmü de ortadan kalkmıştır. Bu ise, bu yönüyle gayet açıkça anlaşılan bir konudur. Şu kadar var ki: Şanı yüce Allah, tevbe etmekle birlikte iki şart daha sözkonusu etmiştir ki, bunları boşa çıkarmanın imkânı yoktur. Hazret-i Peygamberin şu âyeti de buna benzemektedir; "Ben insanlarla lâ ilahe illallah deyinceye, namaz kılıncaya ve zekât verinceye kadar Savaşmakla emrolundum. Onlar bunu yapacak olurlarsa, benden kanlarını da mallarını da korumuş olurlar. Onun hakkı ile olması hali müstesna hesapları ise Allah'a aittir." Buhârî, îman 17, Salat 28, Zekât 1, İ'tisâan 2, 28; Müslim, Îman 32-36; Ebû Dâvûd, Cihâd 95; Tirmizî, Tefsir 88. sûre; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10; Müsned, IV, 8.

Ebû Bekr es-Sıddik (radıyallahü anh) da şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin ederim, namaz ile zekât arasında ayırım gözetenlerle mutlaka Savaşacağım. Çünkü zekât malın hakkıdır." İbn Abbâs da: Allah Ebû Bekir'e rahmet eylesin. O, ne kadar da fakih bir kimse idi demiştir.

İbnü'l Arabî der ki: Böylelikle Kur'ân ve Sünnet aynı gerçekleri dile getirmiş olmaktadır. Namazı ve sair farzları helal kabul ederek terkedenin kâfir olduğu hususunda müslümanlar arasında görüş ayrılığı yoktur. Sünnetleri önemsemeyerek terkeden de fasık olur. Nafileleri terkeden için ise bir vebal yoktur. Ancak, nafilenin faziletini inkâr ederse kâfir olur. Çünkü o, bu tutumu ile Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın getirip haber verdiği bir hususu reddetmiş olmaktadır. Ancak farz olduğunu inkâr etmeksizin ve terkini de helal kabul etmeksizin namazı terkeden kimsenin hükmü hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Yûnus b. Abdulalâ dedi ki: Ben, İbn Vehb'i şöyle derken dinledim: Mâlik dedi ki: Allah'a îman edip, rasûlleri tasdik eden, fakat namaz kılmayı kabul etmeyen kimse öldürülür. Ebû Sevr de; Şâfiî mezhebinin bütün âlimleri bu görüştedir, der. Hammâd b. Zeyd, Mekhul ve Veki'in görüşü de budur. Ebû Hanîfe der ki: Böyle bir kimse hapse atılır, dövülür ama öldürülmez. Bu, İbn Şihab'ın da görüşüdür. Davud b. Ali de bu görüştedir. Bunların delilleri arasında Hazret-i Peygamberin şu âyeti de vardır: "Ben insanlarla lâ ilâhe illâlah deyinceye kadar Savaşmakla emrolundum. Bunu diyecek olurlarsa, -onun hakkı ile olması müstesna- benden kanlarını ve mallarını korumuş olurlar." Buhârî, îman 17, İ'tisâm 28; Müslim, îman 34-36; Tirmizî, îman 1, Tefsir 88. sûre; Nesâî, Cihâd 1, Tahrîmu'd-Dem 1; İbn Mâce, Fiten 1... Bu görüşü kabul edenler derler ki: Onun hakkı ise, Hazret-i Peygamberin bir başka hadisinde şöylece dile getirilmiştir: "Müslüman bir kimsenin kanı ancak üç şeyden birisiyle helal olur: Îmandan sonra kâfir olmak, yahut muhsan olduktan sonra zina etmek, ya da bir başka nefse karşılık olmaksızın birisini öldürmek." Buhârî, Diyat 6; Müslim, Kasâme 25, 26; Ebû Dâvûd, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 1.5, Diyât 10; Nesâî, Kasâme 6,14, Tahrîmu'd-Dem 5, 11, 14; İbn Mâce, Hudûd 1; Dârimî, Sîyer U; Müsned, 1, 61, 63...

Ashâb-ı kiram ve tabiinden bir topluluğun görüşüne göre kasti olarak ve özrü bulunmaksızın vakti çıkıncaya kadar tek bir namazı terkeden ve onu eda etmeyi de kaza etmeyi de kabul etmeyip namaz kılmam, diyen bir kimsenin kâfir olduğu, kanının da malının da helal olduğu, müslüman mirasçılarının ondan miras alamayacağı ve tevbe etmesinin de istenmeyeceği görüşündedirler. Eğer (kendiliğinden) tevbe ederse mesele yok. Aksi takdirde öldürülür. Ve malının hükmü de mürtedin malı ile aynıdır. Bu, aynı zamanda İshak'ın da görüşüdür. İshak der ki: İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şu günümüze kadar ilim ehlinin görüşü böyledir.

İbn Huveyzimendad der ki: Bizim mezhep âlimlerimiz, namazı terkeden kişinin ne vakit öldürüleceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi, namazın kılınması için uygun görülen vaktinin sonunda öldürülür derken, kimisi de zaruret vaktinin sonuna kadar bırakılır demişlerdir. Bu konuda sahih olan görüş budur. Bu zaruret vakti de şöyledir: İkindi namazı vaktinden güneşin batacağı zamana kadar dört rekat kılabilecek bir süre, yatsı namazının çıkış vakti olan gecenin bitimine dört rekat kala, sabah namazı vaktinin bitimi olan güneşin doğuşundan önce iki rekat kılacak kadar bir zamandır. İshak der ki: Vaktin gitmesinden maksat ise, öğle namazını güneşin batışına, akşam namazını da tan yerinin ağarması vaktine kadar ertelemesi demektir.

6. Gerçek Tevbe Ne İle Anlaşılır:

Bu âyet-i kerîme "tevbe ettim" diyen kimsenin, fiilleri arasına tevbenin muhakkak olduğunu ortaya koyan hususlar da eklenmedikçe, bu sözüyle yetinilmeyeceğine delildir. Çünkü yüce Allah burada tevbe etmekle birlikte namaz kılmayı ve zekât vermeyi de şart koşmaktadır ki, bunların yerine getirilmesiyle tevbenin gerçekten yapıldığı ortaya çıksın. Faizi yasaklayan âyet-i kerimede de:

"Şayet tevbe ederseniz ana mallarınız sizindir" (el-Bakara, 2/279) diye buyurmaktadır. Bir başka yerde de:

"Tevbe edenler, ıslah edenler ve açıklayanlar müstesna..." (el-Bakara, 2/160) diye buyurmaktadır, el-Bakara Sûresi'nde bu anlamdaki açıklamalar (2/160. ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse ona eman ver. Tâ ki Allah'ın kelâmını dinlesin. Sonra onu emin olacağı yere kadar ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olduklarından dolayı böyledir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Eman Verme:

"Eğer" sana kendileriyle Savaşma emrini vermiş olduğum

"müşriklerden biri senden eman dilerse" âyetinde geçen ve

"senden eman dilerse" anlamındaki; kelimesi, senin himayeni isterse; yani, senin emânını ve senin korumam isterse, Kur'ân-ı Kerîmi dinleyebilmesi için onun hükümlerini, emir ve yasaklarını anlayabilmesi için böyle bir istekte bulunursa) sen de ona eman ver, demektir. Eğer, bir emri kabul ederse, bu güzel bir şeydir. Şayet kabul etmeyecek olursa, sen de onu güvenlik duyacağı yere geri götür. Bu, hakkında görüş ayrılığı bulunmayan bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Mâlik der ki: Harbî bir kişi müslümanların ülkesine giden yolda bulunup da: Ben eman istemek üzere geldim diyecek olursa, bu gibi haller şüpheli hususlardan olduğu için görüşüme göre bu durumdaki bir kimse güven duyabileceği bir yere geri götürülür. İbnü'l-Kasım da şöyle der: Bizim kıyılarımıza ticaret maksadıyla gelmiş görünen ve: Ben malımı satıncaya kadar ticaret yapmak üzere gelen kimselere dokunmadığınızı zannediyorum, diyen kimsenin durumu da böyledir.

Âyet-i kerimenin zahiri ise, Kur'ân-ı Kerîmi dinlemek ve İslâm üzerinde düşünmek isteyen kimseler hakkındadır. Bunun dışındaki maksatlar için eman vermek ise, müslümanların maslahatı ile ilgili ve onlara fayda sağlayan hususların gereği gibi tetkik edilmesi ile ilgilidir.

2. Eman Verme Yetkisi:

İlim adamlarının tümüne göre sultanın (İslâm devlet yöneticisinin) verdiği eman caizdir. Çünkü İmâm, müslümanların lehine olan menfaat ve maslahatlara bakmak için öne geçirilir. O, menfaatlerin sağlanması, zararların önlenmesi konusunda herkesin vekilidir.

Halifeden başkasının eman vermesi hususunda ise ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Hür bir kimsenin verdiği eman, bütün ilim adamlarına göre geçerlidir. Ancak İbn Habib şöyle demektedir: İmâm, verilen bu emanı gözden geçirir.

Kölenin de, Mâlikî mezhebinde meşhur olan görüşe göre eman vermek yetkisi vardır. Şâfiî, Şâfiî mezhebi âlimleri, Ahmed, İshâk, Evzaî, Sevrî, Ebû Sevr, Davud ve (Hanefîlerden) Muhammed b. el-Hasen de bu görüştedirler. Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre ise, kölenin eman vermek yetkisi yoktur. Bizim (Mâlikî mezhebi) ilim adamlarımızın ikinci görüşü de budur. Ancak, birinci görüş daha sahihtir. Çünkü Peygamber şöyle buyurmuştur: "Müslümanların kanları birbirine denktir. Onların en aşağı olanları dahi zimmetlerini yerine getirmeye çalışır. " Ebû Dâvûd, Cihad 147, Diyât 11; Nesâî, Kasâme 10: İbn Mâce, Diyat 31; Müsned, 1,119, 122, II 180, 192, 211, 215.

İlim adamlarımız derler ki: Hazret-i Peygamber: "En aşağıları" dediğine göre, kölenin de emanı caizdir. Hür kadının eman verebilmesi ise daha bir uygundur. "Köleye (ganimetten) pay verilmez" diye gösterilecek gerekçe ise muteber değildir. Abdulmelik b. el-Macişûn der ki: İmâmın geçerli kabul etmesi hali müstesna, kadının emanı câiz değildir. O, bu görüşüyle Cumhûrdan ayrı istisnai bir kanaat ortaya koymuş olmaktadır.

Çocuğa gelince, eğer Savaşabilecek güçte ise, onun emanı da geçerlidir. Çünkü o da Savaşçılar arasındadır ve koruyucu kesim arasına girmektedir.

ed-Dahhak ve es-Süddî ise, bu âyet-i kerimenin, yüce Allah'ın:

"Müşrikleri öldürün" âyeti ile nesh olduğu kanaatindedirler. el-Hasen ise şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme kıyâmet gününe kadar muhkem ve uygulanabilecek bir âyettir. Mücahid de bu görüştedir.

Bu âyet-i kerimenin hükmünün müşrikler için tayin edilen dört aylık süre boyunca geçerli olduğu da söylenmiştir. Ancak bu görüşün hiç bir kıymeti yoktur. Saîd b. Cübeyr der ki: Müşriklerden bir kişi Ali b. Ebî Tâlib'in yanına gelerek şöyle dedi: Bizden herhangi bir kimse bu dört ayın bitişinden sonra Muhammed'in yanına gelip de Allah'ın kelamını işitmek isterse veya bir ihtiyâcı dolayısıyla gelirse öldürülür mü? Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh): Hayır dedi. Çünkü şanı yüce Allah:

"Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse ona eman ver. Tâ ki Allah'ın kelamını dinlesin" diye buyurmuştur. Doğru olan da budur ve âyet-i kerîme muhkemdir.

3. Şart Edatlarıyla İlgili Bir Açıklama:

Yüce Allah'ın: " Eğer... biri" âyetindeki; Biri kelimesi, daha sonra gelen ("Senden eman dilerse" anlamındaki) fiil gibi bir fiil takdiri ile ref edilmiştir. Böyle bir açıklama, şart edatı için güzeldir, ancak diğer kardeşlerinde (şart edatlarında) çirkindir. Sîbeveyh'in benimsediği görüş de, bu edat ile diğerleri arasında fark gözetmek şeklindedir. Çünkü bu, şart edatlarının anası olduğundan onun böyle bir özelliği vardır. Diğer taraftan böyle bir özellik diğer edatlarda yoktur. Ancak, Muhammed b. Yezid şöyle demektedir: Sîbeveyh'in: "Çünkü böyle bir özellik diğer edatlarda yoktur" demesi yanlıştır. Zira, bu edat, kimi zaman; anlamında olup, kimi zaman da şeddelisinden hafifletilmiş olur. Diğer şart edatları ise böyle değildir.

Sîbeveyh şu beyiti örnek olarak zikretmektedir:

"Benim nefis ve değerli şeyleri tüketmemden ötürü sızlanma

Fakat ben ölüp gidersem, işte o vakit ağlayıp sızla."

4. Allah'ın Okunan Kelâmı İşitilir:

İlim adamlarımız derler ki: Yüce Allah'ın:

"Tâ ki Allah'ın kelâmını dinlesin" âyetinde, şanı yüce Allah'ın kelâmının okuyucu tarafından okunması halinde işitildiğine delildir. Şeyh Ebû'l-Hasen (el-Eş'arî), Kadı Ebû Bekr (el-Bakıllânî) ile Ebû'l-Abbas el-Kalanisî, İbn Mücahid, Ebû İshak el-İsferayinî ve başkaları bu görüştedir.

Çünkü yüce Allah:

"Tâ ki Allah'ın kelâmını dinlesin" âyeti ile kendi kelâmının Kur'ân okuyan kimsenin okuması esnasında işitilen bir kelâm olduğunu açıkça ifade etmektedir. Ayrıca müslümanlar, bir kimse mesela Fâtihatü'l-Kitabı veya herhangi bir sûreyi okuyacak olursa,

"Allah'ın kelâmını dinledik işittik" demek üzerinde icma etmiş olmaları ve Allah'ın kelâmının okunmasıyla mesela İmriu'l-Kays'ın şiirinin okunması arasında fark gözetmekte icma etmiş olmaları da buna delildir. el-Bakara Sûresi'nde de (2/75. ayetin tefsirinde) Allah'ın kelâmının anlamı, O'nun kelâmının harfe ve sese muhtaç olmadığına dair açıklamalar da geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah'a hamd olsun.

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

Mescid-i Haram'ın yanında ahidleştikleriniz dışında müşriklerin Allah katında ve Rasûlü yanında nasıl bir ahdi olabilir? O halde onlar size karşı ahidlerinde doğru davrandıkları sürece siz de onlara doğrulukla davranın. Şüphesiz ki Allah sakınanları sever.

Yüce Allah'ın:

"Mescid-i Haram'ın yanında ahidleştikleriniz dışında, müşriklerin Allah katında ve Rasûlü yanında nasıl bir ahdi olabilir?"

âyetindeki

"nasıl" anlamına gelen; kelimesi burada hayret bildirmek içindir. Tıpkı, filan kişi nasıl olur da beni geçer? demeye benzer. Yani, onun beni geçmemesi gerekirdi.

"Ahid" kelimesi de;

"Olur" kelimesinin ismidir, âyet-i kerimede hazfedilmiş takdiri ifade vardır. Yani: Ahdi bozmayı içlerinde saklı tutmakla birlikte müşriklerin nasıl bir ahdi olabilir? demektir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Siz bana ölümün ancak şehirlerde (meskûn yerlerde) olduğunu söylemiştiniz.

İşte bu ikisi düz bir ova ve kum tepesidir; nasıl olur?"

ez-Zeccâc'dan nakledildiğine göre burada ifadenin takdiri bu kişi (burada) nasıl ölmüştür? şeklindedir.

Âyetin şu anlamda olduğu da söylenmiştir: Müşriklerin Allah katında yarın azabından emin olmalarına sebep olacak, Rasûlü nezdinde de dünya azabından kendisi sebebiyle emin olmalarını sağlayacak bir ahidleri nasıl olabilir?

Daha sonra yüce Allah:

"Mescid-i Haram'ın yanında ahidleştiklerinin dışında..." diye bir istisna yapmaktadır. Muhammed b. İshak der ki: Bunlar Bekroğullarıdır. Yani, ancak şu ahidlerini bozmayan, sözlerine aykırı davranmayan kimselerin ahdi olabilir.

"O halde onlar size karşı doğru davrandıkları sürece siz de onlara doğrulukla davranın" âyetinin anlamı şudur: Onlar size verdikleri sözlerine bağlı kalmaya devam ettikleri sürece siz de aynı şekilde sözlerinize bağlı kalmaya devam edin. İbn Zeyd der ki: Ancak onlar ahidlerine bağlı kalmadılar, o bakımdan onlara da dört aylık bir süre tayin etti. Ahdi bulunmayanlara gelince, tevbe etmeleri dışında gördükleri yerde onlarla Savaştılar.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

Nasıl olabilir ki? Size karşı üstünlük sağlarlarsa hakkınızda hiçbir yemin ve hiçbir ahid gözetmezler. Dilleriyle sizi hoşnut etmeye çalışırlar. Kalpleri İse İsteksizdir. Onların çoğu fasık kimselerdir.

Yüce Allah:

"Nasıl olabilir ki? Size karşı üstünlük sağlarlarsa..." âyeti ile yaptıkları işlerin kötülükleriyle birlikte onların herhangi bir ahidlerinin olmasının hayret edilecek birşey olduğunu tekrar etmektedir. Yani, eğer onlar size üstün gelecek olurlarsa, sizin hakkınızda hiçbir yemin ve hiçbir ahdi gözetmedikleri halde, onların nasıl bir ahdi olabilir?

"Üstünlük sağlama"yı anlatmak üzere; " Filan kimseye üstünlük sağladım," yani ona galip geldim, denilir. ise, evin üstüne çıktım, demektir. Yüce Allah'ın:

"Artık onu aşmaya güç yetiremediler" (el-Kehf, 18/97) yani, üzerine çıkamadılar âyeti de buradan gelmektedir.

"Hakkınızda hiçbir yemin ve hiçbir ahid gözetmezler" âyetindeki

"Gözetmezler, korumazlar, riayet etmezler" demektir. (Aynı kökten gelen): Rakîb kelimesi koruyan demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (en-Nisâ, 4/1. âyet, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. " Yemin", Mücâhid ve İbn Zeyd'e göre ahid demektir. Yine Mücahid'den bunun yüce Allah'ın isimlerinden birisi olduğu rivâyet edilmiştir. İbn Abbâs ve Dahhâk ise bunu "yakınlık" diye açıklamış, el-Hasen himaye, Katade de bir antlaşma diye açıklamışlardır. ise, ahid demektir. Ebû Ubeyde bunu yemin diye açıklamıştır. Yine Ebû Ubeyde'den nakledildiğine göre; Ahid, "zimmet" ise himaye ve taahlıüd anlamındadır. el-Ezherî der ki: Bu, Allah'ın İbranice bir ismidir. Bunun aslı ise parıldamak anlamına gelen; 'dan gelmektedir. Arı ve saf olup parıldayan bir şey hakkında; "Rengi parıldadı, parıldar" denilir. Bunun aslı itibariyle keskinlik anlamından geldiği ve harbeyi anlatmak üzere kullanılan; de buradan geldiği de söylenmiştir. Keskin işiten hassas kulak anlamına gelen; da buradan gelmektedir. Nitekim şair Tarafe b. el-Abd, devesinin kulağının keskin ve hassas duymasını ve kulaklarını dikmesini anlatırken şöyle demektedir:

"Havmel tepesinde tek başına, bulunan bir koyunun

(burada maksat yaban öküzüdür) iki kulağı gibi;

Keskin duyan, dikilen ve onlardan asaletini anladığım."

Ahid, himaye ve akrabalığa "il" denilecek olursa, bunun anlamı şudur: İşte kulak o tarafa doğru yönlendirilir. Yani, kulak bunları iyice duymaya gayret eder. Ahde "il" denilmesinin sebebi ise, arılığı, temizliği ve üstünlüğünden dolayıdır. Cem-i kıllet'i şeklinde gelir. Çokluk çoğulu ise; diye yapılır. el-Cevherî ve başkaları derler ki: Esreli olarak "el-il" yüce Allah'ın adıdır. Yine, ahid ve yakınlık anlamına da gelir. Hassan der ki:

"Yemin olsun ki senin Kureyş'e olan akrabalığın

Dişi deve yavrusunun deve kuşu yavrusuna akrabalığı gibidir."

Yüce Allah'ın; âyeti burada "ahid" anlamındadır. Bu ise, riayet edilmemesi halinde günahkar olmayı gerektiren, saygı duyulması gereken herbir şey demektir. İbn Abbâs, ed-Dahhâk ve İbn Zeyd: Zimmet, ahid demektir demişlerdir. "İl" kelimesini ahid diye anlamlandıranlara göre, buradaki lâfızların farklılığı dolayısıyla aynı anlam tekrarlanmış olur. Ebû Ubeyde ve Ma'mer, buradaki zimmet, zimmet altına girmek, ahid altına girmek demektir, derler. Ebû Ubeyd ise şöyle der: Zimmet, Hazret-i Peygamber'in: "Onların en aşağıdakileri de zimmetlerini yerine getirmeye çalışır"ifadesinde eman anlamındadır. Bu kelimenin (zimmet'in) çoğulu ise; şeklinde gelir. "Zel" harfi üstün olarak ise, suyu az kuyu demek olup, çoğulu, şeklinde gelir. Şair Zu'r-Rimme der ki:

"Öyle Himyer'e mensub develer üzerinde ki, sanki onların gözleri

(yorgunluk ve bitkinlikten dolayı) Suları oldukça fazla çekildiği için suları az kuyu gibidir."

Zimmet ehli ise akid yapan ve kendileriyle akid yapılanlardır.

"Dilleriyle sizi hoşnut etmeye çalışırlar." Yani, zahiren razı eden şeyleri dilleriyle söylerler "Kalpleri ise İsteksizdir, onların çoğu fasık kimselerdir." Yani, ahdi bozan kimselerdir, Her kâfir fasıktır. Fakat burada özellikle, çirkin işleri açıktan açığa işleyen ve ahdi bozanlarını kastetmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

Onlar, Allah'ın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar ve O'nun yolundan alıkoydular. Yapageldikleri gerçekten ne kötüdür!

Bununla, müşriklerin Ebû Süfyan'ın kendilerine ikram ettiği bir yemek karşılığında ahidlerini bozduklarını kastetmektedir. Bunu Mücahid dile getirmiştir. Onların Kur'ân-ı Kerîmi dünya metâına değiştirdikleri de söylenmiştir.

"Ve onun yolundan alıkoydular" yani, yüz çevirdiler. Bu anlamıyla Yüzçevirmekten gelir, veya; 'den geldiği kabul edilerek Allah'ın yolundan alıkoydular, engellediler, demek olur.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

Onlar, hiçbir mü’min hakkında hiçbir yemin ve hiçbir abid gözetmezler. İşte onlar, haddi aşanların tâ kendileridir.

en-Nehhâs der ki: Bu bir tekrar değildir. Çünkü birincisi bütün müşrikler hakkındadır, ikincisi ise özel olarak yahudiler hakkındadır. Buna delil ise, (bir önceki âyet-ı kerimede geçen):

"Allah'ın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar" âyetidir. Bununla yahudileri kastetmektedir. Onlar, yüce Allah'ın delillerini ve açıklamalarını, başkanlık isteği ve herhangi bir husustaki tamahkârlıklarına karşılık verdiler.

"İşte onlar haddi aşanların tâ kendileridir." Yani, ahidlerini bozmak suretiyle helal sınırını aşarak harama düşenlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

Eğer tevbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse, artık dinde kardeşlerinizdir. Biz, bilen bir kavme âyetleri uzun uzadiya açıklarız.

"Eğer tevbe eder yani, şirkten vazgeçip İslâm'ın hükümlerine bağlanacak olurlarsa "...artık dinde kardeşlerinizdir. Sizin kardeşleriniz olurlar. İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerîme kıble ehlinin kanlarının (haksız yere dökülmesini) haram kılmaktadır. Bu anlamdaki açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır. İbn Zeyd der ki: Yüce Allah namaz ve zekâtı farz kılmış ve bunlar arasında ayırım gözetilmesini de, zekât vermeden namazı da kabul etmemiştir.

İbn Mes'ûd der ki: Size namaz kılmak ve zekât vermek emrolundu. Zekât vermeyenin namazı yoktur. Hadîs-i şerîfte de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Yüce Allah: "Allah'a itaat edin ve Rasûlüne de itaat edin" diye buyurduğu halde bir kimse ben Allah'a itaat ederim ama Rasûlüne itaat etmem derse, yüce Allah: "Namazı kılın, zekâtı verin" diye buyurduğu halde, bir kimse ben namazı kılarım ama zekât vermem derse, yine aziz ve celil olan Allah: "Bana ve ana-babana şükret" diye buyurduğu halde, Allah'a şükretmek ile ana-babasına şükretmek arasında ayırım gözetmek suretiyle üç şeyi birbirinden ayrı gören kimseyi Allah da Kıyâmet gününde kendisiyle rahmeti arasına ayrılık koyar. " Kaynağını tesbir edemedik.

"Biz, bilen bir kavme âyetleri uzun uzadıya açıklarız", beyan ederiz. Özellikle "bilen"lerin sözkonusu edilmesi ise, bu âyetlerden asıl yararlananların onlar oluşundan dolayıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

Eğer ahidlerinden sonra yeminlerini bozarlar da dininize dil uzatırlarsa, küfrün önderlerini hemen öldürün. Çünkü onların yeminleri yoktur. Olur ki vazgeçerler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Ahidlerinden Dönüp Dine Dil Uzatanlar:

"Eğer... bozarlarsa" âyetindeki: "Nakzetmek, bozmak" demektir. Bu kelime aslında eğilip büküldükten sonra çözülen herşey hakkında kullanılır. Yemin ve ahidler hakkında bu tabir istiare yoluyla kullanılır.

Şair der ki:

"Eğer yemin etse de yüzçevirip uzaklaşması ahdini bozmaz onun

Çünkü parmak uçları kınalı olanın yemini yoktur."

Burada yemin'den kasıt ahiddir.

Dininize dil uzatırlarsa" ahidlerini bozmak, Savaş açmak ve buna benzer müşrik kimsenin yaptığı başka herhangi bir iş yapmak suretiyle... "Dil uzatmak" demek olan "ta'n" mızrakla dürtmek demek olduğu gibi, kötü sözle dil uzatmak anlamında da kullanılır. Her iki anlam için kullanılmakla birlikte her İkisinde de muzar'i şeklinde "ayın" harfi ötreli olarak gelir. Bununla birlikte "ayn" harfi ötreli kullanılırsa mızrakla yara açmak, dürtmek, üstün olarak kullanılırsa, dil ile yaralamak, dil uzatmak manasına kullanılacağı da söylenilmiştir. Burada bu kelime istiare yoluyla kullanılmıştır. Hazret-i Peygamber'in, Usame'yi kumandan tayin ettiği esnada söylediği şu âyetler da bu türdendir: "Eğer siz onun kumandanlığına dil uzatıyorsanız, gerçek şu ki daha önce babasının kumandanlığına da dil uzatmış idiniz. Allah'a yemin ederim ki gerçekten o kumandanlığa lâyık bir kimse idi."Bu hadisi Sahih (-i Buhârî) rivâyet Buhârî, Eymân 2, Fedâilu's-Sahâbe 17, Meğazî 43, 87; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 63, 64; Tirmizî, Menâkıb 39; Müsned, II, 20, B9, 106, 110. etmiştir.

2. Dine Dil Uzatanların Hükmü:

Kimi ilim adamları, bu âyet-i kerimeyi dine dil uzatan ve ondan kötü bir şekilde söz eden herkesin öldürülmesinin vücubuna delil göstermişlerdir. Çünkü, böyle bir kimse kâfir olur. Dil uzatmak (ta'n etmek) ise, dine yakışık olmayan şeyleri nisbet etmek yahut da dinden olan herhangi bir şeyi hafife alarak itiraz etmek demektir. Çünkü, dinin esaslarının sağlıklı olduğu, şer'î hükümlerinin de doğruluğu kat'î delil ile sabit olmuştur.

İbnü’l-Münzir der ki: Bütün ilim ehli kimseler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a söven kimsenin öldürüleceğini kabul etmişlerdir. Bu görüşte olanlar arasında Mâlik, Leys, Ahmed ve İshâk da vardır. Şâfiî'nin görüşü de budur. En Nu'man (b. Sabit, Ebû Hanîfe) dan da şöyle dediği nakledilmektedir: -İleride de geleceği üzere- zimmet ehlinden olup da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e söven kimse öldürülmez.

Ancak, rivâyet edildiğine göre Ali (radıyallahü anh)'nin meclisinde birisi: Kâ'b b. el-Eşref ancak haksızca ve ahde aykırı olarak öldürüldü demiş, Hazret-i Ali de o kimsenin boynunun vurulmasını emretmiştir.

Muaviye'nin bulunduğu mecliste bir başka kişi böyle söylemiş, bunun üzerine Muhammed b. Mesleme ayağa kalkarak: Böyle bir söz senin meclisinde söyleniyor ve sen susuyorsun ha! Allah'a yemin ederim seninle aynı çatı altında asla bulunmam ve yemin olsun onunla başbaşa kalacak olursam mutlaka onu öldürürüm.

(Mâlikî mezhebine mensub) ilim adamlarımız derler ki: Böyle bir kimse eğer hainlik etmeyi, ahdi bozmayı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a nisbet etmiş ise, tevbe etmesi istenmeksizin öldürülür. İşte Hazret-i Ali ile Muhammed b. Mesleme'nin -Allah İkisinden razı olsun- böyle bir sözü söyleyenin maksadını böylece anlamışlardır. Çünkü böyle bir ifade zındıklıktır. Eğer bu sözü söyleyen kimse ahde aykırı davranmayı; onlar, önce ona eman verdiler, sonra ona verdikleri sözde durmadılar diyerek fiilen Öldürenlere nisbet edecek olursa, böyle bir nisbet de katıksız bir yalan ve iftira olur. Çünkü, onların Kâ'b b. el-Eşrefe söyledikleri sözlerinde ona eman verdiklerine ve bunu açıkça ifade ettiklerine delâlet eden bir söz yoktur. Eğer böyle bir şey söylemiş olsalardı bile onların bu sözleri eman olmazdı. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları ona eman versinler diye değil, öldürsünler diye göndermişti. Ve Muhammed b. Mesleme'ye (uygun göreceği) sözleri söyleme izni de vermişti.

Buna göre böyle bir şeyi bizzat onu öldürenlere nisbet edenin sözleri üzerinde düşünmek gerekir ve (öldürülmeleri gerektiği hususunda) tereddüt sözkonusudur. Bunun sebebi ise şudur: Acaba, sözlerinde durmamayı onu öldürenlere nisbet etmek aynı zamanda ahde hainlik etmeyi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a nisbet etme sonucunu da beraberinde getirir mi? Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da ya onların fiillerini doğru bulmuş ve yaptıklarına razı olmuştur, o bakımdan da o bu sözde durmayışı, ahde ihanet etmeyi rıza ile karşılamış demektir. Bunu (bu anlamıyla) açıkça ifade eden bir kimse öldürülür. Ya da onların sözlerinde durmayışlarını söylemek, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da ahdini bozması anlamına gelmez denilir, bu durumdaki bir kimse de öldürülmez. Böyle bir kimsenin öldürülmeyeceğini kabul etsek dahi, bu sözü söyleyenin ibretli bir şekilde cezalandınlması, hapis cezasına çarptırılması, ağır bir şekilde dövülmesi ve büyük bir ölçüde de tahkir edilmesi kaçınılmaz birşeydir.

3. Dine Dil Uzatan Zımmînin Durumu:

Zımmî dine dil uzatacak olursa, Mâliki mezhebinde meşhur olan görüşe göre ahdi bozulur. Çünkü yüce Allah:

"Eğer ahidlerinden sonra yeminlerini bozarlar da..." diye buyurmakta ve o takdirde onların Öldürülmelerini ve onlarla Savaşılmasını emretmektedir. Şâfiî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- nin görüşü de budur. Ebû Hanîfe ise böyle bir kimse hakkında şöyle der: Tevbe etmesi istenir. Mücerred olarak dil uzatması sebebiyle -beraberinde ahdini bozması sözkonusu olmadığı sürece- ahdini bozmuş olmaz. Çünkü yüce Allah iki şarta bağlı olarak öldürülmelerini emretmektedir: Biri onların ahidlerini bozmaları, diğeri ise dine dil uzatmalarıdır,

Biz deriz ki: Eğer onlar ahidlerine aykın uygulamalarda bulunacak olurlarsa ahidleri bozulmuş olur. (Âyet-i kerimede) her iki hususun sözkonusu edilmesi ise, böyle bir kimsenin öldürülmesi için her iki hususun ayrı ayrı ortaya konulmasına bağlı kalmasını gerektirmez. Çünkü ahdî bozmak, aklen de şer'an de tek başına onları öldürmeyi mubah kılmaya yeterlidir. Bize göre âyet-i kerimenin takdirî ifadesi şöyledir: Eğer onlar ahidlerini bozarlarsa onlarla Savaşmak helal olur. Eğer ahidlerini bozmaksızın ahidlerine bağlı kalmakla birlikte dine dil uzatacak olurlarsa, yine onlarla Savaşmak helal olur.

Rivâyet olunduğuna göre Hazret-i Ömer'in huzurunda, üzerinde müslüman bir kadının bulunduğu bir bineği dürttüğü ve bunun üzerine o bineğin huylanıp kadını yere düşürdüğü, buna bağlı olarak avretinin açıldığını dava etmeleri üzerine, Hazret-i Ömer aynı yerde o zımmînin asılmasını emretmiştir.

4. Akdini Bozan Zımmî'nin Hükmü:

Zımmî, müslümanlara karşı Savaşacak olursa, ahdi bozulur, mah ve çocukları da onunla birlikte müslümanlara fey' (ganimet) olur. Muhammed b. Mesleme ise der ki: Onun ahdini bozmasından dolayı çocuğu sorumlu tutulmaz. Çünkü o, ahdini tek başına bozmuştur. Yine Muhammed b. Mesleme der ki: Malı alınır.

Bu şekildeki açıklama Muhammed b. Mesleme'ye yakıştırılamayan bir çelişkidir. Çünkü, zımnimin malının ve çocuklarının himaye altına alınmasına sebep onun ahdidir. Eğer malının elden gitmesini gerektiren bir durum ortaya çıkarsa, çocuğunun da etinden alınması sonucunu verir.

Eşheb der ki: Zımmî ahdini bozacak olursa, o yine ahdi üzere kalır. Ve ebediyen köleliğe dönmesi sözkonusu değildir. Ancak bu, hayret edilecek bir husustur. Sanki o, bu görüşü ile ahdi maddi bir olay olarak kabul etmiş gibidir. Halbuki ahdin gereğini yerine getirmek mantıki bir husustur ve müslümanlar bu ahdin gereğini yerine getirmeyi üzerlerine almışlardır. Kendisi bu ahdî bozacak olursa, bu da diğer akidler gibi bozulmuş olur.

5. Hazret-i Peygambere Söven, Dil Uzatan Zimmet Ehlinin Hükmü:

İlim adamlarının çoğunluğu, zimmet ehlinden olup da Peygamber efendimize söven, yahut üstü kapalı ifadelerle ona dil uzatan veya onun değerini hafife alan, yahut da Hazret-i Peygamber'e, kâfir olmasını gerektiren şekilden başka türlüsüyle nitelendiren kimsenin öldürüleceği görüşündedir. Çünkü biz ona zimmetin gereği olan himayemizi veya onunla ahidleşmeyi bu esas üzere yapmış değiliz. Şu kadar var ki, Ebû Hanîfe, es-Sevrî ve Kûfelilerden onlara tabi olanlar şöyle demişlerdir: Böyle bir kimse öldürülmez. Çünkü onun içinde bulunduğu şirk hali bundan daha büyüktür. Ancak bu davranışından ötürü te'dip ve ta'zir edilir. Ona karşı delil İse, yüce Allah'ın:

"Eğer ahidlerinden sonra yeminlerini bozarlar da..." âyetidir. Bazı âlimler de bu görüşe karşı Hazret-i Peygamberin, antlaşmalı olmakla birlikte Kâ'b b. el-Eşref in öldürülmesi emrini vermesini delil göstermişlerdir. Hazret-i Ebû Bekir de arkadaşlarından birisine öfkelenince Ebû Berze, bunun boynunu vurmayayım mı diye sorunca, Hazret-i Ebû Bekir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan başka herhangi bir kimse için böyle bir şey sözkonusu değildir, diye cevap vermiştir. Ebû Dâvûd, Hudud 2; Nesâî, Tahrîmu'd-Dem 16, 17.

Dârakutnî de İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Kör bir adamın bir cariyesi vardı. O cariyesinden iki inciyi andıran iki oğlu vardı. Bu cariye Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a söver ve ona dil uzatırdı. Adam ise bu işten vazgeçmesini söylüyor fakat cariye bundan vazgeçmiyordu. Bundan dolayı azarlıyor, bu işe son vermesini istiyor, fakat yine son vermiyordu. Gecenin birinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı diline dolayınca, efendisi dayanamayarak kalkıp bir kazma aldı ve onu karnına sapladı. Vücudunun öbür tarafından çıkartıncaya kadar da üzerine dayanıp durdu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bunun üzerine: "Dikkat edin ve şahid olun ki, onun kanı hederdir." Ebû Dâvûd, Hudud 2: Nesâî, Tahrimud-Dem 16: Dârakutnî, III, 112.

Yine İbn Abbâs'tan gelen bir diğer rivâyette de şöyle denilmektedir: ...Onu öldürdü. Sabah olunca bu husus Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a anlatılınca, o ama adam kalkıp şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü onu ö'düren benim. Bu kadın sana sövüyor ve sana dil uzatıyordu. Ben bu işten vazgeçmesini söylüyor, fakat o vaz geçmiyordu. Bundan dolayı onu azarlıyor ve son vermesini istiyor, fakat bir türlü dinlemiyordu. Benim ondan iki inciyi andıran iki oğlum da var. Bana karşı da çok yumuşaktı. Dün de sana sövmeye, sana dil uzatmaya başlayınca onu öldürdüm. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Haberiniz olsun ve şahid olun ki, onun kanı hederdir." Dârakutnî, III, 113.

6. Zımmî Hazret-i Peygambere Sövüp de Ölümden Korkarak Müslüman Olduğunu İddia Ederse:

Bir zımmî Hazret-i Peygamber'e sövdükten sonra öldürülmekten korktuğu için müslüman olduğunu İzhar edecek olursa, onun İslâm'a girmesi öldürülme cezasını kaldırır, denilmiştir. Mâliki mezhebinde meşhur olan görüş budur. Çünkü İslâm kendisinden öncekileri ortadan kaldırır. Ancak, müslüman bir kimse Hazret-i Peygamber'e sövüp de daha sonra tevbe edecek olursa, hükmü böyle değildir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Sen o kâfirlere de ki: Eğer vazgeçerlerse, onlara geçmiş mağfiret olunur." (el-Enfal, 8/38)

İslâma girişinin öldürülme cezasını ortadan kaldırmayacağı da söylenmiştir el-Utbiyye'den Mâlik'in görüşü bu şekilde nakledilmiştir, Çünkü bunu yapmakla Hazret-i Peygamberin hakkını çiğnemiş, saygınlığına riayet etmemiş, Hazret-i Peygamberi küçültmek ve ona kötülük etmek kastı ile böyle davrandığından, Peygamberin bu haklarını çiğnediğinden Ötürü öldürülmesi vacibtir. Dolayısıyla onun İslâm'a dönüşü, bu cezasını ortadan kaldırmaz ve böyle bir kimse müslümandan daha İyi bir durumda olamaz.

7. Küfrün Önderleri:

Yüce Allah'ın;

"Küfrün önderlerini hemen öldürün" âyetindeki "önderler" anlamına gelen; kelimesi, 'in çoğuludur. Bununla kastedilen bazı ilim adamlarının görüşüne göre Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve Umeyye b. Halef gibi Kureyş'in ileri gelenleridir.

Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu âyet-i kerîme Tevbe Sûresi'ndedir. Ve bu âyet-i kerîme nâzil olup da insanlara karşı okunduğunda yüce Allah, Kureyş'in güç kaynaklarının kökünü kurutmuştu. Geriye onlardan kalanlar ya müslümandı, ya banş yapmış kimselerdi. Buna göre "Küfrün Önderlerini hemen öldürün" âyeti ile kastedilenlerin ahdi bozmaya, dine dil uzatmaya kalkışan her bir kimsenin, küfürde bir esas ve bir lider olacağı anlamına gelmesi muhtemeldir. Yine bu âyette "ileri gelenler" ile onların başkanlarının kastedilmiş olması ve onlarla çarpışmak, onlara uyanlarla çarpışmaktır; onların herhangi bir saygınlıkları sözkonusu değildir, anlamına gelmesi de muhtemeldir.

Bu kelimenin çoğulu aslında şeklinde gelmeli idi. "Misal ve misaller" kelimesinde olduğu gibi. Ancak, "mim" harfleri birbirlerine idğam edildikten sonra birinci "mim"in harekesi birinci hemzeye verilerek İki (harekeli hemze) ard arda gelmektedir. O bakımdan ikinci hemze yerine de "ye" getirilmiştir. el-Ahfeş'in iddiasına göre bundan dolayı "ye"li olarak; "Bu, bundan daha öndedir," denilir. el-Mâzinî ise, (aynı anlamda) "vav" ile denildiği iddiasındadır. Hamza ise bu kelimeyi; şeklinde okumuştur. Ancak, nahivcilerin çoğunluğu bunun bir lahn olduğu kanaatindedir. Arapça baskıyı hazırlayanın kaydettiğine göre bu hususta Ebû Hayyün şöyle demektedir: "... Basra'lı nahivcilerin başı Ebû Amr b. el-Alâ, Mekke'nin kurrâsı İbn Kesîr ve Medine'nin kurrası Nâfi' bu şekilde okumuşken, bunun bir lahn olduğu nasıl söylenebilir?" Ayrıca bk. Âlusî, Ruhu'l-Meanî, X, 59. Çünkü bu, aynı kelimede iki hemzeyi bir arada söylemektir.

"Çünkü onların yeminleri yoktur" yani onların ahidleri olmaz. Bu da onların samimi olarak yerine getirecekleri doğrulukla bağlanacakları ahidleri yoktur, demektir.

İbn Âmir

"yeminler" anlamına gelen: kelimesini hemze esreli olarak "îman "dan gelecek şekilde;okumuştur. (Onların îmanları yoktur, anlamına gelir). Yani onların İslâmları yoktur, demektir. Bununla birlikte bunun, korkunun zıddı olan emniyetten gelen; "Ona eman verdim"den gelme ihtimali de vardır. Buna göre onlara eman verilmez, onlar himaye altına alınmazlar manasına gelir. İşte bundan dolayı

"Küfrün önderlerini hemen öldürün" diye buyurmaktadır.

"Olur ki vazgeçerler" olur ki şirkten vazgeçerler, demektir. el-Kelbî der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiye'de iken Mekkelilerle antlaşma yaptı. Onlar da onu Beyt’i ziyaretten alıkoydular. Sonra da geri dönmesi şartıyla onunla barış yaptılar ve Allah'ın dilediği kadar bir süre böylece kaldılar. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın antlaşmasına dahil bulunan Huzaalılar, Kinânelilere mensup Umeyyeoğulları ile Savaştılar. Umeyyeoğulları kendi antlaşmalılarına silah ve yiyecek yardımında bulundular. Huzaalılar da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan yardım istediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da -önceden geçtiği üzere- yaptığı antlaşmada tarafında yer alanlara yardımcı olunmasını emretti.

Buhârî'de Zeyd b. Vehb'den şöyle dediği nakledilmektedir: Biz Huzeyfe'nin yanında bulunuyor idik şöyle dedi: Bu âyet-i kerimenin -bununla:

"Küfrün önderlerini hemen öldürün. Çünkü onların yeminleri yoktur" ayetini kastederek- sözünü ettiklerinden yalnızca üç kişi kaldı. Münafıklardan da sadece dört kişi kalmış bulunuyor. Bir bedevi Arap şöyle dedi: Siz Muhammed'in ashâbı, bizim ne demek olduklarını bilemediğimiz birtakım haberler veriyorsunuz. Yalnızca dört münafık kaldığını iddia ediyorsunuz. Peki şu bizim evlerimizi basıp içindekileri alanların, bizim değerli eşyalarımızı çalanların durumu nedir? Huzeyfe şöyle dedi: Onlar fasık kimselerdir. Evet, onlardan sadece dört kişi kalmış bulunuyor. Bunlardan birisi ise eğer soğuk su içecek olsa, o soğuk suyun soğukluğunun farkına varmayacak kadar kocamış bir yaşlıdır. Buhârî, Tefsir 9. sûre 5.

"Olur ki vazgeçerler" yani, küfürlerine, batıllarına, müslümanlara eziyet vermelerine bir son verirler. Bu ise onlarla Savaşma maksadının bizimle Savaşmaktan vazgeçerek dinimize girmek suretiyle zararlarını önlemek olmasını gerektirmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

Yeminlerini bozan, o Peygamberi sürüp çıkarmaya kalkışan ve bununla beraber ilk olarak sizinle kendileri (Savaşmaya) başlayan bir kavim ile Savaşmaz mısınız? Onlardan korkuyor musunuz? Eğer mü’min kimseler iseniz asıl korkmanız gereken Allah'tır.

"Yeminlerini bozan... bir kavim ile Savaşmaz mısınız?" âyeti, bir azar olmakla birlikte Savaşa teşvik anlamı da vardır. Önceden de belirttiğimiz gibi Mekke kâfirleri hakkında nâzil olmuştu.

"O peygamberi sürüp çıkarmaya kalkışan" yani, onun Mekke'den çıkmasına onlar sebep teşkil etmişlerdi. Bundan dolayı onun çıkartılması kendilerine nisbet edilmiştir. Şöyle de açıklanmıştır. Onlar, ahidlerini bozduklarından dolayı Mekkelilerle Savaşmak üzere Hazret-i Peygamberin Medine'nin dışına çıkmasına sebep oldular. Bu açıklama el-Hasen'den nakledilmiştir.

"Bununla beraber ilk olarak sizinle kendileri" Savaşmaya

"başlayan bir kavim..." Yani, onlar ahidlerini bozdular ve Huzaalılara karşı Bekroğullarına yardımcı oldular. Şöyle de açıklanmıştın Bedir günü sizinle İlk olarak onlar Savaştılar. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kervanı ele geçirmek için çıkmıştı. Mekkeliler kervanlarını kurtarınca geri dönebilirlerdi. Ama, önceden de geçtiği gibi bunu yapmayarak, mutlaka Bedir'e varıp orada şarap içmekte direttiler.

"Eğer mü’min kimseler iseniz, asıl korkmanız gereken Allah'tır." Yani, onlarla Savaşmaktan ötürü hoşunuza gitmeyecek" şeylerle karşılaşmaktan korkmaktan çok onlarla Savaşı terketmeniz dolayısıyla Allah'ın cezasından korkmalısınız.

Şöyle de açıklanmıştır: Onların Allah Rasûlünü çıkarmalarından kasıt, Onu hac yapmaktan, umre yapmaktan, tavaf etmekten alıkoymalarıdır. İşte onların Savaşa ilk başlayan taraf olmaları bu demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

Onlarla Savaşın ki, Allah ellerinizle onları azaplandırsın. Onları rezil etsin. Size onlara karşı zafer versin ve (bununla) mü’min bir topluluğun gönüllerine şifa versin;

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

Kalplerindeki gazabı gidersin. Allah dilediğine tevbe nasib eder. Allah hakkıyla bilendir, Hakimdir.

"Onlarla Savaşın" âyeti bir emirdir;

"ki, Allah... onları azaplandırsın" âyeti de onun cevabıdır. Şartın cevabı anlamında olmak üzere meczum gelmiştir. İfadenin takdiri şöyledir: Eğer onlarla Savaşırsanız Allah ellerinizle onları azaplandırır, onları rezil eder, size, onlara karşı zafer verir ve mü’min bir topluluğun gönüllerine de şifa verir.

"Kalplerindeki gadabı gidersin" âyeti ise, onların gazap ve öfkelerinin ileri dereceye ulaşmış olduğunu göstermektedir. Mücahid der ki: Bu âyetle, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın tarafında antlaşmada yer alan Huzâ’ah’lar kastetmektedir. İfadelerde cümlecikler hep birbirine atfedilmiştir. Ve hepsinde de birincisinden kat' ile (yeni cümlecikler halinde) ref caizdir.

Bununla birlikte;takdiri ile nasbedilmeleri de caizdir. Kûfelilerce "sarf" diye bilinen şey budur. Şairin şu beyitlerinde olduğu gibi:

"Şayet Ebû Kabus ölecek olursa ölür

İnsanların baharı da, haram ayı da

Ve ondan sonra biz sarılırız hörgücü bulunmayan

Sırtı alınmış, horgüçsüz bir hayatın kuyruklarına."

Buradaki; "Sarılırız" kelimesini istersek üstün ile okuyabiliriz, istersek mansub olarak okuyabiliriz.

Yüce Allah'ın:

"Ve mü’min bir topluluğun gönüllerine şife versin" âyeti ile kastedilenler, Mücahid'den naklettiğimize göre Huzaaoğullarıdır. Çünkü Kureyşliler onlara karşı Bekroğullarına yardımcı olmuştu. Huzaalılar ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın tarafında antlaşmada yer almışlardı. Bekroğullarına mensub birisi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı hicveden bir şiir söylemişti, Bunun üzerine Huzaalılardan birisi ona: Eğer bu şiiri bir daha okuyacak olursan, senin ağzını kırarım. Bekroğullarına mensub kişi bu şiiri bir daha okuyunca, gerçekten ağzını kırdı ve aralarında çarpışma başgösterdi. Huzaalılardan bazılarını öldürdüler. Bunun üzerine Huzaalı Amr b. Salim, bir kaç kişiyle birlikte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in huzuruna gitti ve ona durumunu haber verdi. Hazret-i Peygamber, mü’minlerin annelerinden Meymune'nin odasına girip: "Üzerime su dökün" diye buyurdu ve yıkanmaya başladı. Yıkanırken de: "Eğer Kâ'b oğullarına (ki bunlar Amr b. Salim'in kavmi olan Huzaalıların bir koludur) yardım etmeyecek olursam, yardım görmeyeyim" diye buyurdu. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gerekli hazırlıkların yapılmasını ve Mekke'ye çıkılmasını emretti, bunun sonucunda da Mekke fethedildi.

"Allah dilediğine tevbe nasib eder" âyetindeki "Tevbe nasib eder" kelimesinde kıraat yeni bir cümle (istinaf) olmak üzere ref iledir. Çünkü bu, önceki ifadeler türünden değildir. Bundan dolayı cezm ile diye buyurmamıştır.

Diğer taraftan onlarla Savaşmak, onların Allah tarafından tevbelerinin kabul edilmesini de gerektirmez. Aksine onlarla Savaşmak, onların azâb edilmelerini, rezil edilmelerini, mü’min bir topluluğun gönüllerinin bulmasını, onların kalplerindeki öfkenin gitmesini gerektirir. Bunun bir benzeri de: "Allah dilerse kalbinin üzerini mühürler" âyetinde ifade tamam olduktan sonra:

"Allah batılı mahveder" (eş-Şûrâ, 42/24) diye buyurmasıdır.

Allah'ın tevbelerini kabul ettiği kemseler ise, Ebû Süfyan, Ebû Cehil'in oğlu İkrime, Süleym b. Ebi Amr gibileridir. Bunlar İslâm'a girdiler.

İbn Ebi İshak ise bu ("terbe nasib eder" anlamındaki) lâfzı, şeklinde nasb ile okumuştur. (Allah dilediğine tevbe nasib etsin diye, anlamına gelir). Aynı şekilde Îsa es-Sekafî ve el-A'rec'den de böyle okudukları rivâyet edilmiştir. Bu okuyuşa göre ise, tevbelerinin kabulü de şartın cevabı kapsamına girer. Çünkü anlam: "Eğer onlarla Savaşırsanız Allah onları azaplandırır..." şeklindedir. Buna atfedilenlerin manası da şöyle olur. Bundan sonra da eğer onlarla Savaşırsanız "Allah da onların tevbelerini kabul eder" diye buyurmaktadır. Böylelikle sizin ellerinizle azaplandırılmaları, gönüllerinize şifa vermesi, kalplerinizin öfkesinin giderilmesi ve tevbenizin kabul edilmesi lütufları hep birlikte size verilmiş olur.

Ancak, burada bu fiilin, "tevbe nasib eder" anlamındaki fiilin merfu' olarak okunması daha güzeldir. Çünkü Savaş tevbe etmenin sebebi değildir. Zira, şanı yüce Allah'ın, tevbesini kabul etmek istediği herhangi bir kimse için tevbe, her halükârda Savaş olmaksızın da mümkün olabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri, Allah'tan, Rasulünden ve mü’minlerden başkasını dost ve sırdaş dinmeyenleri ayırt etmeksizin bırakılıverileceğinizi mi sandınız. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

"Yoksa siz... mi sandınız?" âyeti ile bir konudan bir başka konuya geçilmektedir.

"Bırakılıverileceğinizi" anlamındaki âyet, Sîbeveyh'in görüşüne göre iki mef'ûl yerini tutmaktadır. el-Müberred'e göre ise ikinci merul hazfedilmiştir. Âyetin anlamı şudur: Sizler, mü’min ile münaiıkın kendisi sebebiyle mükâfat veya cezayı hak edeceği şekilde ortaya çıkarılmasını sağlayacak ibtilâlara maruz kalmadan bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz? Bu anlamdaki açıklamalar, bundan önce birkaç yerde de geçmiş bulunmaktadır.

"Ayırdetmeksizin" âyeti, ile zâid olsa da- cezm edilmiştir. Çünkü bu, Sîbeveyh'e göre -önceden de (Âl-i İmrân, 3/142. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere- "Yapmıştır," sözüne (olumsuz olarak) cevap teşkil eder. "Mim" harfinin esreli olması ise, (bundan sonraki lafzatullah'ın ilk harfinin sakin olması sebebiyle) iki sakinin bir araya gelmesidir.

"Dost ve sırdaş" kelimesi içli dışlı, iç içe gibi anlamlara gelir ve girmek demek olan-,'den gelmektedir. Vahşi hayvanların içine girdiği inlere; denilmesi de buradan gelmektedir. Yani: Allah'ı ve Rasûlünü (ve mü’minleri) bırakarak başkalarına sevgi duyup onlarla içli dışlı olmayın.

Ebû Ubeyde der ki: Kendisinden olmayan bir şeyin içine soktuğun her bir şeye; denilir. Bir kimse bir topluluğun kendisinden olmamakla birlikte aralarında bulunursa o kimseye de bu isim verilir. İbn Zeyd der ki: Bu kelime (velîce), sonradan bir şeyin içerisine giren demektir. Çoğulu da-, şeklinde gelir. Kişinin sırdaşlan diğer insanlar arasında onun özel yakınları ve İşinin içyüzünü bilen kimseleri demektir. Bu durumda; "O benim sırdaşımdır, onlar benim sırdaşımdır," denilerek kelimenin tekili de çoğulu da aynı kullanılabilir. Nitekim Eban b. Tağlib -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demişitir:

"Kaçkınlara, hadlerini aşanlara ve şüpheli işler peşinde olanlara

O ne kötü bir sığınak ve barınaktır!"

Bu kelimenin;" Sırdaş" anlamına geldiği de söylenmiştir ki, manası birdir.

Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler, sizden başkalarını sırdaş edinmeyin" (Âl-i İmrân, 3/118) âyetidir. el-Ferrâ' der ki: (Bu âyet-i kerimede geçen) velîce (dost ve sırdaş) onların müşriklerden kendilerine sırlarını açıkladıkları, durumlarını bildirdikleri ve müşriklerden edindikleri sırdaşları demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

Müşriklerin kendi küfürlerine kendileri şahid İken Allah'ın mescidlerini imar etme hakları yoktur. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir ve onlar ebediyyen ateşte kalacaklardır.

"Müşriklerin... Allah'ın mescidlerini imar etme hakları yoktur" âyetinde ki " İmar etme...leri" cümlesi,)'nin ismi olarak ref mahallindedir.

"Kendileri şahid iken" kelimesi de haldir.

İlim adamları bu âyetin te'vili hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir görüşe göre artık onların Mescid-i Harama gelmelerinin engellenmesi kararından sonra haccetme yetki ve imkânları yoktur. Sidâne, Sikâye ve Rifâde gibi görevler de müşrikler elinde bulunuyordu. Bu âyetle onların bu görevleri yerine getirmeye ehil olmadıklarını buna ehil olanların mü’minler olduklarını açıklamaktadır.

Bir diğer görüşe göre Hazret-i Abbas Bedir'de ashâb alınıp da kâfir olması, akrabalık bağlarını koparması sebebiyle ayıplanınca şöyle cevap vermiş: Sizler bizim kötülüklerimizi sözkonusu ediyor, iyiliklerimizi hiç anmıyorsunuz. Hz- Ali, iyilikleriniz de mi var? diye sorunca, Hazret-i Abbas: Evet demiş. Şüphesiz bizler Mescid-i Haramı imar ediyor, Kâ'be'nin örtülerini hazırlıyor, hacılara su veriyor ve esirleri esirlikten kurtarıyoruz. Bu âyet-i kerîme onun bu sözlerini reddetmek üzere indi. Suyûtî, ed-Durrul-Mensûr, IV, 145-146.

O halde müslürnanların mescidlerle ilgili hükümlerin gereğini yerine getirmeyi ve müşriklerin mescidlere girmelerini engellemeleri gerekir.

Genel olarak bütün kıraat âlimleri;

"İmar etmeleri" şeklinde "ye" harfini üstün, "mim" harfini de ötreli olarak okumuşlardır. İbn es-Semeyka ise bunu "ye" harfini ötreli ve "mim"i de esreli olarak okumuştur. Yani, onların mescidleri mamur hale getirmeleri ve imarına yardımcı olmaları hakkı yoktur. Buna karşılık; Allah'ın mescidini" şeklinde tekil olarak da okunmuştur. Mescid-i Haramı imar etme hakları yoktur, demek olur. Bu, İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr, Atâ b. Ebi Rebah, Mücahid, İbn Kesîr, Ebû Amr, İbn Muhaysın ve Yakub'un kıraatidir.

Diğerleri ise genel olarak bütün mescidler anlamını verecek şekilde; diye okumuşlardır, Ebû Ubeyd'in tercihi de budur. Çünkü bu daha umumî bir ifadedir. Özel olan da umumî ifadenin kapsamına girer. Bununla birlikte çoğul anlamına gelen kıraat ile özel olarak Mescid-i Haram'ın kast edilmesi ihtimali de vardır. Bu da (kullanılan isimleri) cins isimleri olması halinde mümkün olan bir kullanım şeklidir. Nitekim bir kimse sadece belli bir ata binmekle birlikte (cins İsmi kastedilerek): Filan kişi atlara biner, demek de bu kabildendir.

Çoğul kıraati daha doğrudur, çünkü bunun her iki anlama gelme ihtimali de vardır. Diğer taraftarı (bir sonraki âyet-i kerimede gelecek olan):

"Allah'ın mescidlerini ancak... imar eder" âyetinde "mescidler" anlamında çoğul olarak icma ile okunmuştur. Bu açıklamayı da en-Nehhâs yapmıştır, el-Hasen der ki: Maksat Mescid-i Haram olmakla birlikte "mescidler" diye buyurması, bütün mescidlerin kıblesinin ve önderinin Mescid-i Haram oluşundan dolayıdır.

"Şâhidler iken" âyeti ile;

"Kendileri şahidler iken" kastedildiği söylenmiştir. O bakımdan; zikredilmeyince, "şahidler" anlamındaki kelime de nasb olarak gelmiştir. İbn Abbâs der ki: Onların kendileri hakkında kâfir olduklarına dair şalûdlikleri, yaratılmış olduklarını kabul etmekle birlikte kendi putlarına secde etmeleridir.

es-Süddî der ki: Onların kâfir olduklarına dair şahidlikleri şudur: Hristiyana dinin nedir diye sorduğun vakit o, ben bir hristiyanim, yahudiye aynı soruyu sorarsan ben yahudiyim, sabüye aynı soruyu sorarsan ben de sabiyim, müşrike senin dinin ne diye sorulunca da ben müşrikim demesi şeklindedir.

"Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir ve onlar ebediyyen ateşte kalacaklardır" âyetinin anlamına dair açıklamalar da Önceden geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe Îman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler İmar eder. İşte bunların doğru yola ermişlerden olmaları umulur.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Allah'ın Mescidlerini Kimler îmar Eder:

Yüce Allah'ın:

"Allah'ın mescidlerini ancak... imar eder" âyeti mescidleri imar edenlerin mü’min olduklarına dair tanıklık etmenin sağlıklı ve doğru olduğuna delildir. Çünkü yüce Attan imanı buna bağlı kılmış ve bu işe devam etmenin mü’minlerin işi olduğunu haber vermiştir, Seleften birisi şöyle demiştir: Eğer bir kimsenin mescidi imar ettiğini görürseniz, onun hakkında hüsn-ü zan besleyiniz. Tirmizî de Ebû Said el-Hudrî'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Siz, bir adamın mescidlere gelmek itiyadında olduğunu görürseniz, onun îman sahibi olduğuna tanıklık ediniz." Çünkü yüce Allah:

"Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe îman eden... kimseler imar eder" diye buyurmuştur. Bir rivâyette de: "Mescide mutad vakitlerinde gidip gelmeyi itiyat haline getirmişse" şeklindedir. Tirmizî, bu hasen garip bir hadistir, der. Tirmizî, Tefsir 9. sûre 9: İbn Mâce, Mesâcid 19: Dârimî, Salât 23; Müsned, III, 68, 76.

İbnü'l-Arabî der ki: Bu husus zahiren bir kimsenin salahı hakkındadır. Yoksa, şahidliklerde bulunacak alanlarla ilgili değildir. Çünkü şahidliklerin bu hususu bilenlerce özel halleri vardır. Şahidin kimisi zeki, kavrayışlı ve bildiği hususu hem inancıyla, hem haber olarak bildirmesiyle gerçek manada elde eder, bilir öğrenir. Kimisi de gafildir (çoğu şeyin farkına varmaz). Bunların herbirisi kendi lâyık olduğu şekilde değerlendirilir ve niteliklerine göre takdir edilir.

2. Allah'tan Başkasından Korkmamak:

Yüce Allah'ın:

"Allah'tan başkasından korkmayan kimseler" âyeti ile ilgili olarak, Allah'tan başkasından da korkmayan hiçbir mü’min yoktur. Mü’minler de Peygamberler de kendilerinin dışında kalan düşmanlardan korkagelmişlerdir, denilecek olursa ona şöyle cevap verilir: Yani, bir kimse kendisine ibadet olunanlar arasında Allah'tan başkasından korkmuyorsa demektir. Çünkü müşrikler putlara tapınıyor, onlardan korkuyor ve onlardan birşeyler umuyorlardı. İkinci bir cevap: Yani din hususunda Allah'tan başka kimseden korkmazsa, demektir.

3. Peygambere îman :

Âyet-i kerimede mescidlerde namaz kılmak suretiyle onları temizlemek ve onların tamiri gerektiren yerlerini düzeltmek suretiyle mescidleri imar edenlerin ve Allah'a îman edenlerin mü’min olacakları sözkonusu edilmekle birlikte, Allah Rasûlüne Îman etmekten ve ona îman etmeyenin imanından sözedilmemektedir diye sorulursa, böylesine şu şekilde cevap verilir: Resûlüllahı (sallallahü aleyhi ve sellem) sözü edilen namaz kılmak ve diğer hususlar delâlet etmektedir. Çünkü bunlar onun getirdiği şeyler arasındadır. Namazın kılınması, zekâtın verilmesi ancak Rasûle îman eden bir kişi tarafından yapılırsa sahih olur. İşte bundan dolayı Rasûl ayrıca sözkonusu edilmemiştir.

"Umulur" kelimesi, İbn Abbâs ve diğerlerinden nakledildiğine göre Allah için vücup ifade eder. Bunun, böyle kimselere yaraşan budur, anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, işte böylelerinin "doğru yola ermişlerden olmaları" yakışır, anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

Siz, hacılara su vermeyi ve Mescidi Haramın tamirini Allah'a ve âhiret gönüne inanan, Allah yolunda cihad eden (in ameli) İle bir mi tuttunuz? Bunlar, Allah nezdinde bir olamazlar. Allah zulmedenler topluluğunu bidayete erdirmez.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık Ancak, başlıklar iki değil, yalnızca bir başlıktır. halinde sunacağız:

1. Îman ve Cihad ile Diğer Ameller:

Yüce Allah'ın: " Siz, hacılara su vermeyi... mi tuttunuz" ifadesinin Arapça'da takdiri şu şekildedir: Siz, hacılara su veren Sikâye sahiplerini yahut hacıların su ihtiyacını karşılayan kimseleri, Allah'a îman eden ve O'nun yolunda cihad eden kimselerle bir mi tuttunuz? Bununla birlikte hazfın

"Îman eden" âyetinde takdir edilmesi de mümkündür. Yani, siz hacılara su verme işini îman eden kimsenin ameli ile bir mi tuttunuz. Takdirin şöyle olduğu da söylenmiştir: Bunların amelini îman eden kimsenin imanı ile bir mi tuttunuz?

Sikâye, "siâye ve himaye" gibi bir mastardır. İsmin anlamı bilindiğinden dolayı mastar onun yerine kullanılmıştır. Nitekim; cömertlik ancak Hatem'dir, şiir ancak Züheyr'dir demek de buna benzer. Mescid-i Haram'ın imar edilmesi ifadesi de:

"O kasabaya sor" (Yusuf, 12/82) âyeti gibidir. Ebû Vecze ise "Hacılara su verenleri ve Mescid-i Haramı imar edenleri... birmi tuttunuz" diye okumuştur. Buradaki Su verenler kelimesi, in çoğuludur. Bunun aslı ise; şeklinde "fu'le" veznindedir. İşte bu türden illetli olan kelimelerin çoğulu hep böyle yapılır. Hakim, hakimler, unutan, unutanlar kelimelerinde olduğu gibi. Eğer bu kelime illetli olmayacak olursa, şeklinde çoğulu yapılır. Aylarda nesi' (erteleme işi) yapan kimseler için; Nesi'ci ve nesi'ciler gibi. İbn ez-Zübeyr ve Saîd b. Cübeyr de bu kelimeleri bu şekilde; " Su verenler, imar edenler" diye okumuştur. Ancak İbn Cübeyr, "İmar edenler" anlamındaki kelimenin aslen tenvinli olması kanaatiyle; Mescid kelimesini nasb ile okumuştur.

ed-Dahhak ise der ki: " Hacılara su vermek" kelimesinin "sin" harfinin ötreli okunması da bir şivedir. "el-Haac" kelimesi ise "hacılar" anlamındaki el-Hüccâc"ın cins ismidir,

Mescid-i Haram'ın imar edilmesi, onu koruyup gözetmek ve onun görülmesi gereken İşlerini yerine getirmektir.

Bu âyet-i kerimenin zahiri, müşriklerden hacılara su vermek ve Mescid-i Haramı imar etmekle övünen kimselerin iddialarını -es-Süddînin de belirttiği gibi- iptal etmekte, boşa çıkarmaktadır. es-Süddî der ki: Hazret-i Abbas hacılara su vermekle, Şeybe Mescid-i Haramı İmar etmekle övününce , Hazret-i Ali de İslâm ve cihadla övündü. Yüce Allah Hazret-i Ali'yi tasdik etti, onları da yalanladı. Küfür ile birlikte Mescid-i Haramın imarının sözkonusu olmayacağını, onun imarının ancak îman , ibadet ve Allah'a itaati gerektiren işleri yerine getirmekle olacağını haber verdi. Bu ise apaçık bir husustur ve bunun anlaşılmayacak bir tarafı yoktur.

Şöyle de denilmektedir: Müşrikler yahudilere, bizler, hacılara su veren, Mescid-i Haramı imar eden kimseleriz. Biz mi daha faziletli ve üstünüz, yoksa Muhammed ve ashâbı mı? diye sordular. Yahudiler de kendilerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem);a olan inatları yüzünden: Siz daha faziletlisiniz diye cevap verdiler.

Burada anlaşılması zor bir durum ortaya çıkmaktadır ki, o Müslim'in Sahih'inde yer alan en-Nu'man b. Beşir'in şöyle dediğine dair rivâyetidir: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın minberinin yanında bulunuyordum. Bir adam: Ben İslâm'a girdikten sonra bir de hacılara su verecek olursam, artık ne amelde bulunursam bulunayım aldırış etmem. Diğeri şöyle dedi: Ben de İslâm'a girdikten sonra Mescid-i Haramı bir tamir edersem, artık ne yaparsam yapayım umurumda değil. Bir diğeri de şöyle dedir Allah yolunda cihad bu söylediklerinizden daha üstündür. Ömer (radıyallahü anh) onları azarlayarak şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın minberi yanında -o gün bir Cuma günüydü- seslerinizi yükseltmeyiniz. Fakat cuma namazı kılındıktan sonra ben, (Hazret-i Peygamberin huzuruna) girerim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bu hususta onun görüşünü sorarım. Bunun üzerine yüce Allah:

"Siz, hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haramın tamirini Allah'a ve âhiret gününe İnanan... İle bir mi tuttunuz" âyeti sonuna kadar nâzil oldu. Müslim. İmâre 111; Müsned, IV, 269.

Hadisin bu rivâyeti, âyet-i kerimenin, müslümanların bu amellerin hangisinin daha faziletli olduğu hususunda ayrılığa düşmeleri üzerine inmesini gerektirmektedir. Böyle bir durumda İse, âyet-i kerimenin sonunda: "Allah zulmedenler topluluğunu hidayete erdirmez" demesi uygun düşmez. İşte burada anlaşılması zor bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu da şöyle bir açıklamayla ortadan kaldırılabilir: Bazı raviler, yüce Allah'ın:

"Bunun üzerine Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi" âyetini kullanmakta işi sıkı tutmamışlardır. Hazret-i Peygamber bu âyet-i kerimeyi Hazret-i Ömer'e soru sorması üzerine okuyunca, bunu rivâyet eden kişi âyetin o anda indiğini zannetmiştir. Hazret-i Peygamber ise bu âyet-i kerimeyi cihadın, Hazret-i Ömer'in tartışırken sözlerini işittiği o kimselerin söylediklerinden daha faziletli olduğuna delil göstermiş, Hazret-i Ömer onların görüşleri hakkında Hazret-i Peygamberin kanaatini sorunca, o da yüce Allah'ın daha önce indirmiş olduğu bu âyet-i kerimeyi ona okumuştur. Bu âyet bizzat o kimseler hakkında nâzil olduğu için değil. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Denilse ki: Buna göre kâfirler hakkında indirilen bir âyeti müslümanlar hakkında delil göstermek câiz olur. Oysa onların hükümlerinin farklı olduğu bilinen bir husustur. Buna şöyle cevap verilir: Yüce Allah'ın, müşrikler hakkında indirdiklerinden müslümanlara uyan bir takım hükümler çıkartmak uzak bir ihtimal olarak görül memelidir. Nitekim Hazret-i Ömer şöyle demiştir: İstesek közde kuzular etler kızartıp pişiririz ve tabakların biri konur biri kaldırılır. Fakat bizler yüce Allah'ın:

"Siz bütün hoş şeylerinizi dünya hayatınızda bitirdiniz ve onlarla faydalandınız" (el-Ahkaf, 44/20) âyetini dinlemiş bulunuyoruz. Bu âyet-i kerîme ise kâfirler hakkında açık bir nastır. Bununla birlikte Hazret-i Ömer bu âyet-i kerimeden kendi hallerine uygun düşecek şekilde bir azar manası ihtiva ettiğini de anlamıştır. Ashâb-ı kiramdan da herhangi bir kimse onun bu anlayışına karşı tepki göstermemiştir. İşte bu âyet-i kerimenin de bu türden olması mümkündür. Gerçekten bu açıklama nefis bir açıklamadır ve bu yolla anlaşılması zor ve içinden çıkılamaz durum ortadan kalkmakta, kapalılık diye birşey kalmamaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

Îman edip de hicret edenlerin, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad edenlerin Allah katında dereceleri daha büyüktür. İşte umduklarını elde edenler de onların ta kendileridir.

Yüce Allah'ın: " Îman eden... ler" âyeti, mübtedâ olarak ref mahallindedir. Haberi ise

"Allah katında dereceleri daha büyüktür" anlamındaki âyettir. " Derece ise, beyân (temyîz) olarak nasb edilmiştir. Yani onlar hacılara su vermek ve Mescid-i Haramı imar etmekle övünenlerden daha üstün derecededirler.

Kâfirlerin Allah nezdinde bir dereceleri yoktur ki, mü’minin derecesi daha büyüktür, demek sözkonusu olabilsin. Maksat, onların Mescidi imar etmek ve hacılara su vermek sebebiyle kendilerinin bir dereceye ve üstünlüğe sahip olduklarını varsaydıklarıdır. Yüce Allah da -onların bu varsayımları yanlış ve hata olmakla birlikte- kendilerince zannettikleri kanaate uygun olarak onlara hitap etmiştir. Nitekim yüce Allah'ın:

"O günde cennetliklerin karargâhları daha hayırlıdır..." (el-Furkan, 25/24) âyetine benzemektedir. (Yani, bundan cehennemliklerin karargâhlarında da hayır olduğu manası anlaşılmaz).

"Dereceleri daha büyüktür" âyetinin, derece sahibi olan herkesten daha büyüktür, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani, en üstün meziyet ve mertebe onların olacaktır.

"İşte umduklarını" böylelikle

"elde edenler de onların tâ kendileridir."

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

Rabbleri onları katından bir rahmet, hoşnutluk, içlerinde kendilerine ait tükenmez nimetler bulunan cennetler ile müjdeler.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar. Muhakkak ki Allah katında büyük bir mükâfat vardır.

"Rableri onları... müjdeler." Yani, dünyada kendilerine, âhirette kendileri için hazırlanmış bulunan pek büyük mükâfatı ve kalıcı nimetleri bildirir.

"Nimetler (naim)" ise, rahat ve yumuşak yaşayış demektir.

"Ebediyyen kalıcıdırlar" anlamındaki; hal olarak nasbedilmîştir. Hulûd (ebedi kafiş ) ise devamlı ikamet etmek demektir.

"Muhakkak ki Allah katında büyük bir mükâfat vardır." Yani, yüce Allah lütuf ve ihsan yurdunda onlar için bu mükâfatları hazırlamıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

Ey Îman edenler! Eğer küfrü Îmandan sevimli bulurlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin. Sizden kim onları veli edinirse, onlar zâlimlerin tâ kendileridirler.

Bu, âyet-i kerimenin zahirinden anlaşıldığına göre bütün mü’minlere yönelik bir hitaptır. Ve âyet-i kerimenin mü’minlerle kâfirler arasındaki velayet (dostluk) bağını koparmak bakımından Kıyâmete kadar hükmü bakidir.

Bir kesime göre bu âyet-i kerîme, hicrete ve küfür diyarını (orada kalmayı) redde teşvik sadedinde nâzil olmuştur. Buna göre hitab Mekke'de ve Mekke dışında (henüz dar-ı İslâm kapsamına girmemiş) Arap topraklarında yaşayan mü’minlere bir hitaptır. Onlara babalarını ve kardeşlerini veli edinerek kâfirlerin topraklarında kalmaya devam ederek onlara tabi olmamaları emredilmektedir.

"Eğer küfrü imandan sevimli bulurlarsa" yani, küfrü sevecek olurlarsa. İşte böylelerine itaat etmeyin ve onlara özel bir konum vermeyin. Yüce Allah.'ın özellikle babaları ve kardeşleri sözkonusu etmesi, bunlardan daha yakın bir akrabanın bulunmayışından dolayıdır. Yüce Allah;

"Ey îman edenler, yahudi ve hıristiyanları veli edinmeyin" (el-Mâide, 5/51) âyetinde, diğer insanları veli edinmeyi reddettiği gibi, bu yakın akrabalar arasında da (îman bağı olmadığı takdirde) dostluk ve velilik bağını reddetmektedir. Böylelikle asıl yakınlığın, akrabalığın, bedeni yakınlık ve akrabalık değil de din akrabalığı olduğunu beyan etmektedir. Sufîlerin okudukları şu beyitler de bu kabildendir:

"Diyorlar ki bana, işte sevdiklerinin yurduna yaklaştık.

Sense hâlâ kederlisin. Şüphesiz ki bu şaşılacak bir şey!

Dedim ki: Yurdun yakın olmasının faydası ne;

Eğer kalpler arasında bir yakınlık yoksa?

Yurdu uzak nice kimse vardır ki, muradına ermiştir ve bir başkası ise

Hemen yanı başındaki komşusu olduğu halde kederinden ölmüştür,"

Bu âyet-i kerimede "çocuklar" sözkonusu edilmemiştir. Çünkü İnsanların çoğunluğunda görülen durum şu ki, çocuklar da babalarına tabidirler. İyilik yapmak ve hibe gibi bağışlarda bulunmak İse, veli edinmekten istisna edilmiştir. Nitekim Hazret-i Esma; Ey Allah'ın Rasûlü, annem müşrik olarak (kendisine iyilik yapmamı) umarak yanıma geldi. Ben, onun yakınlığını gözeteyim mi? diye sormuş, Hazret-i Peygamber de: "Annene yakınlık göster"diye buyurmuştur. Bu hadisi de Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Hibe 29, Cizye 18, Edeb 8; Müslim, Zekât 50; Ebû Davüd, Zekât 34; Müsned, VI, 344, 347, 355.

"İçinizden kim onları veli edinirse, onlar zâlimlerin tâ kendileridir."

İbn Abbâs der ki: O da onlar gibi bir müşrik olur. Çünkü, kim şirke razı olursa o da müşriktir.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elinize geçirdiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler, size Allah'tan, Rasûlünden ve O'nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, o halde Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez."

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Mekke'den Medine'ye hicret etme emri verilince, kişi babasına, baba oğluna, kardeş kardeşine, koca hanımına: Bize hicret etme emri verildi, demeye başladı. Onlardan kimisi hicret etmekte elini çabuk tuttu. Kimisi hicret etmeyi kabul etmeyerek şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, eğer hicret yurduna çıkıp gitmeyecek olursanız size hiçbir faydam dokunmaz ve size en ufak bir şey harcamam. Kimisine de hanımı ve çocuğu asılıp duruyor, ona Allah aşkına gitme, biz senden sonra kaybolur gideriz diyordu, Onlardan kimisi rikkate gelir, bundan dolayı hicret etmekten vazgeçer onlarla birlikte kalırdı. Bunun üzerine:

"Ey îman edenler! Eğer küfrü Îmandan sevimli bulurlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin" âyeti nâzil oldu. Yani, eğer onlar Mekke'de küfür üzere kalmayı Allah'a Îman edip Medine'ye hicret etmeye tercih edecek olurlarsa, onları veli edinmeyin demek istemektedir.

"İçinizden", bu âyet-i kerimenin nüzulünden sonra

"kim onları veli edinirse onlar zâlimlerin tâ kendileridirler." Daha sonra da geri kalarak hicret etmeyenler hakkında da:

"De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz" âyeti indi.

Aşiret, on ve daha fazla bir topluluk gibi bir topluluğun tek bir akde bağlı bulunan cemaat demektir. Belli bir şey etrafında toplanmak demek olan "muaşeret" de buradan gelmektedir.

"Elinize geçirdiğiniz mallar" Mekke'de kazanmış olduğunuz mallar demektir. Bu kelime aslında birşeyi bir yerden kesip başka bir yere alıp götürmek hakkında kullanılır.

"Durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret... Allah'tan... daha sevimli ise..." İbnü'l-Mübarek der ki: Durgunluğa uğramasından korkulan ticaret, evde kalan ve onlara talip bulunmayan kızlar ve kızçocuklar demektir. Nitekim şair şöyle demektir:

"Fakirlikten dolayı kavimleri arasında durgun kaldılar (onlara talip çıkmadı).

Benim de orada kalışım (ya da; konumum) o kızların durgunluklarını (onlara talip çıkmayışım) daha da arttırdı."

"Ve hoşunuza giden meskenler" orada yaşamaktan hoşlanacağınız evler

"size, Allah'tan... daha sevimli ise..." bunları, Allah yolunda ve Medine'de bulunan Rasûlüne hicret etmekten daha çok seviyorsanız... demektir.

"Daha sevimli" kelimesi,

"... idi." nin haberidir. Kur'ân-ı Kerîm dışındaki konuşmalarda mübtedâ ve haber cümlesi olarak; ‘in merfu' olması mümkündür. Bu durumda (........)'in ismi de onda mahzuf kabul edilir. Şair Sîbeveyh şöyle bir beyit nakletmektedir:

"Ben öldüm mü insanlar iki grup olur: (Biri) sevinir,

Diğeri ise yaptıklarımdan övgü ile söz eder."

Yine şöyle bir beyit nakletmektedir:

"Ona ulaşacak olsam odur derdimin şifası

Fakat o, derdin şifasını karşılıksız bağışlayan birisi değildir."

Âyet-i kerimede Allah ve Rasûlünü sevmenin vücubuna delil vardır. Zaten bu hususta ümmet arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Onlara duyulan sevginin her sevilenden önce geldiği hususunda da görüş ayrılığı yoktur. Yüce Allah'ı ve O'nun Rasûlünü sevmenin anlamına dair açıklamalar daha önceden (Âl-i İmrân, 3/31) âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"... ve O'nun yolundaki cihaddan... bekleyedurun" âyeti, emir kipidir, fakat tehdit anlamını ihtiva etmektedir. Bekleyin, demektir,

"Allah'ın emri gelinceye kadar" Allah'ın Savaş emri ve Mekke'nin fethi gerçekleşinceye kadar demektir, bu açıklama Mücahid'den nakledilmiştir, el-Hasen ise: Dünyada ya da âhirette gelecek bir cezayı bekleyin diye açıklamıştır.

"Ve Onun yolundaki cihaddan" âyetinde cihadın faziletine, onun nefsin rahatına, nefsin aile ve mala bağlılığına tercih edileceğine delil vardır. Sûrenin son taraflarında cihadın faziletine dair açıklamalar gelecektir, en-Nisa Sûresi'nde (4/100. âyetin tefsirinde) hicretin hükümlerine dair yeteri kadar açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamd olsun.

Sahih hadiste de şöyle buyrulmaktadır: "Şüphesiz ki şeytan Âdemoğluna karşı üç yerde oturmuş (pusu kurmuş)dur. Ona karşı İslâm'a giden yolda oturmuş ve ona: Niçin kendi dinini ve atalarının dinini bırakıyorsun? demiştir. Kişi ona muhalefet ederek İslâm'a girer. Yine şeytan ona karşı hicrete giden yolda oturur ve ona: Malını ve aileni mî bırakacaksın, der. Kişi ona muhalefet eder ve hicret ettikten sonra bu sefer cihada giden yolda ona karşı oturur ve ona şöyle den Sen cihad edeceksin ve öldürüleceksin. Hanımını başkası nikâhlayacak, malın ise paylaştırılacak. Kişi bu hususta da ona muhalefet eder ve cihad ederse, artık Allah'ın onu cennetine koyması Allah üzerindeki bir hakkıdır." Bu hadisi Nesâî Sebere b. Ebi Fâkih yoluyla rivâyet etmiştir. Sebere dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Muhakkak şeytan..." deyip hadisi nakletmektedir. Nesâî, Cihâd 19; Müsned, III, 483. Buhârî: "(Sebere b. Ebi Fâkih değil de) Sebere b. el-Fâkih diye ismini anmakta ve bu hususta herhangi bir görüş ayrılığını sözkonusu etmemektedir. Müsned, III, 483'te: "Sebre b. Ebî Fâkih" diye; Tirmizî, Tahâre 23'te: "İbnu'l-Fâkih" diye kaydetmektedir, İbn Hacer, Tekzib, III, 393'te: "İbnu'l-Fakih, İbn Ebi'l-Fakih, İbnu'l-Fükihe ve İbn Ebi'l-Fâkihe" şekillerinin zikredilmiş olduğunu belirtmektedir İbn Ebi Adiy de der ki: İbnü'l-Fakih de İbn Ebi Fakih de denilmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki, Allah bir çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmiştir. Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de bunun size hiçbir faydası olmamıştı. Yeryüzü genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti. Nihayet arkanızı çevirip gitmiştiniz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1. Huneyn Gazvesi ve Allah'ın Yardımı:

Yüce Allah 'in:

"Andolsunkl Allah bir çok yerde... bize yardım etmiştir"

âyeti ile ilgili olarak şunları nakledelim:

Hevazinlilere Mekke'nin fethedildiği haberi ulaşınca, Nasr b. Mâlikoğullarına mensup olan ve ordu kumandanlığı elinde bulunan Mâlik b. Avf en-Nasrî, Hevazinlilerî bir araya topladı. Kâfirlerle birlikte mallarını, davarlarını, kadın ve çocuklarını da Savaş alanına sürdü. Bununla askerlerin kendilerini daha iyi koruyacaklarını ve böyle bir durumda Savaş esnasında daha bir güç ve gayrete geleceklerini zannetmişti. el-Hasen ve Mücahide göre sekizbin kişi idiler. Hevazin ve Sakiflilerin (toplamı) dörtbin kişi oldukları da söylenmiştir. Hevazinlilerin başında Mâlik b. Avı, Sakiflilerin başında ise Kinâne b. Abd bulunuyordu. Hep birlikte Evtâs denilen (ve Huneyn vakasının cereyan ettiği) yere konakladılar.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Eslemli Abdullah b. Ebi Hadred'i gözcü olarak göndermişti. Abdullah, Hazret-i Peygambere geri dönerek gördüklerini haber verdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da üzerlerine yürümeyi kararlaştırdı. Safvan b. Umeyye b. Halef el-Cumahî'den, bir görüşe göre yüz, bir diğer görüşe göre de dortyüz zırh emanet aldı. Rabia el Mahzûmî'den otuz ya da kırkbin (dirhem) borç aldı. Dönüşünde de o borçlarını ona ödedi. Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle dedi: "Allah aileni de malını da mübarek kılsın. Borcun karşılığı vaktinde ve eksiksiz olarak ödenmesi ve bundan dolayı da övgü (teşekkür) dür."Bu hadîsi İbn Mâce Sünen'inde rivâyet etmiştir. Nesâî, Buyû’ 97; İbn Mâce, Sadakat 16; Müsned, IV, 36.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), onbini Medine'den kendisi ile birlikte gelenlerden, iki bini de Mekke'nin fethi günü müslüman olanlardan olmak üzere - ki bunlara Tulakâ denilir- toplam oniki bin müslüman ile yolda Süleym, Kilaboğulları, Abs ve Zübyanlı bedevilerden kendilerine katılanlarla birlikte yola çıktı. Mekke'ye Attâb b. Esid'i vali olarak tayin etti. Hazret-i Peygamberin Evtas'a gidişi esnasında bedevi Arapların cahilleri yeşil bir ağaç gördüler. Cahiliye döneminde onların Zâtu Envât diye adlandırılan meşhur bir ağaçları vardı. Kâfirler yılın belli bir gününde o ağacın yanına gider onu tazim ederlerdi. İşte bu cahil bedeviler: Ey Allah'ın Rasûlü, bunların Zatu Envatları olduğu gibi sen de bize böyle bir Zatu Envât yap dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Allahu ekber, nefsim elinde olana yemin ederim ki, Mûsa'nın kavminin ona: Onların ilahları olduğu gibi sen de bize bir ilâh yap dedikleri gibi dediniz, O da kendilerine: Şüphesiz siz cahillik eden bir kavimsiniz, demişti. İki okun tüyleri nasıl aynı hizada iseler, yemin ederim ki, siz de öylece sizden öncekilerin yollarını izleyeceksiniz. Hatta onlar bir keler deliğine girecek olsalar, siz de ondan gireceksiniz." Tirmizî, Fiten 18; Müsned, V, 218.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Huneyn vadisine varıncaya kadar yola devam etti. Huneyn, Tihame bölgesi vadilerinden birisidir. Hevazinliler vadinin her iki yanında pusuya yatmışlardı. Sabahın yeni aydınlandığı bir sırada Hevazinliler, tek bir kişiymişçesine müslümanlara bir hamle yaptılar. Müslümanların büyük bir çoğunluğu geri çekildi ve kimse kimseye dikkat edemez oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve beraberinde Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer, ayrıca Ehl-i Beytinden de Hazret-i Ali ile Hazret-i Abbas, Ebû Süfyan b. el-Haris b. Abdulfnuttalib ve onun oğlu Cafer ile Usame b. Zeyd, Eymen b. Ubeyd -ki bu Huneyn günü şehid düşmüş olup Um Eymen'in oğludur- Rabia b. El Haris ve el-Fadl b. Abbas da beraberinde sebat gösterdiler. Cafer b. Ebi Süfyan yerine Kuşem b. el-Abbas da zikredilmiştir İşte bu on kişi Hazret-i Peygamberin yanından ayrılmadılar. Bundan dolayı Hazret-i Abbas şöyle demiştir:

"Savaşta Allah Rasûlüne yardım ettik, dokuz kişi

Onun yanından kaçıp dağılanlar da kaçıp gitti

Onuncumuz ise takdir gereği ölümle buluştu

Allah yolunda kendisine isabet eden sebebiyle hiç sızlanmaksızın."

Sebat edip dağılmayanlar arasında beline bir kuşak bağlamış, Ebû Talha'ya ait bir deveyi yakalamış, elinde de bir hançer bulunduğu halde Um Suleym de vardı. Ne Resûlüllah, ne de bu sözü geçenlerden herhangi bir kimse geri çekilmedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Düldül adındaki beyaz katın üzerinde idi.

Müslim'in Sahih'inde Enes'den rivâyete göre Hazret-i Abbas şöyle demiş: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın katınnın dizginlerini yakalamış, hızlanmasını istemediğimden engellemeye çalışıyordum. Ebû Süfyan da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın (katırının) dizginlerini yakalamıştı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ey Abbas, Ey (altında Rıdvan bey'atinin yapıldığı) Semura ağacı altında bey'at edenler! diye seslen"diye buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Abbas -ki, sesi gür birisi idi. Sesinin gürlüğünden ötürü bir gün Mekke'ye baskın yapılmış ve sabah baskını diye seslenmiş, sesini işiten hamile her kadın karnındaki yavrusunu düşürmüştü- dedi ki: Ben de sesimin çıkabildiği kadar; Nerede Semura ağacı altında bey'at edenler diye seslendim. Allah'a yemin ederim, benim sesimi işittikleri vakit, onların gelişleri âdeta bir ineğin yavrularına gelişi gibi idi. Hep birlikte: Lebbeyk lebbeyk dediler. Ve sonra da kâfirlerle birlikte Savaşa tutuştular... Hadisin devamında şu ifadeler de vardı; Sonra, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) birkaç çakıl taşı aldı ve onları kâfirlerin yüzlerine doğru fırlattı. Daha sonra da: "Muhammed'in Rabbi hakkı için onlar bozguna uğradılar"diye buyurdu. (Hazret-i Abbas devamla) buyurdu ki: Ben, Savası seyretmeye koyuldum, gördüğüm kadarıyla eski halinde devam ediyordu. Fakat onlara çakıl taslarını atması ile birlikte onların keskin silahlarının körelmiş olduğunu (yani güçlerinin zayıfladığını) ve artık geri çekildiklerini gördüm. Müslim, Cihâd 76; Müsned. I, 207.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Müşriklerden İslâm'a girip Huneyn'de hazır bulunup sonradan müslüman olmuş birisinden çeşitli yollardan rivâyetimize göre -Huneyn'e dair kendisine soru sorulması üzerine- bu kişi şöyle demiştir: Müslümanlarla karşılaştık. Çabucak onları geri çekilmek zorunda bıraktık ve beyaz bir katır üzerine binmiş bir adamın yanına varıncaya kadar onların arkasından gittik. O bizi görünce, bizi şiddetle azarladı ve öfkeyle bağırdı. Sonra da avucuna birkaç çakıl ve biraz toprak alıp onu attı ve: "Yüzler çirkinleşsin, tanınmaz olsun"diye buyurdu. O çakıl ve topraktan kendisine birşeyler girmedik bir göz kalmadı; topuklarımızın üzerinde gerisin geri dönmekten kendimizi alamadık.

Saîd b. Cübeyr de der ki: Bize, Huneyn günü müşrikler arasında bulunan bir adam anlatarak dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbı ile karşılaştığımızda, önümüzde bir koyun sağacak kadar bir süre dahi duramadılar. Nihayet beyaz katır üzerinde bulunan adamın yanına vardık. -Bununla Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı kastetmektedir- Beyaz ve güzel yüzlü yiğitler karşımıza çıktılar, bizlere: Yüzler tanınmaz hale gelsin, çirkinleşsin, geri dönün, dediler. Biz de geri döndük, onlar ise âdeta omuzlarımıza binmişlerdi. İşte o vakit olan oldu. Bununla melekleri kastetmektedir.

Derim ki: rivâyetler arasında herhangi bir tearuz (çatışma) sözkonusu değildir. Çünkü, "yüzler tanınmaz hale gelsin"ifadesinin hem Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından, hem de melekler tarafından söylenmiş olması İhtimali vardır. Ve bu, meleklerin Huneyn günü çarpıştıklarının da delilidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Ali (radıyallahü anh), Huneyn günü kendi eliyle kırk kişi öldürdü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da (yani bu gazada) dört bin kişiyi -altıbin kişi de denilmiştir- ashâb aldı ve miktarları bilinmeyecek kadar çok ganimetler dışında oniki bin de deve ganimet aldı.

2. Seleb, Devlet Başkanının Raiyyesinden Ödünç Alması, Esirler, Ganimetler:

İlim adamları bu gaza ile ilgili olarak derler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Kim üzerinde onu öldürdüğüne dair bir delili bulunmak suretiyle birisini öldürdüğünü ispatlarsa, o öldürdüğü kişinin selebi öldürene aittir"diye buyurmuştur. Bu hadis, daha önce, el-Enfal, 8/41. ayet 4. başlıkta geçmişti. Kaynaklar için oraya bakılabilir. el-Enfal Sûresi'nde (8/41. âyet, 4. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. İbnu'l-Arabî der ki: İşte bu incelik ve başka özellikleri dolayısıyla Kur'ân ahkâmına dair eser yazan ilim adamları bu âyet-i kerimeyi ahkâm âyetleri arasında zikretmişlerdir.

Derim ki: Yine Huneyn gazvesinde Hazret-i Peygamberin uygulamalarından, ariyet olarak silah almanın ve eğer benzeri bir İş için ariyet alınması alışılan bir şey ise, o yolda o ariyet alınan şeyden faydalanmanın câiz olduğu, İmâmın böyle bir şeye ihtiyaç duyması halinde borç alıp bunu bilahare sahibine geri vermesinin câiz olduğu da anlaşılmaktadır. Safvan'dan, ariyet alma ile ilgili hadis bu konuda aslî bir dayanaktır. Yine bu gazada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "(Ashâb olarak alınan) hamile herhangi bir kadın doğum yapmadıkça hamile olmayan da bir defa ay hali olmadıkça onunla ilişki kurulmaması"emrini vermiştir. Ebû Dâvûd, Nikâh 44; Tirmizî, Siyer 15; Dârimî, Talâk 18; Müsned, III, 62, 87.

İşte bu da kadının için ashâb alınmasının, -nikâhlı ise-, nikâhını hükümsüz kıldığının delilidir. Buna dair yeterli açıklamalar daha önce en-Nisa Sûresi'nde (4/24. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Mâlikin rivâyet ettiği hadise göre Safvan kâfir olduğu halde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte gazaya çıkmış ve o, Huneyn ve Taifde hazır bulunmuştu. Hanımı da o sırada müslüman olmuştu... Muvatta’'", Nikâh 44.

Mâlik der ki: Ancak bu, (Safvân, gazaya çıkışı) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın emri ile olmamıştı. Ben -hizmetçi ya da deniz tayfası olmaları hali müstesna- müşriklere karşı müşriklerin yardımının alınabileceği görüşünde değilim. Ebû Hanîfe, Şâfiî, es-Sevrî ve el-Evzaî de derler ki: Eğer galip gelen İslâm'ın hükmü ise bunda bir mahzur yoktur. Üstün gelen şirkin hükmü ise, onların yardımını almak mekruhtur. Bunlara (ganimetten) pay verilmesine dair açıklamalar da el-Enfal Sûresinde (8/41. âyet, 20. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

3. Huneyn Günü:

Yüce Allah'ın:

"Huneyn gününde" âyetinde sözü edilen "Huneyn", Mekke ile Taif arasında bir vadidir. Bu kelime burada müzekker bir isim olduğundan dolayı munsarıf gelmiştir. Kur’ân'ın kullanımı bu şekildedir. Araplar arasında bunu o yerin ismi kabul ederek munsarıf olarak kullanmayanlar da vardır. Şair şöyle demiş:

"Peygamberlerine yardım ettiler ve onun gücüne güç kattılar,

Huneyn'de. O kahramanların güçlerinin zayıfladığı günde."

Âyet-i kerimede geçen ve "gün" anlamına gelen; kelimesi ise, zarftır. Burada bu kelime: "Ve O Huneyn gününde size yardım etti" anlamında olmak üzere nasb edilmiştir.

el-Ferrâ' der ki Burada el-Ferrâ''nin ifadeleri pek sağlıklı bir şekilde nakledilmemiş. Bu ifadeler aynen, en-Nehhâs, Î'rabu'l-Kur'ân, II, ll'den nakledilmiştir. el-Ferrö; bu kelimenin gayr-i munsarıf olduğunu söylerken, gerekçe olarak, ortada bulunan eliften ve sonra ikişer harfin bulunmasını göstermekte ve buna: Mesürid: mescidler, temâsfl; tünsâtlcr gibi kelimeleri örnek göstermekte ve açıklamalarını sürdürmektedir. Bk. el-Ferrâ', Meâni'l-Kur'ân, I, 428.: "Yer (ler) de" kelimesinin munsarif olmayışı, bu kelimenin tekil halinde benzerinin bulunmaması ve bunun da çoğulunun olmaması dolayısıyladır. Şu kadar var ki şair kimi zaman mecbur kalarak bunun çoğulunu getirebilir. Fakat şiirde kullanılabilen herbir şeyin normal konuşmada kullanılması doğru olmayabilir. Daha sonra da (buna şu mısraı) Örnek gösterir:

"Onlar (o atlar dizginlerinin) demirlerini çiğnemeye çalışıyorlar."

en-Nehhâs der ki: Ben Ebû İshâk'ın bu ifadelerden hayrete düştüğünü ve şöyle dediğini gördüm: el-Ferrâ' bu hususta el-Halil'in görüşünü benimsemiş ve bu konuda hata etmiştir. Çünkü, el-Halil bu hususta şöyle demektedir: Bunun munsarıf olmayışı tekiller arasında benzerî bulunmayan bir çoğul oluşundan ve cem'i teksir (kırık çoğul) ile çoğul yapılmayışından dolayıdır, "Elif" ve "te" ile çoğul yapılmasının ise bir mahzuru yoktur.

4. Çokluğun Faydası Yoktur:

"Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de..." âyeti ile ilgili olarak denildiğine göre, oniki bin kişi idiler, onbirbin beşyüz kişi oldukları söylendiği gibi onalti bin kişi oldukları da söylenmiştir. Onlardan kimileri: Bugün sayıca az olduğumuzdan dolayı asla yenik düşmeyiz, demişlerdi. Bu sözleri dolayısıyla ilâhî yardımdan mahrum bırakıldılar. Bunun sonucunda açıkladığımız şekilde işin başında bir bozgun yaşandı ve bu, geri döndükleri zamana kadar devam eni. Sonunda resullerin efendisinin bereketiyle yardım ve zafer müslümanların oldu. İşte yüce Allah bu âyet-i kerimede galibiyetin çoklukla değil, ancak Allah'ın yardımı ile gerçekleşeceğini açıklamaktadır. Nitekim şöyle buyurmaktadır:

"Ve eğer sizi yardımsız bırakırsa O'ndan başka size yardım edecek kimdir?" (Âl-i İmrân, 3/160).

5. Başlarına Dar Gelen Yeryüzü;

"...Yeryüzü genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti" yani, korkudan dolayı bu hale düşmüştünüz. Nitekim şair şöyle demektedir:

"Korku içerisinde ve takip edilen bir kimse için uçsuz bucaksız olduğu halde

Allah'ın toprakları; âdeta bir avcının ipi kadar bir yerdir."

" Genişlik" demektir. Bu kökten olmak üzere; "Filanın kalbi geniştir," denilir. "Ra" harfi üstün olarak; ise geniş olan demektir.

Bu sekile uygun olarak. Geniş yurt ve geniş arazi," Geniş oldu, geniş olur, geniş olmak"; denilir.

"Rağmen" kelimesindeki “be" harfinin "beraber" anlamına gelen; ile aynı anlamda olduğu söylendiği gibi; Rağmen anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunun, Genişliği ile anlamında olup, nin mastariye olduğu da söylenmiştir.

6. Savaşın Başlangıcında Müslümanların Geri Çekilmeleri:

Müslim, Ebû İshâk'tan şöyle dediğini rivâyet eder: Bir adam el-Berâ (b. Âzib)'in yanına gelerek şöyle dedi: Ey Umâre'nin babası, Huneyn günü geri kaçunız mıydı? O, şöyle dedi: Şehadet ederim ki, Allah'ın Peygamberi -Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun- asla geri çekilmedi. Fakat şu kadar var ki, insanlar arasında aceleci olanlar ile pek silahı bulunmayan kimseler, Hevazinlilerden şu kabilenin karşısına çıktılar. Hevazinliler İse İyi ok atan bir kavimdiler. Âdeta bir çekirge sürüsünü andırıyorlardı. Bundan dolayı (müslümanların arasında bulunanlar) geri çekildiler. Sonra da o geri çekilenler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına -Ebû Süfyan onun katırının dizginlerini tutmuş olduğu halde- geri döndüler. Hazret-i Peygamber katırından indi, dua etti ve Allah'tan yardım dileyerek: "Ben Peygamberim, bunda yalan yoktur. Ben, Abdulmuttalib'in oğlu (torunu) yum. Allah'ım, yardımını bize indir."el-Berâ der ki: Allah'a yemin ederim biz, Savaş kızıştığında onunla -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastediyor- (onu siper edinerek) korunurduk. Aramızdan (bize göre) onunla aynı hizada duran kişiyi kahraman kabul Müslim, Cihad 79, ayrıca bk. 78, 80, 81; Buhârî, Meğazî, 54 (kısmen). ederdik.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

Sonra Allah, Rasulüne ve mü’minlere sekînetini indirmiş, görmediğiniz ordular da indirmiş ve kâfirleri azaplandırmıştı. Kâfirlerin cezası İşte budur.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

Sonra Allah, bunun ardından dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bağışlayıcıdır, rahmet edicidir.

7. Bozgundan Sonra Gelen Allah'ın Sekineti;

"Sonra Allah, Rasûlûne ve mü’minlere sekinetini indirmiş,.." Yani, Allah onların üzerlerine kendilerine sükûn verecek, korkularını giderecek şeyi indirmiş ve nihayet geri dönüp kaçtıktan sonra müşriklerle Savaşma cesaretini bulmuşlardı.

"Görmediğiniz ordular da indirmiş", âyetinde kasıt meleklerdir. Melekler, mü’minlerin kalplerine bıraktıkları düşünceler ve sebat ile mü’minleri güçlendiriyor, kâfirleri de kendilerini göremedikleri bir yerden korkutarak ve Savaşsız olarak zayıf düşülüyorlardı. Çünkü melekler Bedir günü dışında herhangi bir Savaşta fiilen çarpışmamışlardır. Rivâyete göre Nasroğullarından bir adam, Savaştan sonra mü’minfere şöyle demiş: O ablak atlar ve üzerlerindeki beyaz adamlar nerede? Biz onlar arasında ancak bir ben'i andırıyorduk. Ve biz ancak onların elleriyle öldürüldük. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bu hususu haber verdiklerinde: O da: "Onlar meleklerdi"diye buyurdu.

"Ve kâfirleri” kılıçlarınızla

"azaplandırmıştım. Kafirlerin cezası İşte budur. Sonra Allah bunun ardından dilediğinin tevbesini kabul eder." Yani, (müşrikler arasından) bozguna uğrayıp kaçanların tevbesini kabul ederek İslâm'a hidayet bulmalarını sağlar. Huneyn'de kumandan olan Mâlik b. Avf en-Nasrî ve kavminden onunla birlikte İslâm'a girenler gibi.

8. Huneyn Esirlerine ve Ganimetlerine Yapılan Uygulamalar:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Huneyn'de alınan ganimetleri cirâne denilen yerde paylaştırdıktan sonra Hevazinlilerin heyeti ona, kendilerine lütuf ve ihsanda bulunulmasını da arzu ederek, müslüman olarak geldiler ve: Ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Şüphesiz ki sen, insanların en hayırlısı, en iyisisin. Bizim çocuklarımızı, kadınlarımızı, mallarımızı almış bulunuyorsun. Hazret-i Peygamber onlara şöyle dedi: "Ben sizin gelmenizi bekledim (yahut halinize acıdım). Paylaştırma işi bitmiş bulunuyor. Benim yanımda da şu gördüğünüz kimseler var. Şüphesiz en iyi söz doğru olanıdır. Siz, ya çoluk çocuğunuzu seçiniz, yahut da mallarınızı." Onlar: Bize göre akrabalık bağına denk hiçbirşey yoktur, dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber hutbe İrad etmek üzere kalkıp şöyle dedi: "Bunlar, İslâm'a girmiş olarak bize geldiler. Biz de onları serbest bıraktık. Onlar ise akrabalığa denk hiçbirşey olmayacağını söylediler. Ve böylelikle çoluk çocuklarının kendilerine geri verilmesine razı oldular. Bana, Abdulmuttaliboğullarına ve Haşimoğullarına düşen ne varsa hepsi onlarındır." Bunun üzerine Muhacirler ve Ensar da: Bize de ne düşmüşse, o da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'indir dediler,

el-Akra' b. Habis ile Uyeyne b. Hısn da kendi kavimleri arasında kavimlerinin paylarından kendilerine düşenlerden herhangi bir şeyi Hevazinlilere geri vermek istemediler. el-Abbas b. Mirdas es-Sülemî de aynı şekilde payına düşenleri geri vermek istemeyip, Akra' ile Uyeyne'nin kavimlerinin desteklerini aldığı gibi, kavminin kendisine de yardımcı olacağını umud etti. Ancak, Süleymoğulları bunu kabul etmeyerek şöyle dediler: Hayır, bize düşen ne varsa o da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ındır dediler.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: "Sizden kim elinde bulunanları geri vermek hususunda cimrilik ederse, şüphesiz ki biz ona onun yerini tutacak şeyler veririz" diye buyurdu. Böylelikle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hevazinlilere kadın ve çocuklarını geri verdi, gönül hoşluğuyla payından vazgeçmek istemeyen kimselere de razı olacakları şekilde yerlerini tutacak başka şeyler verdi.

Katade der ki: Bize nakledildiğine göre, Sa'doğullarından Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a süt emzirmîş olan süt annesi, Huneyn günü yanına gelerek Huneyn esirlerini serbest bırakmasını istedi. Hazret-i Peygamberde şöyle buyurdu: "Ben ancak onlardan payıma düşene sahibim. Sen bana yarın gel ve insanlar yanımda iken benden isteğini tekrarla. Ben sana kendi payımı vercek olursam, diğerleri de (sana) kendi paylarını verirler."Ertesi gün Hazret-i Peygamberin yanına geldi. Hazret-i Peygamber elbisesini ona yaydı ve üzerine oturttu. Daha sonra süt annesi ondan isteğini tekrarladı, o da kendi payını ona bağışladı. însanlar bunu görünce, onlar da kendi paylarını ona verdiler.

Said b. el-Müseyyeb'in söylediğine göre, Hevazinlilerden ashâb olarak alınan kadın ve çocukların sayısı altibin kişi idi. Dörtbin kişi de denilmiştir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bunlar arasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın süt kardeşi Şeyma da vardı. Şeyma, Sa'd b. Bekroğullarından el-Haris b. Abdülüzza ile, yine Sa'doğullarından Halime'nin kızıdır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona ikramda bulunmuş, bağışlarda bulunmuş ve iyilik yapmıştı. Şeyma da kabul ettiği dini ve Allah'ın kendisine ihsan etmiş olduğu bu bağışlardan dolayı sevinçli olarak yurduna döndü.

İbn Abbâs der ki: Evtas günü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kadının koşuşup bağırdığını, feryad ettiğini, biryerde karar kılamadığını gördü. Onun halini sordu, kendisine çocuğunu kaybetti denildi. Daha sonra aynı kadını çocuğunu bulmuş öperken ve bağrına basarken gördü. O kadını çağırdı ve arkadaşlarına sordu: "Hiç bu kadın kendi çocuğunu ateşe atar mı?" Hayır dediler. Bu sefer Hazret-i Peygamber: "Niye?" diye buyurunca onlar, çocuğuna olan şefkatinden ötürü dediler. Hazret-i Peygamber de: "Allah bu kadından daha çok size merhametlidir" diye cevap verdi. Müslim de bu hadisi bu manada rivâyet etmiştir. Buhârî, Edeb 18, Müslim, Tevbe 22. Yüce Allah'a hamd olsun.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

Ey Îman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra artık onlar Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer fakirlikten korkarsanız, Allah dilerse sizi yakında kendi lutfundan zenginleştirir. Şüphesiz Allah herşeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Müşriklerin Pisliği ve İslâm'a Giren Kâfirin Gusletme Gereği:

Yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir" âyeti, mübtedâ ve haberdir.

İlim adamları müşriklerin "pislikle nitelendirilmesinin anlamı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Katade, Ma'mer b. Raşid ve başkaları, çünkü o cünüptür. Zira onun cünüplükten yıkanması yıkanma değildir, derler.

İbn Abbâs ve başkaları da derler ki: Hayır, onu pis yapan şirkin kendisidir. Hasan-ı Basrî de der ki: Bir müşrikle tokalaşan bir kimse abdest alsın.

Bütün görüşler, kâfirin müslüman olması halinde gusletmesinin vacip olması gerektiği doğrultusundadır. Ancak, İbn Abdilhakem vacib değildir, demektedir. Çünkü îslâm kendisinden önce olan şeyleri yıkar. Ahmed ve Ebû Sevr de, İslâm'a giren kâfirin gusletmesinin vacîb olduğunu kabul ederler. Şâfiî ise; vacib olmayıp gusletmesini daha güzel görürüm, demiştir. İbnü’l-Kasım'ın da buna yakın bir görüşü vardır. Mâlik'in de bir görüşüne göre, kâfir gusletmeyi bilmez, demiştir. Onun bu görüşünü İbn Vehb ve İbn Ebi Üveys nakletmişterdir. Sümame ve Kays b. Âsım yoluyla gelen hadis ise bu görüşleri reddetmektedir. Bu iki hadisi de Ebû Hatim el-Bustî, Müsned'inin Sahih’in de İbn Hibbân'ın sahih hadisleri toplamak gayesiyle telif ettiği, "et-Tekâsîmu ve’l-Envâ" adlı eseri. (el-Kettanî, er-Risâletu'l-Mustatrefe, s,20) rivâyet etmiştir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün Sümâme'nin yolundan geçmiş, o da İslâm'a girmiş. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber onu Ebû Talha'nın bahçesine göndererek gusletmesini emretmiş. O da gusledip iki rekat namaz kılmış. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Arkadaşınızın İslâm'ı gerçekten güzelleşmiş bulunuyor" diye buyurmuş. Müslim de bu hadisi bu manada rivâyet etmiştir. Orada şu ifadeler de yer almaktadır: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Sumâme'yi karşılıksız serbest bırakınca, mescide yakın hurma ağaçlarının bulunduğu bir yere gitmiş ve gusletmiştir. Buhârî, Salat 76, Meğâzî 70; Müslim, Cihad 59; Ebû Dâvûd, Cihâd 114; Nesâî, Tahâre 127; Müsned, II, 246, 304, 452. Ayrıca Kays b. Âsım'a da sidir katılmış su ile gusletmesini emretmiştir.

Eğer kâfirin İslâm'a girişi, ergenleşmesinden önce ise, gusletmesi müstehaptır. Buluğa erdikten sonra müslüman olursa, yıkanırken cünüplükten dolayı gusletmeye niyet etmesi gerekir. Bizim ilim adamlarımızın görüşü budur, mezhebimizden anlaşılan da budur. Bununla birlikte, İbn Kasım, kâfir bir kimsenin kalbiyle İslâm'a inanacak olursa, diliyle açıktan şehadet kelimesini getirmeden önce gusletmesini câiz kabul etmektedir. Ancak bu, kıyas bakımından zayıf ve rivâyete muhalif bir görüştür. Çünkü herhangi bir kimse sözü ifade etmedikçe yalnızca niyetle müslüman olmaz. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat'ın îmana dair görüşü budur: Îman, dil ile söylenen bir söz, kalp ile tasdiktir, amel ile de parlaklığı artar. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Güzel söz yalnız O'na yükselir, onu da salik amel yükseltir". (Fâtır, 35/10).

2. Müşrikler Mescidi Haram'a Yaklaşamazlar:

"Onun için... artık onlar mescidi harama yaklaşmasınlar" âyetindeki yaklaşmasınlar" bir nehiy (yasak) dır. Bundan dolayı fiilin sonundan "nun" harfi hazfedilmiştir. "Mescid-i Haram" ise, bütün Harem bölgesi hakkında kullanılır. Atâ'nın görüşü de budur. Buna göre müşrik olan bir kimseye bütün Harem bölgesine girme imkânı verilmesi haram olur. Onlardan bir elçi bize gelecek olursa, İmâm onun söylediklerini işitmek üzere Harem dışındaki bölgeye çıkar. Müşrik bir kişi eğer gizlenerek Harem bölgesine girecek ve orada ölecek olursa, kabri açılır ve kemikleri o bölgenin dışına çıkartılır. Çünkü onların orayı vatan edinmek hakları da yoktur, oradan geçiş yapma imkânları da yoktur. Mekke, Medine, Yemame, Yemen ve Yemen'deki kasabalar olarak bilinen Ceziretü'l-Arab'a gelince, Mâlik der ki: Bütün bu yerlerden İslâm'dan başka bir dine sahip olan herkes çıkartılır. Bununla birlikte yolculuk kastıyla buralarda gidip gelmelerine engel olunmaz. Şâfiî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- de böyle demektedir. Ancak o, Yemen'i bundan istisna etmiştir. Onlara, böyle bir durumda Ömer (radıyallahü anh)'in onları sürgüne gönderdiği vakit tayin ettiği gibi üç günlük bir süre tayin edilir. Ölülerini orada gömemezler ve Harem bölgesinin dışına çıkmak zorunda bırakılırlar.

3. Kâfirlerin Mescidlere ve Özel Olarak Mescid-i Haram'a Girmelerinin Hükmü:

İlim adamları, kâfirlerin mescidlere ve Mescid-i Harama girmeleri hususunda beş ayrı görüşe sahiptirler. Medineliler derler ki: 'Âyet-i kerîme hem diğer müşrikler hakkında, hem diğer mescidler hakkında umumîdir. Nitekim Ömer b. Abdülaziz de valilerine bu doğrultuda talimat yazmış ve yazdığı mektubunda da bu âyet-i kerimeyi (gerekçe olarak) zikretmiştir. Ayrıca bunu, yüce Allah'ın:

"Allah'ın yükseltilmelerine ve oralarda kendi adının yadolunmasına izin vermiş olduğu evlerde..." (en-Nûr, 24/36) âyeti de bunu desteklemektedir. Kâfirlerin mescidlere girmeleri ise onların yükseltilmelerine aykırıdır.

Müslim'in Sahih'inde ve başkalarında da şöyle buyurulmaktadır: "Şüphesiz ki bu mescidler küçük abdest bozmaya ve pislik bırakmaya uygun değildir..." Müslim,Tahâre 100;Müsned,III,191. Kâfir ise bunlardan uzak kalamaz. Yine Hazret-i Peygamber: "Ben, ay hali olan bir kadına ve cünüp olan kimseye mescid (e girmey)i helal kılmam" Ebû Dâvûd, Tahâre 92; İbn Mâce, Tahâre 126. diye buyurmuştur. Kâfir ise cünüptür.

Yüce Allah:

"Müşrikler ancak bir pisliktir" âyetinde, müşrike "pislik (neces)" ismini vermektedir. O bakımdan müşrik bir kimsenin ya bizzat necis olmasısöz konusudur, yahut hüküm İtibariyle uzaklaştırılması gerekir. Hangisi olursa olsun, müşrikin mescidden uzak tutulması icabeder. Çünkü uzaklaştırılmasının illeti (gerekçesi) olan pislik (necislik), müşriklerde bulunan bir özelliktir. Hürmet (onların oraya girmelerinin yasaklığı ve saygınlık) da mescidde bulunan bir özelliktir.

(Pis olmak anlamına gelen) "neces" kelimesinin hem tekili hem çoğulu, hem müennesi hem de müzekkeri aynı gelir. Tesniyesi ve çoğulu yoktur, çünkü mastardır. "Nun" harfi esreli, "cim" harfi de sakin olmak üzere "nics" ise, ancak onunla beraber "rics" kelimesi kullanılırsa kullanılır. Tek başına kullanılacak olursa, "nun" harfi üstün ve "cim" harfi esreli "necis", yahut da "cim" harfi ötreli olmak üzere "necüs" denilir.

Şâfiî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Âyet-i kerîme diğermescidlerhakkında umumî ve Mescid-i Haram hakkında da hususîdir. Müşriklerin diğer mescidlere girmelerine engel olunmaz. Bu görüşü ile yahudi ve hıristiyan kimsenin sair mescidlere girmesini mübalı kılmaktadır. İbnü'l-Arabî der ki: Bu, onun yalnızca âyetin zahirinden anlaşılan çerçevesinde donuklaştığını göstermektedir. Çünkü yüce Allah'ın:

"Müşrikler ancak bir pisliktir" âyeti, illetin müşrik olmak ve necis olmak olduğuna dikkat çekmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşrik olduğu halde Sumâme'yi mescide bağlamıştır denilecek olursa, böyle diyene şu cevap verilir: Bizim ilim adamlarımız, bu hadis hakkında -sahih olmakla birlikte- birkaç türlü cevap vermişlerdir ki, bunlardan birisi şudur: Bu olay âyet-i kerimenin nüzulünden önce olmuştur.

İkinci cevap: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Sumâme'nin müslüman olduğunu bildiğinden dolayı onu oraya bağlamıştır,

Üçüncü cevap: Bu husus muayyen bir meseledir. O bakımdan bizim sözünü ettiğimiz delillerin bu gerekçe ile reddedilmemesi gerekir. Çünkü bu genel bir kaidenin hükmü hakkında sadece kayıtlayıcı bir özelliğe sahiptir. Şöyle de denilebilir: Hazret-i Peygamberin onu mescide bağlaması, müslümanların güzel bir şekilde namaz kıldıklarını ve namaz için toplandıklarını, onların mesciddeki oturuşlarındaki güzel adaplarını görüp bunlarla islâm'a ısınması ve müslüman olması içindi. Nitekim de böyle olmuştur. Şöyle demek de mümkündün Onların böyle bir kimseyi mescidin dışında bağlıyabilecekleri bir yerleri yoktu. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Ebû Hanîfe ve arkadaşları ise derler ki: Yahudilerle Hıristiyanların Mescid-i Harama da başkasına da girmelerine engel olunmaz. Mescid-i Haram'a yalnızca müşrikler ve puta tapıcıların girmeleri engellenilir. Ancak zikrettiğimiz âyet-i kerîme ve diğer hususlar bu görüşü reddetmektedir. el-Kiyâ et-Taberî der ki: Zınımi bir kimsenin Ebû Hanîfe'ye göre ihtiyacı bulunmaksızın diğer mescidlere girmesi caizdir. Şâfiî de; bu hususta ihtiyaç nazarı itibara alınır, der. İhtiyaç duyulması halinde Mescid-i Harama girmek de câiz olur.

Atâ b. Ebi Rebah der ki: Bütün Harem bölgesi kıbledir ve mesciddir. O bakımdan müşriklerin Harem bölgesinin içerisine girmelerine engel olunur. Çünkü yüce Allah:

"Bir gece kulunu Mescidi Haramdan... götürenin şanı ne yücedir" (el-İsra, 17/1) diye buyurmaktadır. Hazret-i Peygamberin İsra'ya götürülmesi ise Um Hâni'nin evinden gerçekleşmişti.

Katade der ki: Mescid-i Haram'a hiçbir müşrik yaklaşamaz. Ancak cizye ödeyen bir kimse, yahut müslümana ait kâfir bir köle olması hali müstesnadır.

İsmail b. İshâk şu rivâyeti nakleder: Bize, Yahya b. Abdulhamid anlattı dedi ki: Bize, Şureyk, Eş'as'dan anlattı, o, el-Hasen'den, ö, Cabir'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan buyurdu ki: "Mescid'e hiçbir müşrik yaklaşamaz. Bir köle yahut bir cariye olması müstesnadır. O vakit ihtiyacı dolayısıyla oraya girebilir." el-Heysemî, Mecmau'z Zevâid, IV, 10'da: Hazret-i Câbir, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dün şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Bu Mescidimize İçinde bulunduğumuz bu yıldan sonra ancak Kitap Ehli ve onların hizmetçileri -bir rivâyette: . ..ve sizin hizmetçileriniz- girebilir." Bu iıadisi Ahmed (b. Hanbel) rivâyet etmiş olup senedinde Eş'as b. Sevvâr denilen şahıs vardır. Bir parça zayıftır. Güvenilir olduğu da söylenmiştir.

Cabir b. Abdullah da bu görüştedir: O der ki: İfadenin geneli müşriklerin Mescid-i Haram'a yaklaşmasını engellemektedir. Ancak, köle ve cariye hakkında tahsis edilmiştir.

4. Mescide Girmelerinin Yasaklanışı:

"Onun için bu yıllarından sonra" âyeti ile ilgili olarak iki görüş vardır: Bir görüş; sözü geçen yılın Hazret-i Ebû Bekir'in hac emirliği yaptığı dokuzuncu yıldır, ikinci görüş ise, onuncu yıldır. Bu görüşü Katade ifade etmiştir.

İbnü'l-Arabî der ki: Nassın muktezâsından anlaşılan ve sahih olan görüş budur. Bunun dokuzuncu yıl olduğunun söylenmesi hayret edilecek bir şeydir. Çünkü, bu ilanın yapıldığı yıldır dokuzuncu yıl. Bir kimsenin kölesi onun evine bir gün girecek olup da efendisi ona: Sen bugünden sonra bu eve girme, diyecek olursa, elbetteki maksat eve girdiği o gün değildir (ondan sonraki gündür).

5. Müşriklerin Mescid-i Haram'a Gelişlerinin Yasaklanışı Fakirliğe Sebep Olarak Görülmemelidir:

"Eğer fakirlikten korkarsanız" âyeti ile ilgili olarak Amr b. Fâid der ki: Mana; Fakirlikten korkmuş bulunuyorsunuz, şeklindedir. Ancak, bu yanlış bir açıklamadır. Çünkü ifadenin anlamı; Eğer ile çok açık bir şekilde ortadadır.

Müslümanlar müşrikleri hacca gelmekten alıkoyunca -ki, müşrikler yiyecek ve ticaret malları getirir gelirlerdi- şeytan mü’minlerin kalplerine fakirlik korkusunu saldı ve: Peki nereden yaşayıp geçineceğiz dediler. Yüce Allah onlara lütfuyla kendilerini zengin edeceği vaadinde bulundu. ed-Dahhâk der ki:,Yüce Allah onlara;

"Allah'a ve ahiret gününe îman etmeyen... lerle kendi elleriyle cizye verinceye kadar Savaşınız" (et-Tevbe, 9/29) ayeti ile zimmet ehlinden cizye alma kapısını açtı.

İkrime de der ki: Yüce Allah bol bol yağmur yağdırmak, bol bitki ve toprağı verimlendirmekle onları zengin kıldı. Böylelikle (Yemen topraklarından olan) Tebale ve Cureş, bol mahsul vermeye başladı. Bunlar, Mekke'ye yiyecek şeyleri, yağlan ve pek çok malları taşıyıp getirdiler. Necid, San'a ve bunların dışında kalan Araplar İslâm'a girdiler ve böylelikle hacları ve ticaretleri de kesintisiz olarak devam edip durdu. Yüce Allah da cihadla ve diğer ümmetlere karşı galibiyet vermek suretiyle kendi lütfuyla onları zengin kıldı.

Fakirlik demektir. Bir kimse fakir düştü mü, denilir. Şair de der ki:

"Fakir bilemez ne saman zengin olacağım,

Zengin de bilemez ne zaman fakir düşeceğini."

Alkame ve İbn Mes'ûd'un ashâbından bir başkası; Fakir düşmek şeklinde okumuşturki bu da mastardır, Öğlen vakti dinlenmek, uykuya çekilmek demek olan; ile "Afiyet" kelimeleri gibi. Bununla birlikte "fakir düşmek halinden,.," takdirinde hazfedilmiş bir kelimenin sıfatı olma ihtimali de vardır. Burada bu kelime zor ve sıkıntılı hal anlamına gelir. İşte bu kökten; "İş bana zor ve ağır geldi, gelir" denilmektedir. Taberî de, bir kimse fakir düştü mü, denildiğini nakletmektedir.

6. Rızık ve Rızkı Elde Etmenin Sebepleri:

Bu âyet-i kerimede kalbin rızık hususunda sebeplere taalluk etmesinin câiz olduğuna ve bunun tevekküle aykırı olmadığına delil vardır. Her ne kadar rızık takdir edilmiş ve Allah'ın emir ve paylaştırması yerini bulacak ise de, Allah rızkı hikmete mebni sebeplere bağlı kılmıştır. Böylelikle yüce Allah sebeplere taalluk eden kalpler ile rabblerin Rabbine tevekkül eden kalpleri birbirinden ayırt etsin. Sebebin, tevekküle aykırı düşmediğine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Eğer siz Allah'a hakkı ile tevekkül edecek olsaydınız, tıpkı sabahleyin kursağı boş ve aç gidip de akşamleyin kursağını doldurmuş halde dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sîzi de rızıklandırırdı."Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî'de tesbit edemedik. Tirmizî, Zühd 33; İbn Mâce, Zühd U; Müsned, I, 30, 52.

Hazret-i Peygamber bu hadisi ile rızık talebi hususunda sabah gidip öğleden sonra çıkışın gerçek tevekküle aykırı düşmediğini haber vermektedir. İbnü'l-Arabi der ki: Fakat sufi şeyhler derler ki: Kişi ancak itaatler hususunda sabah ve akşam yola koyulur. İşte asıl rızkın gelmesini sağlayan sebep budur. Derler ki: Buna delil şu iki husustur: Birincisi, yüce Allah'ın:

"Sen aile halkına namazı emret, kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemeyiz, sana rızkı Biz veririz" (Tâ-Hâ, 20/132) âyetidir. İkincisi de, yüce Allah'ın:

"Güzel söz O'na yükselir, onu da salih amel yükseltir" (Fatır, 35/10) âyetidir. Yüce Allah'ın rızkını, mahalli olan semadan inmesini sağlayan ancak yukarı doğru yükselen şeydir. Bu da hoş zikir ve salih ameldir. Yoksa, yeryüzünde çalışıp çabalamak değildir. Çünkü yeryüzünde rızık diye birşey yoktur. Sahih olan ise, âyetlerin zahirini kavrayan fukahâya göre sünnetin sağlamca ortaya koyduğu husustur. O da dünyevî sebepler gereğince ekip biçmek, pazarlarda ticaret yapmak, malların bakımı, geliştirilmesi, mahsul elde etmeyi sağlayan şekliyle ziraatle uğraşmak gibi yollardır.

Ashâb-ı kiram da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) aralarında bulunduğu halde bu şekilde hareket ederdi. Ebû'l-Hasen b. Battal der ki: Şanı yüce Allah kullarına kazandıkları şeylerin hoş ve temiz olanlarından infak etmelerini bir çok âyet-i kerîme ile emretmiştir. Ve şöyle buyurmuştur:

"Kim mecbur kalırsa, saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla (yerse) onun üzerine günah yoktur", (el-Bakara, 2/173) Bu âyetiyle darda kalan bir kimseye kazanmakla ve kendisi ile gıdalanmakla emretmiş olduğu helal gıdayı bulamaması halinde, haram olan gıdayı ona helal kılmakta, semadan üzerine yiyecek birşeylerin inmesini beklemesini emretme enektedir. Eğer gıdasını sağlayacağı şeyleri aramak hususunda çalışıp çabalamayı terkedecek olursa, hiç şüphesiz kendisinin katili olur.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da yiyecek birşey bulamadığından dolayı açlıktan kıvranır, bununla birlikte üzerine gökten yiyecek birşey inmezdi. O, kendi aile halkı için bir yıllık yiyeceklerini alıkoyardi. Allah fetihleri müesser kılıncaya kadar bu böyle devam etti. Enes b. Mâlik'in rivâyetine göre, bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına deve ile gelerek, Ey Allah'ın Rasûlü diye sordu. Onu bağlayıp mı tevekkül edeyim, yoksa serbest bırakıp mı tevekkül edeyim? Hazret-i Peygamber ona: "Onu bağla ve öylece tevekkül et"diye cevap vermiştir. Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme 60.

Derim ki: Sufle ehli mescidde oturup, ziraatle uğraşmayan, ticaret de yapmayan, kazançları olmayan, malları bulunmayan fakir kimseler olduklarından dolayı bu görüşü savunanların Suffe ehlini kendilerine delil gösterecekleri bir tarafları yoktur. Çünkü Suffe ehli, beldelerin kendilerine dar gelmesi esnasında İslâm'ın misafirleri idiler. Bununla birlikte gündüzün odun toplar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın evine su taşır, geceleyin Kur'ân okur ve namaz da kılarlardı. Buhârî ve başkaları onları bu şekilde anlatmaktadır. Buhârî, Mevâkît 41. Dolayısıyla onlar, rızkın sebeplerine yapışan kimselerdi. Hazret-i Peygamber'e bir hediye geldi mi, onlarla beraber yerdi. Eğer gelen bir sadaka ise, kendisi ona el sürmez, onlara verirdi. Fetihler çoğalıp İslâm yayılınca da -Ebû Hüreyre ve başkaları gibi- Suffe'nin dışına çıktılar, emirlik, kumandanlık yaptılar. Yerlerinde oturmadılar.

Diğer taraftan kendileri vasıtasıyla rızkın talep edildiği sebepler (yollar) akı türlüdür denilmiştir:

1- Bunların en üstünü, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kazanç şeklidir. O şöyle buyurmuştur: "Benim rızkım mızrağımın gölgesi altına yerleştirildi, Zillet ve küçülmüşlük de emrime muhalefet olana yazıldı."Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiş ve sahih olduğunu ifade etmiştir. Buhârî, Cîhad 88; Müsned, II, 50, 92. Tirmizî'de tesbit edemedik. Yüce Allah, böylelikle Peygamberinin rızkını -faziletli olması dolayısıyla- kendi kazancına bağlı kılmış ve özel olarak ona kazanç türlerinin en faziletlisini ihsan etmiştir ki, bu da düşmana galip gelmek ve onu yenik düşürmek suretiyle rızkı almak şeklidir. Çünkü bu yol, en şerefli bir yoldur.

2- Kişinin kendi el emeğinden yemesi: Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kişinin yediği en hoş şey, elinin emeğinden (yediği) dir. Ve şüphesiz Allah'ın Peygamberi Dâvud kendi el emeğinden yerdi."Bu hadisi de Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Buyû' 15. Sadece elinin emeğinden yediğini belirten bölümü: Enbiyâ 37; Müsned, II, 314. Kur'ân-ı Kerîm’de de (Hazret-i Dâvud hakkında) şöyle buyurulmaktadır:

"Biz ona sizin için giyecek (zırh) yapmak sanatını öğrettik." (el-Enbiya, 21/80) Hazret-i Îsa'nın da annesinin eğirdiği yünün gelirinden yediği rivâyet edilmektedir.

3- Ticaret. Bu da ashâb-i kiramın çoğunun yaptığı işti. Özellikle de Muhacirlerin (Allah hepsinden razı olsun). Kur'ân-ı Kerîm ticaretin önemine birden çok yerde delâlet etmektedir.

4- Ziraat ve ağaç dikmek. Biz buna dair açıklamalarımızı el-Bakara Sûresi'nde (2/205. âyetin tefsirinde) açıklamış bulunuyoruz.

5- Kur'ân okutmak, Kur'ân öğretmek ve Kur'ân ile tedavi (rukye) buna dair açıklamalar da Fâtiha Sûresi'nde (Fazileti ve İsimleri bölümü, 4. başlıkta.) geçmiş bulunmaktadır.

6- Muhtaç düşmesi halinde ödemek suretiyle borç almak. Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Kim ödemek isteğiyle başkalarından mal alırsa Allah ona ödetir. Kim de o malı telef etmek niyetiyle alırsa, Allah da onu telef eder."Bu hadisi Buhârî, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan rivâyet Buhârî, Zekât 18, İstikraz 2; İbn Mâce, Sadakat 11; Müsned, II. 361, 417. etmektedir.

7. Herşey Allah'ın Dilemesiyle Olur:

"Allah dilerse" âyeti, rızkın çalışıp çabalamakla olmadığına, ancak Allah'ın lütfuyla olduğuna delildir, Allah rızkı kulları arasında paylaştırır. Bu da yüce Allah'ın:

"Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz pay ettik" (ez-Zuhruf, 43/32) âyetinden açıkça anlaşılmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

Kendilerine kitap verilmiş olanlardan Allah'a ve âhiret gününe Îman etmeyen, Allah'ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din olarak kabul etmeyenlerle kendi elleriyle küçülmüşler olarak cizye verinceye kadar Savaşınız.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbeş başlık halinde sunacağız:

1. Kitap Ehli ve Cizye:

"... Allah'a ve âhiret gününe îman etmeyen...lerle Savaşınız." Yüce Allah kâfirlerin Mescid-i Harama yaklaşmalarını haram kılınca, müslümanlar müşriklerin beraberlerinde getirdikleri ticaretin kesilmesi dolayısıyla içlerinde bir sıkıntı duydular. Bunun üzerine önceden de geçtiği gibi yüce Allah:

"Eğer fakirlikten korkarsanız..." (et-Tevbe, 9/28) diye buyurdu. Daha sonra da bu âyet-i kerîme ile yüce Allah cizye almayı helal kıldı. Bundan önce ise cizye alınmıyordu.

Yüce Allah cizyeyi, müşriklerin hac mevsiminde ticaret mallarını getirerek gelmelerini engellemesinin bir ödünü kıldı ve yüce Allah:

"Allah'a ve âhiret gününe îman etmeyen...lerle Savaşınız" diye buyurdu.

Bu âyetiyle yüce Allah, hep birlikte bu ortak niteliğe sahip olduklarından dolayı bütün kâfirlerle Savaşmayı emrederken, kitaplarına ikram ve tevhidi, peygamberleri, şeriatleri, dinleri, özellikle de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a dair bilgileri, onun dinini ve ümmetini bilmeleri dolayısıyla da kitap ehlini de zikretmiştir.

Ancak, kitap ehli Hazret-i Peygamberi İnkâr edip de onlara karşı getirilen deliller kesinleşip işledikleri cürüm de daha bir büyüyünce, Önce onların yerlerine dikkat çekti; daha sonra da onlarla Savaşmanın nihaî sınırını tesbit etti. Bu da öldürülme yerine cizye vermektir. Sahih olan açıklama budur.

İbnü'l-Arabî der ki: Ben, Ebû’l-Veta Ali b. Akil'i tartışma meclisinde bu âyet-i kerimeyi okuyup onu delil gösterirken dinledim, Dedi ki:

"Savaşınız" âyeti, onların cezalandırılmasına dair bir emirdir. Daha sonra da

"îman etmeyen" diye buyurmaktadır. Bu da onların cezalandırılmasını gerektirten günahı beyan eder.

"Ve âhiret gününe" ifadesi ise, itikad noktasında günahlarının tekidini ifade eder. Bundan sonra da:

"Allah'ın ve Rasulünün haram kıldığını haram saymayan" âyeti ile ameli bakımdan ona muhalefet hususunda günahlarının daha da çok olduğunu ifade eder. Arkasından:

"Ve hak dinini din olarak kabul etmeyenler" ifadesi de sapmak, inatlaşmak ve İslâm'a boyun eğememekle masiyetlerini daha da katmerleştirdiklerini ifade eder.

"Kendilerine kitap verilmiş olanlardan" âyeti ise, onlara karşı delili te'kid etmektedir. Çünkü onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncilde Hazret-i Peygamber'in niteliklerini yazılı buluyorlardı. Daha sonra da

"kendi elleriyle küçülmüşler olarak cizyeyi verinceye kadar" âyeti ile de bu cezalandırmanın uzanacağı nihaî hedefi açıklamakta ve kendisi sebebiyle bu cezanın kalkacağı bedelin ne olduğunu tayin etmektedir.

2. Cizye Kimden Alınır:

İlim adamları cizyenin kimden alınacağı hususunda farklı görüşlere sahiptir. Şâfiî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Cizye bu âyet-i kerîme dolayısıyla ister Arap olsunlar ister olmasınlar özel olarak ancak kitap ehlinden kabul edilir, başkalarından kabul edilmez. Çünkü, özellikle anılanlar onlardır. Dolayısıyla hüküm onlardan başkalarına değil de yalnızca onlara yöneliktir.' Zira yüce Allah:

"Artık o müşrikleri nerede bulursanız Öldürün" (et-Tevbe, 9/5) diye buyurmakta ve kitap ehli hakkında dediği gibi "cizyeyi verinceye kadar" diye buyurmamaktadır. Yine Şâfiî der ki: Sünnetteki delil gereği cizye mecusîlerden de kabul edilir. Ahmed ve Ebû Sevr de bu görüştedir. es-Sevrî, Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının görüşü de budur.

el-Evzaî de der ki: Cizye puta tapan, ateşe tapan yahut inkâr eden veya yalanlayan herkesten alınır. Mâlik'in mezhebi de budur. O, İster Arap olsun ister olmasın, ister Tağlibli, ister Kureyşli olsun mürted müstesna, kim olursa olsun bütün şirk ve inkâr türlerine mensup herkesten cizye alınacağı görüşünde idi.

İbnü'l-Kasım, Esheb ve Suhnûn şöyle derler: Cizye, Arap mecusilerinden ve bütün milletlerden alınır, Araplardan olup puta tapanlara gelince, Allah onlar hakkında cizye hükmünü koymamıştır. Yeryüzünde onlardan kimsenin kalmaması hükmü vardır. Onların Önünde ya Savaşmak veya İslâm'a girmekten başka yol yoktur. İbnü'l-Kasım'ın, -Mâlik'in dediği gibi- onlardan cizye alınır diye bir görüşü de bulunmaktadır. Bu görüş, İbnü'l-Cellâb'ın "et-Tefrfinde yer almaktadır ki, böyle bir hüküm ihtimalidir. Nass (yani İbnü'l-Kasım'ın açıkça ifade ettiği bir görüş) değildir.

İbn Vehb der ki: Cizye, Arap mecusîlerinden kabul edilmez ama, Arapların dışındaki mecusîlerden kabul edilir. Çünkü Araplar arasında mecusî kalmamıştır. Hepsi İslâm'a girmiştir. Onlardan müslüman olmayan bir kimse bulunacak olursa o mürteddir. İslâm'a girmeyecek olursa, her halükârda öldürülür ve onlardan cizye kabul edilmez.

İbnü’l-Cehm de der ki: İslâm dışında hangi dine bağlı olursa olsun herkesten cizye kabul edilir. Ancak, icma ile kabul edildiği üzere Kureyş kâfirleri müstesnadır. Bunun gerekçesi ile ilgili olarak şunu nakletmektedir; Bu, onların zillet ve küçülmüşlükten korunmaları için bir ikramdır. Buna sebep de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a olan yakınlıklarıdır. Başkası da şöyle demektedir: Hayır, bunun sebebi, bütün Kureyşlilerin Mekke'nin fethedildiği gün İslâm'a girmiş olmalarıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

3. Mecusilerin Durumu:

Mecusiler hakkında İbnü'l-Münzir şöyle demektedir: Ben, mecusilerden cizye alınacağı hususunda görüş ayrılığı olduğunu bilmiyorum. Muvatta’''da şöyle denilmektedir: Mâlik, Cafer b. Muhammed'den, onun, babasından rivâyetine göre Ömer b. el-Hattâb mecusilerin durumlarını sözkonusu ederek şöyle demiştir: Bunlara nasıl bir uygulama yapacağımı bilemiyorum. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf şöyle dedi: Ben şahidlik ederim ki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Siz, onlara kitap ehline yaptığınız uygulamayı yapınız." Muvatta’'', Zekât 42. Aynen bk. Buhârî, Cizye 1; Tirmizî, Siyer 31: Muvatta’'' Zekât 41. Ebû Ömer (b. Abdİ’l-Berr) der ki: O, özel olarak cizye hususunda bu uygulamayı yapınız, demektedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Onlara kitap ehline yaptığınız uygulamayı yapınız"âyeti onların kitab ehli olmadıklarının delilidir. Zaten fukahânın Cumhûru da bu görüştedir.

Şâfiî'den bunların, önceleri kitab ehli iken sonradan değişiklikler yaptıklarını İfade ettiği rivâyet edilmiştir. Zannederim o, bu kanaatine Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'dan zayıf bir yolla gelen rivâyete dayanmaktadır. Bu rivâyet, dönüp dolaşıp Ebû Said el-Bakkal'e ulaşmaktadır. Bunu da Abdurrezzak ve başkaları zikretmiştir. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, IX, 292-296.

İbn Atiyye der ki: Rivâyet edildiğine göre, mecusiler arasında ismi Ziradüşt (Zerdüşt) olan bir peygamber gönderilmiş imiş. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

4. Cizye'nin Miktarı:

Şanı yüce Allah Kitab-ı Kerîminde onlardan alınacak cizyenin miktarını sözkonusu etmemektedir. İlim adamları onlardan alınacak cizye miktarı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Atâ b. Ebi Eebâh der ki: Cizye ile ilgili belirlenmiş bir süre yoktur. Bu, onlarla yapılan antlaşmaya göre tesbit edilir. Yahya b. Âdem, Ebû Ubeyd ve Taberî de böyle derler. Ancak Taberî şunu da ekler: Bunun asgarisi bir dinardır, azamisinin sınırı yoktur. Delil olarak Sahih sahiplerinin, Amr b. Avf'dan naklettikleri şu rivâyeti kaydederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Bahreynliler ile cizye ödemeleri şartıyla barış yaptı. Buhârî, Cizye 1, Meğâzî 12, Rikaak 7; Müslim, Sulh 6; İbn Mâce Fiten 18; Müsned, IV, 137, 327.

Şâfiî der ki: Hür ve baliğ olan zengin ve fakirlerden birer dinar alınır ve ondan hiçbir şey eksiltilmez. Şâfiî Ebû Dâvûd ve başkalarının Muâz yoluyla kaydettikleri şu rivâyeti delil göstermektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Muaz'ı Yemen'e göndermiş ve ona, ergenlik çağına gelmiş olan herkesten cizye olarak bir dinar almasını emretmiştir.

Ebû Dâvûd, Zekât 5, Harac 30; Tirmizî, Zekât 5; Nesâî, Zekât 8; İbn Mâce, Zekât 12;Müsned, V, 230, 233, 247 Şâfiî der ki: Yüce Allah'ın muradını Allah adına beyan eden odur (Hazret-i Peygamberdir). Ebû Sevr'in görüşü de budur. Yine Şâfiî der ki: Eğer onlarla bir dinardan fazlasını ödemek şartıyla barış yapılırsa bu da caizdir. Kendiliklerinden gönül hoşnutluklarıyla fazlasını da verecek olurlarsa, bu da kabul edilir. Eğer üç gün süre ile misafir ağırlamaları şartı ile onlarla barış yapılırsa, bu da caizdir. Şu şartla ki, misafirlerin ağırlanması esnasında verilecek ekmek, arpa, (yem olarak) saman, ve katık belli olup orta hallinin ve varlıklının bunlardan neleri karşılayacağı, konaklama yeri, sıcak ve soğuğa karşı barınma gibi hususların belirtilmiş olması da gerekmektedir.

İbnü'l-Kasım, Eşheb ve Muhammed b. el-Haris b. Zenceveyh'in kendişinden yaptıkları rivâyete göre Mâlik, der ki: Cizye, (para birimleri) altın olan kimseler için dört dinar, gümüş kullananlar için kırk dirhemdir. Mecusi dahi olsa zengin ile fakir arasında fark yoktur. Hazret-i Ömer'in tesbit ettiği miktardan ne fazla alınır, ne de daha aşağı. Onlardan bundan başkası alınmaz. Şöyle de denilmiştir: Ödeme gücü olmayanın yükü, İmâmın uygun göreceği miktarda hafifletilir.

İbnü'l-Kasım da der ki: Ödeme zorluğu dolayısı ile Hazret-i Ömer'in tesbitinden daha aşağı düşürülmeyeceği gibi, zenginlik dolayısıyla da ondan fazlası istenmez. Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Zimmet ehli fakirlerinden bir dirhem dahi olsa ödeyebilecekleri miktar alınır Daha sonra Mâlik de bu görüşe dönmüştür.

Ebû Hanîfe, arkadaşları, Muhammed b. el-Hasen ve Ahmed b. Hanbel derler ki: Cizye, (fakire) oniki, (orta halliye) yirmidört ve (zengine) kırk (dirhem) dir. es-Sevrî der ki: Bu hususta Ömer b. el-Hattâb'dan farklı tesbitler gelmiştir. Eğer (cizye verenler) zimmet ehli kimseler ise, yönetici bunlardan dilediğini alıp uygulayabilir. Şayet kendileriyle barış yapılan kimseler iseler, barış şartları ne ise o kadar alınır, ondan başka birşey alınamaz.

5. Savaşabilecek Kimseler Cizye İle Yükümlüdür:

İlim adamlarımız -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun derler ki: Kur'ân-ı Kerîm'in delâlet ettiği husus şu ki: Cizye, Savaşabilecek erkeklerden alınır. Çünkü yüce Allah:

"... kimselerle kendi elleriyle... cizye verinceye kadar Savaşınız" diye buyurmuştur. İşte bu, cizyenin Savaşabilecek kimseler tarafından ödenmesinin vacip olmasını gerektirir. Savaşçı dahi olsa kölenin cizye ödemekle yükümlü olmadığına delâlet eder. Çünkü kölenin özel bir mah yoktur. Zira yüce Allah:

"Verinceye kadar" diye buyurmaktadır, Mah olmayan için de "verinceye kadar" denilemez.

İşte bu, cizye ancak baliğ olmuş hür erkeklerin başlarına konulacak bir mükellefiyet olduğuna dair ilim adamlarının icma ile kabul ettikleri bir husustur, Savaşma gücüne sahip olanlar bunlardır. Kadınlar, çocuklar, köleler, deliler ve yaşlılar değildir.

Rahipler hususunda ise görüş ayrılığı vardır. İbn Vehb, Mâlik'den, rahiplerden cizye alınmayacağını söylediğini rivâyet eder. Mutarrif ile İbnü’l-Mâcişûn ise şöyle derler: Bu hüküm, cizye mükellefiyetinin getirilmesinden sonra rahipliğe yönelmemesi halinde böyledir. Eğer cizye mükellefiyeti konulduktan sonra rahipliğe yönelecek olursa, rahiplik yapması cizyesini kaldırmaz.

6. Cizye Ödeyenler Üzerinde Başka Mükellefiyet Varmıdır:

Cizye ödemekle yükümlü olanlar cizyeyi ödeyecek olurlarsa, onların mahsullerinden, ticaretlerinden, ekinlerinden cizye dışında başka bir şey alınmaz, Ancak, kendileriyle barış antlaşması yapılıp da yerlerinde bırakıldıkları yurtlarından başka yerlerde ticaret yapmaları hali müstesnadır. Şayet bırakıldıkları yurtlarından başka yerlere ticaret maksadıyla çıkıp gidecek olurlarsa, ticaret mallarını satıp o malın bedelini kabz ettikleri takdirde onlardan öşür (onda bir) alınır. İsterse yıl içinde defalarca alış-veriş yapmış olsunlar.

Bundan özel olarak Medine ve Mekke'ye buğday ve zeytin yağı gibi temel yiyecekleri götürmeleri müstesnadır. Bu durumda onlardan Ömer (radıyallahü anh)'ın uygulamasına uygun olarak onda birin yarısı alınır. Medine âlimlerinden, zimmet ehlinden ticaretlerinden yılda ancak bir defa -tıpkı müslümanlardan alındığı gibi- öşür alınacağı görüşünde olanlar da vardır. Bu ise, Ömer b. Abdulaziz ile fukahânın İmâmlarından bir topluluğun görüşüdür. Birincisi ise Mâlik ve arkadaşlarının görüşüdür.

7. Cizye Ödeyenlerin Cizye Karşılığında Sahip Oldukları Haklar:

Cizye ödemekle yükümlü olanlar kendilerine tayin edilen, yahut da üzerinde banş yaptıkları cizyelerini ödeyecek olurlarsa, kendileri bütün mallarıyla, şAraplarını sakladıkları ve açıkça müslümanlara satmadıkları sürece bağlarıyla başbaşa bırakılırlar. Ancak, müslümanların pazarlarında şarap ve domuzlarını açıkça satmalarına engel olunur. Böyle bir şeyi açık yapacak olurlarsa, aleyhlerine olmak üzere şArapları dökülür, açıktan domuzlarını çıkaranlar da tehdit edilir.

Eğer şAraplarını açığa çıkarmadıkları halde, müslüman bir kişi şAraplarını dökecek olursa, haksızlık yapmış olur ve bunun tazminatını ödemesi gerekir. Tazminat ödemesi gerekmez de denilmiştir. Şayet şAraplarını gasp edecek olursa, onu geri vermesi icabeder.

Kendi aralarındaki hükümlerde ve faizli ticaret yapmalarına itiraz olunmaz. Şayet İslâm mahkemelerine başvuracak olurlarsa, hakim muhayyerdir. Dilerse aralarında Allah'ın İndirdiğine uygun olarak hükmeder, dilerse yüzçevirir. Durum ne olursa olsun haksızlık konularında (mezâlim) aralarında hükmeder ve zayıfların lehine olan hakkı güçlü olanlarından alır. Çünkü bu, onları savunmak kabilindendir, denilmiştir. İmâmın onları savunmak kastıyla düşmanlarına karşı Savaşması ve düşmanlarına karşı Savaşırken yardımlarını alması görevidir.

Fey'de bir payları yoktur.

Üzerinde anlaşarak barış yaptıkları kiliselerine yeni bir ilave yapamazlar. Bununla birlikte çürüyen taraflarını tamir etmelerine engel olunmaz. Ancak, onlardan başka mabed yapma imkânları yoktur.

Müslümanlardan ayırt edilmelerini sağlayacak şekilde elbise, kılık ve kıyafete bürünürler. Müslümanlara benzemelerine de engel olunur.

Herhangi bir zimmet akidleri bulunmayan düşman çocuklarının onlardan alınmasında bir beis yoktur.

Cizyesini ödemekte aşın inatlaşan, işi düşmanlığa götüren olursa, bu düşmanlığından dolayı te'dib edilir ve küçülmüş olarak ondan cizye alınır.

8. Cizye Neyin Karşılığıdır:

İlim adamları cizyenin neye karşılık olarak vacib olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mâlikî mezhebi âlimleri derler ki; Cizye, küfür sebebiyle öldürülmekten bedel olarak vaciptir. Şâfiî der ki: Cizye, canın korunması ve yurdunda kalmasının bedeli olarak vaciptir.

Bu görüş ayrılığının faydasına gelince: Bizler, cizye öldürülmeye bedel olarak ödenmesi gerekir, görüşünü kabul edersek, bir kimse müslüman oldu mu, artık geçmiş dolayısıyla ödemesi gereken cizye yükümlülüğü kalkar. İsterse senenin tamamlanmasından bir gün önce yahut sonra müslüman olmuş olsun. Mâlik'e göre hüküm böyledir.

Şafirye göre cizye, zimmette karar kılan bir borçtur. Müslüman olmak onu ortadan kaldırmaz. Tıpkı bir evin kirası gibidir. Bazı Hanefî âlimleri de bizim (Mâliki mezhebinin) görüşümüzü benimsemişler; bazıları da şöyle demişlerdir: Cizye, müslümanlara yardım ve cihada bedel olarak ödenmesi gerekir. Kadı Ebû Zeyd bu görüşü tercih etmiş ve bu meselede Allah'ın sırrının bu olduğunu iddia etmiştir. Ancak Mâlik'in görüşü daha sahihtir. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Müslümana cizye (ödemek) yoktur." Ebû Dâvûd, Harâc 32; Tirmizî, Zekât 11; Müsned, I. 223. 285.

Süfyan der ki: Bunun anlamı şudur: Zımmi, cizye ödemesi kendisine vacib olduktan sonra İslâm'a girecek olursa, cizye yükümlülüğü kalkar. Bu hadisi de Tirmizî ve Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Harâc 32.

İlim adamlarımız der ki: Yüce Allah'ın:

"Kendi elleriyle küçülmüşler olarak cizye verinceye kadar" âyeti buna delildir. Çünkü İslâm olmakla bu özellik de ortadan kalkar. Müslüman olmaları halinde kendi elleriyle ve küçülmüşler olarak cizyeyi ödemeyecekleri hususunda görüş ayrılığı yoktur.

Şâfiî İse, İslâm'a girdikten sonra yüce Allah'ın buyurduğu şekle uygun olarak kabul etmemektedir. Bunun yerine o, (müslüman olmadan önce ödemesi gereken) cizye bir borçtur. Önceki bir sebep dolayısıyla cizye ona vacip olmuştur, der. Bu da, yurdunda kalması, yahut da öldürülme kötülüğünden korunmasıdır. Dolayısıyla bu cizye, sair bütün borçlar gibidir.

9. Ahidlerini ve Cizye Ödeme Taahhütlerini Yerine Getirmeyenlere Yapılacak Uygulama:

Bir belde yahut bir kale halkı ile antlaşma yaptıktan sonra antlaşmalarını bozar ve ödemeleri gereken cizye ve sair yükümlülüklerini yerine getirmeyip kendilerine zulmolunmadığı halde İslâm'ın hükmünü kabul etmeyecek olurlarsa, İmâm da onlara haksızlık yapmayan birisi ise, müslümanların, İmâmları ile birlikte onlar üzerine gitmeleri ve onlarla Savaşmaları icabeder. Eğer çarpışır ve yenik düşürecek olurlarsa, onlar hakkında verilecek hüküm dar-ı harpdekiler hakkında verilecek hükümle aynıdır. Onların da, kadınlarının da fey olarak alınacağı ve beşte birin alınmasından sonra beşte dördünün gazilere dağıtılmasının) sözkonusu olmayacağı da söylenmiştir, bu da bu konudaki bir görüştür.

10. Cizye Ödemekle Yükümlü Olanlar Hırsızlık Yapıp Yol Kesecek Olurlarsa:

Eğer bunlar, hırsızlık yapmak ve yol kesmek üzere ortaya çıkacak olurlarsa, cizye ödemeyi reddetmemeleri şartıyla müslüman muharibler (yol kesiciler) durumundadırlar. Şayet haksızlığa uğradıklarını ifade ederek çıkacak olurlarsa (itaatin dışına çıkarlarsa) durumlarına bakılır ve tekrar zimmet akdine geri döndürülür ve onlara zulmedenlerden hakları alınır. Kendileri hür oldukları halde onlardan herhangi bir kimse de köle yapılmaz.

Eğer bir kısmı ahidlerini bozacak, bir kısmı bozmayacak olursa, ahdini bozmayan ahdi üzere kalmaya devam eder ve başkası bozdu diye diğeri sorumlu tutulmaz. Onların ahidlerine bağlılıkları ise, ahidlerini bozanlara karşı tepki göstermelerinden anlaşılır.

11. Kelime Olarak "Cizye":

"'Cizye" kelimesi, kendisine yapılan iyiliklere karşı mükâfatlandırmak için kullanılan; fiilinden "file" vezninde bir kelimedir. Sanki onlar cizyeyi kendilerine bağışlanan güvenliğe bir karşılık olarak vermiş gibi oluyorlar. İşte bu anlamda olmak üzere şair şöyle demektedir:

"Ya sana karşılık verir, yahut senden övgüyle sözeller. Ve hiç şüphesiz

Yaptıklarından dolayı seni öven kimse de sana mükâfat ve karşılık vermiş gibidir."

12. Cizye Ödemeyenin Cezası Var mı?:

Müslim, Hişam b. Hakim b. Hizam'dan rivâyetine göre Hişam Şam'da çiftçilerden güneşte bekletilmiş -bir rivâyete göre de başlarına da zeytinyağı dökülmüş- bir grubun yanından geçer ve: Bunların hali nedir diye sorunca (ilgili kişi): Cizyeden dolayı alıkonulmaktadırlar diye cevap verir. Hişam: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Muhakkak Allah dünyada insanları azaplandıranları azaplandırır."Bir rivâyette de şöyle denmektedir: O gün onların Filistin'deki emiri Umeyr b. Sa'd idi. Onun yanına girip bu hadisi ona nakledince, Umeyr de emir vererek serbest bırakıldılar. Müslim, Birr 117-119; Müsned, 111, 403, 404.

Bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: İmkân buldukları halde cizyeyi ödemeyecek olurlarsa cezai andın İmaları caizdir. Ancak ödeyemeyecekleri anlaşılmakla birlikte cezalandırılmaları helal değildir. Çünkü, cizye ödeyemeyecek hale düşenden cizye kalkar. Zengin olanlar da fakirler yerine ödemekle mükellef tutulmaz. Ebû Dâvûd, Safvan b. Süleym'den, o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın birkaç sahabisinin oğullarından, onlar da babalarından rivâyet ettiklerine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kim bir antlaşmalıya zulmeder, yahut ona hakkını eksik verir, yahut takatından fazlasıyla mükellef tutar, ya da gönül hoşluğuyla olmaksızın ondan herhangi birşey alacak olursa, o kişiye karşı kıyâmet gününde ben davacı olurum." Ebû Dâvûd, Harac 31.

13. Elleriyle Cizye Ödemenin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Kendi elleriyle" âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demektedir: Onu ödemek için başkasına vekâlet vermeksizin bizzat kendisi öder. Ebû’l-Bahteri de Selman'dan: Yerilmiş kimseler olarak diye açıkladığını rivâyet etmektedir. Ma'mer de Katade'den: Kahredilmiş olarak dediğini rivâyet etmektedir.

"Kendi elleriyle" ifadesinin, sizin onlara nimet ve lütfunuz dolayısıyla diye de açıklanmıştır. Çünkü, onlardan cizye alınacak olursa, onlara nimet ve ihsanda bulunulmuş olur. İkrime der ki: Antlaşmalı cizyeyi ayakta öder, alan da oturmuş olarak alır. Saîd b. Cübeyr de böyle demiştir. İbnü'l-Arabî şöyle demektedir: Böyle bir açıklama yüce Allah'ın:

"Kendi elleriyle" ifadesinden değil de "küçülmüşler olarak" ifadesinden çikartılabilir.

14. Cizyeyi Veren El İle İnfak Eden El Arasındaki Fark:

Hadis İmâmlarının Abdullah b. Ömer'den rivâyet ettiklerine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Yukardaki el aşağıdaki elden hayırlıdır. Yukardaki el İnfak eden eldir. Aşağıdaki de dilenen eldir. " Buhârî, Zekat 18; Müslim, Zekât 94; Ebû Dâvûd, Zekat 28; Nesâî, Zekât 52; Dârimî, Zekât 22; Muvatta’', Sadaka 8; Müsned, II, 67, 98. Hazret-i Peygamberin: "Yukarıdaki el veren eldir"dedidiği de rivâyet edilmiştir. Nesâî, Zekat 51; Dârimî, Zekât 22; Müsned, II 226, IV, 64, V, 377.

Hazret-i Peygamber böylelikle sadakada veren eli yukardaki üstün el olarak tayin etmiş, cizyede ise veren el aşağıdaki el durumuna düşmüştür. Onu alan ise yukardaki eldir. Zira yükselten de alçaltan da yüce Allah'tır. O, dilediğini yükseltir, dilediğini alçaltır. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur.

15. Cizyeye Tabi Araziden Haraç Alınması:

Habib b. Ebi Sabit'ten rivâyet edilir ki: İbn Abbâs'a bir adam gelerek şöyle dedi: Haraca tabi arazinin sahipleri haracını ödemekten acze düştüler. Ben o araziyi imar etsem, eksem ve haracını ödesem (nasıl olur)? İbn Abbâs: Hayır, yapma dedi. Bir başka kişi gelerek ona aynı şeyi söyledi, ona da: Hayır, dedi. Ve yüce Allah'ın:

"Allah'a ve âhiret gününe îman ... etmeyenlerle kendi elleriyle küçülmüşler olarak cizye verinceye kadar Savaşınız" âyetini okudu ve dedi ki: Sizden herhangi biriniz, onların boynunda bulunan küçülmüştük tasmasını alıp çıkartarak kendi boynuna dolamayı nasıl kabul edebilir?

Küleyb b. Vail de der ki: Ben İbn Ömer'e, bir arazi satın aldım dedim. O da, satın almak güzel birşeydir dedi. Bu sefer, ben herbir ceribe (48 sa) karşılık bir dirhem ve bir kafiz (Ölçek) buğday (haraç olarak) ödüyorum deyince, küçüklük tasmasını boynuna dolama, dedi.

Meymun b. Mihran da İbn Ömer (radıyallahü anh) den şöyle dediğini rivâyet eder: Hepsi de beş dirhem cizyeye tabi bir arazinin benim olmasını ve buna karşılık kendimin küçülmüşlüğünü kabul etmiş olmam, asla beni memnun etmez.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

Yahudiler: "Uzeyr Allah'ın oğludur" dediler. Hristiyanlar da: "Mesih Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarında dolaşan sözleridir ki, daha önce kâfirlerin söyledikleri sözlerine benzetiyorlar. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar?

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Kıraate Dair Bir Açıklama:

Âsım ve el-Kisâî " Uzeyr Allah'ın oğludur" âyetindeki,

"Uzeyr" kelimesini tenvinli olarak okumuşlardır. Buna göre

"oğul" anlamındaki kelime, mübtedâ olan

"Uzeyr"in haberi olmaktadır,

"Uzeyr" kelimesi ister Arapça olsun, ister olmasın munsarıf bir kelimedir. İbn Kesîr, Nafv, Ebû Amr ve İbn Âmir ise iki sakinin bir arada bulunması dolayısıyla tenvinsiz olarak; diye okumuşlardır. Aynı şekilde

"De ki: O, Allah'dır, birdir ve tekdir. Allah'dır Samed'dir" (el-İhlas, 112/1-2) şeklindeki kıraat de bu kabildendir. Ebû Ali der ki: Bu, şiirde pek çok görülür. Taberî bu hususta şu mısraları nakleder:

"Sen benim kumandana karşı çok iyi olduğumu göreceksin

Mızrağı ise çokça saplayan ve hücum edip duran

Gutayf es-Sülemî ise kaçıp gittiğinde."

2. Yahudilerin Asılsız İddiaları ve Dinlerinin Tahrifi:

"Yahudiler: Uzeyr Allah'ın oğludur dediler" âyeti hususî mana ifade ettiği halde umumî olarak varid olmuş bir lâfızdır. Çünkü bu sözü bütün yahudiler söylemezler. Bu da yüce Allah'ın:

"Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine... dediklerinde"(Âl-i İmrân, 3/173) âyetine benzer. Halbuki bu sözleri bütün insanlar söylememişlerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yahudilerden, söyledikleri nakledilen bu sözü söyleyen asıl kişiler Sellâm b. Mişkem, Nu'man b. Ebi Evfa, Şâs b. Kays ve Mâlik b. es-Sayfdır. Onlar bu sözlerini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a söylemişlerdi. en-Nekkâş der ki: Şimdi bu iddiada bulunan bir yahudi kalmamıştır. Onlar geçip gittiler. Herhangi bir kişi bir toplum arasında böyle bir söz söyleyecek olursa, bu sözün çirkinliği o sözü söyleyenin aralarındaki Önemli yeri dolayısıyla bütün toplumu bağlayıcı olur. Her zaman için ileri gelenlerin söyledikleri sözler insanlar arasında dinlenir ve delil diye gösterilir. İşte bu bakımdan bir topluluğun ileri gelen, aklıbaşında kabul ettikleri kimselerinin söylediği sözü söylemesi, tekrarlaması uygun görülmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Rivâyet edildiğine göre bu sözün sebebi şudur: Yahudiler, Mûsa (aleyhisselâm)'dan sonra peygamberleri öldürdüler. Allah da aralarından Tevrat’ı kaldırdı ve kalplerinden sildi. Uzeyr de yeryüzünde seyahat etmek üzere yurdundan dışarı çıktı. Hazret-i Cebrâîl ona gelerek: "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. O da İlim tahsil etmek istiyorum deyince, Hazret-i Cebrâîl ona bütün Tevrat’ı öğretti. Uzeyr, Tevrat ile İsrailoğullarının yanına geldi ve onlara Tevrat’ı öğretti.

Yüce Allah'ın, Tevrat’ı Uzeyr'e, bir ikram ve lütuf olmak üzere ezberlettiği de söylenmiştir. O, İsrailoğullarına: Allah bana Tevrat’ı öğretti deyince, ondan Tevrat’ı öğrenmeye başladılar. Tevrat ise gömülmüş bulunuyordu. Tevrat’ı, ilim adamları fitne, sürgün ve hastalık gibi Buhtnassar'ın onları öldürmesi gibi türlü musibetlerle karşı karşıya kalmaları sırasında gömmüşlerdi. Daha sonra bu gömülen Tevrat bulununca, sözü geçen Tevrat’ın Uzeyr'in okuduğu Tevrat'a olduğu görüldü. İşte bu sefer saptılar ve şöyle dediler: Şüphesiz böyle bir şey Uzeyr'e ancak o Allah'ın oğlu olduğu için verilmiş ve mümkün olabilmiştir. Bunu Taberî nakletmektedir.

Hristiyanların: Mesih Allah'ın oğludur sözlerinin zahirinden anlaşıldığına göre onlar bu sözleriyle -Arapların melekler hakkında söyledikleri gibi-soydan gelen bir oğulluğu kastettikleridir. Aynı şekilde ed-Dahhâk, Taberî ve diğerlerinin açıklamalan da bunu gerektirmektedir, Böyle bir iddia küfrün en çirkin şeklidir. Ebû'l-Meâlî der ki: Hristiyanlar, Hazret-i Mesih'in bir ilâh olduğunu ve onun bir ilahın oğlu olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir.

İbn Atiyye der ki: Denildiğine göre onların kimisi, Hazret-i Mesih'in oğulluğunun, bir şefkat ve merhamet oğulluğu (bu manada oğulluk) olduğuna İnanmaktadırlar. Böyle bir manaya da herhangi bir şekilde oğulluk tabirinin kullanılması helal olamaz ve bu da küfürdür.

3. Başkasının Küfrü Gerektiren Söz ve Görüşlerini Nakletmek:

İbnü'l-Arabî der ki: Bu âyet, şanı yüce Rabbimizin ilâhî sözünden, bir kimsenin ibtidâen söylemesi câiz olmayan ve başkasına ait küfür sözünü haber vermesinde kendisi için bir vebal olmadığının delilidir. Çünkü bu sözü böyle bir şeyi çok büyük bir İddia olarak gördüğü için ve reddetmek kastıyla ifade etmiştir. Rabbimiz dilese elbette kimse bu sözü söylemez. Yüce Allah insanların böyle bir sözü söylemelerine imkân verdiğine göre, kalben ve dil ile O'nu İnkâr etmek, delil ve belge ile de reddetmek kastı bu gibi sözlerin söylendiğinin haber verilmesine izin vermiş demektir.

4. Asılsız İddialar:

"Bu, onların ağızlarında dolaşan sözleridir" âyeti ile ilgili olarak bunun ("ağızlarıyla" ifadesinin gelmesi) te'kid anlamına olduğu söylenmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Elleriyle kitabı yazıp..." (el-Bakara, 2/79);

"Ve iki kanadıyla uçan herbir kuş" (el-En'am, 6/38);

"Artık sûr'a tek bir üfürüş üfürüldüğü zaman..." (el-Hâkka, 69/13) Bu âyetlerin benzeri (te'kidlerin yer aldığı âyetler) pek çoktur.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onların söyledikleri bu söz, mantıksız bir iddia ve herhangi bir açıklayıcı delil ve belgesi bulunmayan bir söz olduğundan, yalnızca ağızda gevelenip doğru bir anlam ihtiva etmeyen soyut bir iddia olduğundan dolayı böyle denilmiştir. Çünkü onlar aynı zamanda yüce Allah'ın bir eş edinmediğini de kabul etmektedirler. Onun evladı olduğunu nasıl ileri sürebilirler? O halde bu, yalnızca dilleriyle söyledikleri yalan bir sözdür. Ve bu sözleri delillerle desteklenen ve belgelerle ortaya konulan doğru sözlerin tam aksinedir.

Meâni'l-Kur'ân'a dair eser yazanlar derler ki: Yüce Allah eğer ağızlar ve dillerle birlikte bir söz söylendiğini zikredecek olursa, mutlaka o söz yalan ve iftiradır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Onlar, kalplerinde bulunmayanı ağızlarıyla söylerler" (Âl-i İmrân, 3/167);

"Bu, ağızlarından çıkan ne büyük bir sözdür. Onlar ancak yalan söylerler" (el-Kehf, 18/15);

"Onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler." (el-Feth,48/11).

5. Yahudi ve Hristiyanların Bu İddiaları Kendilerinden Önceki Kâfirlerin iddialarına Benzemektedir:

"Daha önce kâfirlerin söyledikleri sözlerine benzetiyorlar" buyruğundakî;

"Benzetiyorlar" anlamındadır. Arapların; ifadesini, ay hali olmayan yahut da memeleri bulunmayan dişi hakkında kullanmaları, bu yönüyle o kadının, erkeklere benzemesinden dolayıdır.

"Kâfirlerin söyledikleri sözleri" hususunda da İlim adamlarının üç görüşü vardır:

1- Putperestlerin Lat, Uzza ve diğer üçüncüleri olan Menat sözleridir,

2- Kâfirlerin: Melekler Allah'ın kızlarıdır, şeklindeki sözleri,

3- Kendilerinden önce geçenlerin söyledikleri sözler. Onlar, batılda öncekilerini taklid ettiler ve küfür yolunda onlara uydular. Yüce Allah'ın kendileri hakkında:

"Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk..." (ez-Zuhruf,43/22 ve 23. âyetler) âyeti ile onlara dair verdiği haberde olduğu gibi.

6. "Benzemek" Anlamındaki Kelimenin Sözlük Açıklaması:

İlim adamları; kelimesinde med olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Vellâd der ki: "….Ay hali olmayan kadın" demektir, hemzelidir ve med yoktur. Kimi nahivciler bunu med ile okurlar. Bu kişi de Sîbeveyh'dir. O bu kelimeyi medli olarak; vezninde kabul eder ve bundaki hemze fazladandır. Çünkü Araplar bu kelimeyi çoğul olarak kullandıklarında; Ay hali olmayan kadınlar, derler ve hemzeyi hazf ederler. Ebû'l-Hasen dedi ki: en-Necîremî bana dedi ki: kelimesi med ile ve sonunda "he" ile kullanılır. O, böylelikle müennesliğin iki alametini de bir arada kullanmış olmaktadır. Bunu da Ebû Amr eş-Şeybanî'den naklen "en-Nevadir"de zikretmekte ve şu mısraı da kaydetmektedir:

"Ay hali olmayan veya süt vermeyen deveyi boğazlayan..."

İbn Atiyye der ki: "Benzetiyorlar" diyenin ifadesi, Arapların "Ay hali olmayan kadın" diye sözlerinden alındığını söyleyen kişinin sözü yanlıştır. Bunu Ebû’l-Ali ifade etmiştir. Çünkü; "Benzetti" sözündeki hemze, kelimenin aslındandir. Buna karşılık kadınlar hakkında kullanılan; nitelemesinde ise, Kırmızı kelimesinde olduğu gibi zâiddir.

7. "Allah Kahretsin Onları":

Yüce Allah'ın: "Allah kahretsin onları nasıl da döndürülüyorlar." âyeti, Allah onlara lanet etsin, demektir. Bununla da yahudi ve hristîyanları kastetmektedir. Laneti ifade etmek için kahretmek (anlamı verilen: Allah öldürsün onları) ifadesinin kullanılması, lanete uğrayanın öldürülmüş kimse gibi oluşundan dolayıdır. İbn Cüreyc der ki;

"Allah kahretsin onları" ifadesi taaccüb anlamındadır, İbn Abbâs da der ki: Kur'ân-ı Kerîm'de kati (öldürmek) diye geçen her bir ifade lânetlemek anlamındadır. Ebân b. Tağlib'in şu beyiti de bu türdendir:

"Allah kahretsin onu, o beni kınıyor.

Halbuki biliyor ki: Kötülüğüm de banadır, ıslâhım da banadır,"

en-Nekkaş ise,

"Allah kahretsin" kelimesinin aslında beddua olduğunu nakletmektedir. Daha sonra Araplar bunu çok çok kullanır oldular ve nihayet -beddua maksadıyla- hayırda da serde de hayret ettikleri hususlar (teaccüb) hakkında kullanır oldular. el-Esmaî de şöyle bir beyit nakletmektedir:

"Allah kahredesice o Leyla'yı, hayret! Nasıl beğeniyor beni?

Bense ona hiç aldırış etmediğimi bildiriyorum insanlara."

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

Onlar, Allah'ı bırakıp âlimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesih'i rabbler edindiler. Halbuki onlar, bir tek ilâha İbadet etmekten başkasıyla emr olunmamışlardı. O'ndan başka ilâh yoktur. O, bunların ortak koştukları herşeyden münezzehtir.

"Onlar, Allah'ı bırakıp âlimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesih'i rabbler edindiler" âyetinde geçen (ye âlimler diye meali verilen): "el-Ahbâr" kelimesi,'in çoğuludur. Bu ise, güzel söz söyleyen, düzenleyen ve güzel açıklamalarda bulunmak suretiyle sözlerini yerli yerince oturtan kimse demektir. Türlü süslerle süslenmiş elbise," ifadesi de buradan gelmektedir. Bu kelimenin tekilinin "ha" harfi esreli olarak; şeklinde olduğu söylenmiştir. Müfessirler ise, bu harfi fethalı okurlar. Dilciler ise esreli okurlar. Yûnus der ki: Ben bu kelimeyi hep "ha" harfi esrelî olarak işitmişimdir. Buna delil ise, Arapların "âlimin mürekkebini" kastetmek üzere demeleridir. Daha sonra bu kelimenin kullanılışı çoğalarak sonunda mürekkebe de; demeye başladılar.

el-Ferrâ' der ki: Bu kelimenin "ha" harfinin esreli okunuşu da üstün okunuşu da iki ayrı söyleyişdir. İbn es-Sikkît der ki: Esreli söyleyiş mürekkeb, üstünlü söyleyiş ise âlim anlamındadır.

"Ruhban: Rahipler" kelimesi ise; Korkmak'tan alınma "râhib" kelimesinin çoğuludur. Râhib ise, Allah korkusunun bir kimseyi, insanları gözönünde bulundurmaksızın Allah'a halis niyet ile yönelmeye ittiği ve zamanını O'na ayıran, amelini O'na yapan ve O'nunla ünsiyet bulan kimse demektir.

"Onlar, Allah'ı bırakıp... rabbler edindiler" âyeti ile ilgili olarak Meâni'l-Kur'ân'a dair eser yazanlar derler ki: Onlar, âlimlerini ve rahiplerini her hususta itaat ettiklerinden dolayı rabbler konumuna çıkardılar. Nitekim yüce Allah'ın:

"Üfleyin, dedi. Nihayet onu bir ateş haline getirince..." (el-Kehf, 18/96) âyeti de bu kabildendir ki, ateş gibi yakınca demektir. Abdullah b. el-Mübarek der ki:

"Peki ya dini hükümdarlar ile Kötü âlimler ve rahiplerden (âbid ve sofulardan) başkası mı ifsad etti ki?"

el-A'meş ile Süfyan, Hubeyb b. Ebi Sabit'ten, o da Ebû’l-Bahterî'den rivâyetle derler ki: Huzeyfe'ye, aziz ve celil olan Allah'ın:

"Onlar Allah'ı bırakıp âlimlerini, rahiplerini... rabbler edindiler" âyeti hakkında onlara ibadet ettiler mi diye sorulunca o da şöyle demişti: Hayır, fakat bunlar ötekilere haramı helal kıldılar, ötekiler de onu helal bellediler. Onlara, helali da haram kıldılar, onlar da onu haram diye bellediler.

Tirmizî de Adiy b. Hatim'den şöyle dediğini rivâyet eder: Boynumda altından bir haç bulunduğu halde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna vardım, şöyle buyurdu: "Bu da ne oluyor Ey Adiy? Şu putu üzerinden at." Onu, et-Tevbe Sûresi'nde: "Onlar Allah'ı bırakıp âlimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesih'i rabbler edindiler" âyetini okurken dinledim, sonra şöyle buyurdu: "Onlar bunlara ibadet etmiyorlardı. Fakat kendilerine bir şeyi helal kıldıkları vakit onu helal belliyorlar ve bir şeyi haram kıldıkları vakit de onu haram belliyorlardı." Tirmizî dedi ki: Bu, garip bir hadistir. Ancak, Abdusselam b. Harb yoluyla bilinmektedir. Gutayf b. A'yen ise, hadis rivâyetiyle bilinen birisi değildir. Tirmizî, Tefsir 9. SÛRE 10.

"Meryem oğlu Mesih" âyetinde geçen

"Mesih" kelimesinin türeyişi ile ilgili açıklamalar Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/45- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Mesih: Alından akan ter demektir. Sonraki (müteahhir) şairlerden birisi şu beyitlerinde bu hususu güzelce dile getirmiştir:

"(Şimdi) sevin, yakında hüzünlere alışacaksın

Haşre ve Mizana şahit olacağında

Ve alnından mesih (ter) akıp gittiğinde

Yerde akıp giden su arkları gibi."

en-Nisa Sûresinde (4/171. âyette) Hazret-i Mesih'in annesi Hazret-i Meryem'e izafe edilmesinin anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı değildir. Kâfirler hoş görmese de.

"Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler" Onun tevhidine dair delâlet ve belgelerini yok etmek isterler demektir.

Yüce Allah burada belge ve delilleri, taşıdıkları açıklamaları dolayısıyla nûr gibi değerlendirmiştir. Anlamın, İslâm nurunu söndürmek istiyorlar, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yani onlar, yalanlamaları ile Allah'ın nurunu söndürmek, dindirmek isterler.

"Ağızlar" anlamındaki; kelimesi asıl tekili olan; ‘ın çoğuludur. Çünkü, " Ağız" kelimesi aslında; şeklindedir. "Havuz ve havuzlar" kelimesinde olduğu gibi.

"Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı değildir" anlamındaki âyette nefy edatı bulunmamakla birlikte;

"Başka" edatı nasıl girmiştir? Oysa Arapçada şeklinde (ve Zeyd'den başka kimseyi vurmadım anlamında) bir kullanım doğru değildir.

el-Ferrâ' buradaki; edatının ifadede bir çeşit red ve inkâr bulunduğu için girdiği iddiasındadır. ez-Zeccâc şöyle der: İnkâr ve gerçeklik bildirmenin çeşitli bölümleri olmaz. İnkâr (câhd) edatları 'dır. Bunların ayrıca lafzen söylenen herhangi bir parça ya da bölümleri yoktur.

Eğer durum onun kastettiği gibi olsaydı ": Zeyd'den başka kimseden tiksinmedim," demek mümkün olurdu.

Ancak, böyle bir itiraza uygun cevap şu olabilir: Araplar ile birlikte bazı lâfızları da hazfederler. Burada ifadenin takdiri şöyledir: ): Allah nurunu tamamlamaktan başka hiçbir şeye razı olmaz."

Adiy b. Süleyman da der ki: Böyle bir takdirin; Razı değildir fiilinde câiz olması, bunun men yahut imtina anlamını taşımasından dolayıdır. O bakımdan nefye benzemektedir. en-Nehhâs der ki: Bu da güzel bir açıklamadır. Nitekim şair şöyle demektedir:

"Benim ondan başka bir annem var mı ki, ben onu terkedecek olursam

Allah benim, onun oğlu olmamdan başka bir şeyi de kabul etmiyor."

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

O dini bütün dinlere üstün kılmak için Rasülünü hidayetle ve hak din ile gönderen O'dur. Müşrikler hoş görmese de.

"O, dini bütün dinlere" belge ve deliller ile

"üstün kılmak için Rasûlünü" Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı kastediyor

"hidayetle" yani, (hakkı batıldan ayıran) furkan ile

"ve hak din ile gönderen O'dur."

Yüce Allah dinin şer'i hükümlerini hiçbir şey gizli kalmayacak şekilde açıklamış bulunmaktadır. Bu açıklama İbn Abbâs ve başkalarından nakledilmiştir.

"Üstün kılmak için" ifadesinin İslâm dinini diğer bütün dinlere üstün kılmak için anlamında olduğu söylenmiştir. Ebû Hüreyre ve ed-Dahhak derler ki: Bu Îsa (aleyhisselâm)'ın nüzulü sırasında olacaktır. es-Süddî de der ki: Bu, Mehdi'nin çıkışı sırasında gerçekleşecektir. İslâm'a girmedik, yahut cizye ödemedik hiçbir kimse kalmayacaktır.

Mehdinin, Hazret-i Îsa'dan ibaret olduğu da söylenmiştir ki, bu doğru değildir. Çünkü sahih haberler, Mehdi'nin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın soyundan geldiğine dair tevatür derecesine ulaşmıştır. Dolayısıyla onun Hazret-i Îsa olduğunu söylemek mümkün değildir. "Îsa'dan başka Mehdi yoktur" şeklinde hadis diye gelen rivâyet ise sahih değildir. el-Beyhakî "Kitabu'l-Basi ve'n-Nuşûr" adlı eserinde şöyle demektedir: Çünkü bu hadisi rivâyet eden Muhammed b. Halid el-Cenedî'dir ki, meçhul bir ravidir. Bu, Eban b. Ebi Ayyaş'dan rivâyet eder, o da metruk bir ravidir. Eban da el-Hasen'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan diye rivâyet eder ki, bu rivâyet munkatı'dır. Bundan önceki hadisler ise, Mehdi'nin çıkacağını açıkça ifade etmekte ve Mehdi'nin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın soyundan geleceğini beyan etmektedirler ki, senet itibariyle daha sahihtirler.

Derim ki: Biz bu hususu, daha geniş açıklamalar da katarak "et-Tezkire" adlı eserimizde zikrettik ve orada Mehdi'ye dair haberleri yeterince naklettik. Yüce Allah'a hamd olsun.

"O dini bütün dinlere üstün kılmak için" âyeti ile Arap yarımadasında üstün kılmayı kastettiği de söylenmiştir ki, bunu da gerçekleştirmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

Ey Îman edenler! Doğrusu hahamların ve rahiplerin birçoğa insanların mallarını batıl yollarla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü yığıp biriktiren ve onları Allah yolunda infak etmeyenlere gelince, onlara acıklı bir azâbı müjdele!

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1. İnsanların Mallarını Haksız Yollarla Yiyenler ve Allah'ın Yolundan Alıkoyanlar:

"...doğrusu... insanların mallarını batıl yollarla yerler" âyetinde yer alan; " Doğrusu yerler" âyetinin başında "lâm"; veznindeki fiilin başına (te'kid için) gelmiştir. Bu "lâm"; mazi fiillerin başına girmez. Çünkü, şeklindeki rauzari fiilin başına gelince, fiilin anlamını hale tahsis eder. Bk. el'Mu'cemu'l-Vasît, II, 809.

(Hahamlar diye meali verilen): Ahbâr, yahudi âlimlerinin adıdır. Rahipler ise hristiyanlar arasında kendilerini ibadete çokça veren, ibadette gayretkeş kimseler demektir.

"Batıl yollarla" da şöyle açıklanmıştır: Bunlar kendilerine tabi olanların mallarından kilise, havra ve buna benzer şeyler adına birtakım vergiler ve miktarı belli ödemeler tahsil ederlerdi. Onlar, bu gibi şeylere harcamalarda bulunmanın şeriatın bir parçası ve yüce Allah'a yakınlaştırıcı bir iş olduğu vehmini veriyorlardı. Oysa, bu arada onlar bu malları kendilerine alıkoyarlardı. Selman-ı Farisî'nin hazinesini (ölümünden sonra) çıkartmış olduğu rahibe dair anlattıkları buna örnektir. Hazret-i Selman’ın bu anlattıklarını İbn İshak, "Siyerimde nakletmektedir. Bu uzunca kıssayı Ahmed b. Hanbel Müsned, V, 441 vd. nakletmektedir.

Bir diğer görüşe göre rahipler ve hahamlar kendilerine uyanların gelirlerinden ve mallarından, dini korumak ve şeriatın gereklerini yerine getirmek ismi altında birtakım vergiler tahsil ederlerdi. Bir başka görüşe göre -bugün pekçok yönetici ve hakimin de yaptığı gibi- insanlar arasında hüküm verirken rüşvet aldıkları kastedilmektedir. Esasen "batıl yollarla" İfadesi bütün bu hususları ihtiva etmektedir.

"Ve Allah yolundan alıkoyarlar." Yani, kendi dinlerine mensup olan kimselerin İslâm dinine girmelerine, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a tabi olmalarına engel olurlar.

2. Yığıp Biriktirmenin (Kem) Mahiyeti:

"Altın ve gümüş'ii yığıp biriktiren...lere gelince" âyetinde geçen (ye yığıp biriktirmek anlamına gelen) kenz: Sözlükte altın ve gümüşe has olmamak üzere yığıp biriktirmek, toplamak anlamına gelir. Nitekim Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmaktadır: "Ben size, kişinin alıp saklayacağı (kenz yapacağı) en hayırlı şeyi bildireyim mi? O, saliha kadındır."Bu hadîs, 7. başlıkta tamamiyle kaydedilecektir. Kaynakları için oraya bakılabilir. Burada; "kişinin kendisine katacağı ve yanında alıkoyacağı" manasınadır. Şair de der ki;

"Bütün hazineden azık diye bir şey vermedi.

Birkaç iplik ve eski püskü kumaş dışında."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Ben onların aç olanlarına yanımda buğday yığını bulunuyorken (kenz edilmişken)

Onlara ak günlük bitkisinin ununu dahi yedirecek olursam bir hayır görmeyeyim."

Şair burada şunu görmek istiyor: Kendisi misafir olarak konakladığı bir kavim ona bu ak günlük denen bitki ununu ikram etmişlerdi. Aynı kimseler ona misafir olunca, yukarda geçen beyitini söyledi.

(Âyet-i kerimede) özel olarak altın ve gümüşün anılmasına sebep, diğer mallardan farklı olarak görünmeyen ve muttali olunmayan mallar olduğundan dolayıdır.

Taberî der ki: Kenz, üst üste yığılıp toplanmış herşey demektir. İster yerin altında olsun, ister üstünde olsun farketmez. Altına, (gitmek) kökünden türeyen: Zeheb denilmesinin sebebi, geçip gitmesinden dolayıdır. Gümüş'e (ayrılıp dağılan anlamındaki fiil kökünden gelen) Ftdda denilmesinin sebebi ise, birbirinden ayrılıp dağılmasıdır. Nitekim yüce Allah'ın şu âyetinde de aynı kökten gelen fiiller kullanılmıştır:

"Ona doğru dağıldılar" (el-Cuma, 62/11); " Elbette onlarda etrafından dağılırlardı." (Âl-i İmrân, 3/159) Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Âl-i İmrân Sûresi'nde (az önce değinilen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır:

3. Altın ve Gümüşü Yığanlarla Kastedilenler:

Ashâbı-ı Kiram, bu âyet-i kerîme ile kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Muaviye, bu âyet ile kastedilenlerin kitab ehli olduğu görüşündedir. el-Hasan da bu kanaattedir. Çünkü yüce Allah'ın:

"Altın ve gümüşü yığıp biriktirenler" âyeti: "Doğrusu hahamların ve rahiplerin bir çoğu İnsanların mallarını batıl yollarla yerler" âyetinden sonra zikredilmiştir.

Ebû Zer ve başkaları ise şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme ile maksat hem kitap ehlidir, hem de onlar gibi olan onların dışındaki müslümanlardır.

Doğrusu olan da budur. Çünkü özel olarak kitab ehlini kastetseydi sadece; Ve yığar ve biriktirirler der, ayrıca bundan önce; -lar, ler demezdi. Burada yüce Allah bu şekilde cümle başına getirdiğine göre cümlenin cümleye atıf olduğunu beyan eden bir başka hususu açıklamaya başlamış olmaktadır. Buna göre "altın ve gümüşü yığıp biriktirenler" anlamındaki ifade yeni bir cümledir ve mübtedâ olarak merfu'dur.

es-Süddî der ki: Bununla yüce Allah ehl-i kıbleyi kastetmektedir. İşte bunlar bu husustaki üç görüştür.

Ashâb-ı kiramın kabul ettikleri görüşe göre, onlar kâfirlerin şeriatın fer'î hükümlerine de muhatap oldukları kanaatinde idiler. Buhârî, Zeyd b. Vehb'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: (Medine yakınlarında bir yer olan) Rebeze'den geçtim. Ebû Zer ile karşılaştım. Ona; Seni buraya gelip konaklamaya iten ne? diye sordum, şöyle dedi: Ben Şam'da bulunuyordum. Ben ile Muâviye "Altın ve gömüşü yığıp biriktiren ve onları Allah yolunda infak etmeyenlere gelince" âyeti hakkında görüş ayrılığına düştük. Muaviye: Bu kitab ehli hakkında inmiştir dedi. Ben: Hem bizim hem onlar hakkında inmiştir dedim. Bu hususta benimle onun arasında (bazı) tatsızlıklar ortaya çıktı. Osman'a mektup yazarak beni şikayet etti. Osman da bana: Medine'ye gel diye mektup yazdı. Medine'ye geldim. İnsanlar bundan önce âdeta beni hiç görmemişler gibi etrafımda çokça toplandı. Bundan Osman'a söz edince o, istersen bir kenara çekilebilir, Medine'ye yakın bir yerde yerleşebilirsin, dedi. İşte beni buraya gelip konaklamaya iten sebep budur. Ve eğer bana Habeşli birisi emir tayin edilecek olsa dahi elbette dinler ve itaat Buhârî, Zekat 4, Tefsir 9. sûre 6. ederim.

4. Altın ve Gümüşün Zekâtı:

İbn Huveyzimendad der ki: Bu âyet-i kerîme ayn (nakit olmayan külçe) altın ve gümüşün zekâtını ihtiva etmektedir. Bunlarda zekâtın vacib olması için hür olmak, müslüman olmak, havi (nisab üzerinden sene geçmiş olmak) ve borçlar çıktıktan sonra nisab miktarını bulmak şeklinde dört şart aranır.

Nisab ya ikiyüz dirhem yahut yirmi dinardır. Yahut da bunlardan birisinin nisabı diğerinden tamamlanabilir. O takdirde de her birinden kırkta bir (rubu’l-uşr) zekât verir. Hür olmayı da şart koşmamızın sebebi, kölenin mülkiyetinin nakıs olmasından dolayıdır.

Müslüman olmanın şart olduğunu söylememize gelince, zekâtın bir temizlik olmasından dolayıdır. Kâfir İse (kâfir olarak) temizlenmez.

Ayrıca yüce Allah da:

"Namazı kılın zekâtı verin" (el-Bakara, 2/43) diye buyurmaktadır. Bununla da namaz kılma emrine muhatap olan kimseler zekât verme emrine muhatap alınmıştır.

Sene geçmesi (havi) şartına gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Üzerinden bir sene geçmedikçe hiçbir malda zekât yoktur" Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 10; İbn Mâce, Zekât 5; Müsned. I, 148. diye buyurmuş olmasından ötürüdür.

Nisabın şart olarak tesbit edilmesinin sebebine gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "îkiyüz dirhemden daha azında zekât yoktur, yirmi dinardan daha azında zekât yoktur"Kurtubî'nin kaydettiği şekliyle tek bir rivâyet halinde olmayıp altının zekâtına dair bölümü ile gümüşün zekâtına dair böKlınti ayrı rivâyetler halinde olmak üzere: Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 3; İbn Mâce, Zeküt 4; Nesâî, Zekât 18. diye buyurmuş olmasıdır.

Senenin başında nisabın tam olması yeterli olmayıp, sene sonunda da nisabın bulunması gözönünde bulundurulur. Çünkü fukahâ, karın da asıl mal hükmünde olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir. Ayrıca bir kimsenin ikiyüz dirhemi bulunup da onlarla ticaret yapar, sene sonunda bin dirheme ulaşacak olursa o, bin dirhemin zekâtını öder. Ayrıca elde ettiği kârın başladığı tarihten itibaren yeni bir yıl hesabına girmez. Durum böyle olduğuna göre, kârın hükmü de (ana sermayenin hükmünden) farklı olmaz. Bu kâr ister nisab miktarı olan bir sermayeden elde edilmiş olsun, ister nisabdan daha aşağı bir miktardan elde edilmiş olsun fark etmez.

Yine fukahâ, bir kimsenin (kırk koyunu bulunup da) sene başında koyunlar yavrulamaya başladıktan sonra birisi müstesna anneler öldüğü halde, eğer kuzular nisabı tamamlayabiliyor iseler bunların zekâtının verileceğini ittifakla kabul etmişlerdir.

5. Zekatı Verilen Mala Kem Denilebilir mi:

İlim adamları, zekâtı eda edilen mala kenz denilip denilmeyeceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir grup denilir demişlerdir. Bu görüşü, Ebû'd-Duhâ, Ca'de b. Hubeyre'den, o, Ali (radıyallahü anh)'dan rivâyet etmiştir. Hazret-i Ali söyle den Dört bin ve daha aşağısı (ihtiyaç olan) nafakadır. Bundan yukarısı ise zekâtı ödenmiş olsa dahi bir kenzdir. Ancak, Hazret-i Ali'den bu rivâyet sahih değildir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: İster kendisinden ister bir başka maldan zekâtım ödemiş olduğun herbir şey kenz değildir. İbn Ömer der ki: Zekâtı verilen şey, yedi kat yerin dibinde olsa dahi kenz sayılmaz. Zekâtı ödenmeyen bir şey ise, yerin üstünde dahi olsa kenzdir. Benzer bir ifade Cabir'den de rivâyet edilmiştir, sahih olan görüş budur.

Buhârî de Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Allah bir kimseye bir mal verip de onun zekâtını ödemeyecek olursa, kıyâmet günü o mal kendisine gözleri üzerinde iki siyah ben bulunan çıplak başlı bir ejderha suretinde gösterilir ve bu ejderha onun boynuna dolanır. Sonra onu iki çenesiyle yakalar, sonra da: Ben senin malınım, ben senin hazinenim, der." Daha sonra da (Hazret-i Peygamber):

"Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği şeylerde cimrilik gösterenler... sanmasınlar" (Âl-i İmrân, 3/180) âyetini okudu. Buhârî, Zekât 3, Telsîr 3. sîıre 14; Nesâî, Zekat 20; Müsned, II, 355- Aynı hadisin Abdullah b. Mes'ûd'dan rivâyeti: Nesâî, Zekât 2; İbn Mâce, Zekât 2; Müsned, I, 377; yakın lâfızlarla İbn Ömer'den rivâyeti: Nesâî, Zekât 20; Müsned, II, 98, 137, 156.

Yine Buhârî'de Ebû Zer'den şöyle dediği nakledilmektedir: Ben, onun -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı kastediyor- yanına vardım, şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olana yemin ederim -ya da kendisinden başka ilâh olmayan hakkı için dedi, yahut da yemin ettiği şekilde yemin ettikten sonra (şöyle buyurdu)-: Herhangi bir kimsenin (zekâtı ve vermesi gereken) develeri yahut ineği, ya da koyunu bulunur da bunların hakkını ödemeyecek olursa, mutlaka bunlar kıyâmet günü olabildiğince büyük ve olabildiğince semiz olarak getirilir ve bu hayvanlar onu ayaklarıyla çiğner, boynuzlarıyla toslar. Onların sonuncuları da geçip gittikten sonra tekrar birincileri ona geri getirilir. Ve bu, insanlar arasında hükmedilinceye kadar böylece devam eder." Buhârî, Zekât 43; Müslim, Zekât 30; Nesâî, Zekât 2, 11; İbn Mâce, Zekât 29, Başka saha bilerden gelen benzer rivâyetler: Buhârî, Zekât 3; Müslim, Zekat 26, 27; Ebû Dâvûd, Zekât 32; Nesâî, Zekât 9; Dârimî, Zekât 3.

İşte bu iki hadisin de hitab delili, söylediğimizin doğruluğuna delâlet etmektedir. İbn Ömer de Buhârî'nin Sahih'inde bu manayı açıkça ifade etmiştir. Bir bedevi Arap ona: Bana yüce Allah'ın:

"Altın ve gümüşü yığıp biriktirenlere..." âyeti hakkında haber ver deyince, İbn Ömer şöyle der: Her kim bunları yığıp biriktirir ve zekâtını ödemeyecek olursa vay onun haline! Bu husus, zekât emri indirilmeden Önce idi. Zekât emri indirildikten sonra Allah zekâtı mallar için bir temizleme aracı kıldı. Buhârî, Zekât 4. Tefsir 9. sûre 7.

Kenzin, ihtiyaçtan arta kalan olduğu da söylenmiştir, bu görüş de Ebû Zer'den rivâyet edilmiştir. Onun görüşü olarak nakledilen hususlardan birisi budur ve bu onun, işi oldukça sıkı tutan görüşlerinden birisi olup tek başına benimsediği görüşler arasında yer alır. Allah ondan razı olsun.

Derim ki: Bu hususta Ebû Zer'den rivâyet edilen görüşlerin toplamı bu âyet-i kerimenin ihtiyacın ileri derecede olduğu, muhacirlerin zayıf, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da onlara yardım elini uzatarak ihtiyaçlarını yeteri kadar karşılamak imkânını bulamadığı, beytülmalde ihtiyaçlarını karşılayacak kadar malın olmadığı, sıkıntılı kıtlık yıllarının ardı arkasına üzerlerine hücum ettiği zamanlardaki durumu dile getiriyor olabilir. İşte bu durumda ihtiyaçları dışındaki malları alıkoymaları yasaklandı. Böyle bir zamanda ise altın ve gümüşün saklanması câiz değildir. Yüce Allah, müslümanlara fetihleri müyesser kılıp, onlara maddi imkânlar açısından genişlik verince, Hazret-i Peygamber ikiyüz dirhemde beş dirhem, yirmi dinarda yarım dinarın zekât olarak verilmesini emretti, hepsinin verilmesini emretmedi. Bu hususta da malın nernâ bulabileceği süreyi nazarı itibara aldı. Böylelikle Hazret-i Peygamber bu hususta gerekli beyanı yapmış oldu.

Kenz'in, esirin kurtarılması, açın yedirilmesi ve benzeri haklar gibi arizî hakları ödenmeyen mal olduğu da söylenmiştir. Kenz, sözlükte altın ve gümüş türünden toplanan şeylerdir. Onların dışında kalan mallar ise kıyasen onlara hamledilir diye de açıklanmıştır. Bir diğer açıklamaya göre süs eşyası olmamak şartıyla toplanan altın ve gümüşe denilir. Çünkü süs eşyasının edinilmesinde izin vardır ve bunda hak (zekât) yoktur.-Doğrusu ise bizim baş tarafta yaptığımız açıklamalardır ve sözlükte de şer'an de bütün bunlara kenz adının verileceğidir. Doğrsunu en iyi bilen Allah'tır.

6. Süs Eşyasının Zekâtı:

İlim adamları süs eşyasının zekâtı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik, arkadaşları, Ahmed, İshak, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd, süs eşyasında zekât olmadığı görüşündedirler. Irakta bulunduğu sırada Şâfiî de bu görüşteydi. Fakat daha sonra Mısır'a geldiğinde bu konuda hüküm vermekten kaçınarak: Bu hususta Allah'tan istiharede bulunacağım, demişti.

es-Sevrî, Ebû Hanîfe, arkadaşları ve el-Evzaî derler ki: Bütün bunlarda zekât vardır. Birinci görüşün sahipleri şu sözleriyle delil getirirler: Ticaret mallarında nema maksadı zekâtın farz olmasına sebeptir. Yoksa mal olarak bunlar zekâtın farz kılınmasına konu değildir. Altın ve gümüşün, süs eşyası ve ticaret maksadıyla değil de kişinin kendisi için alıp saklaması altın ve gümüşteki nema kastını ortadan kaldırır ve bu da zekâtı düşürür.

Ebû Hanîfe ise, altın ve gümüşte zekâtın farz olduğunu belirten umumî lâfızları delil göstererek, süs eşyası olarak kullanılması ile başka türlü kullanılması arasında fark gözetmemiştir,

el-Leys b. Sa'd ise bu hususta ayrım gözeterek bu yolla zekâttan kaçmak kastıyla süs eşyası olarak yapılan altın ve gümüşün zekâtının ödenmesini farz kabul etmiş, süs eşyası olarak fiilen ve başkasına da ariyet olarak verilenlerin zekâtının verilmeyeceğini kabul etmiştir.

Mâliki mezhebinde süs eşyası ile ilgili etraflı açıklamalar vardır, bu husustaki açıklamalar furu'a (fıkıha) dair kitaplarda yer almaktadır.

7. Maldan da Hayırlı Olanlar:

Ebû Dâvûd, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet eder: Şu: "Altın ve gümüşü yığıp biriktirenler..." âyeti nâzil olunca, müslümanlara ağır geldi, Ömer, bu sıkıntınızı ben gidereceğim, diyerek kalkıp gitti. Ey Allah'ın Peygamberi dedi, bu âyet-i kerîme (nin ihtiva ettiği hüküm) ashâbına ağır geldi. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah, zekâtı ancak mallarınızın geri kalan bölümleri temizlensin, diye farz kılmıştır. Mirası da mallarınız sizden sonrakilere kalsın diye farz kılmıştır." Bunun üzerine Ömer tekbir getirdi. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle buyurdu: "Sana kişinin alıkoyacağı en hayırlı şeyin ne olduğunu haber vereyim mi? O, saliha bir kadındır. Ona baktığı vakit onu sürura garkeder. Ona emrederse kendisine itaat eder. Yanında bulunmazsa onun namusunu korur," Ebû Dâvûd, Zekât 32.

Tirmizî ve başkalarının da Sevban'dan rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbı (kendi aralarında) şöyle dediler: Yüce Allah altını ve gümüşü yermiş bulunuyor. Hangi malın hayırlı olduğunu bîlsek de onu kazanıp edinsek. Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: Sizin için Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ben sorayım dedi ve sordu. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurdu: "Zikreden bir dil, şükreden bir kalp ve kişiye dini hususunda yardımcı olan bir zevce,"Tirmizî dedi ki: Bu, hasen bir Tirmizî, Tefsir 9. sûre 9; İbn Mâce, Nikâh 5. hadistir.

8. Allah Yolunda İnfak Edilmeyen:

"Ve onları Allah yolunda infak etmeyenlere..." âyetinde (kullanılan zamir tekil olup) o ikisini infak etmeyenler diye buyurulmaması ile ilgili olarak altı türlü cevap verilmiştir:

1- İbnü'l-Enbarî der ki: Yüce Allah bu âyette tekil zamir kullanmakla, daha çok kullanılan ve daha genel bir şekilde tedavülde bulunan gümüşü kastetmektedir. Yüce Allah'ın şu âyetinde de zamir böyledir:

"Sabır ile ve namazla yardım isteyin. Muhakki O... pek büyüktür." (el-Bakara, 2/45) Burada zamir namaza aittir. Çünkü namaz daha umumîdir. Yüce Allah'ın:

"Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman seni ayakta bırakıp ona doğru yöneldiler." (el-Cuma, 62/14.) Burada da zamir, daha önemli olduğundan dolayı ticarete aittir ve eğlenceye zamir gönderilmemiştir. Birçok müfessir bu görüştedir. Bazıları ise bu görüşü kabul etmeyerek şöyle der: Bu âyet-i kerîme buna benzememektedir. Çünkü burdaki "veya" ticareti eğlenceden ayırmış bulunmaktadır. Dolayısıyla sonradan gelen zamirin bunlardan birisine raci olması güzel düşmektedir.

2- Birinci görüşün tam aksi kanaat. O da

"ve onu infak etmeyenler" anlamındaki âyette yer alan zamirin altına gitmesi, ikincisinin de ona atfedilmiş olması şeklindedir. "Altın" anlamındaki kelimeyi Araplar müennes olarak kullanır ve;" O kırmızı altındır," derler. Araplar müzekker olarak kullandığı gibi, müennes olarak kullanmaları daha yaygındır.

3- Zamir, kenze aittir görüşü,

4- Zamir, biriktirilip yığılan mallara aittir görüşü,

5- Zamirin zekâta ait olduğunu kabul eden görüş. Buna göre ifadenin takdirî anlamı: Ve yığıp biriktirdikleri malların zekâtını vermeyenler, şeklinde olur.

6- Mana anlaşıldığı takdirde diğerine zamir gönderilmeksizin bunların yalnızca bir tanesine ait olan zamirle yetinildiğine dair görüş. Arapların konuşmasında bu şekilde kullanım pek çoktur. Sîbeveyh, (buna örnek olmak üzere) şu beyiti nakletmektedir:

"Biz, yanımızda bulunandan sen de yanında bulunandan razısın

Görüş(lerimiz ise) farklı farklıdır."

Burada görüldüğü gibi "razıyız" dememiştir. Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Benim de babamın da uzak olduğum bir hususta bana iftirada bulundu.

O bana (anlaşmazlığımıza konu olan) kuyudan dolayı iftira etti."

Burada şair, "ikimizin uzak olduğu" demiyerek tekil kullanmakla yetinmiştir. Hassan b. Sabit (radıyallahü anh)'ın şu beyiti de bu türdendir:

"Şüphesiz ki delikanlılık çağı ile siyah saçlıların

Yerini bir başkası (ağırbaşlılık) tutmadıkça delilik olur."

Buradaki: yuâsu" kelimesi, beyitin Lisanu'l-Arab, III, 29’daki şekli olan: "yuadu" (yani "sâd" yerine “dâd” harfi) imlasına göre tercüme edilmiştir. Görüldüğü gibi şair burada Fiili İkisinin yerini,., tutmadıkça şeklinde Dolayısıyla burada sondaki eliften önce "ye" harfi olmamalı, "sâd" harfi de “dad" olmalıdır. tesniye olarak kullanmamıştır.

9. Mal Biriktirmeden Masiyet Uğrunda Malını Harcayan Kimsenin Hükmü:

Malını yığıp biriktirmemekle birlikte Allah yolunda infak etmeyerek masiyetler uğrunda harcayan kimsenin azap tehdidi bakımından hükmü, biriktirip Allah yolunda infak etmeyenin hükmü gibi midir diye sorulacak olursa, sorana şöyle cevap verilir:

Böylesinin tehdidi daha ağırdır. Çünkü malını masiyet yolunda saçıp sallallahü aleyhi ve sellemuran bir kimse bu yolda harcaması bir de o haramı işlemesi bakımından iki cihetten isyan etmiş olur. İçki satın alıp içmek gibi. Eğer işlediği masiyet kendisini aşıp başkasına da zarar veriyorsa, birçok yönden isyan olur. Bir müslümanın öldürülmesi, yahut malının alınması ve bunun dışında herhangi bir yolla zulme uğramasına yardımcı olmak gibi. Malını yığıp biriktiren ise iki bakımdan Allah'a isyan eder. Bunların biri zekâtı vermemek, diğeri ise malını alıkoymaktan ibarettir. Kimi zaman sadece malın alıkonulması bile nazarı itibara alınabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

10. Malını Allah Yolunda İnfak Etmeyenlerin Cezası:

"... Onlara acıklı bir azâbı müjdele" âyetinin anlamı daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu azâbı şu hadisiyle açıklamaktadır: "Mallarını biriktirenlere böğürlerinden çıkacak şekilde sırtlarının dağlanacağı, alınlarından da çıkacak şekilde kafalarının arka taraflarının da dağlanacağı müjdesini ver."Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Bunu, Ebû Zer şöylece rivâyet etmektedir: "Mal yığıp biriktirenlere, onlardan herhangi birisinin memesi ucuna konulup ve sonunda omuzlarının başından çıkacak, yine onlardan herhangi birisinin omuzlan başına konulup da nihayet memelerinin ucundan çıkacak ve bunun sonunda kişiyi alabildiğine sarsacak cehennem ateşinde kızdırılmış taşların müjdesini ver..." Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 34,35; Müsned, V, 169 (az farkta).

İlim adamlarımız derler ki: Kızdırılmış taşların meme ucundan girip omuz başlarından çıkması, onun kalbini ve içini de azaplandırmak içindir. Çünkü o, dünyada iken çok maldan dolayı seviç ve neşe ile dolup taşmıştı. Âhirette de buna karşılık keder ve azap ile cezalandırılacaktır.

11. Asıl Tehdit, Allah Yolunda Malın înfak Edilmemesine Yöneliktir:

İlim adamlarımız derler ki: Âyetin zahiri malını yığıp biriktirmekle birlikte Allah yolunda infak etmeyenin tehdidi ile ilgilidir. Ve bu infak etmemek farz olan infakı da onun dışındaki infakları da kapsar. Şu kadar var ki, yığıp biriktirme niteliğinin nazarı itibara alınmaması gerekir. Çünkü malını yığıp biriktirmemekle birlikte Allah yolunda infakı engelleyenin de böyle olması kaçınılmazdır. Şu kadar var ki, malını yerin altında saklayıp gizleyen kimse, örfen farz olan infakları engelleyen kimse olduğundan dolayı, burada da tehdit Özellikle böylesine yöneltilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak, o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtlan bunlarla dağlanacak. "İşte bu, kendiniz için toplayıp sakladıklarınız. Öyleyse sakladığınız şeyleri(n acısını) tadın" (denecek).

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Cezalandırmanın Sebebi:

"O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak" âyetindeki;

"O gün," zarftır. İfade, bunların kızdınlacağı günde onlara azâb edilecek takdirindedir. Bunun: "Bunların kızdınlacağı o gün ile onları müjdele" takdirinde olması doğru değildir. Çünkü müjde o sırada olmayacaktır.

" Ateşte demiri kızdırdım," yani "onu kızdırmak kastıyla ateş yaktım" denilir. Ancak, "Onu (demiri) kızdırdım" tabiri kullanılmaz, "Üzerine (ateşi) kızdırdım" da denilmez. Burada; Bunlar (kızdırılacak) denilmektedir. Çünkü, harf-i cerri, "kızdırmak" anlamının sılası kabul edilmiştir. da ateş yakıp kızdırmak demektir. Yani, bunların üzerine ateş yakılacak ve bu yakılan şeylerle onlar dağlanacaklardır, demektir.

"Dağlamak;" kızgın demiri ve ateşi deri yanıncaya kadar organa yapıştırmak demektir. İse, "alın" anlamına gelen;'ın çoğuludur. Alın kaşların üzerinden başın tepesi (nasiye) nin başlangıcına kadar olan yerin adıdır. "Filanın karşısına onunla çıktım ve alnına onu vurdum," manalarına gelir.

"Böğürler" anlamındaki kelimesi de; kelimesinin çoğuludur. Dağlamanın yüzde yapılması daha yaygın ve daha çirkindir. Ancak böğürde yapılan dağlama, daha ızdırap verici ve daha ağrıtıcıdır. Bundan dolayı diğer dağlanacak organlar arasında özellikle bunları sözkonusu etmiştir.

Sufilere mensup ilim adamları derler ki: Bunlar, mal ve mevki talebinde bulundukları için Allah yüzlerini hakir düşürecektir. Kendileriyle oturup kalkan fakirlere yüzlerini ve yanlarını çevirdikleri için de böğürleri dağlanacaktır. Mallarına güvenip dayanarak sırtlarını onlara dayadıklarından dolayı da sırtlan dağlanacaktır.

Zahid ilim adamları da şöyle demişlerdir: Özellikle bu organların söz konusu edilmesi, zenginin fakiri gördüğü vakit kaşlarını çatıp yüzünü ekşitmesinden dolayıdır. Nitekim şair şöyle demektedir:

"Yezid beni görmezlikten geliyor.

Gözlerini bana karşı çatıp kapatmış gibidir.

O bir birbirine çatılan gözlerinin arası açılmasın

Ve benimle karşılaştığın her seferinde burnun yere sürtülsün."

Fakir, böyle bir zenginden bir şey istedi mi, ona yanını döner, daha çok isteyecek olur da israr edecek olursa, sırtını döner. İşte yüce Allahmasiyetindurumuna göre cezayı da tesbit etmiştir.

2. Dağlamanın Keyfiyeti:

Yığıp biriktirilen mallarla dağlamanın keyfiyeti ile ilgili rivâyetlerde farklı açıklamalar bulunmaktadır. Müslim'in Sahih'inde Ebû Zer'den naklettiğimiz rivâyete göre orada taşların kızdırılacağı sözkonusu edilmişti. et-Tevbe, 9/34. ayet, 10. başlık. Yine Müslim'in Sahih'inde Ebû Hüreyre'nin rivâyet ettiği hadiste Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Altın ve gümüş sahibi olup da ondan hakkını ödemeyen her bir kimse mutlaka kıyâmet günü olduğunda ona ateşte kızdırılmış büyük madeni parçalar getirilir, cehennem ateşinde bu parçalar kızdırılır ve bunlarla böğrü, alnı ve sırtı dağlanır. Soğudukça bunlar tekrar kızdırılır ve bu, süresi elli bin yıl kadar olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye ve cennete mi, yoksa cehennem ateşine mi gideceğini görünceye kadar devam eder..." Müslim, Zekât 24, 26.

Buhârî'de de önceden geçtiği gibi, böyle bir kimsenin biriktirip yığdığı malları ona bir ejderha halinde gösterilecektir. et-Tevbe, 9/34. âyet, 5. başlık. Sahih'in dışındaki kitaplarda ise Abdullah b. Mes'ûd'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Kimin malı olup da zekâtını ödemeyecek olursa, kıyâmet gününde o malı başı tüysüz bir ejderha halinde boynuna dolanır ve bu ejderha başını sokar. Bir önceki notta belirtilen yer.

Derim ki: Bunun değişik yerlerde olması muhtemeldir. Kimi yerde mal o kimseye bir ejderha gibi gösterilir, kimi yerde kızdırılmış demir parçası şeklinde olur, kimi yerde de kızdırılmış taş parçalan olur. Değişen sadece niteliklerdir, fakat hepsinde cisim olmak özelliği ortaktır. Çünkü, ejderha da cisimdir, mal da cisimdir. Bu temsil, Hazret-i Peygamberin: "Ölüm beyaz bir koç gibi getirilir... " Buhârî, Tefsir 19. sûre 1; Müslim, Cennet 40; Tirmizî, Sıfau'l-Cenne 20, Tefsir 19 SÛRE 2; Müsned, II, 377,111, 9. hadisindeki ifadesinden farklı olarak hakikat manasınadır. Çünkü, ölümün koç suretinde görülmesi bir başka haldir. Şanı yüce Allah da dilediğini yapar.

Özellikle ejderhanın sözkonusu edilmesi ise, insanların ikinci düşmanının o oluşundan dolayıdır. Yılanların ejderha türü, süvarinin de piyadenin de üzerine giden yılan türüdür. Bu tür, kuyruğu üzerine dikilir, kimi zaman süvarinin yüksekliğine kadar da ulaşır ve genelde bu tür çöllerde bulunur. Bunun iri yılan demek olduğu da söylenmiştir. el-Lihyânî der ki: Bir yılana; denilir. Üç tane olursa (çoğul): denilir, tesniyesi de; şeklinde gelir. Yılanların başları tüysüz olanına "akra" denilir. Çünkü bu gibi yılanların zehirden dolayı başında tüy kalmaz ve beyaz bir renk alırlar.

Muvatta’''da ise bu tür ejderhanın iki tane ben gibi noktasının olduğu da sözkonusu edilmektedir. Muvatta’', Zekât 22; Buhârî, Zekât 3, Tefsir 3. süre 14; Nesâî, Zekat 20; Müsned, II, 98,137, 156... "O Yani, çenelerinde köpüğü andıran şişkin iki noktası vardır demektir. Bu da kızması ve çokça konuşması halinde insanın ağzında da görülen bir husustur. Mesela şair Cerir'in kızı Um Ğaylân der ki: Kimi zaman ağzım köpürüp şişinceye kadar babama şiir okuduğum olurdu. Burada ağzının köpürmesi anlamını ifade eden fiil ile hadiste yılanın niteliği ile ilgili geçen "iki ben" diye tercüme edilen kelime aynı kökten gelmektedir.

Bu, zehiri oldukça fazla yılana misal olarak verilmektedir. İşte mal, bu tür bir hayvan gibi müşahhas olarak gösterilir ve bu mal, sahibine kızıp köpürmüş bir şekilde karşısına çıkar.

İbn Dureyd ise bu kelimeyi (zebîbe kelimesini) gözlerinin üzerinde siyah iki nokta diye açıklamaktadır. Bir rivâyette de: Malı kendisine bir ejderha gibi gösterilir. Bu ejderha onun arkasına takılır, onu kaçmak zorunda bırakır, nihayet elini ona uzatır, erkek devenin ağzıyla çekip koparması gibi hemen onu çiğneyiverir.

İbn Mes'ûd da der ki: Allah'a yemin ederim Allah, mal yığıp biriktirmesi sebebiyle herhangi bir kimseyi azaplandırırken bir dirhem bir dirheme, bir dinar bir dinara değecek şekilde azaplandırmaz. Aksine, herbir dirhem ve herbir dinar başlı başına üzerinde konuluncaya kadar derisi genişletilir.

Böyle bir azap, -hadislerde de vârid olduğu gibi- kâfir hakkında sözkonusudur, mü’min hakkında değildir. Doğrusunu da en iyi bilen Allah'tır.

3. Zekâtı Ödenen Mal:

Taberî, Ebû Umame el-Bahili’ye ulaşan bir senedle şöyle dediğini nakletmektedir: Suffa ehlinden bir kişi vefat etti, onun elbisesinde bir dinar bulundu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Bu bir dağlamadır" diye buyurdu. Daha sonra bir diğeri öldü, onun iki dinarı bulundu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Bu da iki dağlamadır"diye buyurdu. Taberî, Câmiu'l-Beyân, X, 119. Bunun böyle olmasının sebebi ise, bu iki zatın ya yanlarında altın bulunmakla birlikte sadaka ile geçinmelerinden dolayıdır, yahut da böyle bir hüküm İslam'ın ilk dönemlerinde idi. Daha sonra şeriat, hakkının eda edilmesi ile birlikte malın alıkonulabileceği hükmünü getirdi. Eğer malın alıkonulması yasak olsaydı, hakkının yerine getirilmesi için tamamını ödemek gerekecekti. Oysa ümmet arasında böyle bir hükmü öngören hiçbir kimse yoktur. Zaten ashâbı kiramın -Allah hepsinden razı olsun- durumu ve onların mal sahibi olmaları bu konuda yeterli bir gerekçedir. Ebû Zer'den nakledilen yaklaşıma gelince, bu onun özel bir mezhebi (görüşü )dür. -Allah ondan razı olsun-.

Mûsa b. Ubeyde, İmrân b. Ebi Enes'den, o, Mâlik b. Evs b. el-Hadesan'dan, o, Ebû Zer'den, o da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Herkim bir alacaklısı için hazırlamadığı halde ve Allah yolunda da infak etmeyecek olursa, bir dinar yahut bir dirhem yahut külçe altın ya da gümüş toplayacak olursa, şüphesiz ki o, kıyâmet gününde kendisi ile dağlanacağı bir biriktirme (kenz)dir." Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, IV, 181.

Derim ki: Bu, Ebû Zer'e yakışan ve görüş olarak ifade etmesi ona uygun düşen bir husustur. İhtiyaçtan arta kalan ise, eğer Allah yolunda harcamak üzere hazırlanmış ise ona kenz denilmez. Ebû Umame de der ki: Herkim geriye beyaz (gümüş) yahut sarı (altın) bırakacak olursa, ister günahı bağışlanmış olsun ister bağışlanmamış olsun onlarla dağla nacaktır. Şunu bilin ki, rauhakkak kılıcın süsü de bu kabildendir.

Sevban'ın rivâyetine göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Bir kimse yanında kırmızı (altın.) yahut beyaz (gümüş) bulunduğu halde ölecek olursa, mutlaka Allah herbir kırata mukabil onun yerine kendisi ile tepeden tırnağına kadar dağlanacağı büyük demir parçalan yaratır. Bundan sonra İse, ona ya mağfiret olunur, yahut azap edilir. " Suyûti, a.g.e., IV, 180, 181.

Derim ki: Bu ise, bundan önce bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak yaptığımız açıklamaların da delaleti ile zekâtı ödenmeyen mallar hakkında kabul edilir. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Yanında zekâtlarını ödemediği kırmızı yahut beyaz varsa... Yine Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan gelen şu rivâyet de böyledir: "Her kim onbîn (dirhem) bırakacak olur ise, kıyâmet gününde bunların sahibinin kendileriyle azaplanacağı büyük demir parçaları haline getirilirler..." Bu ise -konu ile ilgili hadisler arasında çelişki olmaması için- zekâtı ödenmeyecek olursa kaydıyla anlaşılmalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

4. Yığıp Biriktirmenin Cezası Çekilecektir:

"İşte bu, kendiniz için toplayıp sakladıklarınız." Yani onlara, işte bu, kendiniz için saklayıp topladıklarınızda, denilecektir anlamındadır ve burada

"denilecektir" fiili hazfedilmiştir.

"Öyleyse sakladığınız şeyleri" saklayageldiğiniz şeylerin azabını

"tadın."

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

Gerçekten Allah yanında gökleri ve yeri yarattığı günden beri ayların sayısı Allah'ın Kitabında onikidir. Onlardan dördü haram aylardır. İşte en doğru din budur. O halde bunlarda nefislerinize zulmetmeyiniz. Bununla beraber müşrikler sizinle nasıl topluca Savaşırlarsa siz de onlarla topluca Savaşın. Bilin ki Allah, sakınanlarla beraberdir.

Yüce Allah'ın bu âyetinin:

"Gerçekten Allah yanında gökleri ve yeri yarattığı günden beri ayların sayısı Allah'ın Kitabında onikidir. Onlardan dördü haram aylardır. İşte en doğru din budur. O halde bunlarda nefislerinize zulmetmeyiniz" bölümü ile ilgili açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1. Allah Nezdinde ve Allah'ın Kitabında Ayların Sayısı:

"Gerçekten... ayların sayısı" anlamındaki âyette yer alan

"aylar" anlamını veren; kelimesi, kelimesinin çoğuludur. Bir kimse kardeşine; " Aylar boyunca seninle konuşmayacağım" deyip, bu hususta yemin ederse, bir sene boyunca onunla konuşmamalıdır. Kimi ilim adamı bunu böyle açıklamıştır. Ebediyyen onunla konuşamayacağı da söylenmiştir.

İbnü'l-Arabî der ki: Benim görüşüme göre eğer belli bir niyeti yoksa, bu şekildeki yemini üç ay süreyle konuşmamasını gerektirir. Çünkü, çoğulu şeklînde gelen veveznindeki kelimelerin de tekili olduğu kiplerde asgari çoğul miktarı üçtür.

"Allah yanında" ise, Allah'ın hükmü gereğince ve Levh-i Mahfuz'da yazdığına göre "Oniki aydır." Burada "oniki" anlamına gelen kelimenin benzeri sayılardan farklı olarak i'rabk gelmesi, bunda i'raba delâlet eden harfin bulunmasıdır. "On" anlamındaki; kelimesini genel olarak kıraat âlimleri "ayn" ve "sin" harflerini üstün okumakla birlikte, Ebû Cafer bu kelimeyi "şin" harfini sakin olarak okumuştur.

"Allah'ın Kitabında" âyeti ile kastedilen ise Levh-i Mahfuz'dur. "Allah'ın yanında" diye buyrulduktan sonra bunun tekrar edilmesi ise, pek çok şeyin "Allah'ın yanında" olmakla nitelendirilmesi ile birlikte bunların "Allah'ın Kitabında yazılı" olduklarının söylenemeyişinden dolayıdır. Yüce Allah'ın:

"Muhakkak saatin ilmi Allah'ın yanındadır" (Lukman, 31/34) âyeti gibi.

2. Göklerin ve Yerin Yaratılışı ile Zaman:

"Gökleri ve yeri yarattığı günden beri" diye buyurması, O'nun kaza ve kaderinin bundan önce olduğunu beyan etmek ve şanı yüce Allah'ın bu ayları vaz edip gökleri ve yeri yarattığı günde bunları tertip ettiği şekil Üzere onlara isimlerini verdiğini, bunu da indirmiş olduğu kitaplarında peygamberlerine indirdiği vahiylerde bildirdiğini beyan etmek İçindir. İşte yüce Allah'ın:

"Gerçekten Allah yanında... ayların sayısı... onikidir" âyetinin anlamı budur. Bu ayların hükmü önceki gibi kalıcıdır. Müşriklerin bu ayların isimlerini değiştirmeleri, ve bazılarını ismen öne geçirmeleri bunların gerçek sıralarını değiştirmemiştir. Çünkü bundan maksat, bu hususta yüce Allah'ın emrine uymak ve cahiliye dönemi insanlarının uyguladıkları ayların isimlerini, takdim ve tehirlerini reddetmektir. Onların düzenledikleri şekle göre isimlere bağlı gördükleri hükümleri kabul etmemektir. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber Veda Haccındaki hutbesinde ileride açıklanacağı üzere şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Şüphesiz ki zaman artık Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü haline dönmüş bulunmaktadır."et-Tevbe, 9/2, ayet, 2. kaşlığın sonlarında zikredilen bu hadisin kaynakları da orada gösterilmiştir. Cahiliyye dönemi insanlarının Muharrem ayını Saf er, Safer ayını da Muharrem yapmaları, yüce Allah'ın asıl nitelediği şekli değiştirebilecek bir özellikte değildir.

"Gönde" kelimesinde amel eden; Allah'ın Kitabında" ifadesindeki mastardır. Bununla da yüce Allah "kitaplar" kelimesinin tekilini kastetmiyor. Çünkü maddi (ayni.) şeyler (in isimleri) zarflarda amel etmez. İfadenin takdiri ise şöyledir: "Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günde yazdıklarında..." Sayı anlamına gelen mastara taalluk etmektedir ve onda amel eden de budur.

" Allah'ın kitabında" âyetindeki cer harfi, hazfedilmiş bir kelimeye taalluk etmektedir. Bu, aynı zamanda "oniki” anlamındaki ifadenin de sıfatıdır. İfadenin takdiri de şu anlamdadır: Allah'ın Kitabında sayıları tesbit edilmiş yahut yazılmış oniki aydır.

Bu cer harfinin "sayı" anlamındaki kelimeye taalluku câiz değildir. Çünkü o takdirde sıla ile;Gerçekten, muhakkak kelimesinin haberinin sılası ile mevsulü birbirinden ayrılmış olur.

3. İslâm'ın Ahkâmı ve Takvim İlişkisi:

Bu âyet-i kerîme ibadet ve diğer ahkâmın -oniki aydan fazla çekmeyen yılların bulunduğu takvimler kullanan Arap olmayanların, Bizanslılar ve Kıpti'lerin kullandıkları aylar değil de- Arapların bildikleri ay ve senelere bağlı olması gerektiğini göstermektedir. Buna sebep ise, Arapların takvimi ile diğerlerinin takvimi arasındaki sayısal farklılıktır. Arap olmayanların takvimlerine göre kimi aylar otuz günden fazla çeker, kimisi otuz günden az çeker. Arabî aylar ise, kimi aylar otuz günden az çekse bile otuz günü aşanları olmaz. Diğer taraftan otuz günden az çekenin de muayyen ve belirli ayları yoktur. Eksiklik ve tamam oluş açısından arabî aylar arasındaki farklılık, ayın burçla rdaki seyrinin farklılığına göre ortaya çıkar.

4. Haram Aylar:

Yüce Allah'ın:

"Onlardan dördü haram aylardır" âyetinde geçen "haram aylar"; Zülkade, Zülhicce, Muharrem ile Cumadelahire ve Şaban arasında yer alan Recep ayıdır. Bu da Mudarlıların Recebi diye bilinir. Ona Mudarlıların Recebi denilmesinin sebebi ise, Rabia b. Nizar soyundan gelenlerin Ramazan ayını haram ay kabul edip ona Receb demeleri; buna karşılık Mudarlılar'ın bizzat Receb'in kendisini haram ay kabul etmeleri idi. Bundan dolayı Hazret-i Peygamber de bu hususta: "...Cumade ile Şaban arasındaki Recep..." Buhârî, Bedu-l Halk 2, Meğazî 77, Tefsir 9. sûre 8, Edâhî 5, Tevhîd 24; Müslim, Kasâme 29; Ebû Dâvûd, Menasik 67; Müsned, V, 37. diye buyurarak, Receb'in ismi hususundaki farklılıkları yaptığı açıklama ile ortadan kaldırmış oldu. Araplar, bu ayda mızrak ve oklarının sivri uçlarım çekip çıkardıkları için Receb'e, "münsılü'l esinne" ismini da veriyorlardı. Buhârî, Ebû Recâ el-Utaridî'den -ki, ismi İmrân b. Milhân'dı, bir görüşe göre İmrân b. Teym de denilmiştir- şöyle dediğini nakletmektedir: Biz taşa tapardık. Taptığımız taştan daha iyi bir taş bulduk mu, onu alır diğerini bırakırdık. Şayet taş bulamayacak olursak, bu sefer bir avuç toprağı bir araya getirir, sonra koyunu getirir o toprak üzerine sütünü sağar, sonra da onun etrafında dolaşırdık. Recep ayı girdi mi biz de (işte") münsılü'l-esînne (diye bilinen ay) girdi, der ve ucunda sivritilmiş demir bulunan ne kadar mızrak ve ok varsa, demirlerini alır ve onu bir tarafa Buhârî, Meğâzî 70. atardık.

5. Dosdoğru Din:

"İşte en doğru din budur" Yani, doğru hesap ve tam eksiksiz sayı budur. Ali b. Ebi Talha, İbn Abbâs'tan: "İşte en doğru din" ifadesinin, en doğru hüküm, anlamına geldiğini rivâyet etmektedir. Mukâtil ise işte hak ve gerçek budur diye açıklamıştır. İbn Atiyye der ki: Kanaatimce daha doğru olan buradaki "din" kelimesinin en meşhur ve yaygın anlamıyla kullanılmış olduğudur. Yani işte en doğru şeriat ve itaat şekli budur, demektir.

"En doğru" kelimesi gelen dimdik ayakta duran ve dosdoğru olan anlamındadır. Bu da; Efendi kelimesinin; kipinden gelmesi gibidir ki, bunun aslı; şeklindedir. (Vav ya'ya kalbedilerek, ya şeddeli olmuştur).

6. Haram Aylara Riâyet Etmek:

"O halde bunlarda nefislerinize zulmetmeyiniz" ifadesi, İbn Abbâs'ın görüşüne göre (yalnız haram aylara değil) bütün aylara dairdir. Kimisinin görüşüne göre ise bu, özel olarak haram aylar hakkındadır. Çünkü ifadenin onlara ait olması daha yakın bir ihtimaldir ve bu aylarda yapılan zulmün daha bir büyük olması gibi bir meziyetleri de vardır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Artık haccda kötü söz söylemek, fasıklık ve tartışma olmaz." (el-Bakara, 2/197) Bu, zulmün -ileride açıklayacağımız üzere- bunun dışında kalan günlerde câiz olduğu anlamına gelmez.

Diğer taraftan buradaki

"zulm"ün anlamı ile ilgili olarak iki ayrı görüş vardır: Bir görüşe göre Savaşmak suretiyle bu aylarda siz kendinize zulmetmeyiniz demektir. Daha sonra bütün aylarda Savaşmak mubah kılınmak suretiyle bu hüküm nesh edilmiştir. Bu açıklamayı Katade, Atâ el-Horasanî, ez-Zührî, Süfyan es-Sevrî yapmışlardır.

İbn Cüreyc der ki: Atâ b. Ebi Rebah, Allah adına yemin ederek, insanların Harem bölgesinde de Haram aylarda da kendileriyle Savaşılmadığı sürece Savaşmaları helal değildi. Daha sonra bu hüküm hesh olundu (dedi).

Doğrusu ise birinci görüştür. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Huneyn'de Hevazinlilere, Taif de de Sakiflilere gaza tertiplemiş, Taiflileri Şevval ve Zülkade'nin bir bölümü süresince muhasara altında tutmuştur. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/217. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İkinci görüşe göre de, siz günah işlemek suretiyle bu aylarda kendinize zulmetmeyiniz, demektir. Çünkü yüce Allah bir yönüyle herhangi bir şeyin azametini ortaya koyacak olursa, onun bir yönüyle hürmeti, saygınlığı bulunur. İki yönüyle yahut da bir çok yönüyle o şeyi ta'zim edecek olursa, bu sefer onun hürmeti (saygınlığı) birden çok olur. Bu durumda kötü amelin cezası katlandığı gibi, salih amelin mükâfatı da katlanır. Mesela Haram beldede ve Haram ayda Allah'a itaat eden bir kimsenin alacağı mükâfaat haram olmayan ay ve beldelerde aynı itaati yapanın alacağı mükâfat gibi değildir. Diğer taraftan haram olmayan ayda ve haram olan beldede Allah'a itaat eden bir kimsenin alacağı mükâfat ise, haram olmayan ay ve beldede Allah'a itaat edenin alacağı mükâfat ile aynı değildir. İşte yüce Allah şu âyetiyle bu hususa işaret etmektedir:

"Ey peygamber hanımları, sizden kim apaçık bir hayasızlık işlerse onun azâbı kat kat arttırılır." (el-Ahzab, 33/30).

7. Haram Ayda Hata Yoluyla Başkasını Öldürenin Cezası Ağırlaştırılır mı?:

İşte bu özellik dolayısıyla ilim adamları, Haram ayda hataen başkasını öldüren kimsenin ödeyeceği diyetin ağırlaştırılıp ağırlaştırılmayacağı hususunda farklı görüşlere sahip olmuşlardır. el-Evzaî der ki: Bize ulaşan haberlere göre, gerek Haram ayda gerek Haram beldede işlenen cinayetin diyeti ağırlaşünlır ve böyle bir kişi tam diyet ile birlikte üçte bir diyet ile cezalandırılır. Şiblı-i amd (kasta benzer) öldürmelerde ise, develerin yaşlan artırılır.

Şâfiî der ki: Haram ayda Haram beldede ve zevi'l-erhamın öldürülmeleri yahut da yaralanmaları halinde diyet ağırlaşünlır.

el-Kasım b. Muhammed'den Salim b. Abdullah, İbn Şihab ve Eban b. Osman'dan da: Haram ayda yahut da haram beldede başkasını öldüren bir kimsenin ödeyeceği diyet, üçte bir oranında artırılır, demişlerdir. Bu görüş, Osman b. Affan (radıyallahü anh)’dan da rivâyet edilmiştir.

Mâlik, Ebû Hanîfe, onların arkadaşları ve İbn Ebi Leyla ise şöyle demektedirler: Harem bölgesinde de dışında da öldürmenin cezası aynıdır. Haram ayda da başka aylarda da öldürmenin cezası aynıdır. Bu, tabiinden bir topluluğun da kabul ettiği görüştür, sahih olan da budur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), sünnetiyle diyetleri tesbit etmiş ve bu hususta Harem bölgesi İle Haram ayından ayrıca söz etmemiştir. Diğer taraftan ilim adamları Haram ayda olsun başka ayda olsun başkasını öldürenin keffâretinin aynı olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Kıyas diyetin de böyle olmasını gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

8. Yüce Allah'ın Özellikle Haram Ayları Sözkonusu Etmesinin Hikmeti:

Zulüm her nekadar her zaman için yasak ise de yüce Allah'ın özellikle dört haram ayı sözkonusu ederek bu aylarda zulmü yasaklaması, bu ayların şerefine dikkat çekmek içindir. Nitekim yüce Allah'ın:

"Artık haccda kötü söz söylemek, fâsıklık ve tartışma olmaz" 2/197 âyeti de böyledir. Te'vil ehli (âlimleri) nin çoğu bu görüştedir. Yani, siz bu dört ayda kendinize zulmetmeyiniz denmektedir. Hammâd b. Seleme, Ali b. Zeyd'den, o, Yusuf b. Mihran dan, o da İbn Abbâs'dan: "O halde bunlarda nefislerinize zulmetmeyiniz" âyeti ile ilgili olarak oniki ayda kendinize zulmetmeyiniz diye açıkladığını rivâyet etmiştir.

Kays b. Müslim de el-Hasen'den, o, Muhammed b. el-Hanefîye'den: Bütün aylarda (kendinize zulmetmeyiniz) dediğini rivâyet etmektedir.

Birinci görüşe uygun olarak şöyle bir soru (ikinci görüşe itiraz olarak) sorulabilir: O halde neden -"aylar"a ait olan zamir-: şeklinde gelmiş de; şeklinde gelmemiştir? Çünkü, Araplar üçten ona kadar sayılardaki şeylere ait olan zamirler için; derler. Ondan sonrası için ise, zamirlerini kullanırlar, böylelikle çok sayıda olanın az sayıda olandan ayırd edilmesini sağlarlar. Âyette zamirin bu şekilde kullanılmış olması, -dil açısından- dön ay olan Haram Aylar'ın öncelikli olarak kastedildiğinin delilidir. el-Ferrâ' ve en-Nehhâs buna böylece işaret etmektedirler. el-Ferrâ'. her iki kullanım şeklinin de yer değiştirebileceğini ayrıca belirtmektedir. (el-Ferrâ', Me'ani'l-Kur'ân, I, 435; en-Nehhâs, Î'râbu'l-Kur'ân, II, 16).

el-Kisaî'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben, Arapların bu işlerine gerçekten hayret ediyorum. Yine Araplar (bir ayın) ondan daha az geçen günlerini anlatmak üzere; şeklinde fiil ve zamiri kullanırken, ondan fazla günler için de; kullanırlar.

Yüce Allah bir takım zamanların saygınlığını diğerlerinden niye daha azametli kılmıştır? denilemez. Böyle bir soruya şu şekilde cevap veririz: Her şeyi yaratan yüce Allah dilediğini yapar. Dilediğine fazilet ve üstünlüğü tahsis eder. O'nun fiillerinin illeti (sebep ve gerekçesi) aranmaz. O'nun iradesine de sınır konulamaz. Aksine O, hikmeti gereği dilediğini yapar. Kimi zaman bu hikmet, tarafımızdan açıkça görülebilir, kimi zaman da bize gizli kalabilir.

Âyetin:

"Bununla beraber müşrikler sizinle nasıl topluca Savaşırlarsa, siz de onlarla topluca Savaşın" bölümü ile İlgili açıklamalarımızı tek bir başlık halinde sunacağız:

Müşriklerle Topluca Savaşmak:

Yüce Allah'ın:

"Savaşın" âyeti, Savaşma emrini vermektedir. kelimesi ise "topluca" anlamına gelir. Bu da hal konumunda bir mastardır. Yani, onları kuşatmışlar olarak ve toplu olarak onlarla Savaşın demektir. ez-Zeccâc der ki:"Allah ona afiyet verdi, Allah onu cezalandırdı," şeklindeki mastarlar da bu kabildendir. Bunların tesniyesi ve çoğulu yapılmaz. "Genel olarak, özel olarak," ifadeleri de böyledir,

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Önceleri bu âyet-i kerîme cihadı farz-ı ayn olarak herkese yönelik bir emir diye İfade etti, daha sonra bu husus nesh edilerek cihad farz-ı kifaye oldu.

İbn Atiyye der ki: Bu ilim adamının söylediğine gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın getirdiği şeriatın, bütün ümmeti Savaşa çıkmakla yükümlü kıldığına dair hiçbir şey bilinmemektedir. Aksine bu âyet-i kerîme kâfirlerle Savaşmayı, onlara karşı bölük bölük çarpışmayı ve sözbirliği etmeyi teşvik etmektedir. Daha sonra yüce Allah bu emri:

"Müşrikler sizinle nasıl topluca Savaşırlarsa" âyeti ile kayıtlamaktadır. Buna göre onların bize karşı Savaşmaları ve toplanmalarına göre bizim de onlara karşı bir araya gelip toplanmamız farz olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

Nesi‘ ancak küfürde bir artıştır. Kâfirler onunla şaşırtılır. Onu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ki, Allah'ın haram kıldığına sayıca uysunlar da Allah'ın haram ettiğini helâl kılmış olsunlar. Amellerinin kötülüğü onlara süslenip güzel gösterildi Allah, kâfirler topluluğunu asla hidayete erdirmez.

"Nesi’ küfürde bir artıştır" âyetini (kıraat) okuduğunu İmâmların(ın) çoğunluğu böylece okurlar. en-Nehhâs der ki: Bildiğimiz kadarıyla "Nesî’ ancak..." ifadesini Nâfi'in hemzesiz olarak okuduğunu Verş'den başka rivâyet eden bir kimse yoktur. Bu kelime tehir etmek anlamında; " Onu erteledi," kökünden türetilmiştir. Bu İki kullanılışı da el-Kisâî nakletmektedir.

el-Cevherî der ki: Isfesî' mef'ûl anlamında "fail" vezninde gelen bir kelimedir. Bu, " Bir şeyi erteledim" fiilinden alınmıştır. Ertelenen şeye de; denilir. Daha sonra bu kelime "maktul" kelimesinin "katîl"e dönüştürüldüğü gibi, "nesî"e dönüştürülmüştür. Tekili "Erteleyen" şeklinde gelir, çoğulu da; şeklindedir. Tâsık" kelimesinin çoğulunun; şeklinde geldiği gibi.

Taberî der ki: Hemzeli olarak; Nesî' kelimesi, ziyade etmek, eklemek anlamına gelir. Bir şeye ziyade ve eklemede bulunmayı anlatmak üzere; fiili kullanılır. Yine devamla der ki: Bu kelimenin hemzesiz kullanılması ancak "nisyan: unutmak" dan gelmesi halinde sözkonusu olur. Nitekim yüce Allah: "(.......): Onlar Allah'ı unuttular, O da onları unuttu" (et-Tevbe, 9/67) diye buyurmaktadır; dedikten sonra Nafî'in kıraatini de reddetmekte ve şunu delil göstermektedir: Hemze'li kelime cer harfi ile teaddi (mefûle geçiş) eder. Mesela; "Allah ecelini geciktirsin (geçinden versin)" denilir ki bu da; " Allah ecelini uzatsın," demeye benzer.

Hazret-i Peygamberin: "Kim rızkının genişletilmesine, ecelinin ertelenmesine sevinirse, akrabalık bağını gözetsin" Buhârî, Buyû' 13, Edeb 12; Müslim, Birr 20, 21; Ebû Dâvûd, Zekât 45. âyetinde olduğu gibi.

el-Ezherî de der ki: Bir şeyi erteledim, denilir. Bunun mastarı ise şekillerinde gelir. (İkincisi) ise, gerçek mastar yerine konulmuş bir isimdir.

Arapların Nesi' (Ayları erteleme) Uygulaması:

Araplar Muharrem ayında Savaşı haram kabul ediyorlardı. Muharrem ayında Savaşmak ihtiyacını duyacak olurlarsa, onun yerine Safer ayını haram ay kabul eder ve Muharrem ayında Savaşırlardı. Buna sebep ise şudur: Araplar Savaş ve talanla uğraşan kimselerdi. Ardı arkasına baskın ve talan yapmadan üç ay beklemek onlara ağır gelirdi ve şöyle derlerdi: Eğer üç ay arka arkaya biz hiçbir baskın ve talan yapmaksızın (ye bunun sonucunda) bir şeyler elde etmeksizin geçirecek olursak, hiç şüphesiz telef olur gideriz. O bakımdan, Mina'dan ayrıldıkları vakit Kinaneoğullarından Fukaymoğullarına mensup ve el-Kalemmes diye bilinen birisi kalkar ve: Ben hükmüne karşı itiraz olunmayan birisiyim derdi. Bu sefer onlar da: Bize (haram ayı) bir ay ertele derlerdi. Yani, bu Muharrem ayının haramlığını ertele ve bunu Safer ayına koy derler, o da bunun üzerine Muharrem ayını kendilerine haram olmaktan çıkartır, helal kılardı. Onlar böylelikle bir ay yerine başka bir ayı değiştiriyorlardı, nihayet bu haram kılma işi yılın bütün aylarını dönüp dolaştı. İslâm hakim olduğunda ise, Muharrem, yüce Allah'ın o ayı yerleşmiş olduğu asıl yerine dönmüş oluyordu. İşte Hazret-i Peygamber'in: "Şüphesiz ki zaman Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü haline dönmüş bulunuyor"Bu hadis ve kaynakları daha önceden et-Tevbe, 9/2. ayet 2. başlığın sonlarında geçmişti. âyetinin anlamı budur.

Mücahid der ki: Müşrikler her ayda iki yıl (üst üste) haccederlerdi. (Yani, hacları iki yıl üst üste aynı aya denk düşerdi). Zülhicce ayında üst üste iki yıl haccettiler. Daha sonra Muharrem ayında üst üste iki yıl haccettiler. Daha sonra Safer ayında üst üste iki yıl haccettiler. Ve bu böylece bütün aylarda devam edip gitti. Nihayet Hazret-i Ebû Bekir'in Veda haccından önceki haccı, hicretin dokuzuncu yılı Zülkade ayına tesadüf etti. Sonra da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ertesi sene Veda haccını yaptı ve bu da Zülhicce ayına denk geldi. İşte Hazret-i Peygamberin hutbesinde söylediği: "Şüphesiz zaman... eski haline dönmüştür" ifadesi buna işaretti. Hazret-i Peygamber bununla, artık hac aylarının aslî yerlerini bulduklarını ve haccın böylelikle Zülhicce'ye denk geldiğini ve nesî'in de batıl olduğunu kastetmişti.

Üçüncü bir görüş: İyas b. Muaviye der ki: Müşrikler seneyi oniki ay onbeş gün olarak hesab ediyorlardı. O bakımdan hac kimi zaman Ramazan ayına, kimi zaman Zülkade ayma denk düşerdi. Yıla eklenen onbeş günün bir sonucu olarak ayların yerleri dönüp dolaşıyor, böylelikle senenin her ayına hac tesadüf ediyordu. Ebû Bekr (radıyallahü anh) hicretin dokuzuncu yılında bu dönmenin bir sonucu olarak Zülkade ayında haccetmiş oldu. Peygamber o sene haccetmemişti. Ertesi sene Hazret-i Peygamberin haccı Zülhicce'nin onuna tesadüf etti, bu da hilalin hareketine uygun düştü.

Bu görüş Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: "Zaman... eski haline dönmüş bulunuyor" ifadesine en yakın açıklamadır. Yani, hac zamanı yüce Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü aslî vaktine ezelî ilminde tesbit etmiş olduğu ve hükmünü vermiş olduğu meşruiyetinin aslî vaktine dönmüş oldu, demektir. Daha sonra Hazret-i Peygamber, "bir yıl oniki aydır" diyerek yıla kendi uydurma hükümleri gereğince eklemiş oldukları onbeş günlük fazlalığı reddetti. Böylelikle aslî vakit tesbit edilmiş ve cahili hüküm iptal edilmiş oldu.

İmâm el-Mazerî de el-Hârizmî'den şöyle dediğini nakletmektedir: Allah güneşi ilk yarattığında hareketini oğlak burcunda takdir etti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın işaret etmiş olduğu zaman da güneşin bu oğlak burcuna girişine denk düşmüştü.

Ancak, böyle bir ifadeyi kabul etmek bu hususta nakli gerektirir. Çünkü bu gibi sonuçlara ancak peygamberlerden gelen nakillerle ulaşmak mümkündür. Buna dair bu konuda onlardan gelmiş sahih bir nakil yoktur. Böyle bir iddiada bulunan kimsenin bunun senedini ortaya koyması gerekir. Diğer taraftan aklen onun dediğinden başka bir husus da mümkündür. O da, yüce Allah'ın güneşi burçlardan önce yaratmasıdır. Yine yüce Allah'ın bütün bunları (güneşi ve burçları) bir defada yaratmış olması da mümkündür. Diğer taraftan güneş ve ay senesinin hesabını yapan ilim adamları bu hususta çalışmalar yaptılar ve Hazret-i Peygamber'in: "Artık zaman... eski haline dönmüştür"sözünü söylediği vakit güneşin balık burcunda olduğunu tesbit etmişlerdir. Balık burcu ile oğlak burcu arasında yirmi derecelik bir fark vardır. Aradaki farkın on derece olduğunu söyleyenler de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Te'vil âlimleri İlk nesî' uygulamasını yapanın kim olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abbâs, Katade ve ed-Dahhâk der ki: Bunlar, Mâlik b. Kinane'nin oğulları idiler ve üç kişiydiler.

Cuveybir ise ed-Dahhâk'den, o, İbn Abbâs'tan rivâyetine göre bu uygulamayı ilk yapan kişi Amr b. Luhay b. Kamia b. Hindif’tir.

el-Kelbî der ki: Bu uygulamayı yapan ilk kişi, Kinaneoğullarından Nuaym b. Sa'lebe diye bilinen bir kişidir. Bundan sonra ise Cunade b. Avf diye bilinen bir kişi bu uygulamayı yaptı ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yetiştiği kişi budur.

ez-Zührî ise der ki: Bu işi ilk yapanlar Kinaneoğullarına mensup Fukaymoğullarından kimseler bu işi yaptılar ki, el-Kalemmes diye anılan kişi onlardandır. Bunun da asıl ismi Huzeyfe b. Ubeyd'dir. Bir rivâyette ise Mâlik b. Kinane'dir. Nesî' işini üstlenen kişi, Arapların onu başkanlık makamına getirmeleri dolayısıyla "reislik" makamını da elde ederdi. İşte şairleri bu hususta şöyle demektedir:

"Ayı erteleyen (nesi' yapan) el-Kalemmes de bizdendir."

el-Kumeyt de şöyle demektedir:

"Biz, Maadlilere karşı nesî' yapan kimseler değil miyiz ki,

Helal olan ayları haram kılarak?"

Araplarda Görülen Bazı Küfür Şekilleri:

"Küfürde bir artıştır" âyeti, Arapların çeşitli küfür türlerini kendilerinde toplamakla birlikte, yaptıkları böyle bir işin mahiyetini de açıklamaktadır. Çünkü Araplar, yaratıcının varlığını inkâr ederek:

"Rahmân da neymiş?" (el-Furkan, 25/60) demişlerdi. Bu âyete dair açıklama şekillerinin en sahih olanına göre, bu sözleriyle yaratıcının varlığını inkâr ettiklerini anlatmak istemiş olduklarıdır.

Öldükten sonra dirilişi de inkâr ederek:

"Çürümüş iken kemikleri kim diriltecek" (Yasin, 36/78) demişler, peygamberlerin gönderilişini de inkâr ederek:

"Biz aramızdan tek bir insana mı tabi olacağız" (el-Kamer, 54/24) demişlerdi.

Böylelikle helâl ve haram kılma yetkisinin kendi ellerinde olduğu iddiasında bulunmuş ve arzularının doğrultusunda kanaat belirterek kendiliklerinden dinde olmayan böyle bir uygulamayı ortaya koymuşlar, bunun sonucunda da Allah'ın haram kıldığı bir şeyi helâl kılmışlardı. Oysa müşrikler hoş görmeşeler dahi Allah'ın hükümlerini hiç kimse değiştiremez.

Yüce Allah'ın:

"Kâfirler onunla şaşırtılır. Onu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ki, Allah'ın haram kıldığına sayıca uysunlar da Allah'ın haram ettiğini helâl kılınış olsunlar. Amellerinin kötülüğü onlara süslenip güzel gösterildi. Allah, kâfirler topluluğunu asla hidayete erdirmez." âyetindeki: " Şaşırtılır" kelimesinde üç farklı kıraat vardır. Haremeyn ehli (Mekkelilerle Medineliler) ve Ebû Amr, bunu şeklinde okumuşlardır. (Buna göre meal şöyle olur: Kâfirler onunla şaşırırlar). Kûfeliler ise meçhul tül olarak; diye okumuşlardır. (Âsım'ın kıraati böyledir), el-Hasen ve Ebû Recâ ise, diye okumuşlardır. (Buna göre de meal şöyle olur: Kâfirler onunla şaşırtırlar). Her üç kıraatin her biri ayrı bir mana ifade eder. Ancak, üçüncü kıraatten mef'ûl hazfedilmiştir ki, takdiri şöyledir: Kâfirler bununla kendilerinden bu nesî'i kabul edenleri şaşırtırlar. Buna göre de "... ler," mahallinde (özne) olur. Bununla birlikte zamirin yüce Allah'a raci olması da mümkündür. İfadenin takdiri de şöyle olur: Allah bununla kâfirleri şaşırtır. Bu da yüce Allah'ın:

"O, dilediğini saptırır, şaşırtır" (Fatır, 35/8) âyeti ile âyetin sonundaki:

"Allah, kâfirler topluluğunu asla hidayete erdirmez" âyetine benzer.

İkinci kıraatin anlamı olan: "Kâfirler onunla şaşırtılır" kıraati ile kastedilenler, kendileri için bu hesabın yapılmış olduğu kimselerdir. Bu kıraati, Ebû Ubeyd yüce Allah'ın:

"Amellerinin kötülüğü onlara süslenip güzel gösterildi" âyeti dolayısıyla tercih etmiştir. Birinci kıraati ise Ebû Hatim tercih etmiştir. Çünkü onlar, nesi' dolayısıyla şaşırıp sapmış kimselerdi. Zira onlar bu nesî'în hesabını yapıyorlar ve bunun sonucunda da sapıyorlardı.

" Onu... helâl sayarlardı" ifadesindeki zamir "nesi" uygulamasına aittir. Ebû Recâ'dan -birinci okuyuşa göre bu kelimeyi şeklinde "ye" ve "dâd" harfleri üstün olarak okuduğu da rivâyet edilmiştir ki, bu da bir söyleyiştir.

" Ki... uysunlar" fiili, "lâm-ı key" ile nasbedilmistir. Yani, buna uygun düşsünler diye, demektir. Çünkü; " Bir topluluk şunun üzerinde sözbirliği ettiler, ittifak ettiler, uydular, toplandılar" anlamına gelir. Yani onlar, bir haram ayı helâl kıldılar mı, mutlaka haram ayların sayısı dön kalsın diye bir başka ayı haram kılıyorlardı. Doğru olan açıklama şekli budur. Yoksa onların haram ayların sayısını beşe çıkardıklarına dair yapılan açıklamalar değildir.

Katade der ki: Onlar, Safer'i de haram aylar arasına kattılar ve haram oluşu bakımından onu Muharremle birlikte ele aldılar. Kutrub ve Taberî de bunu ondan nakletmektedir. Buna göre ise "nesi"' fazladan bir artış, bir ilave anlamına gelir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler! Size ne oldu ki: "Allah yolunda topluca Savaşa çıkın" denildiği zaman ağırlaşıp yere çakıldınız. Âhirete karşılık dünya hayatına mı razı oldunuz? Fakat dünya hayatının faydası âhirete göre pek azdır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi:

" Size ne oldu ki" âyetindeki;

"Ne..." edatı, takrir ve azar anlamını ifade eden bir soru edatıdır. İfade; Sizi şu işten alıkoyan nedir? takdirindedir. Nitekim; "Ne diye filandan yüzçeviriyorsun?" ifadesi de buna benzemektedir.

Bu âyet-i kerimenin Tebük gazvesinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan geri kalanların tutumlan dolayısıyla serzenişte bulunmak için nâzil olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.

Tebûk gazvesi Mekke'nin fethinden bir yıl sonra, hicretin dokuzuncu yılında olmuştur. Yüce Allah'ın izniyle sûrenin sonunda bu gazveye dair açıklamalar gelecektir.

" (Savaşa) çıkmak," kelimesi bir yerden bir yere meydana gelen bir iş dolayısıyla hızlıca İntikal etmek, yer değiştirmek demektir. İnsan hakkında; "O işi yapmak için çıktı, çıkar" denilir. ise, bu işi yapan bir topluluk için kullanılan çoğul bir isimdir. Yüce Allah'ın:

" Arkalarını dönüp giderler..." (el-İsra, 17/46) âyeti de buradan gelmektedir. Binek hakkında ise, muzari fiilinde "fe" harfi hem ötreli ve hem de esreli olmak üzere;"Ürküp kaçtı, kaçar" denilir. Bunun mastarı da; şeklinde gelir. ise isimdir. da hacılar Mina'dan ayrıldı, demek olup, mastarı da; şeklinde gelir.

2. Dünya Ahirete Tercih Edilmemeli:

Yüce Allah'ın:

"Ağırlaşıp yere çakıldınız" âyeti ile ilgili olarak müfessirler şöyle demişlerdir: Yani, siz yerin nimetlerine meylederek ağırlaştınız. Veya (cihada çıkmayarak) bulunduğunuz yerde ikamet etmeye meyledip ağırlaştınız demektir. Bu âyet, cihada çıkmak için eli çabuk tutmayarak oturmaktan dolayı bir serzeniş ve sitem, cihadı terketmeye karşı da bir azardır. Bu ibare; "Yere mıhlandı, çakıldı" ifadesine yakın bir tabirdir. 'ın aslı, şeklindedir. Burada aralarındaki yakınlık dolayısıyla "te" harfi peltek "se" harfine idğam edilmiştir. Ayrıca sakin harfle başlayan bir kelimenin telaffuzu mümkün olmadığından dolayı başına "elif” geçirilmesine gerek görülmüştür.

"Toplandılar" (el-A'raf, 7/38);

" Anlaşmazlığa düştünüz" (el-Bakara, 2/72);

"Uğursuz bulduk" (en Neml, 27/47);

"Süslendi" (Yûnus, 10/24) âyetten da bu türdendir. el-Kisâî de şöyle bir beyit nakletmektedir:

"Yanında yatana kendisini kokladı mı verir serin (letici) ağzını

Ard arda öptü mü, o tadı hoş olan (ağzın)ı."

el-A'meş ise, bunu aslî şekilde; diye okumuştur ki, bunu el-Mehdevî nakletmiştir.

Tebûk gazvesi, (Resûlüllah sallallahu aleyhivesellem) insanları o gazveye katılmak için çağırdığı sırada İleri derecede sıcakların başlayıp, meyvelerin olgunlaştığı ve gölgelerin serin geldiği bir döneme rastlamıştı. Nitekim ileride geleceği üzere sahih hadiste de böyle ifade edilmiştir. O bakımdan tembellik insanları istila etti, onlar da oturdular ve ağırlaştılar. Yüce Allah da bu âyetiyle onları azarladı, dünyayı âhirete tercih ettiklerinden ötürü onları ayıpladı:

"Âhirete karşılık dünya hayatına mı razı oldunuz?" Yani, âhirete bedel dünyaya mı kandınız. İfadenin takdiri şöyledir: Siz, ahiret nimetlerinin yerine dünya nimetlerine mi razı oldunuz? Bu bakımdan âyetteki; Bedel (karşılık, yerine) anlamını ihtiva etmektedir. Yüce Allah'ın:

"Eğer dileseydik sizin yerinize melekler getirirdik de yeryüzünde (size) halef olurlardı" (ez-Zuhruf, 43/60) âyeti de bu türdendir ki, burada da bu edat; sizin yerinize size bedel anlamını vermektedir. Şair de şöyle demektedir:

"Keşke Zemzem suyu yerine havalandırılmak için bir çubuğa

asılmış bir tulumda Geceboyu bekleyen soğuk bir içim suyumuz olsaydı."

Bu beyitteki bu harfi cer de bedel yerine karşılık anlamını vermektedir.

Yüce Allah bu âyeti ile âhiretteki rahata dünya rahatını tercih etmelerinden ötürü sitem etmektedir. Zira âhiret rahatı ancak dünyadaki yorgunlukla elde edilebilir.

Hazret-i Peygamber de binek üzerinde tavaf etmiş bulunan Hazret-i Âişe'ye: "Alacağın ecir, yorgunluğun kadardır"diye buyurmuştur. Bu hadisi Buhârî rivâyet Buhârî, Umre 8; Müslim, Hacc 126; Müsned, VI, 43. etmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

Eğer topluca cihada çıkmazsanız Allah sizi can yakıcı bir azapla azaplandırır; yerinize başka bir kavmi getirir ve siz O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah herşeye gücü yetendir.

Bu âyete dair açıklamalarımız tek başlık altında yapılacaktır:

Cihada Çıkmamaya Karşı İlâhî Tehdit:

" Eğer topluca cihada çıkmazsanız" âyeti bir şarttır. Bundan dolayı fiilin sonunda "nun" hazfedilmiştir. Cevabı ise

"Sizi... azaplandırır" âyetidir.

"Yerinize başka bir kavmi getirir" âyeti de topluca cihada çıkmayı terketmek halinde ağır bir tehdit ve pekiştirilmiş bir korkutmadır.

İbnü'l-Arabî der ki: Fıkıh usulünde tahkik edilerek ifade edilmiş hususlardan birisi de şudur: Emir vârid olduğu takdirde onun vârid olması, o fiilin yerine getirilmesi gereğinden fazla bir şey ifade etmez. Emri terk halinde ceza ise, bizzat emrin kendisinden de anlaşılmaz ve emir ifadesi de bu ceza ve tehdidi gerektirmez. Ceza, ancak ona dair haber vermekle anlaşılır. Bir kimsenin: -Bu âyet-i kerimede varid olduğu gibi- eğer bu işi yapmayacak olursan, ben de sana bu şekilde azâb ederim, demesi gibi. İşte bu âyetin muktezası gereğince cihad için ve yüce Allah'ın sözü en üstün olsun diye kâfirlerle çarpışmak üzere topluca çıkmak gerekmektedir.

Ebû Dâvûd, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Eğer topluca cihada çıkmazsaoız Allah sizi can yakıcı bir azapla azaplandırır" diye başlayan âyet-i kerîme ile "gerek Medine'lilerin..." diye başlayan âyeti ile

"... yapmakta olduklarının en güzeliyle kendilerini mükâfatlandırsın" (et-Tevbe, 9/120-121) âyetlerini, bundan sonra gelen: "Mü’minlerin topluca (Savaşa) çıkmaları gerekmez" (et-Tevbe, 9/122) âyeti nesh etmiştir. Ebû Dâvûd, Cihad 18.

Bu aynı zamanda ed-Dahhâk, el-Hasen ve İkrime'nin de görüşüdür.

"Sizi... azaplandırır" âyeti ile ilgili olarak, İbn Abbâs: Bu, onlara yağmur yağdırılmaması ile gerçekleşmiştir, demektedir. İbnü'l-Arabî der ki: Eğer bu sözü söylediği ondan sahih olarak nakledilmiş ise elbette ki o, bu sözü neye dayanarak söylediğini daha iyi bilir. Yoksa, can yakıcı azâb dünyada düşmanın istilâsı, âhirette de ateş ile gerçekleşir.

Derim ki: İbn Abbâs'ın bu sözünü İmâm Ebû Dâvûd Sünen'inde İbn Nufey'den şöylece nakletmektedir: İbn Abbâs'a:

"Eğer topluca cihada çıkmazsanız Allah sizi can yakıcı bir azapla azaplandırır" ayeti hakkında soruldu, şöyle dedi: Onlara yağmur yağdırmadı. İşte bu onların azâbı olmuştur. Ebû Dâvûd, Cihad 18.

İmâm Ebû Muhammed b. Atiyye de bunu İbn Abbâs'tan (Hazret-i Peygamber'e) merfuen şöylece nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kabilelerden birisinin Savaşa çıkmalarım istedi, o kabile oturup çıkmadı. Allah da yağmur yağdırmayarak azaplandırdı.

"Elim" can yakan demek olup, buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

"Yerinize başka bir kavmi getirir" âyeti, yüce Allah'ın, Rasûlünün kendilerinden Savaşa çıkmalarını istemesi halinde -oturmayacak bir başka kavmi onların yerine getireceğine dair bir tehdittir. Bunların, Farisiler oldukları söylendiği gibi, Yemenliler oldukları da söylenmiştir.

"Ve siz O'na hiçbir zarar veremezsiniz" âyeti bir atıftır.

"O" anlamındaki zamir de yüce Allah'a aittir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ait olduğu da söylenmiştir.

Hoşlanmadığını açığa vurmak suretiyle cihada çıkmayıp oturmak herkes için haramdır. Hoşlanmaksızın oturup çıkmamak ise, eğer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın cihada çıkmalarını tayin ettiği kimseler tarafından olursa, bunların ağırlaşıp yere çakılmaları haramdır. Şayet bu iki husus da sözkonusu değilse, o takdirde cihada çıkma farzı, farzı kifaye olur. Bunu el-Kuşeyrî nakletmektedir.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerimeden maksat, İhtiyaç halinde, kâfirlerin galip gelmeleri ve güçlerinin pekişmesi esnasında topluca Savaşa çıkmanın vacip olduğunu ortaya koymaktır. Âyet-i kerimenin zahiri İse, bunun Savaşa çağırma halinde böyle olduğunu göstermektedir. Buna göre âyetin müşriklerin galip gelmeleri vaktine yorumlanması uygun görünmemektedir. Çünkü böyle bir durumda cihadın vücubu, yalnızca cihada çıkma çağrısıyla farz olmaz, zira o takdirde cihad farz-ı ayn olur. Bu husus bu şekilde sabit olduğuna göre, cihad çağrısı ve cihada çıkma isteğinin önceden vacip olmayan bir şeyi vacip kılmasını kabul etme ihtimalini uzak kılmaktadır. Ancak İmâm, belli bir kavmi muayyen olarak cihada çağırır ve çıkmalarını isteyecek olursa, o takdirde böyle bir tayin ile birlikte ağırlaşıp çıkmamaları hakları yoktur. İmâmın bu tayini sebebiyle cihada çıkmak, o tayin ettiği kimseler için farz olur. Bu ise, cihadın bizzat kendi hükmünden ötürü değil, İmâma itaatin gerekli oluşundan dolayı böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

Eğer siz ona yardım etmezseniz, Allah ona yardım etmiştir. Hani kâfirler onu çıkardıklarında o, ikinin ikincisinden İbaretti. O zaman onlar mağaradaydılar, O vakit arkadaşına: "Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir" diyordu. Allah ona sekînetini indirmiş, onu göremediğiniz ordularla desteklemiş, kâfirlerin sözünü alçaltmıştır. Allah'ın kelimesi ise o, en yüce olandır. Allah Azizdir, Hâkimdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1. Peygambere Yardım:

Yüce Allah:

"Eğer siz ona yardım etmezseniz" yani Tebûk gazvesinde onunla birlikte Savaşa çıkmak suretiyle ona yardımcı olmazsanız... Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk'den geri döndükten sonra Allah onlara böylece sitem etti.

en-Nakkaş der ki: Bu, Tevbe Sûresi'nde nâzil olan İlk âyet-i kerimedir. Âyetin anlamı da şudur: Eğer siz ona yardımı bırakacak olursanız, Allah onun işini üstlenir. Çünkü Allah beraberindekilerin sayısı az olduğu yerlerde bile ona yardım etmiş, galip getirmek ve ona güç verip aziz kılmak suretiyle düşmanına karşı muzaffer kılmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Allah, mağarada arkadaşı vasıtasıyla arkadaşının ona dostluğu ve ünsıyetiyle, boynu üzerinde onu taşımasıyla, ona vefa göstermesiyle, kendi canını ona siper ederek korumasıyla, malı ile onu gözetmesi suretiyle ona (Peygamberine) yardım etmiştir.

el-Leys b. Sa'd da der ki: Peygamberlerin Ebû Bekr es-Sıddîk gibi bir arkadaşları olmamıştır.

Süfyan b. Uyeyne de şöyle der: Ebû Bekir, bu âyet-i kerîme ile yüce Allah'ın:

"Eğer siz ona yardım etmezseniz..." âyetindeki sitemin dışına çıkmaktadır.

2. Hazret-i Peygamberin Hicret Etmekle Karşı Karşıya Kalması ve Zorlamanın Cezası:

Yüce Allah:

"Hani kâfirler onu çıkardıklarında..." âyetinde bizzat Hazret-i Peygamberin kaçarak kendisini kurtarmak zorunda kalışına işaret edilmektedir. Zira, onun Mekke'den çıkışı, onların Hazret-i Peygamberi buna mecbur etmelerinin bir sonucu idi. Nihayet o da Mekke'den çıkmak zorunda kalmıştı. Bundan dolayı fiil onlara nisbet edilmiş ve bu husustaki hüküm de onlar hakkında dile getirilmiştir. Başkasını öldürmek üzere birisini zorlayan kişi, öldürülür ve zorlama sonucu telef olan malın da tazminatını zorlayan kişi öder. Buna sebep ise zorlayanın katili de malı telef edeni de öldürmeye ve telefe zorlayıp mecbur etmesidir.

3. "İkinin İkincisi":

Yüce Allah'ın: " İkinin İkincisi" yani, iki kişiden birisiydi demektir. Bu da "üçün üçüncüsü ve dördün dördüncüsü" demeye benzer. Lâfızlar değişerek üçün dördüncüsü ve dördün beşincisi denilecek olursa anlam üçü kendisi de katılarak dört, dördü de beş yaptı demek olur. Bu ifade hal olarak nasb edilmiştir. Onlar onu Ebû Bekir müstesna- bütün insanlardan ayrı ve tek başına çıkmak zorunda bıraktılar. Bunda âmil "Allah ona yardım etmiştir" âyetidir. Yani yüce Allah, tek başına olduğu halde de ona yardım etmiştir, iki kişiden birisi olarak da ona yardım etmiştir,

Ali b. Süleyman da der ki: İfadenin takdiri: O, ikinin ikincisi olarak çıktı, şeklindedir. Yüce Allah'ın:

"Ve Allah sizi yerden bitki gibi bitirmiştir" (Nûh,71/17) âyetini andırmaktadır. İnsanların büyük çoğunluğu "ye" harfini nasb ile; İkincisi" diye okumuşlardır. Ebû Hatim, bundan başka bir şekilde okunduğu bilinmemektedir, der.

Bir kesim İse "ye" harfini sakin (harekesiz, med harfi olarak) diye de okumuşlardır. İbn Cinni der ki: Bu okuyuşu Ebû Amr b. el-Alâ nakletmiştir. Bu da "ye" harfini elife benzeterek sakin (harekesiz) diye okumak şeklinde izah edilebilir.

İbn Atiyye der ki: Bu;

"Faizden arta kalanı..." (el-Bakara, 2/278) âyetindeki uye"nin harf-i med olarak (harekesiz) okunmasına ve Cerir'in şu beyitindekİ kullanımına benzemektedir:

"O halifedir, o halde onun sizin için beğendiğine razı olunuz;

O kararı(nı) yerine getirendir, onun hükmünde haksızlık yoktur."

4. Hazret-i Peygamberin Hicreti:

"O zaman onlar mağaradaydılar" âyetinde geçen mağara (el-Gar), dağdaki bir oyuk demektir. Bununla da Sevr mağarası kastedilmektedir.

Kureyşliler müslümanların Medine'ye gittiklerini görünce, bu artık tahammül olunamayacak kadar büyük bir kötülüktür dediler, bunun için de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı öldürmeye karar verdiler. Geceleyin evinin etrafını sardılar ve çıktığı takdirde onu öldürmek kastıyla gece boyunca evinin kapısını gözetleyip durdular. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'e yatağında uyumasını emretti, yüce Allah'a da izini görmemeleri için dua etti. Allah gözlerini bağladı ve uykunun onları bürümüş olduğu bir halde iken evden dışarı çıkti. Başlarına toprak saçtp ayrılıp gitti. Sabah olduğunda Ali (radıyallahü anh) yanlarına çıkti, evde hiç kimsenin bulunmadığını onlara bildirdi. Böylelikle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın geçip kurtulmuş olduğunu öğrenmiş oldular.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Ebû Bekr es-Sıddîk ile hicret için sözleşmiş idi. Her ikisi de develerini Abdullah b. Erkat'a -b. Ureykıt da denilmektedir- teslim etmişlerdi. Abdullah o sırada kâfir idi. Fakat her ikisi de ona güvenmişlerdi. Abdullah bir yol rehberi idi. Kendilerine Medine yolunu göstermesi için onu ücretle kiralamışlardı.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Cumahoğullarının bulunduğu yerde bulunan Ebû Bekir'in evinin arka tarafındaki bir pencereden çıktı ve her ikisi de Sevr dağındaki mağaraya doğru yol aldılar. Hazret-i Ebû Bekir, oğlu Abdullah'a insanların neler konuştuğuna kulak kabartmasını emretti, azadıtsı Âmir b. Fuheyre'ye koyunlarını otlatarak geceleyin onların yakınlarına gelmesini ve böylelikle ihtiyaç duydukları (içeceklerini) koyunlarından almalarını sağlamasını emr etti. Daha sonra yollarına koyulup mağaraya gittiler.

Ebû Bekr es-Sıddîk'in kızı Hazret-i Esma onlara yiyecek, Hazret-i Ebû Bekr'in oğlu Abdullah da onlara haber getiriyordu. Her ikisinden sonra da Âmir b. Fuheyre koyunları ile geliyor ve kendisinden önce gelenlerin izlerini tanınmaz hale getiriyordu.

Kureyşliler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı bulamayınca, bu sefer iz sürmedeki becerisi bilinen birisi vasıtasıyla onu takibe koyuldular. Nihayet gelip mağaranın ağzında durdu ve: İz burada sona ermektedir deyince, örümceğin mağaranın ağzında ağ örmüş olduğunu gördüler. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan dolayı örümceğin Öldürülmesini yasakladı. Onu takib edenler örümceği, ağını dokumuş olduğunu görünce, mağaranın içinde hiçbir kimse bulunmadığına kanaat getirdiler. Bunun üzerine geri dönerek Hazret-i Peygamberi kendilerine getirecek olana yüz deve verme vadinde bulundular. Buna dair haber de meşhurdur, bilinmektedir. Süraka b. Mâlik b. Cu'şum'un bu husustaki kıssası zikrolunagelmiştir.

Ebû'd-Derdâ ile Sevbân -Allah ikisinden de razı olsun- 'in rivâyet ettikleri hadisde şöyle denilmektedir: Aziz ve celil olan Allah bir güvercine emretti, o da örümcek ağı üzerinde yumurtladı ve yumurtaları üzerinde oturmaya başladı. Kâfirlerin güvercini görmeleri, mağaradan geri dönmelerine sebep Hicrete dair sahih rivâyetlerin önemü bir bölümünü bir arada görmek ve bunlarla burada anlatılanlar ile benzeri diğer rivâyetler arasında bir karşılaştırma yapmak üzere; özellikle: Buhârî, Menakıbu'l-Ensar 45'e başvurulabilir. oldu.

5. Hicretteki Uygulamalardan Çıkartılan Bazı Hükümler:

Buhârî, Âişe (radıyallahü anhnhâ)'dan şöyle dediğini nakleder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekir Deyloğullarından oldukça maharetli bir kılavuzu ücretle tuttular. Bu kişi o sırada Kureyş kâfirlerinin dini üzere idi. Develerini ona bıraktılar ve üç gün sonra Sevr dağındaki mağarada buluşmak üzere sözleştiler. O da üçüncü günün sabahında develerini alarak bulundukları yere gitti. Onlar, onlarla birlikte Âmir b. Fuheyre ve Deyloğullarından olan kılavuzla birlikte yola koyuldular ve Sahil diye bilinen yerin yolundan onları götürdü. Buhârî, İcâr 3, 4, Menakıbu'l-Ensâr 45.

el-Mühelleb der ki: Bu olaydaki fıkhı inceliklerden birisi de şirk ehline eğer vefa gösterecekleri ve insafı elden bırakmayacakları bilinirse, sır ve mal emanet edileceğinin anlaşılmasıdır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Mekke'den çıkışı esnasında bu müşriğe güvenerek sırnnı ve iki deveyi emanet etmişti.

İbrt Münzir der ki: Bu uygulamadan müslümanların yol göstermek için kâfirleri ücretle tutabileceklerine delil vardır.

Buhârî de şöyle bir başlık açmıştır: "Zaruret esnasında yahut müslüman bir kimse bulunmazsa müşriklerin ücretle tutulmaları bahsi." Buhârî, İcare 3.

(Buhârî sarihlerinden olan) İbn Battal der ki: Buhârî bu başlıkta: "... yahut müslüman bir kimse bulunmazsa..." demesi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Hayberlilerle Hayber topraklarında mahsulün yarısı karşılığında çalışmaları için anlaşmış olduğundan dolayıdır. Çünkü o sırada müslümanlardan arazi işlemek hususunda onların yerini tutacak kimse bulunamamıştı. Bu, İslâm güçleninceye ve onlara ihtiyaç kalmayıncaya kadar devam etti, sonra da Hazret-i Ömer onları Hayber'den sürdü.

Genel olarak fukahâ zaruret halinde ve zaruret dışındaki hallerde de müslüman olmayanların ücretle çalıştırılmasını câiz kabul ederler. Yine bu uygulamadan, iki kişinin tek bir kişiyi kendileri için tek ve belli bir işi yapmak üzere ücretle tutacakları da anlaşılmaktadır. Bir diğer husus da şudur: Düşmandan korkulduğu için dinini korumak maksadıyla kaçmanın câiz olduğuna, mağara ve benzeri yerlerde gizlenmenin câiz olduğuna delil vardır. İnsanın Allah'a tevekkül ve teslimiyet iddiasıyla kendi elleriyle düşmanın eline bırakmaması gerektiğine de delil vardır. Zaten yüce Rabbimiz dileseydi müşriklere rağmen yine onu korurdu. Fakat Allah'ın gerek peygamberleri hakkında, gerek başkaları hakkında sünneti budur. Allah'ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın. İşte böyle bir tedbiri kabul etmeyenlerin ve her kim Allah ile birlikte Allah'tan başkasından korkarsa bu onun tevekkülünde bir eksikliktir ve kadere îman etmemiş olur, diyenlerin görüşlerinin yanlışlığının en açık bir delilidir. Bütün bunlar âyetin manasından anlaşılan hususlardır. Hamd, Allah'a mahsustur, hidayet O'ndandır.

6. Hazret-i Ebû Bekirin Fazileti:

"O vakit, arkadaşına: Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir, diyordu" âyetinin yer aldığı bu âyet-i kerîme Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh)'ın faziletlerini de ihtiva etmektedir. Esbağ ve Ebû Zeyd, İbnü’l-Kasım'dan, o, Mâlik'ten;

"O ikinin ikincisinden ibaretti. O zaman onlar mağaradaydılar. O vakit arkadaşına: 'Tasalanma hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir' diyordu" âyetinde kastedilen Ebû Bekir es-Sıddîk'tir dediğini rivâyet ederler.

Şanı yüce Allah, Hazret-i Ebû Bekir'in Hazret-i Peygambere bu sözleri gerçekten söylediğini ortaya koymakta ve Kitab-ı Kerîminde onun Hazret-i peygamberin sahabisi (arkadaşı) olduğu niteliğini tesbit etmektedir.

Kimi ilim adamı şöyle demektedir: Kim Hazret-i Ömer, Osman veya sahabeden herhangi bir kimsenin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın arkadaşı olduğunu inkâr ederse, şüphesiz ki o yalancı ve bid'atçi bir kimsedir. Ancak kim Ebû Bekir (radıyallahü anh)'ın Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın arkadaşı olduğunu inkâr edecek olursa o kâfirdir, çünkü Kur'ân nassını reddetmiş olur.

"Hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir" âyeti O, yardımı, riayeti, koruması ve bizi gözetlemesiyle birlikte bizimle beraberdir demektir. Tirmizî ile el-Haris b. Ebi Usame rivâyetle şöyle derler: Bize Affân anlattı dedi ki, bize Hemmâm anlattı dedi ki, bize Sabit, Enes'den haber verdi: Ebû Bekir kendisine anlatarak şöyle dedi: Biz, mağarada bulunuyorken ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şöyle dedim: Onlardan birisi ayaklarına bakacak olursa (eğilip baksalar) bizi ayaklarının dibinde görecektir. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Ey Ebû Bekir, üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkındaki kanaatin nedir." Buhârî, Tefsir 9- sûre 9; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 1; Tirmizî, Tefsir 9. sûre 11; Müsned, 1, 4.

(Haris) el-Muhasibî der ki: Yani, yardım ve savunma ile onlarla birlikte idi. Yoksa:

"Üç kişinin gizli fısıldanmaları olmasın ki, muhakkak O da onların dördüncüleri olmasın" (el-Mücadele, 58/7) âyetinde ifade ettiği gibi bütün insanlarla birlikte olduğu şeklindeki umumî bir beraberlik türünden değildir. Bu âyet, yüce Allah'ın genel manada kâfirleri de mü’minleri de gördüğünü, onların sözlerini işittiğini ifade etmektedir.

7. Hazret-i Ebû Bekir'in Söylediği Sözlerin Mahiyeti:

İbnü'l-Arabî der ki: İmâmiye Allah müstehaklarını versin- şöyle demektedirler: Ebû Bekir'in mağaradaki üzüntüsü onun cahillik ve noksanlığına, kalbinin zayıflığına ve ahmaklığına delildir.

İlim adamlarımız da buna şöyle cevap vermişlerdir: Onun üzüldüğünün söz konusu edilmesi bir eksiklik değildir. Nitekim Hazret-i İbrahim hakkında:

"Onların bu hallerinden hoşlanmadı ve kalbine bir korku girdi. Onlar: Korkma, dediler" (Hud, 11/70) âyeti ile Hazret-i İbrahim'in bir eksik yanını ortaya koymadığı gibi, Hazret-i Mûsa hakkında:

"Mûsa içinde gizli bir korku buldu. Biz, korkma... dedik" (Tâ-Hâ, 20/67-68); Hazret-i Lut hakkında da:

"Korkma ve üzülme. Muhakkak Biz seni ve aile halkını kurtaracağız" (el-Ankebût, 29/33) âyetinde de onların eksik görülmesini gerektiren bir taraf yoktur. İşte bu büyük ve yüce peygamberlerin de içten içe böyle bir korku hissettikleri, Fakat takiye yaptıkları (bu korkularını dışa vurmadıkları) nass ile sabit olmaktadır. Onların böyle bir şey duymuş olmaları yerilmelerine sebep değildir, onlar için eksik görülmelerini gerektiren bir vasıf da değildir. Ebû Bekir hakkında da aynı şey sözkonusudur. Diğer taraftan böyle bir korkunun Hazret-i Ebû Bekir'de bulunmuş olması muhtemeldir. Çünkü o şöyle demişti: Eğer onlardan birisi ayağının dibine bakacak olsa mutlaka bizi görürdü.

Bu iddiaya ikinci bir cevap da şöyle verilir: Hazret-i Ebû Bekir'in tasalanması Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e herhangi bir zarar ulaşabilmesi ihtimalinden korkmasından ötürü idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz o sırada (düşmanlarından gelecek zarara karşı) masun (koruma altında) değildi. Çünkü:

"Allah insanlara karşı seni korur" (el-Mâide, 5/67) âyeti Medine'de inmiştir.

8. Allah'ın Beraberliği ile İlgili Hazret-i Mûsa ile Hazret-i Peygamberin Söylediklerinin Karşılaştırılması:

İbnü'l-Arabî der ki: Ebû'l-Fedâil el-Muaddel bize dedi ki: Bize, Cemâlü'l-İslâm Ebû'l-Kasım şöyle dedi: Mûsa (aleyhisselâm):

"Asla, muhakkak Rabbim benimle beraberdir. Bana doğru yolu gösterecektir" (eş-Şuara, 26/62) dedi. Buna karşılık Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında da: "Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir" dediğini bize aktardı. Allah'ın yalnızca Hazret-i Mûsa ile beraberliği sözkonusu edildiğinden, ondan sonra arkadaşları irtidat etti. O, Rabbinin yanından geri döndüğünde onların buzağıya tapmakta olduklarını gördü. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında ise: "Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir" diye buyurduğu için de Hazret-i Ebû Bekir hayatı boyunca hidayet üzere muvahhid, alim (hakkı bilen) imanında kat'i kararlı, emri yerine getiren bir kimse kalmaya devam etti ve bu konuda ona en ufak bir sarsıntı yol bulamadı.

9. Hazret-i Peygamber'den Sonra Halifelik:

Tirmizî, Nubayt b. Şûrayt yoluyla, o, Salim b. Ubeyd'den -ki, ashâbdandır- şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bayıldı... İbn Mâce, İkametu's-Salât 142. Hadiste şu ifadeler de yer almaktadır. Muhacirler toplanıp istişare etmeye koyuldular ve şöyle dediler: Haydi hep birlikte kardeşlerimiz Ensar'a gidelim. Bu işe bizimle birlikte onları da dahil edelim. Ensar: Bizden bir emir, sizden bir emir olsun, dediler. Bu sefer Ömer (radıyallahü anh) şöyle dedi: Kimin bu üç özellik gibi bir özelliği vardır ki: "O, ikinin ikincisinden ibaretti. O zaman onlar mağaradaydılar. O vakit arkadaşı da: 'Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir' diyordu." Peki bu iki kişi kimlerdi? Daha sonra Hazret-i Ömer elini uzatıp ona (Hazret-i Ebû Bekir'e) bey'at eni. Diğer insanlar da ona güzel bir şekilde bey'at ettiler. el-Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, V, 182. el-Heysemî, hadisin sonunda şunları söylemektedir: "İbn Mâce, bu hadisin bir bölümünü rivâyet etmiştir. Hadisi (bütünüyle) Taberanî rivâyet etmiş olup, senedindeki râviler (sika) güvenilir kimselerdir." Ayrıca bk. Buhârî. Fedâilu Ashâbi'n-Nebiyy 2-5; Nesâî, fmmne 1; Müsned, I, 21.

Derim ki: İşte bundan dolayı bazı ilim adamları şöyle demişlerdir: Yüce Allah'ın:

"O, ikinin ikincisinden ibaretti. O zaman onlar mağaradaydılar" âyetinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra halifenin Ebû Bekir es-Sıddîk olduğuna delâlet eden bir husus vardır. Çünkü halife her zaman için ancak ikinci olan kişidir. Ben, hocamız İmâm Ebû'l-Abbas Ahmed b. Ömer'i şöyle derken dinledim: Ebû Bekir es-Sıddîk'a ikinin İkincisi unvanının verilmesine hak kazanması, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu işi ilk olarak yerine getirdiği gibi, ondan sonra Ebû Bekir'in bu işin sorumluluklarım üstlenip yerine getirmesinden dolayıdır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettikten sonra bütün Araplar irtidat etti, islâm ancak Medine, Mekke ve (Bahreyn'de bir yer olan) Cuvâsa denilen yerde hakim kalabildi. Ebû Bekir, insanları İslâm'a, davet etmeye ve tıpkı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yaptığı gibi dine girmek hususunda onlarla çarpışmaya koyuldu. İşte bu bakımdan ona

"ikinin İkincisi" denilmesine hak kazandı.

Derim ki: Sünnet-i seniyyede zahiri itibariyle onun Hazret-i Peygamberden sonraki halîfe olacağına delâlet eden sahih hadisler de vârid olmuştur. Zaten bu hususla icma da gerçekleşmiş ve onun halifeliğine muhalefet eden hiçbir kimse kalmamıştır. Onun halifeliğine dil uzatanın hatalı olduğu ve fasıklığı katidir. Acaba kâfir olur mu, olmaz mı? Bu konuda görüş ayrılığı vardır. Zahir görünen onun kâfir olacağıdır. Bu anlamda yüce Allah'ın İzniyle el-Feth Sûresi'nde, (48/27-28. âyetler, 5. başlıkta) bu hususa dair daha geniş açıklamalar gelecektir. Kitap, sünnet ve ümmetin ilim adamlarının sözlerinden kati olarak anlaşılan, kalplerin ve gönüllerin îman etmesi gereken husus, Ebû Bekir es-Sıddîk'ın bütün ashâbtan daha faziletli olduğudur. Bu konuda ne Şianın söylediklerine, ne de bid'at ehlinin söylediklerine aldırış edilmez. Çünkü onların arasında ashâbı tekfir edenler vardır. Böylelerinin boyunları vurulur. Kimisi de bidatçi ve fasık kabul edilir, sözleri de makbul değildir.

Ebû Bekir es-Sıddîk'ten sonra Ömer el-Faruk, ondan sonra da Osman (radıyallahü anh)'ın halifeliği sözkonusudur. Buhârî, İbn Ömer'den şöyle dediğini rivâyet eder,: Bizler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde insanların arasında kimin hayırlı olduğunu görüşürdük. Önce Ebû Bekir'i en hayırlılar arasında kabul eder, sonra Ömer, sonra Osman gelir derdik. Buhârî, Fedâilu's-Sahâbe 4.

Selef ehlinin İmâmlarının, Hazret-i Osman ile Hazret-i Ali'nin hangisinin daha faziletli olduğu hususunda farklı görüşleri vardır. Onların çoğunluğu (Cumhûr) Hazret-i Osman'ın önce geldiğini kabul eder. Mâlik'ten ise bu hususta görüş beyan etmekten kaçındığı rivâyet edilmektedir. Yine ondan, bu hususta Cumhûrun kanaatine döndüğü de rivâyet edilir. Yüce Allah'ın izniyle daha sahih olan görüş budur.

10. Allah'ın İndirdiği Sekinet (Huzur ve Sükun):

"Allah ona sekinetini indirmiş..." âyeti ile ilgili iki görüş vardır. Birincisine göre bu sekînet Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a indirilmiştir. İkincisine göre ise Hazret-i Ebû Bekir'e. İbnü'l-Arabî der ki: İlim adamlarımız daha kuvvetli olan görüş budur derler. Çünkü Hazret-i Ebû Bekir kendilerini izleyenlerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bir zarar vereceklerinden korkmuştu. Allah da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i güvenliği altına alıp Ebû Bekir'e sekînetini indirmiş, buna bağlı olarak tedirginliği sükûn bulmuş, korkusu gitmiş ve güvenliğe erişmişti. Şanı yüce Allah orada bir ot bitiriverdi ve bir güvercine de yuva yapma ilhamını verdi. Örümceğe de ilham vererek onun üzerine bir ağ dokudu. Maddeten ve zahiren bu askerler ne kadar zayıf, fakat batınen ve mana itibariyle ne kadar güçlüdürler. İşte bu bakımdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ömer'e, Hazret-i Ebû Bekir ile tartışması üzerine şöyle buyurmuştur: "Benim bu arkadaşımı bana bırakmayacak mısınız? Bütün insanlar yalan söyledin, dediler Ebû Bekir ise: Doğru söyledin dedi."Bu hadisi Ebû'd-Derdâ rivâyet Buhârî, Tefsir 7. sûre 3. Fedailu Ahsâbi'n-Nebiyy 5. etmiştir.

11. Hicretteki İlâhi Yardım ve Allah'ın Dininin Üstünlüğü:

"Onu göremediğiniz ordularla desteklemiş" âyetinde kastedilenler meleklerden ordulardır. Yüce Allah'ın:

"Onu desteklemiş" âyetindeki zamir de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a aittir. İki zamir (yani bu ve bundan önceki-, "ona sekînetini" âyetindeki zamir) ayrı yerlere racidir. Bu, gerek Kuran-ı Kerîm’de, gerek de Arapçada çokça kullanılan bir husustur.

"Kâfirlerin sözünü alçaltmıştır” yani, şirk sözünü aşağılamıştı.

"Allah'ın kelimesi ise o en yüce olandır" âyetindeki

"Allah'ın kelimesi"nden kastın:"Lâ ilahe illallah" olduğu söylendiği gibi, zafer vadi olduğu da söylenmiştir.

el-A'meş ve Yakub;

"Allah'ın kelimesi" âyetindeki "yuvarlak te"yi nasb ile okumuş ve âmili" Kılmıştır" diye takdir etmiştir. Diğerleri ise istinaf (yeni bir cümle) olmak üzere ref ile okumuşlardır. el-Ferrâ' nasb ile kıraatin uzak bir ihtimal olduğunu iddia ederek şöyle demiştir: Çünkü kişi "Filan kişi babasının kölesini azad etti" der, buna karşılık; "Filanın babasının kölesini azad etti)," demez. Ebû Hatim de buna yakın bir ifade kullanmıştır. (el-Ferrâ') devamla der ki: Bu durumda (yani nasb olsaydı): "Onun kelimesi ise o en yüce olandır" demek gerekirdi. en-Nehhâs der ki: el-Ferrâ''nin sözünü ettiği bu husus âyet-i kerimeye benzememektedir. Ama ona Sîbeveyh'in naklettiği gu beyit benzemektedir:

"Görmüyorum ölümü, ölümü birşeyin geçtiğini

ölüm varlık sahibinin de fakirin de hevesini kursağında bırakmıştır."

Bu ifade güzeldir, bunda anlaşılmayacak bir taraf yoktur. Şu kadar var ki mahir nahivciler şöyle derler: Böyle bir durumda zamir kullanmayarak ismin tekrar edilmesinin bir faydası vardır. O da bu isimde tazim manası bulunmasıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Yer kendine ait şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldığı zaman. Ve yer içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığında..." (ez-Zilzal, 99/1-2) Bunda da anlaşılmayacak birşey yoktur.

"Kelime"nin çoğulu;(.....) şeklinde gelir. Temimliler ise bunu; şeklinde "kef" harfi esreli olarak kullanırlar. el-Ferrâ' kelimenin şekillerinde olmak Üzere; üç ayrı söylenişinin olduğunu nakletmektedir. Tıpkı; Karaciğer ve altınpara gibi. aynı şekilde bir kasidenin tamamı anlamına da gelir. Bu açıklamaları da el-Cevherî yapmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak Savaşa çıkın. Ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. et-Tevbe Sûresi'nden İlk Nâzil Olan Bölümler:

Süfyan, Husayn b. Abdurrahman'dan, o, Ebû Mâlik el-Gıfarî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Tevbe Sûresi'nden ilk nâzil olan;

"Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak Savaşa çıkın" âyetidir. Ebû'd-Duha da böyle demiştir. (Ayrıca) dedi ki: Sonra onun ilk bölümleri, daha sonra da sonraki bölümleri nâzil oldu.

2. Savaşa "Ağırlıklı ve Ağırlıksız Çıkma"nın Anlamı:

Yüce Allah'ın:

"Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak Savaşa çıkın" âyetindeki;" Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak" ifadesi hal olarak nasb edilmiştir.

Bunun açıklaması ile ilgili on görüş vardır:

1- İbn Abbâs'dan nakledildiğine göre, yüce Allah'ın:

"Küçük küçük birlikler halinde Savaşa çıkın" (en-Nisa, 4/71) âyetini birbirinden ayrı askeri birlikler halinde Savaşa çıkın diye açıklamıştır.

2- Yine İbn Abbâs ve Katade'den gönül hoşluğuyla isteyerek ve İstemiyerek diye açıkladıkları rivâyet edilmiştir.

3- Ağırlıksızdan kasıt zengin, "ağırlıklı"dan kasıt da fakirdir, denilmiştir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

4- "Ağırlıksız"dan kasıt genç, "ağırlıklıdan kasıt da yaşlıdır. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

5- Zeyd b. Ali ve el-Hasen b. Uteybe meşgaleniz bulunsun yahut bulunmasın diye açıklamışlardır.

6- Ağırlıklıdan kasıt bakmakla yükümlü olduğu çoluk-çocuğu bulunan, ağırlıksız da çoluk çocuğu bulunmayan kimse demektir. Bu açıklamayı da Zeyd b. Eslem yapmıştır.

7- Ağırlıklıdan kasıt, bir kimsenin bırakmak istemediği ve bırakması halinde de zarar göreceği varlığı bulunan, ağırlıksızdan kasıt ise böyle bir varlığı bulunmayan kimse demektir. Bu açıklamayı da ibn Zeyd yapmıştır.

8- Ağırlıksızdan kasıt piyadeler, ağırlıklıdan kasıt da süvarilerdir. Bu açıklamayı da el-Evzaî yapmıştır.

9- Ağırlıksızdan kasıt, ordunun öncü birlikleri olarak Savaşa öncelikle katılanlar, ağırlıklılardan kasıt ise ordunun tamamıdır.

10- Ağırlıksızdan kasıt kahraman kimse, ağırlıklıdan kasıt ise korkak kimsedir. Bu açıklamayı da en-Nekkâş nakletmiştir.

Âyet-i kerimenin anlamı ile ilgili doğru açıklama da şudur: İnsanlar toptan Savaşmakla emr olunmuşlardır. Yani, Savaş kastı ile hareket size ister ağır gelsin, ister hafif gelsin topluca Savaşa çıkınız demektir.

Rivâyete göre İbn Um Mektum Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna gelmiş ve: Benim Savaşa çıkmak görevim var mıdır diye sorunca, Hazret-i Peygamber de: "Evet" diye buyurdu. Daha sonra da yüce Allah'ın:

"Ama'ya (Savaşa çıkmamak hususunda) vebal yoktur" (el-Feth, 48/17) âyeti nâzil oldu.

Bütün bu açıklamalar aslında; "ağırlıklı ve ağırlıksız oluş" hususunda örnek sunmak kabilindedir.

3. Âyet Mensuh mu?

Bu âyet-i kerimenin hükmü hususunda farklı görüşler vardır. Bunun, yüce Allah'ın:

"Zayıflara, hastalara... bir günah yoktur" (et-Tevbe, 9/91) âyeti ile nesh olduğu söylendiği gibi, bu âyet-î kerimeyi nesh edenin:

"Onların herbir topluluğundan bir kesim de... kalmalı değil miydi" (et-Tevbe, 9/122) âyeti olduğu da söylenmiştir. Ancak, doğrusu bu âyet-i kerimenin nesh olmadığıdır.

İbn Abbâs, Ebû Talha'dan yüce Allah'ın:

"Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak Savaşa çıkın" âyeti hakkında; genç ve yaşlılar olarak çıkın. Allah bu hususta hiçbir kimsenin mazeretini kabul etmemiştir; dediğini rivâyet etmektedir. Bunun üzerine Şam'a çıkıp gitmiş ve vefat edinceye kadar cihad etmişti. Yüce Allah ondan razı olsun.

Hammâd da Sabit ile Ali b. Zeyd'den, o, Enes'den rivâyet ettiğine göre Ebû Talha, Tevbe Sûresi'ni okumaya başlamış ve şu:

"Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak Savaşa çıkın" âyetine gelince, ey oğullarım, demiş. Haydi beni Savaşa çıkmak üzere donatın, beni donatın, demiş. Oğulları ona: Allah sana merhamet ihsan etsin. Sen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte vefat edinceye kadar gazada bulundun. Ebû Bekir ile vefat edinceye kadar, Ömer'le de vefat edinceye kadar gazada bulundun. Senin yerine biz gazaya gideriz, dediyseler de o: Hayır beni donatınız, demişti. Bunun üzerine bir deniz Savaşına katıldı ve denizde öldü. Kendisini gömecekleri bir adaya ancak yedi gün sonra ulaşabildiler. Onu orada defnettiler. Cesedinde hiçbir değişiklik olmamıştı.

Tahen de Hıms'da el-Mikdâd b. el-Esved’i sarraflardan birisinin sandığı (kasası) üzerinde oturmuş ve şişmanlığından dolayı da bu kasanın üzerinden taşmış olduğu halde, Savaş için hazırlanırken gören kimselerden isnadını kaydederek; ona: Allah senin mazeretin dolayısıyla Savaşa katılmamana izin vermiştir, denilince o:

"Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak Savaşa çıkın" âyetinin içinde yer aldığı, Savaşa akan birliklerin sözkonusu edildiği sûreyi okumuş bulunuyorum, diye cevap vermişti.

ez-Zührî de der ki: Said b. el-Müseyyeb gözlerinden birisi kör olduğu halde gazaya çıktı. Kendisine: Sen hastasın denilince, o da şöyle cevap vermişti: Allah ağırlıklı olanın da ağırlıksız olanın da Savaşa çıkmasını istedi. Savaşmak imkânını bulamasam dahi, müslümanların sayısını artırırım, geride bırakacakları eşyalarını korurum.

Yine rivâyet olunduğuna göre Savaşçılardan birisi, Şam'daki gazalardan birisinde bir adamın yaşlılıktan ötürü kaşlarının gözleri üzerine çöktüğünü görmüş, ona: Amcacığım Allah seni mazur görmüştür deyince, ona: Yeğenim, biz ağırlıklı ve ağırlıksız olarak Savaşa çıkmakla emrolunduk, diye cevap vermiştir.

İbn Um Mektum -Allah ondan razı olsun; ki ismi Amr'dır- Uhud günü şöyle demişti: Ben, gözü görmeyen bir kimseyim. O bakımdan sancağı bana testim ediniz. Çünkü sancağı taşıyan geri dönecek ve kaçacak olursa ordu da bozguna uğrar. Ben ise kimin kılıcıyla üzerime geldiğinin farkına varamam. O bakımdan da yerimden ayrılmam. Ancak, önce de Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/152. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere müslümanların sancağını ogün Mus'ab b. Umeyr almıştı.

İşte bu ve buna benzer ashâb-ı kiram ve tabiînden gelen rivâyetler dolayısıyla bu âyet hakkında nesh iddiasının sahih olamayacağını söyledik. Diğer taraftan herkesin Savaşa çıkmasını gerektiren bir durumun varlığı da sözkonusu olabilir ki, bunu da bir sonraki başlıkta ele alacağız.

4. Topyekûn Savaş:

Topyekûn Savaş düşmanın İslâm topraklarının bir bölümüne galip gelmesi, yahut da müslüman topraklarının içlerine girmesi suretiyle cihadın farz-ı ayn olması halinde sözkonusu olur. Bu durum ortaya çıkacak olursa, o bölgede yaşayan ağırlıklı ağırlıksız, genç yaşlı herkesin kendi gücü oranında Savaşa çıkması vacib (farz) olur. Babası bulunan kimsenin babasından izin almasına gerek olmaksızın çıkar, babası olmayan da Savaşa çıkar. Çıkmaya gücü yeten ister Savaşabilecek kimse olsun, isterse Savaşçıların sayısını artırmak şeklinde olsun hiçbir kimse Savaştan geri kalamaz. Eğer o bölge halkı düşmanlarına karşı koymaktan âciz düşecek olurlarsa onlara yakın ve komşu olanların da o belde halkının yükümlülüğünün aynısı ile Savaşa çıkmaları gerekir. Ve bu husus onların düşmana karşı durabilecek ve kendilerini sallallahü aleyhi ve sellemunabilecek hale geldiklerini bilinceye kadar böylece devam eder. Düşmanlarına karşı zayıf olduklarını bilen ve kendilerine yetişip de onları kurtarabilme imkânını elde edeceğini zanneden herkesin de onlarla birlikte Savaşmak üzere yanlarına gitmesi gerekir. Çünkü bütün müslümanlar kendilerinin dışında kalanlara karşı tek bir eldirler.

Düşmanın girip istila ettiği bölge halkı düşmana karşı gerekli savunmayı yapabilip düşmanı safdışı bıraktığı takdirde, bu cihad farzı da diğerlerinden sakıt olur. Eğer düşman dar-ı İslama yaklaşıp da oraya girmeyecek olursa, yine o bölge müslümanlarının düşmana karşı çıkmaları gerekir. Tâ ki Allah'ın dini üstün gelsin, İslâm diyan korunsun, himaye edilmesi gerekenler himaye edilsin ve düşman küçük düşürülsün. Bu hususta hiçbir görüş ayrılığı yoktur.

Cihadın vacib olan bir diğer şekli de şudur: İslâm devlet başkanı olan İmâmın, her yıl bir defa düşmanın üzerine bir bölümü gaza yapmak üzere göndermesi farzdır. Bunlarla kendisi de ya bizzat çıkar yahut güvendiği kimseyi onlarla beraber gönderir. Bunu da onları İslâm'a davet etmek ve İslâm'a girmelerini teşvik etmek için yapar, onların eziyetlerini önlemek, onlar üzerinde Allah'ın dininin üstünlüğünü sağlamak kastıyla yapar. Bu da İslâm'a girinceye, yahut da elleriyle cizyeyi verecekleri vakte kadar böylece devam eder.

Kimi cihad şekli de nafiledir. Bu da İmâmın ardı arkasına değişik kesimleri Savaşa göndermesi ve düşmanın gafil oldukları vakitlerde ve fırsat bulunacağı zamanlarda askerî birlikler göndermesi, saldırılarından korkulan yerlerde ribatlar ile onları gözetlemesi ve İslâm'ın gücünü izhar etmesi şeklindedir.

Herkes görevini gereği gibi yerine getirmeyecek olursa, tek bir kişi ne yapar şeklindeki sorunun cevabı da bir sonraki başlıktadır.

5. Bir Kişinin Tek Başına Yerine Getirebileceği Yükümlülükler:

Böyle bir soruya şu şekilde cevap verilir: Bu durumda kişi tek başına bir esirin fidyesini ödeyerek onu esirlikten kurtarır. Çünkü o, (müslüman) bir esirin fidyesini ödeyecek olursa, o tek kişi hakkında müslümanlar topluluğu arasında bir ferd olarak ödemesi gereken miktardan daha fazlasını ödemiş olur. Çünkü bütün zenginler esirlerin fidyesini aralarında paylaştıracak olurlarsa, onlardan herbirisinin ödeyeceği miktar bir dirhemi bile bulmaz. Yine böyle bir kişi bu durumda eğer gücü yetiyorsa bizzat gazaya çıkar. Aksi takdirde bir gaziyi donatır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kim bir gaziyi donatırsa bizzat gazaya çıkmış gibidir. Her kim o gazinin aile halkını hayır ile gözetir (işlerini görür) ise o da gaza etmiş olur." Buhârî, Cihâd 38: Müslim, İmâre 135, 136; Ebû Dâvûd, Cihâd 20; Tirmizî, Fedâilu'l-Cihad 6; Nesâî, Cihâd, 44; Müsned, IV, 17, V, 193, 234. Bu hadisi sahih kaynaklar rivâyet etmişlerdir.

Bunun böyle olmasının sebebi onun tek başına (bundan daha ileri) bir fayda sağlayamaması ve malının da (bütün ihtiyaçlara) yeterli gelememesidir.

6. Kâfirlerin Elindeki Esirlere ve Kâfirlerin İstilâsına Karşı Müslümanların Yükümlülüğü:

Rivâyet edildiğine göre, hükümdarlardan birisi hiç bir esiri hapse atmamak üzere kâfirlerle antlaşmiş idi. Müslümanlardan bir kişi de kâfirlerin yurdundan içeri girmiş idi. Kapısı kilitlenmiş bir evin yanından geçerken bir kadın ona: Ben burada esirim, sen benim durumumu ilgili arkadaşına bildir diye seslenmiş. Bu adam o hükümdar ile bir araya gelip de ona yemek ikram edip karşılıklı konuştukları bir sırada nihayet bu ashâb edilen ve azap gören kadının durumunu anlam. Adam sözlerini tamamlar tamamlamaz hükümdar ayakları üzerine dikildi ve derhal gazaya çıktı. Sözü geçen o sınırdaki şehrin üzerine yürüdü, ashâb kadını kurtardı ve o yeri ele geçirdi -Allah ondan razı olsun-.

Bu olayı İbnü'l-Arabî zikrettikten sonra şunları da söylemektedir: Düşman -Allah onun belini kırsın- 527 yılında bizim şehrimize hücum etti. Yurdumuzu istila etti, hayırlılarımızı ashâb aldı. Kalabalığının çokluğundan dolayı herkesi dehşete düşüren büyük sayıdaki askerleriyle ülkemizin tâ ortasına kadar geldi. Her ne kadar sayısının ne olduğu bildirilmediyse de sayılan çoktu. Ben, valiye de onun yönetimi altında bulunanlara da şöyle dedim: İşte Allah'ın düşmanı artık tuzağa ve ağa düşmüş bulunuyor. Haydi sizin de bir bereketiniz görülsün ve siz de sizin için mutlaka yerine getirilmesi gereken dinin yardımına koşmanız için sizde bir hareket olsun. Bütün insanlar hiçbir yerde hiçbir kimse kalmamak üzere düşmana karşı çıksın ve etralî iyice kuşatılsın. Allah bu konuda size kolaylık verecek olursa, kaçınılmaz olarak düşman helâk edilecektir. Ancak günahlar galip geldi ve masiyetlerle kalpler titredi. Her bir kişi komşusunun tuzağa düşürülmekte olduğunu görse dahi kendi inine çekilen bir tilki oluverdi. İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciûn. Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!

7. Canla ve Malla Cihad:

"Ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edin" âyeti ise, cihad emrini vermektedir. Cihad ise (çaba, gayret anlamına gelen): Cehd'den türemiştir.

Ebû Dâvûd, Enes'den rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad ediniz." Ebû Dâvûd, Cîhad 18; Nesâî, Cihad 1; Dârimî, Cihâd 38; Müsned III, 124, 153, 251; ayrıca bk. Müsned, III, 456, VI, 387.

İşte bu, cihadın Allah nezdindeki en mükemmel ve en faydalı şeklini açıklamaktadır. Bununla Hazret-i Peygamber en mükemmel nitelikleriyle cihada teşvikte bulunmaktadır. Mallarla cihadı öncelikle sözkonusu etmiştir. Çünkü cihad için gerekli hazırlıklar sırasında ilk harcanan, feda edilen şey odur. O bakımdan Hazret-i Peygamber bu cihad işinde sıralamayı göz önünde bulundurarak bu sıra ile sözkonusu etmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

Eğer yakın bir menfaat, orta yollu bir yolculuk olsaydı, elbette arkandan gelirlerdi. Fakat, bu kadar uzun bir mesafeyi katetmek onlara ağır geldi. "Gücümüz yetseydi herhalde biz de sizinle beraber çıkardık" diye Allah'a yemin edeceklerdir. Kendilerini helake sürüklüyorlar. Onların muhakkak yalancı olduklarını Allah biliyor.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk gazvesinden döndükten sonra Allah bir takım kimselerin münafıklıklarını ortaya koydu.

“Menfaat" dünya menfaatlerinden kişinin karşısına çıkan, arız olan şeyler demektir. Bunun anlamı, yakın bir mesafede elde edilecek ganimet... demektir. Yüce Allah, eğer onlar bir ganimet elde etmek için çağırılacak olsatardı mutlaka peygamberine tabi olacaklarını haber vermektedir.

"Bir menfaat" kelimesi,

"...di" kelimesinin haberi,

"Yakın" da bu menfaatin sıfatıdır.

"Orta yollu bir yolculuk" ifadesi ona atfedilmiştir....dı'nın isminin hazfedilmesi ise ifadenin ona delâlet etmesinden dolayıdır.

İfadenin takdiri de şöyledir: Eğer davet olundukları (ki bu sözü geçen kâne: ...dı'nın ismidir) yakın bir menfaat ve orta yollu bir yolculuk -yani, yollan bilinen ve kolay bir yolculuk- olsaydı, elbette senin arkandan gelirlerdi.

Burada belirttiğimiz gibi zamir ile kastedilenler münafıklardır. Çünkü onlar da Savaşa çıkmak emrine muhatap olan topluluk arasında idiler. Arap dilinde böyle bir kullanım vardır. Araplar önce bir topluluğu sözkonusu ederler, sonra da o topluluğun bir bölümüne ait zamir kullanırlar. Nitekim yüce Allah'ın:

"Aranızdan ona uğramayacak hiçbir kimse yoktur" (Meryem, 19/71) âyetinde zamir ile kastedilenin kıyâmet olduğu söylenmiştir. Daha sonra yüce Allah:

"Bundan sonra sakınanları kurtarırız. Zâlimleri orada dizleri üzerine çökmüş olarak terkederiz" (Meryem, 19/72) diye buyurmaktadır. Burada da yüce Allah "orada" ile cehennemi kastetmektedir. Sünnet-i seniyyeden mana itibariyle bu âyet-i kerimenin bir benzeri de Hazret-i Peygamberin: "Onlardan herhangi bir kimse yağlı bir kemik yahut da güzel iki koyun ayağı (paçası) bulacağını bilse, hiç şüphesiz yatsı namazında hazır bulunurdu" Buhârî, Ezan 29, Ahkâm 52; Muslin. Mesacid 251; Nesâî, İmâme 49; Dârimî, Salât 19; Muvatta’'', Salâtu'l-Cemâa 3; Müsned 244, 376... âyetidir. Şunu söylemek istiyor: Eğer onlardan herhangi birisi peşinen ele geçireceği ve hazırda bulunan bir şey bulunduğunu bitecek olsa, bu maksatla şüphesiz mescide gelirdi.

"Fakat bu kadar uzun bir mesafeyi katetmek onlara ağır geldi." Ebû Libeyde ve başkaları, "uzun mesafe" anlamındaki "eş-Şukka" kelimesinin uzak bir yere yolculuk yapmak demek olduğunu nakletmişlerdir.

Bütün bunlarla kastedilen Tebûk gazvesidir. el-Kisaî'nin naklettiğine göre bu kelime, "şukka" ve "şikka" şekillerinde de kullanılır. el-Cevherî der ki: Ötreli olarak "şukka" söyleyişi elbiseler hakkında kullanılır Yine aynı kelime uzak yolculuk demektir. Kimi zaman bu kelime "şikka" şeklinde de kullanılır. Bu kullanılış tahta yahut kereste gibi şeylerden çıkan ince parçalar, kıymıklar anlamında da kullanılır. Kızmış bir kimse için;"( izi, o)Alabildiğine kızdı ve ondan bir şikka (kızgınlık alevi) uçtu" denilir.

"Gücümüz yetseydi" yani, eğer bizim de binek ve mal sahibi olabilecek kadar elverişli durumumuz olsaydı "herhalde biz de sizinle beraber çıkardık diye Allah'a yemin edeceklerdir." Burada sözü geçen "güçyetirme"nin bir benzeri de şu âyette yer almaktadır:

"Ona bir yol bulabilenlerin Beyt'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır." (Âl-i İmrân, 3/97) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu açıklayarak: "(Güç yetirebilmek) azık ve binektir" diye buyurmuştur. Tirmizî, Hacc 4, Tefsir 3. sûre 6, 63. sûre 5; İbn Mâce, Menasik 6. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

"Kendilerini" yalan ve münafıklıkla

"helake sürüklüyorlar." Bu şekilde mazeret göstermelerinde

"onların muhakkak yalancı olduklarını Allah biliyor."

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

Allah affetsin seni. Doğru söyleyenler senin için belli oluncaya ve sen yalancıları bilinceye kadar niçin onlara İzin verdin?

Yüce Allah'ın;

"Allah affetsin seni... niçin onlara izin verdin" âyetinin yeni bir söz başlangıcı olduğu söylenmiştir. "Allah seni ıslah etsin, seni aziz kılsın, sana rahmet buyursun. Şu şu oldu" demeye benzer. Bu açıklamaya göre yüce Allah'ın:

"Allah affetsin seni" anlamındaki; âyeti üzerinde vakıf (durak) yapmak güzel olur. Bunu Mekkî, el-Mehdevî ve en-Nehhâs nakletmiştir.

Yüce Allah, Hazret-i Peygamber'e korku ve sabırsızlıktan dolayı kalbi rahatsızlanmasın diye günahını sözkonusu etmeden affettiğini haber vermektedir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Onlara izin vermekten ötürü günahını Allah affetmiştir. O takdirde bu âyet üzerinde vakfetmek güzel olmaz. Bunu da el-Mehdevî nakletmiş, en-Nehhâs da bunu tercih etmiştir.

Burada sözü geçen

"izin" ile ilgili iki görüş ileri sürülmüştür.

Birinci görüşe göre seninle birlikte Savaşa çıkmaları hususunda "niçin onlara izin verdin" demektir. Çünkü onların gerekli hazırlıkları yapmaksızın ve samimi bir niyetleri bulunmaksızın Savaşa çıkışları bir bozgunculuk (fesat )dır.

İkinci görüşe göre ise, onlar bir takım mazeretler ileri sürünce, oturmaları için "niçin onlara izin verdin" anlamındadır.

Bu iki açıklamayı el-Kuşeyrî sözkonusu ettikten sonra şöyle der: Bu, oldukça lütufkârane bir sitemdir. Çünkü "Allah affetsin seni" diyerek başlamıştır. Hazret-i Peygamber de bu hususta nâzil olmuş bir vahiy bulunmaksızın onlara izin vermişti.

Katade ve Amr b. Meymun derler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) emrolunmaksızın iki iş yapmıştır: Birisi kendisiyle birlikte Savaşa çıkmayıp geride kalmaları için münafıklardan bir kesime izin vermesi, halbuki vahiy olmaksızın herhangi bir iş yapmaması gerekirdi. Diğeri ise, (Bedir) esirlerinden fidye almasıdır. İşte Kur'ân-ı Kerîm'in ilgili âyetinde duyduğunuz şekilde bundan dolayı Allah ona serzenişte bulunmuştur.

Bazı âlimler de şöyle demektedirler: Hazret-i Peygamberin acele edip yaptığı bu işler, evlâ olanı terketmekten ibaretti. O bakımdan yüce Allah sitem şeklindeki hitaptan önce onu affettiğini belirtmektedir.

"Doğru söyleyenler senin için belli oluncaya ve sen yalancıları bilinceye kadar..." âyeti de, ileri sürdüğü mazeretinde doğru söyleyen ile münafıklık edeni birbirinden ayırt edinceye ve açıkça ortaya çıkıncaya kadar...demektir. İbn Abbâs der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) o gün münafıkları şahıslarıyla tanımıyordu. et-Tevbe Sûresi'nin nüzulünden sonra şahıslarıyla onları tanımış oldu.

Mücahid der ki: Bunlar: Cihada çıkmayı; oturmak hususunda izin istiyelim. Bize izin verirse otururuz. İzin vermeyecek olsa bile yine otururuz, diyen kimselerdi .

Katade de der ki: Yüce Allah bu âyet-i kerimeyi en-Nûr Sûresi'nde yer alan:

"Bazı işleri için senden izin istediklerinde onlardan kime istersen izin ver" (en-Nûr, 24/62) âyeti ile nesh etmiştir. Bunu en-Nehhâs, "Meâni'l-Kur'ân" adlı eserinde zikretmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

Allah'a ve âhiret gününe Îman edenler mallarıyla, canlarıyla cihad etme(me) konusunda senden izin İstemezler. Allah takva sahiplerini çok iyi bilendir.

"Allah'a ve âhiret gününe îman edenler" oturmak ve cihada çıkmamak hususunda

"...senden İzin istemezler." Aksine bunlar, kendilerine herhangi bir hususu emredecek olursan, hemen onu yerine getirmeye çalışırlar.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

Ancak Allah'a ve âhiret gününe îman etmeyen, kalpleri şüpheye düşüp de kendileri şüphelerinin İçinde bocalayıp duran kimseler senden izin isterler.

İşte böyle bir zamanda mazereti bulunmaksızın Savaşa çıkmamak üzere izin istemek, münafıklığın alâmetlerinden idi. Bundan dolayı yüce Allah:

"Ancak Allah'a ve âhiret gününe îman etmeyen, kalpleri şüpheye düşüp de kendileri şüphelerinin İçinde bocalayıp duran kimseler senden İzin İsterler" diye buyurmaktadır.

Ebû Dâvûd, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet eder:

"Allah'a ve âhiret gününe îman edenler... senden izin İstemezler" âyetini, en-Nûr Sûresi'nde yer alan: "Mü’minler ancak o kimselerdir ki onlar Allah'a ve Resülüne îman ederler... Muhakkak Allah mağfiret edendir, Rahîmdir" (en-Nûr, 24/62) âyeti nesh etmiştir. Ebû Dâvûd, Cihad 159.

"Cihad etme(me)" âyeti, ez-Zeccâc'a göre takdiri ile nasb mahallindedir. (Bu takdire göre anlam: Cihad etme(me) hususunda senden izin istemezler, şeklinde olur). İfadenin takdirinin: "Cihad etmekten hoşlanmadıkları için..." şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın:

" Allah yanılırsınız (yanılmayasınız) diye size açıklıyor" (en-Nisa, 4/176) âyeti gibi.

"Kalpleri" din hususunda

"şüpheye düşüp de kendileri şüphelerinin İçinde bocalayıp duran" yani, şüpheleri içinde gidip gelen, kararsız kalan

"kimseler senden izin isterler."

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

Eğer onlar çıkmak İsteselerdi elbet bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların çıkmalarını çirkin gördü de kendilerini alıkoydu ve: "Oturanlarla beraber oturun" denildi.

"Eğer onlar çıkmak isteselerdi elbet bunun için bir hazırlık yaparlardı" yani, cihada çıkmak isteselerdi yolculuk için gerekli hazırlıkları yaparlardı. İşte onların hazırlık yapmayışlan Savaştan geri kalmak istediklerinin delilidir.

"Fakat Allah onların" seninle birlikte cihada

"çıkmalarını çirkin gördü de kendilerini" seninle birlikte çıkmaktan

"alıkoydu" ve onların, senin yardımına koşmalarına fırsat vermedi. Çünkü onlar şöyle demişlerdi: Eğer oturmak için bize izin vermeyecek olursa, biz de mü’minler aleyhine başkalarını kışkırtır ve fesat çıkartırız. Buna da bundan sonra:

"Eğer onlar sizinle birlikte çıksalardı, sizde şer ve fesadı artırmaktan başka birşey yapmazlar... de" (et-Tevbe, 9/47) âyeti delil teşkil etmektedir.

"Ve; Oturanlarla beraber oturun, denildi." Bir görüşe göre bu onların birbirlerine söyledikleri bir sözdür. Diğer bir görüşe göre ise bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın sözlerindendir. O takdirde bu daha önce kendisinden söz edilen Hazret-i Peygamberin verdiği izin demek olur. Bir diğer görüşe göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözü onlara kızgınlıkla söylemiş, onlar da lâfzın zahirini kabul ederek: Peygamber bize izin vermiş bulunuyor, demişlerdi. Bir diğer görüşe göre bu, onların Savaşa çıkmayıp yardımdan uzak kalmalarını ifade eder. Yani, yüce Allah onların kalplerine oturma duygusunu yerleştirdi.

"Oturanlarla beraber" âyeti ise, hastalık sahibi, kör, kötürüm, kadın ve çocuklarla beraber oturun, demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

Eğer onlar aranızda çıksalardı, sizde şer ve fesadı artırmaktan başka bir şey yapmazlar, aranıza fitne sokmak kastıyla muhakkak koşarlardı. Aranızda onlara kulak verecekler de vardır. Allah zâlimleri çok iyi bilendir.

"Eğer onlar aranızda çıksalardı, sizde şer ve fesadı artırmaktan başka bir şey yapmazlar... di" buyuruğu münafıkların geride kalıp mü’minlerle birlikte çıkmamaları dolayısıyla mü’minlere bir tesellidir.

"Şer ve fesad; bozgunculuk, laf taşımak (koğuculuk) ve ayrılıklar tohumunu ekip yalan şayialar çıkartmak" demektir. Bu kelime burada munkatı' bir istisnadır. Yani, onlar sizin gücünüzü artırmazlardı. Bunun yerine şer ve fesat çıkartmaya çalışırlardı, demektir.

Bir diğer açıklamaya göre mana şudur: Onlar, İçinde bulundukları mütereddit görüşleriyle sizin ancak şer ve fesadınızı artırırlardı. O takdirde istisna munkatı' olmaz.

"Aranıza fitne sokmak kastıyla muhakkak koşarlardı" yani, aranızı bozmak için çabucak harekete geçerlerdi. "Koşmak, hızlıca yürümek" demektir. Nitekim recez vezninde şair şöyle demektedir:

"Keşke onda ben bir genç delikanlı olsaydım

Ve orada hızlıca koşup gidip gelseydim."

Deve koşup ve hızlıca yürüyüp yol aldığı vakit denilir. Bunun " Onu bıraktım" demektir. (........) ın kısmen hızlı yürümeyi ifade eden; şeklindeki yürüyüş olduğu da söylenmiştir.

"Aranıza" kelimesinin "ara" anlamına gelen; ise; iki şey arasındaki aralık demektir. Bunun çoğulu, şeklinde gelir ki bu da saflar arasındaki aralık ve boşluk manasına gelir.

Yani onlar (sizinle birlikte çıkmış olsalardı) laf alıp götürmek ve aranızı bozmak suretiyle sizi birbirinizden uzaklaştırırlardı.

"Aranıza fitne sokmak kastıyla" anlamındaki âyet ikinci bir mef'ûldür. Yani onlar sizin fitneye düşmenizi de arzu ediyorlardı. Bu da aranızın bozulmasını ve bir birinize karşı kışkırtmayı istiyorlardı, demektir. Burada sözü geçen "fîtne"nin şirk manasına geldiği de söylenmiştir.

"Aranızda onlara kulak verecekler de vardır." Yani, aranızda sizden haberler alıp onlara taşıyacak casuslar vardır. Katade: Aranızda onların sözlerini kabul ile karşılayan, onlara itaat eden kimseler vardır diye açıklamıştır. en-Nehhâs der ki: Birinci görüş daha uygundur. Çünkü, "Kulak verenin iki anlamından daha çok kullanılan manası, sözü işiten, ona kulak veren kimse demektir. Yüce Allah'ın:

"Yalana çokça kulak verenler" el-Mâide, 5/42.1 âyeti de buna benzemektedir. İkinci görüşün işaret ettiği manayı İfade etmek için İse, hemen hemen; "Dinleyen" kelimesinden başkası kullanılmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki, onlar bundan önce de fitne aramışlar, sana karşı bir takım ister çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar İstemedikleri halde Allah'ın emri üstün geldi.

"Yemin olsun ki, onlar bundan önce de fitne aramışlar..." Yani, onlar durumları açığa çıkmadan ve gizledikleri hususlara ve ileride yapacakları şeylere dair vahiy inmeden önce de fesat çıkarmak ve kötülük yapmak istemişlerdi.

İbn Cüreyc der ki: Bu âyetiyle yüce Allah münafıklardan oniki kişiyi kastetmektedir. Bunlar Akabe gecesi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)Ve suikast yaparak öldürmek için Seniyetü’l-Vedâ denilen yerde pusu kurmuşlardı.

"Sana karşı da birtakım işler çevirmişlerdi." Yani onlar, senin getirdiğin valiyi çürütmek hususunda çeşitli görüşler ortaya atmış, işler çevirmişlerdi.

"Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri halde Allah'ın emri" yani O'nun dini

"üstün geldi."

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

Onlardan bazdan da: "Bana İzin ver, beni fitneye düşürme derler. Bilin ki onlar, zaten fitnenin ortasına düşmüşlerdir. Şüphe yok ki cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır.

"Onlardan bazıları da: Bana izin ver...derler" âyetindeki

"İzin ver" emir fiili; İzin verdi, verir'den emirdir. Bu fiilden emir yapılacak olursa, başa esreli bir hemze ve ondan sonra da fiilin "fâ"sı (birinci harfi olan hemze) gelir. Ancak iki hemze bir arada bulunmayacağından makabli de esreli olduğundan dolayı, ikinci hemze "ye" harfi ile ibdaledilerek denilir. Ancak bu emir vasıl ile okunucak olursa, iki hemzenin bir arada bulunmasını engelleyen illet ortadan kalkar ve bu sefer ikinci hemze vasıl ile okunur. Bundan sonra da hemze telaffuz edilerek; "Onlardan bazıları das Bana izin ver... derler" diye okunur. Verş ise Nafi'den: "Onlardan bazdan da: Bana izin ver... derler" diye okuduğunu rivâyet etmektedir. Böylelikle hemzeyi sakin değil de "vav" olarak harf-i medmiş gibi okur.

en-Nehhâs der ki: "Filana izin ver, sonra ona izin ver" denilecek olursa, her ikisindeki "izin ver" anlamındaki kelimelerin yazılışlarında "zel" harfinden önce hemze ve "ye" vardır. Şayet; "Filana izin ver ve başkasına izin ver," denilecek olursa, bu sefer ikincisinde "ye" getirilmez. "Vav" yerine "fe" harfi kullanılacak olursa yine böyledir. "Sonra" ile "vav" arasındaki farka gelince; "sonra" anlamındaki kelime üzerinde vakıf yapılabilir ve diğer kelimelerden ayrı okunabilir. "Vav" İle "fe" harfleri üzerinde ise ne vakıf yapılabilir, ne de ayrı yazılabilirler.

Muhammed b. İshak der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk'e çıkmak istediğinde, Selemeoğullarından el-Ced b. Kays'a şöyle demişti: "Ey Ced, Rumlar ile Savaşıp da onlardan odalık cariyeler ve hizmetçiler edinmeye ne dersin?" el-Ced şu cevabı verir: Kavmim, benim kadınlara ne kadar düşkün olduğumu bilirler. Ben, Sanoğullarının (Rumların) kadınlarını görecek olursam, onlara karşı kendimi tutamayacağımdan korkarım. Sen beni fitneye düşürme de, oturmak üzere bana izin ver. Buna karşılık malımla sana yardımcı olacağını. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan yüzçevirip: "Haydi sana izin verdim"diye buyurdu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Aynı manada yakın bir rivâyet; Taberenî. el-Mu'cemu'l-Evsat, VI, 281. Onların yüzlerinin güzelliği dolayısıyla sen benî fitneye düşürme demek istemişti. Oysa, onun münafıklıktan başkaca bir rahatsızlığı yoktu.

el-Mehdevî der ki: San (el-Asfar), Habeşlilerden bir adamdır. Bunun, çağlarında kendilerinden daha güzel hiçbir kimsenin bulunmadığı kızları vardı. Ve o sırada o kişi, Rum diyarında bulunuyordu.

Bir diğer görüşe göre onlara bu ismin veriliş sebebi, Haberlilerin Rumlara galip gelmiş olmalarıdır. Onlardan kız çocukları olmuş, bu kız çocukları ise Rumların beyaz tenlerinden, Habeşlilerin de siyah tenlerinden etkilenerek kırmızı ve sarı karışımı bir ten renkleri olmuştu. İbn Atiyye der ki: İbn İshak’ın bu görüşünde nisbeten bir gevşeklik vardır.

Taberî de isnadını kaydederek Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu kaydetmektedir: "Haydi gazaya çıkınız. San'nın kız çocuklarını ganimet alacaksınız." Bunun üzerine el-Ced ona: Sen bize izin ver de, kadınlar sebebiyle bizi fitneye düşürme. Bu ise, birincisinden daha farklı bir açıklamadır. Münafıklığa ve Resûlüllah'a karşı çıkmaya daha yakışan hal budur. Bu âyeti kerîme nâzil olunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Selemeoğullarına -ki, el-Ced de onlardan birisiydi- şöyle demişti: "Sizin efendiniz kimdir ey Selemeoğulları?" Onlar: Efendimiz Ced b. Kays'dır. Şu kadar var ki o, hem cimri hem korkaktır, demişlerdi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştu: "Peki, cimrilikten daha kötü ve büyük bir kusur ne olabilir? Hayır, sizin efendiniz o beyaz tenli delikanlı olan Bişr b. el-Berâ b. Ma'rûr'dur." İbnu’l-Ashâb, Usdu'l-Ğabe, I, 218. Ensar'dan Hassan b. Sabit de Bişr b. el-Berâ hakkında şunları söylemiştir;

"Cömertliği dolayısıyla Bişr b. el-Berâ önder kılındı

Gerçekten Bişr b. el-Berâ önder kılınmaya lâyıktır

Bir heyet ona geldi mi, bütün malını harcar da

Bunu alın der, ben yarın yine döneceğim (aynı şeyleri yapacağım), der."

"Bilin ki onlar, zaten fitnenin ortasına düşmüşlerdir." Yani, günah ve masiyetin ta içine düşmüşlerdir. Bu da münafıklık ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan geri kalmaktır.

"Şüphe yok ki cehennem kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır." Onlar cehennem ateşine doğru yol alıyorlar. O, onları kuşatacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

Eğer sana bir iyilik isabet ederse bu onların hoşuna gitmez. Şayet sana bir musibet erişirse: "Biz daha önce tedbirimizi almışız" derler ve sevinçle dönüp giderler.

"Eğer sana bir İyilik isabet ederse bu onların hoşuna gitmez." Anlamındaki âyet, şart ve cevabını birlikte ifade etmektedir. Aynı şekilde:

"Şayet sana bir musibet erişirse, biz daha önce tedbirimizi almışız derler ve sevinçle geri dönerler" âyeti de bu şekildedir. "Ve..." den sonrası da ikinci şart cümlesine atfedilmiştir. Âyet-i kerimede geçen: "İyflilrden kasıt, ganimet ve zaferdir. "Musibet’ten kasıt ise yenilgiye uğramaktır.

"Biz daha önce tedbirimizi almışızdır" şeklindeki sözleri ise, kendimiz için gerekli ihtiyatî tedbirleri aldık ve bu konuda kararımızı verdik. O bakımdan Savaşa çıkmayacağız, demektir.

"Ve sevinçle dönüp giderler" bu yaptıklarını beğenerek, imandan yüzçevirir giderler.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

De ki Allah'ın bizim için yazdığından başkası asla bize isabet etmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için mü’minler yalnız Allah'a güvenip dayanmalıdır."

"De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası asla bize isabet etmez." Bir görüşe göre Levh-i Mahfuz'da yazılanlar; bir diğer görüşe göre, O'nun bize Kitabında; biz ya zafer kazanır ve bu zafer bizim için güzel olur, yahut da öldürülür şehid düşeriz, bu da bizim için daha büyük bir güzellik olur diye haber vermiş olduğundan başka bir şey olmaz, demektir. Yani, herşey ilâhî kaza ve takdir iledir. Nitekim el-A'raf Sûresi'nde (7/37. âyetin tefsirinde) ilim, kader ve kitabın aynı şeyler olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

"O, bizim mevlâmızdır" bize yardım edecek olandır. Tevekkül ise; işi O'na havale etmektir.

Cumhûr; şeklinde; ile nasb ile okurlar. Ebû Ubeyde Araplar arasında bu edat dolayısıyla muzari fiili cezm ile okuyanlar bulunduğunu nakletmektedir. Talha b. Mûsarrif bunu; "Bize İsabet eder mi" diye okunmuştur. Rey Kadısı A'yen'den, Onun bunu: "De ki... asla bize isabet etmez" şeklinde "nun" harfini şeddeli olarak okuduğu da nakledilmiştir ki, böyle bir okuyuş lahn'dir. Çünkü haber olan bir ifade "nün" ile tekid edilmez. Şayet bu Talha'nın kıraatinde olsaydı câiz olurdu. Nitekim yüce Allah:

"Hilesi kızgınlık duyduğu şeyi giderir mi..." (el-Hacc, 22/15) diye buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

De ki: "Bize İki güzel şeyin birinden başkasının gelmesini mi gözetir durursunuz? Halbuki biz, Allah'ın size kendi katından yahut bizim ellerimizle bir azap getireceğini bekliyoruz. Öyleyse bekleyiniz. Muhakkak biz de sizinle beraber bekleyenleriz."

"De ki; Bize... mi gözetir durursunuz" âyetini, Kûfeliler "lâm" harfini "te" ile idğâm ederek okurlar, Marife "lâm"ının (ismi belirtici lâm) İse, (bu gibi harflerden önce gelirse) İdğamdan başka türlü okunması câiz değildir. Nitekim yüce Allah'ın:

"Tevbe edenler" (et-Tevbe, 9/112) âyetinde de böyledir. Çünkü Arapçada marife lâm'ı çokça kullanılır. Ancak yüce Allah'ın;" De ki: Geliniz" (el-En'âm, 6/151) âyetinde lâm'ın "te" harfine idğam edilmesi câiz değildir. Çünkü: "De ki" fiili illetli bir fiildir, İdğam yapmak suretiyle ondaki bu illeti ikiye çıkarmazlar. "Beklemek" demektir. Mesela; " ifadesi, yiyeceği, pahalanıncaya kadar bekledi," bekletti, anlamına gelir.

“Güzel şey" kelimesi, "En güzel"in müennesidir. hem tekil, hem çoğul olarak kullanılır. Bu kelime, ancak harf-i tarifli olarak kullandır. O bakımdan "güzel bir kadın gördüm" anlamında; denilmez.

"İki güzel şey"den kasıt ise, ganimet ve şehadetür. Bu açıklama İbn Abbâs, Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir. İfadede lâfız soru şeklinde olmakla birlikte azarlamak anlamındadır.

"Halbuki biz, Allah'ın size kendi katından yahut bizim ellerimizle bir azap getireceğini bekliyoruz" yani sizden önceki ümmetlere isabet eden cezalar gibi sizi helâk edecek bir cezayı katından üzerinize göndermesini, yahut da bize sizinle Savaşmak üzere izin vermesini bekliyoruz.

"Öyleyse bekleyiniz" ifadesi ise bir tehdittir. Yani, şeytanın size olan vaadlerini bekleyiniz. Biz de Allah'ın bize vaadlerini beklemekteyiz.

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

De ki: "İsteyerek veya islemeyerek harcayın. Sizden asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz, fasıklık eden bir kavim oldunuz."

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi ve Anlamı:

İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerîme Oturmak üzere bana izin ver, işte malım onunla sana yardımcı olayım, diyen el-Ced b. Kays hakkında nâzil olmuştur.

Yüce Allah'ın:

"Harcayın (infak edin)" âyeti bir emirdir. Ancak şart ve cevap manasına gelmektedir. Araplar böyle bir durumda ifadeyi bu şekilde kullanır ve "veya (ev)" edatını kullanır. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Bize iyilik veya kötülük yap. Tarafımızdan kınanmazsın sen.

Ve eğer uzaklaşıp gidersen dahi senden uzaklaşılmaz."

Yani, sen kötülük veya iyilik yapsan da biz senin bildiğin durumdayız.

Âyetin anlamı şudur: Siz, isteyerek yahut istemeyerek harcayacak olsanız dahi bu harcamalarınız kabul olunmayacaktır. Sonra Allah onların harcamalarının niçin kendilerinden kabul olunmayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

"Harcamalarının onlardan kabul edilmesini engelleyen sadece şudur: Onlar Allah'ı ve Rasulünü inkâr etmişlerdir." (et-Tevbe, 9/54) İşte bu, kâfirlerin dünyadaki iyi işlerinin ahirette faydasını göremeyeceklerinin en açık delillerinden birisidir ki, bu da bir sonraki başlığımızın konusudur:

2. Kâfirlerin Dünya Hayatındaki İyiliklerinin Ahirette Karşılığı Yoktur:

Kâfirin işleri, eğer akrabalık bağlarını gözetmek, yoksulun ihtiyacını karşılamak, darda kalmış olanın sıkıntısını gidermek gibi iyilik türlerinden olursa, bunların sevabını almaz ve ahirette bunlardan faydalanmaz. Şu kadar var ki, bu iyilikleri karşılığında ona dünyada ihsanda bulunulur. Bunun delili ise Müslim'in Âişe (radıyallahü anha)'dan şöyle dediğine dair rivâyetidir: Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. İbn Cud'an, cahiliye döneminde akrabalık bağını gözetir, yoksula yemek yedirirdi. Bunun kendisine bir faydası olacak mı? Peygamber şöyle buyurdu: "Bunun kendisine faydası olmayacak. Çünkü o, birgün olsun: Rabbim, din (kıyâmet) günü günahımı bana bağışla dememiştir." Müslim, Îman 365; Müsned, VI, 93.

Enes (radıyallahü anh)'dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şüphesiz Allah hiçbir mü’mine (mükâfatı eksik verilmek suretiyle) bir iyiliğinde dahi zulmetmez. Dünyada da onun karşılığı ona verilir. Ahirette de ondan dolayı ona mükâfat verilir. Kâfire gelince o, dünyada Allah için yapmış olduğu İyilikler karşılığında ona yemek yedirilir (ihsanda bulunulur). Nihayet âhirete gittiğinde, onun karşılığını görebileceği herhangi bir iyiliği kalmamış olur," Müslim, Sifâtu'l-Münafikın 56; Müsned, III, 123, 283. İşte bu, (bu hususta) açık bir nastır.

Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: Acaba bu doğru vaad gereğince, kâfirin, bu dünya hayatında iyiliklerine karşılık yedirilip ona bağışta bulunması muhakkak ve kaçınılmaz bir şey midir? Yoksa bu, şanı yüce Allah'ın:

"... Biz de burada dilediğimize dileyeceğimiz şeyi çabucak veririz" (el-İsra, 17/18) âyetinde sözü geçen Allah'ın dileği (meşîeti) ile mi kayıtlıdır? İkincisi bu husustaki iki görüşün sahih olanıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Kâfirin yaptığına "hasene: güzellik, iyilik" denilmesi ise, kâfirin bu husustaki zanni dolayısıyladır. Yoksa onun Allah'a yakınlaşmak üzere yapacağı herhangi bir ameli sahih değildir. Çünkü Allah'a yakınlaştırıcı amelin sahih olmasının şartı olan îman bulunmamaktadır. Ya da buna "hasene" deniliş sebebi, mü’minin hasenesine şekil itibariyle benzediğinden dolayıdır. Görüldüğü gibi bu hususta da iki görüş vardır.

3. Müslüman Olmadan Önce İyilik Yapanın İyiliklerinin Durumu:

Denilse ki; Müslim'de, Hakîm b. Hizâm'dan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü, ben cahiliye döneminde iken ibadet kastıyla verdiğim sadaka yahut köle azad etmek veya akrabalık bağını gözetmek gibi bir takım hususlarda (benim için) ecir var mıdır, ne dersin? diye sorunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Sen, geçmişinde yapmış olduğun hayırlar üzere İslâm'a girdin." Buhârî, Zekât .24, Buyû’ 100, Itk 12, Edeb 16; Müslim, Îman 194, 195; Müsned, III, 402.

Buna şu cevabı veririz: Hazret-i Peygamberin: "Sen, geçmişte yaptığın hayırlar üzere İslama girdin"ifadesi konu ile ilgili aslî delillerin zahirine uygun değildir. Çünkü kâfirin yüce Allah'a yakınlaşmak kastı ile yapacağı ibadetler sahih olamaz ki bu İtaati dolayısıyla sevap alması sözkonusu olsun. Çünkü Allah'a yakınlaşmak kastıyla itaatte bulunacak kimsenin kendisine yakınlaşmak istediği yüce Zatı bilip tanıması şarttır. Böyle bir şart bulunmayacak olursa, şarta bağlı olarak öngörülen hususun sıhhati de sözkonusu olamaz. Buna göre hadisteki mana şöyle olur: Eğer sen cahiliye döneminde güzel bir takım huylar kazanmış isen, bu huyların İslâmda da sana güzel alışkanlıklar kazandırmıştır. Çünkü Hakîm (radıyallahü anh) altmışı cahiliye döneminde, altmışı da müslüman olmak üzere yüzyirmi yıl yaşamıştı. Cahiliye döneminde yüz köle azad etmiş, yüz kişiyi de deve sırtında taşımış idi. İslâm'da da aynı işleri yaptı. Bu, açıkça anlaşılan bir husustur.

Şöyle de açıklanmıştır: Kâfir iken işlemiş olduğu günahları müslüman olmak suretiyle düştüğü gibi, müslüman olması dolayısıyla (müşrik iken) yaptıklarına karşılık Allah'ın onu mükâfatlandırması Allah'ın lütfu keremi açısından uzak bir İhtimal olarak görülemez. Asıl mükâfatını görmeyecek kişi, müslüman da olmayan, tevbe de etmeyen ve kâfir olarak ölen kişidir. Hadisin zarihinden anlaşılan da budur, yüce Allah'ın izniyle sahih olan görüş de bu olmalıdır. Daha önce yapmış olduğu hayırlardan sonra müslüman olup da müslüman olarak ölen kimsenin önceden yapmış olduğu hayırların mükâfatını, almaması ile ilgili olarak îman şartının bulunmadığını söylemek, hiçbir şekilde değişmesi sözkonusu olmayan akli bir şart değildir. Şanı yüce Allah güzel bir şekilde İslâm'a bağlanan bir kimsenin (müslüman olmadan önceki) amelini boşa çıkarmayacak kadar kerimdir. Nitekim, el-Harbî de bu hadisi bu anlamda yorumlayarak şöyle demiştir: "Sen, geçmişte yaptıkların üzere müslüman oldun." Yani, bundan önce işlemiş oluduğun hayırlı amellerinin mükâfatı sana verilecektir. Nitekim bir kimseye: Sen bin dirhem üzere İslâm'a girdin, denileceği vakit, o bin dirhemi kendi payına eline geçirmiş olmak üzere İslâm'a girdiği anlaşılır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

4. Ebû Talib'in Özel Durumu:

Denilse ki: Müslim, Hazret-i Abbas'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü dedim, Ebû Talib seni korur, sana yardımcı olurdu. Bunun ona faydası oldu mu? Hazret-i Peygamber: "Evet"diye buyurdu. "Ben onu her tarafını kaplayan bir şekilde ateş içerisinde buldum da onu topuklarına kadar ateşin ulaştığı bir yere çıkardım." Müslim, Îman 358.

Buna şöyle denilir: Kâfirin işlemiş olduğu hayırlar sebebiyle azabının bir bölümünün hafifletilmesi uzak bir ihtimal değildir. Ancak bu, Ebû Talib hakkında varid olduğu şekilde ayrıca bir şefaatte bulunulmasını da gerektirmektedir. Kur'ân-ı Kerîm:

"Artık şefaat edenlerin şefaati onlara fayda vermez" (el-Müddesir, 74/48) âyeti ile onun dışındakilerin durumu hakkında haber vermektedir. Yine kâfirler hakkında:

"Bizim bir şefaatçimiz yoktur ve candan, hiçbir dostumuz da" (eş-Şuara, 26/100-101) diyecekleri de bize haber verilmektedir. Müslim de, Ebû Said el-Hudrî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda amcası Ebû Talib sözkonusu edilince şöyle buyurdu: "Kıyâmet gününde belki benim şefaatimin ona bir faydası olur da bu sebepten ötürü topuklarına kadar ulaşacak bir ateşe konulur ve bundan beyni kaynar." Buhârî, Menakıbu'l-Ensâr 40; Müslim, îman 360; Müsned, III, 50, 55. Hazret-i Abbas'ın rivâyet ettiği hadiste de: "... ve eğer ben olmasaydım hiç şüphesiz ateşin en aşağı basamağında olurdu"dediği de kaydedilmektedir. Buhârî, Menakbu'l-Ensâr 40T Edeb 115; Müslim, Îman 357; Müsned, I, 206, 210. Yüce Allah'ın:

"Çünkü siz, fâsıklık eden bir kavim oldunuz" kâfirler oldunuz, demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

Harcamalarının onlardan kabul edilmesini engelleyen sadece şudur: Onlar Allah'ı ve Rasûlünü İnkâr etmişlerdir. Namaza ancak üşene üşene gelirler. İnfaklarını da mutlaka isteksiz yaparlar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Amellerin Kabul Edilmesi ve Küfür:

Yüce Allah'ın:

"Harcamalarının onlardan kabul edilmesini engelleyen sadece şudur: Onlar..." âyetindeki; yani "kabul edilmesini" terkibindeki: "...me..." nasb mahallindedir. İstisna edatından sonra gelen; ise ref mahallindedir. Âyetin anlamı da şöyle olur: Onlardan yaptıkları harcamaların kabul edilmesini engelleyen tek husus, onların kâfir oluşlarıdır.

Kûfeliler "Onlardan kabul edilmesini" âyetini ("te" harfi ile değil de) "ye" ile okumuşlardır. Çünkü "harcamalar" (anlamındaki "nefakat") ile infak (harcamak), aynı şeydir.

2. Namazdan Ûşenenler:

Yüce Allah'ın:

"Namaza ancak üşene üşene gelirler" âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demiştir: Böyle bir kimse cemaat arasında bulunursa namaz kılar, tek başına kalırsa namaz kılmaz. Böyle bir kişi namaz dolayısıyla bir mükâfat ummayan, onu terk etmekten ötürü de bir ceza göreceğinden korkmayan bir kimsedir. Münafıklık kaçınılmaz olarak ibadette bir tembelliğe götürür. en-Nisâ Sûresi'nde (4/142. âyetin tefsirinde) bütün bu hususlara dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Orada bütün tafsilatıyla el-Alâ hadisini de zikretmiş bulunuyoruz. Bk. Müslim, Mesacid 195; Ebû Dâvûd, Salât, 5; Tirmizî, Salât 6; Nesâî, Mevâkît, 9; Muvatta’', Kur'ân 46; Müsned, III, 149. Cenab-ı Allah'a hamd olsun.

3. Münafıkların İnfakı:

"İnfaklarını da mutlaka İsteksiz yaparlar." Çünkü onlar bu infaklarını bir borç yükü diye sayarlar, infakta bulunmamayı da bir ganimet bellerler. Durum böyle olduğuna göre, onların bu harcamaları asla makbul olamaz ve önceden de geçtiği üzere bunlardan dolayı onlara sevap verilmez.

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

Artık onların malları da, evlatları da seni imrendirmesin. Doğrusu Allah, bunlar yüzünden dünya hayatında onları azaba uğratmayı ve canlarının kâfirler olarak güçlükle çıkmasını ister.

Yani bizim onlara verdiklerimiz hoşuna gitmesin. Onlara da meyletme. Çünkü bu bir istidrâcdır.

"Allah bunlar yüzünden... onları azaba uğratmayı... ister." el-Hasen der ki: Yanı, onları zekât vermek zorunda bırakmak ve Allah yolunda infaka mecbur etmek suretiyle onları azaplandırır, demektedir. Taberî'nin tercih ettiği görüş de budur.

İbn Abbâs ve Katade: İfadede takdim ve tehir vardır, derler. Yani, dünya hayatında onların malları da evlatları da seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlar sebebiyle ahirette onları azaplandırmak ister. Arapça bilginlerinin çoğunluğunun görüşü budur. Bunu da en-Nehhâs nakletmiştir.

Mal toplamak uğrunda çalışıp didinmek suretiyle onları azaplandırır diye de açıklanmıştır. Bu açıklamaya ve el-Hasen'in görüşüne göre ise ifadede takdim ve tehir diye birşey yoktur ve bu güzel bir açıklamadır.

Bir diğer görüşe göre mana şöyledir: Onların malları da çocukları da seni imrendirmesin. Allah, münafık olduklarından ötürü dünya hayatında onları azaplandırmak ister. Çünkü onlar, istemeyerek, hoşlanmayarak infakta bulunurlar. Bundan ötürü de yaptıkları harcamalar onlar için bir azap sebebidir.

"Ve canlarının kâfirler olarak güçlükle çıkmasını İster" âyeti, yüce Allah'ın onların kâfirler olarak ölmelerini murad ettiği ve bunu önceden takdir ettiği hususunda açık bir nasstır.

Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

Onlar muhakkak sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değildirler. Fakat onlar korkak bir topluluktur.

"Onlar muhakkak sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler." yüce Allah, mü’min olduklarına dair yemin etmelerinin münafıkların huyundan olduğunu açıklamaktadır. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın:

"Münafıklar sana geldiklerinde: Biz şehadet ederiz ki muhakkak sen Allah'ın Resûlüsün, dediler..." (el-Münâfikûn, 63/1) âyeti de buna benzemektedir.

"Onlar korkak bir topluluktur." Hallerinin açığa çıkıp da bundan Ötürü öldürülmekten korkarlar, anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

Eğer sığınacak bir yer yahut mağaralar veya sokulacak bir delik bulsalardı, serkeş bir at gibi süratle o tarafa yönelirlerdi.

"Eğer sığınacak bir yer... bulsalardı" âyetinde vakıf böylece (yani tenvinli olan hemze elif gibi okunarak) yapılır. Yazıda birisi hemze diğeri ise tenvinden bedel olarak iki elif ile yazılır. " Bir cüzü gördüm" ifadesi de böyledir.

"Sığınacak bir yer" Katade ve başkalarından nakledildiğine göre kale diye açıklanmıştır. İbn Abbâs, korunulacak ve himaye olunacak yer; diye açıklamıştır ki, bunlar aynı şeylerdir. "Ona sığındım" demektir. Mastarı İse, şeklinde gelir, da aynı şekilde ona sığındım, anlamındadır. Yine kelimeleri de; sığınak ve sığınılan yer, demektir. (........) ise, ikrah, zorlamak, mecbur etmek manalarına gelir. "Onu o şeye mecbur ettim," anlamına gelir.

"İşimi Allah'a havale ettim," anlamındadır. Amr b. Lece et-Temimî (doğrusu baskıya hazırlıyanın da ifade ettiği gibi et-Teynrfdir) ise şair birisidir. Bu açıklamaları el-Cevherî'den aktardık.

"Yahut mağaralar" kelimesi, "mağara" kelimesinin çoğulu olup, bu da, Çok yağmur ihsan etti, eder, fiilinden türemektedir. el-Ahfeş, bunun; kipi ile (aynı anlama gelir) gelmiş olması da mümkündür, demektedir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

"Akşamı ettiğimiz vakit de sabahladığımız vakit de Allah'a, hamd olsun."

İbn Abbâs der ki: Mağaralardan kasıt, içe doğru büyük oyuklar ve sirdaplardır ki, bunlar içlerinde gizlenilip saklanılan yerlerdir, Su yerin dibine çekildi, pınar yerin dibine çekildi," fiilleri de buradan gelmektedir.

"Veya sokulacak bir delik" kelimesi, "Girmekken "müfteal" vezninde kullanılan bir kelimedir. İçine girmek suretiyle gizlenilip saklanılan yer demektir. Bunu (aynı manada olmakla birlikte) tekrarlaması, lâfzın farklılığından ötürüdür. en-Nehhâs der ki: Bu kelimenin asli; şeklindedir, "te" harfi "dal" harfine dönüşmüştür. Çünkü "dal" cehri bir harf, "te" ise mehmustur ve her ikisinin de mahreci birdir.

Bir görüşe göre de bir kelimenin aslı; şeklinde veznindedir. Nitekim Ubey'in kıraatinde; şeklindedir ki, bunun manası; ardı arkasına girmek demektir. Yani kendileri ile birlikte girecek bir topluluk bulsalardı... anlamına gelir. el-Mehdevî derki: Bu şekilde kelime, Girişi zorla yapma pahasına da olsa gerçekleştirmek anlamını ifade eder. Yine Ubey'den bu kelimeyi; (Suâli) şeklinde 'den gelen bir ism-i mekân olarak okuduğu da rivâyet edilmiştir ki, bu şaz bir rivâyettir. Çünkü bu kelimenin sülâsisi Sîbeveyh ve onun görüşünü benimseyenlere göre müteaddİ değildir. el-Hasen, İbn Ebi İshak ve İbn Muhaysin ise bu kelimeyi, şeklinde "mim" harfini üstün, "dal" harfini de sakin olarak okumuşlardır. ez-Zeccâc der ki: Bu kelime "mim" harfi ötreli, "dal" harfi de sakin olmak üzere;şeklinde de okunur. İbn Muhaysın'ın kıraati; Girdi, girer fiilinden, diğerinin kıraati ise; Girdirdi, girdirir Fiilinden ismi mepul yapılmıştır. (Mimli) mastarı mekan ve zaman isimleri de aynı şekilde gelir. Nitekim Sîbeveyh şöyle bir mısra nakletmektedir:

"ibn Hemmam'ın Has'amlılar üzerine baskını gibi."

Katade, Îsa ve el-A'meş'ten "dal ve hı" harflerini şeddeli;şeklinde okudukları da rivâyet edilmiştir. Cumhûr "dal" harfini şeddeli olarak okumuştur. Yani, içine kendilerini sokacakları bir yer bulsalardı, demektir. İşte bu kelime ile ilgili altı farklı kıraat.

"... Serkeş bir at gibi" yani, sür'atle ve hiçbir kimse onları geri çeviremeyecek bir surette "o tarafa yönelirlerdi" oraya doğru giderlerdi.

"Serkeşlik ederek" ifadesi dizginlerin alıkoymaması halinde at hakkında kullanılan;O den gelmektedir. Şair der ki:

"Binicisini hızla götürür, serkeş bir attır o.

Ve o atın hızlıca koşusu

Ateşte yakılan hurma dallarının çıkardığı sese benzer."

(Âyet-i kerimenin) anlamı şudur: Eğer onlar, sözü geçen bu şeylerden herhangi birisini bulacak olsalardı, müslümanlardan kaçarak hızlıca oraya arkalarını döner, giderlerdi.

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

Bazıları da sadakalar hususunda sana dil uzatırlar. Çünkü eğer kendilerine onlardan verilirse hoşnut olurlar. Şayet onlardan kendilerine verilmezse hemen kızarlar.

"Bazıları da sadakalar hususunda sana dil uzatırlar." Katâde'den gelen açıklamaya göre senin aleyhine konuşur, tenkit ederler. el-Hasen seni ayıplarlar diye açıklamıştır. Mücahid de: Gelir senden ister ve bu konuda seni sınai, demiştir.

en-Nehhâs der ki: Dil bilginlerince kabul edilen görüş Katâde ile el-Hasen'in açıklamasıdır. Çünkü bir kimseyi ayıpladığı vakit; "Onu ayıpladı, ayıplar" denilir. Sözlükte ise bu, gizlice ayıplamak anlamına gelir.

el-Cevherî der ki: Lemz, ayıp demektir. Aslı ise kaş-göz ile işarette bulunmak için kullanılır. Bu fiilin muzarii; "Onu ayıpladı, ayıplar," şeklinde "mim" harfi hem esreli hem ötreli kullanılır, her iki şekilde de bu kelime okunmuştur. ise, çokça ayıplayan kişi demektir. Yine bu fiil bir kimseyi itip onu vurmayı anlatmak için de kullanılır.

(.......) da aynı anlama gelir. O bakımdan; da çokça ayıplayan kişi demektir. aynı anlamı verir. Yine şeklinde çok ayıplayan erkek, çok ayıplayan kadın diye kullanılır, "Onu itti ve vurdu" anlamındadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Lemz, yüze karşı yapılan ayıplama, hemz ise bir kimsenin gıyabında, görmediği yerde ayıplanması demektir. Şanı yüce Allah, münafıklardan bir topluluğu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı sadakaları tevzi ve dağıtması hususunda ayıplamakla ve kendilerine de birşeyler versin diye kendilerini fakir olduğunu ileri sürmekle vasfetmektedir.

Ebû Said el-Hudrî der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir malı paylaştırmakta iken, Hârici asıllı olan Hurkus b. Zuheyr onun yanına geldi. -Ki, buna Temimli Zul Huveysira da denilir.- Bu adam: Ey Allah'ın Rasûlü adaletli ol, deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Yazıklar olsun sana, ben âdil olmazsam kim âdil olur ki."Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bu, sahih bir hadis olup bu mana ile Müslim tarafından rivâyet edilmiştir. Buhârî, Menâkıb 25, Edeb 95; Müslim, Zekat 142, 148; Müsned, II, 219, III, 56, 65.

İşte bu esnada Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) şöyle buyurmuştur: Bırak beni ey Allah'ın Rasûlü de, şu münafığı öldüreyim. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "İnsanların benim arkadaşlarımı öldürttüğümden söz etmelerinden Allah'a sığınırım. Şüphesiz ki bu ve onun arkadaşları Kur'ân okurlar ama Kur'ân gırtlaklarından aşağıya inmez. Onlar ondan okun hedefini delip geçtiği gibi sıyrılıp çıkarlar."

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

Keşke onlar Allah'ın ve Rasûlünün kendilerine verdiğine razı olsalardı da: "Allah bize yeter, yakında bize lütuf ve kereminden Allah da verecektir Rasûlü de. Biz, ancak Allah'tan umara" deselerdi.

Yüce Allah'ın:

"Keşke onlar Allah'ın ve Rasulünnn kendilerine verdiğine razı olsalardı..." âyetindeki;"Keşke..." nin cevabı hazf edilmiştir. İfade: Onlar için daha hayırlı olurdu, takdirindedir.

Bu bölümü tek başına aç →