Tevbe Sûresiİbn Kesîr Tefsîri

Bu sûre Tevbe ve Berae' olmak üzere iki isimle bilinir. Tevbe'nİn mahiyetini açıkladığı ve kabul şartlarını hatırlattığı için et-Tevbe ola­rak isimlendirilir. İkinci adı olan Berâe' ise sûrenin ilk kelimesinden alınmadır.

Bu sûre, Kur'an-ı Kerîm'de başlangıcına «besmele» konulmayan yegâne sûredir. Bu konuda müfessirler farklı sebepler öne sürüyorlarsa da, en doğrusu İmâm Râzî tarafından ortaya atılan; bizatihi Hz. Pey­gamber tarafından sûrenin başlangıcında besmele yazdınlmamıştır. Bu­nun için Sahabîler besmeleyi sûrenin başına koymamışlar ve tabiîn de onların yolunu izlemiştir. Bu, Kur'an'm ilk ve tam şekli ile muhafaza edilerek tahrif edilmeksizin korunması hususunda azâmi dikkat göste­rildiğinin çok güzel bir delilidir, görüşüdür.

Bu sûre üç mevzuu ele almaktadır.

İlk mevzuu 9.-Hicrî yılın Zilka'de ay'ı civarında vahyedilmiştir. Hac hususundaki gerekli izahatı veren konunun önemine binaen, Hz. Peygamber Kabe'ye hacc yapmak üzere yola çıkmış bulunan hacıların reisi Hz. Ebubekir'e, Hz. Ali'yi haberci olarak gönderdi. Hz. Ali'ye, ön­celikle çeşitli arap kabilelerinin temsilcileri ile konuşarak müşriklere karşı izlenecek yeni politikanın tesbiti için gerekli bilgileri göndermesi hususunda tâlîmât verdi.

İkinci mevzu, hicrî dokuzuncu yılın Receb ayında ya da az önce Hz. Peygamber'in Tebûk seferi için hazırlık yaptığı bir sırada gönderildi. Bu kısımda, inananlar, cihâd'm içinde aktif rol alamaya teşvik edil­mekte ve bu görevden geri duranlar (kaçanlar) eski refahlarına yeni­den kavuşmak istedikleri ve nifakları, îmânlanndaki za'fiyetleri, gaf­letleri sebebiyle Allah yolunda canlan feda etmekte tereddüte düştük­leri için azarlanmaktadır.

Üçüncü bölüm Hz. Peygamber'in Tebûk seferi dönüşünde vahye-dildi. Bu bölüm, aynı zaman dilimi içinde meydana gelen çeşitli vak'a-Iar nedeniyle vahyedilmiş ve sonradan Hz. Peygamber tarafından Al­lah'ın gösterdiği ilham üzerine sûre'deki yerlerine yerleştirilmiş kısım­lardan oluşmaktadır. Fakat bu durum, âyetlerin aynı konuda nazil olun­maları ve aynı olaylar silsilesi içerisinde cereyan etmiş olmaları sebe­biyle sûrenin bütünlüğünde bir kesikliğe yol açmaz. Bu bölüm, müna­fıkları şeytân! hareketleri dolayısıyla uyarır, Tebûk seferinden geri ka­lan müslümanları azarlar. Allah, onların suçunu ortaya koyduktan son­ra, Allah yolunda Cihâd'a katılmayan gerçek mü'minlerin suçunu da bağışlar.

Kronolojik sıralamaya göre birinci bölüm en sonra gelmeliydi. Fakat bu üç bölüm için en önemlisi, konulanna göre sıralanmak olduğundan, mevzular konu bütünlüğü içerisinde sıralandı.

Tarihî Zemin :

Şimdi de sûrenin tarihî zeminini mütalaa edelim. Bu sûrede ele alınan olaylar. silsilesi, «Hudeybiye barış andlaşmasından» sonra meydana gelmiştir. Bu sıralarda güçlü, gayet iyi organize olmuş ve medenî İslâm devletinin kurulması ile Arabistan'ın üçte biri İslâm'ın etkisi altına girmişti. Bu andlaşma, sağladığı nisbî barış ortamı saye­sinde İslâm'ın etkilerini yaymak için daha ileri imkânlar sunuyordu. Sözkonusu bu andlaşmanın imzalanmasından sonra, oldukça önemli .sonuçlara yol açan iki olay meydana geldi:

Bu olayların ilki Arabistan'ın fethiydi. Hz. Peygamber çeşitli kabi­lelere İslâm'ı tebliğ etmek için hey'etleri gönderebiliyordu. İki yıllık kısa bir süre sonunda İslâm, «Câhiliyye»nin eski hükümranlığını geçer­siz kılacak büyük bir güce ulaşmıştı. Kureyş'in gayretli insanlarının İs­lâm ile nihai bir muharebeye girişmek için andlaşmayı ihlâl etmeleri meseleyi tamamen kızıştırmıştı. Fakat Hz. Peygamber, bu ihlâllerin Kureyş'lilere etraflarında yeterli gücü bir araya getirme imkânını ver­memesi için gerekli fiilî tedbîrleri aldı. Ve anî bir akın ile Mekke'ye gi­derek sekizinci hicrî yılın Ramazân ayında Mekke'yi fethetti. Bu fetih,

«Câhiliyye»nin belkemiğini kırmasına rağmen, «Câhiliyye»nin ölüm ha­berini verecek olan Huneyn muharebesinde İslâm'a karşı yeni bir sal­dırıya geçtiler. Hevâzin, Sakîf, Nadir, Cu'şum ve diğer arap kabileleri İslâm'ın diriltici devrim'ini yıkmak için tüm güçlerini Huneyn'de bira-raya getirdiler ama, bu şeytânı hesaplarında bozguna uğradılar. «Câhi-liyye»nin bozgunu tüm Arabistan'a Dar'ül-İslâm (İslâm ülkesi) olma yolunu açtı. Arabistan'ın büyük bir kısmının İslâm hükümranlığına girip ülkenin kıyı köşesine yayılmış «Câhiliyye»nin çok az sayıda taraf­tarının kalması Huneyn'in üzerinden henüz bir yıl geçmeden gerçek­leşmişti.

İkinci olay, Arabistan'ın kuzeyinde Roma İmparatorluğu sınırına yakın bölgelerde yaşayan hristiyanlann kışkırtıcı faaliyetlerinin neden olduğu Tebûk seferinin İslâm'ın muazzam, heybetli bir güç haline gel­mesinde oynadığı roldür. Gerçekten Hz. Peygamber otuzbin kişilik bir orduyla Roma İmparatorluğunun üzerine doğru yürüdü ama, Roma'-lılar harbetmekten sakındılar. Sonuç; Arap Yanmadası'nın dört bir ta­rafından gelen insanlar ve hey'etlerin İslâm'a bîatlannı ve Rasûlullah'a itaat edeceklerini belirtmek için Hz. Peygamberin Tebûk'ten dönüşünü beklemelerine yol açacak kadar Peygamber ve İslâm'ın gücünü artır­mıştı. Bu mutlak muzafferiyeti Kur'an, Nasr sûresinde şöyle açıklar: «Ey Peygamber, Allah'ın yardımı ve fetih (zafer) e ulaştığın zaman in­sanların büyük gruplar halinde İslâm'ın hükümranlığına girdiğini gö­rürsün...»

Tebûk Seferi:

Tebûk seferi daha Mekke'nin fethinden önce başlayan Roma İm­paratorluğu ile çatışmanın sonucudur. Hudeybiye andlaşmasından son­ra, tebliğ hey'etlerinden biri Suriye'ye komşu kuzey bölgelerinde yaşa yan arap kabilelerini ziyarete gitti. Buradaki insanların çoğunluğu Rfr ma İmparatorluğu etkisi altında yaşayan hıristiyanlardı. Genel kabul görmüş uluslararası hukuk prensiblerini çiğneyerek, tebliğ he/etinden onbeş kişiyi Zât'ül-Talah (ya da Zât-ı Itlah) olarak bilinen bölgeye ya­kın bir yerde öldürdüler. Sâdece hey'etin reîsi Kâ'b İbn Umeyr el-Ğıfârî kaçmayı başararak bu fecî • hâdiseyi müslümanîara bildirdi. Bununla birlikte Roma Hükümdarı Sezar'ın emrinde bulunan Basra'nın hıristi-yan valisi Şurahbil İbn Amr, Hz. Peygamber tarafından aynı amaçla gönderilen elçi Haris îbn Umeyr'i öldürdü.

Bu olaylar, Roma İmparatorluğu topraklarına komşu bölgelerde ya­şayan müsiümanlann emniyyet ve selâmetini sağlamak için güçlü bir harekâta girişilmesi hususunda Hz. Peygamberi ikna' etti. Bunun için hicri sekizinci salın Cemâziyelevvel ayında üçbin kişiden müteşekkil bir orduyu Suriye sınırına gönderdi. Ordu Ma'an'a ulaştığında müslü-manlar, Şurahbirin kendileri ile savaşmak üzere 100.000 kişilik bir or­duyla yola çıktığını ve kendisi Hums'ta bulunan Kral Cesar'm da kar­deşi Teodor komutasında 100.000 kişilik başka bir orduyu göndermekte olduğunu öğrendiler. Böylesi korku verici haberlere rağmen, müslüman-ların yiğit, küçük ordusu cesurca ilerledi ve Şurahbil'in ordusu ile Mûte'de karşı karşıya geldi. Korkusuz, «müstezaflar ordusu» niteliğin­deki müslümanlan —bire otuzüç kişilik üstünlüğe sahip olmalarına rağmen— mağlûb edemeyen düşmanların bu başarısızlığı, sonuçta müs-lümanlarm daha kuvvetli duruma gelmelerini sağladı. Bu savaş, İs­lâm'ın tebliği için oldukça yararlı bir imtihandı.

Sonuç olarak; Suriye ve civânnda yan bağımsız devlet olarak ya­şayan araplar, İran İmparatorluğunun etkisi altında Irak'a yakın Necd bölgesinde yaşayan arap kabileler İslâm'a dönerek binler halinde İslâm'ı kucakladılar. Meselâ, reisleri Gatafân, Zubyan, Fezâre gibi kabileler aym anda İslâm'ı kabul ettiler. Bundan başka, Roma İmparatorluğu­nun Arap ordularının komutanlarından olan Ferve îbn Amr el-Curâmî aynı dönemde 'İslâm'ı kabul etti ve îmânının gerektirdiği imtihanını verme hususunda tüm ülkeyi mateme boğan eziyyetlere katlandı. Kral Sezar, Ferve'nin İslâm'ı kabul ettiğini öğrenir öğrenmez yakalanarak huzuruna getirilmesini emretti. Sezar O'na : İki tercihten birini seçme­lisin. Ya İslâm'ı bırakıp yeniden özgürlüğüne ve eski mevkiine kavu­şursun, ya da müslüman olarak kalıp ölümü tercih edersin, dedi. O, tereddütsüz bir şekilde İslâm'ı seçerek Hak yolunda canını feda etti.

Kuşkusuz böylesi olaylar olduğu müddetçe Roma İmparatorluğu'-nun Arabistan'dan sökülüp atılma tehlikesinin varlığını Sezar açıkça farkediyordu. Bunun için, Mûte'de kaybettiği itibârına yeniden kavuş­mak amacıyla hicrî dokuzuncu yılda askerî hazırlıklara başladı. Gas-sânî ve diğer Arap komutanları da Sezar'ın emri altında ordularını top­lamaya başladılar. İslâmî hareketi lehde ya da aleyhde etkileyebilecek en küçük ma'lûmâtı bile büyük bir dikkatle sürekli olarak ta'kîb eden Hz. Peygamber sözkonusu bu hazırlıkları haber alır almaz, bunun ne anlama geldiğini hemen anladı. Ve en ufak bir tereddüt geçirmeksizin Sezar'ın büyük gücüne karşı savaşmaya karâr verdi. Gayet iyi biliyor­du ki o anda gösterilecek en küçük bir korku ifâdesi, İslâmî hareketi üç büyük tehlike ile karşılaşacağı kesin başarısızlığa götürecekti. İlk ola­rak, Huneyn'de yerle bir edilen «câhiliyye»nin can çekişen gücü yeniden ayağa kalkabilirdi. İkincisi, devamlı böylesi bir imkân çıksın diye dört gözle pusuda bekleyen Medîne'Ii münafıklar bu durumu îslâmî hare-ket'e en büyük zararı vermek için kullanabilirlerdi. Zâten bu konuda olanca hazırlıklarını yapıyorlar ve yapmışlardı. Meselâ; Ebu Âmir isimli bir râhib Gassânî'lerin hıristiyan kralına ve Sezar'ın bizzat kendisine bir takım şeytanî planları ihtiva eden gizli mesajlar gönderiyordu. Bu­nun yanında, Medîne'li münafıklar bu şenî amaçlan için gizli toplan­tılar yapabilecekleri bir mescidi de Medine civarında inşâ etmişlerdi. Üçüncü tehlike ise; zamanının diğer süper gücü İran'ı bozguna uğrat­mış ve komşu bölgelere korku salmış olan Sezar'ın direkt olarak müs-lümanlara saldırması tehlikesiydi. Eğer bu üç faktör (yani: Kureyş'in temsil ettiği Arabistan «câhiliyye»si, Medîne'li münafıklar ve zama­nının süpergüçlerinden biri olan Roma İmparatorluğu) müslümanlara karşı ortak bir harekete geçme fırsatını bulurlarsa, bunun İslâm'ın o ana kadar kazandığı gücünü büyük oranda yitirmesi demek olacağı gayet açıktı. Bundan dolayı Hz. Peygamber, zamanın iki süper devle­tinden biri olan Roma İmparatorluğuna karşı sefer hazırlıkları yapıl­masını açık bir deklerasyonla müslümanlara ilân etti. Deklerasyon, ül­kede kıtlığın hüküm sürmesi, beklenen ürünlerin henüz elde edileme­miş olması, Arabistan'ın kavurucu yaz mevsiminin ilk sıcaklarının en yüksek derecelere ulaşmış olması ve genelde savaş hazırlıkları ve özel­de araç-gereç nakliye masraflarını karşılayabilecek düzeyde yeterli pa­ranın bulunmaması gibi zahiren böylesi bir sefer karan almaya son derece elverişsiz şartlar altında açıklanmıştı. Fakat tüm bu zorluklara rağmen, Hz. Peygamber vaz'iyyetin ciddîliğinin farkına vannca, hakk davanın ya ebedî kalmasını ya da yok olmasını doğuracak bu tarihî adımı atmaya karâr verdi. Önceki davranışlarının tâm tersine; Hz. Pey-gamber'in Roma İmparatorluğuma karşı Suriye'ye yapılacak seferi ön­ceden açıkça ilân etmesi, sözkonusu bu seferin ne kadar büyük bir öne­me sahip olduğunu gösteriyordu. Genelde; sefere çıkılmadan önce, hangi tarafa sefere çıkılacağı ve hangi düşmana hücum edileceğinin bilinme­mesi için bütün tedbîrlerini alır ve hattâ Medine'den çıkarken de yönü bilinmesin diye düşmanının yönüne doğru hareket etmezdi. Arabis­tan'ın tüm siyasal güçleri bu kritik karârın vahîm sonuçlarının ne ola­cağının farkındaydılar. «Câhiüyye»nin geriye kalan eski kalmtılan, bü­tün ümitlerini İslâm'ın Roma'lılar tarafından bozguna uğratılmasına bağlamış endişeli bir şekilde sefer'in sonucunu bekliyorlardı. Müna­fıklar da, müslümanlann Suriye'de mağlûb olmaları halinde, içeriden bir ayaklanma hareketi ile İslâm'ın gücünü kırmak için son şansa sahip olacaklarını hesablıyoriardı. Bunun için, inşâ ettikleri mescidlerinde planlar yapmakta a'zamî istifâdeyi sağlıyorlar ve sefer hazırlıklarının başarısız kalması için ellerindeki tüm fırsatları değerlendiriyorlardı. Diğer yandan, gerçek mü'minler, yirmi iki yıldan beri uğrunda canla başla çabaladıkları tcislâmî hareket» in kaderinin, şimdi hassas bir denge noktasında olduğunun tamamen şuurundaydılar. Eğer bu kritik nok­tada cesaret gösterebilirlerse, artık tüm dış dünyanın kapıları «İslâmî hareket»in yayılması için ardına kadar açılacaktı. Yok, eğer zayıflık ya da korkaklık gösterirlerse, Arabistan'da icra ettikleri bunca faaliyete ağıt yakacaklardı bundan böyle.

Bundan dolayı, İslâm'ın bu âşık öncüleri sefer için hararetli bir hazırlığa başladılar. Onların herbiri sefer hazırlıklarına yardımcı ol­mak hususunda diğerlerini geçme yansı içerisindeydiler. Hz. Osman ve Hz. Abdurrahmân İbn Avf bu amaçla büyük miktarlarda para topla­dılar. Hz. Ömer hayatı boyunca kazandıklarının yansını ve Hz. Ebu-bekir de kazancının tamâmını hîbe ettiler. İslâm davasının fakır üye­leri de bu hususta geri kalmadılar ve alinterleri ile kazanabildikleri, ne varsa sefer hazırlığı için harcadılar ve kadınlar da zînetleri ile bu kampanyaya katıldılar. Hayatlannı İslâm uğruna feda etmek arzusu ile donanmış binlerce gönüllü, Hz. Peygambere gelerek savaşa katıla­bilmeleri için orduda kendilerine de yer ayrılmasını ve silâh verilme­sini rica ettiler. Savaşa hazırlık yapamamanın hüznünü gözyaşlan ile büyüten bu insanlann meydana getirdikleri manzara öylesine acıklı idi ki; Hz. Peygamber de onîan donatamamanm kederini yaşıyordu. Kısacası; bu savaşın hazırlığı gerçek mü'minleri, münafıklardan ayıran bir mihenk taşı olmaya başlamıştı. Kampanya sırasında hazırlıklarda geri kalmak, o kişinin İslâm ile çok sağlıksız bir ilişkisi olduğu anlamına geliyordu. Bundan dolayıdır ki; Tebûk seferinde bir kişinin geride kal­dığını öğrenen peygamber, hemencecik şunları söyledi: O'nu yalnız bırakın. Eğer herhangi bir iyilikle karşılaşacaksa, Allah onu yeniden sizin içinize katacaktır. Eğer iyilikten nasibi yoksa, sizi böylesi bir büyük günâhtan kurtardığı için Allah'a şükredin.

Özetle; Hz. Peygamber hicrî dokuzuncu yılın Receb ayında, İs­lâm'ın muzafferiyeti uğruna 30.000 kişilik savaşçısı ile Suriye'ye doğ­ru sefere çıktı. Müslümanlann sahip olduğu deve sayısının çok az ol­ması dolayısıyla, çoğunluğunun yürüyerek ve binme sırasının kendile­rine gelmesini bekleyerek ilerlemek zorunda oldukîan gerçeği hatırda tutulursa, bu seferin hangi şartlar altında yapıldığı daha iyi anlaşılmış olacaktır. Buna ilâve olarak, çölün kavurucu sıcağı ve yaygın su kıtlığı da sözkonusuydu. Fakat bu halisane karârları, İslâm yolundaki samîmi sebattan ve böylesi büyük zorluklar ve sıkıntılar karşısında gösterdikleri azimleri dolayısıyla «üstün derecelerle» mükâfatlandırıldılar. Müslü­manlar Tebûk'e ulaştıklannda, Sezar ve komutanlarının askerlerini cepheden çekmiş olduklannı ve kendileri ile savaşılacak düşmanın or­talarda olmadığım farkettiler. Böylece bir damla kan akıtmaksızın pres­tijlerini artıracak moral bir zafer kazandılar.

Bu konuyla ilgili olarak, Hz. Peygamberin savaş ve zaferleri üzerine çalışan tarihçilerin Tebûk seferi hakkındaki mütâlâalarının doğru olma­dığına dikkatleri çekmek yerinde olacaktır. Hâdisenin, Roma orduları­nın Arabistan'ın sınır bölgelerinde toplanmaları haberleri ile irtibâtlan-dınlması son derece yanlıştır. Gerçekte Sezar ordularını toplamaya başlamıştı, ama Hz. Peygamber daha önce harekete geçerek sınır böl­gelerine ulaştı ve Sezar ordularının saldın için yeterli hazırlık yapma­larına fırsat vermedi. Bununla beraber, Sezar «tedbîr, yiğitliğin en iyi şeklidir» fikrinden hareketle ordularını sınır bölgelerinin gerisine çekti. İslâm yolunda savaşan 3000 savaşçının Mûte'de kendisinin 100.000 kişilik bir kuvvetini nasıl devre dışı bıraktığını da unutmamıştı. 30.000 kişilik bir İslâm ordusuna, hele bizzat Hz. Peygamber'in komu­tasındaki orduya, 200.000 kişilik bir kuvvetle olsa dahi meydan oku­yamazdı.

Hz. Peygamber, Sezar'ın kuvvetlerini sınırdan geri çektiğini far-kedince, problemin ya Suriye topraklarına doğru ilerlemekle ya da iler­lemeyi Tebûk'de durdurup kazanılan moral saferin stratejik ve politik üstünlüklere dönüştürülmesi ile çözülebileceğine kanâat getirdi. O, ikinci şıkkı benimseyerek Tebûk'te yirmi günlük bir konaklamaya ka­râr verdi. Bu süre içinde, halen Roma İmparatorluğu'nun etkisi altın­da olan, ancak Roma İmparatorluğu ile İslâm Devleti arasında bir ter-cîh yapamayan küçük devletleri baskı altına alarak İslâm'ın hükümran­lığına ikna' etti ve bu devletleri İslâm devletine bağımlı hale getirdi. Meselâ, Dümafül-Cendel'den Ukaydir İbn Abdülmelik Kindî, Eyle'den Yuhannâ İbn D'obah ve Maknâ, Cerbâ ve Ezruh'un liderleri gibi bazı hıristiyan reisler Medine İslâm Devletine «Cizye» ödemeyi kabul etti­ler. Bunun sonucu olarak, İslâm devletinin sınırları Roma İmparator­luğuna kadar genişletildi ve bir zamanlar Sezar'ın müslümanlara karşı kullandığı Arap kabilelerin çoğunluğu Roma împaratorluğu'na karşı müslümanlann müttefiki oldular.

Yukarıda anlatılan Tebûk'ün moral zaferi, müslümanlara Roma'-lılar ile topyekûn uzun bir çatışmaya girmeden önce Arabistan'daki hâkimiyetlerini genişletmeleri için çok değerli bir fırsat sağlamıştı. Bu moral zafer sayesindedir ki, o zamana kadar yakın bir gelecekte yeniden «câhiliyye»nin eski hükümranlığına kavuşacağını umuyor olan, şirk'in aşikâr savaşçılarının ve şirklerini İslâm kisvesi altında saklayan münafıkların tüm ümitleri kırılmıştı. Böylesi insanların büyük çoğun­luğu, mevcûd şartların baskısı ile de olsa İslâm'ın gölgesine girdiler. Bu durum en azından, onların soylarından gelecekler arasından «ger­çek mü'minler» çıkmasını mümkün kılacak bir başlangıçtı. Bundan sonra, eski rejimin bağlıları (câhiliyye taraftarları) son derece âciz bir azınlık halinde kaldılar. Ama artık bu câhiliyye kalıntısı, Allah'ın gön­derdiği elçisi'nin «İslâm Devrimi» ni tamamlaması yolunda bir engel teşkil edemezdi. (Mevdûdî, Tefhim el-Kur'an, = The Meaning of the Qur'an, İngilizce metin, II; 345-355).

2. Âyetin Tefsiri

Bu sûre, Allah Rasûlü (s.a.) ne nazil olanların sonunculanndandır. Nitekim Buhârî'nin Ebu Velîd kanalıyla... Berâ'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Son nazil olan âyet: «Senden fetva isterler. De ki: Size babası ve çocuku olmayanın mîrâsı hakkındaki fetvayı Allah ve­riyor...» (Nisa, 176) âyeti; son nazil olan sûre de Berâe'dir.

Bu sûrenin başında besmele çekilmez. Zîrâ sahabe, Mushaf'ul-İmâm'da bu sûrenin başına besmele yazmamışlardır. Bu konuda tâbi oldukları zât mü'minlerin emîri Osman İbn Affân (r.a.) dır. Nitekim Tirnıizî der ki: Bize Muhammed İbn Beşşâr'm... İbn Abbâs'tan riva­yetine göre o, şöyle demiştir: Osman İbn Affân'a : Mesânî (âyetlerinin sayısı yüzden az olan sûreler) den olduğu halde Enfâl ile Miûn (âyetle­rinin sayısı yüz ve daha fazla olan sûreler) dan olan Berâe'yi birlikte yazıp aralarına besmele satın yazmamaya ve bunları ilk yedi uzun sûre içine koymaya sizi sevkeden nedir? diye sordum, şöyle cevabladı: Allah Rasûlü (s.a.) nün bi'setinin üzerinden uzun bir zaman geçmişti. Ona çok âyetli sûreler iniyor; kendisine bir şey nazil olduğunda kâtiblerden birini çağırıp: Bu âyetleri, içinde şu. ve şu konuların zikredildiği sûreye koyunuz, buyuruyordu. Enfâl sûresi Medine'de nazil olan sû­relerin ilkidir. Berâe ise Kur'an'm sonundandır. Bunun kıssası, diğerinin kıssasına benzemektedir. Dolayısıyla ben, bunun ondan ol­duğunu sandım. Allah Rasûlü (s.a.), bunun ondan olduğunu bize açık-lamazdan evvel vefat etti. Bu sebeple ben aralarını birleştirdim, ara­larına besmele satırı yazmadım ve bunu yedi uzun sûre içine koydum. Hadîsi bu şekilde Ahmed İbn Hanbel, Ebu Dâvûd, Neseî, Sahîh'inde İbn Hibbân ve Müstedrek'inde Hakîm başka kanallardan olmak üzere Avf el-A'rabî'den rivayet etmişlerdir. Hâkim hadîsin isnadının sahih oldu­ğunu, Buhârî ve Müslim'in tahrîc etmediklerini söyler.

Bu sûrenin başı Allah Rasûlü (s.a.) ne, Tebûk gazvesinden dön­düklerinde ve onlar haccda iken nazil olmuştur. Sonra müşriklerin o sene bu mevsimde âdetleri üzere hazır bulunacakları, Beyt'i çıplak ola­rak tavaf edecekleri zikredildi de Allah Rasûlü onlarla birlikte olmayı hoş görmedi ve o sene insanlara hacc farzlarını ifâ ettirmesi, bu seneden sonra müşriklerin haccetmeyeceklerini bildirmesi ve insanlar arasında, bu ihtân ilân etmesi için hacc emîri olarak Ebubekir es-Sıddîk'i gön­derdi. Onlar yola çıktıklarında, baba tarafından akrabası olduğu için Allah Rasûlü (s.a.) nden tebliğ alması için —ilerde açıklaması geleceği üzere— Ali ibn Ebu Talib'i peşinden gönderdi

Allah Teâlâ buyurur ki: «(Bu), müşriklerden muahede yaptıkla­rınıza Allah ve Rasûlünden bir ihtar (bir ayrılma ve ayıklanma) dır. Yeryüzünde dört ay daha dolaşın.» Müfessirler burada ihtilâfa düşmüş­lerdir. Bazıları şöyle derler : «Bu âyet, bir vakit ta'yîn edilmeksizin mut­lak olarak kendileriyle ahid yapılanlar veya dört aydan daha az süre ile kendileriyle ahid yapılanlar içindir. Bunların süresi dört aya tamam­lanmış oluyor. Ama vakti ta'yîn edilmiş bir ahid ile kendileriyle ahidle-şilenlerin süresi ne kadar olursa olsun. «O halde onlarla yaptığınız and-laşmayı sonuna kadar tamamlayın. Muhakkak ki Allah müttakîleri sever.» (Tevbe, 4) âyeti gereğince ahid; süresinin sonuna kadardır. Ay­rıca bir hadîste şöyle Duyurulmaktadır: Kimin Allah Rasûlü (s.a.) ile bir andlaşması varsa onun andlaşması müddetinin sonuna kadardır. Bu, sözlerin en güzeli ve kuvvetlisi olup, İbn Cerîr —Allah ona rahmet eylesin— bu görüşü tercih etmiştir. Bu görüş Kelbî, Muharnmed İbn Kâ'b el-Kurazî ve bir çoklarından rivayet edilmiştir.

Ali İbn Ebu Talha, «Müşriklerden muahede yaptıklarınıza Allah ve Rasûlünden bir ihtardır. Yeryüzünde dört ay daha dolaşın.» âyeti hak­kında İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder : Allah'ın, Rasûlü ile and-laşma yapmış olanlar için sınır (tanıdığı süre) dört aydır. Yeryüzünde bu süre diledikleri yerde dolaşacaklardır. Kendisi ile andlâşma olma­yanlar için Allah'ın koymuş olduğu süre, Nahr (hacda kurbân kesme günü) gününden başlamak üzere Muharrem ayının sonuna kadar olmak üzere haram ayların çıkmasıdır. Bu da elli gece eder. Haram aylar çık­tığında ise kendisiyle andlaşma olmayan için kılıcın konmasını emret­miştir. Bu görüşü Avfî de İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir. Bu da elli gece eder, sözünden sonra Dahhâk der ki: Allah Teâlâ, Muharrem ayı çıktığı zaman kendisi ile aralarında andlaşma olmayanlar için kılıcı koymasını peygamberine emretmiştir. İslâm'a girinceye kadar onlarla savaşacaktır. Kendisiyle andlaşma bulunanlar hakkında ise şöyle em­reder : Nahr gününden başlayarak Rebîülâhir ayından on gün geçin­ceye kadar olmak üzere dört ayın bitiminde onlar hakkında da kılıcı koyacak, tâ ki onlar İslâm'a girinceye kadar.

Ebu Ma'şer el-Medenî der ki: Bize Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî ve başkalarının rivayetine göre; onlar, şöyle demişlerdir : Allah Rasûlü (s.a.) dokuzuncu sene hacc mevsiminde hacc emîri olarak Ebubekir"i gönderdi. Ali İbn Ebu Tâlib'i de Berâe'den otuz veya kırk âyetle gönderdi de o, bunları insanlara okudu. Müşriklere yeryüzünde dolaşmaları için dört ay süre verdi. Bu âyetleri onlara arefe günü okuyarak müşriklere şu süreyi verdi: Zilhicce ayından yirmi gün, Muharrem, Safer, Rebîûl-evvel ayı ve Rebîülâhirden on gün. Bu âyetleri onlara menzillerinde (du­rak yerlerinde) okudu ve dedi ki: Bu yılımızdan sonra müşrik haccet­meyecek, Beyt'i çıplak asla tavaf etmeyecek.

Mücâhid'den naklen ibn Ebu Necîh der ki : «Allah ve Rasûlün-den (andlaşma yapılanlara) bir ihtardır.» Bunlar Huzâa, Müdlic ve kendisi ile bir andlaşma olan başkalarıdır. Allah Rasûlü (s.a.) Te-bûk'u bitirip geldiklerinde; hacca gitmek istediler, sonra şöyle buyur­dular : Ancak müşrikler hazır bulunacak ve çıplak olarak tavaf ede­ceklerdir. Bu olmaymcaya kadar haccetmek istemiyorum. Ve Ebubekir ile Ali (R. Anhümâ) yi gönderdiler de, insanlara Zü'1-Mecâz'da ve hac mevsimlerinin hepsinde bîatleşmiş oldukları yerlerde insanlara tavaf ettirdiler. Kendileri ile andlaşma bulunanlara, dört ay daha emin ola­caklarım haber verdiler (ilân ettiler). Bunlar, peşpeşe gelen aylardır ki; Zilhicce ayimn yirmisinden başlayıp, Rebîülâhir ayının onuncu gü­nüne kadardır. Sonra onlar için hiç bir andlaşma kalmayacaktır. İn­sanların hepsine îmân etmedikleri takdirde kıtali İlân ettiler. Süddî ve Katâde'den de böylece rivayet edilmiştir. Zühri der ki: Sürenin baş­langıcı Şevvâl'den itibaren olup, sonu da Muharrem'in sonudur.

Fakat bu, garib bir sözdür. Hükmü kendilerine tebliğ edilmemiş olan bir müddet ile nasıl sorumlu tutulabilirler? Bu durum kendile­rine, Nahr günü Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabının bunu ilân ettikleri sırada ortaya çıkmıştır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Haccı ekber günü, insanlara Allah ve Rasûlünden bir ilândır...» buyurmuştur.

3. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyurur ki: «Haccı ekber günü —ki bu gün; hacc vazi­felerinin ifâ edildiği günlerin en faziletlisi, en üstünü ve insanları en çok toplayanı olan kurbân kesme günüdür— insanlara Allah ve Rasû-lünden bir ilân ve bir ihtardır.» Muhakkak ki Allah ve Rasûlü, insan­ları kendine tevbe etmeye çağırıp şöyle buyurur : «Eğer (içinde bulun­duğunuz şirk ve sapıklıktan) tevbe ederseniz; bu, sizin için daha ha­yırlıdır. Yok eğer yüzçevirir (üzerinde olduğunuz halde devam eder) seniz; bilin ki siz, Allah'ı âciz bırakacak değilsiniz. (Aksine O, size güç yetiricidir, siz onun eli altında (gücü dâhilinde) kahrı ve dilemesi al­tındasınız.) Küfredenlere elem verici bir azabı (dünyada rüsvâylık ve azabı, âhirette ise demir sopaları ve zincirleri, bukağılan) müjdele.»

Buhârî —Allah ona rahmet eylesin— der ki; Bize Abdullah İbn Yûsuf'un... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir:

Ebubekir (r.a.) beni, o haccda müezzinler (ilân ediciler) içinde gönderdi. Ebubekir onları Nahr günü Minâ'da şöyle ilân etmeleri için göndermişti: Bu seneden sonra hiç bir müşrik haccetmesin. Beyt'i hiçbir çıplak tavaf etmesin. Râvî Humeyd der ki: Sonra Hz. Peygamber <s.a.) arkalarından Ali İbn Ebu Tâlib'i gönderdi ve ona Berâe'yi (Be-râe sûresini) ilân etmesini emretti. Ebu Hüreyre der ki: Ali, bizimle birlikte nahr günü Berâe'yi Minâ halkına ilân etti. Ayrıca bu seneden sonra hiç bir müşriğin haccetmeyeceğini, hiç bir çıplağın Beyt'i tavaf etmeyeceğini de ilân etti.

Yine Buhârî'nin Ebu Yemmân kanalıyla,... Ebu Hüreyre'den riva­yetine göre; o, şöyle demiştir: Ebubekir, Nahr günü Minâ'da: Bu se­neden sonra müşrik haccetmeyecek, Beyt'i çıplak tavaf etmeyecek, diye ilân edenler içinde beni de gönderdi. Haccı ekber günü Nahr günüdür. Bu güne, insanların haccı asgar demeleri sebebiyle «ekber» denilmiştir. O sene Ebubekir, insanlara ilânda bulunmuş ve Allah Rasûlü (s.a.) nün de haccettiği veda haccı yılı hiç bir müşrik haccetmemiştir. Hadîsin lafzı Buhârî'den Kitâb el-Cihâd'da böyledir.

Abdürrezzâk'ın Ma'mer kanalıyla... Ebu Hüreyre (r.a.) den riva­yetine göre; o, «Allah ve Rasûlünden bir ilândır.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Huneyn zamanı Hz. Peygamber (s.a.), Ci'râne'den umre için ihrama girdi. (Ci'râne'den umre yaptı.) Sonra bu haccda Ebubekir'i hacc emîri yaptı. Zührî'den rivayetle Ma'mer der ki: Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiğine göre; Ebubekir, kendisinin hacc emîri olduğu haccda Ebu Hüreyre'ye Berâe (sûresini) ilân etmesini emretmiştir. Ebu Hürey­re der ki: Sonra Hz. Peygamber (s.a.) bizim arkamızdan Ali'yi gön­dererek Berâe sûresini ilân etmesini ona emretmiştir. Ebubekir daha önce o hacc mevsiminde hacc emîri olarak kalmıştır. Bu hadîsin sevke-dilişinde garîblik vardır. Şöyle ki: Ci'râne umresi senesi hacc emîri Attâb îbn Esîd'dir. Ebubekir ise dokuzuncu senedeki haccda hacc emîri olmuştur.

Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ca'fer'in... Ebu Hüreyre'çlen rivayetine göre o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) Ali İbn Ebu Tâ­lib'i Mekke halkına Berâe sûresi ile birlikte gönderdiğinde onunla be­raberdim. Ebu Hüreyre'nin oğlu Muharrer (veya Muharrir) der ki: Siz ne i'lân etmekteydiniz? O şöyle dedi: Biz, ilân ediyorduk ki cen­nete ancak mü'min girecek, Beyt'i çıplak tavaf etmeyecek, AUah Ra­sûlü (s.a.) ile arasında bir andlaşma olan kimsenin müddeti dört aya kadardır: Dört ay geçtiğinde Allah ve Rasûlü müşriklerden uzaktır. Bu seneden sonra bu Beyt'i hiç bir müşrik haccetmeyecek. Ben, sesim kısılıncaya kadar bağırıyor, nida ediyordum. Şa'bî, Muharrer îbn Ebu Hüreyre'den Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini nakleder: Allah Rasûlü (s.a.) İbn Ebu Tâlib (r.a.) i nida etmek üzere gönderdiğinde onunla birlikteydim. Onun sesi kısıldığında ben nida ediyordum. Ben : Siz neyi nida ile ilân ediyordunuz? diye sordum. O, şöyle cevâb verdi: Dört şeyi: Kâ'be'yi hiç bir çıplak tavaf etmesin. Allah Rasûlü (s.a.) ile andlaş-ması olanın andlaşması, süresi sonuna kadardır. Cennete ancak inan­mış nefisler (kimseler) girecektir. Bu senemizden sonra hiç bir müşrik haccetmeyecektir. Hadîsi tbn Cerîr, başka bir kanaldan olmak üzere Şa'bî'den rivayet etmiştir. Şu'be ise hadîsi Muğîre'den, o Şa'bî'den ri­vayet eder. Ancak onun hadîsinde şu kısım vardır: Kimin Allah Ra­sûlü (s.a.) ile arasında bir andlaşma varsa, bunun andlaşması dört aya kadardır. Ve râvî, hadîsin tamâmını zikretti. İbn Cerîr der ki: Bu­nun, hadîsi nakledenlerden birinin vehmi olmasından korkarım. Zîrâ süre hakkındaki haberler bunun hilaf madır.

İmâm Ahmed der ki: Bize Affân'ın... Enes İbn Mâlik (r.a.) den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.), Berâe sûresini Ebubekir ile bir­likte göndermişti. O Zü'1-Hoıleyfe'ye ulaştığında Allah Rasûlü : Onu ben­den veya Ehl-i Beyt'imden bir adam dışında kimse tebliğ etmesin, bu­yurdular ve onu (Berâe sûresini) Ali îbn Ebu Tâlib (r.a.) ile birlikte gönderdiler. Hadîsi Tirmizî de Tefsir kitabında Bündâr kanalıyla... Hammâd İbn Seleme'den rivayet etmiş ve Enes'den rivayetle bu hadî­sin hasen, garîb olduğunu söylemiştir.

Abdullah İbn Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed İbn Sü­leyman'ın... Ali (r.a.) den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Hz. Pey­gamber (s.a.) e Berâe'den on âyet nazil olduğunda Hz. Peygamber (s.a.) Ebubekir'i çağırıp bunları Mekke halkına okuması için onlara gönderdi, öonra beni çağırıp : Ebubekir'e yetiş. Ona nerede yetişirsen yazıyı ondan al ve Mekke halkına gidip bunu onlara oku, buyurdular. Cuhfe'de ona kavuştum ve yazıyı ondan aldım. Ebubekir, Hz. Peygamber (s.a.) e dö­nerek : Ey Allah'ın elçisi, benim hakkımda bir şey mi nazil oldu? diye sordu. Allah Rasûlü : Hayır, fakat Cibril bana geldi ve : Bunu sen veya ailenden bir adamdan başkası edâ etmeyecek, dedi, buyurdular. Hadî­sin isnadında zayıflık vardır. Ebubekir (r.a.) in dönmesinden maksad, onun hemen dönmüş olması değildir. Aksine başka bir rivayette açık olarak geldiği üzere o, Allah Rasûlü (s.a.) nün hacc emîri olarak gön­derilmiş olduğu haccm farzlarını yerine getirdikten sonra dönmüştür.

Yine Abdullah İbn Ahmed İbn Hanbel der ki: Bana Ebubekir'in... Ali (r.a.) den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.), onu Berâe ile gön­derdiğinde şöyle demişti: Ey Allah'ın peygamberi, ben fesahat sahibi ve hatîb değilim. Allah Rasûlü şöyle buyurmuş: Onu ya mutlaka ben götüreceğim veya sen götüreceksin. O da şöyle demiş : Eğer çâre yoksa o halde ben giderim. Allah Rasûlü : Git, muhakkak Allah senin diline sebat verecek ve kalbine hidâyet bahşedecektir, buyurmuş ve elini onun ağzına koymuştur.

İmâm Ahmed der ki: Bize Süfyân'ın... Zeyd İbn Yüşey' —Hem-dan'lı birisidir—den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Ali'ye Hz. Pey­gamber (s.a.) in kendisini Ebubekir ile birlikte hacca göndermiş olduğu günü kasdederek Ne ile gönderilmiştin? diye sorduk. Şöyle dedi: Dört şeyle gönderildim: Cennete ancak inanmış kimseler girecektir. Beyt'i hiç bir çıplak tavaf etmeyecektir. Hz. Peygamber (s.a.) ile aralarında andlaşma olanın andlaşması, süresi sonuna kadardır. Bu senenizden sonra müşrikler, müslümanlarla birlikte haccetmeyecektir. Hadîsi Kı-lâbe kanalıyla Süfyân İbn Uyeyne'den rivayet eden Tirmizî hadîsin hasen, sahîh olduğunu söyler.

İbn Cerîr der ki: Bize İbn Vekî'nin... Ali'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Berâe sûresi inzal olunduğunda Allah Rasûlü (s.a.) beni dört şeyle gönderdi: Beyt'i hiç bir çıplak tavaf etmeyecektir. Bu yılınızdan sonra mescid-i harâm'a hiç bir müşrik yaklaşamayacaktır. Allah Rasûlü (s.a.) ile aralarında bir andlaşma olanın andlaşması, süresi sonuna kadardır. Cennete ancak inanmış kimse girecektir. Ha­dîsi İbn Cerîr, Muhammed İbn Abd'ül-A'lâ kanalıyla... Ali'den rivayet etmiştir. Bu rivayette o: Ben dört şeyle emrolundum... demiştir. Ve râvî hadîsin tamâmını zikretmiştir.

İsrail'in Ebu İshâk'tan, onun da Zeyd İbn Yücey'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Berâe sûresi nazil oldu ve Allah Rasûlü (s.a.) önce Ebubekir'i, sonra Ali'yi gönderdi. Ali onu (Berâe sûresini) ondan aldı. Ebubekir döndüğünde : Benim hakkımda bir şey mi nâzü oldu? diye sordu da Allah Rasûlü : Hayır, fakat onu benim veya Ehl-i Beyt'im-den, birinin tebliğ etmesiyle emrolundum, buyurdular. Ali, Mekke hal­kına gitti ve onların içinde şu dört şeyi ilân etti: Bu seneden sonra hiç bir müşrik Mekke'ye girmeyecek. Beyt'i hiç bir çıplak tavaf etme­yecek. Cennete ancak müslüman kişi girecek. Allah Qasûlü (s.a.) ile aralarında bir andlaşma olanın andlaşması, süresi sonuna kadardır.

Muhammed İbn İshâk'ın Hakîm İbn Hakim İbn Abbâd İbn Huneyf kanalıyla Ebu Ca'fer Muhammed İbn Ali İbn el-Huseyn îbn Ali'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.), insanlara haccet­tirmesi için Ebubekir'i göndermişken ona Berâe sûresi nazil olduğunda: Ey Allah'ın elçisi, Ebubekir'e gönderseniz, denildi. Onu benim yerime ancak Ehl-i Beyt'imden birisi edâ edebilir, buyurup Ali'yi çağırdılar ve şöyle buyurdular:. Bu kıssayı Berâe'nin içinden çıkar ve Minâ'da top­landıklarında Nahr günü insanlar içinde ilân et ki cennete hiç bir kâfir girmeyecektir. Bu seneden sonra hiç bir müşrik haccetmesin. Beyt'i hiç bir çıplak tavaf etmesin. Allah Rasûlü (s.a.) katında kendisi için bir andlaşma olanın bu andlaşması, süresi sonuna kadardır. Ali (r.a.), Allah Rasûlü (s.a.) nün Adbâ ( ,L^*JI ) isimli devesinin üzerine binip Ebubekir'e yolda yetişti. Ebubekir onu gördüğünde : Emîr olarak mı yoksa me'mûr olarak mı? diye sordu. O : Bilakis me'mûr ola­rak, diye cevab verdi. Beraberce gittiler. Ebubekir insanlara haccettirdi. Araplar o sene, câhiliye devrinde oldukları gibi haccdaki duraklarında idiler. Nihayet kurban günü olunca; Ali îbn Ebu Tâlib Allah Rasûlü (s.a.) nün kendisine emretmiş olduğu şeyleri insanlar içinde kalkıp ilân etti. Ve şöyle dedi: Ey insanlar, cennete hiç bir kâfir girmeye­cektir. Bu seneden sonra hiç bir müşrik haccetmesin. Beyt'i hiç bir çıplak 'tavaf etmesin. Kimin Allah Rasûlü (s.a.) katında bir anlaşması varsa; bu, süresine kadardır. O seneden sonra hiç bir müşrik haccet­medi, hiç bir çıplak Beyt'i tavaf etmedi. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) nün yanma geldiler. Bu, belirli süreye kadar müddet verilmiş olanlarla, o yıl ahîd alınmış olan müşrikler için bir «berâet» idi.

İbn Cerîr der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah İbn Abdülha-kem'in... Ebu es-Sahbâ el-Bekrî'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Ali İbn Ebu Tâlib'e hacc-ı ekber gününü sordum. Şöyle dedi: Allah Rasûlü (s.a.) insanlara haccettirmek üzere Ebubekir îbn Ebu Kuhâfe'-yi göndermiş ve onunla birlikte beni Berâe sûresinden kırk âyetle bir­likte göndermişti. Arefe günü Arafat'a gelince insanlara hutbe okumuş, hutbesini bitirince bana dönüp : Kalk ey Ali, Allah Rasûlü (s.a.) nün risâletini edâ et (yerine getir), demişti. Kalktım ve onlara Berâe sûre­sinden kırk âyeti okudum. Sonra döndük ve Minâ'ya geldik. Cemre'ye (şeytâna atılan taşları) attım. Devemi kestim, sonra başımı tıraş ettim. Ve anladım ki orada toplananlar, arafe günü Ebubekir'in hutbesinde bütünüyle hazır bulunmamışlardı. Çadırları dolaşıp onlara bu âyetleri okudum. İşte buradan hareketle bazıları, onun (hacc-ı ekber gününün) Nahr günü olduğunu sanmışlardır. Dikkat ediniz, o arafe günüdür.

Abdürrezzâk'ın Ma'mer'den, onun da Ebu îshâk'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Ebu Cühayfe'ye hacc-ı ekber gününü sordum, arafe günüdür, dedi. Ben : Bu bilgi senden mi, yoksa Muhammed (s.a.) in ashabından mı? diye sordum. Hepsi onlardandır, diye cevab verdi. Yine Abdürrezzâk'ın Cüreyc'den, onun da Atâ'dan rivayetine göre o, hacc-ı ekber gününün arafe günü olduğunu söylemiştir.

Ömer İbn Velîd eş-Şennî der ki: Bize Şihâb İbn Abbâd el-Ansarî'nin babasından rivayetine göre o, Ömer İbn Hattâb'ın şöyle dediğini işit­miş : Bu, arafe günüdür, bu hacc-ı ekber günüdür. Hiç kimse bu günde kesinlikle oruç tutmasın. Râvî devamla şöyle anlatır : Babamdan sonra (babamın ölümünden sonra) haccettim ve Medine'ye varıp halkının en faziletlisinin kim olduğunu sordum. Saîd İbn Müseyyeb'dir dediler. Ona varıp: Muhakkak ben Medîne halkının en faziletlisini sordum, Saîd İbn Müseyyeb'dir, dediler. Bana arafe günü orucundan haber ver, dedim. Ben sana benden yüz kat daha faziletli olanı haber vereyim : O, Ömer —veya İbn Ömer— dir. O günün orucunu yasaklar ve : O, hacc-ı ekber günüdür, derdi. Hadîsi İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim riva­yet etmişlerdir. İbn Abbâs, Abdullah İbn Zübeyr, Mücâhid, İkrinıe ve Tâvûs'tan rivayet edildiğine göre onlar: Arafe günü hacc-ı ekber gü­nüdür, demişlerdir. Bu hususta İbn Cüreyc'in mürsel olarak rivayet et­tiği bir hadîs vardır: Bana Muhammet! İbn Kays İbn Mahreme'den rivayetle haber verildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.), arafe günü hutbe okumuş ve : Bu (gün), hacc-ı ekber günüdür, buyurmuşlardı. Bu ha­dîs, İbn Cüreyc kanalıyla... Misver İbn Mahreme'den başka bir şe­kilde de rivayet edilmiş olup buna göre; Allah Rasûlü (s.a.), Arafat'ta onlara hutbe okumuş, Allah'a hamd ü senadan sonra şöyle buyurmuş­tur : İmdi, muhakkak bu (gün) hacc-ı ekber günüdür.

Hacc-ı ekber günü hakkındaki ikinci görüş ise bunun, Nahr (hacc-da kurbân kesme) günü olduğu şeklindedir. Hüşeym'in İsmâîl İbn Ebu Hâlid'den, onun Şa'bfden, onun da Hz. Ali (r.a.) den rivayetine göre o : Hacc-ı ekber günü Nahr günüdür, demiştir. Ebu İshâk .es-Sübey'î de Haris İbn A'ver'in şöyle dediğini nakleder : Ali (r.a.) ye hacc-ı ekber gününü sordum : O, Nahr günüdür, diye cevab verdi. Şu'be'nin Hakem'-den rivayetine göre; o, Yahya İbn el-Bezzâr'i şöyle derken işitmiş : Hz. Ali (r.a.), Nahr günü beyaz bir katır üzerinde çöle doğru gitmek üzere çıkmıştı. Bir adam gelip hayvanının yelesinden tuttu ve ona hacc-ı ekber'i sordu. Hz. Ali şöyle cevab verdi: O, bu günündür. Hayvanın yolunu serbest bırak. Abdürezsâk'ın Süfyân ve Şu'be kanalıyla... Ab­dullah İbn Ebu Evfâ'dan rivayetine göre; o, şöyle demiş : Hacc-ı ekber günü Nahr günüdür. Bu görüşün bir benzerini; Şu'be ve başkaları, Ab-dülnıelik İbn Numeyr'den rivayet etmişlerdir. Keza Hüşeym ve başka­ları, bu görüşü Şeybânî kanalıyla Abdullah İbn Ebu Evfâ'dan. da riva­yet etmişlerdir. A'meş'in Abdullah İbn Sinan'dan rivayetine göre o, şöyle demiştir: Muğîre İbn Şu'be kurbân günü bir deve üzerinde bize hutbe okuyup : Bu, kurbân günüdür, bu Nahr günüdür, bu hacc-ı ekber günüdür, dedi. Hammâd İbn Seleme'nin Semmâk'den, onun İkrime'den, onun da İbn Abbâs'tan rivayetine göre o : Hacc-ı ekber; Nahr günüdür, demiştir. Ebu Cühayfe, Saîd İbn Cübeyr, Abdullah İbn Şeddâd İbn el-Hâd, Nafi' îbn Cübeyr İbn Mut'ım, Şa'bî, İbrâhîm en-Nehaî, Mücâhid, İklime, Ebu Ca'fer el-Bâkır, Zührî ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Es-lem'den rivayete göre onlar: Hacc-ı ekber günü; Nahr günüdür, de­mişlerdir. İbn Cerîr de bu görüşü tercîh etmiştir. Daha önce geçtiği üzere Buhârî'nin Sahîh'inde Ebu Hüreyre'den rivayet edilen bir hadîse göre; Ebubekir onları, Minâ'da ilânda bulunmak üzere Nahr günü göndermiştir. Bu hususta başka hadîsler de vârid olmuştur. Nitekim İmâm Eba Ca'fer İbn Cerîr der ki: Bana Sehl İbn Muhammed es-Sicistânî'-nin... İbn Ömer'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.), veda haccmda kurbân günü cemrelerin yanında durmuş ye: Bu gün hacc-ı ekber günüdür, buyurmuşlardır. İbn Ebu Hatim ve İbn Merdûyeh de bu hadîsi Ebu Câbir Muhammed îbn Abdülmelİk'den bu şekilde rivayet etmişlerdir. Yine İbn Merdûyeh bu hadîsi Velîd İbn Müs­lim'den, o da Hişâm İbn el-Ğâz'dan rivayet etmiştir. Ayrıca İbn Mer­dûyeh hadîsi Saîd İbn Abdülazîz'den, o da Nâfi'den rivayet eder.

Şu'be'nin Arar İbn Mürre'den, onun Mürre el-Hemdânî'den, onun da Hz, Peygamber (s.a.) in ashabından bir adamdan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) kırmızı renkte, kulağının ucu kesilmiş bir deve üzerinde aramızda kalkıp : Bu gününüzün hangi gün olduğunu biliyor musunuz? diye sormuştu. Nahr günüdür, dediler. Allah Rasûlü şöyle buyurdular: Doğru söylediniz, bu gün hacc-ı ekber gü­nüdür.

İbn Cerîr der ki: Bize Ahmed İbn Mikdâm'm... Abdurrahmân îbn Bekre'den, onun da babasından rivayetine göre o, şöyle demiştir : O gün olduğunda Allah Rasûlü (s.a.) kendisine âit bir deve üzerine oturmuş, insanlar onun gemini tutmuşken: Bu, hangi gündür? diye sormuştu. Biz, sustuk ve sandık ki isminden başka bir şeyle onu isimlendirecek. Şöyle buyurdular: Bu gün, hacc-ı ekber günü değil midir? Bu hadîsin isnadı sahîh olup aslı Buhârî'nin Sahîh'inde tahrîc edilmiştir. Ebu Ah-vas'ın Şebîb İbn Ğarkade'den, onun Süleyman îbn Amr îbn Ahvas'-dan, onun da babasından rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Ra­sûlü (s.a.) nü veda haccında dinledim, bu hangi gündür? buyurdular. Hacc-ı ekber günüdür, diye cevab verildi. Saîd İbn Müseyyeb'den riva­yete gpre; o, şöyle demiştir : Hacc-ı ekber günü; Nahr gününden ikinci gündür. Saîd İbn Müseyyeb'in bu sözünü İbn Ebu Hatim rivayet etmiş­tir. Mücâhid de: Hacc-ı ekber günü; bütün hacc günleridir, demiştir. Ebu Ubeyd de böyle söyler. Süfyân ise şöyle demiştir : Hacc günü; Cemel günü, Sıffîn günü. Yani hepsinin günleridir. Sehl el-Serrâc der ki: Hasan el-Basrî'ye hacc-ı ekber günü soruldu da şöyle dedi: Hacc-ı ek-berden size ne? O, Ebubekİr'in Allah Rasûlü (s.a.) tarafından insanlara haccettirmek üzere görevlendirilerek haccettiği senedir. Bunu İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

İbn Cerîr der ki: Bize Vekî'nİn ve Ebu Üsâme'nin İbn Avn'dan rivayetine göre o, şöyle demiştir: Muhammed İbn Sîrîn'e hacc-ı ekber gününü sordum, şöyle dedi: Allah Rasûlü (s.a.) nün haccı ile bedevî-Ierin haccının birleştiği (birbirine tevâfuk ettiği) gün olmuştur.

4. Âyetin Tefsiri

Bu, dört ay süre koymadan bir istisnadır. Belli bir vakti olmaksı­zın mutlak olarak kendisi ile andlaşma bulunan kimsenin süresi (and-laşma süresi) dört aydır. Yeryüzünde dolaşacak ve kendisini kurtar­mak üzere dilediği yere gidecektir. Ancak belli bir vakitle sınırlı and­laşma bulunanların süresi, andlaşmada konulan süredir. Daha önce geçen hadîste şöyle buyuruluyordu: Kimin Allah Rasûlü (s.a.) ile bir andlaşması varsa; onun andlaşması, süresinin sonuna kadardır. Fakat bu, andlaşma yapılanın andlaşmasını bozmaması, müslümanlara karşı hiç kimseye yardımcı olmaması, onların dışındakilere onların aleyhinde yardımda bulunmaması şartına bağlıdır. İşte süresinin sonuna kadar andlaşmasına ve zimmetine riâyet edilecek olanlar, bu durumda olan kimselerdir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, bu husustaki andlaşmalara riâyete teşvik ile : «liluhakkak ki Allah (andlaşmalarına riâyet eden) müttakîleri sever.)) buyurmuştur.

Şîîlerden bazıları; âdetleri olduğu üzere, Hz. Ali'nin bu özelliğini büyütüyor. Ona rivayet bakımından sahîh olmayan ve akılla da kabul ve destek görmeyen şeyler isnâd ediyorlar. Bununla Hz. Ali'nin Ebu-bekir'den daha üstün olduğunu, halifeliğe ondan daha lâyık olduğunu isbât etmek istiyorlar. Onlar, Cebrail'in Hz. Peygambere; Ebubelçir'i azletmesini emretmiş ve Berâe sûresini peygamberin kendisi veya aile­sinden birisinin ancak tebliğ edebileceğini söylemiştir. Bunun içindir ki Peygamber de Ebubekir'i tebliğ görevinden azletmiştir. Onlar bu olayı anlaşmaların feshi ve onunla ilgili meselelere hâs kabul etmeyip din için genel bir kaide olarak görüyorlar. Oysa sahîh hadîsler, din uğruna cihâd ve onu savunmada olduğu gibi dini teblîğ konusunda umûmîdir. Dini teblîğ bir görevdir, sadece şeref değil. Bu meyânda Rasûlullah veda haccında binlerce insanın duyup dinlediği konuşmasında: Burada bu­lunan bulunmayana tebliğ etsin, buyurmuştur. Bu husus, Buhârî, Müs­lim ile diğer hadîs kitaplarında bir kaç yerde vardır. Bazı rivayetlerde İbn Abbâs şöyle demektedir: Allah'a yemîn ederim ki, «burada bulu­nan bulunmayana tebliğ etsin,» sözü bütün ümmete verilen bir emirdir. «Benden bir âyet bile olsa, onu tebliğ ediniz.» hadîsi de vardır ki, bunu Buharı ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Gerçek bu olmasaydı, şüphesiz İslâmiyet o hızıyla dünyaya yayılmazdı. Şîîlerden bazıları, Rasûlul-lah'm Ebubekir'i hacc emirliğinden alıp yerine Ali'yi görevlendirdiğini iddia etmektedirler. Bu, halkın ve âlimlerin bildiği ve yaşanmış bir olaya dayanan rivayetlere zıt bir iftiradır. Doğrusu şudur: Hz. Ali (r.a.) özel bir emri tebliğ etmekle görevlendirilmiş idi. İslâmın sosyal bir esâsı­nın yerine getirilmesi konusundaki genel başkanlığında Hz. Ali, Hz. Ebutîekir'e tâbi idi. Hattâ, Ebubekir, Hz. Ali'nin emri tebliğ edeceği vakti tayın ediyor : Kalk ey Ali, peygamberin elçiliğini tebliğ et, diyordu. Ayrıca Ebu Hüreyre'nin Buhârî, Müslim ve diğer hadîs kitaplarında vârid olan hadîsinde de yeraîdığına göre, Ebubekir bu emri teblîğ konu­sunda ashâbtan bazılarına Hz. Ali'ye yardım etmeleri için ta'lîmât vermiştir.

Hz. Peygamberin müslümanlann Mekke'den kurtuluşundan sonraki bu ilk haccın ifâsı hususunda ve diğer hacc erkânı konusunda Hz. Ebu­bekir'i emîr ta'yin etmesi, tıpkı vefatından önce onu namaz kıldırmakla görevlendirmesi gibi; Rasûlullah'ın yerine getirdiği İslâm'ın esaslarının yerine getirilmesinde onu ashabın diğer liderlerine tercihi anlamına ge­liyordu. Ashabın çoğunluğu bu olayı peygamberin vefatından sonra onun başkanlığa aday gösterilmesi olarak kabul etmişlerdir. Dolayısıyla olay; Hz. Ali'nin değil, Hz. Ebubekir'in hilâfetine işarettir. Gerçek şu ki: Yüce Allah, onlann ileride devlet başkanı olacaklarım biliyordu. Âlûsî bu mânâda bazı sözler söyledikten sonra şöyle demektedir:

Ehl-i Sünnetten bazıları, Ebubekir'in hacc konusunda insanlara başkan ta'yîn edilmesinde ve Ali'nin de orada andlaşmayı bozmayı teblîğ konusunda görevlendirilmesinde bir nükteyi zikretmektedirler. O nükte şudur: Ebubekir rahmet ve cemâl sıfatına mazhar idi. Nitekim İsrâ hajüsinde geçen Rasûlullah'm «Ümmetimin ümmetime en merhamet­lisi Ebubekir'dir.» sözü bunu göstermektedir. Bunun için Hz. Peygam­ber rahmete konu olan müslümanlann işini Ebubekir'e havale etmiştir. Hz. Ali ise Allah'ın aslanı idi. O, celâl sıfatının mazharı idi. Binâenaleyh yüce Allah, kahr ve celâl sıfatı gerektiren kâfirlerin andlaşmasının feshi görevini ona vermiştir. Onlar kâfir ve müslümanm toplandığı bü­yük toplulukta birinden cemâl, ötekinden celâl sıfatı fışkıran iki göz gibiydiler. Bu söz şayet Rasûlullah'ın açık ta'lîli olmaz İse de şüphesiz ki çok güzeldir. Biz diyoruz ki: Eğer Rasûlullah'ın Ali'yi kâfirlerin and-laşmalarıru bozmak için kendi yerine göndermesini onun ehl-i beytin­den olmasına bağlamak adı geçen nüktenin bir illet olmasına engel olursa da, bir hikmet olmasına mâni değildir.

Çağdaş şîîlerden birinin yeni bir kitabında^ bu meselenin mübalağa edilip büyütülmesinin bir başka örneğini gördüm. Hz. Ali ile ilgili diğer menkibelerde de hep böyle yapılmıştır. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'i (r.a.) kötülemek için şüphe nedeni olmuştur. Sözkonusu eser, Cenab-ı Al­lah'ın kitabını da Hz. Ebubekir'in hicreti esnasında Peygambere arka­daşlık ettiğini zikretmesini, Allah'ın mağarada onlarla beraber olduğu­nu açıklamasını kıymetsiz sayıyor ve Hz. Ebubekir için meziyet olmak­tan çıkarıyordu. Aslında eğer şîa, şu günlerde rafızîlik, bid'atler, sün­netten çıkma propagandaları, ehl-i sünnet imamlarını kötüleme gayre­tine düşmeselerdi; biz bu tebliğ konusundaki şüpheyi burada zikre değer bulmayacaktık.

Bahis mevzuu şîî yazar bu mesele ile ilgili rivayetlerden; İbn Cerîr Taberî'nin Süddî'den naklettiği rivayetleri özetleyerek şöyle demekte­dir : Tevbe sûresinin başındaki kırk âyet indiği zaman; Rasûlullah, hac için Hz. Ebubekir'i emîr sıfatıyla bu âyetleri ilân için Mekke'ye gönder­miştir. Ebubekir Zü'1-Huleyfe'ye vardığında, Hz. Peygamber peşinden Ali'yi göndermiş görevi ondan almıştır. Rasûlullah'ın huzuruna dönen Ebubekir; Ya Rasûlallah, hakkımda bir şey mi indi? diye sormuştur. Hz. Peygamber bunun üzerine : Hayır, fakat bir şeyi benim adıma ben veya ailemden başka birisi teblîğ edemez, buyurmuştur. Bu olaya da­yanarak müellif, Hz. Ali'nin peygamberin kendisi mertebesinde olup Allah katında ashabın en hayırlısı ve üstünü olduğu hükmünü çıkar­mıştır. Müellif devam ederek şöyle demektedir: Peygamberin bu sözü Ali'nin O'ndan olması O'nun kendisi olması demektir. Bunu Ebubekir de biliyordu. Onun içindir ki Rasûlullah bu konuyu Ebubekir'e tekrar söz konusu etmemiştir. İstidlal yolunu bilen herkes bunun böyle oldu­ğunu bilir. Hâricilerden bazıları, Hz. Ali'nin bu üstünlüğünü gizleme­ye çalışmış, Hz. Peygamberin «O bendendir» sözü onun neseb bakımın­dan yakınlığı manasınadır, üstünlüğü anlamına gelmediğini iddia et­miştir. Bunlara göre arapların âdeti böyleydi, bir kimse anlaşmasını boz­mak istediği zaman, bunu ya bizzat kendisi bozar veya en yakınını bunun için gönderirdi. Bunların yanıldığı bir nokta var. O da Abbâs'ın Hz. Peygamber'in neseb bakımından en yakını olduğudur. Rasûlullah buna rağmen niçin onu bu teblîğ görevi ile göndermemiştir? Müellif, ehl-i sünnetten hiç kimsenin bu hadîsi onların iddia eUiği mânâya al­madığını çok iyi bilir. Ehl-i sünnet, böyle bir teblîğ konusunda ya anlaşmayı yapanın kendisi bulunacağını veya yakın akrabalarından birini göndereceğini söylemektedirler.

Ben diyorum ki bu zâtın ileri sürdüğü şüphesinin içinde kendi aley­hine delil bulunmaktadır. Şöyleki:

1) Bu tutucu Şiî rivayetlerden Süddî'nin rivayetini seçip almıştır. Çünkü bu rivayet başka rivayetlerde yeralmayan Şia'nın te'vîl ve aşırı­lıklarına uygun muhteva taşımaktadır.

2) Süddî, bu sözü kendisi söylemiş, sahabeden herhangi birinden nakletmemiştir.

3) Bu konuda bizim sahih senetlerle Ali, Ebu Hureyre v.b. den ri­vayet ettiğimiz hadîs, Süddî'nin rivayetine ters düşmektedir. Bizim ri­vayet ettiğimiz daha tercihe değerdir.

4) Konuyu tahkîk ettiğini iddia eden bu Şîî müellif, Süddî'nin sö­zünün tamâmını zikretmemiş, sadece bir kısmını almıştır. Süddî'den başkalarının da rivayet ettiği ve bu müellifin kaydetmediği kısımda Ra-sûlullah, Ebubekir'e şöyle der : Ey Ebubekir, mağarada benimle bera­ber olmaktan, Kevser havzmda arkadaşım olmaktan memnun olmaz mısın? Evet ya Rasûlallah, dedi ve hacıların başında gitti. Hz. Ali de Tev­be sûresini götürdü. Kurban bayramı günü Ali kalktı ve şöyle konuştu : Bu seneden sonra hiç bir müşrik, Mescid-i Harâm'a girmeyecektir. Kâ-beyi hiç bir kimse çıplak olarak tavaf etmeyecektir. Hz. Peygamber ile ararında bir anlaşma olan kimseye anlaşma süresince hak tanınır. Bu günler yemek ve içmek günüdür. Yüce Allah ancak müslüman olanları cennetine koyacaktır. Bundan sonra müşrikler döndüler birbirlerini suçlamaya başladılar. Ne yapıyorsunuz? Görmüyor musunuz, Kureyş-liler müslüman oldu? dediler ve müslüman oldular. îbn Cerîr Taberî'nin tefsirinde geçen Süddî'nin rivayetinin tâm metni budur.

Eğer bu şîî müellif rivayete dayanıyorsa —ki öyle görünüyor— da­ha önce açıkladığımız gibi, bu hadîs onun aleyhinde bir delildir. Ayrıca Hz. Ali'nin tebliğ ettiği o kırk âyet içinde «Eğer siz O'na yardım etmez­seniz, (iyi bilin ki) iki kişiden biri olduğu halde kâfirler O'nu çıkardık­ları zaman Allah O'na yardım etmişti. Hani onlar mağarada idiler, o zaman arkadaşına «Üzülme Allah bizimle beraberdir» diyordu.» âyeti de bulunuyordu.

Rasûlullah'm verdiği bu görev Ebubekir'in üstünlüğünü, Hz. Pey­gamberin yanındaki özel mevkiini, böyle bir farîzanın yerine getirilme­sinde Hz. Ebubekir'i yerine vekîl tâyin etmesinin, Hz. Ali'nin kendisine daha yakın olmasına rağmen, bu özel konuyu tebliğle Hz. Ali'yi görev­lendirdiği zaman onu Hz. Ebubekir'in emrine vermesinin hikmetini açıklamaktadır. Bu -meselede Ebubekir'in ona emir verdiği sahîh rivayetler­de geçmektedir. Bunun içindir ki, bu râfızî, Rasûlullah'ın hayatının o en önemli hâdisesinde, Allah'ın emri ile peygamberin seçmesi sonunda Ebu­bekir'in kendisine yol arkadaşlığı etmesindeki şerefi inkâr etmekte, ri­vayet edilen hadîsin bir kısmını almamaktadır. Bu önemli olay; İslâmın doğuşunu ve nurunun dünyaya yayılışının başlangıcındaki hicret ola­yıdır. Eğer bu beraberlik basît bir şey olsaydı, Kur'an bunu zikretmezdi. Kur'an, Ebubekir*i insanlığın efendisine arkadaş olarak zikretmekte ve Allah'ın onlarla birlikte olduğunu belirtmektedir.

Sonra Hz. Peygamberin Ebubekir için «Kevser havuzunun başında arkadaşımdır..» demesi, onun kıyamet günü başkalarından farklı bir üstünlüğe, meziyyete sahip olacağını gösterir. Eğer o, kevser suyunun başına gelecek sair mü'minler gibi bir insan olsaydı, o makamda bu özel ifâdenin bir mânâsı olmazdı. Rasûlullah'ın sözleri manasızlıktan münezzehtir.

5) Süddî'nin rivayetinde yeralan; benden bir kişi, sözünü Taberî ve diğerlerinde yeralan; ehl-i beytimden bir kişi sözü açıklamaktadır. Bu açık ifâde; «benden» kelimesinin; Hz. Ali'nin nefsinin Peygamber'in nefsi gibi olması, onun yerine kâim olması, ve ashabın en üstünü ol­ması iddiasını ibtâl eder.

6) O müellifin bir kısım hâricilere isnâd ettiği görüşleri tüm ehl-i sünnet ulemâsından hiçbirisi, bu konuda Hz. Ali'nin hiç bir özelliğinin olmadığını, onun bu olayda görevlendirilmesinin peygamberin yakını olmasından kaynaklandığını bu olayın sadece bir tebliğ olduğunu, Hz. Ali bakımından övünülecek bir durum olmadığını iddia etmemişlerdir. Bütün bunlar Rafızîlerin, Haricîleri andıkları zaman ehl-i sünnete iftira etme alışkanlıklarından kaynaklanmaktadır. Şayet Haricîler de bu ko­nuda Hz. Ali'nin meziyyetini inkâr ediyorlarsa, Râfızîler de Hac emirliği esnasında, hac farizasını edâ ve öğretme, müşriklere dini tebliğ konu­sunda Hz. Ebubekir'in Peygamber'e vekâlet etme meziyyetini inkâr et­mektedirler. Ehl-i sünnet nıu'tedildir. Her iki zâtın da üstün meziyyet-lerini de kabul ederler.

5. Âyetin Tefsiri

Müfessirler, bu âyette zikredilen haram ayların hangi aylar olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. İbn Cerîr bunların : «Bunlardan dördü haram olanlardır. İşte bu, en doğru nizâmdır. O halde bunlarda nefis­lerinize zulmetmeyin...» (Tevbe, 36) âyetinde zikredilen aylar olduğu görüşündedir. Bunu Ebu Ca'fer el-Bâkır söylemiştir. Fakat İbn Cerîr, onlar hakkında haram ayların sonuncusunun Muharrem olduğunu söy­lemiştir. İbn Cerîr'in zâhib olduğu bu görüşü Ali îbn Ebu Talha, İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir. Dahhâk da bu görüştedir. Fakat bu şüphe­lidir. Âyetin akışından açıkça anlaşılan ise îbn Abbâs'tan Avfî tarafın­dan rivayet edilen görüştür. Bu görüşü Mücâhid, Amr îbn Şuayb, Mu-hammed İbn İshâk, Katâde, Süddî ve Abdurrahmân îbn Zeyd îbn Eş­lem de paylaşırlar. Buna göre burada kasdedilen : «Yeryüzünde dört ay daha dolaşın.» (Tevbe, 42) âyetinde belirtilen dört aylık süre; yeryü­zünde serbestçe dolaşma süresidir. Sonra Allah Teâlâ : «Haram olan ay­lar çıkınca...» buyurmaktadır. Allah Teâlâ'nm onlarla savaşmayı size haram kıldığı, onlar için vermiş olduğu süre olan dört ayın bitiminde onları nerede bulursanız hemen öldürün. Sonra, haram olan dört ayla­rın hükmünün açıklanması yine bu sûrede ilerdeki bir âyetin tefsirinde gelecektir.

Allah Teâlâ'nın: «Artık müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün.» âyeti geneldir. Fakat meşhur olan görüş; bu âyetin, Harem'de savaşın haram kılınmasıyla ilgili: «Onlar sizinle savaşmadıkça, siz de Mescid-i Harâm'da onlarla savaşmayın. Ancak onlar sizinle savaşırlarsa, siz de onları öldürün...» (Bakara, 191) âyeti ile tahsis edilmiş olduğudur. Allah Teâlâ : «Onları yakalayın.» buyurur ki; onlan, dilerseniz öldür­mek suretiyle ve dilerseniz esîr etmek suretiyle yakalayın. «Onlan hap­sedin ve her gözetleme yerinde onlan bekleyin.» Onlan bulmanızla ye­tinmeyin. Bilakis onlan sığındıklan yerlerde, kalelerinde muhasara et­mek, geniş olan yeryüzünü onlara daraltmak, ölünceye veya İslama gir­mek zorunda kalıncaya kadar yollarda, geçecekleri yerlerde onlan gözet­leyin. «Eğer tevbe ederler; namaz kılar, zekât verirlerse; yollarını ser­best bırakın. Muhakkak ki Allah Gafurudur, Rahîm'dir.»

Bunun içindir ki Ebu Bekir es-Sıddîk (r.a.), zekât vermeyenlerle savaşma hususunda bu ve benzeri âyetlere dayanmıştır. Zîrâ bunlarda onlarla harbetmek ancak bu işleri işlemeleri şartıyla haram kılınmıştır ki bunlar da İslâm'a girme, vâciblerini yerine getirmedir. Allah Teâlâ bu şartlardan en üstünü ile daha aşağı olanlarına işaret ve tenbîhte bulunmuştur. Şehâdetten sonra farzların en şereflisi, Allah'ın hakkı olan namazdır. Ondan sonra ise fakîr ve yoksulları ilgilendiren ve men­faati onlara geçen zekâtın yerine getirilmesi gelmektedir. Bu ise ya­ratıklarla ilgili işlerin (fiillerin) en şereflisidir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, bir çok yerde namaz ile zekâtı birlikte zikretmiştir. Buhârî ve Müslim'de İbn Ömer'den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet edinceye, namazı kılıncaya ve zekâtı verinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Ebu İshâk'ın Ebu Ubeyde'den, onun da Abdullah İbn Mes'ûd (r.a.) dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Siz namaz kılmakla ve zekâtı vermekle emrolundu-nuz. Kim, zekât vermezse; onun namazı da yoktur.

Abdurrahmân îbn Zeyd îbn Eşlem der ki: Allah Teâlâ, namazı an­cak zekât ile kabul buyurur. Ve o, şöyle demiştir: Allah Ebubekir'e rahmet eylesin, ne kadar anlayışlı ve bilgili imiş.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ali îbn İshâk'ın... Enes'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.), şöyle buyurmuşlardır: Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet edinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Allah'tan başka ilâh olma­dığına, Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet ettiklerinde, bi­zim kıblemize yöneldiklerinde, bizim kestiklerimizi yediklerinde ve bi­zim namazımızı kıldıklarında onların kanlan, malları bir hak karşılığı olma durumu hâriç bize haram kılınmıştır. Müslümanların lehine olan onların lehine, müslümanlann aleyhine olan onların da aleyhinedir. Hadîsi Sahîh'inde Buhârî ve îbn Mâce dışındaki Sünen sâhibleri Ab­dullah İbn Mübarek kanalıyla rivayet etmişlerdir.

İmâm Ebu Ca'fer îbn Cerîr der ki: Bize Abd'ül-A'lâ îbn Vâsıl el-Esedî'nin... Enes'ten rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurmuştur : Kim, dünyadan yegâne Allah'a ihlâs ve îmân üzere, O'ha hiç bir şeyle ortak koşmaksızın ibâdetle ayrılırsa; dünyadan Allah Teâîâ kendisinden hoşnûd olduğu halde ayrılmış olur. Enes der ki: Bu; ihtilâf­lardan, heveslerin çoğalmasından ve ayrılıklardan önce Rasûllerin Rab-larından getirip tebliğ etmiş oldukları Allah'ın dinidir. Allah'ın kita­bında bunun tasdîki son nâzll olan âyetler içindedir. Allah Teâlâ: «Eğer tevbe ederler; namaz kılarlar, zekât verirlerse; yollarını serbest bırakın.» buyurmaktadır. Onların tevbesi; putlardan sıyrılıp onları terketmek, Rablanna ibâdet etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermektir, sonra Allah Teâlâ başka bir âyette de : «Eğer tevbe ederler; namaz kılarlar ve zekât verirlerse artık dinde kardeşlerinizdir.» (Tevbe, 11) buyurmaktadır. Hadîsi İbn Merdûyeh rivayet etmiştir. Bu hadîsi, Mu-hammed İbn Nasr el-Mervezî de «es-Salât» isimli kitabında İshâk İbn İbrâhîm kanalıyla... Ebu Ca'fer er-Râzî'den rivayet etmiştir.

Bu âyet-i kerîme; hakkında Dahhâk İbn Müzâhim'in : Muhakkak ki bu, Hz. Peygamber (s.a.) ile müşriklerden herhangi birisi arasında bulunan her andlaşmayı, konulmuş her müddeti neshetmiş, kaldırmış­tır, dediği kılıç âyetidir.

Avfî, bu âyet hakkında İbn Abbâs'tan rivayetle şöyle demiştir: Berâe'nin nazil olması ve haram ayların çıkmasından beri müşrikler­den hiçbirisi için ne bir andlaşma ve ne de bir zimmet kalmamıştır. Bu âyet inmezden önce, müşriklerden kendi lehine bir andlaşma bulunan­ların süresi dört aydır. Bu süre, Berâe'nin ilân edildiği günden başlayıp Rebîül-Âhır ayının başından onuncu güne kadardır. Ali İbn Ebu Talha İse İbn Abbâs'ın bu âyet hakkında şöyle dediğini nakleder : Allah Teâlâ, kendileriyle andlaşma yapılmış olanlar eğer İslâm'a girmezlerse pey­gamberine, kılıcı koymasını (onlarla harbi, ilânı) emretmektedir. Ken­dileri lehine andlaşma yapılıp yemîn edilmiş kimselerin bunları bozma­ları ise birinci şartı (dört ay süre tanınmasını) ortadan kaldırmaktadır.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Ali îbn Ebu Tâlib'den ri­vayetine göre; o, şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.) dört kılıçla gönderilmiştir: Birincisi müşrik Araplar hakkındaki kılıçtır. Nitekim Allah Teâlâ: «Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün.» buyurmuştur, îbn Ebu Hatim; bu hadîsi bu şekilde muhtasar olarak rivayet etmiştir. Ben öyle sanıyorum ki ikinci kılıç; Allah Teâlâ'nın : «Kitab verilmiş olanlardan Allah'a da, âhiret gününe de ftıanmayan, Allah ve Peygam­berinin haram kıldığını haram saymayan ve hak din edinmeyenlerle —boyun eğip kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar— savaşın.» (Tevbe, 29) âyetinde zikredilmiş olan kitab ehli ile savaştır. Üçüncü kılıç, «Ey peygamber, kâfirler ve münafıklar ile cihâd et.» (Tevbe, 73) âyetinde zikredilen münafıklarla savaştır. Dördüncüsü ise Allah Teâlâ'nın : «Eğer mü'minlerden iki taife birbirleriyle dönüşürlerse, aralarını düzeltin. Şayet biri diğeri üzerine saldırırsa, o saldıranla Allah'ın buyruğuna dö-nünceye kadar savaşın...» (Hucurât, 9) âyetinde zikredilen âsîlerle sa­vaştır.

Sonra müfessirler, bu kılıç âyetinin mensûh olup olmadığı husu­sunda ihtilâf etmişlerdir. Dahhâk ve Süddî bu âyetin: «Sonra onları ya karşılıksız veya fidye mukabili salıverin.» (Muhammed, 4) âyeti ile mensûh olduğunu söylerken Katâde bunun tersini söylemektedir.

6. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ bu âyette peygamberine hitaben şöyle buyurur: «Eğer (kendileriyle savaşmayı sana emrettiğimiz, canlarını ve mallarını mü-bâh görmeni sana helâl kıldığımız) müşriklerden birisi senden emân dilerse; (onun bu talebine icabetle) ona emân ver. Tâ ki (senin kendi­sine okuyacağını ve Allah'ın hüccetini onun aleyhine olarak ikâme et­mek üzere dinden ona zikredeceğini) dinlesin. Sonra onu emîn olacağı yere kadar ulaştır. (O ülkesine, evine ve kendisini emniyyette hisse­deceği yere dönünceye kadar emân içinde olmakta devam edecektir.) Bu; onların bilmez bir kavim olmaları sebebiyledir.» Biz, böylelerinin benzerleri hakkındaki emânı; onlar Allah'ın dinini öğrensinler ve Al­lah'ın daveti kulları arasında yayılsın diye koymuşuzdur.

Bu âyetin tefsirinde Mücâhid'den naklen İbn Ebu Necîh şöyle der : Bir insan ki sana inzal olunanı ve senin söylediğini dinlemek (veya işitmek) üzere sana gelir. İşte bu kişi, sana gelip Allah'ın kelâmını işi-tinceye ve geldiği yerdeki gibi kendisini emîn göreceği yere ulaşıncaya kadar emniyettedir.

Bundan dolayıdır ki Allah Rasûlü (s.a.), doğruyu aramak veya bir elçilik sebebiyle kendisine gelenlere emân verirdi. Nitekim Hudeybiye günü kendisine Kureyş'ten bir elçiler grubu gelmişti, ürve îbn Mes'ûd, Mikrez îbn Hafs, Süheyl İbn Amr ve başkaları birer birer gelmişlerdi. Bunlar, Allah Rasûlü ile müşriklerin arasında bulunan bir mesele için gelip gitmekteydiler. Bu esnada müslümanlann Allah Rasûlü (s.a.) ne gösterdikleri ta'zîmi görmüşler ve bu, onları son derece şaşırtmıştı. Ay­rıca hiç bir kral ve kayser'in yanında müşahede etmedikleri şeyleri de görmüşlerdi. Bunlar kavimlerine dönmüşler ve bunu onlara haber ver­mişlerdi. İşte bu ve benzeri durumlar, onlardan bir çoğunun hidâyetinin en büyük sebeplerinden olmuştur.

Yine bu sebepledir ki Müseylime el-Kezzâb'ın elçisi Allah Rasûlü (s.a.) ne geldiğinde Hz. Peygamber ona : Müseylime'nin Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet ediyor musun? diye sormuş ve o da evet, demişti.

Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştular: Şayet elçilerin öldürülmesi doğru olsaydı, senin boynunu vururdum. Allah Teâlâ, İbn Mes'ûd^un Kû'fe'de emîr olduğu dönemde onun boynunun vurulmasını takdir bu­yurmuştur. O kişiye İbn en-Nevâha denilirdi. İbn Mes'ûd'un zamanında onun Müseylime'nin peygamberliğine şehâdet etmekte olduğu ortaya çıkmış ve İbn Mes'ûd ona birisini gönderip : Muhakkak sen şimdi bir elçi değilsin, deyip boynunun vurulmasını emretmiş ve bu uygulan­mıştı. Allah ona rahmet eylemesin ve la'net etsin.

Curada gaye şudur: Kim, Dâr-ı harb'den Dâr-ı İslâm'a bir elçilik görevini yerine getirme veya bir ticâret, veya bir andlaşma veya mü­târeke istemek veya cizyeyi getirmek veya benzeri bir sebeple gelir dev­let başkanı veya onun naibinden emân dilerse; Dâr-ı İslâm'a gelip git­tiği sürece ve vatanına, kendisini emniyette göreceği yere dönünceye kadar kendisine emân verilir. Fakat âlimler der ki: Dâr-ı İslâm'da ona bir sene ikâmet etme imkânı vermek caiz değildir. Dört ay ikâme­tine müsâade verilmesi ise caizdir. Dört aydan fazla ve" bir seneden eksik olmak üzere bunlar arasındaki ikâmete müsâade edilecek süre hakkında İmâm Şafiî ve diğer âlimlerden iki görüş rivayet edilmiştir.

7. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ burada müşriklere ihtarında, onlara dört ay mühlet verip sonra yetişilip yakalandıkları yerde onlar hakkında keskin kılıç koyma hususundaki hikmetini beyân edip şöyle buyurur : «(Hudeybiye günü) Mescid-i Harâm'm yanında muahede yaptıklarınız müstesna, müşriklerin (Allah'a şirk koşup dururken.. Allah'ı ve Rasûlünü inkâr ederlerken) Allah yanında ve Rasûlü yanında nasıl bir ahdi (emânı) olabilir (onlar içinde bulundukları durumda nasıl terk edilebilirler) ki?» Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır : «Onlar, küfredenlerdir. Sizi Mescid-i Harâm'ı ziyaretten ve bekletil­mekte olan kurbanlıkları da mahalline ulaşmaktan men'edenlerdir...»

(Feth, 25). «Onlar (üzerinde akid yapıp anlaştığınız, aranızda on sene harbi terketme hususundaki andlaşmalarına yapışmak suretiyle) size doğru davrandıkça siz de onlara karşı doğru davranın. Muhakkak ki Allah, müttakîleri sever.» Allah Rasûlü (s.a.) ve müslümanlar da böyle yapmışlar, Mekke halkı ile andlaşma ve barış altıncı senenin Zilkade ayından başlayarak Kureyş'in andlaşmayı bozmasına kadar devam et­miştir. Onlar andlaşmalı oldukları Bekr oğullarına Allah Rasûlü (s.a.) nün andlasmalı olduğu Huzâa aleyhine yardım etmişler ve onlarla bir­likte Huzâa'ya karşı Harem'de harbetmişlerdi. İşte o zaman Allah Rasû­lü (s.a.) sekizinci senenin Ramazân'mda onlarla harbetmiş, Allah Teâlâ ona haranı beldenin fethini nasîb etmiş, onlara karşı kendisine güç, kuvvet ve imkân vermiştir. Hamd ve minnet Allah'adır. Bu galibiyet ve üstünlükten sonra onlardan müslüman olanları serbest bırakılmış ve kendilerine «Tulekâ» ismi verilmiştir. Bunlar, yaklaşık ikibin kişiydiler. Küfrü üzere devam eden ve Allah Rasûlü (s.a.) nden kaçanlara ise Hz. Peygamber emân göndermiş ve dört ay süreyle diledikleri yere gitme müsâadesi bahsetmişti. Safvân İbn Ümeyye, İkrime İbn Ebu Cehil, ve başkaları bunlar cümlesindendir. Bu emândan sonra Allah Teâlâ, on­ları tâm ve şâmil bir İslâm'a hidâyet buyurmuştur. Her takdirde ve işinde Allah Teâlâ'ya hamdedilmiştir.

8. Âyetin Tefsiri

Burada Allah Teâlâ, inananları müşriklere düşman olmaya ve on­lardan uzaklaşmaya teşvik buyurup Allah'a şirk koşmaları ve Allah Rasûlü'nü inkâr etmeleri sebebiyle kendileri için bir andlaşma olmasına hak kazanmamış olduklarını beyân buyurmaktadır. Şayet onlar, müs-lümanlara gâlib gelselerdi; onlardan hiçbirini bırakmaz, terketmez ve onlar hakkında ne bir yemîn ve ne de bir vecîbe gözetmezlerdi.

İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha, İkrime ve Avfî, âyetteki kelimesinin akrabalık, kelimesinin ise andlaşma oldu­ğunu söylemişlerdir. Dahhâk ve Süddî böyle söyler.

Mücâhid'den rivayete göre de andla§madır. Katâde ise bu kelimenin karşılıklı yardım andlaşması olduğunu söylemiştir.

9–11. Âyetlerin Tefsiri

Metni bulunmamaktadır

12. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyurur ki: Belli bir süre üzerine andlaştığınız bu müşrikler; yeminlerini, andlaşmalannı bozarlar ve dininizi ayıplamak ve kusurlu görmek suretiyle dininize saldmrlarsa... Bu âyetten hare­ketle Rasûlullah (s.a.) a söven veya İslâm dinine hücum eden veya onu eksiklikle itham eden öldürülür. Allah Teâlâ : «O küfür önderlerini hemen öldürün. Çünkü onların yeminleri yoktur. Belki (içinde bulun­dukları küfür, inâd ve sapıklıktan) vazgeçerler.» buyurur. Katâde ve başkaları; küfür önderlerinin Ebu Cehil, Utbe, Ümeyye İbn Halef ve benzerleri olduğunu söylemiş, başka kişileri de saymıştır. Mus'ab İbn Sa'd haricîlerden birine uğramıştı. Haricî: İşte bu küfür önderlerin-dendir, demiş, Sa'd da : Yalan söyledin, aksine ben küfür Önderleri ile savaştım, demiştir. Hadîsi İbn Merdûyeh rivayet etmiştir. A'meş'in Zeyd İbn Vehb'den, onun Huzeyfe'den rivayetine göre Huzeyfe : Bu âyetin hükmü altına girenlerle ondan sonra savaşümamıştır, demiştir. Bu gö­rüşün benzeri, Ali İbn Ebu Tâlib (r.a.) den de rivayet edilmiştir. Sahîh olan ise; her ne kadar bu âyetin iniş sebebi Kureyş müşrikleri ise de, hem onlar ve hem de başkaları hakkında genel olduğudur. En doğru­sunu Allah bilir. Velîd îbn Müslim der ki: Bize SafVân îbn Amr'ın Ab-durrahmân îbn Cübeyr İbn Nefîr'den rivayetine göre; Ebubekir'in za­manında onları Şam'a doğru gönderdiğinde onlara şöyle demiş: Siz başlarının ortası tıraş edilmiş bir kavim bulacaksınız. Onlardan şeytânın oturak yerlerine kılıçla vurunuz. Allah'a yemin olsun ki onlardan birini öldürmem onların dışında yetmiş kişiyi öldürmemden bana daha sevim­lidir. Zîrâ Allah Teâlâ : «Küfür önderlerini Öldürün.» buyurmuştur. Ha­dîsi İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

15. Âyetin Tefsiri

Bu da Allah Rasûlü'nü Mekke'den çıkarmaya teşebbüs eden, ye­minlerini bozan müşriklerle savaşa bir teşvikten ibarettir. Nitekim Al­lah Teâlâ, başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «Hani küfredenler seni tutup bağlamak, yahut öldürmek veya çıkarmak için düzen kuru­yorlardı. Onlar düzen kurarlarken Allah da düzenlerine mukabele edi­yordu. Allah düzen kuranlara mukabele edenlerin en iyisidir.» (Enfâl, 30), «Rabbınız olan Allah'a inandığınızdan dolayı sizi ve peygamberi yurdunuzdan çıkarıyorlar.» (Mümtahine, 1), «Seni memleketten çıkar­mak için zorladılar. O zaman senin ardından onlar <la ancak çok az kalabilirler.» (İsrâ, 76).

Allah Teâlâ'mn «Önceleri kendileri başlamışlardır.» sözünden mak-sad, Bedir günüdür. Onlar, kervanlarına yardım için çıkmışlardı. Ker­vanın kurtulduğunu bilmelerine rağmen büyüklerime ve azgınlıkları sebebiyle savaş arzu ederek ilerlemeye ve yürümeye devam ettiler. Nite­kim bu, daha önce genişçe anlatılmıştı. Burada maksadın, andlaşnıayı bozmaları ve andlaşmış oldukları dostları Bekr oğullan yanında Allah Rasûlü (s.a.) nün andlaşmış olduğu Huzâa'ya karşı savaşmış olmaları olduğu da söylenmiştir. Sonunda Allah Rasûlü (s.a.), Mekke fethi se­nesi onların üzerine yürümüş ve nıa'lûnı olaylar meydana gelmiştir. Hamd, Allah'a mahsustur. Allah Teâlâ : «Onlardan korkar mısınız?" Şayet mü'minler iseniz asıl korkmanız gereken Allah'tır.» âyetinde şöyle buyurur: Onlardan değil, Benden korkun. Kulların, gücünden ve aza­bından korkmasına lâyık olan asıl Benim. îşler Benim elimdedir. Benim dilediğim olur, dilemediğim ise olmaz. Sonra Allah Teâlâ; düşmanları kendi katından bir emirle helak etmeye kadir olmakla birlikte mü'min-lere cihâdı farz kılnıasmdaki hikmeti beyân ve mü'nıinlere azimet yo­lunu göstermek üzere şöyle buyurur : «Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onları azâblandırsm, rüsvây etsin ve sizi onlara karşı üstün kılsın ve mü'minler topluluğunun göğüslerini ferahlandırsın.» Bu, bü­tün mü'minler hakkında geneldir. Mücâhid, İkrime ve Süddî «Mü'min­ler topluluğunun göğüslerini ferahlandırsın.» âyetinde Huzâa'nın kas-dedildiğini söylemişlerdir.

İbn Asâkir'in Ömer îbn Abdülazîz (r.a.) in bir müezzininin hal tercemesinde Müslim İbn Yessâr'dan, o da Hz. Âişe (R. Anhâ) den rivayet eder ki; Allah Rasûlü (s.a.) kızdığında burnunu tutar ve şöyle buyu-rurmuş : Ey Ayşecik, «Ey Allah'ını, peygamber Muhammed'in Rabbı, günâhımı bağışla, kalbimin öfkesini gider ve beni sapıklığa düşürücü fitnelerden kurtar.» de. İbn Asâkir bu hadîsi Ebu Ahmed el-Hâkim ka­nalıyla Abdurrahmân İbn Ebu Cevn'den rivayetle zikretmiştir.

«Allah (kullarından) dilediğine tevbe nasîb eder. (Kullan için doğru olanı) en iyi bilendir. (Kevnî ve şer'î sözlerinde ve işlerinde) hik­met sahibidir.» O, dilediğini yapar, dilediği şeyle hükmeder. O, asla zulmetmeyen adaletli hâkimdir. Hayırdan ve serden bir zerre ağırlığı dahi zayi' etmez, bunlara dünya ve âhirette en uygun karşılıkları verir.

16. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyurur ki: Ey inananlar, gerçek azim sahiplerinin ya­lancılarından ayrılacağı ve ortaya çıkarılacağı bir takım işlerle sizleri denemeden başıboş olarak sizleri bırakıvereceğimizi mi sandınız? Bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : «İçinizden cihâd edip Allah'­tan, peygamberinden ve mü'minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri Allah ortaya çıkarmadan...» buyurmuştur. Onlar açıkta ve gizlide Al­lah'a ve Rasûlüne sevgilerinde samimî ve ihlâslıdırlar. Allah Teâlâ, iki gruptan sâdece birini zikretmekle yetinmiştir. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Yoksa insanlar inandık de-meleriyle bırakılıvereceklerini ve kendilerinin denenmeyeceklerini mi sandılar? Andolsun ki Biz,- onlardan öncekileri de denedik. Allah elbette doğrulan bilir ve elbette yalancıları da bilir. (Ankebût, 2-3), «Yoksa Allah, içinizden cihâd edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete giri-verecğinizi mi sandınız?» (Âl-i İmrân, 142), «Allah; mü'minleri, olduk­ları halde bırakacak değildir. Nihayet murdarı temizden ayıracaktır. Allah size gaybı da bildirecek değildir.» (Âl-i İmrân, 179).

Hâsılı Allah Teâlâ, kullarına cihâdı farz kılınca onda kendisi için hikmetler bulunduğunu da beyân etmiştir ki bu, kullarını; hangileri O'na itaat edecek, kimler karşı gelecek diye denemesidir. Allah Teâlâ olanı, olacağı, şayet olsaydı olmayanın nasıl olacağım da en iyi bilendir. Bir şeyi olmadan önce ve olduğu şekilde bilir. O'ndan başka ilâh, O'nun dışında Rabb yoktur. Onun takdir edip yarattığım geri çevirip engelle yecek de yoktur.

18. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyurur ki: Tek ve ortağı olmaksızın Allah'ın ismi üzere inşâ edilen Allah'ın mescidlerini, Allah'a şirk koşanların ta'mîr etmeleri yaraşmaz (gerekmez). Âyetteki t a>-l—J^ ) «Mescidler» kelime­sini tekil okuyanlar, bununla Mescid-i Harâm'ı kasdetmektedirler. O, yeryüzündeki mescidlerin en şereflisidir. tik gününden tek ve ortağı olmayan Allah'a ibâdet için inşâ edilmiştir. Onu Halîlürrahmân te'sîs etmiştir. Onlar (müşrikler) ise; durumları ve sözleri ile kendi aleyhle­rine olmak üzere kendi küfürlerine şâhiddirler. Nitekim Süddî der ki: Bir hıristiyana dinin nedir? diye sorsan; hıristiyanım, der. Yahûdîye dinin nedir? diye sorsan; yahûdîyim, der. Sâbiî'ye sorsan Sâbiî'yim, müşriğe sorsan müşriğim, der.

«İşte onların bütün yaptıkları (şirk koşmaları sebebiyle) boşa git­miştir. Ve onlar, ateşte ebedî kalıcıdırlar.» Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «Allah, onlara niçin azâb etmesin ki; onlar, kendileri ona ehil olmadıkları halde (insanları) Mescid-i Harânı'-dan men'edip duranlardır. Hem O'nun dostu değillerdir. O'nun dostlan; ancak müttakîlerdir. Ama onların çoğu bilmezler.» (Enfâl, 34). Burada ise «Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe îmân edenler... ta'mîr ederler.» buyurmakla mescidleri ta'mîr edenlerin îmân sahibi olduklarına şâhidlik etmektedir. Nitekim îmâm Ahmed der ki: Bize Süreyc'in... Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayetine göre; Allah Rasûlü, şöyle buyurmuştur : Mescide gitmeyi âdet edinen bir adamı gördüğünüz­de onun îmân sahibi olduğuna şehâdet ediniz. Zîrâ Allah Teâlâ: «Al­lah'ın mescidlerini; ancak Allah'a ve âhiret gününe îmân edenler (...) ta'mîr ederler.)) buyurmuştur. Hadîsi Tirmizî, îbn Merdûyeh ve Musted-rek'inde Hâkim, Abdullah îbn Vehb'den rivayet etmişlerdir. Abd îbn Humeyd de Müsned'inde şöyle der: Bize Yûnus İbn Muhammed'in... Enes İbn Mâlik'ten rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) : Mescidleri ta'­mîr edenler; ancak ve ancak Allah'ın dostlarıdırlar, buyurmuştur. Hafız Ebu Bekr el-BezzârJın Abdülvâhid îbn Gıyâs kanalıyla... Enes'ten riva­yetinde ise Allah Rasûlü (s.a.) : Mescidleri ta'mîr edenler; ancak ve ancak Allah'ın dosttandırlar, buyurmuştur. Bezzâr hadîsin Sâbit'ten ri­vayetinin sâdece Salih kanalıyla. bilindiğini söylemektedir. Dârekutnî ise Müfred hadîsler arasında Osman İbn Dinar'ın kızı Hükâme kana­lıyla... Enes'ten merfû' olarak rivayet eder ki: Allah Teâlâ bir kavim için âfet ve musibet dilediğinde; mescid halkına bakar ve bu musibeti onlardan çevirir, Duyurulmuştur. Ancak Dârekutnî bu hadîsin garîb ol­duğunu söyler. Hafız Bahâ da Müstaksâ'da babası kanalıyla... Enes'ten merfû' olarak şu hadîsi rivayet eder : Allah Teâlâ buyurur ki: İzzet ve celâlim hakkı için Ben, yeryüzü halkı için bir azâb düşünürüm. Evlerimi ta'mîr edenlere, Benim için birbirlerini sevenlere ve seherlerde bağış­lanma dileyenlere baktığımda bunu onlardan çeviririm. Sonra îbn Asâ-kir bu hadîsin garîb olduğunu söylemiştir.

îmâm Ahmed der ki : Bize Ravh'ın... Muâz İbn Cebel'den rivayetine göre; Hz. Peygamber (s.a.), şöyle buyurmuştur: Şeytân, sürüden ay-nlıp uzaklaşan koyunu kapan koyun kurdu gibi insanın kurdudur. Parçalanmaktan ve ihtilâfa düşmekten sakınınız. Cemaata, topluluğa ve mescide sarılınız.

Abdürrezzâk'ın Ma'mer kanalıyla... Amr îbn Meymûn el-Evdî'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Hz. Peygamber (s.a.) in ashabına yetiştim. Onlar şöyle derlerdi: Muhakkak mescidler; yeryüzünde Al­lah'ın evleridir. Allah'ı oralarda ziyaret edenlere ikramda bulunmak Allah'ın üzerinde bir haktır. Mes'ûdî de Habîb îbn Ebu Sabit ve Adiyy İbn Sabit kanalıyla... îbn Abbâs'm şöyle dediğini nakleder: Kim, ezanı işitir ve buna icabetle mescide gelip namaz kılmazsa; onun namazı yoktur. Allah ve Rasûlüne karşı gelmiştir. Allah Teâlâ : «Allah'ın mes­cidlerini; ancak Allah'a ve âhiret gününe îmân'edenler (...) ta'mîr ederler.» buyurmuştur. Hadîsi îbn Merdûyeh rivayet etmiştir. Hadîs, başka bir kanaldan merfû* olarak da rivayet edilmiştir. Bunun, başka kanallardan şâhidleri de vardır. Ancak burası bu konuda geniş bilgi verilecek yer değildir.

Allah Teâlâ : «Namaz kılan» buyurur ki bu, bedenî ibâdetlerin en büyüğüdür. «Zekât veren» buyurur ki bu yaratıklara iyilik ve ihsanla ilgili amellerin en fazîletlisidir. «Allah'tan başka kimseden korkmayan­lar» buyurur ki; onlar, ancak Allah'tan korkar ve O'nun dışindakiler-den korkmazlar. «İşte bunlar, hidâyete erenlerden olabilirler.»

«Allah'ın mescidlerini; ancak Allah'a ve âhiret gününe îmân eden­ler (...) ta'mîr ederler.» âyeti hakkında Ali İbn Ebu Talha'nın rivaye­tine göre İbn Abbâs şöyle dermiş : Allah'ı birleyen ve âhiret gününe îmân eden, Allah'ın indirdiklerine îmân eden. «(Beş vakit) namaz kı­lan. Allah'tan başka kimseden korkmayan.» Allah'tan başka kimseye ibâdet etmeyen. «İşte bunlar,, hidâyete erenlerden olabilirler.» Bunlar; muhakkak ki kurtuluşa erenlerdir. Nitekim Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) için: «Umulur ki, Rabbın seni öğülmüş bir makama gönderive-rir.» (îsrâ, 79) buyurmaktadır. Muhakkak ki senin Rabbın seni ma-kâm-ı mahmûd'a ulaştıracaktır ki bu da şefaattir. Kur'an'daki her kelimesi, vâcib anlamındadır. Muhammed İbn İshâk İbn Yes-sâr —Allah ona rahmet eylesin— da kelimesinin Allah'tan bir hak olduğunu söylemiştir.

22. Âyetin Tefsiri

Avfî tefsirinde îbn^Abbâs'm, bu âyetin tefsirinde şöyle dediğini nakleder : Müşrikler : Allah'ın evini ta'mîr ve hacılara su verme işi, îmân edip cihâd edenden daha hayırlıdır, dediler. Harem ile öğünür, onun halkı ve ta'mîr edenleri olmakla büyüklenirlerdi. Allah Teâlâ on­ların bu büyüklenmelerini ve yüzçevirmelerini zikredip, müşriklerden Harem halkına şöyle buyurmuştur : «Âyetlerim size okunuyordu da siz ona arkanızı dönüyordunuz. Büyüklük taslıyor, gece ağzınıza geleni söylüyordunuz.» (Mü'minûn, 66-67). Yani onlar, Harem ile büyükle-nirler ve gece etrafında toplanıp hezeyanlar savururlar, Kur'an'ı ve Hz. Peygamber (s.a.) i terkederlerdi. Allah Teâlâ, îmânı ve peygamberi (s.a) ile birlikte cihâdı; müşriklerin Beyt'i ta'mîrlerinden ve hacılara su vermelerinden üstün ve hayırlı tutmuştur. Allah'ın evini ta'mîr edip, ona hizmette bulunmaları şirk ile birlikte olduğu jçin Allah katında onlara bir fayda te'mîn etmeyecektir. Allah Teâlâ : «Bunlar, Allah ka­tında bir olmazlar. Ve Allah, zâlimler güruhunu hidâyete erdirmez.» bu­yurmuştur. Burada Allah'ın evini ta'mîr edenler olduklarını sananlar kasd edilmektedir. Allah onları şirk koşmaları sebebiyle zalimler olarak isimlendirmiştir. Bu ta'mîr onlara hiç bir fayda vermeyecektir.

Bu âyetin tefsirinde Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'm şöyle dediğini nakleder : Bedir günü esîr edildiğinde Abbâs İbn Abdülmuttalib hak­kında nazil olmuştur. O, şöyle demişti: Eğer siz İslâm, hicret ve cihâd ile bizi geçmişseniz biz de Mescid-i Harâm'ı ta'mîr eder, hacıları su­varır ve esirleri kurtarırdık. Allah Teâlâ da şöyle buyurdu : «Siz, hacı­lara su vermeyi, Mescid-i Harâm'ı ta'mîr etmeyi; Allah'a ve âhiret gü­nüne inanan ve Allah yolunda cihâd edenle bir mi tuttunuz?... Ve Al­lah, zâlimler güruhunu hidâyete erdirmez.» Yani bunlar şirke düşmüş­lerdir. Ve Ben şirke düşmüş olanı asla kabul etmeyeceğim.

Dahhâk İbn Müzâhim der ki: Müslümanlar, Bedir günü esîr edilen Abbâs ve arkadaşlarına yönelip, şirk koşmalarından dolayı onları ayıpladılar. Abbâs : Allah'a yemîn olsun ki biz; Mescid-i Harâni'ı ta'mîr eder, esirleri kurtarır, Beyt'i örter, hacılara su verirdik, dedi de Allah Teâlâ: «Siz; hacılara su vermeyi... Allah'a ve âhiret gününe inanan ve Allah yolunda cihâd edenle bir mi tuttunuz?...» âyetini indirdi. Ab-dürrezzâk'ın İbn Uyeyne kanalıyla... Şa'bî'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Bu konuda konuşan Ali ve Abbâs (R. Anhümâ) halikında nazil olmuştur.

İbn Cerîr der ki: Bana Yûnus'un... Muhammed İbn Kâ'b el-Kura-zî'den rivayetine göre; o, şöyle diyor : Abdüddâroğullarından Talha İbn Şeybe, Abbâs tbn Abdülmuttalib ve Ali İbn Ebu Tâlib karşılıklı övün­düler. Talha : Ben, Beyt'in sahibiyim, anahtarı benim yanmadadır. Di­lersem orada gecelerim, dedi. Abbâs : Ben sikâye (hacılara su verme) nin sahibiyim. Ve bu görevi yerine getiriyorum. Dileseydim mescidde gecelerdim, dedi. Ali (r.a.) : İkinizin de söylediklerini anlamıyorum. Muhakkak ben, insanlardan altı ay önce kıbleye karşı namaz kıldım. Ben cihâdın sahibiyim, dedi de Allah Teâlâ sonuna kadar olmak üzere «Siz; hacılara su vermeyi...» âyetini indirdi. Süddî de böyle söylemek­tedir. Ancak o: Ali, Abbâs ve Şeybe îbn Osman karşılıklı övündüler... demiş ve hadîsin benzerini zikretmiştir.

Abdürrezzâk da Ma'mer kanalıyla... Hasan'ın şöyle dediğini nak­leder : Ali, Abbâs, Osman ve Şeybe hakkında nazil olmuştur. Onlar, bu konuda konuştular da Abbâs : Hacılara su vermemizi terkedeceğimizi sanıyorum, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular : Hacılara su ver­menize devam ediniz. Muhakkak ki bunda sizin için bir hayır vardır. Hadîsi Muhammed İbn Sevr de Ma'mer'den, o ise Hasan'dan rivayetle benzerini zikretmiştir.

Bu âyetin tefsirinde bir de merfû' bir hadîs vârid olmuştur ki bu­rada onu mutlaka zikretmemiz gerekir. Abdürezzâk der ki: Bize Ma'-mer*in... Nu'man İbn Beşîr (r.a.) den rivayetine göre; bir adam: İs­lâm'dan sonra hacılara su vermem dışında hiç bir amel işlememiş ol­sam aldırmam, demiş. Bir diğeri : İslâm'dan sonra Mescid-i Harâm'ı ta'­mîr etmemden başka hiç bir amel işlememiş olsam aldırmam, demiş. Bir diğeri ise: Allah yolunda cihâd, söylediklerinizden daha faziletli­dir, demişti. Ömer (r.a.) onları bundan men'edip : Sesinizi Allah Ra­sûlü (s.a.) nün minberi yanında yükseltmeyiniz. —Bu, cum'a günü idi—. Fakat cum'ayı kıldığımızda Allah Rasûlü'nün yanına girelim, demişti. Bunun üzerine «Bunlar, Allah katında bir olamazlar.» kısmına kadar olmak üzere «Siz; hacılara su vermeyi, Mescid-i Harâm'ı ta'mîr etmeyi...» âyeti nazil oldu. Hadîsin başka bir kanaldan rivayeti şöyle­dir : Velîd İbn Müslim'in Muâviye İbn Selâm kanalıyla... Nu'mân îbn Beşîr el-Ansârî'den rivayetine göre; o, şöyie demiştir : Allah Rasûlünün ashabından bir grup içinde onun minberinin yanında idim. Onlardan birisi: İslâm'dan sonra hacılara su vermem dışında Allah için hiç bir amel işlememiş olsam aldırmam; bir diğeri: Bilakis Mescid-i Harâm'ın ta'mîri; bir başkası ise : Bilakis Allah yolunda cihâd; sizin söylediği­nizden daha hayırlıdır, demişti. Ömer İbn Hattâb (r.a.) onları men'edip: Allah Rasûlü (s.a,) nün minberi yanında seslerinizi yükseltmeyin. —Bu, cum'a gününde idi— Fakat ben, cum'ayı kıldığımda Allah Rasûlü (s.a.) nün yanına girip sizin hakkınızda ihtilâfa düştüğünüz şeyin hük­münü ondan soracağım, dedi ve öylece yaptı. Allah Teâlâ : «Ve Allah, zâlimler güruhunu hidâyete erdirmez.)) kısmına kadar «Siz; hacılara su vermeyi ve Mescid-i Harâm'ı ta'mîr etmeyi...» âyetini indirdi. Hadîsi, Müslim Sahîh'inde; Ebu Dâvûd, İbn Cerîr —Hadisin lafzı onundur— İbn Merdûyeh ve İbn Ebu Hatim Tefsîr'lerinde, İbn Hibbân da Sahîh'in­de rivayet etmiştir.

24. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ babalar ve oğullar dahi olsalar küfrü îmâna tercih ettiklerinde kâfirlerden ayrılmayı, uzaklaşmayı emredip onlarla dost­luktan men'ederek bu hususta onları tehdîd buyurur. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «Allah'a ve âhiret gününe îmân eden bir kavmin babalan veya oğullan veya kardeşleri veya akrabâlan da olsa Allah ve peygamberine muhalefet eden kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah îmâna yazmış ve katından bir ruh ile onlan desteklemiştir. Onlan altından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır.» (Mücâdile, 22).

Hafız Beyhakî'nin Abdullah İbn Şevzeb'den rivayetine göre o, şöyle demiştir : Bedir günü Ebu Ubeyde İbn Cerrâh'ın babası ilâhlan ona Övmeye başlamış, Ebu Ubeyde ondan uzaklaşıp ayrılmışta. Cerrah bu hususta fazla konuşunca oğlu Ebu Ubeyde üstüne yürüyüp onu öldür­müştü. İşte Allah Teâlâ bu hususta : «Allah'a ve âhiret gününe îmân eden bir kavmin babalan veya oğulları veya kardeşleri veya akrabâlan da olsa Allah ve peygamberine muhalefet eden kimselere sevgi besle­diğini göremezsin...» (Mücâdile, 22) âyetini indirdi.

Sonra Allah Rasûlüne ailesini, yakınlarım ve kabilesini Allah ve Rasûlüne, Allah yolunda cihâda tercih edenleri tehdîd etmesini emre­derek şöyle buyurur : «De ki: Eğer babalarınız, oğullanmz, kardeşleri­niz, eşleriniz, kabileniz, ele geçirdiğiniz (ve kazandığınız) mallar, dur­gunluğa uğramasından korktuğunuz ticâret, (güzellik ve temizliğinden sevdiğiniz) hoşunuza giden evler size Allah'tan, peygamberinden ve Allah yolunda cihâddan daha sevimli ise; o zaman Allah'ın emri gelin­ceye kadar bekleyedurun. (Sizin başınıza gelecek Allah'ın azabını ve musibetini bekleyin.) Ve Allah, fâsıklar güruhunu hidâyete erdirmez.»

İmâm Ahmed der ki: Bize Kuteybe İbn Saîd'in... Zühre İbn Ma'-bed'den, onun da dedesinden rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Biz, Allah Rasûlü (s.a.) nün yarımdaydık. O, Ömer İbn Hattâb'ın elini tut­muştu. Ömer : Allah'a yemîn olsun ki ey Allah'ın elçisi, sen nefsim dı­şında bana her şeyden daha sevimlisin, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) : Siz­den birisi, ben kendisine kendi nefsinden daha sevimli olmadıkça îmân etmiş olmaz, buyurdular. Ömer : Sen şimdi Allah'a yemîn olsun ki bana nefsimden daha sevimlisin, deyince; Allah Rasûlü: İşte şimdi oldu ey Ömer, buyurdular. Hadîsi rivayette tek kalan Buhârî, Yahya İbn Süley­man kanalıyla Abdullah İbn Hişâm'dan rivayet etmiştir.

Buhârî'nin Sahîh'inde Allah Rasûlü (s.a.) den rivayet edildiğine göre o:

Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemin ederim ki sizden hiçbiriniz ben kendisine babasından ve oğlundan daha sevimli olmadıkça îmân etmiş olmaz, buyurmuşlardır. İmâm Ahmed ve Ebu Davud'un —lafız Ebu Davud'undur— Ebu Abdurrahmân el-Horasânî kanalıyla... İbn Ömer'den rivayetlerine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyu-_ rurken işitmiş : Bir malı veresiye olarak satıp, sonra bu satışın bede­linden daha az bir fiyatla geri satın aldığınızda, ineklerin kuyruklarına yapışıp zirâate razı olarak cihâdı terkettiğinizde Allah Teâlâ size ancak dininize dönünce kaldıracağı bir zillet verir. Hadîsi İmâm Ahmed, Yezîd İbn Hârûn kanalıyla... Abdullah İbn Ömer'den, o da Allah Rasûlü (s.a.) nden yukardakine benzer şekilde rivayet etmiştir. Bu, bundan önceki hadîsin bir şahididir. En doğrusunu Allah bilir.

27. Âyetin Tefsiri

İbn Cüreyc'in Mücâhid'den naklettiğine göre; bu, Berâe sûresinden nazil olan ilk âyettir.

Allah Teâlâ, mü'minlere Allah Rasûlü ile birlikte katıldıkları gaz-; velerden birçok yerde yardımda bulunmak suretiyle onlara olan ihsanını ve faziletini zikretmektedir. Bu, Allah katından olup O'nun destekle­mesi ve takdiri iledir. Değilse onların sayıları ve hazırlıkları ile değildir. Allah Teâlâ sayılan az veya çok olsun zaferin ve yardımın ancak kendi katından olduğunu onlara tenbîh etmektedir. Huneyn günü onların çoklukları onları böbürlendirmişti. Bununla birlikte bu, onlara hiç bir fayda vermemiş, Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte olan pek azı dışında geri dönüp gitmişlerdi. Sonra Allah Teâlâ, sayıları az dahi olsa zaferin ancak ve yalnız Allah katında ve onun yardımıyla olacağını onlara bil­dirmek üzere daha sonra genişçe açıklayacağımız gibi Rasûlüne ve onunla birlikte olan mü'minlere yardımım ve desteğini indirmiştir. Nice az topluluk Allah'ın izni ile çok topluluklara gâlib gelmiştir. Ve Allah sabredenlerle beraberdir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Vehb İbn Cerîr'in... İbn Abbâs'tan riva­yetine göre; Allah Rasûlü (s.a.), şöyle buyurmuştur : Arkadaşın hayır­lısı dört, küçük askerî birliğin (seriyyenin) hayırlısı dörtyüz, orduların hayırlısı dörtbin'dir. Onikibin kişi azlıktan dolayı asla mağlûb edilemez. Hadîsi, bu şekliyle Ebu Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmişler, Tirmizî: Hasen, garîb bir hadîstir, Cerîr İbn Hâzim'den başka kimse hadîsi müs-ned olarak rivayet etmemiştir. Hadîs, Zührfden mürsel olarak rivayet edilmiştir, demiştir. Hadîsin bir benzerini İbn Mâce, Beyhakî ve baş­kaları Eksem İbn el-Cevn'den rivayet etmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Huneyn olayı, Mekke'nin fethinden sonra hicretin sekizinci senesi Şevval ayında meydana gelmiştir. Allah Rasûlü (s.a.) Mekke'yi fethedip işlerini yoluna koymuş, oranın bütün halkı müslüman olmuş ve Allah Rasûlü (s.a.) onları serbest bırakmıştı. Bu sırada kendileriyle savaşmak üzere Hevâzin'in toplandığı haberi geldi. Kumandanları Mâlik îbn Avf en-Nahrî idi. Sakîf'in tamâmı, Cüşem oğullan, Sa'd İbn Bekr oğullan, Hilâl oğullannın bazı grupları —ki bunlar az idiler— Amr İbn Âmir ve Avf İbn Âmir oğullarından bazıları onunla birlikteydiler. Yanlarında kadınlan, çocuklan, koyunlan, yiyecekleri ile birlikte ilerlemiş ve top­luca gelmişlerdi. Allah Rasûlü (s.a.) Mekke'nin fethi için kendisiyle bir­likte gelen ordusu içinde onlara karşı çıktı. Muhacir, ansâr ve arap kabilelerinden müteşekkil onbin kişi idiler. Yanında Mekke halkından müslüman olanlar da vardı. Bunlar ikibin kişi içinde serbest bırakılan­lardan idiler. Allah Rasûlü onları düşmana karşı yürüttü ve Mekke ile Tâif arasında Huneyn denilen bir vâdîde karşılaştılar. Savaş burada sabahın alacakaranlığında oldu. Vâdîye indiklerinde Hevâzin orada giz­lenmişti. Karşılaştıklannda müslümanlar onlan henüz hissetmemişlerdi ki muslümanlann üzerine atıldılar, ok yağdırdılar, kılıçlarını çekip ku­mandanlarının kendilerine emrettiği üzere tek bir kişinin hamlesi gibi toptan hücum ettiler. İşte bu sırada müslümanlar Allah Teâlâ'nın da buyurduğu üzere geri dönüp gittiler. Allah Rasûlü (s.a.) yerinde kaldı-. O gün o, düşmanın üstüne doğru sürdüğü beyaz katırına binmişlerdi. Amcası Abbâs sağ üzengisini, Ebu Süfyân İbn Haris İbn Abdülmuttalib sol üzengisini tutmuş, katır hızlı gitmesin diye yavaşlatmaya çalışıyor­lardı, Allah Rasûlü (s.a.) yüksek sesle ismini söylüyor, müslümanlan geri dönmeye çağırıyor ve : Ey Allah'ın kullan, bana geliniz, ben Al­lah'ın Rasûlüyüm, diyordu. Bu halde iken : Ben peygamberim, yalan değil. Ben İbn Abdülmuttalib'im, diyordu. Ashabından yüze yakını onunla birlikte yerlerinde, kaldılar. Sayılarının seksen olduğunu söyle­yen de vardır. Ebubekir, Ömer (R. Anhümâ), Abbâs, Ali, Fadl İbn Abbâs, Ebu Süfyân İbn Haris, Eymen îbn Ümnı Eymen, Üsâme İbn Zeyd ve başkaları bunlardandır. Allah hepsinden hoşnûd olsun. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) amcası Abbâs'a —Abbâs gür sesli idi— en yüksek sesiyle «Ey ashâb-ı şecere» diye seslenmesini emrettiler. Bununla Bîat-ı Rıdvan ağacını kasdediyorlardı. Onun altında muhacir ve ansârdan müslüman­lar Allah Rasûlü'nün yanından kaçıp dağılmayacakları hususunda onun­la bîatleşmiştiler. Abbâs : «Ey Semure ashabı» diye onlara seslenmeye başladı. Bazan da : «Ey Bakara sûresi ashabı» diye sesleniyordu. Onlar «Lebbeyk, lebbeyk» demeye başladılar, döndüler ve Allah Rasûlü (s.a.) ne doğru ilerlemeye başladılar. Hattâ onlardan birisi, devesi geri dön­mediği için zırhını giymiş, devesinden inip onu serbest bırakarak ken­disi Allah Rasûlü (s.a.) ne dönmüştü. Onlardan küçük bir grup geri dönünce Allah Rasûlü (s.a.) onlara yeniden hücum etmelerini emredip Rabbına duâ ve O'ndan yardım diledikten sonra bir avuç toprak almış ve şöyle buyurmuştu : Ey Allah'ım bana olan va'dini yerine getir. Sonra da toprağı kavme (düşmanlara) karşı atmıştı. Onlardan hiç kimse kalmadı ki gözüne ve ağzına bu topraktan isabet etmiş ve onu savaştan alıkoymuş olmasın. Sonra hezimete uğradılar. Müslümanlar peşlerine düşüp onlan ya öldürdüler veya esîr ettiler. Ashabın (müslümanlann) geri kalanları döndüklerinde esirler Allah Rasûlü (s.a.) nün önünde yere serilmiş durumdaydılar.

İmâm Ahmed der ki: Bize Affân'm... Ebu Abdurrahmân el-Fihrî'-den —isminin Yezîd İbn Esîd, veya Yezîd İbn Enîd, veya Kürz olduğu söylenmiştir— rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Huneyn gazvesinde Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikteydim. Boğucu sıcak bir günde yürüdük. Ağaçların gölgeleri altına indik. Güneş batıya meyledince silahlanmi kuşandım, atıma bindim ve Allah Rasûlü (s.a.) ne gittim. O, çadırında idi. Selâm sana ey Allah'ın elçisi. Allah'ın rahmeti .senin üzerine olsun.

Gitme vakti, dedim. Evet, buyurup ey Bilâl diye seslendiler. Bilâl, sanki bir kuşun gölgesindeymiş gibi, bir deve dikeninin altından sıçradı ve : Buyur, ben sana feda olayım, dedi. Allah Rasûlü : Atımı eğerle, buyur­dular. Bilâl iki kanadı liften, hiç bir gösterişi ve süsü olmayan bir eğer çıkardı. Atı semerledi, bindiler ve biz de bindik. O gecemizde onlarla (düşmanlarla) karşılıklı saf halinde durduk, büyük (ağır) develer bir­birine yaklaştı ve Allah Teâlâ'nın : «Sonra siz gerisin geri dönüp git­miştiniz.» buyurduğu gibi müslünıanlar gerisin geri dönüp gittiler. Al­lah Rasûlü (s.a.) : Ey Allah'ın kullan, ben Allah'ın kulu ve elçisiyim. Sonra atından indi ve bir avuç toprak aldı. Ona "benden daha yakın olan birinin bana haber verdiğine göre toprağı (düşmanların) yüzlerine atmış ve: Yüzleri çirkinleşsin, buyurmuştu. Allah Teâlâ da onları bozguna uğrattı. Ya'lâ İbn Atâ der ki: Bana oğullarının babalarından rivayetine göre; onlar, şöyle demişler : Bizden hiç kimse kalmamacasına gözleri ve ağızlan toprakla doldu. Gökle yer arasında demirin yeni bir tasa sür-tülmesi gibi bir gümbürtü (veya çınlama) işittik. Hadîsi bu şekliyle Hafız el-Beyhakî de «Delâil'ün-Nübüvve» sinde Ebu Dâvûd et-Tayâlisî'-den, o da Hammâd İbn Seleme'den rivayet etmiştir.

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Âsim İbn Ömer İbn Katâde'-nin... Câbir İbn Abdullah'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Mâlik İbn Avf yanmdakilerle birlikte Huneyn'e çıktı. Allah Rasûlü (s.a.) ona doğru ilerledi. Onlar vâdînin boğazlarında ve kıyılarında (yanlarında) hazırlandılar (pusuya yattılar). Allah Rasûlü (s.a.) ve ashabı gelip sa­bah alacakaranlıkta vâdîye indiler. Vâdîye iner inmez atlar yüzlerine sıçradı, üzerlerine atıldı. İnsanlar, hezimete uğrayarak döndüler. Kimse kimseyi tutmuyordu. Allah Rasûlü (s.a.) sağma dönüp : Ey insanlar, bana geliniz. Ben Allah'ın elçisiyim, ben Allah'ın elçisiyim. Ben Abdul­lah oğlu Muhammed'im, diyordu. Hiç bir şey kalmamış, develer üstüste yığılmıştı. Allah Rasûlü (s.a.) insanların durumunu gördüklerinde : Ey Abbâs; ey ansâr topluluğu, ey Semure ashabı, diye bağır, buyurdu­lar. Onlar da lebbeyk, lebbeyk diye cevab verdiler. Bir adam devesini döndürmeye çalışıp buna güç yetiremeyince zırhını boynuna takıyor, kılıcını ve yayını alıyor, sonra sese doğru gidiyordu. Nihayet Allah Ra­sûlü (s.a.) nün yanında onlardan yüz kişi toplandı ve karşı koymaya, vuruşmaya başladılar. Yapılan ilk çağrı ansâra idi. Sonra çağrı Haz-rec'e yapıldı. Onlar, harbde çok sabırlı idiler. Allah Rasûlü (s.a.) üzen­gileri üzerinde doğrulup savaş yerine baktılar ve : İşte şimdi fırın kı­zıştı (kızdı), buyurdular. Râvî der ki: Allah'a yemîn olsun ki insanlar, Allah Rasûlü (s.a.) nün yanma döndüklerinde esirler onun yanında yere atılmışlardı. Allah Teâlâ onlardan öldürdüklerini öldürdü, hezîmete uğrayanlar hezimete uğradı. Allah Teâlâ onların mallarını ve ço­cuklarını Rasûlüne ganimet olarak verdi.

Buharı ve Müslim'in Sahîh'lerinde Şu'be kanalıyla... Berâ İbn Âzib (R. Anhümâ) den rivayete göre bir adam ona : Ey Ebu İmâre, Huneyn günü Allah Rasûlü (s.a.) nün yanından kaçtınız mı? diye sor­muş ve o da şöyle cevablamış : Fakat Allah Rasûlü (s.a.) kaçmadı. He-vâzin kabilesi atıcı bir kavim idi. Onlarla karşılaştığımızda üzerlerine hücum ettik. Ve hezimete (bozguna) uğradılar. İnsanlar ganimete yö­neldi. Bizi oklarla karşıladılar da insanlar bozguna uğradı. Gördüm ki Ebu Süfyân İbn Haris Allah Rasûlü (s.a.) nün beyaz katırının gemini tutmuş, Allah Rasûlü : Ben peygamberim, yalan değil. Ben Abdülmut-talib'in oğluyum, diyordu.

Ben de derim ki: Bu, üstün bir cesaretin en yüksek mertebesidir. O, o günde ordusu yanından dağılmış, kızışmış harbin içinde iken bü­tün bunlara rağmen hızlı gidemeyen, ne hücuma ve ne de kaçmaya yaramayan bir katırın üzerindedir. Bununla birlikte onu düşmanların yüzlerine doğru mahmûzluyor, onu tanımayanlar tanısınlar diye yük­sek sesle ismini ilân ediyor. Allah'ın salâtı, selâmı din gününe kadar onun üzerine olsun. Bütün bunların hepsi onun Allah'a güveninden, O'na tevekkül etmesinden, Allah'ın ona yardım edeceğini bilmesinden, kendisine gönderdiğini tamamlayacağını, dinini diğer dinlere gâlib getireceğini bilmesindendir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ söyle buyur­maktadır : «Bilâhere Allah; Rasûlü ile (onunla birlikte olan) mü'min-lerin üzerine sekînetini (kararlılık, sükûnet ve sebatı) indirmişti, gör­mediğiniz orduları da indirmişti.» Bunlar, meleklerdir. Nitekim İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerîr der ki: Bize Kâsım'ın... İbn Bürsün'ün kölesi Abdurrahmân'dan rivayetine göre, ona Huneyn günündeki müşrikler­den birisi şöyle anlatmış : Huneyn günü biz ve Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabı karşılaştığımızda onlar bize bir koyun sağılacak süre kadar bile dayanamadılar. Onları açıp dağıtınca, peşlerinden sürmeye başladık ve beyaz katırın sahibine (binicisine) ulaştık. Bir de gördük ki o, Allah Rasûlü (s.a.) imiş. Onun yanında bizi beyaz, güzel yüzlü adamlar kar­şıladılar. Bize : Yüzler karârdı, çirkinleşti. Dönün, diyorlardı. Biz boz­guna uğradık. Ve onlar omuzlarımıza çöktüler.

Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî der'ki: Bize Hafız Ebu Abdullah'ın... İbn Mes'ûd (r.a.) dan rivayetine göre o, şöyle demiştir: Huneyn günü Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikteydim. İnsanlar onun yanından geri dö­nüp gittiler. Ben, onunla birlikte muhacir ve ansârdan seksen kişi içinde kaldım. Biz ilerledik ve onlara (düşmanlara) arkamızı dönme­dik. İşte Allah'ın üzerlerine sekînet indirdikleri bunlardır. Allah Rasûlü *(s.a.) katırı üzerinde öne doğru ilerliyordu. Katın eğildi ve Allah Rasûlü eğerden yana eğildi. Ben : Kalk, Allah seni yüceltsin, dedim. Bana bir avuç toprak ver, buyurdular. Alıp ona verdim ve bunu onların, yüz­lerine attı da gözleri toprakla doldu. Muhacirler ve ansâr nerede? bu­yurdular. Ben oradalar dedim. Onlara seslen, buyurdular. Ben de on­lara seslendim. Kılıçlan sağ ellerinde bir şahâb (kayan yıldız parıltısı) gibi olduğu halde geldiler ve müşrikler gerisin geri dönüp gittiler. Ha­dîsin bir benzerini İmâm Ahmed de Müsned'inde Affân'dan rivayet et­miştir.

Velîd İbn Müslim der ki: Bana Abdullah İbn-Mübârek'in... Şeybe İbn Osman'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Huneyn günü Allah Rasûlü (s.a.) nü yalnız ve çevresi boş görünce babamı, amcamı ve Ali ile Hamza'nın onlan öldürdüğünü hatırladım ve kendi kendime : İşte bu gün ondan intikamımı alacağım, dedim. Sağından vurmak için git­tim ve Abbâs İbn Abdülmuttalib'i orada dikilir buldum. Üzerinde beyaz bir zırh vardı. Toz duman içinde parlayan bir gümüş gibiydi. Amcası, elbette onu terketmeyecek, yalnız bırakmayacak, dedim. Solundan var­dım ve Ebu Süfyân İbn Haris İbn Abdülmuttalıb ile karşılaştım. Amca­sı oğludur, elbette onu yalnız bırakmıyacaktır, dedim. Arkasından var­dım. Sâdece üzerine kılıçla atılmam kalmışken onunla benim aramda şimşek gibi bir alev parladı. Ben ateşin beni yakmasından korkup elimi gözüme koydum ve gerisin geri yürüdüm. Allah Rasûlü (s.a.) dönüp : Ey Şeybe, ey Şeybe, yaklaş bana. Ey Allah'ını, ondan şeytânı gider, bu­yurdular. Gözümü ondan çevirdim. Muhakkak ki o, bana gözümden ve kulağımdan daha sevimli idi. Ey Şeybe, kâfirlerle savaş, buyurdular. Hadîsi Beyhakî, Velîd'den rivayetle zikretmiştir. Yine Beyhakî'nin Eyyûb İbn Câbir kanalıyla... Şeybe'den rivayetine göre o, şöyle demiştir : Hu­neyn günü Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte çıkmıştım. Beni ne İslâm ve ne de onu tanımam çıkarmış değildi. Fakat Hevâzin'in Kureyş'e gâlib gelmesini kabullenemeyip Allah Rasûlü'nün yanında dikilirken : Ey Allah'ın Rasûlü, ben alaca, karışık renkli atlar görüyorum, dedim. Ey Şeybe, onu ancak bir kâfir görür, buyurup eliyle göğsüme vurdular ve : Ey Allah'ım, Şeybe'ye hidâyet bahşet, buyurdular. Elini göğsüme ikinci kere vurup : Ey Allah'ım, Şeybe'ye hidâyet bahşet, buyurdular. Sonra üçüncü defa vurup : Ey Allah'ım, Şeybe'ye hidâyet bahşet, buyurdular. Allah'a yemîn ederim ki üçüncü defada elini göğsümden çekmemişti ki Allah'ın yaratıklarından bana ondan daha sevimli hiç kimse kalma­mıştı... Ve Râvî insanların (iki ordunun) karşılaşması, nıüslümanların bozguna uğramaları, Abbas'm nidası, Allah Rasûlü (s.a.) nün Allah'tan yardım dilemesi ve Allah'ın müşrikleri bozguna uğratması hususundaki hadîsin tamâmını zikretti.

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana babamın... Cübeyr îbn Mut'im (r.a.) den rivayetine göre o, şöyle demiştir : Muhakkak ben, Huneyn günü Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikteydim. İnsanlar savaşırlarken bir­den gökten inen siyah, çizgili abaya benzer bir şey gördüm. Bizimle ka­vim arasına düştü. Bir de gördüm ki saçılmış karıncalar vadiyi doldur­du. Netice; kavmin (düşmanların) bozguna uğraması oldu. Bunun melekler olduğundan biz asla şüphe etmezdik.

Saîd İbn Sâib İbn Yessâr'm babasından rivayetine göre o, Yezîd İbn Âmir es-Süvâî —Huneyn'de müşriklerle birlikte bulunmuş ve sonra müslüman olmuştu— yi şöyle derken işitmiş : Biz, Huneyn günü müş­riklerin kalblerine bırakılan korkuyu ona sorardık da çakıl taşlarını alıp bir tasın içine atar ve o çınlardı: İşte karınlarımızda bunun bir benzerini bulurduk. (Hissederdik veya hissetmiştik.) derdi. Bunun bir şahidi, daha önceki Yezîd İbn Esîd hadîsinde geçmişti. En doğrusunu Allah bilir.

Müslim'in Sahîh'inde Muhammed İbn Râfi' kanalıyla... Ebu Hü-reyre'den rivayet edildiğine göre, Allah Rasûlü (s.a.) : Korku ile yar­dım olundum ve bana cevâmi'ul-Kelim verildi, buyurmuştur. Bu sebep­ledir ki Allah Teâlâ : «Bilâhere Allah; Rasûlü ile mü'minlerin üzerine sekîneti indirmişti. Görmediğiniz orduları da indirmişti. Ve kâfirleri azaba uğratmıştı. Kâfirlerin cezası buydu.» buyurmuştur.

Allah Teâlâ : «Sonra Allah, bunun ardından dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah Gafûr'dur, Rahim'dir.» buyurur ki; Allah, Hevâzin'in kalanlarının tevbesini kabul buyurmuş, onlar müslüman olarak Allah Rasûlü'ne gelmişler ve o, Cirâne'de Mekke'ye yaklaşmışken ona kavuş­muşlardı. Bu, Huneyn vak'asmdan yaklaşık yirmi gün sonradır. O sırada Allah Rasûlü (s.a.) onları esirleri ve mallan arasında muhayyer bırak­mış, onlar da esirlerini (almayı) tercih etmişlerdi. Kadın ve çocuk ol­mak üzere altıbin esîr vardı ve Allah Rasûlü bunları onlara geri vermiş, mallarını ise ganimeti alanlar arasında taksim buyurmuştu. Kureyş'ten (istemeyerek müslüman olup da) serbest bırakılan bir takım'kimselere onların kalblerini İslâm'a ısındırmak için develerden yüzer yüzer ver­mişti. Yüz deve verdikleri arasında Mâlik İbn Avf en-Nadrî de vardı. Onu, eskiden olduğu gibi kendi kavmi üzerine vekîl ta'yîn etmiştirtir

29. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, dinleri ve kendileri temiz nıü'min kullarına; dinleri pis olan müşrikleri, Mescid-i Harâm'dan sürmelerini bu âyetin nüzulün­den sonra onları oraya yaklaştırmamalarını emretmiştir. Bu âyetin nü­zulü hicretin dokuzuncu senesindedir. Bunun içindir ki Allah Rasûlü (s.a.) Hz. Ali'yi o sene Hz. Ebubekir (R. Anhümâ) ile birlikte gönder­miş ve müşrikler içinde şöyle ilân etmesini emretmişti: «Bu yıldan son­ra hiç bir müşrik haccetmeyecek, Beyt'i hiç bir çıplak tavaf etmeye­cek.» Allah Teâlâ bunu tamamlamış ve şeriat, takdir olarak böyle hük­metmiştir.

Abdürrezzâk'ın tbn Cüreyc kanalıyla... Câbir İbn Abdullah'tan ri­vayetine göre o, «Ey îmân edenler; doğrusu müşrikler ancak necistir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar.» âyeti hakkında: Köle veya zimmet ehlinden biri olması durumu hâriç, de­miştir. Bu, başka bir kanaldan merfû' olarak rivayet edilmiştir. Şöyle ki:

İmâm Ahmed der ki: Bize Hüseyn'in... Câbir'den rivayetine göre; Hz. Peygamber (s.a.), şöyle buyurmuştur: Andlaşmalı olanlar ve onla­rın hizmetçileri dışında bu yılınızdan sonra hiç bir müşrik mescidimize girmesin. Bu hadîsin merfû' olarak rivayetinde îmâm Ahmed tek kal­mıştır. Mevkuf olarak rivayetinin isnadı, daha sıhhatlidir.

İmâm Ebu Amr el-Evzâî'nin bildirdiğine göre; Ömer İbn Abdüla-zîz ( a.) : Yahûdî ve Hıristiyanların müslümanların mescidlerine girmelerini engelleyiniz, buyurmuş ve bu yasağının altına «Doğrusu müş­rikler ancak necistir.» âyetini yazmıştır.

Ata, «Bu yıllarından sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar.» âye­tinden dolayı Harem'in tamâmı mesciddir, demiştir.

Bu âyet-i kerîme, mü'mjnin temizliğine delâlet ettiği gibi müşriğin necis olduğuna da delâlet etmektedir. Buhârî'nin Sahîh'inde zikredilen bir hadîste : «Mü'min; necis olmaz.» buyurulmuştur. Müşriğin bedeni­nin pisliğine gelince; Cumhur, onun beden ve zâtının pis olmadığı gö­rüşündedir. Zîrâ Allah Teâlâ, kitab ehlinin yiyeceğini helâl kılmıştır. Zahirîlerden bazıları ise onların bedenlerinin de pis olduğu görüşün­dedir.

Hasan'dan rivayetle Enes : Kim onlarla el sıkışmışsa abdest alsın, demiştir. Bunu İbn Cerîr rivayet eder.

Allah Teâlâ'nın : «Eğer fakirlikten korkarsanız, Allah dilerse sizi yakında kendi lutfuyla zenginleştirir.» kavli hakkında İbn İshâk der ki: İnsanlar: Çarşılarımız kapanacak, ticâret mahvolacak, oralardan elde etmekte olduğumuz faydalar gidecek, dediler de : «Eğer fakirlik­ten korkarsamz, Allah dilerse sizi yakında (bunun dışında bir yoldan) kendi lutfuyla zenginleştirir... Boyun eğip kendi elleriyle cizyeyi verin­ceye kadar.» âyeti nazil oldu. İşte bu, sizin korkmuş olduğunuz çarşı­ların kapanmasına bedeldir. Allah Teâlâ onlardaki şirk sebebi ile onlar­dan kesilmenize karşılık olarak kitab ehlinin boyunlarından size ver­miş olduğu cizyeyi getirmiştir. Bu görüş İbn Abbâs, Mücâhid, îkrime, Saîd îbn Cübeyr, Katâde, Dahhâk ve başkalarından da rivayet edil­miştir.

«Muhakkak ki Allah, (sizin için uygun olanı) en iyi bilendir. (Size emrettiği ve yasakladığı hususlarda) hikmet sahibidir.» Zîrâ o, fiillerin­de ve sözlerinde kâmildir. Yaratmasında ve emrinde âdildir, mübarek, ve yücedir. Bu sebepledir ki bu kazançların yerine zimmet ehlinden alacağınız cizye mallarını onlara vermiştir. Şöyle buyurur : «Kitab ve­rilmiş olanlardan Allah'a da, âhiret gününe de inanmayan, Allah ve peygamberinin haram kıldığını haranı saymayan ve hak din edinme-yenlerle —boyun eğip kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar— sava­şın.» Onlar, gerçekte Muhammed (s.a.) i inkâr ettiklerinde elbette ki peygamberlerden hiç birine ve onların getirdiklerine sıhhatli bir îmân­ları kalmamıştır. Onlar ancak kendi indî görüşlerine, heveslerine ve için­de buldukları hallerde babalarına uymaktadırlar. Değilse Allah'ın şe­riatı, dini olduğundan değil. Zîrâ onlar; ellerindekine sıhhatli bir îmân ile inanmış olsalardı, bu onları Muhammed (s.a.) e îmâna sevkederdi. Çünkü bütün peygamberler onu müjdelemiş ve ona uymayı emretmiş­lerdir. Halbuki o geldiğinde peygamberlerin en şereflisi olduğu halde onu inkâr ettiklerinde onların geçmiş peygamberlerin şeriatlarına sa­rılmamış oldukları bilinir. Zîrâ o, Allah katındandır. Bilakis onlar; ken­di dinlerine, zevkleri ve kendi arzularından dolayı yapışmaktadırlar. İşte bunun için diğer peygamberlere îmânları onlara fayda vermeyecektir. Çünkü onlar; peygamberlerin efendisi, en üstünü, sonuncusu ve en mü­kemmeli olanı inkâr etmişlerdir. Bu sebeple Allah Teâlâ : «Kitab ve­rilmiş olanlardan; Allah'a da, âhiret gününe de inanmayan, Allah'ın ve peygamberinin haram kıldığını haram saymayan ve hak din edinme-yenlerle savaşın.» buyurmuştur. Bu âyet-i kerîme, evvel emirde müşrik­lerin işleri bitirilip insanlar Allah'ın dinine bölük bölük girdikten son­ra kitab ehli ile savaş hakkında nazil olmuştur. Arap Yarımadası'nda işler düzelince; Allah Teâlâ, Rasûlüne ehli kitab olan Yahudi ve Hıris-tiyanlarla savaşı emretmiştir. Bu, hicretin dokuzuncu senesinde olmuş­tur. Bu sebeple Allah Rasûlü (s.a.) Bizans (Rûm) ile savaş için hazır­lanmış, insanları buna davet etmiş ve bunu onlara açıklayarak Medine çevresindeki arap kabilelerini buna çağırmıştır. Onlar da toptan gelip yaklaşık otuzbin muhârib yanında toplanmıştı. Bu arada Medine ve çevresindekilerden münafıklar ve başkalan geri kalmıştı. Bu hâdise kurak ve kıtlık bir senede, son derece sıcak bir zamanda olmuştu. Allah Rasûlü (s.a.) Rûm ile savaş için Şam'a doğru yola çıkmış ve Tebük'e ulaştığında orada inerek Tebük suyu yanında yaklaşık yirmi gün ikâ­met buyurmuşlardı. Sonra dönme hususunda istiharede bulunmuş ve o seneki durumun sıkışıklığı ve insanların zayıflığı sebebiyle —açıkla­ması inşâallah ilerde gelecektir— geri dönmüştür.

Cizyenin sadece kitab ehli veya mecûsîler gibi onlara benzeyenler­den alınacağı görüşünde olanlar, bu âyet-i kerîme'yi delil getirirler. Onlara göre sahih olan bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) nün Hecr me-cûsîlerinden cizye aldığı kaydedilmektedir. Bu, İmâm Şafiî ve kendi­sinden gelen meşhur bir rivayette İmâm Ahmed'in mezhebidir. Ebu Ha-nîfe —Allah ona rahmet eylesin— ise ehl-i kitab olsun, müşrik olsun bütün acemlerden alınır. Arapların ise sadece kitab ehlinden alınır, de­miştir. İmâm Mâlik de şöyle der : Kitabî, mecûsî, putperest ve diğer­leri olmak üzere bütün kâfirlere cizye konulması caizdir. Bu mezheble-rin kaynaklan ve delillerinin zikredilmesinin buradan başka yeri (eser) vardır. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «(Müslüman olmazlarsa) boyun eğip (ze­lil, hakîr ve alçak bir halde) kendi elleriyle (kahır ve galebe yoluyla) cizyeyi verinceye kadar...» Bu sebeble zimmet ehline ta'zîmde bulunul­ması, onların müslüriıanların' üzerine yükseltilmesi caiz değildir. Bila­kis onlar zelîl, küçük ve mutsuzdurlar. Nitekim Müslim'in Sahîh'inde Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayet edilen bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur : Yahûdî ve Hıristiyanlara ilk selâm veren siz olma­yınız. Bir yolda onlardan biri ile karşılaşırsanız onu yolun en darına mecbur bırakınız. Yine bu sebepledir ki mü'minlerin emîri Ömer İbn Hattâb onların zelîl kılınması, küçültülmesi ve tahkiri için bilinen şart­ları koşmuştur. Hafız imamların, Abdurrahmân İbn Ğanem el-Eş'arî'-den rivayetlerine göre; o, şöyle demiştir : Şam halkı Hıristiyanları ile barış andlaşması (musâlaha) yaptığında Ömer İbn Hattâb (r.a.) a şöyle yazılmıştı: Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla : Bu, filân ve filân şehir Hıristiyanlarmdan mü'minlerin emîri Allah'ın kulu Ömer için yazılmıştır. Muhakkak siz bize geldiğinizde biz nefislerimiz, zürriyyet-lerimiz, mallarımız ve dinimiz halkı için sizden emân istedik. Sizin için kendimize şu şartlan koştuk : Şehrimizde ve çevresinde yeniden ma­nastır, kilise, özel ibâdet yerleri ve râhib manastırları ihdas etmeyeceğiz. Onlardan harâb olanı yenilemeyeceğiz. Onlardan müslümanlara ait yerleri ihya etmeyeceğiz. Gece ve gündüz müslumanlardan birinin, ki­liselerimize inmesini engellemeyeceğiz. Geçenler ve yolcular için kapı­larını genişleteceğiz. Müslümanlardan bize uğrayanlan üç gün ağırlayıp onlara yedireceğiz. Kiliselerimizde ve evlerimizde câsûs barındırıp sı­ğındırmayacağız. Müslümanlara karşı hainlik hisleri beslemeyeceğiz. Çocuklarımıza Kur'an'ı öğretmeyeceğiz. Şirkimizi açığa vurmayacak ve kimseyi buna davet etmeyeceğiz. İstedikleri takdirde yakınlarımızdan hiç kimseyi İslâm'a girmekten men'etmeyeceğiz. Müslümanlara ta'-zîmde bulunacağız. Oturmak istediklerinde, onlar için oturduğumuz yerden kalkacağız. Onların elbiselerinde, başlıklarında, sarıklarında, nâ-linlerinde ve saç ayırmalarında onlara hiç bir şekilde benzemeyeceğiz. Onların sözü ile konuşmayacak, onların künyelerini kendimize künye edinmyeceğiz. Eğerli hayvana binmeyecek, kılıç kuşanmayacak, hiç bir silâh edinmeyecek ve yanımızda taşımayacağız. Yüzüklerimize arapça nakış yapmayacağız. İçki satmayacağız. _ Başlarımızın ön kısmındaki saçlan kısaltacağız. Nerede olursak olalım elbiselerimize bürünecek, bel­lerimize zünnâr bağlayacağız.. Kiliselerimizin üzerine açıkça haç dik­meyeceğiz. Müslümanların yol ve çarşılarından hiç bir yerde haçları­mızı ve kitablarımızı göstermeyeceğiz. Kiliselerimizde çanlarımızı an­cak hafifçe vuracağız. Müslümanların hazır bulunması halinde kilisele­rimizde yüksek sesle okumayacağız. Bayram ve yağmur duasına çık­mayacağız. Ölülerimiz yanında seslerimizi yükseltmeyeceğiz. Müslü­manların yol ve çarşılarından hiç bir yerde onlarla birlikte açıkça ateş kullanmayacağız. Ölülerimizi onlarla komşu etmeyeceğiz. Müslüman­ları irşada yeltenmeyeceğiz. Onların evlerindeki hallerine muttali' ol­maya çalışmayacağız. Râvî der ki: Bu mektup Ömer'e geldiğinde şöyle ilâve etti: Müslümanlardan hiç kimseyi dövmeyeceğiz. İşte bunları kendimiz, dinimiz halkı üzerine bizim için şart olarak kabul ettik. Ve bu­nun üzerine emânı kabullendik. Eğer biz kendimiz aleyhine sizin le­hinize şart koşup, kendimize yüklediğimiz bu şartlardan herhangi bi­rine muhalefette bulunursak bizim için zimmet yoktur. İsyan eden ve karşı gelenler hakkında helâl olan bizden size helâl olur.

31. Âyetin Tefsiri

O'ndan başka ilâh yoktur. O; bunların şirk koştukları şey­lerden münezzehtir.

Bu da; Allah'a karşı yalan ve iftiraları, bu alçakça sözleri sebe­biyle nıü'minleri, Yahudi ve Hıristiyanlardan kâfir müşriklerle savaşa Allah Teâlâ'nm bir teşvikinden ibarettir. Yahudiler Uzeyr hakkında : Muhakkak o Allah'ın oğludur, dediler ki Allah Teâlâ bundan yücedir. Süddî ve başkalarının zikrettiğine göre; onlarda bu husustaki şüphe, şöyle meydana gelmiştir : Amâlika, İsrâiloğullanna gâlib gelip âlimlerini öldürüp büyüklerini esîr ettiklerinde Uzeyr İsrâiloğullanna ve onlardan ilmin gidişine ağlar olarak kalmıştı. Nihayet göz kapaklan düştü (uyu­ya kaldı). O bir gün çölde dolaşırken .bir kabrin yanında : Vay yediren, vay giydiren! diyerek ağlayan bir kadın gördü. «Bundan önce sana kim yedirirdi? diye sordu. Kadın; Allah, <Iiye cevab verdi. Uzeyr : Mu­hakkak Allah diridir, ölmez, dedi. Kadın : İsrâiloğullanndan önce âlim­lere kim öğretirdi? diye sordu. Uzeyr : Allah, dedi. Kadın : O halde sen onlara niçin ağlıyorsun ey Uzeyr? dedi. Uzeyr, kendisine bir nasihat olduğunu anladı. Sonra ona : Filân nehre git ve ondan guslet (yıkan) -ve orada iki rek'at namaz ki]. Muhakkak sen orada bir ihtiyarla kar­şılaşacaksın. O, sana ne yedirirse onu ye, denildi. Gidip kendisine em­redileni yaptı ve bir ihtiyarla karşılaştı. İhtiyar ona : Ağzını aç, dedi. O, ağzını açtı ve ihtiyar üç kere onun ağzına büyük kor şeklinde bir şey koydu. Uzeyr insanların Tevrat'ı en iyi bilenlerinden olarak döndü ve : Ey İsrâiloğullan, size Tevrat'ı getirdim, dedi. Onlar: Ey Uzeyr, sen yalancı değildin, dediler. Kalkıp parmaklarından birine bir kalem bağ­ladı ve bütün Tevrat'ı parmağıyla yazdı. İnsanlar düşmanlarından tek-' râr yurdlarına döndüklerinde Uzeyr'in durumu kendilerine haber ve­rildi. Bir dağa bırakmış (gizlemiş) oldukları Tevrat nüshalarını çıkarıp bununla karşılaştırdılar ve onun getirdiğinin sahîh olduğunu gördüler. Câhillerinden bazısı: Bunu ancak Allah'ın oğlu olduğu için yapmıştır, dediler.

Hıristiyanların Mesîh hakkındaki sapıklıkları ise açıktır. Bu sebep­ledir ki Allah Teâlâ her iki güruhu birden yalanlamış ve : «Bu onların ağızlarında dolaşan sözlerdir.» buyurmuştur. Onların iftira ve kendi­liklerinden uydurmaları dışında iddia ettiklerinin bir dayanağı yoktur, e (Kendilerinden önceki ümmetlerden) daha önce küfretmiş olanların sözüne benzetiyorlar.» Onlar nasıl sapıtmışlarsa bunlar da sapıtmışlar-dır. «Allah onları yoketsin.» İbn Abbâs der ki: Allah onlara la'net etsin. «Nasıl da uyduruyorlar.» Açık olduğu halde nasıl haktan sapıp bâtıla dönüyor, meylediyorlar.

«Onlar Allah'tan ayrı hahamlarını, râhiblerini rablar edindiler. Meryem Oğlu Mesih'i de.» İmâm Ahmed, Tirmizî ve İbn Cerîr'in muh­telif kanallardan olmak üzere Adiyy İbn Hatim (r.a.) den rivayetlerine göre Allah Rasûlü (s.a.) nün daveti ona ulaştığında Şam'a kaçmıştı. O, câhiliye devrinde Hıristiyan olmuştu. Kıakardeşi ve kavminden bir grup esîr edildiler. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) kızkardeşine ihsanda bu­lundu ve ona (hediyyeler) verdi ve o da kardeşine dönerek onu İslâm'a ve Allah Rasûlü (s.a.) nün yanına gelmeye teşvik etti. Adiyy Medine'ye geldi. Kabilesi Tayy içinde reîs olup babası Hatim et-Tâî cömertlikle meşhurdu. İnsanlar onun geldiğini haber verdiler. Adiyy, boynunda gü­müşten bir haç olduğu halde Allah Rasûlü (s.a.) nün yanına girdi. Allah Rasûlü (s.a.) : «Onlar Allah'tan ayrı hahamlarını, râhiblerini rab­lar edindiler.» âyetini okudu. Adiyy der ki: Ben :Muhakkak onlar, on­lara ibâdet etmediler, dedim. Evet, onlar onlara helâli haram kıldılar, haramı da helâl kıldılar. Ve onlar da kendilerine uydu. İşte onların on­lara ibâdeti budur, buyurdular. Daha sonra Allah Rasûlü (s.a.) : Ey Adiyy, ne dersin? Seni «Allah en büyüktür.» denilmesi mi kaçırdı? Al­lah'tan başka daha büyük bir şey biliyor musun? Seni kaçıran nedir? «Allah'tan başka tanrı yoktur.» denilmesi mi seni kaçırdı? Allah'tan başka bir tanrı biliyor musun? buyurup onu İslâm'a davet etti. Adiyy müslüman oldu ve gerçek bir şehâdetle şehâdette bulundu. O, şöyle an­latır : Gördüm ki yüzü açıldı, neşelendi ve şöyle buyurdu : Muhakkak ki Yahudiler gazaba uğramışlardır, Hıristiyanlar ise sapıtmışlardır. «Onlar Allah'tan ayrı hahamlarını ve râhiblerini rablar edindiler.)) âye­tinin tefsirinde Huzeyfe îbn el-Yemmân, Abdullah İbn Abbâs ve başka­ları : Muhakkak ki onlar (yahûdî ve hıristiyanlar) onların helâl ve ha­ram kıldıklarında onlara tâbi olmuşlardır, demiştir. Süddî ise şöyle cîer : Onlar, insanları nasîhatçı kabul ettiler (insanların nasîhatlannı dinlediler), Allah'ın kitabını ise terkedip arkalarına attılar. İşte bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Halbuki tek tanrıdan başkasına ibâdet etme­mekle emrolunmuşlardır.» buyurmuştur. O, bir şeyi haram kıldığında o haramdır, onun helâl kıldığı helâldir. Koyduğu kanuna tâbi olunur. Hükmettiği şey uygulanır. Yerine getirilir. «O'ndan başka ilâh yoktur. O; bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.» Ortaklardan, ben­zerlerden, yardımcılardan, zıdlardan, çocuklardan münezzeh, mukaddes ve yücedir. O'ndan başka tanrı, O'nun dışında Rab yoktur.

33. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyurur ki : Kitab ehli ve müşriklerden olan bu kâfir­ler, «Allah'ın nurunu (Rasûlünü kendisiyle gönderdiği hidâyet ve hak dini mücerred mücâdele ve iftiraları ile) ağızlarıyla söndürmek isterler.» Bu hususta onların benzeri, güneşin şuasını veya ayın nurunu üf-lemesiyle söndürmek isteyenin durumu gibidir. Bu ise ulaşılamayacak bir şeydir. İşte Allah'ın, Rasûlünü göndermiş olduğu şey de mutlaka tamamlanacak ve üstün olacaktır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, onla­rın istek ve dileklerine mukabil olarak : «Halbuki Allah nurunu mut­laka tamamlayacaktır. İsterse kâfirler hoşlanmasınlar.» buyurmuştur. Kâfir, bir şeyi Örtüp kapatan kimsedir. Bundan dolayı geceye ((kâfir» ismi verilmiştir. Zîrâ o, eşyayı örtmekte, gizlemektedir. Çiftçilere de kâfir ismi verilmiştir. Zîrâ o da taneyi yerde örtmekte, gizlemektedir.

Allah Teâlâ : «Rasûlünü hidâyet ve hak din ile gönderen O'dur.» buyurmaktadır ki hidâyet; onun getirmiş olduğu doğru haberler, sahîh îmân ve faydalı ilimdir. Hak din ise dünyada ve âhirette faydalı, sıh­hatli amellerdir. «Dinini (diğer) bütün dinlere üstün kılmak için.» Sa­hîh bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) nün şöyle buyurduğu rivayet edilir: Muhakkak ki Allah Teâlâ yeryüzünün doğu ve batısını benim için top­ladı. Ümmetimin hükümranlığı ondan bana toplanana erişecektir. İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed îbn Ca'fer'in... Mes'ûd İbn Kabîsa - -veya Kabîsa İbn Mes'ûd— dan rivayetine göre o, şöyle diyor : Muhâ-rib (kabilesin) den şu mahalle namaz kıldı. Namaz kıldıklarında; onlar­dan bir genç, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işittiğini söy­ledi : Muhakkak ki yeryüzünün doğu ve batıları sizin için fethedilecek­tir. Bunun çalışanları Allah'tan korkan ve emâneti yerine getirenler dışında muhakkak ateştedir.»

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Muğîre'nin... Temim ed-Dârî (r.a.) den rivayetine göre o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş : Muhakkak bu iş, gece ve gündüzün ulaştığına ulaşacaktır. Al­lah Teâlâ azizin izzeti veya zelilin zilleti ile bu dinini girdirmediği köy, kasaba ve şehir bırakmayacaktır. Öyle bir izzet ki Allah onunla İslâm'ı azız kılacak; öyle bir zillet ki Allah bununla küfrü zelîl kılacaktır. Te­mim ed-Dârî şöyle dermiş : Muhakkak ben bunu ehl-i beytimde (ailem­de) gördüm. Onlardan müslüman olanlara hayır, şeref ve izzet isabet etti. Onlardan kâfir olanlar ise zillet, bayağılık, rezillik ve cizyeye dû-çâr kaldılar.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd İbn Abdirrabbih'in... Mikdâd İbn Esved'den rivayetine göre o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş : Yeryüzünde Allah'ın İslâm kelimesini azizin izzeti veya zelîlin zilleti ile bildirmeyeceği köyde, kasabada ve şehirde hiç bir ev kalma­yacaktır. Ya Allah onlara izzet verip kendilerini bu din halkından kıla­cak, veya onlara zillet verip onlar buna boyun eğeceklerdir.

Yine Müsned'de denilir ki: Bize Muhammed îbn Ebu Adiyy'in... Adiyy îbn Hâtim'den rivayetine göre o, şöyle dermiş: Allah Rasûlü (s.a.) nün yanına girdim. Ey Adiyy, müslüman ol, kurtul, buyurdular. Öşh : Muhakkak ben din sahiplerindenim, dedim. O : Ben senin dinini Senden daha iyi bilenim, buyurdular. Ben : Sen benim dinimi benden daha iyi mi biliyorsun? diye sordum. Şöyle buyurdular: Evet, sen ra-kûsî —Sâbiîlik ve Hıristiyanlığa benzer, ikisi arası bir din— değil mi­sin? Sen kavminin savaş ganimetinin dörtte birini yemiyor musun? Ben; evet, deyince : Muhakkak bu, senin dininde sana helâl değildir, buyurdular. Bunu söyler söylemez bu söze boyun eğdim (kabullendim). Seni İslâm'dan alıkoyanın ne olduğunu da ben çok iyi biliyorum. Sen : Ona ancak insanların zayıfları, kuvvetsizleri ve arapların değer verme­dikleri kişiler uymuştur, diyorsun. Sen Hîre'yi bilir misin? buyurdular. Ben : Görmedim, fakat işittim, dedim. Nefsim kudret elinde olan (Al­lah) a yemin ederim ki Allah Teâlâ bu işi mutlaka tamamlayacak ve so­nunda bir kadın Hîre'den çıkıp hiç kimsenin kendisine refakati olmaksı­zın Beyt'i tavaf edecek. Kisrâ İbn Hürmüz'ün hazîneleri mutlaka fethedi­lecek, buyurdular. Ben : Kisrâ İbn Hürmüz mü? diye sordum. Evet, Kisrâ İbn Hürmüz. Ve mal o kadar bol olacak ki kimse onu kabul etmeyecek, buyurdular. Adiyy İbn Hatim der ki: İşte şu kadın, Hîre'den çıkıyor ve kimsenin refakati olmaksızın Beyt'i tavaf ediyor. Muhakkak ben Kisrâ İbn Hürmüz'ün hazînelerini fethedenler içindeydim. Nefsim kud­ret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki üçüncüsü de mutlaka ola­caktır. Zîrâ onu Allah Rasûlü (s.a.) söylemiştir.

Müslim der ki: Bize Ebu Ma'n Zeyd İbn Yezîd'in... Âişe (R. Anha) den rivayetine göre o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) nü : Lât ve Uzzâ'ya ibâdet edilmedikçe gece ve gündüz sona ermeyecek, buyurur­ken işittim. Ve : Ey Allah'ın elçisi, muhakkak ki be,n Allah Teâlâ : «Dinini bütün dinlere üstün kılmak için; Rasûlünü hidâyet ve hak din ile gönderen O'dur. İsterse müşrikler hoşlanmasınlar.» âyetini indirdi­ğinde bunun tamâm olduğunu sanmıştım, dedim. Allah Rasûlü şöyle buyurdu : Bundan Allah'ın dilediği mutlaka olacaktır. Sonra Allah te­miz (hoş) bir rüzgâr gönderecek ve kalbinde bir hardal tanesi ağırlığı îmân olanlar vefat edecek. Ancak kendilerinde bir hayır olmayanlar kalacak da babalarının dinlerine dönecekler.

35. Âyetin Tefsiri

Süddî'nin söylediğine göre; hahamlar yahûdîlerden, râhibler de hı-ristiyanlardandır. Bu, onun da söylediği gibidir ki hahamlar, yahûdî-Ierin âlimleridir. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette : «Rabba kul olanlar ve bilginler; onları günâh söylemelerinden ve haram yemelerinden vaz­geçirmeye çalışmalı değiller miydi?» (Mâide, 63) buyurmaktadır. Ruh­ban, Hıristiyanların çok ibâdet edenleri, kıssîsler ise onların âlimleridir. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette : «Bunun sebebi; onların içinde keşişler ve râhibler bulunmasından ve onların gerçekten büyüklük taslamala-rmdandır.» (Mâide, 82) buyurmuştur.

Burada maksad kötü âlimlerden ve sapıtmış âbidierden sakındır-maktır. Nitekim Süfyân İbn Uyeyne : Âlimlerinizden kim bozulursa; onda yahûdîlere bir benzeme vardır. Âbidl erinizden bozulan ise hıristi-yanlara benzemektedir, demiştir. Sahîh bir hadîste şöyle buyrulur : Siz­den öncekilerin yollarından aynen onlar gibi, onların ölçü ve miktarın­da mutlaka gideceksiniz. Yahudi ve hıristiyanlar mı? dediler. Allah Ra-sûlü : Ya kim? buyurdular. Başka bir rivayette ise : İran ve Rumlar mı? diye sorulmuş, efendimiz : Onlardan başka kim olacak? buyur­muşlar.

Netice olarak onların durum ve sözlerinde onlara benzemekten sa-kındırılmaktadır. Bunun içindir ki Allah Teâlâ «İnsanların malını hak­sızlıkla yerler.» buyurmuştur. Muhakkak ki onlar din, makam ve insan­lar içindeki başkanlıklarıyla dünyayı yemişlerdir. İnsanların mallarını bunlarla yiyorlardı. Nitekim câhiliye halkı üzerinde bile yahûdî hahamlarının bir şerefi vardı. Onlann câhiliye halkı katında onlara gelen ha­raç, hediyyeler ve vergileri vardı. Allah Teâlâ elçisini (s.a.) gönderdi­ğinde; onlar, riyasetlerinin devam etmesi hırsıyla sapıklıklarını, küfür­lerini ve inâdlarını sürdürdüler. Allah Teâlâ ise onları peygamberlik nuru ile söndürdü, onlardan bunu soyup aldı ve bunun yerine zillet ve meskenet verdi de Allah'ın gazabına uğradılar.

Allah Teâlâ : «Ve Allah yolundan alıkoyarlar.» buyurur. Onlar ha­ram yemeleriyle birlikte insanları hakka uymaktan alıkoyup hak ile bâtılı birbirine karıştırıyorlar ve bilgisizlerden kendilerine uyanlara, onları hayra çağırdıklarını izhâr ediyorlardı. Halbuki onlar, sandıklan gibi olmayıp ateşe çağmadırlar. Kıyamet gününde onlara yardım da olunmayacaktır.

Allah Teâlâ : «Altını ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar; işte onlara pek acıklı bir azabı müjdele.» buyurur. Bunlar, insanların başkanlarından (ileri gelenlerinden) üçüncü sınıf­tır (kısımdır). Muhakkak insanlar; âlimlere, âbidlere ve mal sahiplerine muhtaçtırlar. Bunların durumları bozulunca elbette insanların durum­ları da bozulur. Nitekim şâirlerden birisi şöyle demiştir : «Dini krallar­dan, kötü hahamlardan ve ruhbanlardan başkası mı fesada uğratacak?» Âyette geçen ( y£}\ ) kelimesine gelince : Mâlik, Abdullah îbn Dî-nâr'dan rivayetle îbn Ömer'in şöyle dediğini nakleder ; O, zekâtı ve­rilmeyen maldır. Sevrı ve başkalarının Ubeydullah kanalıyla... İbn Ömer'den rivayetlerine göre; o, şöyle demiştir : Zekâtı verilmiş olan kenz değildir. İsterse yedi kat yerin altında olsun. Açıkta olup da, zekâtı verilmeyen ise kerizdir. Bu; İbn Abbâs, Câbir ve Ebu Hüreyre'den hem mevkuf, hem de merfû' olarak rivayet edilmiştir. Ömer İbn Hattâb (r.a.) dan bunun bir benzeri rivayet edilmiş olup o, şöyle demiştir : Ze­kâtını vermiş olduğun hangi mal olursa olsun kenz değildir. Velevki yere gömülmüş olsun. Zekâtını vermediğin hangi mal olursa olsun bu da yeryüzünde (yerin üzerinde) olsa dahi sahibinin kendisiyle dağla­narak azâb edileceği kenzdir.

Buhârî'nin- Zührî kanalıyla Hâlid İbn EslemMen rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Abdullah îbn Ömer ile birlikte çıkmıştık. O, şöyle dedi: Bu, zekât nazil olmazdan öncedir. Zekât nazil olduğunda Allah Teâlâ onu mallar için bir temizlik kılmıştır. Ömer İbn Azîz ve İrak İbn Mâlik'in söylediklerine göre bu âyeti: «Onlann mallarından sadaka al...» (Tevbe, 103) âyeti neshetmiştir.

Saîd İbn Muhammed İbn Ziyâd'ın Ebu Ümâme'den rivayetine göre o: Kılıçların süsü kenzdendir. Size ancak işittiğimi rivayet ediyorum, demiştir. Sevrî ise Ebu Husayn kanalıyla... Hz. Ali (r.a.) nin : Dörtbin ve daha aşağısı nafakadır. Bundan daha fazla olan ise kenzdir, dedi­ğini nakleder. Bu rivayet garîbdir. Altın ve gümüşü azaltmanın övül­mesi, onları çoğaltmanın zemmi hakkında bir çok hadîsler vârid olmuş­tur. Ötekilere delâlet etmek üzere bunlardan bir kısmını buraya alı­yoruz :

Abdürrezzâk der ki: Bize Sevrî'nin... «Altını ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar...» âyeti hakkında Ali (r.a.) den rivayetine göre; Hz. Peygamber (s.a.) üç defa : Altın helak olsun (yok olsun), gümüş yok olsun, buyurmuştur. Bu, Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabına ağır geldi de : Hangi malı edinelim? dediler. Ömer (r.a.) : Ben, bunu sizin için öğreneceğim, deyip; Ey Allah'ın elçisi, muhakkak senin ashabına bu ağır geldi de hangi malı edinelim? dediler, dedi. Allah Rasûlü şöyle buyurdu : Zikreden bir dil, şükreden bir kalb ve dini üzere sizden birine yardım eden bir eş.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ca'fer'in... Abdullah İbn Ebu Hüzeyl'den rivayetine göre; ona bir arkadaşı, Allah Rasûlü (s.a.) nün şöyle buyurduğunu rivayet etmiş : Altın ve gümüş yok olsun. Arkadaşımın bana rivayetine göre o, Ömer İbn Hattâb ile gitmiş ve Ömer : Ey Allah'ın elçisi, altın ve gümüş yok olsun, buyurdunuz. Ne biriktirelim? diye sormuş da Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş : Zik­reden bir dil, şükreden bir kalb ve âhirete yardımcı olan bir eş.

İmâm Ahmed der ki: Bize Vekî'nin... Sevbân'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Altın ve gümüş hakkında nazil olan âyet indiğinde : Hangi malı edinelim? dediler. Ömer : Ben bunu sizin için öğreneceğim, deyip devesini hızlandırdı ve ona yetişti. Ben de peşinde idim. Ey Al­lah'ın elçisi, hangi malı edinelim? diye sordu. Allah Rasûlü şöyle bu­yurdu : Sizden birisi; şükreden bir kalb, zikreden bir dil ve sizden birine âhiret işinde yardımda bulunacak bir eş edinsin. Hadîsi Tirmizî ve İbn Mâce başka bir şekli ile Salim İbn Ebu Ca'd'dan rivayet etmişler ve Tirmizî hadîsin hasen olduğunu söylemiştir. Buhârî'den nakledildiğine göre Salim bu hadîsi Sevbân'dan işitmemiştir. Ben de derim ki: Bu se­bepledir ki bazıları bu hadîsi ondan mürsel olarak rivayet etmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... İbn Abbâs'tan rivayetine göre o, şöyle demiştir: «Altını ve gümüşü biriktirip de...» âyeti nazil olduğunda; bu, müslümanlara ağır geldi ve : Bizden hiç kimse kendin­den sonra çocuğuna kalacak bir mal bırakamayacak, dediler. Ömer : Ben sizi bu konuda rahatlatırım, dedi ve gitti. Sevbân da peşinden gitti. Ömer, Hz. Peygamber (s.a.) e varıp : Ey Allah'ın peygamberi, muhakkak ki senin ashabına bu âyet ağır geldi, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) : Muhakkak ki Allah; zekâtı, ancak mallarınızdan kalanları temizlemek için farz kılmıştır. Mîrâsı ise ancak sizden sonra kalan mallardan farz kılmıştır, buyurdular. Ömer tekbîr getirdi, sonra Allah Rasûlü (s.a.) ona: Kişinin biriktirdiklerinin en hayırlısını sana haber vereyim mi? buyurup şöyle devam ettiler: Salih bir kadın ki ona baktığında kendisini sevindirir, ona bir şey emrettiğinde itaat eder, onun yanından ayrılıp kaybolduğunda ise onun ırzını korur. Hadîsi Ebu Dâvûd, İbn Merdûyeh ve Müstedrek'inde Hâkim, Yahya İbn Ya'-lâ'dan rivayet etmişlerdir. Hâkim, hadîsin Buhârî ve Müslim'in şartla­rına uygun olduğunu ancak onların tahrîc etmediklerini söyler.

İmâm Ahmed der ki: Bize Revh'ın... Hassan İbn Atiyye'den riva­yetine göre; o, şöyle demiştir : Şeddâd İbn Evs (r.a.) bir seferde idi. Bir yerde kcnakladı ve kölesine : Bize, az şeyle yetinen birini getir ki onunla oyalanalım, dedi. Bunu onun için hoş görmediler de şöy­le dedi: Müslüman olduğumdan bu yana söylediğim her kelimeyi ihtiyatla söyledim. Ancak bu sözüm hâriç. Bunu benden ezberlemeyin. Ama size şu söyleyeceğimi iyi ezberleyin : Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiştim : İnsanlar altın ve gümüş biriktirdiklerinde siz şu kelimeleri biriktiriniz : Ey Allah'ım, Senden işlerde sebat, olgunlukta azimet dilerim. Senden nimetine şükür, Sana güzel ibâdet, kalb-i se-lîm, doğru söyleyen bir dil ve Senin bildiğinin en hayırlısını dilerim. Senin bildiğin şeylerin kötülüğünden Sana sığınırım. Senin bildiğin (gü­nâhlarım) için Senden bağışlanma dilerim. Muhakkak ki Allâm el-Ğu-yûb Sensin.

Allah Teâlâ : «O gün cehennem ateşinde bunların üzeri kızdırılır ve bunlarla onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanır. İşte bu, ken­diniz için biriktirdiğiniz. Tadın biriktirmiş olduğunuzu, denir.» buyurur. Bu söz kendilerine susturma, azarlama ve tekdir sadedinde söylenecek­tir. Nitekim bir âyette de : «Sonra azâb olarak başına kaynar su dökün. Tad bakalım, hani güçlü olan, değerli olan yalnız sendin.» (Duhân, 49) buyurulur. Yani bu, onun karşılığıdır. O ise kendiniz için biriktirmiş olduğunuz şeylerdir. Bu sebepledir ki «Kim bir şeyi sever ve onu Allah'a itâattan öne alırsa onunla azâb olunur.» denilmiştir. İşte bu kişiler; o malları topladıkları ve bunları Allah'ın kendilerinden hoşnûd olmasın­dan daha önemli sayıp tercih ettikleri için bunlarla azâb edileceklerdir. Nitekim Ebu Leheb —Allah ona la'net etsin— Allah Rasûlü (s.a.) nün düşmanlığı hususunda uğraşır ve karısı da bunda ona yardım ederdi. Kıyamet gününde ise karısı ona azâbda yardımcı olacaktır. Onun boy­nunda toplanmış odunlar olacak. Dünyada ona en fazla şefkat besleyen olması itibariyle 'azabı çok daha şiddetli olacağından ateşte bunları onun üzerine atacaktır. Nitekim bu mallar sahiplerine dünyada iken eşya­nın en kıymetlisi olduğundan âhiret yurdunda onlara eşyanın en zararlısı olacaklar ve cehennem ateşinde bunlarla dağlanacaklar. İşte sana onların zararı: Alınları, yanlan (böğürleri) ve sırtları bunlarla dağla­nacak.

Süfyân'ın A'meş kanalıyla... Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivayetine göre: o, şöyle demiştir : Kendisinden başka tann olmayan Allah'a ye­min ederim ki; kul, kenz ile dağlanmayacak. Dînâr dînâra ve dirhem dirheme dokunmayacak. Fakat onun derisi genişletilip kızgın halde her bir dînâr ve dirhem ona konacak. Bunu İbn Merdûyeh, Ebu Hüreyre'-den merfû' olarak rivayet etmişse de bunun merfû' olarak rivayeti sa-hîh değildir. En doğrusunu Allah bilir.

Abdürrezzâk der ki: Bize Ma'mer'in İbn Tâvûs'tan, onun da baba­sından rivayetine göre o, şöyle demiştir : Bana ulaştığına göre; kenz, kı­yamet günü yiğit bir insana çevrilecek de sahibinin peşine düşecek. O kendisinden kaçacak ve kovalarken şöyle diyecek : Ben, senin hazînenim. Ondan neye yetişirse onu alacak.

İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerîr der ki; Bize Bişr'in... Sevbân'dan riva­yetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyururmuş : Kim kendinden son­raya bir hazîne bırakırsa; o, kıyamet günü kendisi için ağzından dışarı çıkmış iki dişi olan, başı kel bir yiğit kişi halinde karşısına çıkarılır da peşine düşer. O kişi: Yazıklar olsun, kimsin sen? diye sorar. O ise : Ben senin kendinden sonraya bırakmış olduğun hazînenim, der ve onun peşinden gitmeye devam ederek elini yakalar ve onu kırar, koparır. Son­ra cesedinin (bedeninin) diğer yerlerinin peşine düşer. Hadîsi İbn Hib-bân Sahîh'inde Yezîd kanalıyla Saîd'den rivayet etmiştir. Hadisin aslı Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Ebu Zinâd kanalıyla... Ebu Hürey-re'den rivayetle mevcûdtur.

Müslim'in Sahîh'inde Süheyl İbn Ebu Salih'in babasından, onun da Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.), şöyle buyurmuş­tur : Malının zekâtını vermeyen hiçbir kimse yoktur ki kıyamet günü malı, böğrünün, alnının ve sırtının dağlanacağı ateşten bir kılıç ha­line getirilmesin. Bu, insanlar arasında hükmedilip cennete veya ce­henneme giden yolu görülünceye kadar süresi elli bin sene olan bir günde vuku bulacaktır... Ve Râvî hadîsin tamâmını zikretti.

Buhârî bu âyetin tefsirinde der ki: Bize Kuteybe'nin... Zeyd İbn Vehb'den rivayetine göre o, şöyle demiştir :

Rabeze'de Ebu Zerre uğradım ve : Seni bu yere indiren nedir? diye sordum. Şöyle dedi: Biz Şam'da İdik. «Altını ve gümüşü biriktirip te onları Allah yolunda harcamayanlar, işte onlara pek acıklı bir azabı müjdele.» âyetini okudum. Muâviye : Bu, bizim hakkımızda değil. Bu ancak kitab ehli hakkındadır, dedi. Ben ise : Muhakkak bu bizim ve onların hakkındadır, dedim. Bunu, İbn Cerîr, Abser îbn Kasım kana­lıyla... Ebu Zerr (r.a.) den rivayetle zikretmiş ve şunu ilâve etmiştir : Benimle onun arasında söz uzadı ve o Osman'a yazıp beni ona şikâyet etti. Osman bana kendisine gelmemi yazdı ve ben de gittim. Medine'ye vardığımda insanlar etrafıma toplandılar. Sanki o günden önce beni hiç görmemişlerdi. Bunu Osman'a şikâyet ettim de bana yakına otur, dedi. Ben : Allah'a yemîn ederim ki söylemekte olduğumu asla bırak­mayacağım (terketmeyeceğim), dedim.

Ben de derim ki: Ebu Zerr (r.a.) in meşrebi ailenin nafakasından fazla olarak biriktirmeyi haram sayıyordu. Bununla fetva verir ve in­sanları buna teşvikle böyle emrederdi. Bunun hilâfına davranmayı ise büyük günâh görürdü. İşte Muâviye onu bundan men'etmiş, fakat o vazgeçmemişti. Muâviye onun bu hususta insanlara zarar vereceğinden korktu ve mü'minlerin emîri Osman'a yazarak onu şikâyet etti ve onu yanma almasını istedi. Hz. Osman onun Medine'ye gelmesini istedi ve Rabeze'de yalnız başına ikâmet ettirdi. Ebu Zerr (r.a.), Hz. Osman'ın halifeliğinde orada vefat etmiştir. Muâviye (r.a.) Ebu Zerr yanında iken onu imtihan etmişti. Acaba işi sözüne uyuyor mu? diye. Kendisine bin dînâr göndermiş ve o da aynı gün onu dağıtmıştı. Sonra Muâviye beni seriden bir başkasına göndermişti, ben yanılmışım. Altını geri ver, de­miş, Ebu Zerr ise şöyle cevab vermiş : Yazık sana, muhakkak o mal ben­den çıktı. Fakat benim malım geldiğinde seninle onu hesaplaşırız. Ali İbn Ebu Talha'nm îbn Abbâs'tan rivayetine göre bu âyet, geneldir. Süd-dî ise bu âyetin kıble ehli hakkında olduğunu söyler.

Ahnef İbn Kays der ki: Medine'ye geldim. Ben, Kureyş'ten bir gru­bun da içinde bulunduğu bir halkada iken kaba elbiseli, kaba saba vücûdlu, sert yüzlü bir adanı geldi. Başlarına dikilip : Biriktirenlere ce­hennem ateşinde kendisi için kızdırılacak taşlan müjdele. Bunlar on­lardan birinin memesi başına konacak da kürek kemiklerinin üstün­den çıkacak. Kürek kemikleri üzerine konacak da o sarsılarakdan me­mesi başından çıkacak, dedi. Onlardan hiçbirinin ona bir cevab verdi­ğini sönmedim, sonra adam dönüp gitti. Bir gölgeliğe oturuncaya ka­dar peşinden gittim ve : Gördüğüm kadanyla onlara söylediğin hoşla­rına gitmedi, dedim. Muhakkak onlar hiç bir şey bilmiyorlar, dedi.

Buhârî'nin Sahîh'inde rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) Ebu Zerr'e şöyle buyurmuştur : Benim yanımda ühud kadar altın olup da borç için ayırdığım bir dînârı dışında ondan benim yanımda bir mikdar olduğu halde üçüncü bir günün geçmesi beni asla sevindirmez. En doğrusunu Allah bilir ama Ebu Zerr'i bu sözü söylemeye sevkeden işte bu hadîstir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Affân'ın... Abdullah İbn es-Sâmit (r.a.) den rivayetine göre; o, Ebu Zerr ile birlikte imiş. Ebu Zerr yanında bir cariyesi ve kendisine getirilen ihsan ve hediyyeler olduğu halde çıkmış ve câriye ihtiyâçlarım gidermeye başlamıştı. Câriye yanında (bu pa­ralardan) yedisini ayırmış. Ebu Zerr ise ona onunla bir şeyler, satın almasını emretmiş. Abdullah der ki: Ortaya çıkacak bir ihtiyâcın ve sana gelecek bir müsâfir için keşke onu biriktirseydin, dedim. Şöyle dedi: Muhakkak dostum bana şöyle dedi: Keseye konulup ağzı bağla­nan altın veya gümüş harcanıp bitirilinceye kadar Allah yolunda sahi­bi için ateşten bir kordur. Hadîsi İmâm Ahmed Yezîd'den, o da Hem-mâm'dan rivayet etmiştir.

Hafız İbn Asâkir, Ebu Bekr eş-Şiblî'nin hal tercemesinde ona va­ran bir isnâd ile Muhammed İbn Mehdi kanalıyla... Ebu Saîd (r.a.) den rivayet eder ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah'a fakîr olarak kavuş, sakın ona zengin olarak kavuşma. O : Ey Allah'ın elçisi, bu benim için nasıl olur? diye sormuş da Allah Rasûlü : Senden isteneni geri çevirme, sana rızık olarak verileni saklama, buyurmuş. O : Ey Allah'ın elçisi, bu benim için nasıl olur? diye sormuş. Allah Ra­sûlü (s.a.) : Ya bu, yahut ateş, buyurmuş. Hadîsin isnadı zayıftır.

İmâm Ahmed der ki: Bize Affân'ın... Hz. Ali (r.a.) den rivayetine göre; o, şöyle dermiş : Suffe halkından bir adam Öldü ve iki dînâr —veya iki dirhem— bıraktı. Allah Rasûlü (s.a.) : Bunlar iki kerre dağ­lamadır. Arkadaşınıza dua ediniz, buyurdular. Bu hadîs başka kanal­lardan da rivayet edilmiştir. Katâde'nin Şehr îbn Havşeb'den, onun da Ebu Ümâme Sudayi İbn Aclân'dan rivayetine göre o, şöyle demiştir : Suffe halkından bir adam öldü de dizâr (peştemâl) ında bir dînâr bu­lundu, Allah Rasûlü (s.a.) : Bir kerVe dağlama buyurdular. Sonra baş­ka bir adam öldü. Ve onun da dizârmda iki dînâr bulundu. Allah Ra­sûlü (s.a.) : İki kerre dağlama, buyurdular.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Allah'ın Rasûlü (s.a.) nün kölesi Sevbân'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Yanında kırmızı veya beyaz (dînâr ve dirhem) olduğu halde ölen hiç kimse yoktur ki, onun her bir kıratına mukabil ayağından çenesine kadar dağlanacağı ateşten bir parça kılınmasın.

Hafız Ebu Ya'lâ der ki: Bize Mahmûd İbn Hıdâş'm Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Dînâr dînâr üzerine, dirhem dirhem üzerine konmaz. Fakat derisi genişletilir ve onunla alınları, böğürleri ve sırtlan dağlanır. İşte bu, ken­diniz için biriktirdiğiniz. Tadın biriktirmiş olduğunuzu. Hadîsin isna­dında bulunan Şeyh İbn Muhammed yalancıdır ve hadîsi metruktür.

Bu âyet-i kerîme'de stok para mutlak mânâda zikredilmiş olup han­gi parayı şümulü içine aldığı tahdîd edilmemiştir. İlim adamları ara­sında bu konuda ileri sürülmüş bazı görüşler vardır., Bu görüşleri ileri­de açıklayacağız. Ancak, bu açıklamadan evvel mal stokunun cemiyet bünyesinde meydana getirdiği zararlar konusunda Fahreddîn Râzî (606/1210) nin bir açıklamasını kaydetmekte büyük fayda görmekteyiz. Fahreddîn Râzî, görüşünü dört madde halinde şöyle özetliyor :

1) İnsan bir şeyi çok sevip ona ulaşırsa ve sevdiği şeyi bulmaktan lezzet alırsa, o şeye karşı büyük sevgi besler ve ona çok meyi eder.

«İnsan fakîr olunca, sanki maldan faydalanma tadım hiç tatma­mış ve o lezzetten gafil olmuş gibidir. Fakat, az bir mala sahip olunca, o mal miktarınca bir lezzet bulur. Ve bu sebepten mala karşı şiddetle meyi etmeğe başlar. Bu şekilde malın miktarı arttıkça, ondan aldığı zevk de çoğalır, mal talebindeki hırsı ve onu kazanma meyli daha da artar; dolayısıyla malın çokluğu, mal kazanma hırsının çoğalmasına sebep olur. Akıllı kimseler için gerekli olan husus, kendine zarar verecek du­rumlardan sakmmasıdır. Yukarıda da açıkladığımız gibi, mal ne vakit çoğalırsa, buna karşılık hırs da çoğalır. Şayet mal talebini sona erdirecek ve insan ihtirasını kesecek bir sınır noktası takdir edecek olur­sak, insanın yine o hududa kadar çalışacağı muhakkaktır.

Mal çoğaldıkça artan hırstan doğacak zararların da büyük olacağı, binâenaleyh bu zarar ve taleplerin sonu gelmeyeceği hakkında kesin delil sabit olunca, insan için ilk önce bu aşırı mal stokunu, dolayısıyla hırsını terketmesi vâcib olur.

2) Malı kazanmak çok güçtür; fakat kazandıktan sonra korunması ise daha güçtür. Bu sebeple insan, ömrü boyunca bir taraftan mal ka­zanmak, diğer taraftan onu korumak güçlükleri arasında kalıyor. Sonra insan, malının ancak cüz'î bir kısmından faydalanabilir, sonunda has­retlik içinde onu terk etmeğe mecbur kalır. Bu ise, apaçık bir ziyandır.

3) Mal ve rütbenin çokluğu, insanda azgınlık bırakır. Azgınlık da kulun Rıdvan makamına (yani Allah'ın rızâsını kazanma) ulaşmasına mâni olur. Ve onu ziyana götürür.

4) Cenâb-ı Allah zekâtı farz kıldı. Zekât, görünüşte malın bir nevi noksanlaşmasıdır. Malın çok miktarda elde bulunması eğer fazüet ol­saydı, İslâm dini onu noksânlaştırmaya çalışmazdı.

«Bu son izah karşısında hatıra şöyle bir soru gelebilir : Malın elde bulunması fazilet olmadığına göre, neden Hz. Peygamber veren elin, alan elden daha üstün olduğunu beyân buyurmuştur?

Bu soruya verilecek cevab şudur : Yüksek elden kasıd, hayır yapan eldir. Çünkü insan, malının az bir kısmını vermesi ile meydana gelen noksanlık, fakirin elinde bir artış meydana gelmesine sebep oluyor. Bu bakımdan veren elin, alan elden üstün olduğu beyân buyurulmuş-tur. Yoksa bu Hıadîs-i Şerif, mal sahiplerinin diğerlerinden daha üstün olduğunu izah etmemektedir. (Fahreddîn Râzî, Mefâtîh el-öayb, IV, 630).

Mal stokunun insan bünyesinde ve toplumda meydana getireceği zararlara değindikten sonra, şimdi de malın hangi durumlarda stok edilmiş sayılacağı hakkında tahdîd koyan görüşleri kaydetmeğe çalı­şalım :

Bilginlerin çoğunluğu bu görüşte olup savunucuları şu ilim adam­larıdır :

1) Hz. Ömer : Hz. Ömer, malın stoku mevzuunda şöyle diyor : Ze­kâtı ödenen mal, toprak altında gömülü de olsa stok hükmüne dâhi] değildir. Stok; zekâtı ödenmeyen maldır. Toprak altında, gömülü ol­masa da bu malın sahibi onunla cehennem'de dağlanacaktır.

2) Abdullah İbn Ömer : İbn Ömer de aynen babasının görüşünde olduğunu söylemektedir.

3) Cebir : Câbir İbn Abdullah şöyle diyor : Malının zekâtını verdi­ğin zaman onun şerrini gidermiş olursun; artık bu mal stok değildir.

4) Abdullah İbn Abbas : İbn Abbâs «Mallarını stok edip Allah yo­lunda harcamayanlar» mealindeki âyet-i kerîme'yi tefsir ederken şöyle demiştir : Cenâb-ı Allah bu âyetle, mallarının zekâtını ödemeyenleri kasdediyor.

5) İkrime : Zekâtı ödenen mal stok değildir.

6) Süddî: Altın ve gümüşü stok edenlerden maksad, şu kıble ehli, yani müslümanlardır. Gömülü olmasa ve az da olsa zekâtı ödenmeyen mal stoktur. Zekâtı ödenen mal; çok da olsa stok değildir, diyor.

7) Âmir : Câbir, Âmir'e : Rafta durup zekâtı ödenmeyen mal stok mudur? diye sorunca Âmir : Kıyamette onunla dağlanacak cevabını verdi.

8) Ebu Hayyân el-Endelûsî (v. 745/1344) : Ebu Hayyân, el-Bahr'uî -Muhît adlı tefsirinde bu konuda şöyle diyor : Doğrusu malını stok edip Allah yolunda harcamayanlar, sarı ve beyazları (paraları) bırakanları kötüleyen ve stok edilen mal ile dağlanılacağı hakkındaki hadîs-i şe­rifler, zekâtın farz oluşundan öncedir. Paranın stok edilmesi ile ilgili tehdîd, onun hakkının ödenmemesine binâen vuku' bulmuştur. Birçok ilim adamları bu sebepten toprak altında gömülü olmasa da stok mal, zekâtı ödenmeyen maldır, demişlerdir.

Bu görüşü savunan ilim adamlarının dayandıkları delil, Buhârî'de zikredilen şu hadîs-i şeriftir : Talha b. Ubeydillah'dan rivayet olundu­ğuna göre; bir adam, Hz. Peygamberin yanma gelerek ona İslâm'dan sordu. Hz. Peygamber : Günde beş vakit namaz kılmak, buyurdu.

Adam : Beş vakitten başka namaz borcum yok mudur? diye sordu.

Hz. Peygamber: Hayır, kendiliğinden kıldığın müstesnadır, buyur­duktan sonra şöyle devam etti: Ramazân orucunu tutmak.

Adam : Ramazân orucundan başka oruç tutmak gerekir mi? dedi.

Hz. Peygamber : Hayır, ancak kendiliğinden tutarsan o müstes­nadır... Ve devamla : Zekât vermek, buyurdu.

Adam : Zekâttan başka bir şey vermem gerekli midir? dedi.

Hz. Peygamber : Hayır, ancak kendiliğinden yaparsan bu müstes­nadır, buyurdu. Bundan sonra o adam şu sözleri söyleyerek oradan ay­rıldı. Allah'a yemîn ederim ki, bu söylediklerinden ne fazla, ne de az yapacağım.

Hz. Peygamber de bu sözlerine karşılık ardından : Eğer doğru söy­lüyorsa; kurtulmuştur, buyurdu.

Bazı ilim adamlarına göre, cezayı gerektiren stok mal; esirlerin hüriryete kavuşturulması, açların doyurulması ve benzeri sosyal hak­ları ödenmeyen maldır.

Bu konuda Kâdî şöyle diyor : Âyette, yalnız zekâtı ödenmeyen malın stok sayılacağı mânâsım tahsis eden bir karîne yoktur. Belki şöyle de­mek gerekir :, Stok mal; kendinden ödenmesi gereken hakların öden­mediği maldır.

Bu görüş, stok mal mevzuunda umûmî bir hüküm ihtiva edip kesin rakam belirtmesi bakımından enteresandır. Bu görüşü ileri süren müc-tehid, Hz. Ali'dir. Hz. Ali, yaşadığı devirde, yani sahabe devrinde mes'û-liyeti gerektiren stok mallar için o devrin piyasasına göre bir tahdîd koyarak rakam vermiştir. Bu rakamlar, aynı zamanda o devrin içtimaî hayat seviyesi hakkında bizlere fikir vermektedir.

Cûde İbn Hebre'den rivayet olunduğuna göre, Hz. Ali şöyle demiş­tir : Altın ile gümüşlerini stok edip Allah yolunda harcamayanlar mea­lindeki âyet-i kerîme'yi tefsir ederken : Dörtbin dirhem ile daha azı na­faka parasıdır. Dörtbin dirhemden fazlası ise stoktur, buyurdu.

Dörtbin dirhem para, o devirdeki satın alma gücüne göre düşünül­düğü takdirde 800 koyun alabildiğini hesâb edersek, günümüz piyasa­sında bir koyun 400 TL. üzerinden hesaba katılırsa 360.000 TL. eder. Yani 360.000 TL. sından daha fazla para elde bulundurulamaz. Bulun­durulursa stok hükmüne girer.

Bu parayı o devrin piyasasına göre değil de günümüzdeki râyic üze­rinden hesâb edersek o zaman yaklaşık olarak 16.000 TL. eder ki bu miktar, ancak bir kimsenin senelik ihtiyâcını normal şartlar altında Karşılayabilecek güçtedir.

Zekâtı ister Ödensin, ister ödenmesin, ihtiyâçtan fazla elde bulun­durulan paranın stok olduğu görüşünü şu ilim adamları savunmuşlar­dır :

1) Ebuzerr (r.a.) : îbn Abd'ül-Berr, Ebuzerr'den bu hususta birçok rivayetlerin nakledildiğini kaydettikten sonra şu rivayeti naklediyor : Yiyecek maddeleri ile normal geçim imkânlarından fazla elde tutulan bütün mallar stok olup sahibi şer'an zemmedilir. Tevbe sûresinin 34 ve 35. âyetlerindeki azâb tehdîdi bu konuda inmiştir.

Ebuzerr'in bu görüşüne sahabenin büyük bir çoğunluğu ile Tabiîler de muhaliftir. Onlar, âyetteki azâb tehdidini, zekâtlarını ödemeyenlere hamletmişlerdir.

Ebuzerr'in bu görüşünde isrâr ettiğine dâir bir vak'a da zikredil­mektedir.

Ebuzerr, çoluk-çocuğun nafakasından artan para veya diğer mal­ların elde tutularak stok edilmesinin haram olduğu hakkında fetva veriyor, insanları bu fikre teşvik ediyor, hattâ bunun hilâfına hareket edenlere şiddetli davranıyordu. O sıralarda Şam vâlîsi bulunan Hz. Muâviye onu bu fetvadan men'etti; fakat o, yine bildiğini söylemekten çekinmedi. Bunun üzerine Hz. Muâviye, Ebuzerr'den zarar geleceği korkusu ile onu Halîfe bulunan Hz. Osman'a şikâyet etti. Hz. Osman'da Ebuzerr'i Medine'ye celbederek Rabeze denilen yerde ikâmete mecbur etti. Ebuzerr, işte bu sürgünde bulunduğu sırada Rabeze'de vefat et­miştir.

2) «Fıkh'es-Sünne» adlı kitabta kaydedildiğine göre; âshâbtan Şa'-bî, Mücâhid, Tâvûs ve diğer sahâbîlerden nakledilen sahîh rivayetler­de, onların da malda zekâttan başka hak bulunduğu görüşünde olduk­ları anlaşılmaktadır.

3) İbn Hazm : «Fıkh ez-Zekât» da nakledildiğine göre İzn Hazm, «el-Muhallâ» adlı kitabında bu babtaki görüşünü şöyle açıklıyor : Fa-kirlerin ihtiyâçlarım gidermek, her memleketin zenginleri üzerine farz kılınmıştır. Zekâtlar ihtiyâcı gidermediği takdirde, devlet zenginleri buna zorlayabilir. Bu şekilde fakirlerin zarurî yiyecek maddeleri, kış­lık ve yazlık giyecekleri, yağmur, güneş ve soğuktan koruyacak mes­kenlerle, içecek ihtiyâçları giderilir.

İbn Hazm'ın dayandığı deliller; şu âyet-i kerîmelerle Peygamber Efendimizden rivayet edilen bir hadîs-i şeriftir:

Cenâb-ı Allah Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor : «Akrabaya, fa-kîre ve yolcuya hakkını ver.»

«Allah'a ibâdet edin; hiç bir şeyi O'na ortak koşmayın. Ana-ba-banıza, yakırîlannıza, yetimlere, fakirlere, akraba komşuya, yakın kom­şuya, yakın arkadaşa, yolcuya ve elinizdeki kölelere iyilik yapın.»

«Sağcılar, Cennettedirler. Mücrimlere sorarlar : Sizi Cehenneme sokan şey nedir? Onlar da şöyle derler : Biz namazı kılanlardan değildik; yoksulu yedirmezdik.»

Peygamber Efendimiz de şöyle buyuruyor: Kim, insanlara acımaz­sa, Allah'ta ona acımaz.

Kimin elinde ihtiyâçtan fazla mal bulunur da müslüman kardeşini aç, çıplak ve perişan gördüğü halde ona yardımda bulunmazsa, şüphe­siz Cenâb-ı Allah ona acımaz.

4) Kurtubî: Kurtubî, tefsirinde malda zekâttan başka hak olup olmadığı konusunda ileri sürülen görüşlerin münâkaşasını yaptıktan sonra kendi görüşünü şöyle açıklıyor: Bu konuda Ebuzerr'den rivayet edilen görüşün hülâsası, âyet-i kerîme'nin, muhacirlerin zayıf oldu­ğu ve Hz. Peygamber'in kudreti; onların ihtiyâçlarını yetecek kadar gidermekten uzak bulunduğu şiddetli ihtiyâç zamanlarında inmiş olması muhtemeldir. O zaman hazînede, ihtiyâçlara cevab verecek kadar para yoktu; kıtlıklar ve âfetler kendilerine hücum etmekteydi. Bu se­beple müslümanlar, ihtiyâçtan fazla malı elde bulundurmaktan nehyedildiler. İşte böyle zamanlarda parayı stok etmek, malı insanların istifâdesinden kaçırmak caiz değildir.

Sonradan Cenâb-ı Hak müslümanları büyük fetihlere muvaffak kılıp geniş imkânlar ihsan edince, 200 dirhem gümüşte 5 dirhem, 20 dînâr altında yarım dînâr, yani 1/40 hesabı ile paradan zekât verme­lerini emretti. Daha önce olduğu gibi, bütün mallarını vermeyi emret-meyip bir sene beklemek suretiyle büyümeyi de şart koştu.

Bu açıklamadan anlaşıldığına göre, ihtiyâç ve zaruretler karşısında elde fazla mal biriktirmek, sorumluluğu gerektirmektedir.

5) Fahreddîn Râzî (v. 606/1210) : «Akrabaya hakkım ver; yoksula ve yolcuya da...» mealindeki âyet-i kerîme'nin tefsirinde görüşünü şöyle açıklıyor : Cenâb-ı Allah burada, ister zekâta tâbi olsun, ister olmasın; ister sene tamamlanmış olsun, ister olmasın, malı bulunan herkes üze­rine iyilik yapmaları gerektiğini kasdediyor. Çünkü burada iyilikten maksad, umûmî şefkattir. Müslümanın elinde fazla mal bulunmasa da şu üç sınıfa iyilikte bulunmak farzdır :

Zekât vermesi gerekmeyen bir kimsenin elinde, üzerinden sene geç­meyen bir malı, akarı bulunacak olsa, en yakın akrabasına bakmak ona farzdır. (Meselâ; babası, anası, kardeşi gibi). Bunun gibi, zaruret za­manlarında akraba olmayan diğer fakirler de böyledir. Zîrâ bir şeyi ol­mayan kimse, son dereceye varan ihtiyâç uçurumu üzerine geldiği za­man, elinde imkân bulunan bütün müslümanlara, (zekât borcu olmasa da) onun ihtiyâcım gidermek farz olur.

Yine bunun gibi, bir kimse bir çölde mahsur kalsa, bir müslümanın da onu, emniyetli bölgeye kadar götürecek bir bineği bulunsa, zekât ver­me borcu olmasa da onu gereken yere götürmek müslümana farzdır.

6) Ahmed Mustafâ el-Merâğî (v. 1310/1892) ; Yukarıdaki âyet-i ke­rîme'nin tefsirinde şöyle diyor : İmâm A'zam Ebu Hanîfe bu âyetle ça­lışıp kazanmaktan âciz ve muhtaç oldukları zaman akrabaya ve diğer insanlara nafaka vermenin farz olduğunu istidlal etmiştir. Bunun gibi malı olmayan fakîr, ihtiyâç vartasına düştüğü zaman, onun ihtiyâcını gidererek gelecek tehlikeleri önlemek de farzdır.

7) Muhammed Abduh : Zekâtın stok edilmesini yasaklayan âyet-i kerîme'nin tefsirinde Abduh, görüşünü şöyle Özetliyor : Burada stok ifâdesinden kasdedilen mânâ, altın ile gümüşü, yani parayı sandıkla­ra koyup toprağa gömmek ve onu elde tutarak Allah yolunda harca­maktan hayır işlerinde ve toplumun faydalanacağı sahalarda yatır­maktan alıkoymaktır.

Bakara sûresinin 177. âyet-i kerîme'sini tefsir ederken de bu nok­taya değinerek şöyle demektedir : Bu verme, ileride gelecek olan zekât vermekten başka bir şey olup iyilik yapma esâslarından biridir; ve farzdır. Bu fazilet, zekât Ödeme vaktinin dışında olup zekât verdikten son­ra veya sene tamamlanmadan fakirlerin muztarr durumda bulunduk­ları zamanlara mahsustur. Böyle zamanlarda belli bir nisâb şart değil­dir. Belki herkesin durumuna bağlıdır.

Bir kimsenin yalnız bir çöreği bulunsa, kendisinin ve nafakasını te'mîn ile mükellef bulunduğu kimselerin de buna ihtiyâcı olmasa, buna karşılık bu çöreğe şiddetle ihtiyâcı olan birini görecek olsa, o çöreği ona vermesi farz olur. (Zîrâ açlıktan ölme tehlikesi vardır.)

Malda yalnız zaruret durumunda kalanların hakkı olmayıp belki Cenâb-ı Allah, mü'mine zekâtın dışında akrabasına da nafaka vermeyi farz kılmıştır. (Halbuki akrabaya zekât verilmez, Ana-baba, oğul, torun gibi.) İnsanlar içinde iyilik yapılmaya en lâyık kimseler, kişinin yakın­larıdır. Zîrâ bir kimse ihtiyâç sahibi olup ta akrabası içinde zengin birisi bulunsa, akrabalık bağı ile kalbi ona yönelir.

İnsan, yaratılışı itibârı ile başkalarından çok akrabasının fakirlik ve yoksulluğundan ötürü elem çeker, düşkünlüklerinden dolayı alçalır; şereflerinden dolayı da şereflenir.

Kim akrabasına iyilik etmeyip, kendisi nimetler içinde bulunmak­tan zevk duyarken, buna karşılık akrabası şiddetli ihtiyâç içinde bulu­nursa, bu kimse hem din, hem de insanlık duygusundan uzaktır. En ya­kın akrabanın hakkı daha kuvvetli ve ona yardımda bulunarak iyilik yapmak daha faziletlidir.

Yetimlerin kefilleri öldüğü için onlann ihtiyâçlarını te'mîn etmek; hal ve gidişlerinin kötüleşmemesi, terbiyelerinin bozulmaması ve hem kendilerine, hem de müslüman kardeşlerine faydalı birer uzuv olabil­meleri için zengin müslümanlara düşen bir görevdir.

Fakirlere gelince, kendilerine ve çoluk-çocuklannın nafakasına ye­tecek kadar rızık te'mîninden âciz oldukları ve aza kanâat etmek sure­tiyle ellerini başkalarına zilletle açmaktan kaçındıkları için, güçlü müs-lümanların onlara yardım etmeleri farzdır.

Yolcu, sefer esnasında yalnız kalan, akrabasına, çoluk - çocuğuna ulaşamayıp âciz kalan ve ana-babası, akrabası, çoluk-çocuğu yol olan kimsedir. Yolcuya yardım emrinde, insanları din tarafından seyahate teşvik vardır.

İsteyenler (dilenenler); geçici ihtiyâçların kendilerini insanlara el açmaya ittiği kimselerdir. Din açısından dilenmek haramdır. Ancak za­ruretler dolayısıyla olursa bu durum müstesnadır. Bu takdirde isteyen kimsenin, istemekte zaruret sınırını aşmaması gerekmektedir.

Kölelere de kendilerini hürriyete kavuşturmak için verilir. Bu ver­me, köleyi satın alıp serbest bırakmaya da, mevcûd köleleri serbest bırakmaya da, mükâteb kölelere yardımda bulunmaya da, esirlerin serbest bırakılmasına da şâmildir. Kur'an-ı Kerîm'de bu çeşit yardımın müslümanlann mallannda farz olan bir hak kılınışında, İslâm dininin köleleri âzâd etmeğe teşvik ettiğine kuvvetli bir delil mevcuttur.

Yukarıdan beri saydığımız sınıflara zekât malından başka, iyilikte bulunmanın teşrii, muayyen bir zaman ve muayyen bir nisaba mâlik olmakla kayıdlandmlmış değildir. Verilecek miktar, eldeki mala nis-betle orantılı da değildir. (Meselâ; 1/10, 1/20, 1/40 gibi.) Bu miktar, mutlak bir emre bağlı olup verenin imkânlarına göredir. Yaratılışı iti­bârı ile muhterem olan insanı yok olmaktan kurtarmak, gücü yeten her müslümana farzdır. Daha fazlası için ta'yîn edilmiş bir sınır yoktur.

insanların pek çoğu, Kur'an-ı Kerîm'in teşvik ettiği sosyal adalet esâslarına dayalı olan bu umûmî haklardan gafildirler. Bu muhtaç sı­nıflardan yalnız dilencilere ihsanda bulunuyorlar. Halbuki isteyenlerin pek azı ihsan edilmeğe lâyıktır. Bunların çoğu imkân sahibidir.

8) Seyyid Sabık : «Fıkh es-Sünne» adlı kitabında görüşünü şöyle açıklıyor : İslâm, mala bir vakıa gözü ile bakar. O, hayatın can damarı, ferd ve toplumun nizâm dayanağıdır. Cenâb-ı Allah bir âyette şöyle bu­yuruyor : ((Yüce Allah'ın sizin için hayat nizâmı yaptığı mallarınızı akılsızlara vermeyin.»

Bu âyet-i kerîme, malın herkese yetecek kadar gıda, giyecek eşya, mesken ve diğer zarurî ihtiyâçları için dağıtılmasını gerektiriyor. Öyle ki toplumda sallanan ve imkânlardan mahrum olan hiç bir ferd kalma-ymcaya kadar...

Malın tevzîi için en uygun yol, zekât verme yoludur. Zekât, zengi­nin, sıkılmadan fakirin seviyesini imkân seviyesine yükseltip, onu geçim sıkıntısı ve mahrumiyet darlığından uzaklaştırma mevkiindedir. Zekât, zenginin fakire verdiği bir minnet vesilesi değildir. Zekât, Cenâb-ı Al­lah'ın gereken yerlere vermesi için zenginin eline emânet ettiği bir hak­kıdır. Bundan şu hakikat ortaya çıkıyor : «Mal, yalnız zenginlerin eline vakfedilmiş değildir. O, herkesin faydalanması için yaratılmıştır. Mal­dan faydalanmak hususunda zenginlerle fakirler müsavidir. Bu noktayı Cenâb-ı Allah, ganimet mallarının taksimi bahsinde şu şekilde açıklı­yor : «Allah'ın, peygamberlerine (kendileri ile harbedilen kâfir) memle­ketlerin ahâlîsinden ganimet olarak ihsan ettiği mallar; Allah'ın Ra-sûlünün, ona yakın olan akrabasının, yetimlerin, yoksullarla yolda kal­mış yolcuların hakkıdır. Tâ ki o mal, sizden yalnız zenginlerin elinde dolaşan bir servet olmasın...»

Yani bu taksim, malın sâdece zenginler elinde dolaşmamasını ve malın hem zenginlere, hem de fakirlere tevzi edilmesini gerektirir.

Zekât malda farz olan bir haktır. Onunla fakîr ve düşkün insanların ihtiyâçları giderilir; ihtiyâçtan doğacak tehlikeler önlenir; zaruret durumunda kalanların yaşayışları normal seviyeye çıkarılır; onları açlık­tan kurtarır, korkulardan enıîn kılar.

Zekâtlar, ihtiyâç ve zaruretleri gidermekten uzak kaldığı zaman­larda zekâttan başka bir hak ortaya çıkar. Bu hak, yalnız fakirin yiye­cek kadar ihtiyâcını te'mîn etmekle kayıdlıdır. Böyle zamanlarda zen­ginlerin mallarından yetecek kadar alınabilir.

Bu bölüm Yunus Vehbi Yavuz'un, İslâm'da Zekât Müessesesi, (45 -86 İst. 1972) isimli eserinden alınmıştır.

36. Âyetin Tefsiri

İmâm Ahmed der ki: Bize İsmail'in... Ebu Bekre'den rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.) haccında hutbe okudu ve : Dikkat ediniz, muhakkak zaman Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki şekli üzere dönmüştür. Sene oniki aydır. Bunlardan dördü haram olanlardır. Üçü peşpeşedir: Zülka'de, Zülhicce, Muharrem ve Cumada ile Şa'bân ara­sında Mudâr'ın Receb'i, buyurdu. Sonra : Dikkat ediniz, bu hangi gün­dür? diye sordu. Biz: Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dedik. Sustu ve nihayet sandık ki isminden başka bir şeyle onu isimlendirecek. Nahr günü değil midir? diye.sordu. Biz evet, dedik. Sonra : Bu, hangi aydır? diye sordu, biz : «Allah ve Rasûlü en iyi bilir, dedik. Sustu ve zannettik ki isminden başka bir şeyle onu isimlendirecek. Zülhicce değil midir?

buyurdu, biz evet dedik. Sonra : Bu, hangi beldedir? diye sordu, biz : Allah ve Rasûlü en iyi bilir, dedik. Sustu ve biz zannettik ki isminden başka bir şeyle onu isimlendirecek. Belde (Allah'ın beldesi) değil midir? buyurdu, biz; evet, dedik. Muhakkak kanlarınız ve mallarınız —râvî der ki: Öyle sanıyorum ırzlarınız da dedi— şu beldenizde, şu ayınızda, şu gününüzün haram olduğu gibi size haramdır. Sizler mutlaka Rabbı-nıza kavuşacaksınız da size amellerinizden soracak. Uyanık olunuz. Ben­den sonra birbirinizin boynunu vuran sapıklar haline dönmeyiniz. Dik­kat ediniz, tebliğ ettim mi? Burada bulunanınız bulunmayanınıza ulaş­tırsın. Olur ki ulaştıracağı kimse işitenlerin bazısından daha iyi ezber­ler, buyurdu. Hadîsi Buharı tetsîr babında ve başka yerde rivayet et­miştir. Müslim de Eyyûb kanalıyla... Abdurrahmân İbn Ebu Bekre'den, o ise babasından bu hadîsi rivayet etmiştir.

İbn Cerîr der ki : Bize Muhammed İbn Ma'mer'in... Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Mu­hakkak ki zaman Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki şekli ile dönmüştür (dönmektedir). Allah katında ayların sayısı gökleri ve yeri yarattığı günde Allah'ın kitabında onikidir. Onlardan dördü haram ay­lardır. Üçü peşpeşe olup (biri de) Cumada ile Şa'bân arasındaki Mu-dar'ın Receb'idir. Hadîsi Muhammed İbn Ma'mer'den rivayet eden el-Bezzâr : Bu hadîs Ebu Hüreyre'den sâdece bu yönden rivayet edilmiştir. Hadîsi İbn Avn da... Abdurrahmân İbn Ebu Bekre'den, o ise babasından rivayet etmiştir, der.

Yine İbn Cerîr der ki: Bana Mûsâ İbn Abdurrahmân el-Mesrûkî'-nin... İbn Ömer'den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) veda haccında teşrik günlerinin ortasında Minâ'da hutbe okuyup şöyle buyurdu : Ey insanlar, muhakkak zaman dönmüştür. O, bugün Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki şekli gibidir. Muhakkak Allah katında ayların sayısı onikidir. Onlardan dördü haram aylardır. Onların ilki Cumada ve Şa'bân arasındaki Mudar'ın Receb'idir. Zülka'de, Zül-hicce ve Muharrem (diğer üç haram aydır). Hadîsin bir benzerini veya aynını İbn Merdûyeh de Mûsâ İbn Ubeyde kanalıyla... İbn Ömer'den rivayet etmiştir.

Hammâd İbn Seleme der ki: Bana Ali İbn Zeyd'in Ebu Hurre'den, onun er-Rukâşî'den, onun da sahâbî olan amcasından rivayetine göre o, şöyle demiştir : Teşrik günlerinin ortasında Allah Rasûlü (s.a.) nün devesinin gemini tutmuş, insanları ondan uzaklaştırıyordum. Allah Ra­sûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Dikkat ediniz, muhakkak ki zaman Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki şekli gibi dönmüştür, (dönmektedir). Muhakkak ki Allah katında Allah'ın kitabında gökleri ve yeri yarattığı günde ayların sayısı oniki aydır. Onlardan dördü haram aylardır. Onlarda kendilerinize yazık etmeyiniz (zulmetmeyiniz). Saîd İbn Man-sûr'un Ebu Muâviye kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayetine göre o, «Bun­lardan dördü haram olanlardır.» âyeti hakkında : Muharrem, Receb, Zülka'de, Zülhicce, demiştir.

Hz. Peygamber (s.a.) in hadîste : Muhakkak ki zaman Allah'ın gök­leri ve yeri yarattığı gündeki şekli gibi dönmüştür (dönmektedir), bu­yurmuş olması onun takdim ve te'hîr, fazlalık ve eksiklik, geciktirme ve değiştirme olmaksızın evvelemirde Allah'ın yaratmış olduğu durumu bir tesbît ve anlatmadan ibarettir. Nitekim Mekke'nin haram kılınması konusunda da : Muhakkak ki bu beldeyi Allah Teâlâ gökleri ve yeri yarattığı günde haram kılmıştır. O, kıyamet gününe kadar Allah'ın ha­ram kılmasıyla haramdır, buyurduğu gibi burada da : Muhakkak ki zaman Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki şekli ile dönmüştür (dönmektedir), buyurmuştur. Bugün durum Allah Teâlâ'nın gökleri ve yeri yarattığı günde olduğu gibi kitabında aynen meşrû'dur.

Bu hadîs üzerinde müfessir ve mütekeUimlerden birisi şöyle demiş­tir : Hz. Peygamber'in : Muhakkak ki (zaman) Allah Teâlâ'nın gökleri ve yeri yarattığı gündeki şekli gibi (şekli ile) dönmüştür, sözünden mak-sad şudur : Allah Rasûlü (s.a.) nün haccı o sene zülhicceye rastlamıştı. Araplar haram ayları ertelerlerdi. Böylece senelerin çoğunda ve hattâ ekserisinde Zülhicceden başka aylarda haccederlerdi. (Bazıları) Ebu-bekir esJSıddîk'm 9. senedeki haccının Zülka'de'de olduğunu sanmış­lardır ki bu şüphelidir. Nitekim Nesî'den bahsederken bunu da açık­layacağız.

Bundan daha da garibi Taberânî'nin seleften birisinden rivayet et­tiği bir hadîs içinde geçen şu sözlerdir : Veda haccı senesi müslüman-ların, yahûdîlerin ve hıristiyanlarm haccı bir güne rastlamıştı ki o da nahr günüdür. En doğrusunu Allah bilir.

Bu kısma Ek (Haşiye)

Şeyh es-Sehâvî «el-Meşhûr fi Esmâ-i Eyyâm'iş-Şuhûr» ismi ile top­lamış olduğu bir cüz'de şöyle der : Muharrem'e bu ismin verilmesi, onun haram bir ay olmasındandır. Bana göre böyle isimlendirilmesi, onun ha­ram kılınmasını kuvetlendirmek içindir. Çünkü arablar bu ay üzerin­de diledikleri gibi tasarrufda bulunur; bir sene helâl, bir sene haram sayarlardı. Bu kelimenin çoğulu muharremât, mehârim ve mehârîm ola­rak gelir. Safer ayına ise bu ismin verilme sebebi, onların (bu ayda) savaş ve sefer için çıktıklarında evlerinde olmamalarıdır. Bu kelimenin de çoğulu Erbiâ' ve Erbia olarak gelir. Rebî'ûl-Âhir de birincisi gibidir. Cemâziyel-evvel ayma bu ismin verilme sebebi ise bu ayda suların don-masındandır. Onlara göre aylar dönmezdi. Bu, şüphelidir. Zîrâ onların ayları hilâllere bağlıydı. O halde mutlaka dönmesi gerekir. Herhalde bu ismi vermeleri ilk isimlendirildiğinde soğuktan suların donmuş olma­sındandır.

Bu kelimenin de çoğulu cumâdiyât olarak gelir, müzekker ve mü-ennesdir. Dolayısıyla cumada el-Ûlâ, cumada el-Ewel ve cumada el-Âhir, cumâdâ el-Âhire denilir. Receb kelimesi, ta'zîm anlamına olan ter-cîb kökünden gelir. Çoğulu ercâb, ricâb ve recebât şeklindedir. Şa'bân ismi ise; yağma için kabilelerin dağılması aslından alınmıştır. Şeâbîh ve Şa'bânât şeklinde çoğul yapılır. Ramazân ayına bu ismin verilmesi, sıcağın şiddetli olmasındandır. Ramezânât, Ramâzîn ve Ermiza şek­linde çoğul yapılır. O, Allah'ın isimlerinden bir isimdir, diyenin sözü ise hatalı olup önem verilmez ve iltifat edilmez. Ben de derim ki: Bu hususta bir hadîs vârid olmuşsa da zayıftır. Ben bunu Oruç Kitabının ba-şında açıkladım.

Şevval kelimesi dişiye aşmak üzere devenin kuyruğunu kaldırması anlamına gelen masdardan türetilmiştir. Şevvâvîl, şevâvîl ve şevvâlât şeklinde çoğul yapılır. el-Ka'de kelimesi kafin kesresi iledir. —Ben de derim ki: Kafin tek fethası ile de olur.— Bu aya bu ismin veriliş se­bebi, onların (arapların) bu ayda savaş ve yolculuk yapmamalarıdır. Zevat el-Ka'de şeklinde çoğul yapılır. el-Hicce kelimesi hâ'nın kesresi —ben de derim ki: Hâ'nın fethası ile de olur— iledir. Bu aya Zülhicce denmesinin sebebi haccı bu ayda yerine getirdiklerindendir. Zevat el-Hicce şeklinde çoğul yapılır.

Günlerin isimleri: İlki el-Ehad'dır. Âhad, Uhâd ve Vuhûd olarak çoğul yapılır. Sonra el-İsneyn'dir. Esânîn şeklinde çoğul yapılır. Sonra hem müzekker ve hem de müennes sayılan es-Sülâsâ'dır. Çoğulu Sülâ-sâvât ve Esâlis'dir. Sonra el-Erbiâ olup Erbiâvât ve Erâbî' şeklinde çoğul yapılır. Sonra el^Hamîs'dir. Ahmise ve Ahâmis şeklinde çoğul yapılır. Sonra Cümüa —Mimin zammesi ile sükûnu ile ve fethası ile okunur— dır. Çoğulu Cuma' ve Cümüât gelir. Sonra Sebt gelir ki kesme anlamına olan sebt kelimesinden alınmıştır. Sayılar burada sona ermektedir. Araplar ise günleri şöyle isimlendirmişlerdi: Evvel, Ehven, Cübâr, De-bâr, Mu'nis, Arûbe, Şeyyâr.

Allah Teâlâ : «Bunlardan dördü haram olanlardır.» buyurur ki araplar câhiliye devrinde de bunları haram kılmaktaydılar. Onlardan el-Besl adındaki bir grup dışında cumhûr'u dört ayı haram sayardı. El-Besl ismindeki topluluk ise (dinlerinde) derinleşme ve zorlaştırma sebebiyle senede sekiz ayı haram sayarlardı..

Hz. Peygamber : «Üçü peşpeşedir : Zülka'de, Zülhicce ve Muharrem, (Dördüncüsü ise) Cumâdâ ve Şa'bân arasındaki Mudar*ın Receb'idir.» sözünde Receb ayını Mudar kabilesine izafe etmekle onların; Receb, Cumada ve Şa'bân arasındaki aydır, sözlerinin sıhhatli olduğunu beyân etmiştir. Halbuki Rabîa kabilesi; haram olan Receb ayının, Şa'bân ve Şevval arasındaki ay olduğunu sanırlardı ki bu ay bu gün Ramazân ayıdır. Bu sözleriyle Hz. Peygamber (s.a.) Rabîa'nın Receb'i olmayıp Mudar'ın Receb'i (nin haram olan ay) olduğunu beyân etmiştir. Haram aylar dörttür. Üçü birbirini ta'kîb eder, biri ise tektir. Bu, hacc ve umre farzlarının edası içindir. Hacc ayından önceki bir ay haram kılınmış olup bu, Zülka'de ayıdır. Zîrâ onlar, bu ayda savaş yapmazlardı. Zül-hicce ayı da haram kılınmıştır. Zîrâ onlar haccı bu ayda yerine getirir, haccın farzlarım yerine getirmekle meşgul olurlardı. Bundan sonra da bir ay haram kılınmıştır ki Muharrem ayıdır. Bu, en uzak beldelerde olanların emniyyet içinde dönebilmeleri içindir. Senenin ortasında Re-ceb'in haram olması ise Allah'ın evine Arab Yarımadası'nın en uzak yerlerinden gelenlerin Beytullah'ı ziyaretle umre yapmaları, ziyaretten sonra vatanlarına bu ayda emniyyet içinde dönebilmeleri içindir.

Allah Teâlâ : «İşte doğru din budur.» buyurur ki bu, Allah'ın ki­tabında geçtiği üzere uyulacak, imtisal edilecek ve Allah'ın aylar içinde bazılarını haram kılmasıyla O'nun emrine uyulacak dosdoğru bir yol, bir şeriattır.

Allah Teâlâ : «O halde bunlarda (bu haram aylarda) nefislerinize zulmetmeyin.» buyurur. Zîrâ diğerlerine göre günâh, bu aylarda daha ağırdır. Nitekim haram beldede günâhlar, kat kat daha ağırdır. Allah Teâlâ bir âyet-i kerîme'de : «Kim orada zulm ile ilhâda yeltenirse biz onlara can yakıcı bir azabı tattırırız.» (Hacc, 25) buyurur ki haram ay da böyledir. Onlarda günâhlar daha ağırdır. Bu sebepledir ki İmâm Şafiî ve âlimlerden bir çoğuna göre; diyet, haram ayda daha ağırlaştı-rılır. Haram (beldede) birisini öldüren veya ihrâmlı birini öldüren hak­kındaki hüküm de böyledir. Hammâd İbn Seleme'nin Ali İbn Zeyd ka­nalıyla... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, «O halde bunlarda nefisle­rinize zulmetmeyin.» âyeti hakkında: Bütün aylarda, demiştir. İbn Abbâs'tan rivayetle «Allah katında ayların sayısı... 12 aydır... O hal­de bunlarda nefislerinize zulmetmeyin.» âyeti hakkında Ali İbn Ebu Talha şöyle der : Bu ayların hepsinde. Sonra bunlardan dördünü ayır­mış ve haram kılmıştır. Onların haramlarını büyültmüş, günâhı bun­lardan daha büyük; sâlih amel ile bunun ecrini de büyük kılmıştır.

«O halde bunlarda nefislerinize zulmetmeyin.» âyeti hakkında Ka-tâde der ki: Her ne kadar her halde zulüm büyük bir suç ise de, haram aylarda zulüm diğer zamanlardaki zulümden daha büyük hatâ ve gü­nâhtır. Allah Teâlâ yaratıklarından seçtiklerini seçmiştir. Meleklerden elçiler, insanlardan elçiler seçmiş, kelâm (söz) dan kendi zikrini seçmiş, yeryüzünden mescidleri seçmiş, aylardan Ramazân ve haram ay­ları seçmiş, günlerden cum'a gününü seçmiş, gecelerden kadr gecesini seçmiştir. Allah'ın büyüttüklerine ta'zîmde bulununuz. Anlayış ve akıl sahipleri katında işler ancak Allah Teâlâ'nın büyültmesi ile ta'zîm görür.

Sevrî der ki: Kays İbn Müslim'den, onun da Hasan İbn Muham-med İbn el-Hanefiyye'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Onları ha­ram olmaları gibi haram kılmamakla nefislerinize zulmetmeyiniz.

Muhammed İbn İshâk ise «O.halde bunlarda nefislerinize zulmet­meyin.» âyetini şöyle anlar : Şirk ehlinin yaptığı, gibi haramlarını helâl, helâllarım haram kılmayınız. Onların yapagelmekte oldukları nesh (ha­ram ayları erteleme), küfürde bir ziyâdelik olup bununla küfredenleri dalâlete düşürür. İbn Cerîr bu sözü tercih etmiştir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Sizinle nasıl toplu olarak savaşıyorlarsa; siz de onlarla toplu olarak savaşın. Ve bilin ki muhakkak Allah, mütta-kîlerle beraberdir.» Haram aylarda savaşa başlamanın haram olup ol­madığı hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir : Bu; mensûh mudur, yok­sa muhkem midir? Bu hususta iki görüş vardır :

Birinci ve en meşhur olan görüş bunun mensûh olduğudur. Zîrâ Allah Teâlâ burada : «O halde bunlarda nefislerinize zulmetmeyin.» bu­yurmuş ve müşriklerle savaşı emretmiştir. Âyetin akışının zahirine ba­kılırsa bu, genel bir emirdir. Şayet haram ayda savaşmak haram kılın­mış olsaydı,' burada sözün bu ayların çıkışı ile kayıdlanması gerekirdi. Ayrıca Aİlah Rasûlü (s.a.) Tâif halkını haram olan bir ayda —ki Zül-ka'de ayıdır— muhasara etmiştir. Nitekim Buharı ve Müslim'in Sahîh'-lerinde mevcûd olduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.) Hevâzin'e doğru Şevval ayında çıkmış, onların kuvvetlerini kırıp, mallarını (ganimet ola­rak) aldığında onlardan hezimete uğrayanlar dönmüş ve Taife sığın­mışlardı. İşte Allah Rasûlü (hemen) Taife yönelmiş, orayı kırk gün ku­şatmış ve fethetmeksizin dönmüştür. Efendimizin haram ayda kuşatma yaptığı sabittir.

Diğer görüş ise haram ayda savaşa başlamanın haram olduğu ve haram ayın haram kılınmasının mensûh olmadığıdır. Zîrâ Allah Teâlâ : «Ey îmân edenler, Allah'ın nişanelerine, haram olan aya... hürmetsiz­lik etmeyin. (Mâide, 2), «Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler karşılıklıdır. Kim size saldırırsa, siz de tıpkı onun saldırdığı gibi ona saldırın.» (Bakara, 194), «Haram olan aylar çıkınca artık müşrikleri bul­duğunuz yerde öldürün.» (Tevbe, 5) buyurmuştur.

Daha önce de geçtiği üzere bunlar (haram aylar) iki görüşten biri­sine göre yürütülen aylar olmayıp her sene sabit (kararlı) olan dört aydır.

Allah Teâlâ'nın : «Sizinle nasıl toplu olarak savaşıyorlarsa; siz de müşriklerle toplu olarak savaşın.» sözünün öncesinden kesilmiş, başlan­gıç hükmü olması muhtemeldir. Böylece bir teşvik kabilinden olmakta­dır. Yani nasıl onlar sizinle harbettiklerinde sizinle harb için toplanı­yorlarsa; siz de onlarla harbettiğiniz zaman onlar için toplanın ve on­ların yaptıklarının bir benzeriyle onlarla savaşın. Âyetin bu kısmının, savaşa başlayanların müşrikler olması halinde haram ayda müşriklerle savaş için mü'minlere bir izin verme niteliğinde olması da ihtimâl da­hilindedir. Nitekim Allah Teâlâ : «Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler karşılıklıdır...» (Bakara, 194), «Onlar sizinle savaşmadıkça, siz de Mescid-i Harâm'da onlarla savaşmayın. Ancak onlar sizinle sava­şırlarsa, siz de onları Öldürün.» (Bakara, 191) buyurmuştur. Allah Ra-sûlü (s.a.) nün Tâif halkını kuşatması ve haram ay girinceye kadar kuşatmaya devam etmesine de bu şekilde cevab verilmiş oluyor. Zîrâ bu kuşatma, Hevâzin ile onların dostları olan Sakîf harbinin bir tamam­layıcısı durumundadır. Savaşa başlayan, ordular toplayan, insanları harbe davet edenler bizzat onlardır. İşte o zaman daha önce de geçtiği üzere Allah Rasûlü (s.a.) onlara-yönelmiş, onların üzerine yürümüştür. Onlar Taife sığındıktan zaman kalelerinden çıkarmak için üzerlerine yürümüştür. Onlar müslümanlardan (bir takım mallar) almışlar, bîr cemâati öldürmüşlerdir. Kuşatma, yaklaşık kırk gün mancınıklar ve başka (harb aletleri ile) devam etmiştir. Kuşatmanın başlangıcı helâl ayda idi. Haram ay girmiş ve bir kaç gün (haram ayda kuşatma) devam etmiştir. Sonra Hz. Peygamber onlardan ayrılmıştır. Zîrâ ilkin bağışlan­mayan sonra bağışlanır. Bu; kesinleşmiş, açıklığa kavuşmuş bir durum­dur. Bunun çok benzerleri vardır. En doğrusunu Allah bilir. Şimdi bu hususta vârid olan hadîsleri zikredelim. (İbn Kesîr burada bu hadîs­leri zikretmemektedir. Eserin Ezher nüshasında bu kısımda yaklaşık dört satırlık bir boşluk vardır.) Biz bunları es-Sîre'de yazıp anlattık ki en doğrusunu Allah bilir.

37. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ; Allah'ın kanunlarında kendi bozuk görüşleri ile tasar-rufda bulunan, Allah'ın hükümlerini kendi zayıf arzulan ile değiştiren, Allah'ın haram kıldıklarını helâl, helâl kıldıklarını da haram kılan müş­rikleri zemmeder. Onlarda öyle bir öfke, secâat ve kabîle gayreti (ha-miyyeti) vardı ki düşmanlarıyla- savaşma arzularım yerine getirmeye engel olan üç ayların harâmlığmı çok uzun buluyorlardı. Bu sebeple İslâm'dan bir süre önce Muharrem ayını helâl kabul edip bu ayın ha-ramlığım Safer ayına ertelemişler, böylece haram ayı helâl, helâl ayı da haram saymışlardır. Böylece dört haram ayın sayısını da korumuş oluyorlardı.

Ali îbn Ebu Talha «Nesî (haram aylan ertelemek) ancak küfürde artıştır.» âyeti hakkında îbn Abbâs'm şöyle dediğini nakleder : Cünâde îbn Avı îbn Ümeyye el-Kinânî her sene (hacc) mevsimini tesbît ederdi. Künyesi Ebu Sümâme idi. Dikkat ediniz, Ebu Sümâme günâh işlemez (günâha nisbet edilmez), ayıplanmaz. Dikkat ediniz, ilk senenin Safer ayı helâl aydır, diye nida etmiş; bir sene Safer ayını insanlara helâl ay kılmıştır. O, bir sene Safer ayını, bir sene de Muharrem ayını haram ay saymıştır. îşte Allah Teâlâ'nın : «Nesî (haram aylan ertelemek) ancak küfürde artıştır... Allah, kâfirler güruhunu hidâyete erdirmez.» âyeti budur. Allah Teâlâ : «Nesî (haram aylan ertelemek) ancak küfürde ar­tıştır.» buyurur ki bir sene Muharrem ayını (helâl ay kabul edip) bıra­kırlar, bir sene de haram kabul ederler..Bu açıklamanın benzeri Avfî ta­rafından İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir.

Mücâhid'den rivayetle Leys İbn Selîm der ki: Kinâne oğullanndan bir adam her sene merkebi üzerinde (hacc) mevsimine gelir ve : Ey insanlar, ben ayıplanmam, günâh işlemem, söylediğimde şüphe yoktur. Muhakkak biz, Muharrem ayını haram kıldık. Ve Safer ayını erteledik, der. Gelecek sene gelip bir önceki sözlerini söyleyip : Muhakkak biz, Sa­fer ayını haram kıldık ve Muharrem ayını erteledik, derdi. İşte Allah Teâlâ'nın : «Allah'ın haram kıldığına sayıca —ki dörttür— uysunlar da (haram ayı ertelemek suretiyle) Allah'ın haram ettiğini helâl kılmış olsunlar.» kavli budur. Bu açıklamanın bir benzeri Ebu Vâil, Dahhâk ve Katâde'den de rivayet edilmiştir.

«Haram ayları geciktirmek, küfrü arttırmaktan başka bir şey de­ğildir.» âyeti hakkında Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki: Bu olayın mes'ûlü Kinâne oğullarından Kalemmes denilen birisidir. Câ-hiliye devrinde yaşamıştır. Câhiliye devrinde haram ayda kimse kimse­ye baskın vermezdi. Kişi, babasının katili ile karşılassa dahi ona elini uzatmazdı. Kalemmes ortaya çıkıp : Bizi çıkarınız (haydin baskına çı­kalım) , dedi. Bu, Muharremdir, dediler de : Bu yıl erteleriz. O ikisi bu sene iki Saferdir. Gelecek sene kaza eder ve ikisini birden haram saya­rız, dedi ve Öylece yaptılar. Gelecek sene olduğunda : Saferde savaşma­yınız, dedi ve böylece Safer ayını Muharrem ile beraber haram saydılar. Bu; haram ayları geciktirme konusunda garîb bir açıklamadır. Ve şüp­helidir. Zîrâ onlar, bir sene sâdece üç ayı haram kılmış oluyorlar, onu ta'kîb eden senede ise beş ayı haram sayıyorlar. O halde Allah Teâlâ'-nın : «Bunu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ki, Allah'ın haram kıl­dığına sayıca uysunlar.» sözü nerede kalıyor?

Mücâhid'den bundan daha garibi de rivayet edilmiştir. Şöyle ki: Abdürrezzâk'ın Ma'mer kanalıyla... Mücâhid'den rivayetine göre o, «Nesî (haram aylan ertelemek) ancak küfürde artıştır.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Allah Teâlâ haccı Zülhicce ayında farz kılmıştır. Müş­rikler aylara Zülhicce, Muharrem, Safer, Rebî' (el-Evvel), Rebî' (el-Âhir), Cumada (el-Ulâ), Cumada (el-Âhir), Receb, Şa'bân, Ramazân, Şevval, Zülka'de isimlerini verirlerdi. Bir sene Zülhicce ayında hacce­derler, Muharrem ayını saymaz, zikretmezlerdi. Sonra döner ona Safer adını verirlerdi. Sonra Receb ayına Cumada el-Âhira, Şa'bân ayına Ramazân, Şevval ayına da Zülhicce adını verirler ve o ayda hacceder-lerdi. Bu ayın ismi onlarda Zülhicce idi. Bu, Ebubekir'in son haccı Zül-ka'deye rastlayıncaya kadar böyle devam etti. Sonra Hz. Peygamber (s.a.) (veda) haccmı yaptığında bu, Zülhicceye rastladı. Hz. Peygam­ber (s.a.) in(vedâ haccındaki) hutbesindeki: Muhakkak ki zaman; Allah Teâlâ'mn gökleri ve yeri yarattığı şekline dönmüştür, sözü budur.

Mücâhid'in bu söylediği de şüphelidir. Zülka'de ayında olmuşsa, Ebubekir'in haccı nasıl sıhhatli olabilir? Allah Teâlâ : «Hacc-ı ekber günü insanlara Allah ve Rasûlünden bir ilândır. Muhakkak ki Allah ve Rasûlü artık müşriklerden uzaktır.» (Tevbe, 3) buyururken bu nasıl mümkün olabilir? Allah Teâlâ'mn bu âyeti, Ebubekir'in haccmda ilân edilmiştir. Şayet Zülhicce ayında olmasaydı Allah Teâlâ : «Hacc-ı ek­ber günü» buyurmazdı. Mücâhid'in bu söyledikleri, senenin deveranı ve iki senede bir ayda haccetmeleri haram ayları geciktirmeyi gerektir­mez. Haram ayları geciktirme, bunun dışında vuku bulmuştur. Onlar bir sene Muharrem ayını helâl sayar ve onun yerine Safer ayını haram kılarlardı. Senenin sonuna kadar ayların tertibi, sayısı ve isimlerini değiştirmeden devam ederlerdi. İkinci bir sene Muharrem ayını haram sayarlar, onu haram olarak bırakırlardı. Ondan sonra Saf er, Rebî', Rebî'... şeklinde sonuna kadar devam ederdi. Allah'ın haram kıldığına sayıca uysunlar diye Muharrem ayını bir sene helâl, bir sene haram sayarlar ve böylece Allah'ın haram kıldığını helâl kılmış olurlardı. On­lar bir senede dört ayın haram kılınmasına sayıca uymuş olurlar, an­cak bir keresinde peşpeşe gelen üç haram aydan üçüncüsü olan Muhar­rem ayını haram sayarlar bir keresinde de geciktirerek Safer ayına er-telerlerdi. Hz. Peygamber (s.a.) in : Muhakkak ki zaman Allah'ın gök­leri ve yeri yarattığı gündeki şekline dönmüştür. Sene oniki aydır. Bun­lardan dördü haramdır. Üçü peşpeşe olan Zülka'de, Zülhicce ve Muhar­remdir. (Dördüncüsü de) Mudar'm Receb'idir, sözü hakkında daha önce konuşmuştuk. Yani aylann sayısı; haram olanın haram kılınması hu­susundaki durum, sayıca ve peşpeşe gelmede Allah'ın kitabında geçtiği üzeredir. Değilse araplann câhillerinin geciktirme ile bazısının haram kılınmasını bazısından ayırmadaki uygulamaları gibi değil. En doğru­sunu Allah bilir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Salih İbn Bişr İbn Seleme et-Taberânî1-nin... İbn Ömer'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) Akabe'de durdu. Çevresine Allah'ın dilediği kadar müslüman top­landı. Lâyık olduğu şekilde Allah'a hamdedip senada bulundu ve : Ha­ram aylan geciktirmek şeytândandır ve küfrü arttırmaktan başka bir şey değildir. Bununla kâfirler şaşırtılırlar. Bir sene helâl, bir sene ha­ram sayarlar, buyurdu. Onlar Muharremi bir sene haram kılar, Saferi helâl sayarlar; bir sene de Muharremi helâl kılar, (Saferi haram sayar­lardı). İşte haram aylan geciktirme budur.

Bu konuda İmâm Muhammed İbn İshâk Kitâb es-Sîre'sinde güzel ve faydalı sözler etmiş ve şöyle demiştir : Araplara (haram) aylan ge­ciktirip onlardan Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını haram edenlerin ilki Kalemmes'tir. O, Huzeyfe îbn Abd İbn Fukaym İbn Adiyy İbn Âmir İbn Sa'lebe İbn Haris İbn Mâlik İbn Kinâne İbn Huzeyme İbn Müdrike İbn İlyâs İbn Mudar İbn Nizâr İbn Meadd İbn Adnan'dır. On­dan sonra bu işi sırasıyla oğlu Abbâd, Abbâd'm oğlu Kala' İbn Abbâd, onun oğlu Ümeyye İbn Kala' onun oğlu Avf İbn Ümeyye, onun oğlu Ebu Sümâme Cünâde İbn Avf yapmışlar; Ebu Sümâme sonuncuları ol­muş ve onun üzerine İslâm gelmiştir. Araplar haccı bitirdiklerinde onun etrafında toplanırlar, o, onların arasında hitâb eder; Receb, Zülka'de ve Zülhicce aylarını haram kılar, bir sene Muharrem ayını helâl kılıp, onun yerine Safer ayını koyarak Allah'ın haram kıldığına sayıca uysun diye bir sene onu haram kılardı. Böylece Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılmış olurdu.

39. Âyetin Tefsiri

Burada meyveleri ve gölgeyi şiddetli bir yaz sıcağında güzel bulup Tebûk gazvesinde Allah Rasûlü (s.a.j nden geride kalanların azarlan­masına başlanıp Allah Teâlâ şöyle buyurur : Ey îmân edenler, size ne oldu ki (Allah yolunda cihâda çağırılıp) : «Allah yolunda el birliği ile savaşa çıkın, denildiği zaman yere çakılıp kaldınız. (Tembelleştiniz ve rahatlık, meyvelerin hoşluğu içinde kalmaya meylettiniz.) Yoksa âhi-reti bırakıp da dünya hayatına mı razı oldunuz? (Bu işi âhiret yerine dünyadan hoşnûd oldurunuz için mi yaptınız?)» Daha sonra Allah Teâlâ dünyadan soğutma ve uzaklaştırma, âhirete teşvik sadedinde : «Halbuki dünya hayatının geçimi âhiretin yanında pek azdır.» buyu­rur. İmâm Ahmed der ki: Bize Vekî' ve Yahya İbn Saîd'in... Fihr oğul­ları kardeşi Müstevrid'den rivayetlerine göre Allah Rasûlü (s.a.) : Ahi-retin yanında dünya, sizden birinin parmağını denize daldırmasından başka bir şey değildir. Hele bir baksın (parmağını denize daldırması) kendine ne getirecek? buyurmuş ve işaret parmağını göstermiştir. Ha­dîsi sâdece Müslim tahrîc etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Bişr İbn Müslim İbn Abdülhamîd el-Hımsî'nin Hams'da... Ebu Osman'dan rivayetine göre; o, şöyle demiş­tir : Ebu Hüreyre'ye : Ey Ebu Hüreyre, Basra'daki kardeşlerimden senin şöyle dediğini işittim : Hz. Peygamber'i: Allah Teâlâ iyiliği bin kere bin iyilikle mükâfatlandırır, buyurduğunu işittim. Ebu Hüreyre dedi ki: Bilakis Allah Rasûlü (s.a.) nün : Allah, iyiliği ikibin kere bin iyilikle mükâfatlandırır, buyurduğunu işittim, demiş ve : «Halbuki dünya ha­yatının geçimi âhiretin yanında pek azdır.» âyetini okumuştur. Dünya­dan geçen ve kalanı Allah katında pek azdır. Sevrî «Dünya hayatının geçimi âhiretin yanında pek azdır.» âyeti hakkında A'meş'in : Binitimin azığı gibi, dediğini nakleder. Babasından rivayetle Abdülazîz İbn Ebu Hâzim der ki: Öleceği zaman Abdülazîz İbn Mervân : Kefenleneceğim kefenimi bana getirin, ona bakayım, dedi. Kefeni önüne konulduğun­da ona baktı ve şöyle dedi: Dünyada şundan başka geriye bıraktığım bir şey var mı? Daha sonra sırtını dönüp ağladı. Ey (dünya) yurdu, yazıklar olsun sana. Senin çoğun ne kadar az, azın ne kadar kısa ve biz sende ne kadar aldanma içindeyiz.

Sonra Allah Teâlâ cihâdı terk hususunda tehdîdde bulunup : «Eğer elbirliği ile çıkmazsanız sizi elîm bir azâbla azâblandınr.» buyurur. İbn Abbâs der ki: Allah Rasûlü (s.a.) araplardan bir kabileyi cihâda davet etti de ağırdan aldılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara yağ­mur vermedi. Bu onların azabı oldu.

«Ve yerinize (peygamberine yardım ve dinini kâim kılmak için) sizden başka bir kavim getirir.» Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle bu­yurmaktadır : «Eğer (O'ndan) yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir kavmi getirir, sonra da onlar sizin benzerleriniz olmazlar.» (Muham-med, 38), «(Cihâddan geri durmanız, ağırdan almanız ve yüz çevirme­nizle) siz ona hiç bir şekilde zarar veremezsiniz. Allah her şeye (siz olmadan da düşmanlara karşı peygamberine yardım ve onu zafere ka­vuşturmaya) Kadîr'dir.» Bu âyet ile «Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak elbirligi ile çıkın.» (Tevbe, 41), «Gerek Medîne'liler için, gerekse onların çevresinde bulunan bedeviler için Allah'ın peygamberinden geri kal­mak, kendilerini ona tercih etmek yaraşmaz...» (Tevbe, 120) âyetle­rinin «Mü'minlerin hepsi de seferber olacak değildirler. Her topluluk­tan bir taifenin dini iyi öğrenmek ve kendisine döndüklerinde kavmini uyarmak üzere geri kalmaları gerekmez mi?...» (Tevbe, 122) âyeti ile mensûh olduğu söylenmiştir. Bu, İbn Abbâs, İkrime, Hasan ve Zeyd İbn Eslem'den rivayet edilmiştir. Bunu zikrettikten sonra İbn Cerîr : Bu, ancak Allah Rasûlü (s.a.) nün cihâda çağırdığı, bu emir kendileri hakkında taayyün eden kimseler hakkındadır. Şayet terketmiş olsa­lardı, bu sebeple mutlaka azaba dûçâr kalacaklardı, der ki bu güzel bir açıklamadır. En doğrusunu Allah bilir.

40. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyurur ki: «Eğer siz ona (Allah Rasûlüne) yardım etmezseniz, (muhakkak ki Allah Teâlâ onun yardımcısıdır, onun des-tekleyicisidir. O, ona yeter. O, onu korur. Nitekim) doğrusu Allah, kâ­firler onu (hicret yılı Mekke'den) çıkardıklarında bizzat yardım etmişti. İkinin ikincisinden ibaretti.» Müşrikler Hz. Peygamberi öldürmeye ve­ya hapsetmeye veya sürgün etmeye kalkıştıklarında; o, onlardan kaça­rak sadık arkadaşı Ebubekir İbn Ebu Kuhâfe ile beraber çıkmış ve peşlerinden onlan aramak üzere çıkanlar geri dönsünler diye üç gün

Sevr mağarasına sığınmıştı. Sonra Medine'ye doğru yürümüşlerdi. Ebu­bekir (r.a.) onlardan birisi kendilerinin farkına varır da onlardan Allah Rasûlü'ne bir eziyyet ulaşır diye korkmaya başlamış, bunun üzerine Hz. Peygamber onu sakinleştirip : Ey Ebubekir, üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne sanıyorsun? buyurmuştu. Nitekim İmâm Ahmed der ki: Bize Affân'ın... Ebubekir'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Biz mağarada iken Hz. Peygamber (s.a.) e : Şayet onlardan birisi ayak­larına baksaydı, muhakkak bizi ayakları altında görürdü, dedim de o : Ey Ebubekir, üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne sanıyorsun? bu­yurdu. Hadisi, Buhârî ve Müslim Sahîh'lerinde tahrîc etmişlerdir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Bunun üzerine Allah ona (iki görüşten meş­hur olanına göre Hz. Peygambere) sekînetini indirmişti.» buyurmuştur. Sekînetin Ebubekir üzerine indirildiği de söylenmiştir. Bu görüş İbn Ab-bâs ve başkalarından rivayet edilmiş olup onlar : Zîrâ Allah Rasûlü zâten sekînet üzere idi, derler. Ancak bu, o durumda onun üzerine ye­niden sekînet indirilmesine mâni değildir. Bu sebepledir ki; «Onu sizin görmediğiniz (meleklerden müteşekkil) ordularla desteklemişti ve küf­retmiş olanların sözünü alçaltmıştı. Allah'ın kelimesi ise o, en yüce olandır.» buyurmuştur. İbn Abbâs burada «Küfretmiş olanların sö-zü»nden şirkin, «Allah'ın kelimesinden maksadın ise kelime-i tevhîd olduğunu söyler. Buhârî ve Müslim'de Ebu Mûsâ el-Eş'arî (r.a.) den rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.) ne kahramanlık, hamiyyet ve riya için savaşanlardan hangisinin Allah yolunda olduğu sorulmuştu. Kim sâdece Allah'ın kelimesi en yüce olsun diye savaşırsa; işte o, Allah yolundadır, buyurdu. «Allah (intikamında, yardımında) Azîz'dir. (Ta­rafı güçlüdür. O'na sığınan haksızlığa uğramaz. Hitabına sarılmakla korunan haksızlığa urğamaz. Sözlerinde ve işlerinde) Hakîm'dir.»

41. Âyetin Tefsiri

Süfyân es-Sevri'nin babasından, onun da Ebu Duhâ Müslim İbn Sabîh'den rivayetine göre, «Gerek hafif, gerekse ağırlıklı olarak elbirliğiyle çıkın.» âyeti Berâe sûresinden ilk nazil olan âyettir. Mu'temir İbn Sümeymân'ın babasından rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Hadramî'-nin sandığına göre ona insanlardan bazılarının, hasta veya yaşlı olması sebebiyle : (Geride kalmakla) günahkâr olmadım, dediği ve bunun üze­rine Allah Teâlâ'nın ; «Gerek hafif, gerekse ağırlıklı olarak elbirliğiyle çıkın.» âyetini indirdiği zikredilmiştir.

Allah Teâlâ kitab ehlinin kâfirlerinden Allah düşmanı rûmlarla sa­vaş için Tebûk gazvesi yılı Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte genel sefer­berliği emretmişti. Sürür ve isteksizlik, zorluk ve kolaylık olmak üzere her durumda Allah Rasûlü ile beraber çıkmak mü'minlere zorunlu ve vâcib kılınmış ve : «Gerek hafîf, gerekse ağırlıklı olarak elbirliği ile çı­kın.» buyurulmuştur.

Ali İbn Zeyd'in Enes'den, onun da Ebu Talha'dan rivayetine göre o, «Gerek hafîf, gerekse ağırlıklı...» âyetinden orta yaşlılar ve gençleri an­layıp : Allah hiç kimseyi ma'zûr görmemiştir, demiş ve Şam'a çıkıp öl-dürülünceye kadar savaşmıştır. Bir rivayete göre ise Ebu Talha Berâe sûresini okumuş ve : «Gerek hafîf, gerekse ağırlıklı olarak elbirliği ile çıkın. Mallarınız ve nefisleriniz ile eihâd edin.» âyetine gelince : Görü­yorum ki Rabbımız, ihtiyarı ve genci ile elbirliği ile çıkmamızı emredi­yor. Ey oğullarım, beni techîz ediniz, demişti. Oğullan : Allah sana rah­met eylesin. Sen ölünceye kadar Allah Rasûlü ile birlikte harbettin. Ölünceye kadar Ebubekir'le harbettin. Ölünceye kadar Ömer ile har­bettin. Şimdi biz senin yerine harbederiz, dedilerse de kabul etmedi, de­niz savaşma çıktı ve Öldü. Ancak dokuz gün sonra onu defnedebilecekleri bir ada bulabildiler. (Cesedi) hiç değişmemişti. Onu (karşılaştıklan bu) adaya defnettiler.

İbn Abbâs, İkrime, Ebu Salih, Hasan el-Basrî, Şimr îbn Atiyye, Mu-kâtil İbn Hayyân, Şa'bî ve Zeyd İbn Eslem'den rivayete göre onlar, «Gerek hafîf, gerekse ağırlıklı olarak elbirliği ile çıkın.» âyetinin tefsi­rinde : Orta yaşlılar ve gençler, demişlerdir. İkrime, Dahhâk, Mukâtil İbn Hayyân ve birçoklan da böyle söylemişlerdir. Mücâhid ise : Gençleı ve ihtiyarlar, zenginler ve yoksullar, demiştir. Ebu Salih ve başkaları da böyle demiştir. Hakem İbn Uteybe de : Meşgul olanlar ve olmayan­lar, demiştir. Avfî «Gerek hafîf, gerekse ağırlıklı olarak elbirliği ile çı­kın.» âyeti hakkında îbn Abbâs'ın : İstekli veya isteksiz olarak elbirliği ile çıkın, demiştir. Katâde de böyle söyler. Mücâhid'den rivayetle İbn Ebu Necîh «Gerek hafîf, gerekse ağırlıklı olarak elbirliği ile çıkın.» âyeti hakkında şöyle der : Onlar : İçimizde ağır, muhtaç, çok işi olanlar var. Kiminin de işi çok dağınık, dediler de, Allah Teâlâ bu âyeti indirip ge­rek hafîf, gerekse ağırlıklı olarak elbirliği ile çıkmalarını emredip bu hususta hiç bir'mazereti ve onlann bu sözlerini kabul etmedi. Hasan İbn Ebu'l-Hasan el-Basrî de burayı; zorlukta ve kolaylıkta, şeklinde an­lamıştır. Bütün bunlar, âyetin umûmî oluşunun birer neticesi ve gere­ğidir. İbn Cerîr de bu görüşü tercih etmiştir. İmâm Ebu Amr el-Evzâî der ki: Eğer sefer Rûm tarafına ise insanlar oraya ağırlıksız ve binitli olarak, şu sahillere doğru ise ağırlıksız ve ağırlıklı, binitli veya yaya olarak çıkmışlardır. Bu ifâde, meseleye bir açıklama getirmiş oluyor. İbn Abbâs, Muhammed İbn Kâ'b, Ata el-Horasânî ve başkalarından ri­vayete göre bu âyet: «Her topluluktan bir taifenin... geri kalmaları gerekmez mi?» (Tevbe, 122) âyeti ile mensûhtur ki bu hususa ilerde temas edilecektir. Süddî, "Gerek hafif, gerekse ağırlıklı olarak elbirliği ile çıkın.» âyeti hakkında şöyle der : Zengin ve fakır, güçlü ve zayıf olarak. Bir gün Hz. Peygambere bir adam gelmişti. Onun Mikdâd ol­duğunu söylerler. İri ve şişmandı. (Bu durumundan) şikâyetle kendi­sine izin verilmesini istedi de kabul etmedi. İşte o gün «Gerek hafif, ge­rekse ağırlıklı olarak çıkın.» âyeti nazil oldu. Bu âyet nazil olduğunda bu durum insanlara ağır geldi de Allah Teâlâ bu âyeti : «Zayıflara, has­talara ve harcayacak bir şeyleri bulunmayanlara, Allah'a ve Rasûlüne sâdık kaldıkça bir sorumluluk yoktur.» (Tevbe, 91) âyeti ile neshetti.

İbn Cerîr der ki: Bana Ya'kûb'un... Muhammed'den rivayetine göre o, şöyle demiştir : Ebu Eyyûb Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber Bedir'-de bulunmuş ve bir sene dışında müslümanların hiç bir gazvesinden geri kalmamıştır. O, şöyle dermiş : Allah Teâlâ : "Gerek hafif, gerekse ağırlıklı olarak elbirliği ile çıkın.» buyuruyor. Ben ise ağırlıklı ve ağır­lıksız olduğumu sanıyorum.

İbn Cerîr der ki: Bana Saîd İbn Amr'ın... Ebu Râşid el-Hubrânî'-den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) nün atlısı Mikdâd İbn Esved'i Hıms'da sarraf sandıklarından bir sandığın üzerin­de oturur buldum. Vücûdu büyükçe olduğu için sandıktan dışarı taşı­yordu. Ve savaşa gidiyordu. Kendisine : Muhakkak ki Allah Teâlâ seni ma'zûr görmüştür, dedim. Şöyle cevab verdi : Bize el-Buhûs (Tevbe sû­resi) gelmiştir. «Gerek hafif, gerekse ağırlıklı olarak elbirliği ile çıkın.»

Harîz'in Hibbân İbn Zeyd'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Hıms vâlîsi olan Safvân İbn Amr ile beraber Efsûs taraflarındaki Ce-râcime (Şam nabatîleri) üzerine sefere çıkmıştık. Dımaşk halkından kaşları gözleri üzerine düşmüş pîr-i fâni bir ihtiyara rastladım. Hü­cuma katılanlar içinde biniti üzerindeydi. Ona doğru ilerledim ve : Ey amca, Allah seni ma'zûr görmüştür, dedim. Kaşlannı kaldırdı ve : Ey kardeşim oğlu, Allah Teâlâ bizim ağırlıklı ve ağırlıksız olarak sefere çıkmamızı emrediyor. Allah Teâlâ kimi seviyorsa; onu imtihan eder. Sonra geri bırakır. Allah Teâlâ kullarından ancak şükreden, sabreden, zikreden ve yalnız Allah'a ibâdet edenleri imtihan eder, dedi.

Sonra Allah Teâlâ, kendi yolunda infâkta bulunmaya, O'nun ve Rasûlünün hoşnûdluğu için canlan feda etmeye teşvik edip : «Malları­nız ve nefisleriniz (canlarınız) ile cihâd edin. Eğer bilirseniz bu; sizin için daha hayırlıdır.» buyurur. Bu, sizin için dünyada ve âhirette en hayırlı olandır. Zîrâ siz, az bir harcamada bulunuyorsunuz. Allah Teâlâ âhirette sizin için hazırlamakta olduğu şerefe ilâveten dünyada düş­manınızın mallarını da size ganimet olarak vermektedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) : Allah Teâlâ, kendi yolunda cihâd edeni öldüğü tak­dirde cennete koymayı veya elde etmiş olduğu ecir ve ganimetle evine döndürmeyi tekeffül etmiştir, buyurmuştur. Yine bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Hoşunuza gitmediği halde, cihâd üzerinize farz kılınmıştır. Bir şey hoşunuza gitmediği halde sizin için hayırlı olabilir. Bir şey de hoşunuza gittiği halde sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsi­niz.» (Bakara, 216) buyurmuştur. İmâm Ahmed'in rivayet etmiş olduğu şu hadîs-i şerif de bu kabildendir : O der ki: Bize Muhammed İbn Ebu Adiyy'in... Enes'ten rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) bir adama: Müslüman ol, buyurmuştu. Adam : Kendimi isteksiz buluyorum, demiş, Allah Rasûlü : İsteksiz dahi olsan müslüman ol, buyurmuştu.

42. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ burada Tebûk gazvesinde Hz. Peygamber (s.a.) den geride kalan ve bu konuda kendisinden izin istedikten sonra Hz. Pey­gamber (s.a.) ile birlikte çıkmayıp özürlü olmadıkları halde kendileri­nin özürlü olduklarını belirterek oturanlara tevbîhde bulunuyor ve : «Eğer kolay bir kazanç —İbn Abbâs'ın söylediğine göre yakın bir ga-nîmet— ve orta (yakın) bir sefer olsaydı, elbette senin arkana düşer (bunun için seninle birlikte gelir) lerdi. Fakat (Şam'a kadar olan me­safe) onlara uzak geldi. (Onlara döndüğünde size) kendilerini helak edercesine ; Gücümüz yetseydi, (mazeretlerimiz olmasaydı) herhalde biz de sizinle beraber çıkardık, diye yemin edeceklerdir. Allah biliyor ki onlar muhakkak yalancılardır.»

45. Âyetin Tefsiri

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Avn'dan rivayetine göre o, şöyle demiştir : Siz bundan daha güzel bir azarlama işittiniz mi? Azarlamadan önce af ile başlıyor. Ve buyuruyor ki: «Allah seni affet­sin. Neden onlara izin verdin?» Müverrik el-îclî ve* başkaları da böyle söylemişlerdir. Katâde der ki: Sizin de işittiğiniz gibi Allah Teâlâ pey­gamberini azarlamış, sonra Nûr süresindeki: ((Bir takım işleri için sen­den izin isterlerse, içlerinden dilediğine izin ver.» (Nûr, 62) âyetini indirerek dilediğine izin verme ruhsatını vermiştir. Bu açıklama Atâ el-Horasânî'den de rivayet edilmiştir. Mücâhid ise bu âyetin Allah Rasû-lü'nden izin isteyin. Eğer size izin verirse oturun. İzin vermezse yine oturun, diyen bir kısım insanlar hakkında nazil olduğunu söyler. Bu se­bepledir ki'Allah Teâlâ : «(Ma'zeret göstermede) doğrular sana besbelli olup yalancıları bilmeden önce neden onlara izin verdin?» buyurmuş­tur. Allah Teâlâ meâlen buyurur ki : Senden izin istediklerinde; bu ko­nuda sana uyduklarını bildirenlerden doğrularla yalancıları ayırdede-bilmen için keşke onlardan hiç birisine izin vermeseydin. Onlar, kendilerine izin vermesen dahi savaştan geri kalmada zâten ısrarlıdırlar. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ; Allah'a ve Rasûlüne îmân eden hiç kimsenin savaştan geri kalma hususunda izin istemeyeceğini haber vermiş ve şöyle buyurmuştur : «Allah'a ve âhiret gününe îmân edenler (savaştan) geri kalmak için senden izin istemezler, ki mallarıyla ve canlarıyla ci-hâd etsinler. (Zîrâ onlar, cihâdı bir ibâdet olarak görür ve çağırıldık­larında koşarak emre uyarlar.) Allah müttakîleri bilir. Senden ancak Allah'a ve âhiret gününe inanmayan (âhiret yurdunda amelleri için Allah'ın sevabını ummayanlar) ve kalbleri (senin kendilerine getirdik­lerinin sıhhatinde) şüpheye düşüp, şüphelerinde bocalayan (şaşkınlık içinde olan, bir adım ileri bir adım geri atanlar, herhangi bir şeyde sabit kadem olmayanlar) izin isterler.» Onlar şaşkın, helak olmuş bir kavimdir. Ne ona, ne de buna meyletmezler. Allah'ın saptırdığına el­bette sen bir yol bulamazsın.

47. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyurur ki: «Eğer onlar (seninle beraber savaşa) çık­mak- isteselerdi; elbette bunun için hazırlık yaparlardı. Fakat Allah Teâlâ onların davranışlarını (katından bir takdir olarak seninle bir­likte çıkmalarını sevmeyip) çirkin gördü de kendilerini alıkoydu. Ve : (Takdir gereği) oturun oturanlarla beraber, denildi.» Sonra Allah Teâlâ onların inananlarla birlikte çıkmalarını niçin hoş görmediğini beyânla şöyle buyurur : «Eğer onlar da aranızda çıksalardı size şer ve fesadı arttırmaktan başka bir şey yapmazlardı. (Zîrâ onlar, terkedilmiş kor­kaklardır.) Ve aranıza muhakkak bir fitne sokmak isteyerek koşarlar­dı. (Aranızda koğuculukla, düşmanlık, nefret ve fitne meydana gelmesi için çalışırlardı.) İçinizde onlara iyice kulak verenler (onlara itaat eden, sözlerini güzel bulup onların halini bilmemekle birlikte onların nasîhatlarını kabul eden) de var.» Bu ise inananlar arasında bir şer ve büyük bir fesâd meydana gelmesi neticesini doğurur.

Mücâhid, Zeyd İbn Eşlem ve İbn Cerir : «İçinizde onlara iyice kulak verenler de var.» İçinizde onlar için haberleri dinleyip onlara ulaştıran casuslar var, derler ki bu açıklama ile âyetin onların inananlarla bir­likte çıkmalarına hâs olması özelliği kalmamış olur. Bilakis bu, bütün durumlar için geneldir. Birinci anlam, âyetin akışı ile münâsebettâr olması bakımından daha kuvvetlidir. Katâde ve onun dışındaki müfes-sirler bu görüştedirler.

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana ulaştığına göre; izin isteyenler Abdullah İbn Übeyy İbn Selûl ve Cedd İbn Kays olup bunlar, kavimleri içinde eşraftan idiler. Allah Teâlâ onların inananlarla birlikte çıkmaları halinde ordu içinde fesâd çıkaracaklarını bildiği için onları geri bırak­mıştır. Hz. Peygamberin ordusunda kavimleri içinde şeref sahibi olduk­ları için onlara sevgi besleyen ve çağrılarına itaat edecek bir kavim vardı. Allah Teâlâ : «İçinizde onlara iyice kulak verenler de var.» bu­yurmuştur. Sonra Allah Teâlâ ilminin kemâline işaretle : «Allah zâlim­leri çok iyi bilendir.» buyurup onlara; olacakları, olmayanın şayet ol­saydı nasıl olacağını en iyi bilen olduğunu haber vermiştir. Bu sebep­ledir ki Allah Teâlâ : «Eğer onlar da aranızda çıksalardı size şer ve fe­sadı arttırmaktan başka bir şey yapmazlardı.» buyurup şayet çıkmış olsalardı hallerinin nasıl olacağını haber vermiştir. Bununla birlikte onlar çıkmamışlardır. Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurmak­tadır : «Eğer geri döndürülselerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Doğrusu onlar yalancılardır.» (En'âm, 28), «Şayet Allah onlarda bir hayır görseydi onlara işittirirdi. Eğer işittirmiş olsaydı, yine de yüz çevirenler olarak arkalarını dönerlerdi.» (Enfâl, 23), «Şayet on­lara : Kendinizi feda edin, yahut; memleketinizden çıkın, diye emret­miş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı. Kendilerine öğüt verilen şeyleri yerine getirseydiler elbette bu; haklarında çok hayırlı ve süreklilik açısından daha sağlam bir hareket olurdu. O takdirde on­lara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik. Ve şüphesiz onları doğru yola eriştirirdik.» (Nisa, 66-68). Bu hususta âyetler pek çoktur.

48. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ni münafıklara karşı teşvik ederek : «Andolsun ki onlar, daha önce de fitne aramışlar ve sana karşı bir ta­kım işler çevirmişlerdi.» buyurur. Onlar uzun süre senin dinini yardım­sız bırakmak, unutturmak, sana ve ashabına karşı hileler düzenlemek için düşünmüşler, araştırmışlardır. Bu, Hz. Peygamber (s.a.) in Medi­ne'ye gelişinin başlangıcındadır. Bütün araplar ona karşı birleşmiş, Medine yahûdîleri ve münafıkları onunla mücâdele etmişlerdir. Allah Teâlâ Bedir günü ona yardım edip kelimesini yüceltince Abdullah İbn Übeyy ve arkadaşları : Bu; ilerlemiş, gelişmiş bir iştir, demişler ve zahi­ren İslâm'a girmişlerdi. Allah Teâlâ ne zaman İslâm'ı ve İslâm ehlini azız kılsa; bu, onları öfkelendirir ve kendilerine ızdırap verirdi. Bu se­bepledir ki Allah Teâlâ : «Nihayet Hak ortaya çıktı ve onlar isteme­dikleri halde Allah'ın emri gâlib geldi.» buyurmuştur.

49. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyurur ki: «(Ey Muhammed, münafıklardan) onlar­dan kimi de vardır ki: Bana (savaştan geri kalmam için) izin ver. Rûm kadınlarından cariyeler (genç kızlar) ile beni tecrübe etme, der. îyi bilin ki; onlar, (bu sözleriyle) fitnenin içine düşmüşlerdir.» Muhammed İbn İshâk'ın Zührî kanalıyla... Asım İbn Ömer İbn Katâde ve baş­kalarından rivayetine göre; onlar, şöyle demişlerdir : Bir gün Allah Rasûlü (s.a.) (savaş için) techîzatlanmış halde iken Seleme oğullarının kardeşi Cedd İbn Kays'a : Ey Cedd, bu sene Asfar oğulları savaşı için var mısın? diye sormuştu. O : Ey Allah'ın elçisi, bana izin verip beni fitneye düştirmesen. Allah'a yemin olsun ki kavmim kadınlardan hoş-lanmada benden daha şiddetlisi olmadığını iyi bilir. Asfar oğullan ka­dınlarını görürsem onlara sabredemeyeceğimden korkuyorum, dedi. Al­lah Rasûlü (s.a.) ondan yüzünü çevirip: Sana izin verdim, buyurdu. İşte «Onlardan kimi de vardır ki bana izin ver, beni fitneye düşürme der.» âyeti Cedd İbn Kays hakkında nazil olmuştur. Doğru olmadığı halde Asfar oğulları kadınlarından korktuğunu söylemiştir. Halbuki Allah Rasûlü (s.a.) nden geride kalması ve kendini ondan uzaklaştır­ması sebebiyle içine düşmüş olduğu fitne diğerinden çok daha büyük­tür. Bu âyetin Cedd İbn Kays hakkında nazil olduğu îbn Abbâs, Mü-câhid ve bir çoklarından rivayet edilmiştir. Bu Cedd İbn Kays, Seleme oğullarının eşrafından idi. Sahîh bir hadîste belirtildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.), Seleme oğullarına: Ey Seleme oğulları, efendiniz kim­dir? diye sormuş, onlar : Cedd İbn Kays'dır. Ama biz onu cimri biliriz, demişlerdir. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Hangi hastalık cimrilikten daha şiddetlidir? Fakat sizin efendiniz şu beyaz, cömert genç Bişr el-Berâ İbn Ma'rûr'dur. Allah Teâlâ : «Ve muhakkak ki, cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır.» buyurur ki onlar için oradan kaçacak, sığınacak, bir yer yoktur.

51. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ peygamberine onların düşmanlıklarını haber veriyor. Zîrâ ne zaman «Sana bir iyilik (peygamberi ve ashabını sevindiren, düş­manlara karşı bir fetih, bir yardım ve zafer) erişirse; bu onları fenâ-laştırır. Bir kötülük erişirse de derler ki: Biz daha önceden (ona uy­mamak, tâbi olmamak suretiyle kaçınıp) tedbîrimizi almışızdır. Ve se­vinerek dönüp giderler.» Allah Teâlâ onların bu tâm düşmanlıklarına nasıl cevab vereceklerini Rasûlü (s.a.) ne bildirip şöyle buyurur : «(On­lara) de ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize erişmez. (Biz O'nun dilemesi ve kaderi altındayız.) O, bizim Mevlâmız (efendimiz ve sığınağımız) dır. Onun için mü'nıinler Allah'a tevekkül etsinler.» Yani biz O'na tevekkül ederiz. O bize yeter. Ne güzel Vekîl'dir O.

54. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyurur ki: «(Ey Muhammed, onlara) de ki: Bize iki güzelliğin —İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde ve başkalarının belirttiğine göre şehîdlik veya size karşı zafer— birinden başka bir şeyin mi gel­mesini bekliyorsunuz? Halbuki biz, Allah'ın kendi katından (bir musi­bete sizi dûçâr kılmasını) veya bizim elimizle (sizi esîr etme veya öl­dürme ile) size bir azâb getireceğini bekliyoruz. Öyleyse bekleyin, doğ­rusu biz de sizinle beraber bekleyenlerdeniz.»

Allah Teâlâ buyurur ki: «De ki : Gerek istekli, gerek isteksiz ola­rak infâk edin. (İsteyerek veya hoşlanmayarak ne harcarsanız harca­yın, ne nafaka verirseniz verin) nasıl olsa kabul edilmeyecektir. Çünkü siz, gerçekten fâşıklık eder bir kavim oldunuz.» Sonra Allah Teâlâ on­lardan bunun kabul edilmeme sebebini beyânla : «Zîrâ onlar, Allah'a ve Rasûlüne küfretmişlerdir.» buyurur. Ameller ise ancak îmân ile sa-hîh olur. «Namaza tembel tembel gelirler.» Onların amelde ne niyyet-leri ve ne de sıhhatli bir maksadları yoktur. «Ve mallarını da istemeye istemeye infâk ederler.» Sâdık ve Masdûk (olan Allah Teâlâ) onlar usan-madıkça Allah'ın usanmayacağını, Zâtının temiz olup ancak temizi kabul buyuracağını haber verir. Bu sebepledir ki onlardan ne bir amel ve ne de bir harcamayı kabul buyurmayacaktır. Zîrâ O, bunları ancak müttakîlerden kabul buyurur.

55. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ burada Rasûlü (s.a.) ne hitaben : «Artık onların mal­ları da çocukları da seni imrendirmesin.» buyurur. Başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Onlardan bazılarına denemek için verdiğimiz dünya hayatımn süsüne gözlerini dikme. Rabbının rızkı daha hayırlı ve daha devamlıdır.» (Tâhâ, 131), «Kendilerine mal ve oğullar vermek­le zannederler mi ki, iyilikde onlar için acele davranmaktayız. Hayır, farkında değiller.» (Mü'minûn, 55-56).

«Doğrusu Allah, ancak bununla onlara dünya hayatında azâb et­meyi ister.» âyeti hakkında Hasan el-Basrî : Bunların zekâtı ve Allah yolunda harcamak, demiştir. Katâde bu âyette takdim ve te'hîr oldu­ğunu söyleyip takdirini şöyle yapar: Dünya hayatında onların mallan ve çocukları seni imrendirmesin. Doğrusu Allah, ancak bununla onlara âhirette azâb etmeyi diler. İbn Cerîr de Hasan'ın bu sözünü tercih et­miş olup, bu kuvvetli ve güzel bir sözdür. Allah Teâlâ : «Kâfirler olarak canlarının çıkmasını ister.» buyurur ki Allah Teâlâ onları Öldürdüğün­de kendileri için daha acıtıcı ve azâb yönünden daha şiddetli olması için —Allah bizi bundan korusun— kâfirler olarak öldürmek ister. Bu, onların içinde bulundukları durumu onlar için derece derece arttırmak kabîlindendir.

57. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne onların korkulannı haber vererek şöyle buyuruyor : «Allah'a yemîn ederler ki; gerçekten sizinledirler. Hal­buki onlar (gerçekten) sizinle değildirler. Ancak korkak bir kavimdir­ler. (Onları yemine sevkeden de budur.) Eğer sığınılacak bir yer (ko­runacakları bir kale ve korunacakları muhafazalı bir yer) veya (dağ­lardaki) mağaralar veya bir delik (yeraltında bir in ve çıkışı olan bir yeraltı yolu) bulsalardı çabucak oraya yönelirlerdi.» âyette geçen kelimeleri hakkında yukarda verdiğimiz açık­lamalar îbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde'ye aittir. Onlar, sizden ayrılıp bu yerlere gitmede acele ederler. Çünkü onlar sevgilerinden değil, is­temeyerek sizin içinize karışmışlardır. Sizinle bir arada olmamayı ister­ler. Ne var ki şartlar zorladığı için bu duruma düşmüşlerdir. Bu sebep­ledir ki onlar, devamlı bir üzüntü ve keder içindedirler. Bu sebeple her ne zaman mü'minler sevinse bu onlara ızdırab verir. Ve onlar, mü'min-lerle karışmamış olmayı arzularlar. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Eğer sığınılacak bir yer, yahut mağaralar veya bir delik bulsalardı ça­bucak oraya yönelirlerdi.» buyurmaktadır.

59. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyurur ki: «İçlerinden (Münafıklardan) kimi de (da­ğıttığın zaman) sadakalar (in bölüştürülmesi) hakkında sana dil uza­tırlar. (Seni bu hususta itham ederler. Halbuki itham edilecek, takbih edilecek olanlar, ancak kendileridir. Bununla birlikte onlar bunu din gayretiyle yapmıyorlar. Bilakis kendi payları için ho§nûdsuzluk izhâr ediyorlar.) Eğer kendilerine verilirse hoşlanırlar, verilmezse hemen kı­zarlar.» -

İbn Cüreyc'in Dâvûd İbn Ebu Âsım'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Hz. Peygamber (s.a.) e bir sadaka gelmişti. Onu oraya, buraya bölüştürdü ve nihayet bitti. Arkasında ansârdan birisi vardı. Bu, ada­letli değildir, dedi de bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Katâde «İçle­rinden kimi de sadakalar hakkında sana dil uzatırlar.» âyetinde : Sa­dakalar hususunda sana itiraz edenler vardır, dedikten sonra şöyle de­vam eder : Bana anlatıldığına göre bedevîlikten yeni kurtulmuş çöl hal­kından birisi Allah Rasûlü (s.a.) ne geldi. Hz. Peygamber altın ve gü­müş bölüştürüyordu. Ey Muhammed, Allah'a yemîn olsun ki, şayet Al­lah sana adaletli olmanı emretnıişse sen adaletli olmadın, dedi. Hz, Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu : Yazıklar olsun sana, benden sonra sana kim adaletli davranacak? Ve şöyle devam etti: Şu ve benzerlerin­den sakının. Ümmetim içinde şunun benzerleri vardır. Kur'an'ı okurlar da boğazlarından aşağı geçmez. Onlar çıktığı zaman öldürün. Onlar çıktığı zaman öldürün. Onlar çıktığı zaman öldürün. Bana anlatıldığı­na göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle diyordu : Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki ben size bir şey yeriyorsam veya vermiyor­sam bu, benim sadece bir emanetçi olmamdandır.

Katâde'nin bu zikrettikleri, Buhârî ile Müslim'in Zührî kanalıyla... Huyvesıra —ismi Hurkûs'tur— kıssasında rivayet ettikleri hadise ben­zemektedir. Hurkûs, Huneyn ganîmetlerini Hz. Peygamber (s.a.) taksim ettiği sırada karşısına çıkmış ve : Adaletli ol, muhakkak ki sen ada­letli davranmadın, demişti. Hz. Peygamber : Eğer ben adaletli davran-madıysam kaybettim ve hüsrana düştüm, buyurmuştur. Daha sonra onun peşinden geldiğini gören Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Mu­hakkak ki, şunun neslinden öyle bir kavim çıkacak ki biriniz onların namazıyla namazını, oruçlarıyla orucunu hakîr görecek. Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar. Onlara nerede kavuşursanız öldürün. Onlar gökyüzü altındaki öldürülenlerin en şerlileridir... Ve Râvî hadî­sin kalan kısmını zikretti.

Sonra Allah Teâlâ onlara, içinde bulunduklarından daha hayırlı­sına işaretle : «Şayet onlar, Allah'ın ve peygamberinin kendilerine ver­diklerinden hoşnûd olsalardı da : Bize Allah yeter, yakında bize bol nimetinden verir, Rasûlü de. Biz ancak Allah'a rağbet edenleriz demiş olsalardı.» buyurur. Bu âyet büyük bir edeb ve üstün bir sır içermek­tedir ki hoşnûdluğu Allah ve Rasûlünün verdiklerinde ve yegâne Allah'a tevekkülde kılmıştır. Bu, Allah TeâJâ'nın : «Bize Allah yeter demiş ol­salardı.» kavlidir. Rasûlüne itaat, emirlerine uyma, yasakladıklarını terketme, verdiği haberleri doğrulama ve izinden gitmeye muvaffak ol­mada yegâne Allah'a rağbet de böyledir.

60. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ bilgisiz münafıkların Hz. Peygamber (s.a.) e itirazları ile sadakaların bölüştürülmesi hususunda ona dil uzatmalannı zikret­tikten sonra sadakaları bölüştürenin, hükmünü beyân edenin, işini üze­rine alanın bizzat kendisi olduğunu, kendi duşında hiç kimseyi bunları bölüştürmede vekîl kılmadığını, âyette zikredilenlere bizzat kendisinin bölüştürdüğünü beyân etmektedir. İmâm Ebu Dâvûd Sünen'inde Ab-durrahmân İbn Ziyâd —bu râvî zayıftır— kanalıyla... Ziyâd İbn Hârîs es-Sudâî (r.a.) den rivayet ediyor ki o, şöyle demiştir : Hz. Peygamber (s.a.) e geldim ve ona bîat ettim. Bir adam geldi ve : Sadakadan bana ver, dedi. Hz. Peygamber ona şöyle cevab verdi; Muhakkak ki Allah Teâlâ sadakalar hususunda ne peygamberin ve ne de başkasının hük­müne razı olmamış ve bu hususta bizzat kendisi hüküm vererek sekiz sınıfa paylaştırmıştır. Eğer sen bu sınıflardan isen sana veririm. Sada­kaların bu sekiz sınıfın tamâmına mı yoksa onlardan imkân bulunana mı verileceği hususunda âlimler ihtilâf etmiş olup bu hususta iki görüş vardır :

Birinci görüş bu sekiz sınıfın tamâmına verilmesinin vâcib olduğu­dur. Bu, Şafiî ile bir cemâatin sözüdür.

İkinci görüş ise tamâmını bölüştürmenin vâcib olmayıp onlardan birine vermenin caiz olduğu, diğerleri olmakla birlikte bütün sadaka­nın birine verilmesinin caiz olduğu şeklindedir. Bu, Mâlik ile selef ve haleften bir cemâatin sözüdür. Ömer, Huzeyfe, İbn Abbâs, Ebu'l-Âliye, Saîd İbn Cübeyr ve Meymûn İbn Mihrân bunlardandır. İbn Cerîr der ki: Bu, ilim ehlinin tamâmının görüşüdür. Buna göre sınıfların bura­da zikredilmesi sarf yerinin açıklanması içindir. Değilse vermenin hep­sini kapsaması gerektiği anlamında değildir. Bu görüşlerin hüccet ve kaynaklarının açıklanması yeri elbette burası değildir. En doğrusunu Allah bilir.

Meşhur olan görüşe göre; burada fakirlerin önce zikredilmesi, di­ğerlerine göre darlık ve ihtiyâçlarının şiddetli olmasındandır. Ebu Ha-nîfe'ye göre miskin, durumu itibariyle fakirden daha kötü haldedir. Bu,, onun söylediği gibidir. İbn Cerîr der ki: Bana Ya'kûb'un... Ömer (r.a.) den rivayetine göre o, şöyle demiştir : Fakir, malı olmayan kimse de­ğildir. Fakat fakîr kazancı bereketsiz olandır.

Cumhûr'un görüşü bunun hilâfınadır. İbn Abbâs, Mücâhid, Hasan el-Basrî ve îbn Zeyd'den rivayete ve İbn Cerîr ile birçoklarının terci­hine göre fakîr; iffetli davranıp insanlardan bir şey istemeyendir. Mis-kîn ise isteyen (dilencilik yapan) evleri dolaşıp insanların peşlerinden (istemek üzere) gidendir. Katâde der ki: Fakîr, kötürüm olan, miskîn ise vücûdu sağlam olandır. Sevrî'nin Mansûr'dan onun da İbrahim'den rivayetine göre onlar, muhacirlerin fakirleridir. Süfyân es-Sevrı der* ki: Burada kasdedilen anlam, bedevilere sadakadan bir şey verilmeyeceği­dir. Saîd İbn Cübeyr ve Saîd îbn Abdurrahmân'dan da aynı açıklama rivayet edilmiştir. İkrime ise şöyle der : Müslümanların fakirlerine mis-kîn demeyiniz. Miskinler ancak kitab ehlinin miskinleridir. Şimdi bu sekiz sınıfla ilgili hadîsleri zikredelim :

Fakirlere gelince; İbn Amr'dan rivayet edildiğine göre, Allah Ra-sûlü (s.a.) : Sadaka; zengine, güçlü kuvvetli ve organları tâm olana helâl değildir, buyurmuştur. Hadîsi Ahmed, Ebu Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Bu hadîsin bir benzerini Ahmed, Neseî ve îbn Mâce de Ebu Hüreyre'den rivayet etmiştir. Ubeydullah İbn Adiy/den rivayete göre iki adam ona şöyle haber vermişler : İkisi Hz. Peygamber (s.a.) e sadakadan istemek üzere vardıklarında Hz. Peygamber gözlerini onların üzerinde gezdirmiş, onları güçlü kuvvetli görünce : Dilerseniz size ve­reyim. Ancak ne zenginin, ne de güçlü kuvvetli olup kazanamn bunda payı yoktur, buyurmuş. Hadîsi Ceyyid ve kuvvetli bir isnâd ile Ahmed, Ebu Dâvûd ve Neseî rivayet etmişlerdir. İbn Ebu Hatim «Cerh ve't-Ta'-dîl» isimli kitabında der ki: Ebu Bekr el-Absî der ki: Ömer (r.a.) «Sa­dakalar fakirlere... dir.» âyetini okudu ve: Onlar, kitab ehlidir, dedi. Ömer'in bu sözünü ondan Ömer İbn Nâfz' rivayet etmiş olup babamın bunu söylediğini işittim.

Ben de derim ki: İsnadının sahîh olması halinde bu, gerçekten garîb bir sözdür. İsnadında geçen Ebu Bekr'in meçhul olduğunu Ebu Hatim belirtmemiş bile olsa o meçhul hükmündedir.

Miskinlere gelince; Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayete göre Allah Ra-sülü {s.a.) şöyle buyurmuştur :

Miskin, şu insanları çokça dolaşan, bir veya iki lokmanın, bir veya iki hurmanın kendisini çevirdiği kişi değildir. Ey Allah'ın elçisi, mis-kîn nedir? diye sordular: Kendini zengin edecek bir zenginlik (mal) bulamayan, hali anlaşılıp da kendisine sadaka verilmeyen ve insanlar­dan bir şey istemeyendir, buyurdu. Hadîsi Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir.

Sadaka üzerinde me'mûr olanlara gelince; onlar vergi me'mûru ve tahsildarlar olup bundan bir paya hak kazanırlar. Bunların, kendi­lerine sadakanın haram olduğu Allah Rasûlü (s.a.) nün akrabalarından olmaları caiz değildir. Müslim'in Sahîh'inde Abdülmuttalib îbn Rabîa İbn Hâris'den rivayetle sabit olan bir hadîse göre o ve Fadl İbn Abbâs Allah Rasûlü (s.a.) ne kendilerini zekât me'mûru yapması isteğiyle git­tiklerinde Hz. Peygamber: Sadaka Muhammed'e, Muhammed'in aile­sine helâl değildir. O, ancak insanların kirleridir, buyurmuştur.

Kalbleri İslâm'a ısındırılacak olanlara gelince; bunlar muhtelif kı­sımlara ayrılır : Onlardan; müslüman olmaları için verilenler vardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) Safvân İbn Ümeyye'ye Huneyn ganimet­lerinden vermiştir. O Huneyn gazvesinde müşrik olarak bulunmuştu. O, şöyle demiştir : Bana vermeye devam etti ve nihayet bana insanla­rın en sevimsizi olduktan sonra insanların bana göre en sevimlisi oldu. İmâm Ahmed der ki: Bize Zekeriyyâ İbn Adiyy'in... Safvân İbn Ümey-ye'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Huneyn günü Allah Rasûlü (s.a.) bana verdi. Muhakkak ki o, bana göre insanların en sevimsizi idi. Bana vermeye devam etti de sonunda bana insanların en sevimlisi oldu. Hadîsi Müslim ve Tirmizî, Yûnus kanalıyla Zührî'den rivayet et­mişlerdir. Onlardan; güzelce müslüman olmaları ve kalbleri İslâm'a ısındırılmak için verilenler vardır. Nitekim Hz. Peygamber Huneyn günü Kureyş'ten serbest bırakılanların ileri gelenlerinden ve eşrafın­dan bir cemaata yüzer deve vermiştir. O, şöyle buyurmuştu : Ben biri­sine, bir başkası bana daha sevimli olduğu halde, yüzüstü Allah Teâlâ onu cehennem ateşine atar korkusuyla veriyorum. Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Ebu Saîd'den rivayet edildiğine göre; Hz. Ali, Hz. Pey­gamber (s.a.) e Yemen'den toprağı içinde az bir miktar altın gönder­mişti. Hz. Peygamber bunu dört kişi arasında; Akra' îbn Habis, Uyeyne îbn Bedr, Alkame İbn Ulâse ve Zeyd el-Hayr arasında bölüştürmüş ve : Onları (İslâm'a) ısındırıyorum, buyurmuştur. Onlardan; benzerlerinin İslâm'a girmesi umularak, komşulanndan sadaka toplamaları umula­rak veya civar ülkelerden İslâm beldesine vuku bulacak zararı önlemek üzere verilenler de vardır. Bunun tafsilatıyla açıklaması fürû' kitabla-rındadır. En doğrusunu Allah bilir.

Hz. Peygamber (s.a.) den sonra İslâm'a ısındırılacaklara sadaka verilip verilmeyeceği hususu ihtilaflıdır. Ömer, Âmir eş-Şa'bî ve bir cemaattan rivayete göre Hz. Peygamber'den sonra onlara verilmez. Çünkü Allah Teâlâ, İslâm'ı ve İslâm ehlini aziz kılmış, onları ülkelerde yerleştirmiş ve kulların boyunlarını onlara zelîl kılmıştır. Diğerleri ise bilakis verilir, demiştir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) onlara Mekke'nin fethi ve Hevâzin vak'asından sonra vermiştir. Bu, ihtiyâç duyulabilecek bir durumdur ve onlara sarfedilir.

Kölelere gelince; Hasan el-Basrî, Mukâtil îbn Hayyân, Ömer İbn Abdülazîz, Saîd İbn Cübeyr, Nehaî, Zührî ve İbn Zeyd'den rivayet edil­diğine göre; onlar, mükâteb olan kölelerdir. Bu görüşün benzeri Ebu Mûsâ el-Eş'arî'den rivayet edilmiştir. Bu, Şafiî ve" Leys'in görüşüdür. İbn Abbâs ve Hasan zekât ile köle âzâd edilmesinde bir beis olmadığını söylemişlerdir. Bu, İmâm Ahmed îbn Hanbel, Mâlik ve İshâk'ın da mezhebidir. Yani kölelik (rikâb) mükâtebe verilmesinden veya köle satın alınıp âzâd edilmesinden daha genel ve şümullüdür : Köle âzâd etme­nin ve kölelik bağını çözüp atmanın sevabına dâir bir çok hadîs vârid olmuştur. Muhakkak ki Allah Teâlâ onun her bir organı karşılığı âzâd edenin bir organını (ateşten) âzâd eder. Bu, mükâfatın amel cinsinden olmasındandır. «Ve yapmış olduğunuz (un karşılığın) dan başkasıyla cezalandırılmayacaksınız.» (Sâffât, 39).

Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur : Şu üç kişiye Allah'ın yardım etmesi bir haktır : Allah yolunda savaşan gâzî, borcunu yerine getirmek isteyen mükâteb (köle), iffeti arzulayarak nikahlanan. Hadîsi İmâm Ahmed ile Ebu Dâvûd dı­şındaki Sünen sahipleri rivayet etmişlerdir. Müsned'de Berâ İbn Âzib'-den rivayete göre; o, şöyle demiştir : Bir adam geldi ve : Ey Allah'ın elçisi, beni cennete yaklaştıracak ve ateşten uzaklaştıracak bir ameli bana göster, dedi. Hz. Peygamber : Bir canı âzâd et ve bir kölelik bağını çöz, kaldır, buyurdu. Adam : Ey Allah'ın elçisi, ikisi bir değil mi? diye sordu da şöyle buyurdu : Hayır, bir canı âzâd etmen yalnız başına onu âzâd etmendir. Kölelik bağını çözmen ise onun bedeline (ücretine) yar­dım etmendir.

Borçlulara gelince; onların da kısımları vardır. Onlardan kimisi bir borç veya diyeti üstlenmiş, veya bir borcu garanti etmiş, kefil olmuş ve bu kendisi üzerine vâcib olduktan sonra malına bir âfet gelmiş veya dininin edasında ya da bir günâhta borçlanarak sonra tevbe etmiş olan­lar vardır. İşte bunlara sadakadan verilir. Bu konudaki delil Kabîsa İbn Muhânk el-Hilâlî hadîsidir. O, şöyle demiştir : Bir diyeti üstlenmiştim. Allah Rasûlü (s.a.) ne geldim. Ve bu hususta ondan istedim. Dur, bize sadaka geldiğinde ondan sana (verilmesini) emredeceğiz, buyurdu. Da­ha sonra : Ey Kabîsa, şu üçten biri müstesna, dilencilik helâl değildir : Bir diyeti yüklenen kişi, diyeti ödeyinceye kadar istemek ona helâl olur. Sonra istemeyi bırakır. Bir kişi de vardır ki malına bir âfet gelir. Ya­şamasına yetecek —veya geçimini düzeltecek— kadar mala kavuşun­caya kadar istemek ona helâl olur. Bir kişi de vardır ki ona bir darlık isabet eder de kavminden akıl sahibi üç kişi kalkıp : Filânın başına bir darlık geldi ve ona istemek helâl oldu, derler. İşte yaşamasına yetecek —veya geçimini düzeltecek— kadarını elde edinceye kadar istemek ona helâldir. Bunların dışındaki isteme (dilencilik) sahibinin yemiş ol­duğu bir haramdır, buyurdu. Hadîsi Müslim rivayet etmiştir.

Ebu Saîd'den rivayete göre o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) nün zamanında bir adamın satın almış olduğu meyvelerine bir âfet gelmiş ve borcu çoğalmıştı. Hz. Peygamber (s.a.) : Ona sadaka veriniz, buyurdu ve insanlar ona sadaka verdiler. Ancak borcunu karşılayacak miktara ulaşmadı. Hz. Peygamber (s.a.) alacaklılarına : Bulduğunuzu alınız, size bundan başkası yoktur, buyurdu. Hadîsi Müslim rivayet et­miştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdüssamed'in... Abdurrahmân İbn Ebu Bekr'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) buyurdu ki: Kıyamet günü Allah Teâlâ borçluyu çağırır, o, Allah'ın huzurunda durdurulur. Ey Âdemoğlu, bu borcu hangi hususta aldın ve insanların haklarını niçin zayi' ettin? diye sorar. Ey Rabbım, muhak­kak Sen bilirsin ki ben onu aldım, yemedim, içmedim^ve zayi* etmedim. Fakat elimde olana ya bir yangın, ya bir hırsızlık veya bir hasar geldi, der. Allah Teâlâ : Kulum doğru söyledi. Bu gün senin yerine onu (bor­cu) yerine getirmeye (edaya) en lâyık olan benim, der ve bir şey isteyip onun terazisinin kefesine koyar da iyilikleri kötülüklerinden ağır gelir ve Allah'ın fazlı, rahmeti ile cennete girer.

«Allah yolunda olanlar» a gelince; dîvândan hakları olmayan gâ-zîler bunlara dahildir. İmâm Ahmed, Hasan ve îshâk'a göre; bir hadîsin delaletiyle hacca gitmekte Allah yolunda olmaktır. Yolcu da böyledir. O, yanında bir şey olmayan ve bir beldeden geçen yolcudur. Yolculuğun­da kendisine yardım edilmesini ister de, malı olsa dahi memleketine gidebileceği kadar kendisine sadaka verilir. Bir şeyi olmayan ve ülke­sinden bir yolculuğa niyyetlenen kişi hakkında da hüküm böyledir. ÇJidiş ve dönüşüne yetecek kadarı zekât malından kendisine verilir. Bu­nun âyetten bir delili vardır. Ayrıca İmâm Ebu Dâvûd ve İbn Mâce'nin Ma'mer kanalıyla... Ebu Saîd (r.a.) den rivayetlerine göre; Allah Ra­sûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Şu beş kişi dışında zengine sadaka helâl değildir : Sadaka üzerine me'mûr olan, sadakayı malı ile satın alan, borçlu, Allah yolunda olan gâzî, sadakadan kendisine verileni bir zen­gine hediyye eden yoksul. Hadîsi Süfyân, Zeyd İbn Eslem'den, o da Atâ'dan mürsel olarak rivayet etmişlerdir. Ebu Davud'un Atiyye el-Avfî'den, onun da Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Allah yolunda, yolcu, sana hediyye veren veya seni davet eden fakır bir komşu müstesna sadaka bir zengine helâl değildir.

Allah Teâlâ : «Allah'tan bir farz olarak.» buyurur ki bu Allah'ın takdiri, farz kılması, bölüştürmesi ile mukadder bir hükümdür. «Ve Allah (işlerin dışlarını ve içlerini, kullarının faydasına olanları) en iyi bilendir (işlerinde, sözlerinde, kanun koymasında ve hükmetmesinde) Hakîm'dir. O'ndan başka ilâh ve O'nun dışında Rab yoktur.»

Gerek umûmî ta'rîflerle ve gerekse özel olarak hadîs-i şeriflerde ve diğer kaynaklarda belirtildiğine göre, zekâta tâbi olan mallan aşa­ğıdaki şekilde sıralayabiliriz :

1) Gümüş

2) Altın

3) Deve

4) Sığır

5) Koyun-keçi

6) Atlar ve diğer hayvanlar

7) Toprak mahsûlleri:

a) Buğday

b) Arpa

c) Mısır

ç) Diğer ürünler.

8) Meyveler:

a) Hurma

b) Üzüm

c) Diğer meyveler.

9) Zînet eşyası

10) Madenler ve petrol ürünleri

11) Defineler

12) Ticâret malları (Bkz. Aynî, Buhârî şerhi, IV. 283; İbn Mâce. Sünen, 580; Neseî, Sünen, II, 33; aynı eser V, 28; Ebu Dâvûd, Sünen. I, 358.)

Başta Buhârî olmak üzere mu'teber hadîs mecmualarında kayde­dildiğine göre, Hz. Peygamber devrinde para olarak kullanılan gümü­şün nisabı şu hadîs-i şerîf ile sabittir :

Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayet olunduğuna göre, Peygamber Efen­dimiz şöyle buyurmuştur : Beş ûkkiye'den az gümüşte, beş zevd'den az devede ve beş vesak'tan (bütün müctehidlerin ittifakı ile ûkkiye : 40 dirhem ağırlığında bir ağırlık ölçüsüdür. Zevd : üç ilâ otuz arasındaki deve topluluğuna verilen isimdir. Vesak: 60 sâ' olup 6240 dirhem, bu­günkü ölçülerle 200 kg.'a tekabül etmektedir. Buna göre beş vesak : 1000 kg. eder..) az hububatta zekât verme mükellefiyeti yoktur. (Aynî, Buhârî şerhi, IV, 283. Ayrıca bkz : İbn Mâce, Sünen, I, 572; Ebu Dâvûd, Sünen (hâşiyeli) I, 224; Abdurrahmân el-Bennâ, Feth el-Rabbânî, VIII, 240; Müslim, Sahîh, II, 673; Neseî, Sünen, V, 12 - 26 vd; Ahmed Hanefî, Tenvîr'uMIavâlik (Şerh-i Muvatta') I, Tirnıizî, Sünen, II, 392.)

Bu hububat cinsleri de toprak mahsûllerinden buğday, arpa, hur­ma, kuru üzüm, incir, mısır ve bunlar gibi ölçekle ölçülen ürünlerdir.

Bir ûkkiye'nin kaç dirhem ağırlık olduğunu Tirmizî'nin rivayet ettiği şu hadîs-i şeriften öğrenmekteyiz :

Hz. Ali'den rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz şöyle bu­yurdu : At ile kölenin zekâtını affettim. Sizler, her kırk dirhemde bir dirhem zekât verin. 199 dirhemde zekât yoktur. Fakat, gümüş 200 dir­heme ulaştığı zaman, bu paradan 5 dirhem zekât vermek lâzımdır. (Tir-mizî, Sünen, II, 384; Ayrıca bkz. İbn Mâce, Sünen, I, 570.)

Başka bir yolla yine Hz. Ali'den rivayet olunan bir hadîs-i şerîf'te şöyle gelmiştir : Şüphesiz atlarla kölelerin zekâtını affettim. Fakat siz­ler, her kırk dirhemden bir dirhem zekât verin.

Bedreddîn el-Aynî, «Umdet'ul-Kârî» adlı Buhârî şerhinde, yukarıda meallerini kaydettiğimiz hadîs-i şerifi izah ederken şöyle diyor : Hadîs, fıkıh ve lügat âlimleri, şer'î ûkkiye'nin kırk dirhem olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu ûkkiye, Hicaz ûkkıye'sidir.

«Kitâb'ül-Mekâyîl» de de şöyle bir rivayet nakledilmiştir : Câhiliyet devrinde Kureyş'e âit bir takım ağırlık ölçüleri bulunmaktaydı. İslâmiyet gelince, bu ölçüler arasında bulunan ûkkıye; eskiden olduğu gibi kırk dirhem olarak bırakıldı. (Aynî, Buhârî şerhi, IV, 285; Ayrıca bkz. Abdurrahnıân el-Bennâ, Feth'ur-Rabbânî, VIII. 240.)

Yukarıdaki açıklamalar bize gösteriyor ki, hadîs-i şerifte beyân buyrulan ûkkıye, 40 dirhem olup beş ûkkıye 200 dirheme tekabül et­mektedir. Zekâtta itibâr edilen 200 dirhem gümüş nisabı, külçe altın hesabı ile olup ağırlık ölçüsüne göredir.

Günümüzde ise, milletlerarası ağırlık ölçüsü gramdır. Buna göre 200 dirhem gümüşün hesabı şöyledir : 1 dirhem — 3,2 gr. 3,2 X 200 = 640 gr. Netice itibarıyla gümüşün nisabının 640 grama tekabül ettiği anlaşılmaktadır, (bkz. Kâmil Miras, Tecrîd tere. V, 55.)

Demek oluyor ki, Hz. Peygamber devrinde bugünkü ağırlık ölçüle­rine göre, o zaman para olarak kullanılan gümüşten 640 gr. veya buna denk madenî ve kâğıt paraya sahip olan kimse, şer'an zengindir. Bu miktar, o devirde zekât vermekte bir ölçü olarak ta'yin edilmiştir.

Kur'an-ı Kerîm'de ne gümüş, ne altın ve ne de diğer malların ni­sabı hakkında açık veya kapalı bir hüküm yoktur. Nisâb hadîs-i şerif­lerle tesbît edilmiştir.

Altının nisabı hakkında Peygamber Efendimizden rivayet edilen bir hadîs-i şerifi aşağıda zikrediyoruz :

Hz. Ali'den rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz şöyle bu­yurmuştur : Senin iki yüz dirhem gümüşün olduğu ve üzerinden de bir yıl geçtiği vakit, ondan beş dirhem zekât vermen gerekir. Altında yir­mi dînâra kadar bir şey yoktur. Senin yirmi dinarın bulunduğu ve üze­rinden bir yıl geçtiği vakit, ondan yarım dînâr zekât vermen gerekir. (Abdurrahmân el-Bennâ, Feth'ur-Rabbânî VIII, 240. Bu hadîs-i şerifin son bölümü, Seyyid Sâbık'm «Fıkh'üs-Sünne» adlı kitabında da kayde­dilmiş olup, bu hadîs-i şerifi İmâm Ahmed, Ebu Dâvûd, Beyhakî de rivayet ettiler. Buhârî tashih etti, Hafız da tahsîn etti, denilmektedir, bkz. Adı geçen eser, I, 340.)

İbn Ömer ve Hz. Âişe'den rivayet olunan bir hadîs-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır : Hz. Peygamber, her yirmi dînâr ve daha fazla altın­dan yarım dînâr, kırk dînâr altından da bir dînâr altını zekât alırdı. (İbn Mâce, Sünen, I, 571.)

İmâm Mâlik, «el-Muvattâ» adlı hadis mecmuasında şöyle diyor : Bize göre ihtilâf bulunmayan sünnet şudur : İki yüz dirhem gümüşte farz olduğu gibi, yirmi dînâr'da da zekât vermek farzdır. Yirmi dînâr ise, Mısır dirhem ölçülerine göre 28 dirheme denk gelmektedir. (Sey­yid Sabık, Fıkh'us-Sünne, I, 340.)

Bedreddîn el-Aynî de Buhârî şerhinde altının nisabı hakkında şöyle demektedir : Altının nisabı yirmi miskâl'dir. Bu hususta itibâr edilen söz, icmâ'nın sözüdür. Ancak, Hasan-ı Basrî ve Zührî'nin : Kırk mis-kâlden az altından zekât lâzım gelmez, şeklinde bir görüşleri nakledil­miş ise de, her ikisinden meşhur olan rivayet, zekâtın yirmi miskâl'den lâzım geldiğidir.

Kâdî İyâz'm da şöyle dediği rivayet olunmuştur : Selefin bazısın­dan, yirmi miskal'den az da olsa- altının kıymeti iki yüz dirhem'e ulaş­tığı takdirde ondan zekât lâzım geldiği hususu rivayet olunmuştur. Bu sözü söyleyen demiştir ki: kıymeti ikiyüz dirhem olmadıkça da yirmi miskalden zekât lâzım gelmez. (Aynî, Buhârî şerhi, IV, 278 ye 287).

Başlangıçta eşyanın karşılığı olarak kullanılan para, gümüştü. Altın sonradan gümüşün değerine göre tedavüle girmiştir. Bu sebepten altının nisabı hakkında bazı ihtilâflar belirmiştir. İleride bu konuya yer verileceğinden, şimdilik, bu kadarını söylemekle yetiniyoruz.

Altının nisabını Hz. Peygamber devrine göre tesbîte çalıştığımız için, peşin olarak şunu söyleyebiliriz : Altından, yirmi miskalde yarım miskal zekât vermek gerekiyordu. Bugünkü ölçülere göre, yirmi miskal altının karşılığı ağırlık olarak 96 gr. dır. Buna göre 96 gr. altından 2,4 gr. zekât vermek farzdır.

Devenin nisabı da yine Sünnet ile sabittir. Yukarıda birinci mad­dede gümüşün nisabını belirtirken kaydettiğimiz hadîs-i şerif, devenin nisabını da içine aldığı için, mezkûr hadîs-i şerifi burada da tekrarla­mak zorundayız. Hadîs-i şerifin meali şöyledir :

Beş ûkkıye'den az gümüşte, beş zevd'den az devede ve beş vesak'-dan az toprak mahsûllerinde zekât verme mükellefiyeti yoktur. (Aynî, Buhârî şerhi, IV, 286.)

Buhârî şerhi «Aynî» ve diğer kaynaklarda, zevd kelimesinin ifâde ettiği mânâ hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bize bir fikir vermesi bakımından, bu görüşleri aşağıya alıyoruz:

1) Zevd, üç ile on arasındaki deve topluluğuna verilen addır. Zevd'in müfredi yoktur. Lügatçılarla Hafız bu görüştedirler. (Zürkânî, Mu vatta' şerhi, II, 41 vd.)

2) Başka bir görüşe göre de zevd, iki ile dokuz arasındaki dişi de­velere söylenir. Ebu Ubeyd bu görüştedir. (Aynî, Buhârî şerhi, IV, 286).

Ebu'l-Hasan en-Nadr İbn Şümeyl, «Kitâbu Nuût'il-İbil» adlı ese­rinde : Zevd kelimesinin erkek develer için de kullanıldığını kaydet­miştir.

3) İbn Arabi'ye göre zevci; otuza kadar olan deve topluluğuna de­nir. Ve yalnız dişi develere mahsûs bir ta'bîrdir.

4) Zevd sözü, üç deve demektir. Develer üç ve üçten fazla olduğu zaman: Falan adamın yanında zevd vardır, o'nun üç zevd borcu var­dır, benim üç zevd borcum vardır, denilir.

5) Develer üç ilâ on beş arasında oldukları zaman : Falancanın zevdlerini gördüm, denilir.

6) Kazzâr «el-Câmi'» adlı eserinde şöyle demektedir: Fakîhlerin; beş zevd'den az devede zekât yoktur, sözlerinin mânâsı, bu cinsden beş demektir.

7) Ebu Ziyâd el-Kiîâbî, kendi eseri olan «Kitâb'ül-İbil» inde şöyle diyor: Devenin üç adedi zevd'dir; ikisi zevd değildir. Zevd; üçten yir­miye kadar olan develere denir. Zevd'e bu adın verilmesinin sebebi, de­veler toplu olarak güdüldükleri içindir. (Aynî, Buhârî şerhi, IV, 286.)

8) İbn'ül-Esîr de «Kitâb'ün-Nihâye Fî Garîb'il-Hadîs» adlı eserinde, hadîs-i şerifte geçen zevd kelimesi hakkında : Develerden iki ilâ do­kuz arasıdır, demektedir. Başka bir kavle göre de, üç ilâ on arası olup zevd lâfzı müennestir. «Baîr» kelimesi gibi müfredi yoktur.

9) Ebu Ubeyd de şu görüşü belirtiyor : Zevd dişi develerden olup, erkek develere söylenmez. Fakat hadîs-i şerifte geçen zevd kelimesi, erkek ve dişi develere şâmildir. Zîrâ erkek olsun dişi olsun, beş. devesi bulunana zekât vermek farzdır. (İbn'ül-Esîr, Kitâb'ün-Nihâye Fî Ga­rîb'il-Hadîs, Köprülü ktb. yz. nüsha, kısım-1, No : 471.)

10) Sahîh-i Müslim'in şerhi Nevevî'de de şu izâhât verilmektedir : Lügatçılara göre zevd, üç ilâ on arasındaki develere söylenir; müfredi yoktur. Nefer, rant = cemâat, kavim ve nisa = kadınlar, kelimeleri de bunun gibidir. Lügat âlimleri, hadîs-i şerifteki beş zevd sözü, beş cemel (erkek deve), beş baîr (dişi deve), beş nisve (kadın) sözleri gibi­dir, diyorlar.

11) İmâm Sibeveyh'e göre zevd, üç dişi deveye denir. Çünkü, zevd kelimesi müennestir. (Zürkânî, Muvatta' şerhi, II, 41 vd; Nevevî, el-Minhâc, III, 4.)

12) Ebu Hâtem es-Sicistânî, bu konuda şöyle diyor: Lügat âlim­leri bu kelimenin cem'inde kıyâsı terkederek;-beş deveye, beş zevd de­mişlerdir. Bu ise, kaideye uygun değildir. (Nevevî, el-Minhâc Fî Şerh-i Müslim İbn Haccâc, III, 4.)

13) Bazıları da zevd'in bir deveye söylendiği görüşünü savunmuş­lardır. İbn Kuteybe de aynı görüşte olup, diğer ilim adamlarının gö­rüşleri, zevd'in tek deve olmadığını ve topluluk olduğunu, bu görüşün ise en seçkin ve makbul bir görüş olduğunu söyleyerek bunlar «beş el­bise» denilebileceği gibi, «beş zevd» de söylenebileceği hususunu her ne kadar delil olarak ileriye sürmüşlerse de, bu fikir, Ebu Amr tarafın­dan «hiç bir değer taşımaz» ifâdesi ile reddedilmiştir, demektir. (Aynî, Buhârî şerhi, IV, 286.)

Yukarıdan beri onüç madde halinde sıraladığımız görüşlerin hepsi, zevd'in, develerin adedi ile ilgili bulunduğu, fakat yaşları ile alâkası olmadığı noktasında ittifak etmektedirler. Aralarındaki ayrılık, yalnız develerin adetlerinin asgarî ve a'zamî hududunu tesbît etme husûsun-dadır.

Zevd, ister iki ve daha çok deve topluluğuna densin, ister üç. ilâ on ve daha yukarısına söylensin, hadîs-i şerifin ifâde ettiği mânâ bakı­mından bir deve için kullanıldığı muhakkak olduğuna göre, yani bu ifâdeden beş adet deve kasdedildiğine göre; zevd'in bir deveye ad olduğu görüşünü tercih ederek mânâ veriyoruz.

Kâmil Mîras : Tecrid tercümesinde mezkûr Ebu Saîd el-Hudrî ha­dîsini tercüme ederken, zevd kelimesini «en aşağı üçer yaşında beş deveden azında zekât yoktur» demiştir. (Kâmil Miras, Tecrid-i Sarîh (tere.) V, 33).

Merhum bu mânâyı neye istinaden verdiğini açıklamamıştır. Esa­sen zevd kelimesinden, develerin yaşları hakkında bir mânâ çıkmamak­tadır. Ancak develerin yaşlan başka bir hadîs-i şerifle beyân buyurul-muştur.

Deve nisabının beş adet olduğunu, Ebu Saîd el-Hudrî hadîsinden başka diğer hadîs-i şeriflerden de öğrenmekteyiz.

Salim İbn Abdillah'm babasından, şöyle dediği rivayet olunmuştur: Salim bana, Hz. Peygamber vefat etmeden önce zekât hakkında yaz­dırdığı bir yazıyı okuttu. O yazıda şöyle bir ibare buldum : Beş devede bir koyun, on tanesinde iki koyun, onbeş tanesinde üç koyun, yirmide dört koyun, yirmi beşte ise iki yaşına girmiş dişi bir deve vermek ge­rekir. Otuz beşe kadar durum böyledir. Eğer iki yaşında dişi deve bu­lunmazsa, üç yaşında erkek bir deve verilmesi gerekir. Otuz beşi bir sayı geçtiği zaman kırk beşe kadar üç yaşma girmiş dişi bir deve ver­mek gerekir. Kırk beşi bir sayı yukarı geçince altmışa kadar dört ya­şına basmış dişi bir deve vermek gerekir. Altmıştan bir yukarı geçerse yetmiş beşe kadar beş yaşına girmiş dişi' bir deve vermek lâzım gelir. Yetmiş beşi bir yukarı çıkarsa doksana kadar üç yaşına basmış iki adet deve vermek gerekir. Doksandan bir fazla olursa, yüz yirmiye kadar dört yaşına basmış iki adet dişi deve vermek lâzım gelir. Develer yüz yirmiyi geçince, her elli devede dört yaşında dişi bir deve, her kırkta üç yaşına girmiş dişi bir deve vermek gerekir. (İbn Mâce, Sünen, I, 574; Tirmizî, Sünen, II, 87; Neseî, Sünen, V, 19; Buhârî, Tecrid Tercü­mesi, V, 222).

Devenin nisabı ve daha fazlasından verilecek zekât mıstarı, yuka­rıda meallerini kaydettiğimiz hadîs-i şeriflerle sabittir.

Zekâta tâbi develerin yaşlan hakkında kaynaklarda bir kayda rast-layamadık. Ancak deve nisabı ve daha fazlasında verilecek zekât mik­tarını bildiren hadîs-i şeriflerin ifâdelerinden anlaşıldığına göre, yir­mi beş deveye kadar dört koyun verilmesi gerekmektedir. Bu koyunların yaşı, zekâtları için itibâr edilen yaştır ki, bu da bir senedir. Keçiler koyun hükmüne dâhil olduklarından, onlarda da aynı şart mevcûddur. Sahîh olan rivayete göre senesini tamamlamayan koyunlar, zekât için kabul edilmez, (bkz. İbn Hümâm, Feth'ul-Kadîr, I, 501).

Yirmi beş deve ve daha fazlasından iki yaşında bir dişi deve zekât vermek gerektiği daha önce açıklanmıştı. Buna göre, elde mevcûd de­velerin yaşlarının en az iki olması îcâbettiği neticesi çıkmaktadır. Daha yukarısı için gerekli yaşlar da belirtilmiştir. Yalnız şu hususu da be­lirtmek gerekir ki; zekât için verilecek develerin dişi olması şarttır. Ayn (deve) olarak verildiği takdirde Hanefî mezhebine göre, erkek deve kabul değildir. Ancak, dişi devenin bedeli ödenirse kifayet eder. (Bkz. İbn Hümâm, Feth'ul-Kadîr, I, 495).

Develerden verilecek zekâtta bir mesele daha ortaya çıkıyor : Me­selâ, iki yaşında dişi bir deve zekât vermesi gereken kimseden, aynı yaşta fakat birbirinden değer ve vücut yapısı bakımından çok farklı develer bulunduğu takdirde, bunların hangisine itibâr edilecek?

Bu konuda Hanefî mezhebinin görüşü şöyle belirtiliyor : Şüphe yok ki, devede asıl farz olan orta yaştır. Bunun için hem fakîr, hem de zenginin durumlarını göz önünde bulundurmak gerekir. Meselâ, bir kimsenin beş devesi bulunsa ve bunların içinde orta semizlikte iki ya­şında veya zayıflığı dolayısıyla aynı değerde, fakat yaşça daha büyük bir dişi deve bulunsa, bu develerden orta derecede bir koyun zekât ver­mek lâzım gelir. Eğer develer içinde orta yapılı bir deveye denk gelecek deve bulunmazsa, iki yaşında dişi bir devenin kıymeti ile ondan daha üstün bir devenin kıymetine bakılır. Orta derecede bir deve ile semiz bir deve arasındaki kıymet farkı, koyunda da itibâr edilir.

Meselâ iki yaşında dişi bir devenin kıymeti elli dirhem, ondan da­ha düşüğünün kıymeti ise yirmi beş dirhem olsa, aradaki fark yan ya-nyadır. Bu durumda beş devede orta derecede bir koyunun yan kıy­metinde bir koyun zekât vermek gerekir.

Develer yirmi beş tane olup yaşlan dört, beş veya iki olsa ve bun­lar arasında orta semizlikte iki yaşında dişi bir deve veya değerce buna denk gelecek diğer yaşlarda hayvan bulunsa, yirmi beş devede orta vü­cutlu iki yaşında dişi bir deve vermek gerekir. Mal sahibi, dilediği tak­dirde bu devenin kıymetini öder veya bunun kıymetine denk gelecek başka yaşta develer ödeyebilir. Eğer bunların arasında orta seviyede iki yaşında dişi deve veya buna denk bir deve bulunmazsa; o zaman farz olan miktar, iki yaşında dişi devenin en üstününe denk gelecek bir devedir. (Ebu Dâvûd, Sünen, I, 362.)

Zekât develerinin yaşı konusunda aynı yerine kıymet ödendiği tak­dirde şu formülü de bu bahse ilâve edelim :

Peygamber Efendimiz malın zekâtının kırkta bir hesabı ile öden­mesini emrediyor. Bu hususta rivayet edilen hadîs-i şerifin meali şöy­ledir : (Mallarınızın) kırkta bir zekâtını verin :

Kırk dirhemden bir dirhem vermek gerekir. İki yüz dirhem ta­mamlanıncaya kadar sizin üzerinizde bir borç yoktur. Para iki yüz dir­hem olunca, ondan beş dirhem zekât vermek îcâbeder. îki yüz dirhem­den fazlası da bu hesaba göredir.

Koyunda da kırkta bir zekât vermek gerekir. Otuz dokuz koyundan bir şey lâzım gelmez.

Sığır da otuz tane olunca bir yaşında bir sığır vermek gerekir. Kırk tanede ise, iki yaşında bir sığır verilir. Zirâat için kullanılan sığırlardan bir şey vermek gerekmez.

Develerden her yirmi beşinde beş koyun verilir... (Ebu Dâvûd, Sü­nen, I, 362.) '

Kırkta bir hesabı toprak mahsûllerine şâmil değildir. Toprak mah­sûllerinde onda bir zekât vermek gerekmektedir. Kırkta bir hesabı, mal­lar içindir. Mal ise yalnız para, hayvan ve diğer ticâret mallan ile eşya için kullanılan bir ta'bîrdir. Bu hususta ilim adamlarının görüşlerini aşağıda kaydetmekte fayda mülâhaza etmekteyiz:

«Emval», mal kelimesinin cemidir. Araplar nazarında mal, insanın elde etmek istediği her şeye şâmildir. Deve maldır, sığır maldır, koyun maldır, diğer eşya maldır, hurma maldır, altın ve gümüş maldır. Bu sebepten Kâmûs ve Lisân'ül-Arab (Bkz. Kâmus-i Muhît, IV, 52 ve Lisân'ül-Arab, bâb'ül-Lâm) gibi lügatlarda mal, insanın sâhib olduğu bütün eşyaya şâmildir, ancak araplann köylüleri ekseriya hayvanlara mal derler; şehirliler ise çoğunlukla altın ve gümüşe mal demektedir­ler, denilmektedir.

İbn'ül-Esîr'e göre, aslında mal; sâhib olunan altın ve gümüşe de­nilir. Sonradan elde edilen diğer eşyaya da bu isim verilmiştir. Fakîhler ise, şer'an mal kelimesinin ifâde ettiği mânâyı ta'yînde ihtilâfa düş­müşlerdir.

Hanefî fakîhlerine göre mal; kendisinden faydalanılması ve topla­nılması mümkün olan her şeye denir. Bir şeyde iki varlık gâlib olma­dıkça ona mal denmez : Toplanma imkânı ve nıu'tâd şekilde faydalan­ma imkânı... Toplanılan ve kendisinden faydalanılan her şey maldan sayılır. Meselâ; toprak, hayvan, eşya ve para gibi sâhib olunan şeyler maldır.

Şafiî, Mâliki ve Hanbelîlere göre : Menfaat sağlayan varlıklar mal­dır. Malın mal olması için, onlarca bizatihi toplanmış olması gerekli değildir. Belki aslı ve kaynağı bakımından toplanma imkânı kâfidir. Şüphe yoktur ki menfaat te'mîn eden varlıklar, kaynağı itibârı ile top­lanabilirler. Teşri' ile uğraşan ilim adamları, bu görüşü kabul ederek te'lîf hakkı, îcâd hakkı ve benzeri hakları itibâr ettikleri gibi, maldan menfaati da itibâr etmişlerdir. Bu sebeble onlara göre mal, fakîhlerce itibâr edilen maldan daha umûmîdir.

Bizim tercih edeceğimiz husus; hanefîlerin ta'rifinin, Arap lügat-larınm zikrettiği lügat mânâsına daha yakın olduğudur. Zekâtla ilgili hükümlerin tatbiki bakımından en uygun mânâ da budur. (Bkz. Kar-dâvî, Fıkh ez-Zekât, I, 125 vd.)

İslâm Ansiklopedisi'nde de mal kelimesinin kullanılışı hakkında şu açıklama verilmektedir: «Eskiden mal; mülk ve servet mânâsına gel­mekte olup, bedeviler arasında bilhassa deve, arazî, para ve her hâlde şahıslaşmış malları ifâde etmekte idi. Kelime, «ma» ve «li» den meyda­na gelmekte ve umûmî olarak, bir kimseye âit herhangi bir şeyi ifâde etmektedir. Kelime «para» mânâsında «mâl-i sâmit»; buna mukabil «mâl-i nâtık» da köle ve deve mânâsına gelmektedir.

îslâmiyetin para ve mala karşı olan vaz'iyyeti, dinî sahada yazılan ilk eserlerden beri münâkaşa konusu olmuştur. Gazzâlî'nin, hâkim olan bu ahlâkî ve dinî görüşü, «İhya» nın ikinci kısmında, bilhassa onüç ve ondördüncü kitapta temsil edilmektedir.» (İslâm Ansiklopedisi, mal maddesi.)

Buraya kadar bazı ilim adamlarının görüşlerini kaydettikten son­ra daha sağlam kanâat vermesi bakımından mal kelimesinin âyet ve hadîslerde kullanıldığı mânâyı belirtmeye çalışalım.

Cenâb-ı Allah Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor : «Onların malla­rından zekât al...» (Tevbe, 103).

«Mallarınız ile çocuklarınız, fitneden başka bir şey değildir.» (Te-ğâbün, 15).

«Andolsun ki sizi korku, açlık ve mal noksanlığı ile imtihana çeke­ceğiz.» (Bakara, 155).

«Allah size mallarınız ve evlâtlarınızla yardım eder.» (Nisa, 29).

«Mallarınızı, aranızda bâtıl şekilde yemeyin.» (Bakara, 188).

Peygamber Efendimiz de Muâz İbn Cebel'i Yemen'e vâlî gönderdiği zaman ona şu direktifi vermişti: «Onlara bildir ki, Cenâb-ı Allah ken­dilerine, mallarından zekât vermelerini farz kılmıştır...»

Beşîr İbn Hassasiyye'den şöyle dediği rivayet olunmuştur : Hz. Pey-gamber'e : Zekât toplayanlar bize haksızlık ediyorlar; yaptıkları hak­sızlık miktarı mallarımızdan gizleyelim mi? diye sorduk. Hz. Peygam­ber; hayır, buyurdu. (Ebu Dâvûd, Sünen, î, 366).

Müctehidler ve Hadîs İmamları da zekât bahsinde babların başın­da mal kelimesini kullandıkları görülmektedir. (Bkz. İbn Mâce, Sünen, I, 571; Neseî, Sünen, V, 23; Şafiî, Kitâb'ül Ümm, II, 66 ve Serahsî, Ze-, kât bahsi).

Yukarıda kaydettiğimiz âyet ve hadîs meallerinde de görüleceği gibi mal kelimesi, mutlak olarak zikredilmiş olup zekâta tâbi bütün mallan içine almaktadır. Elde edilme imkânı olup da henüz edinilmeyen var­lıklar, bu ifâdelere göre maldan sayılmıyor. Kırkta bir zekât vermeyi emreden hadîs-i şerîf, onda bir zekât verilmesi gereken toprak mahsûl­lerini bu ta'bîrin dışında bırakmaktadır. Bu durumda mal kelimesi, top­rak mahsûlleri dışındaki bütün varlıklara şâmil gözükmektedir. O hal­de esâs konumuz olan develerin zekâtında, verilmesi mecburî develerin kıymeti ödenmek istendiği takdirde, belli bir yaştaki devenin en iyisin­den mi, yoksa orta derecede kıymet taşıyanı üzerinden mi ödeneceği müşkülünü, kırkta bir zekât vermeyi emreden hadîs-i şerifin ışığı al­tında çözmeğe çalışalım.

Hadîs-i şerîf te kırkta bir zekât verilmesi emredildikten sonra, hangi mallardan kırkta bir zekât verilmesi gerektiği beyân buyrulmaktadır. Para, deve ve benzeri hayvanlarda kırkta bir nisbetlerinin birbirine uy­gun olduğu görülüyor. Meselâ, kırk koyunda bir koyun, beş devede bir koyun, yirmi beş devede bir deve veya beş koyun, kırk sığırda bir sığır, değer bakımından birbirine uzak olmayan ve çok yakın olan nisbetler vermektedirler. Mezkûr malların kırkta birlerinin birbirine denk oldu­ğunu Şemseddîn es-Serahsî'de belirtmektedir. Kitabında şöyle diyor: Ebu Hanîfe'ye göre : Sene başında ya malın bizzat kırkta birini ver­mek gerekir, yahut da değerinin kırkta birini vermek lâzım gelir.

Serahsî bu konuyu daha da aydınlatarak şöyle devam ediyor : Ni-sâb Ölçülerinde kıymete itibâr edilir. Zîrâ koyunun o devirdeki kıymeti beş dirhemdi. İki yaşında dişi bir devenin fiatı da kırk dirhemdi. Beş devede zekât vermenin farz oluşu ne ise, 200 dirhemde de odur.

İbn Hümâm da «Feth'ul-Kadîr» adlı kitabında yukarıda Meb-sût'dan naklettiğimiz görüşten bahisle şöyle demektedir: Zekâtta mal­lar için emrolunan miktar, kırkta birdir. Zîrâ Peygamber Efendimiz: Mallarınızın kırkta bir zekâtını verin, buyurmaktadır. Bir koyun, deve nisabının kırkta, birine yakındır. O devirde koyunun kıymeti beş dirhem, devenin kıymeti ise kırk dirhemdi. Beş devede bir koyun verilmesi, iki yüz dirhemde beş dirhem vermek gibidir.

Şah Veliyullah, «Huccetullah'il-Bâliğa» adlı eserinde şöyle diyor: Beş deve, koyun nisabının en ednâsı hükmünde kabul edilerek ondan bir koyun zekât verilmesi emredilmiştir.

Deve, koyun, sığır ve Peygamber (s.a.) devrinde para olarak kulla­nılan gümüş ile altın arasında bir muvâzene olduğu anlaşılmaktadır. Hattâ diyebiliriz ki, altın ve gümüş nisabında ta'yîn edilen miktar, diğer malların nisâblannın bir fiatı durumunda idi. Daha ileride de .açıklanacağı gibi, bunların gerçekten eşyanın fiatı olarak ta'yîn edildi­ğini ileri süren ilim adanılan da vardır.

Bu ma'lûmât ışığında şimdi biz neticeye varabiliriz : Mâdeni ki para ve eşya arasında bir muvâzene gözetilmişti, öyle ise beş devede ve­rilecek zekât miktarı bedel olarak düşünüldüğü takdirde, nasıl bir ko­yunun bedeli esâs alınacaktır? Bir yaşında koyunların ednâ ve a'lâsı arasında bölgelere göre epey farklar ortaya çıkabilir. Bu takdirde me­selâ deve zekâtını kıymet üzerinden ödeyen muhtelif kimselerin orta olarak kabul edebilecekleri koyunların fiatları arasında ihtilâf zuhur edeceğinden, aynı konuda iki türlü ve birbirinden farklı muamelenin icrası gerekecektir. Bu mahzurdan tamamen kurtulabilmek için şu yol­dan hareket etmekte fayda olduğu kanaatindeyiz. Ebu Hanîfe'nin gö­rüşünde olduğu gibi: Beş devenin fiatı takdir edilmeli ve toplam değe­rinin kırkta biri zekât olarak verilmelidir.

Sığırın nisabı, Muâz İbn Cebel'den rivayet olunan şu hadîs-i şerîf ile sabittir :

Muâz İbn Cebel şöyle diyor : Rasûlullah (s.a.) beni Yemen'e gön­derdi ve her otuz sığırdan iki yaşında dişi veya erkek bir sığır, kırk sığırdan üç yaşında dişi bir sığır ve her yüklü sığırdan da bir dînâr para veya buna denk «Maâfir» (Maâfir, Hemedân kabilesine nisbet edilen bir elbise cinsinin adıdır) elbisesi zekât almamı emretti.

Sığırın nisabını bu hadîs-i şeriften öğrenmekteyiz. Senelik zarurî ihtiyâcından fazla olarak bu sayıda sığın bulunan bir müslüman şer'an zengindir. Böyle bir kimse, bu nisaba ayn olarak veya bunun bedeli olarak sahip olmayanlara zekât vermesi gerekir. Otuz sığır veya otuz sığır değerinde parası olan kimseye zekât verilemez.

Sığırın nisabında asgarî sınır otuzdur. Azamîsi için muayyen bir sınır tesbît edilmiş değildir. Değişik sayılarda, değişik nisbetlerde zekât vermek gerekir. Biz, burada sığır zenginliğinin en aşağı hududunu tes­bît etmek için bir delil olmak üzere mezkûr hadîs-i şeriri kaydetmekle yetiniyoruz.

Devede olduğu gibi, zekâta tâbi sığırların yaşi hakkında da bir kayda rastlamadık. Ancak, verilmesi gereken zekât sığırın yaşı, asgarî bir sınır olarak kabul edilebilir. Buna göre otuz sığırın yaşları en az iki veya iki yaşında bir sığırın değerinde olmalıdır.

Zekât olarak verilecek sığırın yaşı, bütün kaynaklarda belirtildiği­ne göre, ikidir. Yukarıda meâlen zikrettiğimiz hadîs-i şerifte bu yaş açıkça görülmektedir. Kırk sığırda ise, üç yaşında dişi bir sığır verilir. (Bkz. aynı eserler ve aynı sayfalar. Ayrıca : İbn Kudâme, el-Muğnî, II, 592 ve el-Ümm, II, 11, 61 vd; Serahsî, Mesbût, Kitâb'üz-Zekât). Sığı­rın zekâtını verirken iki yaşında ortalama bir danayı itibâr etmek lâzım gelir. Zîrâ en aflasını itibâr etmek, mal sahibine zarar verir; en aşağı­sını itibâr etmek de fakire zarar verir. Orta derecede bir sığır buluna­madığı veya mal sahibi sığır yerine kıymetini ödemek istediği veya buna mecbur kaldığı zaman orta derecede bir sığırın değerini hesâb ederek zekâtını verir. Yukarıda deve nisabı bahsinde belirttiğimiz gibi, orta dereceyi bulmak güçlüğü bahis konusu olabileceğinden, sığır zekâ­tının kıymet üzerinden ödenmesi halinde de aynen en az iki yaşında otuz sığırın orta hallileri hesâb edilir; veya eğer mal elinde mevcûd ise, mevcûd otuz sığırın değerini hesâb ederek toplam değerinin 1/40 mı öder. Ve böylece zekât borcundan kurtulmuş olur. Ayn olarak ödemek istediği takdirde de yine otuz sığırın toplam değerinin kırkta biri tuta­rında bir sığır vermesinin, mes'ûliyetten tamamen kendini kurtarmak bakımından daha uygun olduğu düşünülmüştür.

Koyunda zengin sayılmanın asgarî Ölçüsü kırk adettir. Ancak bun­ların, senelik zarurî ihtiyâçtan fazla olması şart koşulmuştur. Senelik ihtiyâçtan artan koyunlar kırka baliğ olunca, bunlardan bir koyun veya bir koyunun karşılığında para ve eşya vermek farzdır.

Koyunun nisabını Sünen-i İbn Mâce ve Sünen-i Tirmizî'de rivayet olunan şu hadîs-i şeriften öğrenmekteyiz: Koyunda 1/40 zekât verilir. 120 ye kadar böyledir. Koyunlar yüz yirmiyi aşınca iki yüze kadar iki koyun; iki yüzden fazla olunca üç yüze kadar üç koyun vermek lâzım­dır. Koyunlar üç yüzden fazla olunca, her yüzde bir koyun verilir. Son­ra dört yüze ulaşıncaya kadar bir şey vermek gerekmez. Zekât almakta ayrı ayrı kimselerin koyunları birleştirilmez. Zekât vermemek için de toplu olan koyunlar birbirinden ayrılmazlar. Karışık halde bulunanlar ise, mülkiyet nisbetine göre hesâb edilirler. Zekâtta yaşlı veya kusurlu olanlar kabul edilmez.

Yukarıda mealini kaydettiğimiz hadîs-i şerîf, koyun cinsinden as­garî zenginlik sınırını çizmekte, ayrıca muhtelif saklardaki koyunlar­dan zekât vermekte ta'kîb edilecek yolu da göstermektedir.

Gümüş, altın, deve ve sığırda kırkta bir hesabı ile zekât vermek gerektiği gibi, koyunda da bu prensib bariz olarak görülmektedir. Yal­nız nisâb miktarından daha çok sayıdaki koyun ve diğer mallardan ve­rilmesi gereken zekâtların, hadîs-i şerifte beyân buyrulan 1/40 for­mülüne tamamen uymadığı görülüyor. 1/40 hesabı, mezkûr malların yalnız nisâblarında birbirine çok yakın bir nisbet arzettiği görülmekte­dir. Esasen bizi ilgilendiren taraf da burasıdır.

Paradan verilecek zekâtta ise, durum tamamen hadîs-i şerîf'e uy­makta; nisâb miktarı ve daha fazlası için aynı nisbet uygulanmaktadır. Bunun sebebini kanâatimizce, hayvanların yetiştirilme ve beslenmesin-deki zorluk ile, ansızın telef olma ihtimâlinin bulunmasına bağlamak, gerektir. Parada ise, böyle bir külfet bahis konusu değildir; muhafazası kolaydır. Bu sebeple hayvan cinsinden mala sâhib olanlar bazı durum­larda paraya göre daha az sorumludurlar. Burada hayvancılığa teşvik olduğu noktası da göze çarpmaktadır. Parasını hayvanlara yatırıp, bun­ların sayılarını çoğaltanlara adetâ bir bağışta bulunulmaktadır. Ko­yun nisabını ta'yîn ettikten sonra, bir de ondan verilmesi gereken zekât hayvanının yaşını tesbîte çalışalım.

îmâm Şafiî, zekât olarak verilecek koyunların yaşı hakkında şu rivayeti naklediyor : Mis'ar'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: iki adam bana gelerek şöyle dediler: Rasûlullah (s.a.), insanlardan ze­kât toplamak için bizi görevlendirdi. Ben de onlara bulduğum yüklü ve en üstün bir koyunu çıkarıp verdim. Fakat, bunu bana iade ederek : Rasûlullah (s.a.), bize yüklü koyunu almayı yasakladı, dediler. Ben de onlara orta derecede bir koyun verdim; onu aldılar.

Hanefî mezhebine göre; koyunun zekâtında bir yaşını tamamlamış bir hayvan alınır. Keçi de aynen koyun hükmüne bağlı olup, ondan alı­nacak zekât keçisinin bir seneyi tamamlamış olması gerekir. Sahîh olan rivayete göre, koyun ve keçide altı aylık hayvan zekât için kabul edil­mez.

Kasım îbn Sellâm zekât koyunlarının yaşlan hakkında, rivayetlere dayanan görüşünü aşağıdaki şekilde açıklıyor :

Koyunların zekâtında, sığırda olduğu gibi yalnız iki yaş itibar edi­lir. Sığırda buna «Tebf», ve «Müsinn» denilir; koyunda ise, aynı yaşlar için «Cezea» ve «Seniyye» ta'bîri kullanılır. (Yani sığırda nasıl, bir ya­şını doldurmuş olmak şart koşulmuş ise, koyunda da aynı şart bahis ko­nusudur. Ancak ondan farklı olarak koyunda altı ay ile bir yaş ara­sında olan koyunların da zekât için mu'teber oldukları, görüşü vardır.) Bu hususta hadîsler vârid olmuştur

MekhûTden rivayet olunduğuna göre; Ömer îbn Hattâb, koyunla­rın zekâtı konusunda Süfyân îbn Abdillah'a şöyle demiştir: Koyundan bir yaşındakini veya senenin ekserisini tamamlamış olanı zekât al.

Salim İbn Abdillah el-Muhârıbî'den rivayet edildiğine göre de : Hz. Ömer, bir bölgeye zekât toplama me'mûru gönderip ona ancak bir ya­şında ve senenin ekserisini tamamlamış koyunları zekât olarak alma­sını emretmiştir.

Zekâtta sığır ve koyunlar için erkek ile $işi arasında bir fark yok­tur. Bunun gibi, devede olduğu üzere birinin diğeri üzerine yaş bakı­mından üstünlüğü de yoktur. (Kasım İbn Sellâm, Kitâb'ül-Emvâl, 390).

Zekât koyunlarının yaşı konusunda az bir fark ile ileri sürülen gö­rüşler arasında, bir yaşında olma şartını tercih etmeye daha uygun buluyoruz. Zîrâ Hz. Ömer'in her iki yaşı atıf vâvı ile bir arada zikret­mesi, bir yaşındaki koyun gösterişinde olanlar için makbul olduğu ve zekât toplayanlara bir kolaylık olması bakımından çıkar yol gösterildiği anlaşılmaktadır. Her iki yaşın da esâs alınmasına imkân yoktur. Çünkü bir konuda bir tek esâs kabul edilir. Aksi takdirde gerek ayn olarak ve gerekse bedel olarak zekât verecekler, müşkül ve değişik bir hükümle karşılaşabilirler. Meselâ, iki müslümandan biri altı aylık bir koyunu esâs alarak zekât öder, diğeri bir senelik koyunu esâs alarak öderse, arada muazzam bir fark belirir ki, bu da fakirin zararına olur. Yalmz, mal sahibi bir yaşında koyun bulamadığı ve zekâtını paraya çevirmek istemediği veya buna imkân bulamadığı takdirde, bir yaşındaki koyun değerinde altı aylık bir koyunu Ödeyerek borçtan kurtulabilir. Fakat bu koyunun, bir yaşındaki koyundan daha az değerde olmaması lâzım­dır. Aksı halde farkını ödemelidir.

Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur : Müslümana atından ve kölesinden dolayı zekât lâ­zım gelmez. (Buhârî, Sahîh, II, 121; bkz. Müslim, Sahîh, II, 676; Tir-mizî, Sünen, II, 392; Neseî, Sünen, V, 25 ve Ebu Dâvûd, Sünen, I, 369.)

Bu hadîs-i şerîf, mezhep imamları ile diğer ilim adamları tarafından, zekâttan muaf tutulan temel ve zarurî ihtiyâçlar bahsinde bir delil olarak kabul edildiği görülmektedir. Buna göre atlardan sûret-i kat'iy-yede zekât lâzım gelmeyeceği görüşünü savunan olduğu gibi, ihtiyâç­tan fazla elde bulunan; veya zevk için saklanan; veya ticârette kulla­nılan atlardan da zekât lâzım geleceği görüşünü savunanlar da vardır.

İmâm Ebu Yûsuf, İmâm Muhammed ve İmâm Şafiî'ye göre, hak­larında, nass (hadîs-i şeriften delil) bulunmasına binâen kölelerle at­lardan hiç bir. suretle zekât vermek gerekmez. (Bkz. İbn Hünıâm, FethHıl-Kadîr, I, 502; Dâmad, I, 200).

Ebu Hanîfe ve İbrâhîm en-Nahaî'ye göre ise; senenin ekserisini mer'aiaikla otlamak sureti ile geçinen atlar, ister erkek olsun, ister dişi olsunlar onlardan zekât vermek gerekir. Hadîs-i şerifte beyân buyru-lan : Atlardan zekât lâzım gelmeyeceği hükmü ise, harplerde kullanılan atlara mahsûstur. Muharebelerde kullanılan atlar o devirde zarurî ihti­yâçtan sayıldığı için, Hz. Peygamber onlan zekâttan muaf tutmuştur. Bunların dışında ticâret için veya ihtiyâçtan fazla olarak bulunduru­lan atlar da .zekâta tâbidir.

Atların zekâtında ta'kîb edilecek yol, Hz. Peygamber tarafından gös­terilmiştir. Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyuru­yor : Sâime (senenin ekserisini mer'ada otlayarak geçinen cinsten) olan bütün atlardan bir dînâr veya 10 dirhem zekât vardır. (Bkz. Aynı eser­ler, 502 ve 200).

Bu hadîs-i şerîf, bizlere atların zekâtında ta'kîb edilecek yolu gös­termektedir. Bir dînâr veya 10 dirhem, Hz. Peygantber devrinde iki koyun satın alabiliyordu. (Bkz. bu kitap, koyunun fiatı bahsi, s. 158). Atların sahibi isterse bunu para olarak verir, dilerse iki koyun verir ve eğer isterse atın kıymetinin 1/40'mı verir. Atın değeri nisâb mikta­rına ulaşırsa hüküm böyledir. Eğer nisâb miktarı kıymet taşımıyorsa ondan zekât vermek gerekmez. Ticâret için kullanılan katır, eşek ve benzeri hayvanlar da atların statüsüne tâbidir.

İşte görülüyor ki, atlarda nisâb itibarî kıymet üzerindendir. Atla­rın zekâtının kıymet üzerinden verilmesi Hz. Ömer'den rivayet edilmiş­tir. (Bkz. Ibn Hümâm, Feth'ul-Kadîr, I, 502 ve Şeyhzâde Abdurrah-mân, Dâmad, 1, 200.)

Burada bizim tercih ettiğimiz görüş, Ebu Hanîfe ve İbrâhîm en-tfahaî'nin görüşleridir.

Toprak mahsûllerinin zekâtı, Ebu Saîd ei-Hudrî'den rivayet edilen şu hadîs-i şerif ile sabittir:

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: Beş ûkkıye (iki yüz dir­hem) den az gümüşte zekât yoktur. Beş zevd'den az devede zekât yok­tur. Beş vesaktan az toprak mahsûllerinde de zekât yoktur. (Buharî, Tecrid-i Sarih (tere.) V, 32 Hadîs No: 692; bkz. Neseî, Sünen, V, 30).

Ükkıye ve zevd ta'bîri hakkında gümüş ve deve nisâblan bahsinde yeteri kadar bilgi verilmiştir. Biz burada yalnız ölçek üzerinde dura­cağız.

Kaynaklarda belirtildiğine göre, bütün müctehidlerin ittifakı ile bir ölçek, 60 sâ'dır. (Bkz. İbn Mâce, Sünen, I, 586; Tirrnizî, Sünen, II, 392; Aynî, Buhârî şerhi, IV, 287; Şafiî, el-Ümm, II, 28). Be$ vesak, bu du­rumda üç yüz sâ' eder. Bugünkü ağırlık ölçülerine göre bir sâ'ın kaç kg. ettiğini bilmemiz gerekir ki, toprak mahsûllerinin nisâb miktarını bilmiş olalım. Bu hususta derin araştırmalar yapan Prof. Kâmil Mîras birçok mütalaaları kaydettikten sonra şu neticeyi veriyor :

Bir sâ' 1040 dirhem ağırlığındaki ölçeğe denildiğine göre, beş ve­sak, kesirsiz olarak 1000 kg. ve eski hesap ile 780 okka eder. Ancak Hz. Peygamberin sâ'ının miktarında Irak âlimleri ile Hicaz âlimleri arasın­da ihtilâf bulunup Irak'lılara göre, bir sâ1 sekiz Bağdat ntlı, Hicâz'iı-lara göre, 5,1/3 Medine ntlı olduğundan, beş vesaktan ibaret olan alt­mış sâ-ı Nebî, Irak'lılara göre 480, Hicâz'lılara göre de 320 rıtıl eder. (Bkz. İbn'ül-Esîr, en-Nihâye, IV, 223). Fakat rıtlın kesri, Irak'lılara göre 20 istar, Hicaz'lılara göre ise 30 istar olduğundan, aşağıda rakamlarla gösterileceği üzere netîce itibarıyla birdir. Yani bir sâ' 1040 dirhem'dir.

Irak'lılara Göre :

Bir sâ' = 8 ntıl X 20 istar = 160 istar X 6,5 dirhem = 1040 dirhem.

Hicaz'lılara Göre :

Bir sâ' = 5, 1/3 rıtıl X'3O istar = 160 istar X 6,5 dirhem = 1040i dirhem.

Beş vesakm bin kilo ve eski hesap ile 780 okka olduğunu da ra­kamlar ile ayrı ayrı şöyle izah ederiz :

5 vesak X 60 sâ' = 300 sâ' X 1040 dirhem = 312000/312 = 1000 kg.

5 vesak X 60 sâ' = 300 sâ' X 1040 dirhem = 312000/400 = 780 okka. (Kâmil Mîras, Tecrid-i Sarih tercümesi, V, 81 vd.)

Beş vesak, bin kiloluk bir ağırlığa tekabül ettiğine göre, toprak mahsûllerinin nisabında itibâr edilen ölçü bir tondur. Senelik ihtiyâ­cından fazla bir ton toprak mahsûlü elinde bulunan kimseye, onda bi­rini zekât olarak vermesi gerekir. Ayn olarak verilmek istenmediği tak­dirde bu miktarın (onda bir) bedeli hesâb edilerek ödenir. Bu hüküm, yani onda bir zekât verilme hükmü, yağmur, nehir ve göze suları ile kendiliğinden sulanan toprakların mahsûllerine aittir. Dışardan bir emek sarfı ile sulanan toprak mahsûllerinde ise durum değişmektedir.

Bu hususta Peygamber Efendimizden şu mealde bir hadîs-i şerîf rivayet edilmiştir:

Sâlim'in babasından rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu : Yağmur, nehir ve göze suları ile (kendiliğinden) sulanan ve­ya kendiliğinden sulu olan arazî mahsûllerinde onda bir, hayvanlar ve havuzlar yardımı ile sulanan toprak mahsûllerinde ise yirmide bir zekât verilir. (Neseî, Sünen, V, 31; bkz. Müslim, Sahîh, II, 675.)

Bugün sulamada kullanılan hayvanların yerini motor gücü, ha­vuzların yerini de barajlar almıştır. Gerek ibtidâî usûlde olduğu gibi hayvan ve havuzlar yardımı ile sulanan arazî, gerekse motor ve baraj suları ile sulanan arazî aynı hükme bağlıdır. Eğer baraj suyu para kar­şılığı te'mîn ediliyorsa, hüküm havuz suyu hükmündedir. Yok eğer be­dava te'mîn ediliyorsa, o takdirde kendiliğinden sulanan topraklar hük­mü carî olur. Yani onda bir zekâta tâbi olur.

Hayvan veya havuz yardımı ile veya bunların yerinde kullanılan motor, baraj ve benzeri teknik vâsıtalarla sulanan toprak mahsûllerin­den yirmide bir, yani kendiliğinden sulanan arazîlere nisbetle 1/2 nis-betinde daha az zekât alınmasının sebebi, bu gibi toprakların işletilme­sinde dışardan bir güç tatbîk edilmesi neticesi yapılan masraf ve çekilen zahmetlere binâendir. İslâm dini, sarf edilen enerjiyi ve yapılan masraf­ları göz önünde bulundurarak âdilâne bir hüküm koymuştur ki, müs-lümanlar mağdur kalmasın.

Umûmî olarak toprak mahsûllerinin nisâb miktarını tesbît ettikten sonra, şimdi de hadîs-i şeriflerde zikri geçen toprak mahsûllerinden buğdayın nisabı ile diğer ürünlerin nisabını açıklamaya çalışalım.

a) Buğdayın Nisabı:

Ebu Saîd el-Hudri'den rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: Buğday ile hurmada, beş ölçeğe ulaşıncaya kadar ze­kât farz olmaz. Gümüşte ise beş ûkkıyeye ulaşıncaya kadar, develerde de beş zevde varıncaya kadar zekât farz olmaz. (Neseî, Sünen, V, 30.)

Yukarıda da belirttiğimiz gibi beş ölçek 1000 kg. dır. Bir kimsenin senelik ihtiyâcından fazla olarak 1000 kg. buğdayı bulunursa, şer'an zengindir. Bü miktarın onda birini vermek farzdır. Eğer buğday mah­sûlü, enerji ve para sarfı ile yetişiyorsa o zaman yirmide birini vermek gerekir.

b) Diğer Ürünlerin Zekâtı:

Buğdayı bir misâl olmak üzere aldık. Diğer tahıl ve ürünlerin ze­kâtı ise toprak mahsûlleri maddesinde zikrettiğimiz hadîs-i şerife dayanmaktadır. Meşhur Ebu Saîd el-Hudrî hadîs'i, Buhârî-i Şerifte, diğer . kaynaklardan farklı olarak şu şekilde rivayet edilmiştir :

Hububat maddeleri ile hurma beş Ölçek, deve beş zevd, gümüş de beş ûkkıye olmadıkça bunlardan zekât vermek gerekmez. (Buhârî, Sa-hîh, II, 112 vd; Neseî, Sünen, V, 30 vd; bkz. Müslim, Sünen II, 674).

Yukarıdan beri maddeler halinde belirtmeğe çalıştığımız zekâta tâbi eşya ve gümüşün nisâbları, değişik rivayet ve ifâdelerle tek kay­nağa yani Ebu Saîd el-Hudrî hadîsine dayanmaktadır. Ancak değişik rivayet yollarında bazı cins maddelerle kayıdlandırılmış olduğundan, özel olarak bu maddelerin nisâblanmn dayandığı delilleri göstermek ba­kımından, bu hadîs-i şeriflerden birer örnek kaydetmeği uygun bulduk. Daha geniş bilgi için de dip notlarda kaynakları gösterdik. Gerektiğin­de bu kaynaklara müracaat edilebilir.

Toprak mahsûllerinin tümünden mi, yoksa bir kısmından mı ze­kât lâzım geleceği hususunda mezheb imamları ve âlimler arasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bize daha kesin bir kanâat vermesi bakımından bu görüşleri kaydetmekte fayda mülâhaza ediyoruz.

Zekâta Tâbi Toprak Mahsûlleri İle Meyve ve Sebzeler :

Hasan-ı Basrî ile Şa'bî'ye göre toprak mahsûllerinden yalnız hakla­rında nass bulunanlar zekâta tâbidir. Hadîs-i şeriflerde belirtilmeyen toprak mahsûlleri ile meyvelerden zekât alınmaz. Bu maddeler de şun­lardır : Buğday, arpa, mısır, hurma, kuru üzüm. Şevkânî de bu mezhebi kabul etmiştir. (Seyyid Sabık, Fıkh'üs-Sünne, I, 349.)

Ebu Hanîfe'ye göre yerden çıkan bütün mahsûllerden zekât alınır. Sebze, meyve ve diğer mahsûller arasında bir fark yoktur. Yalnız Ebu Hanîfe, toprağın işlenmesi ile âdette gelir te'mîn etme ve hemâ kasdet-meyi şart koşmuştur. Hattâ bu kadarla, da kalmayarak odun, ot ve kamış ile meyvesiz ağaçlar dışında,, ister kendiliğinden sulu olsun, ister dışardan bir enerji sarfı ile sulansın, bütün toprak mahsûllerinden ze­kât alınması görüşünü savunmuş ve azı ile çoğundan bir fark gözet­memiştir. O'na göre, toprak mahsûllerinin zekâtında nisâb ve havelân-ı havi de şart değildir. (İbn Hümâm, Feth'ul-Kadîr, II, 2.)

İmâm' Ebu Yûsuf ve İmâm Muhammed'e göre, bir sene ilaçlanma­dan kalmak şartı ile ister hububat olsun, ister şeker ve pamuk gibi tartı ile ölçülen mahsûller olsun, hepsinden zekât lâzım gelir. Eğer bu mahsûller, karpuz, kavun, hıyar, meyve, sebze ve benzeri bir sene kala­mayan maddelerden olursa bunlardan zekât lâzım gelmez. (Seyyid Sabık, Fıkh'üs-Sünne, I, 349; Ayrıca bkz. İbn Hümâm, Feth'ul-Kadîr, II, 3.).

Şihâbuddîn Ahmed el-Heytemî'nin «Tuhfet'ul-Muhtâc» adlı kita­bında kaydettiğine göre; zekât, yalnız yiyecek maddelerine mahsûstur.

Bunlar da, Hububat maddeleri, buğday, arpa, pirinç, mercimekle diğer yiyecek maddeleri ve yaş meyveler ile kuru üzümdür. (Şihâbuddîn Ah-med el-Heytemî, Tuhfet'ül-Muhtâç, III, 240.)

İmâm Mâlik zekâta tâbi olan toprak mahsûllerini sayarken: Buğ­day, arpa, mısır, pirinç, mercimek ve benzeri yiyecekleri zikrettikten sonra incir, elma ve nar gibi meyve ve sebzelerden zekât vermek gerek­mediği görüşünü savunuyor. (Zürkânî, Şerh'ul-Muvatta', II, 7İ ve 68; bkz. Seyyid Sabık, Fıkh'üs-öünne, I, 350.)

İmâm Şafiî, insanlarca yiyecek maddesi kabul edilen mahsûllerden olmak şartı ile topraktan çıkan bütün ürünlerden zekât vermek lâzım geldiği görüşündedir. (Aynı eser, I, 350.)

İmâm Nevevî, Şafiî mezhebinin görüşünü belirtirken yukanda kay­dettiğimiz maddeleri zikrederek şöyle demektedir : Bizim mezhebimize göre (Şafiî) yeşilliklerden zekât lâzım gelmez. (Aynı eser, aynı sayfa).

İmâm Ahmed İbn Hanbel, ister yiyecek maddesi olsun, ister giye­cek maddesi olsun, ister baklagiller olsun ve ister meyveler olsun, top­rakta ekilen ve kuruyup kalabilen bütün mahsûllerden zekât lâzım gel­diği görüşünü savunmuştur. (İbn Kudâme, el-Muğnî, II, 691; bkz. Sey­yid Sabık, Fıkh'üs-Sünne, I, 350.)

Görülüyor ki, İmâm A'zam'dan başka bütün mezheb imamları ile diğer ilim adamları, toprak mahsûllerinin zekâtında bir sene elde kal­mayı şart koşmaktadırlar. Ebu Hanîfe ise senede iki defa mahsûl veren topraklan nazar-ı itibâra alarak toprak mahsûllerinin bir sene elde kalmasını şart koşmamakta; ve ister az olsun, ister çok olsun, elde edilen bütün toprak mahsûllerinin zekâta tâbi olduğu görüşünü savun­maktadır. (İbn Âbidîn, II, 67). Bu bakımdan Ebu Hanîfe'nin görüşü dikkate şayandır. Fakat toprak mahsûlleri için belli bir nisâb kabul et­meyişi, fakirlerin durumu göz önünde bulundurulduğu takdirde, müş­kül bir mesele ortaya çıkarmaktadır.

Bizim tercih edebileceğimiz husus, toprak mahsûllerinde nisâb mik­tarından fazla olduğu takdirde, hepsinden zekât lâzım geldiğidir. Buna göre, bazı meyvelerle sebzelerin nisabını da aşağıda zikrediyoruz.

a) Hurmanın Nisabı:

Hurmanın nisabı da Ebu Saîd el-Hudrî hadîsinde vârid olan bes ölçek hükmüne girmekle beraber, husûsiyle hurma nisabını tesbît eden hadîs-i şerîf bulunmasına binâen onu delil olması bakımından kayde­diyoruz :

Câbir îbn Abdillah'dan rivayet olunduğuna göre, Peygamber Efen­dimiz şöyle buyurmuştur : Beş ûkkıye'den az gümüşten, beş zevd'den az deveden ve beş ölçekten az hurmadan zekât vermek îcâb etmez. (Müslim, Sünen, II, 673 ve Neseî, Sünen, V, 30; bkz. Tenvîr'ul-Havâlik, I, 241).

b) Diğer Meyvelerin Nisabı:

Hurmadan başka kuru üzüm, incir ve diğer meyve cinslerinin ni-sâbları da toprak mahsûlleri nisâbına tâbidir. Yukarıda kaydettiğimiz görüşlerden elde ettiğimiz netice bizi buraya götürüyor.

îmâm A'zam'a göre yukarıda da belirttiğimiz gibi, yerden çıkan bütün mahsûllerden zekât lâzım gelir. Baklagillerle diğer mahsûller arasında bir fark yoktur.

îmâm Ebu Yûsuf'a göre ise bir sene kalmak şartı ile baklagillerden zekât lâzım gelir.

Baklagillerden zekât lâzım gelmeyeceği hususunda şöyle bir riva­yet nakledilmektedir : Muâz İbn Cebel'den- rivayet edildiğine göre, ken­disi Peygamber (s.a.) e bir mektup yazarak baklagillerin zekâtını sordu. Hz. Peygamber de : Onlardan bir şey lâzım gelmez, buyurdu. (Tirmizî, Sünen, II.)

Tirmizî bu hadîs hakkında : İsnadı sağlam değildir. Bu konuda Hz. Peygamber'den sahîh bir rivayet gelmemiştir, demekte ve hadîs'in se­nedinde bulunan Hasan İbn Umâre'nin, hadîsçiler yanında zayıf bir râvî olduğunu, onu Şu'be ve diğerlerinin zayıf kabul ettiklerini beyân etmektedir.

Baklagillerin zekâtı hakkında vârid olan hadîslerin tenkidinde Şev-kânî şu bilgiyi vermektedir :

Mûsâ İbn Talha'nm, baklagillerden zekât lâzım gelmeyeceği hak­kında rivayet ettiği hadîs'i Dârekutnî, «illetler» bahsinde zikrederek: Doğrusu bu hadîs mürseldir, demiştir.

Hâkim de bu hadîs'i rivayet etmiş olup : Musa İbn Talha büyük bir tabiîdir; onüh Muâz İbn Cebel'e yetiştiği inkâr edilemez, diyor.

İbn Abd'ül-Berr demiştir ki; Musa İbn Talha, Muâz ile ne karşılaş­mış ve ne de onun sağlığına yetişmiştir.

İbn Adiyy : Bu hadîs'in bir topluluk tarafından zayıf kabul edildiği­ni rivayet etmiş; meşhur olan ise onun mürsel olduğudur, demektir.

Dârekutnî de bu hadîs'in aynını Hz. Ali'den rivayet etmiştir, fakat onun rivayet zincirinde Sakar İbn Hubeyb vardır. Sakar ise cidden zayıf bir râvîdir.

Dârekutnî'nin «Sünen» inde yine aynı konuda Muhammed İbn Caş'dan bir hadîs rivayet edilmiştir. Bu hadîs'in senedinde Abdullah İbn Şiyb bulunmaktadır. Abdullah hakkında hadisçilerce : «Hadîs ça­lar» ifâdesi kullanılır.

Yine Dârekutnî'de Hz. Âişe'den rivayet edilen bir hadîs-i şerîf daha vardır ki, bu hadîs'in senedinde Salih îbn Mûsâ bulunduğu için zayıftır. (Bkz. Şevkânî, Neyl'ül-Evtâr, IV, 297 vd.)

Baklagilerden zekat lâzım gelmeyeceği görüşünü savunanların de­lilleri :

1) Mûsâ İbn Talha hadîs'i: Bu hadis bazı yollardan her ne kadar zayıf olarak rivayet edilmişse de diğer yollardan gelen rivayetler onu kuvvetlendirmektedir. Bu şekilde hadîs, âyet ve diğer hadîslerdeki umû­mi hükümleri tahsis edecek kuvvet kazanmıştır.

2) Beyhakî, Taberânî ve Hâkim'ih rivayet ettikleri Ebu Mûsâ Ha­dîs'i : Peygamber Efendimiz Muâz'ı Yemen'e gönderdiği vakit ona şöyle buyurdu : Yalnız şu dört mahsûlden zekât al: Buğday, arpa, kuru üzüm, hurma. (İbn Mâce, Sünen, I, 580). Beyhakî, bu hadîs'in râvîleri-nin güvenilir olduklarını söylüyor.

3) İbn Mâce ile Dârekutnî'nin Amr İbn Şuayb yolu ile rivayet et­tikleri hadîs-i şerîf : Rasûlullah (s.a.) yalnız buğday, arpa, hurma ve kuru üzümden zekât vermeyi emretmiştir. (Bkz. Şevkâni, Neyl'ul-Evtâr, IV. 297 vd) İbn Mâce bu hadîs'e mısın da ilâve etmiştir.

Bu hadîs'in senedinde Muhammed İbn Ubeyd el -Arzemî bulunmak­tadır ki, bu zatın hadisi metruktür.

4) Beyhakî'nin Mücâhid yolu ile rivayet ettiği hadîs-i şerîf : Hz. Peygamber zamanında yalnız şu beş mahsûlden zekât alınırdı, dedik­ten sonra onları saydı.

5) Yine Beyhakî, Hasan yolu ile şu hadîs'i tahrîc etmiştir : Hz. Pey-gairber, yalnız on kalem eşyadan zekâtı farz kıldı, (Râvî bundan sonra toprak mahsûllerinden mezkûr beş maddeyi zikretti ve); deve, koyun, sığır, altın ve gümüşü saydı.

6) Şa'bî'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir; Rasûlullah (s.a.) Yemenlilere şöyle yazdı: Zekât yalnız buğday, arpa, hurma ve kuru üzümdendir.

Beyhakî diyor ki: Şu mürsel hadîslerin rivayet yollan muhtelif olup bir kısmı diğerini takviye ediyor.

Şevkânî de bu delilleri zikrettikten sonra, yalnız hadîs-i şeriflerde adı geçen toprak mahsûllerinden zekât lâzım geleceği, diğer mahsûller­le baklagillerden zekât vermek gerekmediği görüşünü savunuyor. (Bkz. Şevkânî, Neyl'uî-Evtâr, IV, 297 vd.)

Baklagillerden zekât vermek gerektiği görüşünü savunanların de­lilleri :

1) Cenâb-ı Allah Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor : «Onların mallarından zekât al.» (Tevbe, 103). Bu âyet-i kerîme'nin mânâsı umû­mîdir. Bütün toprak mahsûllerini içine almakta ve hiç birini istisna etmemektedir.

2) «Ey îmân edenler, kazandıklarınızın iyilerinden ve size yerden çıkardıklarımızdan infâk edin.» (Bakara, 267).

3) «Çardaklı ve çardaksız bağlan, tatları ve yemişleri muhtelif hur­maları, hububatı (tahılları), zeytinleri; narları, birbirine hem benzer, hem de benzemez bir halde meydana getiren Allah'tır. Her biri mahsûl verdiği zaman ürününden yeyin. Hasad (devşirme) günü hakkını (ze­kât) sadakasını verin.» (En'âm, 141).

4) Peygamber Efendimiz de şöyle buyuruyor : Yağmur suları ile sulanan toprak mahsûllerinde onda bir nisbetinde zekât lâzım gelir. (Neseî, Sünen, V, 31; Müslim, Sahîh, II, 675 ve İbn Mâce, Sünen, I, 581).

Bu son görüşü savunanlarca, baklagillerden zekât lâzım gelmediği konusunda rivayet edilen hadîs, yukarıda kaydedilen sebeplere mebnî olarak zayıf kabul edilmiş olup, âyette ve Sahîh-i Buhârî'de nakledilen sağlam hadîslerin hükümlerini tahsis edecek güce sahip değildir. Bi­nâenaleyh baklagillerden de zekât vermek gerekir.

Bizim kanâatimiz, her ne kadar hadîs-i şeriflerde zekâta tâbi mallar isim olarak zikredümişse de bu hadîsler, o devirde Arabistan toprakla­rının en çok yetiştirdiği ürünlerden olmalarına binâendir. O devirde mevcûd mahsûllerin mahdûd oluşu, aynı topraklarda veya başka ülke­lerin topraklarında modern usûllerle yetiştirilen diğer mahsûllerden zekât alınmayacağı mânâsına gelmez. Sünen-i İbn Mâce'de rivayet edi­len bir hadîs-i şerîf bu görüşü takviye ediyor :

Muâz İbn CebeTden rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.) ken­disini Yemen'e gönderdiği zaman ona şu emri verdi: Hububattan hu-bûbât, koyundan koyun, deveden deve, sığırdan sığır al. (İbn Mâce, Sü­nen, I, 580).

Bu hadîs-i şerîf, Yemen'de yetişen toprak mahsûllerini gösteriyor; ve zekât alınması gereken belli başlı maddelerin isimlerini sayıyor. Di­ğer hadîs-i şeriflerde belirtilen toprak ürünlerinin isimleri de, o devirde müslümanlığm yayıldığı ülkelerde umumiyetle zekâta tâbi mallara misâller verilmiştir. Hadîslerdeki kasr ifâdesi, bunlardan başka yetişen mahsûllerden kat'iyyen zekât alınmayacağı mânâsına gelmez.

Bu fikrimizi kuvvetlendiren delillerden biri de şudur : Meselâ, bir ülkede yukarıda belirtilen ürünlerden hiç biri yetişmese, buna karşılık çok değerli ve gelir sağlayan başka ürünlerden bol miktarda istihsâl edilse, acaba bu memleketin ahâlisi zekâtla mükellef olmayacaklar mı­dır? Zekât bütün mallara şâmil bir emir olduğuna ve İslâm toplumu­nun iktisâdı bünyesini takviye ettiğine göre, bir memleketin böyle bir emirden muaf tutulması düşünülemez. Hz. Peygamber devrinde bulun­mayıp günümüzde keşfedilen kauçuk ve petrol ürünlerini buna bir mi­sâl olarak zikredebiliriz. Bir kimse bütün hayatını veya geçiminin bir kısmını kauçuk ve petrolden te'mîn etse, hattâ bunlardan milyonlarca Ura para kazansa, zekâta tâbi olmayacak mıdır? Hiç şüphe yoktur ki zekât, bu türlü ürünlere de şâmildir. Binâenaleyh hadîs-i şeriflerde ismi geçmeyip sonradan çıkan veya başka ülkelerde yetişen bütün top­rak mahsûlleri, özellikle baklagiller de zekâta tâbidir.

İslâm mâliyesine göre başlangıçta topraklar iki statüye tâbi kılı­narak mütâlâa edilmiştir :

1) Öşür Topraklan,

2) Haraç Topraklan.

1) Öşür Topraklan : Bu topraklar, mahsûllerinden 1/10 nisbetin-de zekât alınan topraklardır. Öşre tâbi topraklar Sahipleri kendi is­tekleri ile müslümanlığı kabul eden, yahut harple fethedilip müslüman fâtihler arasında ganimet olarak bölüşülen veya ölü bulunup müslü-manlar tarafından islâh edilen topraklardır.

2) Haraç Topraklan : Müslümanlar tarafından harple fethedilip muayyen bir vergi ödemek karşılığında müslüman olmayan sahipleri­nin ellerinde bırakılan topraklardır.

Öşür topraklanndan zekât alındığı gibi, eskiden vergiye tâbi olup sonradan müslümanların ellerine geçen bu topraklardan da zekât alın­ması gerekir. Böyle topraklardan hem öşür (1/10 zekât), hem de vergi vermek gerekiyor.

İbn Münzir, bu görüşün ilim adamlarının ekserisi tarafından be­nimsendiğini söylüyor.

Ömer İbn Abdülazîz, Rebîa, Zührî, Yahya el-Ensârî, İmâm Mâlik, Evzaî, Sevrî, Hasan İbn Salih, İbn Ebî Leylâ, Leys, İbn Mübarek, Ah-nıed İbn Hanbel, İshak İbn Rahûyeh, Ebu Ubeyd ve Dâvûd da bu gö­rüştedirler. Bunlann dayandıklan deliller ise Kitab ve Sünnet ile Kı­yâstır.

«Ey îmân edenler, kazandıklarınızın iyilerinden ve sizin için yer­den çıkardıklanmızdan infâk edin.» (Bakara, 267).

Bu âyet-i kerîme ister öşre tâbi arazî olsun, ister vergiye tâbi arazî olsun mutlak olarak bunlardan çıkan mallardan vermeyi gerek­tiriyor.

Yağmur suları ile (kendiliğinden) sulanan topraklardan öşür (1/10 zekât) vermek gerekir. (Müslim, Sahîh, II, 675; bkz. Neseî, Sünen, V, 31)

Bu hadîs-i şerifin mânâsı da umûmî olup hem öşre tâbi toprak­lara, hem de vergiye tâbi topraklara şâmildir.

Zekât ile verginin muhtelif sebeplere mebnî bunlara hak kazanan­lar için birer hak oldukları; ve öşrün nass ile vâcib olmasına binâen ictihâdla ortaya konan verginin onu ortadan kaldırmayacağı hususudur.

îmâm A'zam Ebu Hanîfe, vergiye tâbi gayr-i müslim'lerin toprak­larından öşür alınamayacağı görüşünü kabul etmiştir. Ona göre, ha­raca tâbi gayr-i müslim topraklarında farz olan vergi, eskiden olduğu gibi, yalnız vergidir. Toprakta öşrün farz olmasının şartlarından biri bu toprakların vergiye tâbi bulunmamasıdır. (Seyyid Sabık, Pıkh es-Sünne, I, 355 vd.)

Seyyid Sâbık'ın «Fıkh es-Sünne» adlı kitabından naklen ilim adam­larının görüşlerini yukarıda kaydettik. Bu izahattan anlaşıldığına gö­re, İslâm'ın ilk devirlerde müslümanlann ellerine geçen topraklar iki statüde toplanmaktaydı:

1) Kendiliğinden müslümanlığı kabul edenlerin ellerindeki toprak­larla, harp neticesi fethedilip ganimet olarak müslüman fâtihlerin elle­rine verilen ve müslümanlann ıslâh ettikleri ölü arazîler öşre, yani ze­kâta tâbi kılınmıştır.

2) Harp neticesi fethedilip belli bir vergi ödeme karşılığında gayr-i müslim sahiplerinin ellerinde bırakılan topraklar da haraca (vergiye) tâbi topraklar statüsüne girmiştir.

Bundan anlaşılıyor ki, başlangıçta müslümanlann ellerindeki top­raklardan 1/10 zekât; gayr-i müslimlerin ellerindeki topraklardan da muayyen bir vergi alınarak serbest bırakılmışlardır.

Birinci görüş, yani vergiye tâbi gayr-i müslimlerin ellerindeki top­raklar müslümanlann ellerine geçtikten sonra bunlardan hem öşür, hem de haraç lâzım geleceği görüşünü savunanlar, o devrin toprak sta­tüsüne göre ikinci görüşü, yani İmâm A'zam'ın böyle topraklardan yal­nız öşür vermek gerektiği görüşüne nazaran gerçeğe yaklaşmadıkları anlaşılmaktadır.

Ebu Hanîfe'nin görüşü, diğerlerinden daha sağlamdır. Zîrâ yuka­rıda da belirttiğimiz gibi o devirde öşür, müslümanların elinde bulunan topraklardan almıyordu. Müslüman olmayanların mülkü tasarrufun­daki topraklardan öşür değil, vergi alınıyordu. Bunun sebebi de sahip­lerinin müslüman olmaması idi. Müslümanlardan haraç alınamayacagına göre, ister fethedilen ülkelerden ellerine geçsin, ister sonradan gayr-i müslimlerden satın alınsın ve ister sonradan mal sahibi müslü-manlığı kabul etsin, vergiye değil, zekâta tâbi olması gerekir.

Konumuz toprağın zekâtı olduğuna göre, günümüzde müslüman-ların ellerinde bulunan topraklar için vergi arazisi veya öşür arazîsi diye bir mesele bahis konusu değildir. Buna göre müslümânlann toprak­larını öşür arazîsi statüsünde mütalaa etmek gerekir.

Bunun bir delili de şudur : Meselâ; günümüzde bir müslüman top­rağını gayr-i müslimlerden birine satsa, gayr-i m'üslim zekâtla mükel­lef olmadığına göre haraca tâbi olması gerekecektir. Binâenaleyh topra­ğın mazideki statüsüne değil de, günümüzdeki statüsüne bakmak ge­rekiyor.

Zînet eşyasının zekâtı konusunda Amr İbn Şuayb, babası yolu ile dedesinden şu rivayeti nakletmiştir:

Yemen'li bir kadın kızı ile birlikte Rasûlullah (s.a.) m yanma geldi; kızının elinde altından yapılmış iki adet kalın bilezik vardı. Hz. Pey­gamber kadma: Bunların zekâtını veriyor musun? diye sordu.

Kadın : Hayır, dedi.

Hz. Peygamber : Kıyamet gününde Cenâb-ı Allah'ın bu iki altını senin koluna ateşten bilezik olarak takmasından hoşlanır mısın? bu­yurdu. Bunun üzerine kadın : Bilezikleri kızının kolundan çıkarıp Ra-sûlullah'ın önüne bıraktı ve şöyle dedi: Bilezikler, Allah ve Rasûlü için­dir. (Neseî, Sünen, V, 38; bkz. Ebu Dâvûd, Sünen, I, 358).

Zînet eşyasının zekâta tâbi olup olmadığı konusunda müctehidler arasında ihtilâf vukû'bulmuştur. Meseleyi daha etraflıca inceleyebilmek için bu görüşleri ve dayandıkları delilleri kaydettikten sonra, araların­da en kuvvetlisini tercih edeceğiz.

Zînet eşyasının zekâta tabî olmadığı görüşünü savunanlar:

1) İmâm Şâfû : Şafiî'ye göre, kadınların süs için takındıkları veya erkek ve kadınların sakladıkları inci, zeberced, yakut, mercan ve deniz­den çıkan süs maddeleri ile diğer zînet eşyasında zekât verme mükelle­fiyeti yoktur. Ona göre yalnız altın ile gümüşten zekât lâzım gelir. Sarı, demir, kalay, zînet taşlan, kibrit ve toprak altından çıkan süs eşyasın­dan da zekât vermek gerekmez. Anber, denizden çıkan incilerle misk gibi kokular da aynı hükme tâbidir. (Şafiî, el-Ümm, 35, 36).

a) Ebu Melîke'den rivayet edildiğine göre; Hz. Âişe, kardeşinin kızlarına altın ve- gümüş zînetler takar ve zekâtlarını ödemezdi.

b) Amr İbn Dinar'dan rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir : Bir adamın Câbir İbn Abdülah'a zînet eşyasından zekât lâzım gelip gelme­diğini sorduğunu duydum. Câbir: Zînet eşyasından zekât lâzım gel­mez, dedi. Adam : Bin dînâra ulaşsa da öyle midir? diye sordu.

Câbir : Bin dînâr çoktur, dedi. (Aynı eser, aynı sayfa).

c) Bu görüşü ileri sürenlerin en kuvvetli görünen delillerinden biri de; zînet eşyasında nema (büyüme) kasdı bulunmadığıdır. Buna binâen zekât gerekmez diyorlar. Altın ile gümüşte nema kasdı kesilirse hüküm aynıdır. (Kurtubî, el-Câmi' li Ahkâm'il-Kur'an, II, 136).

2) İmâm Mâlik: Mâlik'e göre de cevher, inci, anber, kalay, bakır, demir ve benzeri madenlerle diğer zînet eşyasından zekât lâzım gelmez. (Mâlik, el-Müdevvene, II, 22, 53.)

3) Ahmed İbn Hanbel, İshak İbn Rahûyeh, Ebu Sevr, Ebu Ubeyd ve İbn Ömer de aynı görüştedirler. (Kurtubî, Ahkâm'ul-Kur'an, VIII, 126; Mâlik, el-Müdevvene, I, 8).

Zînet eşyasından zekât lâzım geldiğini kabul edenler :

Süfyân es-Sevrî, İmâm A'zam Ebu Hanîfe ile Evzaî'ye göre, bütün zînet eşyasından zekât vermek gerekir. Bunların dayandıkları delil,- ze­kât âyetindeki emrin umûmî oluşu ve zînet eşyası ile diğerleri arasında bir fark gözetilmediği hususudur.

İmâm Leys İbn Sa'd, zînet eşyasında bir ayırım yaparak, zekâttan kaçırmak için yaptırılan zînet eşyasından zekât lâzım geldiği görüşünü kabul etmiş; giyim için kullanılanları zekâttan iskât etmiştir. (Kur­tubî, Ahkâm'ul-Kur'an, II, 136).

İmâm Serahsî, Mebsût'ta Hanefî mezhebinin görüşünü açıklarken şöyle demektedir : Bir kimsenin altın ve gümüş kapları bulunsa bun­lardan zekât alınır. Fakat inci ile mücevherat buna benzemez. Ticâret gayesine ma'tuf olmadıkları takdirde bunlardan zekât alınmaz. (Serah­sî, Mebsût, II, 37).

Burada ikinci görüşü, yani zînet eşyasından da zekât lâzım gele­ceği görüşünü kabul edenlerin delilleri, birinci görüş sahiplerine naza­ran daha kuvvetli gözükmektedir. Zîrâ bu durumda bir kimsenin mil­yonlarını zînet eşyasına yatırıp parasını ve malını zekâttan kaçırması önlenemez; zekâttan kaçmak için açık bir kapı bırakılmış olur. Bun­dan başka daha önce de açıkladığımız- gibi, müslümanların mallarını stok etmelerine izin verilmiş olur ki, stok iktisâdı bünyeyi sarsar, ce­miyeti mahveder.

Zînet eşyası da mal hükmüne dâhil olduğuna göre, zekâta tâbi ol­ması gerekir. Piyasada, değeri milyonlara baliğ olan mücevherat var­dır. Birinci görüşü kabul edenlere göre, süs eşyasından zekât verme mecburiyeti kalktığı takdirde, zenginlik ölçülerinde büyük bir nisbet-sizlik doğar. Meselâ, 1.000.000 TL. değerinde mücevherata sâhib olan kimse zengin sayılmayacağı için zekât vermekle mükellef olmayacak; buna karşılık 96 gr. altını veya bu değerde parası bulunan kimseler zengin sayılacağından, böyle kimselerin icâbında zekât vermesi gere­kecektir.

Amr İbn Şuayb'ın, babası yolu ile dedesinden şu rivayet nakledil' mistir : Hz. Peygambere kayıp eşyanın zekâtından soruldu. O da şöyle buyurdu: İşlek yolda veya şenlik bir köyde bulunanı bir sene ilân et. Eğer sahibi gelirse (onundur). Sahibi gelmezse senindir.

İşlek yol ile şenlik bir köyden başka yerlerde bulunan eşya ile de­finelerden beşte bir zekât vermen gerekir. (Neseî, Sünen, V, 44).

Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur : (Sahibi başında bulunmayıp mer'aya salıverilen) dilsiz, hayvanların yaraladığı hederdir. (Yani sahibine tazminat ver­mek gerekmez). Su kuyusuna düşen hederdir. Mâden kuyusuna düşen de hederdir. (Sahibine bir şey ödemek gerekmez). Rikâz'da (yeraltı zen­ginliklerinde) ise 1/5 zekât vermek gerekir. (Buhârî, Tecrid-i Sarih tere. V, 310 ve Neseî, Sünen, V, 312).

Rikâz bazılarına göre mâden ve mâdenlerden çıkan maddelerin tü­müne verilen bir addır.

Mağrib dilinde ise rikâz, mâdenler ile yeraltında bulunan define­lere denilir. Bazıları ise, bu kelimeyi yalnız definelere hâs bir isim ola­rak kullanmışlardır. (Dâmad, I, 212; bkz. Buhârî, Tecrid-i Sarih, tere.. V, 311).

Ta'rifât-ı Seyyid'de rikâz kelimesi şöyle ta'rîf edilmektedir: İster tabiî olarak bulunsun, ister sonradan konulsun, yer altında gizlenmiş bulunan maldır. (Ta'rîfât-ı Seyyid, 312).

Mâden: Gümüş, altın vs. gibi yeraltında bulunan cevher kayna­ğına denilir.

Define: Eskiden insanların toprağa gömdükleri altın, gümüş" ve benzeri eşyaya denir.

Rikâz: Mâden ve definelerin her ikisine şâmil daha umûmî bir mânâ ifâde eder. (Buhârî, Tecrid-i Sarih, tere. V, 311). Yukarıdaki ma1-lûmâtm ışığı altında günümüzün gerçeklerini daha bariz olarak akset­tirmesi bakımından onu şöyle ta'rîf edebiliriz :

Rikâz: îster tabiî olarak bulunsun, ister sonradan konulsun, yer altındaki bütün kaynak ve zenginliklere şâmil bir ifâdedir.

Buna göre mâdenler, defineler, petrol ve petrolden istihsâl edilen bütün ürünler, bu ifâdenin mefhûmu cümlesine girer.

İmâm Mâlik, mâdenlerin zekâtı konusunda: Emek sarfı ile istih­sâl edilenlerin 1/40 hesabı ile zekâta tâbi olmalarını; parça olarak bu­lunan ve fazla emek sarfedilmeden saf olarak elde edilen mâdenlerde ise, 1/5 hesabı ile zekât almayı kabul etmiştir.

Saf hale getirilerek emek sarfedilen mâdenlerden 1/40, ham mad­delerden de 1/5 zekât almayı öngören İmâm Mâlik, definelerin zekâ­tında, ister emek sarfedilsin ister edilmesin, eskiden gayr-i müslimlerin toprağa gömdükleri definelerden de 1/5 zekât alınması görüşünü sa­vunmuştur. (Bkz. Mâlik, el-Müdevvene, II, 47 vd; Zürkânî, Muvatta, şerhi, II, 46 vd.)

İmâm Ahmed İbn Hanbel ile İmâm Şafiî, mâdenlerin, nisaba göre zekâta tâbi olmaları gerektiği görüşünü kabul etmişlerdir. Bunların da­yandıkları delil, gümüş ve altın nisabında kaydettiğimiz : 200 dirhem gümüş ve 20 dînâr altından zekât vermek gerektiğini emreden hadîs-i şeriftir. (Bkz. Aynî, Buhârî şerhi, IV, 283 ve İbn Mâce, Sünen, I, 580 ve Abdurrahmân el-Bennâ, Feth'ur-Rabbânî, VIII, 240).

Ancak Hanbelî mezhebine göre; mâdenler, kâfirlerin toprağa göm­dükleri mal olması hasebiyle, definelerden ayrılmaktadır. Defineler ga­nimet mallarına benzediklerinden, 1/5 zekâta tabidirler.

Mâdenler, definelerden ayrı bir özellik arzettikleri için, diğer zekât malları gibi belli bir nisaba tabidirler. Bunlarda gümüş ve altında ol­duğu gibi, 200 dirhem veya 20 miskale ulaşmak şarttır. Defineler bir­den elde edildikleri için, bir senelik zaman geçmesi de şart değildir; elde edilenin tümünden 1/5 i alınır. Defineler bu bakımdan toprak mah­sûllerine benzemektedirler. (Bkz. İbn Kudâme, el-Muğnî, II, 25).

İmâm A'zam Ebu Hanîfe ise, üzerlerinden sene geçmesini ve nisâb miktarını doldurmasını şart koşmaksızm bütün define ve mâdenlerden 1/5 zekât lâzım geldiği görüşünü savunmuştur. Delili, yukarıda mea­lini zikrettiğimiz hadîs-i şerifin umûmî oluşudur. (Bkz. İbn Kudâme, aynı eser, II, 25 ve Dâmad, I, 212).

Yukarıda kaydedilen bilgilerden anlaşıldığına göre, İmâm Mâlik, Şafiî ve Hanbelî mezhebleri, yeraltı zenginliklerini kaynak olarak değil de hammadde ve işlenmiş maddeler olarak iki kısımda mütalaa etmek­te ve bağlı bulunduğu statüye göre 1/40 veya 1/5 zekâta tâbi olmaları gerektiğini kabul etmektedirler.

Ebu Hanîfe ve diğer müctehidlerin yaşadıkları devirlerde mâden denilince ilk akla gelen şey, altın ve gümüş gibi maddelerdi. Buna bi­nâen mâdenler ve defineler bahsinde altın ile gümüşten misâl veril­miştir.

Oysa ki medeniyet ilerledikçe mâden ocaklarından yüzlerce ürün elde edilmiştir; yeraltı kaynaklarından petrol ile petrolden istihsâl edi­len birçok maddeler keşfedilmiştir.

İmâni A'zâm Ebu Hanîfe, hadîs-i şerifin umumîliğine dayanarak mâden ve definelerde 1/5 zekât alınması esâsım kabul ettiğine göre, günümüzde toprak altından çıkan bütün ürünlerle kıyamete kadar çı­kacak olanların da aynı hükmün umumîliği içine girmesi gerekmek­tedir.

Hz. Peygamber devrinde ve yakın zamana kadar keşfedilmeyen pet­roller de yeraltında depo edilmiş birer hazîne olduklarına göre, rikâzın hükmü içine girmektedirler; bunlar yeraltı zenginliklerindendirler.

İslâm dininin büyüklüğü, meseleler karşısında külli ve umûmî hü­kümler koymasındadır. Yukarıdaki ta'rîfinden de anlaşılacağı gibi, ha­dîs-i şerifte yeraltı kaynakları ifâdesi geçmektedir. Bu ifâde define, mâden, petrol ve bundan sonra bulunacak bütün maddelere şâmildir.

Hadîs-i şerifte bu maddelerden 1/5 zekât alınması esâsı vaz'edil-diğine göre, ister işlenmiş halde bulunsun, ister hammadde halinde bu­lunsun, her ikisinden de 1/5 zekât alınmasını kabul eden Ebu Hanîfe'-nin görüşünün, diğerlerine göre İslâm dininin gerçeklere uygun hüküm­lerini ifâde etmesi bakımından en doğru görüş olduğu kanaatindeyiz.

Zîrâ hammaddelerden verilecek 1/5 zekâtla, işlenmiş maddelerden verilecek zekât arasında bir fark yoktur. Bunların menşe'Ierine itibâr olunmak gerekir- Çünkü bunlar yeraltı zenginliklerindendirler. Mâliki ve Hanbelî mezheblerinin kabul ettikleri görüş, gümüş ve altın nisabı ile mâdenleri aynı statüde mütâlaaya zorladığından kabulüne imkân yoktur.

İşlenmiş maddeler satılırken * emeğe göre değerlendirildiğinden, hammaddelerle işlenmiş maddeler arasında bir fark gözetmeğe luzûm kalmamak gerekmektedir. Her iki çeşit mâdenlerden ve yeraltı kaynak­larından da 1/5 zekât alınması lâzımdır.

Zekâtın farz olmasının şartlarından biri de, malın aslî ve zarurî ihtiyâçların dışında kalmasıdır. Keyfî ve lüks harcamalarla israflar bundan hâriçtir. Malın zekâtında ayrıca üzerinden bir sene geçmesi şart koşulduğundan (Tirmizî, Sünen, II, 392) temel ihtiyâçlar, senelik olarak hesâb edilmelidir.

Temel ihtiyâçlar, bir sene müddetle mal sahibine tanınan bir mua­fiyettir. İslâm, mal sahiplerine zarar verilmemesi ve zekâtların, munta­zam olarak ödenmesi için, bir garanti olmak üzere malda böyle bir muâfiyet sının tanımıştır. Buna mal sahibinin sigortası demek de müm-kündür.

Keyfî ve zevkî harcamalara meydan verilmeden bütün zarurî ihti­yâçları te'mîn edilen bir müslüman için, zekât ödemede hîle ve sahte­kârlık düşünmeye imkân bırakılmadan zekâtın ödenmesi böylece ga­ranti ediliyor. Temel ihtiyâçlar, mal sahipleri için konulmuş âdilâne bir hükümdür. Biz burada nassların belirttiği hükümler, ilim adamlarının görüşlerinin ışığı altında temel ve zarurî ihtiyâçların nelerden ibaret olduğunu tesbît etmeye çalışacağız.

Buhârî ve diğer Sünen'lerde Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine gö­re, Peygamber Efendimiz temel ve zarurî ihtiyâçlar konusunda şöyle buyurmuştur: Müslümana atı ve kölesinden dolayı zekât yoktur. (Bu­hârî, Sahîh, II, 121; bkz. Müslim, Sahîh, II, 676; Tirmizî, Sünen, II, 389; Neseî, Sünen, V, 25 ve Ebu Dâvûd, Sünen, I, 369).

At ile köle (hizmetçi) nin zarurî ihtiyâçtan sayılması, harblerde kullanıldıkları ve ev ihtiyâçlarında kullanılmak suretiyle İslâm dinince muhterem kabul edilen ve cemiyette köle mevkiinden kurtulan kadın­lara, eski telâkkinin tam aksine olarak onları birer efendi .durumuna çıkarmak ve kendilerine yardımda bulunmak düşüncesine binâendir.

Atlarla kölelerden başka zarurî ihtiyâçların tamâmını tesbît eden bir hadîs-i şerîf'e rastlanılmamaktadır. Diğer temel ihtiyâçların neler­den ibaret bulunduğunu Hz. Peygamber devrindeki ashabın yaşayışla­rını bildiren rivayetlerden ve ilim adamlarının bu babda ileri sürdük­leri fikir ve mütâlâalardan öğrenmekteyiz. Şimdi biz bu görüşleri ve rivayetleri kaydettikten sonra günümüzde zarurî ihtiyâçtan sayılabi­lecek eşya ve maddelerin neler öldugpanu tesbîte çalışacağız.

Buna binâen Hanefî âlimleri demişlerdir ki; bir ilim adamının bü­yük bir servet kıymetine denk olacak kadar kitabları bulunsa fakat hep­sine de ihtiyâcı olsa ona zekât verilebilir. Ancak ihtiyâçtan fazla nisabı dolduracak kadar kitabı bulunduğu takdirde ona zekât verilmez.

Ticâretle uğraşanların da meskenleri, hizmetçileri, yiyecek, giyecek ve binecekleri ile çoluk-çocukîann yiyecek ve giyecekleri, ticâret gaye­sine ma'tûf kullanmadıkları bâzı süslü çanaklar, inci at ve ticâret için olmayan eşyadan israfa kaçmamak şartı ile zekât lâzım gelmez. Zîrâ zekâtın nisabında nema (büyüme) şarttır. Adı geçen eşya, ticâret gayesi dışında kullanmak için bulundurulduğu takdirde, büyüme imkân ve maksadı bulunmadığından zekâta tâbi değillerdir. (Bkz. Serahsî, Meb-sût, II, 197 vd.)

Yukarıda kaydettiğimiz görüşler bize şu noktayı hatırlatıyor: Ze­kât verilecek fakirlerin hayat seviyelerinin çok düşük olması şart de­ğildir. Hizmetçi tutabilecek seviyede maddî gücü olan bir müslüman, eğer geçim sıkıntısına ma'rûz kalıyorsa hizmetçisini terke mecbur edil­meyip ona zekâttan yardım yapılabilir. Daha önce de belirtildiği gibi, hizmetçi bulundurmak lüks olmayıp temel ihtiyâçlardandır. Bu durum bize gösteriyor ki, bir müslümanın zengin sayılabilmesi için epey mik­tarda maddî bir güce sâhib olması gerekiyor.

Günümüzde ise 20 miskal altın (96 gr.) in piyasadaki değeri olan 2000 TL. ile bir müslüman, senelik zarurî ihtiyâçlar çıkıldıktan sonra zengin sayılıyor. Halbuki hizmetçi, silâh, ev ve ev eşyasının da te'mîn edilmiş bulunması lâzımdır. Zarurî ihtiyâçları giderilmeyen kimse, na­sıl zengin sayılabilir?

Temel ihtiyâçlar konusunda Yûsuf el-Kardâvî şu görüşü ileri sü­rüyor : Bizim kanaatimiz, temel ihtiyâçlar insanlar için zamanın şart­larına ve gelişmelere göre değişebilir. En doğrusu, temel ihtiyâçların tes-bîtinin re'y ve içtihada, devlet adamlarının takdirine bırakılmasıdır.

Burada itibâr edilecek husus, zekât vermesi gereken kimsenin, bak­makla mükellef bulunduğu çoluk-çocuğu, ana-babası ve akrabasının da temel ve zarurî ihtiyâçlarıdır. Zîrâ onların ihtiyâçları kendi ihtiyâcı gibidir.

Temel ihtiyâçlar şartını ortaya koymakla İslâm vergi hukuku, an­cak yakın zamanlarda medenî vergi sisteminin ortaya koyduğu vergi muafiyetini asırlarca evvel kurmakla öne geçmiş bulunmaktadır. (Bkz. Kardâvî, Fıkh ez-Zekât, I, 152.)

Daha önce de belirtiğimiz gibi İslâm, müslümana bir nevi vergi olarak yüklediği zekât farizasında azımsanmayacak kadar bir muafiyet sının koymuştur. Günümüzde bir müslümanın senelik ihtiyâcı, binek ve hizmetçi masrafları dâhil 30.000 TL. civarında bir para eder. Mükel­lefin hayatı bununla garanti altına alınmaktadır ki, ferd için bu bir hayat sigortası demektir.

Müslümanın zekât verirken senelik yiyecek, giyecek masrafları ile ömür boyu barınacağı ev, ev eşyası ve hizmetçi masraflarını çıktıktan sonra elinde kalan maldan zekâtın alınması, aynı zamanda zekât öde­meye teşvik edici bir mâhiyet arzetmektedir.

Bugünkü vergi muafiyet sistemi ile İslâm'ın tanıdığı muafiyet sı­nın karşılaştırıldığı takdirde arada kıyâs götürmeyecek kadar büyük fark bulunduğu görülür.

Meselâ, bir kimsenin senelik zarurî ihtiyâçları orta derecede bir yaşayış nazar-ı itibâra alınırsa, ev kirası da vermeye mecbur olanlar için 18.000 TL. olarak kabul edildiği takdirde hizmetçi ve binek masra­fını da buna eklersek 30.000 TL. civarında bir meblağa ulaşır. 30.000 TL. günümüzde normal yaşama hakkına sahip olmak için zarurî ihti­yâçtandır: Bu harcamadan sonra eğer müslümanın elinde nisâb miktarı mal kalırsa bu inaldan zekât alınır. Nisâb miktarını zarurî ihtiyâçlara âit masraflara eklersek ancak 40-45.000 TL. veya bu değerde malı bulunan kimse zekât vermeğe zorlanabilir. Yalnız şu noktayı da belirt­mek îcâbeder ki, gereken masrafı yapmak veya yapmamakta ferd ser­best bulunduğundan, fazla masrafı tercih etmezse, o zaman yaptığı masraf ne ise o kadarı çıkarılır. Geride kalan mal nisabı doldurunca ondan zekât alınır.

1) Cessâs, «Ahkâm'ul - Kur'an» adlı tefsirinde temel ihtiyâçlar ko­nusunda şöyle diyor : Bazı ilim adamları 200 dirhem gümüş veya bunun karşılığı olan mesken, ev eşyası, hizmetçi ve zarurî ihtiyâçlarda kulla­nılan at gibi temel ihtiyâçtan fazla eşyaya sâhib olan kimse müstağnî sayılır; başkasından yardım isteyemez, Hanefî mezhebinin görüşü de budur. Bunun delili, Ebu Bekr el-Hanefiyye'den rivayet edilen şu ha-dîs-i şeriftir: Kim 200 dirhem gümüş (640 gr.) tutarında malı bulun­duğu halde dilenirse haksız yere istemiş olur. (Cessâs, Ahkâm'ul-Kur'an, varak 564, Nur-i Osmaniye Ktb. yz. nüsh. No : 81/107).

2) Saîd İbn Cübeyr'den de şöyle dediği rivayet edilmiştir : Evi, hiz­metçisi, binek ve silâhı olan kimseye bunlara ihtiyâcı olmasa da zekât verilebilir. (Ebu Bekir er-Râzî, Ahkâm'ul-Kur'an, III, 130). Mâliki mez­hebinin görüşü de bu yoldadır.

Mâliki fıkhı «el-Müdevvene» de şöyle bir rivayet nakledilmiştir : Ömer İbn Abdülazîz, evi, hizmetçisi ve bineği bulunan kimseye zekât verilmelidir, demiştir. (Mâlik, el-Müdevvene, I, 57).

3) Gâlib İbn UbeydiUah'm İmâm Hasan'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir : Rasûlullah (s.a.) m ashabı 10.000 dirhem (100.000 TL.) de­ğerinde silâh, zırh ve mülkleri bulunduğu halde zekât kabul ederlerdi. (Cessâs, Ahkâm'ul-Kur'an, I, 564).

4) İbrâhîm en-Nehaî'den de şu rivayet nakledilmiştir : Ashâb evi, hizmetçisi bulunan kimseyi zekât almaktan men'etmezlerdi. (Cessâs, Ahkâm'ul-Kur'an, Nuru Osmaniye ktb. yz. nüs. varak 564, No: 81/107).

5) İmâm Mâlik'in bu konudaki görüşü dikkate şayandır. El-Müdev-vene'de Mâliki mezhebinin görüşü şöyle 'belirtiliyor : îmâm Mâlik'e evi ve hizmetçisi bulunan kimseye zekât verilip verilmeyeceği soruldu. O da şöyle cevab verdi:

Devirlere göre hüküm değişir. Eğer oturduğu evi satıp bunun parası ile başka ucuz bir ev te'mîn edip, geride iaşesini sağlayacak kadar para artmazsa, ona zekât verilebilir. Eğer mevcûd evini satıp parası ile ihti­yâca cevab verecek normal bir ev satın alabilir ve geride iaşesini te'mîn edecek kadar para artarsa, bu takdirde o kimse zengin sayılacağından ona zekât verilemez. (Bkz. Mâlik, el-Müdevvene, I, 55.)

6) Hanefî mezhebine göre temel ihtiyâçlar :

Hanefî mezhebine göre, ihtiyâca cevab verebilecek mesken, zarurî giyim eşyası, ev eşyası, binek hayvanları, hizmetçi ve harplerde kullanı­lan silâhlarla ilim adamlarının istifâde için bulundurdukları kitablar, zarurî ihtiyâçtan sayılmaktadır. (Bkz. İbn Hümâm, Feth'ul-Kadîr, I, 487).

Yiyecek maddeleri ile sanatkârlara lâzım olan âletler ve zirâatla uğraşanların kullandıkları zirâat araçları da zarurî ihtiyâçlrdan nıa'-dûd olup, bunlardan zekât lâzım gelmez. (Bkz. Seyyid Sabık, Fıkh es-Sünne, I, 383).

Hanefi mezhebine göre, bir kimsenin 1000 dirhem parası ve 1000 dirhem de borcu olsa, buna karşılık ticarî gaye dışında kullandığı 10.000 dirhem değerinde bir evi ile hizmetçisi bulunsa, bunlardan zekât ver­mesi gerekmez. Zîrâ elindeki para borcuna mahsub edileceğinden yok hükmündedir. Ev ile hizmetçi de zarurî ihtiyâçlardandır. Binâenaleyh bunların satılıp borca verilmesi gerekmez. Borç karşılığındaki para da yok hükmünde bulunduğundan, evi ve hizmetçisi bulunması müslü-mana zekât verilmesine mâni değildir. Çünkü bunlar onun ihtiyâçlarım gidermiyor, belki artırıyor. Ev ta'mîr ister, hizmetçi masraf ister. Hattâ bu konuda Hasan el-Basrî'den şöyle bir rivayet nakledilmektedir :

Hz. Peygamber devrinde 10.000 dirhem parası bulunan bir kimseye zekât vermek helâl oluyordu. Kendisine : Bu nasıl olur? Denilince, ce­vaben : Bir kimsenin bu para değerinde evi, hizmetçisi, zırh ve silâhı bulunurdu. Bu eşyaya sâhib olan ashâb bunları satıp paraya çevirmek­ten de men'edilirlerdi.

Temel ihtiyâçlar konusunda Hanefî ve Mâlikîlerce kabul edilen görüşe göre, karşımıza şöyle bir mesele çıkıyor : Acaba bir müslümanın elinde hizmetçi, ev, ev eşyası, silâh ve binek satın alabilecek kadar pa­rası bulunsa, bu kimse şer'an zengin sayılabilir mi?

Ashâbtan 10.000 dirhem (Hz. Peygamber devrindeki satın alma gücüne göre, 100.000 TL.) değerinde hizmetçi, ev ve ev eşyası ile silâh ve bineğe sâhib oldukları halde zekât kabul edenler bulunduğunu öğ­rendiğimize göre, günümüzde bir müslümanın bu kadar parası elinde bulunsa, ihtiyâçlarına sarfettiği takdirde o paradan elinde bir şey kal­mazsa zekât vermesi gerekmez. Eğer ihtiyâçlarına sarf etmeden nisâb miktarı ve daha fazla parayı elinde bulundurursa o takdirde zekâtını vermesi gerekir.

61. Âyetin Tefsiri

Onlar bu sözleriyle şöyle demek istiyorlar : Kim ona bir şey söylese, onu doğruluyor, bizim hakkımızda kim ona bir şey bahsetse doğruluyor, biz gelip ona yemîn ettiğimizde bizi de doğruluyor. Bu anlam İbn Ab-bâs, Mücâhid ve Katâde'den rivayet edilmiştir. Allah Teâlâ da şöyle buyurur: De ki: O, sizin için bir hayır kulağıdır. Doğrunun ve yalan­cının kim olduğunu tanır. Allah'a inanır, mü'minlere inanır, onları doğrular ve aranızda îmân etmiş olanlara rahmet, kafirlere karşı bir hüccettir. Allah'ın Rasûlüne eziyet verenler için elîm bir azâb vardır.

63. Âyetin Tefsiri

«Sizi hoşnûd etmek için Allah'a yemîn ederler...» âyeti hakkında Katâde der ki: Bana anlatıldığına göre; münafıklardan birisi: Allah'a yemîn olsun ki onlar, en hayırlılarınız ve en şereflilerinizdir. Muham-med'in söyledikleri her ne kadar hak ise de, onlar nıerkeblerden daha şerlidirler, demiş ve bunu müslümanlardan birisi işiterek : Allah'a ye­mîn olsun ki, Muhammed'in söyledikleri mutlak gerçektir. Ve andolsun ki sen merkebden daha kötüsün, demişti. (Müslüman) kişi Hz. Pey­gamber (s.a.) e koşup bu durumu haber verdi de Hz. Peygamber o ada­ma (münafığa) haber gönderip çağırttı ve : Seni böyle söylemeye sev-keden nedir? diye sordu. O kişi, kendi kendine la'net etmeye ve bunu söylemediğine dâir Allah'a yemîn etmeye bağladı. Müslüman kişi ise : Ey Allah'ım, doğru söyleyeni doğrula, yalancıyı yalanla, dedi de Allah Teâlâ: «Sizi hoşnûd etmek için Allah'a yemîn ederler. Halbuki Allah'ı ve Rasûlünü hoşnûd etmeleri daha doğrudur. Eğer mü'min iseler.» âye­tini indirdi.

Allah Teâlâ : «Bilmezler mi ki; kim Allah'a ve Rasûlüne karşı koy­maya kalkışırsa muhakkak ona, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır.» buyurur. Onlar yakînen bilmediler mi ki Allah'a ve Rasûlüne karşı koymaya, onunla harbetmeye, ona muhalefet etmeye kalkışan kimse bir noktada, Allah ve Rasûlü de bir noktadadır. «Muhakkak ona, içinde hor ve azâblandırılmış olarak ebedî kalacağı cehennem ateşi var­dır. İşte bu en büyük rüsvâylık, en büyük zillet ve en büyük mutsuz­luktur.»

64. Âyetin Tefsiri

Mücâhid. der ki: Aralarında sözü söylüyor, konuşuyorlar, sonra da : Umulur ki Allah bizim bu sırrımızı ifşa etmez, diyorlardı. Bu âyet-i kerîme Allah Teâlâ'nın: «Sana geldikleri zaman, seni Allah'ın selâm­lamadığı bir şeyle selâmlarlar. Kendi içlerinden de : Söylediklerimiz yü­zünden Allah'ın bize azâb etmesi gerekmez miydi?, derler. Onlara ce­hennem yeter. Oraya gireceklerdir. Ne kötü dönüş yeridir!» (Mücâdile, 8) kavli gibidir. Bu âyet-i kerîme'de de şöyle buyurur : «De ki: Siz alay edin bakalım, Allah çekindiğinizi ortaya çıkarandır.)) Allah Teâlâ Rasû-lüne sizi rüsvây edecek ve sizin durumunuzu ona açıklayacak şeyleri yakında indirecektir. Nitekim başka bir âyette de : «Yoksa kalblerinde hastalık olanlar, onların kinlerini Allah'ın dışarı vurmayacağını mı sandılar? ... Sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki, sen onları sözlerinin üslûbundan da tanırsın. Allah bütün amellerinizi bilir.» (Mu-hammed, 29-30) buyurmaktadır. Bu sebepledir ki Katâde : Bu sûreye el-Fâziha ismi verilirdi, ki münafıkların rüsvây edicisidir, demiştir.

66. Âyetin Tefsiri

Ebu Ma'şer el-Medînî'nin Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî ve başka­larından rivayetine göre şöyle demişlerdir : Münafıklardan birisi: Bi­zim şu kurrâmızı ancak midelerine en düşkün, dilleri en yalancı ve düş­manla 'karşılaşma sırasında en korkaklarımız olarak görüyorum, dedi. Bu, Allah Rasûlü (s.a.) ne ulaştırıldı. Hz. Peygamber kalkmış, deve­sine binmişken (bu sözü söyleyen münafık) geldi ve ; Ey Allah'ın elçisi, andolsun ki, biz sadece eğlenip duruyorduk, dedi. Hz. Peygamber : «Al­lah ile, O'nun âyetleri ve peygamberi ile mi alay ediyordunuz... Mücrim­ler oldukları için bir topluluğa azâb ederiz.» buyurdu. Münafığın ayak­lan taşlara takılıyor ve Allah Rasûlü (s.a.) ona dönüp bakmıyordu. O, Allah Rasûlü (sa..) nün binitinin gemine asılmıştı.

Abdullah Ibn Vehb der ki: Bana Hişâm İbn Sa'd'm... Abdullah îbn Ömer'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Tebûk gazvesinde birisi bir mecliste : Bizim şu kurrâmız kadar midelerine düşkün, dilleri yalancı ve düşmanla karşılaşma esnasında korkak kimseyi hiç görmedim, demişti. Birisi mescidde : Yalan söyledin, fakat sen münafıksın. Mutlaka Allah Rasûlü (s.a.) ne haber vereceğim, dedi. Bu, Allah Ra­sûlü (s.a.) ne ulaştı ve Kur'an (âyet) nazil oldu. Abdullah İbn Ömer der ki: Ben onu gördüm. Allah Rasûlü (s.a.) nün devesinin palanına (üzengisine) asılmış ve taşlar ayağını yaralıyorken : Ey Allah'ın elçisi, biz sadece eğleniyorduk, diyor ve Allah Rasûlü (s.a.) de : «Allah ile O'nun âyetleri ve peygamberiyle mi alay ediyordunuz? Ma'zeret beyân etmeyin, gerçekten siz inanmanızdan sonra küfrettiniz.» buyuruyordu. Bu hadisin bir benzerini Leys de Hişâm İbn Sa'd'dan rivayet etmiştir. İbn İshâk der ki: Münafıklardan bir grup içinde Amr İbn Avf oğul­larından Ümeyye İbn Zeyd oğullarının kardeşi Vedîa İbn Sabit ve Se­leme oğullarının müttefiki Eşca' kabilesinden Muhaşşin (veya Mahşî) İbn Humeyyir, Allah Rasûlü (s.a.) Tebûk'e giderken ona işaret ederek bir diğerine : Asfar oğullarıyla savaşmayı araplann birbirleriyle savaş­ması gibi mi sanıyorsunuz? Allah'a yemîn olsun ki yarın sizin iplerle bağlanmış olduğunuzu görür gibiyiz, diyorlardı. Bununla inananları üzmek ve korkutmak istiyorlardı. Muhaşşin İbn Humeyyir : Allah'a yemîn olsun ki bu sözümüz sebebiyle hakkımızda Kur'an (bir âyet) in­memesini ve buna mukabil her birimize yüz sopa vurulmasının karar­laştırılmasını daha çok isterdim, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) —bana ulaş­tığına göre— Ammâr İbn Yâsire : O topluluğa yetiş; muhakkak ki on­lar yandılar. Ne söylediklerini onlara sor. Eğer inkâr ederlerse : Bilakis evet, şöyle şöyle söylediniz de, buyurdu. Ammâr onlara gitti ve Allah Rasûlü'nün söylemesini emrettiği şeyleri söyledi de özür beyân etmek üzere Allah Rasûlü (s.a.) ne geldiler. Allah Rasûlü (s.a.) biniti üzerin­de dururken Vedîa İbn Sabit binitinin üzengisini tutmuş ve : Ey Al­lah'ın elçisi, biz sâdece eğleniyorduk, dedi de Allah Teâlâ : «Şayet on­lara soracak olursan, diyeceklerdir ki: Andolsun ki biz, dalmış oyala­nıyorduk.» âyetini indirdi. Muhaşşin îbn Humeyyir : Ey Allah'ın elçisi, beni ismim ve babamın ismi geri bıraktı, dedi de bu âyette Muhaşşin İbn Humeyyir affedilen kişi oldu ve ona Abdurrahmân ismi verildi. Al­lah'tan şehîd olarak öldürülmesini ve yerinin bilinmemesini diledi. Ye-mâme günü öldürüldü ve ondan hiç bir iz bulunamadı. «Şayet onlara soracak olursan, diyeceklerdir ki: Andolsun ki biz, dalmış oyalanıyor­duk, diyeceklerdir.» âyeti hakkında Katâde der ki: Hz. Peygamber (s.a.) Tebûk gazvesinde iken münafıklardan bir grup önünde yürüyor ve : Şu, Rûm saraylarını ve kalelerini fethedeceğini sanıyor. Heyhat, heyhat, diyorlardı. Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ni .onların söylemiş olduklarına muttali' kıldı da : Şu kimseleri bana getirin, buyurup onları çağırtdı ve : Siz, şöyle şöyle dediniz, buyurdu. Onlar, biz sâdece dalmış oyalanıyorduk, diye yeminler ettiler.

Bu âyetin tefsirinde İkrime der ki inşâallah Allah'ın kendisini affe­deceği kişilerden birisi şöyle diyordu : EyAllah'ım, muhakkak ben be­nim kasdedildiğim bir âyet işitiyorum ki ondan tüyler ürperir ve kalb-ler titrer. Ey Allah'ım, benim vefatımı senin yolunda öldürülme kıl. Hiç kimse : Ben gaslettim (cenazesini yıkadım), ben kefenledim, ben def­nettim, demesin. Yemâme günü öldürüldü de müslümanlardan hiç kim­se onu bulamadı.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Ma'zeret beyân etmeyin, (alay etmekte olduğunuz bu sözünüzle) gerçekten siz inanmanızdan sonra küfretti­niz. İçinizden bir topluluğu affetsek bile, (elbette hepiniz affedilecek değilsiniz. Bu günahkâr ve hatalı sözlerinden dolayı) mücrimler olduk­ları için bir topluluğa azâb ederiz*.»

68. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, mü'minlerin sıfatlarının zıddına olan münafıkları tak­bih buyuruyor. İnananlar ma'rûfu emredip münkerden nehyettiklerin-de bunlar: «Münkeri emreder, ma'rûfu nehyederler. (Allah yolunda infâkda (harcamada) bulunmaktan) ellerini sımsıkı tutarlar. Onlar Allah'ı (zikri) unuttular; O da onları unuttu. (Onlara kendilerini unu­tanın muâmelesiyle muamelede bulundu.)» Allah Teâlâ başka bir âyette de şöyle buyurur: «Denilir ki: Siz nasıl ki bu güne kavuşacağınızı unuttuysanız, biz de sizi unutup terkettik...» (Câsiye, 34). «Muhakkak ki münafıklar, fasıkların kendileridir.» Hak yoldan çıkmış, sapıklık yo­luna girmişlerdir. «Allah; münafık erkeklerle, münafık kadınlara ve kâfirlere, (yaptıkları zikredilen bu işleri üzerine,) cehennem ateşini va'detmiştir. Orada (münafıklar ve kâfirler) temelli kalıcıdırlar. Bu, azâb olarak onlara yeter. Ve Allah onlara la'net etmiş (onlan kovmuş, uzaklaştırmış). tır. Onlara sürekli bir azâb vardır.»

69. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyurur. ki: Kendilerinden öncekilerin daha güçlü kuvvetli ve daha çok mal ve evlâd sahibi olmalarına rağmen dünya ve âhirette Allah'ın azabına uğramaları gibi bunlar da dünya ve âhirette azaba uğramışlardır. «Onlar hisselerince —Hasan el-Basrî'ye göre din­lerinden— faydalandılar. Sizden öncekiler hisselerince faydalandıkları gibi, siz de hissenizce ondan faydalandınız. Ve onların (yalan ve bâtıla) daldığı gibi siz de daldınız. İşte onların yaptıkları (çalışmalar) dünya­da da âhirette de boşa gitmiştir. (Bozuk olmaları sebebiyle onlara, bu çalışmalarından hiçbir sevâb yoktur.) Ve onlar, hüsrana uğrayanların kendileridir.» Zîrâ bu işler üzerine onlar için bir sevâb hâsıl olmamıştır.

îbn Cüreyc'in Ömer îbn Atâ kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayetine göre o, «Sizden öncekiler gibi...» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu gece, geçen geceye ne kadar benzemektedir. Siz de tıpkı kendinizden evvelkiler gibisiniz. Bunlar İsrâiloğullaridır. Bizi onlara benzetmiştir. Bilmiyorum, herhalde şöyle de demişti: Nefsim kudret elinde olan (Al­lah) a yemin ederim ki sizler mutlaka onlara uyacaksınız. Hattâ onlar­dan birisi bir keler kovuğuna girse dahi siz oraya gireceksiniz.

îbn Cüreyc der ki: Bana Ziyâd İbn Sa'd'ın... Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) : Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki sizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın arşın* kulaç kulaç uyacaksınız. Hattâ onlar bir keler yuvasına girmiş olsalardı mutlaka siz de girerdiniz, buyurdu. Onlar kimdir ey Allah'ın elçisi? Kitab ehli mi? diye sordular, ya kim? buyurdu. Hadîsi bu şek­liyle Ebu Ma'şer de Saîd el-Makburî'den, o Ebu Hüreyre'den, o da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet etmiş olup bunda şu fazlalık vardır : Ebu Hüreyre der ki: Dilerseniz Kur'an'ı okuyunuz : «Sizden öncekiler gibi. Onlar; kuvvet bakımından sizden daha yaman, mallar ve çocuklar bakımından daha çoktular. Onlar hisselerince bundan —Ebu Hüreyre bunun din olduğunu söyler— faydalandılar. Sizden öncekiler hisselerince faydalandıkları gibi, siz de hissenizce ondan faydalandınız. Ve onların daldığı gibi siz de daldınız.» Dediler ki: Ey Allah'ın elçisi, İran ve Rum­ların yaptığı gibi mi? Hz. peygamber : İnsanlar hep aynı değil mi? bu­yurdu. Bu hadîsin sahih bir rivayette şahidi de vardır.

70. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, elçilerini yalanlayan bu münafıklara nasîhatta bu­lunarak buyuruyor ki: Onlara kendilerinden öncekilerden Rasûlleri yalanlamış ümmetlerin, haberleri gelmedi mi? Allah'ın kulu ve elçisi Nûh (a.s.) a îmân edenler dışında yeryüzünde bulunanların hepsinin suda nasıl boğulduğu Hûd (a.s.) u yalanladıklarında Âd kavminin ku­ru rüzgârla nasıl helak edildikleri Salih (a.s.) i yalanlayıp deveyi bo­ğazladıklarında Semûd kavmini çığlığın nasıl yakalayıverdiği, Allah'ın İbrahim'i açık mucizelerle destekleyip kavmine göndererek nasıl yar­dım ettiği, kral Nemrûd İbn Ken'ân İbn Kûş el-Ken'ânî —Allah'ın la'-neti onun üzerine olsun— yi nasıl helak ettiği, Şuayb (a.s.) m kavmi olan Medyen halkım gölgelik günün azabı, zelzele ve çığlığın nasıl ya­kaladığı, altüst olmuş şehirler halkı olan Lût kavminin haberleri onlara gelmedi mi? Lût (a.s.) un kavmi şehirlerde otururlardı. Bu hususta başka bir âyette Allah Teâlâ : «Altı üstüne gelen kasabaları da o kal­dırıp çarptı.» (Necm, 53) buyurmaktadır. Söylendiğine göre, onların baş şehirleri Sodom olup burada, altüst olan şehir ile burası kasdedil-mektedir. Netice olarak Allah Teâlâ, peygamberi Lût (a.s.) u yalanla­maları sebebiyle ve bir de âlemlerde kendilerinden önce hiç kimsenin yapmamış olduğu bir fuhşu yapmaları yüzünden sonuncularına varın­caya kadar tamâmını helak buyurmuştur.

«Peygamberleri onlara apaçık delillerle (kesin hüccetlerle) gelmiş­lerdi. (Onları helak etmekle) Allah onlara zulmediyor değildi. (Zîrâ pey­gamberler göndermek suretiyle onların aleyhine delil ikâme etmiş, ma'-zeretleri onlardan uzaklaştırmıştır.) Ama onlar (peygamberleri yalan­lamaları, hakka zıt gitmeleri ile) kendilerine zulmediyorlardı.» Böylece azaba dûçâr kalmış ve yok olmuşlardır.

71. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ münafıkların yerilmiş sıfatlarını zikrettiğinde hemen peşinden inananların övülmüş sıfatlarını zikredip : «Onlar birbirlerinin velîleridir. (Onlar birbiriyle yardımlaşırlar, birbirlerine arka çıkarlar.)» buyuruyor. Nitekim sahîh bir hadîste Allah Rasûlü: Mü'min, mü'min için; biri diğerini kuvvetle tutan yapı gibidir, buyurmuş ve parmakla­rını birbirine kenetlemiştir. Yine sahîh bir hadîste şöyle buyurulur: Birbirlerini sevmede ve birbirlerine merhamet etmede mü'minlerin mi­sâli bir cesed gibidir. Ondan bir organ şikâyet ettiğinde (hastalandığın­da) cesedin diğer organları ateş ve uykusuzlukla ona katılırlar. «Ma'-rûfu emreder, münkerden nehyederler.» Başka bir âyette Allah Teâlâ şöyle buyurur: «İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip, kötülükten alıkoyan bir topluluk bulunsun. İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir.» (Âl-i îmrân,104).

Namaz kılarlar, Allah'a itaat ederler. Zekât verirler, Allah'ın yara­tıklarına iyilik ederler. Emrettiklerinde ve yasakladıklarım terketmede Allah ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah bunlara; bu sıfatlarla nite­lenmiş olanlara rahmet edecektir. Muhakkak ki Allah, Azîz'dir. Kendi­sine itaat edeni azız kılar. Muhakkak ki izzet Allah'ın, Rasûlünün ve mü'minlerindir. Bu sıfatları bunlar arasında bölüştürmesinde ve daha önce geçen münafıklara âit sıfatlan onlara tahsisinde hikmet sahibi olup Allah Teâlâ bütün yaptıklarında mutlak hikmet sahibidir.

72. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara içinde temelli kalacakları ve altından ırmaklar akan cennetlerde hazırlamış olduğu hayırlar, devamlı nimetler ve çok güzel (yapılmış), içinde kalınması hoş meskenler hazırladığını haber veriyor. Nitekim Buhârî ve Müslim'­de Ebu îmrân el-Cevnî kanalıyla Ebu Bekr İbn Ebu Mûsâ Abdullah îbn Kays el-Eş'arî'den ve onun da babasından rivayetine göre Allah Ra­sûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Kablan ve içindekiler altından iki cen­net, kablan ve içindekiler gümüşten iki cennet. Adn cennetinde bulu­nan topluluk ile Rablanna bakmaları arasında sâdece Kibriya örtüsü vardır. Yine Buhârî ve Müslim'in tahrîc ettikleri bir hadîste Allah Ra-sûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Mü'min cennette bir tek inciden oyul­muş, uzunluğu altmış mil olan bir çadırda olacaktır. Mü'minin orada yanlarına vardığı eşleri olacak fakat bu eşlerden biri diğerini göreme­yeceklerdir. Yine Buhârî ve Müslim'de Ebu Hüreyre'den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur:

Kim Allah'a ve Rasûlüne îmân eder, namazı kılar, Ramazân oru­cunu tutarsa, ister Allah yolunda hicret etmiş, isterse doğduğu yerde oturmuş olsun onu cennete koyması Allah üzerinde bir haktır. Ey Al­lah'ın elçisi, bunu insanlara haber vermeyelim mi? dediler de şöyle bu­yurdu : Muhakkak ki cennette yüz derece vardır. Allah bunları kendi yolunda cihâd edenler için hazırlamıştır. Her iki derece arasında gökle yer arası kadar mesafe vardır. Allah'tan istediğiniz zaman Firdevs'i isteyiniz. Muhakkak o, cennetin ortası ve en üstüdür. Onun da üstü Rahmân'ın arş'ıdır. Cennet ırmakları oradan kaynar. Bu hadîsin bir benzerini Taberânî, Tirmizî ve İbn Mâce'de Zeyd İbn Eşlem kanalıyla... Muâz İbn Cebel (r.a.) den rivayetle mevcûdtur. Hadîsin bir benzeri, Ubâde İbn es-Sâmit'den rivayetle Tirmizî'de de vardır. Ebu Hâzim'den, onun da Seni İbn Sa'd'dan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) : Muhak­kak ki cennet halkı, cennetteki odada gökte yıldızı gördüğünüz gibi bir­birlerini göreceklerdir, buyurmuştur. Hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh'-lerinde tahrîc etmişlerdir.

Sonra bil ki cennette arş'a yakınlığı sebebiyle «el-Vesîle» denilen bir derece vardır ki; bu, derecelerin en üstünüdür. Burası cennette Allah Rasûlü (s.a.) nün meskenidir. Nitekim İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk'm... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Bana duâ ettiğinizde Allah'tan benim için Vesîle'yi isteyiniz. Ey Allah'ın elçisi, Vesile nedir? denildi de : Cennet­teki en üstün derecedir. Oraya sâdece bir kişi ulaşacaktır. Onun ben olacağımı umarım, buyurdu. Müslim'in Sahîh'inde Kâ'b İbn Alkame kanalıyla... Abdullah İbn Amr İbn e]-Âs'dan rivayete göre o, Hz. Pey­gamber (s.a.) i şöyle buyururken işitmiş : Müezzini işittiğiniz zaman onun söylediği gibi söyleyiniz, sonra bana dua ediniz. (Benim üzerime salevât getiriniz). Muhakkak ki kim bana bir salevât getirirse; buna mukabil Allah Teâlâ, o kişiye on salevât eder. Sonra benim için Vesî-Je'yi isteyiniz. O, cennette öyle bir derecedir ki Allah'ın kullarından sâ­dece bir kula yaraşır. Onun ben olacağımı umarım. Kim benim için Vesîle'yi isterse; kıyamet günü ona şefaatim vâki' olacaktır.

Hafız Ebu'l-Kâsım et-Taberânî der ki: Bize Ahmed İbn Ali'nin... İbn Abbas'tan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Allah'tan benim için Vesîle'yi isteyiniz. Dünyada benim için onu iste­yen hiç bir kul yoktur ki kıyamet günü onun için şâhid —veya şefaatçi— olmayayım. İmâm Ahmed'in Müsned'inde Sa'd Ebu Mücâhid et-Tâî ka­nalıyla... Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayete göre; o, şöyle demiştir: Ey Allah'ın elçisi,. bize cennetten bahset. Onun binaları nasıldır? dedik.. Kerpiçleri altın ve gümüş, sıvası misk, çakılları inci ve yakut, toprağı za'ferândır. Kim ona girerse;'ihtiyâçlı ve kötü halli olmaz, nimete ka­vuşur. Ebedî olur ve ölmez. Elbiseleri eskimez ve gençliği sona ermez, buyurdu. Hadîsin bir benzeri, İbn Ömer'den merfû' olarak rivayet edil­miştir. Tirmizî de Abdurrahmân İbn İshâk kanalıyla... Ali (r.a.) den rivayete göre Allah Rasûlü : Cennette öyle odalar var ki dışları içlerin­den, içleri de dışlarından görülür, buyurdu. Bir bedevi kalkıp : Ey Al­lah'ın elçisi, bunlar kimin içindir? diye sordu. Bunun üzerine Allah Rasûlü : Hoş söz eden, yemek yediren, oruca devam eden, insanlar uyur­ken geceleyin namaz kılanlar içindir, buyurdu. Tirmizî, hadîsin garîb olduğunu söyler. Hadîsin bir benzerini Taberânî de Abdullah İbn Amr ve Ebu Mâlik el-Eş'arî kanallarından olmak üzere Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet etmiştir. Her iki hadîsin de isnadı ceyyid ve hasendir. Ta-berânî'nin rivayetinde soruyu soranın Ebu Mâlik olduğu kaydedilir. En doğrusunu Allah bilir.

Üsâme İbn Zeyd'den rivayet edildiğine göre Allah Rasûlü (s.a.) : Cennete koşan yok mu? Muhakkak ki cennetin bir "benzeri yoktur. O. —Kâ'be'nin Rabbına yemin olsun ki— parlayan bir nûr, sallanan bir reyhan, yüce bir köşk, devamlı akan bir nehir, olgun bir meyve, güzel bir eş, pekçok hülleler, selâmet yurdunda ebedî kalış, meyveler, yeşil­likler, bol geçim, yüce ve güzel bir yerde nimet, buyurdu. Onlar, Allah dilerse, biz ona koşanlarız, ey Allah elçisi, dediler de şöyle buyurdu : Allah dilerse deyiniz, dediler. Hadîsi İbn Mâce rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ : «Allah tarafından bir hoşnûdluk ise daha büyüktür.» buyurur ki onların içinde bulunacakları nimetlerden Allah'ın hoşnûd-luğu daha büyük, daha üstündür. Nitekim İmâm Mâlik —Allah ona rahmet eylesin— Zeyd îbn Eşlem kanalıyla... Ebu Saîd el-Hudri (r.a.) den rivayet eder ki Allah Rasûlü '(s.a.) şöyle buyurmuştur : Allah Teâlâ cennet halkına: Ey cennet halkı, buyurur. Onlar: Buyur Rabbımız, mutluluk ve hayır Senin elindedir, derler. Allah Teâlâ : Hoşnûd oldu­nuz mu? diye sorar. Onlar : Ey Rabbımız, niçin razı olmayacağız ki ya­ratıklarından hiç birine vermediğin bize verildi, derler. Bundan daha üstününü size vermeyeyim mi? diye sorar. Onlar: Ey Rabbımız, hangi şeydir bundan daha üstünü? diye sorarlar da Allah Teâlâ : Sizin üze­rinize hoşnûdluğumu helâl kılıp bundan sonra ebediyyen size gazab et­meyeceğim, buyurur. Buhârî ve Müslim bu hadîsi Mâlik'den rivayetle tahrîc etmişlerdir.

Ebu Abdullah el-Hüseyin İbn İsmâîl der ki: Bize Fadl er-Ruhâmî'-nin... Câbir İbn Abdullah'tan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Cennet halkı cennete girdiği zaman Allah Teâlâ : Arzu­ladığınız bir şey var mı, size arttırayım? buyurur. Onlar: Ey Rabbımız, bize verdiğinden daha hayırlı olan nedir? derler de Allah Teâlâ : Benim hoşnûdluğum en büyüktür, buyurur. Hadîsi el-Bezzâr Müsned'inde Sev-rî kanalıyla rivayet etmiştir. Hafız Ziya el-Makdîsi de «Sıfat'ül-Cenne» kitabında : Bu hadîs bana göre sahîh hadîs şartlarına uygundur, der. En doğrusunu Allah bilir.

74. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ Rasûlüne kâfirlerle, münafıklarla savaşmayı ve onlara sert davranmayı emrediyor. Bunların yanında kendine tâbi olan mü'-minlere kanat germesini de emretmiş, kâfirler ve münafıkların âhiret yurdunda varacakları yerin cehennem olduğunu haber vermiştir. Da­ha önce de Hz. Ali İbn Ebu Tâlib'den rivayetle geçtiği üzere o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) dört kılıçla gönderilmiştir: Bir kılıç; müşrikler için : «Haram aylar çıkınca artık müşrikleri bulduğunuz yer­de öldürün.» (Tevbe, 5), bir kılıç; kitab ehlinin kâfirleri için : «Kitab verilmiş olanlardan Allah'a da, âhiret gününe de inanmayan, Allah ve peygamberinin haram kıldığını haram saymayan ve hak din edinme-yenlerle —boyun eğip kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar--- sava­şın.» (Tevbe, 29), bir kılıç; münafıklar için : «Ey peygamber, kâfirler ve münafıklar ile cihâd et.». Bir kılıç da âsîler için : «O saldıranla Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar savaşın.» (Hucurât, 9).

İbn Cerîr'in de tercih ettiğine göre bu, açıkça münâfıklrk ettikle­rinde onlarla savaşmayı gerektirir. «Kâfirler ve münafıklar ile cihâd et.» âyeti hakkında İbn Mes'ûd : Eliyle, kalbiyle buna da güç yetiremez ise yüzüne karşı kızgın davranarak (abus bir yüzle) karşı çıksın, demiştir. İbn Abbâs ise : «Allah Teâlâ kâfirlerle kılıçla, münafıklarla dille ci­hâdı emretmiştir. Ayrıca onlara yumuşak davranmayı gidermiş, kaldır­mıştır, der. Dahhâk der ki: Kâfirlerle kılıçla cihâd et, münafıklara sözle sert davran. Bu onlarla cihâddır. Mukâtil ve Rebî'den bu görüşün bir benzeri rivayet edilmiştir. Hasan ve Katâde ise : Onlarla cihâd, on­lara hadlerin uygulanmasıdır, derler. Bu sözler arasında bir zıtlık olma­dığı söylenebilir. Zîrâ durumlarına göre bazan bununla, bazan diğeriyle cezalandırılırlar. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ : «Allah adına yemin ederler ki: Bir şey söylemediler. Halbuki onlar, küfür sözünü söylemişler ve müslümanlıklanndan sonra kâfir olmuşlardır.)) buyurur ki Katâde bu âyetin Abdullah îbn Übeyy hakkında nazil olduğunu söyler. Cüheyne kabilesinden olan Ansâr'dan olana ağır basmış ve Abdullah, Ansâra : Kardeşinize yardım etmeyecek misiniz? Allah'a yemîn olsun ki bizimle Muhammed'in durumu : Kö­peğini semirt seni yesin, diyenin sözü gibidir, demişti. Ayrıca : Medi­ne'ye dönersek muhakkak ki azîz olan zelîl olanı oradan çıkaracaktır, demişti. Müslümanlardan birisi koşup bunu Hz. Peygamber (s.a.) e ha­ber verdi de Hz. Peygamber Abdullah'a birini gönderip çağırttı ve ona sordu. Bunun üzerine Abdullah, bu sözü söylemediğine dâir Allah adına yemîn etmeye başladı. Allah Teâlâ da onun hakkında bu âyeti indirdi.

îsmâîl İbn İbrahim İbn Ukbe'nin amcası Mûsâ İbn Ukbe kana­lıyla... Enes İbn Mâlik (r.a.) den rivayetine göre; o, şöyle dermiş: Harre olayında kavmimin başına gelenlere üzülmüştüm. Şiddetli üzün­tümün kendisine ulaştığı Zeyd İbn Erkam bana yazdı ki o, Allah Rasûlü (s.a.) nün şöyle buyurduğunu işitmiş : Ey Allah'ım, ansârı bağışla, an-sârın çocuklarını da bağışla. —İbn Padl Allah Rasûlü'nün, ansârm ço­cuklarının çocukları hakkında böyle söyleyip söylemediğinde şüphe et­miştir.— İbn Fadl der ki: Enes'in yanında olanlardan birisi ona Zeyd İbn Erkâm'ı sordu da şöyle dedi: O, hakkında Allah Rasûlü (s.a.) nün; kulaklarının işittiklerini haber vermesinde Allah onun doğruluğunu izhâr etmiştir, buyurduğu kimsedir. Allah Rasûlü (s.a.) hitâb ederken münafıklardan biri : Eğer şu doğru ise biz merkeblerden daha kötüyüz, demişti. Zeyd İbn Erkam: Allah'a yemîn olsun ki o doğrudur. Muhak­kak sen merkebten daha kötüsün, demiş ve bu durum Allah Rasûlü (s.a.) ne ulaştırıldığında bu sözü söyleyen sözünü inkâr etmişti. Allah Teâlâ da Zeyd'in tasdiki makamında olmak üzere bu âyeti yani «Allah adına yemîn ederler ki: Bir şey söylemediler.» âyetini indirdi. İşte bu, kulaklarının işittiğini haber vermesinde doğruluğunu Allah'ın izhâr bu­yurup tasdik ettiği kişidir, kısmına kadar hadisi Buhârî Sahîh'inde İs-mâîl İbn Ebu Üveys kanalıyla İsmâîl İbn İbrahim İbn Ukbe'den rivayet etmiştir. Herhalde hadîsin bundan sonrası Mûsâ İbn Ukbe'nin sözüdür. Hadîsi Muhammed İbn Füleyh de kendi isnadı ile Mûsâ İbn Ukbe'den rivayet etmiş, sonra : İbn Şihâb der ki... deyip bundan sonraki kısmını Mûsâ kanalıyla İbn Şihâb'dan rivayetle zikretmiştir.

Bu kıssa hakkında meşhur olan ise bunun Mustalik oğullan gaz­vesinde vuku bulmuş olmasıdır. Herhalde râvî vehmederek âyeti zikret­miş olsa gerektir. Bir başka âyeti zikretmek istemiş ve fakat bu âyeti zikretmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Bize Muhammed İbn İshâk'ın Zührî'den, onun Abdurrahmân İbn Abdullah İbn Kâ'b İbn Mâlik'den, onun babasından, onun da dedesin­den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) geldiğinde-kavmim beni'yakaladı ve : Sen şâir bir adamsın. Dilersen bazı sebepler ileri sürerek Allah Rasûlü (s.a.) ne özür beyân edebilirsin. Sonra bir günâh olursa Allah'tan mağfiret dilersin.., dediler. Sonra râvî hadîsi uzunca zikredip dedi ki: Hz. Peygamber (s.a.) in beraberinde olanlar­dan haklarında Kur'an inen ve münafıklardan geride kalanlardan bi-' risi de Cülâs İbn Süveyd İbn es-Sâmit idi. Ümeyr İbn Sa'd'ın annesi ile evliydi. Umeyr, onun yamnda yetînx idi. Kur'an nazil olup ta Allah Teâlâ münafıklar hakkında zikrettiklerini zikredince Cülâs: Allah'a yemîn olsun ki eğer bu adam söylediklerinde doğru ise muhakkak biz merkeblerden daha kötüyüz, dedi. Bunu işiten Umeyr İbn Sa'd : Allah'a yemîn olsun ki, ey Cülâs, muhakkak ki sen bana insanların en sevimlisi, imtihan yönünden en güzeli ve hoşlanmadığı şeyin kendisine isabet et­mesini en çok istemediğim kimse idin. Fakat öyle bir söz söyledin ki; eğer ben onu anlatırsam, bu seni rüsvây eder. Eğer onu gizlersem, gizlemem beni helak eder. Bunlardan birisi (birincisi) bana diğerinden daha hafiftir, dedi ve Allah Rasûlü (s.a.) ne gelip Cülâs'ın söylediklerini ona anlattı. Bu Cülâs'a ulaşınca hemen Hz. Peygamber (s.a.) in yanma gelip Umeyr İbn Sa'd'ın anlattıklarını kendisinin söylemediğini ve onun kendisine iftira ettiğini belirtip bu hususta Allah'a yemîn etti. Bunun üzerine Allah Teâlâ onun hakkında : «Allah adına yemîn ederler ki: Bir şey söylemediler. Halbuki onlar, küfür sözünü söylemişler ve müs-lümanlıklarından sonra kâfir olmuşlardır...» âyetini indirip Allah Ra­sûlü (s.a.) nü buna muttali' kıldı. Cülâs'ın güzelce tevbe edip nifaktan sıyrıldığını rivayet ederler. Hadîs bu şekliyle müdrectir. İdrâc edilen kısım hadîse muttasıl olarak gelmiştir. Sanki o, —en doğrusunu Allah bilir— bizzat îbn İshâk'ın sözü olup Kâ'b İbn Mâlik'in sözlerinden de­ğildir.

Urve İbn Zübeyr der ki: Bu âyet, Cülâs İbn Süveyd îbn Sâmit hakkında nazil olmuştur. O ve karısının oğlu Mus'ab Küba'dan gel­mişlerdi. Cülâs : Şayet Muhammed'in getirdiği hak ise; biz, üzerinde olduğumuz şu merkeblerimizden daha kötüyüz, dedi. Mus'ab: Ey Al­lah'ın düşmanı, Allah'a yemîn olsun ki söylediklerini Allah Rasûlü (s.a.) ne haber vereceğim, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) e geldim. Ve benim hakkımda Kur'an inmesinden veya bana bir musibet isabet etmesinden veya onun hatâsına karıştırılmamdan korktum da : Ey Allah'ın elçisi, ben ve Cülâs Küba'dan geldik. Şöyle şöyle dedi! Onun hatâsına karış­tırılmam veya benim başıma bir musibet gelmesinden korkum olmasay­dı, sana bunU haber vermezdim, dedim. Cülâs'ı çağırıp : Ey Cülâs, Mus'ab'ın bildirdiğini dedin mi? diye sordu. Ö yemîn etti. Bunun üze­rine Allah Teâlâ : «Allah adına yemîn ederler ki: Bir şey söylemediler. Halbuki onlar, küfür sözünü söylemişler ve müslümanlıklanndan son­ra kâfir olmuşlardır.» âyetini indirdi.

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana ulaştığına göre; bu sözleri söy­leyen Cülâs îbn Süveyd İbn es-Sâmit olup, bu sözleri Allah Rasûlü'ne onun evinde yetîm olan Umeyr İbn Saîd ulaştırmış ve Cülâs bu sözleri inkârla söylemediğine dâir Allah'a yemîn etmiş; Allah Teâlâ onun hak­kında âyet indirince tevbe etmiş, nifaktan sıyrılmış ve bana ulaştığına göre güzelce tevbe etmiştir.

İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerîr der ki: Bana Eyyûb İbn İshâk İbn İbrâhîm'in... İbn Abbâs'tan rivayetine göre o, şöyle demiştir: Allah Ra-sûlü (s.a.) bir ağacın gölgesinde oturuyordu. Muhakkak size (biraz son­ra) bir insan gelip şeytânın gözleriyle bakacak. Geldiği zaman onunla konuşmayın, buyurdu. Çok geçmeden mavi gözlü bir adam çıktı geldi. Allah Rasûlü (s.a.) onu çağırıp : Sen ve arkadaşların bana ne ile ha­karet ettiniz? diye sordu. Adam gidip arkadaşlarını getirdi ve söyle­mediklerine dâir yemin ettiler de Allah Rasûlü (s.a.) onları affetti. Bu­nun üzerine Allah Teâlâ : «Allah adına yenim ederler ki: Bir şey söy­lemediler...» âyetini indirdi.

«Başaramayacakları bir şeye giriştiler.» âyetinin Cülâs hakkında nazil olduğu söylenir. Muhakkak ki Allah Rasûlü (s.a.) ne haber vere­ceğim, dediği zaman karısının oğlunu öldürmeye kalkmıştı. Âyetin Ab­dullah İbn Übeyy hakkında nazil olduğu da söylenir ki o Hz. Peygamber (s.a.) i öldürmeyi kasd etmişti. Süddî der ki: Allah Rasûlü razı olmasa dahi Abdullah İbn Übeyy'e tâc giydirmek isteyen bir takım kişiler hak­kında nazil olmuştur. Rivayete göre Allah Rasûlü Tebûk gazvesinde iken yürüyüş sırasında gecelerden birinde münafıklardan bir grup Hz. Pey­gamber (s.a.) e suikast düzenlemeye niyyet etmişlerdi. On küsur kişi idiler. Dahhâk, bu âyetin onlar hakkında nazil olduğunu söyler. Bu, Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî'nin «Delâil'ün-Nübüvve» isimli kitabında ri­vayet ettiği hadîste açıkça görülmektedir. Beyhakî, Muhammed İbn İshâk kanalıyla... Huzeyfe İbn el-Yemmân (r.a.) dan rivayet eder ki o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) nün devesinin geminden tutmuş ben Önden çekiyor, Ammâr da deveyi sürüyordu. —Veya ben deveyi sürüyordum, Ammâr da önden çekiyordu.— Biz, dağın bir yamacına vardığımızda birden orada Hz. Peygamberin önüne çıkan oniki süvari gördüm. Allah Rasûlü (s.a.) ne onları haber verdim. Onları çağırdı. On­lar gerisin geri dönüp kaçtılar. Allah Rasûlü (s.a.) bize : O topluluğu ta­nıdınız mı? diye sordu. Biz : Hayır ey Allah'ın elçisi, yüzleri peçeli idi. Fakat biz binitlerini tanıdık, dedik. Bunlar, kıyamet gününe kadar mü­nafıklardır. Ne istediklerini biliyor musunuz? buyurdu. Biz hayır, de­dik. Onlar, Allah Rasûlü (s.a.) ne akabe (dağının, yamacın) de galebe çalmak ve onu oradan atmak istiyorlardı, buyurdu. Biz : Ey Allah'ın elçisi, her kavmin, arkadaşlarının başını sana göndermesi için aşiretle­rine birini göndermeyecek misin? diye sorduk. Hayır, arabların kendi aralarında : Muhammed bir kavimle savaştı. Allah Teâlâ onu onların üzerine gâlib kılınca döndü onları öldürdü, diye konuşmalarından hoş­lanmam, buyurup sonra şöyle dedi: Ey Allah'ım, onlara dübeyle at. Biz : Ey Allah'ın elçisi, dübeyle nedir? diye sorduk. Onlardan birinin kalb damarına isabet edip onu helak edecek bir ateş parçasıdır, buyur­du.

İmâm Ahmed —Allah ona rahmet eylesin— der ki! Bize Yezîd'in... Ebu et-Tufeyl'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) Tebûk gazvesinden dönerken bir münâdîye emretti ve o; şöyle nida etti: Allah Rasûlü yamaç yolunu tutmuştur. Kimse o yolu tutmasın. Hu-zeyfe Allah Rasûlü (s.a.) nün binitini geminden feutup çeker ve Ammâr' da sürerken birden binitleri üzerinde yüzleri peçeli bir grup gelip Allah Rasûlü'nün devesini sürmekte olan Ammâr'ın üstüne çullandılar. Ammâr (r.a.) onların binitlerinin yüzlerine vurmaya başladı. Allah Ra­sûlü (s.a.) Huzeyfe'ye : Dur, dur, buyurup binitinden indi. Hz. Peygam­ber inince o da indi. Ammâr döndüğünde : Ey Ammâr, o topluluğu ta­nıdın mı? diye sordu. Ammâr : Binitlerinin hepsini tanıdım. Fakat ka­vim peçeliydi, dedi. Hz. Peygamber : Ne istediklerini bilir misin? diye sordu. Ammâr: Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dedi. Hz. Peygamber : Allah Rasûlü (s.a.) nü ürkütüp atmak istediler, buyurdu. Ammâr, Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabından bir adama gitti. O : Allah için söy­le, akabe ashabı (yamaçta size karşı gelenler) kaç kişiydiler* biliyor musun? dedi. Ammâr: Ondört, şayet sen de onlardan isen onbeş kişi idiler, dedi. Allah Rasûlü (s.a.), onlardan; Allah'a yemîn olsun ki biz, Allah Rasûlü'nün münâdisini işitmedik. Ve o topluluğun ne istediğini de bilmiyorduk, diyen üçünü ma'zûr gördü. Ammâr der ki: Ben şehâdet ederim ki kalan onikisi dünya hayatında ve şâhidlerin ortaya çıktığı günde Allah ve Rasûlüne düşmandırlar. İbn Lehîa'nın Ebu'l-Esved'den, onun da Urve İbn Zübeyr'den buna benzer rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) insanlara vâdînin alt tarafında yürümelerini emretmiş, o, Hu-zeyfe ve Ammâr yamaca tırmanmıştılar. Yüzleri peçeli olarak bu rezîl güruh, onların peşine takılıp yamaca tırmanıp ordan gitmek istemişler, Allah Teâlâ da Rasûlü (s.a.) ne onların maksadlarım bildirmiş, buna muttali' kılmıştı. Hz. Peygamber Huzeyfe'ye emretmiş, Huzeyfe onlara dönüp binitlerinin yüzlerine vurmuş, korkmuşlar ve kabahatli olarak dönmüşlerdi. Allah Rasûlü (s.a.) onların isimlerini ve kendisini öldür­me niyyetlerini Huzeyfe ve Ammâr'a bildirmiş ve gizlemelerini emret­mişti. Yûnus İbn Bükeyr de, İbn İshâk'tan bu şekilde rivayet etmiştir. Ancak burada onlardan bir cemâatin isimleri verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Beyhakî'nin söylediğine göre, Taberânî'nin Mu'cem'inde de bu şekilde anlatılır. Anlatılan bu kıssanın sıhhatine Müslim'in rivayet ettiği şu hadîs delâlet etmektedir: Müslim der ki:. Bize Züheyr îbn Harb'm... Ebu Tufeyliden rivayetine göre o, şöyle demiştir: Huzeyfe ile akabe halkından bir adam arasında, halkın arasında olan şeyler ol­muştu. Akabe halkından olan adam : Allah için söyle, akabe ashabı kaç kişiydi? dedi. Topluluk Huzeyfe'ye : Madem sordun, haber ver, de­diler. Huzeyfe : Bize onların ondört kişi olduğu haber verilmişti. Şayet sen de onlardan isen onbeş kişidirler. Allah'ı şâhid tutarım ki onlardan onikisi bu dünya hayatında ve şâhidlerin dikileceği günde Allah ve Rasûlüne düşmandırlar. Bizler, Allah Rasûlü (s.a.) nün münâdîsini işitmedik. Ve o topluluğun ne istediğini de bilmiyorduk, diyen üç kişinin ma'zereti ise kabul edilmiştir. Hz. Peygamber Harre'de iken yürüyüp; su az, benden önce hiç kimse oraya varmasın, buyurmuştu, oraya varın­ca kendinden önce bir topluluğun geldiğini görmüş o gün onlara la'net etmiş, dedi. Müslim'in Katâde kanalıyla Huzeyfe'den, onun da Hz. Pey­gamber (s.a.) den rivayet ettiği şu hadîs de yukardaki kıssanın sıh-hatına şâhiddir : Hz. Peygamber buyurmuştur ki: Ashabım içinde oniki münafık var ki onlar cennete girmeyecek ve deve iğne deliğinden geç­medikçe cennetin kokusunu duymayacaklardır. Onlardan sekizine, kü­rek kemikleri arasından girip göğüslerinden çıkacak bir ateş parçası yetecektir. Bu sebepledir ki Huzeyfe'ye Allah'tan başkasının bilmediği «Sırrın sahibi» denilmiştir. Yani o münafıklardan bir grubu biliyordu. Bunu Huzeyfe'ye isnâd edenlerin zannına göre Allah Rasûlü (s.a.) on­ların kim olduğunu başkasına değil, sâdece ona bildirmişti. En doğru­sunu Allah bilir.

Taberânî'nin Müsned'indeki Huzeyfe maddesinde akabe ashabının isimleri belirtilmiştir. Taberânî'nin Ali îbn Abdülazîz'den, onun da Zübeyr İbn Bekkâr'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Onlar {akabe ashabı) Muattib İbn Kuşeyr, Vedîa îbn Sabit. Cedd İbn Abdullah îbn , Nebtel İbn el-Hâris —bu kişi Amr İbn Avf oğullarındandır— Haris İbn Yezîd et-Tâî, Evs İbn Kayziyy, Haris İbn Süveyd, Sa'd îbn Zürâre, Kays İbn Fehd, Hublâ oğullarından Süveydâ ve Daîs Kays İbn Amr İbn Sehl Zeyd îbn Lusayt, Sülâle (?) İbn Hamam (?) dır. Bu ikisi Kaynukâ' oğullarına mensûb olup müslüman olduklarını izhâr etmişlerdi.

Allah Teâlâ : «Halbuki öç almaya yeltenmeleri için Allah'ın ve Ra-sûlünün onları zenginleştirmesinden başka bir sebep de yoktur.» bu­yurur ki onların yanında Allah'ın onlara bereket ve Allah Rasûlünü on­lara" elçi olarak göndermesiyle kendilerini zengin kılmasından başka Hz. Peygamberin hiç bir suçu yoktur. Şayet onlar hakkında mutluluk tamamlanmış olsaydı, Allah Teâlâ Hz. Peygamberin getirdiklerine onla­rı eriştirir ve hidâyetini bahşederdi. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) ansara : Ben, sizi sapıklar olarak buldum da Allah benimle sizi hidâyete kavuşturmadı mı? Sizler parça parça idiniz de Allah Teâlâ benimle sizi birleştirmedi mi? Fakirler idiniz de Allah Teâlâ sizi benimle zenginleş-tirmedi mi? buyurmuş ve sözlerinden hangisini söylemişse onlar : Allah ve Rasûlü en çok nimet verendir, demişlerdi. Bu ifâdeler ancak hiç bir günâh olmaması durumunda söylenir. Nitekim Allah Teâlâ : «Onlar, ancak Azız, Hamîd Allah'a inandıkları için mü'minlerden öç almışlardı.»

(Bürûc, 8) buyururken Hz. Peygamber (s.a.) de : İyilik sahibinden öç alınmaya kalkışılırsa ve eğer fakîrse mutlaka Allah Teâlâ onu zengin kılar, buyurmuştur.

Sonra Allah Teâlâ onları tevbeye çağırıp şöyle buyurur : «Eğei tevbe ederlerse; onlar için hayırlı olur. Şayet yüz çevirir (ve yollarında devam eder) lerse; Allah onları (öldürülme, düşünce ve üzüntü ile) dünyada da (azâb, horluk ve hakîrlikle) âhirette de pek acıklı bir azaba uğratır. Ve onlar için yeryüzünde bir dost ve' yardımcı da yoktur.» On­ları mutlu kılacak, onlara imdada gelecek hiç kimse yoktur. Kimse on­lar için hiç bir hayır sağlayamaz ve hiç bir kötülüğü onlardan engel­leyemez.

78. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyurur ki: Münafıklardan «Şayet Allah Teâlâ kendi fazlından zengin kılarsa malından sadaka verip sâlihlerden olacağına dâir» Allah'a ahid ve söz verenler vardır. Halbuki onlar söylediklerini yapmamış, iddialarını doğrulamamışlardır. Sonucunda ise bu yaptığına karşılık —'Allah bizi bundan korusun— kıyamet günü Allah'a ka­vuşacağı güne kadar kalblerinde bir münafıklık yerleşecektir. İçlerinde İbn Abbâs ve Hasan el-Basrî'nin de bulunduğu müfessirlerden bir çoğu bu âyetin, Sa'lebe İbn Hâtıb el-Ansârî hakkında nazil olduğunu söyler­ler. Bu hususta îbn Cerîr ve İbn Ebu Hâtim'in Maân İbn Rifâa kana­lıyla... Sa'lebe îbn Hâtıb el-Ansârî'den rivayet ettikleri bir hadîse göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) ne : Bana mal vermesi için Allah'a duâ et, de­mişti. Allah Rasûlü (s.a.) : Yazıklar olsun sana, ey Sa'lebe, şükrünü yerine getireceğin az, güç yetiremeyeceğin çoktan daha hayırlıdır, de­mişti. Sa'lebe tekrar aynı şeyi söyleyince Hz. Peygamber : Allah'ın pey­gamberi gibi olmaya razı değil misin? Nefsim kudret elinde olan (Al­lah) a'yemin ederim ki, dağların benimle beraber altın ve gümüş olarak -yürümesini isteseydim yürürlerdi, buyurdu. Sa'lebe : Seni hak ile gön­derene yemîn ederim ki, sen Allah'a duâ eder ve O da bana mal verirse •muhakkak her hak sahibine hakkını vereceğim, dedi. Allah Rasûlü (s.a.): Ey Allah'ım, Sa'lebe'ye mal ver, diye duâ etti. Râvî devamla şöyle anlatır : Sa'lebe bir koyun edindi. Koyun, kurdun ürediği gibi üredi. Medine ona dar geldi ve oradan uzaklaştı ve Medine vadilerinden birine indi. Nihayet sâdece öğle ve ikindiyi cemaatla kılıp diğerlerini terket-meye başladı. Sonra koyun üredi, çoğaldı ve o (Medine'den) o kadar uzaklaştı ki cum'a dışında namazları terketti. Koyun kurdun ürediği gibi üremeye devam etti ve cum'ayı da terketti. Cum'a günü atlıları bekleyip onlardan haberler sormaya başladı. Allah Rasûlü (s.a.) : Sa'­lebe ne yaptı? diye sordu. Onlar : Ey Allah'ın elçisi, bir koyun edindi ve Medine ona dar geldi, deyip durumunu ona haber verdiler. Yazık Sa'lebe'ye, yazık Sa'lebe'ye, yazık Sa'lebe'ye, buyurdu. Allah Teâlâ : «Onların mallarından sadaka al ki, bununla onları temizleyip arıtmış olasın...» (Tevbe, 103) âyetini indirdi. Râvî şöyle anlatır : Hz. Peygam­bere sadaka (zekât) âyeti nazil olunca Allah Rasûlü (s.a.) birisi Cü-heyne kabilesinden, diğeri Süleym kabilesinden olmak üzere iki kişiyi zekât toplamak üzere gönderdi. Müslümanlardan nasıl zekât (sadaka) alacaklarını onlara yazdı ve : Sa'lebe'ye ve Süleym oğullarından filan­caya uğrayıp zekâtlarını alın, buyurdu. Çıkıp Sa'lebe'ye geldiler, ondan zekâtı istediler ve Allah Rasûlü (s.a.) nün mektubunu ona okuttular. Sa'lebe : Bu, cizyeden başka bir şey değil, bu, cizyenin kardeşinden baş­ka bir şey değil, bilmiyorum nedir bu? dedi. Ayrılıp gittiler işlerini bi­tirince tekrar ona döndüler. Yine ayrılıp gittiler. Süleym oğullarından olan kişiye vardılar. Onları dinledi sonra develerinin en iyilerine baktı ve onları zekât için ayırıp bunlarla zekât me'mûru olan iki kişiyi karşı­ladı. Zekât için ayrılan malları görünce : Sana vâcib olan bu değil, biz bunları senden almak istemiyoruz, dediler. Sa'lebe ise : Alın bunları.

Benim gönlüm bununla hoş olacak. (Ben bunları gönül hoşluğuyla veriyorum.) Şu diğerleri de benim içindir, dedi. Ve onları ondan kabul edip aldılar. Zekât toplama işini bitirdiklerinde döndüler ve .nihayet Sa'lebe'ye uğradılar. Mektubunuzu bana gösterin, dedi ve ona bakıp : Bu, cizyenin kardeşinden başka bir şey değildir. Siz gidin, ben görüşü­mü bildireceğim, dedi. Ondan ayrılıp Hz. Peygamber (s.a.) e geldiler. Allah Rasûlü onlar konuşmadan önce : Yazık Sa'lebe'ye, buyurup Sü-leym kabilesinden olan kişiye bereket için duâ buyurdu. İkisi Hz. Pey­gambere Sa'lebe'nin ve Sülemî'nin yaptığını haber verdiler de Allah Teâlâ : «İçlerinden kimi de : Eğer bize lutf ve kereminden ihsan eder­se; andolsun ki, zekâtını vereceğiz... diye Allah'a ahdetmişlerdi... Allah da kalblerine nifak soktu.» âyetlerini indirdi. Allah Rasûlü (s.a.) nün yanında Sa'lebe'nin akrabalarından birisi vardı. Bunu işitti ve çıkıp Sa'lebe'ye vardı. Ve : Vay sana ey Sa'lebe, Allah Teâlâ senin hakkında şöyle şöyle âyet indirdi, dedi. Sa'lebe çıkıp Hz. Peygamber (s.a.) e geldi ve zekâtını kendisinden kabul buyurmasını istedi. Hz. Peygamber : Doğ­rusu Allah, senin zekâtını kabul etmemi yasakladı, buyurdu. Sa'lebe başına toprak saçmaya başladı da Allah Rasûlü (s.a.) ona : İşte senin işin bu, sana emretmiştim, bana itaat etmemiştin, buyurdu, Allah Ra­sûlü (s;a.), zekâtını almamakta ısrar edince Sa'lebe evine döndü. Allah Rasûlü (s.a.)onun zekâtını (vefatına kadar) almadı ve ondan hiç bir şey kabul etmedi. Halîfe olduğunda Ebubekir (r.a.) e geldi ve : Sen benim Allah Rasûlü katında derecemi ve ansâr içindeki yerimi biliyor­sun. Zekâtımı kabul et, dedi. Ebubekir: Allah Rasûlü (s.a.) senden ze­kâtı kabul etmedi, deyip zekâtını kabul etmeniekte ısrar etti. Vefatına kadar onun zekâtını almadı. Hz. Ömer (r.a.) halîfe olduğunda ona geldi ve : Ey mü'minlerin emîri, zekâtımı kabul et, dedi. Hz. Ömer : Ne Allah Rasûlü (s.a.) ve ne de Ebubekir senin zekâtını kabul etmemişken ben mi kabul edeceğim? dedi. Vefatına kadar da onun zekâtını kabul et­medi. Sonra Hz. Osman (r.a.) halîfe oldu. Ve ona gelip zekâtını kabul etmesini istedi. Hz. Osman: Senin zekâtını Allah'ın Rasûlü (s.a.), Ebu­bekir ve Ömer kabul etmemişken ben mi kabul edeceğim? dedi ve ze­kâtını kabul etmedi. Sa'lebe Osman'ın haHfeliği zamanında öldü.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Allah'a verdikleri va'di tutmadıkları ve yalanı âdet edindikleri için, kendisinin huzuruna çıkacakları güne ka­dar Allah kalblerine nifak soktu.» Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayet edi­len sahîh bir hadîse göre; o, şöyle buyurmuştur : Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, va'dettiğinde va'dinden döner, ken­disine bir şey emânet edildiğinde emânete hiyânet eder, Bu hadîsin bir­çok şâhidleri vardır ve en doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ : «Bilmezler mi ki; Allah onların içlerinde gizlediklerini de fısıltılarını da bilir. Ve Allah gayblan çok iyi bilendir.» âyetinde on­lara Allah'ın gizliyi ve açığı bildiğini, malları olunca sadaka verip şük­redeceklerini açığa vursalar dahi, onların içlerinde (gönüllerinde) olanı en iyi bilen olduğunu, onları kendilerinden daha iyi bildiğini haber ve­riyor. Zîrâ O, gayblan çok iyi bilendir. Gaybı ve açık olanı, her bir sırrı ve iki kişi arasındaki fısıltıları, açığa çıkanı ve gizli olanı en iyi O bilir.

79. Âyetin Tefsiri

Bunlar da münafıkların sıfatlarındandır. Hiç kimse, her durumda onların ayıplamalarından ve dil uzatmalarından kurtulamaz. Hattâ ta-saddukta bulunanlar dahi onlardan kurtulamaz : Onlardan birisi bol mal (zekât vermek üzere) getirse : Bu, riyakârdır, derler. Az bir şey getirse : Allah Teâlâ bunun sadakasından müstağnidir, derler. Nitekim Buhârî der ki: Bize Ubeydullah İbn Saîd'in... Ebu Mes'ûd'dan rivaye­tine göre; o, şöyle demiştir : Zekât âyeti nazil olduğunda; biz, sırtları­mıza yüklenir (getirir) dik. Bir adam geldi ve pek çok sadaka verdi. Riyakâr, dediler. Bir adam da geldi ve bir sâ' (miktarında) sadaka verdi. Allah Teâlâ bunun sadakasından müstağnidir, dediler de «Sa­daka vermekte gönülden davranan mü'minlere dil uzatan ve güçlerinin yetebildiğinden başkasını bulamayanlarla eğlenenleri Allah maskaraya çevirir.» âyeti nazil oldu. Bu hadîs, Müslim'in Sahîh'inde Şu'be kana­lıyla da rivayet edilmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd'in... Ebu Selîl'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Bizim Bakî'deki meclisimizde birisi yanımızda durdu ve şöyle dedi: Bana babam —veya amcam— rivayet etti ki o, Allah Rasûlü (s.a.) nü Bakî'de şöyle buyururken işitmiş: Kim bir sadaka verecek? Kıyamet günü bu sadakasında onun için ben şâhid olacağım. Sadaka olarak verme arzusu ile sarığımdan bir veya iki katmı çözdüm, ancak âdemoğluna gelen (utanç) bana da geldi ve sangımı yeniden sanp bağladım. Bir adam geldi ki, Bakî'de onun kadar siyah, onun kadar boyu kısa, onun, kadar gözü çirkin birisini görmemiştim. Bir de­veyi çekiyordu. Bakî'de o deveden daha güzelini görmedim. -Ey Allah'ın elçisi, zekât mı? (Bu zekât olur mu?) diye sordu. Allah Rasûlü; evet, buyuranca.: Bu deveyi al, dedi. Birisi ona dil uzatıp : Şu kimse şunu tasadduk ediyor. Allah'a yemin olsun ki bu deve ondan daha hayırlıdır, dedi. Bunu işiten Allah Rasûlü (s.a.) üç defa : Yalan söyledin, bilakis o, senden ve bu deveden daha hayırlıdır, buyurup yine üç defa : Yüz­lerce devesi olanlara yazıklar olsun, buyurdu. Kimler müstesna ey Al­lah'ın elçisi? diye sordular. Malı şöyle şöyle yapanlar müstesna, buyurup sağından ve solundan elleriyle topladı. Ve yine üç Sefa : Malı az, ibâ­deti çok olan kurtuluşa ermiştir, buyurdu.

Ali İbn Ebu Talha, bu âyet hakkında İbn Abbâs'tan onun şöyle dediğini nakleder : Abdurrahmân İbn Avf, Allah Rasûlü (s.a.) ne kırk ûkkiye altın getirdi. Ansârdan birisi de bir sâ' yiyecek getirdi.' Müna­fıklardan birisi: Allah'a yemin olsun ki Abdurrahmân getirdiğini sâ­dece gösteriş için getirmiştir, dedi. Muhakkak ki Allah ve Rasûlü şu bir sâ'dan müstağnidir, dediler.

îbn Abbâs'tan rivayetle Avfî der ki : Bir gün Allah Rasûlü insan­lara çıkıp onların içinde : Sadakalarınızı (zekâtlarınızı) toplayınız, diye nida etti. İnsanlar, zekâtlarını topladılar. Arkadan bir adam bir sâ' hurma getirdi ve : Ey Allah'ın elçisi, şu bir sâ' hurmayı geceleyin üc­retle sırtımda iple su taşıyarak kazandım. Gece iki sâ' hurma kazan­mıştım. Birini bıraktım, diğerini sana getirdim, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) ona bu bir sâ' hurmayı zekâtların içine serpmesini (koymasını) emretti. Bazıları onunla alay edip : Muhakkak ki Allah ve Rasûlü bun­dan müstağnidir. Allah ve Rasûlü senin bu bir sâ'mı ne yapsın? dediler. Sonra Abdurrahmân İbn Avf Allah Rasûlü (s.a.) ne : Zekât ehlinden kimse kaldı mı? diye sordu. Hz. Peygamber; hayır, buyurunca Abdur­rahmân İbn Avf ona : Benim yanımda zekâtlar hususunda (zekât ola­rak verilmek üzere) yüz ûkkiye altın var, dedi. Ömer îbn Hattâb ona: Sen deli misin? dedi. O : Bende hiç bir delilik yoktur, dedi. Hz. Ömer: Yapacağını yaptın mı? diye sordu, o : Evet, benim sekiz bin (dirhem param) var. Dörtbinini Rabbıma borç olarak veriyorum. Kalan dörtbin ise benim içindir, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) ona : Tuttuğunda (verme­yip bıraktığında) ve verdiğinde Allah seni bereketlendirsin, buyurdu. Münafıklar ona dil uzatıp : Allah'a yemîn olsun ki Abdurrahmân, bu verdiğini ancak gösteriş (riya) için vermiştir, dediler. Onlar yalancı­dırlar. O, bu hususta ancak gönülden davranmıştı. Allah Teâlâ onu ve bir sâ' hurma getiren yoksul arkadaşını ma'zûr gören bir âyet indirip kitabında şöyle buyurdu : «Sadaka vermekte gönülden davranan mü'-minlere dil uzatan...» Mücâhid ve bir çoklanndan da bu şekilde rivâyer edilmiştir.

İbn İshâk der ki: Mü'minlerden gönüllü sadaka verenler, Abdur-rahmân İbn Avf idi. Dörtbin dirhem sadaka vermişti. Diğeri de Aclân oğullarından Asım İbn Adiyy idi. Allah Rasûlü (s.a.) zekât vermeye te§vîk buyurmuştu. Abdurrahmân İbn Avf kalkfp dörtbin (dirhem) sadaka verdi. Âsmı da kalkıp yüz vesak hurmayı sadaka verdi. Her iki­sine de dil uzatıp : Bu, riyadan başka bir şey değil, dediler. Ancak gücü­nün yetebildiği kadarını sadaka olarak veren ise Amr İbn Avf oğulları­nın dostu Üneyf el-İrâşî oğullarından Ebu Akîl idi. Bir sâ' hurma getir­miş ve bunu zekât •mallarının içine boşaltmıştı. Aralarında ona gül­düler ve : Allah Ebu Akîl'in bir sâ'ından müstağnidir, dediler.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Tâlût İbn Abbâd'ın... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; o, şöyle anlatır: Allah Rasûlü (s.a.) : Sa­daka veriniz, muhakkak ki ben bir hey'et göndermek istiyorum, buyur­muştu. Abdurrahmân İbn Avf gelip : Ey Allah'ın elçisi, benim yanımda dörtbin (dirhem) var. İkibinini Rabbıma borç veriyorum. İkibini de ailem içindir, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) : Verdiğinde Allah seni bereket­lendirsin, yanında tuttuğunda Allah seni bereketlendirsin, buyurdu. Ansârdan birisi geceleyin iki sâ' hurma kazandı ve : Ey Allah'ın elçisi, iki sâ' hurma kazandım. Bir sâ'ı Rabbıma borç veriyorum, bir sâ' da ailem içindir, dedi. Münafıklar onunla alay edip dil uzattılar ve : İbn Avf'ın vermiş olduğu ancak riya içindir. Ve : Allah ve Rasûlü şunun bir sâ'ından müstağni değiller mi? dediler de Allah Teâlâ:' «Sadaka vermekte gönülden davranan mü'minlere dil uzatan ve güçlerinin yetebildiğinden başkasını bulamayanlarla eğlenenleri Allah maskaraya çevirir.» âyetini indirdi. Sonra hadîsi Ebu Kâmil kanalıyla... Ömer İbn Ebu Seleme'-den, onun da babasından mürsel olarak rivayet etmiş ve Tâlût'tan baş­kasının hadîsi müsned olarak rivayet etmediğini söylemiştir.

İmâm Ebu Ca'fer îbn Cerîr der ki: Bize ibn Vekî'nin... İbn Ebu Akîl'den, onun da babasından rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Gece­leyin iki sâ' hurma karşılığı sırtımda iple su çektim. Bir sâ'ını yemeleri için aileme götürdüm. Diğerini takdim etmek üzere Allah Rasûlü (s.a.) ne götürdüm. Allah Rasûlü (s.a.) ne gelip; bunu haber verdim de : Ze­kâtın içine kat, buyurdu. Kavim alay edip : Muhakkak ki Allah, şu yoksulun sadakasından (zekâtından) müstağnidir, dediler. Bunun üze­rine Allah- Teâlâ: «Sadaka vermekte gönülden davranan mü'minlere dil uzatan...» mealindeki iki âyeti indirdi. Hadîsi bu şekliyle Zeyd İbn Habâb'dan rivayet eden Taberânî, Ebu Akîl'in isminin Habbâb olduğu­nu; Abdurrahmân İbn Abdullah İbn Sa'lebe de denildiğini ekler.

Allah Teâlâ : «... eğlenenleri Allah maskaraya çevirir.» buyurur ki onların bu kötü işlerine ve mü'minlerle alay etmelerine bir mukabele kabîlindendir. Zîrâ ceza, yapılan işin cinsinden olur. Allah Teâlâ onlara karşı, alay edenin davranışı ile mukabelede bulunmuştur. Böylece mü'-minlere dünyada yardım etmiş; münafıklara da âhirette elem verici bir azâb hazırlamıştır.

80. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ Peygamberi (s.a.) ne bu münafıkların mağfiret dilen­meye ehil olmadıklarını, onlar için isterse yetmiş defa mağfiret dilese bile Allah'ın onları bağışlamayacağını haber vermektedir. Buradaki yet­miş sayısının, onlar için mağfiret dilemeyi kesmek için zikredildiği de söylenmiştir. Zîrâ arablarm sözünde yetmiş sayısı, mübalağa İçin zikre­dilir. Yoksa bu sayıyla tahdîd ve fazlasını bu hükmün dışında bırak­mak için değil.

Burada mefhûm-ı muhalifin bulunduğu da söylenmiştir. Nitekim Avfî'nin îbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.), bu âyet nazil olduğunda : Rabbımı işittim, bana onlar hususunda ruhsat verdi. Allah'a yemîn olsun ki yetmiş defadan fazla mağfiret dileyece­ğim. Umulur ki Allah onları bağışlar, buyurmuştur. Halbuki Allah Teâ­lâ, onlara olan gazabının şiddetinden : «Onlar için mağfiret dilesen de, dilemesen de birdir. Allah onları kat'iyyen bağışlamayacaktır. Muhak­kak ki Allah, fâsıklar güruhunu hidâyete erdirmez.» (Münâfikûn, 6) buyurmuştur.

Şa'bî der ki: Abdullah İbn Übeyy'in hastalığı ağırlaşınca oğlu Hz. Peygamber (s.a.) e gelip : Muhakkak babam ölüm halindedir. Yanında bulunup ona duâ etmenizi isterdim, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) : İsmin nedir? diye sordu. O Hubâb İbn Abdullah, dedi. Allah Rasûlü : Bilakis sen Abdullah İbn Abdullah'sın. Hubâb şeytân ismidir, buyurdu ve onun­la birlikte gidip Abdullah İbn Übeyy'in yanında bulundu, ona gömleğini giydirdi. O, terli idi. Ona duâ etti. O bir münafık olduğu halde ona duâ mı ediyorsun? denildi de şöyle buyurdu : Muhakkak ki Allah Teâlâ : «Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de...» buyurmuştur. Muhakkak ki ben onun için yetmiş, yetmiş ve yetmiş defa mağfiret dileyece­ğim. Hadîs Urve İbn Zübeyr, Mücâhid İbn Cebr ve Katâde İbn Diâme'-den de rivayet edilmiş olup bunları îbn Cerîr kendi isnâdları ile rivayet etmiştir.