KURTUBÎ TEFSÎRİ
Tevbe Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 2
Bir başka kesim de şöyle demektedir: Yanında bir günlük akşam yemeği bulunan kimse zengindir. Bu görüş Hazret-i Ali'den de rivâyet edilmiştir. Ayrıca bu kanaatin sahipleri Hazret-i Ali'nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet ettiği şu âyetini da delil göstermişlerdir: "Her kim zengin olmakla birlikte birşeyler dilenecek olursa, bununla cehennem ateşinde kızdırılmış taşlarının çoğalmasını istemiş olur." Ashâb: Ey Allah'ın Rasûlü zenginlik nedir diye sorunca, O da: "Bir gecelik akşam yemeği" diye buyurmuştur. Bu hadisi Dârakutnî rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: Bunun isnadında Amr b. Halid vardır ki, o metruk bir ravidir. Dârakutnî, II, 121. Bunu, Ebû Dâvûd da Sehl b. El Hanzaliye'den, o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet etmiştir ki, bu rivâyette şu ifadeler de vardır: "Her kim yanında kendisini zengin kılacak olan bir miktar bulunduğu halde dilenecek olursa o, cehennem ateşini çoğaltmak isteyen birisi demektir." en-Nüfeylî, bir başka yerde de: "Cehennem'in kor ateşini..." demiştir. Ashâb: Ey Allah'ın Rasûlü, kişiyi ihtiyaçtan kurtarıp zengin kılan nedir? -en-Nüfeyli ise bir başka yerde: Dilenmenin söz konusu olmadiğ) zenginlik nedir?- diye sordular, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Sabah ve akşam ona yiyecek olarak yetecek miktardır."en-Nüfeylî, bir başka yerde şöyle buyurduğunu kaydeder: "Bir gün ve bir gece, yahut bir gece ve bir gün onu doyuracak kadar bir şeylerinin olmasıdır." Ebû Dâvûd, Zekat 24. Dârakutnî, II, 121. (2) Ebû Dâvûd, Zekat 24.
Derim ki: İşte zekât almayı câiz kılan fakirliğin açıklanmasına dair gelen görüşler bunlardır.
"Fakirler" lâfzının mutlak kullanılışı, yalnızca müslümanlara tahsis edilip ehl-i zimmetin dışarda kalmasını gerektirmemektedir. Şu kadar var ki, sadakaların (zekâtın) müslüman zenginlerden alınıp onların fakirlerine verileceğine dair haberler birbirini destekleyici mahiyette gelmiştir.
İkrime der ki: Fakirler müslümanların fakirleridir, miskinler ise kitap ehlinin fakirleridir.
Ebû Bekr el-Absî der ki: Ömer b. el-Hattâb, gözleri görmeyen ve Medine kapısında bir kenara bırakılmış zimmi bir kimseyi görünce, ona: Bu halin ne diye sorunca adam: Cizye uğrunda beni ücretle çalıştırdılar. Nihayet gözlerim görmez olunca, beni bıraktılar ve bana birşeyler getirecek hiçbir kimsem de yok. Bu sefer Hazret-i Ömer: Durum böyle ise sana âdil davranilmış olmaz, dedikten sonra, onun gıdasını karşılayacak ve halini düzeltecek kadarının verilmesini emrettikten sonra şöyle dedi: Bu, yüce Allah'ın haklarında:
"Sadakalar ancak fakirlere ve yoksullara... mahsustur" buyurduğu kimselerdendir. Bunlar ise kitap ehlinin kötürüm düşmüş olanlarıdır.
Şanı yüce Allah:
"Sadakalar ancak fakirlere yoksullara... mahsustur" diye buyurup da çoğul bir isme karşılık çoğul bir ismi sözkonusu etti ki, burada çoğul ismin birisi sadakalardır, diğeri ise bunların harcama yerleridir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bunu beyan ederek: Muâz b. Cebel'e, -Yemen'e gönderdiğinde- şöyle talimat vermiştir: "Onlara, Allah'ın üzerlerine zenginlerinden alınıp fakirlerine verilen bir sadakayı farz kıldığını da haber ver."2. başlıkta ilgili nouı bakınız. Böylelikle Hazret-i Peygamber her bir belde ahalisine oranın zekâtını tahsis etmiştir.
Ebû Dâvûd'un rivâyetine göre Ziyad, ya da emirlerden birisi, İmrân b. Husayn'ı zekât tahsili için göndermişti. Geri döndüğünde bu emir İmrân'a: Mal nerede diye sormuş, o da; Sen, mal için mi beni gönderdin? Biz, o mah Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın döneminde iken aldığımız yerlerden aldık ve yine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın döneminde iken harcadığımız bir yerde harcadık. Ebû Dâvûd, Zekât 23; İbn Mâce, Zekât 14.
Dârakutnî ve Tirmizî'nin rivâyetine göre; Avn b. Ebi Cuheyfe, babasından şöyle dediğini rivâyet eder: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın gönderdiği zekat toplama memuru bizim yanımıza geldi. Zekatı zenginlerimizden aldı, fakirlerimiz arasında dağıttı. Ben de yetim bir çocuk idim. Bana zekat mallarından genç bir dişi deve verdi. Tirmizî der ki: Bu hususta İbn Abbâs'tan da rivâyet edilen bir hadis vardır. İbn Ebi Cuheyfe'nin yoluyla gelen hadis hasen bir Tîrmizi, Zekat 21. hadistir.
6. Zekâtın Tahsil Edildiği Yerden Başka Yere Taşınması ve Zekât Olarak Verilmesi Gereken Malın Kıymetinin Verilmesi:
İlim adamları zekâtın tahsil edildiği yerden bir başka yere taşınması hususunda Üç farklı görüşe sahiptirler:
Birinci görüşe göre zekat, tahsil edildiği yerden taşınmaz. Bunu Suhnûn ve İbnü'l-Kasım ifade etmişlerdir ki, daha önce belirttiğimiz gerekçe dolayısıyla sahih olan görüş budur. Yine İbnü'l-Kasım der ki: Eğer bir zaruret dolayısıyla bir bölümü başka bir yere aktarılacak olursa görüşüme göre bu da doğrudur. Suhnûn'dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: İmâm'a: Ülkenin herhangi bir yerinde ileri derecede ihtiyaç bulunduğuna dair bir haber ulaşacak olursa, bu ihtiyaç sebebiyle tahsil edilmesi hakkedilen sadakanın bir bölümünü ihtiyacın bulunduğu yere taşıması câiz olur. Çünkü ihtiyaç ortaya çıkacak olursa, ihtiyaç sahiplerinin muhtaç olmayanlardan öne geçirilmesi gerekir. Zaten "müslüman müslümanın kardeşidir. Onu (tehlikeye ve düşmana) teslim etmez, ona zulmetmez." Buhârî, Mezâlim 3, İkrah 7; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvûd, Edeb 38; Tirmizî, Hudûd 3; Müsned, II, 91.
İkinci görüşe göre zekat tahsil edildiği yerden başka bir yere taşınabilir. Mâlik de bu görüştedir. Bu görüşün delili ise rivâyet edilen şu Hadîs-i şerîftir: Muâz (radıyallahü anh) Yemenlilere şöyle demiş: Siz bana hamîs (beş arşın uzunluğundaki kumaş) yahut da lebîs (denilen giyilen elbise) getirin, onları sizden zekât olarak mısır ve arpa yerine alayım. Çünkü böylesi hem sizin için daha kolay, Iıem de Medine'de bulunan muhacirler için daha faydalıdır." Bu hadisi de Dârakutnî ve başkaları rivâyet etmiştir. Dârakutnî, II, 100. Dârnkutnî, hadisin akabinde: "Bu hadis mürseldir, Tâvûs, Muâz b. Cebel'e yetişmemiştir' demektedir.
Hamîs, müşterek (birden çok mana hakkında kullanılabilen) bir lâfızdır. Burada, uzunluğu beş arşın gelen elbiselik kumaş demektir. Denildiğine göre bu kumaşa bu ismin veriliş sebebi, onu ilk dokuyanın Yemen kırallarından birisi olan "el-Hıms" oluşu dolayısıyladır. Bunu İbn Faris "el-Mücmel"de, el-Cevherî ve başkaları da nakletmişlerdir.
Bu hadiste iki hususa delil vardır: Birincisi, bizim sözünü ettiğimiz, zekatın Yemen'den Medine'ye taşınarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın zekatı paylaştırmayı gerçekleştirmesidir, bunu da yüce Allah'ın:
"Sadakalar ancak fakirlere... mahsustur" âyeti desteklemekte ve bu âyette bir beldedeki fakirler ile diğerindeki fakirler arasında herhangi bir ayrım gözetilmemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
İkincisi ise, zekâtta kıymetin alınması hususu: Zekâtta, zekât olarak verilmesi gereken aynî malın kıymetinin verilmesi hususunda İmâm Mâlik'ten farklı rivâyetler gelmiştir. Bir seferinde bunu câiz kabul ederken, bir diğer seferinde bunun câiz olmadığını söylemiştir. Câiz oluşunun gerekçesi -ki bu, Ebû Hanîfe'nin de görüşüdür- sözünü ettiğimiz bu Hadîs-i şerîftir. Buhârî'nin Sahih'inde de Enes yoluyla gelen hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Her kimin yanındaki develerin zekatı bir cezea'yı (beş yaşına basmış dişi deve) bulur da yanında cezea bulunmamakla birlikte, hikka (dört yaşında dişi deve) bulunuyor ise, ondan bu cezea alınır. Bununla birlikte kolayına gelen iki koyun, yahut yirmi dirhem daha (aradaki yaş farkı olarak) alınır.." Buhârî, Zekât 37: Ebû Dâvûd, Zekât 5; Nesâî, Zekât 5, 10; İbn Mâce, Zekât 10.
Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Bugün için onları (fakirleri) dilencilik yapmak ihtiyacından kurtarın." Dârakutnî, II, 153.
Bununla, Ramazan bayramı birinci günü (verilen fıtır sadakasını) kastetmektedir. Hazret-i Peygamber bu âyeti ile fakirlerin ihtiyaçları karşılanmak suretiyle dilencilik yapma ihtiyacından kurtarılmasını istemektedir. Buna göre onların ihtiyaçlarını kapatan herbir şeyi vermek câiz olur. Yüce Allah da:
"Mallarından bir sadaka al..." (et-Tevbe, 9/103) diye buyurmakta ve bunlar arasında herhangi bir tahsise gitmemektedir.
Bununla birlikte Ebû Hanîfe, zekatın bedeli olarak bir evde oturmanın verilemeyeceği görüşündedir. Mesela bir kimsenin beş dirhem zekat vermesi gerekirken, bir aylığına bir fakiri sahip olduğu evinde bedelsiz iskan ettirirse bu (zekat olarak) câiz olmaz. Çünkü o, bedelsiz iskan etmek bir mal değildir, der.
(Mâliki) mezhebinin kuvvetli görülen görüşü olan "değerlerin zekat olarak verilmesi câiz değildir" şeklindeki görüşüne gelince, buna da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın su âyeti gerekçe gösterilmektedir: "Beş devede bir koyun, kırk koyunda da bir koyun (zekat vardır)." Buhârî, Zekat 38: Ebû Dâvûd, Zekat 5; Nesâî, Zekât, 5. 10; İbn Mâce, Zekât 10. Hazret-i Peygamber burada açıkça "koyun" verileceğini ifade etmiştir. Eğer koyun verilmeyecek olursa, emroluna-m yerine getirmiş olmaz. Emrolunan yerine getirilmeyecek olursa da o emri yerine getirmek yükümlülüğü baki kalmaya devam eder.
Üçüncü görüşe göre de, fakir ve yoksulların payları, (zekatın tahsil edildiği) o yerde paylaştırılır. Diğer paylar ise İmâmın içtihadına uygun olarak bir yerden başka bir yere aktarılır. Ancak birinci görüş sahih olan görüştür. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
7. Zekâtın Thhsil Edildiği Yer Malın Bulunduğu Yer midir, Yoksa Mükellefin Bulunduğu Yer midir?
Zekâtın tahsil edildiği yeri tesbit etmekte muteber olan, senenin bitimi esnasında malın bulunduğu yer midir ve bu durumda zekât orada mı dağıtılır, yoksa muhatap malın maliki olduğu için malikin bulunduğu yer midir? Bu konuda İki görüş vardır. Ebû Abdullah, Muhammed b. Huveyzimendad, Ahkâm (el-Kur'ân) adlı eserinde ikinci görüşü tercih eder ve şöyle der: Çünkü zekâtı vermek emrine muhatap olan insandır.
Dolayısıyla mat ona tabi olur. O bakımdan muhatabın bulunduğu yere göre hükmün verilmesi icabeder. Tıpkı yolcu gibi. Yolcu, kendi beldesinde zengin, fakat bir başka yerde fakir olabilir. O bakımdan onun bulunduğu yere göre hüküm verilir.
Müslüman Bir Fakir Zannıyla Zekât Veren Bir Kimse, O Kişinin Böyle Olmadığını Farketmesi Halindeki Hüküm:
Bir kimse, nıüslüman fakir diye birisine zekât verecek olsa, daha sonra onun bir köleye yahut bir kâfire veya bir zengine zekât verdiği açığa çıkacak olursa, hükmün ne olacağına dair İmâm Mâlik'ten farklı rivâyetler gelmiştir. Bir seferinde: Bu zekâtı yeterlidir derken, bir başka seferinde: Yeterli değildir demiştir.
Daha sahih kabul edilen ve yeterli olduğuna dair görüşünün açıklaması şöyledir Müslim, Ebû Hüreyre'den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet eder: "Bir adam: Ben bu gece bir sadaka vereceğim, demiş ve sadakasını alıp çıkmış. Zaniye bir kadının eline vermiş. Sabah olunca insanlar: Bu gece zaniye bir kadına sadaka verildi diye konuşur olmuşlar. Adam da; Allah'ım, bir zaniye'ye (sadaka) verdiğimden dolayı Sana hamd olsun. Yine: Sadaka vereceğim demiş. Sadakasını alıp çıkmış ve onu zengin bir kimsenin eline bırakmış. Sabah olunca insanlar: Zengin bir kimseye sadaka verilmiş diye konuşmaya başlamışlar. Yine adam, Allah'ım zengin bir kimse(ye verdiğim sadaka) dolayısıyla Sana hamd ederim. Mutlaka bir sadaka daha vereceğim diyerek sadakasını alıp çıkmış, bu sefer de o sadakayı bir hırsızın eline bırakmış. Sabah olunca insanlar: Bir hırsıza sadaka verilmiş diye konuşmaya başlamışlar. Adam: Allah'ım, zanıye bir kadına, bir zengine, bir hırsıza (yerdiğim sadaka) dolayısıyla Sana hamd ederim. Ona gelinerek şöyle denilmiş: Verdiğin sadaka kabul olundu, Zaniye kadın olur ki bu sadaka dolayısıyla zinadan uzak kalır, iffetini korur. Zengin de olur ki ibret alır da Allah'ın kendisine verdiklerinden infak eder. Hırsız da olur ki bu sadaka sebebiyle iffetli davranarak hırsızlığından uzak kalır." Müslim, Zekât 78; Nesâî, Zekât 47; Müsned, II, 322, 350.
Yine rivâyet edildiğine göre, adamın birisi malının zekatını ayırıp babasına vermiş. Sabah olunca durumu öğrenmiş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sorunca ona şöyle buyurmuş: "Sana hem verdiğin zekâtının ecri, hem de akrabalık bağını gözetme ecri yazıldı. O bakımdan senin iki ecrin vardır."
Zekât âyetinin ihtiva ettiği anlam açısından da konuya bakılacak olursa, zekât veren kimseye zekât vereceği kişiyi tesbit için içtihatta bulunması uygun görülmüş, buna müsaade edilmiştir. Zekat veren ictihad edip zekat almaya ehil olduğunu zannettiği kimseye verecek olursa, yerine getirmekle yükümlü olduğu görevini ifa etmiş olur.
Bu şekilde verilen bir zekatın yeterli olmayacağına dair görüşüne gelince; bu da şöyle açıklanır: O, bu durumda zekatını zekat almaya hak eden bir kimseye vermemiştir. Onun bu davranışı kastî yapılan bir fiile benzer. Ayrıca malî tazminatlar hususunda kasıt ile hata arasında bir fark yoktur. Bundan dolayı miskinler aleyhine telef etmiş olduğu bu malın tazminatını ödemesi icabeder ki, onların hakları böylelikle onlara ulaştırılmış olsun.
8. Vaktinde Verilen Zekât ile Sonra Verilen Zekâtın Telef Olmasının Hükmü:
Bir kimse zekatını vaktinde çıkartıp bir kenara ayırsa ve kendisinin bir kusuru bulunmaksızın telef olursa, tazminatını ödemez. Çünkü bu durumda o, fakirlerin vekili durumundadır.
Eğer vaktinden bir süre sonra çıkartıp bu çıkarttığı zekat malı telef olursa, tazminatını öder. Çünkü zekatı vaktinden sonraya bırakmıştır. Böylelikle zekat artık onun zimmetine taalluk etmiş olur. Tazminatım ödemesinin sebebi işte budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
9. Zekâtın İslâm Devlet Başkanına Verilmesi ve Kişinin Kendisi Tarafından Bizzat Ödenmesi:
Eğer Îman (İslâm Devlet Başkanı) zekâtı alıp harcamakta adaletli davranıyor ise, mal sahibinin ister nakit parada, ister başkalarında olsun zekâtı bizzat hak sahiplerine vermeyi üstlenmesi câiz değildir. Nakit paranın zekâtını, sahiplerine zekât verecek kişi ödeyebilir de denilmiştir.
İbnu'l-Macişun der ki: Bu, zekâtın özel olarak fakir ve yoksullara (miskinlere) verilmesi halinde caizdir. Şayet zekâtın bunların dışındaki sınıflara harcanmasına ihtiyaç varsa, o kimselere İmâmdan başka hiçbir kimse zekât dağıtmaz.
Bu bölümün diğer meseleleri oldukça fazladır. Ana konularım bu açıkladıklarımız teşkil etmektedir.
10. Zekât Toplama Memurları:
Yüce Allah:
"Onu toplamakla görevlendirilenlere" âyeti ile İmâmın bu konuda vekâlet vermek suretiyle zekât tahsil etmek üzere gönderdiği zekât toplayıcılarını kastetmektedir. Buhârî, Ebû Humeyd es-Sâidî'den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Esd (Ezd de denilir) tilerden, İbn el-Lutbiyye diye bilinen bir kimseyi Süleymoğullarının zekatını toplamak üzere gönderdi. Dönüp geldiğinde Hazret-i Peygamber onunla hesaplaştı. Buhârî, Hibe 17, Hiyel 15, Ahkâm 24, 41, Eyınan 3; Müslim, tınâre 26, 27; Ebû Dâvûd, Harâc 11; Dârimî, Zekât 31. Siyer 52; Müsned, V, 423.
İlim adamları zekat tahsildarlarının alacakları miktar hususunda üç farklı görüş ileri sürmüşlerdir. Mücahid ve Şâfiî, alacakları miktar sekizde birdir, derler.
İbn Ömer ve Mâlik ise, onlara yaptıkları iş kadar ücret verilir, demişlerdir. Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının görüşü de budur. Derler ki: Böyle bir kimse, fakirlerin maslahatı için başka işlerini bırakmış kendisini bu işe vermiştir. O bakımdan böyle bir kimseye ve onun yardımcılarına yetecek miktarı (ücreti) vermek, onlar için tahakkuk eder. Nitekim kadın, kocasının hakkı dolayısıyla başka şeylerle uğraşmadığından dolayı onun ve ona tabi olan bir veya iki hizmetçinin nafakasını karşılamak kocaya ait olur. Bunun sekizde bir diye miktarı tesbit edilemez. Aksine bu konuda -sekizde bir veya daiıa çok olsun- yeterli alacak miktar muteberdir. Tıpkı hakimin alacağı maaş gibi.
Ancak günümüzde yardımcılara da yetecek miktar muteber değildir; çünkü bu katıksız bir israf haline dönüşmüştür.
Üçüncü görüşe göre iser beytü'l-malden ücrederi ödenir. İbnü'l-Arabî der ki: Bu, İbn Ebi Uveys ile Dâvûd b. Said b. Zenbua'nın, Mâlik b. Enes'den yaptıkları rivâyete göre sahih bir görüş olmakla birlikte, delil İtibariyle zayıftır. Çünkü şanı yüce Allah nas ile onların paylarını bize bildirmiş bulunmaktadır. Mantikî kıyaslarla bu nassı nasıl bir kenara bırakabiliriz? Doğru olan onlara verilecek ücret miktarında İctihad yapılabileceğidir. Çünkü önceden de geçtiği üzere, zekâtta hak sahibi sınıfların sayılmasına dair ilâhî beyan, zekât verileceklerin açıklanması içindir. Zekâttan, hak edilen miktarın tesbiti kastıyla değildir.
Zekât tahsildarının Haşimoğullarından olması halinde fukahânın görüşleri farklıdır. Ebû Hanîfe, Hazret-i Peygamberin: "Şüphesiz ki sadaka (zekat) Muhammed âline helâl değildir. Çünkü o, insanların pislikleridir" Müslim, Zekât 167,168; Ebû Dâvûd, Harfe 20; Nesâî, Zekât 95. Kasınıı'L-Fey" 15; Muoatta', Sadaka 13; Müsned, VI, 66. hadisi dolayısıyla bunu câiz kabul etmez. Çünkü bu da bir bakıma bir sadakadır. Çünkü tahsildara verilen ücret sadakanın bir bölümüdür. O bakımdan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın akrabalarını, insanların mallarının kirlerini temizleyen bu bölümden tenzih etmek ve onların şereflerini her bakımdan korumak kastıyla bu ücret de her yönüyle sadaka gibi kabul edilir.
Mâlik ve Şâfiî ise, Haşiraoğullarına mensup birisinin zekat tahsildarlığı yapmasını câiz kabul ederler ve böylesine yaptığı işin ücreti verilir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ali b. Ebî Tâlib'i zekat tahsildarı olarak gönderdiği gibi, Yemen'e de zekat tahsildarı olarak onu göndermiştir. Haşimoğullarından da bir topluluğu bu maksatla görevlendirdiği gibi, ondan sonraki halifeler de aynı şekilde onları görevlendirmişlerdir. Çünkü bu maksatla görevlendirilen bir kimse mubah olan bir işi yapmak üzere ücretle tutulan birisidir. Dolayısıyla bu hususta diğer sebepleri de nazar-ı İtibara alarak Haşimî olan ile olmayanın eşit tutulması gerekmektedir.
Haneliler ise derler ki: Hazret-i Ali ile ilgili olarak nakledilen hadiste Hazret-i Ali'ye zekâttan bir pay verildiğine dair bir irade yoktur. Eğer (Haşimoğullarına mensup olan) o kimseye zekatın dışındaki bir maldan ücret verilirse bu câiz olur. Bu görüş Mâlik'ten de rivâyet edilmiştir.
11. Zekat Tahsildarlığı Dışındaki Dini Görevler ve Bunlar için Ücret Almak:
Yüce Allah'ın:
"Onu toplamakla görevlendirilenlere" âyeti, zekât toplamak, kâtiplik, kassam (şayi' hisseli malları paylaştıran), âşir (ticaret mallarından öşür alan kimse) ve bunların dışında kalan farz-ı kifaye kabilinden olan İşleri yapan her bir kimsenin bu işine karşılık ücret almasının câiz olduğuna delil teşkil etmektedir. Namaz kıldırmak için İmâmlık da bu kabildendir. Çünkü namaz, her ne kadar bütün mükelleflere yönelik bir emir ise de onlardan birisinin İmâmlık yapmak üzere öne geçirilmesi farz-ı kifayedir. O bakımdan ona karşılık ücret almanın caizliği hususunda şüphe bulunmamaktadır. İşte bu bahsin asıl delili de budur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Hanımlarımın nafakasından ve âmillerimin ücretlerinden sonra artıp geride bıraktığım ne varsa sadakadır" Buhârî, Vesâyâ 32, Fardu'l-Huıns 3, Ferâiz 3; Müslim, Cihâd 55; Muvatta’'', Kekim 28; Müsned, II, 242, 376, 464. âyeti ile buna işaret etmektedir. Bu açıklamaları İbnü'l-Arabî yapmıştır.
12. Kalpleri Alıştırılmak İstenenler:
"Kalpleri alıştırılmak İstenenlerden zekâtın paylaştırılmasının sözkonusu edildiği bu âyetteki:
"Kalpleri alıştırılmak istenenlere..." âyetinden başka bir yerde Kur'ân-ı Kerîm'de, söz edilmemektedir.
Kalpleri İslâm'a alıştırılmak istenenler, İslâm'ın ilk dönemlerinde müslüman olduğunu açığa vuranlar arasından yakînlerinin zayıflığı dolayısıyla zekattan kendilerine bir pay verilmek suretiyle İslâm'a ısındırılmak İstenen bir kesim idi.
ez-Zührî der ki: Kalpleri alıştırılmak istenenler, zengin dahi olsa İslâm'a giren yahudi veya hristiyan kimselere denilir. Müteahhir âlimlerden kimisi de şöyle demektedir: Bunların nitelikleri hususunda görüş ayrılığı vardır. Bunlar, İslâm'a alıştırılıp ısındırılmak maksadıyla kendilerine birşeyler verilen kâfirlerden bir gruptur. Ve bunlar, genelde baskı ve kılıç zoruyla müslüman olmamakla birlikte, bağış ve ihsanlarla İslâm'a giren gençlerdi, denildiği gibi, şöyle de denilmiştir: Bunlar, zahiren İslâm'a girmiş, fakat kalplerinde kesin kanaat hasıl olmamış bir topluluktur. İslâm kalplerinde iyice yer etsin diye kendilerine (zekâttan) bir miktar verilen bir topluluktur.
Bir diğer görüşe göre bunlar, kendilerine tabi olunan müşriklerin büyükleridirler. Onlara uyan kimselerin İslâm'a ısındırılmaları kastıyla onlara birşeyler verilirdi. (Bu, müteahhir ilim adamı) der ki: Bu görüşler birbirlerine yakındır. Hepsinden maksat da, müslümanlığı gerçek anlamıyla ancak kendisine yapılacak bağış ile iyice yerleşen kimselere birşeyler vermektir. Bu, sanki bir çeşit cihadı andırmaktadır,
Müşrikler de üç sınıftır. Bir bölüm, kendisine karşı delil ortaya konulması suretiyle, bir bölüm yenik düşürülmek ve kahredilmek suretiyle, bir bölümü de kendisine iyilik yapılması ile şirkinden döner. Müslümanların işlerine nezaret eden İmâm İse, her bir bölüme karşı o kimsenin küfürden kurtarılması ve kurtuluşuna sebep teşkil edecek uygulamada bulunur. Müslim'in Sahih'inde Enes'den rivâyet edildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ensar'a şöyle demişti: "Ben, henüz küfürden yeni çıkmış bir takım kimselere onları (kalplerini İslâm'a) ısındırmak kastıyla birşeyler veriyorum..." Buhârî, Fardu'l-Hums 19, Meğdzî 56; Müslim, Zekât 132; Müsned, III, 166.
İbn İshak der ki: Hazret-i Peygamber bunlara, hem kendilerini İslâm'a alıştırmak, hem de kavimlerinin de onlar vasıtasıyla İslâm'a alışmasını sağlamak kastıyla birşeyler vermişti. Bunlar şerefli, soylu kimseler idi. (Mesela), Ebû Süfyan b. Harb'e yüz deve, oğluna yüz deve, Hakîm b. Hizâm'a yüz deve, el-Hâris b. Hişam'a yüz deve, Süheyl b. Amr'a yüz deve, Huveytıb b. Abdİ-luzza'ya yüz deve, Safvan b. Ümeyye'ye yüz deve vermiştir. Aynı şekilde Mâlik b. Afv ile el-Alâ b. Cariye'ye de yüz deve vermiştir. İşte bunlar (kendilerine yüz deve verilen) "Ashâbu’l-Miîn" diye anılan kimselerdir. Kureyşten bir takım kimselere de yüz deveden daha az bağışta bulunmuştur ki, Mahreme b. Nevfel ez-Zührî, Umeyr b. Vehb et-Cumahî, Hişam b. Amr el-Âmirî bunlardandır. İbn İshak (devamla) der ki: Bunlara ne kadar verdiğini bilemiyorum. Said b. Yerbu'a elli deve, Abbas b. Mirdas es-Sülemî'ye de az sayıda develer vermişti. Bundan dolayı öfkelenen Abbas, bu hususta şu (anlamdaki) şiiri söylemişti:
"Geniş ve sert yerde, taylar üzerinde hücumun ile telâfi ettiğin bir talandı.
Ve ben, kavmi uyumasınlar diye uyandırırdım; insanlar uyuduğunda uyumadım.
Benim talanım ile (atım) el-Ubeyd'in (sırtındaki) talan; Uyeyne ile
el-Akra arasında pay edildi.
Ve ben Savaşta korkusuzca hücum eden bir kimse idim. Ama ne bana
birşey verildi, ne de benden birşey alındı.
Ancak bana küçük birkaç deve verildi, dört ayağı sayısınca.
Ne Hısn, ne Habis toplanma yerinde (babam) Mirdas'a üstün değillerdi.
Hem ben, onlardan herhangi birisinden de aşağı değildim.
Ve bugün sen kimi alçaltırsan artık bir daha o kimse yüceltilemez."
Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Gidin de onun bana karşı uzayan dilini kesiniz"diye buyurdu. Nîsbeten daha kısa rivâyet için bk. Müslim, Zekat 137. Bunun üzerine hoşnut olana kadar ona da bağışta bulunuldu. Bu, onun dilinin kesilmesi demekti.
Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Kalpleri İslâm'a alıştırılmak istenenler arasında en-Nudayr b. el-Hâris b. Alkame b. Kelede’de zikredilmiştir. Bu ise, Bedir'de öldürülen en-Nadr b. el-Haris'in kardeşidir. Başkaları ise onu Habeşistan'a hicret eden kimseler arasında zikretmişlerdir. Eğer Nudayr, Habeşistan'a hicret eden kimseler arasında ise, kalbi İslâm'a alıştırılacak kimselerden olmasına imkan yoktur. Habeşistan'a hicret eden kimse ilk muhacirlerden olup imanın kalbinde sağlam yer ettiği ve imanı uğrunda çarpışan kimselerdendir. Böyle bir kimse imanı kalbinde sağlam yer etsin diye alıştırılacak kimselerden olamaz.
Ebû Ömer (b. Abdİ’l-Berr) der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Mâlik b. Avf b. Sa'd b. Yerbû' en-Nasrî'yi Kays kabilelerinden olup, kavminden müslüman olan kimselerin zekatını toplamak üzere gönderdi ve Şakulilere baskın yapmasını emretti. O da emredileni yaptı ve onları oldukça sıkıştırdı. Kalpleri İslâm'a ısındırılanlar da güzel bir şekilde İslâm'a bağlandılar. Ancak, Uyeyne b. Hısn bu hususta zan altında kalmaya devam etti. Diğer kalpleri İslâm'a alıştırılanlar arasında fazilet bakımından farklılıklar vardır. Onlardan kimisi hayırlı ve fazileti ittifakla kabul edilmiş üstün bir kimsedir. Haris b. Hişam, Hakîm b. Hizam, İkrime b. Ebi Cehil ve Süheyl b. Amr gibileri. Kimileri de bunlardan daha aşağı derecededirler. Zaten yüce Allah peygamberleri de, diğer mü’min kullarını da kimini kiminden üstün kılmıştır. O, bunların halini en iyi bilendir. Mâlik der ki: Bana ulaştığına göre Hakim b. Hizam daha sonraları kalbi İslâm'a alıştırılmak istenenlerden birisi olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisine, verdiklerini çıkartıp sadaka olarak dağıtmıştır.
Derim ki: Hakim b. Hizam ile Huveytıb b. Abduluzza'nın her birisi yüzyirmi yıl yaşadı. Bunların altmış yılını cahiliye döneminde, altmış yılını da İslâm döneminde yaşadılar. Ben, İmâm hocamız hafız Ebû Muhammed Abdulazim'i şöyle derken dinledim: Ashâb-ı Kiramdan iki kişi vardır ki bunlar, cabiliye döneminde altmış yıl, İslâm olarak da altmış yıl yaşamışlar ve Medine'de hicretin 54. yılında vefat etmişlerdir. Bunlardan birisi Hakîm b. Hizam'dır. Hakîm b. Hizam, fil yılından onüç yıl önce Kâ'benin içinde dünyaya gelmiştir. İkincisi ise Ensardan Hassan b. Sabit b. el-Münzir b. el-Haram'dır. Bunu, ayrıca Ebû Ömer ile Osman eş-Şehrezurî "Kitabu Marifeti Envai İlmi'l-Hadis" (İbn Salaiı Mukaddimesi diye bilinir) adlı eserinde de zikretmekte ve bundan başka kimseyi sözkonusu etmemektedirler.
Huvaytıb (b. Abduluzza)'yı, Ebû'l-Ferec el-Cevzî "el-Vefâ fi Şerefi'l-Mustafâ" adlı eserinde zikrettiği gibi; Ebû Ömer de Huvaytıb'ı "Kitabu's-Sakabe (el-İstîâb)" adlı eserinde zikrederek altmış yaşında iken müslüman olduğunu ve yüzyirmi yaşında vefat ettiğini nakletmektedir. Ayrıca Ebû Ömer, Abdurrahman b. Avfın kardeşi Hamnen b. Avfin da müslüman olarak altmış yıl, daha önce cahiliye döneminde de (müslüman elmadan önce) altmış yıl yaşadığını sözkonusu eder.
Kalpleri İslâm'a alıştırılmak istenenler arasında Muaviye ile babası Ebû Süfyan b. Harb da sayılmıştır. Muaviye'nin onlardan sayılması uzak bir ihtimaldir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu vahiy kâtipliği, valiyin okunması için emin görmüş ve onunla oturup kalkmış iken nasıl onlar arasında sayılabilir ki? Hazret-i Ebû Bekir'in halifeliği dönemindeki hali ise bundan daha ünlü ve daha açıktır. Babasının, kalbi İslâm'a alıştırılmak İstenenlerden olduğunda söylenecek bir söz yoktur. Kalpleri İslâm'a alıştırılacak kimselerin sayıları hususunda farklı kanaatler vardır. Özetle bunların hepsi mü'mtn idiler ve az önce de geçtiği gibi aralarında kâfir bir kimse yoktu. Yüce Allah en iyi bilen ve hükmü en sağlam olandır.
13. Kalpleri Alıştırılmak İstenenler Sınıfı Kalıcı mıdır?
İlim adamları, bu sınıfa mensupların kalıcılığı hususunda farklı görüşlere sahiptir. Ömer, el-Hasen, eş-Şâfiî ve başkaları: İslâm'ın güçlenmesi ve üstünlük sağlaması ile bu kesimin ardı arkası kesilmiştir, derler. Mâlik'in ve rey sahiplerinin meşhur görüşü de budur.
Hanefî âlimlerinden bazısı da şöyle demektedir: Allah İslâm'ı ve müslümanları aziz kılmış, buna karşılık kâfirlerin de -Allah'ın laneti üzerlerine olsun- ardı arkasını kesmiştir. Sahabe-i kiram da -Allah hepsinden razı olsun- Ebû Bekir (radıyallahü anh)'ın halifeliği döneminde bu kesime mensup kimselerin paylarını düştüğü hususunda icma etmişlerdir. Biraz sonra bizzat merhum Kurtubî'nin ifadelerinde de geleceği üzere; meşhur olan bu icmâ'ın Ebû Bekir (radıyallahü anh) döneminde değil. Ömer (radıyallahü anh) döneminde gerçekleştiğidir.
İlim adamlarından bir grup da şöyle demektedir: Bu sınıf kalıcıdır. Çünkü İmâm kimi zaman bazı kimseleri İslâm'a alıştırıp ısındırmak ihtiyacını duyabilir. Hazret-i Ömer'in, onların payını sona erdirmesi dinin güçlenmiş olduğunu görmesinden dolayıdır.
"Yûnus der ki: Ben, ez-Zührî'ye bunlara dair sordum da şöyle dedi: Ben bu hususta bir nesh olduğunu bilmiyorum. Ebû Cafer en-Nehhâs da der ki: Buna göre bu hüküm onlar hakkında sabittir. Eğer herhangi bir kimsenin kalbinin ısındın imasına gerek duyulur ve ondan yana müslümanlara bir zarar gelmesinden korkulur yahut daha sonra İslâm'a güzelce bağlanacağı umut edilirse ona da bîrşeyler verilir.
Kadı Abdu’l-Vehhâb der ki: Bazı zamanlarda onlara gerek duyulacak olursa zekâttan onlara pay verilir. Kadı İbnü'l-Arabî de der ki: Benim görüşüme göre eğer İslâm güç kazanmışsa bu pay sahipleri de yok kabul edilir. Şayet onlara gerek duyulursa o takdirde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bunlara verdiği gibi payları verilir. Çünkü es-Sahih (Müslim) de Hazret-i Peygamber'in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "İslâm garip başladı ve başladığı gibi (garip olarak) avdet edecektir." Müslim, İmân 232; Tirmizî, Îman 13; İbn Mâce, Kiten 15; Dârimî, Rikaak 42: Müsned, 1, 184, 398. II, 389, IV, 7,3.
14. Kalpleri İslâm'a Alıştırılmak îstenenlere Pay Verilmeyecek Olursa...
Kalpleri İslâm'a ısındırılacak olanlara paylarının verilmeyeceğini kabul edersek, şu husus ortaya çıkar: Onların payları ya diğer sınıflara, yahut İmâmın uygun göreceği yere verilir. ez-Zührî, paylarının yarısı mescidleri imar edenlere verilir demektedir.
İşte sözü geçen bu sekiz sınıfın zekâtın harcanacağı sınıflar olduğunu, yoksa eşit oranda pay sahibi olmadıklarını ortaya koymaktadır. Eğer bu sınıflar eşit pay sahibi olsalardı, (İslâm'a alıştırılmak istenenlerin) düşmesi suretiyle paylarının da düşmesi ve kendilerinden başka kimselere verilmemesi gerekirdi. Nitekim bir kimse muayyen bir topluluğa vasiyette bulunacak olup da onlardan herhangi birisi ölecek olursa, onun payı aralarından kalanlara geri dönmez. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
15. Kölelerin Payı:
Yüce Allah'ın:
"Kölelere" âyeti, kölelerin azad edilmesine... anlamındadır. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve İbn Ömer yapmışlardır ki, Mâlik'in ve diğerlerinin de görüşü budur. Buna göre İmâmın, zekât malından müslümanlar adına azad etmek üzere bir takım köleler satın alması caizdir. Bu kölelerin velâ hakkı müslüman cemaata ait olur. Eğer zekâtı ödeyecek kişinin kendisi köleleri satın alıp azad ederse bu da câiz olur. Mâlik'in mezhebinden çıkartılan sonuç budur. Bu görüş, İbn Abbâs ve el-Hasen'den rivâyet edilmiştir. Ahmed, İshak ve Ebû Ubeyd de bu görüştedir.
Ebû Sevr şöyle demektedir: Zekâtı ödeyecek kişi velâ bağının kendisine ait olması menfaatini sağlamak suretiyle tek bir köle dahi satın alamaz. Şâfiî'nin, rey ashâbının ve İmâm Mâlik'ten bir rivâyete göre Mâlik'in de görüşü budur.
Sahih olan birinci görüştür. Çünkü yüce Allah:
"Kölelere" diye buyurmaktadır. Kölelere zekâttan bir pay olduğuna göre, zekât verecek şahsın bir köle satın alıp azad etme hakkı da vardır. Bir kimsenin (zekâttaki) Allah yolunda payından (olmak üzere) bir at satın alıp onun üzerinde yük taşıyabileceği hususunda ilim ehli arasında görüş ayrılığı yoktur. Bir kimsenin zekâttan bütünüyfe bir at satın alma hakkı olduğuna göre, bütünüyle bir köle satın alabilmesi de câiz olur ve bunlar arasında bir fark yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
16. Zekât Malından Satın Alman Kölenin Velâ Hakkı Kime Aittir:
Yüce Allah'ın:
"Kölelere" âyeti velâ hususunda aslî bir delildir. Mâlik der ki: Burada sözkonusu edilen azad edilip de velâ hakkı müslümanlara ait olan köledir. İmâm tarafından böyle bir köle azad edilecek olursa yine hüküm böyledir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); velâ hakkının satışını da hibe edilmesini de yasaklamıştır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Velâ, neseb bağı gibi bir bağdır. Ne satılır, ne de hibe edilir." et-Taberârıî, el-Mu'temu'l-Evsal, II, 189. Ayrıca bk. el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IV, 231; el-Azîzi, es-Sirâcu'l-Munlr Şerku't-Câmİ'i's-Sağir, III, 414. Bir başka hadisinde de şöyle buyurmaktadır: "Velâ (hakkı) azad edene aittir." el-Mâide, 5/103. âyet, 7. başlık sonlarında da geçmiş bulunan bu hadisin kaynakları orada gösterilmişti. Kaynaklar için oraya bakılabilir.
Kadınlar da velâ hakkından herhangi bir şeyi miras alamazlar. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kadınlar velâdan hiçbir şeyi miras alamazlar. Ancak, kendilerinin azad ettikleri yahut da kendilerinin azad ettiklerinin azad ettikleri (kimselerin velâsı) müstesnadır." Dârimî, Ferâiz 52; hadis olarak değil; Tâvûs, el-Hasen ve benzerlerinin sözü olarak.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Hamza'nın kızına velâ hakkına sahip olduğu bir kimsenin (azadlısının) mirasının, yarısını azad ettiği bu kölenin kızına da öbür yarısını vermiştir. İbn Mâce, Perâiz 7: Dârimî, Ferniz 31. Azad eden kimse eğer erkek ve kız çocuklar bırakacak olursa, vela hakkı çocukları arasında sadece erkeklere ait olur. Bu, ashâb-ı kiramın icma ile kabul ettiği bir husustur. Velâ, ancak katıksız asabe yoluyla miras alınır. Kadınlar için ise asabelik sözkonusu değildir, O bakımdan kadınlar velâ yoluyla hiçbir şeyi miras alamazlar. Bu meseleyi kavrayan hakka isabet eder.
17. Mükâteb'e Zekâttan Yardım Edilebilir mi?
Mükâteb'e zekâttan yardım edilir mi hususunda, farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre yardım edilmez. Bu görüş Mâlik'ten rivâyet edilmiştir. Çünkü yüce Allah'ın: "Rakabe: Köle"yi sözkonusu etmesi, onun tam anlamıyla köle azad etmeyi kastettiğini göstermektedir. Mükâteb ise, aslında üzerinde borç olarak bulunan mükâtebe bedeli dolayısıyla "borçluların kapsamı içerisine girmektedir. O "köleler" kapsamına görmez. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Yine Mâlik'ten, Medineliler İle Ziyad'ın, ondan rivâyetine göre şöyle dediği nakledilmiştir: Mükâteb olan kimseye kitabet bedelinin son taksidinde onu azad etmesini sağlayacak şekilde yardım olunur. Yüce Allah'ın: "Kölelere" âyetinin te'vili hususunda ilim adamlarının çoğunluğu da bu görüştedir. İbn Vehb, Şâfiî, Leys, Nehaîve başkaları da bu görüştedirler. Ali b. Mûsa el-Kummî el-Hanefî, "Ahkâm"ında (Ahkâmu’l-Kur'ân adlı eserinde) şunu nakletmektedir: İlim adamları mükâteb'in kastedildiği hususunda icma etmişler, ancak köle azad edilmesi hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
el-Kiyâ et-Taberî ise şöyle demektedir: (el-Kummî) bunun men'i hususunda açıkladığı bir şekilde sözkonusu ederek şöyle demektedir: Köle azad etmek bir mülkiyeti iptal etmektir. Temlik değildir, Mükâteb'e verilen mal ise bir temliktir. Temlik sözkonusu olmadıkça da yerini- bulmaması sadakanın (zekâtın) özelliklerindendir, O, bu görüşünü sununla da pekiştirmektedir: Bir kimse, zekâttan borca batmış kimsenin adına onun isteği olmaksızın borcunu ödemek üzere bir miktar verecek olursa, temlik olmadığından dolayı bu geçerli olmaz. O halde köle azad etmekte zekât diye verilecek malm zekat olmaması öncelikle sözkonusudur. Köle azadı hususunda şunu da zikreder: Bir kimse (zekât malıyla) köle azad etmek suretiyle velâ faydasını kendisine sağlamış olur. Mükâtebe vermesi halinde ise böyle birşey tahakkuk etmez. Yine onun naklettiğine göre bir kimse eğer kölenin bedelini kölenin kendisine ödeyecek olursa, köle bu bedele malik olamaz. Şayet efendisine bu bedeli ödeyecek olursa, bu sefer köle azad etmeyi de ona temlik etmiş olur. Eğer satın alıp azad etmekten sonra bu miktarı ödeyecek olursa, bu durumda da bir borcu ödemiş olur. Bunların hiçbirisi zekâtta yerini bulamazlar.
Derim ki: Bizim sözünü ettiğimiz hem köle azad etmenin, hem de mükâtebe yardımcı olmanın câiz oluşuna açıkça delâlet eden bir Hadîs-i şerîf varid olmuştur ki, bunu Dârakutnî, el-Berâ'dan rivâyet etmiştir. el-Berâ dedi ki: Bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip şöyle dedi: Beni cennete yakınlaştıracak, cehennemden de uzaklaştıracak bir ameli bana göster. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Yemin olsun ki, her ne kadar sözlerin kısa ise de sorduğunun kapsamı oldukça geniştir. O halde sen canlı olan (köle) yi azad et ve Rakabeyi (kölelikten) kurtar." Bunun üzerine adam şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, bunlar aynı şeyler değil midir? Hazret-i Peygamber: "Hayır, canlı olanı azad etmek senin bir köleyi tek başına hürriyetine kavuşturmandır. Köleyi kurtarmak ise, onun bedelinin ödenmesinde (mükâtebesinde) yardımcı olmandır" diye buyurdu. Sonra da hadisin geri kalan bölümünü Dârakutnî, II, 135. nakletti.
18. Zekât Malından Esirler Kurtarılabilir mi?:
Zekat malından esirlerin kurtarılması hususunda (fukahânın) farklı görüşleri vardır. Esbağ, câiz değildir demektedir. İbnü’l-Kasım’ın görüşü de budur.
İbn Habib ise caizdir, der. Çünkü ashâb de kölelik yoluyla mülk edinilmiş bir kimsedir. Böylelikle ashâb, kölelikten hürriyete kavuşturulmuş olur. Hatta bu, bizim elimizde bulunan kölelerin kurtarılmasından daha yerinde ve daha hakka uygundur. Çünkü müslüman bir köleyi müslüman bir kimsenin köleliğinden kurtarmak için zekattan bir pay ayırmak ibadet ve câiz olduğuna göre, müslüman bir kimseyi kâfire kölelik ve zilleti altından kurtarmak için zekat malının verilmesi daha uygun ve daha bir lâyıktır.
19. Borçlular:
Yüce Allah'ın:
"Borçlulara" âyetinde sözü edilenler, borcun altına girmiş ve yanlarında bu borçlarını ödeyecek malları bulunmayan kimseler demektir. Bu hususta herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Ancak, bir kimse günahkârlık uğrunda borca girmiş ise, ona tevbe edinceye kadar zekâttan da birşey verilmez, başka bir mal da verilmez. Yalnızca, malı bulunmakla birlikte borcu malının tamamını kuşatmış (ye aşmış) olan kimseye borcunu ödeyecek miktar verilir.
Eğer hiçbir malı bulunmamakla birlikte borcu bulunan bir kimse ise, böyle bir kişi hem fakirdir, hem borçludur. Ona, bu ikî niteliği dolayısıyla da zekat verilir.
Müslim, Ebû Said el-Hudrî'den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın döneminde bir adamın satın aldığı mahsullere bir felâket geldi, o bakımdan borcu çoğaldı. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ona tasaddukta bulununuz"diye buyurdu. İnsanlar ona tasaddukta bulundu, fakat verilen bu sadakalar borcunu ödeyecek miktara ulaşmadı. Bu sefer Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun alacaklılarına: "Artık bulduğunuzu alınız ve sizin bundan başka alacak birşeyiniz yoktur"' diye Müslim, Müsâkaat 19; Ebû Dâvûd, BuyıT 58; Tirmizî, Zekât 24; Nesâî, Buyır 30, 95; İbn Mâce, Ahkâm 25; Müsned, III, 36. buyurdu.
20. Arayı Düzeltmek ve İyilik Maksadıyla, Kefalet ve Benzeri Yollarla Mali Yükümlülükler Altına Girene de Zekâttan Pay Verilir mi?:
Arayı düzeltmek ve iyilik maksadıyla, bir takım yükümlülükler altına girmiş kimseye eğer bu yükümlülükleri ödemesi İcab etmiş olup ödemek durumunda olduğu bu malî yükümlülükler onun servetinin tümünü alıp götürüyor ise, buna da tıpkı borçlu gibi zekâttan yüklendiği bu yükümlülükleri ödeyecek kadan -zengin dahi olsa verilebilir. Bu, Şâfiî'nin, arkadaşlarının, Ahmed b. Hanbel'in ve diğerlerinin de görüşüdür. Bu görüşü kabul edenler Kabîsa b. Muhârik'in hadisini delil gösterirler.
Kabîsa der ki: Ben kefalet yoluyla bir maddi yükümlülüğün altına girdim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gidip bu hususta ondan yardım İstedim, şöyle buyurdu: "Zekât (malları) bize gelinceye kadar dur da sana ondan verilmesi için emir verelim. -Sonra şöyle buyurdu-: Ey Kabîsa, dilenmek ancak üç kişiden birisi ise bir kimseye helâl olur; Eğer bir kişi başkaları adına kefil olup maddî bir yük altına girmiş ise, bunu elde edinceye kadar o kimse için dilenmek helâl olur. Daha sonra dilenmeyi bırakır. (İkincisi), malının tümünü götüren bir musibete duçar olan kimseye de hayatını ayakta tutacak kadar -veya: MÂişetini gediğini kapatacak kadar diye buyurdu- bir miktar elde edinceye kadar dilenmesi helâl olur. (Üçüncüsü), kavminden akıl sahibi kimselerden üç kişi kalkıp da: Filan kişiye gerçekten yoksulluk isabet etti, diyecek kadar fakir düşen bir adama da dilenmek helâl olur. Bunun da mÂişetini ayakta tutacak miktarı elde edinceye -yahut da geçiminin gediğini kapatacak miktarını elde edinceye kadar diye buyurdu- kadar dilenmesi helâl olur. Bunların dışındaki dilencilik ise ey Kabîsa, kişinin haram olarak yediği bir haramdır." Müslim, Zekât 109; Ebû Dâvûd, Zekât 26; Nesâî, Zekât 80, 86; Dârimî, Zekât 37; Müsned, V, 60.
Hazret-i Peygamber'in: "Sonra bu dilencilikten vazgeçer"ifadesi, böyle bir dilenmede bulunacak olunan zengin oluşuna delildir. Çünkü fakir, dilenmekten vazgeçmekle yükümlü değildir, doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
Yine Hazret-i Peygamber'den şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir; "Dilencilik (bir kimseye) ancak üç kişiden birisi olması halinde helal olur. Kişiyi yerde süründürecek kadar fakir düşmüş, yahut aşın derecede borç sahibi veya can acıtacak bir kanın sahibi (kısas uygulanmaması için diyet ödemek zorunda bulunan) kimse." Ebû Dâvûd, Zekât 26; Tirmizî, Zekât 23; İbn Mâce, Ticârat 25: Müsned, III 114, 127.
Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Zekât, hiçbir zengine helal değildir. Ancak, beş kişi müstesna,.." diye buyurduğuna dair rivâyet edilen hadis de ileride Ebû Dâvûd, Zekât 25; İbn Mâce, Zekât 27; Muvatta’'', Zekât 29. gelecektir.
21. Zekâttan Ölenin Borçları ödenir mi?:
Zekattan, ölmüş kimsenin borçlarının ödenip ödenmeyeceği hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler. Ebû Hanîfe der ki: Ölen bir kimsenin borcu zekâttan ödenmez. İbnü'l-Mevvâz'ın görüşü de budur. Yine Ebû Hanîfe der ki: Üzerinde keffaret borcu ve buna benzer yüce Allah'ın haklarından bir hak bulunan kimseye de zekâttan verilmez. Çünkü, ancak ödememesi halinde hapsedilmesini gerektirecek bir borcu bulunan kimseye "borçlu" denilir.
Bizim mezhebimize mensup ilim adamlarımız ve diğerleri derler ki: Ölenin borcu zekâttan ödenir. Çünkü böyle bir kimse de borçlulardandır. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Ben, her mü’mine kendi öz canından daha yakınım. Kim bir mal bırakacak olursa, o onun aile halkına attir. Kim de bir borç yahut bakıma muhtaç çoluk çocuk bırakacak olursa, onun yükümlülüklerini yerine getirmek benim isimdir, bunları ödemek benim üzerimde bir haktır." Aynı manada, az farklılıklarla: Buhârî, Ferâiz 15, Nafakat 15, Tefsir 33. süre 1; Müslim, Cumıa 43, Ferâiz 14-17; Ebû Dâvûd, Haraç 15; Tirmizî, Feraiz 1; İbn Mâce, Mukaddime 7, Siidakat 13; Dârimî, BuyıT 54; Müsned, II, 287, 318, 335, 356, 464, III, 338, 371.
22. Allah Yolunda:
Yüce Allah'ın:
"Allah yolunda" âyetinde kastedilenler, gaziler ile ribat yerleridir. Bunlara, zengin veya fakir olsunlar gazalarında yapacakları harcamalar verilir. İlim adamlarının çoğunluğunun görüşü budur. Mâlik'in Allah'ın rahmeti üzerine olsun mezhebinden anlaşılan da budur.
İbn Ömer der ki: Burada kastedilenler, hacılar ve umre ziyaretini yapanlardır. Ahmed ve İshak'dan rivâyete göre onlar; "Allah'ın yolu"ndan kasıt hacdır demişlerdir.
Buhârî'de de şöyle denilmektedir: Ebû Lâs'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zekât develeri üzerinde hacca gitmek üzere bizi taşıdı. Buhârî, Zekât 49; Müsned, IV, 221. Yine İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre kişi, malının zekâtından köle azad eder, haccedilmesi için de verir. Buhârî, Zekât 49.
Ebû Muhammed Abdulğani el-Hahz rivâyetle dedi ki: Bize, Muhammed b. Muhammed el-Hayyaş anlattı, bize Ebû Ğassan Mâlik b. Yahya anlattı, bize Yezid b. Harun anlattı, bize Mehdi b. Meyraun, Muhammed b. Ebi Yakub'dan haber verdi. Muhammed, Abdurrahman b. Ebi Nu'm'dan -ki, künyesi Ebû'l-Hakem'dir- dedi ki: Abdullah b. Ömer ile oturuyordum. Huzuruna bir kadın gelerek ona şöyle dedi: Abdurrahman'ın babası, benim kocam malını Allah yolunda harcansın diye vasiyet etti. İbn Ömer şöyle dedi: Malı dediği şekilde Allah yolunda harcansın. Ben ona şöyle dedim: Sen, bu kadına soru sorduğu hususta ancak kederini artırmış oldun. Şöyle dedi: Ey Abdurrahman b. Ebi Nu'm, sen bana ne dememi emrederdin? Ben, ona bu malı şu Savaşa çıkıyorum deyip de yeryüzünde fesat çıkartan ve yol kesen askerlere vermesini mi emredeydim? Bu sefer ben, şöyle dedim: Peki, ya bu kadına ne yapmasını emredersin? Dedi ki: Ben ona, o malı salih bir topluluğa Allah'ın Haram Beytine haccedenlere vermesini emrediyorum. Çünkü onlar Rahmân olan Allah'ın kafilesidirler. Onlar Rahmân'ın kafilesidirler, onlar Rahmân'ın kafîlesidirler. Onlar asla şeytanın kafilesi gibi olmazlar. O, bu sözlerini üç defa tekrarladı. Ben ona: Abdurrahman'ın babası dedim, ya şeytanın kafilesi ne oluyor? Şöyle dedi: Bunlar şu emirlerin huzuruna girip de onlara insanlar arasında karışıklık çıkarmak kastıyla söz ulaştıran, müslümanlar arasında yalancılığı götürüp getiren, bundan dolayı da kendilerine hediyeler ve bağışlar verilen kimselerdir.
Muhammed b. Abdilhakem dedi ki: Savaş araç ve gereçleri, silah ve kendisine ihtiyaç duyulan araçlar, İslâm diyarından düşmanın püskürtülmesi için gerekli şeylere zekâttan verilir. Çünkü bütün bunlar gaza yoluna ve onun faydasına yapılan harcamalardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da alevlenen intikam ve kötülüğü söndürmek maksadıyla Sehl b. Ebi Hasme musibeti dolayısıyla yüz dişi deve vermişti.
Derim ki: Bu hadisi Ebû Dâvûd, Beşir b. Yesar'dan rivâyet etmektedir. Buna göre Sehl b. Ebi Hasme diye anılan Ensardan birisi, kendisine şunu haber vermiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona (Sehl'e.) zekât develerinden yüz deveyi diyet olarak ödemiş. Yani, Ensar'dan olup Hayber'de öldürülen kişinin diyeti olarak bunu vermiş. Buhârî, Diyât 22; Müslim, Kasame 5; Ebû Dâvûd, Diyât 9; Nesâî, Kasâme 3, 4.
Îsa b. Dinar dedi ki: Allah yolunda gaza edip de gazası esnasında muhtaç düşmüş, zenginliği ve varlığı yanında bulunmayan bir gazinin zekât alması helâldir Ancak gaziler arasında olup malı da beraberinde bulunan kimseye zekât almak helâl olmaz. Gaziler arasından ancak malı yanında-bulunmayan (zengin) kimselerin zekât almaları helal olur. Şâfiî, Ahmed, İshak ve ilim adamlarının çoğunluğunun görüşü budur.
Ebû Hanîfe ve iki arkadaşı (Ebû Yûsuf ve Muhammed) derler ki: Gaziye ancak fakir ve (ya) malına ulaşamayacak halde (zengin) olduğu takdirde zekattan verilir.
Ancak bu, nassa, ziyade (fazladan hüküm eklemek) dir. Ebû Hanîfe'ye göre ise, nassa fazlalık neshdir. Nesh ise ancak ya Kur'ân ile veya mütevatir bir haberle olur, Burada ise böyle birşey yoktur. Sahih sünnette bunun aksi rivâyet edilmektedir. Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Zekat, zengine helal değildir. Ancak şu beş kişiye müstesna: Allah yolunda gazaya çıkmış, yahut zekât toplamakla görevli oları, yahut borca batmış, yahut zekât olarak verilen bir şeyi malıyla satın almış bir kimseye, yahut bir kimsenin yoksul bir komşusu bulunup da o da o yoksul komşusuna sadaka verdikten sonra, yoksul (komşusun)dan hediye alan zengin kimse."Bu hadisi Mâlik, mürsel olarak Zeyd b. Eslem'den, o da Atâ b. Yesar yoluyla rivâyet etmiştir. Ma'mer ise bunu Zeyd b. Eslem'den, o, Atâ b. Yesar'dan, o da Ebû Said el-Hudrî'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan yoluyla merfu' olarak rivâyet etmektedir. Baştarafı 20. başlığın sonlarında zikredilen bu hadisin kaynakları orada gösterilmişti. O halde bu Hadîs-i şerîf âyetin anlamını tefsir etmekte ve bazı zenginler için zekât almanın câiz olduğunu açıklamaktadır. Yine bu hadis, Hazret-i Peygamber'in: "Zekât zengin bir kimseye de, azaları (gücü kuvveti) yerli yerinde olan kimseye de helal değildir" Ebû Dâvûd, Zekât 24; Tirmizî, Zekât 23; Dârakutnî, II, 119. hadisini de açıklamaktadır. Çünkü Hazret-i Peygamber'in bu âyeti mücmeldir ve ifade ettiği umumi manası üzere değildir. Diğer hadiste sözü geçen "beş zengin kişi" ile ilgili hadis buna delildir.
İbnü'l-Kasım şöyle derdi: Zengin bir kimsenin cihad için kullanmak üzere zekâttan alıp da bunu Allah yolunda harcaması câiz değildir. Bu ancak fakir kimse için câiz olur. Yine İbnü'l-Kasım der ki: Borç yükü altında bulunan kimsenin de kendi malını koruyacak şekilde (kendi malından borcunu ödememek için) zekâttan bir pay alması ve zekâttan aldığı bu pay ile ona ihtiyacı yokken- borcunu ödemeye kalkışması câiz değildir. Gazi, Savaşta İken zengin olmakla birlikte malı yanında bulunmuyor ise, muhtaç düşecek olursa, zekâttan herhangi bir şey almaz, bunun yerine borçlanır. Ülkesine ulaştı mı bu borcunu kendi malından Öder, Bütün bu hususları İbn Habib, İbnü'l-Kasım'dan nakletmekte ve İbn Nâfi' İle başkalarının bu hususta ona muhalefet ettiğini iddia etmektedir. Ebû Zeyd ve başkaları ise İbnü’l-Kasım'dan şöyle dediğini rivâyet ederler: Gazi, ülkesinde zengin olup beraberinde de gazasında kendisine yetecek kadar malı bulunuyor olsa dahi, ona zekâttan bir pay verilir. Sahih olan da budur, çünkü: "Sadaka beş kişi müstesna hiçbir zengine helal değildir..." anlamındaki hadisin zahiri bunu göstermektedir. İbn Vehb'in Mâlik'ten rivâyetine göre, zekâttan gazilere ve ribat yerlerine bir miktar verilir. Bunlar ister fakir ister zengin olsunlar farketmez.
23. Yolcular:
"Yolcular" (anlamı verilen terkip, asıl itibariyle "yol oğlu" anlamındadır) âyetinde geçen "es-Sebîl" yol demektir. Yolcu'nun yola (oğul tabiriyle) nisbet edilmesinin sebebi, onun yoldan ayrılmayışı ve yolun üzerinden geçişinden ötürüdür. Nitekim şair de şöyle demiştir:
"Sevgiye dair sorarsanız bana; sevgi benim,
Sevginin oğlu da benim, sevginin kardeşi de, babası da benim."
Yolcudan maksat, yolculuğu esnasında ülkesinden, yerleşik bulunduğu yerden ve malından uzak kalıp ona ulaşamayacak durumda olan kişidir. Böyle birisine ülkesinde zengin dahi olsa zekâttan bir pay verilir; bu durumdaki kişi, borç almak suretiyle kendisini yükümlülük altına sokmakla mükellef değildir.
Mâlik, "İbn Suhnûn'un Kitab'ında. der ki: Eğer kendisine borç verecek kişiyi bulacak olursa, ona zekâttan pay verilmez. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Çünkü yüce Allah'ın minnet ve lütfunu bulmuş iken böyle bir kimsenin başka herhangi birisinin minneti altına girme sorumluluğu yoktur. Eğer zekât almaya muhtaç etmeyecek kadar bir malı varsa, yolcu olması sebebiyle zekât almasının cevazı hususunda iki rivâyet vardır. Meşhur olan rivâyete göre ona zekâttan birşey verilmez. Şayet alacak olursa, kendi ülkesine ulaştığı takdirde onu geri ödemekle ve başkasına tasadduk etmekle yükümlü değildir.
24. Zekât Düşenlerden Olduğunu İddia Edenin Bu İddiası Kabul Edilir mi?:
Bir kimse gelip de zekât almaya hak kazandırıcı niteliklerden birisine sahip olduğunu iddia ederse, onun bu iddiası kabul edilir mi, yoksa ona: Söylediğini ispatla mı denilir? Borçlu olduğunu iddia edenin bu iddiasını ispatlaması kaçınılmaz birşeydîr. Diğer niteliklere gelince; halinin zahiri o kimsenin durumuna tanıklık eder ve zahir halinin tanıklığı ile yetinilir. Buna delil ise, sahih hadis kitapları sahiplerinin rivâyet ettikleri iki Hadîs-i şerîftir. Kur'ân'ın zahirinden de anlaşılan budur.
Müslim'in rivâyetine göre Cerir, babasının şöyle dediğini nakleder: Sabahın erken saatlerinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda idik. Ayakkabıları bulunmayan, siyah beyaz çizgili elbiseleri yahut abaları yırtarak kafalarından geçirip giyinmiş, kılıçlar kuşanmış bir topluluk gördük. Bunların büyük bir çoğunluğu hatta hepsi Mudar'dan idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlarda gördüğü bu fakirlikten dolayı yüzünün şekli değişti. İçeri girdi, sonra çıktı, Bilal'e emir vermesi üzerine Bilal ezan okudu, kamet getirdi ve namaz kıl(ın)dı. Sonra hutbe irad edip şöyle buyurdu:
"Ey insanlar, sizi tek bir candan... yaratan Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir" (en-Nisa, 4/1) âyeti ile el-Haşr Süresindeki:
"... Allah'tan korkun ve herkes yarın için ne hazırladığına bir baksın" (el-Haşr, 59/18) âyetini okudu. Kimisi dinarından, kimisi dirheminden, kimisi elbisesinden, kimisi sahip olduğu bir sa' buğdaydan sadaka versin -Nihayet; Velevki bir hurmanın yarısı kadar- diye buyurdu. Ensardan bir kişi, nerdeyse taşıyamıyacağı, hatta taşımaktan acze düştüğü bir kese getirdi. Daha sonra ardı arkasına insanlar (getirmeye) devam ettiler. Sonunda yiyecek ve giyecek iki yığın gördüm. Nihayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yüzünün altın gibi parıldadığını gördüm. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Her kim İslâm'da güzel bir yol açarsa, ona onun ecri ve ondan sonra onunla da amel edenlerin ecri -ecirlerinden birşey eksiltilmeksizin- vardır. Herkim İslâm'da kötü bir yol açarsa, o kimseye o yolun vebali ve ondan sonra da onunla amel edenlerin vebali -onlardan hiçbir kimsenin vebalinden de birşey eksiltilmeksizin- vardır." Müslim, Zekat 69; Müsned, IV, 358-359, 361.
Görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber onların hallerinin zahiri ile yetinerek sadaka vermeye teşvik etti, onlardan buna dair herhangi bir delil istemedi. Yanlarında bir mal var mıdır yok mudur diye de soruşturmadı.
Abraş, kel ve kör'e dair Müslim'in ve başkalarının rivâyet ettiği hadis de buna benzemektedir. Sözü geçen bu hadisin lâfzı şöyledir: Ebû Hüreyre'den rivâyet edildiğine göre o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinlemiştir: "İsrailoğulları arasında bir abraş, bir kel ve bir kör vardı. Allah, onları sınamak istedi. Onlara bir melek gönderdi. Melek abraş'ın yanına vardı ve ona, en çok sevdiğin şey nedir diye sordu, o da: Güzel bir ten rengi, güzel bir ten ve insanların benden tiksinmelerine sebep olan bu halimin giderilmesi. Melek, onu bir sıvazladı ve onun bu tiksinti veren hali gidiverdi, ona güzel bir ten regi, güzel bir ten verildi. Melek ona: Ençok sevdiğin mal hangisidir diye sorunca, o da, deve -veya inek türü- dedi. (Şüphe hadis ravilerinden İshak'a aittir). Ancak ya abraş veya kel, onlardan birisi deve, diğeri de inek dedi.- Bunun üzerine o kimseye on aylık hamile bir dişi deve verildi, Allah-bu devede sana bereket ihsan etsin, dedi.
Daha sonra (melek), kel'in yanına gitti, Ençok sevdiğin nedir diye sorunca kel: Güzel bir saç ve insanların benden tiksinmelerine sebep olan bu halimin benden gitmesidir. Melek onu bir sıvazladı ve onun bu hali gitti, ona güzel bir saç verildi. (Melek) dedi ki: Ençok hangi malı seversin? O, ineği deyince, ona gebe bir inek verildi. Allah bunu sana mübarek kılsın, dedi.
Sonra âmâ'ya gitti. Ençok sevdiğin şey nedir diye sorunca âmâ, Allah'ın görmemi bana geri vermesi ve böylelikle insanları görmektir deyince, onu bir sıvazladı, Allah da ona görmesini iade etti. Ona, en sevdiğin mal hangisidir diye sorunca, koyun dedi. Bunun üzerine ona doğumu yakın bir koyun verildi.
Önceki iki kişinin deve ve ineği yavruladı, berikinin koyunu da doğurdu. Birinin bir vadi dolusu devesi, diğerinin bir vadi dolusu ineği, diğerinin de bir vadi dolusu koyunları oldu.
Daha sonra o melek abraş'a eski suret ve kılığında gelerek; ben yoksul bir adamım. Yolculuğum esnasında bütün çarelerim tükendi. Artık bugün ancak Allah sayesinde ve senin yardımın ile yerime ulaşabilirim. Senden, sana şu güzel rengi, şu güzel teni ve şu malı verenin hakkı için bu yolculuğumda üzerine binerek yerime ulaştıracak bir deve istiyorum deyince, abraş ona: Haklar çoktur diye cevap verdi.
Melek ona, ben seni tanıyor gibiyim. Sen daha önce insanların kendisinden tiksindiği abraş ve fakir bir kişi iken Allah sana (daha sonra bunca malı) vermişti değil mi? Abraş, hayır ben bu malı babadan, atadan miras aldım, dedi. Bu sefer melek, eğer yalan söylüyor isen Allah seni önceki haline döndürsün dedi. Daha sonra kel adamın yanına eski suretinde giderek ona da öncekine söylediğinin benzerini söyledi, o da öncekinin verdiği cevabı buna verdi, bu sefer melek: Eğer yalan söylüyor isen Allah seni önceki haline döndürsün, dedi.
Nihayet âmâ'ya önceki suret ve şeklinde gitti ve: Ben yoksul bir adamım. Yolda kaldım. Bu yolculuğumda bütün çarelerim tükendi. Bugün yerime ancak Allah'ın lütfuyla, ondan sonra da senin yardımınla ulaşabilirim. Sana görmeni geri verenin hakkı için senden bu yolculuğumda beni yerime ulaştıracak bir koyun istiyorum, dedi. Kör dedi ki: Ben de önceleri kördüm. Allah bana görmemi geri verdi. İstediğini al, istediğini bırak. Allah'a yemin ederim,bugün ne alırsan Allah için ondan dolayı sana zorluk çıkarmayacağım. Bu sefer melek ona: Malım tut. Sizler sınandınız. Senden razı olundu, iki arkadaşına ise gazap edildi diye cevap verdi." Buhârî, Enbiyâ 51; Müslim, Zühd 10.
İşte bu, fakirliğinden ayrı olarak çoluk çocuk sahibi olduğunu veya başka bir durumda olduğunu iddia edecek olursa, onun bu hali -güç yetirilirse durumu açığa çıkartılır diyenlerin aksine- açığa çıkartılmaya çalışılmaz. Çünkü hadiste: "Ben yoksul bir adamım ve yolcuyum, senden bir koyun istiyorum" denilmekte, buna karşılık yolcu olduğunu ispatlamakla onu mükellef tuttuğundan söz edilmemektedir. Ancak mükâteb olduğunu iddia eden bir kimseden, mükâteb olduğunu ispatlaması istenir. Çünkü, hürriyeti tesbit edilinceye kadar kölede aslolan köleliktir.
25. Zekâtın Verilemeyeceği Kimseler:
Kişinin nafakalarım sağlamakla yükümlü olduğu kimselere zekâttan birşeyler vermesi câiz değildir. Nafakalarını sağlamakla yükümlü olduğu kimseler; anne-baba, çocuk ve hanımıdır. Eğer İmâm bir adamın zekâtını, adamın kendi çocuğuna, babasına ve zevcesine verecek olursa câiz olur. Ancak, kişinin bunu bizzat kendisinin vermesi câiz değildir. Çünkü kişi, bu şekilde bir ödemede bulunmakla kendisi üzerinde farz olan bir şeyi ıskat etmiş olur.
Ebû Hanîfe der ki: Kişi zekâtını, oğlunun oğluna da, kızının kızına da veremez. Yine kendisiyle mükâtebede bulunmuş kölesine de, müdebberine de, umm veledine de, yarısını azad etmiş olduğu köleye de zekâttan bir şey veremez. Çünkü kişi, fakirin ihtiyacını gidermek suretiyle malı Allah için çıkartıp vermekle emrolunmuştur. Mülkiyeti altında bulunan bu tür kimseler ile kendisi arasında ortak menfaatler vardır. İşte bundan dolayı bunların birbirleri lehine şahidlikleri de kabul edilmez. (Ebû Hanîfe) der ki: Mükâtep, üzerinde ödemekle yükümlü olduğu bir dirhem kaldığı sürece bir köledir. Çünkü bunu Ödemekten aciz kalabilir, o durumda mükâtebin kazancı efendisinin olur. Ebû Hanîfe'ye göre bir bölümü azad edilmiş olan köle de mükâtep seviyesindedir. İki arkadaşı Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre ise, üzerinde borç bulunan bir hür durumundadır, o bakımdan ona zekât verilmesi câiz olur.
26, Nafakalarını Sağlamakla Yükümlü Olmadığı Yakınlara Zekât Vermek:
Zekâtını nafakalarını sağlamakla yükümlü olmadığı kimselere verenin durumu hakkında farklı görüşler vardır. Kimisi bunu câiz kabul ederken, kimisi bunu mekruh görmektedir. Mâlik, minnet altında kalma korkusu vardır, demiştir. Mutarrıf in de şöyle dediği nakledilmektedir: Ben Mâlik'i, zekâtını yakın akrabalarına verirken gördüm. Vakidî de der ki: Mâlik dedi ki: Zekâtını verdiğin en faziletli yer, bakmakla yükümlü olmadığın akrabalarındır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de Abdullah b. Mes'ûd'un hanımına şöyle demiştir: "(Kocana vermek suretiyle) senin için biri akrabalık dolayısıyla ecir, diğeri de sadaka ecri olmak üzere iki ecir vardır." Buhârî, Zekât 48; Müslim, Zekât 45-47; Nesâî, Zekât 82; İbn Mâce, Zekât 24; Dârimî, Zekat 23; Müsned, III, 502, vî, 363.
Ancak, ilim adamları, kadının zekâtını kocasına vermesi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Habib'ten, nakledildiğine göre o, hanımının kendisine verdikleri ile hanımının nafakasını denkleştirmeye çalışırdı.
Ebû Hanîfe, bu câiz olmaz derken, iki arkadaşı ona muhalefet ederek: Caizdir demişlerdir. Daha sahih olan da budur. Çünkü, sabit olduğuna göre Abdullah (b. Mes'ûd) in hanımı Zeyneb, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a giderek şöyle demiştir: Ben kocama sadaka vermek istiyorum bu benim için geçerli olur mu? Hazret-i Peygamber de şöyle buyurdu: "Evet, senin için biri sadaka ecri, diğeri de akrabalık ecri olmak üzere iki ecir vardır." Bir önceki rivâyete dair nota bakınız. Bir önceki rivâyete dair nota bakınız.
Sadaka mutlak olarak zikredildiği takdirde zekât anlaşılır. Çünkü hanımın üzerinde kocası lehine nafaka mükellefiyeti yoktur, O bakımdan kocası hanımı için yabancı durumundadır. Ebû Hanîfe, görüşüne gerekçe göstererek şöyle der: Mülkiyet menfaatleri ikisi arasında ortaktır. Öyle ki, onlardan birinin diğeri lehine şahitliği kabul edilmez. Hadis, nafile sadaka hakkında yorumlanmalıdır.
Şâfiî, Ebû Sevr ve Eşheb bunu şu şartla câiz kabul ederler: Eğer koca ondan aldığını hanımı lehine yerine getirmekle yükümlü olduğu mükellefiyetler alanında harcamayıp kendisinin nafakasını ve giyimini karşılamak üzere harcar, hanımına da kendi malından infak ederse, olur.
27. Hak Sahiplerine Verilecek Zekât Miktarı Ne Olmalıdır?:
Yine fukahâ (zekât almak hakkına sahip olanlara) ne miktarda verileceği hususunda farklı görüşlere sahiptir. Borçlu olan kimseye borcu kadarı verilir, fakir ve yoksula da kendilerine ve aile fertlerine yetecek kadarı verilir. Bunlara nisab miktarı, yahut ondan daha az miktarın verilmesinin cevazı hususunda farklı görüşler vardır. Bu farklı görüşlerin esasını ise, daha önce geçen zekât almayı câiz kılan fakirlik sının ile ilgili görüş ayrılığı teşkil eder.
Ali b. Ziyad ve İbn Nâfi'in rivâyetlerine göre bu hususta bir sınır yoktur. Bu, verilecek miktar valinin içtihadına göre tesbit edilir. Kimi zaman yoksullar azalabilir ve zekât artabilir. O takdirde fakire bir yıllık geçimini karşılayacak kadar verilir. Muğire'nin rivâyetine göre ise fakire nisabdan daha aşağı miktar verilir ve hiçbir zaman nisab miktarına ulaşılmaz.
Müteahhir âlimlerden kimisi de şöyle der: Eğer bir şehirde birisi nakit, diğeri de ziraat mahsulleri olmak üzere iki ayrı zekât varsa, fakire, öbürünün zekât vaktine kadar kendisini ulaştıracak bir miktar verilir.
İbnü'l-Arabî der ki: Benim görüşüme göre fakire nisab miktarı verilir. İsterse o şehirde iki veya daha fazla tür zekât alınmış olsun. Çünkü maksat zengin oluncaya kadar fakiri ihtiyaçtan kurtarmaktır. O bu miktarı aldıktan sonra diğer zekât gelecek olur da yanında kendisine yetecek kadar bir miktar varsa, bu sefer onu başkası alır.
Derim ki: Nisab miktarının verilmesi hususunda rey ashâbının görüşü de budur. Ancak Ebû Hanîfe, câiz görmekle birlikte, bunun mekruh olduğu görüşündedir. Ebû Yûsuf ise mutlak olarak câiz kabul eder ve şöyle der: Çünkü onun aldığı zekât miktarının bir bölümü şu andaki ihtiyacı içindir. Dolayısıyla şu andaki ihtiyacından arta kalan miktar da (nisab olan) ikiyüz dirhemden daha aşağıdadır. Eğer bir defada ikiyüz dirhemden fazla fakire verecek olursa, bu sefer şu an için duyduğu ihtiyaç miktarından arta kalan ikiyüz dirhem kadar olur, bundan dolayı bu kadar bir miktarı vermek câiz olmaz.
Hanefî âlimlerin müteahhirleri arasında şöyle diyenler de vardır: Eğer böyle bir kimsenin geçindirmekle yükümlü olduğu aile efradı yoksa, borcu da bulunmuyorsa hüküm böyledir. Eğer üzerinde borcu varsa, borcunu ödemesi halinde elinde ikiyüz dirhemden az bir miktar kalacaksa ona ikiyüz dirhem ya da daha fazla vermekte bir mahzur yoktur. Şayet geçindirmekle yükümlü olduğu aile efradı varsa, verilen miktar aile efradına paylaştırılması halinde herbirisine ikiyüz dirhemden daha aşağı bir miktar isabet edecek kadar vermesinde bir mahzur yoktur. Çünkü böyle birisine tasaddukta bulunmak, hem ona, hem de aile halkına tasaddukta bulunmak demektir. Bu da güzel bir görüştür.
28. Zekât Alacak Fakirlerin Nitelikleri:
Şunu bil ki, yüce Allah'ın:
"...Fakirlere..." âyeti mutlaktır. Bunda herhangi bir şart veya bir kayıt bulunmamaktadır. Aksine bu âyette Haşimoğullarından olsunlar olmasınlar bütün fakirlere zekât vermenin câiz olduğuna delâlet vardır. Ancak, sünnet-i seniyye birtakım şartların nazar-ı itibara alınacağı doğrultusunda varid olmuştur. Bu şartlardan birisi, bu fakirlerin Haşimoğullarından olmaması ve sadaka (zekât) verenin nafakasını sağlamakla yükümlü bulunmadığı kimselerden olmasıdır. Bu konuda görüş ayrılığı yoktur. Üçüncü bir şart ise sadaka alacak kimsenin kazanabilecek güce sahip olmaması şeklindedir. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Sadaka (zekât), zengin ve azaları (gücü kuvveti) yerinde herhangi bir kimseye helal değildir" Bu hadis daha önce 5. ve 22. başlıklarda geçmiş, kaynakları da orada gösterilmişti. diye buyurmuştur. Buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.
Yine, İslâm âlimleri arasında farz sadakanın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "e de, Hafimoğullarına da, onların mevlalarına da helal olmadığı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Ebû Yûsuf tan ise, Haşimoğullarından birisinin sadakası (zekâtı) nın, yine Haşimoğullarına mensup bir başka kimseye verilmesinin câiz olduğuna dair bir görüş rivâyet edilmiştir ki, bunu el-Kiyâ et-Taberî nakletmektedir. el-Kiya et-Taberî, Ahkâmu'l-Kur'ân, III, 209. Ancak, el-îktiyar, 1, 121'de bu görüşün, Ebû Hanîfe'ye aîı olduğu ve Ebû Yûsuf’un bu hususta ona muhalefet ettiği belirtilmektedir. Kimi ilim adamı garip bir istisna teşkil ederek şöyle der: Haşimoğullarının mevlalarına hiçbir sadaka türü haram değildir. Ancak bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den sabit olana muhaliftir. Çünkü o, mevlâsı Ebû Rafı': "Bir kavmin mevlası (azadlı kölesi) onlardandır" Ebû Dâvûd, Zekât 29; Tirmizî, Zeküt 25; Nesâî, Zekât 97; Dârimî, Siyer 82; Müsned, III, 448, IV, 340, VI, 8, 10, 390. diye buyurmuştur.
29. Haşimoğullarına Nafile Sadaka Verilebilir mi?:
Haşimoğullarına nafile sadaka vermenin cevazı hususunda da ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır. İlim ehlinin çoğunlukla kabul ettiği sahih olan görüşe göre nafile sadakanın Haşimoğullarına ve onların mevlâlarına verilmesinde bir mahzur yoktur. Çünkü Hazret-i Ali, Hazret-i Abbas ve Hazret-i Fatıma Allah onlardan razı olsun-Haşimoğullarından bir grup kimseye sadaka vermişler, onlar lehine vakıflar yapmışlardır. Onların yaptıkları vakıf sadakaları ise bilinmektedir ve meşhurdur.
İbnü'l-Macişun ile Mutarrif, Esbağ ve İbn Habib derler ki: Haşimoğullarına farz sadakadan da, nafile sadakan da birşey verilmez. İbnü'l-Kasım ise şöyle demektedir: Haşimoğullarına nafile sadaka verilebilir. Yine İbnü’l-Kasim der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den gelen: "Sadaka Muhammed'in âline helal değildir" Buhârî, Zekat 57; Müslim, Zekât 167; Nesâî, Zekât 7, 95; Muvatta’', Sadaka 13. şeklindeki hadis, sadece zekât hakkındadır, nafile sadaka ile ilgili değildir. İbn Huveyzimendad da bu görüşü tercih etmiş, Ebû Yûsuf ve Muhammed de bu görüşü benimsemişlerdir.
İbn Kasım der ki: Onların mevtalarına (azad ettiklerine) her iki sadaka türünden de verilebilir. Mâlik de “el Vâdiha" şöyle demektedir Muhammed âline nafile sadaka verilmez. İbnü’l-Kasım der ki: Mâlik'e, ya onların mevlalarına (verilir mi?) diye sorulunca, ben mevlalardan kastın ne olduğunu bilmiyorum, diye cevap verdi. Bu sefer ben ona, Hazret-i Peygamber'in: "Bir kavmin mevlası onlardandır"âyetini ona karşı delil gösterince, bu sefer (bana: yine Hazret-i Peygamber): "Bir kavmin kızkardeşi de onlardandır" diye buyurmuştur dedi. Esbağ dedi ki: Ancak bu, iyilik ve hürmet konusunda böyledir.
30. Bu Şekilde Harcama Allah'ın Farz Emridir:
"Allah'tan bir farz olarak" âyeti Sîbeveyh'e göre mastar olarak nasb edilmiştir. Yani; "Allah sadakaları kafi bir şekilde (böylece) farz kılmıştır," anlamındadır. Bununla birlikte el-Kisaî'nin görüşüne göre kat1 ile (önceki kelime üzerinde durak yapmak sureti ile) ref edilmesi de caizdir. Yani; bunlar farzdır, anlamında olur. ez-Zeccâc der ki: Ben bu âyetin bu şekilde (ref’ ile) okunduğuna dair bir şey bilmiyorum.
Derim ki: İbrahim b. Ebi Able bunu haber yaparak böylece okumuştur. Nitekim; "Zeyd ancak dışarı çıkmakta olandır," demek de buna benzemektedir.
61
Peygambere eziyet eden ve: "O bir kulaktır" diyenler de onlardandır. De ki; "O sizin için hayırlı bir kulaktır. Allah'a İnanır ve mü’minler’in sözüne inanır. O, İçinizden îman edenler için de bir rahmettir." Allah'ın Rasulünü incitenler için can yakıcı bir azap vardır.
Yüce Allah münafıklar arasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)i incitecek sözler söyleyerek ileri geri konuşup dillerini uzatan ve: Eğer bu konuda bana sitem edecek olursa ben ona böyle bir şey söylemedim diye yemin ederim, o da bunu kabul eder. Çünkü o her söyleneni dinleyen bir kulaktır, diye düşünen kimseler olduğunu beyan etmektedir.
el-Cevherî der ki; Bir kimse her söyleyenin sözünü dinliyor ise ona; "Kulak kesilen bir adam" denilir. Tekil ve çoğulu aynıdır.
Ali b. Ebi Talha, İbn Abbâs'tan yüce Allah'ın:
"O bir kulaktır" âyeti hakkında: Söyleyeni dinleyen ve kabul eden kimse demektir, diye açıkladığını rivâyet eder.
Bu âyet-i kerîme Attâb b. Kuşeyr hakkında inmiştir. O: Muhammed ancak kendisine söylenen herşeyi kabul eden bir kulaktır, demişti. Bir başka görüşe göre bu kişi Nebtel b. el-Hâris'tir. Bu açıklamayı de İbn İshak yapmıştır. Nebtel iri yarı, saçı sakalı birbirine karışmış, esmer, gözleri kızıl, yanaklarının siyahlığına kırmızılık karışmış acaib hilkatli birisiydi. Kendisi hakkında Hazret-i Peygamberin: "Bir şeytanı görmek isteyen kimse Nebtel b. el-Hâris'e baksın"diye buyurduğu kişi de odur. el-Vâhidî, Esbâbu Nuzûli'l-Kur'ân, s.254; Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, IV, 227.
Kulak" kelimesi, "zel" harfi ötreli de sakin de okunmuştur.
"De ki: O, sizin için hayırlı bir kulaktır" âyeti o, sizin için hayırlı bir kulaktır, kötü bir kulak değildir, demektir. Yani o, sizin için hayırlı olanı işitir, kötü olanı işitmez. Bu âyet; el-Hasen ve Ebû Bekr'in rivâyetine göre Âsım tarafından; şeklinde ötreli ve tenvinli olarak okunmuştur. Diğerleri ise, İzafet ile (yani "nun" harfi tek ötreli, ondan sonraki kelime ise iki esreli) okunmuştur. Hamza ise, ("mü’minlere inanır" anlamındaki âyetten sonra gelen): "bir rahmet" kelimesini esreli okumuştur. (Bu kıraate dair açıklamalar biraz sonra gelecektir). Diğerleri ise bu kelimeyi; "Bir kulaktır" âyetine atfederek ref ile okumuşlardır. İfadenin takdiri ise şöyle olur: O, sizin için hayırlı bir kulaktır ve bir rahmettir. Yani o, hayırlı şeyleri işitendir. Şer şeyleri işiten değildir. Bu da şu demektir. O, sevdiği (bir diğer nüshadaki kelimeye göre: İşitilmesi gereken) şeyi işitir ve o bir rahmettir. Ancak, "rahmet" kelimesinin esreli okunuşuna (ki, Hamza 'nın kıraatidir) göre ise bu kelime; "Hayır" kelimesine atfederek okunmuştur.
en-Nehhâs der ki: Bu, Arap dili bilginlerine göre açıklanma ihtimali uzak bir okuyuştur. Çünkü, her iki isim arasında uzaklık meydana gelmiştir. Esreli okuyuşta ise bu oldukça çirkindir.
el-Mehdevî der ki: "Rahmet" kelimesi "hayırlı" kelimesine atf ile esreli okunur. Yani: O, hayırlı şeyleri işiten bir kulaktır ve rahmet olan şeyleri işitendir, demek olur. Çünkü rahmet de hayır kapsamı içeresindedir. "Rahmet" kelimesinin, "mü’minler" kelimesine atfedilmesi doğru olamaz. Çünkü bu: O, Allah'a da inanır, mü’minlere de inanır (güvenir), anlamındadır.
Buna göre Kûfelilerin görüşüne göre, "mü’minler" anlamındaki kelimenin başındaki "radıyallahü anh" zaiddir. Yüce Allah'ın:
"Onlar Rabblerinden korkarlar" (el-A'raf, 7/154) âyetinde de böyledir, ("Rabbleri" kelimesinin başındaki "lâm" zaiddir). Ebû Ali de der ki: Bu, yüce Allah'ın:
"O size ulaşmış bulunuyor" (en-Neml, 27/72) âyetindeki gibidir.
el-Müberred'e göre ise bu lâm, fiilin kendisine delâlet ettiği bir mastara taalluk etmektedir ki, ifadenin takdiri: O, kâfirleri değil de mü’minleri tasdik eder, anlamında olmak üzere; şeklindedir. Mana nazar-ı itibara alınarak lâm getirilmiş olabilir. Çünkü; İnanır" kelimesi, "Doğrular, tasdik eder"; anlamındadır. Burada da yüce Allah'ın:
"Önündekini tasdik edici" (el-Bakara, 2/97; Âl-i İmrân, 3/3) âyetinde olduğu gibi, "lâm" ile teaddi etmiştir (geçişli fiil haline gelmiştir).
62
Sizi hoşnut etmek için huzurunuzda Allah'a yemin ederler. Halbuki daha doğru olan, Allah'ı ve Rasûlünü hoşnut etmeleridir; eğer mü’min iseler.
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1. Âyetin Nüzul Sebebi:
Rivâyete göre aralarında el-Cülâs b. Süveyd ile Vedîa b. Sâbit'in bulunduğu münafıklardan bir topluluk bir arada bulunuyordu. Yanlarında Ensar'dan Âmir b. Kays adında bir genç çocuk da vardı. Onu önemsemediler, ileri geri konuştular ve şöyle dediler: Eğer Muhammed'in dediği gerçekse biz elbette eşeklerden daha kötü bir durumdayız.
Genç delikanlı buna kızdı ve: Allah'a yemin olsun ki onun söylediği gerçektir ve siz de eşeklerden daha kötüsünüz dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e de onların söylediklerini bildirdi. Münafıklar ise Âmir’in yalan söylediğine dair yemin ettiler. Amir ise, hayır yalancılar onlardır, dedi ve buna dair yemin edip; Allah'ım, bizi birbirimizden ayrılmadan doğru söyleyenin doğruluğunu, yalan söyleyenin de yalancılığını ortaya çıkar, dedi.
Bunun üzerine şanı yüce Allah:
"Sizi hoşnut etmek için huzurunuzda Allah'a yemin ederler" âyetinin da yer aldığı bu âyet-i kerimeyi el-Vâhidî, a.g.e., s.254-255; buna yakın başka bir rivâyet; Süyûtî, a.g.e., I, 228. indirdi.
2. Allah ve Rasûlünü Razı Etmek:
Yüce Allah'ın:
"Halbuki, daha doğru olan Allah'ı ve Rasûlünü hoşnut etmeleridir" âyeti mübtedâ ve haberdir. Sîbeveyh'in görüşüne göre ifadenin takdiri, "Daha doğru olan Allah'ı hoşnut etmeleridir, yine daha doğru olan O'nun Rasûlünü hoşnut etmeleridir" şeklinde olup, daha sonra hazfedilmiştir. Nitekim şairlerden birisi şöyle demiştir:
"Biz yanımızdakine, sen de yanımdakine razısın. Görüş (lerimiz) ise farklıdır."
Muhammed b. Yezid der ki: İfadede herhangi bir hazf yoktur. İfadenin takdiri; "Daha doğru olan Allah'ı razı etmeleridir, Rasûlünü de" şeklinde olup takdim ve tehir vardır.
el-Ferrâ' der ki: İfadenin anlamı, "daha doğru olan ise Rasûlünü razı etmeleridir" şeklindedir. "Allah" lâfzı ise bir söz başlangıcıdır. Nitekim, Allah dilerse ve sen dilersen ifadesi de böyledir.
en-Nehhâs ise der ki: Sîbeveyh'in görüşü bunların en uygun olanıdır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den: "Allah dilerse ve sen dilersen" demenin nehy edildiği sahih rivâyetle sabit olmuştur. Herhangi bir ifadenin eğer manası da doğru ise, hiçbir ifadede ne takdim, ne de tehir takdirine gidilmez. Derim ki: Şöyle de denilmiştir: Şanı yüce Allah, rızasını Rasûlünün rızası ile iç içe kılmıştır. Nitekim O'nun:
"Rasûle itaat eden Allah'a itaat etmiş olur" (en-Nisâ, 4/80) âyeti de bunu göstermektedir. er-Rabi' b. Haysem, bu âyet-i kerimeyi okudu mu durur, sonra da şöyle dermiş: Öyle bir âyet ki, hem ne âyet! Allah bu işi ona havale etti ve o bize hayırdan başka birşey emretmez.
3. Yemin Edenin Yeminini Kabul Etme Gereği:
(Mezhebimize mensup.) ilim adamlarımız derler ki: Bu âyet-i kerîme, yemin edenin yeminini -kendisine yemin edilen kişinin razı olma yükümlülüğü bulunmasa dahi- kabul etmenin gerektiğini ihtiva etmektedir. Yemin, davacının bir hakkıdır.
Yine âyet-i kerîme, daha önceden de geçtiği üzere yeminin yüce Allah'ın adına yapılması gerektiğini de ihtiva etmektedir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Yemin eden ya Allah adına yemin etsin, yahut sussun. Buraya kadar: Buhârî, Şehâcföt 26, Edeb 74, Eymân 4; Müslim, Eyman 3; Dârimî, Nüzür 6; Muvatta’'', Nüüftr 14; Müsned, II, 7, 11. Kendisine yemin edilen kişi de tasdik etsin."
Yeminlere ve yeminlerden istisna yapmaya (inşaallah demeye) dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Mâide Sûresi'nde (5/89. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
63
Hâlâ bilmezler mi ki, kim Allah'a ve Rasûlüne karşı sınır mücadelesine kalkışırsa ona içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi vardır. En büyük rüsvaylık işte budur.
Yüce Allah'ın:
"Hâlâ bilmezler mi ki" âyetinde kastedilenler münafıklardır. İbn Hürmüz ile el-Hasen ise bunu muhatap kipi olarak; "Bilmez (mi) siniz?" diye okumuşlardır. lâfzı, Bil(mez)ler" ile nasb mahallindedir. "He" zamiri ise söylenen söze ait bir zamirdir. "Kim Allah'a... karşı sınır mücadelisine kalkışırsa" âyeti mübtedâ olarak ref mahallindedir.
"Sınır mücadelesine kalkışmak" ise, "Ayrılık" kelimesinde olduğu gibi birisinin bir sınırda, diğerinin de bir sınırda kalması, bulunması demektir. Mesela, Filan filana karşı sınır mücadelesine girişti," ifadesi kullanılır ve bir kimsenin kendisine ait olmayan bir sınır içerisinde bulunması başka sınıra düşmesi anlamı kastedilir.
"Ona... cehennem ateşi vardır" âyeti ile ilgili olarak şöyle denmektedir: Şart cünlesinde "fe" harfinden sonra gelen (cevap cümlesi) mübtedâ kabul edilir. O bakımdan, burada hemze esreli olarak; denilmesi gerekirdi. el-Halil ve Sîbeveyh de burada esreli olarak okunmasını câiz kabul etmişlerdir. Sîbeveyh, bu da güzeldir der ve şu beyitleri (şahit olarak) nakleder:
"Uğrayanların azlığı dolayısıyla (tadı) değişen suları bilirim hâlâ da.
Uzun süre yol aldıklarından dolayı yorgun düşmüş develer hızla yol alırlar.
Şüphesiz binek develerim uzun süre konup göçmekten usanırlarsa da
Ben yine de bu işten sonunda payımı elde etmek için muhakkak ısrarla yoluma devam ederim."
Şu kadar var ki, genelde herkes; şeklinde hemzeyi üstün ile okumaktadırlar.
Yine el-Halil ve Sîbeveyh şöyle demektedirler: (âyet-i kerimedeki) ikinci (........); birincisinden bedeldir. El Müberred, bu görüşün makbul olmadığını, doğru olanın ise el-Cermî'nin açıklaması olduğunu iddia ederek şöyle der: İkincisi, araya uzunca ifadeler gelmiş olduğu için te'kid maksadıyla tekrar edilmiştir. Bunun benzeri yüce Allah'ın şu âyetleridir:
"Ve âhirette de en büyük hüsrana uğrayacaklar onlardır" (en-Neml, 27/5). Yüce Allah'ın şu âyeti de böyledir: " Sonra ikisinin de akibetleri muhakkak ikisi de orada ebedi olmak üzere ateşin içinde kalmalarıdır." (el-Haşr,59/17)
el-Ahreş der ki: Bu âyette âyetin anlamı böyle bir kimseye ateşin vacip olacağıdır.
el-Müberred bunu kabul etmeyerek şöyle der: Bu bir hatadır. Çünkü şeddeli ve üstün olan; mübtedâ olarak kullanılıp haber hazfedilmez, Ali b. Süleyman da der ki: Mana; Vacip olan onun için cehennem ateşi olduğudur, şeklindedir. Buna göre ikincisi, mahzut bir mübtedânsn haberidir.
Ytne şöyle denilmiştir: İfade; Onun için ona muhakkak cehennem ateşi vardır, takdirindedir. Buna göre; (öl) edatı, "fe" ile arasında mecrur olan ismin takdiri üzere ref mahallındedir.
64
Münafıklar, kalplerinde olanı kendilerine açıkça haber verecek bir sûrenin tepelerine indirilmesinden çekiniyorlar. De ki: "Siz alay edin bakalım! Şüphesiz Allah çekindiğinizi açığa çıkarandır."
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1. Münafıkların Çekinmesi:
Yüce Allah'ın:
"Münafıklar... çekiniyorlar" âyeti bir haberdir, emir değildir. Bunun haber olduğuna bundan sonra gelen:
"Şüphesiz Allah çekindiğinizi açığa çıkarandır" âyeti delildir. Çünkü onlar inâdî olarak küfre sapmışlardı.
es-Süddî der ki: Kimi münafıkların: Allah'a yemin ederim, hakkımızda bizi rezil edecek bir şeyler inmesindense öne çıkan lıp bana yüz sopa vurulmasını daha çok arzu ederim, demesi üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. el-Vâhıdî, Esbâbu Nuzûli'l-Kur'ân, s.255
"Çekiniyorlar" buna karşı kendilerini korumaya çalışıyorlar, anlamındadır. ez-Zeccâc dedi ki: Âyetin anlamı, çekinsinler şeklinde olup emirdir. Nitekim (emir vermek kastı ile): Bunu yapar, demek de buna benzemektedir.
2. Münafıkların Korkusu:
Yüce Allah'ın:
"Tepelerine indirilmesinden..." âyetindeki; "(........): ... me..." nasb mahallinde olup "indirilmesinden" anlamını kazandırmaktadır. Sîbeveyh'in görüşüne göre ise bu edatın;" den"in hazfine göre cer mahallinde olması da mümkündür. Ayrıca; "Çekinirler" fiilinin mefûlü olarak nasb mahallinde olması da mümkündür. Çünkü Sîbeveyh Zeyd'den çekindim," tabirinin kullanılmasını uygun görmekte ve (bu kullanılışa örnek olmak üzere de) şöyle bir beyit nakletmektedir:
"Zarar vermeyecek işlerden çekinmekte, bununla birlikte güven duymaktadır
Kendisini kaderlerden korumayacak şeylerde."
Ancak el-Müberred bunu câiz kabul etmemektedir. Çünkü "çekinmek" kişinin tavırlarında görülen bir iştir.
"Tepelerine" ifadesinin anlamı, mü’minler üzerine demektir. "Bir sûre'den kasıt ise münafıklar hakkında mü’minlere münafıkların gülünçlüklerini, kötülüklerini ve ayıplarını anlatacak bir sûre indirilmesinden çekinirler, demektir. İşte bundan dolayı bu sûreye, sûrenin tefsirinin baş taraflarında da geçtiği gibi "el-Fâdıha (iç yüzleri açıklayan, rezil eden)" "el-Musîre (açıklayan, yayan" ve "el-Muba'sire (araştıran)" adlan verilmiştir. el-Hasen der ki: Müslümanlar bu sûreyi "el-Haffâre (kazıcı)" diye de adlandırırlardı. Çünkü bu sûre münafıkların kalplerinde bulunanları kazıyarak ortaya çıkarmıştır.
3. Münafıkların Tehdidi:
Yüce Allah'ın:
"De ki: Siz alay edin bakalım" âyeti korkutma ve tehdit ihtiva eden bir emirdir. 'Şüphesiz Allah çekindiğinizi açığa çıkarandır" sîzin açığa çıkmasından korkup çekindiğiniz şeyi ortaya çıkarandır.
İbn Abbâs der ki: Allah münafıkların isimlerini de indirdi. Bunlar yetmiş kişi idiler. Daha sonra bu isimler O'nun refet ve rahmetinin bir tecellisi olarak Kur'ân-ı Rerîm'den nesh edildi. Çünkü onların çocukları müslüman idi ve insanlar birbirlerini ayıplayabiliyorlardı. Buna göre yüce Allah; "Şüphesiz Allah çekindiğnizi açığa çıkarandır" âyetinde sözünü ettiği vaadini gerçekleştirmiştir.
Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah'ın açığa çıkarması, Peygamberine onların hallerini ve isimlerini bildirmesi sureti ile olmuştur. Yoksa onların İsimlerinı Kur'ân-ı Kerîm'de İndirmesi şeklinde değil. Zaten yüce Allah bir başka yerde:
"Sen onları muhakkak söyleyişlerinden de bilirsin" (Muhammed, 47/30) diye buyurmaktadır. Bu ise bir çeşit ilhamdır. Münafıklar arasında tereddüt içerisinde bulunan ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı yalanlamak ya da onu tasdik etmek hususunda kesin bir kanaate varmayan kimseler de vardı. Aralarında onun doğruluğunu bildikleri halde îman etmeyip inatlaşanlar da vardı.
65
Yemin olsun onlara soracak olsan elbette şöyle diyeceklerdir: "Biz sadece şakalaşıp eğleniyorduk" De ki: "Allah İle, O'nun âyetleri ile ve Rasûlü ile mi alay ediyordunuz?"
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1. Âyetin Nüzul Sebebi:
Bu âyet-i kerîme Tebûk gazvesi hakkında inmiştir. Taberî ve başkaları Katade'den şöyle dediğini naklederler: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk gazvesinde yolda giderken münafıklardan bir kesim de önünde yol alıyorlar ve şöyle diyorlardı: Şu Şam (Suriye) Saraylarını fethedecek ve sanoğullarının (Bizanslıların) kalelerini zaptedecek kimseye bir bakın!
Yüce Allah kalplerinde olanı ve aralarında konuştuklarını Peygamberine haber verince şöyle buyurdu: "Şu önden gidenleri ben yanlarına gelinceye kadar alıkoyun," Daha sonra yanlarına varıp: "Siz şöyle şöyle dediniz" diye söyleyince yemin ederek: "Biz ancak şakalaşıyor ve eğleniyorduk" dediler ve bununla söylediklerinde ciddi olmadıklarım anlatmak istediler.
Taberî, Abdullah b. Ömer'den şöyle dediğini nakleder: Ben bu sözü söyleyen kişi olan ve Rebia b. Sabit'i Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın devesine asılarak onunla beraber sürüklenip dururken, taşlar sebebiyle yolun şurasına burasına değip, bu arada da: Biz sadece şakalaşıyor ve eğleniyorduk derken gördüm. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise: "Allah İle, O'nun âyetlerlyle ve Rasûlü ile mi alay ediyordunuz?" diyordu.
en-Nekkaş ise, Hazret-i Peygamberin devesine bu şekilde asılan kişinin Abdullah b. Ubeyy b. Selûl olduğunu nakletmektedir. el-Kuşeyrî de İbn Ömer'den böylece nakletmektedir. İbn Atiyye der ki: Bu bir yanlışlıktır. Çünkü Abdullah b. Ubeyy Tebuk'e katılmamıştır. el-Kuşeyrî ayrıca der ki: Hazret-i Peygamberin bu sözlerini Vedia b. Sâbit'e söylediği de ifade edilmiştir. Vedîa münafıklardan idi ve Tebûk gazvesine katılmıştır.
(Mealde) şakalaşmak anlamı verilen: aslında, suya dalmak demektir. Daha sonra kendisinde itham ve eziyet verici ifadeler bulunan herşey hakkında kullanılır olmuştur.
2. Küfür Sözü Şaka da Söylense, Ciddi de Söylense Hüküm Aynıdır:
Kadı Ebû Bekr b. el-Arabi der ki: Onların bu söyledikleri sözler ciddi de olabilirdi, şaka da olabilirdi. Ancak ne olursa olsun bu sözler küfürdür. Çünkü küfür sözleri şaka yollu söylemenin de küfür olduğu hususunda ümmet arasında görüş ayrılığı yoktur. Tahkik, ilim ve hakkın; şaka ve ciddiyetsizlik ise batıl ve cehaletin kardeşidir. İlim adamlarımız derler ki: (Bu konuda isterseniz) yüce Allah'ın:
"Sen bizi ataya mı alıyorsun dediler. O: Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım, dedi" (el-Bakara, 2/67) âyetine bakabilirsiniz.
3. Şaka ve Ciddiyetsizliğin Çeşitli Hükümlere Etkisi:
İlim adamları şakanın, alış-veriş, nikâh ve boşama gibi sair hükümlerde etkisi hususunda üç ayrı görüş ortaya atmışlardır.
Bir görüşe göre kayıtsız ve şartsız olarak şaka yollu söylenen bu sözler bu hükümlerde bağlayıcı değildir.
İkinci görüş, mutlak olarak bağlayıcıdır.
Üçüncü görüş ise, alış-veriş ile diğer hükümler arasında fark gözeten görüştür. Buna göre nikâh ve talakta bağlayıcıdır. Bu, talâk hususunda tek bir görüş olarak Şâfiî'nin görüşüdür, alış-verişte ise şakanın bağlayıcı bir hükmü yoktur.
Mâlik ise, "Muhammed'in Kitab"ında şöyle demektedir: Şaka ve eğlenen kimsenin nikâhı bağlayıcıdır. Ebû Zeyd, İbnü’l-Kasmı'dan "el-Utebiye"de bağlayıcı olmadığını nakletmektedir. Ali b. Ziyad ise, bu durumda nikâh önce de olsa, sonra da (farkedilse) fesh edilir.
Şakalaşan kimsenin satışı hususunda Şâfiî'nin iki görüşü vardır. Bizim (Mâlikî) mezhebimizin ilim adamlarının görüşlerinden de bu şekilde iki görüş çıkartılabilir. İbnü'l-Münzir ise, boşamanın ciddisinin de şakasının da aynı olduğu hususunda icma bulunduğunu nakletmektedir. Mezhebimize mensup müteahhir bazı ilim adamı da şöyle demiştir Her iki taraf da nikâhta olsun alış-verişte olsun şaka yollu söylediklerini ittifakla belirtirlerse bağlayıcı olmaz. Ancak, bu konuda aralarında ayrılık doğarsa, ciddi olduğu şaka olduğu iddiasına baskın kabul edilir.
Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Dârakutnî, Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet ederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Üç şey vardır ki bunların ciddisi de ciddidir, şakaları da ciddidir: Nikâh, boşama ve ricat." Tirmizî der ki: Bu, hasen, garip bir hadistir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından olsun, diğerlerinden olsun, İlim ehlince uygulama da buna göredir. Ebû Dâvûd, Talâk 9; Tirmizî, Talâk 9; İbn Afdce, Talâk 13; Dârakutnî, III, 256, IV, 19.
Derim ki: Evet, hadiste bu şekilde: "...ric'at" ifadesi de geçmektedir. Mâlik’in Muvatta’'ı'nda ise Yahya b. Saıd'den, o, Said b. el-Müseyyeb'den şöyle dediği nakledilmektedir: "Üç şey vardır ki, bunlarda oyun olmaz. Nikâh, talâk ve köle azad etmek." Muvutta, Nikâh 56. Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Mes'ûd ve Ebû'd-Derdâ'dan da böyle rivâyet edilmiş ve onların hepsi şöyle demişlerdir: Üç şey vardır ki bunlarda eğlenme de olmaz, geri dönüş de olmaz. Eğlensin diye de bunları yapan, ciddi olarak da bunları yapan (aynı durumdadır): Nikâh, talâk ve köle azad etmek.
Said b. el-Müseyyeb'den, Hazret-i Ömer'in şöyle dediğini nakletmektedir: Dört şey vardır ki bunlar herkesin hakkında câiz (geçerli )dirler: Köle azadı, boşama, nikâh ve adaklar. Dahhak'dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Üç şey vardır ki, bunlarda oyun olmaz. Nikâh, boşama ve Bk. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, XVI, 377-378. adaklar.
66
Özür dilemeyin. Siz îman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz. İçinizden bir grubu affetsek bile, günahkâr kimseler oldukları için diğer bir grubu azaplandıracağız.
Yüce Allah'ın:
"Özür dilemeyin. Siz, îman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz" âyeti azar olmak üzere söylenmiş bir sözdür. Şöyle buyurulmuş gibidir: Fayda vermeyecek bir iş yapmaya kalkışmayın. Bundan sonra haklarında kâfir oldukları ve günahlarından dolayı özür dilemenin Fayda sağlamayacağı hükmü verilmektedir.
"Özür diledi" ifadesi, mazereti oldu anlamınadır. Şair Lebîd şöyle der:
"Tam bir yıl ağlayan bir kimse, artık özür dilemiş (mazereti kabul edilmiş) olur."
Özür dilemek (i'tizâr) ise, (kalpte) duyulan olumsuz duyguların izlerini, etkilerini silmek demektir. Mesela; "Evlerin izleri silindi, gitti," denilir. İ'tizar da silinip gitmek manasınadır. Şair der ki:
"Yoksa sen, el-Vedkâ (denilen yer, ya da kum tepesin) de alışageldiğin
İzlerin silinip gittiği yerin alametlerini biliyor muydun?"
İbnü'l-A'râbî der ki: Bu kelimenin asıl anlamı kesmektir. Ona, itizar ettim demek, onun kalbinde bulunan (bana karşı) olumsuz duygulan kestim, sona erdirdim demektir. Sünnet edildiği vakit çocuktan kesilen et parçacığına; denilmesi de buradan geldiği gibi, kız çocuğunun sünnet edilmesi halinde kesilen et parçacığına da; Yüce Allah'ın:
"İçinizden bir grubu affetsek bile günahkâr kimseler oldukları için diğer bir grubu azaplandıracağız" âyeti ile ilgili olarak denildiğine göre bunlar üç kişi idiler. İkisi alay etmiş, bir diğeri de gülmüştü. Af olunan kişi, gülen ve herhangi bir söz söylemeyen kişi idi.
"Grup" (anlamı verilen: taife), topluluk, cemaat demektir. Bir kişiye de mana itibariyle "taife" denilebilir. İbn'ul-Enbârî der ki: Bazan çoğul anlam ifade eden bir lâfız tek kişi hakkında da kullanılır. Mesela: "Filan kişi katırlarla çıktı," demek gibi. Yine der ki: "Taife" kelimesi ile tek kişi kastedilecek olursa, sonundaki "yuvarlak te"nin mübalağa için gelmesi de mümkündür.
Affedilen kişinin ismi hakkında farklı görüşler vardır İbn İshak adının, Mahşî b. Humeyyir olduğunu söylerken, İbn Hişam, adının İbn Mahşî olduğu söylenmektedir, der. Halife b. Hayyât ise "Tarihimde bunun ismi, Muhâşin b. Humevyir'dir demektedir. İbn Abdi’l-Berr ise, Muhâşin el-Himyerî olduğunu zikrederken, es-Süheylî ise, Muhaşşin b. Humeyyir olduğunu belirtmektedir. Hepsi de bu kişinin Yemame'de şehid düştüğünü naklederler. Bu kişi tevbe etmiş ve ona Abdurrahman ismi verilmişti. O da şehid olarak öldürülüp, kabrinin nerede olduğunun bilinmemesi için Allah'a dua etmişti. Bunun, o vakit münafık mı, yahut müslüman mı olduğu hususunda da farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre önce münafıktı, daha sonra samimi bir şekilde tevbe etti. Bir diğer görüşe göre ise müslümandi. Ancak, münafıkların sözlerini işitince bundan dolayı gülmüş, münkerlerini değiştirmemişti.
67
Münafık erkeklerle münafık kadınlar da birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder iyilikten alıkoyarlar, ellerini de siki tutarlar. Onlar, Allah'ı unuttular, O da onları unuttu. Şüphesiz münafıklar fasıkların tâ kendileridirler.
Yüce Allah'ın:
"Münafık erkeklerle münafık kadınlar" (mealindeki) âyeti mübtedâdır.
"Birbirleri" ikinci mübtedâdır, bedel de olabilir. Haberi ise;
"...lerindendir" âyetidir.
"Birbirlerindendir" âyeti, onların dinden çıkması aynı şey gibidir, anlamındadır. ez-Zeccâc der ki: Bu yüce Allah'ın:
"Onlar muhakkak sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler" (et-Tevbe, 9/56) âyeti ile ilişkilidir. Yani, onlar mü’minlerden değildirler. Aksine, birbirlerindendirler. Bu da onların münkeri emredip maruftan alıkoymak hususunda birbirlerine benzedikleri anlamına gelir.
Ellerini sıkı tutmaları ise, onların cihadı terk etmeleri ve yerine getirmeleri gereken haklar hususunda cimrilik etmeleri demektir.
Burada
"unutmak" terketmek anlamındadır. Yani, onlar Allah'ın kendilerine verdiği emirleri terkettîler, O da şüpheleri içerisinde kendilerini terkedip bıraktı. Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, yüce Allah'ın emirlerini âdeta unutulmuş hale gelinceye kadar terkedip durdular. O da onları sevap ve mükâfatından unutulmuşlar seviyesine düşürdü. Katade der ki:
"Onları unuttu", hayırdan onları mahrum bıraktı anlamındadır. Kötülükten ise onları unutmadı. (Kötülük işlemeye devam ettiler).
Fısk, itaat ve dinin dışına çıkmak anlamındadır ki, buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/26'da) geçmiş bulunmaktadır.
68
Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da, kâfirlere de orada ebediyyen kalıcılar olmak üzere cehennem ateşini va'detti. Bu onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir. Onlara bitip tükenmeyen bir azap vardır.
"Allah, erkek münafıklara da... va'detti." Va'dedilen şey, hayır ise; Allah va'detti, denilir. Eğer bir kötülük ise, (isim ve mastarı): ) şeklinde gelir.
"Ebediyyen kalıcılar olmak üzere" âyeti hal olarak nasb edilmiştir. Âmili ise mahzufdur. Orayı ebedi kalıcılar olma"k üzere boylarlar," demektir.
"Bu onlara yeter" âyeti mübtedâ ve haberdir. Yani bu, (cehennem ateşi ve azap) onların amellerinin karşılığı olmak üzere yeterlidir.
"Lanet (edilmek)", uzak düşmek demektir. Yani, Allah'ın rahmetinden uzak düşmüşlerdir anlamında olup, lanete dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/88. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Onlara bitip tükenmeyen" devamlı ve kalıcı
"bir azap vardır."
69
Siz de kendinizden öncekiler gibisiniz. Onlar sizden daha güçlü idi Malları ve evladan da daha çoktu. Onlar payları kadar faydalandılar. Sizden öncekiler kendi payları kadar faydalandıkları gibi, siz de payınız kadar faydalandınız ve onlar daldıkları gibi siz de daldınız. Onlar, dünyada da âhirette de amelleri boşa gitmiş olanlardır. Zarara uğrayanların tâ kendileri de işte bunlardır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1- Siz de Kendinizden Öncekiler Gibisiniz:
Yüce Allah'ın:
"Sîz de kendinizden öncekiler gibisiniz" âyeti ile İlgili olarak ez-Zeccâc der ki: Buradaki "kef" (gibi anlamındaki edat), nasb mahallindedir. Yanı, yüce Allah onlardan öncekilere cehennem ateşini va'dettiğî gibi diğer kâfirlere de cehennem ateşini va'detmiştir.
Şöyle de denilmiştir: Âyet, siz münkeri emredip maruftan alıkoymak hususunda sizden öncekilerin yaptıkları gibi yaptınız, şeklindedir ve burada muzaf hazmedilmiştir.
Bir diğer açıklama da şöyledir: Siz de sizden öncekiler gibisiniz. Buna göre buradaki benzetme edatı ref mahallindedîr. Çünkü hazfedilmiş bir mübtedânın haberidir.
"O: Daha güçlü" kelimesinin munsarıf olmayışı; vezninde sıfat-ı müşebbehe olduğundan dolayıdır. Bu kelimenin aslı şeklindedir. Yani onlar, sizden daha çetin bir güce sahip oldukları halde, yüce Allah'ın azabını kaldırmak imkân ve fırsatını bulamamışlardı.
2- Muhammed Ümmeti ve Önceki Ümmetler:
Said (b. el-Müseyyeb), Ebû Hüreyre'den, o, Peygamber (,sallallahü aleyhi ve sellem)'den şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Sizden önceki ümmetlerin gittikleri yolda siz de arşın arşın, karış karış, kulaç kulaç gideceksiniz. Öyle ki, onlardan herhangi bir kimse bir keler deliğine dahi girecek olsa, şüphesiz siz de oraya gireceksiniz."Ebû Hüreyre dedi ki: Dilerseniz Kur'ân-ı Kerîmedeki şu âyeti okuyunuz:
"Siz de kendinizden öncekiler gibisiniz. Onlar sizden daha güçlü idi. Malları ve evlatları da daha çoktu. Dolar payları kadar faydalandılar." Ebû Hüreyre der ki: Buradaki "pay"dan kasıt dindir.
"Sizden öncekiler kendi payları kadar faydalandıkları gibi, siz de payınız kadar faydalandınız" âyetini âyeti bitirinceye kadar okudu. (Ashâb) dediler ki: Ey Allah'ın Peygamberi, yahudi ve hristiyanların yaptıklarını mı yapacağız? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Zaten insan diye onlardan başka kim var?" Taberî, Câmiu'l-Beyân, X, 176.
Yine Sahih'te de Ebû Hüreyre'den Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu nakledilmektedir: "Sizden öncekilerin yollarını karış karış, arşın arşın izleyeceksiniz. Hatta onlar keler deliğine girecek olsalar siz de oradan gireceksiniz." Ey Allah'ın Rasûlü, yahudi ve hıristiyanların mı? dediler, Hazret-i Peygamber: "Ya başka kim olabilir?"diye buyurdu. Buhârî, Enbiyâ 50, t'tisâm 14; Müslim, İlm 6; İbn Mâce, Filen 17; Müsned, II, 325, 327, 336..., III, 84, 89, 94. İbn Abbâs da dedi ki: Bu gece düne ne kadar da benziyor! İşte şu İsrailoğullarına benzedik çıktık. İbn Mes'ûd'dan da buna benzer bir söz nakledilmiştir.
3- Zarara Uğrayanlar;
Yüce Allah'ın:
"Onlar payları kadar faydalandılar." Yani, kendilerinden öncekilerin yaptıkları gibi onlar da dinlerinden paylarına düşen ile yararlandılar. "... Siz de daldınız" ifadesi ile de gaib zamirden hitap sigasına geçilmektedir, "Daldıkları gibi" yani, onların dalışları gibi daldınız. "Gibi" anlamını veren "kef" ise, hazfedilmiş bir mastara sıfat olarak nasb mahallindedir. Yani, siz de dalanların dalışı gibi daldınız demektir. ise, Kim, kimse gibi nakıs bir isimdir ve bu hem tekil, hem de çoğul hakkında kullanılır. el-Bakara Sûresi'nde (2/17. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Suya daldım, dalarım" denilir. Dalınan yere de denilir. Bu da insanların gerek piyade, gerekse binekli olarak katettikleri yer demektir. Çoğulu ise, şekillerinde gelir. Bu açıklama Ebû Zeyd'den nakledilmiştir. "Bineğini suya daldırdım," ise, "binekleri suya daldı" demektir. "Zorlu, sıkıntılı işlere daldım," demektir. kılıcını sapladığı kimsenin içinde hareket ettirdi," manasına gelir, "Kanında daldırdı" ifadesi mübalağa olarak kullanılır. İçecek şeylerin yayılması için kullanılan aracın adıdır. "İçeceği çalkaladım," ifadesi de buradan gelmektedir. Karşılıklı olarak konuşup söze dalmayı anlatmak üzere de; tabirleri kullanılır. Buna göre ifadenin anlamı şudur: Siz de oyun ve eğlence ile dünyevî işler arasına dalıp gittiniz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın işini yalanlamaya daldınız diye de açıklanmıştır.
"Onlar... amelleri" yani, hasenatları
"boşa gitmiş" batıl olmuş
"olanlardır." Buna dair açıklamalar daha önceden (2/217. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Zarara uğrayanların tâ kendileri de işte bunlardır." Buna dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/28. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
70
Onlara kendilerinden öncekilerin, Nûh, Âd, Semud kavimlerinin, İbrahim kavminin, Medyen ashâbının, Mu'tefikelerin haberi gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık mucizelerle gelmişlerdi. Allah onlara zulmediyor değildi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.
"Onlara kendilerinden öncekilerin... haberi gelmedi mi?" Buradaki soru, takrir (gerçeği söyletmek) ve sakındırmak anlamındadır. Yani onlar, bizim daha önceden kâfirleri helâk ettiğimizi işitmediler mi?
"Nûh, Âd, Semud kavimlerinin" âyeti "ler" anlamını veren; den bedeldir.
"İbrahim kavminin" yani, Kenan oğlu Nemrud'un ve kavminin;
"Medyen ashâbının" Medyen, Hazret-i Şuayb'ın yaşadığı şehrin ismi idi. Medyenliler Yevmu'z-Zulle azâbı ile helâk edildiler.
"Mu'tefikelerin" denildiğine göre bununla Lût kavmi kastedilmektedir. Çünkü, onların yaşadıkları yer kendileri de içlerinde olduğu halde alt üst oldu. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Bir görüşe göre de
"Mu'tefikeler" helâk edilen herkes demektir. Mesela, dünya başlarına yıkıldı, demeye benzer.
"Peygamberleri onlara apaçık mucizelerle gelmişlerdi." Burada (sözügeçen kavimlere gönderilen) bütün peygamberler kastedilmektedir. Bir görüşe göre de, Mu'tefikelere peygamberleri gelmişti, diye de açıklanmıştır. Buna göre onların peygamberleri yalnız başına Hazret-i Lût'tur. Ancak, her bir kasabaya bir peygamber gönderilmiştir. Mu'tefikeler ise üç kasaba idi. Dört olduğu da söylenmiştir. Bir başka yerde tekil olarak yalnızca
"el-Mu'tefike" (en-Necm, 53/53) şeklindeki âyeti ise, cinsi anlatmak için gelmiştir.
Bir diğer görüşe göre "peygamberler” ile tek bir peygamber kastedilmiştir. Yüce Allah'ın:
"Ey Peygamberler, hoş ve temiz şeylerden yeyiniz" (el-Mu'minun, 23/51) âyetinde olduğu gibi. Oysa, Hazret-i Peygamber asrında ondan başka bir peygamber yoktu. Derim ki: Ancak, bu görüş tartışılır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den gelen sahih hadiste şöyle buyurmuştur: "Muhakkak Allah, Peygamberlere verdiği emrin aynısı ile mü’minlere hitab etmiştir." Müslim, Zekât 65; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 37; Dârimî, Rikaak 9: Müsned, II, 328. Bu hadis, bunun böyle olmadığına işaret etmektedir ki, bu da el-Bakara Sûresi'nde (2/172, ayetin tefsirinde) geçmiş idi. O halde kastedilenler bütün peygamberlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Yüce Allah'ın:
"Allah onlara zulmediyor değildi." Yani, Allah kendilerine bir peygamber göndermedikçe onları helâk etmedi. "Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı." Ancak onlar, kendilerine karşı deliller ortaya konulmasından sonra kendi kendilerine zulmettiler.
71
Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velileridir. Bunlar iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah'a ve Rasulüne de itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir, şüphesiz Allah Azizdir. Hakimdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağiz;
1. Mü’minlerin Veliliği:
"Birbirlerinin velileridirler" yani, candan sevgi, muhabbet, birbirlerine atıfetleri bakımından kalpleri birlik içerisindedir.
Münafıklar hakkında ise: "Birbirlerindendirler" ifadesi kullanılmıştır. Çünkü onların kalpleri ayrılık içerisindedirler. Fakat hüküm itibariyle biri diğerine katılır.
2. İyiliği Emredip Kötülükten Alıkoymak:
"Bunlar, İyiliği emreder." Yüce Allah'a ibadeti, O'nu tevhid etmeyi ve buna bağlı olan diğer bütün hususları emrederler.
"Kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar." Putlara tapmaktan ve buna bağlı olan her husustan vazgeçirmeye çalışırlar. Taberî, Ebû'l-Âl-iyye'den şöyle dediğini nakleder: Kur'ân-ı Kerîm’de yüce Allah'ın sözünü ettiği bütün iyiliği emi edip, münkerden alıkoymaya dair âyetlerin hepsi putlara ve şeytanlara ibadeti yasaklamak anlamındadır. İyiliğin emredilip münkerden alıkonulması ile ilgili açıklamalar daha önce el-Mâide Sûresi (5/79. âyetin tefsirinde) ile Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/21-22. ayetlerin tefsiri, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamd olsun.
3. Namazın Kılınması:
Yüce Allah'ın:
"Namazı dosdoğru kılarlar" âyetine dair açıklamalar, Bakara Sûresi'nin baş tarafında (el-Bakara,2/3. âyet, 4. başlıkta) daha Önceden geçmiş bulunmaktadır. İbn Abbâs der ki: Burada kastedilenler beş vakit namazdır. Buna göre sözü edilen zekât da farz zekât demektir. İbn Atiyye der ki: Bana göre nafilelerle övgü, daha beliğ (ileri derecede) dir. Zira nafileleri yerine getiren bir kimsenin tarzlan yerine getirmesi öncelikle söz konusudur.
4. Allah'a ve Rasûlüne İtaat Edenler:
"Allah'a" farz kıldığı hususlarda
"Rasûlüne de" kendileri için sünnet kıldıklarında
"itaat ederler."
Yüce Allah'ın:
"İşte Allah bunlara rahmet edecektir" âyetindeki "sin" harfi, va'dolunan bu rahmetin gerçekleşeceği vaktin bir süresi bulunduğunu belirtmektedir ki, ruhlar bu va'di umarak nimetlensin. Şanı yüce Allah'ın lütfü, bu va'din yerine getirilmesinin teminatıdır.
72
Allah mü’min erkeklere de mü’min kadınlara da -içlerinde ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler va'detti. Bir de Adn cennetlerinde hoş meskenler... Allah'ın rızası ise hepsinden daha büyüktür. En büyük kurtuluş İşte budur.
"Allah, mü’min erkeklere de mü’min kadınlara da -içlerinde ebediyyen kalmak üzere- altından" yani, ağaçlarının ve köşklerinin altından "ırmaklar akan cennetler" bahçeler
"va'detti." el-Bakara Sûresi'nde (2/25. ayetin tefsirinde) bu nehirlerin yataksız olarak, fakat zapturapt altında aktıklarına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
"Bir de Adn cennetlerinde" yani, ebedî ikâmet yurtlarında
"hoş meskenler." Kokuları beşyüz yıllık mesafeden alınan zebercet, inci ve yakuttan köşkler...
"Adn" İkâmet etmek anlamında olup, bir yerde ikâmet etti demek üzere denilir. "Maden (ma'din diye söylenir)" da buradan gelmektedir. Atâ el-Horasanî der ki: "Adn cennetleri" cennetin iç tarafıdır. Bunun tavanı İse Rahmân'ın Arşıdır. İbn Mes'ûd der ki: Adn cenneti cennetin iç tarafı yani, en mükemmel orta yeridir. el-Hasen der ki: Adn cenneti, altından bir köşktür. Oraya ancak bir peygamber, yahut sıddîk veya şehid, ya da adaletli bir hükümdar girebilir. Buna benzer bir görüş de ed-Dahhak'tan nakledilmiştir. Mukâtil ile el-Kelbî derler ki: Adn, cennetteki en üstün basamaktır. Tesnim pınan oradadır. Diğer cennetler ise onun etrafını çevrelemişlerdir. Bu cennet, Allah tarafından yaratıldığı günden itibaren peygamberler, sıddîkler, şehidler, salihler ve Allah'ın dilediği kimseler içine girecekleri vakte kadar örtülü kalacaktır. "Allah'ın rızası ise hepsinden daha büyüktür" yani bütün bunlardan daha büyüktür, "en büyük kurtuluş işte budur."
73
Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara sert ol! Yerleri cehennemdir onların. O, ne kotu bir dönüş yeridir!
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1. Kâfirlere Karşı Cihad:
Yüce Allah'ın:
"Ey Peygamber! Kâfirlere... karşı cihad et" âyetinde hitap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'edir. Ondan sonra ümmeti de bu hitabın kapsamına girmektedir. Maksat, mü’minlerle birlikte kâfirlere karşı cihad et, şeklindedir diye de açıklanmıştır. İbn Abbâs der ki: Hazret-i Peygamber kâfirlere karşı kılıçla, münafıklara karşı dil ile İleri derecede azar ve sert sözler söylemek suretiyle cihad etmekle emrolunmuştur.
İbn Mes'ûd'dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Münafıklara karşı elinle cihad et, gücün yetmezse dilinle. Buna da gücün yetmezse, onlara karşı sen de surat as, yüzünü ekşit. el-Hasen der ki: Onlara hadleri uygulamak suretiyle ve dil ile münafıklarla cihad et, Katade de bu görüşü tercih etmiştir. Çünkü münafıklar hadleri gerektirici suçlan en çok işleyen kimselerdi.
İbnü'l-Arabî der ki: Dil ile delili ortaya koymak, daimi bir hükümdür. Hadler ile ilgili ifadeye gelince, hadleri gerektiren işleri işleyenlerin çoğunlukla onlar olduğu iddiası delilsiz bir iddiadır. Günah işleyen asi, münafık değildir. Münafık, kalbinde nifakı gizleyen kimsedir ve onunla münafık olunur. Yoksa, zahiren organların yaptıklarıyla münafık olunmaz. Kendilerine had uygulananlara dair bize ulaşan haberlerden, bu suçlan işleyenlerin münafık kimseler olmadıkları anlaşılmaktadır.
2. Münafıklara Karşı Sert Davranmak:
"Ve onlara sert ol" âyetindeki;"(.......) Sertlik" kelimesi re'fet (yumuşak kalpliliksin zıddıdır. Sertlik, bir işi bir kimsenin başına getirmek esnasında kalbin katılığı demektir. Bu ise dille olmaz. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi birinizin cariyesi zina edecek olursa, ona had vursun fakat hiçbir şekilde (ondan sonra) artık bunu yüzüne vurmak suretiyle onu azarlamasın." Buhârî, Buyû’ 66, 110, Itk 17, Hudûd 35, 36; Müslim, Hudûd 30-32; Ebû Dâvûd, Hudûd 32; Tirmizî, Hudûd 8; İbn Mâce, Hudûd 14; Dârimî, Hudûd 18; Muvatta’', Hudûd 14; Müsned, II, 249, 494, IV, 116, 117, 343, VI, 65. Yüce Allah'ın:
"Şayet kaba, katı kalpli olsaydın, elbette onlar da etrafından dağılırlardı" (Âl-i İmrân, 3/159) âyeti de bu anlamı ortaya koymaktadır. Kadınların Hazret-i Ömer'e söyledikleri: "Sen Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan daha sert ve daha katısın" Buhârî, Bed'u’l-Halk 11, Fedâilıt Ashâbi'n-Nebiyy 6, Edeb 66; Müslim, be 22; Müsned, I, 171, 182. İfadeleri de bu kabildendir. "Sertlik (ğılza)"nın anlamı ise, kalp katılığı demektir. Bu, ise yüce Allah'ın; "Mü’minlerden sana tabi olanlara da kanatlarını indir" (eş-Şuara, 26/215) âyeti ile:
"Onlara rahmet ile tevazu kanadını indir" (el-İsra, 17/24) âyetinde, sözü edilen yumuşak davranmanın zıddıdır.
Bu âyet-i kerîme daha önce inmiş bulunan affetmek, sulh ve bağışlamak gibi bütün hükümleri nesh etmiştir.
74
"Söylemediler" diye Allah'a yemin ederler. Şüphe yok ki, o küfür sözünü söylediler. Onlar, müslümanlıklarından sonra kâfir oldular ve başaramadıkları bir işe de yeltendiler. Halbuki, intikam almaya kalkışmaları için Allah'ın ve Peygamberinin onları lütfuyla zenginleştirmiş olmasından başka bir sebep de yoktur. Eğer tevbe ederlerse onlar için hayırlı olur. Eğer yüzçevirirlerse, Allah onları dünyada da ânirette de pek acıklı bir azaba uğratır. Onların yeryüzünde ne bir velileri vardır, ne de bir yardımcıları.
Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1. Ayetin Nüzul Sebebi ve Münafıkların Yalancılıkları:
Yüce Allah'ın:
"Söylemediler diye Allah'a yemin ederler" diye başlayan âyet-i kerimesinin, el-Culâs b. Suveyd b. es-Sabit ile Vedia b. Sabit hakkında nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. Bunlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında ileri geri konuşmuş ve: Allah'a yemin olsun eğer Muhammed bizim efendilerimiz ve hayırlılarımız olan diğer kardeşlerimiz hakkında söylediklerinde doğru ise, hiç şüphesiz biz de eşeklerden de daha kötüyüz, demişlerdi. Âmir b. Kays kendisine: Evet, Allah'a yemin ederim Muhammed hem doğrudur, hem doğruluğu tasdik edilmiştir. Şüphe yok ki sen de eşekten daha da kötü bir durumdasın, diyerek bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bildirir. el-Culâs, gelip Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın minberi yanı başında Âmir'in gerçekten yalancı olduğuna dair yemin etti, Âmir ise el Culâs'ın bu sözü gerçekten söylediğine yemin etti ve: Allah'ım, doğru söyleyen Peygamberine (bu hususta) birşeyler bildir, diye dua etmesi üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
Onu işitenin Âsım b. Adiy olduğu da söylenmiştir, Huzeyfe olduğu da söylenmiştir. İbn İshak’ın dediğine göre ise, onun bu sözlerini asıl işiten kimsenin Umeyr b. Sa'd adındaki üvey oğlu olduğu da söylenmiştir. Ondan başkaları ise adının Mûsab olduğunu söylerler. Bunun pzerine el-Culâs, durumunu haber vermesin diye onu öldürmek istemişti. İşte:
"Ve başaramadıkları bir işe de yeltendiler" âyeti onun hakkında nâzil olmuştur.
Mücahid der ki: Arkadaşı, el-Culâs'a: Ben senin bu söylediklerini Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bildireceğim deyince, el Culâs onu öldürmek istediyse de daha sonra başaramadı, bu işi yapamadı. İşte yüce Allah'ın:
"Ve başaramadıkları bir İşe de yeltendiler" âyeti ile buna işaret edilmektedir.
Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerîme Abdullah b. Ubey hakkında indirilmiştir, O, Gıfarlılardan birisinin, Cüheynelilerden bir adam ile kavga etmekte olduğunu görmüş. Cüheyneliler Ensar ile antlaşmalı idiler. Ğıfarlılardan olan kişi Cüheynelilerden olan kişiye karşı üstünlük sağlayınca, İbn Ubey: Ey Evs ve Hazrecoğulları! Kardeşinize yardım edin. Allah'a yemin olsun ki, bizim misalimiz ile Muhammed’in misali ancak: "Köpeğini besle ki seni yesin" diyenin sözüne benzemektedir. Yemin olsun bizler Medine'ye dönecek olursak hiç şüphesiz daha aziz olan, oradan zelil olanı çıkartacaktır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bu husus haber verilince, Abdullah b. Ubeyy yanına gelmiş ve böyle bir söz söylemediğine dair yemin etmişti. Bunu da Katâde söylemiştir.
Bir üçüncü görüşe göre ise (söylediklerine işaret edilen) söz, bütün münafıklarırf söyledikleri bir sözdür. Bunu da el-Hasen ifade etmiştir. İbnü’l-Arabî der ki: Sahih olan da budur. Çünkü, söyledikleri belirtilen söze dair ifade geneldir ve bu ifadenin ihtiva ettiği anlam özel olarak bir kişi hakkında da, hepsi hakkında da fiilen vardır. Bunun da özetle İfade ettiği mana, bütün münafıkların Hazret-i Peygamber hakkında onun peygamber olmadığına inanmalarından ibarettir.
2. Münafıkların Söyledikleri Küfrü Gerektirici Sözler;
Yüce Allah'ın:
"Şüphe yok ki, o küfür sözünü söylediler" âyeti ile ilgili olarak en-Nekkaş şöyle demektedir: Onlar Allah'ın va'detmiş olduğu feth (zafer)li yalanladıkları kastedilmektedir. Bir diğer görüşe göre, "küfür sözü"nden kasıt, el-Culâs'ın söylediği: Eğer Muhammed'in getirdiği bir gerçekse, şüphesiz biz eşeklerden daha kötü bir durumdayız, sözleri ile Abdullah b. Ubey'in: Yemin olsun Medine'ye dönecek olursak daha aziz olan oradan daha zelil olanı çıkartacaktır, sözleridir, el-Kuşeyrî der ki: Küfür sözünden kasıt: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e sövmek ve İslâm'a da dil uzatmaktır.
"Onlar müslümanlıklarından sonra kâfir oldular." Yani, müslüman olduklarına dair hüküm verildikten sonra kâfir oldular. İşte bu da münafıkların kâfir olduklarına bir delildir. Yüce Allah'ın:
"Bu, onların îman etmeleri, sonra da kâfir olmaları sebebiyle böyledir" (el-Münafikun, 63/3) âyetinde de buna dair kati bir delil vardır.
Yine âyet-i kerîme; Îman, namazdaki söz ve fiiller dışında ancak: Lâ ilahe illallah sözü ile gerçekleşiyor ise de küfrün tasdik ve kesin bilgi ile çelişen her bir şey ile sözkonusu olduğuna da delil teşkil etmektedir, İshak b. Raheveyh der ki: Gerçekten ilim adamları diğer şer'i hükümler hususunda icma etmedikleri bir konuda, namaz hususunda icma etmişlerdir. Çünkü onlar icma ile şöyle derler: Bir kimsenin kâfir olduğu bilinse, sonra da aynı kişinin birçok defa namaz kıldığı sabit oluncaya kadar namaz kılmakta olduğunu görseler, bununla birlikte onun diliyle (îman ettiğine dair) ikrarını bilemeyecek olsalar dahi, o kimsenin imanına hüküm verilir, ancak oruç tutması ve zekât vermesi halinde onun hakkında benzeri bir hüküm verilemez.
3. Münafıkların Yeltendikleri ve Başaramadıkları İş:
Yüce Allah'ın;
"Ve başaramadıkları bir işe de yeltendiler" âyeti ile münafıkların Tebûk gazvesinde Akabe'den geçtikleri gecede onu öldürmek istemelerini kastetmektedir. Sayıları oniki kişi idi. Bu olaya dair etraflı bir rivâyet için bk: Müsned, IV, 453-454. Bu kişilerin isimleri de, el-Heysemî, Mecmau'z Zevâid, I, lll'de zikredilmektedir. Huzeyfe der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların hepsini tek tek sayarak isimlerini söyledi. Ben: Onlara birilerini gönderip öldürmeyecek misin deyince, şöyle buyurdu: "Arapların, arkadaşlarını ele geçirip onlara üstünlük sağladı da onları Öldürmeye kalkıştı, demelerinden hoşlanmıyorum. Aksine, Allah'ın bunları ed-Dubeyle ile cezalandırması onlara yetecektir." Ey Allah'ın Rasûlü, ed-Dubeyle nedir? diye sorulunca şöyle buyurdu: "O, cehennemden bir ateş alevidir ki, onu onlardan birisinin kalbini ciğerlerine bağlayan damarı üzerine koyar ve nihayet onun canı çıkar." Nitekim böyle de oldu. Bu hadîsi bu manada Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Sıfatu'l-Münâfîkîn 9-11; Müsned, IV, 320.
Bir diğer görüşe göre onlar, İbn Ubey'in etrafında (hükümdarları yapmak suretiyle) birleşmek ve toplanmak kastıyla İbn Ubey'ye tac giydirmek istemişlerdi. Bu hususun da sözkonusu edildiği uzunca hadis için bk. Buhârî, Tefsir 3. sûre 15, Merdâ 15, Edeb 115, İsti'zân 20; Müslim, Cihad 116; Müsned, V, 203. Bu hususta Mücahid'in görüşü az önce geçmiş bulunmaktadır.
4. Münafıkların Nankörlüğü:
Yüce Allah'ın:
"Halbuki, intikam almaya kalkışmaları için, Allah'ın ve Peygamberinin onları lütfuyla zenginleştirmiş olmasından başka bir sebep de yoktur." Yani, onların intikam almalarını gerektirecek bir durum bulunmamaktadır. Nitekim Nâbiğa (buna benzer bir ifadeyle) şöyle demektedir:
"Onlardaki kusur, sadece ellerindeki kılıçların
Ordularla çarpışmalarından dolayı körelmiş olmasından ibarettir."
"İntikam almak” anlamındaki fiilin, mazi ve muzari kullanılışları: şeklindedir. Şair (mazisinin aynü'l-fiilinin esreli kullanılışına örnek olarak) şöyle demektedir:
"Onların Ümeyyeoğullarından intikam almalarının tek sebebi,
Ümeyyeoğullarının kızdıkları, öfkelendikleri vakit yumuşaklıkla
(Mimle) mukabele etmelerinden başkası değildir."
Şair Züheyr de şöyle demektedir;
"Ertelenir, bir kitaba konulur ve saklanır
Hesap gününe yahut da âcil olarak intikam alınır."
Züheyr'in bu beyitindeki bu fiil, "kaf" harfi esreli olarak da üstün olarak da nakledilmektedir.
en-Nehaî der ki: Onlar bir diyet talep ediyorlardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu diyetin onlara ödenmesi doğrultusunda hüküm verdi, ancak onlar buna ihtiyaçlarının olmadığını izhar ettiler. İkrime de bu miktarın oniki bin (dirhem) olduğunu zikretmektedir.
Şöyle de denilmektedir: Öldürülen kişi de el-Culâs'ın azadh kölesi idi. el-Kelbî der ki: Onlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Medine'ye gelişinden önce geçim darlığı içerisinde idiler. Atâ binemiyor, ganimet elde edemiyorlardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların yanlarına (Medine'ye) gelince, ganimetlerle zengin oldular. İşte "kendisine iyilik yaptığın kimsenin sana yapacağı kötülükten kork" anlamındaki darb-ı mesel oldukça ünlüdür.
el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: el-Becelî'ye, yüce Allah'ın Kitabında: "Kendisine iyilik yaptığın kimsenin kötülüğünden kork" âyetini bulabiliyor musun? diye sorulmuş, O da: "Halbuki intikam almaya kalkışmaları için Allah'ın ve Peygamberin onları lütfuyla zenginleştirmesinden başka bir sebep de yoktur" âyetini okudu.
5. Tevbedeki Hayır ile Münafık ve Zındığın Tevbesi:
Yüce Allah'ın:
"Eğer tevbe ederlerse onlar için hayırlı olur" âyeti ile ilgili olarak rivâyet edildiğine göre, bu âyet-i kerîme nâzil olunca, el-Culâs ayağa kalkıp mağfiret diledi ve tevbe etti.
İşte bu, küfrü gizleyip imanını açığa vuran kâfirin tevbe etmesinin geçerli olacağına delil teşkil etmektedir. Fukahanın zındık diye adlandırdığı kişi de budur. Ancak bu hususta ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Şâfiî tevbesi kabul edilir derken, Mâlik zındıkın tevbesi bilinemez. Çünkü o, imanını açığa vururken küfrünü gizlemektedir. Onun mü’min olduğu ise söylediği sözle bilinmektedir. İşte şimdi de her vakit de böyle yapılmaktadır. Zındık, açığa vurduğunun zıddını içinde gizlemekle birlikte, ben mü’minin der. Ele geçirildiği vakit de tevbe ettim der ve gerçek halinde herhangi bir değişiklik olmaz. Eğer zındıklığı tesbit edilmeden önce, kendiliğinden bize tevbe ederek gelecek olursa, tevbesi kabul edilir, âyet-i kerimede kastedilen de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
6. Yüzçevirenlerin Dünya ve Âhiretteki Cezaları:
"Eğer yüz çevirirlerse" yani, îman ve tevbe etmekten yüzçevirecek olurlarsa, "Allah onları dünyada da" öldürülmek suretiyle "âhirette de" cehennem ateşinde "pek acıklı bir azaba uğratır. Onların yeryüzünde ne bir velileri" yani, azaplarını engelleyebilecek kimseleri
"vardır, ne de bir yardımcıları." Bu hususa dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/48. âyet, 6. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.
75
İçlerinden kimi de Allah'a şöyle söz vermişti: "Eğer bize lütfündan ihsan ederse yemin olsun ki sadaka vereceğiz ve muhakkak ki, salihlerden olacağız."
Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1. Âyetlerin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah'ın:
"İçlerinden kimi de Allah'a şöyle söz vermişti..." ile ilgili olarak Katade şöyle demektedir: Burada sözü edilen kişi Ensardan birisidir. O şöyle demişti: Allah bana rızık olarak birşeyler verecek olursa, hiç şüphesiz ondaki Allah hakkını ödeyeceğim ve tasaddukta bulunacağım. Allah ona bu dediği şeyi verince, bu sefer Kitab-ı Kerîminde size okunan bu âyetlerde belirtilen işleri yaptı. O bakımdan yalan söylemekten kaçınınız. Çünkü yalan günahkârlığa götürür. Ali b. Yezid, el-Kasım'dan, o, Ebû Umame el-Bâhilîden rivâyet ettiğine göre Sa'lebe b. Hatıb el-Ensarî Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e dedi ki: Allah'a dua et de bana mal rızık versin, ihsan etsin. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Yapma ey Sa'lebe! Şükrünü edâ edebileceğin az bir mal, (şükrünün) altından kalkamayacağın çok (mal) dan hayırlıdır." İkinci bir defa gelerek yine Peygambere isteğini tekrarlayınca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah'ın Peygamberi gibi olmaya razı değil misin? Ben, dağların benimle birlikte altın olup yol almasını isteyecek olsam, hiç şüphesiz öylece yol alırlardı." Sa'lebe şöyle dedi: Seni hak ile gönderen adına yemin ederim ki, eğer sen Allah'a dua edip de O da rızık olarak bana mal ihsan edecek olursa, hiç şüphesiz her hak sahibine hakkını vereceğim. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona dua etti. O da koyun satın aldı. Solucan ve kurtların çoğalması gibi çoğaldılar. Medine ona dar geldi. Bu sefer Medine'nin dışına çıktı, Medine vadilerinden birisine yerleşti. Artık sadece öğle ve ikindi namazlarını cemaatle kılabiliyordu. Diğerlerini ise terk etti. Zamanla koyunları daha bir artıp çoğaldı, bu sefer Peygamber ve cemaati -Cuma namazı müstesna- büsbütün terketti. Koyunları artmaya devam etti, nihayet Cuma'yı da terketti. Bu sefer, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) üç defa: "Yazıklar sana ey Sa'lebe" diye buyurdu. Daha sonra yüce Allah'ın:
"Mallarından bir sadaka al ki..." (et-Tevbe, 9/103) ayeti nâzil oldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da zekât toplamak üzere iki kişiyi gönderdi. Onlara: "Sa'lebe'ye ve -Süleymoğullarından bir adamın ismini vererek- filana uğrayın ve onların sadakalarını (zekâtlarını) alın" dedi. Bu iki görevli Sa'lebe'ye gittiler. Ona, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın gönderdiği mektubu okuttular. Bu sefer O: Bu ancak cizyenin bir benzeridir. İşinizi gidin görün, bitirdikten sonra bana uğrayın dedi... ve hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Bu ise bilinen ünlü bir olaydır. el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VII, 31-32; hadisin sonunda: "Ravileri arasında Ali b. Yezid el-Elhânî vardır ve metruk bir râvidir" kaydıyla.
Sa'lebe'nin zenginlik sebebinin bir amcası oğluna mirasçı olması olduğu da söylenmiştir.
İbn Abdi’l-Berr der ki: Denildiğine göre, yüce Allah'ın:
"İçlerinden kimi de Allah'a şöyle söz vermişti" âyeti, Sa'lebe b. Hatıb hakkında -zekat vermemesi üzerine- İnmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Ancak, Bedir'de hazır bulunanlar hakkında söylediği nakledilen hadis ile âyet-i kerimede yer alan:
"O da huzuruna çıkacakları güne kadar kalplerine bir nifak sokarak onları cezalandırdı" âyetinin birlikte anlaşılması zordur.
Derim ki: İbn Abbâs'tan âyetin nüzul sebebine dair şu da nakledilmektedir: Hatıb b. Ebi Beltea'nın, Şam'da bulunan (ticaret) malının ulaşması gecikince, Ensar'ın bulunduğu toplantılardan birisinde: Eğer o malım kurtulursa ben onun bir bölümünü sadaka olarak dağıtacağım, ve akrabalık bağını gözeteceğim, dedi. Ancak, malı kurtulunca bu konuda cimrilik göstermesi üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
Derim ki: Sa'lebe (b. Hâtıb) Bedir'e katılmış ve Ensar'a mensup bir kimsedir. Allah'ın da Rasûlünün de -el-Mümtehine Sûresi'nin baş taraflarında açıklanacağı üzere Orada ve sözü edilen olayda adıgeçen kişi Sa'lebe değil, Hatıb b. Ebî Beltea'dır. Salebe b. Hâtıb’ın Bedir'e katılmış ve Ensârdan olduğu bildirilmektedir. İbn Hacer, Bedir'e katılıp Uhud'da şehid olan Sa'lebe ile; bu üyelin kendisi hakkında nâzil olduğu belirtilen Sa'lebe'nin ayrı şahsiyetler olduğunu açıkça ifade etmektedir, (İbn Hacer, el-leâbe, I, 516-517). mü’min olduklarına dair lehlerine şahidlik ettiği kimselerdendir. O halde, ona dair gelen bu rivâyet sahih değildir. Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Hakkında âyetin indirildiği ve zekât vermeyen Sa'lebe ile ilgili olarak açıklamalarda bulunanların bu açıklamalarının sahih olmama ihtimali de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
ed-Dahhak der ki: Âyet-i kerîme münafıklardan Nebtel b. el-Hâris, el-Ced b. Kays ve Muattib b. Kuşeyr gibi bir takım kimseler hakkında inmiştir.
Derim ki: Âyetin onlar hakkında indiğine dair bu açıklama daha uygun görünmektedir. Şu kadar var ki: Yüce Allah'ın:
“Bir nifak sokarak onları cezalandırdı" âyeti, Allah'a ahid verenin, bundan önce münafık olmadığını göstermektedir. Ancak bunun anlamının: Allah, onların münafıklıklarını daha bir artırdı ve ölene kadar münafıklık üzere kalmaya devam ettiler, şeklinde olması hali müstesnadır. İşte ileride geleceği üzere yüce Allah'ın:
"Huzuruna çıkacakları güne kadar" âyeti ile anlatılan da budur.
2. Allah 'a Söz Verenler:
(Mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Yüce Allah:
"İçlerinden kimi de Allah'a şöyle söz vermişti..." âyeti, bu söz veren kimselerin diliyle söz verip, kalbiyle ona inanmadığı ihtimali olduğu gibi, hem diliyle, hem kalbiyle Allah'a söz vermiş olup daha sonra sonunun kötü gelmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü ameller sonları ile değerlendirilir, günler de âkibetleriyle.
(Âyetin başındakı): " ...den" lâfzı mübtedâ olarak ref mahallindedir, haberi ise mecrûr ifade içindedir.
"Yemin" lâfzı, Hadîs-i şerîfte de varid olmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'in zahirinde ise, ancak bağlanmak ve hükmünü yerine getirmek kastıyla yemin lâfzı kullanılmıştır. Manayı te'kid için yemine gelince, buna "lâm" harfi delâlet etmektedir. Burada, birinci kasem, ikincisi de cevabın başına gelen "lâm" olmak üzere iki "lâm" vardır. Her ikisi de te'kid içindir. Nahivcilerden kimisi bu iki "lâm" da kasem "lâm'ı dır demekte ise de, birinci görüş daha kuvvetlidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
3. Yalnız Kişi için Bağlayıcı Olan Hükümler Neye Göre Verilir:
Ahdetmek, boşamak ve kişinin tek başına kendisini ilgilendiren ve bu hususta başkasına İhtiyacı bulunmayan her bir hükümde, kişinin maksadı onun için bağlayıcı kabul edilir. İsterse bunu diliyle telaffuz etmesin. Bunu İlim adamlarımız ifade etmiştir.
Şâfiî ve Ebû Hanîfe ise derler ki: Bir kimse bir şeyi söylemedikçe onun ile ilgili hiçbir hüküm hiçbir kimse için bağlayıcı olmaz. İlim adamlarımızın diğer görüşü de budur.
İbnü'l-Arabî der ki: Bizim benimsediğimiz görüşün sıhhatinin delili, Eşheb'in, Mâlik'ten yaptığı şu rivâyettir: Mâlik'e: Bir kimse kalbiyle hanımını boşamayı niyet edip diliyle bunu telafuz etmeyecek olursa ne olur, diye sorulmuş, O da: Bu talakı gerçekleşir, onun için bağlayıcıdır. Tıpkı kişinin kalbiyle mü’min ve kalbiyle kâfir olması gibi bağlayıcıdır, demiştir. (Devamla) İbnü’l-Arabî der ki: İşte bu harikulade bir aslî delildir ve bu delile göre şöyle demek gerekir: Kişiyi bağlayıcı olması için kişinin başka bir kimseye ihtiyaç duymadığı herbir akid, aleyhine mücerred niyetiyle gerçekleşir. Bunun aslî dayanağı da îman ve küfürdür.
Derim ki: İkinci görüşün delili ise, Müslim'in Ebû Hüreyre'den şöyle dediğine dair rivâyet edilen hadistir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Muhakkak Allah İçlerinden geçirdiklerini -işlemedikçe, yahut da onu sözlü olarak ifade etmedikçe ümmetime bağışlamıştır." Buhârî, Uk 6, Talük 11, Eymân 15; Müslim, İınnn 201, 202; Ebû Dâvûd. Talâk 15; Tirmizî, Talâk 8; Nesâî, Talâk 22; İbn Mâce, Talük 14. 16; Müsned, II, 425, 474... Bu hadisi Tirmizî de rivâyet etmiş ve: Hasen, sahih bir hadistir, demiştir. İlim ehlince amel de buna göredir. Bir kimse kendi içinden hanımını boşamayı geçirecek olsa, onu sözlü olarak söylemediği sürece bu hiçbir şey ifade etmez, Tirmizî, Talâk 8. demektedir.
Ebû Ömer (b. Abdi'l-Berr) der ki: Kalbiyle boşama kararını verip de diliyle bunu söylemeyenin bu durumu hiçbir şey ifade etmez. Mâlik'ten daha meşhur olan görüş budur. Bununla birlikte ondan, kalbiyle boşamayı niyet etmesi halinde bağlayıcı olduğunu söylediği de rivâyet edilmiştir. Nitekim bir kimsenin diliyle söylemeyecek olsa dahi kalbiyle kâfir olması gibi. Ancak, gerek kıyas bakımından, gerekse rivâyet yolu bakımından birinci görüş daha sahihtir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Allah, ümmetime içlerinden geçirdikleri vesveseleri, onu dille söylemedikleri yahut elle işlemedikleri sürece affetmiştir."
4. Geleceğe Dair Temenniler:
Bir kimse geleceğe dair bir adakta bulunacak olursa, adağı yerine getirmenin vücubu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bunu yerine getirmemek bir masiyettir. Eğer yemin ise yeminin gereğini yerine getirmek, ittifakla vacib değildir. Şu kadar var ki, şu hususa dikkat edilmelidir. Eğer kişi farz-ı ayn olarak zekât vermesi gerekmeyen bir fakir ise, Allah'tan zekât düşecek kadar bir mal isterse ve kendisine farz olanı eda edeceğini ahd ederse, Allah ona bu isteğini verince de söylediği ahd ile üstlenmeksizin dahi Ödemesi gereken asıl yükümlülüğü yerine getirmeyi terk etmesi halinde (vebal sözkonusudur). Şu kadar var ki: Onu asıl aldatan şey, hakları eda etmek kastıyla mal talebinde bulunması oldu. Çünkü, onun Allah'tan bu talebi halis bir niyet ile değildi. Yahut da belli bir niyetle bu taleple bulunmakla birlikte, hakkında bedbahtlığın yazılmış ve takdir edilmiş olduğu bir istekti bu. Böyle bir halden Allah'a sığınırız.
Derim ki: Hazret-i Peygamberin: "Sizden herhangi bir kimse temennide bulunacak olursa, temennisine dikkatle baksın. Çünkü o, yüce Allah'ın gaybında temenni ettiği şeyden kendisi hakkında neler yazıldığını bilemez" Müsned, II, 357, 387; el-Heysemî, Mecmau'z-Zeoâid, X, 151'de diyor ki: İmâm Ahmed'in Müsned’inde yer alan rivâyetin ravileri sahih ricalidir' âyetinde kasıt, temennisinin akıbetidir. Çünkü nice temenni vardır ki, ona aldanılır, fitneye düşürülür, yahut da kişi bundan dolayı azgınlaşır ve dünyada da ahirette de helâk olmaya sebep teşkil eder. Çünkü dünya işlerinin akıbetleri müphemdir, gaileleri tehlikelidir. Dinî ve uhrevî temennilere gelince, bunların temennisi akibeti itibariyle övülmeye değerdir, bunlar teşvik edilmiştir ve bunlar mendup görülmüştür.
5. Temenni Yoluyla Adakta Bulunmanın Hükmü:
Yüce Allah'ın:
"Eğer bize lütfundan ihsan ederse, yemin olsun ki sadaka vereceğiz" âyeti: Şuna şuna malik olursam o sadaka olsun, diyen bir kimsenin bu sözünü yerine getirmekle yükümlü olduğuna delildir. Ebû Hanîfe de bu görüştedir. Şâfiî böyle diyenin bu sözü o kimse için bağlayıcı değildir, der. Boşamadaki görüş ayrılığı da bu şekildedir, köle azad etmekte de böyledir.
Ahmed b. Hanbel der ki: Böyle bir temennide bulunmak, köle azad etmekte bağlayıcıdır, talakda bağlayıcı değildir. Çünkü köle azad etmek Allah'a yakınlaştırıcı bir ibadettir ve Allah'a yakınlaştırıcı ibadetler adakta bulunmak suretiyle kişinin zimmetinde sabit olur (kişiye borç olur). Talâk ise böyle değildir, o, belli bir husustaki bir tasarruftur, böyle bir şey zimmette sabit olmaz (borç olmaz).
Şâfiî, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve diğerlerinin rivâyet ettikleri şu hadisi delil göstermektedir: Amr b. Şuayb'dan, o, babasından, o, dedesinden dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Âdemoğlunun malik olmadığı bir şey hakkında adakta bulunması da sözkonusu değildir, malik olmadığı şeyi azad etmesi de sözkonusu değildir, malik olmadığı bir şeyde boşama hakkı da yoktur." Lâfız Tirmizînin olup şöyle demektedir: Bu hususta Ali, Muaz, Cabir, İbn Abbâs ve Âişe'den de gelen rivâyetler vardır. Abdullah b. Amr'ın hadisi ise hasen bir hadistir ve bu, bu hususta rivâyet edilen en güzel rivâyettir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashâbından ve diğerlerinden ilim ehlinin çoğunluğunun görüşü de budur.
İbnü'l-Arabî der ki: Bu hususta Şâfiî mezhebine mensup İlim adamları, sahih olmayan ve delil olmaya elverişli bulunmayan pek çok hadisler kaydederler. Geriye bu ayetin zahirinden başka birşey (delil olarak) kalmamaktadır.
76
Ama kendilerine lütfündan ihsan edince de cimrilik edip yüzçevirerek gerisin geriye döndüler.
6. Allah'ın Lütfuna Rağmen Cimrilik Edenler:
"O da kendilerine lütfundan ihsan edince" bağışlayıp verince
"de" sadaka vermek, malı hayır yollarında infak etmek, daha önceki taahhütlerini ve ileri sürdükleri yükümlülüklerini yerine getirmek hususunda "cimrilik edip yüzcevirerek gerisin geriye döndüler." Tirmizî, Talâk 6; Ebû Dâvûd, Talnk 7; ayrıca bk. Buhârî, Edeb 44; Müslim, Îman 176; Tirmizî, Nuzûr 3, Îman 16; İbn Mâce, Talnk 17; Müsned, IV, 33. Yani, İslâm'dan yüzçevirdiklerini açığa vurarak Allah'a itaat etmeyip gerisin geri döndüler. Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/180. âyet 1. başlık ve devamında) cimriliğe dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
77
Nihayet Allah'a verdikleri sözlerini tutmadıkları ve yalan söyleyegeldikleri için, O da huzuruna çıkacakları güne kadar kalplerine bir nifak sokarak onları cezalandırdı.
7. Allah'a Verilen Sözde Durmamanın Cezası:
"Bir nifak sokarak onları cezalandırdı" âyetinde iki mef'ûl vardır. Yüce Allah kalplerine bir nifak sokarak onları cezalandırdı, demektir. Bir görüşe göre de cimrilik akabinde kalplerine bir nifak sokarak ceza görmelerine sebep teşkil etti, demektir. İşte bundan dolayı "Lütfundan... cimrilik edince" diye buyurmuştur.
"Huzuruna çıkacakları güne kadar" âyeti cer mahallindedir. Yani, onlar cimriliklerinin cezasını görecekleri güne kadar kalplerine bir nifak sokarak onları cezalandırdı. Cimriliklerinin cezasını görecekleri gün şeklindeki bu açıklama: Yarın sen amelini göreceksin, onunla karşılaşacaksın, demeye benzer.
"Huzuruna çıkacakları güne kadar" âyetinin, Allah'ın huzuruna çıkacakları güne kadar anlamına geldiği de söylenmiştir. İşte bu âyette, sözü edilen kimsenin münafık olarak öldüğüne delil vardır. Ancak, bu âyetin hakkında indirildiği kimsenin Sa'lebe veya Hatıb olma ihtimali uzaktır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ömer'e şöyle demişti: "Allah'ın Bedir ehline, muttali olarak dilediğinizi yapınız. Ben size (günahlarınızı bağışladım) demediğini nereden bilirsin?" Daha önce el-gnfai, fi/68, flyet 1. başlığın sonlarında geçen bu hadisin kaynakları için oraya bakılabilir. Sa'lebe de, Hatıb da Bedir'de hazır bulunan ve bu gazada şahit olanlardandı.
"Nihayet Allah'a verdikleri sözlerini tutmadıkları ve yalan söyleye geldikleri için O da... onları cezalandırdı." Onların yalan söylemeleri, sözlerini bozmaları ve yerine getireceklerini taahhüt ettikleri hususları terk etmeleri şeklinde ortaya çıkmıştı.
8. Münafıklık ve Çeşitleri:
"Nifak" kalpte olursa küfürdür. Eğer amellerde olursa masiyettir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Dört şey var ki, onlar kimde bulunursa, o kişi katıksız münafık olur. Kimde bunlardan bir tanesi bulunacak olursa, onu terkedinceye kadar o kimsede münafıklıktan bir haslet (özellik) bulunur: Kendisine birşey emanet verilirse hainlik eder, konuştuğu zaman yalan söyler, ahidleştiği zaman ahdinde durmaz ve tartıştığı zaman da haddi aşar, kötü söz söyler." Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Îman 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim. Îman 106; Ebû Dâvûd, Siinne 15; Nesâî, Îman 20; Tirmizî, Îman 14; Müsned, II, 189, 198. Bu kelimenin türeyişi ile açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/10. ayetin tefsirinde) geçtiğinden burada onları tekrarlamanın bir anlamı yoktur.
İlim adamları bu hadisin te'vili hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir kesim şöyle demektedir: Bu hüküm yalan olduğunu bilerek bir söz söyleyen, kendisine bağlı kalması gerektiğine inanmaksızın ahidleşen ve zamanı gelince hainlik etmek için emaneti bekleten kimse hakkında sözkonusudur. Bu görüşün sahipleri senet itibariyle zayıf bir hadis olan şu rivâyete dayanırlar:
Ali b. Ebî Tâlib, Ebû Bekir ve Ömer'le (Allah hepsinden razı olsun) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanından kederli bir şekilde çıkarken karşılaşmış. Hazret-i Ali: Ne diye sîzi böyle kederli görüyorum diye sorunca, Onlar da: Münafıkların nitelikleriyle ilgili olarak Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan işittiğimiz bir hadisten dolayı. (Hadis şudur): "(Münafık) konuştuğu zaman yalan söyler, ahidleştiği zaman bozar, kendisine bir şey emanet edilirse hainlik eder, söz verirse sözünde durmaz." Hazret-i Ali: Peki buna dair ona birşey sormadınız mı, diye sorunca, Onlar: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)1 dan çekindik, dediler. Hazret-i Ali: O halde ben ona soracağım, demiş ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna girerek şöyle sormuş: Ey Allah'ın Rasûlü, Ebû Bekir ve Ömer yanından üzüntülü bir şekilde çıktılar. 'Daha sonra da söylediklerini nakletmiş. Bunun üzerine (Hazret-i Peygamber) şöyle buyurmuş: "Ben onlara bir hadis söyledim, ama onların anladıklarını kastetmedim. Ancak münafık kendi kendisine yalan söylediğini bile bile konuştuğu vakit yalan söyleyen, söz verdiğinde kendi kendisine bu sözünde durmayacağını telkin eden, kendisine emanet bırakıldığında içten içe bu emanete hainlik edeceğini kararlaştıran kimsedir." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, I, 108, "senedinde: ...Ebû'n-Nu'mân, Ebû Vakkas'ın.,. diye zikredilen iki râvî, -Tirmizî'nin dediğine göre- meçhuldür (hadis kivisi olarak bilinmemektedirler); diğer râvilerin ise sika (güvenilir) oldukları bildirilmistir" kaydıyla.
İbnül-Arabî der ki: Bu İşleri kasti olarak işleyenin kâfir olmayacağına dair açık deliller vardır. Kişi, ancak Allah'a, sıfatlarına dair hususlardaki bilgisizliği, yahut da O'nu yalanlaması ile ilgili bir itikad ile kâfir olur. Şanı yüce Allah ise cahillerin inanışlarından ve sapıkların sapmalarından yücedir, münezzehtir.
Bir başka kesim şöyle demektedir: Bu husus Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın dönemindeki münafıklara hastır. Onlar, bu konuda Mukâtil b. Hayyân'ın, Saîd b. Cübeyr'den, onun, İbn Ömer ile İbn Abbâs'tan şöyle dediklerine dair rivâyetini delil gösterirler. İbn Ömer ile İbn Abbâs dediler ki: Bir grup ashâb ile birlikte varıp dediler ki: Ey Allah'ın Rasûlü, sen şöyle buyurdun: "Üç haslet vardır ki, onlar kimde bulunursa o kişi ister oruç tutsun, namaz kılsın ve mü’min olduğunu iddia etsin yine münafıktır: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir emanet verildiği zaman hainlik eder. Ve her kimde bu hasletlerden birisi bulunursa, o kimsede münafıklığın üçte biri var demektir." Biz bunlardan, yahut bunlardan birisinden kendimizi kurtaramayacağımız yahut da insanların çoğunun bunlardan uzak kalamayacağı kanaatindeyiz. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) güldü ve şöyle buyurdu: "Sizin bunlarla ne ilginiz var ki? Ben bu özellikleri, yüce Allah'ın Kitabında münafıkları tahsis ettiği gibi münafıklara has olarak söyledim. Benim, konuştuğu zaman yalan söyler, şeklindeki ifadem, yüce Allah'ın:
"Münafıklar sana geldiklerinde..." (el-Münafîkun, 63/1) âyeti gibidir. Siz böyle misiniz?" Biz: Hayır deyince şöyle buyurdu: "Bundan dolayı o halde korkmayınız. Siz bundan uzaksınız. Benim, söz verdiği zaman sözünde durmaz şeklindeki ifademe gelince; bu da yüce Allah'ın bana indirmiş olduğu şu âyetlerdedır:
"İçlerinden kimi de Allah'a şöyle söz vermişti: Eğer bize lütfundan ihsan ederse..." -diyerek üç âyeti okudu- "Siz böyle misiniz?" diye sordu, biz: Hayır dedik. Allah'a hamd olsun ki, eğer herhangi bir hususa dair Allah'a söz verecek olursak, onu yerine getiririz. Şöyle buyurdu: "O halde sizin için korkacak birşey yok, siz bundan uzaksınız. Ona bir şey emanet edilirse hainlik eder şeklindeki sözüme gelince; bu da yüce Allah'ın bana İndirmiş olduğu şu âyette dile getirilmektedir:
"Muhakkak Biz emaneti göklerle yere ve dağlara arzettik de..." (el-Ahzab, 33/72) Buna göre her kişiye dîn emanet olarak verilmiştir. Mü’min kişi gizlide de açıkta da cünüplükten yıkanır. Münafık ise bu işi ancak açıktan açığa yapar. Siz böyle misiniz?" Biz; Hayır dedik. Şöyle buyurdu: "O halde sizin için korkacak birşey yok, siz bundan uzaksınız." İbnul-Arabî, Ahkamu'l-Kur'ân, II, 985-986'cto bu rivâyeti "Mescid-i Aksâ'da Ebîl Bekr el-Fihrî'nin kendisine naklettiğini" belirttikten sonra zikretmekte ve sonunda: "Bu, senedi meçhul bir hadistir..." kaydını koy ma kındır.
Tabiinden ve İmâmlardan pek çok kimse bu görüştedir.
Bir başka kesim şöyle demektedir: Bu hüküm, bu tür hasletlerin çoğunlukla kendisine galip geldiği kimseler hakkındadır. Buhârî ve ondan başka diğer ilim adamlarının görüşlerinden anlaşıldığına göre, kıyâmet gününe kadar bu kötü hasletlere sahip olan bir kimse münafıktır.
İbnü'l-Arabî der ki: Benim görüşüme göre, bir kimseye masiyetler galip gelecek olsa bu, onun itikadını etkilemediği sürece kâfir olmaz. (Mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Hazret-i Yusuf'un kardeşleri babalarına söz verdiler, fakat verdikleri sözde durmadılar. Ona birşeyler söyleyip aldattılar, yalan söylediler. Hazret-i Yusuf'u onlara emanet etti, ama o emanete hainlik ettiler, bununla birlikte münafık olmadılar.
Atâ b. Ebi Rebah der ki: Yusuf'un kardeşleri bütün bu işleri yaptıkları halde münafık olmadılar, aksine peygamber oldular.
el-Hasen b. Ebi'l-Hasen el-Basrî der ki: Münafıklık iki türlüdür: Yalan ile yapılan münafıklık ve amelî münafıklık. Yalan ile yapılan münafıklık Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde idi. Amelî münafıklığın ise kıyâmet gününe kadar sonu gelmeyecektir, Buhârî de Huzeyfe'den, münafıklığın Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın döneminde olduğu, bugün ise ancak ve ancak imandan sonra küfre düşmenin sözkonusu olduğunu İfade ettiğini rivâyet etmektedir. Buhârî, Fiten 21.
78
Onlar, gizlediklerini de fısıltılarını da Allah'ın muhakkak bildiğini, Allah'ın bütün gaybları çok iyi bildiğini bilmezler mi?
Yüce Allah'ın:
"Onlar, gizlediklerini de fısıltılarını da Allah’ın muhakkak bildiğini... bilmezler mi?" şeklindeki bu âyeti bir azardır. O, bu durumlarını bildiğine göre, onları pek yakında cezalandıracaktır.
79
Mü’minlerden nafile bağışlarda bulunanları, kaş-göz işaretleriyle ayiplayanlarla, güçlerinin yetebildiğinden başkasını bulamayan kimselerle eğlenenleri Allah maskaraya çevirir ve onlar için pek acıklı bir azap vardır.
Yüce Allah'ın:
"Mü’minlerden nafile bağışlarda bulunanları, kaş göz İşaretleriyle ayıplayanlar..." şeklindeki bu âyeti de münafıkların nitelikleri arasındadır.
Katade der ki: "Ayıplayanlar" demektir. Şöyle ki, Abdurrahman b. Avf malının yarısını sadaka olarak vermişti. Onun malının toplamı sekizbin idi, o bunun dört binini sadaka olarak vermişti. Kimileri: Ne kadar büyük bir riyakâr? demişlerdi. Bunun üzerine yüce Allah: "Mü’minlerden nafile bağışlarda bulunanları kaş-göz işaretleriyle ayıplayanlar..." âyetini indirdi.
Ensardan bir kişi de hurma yığınının yarısını getirip verdi, bu sefer: Allah'ın buna hiç mi hiç ihtiyacı yok, dediler. Bunun üzerine yüce Allah:
"Güçlerinin yetebildiğinden başkasını bulamayan kimselerle..." âyetini indirdi.
Müslim'in de rivâyetine göre Ebû Mes'ûd şöyle demiştir: Biz sadaka vermekle emrolunduk. Sırtımızda yük taşır (ve böylelikle sadaka verirdik). Ebû Akil yarım sa’ sadaka verdi. Bir başka kişi ise ondan biraz daha fazlasını getirdi. Bunun üzerine münafıklar: Şüphesiz ki Allah'ın bunun sadakasına bir ihtiyacı yoktur, öbürü ise bu işi ancak riyakârlık olsun diye yapmıştır, dedi. Bunun üzerine yüce Allah: "Mü’minlerden nafile bağışlarda bulunanları, kaş-göz işaretleriyle ayıplayanlarla, güçlerinin yetebildiğinden başkasını bulamayan kimselerle eğlenenleri..." âyetini indirdi. Buhârî, Zekat 10; Müslim, Zekât 72.
Burada (gücünün yetebildiğinden başkasını bulamayandan) kasıt Ebû A-kil'dir ki, ismi el-Habhâb idi.
"el-Cühd" (Mealde: Gücün yetebildiği), kıt kanaat geçinenin yetindiği az şey demektir. Cühd ile cehd aynı anlamdadır ki, buna dair açıklamalar daha önceden (el-En'âm, 6/109. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Kaş-göz İşaretleriyle ayıplayanlar," ayıplayan, kusur bulan kimseler demektir ki, yine buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
"(.......): Nafile bağışlarda bulunanlar" kelimesinin asli; şeklinde olup, "te" harfi "ti" harfine idğam edilmiştir.
Bunlar haklarında vacib olmaksızın herhangi bir işi teberru (bağış) yoluyla yapan kimselerdi.
(Âyet-i kerimenin ortasındaki): "ler, lar, kimseler" ise, Mü’minler" kelimesine atf ile cer mahallindedir. Bunun, (sılası ile) tamamlanmadan önce İsm-i mevsul vaatfedilmesi câiz değildir.
"Eğlenenler" kelimesi ise, daha önceden geçen "ayıplayanlar" anlamındaki kelimeye atfedilmiştir.
"Allah -onları- maskaraya çevirir" âyeti ise mübtedanın haberidir ve bu onlar için bir bedduadır.
İbn Abbâs der ki: Bu, haberdir. Yani, onlar cehenneme gidecekleri için onlarla alay eder. Allah'ın maskaraya çevirip alay etmesi ise, eğlenmelerine karşılık onları cezalandırması anlamındadır. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/212. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
80
Onlar için ister mağfiret dile, ister mağfiret dileme. Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de yine Allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır. Bunun sebebi, Allah'ı ve Peygamberini İnkâr etmeleridir. Allah fasıklar topluluğuna hidâyet vermez.
Yüce Allah'ın:
"Onlar için ister mağfiret dile..." âyetine dair açıklamalar, yüce Rabbimizin:
"Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma..." (et-Tevbe, 9/84) âyetini tefsir ederken gelecektir.
81
Allah'ın Rasûlüne muhalefet için geri kalanlar, oturmalarına sevindiler. Allah yolanda mallarıyla, canlarıyla cihad etmekten hoşlanmadılar ve: "Bu sıcakta Savaşa çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennem ateşi daha sıcaktır." Keşke bilselerdi.
Yüce Allah'ın:
"Muhalefet için geri kalanlar, oturmalarına" oturmalarından ötürü
"sevindiler"
Oturdu, oturmak, demektir. (.......) ise, başkası onu oturttu, anlamına gelir. Bu açıklamaları el-Cevherî'den naklettik.
"Geri bırakılan, terk edilen" manasınadır. Yani Allah onları geri bıraktı ve onların çıkmalarına engel oldu, çıkmalarım önledi demektir. Yahut da Resûlüllah ve mü’minler, onların cihada gitmek hususunda ağırdan aldıklarını bilmeleri üzerine onları geri bıraktılar, şeklinde iki türlü açıklanmıştır. Bu husus Tebûk gazvesinde olmuştur.
"Allah'ın Rasulüne muhalefet için" âyetindeki; "Muhalefet için" kelimesi, mef'ûlün leh'dir. Mastar da kabul edilebilir. Bu anlamdaki âyeti, "Allah Rasûlünün arkasında (kalanlar)" şeklindeki okuyuştan maksat, cihaddan geri kalmaktır. "Bu sıcakta Savaşa çıkmayın dediler." Yani, biri ötekine bunları söyledi. Ey Muhammed! Onlara "De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır. Keşke bilselerdi."
Bu âyet, mübtedâ ile haberdir.
"Daha sıcaktır" âyetindeki "Sıcak," temyiz olarak nasb edilmiştir. Âyet Allah'ın emrini terk eden böyle bir ateşe maruz kalır, anlamındadır.
82
Artık onlar kazandıklarının bir cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1. Ağlanası Hallerine Gülenler:
"Artık onlar... az gülsünler" âyeti bir emirdir. Tehdit anlamını ihtiva etmektedir. Yoksa, gülmeleri doğrultusunda bir emir değildir. Âslolan;
"Gülsünler" âyetindeki "lâm" harfinin esreli olmasıdır. Ancak, ağırlığı dolayısıyla hazfedilmiştir.
el-Hasen der ki:
"Artık onlar" dünya hayatında
"az gülsünler", cehennemde de
"çok ağlasınlar."
Buradaki emrin haber anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani onlar, pek az güleceklerdir ve çokça ağlayacaklardır. "Cezası olarak" âyeti mef'ûlün lehdir. Yani, yaptıklarına ceza olsun diye öyle yapsınlar.
2. Ağlamak ve Gülmek:
İnsanlar arasında esasen salih bir kul olmakta birlikte aşırı korkusundan ötürü kendi kanaatince halinîn kötülüğü sebebiyle ve nefsine olan ihtİmâmı (kötü halinden kederlenmesi)'den dolayı gülmeyenler vardı. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmaktadır: "Allah'a yemin ederim, eğer bildiklerimi bilseydiniz şüphesiz pek az gülerdiniz ve çokça ağlardınız. Yollara dökülüp yüce Allah'a yüksek sesle feryad ile dua ederdiniz. Keşke koparılan bir ağaç olsaydım, diye temenni ederim."Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiştir. Tirmizî, Zühd 9: İbn Mâce, Zühd 19; Müsned, V, 173. Tirmizî, hadisin sonunda: "Bu hadisin başka bir rivâyetinde-, -Keşke koparılan bir ağaç olsaydım...- sözlerini söyleyenin Ebû Zerr olduğu bildirilmektedir" dediği gibi; Müsned'de: "Ebû Zer dedi ki: Keşke koparılan bir ağaç olsaydım..." denilmektedir.
Hasan-ı Basrî -Allah ondan razı olsun- kederin kendisine galip geldiği kimselerdendi. O bakımdan gülmezdi. İbn Şîrîn ise güler ve el-Hasen'e karşı: Güldüren ve ağlatan Allah'tır, diye delil getirirmiş. Ashâb-ı kiram da gülerdi. Şu kadar var ki, çokça gülmek ve kişiyi etkisi altına alacak kadar sık sık gülmeye devam etmek yerilmiş ve nehyedilmiştir. Böylesi, beyinsizlerin ve işi gücü olmayanların davranış türleri arasındadır. Varid olan haberde ise; "çokça gülmenin kalbi öldürdüğü" belirtilmiştir. Tirmizî, Zühd 2; İbn Mâce, Zühd 19, 24; Müsned, II, 310.
Allah korkusundan, azabının dehşetinden ve çetin cezasından dolayı ağlamak ise övülmüş bir şeydir. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ağlayın, ağlayamayacak olsanız dahi ağlasın (veya ağlar gibi yapın). Çünkü cehennem ehli, yüzleri âdeta dere yatakları imişçesine gözyaşları akıncaya kadar ağlayıp dururlar. Nihayet gözyaşları kesilince, bu sefer kanlar akmaya başlar ve gözler İrinle dolar. Eğer onların akıntısına gemiler yüzdürülecek olursa, hiç şüphesiz o yaşlarda gemiler dahi yüzer." Bu hadisi İbnü’l-Mübarek, Enes yoluyla rivâyet etmiştir. İbn Mâce de rivâyet ibn Mâce. Zühd 19; "... ağlasın …….yapını" bölümüne kadar. etmiştir.
83
Eğer Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de çıkmak için senden izin isterlerse de ki: "Siz, ebediyyen benimle beraber asla çıkmayacaksınız. Ve benimle beraber hiçbir düşmanla asla Savaşmayacaksınız. Çünkü siz ilkinden oturmaya razı oldunuz. Artık siz geri kalanlarla beraber oturun."
Yüce Allah'ın: "Eğer Allah seni onlardan" yani münafıklardan "bir topluluğun yanına döndürür de..." âyetinde; "bir topluluğun (taife)" diye buyurması, Medine'de kalıp çıkmayanların tamamının münafık olmayışlarından dolayıdır. Aksine, aralarında mazereti uygun görülenler de vardı, hiçbir mazereti bulunmadığı halde daha sonra affa mazhar olan ve tevbeleri kabul olunan kimseler de vardı. Geride kalan üç kişi gibi. İleride buna dair açıklamalar gelecektir.
"Çıkmak için senden izin İsterlerse de ki: Siz ebedîyyen benimle beraber asla çıkmayacaksınız." Yani, senin ebediyyen onlarla birlikte olmaman suretiyle Allah onları cezalandırdı. Bu da Fetih Sûresi'nde yüce Allah'ın:
"De ki: Siz asla peşimizden gelemezsiniz" (el-Feth, 48/15) âyetine benzemektedir.
"Geri kalanlar" kelimesi in çoğuludur. Âdeta çıkanların yerine geride kalıp onlara halef olanlarmış gibi değerlendirilmiş görülüyorlar.
İbn Abbâs der ki: "Geri kalanlar" münafıklardan geri kalan kimseler demektir. el-Hasen der ki: Kadın ve güçsüz erkeklerle beraber kalınız, demektir. Tağlib yoluyla müzekker çoğul yapılmıştır. Fesad çıkartanlarla birlikte oturun, anlamında olduğu da söylenmiştir ki, bu da Arapların, ailesi hakkında kötü uygulamaları bulunan kimse hakkında: "Filan kişi aile halkına kötülük yapan bir kimsedir" şeklindeki ifadelerinden alınmıştır. Burada da bu kelime; "Oruçlunun ağız kokusunun değişmesi" tabirinden ve kabında uzun süre kaldığından dolayı bozulan süt için kullanılan; "Süt bozuldu, kesildi" iradesinden alınmadır.
Buna göre bu âyet, siz fesat çıkartanlarla beraber oturun, anlamına gelir. Bu da gazalara Savaşçıların maneviyatını bozan kimselerin götürülmesinin câiz olmadığına delildir.
84
Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma. Kabrinin başında da durma. Çünkü onlar, Allah'ı ve Rasûlünü İnkar ettiler ve fasıklar olarak öldüler.
Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:
1. Âyetin Nüzul Sebebi:
Bu âyet-i kerimenin Abdullah b. Ubeyy b. Selûl ve Hazret-i Peygamberin onun cenaze namazını kıldırması üzerine nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. Bu husus Buhârî ve Müslim'in Sahih'lerinde ve başka kaynaklarda da sabittir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın onun cenaze namazını kıldırdığı ve bu âyet-i kerimenin de bundan sonra indiğine dair rivâyetler birbirini pekiştirmektedir.
Enes b. Mâlik'ten rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun cenaze namazını kıldırmak üzere öne geçince, Hazret-i Cebrâîl'in ona gelerek elbisesini çekip ona:
"Onlardan Ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma" âyetini okuması üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bundan vazgeçip namazını kıldırmadığı da ifade edilmiştir.
Ancak, bu hususta sabit rivâyetler bunun aksini ortaya koymaktadır. Buhârî'de, İbn Abbâs'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun namazını kıldırdı, sonra bitirip ayrıldı. Aradan ancak az bir süre geçmişti ki, Berae (Tevbe) Sûresindeki:
"Onlardan Ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma" (diye başlayan) iki âyet-i kerîme nâzil oldu. Buhârî, Tefsir 9. sûre 12.
Buna yakın bir rivâyeti de Müslim, İbn Ömer yoluyla kaydetmektedir: İbn Ömer der ki: Abdullah b. Ubeyy b. Selul ölünce, oğlu Abdullah Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip babasını kefenlemek üzere Hazret-i Peygamber'den gömleğini vermesini istedi, Hazret-i Peygamber ona gömleğini verdikten sonra namazını kıldırmasını istedi. Bunun Üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını kıldırmak üzere kalktı, Hazret-i Ömer'in kalkıp Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı elbisesinden yakalayarak, ey Allah'ın Rasûlü, Allah sana ona namaz kılmayı yasaklamışken namazını mı kılacaksın? demesi üzerine, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Gerçek şu ki, Allah beni muhayyer bırakmış ve:
"Onlar için ister mağfiret dile, ister mağfiret dileme. Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de..." (et-Tevbe, 9/80) diye buyurmuştur. Yetmiş kereden daha fazla da mağfiret dileyeceğim." Hazret-i Ömer: Ama o münafıktı, dedi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun namazını kıldırdı. Yüce Allah bunun üzerine: "Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma, kabrinin başında da durma" âyetini indirdi. Hazret-i Peygamber de onların (münafıkların) cenaze namazını kılmayı terk etti. Buhârî, Cenâiz 23, 85, Tefeir 9. sûre 12,13; Libâs 8; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 25, Sıfatu'l-Münafikun 3; Tirmizî, Tefsir 9. sûre 12, 13; Nesâî, Cenâiz 40, 69; İbn Mâce, Cenâiz 31; Müsned, I, 16, II 18.
Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Hazret-i Peygamberin, Abdullah b. Ubeyy'in cenaze namazım kıldırması, onun müslüman olduğunu zahiren, lâfzıyla ifade etmesine bağlı idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bu yasak kılınınca, bir daha böyle bir şey yapmadı.
2. Bu Âyet İnmeden Hazret-i Ömer Münafıkların Cenaze Namazının Yasaklandığı Hükmünü Nereden Çıkarmıştı:
Henüz cenaze namazlarının kildırılmasına dair yasak İnmemişken Hazret-i Ömer: Allah sana onun namazını kıldırmayı yasakladığı halde mi namazını kılacaksın, sorusunu neye dayanarak sormuştur? diye sorana şöyle cevap verilir: Bunun, Hazret-i Ömer'in kalbine doğduğu ihtimali vardır. Yine bunun, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bu hususta Hazret-i Ömer'in lehine şahitlik ettiği ilham ve sezgi kabilinden olması da muhtemeldir. Zaten Kur'ân-ı Kerîm'in zaman zaman Hazret-i Ömer'in maksadına uygun hükümlerle indiği de olmuştur. Nitekim Hazret-i Ömer: Üç hususta Rabbime muvafakat ettim -bir rivâyette de dört hususta denilmiştir- dediği kaydedilmektedir ki, bu husus daha önce el-Bakara Sûresinde 125. âyetin: 'Siz de İbrahim'in makamından bir namazgah edinin" bölümünün 2. başlığında. geçmiş bulunmaktadır. İşte bu da o kabilden olabilir. Yine Hazret-i Ömer'in bunu, yüce Allah'ın:
"Onlar için ister mağfiret dile, ister mağfiret dileme" âyetinden anlamış olma ihtimali de vardır. Çünkü, Buhârî ve Müslim'in hadisinin de gösterdiği gibi bu hususta daha önceden bir nehiy varid olmuş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Derim ki: Hazret-i Ömer'in bunu yüce Allah'ın:
"Müşriklere, Peygamber'in af, mü’minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir" (et-Tevbe, 9/113) âyetinden anlamış olması ihtimali de vardır. Çünkü, bu âyet-i kerîme Mekke'de inmişti. Buna dair açıklamalar da ileride gelecektir.
3. Mağfiret Dileğinin Kâfir ve Münafıklara Faydası Yoktur:
Yüce Allah'ın:
"Onlar için ister mağfiret dile..." (et-Tevbe, 9/80) ayetinde Yüce Allah, Hazret-i Peygamber kendileri için mağfiret dileyecek olsa ve bu mağfiretini çokça yapacak olsa bile, bunun kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını beyan etmektedir. Ancak el-Kuşeyrî: Hazret-i Peygamber'in: "Yetmiş kereden de daha fazla mağfiret dileyeceğim"dediği rivâyet olunan İfade sabit değildir, demektedir.
Derim ki: İbn Ömer'in hadisi ile İbn Abbâs'ın hadisinde sabit olan ifadeler bunun aksini ortaya koymaktadır. İbn Ömer yoluyla gelen hadiste: "Yetmiş defadan fazla mağfiret dileyeceğim" âyeti, İbn Abbâs yoluyla rivâyet edilen hadiste de: "Eğer ben yetmişden fazla mağfiret dilediğim takdirde onlara mağfiret edeceğini bilseydim, o sayıdan daha fazla mağfiret dilerdim" dediği kaydedilmektedir. Buhârî, Tefsir 9- sûre 12.
(İbn Ömer) dedi ki: Sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını kıldırdı. Bunu Buhârî rivâyet Buhârî, Tefsir 9. sûre 12, 13. Ayrıca bk. daha önce hadis ile ilgili gösterilen yerler. etmiştir.
4. Hazret-i Peygamber Mağfiret Dilemekte Muhayyer miydi?:
İlim adamları, yüce Allah'ın:
"Onlar için ister mağfiret dile..." âyetinin, bağışlanmalarının ümid edilemeyeceği anlamına mı, yoksa muhayyerlik anlamına mı geldiği hususunda farklı açıklamalarda bulunmuşlardır. Bir kesim der ki: Bundan maksat, mağfiret olunacaklarından ümit kesmektir. Buna delil de Yüce Allah'ın:
"Allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır" âyetidir. "Yetmiş"in söz konusu edilmesi ise, fiilen meydana gelmiş olana bir uygunluktur. Yahut da nihaî maksadı ve çokluğu anlatmak üzere kullanmayı (Arapların) adet edindikleri bir rakam olduğu için kullanılmıştır. O bakımdan, Araplardan herhangi bir kimse: Ben, onunla yetmiş yıl konuşmayacağım diyecek olsa bu, onlara göre, onunla ebediyyen konuşmayacağım anlamınadır. Yüce Allah'ın şu âyeti de nihaî durumu anlatmak için kullanılmıştır:
"Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun." (el-Hakka, 69/32) Hazret-i Peygamberin şu âyeti de böyledir: "Kim Allah yolunda bir gün oruç tutacak olursa, Allah o kimsenin yüzünü cehennemden yetmiş yıl uzak tutar." Buhârî, Cihad 56: Müslim, Siynm 167, 168; Tirmizî, Cihad 3; Nesâî. Siyâın 44, 45; İbn Mâce, Siyfim .14; Dârimî, Cihâd 10; Müsned, II, 357, III, 26, 45, 59
Bir diğer kesim de şöyle demektedir: Bu âyet, muhayyerlik ifade eder ve istersen onlara mağfiret dileyebilirsin, istersen mağfiret dilemezsin, anlamındadır. el-Hasen, Katade ve Urve bunlardandır. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber İbn Ubey'in namazını kıldırmak isteyince Hazret-i Ömer ona: Filan günü şunu şunu söyleyen Allah düşmanının namazını mı kıldıracaksın, demiş, Hazret-i Peygamber de: "Muhayyer bırakıldım, ben de bir tercihte bulundum"diye buyurmuştur. Buhârî, Cenâiz, 85, Tefsir 9. sûre 12; Tirmizî, Tefsir 9. sûre 12, 13; Nesâî, Çeriniz 69; Müsned, I. 16.
Bunlar derler ki: Daha sonra yüce Allah'ın:
"Onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de haklarında birdir" (el-Münafikûn, 63/6) âyeti inerek bu muhayyerliği nesh etmiştir.
"Çünkü onlar, Allah'ı ve Rasulünü inkâr ettiler." Yani Allah, kâfir olmaları sebebiyle onlara mağfiret etmeyecektir.
5. Peygamber de Mü’minler de Müşriklere Mağfiret Dileyemezler:
Yüce Allah'ın:
"Müşriklere, Peygamberin de mü’minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir..." (et-Tevbe, 9/113) âyetine gelince, bu âyet-i kerîme ileride de açıklanacağı üzere, Ebû Talib'in ölümü üzerine Mekke'de İnmiştir. İşte bu âyetten kâfir olarak ölen kimselere mağfiret dilemenin yasak olduğu anlaşılmaktadır. Bu da Hazret-i Peygamber’in: "Allah beni muhayyer bıraktı"ifadesi ile belirttiği şekilde muhayyerlik anlamını çıkardığı âyet-i kerîmeden öncedir.
Ancak bunun böyle olmasının açıklanması da zordur. O bakımdan şöyle denmiştir: Hazret-i Peygamberin amcasına mağfiret dilemesinden kastı, kabul olunma ümidi olan ve mağfirete nail oluncaya kadar bir mağfiret dileğinde bulunmaktan ibaretti. İşte bu maksatla da Hazret-i Peygamber, Rabbinden annesine bu şekilde mağfiret dilemeye İzin vermesini istemiş, ancak yüce Allah ona böyle bir İzin vermemiştir.
Hazret-i Peygamber'in muhayyer bırakıldığı münafıklara mağfiret dilemeye gelince bu, faydası olmayacak ve dil ile yapılacak bir istiğfardan ibaretti. Bunun, ifade ettiği azami mana kendileri için mağfiret istenenin yakınlarından hayatta olan bazı kimselerin gönüllerini hoş etmekten ibarettir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
6. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) 'ın Gömleğini Abdullah için Vermesi:
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın gömleğini Abdullah için vermesinin sebebi hususunda farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre Hazret-i Peygamberin gömleğini veriş sebebi şudur: Abdullah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın amcası Hazret-i Abbas'a Bedir günü kendi gömleğini vermişti. Şöyle ki, Hazret-i Abbas, önceden de geçtiği üzere Bedir günü ashâb alınınca, elbisesi alınmış, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de onu bu haliyle gördüğünden ona acımıştı. Ona verilmek üzere bir gömlek istediyse de ona uygun gelecek büyüklükte Abdullah'ın gömleğinden başka bir gömlek bulunamadı. Çünkü, boylan birbirlerine yakındı. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e kendi gömleğini vermek suretiyle dünya hayatında kendisindeki bir hakkı kaldırmak istemişti. Tâ ki, âhirette onunla mükâfat olarak karşılığını vermesi gereken bir iyiliği bulunduğu halde karşılaşmasın.
Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Peygamber onun oğluna ikramda bulunmak, ihtiyacını iyilikle karşılamak ve gönlünü hoş etmek için gömleğini vermiştir. Ancak, birinci görüş daha sahih olup, Buhârî bunu Câbir b. Abdullah'tan rivâyet etmiştir. Cabir (radıyallahü anh) dedi ki: Bedir gününde esirler getirildi. Abbas da üzerinde elbise (gömlek) olmadığı halde esirler arasında getirilince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun için bir gömlek istedi. Abdullah b. Ubey'in gömleğinin ona uygun geldiğini gördüler. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o gömleği ona (Hazret-i Abbas'a) verdi. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi gömleğini ona (Abdullah b. Ubey'e) bunun için çıkarıp verdi. Buhârî, Cihâd 142.
Hadîs-i şerîfte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir; "Benim bu gömleğimin Allah'a karşı ona hiçbir faydası olmaz. Bununla birlikte benim bu işim dolayısıyla kavmimden bin kişinin İslâm'a gireceğini ümid ederim." Evet, bazı rivâyetlerde "kavmimden" denilmekte, bununla da Araplar arasındaki münafıkları kastetmektedir. Sahih olan ise, Hazret-i Peygamber'in: "Onun kavminden bir takım kimseler"dediğidir. el-Vahidî, Eabâbu Nuzûli'l-Kur'ân, s. 262. İbn İshak'ın "Meğazi"si ile kimi tefsir kitaplarında da şöyle denmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu davranışı dolayısıyla Hazreclilerden bin kişi müslüman olup tevbe etti.
7. Kâfir ve Münafık'ın Namazı Asla Kılınmaz:
Yüce Allah:
"Onlardan öten hiçbir kimsenin namazını asla kılma" diye buyurduğundan dolayı, ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Kâfirlerin namazını kılmamak hususunda bu açık. bir nasstır. Ancak, mü’minlerin namazının kılınması gerektiğine dair bunda bir delil yoktur.
Mü’minlerin cenaze namazını kılmanın vücubunun bu nassın mefhumundan çıkartılıp çıkartılmayacağı hususunda iki farklı görüş vardır. Bir görüşe göre bu hüküm çıkartılabtlir. Çünkü, yüce Allah kâfirlerin namazlarının kılınmayış illetini küfürleri olarak göstermiştir. Zira yüce Allah:
"Çünkü onlar Allah'ı ve Rasûlünü İnkâr ettiler" diye buyurmaktadır. Küfür sözkonusu olmadığı takdirde ise namazlarının kılınması icabeder. Bu da yüce Allah'ın:
"Hayır, muhakkak ki onlar, o günde Rabblerinden elbette perdelenmiş olacaklardır" (el Mutaffifin, 83/15) âyeti gibidir ki, burada kâfirler kastedilmektedir. Bu da kâfirlerin dışında olanların, yüce Allah'ı göreceklerine delildir ki, bunlar mü’minlerdir. İşte bu âyet buna benzemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Yahut da mü’minlerin cenaze namazının kılınmasına dair delil, bu âyetin dışındaki bir âyetten çıkartılabilir ki, bunlar da bu konuda vârid olmuş hadisler ile ümmetin icmaldir.
Bu konudaki görüş ayrılığının menşei ise, hitap delilini kabul edip etmemektir.
Müslim, Cabir b. Abdullah'tan şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bir kardeşiniz ölmüş bulunuyor. Haydi kalkın onun (cenaze) namazını kılın."Bunun üzerine biz de kalktık ve iki saf halinde dizildik. Buhârî, Menâkıbu'l-Ensftr 38; Müslim, Çeriniz 66; Nesâî, Cenâiz 72; İbn Mâm, Cenâiz 33; Müsned, III, 374, IV, 431. Burada kastedilen kişi Necaşi'dir.
Ebû Hüreyre'den rivâyete göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), insanlara Necaşî'nin vefat ettiği günü vefat haberini verdi, Onlarla birlikte namazgaha çıktı ve dört tekbir alarak (cenaze namazını) kıldı. Buhârî, Cenâiz 4, 61, 65, Menakıbul-Ensar 38; Müslim, Cemiz 62-64; Ebû Dâvûd, Cenâiz 58: Nesâî, Cenâiz 27, 72, 76, 103; İbn Mâce, Cenâiz 33; Muvatta’', Cenâiz 14; Müsned, II, 281, 438, 439.
Müslümanlar, müslümanların cenaze namazlarını kılmayı terk etmenin câiz olmadığı hususunda icma etmişlerdir, ister büyük günah İşleyenlerden olsunlar, ister salih kimseler olsunlar. Bunu da Yüce Peygamber'lerinin söz ve davranışlarından miras olarak devralmışlardır. Yüce Allah'a hamd olsun. İlim adamları önceden geçtiği gibi- şehidin cenaze namazı ile bid'at ehli ve bâğîlerin cenaze namazının kılınması hususundaki görüş ayrılığı müstesna, bu konuda ittifak etmişlerdir.
8. Cenaze Namazında Getirilecek Tekbir Sayısı:
İlim adamlarının çoğunluğu (Cumhûr), tekbirlerin dört olduğu görüşündedir. İbn Şîrîn der ki: Tekbir üç tane idi. Daha sonra ona bir tane eklediler. Bir başka kesim de (İmâm) beş defa tekbir getirir derler. Bu görüş, İbn Mes'ûd ve Zeyd b. Erkam'dan rivâyet edilmiştir. Hazret-i Ali'den ise, altı tane olduğu rivâyeti vardır. İbn Abbâs, Enes b. Mâlik ve Cabir b. Zeyd'den, tekbirlerin üç olduğu rivâyet edilmiştir. Ancak, dayanak kabul edilen görüşe göre tekbirler dört tanedir.
Dârakutnî'nin Ubey b. Kâ'b'dan rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Melekler Âdem'in (cenaze) namazım kıldılar ve üzerine dört tekbir getirip: İşte ey Âdemoğulları sizin sünnetiniz budur, " Dârakutnî, II, 71. dediler.
9. Cenaze Namazında Kıraat:
Mâlik'in mezhebinde meşhur olan görüşe göre bu namazda kıraat yoktur. Ebû Hanîfe ve es-Sevrî de bu görüştedirler. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ölüye namaz kıldığınızda ona ihlâs ve samimiyetle dua ediniz."Bu hadisi, Ebû Dâvûd, Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Cenâiz 56; İbn Mâce, Cenâiz 23.
Şâfiî, Ahmed, İshak, Muhammed b. Mesleme (mezhebimize mensub) ilim adamlarımızdan Eşheb ile Dâvud (ez-Zahirî), Fâtihanın okunacağı görüşündedirler. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Fâtihatü'l-Kitab okunmaksızın namaz olmaz" diye buyurmuştur. Bu görüş sahipleri, bu hadisi umumu üzere kabul etmişlerdir.
Ayrıca, Buhârî nin İbn Abbâs'tan rivâyetini delil gösterirler. Bu rivâyete göre İbn Abbâs bir cenaze namazını kılmış ve Fâtihatü'l-Kitab'ı okuyup şöyle demiş: Bunun sünnet olduğunu bilesiniz diye okudum. Buhârî, Cenâiz 66; Nesâî, Cenâiz 77.
Nesâî de Ebû Umame yoluyla gelen hadiste şöyle dediğini nakleder: Cenazelere kılanan namazda sünnet olan birinci tekbirden sonra gizlice Ummu'l-Kur'ân'ı (Fâtiha'yı) okuması, sonra da üç tekbir getirmesi, son tekbirden sonra da selam vermesidir."
Muhammed b. Nasr el-Mervezî de yine Ebû Umame'den şöyle dediğini zikreder: Cenazeler üzerine namazda sünnet olan önce tekbîr getirmen, sonra da Ummu'l-Kur'ân'ı okumandır. Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e salât ve selâm getirirsin. Sonra da ölüye ihlasla dua edersin.
Ancak birinci tekbiri getirdikten sonra Kur'ân okunur, ondan sonra ise selam verilir. Hocamız Ebû'l-Abbas der ki: Bu iki hadis de sahihtir ve bu iki hadis de usul (hadis usulü) âlimlerince müsned hadis gibi değerlendirilmiştir. Bununla birlikte Ebû Umame hadisi gereğince uygulama (amel) daha uygundur. Zira o hadiste hem Hazret-i Peygamberin: "Fâtihatu'l-Kitab'sız namaz olmaz" hadisi ile hem de ölüye ihlasla dua bir arada yapılmış olur. Cenaze namazında Fâtiha Sûresi'nin okunması ise duaya bir başlangıçtan ibarettir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
10. Cenaze Namazı Kıldıran İmâmın Duracağı Yer:
Cenaze namazını kıldıran İmâmın, erkeğin başı hizasında, kadının da göbeği hizasında durması sünnettir. Çünkü, Ebû Dâvûd'un Hazret-i Enes'den yaptığı rivâyet bunu gerektirmektedir. Enes (radıyallahü anh) bir cenaze namazını kıldırdıktan sonra, kendisine el-Âla b. Ziyad şöyle sormuş: Ey Ebû Hamza, Resûlüllah senin bu kıldığın namaz gibi mi cenaze namazlarını kıldırıyordu? Dört tekbir alıyor ve erkeğin başı hizasında, kadının da göbeği hizasında mı duruyordu? Enes, evet diye cevap vermişti. Ebû Dâvûd, Cenâiz 53; Tirmizî, Cenâiz 45; İbn Mâce, Cenâiz 21. Bu hadisi, Müslim de Semura b. Cündub'dan rivâyet etmiştir, Semura dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) lohusa olarak vefat eden Um Kâ'b'ın cenaze namazını kıldırdığı sırada ben de Peygamberin arkasında namaz kıldım. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun cenaze namazını kıldırmak üzere ortasına doğru Müslim, Cenâiz 87. 88; Nesâî, Hayız 25, Cenâiz 73 durmuştu.
11. Ölenin Kabri Başında Durmak:
Yüce Allah'ın:
"Kabrinin başında da durma" âyeti ile ilgili olarak şunları belirtelim: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), -"et Tezkire" adlı eserimizde de belirttiğimiz gibi (yüce Allah'a hamd olsun)- ölü defnedildikten sonra kabri başında durur ve sebat bulması için ona dua ederdi.
85
Malları da evlâtları da İmrendirmesin seni. Allah onları dünyada bunlar sebebiyle ancak bir azaba çarptırmayı ve canlarının kâfir oldukları halde güçlükle çıkmasını ister.
Yüce Allah bu âyeti te'kid olmak üzere bir daha tekrarlamıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden (et Tevbe, 9/55. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
86
"Allah'a Îman edin, Resulü ile birlikte cihâd edin" diye bir sûre İndirildiği zaman, içlerinden güç yetirenler senden izin İsterler ve: "Bizi bırak da oturanlarla birlikte kalalım" derler,
Mü’minler, Savaş çağrısına çabucak cevap verip uydular, münafıklar ise gerekçeler uydurdular. Buna göre bu emir mü’minlere imanlarının devam etmesi, münafıklara da îmana girmeleri için verilmiştir.
"Diye" nasb mahallinde olup,
"Îman edin... diye" anlamındadır.
"Güçyetiren" zengin demektir ki, buna dair açıklamatar daha önceden (en-Nisâ, 4/25. âyci, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Özel olarak bunları zikretmesi ise, güç yetircmeyen varlıktı kimselerin ayrıca izin istemeye ihtiyaçtan olmadığından dolayıdır. Çünkü, bu gibi kimseler zaten mazurdur
"Bizi bırak da oturanlarla" yani, Savaşa çıkmaktan yana âciz olanlarla
"birlikte kalalım, derler."
87
Geri kalanlarla birlikte olmaya razı oldular. Kalplerine de mühür vuruldu. Artık onlar anlamazlar.
88
Fakat Peygamber ve beraberindeki mü’minler mallarıyla ve canlarıyla cihâd ettiler. İşte onlar için hayırlar vardır ve onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.
89
Allah onlara altından nehirler akan cennetler hazırlamıştır. Orada ebediyyen kalıcıdırlar. İşte en büyük kurtuluş budur.
Yüce Allah'ın:
"Geri kalanlarla birlikte olmaya razı oldular" âyetindeki "geri kalanlar" anlamındaki; kelimesi, nin çoğuludur. Yani onlar, kadınlarla, çocuklarla ve özür sahibi erkeklerle birlikte kalmaya razı oldular. Önceden de geçtiği gibi, eğer erkekte asalet yoksa, ona; da, da denilir. Mesela, eğer bir kimse aile halkından daha aşağı bir mertebede ise," Filan kişi aile halkından geride kalan bir kimsedir," denilir.
en-Nehhâs der ki: Bu kelimenin aslı, uzun süre kaldığından dolayı ekşiyen süt için kullanılan: den alınmadır. ise, oruçlunun ağzının kokusu değişti, demektir. "Filan kişi kötü bir haleftir", ifadesi de buradan gelmektedir. Şu kadar var ki, "fevâü" şeklindeki çoğul, "faile" veznindeki kelimeler içindir. Hiçbir zaman "fail" veznindeki bir kelime sıfat olarak "fevâil" şeklinde -şiir müstesna- getirilmez. Ancak, "Haris ve hâlik: süvari ve helâk olan" kelimeleri böyle değildir. (Yani bunların çoğulu fevâü vezninde gelir).
Yüce Allah'ın, mücahidlerin (mükâfatının) niteliği ile ilgili olarak:
"İşte onlar için hayırlar vardır" âyetindeki "hayırlar"in güzel kadınlar olduğu söylenmiştir. Bu görüş el-Hasen'den rivâyet edilmiştir. Buna dair delili ise yüce Allah'ın:
"İçlerinde güzel yüzlü, güzel huylu (kadın)lar vardır" (er-Rahmân, 55/70) âyetidir.
Nitekim; "O kadınların en hayırlısıdır," denilir. (Hayırlı anlamındaki kelimenin) aslı ise; şeklinde olup şeddesi hafifletilmiştir. "Kolay" kelimesi gibi. Bunun 'ın çoğulu olduğu da söylenmişrk. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: Mücahidler için dünyanın da âhiretin de pek çok faydaları vardır.
"Kurtuluş (felâh)"ın anlamına dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/5'te) geçmiş bulunmaktadır.
"Cennetler" bahçeler demektir, yine buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/25'te) geçmiş bulunmaktadır.
90
Bedevilerden özür beyan edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah'a ve Rasülüne yalan söyleyenler de oturup kaldılar. İçlerinden kâfir olanlara da pek acıklı bir azap çarpacaktır.
Yüce Allah'ın:
"Bedevilerden özür beyan edenler... geldiler" âyetindeki
"özür beyan edenler" anlamına gelen kelimeyi, el-A'rec ile ed-Dahhâk; şeklinde ("zel" harfi) şeddeslz olarak okumuşlardır. Ebû Kureyb bunu Ebû Bekir'den, o, Âsım'dan diye bu şe'kilde okuduğunu rivâyet ettiği gibi, kıraat sahipleri de bunu İbn Abbâs'tan böyle okuduğunu rivâyet ederler. el-Cevherî der ki: İbn Abbâs "Özür beyan edenler" şeklinde şeddesiz olarak ve; den gelen bir kelime gibi okumuş ve Allah'a yemin olsun ki, bu şekilde indirilmiştir, dermiş.
en-Nehhâs der ki: Şu kadar var ki, bu rivâyet el-Kelbî etrafında dönüp dolaşır. Ve bu, den gelmektedir ki, sözü de buradan gelmektedir. Yani, sana öncelikle gelip de seni uyaran kişi artık mazeret hususunda alabildiğine ileri gitmiş anlamındadır.
Şeddeli olarak; şeklindeki okuyuş ile İlgili de iki görüş vardır. Birincisine göre özür beyan eden kimse haklı olur, bu durumda özür sahibi olduğundan, özür beyan eden kişi demektir. Bu açıklamaya göre de kelimenin aslı; şeklindedir. Ancak, "te" harfi "zel" harfine dönüştürülüp ona îdğam olunmuş, "te" harfinin harekesi de "ayn" harfine verilmiştir. Nitekim
"Çekişirler" (Yâsîn, 36/49) kelimesinin "hı" harfi üstün olarak okunduğu gibi.
Bununla birlikte iki sakin bir arada bulunduğu için "ayn" harfinin esreli okunması da "mim" harfine tabi kılınarak ötreli okunması da mümkündür. Bunu, el-Cevherî ve en-Nehhâs zikretmişlerdir. Şu kadar var ki en Nehhâs bunu el-Ahfeş, el-Ferrâ', Ebû Hatim ve Ebû Ubeyd'den nakletmektedir. Bunun aslının; şeklinde olmakla birlikte "te" harfinin "zel" harfine idğam edilmiş olması ve özür sahibi olan kimseler anlamına gelmesi de mümkündür. Nitekim Lebid şöyle demiştir:
"Bir yılın sonuna kadar (ağlayın) sonra üzerinize olsun selâm ismi.
Kim tam bir yıl ağlayacak olursa, artık o, özrünü de ortaya koymuş olur."
Diğer görüşe göre bu şekilde Özür beyan eden kişi haksız kimse olur, o da özrü, mazereti bulunmadığı halde (yalan yere) özür beyan eden kişi demektir. el-Cevherî der ki: Böyle bir kimsenin; "Özür beyan edici olması," yalan yere bir işi yapan kimseleri anlatmak için kullanılan; veznine göre kullanılmış olur. Çünkü böyle bir kimse hasta olmadığı halde hasta olduğunu ve kusurlu hareket ederek özürsüz mazeret beyan eden kimse demektir.
el-Cevherî'den başkaları da şöyle demektedir: ifadesi filan kişi o işte kusurlu davrandı ve bu hususta üzerine düşeni sonuna kadar yerine getirmedi, demektir.
Buna göre anlam, onlar yalan yere özür beyan ettiler, şeklinde olur. el-Cevherî der ki: İbn Abbâs: Allah, yalan yere özür beyan eden muazzirleri (lanetlesin). Âdeta ona göre şeddeli olarak "munzzir" gerçekte hiçbir özrü bulunmaksızın yalan yere mazereti olduğunu izhar eden kimse imiş gibi anlıyor gibidir.
en-Nehhâs der ki: Ebû'l-Abbas Muhammed b. Yezid der ki: Buradaki "el-Muazzirûn" kelimesinin, aslında "el Mu'tezirûn" şeklinde olması mümkün değildir ve bu kelimede idğam da câiz olmaz, çünkü o takdirde anlam karışıklığı olur. İsmail b. İshak da el-Hatil ve Sîbeveyh'in görüşlerine göre burada idğamın uzak bir ihtimal olduğunu nakletmektedir. Diğer taraftan, ifadelerin akışı onların mazeretleri bulunmayan ve yerilen kimseler olduğunu göstermektedir. (İsmail b. İshak) der ki: Çünkü onlar, kendilerine izin verilsin diye gelmişlerdi. Eğer bunlar gerçekten zayıf, hasta ve harcayacak birşey bulamayan kimselerden olsalardı, İzin istemeye gerek duymazlardı.
en-Nehhâs der ki: "Mazeret, mazeret beyan etmek ve mazeretini açıklayıp mazur görülmek istemek" aynı kökten, aynı şeyden gelirler, bu da zor ve yerine getirilmesi müteazzir (âdeta imkânsız) olan şeyler demektir. Araplar ise, "Filana yapacaklarımdan ötürü beni kim mazur görür?" derler ki, bunun anlamı şudur: O, öyle büyük bir iş yaptı ki, bundan dolayı benim kendisini cezalandırmamı haketmiştir. İnsanlar ise onun bu yaptığını bilmiyor. Ben onu cezalandıracak olursam, kim beni mazur görür, mazeretimi kabul eder?
("Zel" harfinin) şeddesiz okunuşu ile ilgili olarak İbn Abbâs der ki: Bunlar bir özür sebebiyle Savaştan geri kalıp Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de kendilerine verdiği kimselerdir.
Bir diğer görüşe göre bunlar, Âmir b. et-Tufeyl'in adamlarıdırlar, şöyle demişlerdi: Ey Allah'ın Rasûlü, biz sizinle birlikte gaza yapacak olursak, Tay kabilesinin bedevileri hanımlarımıza, çocuklarımıza ve davarlarımıza baskın düzenleyecekler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber onların bu özürlerini kabul etmişti.
Şeddeli kıraate dair ikinci görüşe göre ise, burada sözü edilenler Gıfarh bir topluluk idiler. Bunlar, gelip özür beyan etmişlerdi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, onların haksız olduklarını bildiği için onların bu mazeretlerini kabul etmemişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Bir topluluk ise, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a karşı cüretkârca davranarak açıkladıkları bir mazeret bulunmaksızın oturup cihâda çıkmamışlardı. Bunlar, yüce Allah'ın kendilerinden:
"Allah'a ve Rasûlüne yalan söyleyenler de oturup kaldılar" âyeti ile haber verdiği kimselerdir. Bunların yalan söylemelerinden kasıt ise, "biz mü’minleriz" sözleridir.
"İzin verilsin diye" âyeti ise, "lâm-ı key" ile nasb edilmiştir.
91
Allah'a ve Rasûlüne karşı samimi olmak şartı ile zayıflara, hastalara ve harcayacak birşey bulamayanlara bir günah yoktur. İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır, Rahîmdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1. Acizlik Halinde Mükellefiyetin Düşmesi:
Yüce Allah'ın:
"... zayıflara... bir günah yoktur" âyet-i kerimesi, teklifin âciz olandan sakıt olacağı hususunda aslî bir dayanaktır. Herhangi bir şeyi yerine getirmekten acze düşen her kişiden o şey düşer. Bu, kimi zaman fiil olarak onun bedelinin yerine getirilmesi şeklinde olur, kimi zaman da ödeme şeklinde bedele dönüşür. Güç bakımından âciz olmak ile mal yönünden âciz olmak arasında da fark yoktur.
Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Allah, hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez." (el-Bakara, 2/1861 Diğer benzeri de şu âyettir: "Gözleri görmeyene günah yoktur, topala günah yoktur, hastaya günah yoktur..." (el-Feth, 48/17)
Ebû Dâvûd'un Enes'den gelen bir rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Medine'de öyle bir takım kimseleri geri bıraktınız ki, siz ne kadar yol aldıysanız, neyi harcadıysanız, ne kadar vadi katettiyseniz, mutlaka onlar onda sizinle birliktedirler,"Ey Allah'ın Rasûlü, dediler, Medine'de bulunduktan halde nasıl bizimle beraber olabilirler? Hazret-i Peygamber: "Mazeretleri onları alıkoydu" Buhârî, Cihad 35, Meğâzî 81; Müslim, İmâre 159; Ebû Dâvûd, Cihâd 19; İbn Mâce, Cihad 6; Müsned, III, 103, 160, 182, 214, 300, 341, ….. hastalık onları alıkoydu." diye buyurdu.
Böylelikle bu âyet-i kerîme, zikrettiğiniz benzeri diğer âyetlerle birlikte özür sahibi olanlar aleyhine yol ve vebal olmadığım beyan etmektedir. Bunlar ise, kötürümlük, kocamışlık, körlük, topallık gibi özür sahibi oldukları bilinen ile harcayacakları birşey bulamayan kimselerdir. İşte yüce Allah böyleleri için günah olmadığını ifade buyurmaktadır. "Allah'a ve Rasûlüne karşı samimi olmak şartı ile." Yani, hakkı bildikleri, hakkın dostlarını sevdikleri, düşmanlarına da buğzettikleri takdirde.
İlim adamları derler ki: Cenab-ı Hak, mazereti bulunanları mazur görmekle birlikte onların kalpleri buna tahammül edemedi. İbn Um Mektum, Uhud'a çıktı ve kendisine sancağın verilmesini istedi. Ancak sancağı Mus'ab b. Umeyr almıştı. Kâfirlerden birisi geldi, Mus'ab'ın sancağı tutan eline vurdu ve kesti. Diğer eliyle onu yakaladı. Öbür eline de vurdu, bu sefer göğsü arasına sıkıştırıp yakaladı ve: "Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan evvel nice peygamberler gelip geçmiştir" (Âl-i İmrân, 3/144) âyetini okudu.
İşte onların kararlılıkları ve gayretleri böyle idi. Cenab-ı Hak İse: "Gözü görmeyene günah yoktur" diye buyurmaktadır. İşte bu, birincisi (İbn Um Mektum) hakkındadır. Yine yüce Allah:
"Topala da günah yoktur" diye buyurmuştur Ensar'ın nakiblerinden Amr b. el-Cemûh topaldı, o, ordunun ilk saflarında idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine: "Allah senin özür sahibi olduğunu belirtmiş (mazeretini kabul buyurmuştur)"deyince, şu cevabı vermişti: Allah'a yemin ederim, bu topallığımla yürüyüp cennette iz yapacağım. İbnu'l-Esîr, Usdu'l-Ğabe, III. 705. Sûrenin baş taraflarında bunların benzerlerine dair yaptığımız diğer açıklamalar da buna eklenebilir. Abdullah b. Mes'ûd da der ki: Yemin olsun kişi, koltuğuna giren iki kişi tarafından sürüklenerek getirilir ve nihayet safta Müslim, Mesacid 257; (Abdullah b. Mes'ûd’un cemaatle namaza devamı teşvik edici ifadelerinden ). durduruldu.
2. Samimi Olmak (Nasihat):
Yüce Allah'ın:
"Samimi olmak şartı ile" anlamındaki âyetinde geçen "nush," yapılan işin hertürlü aldatmadan uzak ve arınmış olması demektir. Nasûh tevbe tabiri de buradan gelmektedir. Neftaveyh der ki: Bir şeyin nush bulması, onun halis, arı, duru olması demektir. Bir kimsenin birisine nush ile söz söylemesi, ona samimi ve ihlâslı olarak söz söylemesi demektir. Müslim'in Sahih'inde Temim ed-Dârî'den nakledildiğine göre. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): -Üç defa- "Din nasihattir" diye buyurmuştur. Biz: Kime diye sorduk, O: "Allah'a, Kitabına, Rasûlüne, müslümanların yöneticilerine ve hepsine" diye buyurdu. Buhârî, Îman 42 (bab başlığında); Müslim, Îman 95; Ebû Dâvûd, Edeb 59; Tirmizî, Birr 17; Nesâî, Bey'at 31; Dârimî, Rikaak 41; Müsned, t, 351, II, 297, IV, 102-103.
İlim adamları der ki: Allah'a nasihat, vahdaniyetine itikadda ihlaslı olmak, O'nu uluhiyet sıfatları ile nitelemek, her türlü eksikliklerden O'nu tenzih etmek, O'nun sevdiği şeyleri yapma arzusunu taşımak ve O'nu gazaplandıran şeylerden uzak kalmak demektir.
Rasûlüne nasihat ise, Peygamberliğini tasdik etmek, emir ve yasaklarında ona itaate bağlı kalmak, onu dost edinenleri dost bilip ona düşmanlık edenlere düşmanlık etmek, ona gereken saygı ve ta'zimi göstermek, onu ve âl-i beytini sevmek, onu ve onun sünnetini ta'zim etmek, vefatından sonra özel olarak araştırarak sünnetini ihya etmek, sünnetinin inceliklerini bilmek (tefakkuh), onu savunmak, onu yaymak, ümmetine davet etmek, onun üstün ve yüce ahlakıyla ahlâklanmaktır.
Allah'ın Kitabına nasihat ise; onu okumak, o Kitabın bilgisini edinmek (tefakkuh), savunmak, onu öğretmek, ona gereken ikram ve saygıyı göstermek, öngördüğü ahlâk ile ahlaklanmaktır.
Müslüman yöneticilere nasihat ise; onlara karşı hurucu terketrnek, onlara hakkı göstermek, müslümanların gözlerinden kaçan işlerine, ihmal ettikleri işlerine dikkatlerini çekmek, onlara itaate devam edip yerine getirilmesi gereken haklarını ifa etmek demektir.
Genel olarak bütün müslümanlara nasihat ise, onlara düşmanlık beslemeyi terk edip onları doğruya iletmek, salih olanlarım sevmek, hepsine dua etmek ve hepsi için hayır dileklerde bulunmaktır.
Sahih hadiste de şöyle buyrulmaktadır: "Birbirlerini sevmelerinde karşılıklı merhametlerinde ve birbirlerine atıfetlerinde mü’minlerin misali bir vücuda benzer. Onun bir organı rahatsızlandı mı, vücudun diğer kesimleri de uykusuzlukla ve ateşinin yükselmesiyle ona " Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66: Müsned, IV, 268, 276, 278. katılır.
3. İyi Davrananların Aleyhine Yol Yoktur:
Yüce Allah’ın:
"İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur" anlamındaki âyetinde yer alan; "Bir yol" ifadesi ın ismi olarak ref mahallindedir. Onları cezalandırmaya bir yol yoktur, demektir.
Bu âyet-i kerîme iyi davranan her kimsenin cezasının kaldırılması hususunda aslî bir dayanaktır. Bundan dolayı (Mezhebimize mensup) ilim adamlarımıza göre, elini kesen bir kimseye kısas uygulayıp da kısas uygulananın ölümü ile sonuçlanırsa, kısas uygulayanın diyet ödemesi gerekmez. Çünkü o, kendisine haksız tecavüzde bulunana kısas uygulamakla iyi davranmıştır. (Kötü bir iş yapmış değildir) Ebû Hanîfe ise diyet ödemesi gerekir, der.
Aynı şekilde bir kimseye ait bir erkek deve, birisi üzerine saldırıp hücum ettiğinde nefsini müdafaa ederken deveyi öldürürse, tazminat ödemesi gerekmez. Şâfiî de bu görüştedir. Ebû Hanîfe İse, deve sahibine o devenin kıymetini Ödemesi gerekir, demektedir.
İbnü'l-Arabî der ki: İşte bütün şer'î meselelerde de görüş bu şekildedir.
92
Bir de sana kendilerine binek temin etmen için gelip de: "Size bir binek bulamıyorum" dediğin zaman, harcayacak birşey bulamadıklarından üzülerek gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de (bir vebal yoktur).
4. Kendilerine Binek Bulunamadığı ve Cihâdın Masraflarını Karşılayamadığı için Cihâda Çıkamayanlar:
Yüce Allah'ın:
"Bir de sana kendilerine binek temin etmen için gelip de..." âyeti, rivâyet edildiğine göre İrbâd b. Sâriye hakkında İnmiştir. Âiz b. Amr hakkında indiği söylendiği gibi, Mukarrin'in oğulları hakkında indiği de söylenmiştir. Müfessirlerin çoğunluğu da bu görüştedir. Mukarrin'in yedi oğlu vardı. Hepsi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbından idiler. Ashâb arasında onların dışında yedi kardeş kimse yoktur. Bunlar ise en-Nu'man, Ma'kil, Akil, Suveyd ve Sinan ve isimleri belirtilmeyen bir yedinci kişi daha. Bunlar, Mukarrin'in oğulları olup Müzeyneli yedi kardeştirler. Hepsi de hicret etmiş, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sohbetinde bulunmuşlardır. İbn Abdi’l-Berr ve bir topluluğun naklettiğine göre, bu şerefli özelliği onlarla birlikte paylaşan başka bir kimse yoktur. Hepsinin Hendek gazvesinde bulundukları da söylenmiştir.
Bir diğer görüşe göre, bu ayet-i kerîme çeşitli kabile kollarına mensup yedi kişi hakkında inmiştir. Bunlar,"el Bekkâun (ağlayanlar, ağlayıcılar)" diye bilinen kişilerdir. Tebûk gazvesinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a kendilerine binek temin etsin diye gelmişlerdi de, Hazret-i Peygamber onları taşıyacak binek temin edememişti. Bunun üzerine onlar da
"harcayacak birşey bulamadıklarından üzülerek, gözleri yaş döke döke" geri dönmüşlerdi. O bakımdan onlara "ağlayıcılar" ismi verilmişti. Bunlar ise Amr b. Avfoğullarından Salim b. Umeyr, Hariseoğullarından Ulbe b. Zeyd, Mazin b. en-Neccaroğullarından Ebû Leyla Abdurrahman b. Kâ'b, Selemeoğullarından Amr b. el-Humam, Müzeynelilerden Abdullah b. el-Muğaffel -bunun Abdullah b. Amr el-Müzenî olduğu da söylenmiştir- Vakifoğullarından Herami b. Abdullah, Fezarelilerden İrbâd b. Sâriye'dirler.
Ebû Ömer (b. Abdî’l-Berr) "ed-Dürer" adlı eserinde isimlerini böyle vermektedir. Bununla birlikte isimleri hususunda farklı görüşler vardır, el-Kuşeyrî der ki; Bunlar, Makil b. Yesar, Sahr b. Hansa, Ensardan Abdullah b. Kâ'b, Salim b. Umeyr, Sa'lebe b. Ganeme ve Abdullah b. Muğaffel ile bir diğer kişiden ibarettir. Bunlar gelip: Ey Allah'ın Peygamberi demişlerdi. Bizi, seninle birlikte gazaya çıkmak üzere çağırdın. O bakımdan sen bizi develerin üzerinde ve atların sırtında taşı, biz de seninle birlikte gaza edelim. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: "Size bir binek bulamıyorum" deyince, ağlayarak geri dönmüşlerdi.
İbn Abbâs ise der ki: Hazret-i Peygamberden kendilerine binek temin etmesini istediler. Yolun uzaklığı dolayısıyla her bir kişinin, birisine binmek, diğeri üzerinde de su ve azığım taşımak maksadıyla iki deveye İhtiyacı vardı.
el-Hasen der ki: Âyet-i kerîme, Ebû Mûsa ve arkadaşları hakkında inmiştir. Bunlar kendilerine binek temin etmek üzere Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldiler. Bu gelişleri Hazret-i Peygamberin kızgın olduğu bir zamana rastlamıştı. O: "Allah'a yemin olsun ki, ne sizi taşıyacak binek veririm, ne de sizi taşıyacak binek bulabilirim" bunun üzerine ağlayarak geri döndüler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları geri çağırdı ve kendilerine üç ile on yaş arasında bir deve verdi. Ebû Mûsa: Ey Allah'ın Rasûlü, sen yemin etmedin mi deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Şüphe yok ki ben Allah'ın izniyle herhangi bir hususa yemin eder de, ondan başkasının o yemin ettiğim şeyden hayırlı olduğunu görürsem mutlaka hayırlı olanı yaparım ve yeminimin keffaretini yerine getiririm." Buhârî, Ey mân 1, Keffârât 9; Müslim, Eyman 7, 10; Ebû Dâvûd, Eyman 14; Nesâî, Eymân 15, İbn Mâce, Keffârâı 7; Müsned, IV, 398. Derim ki: Bu, sahih bir hadis olup, Buhârî de, Müslim de bu hadisi hem lâfzıyla, hem manasıyla rivâyet etmişlerdir. Müslim'de şöyle de denilmektedir: Peygamber bizi çağırttı ve bize hörgüçleri beyaz beş tane üç ile on yaş arasında deve verilmesini emr etti. Hadisin sonunda da: "Haydi gidiniz, Allah size binek buldu"diye buyurduğu belirtilmektedir. Müslim, Eymân 8, 9.
Yine el-Hasen ile Bekr b. Abdullah şöyle derler: âyet-i kerîme Müzeyneli Abdullah b. Muğaffel hakkında inmiştir. Abdullah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelip, kendisinden binek istedi.
el-Cürcanî der ki: Bir de sana kendilerine binek temin etmen için gelip; size bir binek bulamıyorum, dediğin kimseler aleyhine bir yol yoktur, takdirindedir. Buna göre bu, mübtedâ olup, "vav"sız olarak makabline atfedilmiş, cevabı ise: "Gözleri yaş döke döke geri döndüler" takdirindedir.
"Gözleri yaş döke döke" cümlesi ise, hal olarak nasb mahallindedir. "Üzülerek" anlamındaki ise, mastardır. "Bulamadıkları" lâfzı, tüt,) ile nasb edilmiştir. en-Nehhâs der ki: el-Ferrâ' dedi ki: Bunun; "Bulamamaları" şeklinde olması da mümkündür. Bu durumda o, edatını anlamında (olumsuz, nefiy edatı) olarak kabul etmektedir. Basralılara göre ise;" Onlar bulamıyorlar diye" anlamındadır.
5. Cihâd Masrafı Bulamayan Kimsenin Durumu:
İlim adamlarının çoğunluğu, çıkacağı gazada harcamalarını karşılayacak mal bulamayan kimsenin gazaya çıkmasının vacib olmadığı görüşündedir.
(Mezhebimize mensup) İlim adamlarımız da derler ki: Eğer böyle bir kimsenin dilenmek adeti varsa, onun hacca gitmesi mükellefiyeti vardır. Ve adeti üzere yola çıkar. Çünkü onun halinde, eğer bir değişiklik olmayacaksa, bu farz hüküm masrafını karşılayabilecek durumda olana nasıl yönelikse, ona da öylece yöneliktir.
6. Hal Karinesi:
Yüce Allah'ın:
"Üzülerek gözleri yaş döke döke..." âyetinde halin karinesine delil olabilecek bir taraf vardır. Diğer taraftan kimi hal karinesi kesin bir bilgi ifade eder, kimisi ise muhtemel ve tereddüt doğurur. Birincisine örnek: Bir kimse yüksek sesle feryad getirilen, yüzlerin tırmalanıp yırtıldığı, saçların tıraş edildiği, aşırı derecede seslerin yükseltildiği, yakaların yırtıldığı bir evin yanından geçip de ev sahibinin öldüğüne dair ifadeler kullanıldığını da işitirse, bu durumda o evin sahibinin öldüğü bilinir.
İkincisine örnek ise, yöneticilerin kapılarında yetimlerin göz yaşı dökmeleridir. Şanı yüce Allah, Yusuf (aleyhisselâm)ın kardeşlerinin durumunu haber verirken:
"Akşam ağlaya ağlaya babalarına geldiler" (Yusuf, 12/16.) diye buyurmakta ve durumlarım haber vermektedir. Halbuki onlar yalancı idiler. Yine yüce Allah onların durumlarını:
"Üstüne yalancıktan kanlı gömleğini getirdiler" (Yusuf, 12/18) diye haber vermektedir. Bununla birlikte bütün bunlar çoğunlukla delil olarak kullanılabilen karinelerdir. Hallerin zahirlerine ve çoğunlukla delâletlerine binaen şahidlikler de bu karinelere binaen kabul veya red edilir. Şair de der ki:
"Gözyaşları yanakların üzerinde birbirine karıştı mı,
Gerçekten ağlayan ile ağlar gibi yapan açıkça belli olur."
Bu hususa dair açıklamalar, yüce Allah'ın izniyle Yusuf Sûresi'nde yeterince gelecektir.
93
Yol, ancak zengin oldukları halde senden İzin İsteyenlerin aleyhinedir. Onlar geri kalanlarla beraber olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Bunun için onlar bilmezler.
"Yol" yani cezalandırma ve günah kazanmak
"ancak zengin oldukları halde senden İzin isteyenlerin aleyhinedir." Burada maksat münafıklardır. Bir daha onların sözkonusu edilmeleri kötü fiillerinden sakındırmanın te'kid edilmesi içindir.
94
Kendilerine döndüğünüz vakit size özür beyan edeceklerdir. De ki: "Özür dilemeyin, size kesinlikle inanmayız. Allah bize, size dair haberler vermiştir. Allah ve Rasûlü sizin davranışınızı görecek, sonra görüneni de görünmeyeni de bilene döndürüleceksiniz. O da size yaptıklarınızı haber verecektir."
"Kendilerine döndüğünüz vakit size özür beyan edeceklerdir." Burada sözü edilenler münafıklardır.
"Size kesinlikle inanmayız" söylediklerinizin doğru olduğunu kabul etmeyiz.
"Allah bize, size dair haber vermiştir." Yani, sizin iç durumlarınızı bize bildirmiştir.
"Allah ve Rasûlü" bundan böyle yeniden yapacağınız işlerinizi
"görecek, sonra görüneni de görünmeyeni de bilene döndürüleceksiniz, O da size yaptıklarınızı haber verecektir." Yani, amellerinizin karşılığını size verecektir. Bütün bunlara dair yeterli açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
95
Yanlarına döndüğünüzde onlardan yüzçevirmeniz için önünüzde Allah'a yemin edeceklerdir. O halde siz de onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardırlar. Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir.
Tebûk'ten
"yanlarına döndüğünüzde onlardan vazgeçmeniz için" yani, onları kınamayıp affetmeniz için,
"önünüzde Allah'a yemin edeceklerdir."
Burada neye dair yemin edecekleri hazleditmiştir. Yani onlar, sizinle birlikte Savaşa çıkacak gücü bulamadıklarına dair yemin edeceklerdir.
İbn Abbâs der ki:
"O halde siz de onlardan yüz çevirin" âyeti onlarla konuşmayın demektir. Nitekim haberde Hazret-i Peygamberin Tebûk'ten döndükten sonra: "Onlarla oturup kalkmayın ve onlarla konuşmayın" dediği nakledilmektedir.
"Çünkü onlar murdardırlar." Yani, onların yaptıktan işler pisliktir, murdarlıktır. İfadenin takdiri de şöyledir: Onlar pislik yapan kimselerdir. Yani, yaptıkları işler oldukça çirkindir.
"Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir." Yani, onların varıp konaklayacakları yer orasıdır.
el-Cevherî der ki: Varılacak yer (me'vâ.) gece veya gündüz kendisine vanlan, sığınılan her yere denilir. "Filan kişi evine sığındı, sığınır" denilir.
Yüce Allah'ın:
"Ben, beni sudan koruyacak bir dağa sığınırım." (Hud, 11/43) "Ben onu barındırdım," demektir. Bir kimseyi yanında barındırmak halinde de; "Onu barındırdım," denilir. Buna göre; vezinleri, aynı anlamı verir ki, bu açıklamalar da Ebû Zeyd'den nakledilmiştir. şeklinde "vav" harfinin esreli okunuşu, özel olarak develerin barınağı hakkında kullandır. Ve bu kullanış istisnai (şaz)dır.
96
Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler. Siz onlardan hoşnut olsanız da, şüphesiz Allah, o fâsıklar topluluğun dan hoşnut olmaz.
Abdullah b. Ubey, artık bundan sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'den geri kalmayacağına dair yemin etti ve kendisinden hoşnut olmasını, razı olmasını istedi.
97
Bedeviler küfür ve nifak bakımından daha beterdir. Allah'ın Rasûlüne İndirdiklerinin şınırlarını bilmemeye de daha lâyıktırlar. Allah herşeyi bilendir, Hakimdir.
Yüce Allah’ın:
"Bedeviler küfür ve nifek bakımından daha beterdir" anlamındaki âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1. Bedeviler ve Bilgisizlik:
Aziz ve celil olan Allah, Medine'deki münafıkların hallerini sözkonusu ettikten sonra, Medine'nin dışında ve uzaklarında bulunan bedevileri zikretmektedir. Onların küfürlerinin daha ağır olduğunu ifade etmektedir. Katade der ki: Çünkü bedevilerin sünnete dair bilgisizlikleri daha ileri derecededir.
Bir diğer açıklama da şöyledir: Çünkü onların kalpleri daha katı, sözleri daha sert, tabiatları daha kaba, Kur'ân-ı Kerîm'i dinlemekten daha bir uzaktırlar. Bundan dolayı yüce Allah onların hakkında:
"...bilmemeye de daha lâyıktırlar." Bu onların haline daha uygundur, diye buyurmaktadır.
"memeye" deki idğam olunmuş edatı, "be" harfi hazfedilmek suretiyle nasb mahallindedir. Mesela; "Sen ...yapmaya lâyıksın," denilirken, "be" harfi hazfedilerek; "Yapmaya" da denilebilir.
Bu şekilde "be" harfi hazfedilecek olursa, ancak; ile kullanılabilir. Şayet "be" harfi getirilirse bu edattan başkası da kullanılabilir. Mesela; "Sen kalkmaya lâyıksın," denildiği gibi şeklinde (aynı anlamda olmak üzere) de denilir. Eğer, denilecek olursa, bu yanlış olur. Bunun ile kullanılmasının uygun düşmesi bu edatın istikbale delâlet etmesi dolayısıyla âdeta mahzuf olanın yerini tutuyor gibi olmasından ötürüdür.
"Allah'ın Rasûlüne İndirdiklerinin sınırlarını", şeriatın farz hükümlerini
"bilmemeye de daha lâyıktırlar." Şöyle de açıklanmıştır: Az düşünüp az tefekkür ettikleri için Allah'ın Rububiyetine ve peygamberleri göndermesine dair delil ve belgelerini bilmemeye daha lâyıktırlar, diye de açıklanmıştır.
2. Bedevilerin Özel Halleri Dolayısıyla Haklarındaki Özel Hükümler:
Durumun böyle olması ve bu onların diğerlerine göre, kâmil mertebeden daha eksik ve daha aşağıda bulunmalarına delâlet etmesi dolayısıyla bu konuda üç hüküm söz konusu olmaktadır:
1- Fey' ve ganimette onların bir hakkı yoktur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Sahih-i Müslim'de yer alan Büreyde yoluyla gelen hadisinde şöyle dediği kaydedilmektedir: "Sonra onları kendi yurtlarından muhacirlerin kaldıkları yurda geçmeye davet et ve kendilerine eğer bunu yapacak olurlarsa, muhacirler lehine olan şeylerin onların da lehine olacağını, muhacirler aleyhine olan şeylerin onların da aleyhine olacağını haber ver. Eğer yurtlarından ayrılmayı kabul etmeyecek olurlarsa, o takdirde onların müslümanların bedevileri hükmünde olacaklarını bildir. Onlar hakkında da mü’minlere uygulanan Allah'ın hükmü uygulanacaktır. Ama, ganimet ve feyde müslümanlarla birlikte cihâd etmeleri müstesna- hiçbir payları olmayacaktır." Müslim, Cihâd 3; Ebû Dâvûd, Cihad 82; Tirmzi, Siyer 47; İbn Mâce, Cihâd 38; Dârimî, Siyer 8; Müsned, V, 352, 358.
2- Çölde yaşayanların şehirlerde ikâmet edenler hakkındaki şahidliklerinin kabul edilmemesi. Çünkü bu şahidlikte itham altında bulunmaları sözkomısudur.
Ebû Hanîfe ise onların şahidliklerini câiz kabul eder ve şöyle der: Çünkü, hertürlü itham ihtimaline riâyet olunamaz. Ayrıca ona göre müslümanların bütünü adalet sıfatına sahiptirler.
Şâfiî ise, bedevi adalet sahibi ve durumundan razı olunan bir kimse ise câiz kabul etmiştir. Daha önce el-Bakara Sûresi'nde açıkladığımız gerekçeler dolayısıyla (bk. 2/282. âyet, 30. başlık ve devamı) sahih olan da budur.
Burada yüce Allah bedevileri üç vasıf ile nitelendirmiştir: Birisi küfür ve münafıklık, ikincisi onların yaptıkları harcamaları ağır bir borç yükü olarak kabul etmeleri ve başınıza musibetlerin gelmesini gözetleyip durmaları, üçüncüsü ise Allah'a ve âhiret gününe îman etmekle birlikte yaptıktan infak ve harcamaları Allah nezdinde yakınlaştıncı bir ibadet, Peygamberin dualarına mazhar olmak için bir sebep kabul etmek. (bk. 99- âyet)
İşte bu nitelikte olan bir kimsenin şahidliğinin kabul edilmemesi ve ikinci ile birinci niteliklere sahip olanlar gibi değerlendirilmesi ihtimali çok uzaktır. Hatta böyle bir şey batıldır. Buna dair açıklamalar daha önce en-Nisa Sûresi'nde (en-Nisa, 4/135- âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
3- Sünnete dair bilgisizlikleri, cuma'yı kılmayışlan dolayısıyla şehirlerde ikâmet edenlere namaz kıldırmalan, İmâmlık yapmaları yasak kabul edilmiştir. Ebû Miclez, bedevi'nin İmâmlık yapmasını mekruh kabul eder. Mâlik der ki: Cemaatin arasında en iyi Kur'ân okuyan o olsa dahi İmâm olamaz.
Süfyan es-Sevrî, Şâfiî, İshak ve rey sahipleri ise şöyle derler: Bedevinin arkasında kılınan namaz caizdir. İbnü'l Münzir ise namazın sınırlarını dosdoğru yerine getirmesi halinde bu görüşün tercih edileceğini belirtmiştir.
Yüce Allah'ın:
"Daha beterdir" kelimesinin aslı; şeklindedir ki, buna dair açıklamalar önceden geçmiştir.
"Küfür... bakımından" ise, temyiz olarak nasb edilmiştir. "Nifak bakımından" anlamındaki kelime de ona atfedilmiştir.
"Daha lâyıktırlar" kelimesi ise, "daha beterdir" anlamındaki kelimeye atfedilmiştir. "Filan buna lâyıktır;" " Sen de bu İşi yapmaya lâyıksın," denilir. Çoğulu ise, şeklinde, gelir. Bunun asil ise, duvarın inşaatı yapılmak suretiyle yükseltilmesi anlamını veren; den gelmektedir. Buna göre; "O buna daha lâyıktır" demek, buna daha yakındır, böyle bir şey daha çok onun hakkıdır, demek olur. "... bedeviler... bilmemeye de daha lâyıktırlar."
Araplar, insanların bir koludur. Arap'a nisbet "arabî" şeklinde gelir ki, şehirlerde yaşıyanlara Arap denilir. "el-A'râb: bedeviler" ise, özel olarak Arapların çöllerde sakin olanlarına, orada yaşayanlarına denilir. Fasih şiirlerde "eâ-rib" kelimesi kullanılmıştır. "el-A'râb"ın nisbeti "a'râbî" şeklinde gelir. Çünkü, bu kelimenin tekili yoktur. "el-Enbât" kelimesinin "nebat"ın çoğulu olduğu gibi; "A'râb" kelimesi "arab"ın çoğulu değildir. "Arab" bir cins isimdir. " Arab-ı Âribe" ise, katıksız Araplar demektir. Bu kelime (Âribe) Arap lâfzından alınmış ve onunla te'kid edilmiştir. Nitekim; "Kapkaranlık bir gece" demek de böyledir. (Arab-ı Âribe yerine) Arab-ı Arbâ dedikleri de olabilir. "Tearrub" ise Araba benzemek demektir. "Hicretten sonra tearrub" ise bedeviliğe geri dönmek anlamındadır. Arab'ı Müsta'ribe ise halis Arap olmayanlara denilir. Mütearribe de böyledir. Arabiyye ise Arap dilinin adıdır. "Ya'rub b. Kahtan" ise Arapça konuşan ilk kişidir, Bu da bütün Yemenlilerin ilk atasıdır. Urb ile arab aynı şeydir. Tıpkı ucm ile acem'in aynı şey olması gibi. "Urayb" ise "ararb" isminin küçültülmüşüdür. Şair şöyle demektedir:
"Çekirge ve kertenkelelerin yumurtaları Urayb(Arab)'ın yiyeceğidir
Fakat acemlilerin canları onu çekemez."
Burada şairin, Arapların küçültme ismini kullanması onları ta'zim içindir. Nitekim (el-Hubab b. el-Münzir)'ın söylediği şu sözlerdeki küçültmeler de bu kabildendir: "Ben, uyuz develerin kendisine sürtünerek kaşıntı ihtiyaçlarını giderdikleri direkçiği, hurma ağaçlarını dik tutmak için inşa edilen destekçiğiyim" (derken de kendisinin bu işlere ehil kimse olduğunu ta'zim yoluyla ifade etmek istemiştir). Bütün bu açıklamalar el Cevherî'den nakledilmektedir.
el-Kuşeyrî'nin naklettiğine göre de, "arabî'nin çoğulu "arab" şeklinde, "a'râbî"nin çoğulu ise "a'râb" ve "eârib" şeklinde gelir. Bedevi Arab'a "ey a'râbî" denildiğinde sevinir. Ancak, bedevi olmayan araba ey "a'râbî" denilirse kızar, öfkelenir.
Muhacirler ile Ensar ise Araptır, a'râb değildir. Araplara bu ismin veriliş sebebi Hazret-i İsmailin soyundan gelenlerin "Arabe" denilen yerden neş'et etmeleridir. Burası Tihame'nin bir bölgesidir, oraya nisbet edilmişlerdir. Kureyşliler de " Arabe" de İkâmet etmişlerdir, bu da Mekke'dir. Daha sonra diğer Araplar, Arap Yarımadasında (Ceziretü'l-Arap'da) yayıldılar.
98
Bedevilerden öyle kimseler de vardır ki, infak ettiğini zorla ödenmiş bir borç sayar ve başınıza musibetler gelmesini bekler dururlar. En kötü belâ kendi başlarına olsun. Allah herşeyi İşitendir, bilendir.
"Bedevilerden öyle kimseler de vardır ki... sayar" anlamındaki âyette;
"Kimse" kelimesi mübtedâ olarak ref mahallindedir.
"İnfak ettiğini zorla ödenmiş bir borç" âyeti de iki mef'ûldür. İfade; "İnfak ettiği o şeyi" takdirindedir. İsmin uzaması dolayısıyla sonundaki "ne" harfi hazf edilmiştir.
"Zorla ödenmiş bir borç" İse, borç ve ziyan anlamındadır. Asıl anlamı ise bir şeyin gerekli olması (yükümlülük), demektir.
"Çünkü gerçekten O'nun azâbı kesin bir helâk oluştur." (el-Furkân, 25/65) Yani, gerekli ve yakayı bırakmayan bir helâk olur.
Buradaki âyet da şu anlamdadır: Onlar cihâd uğrunda yaptıkları harcamaları ve verdikleri sadakalan sevap ummadıkları bir zarar, bir yükümlülük olarak verirler.
"Ve basınıza musibetler gelmesini bekler dururlar." Bekleyip durmak anlamındaki
"et-Tarabbus"a dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/227. âyet, 16. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Musibetler" anlamındaki "ed-devâir" ise, "dâire"nin çoğuludur. Bu ise, nimetten belaya dönen hal demektir. Yani, bunlar yaptıkları infak ile ilgili cahilce anlayışa, kötü niyet ve kötü bir kalbe sahiptirler.
"En kötü belâ kendi başlarına olsun" anlamındaki; âyetini İbn Kesîr ve Ebû Amr, burada da el-Feth Sûresi'ndeki benzeri âyette da "sin" harfini ötreli olarak okumuşlardır. Diğerleri ise üstün ile okumuşlardır. Bütün kıraat âlimleri icma ile " Senin baban kötü bir adam değildi" (Meryem, 19/28) âyetinde "sin" harfini üstün olarak okumuşlardır.
Üstün ile ötreli okuyuş arasındaki farka gelince; ötreli okuyuşa göre anlamı, hoş olmayan, hoşlanılmayan şey demektir. el-Ahfeş der ki: Yani, hezimet ve kötülük musibeti üzerlerine olsun demek olur. el-Ferrâ' ise, azap ve belâ musibetleri üzerlerine olsun, diye açıklamıştır. Ahfeş ve el-Ferrâ' derler ki: Ötreli olarak; Kötü adam kastıyla denilmesi câiz değildir. Tıpkı "o azâb ve kötülük adamıdır" anlamında demlemeyeceği gibi.
Muhammed b. Yezid'den de şöyle dediği nakledilmektedir: "Sin" harfinin üstün ile okunması, bayağılık, adilik, aşağılık demektir. Sîbeveyh der ki: "Doğru bir adama uğradım" ifadesi, salih bir kimseye uğradım anlamındadır. Yoksa buradaki doğruluk, doğru sözlü demek değildir. Eğer buradaki doğruluk doğru sözlülükten gelmiş olsaydı o takdirde; Doğru dürüst bir elbise gördüm, demek mümkün olmazdı. kötü bir adama uğradım ifadesi, "Ona kötülük yaptım" ifadesindeki "kötülük"ten gelmemektedir. Bunun anlamı ben fesat bir adama uğradım, şeklindedir.
el-Ferrâ' der ki: "Sin" harfi üstün ile bu kelime den mastardır. Başkaları ise, bunun fiilinin; şeklinde geldiğini söylerler. "Sin" harfinin ötreli söylenişi ise mastar değil, isimdir. Bu (âyetin bu bölümü), "belâ ve hoşlanılmayan şeylerin musibeti üzerlerine olsun" demeye benzer.
99
Bedevilerden öyleleri de vardır ki, Allah'a ve âhiret gününe îman eder. İnfak ettiğini Allah'a yakınlıklara ve Peygamberin dualarına vesile edinir. İyi bilin ki bu, onlar için gerçekten bir yakınlıktır. Allah onları rahmetine alacaktır. Şüphesiz ki Allah mağfiret edendir, rahmet edendir.
"Bedevilerden öyleleri de vardır ki, Allah'a ve ahiret gününe îman eder" tasdik eder. Burada kastedilenler, Müzeynelilerden olan Mukarrinoğullarıdır. Bunu el-Mehdevî nakletmektedir.
"Yakınlıklar” kelimesi "yakınlık" anlamındaki "kurbetln çoğuludur. Kurbet ise kendisi vasıtasıyla yüce Allah'a yakınlaşılan şeydir. Çoğulu; şekillerinde gelir ki, bunu da en-Nehhâs nakletmektedir. Ötreli olarak; kelimesi, kendisi İle Allah'a yakınlaşılan şeydir. "Yüce Allah'a bir kurban sundum," ifadesi buradan gelmektedir. "KaP harfi esreli olarak; "Kırba" ise, içine su konulan kab demektir. Çoğulun asgari sayısı için çoğul şekilleri; şeklinde, daha fazlası için de; şeklinde gelir. "Fi'le" veznindeki bütün isimler de böyledir. Mesela, fibre ve fikra gibi. Bu durumda (ismin ikinci harfi demek olan) "ayn" üstün de esreli de sakin de okunabilir. Bunu da el-Cevherî nakletmektedir,
Nitekim Verş'in rivâyetine göre, Nafi', bu kelimeyi "radıyallahü anh" harfi ötreli olarak; diye okumuştur ki, aslolan da odur. Diğerleri ise bunu "radıyallahü anh" harfini tahfif ile sakin okumuşlardır. "Kitaplar, rasûller" gibi. Bununla birlikte çoğulu olan-, da bir görüş ayrılığı yoktur. İbn Sa'dan'ın naklettiğine göre, Yezid b. el-Ka'kâ’da; İyi bilin ki bu onlar için gerçekten bir yakınlıktır" diye okumuştur.
"Peygamberin dualarına vesile..." onun mağfiret dilemesine ve dua etmesine bir vesile demektir.
"Salât" kelimesi, çeşitli anlamlarda kullanılır. Yüce Allah'ın salâtı, O'nun rahmet ihsanı, hayır ve bereket ihsanı demektir. Nitekim yüce Allah:
"O, size salât getirendir, melekleri de" (el-Ahzâb, 33/43) diye buyurmaktadır. Meleklerin salâtı ise dua etmeleridir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in salâtı da bu şekildedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Onlara dua da et. Senin duan şüphesizonlara huzur ve güvendir." (et-Tevbe, 9/103) Burada dua anlamında "salât" kelimesi kullanılmıştır. Yani, senin onlara yapacağın dua, onlar için sebat bulma ve itminana ermeye sebeptir.
"İyi bilin ki, bu onlar için gerçekten bir yakınlıktır." Yani, onların yaptıkları harcamalar kendilerini Allah'ın rahmetine yakınlaşır.
100
İleriye geçen Muhacir ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlardan Allah razı olmuştur. Onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır. Bunlar için orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, en büyük kurtuluştur.
Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:
1. Ashâb-ı Kiram ve Ensar:
Yüce Allah, bedevî Arapların çeşitlerini sözkonusu ettikten sonra Muhacirlerle Ensarı sözkonusu etmekte ve onlar arasından kimisinin erken hicret ettiğini, kimilerinin de onlara tabi olduğunu açıklayıp onlardan övgüyle söz etmektedir. Ashâb-ı Kiram'ın tabaka ve sınıflarının sayısı hususunda farklı görüşler vardır. Bizler, bu konuda yüce Allah'ın izniyle bir dereceye kadar açıklamalarda bulunacak ve buradaki maksadı bir dereceye kadar açıklamaya çalışacağız:
Ömer b. el-Hattâb'ın, "Ensar" anlamındaki kelimeyi; İleriye geçenler" kelimesine atf ile ötreli okuduğu rivâyet edilmiştir. Buna göre bu bölüme kadar âyetin anlamı şöyle olur: Muhacirlerden ileriye geçenler ile Ensar ve onlara güzellikle uyanlar... el-Ahfeş ise der ki: Uygun okuma şekli, bu kelimenin esreli okunmasıdır. Çünkü,
"ileriye geçenler" hem Ensardan, hem de Muhacirlerdendir.
"Ensar", İslâmî bir adlandırmadır. Enes b. Mâlik'e şöyle sorulmuş: İnsanların sîzlere "Ensar" demesine ne dersin? Bu, Allah'ın size vermiş olduğu bir isim midir, yoksa cahiliye döneminde de bu isimle anılıyor muydunuz? Şu cevabı vermiş: Hayır o, Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'de bize verdiği bir isimdir. Bu rivâyeti Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) "el-İstizkâr" adlı eserinde nakletmektedir.
2. Ensar ve Muhacirler Arasından İleriye Geçenlerin Üstünlüğü:
Kur'ân-ı Kerîm, Muhacirlerle Ensardan İleriye geçen (Önce müslüman olan)ların üstünlüğünü açık nass ile tesbit etmiştir. Bunlar ise, Said b. el-Müseyyeb ile bir kesimin görüşüne göre her iki kıbleye doğru namaz kılabilen kimselerdir. Şâfiî mezhebine mensub ilim adamlarının görüşüne göre ise bunlar, Rıdvan Bey'ati olarak bilinen Hudeybiye'deki bey'atta hazır bulunanlardır. en-Nehaî de bu görüştedir.
Muhammed b. Kâ'b ile Atâ b. Yesar'dan nakledilen görüşe göre ise bunlar Bedir'e katılanlardır. Bununla birlikte kıblenin değiştirilmesinden önce hicret edenlerin ilk muhacirler arasında sayılacağını ittifakla kabul etmişler ve bu konuda aralarında görüş ayrılığı yoktur. Ashâbın en faziletlilerine gelince, bu da bir sonraki başlığın konusudur.
3. Ashâbın Fazilet Dereceleri:
Ebû Mansur el-Bağdadî et-Temimî der ki: Bizim mezhebimize mensub ilim adamları, ashâbın en faziletlilerinin dört raşid halife, daha sonra da sayıları ona tamamlayan diğer altı kişi, sonra Bedir'e katılanlar, sonra Uhud'a katılanlar, sonra da Hudeybiye'de Rıdvan Bey'atine katılanlar olduğunu icma ile kabul etmişlerdir.
4. İslâm'a İlk Girenler:
Ashâb-ı kiram arasında kimin İslâm'a ilk girdiği hususuna gelince; Mücahid, eş-Şa'bi'den şöyle dediğini rivâyet eder: Ben, İbn Abbâs'a İnsanlar arasında ilk müslüman kişi kimdir diye sordum. O, Ebû Bekir'dir dedi, Sen, Hassan'in şu beyitlerini hiç İşitmedin mi:
"Güvenilir bir kardeşten hüznünü harekete geçiren bir şey hatırladığında
Kardeşin Ebû Bekir'in neler yaptığını an.
O ki, Peygamberden sonra insanların en hayırlıları, en takvalısı, en âdil olanı idi
Ve yüklendiğini en mükemmel şekilde ifa edenleridir.
İkincisi hemen ondan sonra gelen ve hazır bulunduğu ve yaptığı işler övülen,
insanlar arasında da peygamberleri ilk tasdik edendir."
Ebû'l-Ferec el-Cevzî de, Yusuf b. Yakub b. el-Macişun'dan şöyle dediğini nakleder: Ben, babama, hocamız Muhammed b. el-Munkedir'e, Rabia b. Abdurrahman'a, Salih b. Keysan'a, Sa'd b. İbrahim'e, Osman b. Muhammed el-Mımesî'ye yetiştim. Bunların hepsi de ilk İslâm'a giren kişinin Ebû Bekir olduğunda şüphe ve tereddüt etmiyorlardı. Bu aynı zamanda İbn Abbâs, Hassan, Hazret-i Ebû Bekir'in kızı Esma'nın da görüşüdür. İbrahim en-Nehaî de bu görüştedir.
Bir diğer görüşe göre İslâm'a giren ilk kişi Hazret-i Ali'dir. Bu görüş, Zeyd b. Erkam'dan, Ebû Zer'den, el-Mikdad ve diğerlerinden de rivâyet edilmiştir, el-Hakim Ebû Abdullah der ki: Ben, tarih ile ilgilenen ilim adamları arasında İslâm'a giren ilk kişinin Ali olduğu hususunda bir görüş ayrılığı olduğunu bilmiyorum.
Yine denildiğine göre İslâm'a giren ilk kişi Zeyd b. Hârise'dir. Ma'mer de buna benzer bir görüşü ez-Zührî den nakletmektedir. Bu aynı zamanda Süleyman b. Yesar, Urve b. ez-Zübeyr ve İmrân b. Ebi Enes'in de görüşüdür.
Bir başka görüşe göre İslama ilk giren kişi mü’minlerin annesi Hadice (radıyallahü anha)'dır. Bu görüş ez-Zührîden de çeşitli yollardan rivâyet edilmiştir. Aynı zamanda bu, Katade'nin, Muhammed b. ishak b. Yesar'in ve bir topluluğun da görüşüdür. Yine bu görüş İbn Abbâs'tan da rivâyet edilmiştir. Müfessir es-Sa'lebî de İslâm'a ilk giren kişinin Hazret-i Hadice olduğu hususunda ilim adamlarının ittifak ettiklerini ve Hazret-i Hadice'den sonra kimin İslâm'a girdiği hususunda görüş ayrılıklarının bulunduğunu iddia etmektedir. İshâk b. İbrahim b. Rahaveyh el Hanzalî ise, bütün bu konudaki haberleri telif eder ve şöyle derdi: Yetişkin erkeklerden İslâm'a giren ilk kişi Ebû Bekir, kadınlardan Hadice, genç çocuklardan Ali, azad edilmiş kölelerden Zeyd b. Harise ve kölelerden Bilal'dır. Doğrusunu en iyi bilen de Allah'tır.
Muhammed b. Sa'd der ki: Bana Mus'ab b. Sabit haber verdi, dedi ki: Bana, Ebû'l-Esved, Muhammed b. Abdurrahman b. Nevfel anlatarak dedi ki: ez-Zübeyrin İslâm'a girmesi Ebû Bekir'den sonra olmuştur. ez-Zübeyr, dördüncü veya beşinci kişi idi. el-Leys b. Sa'd da der ki; Bana Ebû'l-Esved anlatarak dedi ki: ez-Zübeyr sekiz yaşındayken İslâm'a girdi. Hazret-i Ali'nin de yedi yaşındayken İslâm'a girdiği rivâyet olunur, on yaşında iken müslüman olduğu da söylenir.
5. Sahabe Kime Denir:
Hadis ehlinin metodundan anlaşıldığına göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı gören her bir müslüman onun ashâbı ndandır. Buhârî Sahihi'nde der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sohbetinde bulunan, yahut da onu gören müslüman, Hazret-i Peygamber'in ashâbmdandır. Buhârî, Fedailu Ashâbi’n-Nebiyy 1.
Said b. el-Müseyyeb'den rivâyet edildiğine göre o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bir veya iki yıl ikâmet etmeyen, onunla beraber bir ya da iki gazaya katılmayan kimseleri sahabi saymıyordu. Eğer bu sözü söylediği Said b. El Müseyyeb'den sahih olarak sabit ise; mesela, Cerir b. Abdullah el-Becelî'yi, yahut da bizim ashâb-ı kiramdan sayıldığı hususunda herhangi bir görüş ayrılığı bulunduğunu bilmediğimiz kimselerde öngördüğü şartı zahiren taşımamak noktasında Cerir ile ortak tarafı bulunan kimseleri ashâb arasında saymaması gerekir.
6. Muhacirlerden İlk Müslüman Olanlar ve Hazret-i Ebû Bekir:
Muhacirlerden öne geçen müslümanların ilkinin Ebû Bekir es-Sıddîk olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.
İbn Arabi der ki: Öne geçmek üç şeyde olur. Birisi nitelikle, bu imandır diğeri zaman, üçüncüsü mekan İle. Bu şekillerin en üstünü ise nitelikler ile önde olmaktır. Buna delil de Hazret-i Peygamber'in Sahih'teki şu hadistir: "Biz sonra gelenler, ilk (ve önde) olanlarız. Ancak onlara bizden önce kitap verilmiş, bize de onlardan sonra kitap verilmiştir. İşte onların hakkında ihtilafa düştükleri gün bu gündür. Allah hidâyeti ile bize bu günü gösterdi. Yahudilerdn haftalık bayram günü) yarındır. Hristiyanlarınki ise yarından sonradır." Buhârî, Cumua 1, 12, Enbiyâ 54; Müslim, Cumua 19-21; Nesâî, Cumua 1; Müsned, 11. 236, 243, 249, 274... Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zaman itibari ile bizden önce geçen ümmetlerden îman ve yüce Allah'ın emrine uymak, O'na itaat etmek, O'nun emrine teslimiyet gösterip yükümlülüklerine razı olmak, görevlerini taşımak sureti ile onları geçtiğimizi haber vermektedir. Biz bunların hiçbirisine itiraz etmiyor ve onun emri varken başka bir tercihe yonelmiyoruz. Kendi görüşümüze dayanarak -Kitap ehlinin yaptığı gibi- onun şeriatını değiştirmiyoruz. Bu ise yüce Allah'ın verdiği hükmü isabet ettirmeye muvaffak kılması, razı olduğu şeyleri yapabilmeyi kolaylaştırması ile olmuştur. Esasen Allah bizi hidâyete iletmese idi bizim kendiliğimizden hidâyet bulmamız mümkün olmazdı.
7. Âyetin Belirlediği Üstünlüğün Kapsamı:
İbn Huveyzimendâd der ki: Bu âyet-i kerîme erken İslâm'a girip ileri geçenlerin bu üstün meziyetlerinin şeriatta üstün bir meziyet olarak kabul edilen, ilim, din, kahramanlık gibi meziyetlerden; ya da bunların dışında kalan mali bağış ve ikramlardaki ileri mertebede oluş ile elde edilen her bir üstünlükten daha ileri olduğu gerçeğini ihtiva etmektedir. Mali atiyye ve ikram meselesinde Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer arasında görüş ayrılığı vardı. İlim adamları da İslâm'a önce giren ve ileri geçenlerin atiyye hususunda diğerlerine üstün kılınması noktasında farklı görüşlere sahiptirler. Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh)'dan rivâyet edildiğine göre o İslâm'ı öncelikle girmeyi göz önünde bulundurmak sureti ile verilecek atiyyelerde insanlar arasında farklılık gözetileceği görüşünde değildi. Hazret-i Ömer ise ona şöyle derdi: Sen önce İslâm'a girip ileri geçme sıfatına sahip olan kimseleri böyle olmayan kimseler gibi mi değerlendireceksin? Hazret-i Ebû Bekir ise ona şu cevabı vermişti: Onlar Allah için amellerini işlediler. Ecirlerini vermek de Allah'a aittir. Hazret-i Ömer de halifeliği döneminde önceleri aralarında fark gözetirken daha sonra vefatı esnasında şöyle demiştir: Yarına kadar yaşayacak olursak hiç şüphesiz insanların en alt tabakasında bulunanlarını yukarıda olanları ile aynı seviyeye getireceğim. Ancak gece vefat etti. Bu konuda görüş ayrılığı günümüze kadar devam edegelmiştir.
Bu âyetlerin "Bir de onlara güzellikle uyanlardan Allah razı olmuştur" bölümü ile ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:
1. İleriye Geçenler ve Onlara Güzel Bir Şekilde Uyanlar:
Hazret-i Ömer -önceden de geçtiği gibi- VeEnsar" kelimesini ref ile okumuş, "onlar" kelimesini de "Ensar'a sıfat olmak üzere "vav"sız okumuştur. Buna göre anlam şöyle olur; İleriye geçen Muhucirler ile onlara güzellikle uyan Ensardan Allah razı olmuştur. Ancak Zeyd b. Sabit ona doğru şeklini söyleyince Hazret-i Ömer, Ubey bin Ka'b'a başvurmuş, Ubey de Zeyd'in doğru söylediğini belirtince Hazret-i Ömer ona durup şöyle demiş: Biz yükseltildiğimiz bu yüce mevkiye herhangi bir kimsenin bize ortak olacağı görüşünde değildim. Bunun üzerine Ubey ona şöyle demişti: Ben bunun doğrulayıcı ifadelerini Allah'ın Kitabında görüp tesbit edebiliyorum. Cuma Sûresi'nin baş taraflarında:
"Ve onlardan henüz kendilerine kavuşmamış olanlara da" (el-Cumua, 62/3) el-Haşr Sûresi'nde:
"Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabbimiz bizi ve bizden önce îman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle" (el-Haşr, 59/10) âyetinde el-Enfal Sûresi'nde de yüce Allah'ın:
"Sonraları îman ve hicret edip de sizinle beraber cihâd edenlere gelince onlar da sizdendir" (el-Enfal, 8/75) âyetinde buluyorum,
Kıraat bu suretle (Hazret-i Ömer için de) "vav" ile sabit olmuş oldu.
Yüce Allah'ın:
"Güzellikle" âyeti onların söz ve fiillerinden neye tabi olacaklarım beyan etmektedir. Bu uymamn, onlardan sadır olan yanılma ve kaymalarda sözkonusu olmayacağını göstermektedir. Çünkü onlar -Allah onlardan razı olsun- masum değillerdi.
2. Tabiin ve Mertebeleri:
İlim adamları tabiîn ve mertebeleri konusunda farklı görüşlere sahiptir. Hafız el-Hatib (el-Bağdadî) der ki: Tabii sahabe ile sohbet ve arkadaşlığı bulunandır. Tabiînden tek bir kişiye tâbi' ve tabiî denir. el-Hakim Ebû Addullah ve başkalarının ifadeleri ise tabiînden sayılmak için sahabeden (hadis) dinlemiş olmasının yahut da -örfen sohbet ve arkadaşlık olmasa bile- onunla karşılaşmış olmasının yeterli olacağı intibaını vermektedir.
Şöyle de denilmiştir: Tabiîn ismi Hudeybiye'den sonra İslâm'a giren kimseler hakkında kullanılır. Halid b. Velid, Âmr b. el-Âs ile onlara yakın (bir süre sonra) İslâm'a giren Mekke Fethi günü müslüman olan kimseler gibi. Çünkü Abdurrahman b. Avfın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e Halid b. Velid'i şikâyet etmesi üzerine Hazret-i Peygamber'in Halid'e şöyle dediği sabittir: "Ashâbımı bana bırakınız, nefsim elinde olana yemin ederim ki sizden herhangi bir kimse her gün Uhud Dağı kadar altın infak edecek olursa onlardan birisinin infak ettiği bir müd kadarına hatta onun yarısına bile ulaşamaz." Buhârî, Fedâilu AsMbi'n-Nebiyy 5; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 221-222; Ebû Dâvûd, Sünne 10; Tirmizî, Menâkıb 58; İbn Mâce, Mukaddime 11; Müsned, III, 11, 54, (yakın ifadelerle).
Hayret edilecek bir husus da şudur ki; el-Hâkim Ebû Abdullah, tabiînden kardeş olanları sözkonusu ettiğinde Muzeyneli Mukarrin'in oğullarından olan Numan ve Suveyd'i de tabiîn arasında zikretmektedir. el-Hâkim, Ma'rifetu Ulûmi'l-Hadis, Beyrut 1400/1980, s. 154. Halbuki bunların ikisi de bilinen iki sahabedir ve ashâb arasında anılmaktadırlar. Önceden de geçtiği üzere her ikisi de Hendek gazasında bulunmuşlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Tabiînin en büyükleri, Medinelilerden olup "fukahai seb'a (yedi fakih)" diye bilinen kimselerdir. Bunlar ise Said bin el-Müseyyeb, el Kasım bin Muhammed, Urve bin ez-Zübeyr, Hârice bin Zeyd, Ebû Seleme bin Abdurrahman, Abdullah bin Utbe bin Mes'ûd ve Süleyman bin Yesar'dır. Yüce zatlardan birisi de bunların yedisini tek bir beyitte nazım halinde bir araya getirip şöyle demiştir:
"İşte onların isimlerini (benden) öğren.
(Bunlar) Ubeydullah (bin Abdullah bin Utbe),
Urve, Kasım, Said, Ebû Bekr (bin Abdurrahman),
Süleyman ve Harice'dirler."
Ahmed bin Hanbel dedi ki: Tabiînin en faziletlisi Said bin el Müseyyebdir. Ona; ya Alkame ile el-Esved? denilince, o da; Said bin el Müseyyeb, Alkame ve el-Esved'dir, diye cevap verdi. Yine ondan şöyle bir bilgi nakledilmektedir: Tabiînin en faziletlisi Kays, Ebû Osman, Alkame ve Mesrûk'tur. Bunlar faziletliler ve tabiînin ileri gelenlerinden idiler. Yine şöyle demiştir: Atâ Mekke'nin müftüsü, el-Hasen Basra'nın müftüsü idiler. İnsanlar bu ikisinden çokça naklettiler, demiş ancak neleri naklettiklerini müphem bırakmıştır.
Ebû Bekr bin Ebi Davud'dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Tabiînin hanımlardan efendileri Sîrîn'in kızı Hafsa ile Abdurrahman'ın kızı Amre'dir Üçüncüleri ise -ancak onlar gibi değil- Umed-Derda (es-Suğrâ ed Dımeşkîye'dir).
Yine el-Hakim Ebû Abdullah'tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bir tabaka da vardır ki tabiînden sayılmakla birlikte bunlardan herhangi birisinin ashâbdan hadis dinledikleri sahih olarak sabit olmamıştır. İbrahim bin Suveyd en-Nehaî -ki fakih İbrahim bin Yezid en-Nehaî değildir. - Bukeyr bin Ebi Sumeyt, Bukeyr bin Abdullah el-Eşec bunlar arasındadır. Bunlardan başka kimseleri de zikrettikten sonra şöyle der: Yine insanlar arasında ashâb ile karşılaşmış olmakla birlikte- tabünlerin tabiileri arasında sayılan bir tabaka daha vardır ki Abdullah bin Ömer ile Enes ile karşılaşmış, Ebû'z-Zinâd Abdullah bin Zekrân İle Abdullah bin Ömer ile Cabir bin Abdullah'ın yanına götürülmüş, Hişam bin Urve ile Enes bin Mâlik'e yetişmiş bulunan Mûsa bin Ukbe ve Halid bin Said'in kızı Um Halid gibileri bunlardandır.
Yine tabiîn arasında "el Muhadramûn" diye adlandırılan bir tabaka daha vardır ki bunlar hem cahiliye dönemine yetişmiş, hem Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken yaşamış ve İslâm'a girmiş bulunmakla birlikte, Hazret-i Peygamber ile sohbetleri bulunmayanlardır. Bu kelimenin tekili "muhadram" şeklinde gelir. Muhadram ise Hazret-i Peygamber’in sohbetini ve başka hususları idrak etmiş benzerlerinden ayrı bir kenarda kalmış kimse anlamına gelir. Müslim bunları sözkonusu ederek sayılarını yirmiye ulaştırmıştır. Ebû Amr eş-Şeybanî, Kindeli Suveyd bin Gafele, Amr bin Me'mun el-Evdî, Ebû Osman en Nehdi, Abdulhayr bin Yezid el Hayranı -Hayran Hemdanlıların bir koludur Abdurrahman bin Mul1, Ebû'l-Halal el-Atekî, Rabia bin Zürâre... bunlar arasındadır. el-Hâkim, Ma'rifetu. Ulûmi'l-Hadis, s.41 vd.
Müslim'in anmadığı kimseler arasında Ebû Müslim el-Havlânî, Abdullah bin Süved ile el-Ahnef bin Kays da vardır.
İşte bu açıklamalarımız, Kur'ân-ı Kerîmin faziletlerini açıkça ifade ettiği ashâb-ı kiram ile tabiîni tanımaya dair bir nebze bilgidir. Önceden de geçtiği üzere bize yüce Allah'ın:
"Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. " (Ali İmrân, 3/110) âyeti ile:
"Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık."(el-Bakara, 2/143) âyeti yeterlidir.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Keşke kardeşlerinizi görmüş olsaydık diye candan arzu ederdim..." Müslim, Tahâre 39; Nesâî, Tahâre 110; İbn Mâce, Zühd 36; Muvatta’', Tahâre 28; Müsned, II, 300, 408. Hazret-i Peygamber bu hadisinde bizleri de kardeşleri kılmaktadır. Eğer biz Allah'tan korkar, O'nun izini takib edersek Allah bizi onunla birlikte olacakların zümresi arasında haşreder. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ve âlinin hakkı için, bizi onun yolundan, onun dininden ayırmasın!
101
Çevrenizdeki bedevilerden münafık olanlar vardır; Medine ahalisinden de. Onlar nifakı âdet edinmiş kimselerdir. Sen onları bilmezsin. Onları Biz biliriz. Biz onları iki kere azaba uğratacağız. Sonra da büyük bir azaba döndürüleceklerdir.
Yüce Allah'ın:
"Çevrenizdeki bedevilerden münafık olanlar vardır" anlamındaki âyet, mubtedâ ve haberdir. Münafık bir topluluk vardır, demektir. Muzeyne, Cuheyne, Eşlem, Gitar ve Eşcâ' kabilelerini kastetmektedir.
"Medine ahalisinden de. Onlar nifakı âdet edinmiş kimselerdir." Yani münafıklığı âdet edinmiş bir topluluk bulunmaktadır. Burada sözü geçen
"âdet edinmiş kimseler vardır" anlamındaki ifadenin "münafık olanlar'ın sıfatı olduğu da söylenmiştir. Bu durumda ifadede takdim ve tehir var demek olur ki anlam da şöyle olur: Çevrenizdeki bedevilerden münafıklığı adet edinmişler vardır, Medine ahalisinden de böyleleri vardır.
"Âdet edinmiş kimseler" İbn Zeyd'den nakledildiğine göre münafıklık üzere kalmış ve tevbe etmemiş kimseler demektir. Başkası ise münafıklıkta ısrar etmiş ve başka bir şeyi kabul etmemiş kimseler anlamındadır, derler. Her iki mana da birbirine yakındır.
Kelime asıl itibari ile yumuşaklık, dokunmak ve başka şeylerden soyutlanmak anlamındadır. Sanki onlar her şeyden soyutlanarak münafıklığa girmiş gibidirler. Üzerinde bitki yeşermemiş bulunan: "Yumuşak kum" ifadesi ile üzerinde yaprak bulunmayan dal demek olan; ifadesi de buradan gelmektedir. "Bileğinin arka tarafında sarkan tüyleri bulunmayan at;" ise: Tüysüz oğlan demektir. Ancak tüysüz cariye denilmez. Yapının (sıva bölümünün) düzeltilmesi demektir. Nitekim yüce Allah'ın;
"İyice düzeltilmiş" (en-Neml, 27/44) âyeti de buradan gelmektedir. ise, daldaki yaprakların solması demektir. Mazi, muzari ve mastarları da; şeklinde gelir.
"Sen onları bilmezsin, onları Biz biliriz." Bu da önceden de geçtiği gibi yüce Allah'ın:
"Sizlerin bilmeyip de Allah'ın bildiği..." (el-Enfal, 8/60) âyetine benzemektedir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Ey Muhammed, sen onların işlerinin akıbetini bilemezsin. Bu akıbetlerini bilmek yalnızca Bize hastır.
Bu ise herhangi bir kimse hakkında (muayyen-olarak) cennetlik veya cehennemlik olduğuna hüküm vermeye engeldir.
"Biz onları İki kere azaba uğratacağız. Sonra da büyük bir azaba döndürüleceklerdir" âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demektedir: Dünya hayatında hastalıklarla, âhirette de azaba uğratmakla (onları iki kere azablandıracağız). Çünkü mü’minin hastalanması günahları için bir keffarettir. Kafirin hastalanması ise bir cezadır.
Birinci cezanın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in -ileride münafıklara dair açıklamalarda geleceği üzere- iç yüzlerine muttali olmak sureti ile rezil olmaları, ikincisinin ise kabir azâbı olduğu da söylenmiştir.
el-Hasen ve Katade derler ki: İki azaptan kasıt dünya azâbı ile kabir azabıdır. İbn Zeyd der ki: Birincisi mal ve evlâtlarında karşılaştıkları musibetler, ikincisi de kabir azabıdır. Mücahid der ki: Biri açlık, diğeri öldürülmektir, el-Ferrâ' ise; öldürülmek ve kabir azabıdır, der. Bir başka görüşe göre ashâb edilmeleri ve öldürülmeleridir.
Bir diğer görüşe göre birinci azap mallarından zekat alınıp onlara hadlerin uygulanması, ikincisi kabir azabıdır.
Yine denildiğine göre iki azabtan birisi, yüce Allah'ın:
"Artık onların maları da evlâtları da seni imrendirmesin. Doğrusu Allah bunlar yüzünden dünya hayatında onlun azaba uğratmayı ister... "(et-Tevbe, 9/55 ve 85) âyetindeki azaptır.
Âyet-i kerimeden maksat, azâbın peşi peşine geleceğini yahut da onlara verilecek azâbın kat kat olacağını anlatmaktır.
102
Diğer bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler. Onlar salih ameli başka bir kötü amele karıştırmışlardır. Olur ki Allah, onların tevbelerini kabul eder. Muhakkak Allah mağfiret ve rahmet edendir.
Gerek Medine ahalisinden gerekse çevrenizde bulunanlardan günahlarını itiraf eden bir topluluk olduğu gibi Allah'ın haklarında vereceği hükmü bekleyen ve haklarında dilediği şekilde hüküm vereceği bir başka topluluk daha vardır.
Birinci kesimin münafık olmakla birlikte münafıklığı adet edinmemiş kimselerden olması da mümkündür. Mü’min olmaları da mümkündür.
İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerîme Tebûk gazvesinden geri kalan on kişi hakkında inmiştir. Bunların yedisi kendilerini Mescidin direklerine bağlamışlardı. Katade de buna yakın bir görüş ifade etmiş ve şöyle demiştir: Yüce Allah'ın:
"Mallarından bir sadaka al..." (et-Tevbe, 9/103) âyeti de bunlar hakkında inmiştir. Bunu da el Mehdevî nakletmektedir. Zeyd bin Eşlem, bunlar sekiz kişi idi, der. Altı kişi oldukları, beş kişi oldukları da söylenmiştir. Mücahid ise der ki: Âyet-i kerîme yalnızca Ensardan Ebû Lübâbe hakkında, onun Kurayzaoğulları ile başından geçen olay ile ilgili olarak inmiştir. Şöyle ki: Kurayzaoğulları Ebû Lübâbe ile Allah ve Rasûlünün hükmünü kabul ederek kalelerinden inmeleri hususunda konuşmuşlar, o da inip bu hükmü kabul ettikleri taktirde, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in kendilerini keseceğini anlatmak kastı ile boğazına işaret etmişti. Bu durumu açığa çıkınca tevbe edip pişman olmuş, kendisini Mescidin direklerinden birisine bağlamış ve Allah kendisini affedinceye yahut bu halde ölünceye kadar yemek yememek, bir şey içmemek üzere yemin etmişti. Yüce Allah onu affedinceye kadar bu şekilde devam etti ve bu âyet-i kerîme indi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de çözülmesi için emir verdi. Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, IV, 276. Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, IV, 276. Bunu Taberî Mücahid'den naklettiği gibi İbn İshak da "Sîretî'nde daha kapsamlı olarak nakletmiştir.
Eşheb Mâlik'den naklen der ki: Yüce Allah'ın:
"Diğer bir kısmı da..." âyeti Ebû Lübâbe ve arkadaşları hakkında inmiştir. O bu günahı işledikten sonrası Ey Allah'ın Rasûlü, malımdan sıyrılıp senin yakınında kalayım mı? deyince Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Hayır, malının üçte birini tasadduk etmen senin için yeterlidir." Çünkü yüce Allah:
"Mallarından bir sadaka al ki bununla kendilerini temizleyip arındırmış olasın." (et-Tevbe, 9/103) buyurmuştur. Bunu İbn Kasım ve İbn Vehb, Mâlik'den rivâyet etmişlerdir.
Cumhûrun görüşüne göre ise âyet-i kerîme Tebuk gazvesinden geri kalan kimseler hakkında inmiştir. Bunlar da Ebû Lübabe'nin yaptığı gibi kendilerini direklere bağlamış, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerini çözmedikçe ve kendilerinden razı olmadıkça hiçbir şekilde kendilerini serbest bırakmayacaklarına dair Allah'a alıd etmişlerdi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştu: "Ben de onları serbest bırakmakla emrolunmadığım sürece onları serbest bırakmayacağıma, onların özürlerini kabul etmeyeceğime Allah adına yemin ederim. Onlar benden yüz çevirdiler, müslümanlarla birlikte gazaya çıkmayıp geri kıldılar." Bunun üzerine yüce Allah bu âyeti kerimeyi indirdi. Ayet inince Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara haber gönderip onları serbest bıraktı ve onların mazeretlerini de kabul etti. Serbest bırakıldıklarında: Ey Allah'ın Rasûlü dediler işte senden geri kalmamıza sebeb teşkil eden bizim mallarımız. Bizim adımıza sen bu malları tasadduk et, bizi temizle, bizim için de mağfiret dile. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: "Ben mallarınızdan herhangi bir şey almakla emrolunmadım."deyince yüce Allah da:
"Mallarından bir sadaka al ..." âyetini indirdi. Suyûtî, a.g,e. IV, 275. Suyûtî, a.g,e. IV, 275.
İbn Abbâs der ki: Bunlar on kişi idiler. Ebû Lübâbe de onlardan birisi idi. Hazret-i Peygamber mallarının üçte birini almıştı. Bu da işledikleri günahlara bir keffâret oldu. Onların işledikleri kötü iş, bu görüşü benimseyenlerin ittifakı ile gazadan geri kalmaktan ibaretti. Ancak amellerine kattıkları salih amelîn ne olduğu hususunda ise görüş ayrılıkları vardır. Taberî ve başkaları der ki: Bu salih amel günahlarını itiraf etmeleri, tevbe edip pişmanlık duymalarıdır.
Bir diğer görüşe göre İşledikleri salih amel, onların Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a arkasından yetişmeleri ve kendilerini Mescidin direklerine bağlayarak: Allah bizim mazeretimizi kabul ettiğine dair hüküm indirmedikçe hanımlarımıza ve çocuklarımıza asla yaklaşmayacağız, demeleridir.
Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Onların işledikleri salih amel, daha önce Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte gazaya katılmış olmalarıdır.
Bu âyet-i kerîme her ne kadar bedeviler hakkında inmiş ise de salih olan ve olmayan amelleri bulunan ve kıyâmet gününe kadar gelecek olan herkes hakkında umumidir. Bu âyet-i kerîme ümit vericidir.
Taberî, Haccac bin Ebi Zeyneb'den şöyle dediğini nakleder: Ben Ebû Osman'ı şöyle derken dinledim: Kur'ân-ı Kerîm'de bana göre bu ümmet için yüce Allah'ın:
"Diğer bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler, onlar salih ameli başka bir kötü amel ile karıştırmışlardır..." âyetinden daha ümit verici bir âyet-i kerîme yoktur.
Buhârî'de yer alan rivâyete göre Semura bin Cundub şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize dedi ki: "Bu gece bana iki kişi geldi. Beni alıp götürdüler. Hep birlikte bir kerpici altın, bir diğeri gümüşten yapılmış bir şehire vardık. Karşımıza hilkatlerinin yarısı senin görmüş olduğun en güzel şekilde diğer yanları ise görmüş olduğun en çirkin şekilde insanlar çıktı. Beni alıp götüren bu iki kişi onlara şöyle dediler: Haydi gidiniz, kendinizi o nehre bırakınız. Onlar da gidip kendilerini o nehre attıktan sonra yanımıza geri döndüler, o kötü görüntüleri gitmişti. En güzel bir surete sahip olmuşlardı. Beni alıp götüren iki kişi bana şöyle dediler: İşte bu Adn cenneti, şu gördüğün de senin gelip konaklayacağın yerindir. (Sonra) dediler ki: Yanları oldukça güzel öbür yanları ise çirkin olan kimselere gelince; (onlar dünyada iken) salih amele başka kötü amel karıştırmış olup da Allah'ın kendilerini af edeceği kimselerdir. Buhârî, Tefsir-9. sûre 15, Tabir 48; Müsned, V, 8-9.
Beyhakî er-Rabî bin Enes yolu ile gelen hadiste Ebû Hüreyre'den o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den rivâyet ettiği İsra hadisinde Hazret-i Peygamberin: "Sonra beni semaya çıkardılar..." dedikten sonra hadisin geri kalan bölümlerini kaydetti ve nihayet Hazret-i Peygamber'in yedinci semaya yükselişini sözkonusu edip (oradakiler): "Allah böyle bir kardeşe ve böyle bir halefe hayırlı uzun ömürler versin. O ne güzel bir kardeş, ne güzel bir halef ve ne güzel bir gelişle gelmiştir" dediler.
O sırada cennetin kapısının yanında bir kürsüye oturmuş saçına beyazlık karışmış birisi ile karşılaştı. Yanında yüzleri beyaz bir topluluk ile tenlerinde bir parça karışıklık bulunan siyah yüzlü bir diğer topluluk vardı. Bir nehire gidip orada yıkandılar. Renkleri bir parça açılmış olarak o nehirden çıktılar. Sonra bir diğer nehre gittiler, orada yıkandılar. Yine renkleri bir parça açılmış olarak oradan çıktılar. Sonra üçüncü bir nehire girdiler, renkleri diğerlerinin renkleri gibi arınmış halde oradan da çıktılar ve diğer arkadaşlarının yanına oturdular. (Hazret-i Peygamber) Ey Cebrâîl! Bu beyaz yüzlü olanlar ile renkleri nisbeten değişik olup nehre girdikten sonra renkleri tamamen arınmış olarak çıkanlar kimlerdir, diye sordu. (Cebrâîl) şöyle dedi: Bu senin atan İbrahim'dir. O yeryüzünde saçtan ağaran ilk kimsedir. Şu yüzleri beyaz olan kimseler ise imanlarına zulüm karıştırmamış olan kimselerdir. Şu renkleri nisbeten karışık olanlar ise salih amellerine başka kötü amel karıştırıp sonra tevbe edenler ve Allah'ın da tevbelerini kabul ettiği kimselerdir. Birinci nehir, Allah'ın rahmeti, ikinci nehir, Allah'ın nimeti, üçüncü nehir ise Rablerinin kendilerine içirdiği tertemiz içkidir..." diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretti.
"Başka bir kötü..." âyetindeki "vav" harfinin "be: İle" anlamına geldiği söylendiği gibi; İle, beraber" anlamına geldiği de söylenmiştir. Mesela; "Su, tahta ile birbirine eşitlendi, aynı seviyeye geldi," demeye benzer. Ancak Kûfeliler bunu kabul etmeyip şöyle derler: Çünkü burada "tahta"nın"su"dan Önce zikredilmesi câiz değildir. Âyet-i kerimede; "Başka" kelimesinin ise diğerinden önce zikredilmesi mümkündür. O halde bu ifade; "Suyu süte (süt İle) karıştırdım," demeye benzer.
103
Mallarından bir sadaka al ki bununla kendilerini temizleyip arındırmış olasın. Onlara dua da et. Senin duan şüphesiz onlara huzur ve güvendir. Allah hakkıyla işitendir, bilendir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1. Hazret-i Peygamberin Almakla Emrolunduğu Sadaka ve Kur'ân'da Hitap Üslûpları:
Yüce Allah'ın:
"Mallarından bir sadaka al" âyetinde almakla emrolunduğu bu sadakanın mahiyeti hususunda farklı görüşler vardır. Bunun farz olan sadaka (zekât) olduğu söylenmiştir. Cuveybir bunu İbn Abbâs'dan nakletmektedir. Aynı zamanda bu el-Kuşeyrî'nin naklettiğine göre İkrime'nin de görüşüdür.
Bu emrin, âyetin hakkında nâzil olduğu kimselere has olduğu da söylenmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunların mallarının üçte birini almıştı. Bunun ise farz olan zekat ile hiçbir ilgisi yoktur. Bundan dolayı İmâm Mâlik şöyle demektedir: Bir kimse malının tümünü tasadduk edeceğini söylerse onun üçte birini vermesi yeterli olur. O bunu söylerken Ebû Lübâbe hadisini delil alır.
Birinci görüşe göre bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e hitab olup âyetin zahiri gereğince yalnız ona yöneliktir ve ondan başka herhangi bir kimse de sadaka almaz. Buna göre Hazret-i Peygamber'in vefatı ile bu emrin sakıt olması ve zeval bulması gerekir. Nitekim Hazret-i Ebû Bekir'e zekât vermeyenler de buna delil olarak sanlmış ve: O verdiğimiz zekâta karşılık olarak bizim temizlenip arınmamızı diliyor, bize dua ediyordu. Başkasından ise böyle bir şey alamıyoruz, demişlerdi. Bu görüşte olanlardan bir şair de şöyle demiştir:
"O aramızda bulunduğu sürece Allah Resulüne itaat ettik
Hayret edilecek bir şeydir, Ebû Bekir'in mülkü (krallığı) ne oluyor ki
Onların sizden isteyip de sizin vermediğiniz şey
Şüphesiz ki hurmaya benzer, hatta ellerindeki hurmadan da tatlıdır.
Bir gücümüz bulunduğu sürece vermeyeceğiz onlara
Bizler zorlukta da kolaylıkta da sıkıntılara karşı (yardımlaşan) şereflileriz."
İşte bunlar Hazret-i Ebû Bekir'e karşı çıkanlar arasında yolları en doğru (!) olan kesimdir. İşte bunlar hakkında Hazret-i Ebû Bekir şöyle demişti: Allah'a yemin ederim ki namaz ile zekat arasında ayırım gözetenler ile Savaşacağım. Buhârî, Zekât 1, İ'tisâm 2; Müslim, Îman 32; Ebû Dâvûd Zekât 1; Tirmizî, Îman 1; Nesâî, Zekat 3; Müsned, I, 19.
İbnu'l-Arabî der ki: Onların, bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e yönelik bir hitaptır. Dolayısı ile ondan başkası onun gibi olamaz, sözlerine gelince, bu Kur'ân-ı Kerîm'i bilmeyen, şeriatın hangi kaynaktan, nasıl alınacağından gafil olan ve din ile oynayan kimselerin sözüdür. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'deki hitap tek bir şekilde varid olmuş değildir. Çeşitli şekillerde varid olmuştur. Onun varid oluşunun da çeşitli anlamlan vardır. Kimi hitap bütün ümmete yöneliktir. Yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler, namaza kalkacağınız zaman..." (el-Mâide, 5/6) âyeti ile:
"Ey îman edenler! Oruç... sizin üzerinize de yazıldı." (el-Bakara, 2/183) âyeti gibi.
Kimisi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e has bir hitap olup ne lâfzan ne de manen bu hitaba ondan başka herhangi bir kimse ortak edilmemektedir. Yüce Allah'ın;
"Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla (Kuran ile) gece namazı kıl" (el-İsra, 17/79) âyeti ile
"yalnız sana has olmak üzere" el-Ahzab, 33/501 âyetinde olduğu gibi.
Kimi hitap da lâfzan Peygambere has olmakla birlikte, manen ve fiilen bütün ümmet ona ortak edilmiştir. Yüce Allah'ın: "Güneşin batmasından, gecenin karanlığına kadar namazı dosdoğru kıl." (el-İsra, 17/78) âyeti ile:
"Kur'ân'ı okuyacağın zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın" (en-Nahl, 16/98) ile:
"Sen de aralarında bulunup da onlara namaz kıldırdığında..." (en-Nisa, 4/102) âyeti gibi.
Buna göre üzerinden güneşin kaydığı her bir kimse namaz kılmak emrine muhataptır. Aynı şekilde Kur'ân okuyacak herkes de istiâze getirmek emrine muhataptır. Yine korku içerisinde bulunan herkes, belirtilen şekilde namaz kılar. Yüce Allah'ın:
"Mallarından bir sadaka al ki bununla kendilerini temizleyip arındırmış olasın" âyeti de işte bu kabildendir. Yine yüce Allah'ın:
"Ey Peygamber! Allah'tan kork" ( el-Ahzab, 33/1.) âyeti İle:
"Ey Peygamber! Kadınları boşattığınız zaman..."(et-Talâk, 65/1) âyeti da bu türdendir.
2. "Mal’ın Kapsamına Giren Şeyler:
Yüce Allah'ın:
"Mallarından" âyetinde geçen "mal" kelimesi ile ilgili olarak kimi Araplar - ki bunlar Derslilerdir - malın sadece elbise, eşya ve ticaret malları olduğu görüşündedirler. Bunlara göre altına mal ismi verilemez. Bu anlamdaki bir açıklama sabit sünnette İmâm Mâlikin Sevr bin Zeyd ed-Deyli'den, onun İbn Mutf'in azadlısı Ebû’l-Gays Salim'den, onun da Ebû Hüreyre'den şöyle dediğine dair rivâyetinde geçmektedir: "Hayber yılı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte çıktık. Biz ganimet olarak ne altın, ne gümüş ele geçirdik. Ancak mal olarak elbise ve eşya ganimet aldık" diye hadisi nakletmektedir. Buhârî, Megâzî 38, Eyman 33; Müslim, Îman 183; Nesâî, Eyman 38; Muvatta’', Cihad 25.
Başkaları ise mal diye sadece altın ve gümüşe denildiği görüşündedir.
Özel olarak deve türüne mal denildiği de söylenmiştir. Arapların: "Mal devedir," iradeleri de buradan gelmektedir. Bütün davarların mal kapsamına girdiği de söylenmiştir.
İbnu’l-Enbârî, Ahmed bin Yahya Saleb en-Nahvi'den şöyle dediğini nakleder: Altın ve gümüş türünden zekatın verilmesini gerektirecek miktara ulaşmayan hiçbir şey mal değildir. Daha sonra şu beyiti nakleder:
"Allah'a yemin ederim ki hiçbir davarım hiçbir zaman
Zekât sınırına ulaşmadı; ne devem, ne de başka bir malım."
Ebû Ömer (b. Abdi'l-Berr) der ki: Arap dilinden anlaşılan ve bilinen o ki; mal olarak ödenilen ve mülkiyete geçirilen her bir şeye "mal" denilir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Âdemoğlu, malım malım malım, der. Halbuki malından ona ait olan şey, yeyip tükettiği yahut giyinip eksilttiği yahut sadaka vererek (ecrinin âhirete) ulaştığı şeyden başkası yoktur." Müslim, Zühd 4; Müsned, II, 368, 412. Aynı anlamda, ancak gâib kipiyle değil de muhatab kipiyle: Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir 102. sûre 1; Nesâî, Vesâyâ 1; Müsned, IV, 24, 26.
Ebû Katade de dedi ki: Bana zırhı verdi, ben de onunla Selemeoğulları arasında bulunan bir kaç hurma ağacı satın aldım. İşte benim müslüman olarak edindiğim ilk mal budur. Buhârî, Buyû' 37, Meazî 54, Ahkâm 21, Faidu'l-Hııımıs 18; Müslim, Cihad 41; Ebû Dâvûd, Cihad 136; Muvattâ. Cihad 18.
Kim malının tümünün sadakasına dair yemin edecek olursa o, her tür malı hakkında kapsayıcı bir yemin olur. Bunda zekâtın vacib olduğu türden olması ile olmaması arasında fark yoktur. Ancak, muayyen bir şeye niyet edecek olursa, o takdirde yemini niyetine göredir.
Böyle bir yemin yalnızca zekâta tabi olan mallar hakkında sözkonusudur, da denilmiştir. Mülk edinilen herşeye "mal" ismi verileceğine dair husus herkes tarafından bilinmekte, dil de buna tanıklık etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
3. Malda Zekâtın Düşmesi için Aranan Şartlar:
Yüce Allah'ın:
"Mallarından bir sadaka al" âyetindeki emir mutlaktır. Ne alınanda, ne de kendisinden alınacak olanda belli bir şart ile kayıtlı değildir. Ayrıca, alınacak miktar ile kendisinden alınacak olanın kimliği de açıklanmamıştır. Bütün bunlara dair açıklamalar -belirteceğimiz üzere- sünnet ve icmâ'da vârid olmuştur.
Zekât bütün mallardan alınır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) davarlarda, tahıllarda, altın ve gümüşte zekâtın farz olduğunu belirtmiştir ki, bu hususta hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Ancak, fukahâ bunların dışında kalan at vs. ticaret malları konusunda farklı görüşlere sahiptir. İleride -yüce Allah'ın izniyle- en-Nahl Sûresi'nin tefsirinde ata (16/7. âyet, 7. başlıkta) ve bala (16/70. âyet, 8. başlıkta) dair açıklamalar gelecektir. Hadis İmâmları, Ebû Said'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedirler: "Hurma olarak beş vesk'den daha aşağısında, gümüş olarak beş ukiye'den aşağısında, deve olarak da beş deveden aşağısında zekât yoktur." Daha önce el-Bakara, 2/267. âyet 4. başlıkla ve el-En'âm. 6/141. ayet 6. başlıkta geçmiş bulunan bu hadisin kıymıkları da orada gösterilmiştir.
el-En'âm Sûresi'nde tahılların ve yerden biten ürünlerin zekâtına dair yeterli açıklamalar (6/141. âyet, 5. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Madenlerdeki zekâta dair açıklamalar ise, el-Bakara Sûresi'nde (2/267. âyet, 4-6. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Süs eşyalarının zekâtına dair açıklamalar da bu sûrede geçmiştir.
İlim adamları, bir ukiyye'nin kırk dirhem olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Buna göre hür müslüman bir kimse, sikke halinde ikiyüz dirhem gümüşe malik olursa -ki, Hadîs-i şerîfte nass ile tesbit edilmiş beş ukiyye ile aynıdır- ve bunun üzerinden tam bir yıl süre geçecek olursa, müslüman kimsenin bunun sadakasını (zekâtını.) vermesi icabeder. Bu ise, onda birin çeyreği (kırkta bir) olmak üzere beş dirhemdir. Üzerinden bir sene geçme şartı İse Hazret-i Peygamberin: "Üzerinden bir sene geçmedikçe malda zekat yoktur"hadisi dolayısıyladır ki, bunu da Tirmizî rivâyet etmiştir. Bu hadis daha önce, et-Tevbe, 9/34. ayet, 4. başlıkta geçmiş ve kaynakları da orada gösterilmişti.
İkiyüz dirhemden fazla miktardaki gümüşte ise, her bir miktarında bu hesaba göre verilir. Az yada çok olsun onda birinin çeyreği (kırkta bir) verilir. Mâlik, Ebi Leys, Şâfiî, Ebû Hanîfe'nin arkadaşlarının çoğunluğu, İbn Ebi Leyla, es-Sevrî, el-Evzaî, Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr, İshak ve Ebû Ubeyd'in görüşü budur. Aynı zamanda bu Hazret-i Ali ve İbn Ömer'den de rivâyet edilen görüştür.
Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: İkiyüz dirhemden fazlasına kırk dirheme ulaşmadıkça zekât düşmez. Kırka ulaştı mı, o takdirde onun öşrünün çeyreği (kırkta biri) olan bir dirhem daha zekât verilir. Said b. el Müseyyeb'in, el-Hasen, Atâ, Tavus, Şâfiî, ez-Zührî, Mekhul, Amr b. Dinar ve Ebû Hanîfe'nin görüşü de budur.
4. Altının Zekâtı:
Altının zekâtına gelince; ilim adamlarının Cumhûruna göre altın ikiyüz dirhem değerinde olan yirmi dinara ulaşıp ve onu aştı mı Hazret-i Ali yoluyla gelen hadise göre zekâtının ödenmesi vacib olur. Bu hadisi Tirmizî, Damra ve el'Haris'ten, onlar da Hazret-i Ali'den, diye rivâyet etmişlerdir. Tirmizî dedi ki: Ben, Muhammed b. İsmail'e bu hadis hakkında sordum, şöyle dedi: Her ikisi de bana göre Ebû İshak yoluyla sahihtir. Bu hadisin her ikisinden de gelmiş olması ihtimali vardır. Tirmizî, Zekât 3; Ebû Dâvûd, Zekat 5; İbn Mâce, Zekât 4; Nesâî, Zekât 18. el-Bacî "el-Münteka" adlı eserinde şöyle demektedir: Bu hadisin isnadı pek o kadar güçlü değildir. Şu kadar var ki, İlim adamlarının ittifakla kabul etmesi, ifade ettiği hükmün sıhhatine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
el-Hasen ve es-Sevrîden -ki, Davud b. Ali mezhebine mensub bazılan da bu görüşü benimsemişlerdir- rivâyet edildiğine göre, kırk dinara ulaşmadıkça altında zekat yoktur. Ancak, Hazret-i Ali yoluyla gelen hadis ile İbn Ömer ve Hazret-i Âişe'nin rivâyet ettikleri hadis bu görüşü reddetmektedir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) her yirmi dinar (altın) dan, yarım dinar ve her kırk dinardan da birer dinar zekat alırdı. Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 3; İbn Mâce, Zekât 4, Dârimî, Zekât 11. İşte -sözü edilenler müstesna- ilim ehlinin cemaat halinde kabul ettiği görüş budur.
5. Davarların Zekâtı:
Ümmet, beş deveden aşağısı için zekât sözkonusu olmadığını ittifakla kabul etmiştir. Beş deveye ulaştı mı, bir koyun zekat düşer. Koyun tabiri ise, keçi türünü de kapsar. İlim adamları, aynı şekilde beş devede yalnızca bir koyun zekat düştüğünü ittifakla kabul etmiş ve develerin verilmesi farz olan zekat miktarının o kadar olduğunu belirtmişlerdir.
Davarların zekatı, Ebû Bekir es-Sıddîk'ın, Enes b. Mâlik'i Bahreyn'e gönderdiği zaman yazdığı mektubunda açıklanmıştır. Bunu Buhârî, Ebû Dâvûd, Dârakutnî, Nesâî, İbn Mâce ve başkaları da rivâyet etmiştir ki, bu mektuptaki bütün açıklamalarda İttifak vardır. Buhârî, Zekât 38; Ebû Dâvûd, Zekât 5; Nesâî, Zekât 5; İbn Mâce, Zekât 6; Dârakutnî, II, 113-114.
Bu mektuptaki görüş ayrılığı iki yerdedir. Birisi, develerin zekatı ile ilgilidir, develerin sayısı yüzyirmi biri buldu mu, Mâlik der ki: Zekât toplayan muhayyerdir. İsterse üç tane iki yaşını bitirmiş, üç yaşına basmış dişi deve, isterse de üç yaşını bitirmiş, dört yaşına basmış iki dişi deve alır. İbnü'l-Kasım der ki: İbn Şihab dedi ki: Develerin sayısı yüzyirmi biri buldu mu, iki yaşını bitirip üç yaşına basmış üç dişi deve zekat düşer. Yüzotuza kadar zekat budur. Yüzotuzu buldu mu, o takdirde bir tane üç yaşını bitirip dördüne basmış dişi deve, iki tane de iki yaşını bitirip üç yaşına basmış dişi deve zekat verilir. İbnü'l-Kasım der ki: Benim de görüşüm İbn Şihab'ın görüşüne uygundur.
İbn Habib ise, Abdulaziz b. Seleme ile, Abdulaziz b. Ebi Hazım'ın ve İbn Dinar'ın, Mâlik'in görüşünde olduklarını zikretmektedir.
Görüş ayrılığı bulunan ikinci yer ise, koyunların zekalı ile ilgilidir. Şöyle ki: Koyunların sayısı üçyüz biri aştı mı, el-Hasen b. Salih b. Hay'e göre dört koyun zekat düşer. Dörtyüz bir koyunu buldu mu, beş koyun zekat düşer ve bu şekilde her yüz koyun arttıkça bir koyun daha zekat verilir. İbrahim en-Nehaî'den de buna benzer bir görüş nakledilmiştir.
Cumhûr ise şöyle demektedir: İkiyüzbir koyunda üç koyun zekat düşer.
Bundan sonra dörtyüzü buluncaya kadar başka bir şey düşmez. Dörtyüz oldu mu, dört koyun zekat verilir. Bundan sonra da herbir yüz koyun için bir zekat verilir. Bu konuda icma ve ittifak vardır.
İbn Abdi’l-Berr der ki: Bu, İbnü’l-Münzir'in yanıldığı ve bu hususta ilim adamlarının görüşlerini yanlış olarak naklettiği ve pek çok karıştırıp çokça hata ettiği bir meseledir.
6. Sığır Türünün Zekatı:
Buhârî ve Müslim Sahihlerinde, ineklerin zekatına dair etraflı açıklamalardan söz etmezler. Ancak, buna dair hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, Dârakutnî ve Muvatta’''ında Mâlik rivâyet etmiştir ki, bu hadislerin kimisi mürsel, maktu' ve mevkuftur. Bir önceki notta gösterilen yerlerden bnşkn: Muvatta’', Zekât 23T Tirmizî, Zekât 5.
Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bu hadisi bazıları Tavus ve Muaz'dan rivâyet etmişlerdir. Şu kadar var ki, hadisi mürsel olarak rivâyet edenler, onu müsned olarak rivâyet edenlerden daha sağlam ravilerdir. Hadisi müsned olarak rivâyet edenler arasında Bakiyye, el-Mes'ûdi'den, o, el-Hakem'den, o da Tavus yoluyla rivâyet edenler vardır. Ancak, hadis âlimleri Bakiyye'nin sika ravilerden tek başına yaptığı rivâyetlerin durumu hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Yine bu hadisi, el-Hasen b. Umare, el-Hakem'den, tıpkı Bakiye'nin, el-Mes'ûdi'den, onun el-Hakem'den rivâyet ettiği gibi rivâyet etmiştir. Ancak, el-Hasen b. Umare'nin zayıf olduğu hadis âlimlerince ittifakla kabul edilmiştir. Yine bu haber muttasıl, sahih ve sabit bir isnad ile Tavus yolundan başka bir yolla da rivâyet edilmiştir. Bunu da Abdurrezzak zikrederek şöyle der: Bize, Ma'mer ve es-Sevrî, el-A'meş'den haber verdi. el-A'meş, Ebû Vâil'den, o, Mesrûk'tan, o, Muaz b. Cebel'den dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni Yemen'e gönderdi... "Hazret-i Peygamber ona: Her otuz sığır için bir yaşında (erkek ya da dişi) bir sığır almasını ve kırk sığır için ise, iki yaşını bitirmiş, üçe basmış bir inek almasını emretti, (cizye olarak da) ergenlik yaşına gelmiş herbir erkek için bir dinar yahut da ona eş değerde meâfır diye bilinen Yemen kumaşı almasını emretmiştir." Bu hadisi Dârakutnî ve Ebû Îsa et-Tirmizî zikretmiş olup, Tirmizî sahih olduğunu belirtmiştir. Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 5; Nesâî, Zekât 8; İbn Mâce, Zekât 12.
Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: İneklerin zekatı hususunda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashâbından nakledilenin Muaz b. Cebel'in dediği şekilde olduğu noktasında ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur: Otuz inek için bir yaşında bir inek, kırk inek için ise iki yaşını bitirip üç yaşına basmış bir inek zekat olarak alınır. Ancak, Said b. el-Müseyyeb ile Ebû Kilâbe, ez-Zührî ve Katade'den gelen bir rivâyet böyle değildir. Onların görüşüne göre, otuzu buluncaya kadar her bir beş inek için bir koyun zekatın verilmesi icabeder.
İşte ana meseleleriyle zekat ile İlgili açıklamaların özeti bundan ibarettir. Etraflı açıklamalar ise fıkıh kitaplarındadır. İleride yüce Allah'ın izniyle Sâd Sûresi'nde (38/24. âyet, 13. başlıkta) karışık türden davarlara dair açıklamalar gelecektir.
7. Îmanın Alâmeti Olan Sadaka:
"Sadaka" kelimesi (doğruluk, samimiyet anlamına gelen) "Sıdk"dan alınmadır. Çünkü sadaka, kişinin imanının sıhhatine ve batınının da zahirini doğruladığına, sadaka veren kimsenin ise mü’minlerden nafile tasadduklarda bulunan kimseleri kaş-göz ile işaret edip alay eden münafıklardan olmadığına delildir.
"Bununla kendilerini temizleyip arındırmış olasın" âyeti muhatabın durumunu belirten iki haldir. İfadenin takdiri şöyle olur. O sadakayı onlardan, onunla kendileri için temizleyici ve arındırıcı olman üzere al. Bununla birlikte bunun
"sadaka"ya ait iki sıfat kabul edilmesi de mümkündür. Yani, onları temizleyen ve arındıran bir sadaka al. Bu durumda
"onları arındırmış olasın"ın faili muhatap olur. "Onunla'daki zamir de nekire olarak mevsuf gelmiş bulunan (sadaka kelimesin)e ait olur. en-Nehhâs ve Mekkî ise
"Kendilerini temizleyip" ifadesinin
"sadaka "nın sıfatı olduğunu, buna karşılık " Bununla kendilerini... arındırmış olasın" ifadesinin de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ait olan
"al" emrindeki zamirden hal olduğunu nakletmektedirler. Bu açıklamaya göre âyetin bu bölümünün meali şöyle olur- Onlardan kendilerini temizleyecek ve senin, onunla kendilerini arındıracağın bir sadaka al. Bununla birlikte bunun, "sadakamdan hal olma ihtimali de vardır. Ancak, bu zayıftır; çünkü nekire (olan) bir kelimeden (sadaka) hal alır. Hale göre anlamı da şöyle olur: Onlardan kendilerini temizleyecek ve onunla kendilerini arındırın olmak üzere bir sadaka al.
ez-Zeccâc da der ki: En güzeli, hitabın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e olmasıdır. Yani, sen bununla kendilerini arındırıp temizleyeceğin bir sadaka al; demek olur. Yani, (sadaka kelimesi üzerinde durularak) vakıf yapılır ve ondan sonraki kelime ile istinaf yapılır (başlanır).
Bununla birlikte
"kendilerini temizleyip..." anlamındaki âyetin, emrin cevabı olarak cezm okunması da caizdir. Yani: Eğer onların mallarından bir sadaka alırsan, bununla kendilerini arındırmış ve temizlemiş olursun. İmruu'l-Kays'ın şu mısraı da bu türdendir:
"Durun ki, sevgiliyi ve onun yurdunu anıp ağlayalım."
el-Hasen ise,
"Kendilerini temizleyip" âyetini, "ti" harfini sakin olarak okumuştur. Bu ise, "Temiz oldu ve onu ben temizledim," şeklinde hemzeli kullanıştan menkul olur. "Göründü, ortaya çıktı, ben onu ortaya çıkardım," fiilleri gibi.
8. Sadaka Verenlere Dua Gereği:
Yüce Allah'ın:
"Onlara dua da et" âyeti, sadakaları alan her bir İmâmın, (İslâm Devlet Başkanının) sadaka verene malının bereketlenmesi için dua etmesi gereğini belirten aslî bir dayanaktır.
Müslim'in rivâyetine göre, Abdullah b. Ebi Evfa şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kavim sadakalarını getirdiler mi: "Allah'ım onlara salât eyle (radıyallahü anhhmet buyur)" derdi. İbn Ebi Evla da zekatını ona getirince, Hazret-i Peygamber; "Allah'ım, Ebû Evfa'nın âline salât getir (radıyallahü anhhmet buyur)" dedi. Buhârî, Zekât 64, Deavât 19, 33; Müslim, Zekât 176: Ebû Dâvûd, Zekât 7; Nesâî, Zekât 13; İbn Mâce, Zekât 8: Müsned, IV, 353. 354, 355, 381, 383.
Bir kesim bu görüşte olduğu gibi, bir başka kesim ise, bunun yüce Allah'ın:
"Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma (onlara salât getirme, dua etme)" (et-Tevbe, 9/84) âyeti ile nesh edildiği görüşündedir. Bunlar derler ki: Özel olarak yalnızca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e salât getirilir, ondan başkasına salât getirmek câiz değildir. Çünkü bu özellik yalnız ona verilmiştir. Bunlar, ayrıca yüce Allah'ın şu âyetini da delil gösterirler: "Peygamberin duasını aranızda birbirinize yaptığınız dua gibi bellemeyin" (en-Nûr, 24/63)
Ayrıca Abdullah b. Abbas'ın söylediği şu sözlerini de delil gösterirler: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den başka hiçbir kimseye salavat getirilmez. Ancak, birinci görüş daha bir sahihtir. Çünkü hitap -önceden de geçtiği gibi- yalnızca Hazret-i Peygambere münhasır değildir. Bundan sonraki âyette de bu husus gelecektir. O halde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e uymak, onu örnek almak gerekir. Çünkü bir kimse bu şekilde dua edince, yüce Allah'ın:
"Onlara dua da et. Senin duan şüphesiz onlara huzur ve güvendir" âyetine uymaktadır. Yani, onlar sadakalarını getirip sana verdiklerinde onlara dua edecek olursan, bu onların kalplerine huzur ve sükûn verir ve bundan dolayı da sevinirler.
Cabir b. Abdullah'ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana geldi, ben de hanımıma şöyle dedim: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) den bir şey istemeyesin. Hanımım: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımızdan çıkıp gidecek ve biz ondan birşey istemeyeceğiz ha! dedi ve: Ey Allah'ın Rasûlü, kocama dua et, dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: "Allah sana da kocana da salât etsin (radıyallahü anhhmet buyursun)." Ebû Dâvûd, Vitr 28. Ebû Dâvûd, Vitr 28.
Buradaki "salât", rahmet etmek ve rahmet dilemek demektir.
en-Nehhâs der ki: Bildiğimiz kadarıyla bütün dil bilginleri "şatafın Arapça'da dua anlamına geldiğini nakletmişlerdir. Cenazelere salât da buradan gelmektedir.
Hafs, Hamza ve el-Kisâî, tekil olarak; "Şüphesiz senin duan" diye okumuşlardır, diğerleri ise çoğul okumuşlardır. Şanı yüce Allah'ın:
"Namazın mı sana emrediyor?" (Hud, 11/87) âyetinde de aynı kıraat farklılığı vardır. "Huzur ve güven” anlamındaki kelime "kef" harfi sakin olarak da okunmuştur. Katade der ki: Bu "onlar için bir vakardır" anlamına gelir. "KeP harfinin üstün okunuşu ise, ruhların kendisiyle sükûn bulduğu kalplerin de huzur ve güvene erdiği şey demektir.
104
Onlar, Allah'ın kullarından tevbeyl kabul etmekte, sadakaları alanın ancak kendisi olduğunu ve muhakkak tevbeleri kabul edenin, Rahîm olanın yalnız O olduğunu bilmediler mi?
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1. Âyetin Nüzul Sebebi ve "Silmeyenler'in Kimlikleri:
Denildiğine göre, Savaştan geri kalanlar arasından tevbe etmeyenler şöyle demişti: Bunlar dün bizimle birlikte idi. Onlarla konuşulmuyor, onlarla oturulup kalkılmıyordu. Şimdi onlara ne oldu ki, bizden farklı olarak sahip oldukları bu özellik nedendir? Bunun üzerine:
"... bilmediler mi?" âyeti nâzil oldu. Buna göre "bilmediler" Şilindeki zamir, Savaşa çıkmayıp geri kalan ve tevbe etmeyen kimselere aittir. Bu anlamdaki açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır.
Bu zamirin tevbe edip kendilerini direklere bağlayan kimselere ait olma ihtimali de vardır. Buna karşılık yüce Allah'ın:
"O" zamiri bu işleri yalnızca şanı yüce Allah'ın yapması dolayısıyla te'kid içindir. Bunu şöylece açıklayabiliriz: "Şayet, Allah'ın tevbeleri kabul eden olduğunu..." denilmiş olsaydı, Rasûlünün kabulünün de Allah'ın kabulü anlamına gelme ihtimali olurdu. Âyet-i kerîme böylelikle hiçbir peygamberin ve hiç bir meleğin bu konuma asla ulaşamayacağını da beyan etmektedir.
2. Sadakaları da Tövbeleri de Kabul Eden Allah'tır:
"Sadakaları alanın ancak kendisi olduğunu..." âyeti sadakaları alıp kabul edenin onların mükâfatını verenin ve hakkın yüce Allah'ın hakkı olduğunu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu hususta bir aracı olup, vefat etmesi halinde onun yerine geçen görevlinin ondan sonraki aracı olduğunun, yüce Allah'ın ölmeyen, diri olduğunun açık delilidir. Bu aynı zamanda yüce Allah'ın:
"Mallarından bir sadaka al" âyetinin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e münhasır olmadığını da açıkça ortaya koymaktadır.
Tirmizî'nin Ebû Hüreyre'den rivâyetine göre o şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şüphesiz Allah sadakayı kabul eder, onu sağına alır ve o sadakayı sizden herhangi biriniz için, sizden herhangi bir kimsenin kendi tayını besleyip büyütmesi gibi besleyip büyütür. Öyleki, sonunda bir lokma bile Uhud dağı gibi olur. Bunu doğrulayan ise, Allah'ın Kitabındaki: "O, kullarından tevbeyi kabul eden, sadakaları alanın kendisidir. "Allah faizin bereketini giderir, sadakaları ise kat kat artırır" (Tirmizî.) dedi ki: Bu, hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Zekât 28.
Müslim'in Sahihinde de şöyle denilmektedir: "Herhangi bir kimse helal bir kazançtan bir hurma dahi sadaka verecek olursa, mutlaka Allah onu sağına alır. -Bir rivâyette:- Ve bu sadaka Rahmân'in avucunda dağdan daha büyük oluncaya kadar gelişip büyür." Buhârî, Zekât 8; Müslim, Zekât 63; Tirmizî, Zekât 28.
Yine Hazret-i Peygamber'in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Şüphesiz ki sadaka dilencinin avucuna düşmeden önce Rahmân'ın avucuna düşer. el-Heysemî, Mecmau't-Zevâid, III, 111. Hadisin bundan sonraki bölümleri, anlam itibariyle az Önceki rivâyetlerde dile getirilmiştir. O da sizden herhangi bir kimse kendi tayını, yahut da deve yavrusunu besleyip büyüttüğü gibi artırıp durur. Allah dilediğine kat kat artırır."
İlim adamlarımız -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- bu hadislerin te'vili olarak şöyle demişlerdir: Bu ifade sadakanın kabulü ve ona mükâfat verilmeşinden kinayedir. Nitekim şanı yüce Allah, zat-ı mukaddesi'nden kuluna atıfet yoluyle "Ey Âdem oğlu, ben hastalandım sen beni ziyaret etmedin" Müslim, Bin 43. hadisinde "hasta" diye söz etmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/143. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Özellikle sağ'ın ve avuç'un söz konusu edilmesine gelince, bir şeyi kabul eden her bir kimse o şeyi avucuyla ve sağıyla alır, ya da ona verilirken, bunlara bırakılır. Burada da İnsanların alışageldikleri bir ifade kullanılmıştır. Aziz ve celil olan Allah ise azalardan münezzehtir. Zaten, Arapçada da "yemin; sağ" azadan başka bir anlamda da kullanılmıştır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Bir şan ve şeref için bir sancak yükseldi mî,
Arâbe bunu sağı ile abverir."
O, şan ve şerefe ehil kimsedir, demektir. Burada şair, organ olarak sağ eli kastetmemektedir. Çünkü, şan ve şeref bir manadır. Dolayısıyla şan ve şeref sancağını alacak olan yemin (sağ) de manevi bir şey olmalıdır. İşte yüce Allah'ın zatı hakkında da "sağ" böyledir.
"Rahmân’ın avucunda gelişip büyür" İfadesinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Bundan kasıt, amellerin tartılacağı Mizan'in kefesidir. O takdirde bu, muzafın hazf edilmesi kabilinden bir ifade olur ve şöyle buyurulmuş gibidir: Rahmân'ın mizanının kefesinde artar ve büyür.
Mâlik, es-Sevrî ve İbnü'l-Mübarek'ten bu ve benzeri hadislerin te'vilinde şöyle dedikleri rivâyet edilmektedir: Bunları keyfiyetsiz olarak kabul ediniz. Bu ifadeleri Tirmizî ve başkaları nakletmiştir. Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'ten ilim ehlinin bu konudaki görüşleri işte Tirmizî, Zekat 28; 662 no'lu hadisin akabindeki ta'liki. böyledir.
105
De ki: 'Haydi amel edin. Allah, Rasûlü ve mü’minler de İşlediğinizi görecektir. Siz, görüneni de görünmeyeni de bilene döndürüleceksiniz. O da size yaptıklarınızı haber verecektir."
Yüce Allah'ın:
"De ki; Haydi amel edin" âyeti herkese yönelik bir hitaptır.
"Allah, Rasul ve mü’minler de İşlediğinizi görecektir." Yani Allah'ın onları amellerinize muttali kılması suretiyle yaptıklarınızı görecektir.
Nakledilen haberde şöyle denilmektedir: 'Eğer ki bir kimse, hiçbir kapısı ve menfezi bulunmayan bir kaya içerisinde bir amelde bulunacak olur ise, ne olursa olsun mutlaka onun ameli insanların karşısına " Müsned, III, 28. çıkacaktır.
106
Diğer bir kısım da Allah'ın emrine bırakılmışlardır. Allah onları ya azaba uğratacak, yahut tevbelerini kabul edecektir. Allah her şeyi bilendir, Hakimdir.
Bu âyet-i kerîme, tevbeleri kabul olunan üç kişi hakkında inmiştir. Bunlar, Vakıfoğullarından Hilâl b. Umeyye, Kâ'b b. Mâlik ve Amroğullarından Murâre b. er-Rabi'dir. Murâre b. Rub'î de denilmiştir. Bunu el-Mehdevî nakletmiştir. Bu üç kişi -ileride de onlardan söz edileceği gibi- imkânları bulunduğu halde Tebûk'ten geri kalmışlardı.
Âyetin takdiri şöyledir: Onlardan işi Allah'ın emrine bırakılmış ertelenmiş kimseler de vardır.
"Onu erteledim, sonraya bıraktım," demektir. Bu kökten "Murcie" diye bir fırka ismi da gelmektedir, Çünkü onlar ameli tehir etmişlerdir.
Hamza ve el-Kisâî, hemzesiz olarak; diye okumuşlardır. Bunun: Onu erteledim, anlamındaki den geldiği söylenmiştir. el-Müberred şöyle demektedir: Onu erteledim anlamında; denilmez. Ancak, bu ifade ummak anlamına gelen: O'den gelmiş olmalıdır.
"Allah onları ya azaba uğratacak, yahut tevbeletini kabul edecektir" âyetindeki "Ya, ya da, yahut" Arapçada iki işten birisi için kullanılır. Şanı yüce Allah da işlerin âkibetinin ne olacağını elbetteki bilendir. Fakat burada kullara onların bildikleri üslûp ile hitap edilmiştir. Yani, size göre onların durumu (iyi şeyler) ümit etmek şeklinde olsun. Çünkü kullar için bundan fazla yapabilecekleri bir şey yoktur.
107
(Münafıklar arasında) zarar vermek, inkâr etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve -daha evvel Allah'a ve Rasulüne Savaş açan kimselere- beklemek ve gözetlemek yeri olmak üzere bir mescid edinenler ve: "İyilikten başka birşey kastetmedik" diye yemin edenler (vardır). Halbuki Allah, onların muhakkak yalancı olduklarına şahidlik eder.
Bu âyete dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız
1. Dırar Mescidi ve Âyetin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah'ın:
"Bir mescid edinenler" âyeti, önceki âyete atfedilmiştir. Yani, onlardan bir mescid edinenler vardır, takdirindedir. Böylelikle cümle, cümleye atfedilmiş olmaktadır. Mübteda olarak merfu' kabul edilmesi de mümkündür. Haberi de hazfedilmiştir. Haber, "şüphesiz ki onlar azâb edileceklerdir" ve benzeri bir ifade ile takdir olunabilir.
"Vav'sız olarak; "ler" şeklinde okuyanlara gelince; -ki, Medinelilerin okuyuşudur- bunlara göre âyet mübtedâ olarak merfu'dur. Haberi ise (bir sonraki âyette gelen): "Durma" anlamındaki âyettir. İfadenin takdiri şöyle olur: Bir mescid edinenlerin o mescidinde ebediyyen (namaza) durma. Yani, onların mescidlerinde namaz kılma. Bu açıklamayı el-Kisâî yapmıştır. en-Nehhâs ise şöyle demiştir: O takdirde mübtedanın haberi:
"... kurdukları bina kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı olmaya devam edecektir" (et-Tevbe, 9/110) âyetidir. Haberin -az önce geçtiği gibi-
"azâb olunurlar" ve benzeri bir ifade olabileceği de söylenmiştir.
Âyet-i kerîme, rivâyet edildiğine göre, Ebû Âmir er-Râhib hakkında inmiştir. Çünkü sözü geçen bu kişi, Bizans Kayser'inin yanına gitmiş, orada hristiyanlığı kabul etmiş, Kayser de, kendilerine pek yakında yanlarına geleceğine dair söz vermişti. Bunun üzerine onlar da orada Kayser'in gelişini gözetleyip beklemek üzere Mescid-i Dırar'ı inşa ettiler. Bu açıklamaları İbn Abbâs, Mücâhid, Katade ve başkaları yapmıştır. Daha önce el-A'raf Sûresi'nde (7/175. âyetin tefsirinde) onun kıssası geçmiş bulunmaktadır.
Tefsir âlimleri derler ki: Amr b. Avfoğulları Kubâ Mescidini inşa ettiler ve Hazret-i Peygamberden yanlarına gelmesi ricasında bulundular. O da onlara gelip Küba'da namaz kıldı. Kardeşleri öunm b. Avfoğulları onları kıskanarak: Biz de bir mescid yapacağız ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e haber gönderip, kardeşlerimizin mescidinde namaz kıldığı gibi bizim de mescidimizde namaz kılmak üzere gelmesini rica edeceğiz. Daha sonra da Ebû Âmir, Şam'dan geldiği takdirde bu mescidde namaz kıldırır diyerek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e gittiler. O sırada Hazret-i Peygamber Tebûk'e çıkmak üzere hazırlık yapıyordu. Hazret-i Peygamber'e, Ey Allah'ın Rasûlü! dediler. Biz, ihtiyacı olan hastalar ve yağmurlu geceler için bir mescid inşa ettik. Bizim için gelip orada namaz kılmanı ve mübarek olması için dua etmeni arzuluyoruz. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Şimdi ben yola çıkmak üzereyim ve meşgul bir haldeyim. Dönecek olursak, size gelir ve sizin için orada namaz kılarız."
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk'ten döndüğünde yanına geldiler. Kendileri de mescidi bitirmiş bulunuyorlardı. Orada Cuma, Cumartesi ve Pazar günü de namaz kılmışlardı. Hazret-i Peygamber yanlarına gitmek maksadıyla giymek üzere gömleğinin getirilmesini istedi. Bu sefer Mescid-i Dırar'ın durumunu bildiren Kur'ânî âyetler nâzil oldu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, Mâlik b. ed-Duhşum, Ma’n b. Adiy, Âmir b. es-Seken ile Hazret-i Hamza'yı Öldürmüş olan Vahşi'yi çağırarak şöyle dedi: "Halkı zalim olan şu mescide gidin; onu yıkın ve yakın." Onlar da hemen yola koyuldular. Mâlik b. ed-Duhşum evinden bir miktar alevli ateş aldı. Hep birlikte gidip mescidi yaktılar, yıktılar. Bu mescidi inşa edenler oniki kişi idiler: Amr b. Avfoğullarından birisi olan Ubeyd b. Zeydoğullarından Hizam b. Hâlid -ki, Dırar Mescidi onun evine ait arsada yapılmıştı-, Muattib b. Kuşeyr, Ebû Hubeybe b. el-Ezar, Amr b. Avfoğullarından Sehl b. Huneyfin kardeşi Abbâd b. Huneyf, Câriye b. Âmir, onun iki oğlu Mucemmi' ve Zeyd, Nebtel b. el-Hâris, Bahzec, Becâd b. Osman ve Vedia b. Sabit. Salebe b. Hatıb da aralarında zikrolunmaktadır.
Ancak, Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr der ki: Bu tartışılır. Çünkü bu kişi Bedirde hazır bulunmuş bir kimsedir. İkrime der ki: Ömer b. el-Hattâb, bunlardan birisine: Sen bu mescidin yapımında nasıl bir yardımda bulundun diye sormuş, o da: O mescidin yapımında benim de bir direkle yardımım oldu, diye cevap vermişti. Bunun üzerine Hazret-i Ömer kendisine: Sana ben de onu müjdeliyorum ki o, boynunda cehennem ateşinden bir direk olacaktır.
2. Zarar Kastı:
Yüce Allah'ın:
"Zarar vermek... için" âyeti mastar olup mefûlün leh'tir. "İnkâr etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve beklemek ve gözetlemek yeri olmak üzere" anlamındaki âyetler da hep ona atfedilmiştir.
Te'vil âlimleri derler ki: Maksat, mescidle zarar vermektir. Yoksa mescidin kendisinin zararı olmaz. Zarar, o mescidin sahipleri tarafından sözkonusu olur.
Dârakutnî, Ebû Said el-Hudrî"den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Zarar da yoktur, zarara zararla karşılık vermek de yoktur. Kim zarar vermek isterse, Allah onunla (o kimseye) zarar verir Her kim de zorluk çıkartırsa, Allah da ona zorluk çıkartır." Dârakutnî, III, 77, IV, 227-228.
Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Zarar: Senin için faydalı olup, komşuna Zararlı olan şeydir. Zarara karşılık vermek (zirar) ise, senin için faydalı olmamakla birlikte komşuna zararlı olan şeydir. Her ikisinin aynı anlamda olduğu da söylenmiştir. Hazret-i Peygamber, te'kid olmak üzere her iki kelimeyi kullanmıştır, da denilmiştir.
3. Zararları Dokunan Mescidlerin Hükmü:
(Mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Bir mescidin yakınında bir başka mescidin yapılması câiz değildir. İlk mescidin cemaatinin o mescidi terkedip ilk yapılanın boş kalmaması için ikinci yapılan mescidin yıkılması ve yapılmasının engellenmesi gerekir. Ancak, mahalle büyük olup mahalle halkına tek bir mescid yeterli gelmiyor ise, o takdirde bir mescid daha yapılabilir. Aynı şekilde şöyle de derler: Tek bir şehirde iki, üç... caminin de yapılmaması gerekir. İkincisinin engellenmesi icabeder. Bu ikinci camide cuma namazı kılanın cuması olmaz. Zaten Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Dırar Mescidini yakmış ve yıkmıştır.
Taberî, senedini kaydederek, Şakîk'den şunu nakleder: O, Ğadiraoğulları mescidinde namaz kılmak üzere gelmiş, namazın kılınmış olduğunu görünce ona, filan oğullarına ait mescidde henüz namaz kılınmadı denilince, hayır ben o mescidde namaz kılmak istemiyorum. Çünkü o mescid zarar vermek esâsı üzere bina edilmiştir diye cevap vermiştir.
İlim adamlarımız der ki: Zarar vermek, yahut riyakârlık ve desinler diye yapılan herbir mescid Dırar Mescidi hükmünde olup onda namaz kılmak câiz değildir. en-Nekkâş der ki: Buna göre, kilise ve benzeri bir yerde namaz kılmamak gerekir. Çünkü, kilise baştan beri kötü bir maksatla bina edilmiştir.
Derim ki: Böyle bir hükme varmak gerekmez. Çünkü, kilisenin yapılmasından kasıt başkasına zarar vermek değildir. Her ne kadar asıl itibariyle kötü bir maksat ile yapılmış ise de, hristiyanların kilise yapmaları, yahudilerin havra yapmaları, kendi kanaatlerince -bizim mescidimiz gibi- ibadet edecekleri bir yerleri olsun diyedir. O bakımdan, bu iki maksat arasında fark vardır. İlim adamları da bir kilise ya da bir havrada temiz bir yer üzerinde namaz kılan bir kimsenin kıldığı bu namazının geçerli ve câiz olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Buhârî'nin bildirdiğine göre, İbn Abbâs içinde heykel bulunmaması şartıyla havrada namaz kılardı. Buhârî, Sattı 54. Ebû Dâvûd da, Osman b. Ebi'l-Âs'dan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisine, Taif Mescidini putlarının bulunduğu yere bina etmesini emrettiğini Ebû Dâvûd, Salât 12; İbn Mâce, Mescid 3. nakletmektedir.
4. Zalime İmâmlık Yapanın Arkasında Namaz Kılmak;
İlim adamları derler ki: Zalimin İmâmlığını yapan kimsenin arkasında namaz kılınmaz. Ancak, mazeretinin açıkça ortaya çıkması yahut tevbe etme hali müstesnadır. Çünkü, Kubâ mescidini İnşa edenler olan Amr b. Avfoğulları, Ömer b. el-Hattâb'dan halifeliği döneminde Mücemmi' b. Cariye'nin, kendi mescidlerinde kendilerine namaz kıldırmak üzere İzin vermesini istediler. Hazret-i Ömer: Hayır, böyle bir şeyin en ufak bir faydası da olmaz. O, Mescid-i Dırar'ın İmâmı değil miydi? Mücemmi', şöyle dedi: Ey mü’minlerin emiri hakkımda hüküm vermekte acele etme. Allah'a yemin ederim ben onların içinde neler gizlediklerini bilmeksizin o mescidde namaz kıldım. Eğer ne gizlediklerini bilseydim, o mescidde onlara namaz kıldırmazdım. Ben, Kur'ân okuyabilen genç bir delikanlı idim. Onlar ise, cahiliyeleri üzere yaşamış yaşlı başlı insanlardı. Kur'ân-ı Kerîm’den hiçbir şey okuyamıyorlardı. O sebepten ben namaz kıldırdım, ancak yaptığımın günah olduğunu da zannetmiyorum. Zaten onların içlerinde ne olduğunu da bilmiyordum. Ömer (radıyallahü anh), onun mazeretini kabul edip söylediğinin doğruluğuna kanaat getirdi ve Kubâ mescidinde namaz kıldırmasını emretti.
5. Başkalarına Zararlı Olan Tasarrufların Hükmü:
İlim adamlarımız -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- derler ki: İbadet için yapılan ve şeriatın yapımına teşvik ederek hakkında: "Bir kekliğin kalabileceği bir yer kadar dahi olsa, her kim Allah için bir mescid bina edecek olursa, Allah da o kimseye cennette bir ev yapar" İbn Mâce, Mesâcid 1; Müsned, I, 241. dediği mescid bile başkasına zarar verecek durumda ise, yıkılıp ortadan kaldırıldığına göre, ya onun dışındaki şeyler hakkındaki kanaat ne olabilir!
Böylelerinin İse, öncekine zarar verilmemesi için ortadan kaldırılması, yıkılması, öncelikle daha bir uygundur. Mesela, bir kimse başkasına zarar verecek türden bir fırın, yahut bir değirmen inşa edecek, yahut bir kuyu veya başka bir şey kazacak olursa, bu durumdadır. Bu konudaki çeşitli meselelerin ölçüsü, temel kaidesi şudur: Kardeşine zarar gelmesine sebep teşkil eden kişi, (o tasarrufundan) engellenilir. Eğer, malında hak sahibi olduğu bir tasarrufu sebebiyle kardeşine zarar verip böylelikle komşusuna, yahut komşusundan başkasına zarar verirse, yaptığı o işe bakılır. Eğer o işin terkedilmesinin zararı işi yapana verdiği zarardan daha büyük ise, bu sefer iki zarardan daha büyük olan ve aslî kaynaklarda haramlığı daha büyük olan zarar ortadan kaldırılır.
Mesela, bir kimse evinde kardeşinin evini görmesini sağlayacak bir pencere açacak olursa, o kardeşinin evinde de aile ve hanımlar da bulunuyorsa, -kadınlar da evlerinde kimi elbiselerini üzerlerinden atıp ihtiyaçlarını görmek için bazı yerlerini açtıklarına göre ve bilindiği gibi avretlere muttali olmak haram olup bu konuda nehiy varid olduğundan ötürü- avretlere muttali olmanın haramlığı sebebiyle, ilim adamları bu şekilde kendi evinden açmış olduğu ve kendisi için fayda ve rahatlık bulunan, kapatılması aleyhine zarar ihtiva eden o kapı ve pencereyi, kapatması gerektiği görüşündedirler. Çünkü onlar, bununla iki zarardan daha büyük olanı ortadan kaldırmak maksadındadırlar. Zira, bu iki zarardan birisini ortadan kaldırmak mutlaka gereklidir.
İşte bu gibi konularda hüküm -ŞafiTye ve onun görüşünü kabul edenlerin aksine- bu şekildedir. Şâfiî mezhebine mensup ilim adamları derler ki; Bir kimse kendi mülkünde bir kuyu açsa, bir diğeri de kendi mülkünde, birinci kuyunun suyunu kendisine doğru çekecek bir başka kuyu kazacak olursa, ikinci kuyu da caizdir. Çünkü bunların her birisi kendi mülkünde kuyu kazmıştır ve bundan dolayı engellenilmez. Yine, onlara göre şu durum da bunun bir benzeridir: Bir kimse, komşusunun kuyusunun yakınında kuyusunun suyunu bozacak şekilde tuvalet açacak olursa, kuyu sahibi ona engel olamaz. Çünkü, tuvalet açan da kendi mülkünde tasarrufta bulunmuştur. Oysa, Kur'ân ve Sünnet bu görüşü reddetmektedir. Başarı Allah'tandır.
Yine bu kabilden ilim adamlarının yasakladığı bir başka zarar türü daha vardır. Fırın ve hamam dumanları, sallallahü aleyhi ve sellemrulan harman tozu, düzlüklerde yayılmış çöplerden oluşan kurtlar ve buna benzer şeylerin açıkça zararı görülen ve devam etmesinden korkulanların zararları kesilir.
Elbiselerin tozunun silkelenmesi, hasırların kapıların önünde silkelenmesi gibi kısa bir süre devam edecek şeylere gelince; bu gibi şeylerden insanların müstağni kalmalarına imkân yoktur. Ve ayrıca bundan dolayı herhangi bir şeye de hak kazanılmış olmaz. Bu gibi hususlarda zararı önlemeye kalkışmak, kısa bir süre buna sabretmekten, daha büyük ve daha fazla bir zarar gerektirir. Diğer taraftan, sünnetteki edebe göre kişi, komşusuna eziyet etmemekle, ona iyilikte bulunmakla yükümlü olduğu gibi, gücü yettiğince eziyetine de katlanıp sabretmesi gerekir.
6. Bu Kabilden Bir Mesele:
Bu türden meselelerin kapsamına girenlerden birisi de İsmail b. Ebî Uveys'in, Mâlik'ten naklen zikrettiği şu husustur: Mâlik'e, cin çarpmasına uğramış bir kadın hakkında soru sorulmuş. Bu kadına kocası yaklaşıp cünup oldu mu, yahut da kocası ona yaklaşacak olursa, bu cin çarpmasının etkisi daha çok artarmış. Mâlik şöyle demiş: Kocasının, bu kadına yaklaşabileceği görüşünde değilim. Ayrıca, hakimin kadın ile kocası arasına girmesini (kocasının ona yaklaşmamasını sağlaması) gerektiği görüşündeyim.
7. Dırâr Mescidi Sahiplerinin. İnkârı:
Dırâr mescidini yapanların, ne Kubâ mescidinin, ne de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın mescidinin hürmetine (saygınlığına) itikadlan bulunmadığından ve bu saygınlığa olan inancı inkâr etmiş olduklarından dolayı yüce Allah:
"İnkar etmek..." diye buyurmuştur. Bu açıklamayı İbnü'l-Arabî yapmıştır. Bir diğer görüş de şöyledir: "İnkâr etmek" den kasıt, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ve onun getirdiklerini inkâr etmektir. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî ve başkaları yapmıştır.
8. Mü’minler Arasına Ayrılık Sokmak:
Yüce Allah'ın: "Mü’minler arasına ayrılık sokmak için..." Yani onlar, bu yolla mü’minlerin birliğini dağıtmak, parçalamak istiyorlardı. Böylelikle, bazı kimselerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte cihada çıkmamalarını sağlamak istemişlerdi, İşte bu durum, cemaatin öngörülmesinin en büyük maksadı ve en belirgin gayesinin kalpleri birbirine kaynaştırıp ısındırmak ve itaat üzere sözbirliğini sağlayıp, dinin gerektirdiği uygulamaları yerine getirmek suretiyle, insanlar arasındaki hakların ve saygınlıkların korunmasını gerçekleştirmek olduğunu göstermektedir. Tâ ki, insanlar birbirleriyle içli dışlı olmak suretiyle birbiriyle kaynaşsınlar ve kalpler kinlerin pisliklerinden arınmış olsunlar.
9. Aynı Mescidde iki Ayrı İmâmla Cemaat Yapmak:
Mâlik, -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu âyet-i kerimeden çok ince anlayış ile bir meselenin farkına vararak, -diğer ilim adamlarından farklı bir şekilde- şöyle demiştir: Bir mescidde iki ayrı İmâmla iki ayrı cemaat, namaz kılamazlar. Şâfiî'den de bunun olamayacağına dair bir görüş rivâyet edilmiştir. Çünkü böyle bir uygulama, sözbirîiğini dağıtır ve birlik hikmetini ortadan kaldırıp şöyle söylemeye kadar bizi götürür: Herhangi bir kimse cemaatten ayrılıp tek başına kalmak istiyor ise, bu mazurdur. O da tek başına cemaatini teşkil eder ve kendisini İmâm olarak öne geçirir. Bunun sonucunda ise ayrılıklar ortaya çıkar ve düzenlilik hali ortadan kalkar. İşte bu görüşü benimsemeyenler, bu inceliği farkedememişlerdir. İbnü'l-Arabî der ki: İşte Mâlik'in diğer ilim adamlarına karşı durumu hep bu idi. Hikmeti bilmekte, onun ayağı daha bir sağlam basardı. Şeriatin kafi noktalarını tesbit etmekte daha ileri derecede bilgi sahibi idi.
10. Allah'a ve Rasûlüne Karşı Savaş Açanlara Yardımcı Olanlar:
Yüce Allah'ın:
"Daha evvel Allah'a ve Rasûlüne Savaş açan kimselere, beklemek ve gözetlemek yeri olmak üzere..." âyetinde kastedilen kişi Rahip Ebû Amir'dir. Ona Rahip adının veriliş sebebi, kendisini ibadete vermiş olması ve ilim araştıran bir kimse olmasından dolayıydı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu konudaki duası sebebiyle, Kennesrîn denilen yerde kâfir olarak ölmüştü. Çünkü o, Peygmaber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şöyle demişti: Seninle çarpışan ne kadar kavim görürsem, mutlaka ben de onlarla birlikte sana karşı Savaşacağım. Hazret-i Peygamberle bu şekilde Savaşmasını Huneyn gününe kadar sürdürmeye devam etti. Hevazinliler Huneyn günü bozguna uğrayınca yardım istemek üzere Bizanslılara gitti. Münafıklara da gönderdiği haberde şunları söyledi: Gücünüz yettiği kadar güç ve silah hazırlığı yapın ve bir mescid inşa edin. Ben şimdi Kayser'in yanına gidiyorum, Bizanstan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)i Medine'den çıkarmak üzere bir ordu ile geleceğim. Bunun üzerine onlar da Dırar Mescidini inşa etmişlerdi.
Sözü geçen Ebû Âmir, melekler tarafından (Uhud günü) yıkanılan Hanzala'nın babasıdır.
"Beklemek ve gözetlemek (irsâd)": Beklemek demektir. "Şunu rasat ettim, tabiri, o şey ile onu bekleyip gözetlemek üzere hazırladım," anlamına gelir. Ebû Zeyd der ki: "Onu bekleyip gözetledim" ifadesi, hayırlı işler hakkında kullanılır. Ancak, "Onu gözetledim, ifadesi ise kötü şeyler için kullanılır. İbnü'l-Arâbı der ki: Hayır, sadece denilir ve bunun anlamı da gözetledim, bekledim şeklindedir.
Yüce Allah'ın:
"Daha evvel.." ifadesi ile Dırâr Mescidinin inşa edilmesinden evvelki vakti kastedilmektedir.
"Ve: İyilikten başka birşey kastetmedik diye yemin edenler (vardır)." Yani biz, bu mescidi inşa etmekle ancak güzel bir iş yapmak istedik. Yani bunun sebebi, kendilerinin söyledikleri gibi hasta ve gidemeyecek kadar başka işler görme ihtiyacı bulunan müslüman kimselere şefkatleri idi. Bu ise, fiillerin maksat ve İradelere göre farklılık göstereceğini göstermektedir. Bundan dolayı yüce Allah:
"Ve: İyilikten başka bir şey kastetmedik, diye yemin edenler (vardır)" diye buyurmaktadır.
"Halbuki Allah, onların muhakkak yalancı olduklarına şahidlik eder." Yani O, hakkında yemin ettikleri şey hususunda kalplerinin ne kötü şeyler gizlediklerini ve yalan söylemekte olduklarını çok iyi bilir.
108
Onun içerisinde hiçbir vakit durma. İlk gününden temeli takva üzerine kurulan mescid, içinde durmana elbette daha lâyıktır. Orada tertemiz olmayı arzu eden erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever.
Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:
1. Dırar Mescidinde Namaz Kılmak Yasaktır:
Yüce Allah:
"Onun içerisinde hiçbir vakit durma" âyeti ile Dırar Mescidini kast etmektedir. Yani, orada namaz kılmak kastıyla durma. Çünkü namaz, bazan "kıyam: ayakta durmak" ile de ifade olunur. Mesela, filan kişi gece boyunca kalkar denilirken, namaz kılar denmek istenir. Nitekim; "Kim (ecrine) İnanarak ve "mükâfatını" alacağını ümid ederek Ramazanı kıyam ile geçirirse (teravih namazını kılarsa), geçmiş küçük günâhları ona bağışlanır" şeklindeki sahih hadiste de bu şekilde kullanılmıştır. Bunu da Buhârî, Ebû Hüreyre'den, o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den buyurdu ki... diye nakletmiştir." Buhârî, Îman 27, 28; Müslim, Salatu'l-Musâfirîn 173; Ebû Dâvûd, Şehru Ramadan 1; Tirmizî. Savm 83; Nesâî, Siyam 40.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, bu âyet-i kerîme nâzil olduktan sonra bu mescidin bulunduğu yoldan dahi geçmediği ve o mescidin yerinin leşlerin, pisliklerin ve çöplerin atıldığı bir çöplük olarak kullanılmasını emrettiği rivâyet edilmektedir.
2. Usul-ü Ftkık Açısından Zaman Zarfı ve "Ebediyyen" Kelimesi:
Yüce Allah'ın: "(........): Hiç bir vakit" ifadesi, bir zaman zarfıdır. Zaman zarfı da iki kısımdır. Biri "gün" gibi miktarı belli zarf, diğeri ise "hîn, vakt" gibi zamanı müphem olan zarf. "Ebediyyen" de bu kısımdandır, "Dehr (zaman)" da böyledir.
Burada fıkıh usulünün konusuna giren bir mesele sözkonusu olmaktadır. O da şudur: "Ebediyyen" kelimesi her ne kadar müphem (belirsiz) bir zarf ise de bunda umum ifade eden bir anlam yoktur. Ancak bu kelime nefiy için kullanılan "la" (olumsuzluk edatı) ile birlikte kullanılırsa, umum ifade eder. Mesela, "Durma!" denilecek olsa, mutlak olarak durmamak yeterli olurdu. Ama, "ebed: hiç bir vakit, ebediyyen" lâfzı kullanıldığından dolayı, hiçbir vakit ve hiçbir zaman durma denilmiş gibidir. Olumlu cümledeki belirtisiz ifade ise, eğer meydana gelmiş bir olayın haberi olarak kullanılırsa, bunun da umumi bir manası olmaz. İşte, dil bilginleri bunun farkına varmış, islâm fukahası da bu doğrultuda hükümlerini vererek şöyle demişlerdir: Bir kimse hanımına sen ebediyyen boşsun, diyecek olursa, bir talâk ile boş olur.
3. Mescid Kurmaktan Maksat:
"İlk gününden takva temeli üzerine kurulan" yani, takva üzere duvarları inşa edilmiş, temelleri yükseltilmiş "mescid" demektir.
"Temel," binanın esası demektir. "Esas" da böyledir. ise, aynı kelimenin ortada harfi medsiz şeklidir.'in çoğulu, şeklinde gelir. "Bekçi ve bekçiler" gibi. Buna karşılık; şeklinin çoğulu ise, şeklinde gelir. "Ense kökü, ense kökleri" gibi. Buna karşılık in çoğulu şeklinde gelir, Sebep ve sebepler" gibi. "Binanın temelini kurdum," ifadesinin mastarı da şeklinde gelir, Arapların "Bu çok eskiden beri böyle idi" cümlesindeki (eskilik manasını ifade eden ve temel manasına da gelen kelime) hemzesi hem ötreli, hem üstün, hem de esreli olarak üç ayrı şekilde söylenebilir ki, bu, işin başından beri çok eskiden beri böyleydi, anlamına gelir.
"Mescid"in başındaki "lâm", kasem "lâm"ıdır. İbtidâ "lâm"ı olduğu da söylenmiştir. Mesela, Elbetteki Zeyd insanlar arasında davranışı en güzel olanıdır" demeye benzer ki bu, anlamın te'kid edilmesini gerektirir.
"Temeli takva üzerine kurulan" ifadesi ise, "mescid"in sıfatıdır. "Daha lâyıktır" anlamındaki ifade mübteda olan "mescid"in haberidir.
Burada
"takvâ"nın anlamı, kendileri vasıtası ile cezalandırılmaktan korunulan hasletler, özelliklerdir. Takva kelimesi, vezninde olup, buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/2. âyet, "takva sahipleri için bir hidâyettir" bölümü ile İlgili açıklamaların 4. başlığında) geçmiş bulunmaktadır.
4. Takva Mescidinden Maksat Nedir ve O Mescid Sahiplerinin Özellikleri:
İlim adamları, temeli takva üzerine kurulan mescidin hangisi olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi, Kubâ Mescididir demiştir ki, bu görüş İbn Abbâs, ed-Dahhâk ve el-Hasen'den rivâyet edilmiştir. Bu görüşün sahipleri: "Ük gününden" ifadesini delil alırlar. Kubâ Mescidinin ise Medine'deki ilk günde temeli atılmıştı. Kubâ mescidi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidinden önce bina edilmişti. Bunu İbn Ömer, İbnül-Müseyyeb ve İbn Vehb, Eşheb ve İbnü'l-Kasım'ın kendisinden rivâyetlerine göre Mâlik demiştir.
Tirmizî de Ebû Said el-Hudrî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İlk gününden beri temeli takva üzerine kurulan mescid hususunda iki kişi tartıştılar. Birisi o, Kubâ mescididir derken, diğeri ise o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mescididir deyince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "O, benim bu mescidimdir" diye buyurdu. (Tirmizî) dedi ki: Bu sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 9- sûre 14; Nesâî, Mesücid 8; Müsned, III, 8, 23, 89, 91.
Ancak, birinci görüş konuya daha uygun düşmektedir. Çünkü, yüce Allah'ın:
"Orada" âyeti bunu gerektirmektedir. Zarf ifade eden zamir ise, tertemiz olmayı arzu eden erkeklerin varlığı ile ilgilidir. Bu ise, Kubâ mescididir. Buna delil de Ebû Hüreyre'nin şöyle dediğine dair hadistir: Şu: "Orada tertemiz olmayı arzu eden erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever âyeti, Küba Mescidi ehli hakkında inmiştir. Çünkü onlar su ile istinca ederlerdi. İşte bu âyet-i kerîme onlar hakkında inmiştir. Ebû Dâvûd, Tahâre 23; Tirmizî, Tefsir 9. stire 15; İbn Mâce, Tahâre 28; Müsned, VI, 6.
en-Nehaî der ki: Burada kastedilenler Kubâ Mescidi ehlidir. Allah onlar hakkında âyetini indirmiştir. Katade dedi ki: Bu âyet-i kerîme inince Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kübalılara şöyle demişti: "Şanı yüce Allah temizlenmek hususunda sizden güzel bir şekilde ve övgüyle söz etti. Siz ne yapıyorsunuz?" Onlar, biz önden ve arkadan çıkan pisliğin izlerini su ile yıkıyoruz. Bunu da Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Müsned, III, 422.
Dârakutnî de Talha bin Nâfİ' den şöyle dediğini rivâyet eder: Bana Ensardan olan Ebû Eyyub, Cabir bin Abdullah ve Enes bin Mâlik, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şu: "Orada tertemiz olmayı arzu eden erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever" âyeti hakkında şöyle buyurduğunu naklettiler: "Ey Ensar topluluğu! Allah temizlenmek hususunda sizden övgü ve hayırla söz etti. Sizin bu temizlenmeniz nasıldır?" Onlar, Ey Allah'ın Rasûlü, biz namaz için abdest alır, cünüblükten dolayı da guslederiz. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Bununla birlikte başka bir şey de yapıyor musunuz?"Onlar: Hayır, şu kadar var ki bizden herhangi bir kimse tuvaletten çıktıktan sonra yine de su ile istinca yapmayı hoş ve güzel görür. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: "İşte bu övgüye sebeb odur. Siz buna devam ediniz"diye buyurdu. Dârakutnî, 1, 62, III, 60.
İşte bu hadis âyet-i kerimede sözü geçen mescidin Kubâ Mescidi olmasını gerektirmektedir. Şu kadar var ki Ebû Said el-Hudrî'nin hadisinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu mescidin kendi mescidi olduğunu açıkça ifade etmiştir. O halde buna rağmen herhangi bir akıl yürütmeye gerek, yoktur. Yine Ebû Kaf1 rivâyetle dedi ki: Bize Ebû Usame anlattı dedi ki, bize Salih bin Hayyana dedi ki, bize
"Allah'ın yücelmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde..." (en-Nûr, 24/36) âyeti hakkında dedi ki: Bunlar dört mesciddir ki dördünü de Peygamberden başka kimse bina etmiş değildir: Kabe, onu İbrahim ve İsmail -ikisine de selam olsun- diğeri Eriha'daki ev yani Beytul Makdis, bunu da Dâvûd ve Süleyman -ikisine de selam olsun- bina ettiler. Diğerleri ise Medine Mescidi ile Kubâ Mescididir ki, bunların ikisini de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bina etmiş olup takva üzere tesis olunmuşlardır.
5. " ...den, dan" ile İlgili bir Açıklama:
Yüce Allah'ın:
"İlk gününden" âyetindeki: "den," nahivcilere göre; "... den beri"nin karşılığıdır. İkincisi zaman için tıpkı birincisinin mekan için,kullanılışı gibi kullanılır. Bu âyette bunun; "... den beri" anlamında kullanıldığı da söylenmiştir ki takdiri şöyle olur: Bina edilmesine başlandığı ilk gününden beri... Anlamın; "Tesis edildiği ilk gününden beri" şeklinde olduğu ve; "Tesis etti" şeklindeki fiilinin başına geldiği de söylenmiştir.
Şairin şu beyîtinde olduğu gibi:
"(Semud kavminin evleri) Hicran üst taraflarındaki nice yurtlar vardır ki,
Bunlar uzun yıllardan ve uzun zamandan beri bomboş, ıpıssız kalmışlardır."
Yani, "Uzun zaman geçtiğinden, uzun yıllar geçtiğinden beri" takdirindedir. Böyle bir takdire gitmeyi gerektiren nahivcilerin kabul ettikleri şu esas kaidedir: ...den, dan edatı, zaman isimlerinin başına gelmez. Zaman isimlerinin başına; getirilir. O bakımdan; "Ben onu bir aydan yahut bir yıldan veya bir günden beri görmedim;" denilir, fakat bunun yerine; " ...den" denilmez. Eğer bu harf-i cer zaman bildiren ismin başına kullanılacak olursa o vakit ona uygun düşecek bir takdire gidilir. Bu beytin takdirinde zikrettiğimiz gibi. Bu açıklamaları İbn Atiyye yapmaktadır. Ancak bana göre bu âyet-i kerimede takdire gitmeye ihtiyaç duymamak da uygundur. Burada; "...den" kelimesinin; "İlk" kelimesini cer etmesi uygundur. Çünkü bu da bir başlangıç anlamını ihtiva etmektedir. Çünkü burada; "İlk gününün başlangıcından beri..." denilmiş gibidir.
6. İçinde Namaza Durulmaya Layık Olan Mescid;
"İçinde durmana elbette daha lâyıktır" âyeti nasb mahallindedir. "Daha lâyıktır" âyeti "Layık" kelimesinden "ePatu" vezninde ism-i tafdilidir. Bu kip, ancak aralarında ortak bir özellik bulunmakla birlikte, birinin diğerinden ortak oldukları o noktada manen daha üstün bir meziyeti bulunan iki şey için kullanılır.
Dırâr Mescidi her ne kadar hakkı ve liyakati bulunmayan batıl bir mescid ise de onu bina edenlerin inançları açısından liyakat noktasında diğer mescidlerle ortaklığı vardır. Yahut da o mescidde mescid olmasından ötürü namaz kılmanın câiz olduğuna inanan kimseler açısından böyle bir liyakati söz korlusu idi. Fakat bu iki inanıştan birisi Allah nezdinde batınen batıl idi. Diğeri ise batınen de zahiren de hak idi.
Yüce Allah'ın şu âyeti de bu kabildendir:
"O günde cennetliklerin kalacakları yer daha hayırlı ve dinlenecekleri yer daha güzeldir," (el-Furkan, 25/24) Bilindiği gibi hayırlı oluş cehennemden uzaktır. Ancak her bir kesim inanışına göre hayır üzere olduğunu kabul eder ve her bir kesim sonunda varacağı yerin de hayırlı olduğuna inanır. Çünkü her bir kesim elinde bulunandan dolayı sevinç içerisindedir. Bu tür ifadeler hiçbir zaman "bal sirkeden tatlıdır" türünden olamaz. Çünkü bal her ne kadar tatlı ise de insan yapısına uygun düşen her şey de bir bakıma tatlıdır. Nitekim insanlardan kimisinin ayrı ayrı olmaları halinde de sirkeyi baldan önde tuttuğu, bunların başkaları ile karışık bulunmaları halinde de (sirkenin karıştığı şeyi) öncelediği görülebilmektedir.
7. Liyakatli Mescid:
Burada mescid'den kasıt Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in mescididir, diyenlere göre "içinde durmana elbette daha lâyıktır" âyetinde yer alan: "İçinde" zamir Mescid-i Nebeviye ait olur. 'Orada... erkekler vardır" ifadesindeki zamir de aynı şekilde ona ait olur. Buradaki mescidden kasıt Kubâ Mescididir, diyenlerin görüşüne göre ise -az önce geçen, görüş ayrılıklarına uygun olarak- her ikisinde de zamir Kubâ Mescidine ait olur.
8. Tahâret ve Temizliğin Önemi:
Şanı yüce Allah, bu âyet-i kerimede tahareti seven ve temizliği üstün tutan kimselerden Övgü ile söz etmektedir. Temizlik insanî bir özellik, taharet şer'î bir görevdir. Tirmizî'de Âişe - yüce Allah ondan razı olsun - den şöyle dediği nakledilmektedir. Kocalarınıza su ile temizlenmelerini emrediniz. Ben onlardan utanıyorum. (Tirmizî) dedi ki: Bu sahih bir hadistir. Tirmizî, Tahüre 15.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın istinca maksİsmi ile beraberine su alıp götürdüğü sabittir. O istinca için taşlan necaseti azaltmak maksİsmi ile, suyu da iyice temizlenmek maksİsmi ile kullanırdı.
İbn Arabî der ki: Kayrevân âlimleri abdest aldıkları yerlerde toprak içerisinde taşlar bulundurur ve önce bu taşlar ile temizlenir, daha sonra da su ile istinca ederlerdi.
9. Necasetten Temizlenmek:
Necasetin çıkış yerinden necasetin temizlenmesi için öngörülen, onu hafifletmektir. Vücudun sair yerlerindeki necaset ile elbisedeki necasetin ise temizlenmesi gerekir. Bu, yüce Allah'ın suyun bulunup bulunmaması halinde kullarına bağışladığı bir ruhsattır. Ancak istisna olarak İbn Habib şöyle demektedir: Def-i hacette ancak su bulunmaması halinde taşla temizlenir. Şu kadar var ki suyun bulunması ile birlikte taşlarla temizlenmeye dair sabit haberler, onun bu görüşünü red etmektedir.
10. Beden ve Elbiseden Necasetin Temizlenmesi:
Bu hususlarda ilim adamları -aşırı olmadığı sürece pirelerin bıraktıkları kan izlerinin affedilip nazar-ı itibara alınmayacağı hususu üzerinde tema etmiş olmalarına rağmen- beden ve elbiselerden necasetin izalesi hususunda üç farklı görüş ileri sürmüşlerdir:
Birinci görüşe göre, necasetin İzale edilmesi, yerine getirilmesi farz gibi bir vâcibtir. İster bilsin, ister bilmesin necis bir elbise ile namaz kılanın namazı câiz olmaz. Bu görüş, İbn Abbâs, el-Hasen ve İbn Sîrîn'den rivâyet edilmiştir, Şâfiî, Ahmed ve Ebû Sevr'in görüşü de budur. İbn Vehb de bu görüşü Mâlik'den rivâyet etmiştir. Mâliki mezhebine mensup Ebû'l-Ferec'in ve Taberî'nin de görüşü budur. Şu kadar var ki Taberî şöyle der: Eğer necaset bir dirhem kadarını bulursa namazı tekrar iade eder. Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'un da dirhem miktarını göz önünde bulundurmak bakımından -ki, bu da dübür halkasına kıyasen ifade edilmiştir- bu görüştedirler.
Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Necasetin elbise ve bedenden izale edilmesi sünnet ile vaciptir. Buradaki vücup, sünnetin bir vücubudur, farz manasına bir vücup değildir. Bunlar derler ki: Bir kimse (bilmeden) necis bir elbise ile namaz kılacak olursa, vakit içerisinde namazını iade eder. Eğer vakit çıkacak olursa ona birşey düşmez. Bu, Mâlik'in ve mezhebinin ileri gelen ilim adamlarının görüşüdür. Ancak, Ebû'l-Ferec ile İbn Vehb'in Mâlik'ten yaptığı rivâyet bundan müstesnadır.
Az miktardaki kan ile ilgili olarak da Mâlik şöyle demektedir: Az miktardaki kan dolayısıyla namaz ne vakit içinde, ne de vakit çıktıktan sonra iade olunmaz. Ancak, az miktardaki sidik ve kaba pislikten dolayı iade olunur. Bütün bu hususlarda Leys'in görüşü de Mâlik'in görüşü gibidir.
İbnü'l-Kasım ise Mâlik'ten şöyle dediğini nakletmektedir: Unutma halinde değil de, hatırlama halinde necasetin izale edilmesi icabeder. Bu ise İbnü'l-Kasım'in fert (Mâlik'ten tek başına) olarak yaptığı rivâyetlerindendir.
Birinci görüş ise -inşaallah- daha bir sahihtir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) iki kabrin yanından geçmiş ve şöyle buyurmuştur: "Bunların ikisi de azap görmektedirler. Fakat bunlar büyük bir günahdan dolayı azap görmüyorlar. Onlardan birisi laf götürüp getirirdi, diğeri ise sidiğinden korunmuyordu."Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmîştir. Buhârî, Vudû' 55, 56, Cenâiz 81, 88, Edeb 46, 49; Müslim, Tahâre 111; Ebû Dâvûd, Tahâre 53, 88; Nesâî, Cenâiz 116; İbn Mâce, Tahâre 26. Delil olarak da bu kadarı yeter. Bu hadis ileride el-İsra Sûresi'nde (17/44. âyetin tefsirinde)de gelecektir.
İlim adamları derler ki: Bir insan ancak vacibi terkettiğinden dolayı azâb görür: Bu da açıkça bilinen bir husustur.
Ebû Bekr b. Ebi Şeybe, Ebû Hüreyre'den rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şöyle buyurmuştur: "Kabir azabının büyük çoğunluğu sidikten dolayıdır." İbn Mâce, Tahâre 26; Nesâî, Sehv 88; Müsned, il, 326, 388, 389, VI, 61. Diğer görüşün sahipleri ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, Cebrâîl (aleyhisselâm) kendisine, ayakkabılarında bir pislik olduğunu haber verince, ayakkabılarını çıkartmasını delil göstermişlerdir ki, bu hadisi Ebû Dâvûd ve başkaları Ebû Dâvûd, Salât 88; Dârimî, Salâc 103; Müsned, III, 20, 92. Ebû Said el-Hudrî'den rivâyet etmişlerdir. Yüce Allah'ın İzniyle bu da ileride Tâhâ Sûresi'nde (20/12. âyet, 2. başlıkta) gelecektir.
Derler ki: Hazret-i Peygamber'in daha önce kıldığı rekâtleri iade etmeyişi, necasetin izale edilmesinin sünnet olduğuna ve bu haldeki namazının da sahih olduğuna delildir. Daha kâmil bir namaz maksİsmi ile de vakit içerisinde bulunduğu sürece iade eder (uygundur). Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
11. Necasetin İzale Edilmesinde Azhk-Çokluk Ölçüsü:
Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî der ki: Çok ile az arasındaki farkın bir dirhem miktarı ile tesbit edilmesine -ki, bununla dinar gibi yuvarlak ve onun miktarındaki büyük dirhemleri kastetmektedir- ve bunu kaba necasetin çıkış yerine kıyasen tesbit etmeye gelince, bu iki açıdan tutarsızdır. Evvelâ bu gibi miktarlar kıyas ile tesbit edilemez. O bakımdan böyle bir takdir kabul olunmaz. İkinci olarak, kaba pisliğin çıkış yerinde öngörülen bu hafifletme ve müsamaha zaruret dolayısıyla bir ruhsattır. İhtiyaçlar ve ruhsatlar ise kıyas için ölçü alınamaz. Çünkü bunlar, esasen kıyas dışıdırlar. Dolayısıyla bunlar kıyasa konu edilemezler.
109
Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasını yıkılmaya yüz tutmuş bir yarın kenarına kurup da onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.
Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız;
1. "Tesis Etmek: Kurmak" ile İlgili Açıklamalar:
Yüce Allah'ın:
"Binasını... kuran kimse mi" âyeti temellendiren kimse mi demektir. Bu ise takrir anlamında bir istifhamdır. Buradaki; Kimse," anlamındadır ve mübtedâ olarak ref mahallindedir. Haberi ise, "Hayırlıdır" kelimesidir.
Nafi', İbn Âmir ve bir topluluk, her iki yerde de; "Binası... kurulan" şeklinde; "Kurulan" fiilini meçhul ve; "Binası" lâfzını bunun nâib-i faili olarak merfu' okumuşlardır. İbn Kesîr, Ebû Amr, Hamza, el-Kisâî ve bir topluluk ise, "Binasını kuran" şeklinde malum bir fiil ve "binasını" anlamındaki kelimeyi de nasb ile mef'ûlü olarak -her iki yerde de böylece- okumuşlardır ki, bu şekilde okuyanların çokluğu ve failin de zikredilmiş olması sebebiyle Ebû Ubeyd’in tercih ettiği kıraat şekli de budur.
Nasr b. Âsım b. Ali ise, şeklinde ref’ ile ise esreli olarak okumuştur. (Binasının temelleri... kimse mi?... anlamında). Yine ondan gelen bir rivâyete göre; şeklinde (binasının temeli... anlamında), ondan gelen bir başka rivâyete göre ise; şeklinde cer ile (binasının temeli... anlamında) diye okumuştur. Maksat ise önceden de geçtiği gibi binanın esasları demektir.
Ebû Hatim, altıncı bir kıraat şekli nakletmektedir ki, o da; şeklindedir. (Binasının temelleri... kimse mi?). en Nehhâs der ki: Burada kelime; Temel'in çoğuludur. Nitekim; "Ayakkabı, ayakkabılar" denilir. Çoğulun da çoğulu İse, şeklinde gelir, (ayakkabı anlamına gelen kelimenin, çoğulun çoğulunun): şeklinde gelmesi gibi. Şair de şöyle demektedir:
"Artık hükümdarlık Abbas oğullarından
Behlül(gil)ler arasında temelleri sağlamlaşmış hale geldi."
2. 'Yıkılmaya Yüz Tutmuş Bir Yar' Âyetinin Kelime Anlamları:
"Allah korkusu üzerine" âyetini Îsa b. Ömer -Sîbeveyh'in naklettiğine göre- tenvin ile okumuştur. (Takva kelimesinin sonundaki) elif, ilhak elifi diye bilinir."Ardı arkasına" kelimesini tenvinli okurum kıraatindeki "elif"e benzer. Şair de der ki:
"O, (öküz) alka ve mukûr (süpürge otunu andıran bir çeşit bitki ile diğeri ise yaz-kış yaprağını dökmeyen bir çeşit çöl ağacı)dan otlamaktadır."
Ancak Sîbeveyh, tenvinli okuyuşun açıklanamayacağını belirtir ve: Bunun açıklamasının ne türlü olacağını bilemiyorum, der.
"Kenarına" kelimesindeki; kelimesi, kenar ve sınır anlamındadır ki, buna dair yeterli açıklamalar Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/103. âyetin tefsirinin sonlarına doğru) geçmiş bulunmaktadır.
"Yar" kelimesi, "radıyallahü anh" harlı ötreli olarak okunmuştur. Ebû Bekir ve Hamza İse "radıyallahü anh" harfini sakin olarak okumuşlardır. Bundan kasıt esası, temeli olmayan şey demektir. "Cüruf" aslında sellerin vadilerden taşıyıp getirdiği şeylerdir. Bunlar ise suyun kazıdığı yan bölümleridir. Bunun aslı ise, bir şeyi kökünden söküp alıp götürmek demek olan; gelmektedir.
"Yıkılmaya yüz tutmuş" yıkılmak üzere demektir. -Aynı kökten olmak üzere-: "Bina yıkıldı," denilir. -Âyet-i kerimedeki bu kelimenin- aslı: Yıkılmaya yüz tutan şeklindedir. Bu kelime (Ortadaki) "ye" harfi kalbedilerek sona bırakılan "maklub" kelimelerdendir. O bakımdan; şekillerinde kullanılabilir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. Bir şeyi etrafında döndürmek anlamını veren; "Bir şeyi etrafında döndürdü"dekı fiilin ism-i faili de; şeklinde gelir ki, bu da; demektir. Nitekim Arapların "silah kuşanmış olan" anlamını ifade etmek üzere ile demeleri de bu şekildedir. el-Accâc der ki:
"Onunla hurma ağaçlarının etrafını ve nehir kıyılarındaki ubrî (arabistan kirazı) ağaçlarını dolanır."
Ebû Hâtim'in iddiasına göre ise, bu kelimenin asli şeklindedir. Daha sonra da; diye söylenir. Tıpkı; "Oruçlu" kelimesindeki gibi. Bundan sonra bu da kalbedilerek; denilir. el-Kisaî'nin iddiasına göre ise bu kelime, hem "vavî", hem de "yaî" olup; şekli de; şekli de kullanılır. Derim ki: İşte bundan dolayı bu kelime hem imale ile hem de üstün olarak okunur.
3. İki Ayrı Maksatla Bina Yapanların Misali:
Yüce Allah'ın:
"Onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse" anlamındaki âyette, "yuvarlanan" kelimesinin faili "yar" anlamındaki "cüruf" kelimesidir. Şöyle buyurulmuş gibidir: O yıkılmaya yüz tutmuş yar, o bina ile birlikte cehennem ateşine yuvarlanan (bina) gibi midir? Çünkü "yar" anlamındaki kelime müzekkerdir. Bununla birlikte, buradaki zamirin binayı yapan kişiye ait olan; "Kimse'ye ait olması da mümkündür. Buna göre İfadenin takdiri şöyle olur; Binasını takva esası üzere kurmayan kimse (cehennem ateşine) yıkılır, gider.
Bu âyet-i kerîme onlara dair verilmiş bir misaldir. Yanı, binasını İslâm esası üzere kuran mı hayırlıdır, yoksa binasını şirk ve münafıklık esası üzere kuran kimse mî? Ayrıca bununla, kâfirin kurduğu binanın, beraberindekilerle birlikte cehenneme yuvarlanan, cehennem kıyısındaki bir yarın üzerine yapılan binaya benzediğini de açıklamaktadır.
"kenar, kıyı" demektir, " Filan şeye yaklaştı, kenarına geldi," anlamındadır.
4. Takva Niyeti ile Yapılan. Hayırlı İşler:
Bu âyet-i kerimede yüce Allah'ın takvası niyeti ile, O'nun, yüce zatının rızası kastı ile, başlanılan her bir işin kalıcı olduğuna ve bu işin sahibinin mutlu olup amelinin yüce Allah'a yükselip O'nun katına çıkartılacağına delil vardır. İşte yüce Allah, bu şekillerden birisine dair: "Celal ve ikram sahibi Rabbinin zatı ise kalıcıdır" (el Rahmân, 55/27) âyeti ile haber verdiği gibi yine, yüce Allah'ın izniyle ileride de açıklaması geleceği gibi;
"Baki kalacak olan salih amellerdir"(el-Kehf, 18/46) âyeti bunu haber vermektedir.
5. Bu Âyeti Kerîmedeki Temsil Hakikat mıdır, Mecazi midir?:
İlim adamları, yüce Allah'ın:
"Onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse" âyetindeki temsilin hakikat mi, yoksa mecaz mı olduğu hususunda iki ayrı görüş belirtmişlerdir?
Birinci görüşe göre bu bir hakikattir ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de o mescidi yıkmak üzere görevlendirdikleri tarafından mescid yıkıldığında, oradan bir duman yükseldiği görülmüştür. Bu açıklama Saîd b. Cübeyr'den rivâyetle gelmiştir.
Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Bir kişi onun içerisine hurma dallarından bir dal sokup çıkarttı mı, o hurma dalı simsiyah ve yanmış olarak çıkardı. Tefsir âlimlerinin naklettiğine göre, yıkıldığı yerde hafrîyat yapılıyor ve harfiyat yapılan yerden duman çıkıyordu. Âsım b. Ebi'n-Necud, Zir b. Hubey'ten, o, İbn Mes'ûd'dan rivâyetine göre İbn Mes'ûd şöyle demiştir: O mescid yeryüzünde bir cehennem idi. Daha sonra da: "Onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse nü..." âyetini okudu. Cabir b. Abdullah da dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in döneminde onun yerinden duman çıktığım görmüşümdür.
İkinci görüşe göre ise bu bir mecazdır. Yani o bina cehennem ateşinde yerini almıştır. Sanki o bina cehenneme yıkılıp gitmiş ve ona yuvarlanmış gibidir. Bu da yüce Allah'ın:
"Artık varacağı yer Hâviyedir" (el-Kâria, 102/9) âyeti gibidir. Ancak zahir olan birincisidir, zira bunda açıklanamayacak imkansız bir taraf yoktur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
110
Kalpleri parça parça olmadıkça kurdukları bina kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı olmaya devam edecektir. Allah, hakkı ile bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.
"... Kurdukları bina kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı olmaya devam edecektir." Yani kurdukları Dırar Mescidinin binası her zaman için kalplerinde şüphe ve münafıklığın kaynağını teşkil edecektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Katade ve ed-Dahhak yapmışlardır. Şair Nâbiğa der ki:
"Yemin ettim, artık senin nefsin için kuşkuyu gerektirecek bir şey bırakmadım
Ve kişinin Allah'dan kurtulup gidebileceği bir yeri de yoktur."
el-Kelbî "kuşku” kelimesini hasret ve pişmanlık olarak açıklamıştır. Çünkü onlar Dırar Mescidini yaptıklarından ötürü pişmanlık duymuşlardı. es-Süddi, Habib ve el-Müberred bunu kalpteki rahatsız edici bir ağrı, kin ve öfke diye açıklamıştır.
Bu durumları
"kalpleri parça parça olmadıkça..." devam edecektir. İbn Abbâs der ki: Yani kalpleri parçalanıp ölünceye kadar sürüp gidecektir. Yüce Allah'ın:
"Kalbinin damarını elbette koparırdık" (el-Hâkka, 69/46) âyetini andırmaktadır. Çünkü bu kalp damarının kopması ile hayat da sona erer. Katade, ed-Dahhak ve Mücahid de böyle açıklamışlardır.
Süfyan, tevbe edecekleri vakte kadar... diye açıklamıştır. İkrime: Kabirlerinde kalpleri paramparça oluncaya kadar devam edecektir, diye açıklamaktadır. Abdullah bin Mes'ûd'un arkadaşları (kendilerine Kur'ân öğrettiği öğrencileri) bu âyeti; "Kalpleri paramparça olsa dahi... kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı..." diye okurlardı. el-Hasen, Yakub ve Ebû Hatim ise nihaî noktayı ifade edecek şekilde;"Parça parça oluncaya kadar" diye okurlarmış. Yani onlar ölüp de bu konuda kesin inanca sahip oluncaya ve her şeyi ayan beyan görünceye kadar şüphe içinde kalmaya devam edeceklerdir.
Kıraat âlimleri, "Parça parça oluncaya" âyetini farklı okumuşlardır. Cumhûr, "te" harfini ötreli, "kal“.....” üstün, "tı"yı da şeddeli olarak meçhul fiil şeklinde; "Parça parça edilmedikçe" diye okumuşlardır. İbn. Âmir, Hamza, Hafs ve Yakûb da "te" harfini üstün okumaları müstesna böyle okumuşlardır. Yakûb ve Ebû Abdurrahman'dan ise, "kaf" harfini şeddesîz meçhul bir fiil olarak; "Koparılmadıkça" diye okumuş oldukları rivâyet edilmiştir. Şibi ve İbn Kesîr'den ise, "Sen koparmadıkça" şeklinde "kaf harfini şeddesiz, "Kalplerini" şeklinde de üstün olarak okumuşlardır. Yani, bizzat sen kalplerini koparmadıkça anlamındadır. Abdullah b. Mes'ûd'un, arkadaşlarının ne şekilde okuduklarını da az önce zikretmiş bulunuyoruz.
"Allah hakkıyla bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir" âyetine dair açıklamalar ise daha önceden (el Bakara, 2/32. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
111
Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını -onlara cenneti vermek karşılığında- satın almıştır. Onlar Allah yolunda Savaşır, öldürür ve öldürülürler. Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da yerine getirmeyi taahhüt ettiği hak bir vaaddır. Allah'tan daha çok ahdini kim yerine getirebilir ki? O halde yapmış olduğunuz bu alış verişe sevinin. En büyük kurtuluş işte budur.
Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1. Mü’minlerin Satışları:
Yüce Allah'ın:
"Şüphesiz Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını... satın almıştır" âyetinin temsilî bir ifade olduğu söylenmiştir. Yüce Allah'ın:
"İşte onlar hidâyet karşılığında sapıklığı satın almış olanlardır " (el Bakara, 2/16) âyeti gibi.
Âyet-i kerîme büyük Akabe Bey'ati diye de bilinen İkinci Akabe Bey'ati hakkında inmiştir. Ensar'dan bu bey'ate katılan erkeklerin sayısının 70 dolaylarında olduğu bey'at budur. Aralarında yaşça en küçükleri Ukbe b. Amr idi. Bunlar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında Akabe denilen yerde bir araya gelmişlerdi. Abdullah b. Revaha'nın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: Rabbin için de kendin için de dilediğin şartı koş, demesi üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştu: "Rabbim için, O'na ibadet etmenizi, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı şart koşuyorum. Kendim için de beni, kendinizi ve matlarınızı neye karşı ve nasıl koruyor iseniz öylece korumanızı şart koşuyorum."Bunun üzerine bey'ate katılanlar: Bunu yerine getirecek olursak bize ne var? diye sordular, Hazret-i Peygamber: "Cennet"diye buyurunca, böyle bir alış veriş kârlıdır. Biz ne bu alış verişten döneriz, ne de dönme teklifini kabul ederiz, demeleri üzerine:
"Şüphesiz Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını -onlara cenneti vermek karşılığında- satın almıştır" âyeti nâzil oldu. el-Vahidî, Esbâbu Nüzuli'l-Kur'ân., s. 266; Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, IV, 294. Diğer taraftan bu âyet-i kerîme onlardan sonra kıyâmet gününe kadar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetinden Allah yolunda cihad eden her bir mücahid hakkında da umumîdir.
2. Efendi ile Köle Arasındaki Ticari Muameleler:
Bu âyet-i kerîme efendinin kölesi ile ticari muameleye girmesinin câiz olduğuna delildir. Her ne kadar her şey efendinin ise de, efendi eğer kölesine bazı şeyleri mülk olarak verecek olursa, ona mülk olarak verdiği o şeylerde onunla böyle bir muameleye girmiş olur.
Diğer taraftan efendi ile köle arasında, efendi ile başkası arasında câiz olmayan birçok işlemler de câiz olur. Çünkü, kölenin sahip olduğu mal da efendisine aittir ve o bu malı köleden geri çekip alabilir.
3. İnsanlar Arasındaki Alış-Veriş İle Allah ve Kulları Arasındaki Alış-Veriş'in Farkı:
İnsanlar arasındaki alış-verişin esas şekli, kendi ellerinden çıkardıkları şeye karşılık ya kendileri için daha faydalı olan şeyleri yahut fayda itibariyle ellerinden çıkardıkları şeye denk olan şeyleri almaktır. Yüce Allah ise, kullarından canlarını ve mallarını kendi İtaati uğrunda feda etmelerini, rızası yolunda bunları tüketmelerini istemek ve karşılığında da bunu yerine getirdikleri takdirde onlara cenneti vermek suretiyle satın almıştır. Bu ise, kullar tarafından verilenlerle kıyas edilemeyecek, boy ölçüşemeyecek kadar büyük bir bedeldir. Şanı yüce Allah bu âyeti onların-alış-veriş işlemlerinde örflerinden bildikleri bir mecazi üslûpla dile getirmektedir. Kula düşen canını ve malını teslim etmektir. Buna karşılık Allah da onlara mükâfat verecek, nimetlere nail kılacaktır. İşte yüce Allah buna "satın alma" ismini vermiştir, el-Hasen rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki, her iyiliğin üstünde bir başka iyilik vardır. Tâ ki, kul kanını feda edinceye kadar, Artık bunu da yaptı mı, bunun ötesinde bir iyilik olamaz,"
Şair de iyiliğin anlamına dair şunları söylemektedir:
"Su ihsan ederek cömertlik yapmak, elbette lütufkârca bir cömertliktir.
Cömertçe canını feda etmek ise cömertliğin en ileri derecesidir."
Şair el-Esmaî de Caferi Sadık (radıyallahü anh)'a ait şu beyitleri okumuştur:
"Bütün yaratıklar arasında karşılığı bulunamayan
O değerli canımı Rabbime satıyorum.
İşte onunla cennetler satın alınır.
Ben onu satarsam
Başka bir şey karşılığında, şüphesiz ki bu bir aldanıştır.
Eğer elde ettiğim bir dünyalık karşılığında canım gidecek olursa,
Hiç şüphesiz canım da boşa gitmiş, onun karşılığı da boşa gitmiş olur."
Yine el-Hasen der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Şüphesiz Allah mü’minlerden canlarını ve mallarım... satın almıştır" âyetini okurken, bedevî bir Arap yanından geçmiş ve: Bu kimin sözüdür diye sormuş, Hazret-i Peygamber, "Allah'ın sözüdür" diye buyurunca, bedevi şöyle demiş: Allah'a yemin ederim ki bu çok kârlı bir alış veriştir. Biz ne bu alış-verişten geçeriz, ne geçme teklifini kabul ederiz. Bunun üzerine gazaya çıkmış ve şehid düşmüş.
4. Yüce Allah'ın, Çocuklardan Satın Aldığı Şeyler:
İlim adamları derler ki: Yüce Allah, baliğ ve mükellef mü’minlerden (canlarını ve mallarını) satın aldığı gibi, çocuklardan da acı ve hastalıklarını satın almıştır. Çünkü bunlarda batiğ olan kimseler için bir maslahat ve ibret alınacak taraflar vardır. Buyû'klerin, çocukların acı çekmeleri esnasında olduğu kadar hiçbir sebepten ötürü salahları daha çok ve fesatları daha az olmaz; anne ve babının, çocuklarının çektikleri acı dolayısıyla Üzülüp kederlenmeleri, çocuklarının terbiye ve bakımı ile ilgili yaptıkları dolayısıyla elde ettikleri sevap, hiçbir şeyde hemen hemen bu kadar büyük olamaz.
Diğer taraftan, yüce Allah, vefat ettikten sonra bu çocuklara da bunların bedellerini ihsan eder. Hayatımızda, bir kimsenin bir inşaat yapması ve toprak taşıması için birisini ücretle tutması buna benzer bir örnektir. Halbuki bütün bunlar o kişi için bir eziyettir. Fakat böyle birisinin yaptığı işteki maslahat ve karşılığında alacağı ücret dolayısıyla caizdir.
5. Savaşın Maksadı Nedir:
Yüce Allah'ın:
"Onlar Allah yolunda Savaşır" âyeti, ne için ve ne maksatla Savaşılması gerektiğini açıklamaktadır ki, buna dair açıklama daha önceden geçmiş bulunuyor.
"Ölüdürür ve öldürülürler" anlamındaki; âyetini, en-Nehaî, el-A'meş, Hamza, el-Kisâî ve Halef binayı mef'ûl (meçhul) şeklindeki fiili, binay-ı malum'a takdim ile okurlar. (Yani, öldürülür ve öldürürler şeklinde) okumuşlardır. İmâmul Kays'ın şu sözleri de bu türdendir:
"Eğer diz bizi öldürürdeniz, biz de sizi öldürürüz..."
Yani, sizler bizden bazılarını öldürecek olursanız, bizim bir kısmımız da sizi öldürür. Diğerleri ise malum fiili meçhule takdim ederek okumuşlardır.
6. Allah Mücahidlere Bu Sözü Ne Zamandan Beri Bildirmiştir:
Yüce Allah'ın:
"Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da yerine getirmeyi taahhüt ettiği hak bir vaaddir" âyeti ile yüce Allah bize bu vaadinin bu kitaplarda yer aldığını, cihadın ve düşmanlara karşı direnmenin aslında Mûsa (aleyhisselâm) döneminden beri böylece devam ettiğini haber vermektedir.
"Vaad" ile "Hak" kelimeleri te'kid edici iki mastardır.
7. Allah'dan Daha Çok Sözüne Kim Bağlı Kalabilir?
Yüce Allah'ın:
"Allah'tan daha çok va'dinî kim yerine getirebilir ki?" âyeti Allah'dan daha çok ahdine bağlı kalabilecek, ahdini yerine getirebilecek hiçbir kimse yoktur, anlamındadır. Bu âyet aynı zamanda verilen sözde durmayı, yapılan tehdidi yerine getirmeyi de ihtiva etmekle birlikte, yüce yaratıcının bütün bunları herkesi kapsayacak, şekilde yerine getireceği manasını da ihtiva etmektedir. O, herkese verdiği vaadini yerine getirir, ancak vaadi (tehdidi) bir takım günahkârlara, bir takım günahlara ve bazı hallere mahsustur. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden (en-Nisâ, 4/93. âyet, 7. başlıkta) yeterince geçmiş bulunmaktadır.
8. Müjdeler Bu Alışverişi Gerçekleştirenlere:
"O halde yapmış olduğunuz bu alışverişe sevinin!" Bundan dolayı sevindiğinizi açıklayın, dışa vurun.
Sevinmek (beşaret); sevincin tenin üzerinde görülmesinin sağlanması demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/25. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. el-Hasen der ki: Allah'a yemin olsun ki bu alışverişin kapsamına girmeyen yeryüzünde hiçbir mü’min yoktur.
"En büyük kurtuluş işte budur." Cennette kavuşmak, orada kalmaktır.
112
(Onlar) tevbe edenler, İbadet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rükû ve sücud edenler, iyiliği emredenler, kötülükten vazgeçirmeye çalışanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır. Ve mü’minleri müjdele!
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1. Gerçek Mü’minlerin Vasıfları:
"Tevbe edenler, ibadet edenler" âyetinde sözü edilen tevbe edenler, yüce Allah'a masiyet şeklindeki yerilmiş hallerinden, övülmüş bulunan Allah'a itaat haline dönenler demektir. Tâib (tevbe eden), dönen demektir. İtaate dönen ise, masiyetten dönenden daha faziletlidir Çünkü, itaate dönen kişi böylelikle her iki özelliği de bir arada gerçekleştirmiş olur.
"İbadet edenler" itaatleriyle yüce Allah'ın rızasını gözeten itaatkârlar;
"hamd edenler" her durumda Allah’a hamd eden, O'nun nimetlerini O'na itaat uğrunda harcayan, O'nun hüküm ve kazasına razı olan kimselerdir.
"Seyahat edenler." İbn Mes'ûd, İbn Abbâs ve başkalarından nakledildiğine göre oruç tutanlar demektir. Yüce Allah'ın:
"İbadet eden, seyahat eden (oruç tutan)... eşler" (et-Tahrim, 66/5) âyeti de bu kabildendir. Süfyan bin Uyeyne de der ki: Oruç tutana "seyahat eden" denilmesinin sebebi onun, yiyecek, içecek ve cinsel ilişki gibi bütün lezzet alınan şeyleri terk etmesinden dolayıdır. Ebû Talib de bir beyitte şöyle demiştir:
"Rableri için bir damla (su) dahi tatmadan seyahat edenler (oruç tutanlar) için
Ve amellerde bulunan zikreden (kadınlar) için?"
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"İyilik edendir o; gece gündüz hep namaz kılar,
Seyahat ederek (oruç tutarak) Allah'ı çokça zikreder durur."
Hazret-i Âişe'den: "Bu ümmetin seyahati oruç tutmaktır" dediği rivâyet edilmiştir ki; Taberî bunu senedi ile zikretmektedir.
Ebû Hüreyre ise bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den merfu bir hadis olarak rivâyet etmiştir. Buna göre Hazret-i Peygamber: "Ümmetimin seyahati oruç tutmaktır"diye buyurmuştur. Bu anlamdaki rivâyetler için bk.: Suyûtî, ed-Dürru'l Mensûr, IV, 297-298.
ez-Zeccâc der ki: el-Hasen'in görüşüne göre "seyahat edenler" farz orucunu tutanlar demektir. Oruçlarını devamlı sürdürenlendir diye de açıklanmıştır. Atâ ise der ki; seyahat edenlerden kasıt, cihad edenlerdir. Ebû Umame'nin rivâyetine göre de bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)den seyahat etmek için izin istemiş, Hazret-i Peygamber de: "Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihad etmektir"diye buyurmuştur. Ebû Dâvûd, Cihâd 6; Beyhakî, Şuabu'l-lman, IV, 14 Beynu 1410/1990. Ebû Muhammed Abdülhak bu hadisi sahih olduğunu belirtmiştir. Ebû Muhammed Abdulhalık b. Abdurrahman b. Abdullah... "İbnu'l-Harrât" diye bilinir. Fnkîh, hafız ve hadis, illetleri ve ricali hususlarında oldukça bilgili idi. Pek çok eseri yanında "el-Cem'Beyne's-Sahihayn" adlı bir eseri de vardır. H. 581 ya da 582 yılında Becâye'de vefat etmiştir, (el-Kettânî, er-Risûletu'l-lfustatrefe, s. 173).
Seyahat edenlerin hicret edenler olduğu da söylenmiştir ki bu görüş Abdurrahman bin Zeyd'in görüşüdür.
İkrime'nin görüsüne göre; bunlar hadis ve ilim talebi için yolculuk yapanlardır. Bir diğer görüşe göre "seyahat edenler"den kasıt Rabblerinin tevhidi, melekutu, O'nun yaratmış olduğu tevhid ve tazimine delâlet eden ibret ve alametler üzerinde tefekkür edenlerdir. Bunu da en-Nekkaş nakletmektedir.
Nakledildiğine göre çokça ibadet edenlerden birisi gece namazı kılmak için abdest almak üzere su kabını almış, parmağını kabın kulbuna sokmuş ve tan yeri ağarıncaya kadar oturup düşünüp durmuş. Bu husus kendisine sorulunca şöyle demiş: Parmağımı kabın kulbuna soktum, yüce Allah'ın:
"O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunacak..." (el-Mü’min, 40/71) âyetini hatırladım ve ben bu tasmaların bana nasıl vurulacağını hatırladım, gece boyunca hep bu halde devam ettim.
Derim ki: ("Seyahat" kelimesinin kökünü teşkif eden) "sin," "ye" ve "ha" harfleri bu görüşlerin doğruluğuna delildir. Çünkü "seyahat" asıl anlamı itibari ile suyun akıp gittiği gibi, yer üzerinde gitmek demektir. Oruç tutan bir kimse, yemek ve benzeri şeyleri terk etmek sureti ile itaate devam eden bir kimsedir. O da bu yönüyle seyahat eden kişi durumundadır. Tefekkür eden kimseler de tefekkür ettikleri hususlar üzerinde kalpleri dolaşır, durur.
Hadîs-i şerîfde de şöyle buyurulmuştur: "Muhakkak Allah'ın ufuklarda seyahat eden, yürüyen melekleri vardır. Bu kadarıyla ve uzunca bir hadisin itk cümlesi olarak Tirmizî, Deavât 129; Müsned, II, 251. Bunlar bana ümmetimin salât (ve selâmlar)ını tebliğ ederler." Nesâî, Sehv 46; Dârimî, Rikaak 58; Müsned, 1, 387, 441, 452. Buradaki "seyahat edenler" anlamındaki kelime "yüksek sesle seslenenler" anlamını verecek şekilde "sad" harfi ile; (.......) diye de rivâyet edilmektedir.
"Rükû ve sûcud edenler" yani gerek farz namazlarda ve gerek diğerlerinde rüku ve secdeye kapananlar "iyiliği emredenler" yani sünnet-i seniyyenin gereğini emredenler, imanı emredenler diye de açıklanmıştır. "Kötülükten vazgeçirmeye çalışanlar" buradaki kötülükten kastın bid'at olduğu söylendiği gibi, küfür olduğu da söylenmiştir.
Buradaki iyilik ve kötülüğün (maruf ve münkerin) her türlü İyilik ve kötülük hakkında umumî ardamı ile kullanıldığı da söylenmiştir.
"Ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır." Yani, Allah'ın emirlerini yerine getiren ve O'nun yasaklarından uzak duran, kaçınanlardır.
2. Bu Âyet-i Kerîmenin Önceki Âyetle İlişkisi:
Te'vil ehli (tefsir bilginleri) bu âyet-i kerîme hakkında bundan önceki âyetle mi ilişkilidir, yoksa başlı başına bir hüküm mü İhtiva etmektedir hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Bir topluluk; birinci âyet-i kerîme başlı başına ve bağımsız bir âyettir. Dolayısıyla orada sözü geçen alış-verişin kapsamına Allah'ın ismi en üstün olsun diye Allah yolunda çarpışan her bir muvahhid -bu ikinci âyet-î kerimedeki niteliklere, yahut da onların çoğunluğuna sahip olmasa dahi- girer, demektedirler.
İkinci kesimin görüşüne göre ise, buradaki nitelikler alış-veriş kapsamındaki şartlar belirtilmek üzere gelmiştir ve her iki âyet bir biriyle ilişkilidir. Dolayısıyla ancak bu niteliklere sahip olup, canlarını Allah yolunda feda eden mü’minler böyle bir alış veriş kapsamına girebilirler. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır.
İbn Atiyye der ki: Bu görüş, bir zora koşmadır ve daraltmadır İlim adamlarının görüşlerinin ve şeriatın gereğine göre âyet-i kerimenin anlamı (bu ikinci âyet-i kerimede geçeni niteliklerin, kâmil mü’minlerin nitelikleri olduğu şeklindedir. Şanı yüce Allah, tevhid ehli bu nitelikleri en üstün mertebeye ulaşıncaya kadar, elde etmek için birbirleriyle yarışsınlar diye sözkonusu etmiştir. ez-Zeccâc der ki: Benim görüşüme göre yüce Allah'ın: "Tevbe edenler, İbadet edenler" âyeti mübtedâ olarak ref edilmiştir ve haberi de gizlidir. Yani, "tevbe edenler, İbadet edenler..." -âyetin sonuna kadar belirtilen niteliklere sahip olanlar- için de aynı şekilde cennet vardır, fiilen cihad etmeseler dahi. Şu kadar var ki, bunların cihad etmemek noktasında herhangi bir inatları ve cihadı kasti olarak terketmemeleri de şarttır. Çünkü, müslümanların bir bölümünün cihad etmeleri yeterli olabilir ve diğerlerinin cihadına gerek bırakmayabilir. el-Kuşeyrî de bu görüşü tercih etmiş olup bu güzel bir görüştür, demiştir. Çünkü (bu bir önceki âyette anılan) yüce Allah'ın;
"Şüphesiz Allah mü’minlerden... satın almıştır" (et-Tevbe, 9/111) âyetinde sözü geçen mü’minlerin nitelikleri olsaydı, bu vaadin yalnızca mücahidlere has olması gerekirdi.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerîme Abdullah b. Mes'ûd'un Mushafî'nda: "Tevbe edenler, ibadet edenler..." şeklinde olup bundan sonraki sıfatlar da böyledir. Bu da iki türlü açıklanabilir. Birincisine göre bu, bir önceki âyet-i kerimede geçen mü’minlerin sıfatı olarak i'rabda mü’minlerin i'rabına tabi kılınmıştır. (Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: O mü’minler ki, tevbe edenler, ibadet edenler...dir). İkinci açıklamaya göre, övgü olmak üzere nasb edilmiştir. (Yani: İşte o tevbe edenler, ibadet edenler... gerçekten övülmeye değer kimselerdir).
3. "Kötülükten Vazgeçirmeye Çalışanlar" Anlamındaki Âyetten Önce Gelen "Vav":
İlim adamları, yüce Allah'ın:
"Kötülükten vazgeçirmeye çalışanlar" âyetindeki "vav"ın gelişi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. (Çünkü, sıfatlar arasına vav girmemelidir). Bir görüşe göre, buradaki "vav", yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi, "kötülükten vazgeçirmeye çalışanların niteliği başına getirilmiştir. (Yani, bu da bir sıfattır):
"Ha, Mim. Kitabın indirilmesi, hükmünde galip, en iyi bilen Allah'tandır. O, günahları bağışlayan ve tevbeleri kabul eden... dır" (el-Mu'min, 40/1-3). İşte yüce Allah bu âyeti kerimede de mü’minlerin niteliklerinin bir bölümünü "vav" getirerek, bir bölümünü de getirmeksizin zikretmiştir. Bu ise Arap dilinde uygun ve alışılmış bir şeydir. Bu gibi hususlarda "vav" harfinin niçin geldiğinin hikmeti ve gerekçesi araştırılmaz.
Bir diğer görüşe göre, kötülükten alıkoymaya çalışan kimsenin, iyiliği emreden kimse ile birlikte sözkonusu edilişi dolayısıyla araya "vav" harfi gelmiştir. Hemen hemen bunlardan birisi tek başına zikredilmiyor gibidir.
"Dullar ve bakireler" (et-Tahrim, 66/5) âyeti de böyledir. Bundan sonra gelen "ve Allah'ın şuurlarını koruyanlar" anlamındaki âyetin başına da "vav" harfinin gelmesi ise, "vav" ile atfedilen kelimeye yakın olmasından dolayıdır. Bu "vav"ın zâid olduğu da söylenmiştir, ancak bu görüş zayıftır ve bir anlam ifade etmez.
Bir diğer görüşe göre buradaki "vav," "vav-ı semâniye" (zikredilen yedi şeyden sonra sekizincinin başına getirilen "vav") olduğu da söylenmiştir. Çünkü, Araplara göre yedi, tam ve sahih bir sayıdır. Yüce Allah'ın:
"Dullar ve bakireler" anlamındaki âyet ile,
"ve kapılan açılacağında" (ez-Zümer, 39/73) ile:
"Yedidir ve sekizincileri köpekleridir diyecekler" (el-Kehf, 18/22) âyetinde de böyledir. İbn Haleveyh bunu, Ebû Ali el Farisî ile münazarasında yüce Allah'ın:
"Ve kapıları açılacağında" âyetindeki "vav"ın anlamına dair açıklamalarında zikretmiş, ancak Ebû Ali bunu kabul etmemiştir. İbn Atiyye der ki: Bana babam -Allah ondan razı olsun- nahiv alimi üstad -gözleri görmeyen- Ebû Abdullah el-Malâkî (Malakal)den -ki, Gırnata’yı yurt edinip, orada İbn Habus döneminde Kur'ân okutmuş bir kimsedir- şöyle dediğini anlattı: Bu, kimi Arap kabilelerinin fasih bir şivesidir. Bunlar, saydıkları vakit bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi ve sekiz, dokuz, on... diye sayarlar. Evet, bunların lehçeleri böyledir. Bunların lehçelerinde sekizinci bir şey sözkonusu edildi mi, araya “vav" koyarlar.
Derim ki: Bu Kureyş'in de şivesidir. İleride buna dair açıklamalar ve bunun tenkidi -yüce Allah'ın izniyle- el Kehf Sûresi'nde (18/22. âyetin tefsirinde) ve yine -yüce Allah'ın izniyle- ez-Zümer Sûresi'nde (30/75- âyetin tefsirinde) gelecektir.
113
O çılgın ateşlikler oldukları açıkça ortaya çıktıktan sonra akrabaları dahi olsalar, müşriklere Peygamberin de mü’minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1. Nüzul Sebebi:
Müslim, Said b. el-Müseyyeb'den rivâyetine göre o, babasından şöyle dediğini nakletmektedir: Ebû Talibin vefatı yaklaşınca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldi. Yanında, Ebû Cehil ile Abdullah b. Ebi Umeyye b. El Muğire'nın de bulunduğunu gördü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Amcacığım, lâilâhe illallah de. Bu kelime sayesinde ben Allah nezdinde senin lehine şahidlikte bulunabilirim." Bunun üzerine Ebû Cehil ile Abdullah b. Ebi Umeyye şöyle dediler: Ey Ebû Talib, sen Abdulmuttalib'in dininden yüz mü çevireceksin. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise bu sözleri söylemesi için ona tevhid kelimesini teklife devam ediyor ve bu sözlerini tekrar edip duruyordu. Bu, Ebû Talib'in onlara kendisinin Abdulmuttalib'in dini üzere olduğunu söylediği son sözlerine kadar devam etti ve lâ ilahe illallah demeyi kabul etmedi. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Bense Allah adına yemin ederim ki, sana mağfiret dilemek bana yasaklanmadıkça, senin için mağfiret dilemeye devam edeceğim." Bunun üzerine yüce Allah da:
"O çılgın ateşlikler oldukları açıkça ortaya çıktıktan sonra akrabaları dahi olsalar müşriklere Peygamberin de mü’minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir" âyetini indirdi. Ayrıca yüce Allah, Ebû Talib hakkında bir âyet indirerek Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a hitaben şöyle buyurdu:
"Muhakkak ki sen, sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğine hidâyet verir ve O, hidâyet bulanları daha iyi bilir." (el-Kasas: 28/56). Buhârî, Cenâiz 81, Menâlabu'l-Ensâr 40, Tefsir 9- sûre 16, 28, sûre 1; Müslim, Îman 39; Nesâî, Cenâiz 102.
Buna göre bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in amcası için mağfiret dilemesini nesh etmektedir. Çünkü Hazret-i Peygamber, Sahih'in dışındaki kitaplarda rivâyet edildiğine göre, ölümünden sonra amcası için mağfiret dilemiştir. el-Huseyn b. el-Fadl der ki: Bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü sûre, Kur'ân-ı Kerîm’den son nâzil olan bölümlerdendir. Ebû Talib ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'de iken İslâmın ilk dönemlerinde vefat etmiştir.
2. Kâfirlerle İlişki ve Onlara Mağfiret Dilemek:
Bu âyet-i kerîme, hayatta olanlarıyla, ölmüşleriyle kâfirler ile dostluk ifişkilerinin kesilmesi gereğini ihtiva etmektedir. Çünkü yüce Allah, mü’minlere, müşrikler için mağfiret dileme hakkını vermemektedir. Buna göre müşrik bir kimseye mağfiret talebinde bulunmak câiz olmayan şeylerdendir. Denilse ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Uhud günü küçük azı dişini kırıp yüzünü yaraladıkları esnada "Allah'ım, kavmime mağfiret buyur. Çünkü onlar bilmiyorlar" demiştir. Peki, Hazret-i Peygamberin bu yaptıkları ile yüce Allah'ın Rasûlüne ve mü’minlere, müşriklere mağfiret istemelerini yasaklamasını bir arada nasıl bağdaştıracağız?
Böyle diyene şöyle cevap verilir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in söylediği nakledilen bu söz, kendisinden önce geçen peygamberlerden bir nakil şeklindedir. Buna delil de Müslim'in, Abdullah (b. Mes'ûd) dan şöyle dediğine dair rivâyetidir: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e kavmi tarafından kendisine vurulup da yüzünden kanları silerken ve bu arada: "Rabbim, kavmime mağfiret buyur. Çünkü onlar bilmiyorlar" diyen bir peygamberin durumunu naklederken onu görür gibiyim. Buhârî, Enbiyâ 54, İstitâbem'l-Mürteddîn 5; Müslim, Cihad 105; İbn Mâce, Filen 23; Müsned, 1, 380, 427, 432, 441.
Buhârîde de şöyle denilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisinden önce kavmi tarafından başı yaralanmış bir peygamberden sözetti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun haberini anlatmaya koyuldu ve onun: "Allah'ım, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar" dediğini nakletti. Buhârî, belirtilen yerler; Müsned, I, 453, 456-457.
Derim ki: İşte bu, Hazret-i Peygamber'in kendisinden önceki peygamberlerden birisini anlattığı hususunda açık bir ifadedir. Yoksa, bazılarının zannettiği gibi bunu Hazret-i Peygamber kendi durumunu anlatmak için zikretmiş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İleride, yüce Allah'ın izniyle Hûd Sûresi'nde (11/44. âyetin tefsirinde) açıklaması da geleceği üzere, Hazret-i Peygamberin hakkında bu olayı zikrettiği kişi, Nûh (aleyhisselâm)'dır.
Âyet-i kerimede geçen mağfiret dilemek ile cenaze namazının kastedildiği de söylenmiştir. Bir ilim adamı şöyle demiştir: Zinadan hamile kalmış Habeşli bir kadın dahi olsa, kıble ehlinden herhangi bir kimsenin cenaze namazını terk etmem. Çünkü ben, yüce Allah'ın:
"Müşriklere, Peygamberinde mü’minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir" âyeti ile müşrikler dışında herhangi bir kimseye duayı (ve cenaze namazını kılmayı) yasakladığını duymuş değilim. Atâ b. Ebi Rebah der ki: Müşriklere dua etmeyi yasaklayan âyet-i kerîme ve burada mağfiret dilemeyi yasaklayan âyet-i kerîme ile kastedilen şey (cenaze) namazıdır.
Üçüncü bir cevap da şöyledir: Hayatta bulunanlara mağfiret dilemek caizdir. Çünkü, onların îman etmeleri umulur. Güzel sözlerle onların kalplerini ısındırmak ve dine girmeye onları şevklendirmek mümkündür.
Pek çok ilim adamı da şöyle demektedir: Kişinin, hayatta bulundukları sürece, kâfir anne ve babasına dua etmesinde, onlar için mağfiret dilemesinde bir mahzur yoktur. Ancak, ölenden ümit tamamıyla kesilmiş olduğundan ona dua edilmez.
İbn Abbâs der ki: Müslümanlar, ölmüşlerine mağfiret diliyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu, bu sefer onlara mağfiret dilemekten uzak durdular. Ancak, ölecekleri vakte kadar hayatta olanlar için mağfiret dilemelerini de yasaklamadı.
3. "Olacak Şey Değildir", "Olmaz" Anlamındaki Âyetin Kur'ân-ı Kerîm'de Kullanılışı:
Meâni'l-Kur'ân'a dair eser yazanlar derler ki;
"Olacak şey değildir, olmaz" terkibi, Kur'ân-ı Kerîm'de iki anlamda kullanılır. Birincisi; yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi nefiy anlamı:
"Onların ağaçlarını bitirmek sizin için mümkün olmaz" (en-Neml, 27/60);
"Allah'ın izni olmadıkça hiç bir kimse ölmez." (Âl-i İmrân, 3/145) Diğeri İse, yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi nehiy anlamıdır:
"Sizin, Allah'ın Rasûlüne eziyet vermeniz de... olacak bir şey değildir" (el-Ahzab, 33/53.) ile:
"Müşriklere, Peygamberin de mü’minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir."
114
İbrahim'in babasına mağfiret dilemesi, ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama, onun Allah'ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1. Âyetin Nüzul Sebebi ve Hazret-i ibrahim'in Babasına Mağfiret Dileme Sözü:
Nesâî'nin rivâyetine göre Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Ben, birisinin -müşrik oldukları halde- anne babasına mağfiret dilemekte olduğunu duyunca ona, her ikisi de müşrik oldukları halde onlara mağfiret mi diliyorsun diye sordum. O bana: İbrahim (aleyhisselâm) babasına mağfiret dilememiş miydi? dedi. Bunun üzerine ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gittim ve ona bunu sordum.
"İbrahim'in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi" âyeti indi. Nesâî, Cenâiz 102; Tirmizî, Tefsir 9. süre 16; Müsned, I, 99, 130-131.
Âyetin anlamı şudur: Ey mü’minler, İbrahim el-Halil (sallallahü aleyhi ve sellem)'in babası için mağfiret dilemesinde lehinize delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü onun bu isteği ancak vermiş olduğu bir sözden ötürü idi.
İbn Abbâs der ki: Hazret-i İbrahim'in babası, kendisine Allah'a îman edeceğine ve putları terk edeceğine dair söz vermişti. Ancak, babası küfür üzere ölünce, artık onun Allah'ın bir düşmanı olduğunu kesinlikle bildi ve ona dua etmeyi terk etti. Buna göre yüce Allah'ın:
"Ona" âyetindeki zamir, Hazret-i İbrahim'e; söz veren kişi ise onun babasıdır. Söz verenin Hazret-i İbrahim olduğu da söylenmiştir. Yani, Hazret-i İbrahim babasına, kendisine mağfiret dileyeceğine dair söz vermişti. Ancakf müşrik olarak ölünce ondan uzaklaştı. Bu söz verişine ise, yüce Allah'ın:
"Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim" et-Tevbe, 9/471 âyeti de delil teşkil etmektedir.
Kadı Ebû Bekir b. el-Arabî der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Talib'e mağfiret dilemek hususunda yüce Allah'ın:
"Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim" âyetine dayanmıştı. Yüce Allah ise ona, Hazret-i İbrahimin babasına mağfiret dilemesinin, onun kâfir olduğu açıkça ortaya çıkmadan önce babasına verdiği bir söz dolayısıyla olduğunu haber verdi. Hazret-i İbrahim, babasının açıkça küfrünü anlayınca, ondan uzaklaştı. O halde sen Ey Muhammed! Amcanın kâfir olarak öldüğünü gördükten sonra nasıl olur da ona mağfiret dileyebilirsin!
2. Ölüm Esnasındaki Durumunun Zahirine Göre Kişi Hakkında Hüküm Verilebilir
Ölüm esnasında kişinin durumunun zahirine göre hüküm verilir. Eğer îman üzere ölürse, onun lehine böylece hüküm verilir. Şayet küfür üzere ölürse, yine onun hakkında böylece hüküm verilir. Rabbin ise onun içyüzünü en iyi bilendir. Şu kadar var ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e amcası Hazret-i Abbas: Ey Allah'ın Rasûlü! amcana herhangi bir faydan oldu mu diye sorunca, Hazret-i Peygamber, "evet" demişti.. Buhârî, Edeb 115, Rikaak 51; Müslim, Îman 357, 358, 360; Müsned, I, 206, 207, III, 50, Burada sözü geçen şefaat (faydalı oluş) ise, "et-Tezkire” adlı eserimizde de açıkladığımız gibi, cehennemden çıkışa dair değil, azâbın hafifletilmesine dairdir.
3. "Evvâk: Yalvarıp Yakaran" ile İlgili İlim Adamlarının Açıklamaları:
İlim adamları, "evvâh" kelimesinin anlamı ile ilgili farklı onbeş görüş ileri sürmüşlerdir;
1- Çokça dua eden kimse. Bu görüşü İbn Mes'ûd ve Ubeyd b. Umeyr ifade etmişlerdir.
2- Allah'ın kullarına karşı çokça merhametli olan kimse. Bunu da el-Hasen ve Katade ifade etmiştir. İbn Mes'ûd'dan da rivâyet edilmekle birlikte, birinci görüşün İbn Mes'ûd'a ait olduğu senet bakımından daha sahihtir. Bu açıklamayı da en-Nehhâs yapmıştır.
3- Kesin inanç ve yakîn sahibi. Bunu da, Atâ ve İkrime ifade etmiş olup ayrıca Ebû Zabyân bunu İbn Abbâs'dan da rivâyet etmiştir.
4- Habeşçe'de mü’min demektir. Bunu da İbn Abbâs söylemiştir.
5- Kimsesiz, ıssız, kurak yerlerde Allah'ı anıp teşbih eden kimse demektir. Bunu el-Kelbî ve Said b. El Müseyyeb söylemişlerdir.
6-Yüce Allah'ı çokça zikreden kimse. Bunu Ukbe b. Âmir söylemiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in huzurunda, yüce Allah'ı çokça zikredip, çokça teşbih eden bir kimseden söz edilince, Hazret-i Peygamber: "Şüphesiz ki o, çok evvâh bir kimsedir" diye buyurmuştur. Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, IV, 305.
7- Evvâh, çokça Kur'ân-ı Kerîm okuyan kimse demektir. Bu da İbn Abbâs'tan rivâyet edilmiştir.
Derim ki; Bütün bu görüşler, birbiriyle iç içedir. Kur'ân tilaveti ise bütün bunları kapsar.
8- Evvâh, çokça âh eden kimsedir. Bu açıklamayı Ebû Zer yapmıştır. İbrahim (aleyhisselâm) da: "Âh demenin fayda vermeyeceği bir vakit gelmeden önce cehennem ateşinden âh" derdi. Ebû Zer der ki: Bir adam Beytullahı çokça tavaf eder ve dua ettiği sırada âh, âh dermiş. Ebû Zer bu adamı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şikâyet edince, Hazret-i Peygamber: "Bırak onu çünkü o, çok evvâh bir kimsedir" diye buyurmuştur. Bir gece dışarı çıktığımda, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in o adamı geceleyin -beraberinde bir kandil bulunduğu halde- defnettiğini gördüm. Aynı yer.
9- Evvâh, fakih (dinde inceliğine bilgi sahibi, ince kavrayışlı) kimse demektir. Bu açıklamayı da Mücahid ve en-Nehaî yapmıştır.
10- Huşu duyan, yalvarıp yakaran kimse demektir. Bunu da Abdullah b. Şeddâd b. el-Had , Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivâyet etmiştir. Enes de der ki: Bir kadın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in huzurunda hoşuna gitmeyecek bir söz söyledi. Hazret-i Ömer bu şekilde konuşmaktan onu alıkoyunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Bırakın o kadını. Çünkü o evvâh bir kadındır." Ey Allah'ın Rasûlü evvâh ne demektir diye sorunca, Hazret-i Peygamber: "O, hâşia (huşu duyan) bir kadındır" diye cevap verdi. Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, IV, 305, yakın bir rivâyet.
11- Evvâh, hatırladığında, günahlarından dolayı mağfiret dileyen kimse demektir. Bunu da Ebû Eyyûb söylemiştir.
12- Günahlarından dolayı çokça âh eden kimse demektir. Bu açıklamayı da el-Ferrâ' yapmıştır.
13- Hayır yaptığı bilinen kimse demektir. Bunu da Saîd b. Cübeyr söylemiştir.
14- Çok şefkatli kimse demektir, Bu açıklamayı da Abdulaziz b. Yahya yapmıştır. Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh) da şefkat ve ince kalpliliği dolayısıyla "ev-vâh" diye adlandırılırdı.
15- Evvâh, yüce Allah'ın hoşlanmadığı herşeyden dönen, vazgeçen kimse demektir. Bu açıklamayı da Atâ yapmıştır.
Bu kelimenin aslı, "teevvüh; âh edip inlemek" den gelmektedir ki, bu da ızdıraplıca uzun nefes alındığı vakit göğüsten geldiği işitilen ses demektir. Kâ'b dedi ki: İbrahim (aleyhisselâm) ateşi hatırladı mı, âh ederdi. el-Cevherî der ki: Arapların bir şeyden şikâyet ettikleri vakit, bu işten "âh" demeleri bir ızdırap çekme ifadesidir. Şair der ki:
"Onu hatırladığım her seferinde âh (ederim), onu hatırlamamdan ötürü
Ve (yine âh) aramızdaki yer ve gök kadar uzaklıktan dolayı."
Kimi zaman aradaki "vav"ı da "elife kalbederek; (evvih değil de): Bu işten âh derler. Bazen de "vav" harfini şeddeli ve esreli, "he" harfini de sakin olarak: Bu işten evvih derler. Kimi zaman da "vav" harfini şeddeli söylemekle birlikte "he" harfini hazfederek: Bu işten evve derler. Bazıları da hem hemzeyi med ile "vav" harfini şeddeli üstün ile, "he" harfini de sakin olarak; şikâyet ederken, sesi uzatmak kastıyla şeklinde söylerler. Kimi zaman araya bir "te" harfini de sokarak; (iyi) da dedikleri olur. Bu durumda hemzeyi medli okudukları da olur, medsiz okudukları da. Bir kimsenin âh demesini anlatmak üzere; fiili ve mastarları kullanılır. İsmi ise, şeklinde hemzenin meddi ile söylenir. Şair el-Mûsakkib el-Abdî der ki:
"Ben geceleyin ona (deveme) yük vurmak üzere kalktım mı,
Çok üzüntülü, kederli adamın âh demesi gibi âh edip inler."
Halîm (yumuşak huylu) ise, hilmi çok kimse demektir. Bu ise, günahları bağışlayıp eziyetlere kadanan kimse demektir. Bir diğer açıklamaya göre, Allah için olması hali müstesna hiçbir kimseyi cezalandırmayan ve yine Allah için olması hali müstesna hiçbir kimseden intikam almayan kimse demektir. İbrahim (aleyhisselâm) da işte böyle idi. O, namaza kalktı mı, iki millik bir mesafeden kalbinin çarpıntı sesleri işitilirdi.
115
Allah bir kavme hidayet verdikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe onları saptırmaz. Şüphesiz Allah, her şeyi çok İyi bilendir.
116
Şüphesiz, göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Diriltir ve öldürür. Sizin Allah'tan başka ne bir veliniz, ne de bir yardımcınız vardır.
"Allah bir kavme hidayet verdikten sonra... onları saptırmaz." Yani, Allah bir kavme sakınacaktan şeyleri gereği gibi açıklamadıkça ve onlara hidayeti beyan ettikten sonra, onlar takvayı terketmedikleri sürece kalplerine sapıklığı bırakacak değildir. Böyle yaptıkları vakit saptırılmayı hakederler.
Derim ki: İşte bu âyette masiyetlerin İşlenip masiyet perdeleri yırtılıp çiğnenmesinin sapıklığa, helake sebep teşkil ettiğine, doğruluk ve hidayetin terkedilmesine bir basamak olduğuna en açık bir delil vardır. Şanı yüce Allah'tan doğruluk üzere sebatı, hakka muvaffakiyeti ve dosdoğru yürümeyi lütfuyla bağışlamasını dileriz.
Ebû Amr b. el-Alâ -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- yüce Allah'ı:
"Sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe" âyeti hakkında şöyle demektedir: Yani, emri onlara karşı delil ortaya koymadıkça... demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz saman, onun nimet ve refahtan şımarmış elebaşılarına emrederiz de orada fasıklık ederler"(el-İsra, 17/16)
Mücahid der ki:
"Sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe" yani, İbrahim'in durumunu, özellikle müşriklere mağfiret dilememeleri gerektiğini bildirip, onlara genel olarak da itaat ve masiyeti beyan etmedikçe demektir. Rivâyet olunduğuna göre, İçkiyi haram kılan âyet nâzil olup da bu konuda İş sıkı tutulunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, içki içtiği halde ölüp gidenlerin durumunu sordular. Bunun üzerine yüce Allah:
"Allah bir kavme hidayet verdikten sonra sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe onları saptırmaz" âyetini indirdi. İşte bu âyet-i kerîme ile -önceden de geçüği gibi (el-Fâtiha Sûresi, 30. başlık ile, el-Bakara, 2/7. âyet, 3. bastıkta)- hidayet ve imanlarını kendilerinin yarattıklarını ileri süren Mu'tezile ve aynı görüşü ileri süren diğer fırkaların kanaatleri açık bir şekilde reddedilmektedir.
Yüce Allah'ın:
"Şüphesiz Allah herşeyi çok iyi bilendir. Şüphesiz göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Diriltir ve öldürür. Sizin Allah'tan başka ne bir veliniz, ne de bir yardımcınız vardır" âyetinin anlamına dair açıklamalar ise birden çok yerde önceden geçmiş bulunmaktadır. (Mesela, bk. el-Bakara, 2/28, 29. âyet 10. başlık ve 107. âyet).
117
Yemin olsun ki Allah, Peygamberini de, İçlerinden bir grubun gönülleri az kalsın eğrilmek üzere İken dar zamanda ona tabi olan Muhacirlerle Ensarı da tevbeye muvaffak etti. Sonra onların bu tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü O, onlara çok rahmet edendir, onları çok bağışlayandır.
Tirmizî rivâyetle der ki: Bize, Abd b. Humeyd anlattı, bize Abdurrezzak anlattı, bize Ma'mer, ez-Zührî’den haber verdi. O, Abdurrahman b. Kâ'b b. Ma-Hk'ten, o, babası (Kâ'b) dan dedi ki: Bedir dışında Tebûk gazvesi olana kadar ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in katıldığı hiçbir gazadan geri kalmış değilim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir'e katılmadık hiçbir kimseye de serzenişte bulunmadı. Çünkü o, kervanı yakalamak için (Medine'den) çıkmış Kureyşlîler de kervanlarının yardımına koşmak üzere (Mekke'den) çıkmıştı. Ve -yüce Allah'ın da buyurduğu gibi- önceden bir sözleşme olmaksızın birbirleriyle karşılaşmışlardı. Yemin ederim ki, insanlar arasında (ki kanaate göre) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in katıldığı en şerefli vak'a Bedir'dir. Oysa ben onunla İslâm üzere ahidleştiğimiz vakit Akabe gecesindeki bey'atim yerine Bedirde bulunmuş olmayı tercih etmem. Bundan sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan Tebuk gazvesine kadar hiç bir gazada geri kalmadım. Tebuk ise, Hazret-i Peygamberin yaptığı son gazası idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, yola koyulacağını ilan etti... diye hadisi uzun uzadı ya naklettikten sonra şunları söyler: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına gittim. Etrafında müslümanlar olduğu halde mescidde oturuyordu. Yüzü ay gibi aydınlıktı. Aydınlık saçıyordu. Bir işe sevindi mi, yüzü aydınlanırdı. Varıp huzurunda önünde oturdum; "Müjde sana ey Kâ'b b. Mâlik! Annenin seni doğurduğu günden bu yana senin için en hayırlı gün (bu gündür)."Ey Allah'ın Peygamberi dedim, bu (tevbemin kabulü) Allah nezdinden mi, yoksa senden mi? "Hayır, Allah nezdindendir"diye buyurdu, sonra da şu:
"Andolsunkİ Allah, Peygamberini de, içlerinden... ona tabi olan Muhacirlerle Ensarı da tevbeye muvaffak etti.., Şüphesiz Allah tevbeyi kabul edendir, hakkıyla merhamet edendir" âyetini okudu. (Kâ'b b. Mâlik devamla) yine:
"Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun" (et-Tevbe, 9/119) âyeti de hakkımızda indirilmiştir; diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretti. İleride yüce Allah'ın izniyle tevbeleri kabul olunan üç kişinin kıssasına dair Müslim'in Sahih'inden aktaracağımız rivâyetle bu hadis tamamiyle gelecektir. Hadis, bir sonraki âyetin tefsirinde tamamiyle zikredilecek: kaynaktan da orada gösterilecektir.
Yüce Allah'ın Peygamberden, Muhacirlerden ve Ensardan kabul ettiği bu tevbe hususunda İlim adamlarının farklı görüşleri vardır. İbn Abbâs der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in tevbesinin kabulü, münafıklara, cihada çıkmayıp oturmalarına izin vermesinden dolayı olmuştu. Buna delil, yüce Allah'ın:
"Allah affetsin seni... Niçin onlara izin verdin" (et-Tevbe, 9/43) âyetidir. Mü’minleri ise, bazılarının Hazret-i Peygamber'den geri kalıp Savaşa çıkmamaya kalplerinin meyletmeleri dolayısıyla affetmişti.
Bir diğer görüşe göre yüce Allah'ın tevbelerini kabul etmesi, onları zorluğun sıkıntılarından kurtarmasıdır. Bunun, onları düşmanların musibetlerine sevinmesinden kurtarması şeklinde ortaya çıktığı da söylenmiştir. Her ne kadar örfen tevbe bu anlama gelmiyor ise de, bundan tevbe diye söz edilmesi, bunda bir bakıma tevbedeki niteliğin bulunmasından dolayıdır ki, bu da ilk hale dönüştür. Meâni âlimleri de derler ki: Burada tevbede Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sözkonusu edilmesi, tevbe etmelerine sebep o olduğundan dolayıdır. Yüce Allah'ın:
"Bilin ki... beşte biri Allah'a, Rasûlüne... aittir" (el-Enfâl, 8/41) âyetinde olduğu gibi.
Yüce Allah'ın:
"Dar zamanda ona tabi olan" yani, darlık vaktinde (saatü'l-usra) ona uyan kimseler demektir. Maksat ise o gazanın sürdüğü bütün vakitlerdir. Muayyen bir süreyi kastetmemektedir. Denildiğine göre darlık anı (saatü’l-usra), o gazada karşı karşıya kaldıkları en zorlu ve sıkıntılı vakitlerdir. O sıra zorluk, darlık; işin zorluğu demektir.
Hazret-i Cabir der ki: Binek zorluğu, azık zorluğu ve su zorluğu aleyhlerine bir arada toplanmıştı. el-Hasen der ki: Müslümanların zorluk ve sıkıntıları öyle bir noktaya gelmişti ki, tek bir deveye birkaç kişi kendi aralarında nöbetleşe biniyorlardı. Azıkları ise, kurtlu hurma, acımış arpa, kokmuş iç yağı idi. Üç ile dokuz arası bir topluluk Savaşa çıktıkları halde, beraberlerinde ancak ortaklaşa paylaşabilecekleri birkaç hurmadan başka bir şey yoktu. Onlardan herhangi birisi acıktı mı, bir hurmayı alır ve tadını alıncaya kadar dişleri arasında çiğner, sonra da onu arkadaşına verirdi. Arkasından üzerine bir yudum su içerdi. Bu şekilde son fertlerine kadar böylece devam ederlerdi. Ve nihayet hurmadan çekirdeği kalıncaya kadar bunu sürdürürlerdi. Samimiyet ve yakinleri üzere herhangi bir değişiklik olmaksızın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yollarına devam ettiler. Allah onlardan razı olsun.
Ömer (radıyallahü anh), kendisine bu darlık anı hakkında soru sorulduğunda şöyle demiştir: Oldukça sıcak bir mevsimde yola çıktık. Son derece susamış olduğumuz halde bir yerde konakladık. Âdeta susuzluktan boynumuz kopacak zannetmiştik. Öyle ki, kişi devesini keser, işkembesindeki pisliklerini sıkarak, sıktığı suyunu içer, geri kalanını da serinlemek üzere göğsüne bastırırdı. Hazret-i Ebû Bekir dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, Allah, dua ettiğin vakit sana hayır vermeyi îtiyat edinmiştir. Haydi bizim için dua ediver. Hazret-i Peygamber: "Böyle bir şey yapmamı ister misin"? deyince, Hazret-i Ebû Bekir'in: Evet demesi üzerine ellerini kaldırdı. Ellerini geri çevirmeden gökte bulut belirdi, sonra da yağmur yağdı. Beraberlerindeki kapları doldurdular. Sonra geri dönüp baktığımızda yağan yağmurun askeri karargahın dışına taşmadığını gördük. Suyûti, ed-Dürru'l-Mensûr, IV. 308.
Ebû Hüreyre ve Müslim ve Müsned'de; "Veya Ebû Sâid şüphe eden A'meş'dir..." şeklinde. Ebû Said de rivâyetle dediler ki: Tebuk gazvesinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte idik. İnsanlar açlık musibetiyle karşı karşıya kaldılar ve: Ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Bize izin versen de develerimizi kesip etlerini yesek ve yağlarından faydalansak. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Yapınız"diye buyurdu. Hazret-i Ömer gelip şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü! Böyle bir şey yapacak olurlarsa bineklerimiz azalır. Fakat, sen onlardan fazla azıklarını getirmelerini iste. O azıklar üzerinde Allah'ın bereket ihsan etmesi için dua et. Olur ki Allah böylelikle bunda bir bereket ihsan eder. Hazret-i Peygamber "Olur" diye buyurdu. Daha sonra deriden bir sofra getirilmesini istedi, (getirildi ve yayıldı). Sonra da artan azıkların getirilmesini istedi. Kimisi bir avuç mısır, kimisi bir avuç hurma, bir diğeri bir ekmek parçası getirip koydu. Nihayet o sofra üzerinde az miktarda bir şey toplandı. Ebû Hüreyre dedi ki: Ben onun ne kadar olduğunu tahmin etmek istedim; yere oturan bir keçinin oturduğu kadar bir yer doldurduğunu gördüm. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bereket İhsan edilmesi için dua etti, sonra da: "Haydi kaplarınızı doldurun" diye buyurdu. Kaplarına doldurmaya başladılar, nihayet -kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için yemin ederim ki, karargâhta doldurulmadık hiç bir kap kalmadı, bulunanlar da doyuncaya kadar yemek yediler. Geriye bir miktar birşeyler arttı, bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur ve şüphesiz ki ben Allah'ın Rasûlüyüm. Eğer ki bir kul bunlar hakkında şüphe etmeksizin bu iki şehadet ile Allah'ın huzuruna çıkarsa, asla o, cennet(e girmek) den alıkonulmayacaktır." Bu hadisi Müslim Sahihinde bu lâfız ve manası ile rivâyet etmiştir. Müslim, Îman 45; Müsned, III, 11. Yüce Allah'a hamd olsun.
İbn Arefe dedi ki: Tebuk ordusuna "Ceyşu’l-Usra: Zorluk Ordusu" denilmesinin sebebi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın insanları Savaşa sıcakların arttığı bir dönemde çağırmış olmasıdır, Bu sebepten, bu çağrı onlara ağır ve zor gelmişti. Hurmaların satılacağı zamandı. Zorluk ordusunun gösterilen bir örnek (darb-ı mesel) haline getirilmesi ise, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın daha önceden benzer sayıda bir orduyla birlikte gazaya çıkmamış olmasıdır. Çünkü Bedir günü beraberindekiler 310 küsur kişi idiler. Uhud günü 700, Hayber günü 1500, Mekke'nin fethedildiği günü 10.000, Huneyn günü 12.000 kişi idiler. Tebuk gazvesinde ordusunun sayısı ise 30.000 hatta daha fazla idi. Ve bu Hazret-i Peygamberin katıldığı son gazve olmuştu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Recep ayında gazaya çıkmış, Şaban ayı ile Ramazandan bir kaç gün Tebuk'ta kaldıktan sonra etrafa birçok seriyeler göndermiş ve bir çok kavimle cizye ödemeleri şartıyla barış yapmıştı.
Bu gazada Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ali'yi yerine Medine'de vekil bırakmıştı. Bunun üzerine münafıklar da: Ona buğzettiği için onu geride bıraktı. Bunun üzerine Hazret-i Ali, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ardından çıkıp gitmiş ve ona (söylediklerini) haber vermişti: Bunun üzerine Hazret-i Peygamber de: "Harun'un, Mûsa'nın nezdindeki bir mevkii gibi, senin de bana göre böyle bir mevkide olmaya razı olmaz mısın?" Buhârî, Fedâilu Asbâbi'n-Nebiyy 9, Meğafili 78; Müslim, Ferfâilu's-Sahâbe 30-32; Tirmizî, Menakıb 20; İbn Mâce, Mukaddime İ4; Müsned, I, 170, 177, 179, 182, 184, 185, III, 32. Böylelikle Hazret-i Peygamber, kendi emri ile Hazret-i Ali'nin Medine'de kalmasının ecir bakımından kendisiyle birlikte çıkmasına eş olduğunu da beyan etmiş oldu. Çünkü bütün mesele, Şâri'in emrine uygun hareket etmektir.