KEŞŞÂF TEFSİRİ

Tevbe Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Medine’de nâzil olmuştur, 129 ayettir.

[1] Birçok ismi vardır: Berâ’e, Tevbe, el-Mukaşkışa (süpürüp atan), el-Mu-ba‘sira (saçıp döken), el-Muşerride (def eden), el-Muhziye (perişan eden), el-Fâdı-ha (rezil eden), el-Musîra (ortaya çıkaran, deşen), el-Hâfira (kazan), el-Münekkile (ibretlik eden), el-Müdemdime (başlarına yıkan), Sûretü’l-‘Azâb (azap sûresi) isim-leri bunlardan bazılarıdır. Zira bu sûrede müminlere yönelik tövbe söz konusu-dur. Sûre nifakı süpürüp atmakta, yani nifaktan berî olunduğunu ifade etmekte, münafıkların sırlarını saçıp dökmekte, onların derin sırlarını kazıp açığa çıkart-makta, onları rezil-rüsva ve ibretlik etmekte, onları ürkütmekte, uzaklaştırıp def etmekte ve başlarına azap indirmektedir. Huzeyfe b. el-Yemân (r.a.) [v. 36/656] şöyle demiştir: “Siz bu sûreyi ‘ Tevbe sûresi’ olarak isimlendiriyorsunuz, ama as-lında o azap sûresidir; vallahi, tenkit etmedik kimse bırakmamıştır!”

[2] ŞayetDiğer sûreler gibi buna da besmele ile başlansa olmaz mıydı?” dersen şöyle derim:Bunu İbn Abbâs, Hazret-i Osman’a (r.a.) sormuş o da şöyle demiş: “Peygamber (s.a.), kendisine bir sûre veya ayet inzâl edildiği zaman, ‘Bunu falan mevzunun zikredildiği yere koyun.’ derdi. Vefat ettiği zaman bu sûreyi nereye koyacağımızı beyan etmemişti. Sûrenin anlattıkları da Enfâl sûresinde anlatılanlara benziyordu. Bu sebeple iki sûreyi bir arada yazdım. Bunların ikisi el-karîneteyn diye isimlendirilirlerdi.” [ Tirmizî, “Tefsir”, 10] Übeyy b. Kâ‘b’ın [v. 33/654] ise, “Onların böyle düşünmelerinin sebebi Enfâl sûresinde ahitlerden, Tevbe sûresinde ise ahitlerin bozulmasından söz edilmiş olmasıdır.” dediği nakledilmiştir. Bu husus Süfyân b. Uyeyne’ye [v. 196/811] sorulmuş; “Allah’ın ismi barış ve emandır anlaşma feshedilip, savaş ilan edilirken yazılmaz. Allah Teâlâ “Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman, iyice araştırın da size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek ‘Sen mümin değilsin!’ demeyin” [Nisâ 4/94] buyurmuştur” demiştir. Bunun üzerine kendisine “Peygamber (s.a.)kendileri ile savaş durumunda olduğu kimselere mektup yazdığında bismillâhirrahmânirrahîm ifadesine yer vermiştir.” denince şöyle demiştir: “Peygamber (s.a.)’inbu yazısı, onlara ilk kez davet yapıldığı zaman idi. Bu yüzden onlara savaş ilanı yapmamıştır; herhangi bir anlaşmayı feshetmiş değildi.

Dikkat edersen, Peygamber (s.a.)bu mektubunda “ Selâm (esenlik ve barış) doğru yola gelenler üzerinedir!” diye yazmıştır. Allah’a çağrılıp da icabet eden, cizye vermeye çağrılıp icabet eden kimse doğru yola gelmiş demektir.” [ Müslim, “Cihâd”, 74] Antlaşmanın feshi (nebz) ise son ihtar ve lânettir. Savaşılması söz konusu olan düşmana (ehl-i harb) selam verilmez; lâ tefrak (korkma), lâ tehaf (korkma), meters (emân)1, lâ be’se (sorun yok) gibi eman ifadeleri kullanılmaz.

[3] Enfâl ve Tevbe sûrelerinin tek bir sûre olduğu da söylenmiştir, her ikisi de savaşla ilgili olarak indirilmiş olup yedi uzun sûrenin (seb-‘i tuvel) yedincisi sayılırlar. Bundan sonraki sûreler ise yaklaşık 100 ayetlik (mi’ûn) sûreleridir. Bu görüş oldukça açık ve güçlüdür; çünkü bu iki sûre birlikte değerlendirildiği zaman iki yüz altı ayet ederler; böylece bir uzun sûre ebadında olurlar. Sahâbe bu konuda ihtilâfa düşmüş; bazıları "Enfâl ve Berâ’e sûreleri tek bir sûredir." derken diğer bazıları “Bunlar iki ayrı sûredir.” demişlerdir. İki ayrı sûre olduk-ları görüşüne istinaden birbirinden ayrı yazılmışlar; ikisinin tek bir sûre olduğu görüşüne istinaden de aralarına besmele yazılmamıştır.

1. Âyetin Tefsiri

1. Antlaşma yaptığınız Müşriklere Allah ve Resûlünden son ihtar:
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

bırakamazsınız. Allah, inkârcı nankörleri kesinlikle rezil-rüsva edecektir![4] [i] Berâ’etün (son ihtar) ifadesi hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir,

hâzihî berâetün (Bu son ihtardır.) şeklinde. Mina’llāhi (Allah’tan) ifadesinde-ki Min, başlangıç ifade eder ve sıla beri’tü mine’d-deyni (Borçtan kurtuldum.) ifadesinde olduğu gibi [mevsūl] değildir; hazfedilmiş bir ifadeye taalluk eder. Anlam, “Bu, Allah ve Resûlünden antlaşma yaptığınız Müşriklere ulaşan son ihtardır.” şeklindedir. Tıpkı “Bu falancadan filancaya yazılmış bir mektup-tur.” ifadesi gibi.[ii] Berâ’etün ifadesinin, sıfatı ile hususileştirilmiş olduğu içinmübteda olması, haberinin de “anlaşma yaptığınız Müşriklere” ifadesi olması da mümkündür. Bu durumda ifade tıpkı, racülün min benî temîm fi’d-dâr (Te-mim oğullarından bir adam, evdedir.) ifadesi gibi olur [Yani “Allah ve Resûlün-den gelen son ihtar, antlaşma yaptığınız Müşrikleredir.” mealinde]. [iii] Mansup olarak berâ’eten şeklinde de okunmuştur ki bu durumda anlam “Son ihtarı dinleyin.” şeklindedir. Necranlılar mina’llāhi ifadesini Nun’un kesresi ile mini’llâhi şeklin-de okumuşlardır. Lâm-ı tarif olduğunda daha uygunu, -sık kullanıldığından- [harekelerin en hafifi] fetha ile olandır [mina’llāhi].

[5] Anlam, “Allah ve Resûlü Müşriklerle yapmış olduğunuz antlaşmadan berîdir, o antlaşma feshedilmiştir” şeklindedir. Şayet“Neden berî olma duru-mu Allah ve Resûlüne isnat edilmiştir, oysa antlaşmayı yapan Müslümanlar-dır?” dersen şöyle derim:Öncelikle, Müşriklerle antlaşma yapma iznini Allah vermiştir. Sonra Müslümanlar Peygamber (s.a.)ile ittifak içinde hareket etmiş ve Müşriklerle antlaşma yapmışlar, fakat Müşrikler antlaşmayı bozunca Allah Teâlâ antlaşmanın feshedildiğinin onlara bildirilmesini zorunlu kılmış; böyle-ce Müslümanlara bu husus yeniden ifade edilmiş ve “Biliniz ki Allah ve Resûlü, Müşriklerle yapmış olduğunuz antlaşmadan berîdir!” denilmiştir.

[6] Rivayete göre Müslümanlar hem Mekke Müşrikleri ile hem de diğer Müşriklerle antlaşma yapmışlar fakat Damre oğulları ve Kinâne oğulları hari-cinde diğerleri antlaşmaya ihanet etmiştir. Antlaşmanın feshi de sadece ihanet edenlere yönelik olarak ilan edilmiş ve onlara bölgede dört ay boyunca diledik-leri yere güvenli bir şekilde gidebilecekleri, bu dönemde herhangi bir saldırıya uğramayacakları bildirilmiştir ki bunlar, “ Haram aylar sona erince” [ Tevbe 9/5] ayetinden de anlaşılacağı üzere, haram aylardır Bu haram ayların öldürme ve savaş gibi fiillerden muhafaza edilmesi içindir.

[7] Bu ayetin inzâli hicretin dokuzuncu senesinde, Mekke’nin fethi ise sekizinci senesinde olmuştur. O sırada Mekke’de Attâb b. Esîd [v. 13/634] vali bulunuyordu. Peygamber (s.a.)Hazret-i Ebû Bekr (r.a.)’ı dokuzuncu yılın hac mevsimi için emir olarak görevlendirmişti. Onun ardından Hazret-i Ali (r.a.)’ı kendi devesi olan Adbâ’ya bindirerek Mekke’ye göndermiş ve hacılara bu sûre-yi okumasını istemiştir. Kendisine, “Sûreyi Ebû Bekr’e göndersen [de o okusa olmaz mı]?” diye sorulmuş; “Benim nihaî ihtarımı ancak benim soyumdan biri bildirebilir!” buyurmuştur. Ali (r.a.) yaklaştığında Ebû Bekr (r.a.) onun devesi-nin sesini işiterek “Bu, Peygamber (s.a.)’in devesinin sesidir.” demiş; geldiğinde ise kendisine, “Amir olarak mı geldin yoksa memur olarak mı?” diye sormuş; o da “Memur olarak geldim.” demiştir.

[8] Rivayete göre Hazret-i Ebû Bekr yolun bir kısmını alınca Cebrâil gel-miş ve “Ey Muhammed! Senin mesajını sakın senden başka biri tebliğ etme-sin; Ali’yi gönder.” demiş. Hazret-i Ebû Bekr de yoldan geri dönmüş ve “Ya Resûlallah! Semâdan bir şey mi inzâl edildi?” diye sormuş. O da “Evet, hac kafilesinin başında sen yoluna devam et; ayetleri Ali duyuracak.” buyurmuştur.

Terviye gününden bir gün önce Hazret-i Ebû Bekr kalkıp insanlara konuş-ma yapmış ve hac menâsikinden söz etmiş; Ali (r.a.) da bayram günü Akabe cemresinin yanında kalkıp “Ey İnsanlar! Ben Peygamber (s.a.)’in size gönder-diği elçisiyim.” demiş. İnsanlar “Peygamber (s.a.) seni ne ile gönderdi?” diye sorunca onlara sûrenin otuz / kırk ayetini -Mücâhid’den [v. 103/721] nakledil-diğine göre ise on üç ayetini- okumuştur. Sonra “Bana dört şey emredildi: Bu yıldan sonra hiçbir Müşrik Allah’ın ‘ev’ine yaklaşmayacak. Kâbe çıplak olarak tavaf edilmeyecek. Cennete sadece iman edenler girecek. Antlaşma yapılanlar hakkında anlaşma maddelerine sonuna kadar riayet edilecek.” demiş. Bunun üzerine, “Ey Ali! Amcaoğluna bildir. Biz yapmış olduğumuz antlaşmayı fesh ettik. Artık bizimle onun arasında hiçbir antlaşma yoktur, sadece mızrak ve kılıç darbesi vardır!” demişlerdir. Söylendiğine göre Peygamber (s.a.)adına sadece kendi soyundan bir kimsenin bu uyarıyı duyurmasının emredilmesinin sebebi, Arapların antlaşmaları feshederken bu işi daima kabile adına o kabile-den birinin üstlenmesi şeklinde bir âdetlerinin olmasıdır. Bu işi Hazret-i Ebû Bekr üstlenecek olsaydı o zaman, “Bu, bizim antlaşmayı feshetme âdetimize aykırı bir davranıştır.” diyebilirlerdi. Dolayısıyla, bu görevi Ali (r.a.)’ın üstlen-mesiyle bu mazeretleri de ortadan kaldırılmış oldu.

[9] Şayet“Bu dört ay hangileridir?” dersen şöyle derim:İbn Şihâb ez-Zührî’den [v. 124/742] nakledildiğine göre Berâ’e sûresi Şevvâl ayında in-zâl edilmiştir; söz konusu dört ay da Şevval, Zilka‘de, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Bunların Zilhicce’nin yirmi günü, Muharrem, Safer, Rebiülevvel ve Rebiülahir’in on günü olduğu da söylenmiştir. Bunlar ‘haram ay’ kabul edil-miştir; çünkü bu aylarda onlara eman / güvence verilmiş, öldürülmeleri ve kendileri ile savaşılmaları haram kılınmıştır. Ya da “haram aylar” ifadesi tağlib gereği zikredilmiştir. Zira mezkûr aylar içerisinde Zilhicce ve Muharrem [Arap-ların öteden beri haram kabul ettiği] aylardandır [Safer ve Rebiülevvel ise tağlib gereği haram aylardan sayılmıştır]. Bu dört ayın Zilka‘de’nin onundan başlayıp Rebiülev-vel’in onuna kadar devam ettiği de söylenmiştir; çünkü Arapların uyguladıkları “haram ayların yerlerini değiştirme (nesî’)” âdeti gereği, o sene hac mevsimi bu döneme denk gelmişti. Bir sonraki sene ise Zilhicce’ye geldi.

[10] Şayet“ Allah Teâlâ haram ayları savaştan koruduğu halde, âlimlerin çoğunluğunun bu aylarda Müşriklerle savaşmayı câiz görmelerinin sebebi ne-dir?” dersen şöyle derim:Haram ayların korunmasının gerekliliğine dair emir daha sonra neshedilmiş ve bu aylarda Müşriklerle savaşmak mubah kılınmıştır, demekteler.

[11] “Allah’ı âciz bırakamazsınız” O’ndan kaçamazsınız. Size mühlet ver-miş olsa da neticede sizi perişan eder. Yani dünyada öldürülmek sûretiyle, âhi-rette de azaba uğratarak zillete düşürür.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

اءَةٌ ,ifadesi (bir bildiri) وَأذََانٌ [12] َ [ Tevbe 9/1] ifadesinin merfû‘ olması gibi merfû‘dur. Ondaki iki ihtimal bunda da geçerlidir. Yine bu cümle kendisi gibi bir cümleye ma‘tūftur. Zeydün kā’imun ve ‘Amrun kā‘idün ( Zeyd ayaktadır ve Amr oturmaktadır.) cümlesinde Amr’ın Zeyd’e ma‘tūf olduğu söylenemeyeceği gibi, bu cümlenin berâ’etün ifadesine ma‘tūf olduğunu söylemenin de haklı bir izahı yoktur. Tıpkı emân ve ’atā kelimeri, îmân ve i‘tā anlamlarında olduğu gibi ezân da îzân yani bildirmek anlamındadır.

[13] Şayet“İlk cümle ile ikinci cümlenin anlamı arasında ne fark vardır?” dersen şöyle derim:İlkinde [Allah ve Resûlünün Müşriklerden] berî oldukları ke-sinleştirilmekte ikincide ise sabit olan bu durumun bildirilmesi gerektiği haber verilmektedir.

[14] Şayet“Neden [Allah ve Resûlünün üşriklerden] berî olduklarına dair nihaî ihtar kendileri ile antlaşma yapılan Müşriklerle ilişkilendirilmiş de bildiri “in-sanlar” ile ilişkilendirilmiştir?” dersen şöyle derim:Çünkü nihaî ihtar (berâ’e), kendileri ile antlaşma yapılmış olan kimselere, onlar içerisinde antlaşmayı boz-muş olanlara mahsus bir durumdur. Bildiri (ezân) ise antlaşma yapılsın yapıl-masın, antlaşmayı bozsun bozmasın bütün insanlar için geçerlidir.

[15] “Büyük hac” günü, arefe günüdür. Kurban bayramının ilk günü oldu-ğu da söylenmiştir, çünkü hac ibadeti, bu ibadetin tavaf, kurban kesme, tıraş olma, taş atma gibi çoğu fiili o gün tamamlanmaktadır. Nakledildiğine göre adamın biri Ali (r.a.)’ın devesinin yularını tutmuş ve ona, “Büyük hac günü nedir?” diye sormuş; o da, “Bu gündür. Rahat bırak hayvanımı!” demiş. İbn Ömer’den nakledildiğine göre Peygamber (s.a.)veda haccı esnasında kurban bayramının ilk günü cemerâtta durmuş ve “Bugün büyük hac günüdür.” buyur-muştur [ İbn Mâce, “Menâsık”, 66].

[16] Haccın “büyük” olarak nitelendirilmesinin sebebi, umrenin “küçük hac” olarak isimlendirilmesidir. Ya da Arafat’ta yapılan vakfe büyük hacdır, çünkü vakfe hac görevlerinin en büyüğüdür. Zira vakfe yapılmadığı zaman hac yapılmamış olmaktadır. Yine, bu gün ile kurban bayramının ilk günü kastediliyorsa, bunun sebebi, o gün yapılan fiillerin hac görevlerinin çoğunu teşkil etmesidir. Bu yüzden o gün, ‘büyük hac’ olmaktadır. Hasan-ı Basrî’den nakledildiğine göre ise “büyük hac” günü olarak isimlendirilmesinin sebebi, o gün Müslümanlarla Müşriklerin bir araya gelmeleri ve o günün Ehl-i Kitab’ın bayramlarına denk düşmesidir. O tarihten önce veya sonra bunlar hiç aynı güne denk düşmemiştir. Bu yüzden o güne, mümin kâfir herkes tazim etmiştir.

[17] Ezân kelimesinin geçişliliğini sağlayan Bâ’nın Enne’den [normalde ن ا يء iken] hazfedilmesi, hafiflik sağlamak içindir. İfade inna’llāh şeklinde kesre ile de okunmuştur; çünkü ezân kelimesi kavl (söz) anlamındadır.

[18] ُ ُ ُ -kelimesi, ya berî’ün (berîdir) ifadesinde niyet edi [ve Resûlü] وَرَlen mânaya ya da -kesreli- İnne ve isminin mahalline ma‘tūftur. أن’nin ismi-ne ma‘tūf olarak ya da Vav’ın ma‘a (birlikte) anlamında olması düşüncesiyle [ ُ َ ُ -şeklinde] mansup da okunmuştur. Bu durumda mâna, “O’nunla birlik وَرَte Resûlü de onlardan berîdir.” şeklinde olur. İfade, kendisine en yakın ifa-de [ כ ,mecrur olduğu için mecrur da okunmuştur. Mecrur okunuşun [اle-‘amruke (“Senin hayatın üzerine yemin ederim ki!” [Hicr 15/72]) gibi [“Resûlü üzerine yeminle Allah onlardan berîdir.” anlamında] kasem olması sebebiyle olduğu da söylenmiştir. Anlatıldığına göre bir bedevi, adamın birinin kelimeyi [“Allah, müşriklerden ve Resûlünden…” anlamına gelecek şekilde] mecrur okuduğunu işitince “Allah, Resûlünden berî ise ben de berîyim!” demiş. Adam, bedevinin yaka-sına yapışıp Ömer (r.a.)’ın huzuruna götürmüş. Bedevi o kişinin okuyuşunu Hazret-i Ömer’e anlatınca, Hazret-i Ömer adama Arap dilini iyi öğrenmesini emretmiş.

[19] İnkârdan ve haince davranmaktan “dönüş yaparsanız1, bu sizin için hayırlıdır. Ama yüz çevirir” de tövbe etmeye yanaşmazsanız ya da İs-lâm’dan ve antlaşmaya sadakatten yüz çevirmeye devam eder iseniz o zaman bilin ki Allah’ı geçemez, O’nun yakalamasından ve azabından kurtulamaz-sınız.

1 “ Tevbe ederseniz” şeklinde de ifade edilebilir; Müslüman, işlediği hataya / günaha tevbe eder; ancak Türkçede, insan hayatındaki ‘ din değiştirme’ gibi çok köklü değişiklikler için dönüş yapma tabiri kulla-nılmaktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

[20] Şayet“Yalnız antlaşma yaptığınız Müşriklerden’ ifadesi ‘ne’den istis-nadır?” dersen şöyle derim:Uygun olan, bu ifadenin “yeryüzünden dolaşın” ifadesinden istisna olmasıdır. Zira ayette Müslümanlara hitap edilmekte olup mâna şu şekildedir: “Bu, Allah ve Resûlünden antlaşma yaptığınız Müşriklere son ihtardır; onlara ‘Yeryüzünden dolaşın.’ deyin ama onlardan antlaşma yap-tıklarınız ve sonra bu antlaşmayı bozmamış olanlarla antlaşma sonuna kadar antlaşmaya riayet edin.” Buradaki istisna, önceki ifadeye ilave bir hususun zik-redilmesi (istidrâk) şeklindedir; adeta, önce antlaşmayı bozanlarla ilgili emir verilmiş, daha sonra, “Ama antlaşmayı bozmayanlara karşı antlaşmayı devam ettirin, onlara diğerleri ile aynı muameleyi yapmayın, yaşla kuruyu karıştırma-yın.” buyrulmuştur. “Allah elbette müttakîleri sever.” Yani takva, bu iki grubu bir tutmamakla ortaya çıkar, bu konuda Allah’tan korkun.

[21] “Size karşı antlaşmayı bozmayan” yani sizden hiç kimseyi öldürmeyen ve size hiç zarar vermemiş olan, “aleyhinizde kimseye” düşmanlarınıza “yardım etmeyenler” onlara destek olmayanlar müstesna. Nitekim Bekr oğulları ka-bilesi, Peygamber (s.a.)’inkoruması altında olan Huzâ‘a kabilesine saldırmış, Kureyşliler de onlara silah desteği vermişlerdi. Neticede Huzâ‘a kabilesinden Amr b. Sâlim Peygamber (s.a.)’inyanına gelip şu beyti okudu:

Muhammed! Allah’ın adı hürmetine sana hatırlatıyorumatalarımız ile atalarının kurduğu paktı!Doğrusu Kureyş sana ettiği vaatte durmadıseninle sıkıca bağladığı antlaşmanın bağını çözdü[ Kâbe’nin içi sayılan] Hatīm’de ibadet ederken gece gece üzerimize çullandı darükûda iken, secdede iken katletti bizleri!..

Bunu üzerine Peygamber Aleyhisselâm “Size yardım etmezsen muzaffer ol-mayayım!” buyurdu.

[22] ْ כُ ُ ُ ْ َ ْ َ Dāt ile lem yenkudūkum şeklinde de okunmuştur ki, “Sizinle yaptıkları antlaşmayı bozmamışlar.” anlamındadır. ْ ِ ْ َ إِ ا

ِ َ َ ifa-desi “Antlaşmayı onlara tam olarak uygulayın.” anlamına gelir. İbn Abbâs, “Kinâne kabilesinin bir kolu dokuz ay boyunca antlaşmaya sadık kalmış ve bu süre boyunca onlarla olan antlaşmaya riayet edilmiştir.” demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[23] İnseleha’ş-şehru (ay çıktı) ifadesi incerade’ş-şehru (ay tamamlandı, çıktı) ve senetün cerdâ’u (tam, eksiksiz sene) ifadeleri gibidir. “ Haram aylar” yani antlaş-mayı bozanlara yeryüzünden dolaşmaları için süre verilen aylar… “Müşrikleri öldürün” yani antlaşmayı bozan ve size karşı düşmana yardım eden Müşrikleri ister Harem’de ister harem dışında “bulduğunuz yerde” öldürün, “yakalayı”p esir edi“n”. el-Ahīz esir demektir. “Muhasara edin, sıkıştırın” bağlayın, ülkede istedikleri gibi hareket etmelerini engelleyin. İbn Abbâs’ın [v. 68/688] “Onların sıkıştırılması, muhasara edilmeleri, Mescid-i Harâm’a girmelerinin engellen-mesidir.” dediği nakledilmiştir.

[24] “Bütün gözetleme yerlerine” yani güzergâhtaki geçiş yerlerinde, kav-şaklarda onları gözetleyin. Külle (her) kelimesinin mansup olması, zarf olması sebebiyledir. Benzer bir durum, َ

ِ َ ْ ُ ْ َכَ ا ا ِ ْ ُ َ ن َ ُ ْ َ َ (onlar[ı azdırmak]için Senin dosdoğru yolunun üzerine çörekleneceğim!) [A‘râf 7/16] ayetinde de söz konusudur [Burada da כ ا denmemiştir].

[25] “Yollarını açın” esir alma, kuşatma ve sıkıştırmanın ardından onları salıverin ya da onlara ilişmeyin, onlardan geri durun. Tıpkı şairin dediği gibi:

Aç yolu, oraya fener kulesi inşa edene!

İbn Abbâs’ın [v. 68/688] bu ifadeyi “Onları bırakın Mescid-i Harâm’a gel-sinler.” şeklinde tefsir ettiği nakledilmiştir. “Allah gerçekten bağışlayıcıdır, merhametlidir.” Onların geçmişteki küfür ve ihanetlerini bağışlar.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[26] ٌ َ -ifadesi, gizli olup da anlamı açık [istecârake fii (herhangi biri) أَli] sayesinde yeterince anlaşılan şart fiili ile merfû‘dur. Cümlenin takdiri ve ini’stecârake ahadün (… herhangi biri senden aman dilerse) şeklindedir. Merfû‘ oluşu mübtedalıktan değildir, çünkü İn (eğer) edatı fiillerin başına gelen âmillerden olup fiil dışındaki kelimelerin başına gelmez. Anlam şöyledir:

“Belirtilen aylar geçtikten sonra aranızda antlaşma ve sözleşme bulunma-yan Müşriklerden herhangi biri sana gelir ve davet ettiğin tevhid inancını ve Kur’ân’ı dinlemek, senin peygamber olarak gönderilme sebebini anlamak isterse ve bunun için senden güvence isterse ona güvence ver ki “Allah kelâ-mını dinlesin”; onu düşünsün ve işin hakikatinden haberdar olsun. “Son-ra onu … ulaştır” bundan sonra onu, eğer Müslüman olmazsa, kendini güvende bulacağı beldesine ulaştır; sonra da eğer istersen onunla hıyanet ve aldatma olmaksızın, [mertçe] savaş. Bu hüküm her zaman için sabittir. Hasan-ı Basrî’nin “Bu, kıyamete kadar muhkemdir.” dediği; Sa‘îd b. Cü-beyr’in de şöyle dediği nakledilmiştir: Müşriklerden biri Ali (r.a.)’a gelmiş ve “İçimizden biri bu sürenin bitiminden sonra Allah kelâmını dinlemek için ya da başka bir ihtiyacı için Muhammed’in yanına gelecek olsa öldü-rülecek mi?” diye sormuş; “Hayır, çünkü Allah Teâlâ ‘Müşriklerden biri senden aman dilerse ona eman ver ki Allah kelâmını dinlesin. Sonra da onu emin olacağı yere kadar ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir toplum olmaları sebebiyledir.’ buyurmuştur.” demiştir. Süddî [v. 127/745] ve Dahhâk’ın [v. 105/723] ise, bu ayetin “Müşrikleri öldürün.” [ Tevbe 9/5] ayeti ile neshedildi-ğini söyledikleri nakledilmiştir.

[27] “Bu” yani bu durum; onlara güvence verme emri, “onların cahil bir kavim olmaları” ve İslâm nedir “bilmemeleri”, kendilerini davet ettiğin şeyden habersiz olmaları “sebebiyledir.” Bu yüzden, kendilerine güvence vermek ge-rekmektedir ki dinleyip gerçeği anlasınlar.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

[28] “Nasıl” ifadesi, kalpleri kin ve düşmanlıkla dolu olan Müşriklerin Pey-gamber (s.a.) nezdinde bir ahitlerinin olması durumuna dair inkâr ve yadır-gama anlamında bir soru ifadesidir. Yani burada, “Bu kimselerin ahitlerinin olması muhaldir, böyle bir şeyi asla beklemeyin, aklınızdan geçirmeyin, onları öldürme konusunda hiç düşünmeyin, tereddüt etmeyin!” buyrulmaktadır.

[29] Sonra istisna yapılarak “ Mescid-i Haram’ın yanında antlaşma yap-tıklarınız müstesna” denilmiştir, yani içlerinden Mescid-i Harâm’ın yanında antlaşma yaptıklarınız ve Kinâne oğulları ile Damre oğullarının yaptığı gibi bir ihanet kendilerinden sadır olmayanlar bu hükmün dışındadır; onları gözetle-tin, durumlarını inceleyin, fakat kendileri ile savaşmayın. “Size karşı dürüst oldukları sürece” yani antlaşmaya sadık kaldıkları sürece “siz de onlara dürüst davranın” onlara misliyle mukabele edin. “Allah elbette müttakîleri sever.” Yani [savaşmayıp] gözetlemek, müttakîlerin amellerindendir.

[30] “Nasıl” ifadesiyle Müşriklerin herhangi bir ahdinin olma ihtimalini tekrar yadırgamaktadır. Burada fiil, zaten malum olduğu için hazfedilmiştir. Benzeri şairin şu satırlarında da vardır:

Bana ölümün sadece kentlerde olduğunu bildirdiniz, ikiniz;Tümsek ve kör kuyuyken buralar, nasıl [öldü benim kardeşim]?!

Şair “Nasıl” derken, “Nasıl öldü peki?!” anlamını kasdetmiştir. Âyetteki “nasıl” da, “Bunların nasıl bir ahdi olabilir ki?!” anlamındadır. Zira onların durumu şudur: “Şayet onlar size galip gelseydi” daha önce o kadar söz verip yemin etmiş oldukları halde hiçbir antlaşma ve ahde bakmazlar, antlaşmayı sürdürmezlerdi. “Sizin hakkınızda ne bir yemin ne de bir sorumluluk gö-zetirlerdi!” Hiçbir antlaşmayı gözetmezlerdi. Bir görüşe göre buradaki illen ifadesi akrabalık, yakınlık anlamındadır. Hassân b. Sâbit (r.a.)’a [v. 60/680] ait şöyle bir şiir okunmuştur:

Hayatın üzerine yemin ederim ki, senin Kureyş’e yakınlığın,Ancak deve yavrusunun devekuşu yavrusuna yakınlığı kadar!

İllen kelimesinin ilâhen anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu kelime îlen şeklinde de okunmuştur ki yine ilâh anlamındadır. Cebrâ-îl ve Cebre-il ke-limelerinin de bu kelimeden geldiği söylenir. Yine, rahim kelimesi rahmân-dan türediği gibi, yakınlık anlamındaki el-âlü kelimesinin de îlden türediği söylenmiştir. En uygun olan, antlaşma anlamındaki illin sesi yükseltmek anlamında illden türemiş olmasıdır. Çünkü Araplar bir antlaşma yaptıkları zaman seslerini yükseltir ve bunu duyururlardı. Yine le-hû elîl (Onun inilti-si, çığlığı var.) denilir. Buradaki elîl kelimesi, sesi yükseltme anlamında enîn ile aynı anlamdadır. Kadın feryad u figan ettiğinde, de‘at elelehâ (Velvele yaptı.) denilir. Daha sonra her türlü antlaşma ve sözleşme için ill denilmiş-tir. Akrabalık da iki adam arasında sözleşmenin kurmadığı kadar güçlü bir bağ kurduğu için, ona da ill denilmiştir.

[31] “Sizi razı etmeye çalışıyorlar.” Bu yeni bir cümle başlangıcı olup, içleri ile dışlarının bir olmayışını nitelemekte, ahde vefa gösterip antlaşmada sebat etmiş olabileceklerine dair yadırgamayı onaylamaktadır. “Kalplerin imtina etmesi” ise içlerindeki kinin dillerinden dökülen güzel sözlere aykırı olması demektir.

[32] “Çoğu da fâsık” inatçı, ahde vefasız / sadakatsiz! Yani -bazı kâfirlerde yalan ve ihanetten uzak durma, ırza leke sürecek ve hakkında kötü konuşulma-sına sebep olacak şeylerden kaçınma gibi özellikler bulunduğu halde- bunlarda kendilerini alıkoyacak güzel nitelikler ya da engelleyecek bir karakter bulun-mamaktadır!

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

[33] “Allah’ın ayetlerini” yani Kur’ân’ı ve İslâm’ı “az bir pahaya” -ki bu, heva ve şehvet peşinde koşmaktır- “değişerek” -iştirâ / satma, istibdâl / değiş-tirme anlamındadır- “O’nun yolundan uzaklaştılar” kendileri döndüler ya da başkalarını engellediler. Bunların, Ebû Süfyân’ın [v. 31/652] toplayıp, yedirip içirdiği bedeviler olduğu da söylenmiştir. “Bunlardır işte, saldırganlar!” yani zulüm ve şirretlik konusunda nihaî sınırı aşanlar.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

[34] “Eğer” küfürden ve antlaşmayı bozmaktan “dönüş yaparlarsa” onlar sizin “ din kardeşlerinizdirler.” Mübteda [hum / “onlar”] tıpkı ْ ُ אءَ ا آ ُ َ ْ َ ْ َ نْ ِ َ ْ כُُ ا ْ ِ َ (“Babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, o takdirde, [bunlar] sizin din kardeşlerinizdir.” [Ahzâb 33/5]) ayetindeki gibi hazfedilmiştir.

[35] “Biz bu ayetleri açıklıyoruz” yani açıkça beyan ediyoruz. Bu ifade, antlaşma yapılan Müşriklerle ilgili hükümleri iyice düşünüp anlamaya ve bu hükümleri muhafazaya sevk ve teşvik kabilinden bir ara cümle olup, adeta şöyle denmektedir: Asıl bilen, bu hükümlerin açıkça beyan edilmesi üzerinde düşünen kimsedir.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

[36] “Dinize ta‘n ederlerse” yani dininiz hakkında ileri geri konuşur, dini-nizi ayıplarlarsa, “küfrün liderleri ile savaşın!” “Onlarla” demek yerine, açıkça “küfrün liderleri ile” buyrularak, bunların Müşrik iken antlaşmayı bozmakla, Araplar arasındaki vefakâr, değerli insanların âdetlerini bir kenara atıp inatçı ve azgın bir şekilde davranmış oldukları [belirtilmiş olmakta] ardından, iman edip namazı kılıp zekâtı vererek Müslümanların din kardeşi haline geldikleri, ama daha sonra gerisingeri dönüp İslâm’dan çıktıkları, böylece, söz verdikleri iman ve ahde vefa konusunda da antlaşmayı bozdukları, bir de kalkıp Allah’ın dinine taan ederek “ Muhammed’in dini kayda değer bir şey değil!” dedikleri, dolayı-sıyla “küfrün liderleri” oldukları, yani inkârda önde gelen öncüler oldukları, hiçbir kâfirin onları geçemeyeceği ifade edilmiş olmaktadır.

[37] Şöyle demişlerdir: Müslüman toplum içinde vatandaş olarak yaşayan bir gayrimüslim (zimmî), İslâm’a açıkça taan etse öldürülebilir; çünkü kendisi ile yapılan [vatandaşlık antlaşması / zimmet], dine taan etmemesini de içermekte-dir. Taan ederse ahdini bozmuş ve zimmetten çıkmış olur.

[38] “Çünkü onlar için yemin söz konusu değildir.” Eymân, yemînin çoğu-ludur. [ ْ ُ َ אنَ ْ ifadesi] Lâ îmâne le-hum şeklinde de okunmuştur ki “Onların أَimanları -yani islâmları- yoktur.” ya da “Dinden dönüp antlaşmayı bozduktan sonra onlara eman verilmez, bunun yolu yoktur.” anlamındadır.

[39] Şayet“Onlar hakkında nasıl önce “eğer yeminlerini bozarlarsa” de-nilerek yeminlerinin bulunduğu ifade edilmiş, daha sonra da yeminlerinin bulunmadığı söylenmiştir?” dersen şöyle derim:İlk ifadede onların zahiren ettikleri yeminler kastedilmiş, daha sonra da “Hakikatte onların gerçek bir ye-minleri yoktur, yeminleri yemin değildir.” denilmiştir. Ebû Hanîfe [v. 150/767] kâfirlerin yeminlerinin yemin olarak kabul edilmeyeceği konusunda bu ayeti delil göstermiştir. Şâfi‘î’ye [v. 204/819] göre ise kâfirin yemini geçerlidir. Mâna, “Onlar yeminlerine vefa göstermezler.” şeklindedir. Bunun delili ise, onların yeminlerinin “bozulmuş” olmakla nitelenmiş olmasıdır.

[40] “Belki son verirler” ifadesi “küfrün liderleri ile savaşın” ifadesi ile iliş-kilidir. Yani böylesine ağır bir suç kendilerinden sadır olduktan sonra [bile], bunlarla savaşma amacınız, savaşın onları vazgeçirmesi olmalıdır [silah bıraktık-ları anda savaş terk edilir]. Bu, Yüce Allah’ın ikram ve fazlının sınırsızlığından ve -dönüş yaptığı her seferinde- kötülük edene O’nun da rahmetiyle dönmesin-den kaynaklanmaktadır.

[41] “E’imme ( nasıl bir kelimedir?” dersen şöyle derim: Hemze’nin (أardından bir başka Hemze gelmiştir ve bu, Hemze mahreci ile Yâ mahreci ara-sından (beyne beyne) telaffuz edilir. Her iki Hemze’nin açıkça belirtilerek oku-nuşu (tahkik) de, Basra dilcilerine göre makbul olmasa da, meşhur bir kıraattir. Yâ’yı [eyimme şeklinde] açıkça seslendirmek ise kıraat değildir; böyle okumak câiz de değildir, kim açıkça böyle okursa dilbilgisi bakımından hata etmiş; kelimeyi bozmuş olur.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

نَ [42] ُ ِ א ُ نَ ,ifadesinde (?savaşmayacak mısınız) أَ ُ ِ א ُ ifadesinin ba-şına, savaşmanın olumsuzlanışını onaylamak üzere Hemze getirilmiştir. Anlam, müminleri etkili bir şekilde savaşa teşvik etmektir. Antlaşmada ettikleri “yemin-lerini bozan, Peygamberi yurdundan çıkarmaya yeltenen…” Darunnedve’de isti-şare edip onu Mekke’den çıkarmaya çalışmışlar fakat sonunda Allah’ın hicret izni vermesi neticesinde kendisi hicret etmiştir. “Düşmanlığı önce onlar başlatmışlar-dır” yani savaşı başlatan kendileridir. Zira Peygamber (s.a.)onlara aydınlatıcı bir kitap getirmiş, onlara meydan okumuş, ama Kur’ân’ın benzerini ortaya koymak-tan âciz kaldıkları için onunla boy ölçüşmekten yüz çevirip, savaş başlatmışlardır. Dolayısıyla, savaşı başlatan onlardır ve ilk başlatan daha zalimdir. O halde, onlara misliyle mukabele etmekten sizi alıkoyan nedir? Onlar size kötülük ettiği gibi sizi de onlara aynı şekilde karşılık vermekten alıkoyan nedir?!

[43] Allah Teâlâ müminleri bunlarla savaşmamaları konusunda kınamış, onları savaşa teşvik etmiş ve sonra, savaşı niçin teşvik ettiğini anlatmış; böyle-sine yemin bozan, peygamberi yurdundan çıkaran, hiçbir sebep yokken savaş başlatan kimselerin cevapsız, karşılıksız bırakılmaması gerektiğini, bunu yap-maktan geri duranların kınanacağını ifade etmiştir.

[44] “Yoksa onlardan korkuyor musunuz?” Bu ifade, korktuklarını onayla-makta ve bu konuda onları kınamaktadır. “Müminseniz, asıl korkmanız gere-ken, Allah’tır.” O halde, Allah’ın düşmanları ile savaşın, yani sahih bir imanın gereği, müminin sadece Rabbinden korkması, O’ndan başka hiçbir şeyi umur-samamasıdır. Bu, “O’ndan başka hiç kimseden korkmayan kimseler…” [Ahzâb 33/39] ayetinde de ifade edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

[54] Allah Teâlâ savaşmadıkları için müminleri kınadıktan sonra, onla-ra açıkça savaşma emri vererek “Onlarla savaşın.” buyurmuş ve kalpleri sebat bulsun ve niyetleri sahih olsun diye onlara, düşmanlarını onların elleriyle öl-dürerek azap edeceğini, esir ederek perişan edeceğini ve onlara zafer ve galibi-yet nasip edeceğini vaat etmiştir. “Bir mümin topluluğun içlerini ferahlatıp müminlerden bir topluluğun…” -Bu topluluk Huzâ‘a kabilesidir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Bunlar Sebe’den, Yemen’den birkaç sülale olup, Mekke’ye gele-rek Müslüman olmuşlar, Mekkelilerden şiddetli eziyet görmüşler, sonra Pey-gamber (s.a.)’e adam gönderip şikâyette bulunmuşlar, o da onlara, “Müjdeler olsun! Kurtuluş yakındır!” buyurmuştur.- “…kalplerindeki hıncı gidersin” on-lardan gördüğünüz kötülüklerden dolayı kalplerinizde oluşan öfkeyi gidersin. Allah Teâlâ bütün bu vaat ettiği hususları gerçekleştirmiştir. Bu da O’nun elçisi olan Peygamber (s.a.)’in peygamberliğinin sıhhatine delildir.

[46] “Allah dilediğinin tövbesini kabul ediyor.” Bu ifade yeni bir söz baş-langıcı olup Allah Teâlâ Mekkelilerden bazılarının küfürden tövbe edeceği-ni haber vermektedir. Gerçekten de böyle olmuş, Mekke’den bazı kimseler Müslüman olmuş, hatta gayet iyi Müslümanlar olmuşlardır. Yetûbu ifadesi başında bir “En” gizli olduğu ve tövbenin, mâna itibariyle [savaş] emrin[in] ortaya çıkartacağı şeyler arasına girdiği [yani “Savaşın ki Allah … ve bazılarının tövbesini kabul etsin.” anlamında olduğu] düşünülerek, ve yetûbe şeklinde mansup da okunmuştur.

[47] “Allah mutlak ilim ve hikmet sahibidir.” Olanları bildiği gibi ola-cakları da bilir, ancak hikmetin gerektirdiğini yapar.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[48] Em (yoksa) önceki ifadeden bağımsızdır (munkatı‘). Hemze ise böyle sanılmış olmasını kınamaktadır. Mâna şöyledir: İçinizden halis olanlar, yani Allah yolunda sırf Allah rızası için cihâd eden ve Peygamber (s.a.)’i ve mü-minleri engellemeye çalışanları içli dışlı dost, yani sırdaş edinmeyen kimselerin -Allah bunlardan razı olsun- kimler olduğu ortaya çıkıncaya kadar, elbette ol-duğunuz hal üzere bırakılacak değilsiniz!

[49] Lemmâ beklenti ifade eder ve bütün bunların açığa çıkmasının bek-lendiğini, dinlerini Allah’a halis kılamayan kimselerin muhlislerden ayırt edi-leceğini ifade eder.

وا [50] ُ ِ َ ْ َ وا ,ifadesi (ve edinmeyen) وَ ُ َ א (cihâd eden) cümlesine ma‘tūf olup onunla aynı sıla ifadesinin kapsamındadır. Sanki “Allah içinizden ihlaslı olup cihâd eden ve Allah’tan gayrı sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarınca-ya kadar” denilmiştir. Velîce kelimesi, tıpkı dehīlenin dehale fiilinden türemesi gibi velece fiilinden fe‘île vezninde türetilmiştir. [Mot-a-mot “Henüz Allah bilme-den” ifadesindeki] “bilgi yokluğu”ndan maksat, bilinenin yokluğudur. Tıpkı, mâ ‘alima’llāhu minnî mâ kīle fiyye (Hakkımda söylenenleri Allah benim hakkımda bilmemektedir.) ifadesi gibi ki “Hakkımda söylenenler benden sadır olmamış-tır.” demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

[51] “Müşriklerin hakkı yoktur” yani “Allah’ın mescidini onların imar et-mesi” doğru olmaz. “Allah’ın mescidi” ifadesi ile Mescid-i Harâm kastedil-miştir. Bunun delili, “ve Mescid-i Harâm’ın imarı…” [ Tevbe 9/19] ayetidir. Mescidin çoğul okunuşunun ise iki izahı vardır. İlkine göre [mescitler” ifadesi ile] Mescid-i Harâm kastedilmiş, fakat burası bütün mescitlerin kıblesi olduğu için, çoğul olarak mesâcid kelimesi kullanılmıştır. Buna göre, orayı imar eden kimse, bütün mescitleri imar etmiş gibi olmaktadır. Ayrıca Mescid-i Harâm’ın her bir parçası secde yeridir [mesâcid / secde yerleri]. İkincisine göre ise mesâcid ile cins kastedilmiştir. Buna göre Müşrikler mescid cinsini imar etmeye uygun değillerse, bu cinsin öncüsü ve ilki olan Mescid-i Harâm’ı imar etmeye uygun olmayışları haydi haydi bu hükmün kapsamına girer. Zira bu ifadede kinaye üslubu kullanılmıştır. Nitekim “Falanca Allah’ın kitaplarını okumaz.” dediğin zaman, onun Kur’ân okumasını, “ Kur’ân okumaz” demekten daha etkili bir şekilde olumsuzlamış olursun.

[52] Şâhidîne (şahitken) ifadesi ya‘murû (imar ederler) fiilindeki Vav’dan haldir. Mâna, “Onların iki zıt şeyi bir arada bulundurmaları, yani bir taraf-tan Allah’a ibadet mekânlarını imar ederken diğer taraftan da Allah’ı ve O’na ibadeti inkâr etmeleri olacak şey değildir.” şeklindedir. Kendi inkârlarına şa-hitlik etmelerinin anlamı ise, küfürlerinin açık seçik ortada olması, putları-nı Kâbe’nin etrafına dikmiş olmaları, “İçerisinde günah işlemiş olduğumuz kıyafetlerle tavaf etmeyiz.” deyip, Kâbe’yi çıplak tavaf etmeleri ve tavafın her bir şavtında putlara secde etmeleridir. Kendi inkârlarına şahitlik etmelerinin, [ Kâbe’nin çevresinde] “Buyur Allah’ım buyur! Senin ortağın yoktur! Bir tek or-tağın vardır; o da, onun sahip oldukları da yine Senin mülkündür!” demeleri olduğu da söylenmiştir.

[53] Söylendiğine göre Ensâr ve Muhacirler Bedir esirlerine yönelip şirk koşmaları sebebiyle onları kınamışlar. Ali (r.a.) da [henüz müslüman olmayan ve Bedir esirleri içinde yer alan] Abbâs’ı, Peygamber (s.a.) ile savaşmakla ve akrabalık bağlarını koparmakla suçlamış, kendisine oldukça ağır sözler söylemiş. Bunun üzerine Abbâs, “Bizim sadece kötülüklerimizi anıyor, fakat iyiliklerimizi gizli-yorsunuz!” demiş. Ali (r.a.) da “Sizin iyilikleriniz de mi var?!” diye sorunca [esir Müşrikler] “Evet, biz sizden daha çok ödüle layığız! Zira biz Mescid-i Harâm’ı imar eder, Kâbe’nin muhafızlığını yapar, hacılara su dağıtır, darda kalana el uzatırız.” demişler. Ayet bunun üzerine inzâl edilmiştir.

[54] “Bunların” Mescid-i Harâm’ı imar etmek, Kâbe’nin muhafızlığını yapmak, hacılara su dağıtmak ve darda kalana el uzatmak gibi “amelleri boşa gitmiştir.” İnkâr -ya da büyük günah- böylesine sabit ve sağlam amelleri bile bunları takiben yapıldığında boşa çıkardığına göre bunlarla birlikte yapıldığın-da ne olur bir düşün! Nitekim Allah Teâlâ “kendi kâfirliklerine şahitlik ede-rek” ifadesinde [alenî inkârı] onların hali kılarken buna işaret etmiş; “Mescid-i Harâm’ı imar etmek” ile “kendi kâfirliğine şahitlik etmek” fiillerini [güya] aynı anda kendilerinde bulundurduklarını, oysa böyle bir şeyin imkânsız ve yanlış olduğunu göstermiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

[55] “Allah’ın mescitlerinin bakımını ancak… üstlenebilir.” Mesâcida’llāhi ifadesi tekil olarak mescida’llāhi şeklinde de okunmuştur. Anlam, “Mescitlerin bakımını ancak şu kimselerin yapması doğru olur; ancak bunların yaptığı imar ve bakım kayda değer.” şeklindedir. Mescitlerin i‘mârı, tamir gereken yerlerin tamir edilmesini, süpürülüp temizlenmesini, kandillerle aydınlatılmasını, ta-zim edilmesini, ibadet ve zikirle ihya edilmesini ihtiva eder ki zikrin kapsamına ilim tedrisi de girer. Hatta ilim tedrisi zikrin en büyük ve önemli olanıdır. Mes-citlerin boş konuşmalardan ve mescitlere yakışmayacak sözlerden arındırılması da bu kapsamdadır.

[56] Peygamber (s.a.)’in, “Ahir zamanda ümmetimden öyle kimseler gele-cek ki mescitlere gidecekler, halkalar kurup oturacaklar fakat tüm konuşma-ları dünya ve dünya sevgisi üzerine olacak. Onlarla birlikte oturmayın. Zira Allah’ın onlara ihtiyacı yoktur!” buyurduğu nakledilmiştir. Yine “Mescitlerde konuşmak tıpkı hayvanın kuru otu [hızlı ve kolayca] yiyip bitirdiği gibi iyilikle-ri yiyip bitirir.” buyrulmuştur. Peygamber (s.a.)buyurmuştur ki: “ Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Benim yeryüzünde evlerim mescitlerdir. Beni orada ziyaret edenler, oraları imar edenlerdir. Kendi evinde temizliğini yapıp sonra evimde beni ziyaret eden kimseye müjdeler olsun! Zira ziyaretçiye ikramda bulunmak ziyaret edilene düşen bir borçtur.” Yine Peygamber (s.a.)’in “Kim mescide ısı-nır, orada rahat ederse Allah da ona ısınır.” buyurduğu nakledilmiştir. Ayrıca “Bir kimsenin düzenli olarak mescide gittiğini görürseniz, mümin olduğuna şahitlik ediniz.” [ İbn Mâce, “el-Mesâcid ve’l-cemâ’ât”, 19] buyurmuştur. Enes b. Mâ-lik (r.a.) [v. 93/712] Peygamber (s.a.)’in “Kim bir mescitte bir kandil yakarsa, o kandilin ışığı o mescidi aydınlatmaya devam ettikçe melekler ve Hamele-i Arş1 onun için istiğfarda bulunurlar.” buyurduğunu nakletmiştir.

[57] Şayet“[Neden ayette sadece ‘Allah’a iman’ şartı konulmuş da Peygambere iman-dan söz edilmemiştir.] Peygambere iman şartı da konulsa olmaz mıydı?” dersen şöyle derim:Peygambere imanın Allah’a imanın ayrılmaz bir parçası olduğu gayet net ve yaygın olarak bilindiği için böyle denilmiştir. Zira kelime-i şeha-det, ezan, kāmet ve diğer iman ifadeleri bu iki imanı birbirinden ayrılmaz iki parça olarak, sanki tek bir şeymiş gibi birlikte ifade etmektedirler. İşbu sebeple, ayette zikredilen Allah’a imanın kapsamına, Peygamber (s.a.)’e iman da gir-mektedir. Ayette namazın kılınmasından ve zekâtın verilmesinden söz edilmiş olmasının, Peygambere imana zaten delâlet ettiği de söylenmiştir.

1 Arş’ı taşıyan melekler. Taht anlamındaki Arş, Allah Teala’nın evren üzerindeki mutlak hâkimiyetinin sembolü ise, hamele-i arş da kâinatta ilâhî hükümranlığın nüfuz ve işleyişini sağlayan melekleri ifade ediyor demektir. Hûd 11/7’ye göre Arş evrenin daha ilk aşamasında kâinat ‘su’dan ibaret iken mevcuttu ve Hâkka 69/17’ye göre, son aşamasında da mevcut olacaktır. / ed.

[58] Şayet“Ayette nasıl ‘Allah’tan başkasından korkmazlar’ de.nilmiştir, zira mümin de tehlikelerden korkar; korkmaktan kendini alamaz?” dersen şöyle derim:Bu, dinî konulardaki korku ve takvadır. Müminin herhangi bir korku sebebiyle Allah rızasını başkasının rızasına tercih etmemesi, karşısına biri Allah hakkı diğeri kendi nefsinin hakkı olan iki durum çıktığında Allah’tan korkması ve Allah hakkını kendi hakkına tercih etmesidir. [İlk müminlerin hâlâ] putlardan korktukları ve onlardan bir şey umdukları, bu yüzden korkularını gidermek murat edildiği de söylenmiştir.

[59] “İşte bunların, doğru yolda gidenlerden olmaları umulur.” Bu, Müş-riklerin hidayet konumundan uzak olduklarını ifade etmekte; büyük gördük-leri, övündükleri ve sonucunda mükâfat umdukları amellerinden faydalanma beklentilerini bitirmektedir. Zira burada buyrulmaktadır ki; iman edip de-haşyet ve takva hisleri ile dolu bir mümin olarak- şeriata uygun amel eden kimselerin doğru yolda gidiyor olmaları bile ‘asâ (ola ki) ile le‘alle (belki) arası bir durumdayken, Müşrikler nasıl olur da kendilerinin doğru yolda oldukları ve Allah katında en güzel karşılığa nail olacakları konusunda böylesine emin olabilirler?! Bu ve benzeri ifadelerde müminlere yönelik de bir lütuf bulun-maktadır. Zira burada korku ümide üstün tutulmuş ve [ilâhî rahmete tamah edip korkuyu terkederek] Allah’a karşı aldanmak reddedilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

[60] Sikāye (su ikramı) ve ‘imâre (imar, bakım) kelimeleri sekā ve ‘amere fiillerinden mastardır; es-sıyâne ve el-vikāye (koruma) kelimelerine benzerler. Burada hazfedilmiş bir ifade olmalıdır ki o da, e-ce’altüm ehle sikāyeti’l-hâcci ve ‘imârati’l-mescidi’l-harâmi ke-men âmene bi’llâhi (Hacılara su veren ve Mescid-i Harâm’ın bakımını yapan kimseleri iman eden… kişiyle bir mi tutuyorsu-nuz?!) şeklindedir. Nitekim İbnü’z-Zübeyr [v. 73/692] ve -kurrâdan- Ebû Vecze es-Sa‘dî’nin [v. 130/747] sükāte’l-hâcci ve ‘amerate’l-mescidi’l-harâmi (hacılara su veren ve Mescid-i Harâm’ın bakımını yapanlar) şeklinde okumuş olmaları bu anlamı doğrulamaktadır. Burada anlam, Müşriğin mümine benzerliğini red-detmek, Müşriklerin boş amellerinin müminlerin sabit amelleri ile benzeşme-diğini, bir ve eşit olmadığını ifade etmektir. Yine ayette onların bu ikisini bir-birine eşit tutmaları, küfür şeklindeki zulümlerinin ardından ikinci bir zulüm olarak ifade edilmiştir.

[61] Rivayete göre Müşrikler Yahudilere, “Biz hacılara su ikram eder, Mes-cid-i Harâm’ın bakımını yaparız. Şimdi biz mi daha faziletliyiz yoksa Muham-med ve beraberindekiler mi?” diye sormuşlar; onlar da “Siz daha faziletlisiniz.” diye cevap vermişlerdir.

[62] Söylendiğine göre Hazret-i Ali (r.a.) [ Mekke’deki] Abbâs’a “Amca! Hic-ret edip, Peygamber (s.a.)’in yanına gelsenize!” demiş; o da, “Biz hicretten daha faziletli bir konumda değil miyiz? Allah’ın evini ziyaret eden hacılara su ikram eder, Mescid-i Harâm’ın bakımını yaparız!” diye cevap vermiş. Bu ayet inin-ce de “Artık sikāye görevini terketmemiz gerektiğini düşünüyorum.” demiş. Peygamber (s.a.)ise “Sikāyeye devam edin, bu görevde sizin için hayır var.” buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

[63] Bunlar “Allah katında” sikāye ve imâre görevlerini yapanlardan “daha hayırlıdır ki felaha erecekler de bunlardır.” Kurtuluş size değil bu kimselere mahsustur. ْ ُ ُ ُ (Onları müjdeler.) ifadesi şeddeli de şeddesiz de okunmuş-tur [yubşiruhum / yubeşşiruhum]. Müjdeye konu olan şeyler [yani rahmet, rıdvân ve cennât], her türlü nitelemenin ve tarifin ötesinde hususlar olduğu için nekire olarak ifade edilmiştir. Bu müjdenin hususan muhacirler hakkında olduğu İbn Abbâs’tan nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[64] Mekke’nin fethinden önce, iman etmiş kimselerin imanı ancak hicret edip kâfir akrabaları ile irtibatını koparmakla tamamlanmış oluyordu. Bu yüzden, Müslümanlar “Ya Resûlallah! Eğer din konusunda bize muhalif olanları terk edersek o zaman ana-babalarımızı, evlatlarımızı, aşiretlerimizi bırakacağız, ticaretimiz elimizden gidecek, mallarımız heba olacak, evleri-miz tahrip edilecek ve perişan olacağız!” demişler; ayet bunun üzerine nâzil olmuş, onlar da hicret etmişlerdir. [Hicret ettiklerinde] evlatları, babaları, kar-deşleri ya da diğer bazı akrabaları yanlarına gelir, fakat onlar bu yakınlarına iltifat etmez, onları ağırlamaz ve onlara infakta bulunmazlardı. Daha sonra kendilerine bu konuda ruhsat verilmiştir. Bu ayetin irtidat edip Mekke’ye geri dönen dokuz kişi hakkında nâzil olduğu, Allah Teâlâ ’nın işbu kimselerle işbirliği yapmayı, onları velî edinmeyi yasakladığı da söylenmiştir. Peygamber (s.a.)’in “Hiçbiriniz Allah için sevip, Allah için buğzetmedikçe, kendine en uzak insanı Allah için sevip kendisine en yakın insana Allah için buğzetme-dikçe imanın tadını alamaz.” buyurduğu nakledilmiştir.

[65] ْ ُכُ َِ َ kelimesi‘aşîratükum ve ‘aşîrâtükum şeklinde okunmuştur.

Hasan-ı Basrî ‘aşâ’irukum okumuştur.

[66] “O zaman, Allah, (azap) emrini getirinceye kadar bekleyedurun!” Bu ifade bir tehdit olup İbn Abbâs’tan, burada Mekke fethinin kastedildiği nakledilmiştir. Hasan-ı Basrî’den ise, “Bu dünyada veya âhiretteki bir ceza-dır”. görüşü nakledilmiştir. Bu ayet, daha şiddetlisini göremeyeceğin kadar şiddetli bir tehdittir; [sımsıkı bağladıkları] din aktını gevşetmek ve dinin kesin olan ‘ip’i üzerinde yalpalamak gibi durumlarını adeta insanların yüzüne vurmaktadır. En takvalı, en vera‘lı olan bile elini vicdanına koyup düşün-sün, acaba Allah’ın zâtı[nı tenzih] ve O’nun dinine sıkıca bağlanma konusun-daki salābet-i diniyyesi, dinin hoşlandığı şeyleri ana-babasına, evlatlarına, kardeşlerine, yakınlarına, malına, yerine-yurduna ve diğer tüm dünyalık-larına tercih edecek, bütün bunlardan din için vazgeçecek kadar sağlam ve güçlü müdür, yoksa en basit bir maslahatı bile kendisini Allah’tan alıkoy-makta, ‘hangi tarafının daha uzun olduğunu’ bilemez halde şaşakalmakta, Şeytan kendisini aldatıp, dinî nailiyetlerin en büyüklerinden mahrum ettiği halde, ‘sanki burnuna bir sinek konmuş da onu uzaklaştırıyormuşçasına’ hiçbir şeyi umursamamakta mıdır!?

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

[67] Mevâtınu’l-harb, çeşitli savaş sahneleri, savaş pozisyonlarıdır. Şair şöyle demiştir:

Nice savaş hengâmı var ki ben olmasaydım yuvarlanıp gitmiştin! Eşyasıyla birlikte dağın başından yuvarlandığı gibi insanın.

Mevâtının gayr-i munsarif olması, çoğul olmasından ve tekili olmayan bir formda olmasındandır. Âyette ifade edilen “birçok savaş meydanı” ifade-sinden maksat, Bedir, Kurayza, Nadîr, Hudeybiye, Hayber ve Mekke fethi olaylarıdır. Şayet“Zaman ve mekân ifadesi yani yevme Huneynin (Huneyn günü) ayette nasıl mevâtın kelimesine atfedilmiştir?” dersen şöyle derim:Ve yevme Huneynin derken, ve mevtınu yevmi Huneynin (Huneyn günündeki savaş meydanı) ya da fî eyyâmi mevâtıne kesîratin ve yevme huneynin (birçok savaş meydanı günleri ve Huneyn günü) kastedilmektedir. Mevâtın ile vaktin kastedilmiş olması da mümkündür; tıpkı maktelü’l-Huseyn ifadesiyle Haz-ret-i Hüseyin’in öldürüldüğü günün kastedilmesi gibi. Ancak yevme Huney-nin bu açıktaki kelime [’deki zarfiyet] ile değil, gizli bir fiille mansup olması gerekir. Bunu gerektiren de iz a‘cebetküm (Hani kendinizi beğenmenize yol açmıştı.) ifadesinin yevme Huneynden bedel olmasıdır. Zira iz a‘cebetküm ifadesini nasp eden şeyin de bu durum [zarfiyet] olduğunu düşünürsen doğ-ru olmaz, çünkü bütün bu savaş meydanlarında müminlerin kendilerini beğenmesine sayı çoklukları sebep olmuş değildi, zaten savaşların tamamın-da sayıca fazla değillerdi. Bu durumda, geriye bu ifadeyi nasp edenin ona mahsus bir fiil olması kalmaktadır. Tabiî, iz (hani) ifadesini gizli bir üzkur (hatırla) fiili ile nasp edersen başka.

[68] Huneyn, Mekke ile Tāif arasında bir vadidir. Bu savaş, Mekke fethine katılan on bin kişilik gruba Mekkeli olup da fetihten sonra azat edilerek mümin olan iki bin kişilik grubun (tulekā’) da katılmasıyla oluşan İslâm ordusu ile -diğer Arapların da katıl[arak sayıyı arttır]dığı- dört bin kişilik Hevâzin ve Sakīf ordusu arasında gerçekleşmiştir. İslâm ordusu çok kalabalık imiş, hatta iki ordu karşılaş-tığı zaman, Müslümanlardan biri “Bugün asla sayı azlığından dolayı yenilmeyiz!” demiş, fakat bu söz Peygamber (s.a.)’inhoşuna gitmemiştir. Bunu Peygamber (s.a.)’indediği de Hazret-i Ebû Bekr’in dediği de söylenmiştir. İşte “Hani, sayısal çokluğunuz böbürlenmenize yol açmıştı.” ifadesi bu olaydan söz etmektedir. İki ordu şiddetli bir çarpışmaya girmiş, Müslümanlar sayılarının çokluğuna aldan-mışlar ve zaferi verenin asker çokluğu değil Allah olduğunu unutmuşlar, sonuçta hezimete uğramışlar ve ordunun dağılan parçaları soluğu Mekke’de almışlardı. Bir tek Peygamber (s.a.)karargâhında sarsılmadan kalmıştır. Yanında da sadece devesinin yularını tutan amcası Abbâs [v. 32/653] ve amcaoğlu Ebû Süfyân b. el-Hâris [v. 20/641] vardı. Tek başına bu durum bile onun cesaret ve sükûnetinin ne kadar fazla olduğunu göstermeye yeter ki bu da onun peygamberliğinin de-lillerinden biridir. O esnada Peygamber Aleyhisselâm “Ya Rabbi! Vaat ettiğin şeyi bana ver.” diye dua ediyor ve gür sesli bir zât olan Abbâs’a, “İnsanlara duyuru yap.” diyordu. O da önce boy boy, kabile kabile Ensārîleri çağırmış, daha sonra “Ey Hudeybiye’de o ağaç altında biat edenler! Ey Bakara sûresinin sonunda övü-lenler!” diye bağırmış, sonuçta bütün Müslümanlar tekvücut olarak Peygamber (s.a.)’inçevresinde “Lebbeyk! Lebbeyk!” nidalarıyla toplanmışlar ve melekler ala-ca atlar üzerinde beyaz kıyafetlerle inmişler. Peygamber (s.a.)de Müslümanların nasıl [canla başla] savaştıklarına bakarak “İşte şimdi kızıştığı andır tandırın!” demiş ve eline bir avuç toprak alıp düşmana doğru fırlatmış ve “ Kâbe’nin Rabbine ye-min olsun ki yenilecekler!” buyurmuştur. [Daha sonra olayı anlatan] Hazret-i Abbâs “Şu anda bile Peygamber (s.a.)’inonların peşinden devesini nasıl mahmuzladığı-nı görür gibi oluyorum!” demiştir.

[69] ْ َ ُ א رَ َ ِ (bütün genişliği ile) ifadesinde Mâ, mastar Mâ’sıdır, Bâ ise ma‘a (beraber) anlamındadır; “bütün genişliği ile birlikte” demektir. Hakiki anlamı ise, mültebiseten bi-ruhbihâ (genişliğini kuşanmış olarak) şeklindedir. Zira burada câr ve mecrûr [bi-mâ] hal konumundadır ve bu kullanım tıpkı de-haltü ‘aleyhi bi-siyâbi’s-sefer (Onun yanına sefer elbisesi ile girdim.) ifadesinin mültebisen bi-hâ lem ehullehâ (sefer elbisesi üzerimde olduğu halde, onu çıkar-madan) anlamında kullanılması gibidir. Âyette mâna, “Son derece korktuğu-nuz için kaçacak yer bulamadınız; adeta yeryüzü size dar geldi!” şeklindedir. “Sonra arkanızı dönüp kaçmıştınız” yani hezimete uğramıştınız!

[70] ُ َ َ כِ َ ifadesi, müminleri sayesinde sükûnet ve güvene ulaştıkları ilâhî rahmet anlamındadır. “Ve müminlerin” yani hezimete uğrayanların “üzeri-ne…” Bunların, herkes kaçarken Peygamber (s.a.)ile birlikte kalıp sebat gös-terenler olduğu da söylenmiştir. “Ordular” yani melekler “indirmiştir.” Bunlar sekiz bin melek imiş. Beş bin olduğu veya on altı bin melek olduğu da söylen-miştir. “Ve nankörce inkâr edenlere” ölüm, esaret, kadın ve çocukların köleleş-tirilmesi şeklinde “azap etmişti.”

[71] “Sonra Allah, bunun ardından dilediklerinin tövbesini kabul eder” yani bundan sonra düşman içerisinden bazı kimseler Müslüman ol-muşlardır. Rivayete göre bunlardan bazıları gelip müslüman olarak Pey-gamber (s.a.)’e biat etmişler ve “Ya Resûlallah! Sen insanların en hayırlısı, en iyisisin. Bizim ailelerimiz ve evlatlarımız esir edilip köleleştirildi, mal-larımız alındı!” demişlerdi. -Söylendiğine göre o gün altı bin kişi esir edi-lip köleleştirilmiş, sayısız deve ve koyun da ganimet alınmıştı.- Peygamber (s.a.)de “Benim sahip olduğum, işte şu gördüğünüzdür; sözün en hayırlısı en doğru olanıdır. Şimdi seçim yapın! Ya köleleştirilen eşleriniz ve çoluk ço-cuğunuz ya da mallarınız.” buyurmuş, onlar da “Biz soyumuzu hiçbir şeye değişmeyiz.” demişler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.)kalkıp [Müslümanlara hitaben]: “Bu kimseler Müslüman olup yanımıza gelmiş bulunmaktalar. Ben de onları köleleri ya da malları alma konusunda muhayyer bıraktım, fa-kat onlar nesillerine hiçbir şeyi değişmeyeceklerini söylediler. Şimdi, kimin elinde ne varsa ve vermeyi arzu ederse versin, kim de vermek istemezse bize borç olarak versin, sonuçta biz ganimet elde edince onun yerine veririz!” buyurmuş. Onlar da “Razı olduk, kabul ettik.” demişler. Peygamber (s.a.), “Bilmiyorum, belki içinizden razı olmayanlar vardır, gidin büyüklerinize haber verin, kararı bize bildirsinler.” demiş, sonuçta büyükleri de razı ol-dukları yönünde karar bildirmişlerdir [Buhārî, “Itk”, 12].

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

[72] Neces (pislik) kelimesi mastardır, necise necesen, kazire kazeran şek-linde ifade edilir. Anlamı “pislik sahibi” demektir. Çünkü Müşrikler şirk koşmaktadırlar; şirk de pislik konumundadır. Ayrıca onlar temizlenmez, gusletmez, diğer necasetlerden de arınmazlardı, necasetler onların ayrılmaz parçası (elbisesi) gibiydi. Ya da onların pis olarak nitelenmelerinde mübala-ğa maksadıyla bizzat kendileri pislik olarak nitelenmiştir. “Bunlar bir bütün olarak (bi-a‘yânihim), tıpkı köpek ve domuz gibi necistir.” dediği İbn Ab-bâs’tan nakledilmiştir. Hasan-ı Basrî’nin de, “Kim bir Müşrikle el sıkışırsa abdest alsın.” dediği nakledilmiştir. Ancak mezhep imamları bu iki görüşün aksini benimsemişlerdir.

[73] Neces kelimesi Nûn’un kesresi ve Cîm’in sükûnu ise nics şeklinde de okunmuştur ki bu okunuşta mevsūf hazfedilmiş olup adeta, inneme’l-müşrikû-ne cinsün nicsün ( Müşrikler pis bir cinstir.) ya da darbun nicsun (Pis bir türdür.) şeklindedir. Nics genelde rics (pislik) kelimesine tâbi olarak kullanılır; yani ke-bidden türeyen kibd gibi, necisin hafifletilmişi olarak.

[74] “Onun için, bu yıllarından sonra” yani bu yıl yapacakları hacdan sonra “ Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar” Cahiliye döneminde yaptıkları gibi hac ve umre yapmasınlar. Bu, Hazret-i Ebû Bekr’in hac emîri olarak görev-lendirildiği hicretin dokuzuncu yıl haccı olup, Ebû Hanife ve arkadaşlarının görüşü budur. Ali (r.a.)’ın Müşriklere nihaî ihtarı [berâ’e] okuduğu sırada söy-lediği “Dikkat edin! Bu senemizden sonra artık hiçbir Müşrik hac yapmaya-cak!” şeklindeki sözü de buna delâlet eder. Bu görüş sahiplerine göre Müşrik-lerin Mescid-i Harâm’a ve diğer mescitlere girmelerine engel olunmaz. Şâfi‘î Rahimehu’llāh’a [v. 204/820] göre sadece Mescid-i Harâm’a girmelerine engel olunur. Mâlik Rahimehu’llāh’a göre [v. 179/795] hem Mescid-i Harâm’a hem diğer mescitlere girmelerine engel olunur. Atā b. Ebû Rebâh’tan [v. 114/732] “Mescid-i Harâm’dan maksat harem bölgesidir ve Müslümanlar Müşrikle-rin buraya girmelerine izin vermemelidir. Müşriklerin buraya yaklaşmalarını yasaklamanın anlamı, müminlerin onları buraya sokmamalarıdır.” şeklinde bir görüş nakledilmiştir. Kastedilenin, Mescid-i Harâm’ı sahiplenmekten, oranın işlerini yapmaktan alıkonulmaları, bu görevlerden el çektirilmeleri olduğu da söylenmiştir.

[75] “Fakir kalmaktan korkarsanız” yani Müşriklerin hac yapmalarına en-gel olunması sebebiyle fakir düşmekten, onların gelmesiyle elde ettiğiniz ka-zançtan mahrum kalmaktan korkarsanız, “Allah -dilerse- yakında kendi lütfu ile sizi zenginleştirir” yani fazl u ihsanı ile bir başka yoldan sizi zenginleştirir; gökyüzünden bereket yağdırır, onunla zenginliğinizi çoğaltır. Nitekim [Yemen bölgesinden] Tebâle ve Cüraş beldelerinin halkı Müslüman olmuş, Mekke’ye erzak ve sair şeyler getirmişler ve bu, müminler için, Müşriklerin getirmeme-leri sebebiyle fakirleşmekten korktukları maldan çok daha fazlasını sağlamıştır. İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre şeytan müminlerin kalplerine korku salarak “Peki, nereden bulup da yiyeceksiniz?” demiş; sonuçta Allah Teâlâ Ehl-i Kitap ile savaşmayı emretmiş ve müminleri cizye ile zenginleştirmiştir. Allah’ın onları çeşitli beldelerin fethi ve ganimetlerle zenginleştirdiği de söylenmiştir.

[76] Ayleten (fakirlik) kelimesi â’ileten şeklinde de okunmuştur ki bu du-rumda ya el-âfiye gibi mastar anlamında ya da hâlen â’ileten (zorluk / sıkıntı veren hal) anlamındadır.

[77] Allah “dilerse” yani, hikmet sizi zenginleştirmeyi gerektirirse ve bun-da dininiz açısından size maslahat olursa. “Allah gerçekten" haliniz hakkında mutlak ilim ve hikmet sahibidir.” Ancak hikmet gereği ve doğru olarak verir ya da vermez.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

אبَ [78] ْכِ ا ا ُ أوُ َ ِ ا َ ِ (Kendilerine kitap verilmiş olanlardan) ifadesi, ve kapsamındaki ifadelerin [“Allah’a ve ‘Son Gün’e iman etmeyenlerle, Allah ا

ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayanlarla ve hak dini din edinmeyenlerle” ifadesinin] beyanı mahiyetindedir. Burada Allah Teâlâ onların Allah’a iman-larını yok hükmünde kabul etmiştir, çünkü Yahudiler iki ilaha, Hristiyan-lar ise üç ilaha inanmaktadır. Onların âhirete imanlarını da yok hükmünde kabul etmiştir, çünkü âhirete olması gerektiğinin aksi bir şekilde inanmak-tadırlar. Onların Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymadıklarını da bildirmiştir, çünkü Kitap ve Sünnet’te haram kılınanları haram kabul et-memektedirler. -Ebû Ravk’dan [‘Atıyye b. Hâris el-Hemedânî; v.150/767] “On-lar Tevrat ve İncil ile amel etmiyorlardı.” şeklinde bir görüş nakledilmiştir.-

Onların, hak dini din edinmediklerini belirtmiştir, çünkü kendisinden başka tüm dinlerin bâtıl olduğu hak din olan İslâm dinini benimseme-mektedirler. Dîne’l-hakk ifadesinden maksadın “Allah’ın dini [Hakk’ın dini]” olduğu da söylenmiştir. Nitekim bir kimse bir dini benimseyip din olarak ona inandığı zaman, fülânün yedînu bi-kezâ denilir.

[79] [ Ehl-i Kitap’tan alınan vergiye] cizye denmesinin sebebi, zimmet ehli tara-fından ödenmesi gereken miktarın bir cüz’ü(parçası)olması ya da kendilerini öldürmeyip affeden kimselere bir cezâ’ (karşılık) olarak vermiş olmalarıdır.

[80] ٍ َ ْ َ ifadesiyle ya veren kimsenin eli ya da alan kimsenin eli kastedil-miştir. Veren kişinin elinin murat edilmesi durumunda hattâ yu‘tūhâ ‘an yedin (cizyeyi kendi elleriyle verinceya kadar) ifadesi, sakınır bir elle yani titreyerek değil, gönüllü olarak vermeleri anlamındadır. Zira vermek istemeyen, ver-mekten imtina eden kimsenin eli ‘vermemiş’ olur. Oysa itaat edip boyun eğen kimsenin eli vermiş olur. Bu sebeple, bir kişi boyun eğerek verdiği zaman a‘tā bi-yedihî (Eliyle / gönlüyle verdi.) denilir. Nitekim neze‘a yedehû ‘ani’t-tā‘ati ifa-desi, “Elini / gönlünü itaatten çekti.” anlamındadır. Benzer şekilde, hale‘a rib-kate’t-tā‘ati ‘an ‘unukihî (İtaat bağını boynundan çıkardı.) denilir. Hattâ yu‘tūhâ ‘an yedin ifadesi, onu ertelemeden, bir başka eli araya koymadan, doğrudan, elden vermeleri anlamında da olabilir.[ii] [ ٍ َ ْ َ ifadesiyle] alan kimsenin elinin kastedilmiş olması halinde ise anlam, “Ezip [kendilerini] ele geçiren [güçlü] elden dolayı vermeleri” ya da “onlara nimet bahşeden [şefkatli] elden dolayı [minnet-tarlık duyarak] vermeleri” anlamındadır. Çünkü cizye kabul edilerek canlarının alınmaması, onlar için büyük bir nimettir.

ونَ [81] ُِ א ْ ُ yani bu cizye onlardan zillet içerisinde ve (küçülerek) وَ

küçülmüş oldukları halde alınır. Bu da cizyeyi binek üzerinde değil, yaya olarak getirmeleri ve teslim alan kimse oturur vaziyetteyken teslim edenin ayakta olması, cizye verirken iyice sarsılması, zaten verecek olsa bile tepele-nerek yakasına yapışılıp “Ver cizyeyi!” denilmesidir.

[82] Ebû Hanîfe’ye göre cizye, ihtida edip Müslüman olanın üzerinden dü-şer, ama arazi vergisi (haraç) düşmez. Cizyenin kimden alınacağında ihtilaf edilmiştir. Ebû Hanîfe’ye göre zimmîlerden, Mecûsîlerden, Sābi’îlerden, savaş durumundaki düşmanlardan (ehl-i harb), yani bütün kâfirlerden cizye alınır. Bunun tek istisnası Müşrik Araplardır. İbn Şihâb ez-Zührî’nin [v. 124/742] naklettiğine göre Peygamber (s.a.)putperestlerle cizye ödemeleri karşılığı ba-rış yapmış, sadece putperest Arapları bundan istisna tutmuş ve Mekkelilere

“Söylediğinizde bütün Arapların size boyun eğeceği, ‘acemlerin de size ciz-ye ödeyeceği bir dâvaya var mısınız?” demiştir. Şâfi‘î’ye göre ise Araplar dışındaki (‘acem) Müşriklerden de cizye alınmaz. Ebû Hanîfe’ye göre cizye her senenin başında alınır. Geliri olan fakirlerden on iki dirhem, orta öl-çekli zenginlerden bunun iki katı, çok zengin olanlardan ise bunun da iki katı, yani kırk sekiz dirhem alınır. Geliri olmayan fakirlerden alınmaz. Şâfi‘î Rahimehu’llāh’a göre ise senenin sonunda, zengin olsun fakir olsun, geliri olsun olmasın herkesten bir dinar alınır.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

[83] “ Üzeyir Allah’ın oğludur.” Bu ifade tıpkı “Mesih Allah’ın oğludur.” ifadesi gibi mübteda ve haberden oluşan bir cümledir. ‘Uzeyr kelimesi tıpkı Âzer, Îzâr, Azrâ’îlu gibi yabancı bir isimdir. Yabancı isim olması ve marife olma-sı sebebiyle de gayr-i munsariftir. Kelimeyi tenvinli [‘Uzeyrun] okuyanlar, keli-menin Arapça olduğunu düşünmüşlerdir. Tenvinin düşmesinin, -tıpkı [ehadün Allāhu (İhlâs 112/1-2) ifadesinin] ehadulllāhu şeklinde okunması gibi- iki sakin harfin bir arada olmasından kaynaklandığı ya da ibnun (oğlu) kelimesinin sıfat olup haberin hazfedilmiş olması ve bu hazfedilmiş ifadenin ma‘bûdunâ olması (yani “Allah’ın oğlu Üzeyir, bizim mabudumuzdur.” şeklinde) görüşü ise, kolay kolay kabul edilemeyecek bir kurnazlıktan ibarettir!

[84] Bu [“ Üzeyir Allah’ın oğludur.” ifadesi], Medine’deki bazı Yahudilerin sözü olup bütün Yahudilerin sözü değildir. İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre Selâm b. Mişken, Nu‘mân b. Evfâ, Şâs b. Kays ve Mâlik b. es-Sayf Peygamber (s.a.)’e gelmiş ve ona bu sözü söylemişler. Bu sözün Finhâs’a ait olduğu da söylenmiştir. Söyleme sebebi ise şudur: Yahudiler Mûsâ Aleyhisselâm’dan sonra peygamberleri öldürmüşler, Allah da onlardan Tevrat’ı alıp kalplerinden silmiş, daha sonra Üze-yir ortalıkta dolaşan küçük bir çocuk iken Cebrâil ona gelmiş ve “Nereye gidiyor-sun?” diye sormuş; o da “ilim tahsiline” demiş. Cebrâil de kendisine Tevrat’ı ez-berletmiş. Bir harf dahi hata olmaksızın bütün Tevrat’ı ona ezberden yazdırmış. Yahudiler de “Allah mademki o daha bir çocukken Tevrat’ı ona ezberletti; demek ki o Allah’ın oğludur.” demişler. Bu sözün bunlar tarafından söylendiğinin delili ise, ayet onlara okunduğu, onlar da Kur’ân’ı yalanlamak için çırpındıkları halde, bunu yalanlamamış, karşı çıkmamış olmalarıdır.

[85] Şayet“Her söz ağızla söylenir. O halde ‘Bu onların ağızlarıyla söyle-dikleri sözleridir.’ ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bu iki şekilde açıklanabilir. İlkine göre burada onların söyledikleri sözün burhan ile desteklen-memiş bir söz olduğu, altında hiçbir mâna olmayan, tıpkı hiçbir anlama delâlet etmeyen zil sesi ve nağmeler gibi sadece dil ile telaffuz edilen bir söz olduğu kastedilmiştir. Zira belli bir mânaya delâlet eden sözün lafzı ağızla söylenir, anla-mı da kalpte etki bırakır. Ama anlamı olmayan söz, sadece ağızla söylenmekten ibaret kalır. İkincisine göre kavl (söz) kelimesi ile görüş/ mezhep anlamı kastedil-miştir. Nitekim “ Ebû Hanîfe’nin kavli” dendiğinde, onun ve görüşlerini kabul edenlerin mezhebi kastedilir. Âyette adeta “Onların sadece ağızları ile ifade et-tikleri fakat kalben inanmadıkları görüşleri, dinleri budur; çünkü bunun delili yoktur, [asılsız olduğu konusunda] hiçbir şüphe içermediği için kalplere tesir etmez.” denilmiştir. Zira Allah’ın eşi olmadığını itiraf etmişlerdir, dolayısıyla O’nun evla-dı da olmadığı konusunda herhangi bir şüphe kalmamıştır.

[86] Yudāhûne1 (benzeşirler) ifadesinde bir muzāfın hazfedilmiş olması ge-rekir ki takdir, “Bunların sözleri inkârcıların sözleriyle benzeşir.” şeklindedir. Sonra muzāf hazfedilmiş ve muzāfun ileyh olan zamir onun yerine geçmiş ve merfû‘ olmuştur. Anlam, “Peygamber (s.a.)dönemindeki Yahudi ve Hristiyan-ların sözleri atalarının sözlerine benzemektedir.” şeklindedir. Yani onları sözleri yeni değil, kadim bir küfürdür. Ya da “Onların sözleri Müşriklerin -hâşa!- ‘Me-lekler Allah’ın kızlarıdır.’ şeklindeki sözlerine benzemektedir.” anlamı kaste-dilmiştir. Zamirin Hristiyanlara raci olduğu da söylenmiştir. Buna göre anlam şöyledir: Hristiyanların ‘Mesih Allah’ın oğludur.’ şeklindeki sözleri, Yahudile-rin ‘ Üzeyir Allah’ın oğludur.’ şeklindeki sözlerine benzer, zira Yahudiler Hris-tiyanlardan daha kadimdir.

[87] Bu kelime Hemze ile yudāhi’ûne şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuşta kelime, “hayız görmediği için erkek gibi olan kadın” anlamındaki imra’etün dah-ye’u ( ) ifadesinden fey‘al vezninde türemiştir. Hemze, tıpkı ğirkı’un ( ; yumurta zarı) kelimesinde olduğu gibi, ilavedir.

[88] “Allah kahretsin bunları!” Yani bunlar, söylediklerinin berbatlığına şa-şırma ifadesi olarak bu sözün kendileri hakkında söylenmesini hak etmekteler. Tıpkı berbat işlere imza atanlar hakkında “Allah kahretsin bunları! Ne acayip iş yapmışlar!” denildiği gibi… “Nasıl da ters-yüz ediliyorlar?!” Nasıl da haktan döndürülüyorlar?!

1 Hafs rivayeti يُضَاهِؤُن olmakla birlikte, müfessir yudāhûne kıraatini esas almaktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

[89] [ Yahudi ve Hristiyanların] “bunları rab edinmesi” -tıpkı ilahların emrine itaat edildiği gibi- [haham ve rahiplerin] günaha yönelik emirlerine ve haramı helâl, helâli haram kılmalarına itaat etmeleridir. Bunun benzeri, şeytanın verdiği vesveselere ‘tâbi olanlar’ın ‘onun kulları’ olarak isimlen-dirilmesidir. Nitekim “Bunlar cinlere tapıyorlardı.” [ Sebe’ 34/41] ve [İbrâ-him’den naklen] “Babacığım! Şeytana tapma!” [ Meryem 19/44] buyrulmuştur. Adî b. Hâtim (r.a.)’tan [v. 67/686] şöyle nakledilmiştir: Bir gün boynumda altın bir haç bulunduğu halde Peygamber (s.a.)’inyanına vardım. [“Biz Ehl-i Kitap olarak haham ve rahiplerimizi rab edinmiyoruz ki” dediğimde] bana “On-lar Allah’ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl sayıyorlar ve siz de onların helâl ve haram saymalarını kabul etmiyor musunuz?” buyurdu. Ben “Evet, öyle” deyince “Bunlara kulluk etmek budur işte!” buyurdu [ Tirmizî, “Tefsir”, 10]. Fudayl b. İyâz’ın [v. 187/803] “Ha Yaratıcıya isyanın söz konusu olduğu yerde bir mahlûka itaat etmişim, ha kıbleden başka bir yöne doğru namaz kılmışım; bence aralarında bir fark yok!” dediği nakledilmiştir. Mesih’e gelince, onu Allah’ın oğlu kabul edince, kulluk edilmeye lâyık görmüş olmuşlardır. Dikkat edersen, Allah Teâlâ “De ki: Rahman’ın bir çocuğu olsaydı, (ona) tapanların ilki ben olurdum!” [Zuh-ruf 43/81] buyurmuştur.

[90] “Oysa bunlara emredilen, tek tanrıdan başkasına kulluk etme-mekti.” Onlara bunu hem aklın delilleri hem İncil’deki naslar hem de bizzat “Kim Allah’a şirk koşarsa, Allah ona tabiî ki Cennet’i haram kılar” [Mâide 5/72] diyen Mesih Aleyhisselâm emretmiştir. ُ َ א ْ ُ (Hâşâ! O, münezzehtir!) ifadesi, Allah’ı şirkten tenzih etmekte, O’na şirk koşmanın ne kadar akıl-dışı olduğunu göstermektedir. وا ُ

ِ أُ א -ifadesin (onlara emredilmemişti) وَdeki zamirin, rab edinilenlere işaret ediyor olması da mümkündür. Şöyle ki: Onların rab olarak gördüğü bu kimselere aslında sadece Allah’a kulluk etmeleri, O’nu birlemeleri emredilmişti. Bunların kendileri, tıpkı diğerleri gibi kulluk eden ve emir alan kimseler oldukları halde rab olmaları nasıl mümkün olabilir?!

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

[91] Bunların Peygamber (s.a.)’innübüvvetini inkâr ederek çürütmeye çalışırken düştükleri halleri Allah Teâlâ, ufuklardan yayılan ve Allah’ın artı-ra artıra en nihai parlaklık ve aydınlatma seviyesine yükseltmeyi murat ettiği güçlü bir ışığı [o küçücük ağzıyla] üfleyerek söndürmeye çalışan kimsenin haline benzeterek anlatmaktadır.

هُ [92] َ ِ ْ ُِ yani böylece, Peygamber (s.a.)’i bütün dinlere -yani din münte-

siplerine- galip getirecektir; ya da hak dini bütün ‘ din’lere galip kılacaktır.[93] Şayet “[Dilbilimsel olarak] eba’llāhu illâ kezâ (Allah şundan başkasını asla

kabul etmez.) nasıl denilebilir, bu nasıl câiz olabilir? Zira kerihtu / ebğaztuillâ Zeyden ( Zeyd hariç hoşlanmadım / buğzettim.) denmez.” dersen şöyle derim:Burada ebâ (asla kabul etmedi) fiili lem yurid (murad etmedi) yerine kullanıl-mıştır. Dikkat edersen, “söndürmek isterler” ifadesi, ye’ballāhu ifadesiyle karşı-lanmış ve bu ifade “Allah da nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemez.” ifadesi yerine kullanılmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[94] Mal yeme iki şekilde yorumlanabilir. Ya yeme ifadesi -isti‘âre olarak- alma anlamında kullanılmıştır. Nitekim ehaze’t-ta‘âme ve tenâvelehû (Yemeği alıp yedi.) kullanımı bu şekildedir. Ya da yiyecekler mal [para] ile alındığından mal, yemenin sebebi / aracı olmaktadır ki şair bu mânada şöyle demiştir:

[Bizim birtakım zayıf eşeklerimiz var ki] her gece palan yerler. Şair [“palan yerler” derken], palan / semer paraları ile alınan yemleri kasdet-miştir. “Bâtıl gerekçelerle yemelerinin” anlamı da, hüküm verirken rüşvet almaları ve bunun karşılığında şeriatta birtakım gevşetmeler, hafifletmeler yapmalarıdır.

[95] “Biriktirenler” ifadesi bu çok sayıdaki haham ve rahibe işaret ediyor olabilir; böylece onlarda iki kötü hasletin bulunduğuna delâlet etmiş olur ki biri rüşvet almak, diğeri de malları biriktirip hayır yolunda infak etmeksizin depolamaktır. Burada mal biriktirip infak etmeyen müminler de kastedilmiş olabilir ki bu durumda ayette bu kimseler ile Yahudi ve Hristiyanlardan rüşvet alanlar birlikte zikredilmiş; böylece infak etmeyen müminlerin durumunun ne kadar kötü olduğu ifade edilmiş; “Bunların rüşvet alanları ile sizin malının iyi-sini infak etmeyenleriniz, acı azap müjdesine muhatap olma konusunda aynı durumdadır.” denilmiş olmaktadır.

[96] Zekât ayetinin bu ayeti nesh ettiği1 söylenmiştir; yine ayetin sabit olduğu, Allah yolunda infak etmemekle kastedilenin ise zekât vermemek olduğu da söylenmiştir. Peygamber (s.a.)’in“Zekâtı verilen mal gizli de olsa depolanmış mal (kenz) değildir; buna karşılık zekât zamanı geldiği halde içerisinden zekâtı verilerek arındırılmamış olan mal ise, açıkta olsa da kenz-dir.” buyurduğu nakledilmiştir. Rivayete göre adamın biri satmış olduğu bir arazi ile ilgili olarak Ömer (r.a.)’a sormuş, o da “Aldığın parayı iyi mu-hafaza et, hanımının yastığının altına koy.” demiş; adam “İyi ama, bu kenz olmaz mı?” diye sorunca “Zekâtı verilen mal kenz değildir.” demiş. Yine İbn ‘ Ömer’in [v. 73/692] “Zekâtını verdiğin hiçbir mal kenz değildir, ister-se yedi kat yerin dibinde gizli olsun; zekâtını vermediğin mal ise, Allah’ın zikrettiği kenzdir, isterse yerin hemen üzerinde [göz önünde] olsun.” dediği nakledilmiştir.

[97] “İyi de, Sâlim b. Ebu’l-Ca‘d’ın naklettiği üzere, bu ayet inzâl edil-diğinde Peygamber (s.a.)üç kez ‘Yok olsun altın, yok olsun gümüş!’ demiş; kendisine, ‘Hangi malları edinelim?’ diye sorulduğunda da ‘Zikreden bir dil, Allah’tan korkan bir kalp, size dininiz konusunda yardımcı olacak eşler edinin.’ buyurmuştur [ Tirmizî, “Tefsir”, 10]. Ayıca Peygamber (s.a.)‘Kim geriye bir al-tın ya da gümüş bırakırsa, bunlar ateşte kızdırılır ve sahibi bunlarla dağlanır!” buyurmuştur. Yine, adamın biri vefat ettiğinde mirasında bir dinar bulun-muş; Peygamber (s.a.)bunu görünce ‘Ona vurulacak bir damga!’ buyurmuş; daha sonra bir başkası ölüp de mirasında iki dinar bulununca, ‘Ona vurulacak iki damga!’ buyurmuştur; bütün bunlara ne diyorsun?” dersen şöyle derim:

1 Bu anlayışa göre, malının zekâtını ödedikten sonra kişi dilediği kadar biriktirebilir. / ed.

Bunlar zekâtın farz kılınmasından öncedir; zekât farz kılındıktan sonra ise [durum farklıdır, zira] Yüce Allah’ın kuluna izin verdiği yoldan mal kazanma imkânı bahşedip, kulun da bu malın hakkını eda etmesi durumunda Al-lah onu cezalandırmayacak kadar âdil ve kerem sahibidir. Abdurrahman b. Avf [v. 32/653], Talha b. Ubeydullah [v. 36/656] gibi birçok sahabî mal sahibi idi; malları üzerinde tasarrufta bulunurlardı ve mal sahibi olmaktan imtina edenlerden hiçbiri onları bu sebeple ayıplamazdı. Çünkü mal sahibi olmaktan imtina etmek demek, daha faziletli olana talip olmak, dünyadan elini çekmek ve takvaya daha fazla sarılmak demektir. Mal sahibi olmak ise mubahtır, helâldir; böyle yapan kişi kınanmaz. Her şeyin bir haddi-hududu vardır. Ali (r.a.)’dan nakledilen, “Ancak dört bin dinar biriktirilebilir, ötesi infak edilir; bundan fazla biriktirilirse kenz olur.” şeklindeki söz, ‘daha fazi-letli’ olanın beyanı hakkındadır.

[98] Şayet“Ayette iki şey [ altın, gümüş] zikredildiği halde, neden ‘Onu infak etmezler.’ denilmiştir?” dersen şöyle derim:Burada zamir, lafız değil mâna esas alınarak kullanılmıştır. Çünkü bunlardan her biri yeterli bir miktar, oldukça büyük bir sayıda dinarlar ve dirhemlerden ibarettir. Bu ifade tıpkı אن א وإن ا -aye (Şayet müminlerden iki grup çatışırlarsa” [Hucurât 49/9]“) ا اtindeki gibidir. Bu çoğul zamiri ile ‘hazineler’in kastedildiği de, ‘mallar’ın kas-tedildiği de söylenmiştir. Yine, “Onları ve altınları infak etmezler.” şeklindedir de denilmiştir. Nitekim

Muhakkak ben ve [atım] Kayyâr, yabancıyım orada benifadesinde “Kayyar da öyle” anlamındadır.

[99] Şayet“Neden birçok mal arasında hususen altın ve gümüş zikredil-miştir?” dersen şöyle derim:Çünkü bu ikisi mal edinmenin aslı ve diğer eşya-ların bedeli olarak kullanılan şeylerdir. Bunları ancak diğer ihtiyaçlarını giderip fazla mal sahibi olanlar biriktirir. Bunlara, biriktirecek kadar çok sahip olan kimseler diğer mallara ihtiyaç duymazlar. Dolayısıyla bunların zikredilmesi, diğerlerini de kapsamış olmaktadır.

[100] Şayet“א َ ْ َ َ َ ْ ُ (Üzerinde kızdırılır.) denilmiştir, bunun yerine –sadece- tuhmâ (Bunlar kızdırılır.) denemez miydi? Zira ha-miye’l-mîsemu ve ahmeytühû (Şiş kızdı, onu kızdırdım.) denilir, fa-kat ahmeytu ‘ale’l-hadîd (Demirin üzerine kızdırdım.) denmez?” der-sen şöyle derim:Bu, “ Ateş bunların üzerinde alevlendirilip kızdırılır, yani son derece kızgın ve sıcak bir şekilde tutuşturulur.” anlamında-dır. Tıpkı ٌ َ

ِ א אرٌ (“Kızgın Ateş!..” [Kāri‘a 101/11]) ayetinde olduğu gibi.

Eğer yevme tuhmâ denilseydi bu anlamı vermemiş olurdu. “Kızdırılma ifa-desi ateş için kullanılmışsa, o zaman [nâr / ateş müennes olduğu halde] neden fiil müzekker kullanılmış?” dersen şöyle derim:Çünkü bu ifade car ve mec-rura [‘aleyhâ] isnat edilmiştir. İfadenin aslı yevme tuhme’n-nâru ‘aleyhâ (ateşin onun üzerinde kızdırıldığı gün) şeklindedir. Ancak nâr hazfedilmiş ve fiilin isnadı nârdan ‘aleyhâya intikal etmiş olduğu için, yuhmâ ‘aleyhâ denmiştir. Aynı durum rufi’ati’l-kıssatu ile’l-emîr (Mesele emîre arz edildi.) ifadesinde de söz konusudur. Bunu kıssa kelimesini kullanmadan ifade edecek olsan rufi‘a ile’l-emîr dersin. İbn Âmir’in [v. 118/736] bu fiili Tâ ile tuhmâ okuduğu nakledilmiştir. Ebû Hayve [v. 203/818] de fe-tükvâ ifadesini Yâ ile fe-yukvâ şeklinde okumuştur.

[101] Şayet“Neden hususen bu uzuvlar zikredilmiş?” dersen şöyle de-rim:Çünkü -Allah yolunda infak etmedikleri- mallarıyla sadece dünyevi maksatlara ulaşmayı hedeflemişlerdir ki, insanlar nezdinde itibar sahibi ol-mak, önder olmak isteği; itibarlarının yüksek, onur ve şereflerinin mahfuz olması, insanlar tarafından güzel karşılanma, izzet-ikram görme, şaşaa ve debdebe ile ağırlanma, boğazına kadar yiyip-içme, zamane zenginlerinde gördüğün üzere sırtlarından sarkıtacakları gösterişli ve müreffeh giysiler giyinme istekleri bu maksatlar arasında sayılabilir. İşte, onların mallarıyla ulaşmak istedikleri bunlar idi; yoksa Peygamber (s.a.)’in“Servet sahiple-ri [zekât ve infaklarıyla] büyük sevabı almışlardır.” [ Müslim, “Zekât”, 16] sözünü akıllarına bile getirmiyorlardı! [Sadece bu uzuvların zikredilme sebebinin], fakirleri gördükleri zaman surat asmaları, fakir bir kimse ile aynı mecliste bulunduk-ları zaman ondan yüz çevirip yanlarını dönmeleri ve uzaklaşmaları olduğu da söylenmiştir. İfadenin, önlerinden, artlarından ve her yanlarından ol-mak üzere dört bir yanlarından dağlanacakları anlamında olduğu da söy-lenmiştir.

[102] “İşte, kendiniz için biriktirdikleriniz!” Yani sırf nefsinizin fayda-lanması, zevk alması, yanıp tutuştuğu heveslerine ulaşması için biriktirdiği-niz -fakat- size zarar verecek, azaba ve kınanmaya yol açacağını bilmediğiniz şeyler… -Bu ifadenin başında “Onlara denilir ki:” ifadesi düşünülmelidir.- “Tadın bakalım şu biriktirip durduğunuz şeyleri!” َون ُ ِ َכْ Nûn’un zammesi ile teknuzûne şeklinde de okunmuştur. Anlam, “Tadın bakalım, şu biriktir-diğiniz malların vebalini” ya da “biriktirici olmanızın vebalini!” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[103] “Allah’ın kitabında” yani Allah’ın sabit ve gerekli kıldığı, hikmet ve doğru olarak gördüğü hükümlerinde. “ Levh-i Mahfuz’da” olduğu da söylenmiştir. “Dördü haram’dır” bunların üçü -Zilka‘de, Zilhicce ve Mu-harrem- art arda gelir; biri -Receb ayı- ise onlardan ayrıdır. Peygamber (s.a.)’inVeda haccındaki hutbesinde söylediği “Dikkat edin, zaman [ayların düzeni] artık Allah’ın yeri ve gökleri yarattığı günkü haline döndü. Sene on iki aydır; bunlardan dördü haram aydır. Haram ayların üçü art arda gelir; Zilka‘de, Zilhicce ve Muharrem. [Dördüncüsü ise] Cemaziyelahir ve Şaban arasında bulunan ve Mudar [kabilesinin haram ayı olan] Receb ayıdır.” [Buhārî, “el-Edāhî”, 5] sözü de bu mânadadır. Peygamber (s.a.)’insözünün mânası, “Aylar başlangıçta olduğu hale dönmüştür. Cahiliyedeki nesî’ âdeti1 iptal edilmiş ve hac tekrar Zilhicce ayına dönmüştür.” şeklindedir. Nitekim Veda haccı da Zilhicce ayına tevafuk etmiştir. Bir önceki sene Hazret-i Ebû Bekr’in hac emiri olduğu hac ibadeti ise Zilka‘de ayında yapılmıştır.

[104] “Doğru din budur” yani dört ayın haram ay kabul edilmesi doğ-ru olan dindir; İbrâhim ve İsmâil peygamberlerin dinidir. Araplar bu iki peygamberden tevarüs ederek bu kurala bağlı kalmışlar, haram aylara tazim etmişler, bu aylarda savaşmayı yasak kabul etmişlerdir. Hatta bu aylarda kişi babasının katili ile dahi karşılaşsa ona saldırmamıştır. Receb ayını [hiç-bir feryat ve imdat sesi duyulmadığı için] el-esamm (sağır ay) ve munsılu’l-esinne (mızrak bıraktıran) olarak isimlendirmişlerdir. Fakat sonunda nesî’ âdetini ihdas etmiş ve bu kuralı değiştirmişlerdir.

[105] “O halde, bunlarda” yani haram aylarda bu ayların haramlığı-nı helâl sayarak, saygınlığını ihlal ederek “nefsinize zulmetmeyin.” Atā b. Ebû Rebâh’ın [v. 114/732] “Allah’a yemin olsun ki, insanların haram aylarda ve harem bölgesinde savaşmaları helâl değildir; ancak kendileri ile sava-şılırsa başka… Ve bu [haramiyet], neshedilmemiştir.” dediği nakledilmiştir. 1 Cahiliye döneminde; haram aylarda savaşa izin verebilmek ve hac mevsimini sabitlemek için “kamerî

takvimi şemsî takvime dönüştürüp ikisini eşitlemek” ve “bu işlem sırasında eklenen ay veya gün sayısı.” (“Nesi” md., DİA) 37. ayet tefsir edilirken açıklanacaktır. / ed.

Buna karşılık, Atā el-Horasânî’nin [v. 135/752] “ Haram aylarda savaşmayı Berâ’etün minallāhi [ Tevbe 9/1] ayeti helâl kıldı.” dediği nakledilmiştir. Bu ifadenin [ ِ ِ ا ُ ِ ْ َ َ ] anlamının “ Haram aylarda günah işlemeyin.” şeklinde olduğu da söylenmiştir ki bu durumda “O halde, her kim o aylarda kendi-sine haccı farz ederse, artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve tar-tışmak yoktur.” [Bakara 2/197] ayetinde -her ne kadar bu fiiller diğer aylarda da haram olsa da- hac aylarının saygınlığı beyan edildiği gibi, burada da bu ayların saygınlığı beyan edilmiş olmaktadır. Kâffeten (topluca) ifadesi fâ‘ilin ya da mef‘ûlün halidir. “Allah müttakîlerle beraberdir,” onların yardımcı-sıdır. Allah Teâlâ takva ehline zaferi garanti etmek sûretiyle onları takvaya teşvik etmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

[106] Nesî’, bir ayın haramlığının bir başka aya ertelenmesidir. Zira [ Ca-hiliye Arapları] sık sık savaşan, baskın yapan kimselerdi. Haram aylar, sava-şa devam ettikleri sırada geldiğinde savaşı bırakmak ağırlarına giderdi. Bu yüzden de o ayı helâl sayar, onun yerine bir başka ayı haram sayarlardı. Sonuçta özellikle dört haram ayın haramlık özelliğine sahip olmasını, ha-ramlık özelliğinin bu aylara mahsus olmasını reddeder oldular. Artık sene-nin ayları içerisinde istedikleri dört ayı haram ay olarak kabul ediyorlardı. İşte, ayetteki “Allah’ın haram kıldığının sayısını tutturabilmek için” ifadesi buna işaret eder, yani onlar haram ayların sayısı olan ‘dörd’ü tutturmak, buna muhalefet etmemek için böyle yaparlar, ama haram aylar konusunda yapılması gereken iki vazifeden bir olan “haram ayları malum dört aya tah-sis etme” emrine muhalefet ederlerdi. Bazen de kendileri için geniş zaman kazanmak maksadıyla aylara ilave yaparlar; yılın toplam ay sayısını on üç veya on dört yaparlardı. Bu sebeple, Allah Teâlâ “Allah katında ayların sayısı on ikidir.” yani ilave ettikleri ‘artık ay’lar olmaksızın sadece on ikidir, buyurmuştur.

[107] “Onu bir yıl helâl, bir yıl haram sayıyorlar.” ifadesindeki zamir nesî’ye râcidir, yani bir sene haram aylardan birini helâl saydıkları zaman, ertesi yıl onu haram sayıyorlardı. Rivayete göre bu hadise Kinâne kabile-sinde yaşanmıştı. Zira yoksuldular; baskın ve talana ihtiyaç duyuyorlardı. Cahiliye döneminde Cünâde b. Avf el-Kinânî sözüne itaat edilen bir ki-şiydi hac mevsiminde [‘Arafat’ta] ayağa kalkar ve olanca sesiyle “İlâhlarınız Muharrem ayını size helâl kıldı, siz de helâl kılın!” der, ertesi yıl yine kalkar ve “İlahlarınız Muharrem ayını size haram kıldı, siz de haram kılın!” derdi.

[108] Nesî’, katmerli bir inkârcılık olarak nitelenmiştir. Çünkü kâfir her bir günah işledikçe küfrü kat-be-kat artmış olur. Nitekim “Kalplerinde hastalık bulunanların ise murdarlığına murdarlık katar.” [ Tevbe 9/125] denil-miştir. Buna karşılık mümin de ibadet ve itaatte bulundukça imanı artar. Bu hususta da Allah Teâlâ , “İman edenlerin imanını artırır ve onlar müjde-leşirler.” [ Tevbe 9/124] buyurmuştur.

[901] fiili meçhul formda (“saptırılır” anlamında yudallu) okun-duğu gibi, Yâ ve Dāt’ın fethası ile yadallü şeklinde ve fiilin Yüce Allah’a isnadıyla yudıllü (saptırır) şeklinde de okunmuştur. İbn Şihâb ez-Zührî [v. ا [124/742 ُ ِ ا ُ

ِ ifadesini şedde ile li-yuvettı’û şeklinde okumuştur.[110] Nesî’, nese’ehû (erteledi) fiilinin mastarıdır. Bu fiil nese’ehu nes’en ve

nesâ’en ve nesî’en şeklinde kullanılır. Bu tıpkı messehû (ona temas etti) fiilinin messehûmessen, mesâsen ve mesîsen şeklinde kullanılmasına benzer. Âyetteki kelime bu şekillerin tamamı ile okunmuş, bunlardan başka en-nediyyü vez-ninde en-nesiyyü şeklinde ve en-nehyü vezninde en-nesyü şeklinde de okun-muştur ki bu ikisi en-nesî’ü ve en-nes’ü kelimelerinin hafifletilmiş halidir.

[111] Şayet“‘Allah’ın haram kıldığını helâl sayarlar.’ ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bunun mânası, “Haramlığı, malum dört ayın bizzat kendisine tahsis etmeksizin sadece haram ayların sayısı olan dördü tutturmaya çalışarak Allah’ın haram kıldığı savaşı -ya da haramlığı, malum dört ayın bizzat kendisine tahsis etmemeyi- helâl sayarlar.” şeklindedir.

[112] “Amellerindeki kötülük kendilerine cazip gösterildi.” Yani Allah onları nimetinden mahrum bırakmış; onlar da çirkin amellerini güzel zan-netmişlerdir. “Allah doğru yola getirmez.” Yani onlara lütufta bulunmaz, aksine lütfundan mahrum eder. İfade malum fiil şeklinde zeyyene le-hum sû’e a‘mâlihim (Amellerindeki kötülüğü kendilerine cazip gösterdi.) şeklin-de de okunmuştur ki bu durumda süsleme fiilinin fâ‘ili Yüce Allah’tır.

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

[113] ْ ُ ْ َ א ifadesi tesâkaltüm anlamındadır; nitekim (çakılıp kaldınız) اel- A‘meş [v. 148/765] böyle okumuştur. Mânası, “Ağırlaştınız, tembelleşti-niz.” şeklinde olup meyletmek, yere çakılıp kalmak anlamlarını da içerir. Bu yüzden İlâ harf-i cerri ile mef‘ûl almıştır. Dünyaya ve onun arzularına meylettiniz, yolculuğun zorluk ve meşakkatlerini hoş karşılamadınız an-lamındadır. Benzer bir kullanım, ُاه َ َ َ وَا رَْضِ ْ ا َ إِ َ َ ْ Yere meyletti) أَve arzularına tâbi oldu. [A‘râf 7/176]) ayetinde de söz konusudur. Anlamın “Memleketinizde ve evlerinizde oturmaya meylettiniz” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu kelime, inkâr ve azarlama anlamında soru ifadesi olarak essâkaltüm şeklinde de okunmuştur.

[114] Şayetİzânın âmili nedir? Zira soru harfi issâkaltüm fiilinin zarf üzerinde amel etmesini engeller.” dersen şöyle derim:Âmil, א fiilinin اanlamı ya da ْ َכُ א َ (sizin ne’niz var ki) ifadesindeki fiil mânasıdır. Sanki bu-rada “Size … dendiğinde ne yapıyorsunuz?” denilmiş olmaktadır. Bu ifade tıpkı mâ leke kā’imen (Neyin var da ayaktasın?) cümlesinde hal ifadesini âmil olarak kullanman gibidir.

[115] Bu olay, hicretin onuncu senesinde Tebük gazvesinde yaşanmıştır. Müslümanlar Tāif ’ten döndükten sonra oldukça zor bir dönemde, bir kıt-lık ve yokluk zamanında sefere çağrılmışlardı. Üstelik seferde kat edilecek mesafe çok zor ve uzun, düşman da sayıca çok fazla idi. Bu sebeple sefere çıkmak müminlere zor geldi. Söylendiğine göre Peygamber (s.a.)çıktığı her seferde hangi istikamete sefer düzenleyeceğini gizleyip seferin bir başka is-tikamette düzenleneceği bilgisini yaymış [düşmanın haberdar olmaması için sefer güzergâhını ve bilgilerini, hedefi gizli tutmuş] fakat Tebük seferinde insanlar iyice hazırlıklarını tamamlasınlar diye böyle yapmamış, seferle ilgili bilgileri ön-ceden vermiştir [ Müslim, “ Tevbe”, 53].

ةِ [116] َِ ْ َ ا ِ (âhireti bırakıp da), yani âhiretin karşısında. Min harf-i

cerri ً ِכَ َ ْ כُ ْ ِ א ْ َ َ َ (sizin yerinizi tutacak melek’ler) [Zuhruf 43/60] aye-tinde de bu şekilde kullanılmıştır. fi’l-Âhirati “âhirete göre / onun yanında” demektir.

[117] “Seferber olmazsanız….” Bu, seferden geri kalanlara yönelik çok büyük bir ilâhî hışmı ifade etmektedir. Zira onları her iki diyarın azabını da içerecek mutlak bir acı azap ile tehdit etmiş, onları helâk edeceğini ve yer-lerine kendilerinden daha hayırlı ve itaatkâr bir toplum getireceğini bildir-miş; dinin muzaffer kılma konusunda onlara ihtiyacı olmadığını, onların yere çakılıp ağırdan almalarının dinin muzaffer olmasına herhangi bir zarar vermeyeceğini ifade etmiştir.

[118] Buradaki zamirin Peygamber’e râci olduğu da söylenmiştir ki buna göre anlam, “Ona zarar veremezsiniz, zira Allah onu insanlardan ko-ruyacağına ve muzaffer kılacağına dair söz vermiştir. Allah’ın verdiği söz de kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir.” şeklindedir. “Sizin dışınızda bir kavim” ifadesi ile Yemenlilerin -ayrıca- Farslıların kastedildiği söylenmiştir. Ancak ifadenin açık anlamı, herhangi bir tahsise ihtiyaç duymamaktadır.

[119] Şayet“ هُ ا َ َ َ ْ َ َ (Allah yardım etmişti.) ifadesi nasıl şart cümle-sinin cevabı olabilir?” dersen şöyle derim:Bu iki şekilde açıklanabilir: İlki-ne göre anlam, “Siz ona yardım etmezseniz, bilin ki yanında sadece bir ki-şiden başka hiç kimse yokken de ona yardım eden, etmişti… ki bir kişiden daha da azı olmaz.” şeklindedir. Bu durumda “Allah ona yardım etmişti.” ifadesi o zaman nasıl yardım ettiyse gelecekte de yardım edecektir anlamına gelir. İkincisine göre ise anlam, “Allah ona yardımı zorunlu kılmış, onu o zaman muzaffer kılmıştır. Dolayısıyla, ondan sonra da onu asla terk etme-yecektir.” şeklindedir.

[120] Tıpkı “Seni -seni sürüp çıkaran- şehrinden daha güçlü nice şehir-ler gelip geçti.” [ Muhammed 47/13] ayetinde olduğu gibi, bu ayette de Allah Teâlâ Peygamber (s.a.)’inyurdundan çıkarılması fiilini kâfirlere isnat et-miştir, çünkü onlar onu yurdundan çıkarmaya yeltendikleri zaman Allah ona çıkma, hicret etme izni vermiştir. Dolayısıyla onu onlar çıkarmış ol-muşlardır.

[121] ِ ْ َ ْ ا َِ א yani iki kişiden biri. Bu, tıpkı “üçün üçüncüsü” [Mâide

5/73] ifadesi gibidir. Bu iki kişi Peygamber (s.a.)ve Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.)’tır. Rivayete göre Cebrâil Aleyhisselâm ona çıkma emri verdiği zaman “Benimle birlikte kim çıkacak?” demiş; o da “Ebû Bekr” demiş. İfadenin mansup oluşu, hal olmasından dolayıdır. Sükûn ile sâni’sneyni şeklinde de okunmuştur.

א [122] َ ُ -ifadesi iz ehracehû (Hani onu çıkarmışlar (hani o ikisi) إِذْ dı.) ifadesinden bedeldir. el-Ğâru ( mağara), Sevr dağının zirvesindeki bir oyuktur. Bu dağ, Mekke’nin sağ tarafında üç molalık bir saat yürüme me-safesindedir. Peygamber (s.a.)ve Hazret-i Ebû Bekr orada üç gün kalmış-lardır. ُل ُ َ ifadesi ikinci bir bedeldir. Anlatıldığına göre (Hani diyordu) إِذْ Müşrikler mağaranın kapısına dayanmışlar. Hazret-i Ebû Bekr, “Eğer bugün başına bir şey gelirse Allah’ın dini yok olup gider!” diye Peygamber (s.a.)için endişelenmiş. Peygamber de “Üçüncüleri Allah olan iki kişi-yi ne sanırsın sen?!” buyurmuş [ Müslim, “Fedā’ilü’s-sahâbe”, 1]. Söylendiğine göre mağaraya girdiklerinde Allah Teâlâ iki güvercin göndermiş ve bu gü-vercinler mağaranın hemen aşağı tarafına yumurtlamışlar, bir örümcek de mağaranın ağzını örmüş. Peygamber (s.a.)de “Allah’ım! Görme kabiliyet-lerini al şunların!” diye dua etmiş. Böylece Müşrikler mağaranın etrafın-da dolaştıkları halde, onların içeride olduğunu fark edememişler. Allah onların görme kabiliyetlerini almış, görmelerine engel olmuştur. Hazret-i Ebû Bekr’in sahabîliğini inkâr eden birinin, Allah kelâmını inkâr etmiş sayılacağı için kâfir olduğunu söylemişlerdir. Bu durum diğer sahabîler için söz konusu değildir.

[123] Sekînet, Allah’ın insanın kalbine verdiği ve onun sükûn bulma-sını, düşmanın asla kendisine ulaşamayacağını bilmesini sağlayan emniyet ve güvendir. “Ordular”dan maksat, Bedir, Ahzâb ve Huneyn savaşlarındaki meleklerdir.

[124] “Nankörce inkâr edenlerin davasını” yani onların küfre çağrıları-nı alçaltmıştı. “En yüce olan, Allah’ın davasıdır” yani Allah’ın İslâm’a da-vetidir. Kelimetullāh ifadesi mansup olarak, kelimetallāh şeklinde de okun-muştur. Ama merfû‘ okunuş daha uygundur. Ve kelimetullāhi hiye’l-‘ulyâ ifadesindeki hiye, fasıl zamiri ya da mübtedadır. Burada Allah’ın davasının sahip olduğu üstünlük pekiştirilmekte ve üstünlük ismine diğer davaların değil, özellikle Allah davasının sahip olduğu bildirilmektedir.

[125] “Gerek hafif olarak gerekse ağır olarak” yani sefer konusunda can-lı ve istekli oluşunuz sebebiyle hafif (kolay) bir şekilde veya seferin size zor ve ağır gelmesi sebebiyle ağır aksak bir şekilde “seferber olun.” İfade; yük-lerinizin hafifliği sebebiyle hafif şekilde veya yüklerinizin ağırlığı sebebiyle ağır ağır seferber olun. Ayrıca, ağır teçhizat ve mühimmat ile ya da hafif mühimmat ile; yayan veya binekli olarak; genç veya yaşlı olarak; zayıf veya güçlü olarak; sağlıklı veya hasta olarak anlamlarına da gelir. İbn Ümmü Mektûm’dan [v. 15/636] nakledildiğine göre kendisi Peygamber (s.a.)’e, “Be-nim de sefere çıkmak gerekiyor mu?” diye sormuş, o da “Evet” demiş, fakat “Köre vebal yoktur.” [Fetih 48/17] ayeti nâzil olunca -İbn Abbâs’tan nakledil-diğine göre ise, “Güçsüzler, hastalar ve (seferberlik için) infak edecek bir şey bulamayanlar açısından Allah ve Resûlüne karşı içten davrandıkları takdir-de herhangi bir sakınca yoktur; ihsan üzere hareket edenlere herhangi bir sorumluluk yoktur.” [ Tevbe 9/91] ayetiyle- neshedilmiştir. Safvân b. Amr’ın [v. 155/771] şöyle dediği rivayet edilmiştir: Humus valisi iken Şamlı bir yaşlı gördüm. Kolu kanadı kırılmış, perişan bir haldeydi. Ama bineğine binmiş, sefere çıkmak istiyordu. Kendisine, “Dayı! Allah seni mazur görmüştür.” dedim; kollarını kaldırdı ve “Yeğenim! Allah bize gerek hafif gerekse ağır bir şekilde sefere çıkmayı emretti. Şunu bil ki Allah kimi severse onu bela-larla imtihan eder!” dedi. İbn Şihâb ez-Zührî [v. 124/742] de şöyle demiştir: Sa‘îd b. el-Müseyyeb [v. 94/712] bir gözünü kaybetmiş halde sefere katılmıştı. Kendisine, ‘Sen özürlüsün, mazursun.’ denildi. Dedi ki: Allah bize gerek hafif gerek ağır bir şekilde sefere çıkmayı emretti; savaşamasam da eşyaları korurum, asker sayısının fazla görünmesine katkıda bulunurum.

[126] “Mallarınızla ve canlarınızla cihâd edin.” ifadesi, mümkünse her ikisiyle de cihat etmenin; mümkün değilse, imkân ve ihtiyaçlara göre bun-lardan biri ile cihat etmenin zorunlu olduğunu bildirir.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

[127] el-‘Aradu sana arz edilen dünya menfaati demektir. Bu mânada ed-dünyâ ‘aradun hâdırun ye’külü minhe’l-berru ve’l-fâciru (Dünya hazır, su-nulmuş bir menfaattir; ondan iyi de yer, kötü de!) denilmiştir. Âyet, “Çağ-rıldıkları şey kolayca elde edilecek bir ganimet olsaydı...” anlamındadır. Se-feran kāsıden, yani orta yollu, yakın bir sefer olsaydı. eş-Şukkatu zor ve çetin mesafe demektir. ‘Îsâ b. Ömer [v. 149/766], ُ ُ ا ِ ْ َ َ تْ َ ُ َ ifadesini Ayn ve Şın’ın kesresi ile ba‘idet ‘aleyhimü’ş-şikkatu şeklinde okumuştur. Şairin şu ifadesinde de böyledir:

Hem ‘uzak olma’ derler hem de defnederler!Halbuki mezar taşlarının gizlediğinden gayrı uzaklık mı vardır!

א [128] (Allah adına) ifadesi َن ُ ِ ْ َ َ (yemin edecekler) ifadesine taal-luk eder. Ya da bu, onların sözlerinin bir parçası olabilir; her iki durumda da billâhinin bir söz olarak söylenmiş olduğu kastedilmektedir. Anlam ya “Tebük gazvesinden döndüğün zaman geri kalmış olanlar özür beyan ede-rek senin yanına gelecek ve ‘Billâhi! Gücümüz yetseydi seninle çıkardık!’ diye yemin edecekler.” şeklinde ya da “[billâhi diyerek] Allah adına yemin edecek ve ‘gücümüz yetseydi seninle çıkardık.’ diyeceklerdir.” şeklindedir. א ْ َ َ َ (elbette çıkardık) ifadesi, kasemin iki cevabından biri yerine hem de lev (eğer) ifadesinin cevabı yerine geçmektedir. Burada, seferden döndük-ten sonra olacaklar, yani yemin edip özür beyanında bulunacakları haber verilmektedir ki tam da haber verildiği gibi olmuştur. Bu da mucizelerden biridir. “Gücümüz yetseydi.” ifadesinin mânası, hazırlığımız, donanımınız yetseydi ya da fiziksel olarak yeterli olsaydık şeklindedir. İkinci ihtimale göre adeta hasta rolü yapıyorlardı. א ْ َ َ ْ ِ ا َ ifadesi; Vav’ın, fe-temennevu’l-mevte (O halde ölümü temenni edin.) [Bakara 2/94] ayetindeki gibi çoğul Vav’ına benzetilerek zamme okunmasıyla, levu’steta‘nâ şeklinde de okunmuştur.

[129] ْ ُ َ ُ ْ أَ نَ כُ ِ ْ ُ (kendilerini helâk edercesine) ifadesi ya َن ُ ِ ْ َ َ (yemin edecekler) ifadesinden bedeldir ya da “helak edilmişçesine” an-lamında haldir. Anlam, “hem savaştan geri kalarak hem de böyle ya-lan yere yemin ederek nefislerini helâke sürükleyecekler.” şeklindedir.

א ْ َ َ َ (çıkardık) ifadesinden hal olması da mümkündür. Bu durumda anlam, “Kendimizi helâk edecek de olsak sizinle çıkardık, bu seferde karşılaşacağımız zorluklarla kendimizi tehlikeye atardık.” şeklindedir. Bu durumda onların di-linden nakledildiği için üçüncü şahıs kipi formunda ifade edilmiştir. Dikkat edersen, se-yahlifûne billâhi levi’stetā‘û le-haracû (Güçleri yetse çıkacaklarına dair Allah adına yemin ederlerdi.) denilseydi, bu da doğru olurdu. Zira halefe billâhi le-yef‘alenne (Kesinlikle yapacağına dair Allah adına yemin etti.) de-nildiği gibi halefe billâhi le-ef‘alenne (‘Kesinlikle yapacağım.’ diye Allah adına yemin etti.) de denilir. Burada üçüncü şahıs kipi, nakil/ihbar konumundadır; birinci şahıs kipi de üçüncü şahıs kipi yerine kullanılır.

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

[130] “Hay Allah affedesice!..” ifadesi, işlenmiş bir suçtan kinayedir. Çünkü af, suçu takiben söz konusu olur. Anlamı da, “Hata ettin, ne kötü yaptın!” şeklindedir. “Neden onlara izin verdin ki?!” ifadesi de, affa konu olan ve kinayeli bir şekilde söz edilen şeyin beyanı mahiyetindedir. An-lam,“Neden onlara savaştan geri kalma konusunda izin verdin de, senden izin alıp, bahane sunup geri kaldılar; izin vermek için biraz bekleyip de inceleseydin ya!” şeklindedir. “Senin için ayan beyan ortaya çıkmadan” yani mazeretinde doğru olanlar, yalan söyleyenlerden iyice ayrılmadan.

[131] Söylendiğine göre Peygamber (s.a.)Allah’tan emir almadan iki şey yapmış; biri münafıklara izin vermek, diğeri de esir almak ki Allah kendisi-ni bu konuda da azarlamıştır.1

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

[132] “Senden izin istemezler” müminlerin cihattan geri durmak için senden izin istemek gibi bir âdetleri yoktur. Muhacirlerden ve Ensārdan samimi müminler “Peygamberden asla izin istemeyiz, malımızla, canımızla sonsuza dek onunla birlikte cihâd edeceğiz.” derlerdi. وا ُ ِ א ُ ifadesi, fî أنَْ en-yücâhidû (cihâd etmek konusunda) anlamında ya da kerâhete en yücâhi-dû (cihat etmek istemedikleri için) anlamındadır. “Allah, müttakîleri bilir.” ifadesi onların müttakîler zümresine dâhil olduklarına dair tanıklık ve ken-dilerine en büyük ödülün verileceğine dair vaat mahiyetindedir.

1 Bkz. Enfâl 8/67-68 / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

[133] “Senden ancak … izin ister.” Burada münafıklar kastedilmekte-dir. Bunlar otuz dokuz kişiydiler. َددُون َ َ َ (bocalarlar), hayret ve şaşkınlıkla-rını ifade etmektedir, çünkü nasıl basiret sahibi kişinin normal hali sebat ve kararlılıksa, bocalamak da şaşkın duruma düşen kişinin normal halidir.

ةً [134] ُ ifadesi ‘uddehû şeklinde de okunmuş olup, ‘uddetehû (hazırlı-ğını) anlamındadır.

Ve caydılar sana vaat ettikleri şeyden!

diyen kişinin el-‘idetü kelimesinde yaptığı şeyi bu kāri ‘uddetun kelimesin-de yapmıştır, yani müenneslik Tâ’sını hazfedip muzāfun ileyhi onun yerine getirmiştir. Ayın’ın kesresi ile izâfetsiz olarak ‘iddetun şeklinde ve izâfet ile ‘iddetü şeklinde de okunmuştur.

[135] Şayet“İstidrak harfinin [Lâkin] konumu nedir?” dersen şöyle de-rim:“Çıkmak isteselerdi” ifadesi onların çıkmadıkları ve gazaya hazırlık yapmadıkları anlamını verdiği için, “fakat Allah onların işe atılmalarını is-temedi.” denilmiştir. Burada sanki “Onlar çıkmadılar, fakat harekete geç-mek istemedikleri için sefere çıkmaktan geri kaldılar.” denilmiş olmaktadır. Bu ifade tıpkı mâ ahsene ileyye Zeydün ve lâkin esâ’e ileyye ( Zeyd bana ihsan-da bulunmadı, fakat kötülük yaptı.) ifadesine benzer. “Ve onları alıkoydu” yani onları tembelleştirdi, geri bıraktı, işe koyulma isteklerini zayıflattı.

[136] “Oturanlarla beraber oturun!’ denildi.” Yüce Allah’ın onların kalplerine sefere çıkmaktan hoşlanmamayı vermiş olması, onlara verilmiş oturma emri olarak ifade edilmiştir. Bir görüşe göre bu şeytanın vesvese ile onlara söylediği sözdür. Bir diğer görüşe göre bu onların kendi kendilerine söyledikleri bir söz; diğer bir görüşe göre ise, onlara Peygamber (s.a.)’ingeri kalma (oturmak) için vermiş olduğu izindir.

[137] Şayet“Allah’ın onların kalplerine sefere çıkmaktan hoşlanmamayı vermiş olması nasıl mümkün olabilir? Zira bu çirkin bir fiildir; Allah Teâlâ ise çirkin fiilleri insanlara ilham etmekten münezzehtir.” dersen şöyle de-rim:Onların sefere çıkmaları, bozulmaya yol açacak bir durumdu [mefsedet]. Zira Allah Teâlâ , “Zaten, aranızda sefere çıksalardı, size sorun çıkarmaktan başka katkıları olmazdı; aranıza fitne sokmak için koşturup dururlardı!” bu-yurmuştur. Dolayısıyla, onların kalplerine sefere çıkmaktan hoşlanmamayı vermiş olması, güzel bir fiil olup insanların da çıkarınadır [maslahat]. “O za-man, neden Peygamber (s.a.)’inonlar açısından maslahat olan bir iş [yani ge-ride kalmaları] için izin vermiş olması hata sayılmıştır?” dersen şöyle derim:Çünkü Peygamber (s.a.)onlara bu maslahat açısından izin vermiş değildi. Zaten bu işte bir maslahat olduğunu da ancak seferden döndükten sonra Allah’ın kendisine bildirmesi ile öğrenmişti. Onlara izin vermesinin sebebi, kendisine mazeret beyan edip izin istemiş olmaları idi. Oysa ona düşen, onla-rın sundukları mazeretlerin künhünü iyice araştırmak ve kabul etmemekti. O azarlama kendisine işbu sebeple gelmiştir. Ayrıca, Allah onları zaten alıkoya-cakken Peygamber (s.a.)’inonlara izin vermemesi, bir başka maslahat içeriyor olabilirdi ki [belki de] bunlara izin verdiği için bu maslahat kaybedilmiştir. Şöyle ki: Allah bunları zaten alıkoyacakken kendileri harekete geçmedikleri zaman [yerlerinde] oturup kalmaları, Peygamber (s.a.)’den izinsiz gerçekleşmiş olacak ve bu durum aleyhlerine delil olacak, mazeretleri kalmayacaktı. Neyse ki Allah Teâlâ sırlarını ifşa edip münafık olduklarına, Allah’a ve âhirete inan-madıklarına şehadet edince [Peygamber (s.a.)’inonlara izin vermesi ile ortadan kalkan] bu maslahatı telafi etmiş oldu.

[138] Şayet“‘Oturanlarla birlikte’ ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bu ifade onlara yönelik bir kınama ve taciz olup, sürekli evde oturan ve [savaştan] geri kalan kadınlar, çocuklar ve müzmin hastalık sahipleri ile bun-ları aynı kefeye koymaktadır. Nitekim “Aslında geri kalan kadınlarla birlikte oturmak istiyorlardı!.” [ Tevbe 9/87, 93] ayeti bunu beyan etmiştir.1

1 Burada, ‘geri kalanlar’ı ifade eden kelime yani ا א müennestir; tefsir edilen ayetteki ا -ise mü اzekkerdir. / ed.

[139] ً א َ ifadesi bazı kimselerin söyledikleri [fesat ve şerden başka] إِ gibi munkatı‘ istisnâ değildir, çünkü munkatı‘ istisnâ; istisna edilen şeyin, istisna edildiği şeyden[müstesnâ minhden] ayrı bir cins olması durumunda söz konusu olur. Sözgelimi mâ zâdûküm hayran illâ habâlen [size hiçbir hayır ilave etmezlerdi, sadece fesat ilave ederlerdi] ifadesi munkatı‘ bir istisnâdır. Oysa âyette müstesnâ minh hiç zikredilmemiştir. Bu sebeple de istisnâ, en umumi ifade olan şeyden yapılmış olmaktadır ki bu durumda da yapılan istisnâ, muttasıl istisna olur; çünkü habâl umumi ifadenin kapsamına girer. Sanki ayette “Aranızda fesat ve şerden başka hiçbir şeyi artırmazlardı.” buyrulmaktadır. Habâl; bozma ve şer anlamındadır.

[140] “Aranıza fitne sokmak için koşturup dururlardı!” Yani dediko-du ederek, lâf getirip götürerek aranızı bozmaya çalışırlardı. Vada‘a’l-be‘îru vad‘an (Deve iyice hızlandı.) ve evda‘tühû ene (Onu ben hızlandırdım.) gibi ifadeler kullanılır. Anlam, ve le-evda‘û rakâ’ibehum beynekum (Elbette binit-lerini aranızda koştururlardı!) şeklinde olup, süratle dedikodu yapacakları anlatılmak istenmektedir. Çünkü binek üzerindeki kişi, yayadan daha hız-lıdır. İbnü’z-Zübeyr [v. 94/713] ve le-erkasū şeklinde okumuştur. Bu kelime deve hızlandığında kullanılan rakasati’n-nâkatü raksan ve onu hızlandırdı-ğında söylediğin erkastuhâ ifadelerinden türemiştir. Şair şöyle demiştir:

Hızla Mina’ya ve [kurban kesim yeri olan] Ğabğab’a koşanlar

ا ُ َ أَوْ ifadesi ve le-evfadū (Elçi misali mesaj taşır dururlardı.) şeklinde وde okunmuştur. Şayet“Bu kelime mushaf hattında nasıl araya bir Elif ziyade edilerek ا ُ َ أَوَْ şeklinde yazılmış?” dersen şöyle derim: Arap hattından وَönce fetha, Elif olarak yazılıyordu; Arap yazısı Kur’ân’ın nüzûlüne çok yakın bir dönemde icat edildi ve eski yazı sisteminden bu Elif, yeni yazıya da geçen bir tesir olarak kaldı. Bu yüzden, Hemze’yi Elif olarak yazdılar. Üzerindeki fethayı da bir diğer Elif ’le yazarak ifade ettiler. Benzeri, ُ َ َ أَذْ َ (Muhakkak onu keseceğim.) [Neml 27/21] ifadesinde de söz konusudur.

[141] َ َ ْ ِ ْ ُ ا َכُ ُ ْ َ aranızda ihtilaf çıkartmaya çalışarak sizi saptırmak, gazadaki niyetlerinizi bozmak isterler. “Çünkü içinizde bunlara kulak kesilenler” yani bunların sözlerini dinleyip size ulaştıran dedikoducular “var.” Ya da sizin içinizden bir grup var ki münafıkları dinleyip onlara itaat ederler.

[142] “Aslında bunlar fitne çıkarmak istemişlerdi” yani zorluk çıkart-mak istemişler, senin başına gaileler açmışlar ve tıkırında giden işlerinin sarpa sarması için gayret etmiş, ashâbını senden koparmaya çalışmışlar-dı. Tıpkı Abdullah b. Übeyy’in [v. 9/631] Uhud günü beraberindekilerle ayrılıp giderken yaptığı gibi. İbn Cüreyc’den [v. 150/767] nakledildiğine göre bunlar on iki kişiydi ve “daha önce” yani Tebük seferinden evvel, Akabe biatinin yapıldığı gece tepede konumlanarak Peygamber (s.a.)’e suikast düzenlemeye çalışmışlardı. “Ve sana karşı o işleri çevirmişlerdi;” çareler araştırmış, stratejiler geliştirmiş, kumpaslar kurmuş; davanı nasıl boşa çıkartabileceklerine dair görüş alış verişinde bulunmuşlardı. Kallebû tahfif ile kalebû şeklinde de okunmuştur. “Ama sonunda, -onlar istemese de- gerçek gelmiş” -ki bu, senin Allah tarafından desteklenmen ve muzaf-fer olmandır.- “ve Allah’ın emri ortaya çıkmıştı.” Yani dini galip gelmiş, şeriatı üstün olmuştu.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

[143] Oturmam, yani geri kalmam için “bana izin ver; beni fitneye dü-şürme” yani izin vermeyerek beni fitneye, günaha düşürme. Çünkü eğer iznin olmadan geri kalırsam, günaha düşmüş olurum. Bu ifadenin “Beni helâke atma, çünkü eğer seninle birlikte sefere çıkarsam malım ve ailem helâk olur.” anlamına geldiği de söylenmiştir. Söylendiğine göre Cedd b. Kays “Ensâr bilir ki ben kadınlara düşkünümdür; beni sarışın Rum kız-larıyla fitneye düşürme; ama sana malımla yardım ederim; beni bırak!” demiş. Nitekim efteneden ve lâ tüftinnî (Fitneye düşmeme sebep olma!) şeklinde de okunmuştur.

ا [144] ُ َ َ ِ َ ْ ِ ْ ِ ا yani (!Bakınız! Zaten fitnenin içine düşmüşler) أَ “Asıl fitne bunların içine düştüğü şeydir, yani seferberlikten kaçma fitne-si!..” Übeyy b. Kâ‘b mushafında sekatū fiili, tekil olarak sekata şeklindedir. Zira men, lafız olarak tekil, anlam olarak çoğuldur. “Cehennem bu inkârcı nankörleri çepeçevre kuşatmıştır.” Yani cehennem kıyamet günü onları ku-şatacaktır ya da “Şu anda onları kuşatmış bulunmaktadır.” Zira cehenne-min onları kuşatmış olmasının sebepleri onlarda mevcuttur, sanki şu anda cehennemin ortasındadırlar.

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

[145] Bir savaşta “sana bir iyilik” zafer veya ganimet “erişirse hoşlarına git-mez; bir kötülük eriştiğinde ise” yani bir yenilgi ya da Uhud savaşında olduğu gibi bazı savaşlarda şiddetli zorluklar yaşarsan, senden uzakta olma hallerin-den memnuniyet duyarlar. “‘[İyi ki] tedbirimizi önceden almışız!’ derler.” Yani “Biz daima dikkatli, teyakkuz halindeyiz; olanlar olmadan önce tedbirimizi aldık.” derler ve konuşmayı bırakıp “şen-şakrak bir halde” sevinç içinde aile-lerine dönerler. Bu ifadenin, [“ailelerine dönerler” değil de] “Peygamberden yüz çevirirler [çekip giderler].” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

[146] İbn Mes‘ûd [v. 32/653] א َِ ُ ْ َ ْ ُ ifadesini kul hel yusībunâ (De

ki: Hiç başımıza gelir mi?) şeklinde; Talha b. Musarrıf [v. 112/730] ise Ya’nın şeddesi ile hel yusayyibunâ şeklinde okumuştur. Bu okuyuşun izahı, kelime-nin yufa‘ilu vezninde değil, yufay‘ilu vezninde olmasıdır. Çünkü kelimede Vav vardır; nitekim [aynı kökten geldiği] es-savâb (doğru) kelimesinde ve sā-be’s-sehmu yesūbu (Ok isabet etti, ediyor.) ifadesinde ve musībetin çoğulu olan mesāvibde de Vav’ı görmek mümkündür. Dolayısıyla, bu kökten yu-fa‘ilu vezninde türeyen kelimenin yusavvibu şeklinde olması gerekir. Savve-be ra’yehû (Görüşünü tasvip etti.) ifadesinde nasıl kullanıldığına dikkat et. Tabiî, bazı lehçelerde sābe’s-sehmü yasību (Ok isabet etti, ediyor.) şeklinde bir kullanım varsa başka. Nitekim şair [Kümeyt (v.126/744)] şöyle demiş:

İsabetlidir oklarım, hedefi nden şaşmaz

א [147] َ ُ ا َ َ כَ א -ifa (Allah’ın bizim için yazdığından başka) إِ desinde [Le-nâdaki] Lâm, ihtisas ifade eder; adeta “Allah’ın hususen bize tahsis etmiş olduğu şeylerin, yani bizim hakkımızda yazmış ol-duğu zafer ya da şehitliğin dışında hiçbir şey bize isabet etmez.” den-mektedir. Nitekim א ْ َ َ ُ (ki O, bizim ‘mevlâ’mızdır.) ifadesi,

“Bizi velî edinen, bizim de kendisini velî edindiğimiz O’dur.” anlamına ge-lir. Bu hususu Allah Teâlâ “Çünkü iman edenlerin, ‘mevlâ’sı Allah iken, inkârcı nankörlerin [kendilerine sahip çıkacak] bir mevlâları yoktur!..” [ Muham-med 47/11] buyurarak ifade etmiştir. “O halde, müminler sadece Allah’a gü-venip dayansın” yani müminlerin üzerine düşen görev, Allah’tan gayrısına tevekkül edip güvenmemektir. O halde, onlar da hakları olan, üzerlerine düşen şeyi yapsınlar.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

[148] “Aslında iki güzel şeyden birini” yani her biri akıbetlerin en güzeli olan iki akıbetten birini, yani zafer veya şehitliği “mi bekliyorsunuz? Biz ise sizler için” iki kötü akıbetten birini; “ya kendi katından” bir azap getirme-sini -ki bu da tıpkı Âd ve Semûd kavimlerinin başına geldiği gibi gökten gelip kapınızı çalacak bir azaptır- “ya da size bizim ellerimizle” kâfir olarak öldürülmek şeklinde “bir azap getirmesini bekliyoruz. Öyleyse, bekleyin bakalım” söz ettiğimiz akıbetleri gözetleyin; “şüphesiz, biz de sizinle beraber beklemedeyiz!” Akıbetinizin ne olacağını bekliyoruz, her birimiz beklediği-ne muhakkak ulaşacaktır, onu geçemeyecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

[149] “İster gönüllü olarak ister kerhen” ifadesi hal konumundadır, yani gönüllü ya da gönülsüz halde “infak edin” yani Allah yolunda ve iyilik yo-lunda. Şayet“Nasıl onlara önce infak emri verilmiş, sonra da ‘artık sizden kabul edilmeyecek’ denilmiştir?” dersen şöyle derim:Bu haber anlamın-da bir emirdir. Tıpkı “De ki: Her kim dalâlette ise Rahman onlara (refah ve ömürlerini) istediği kadar uzatsın.” [ Meryem 19/75] ayetinde olduğu gibi. Anlam “Gönüllü olarak da infak etseniz de kerhen de infak etseniz sizden kabul edilmeyecek.” şeklindedir. Bunun benzeri “Onların bağışlanması için ister dua et, ister etme.” [ Tevbe 9/80] ayetinde ve şu şiirde söz konusudur:

Azze Hatun! İster kötü davran bize ister iyi; kınanacak değilsin!

[Ayette] “Allah onları asla bağışlamayacak; sen onlar için istiğfarda bulunsan da bulunmasan da farkmez.”; [şiirde] “seni kınamayacağız; bize kötülük de etsen iyilik de etsen farketmez.” denmektedir. Şayet “Böyle bir kullanım ne zaman câiz olur?” dersen şöyle derim:Bu kullanım, sözün anlama yeterince delâlet ettiği durumlarda câiz olur. Nitekim rahimallāhu Zeyden ve ğafera le-hû (Allah Zeyd’e rahmet etsin ve onu bağışlası.n) cümlesinde olduğu gibi bunun tam aksi kullanım da câiz olur. Şayet“Neden bu şekilde bir kullanıma başvurulur?” dersen şöyle derim:Bu kullanımda bir nükte söz konusudur. Şöyle ki: [Beytin sahibi] Küseyyir [v. 105/723; sevgilisi] Azze’ye adeta “Senden ne kadar hoşlandığımı, seni ne kadar güçlü duygularla sevdiğimi anlamak için beni dene; bana bir iyi, bir de kötü davran ve bana iyi ve kötü davrandığın zamanlarda sana olan davranışlarımın değişip değişmediğini-gözlemle.” demektedir. Şairin şu sözü de bu mânadadır:

Kardeşin, o kimsedir ki boynunu vurmak için elindeki kılıçla tepesine dikilsenYine de sana olan sevgisindeki safl ığı bozmak istemez

İşte ayette de anlam, “İnfak edin ve bakın bakalım, sizden kabul edilecek mi?” şeklinde ve “Onlar için istiğfar et veya etme ve bak bakalım; istiğfarın varlığı ve yokluğu durumunda değişen bir şey olacak mı?” şeklindedir.

[150] Şayet“İnfaklarının kabul edilmemesinden maksat nedir? Pey-gamberin bu infakları teslim almaması ve kendilerine iade etmesi midir, yoksa bu infakların Allah katında makbul sayılmayıp sevapsız kalması, boşa gitmesi midir?” diye soracak olursan “Her ikisi de söz konusudur.” derim.

[151] “İster gönüllü olarak ister kerhen” ifadesi [i] “Gönüllü olarak, yani Allah ve Resûlünce ilzâm edilmeksizin ya da ilzâm edilerek” anlamın-da olabilir. İlzâmın [yani lüzumlu görmenin] zorlama diye isimlendirilmesinin sebebi, bu kimselerin münafık olması ve infaka ilzâm edilmelerinin ken-dileri için adeta bir zorlama olmasıdır. [ii] Anlam, “gönüllü olarak, yani liderlerinizden ikrah görmeksizin” -Çünkü münafık liderleri, gördükleri bir maslahat sebebiyle münafıkları infaka teşvik ediyorlardı.- “ya da onlar tara-fından zorlanarak” şeklinde de olabilir. Rivayete göre ayet Tebük seferinden geri kalan ve Peygamber (s.a.)’e “İşte malım, sana malımla yardım edeyim, ama beni bırak.” diyen Cedd b. Kays hakkında nâzil olmuştur.

[152] “Siz, gerçekten fâsık bir topluluksunuz!” Bu ifade, onların infakı-nın red gerekçesini bildirmektedir. Fısktan maksat, inatçılık ve azgınlıktır.

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

[153] ْ ُ َ .ifadesi, mene‘a (engelledi) fiilinin fâ‘ilidir أَ َ ْ ُ kabul) أنَْ edilmesini) ifadesi ise bu fiilin mef‘ûlüdür. Bu ifade meçhul formda; Tâ ile de, Yâ ile de okunmuştur. ْ ُ ُ א َ َ (infakları) ifadesi ise hem bu şekil-de çoğul olarak hem de nefekatuhum şeklinde tekil olarak okunmuştur. Ebû Abdurrahmân es- Sülemî [v. 73/692] fiili Allah’a atfederek en yakbele minhum nefekātihim (harcamalarını Allah’ın bunlardan kabul etmesini) şeklinde okumuştur. א -ifadesi keslânu kelimesinin ço (tembel tembel) כُğulu olup, zamme ile de fetha ile de [kesâlâ] okunmuştur; sekrânu (sarhoş) kelimesinin çoğulunun sükârâ, gayrânu (kıskanç) kelimesinin çoğulunun ğayârâ olması gibi.

[154] Tembelliklerinden maksat, namaz kılarken bir sevap ummama-ları, kılmazken de cezasından korkmamaları, bu sebeple namazın kendi-lerine çok ağır gelmesidir. Nitekim Allah Teâlâ, “Namaz gerçekten ağırdır ama, huşû sahiplerine değil.” [Bakara 2/45] buyurmuştur. Peygamber (s.a.)’inbir müminin “Tembelleştim” demesini hoş görmediğini bir rivayette oku-muştum ki Peygamber (s.a.)adeta bu ayete gönderme yapmaktadır. Çünkü tembellik münafıkların sıfatlarından biridir. Bu sebeple müminin, bu sıfatı kendisine atfetmemesi gerekir.

[155] Şayet“Gönülsüzlük gönüllülüğün aksidir. Allah Teâlâ ‘İster gö-nüllü olarak ister kerhen infak edin.’ [ Tevbe 9/53] ayetinde, münafıkların gönüllü infaklarından da söz etmişti, burada ise onların ancak kerhen infak edeceklerini söylüyor?” dersen şöyle derim:Gönüllü olmalarından maksat, mallarını Peygamberya da liderlerinin ilzâmı olmaksızın vermeleridir, ama bu da kerhen ve zoraki bir veriştir; gönülden gelerek ve isteyerek verme değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

[156] Bir şeye imrenmek, ondan razı olan, güzelliğinden hoşnut olan kimsenin sevincine benzer şekilde sevinmek demektir. Anlam, “Onlara ve-rilen dünya ziynetlerini güzel görme, onlara aldanma.” şeklinde olup “Bun-lardan bazısına sırf denemek için verdiğimiz dünya hayatının güzelliğine sakın gözlerini dikme.” [TāHâ 20/131] ayetinde olduğu gibidir. Zira Allah onlara verdiklerini azap için vermiştir. Çünkü onların mallarını sizlere gani-met ve esir olmaya namzet kılmıştır. Ayrıca o mallara afet ve musibetler ve-rerek onları imtihan etmiş, onları mallarını hayır kapılarında infak etmekle mükellef tutmuş, istemeseler de burunları sürte sürte infak etmelerini em-retmiş, onlara o malları kazanıp biriktirme uğrunda ve evlatlarını yetiştirme yolunda türlü külfetler tattırmıştır.

[157] Şayet“Haydi, azap etmenin ‘Yüce’ Allah’ın iradesine bağlanması doğrudur diyelim, peki bunların ‘inkârcı olarak’ can çekişe çekişe ölmeleri-ni nasıl istemiş olabiliyor Allah!?” dersen şöyle derim:Kastedilen, onların nimetlerle yavaş yavaş azaba çekilmeleridir. Bu husus, “Sırf günahları artsın diye onlara mühlet veriyoruz.” [Âl-i İmrân 3/178] ayetinde de ifade edilmiştir. Burada adeta, “Nimet içinde yüzmekten akıbetini düşünmeye fırsat bula-mamış birer kâfir olarak ölecekleri zamana kadar bunlara nimetini devam ettirmek istemekte.” buyrulmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

[158] “Gerçekten sizinle birlikte olduklarına” yani Müslümanlar cüm-lesinden olduklarına “dair.” “Korkak bir topluluklar!” Öldürülmekten ve Müşriklere yapılan muameleye uğramaktan korkuyorlar; bu sebeple de ta-kiye yaparak Müslüman kisvesine bürünüyorlar.

[159] “Bir sığınak” yani dağ başı, kale, ada gibi sığınacakları, koruna-cakları bir mekân “veya mağara…” Bu ifade Mîm’in zammesi ile [muğârâtin] de okunmuştur, eğâra’r-raculu ve ğâra (Adam derin bir yere [ğavr] girdi.) ifa-desinden türemedir. İfadenin ğâra’ş-şey’u (Saklandı.) ve eğartühû (Onu sakla-dım.) fiilinin geçişli hali olduğu da söylenmiştir; kastedilen, gizlenebilecek-leri mekânlardır. Yine, eğâra’s-sa‘lebu (Tilki hızla kaçtı.) ifadesinden türemiş olarak, “kaçılacak, gizlenilecek yerler” anlamında olduğu da söylenmiştir.

[160] “Ya da bir delik” yani gizlenebilecekleri bir oyuk, bir tünel. Müd-dehalen kelimesi, dühūl (girme) kelimesinden müfte‘al vezninde türemiştir. Dehale (girdi) fiilinden medhalen şeklinde ve edhale (soktu / girdirdi) fi-ilinden mudhalen şeklinde de okunmuştur ki, kendilerini sokacakları bir mekân anlamına gelir. Übeyy b. Kâ‘b mütedehhalen şeklinde okumuştur. ِْ َ ا إِ ْ َ َ ifadesi, “Kesin oraya sığınırlardı.” anlamında le-ve’elû ileyhi şeklinde

de okunmuştur. َن ُ َ ْ َ “Hızlıca yönelirler, hiçbir şey onları döndüremez.” anlamında olup el-feresü’l-cemûh (hızlı at, gem ile durdurulamayan at) keli-mesinden türemiştir. Enes b. Mâlik [v. 93/712] yecmizûne şeklinde okumuş, kendisine neden böyle okuduğu sorulunca “Yecmehûne, yecmizûne ve yeş-teddûne aynı anlama gelir.” demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

[161] “Sana dil uzatanlar” zekât mallarının taksimi konusunda seni ayıplayan, sana taan edenler. Bunların, zekât verilerek kalpleri İslâm’a ısın-dırılmaya çalışılan kimseler [ müellefe-i kulûb] olduğu; ayrıca Haricilerin başı İbn Zi’l-Huveysıra olduğu da söylenmiştir. Peygamber (s.a.)Huneyn ga-nimetlerini taksim ederken “Âdil ol Ya Resûlallah!” demiş. O da, “Yazık sana! Ben de âdil değilsem artık kim âdil olabilir ki?!” buyurmuştur [ Müslim, “Zekât”, 47]. Bu zâtın münafıklardan Ebu’l-Cevvâz (اظ isimli bir kişi (أ اolduğu da söylenmiştir. Bu adam, “Gördünüz mü arkadaşınızı! Zekâtlarını-zı koyun çobanlarına dağıtıyor, bir de âdil olduğunu iddia ediyor!” demiş; Peygamber (s.a.)de “Hay babasız kalasıca!.. Mûsâ da çoban değil miydi? Dâvûd da çoban değil miydi?!” diye çıkışmış, adam gidince de “Bu adama dikkat edin, çünkü o ve arkadaşları münafıktır!” buyurmuştur. َك ُ ِ ْ َ ifadesi zamme ile yelmüzüke, şeddeli olarak yülemmizüke ve müfâ‘aleden mübala-ğalı ifade tarzında yülâmizüke şeklinde de okunmuştur.

[162] Daha sonra Allah Teâlâ bu kimseleri, “kızgınlıkları ve rızaları din için ya da din müntesiplerinin faydası için değil, sırf kendi nefisleri için olan kimseler” şeklinde nitelemiştir. Çünkü Peygamber (s.a.)o gün Mekke-lilerin kalplerini kazanmak için kendilerine bol ganimet vermiş, münafıklar ise bunu yaygara konusu etmişlerdir.

[163] İzâ ansızın gerçekleşme anlamı verir. Mâna, “Kendilerine veril-mediğinde ise bir bakarsın ki kızıp köpürmüşler!” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

[164] Levin cevabı mahzuf olup takdiri, lev ennehum radū le-kâne hayran le-hum (Rıza gösterselerdi, kendileri için elbette daha iyi olurdu.) şeklinde-dir. Yani, Peygamberin kendilerine vermiş olduğu ganimet payına razı olsa-lardı, payları az olsa dahi gönülleri bununla hoş olsaydı ve “Allah’ın ihsanı ve nimeti bize yeter, payımıza ne düştüyse bize yeter; Allah bize daha nice ganimetler nasip edecek, o zaman Peygamber (s.a.) bize bugün verdiğinden daha fazlasını verecektir. Biz, ganimet ihsan etmesi ve fazlından ikram et-mesi konusunda sadece Allah’a bel bağlarız.” deselerdi, daha hayırlı olurdu.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

[165] “Zekâtlar, sadece fakirlere…” Bu ifade sadaka cinsinin sayılan sınıf-lara mahsus olduğunu, onlardan başkasına verilemeyeceğini bildirmekte olup ayette adeta, “Zekât başkalarına değil, ancak onlara aittir.” buyrulmaktadır. İn-neme’l-hilâfetu li-Kureyş (Hilafet Kureyş’e aittir.) ifadesi bunun bir benzeridir. Zira burada hilafetin Kureyş’ten başkasına verilmeyeceği kastedilmektedir. El-bette zekât burada sayılan sınıfların tamamına verilebileceği gibi bu sınıflardan bazılarına da verilebilir. Ebû Hanife Rahimehu’llāh’ın görüşü böyledir. Huzeyfe [v. 36/656], İbn Abbâs (r.a.) [v. 68/688] ve diğer bazı sahabîlerin ve tâbi‘î âlimlerin “Zekâtı bu sınıfların hangisine verirsen ver câizdir.” görüşünde oldukları nakle-dilmiştir. Sa‘îd b. Cübeyr’in [v. 94/713] ise “Fakir, fakat istemekten çekinen bir Müslüman aileye zekâtı vermen benim daha çok hoşuma gider.” dediği nakledil-miştir. Şâfi‘î Rahimehu’llāh’a göre de zekâtın bu sınıflara sarfedilmesi zorunludur. İkrime’den [v. 105/723] “Zekât bu sekiz sınıfa paylaştırılır.” görüşü nakledilmiş; İbn Şihâb ez-Zührî’nin [v. 124/742] ise Ömer b. Abdülaziz’e [v. 101/720], zekât mallarını sekiz gruba paylaştırması yönünde yazılı görüş bildirdiği nakledilmiştir.

[166] “Zekât memurlarına” yani zekâtı toplamak için çalışanlara;

• “Kalpleri ( İslâm’a) ısındırılmaya çalışılanlara.” Bunlar Arapların eşrafından bazı kimseler olup Peygamber (s.a.) bu kimselerin Müslüman olmaları için kalplerini kazanmaya çalışıyor; Müslümanların sayıca az olduğu dönemlerde onlara zekât mallarından az bir miktar pay veriyordu.

• “Kölelere” bunlar belli bir bedel karşılığında özgür olmak üzere sahipleri ile antlaşma [mükâtebe] yapmış olan ve söz konusu bedeli ödemekte zorluk çeken kölelerdir. Bu ifade ile normal kölelerin kastedildiği söylenmiş; “Zekât payı ile köleler satın alınır ve azat edilir.” de denmiştir.

• “Borçlulara” borç altına girmiş olan ve borcuna karşılık gelen malları dışında nisap miktarı malı olmayanlara. Bunların, [başkalarına ait diyet, borç vb.] ağır sorumlulukları yüklenip borç altına girmiş olan kimseler olduğu da söylenmiştir.

• “Allah yolundakilere” yani gazaya çıkmış olan fakirlere ve yolda kalmış hacılara;

• “Yolda kalanlara” yani malından uzak bir şekilde yolculuk eden, vatanında zengin olsa da bulunduğu yerde fakir olan kimselere “aittir.”

[167] ً َ ِ َ (bir emir olarak) ifadesi tekit için kullanılmış mastar an-lamındadır, çünkü ayetin başındaki “Zekâtlar; sadece fakirleredir” ifadesi, “Allah sadakaların bu kimselere verilmesini farz kılmış, emretmiştir” anla-mına gelir. İfade ayrıca merfû‘ olarak farîdatün şeklinde de okunmuştur ki bu durumda başında bir tilke (işte bunlar) kelimesi takdir edilir.

[168] Şayet “Zekât verilecek sınıfların ilk dördünde Lâm harf-i cerri kullanılmışken son dördünde neden harf-i cerri kullanılmıştır?” der-sen şöyle derim: Söz konusu sınıfların önceki dört sınıfa göre zekâtı daha çok hak ettiklerini ifade etmek için kullanılmıştır. Çünkü harf-i cerri kapsama, kuşatma anlamı verir. Böylece bu sınıfların sadaka verilme-ye daha lâyık kimseler olduğuna dikkat çekilmiş, bu sınıfların sadakanın doğal yerleri oldukları ifade edilmiştir. Çünkü sahibi ile özgürlük ant-laşması yapmış bir köleye ya da esire veya borç batağındaki bir borçluya zekât verildiği zaman, o kişi mevcut durumundan kurtarılmış olacaktır.

Yine gazaya çıkmış bir fakir ve yolda kalmış bir hacı, hem fakirlik ve ibadet ehli olma özelliğine birlikte sahiptir. Aynı şekilde, yolda kalmış olan kimse de hem fakirlik hem ailesinden ve malından uzaklık, gariplik özelliklerine birlikte sahiptir [bu sebeple, zekâta daha lâyıktırlar]. ِ ِ ِ ا ْ ِ وَا ِ ا ِ َ ِ Allah) وَyolunda olanlara ve yolda kalmış olanlara) ifadesinde harf-i cerrinin tek-rar edilmiş olmasında ise bu iki grubun kendileri ile birlikte son dört grup içinde yer alan borçlular ve kölelere nazaran daha öncelikli olduğu anlamı bulunmaktadır.

[169] Şayet“Bu ayet münafıkların ve tuzaklarının tâdat edildiği bir bağlam içinde nasıl yer alabiliyor?” dersen şöyle derim:Ayet, zekâtın sa-dece sayılan sınıflara verileceğini, bunlardan başkasına verilmeyeceğini ifa-de etmiş olmakla, bu sınıfların münafıklardan olmadığına delâlet etmiş, münafıkların zekât mallarına yönelik heveslerini kursaklarında bırakmış, onların zekât mallarından mahrum bırakılmaları gerektiğini, onu hiç hak etmediklerini hissettirmiş, adeta “Bunların zekâtta ne hakları olabilir, zekât hakkında ne cür’etle konuşabilirler, zekâtı taksim eden Peygamber (s.a.)’e nasıl dil uzatabilirler?!” buyurmuş olmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

[170] el-Üzün “her duyduğu şeyi onaylayan, herkesin sözünü kabul eden kişi” demektir. Bu tür kimselerin, duyma organı olan kulak ismiyle isimlendirilmesinin sebebi, sanki o kişinin bütününün işiten bir kulaktan ibaret olması [yani adeta işitmekten başka bir şey yapmaması] sebebiyledir. Bunun bir benzeri de öncü birliklere ‘göz’ (‘ayn) denmesidir. Onların Peygamber (s.a.)’e eziyetleri de ona “kulak” demeleridir. ٍ ْ َ ifadesi ise (hayır kulağı) أذُُنُ tıpkı raculü sıdkin (doğruluk adamı) şeklinde bir ifade olup “Evet, o işiten bir kulaktır, fakat ne kadar güzel bir kulaktır!” denilmek istenmiştir. Ayrıca, “O hayır ve hakkı işiten, işitmesi ve kabul etmesi gereken şeyleri işiten bir kulak-tır; bundan başkasını işiten bir kulak değildir.” anlamının kastedilmiş olması da mümkündür. Hamza b. ez-Zeyyât’ın [v. 156/773] ٌ َ ْ -ifadesini hayrin ke وَرَlimesine atfederek ve rahmetin şeklinde okumuş olması da buna delâlet eder.

Zira bu okuyuşta anlam, “O hayır ve rahmet kulağıdır, bunlardan başkasını dinleyip kabul etmez.” şeklindedir. Sonra Allah Teâlâ onun hayır kulağı olmasını şöyle açıklamaktadır: “O elindeki delillerle ‘Allah’a iman eder’, halis mümin olan muhacirlerle Ensārın dediklerini dinleyip kabul eder. Ey münafıklar! ‘O, aranızdaki imanlılar’ yani iman eder görünenler ‘için de rahmettir.’ Çünkü sizi dinler; bu göstermelik imanınızı kabul eder, sırları-nızı orta yere dökmez, sizi rezil rüsva etmez, Müşriklere yaptığı muameleyi size yapmaz, sizi ortadan kaldırmama konusunda Allah’ın bir maslahat gör-müş olmasına riayet ederek böyle yapar. Hâsılı o, dediğiniz gibi ‘kulak’tır, fakat sizin için hayır kulağıdır, şer kulağı değil!” Böylece, Allah onların Pey-gamber (s.a.)hakkındaki “kulak” nitelemelerini kabul etmiştir; onlar bunu Peygamber (s.a.)’i zemmetmek, onun fetānet ve zekâsını kusurlu göstermek istemiş, bunu kasdetmiş olsalar da Allah Teâlâ bu ifadeyi Peygamber (s.a.)hakkında bir meth u senâ olacak şekilde, onun kalb-i selîm ve izzet sahibi olduğu anlamına gelecek şekilde yorumlamıştır.

[171] Söylendiğine göre münafıklardan bir grup Peygamber (s.a.)’i zemmetmişler, bu onun kulağına varınca da endişeye düşmüşler. Bunun üzerine içlerinden bazıları, “Dert etmeyin canım! O her konuşanın sözünü dinleyen bir kulaktan ibarettir. Gider, özür beyan ederiz, bizim özrümüzü de dinler ve razı olur!” demişler. Bunun üzerine “O sizin için hayır kulağı-dır.” buyrulmuş.

[172] Bu ifade üzünün hayrun le-küm şeklinde de okunmuştur ki bu du-rumda üzünün ifadesi de hayrun ifadesi de hazfedilmiş bir mübtedanın ha-beri olurlar. Yani, o bir kulaktır ve o sizin için hayırlıdır. Eğer dediğiniz gibi bir kulak bile olsa, sizin için hayırlıdır; çünkü mazeretlerinizi kabul eder, içinizin kötülüğüne aynı kötülükle mukabele etmez. Nâfi‘ [v. 169/785] bu ifadeyi Zel’i hafifleterek üznü şeklinde okumuştur.

[173] Şayet“Neden Allah’a iman ifade eden iman fiili Bâ harf-i cer-ri ile geçişli yapılırken [yani nesnesini Bâ ile alırken] müminlerle ilgili olarak kullanılan iman fiili Lâm harf-i cerri ile geçişli yapılmış?” dersen şöy-le derim:Çünkü Allah’a iman ifadesi ile, küfrün zıddı olan tasdik kaste-dilmiş; bu yüzden bu ifade [îmân köküne tasdik anlamı veren] Bâ harf-i cerri ile geçişli yapılmıştır. Fakat müminlerle ilgili olarak kullanılan iman ifa-desinde, onlara kulak verme, onları dinleme, onları doğru kimseler ola-rak gördüğü için söylediklerini tasdik etme anlamı kastedildiği için bu ifade [îmân köküne teslimiyet ve kabul anlamı veren] Lâm ile geçişli kılınmıştır.

Nitekim buna benzer bir durum َ ِ אدِ א ْ כُ َ א وَ َ ٍ ِ ْ ُ ِ َ ْ א أَ Şimdi biz) وَne kadar doğru söylüyor olsak da sen yine de bize inanmazsın!) [Yusûf 12/17] ayetinde de vardır. Dikkat edersen, burada îmân kökü Bâ ile kullanılma-mıştır. Aynı şekilde; ِ ِ ْ َ ْ ِ ٌ ُ إِ ذُرِّ ِ َ َ א آ َ (Kavminden bir soy dışında hiç kimse Mûsâ’ya iman etmedi.) [Yûnus 10/83]; َن ُ رَْذَ ْ כَ ا َ َ َכَ وَا ُ ِ ْ ُ Sana) أَen aşağı tabakadan kimseler uymuşken, sana iman edip bağlanır mıyız biz!?) [Şu‘arâ 26/111]; ْ َכُ َ أنَْ آذَنَ ْ َ ُ َ ْ ُ ْ َ Ben size izin vermeden onu kabul) آettiniz hâ!?) [TāHâ 20/71] ayetlerinde de benzer bir kullanım vardır.

[174] Şayet“İbn Ebî Able’nin [v. 151/768]ٌ َ ْ ifadesini nasp ile ve وَرَrahmeten (acıyarak) şeklinde okumasının sebebi nedir?” dersen şöyle derim:Bu, gerekçelendirdiği şey hazfedilmiş bir gerekçelendirme ifadesi olup, ve rahmeten le-küm ye’zenü le-küm (ve size -size acıyarak- kulak vermektedir.) şeklinde takdir edilir. Üzünü hayrin le-küm ifadesi buna delâlet ettiği içindir ki hazfedilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

[175] “Sizi razı etmek için…” Burada hitap Müslümanlaradır. Müna-fıklar [Peygamber hakkında] taan edici konuşmalar yapıyorlar, cihattan geri kalıyorlar, sonra da müslümanların yanına gelip onların kendilerini mazur görmeleri ve razı olmaları için mazeret beyan edip mazeretlerini yeminler-le destekliyorlardı. Bu yüzden onlara, “İddia ettiğiniz gibi müminseniz, o zaman esas razı etmeniz gereken, Allah ve Resûlüdür ki onları da itaatle ve muvafakatle razı edebilirsiniz [muhalefet ederek değil].” buyrulmuştur.

هُ] [176] ُ ْ ُ َ أنَْ ifadesinde] zamirin tekil olmasının sebebi, Allah’ın rızası أَile Resûlünün rızası arasında bir fark olmaması ve bu ikisinin aynı rıza hük-münde olmasıdır. Tıpkı, ihsânu Zeydin ve icmâlühû na‘aşenî ve cebera minnî ( Zeyd’in ihsanı ve güzel davranışı beni güçlendirmiş, yaramı onarıp, iyileş-tirmiştir.) ifadesi[nde fiillerin tekil kullanılması] gibidir. Ya da anlam, “Allah, razı etmelerine daha lâyıktır, peygamberi de öyledir.” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

[177] el-Muhâddetü, tıpkı şakk kökünden gelen el-müşâkkatü gibi, hadd kökünden müfâ‘ale babında türemiştir. ُ َ نَ َ haberin hazfedilmiş olduğu bir ifadedir. Yani fe-hakkun enne le-hû nâra cehennem (Şu gerçektir ki onun için cehennem ateşi var.) Mânanın, fe-le-hû şeklinde olup ennenin tekrar mahiyetinde olduğu da söylenmiştir; çünkü [daha önce geçen] ُ ifadesinin أَtekidi söz konusudur. ُ َ نَ َ ifadesinin ُ -ifadesine ma‘tūf olması da müm أَkündür. Zira menin cevabı hazfedilmiş olup takdiri şöyledir: e-lem ya‘lemû ennehû men yuhâdidillâhe ve rasûlehu yehlik fe-enne le-hu nâra cehennem (Bilmezler mi ki her kim Allah ve Resûlü ile hudut koyma yarışına girerse helâk olur ve ona cehennem ateşi vardır?) ا ُ َ ْ َ ْ َ ifadesi, e-lem ta‘lemû أَ(Bilmez misiniz ki?) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

[178] Münafıklar İslâm’la ve Müslümanlarla alay ediyorlar, fakat Allah’ın haklarında vahiy indirerek kendilerini rezil etmesinden de çekiniyorlardı. Ni-hayet içlerinden biri, “Valla, bana göre biz Allah’ın yarattığı en kötü insanlarız! İsterdim ki [Peygamber’in huzuruna] çıkarılayım da sırtıma yüz değnek vurulsun. Yeter ki hakkımızda bizi rezil rüsva edecek bir şey inmesin!” demişti.

[179] ْ ِ ْ َ َ (kendilerine) ve ْ ُ ُ ِّ َ ُ (onlara haber verecek) ifadelerindeki zamir müminlere, ْ ِ ِ ُ ُ (kalplerindeki) ifadesindeki zamir ise münafıklara râcidir, çünkü anlam bunu gerektirmektedir. Ancak tüm zamirlerin münafık-lara raci olması da mümkündür. Çünkü sûre onları anlatacak şekilde indiği zaman, “onların üzerine / onlar hakkında” inmiş olur. Bu durumda, “Onlara kalplerindekini haber verecek.” ifadesi, “Onlara adeta kalplerinizde şu şu var diyecek.” anlamına gelir. Yani, sûre sırlarını ifşa eder ve onlar, sırlarını fâş edilmiş haliyle işitirler, böylece sûre kendi sırlarını onlara haber vermiş olur.

رُ [180] َ ْ َ (çekiniyorlar) ifadesinin çekinme emri anlamında olduğu da söylenmiştir, yani “Çekinsin bu münafıklar!” Şayet“Münafıklar kalplerinde-kini haber verecek bir sûrenin kendilerine indirilmesinden çekiniyorlar’ ifade-sinde, onların bir sûre indirilmesinden çekindikleri ifade edilmiştir. O halde, [‘Çekindiğiniz o sûreyi Allah yakında indirecek.’ denileceğine] ‘O çekindiğiniz şeyleri Allah yakında ortaya çıkaracak!’ demenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bu ifade, “Allah sûrenin inzâlini mutlaka gerçekleştirecek, o sûreyi ortaya ko-yacak.” şeklinde ya da “Allah o çekindiğiniz şeyi, yani açığa çıkartacağından çekindiğiniz münafıklığınızı ortaya koyacak.” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

[181] Tebük seferi esnasında münafıklardan bir grup Peygamber (s.a.)’inönünde ilerliyorlar ve “Şu adama bakın hele, Şam’ın kalelerini, saraylarını fethetmek istiyormuş! Vah vah!” diye konuşuyorlardı. Allah Teâlâ onların bu konuşmalarını Peygamber (s.a.)’e bildirdi. O da, [mü-

nafık grubu kastederek] “Şu grubu durdurun!” buyurdu ve yanlarına gelip “Şöyle şöyle dediniz!” buyurdu. Onlar ise, “Ya Resûlallah! Hayır, vallahi! Ne senin ne de ashâbın hakkında konuşuyorduk! Sırf yolculuk çabuk geç-sin diye aramızda eğleniyorduk!” dediler.

[182] “Yoksa, Allah’la, O’nun ayetleriyle ve Resûlüyle mi alay ediyor-dunuz?!” Allah Teâlâ onların mazeretlerine itibar etmemiştir. Çünkü on-lar yalan söylemişlerdir. Bu yüzden de adeta alay ettiklerini itiraf etmiş oldukları kabul edilmiş ve alaya konu olan şeyi seçme hususunda hata etmiş olmakla kınanmışlardır. Zira ifadede [... א ,alaya konu edilen şey [أ takrir harfini takiben gelmiştir ki böyle bir ifadeyi kullanmak ancak alay edilmiş olduğunun sübut bulmasından sonra doğru olur.

[183] “Hiç mazeret üretmeyin!” Yalan mazeretler sunmakla uğraşma-yın, çünkü sırrınız ortaya çıktıktan sonra artık bunların faydası yoktur! “İmanınızdan sonra inkâr ettiniz;” başta imanlıymış gibi gözüktüğünüz halde, alay ederek nankör bir kâfir olduğunuzu fâş etmiş oldunuz! Şim-di O, içinizden bir grubu tövbe edip münafıklıktan sonra halis mümin oldukları için affetse de diğer bir grup suçlu oldukları ve tövbe etmeyip münafıklıkta ısrar ettikleri için azap görecek! Ya da, Peygamber (s.a.)’e eziyet etmeyen, onunla alay etmeyen bir grubu bu dünyada âcilen ceza-landırmayı affedecek olsak da, Peygamber (s.a.)’e eziyet eden, onunla alay eden diğer günahkâr / suçlu topluluk bu dünyada cezalandırılacak!

[184] Mücâhid b. Cebr [v. 103/721, ٍ َ ِ א ْ َ ُ ْ َ -ifa (bir grubu affetsek de) إِنْ desini] meçhul formda ve fiili müennes yaparak, in tu‘fe ‘an tā’ifetin (bir grup affedilse de) şeklinde okumuştur. Ancak daha uygun olan, fiilin müzekker okunmasıdır, çünkü fiilin isnat edildiği kelime zarftır. Nite-kim sîra bi’d-dâbbeti (Binekle yolculuk yapıldı.) denilir, fakat aynı ifade sîrat bi’d-dâbbeti şeklinde kullanılmaz. Fakat Mücâhid kıraatinde anlam esas alınmış ve ifade adeta in turham tā’ifetün(bir gruba merhamet edil-se de) şeklinde takdir edilmiş ve bu yüzden de fiil müennes kılınmıştır. Ancak bu kullanım gariptir. Çoğunluğun in yu‘fe ‘an tā’ifetin (Bir grup affedilse de) ifadesinde fiili müzekker yaparak; tu‘azzeb tā’ifetün (bir di-ğer gruba azap edilir.) ifadesinde ise fiili müennes yaparak okuyuşları daha iyidir. Bir başka okuyuşta ise fiil malum formda; in ya‘fu ‘an tā’ife-tin minküm yu‘azzib tā’ifeten (O, içinizden bir grubu affetse de diğer bir gruba azap edecektir) şeklindedir ki, bu durumda fâ‘il, Yüce Allah’tır.

Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

[185] “Birbirlerindendirler” ifadesi ile onların müminlerden olmala-rı olumsuzlanmış ve “Sizden olduklarına dair Allah adına yemin ederler.” [ Tevbe 9/60] ayetinde ifade edilen sözleri yalanlanmış; “Sizden değildirler.” [ Tevbe 9/56] ayetindeki husus tekit edilmiştir. Daha sonra onları, hallerinin müminlerin halinin tam aksi olduğunu gösterecek ifadelerle nitelemiştir: “Münkeri emredip mârufu yasaklarlar,” küfrü ve günahları emredip iman ve itaati yasaklarlar; “ellerini sımsıkı tutarlar,” hayır, sadaka ve Allah yolun-da infak konusunda cimri oldukları için böyle yaparlar.

[186] “Onlar Allah’ı unutmuş” yani O’nu zikretme konusunda gaflete düşmüş; “Allah da onları nisyâna terketmiştir!” Onları rahmet ve ihsanın-dan mahrum bırakmıştır. “Gerçekten, fâsıkın ta kendisidir münafıklar!”

Yani küfürde inatçılık etmek ve her türlü hayırdan uzaklaşmak demek olan fâsıklık konusunda zirve noktadadırlar. Allah Teâlâ’nın münafıkları kıyasıya zemmedip, şu çirkin fâsık ismi ile nitelemesi, “Tembel tembel kalkarlar.” [Nisâ 4/142] ayetinde münafıklar hakkında tembel nitelemesinin kullanılması sebe-biyle Peygamber (s.a.)’inde müminin “Tembelleştim.” demesini hoş karşıla-mamasını bir an olsun düşünmek, mümini (fâsıklıktan) uzaklaştırmak için yeter de artar bile! [Peygamber münafıklar hakkında kullanılan tembel ifadesini dahi hoş görmezken] fâsıklık ifadesini kullanmanın halini var sen düşün artık!..

[187] “Ebedi kalacakları” kalış sürelerinin ebedî olacağı anlamındadır. “Üstesinden ancak o gelir!” Bu ifade cehennem azabının ne kadar muaz-zam olduğuna, ondan daha büyük bir azap olmadığına, daha fazlasının ola-mayacağına delâlet eder. Gazabından ve azabından Allah’a sığınırız! “Allah onları lânetlemiştir” azap ile birlikte onları alçaltmış, lânetli şeytanlar züm-resine dâhil etmiş, kınanmış kimseler kılmıştır. Buna karşılık cennet ehlini tazim etmiş ve onları değerli melekler zümresine dâhil etmiştir. “Ebedi bir azaptır bunların hakkı!..” Onlar için ateşe yaslanma dışında bir tür azap daha vardır ki o da, ateş azabı gibi daimidir. Ayrıca burada “Onlar için dünyada asla kurtulamayacakları bir azap vardır.” anlamının kastedilmiş olması mümkündür ki bu azap, onların Müslümanlardan korkmaları se-bebiyle takındıkları ikiyüzlü tavırdan, içleri ile dışlarının birbirine uygun olmamasından [yani her iki tarafı da idare etmeye çalışmaktan] dolayı çektikleri sıkıntılar ve sırlarının açığa çıkıp da rezil rüsva olmalarından, başlarına bir azap inmesinden sürekli duydukları korku ve endişelerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

[188] [ َ ِ deki] Kâf, ref‘ mahallindedir, zira ifade, entüm mislü’llezîne’כَאmin kabliküm (Siz tıpkı sizden öncekiler gibisiniz.) anlamındadır. İfadenin fe‘altüm misle fi‘li’llezîne min kabliküm (Sizden öncekilerin yaptığına benzer şeyler yaptınız.) yani “Tıpkı onlar gibi faydalandınız, onların daldığı şeye siz de daldınız.” anlamında olması durumunda Kâf, nasb mahallinde olur. Nemir’in1 şu sözü de buna benzer:1 Şiir Evs b. Hacer’in [v. 620 m.] divanında yer almaktadır. Ve aslında Zemahşerî de gerek el-Mufassal’ın-

da gerekse Vâkı‘a 56/65’in tefsirinde bu şiiri Evs b. Hacer’e isnat etmektedir. / ed.

Bugünkü gibi ne bir av [gördüm] ne de avlanma Şair burada lem era (görmedim) ifadesini hazfetmiştir.

[189] “Onlar kuvvet bakımından sizden daha yaman idiler.” ifadesi bunların öncekilere benzetilmesinin, davranışlarının onlarınkine benzer olduğunun ifade edilmesinin izahıdır. el-Halâk nasip, pay, insan için yara-tılmış, takdir edilmiş olan şey, hayır anlamına gelir. Bu mânayı ifade etmek için kasm ve nasīb kelimeleri de kullanılır; zira insanın payı kendisi için taksim edilmiş ve onun için dikilmiş, var edilmiş, nasbedilmiştir. el-Havd, bâtıla ve oyun-eğlenceye dalmak demektir.

ا [190] ُ א ي ِ ifadesi, ke’l-fevc ellezî hādū (dalmış olan grup gibi) ya כَאda ke’l-havdillezî hādūhu (daldıkları dalış gibi) anlamındadır.1 Şayet “Siz-den öncekiler kendi paylarından faydalandığı gibi’ ifadesi anlamı yeterince ifade ettiğine göre ‘kendi paylarından faydalandılar’ demenin faydası nedir? Yine, ‘onların daldığı şeyin benzeri’ ifadesi, ‘Daldılar; siz de onların daldığı şeyin benzerine daldınız.’ denmesine gerek bırakmamaktadır [yani burada bir tekrar yok mu?]” dersen şöyle derim:İfadenin bu şekilde kullanılması ile; öncekilerin kendilerine verilmiş olan dünyalık paylarından faydalanmış ve buna razı olmuş, fani arzularına boğulup gitmiş, akıbetleri hakkında hiç düşünmemiş, uhrevî kurtuluşu talep etmemiş olmaları kınanmış, fayda-lanma ve dünyalık paya rıza gösterme hali bayağılıkla nitelenmiş, sonra da muhatapların hali bu kimselerin hallerine benzetilmiştir. Örneği: Zalim bir kimseye, yaptığı şeyin ne kadar çirkin olduğunu göstermek istediğin zaman, “Tıpkı Firavun gibisin! Firavun da suçsuz yere insanları öldürür, işkence eder, zorbalık yapardı. Sen de onun yaptığı gibi yapıyorsun!” der-sin. [Ayetteki ifade de buna benzer.] “Siz de onların daldığı gibi daldınız.” ifadesi ise, öncesindeki ifadeye ma‘tūf olup ona isnat edilmiştir. Bu sebeple, [önce-ki cümlenin başında yer alan] girizgâh ifadesinin burada tekrarlanmasına gerek yoktur.

[191] “Bunların yaptıkları, dünyada da âhirette de boşa gitmiştir!” Bu ifade, “... Ona daha dünyada iken mükâfatını verdik, ama o âhirette de sâ-lihlerdendir.” [‘Ankebût 29/27] ayetinde belirtilen durumun tam aksini ifade etmektedir.

1 Zemahşerî, sıla cümlesinde müfred ellezî ile çoğul hādū arasındaki zahirî uyumsuzluğu gidermeye çalış-maktadır. / ed

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

[192] Ashâbu Medyen Medyenliler demektir; bunlar da Şu‘ayb Aleyhis-selâm’ın kavmidir. “Ters yüz edilenler” ise Lût kavminin şehirleridir. Lût, Hûd ve Sâlih kavimlerinin şehirleri olduğu da söylenmiştir. Ters yüz edil-meleri ise, hallerinin hayırdan şerre tebdil edilmesidir. “Allah onlara zul-metmiş değildi.” Allah’ın onlara zulmetmesi söz konusu değildi, çünkü Allah hikmet sahibidir, O’nun çirkin fiiller işlediğini, bunları suçsuzken cezalandırdığını düşünmek câiz değildir. Fakat “onlar” Allah’ı nankörce inkâr ederek “kendilerine zulmediyorlardı;” Allah’ın verdiği cezaya bu se-beple müstahak olmuşlardır.

Bu bölümü tek başına aç →

72. Âyetin Tefsiri

[193] “Birbirlerinin velîleridir.” ifadesi, [67. ayette münafıklar hk. kullanılan] “birbirlerindendirler” ifadesinin mukabilidir.

[194] ُ ا ُ ُ ُ َ ْ َ َ (Allah, işte bunlara rahmet edecektir.) ifadesindeki Sîn, [yani gelecek zaman kipi] rahmetin muhakkak var olduğu anlamına gel-mekte olup bu vaadi tekit eder. Tıpkı se-entekımu minke yevmen (Er ya da geç elbet bir gün senden intikam alacağım!) ifadesindeki tehdidin Sîn ile tekit edilmiş olması gibi. Benzer ifadeler şu ayetlerde de vardır; “İman edip sâlih amel işleyenler için, Rahman muhakkak bir sevgi meydana ge-tirecektir.” [ Meryem 19/96]; “Rabbin sana verecek ve razı olacaksın.” [Duhâ 93/5]; “… Bunlara da Allah mükâfatlarını ileride muhakkak verecektir.” [Nisâ 4/152].

[195] ‘Azîz yani her şeye galip, her şeye kādir, sevap vermeye de ceza vermeye de kadir; Hakîm yani her şeyi lâyıkıyla ifade eden, kelâmını her şeyin hakkını verecek şekilde kullanan.

[196] “Güzelim meskenler.” Hasan-ı Basrî’den bunların “inciden, kızıl yakuttan ve zebercetten yapılmış saraylar” olduğu görüşü nakledilmiştir. ‘Adnin özel isimdir, zira “ Rahman’ın, kullarına gâipten va‘dettiği Adn Cen-netlerine” [ Meryem 19/61] ayeti buna delâlet etmektedir. Yine Ebu’d-Der-dâ’nın [v. 32/653] Peygamber (s.a.)’den rivayet ettiği “Adn, Allah’ın öyle bir diyarıdır ki onun gibisini gözler görmemiştir, hiç kimsenin aklına da gelmemiştir, oraya peygamberler, sıddıklar ve şehitlerden başka kimse giremeyecektir. Allah Teâlâ bu cennete hitaben ‘Sana girene ne mutlu!’ buyurmuştur.” şeklindeki hadis-i şerif de buna delâlet etmektedir. ‘Adn’in cennette bir şehir olduğu, ayrıca bahçeleri dört bir yanını kuşatan bir nehir olduğu da söylenmiştir.

[197] “Ama Allah rızası daha büyüktür.” İlahi rızanın cüz’î bir parçasıdahi bütün bunlardan büyüktür. Çünkü her tür saadet ve kurtuluşun sebebi, O’nun rızasıdır. Yine müminler Allah’ın kendilerinden razı olması sayesinde O’nun tazim ve ikramına nail olurlar ki Allah’ın ikramı sevap türlerinin en büyüğüdür. Ayrıca kul, mevlâsının kendisinden razı olduğunu bildiği zaman, bu durum onun için diğer bütün nimetlerden çok daha kıymetli olur. Diğer nimetler zaten Allah’ın rızası ile elde edilen şeylerdir. Benzer şekilde kul Al-lah’ın kendisine öfkelendiğini bilirse nimetler ona zehir gibi olur; en büyük nimetlerden dahi lezzet alamaz. Bizim âlimlerimizden keskin görüşlü, him-meti âlî bir zâtın1 şöyle dediğini duymuştum: “Allah’ın saygınlık ve ikram diyarında vereceğini vaat ettiği nimetlerden hiçbirini, O’nun rızasına nail ol-mak ve kendi katında rızasına nail olmuş hidayet ehli içerisinde haşredilmek kadar arzulamam, bu ikisine göz diktiğim kadar hiçbirine dikmem.”

[198] “Budur” ifadesi Yüce Allah’ın vaat ettiklerine ya da O’nun rıza-sına işaret etmektedir. Anlam “Büyük başarı, insanların başarı saydıkları şey değil, sadece budur.” şeklindedir. Rivayete göre Allah Teâlâ cennet-tekilere “Razı oldunuz, memnun kaldınız mı?” diyecek; “Nasıl memnun kalmayalım ki! Sen bizlere yarattığın hiçbir varlığa vermediklerini verdin!” diyecekler. Bunun üzerine Yüce Allah “Size bundan daha faziletlisini de ve-ririm.” diyecek. “Bundan daha faziletli olan ne olabilir ki?” dediklerinde ise, “Sizden memnun olmam ve ebediyen size öfkelenmemem.” buyuracaktır. [ Müslim, “el-Cenne ve sıfetu ne‘îmihâ ve ehlihâ”, 9]

1 Yani Abdusseyyid el-Hatībî’nin… (Tıybî’den) / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

[199] “İnkârcı nankörlerle” kılıçla, “münafıklarla” ise delille “cihâd et; onlara karşı tavizsiz ol.” Her iki cihatta da tavizsiz ol, onlara sevgi besleme. Bu hüküm kendisinde bir itikat bozukluğu olduğu bilinen herkese yöne-liktir. Böyle kimselere karşı delillerle cihat edilir, mümkün olduğunca ken-disine karşı sert ve tavizsiz davranılır. İbn Mes‘ûd’un, “Eliyle cihat etmeye gücü yetmezse diliyle, ona da gücü yetmezse yüzünü asıp somurtarak, ona da gücü yetmezse kalbi ile cihat etmelidir.” dediği nakledilmiştir. Kalp ile cihattan maksat, hoş görmemek, buğzetmek ve ondan teberri etmek, uzak olmaktır. Hasan-ı Basrî de “münafıklarla cihâd”ı, şartları ortaya çıktığı [yani suçu işledikleri sübut bulduğu] zaman onlara hukuki yaptırımları uygulamak olarak tefsir etmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

[200] Peygamber (s.a.)Tebük seferinde iki ay kalmış, bu süreçte kendi-sine Kur’ân ayetleri nâzil olmuş, bu ayetler savaştan geri kalanları kınamış, çevresindekiler de bu ayetleri işitmişlerdi. İşitenler içerisinde Cülâs b. Sü-veyd de vardı ve “ Muhammed’in, geride bıraktığımız kardeşlerimiz hak-kında söyledikleri doğruysa, onlar bizim efendilerimiz, eşrafımız olduğu-na göre, demek ki bizler eşeklerden daha kötüyüz!” demiş. Bunun üzerine Ensâr’dan Âmir b. Kays da ona, “Evet, vallahi Muhammed doğru söylüyor; sen eşekten daha kötüsün!” demiş. Olay Peygamber (s.a.)’inkulağına gi-dince ikisini da yanına çağırmış. Cülâs o sözleri söylemediğine dair yemin edince Âmir de ellerini açıp “Allah’ım! [Yemin ettiği için] doğru kabul edilen kişinin yalancı olduğunu ve asıl benim doğru söylediğimi gösteren bir vahiy indir Kulun ve Resûlün olan Muhammed’e” diye dua etmiş. Bunun üzerine işbu “Öyle söylemediklerine dair Allah adına and içiyorlar!..” ayeti nâzil olmuştur. Daha sonra Cülâs, “Ya Resûlallah! Allah bana tövbe etmemi bu-yurdu. Vallahi, ben o sözleri söylemiştim; Âmir doğru söylüyordu.” demiş; daha sonra tövbe etmiş ve tövbesinde samimiyet göstermiştir.

[201] “Müslüman olduktan sonra inkâr edip küfür sözünü söylemiş-ler;” önce zahiren Müslüman görüntüsü verirken daha sonra açıkça inkâr etmişler “ve asla başaramayacakları bir işe girişmişlerdir.” Yani Peygamber (s.a.)’incanına kıymaya kalkışmışlardır. Tebük seferi dönüşü, münafıklar-dan on beş kişi aralarında konuşup geceleyin sarp yamaç yola girdikleri sırada Peygamber (s.a.)’i bineğinin üzerinden itip uçuruma yuvarlamaya karar vermişlerdi. [Yamaca geldiklerinde] Ammâr b. Yâsir [v. 37/657] Peygamber (s.a.)’indevesinin dizginini tutmuş, ön taraftan onu çekiyor, Huzeyfe [v. 36/656] de arkadan deveyi sürüyordu. Tam o esnada Huzeyfe develerin ayak seslerini ve kılıç tıkırtılarını duydu. Arkasını dönüp, münafıkları görünce “Geri çekilin ey Allah’ın düşmanları! Geri çekilin!” diye haykırdı. Onlar da kaçtılar. [Bu suikastin ne idüğü bağlamında] münafıkların, Cülâs’a cevap verdiği için Âmir b. Kays’ı öldürmeye çalıştıkları; ayrıca, Peygamber (s.a.)razı ol-masa da Abdullah b. Übeyy’e taç giydirip başlarına lider yapmak istedikleri de söylenmiştir.

[202] “Öç almaya kalkışmalarının sebebi” yani inkârlarının ve ayıpla-malarının sebebi “Allah ve Resûlünün onları lütfuyla zenginleştirmesidir!” Zira onlar Peygamber (s.a.)Medine’ye geldiği zaman geçim sıkıntısı yaşı-yorlardı. Ata binemiyor, ganimet alamıyorlardı. Derken, ganimetlerle zen-ginleştiler. Hatta Cülâs’ın bir yakını öldürülmüş, Peygamber (s.a.)de diye-tini on iki bin [dirhem] olarak belirlemiş, Cülâs da böylece zenginleşmişti.

[203] “Dönüş yaparlarsa kendilerinin hayrına olur.” İşte Cülâs’ın tövbe-sine sebep olan ayet budur. “Dünya ve âhirette can yakıcı bir azaba” dünya-da öldürülme azabına, âhirette ise ateş azabına.

Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

[204] Rivayete göre [ Bedir gazilerinden] Sa‘lebe b. Hâtıb; “Ya Resûlallah! Allah’a dua et de bana mal-mülk ihsan etsin.” demiş; Peygamber (s.a.); “Sa‘lebe! Bak, şükrünü eda edeceğin az mal, şükrünü eda edemeyeceğin çok maldan daha hayırlıdır.” diye cevap vermişti. Fakat Sa‘lebe tekrar aynı istekte bulunup “Seni hak ile gönderen Allah’a yemin olsun ki eğer bana mal-mülk nasip ederse her hak sahibine hakkını mutlaka vereceğim!” diye yemin etmiş. Bunun üzerine Peygamber (s.a.)onun için dua etmişti. So-nunda Sa‘lebe bir koyun almış ve o koyun mantar gibi çoğalmış, neredeyse Medine’ye sığmayacak bir sürüye dönüşmüş. Sa‘lebe de sürüsünü bir vadi-ye taşımış ve giderek cemaatten kopmuş, cumalara dahi gelmez olmuştu. Bir ara Peygamber (s.a.)onu sorunca “Malı çoğaldı, vadilere sığmaz oldu.” demişler, o da, “Yazık oldu Sa‘lebe’ye!” buyurmuştu. Daha sonra Peygam-ber (s.a.)zekâtları toplamak üzere iki kişi görevlendirmiş, insanlar bu gö-revlilere zekâtlarını vermişler, fakat Sa‘lebe’nin yanına varıp ondan zekât istedikleri ve kendisine Peygamber (s.a.)’inzekâtla ilgili fermanını okuduk-ları zaman, “Bu cizyeden başka bir şey değil! Bu cizyenin benzerinden başka bir şey değil!” demiş ve görevlilere “Siz şimdi gidin, ben bir düşüneyim.” deyip onları göndermişti. Görevliler Peygamber (s.a.)’inyanına geldikle-rinde, daha onlar konuşmadan o iki kez art arda; “Yazık oldu Sa‘lebeye!” buyurmuş, ardından bu ayet nâzil olmuştur. Daha sonra Sa‘lebe zekâtını getirmiş, fakat Peygamber Aleyhisselâm; “Allah senden zekât almamı yasak-ladı!” diye cevap vermiş; o başına topraklar saçıp pişmanlık ifade etse de Peygamber Aleyhisselâm “Bu senin amelin, ben sana söylemiştim, ama sen dinlemedin!” buyurmuştur. Peygamber (s.a.)vefat ettikten sonra Sa‘lebe zekât malını Hazret-i Ebû Bekr’e getirmiş, fakat o da kabul etmemiş; daha sonra halifeliği döneminde Hazret-i Ömer (r.a.)’a getirmiş, o da kabul et-memiş ve Sa‘lebe Hazret-i Osman’ın halifeliği döneminde ölmüştür.1

[205] َ َ َ (kesinlikle tasadduk edeceğiz) ve َ َכُ َ (mutlaka olacağız) ifadeleri sonlarındaki Nûn hafifletilerek le-nessaddekan ve le-nekûnen şek-linde de okunmuştur. “Sâlihlerden…” İbn Abbâs sâlihlerden olma ifadesi ile hac ibadetini yapmanın kastedildiği söylemiştir.

1 “Sa‘lebe hadisi” adıyla ünlenen bu kıssanın içeriği İslâmiyet’in tevbe ve recâya bakışı açısından sorunlu olup, bunun üstelik bir Bedir gazisine isnat edilmesi düşündürücüdür. Kütüb-i Sitte’de yer almamakta-dır. / ed.

[206] “O da … kalplerine bir nifak soktu” ifadesinde Hasan-ı Basrî ve Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’ye [v. 117/735] göre fâ‘il cimrilik olup ْ ُ َ َ ْ َ َ ifa-desi, “Cimrilik onların kalplerine nifak soktu.” anlamındadır. Çünkü kalp-lerindeki nifakın sebebi cimriliktir. Ancak cümlenin açık anlamına göre bu zamir Yüce Allah’a işaret eder ve anlam, “Allah onları lütfundan mahrum bıraktı. Sonuçta münafık oldular ve nifak kalplerinde iyice yerleşti, onlar Allah’a verdikleri tasadduk etme ve sâlih olma sözlerinde durmadıkları ve yalancı oldukları için hayatlarının sonuna kadar bu nifak onlardan ayrılmaz olacaktır.” şeklindedir. Bu ayetten hareketle, sözden dönmenin münafıklı-ğın üçte biri olduğu ifade edilmiştir.

ن [207] כ (yalanı âdet edindikleri için) ifadesi şedde ile yükezzibûne (yalanlamayı âdet edindikleri için) şeklinde; [aşağıdaki] ا ُ َ ْ َ ْ َ Bilmezler) أَmi ki?) ifadesi de Hazret-i Ali (r.a.)’dan e-lem ta‘lemû (Bilmez misiniz ki?) şeklinde nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

[208] “Sırlarını ve gizli-kapaklı konuşmalarını” yani gizledikleri müna-fıklıklarını, verdikleri sözün aksi istikametteki kararlarını, kendi aralarında gizlice fısıldaşarak din hakkında konuştukları ağır sözleri, zekâtı cizye diye isimlendirmelerini ve insanları zekât vermekten alıkoymak için yaptıkları plânları…

Bu bölümü tek başına aç →

79. Âyetin Tefsiri

ونَ [209] ُ ِ ْ َ َ ِ ifadesi, kınama olarak ya nasb ya da (çekiştirenler) اref‘ mahallindedir. [78. ayette geçen] “sırlarını ve gizli-kapaklı konuşmalarını” ifadesindeki zamirden bedel olarak cer mahallinde olması da mümkündür. Zamme ile yelmüzûne şeklinde de okunmuştur.

[210] “Gönüllü hareket edenleri” yani gönülden infak eden, bağış yapanla-rı. Rivayete göre Peygamber (s.a.)insanları zekât vermeye teşvik etmiş, bunun üzerine Abdurrahman b. Avf [v. 32/653] kırk okka altın -bir görüşe göre ise, dört bin dirhem- getirmiş ve “Sekiz bin dirhemim var. Dört binini Rabbime borç veriyorum, dört binini de ailem için ayırdım!” demiş; Peygamber (s.a.)de; “Verdiğine de, ailene sakladığına da Allah bereket versin.” buyurmuştur.

Nitekim Peygamber (s.a.)’indua ettiği gibi olmuş, Allah onun malını öy-lesine bereketlendirmiştir ki hanımı Temâdur’u [ א ] malının sekizde bi-rinin çeyreği [%3,125’i] olan seksen bin dirhem karşılığında almıştır.1 Âsım b. Adiyy [v. 45/665] yüz sepet hurma getirmiş, Ebû Akīl’ el-Ensārî [v. 12/633] de bir ölçek hurma getirmiş ve “Gece sabaha kadar deve yuları ördüm ve karşılığında iki ölçek hurma aldım. Birini aileme bıraktım, diğerini getir-dim.” demiş; Peygamber (s.a.)de onun getirdiği hurmanın sadakalara dâhil edilmesini emretmişti. Bunun üzerine münafıklar bağışta bulunan mümin-leri çekiştirmişler ve “ Abdurrahman ve Âsım sırf gösteriş için veriyor; Ebû Akīl’in verdiği o mala ise ne Allah’ın ne de Resûlünün ihtiyacı olabilir! Ama o nam yapmak istiyor ki kendisine ganimet verilsin!” demişler; bunun üze-rine bu ayet nâzil olmuştur.

[211] ْ ُ َ ْ ُ ifadesi “zar zor verebildikleri dışında” anlamında olup إِ [Cîm] fetha ile de zamme ile de okunmuştur.

[212] ْ ُ ِْ ُ ا َ

ِ َ (Allah onlarla alay eder.) beddua değil, “Asıl Allah onlarla dalga geçiyor!” [Bakara 2/15] ayeti gibi haber ifadesidir. Dikkat eder-sen, devamında “Bunların hakkı, can yakıcı bir azaptır.” denilmiş [ Müslim, “Fedā’ilü’s-sahâbe”, 25].

Bu bölümü tek başına aç →

80. Âyetin Tefsiri

[213] Abdullah b. Übeyy’in[v. 9/631]oğlu olan ve sâlih, samimi bir mü-min olan Abdullah [v. 12/633], babası hastalandığı zaman Peygamber (s.a.)’e gelmiş ve ondan babası için dua etmesini istemişti. O da dua etti. İşbu ayet, bunun üzerine nâzil oldu. Peygamber (s.a.), “Allah bana ruhsat verdi, ben de yetmişten fazla dua edeceğim!” demişti ki, “Onların bağışlanması için dua etsen de, etmesen de fark etmez, Allah onları asla bağışlamayacak!” [Münâfikūn 63/6] ayeti nâzil oldu. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere bura-daki emir, haber anlamında olup adeta “Bağışlanmaları için dua etsen de, etmesen de Allah onları kesinlikle affetmeyecek!” buyrulmaktadır. Orada, bu tür ifadelerde bir şart anlamı bulunduğunu da belirtmiş, bunun emir lafzıyla anlatılmış olmasındaki nükteyi izah etmiştik.2 “Yetmiş” çokluktan kinayedir. Ali (r.a.) da şöyle demiştir:1 Bu durumda toplam malı 2.560.000 dirhem olmaktadır. / çev.2 Bkz. Tevbe 9/53’teki “De ki: İster gönüllü olarak ister kerhen infak edin; artık sizden kabul edilmeyecek.”

ifadesinin tefsiri. / ed.

Sabah baskın yapacağım şu ‘âsi’ oğlu ‘âsi’ye1

Atının yelesini bağlamış yetmiş bin süvariyle!..

[214] Şayet “Arapların söz sanatlarını ve ifade üsluplarını en iyi bilen ve en fasih Arap olan Peygamber Aleyhisselâm bu sayıdan çok af dilemenin kas-tedilmiş olduğunu nasıl anlamamış da, ‘Rabbim bana ruhsat verdi, ben de yetmişten fazla af dileyeceğim!’ demiş olabilir?! Üstelik, ayetin devamında ‘ki bu, nankörce inkâr etmelerindendir.’ denilmekte; onların affedilmesine engel olan şeyin ne olduğu da beyan edilmekte yani” dersen şöyle derim:Peygam-ber (s.a.)bunu anlamamış değildir. Fakat tıpkı İbrâhim Aleyhisselâm’ın “Bana karşı gelen kimse için de şüphesiz Sen bağışlayıcısın, merhametlisin.” [İbrâhim 14/36] demesi gibi o da peygamber olarak gönderildiği insanlara olan engin şefkat ve merhametinden ötürü, kullanılan ifadeden kastedilen mânayı değil, lafızdaki sayı anlamını esas alarak böyle söylemiştir. Peygamber (s.a.)’inşefkat ve merhamet göstermesi ümmeti için bir lütuf olup onlara birbirlerine karşı merhametli olmaları yönünde bir çağrı mahiyetindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

81. Âyetin Tefsiri

[215] “Geride bırakılanlar” Peygamber (s.a.)’den izin isteyen münafıklar-dır. Peygamber (s.a.)onlara izin vermiş ve Tebük seferinde onları geride bı-rakmıştır. Ya da onları geride bırakan şey tembellikleri, nifakları ve şeytandır. “Oturup kaldıkları için” yani gazaya çıkmayıp geride oturdukları için.

[216] ِ لِ ا ُ فَ رَ ِ ifadesi, Peygamber’in ardından anlamına gelir. Ni-tekim ekāme hilâfe’l-hayy (Kavminin ardından o kaldı.) “Onlar ayrıldı ama o ayrılmadı.” demektir. Ebû Hayve’nin [v. 203/818] bu ifadeyi halfe rasûlillâh şeklinde okumuş olması da bunu teyit eder. Bu ifadenin muhalefet anlamına geldiği de söylenmiştir, zira Peygamber (s.a.)harekete geçtiğinde onlar otu-rup kalarak ona muhalefet etmişlerdir. Bu ifadenin mansup olması mef‘ûlün leh olmasından ya da hâl olmasındandır. Yani anlam, “Ona muhalefet etmek için oturdular.” ya da “Ona muhalefet ederek oturdular.” şeklindedir.

1 Yani el-‘Âsī b. Vâ‘il’in oğlu Amr b. Âs’a… el-‘Âsī b. Vâ‘il, Kur’ân’ın ebter diye tavsif ettiği azılı müşrik-lerden biriydi; el-‘Âsī [isyancı] kelimesi hafifletilerek el-‘Âs [isyancı] şeklinde de telaffuz ediliyordu. İşte, Halife Ali kendisine isyan eden Amr b. Âs’ı bu sebeple “isyancı oğlu isyancı” diye nitelemektedir. / ed.

[217] “Mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihâd etmek” ifadesi müminlere yönelik bir gönderme olup onların Allah rızası için çok bü-yük zorluklara göğüs gerdiklerine, bu yolda mallarını harcamış, canlarını feda etmiş, bütün bunları rahatça oturmaya tercih etmiş olmalarına işaret-tir. Münafıklar ise böyle yapmaya yanaşmamışlardır. Kaldı ki müminlerin gönlünde bulunan ve onları harekete geçiren iman ve yakîn onlarda yokken buna nasıl yanaşabilirlerdi ki?!

[218] “Cehennem ateşi daha sıcaktır’ de.” Bu ifade ile onlar cahil yerine konulmaktadır, çünkü kısa bir anlık zorluktan kendini koruyarak kendini ebedî meşakkate düşüren biri, bütün cahillerden daha cahildir. Nitekim şair1 şöyle demiştir:

Sonunda tek bir kötü gün olan huzurlu bir ömrün balı bile acı ota benzerken,Bir an huzurlu olup, ardından kötü bir ömür geçirsen nasıl olur bir düşün?!

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

dır. Ancak bu hususun kesin olduğunu, başka türlü olamayacağını göster-mek için emir formunda söylenmiştir. Rivayete göre münafıklar cehennem ateşinde, dünyadaki ömürleri kadar ağlayacaklar, bu süre boyunca ne göz-yaşları dinecek ne de gözlerine uykudan bir sürme çekebilecekler [yani uyu-yabilip gözlerini rahatlatacaklar]!

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

[220] Yüce Allah’ın “onlardan bir topluluğa” demesinin sebebi, münafık-lardan bazılarının nifaktan tövbe etmiş, geride bırakıldıkları için pişmanlık duymuş ya da sahih bir mazeret beyan etmiş olmalarıdır. Seferden geri ka-lanların tamamının münafık olmadığı söylenmektedir. Nitekim “onlardan bir topluluğa” ifadesi ile içlerindeki münafıklar kastedilmiştir. “Senden savaşa çıkmak için izin isterlerse” yani Tebük seferinden sonra başka bir sefere katıl-mak için izin isterlerse. “İlk keresinde” yani Tebük seferine çıkma konusunda.

1 Bu şiir Zemahşerî’nin kendisine aittir. / çev.

Onların savaşa katılacak gaziler defterinden silinmiş olması, Tebük seferin-den geri kalmış olmalarının cezası idi. Allah Teâlâ onların bu savaştan geri kalmalarının tek sebebinin münafıklık olduğunu bilmekteydi. Ancak onla-rın dışındakilerin geri kalma sebepleri başkaydı. “Geride kalanlarla birlikte” ifadesi daha evvel tefsir edildi. Mâlik b. Dînâr [v. 131/748’den önce] el-hālifîn kelimesini kasr ile el-halifîn şeklinde okumuştur. ŞayetMerratun kelimesi nekredir ve [çoğulu] merrâtun kelimesinin yerine tekil olarak kullanılmıştır. Bundan maksat ise tafsildir.1 O halde, ona muzāf olan ve ‘kereler’den birine delâlet eden [dolayısıyla da müennes olması gereken] ism-i tafdil [evvele] neden mü-zekker kılınmış?” dersen şöyle derim:İki kullanımdan daha yaygın olanı, Hindün ekberu’n-nisâ’i ( Hind kadınların en büyüğüdür.) ve hiye ekberuhünne (O, onların en büyüğüdür.) şeklindedir. Hiye kübrâ imra’etin (O, kadının en büyüğüdür.) şekli, neredeyse hiç göremeyeceğin nadir bir kullanımdır. Yay-gın olan, hiye ekberu imra’etin, evvelü merratin (ilk kez), âhiru merratin(son kez) şeklindeki kullanımlardır. Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’nin [v. 117/735], “Haklarında bu ifadelerin söylendiği kimselerin, on iki kişi olduğu bize anlatılmıştı.” dediği nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

85. Âyetin Tefsiri

[221] Rivayete göre Peygamber (s.a.)münafıkların kabirlerinin ba-şında durur, onlar için dua edermiş. Münafıkların lideri olan Abdul-lah b. Übeyy hastalanınca, yanına gelmesi için Peygamber (s.a.)’e ha-ber göndermiş. Yanına vardığında, “Yahudilere olan sevgin seni helâk etti!” buyurmuş. Bunun üzerine Abdullah b. Übeyy, “Ya Resûlallah! Ben sizi beni kınayasınız diye değil, benim için dua edip istiğfarda bu-lunasınız diye davet ettim.” demiş ve ondan, kendisini üzerindeki elbise ile [yani Peygamberin tenine temas edengömlekle] kefenleyip namazını da kıl-dırmasını rica etmişti. Öldüğü zaman, oğlu Hubâb cenaze için Peygam-ber (s.a.)’i çağırdı. Peygamber (s.a.)ona ismini sorup öğrenince “Sen Abdullah oğlu Abdullah’sın, Hubâb (aşkım) şeytan ismidir!” buyurdu.1 Yani merrâtun [kereler] kelimesindeki her bir kerenin merratun [kere] kelimesi ile tek tek ayrıştırılması

ve ism-i tafdil olarak kullanılan evvele kelimesinin “kerelerin her birinin ilki” anlamını vermesidir. / çev.

Cenaze namazını kıldırmak için harekete geçtiği zaman Hazret-i Ömer (r.a.) ona “Allah düşmanının namazını mı kıldıracaksınız!?” dedi ve bu ayet nâzil oldu. Bir görüşe göre Peygamber Aleyhisselâm onun namazını kıldırmak iste-miş, fakat tam o sırada Cebrâil onu geri çekmiştir.

[222] Şayet“Peygamber (s.a.)’inbir münafığa böyle değer vermesi ve onu kendi elbisesi ile kefenlemesi nasıl câiz olur?” dersen şöyle derim:Pey-gamber (s.a.)’inbu davranışı, Abdullah b. Übeyy’in daha önceki bazı hayır-hah davranışlarının karşılığı idi. Şöyle ki: Peygamber (s.a.)’inamcası Hazret-i Abbâs [v. 32/653] Bedir’de esir olarak getirildiğinde ona giydirecek bir gömlek bulamamışlardı, çünkü çok uzun boylu bir adamdı. İşte o sırada Abdullah b. Übeyy ona gömleğini giydirmişti. Yine Hudeybiye günü Müşrikler Abdullah b. Übeyy’e, “Biz Muhammed’e [ Mekke’ye girip hac yapması için] izin vermeyiz, fakat sana izin veririz!” demişler; o da, “Hayır! Benim için nümune-i imtisal Allah Resûlüdür [o ne yaparsa onu yaparım]!” demişti. İşte Peygamber (s.a.)bu davranışlarının karşılığında ona teşekkür etmiş oldu. Ayrıca onun isteğine cevap vermiş olmak için de böyle yapmıştır. Çünkü Peygamber (s.a.)kendi-sinden istekte bulunan hiç kimseyi geri çevirmezdi. Yüksek karakter sahibi olmanın bütün gereklerine sahipti. Bu sebeple kerem sahiplerinin âdetlerine uygun olarak hareket etmiş ve Abdullah b. Übeyy’in sâlih oğlunun talebine karşılık vermiştir. Nitekim rivayete göre Abdullah b. Übeyy’in oğlu Peygam-ber (s.a.)’e, “Sizden babamı kendi gömleğinizle kefenlemenizi ve kabrinde durup dua etmenizi istirham ediyorum. Böylece düşmanlar, onun hakkında ileri geri konuşmazlar.” demişti. Üstelik, Peygamber (s.a.), onu kendi gömleği ile kefenlemesinin ona küfründen yana bir fayda sağlamayacağını, gömleği ile başka bir kefen arasında hiçbir fark bulunmadığını biliyordu. Hem onu gömleği ile kefenlemiş olmasının başkaları için bir lütuf olmasını istemişti. Nitekim rivayete göre kendisine, “ Kâfir olduğu halde neden ona gömleğinizi kefen yapmak sûretiyle teveccühte bulundunuz?” diye sorulunca “Doğrusu, Allah’tan gelecek cezaya karşı benim gömleğimin ona hiçbir faydası olmaz. Ama ben Allah’ın bu sayede birçok insanı İslâm’a sokacağını umuyorum.” buyurmuştur. Gerçekten de -rivayete göre- Abdullah b. Übeyy’in Peygamber (s.a.)’inelbisesi ile şifa/kurtuluş talep ettiğini görünce Hazreç kabilesinden bin kişi Müslüman olmuştur. Ayrıca, Peygamber (s.a.)’inona acıyıp bağış-lanması için dua etmesi, birbirine merhamet ve şefkat göstermeye yönelik bir çağrı idi. Çünkü müminler, Peygamber’in dış görünüşü itibariyle Müslüman olan fakat içi dışından farklı olan bir insana bile merhamet gösterdiğini gö-rünce, bu durum onların, kalbi ve dili bir olan kimselere karşı şefkatli olmala-rına sebep oluyor; bunu kendi üzerlerine vazife olarak görmelerini sağlıyordu [Buhārî, “Cihâd”, 139].

[223] Şayet“Bir münafığın cenaze namazını kılmak nasıl câiz olabilir?” dersen şöyle derim:Münafıkların cenaze namazını kılma konusunda daha evvel bir yasak konulmuş değildi. Münafıklar da, görünüşte Müslüman ol-dukları için, maslahat gereği onlara Müslüman muamelesi yapılırdı. İbn Abbâs’ın, “Bu namaz nedir bilmiyorum, ama Peygamber (s.a.)’in kimseyi aldatmadığını çok iyi biliyorum.” dediği nakledilmiştir.

אت [224] (ölen) kelimesi أ (hiç kimse) kelimesinin sıfatıdır. Mâna gelecek zamana dair olduğu halde mâte (öldü) ve mâtû (öldüler) ifadeleri-nin mazi/geçmiş zaman kipi olarak kullanılmasının sebebi, onların ölecek-lerinin kesin ve kaçınılmaz olmasıdır. “Çünkü onlar inkâr ettiler.” ifadesi de yasağın gerekçesidir.

[225] “Onların mallarına ve çocuklarına imrenme.” ifadesi [55. ayette geç-tiği halde] yinelenmiştir; çünkü daha önce inzâl edilen bir ifadenin yeniden inzâli, hem öncekinin takrir ve tekidi mahiyetindedir hem de muhatabın bu hususu unutmaması, bundan gafil kalmaması, bu inzâl edilen şeyle amel etmenin çok önemli olduğunu ve daha fazla dikkat ve özen gerektirdiğini anlamasını sağlar. Hele, aynı ifadenin iki nüzûlü arasında bu konuda bir gevşeklik söz konusu olmuşsa, bu durum daha da kuvvetlenir. Bu durum-da sonradan inzâl edilen ifade, konuşanın çok önem verdiği ve konuşması esnasında tekrarladığı, sözün özü olarak tekrar kendisine döndüğü bir ifade gibidir. Bu ayetteki mânanın tekrarlanmış olmasının sebebi ise, sakındırdı-ğı şeyin kuvvetinden kaynaklanmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

89. Âyetin Tefsiri

[226] [“… diye bir sûre indirildiğinde” ifadesindeki] sûratun kelimesi ile sûrenin tamamı kastedilmiş olabileceği gibi bir kısmı da kastedilmiş olabilir. Nitekim kur’ân ve kitâb kelimeleri Kur’ân’ın tamamına isim olarak kullanıldığı gibi bir kısmı için de kullanılır. Burada Tevbe sûresinin kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü bu sûrede iman ve cihâd emri yer almaktadır. “İman edin, Resûlü ile birlikte cihâd edin’ diye” cümlesinde en âminûdaki en, izah edici endir.

ل [227] ا ُ -güç ve imkân sahibi kimseler demek olup tāle ‘aley أوُْhi tavlen ifadesinden türemiştir. “Oturanlarla birlikte” yani geride kalma konusunda özür ve gerekçesi bulunanlarla birlikte. “Anlamazlar” cihâdın vesile olacağı başarı ve saadeti ve cihattan geri kalmanın sebep olacağı bed-bahtlık ve helâki anlamazlar.

[228] “Fakat Peygamber” yani onlar geri kalsalar da, onlardan çok daha hayırlı, iyi niyetli ve halis inançlı olan kimseler sefer/gaza için seferber ol-muşlar, yola koyulmuşlardır. Bu tıpkı, “Şayet bunu inkâr ediyorlarsa Biz onu, artık bunu inkâr etmeyen bir kavme havale etmişizdir.” [En‘âm 6/89]; “Büyüklük taslarlarsa, (bilsinler ki) senin Rabbinin nezdindekiler, ge-ce-gündüz usanmaksızın O’nu tenzih ve takdis ediyorlar.” [Fussilet 41/38] ifadeleri gibidir.

[229] “Bunlarındır işte hayırlar.” Hayır, herhangi bir kayıtla sınırlan-dırılmamış olduğu için dünya - âhiret hayırlarını ihtiva eder. “Huyu güzel suyu güzel hayırlı hatunlar vardır her birinde.” [ Rahman 55/70] ayetinin de delâlet ettiği üzere hayırlılar ifadesi ile hurilerin kastedildiği de söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

90. Âyetin Tefsiri

رُونَ [230] ِّ َ ُ ْ ,ifadesi, “İşte kusur etti, ağırdan aldı (özür beyan edenler) اgevşek davrandı.” anlamındaki ‘azzera fi’l-emri ifadesinden türemiştir. Ha-kiki anlamı, kişinin -davranışının herhangi bir özrü olmadığı halde- özrü varmış gibi göstermesidir. Ya da kelime el-mu‘tezirûne şeklinde olup Tâ’nın Zel’e idğam edilip harekesinin de Ayın’a nakledilmesiyle türemiş de olabilir. Arap dili açısından, iki sakin harf bir araya gelmiş olduğu için bu Ayın’ın kesre olması ya da Mîm’i takip ettiği için zamme olması da mümkündür. Ancak bu şekilde bir kıraat sabit değildir. Mu‘tezirler, yalandan özür beyan eden kimselerdir. “Yanlarına döndüğünüzde size özür beyan edeceklerdir!”

[... כ رون إ ; Tevbe 9/90] ayetindeki gibi.1 Kelime; hafifletilerek el-mu‘zirûne şeklinde de okunmuştur; bu durumda, özür beyan etmek için çabalayan, kendini paralayanlar demektir. Bunların Esed oğulları ve Gatafan kabilesi olduğu söylenmiştir. Bunlar [Peygamber (s.a.)’e gelerek] “Bizim çoluk çocuğu-muz var, işimiz gücümüz var, bize izin ver, sefere gelmeyip geri kalalım.” demişlerdir. Bir diğer görüşe göre bunlar [h.4 / m.625’deki Bi’rima‘ûne faciasının baş sorumlusu] Âmir b. Tufeyl’in2 [v. 11/632] grubu olup, “Seninle sefere çıkar-sak Tayy kabilesinin bedevileri ailelerimize ve sürülerimize baskın yapar!” demişler; Peygamber (s.a.)de “Allah sizi zenginleştirecektir!” buyurmuş-tur. Mücâhid b. Cebr’in [v. 103/721] “Bunlar Ğıfâr kabilesinden bir grup-tur, özür beyan etmişler, fakat Allah özürlerini kabul etmemiştir.” dediği; Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’nin [v. 117/735] de “Yalandan özür beyanında bulunmuşlardır.” dediği nakledilmiştir.

[231] Kelime; “özür beyan etti” anlamındaki te‘azzera kökünden Ayın ve Zel’in şeddesi ile el-mu‘‘azzirûne şeklinde de okunmuştur, ancak bu oku-yuş sahih değildir. Zira el-muttavvi‘în, izzekkâ ve issaddeka kelimelerinde Tâ, Tā ve Sād’a idğâm edildiği gibi Ayın’a idğâm edilemez.

[232] Burada gerçek özürlerini beyan edenlerin kastedildiği de söylen-miştir ki el-mu‘azzirûne kelimesi ve İbn Abbâs’ın el-mu‘zirûne şeklindeki okuyuşu “özür beyanında yanlış yapmayanlar” mânasıyla tefsir edilmiştir.

[233] “Allah ve Resûlüne yalan söyleyenler, oturup kaldılar!” Bunlar ge-lip özür bile dilemeyen münafık bedevi Araplardır. Bu davranışları, onların mümin olduklarını iddia ederken Allah ve Resûlüne yalan söylediklerini ortaya koymaktadır. Übeyy b. Kâ‘b kezebû (yalan söyleyenler) kelimesini şedde ile kezzebû (yalanlayanlar) şeklinde okumuştur.

1 Yani “yalan / bâtıl mazeretler üretme” anlamındaki ta‘zîrin aksine, i‘tizâr, mazeret beyan etmek anla-mında ise de bu ayette olduğu gibi “sahte mazeretler üretme” çerçevesinde de kullanılabilir. / ed.

2 Tebük seferinden sonra Medine’ye gelen Benî Âmir b. Sa‘saa heyeti arasında Âmir b. Tufeyl de vardı. Hz. Peygamber müslüman olmasını teklif edince “Müslüman olursam bana ne vereceksin?” dedi. “Müs-lümanların faydalandıklarından sen de faydalanacak, onların mükellef tutulduklarından sen de sorumlu tutulacaksın.” cevabını alınca, müslüman olması karşılığında iktidara ortak olmayı veya Peygamber’den sonra idarenin kendisine intikalini teklif etti. Bunun kabul edilmemesi halinde, hücuma geçeceğini söyleyerek Resûlullah’ı tehdit etti. Medine’ye gelmekteki maksadı da Peygamber’e suikast yapmaktı. Ba-şaramayınca kin ve öfkeyle oradan ayrıldı, yolda boynunda çıkan bir çıban yüzünden öldü. (A.Önkal, “ Âmir b. Tufeyl” md., DİA) / ed.

[234] “Yakında, can yakıcı bir azap isabet edecek bunlar arasındaki nan-körce inkâr edenlere!..” Yani bedeviler arasındaki münkirlere dünyada öl-dürülme, âhirette de ateş azabı isabet edecek.

Bu bölümü tek başına aç →

92. Âyetin Tefsiri

[235] “Güçsüzler” yaşlı ve müzmin hastalık sahipleri, “infak edecek bir şey bulamayanlar” yani fakirler. Bunların Müzeyne, Cüheyne ve Uzre oğul-ları olduğu söylenmiştir. “Allah ve Resûlüne karşı içten davrandıkları…” Allah ve Resûlüne içten davranmak demek, onlara iman etmek ve gizli açık her durumda onlara itaat etmek, onları velî edinmek, tıpkı dostunu çok se-ven bir dostun yaptığı gibi onlar için sevip onlar için buğzetmektir. “İhsan üzere hareket edenlere” yani içten davranıp özür beyan edenlere “sorumlu-luk” günah “yoktur;” onları kınamak için bir yol yoktur.

[236] َ ْ ُ (dediğinde) ifadesi َك ْ َ ifadesindeki (sana geldiklerinde) أَKâf ’dan (“sana”dan) haldir. Öncesinde olması gereken kad ise gizlidir; ben-zeri ْ ُ ورُ ُ ُ تْ َ

ِ َ ْ אءُوכُ َ Sizinle savaşmaktan da, kendi kavimleriyle) أوَْ savaşmaktan da içleri daralarak yanınıza gelenler...) [Nisâ 4/90] ayetinde söz konusudur. Yani, sana gelip de kendilerine; ‘[Sizi bindirecek bir şey] bulamıyo-rum.’ demenle gerisingeri dönenler.

[237] Allah Teâlâ seferden geri kalma konusunda mazur olan, yani bedenleri güçsüz olan ve sefere çıkmak için gerekli teçhizata sahip ol-mayan, bu konuda yardım isteyen, ama onu da bulamayan kimseleri saymıştır. Binek isteyenlerin Ebû Mûsâ el-Eş‘arî [v. 42/663] ve arkadaşları olduğu; yine, gözü yaşlı ağlayan kimselerin ise, Ensār’dan altı kişi olduğu söylenmiştir.

[238] ِ ْ َ ا ِ ُ ِ َ ifadesi, tefîdu dem’an (Gözleri yaş olup akıyor.) ifa-desi gibi olup yefîdu dem‘uhâ (Gözündeki yaş akıyor.) ifadesinden daha etkilidir. Çünkü ilk ifadede gözün sanki tamamı akan yaş gibi ifade edil-miştir. [Mine’d-dem‘ideki] Min, ufdîke min racülin (Senin gibi adama kurban olayım!) ifadesinde olduğu gibi beyan içindir. Câr ve mecrurun i‘rabda ma-halli, temyiz olarak nasbtır. وا ُ ِ َ ifadesi, li-ellâ yecidû (bulamadıkları أَ için) anlamında olup mef‘ûlün leh olarak nasp mahallindedir; nasp eden ise, mef‘ûlün leh olan hazenen (hüzünle) ifadesidir.

Bu bölümü tek başına aç →

94. Âyetin Tefsiri

[239] Şayet“ا ُ ifadesinin konumu nedir?” dersen şöyle (râzı oldular) رَderim:Bu yeni bir cümledir, sanki “Zengin oldukları halde neden izin isterler ki?” diye sorulmuş, cevaben de “Geride kalan kadınlar içerisinde, düşük ve alçak bir konumda kalmaya razı oldular.” denilmiştir. “Kalplerine mühür vu-rulmuş olduğu için” yani onların izin istemelerinin sebebi hem aşağılığa razı olmaları hem de Allah’ın kendilerini mahrum bırakmış olmasıdır. “Peki, [92. ayetteki] ‘Size binek bulamam, dedin’ ifadesinin de bunun gibi yeni bir cümle olması, yani adeta ayette ‘Onları bindiresin diye geldiklerinde dönüp gittiler.’ denilmiş de, buna karşılık ‘Neden ağlayarak dönüp gittiler?’ diye sorulmuş ve buna cevaben; ‘Size binek bulamam dedin.’ buyrulmuş olması; -ancak ‘Size binek bulamam dedin’ ifadesi şart ve cevap cümlesi arasına bir ara cümle gibi girmiş olacaktır.- bu mümkün müdür?” dersen şöyle derim:Evet, mümkün-dür ve bu şekilde değerlendirmek gayet güzel olur.

[240] “Size asla inanmayacağız!” ifadesi, özür dilemenin neden yasak-landığını göstermektedir. Zira özür dileyenin amacı, mazeretinin kabul edilmesi, kendisine bu konuda inanılmasıdır. Fakat kendisine inanılmaya-cağını bildiği zaman artık mecburen özür dilemekten vazgeçecektir. “Doğ-rusu Allah, sizinle ilgili birtakım haberleri bize bildirmiş bulunuyor.” ifadesi

ise onların söylediklerine inanılmayacak olmasının gerekçesidir. Zira Allah Teâlâ Resûlüne onlarla ilgili bilgileri, onların gönüllerindeki şer ve fesa-dı vahiy yoluyla bildirince, artık onların mazeretlerinin kabul edilmesi söz konusu olmaz. “Allah da, Resûlü de eyleminizi görecek;” tövbe edip dönüş mü yapacaksınız yoksa küfrünüzde sebat mı edeceksiniz; bunu görecek. “Sonra hepiniz” O’na “döndürüleceksiniz” ki O, gaybı da aşikârı da sırrı da aleni olanı da bilmektedir. Sizlere de buna göre karşılık verecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

95. Âyetin Tefsiri

[241] “Onlara ilişmeyesiniz diye” yani onları kınamayasınız, azarla-mayasınız diye… “O halde, ilişmeyin onlara” taleplerini karşılayın, “çün-kü murdarlar!..” Bu ifade neden artık kınanmamaları gerektiğini açık-lamaktadır. Mümin en küçük bir hata yaptığında bu hatasından dolayı kınanır ki bu kınama onu tövbe ve istiğfara sevk etsin ve temizlenmesine vesile olsun. Bu kimseler ise murdardırlar, temizlenmelerinin hiçbir yolu yoktur. “Sığınakları da cehennemdir.” Yani onlara azarlama ve kınama olarak cehennem yeter. O halde siz onları kınayarak kendinizi yormayın, hiç uğraşmayın.

Bu bölümü tek başına aç →

96. Âyetin Tefsiri

[242] “Kendilerinden razı olasınız diye” yani Allah adına yeminler ederken amaçları sizin rızanızı kazanmak, böylece dünyada sizin rızanız-dan faydalanmaktır. “Siz onlardan razı olsanız da” Allah onlara öfke duy-duğu müddetçe sadece sizin onlardan razı olmanız onlara kâr etmez; on-lar bu durumda dünyada ve âhirette ilâhî cezaya maruz kalmaya namzet olurlar. Böyle denmesinin sebebinin, hiç kimsenin müminlerin rızasının Allah’ın rızasını gerektireceği yanılgısına kapılmamasını sağlamak olduğu söylenmiştir. Bu kimselerin Cedd b. Kays, Mu‘attib b. Kuşeyr ve arkadaş-larından oluşan sekiz münafık olduğu söylenmektedir ki Peygamber (s.a.)Medine’ye hicret ettiği zaman “Bunlarla oturup kalkmayın, konuşmayın bunlarla!” buyurmuştur. Abdullah b. Übeyy’in Peygamber (s.a.)’inyanına gelerek, hiçbir seferde onu yalnız bırakmayacağına dair yemin ettiği de söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

97. Âyetin Tefsiri

[243] “Bedeviler” yani çölde yaşayanlar, yerleşik hayattakilere göre “ küfür ve nifak bakımından daha yamandırlar.” Çünkü kaba saba, haşin ve yabani insanlardır. Âlimlerden de, Kitap ve Sünnet bilgisinden de uzak yetişmiş-lerdir. Dinin sınırlarını, Allah’ın inzâl ettiği yasa ve hükümleri “bilmemeye daha müsaittirler.” Bu mânada Peygamber Aleyhisselâm; “Sertlik ve kabalık, avazı çıktığı kadar bağıranlarda [yani çobanlarda ve toprakla uğraşanlarda] görülür.” [Buhārî, “Menâkıb”, 2] buyurmuştur. “Allah mutlak bilgi sahibidir;” bedevi ol-sun yerleşik olsun herkesin halini bilir; onlara isabet ettirdiği musibetlerde ve bahşettiği güzelliklerde de “mutlak hikmet sahibidir.”

Bu bölümü tek başına aç →

99. Âyetin Tefsiri

אً [244] َ ْ َ kelimesi; ğarâmeten ve hüsrânen (yani zarar ziyan ve angarya olarak) anlamındadır. el-Ğarâmetü kişinin zorunlu olmadığı halde yaptığı infak demektir. Zira münafık, Allah rızası ve Allah nezdinde sevap kazan-mak için değil, sadece Müslümanlara gösteriş yapmak için ve takiyye ama-cıyla infak eder. “Başınıza belalar gelmesini beklerler.” Devâ’iru’z-zemân; zamanla yaşanan [galibiyet ve mağlubiyet] nöbet ve aşamaları demektir. Kaste-dilen, “Üzerlerindeki galibiyetinizin sona ermesini, böylece [zekât, infak gibi] tasadduklarda bulunmaktan kurtulmayı beklerler.” şeklindedir.

[245] “Bela kendi başlarına!” ifadesi, bir beddua cümlesi olup ara cüm-ledir; onlara kendi sözleri ile cevap verilmiştir. Tıpkı “ Yahudiler, ‘Allah’ın eli bağlıdır.’ dediler!.. Bu söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlandı.” [Mâide 5/64] ayetinde olduğu gibi. es-Sev’i kelimesi zamme ile es-sû’i şeklinde de okunmuştur. Bu durumda, seyyi’etün gibi azap anlamına; es-sev’i okuyuşun-da ise belaların kınanması anlamına gelir. Sözgelimi raculü sıdkin (doğru adam) ifadesinin karşıtı olarak racülü sev’in (kötü adam) ifadesi kullanılır.

Çünkü kötülük kimin başına deveran etmişse, onun için kınama olur. “Al-lah işitir” sadaka vermek durumunda kaldıklarında söylediklerini işitmek-tedir; “mutlak ilim sahibidir” gönüllerinde gizli olanı da bilir.

[246] Bunların Esed oğulları, Ğatafan ve Temîm oğulları bedevileri ol-duğu söylenmiştir.

אتٍ [247] ُ ُ (yakınlık) kelimesi ُ ِ َ (edinir) fiilinin ikinci mef‘ûlü olup anlam, “İnfak ettiği şey Allah katında yakınlık elde etme sebebidir.” şek-lindedir. “Resûlün duasına” çünkü peygamber sadaka verenlere hayır ve bereket duasında bulunur; onların bağışlanması için dua ederdi. Nitekim “Allah’ım! Ebû Evfâ ailesini destekle.” diye dua etmiştir; Allah da “Onlar için dua et.” [ Tevbe 9/103] buyurmuştur. [ Müslim, “Zekât”, 176] İşte müminin infakı Peygamber duasına vesile olduğu için, “infak ettiği şeyi … Resûlün duasına nail olmaya vesile sayarlar.” denilmiştir. “Bakınız! Muhakkak bun-lar…” ifadesi, Allah tarafından bir tanıklık olup, sadaka veren bu kimse-lerin düşüncelerinin doğru olduğunu, infaklarının Allah katında yakınlığa vesile olacağını ifade etmekte; onların ümitlerini, beklentilerini doğrula-maktadır. Bu cümle yeni başlayan bir ifade tarzında olup durumun sabit ve mümkün olduğunu ifade eden tenbih ve tahkik harfleri ile [e-lâ (bakınız) ve inne (muhakkak) kelimesiyle] başlamıştır. Aynı şekilde ُ ُ ُ

ِ ْ ُ َ (Allah onları yakında sokacaktır.) ifadesindeki Sîn de, vaat edilen şeyin muhakkak ger-çekleşeceğini belirtir. Bu ifadenin Allah’ın sadaka veren kimselerden razı olduğuna ve sadakanın halis bir niyetle verildiği zaman kişiyi ilâhî rızaya erdireceğine delâleti aşikârdır. Kurbetün kelimesi Râ’nın zammesi ile kuru-betün şeklinde de okunmuştur.

[248] Bunların, Abdullah Zü’l-bicâdeyn [çifte kuşak sahibi; v.9/630] ve ekibi olduğu söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

100. Âyetin Tefsiri

[249] “Muhacirlerin önde gelen ‘ilk’leri”, her iki kıbleye doğru da na-maz kılmış olanlardır. Bedir savaşına katılanlar oldukları da söylenmiştir. Hudeybiye biatine, yani iki hicret arasındaki Rıdvan biatine katılanlar olduğu görüşü de Şa‘bî’den [v. 104/722] nakledilmiştir. “Ensārîler”in önde gelen ‘ilk’leri ise, ilk Akabe biatine katılan yedi kişi, ikinci Akabe biatine katılan yetmiş kişi ve Ebû Zürâre Mus‘ab b. Umeyr’in [v. 3/625] Medine’ye geldiği dönemde Müslüman olup, kendisinden Kur’ân öğrenenlerdir.

[250] Hazret-i Ömer (r.a.) bu kelimeyi َن ُ ِ א ‘kelimesine atfen merfû وَاyaparak el-ensāru şeklinde okumuştur. Yine onun ٍאن ْ ِ ِ ْ ُ ُ َ ا َ ِ ve) وَاen güzel bir şekilde bunlara uyanlar) ifadesini el-Ensārın sıfatı olarak; ara-da Vav olmaksızın, el-Ensāru’llezîne’ttebe‘ûhum bi-ihsânin (ve önde gelen ilk muhacirlere en güzel bir şekilde uyan Ensārîler) şeklinde okuduğu; bir gün Zeyd b. Sâbit’in [v. 45/665] kendisine bu ifadenin Vav’lı olduğunu söyledi-ği; onun da “Bana Übeyy’i getirin.” dediği; [ Übeyy’in de Ömer’e] şöyle dediği rivayet edilmiştir:

* Cum‘a sûresinin başındaki ْ ُ ْ ِ َ ِ َ -Bunların içinden … daha başkala) وَآrına da) [Cum‘a 62/3],

* Haşr sûresinin ortasındaki ْ ِ ِ ْ َ ْ ِ אؤُ َ ِ (Onlardan sonra gelenler) وَا[Haşr 59/10] ve

* Enfâl sûresinin sonundaki ُ ْ َ ْ ِ ا ُ َ َ آ ِ (Daha sonra iman edenler) وَا[Enfâl 8/75]

ifadeleri kelimenin Vav’lı olduğunun delilidir.”

[251] Rivayete göre Hazret-i Ömer bir adamın bu ifadeyi Vav’lı oku-duğunu duymuş ve “Sana kim okuttu?” diye sormuş; o da “ Übeyy” deyin-ce Übeyy b. Kâ‘b’ı çağırtmış. Übeyy de ona “Sen Bakī’de [yapıştırıcı yapılan] hurma yaprağı satarken Peygamber (s.a.)bana bunları öğretiyordu!” demiş; Hazret-i Ömer de “Doğru söylüyorsun. Hatta dileseydin ‘Biz kelime-i şa-hadet getirip şehit olarak sizi destekledik, siz ise ortadan kayboldunuz; biz yardım ettik siz yüz üstü bıraktınız, biz barındırdık siz kovdunuz!’ da diye-bilirdin.” demiş. Ömer “Ben zannederdim ki biz muhacirler bizden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir makama yükselmişiz [meğer Ensārîler de bizim-le aynı konumda imiş]!” sözünü de işbu vesileyle söylemiş.

نَ [252] ُ ِ א -kelimesi mübteda olarak merfû‘dur, haberi ise “Allah on اlardan razı olmuştur.” ifadesidir; yani, amellerinden dolayı Allah onlardan razı olmuştur. “Onlar da Allah’tan razıdırlar” kendilerine bahşettiği dinî ve dünyevî nimetlerden dolayı O’ndan memnundurlar.

[253] [“Altlarından akar” anlamındaki א َ َ ْ َ ي ِ ْ َ ifadesi] Mekkelilerin mushaf-larında tecrîmintahtihâ (Altlarından akar.) şeklinde olup -ki İbn Kesîr’in [v. 120/737] okuyuşu böyledir- sair mushaflarda ise Min’siz א َ َ ْ َ ي ِ ْ َ şek-lindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

101. Âyetin Tefsiri

[254] “Çevrenizdeki” yani beldenizin, Medine’nin çevresindeki “mü-nafıklar…” Bunlar Cüheyne, Eslem, Eşca‘ ve Ğıfâr kabileleridir ki Medi-ne’nin çevresinde yerleşmiş bulunmaktaydılar. “Medineliler arasında da…” Bu ifade mübtedanın haberine, yani ْ َכُ ْ َ ْ ِ (çevrenizdeki) ifadesine ma‘tūftur. Cümleyi ve min ehli’l-Medîneti kavmun meradû ‘ale’n-nifâk (Me-dinelilerden de öyle bir kavim vardır ki münafıklıkta ustadır hani.) şeklinde takdir edersen, bu ifadenin mübteda ve haber[den müteşekkil cümley]e atfı da mümkün olur. Bu durumda meradû (ustadırlar) kelimesi hazfedilmiş bir kelimenin sıfatı olur. Bunun benzeri şairin;

Anlaşmazlıkları çözen [bir adam]ın oğluyum ben!ifadesinde de söz konusudur [ibare ene’bnu raculin celâ şeklindedir.]. İlk ihtimale göre cümle ya yeni başlayan bir ifadedir ya da münâfikūn (münafıklar) ifadesinin sıfatı olup aralarına habere atfedilmiş ifade girmiştir. [“Nifak konusunda ustadırlar” anlamındaki] ِאق ِّ َ ا َ دُوا َ َ ifadesi, merane fülânün ‘alâ ‘amelihî (Falanca, işin-de alıştırmalıdır.) ve merade ‘aleyhi (Işinde mahirdir.) ifadelerinden türemiştir. Bunların münafıklık konusunda mahir ve usta olduklarının delili, “Onları siz bilmezsiniz.” ifadesidir. Bu ifade, “Sen o kadar fetanet, feraset ve zekâ sahibi olduğun halde onlar haklarında şaibeye neden olacak, üzerlerine şüphe çekecek şeylerden ustalıkla korundukları için, size gizli kalırlar.” anlamına gelmektedir. Sonra Allah Teâlâ , “Biz biliriz onları!” buyurmuştur. Yani onları sadece Allah bilir, sırlarına sadece Allah vâkıftır. Çünkü onlar küfrü kalplerinin en karanlık yerlerinde gizlice saklarlar, sana karşı ise görünüşte tıpkı halis müminler gibi görünürler, imanlarından hiç şüpheye düşmezsin, çünkü münafıklıkta ustadır-lar, bu konuda ellerine su dökülmez.

[255] “Onlara yakında iki kez azap edeceğiz!” Bu iki azap öldürülme ve kabir azabıdır; rezil rüsva olmak ve kabir azabı oldukları da söylenmiştir. İbn Abbâs’dan nakledildiğine göre [sahabîler] bu iki azap konusunda ihtilafa düş-müş, sonra kendisi şöyle demiş: “Peygamber (s.a.)cuma günü hutbeye kalktı ve ‘Kalk ey falan! Sen münafıksın, çık dışarı! Ey Falan, sen münafıksın!..’ diyerek birtakım kimseleri dışarı çıkardı ve onları rezil rüsva etti. İşte bu, on-ların ilk azabı idi. İkincisi ise kabir azabıdır.” Mallarından zekât alınması ve bedenlerinin bitkin düşürülmesi görüşü de Hasan-ı Basrî’den nakledilmiştir.

[256] “Muazzam bir azaba” yani ateş azabına…

Bu bölümü tek başına aç →

102. Âyetin Tefsiri

[257] “Günahlarını itiraf ettiler” yani geri kalmaları konusunda diğer-leri gibi yalan mazeretlerle bahane uydurmadılar, aksine kendilerini kına-dılar; yaptıklarının çok kötü bir şey olduğunu itiraf edip pişman oldular. Bunlar üç kişiydi: Ebû Lübâbe Mervân İbn Abdü’l-Münzir, Evs b. Sa‘lebe ve Vedî‘a b. Harâm. On kişi oldukları ve yedisinin, ‘geride bırakılanlar’ hak-kında inzâl edilen ayetleri duyunca kesin helâk olacaklarını düşünerek ken-dilerini Mescid’in direklerine bağladıkları da söylenmiştir. Peygamber (s.a.)seferden dönüp mescide girince iki rekât namaz kılmış -ki her sefer dönüşü mescide girip iki rekât namaz kılmak âdeti idi- onları direklere bağlı görün-ce ne olduğunu sormuş; bu kimselerin Peygamber kendilerini çözünceye kadar orada bağlı kalmaya yemin ettiklerini söylemişler. “Ben de bu konu-da (ilâhî) bir emir almadıkça onları çözmeyeceğime dair yemin ederim!” buyurmuş ve nihayet bu ayet nâzil olmuş. Peygamber (s.a.)de özürlerini kabul ederek onları çözüp serbest bırakmış. Demişler ki “Ya Resûlallah! İşte seferde senden geri kalmamıza sebep olan mallarımız! Bunları sadaka olarak kabul et ve bizi temizle!” Peygamber, “Bana sizin malınızdan bir şey almam emredilmedi.” demiş. “Onların mallarından sadaka al da, onları bununla temizleyip arıtmış ol.”[ Tevbe 9/104] ayeti bunun üzerine nâzil olmuş.

[258] “Bunlar iyi ameli” yani cihâda çıkma amelini “kötüsüne” yani cihattan geri kalma ameline [katmış karıştırmışlardır (ا )]. Bunların, tövbe ve günah olduğu Hasan-ı Basrî ve Kelbî’den [v. 146/763] nakledilmiştir. Şayet“Bunların her biri ‘karıştırılan’ diye nitelendirilmiş. Peki, ‘kendisiyle ka-rıştırılan’ hangisidir?” dersen şöyle derim:İkisi de hem ‘karıştırılan’ hem de ‘kendisiyle karıştırılan’dır. Çünkü anlam, her birini yekdiğerine katıp karıştırmaktır. Nitekim halettu’l-mâ’e ve’l-lebene (Suyu ve sütü karıştırdım.) derken, bunlardan her birini yekdiğerine karıştırdığını kastedersin. Oysa halettu’l-mâ’e bi’l-lebeni (Suyu sütle karıştırdım.) dediğinde aynı anlam çık-maz. Zira bu durumda ‘karıştırılan’ su, ‘kendisiyle karıştırılan’ ise süttür.

Bu cümleyi [ayetteki gibi] araya Vav koyarak ifade ettiğinde, süt ve suyun her ikisinin de hem karıştırılan hem de kendisiyle karıştırılan olduğunu ifade etmiş, adeta halettu’l-mâ’e bi’l-lebeni ve’l-lebene bi’l-mâ’i (Suyu sütle, sütü de suyla karıştırdım.) demiş olursun. Ayrıca, ayetteki ifadenin bi‘tü’ş-şâte şâten ve dirhemen (Koyunu, bir koyun + bir dirheme yani bir dirhem ile sattım.) anlamında olması da mümkündür.

[259] Şayet“Ayette henüz tövbeleri zikredilmemişken nasıl, ‘Allah bun-ların tövbesini kabul edecek.’ buyrulmuş?” dersen şöyle derim:Günahları-nı itiraf etmiş oldukları zikredilmiştir; bu da onların tövbesine delâlet ettiği için, tövbeleri zikredilmiş sayılmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

103. Âyetin Tefsiri

[260] ْ ُ ُ ِّ َ ُ (onları temizleyip) ifadesi ً َ َ َ ifadesinin sıfatıdır. Bu ifa-de atherahû (Onu temizledi.) fiilinden tuthiruhum şeklinde ve emir fiilinin cevabı olması hasebiyle cezm olarak tutahhirhum şeklinde de okunmuştur; ama ْ ِ

כِّ َ ُ ْ .Yâ’sız okunmuş değildir [tutahhirhum gibi] وَ ُ ُ ِّ َ ُ ifadesindeki Tâ, ya muhatab Tâ’sı [onları sen temizlersin], ya da müennes gaib Tâ’sı [onları sadaka temizler] anlamındadır. Tezkiye, temizlemenin mübalağalı ifadesi olup tertemiz olmak anlamında ya da malın artması ve bereketlenmesi anlamındadır. “Ve onlara dua et” onlara dua etme lütfunda bulun; onlara merhamet et. Sünnet olan, sadakayı alanın, aldığı zaman sadaka sahibine dua etmesidir. Şâfi‘î Rahi-mehu’llāh ’ın, “Sadaka alırken memurun ‘Allah sadakanın ecrini versin, bunu senin için arınmana vesile kılsın, kalan malına da bereket ihsan etsin.’ diye dua etmesini hoş karşılarım.” dediği nakledilmiştir.

ِכ [261] ا َ َ ifadesi, [inne salâteke şeklinde] tekil olarak (senin duaların) إِن da okunmuştur. “Onlar için bir sükûnet vesilesidir” onunla huzur bulurlar; Allah kendilerini bağışlayıp tövbelerini kabul ettiği için kalpleri mutmain olur. “Allah” onların günahlarını itiraf etmelerini ve dualarını “işitir; mutlak ilim sahibidir;” işledikleri hatalardan yana iç âlemlerindeki pişmanlıktan kaynaklanan kederlerini bilir.

Bu bölümü tek başına aç →

105. Âyetin Tefsiri

ا [262] ُ َ ْ َ ْ َ -ifadesi Yâ ile okunduğu gibi Tâ ile [bil (?bilmezler mi ki) أَmez misiniz ki?] de okunmuştur. Bu ifadenin iki yorumu vardır. İlkinegöre kastedilen, tövbeleri kabul edilen kimselerdir, yani onlara henüz tövbeleri kabul edilmeden ve sadakaları alınmadan önce, “Bilmezler mi ki tövbeler eğer sahih olursa ve sadakalar halis niyetle verilirse onları ancak Allah kabul eder.” denilmektedir. Huve zamiri tahsis ve tekit ifade eder ve tövbekârların tövbesini kabul etmenin Allah’ın âdeti olduğu anlamını verir. Bir görüşe göre huve zamirindeki tahsisin anlamı, “Tövbeleri kabul etmek peygambe-rin yetkisinde değildir, aksine tövbeleri sadece Allah kabul veya ret eder. Bu sebeple siz O’na yönelin, O’nun rızası için yapın.” şeklindedir. O tövbekâr-lara “de ki: amel edin!” Zira ameliniz hayır da olsa şer de olsa ne Allah’a ne de müminlere gizli kalacaktır, nasıl siz açık açık amellerinizi görüyorsanız Allah da müminler de görecektir. İkinci ihtimale göre kastedilen, tövbe edenlerden başkası olup tövbeye teşvik edilmektedirler. Nitekim rivayete göre tövbekârların tövbesi kabul edildiği zaman, tövbe etmeyenler “Şu töv-be edenler daha düne kadar bizimleydi; onlarla da konuşulmuyor, onlarla birlikte de oturulmuyor [yani toplum tarafından hepimize boykot uygulanıyor]du! Ne oldu ki bunlara!?” demişler; bunun üzerine bu ayet inzâl edilmiştir.

[263] Şayet“‘Sadakalarını alan da Allah’tır.’ ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bu, O’nun sadakaları kabul ettiğini ifade eden bir me-cazdır. İbn Mes‘ûd’un, “Sadaka, isteyenin eline düşmeden önce Allah’ın eli-ne düşer.” dediği nakledilmiştir ki anlamı, “Daha isteyenin eline geçmeden önce Allah onu kabul eder ve kat kat karşılığını verir.” şeklindedir. “Allah da, Resûlü de, müminler de amelinizi görecek!” ifadesi onlara yönelik bir tehdit, tövbe etmemekte ısrar etmenin, tövbe konusunda hata etmenin sonucu konusunda bir uyarıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

106. Âyetin Tefsiri

نَ [264] ْ َ ْ ُ ifadesi murce’ûne şeklinde de okunmuştur; her ikisi de te’hir etme anlamına gelen erceytühû ve erce’tühûden türemiştir. Murci’e1 de bundan türemiştir. Anlam, “Geri kalanlardan diğer bir grup vardır ki işleri Allah’a kalmıştır, ertelenmiştir.” şeklindedir. Tövbe etmeyip ısrarlarını sür-dürürlerse “onlara azap edebileceği gibi,” tövbe ederlerse “tövbelerini kabul de edebilir.” Bunlar üç kişiydiler: Kâ‘b b. Mâlik [v. 50/670], Hilâl b. Ümeyye [v.?] ve Merâre b. er-Rebî‘ [v.?]. Peygamber (s.a.), ashâbına bunlara selam vermemelerini, bunlarla konuşmamalarını emretmişti. Bunlar Ebû Lübâbe ve arkadaşları gibi pişmanlık ve kederlerini açığa vurmamışlar; kendileri-ni mescidin direklerine bağlamamışlardı. Kimsenin yüzlerine bakmadığını görünce de hallerini Allah’a havale ettiler, niyetlerini halis kıldılar, samimi bir şekilde tövbe ettiler. Allah da onlara merhamet etti. [ Müslim, “Rakā’ik”, 53] “Allah mutlak ilim ve hikmet sahibidir.” İbn Mes‘ûd [v. 32/653] kıraa-tinde bu ifade ğafûrun rahîm [bağışlayıcıdır, merhametlidir] şeklindedir. İmmâ (Ya şöyle olur ya da böyle olur.) ifadesi ‘Yüce’ Allah için değil, kullar için söz konusu olup “Onlar için azaptan korkun ve onlar için merhamet ümidi taşıyın.” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

108. Âyetin Tefsiri

[265] Medinelilerin ve Şamlıların mushafında bu ayetin ilk ifadesi, başında Vav olmaksızın وا ُ َ َ ا ِ şeklindedir, zira bu ifade müstakil bir اanlatıdır. Diğer kıraatlerde ise münafıklara dair Mescid-i Dırâr anlatısı mü-nafıklarla ilgili diğer anlatılara atfedilerek, başında bir Vav’la okunmuştur.

[266] Rivayete göre Amr b. Avf oğulları Kuba mescidini yap-tıkları zaman Peygamber (s.a.)’e haber gönderip davet etmişler; o da gelip orada namaz kılmıştı. Ancak bu durum, aynı soyun bir di-ğer boyu ve akrabaları olan Ğanem b. Avf oğullarını kıskandırmış;

1 Büyük günah işleyenler hakkındaki hükmün Allah’a kalmış, kıyamete tehir edilmiş olduğunu savunan mezhep. / çev

onlar da “Biz de bir mescit yapalım da Peygamber’e haber gönderelim, gel-sin orada namaz kılsın. Ayrıca, rahip [fâsık] Ebû Âmir de Şam’dan döndüğü zaman burada dua eder.” demişlerdi. Amaçları akrabalarına karşı üstün-lük sağlamaktı. Ebû Âmir ismindeki bu kişi ise Peygamber (s.a.)’inkendisi için fâsık dediği bir kişiydi. Uhud günü Peygamber (s.a.)’e, “Sana karşı savaşan kimi görsem, gidip onların yanında sana karşı savaşacağım!” de-miş, Huneyn savaşına kadar her savaşta Peygamber (s.a.)’e karşı savaşmıştı.Hevâzin yenilgiye uğrayınca da kaçıp Şam’a sığınmış ve oradan münafıklara “Gücünüz yettiğince silah ve kuvvet hazırlayın. Ben de Rum kralına gidip büyük bir ordu getireceğim ve Muhammed ve arkadaşlarını Medine’den çıkaracağım!” diye haber göndermişti. İşte, Kuba mescidinin yanında bir mescit inşa ederek Peygamber (s.a.)’e, “Biz kış gecelerinde, yağmurlu gece-lerde [Mecscid-i Nebevî’ye gelemeyen] hastalar ve diğer muhtaçlar için bir mescit inşa ettik, burayı teşrif edip içerisinde namaz kılmanızı, bizler için bereket duasında bulunmanızı çok isteriz!” dediler. Peygamber (s.a.)de “Şu an sefer hazırlığındayım ve çok meşgulüm. İnşâallah sefer dönüşü orada namaz kı-larız.” buyurdu. Seferden döner dönmez, kendisine aynı isteği yine ilettiler ve bu ayet nâzil oldu. Bundan sonra, Peygamber (s.a.)Mâlik b. ed-Duh-şum, Ma‘n b. Adiyy, Âmir b. es-Seken ve [Hazret-i Hamza’nın katili] Vahşî’yi çağırdı ve onlara “Gidin, şu zalimler tarafından yapılan mescidi yerle bir edin ve yakın!” buyurdu. Onlar da emri yerine getirdiler. Sonra Peygamber (s.a.)oranın leşlerin ve çöplerin atıldığı bir çöplük olarak kullanılmasını emretti. Ebû Âmir ise Şam’da Kınnesrîn denilen yerde öldü.

اراً [267] ِ (zarar vermek için) yani Kuba mescidini inşa eden kardeşle-rine zarar vermek, onlara üstün gelmek, “ inkâr etmek” yani nifakı güçlen-dirmek “ve müminlerin arasına tefrika sokmak için…” Çünkü Müslüman-lar Kuba mescidinde birlikte namaz kılıyorlar, mescit Müslümanlarla dolup taşıyordu. Onlar da o mescitten kopmak ve kendi gruplarını ayırmak iste-diler. “Ve daha evvel Allah ve Resûlü ile savaşan kişinin yolunu gözlemek üzere…” Bu kişi rahip [fâsık] Ebû Amir idi ve mescidi bunun için hazırla-mışlardı; maksat buraya gelip dua etmesi ve Peygamber (s.a.)’e muhalefet [için burayı bir merkez olarak kullanması] idi.

[268] Gösteriş, riya, kibir ya da Allah rızası dışında herhangi bir amaçla yapılan veya helâl olmayan malla yapılan her mescidin, Mescid-i Dırâr hük-münün kapsamına gireceği söylenmiştir. Rivayete göre Şakīk-i Belhî [v. 194/810]

Âmir oğulları mescidinde bir defasında cemaate yetişememişti. Bunun üzerine kendisine, “Falanca oğullarının mescidinde henüz cemaatle na-maz kılınmamıştır, oraya yetişebilirsiniz.” denilince, “Orada namaz kıl-mak istemiyorum, çünkü o, zarar vermek üzere [yani bir mescid-i dırâr olarak] yapılmıştır. Zarar, riya, gösteriş amacıyla yapılan her mescidin kökü, va-rıp Mescid-i Dırar’a dayanır!” demiştir. Atā b. Ebû Rabâh’ın [v. 114/732] şöyle dediği nakledilmiştir: Allah Teâlâ Ömer (r.a.) eliyle birçok şehrin fethedilmesini nasip edince, Ömer Müslümanlara o şehirlerde mescitler yapmalarını, fakat biri diğerine zarar vermesin diye aynı şehirde iki mescit yapmamalarını emretti.

[269] Şayet“وا ُ َ َ ا ِ ifadesinin i‘rabda mahalli nedir?” dersen şöyle وَاderim: Bu ifade tıpkı َة ا َ ِ ِ ُ ْ (hele hele namazı dosdoğru kılanlar) ا[Nisâ 4/162] ifadesi gibi ihtisas üzere mansuptur. Mübteda olup haberinin hazfedildiği de söylenmiştir. Anlam, “… için işbu mescidi edinenler de, vasıflarını zikrettiklerimiz arasındadır.” şeklindedir. Benzeri, ُ َ אرِ אرِقُ وَا وَا(Hırsız erkek ve kadın [Mâide 5/38]) ifadesidir.

[270] Şayet“ ُ ْ َ ِْ (daha önce) ifadesi ne ile ilişkilidir?” dersen şöyle

derim:Bu ifade, وا ُ َ ifadesiyle ilişkilidir; yani “Bunlar Mescid-i (edindiler) اDırâr’ı münafıklık yaparak seferden geri bırakılmadan evvel yapmışlardı!”

[271] “Biz iyilikten başka bir şey istemedik!’ diye yemin edecekler;” biz bu mescidi yapmakla sadece namaz kılmak, Allah’ı zikretmek ve Müslü-manların yerlerini genişletmek gibi iyi hasletler istedik, diyeceklerdir.

[272] “İlk günden takva üzere kurulmuş olan mescid, içinde dîva-na durmanı daha çok hak etmektedir.” Söylendiğine göre bu Peygamber (s.a.)’inyaptırdığı ve Kuba’da kaldığı süre boyunca içinde namaz kıldığı Kuba mescididir. Nitekim Peygamber Aleyhisselâm Pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri orada kalmış, cuma günü yola çıkmıştır. Ayette bu mescidin kastedilmiş olma ihtimali daha yüksektir. Çünkü ikisi de Kuba’da bulunan iki mescit arasında karşılaştırma yapmak daha etkilidir. Ancak bu-nun, Peygamber (s.a.)’in Medine’deki mescidi olduğu da söylenmiştir. Ebû Sa‘îd el-Hudrî’nin [v. 74/694] şöyle dediği nakledilmiştir: Peygamber (s.a.)’e, takva üzere yapılmış olan mescidin hangisi olduğunu sordum; o da eline ça-kıl taşları aldı ve yere attı. Sonra “Sizin şu mescidinizdir.” buyurdu. [ Müslim, “ Hac”, 514] “İlk günden” yani var olduğu ilk günden beri.

[273] “Orada temizlikten hoşlanan ‘er’ler vardır.” Söylendiğine göre ayet inzâl edildiği zaman Peygamber (s.a.)muhacirlerle birlikte Kuba mes-cidinin kapısına gelip durmuş, orada Ensārdan bir grubun oturduğunu görerek “Siz mümin misiniz?” demiş. Onlar sessiz kalınca aynı soruyu bir daha sormuş; bunun üzerine Hazret-i Ömer (r.a.), “Ya Resûlallah! Onlar mümindir, ben de onlardanım.” demiş. Peygamber (s.a.), “Siz kazāya [ilâhî hükme] rıza gösteriyor musunuz?” demiş; “Evet” demişler. Sonra, “Belalara sabrediyor musunuz?” demiş; “Evet” demişler. “Bollukta şükrediyor mu-sunuz?” demiş, “Evet” demişler. Sonra “ Kâbe’nin rabbine yemin olsun ki bunlar mümindir!” buyurmuş ve yanlarına oturup; “Ey Ensâr topluluğu! Allah Teâlâ sizleri övmüş bulunuyor; söylesenize, def-‘i hâcetten sonra te-mizlenirken [abdestten önce] ne yapıyorsunuz siz?” diye sormuş; “Ya Resû-lallah! Def-‘i hâcetin ardından üç taş ile temizlenir; daha sonra da su ile temizleniriz.” demişler. Peygamber (s.a.)de “Orada temizlikten hoşlanan ‘er’ler vardır.” ayetini okumuş.

وا [274] ُ َ َ َ idğam ile yettahherû şeklinde de okunmuştur. Bu keli-me bütün necasetlerden temizlenmeyi ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Söylendiğine göre geceleyin cünüp uyumazlar, bevlettikten sonra da su ile temizlenirlermiş. Hasan-ı Basrî’den “Bu, günahlardan tövbe ile temiz-lenmektir.” görüşü de nakledilmiştir. Bunların, günahlarına kefaret olmak üzere hummâya tutulmak istedikleri ve tamamının hummâya tutulduğu da söylenmiştir.

[275] Şayet“Bu iki sevginin [yani temizlik sevgisi ve Allah’ın temizleri sevmesi] ne anlama gelir?” dersen şöyle derim:Bunların temizlik sevgisi, temizli-ği tercih etmeleri, arzu edilecek bir şeyi seven kimsenin onu diğer şeylere tercih etme noktasındaki hırsı gibi temizlik konusunda hırslı ve gayretli olmalarıdır. Allah’ın onları ‘sev’mesi ise tıpkı sevenin sevdiğine yaptığı gibi, onlardan razı olması ve onlara ihsanda bulunmasıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

109. Âyetin Tefsiri

[276] ُ َ א ْ ُ َ -ifadesi meçhul fiil formunda üssi (binasını kurdu) أَsebünyânühû (binası kuruldu) şeklinde ve izâfet tamlaması olarak üsüsü bünyânihî (binasının temelleri) şeklinde okunmuştur. Üsüs kelimesi, esâs (temel) kelimesinin çoğuludur. Yine bu ifade esâsü bünyânihî ve isâsü bün-yânihî şeklinde de okunmuştur ki esâs ve isâs kelimeleri üssün çoğuludur. Yine üssün çoğulu olarak ef‘âl vezninde âsâsü bünyânihî şeklinde ve üssü bünyânihî şeklinde de okunmuştur. Söylenen şudur: Dininin binasını muhkem, güçlü bir temel üzerine, yani Allah rızası ve Allah’tan sakınma üzerine tesis eden kimse mi “daha hayırlıdır”, yoksa binasının temelini en gevşek, en zayıf ve en çabuk temel üzerine, yani sebat ve dayanıklılık konusunda tıpkı “bir uçurum kenarında” bulunan bir şey gibi olan nifak ve bâtıl üzerine kuran kimse mi!? Şefâ cürufin (uçurum kenarı) ifadesi tak-vanın karşıtı olarak kullanılmıştır, çünkü takvanın zıddını anlatmak üzere mecaz anlamda kullanılmıştır.

[277] Şayet“ َ َ َ אرِ ِ ِ ِ אرَ ْ א َ ifadesi ne anlama gelir?” dersen şöyle derim:“Bâtıl onu cehennem ateşine sürükler.” anlamına gelir, ancak bu-rada mecaz sanki gerçek anlammış gibi [terşîh] kullanılmış ve uçurum için kullanılan “yuvarlanmak” lafzına yer verilmiştir. Böylece, bâtıl taraftarının sanki binasını cehennem vadilerinden birinin uçurumunun kenarına kur-muş olduğu ve binası ile birlikte o cehennem vadisinin dibine yuvarlanıp gittiği tasvirî olarak ifade edilmek istenmiştir.

[278] eş-Şefâ, kenar, kıyı anlamına, curufu’l-vâdi ise, vadinin -altı su ile oyulmuş, sellerle, akıntılarla yarılmış ve böylece altı boş kalmış- kenarı de-mektir. Hârin yıkılmaya, devrilmeye yüz tutmuş, yıkılmak üzere olan de-mektir. Fe‘ilün vezninde [yani hevirun] olup hâlif kelimesinin helif şeklinde kı-saltılması gibi taksir edilmiştir. Şâ’ikün (şüpheci) kelimesinin şâkkün şeklinde, sā’itün (gürsesli) kelimesinin sāttün şeklinde taksir edilmesi de buna benzer. Bu kelimelerdeki Elif, fâ‘il kelimesindeki Elif ’e değil, ‘aynel-fiiile [yani orta harfe] tekabül eder. Bunların aslı, hevirun, şevikün ve savitün şeklindedir.

[279] Edebi açıdan bu ayet kadar etkilisini; bâtılın hakikatini, gizini bundan daha iyi anlatan bir söz bulamazsın!

[280] Curufin kelimesi Ra’nın sükunu ile curfin şeklinde de okun-muştur.

[281] Şayet“Sibeveyhi’nin [v. 180/796] ‘Îsâ b. Ömer’den [v. 149/766] riva-yet ettiği ‘alâ takven mina’llāhi şeklindeki takvânın tenvinli okunduğukıra-atin gerekçesi nedir?” dersen şöyle derim:[ى ’daki maksūr] Elif ’i, tetrâ [peş peşe] kelimesini tenvinli okuyanların tetran okuması gibi müenneslik Tâ’sı değil, ilhâk Tâ’sı olarak [çünkü aslı Vav ile; ى َ ْ dır] değerlendirmiş ve onu ca‘fer’وَgibi [aynı vezinde ve sonu tenvinli] düşünmüştür.

[282] [ ِ ِ אرَ ْ א َ ifadesi] Übeyy b. Kâ‘b mushafında fe’nhârat bi-hî kavâ‘iduhû (Temelleri yuvarlanır.) şeklindedir. Söylendiğine göre Dırâr mescidinin bir bölümü kazılmış ve aşağıdan bir duman çıktığı görülmüş.

[283] Rivayete göre [münafıkların] Mescid-i Dırar’daki imamları Mücem-mi‘ b. Câriye1 [v. 60/680] imiş. Hazret-i Ömer (r.a.) halife olduğu dönem-de Kuba mescidinin cemaat ve mütevellisi olan Amr b. Avf oğulları, gelip Mücemmi‘in mescitlerinde kendilerine namaz kıldırması için izin istemiş-ler. Fakat o; “Hayır! Sizin hatırınız için bile olsa kabul etmem. Mescid-i Dırar’ın imamı değil miydi o?!” demiş. Bunun üzerine Mücemmi‘, “Ey müminlerin emiri! Hakkımda acele karar verme! Tamam onlara namaz kıl-dırdım, ama Allah biliyor ki, içlerindeki niyeti bilmiyordum. Bilseydim o mescitte onlara namaz kıldırmazdım! O vakitler genç bir delikanlı idim ve Kur’ân okumayı biliyordum; onlar ise yaşlı-başlı adamlardı, ama Kur’ân okuyamıyorlardı.” demiş. Hazret-i Ömer (r.a.) da ona inanmış, özrünü makbul karşılamış ve kavmine namaz kıldırmasını emretmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

110. Âyetin Tefsiri

[284] ً َ ,dinî kuşku ve nifak demektir. Zira bu kimseler münafık idiler رِonları bu mescidi yapmaya sevk eden ise küfür ve nifakları idi. Nitekim Allah Teâlâ “zarar vermek ve küfür için” [ Tevbe 9/107] buyurarak bunu ifa-de etmiştir. Peygamber (s.a.)onların bu mescidini yıktırınca, bu durum çok ağırlarına gittiği ve onları öfkelendirdiği için, münafıklıktaki kararlı-lıkları ve İslâm’a duydukları öfke daha da artmıştı. Dolayısıyla, “Yaptıkları bina, kalpleri paramparça oluncaya kadar gönüllerinde bir şüphe kaynağı olmaya devam edecek.” ifadesinde şu söylenmektedir: Bu binanın yıkıl-ması, onların şüphe ve nifaklarına ilave bir şüphe ve nifak sebebi olacak-tır. Kalpleri parça parça oluncaya kadar izi kalplerinden hiç silinmeyecek, etkisi hiç azalmayacak, ancak kalpleri parçalanınca teselli bulacaklardır.1 Bu zâtın adı, metinde Mücemma’ b. Hârise şeklinde kayıtlıdır. Biz DİA’ya göre yazdık. / ed.

Kalpleri sağlıklı ve tek parça kaldığı sürece, kuşku orada hep var olacak, kalmaya devam edecektir. “Kalplerinin parça parça olması”ndan söz edi-lirken, kuşkunun kalplerinden gitme halinin tasviri kastedilmiş olabileceği gibi, kalplerinin gerçekten parçalanması da söz konusu olabilir ki bu da kalplerinin, ya öldürülmekle ya kabirlerinde ya da cehennem ateşinde par-çalanmasıyla olabilir.

[285] َ َ ُ (bir bir parçalanmadıkça) ifadesi, Yâ ile yukatta‘a şeklinde ve tahfifle tukta‘a şeklinde de okunmuştur. Tâ’nın fethası ile tekatta‘a da okunmuştur ki bu durumda anlam, tetekatta‘a (parça parça oldu) şeklin-dedir. Ayrıca Peygamber (s.a.)’e hitaben “sen onları öldürerek kalplerini parçalamadıkça” anlamında tekta‘a kulûbehum da okunmuştur. Hasan-ı Basrî illâ en (…madıkça) ifadesini ilâ en (…a dek) şeklinde okumuştur. İbn Mes‘ûd mushafında ve lev kuttı‘at kulûbuhum (kalpleri bir bir parçalansa bile) şeklinde yer alır. İfadenin Peygamber (s.a.)’e ya da bütün muhatap-lara yönelik bir hitap olarak, ve lev katta‘te kulûbehum (kalplerini bir bir parçalasan bile) şeklinde okunduğu da Talha’dan [v. 112/730] nakledilmiştir. Ayrıca, mânanın; “Hatalarından duydukları pişmanlık ve üzüntü sebebiyle kalplerinin parça parça olacağı bir tövbe gerçekleştirmedikçe...” şeklinde olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

111. Âyetin Tefsiri

[286] Allah Teâlâ müminlerin Allah yolunda canlarını ve mallarını feda etmeleri karşılığında onları cennetle ödüllendirmesini alış veriş temsili ile anlatmış, alışverişe benzetmiştir. Bir rivayete göre Allah Teâlâ bu ticarette onlara müşteri olmuş ve bedel olarak çok yüksek bir fiyat vermiştir. Haz-ret-i Ömer (r.a.)’ın “ Allah Teâlâ her iki işlemi de onların lehine kılmıştır [alırken de, satarken de kârı tamamen onlara vermiştir].” dediği nakledilmiştir. Ha-san-ı Basrî’nin ise “Canlar onun yarattığı canlar, mallar da onun rızık olarak verdiği mallardır [bundan kârlı ticaret mi olur].” dediği nakledilmiştir.

[287] Rivayete göre Ensārîler Akabe biatinde Peygamber (s.a.)’e biat ettikleri zaman Abdullah b. Revâha [v. 8/629], “Rabbin ve kendin adına di-lediğin şartı koş.” demiş; Peygamber de “Rabbim için, O’na kulluk etme-nizi, hiçbir şeyi O’na ortak koşmamanızı; kendim için de canınızı nasıl koruyorsanız beni de öyle korumanızı şart koşuyorum.” demiştir. Abdullah b. Revâha, “Peki, bunu yaparsak bize ne var?” diye sormuş; “ Cennet.” bu-yurmuştur. Bunun üzerine “Çok kârlı bir alışveriş! Ne cayarız ne de karşı tarafın caymasını isteriz.” demişlerdir. Bir keresinde Peygamber (s.a.)bu ayeti okurken yanına bir bedevi gelmiş ve “Bu kimin sözü?” diye sormuş; “Allah’ın sözü” deyince; “Vallahi! Çok kârlı bir alış veriş! Ne cayarız ne de karşı tarafın caymasını isteriz.” demiş ve ardından gazaya çıkmış ve şehit düşmüştür.

[288] “Savaşırlar” ifadesinde, tıpkı “Siz Allah ve Resûlüne iman edersi-niz; mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihâd edersiniz.” [Saf 61/11] ayetinde olduğu gibi, emir anlamı vardır. َن ُ َ ْ ُ نَ وَ ُ ُ ْ َ َ (öldürürler de, öl-dürülürler de) ifadesi, ilki malum, ikincisi meçhul olarak okunduğu gibi, aksine [ilki meçhul, ikincisi malum olarak, fe- yuktelûne ve yaktulûne (öldürülürler de ölürler de) şeklinde de] okunmuştur.

ا [289] ً ْ -kelimesi pekiştirici mastardır; bu ifadeyle Allah Teâlâ , ken وَdi yolunda cihat edenlere ettiği vaadin sabit bir vaat olduğunu, bu sözü “ Tevrat’ta ve İncil’de” sabitlemiş olduğu gibi “ Kur’ân’da da” sabitlediğini bildirmiş; ardından “Kim ahdini Allah’tan daha fazla yerine getirebilir ki?” buyurmuştur. Çünkü verilen sözden dönmek çirkin bir davranıştır; yara-tılmış varlıkların ihtiyaç duydukları için böyle bir şeye başvurmaları câiz olmakla beraber, değerli, saygın kimseler böyle bir şeye başvurmazlar. O halde, çirkin fiil işlediğini düşünmenin asla câiz olmadığı ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah nasıl başvurabilir ki!?

[290] Cihâda teşvik konusunda bundan daha güzel ve etkili bir söz gö-remezsin.

Bu bölümü tek başına aç →

112. Âyetin Tefsiri

[291] “Tövbe edenler” kelimesi övgü/medh ifadesi olduğu için merfû‘dur. Anlam .“Onlar tövbe edenlerdir.” şeklindedir ki bahsi ge-çen müminler kastedilmiştir. Nitekim İbn Mes‘ûd [v. 32/653] ve Übeyy b. Kâ‘b’ın bu ifadeleri, el-hâfizīne (koruyanlar) ifadesine kadar, övgü ifadesi olarak mansup okumuş olmaları buna delâlet eder. Ayrıca bu ifadenin [bir önceki ayetteki] el-mü’minîne ifadesinin sıfatı olarak mecrur olması da müm-kündür. Zeccâc [v. 311/923] bu ifadenin mübteda olmasını, haberinin ise hazfedilmiş olmasını, yani cümlenin “Tövbe eden, ibadet eden… kimseler cihâd etmeseler de cennet ehlindendir.” şeklinde olmasını da câiz görmüş-tür. Bu durumda, mâna tıpkı “Allah o güzeli (yani Cennet’i) her ikisine de vaat etmektedir.” [Nisâ 4/95] ayetindeki gibidir. Bu ifadenin, [önceki ayette geçen] yukātilûne (savaşırlar) fiilindeki zamirden bedel olarak merfû‘ olduğu da söylenmiştir. Yine, ifadenin mübteda olması ve haberinin de el-‘âbidûne (ibadet edenler) olması ve devamındaki ifadelerin de haberin ardından ge-len haber olması, yani anlamın, “Hakiki anlamda küfürden tövbe edenler işbu hasletleri kendilerinde toplayan kimselerdir.” şeklinde olması da müm-kündür. Hasan-ı Basrî’nin, “Bunlar şirkten dönüş yapan, nifaktan teberrî eden kimselerdir.” dediği nakledilmiştir.

[292] “İbadet edenler” sadece Allah’a kulluk edenler, kulluğu ona mah-sus kılanlar ve ibadette gayretli olanlar. “Yola çıkanlar” yani oruç tutanlar. Bu kimseler şehvetlerinden uzak durdukları için yeryüzünde seyahat eden-lere benzetilmiştir. Bunların yeryüzünde dolaşan ve her nerede ilim varsa onun peşinden giden ilim talebeleri olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

113. Âyetin Tefsiri

[293] Rivayete göre Peygamber (s.a.)amcası Ebû Tālib’e, “Sen benin üzerimde en çok hakkı olan, bana en çok ihsanda bulunmuş olan kişisin. Gel bir tek kelime söyle de böylece şefaatim senin için zaruri olsun.” demiş; fakat Ebû Tālib buna yanaşmamış. O da, “Bana yasaklanmadıkça senin ba-ğışlanman için duaya devam edeceğim.” demiş; bunun üzerine bu ayet nâzil olmuş. Denmiştir ki: Mekke’yi fethettiği zaman ebeveyninden hangisinin daha sonra vefat ettiğini sormuş, “Annen Âmine” denilince, onun Ebvâ’daki kabrini ziyaret etmiş; sonra gözlerinden yaşlar akar halde kalkmış ve “Rab-bimden annemin kabrini ziyaret etme izni istedim, bana izin verdi; O’ndan annem için istiğfarda bulunma izni istedim, ama izin vermedi bana.” bu-yurmuş; bunun üzerine bu ayet nâzil olmuştur. [Buhārî, “Menâkıbu’l-ensār”, 37]

Bu görüş daha doğrudur, çünkü Ebû Tālib hicretten önce vefat etmiştir; bu ayet ise Medine’de en son nâzil olan ayetlerdendir. Peygamber (s.a.)’in, babası için istiğfarda bulunduğu da söylenmiştir. Müslümanların “İbrâhim babası için istiğfar etmişti. İşte Peygamber (s.a.)de amcası için istiğfarda bulunuyor. O halde bizi atalarımız ve akrabalarımız için istiğfarda bulun-maktan meneden nedir?” dedikleri de söylenmiştir [Nesâî, “Cenâiz”, 96].

[294] “Cehennemlik oldukları kesin olarak meydana çıktıktan sonra … Peygambere yakışmaz” yani Allah’ın hükmü ve hikmeti gereği, istiğfar et-mesi doğru olmaz, çünkü onlar şirk üzere ölmüşlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

114. Âyetin Tefsiri

[295] Talha b. Musarrıf [v. 112/730] ve me’steğfera İbrâhîmu li-ebîhi şek-linde okumuştur. Yine onun ve mâ yestağfiru İbrâhîmu (İbrâhim istiğfar etmiyordu.) şeklinde, geçmiş zamanın anlatımı formunda okuduğu da nakledilmiştir. “Sadece ona ettiği bir vaatten dolayı idi.” yani İbrâhim’in babasına ettiği bir vaatten dolayı ki bu da “Senin için istiğfarda bulunaca-ğım.” [Mümtehane 60/4] ifadesidir. Hasan-ı Basrî ve Hammâd er-Râviye’nin [v. 160/777] bu ifadeyi ve‘adehâ ebâhu (babasına vaat ettiği) şeklinde okumuş olmaları da buna delâlet eder.

[296] Şayet“ Kâfir için istiğfarda bulunmanın câiz olmadığını İbrâhim Aleyhisselâm nasıl bilememiştir de böyle bir vaatte bulunmuştur?” dersen şöyle derim:Kâfirin iman etmesi ümit edilir olduğu müddetçe onun için istiğfarda bulunmanın câiz olduğunu zannetmiş olması mümkündür. Kal-dı ki, kâfir için istiğfarda bulunmanın yasak olduğu ancak vahiyle bilinir. Zira Allah’ın kâfiri bağışlaması aklen câizdir. Dikkat edersen, Peygamber (s.a.)de amcası için “Bana yasaklanmadıkça senin için istiğfarda buluna-cağım.” demiştir. Hasan-ı Basrî’den nakledildiğine göre Peygamber (s.a.)’e “Falanca, Müşrik ataları için istiğfarda bulunuyor!” denilmiş; o da “Biz de onlar için istiğfarda bulunuyoruz.” diye cevap vermiş ve bunun üzerine bu ayet nâzil olmuştur. Hazret-i Ali’nin şöyle dediği nakledilmiştir: Müşrik ebeveyni için istiğfar eden bir adam gördüm ve ona bunu sordum. “ İbrâ-him de istiğfar etmişti.” dedi.

[297] Şayet“Onun Allah düşmanı olduğu kendisi açısından aşikâr hâle gelince’ ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bunun mânası: “Onun asla iman etmeyeceği, kâfir olarak öleceği ona vahiy yoluyla bildirildi, o da istiğfarda bulunmayı derhal kesti.” şeklindedir. Bu ifade tıpkı “Cehennemlik oldukları kesin olarak meydana çıktıktan sonra...” [ Tevbe 9/113] ayeti gibidir.

kelimesi evvehe fiilinden fa‘‘âl vezninde türemiştir; tıpkı أوَاهٌ [298]lü’lü’den le’’âl (inci işiyle uğraşan) kelimesinin türediği gibi. Çok âh çeken kimseye evvâh denir. Anlam, “İbrâhim aşırı merhametinden, şefkatinden ve yufka yürekliliğinden dolayı, kendisi için çok zor gelmesine ve babasının ‘Kesinlikle seni taşlarım!’ [ Meryem 19/46] demiş olmasına rağmen yine de kâfir babasına acıyor; ona istiğfarda bulunuyordu.” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

116. Âyetin Tefsiri

[299] Yani Allah, İslâm’ın yolunu gösterdiği kullarını, -Müşriklere istiğ-farda bulunmak gibi- sakınılmasını emrettiği şeylerden dolayı sorgulamaz; onlara “sapkın” demez; onları yüz üstü ve mahrum bırakmaz. Ancak söz konusu davranışların sakıncalı olduğu kendilerine açıklandıktan, onlardan sakınmak gerektiğine dair bilgi kendilerine öğretildikten sonra hâlâ bun-ları yapıyorlarsa, o zaman durum değişir! Fakat haram kılınmadan önce içki içmek ve bir ölçeği iki ölçeğe satmak [ribâ] gibi fiilleri yapanlar nasıl sorgulanmıyorsa onlar da kendilerine böyle bir açıklama yapılmadan önce, sorgulanmazlar. Bu ayet, ilgili yasak konulmadan önce Müşriklere istiğfar-da bulunduğu için sorguya çekilmekten korkan kimselerin mâzur oldukla-rının beyanıdır. Ayrıca ayette, asla gaflete düşülmemesi gereken çok önemli bir husus yer almaktadır ki o da kendisine İslâm’ın yolu gösterilmiş ve hi-dayete nail olmuş kimsenin Allah tarafından yasaklanan şeylere yöneldiği, onları yaptığı zaman, sapkınlar kervanına katılmış olacağıdır.

[300] “Sakınacakları şeyler”den maksat, haram kılındığı için sakınılma-sı gereken şeylerdir. Emaneti geri vermek ve haberdeki doğruluğu tasdik etmek gibi akılla bilinebilecek şeylerden sakınmak için ise ilâhî bildirimin bulunması şart değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

117. Âyetin Tefsiri

[301] “Allah, Resûlünün tövbesini kabul etti.” Bu ifade tıpkı “Böylece, Al-lah senin mazideki ve atideki ‘günah’ını bağışlayacak; sana olan nimetini ta-mamlayacak ve seni dosdoğru bir yola iletecektir.” [Fetih 48/2] ve “Günahının bağışlanması için dua et.” [Ğâfir 40/55; Muhammed 47/19] ayetleri gibidir. Bu, mü-minleri tövbeye teşvik mahiyetinde olup Peygamber, muhacirler ve Ensār dâ-hil hiçbir istisna olmaksızın her müminin tövbe ve istiğfara muhtaç olduğunu bildirmekte; tıpkı sâlih olmanın faziletini ortaya koymak için peygamberlere “sâlih” demesinde olduğu gibi, burada da [peygamberin istiğfarından söz ederek] töv-benin faziletini ve Allah katındaki değerini açıklamakta; çokça Allah’a yönelen tövbekâr kimselerin özelliklerinin peygamberlerin özelliği olduğunu beyan et-mektedir. Bu ifadenin tıpkı “Hay Allah affedesice!..” [ Tevbe 9/43] ayetinde belir-tildiği gibi; “Peygamber (s.a.)’inmünafıklara seferden geri kalma konusunda izin vermiş olmasını Allah affetmiştir.” anlamında olduğu da söylenmiştir.

ةِ [302] َ ْ ُ ْ اِ َ א ِ (güçlük anında) yani güçlük vaktinde. Sâ‘at keli-

mesi tıpkı el-ğadâtü, el-‘aşiyyetü ve el-yevmu kelimeleri gibi, mutlak anlamda zaman anlamında kullanılır. Şu beyitler buna örnektir:

Gün olur Bekr b. Vâil kabilesi su üstüne çıkar [cümle âleme üstün gelir][Her beyazı yumurta sanmıştık (kolayca yeneceğimizi düşünmüştük)]Cüzâm ve Himyer [savaşçıları] ile ansızın karşılaştığımız akşamZengin olacağım diye geldiği gün vârisim[bir avuç ( altın) bulacak; ne tam dolu ne de az]

Güçlük anı, müminlerin Tebük seferindeki halleridir. Nitekim bu seferde Müslümanlar deve sayısı açısından çok darlık çekiyorlardı, on kişiye bir deve düşüyordu. Azık bakımından da çok darlık çekiyorlardı; ellerinde kurtlanmış hurmalar, güvelenmiş arpa ve sıcaktan kokmuş, bozulmuş yağ vardı. Darlık öylesine şiddetlenmişti ki bir hurmayı iki kişi bölüşüyordu. Hatta bazen bir tek hurmayı birçok kişi emiyor; böylece üzerine içtikleri suyun tatlı olmasını sağlıyorlardı. Yine su kıtlığı da çekiyorlardı. Hatta develeri kesip hayvanın midesindeki fışkılardan su çıkarmaya çalışıyorlardı. Hava sıcaklığı, kıtlık, ku-raklık gibi şeyler sebebiyle zamanları zorluk içinde geçiyordu.

[303] “İçlerinden bir kısmının kalbinin kaymasına ramak kalmışken” yani imanda sebat etmekten ya da bu seferde Peygamber (s.a.)’i takip edip ona uymaktan vaz geçmesine ramak kalmışken. Burada kâde (neredeyse) fii-linde durum zamiri bulunmaktadır. Sîbeveyhi [v. 180/796] bunu leyse haleka’l-lāhu mislehû (Allah benzerini yaratmamıştır.) ifadesindekine benzetmiştir.1

[304] [ fiili] Yâ ile yezîğu şeklinde de okunmuştur. İbn Mes‘ûd’un okuyuşunda min ba‘di mâ zâğet kulûbu ferîkın minhum (Onlardan bir gru-bun kalpleri kaydıktan sonra...) şeklinde yer alır. Bu durumda, savaştan geri kalan Ebû Lübâbe vb. müminler kastedilmiş olur. ْ ِ ْ َ َ אبَ ُ (Sonra onları bağışladı.) ifadesi tekit için tekrarlanmıştır. Zamirin ferîk (grup) kelimesine raci olması da mümkündür. Bu durumda [bağışlananlar Peygamber, Muhacirler ve Ensār değil, kalpleri kaymak üzere olan grup olacaktır ve anlam] “kalplerinin kaymak üzere oluşunu Allah bağışladı.” şeklinde olur.

Bu bölümü tek başına aç →

118. Âyetin Tefsiri

[305] “Üç kişi” Kâ‘b b. Mâlik, Merâre b. er-Rabî‘ ve Hilâl b. Ümeyye’dir. “Geride bırakılan” demek, gaza yolculuğundan geride bırakılan demektir. “Geride bırakılan” ifadesinin, Ebû Lübâbe ve arkadaşlarından geride bırakı-lanlar anlamında olduğu da söylenmiştir; çünkü tevbeleri, bunlarınkinden sonra kabul edilmiştir. ا ُ ِّ ُ kelimesi halefû (geride bıraktılar) şeklinde de okunmuş olup anlam, “Onlar Medine’de gazilerin yerine halef oldular.” ya da bozuculuk ettiler şeklindedir. İlk ihtimale göre kelime el-hâlife (yerine geçen) kelimesinden, ikincisine göre ise hulûfu’l-fem (kerih ağız kokusu) ifadesinden türemiştir. Ca‘fer-i Sādık Rahimehu’llāh [v. 148/765] bu kelimeyi hālefû (muhalefet eden) şeklinde, ‘meş [v. 148/765] ise ‘ale’s-selâseti’l-muhal-lefîne şeklindeokumuştur.

[306] ْ َ ُ رَ א ِ yani bütün genişliği ile birlikte. Bu ifade onla-rın şaşkınlıklarını anlatan bir benzetmedir; adeta içlerindeki en-dişe ve korkudan kaçıp kurtulacakları bir yer bulamamışlardır koca yeryüzünde! “İyice içleri daralmıştı.” yani kalpleri daralmış;

1 Anlam, leyse’ş-şe’nu haleka’llāhu mislehû [durum öyle bir haldedir ki Allah onun bir benzerini yarat-mamıştır] şeklindedir, aynı şey kâde fiilinde de vardır. Anlam, kâde’ş-şe’nü yezîğu [durum neredeyse … kayacağı haldeydi] şeklindedir. / çev.

kalplerine ünsiyet ve sevinç yer almaz olmuştu; çünkü kalplerindeki vahşet ve kederden dolayı ünsiyet ve sevinç oradan çıkmış durumdaydı. “Allah’a” yani öfkesine karşı “kendisinden” yani Allah’ın bağışlamasından “başka sı-ğınakları olmadığını anlamışlardı” öğrenmişlerdi. “O da tekrar eski halleri-ne dönsünler diye tövbelerini kabul etti.” Sonra tövbelerini yeniden kabul etti, onlara bir kez daha merhamet gösterdi ki tövbelerinde istikamet ve sebat sahibi olsunlar. Ya da gelecekte bir hata işlediklerinde, Allah’ın, ken-disine yönelip tövbe edenleri bağışladığını bilsinler ve aynı şekilde Allah’a yönelip tövbe etsinler. Günde yüz kere hata etseler de yine de Allah’a yöne-lip tövbe etsinler…

[307] Rivayete göre müminlerden bazıları Peygamber (s.a.)’den geri kal-mışlardı. Bunlardan bazıları daha sonra düşünmüş ve yaptıklarının yanlış olduğunu anlamış, pişman olmuş, gelip Peygamber (s.a.)’e yetişmişlerdi. Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediği nakledilmiştir: Bana ulaştığına göre [bunlar-dan] birinin yüz bin dirhemden daha değerli ‘etrafı çevrili bir yeri’ varmış. Buraya dönüp“Ey benim güzel duvarım [muhteşem bahçem]! Beni Peygamber (s.a.)’den geri bırakan yegâne şey senin gölgendi, senin meyveni beklemek-ti. Şimdi git, seni Allah yolunda infak ediyorum!” demiş. Bir diğerinin de ailesinden başka bir şeyi yokmuş. Ailesine dönüp “Ey ailem! Beni Peygam-ber (s.a.)’den geri bırakan yegâne şey seni koruyup sakınma gayretidir. Val-lahi şimdi kesinlikle bütün geçitleri aşıp Peygamber (s.a.)’e yetişeceğim!” demiş ve bineğine binip Peygamber (s.a.)’e yetişmiş. Bir başkasının ise sa-dece kendisi varmış, kendi canından başka ne malı ne de ailesi varmış. O da kendisine yönelip “Ey nefsim! Beni Peygamber (s.a.)’den geri bırakan yegâne şey senin için yaşamaya olan sevgimdi. Vallahi şimdi kesinlikle her türlü zorluğu aşıp Peygamber (s.a.)’e yetişeceğim!” demiş ve azığını koltu-ğunun altına alıp Peygamber (s.a.)’e yetişmiş. Vallahi, işte mümin böyledir, günahından tövbe eder, onda ısrar etmez.

[308] Rivayete göre Ebû Zer el-Ğıfârî’nin [v. 32/653] sefer esnasında bi-neği yavaşlamış, o da yükünü kendi sırtına yüklenip Peygamber (s.a.)’inardında yürüyerek düşmüştür. Peygamber (s.a.)uzaktan onun karaltısını görünce “Keşke Ebû Zer olsa!” buyurmuş; insanlar “evet o” deyince “Allah Ebû Zer’e rahmet eylesin. Yalnız yürür, yalnız ölür ve yalnız haşredilir.” buyurmuştur.

[309] Rivayete göre Ebû Hayseme’nin güzel bir bahçesi ve güzel bir ha-nımı varmış. Hanımı kendisi için gölgelik çardakta hasır sermiş ve bir yatak hazırlamış, ona taze meyveler ve soğuk su ikram etmiş. Ebû Hayseme bak-mış “muhteşem bir gölgelik, olgun meyveler, soğuk su ve güzel bir kadın; Peygamber (s.a.)ise gündüzün kavurucu sıcağında ve gecenin ayazında… Böylesi hiç hayırlı değil!” demiş ve kalkıp devesini hazırlamış, kılıcını ve mızrağını kuşanmış ve yola koyulup rüzgâr gibi yol almaya başlamış. O sırada Peygamber (s.a.)gözünü yola doğru çevirmiş ve serapla karışık bir görüntü şeklinde bir atlının geldiğini görmüş. “Keşke Ebû Hayseme olsa!” buyurmuş, sonra gelenin o olduğu anlaşılınca çok sevinmiş ve onun için istiğfarda bulunmuştur.

[310] Bu kimselerden bazıları ise geride kalmaya devam etmiş, Peygam-ber (s.a.)’e katılmamıştır. İşbu üç kişi de onlardandır. Kâ‘b b. Mâlik şöyle demiştir: Peygamber (s.a.)seferden geri döndüğünde kendisine selam ver-dim, o da beni hatırladıktan sonra adeta kızgın bir eda ile selamımı aldı ve “Ka‘b’ı seferden geri bırakanın ne olduğunu bilmek isterdim?!” dedi. “Onu geri bırakan, kibrinden ve burnunun büyüklüğünden başka bir şey değil.” denildi. Mu‘âz b. Cebel [v. 17/638] ise “Vallahi! Biz onu faziletli bir Müslü-man olarak biliriz.” dedi. Peygamber Aleyhisselâm biz üçümüzle konuşul-masını yasakladı. İnsanlar da bizi tanımazlıktan geldi, uzaktan yakından hiç kimse bizimle konuşmaz oldu. Aradan kırk gece geçince eşlerimizden uzaklaşmamız, onlara yaklaşmamamız emredildi. Elli gece geçtikten sonra bir gece ansızın Sel‘ tepesinden “Müjdeler olsun ey Kâ‘b b. Mâlik!” diye bir ses geldi. Derhal secdeye kapandım, tıpkı Rabbimin nitelemiş olduğu gibi yeryüzü bütün genişliğine rağmen dar gelmiş, içim iyice daralmıştı. Müj-de tekrar tekrar duyuruldu. Hemen giyindim ve Peygamber (s.a.)’e gittim. Mescitte oturuyordu ve çevresinde müminler vardı, Talha b. Ubeydullah kalkıp koşar adım yanıma geldi ve benimle el sıkıştı, “Allah’ın seni bağış-lamış olması mübarek olsun!” dedi. Talha’nın bu iyi davranışını hiç unut-mam. Daha sonra Peygamber (s.a.), yüzü adeta Ay gibi parlar şekilde sevinç içinde “Müjde ey Kâ‘b! Anandan doğduğundan beri yaşadığın en hayırlı gündür bu!” buyurdu ve ayeti okudu. [ Müslim, “ Tevbe”, 53]

[311] Ebû Bekr el-Verrâk’a [v. 280/893] tevbe-i nasūh nedir?” diye sorul-muş, “Tövbe edene yeryüzünün bütün genişliği ile dar gelmesi, içinin da-ralması; Kâ‘b b. Mâlik ve arkadaşlarının tövbe ettiği gibi tövbe etmesidir.” demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

119. Âyetin Tefsiri

119. Ey iman edenler! Allah’tan sakının da dürüstlerle beraber olun.
Bu bölümü tek başına aç →

120. Âyetin Tefsiri

etmek ne Medinelilere ne de onların çevresindeki bedevilere yakışır. Çünkü Allah yolunda uğrayacakları bir susuzluk, yorgunluk ve açlık; inkârcı nankörleri kızdıracak bir yere ayak basmaları ya da bir düşma-na karşı başarı kazanmaları karşılığında kendilerine mutlaka bir sâlih amel (sevabı) yazılacaktır. İhsan üzere hareket edenlerin mükâfatını Allah elbette zayi etmez.

Bu bölümü tek başına aç →

121. Âyetin Tefsiri

[312] َ ِ אدِ َ ا َ (dürüstlerle beraber) ifadesi mine’s-sādıkīn (dürüstler-den) şeklinde de okunmuştur. Bunlar niyet, söz ve amel olarak Allah’ın dininde sadakat sahibi olanlar ya da Allah ve Resûlüne verdikleri sözde ve imanlarında sadakatli olanlardır. Nitekim Allah Teâlâ, “Müminlerden öyle ‘er’ler vardır ki Allah’la yaptıkları ahde sadakat göstermişlerdir.” [Ah-zâb 33/23] buyurmuştur. Bunların “o üç kişi” olduğu da söylenmiştir ki bu durumda anlam; “dürüstlük ve sebatları konusunda işbu üç kişi gibi olun” şeklindedir. Burada Ehl-i Kitab’tan iman edenlere hitap edildiği, yani “Mu-hacirlerle ve ensārîlerle birlikte olun; onlara muvafakat edin, onların yanın-da yer alın, gösterdikleri dürüstlük ve sebatta onlar gibi olun.” buyrulduğu İbn Abbâs’dan nakledilmiştir. İfadenin, Tebük gazvesine katılmayan tulekā1 ile ilgili olduğu da söylenmiştir. İbn Mes‘ûd’un “Şaka da olsa ciddi de olsa yalan söylemek uygun değildir. İçinizden birinin bir çocuğa bir şey vaat edip sonra onu yerine getirmemesi de doğru değildir, isterseniz ‘Dürüstlerle beraber olun.’ ayetini okuyun. Bakın orada herhangi bir ruhsat var mı?!” dediği nakledilmiştir.

[313] “Kendilerini ona tercih etmeleri [yakışmaz].” Burada, zorluk-ta ve kolaylıkta Peygamber (s.a.)ile birlikte olmaları, onun Allah katın-da en değerli, en saygın kişi olduğunu bilmeleri ve her türlü sıkıntıya büyük bir şevk ve gayretle onunla birlikte göğüs germeleri, onun kendi-ni attığı her tehlikeye onların da kendilerini atmaları emredilmektedir.1 Yani Mekke fethedildiği gün, katledilebilecek ya da esir edilebilecek iken Peygamber’in hayırhah tutu-

muyla azat ettiği Mekkelilere. / ed.

Peygamber (s.a.)Allah katında en değerli, en saygın kişi olmasına rağmen kendisini en zor ve şiddetli durumlara attığına göre, diğer insanların -değil onu takip ve ona eşlik etme konusunda geri durmak ve onun atıldığı tehli-kelerden sakınmak, tam aksine- onun atıldığı tehlikelere seve seve atılmala-rı, asla geri durmamaları, canlarına zerre kadar kıymet vermemeleri, kendi-leri için canlarının en değersiz ve en basit şey olması gerekir. Bu ifade, hem çok açık ve etkili bir yasaktır hem de böyle yapanların hallerini kınamakta, ne kadar çirkin olduğunu ifade etmekte ve Peygamberi izleme ve koruma konusunda onları teşvik etmektedir.

כ [314] ifadesi, “geri kalmaları yaraşmaz” cümlesinin delâlet ettiği ذşeye, yani mutlaka Peygamber (s.a.)’in tarafında olmak gereğine işaret et-mektedir. Adeta, “İşbu zorunluluk şu sebepten kaynaklanmaktadır: …” de-nilmiş olmaktadır. “Allah yolunda uğrayacakları” bir susuzluk, yorgunluk ve açlık; kâfirlerin topraklarından herhangi bir yere atlarının ve binekleri-nin toynaklarıyla girmeleri, onların topraklarında onları kızdıracak, içle-rini daraltacak bir tasarrufta bulunmaları “ya da bir düşmana karşı başarı kazanmaları” öldürme, esir alma, ganimet elde etme, bozguna uğratma ya da başka bir şekilde düşman karşısında başarı sağlamaları karşılığında “ken-dilerine mutlaka bir sâlih amel (sevabı) yazılacaktır.” Allah katında sevap ve yakınlığa nail olacaklardır ki bu da onların Peygamberin yanında kenetlen-melerini gerektirir.

[315] Burada el-vat’u (basmak) kelimesi ile ayak ve toynaklarla basmak değil, ele geçirip yerle bir etmek anlamının kastedilmiş olması da müm-kündür. Nitekim Peygamber (s.a.), “Yüce Allah’ın ele geçirip helâk ettiği son yer [âhiru vat‘etin, Tā’if ’e bağlı] Vecc’dekidir.” buyurmuştur. el-Mevtı’u ya el-mevridü gibi mastardır ya da ism-i mekândır. İsm-i mekân ise, o zaman אرَ כُ ْ ُ ا ِ َ (Kâfirleri öfkelendirir.) ifadesi, “O mekânın elde edilmesi onları öfkelendirir” anlamında olur. en-Neylü de tekit edici mastar olabileceği gibi el-menîlu (elde edilen şey) anlamında da olabilir. Kişi birinden bir şey alıp eksilttiği zaman nâle minhu denilir. Bu, onlara zarar verecek, onları üzecek, derinden yaralayacak her şeyi kapsayan umumi bir ifadedir.

[316] Yine burada herhangi bir hayra niyet eden kimsenin o yolda gös-tereceği her çabanın, oturmak, kalkmak, yürümek ve diğer bütün fiillerin meşkûr [yani karşılık görecek] olduğu, aynı durumun kötülük için de söz konusu olduğu konusunda delil bulunmaktadır. Ebû Hanife’nin arkadaşları [yani onun izinden giden âlimler] bu ayeti, savaşın bitiminden sonra gelen yardımcı kuv-vetlerin de ganimetten pay alacakları konusunda delil olarak göstermişlerdir,

çünkü düşman toprağına ayak basmak onları öfkelendirecek, ağır yarala-yacak bir durumdur. Nitekim Peygamber (s.a.), savaşın neticelenmesinden sonra gelen Âmir oğullarına ganimet payı vermiş, Hazret-i Ebû Bekr de Muhâcir b. Ebû Ümeyye [v. 12/633’den sonra], Ziyad b. Lebîd1 [v. 41/661] ve İkrime b. Ebû Cehil’i [v. 13/634] beş yüz kişilik bir kuvvetle orduya destek olarak göndermiş; fakat onlar fetihten sonra orduya yetişmişler, ama yine de onlara ganimet payı vermiştir. [Ebû Dâvûd, “Cenâiz”, 62] Şâfi‘î Rahimehu’l-lāh’a göre ise destek kuvvetleri ganimet alanlara ortak olamaz.

[317] ‘Ubeyd b. Umeyr [v. 74/693] zame’un kelimesini med ile zamâ’un şek-linde okumuştur. Nitekim bu kelime zami’e - zame’eten/ zamâ’en şeklinde gelir.

[318] “Küçük olsun büyük olsun ne infak ederlerse” yani ister bir tek hurma tanesi ya da kamçı askısı olsun isterse Hazret-i Osman’ın zorluk za-manındaki orduya [Tebük ordusuna] yaptığı infak gibi büyük bir infak olsun; “ne kadar yol giderler ve ne kadar vadi geçerlerse;” sefer esnasında giderlerken ya da gelirlerken hangi arazilerden geçerlerse… -Vâdin dağların arasında geçit olan yamaçlara denilir. Bu kelime aslında vedâ (aktı) fiilinden fâ‘il vezninde türemiştir. Yine el-vedyu (dere / akarsu) kelimesi de buradan türemiştir. Arap-lar arasında vâdînin yer, toprak, arz anlamında kullanımı yaygındır, sözgelimi lâ tusalli fî vâdî ğayrike “Senden başkasının arazisinde namaz kılma.” der-ler.- “Bunlar mutlaka onların nâm-ı hesabına yazılır” yani bütün bu infaklar ve yol almalar. Buradaki zamirin “ sâlih amel”e râci olması da mümkündür. Âyetteki ُ ُ َ ِ ْ َ

ِ (mükâfatlandırsın) ifadesi َ ِ ifadesi ile ilişkili olup (yazılır) כُ“Mükâfat olarak onların amel defterlerine yazılır.” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

122. Âyetin Tefsiri

وا] [319] ُِ ْ َِ ’daki] Lâm olumsuzlamayı pekiştirmek içindir, anlam, “İlim

talebi için bütün herkesin vatanlarından ayrılmaları doğru da değildir, müm-kün de değildir.” şeklindedir. Ayette şuna da işaret vardır: Eğer bu doğru ve mümkün olsa ve herhangi bir fesada yol açmasa, o zaman herkesin ilim talebinde bulunması zorunlu olurdu, çünkü ilim talep etmek erkek-kadın her Müslümana farzdır. “Ama her topluluktan hiç olmazsa bir taifenin seferber olması” yani herkes seferber olamıyorsa, böyle yapmak maslahata uygun de-ğilse, o zaman her gruptan bir taifenin, yani her büyük topluluk içerisinden az bir topluluğun diğerleri adına seferber olması “gerekmez mi?”

1 Metinde زياد بن أبي لبيد şeklinde; tashih DİA’dan. / ed.

[320] “Dinlerini iyice öğrenmek” yani onu iyice anlama külfetini üst-lenmek, ilmi alıp tahsil etmenin meşakkatlerine göğüs germek “ve -belki kendilerine çeki düzen verirler” yani Allah’tan sakınırlar ve sâlih amel işler-ler “diye- kavimlerini uyarmak için…” Dini iyice öğrenmedeki amaçları, hedefleri, kavimlerini uyarmak, onlara yol göstermek, nasihat etmek olsun. Yoksa ilim erbabının meylettiği türden; liderlik, memlekette hâkim olma, giyim-kuşam ve binek konusunda zalimlere benzeme, kendi aralarında re-kabete girişme, kıskanç karılar gibi birbirine haset etme, bir başka ilim ada-mının medresesini veya önünde diz üstü oturan bir grubu gördüğü zaman gözlerini belertip kaşlarını çatma, bütün insanların sadece kendisini önder bilip takip etmesi için can atmak gibi basit emeller olmasın! Bu tür adi hedefler peşinde koşan âlimler, Yüce Allah’ın “Biz o âhiret yurdunu, yer-yüzünde böbürlenme ve bozuculuk arzusu bulunmayan kimselere veririz.” [Kasas 28/83] ayetinde ifade ettiği durumdan ne kadar da uzaktırlar!

[321] Bir başka yorum da şudur: Peygamber (s.a.)-Tebük seferinden sonra ve seferden geri kalanlar hakkında ağır ifadelerin yer aldığı ayetlerin inmesinin ardından- bir seriye göndereceği zaman son neferine kadar bü-tün müminler bu sefere katılmak için yarışa girerler, böylece geride kalıp vahyi dinlemek ve dini iyice öğrenmekten topluca uzaklaşmış olurlardı. Bu yüzden onlara, her bir topluluktan bir taifenin cihâda katılması, geri ka-lanların ise dini iyice öğrenmeleri, böylece büyük cihâd olan dini öğrenme faaliyetinden tamamen kopmamaları emredildi. Çünkü düşmanla delille cedelleşmek, kılıçla cebelleşmekten çok daha tesirlidir.Buna göre ا ُ َ َ َ

ِ (dini iyice öğrensinler diye) ifadesindeki zamir, seferber olan taifelerin ardından geride kalan gruplara râci olur. “Ve kavimlerini uyarmak için” ifadesi de, geride kalan grup, seferber olan kavimlerini, döndükleri zaman onlar yok-ken tahsil ettikleri ilimlerle uyarsınlar diye, anlamına gelir. Birinci ihtimale göre ise zamir, dini iyice öğrenmek için Medine’ye gelen gruba râcidir.

Bu bölümü tek başına aç →

123. Âyetin Tefsiri

[322] “Sınırlarınıza yakın olanlarla” yani size yakın olanlar-la. Uzak-yakın bütün kâfirlerle savaşmak gerekir, ancak önce en ya-kın olandan başlayarak savaşmak daha da gereklidir. Benzeri, “Önce yakın akrabalarını uyar.” [Şu‘arâ 26/214] ayetinde söz konusudur.

Peygamber (s.a.)önce kendi kavmi ile savaşmış, ondan sonra diğer Hicaz Arapları ile savaşmış, daha sonra Suriye taraflarına [ Şam] sefer yapmıştır. Bunların Kurayza oğulları, Nadîr oğulları, Fedek ve Hayber Yahudileri olduğu söylenmiş; Rumlar olduğu da söylenmiştir, çünkü Rumlar Suriye bölgesinde ikamet etmekteydiler ve Suriye bölgesi Irak ve diğer beldelere göre Medine’ye en yakın olan yerdi. İşte bu şekilde her bir belde halkına düşen, kendisine en yakın kâfirlerle savaşmaktır. Tabiî, başka bir beldenin halkı ile savaşma zarureti söz konusu değilse. Nitekim nakledildiğine göre İbn Ömer’e Deylem1 halkı ile savaşma konusunda soru sorulmuş, o da “Siz Rumlarla savaşın.” demiştir.

[323] Ğılza (sertlik, tavizsizlik) kelimesi her üç hareke ile de - şiddet vez-ninde ğılzat, duğtat vezninde ğulzat ve sahtat vezninde ğalzat- okunmuştur. Bu ifade, “Onlara karşı tavizsiz ol.” [ Tevbe 9/73] ayeti ve “Gevşemeyin.” [Âl-i İmrân 3/139] ayetleri ile aynı anlamdadır. Ğılza (sertlik ve tavizsizlik) hem cesaretle savaşmayı ve savaşırken sabırlı-sebatlı olmayı hem de düşmanı öl-dürüp esir alma konusunda sert ve katı olmayı ifade eder. “Bu ikisine [yani zânilere] karşı hissettiğiniz acıma duygusu, Allah’ın cezasını uygulamaktan sizi alıkoymasın.” [Nûr 24/2] ayeti de buna benzer.

[324] “Allah, müttakîlerle beraberdir.” Kendisinden sakınan ve Allah düşmanlarına karşı acıma göstermeyen kimselere yardım eder.

Bu bölümü tek başına aç →

125. Âyetin Tefsiri

[325] “İçlerinden bazıları” yani münafıklardan bazıları, - inkâr ederek ve müminlerin vahiyle hasıl olan ilmin artmasıyla ve bu ilimle amel edildi-ğinde, imanın da artacağına dair inançlarıyla alay ederek- diğer bazılarına “der ki: Bu” sûre, “hanginizin imanını artırdı bakalım?!” ْ כُ (hanginizin) أَifadesi mübteda olarak merfû‘dur. Ubeyd b. Umeyr [v. 74/693] bunu fetha ile eyyeküm şeklinde okumuştur ki bu durumda - ُ ْ ifadesinin (artırdı) زادَtefsir ettiği- gizli bir fiil takdir etmiş olmaktadır. İfadenin takdiri, eyyeküm zâdet, zâdethu hâzihî imânen şeklindedir.1 Maveraünnehir bölgesinde, Kuzey İran tarafında bir bölge. / çev.

[326] “Onların imanını artırır” çünkü o sûre yakîn ve sebatı artırır; yü-reğe su serper. Ya da onların amellerini artırır, amelin artması ise imanın artmasıdır. Çünkü iman, itikat ve amel üzerine kuruludur.

[327] “Murdarlığına murdarlık katar (inkârlarını iyice pekiştirir),” kü-fürlerine küfür ilave eder; çünkü her ne zaman Allah yeni bir vahiy gönder-se onlar onu da inkâr ederek yeni bir küfür ve nifak ihdas ederler. Böylece küfürleri artar, cezaları da iyice muhkemleşir, ikiye katlanır!

Bu bölümü tek başına aç →

127. Âyetin Tefsiri

وْنَ [328] َ َ ifadesi bu şekilde Ya ile okunduğu (?görmüyorlar mı ki) أوََ gibi, e-ve lâ teravne (görmez misiniz ki?) şeklinde Tâ ile de okunmuştur. “Belaya çarptırılıp deneniyorlar” yani Allah’ın verdiği hastalık, kıtlık ve diğer belalara maruz kalıyorlar. Ama yine de münafıklığa son vermiyor-lar, hallerine bakarak nifaktan dönmüyor, akıllarını başlarına devşirip ders çıkarmıyorlar! Anlam, “Peygamber (s.a.)ile birlikte cihâda çıkmakla im-tihan ediliyorlar, onun durumunu, yani Allah tarafından indirilen destek ve teyidi açıkça görüyorlar.” veya “ Şeytan onlar ayarttığından, inkâr edip Peygamberle yaptıkları ahdi bozuyorlar. Sonuçta [müminler] onları öldürüp, ibretlik bir duruma sokacak, ama yine de ders alıp vazgeçmiyorlar!” şeklin-de de olabilir.

[329] “Birbirlerine bakıyorlar” vahyi inkâr ve onunla alay maksadıyla birbirlerine kaş göz işareti yapıyorlar ve “Müslümanlardan biri sizi görüyor mu? Görmüyorsa çekip gidelim! Zira bunu dinlemeye tahammül edemi-yoruz, gülmekten kendimizi alamıyoruz ama aralarında rezil olmaktan da korkuyoruz!” diyorlardı. Ya da “Gizlice sıvışıp kaçmak için birbirleriyle kaş göz işareti yapıyorlar, birbirlerine ‘Birisi siz gördü mü?’ diyorlardı.” şeklinde de olabilir.

[330] Anlamın, “Münafıkların ayıbını ortaya koyan bir sûre indirildiği zaman….” şeklinde olduğu da söylenmiştir.

[331] Anlamaz bir kavim olduklarından, Allah da onların kalplerini döndürüyor. “Allah kalplerini döndürsün onların!” ifadesi, kalpleri İslâm’a ve imana açılmış müminlerinkinde olan şeylerden bunların kalbinin alıko-nulması ve mahrum bırakılması yönünde bir bedduadır. “Çünkü anlamaz bir kavimdirler!” Yani bunun sebebi, onların işin önünü arkasını düşünme-yen, dolayısıyla da anlamayan bir kavim olmalarıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

129. Âyetin Tefsiri

[332] “Kendi içinizden” yani kendi cinsinizden [bir beşer] ve kendi nese-binizden, yani sizin gibi bir Kureyşli “bir” Arap “elçi…” Bu ifadenin ardın-dan Allah Teâlâ , Peygamber (s.a.)’inonlarla aynı cins ve nesepten olması-nın sonuçlarını “Sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelmekte” diyerek ifade etmektedir. Yani o da sizden biri olduğu için, sizin zor duruma düşmeniz, sıkıntı yaşamanız ona zor ve ağır gelir, sonunuzun kötü olmasından, azaba düşmenizden endişe ediyor. “Size düşkündür” hiçbiriniz kendisini takip etmekten ve getirmiş olduğu hak din ile saadet bulmaktan uzaklaşmasın, bunun dışında kalmasın diye gayret gösterir. “Müminlere” yani gerek size gerekse sizden başka müminlere karşı “şefkatli ve merhametlidir.” ْ כُ

ِ ُ ْ ْ أَ ِ (kendi içinizden) ifadesi min enfesiküm (eşrafınızdan, en faziletlilerinizden) şeklinde de okunmuş; bunun Peygamber (s.a.)’in, Hazret-i Fâtıma’nın ve Hazret-i Âişe’nin [v. 58/678] okuyuşu olduğu söylenmiştir.

[333] Söylendiğine göre Allah Teâlâ ra’ûfun rahîmün (şefkatli, merha-metli) ifadesinde olduğu gibi, kendi isimlerinden ikisini Peygamber (s.a.)dışında hiç kimse için kullanmamıştır.

[334] “Yüz çevirirlerse” sana iman etmekten yüz çevirir ve karşına diki-lirlerse sen de Allah’tan yardım dile, ona havale et. Onların eziyet ve düş-manlıkları karşısında sana Allah yeter, sana hiçbir zarar veremezler, O seni onlara karşı muzaffer kılacaktır.

[335] ِ ِ َ ْ ifadesi merfû‘ olarak da okunmuştur.1 ا

1 Bu durumda, anlam; “o ulu Arş’ın (yani mutlak hükümranlık tahtının) sahibi” iken, “o Arş’ın ulu sahibi” anlamında olur. / ed.

[336] İbn Abbâs’ın “Hiç kimse Arş’ın kadrini1 tespit edemez.” dediği; Übeyy b. Kâ‘b’ın ise “En son inzâl edilen ayet, ‘Gerçek şu ki, size kendi içi-nizden bir elçi geldi...’ ayetidir.” dediği nakledilmiştir. Peygamber (s.a.)’inde şöyle buyurduğu nakledilir: Kur’ân bana ayet ayet, harf harf inzâl edildi, sadece Berâ’e ve İhlas sûreleri hariç. Bu ikisi bana yetmiş bin saf melekle beraber inzâl edildi.”

1 Yani fizikî büyüklüğünü ve bulunduğu yeri. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →