KURTUBÎ TEFSÎRİ
Nisâ Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 5
"Zengin ya da fakir olsunlar. Çünkü Allah ikisine de daha yakındır" âyetinde (........)in ismi hazf edilmiştir. Yani: Eğer şahidlik etmenizi isteyen, yahut da aleyhine şahidlikte bulunacağınız kişi zengin ise, zenginliği dolayısıyla onu gözetmeyin. Şayet fakir ise, yine ona şefkat ve merhamet duygulan etkisi altında kalarak gözetilmesin.
"Çünkü Allah ikisine de daha yakındır." Yüce Allah, kendileri için seçmiş olduğu fakirlik ve zenginlik hususunda onlara daha yakındır.
es-Süddî der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda bir zengin ve bir fakir davalaştı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) içten içe fakire meyi ediyordu. Ve fakirin zengine haksızlık etmeyeceği görüşünde idi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi.
7- Allah'ın Yakınlığı:
Yüce Allah'ın:
"Çünkü Allah ikisine de daha yakındır" âyetinde yüce Allah, İkisine" diye buyurmakta ve Ona diye buyurmamaktadır. Her ne kadar" Yahut, veya" birileri hakkında husule delalet ediyorsa da böyle kullanılışının sebebi, anlamın yüce Allah'ın her ikisine de ayrı ayrı yakınlığından dolayıdır.
el-Ahfeş der ki: "veya" bazan vav : ve" anlamında da olur. Yani eğer o kişi zengin olsun, fakir olsun Allah, nasıl olurlarsa olsunlar iki davacıya da daha yakındır. Ancak bu açıklamada biraz zaaf vardır.
Şöyle de denilmiştir. "İkisine" diye buyurması, daha önce her ikisinden de söz edildiğinden dolayıdır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır;
"Erkek veya kız kardeşi varsa onlardan her birine altıdabir düşer." (en-Nisâ, 4/12)
8- Adaleti Bırakıp Hevaya Meyletmeyin:
Yüce Allah'ın;
"Artık... hevaya uymayın" âyeti bir yasaktır. Çünkü hevaya tabi olmak aşağılatıcıdır. Yani, helâk edicidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"İnsanlar arasında hakk ile hükmet. Hevaya uymaki seni Allah'ın yolundan saptırır." (Sad, 38/26)
Çünkü hevaya tabi olmak, haksız yere şahidlikte bulunmaya, hükümde haksızlık yapmaya ve buna benzer şeyleri işlemeye iter.
en-Nehaî der ki: Yüce Allah, hakim ve yöneticilerden üç türlü ahid almıştır: Hevaya tabi olmamaları, insanlardan korkmayıp yalnız kendisinden korkmaları ve âyetlerini az bir bedele değişmemeleri.
Adaletten vazgeçerek" âyeti nasb mahallindedir,
9- Eğip Bükmek" ile "Yüz Çevirmek Kelimelerine Dair Açıklamalar:
Yüce Allah'ın:
"Eğer dilinizi eğip büker veya yüz çevirirseniz" âyetindeki "eğip bükerseniz" anlamındaki âyet, şeklinde okunmuştur. Bu okuyuşa göre, kişiye hakkını vermeyip inkar etmesi halinde kullanılan; O'den gelmektedir. Bunun fiili ise; şeklinde gelir. Aslı ise şeklindedir. "Ye" harfi, kendisinin ve kendisinden önceki harfin harekesi dolayısıyla elife kalb edilmiştir. Maştan ise şeklinde gelmekle birlikte, bunun da aslı dır diye de gelir. Bunun da ash; şeklindedir. Ancak "vav" harfi "ye" harfine idğam edilmiştir.
el-Kutebi der ki kelimesi, şahidlikte birisine doğru yaklaşmaktan, hasımlardan birisine meyletmek anlamındaki: ten gelir. İbn Âmir ve Kûfeliler ise diye okumuşlardır. Bununla da bir işi şahidliği ifa edip yüz çevirecek olursanız, anlamı kastedilmiş olur. Bu da: ifadesinden alınmadır. O takdirde bu ifadede işi gereği gibi yerine getirmekten yüz çevrildiği için azarlama manası sözkonusu olur.
(.......)'ın anlamının yüz çevirmek olduğu da söylenmiştir. Buna göre "lâm" harfini ötreli olarak okumak, iki anlamı ifade etmektedir: Bir işi üstlenmek ve aynı zamanda yüz çevirmek. İki "vav" ile okumak ise tek bir anlam ifade eder ki bu da şahidlikten yüz çevirmeyi anlatır. Kimi nahivcilerin iddiasına göre diye -tek "vav"- ile okuyanların lahn ile (yanlış) okuduğunu ileri sürmüştür. Çünkü burada üstlenmenin (vilâyetin) bir anlamı yoktur. en-Nehhâs ve başkaları ise şöyle demektedir: Böyle bir şey (bunun lahn olması) gerekmez. Ve bu kelime anlamında (yani iki vav"lı kullanılışı gibi) olur Çünkü bu kelimenin asli; şeklindedir. Kendisinden sonra bir başka vav'ın daha geldiği bir "vav" harfinin üzerindeki ötre ağır geldiğinden dolayı o "vav"ın ötre olan harekesi lâm'a verildikten sonra iki sakin bir arada olduğundan ötürü iki "vav"dan biri hazf edilmiştir. Bu da lâm harfini sakin ve iki "vav" ile okuyuş gibidir. Bunu da Mekkî zikretmiştir.
ez-Zeccâc ise der ki: " şeklînde kıraatte birinci "vav" hemzeli okunursa o takdirde şeklinde olur Bu "vav"ın harekesi "lâm"a verilmek suretiyle hemze hafifletilince bu sefer; haline gelir.
Ve bunun aslı da şeklinde çift "vav"lıdır. Bu takdire göre her iki kıraat arasında bir uyum sözkonusu olmaktadır. Bunu en-Nehhâsf Mekkî, İbnül-Arabî ve başkaları da zikretmiştir
İbn Abbâs der ki: Bu, hakimin yanında oturan iki hasım hakkındadır. Hakim birisinin lehine, diğerinin aleyhine olmak üzere birisine doğru meyledip ve diğerinden yüz çevirmesiyle ilgilidir. Buna göre bu kelime, hüküm hakimin kendisine meylettiği kişinin lehine verilip uygulamaya konulmak suretiyle adaletli hüküm verme imakânı ortadan kalkıncaya kadar sözün eğilip bükülmesi, sağa ve sola çekilmesi demek olur.
İbn Atiyye der ki: Ben, kimi hakimlerin böyle yaptığına şahit oldum. Yüce Allah, herkesi hesaba çekecek olandır.
Yine İbn Abbâs, es-Süddî, İbn Zeyd, ed-Dahhâk ve Mücahid der ki: Bu âyet, şahidükte bulunurken hakkı söylemeyen ya da hakkı yerine getirmekten yüz çeviren böylelikle de şahidliği diliyle tahrif edip, eğip büken şahidler hakkındadır.
Âyetin lâfzı hem yargıyı, hem şahidliği kapsamına almaktadır. Bütün insanlar adaletle emrolunmuşlardır. Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmaktadır: Üzerindeki hakkı ödeme gücünü bulan bir kimsenin eğip bükmesi (üzerindeki hakkı ödemeyi sallallahü aleyhi ve sellemsaklaması) ırzını da helal kılar, cezalandırılmayı da hak eder." Buhârî, İstikraz 13; Ebû Dâvûd, Akdiye 29; Nesâî, Buyû', 100; İbn Mâce, Sadakat 18; Müsned, IV, 222, 388, 339.
İbnü'l-Arabî der ki: Cezalandırılması hapsedilmesi demektir. Irzının helal kılınması ise şikâyet edilmesidir.
10. Kölenin Şahidliği:
Kimi ilim adamı kölenin şalndliğinin kabul edilmemesi (reddi) hususunda bu âyeti delil göstermiş ve şöyle demiştir: Yüce Allah bu âyet-i kerimede hakimi bir şahid olarak değerlendirmiştir. Bu da kölenin şahidlik yapma ehliyetine sahip olmadığının en açık bir delilidir. Zira, böyle bir işi yerine getirmesi için kendisine ihtiyaç duyulduğu takdirde bu işte gözetilen maksat bağımsızlıktır. Kölenin bağımsız olması ise asla düşünülemez. İşte bundan dolayı kölenin şahidliğî red olunur.
136
Ey îman edenler, Allah'a, O'nun Rasûlüne, Rasûlüne kısım kısım İndirdiği kitaba ve daha evvel indirdiği kitaplara îman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, artık o hiç şüphesiz (haktan) uzak bir sapıklığa düşmüş olur.
"Ey îman edenler Allah... îman edin" âyet-i kerimesi bütün mü’minler hakkında nâzil olmuştur. Anlamı şudur: Ey îman edip tasdik etmiş olanlar! Tasdikiniz üzere devam edin ve sebat gösterin.
"Rasulüne İndirdiği kısım kısım kitaba" Kur'ân-ı Kerîme
"ve daha evvel indirdiği kitaplara" yani, bütün peygamberlere indirilmiş bütün kitaplara.
İbn Kesîr, Ebû Amr ve İbn Amir; İle; kelimelerini -sırasıyla-; İndirilen" şeklinde ötreli olarak okumuşlardır. Diğerleri ise, (bu kelimenin ilk harflerini ötre yerine) üstün ile okumuşlardır.
Âyet-i kerimenin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den önce gönderilmiş peygamberlere îman eden kimseler hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir.' Bunun münafıklara bir hitab olduğu da söylenmiştir. Buna göre anlamı da şöyle olur: Ey zahiren îman edenler, Allah'a ihlâs ile îman ediniz.
Yine bununla müşriklerin kast edildiği de söylenmiştir. O takdirde anlamı da şöyle olur: Ey Lata, Uzza'ya ve Tağutâ Îman edenler, Allah'a îman ediniz. Yani Allah'ı ve O'nun kitaplarını doğrulayınız, tasdik ediniz.
137
Muhakkak îman edip sonra küfre sapanları, sonra yine Îman edenleri, sonra da küfürlerini artırmış olanları Allah mağfiret edecek değildir. Onları doğru bir yola iletecek de değildir.
Âyetin anlamının şöyle olduğu söylenmiştir: Mûsa'ya îman edip Uzeyr'e kâfir olanlar, sonra Uzeyr'e îman eden, sonra da Îsa'ya kâfir olanlar, sonra da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i inkâr ile küfürlerini artırmış olanlar (Allah bunları mağfiret edecek değildir).
Şöyle de açıklanmıştır; Önce Mûsa'ya îman eden, sonra da Uzeyr'e îman eden, Uzeyr'den sonra Mesih'i inkâr ile kâfir olan... -Hıristiyanlar Mûsa'nın getirdiklerini inkâr edip Îsa'ya îman ettiler- -Sonra Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı ve onun getirdiği Kur'ân-ı Kerîmi inkâr ile küfürlerini artıranlar...
Denilse ki: Yüce Allah, küfrü hiçbir şekilde mağfiret etmeyeceğine göre nasıl olur da:
"Muhakkak Îman edip sonra küfre sapanları, sonra yine îman edenleri, sonra da küfürlerini artırmış olanları Allah mağfiret edecek değildir" diye buyurmaktadır
Buna cevap şudur: Kâfir îman ettiği takdirde küfrü bağışlanır. Îmandan dönüp yine kâfir olursa, birinci küfrü ona mağfiret olunmaz. Bu ise Müslim'in Sahihinde Abdullah (b. Mes'ûd)'dan gelen şu rivâyete benzemektedir: Abdullah dedi ki: Bazı kimseler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle dediler: Ey Allah'ın Rasulu, cahiliye döneminde yaptıklarımızdan sorumlu tutulacak mıyız? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Sizden, İslâm'a girdikten sonra güzel hareket edenler bunlardan sorumlu tutulmayacaktır. Kötülük yapanlar ise cahiliye döneminde de İslâm'a girdikten sonra da yaptıklarından sorumlu tutulacaktır."Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: "İslâmda kötülük yapan öncekinden de sonrakinden de sorumlu tutulur" Buhârî, İstilâbetu'l-Mürteddin 1; İbn Mâce, Zühd 29; Dârimî, Mukaddime 1; Müsned, I, 379, 409, 429, 431, 462.
Burada "kötülük, kötülük yapmak" kâfir olmak anlamındadır Zira burada bir kötülüğün işlenmesinin kastedilmesi doğru olamaz. Bundan maksadın küfür dışındaki diğer günahlar olduğunu kabul edecek olursak o takdirde İslâm'ın kendisinden önce yapılanları silebilmesi ancak öleceği vakte kadar bütün günahlardan korunan kimse için mümkün olabilir. Bu ise, icma ile bâtıl bir iddia olur.
Yüce Allah'ın:
"Sonra da küfürlerini artırmış olanları" âyetinin anlamı, küfür üzere ısrar edenler demektir.
"Allah, onları mağfiret edecek değildir. Onları doğru yola iletecek" cenenete götüren yolu gösterecek
"de değildir." Şöyle de açıklanmıştır: Allah, gerçek dostlarına özel olarak ihsanda bulunduğu şekilde onlara böyle bir muvaffakiyeti ihsan etmeyecektir.
Bu âyet-i kerimede Kaderiyye çilerin görüşü de reddolunmaktadır. Çünkü yüce Allah, kâfirleri hayırlı yola iletmeyeceğini beyan etmektedir. Böylelikle kul, hidayete ancak yüce Allah'ın tevfiki ile nail olacağını bilsin. Ve yine Yüce Allah'ın iradesiyle hidayetten mahrum kalacağım bilsin.
Âyet-i Kerîme aynı şekilde mürtecilerin hükmünü de kapsamaktadır ki, onlar hakkındaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde yüce Allah'ın:
"Artık içinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse..." (el-Bakara, 2/217) âyetini açıklarken (8, başlıkta) yapmış bulunuyoruz.
138
Münafıklara kendileri için can yakıcı bir azâb olduğu müjdesini ver.
Müjdelemek, etkileri ten üzerinde ortaya çıkıp görülen şeyleri haber vermek anlamından gelmektedir. Buna dair açıklamalar, el-Bakara Sûresinde (25-ayet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca münafıklığın anlamına dair açıklamalar (el-Bakara, 2/10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
139
Onlar, mü’minleri bırakır da kâfirleri dost edinenlerdir. İzzeti onların yanında mı arıyorlar? Gerçekten izzet bütünüyle Allah'ındır.
Yüce Allah'ın:
"Onlar mü’minleri bırakıp da kafirleri dost edinenlerdir"
âyeti, münafıkların sıfatıdır. Bu âyette, muvahhidlerden bir masiyet işleyenin münafık olmadığına dair delil vardır. Çünkü Allah, kâfirleri dost (veli) edinmez. Yine âyet-i kerîme kâfirlerle dostluk kurmayı yasaklamayı da ihtiva etmektedir. Din ile ilgili işler hususunda onları yardımcı edinme yasağını da ihtiva etmektedir. Sahih (i Müslim)’de Hazret-i-Âişe'den rivâyet edildiğine göre, müşriklerden birisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)"le birlikte çarpışmak üzere arkadan yetişti. Hazret-i Peygamber ona: "Geri dön. Çünkü biz hiçbir müşriğin yardımını almayız"diye buyurdu. Müslim, Cihâd 151; Ebû Dâvûd, Cihâd 142; Tirmizî, Siyer 10; İbn Mâce, Cihad 27; Dârimî. Siyer 54; Müsned, VI, 68, 149.
"İzzet" galip gelmek demektir. Bir kimse mağlup edildiği takdirde "onu mağlup etti" anlamında denilir.
"Gerçekten izzet bütünüyle Allah'ındır." Yani galibiyet ve kuvvet yalnızca Allah'ındır. İbn Abbâs der ki:
"İzzeti onların yanında mı arıyorlar?" âyeti ile Kaynukaoğullarının yanında mı arıyorlar? demek istemektedir. Çünkü İbn Ubey (b. Selûl) onları dost edinen birisiydi.
140
O, size Kitapta şunu indirdi: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz vakit onlar başka bir söze dalıncaya kadar yanlarında oturmayın. Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz. Doğrusu Allah münafıkları kâfirleri de cehennemde biraraya toplayacaktır.
"O size Kitapta şunu indirdi: Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz vakit..." âyetinde gerçek anlamda olsun, münafıklık yaparak olsun, imanını açığa vuran herkese hitap edilmektedir. Çünkü (münafık) Îmanını açığa vuracak olursa, artık onun Allah'ın Kitabının emirlerini yerine getirmesi bir zorunluluktur. Bu hususta indirildiğinden söz edilen ise, yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Ayetlerimize dalanları (alay edenleri) gördüğün zaman onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüz çevir." (el-En'am, 6/68) Münafık olanlar ise, yahudi âlimleriyle birlikte oturur ve Kur'ân-ı Kerîm ile alay ederlerdi.
Âsım ve Yakub, nun harfini üstün, "ze" harfini şeddeli ve üstün olarak Kısım kısım" indirdi" diye okumuştur. Buna sebep, daha önce yüce Allahın:
"Gerçekten izzet bütünüyle Allah'ındır" (en-Nisa, 4/139) âyetinde zat-ı zül- Celatin isminin zikredilmiş olmasıdır. Humeyd de böyle okumakla birlikte o, "ze" harfini şeddesiz okumuştur. (Anlamı: Size kitapta şu âyet inmiştir şeklinde olur). Diğerleri, meçhul bir fiil olarak; "İndirilmiştir," diye okumuşlardır.
"Allah’ın ayetlerinin... işittiğiniz vakit âyetinde yer alan:
İşittiğiniz vakit âyeti. Âsım ve Yakub'un kıraatine göre, başta geten fiilin onda ameli dolayısıyla nasb mahallindedir. Diğerlerinin kıraatine göre ise ref mahallîndedir. Çünkü o takdirde meçhul fiilin ismi (naib-i faili) olur.
"Ayetlerinin inkâr edildiğini" yani, Allah'ın âyetlerinin inkâr edilip onlarla alay edildiğini işittiğiniz takdirde. Burada işitilmelerinden söz edilen "âyetler" olmakla birlikte, maksat, onların inkar edilip onlarla alay edilmesinin işitilmesidir. Meselâ, Abdullah'ı kınanırken işittim derken, maksadın Abdullah hakkında kınayıcı sözleri işittim, demektir.
Yüce Allah'ın:
"Onlar başka bir söze dalıncaya kadar yanlarında oturmayın" yani, küfür ve inkârdan başka bir söz söyleyînceye kadar onlarla birlikte oturmayın. "Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz." İşte bu buyrukda, münkeri açığa vurdukları takdirde masiyet işleyenlerden uzak durmanın vücubuna delalet vardır. Çünkü, onlardan uzak durmayan bir kimse, onların fiillerine razı olmuş olur. Küfre rıza ise küfürdür. Nitekim yüce Allah da: "Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz" diye buyurmaktadır. Buna göre masiyetin işlendiği bir mecliste oturup da onlara karşı tepki göstermeyen herkes, günahta onlarla beraber eşit olur. Masiyet sözünü söyleyip bunun gereğince de amel ettiklerinde onlara tepki göstermesi icabeder Eğer onlara tepki gösterme gücünü bulamıyorsa, bu âyet-i kerimenin tehdid ettiği kimselerden olmamak için yanlarından kalkıp gitmesi gerekir.
Ömer b. Abdulaziz (radıyallahü anh)'dan rivâyet edildiğine göre o, şarap İçen bir topluluk yakalar. Orada hazır bulunanlardan birisi hakkında oruçlu olduğu kendisine söylenince, ona karşı takınması gereken edebi hatırlattı ve: "Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz" âyetini okudu. Yani, masiyere razı oluş da masiyettir. Bundan dolayı masiyeti işleyen de, ona razı olan da o masiyetin cezasına hep birlikte helâk edilinceye kadar maruz kalırlar.
Böyle bir benzerlik (onlar gibi olmak) bütün niteliklerde değildir. Ancak birlikte oluştan dolayı zahiren görünene göre yapılmış bir benzetmedir- Nitekim şair şöyle demiş:
"Zaten herbir arkadaş beraberindeki arkadaşa uyar."
Bu da (bu mısranın yer aldığı beyit de, bu tür açıklamalar da) daha önceden (en-Nisâ, 4/38. ayet, 2. başlık) geçmiş bulunmaktadır.
Açıkladığımız şekilde masiyet işleyenlerden uzak durmak sabit bir hüküm olduğUna göre, bid'at ve hevâ ehlinden uzaklaşmak, öncelikle sözkonusudur. el-Kelbî der ki, yüce Allah'ın:
"Onlar başka bir söze dalıncaya kadar yanlarında oturmayın" âyeti, yüce Allah'ın:
"Takva sahibi mü’minlere onların hesaplarından hiçbir şey yoktur" (el-En'am, 6/69) âyeti ile nesh edilmiştir. Ancak, genel olarak müfessirler bu âyet muhkemdir, demişlerdir, Cuveybir, ed-Dahhâk'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Kıyâmet gününe kadar dinde olmadık bir şeyi ihdas eden ve her bir bid'atçi bu âyetin kapsamına girmektedir.
"Doğrusu Allah münafıkları da... cehennemde bir arada toplayacaktır"
âyetindeki; Toplayacak olandır" kelimesi aslında tenvinlidir. Tahfif için tenvin hazf edilmiştir. Toplayacaktır, anlamındadır.
141
Onlar size (gelecek musibetleri) gözetleyip duranlardır. Onun için Allah'tan size bir zafer nasib olursa: "Biz de sizinle birlikte değilmiydik" derler. Eğer kâfirlere zaferden bir pay düşerse, derler ki: "Biz size üstünlük sağlamadık mı? Mü’minlere karşı da sizi korumadık mı?" Kıyâmet günü aranızda hüküm verecek olan Allah'tır. Allah, mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla yol vermeyecektir.
"Onlar yani münafıklar, size (gelecek musibetleri) gözetleyip duranlardır." Yani, başınıza gelecek musibetleri bekleyip durmaktadırlar.
"Onun için Allah'tan size bir zafer nasib olursa" Yahudilere galip gelir ve ganimet elde ederseniz,
"biz de sizinle birlikte değilmiydik derler?" Yani, bize de ganimetten pay veriniz derler.
"Eğer, kâfirlere bir pay düşerse" yani zafer elde ederlerse,
"derler ki: Biz size üstünlük sağlamadık mı?" Yani, müslümanlar sizden korkacak noktaya gelinceye kadar biz sizin düşmanınıza karşı üstünlük sağlamadık mı ve düşmanlarınızın size karşı gücünü (maneviyatını) kırmadık mı? Aslında; O şeye gaftp gefoV anlatmadadır.
"Şeytan onlara galip geldi" (el-Mücadele, 58/19) âyeti de burdan gelmektedir. Bunun, kuşatmak anlamına geldiği de söylenmiştir Burada bu fiil aslı üzere kullanılmıştır. Eğer bu kelimede İ'lal yapılmış olsaydı, şeklinde kullanılması gerekirdi. İ'lalli olarak fiil şeklinde gelir. İ'lalsiz ise, şeklinde kullanılır.
"Mü’minlere karşı da sîzi" onların size karşı Savaşma azimlerini kırmak ve size yapmak istediklerine karşı onları dağıtmak, görüşlerini parçalamak suretiyle
"korumadık mı?"
Âyet-i Kerîme münafıkların, müslümanlarla birlikte gazalara çıkuklarını göstermektedir. Bundan dolayı: Biz de sizinle birlikte değil miydik dediler. Yine âyet-i kerîme, münafıklara ganimetten pay verilmeyeceğine de delalet vardır. Bundan dolayı ganimetten pay verilmesini istediler ve: Biz de sizinle birlikte değil miydik demişlerdir. Onların: "Biz de sizinle birlikte değil miydik" şeklindeki sözlerinin müslürnanlara minnet etmek anlamına gelme İhtimali de vardır. Yani bizler, sizinle birlikte olup onlara dair haberleri size bildiriyorduk ve biz sizin yardımcılarınız idik.
Yüce Allah'ın:
"Allah mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla yol vermeyecektir" âyeti ile ilgili açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız:
1- Kâfirlerin Mü’minlerin Aleyhine Yol Bulamamaları Ne Demektir:
"Allah mü’minletin aleyhine kâfirlere asla yol vermeyecektir" âyeti ile ilgili olarak ilim adamlarının beş türlü te'vili (açıklaması) vardır:
1) Yusey el-Hadramî'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’in yanında bulunuyordum. Bir adam ona: Ey mü’minlerin emiri dedi. Yüce Allah'ın:
"Allah mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla yol vermeyecektir" âyeti hakkında ne dersin, bu nasıl olur? Çünkü onlar, bizimle çarpışmaktadır, bazı zamanlar bize galip gelmektedirler. Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Bunun anlamı, Kıyâmet gününde hüküm verileceği günde ortaya çıkacaktır. (Yani, o vakit kâfirler mü’minlere karşı onların aleyhine bir delil getiremiyeceklerdir.) İbn Abbâs da böyle demiştir: Burada kastedilen Kıyâmet günüdür. İbn Atiyye der ki: Bütün te'vil âlimleri böyle demiştir.
İbnü'l-Arabî der ki: Böyle bir açıklama zayıftır Çünkü bu hususta böyle bir şeyi haber vermenin bir faydası yoktur. Âyetlerin baş tarafı böyle bir manayı sezdiriyor gibi olsa dahi bu böyledir. Çünkü yüce Allah:
"Kıyâmet günü aranızda hüküm verecek olan Allah'tır" diye buyurmakta ve bu hükmü kıyâmet gününe tehir ettiğini belirtmektedir. Dünya hayatında ise, işi nöbetleşe dönüp duracak şekilde takdir etmiştir. Kimi zaman kâfirler galip gelmekte, kimi zaman mağlup edilmektedirler. Bu da, onun ön gördüğü hikmete ve daha önceki ezelî takdirine göre olmaktadır. Bundan sonra şanı yüce Allah:
"Allah, mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla yol vermeyecektir" diye buyurduğundan, sonradan gelen bu âyetin baş tarafı ile alakalı olduğu vehmine kapılmıştır. Bu ise, bu âyetin bir daha'tekrarlanmasını faydasız kılar. Zira, o takdirde bu bir tekrar olur.
2)Yüce Allah, kâfirler lehine mü’minlerin devletini imha edecek, onların izlerini silip kaldıracak ve onların vatanlarını kâfirlere mubah kılacak şekilde bir yol, bir fırsat vermeyecektir. Nitekim Müslim'in Sahih'inde Sevban (radıyallahü anh) yoluyla gelen hadiste ifade edildiği gibi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ben Rabbimden ümmetimi genel bir kıtlık ile helâk etmemesini ve üzerlerine kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat edip de onların himaye olunması gereken cemaatlerini, mülk ve kuvvetlerini kökten imha etmemesini diledim. Rabbim de şöyle buyurdu: Ey Muhammed, Ben bir kazayı hükme bağladığım takdirde artık bir daha o geri döndürülemez. Ben, ümmetim için istediğim şey olan onları genel bir kıtlık ile helâk etmemeyi ve üzerlerine kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat kılarak onları kökten imha edecek şekilde mülklerini yok etmesine fırsat vermeme talebini verdim. İsterse de onun (yerin) dört bir yanında bulunan herkes, aleyhlerine toplanmış olsun. Nihayet onlar birbirlerini helâk edinceye ve biri diğerini ashâb alıncaya kadar." Müslim, Fiten 19; Ebû Dâvûd, Fiten 1; Tirmizî, Fiten 14; İbn Mâce, Fiten 9; IV, 123 (Şeddad b. Evs’ten).
3) Şüphesiz yüce Allah, kendi aralarında batılı tavsiye etmeye koyulup münkeri birbirlerine yasaklamaktan vazgeçip, tevbeyi de ihmal etmedikleri sürece kâfirler lehine, mü’minler aleyhine hiçbir yol vermeyecektir. Böyle yaptıkları takdirde ise, onlardan dolayı (bu durumlan sebebiyle) düşman üzerlerine musallat edilir.
Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Size isabet eden her bir musibet, ellerinizle kazandığınız (günahlar) sebebiyledir." (eş-Şûra, 42/30) İbnü'l-Arabî der ki: Bu açıklama gerçekten değerli ve güzel bir açıklamadır.
Derim ki; Buna Hazret-i Peygamber'in Sevban yoluyla zikrettiğimiz hadisindeki ifade de delâlet etmektedir; "Onları birbirlerini helâk edinceye ve biri diğerini ashâb alıncaya kadar". Çünkü burada: "(......): ...a kadar" kelimesi, gaye (nihai sınırı) ifade etmektedir. Sözün zahiri şunu gerektirmektedir: Allah, üzerlerine haklarını kendilerine mubah kılacak bir düşmanı bizzat kendileri, birbirlerini helake sürüklemedikçe, birbirlerini ashâb almadıkça göndermeyecektir. Bu durum, bu zamanlarda müslümanlar arasında ortaya çıkan fitnelerle ortaya çıkmış bulunmaktadır. Kâfirlerin güç ve kuvveti artmış, müslüman ülkelerini istila etmiş bulunuyorlar. Öyle ki, İslamdan en asgari miktarın dışında birşey kalmamıştır. Yüce Allah'tan affı ile yardımı ve lütfuyla imdadımıza yetişip kusurlarımızı telafi etmemize yardımcı olmasını dileriz.
4) Yüce Allah, şer'i bakımdan kâfirler lehine, mü’minlerin aleyhine bir yol vermeyecektir. Öyle bir şey sözkonusu olsar şeriata muhalif bir yolla olur.
5) "Allah mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla yol vermeyecektir." Yani, onların üstünlüklerini sağlayacak aklî, yada şer'î bir delil kılmayacaktır. Böyle bir delili ileri sürmeleri halinde, mutlaka o çürütülür ve bu şüphe ortadan kaldırılır.
2- Kâfirin Müslümanı Köle Edinmesi:
İbnü'l-Arabî der ki: İlim adamlarımız, bu âyet-i kerimeyi , kâfirin müslüman köleye sahip olamayacağına delil göstermişlerdir Eşheb ve Şâfiî de bu görüştedirler. Çünkü yüce Allah, kâfirin mü’min aleyhine bir yol edinmeyeceğini belirtmiştir. Satın almak yoluyla mülk edinmek ise, onun aleyhine bir yoldur. O bakımdan onun için böyle bir meşruiyet sözkonusu değildir ve böyle bir satın almakla akid gerçekleşmiş olmaz.
İbnül-Kasım, Mâlik'ten -ki bu, aynı zamanda Ebû Hanîfe'nin de görüşüdür- şöyle dediğini nakletmektedir: Yüce Allah'ın:
"Allah mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla yol vermeyecektir" âyetinin anlamı, mülkiyetin devamı hususuyla ilgilidir.
Çünkü bizler, böyle bir mülkiyetin (kafirin) lehine ve (müslümanın) aleyhine gerçekleştiğini görebilmekteyiz. Bu da miras yoluyla olur. Şekli de şöyle olur: Kâfir birisinin elinde bulunan kâfir bir köle İslama girer. Mahkeme onun aleyhine müslüman köleyi satmasını hükme bağlar. O da aleyhindeki satış hükmünü kabul eder, fakat ölür. Bu sefer ölen kâfirin kâfir mirasçısı müslüman köleyi miras alır. İşte bu, ister istemez veya kasıt olmaksızın sabit olmuş bir yoldur. Ancak satın alma yoluyla mülk edinmek ise, böyle bir niyet kastıyla sabit olur. Böyle bir akidle kâfir, kendi iradesiyle onu (müsKiman köleyi) mülk edinmek istemiş olur. Eğer bu satış akdinin geçerliliğine hüküm verilir, mülkiyetinin sabit olduğu kabul edilirse, o takdirde kâfir bu husustaki kastını gerçekleştirmiş ve böylelikle kâfirin lehine, müslümanın aleyhine bir yol bırakılmış olur.
Ebû Ömer der ki: Müslümanlar icma ile hıristiyan veya yahudi bir kimsenin müslüman kölesini azad etmesinin sahih ve onun aleyhine olmak üzere geçerli olacağını kabul etmişlerdir. Yine icma ile şunu kabul etmişlerdir: Kâfir bir köle müslüman oluduğu takdirde sahibine rağmen satılır ve onun bedeli kâfire ödenir İşte bu şuna delâlet etmektedir: Müslüman, o kâfirin mülkiyeti olmak üzere satılır ve onun mülkü aleyhine müslüman kölenin azad edilmesi sabit olur. Şu kadar var ki, kafirin bu mülkiyeti kendisine rağmen (aleyhine) satılmasının vucubu dolayısıyla istikrarlı bir mülkiyet değildir. Bunun böyle oluşu da -doğrusunu en iyi bilen Allahtır ya- şanı yüce Allah'ın:
"Allah mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla yol vermeyecektir" âyeti dolayısıyla olmalıdır. Yüce Allah bu âyet-i kerimede inü'mirün (kâfir tarafından) köleleştirilmesini, mülk edinilmesini, bu mülkiyetinin de istikrarlı ve devamlı bir mülkiyet olmasını (bunun olamayacağını) kast etmektedir.
İlim adamları, kâfir bir kölenin müslüman bir köleyi satın alması hususunda iki farklı görüşe sahiptirler. Birincisine göre böyle bir satış feshedilir, ikinci görüşe göre ise, satış sahih olmakla birlikte satın alanın aleyhine (ona rağmen) köle satılır.
3- Hıristiyan Bir Efendinin Ölümünden Sonra Azad Edilmesini Vasiyet Ettiği Hıristiyan Kölesi Ulama Girerse:
Yine bu kabilden olmak üzere ilim adamları, hıristiyan bir kimsenin hıristiyan bir kölesinin öldükten, sonra azad olmasını vasiyet ederse (tedbîr), bu arada köle İslâm'a girerse hükmün ne olacağı hususunda ihtilâf etmişlerdir.
Mâlik ile iki görüşünden birisinde Şâfiî şöyle demektedir; Efendisiyle kölesi arasına girilir ve hıristiyan efendisine rağmen kölesi muharece yapar. Muharece: Kölenin çalışma serbetisi şartı ile, efendisine aylık mali bir ödeme yapmak üzere anlaşması demektir. (İbn Münzir, Lisânu'l-Arab, II, 252). Ve durumu açıkça ortaya çıkıncaya kadar da satılmaz. Eğer hıristiyan borçlu olarak ölürse, bu şekilde müdebber kölenin bedelinden ödenir. Ancak, hıristiyanın malında müdebber köleyi de kaldırabilecek (bedelini kuşatacak) kadar bir varlığı varsa, müdebber köle azad edilir.
Şâfiî diğer görüşünde şöyle demektedir: Müslüman olduğu andan itibaren ona rağmen satılır. Bu görüşü el-Müzenî de tercih etmiştir. Çünkü, müdebber köle bir vasiyettir. Müslüman bir kimsenin ise kendisini zelil kılacak ve onu dışarıya gönderip çalıştıracak müşrik bir kimsenin mülkiyetinde bırakılmak câiz değildir. Üstelik İslama girmesi suretiyle de ona düşman olmuştur.
el-Leys b. Sa'd ise der ki: Hıristiyandan müslüman köle satın alınıp azad edilir. Böylelikle de azad edilen kölenin velası onu satın alıp azad eden olup hıristiyana da o kölenin bedeli ödenir.
Süfyan ile Kûfeliler ise şöyle demişlerdir; Hıristiyan efendinin müdebber kölesi İslama girecek olursa, onun kıymeti tesbit edilir ve İslama giren köle de kıymetini ödemek üzere dışarıda çalışır. Eğer müdebber bu çalışmasıyla bedelini ödemeden önce hıristiyan ölürse, köle azad olur ve artık onun çalışmasına gerek kalmaz.
142
Doğrusu münafıklar Allah'ı aldatmak isterler. Halbuki O, hilelerini başlarına geçirin Namaza kalktıkları vakit de tembelce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı ancak pek az anarlar.
Yüce Allah'ın:
"Doğrusu münafıklar Allah'ı aldatmak İsterler. Halbuki O, hilelerini başlarına geçirir" âyetinde geçen
"aldatmanın" anlamına dair açıklamalar el-Bakara Sûresi'nde (2/9. ayette) geçmiş bulunmaktadır.
Allah'ın hilelerini başlarına geçirmesi ise, onların, Allah'ın dostlarını ve peygamberlerini aldatmak istemelerine karşı onları cezalandırmasıdır. el-Hasen. der ki: Kıyâmet gününde, mü’min olsun münafık olsun her bir İnsana bir nûr verilir. Münafıklar bundan dolayı sevinir ve artık kurtulduklarını zannederler. Sırata vardıklarında her bir münafıkın nuru söndürülür. İşte yüce Allah'ın bize söyleyeceklerini belirttiği:
"Bizi bekleyin de sizin nurunuzdan aydınlanalım" (el-Hadid, 57/13) âyeti bunu anlatmaktadır.
"Namaza kalktıkları vakit de tembelce kalkarlar" âyetine gelince, yani onlar, tembel tembel, ağırdan alarak, ağırlaşmış olarak, riyakârlık yapmak üzere namaz kılarlar. Herhangi bir sevap ummazlar. Onu terketmekten dolayı da ceza göreceklerine inanmazlar. Sahih hadiste şöyle buyurulmuştur: "Münafıklara en ağır gelen namaz, yatsı namazı ile sabah namazıdır." Buhârî, Mevâkit 20, Ezan 34; Müslim Mesâcid 252; Ebû Dâvûd, Salât 47; Nesâî, tmüme 45; İbn Mâce, Mesâcid 18: Dârimî, Salat 52; Müsned, V, 140, 141. Çünkü, gündüzün çalışmalarından yorulmuş oldukları halde yatsı namazının vakti gelir, bu namaza kalkmak onlara ağır gelir. Sabah namazının vakti ise, uykuyu sevindirici her şeyden sevdikleri bir sırada gelir. Eğer kılıç korkusu olmasaydı asla kalkmazlardı.
Riya ise Allah'ın emrine tabi olmak kastıyla değil de insanlar görsün diye güzel şeyleri açığa çıkarmaktır, Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/264. ayet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Daha sonra yüce Allah, riyakârlık yaptıkları ve korkudan dolayı namaz kıldıkları sırada çok az Allah'ı anmakla onları nitelendirmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'da namazı erteleyen kimseyi yermek suretiyle şöyle buyurmaktadır: "İşte bu, münafıkların namazıdır." Bunu üç defa tekrarladı: "Onlardan birisi oturup güneşi gözetler durur. Nihayet şeytanın iki boynuzu arasında -yada- iki boynuzu üzerine düşünce kalkar ve dört rekat gagalar, o namazda da pek az müstesna Allah'ı zikretmez." Bunu Mâlik ve başkaları zikretmiştir Müslim, Mesâcid 195; Ebû Dâvûd, Salât 5; Tirmizî, Satât 6; Nesâî, Mevâkit 9; Muvatta’', Kuran 46, Müsned, III, 149.
Denildi ki: Yüce Allah onları Allah'ı az anmakla nitelendirmesinin sebebi, kıraat ile olsun, teşbih ile olsun Allah'ı anmayışlan yalnızca tekbir getirmekle O'nu anışlan idi. Şöyle de açıklanmıştır: Zikirlerini azlıkla nitelendirmesi, yüce Allah'ın onu kabul etmeyişi dolayısıyladır. Bunda ihlâs bulunmadığından dolayı böyle nitelendirildiği de söylenmiştir, Burada iki meseleyi ele almamız gerekmektedir:
1- Namazda Tadili Erkânın Gereği:
Yüce Allah, bu âyet-i kerimeyle münafıkların namaz kılışlarını açıkladığı gibi, Resûlüllah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) da Hadîs-i şerîfinde onların namaz kılışlarını açıklamış bulunmaktadır, Her kim onlar gibi namaz kılar ve onların Allah'ı andıkları gibi anarsa, namazının kabul olunmaması bakımından o da onların hükmüne girer, yüce Allah'ın da:
"Namazlarında huşua riayet eden mü’minler, hiç şüphesiz felâh bulmuşlardır" (el-Mu'minun, 23/1-2) âyetinin muktezasının dışına da çıkmış olur. İleride buna dair açıklamalar da gelecektir.
Ancak, namaz kılanın eğer kabul edilebilir bir mazereti varsa, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in doğru dürüst namazım kılamaz gördüğünde, bedevi Araba öğrettiği şekilde yalnızca namazın farzlarını ifa eder. Hazret-i Peygamber bedeviye şöyle demişti: "Namaza kalktığın takdirde, güzelce abdestini al, sonra kıbleye yönel, sonra tekbir getir, sonra Kur'ân-ı Kerîm’den ezbere bildiğin, kolayına gelen bir miktar oku. Sonra rükuunda sükun (itmi'nan) buluncaya kadar rükua var. Sonra ayakta doğruluncaya kadar başını kaldır. Sonra da secde ettiğin sırada eklemlerin yerli yerinde sükûn buluncaya kadar secde et. Sonra secdeden kalk ve yine aynı şekilde eklemlerin yerli yerine oturuncaya kadar otur. Sonra aynı şeyi namazının tamamında yap."
Bu hadisi hadis İmâmları rivâyet etmiştir. Buhârî, Ezan 95, 122, İsti'zân 18, Eyrnan 15; Müslim, Salat 45; Ebû Dâvûd, Salât 144, Tirmizî, Salât, 110; Nesâî, İftitâh 7, Tatbik 15, Sehv 67; İbn Mâce, İkametus-Salât 72; Müsned, II, 437, IV, 340.
Hazret-i Peygamber: "Kur'ân’ın anasını (fatiha) okumayanın namazı yoktur."Bu ve yakın manadaki hadislerin kaynakları için: Fâtiha Sûresi, II. Bölüm, 9. başlık. "Kişinin rükû ve sücudda sırtını iyice doğrultmadığı bir namaz yeterli olmaz." Bunu Tirmizî rivâyet etmiş olup şöyle demiştir: (Bu) hasen, sahih bir hadistir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashâbından ve onlardan sonra gelenlerden İlim ehline göre amel buna göredir. Onların görüşüne göre namaz kılan kişi, rükû ve sücuddaleyhisselâmulbünü (sırtını) iyice doğrultur. Şâfiî, Ahmed ve İshak der ki; Rükû ve sücudda sırtını iyice doğrultmayanın namazı fasiddir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Kişinin rüku ve sücudda sırtını iyice doğrultmadığı namazı yeterli değildir"hadisi bunu gerektirmektedir. Tirmizî, Salât 81. Bu anlamdaki hadisler için bk-: Ebû Dâvûd, Salât 144; Nesâî, Tatbik 54, İftitâh 88; İbn Mâce, İkâmetu's-Salât 16; Dârimî, Salât 73; Müsned, II, 525, IV, 22, 119, 122. İbnü'l-Arabî der ki: İbnü’l-Kasım ve Ebû Hanîfe, tumâninenin (ta'dil-i erkânın) farz olmadığı görüşündedir. Bu ise, Mâlikîlerden herhangi bir kimsenin kendisiyle uğraşmaması gereken İrak kaynaklı bir rivâyettir. el-Bakara Sûresi'nde de (el-Bakara, 2/3- ayet, 14. başlık) bu hususta açıklamalar-geçmiş bulunmaktadır.
2- Gösteriş için Namaz Kılanın Durumu:
İbnü'l-Arabî der ki: İnsanlar görsünler ve onu, o namazı kılarken görüpte mü’min olduğuna tanıklık etsinler diye namaz kılan bir kimse, veya insanlar arasında bir yer edinmek isteyip ve şahidliğînin kabul edilmesiyle İmâmlığının câiz oluşu derecesine yükselmek isterse, bu maksatla kılman namaz yasak kılınmış riyakârlık türünden değildir ve bu şekilde namaz kılmaktan dolayı ona vebal yoktur. Masiyet olan riya, ancak namazını insanları avlamak ve bu yolla mal edinmeye kalkışmak için açığa vuranın namazıdır. Böyle bir niyetle kılınan namaz geçerli olmaz ve namazını iade etmesi gerekir.
Derim ki: İbnü'l-Arabînin: "Mevki talebi ve şahidliğinin kabul edilmesi noktasına yükselmeyi istiyerek" ifadesi su götürür. Buna dair açıklamalar, en-Nisa suresinde (36. ayet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu hususu orada, bir daha tetkik ediniz. (Ayrıca el-Mâûn sûresi, 107. âyetin tefsirinde 4. başlık ve devamına da bakılabilir). Bu âyet-i Kerîme riyakarlığın farza ve nafileye dahil olabileceğinin delilidir. Çünkü yüce Allah:
"Namaza kalktıkları vakit de... kalkarlar" diye buyurmaktadır. Bu ise, umumi bir ifadedir. Bazıları ise şöyle demektedir: Riyakârlık yalnızca nafileye has bir şeydir. Çünkü farz olan bir şey bütün müslümanlara farzdır. Nafile ise, (o bakımdan) riyakârlığa maruzdur. Aksi de söylenmiştir Çünkü bir kimse nafileleri yapmayacak olursa bunlardan sorumlu tutulmaz.
143
Onlar ikisi arasında gidip gelen kararsızlardır. Ne bunlara ne de onlara (taraf) olurlar. Allah'ın şaşırttığı kimseye sen asla yol bulamazsın.
"Gidip gelen, kararsız", iki şey arasında tereddüt edip duran, demektir. Kararsızlık ise, çalkantı ve karar kılamamak
"Görmez misin ki, yüce Allah'ın sana (kıralların da mevkiinden daha yüksek) yüksek bir mevkii vermiştir.
Sen oradan her bir hükümdarın onun altında çalkanıp durduğunu görmektesin."
Bir diğeri ise şöyle demiştir:
"Selsebil yolunun ortasında ondan önce
Aralıksız hareket edip yol alan postacıların bir aylık yolu var."
Burada bu kelime, ikinci "Zel" harfi esreli olarak rivâyet edilmiştir, İbn Cinnî der ki: Bu ise, asla karan olmayan, aralıksız ve gevşemeksizin yerinde durmadan sarsıla sarsüa yol alan demektir. İşte münafıklar da mü’minlerle müşrikler arasında tereddüt etmekte ve gidip gelmektedirler. Ne imanlarında ihlâs vardır. Ne de küfrü açıkça ortaya koymaktadırlar.
Müslim'in Sahihinde İbn Ömer yoluyla gelen hadiste, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Münafikın misali hangi sürüye katılacağını bilemeyen iki sürü arasındaki şaşkın koyun gibidir. Kimi zaman bu tarafa gider katılır, kimi zaman da diğerine gider katılır." Müslim, Sıfatul-Münâfikîn 17; Nesâî, Îman 31; Müsned, II, 47, 88 (kısmen), 102.
Bir rivâyette de "Gider" anlamındaki: kelimesi "katılır" anlamına gelen; kelimesinin yerine kullanılmıştır.
Cumhûr; Gidip gelen kararsızlar" şeklinde okumuştur. Bu kıraate göre ise, birinci "zeP harfini şeddeli, ikincisini de esreli okumak suretiyle şeklinde idğam câiz olur. el-Hasen'den ise, baştaki "mim" harfi ile iki "zel" harfi üstün olarak şeklinde okuduğu nakledilmiştir.
144
Ey îman edenler, mü’minleri bırakıp da kâfîrleri veli edinmeyin. Aleyhinize Allah'a açık bir delil vermek ister misiniz?"
"Ey îman edenler! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri veli edinmeyin" âyetinde (kâfirler ve veliler) iki mef'ûldurlar. Yani, özel ve içli dışlı olacağınız yakın adamlarınız onlardan olmasın. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden (Âl-i İmrân, 3/118. ayet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Aleyhinize Allah'a açık bir delil vermek ister misiniz?" Yani, O size bunu yasaklamışken size karşı delilini ortaya koymak suretiyle sizi azaplandırması hususunda Allah'a açık bir delil vermek mi istiyorsunuz?
145
Şüphesiz, münafıklar cehennemin en aşağı tabakasızdadırlar. Onlara hiçbir yardımcı bulamazsın.
Yüce Allah'ın
"Tabakasında" kelimesini Kûfeliler, "radıyallahü anh" harfini sakin olarak; şeklinde okumuşlardır. Ancak birinci okuyuş daha fasihtir. Çünkü bunun çoğulu şeklinde yapılır.
Deve ve develer, kelimesinde olduğu gibi. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır. Ebû Ali ise der ki: Bu iki söyleyiş tıpkı kumlar, kelimesi ve benzerlerinde olduğu gibi iki ayrı söyleyiştir.
Çoğulu; şeklinde gelir. söyleyişinin çoğulu şeklinde Bozuk paralar, gibi gelir.
Cehennem ateşi aşağıya doğru yedi basamak (dereke) dir. Yani yedi ayrı tabaka ve ayrı mevkiidir.
Şu kadar varki, Araplar aşağı doğru men tabakalar hakkında "dereke" kelimesini kullanırlar. Mesela, kuyunun derekeleri vardır, derler. Buna karşılık yukan doğru çıkanlara da "derec basamak" derler. O bakımdan cennette dereceler, cehennemde de derekeler vardır. Bu açıklamalar daha önceden (en-Nisa, 4/95-96. âyetler, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır
Buna göre münafık bir kimse, bu aşağı doğru inen basamakların en aşağısındadır. Bunun ismi ise el Haviye dir. Burada cezalandırılmasının sebebi ise küfrünün ileri derecede oluşu, gailelerinin çokluğu ve mü’minlere eziyet verme imkânım elde etmesinden dolayıdır. Derekelerin en üstte olanı Cehennemdir. Ondan sonrası Lazâ, ondan sonrası el-Hutama, ondan sonra es-Sairt ondan sonra Sekar, ondan sonra et-Cahîm ve en sonda el-Hâviye gelir. Bunların hepsine de ilk tabakanın ismi da verilebilir. Allah lütuf ve keremiyle bizi onun azabından muhafaza buyursun.
Abdullah b. Mes'ûd'dan yüce Allah'ın: "Cehennemin en aşağı tabakasındadırlar" âyetinin açıklaması ile ilgili olarak şöyle dediği nakledilmiştir: Üzerlerine kilitlenecek cehennemde kilitli demirden tabutlardadırlar.
İbn Ömer ise şöyle der: Kıyâmet gününde insanlar arasında azaplan en şiddetti olacak üç kesim vardır. Bunlar; münafıklar, Mâide'nin (Hazret-i Îsa'nın üzerine gökten sofranın) inişine şahit olanlardan küfre sapanlar ve Fir'avun ve hanedanı. Bunu doğrulayan âyetler ise, yüce Allah'ın Kitabındadır.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz, münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar" Mâide ashâbı hakkında ise şöyle demiştir:
"Sonra kâfir olursa, Ben onu âlemlerden kimseyi azaplandırmayacağım bir azap ile azaplandırırım," (el-Mâide, 5/115) Fir'avun hanedanı hakkında da şöyle buyurmaktadır:
"Fir'avun hanedanını azâbın en şiddetlisine sokun." (el-Mu'min, 40/46)
146
Ancak tevbe edenler, hallerini düzeltenler, Allah'a (dinine) sımsıkı sarılanlar ve dinlerini Allah için halis kılanlar müstesnadır. İşte onlar mü’minlerle beraberdir. Allah, mü’minlere büyük bir mükâfaat verecektir.
Bu, münafıklık yapanlardan bir istisnadır. Münafıklıktan tevbe edenin (bu tevbesinin kabulü) şartlarından birisi de söz ve fiilinde ıslahta bulunması, düzeltmesidir.
"Allah'a sımsıkı sarılması," yani Allah'a sığınması ve kendisini O:na teslim etmesi, dinini yalnızca Allah'a halis kılması demektir. Tıpkı bu âyet-i kerimenin açıkça ifade ettiği gibi (olmalıdır). Aksi takdirde münafık kimse tevbe etmiş olmaz. Münafıktan mü’minler arasında bulunduğundan Allah, mü’minlerin ecrini gelecekte vereceğini, mükâfatlandıracağını belirtmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Buhârî, el-Esved'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Abdullah (b. Mes'ûd)’ın halkasında bulunuyorduk. Huzeyfe, bulunduğumuz yere kadar geldi, ayakta durdu ve selam verdi, sonra şöyle dedi: Yemin olsun münafıklık sîzden daha hayırlı bir topluluk hakkında nâzil olmuştu. el-Esved, Subhanallah dedi. Şüphe yokki yüce Allah:
"Şüphesiz münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar" diye buyurmaktadır. Abdullah gülümsedi. Huzeyfe de mescidin bir tarafında oturdu. Daha sonra Abdullah kalktı, arkadaşları da dağıldı. Bu sefer (Huzeyfe) bana bir çakıl taşı attı, ben de onun yanına gittim. Huzeyfe dedi ki: Onun ne demek istediğimi anlayarak gülümsemesine hayret ettim. Çünkü ben şöyle demek istemiştim: Münafıklık, sizden daha hayırlı bir topluluğa indirilmişti, (Yani, onlar arasında münafıklık edenler olmuştu). Sonra tevbe ettiler, Allah da tevbelerini kabul buyurdu. Buhârî, Tefsir 4. sûre 25.
el-Ferrâ' der ki: Allah'ın:
"İşte onlar mü’minlerle beraberdir" âyeti, onlar mü’minlerdendir demektir el-Kutebî der ki: Allah, onlara gazab ettiği için doğrudan onları muhatap almayarak:
"İşte onlar mü’minlerle beraberdir" diye buyurmuş, onlar mü’minlerin kendileridir diye buyurmamıştır.
"Verecektir" âyetinde "ye" harfi, lâfzan hazf edildiği gibi, hatta da hazf edilmiştir. Çünkü hem kendisi, hem de ondan sonraki, lafzatullah'ın başındaki "lâm" da sakindir.
Yüce Allah'ın şu âyeti da böyledir:
"Nida edenin sesleneceği gün Biz de Zebanileri çağırıveririz" (el-Alâk, 96/18);
"O günde o çağırıcı çağırır." (el-Kamer, 54/6) Bütün bu kelimelerde iki sakinin arka arkaya gelmesi dolayısıyla "vav" harfleri hazf edilmiştir.
147
Eğer şükredip Îman ederdeniz Allah size azâbı neylesin? Allah, şükredenlerin mükâfatını verendir, herşeyi bilendir.
Bu âyet, münafıklara takrir (yani gerçeği söyletmek) amacıyla yöneltilmiş bir sorudur. İfadenin takdiri şöyledir: Yani siz şükredecek ve îman edecek olursanız, sizi azap etmekte O'nun elde edeceği fayda nedir?
Böylelikle yüce Allah, şükreden mü’mini azaplandırmayacağına, O'nun kullarını azaplandırmasının mülkünü artırmayacağına, yaptıklarına cezayı terk etmesinin de hakimiyet ve saltanatını eksiltmeyeceğine dikkat çekmektedir.
Mekhul der ki: Dört şey var ki, onlar kimde olursa lehinedir. Üç şey de vardır ki, bunlar kimde olursa aliyhinedir.
Lehine olan dört şey; Şükür, îman , dua ve istiğfardır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Eğer şükredip îman ederseniz Allah size azâbı neylesin." Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:
"Sen içlerinde iken Allah onları azaplandırıcı değildir. Onlar mağfiret dileyip dururlarken de Allah yine onları azaplandıracak değildir." (el-Enfal, 8/33) Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Deki, eğer duanız olmasaydı, Rabbimin yanında sizin değeriniz ne olurdu ki?" (el-Furkan, 25/77) Aleyhine olan üç hususa gelince: Bunlar mekr (hilekârlık), bağy (haddi aşmak) ve neks (ahdi bozmaktır).
İşte yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur" (el-Feth, 48/10);
"Kötü hile ise, ancak ehlini (onu yapanları) kuşatır" (Fâtır, 35/43) Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ey insanlar, sizin bağyiniz (haddi aşmanız)ancak kendi aleyhinizedir." (Yûnus, 10/23)
"Allah, şükredenlerin mükafaatını verendir." Yani, kendisine itaat ettikleri için kullarını mük afati andırandır. Allah'ın kullarına
"şükretmesi"nin anlamı, onları mükâfatlandırmağıdır. Az olan ameli kabul eder, karşılığında ise büyük bir mükâfat verir. İşte bu, kendisine ibadet eden kuluna şükrü (mükâfatı) dır. Sözlükte şükür, ortaya çıkmaya denir.
Eğer bir hayvana verilen yemden daha fazla şişmanlığı ortaya çıkıyorsa, o bineğe denilir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/52. ayet, 3- başlıkta) yeteri kadar yapılmış bulunmaktadır.
Araplar ise, darb-ı meselde "Kıştan sonra baharda ilk yeşeren bitkiden, daha çok görünmektedir" tabirini kullanırlar. Çünkü, denildiğine göre arz, yağmur yağmaksızın bulutun gölgesi ile bu bitkiyi yeşertir ve göz alıcı bir renge bürünür.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
148
Allah -zulme uğrayan müstesna- çirkin sözün söylenmesini sevmez. Allah, herşeyi İşitendir, hakkıyla bilendir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1. Zulme Uğrayanın Kötü Söz Söylemesinin Mahiyeti:
Yüce Allah'ın:
"Allah, çirkin sözün söylenmesini sevmez" âyetinde ifade tamam olmaktadır. Daha sonra yüce Allah:
"Zulme uğrayan müstesna" diye bir istisnada bulunmaktadır. Ancak bu istisna, birinci türden yani, kendisine istisna yapılanın türünden olmadığından nasb mahallindedir. Anlamı da şöyle olur: Ama zulme uğrayan kimse: Filan kişi bana zulmetti, diyebilir.
Bu istisnanın ref mahallinde olması da mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri de şöyle olur: Allah, zulme uğrayan müstesna, herhangi bir kimsenin çirkin sözü açıkça ifade etmesini sevmez. Cumhûrun kıraati; (........) şeklinde, "zı" harfinin ötreli, "lâm" harfinin de esreli okunuşu şeklindedir.
"Lâm" harfinin sakin olarak okunması da caizdir. Ancak bu kelimeyi, uzı" ve "lâm" harflerini üstün olarak okuyanlara gelince, ileride geleceği gibi bunlar, -Zeyd b. Eslem, İbn Ebi İshak ve diğerleridir- fethanın hafif ofuşu dolayısıyla "lâm" harfini sakin okumaları câiz değildir.
Birinci (yanı "Zı" harfini ötreli, "lâm" harfini esreli) âyetin anlamı bir kesime göre şudur: Allah zulme uğrayan müstesna herhangi bir kimsenin açıkça kötü ve çirkin söz söylemesini sevmez. Onun için kötü sözü açıktan söylemek mekruh değildir.
Ancak, kötü ve çirkin sözün açığa vurulma keyfiyeti ile bundan neyin mübâh olduğu hususunda farklı görüşler vardır. el-Hasen der ki: Burada kastedilen başkasına zulmeden kişidir. Zulme uğrayan, kendisine zulmedene beddua etmeyip; Allah'ım ona karşı bana yardım et, Allah'ım ondaki hakkımı al. Allah'ım, bana yapmak İstediği zulmüne sen engel ol der. Bu ise, savunmaya dair Allah'a yapılan bir dua olup, kötülüğün en aşağı basamağıdır.
İbn Abbâs ve diğerleri ise der ki: Zulme uğrayan kimseye, kendisine zulmedene beddua etmesi mubahtır. Sabredecek olursa bu onun için daha hayırlıdır. Bu ise, zalime bedduanın turu hususunda kayıt getirmeyen mutlak bir ifadedir.
Yine İbn Abbâs ve es-Süddî şöyle demişlerdir: Zulme uğrayan kimsenin kendisine zulmeden kişiden zulmettiği kadar intikam almasında ve ona açıkça kötü söz söylemesinde bir mahzur yoktur.
İbnü'l-Müstenîr der ki:
"Zulme uğrayan müstesna" âyetinin anlamı şudur: Küfür yahut buna benzer sözleri açıktan söylemek için zorlanan kişi bundan müstesnadır. Bu durumda olan bir kişinin kötü ve çirkin söz söylemesi mubahtır. Buna göre âyet-i kerîme, İkrah (zorlama) haliyle ilgilidir.
Kutrub da böyle demiştir:
"Zulme uğrayan müstesna" ile ikrah altında bırakılan kimse kastedilmektedir. Çünkü böyle bir kişi mazlumdur. Bundan dolayı küfür sözü söyleyecek olsa dahi günahı kaldırılmıştır. Yine Kutrub der ki:
"Zulme uğrayan müstesna" âyetinin bedel anlamında olması da. mümkündür. Şöyle buyurulmuş gibidir: Allah -zulme uğrayan müstesna- ... sevmez. Yani, yüce Allah zalimi sevmez. Şöyle buyrulmuş gibidir: O, zulme uğrayanı sever. Yani, zulme uğrayana ecrini verir. Bu görüşe göre bedel olarak ifadenin takdiri şöyle olur: Zulme uğrayan müstesna, Allah, kötülüğü açığa vuran kimseyi sevmez,
Mücahid der ki: Âyet-i kerîme misafirlik hakkında nâzil olmuştur. Misafir kişinin, bu hususta söz söylemesine ruhsat verilmiştir. İbn Cüreyc de Mücahîd'den naklederek der ki: Âyet-i kerîme, çöllük bir arazide birisinin yanına misafir olmak isteyen bir kişi hakkında nâzil olmuştur. Ancak, o kişi bunu misafir almak istemeyince, bu sefer: "Zulme uğrayan müstesna" âyeti nâzil olmuştur.
Bunu, İbn Ebi Necîh de Mücahid'den rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: Şu:
"Allah zulme uğrayan müstesna çirkin sözün söylenmesini sevmez" âyet-i kerimesi, birisine yolu düşüp de kendisini misafir etmemesi hali hakkında nâzil olmuştur. Yolcunun, bu kimse hakkında: Kendisini iyi bir şekilde misafir edip ağırlamadığını söylemesine ruhsat verilmektedir.
Misafir etmeyi vacip kabul edenler bu âyet-i kerimeyi delil gösterir ve şöyle derler: Çünkü zulüm yasaklanmıştır. Bu ise misafir etmenin vücubuna delildir. Bu, aynı zamanda el-Leys b. Sa'd'ın görüşüdür.
Cumhûr ise misafiri ağırlamanın üstün ahlâkî özelliklerden Olduğu görüşündedirler. Buna dair açıklamalar ise, ileride Hûd Sûresi'nde (11/69. ayet, 1. başlıkta) gelecektir.
Âyet-i kerimenin zahiri şunu gerektirmektedir: Zulme uğrayan bir kimse, kendisine zulmedenden intikam alabilir. Ancak bu zalim kişi, el-Hasen'in dediği gibi mü’min bir kimse ise, mazlumun intikam almakta orta yolu seçmesi gerekir. Şu kadar var ki, iftiraya iftira ile karşılık vermek ve benzeri şekildeki intikamlar câiz değildir. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (el-Bakara, 2/195. ayet, 10. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Şayet zalim kişi, kâfir birisi ise, dilinin düğümünü çöz ve istediğin şekilde helâk olması için beddua da edebilirsin, her türlü bedduayı da yapabilirsin. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şu bedduasında yaptığı gibi; "Allah'ım, Mudarlılar üzerindeki sıkıntını daha bir artır ve onlar aleyhine Yusuf’un kıtlık yılları gibi bu yılları kıtlık olsun." Buhârî, Ezan 128, İstizkâr 2, Cihad 98, Enbiya 19; Tefsir 3. sûre 9, 4. sûre 21, Edeb 110; Müslim, Mesâdd 294-295 (ve devamına bk); Ebû Dâvûd, Vitr 10; Nesâî, Tatbik 27; İbn Mâce, İkâmetu’s-Salât 145; Dârimî, Salât 216; Müsned, II, 239, 255, 271, 370, 418, 502, 521. Yine Hazret-i Peygamber, isimlerini zikrederek: "Allah'ım, filanı ve filanı sana havale ediyorum" diye buyurmuştur Meselâ bk. Buhârî, Tefsir 3, sûre 9. Şayet zulmü yapan kişi, açıktan zulmünü yapıyor ve ilişilmesi haram olan ırzı, bedeni ve malı bulunmuyor ise, (harbî kâfir gibi) ona açıktan açığa beddua edebilir.
Ebû Dâvûd, Âişe (radıyallahü anha)dan rivâyetle der ki: Âişe'ye ait birşey çalınmıştı. O da hırsıza beddua etmeye koyuldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, şöyle buyurdu: "Sen ona beddua etmek suretiyle onun cezasını hafifletme," Ebû Dâvûd, Vitr 23; Edeb 46; Müsned, VI, 45, 136.
Yine Amr. b. eş-Şirrid'den, o babasından, o da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Ödeme gücü olan kimsenin borcunu ödemeyi sallallahü aleyhi ve sellemsaklaması, ırzını ve cezalandırılmasını helal kılan bir zulümdür." Buhârî, İstikraz 13; Ebû Dâvûd, Akdiye 25: Nesâî, Buyû' 100; İbn Mâce, Sadakat İS; Müsned, VI, 222, 388, 389. İbnü’l-Mübârek der ki: Burada ırzının helal kılınmasından maksat, ona karşı sert ve ağır söz söylenmesinin helal kılınması, cezalandırılmasının helal kılınmasından kasıt ise, borcu dolayısıyla haps edilmesidir.
Müslim'in Sahih'inde de: "Varlıklı kimsenin borcunu ödemeyi sallallahü aleyhi ve sellemsaklaması bir zulümdür" denilmektedir. Buhârî, Havalât, 1, 2, İstikraz 12; Müslim, Mûsakaat 33; Ebû Dâvûd, Buyû',10; Tirmizî, Buyû' 68; Nesâî, Buyû' 100, 101; İbn Mâce, Sadakat 8; Dârimî, Buyû 48; Muvatta’', Buyû', 84; Müsned, II, 71, 245, 254, 260. Buna göre borcunu ödeme imkânı olan bir kimseden borcunu ödemesi istendiği halde sallallahü aleyhi ve sellemsaklarsa, zulmetmiş olur. Bu ise, kendisi hakkında: Filan kişi, insanları sallallahü aleyhi ve sellemsaklar, onların haklarını yanında alıkor demekle ve İmâma (devlet yöneticisine ve yetkililere) da bu işten vazgeçinceye kadar tedip ve ta'zir edilmesini (azarlanarak hafif cezalara çarptırılmasını) mübâh kılmakla, onun namusuna (şeref ve haysiyetine) dokunan türden uygulamalan mubah kılar. Bu anlamda açıklamalar, Süfyan'dan nakledilmiş olduğu gibi, aynı zamanda bu, İbnü’l-Mübârek'in açıklamalarının da anlamını ifade etmektedir. Allah ikisinden de razı olsun.
2- Davalaşma Sırasında Hazret-i Abbas'ın Hazret-i Ali Hakkında Kullandığı Ağır İfadeler Bu Kabilden midir?
Müslim'in Sahih'inde yer alan ve Hazret-i Abbas'ın, Hazret-i Ali (Allah ikisinden de razı olsun) hakkında Ömer, Osman, Zübeyr ve Abdurrahman b. Avf (r. anhum) huzurunda söylediği: Ey Mü’minlerin emiri, benimle şu yalancı, günahkâr, sözünde durmaz ve hainlik eden kişi hakkında hüküm ver, şeklinde hadiste zikredilen sözleri Buhârî, Meğazi 14, Nafakat 3, Ferâiz 3, Hums 1; Müslim, Cihad 49; Ebû Dâvûd, İmâre 19; Nesâî, Fey' 16; Müsned, I, 49, 60, 208; Merhum müfessirimizin sözünü ettiği lâfızları; Müslim, aynen zikretmekte, Müsned, I, 49da bunları kinayeli olarak zikretmektedir. bu kabilden değildir Hazır bulunanlardan herhangi birisi, Hazret-i Abbas'ın bu sözleri söylememesini hatırlatmamış tır. Çünkü, bu aralarındaki bir anlaşmazlıkta bir hakemlik olayı idi. Her birisi durumun kendi lehine olduğuna inanıyordu. Hazret-i Ömer, onlar arasında bu hususta yerine getirilmesi gerekeni uygulayıncaya kadar onların kanaatleri böyleydi. Bu açıklamayı İbnü'l-Arabî yapmıştır.
Bizim (mezhebimizin) ilim adamları ise şöyle demektedir: Bu şekilde ileri geri konuşmak; tarafların konumlarının eşit yahut birbirine yakın olması halinde mümkündür. Tarafların konumları arasında farklılık var ise, faziletli kimselere dîl uzatılması derecesine varacak şekilde ileri geri konuşma imkânı verilmez. Aksine, bu durumda herhangi bir zulüm, yada gazap ifadeleri açıkça kullanılmaksızın, mücerred davada bulunularak hak talep edilir. Sahih olan budur ve ilgili rivâyetler de buna delalet etmektedir.
Bir diğer açıklama da şöyledir: Hazret-i Abbas'ı bu gibi ifadeleri kullanmaya iten kızgınlığı ve amcalığın tahakküm edici yönüdür. Çünkü amca, babanın dengidir. Ve şüphesiz ki baba, çocuğu hakkında bu gibi sözleri kullanacak olursa, onun kullandığı bu ifadeleri, onu tedip hususunda işi ileriye götürmek ve yaptığından vazgeçirmek kastı ile söylediği şeklinde açıklanır. Yoksa gerçekten de bu sıfatlara sahip olduğu anlamına gelmez.
Diğer taraftan buna, onların dini bir makam (ve velayet) hususunda karşılıklı delil getirme konumunda idiler. Hazret-i Abbas, bu hususta kendisine muhalefetin câiz olmadığına ve bu hususta kendisine muhalefet etmenin, muhalefet edenin bu niteliklere sahip olması sonucunu doğuracağına inanıyordu. Ayrıca of kızgınlığın etkisi altında da kalarak bu ifadeleri kullanmıştır. Hazır olanlar, bu durumu bildiklerinden dolayı ona karşı çıkmadılar. Bu açıklamalara el-Mâzerî ile Kadı îyad ve diğerleri de işaret etmiş bulunmaktadır.
3- Zulümden Tevbe Edenler ve Etmeyenler
Zulmeden" şeklinde "zı" ve "lâm" harflerini üstün okuyanlara gelince, bu, Medine'de Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den sonra Kur'ânı en iyi bilen ilim adamlarından birisi olan Zeyd b. Eslem ile İbn Ebi İshâk, ed-Dahhâk, İbn Abbâs, İbn Cübeyr ve Atâ b. es-Said'in kıraatidir.
Anlamı şudur: Herhangi bir fiil veya bir sözde zulmeden ise müstesnadır. Ona, açıktan açığa kötü söz söyl üye bilirsiniz.
Bu da onun yaptığı fiilini yasaklamak, onu azarlamak ve bu işi dolayısıyla onu reddetmek anlamında bir davranıştır. Âyet şu demek olur: Allah, -zulmeden, yani münafıklığı üzere devam eden müstesna- münafıklıktan tevbe eden kimseye: Sen münafıklık etmedin mi, demeyi sevmez. Bu açıklamaya da yüce Allah'ın:
"Ancak tevbe edenler... müstesnadır" (en-Nisa, 4/146) âyeti delâlet etmektedir.
İbn Zeyd der ki: Şanı yüce Allah'ın münafıkların cehennemin en aşağı tabakasında olduklarını haber vermesi, kötülüğü sözle açıktan açığa ifade etmektir. Bundan sonra ise, onlara:
"Eğer şükredip îman ederseniz, Allah size azâbı neylesin " (en-Nisa, 4/147) diye buyurmakta ve onları bir çeşit teselli edip, şükür ve îmana davet etmektedir.
Daha sonra da mü’minlere hitaben: "Allah -zulme uğrayan müstesna- çirkin sözün açıktan söylenmesini sevmez" diye buyurmaktadır. Yani, münafıklığını sürdürmek suretiyle devam eden müstesna, demektir. İşte böyle birisine, sen âhirette cehennemin en aşağı tabakaları kendisi için hazırlanmış bulunan kâfir ve münafık bir kimse değil misin sözü ve benzeri sözler söylenebilir.
Bir kesim de şöyle demiştir. Âyetin anlamı şudur: Yüce Allah, herhangi bir kimsenin kötü bir sözü açıktan söylemesini sevmez. Daha sonra munkatı, bir istisnada bulunmaktadır. Yani: Ama, zulmeden müstesnadır Bu durumda o, haksızca ve saldırganlıkla kötülüğü açıkça ifade etmiş olur ki, bunu yapmakla zalim olur.
Derim ki: İşte zulmedenlerin pek çoğunun huyu ve alışkanlığı budur. Onlar, zulmetmekle birlikte dillerini de uzatır ve zulmettikleri kimselerin -kendileri için haram kılınan- ırzlarına da dillerini uzatırlar.
Ebû İshâk ez-Zeccâc der ki: "Zulmeden müstesna" âyetinin anlamının, "zulmedip kötü söz söyleyen müstesna" şeklinde olması da mümkündür. İste, böyle birisinin elini yakalamanız, (yani onu zulmünden alıkoymanız.) gerekir, O taktirde bu istisna, munkatı' bir istisna olur.
Derim ki: Buna bir takım hadisler de delâlet etmektedir. Hazret-i Peygamber’in şu âyeti bunlar arasındadır:
"Beyinsizlerinizin elini yakalayınız. (Onları beyinsizce tasarruflardan engelleyiniz)."el-Beyhakî, Şuabu'l-îman, Beyrut 1410/1990, VI, 92. "Kardeşine zalim veya mazlum olsun yardımcı ol."Ashâb: Haydi mazlumken ona yardımcı olduk, peki zalimken ona nasıl yardım edebiliriz? Hazret-i Peygamber: "Onu zulümden alıkoymak suretiyle"diye buyurdu. Buhârî, Mezalim 4, İkrah 7; Müslim, Birr 62; Tirmizî, Fiten 68; Dârimî, Rikank 40; Müsned, II, 99, 201, 324.
el-Ferrâ' der ki: Zulmeden müstesna" okuyuşa, zulmeden de dahil anlamındadır.
Yüce Allah'ın:
"Allah herşeyi işitendir, hakkıyla bilendir" âyeti ise, zalimi, zulmetmemesi için; mazluma da intikam almakta haddi aşmaması için bir sakındırmadır.
149
Bir hayrı açıklar veya onu gizlerseniz yahut bir kötülüğü affederseniz, şüphesiz Allah affedicidir, herşeye gücü yetendir.
Daha sonra, yüce Allah:
"Bir hayrı açıklar veya onu gizlerseniz, yahut bir kötülüğü affederseniz" âyeti ile affı teşvik etmektedir İntikam alma gücü ile birlikte affetmek, yüce Allah'ın sıfatları arasında yer alır. İnsanları affedenlerin faziletine dair açıklamalar ise, Âl-i Imran Sûresi'nde (3/134. ayet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu az sayıdaki kelimelerde, üzerinde düşünenler için pek çok anlamlar vardır.
Şöyle denilmiştir: Sen affedersen, şüphesiz Allah da seni affeder. İbnü’l-Mübârek şöyle bir rivâyet nakletmektedir: el-Hasen’den işitenlerden birisi bana, onu şöyle derken dinlemiş olduğunu nakletti: Kıyâmet gününde bütün ümmetler âlemlerin Rabbinin huzuruna geleceği vakit şöyle seslenilecek: Mükâfatını vermek Allah'a ait olanlar ayağa kalksınlar. Dünyada iken başkalarını affedenlerin dışında kimse kalkmayacaktır. İşte bunu, yüce Allah'ın:
"Kim affeder ve ıslah ederse, artık onun mükâfatını vermek Allah 'a aittir" (eş-Şûra, 42/40) âyeti doğrulamaktadır.
150
Allah'ı ve peygamberlerini inkâr ederek kâfir olanlar, bir de Allah ve peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler. Ve: "Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz" diyenler, böylece bunun arasında bir yol tutmaya yeltenenler;
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1- Allah ve Peygamberleri Arasında Ayrım Gözetmek
Yüce Allah, müşriklerle münafıkları sözkonusu ettikten sonra
"Allah'ı ve peygamberlerini inkâr ederek kâfir olanlar" âyeti ile, kitab ehli olan yahudi ve hıristfyan kâfirleri -Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamberliğini inkâr ettiğinden dolayı- sözkonusu etmekte ve onun peygamberliğini inkâr etmenin, bütün peygamberleri inkâr etmek olduğunu beyan etmektedir. Çünkü, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ve bütün peygamberlere (hepsine-salât ve selam olsun) îman etmeyi ümmetine emretmemiş hiçbir peygamber yoktur.
"Bir de Allah ve Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler" âyeti Allah'a ve peygamberlerine îman etmek arasında fark gözetmek isteyenler... demektir.
Yüce Allah bununla, Allah ve peygamberleri arasında böyle bir ayırım gözetmenin küfür olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bunun küfür o)uş sebebi ise şudur: Şanı yüce Allah, bütün insanlara, peygamberler aracılığı ile kendileri için göndermiş olduğu şeriat gereğince kendisine ibadet etmelerini farz kılmıştır, insanlar, peygamberleri inkâr edecek olurlarsa, onların şeriatlerini de reddetmiş, onların tebliğ ettikleri bu şeriati kabul etmemiş olurlar. Böylelikle yerine getirmekle yükümlü oldukları ubudiyeti kabul etmemiş, ubudiyete bağlanmamış olurlar. Bu da tıpkı yaratıcıyı inkâr etmek gibidir. Yaratıcıyı inkâr etmek ise, O'na itaat ve ubudiyeti terk etme sonucunu verdiğinden dolayı bir küfürdür.
Aynı şekilde îman hususunda peygamberleri arasında bir ayırım gözetmek de, o peygamberleri inkâr etmektir ki, bunu da bir sonraki başlıkta ele alacağız.
2- Peygamberin Kimine Îman, Kimini İnkar
Yüce Allah'ın:
"Kimine inanırız, kimini inkar ederiz diyenler" âyeti ile peygamberler arasında ayırım gözetmenin küfür olduğu irade edilmektedir. Böyle diyenler ise, Hazret-i Mûsa'ya îman etmekle birlikte, Hazret-i Îsa ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı inkâr eden yahudilerdir. Bu şekildeki sözleri, daha önce Bakara Sûresi'nde (2/118. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Onlar, aralarındaki avamdan olan kimselere: Biz, kitaplarımızda Muhammed'den sözedildiğini görmüyoruz, diyorlardı.
"Bunun arasında bir yol tutmaya yeltenenler..." îman ile inkâr arasında bir yol tutmak isteyenler, demektir. Bu da yahudilik ile İslam arasında uydurma bir din tutmak istiyenler anlamına gelir. Burada tekil işaret zamirinin kullanılıp ikil zamirin kullanıl mayısı, kullanılan bu tekil zamirin aynı zamanda ikil olarak kullanılabilmesi dolayısıyladır. İkil zamir kullanılması (Kur'ân dışında olması şartıyla) mümkündür.
151
İşte onlar, gerçek kâfirlerin tâ kendileridirler. Biz, o kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışındır.
3- Böyle Bir Uydurma Yol Takip Edenler Gerçek Kâfirlerdir.
Yüce Allah'ın:
"İşte onlar, gerçek kâfirlerin tâ kendileridirler" âyeti, îmanları ile ilgili birtakım tereddütleri ortadan kaldıracak bir te'kiddir. Çünkü onları, onların kimisine îman ederiz, diyenler olarak nitelendirmişti, Böyle söylemek İse, son peygamberini inkâr etmeleri halinde kendilerine hiçbir fayda sağlamaz. Son peygamberi inkâr edip kâfir olmakla, yüce Allah'ı da bu son peygamberi müjdeleyen bütün peygamberleri de inkâr etmiş olurlar, işte bundan dolayı gerçek anlamda kâfirler olmuşlardır.
"Kâfirlere" kelimesi
"hazırlamışızdır" anlamındaki kelimenin ikinci mef'ûl'ün yerini tutmaktadır. Yani Biz, o kâfirlerin bütün çeşitleri için "alçaltıcı" yani zelil edici "bir azap" hazırlamışındır.
152
Allah'a ve peygamberlerine îman edip, onlardan birini diğerinden ayırmayanlara gelince, işte onlara ecirlerini verecektir. Allah bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Allah, bu âyette Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı ve onun ümmetini kastetmektedir.
153
Kitap ehil senin kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten onlar, Mûsa'dan daha büyüğünü istemişlerdi de: "Allah'ı bize apaçık göster, demişlerdi." İşte zulümleri yüzünden onları yıldırım yakalaşmıştı. Sonra onlara, bunca açık belgeler gelmişken, tutup buzağıyı ilâh edinmişlerdi. Nihayet Biz bunu affettik. Biz, Mûsa'ya apaçık bir delil vermiştik.
Yahudiler, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gözleri önünde semâya yükselmesini ve kendilerine iddia ettiği hususlarda doğruluğuna dair yazılı bir kitabı, -Hz Mûsa'nın Tevrat'ı getirdiği gibi- bir defada ve toptan getirmesini istemişlerdi.
Onlar, Hazret-i Peygambere karşı işi yokuşa sürmek için böyle bir talepte bulundular. Yüce Allah da onların atalarının Mûsa (aleyhisselâm.)'a karşı bundan daha büyük bir inatla çıktıklarını ve:
"Allah'ı bize apaçık göster" yani gözlerimizle görelim, demiş olduklarını ifade etmektedir. Bu husus, el-Bakara Sûresi'nde (2/55. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
Apaçık kelimesi, hazfedilmiş mastarın sıfatıdır. Yani, apaçık görülecek şekilde göster, demektir. Bu isteklerinin ve gördükleri bunca mucizeden sonra, zulümlerinin büyüklüğü dolayısıyla yıldırım ile cezalandırıldılar.
Yüce Allah'ın: " Tutup buzağıyı ilâh edinmişlerdi" âyetinde, şu takdirde hazfedilmiş bir takım ifadeler vardır: Biz, onları ölümlerinden sonra dirilttik. Fakat, fazla geçmeden buzağıyı ilâh edindiler. Bu hususa dair açıklamalar, el-Bakara Sûresi'nde (2/51. ayette) geçtiği gibi, yüce Allah'ın izniyle Tâ-Hâ Sûresi'nde (20/83-89. ayetlerin tefsirinde) de gelecektir.
"Sonra onlara bunca açık belgeler gelmişken" yani, Hazret-i Mûsa'nın beyaz eli, asası, denizin yarılması ve buna benzer aziz ve celil olan Allah'tan başka mabudun olmadığına dair apaçık belgeler, deliller ve besbelli mucizeler geldikten sonra, yine de buzağıyı tutup ilâh edinmişlerdi.
"Nihayet Biz bunu affettik." Yani, onların bu şekilde işi yokuşa sürmelerini bağışladık. "Biz Mûsa'ya apaçık bir delil" yani, apaçık bir belge "vermiştik," Bunlar ise onun getirdiği, gösterdiği mucizelerdir. Bunlara apaçık delil (sultan) adının veriliş sebebi Ese, böylelerini getirenin kesin delil ile karşı tarafı kahredici bir şekilde susturmasındandır. Bu mucizelerin, kalpleri kahretmek (ister istemez kabul etmek) zorunda bırakmasındandır. Çünkü kalpler, berizerlerini getirmenin insan gücü çerçevesinde bir iş olmadığını çok iyi bilir.
154
Söz verdikleri için de Tür'u üzerlerine kaldırmıştık. Onlara hem: "Kapıdan secdeye eğilerek girin" demiştik, hem de; "Cumartesi gününde aşırı gitmeyin" demiştik. Onlardan sağlam bir söz almıştık.
Yüce Allah'ın:
"Söz verdikleri için de Tûr'u üzerlerine kaldırmıştık" âyetinin anlamı şudur: Onlardan alınan sözü bozmaları sebebiyle biz Tûr'u üzerlerine kaldırmıştık. Dağın üzerlerine kaldırılışı ile kapıdan girişlerine dair açıklamalar, Bakara Sûresi'nde (2/58 ve 63, ayetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. "Secdeye eğilerek" anlamına gelen; kelimesi ise hal olarak nasb edilmiştir.
"Hem de: Cumartesi gününde aşırı gitmeyin demiştik" buyruğundakî "Aşırı gitmeyin" anlamındaki kelimeyi sadece Verş, "ayn" harfini üstün ve "dal" harfini şeddeli; den gelen bir kelime olarak okumuştur. Bunun anlamı ise, daha önce Bakara Sûresi'nde (2/65. ayetin tefsirinde) de geçtiği gibi Cumartesi günü balık avlamak suretiyle haddi aşmayınız, (Haddi aşmayın anlamındaki bu kelimenin) asıl okunması gereken şekli ise, (Verş kıraatine göre); (........) şeklindedir. Burada "ayn" harfinden sonra gelen "te" harfi "del" harfine idğam edilerek okunmuştur, en-Nehhâs der ki: Bu durumda "ayn" harfinin sakin okunması câiz olmadığı gibi, böyle bir okuyuşta iki tane sakin harf de arka arkaya getirilemez. Bu şekilde okuyan ise, yanlışlık yapmış olur "Onlardan sağlam bir söz almıştık" Tevratta onlardan alınan sözü kastetmektedir, Yemin ile pekiştirilmiş ahid anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu yemin ile pekiştirilmesi sebebiyle "sağlam" diye nitelendirilmiştir.
155
Fakat, o sözlerini bozmaları, Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri, "kalplerimiz perdelidir" demelerinden ötürü (onları lanetledik). Hayır, Allah, küfürlerine karşılık kalplerine mühür basmıştır. Artık onlar pek az îman eder.
"Fakat o sözlerini bozmaları... dan ötürü" âyetindeki;
"Bozmalarından ötürü" âyeti, ube" harf-i cerri dolayısıyla mecrur gelmiştir. Bu harften sonraki O") edatı ise, te'kîd için ve zâid olarak gelmiştir.
Yüce Allah'ın:
"Allah'tan bir rahmet sebebiyledir ki..." (Âl-i İmrân, 3/159) âyetinde olduğu gibidir. Nitekim buna dair açıklamalar daha önceden belirtilen âyette geçmiş bulunmaktadır. Buradaki "be" harfi ise hazfedilmiş bir İfadeye taalluk etmektedir ki, ifadenin takdiri şöyledir: "Sözlerini bozmalarından ötürü onları lanetledik." Bu açıklama Katade ve başkasından nakledilmiştir. Bunun hazfediliş sebebi ise, işitenin bunu bilmesidir.
-Ebû'l-Hasen Ali b. Hamza el-Kisâî ise der ki; Bu harf-i cer, kendisinden önceki âyetler ile alakalıdır. Âyetin anlamı ise şöyledir: Zulümleri sebebiyle... ve bir de o sözlerini bozmalarından ötürü yıldırım onları yakaladı. el-Kisâî devamla der ki: Böylelikle yüce Allah, kendisi sebebiyle yıldırımın kendilerini yakalamış olduğu zulümlerini açıklamaktadır. Bu da daha sonra gelen onların verdikleri sözlerini bozmalarını, peygamberleri öldürmeleri ve işlemekle kendi öz nefislerine zulmetmiş olduklarını açıkladığı diğer hususlar sebebiyle olmuştur.
Ancak, Taberî ve başkaları bunu kabul etmemektedir. Çünkü, yıldırımın kendilerini yakaladığı kimseler, Hazret-i Mûsa döneminde yaşayanlardı. Peygamberleri öldürüp, Hazret-i Meryem'e büyük iftirada bulunanlar ise, Hazret-i Mûsa'dan uzun bir dönem sonra gelmiş olanlardır. Hazret-i Meryem'e iftira edenleri yıldırım da yakalamış değildir, el-Mehdevî ve başkaları ise derler ki: Ancak, böyle bir şeyin olması (el-Kisaî'nin açıklamasından) zorunlu alarak anlaşılmamalıdır. Çünkü, yüce Allah'ın onlar hakkında haber verip, maksadın onların atalarının olması da mümkündür. Nitekim daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/65. âyetin tefsirinde) geçmişti.
ez-Zeccâc der ki: Âyetin anlamı şudur: Onlar, sözlerini bozduklarından dolayı Biz de kendilerine helal olan bir takım temiz şeyleri haram kıldık. Çünkü bu anlatılan olaylar, yüce Allah'ın:
"Yahudilerin zulümleri sebebiyle... pek çok şeyi haram kıldık" (en-Nisa, 4/160) âyetine kadar devam etmektedir.
Onların verdikleri sözlerini bozmalarına gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in niteliklerini açıklamalarına dair kendilerinden söz alınmıştı. (Onlarsa bunu yerine getirmediler). Âyetin anlamının şöyle olduğu söylenmiştir: Sözlerini bozmaları, şu, şu işleri yapmaları dolayısıyla, Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Anlamının şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Onlar, sözlerini bozmaları sebebiyle, pek azı müstesna îman etmezler, Âyet-i kerimenin başında yer alan "fe" harfi, fazladan gelmiştir.
"İnkâr etmeleri" âyeti, bir öncekine atfolduğu gibi,
"... öldürmeleri" âyeti de aynı şekilde atfedilmiştir.
"Allah'ın âyetleri" nden kasıt ise, kendilerinin tahrif ettikleri, onlara indirilen kitaplardır. (........) kelimesi, (........) kelimesinin çoğuludur Yani, bizim kalplerimiz ilim kaplarıdır, Bizim rtezdimizde bulunandan başka bir ilme ihtiyacımız yoktur. Bu kelimenin örtülü anlamına gelen kelimesinin çoğulu olduğu da söylenmiştir. Yani, bizim kalplerimiz örtüler içerisindedir, senin söylediklerini anlamazlar.
Bu anlam, yüce Allah'ın;
"... Kalplerimiz örtüler içindedir" (Fussilet, 41/5) âyetini andırmaktadır. Buna dair açıklamalar, daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/88. âyetin tefsirinde) geçmiş, bulunmaktadır. Bundan maksatları ise, peygamberlerin ortaya koydukları delilleri reddetmektir. Kalplerin mühürlenmesi ile ilgili açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/7. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"İnkâr etmeleri... den ötürü" Yani, küfürlerine karşılık onlara bir ceza olmak üzere. Nitekim yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:
"Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini lanetlemiştir. Onlar ancak pek az îman ederler. "(en-Nisa, 4/46) Yani onlar, ancak pek az îman ederler. Bundan kasıt ise peygamberlerin bazısına îman etmeleridir. Bunun ise kendilerine hiçbir faydası yoktur.
Daha sonra yüce Allah:
"Onların küfürleri (inkârları)" âyetini tekrar ederek, onların ardı arkasına küfre düştüklerini haber vermektedir. Bunun anlamının: "Hazret-i Mesih'i inkar edip kâfir olmaları" şeklinde olduğu ve ondan sonra gelen âyetlerin buna delalet etmesi sebebiyle "Mesih'in hazfedıldiği de söylenmiştir.
"Sözlerini bozmaları" âyetindeki âmil ne ise,
"inkâr etmeleri" âyetindeki âmil'in kendisidir. Çünkü bu, ona atfedilmiştir. Âmil'in Mühür basmıştı" kelimesinin olması mümkün değildir
156
Bir de onları küfürleri ve Meryem aleyhinde pek büyük bir iftirada bulunmaları sebebiyle,..
"Pek büyük iftira"dan kasıt ise, Hazret-i Meryem'in Yusuf en-Neccâr ile itham edilmesidir, Yûsuf ise aralarında bulunan salihlerden bir kişidir. Buyû'k iftira (bühtan) kendisinden hayrete düşülen ileri derecedeki yalan demek olup, buna dair açıklamalar daha önceden (en-Nisâ, 4/112, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Şanı yüce ve eksikliklerden münezzeh olan Allah, her şeyi en iyi bilendir,
157
Ve: "Biz, Allah'ın peygamberi Meryem oğlu Îsa öldürdük" demeleri sebebiyle. Halbuki onlar, onu öldürmediler, onu asmadılar da. Ancak kendilerine benzer gösterilmişti. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana şüphe içindedirler. Onların zanna uymaktan başka ona dair bir bilgileri yoktur. Onlar, onu gerçekten öldürememişlerdir.
Yüce Allah'ın:
"Ve: Biz, Allah'ın peygamberi Meryem oğlu Îsa'yı öldürdük demeleri sebebiyle" âyetinde, (........)'nin hemzesinin esre gelmesi,
"kavi söz söylemek" anlamındaki kelimeden sonra gelmesi dolaylıyladır. Başka bir söyleyişe göre üstün okunması da mümkündür.
Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/45- âyetin tefsirinde) "Mesih" kelimesinin türeyişi ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
Allah'ın peygamberi" kelimesi, bedel olarak nasb edilmiştir. Bunun, "Mesih"i... yani Allah'ın Rasulü... nü kastediyorum anlamında mansub okunması da mümkündür.
"Halbuki onlar, onu öldürmediler, onu asmadılar da" âyeti de onların bu konudaki iddialarım reddetmektedir.
"Ancak kendilerine benzer gösterilmişti". Yani, yine Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/55.-âyetin tefsirinde) geçtiği üzere başkası ona benzer gösterildi.
Şöyle de denilmiştir: Onu öldürmek isteyenler, kişi olarak Hazret-i Îsa'yı tanımayanlardı. Öldürdükleri kimsenin ise, o olup olmadığı hususunda şüphe ettikleri halde öldürmüşlerdi. Nitekim, yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana şüphe içindedirler."
Bir görüşe göre, burada onların hepsi hakkında haber verildiği söylendiği gibi, bu hususta yalnızca onların avamı anlaşmazlık içerisinde idiler, de denilmiştir.
Anlaşmazlığa düşmelerinin anlamı ise, kimilerinin onun ilâh olduğunu, kimilerinin de Allah'ın oğlu olduğunu iddia etmeleridir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. Anlaşmazlıklarından kastın şu olduğu da söylenmiştir: Onların avamı, biz Îsa'yı öldürdük dediler. Onun semaya yükseltilişini görenler ise, hayır onu öldürmedik dediler.
Yine, anlagmazhklarından kastın: Hırisuyanlardan Nasturîlerin: Îsa, lâhûtu (uluhiyet sıfatı) yönüyle değil de, nâsûtu (insan ve beşeriyeti) yönüyle çarmıha gerilmiştir derken, melkâniler şöyle demişlerdir: Çarmıha germe ve öldürme, Hazret-i Îsa'nın tamamı, nâsûtu da lâhûtu da üzerinde cereyan etmiştir.
Anlaşmazlıklarından kastın, onların şöyle demeleri olduğu da söylenmiştir: Eğer bu öldürülen kişi, bizim arkadaşımız idiyse, peki Îsa nerede?. Eğer bu öldürdüğümüz Îsa ise, bizim arkadaşımız nerede? Bundan kastın şu olduğu da söylenmiştir: Yahudiler, biz onu öldürdük demişlerdi. Çünkü yahudilerin başı olan Yahuda, Hazret-i Îsa'nın öldürülmesi için gayret harcamıştı. Buna karşılık hıristiyanlardan bir kesim ise şöyle demiştir: Hayır, onu öldüren bizleriz. Yine hıris uyanlardan bir başka kesim şöyle demiştir; Bilakis, Allah, gözümüzün önünde onu semâya yükseltmiştir.
"Onların ona dair bir bilgileri yoktur" âyetinde yer alan edatı fazladan gelmiştir, ifade burada tamam olmaktadır. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Zanna uymaktan başka" Bu ise nasb mahallinde ve birincisinden olmayan (munkati) bir istisnadır. Bedel olmak üzere ref i mahallinde olması da caizdir. Yani, onların ona dair zandan başka bir bilgileri yoktur, anlamında olur. Sîbeveyh buna örnek olmak üzere şu beyiti nakletmektedir:
"Ve bir belde ki, onda hiçbir tanıdık kimse yok,
Ceylan yavrularından ve yaban ineklerinden başka."
"Onlar onu gerçekten öldürememişlerdir" âyeti hakkında İbn Abbâs ile es-Süddî şunları söylemektedir: Yani, onların öldürdükleri, kesin olarak odur diye "zannettikleri kimsedir. Buna göre buradaki "zan" kelimesi, kesinlikle, tam anlamıyla bilmek anlamındadır. Buna göre onu öldfiremediler" âyetindeki zamir ("kesin bilmek" anlamındaki;) "zan'"a aittir. Ebû Ubeyd der ki: Şayet anlam, onlar Îsa'yı kesinlikle öldüremediler şeklînde olsaydı, bunun yerine: Onu asla öldüremediler" demesi gerekirdi.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onların öldürdükleri kişi, kesin olarak kendilerine Îsa'dır, diye gösterilen kimsedir. Buna göre, kelimesinin üzerinde vakfedilmesi gerekir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar Îsa'yı öldüremediler. Bu durumda vakıf, Onu öldüremediler" kelimesi üzerinde yapılmalıdır. Gerçekten, kesin olarak kelimesi ise hazfedilmiş bir mastarın sıfatı olur. Bu hazfedilmiş mastarın takdiri ise iki türlü olabilir: Birincisine göre, onlar bunu kesin bir söz olarak ileri sürdüler veya Allah bunu kesin bir söz olarak buyurmaktadır. Diğer bir görüşe göre ise mana şöyle olur: Onlar, bunu kesin bir bilgi ile bilemediler.
en-Nehhâs der ki: Eğer anlamın: Bilakis Allah onu kendisine kesin olarak yükseltmiştir, şeklinde takdir edilecek olursa, bu bir yanlışlık olur. Çünkü; hayır, bilakis kelimesi, âmil edat olarak zayıflığı sebebiyle bu edattan sonra gelen ibareler, kendisinden önce gelen ibarelerde amel etmez. Sununla birlikte İbnü’l-Elbarî; Onlar onu (iki ürememizlerdir* âyeti üzerinde vakıf yapmayı câiz görmüş ve bunu da kasemin cevabı olan hazfedilmiş bir fiil ile (tefe ): Gerçekten, kesin olarak kelimesini nasbetme şartına bağlı olarak, kabul etmiştir. Hazfedilen fiilin takdiri de şöyle olur: Andolsunki siz, gerçekten, tasdik etmişsinizdir...
158
Bilakis, Allah onu kendi katına kaldırmıştır. Allah Azizdir, Hakimdir.
"Bilakis Allah onu kendi katına kaldırmıştır" âyeti, yeni bir söz (cümle)dir. Yani onu semaya kaldırmıştır. Yüce Allah ise mekandan münezzehtir.
Hazret-i Îsa'nın yükseltilme keyfiyetine dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/55. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Allah azizdir" yani, yahudilerden intikam almak gücüne sahiptir. O bakımdan onların üzerine Romalı Astisanus oğlu Petrus'u musallat etti ve onlardan pek çok kimseyi öldürdü.
"Hakimdir", onlar hakkında lanet ve gazap hükmünü vermiştir.
159
Kitap ehlinden olup ölümünden evvel ona îman etmeyecek kimse yoktur. Kıyâmet gününde de o aleyhlerinde bir şahid olacaktır.
Yüce Allah'ın:
"Kitap 'ehlinden olup ölümünden evvel ona îman etmeyecek kimse yoktur" âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs, el-Hasen, Mücahid ve İkrime şunları söylemektedir: Âyetin anlamı şudur: Kitap ehlinden olan herkes, mutlaka
"ölümünden evvel" Hazret-i Mesih'e îman edecektir. Buna göre,
"ona" daki zamir, Hazret-i Îsa'ya aittir.
"Ölümünden" kelimesindeki zamir ise, kitap ehline mensup kişiye aittir. Çünkü, ölüm meleğini gördüğü takdirde, ister yahudi ister hıristiyan olsun, kitap ehlinden olup Hazret-i Îsa'ya îman etmeyecek hiçbir kimse olmaz. Ancak bu merhaledeki imanın kendisine hiçbir faydası olmaz. Zira bu, artık hayattan ümit kesildiği ve ölüm haline düşüldüğü sıradaki bir îmandır. Böyle bir halde yahudi olan kimse de, hıristiyan olan bir kimse de, Hazret-i Îsa Mesih'in sadece Allah'ın bir Rasulü olduğunu ikrar ve itiraf eder.
Rivâyet olunduğuna göre Haccâc, Şehr b. Havseb'e bu âyet-i kerîme hakkında soru sorarak şöyle demiştir: Bana yahudi ve hıristiyan esirler getirilir, ben de onlardan birisinin boynunun vurulmasını emrederim. Fakat böyle bir zamanda onu gözlediğim halde onun îman ettiğini görmüyorum. Bunun üzerine Şehr b. Havşeb, Haccâc'a şu cevabı verir: O, âhirete dair durumları gözüyle gördü mü, Hazret-i Îsa'nın Allah'ın kulu ve Rasulü olduğunu itiraf eder, ona îman eder, fakat bu imanının kendisine bir faydası olmaz, Haccâc ona: Sen bu bilgiyi kimden öğrendin diye sorunca, Şehr şöyle der: Ben bunu Muhammed b. el-Hanefîye'den öğrendim. Bu sefer Haccâc ona: Sen gerçekten arı-duru, bulandırılmamış bir pınardan öğrenmiş bulunuyorsun.
Mücahid'den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kitap ehlinden olup da ölümünden önce Hazret-i Îsa'ya îman etmeyecek hiçbir kimse yoktur. Ona şöyle denildi: Peki, ya suda boğulur, yahut yanar veya yırtıcı bir hayvan onu yiyecek olursa, yine Îsa'ya îman eder mi? O, evet diye cevabını verdi.
Âyet-i kerimedeki İki zamirin de Hazret-i Îsa'ya ait olduğu söylenmiştir, O takdirde âyetin anlamı şöyle olabilir: Kıyâmet günü (alâmeti olarak) Hazret-i Îsa ineceği vakit hayatta olan herkes, mutlaka ona îman 'edecektir. Bu açıklamayı, Katade, İbn Zeyd ve diğerleri de yapmış, Taberî de bunu tercih etmiştir. Yezid b. Zuray' ise, bir adamdan, o da el-Hasen'den, yüce Allah'ın:
"Kitap ehlinden olup ölümünden evvel ona îman etmeyecek kimse yoktur" âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Yani, Îsa'nın ölümünden önce Allah'a yemin ederim ki o, elan Allah nezdinde hayattadır. Fakat, Hazret-i Îsa ineceği vakit hep birlikte ona Îman edecekler.
Buna yakın bir açıklama, ed-Dahhâk ve Saîd b. Cübeyr'den de nakledilmiştir.
"Ona îman etmeyecek kimse yoktur" âyetinin, burada sözkonusu edilmemiş olmakla birlikte, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a îman etmeyecek kimse yoktur, anlamında olduğu da söylenmiştir.
Çünkü bütün bu kıssalar, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a indirilmiştir. Bunlardan maksat, ona Îman etmektir. Hazret-i Îsa'ya îman etmek de aynı şekilde Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a imanı da ihtiva etmektedir. Zira, peygamberler arasında (îman noktasından) ayrım gözetmek câiz değildir.
"Ona Îman etmeyecek kimse yoktur" âyetinin, ölümünden önce yüce Allah'a îman etmeyecek kimse yoktur, anlamında olduğu da söylenmiştir. Fakat, ölümü görmekle birlikte imanın o kimseye faydası yoktur. Ancak ilk iki te'vil daha güçlüdür.
ez-Züfırî, Said b. el-Müseyyeb'den, o, Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Yemin olsun ki, Meryem oğlu (Îsa Mesih), adaletli bir hükümdar olarak inecektir. Yine andederim ki, Deccâl'i öldürecektir Domuzu öldürecektir, haç'ı kıracaktır. Ve o vakit secde yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah'a yapılacaktır."Daha sonra Ebû Hüreyre dedi ki: Dilerseniz:
"Kitap ehlinden olup, ölümünden evvel ona îman etmeyecek kimse yoktur." âyetini okuyun. Ebû Hüreyre: (yani) Îsa'nın ölümünden evvel dedi ve bunu üç defa tekrarladı. Buhârî, Enbiya 49; Müslim, Îman 242; Müsned, II, 290, 494.
Sîbeveyh'e göre âyet-i kerimenin takdiri ifadesi şöyledir: Şüphesiz, kitap ehlinden ne kadar kişi varsa mutlaka ona îman edecektir. Kûfelilere göre ifadenin takdiri şöyledir:
Kitap ehlinden olup ona îman etmeyecek bir kimse yoktur." Ancak, böyle bir takdir çirkin kaçmaktadır. Çünkü bu takdire göre mevsul hazf edilmektedir. Sıla ise, mevsulun bir kısmı gibidir, âdeta ismin bir bölümü hazfedilmiş gibi olmaktadır.
Yüce Allah'ın:
"Kıyâmet gününde de o aleyhlerinde bir şahid olacaktır" yani, kendisini yalanlayanların yalanladıklarına ve kendisini tasdik edenlerin de kendisini doğruladıklarına şahidlik edecektir.
160
Yahudilerin zulümleri sebebiyle, kendilerine helal kılınmış olan pek çok şeyi haram kıldık. Ayrıca, Allah yolundan çokça alıkoymalarından;
Âyetin tefsiri için bak:161
161
Kendilerine haram kılınmış olduğu halde fâiz almalarından ve insanların mallarını batıl yollarla yemelerinden ötürü. Onlardan kâfir olanlara da can yakıcı bir azap hazırlamışızdır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Zulmün Cezası:
Yüce Allah'ın:
"Yahudilerin zulümleri sebebiyle" âyeti hakkında ez-Zeccâc şöyle demektedir: Bu, daha önce geçen: "Fakat o sözlerini bozmaları", âyetinden bedeldir. Burada daha önce helal kılınmış olmakla birlikte haram kılınan şeyler ise;
"Biz, yahudilere de bütün tırnaklıları haram kıldık..." (el-En'am, 6/146) âyetinde sözü geçen şeylerdir,
Âyet-i kerimede zulümden haram kılmaktan önce sözedilişin sebebi ise, haram kılmaya sebep teşkil eden şeyi haber olarak bildirmenin maksat olarak gözetilmiş olmasıdır.
"Ayrıca Allah yolundan çokça alıkoymalarından" yani, gerek kendilerini gerekse başkalarını Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a tabi olmaktan alıkoymalarından, bunu engellemelerinden;
"kendilerine haram kılınmakla birlikte fâiz almalarından, ve insanların mallarını batıl yollarla yemelerinden ötürü."
Bütün bunlar, onların işledikleri zulmü açıklamaktadır. Aynı şekilde, bundan önce sözü edilen sözlerini bozmaları ve ondan sonra gelen âyetler da buna dair açıklamalardır, Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/93-94, âyetlerin tefsirinde) bu haram kılma sebebi hususunda ilim adamlarının üç farklı görüşe sahip olduklarını ve bu üç görüşten birisinin de bu olduğunu belirtmiş bulunuyoruz.
2- Kâfirler Şeriatla Muhatap mıdırlar?
İbnü'l-Arabî der ki: Mâlik’in mezhebine göre, kâfirlerin muhatap oldukları hususunda görüş ayrılığı yoktur.
Yüce Allah, bu âyet-i kerimede, onlara faizin ve'malları batıl yollarla yemenin yasak kılındığım açıklamaktadır Eğer bu, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Kur'ân-ı Kerîm'de indirilenlere dair verilen ve onların da bu hitabın kapsamına girdiklerini bildirin bir haber ise mesele yok demektir. Şayet yüce Allah'ın Tevratta Mûsa'ya indirdiklerine dair bir haber olup onların bunu değiştirdikleri, tahrif ettikleri, isyan ettikleri ve muhalefet ettiklerini bildirmekte ise; onlar, dinlerinin emirlerine rağmen kendi mallarını bu şekilde ifsad etmiş bulunuyorlarken, bizim kendileriyle muamelelerde bulunmamız câiz midir, değil midir?
Bazıları, onlarla muamelelere girişmenin câiz olmadığını zannetmişlerdir. Bu da onların mallarındaki bu fesat ve bu bozukluktan dolayıdır. Sahih olan ise, fâiz almalarına Allah'ın kendilerine haram kıldığı şeylere girişmelerine rağmen, onlarla muamelelerde bulunmanın câiz olduğudur.
Çünkü, gerek Kur'ân da gerekse Sünnet'te bunun câiz oluşuna dair kati deliller vardır.
Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kitap ehlinin yiyeceği size helal olduğu gibi..." (el-Mâide, 5/5) Bu açık bir nassdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'de yahudilerle çeşitli muamelelerde bulunmuştur. Vefatı sırasında ise, aile halkı için ödünç aldığı bir miktar arpa karşılığında zırhı, yahudi bir kimsenin yanında rehin bulunuyordu. Şüphe ve anlaşmazlık hastalığını kesinlikle ortadan kaldıran delil de harp ehli ticaretin câiz oluşunda ümmetin ittifak etmiş olmasıdır.
Ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) harp ehlinin topraklarına ticaret kastı ile yolculuk yapmıştır. İşte onun böyle bir yolculuk yapmış olması, harp ehlinin bulunduğu yerlere yolculuk yapmanın ve onlarla birlikte ticarette bulunmanın câiz oluşuna dair kafi bir delildir.
Denilse ki: Bu, Peygamberlikten önce olmuştur. Deriz ki: O, Peygamberliğinden Önce de haram bir şey işlemekle kendisini kirletmemiştir. Bu da tevatüren sabit olmuş bir şeydir. Peygamber olarak gönderildikten sonra da bundan dolayı mazeret belirtmemiştir. Peygamberliğinden sonra da bunu yasaklamamıştır. O hayatta iken, ashâb-ı kiramdan herhangi bir kimse, bu ilişkiyi kesmediği gibi, vefatından sonra da müslü mani ardan herhangi bir kimse de böyle bir ilişkiye son vermiş değildir.
Ashâb-ı kiram, esirleri esirlikten kurtarmak için -ki bu, vacip (farz) dır- yolculuk yaptıkları gibi, Hazret-i Osman ve diğerlerinin gönderildiği gibi, sulh için de harp ehlinin yanına yolculuk yaparlardı. Böyle bir yolculuk kimi zaman vacib olabilir, kimi zaman mendup olabilir. Yalnızca ticaret kastıyla harp ehlinin bulundukları yerlere yolculuk yapmak ise, mubahtır.
162
Fakat, aralarından İlimde derinleşenlerle mü’minler, sana indirilene de senden önce indirilene de îman ederler. Namazı dosdoğru kılanlar, zekâtı verenler, Allah'a ve âhiret gününe inananlar... İşte onlara Biz, çok büyük bir mükâfat vereceğiz.
Yüce Allah'ın:
"Fakat aralarında İlimde derinleşenler" âyeti ile kitap ehlinin îman edenlerini istisna etmektedir. Çünkü yahudîler, inkâr etmişler ve: Sözü geçen bu şeyler tâ baştan beri esas itibari ile haram idiler. Sen ise bunları, bizim zulmümüz sebebiyle daha önce haram kılınmamış oldukları halde haram kılmaktasın, dediler.
Bunun üzerine yüce Allah'ın:
"Fakat aralarından ilimde derinleşenler..." âyeti nâzil oldu
İlimde derinleşen (er-Râsıh) ise, kitap ilminde, o kitapta sabit olanlara dair bilgiler hususunda ileri dereceye ulaşmış olandır. Râsih olmak, sabit olmak, sağlamlaşmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/7. ayet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Burada kastedilenler ise Abdullah b. Selam, Ka'b. b. el-Ahbâr ve benzerleridir.
"Mü’minler" yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashâbı olan muhacir ve ensardan îman edenler.
"Namazı dosdoğru kılanlar" âyetinde geçen; kelimesini, el-Hasen, Mâlik b. Dinar ve bir topluluk, bundan önceki kelime olan ve merfu olan "mü’minler" kelimesine atfetmek suretiyle; diye okumuşlardır. Abdullah (b. Mes'ûd)’un kıraatinde de böyledir. Ubey (b. Ka'b)’ın kıraatinde ve mushafinda ise, sair ımıshaflarda olduğu gibi; şeklindedir.
Bunun mansub oluşu hususunda farklı altı görüş vardır. Bunların en sahih olanı ise, Sîbeveyh'in görüşü olan medh olmak üzere mansub okunmuş olmasıdır. Yani, özellikle de namazı dosdoğru kılanları kastediyorum, demektir. Sîbeveyh der ki: İşte bu, ta'zim olmak üzere kelimenin mansub olmasıdır. İşte Namazı dosdoğru kılanlar" âyeti bu kabildendir. Daha sonra da Sîbevyeh şu beyitleri örnek göstermektedir:
"Her bir kavim efendilerinin emrine itaat etti
Nuraeyrliler müstesna. Onlar en azgınlarının emrine itaat ettiler."
özellikle kimseyi yola bırakmayan o yolcuları kastediyorum
Ver Biz bu yarda kime bırakıp gideceğiz, diyen kimseler."
Birinci mısradaki: "Efendilerinin emri" ifadesi "doğru yolu göstericilerinin emri" diye de rivâyet edilmiştir.
Sîbeveyh şu beyitleri de nakletmektedir:
"Uzak durmasın benim o kavmim ki, onlar
Düşmanlarına zehir, (konuklarına kestikleri) develer için bir afettirler
Her bir çarpışmaya kahramanca katılanları (kastediyorum)
Ve onlar etekleri tertemiz olanlardır (iffetli kimselerdir).
en-Nehhâs der ki: "Namazı dosdoğru kılanların açıklanmasına dair yapılan en sahih açıklama budur. el-Kisâî der ki: Bu kelime 'e atfedilmiştir. Yine en-Nehhâs der ki; el-Ahfeş dedi ki: Bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü o takdirde âyetin anlamı şöyle olur: Ve onlar dosdoğru namaz kılanlara îman ederler (inanırlar),
Muhammed b. Cerir de kendisine şöyle denildiğini nakletmektedir: Burada sözü geçen namaz kılanlar meleklerdir. Çünkü melekler devamlı olarak namaz kılarlar, teşbih getirirler, istiğfar ederler. İbn Cerir bu görüşü tercih etmiş, ayrıca bu âyetin medh olmak üzere mansub olduğunun uzak bir ihtimal olduğunu da nakletmektedir. Çünkü medh etmek, haberin tamamlanmasından sonra ancak gelir. İlimde derinleşenlere dair haber ise, yüce Allah'ın:
"İşte onlara Biz çok büyük bir mükâfat vereceğiz" âyetinde zikredilmektedir. O halde "dosdoğru namaz kılanlar" âyetinin medh olmak üzere nasb edilmesi sözkonusu değildir.
en-Nehhâs der ki: Yüce Allah'ın:
"Verenler" anlamına gelen âyeti hakkında SibeveylVin görüşü, mübteda olmak üzere merfu' olduğudur. Başkası ise şöyle demektedir: Bu, mahzuf bir mübteda takdirine göre merfu'dur. Yani, onlar zekâtı veren kimselerdir.
Şöyle de denilmiştir: "Dosdoğru kılanlar" kelimesi, daha önce geçen: "Senden önce" anlamındaki; kelimesindeki "kef" harfine atf edilmiştir. Yani, senden önce indirilene ve namazı dosdoğru kılanlardan önce indirilene... demektir, Bu kelimenin "sana" anlamına gelen; kelimesindeki "kefe atfedilmiş olduğu söylendiği gibi, "aralarından" anlamına gelen; kelimesindeki "he" ve "mim" zamirine atf olduğu da söylenmiştir. Yani: "Aralarından... ve namazı dosdoğru kılanların arasından..." anlamında olur. Ancak, bu üç açıklama şekli uygun değildir. Çünkü bunlarda zahir bir ismin, mecrur ve hazfedilmiş bir kelimeye atfı sözkonusudur.
Bu konuda altıncı cevap ise, Hazret-i Âişe'den nakledilen şu rivâyettir: Hazret-i Âişe'ye bu âyeti kerîme ile yüce Allah'ın:
"Muhakkak bunlar iki sihirbazdır" (Tâ-Hâ, 20/63) âyeti ile Mâide Sûresi'nde yer alan:
"Sabitler" (el-Mâide, 5/69) âyeti hakkında kendisine soru sorulunca, sorana şu cevabı vermiştir: Kardeşimin oğlu, yazıcılar hata etmişlerdir. Eban b. Osman da der ki: Bir başkası kâtibe ne yazacağım okur, o da kendisine okunanı yazardı. Şu: "Fakat, aralarında ilimde derinleşmiş olanlarla mü’minler" ibaresini yazdıktan sonra yazıcı, okuyana: Ne yazayım diye sorunca, ona: Şunu yaz denildi: Namazı dosdoğru kılanlar." İşte, burada bu kelimenin böyle ("nun" harfinden önce "vav" harfi ile yazılması gerektiği halde, "ye" harfi ile yazılması) bundan dolayı olmuştur
el-Kuşeyrî der ki: Bu, yanlış bir açıklama ve batıl bir yoldur. Zira, Allah'ın Kitab'ını derleyip toplayanlar, dilde uyulacak önderler idiler. Kur'ân-ı Kerîm’de nâzil olmadık bir şeyi onların sokacaklarını düşünmek mümkün değildir. Bu konudaki görüşler arasında en sahih olanı Sîbeveyh'in görüşüdür Aynı zamanda bu, el-Halil'in de görüşüdür. el-Kisaînin görüşü ise, el-Kaffâl ve Taberî'nin tercih ettiği görüştür
Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
163
Nûh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, muhakkak Biz sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakuba, Esbat'a, Îsa'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Davud'a da Zebur'u verdik.
Yüce Allah'ın şu:
"Nûh'a ve ondan sonraki Peygamberlere vahyettiğimiz gibi, muhakkak Biz sana da vahyettik" âyeti daha önce geçen Allah'ım
"Kitap ehli senin kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler." âyet-i ile alakalıdır. Yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in durumu, kendisinden önce geçen peygamberlerin durumu gibi olduğunu bildirmektedir.
İbn İshak'ın naklettiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme, aralarında Sukeyn ile Adiy b. Zeyd'in de bulunduğu yahudilerden bir topluluk hakkında nâzil olmuştur. Bunlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: Allah, Mûsa'dan sonra herhangi bir kimseye bir şey vahyetmîş değildir, dediler. Yüce Allah da onları bu âyeti ile yalanladı.
Vahiy, bir şeyi gizlilik içerisinde bildirmek demektir. Bu kelime hem Ona söz vahyetti, şeklinde kullanılır, hem de (.....) şeklinde kullanılır.
"Nûh'a" âyetinde, Hazret-i Nûh'un öncelikle zikredilmesi, kendisi vasıtasıyla şeriatların tebliğ buyrulduğu ilk peygamber oluşundan dolayıdır. Bundan başka açıklamalar da yapılmıştır.
ez-Zübeyr b. Bekkâr şunu nakletmektedir: Bana, Ebû'l-Hasen Ali b. el-Muğire, Hişam b. Muhammed b. es-Şâib'den, o da babasından naklederek dedi ki: Şanı yüce ve mübarek olan Allah'ın, yeryüzüne gönderdiği ilk peygamber İdris'tir. Onun ismi Ahnûl’dur. Daha sonra yüce Allah, Nûh b. Lemek b. Müteveşlah b. Ahnul'u peygamber olarak gönderinceye kadar peygamber göndermekte kesinti oldu. Hazret-i Nûh'un oğlu Sâm da bir peygamberdi.
Daha sonra yüce Allah, Hazret-i İbrahim'i peygamber olarak gönderinceye kadar peygamber gönderilmedi. Ve Allah, Hazret-i İbrahim'i halil edindi. Hazret-i İbrahim'in nesebi ise ibrahim b. Târeh şeklindedir. Târeh'in diğer bir ismi da Âzer'dir. Bundan sonra ise Hazret-i ibrahim'in oğlu Hazret-i İsmail peygamber olarak gönderildi, o Mekke'de vefat etti. Sonra Hazret-i İbrahim'in oğlu Hazret-i İshak peygamber oldu, o da Şam'da vefat etti. Sonra da Hazret-i Lût peygamber oldu. Hazret-i İbrahim de onun amcasıdır.
Daha sonra Hazret-i Yakûb peygamber oldu ki, o da Hazret-i İshak'ın oğlu ve İsrail diye bilinen peygamberdir. Bundan sonra Hazret-i Yakub'un oğlu Yûsuf, sonra da Yevbeb oğlu Şuayb peygamber oldu. Ondan sonra Abdullah'ın oğlu Hûd, daha sonra Esif in oğlu Salih peygamber oldu. Sonra, İmrân'ın oğulları olan Hazret-i Mûsa ile Hazret-i Harun'a peygamberlik verildi. Daha sonra Eyyub, sonra el-Hadır -ki, bu aynı zamanda Hadrün diye bilinir-, peygamber oldu. Sonra İşâ oğlu Davud'a peygamberlik verildi. Sonra da Hazret-i Davud'un oğlu Süleyman'a, ondan sonra Metta oğlu Yûnus'a peygamberlik verildi. Sonra İlyas peygamber oldu. Daha sonra Zülkifl'e peygamberlik verildi. Onun asıl ismi ise, Uveydinâ olup, Hazret-i Yakub'un oğlu Yahuza kolundandır
(Hişam b. Muhammed'in babası Muhammed b. es-Saib) devamla dedî ki; İmrân oğlu Mûsa ile Hazret-i Îsa'nın annesi İmrân kızı Meryem arasında bin yediyüz yıl vardır. Her ikisi aynı koldan değildir. Bundan sonra ise Abdullah b. el -Muttalib'in oğlu Muhammed gönderildi.
ez-Zübeyr der ki: İdrîs, Nûh, Lût, Hûd ve Salih müstesna Kur'ân-ı Kerîm’de ismi geçen bütün peygamberler Hazret-i İbrahim'in soyundan gelmişlerdir. Araplardan sadece beş peygamber vardır. Bunlar, Hûd, Salih, İsmail, Şuayb ve Muhammed’dir. Hepsine salât ve selam olsun. Bunlara Arap adının verilmesi ise, onlardan başka Arapça konuşan peygamber gönderilmediğinden dolayıdır.
Yüce Allah'ın:
"Ve ondan sonraki peygamberler" âyeti bütün peygamberleri kapsamına alır. Daha sonra yüce Allah:
"İbrahim'e... vahyettik" diye buyurmakta ve onların şereflerine işaret etmek için özel olarak bir takım peygamberleri zikretmektedir. Yüce Allah'ın:
"Meleklerine, Peygamberlerine, Cebraîle ve Mikaile..." (el-Bakara, 2/97) âyetinde olduğu gibi.
Daha sonra yüce Allah:
"Îsa'ya, Eyyûb'a..." diye buyurmaktadır. Burada Hazret-i Îsa kendisinden önce peygamber olarak gönderilmiş bir takım peygamberlerden önce zikredilmiştir. Çünkü "vav (ye)" atıf edatı tertibi (sıralamayı.) gerektirmemektedir. Ayrıca yahudilerin kanaatini reddetmek üzere Hazret-i Îsa'ya bir Özellik de atfedilmiş olunmaktadır.
Bu âyet-i kerîmede, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yüce kadir ve şerefine dikkat çekilmektedir. Çünkü, yüce Allah, onu diğer peygamberlerinden önce sözkonusu etmektedir. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Hatırlaki, Biz peygamberlerden söz almıştık. Senden, Nûh'tan..." (el-Ahzab, 33/7)
Nûh kelimesi (üzüntü, keder gibi anlamlara gelen) "en-Nevh"den türetilmiştir. Buna dair yeterli açıklamalar Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/33- âyet-i kerimede.) geçmiş bulunmaktadır. Arapça olmayan (A'cemi) bir isim olmakla birlikte munsarıftır Çünkü üç harfli bir isimdir. O bakımdan munsarıf olmuştur. İbrahim, İsmail ve İshak kelimeleri ise Arapça değildir (A'cemidir). Aynı zamanda bunlar marife (özel isim) dirler. Bundan dolayı bu isimler munsarıf değlidir. Yakub, Îsa ve Mûsa da böyledir.
Şu kadar var ki, Îsa ve Mûsa'nın sonlarında yer alan elif (-i maksurenin) her ikisinde de tenis için olması da mümkündür. O bakımdan ister marife, ister nekire olsunlar hiç bir şekilde munsarıf olmazlar. Yûnus ve Yûsuf isimlerine gelince, el-Hasen'den onun "nûn" harfini esreli olarak "Yûnis" şeklinde okuduğu, aynı şekilde "Yûsif' diye okuduğu rivâyet edilmiştir. Böylelikle o, Yûnis kelimesini ünsiyet peyda etmekten, Yûsif ismini de esef etmekten gelmiş gibi kabul etmektedir Buna göre ise bu iki ismin munsarıf olması ve hemzelî okunmaları gerekmektedir. Her iki ismin çoğullarının da; Yûnuslar, Yusuf'lar şeklinde gelmesi gerekmektedir. Hemzesiz okuyanlar isef bunların çoğullarını şeklinde getirir.
Ebû Zeyd ise bu isimlerin, Yûnis ve Yûsef şeklinde kullanıldıklarını nakletmektedir, el-Mehdevî der ki: Sanki, Yûnis kelimesi asıl İtibari ile malum bir fiil, Yûnes kelimesi ise meçhul bir fiil gibidir. Ve bu fiiller o yüce zata isim olmuştur.
"Davud'a da Zebur'u verdik" âyetinde geçen
"Zebur", Hazret-i Davud'un kitabının adıdır. Bu kitap yüz elli sûreden ibaret olup, bunlarda herhangi bir hüküm, helal ve harama dair bir âyet yoktu. Bu kitap bir takım hikmetli sözler ve öğütleri kapsamaktaydı.
Zebr, yazmak demektir. Zebur ise yazılı şey anlamındadır. Tıpkı Resul, Rekûb ve Halûb (sırasıyla, elçi olarak gönderilen peygamber, binek ve sağmal hayvan) kiplerinde olduğu gibi, Hamza bu kelimeyi "Zubur" şeklinde "ze" harfini ötreli ve Zebr kelimesinin çoğulu olarak okumuştur. Fulus kelimesinin Fels'in çoğulu oluşu gibi. Zebr ise Mezbur (yazılı şey) anlamındadır Nitekim bu dirhem emir'in darbıdır denilirken, yani emir tarafından darbedilmiştir, kastedilir. Kelime asıl itibari ile tevsik (sağlamlaştırmak, belgelemek) anlamındadır. Mezbur kuyu ise, taşlarla kapatılmış kuyu demektir. Kitaba Zebur deniliş sebebi ise, onun vasıtası ile belgelemenin güçlü ve kuvvetli oluşundan dolayıdır,
Hazret-i Dâvud güzel sesli birisi idi. O bakımdan, Zebur'u okumaya başladı mı, insanlar, cinler, kuşlar, vahşi hayvanlar, sesinin güzelliği dolayısıyla etrafında toplanırdı. Alçak gönüllü birisi idi. Kendi el emeğinden yerdi.
Ebû Bekr b. Ebi Şeybe şunu rivâyet etmektedir: Bize Ebû Usame, Hişam b. Urve'den anlattı. Hişam, babasından naklederek dedi ki: Dâvud (aleyhisselâm) elinde hurma yapraklarından zembil yaparken diğer yandan insanlara hutbe irad ederdi. Bunu bitirdi mi, yanında bulunanlardan birisine verir, o da bunu satardı. Ayrıca o, zırh da yapardı.
Buna dair açıklamalar ileride (el-Enbiyâ, 21/80. ayette) gelecektir Hadîs-i şerîfte de: "Gözde mavilik berekettir, uğurdur" diye buyurulmuştur. (el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, I, 439) Hazret-i Dâvud'un gözleri mavi idi.
164
Kıssalarını sana daha önce anlattığımız peygamberlere de, kıssalarını sana (henüz) anlatmadığımız peygamberlere de (Vahyettik). Ve Allah, Mûsa ile de özel olarak konuştu.
Yüce Allah'ın:
"Kıssalarını sana daha önce anlattığımız peygamberlere de" âyetinden kasıt, Mekke'de iken sana anlattığımız peygamberlerdir. Peygamberlere de" âyeti, mahzuf bir fiil ile nasb edilmiştir. Yani... kıssalarını sana daha önce anlattığımız peygamberleri de peygamber olarak gönderdik, demektir Çünkü: "Nûh'a... vahyettiğimiz gibi" âyeti, Nûh'u peygamber olarak gönderdik anlamındadır.
Bunun:
"Kıssalarını sana daha önce anlattığımız" inlinin delalet ettiği mahzuf bir fiil ile nasbedildiği de söylenmiştir. Yani: Biz, kıssalarını sana daha önce anlattığımız peygamberlerin kıssalarını sana anlatmış bulunuyoruz. Sîbeveyh'in naklettiği şu beyit de bu türdendir:
"Artık silah taşıyamaz oldum ve artık
Ürküp kaçtığı takdirde devenin başını zaptedemez oldum;
Yalnızken kurdun yanından geçecek olursam korkarım ondan
Rüzgârdan da yağmurdan da korkar oldum."
Burada ifadenin takdiri, sonradan gelen korkmak fiilinin delâleti ile "kurt'tan da korkarım" şeklindedir. Ubey b. Ka'b'ın kıraatinde mansub olarak değil de şeklinde merfu'dur. Bu da: "Onlardan da... peygamberler vardır" takdirindedir.
Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: Şanı yüce 'Allah Kitab-ı Kerîminde peygamberlerinden kimisinin isimlerini nakledip diğerlerinin de ismini zikretmediğinden, ismi anılanın da anılmayanlara bir üstünlüğü olduğundan dolayı, yahudiler şöyle dediler: Muhammed sair peygamberleri zikrettiği halde Mûsa'dan söz etmemektedir. Bunun üzerine: "Ve Allah, Mûsa ile de özel olarak konuştu" âyetini indirdi.
Burada yer alan; Konuşmak" te'kid anlamında bir mastardır. O, bir ağaçta kendi nefsi için özel bir söz halketti ve Mûsa bunu işitti diyen kimselerin (Mutezile'nin) görüşlerinin batıl olduğuna delalet etmektedir Aksine burada sözü geçen konuşma, kişinin kendisi ile mütekellim (söz söyliyen, konuşan) olduğu gerçek kelâmdır.
en-Nehhâs der ki: Nahivciler, eğer fiili (aynı kökten gelen) bir mastar ile te'kid edecek olursan bunun mecaz olmayacağını icma ile kabul etmişlerdir-Şairin:
"Havuz doldu ve: Artık bana bu kadarı yeter, dedi."
İfadesinde; şeklinde te'kidî mastarı takdirin sözkonusu olamıyacağım da icma ile kabul etmişlerdir. Buna göre burada da; diye buyurduğundan dolayı, artık bunun aklen kavranılan gerçek anlamıyla söz söylemek olması icabetmektedir.
Vehb b. Münebbih der ki: Mûsa (aleyhisselâm) dedi ki: "Rabbim, ne diye beni Kelîm edindin?" Mûsa bununla, Allah'ın kendisi sebebiyle kendisini mutlu kıldığı işi daha da çok yapmak maksadıyla öğrenmek istemişti. Yüce Allah ona şöyle buyurdu: Hatırlıyor musun, bir seferinde koyunlarından bir oğlak kaçmıştı. Gündüzün çoğu vaktini arkasından gitmekle geçirdin, o oğlak seni çokça yordu. Sonra onu yakaladın, öptün ve bağrına basarak ona, beni de yordun kendini de yordun dedin ve ona kızmadın. İşte bundan dolayı ben de seni Kelîm edindim. Doğrusunu bilen Allahtır.
165
Müjdeleyici ve korkutucu peygamberler olarak (gönderdik) ki, insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah Azîzdir, Hakimdir.
Yüce Allah'ın:
"Müjdeleyici ve korkutucu peygamberler olarak" âyeti: "Kıssalarım sana daha önce anlattığımız peygamberlere de âyetinden bedel olarak nasb edilmiştir. Mahzuf bir fiil takdiri dolayısıyla nasbetmek de mümkündür. Hal olarak nasbedilmesî de mümkündür. Yani Biz, Nûh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi... peygamberler olarak... vahyettik takdirindedir.
"Ki, insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın" ve Sen bize bir peygamber göndermedin, üzerimize bir kitap indirmedin, diyemesinler.
Kur'ân-ı Kerîm’de başka yerlerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Biz bir peygamber göndermedikçe de azap ediciler değiliz" (el-İsra, 17/15);
"Şayet Biz, onları bundan Önce bir azâb ile helâk etmiş olsaydık, elbette: Rabbimiz Bize bir peygamber gönderseydin de zillete te alçaklığa düşmeden önce ayetlerine uysaydık" diyeceklerdi." (Tâ-Hâ, 20/134)
İşte bütün bunlarda akli bakımdan herhangi bir şeyin (şer'i hükmün) vacib olmıyacağma dair apaçık bir delil vardır. Kâ'b el-Ahbar'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir; Peygamberler iki milyon ikiyüzbindir. Mukâtil ise der ki: Peygamberler bir milyon dörtyüz yirmidörtbindir Enes b. Mâlik ise Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Ben, dörtbini İsrail oğullarından olan sekizbin peygamberden sonra gönderildim."Bunu, Ebû'l-Leys es-Semarkandî Tefsirinde zikretmektedir. Ebû'l-Leys es-Semerkaradî, Bahru'l-Ulüm, I, 405. Kaynakları için ilgili nota bakılabilir.
Daha sonra senedini kaydederek, Şu'be'den, o, Ebû İshak'dan, o, el-Haris el-AVer'den, o, Ebuzer el-Ğıfarî'den şöyle dediğini nakleder: Ey Allah'ın Rasûlü dedim. Kaç Nebi ve kaç Rasûl gelmiştir? Şöyle buyurdu: "Peygamberler (Enbiya) yüzyirmidört bindir. Rasuller ise, üçyüz onüç tanedir." el-Hakim, el-Müstedrek, II, 597. Ayrıca; Müsned, V, 178-179'da rasûllerin sayısı üçyüz on Küsur olarak verilmekte, nebilerin sayısından söz edilmemektedir. 265-266'da ile Peygamberlerin (nebilerin) yüzyirmi dört bin, bunlar arasında rasüllerin ise üçyüz onbeş oldukları belirtilmektedir.
Derim ki: Bu hususta gelen en sahih rivâyet budur. Bunu, el-Âcurri ile, Ebû Hatim el-Bustî; Sahih Müsned'inde nakletmiştir.
166
Fakat Allah sana İndirdiği ile şahidlik eder ki O, bunu kendi ilmiyle İndirmiştir. Melekler de şahadet ederler. Şahid olarak Allah yeter.
Yüce Allah'ın:
"Fakat Allah... şahidlik eder ki" âyetinde
"Allah" lâfzı, müpteda olarak merfu'dur. Bununla birlikte; Fakat daki "nün" harfi şeddeli okunarak, lafzatullah da mansub okunabilir. İfadede âyetlerin delalet ettiği bazı sözler hazfedilmiştir. Sanki kâfirler: Ey Muhammed, biz senin söylediklerinin doğruluğuna şahidlik etmiyoruz. Senin lehine kim şahidlik eder denilmiş de, bunun üzerine:
"Fakat Allah... şahidlik eder ki" âyeti nâzil olmuş gibidir.
"O, bunu kendi ilmiyle indirmiş" âyetinin anlamı şudur: O, senin bu kitabın üzerine İndirilmesine lâyık ve ehil olduğunu bilir. Ayet-i kerîme, Yüce Allah'ın ilmi ile âlim olduğunun da delilidir.
"Meleklerde şahadet ederler" âyetinde Meleklerin şahidliğini, kendilerinin şahidlik etmeyişlerine karşılık olsun diye zikretmektedir. Esasen
"şahid olarak Allah yeter," Allah şahid olarak yeterlidir.
Allah" lâfzının başındaki "be" harfi ise fazladan gelmiştir.
167
Kâfir olup Allah'ın yolundan alıkoyanlar, şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapmışlardır.
Yüce Allah'ın:
"Kâfir olup..." âyeti ile kast edilenler yahudilerdir. Yani yahudiler zulme sapmışlar,
"Allah'ın yolundan alıkoyanlar" olmuşlardır. Allah'ın yolundan alıkoymaktan kasıt ise: Biz, Muhammed'in niteliklerini kitabımızda görmüyoruz. Peygamberlik Harun ve Davud'un soyundan gelenlere verilir. Ve Tevrat'ta da Mûsa'nın şeriati asla nesh olunmaz diye yazılıdır, demek suretiyle Allah'ın son Peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a uymayı engelleyenlerdir. İşte bunlar,
"şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapmışlardır." Çünkü bunlar, hem küfre sapmışlardır, hem de insanları da İslama girmekten alıkoymuşlardır.
168
Kâfir olup zulmedenleri Allah asla mağfiret edecek değildir. Onları hiçbir yola erdirecek de değildir;
Âyetin tefsiri için bak:169
169
Cehennemin yolundan başkasına. Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar. Bu ise Allah'a pek kolaydır.
Yüce Allah:
"Kâfir olup zulmedenleri" âyeti ile yahudileri kastetmektedir. Yani, Resûl Muhammed'in niteliklerini gizlemek suretiyle, küfre saplanmakla beraber, insanlara da Muhammed'in niteliklerini gizlemeleri için zulmetmişlerdir.
"Allah asla mağfiret edecek değildir. Allah bunları asla bağışlamaz."
Bu, küfrü üzere ve tevbe etmeksizin ölen kimseler hakkındadır.
170
Ey insanlar, hiç şüphesiz Peygamber size Rabbinizden hakkı getirmiştir. Artık îman edin, kendi hayrınıza (iyi işler yapın). Eğer kâfir olursanız, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah herşeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
Yüce Allah:
"Ey insanlar" diye herkese hitab etmektedir.
"Peygamber" âyeti ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastediyor
"size Rabbinizden hakkı" Kur'ân-ı Kerîm'i
"getirmiştir." Hak dini getirmiştir, Allah'tan başka ilâh yoktur şahadetini getirmiştir, anlamına geldiği de söylenmiştir. Hak kelimesinin başındaki "be harfi, fiilin geçişi içindir. Yani, O size, beraberinde hak bulunduğu halde gelmiştir. Buna göre bu, hal mevkiindedir.
"Artık Îman edin, kendi hayrınıza (iyi işler yapın)" âyetinde hazf edilmiş ifadeler vardır. Yani, kendiniz için hayırlı olan şeyleri yapın, demektir. Sîbeveyh'in görüşü budur. el-Ferrâ'rnın görüşüne göre bu, hazfedilmiş bir mastarın sıfatıdır. Yani, sizin için hayırlı olacak bir îman ile îman edin. Ebû Ubeyde'nin görüşüne göre ise, sizin için hayırlı olacak işler yapın, anlamındadır.
171
Ey kitab ehli, dininizde aşırı gitmeyin. Allah'a karşı hak olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu Îsa Mesih yalnız Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur. Artık Allah'a ve peygamberlerine îman edin de: "(Allah) üçtür" demeyin. Kendi faydanız için (bundan) vazgeçin. Allah ancak bir tek ilâhtır. Çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.
Yüce Allah;
"Ey Kitab ehli, dininizde aşırı gitmeyin" âyeti ile haddi aşıp aşırı gitmeyi yasaklamaktadır. Aşırı gitmek: Haddi aşmak demektir. Fiyatların yükselmesi anlamını ifade eden da buradan gelmektedir. Kişinin herhangi bir işte aşmya gitmesi hakkında da aynı kökten gelen fiiller kullanılır. Kız çocuğu, hızlıca gelişip akranlarını geride bırakacak olursa; denilir.
Müfessirlerin naklettiklerine göre burada bununla kastedilen ise, yahudilerin Hazret-i Îsa hakkında Hazret-i Meryem'e iftira edecek noktaya kadar işi aşırıya götürmeleridir. Hıristiyanların da onun hakkında onu Rabb edinceye kadar aşırıya gitmeleridir. Buna göre aşırıya gitmek de taksir (eksiltmek) de bir günahtır ve küfürdür, İşte bundan dolayı Meterrif b. Abdullah şöyle demiştir: İyilik, iki kötülüğün arasındadır.
Şair de şöyle demiştir:
"Sen, üzerindeki hakkı eksiksiz öde.
Fakat hakkının tamamını alma.
Ve affet bağışla.
Çünkü kerim olan hiçbir zaman hakkını sonuna kadar almaz.
Hiçbir işte de aşırıya kaçma ve orta yollu ol.
Çünkü işlerin (aşırı) her iki ucu da yerilmiştir."
Bir başkası da şöyle demektedir:
"Sen işlerin orta yollularına bak. Çünkü bunlardır
Kurtuluş olanlar ve öyle olur olmaz önüne her gelen işe atılma."
Buhârî'de de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)"in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Hıristiyanların Îsa hakkında haddi aştıkları gibi, siz de benim hakkımda haddi aşarak olmadık niteliklerle beni nitelemeyin. Bunun yerine: "Allah’ın kulu ve Rasûlü" deyin," Buhârî, Enbiya 48. Hudut 31; Dârimî, Rikaak 68; Müsned, I, 23, 24, 47, 55.
"Allah'a karşı hak olandan başkasını söylemeyin" âyeti, Allah'ın bir ortağı veya oğlu vardır demeyin demektir. Daha sonra yüce Allah, Hazret-i Îsa'nın durumunu ve niteliklerini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:
"Meryem oğlu Îsa Mesih, yalnız Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir..." Bu âyete dair açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız:
1- Doğan İlah olamaz
Yüce Allah'ın:
"Mesih, yalnız" âyetindeki
"Mesih" kelimesi mübtedâ olarak merfu'dur.
"Îsa" kelimesi ondan bedeldir.
"Meryem oğlu" tabiri de aynı şekilde bedeldir. Mübtedâ olmak üzere haber olması da mümkündür. O takdirde âyetin anlamı şöyle olur: Mesih ancak Meryem'in oğludur,
"Meryem oğlu Îsa" âyeti de şunu göstermektedir: Annesine nisbet edilen bir kimse nasıl ilâh olabilir? Çünkü ilahın muhdes (sonradan yaratılmış) değil, kadim olması gerekir,
"Resûlüllah; Allah'ın peygamberi" âyeti de haberden sonra gelmiş bir diğer haber olur
2- Sudan'da İsmi Anılan Tek Kadın: Hazret-i Meryem
Yüce Allah, Kitab-ı Kerîm'inde ismini belirterek zikrettiği tek kadın İmrân kızı Meryem'dir. Yüce Allah, birtakım ilim adamlarının zikrettiği bir hikmet gereği, onun ismini otuza yakın yerde zikretmiştir. Gerçek şu ki, hükümdarlar ve şerefli kimseler herkesin önünde hür kadınlarının ismini zikretmezler, onun İsimlerinı ayağa düşürmezler. Bunun yerine, kinaye yoluyla hanımlarından eşim, ailem, zevcem ve buna benzer ifadelerle söz ederler. Cariyelerini zikredecekleri vakit ise, kinaye yoluyla onları zikretmeyip isimlerini açık açık zikretmekten geri kalmazlar. Hıristiyanlar, Hazret-i Meryem hakkında ve onun oğlu hakkında ileri geri söylediklerinden dolayı yüce Allah, Hazret-i Meryem'in ismini açık açık zikretmiştir. Hazret-i Meryem'i sıfatı olan Allah'ın kadın kulu olarak zikretmeksîzîn, Arapların cariyelerinden söz etmekteki adetlerine uygun olarak onu zikretmiştir.
3- Hazret-i Îsa'nın Babasız Olduğuna İnanmak:
Îsa (aleyhisselâm)’ın babasız olduğuna inanmak vaciptir. Onun ismi defalarca annesine nisbet edilerek tekrar tekrar anılması suretiyle kalpler onun babası olduğunu reddetmek şeklindeki inanca sahip olmak gerektiği şuuruna erer. Ayrıca, Allah'ın lanetlediği yahudilerin iddialarından da tertemiz valideyi tenzih etmek gerektiği şuuruna da sahip olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Yüce Allah'ın:
"Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir" âyetine gelince; o, yüce Allah'ın "ol" kelimesiyle yaratılmıştır. Bu emir ile babasız olarak bir beşer halinde yaratılmıştır. Araplar bir şeye kendisinden sadır olduğu şeyin ismini verirler.
"Kelimesi" âyetinin yüce Allah'ın Meryem'e müjdesi, Cebrâîl (aleyhisselâm) vasıtasıyla ona gönderdiği mesajıdır, diye de açıklanmıştır. Cebrâîl aracılığıyla gönderdiği mesaj ise, yüce Allah'ın:
"Hani melekler muhakkak Allah kendinden bir kelime ile seni müjdeliyor,.. demişlerdi" (Al-i İmrân, 3/45) âyetinde dile getirilmektedir, Buradaki "kelime"nin, ayet (alâmet) anlamında olduğu da söylenmiştir.
Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ve o (Meryem), Rabbînin kelimelerini tasdik etmişti" (et-Tahrim, 66/12);
"Allah’ın kelimeleri tükenmez." (Lukman, 31/27) diye buyurulmaktadır. Hazret-i Îsa'nın dört ismi vardı. Bunlar Mesih, Îsa, Kelime ve Ruh'dur. Kur'ân-ı Kerîm’de yer almıyan, bunun dışında başka isimlerinin olduğu da söylenmiştir.
"Meryem'e ulaştırdığı" âyeti, Meryem'e ulaşmasını emrettiği,., anlamındadır.
"Ve kendinden bir ruhtur" âyetine gelince; İşte hıristiyanları sapıklığa düşüren bu olmuştur. Onlar, Hazret-i Îsa'nın Allah'tan bir parça olduğunu söylediler. Böylelikle cahilliğe düştüler, saptılar. Buna dair yedi türlü cevap verilmiştir, (açıklama yapılmıştır);
1- Ubey b. Ka'b dedi ki: Allah, Âdemoğullarının ruhlarından misaklarının aldığı sırada, onların ruhlarını yaratmış, sonra da bunları Hazret-i Âdem'in sulbüne geri döndürüp, Îsa (aleyhisselâm)'ın ruhunu ise kendi nezdinde alıkoymuştu, Hazret-i Îsa'yı yaratmayı murad edince, bu ruhu Hazret-i Meryem'e gönderdi. Böylelikle Hazret-i Îsa bu ruhtan yaratılmış oldu. İşte bundan dolayı "ve kendinden bir ruhtur" diye buyurulmuştur.
2- Bu izafet, -her ne kadar bütün ruhlar Allah tarafından yaratılmış ise de-Hazret-i Îsa'yı tafdil içindir. Bu da yüce Allah'ın:
"Ve tavaf edenler için etini iyice temizle"(el-Hacc, 22/26) âyetine benzer.
3- Kendisinden hayret verici şeylerin görüldüğü kimseye de bazen "ruh" ismi verilebilir ve bu ruh yüce Allah'a izafe edilerek: Bu, Allah'tan bir ruhtur yani, onun yarattıklarındandır denilir. Nimet ile ilgili olarak, o Allah'tandır denildiği gibi, Hazret-i Îsa'da anadan doğma körü abras'ı tedavi edip iyileştirir, ölüleri diriltirdi. O bakımdan bu ismi almaya hak kazanmıştır.
4- Hazret-i Cebrâîl'in üflemesi sebebiyle ona ruh denilebilir- Çünkü üflemeye de ruh denilir. Zira üfleme denilen şey, ruhtan çıkan bir rıh (yel, rüzgâr, nefes) dir. Şair, -Zü-er-Rimme- şöyle demektedir:
"Ona dedim ki: Onu kendine doğru kaldır ve ruhunla (nefesinle) canlandır
Ve ona (o ateşe odun atarak) azar azar gıda ver."
Hazret-i Cebrâîl'in, Hazret-i Meryem'in gömleğinin yakasıfîa üfleyip, Allah'ın izniyle bundan dolayı hamile kaldığına dair haberler varid olmuştur. Buna göre "kendinden bir ruh" âyeti: "Meryem'e ulaştırdığı kelimesi" âyetinde yer alan fiilde ulaştırma işini yapan Allah'ın ismine delalet eden zamire atf edilmiş olur ki, ifadenin takdiri de şöyle olur: Allah ve (onun emriyle) Cebrâîl, o kelimeyi Meryem'e ulaştırın ıştır.
5- "Kendinden bir ruh" yanir onun yarattıklarından bir ruhtur. Nitekim yüce Allah, bir; başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"Ve göklerde ve yerde bulunan şeylerin hepsini kendinden size musahbar kılmıştır." (el-Casiye, 45/13) Burda "kendinden" âyeti ile kastedilen, O'nun yarattıkları arasından demektir.
6- "Kendinden bir ruh", kendinden bir rahmet anlamındadır. Hz Îsa, kendisine uyanlar için Allah'tan bir rahmet idi. Yüce Allah'ın şu âyeti de bu kabildendir:
"Ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. "(el-Mücadele, 58/22.) Yani, bir rahmet ile. Nitekim yüce Allah'ın:
"Artık rahatlık ve hoş kokular... vardır" (el-Vakıa, 56/89) âyetindeki "ravh" kelimesi, "ruh" diye okunmuştur. (O takdirde anlamı rahatlık değil, buradaki açıklamaya uygun olarak rahmet olur.)
7- "Kendinden bir ruh âyetinin, kendinden bir belge, bir delil anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü Hazret-i Îsa, kendi kavmine karşı bir delil ve bir burhan idi.
Yüce Allah’ın: "Artık Allah'a ve Peygamberlerine Îman ediniz" âyetinin anlamı da: Artık Allah'ın Mesih'i yaratan ve onu peygamber olarak gönderen bir tek ilâh olduğuna îman edin. O'nun peygamberlerine de îman edin ki, Îsa onlardan birisidir. Sakın onu ilâh kabul etmeyin. "(Allah) üçtür demeyin" yani bizim tapındığımız ilahlarımız "üçtür, demeyin." Bu şekilde açıklama ez-Zeccâc'dan nakledilmiştir.
İbn Abbâs da der ki: Burada üç'ten kasıt, yüce Allah, onun eşi ve oğludur. el-Ferrâ' ve Ebû Ubeyd de şöyle demektedir: Yani, onlar üçtür demeyiniz demektir Buna göre ez-Zeccâc "ilahlarımız" kelimesini takdir ederken, el-Ferrâ' ve Ebû Ubeyd de "onlar" kelimesini takdir etmektedirler.
Yüce Allah'ın: "(Onlar) üçtür diyeceklerdir" (el-Kehf, 18/22) âyeti gibi, Ebû Ali ise der ki: İfadenin takdiri: Sakın O, üçün üçüncüsüdür demeyin, şeklindedir.
Bu âyetle yüce Allah mübtedâ ile muzafı hazf etmiş bulunmaktadır. Hıristiyanlar, değişik fırkalarına rağmen teslisi icma ile (ittifakla) kabul etmektedirler ve: Allah tek bir cevherdir ve bununla birlikte onun üç uknumu vardır demektedirler. Her bir uknum başlı başına bir ilâh olarak kabul ederler. Üç uknum ile de varlık, hayat ve ilmi kast etmektedirler. Bazan bu üç uknum baba, oğul ve ruhul kudüs diye de ifade ederler. Baba ile varlığı, ruh ile hayatı, oğul ile Mesih'i kast ederler.
Onların bu konudaki sözleri karma karışıktır. Buna dair açıklamalar, Usu-kTd-Din'e dair eserlerde yapılır. Bu konudaki açıklamaların sonunda vardığı nokta şudur: Îsa, yüce Allah'ın, onun İddia ve iradesine uygun olarak harikulade olayları yaratması dotayısı ile bir ilahtır. Yine hıristiyanlar şöyle derler: Biz biliyoruz ki, bu gibi işleri yapmak insanların iradesinin dışındadır. O halde bunları yapabilenin uluhiyet sıfatına sahip olması gerekir.
Ancak onlara şöyle denilir: Şayet bunları yapmak onun kudreti dahilinde olsaydı ve eğer o bunları tek başına ve bağımsız olarak yapıyor idiyse, kendisini düşmanlarından kurtarması ve ona yapmak istedikleri kötülükleri bertaraf etmesi de onun güç ve imkânı dahilinde olması gerekirdi. Fakat durum hiç de öyle olmadı. Eğer hıristiyanlar bunu kabul edecek olurlarsa, o takdirde Hazret-i Îsa'nın bu harikulade olayları tek başına bağımsız olarak yaptığı şeklindeki iddia ve görüşleri de çürütülmüş olur. Şayet bunu kabul etmeyecek olsalar dahi, yine de onların lehlerine herhangi bir delilin varlığı sözkonusu değildir- Çünkü, onlara karşı Hazret-i Mûsa örnek gösterilerek itiraz edilir. Hazret-i Mûsa'nın gerçekleştirdiği büyük İşler onlara gösterilir. Asayı, büyük bir yılana dönüştürmek, denizi yarmak, beyaz el, men ve selva ve diğer büyük işler. Sair peygamberler eliyle gerçekleşen diğer büyük işler de böyledir. Eğer bunları da reddedecek olurlarsa, biz de onların Hazret-i Îsa vasıtasıyla gerçekleştiğini iddia ettikleri olayları reddederiz. O takdirde bu gibi büyük olayların hiç birisinin Hazret-i Îsa tarafından gerçekleştirildiğini ispatlamalarına imkân bulamazlar. Çünkü bize göre, bu gibi şeyleri isbat etmenin yolu, Kur'ânın nasslarıdır. Onlar ise Kur'ân-ı Kerîmi inkâr etmektedirler. Kur'ân’ı getireni yalanlamaktadırlar. Bu gibi şeyleri de mütevatir haberlerle isbatlamaya imkân bulamazlar.
Denildiğine göre hıristiyanlar, Hazret-i Îsa'nın yükseltilmesinden sonra, seksen bir yıl süreyle İslâm dini üzere idiler. Kıbleye doğru namaz kılıyor, Ramazan ayı orucunu tutuyorlardı. Bu, kendileriyle yahudiler arasında bir Savaş başgösterinceye kadar böylece devam etti. Yahudiler arasında Pavlos adında kahraman bir kişi varmış. Bu da Hazret-i Îsa taraftarlarından bir topluluğu öldürmüş ve şöyle demişti: Eğer hak; Îsa'nın getirdiği ise, biz bunu inkâr ettik kâfir olduk. Sonunda cehenneme gideceğiz. Eğer onlar cennete biz de ateşe girecek olursak, biz aldanmış oluruz. Ben onlara bir hile yapacak, onları saptıracağım ve böylelikle cehenneme girecekler. el-Ukab adında bir atı varmış. O, pişman olduğunu izhar etti ve başına toprak saçmaya başladı, hıristiyanlara da şöyle dedi: Ben sizin düşmanınız Pavlos'um. Semadan bana: Hıristiyan olmam hali dışında, senin hiçbir tevben kabul olunamaz diye seslenildi. Onu alıp kilisede bir odaya soktular. Orada İncil'i öğreninceye kadar gece gündüz çıkmaksızın bir sene boyunca kaldı. Daha sonra odasından çıkıp şöyle dedi: Semadan bana tevben kabul olundu diye seslenildi. Onlar da onu tasdik ettiler, onu sevdiler.
Bundan sonra Beytü'l-Makdis'e gitti. Arkasında vekili olarak Nustüra adında birisini bıraktı. Ona, Meryem oğlu Îsa'nın İlah olduğunu da bildirdi. Bundan sonra Romalslara gitti, onlara lâhûtu ve nâsûtu öğretip şöyle dedi: Îsa insan değildi. Fakat insan kılığına büründü. Cisim de değildir. Fakat cisim gibi göründü. Of aslında Allah'ın oğludur. Yakub adındaki birisine de bunları öğretti.
Daha sonra Melkâ adında birisini çağırdı, ona da şunları söyledi: Ezelden beri Îsa ilandı, halen de ilahtır. Bu şekilde onlar arasında iyice yer ettikten sonra, bu üç kişiyi teker teker çağırıp onlar şöyle dedi: Sen benim çok yakın ve özel adamımsın. Gerçekten ben rüyamda Îsa'yı gördüm, o da benden razı oldu. Bunların her birisine şunları söyledi: Yarın ben kendimi boğazlayacak ve kendimi kurban edeceğim. O bakımdan sen de insanları kendi dinine davet et.. Arkasından kurban yerine girdi ve gerçekten kendisini boğazladı. Bunun üzerinden üç gün geçtikten sonra bunların her birisi kendi mezhebine davet etti, onların her birisine bir kesim insan uyup gitti.
Daha sonra bunlar arasında çarpışmalar oldu, anlaşmazlıklar başgösterdi ve bu, günümüze kadar devam edip geldi. İşte bütün hıristiyanlar bu üç fırkadandırlar. Denildiğine göre onların şüpheye düşmelerinin sebebi bu olmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Bu kıssayı yüce Allah'ın:
"Biz de Kıyâmet gününe kadar aralarına bu kin ve düşmanlığı yerleştirdik" (Mâide, 5/14) âyetinin anlamını açıklarken naklettik. Yüce Allah'ın izniyle ileride gelecektir.
"Kendi faydanız için (bundan) vazgeçin" Âyetinde yer alan : Fayda, hayır kelimesi, Sîbeveyh'e göre mukadder bir fiil ile nasb edilmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir; "Sizin için faydalı şeyleri yapınız". Çünkü, onlara şirki yasaklamakla kendileri için hayırlı olan şeyleri yapmalarım emretmiş olur. Sibeveylî der ki; Açıkça zikredilmemiş fiilin takdiri ile nasb edilen ifadelerden birisi de yüce Allah'ın:
"Kendi faydanız için vazgeçin" buyruğundadır. Çünkü: Sen bu işi yap dediğin takdirde, o kimseye bir işi bırakmasını emredip, bir diğer işe girmesini istemişsin, demektir. Daha sonra Sîbeveyh şu beyiti nakleder:
"Ona Mâlik'in iki ağacı arasındaki yeri vadettiler
Yahut o iki ağaç arasındaki yüksekçe düzlüğü."
Ebû Ubeyde'nin görüşüne göre ise ifadenin takdiri: Bundan vazgeçin, sizin için hayırlı olur, şeklindedir.
Muhammed b. Yezid ise der ki: Bu yanlıştır. Çünkü, bu takdirde hem şart hem de onun cevabı hazfedilmiş olur. Çünkü o takdirde ifadenin takdiri şöyle demek olur: Şayet îman ederseniz, îman sizin için hayırlı olur, şeklindedir, Bu ise Arapçada benzeri görülen bir şey değildir. el-Ferrâ''nın görüşüne göre ise bu, hazfedilmiş bir mastarın sıfatıdır. Ali b. Süleyman ise der ki: Bu büyük bir hatadır. Zira buna göre mana şöyle olur: Sizin için hayırlı olan o vazgeçişle vazgeçin.
"Allah ancak bir tek ilahtır" âyeti İse, mübteda ve haberdir.
"Bir tek" ise, ilâh'ın sıfatıdır.
"İlah" kelimesinin lafzaî celalden bedel olması
"bir tektir" ifadesinin de onun haberi olması da mümkündür, ifadenin takdiri ise, kendisine ibadet olunan bir ve tektir şeklindedir.
"Çocuğu olmaktan münezzehtir" yani, O'nun çocuğu olmaktan tenzih edilmesi icabet eder ve zaten O, öyledir. Nasıl onun çocuğu olabilir ki? Çünkü kişinin çocuğu kendisine benzer. Allah'ın bir benzeri ise olamaz,
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur.” Onun hiç bir ortağı yoktur, Îsa da Meryem de göklerde ve yerde bulunanlar arasındadır. Göklerde ve yerde bulunanlar ise yaratılmıştır. Yaratılmış olduğu halde Îsa nasıl ilâh olabilir? Eğer O'nun bir çocuğunun olması kabul edilebilirse, birden çok çocuğunun olması da kabul edilmelidir. Öyle ki, mucize gösteren her bir kişiyi o zaman onun çocuğu kabul etmemiz gerekecektir.
"Vekil olarak Allah yeter" yani, kendi dostlarının koruyucusu olarak O yeter. Bu türden açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
172
Mesih, Allah'a kul olmaktan asla çekinmez. Mukarreb melekler de. Kim O'na kulluktan çekinir ve kibirlenmek isterse, O, onların hepsini huzuruna toplayacaktır,
Âyetin tefsiri için bak:173
173
Îman edip de salih ameller isleyenlere gelince, onlara mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek, hem de lütfundan onlara fazlasını verecektir. Ama o çekinenleri ve büyüklük taslayanları ise pek acıklı bir azapla cezalandıracaktır. Onlar, kendileri için Allah'tan başka bir dost ve bir yardımcı bulamayacaklardır.
"Mesih, Allah'a kul olmaktan asla çekinmez." Bundan dolayı utanmaz ve böyle bir şeyden yüz çevirmez.
"Allah'a kul olmaktan" âyeti nasb mahallindedîr. el-Hasen ise; âyetini nefy' olmak üzere hemzeyi esreli olarak okumuştur. Bu da nefyedici edat olarak anlamındadır. Manası da: Onun çocuğu yoktur, şeklinde olur.
Şu kadar var ki 'ın merfu’ olması gerekir. Ancak ravilerden bunu zikreden bir kimse yoktur.
"Mukarreb melekler de." Yani Allah'ın rahmet ve rızasına yakın olan melekler de. Bu da, meleklerin peygamberlerden daha faziletli olduğuna delalet etmektedir. Aynı şekilde yüce Allah'ın:
"Ben size, ben bir meleğim de demiyorum" (Hûd, 11/31) âyeti de böyledir. Bu hususa daha önce Bakara Sûresi'nde (2/33. ayet, 3- başlıkta) işaret edilmiştir,
"Kim, ona kulluktan çekinir," yüz çevirir
"ve kibirlenmek isterse" ve buna bağlı olarak da Allah'a kulluk etmezse,
"O, onların hepsini huzuruna" yani mahşerde
"toplayacaktır" ve herkese de, bundan sonraki şu âyet-i kerimede açıkladığı gibi hakettîği neyse karşılığını verecektir:
"îman edip de salih ameller işleyenlere gelince, onlara mükâfatlarını eksiksiz ödeyecektir. Hem de lütfundan onlara fazlasını verecektir... ve bir yardımcı bulamayacaklardır. "
“Çekinir," çekiniyor kelimesinin asli; dır Buna göre, baştaki "ye, sin ve te" harfleri zaîddir, ifadeleri hepsi, lâyık olmıyan şeyden onu tenzih ettim, anlamındadır. Yüce Allah'a dair soru sorulması üzerine Hazret-i Peygamberin verdiği şu cevapta da aynı kökten gelen kelime kullanılmıştır; Allah'ı her türlü kötülükten tenzih etmektir." Yani, O'nu eş ve çocuklardan tenzih ve takdis etmektir.
ez-Zeccâc der ki: Bu kelime, parmağınla yanağına akmış olan yaşı silmek hakkında kullanılandan alınmıştır Hadîs-i şerîfte geçen Alnından ter asla kesilmez" tabiri de buradan gelmektedir. Yine bir başka hadiste geçen: Ardı arkası kesilmeyen bir ordu ile geldi" tabiri de buradan gelmektedir Bu kelimenin ayıp anlamına gelen dan geldiği de söylenmiştir. Bu işten dolayı onun için her hangi bir ayıp ve kusur sözkonusu değildir, ifadeleri kullanılır.
Yani, Îsa Mesih, Allah'a kul olmaktan çekinmez. Bu işten uzak durmaz, kulluğunun sonunu getirmez ve asla kulluğuna bir ayıp ve bir kusur gelmesine de fırsat vermez.
174
Ey İnsanlar, size Rabbinizden bir burhan geldi. Size apaçık bir nûr da indirmişizdir.
“Ey İnsanlar, size Rabbinizden bir burhan geldi" âyetinde kastedilen, es-Sevrîden nakledildiğine göre, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dır. Ona burhan denilmesi ise, beraberinde burhanın bulunuşudur. Burhan ise mucizedir.
Mücahid de der ki: Burada burhan, kesin delil (hüccet) demektir. İkisinin de manası birbirine yakındır.
Çünkü, Hazret-i Peygamberin mucizeleri, onun hüccetleridir. İndirilen nûr'dan kasıt ise el-Hasen’e göre Kur'ân-ı Kerîm'dir. Ona
"nûr" ismini vermesi, onun vasıtasıyla hükümlerin açıklık kazanması ve onun aracılığı ile sapıklıktan hidayete kavuşulmasıdır. O bakımdan o bir mır-i mübindir. Yani, apaçık ve besbelli bir nurdur.
175
Allah'a îman edip O'na sarılanlara gelince; onları kendinden bir rahmetin ve bir lütfün içine sokacak ve kendisine varan dosdoğru bir yola iletecektir,
"Allah'a îman edip O'na sarılanlara gelince." Yani, Kur'ân-ı Kerîme sarılarak O'nun masiyetlerinden korunanlara gelince... O'nun Kitabına sımsıkı sarılmaları halinde, O'na ve Peygamberine sımsıkı sarılmışlar, demektir.
"O'na sarılanlara gelince" âyetinin, Allah'a sarılanlara gelince anlamında olduğu da söylenmiştir. Sarılmak ismet korunmak demektir. Suna dair açıklamalar (Âl-i İmrân, 3/101. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Ve onları kendisine varan dosdoğru bir yola iletecektir." Kendisine varandan kasıt, sevabına ulaştıran demektir. Onu bilip tanımaları için hakka ulaştıran anlamına geldiği de söylenmiştir. Dosdoğru yoldan kasıt da dosdoğru dindir.
"Yol” anlamına gelen; kelimesi,
"Onları... iletecektir" kelimesinin delâlet ettiği mahzuf bir fiil ile nasb edilmiştir. İfadenin takdiri şöyledir: Ve onlara dosdoğru bir yolu gösterip tanıtır
Bunun, şu takdirdeki bir fiilin ikinci mef'ûlü olduğu da söylenmiştir: Onları kendi sevabına, dosdoğru bir yola İletir. Bunun hal olduğu da söylenmiştir. Kendisine varan âyetindeki "he" zamirinin Kur'ân'a ait olduğu söylendiği gibi, lütfa ait olduğu da söylenmiştir. Hem lütfa hem de rahmete ait olduğu da söylenmiştir. Çünkü her ikisi de sevap ve ecir anlamındadır. Bu kelimenin; onları kendi sevabına iletecektir anlamında olduğu ve daha önce belirtildiği üzere, bir muzafın hazfı ile zamirin Allah'a ait olduğu da söylenmiştir.
Ebû Ali der ki: Bu zamir, daha önce geçen yüce Allah'ın adına aittir. Anlamı da şöyledir: Ve onları kendi yoluna iletir. Bizler "dosdoğru bir yol" anlamına gelen; hal üzere mensub kabul edecek olursak, o takdirde bu hal, hazf edilmiş, olan bu zamirden yapılmış olur.
Yüce Allah'ın:
"Ve bir lütuf" âyeti ise, yüce Allah'ın sevabı ile kullarına lütufta bulunduğuna delil vardır. Çünkü, şayet Onun lütfü eğer bir amelin karşılığı olarak verilmiş olsaydı, buna lütuf (fadl) denilmezdi.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır,
176
Senden fetvâ isterler. De ki: Allah size, kelâle hakkındaki hükmü (şöylece) açıklar: Eğer çocuğu bulunmayıp da kızkardeşi bulunan bir erkek ölürse, bıraktığının yarısı kızkardeşe kalır. Eğer kızkardeşinin çocuğu yoksa o, kızkardeşlne mirasçı olur. Eğer kızkardeşler iki kişi iseler erkek kardeşinin bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Şayet erkek ve kızkardeşler (bir arada) iseler, o zaman erkek için kadının iki payı kadar vardır. Allah, yanılmayasınız diye size açıklıyor. Allah, her şeyi çok iyi bilendir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1- Ayetin Nüzul Sebebi
el-Berâ b. Âzib der ki: Bu, Kur'ân-ı Kerîm'in son nâzil olan âyetidir. Müslim'in kitabında bu böylece belirtilmiştir. Buhârî, Meğazi 66, Tefsir 4. sûre 27, 9. sûre 1; Ferâiz 14; Müslim, Feraiz 10-13: Ebû Dâvûd, Ferâiz 3; Tirmizî, Tefsir 4. sûre 27.
Âyet-i kerimenin, Peygamberin Veda Haccı için hazırlık yapmışken nâzil olduğu ve Hazret-i Cabir sebebiyle indiği de söylenmiştir.
Cabir b. Abdullah dedi ki: Hastalandım. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekir piyade olarak beni ziyaret için geldiler. Bayıldım. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) abdest aldı, sonra da abdest suyundan üzerime döktü, kendime geldim. Ey Allah'ın Rasulü dedim. Malım hakkında nasıl bir hükme varayım? Miras ile ilgili olan:
"Senden fetva isterler. De ki: Allah size kelâle hakkındaki hükmü (şöylece) açıklar..." şeklindeki miras âyeti nâzil oluncaya kadar bana hiçbir şey söylemedi.
Bunu Müslim rivâyet etti. Ve dedi ki: Son nâzil olan âyet-i kerîme:
"Kendisinde Allah'a döndürüleceğiniz bir günden korkun ."(el-Bakara, 2/281) âyetidir. Buhârî, Vudû, 44; Müslim, Ferâiz 5.7; Ebû Dâvûd, Ferâiz 1, Tirmizî, Ferâiz 5; Müsned, III, 372 (yakın lâfızlarla).
Buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır. (Az Önce işaret edilen ayetin tefsirine bakınız).
Sûrenin baş tarafında da (en-Nisa, 4/11-14. ayetler, 27. ve 28. başlıklarda) kelâteye dair açıklamalar yeterince geçtiği gibi, burada geçen kardeşlerden kastın, anne baba bir erkek kardeşler, yahut baba bir erkek kardeşler olduğu da geçmiş bulunmaktadır. Hazret-i Cabir'in de dokuz tane kız kardeşi vardı.
2- Anne ve Babasız Olarak Vefat Edenin Durumu:
Yüce Allah'ın:
"Eğer çocuğu bulunmayıp da... bir etkek ölürse" , hem çocuğu hem babası yoksa, demektir. İkisinden birisinin zikredilmesiyle yetinilmiş bulunmaktadır.
el-Curcanî der ki: "el-veled; çocuk" lâfzı, hem vâlid (baba), hem mevlûd (evlâd) hakkında kullanılır. Baba, çocuğunun doğumuna sebep olduğundan dolayı "veled" diye anıldığı gibi, doğana da doğduğu için "veled" ismi verilmiştir. Tıpkı hürriyet kelimesi gibi. Çünkü zürriyyeti; yaymak'tan gelmektedir. Hem doğana, hem de babaya bu ad verilir.
Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Onlar için bir âyet (delil, belge) de Bizim onların zürriyetlerini (yani atalarını, Hazret-i Nûh ve beraberindekileri) dopdolu gemide taşımış olmamızdır." (Yâsîn, 36/41)
3- Kızhardeşler Ne Zaman Asebe Olurlar:
Ashâb-ı kiram ve tabiin arasından ilim adamlarının çoğunluğu, -İbn Abbâs müstesna- beraberlerinde erkek kardeşleri bulunmasa dahi kız kardeşleri kızlara asebe olarak kabul ederler. İbn Abbâs ise kız kardeşleri, kız çocukların asebesî olarak kabul etmez. Dâvud (ez-Zahirî) ve bir kesim ilim adamı da bu görüştedir.
Bunların delilleri, yüce Allah'ın şu âyetinin zahirinden anlaşılandır: "Eğer çocuğu bulunmayıp da kızkardeşi bulunan bir erkek ölürse, bıraktığının yarısı kızkardeşe kalır."
(İbn Abbâs) kız kardeşi ancak ölenin çocuğu olmaması halinde mirasçı kabul etmektedir. Bu görüşte olanlar derler ki: Bilindiği gibi kız çocuk ta "veled" tabiri arasında yer alır, O halde kız çocuğun bulunması halinde kızkardeşin miras almaması gerekir.
İbn ez-Zübeyr de bu meselede İbn Abbâs'ın görüşüne uygun kanaatini izhar ederdi. Nihayet el-Esved b. Yezid kendisine: Muaz, bir kız ve bir kızkardeş arasında hüküm verirken, malı ikisi arasında, eşit iki parçaya böldüğünü bildirinceye kadar böylece hüküm verirdi.
4- Bu Âyetin İsmi:
Bu âyet-i kerîme, "Âyetü's-Sayf; yazın inen ayet" diye adlandırılır. Çünkü bu âyet-i kerîme yaz döneminde nâzil olmuştur.
Ömer b. el-Hattâb der ki: Allah'a yemin ederim ben, benim için kelâlenin durumundan daha önemli hiçbir şey bırakmadım. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ona dair soru sordum, bu hususta bana gösterdiği sertlik kadar hiçbir hususta sertlik göstermiş değildir. O kadar ki, parmağı ile böğrümü, yahut göğsümü dürttü, sonra şöyle buyurdu; "Ey Ömer sana, Nisa Sûresi'nin sonlarında nâzil olan yaz âyeti yetmiyor mu?" Müslim, Ferâiz 9; Tirmizî 4. sûre 28 (yakın ifadelerle); İbn Mâce, Ferâiz 5.
Yine Hazret-i Ömer şöyle buyurmuştur: Üç şey vardır ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın onları açıklamış olması benim için dünyadan ve dünyadaki herşeyden daha sevimli olacaktı. Bunlar; kelâle (nin ne olduğu), riba (ya dair bazı hususlar) ile hilâfet (Hazret-i Peygamberden sonra kimin halife olacağı) meseleleridir. Bunu İbn Mâce, Süneninde rivâyet etmiştir. İbn Mâce, Ferâiz 5.
5- Rafizilerin Hazret-i Örneği Tenkidi:
Kimi Râfizîler (az önce geçen), Hazret-i Ömer'in: "Allah'a yemin ederim ki... daha önemli hiçbir şey bırakmadım" şeklindeki sözleri dolayısıyla ileri geri konuşmuşlardır.
6- Allah'ın Açıklamaları:
Yüce Allah'ın:
"Allah, yanılmayasınız diye size... açıklıyor" anlamına gelen; âyeti İle İlgili olarak el-Kisâî şöyle demektedir: Âyetin anlamı şu şekildedir: Sapmıyasınız diye Allah size böylece açıklıyor.
Ebû Ubeyd der ki: Ben, el-Kisaîye, İbn Ömer'in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şöyle dediğine dair hadisini naklettim:
"Allah'tan duanın kabul olunacağı bir vakte uygun düşer diye (düşmemesi için) sakın sizden herhangi bir kimse kendi çocuğuna beddua etmesin." Müslim, Zühd 74; Ebû Dâvûd, Vitr 27 (benzer ifadelerle). O da bunu güzel buldu. Çünkü, bu hadisin lâfzının son bölümlerinde hazf edilmiş bir lâ" edatı vardır.
en-Nehhâs der ki: Ebû Ubeyde göre hadisin anlamı; Allah'tan duanın kabul edileceği vakte rast gelmesin diye... şeklindedir. Bu açıklama Basralılara (Basralı nahiv âlimlerine) göre ise, apaçık bir hatadır. Çünkü onlar, (........)'ın takdir edilmesini câiz kabul etmezler. Onlara göre âyetin anlamı şöyledir:
"Allah, sapmanızdan hoşlanmadığından dolayı size açıklıyor." Daha sonra bu, (hoşlanmama tabiri) hazfedildi.
Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"O kasaba halkına sor." (Yûsuf, 12/82) İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hadisinin anlamı da böyledir: Yani, Allah tarafından duanın kabul edileceği bir zamana denk gelmesinden hoşlanılmadığından dolayı...demektir.
Allah herşeyi çok iyi bilendir. Bu âyete dair açıklamalar bir kaç yerde daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Başarıyı ihsan eden Allah'a hamd olsun.