Nisâ SûresiKurtubî Tefsîri — Sayfa 4

Ubey'in kıraatinde ise: "Sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme sığınan ve göğüsleri daralanlar müslesnâdır" şeklinde olup, “.....” Yahut... size gelenler, ibaresi yoktur.

Bu ifadenin takdirinin şöyle olduğu da söylenmiştir: Yahut göğüsleri daralmış erkekler veya bir topluluk olarak size gelirlerse, o takdirde bu, hal üzere nasb edilmiş bir mensubun sıfatı olur.

el-Hasen ise, bunu: "Yahut sizlere göğüsleri daralmış olarak gelirlerse" şeklinde hal üzere mansub olarak okumuştur,

Mübteda ve haber olmak üzere bunun merfu' olması da mümkündür. (O takdirde âyetin anlamı şöyle olur: Yahut size gelirlerse ve kalpleri de... daralmış bulunuyorsa).

"Veya size göğüsleri daralmışlar olduğu halde gelirlerse" şeklinde bir okuyuş da nakledilmiştir. "Daralmışlar" anlamına gelen kelimenin merfu’ okunması da bu takdirde caizdir.

Muhammed b. Yezid ise der ki: “.....” âyeti onlar hakkında bir bedduadır (Anlamı: Kalpleri daralasıca onların, şeklinde olur).

“.....” Allah kâfire lanet etsin, demek gibi. Bunu da el-Müberred demiştir. Şu kadar varki, kimi müfessirler bunu zayıf kabul etmiş ve şöyle demiştir: Bu açıklama, onların kavimleri ile Savaşmamayı gerektirir. Oysa bu tutarsızdır. Zira kendileri de kâfirdirler, kavimleri de kâfirdirler. Ancak bunun anlamının doğru olduğu belirtilerek cevap verilmiştir. O takdirde Savaşmamak müslümanlar hakkında, onlar için bir taciz, kavimleri hakkında da bir tahkir mahiyetinde olur.

Buradaki "ev: veya"nin "vav" (ve) anlamında olduğu da söylenmiştir.

Şöyle buyurulmuş gibidir: Sizinle aralarında bir antlaşma bulunan bir kavme sığınıp, sizlere de gerek size karşı gerekse de sizinle birlikte Savaşmaktan yana kalpleri daraldığından dolayı her iki kesimle de Savaşmaktan hoşlanmayarak size gelirlerse...

Burada sözü geçenlerin bu esas üzere kendileriyle antlaşma yapılmış kimseler olmaları ihtimali de vardır. O takdirde bu bir çeşit ahid olur. Veya bunlar: Biz müslüman oluruz fakat Savaşa katılmayız, diyen kimseler de olabilirler. İslâm'ın ilk dönemlerinde Allah kalplerinde takva için genişlik verinceye, İslâm için kalplerini açıncaya kadar bunun onlardan kabul edilmiş olması ihtimali vardır,

Ancak, birinci görüş daha kuvvetlidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Yahut... Savaşmaktan" âyeti nasb mahallîndedir. Yani hem size karşı (hem kendi kavimlerine karşı) Savaşmaktan yılmışlar olarak.., anlamındadır.

5. Mü 'minlere Ceza Olmak Üzere, Allah Dilediği Takdirde Kâfirleri Mûsallat Kılabilir.

Yüce Allah'ın:

"Allah dileseydi, elbette onları üzerinize saldırtır, sizinle Savaşırlardı." Âyetinde geçen, Allahın, müşrikleri mü’minlere musallat kılması (saldırtması), onlara bu gücü vermesi ve bu hususta onları güçlendirmeşiyle olur. Bu da ya müslümanlar arasında münkerin yaygınlaşıp masiyetlerin ortaya çıkmasına karşılık bir ceza ve bir intikam ile olur. Ya da bir ibtilâ ve bir deneme için yapılır.

Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Yemin olsun ki Biz, içinizden cihad edenleri ve saberdenleri açıkça ortaya çıkartalım ve haberlerinizi açıklayalım diye sizleri imtihan edeceğiz" (Muhammed, 47/31.) Ya da bu, günahlarını temizlemek için de yapılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Bir de Allah mü’minleri (günahlarından) temizlesin diye." (Âl-i İmrân, 3/141)

Bundan önceki âyetler ile ilişki ve bağlantı cihetine gelince: Sizler haklarında anlaşmazlığa düştüğünüz münafıktan öldürünüz. Hicret etmeleri ve sizinle aralarında antlaşma bulunan bir kavme varıp o kavmin girdiği antlaşmanın kapsamına girenleri müstesna. O takdirde o antlaşmakların hükmünü alırlar

Yine, size karşı veya kavimlerine karşı Savaşmaktan yana göğüsleri daralmış halde size gelip sizin aranıza katılanlar da müstesnadır, böylelerini de öldürmeyiniz.

91

Hem sizden emin olmak, hem kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka insanlar olduğunu da göreceksiniz. Ne zaman fitneye döndürülürlerse onun İçine baş aşağı atılırlar. Şayet sizden uzak durmaz, size barış teklif etmez ve ellerini çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte böylelerine karşı size apaçık bir yetki verdik.

Allah'ın:

"Hem sizden emin olmak, hem kendi kavimlerinden emin olmak iseteyen başka insanlar olduğunu da göreceksiniz" âyetinin anlamı, önceki âyetin ifade ettiği anlam gibidir. Katade der ki: Bu âyet-i kerîme hem Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın nezdinde emin olmak, hem de kavimleri arasında emin kalmak isteyen Tihameli bir kavim hakkında nâzil olmuştur. Mücahid der ki: Bu, Mekkeli bir topluluk hakkında nâzil olmuştur. es-Süddî de der ki: Bu âyet-i kerîme, Nuaym b. Mes'ûd hakkında inmiştir O, hem müslümanlar yanında emniyetteydi, hem de müşrikler arasında. el-Hasen der ki: Bu münafıklardan bir topluluk hakkındadır.

Yine denildiğine göre bu âyet-i kerîme, Esed ve Gatafanlılar hakkında nâzil olmuştur. Bunlar Medine'ye gelip İslama girdiler, sonra da kendi yurtlarına geri döndüklerinde kâfir olduklarını açıkladılar.

Yüce Allah'ın:

"Ne zaman fitneye döndürülürlerse, onun içine baş aşağı atılırlar" âyetindeki: "Döndürülürler" kelimesini, Yahya b. Vessab ile el-A'meş "radıyallahü anh" harfini esreli olarak: “.....” diye okumuşlardır. Çünkü bu kelimenin aslı: “.....” şeklindedir. İki dal harfi idğam edildikten sonra birinci dal'ın esresi "re" harfine takınmış olmaktadır. Buradaki fitneye döndürülmekten kasıt, küfre döndürülmektir. Buna çağrıldılar mı "içine baş aşağı atılırlar." Şöyle de denilmiştir: Yani sizler, sizden yana emin olmak için size karşı zahiren barış içerisinde olduklarını ortaya koyacaklar bulacaksınız. Fakat, herhangi bir fitne ortaya çıkacak olursa size karşı o fitneyi çıkartanlarla beraber olurlar.

"Onun içine baş aşağı atılırlar" âyeti ise, sizinle yapmış olduktan antlaşmadan gerisin geri dönerler demektir. Anlamının şirke çağırıldıkları takdirde, tekrar şirke avdet eder ve dönerler, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

92

Bir mü’min diğer bir mü’mini -yanlışlıkla olması müstesna- öldüremez. Kim bir mü’mini yanlışlıkla öldürürse, mü’min bir köle-azad etmesi ve (ölenin) akrabasına teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. Onların (diyeti katile) sadaka olarak bağışlamaları müstesna. Şayet (öldürülen) mü’min olmakla beraber size düşman olan bir kavimden ise, o zaman katilin mü’min bir köle azad etmesi gerekir. Şayet kendileriyle aranızda bir antlaşma bulunan bir kavimdense, o vakit akrabalarına bir diyet vermek ve mü’min bir köle azad etmek gerekir. Kim bulamazsa, -Allah'tan bir tevbe olmak üzere- iki ay aralıksız oruç tutmalıdır. Allah çok iyi bilendir. Gerçek hüküm ve hikmet sahibidir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmi başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi ve Hata Yoluyla Öldürmenin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Bir mü’min diğer bir mü’mini -yanlışlıkla olması müstesna- öldüremez" diye başlayan bu âyet-i kerimesi, ahkâma dair ana âyetlerden birisidir. Âyet hata yoluyla olması dışında mü’min, mü’min bir kimseyi öldürmemelidir, demektir. “.....” ifadesi, nefy' için değildir. Bu, haram kılmak ve yasaklamak içindir. Yüce Allah'ın: "Resûlüllah'a eziyet vermeniz sizin, için olacak birşey değildir" (el-Ahzab, 33/53) âyetinde olduğu gibi. Eğer bu nefyr anlamında olsaydı, hiçbir şekilde mü’min bir kimse bir diğer mü’mini hata yoluyla dahi olsa öldürmez, demek olurdu. Çünkü Allah’ın nefyettiği birşeyin var olması mümkün olamaz.

Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Onların ağaçlarını bitirmek sizin için mümkün değildir" (en-Neml, 27/60) Kulların o bahçelerin ağaçlarını bitirmeye ebediyyen güçleri olmaz.

Katade der ki: Âyetin anlamı, Allah'ın ahdi ve hükmü gereğince onun böyle bir şey yapma hak ve yetkisi yoktur, şeklindedir. Şöyle de denilmiştir: Şu anda böyle bir hak ve yetkisi olmadığı gibi, geçmişte de böyle bir yetkisi yoktu. Daha sonra birincisinden olmayan bir şekilde (yani kendisinden istisna edilenden olmayan bir şekilde) munkatı' bir istisnada bulundu. Munkatı' istisna ise, “.....” Ancak, anlamında değil de: “.....” Ama anlamında olan istisnadır. İfadenin takdiri de şöyle olur: Hiçbir şekilde mü’minin mü’mini öldürmesine imkân yoktur. Ama hataen onu öldürecek olursa şu yükümlülüğü yerine getirmelidir. Sîbeveyh ve ez-Zeccâc'ın görüşleri (Allah ikisine de rahmet eylesin.) budur. Yüce Allah'ın şu âyeti de munkatı' istisnaya bir örnektir:

"Onların bu hususa dair hiçbir bilgileri yoktur. Zanna tabi olmaktan başka." (en-Nisa, 4/157)

en-Nâbiğa da der ki:

"İkindi vakti, akşam üzeri kısa bir zaman durdum, ona sordum,

Bana cevap veremedi ve kimse yoktu evde.

Olan yalnızca yerinden ayıramadığım sıkı bağlanmış binek bağlarıydı.

Bir de kazılması zor bir yerde gereksiz yere su biriktirmek için havuzu andıran evinin etrafındaki çukurdu."

Görüldüğü gibi burada istisna edilen "bağlar" kendisinden istisna yapılan "kimse" nin gerçek anlamda cinsinden olmadığından dolayı onun kapsamına girmemektedir. (Yani bu istisna munkatı' dır). Bunun bir benzeri de bir başka şairin şu beyitidir:

"Sukam vadisi içinde teselli edecek hiçbir dost kalmayıp büsbütün boşalıverdi

Orda sadece yırtıcı hayvanlar ve mazı ağaçlarına çarpan geçip giden rüzgar var."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Ve bir şehir ki orada teselli verecek bir dost yok

Yalnızca ceylanlar ve yaban inekleri vardır."

Bir diğeri de şöyle demektedir:

"Kimi adamlar ise meyvesiz hurma ağacına benzer

Gölgesi de yoktur, ama hurma ağaçları arasında sayılır."

Bunu Sîbeveyh nakletmektedir. Buna benzer şiirler de pek çoktur. Bunun en güzellerinden birisi de Cerir'in şu beyitidir

"O öyle beyaz tenlilerdendir ki uzak bir yere yolculuk yapmamıştır

Ve o, üzerinde yolculuk resimleri bulunan ince elbiselerin etekleri müstesna yere basmış değildir."

Şair; İnce elbiselerin eteklerine basması dışında yere basmamıştır demiş gibidir. Bu âyet-i kerîme Ayyaş b. Ebi Rebia'nin Âmiroğullarından el-Haris b. Yezid b. Ebi Enise'yi aralarındaki bir kin dolayısıyla öldürmesi üzerine nâzil olmuştur. el-Haris, müslüman olarak Medine'ye hicret edince, Ayyaş onunla karşılaşmış, müslüman olduğunu bilmeden onu öldürmüştü- Durum kendisine haber verilince Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelip şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, benimle Haris'in başından bildiğin olay cereyan etmiş bulunuyor. Ben, onu öldürünceye kadar onun İslama girdiğini bilmiyordum. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Vâhidî, Esbâbu Nuzûli'l-Kur'ân, S. İ73; el-Beyhaki, es-Sünenu'l-Kubrâ, VII, 127.

Buradaki istisnanın muttasıl bir istisna olduğu da söylenmiştir. Yani, mü’min bir diğer mü’mini öldüremez ve ona kısas uygulayamaz. Hata ile onu öldürmesi hali bundan müstesnadır. Yine bu durumda ona kısas uygulamaz, ama bu durumda şunlar şunlar yapılmalıdır. Bir diğer şekil de, karar kılmak ve meydana gelmek anlamında “.....”'ın takdir edilmesidir.

Şöyle buyurulmuş gibidir; Hata ile olması müstesna, mü’min bir kimsenin diğer bir mü’mini öldürmesi olacak, meydana gelecek bir şey değildir. Çünkü hatalı hallerde mü’min bazen elinde olmayarak bu duruma düşebilir. Bu iki açıklama şekline göre ise istisna munkatı' olmaz.

Buna göre âyet-i kerîme, kasten öldürmenin büyük bir iş olduğunu ve olmaması gereken bir hadise olduğunu ihtiva etmiş olur. Şöyle denmiş gibi olur: Ey filan, unutmuş olman müstesna, senin böyle birşey söylemen olacak birşey değildir. Bu ise, her halükârda böyle bir sözü söylemeyi yasaklamakla birlikte kasti olarak bu sözün söylenmesinin ne kadar büyük olduğunu ifade etmektedir. Âyetin anlamının: "Ve" hata ile dahi olsa öldüremez, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

en-Nehhâs der ki: "İllâ” İstisna edatının "vav" anlamına kullanılması mümkün değildir. Arap dilinde böyle bir kullanım bilinmediği gibi, mana bakımından da doğru değildir. Çünkü hata yapılan bir şey yasak kılınmaz.

Diğer taraftan bu âyetin hitap delilinden kâfirin müslümanı öldürmesinin câiz olduğu anlaşılmamalıdır. Çünkü müslümanın kanı haramdır. Mü’minin burada özellikle anılması, onun şefkat, kardeşlik, merhamet ve akidesini vurgulamak içindir. el-A'meş, "hataen" kelimesini üç yerde Bu kelime bu şekilde ("hataen"), Kur'ân-ı Kerîm'de sadece iki kere geçmektedir ve ikisi de bu ayet-i kerimededir. de (bir) medli olarak “.....” seklinde okumuştur.

Hata yoluyla (yanlışlıkla) öldürme şekilleri ise, sayılamayacak kadar pek çoktur. Hepsinin ortak yönü ise öldürme kastının bulunmayışıdır. Mesela, müşriklerin saflarına atış yaptığı halde müslüman bir kimseye isabet ettirmesi, yahut önünden öldürülmeyi hakeden zina etmiş yahut muharip veya mürted bir kimse koşarken kendisi de onu öldürmek kastıyla arkasından giderken bir başkası ile karşılaşır ve karşılaştığı bu kimseyi o zannederek öldürürse bu da hata yoluyla bir öldürme olur. Veya bir hedefe doğru atış yaparken bir insana isabet ettirmesi ya da bunun gibi haller bu kabildendir. Bunlar, hakkında görüş ayrılığı bulunmayan hususlar arasındadır.

Hatâ, “.....” dan bir isimdir. Eğer kasten yapılmamış ise, yanlışlıkla yapılan is demektir O bakımdan hata, “.....” yerini tutan bir isimdir.

Bir şey yapmak isterken, bir başkasını yaparsa; “Hata etti, denildiği gibi yine doğru olmayan bir iş yapan kimseye de “Hata etti, yanlış yaptı denilir.

İbnü'l-Münzir der ki: Şanı yüce ve mübarek olan Rabbimiz:

"Bir mü’min diğer bir mü’mini -yanlışlıkla olması müstesna- öldüremez... ve akrabasına teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir" âyeti ile, hataen öldüren mü’minin diyet vereceğini hükme bağlamıştır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan sabit olan sünnet de bunu tesbit etmiş, ilim ehli de hükmün bu olduğunu icma ile ifade etmişlerdir.

2. Kısasın Uygulanma Hali:

Davud (ez-Zahirî), öldürmede hür ile köle arasında ve (yaralamalarda.) kısasın uygulanabileceği bütün azalarda kısas uygulanacağı görüşündedir. O, bu görüşünü yüce Allah'ın;

"Biz onda onlara şunu yazdık: Cana karşılık can...yaralar da birbirine kısastır" (el-Mâide, 5/45) âyetine dayandırır. Aynı zamanda Hazret-i Peygamberin: "Müslümanlar, kanlarıyla birbirlerine denktirler." Ebû Dâvûd, Cihad 147, Diyât 11; Nesâî, Kasâme 10,13: İbn Mâce, Diyât 31; Müsned, I, 119, 122, II, 180, 192, 211. 215. Âyetine da dayanmaktadır. Hazret-i Peygamber, görüldüğü gibi burada hür ile köle arasında bir ayrım gözetmemiştir. Aynı zamanda bu İbn Ebi Leyla'nın da görüşüdür,

Ebû Hanîfe ve arkadaşları ise derler ki; Öldürme dışında hürler ve köleler arasında kısas söz konusu değildir. Öldürme halinde, tıpkı hürre karşılık kölenin öldürülmesi gibi, köle karşılığında da hür öldürülür. Ancak, yaralama ve organlarda hiçbir şekilde aralarında kısas yoktur.

İlim adamları, yüce Allah'ın:

"Bir mü’min diğer bir mir mini -yanlışlıkla olması müstesna- öldüremez" âyetinin kapsamına kölelerin girmediğini icma ile kabul etmişlerdir. Bununla yalnızca hürlerin kastedilip kölelerin kastedilmemiş olduğunu belirtmişlerdir. Hazret-i Peygamber'in; "Müslümanlar kanlarıyla birbirlerine denktir" âyeti de bu şekildedir. Bununla yalnızca hür olanlar kast edilmiştir, Cumhûr bu görüştedir. Eğer öldürmeden daha aşağı hallerde hürlerle köleler arasında kısas söz konusu değilse, öldürmede kısasın olmaması bundan daha uygundur. Bu husustaki açıklamalar el-Bakara Sûresi'nde (2/178. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

3. Hataen Öldürmenin Cezası ve Hikmeti:

Yüce Allah'ın: "Mü’min bir köle azad etmesi" âyeti, mü’min bir köle azad etmesi gerekir, bu onun görevidir, demektir, İşte bu, yüce Allah'ın hataen öldürmeye ve ileride de geleceği gibi (bk. el-Mücadele, 58/3-4. âyetlerin tefsiri) zihâr için de farz kıldığı keffârettir. İlim adamları hangi köleyi azad etmenin yeterli olacağı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abbâs, el-Hasen, en-Nehaî, en-Nehaîr Katade ve başkaları derler ki: Mü’min köle demek, namaz kılan ve aklı îmana eren köledir. Bu hususta küçük köle yeterli değildir. Bu konuda sahih olan görüş de budur. Atâ b. Ebi Rabah ise şöyle demektedir: Müslümanlar arasında doğmuş küçük köle de yeterlidir.

Aralarında Mâlik ve Şâfiî'nin de bulunduğu bir topluluk şöyle demektedir: Öldüğü takdirde cenaze namazı kılınacağı ve defn edileceği hükmüne tabi tutulan her bir kölenin azad edilmesi yeterlidir. Mâlik der ki: Bununla birlikte namaz kılıp oruç tutanın azad edilmesi benim için daha bir sevimlidir.

Bütün ilim adamlarının görüşüne göre kör, kötürüm, elleri veya ayakları kesilmiş yahut çolak olanın azad edilmesi yeterli değildir.

Çoğunluğunun görüşüne göre, topal ve tek gözü kör mü’min kölenin azad edilmesi yeterlidir. Mâlik der ki: Ancak aşın derecede topal olması bundan müstesnâdır.

Yine Mâlik, Şâfiî ve çoğu ilim adamına göre iki elinden yahut ayaklarından birisi kesilmiş köle yeterli değildir. Ancak Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre böyle bir kölenin azad edilmesi yeterlidir.

Yine çoğunluğuna göre, kendisine gelmeyen delinin azad edilmesi yeterli olmadığı gibi, Mâlik'e göre, kimi zaman deliren, kimi zaman ayılan kimsenin dahi azad edilmesi yeterli değildir. Ancak Şâfiî, bu şekilde bir kölenin azad edilmesini yeterli kabul etmektedir.

İmâm Mâlik'e göre, birkaç yıla kadar azad edilecek kölenin azadı yeterli değildir. Şâfiî'ye göre ise yeterlidir.

Yine Mâlik, Evzaî ve rey ashâbına göre müdebber (azad edilmesi efendisinin ölümüne bağlı olan köle) nin azadı yeterli olmaz, Şâfiî ile Ebû Sevr'in görüşüne göre ise yeterlidir. İbnü'l-Münzir de bunu tercih etmiştir.

Mâlik der ki: Kısmen azad edilmiş kölenin keffâret olarak azadı sahih değildir. Zira yüce Allah:

"Bir köle azad etmesi gerekir" diye buyurmuştur Kısmen azad edilmiş olanın ise, azadına bir köle azad edilmiş denilemez. Onun ancak bir bölümü azad edilmiştir

Bir köle azad edilmesinin emredilişindeki hikmetin ne olduğu hususunda da tefsir âlimleri arasında İ'arklı görüşler vardır. Köle azad edilmesinin farz kılınması, öldürenin günahını temizlemek ve onu arıtmak içindir, denilmiştir. Onun günah, kanı himaye altında bulunan bir kimsenin tedbirsizliği ve dikkati terk etmesi dolayısıyla ölmesine sebep olmasıdır.

Yine denildiğine göre öldürülen kimsenin şahsında yüce Allah'ın hakkı askıya alındığından dolayı ona bedel olmak üzere köle azad edilmesi farz kılınmıştır. Çünkü o ölenin bizzat kendi i\et"smdc V>îv Uakkv vardı ki, bu da hayat nimetinden yararlanmak ve hayatta bulunanlara helal olan tasarruflarda bulunmaktır. Yüce Allah'ın o kişide bir hakkı vardı. Çünkü o kişi de Allah'ın kullarından bir kul idi. Küçük olsun büyük olsun, hür olsun köle olsun, müslüman olsun zımmi olsun kendisini hayvanlardan ve diğer akılsız varlıklardan ayırt eden "kulluk" sıfatı vardı. Bununla birlikte bu kimsenin neslinden Allah'a ibadet edecek ve itaat edecek kimselerin gelmesi de umulmakta idi. Onu öldüren kimsenin, sözünü ettiğimiz bu manaları gerçekleştirme fırsatını ortadan kaldırmamış olduğu, belirttiğimiz bu hususu önlemiş olmadığı söylenemez. İşte bundan dolayı kefferati tazminat olarak ödemiştir. Bu hikmetlerden hangisi olursa olsun, burada şu da açıklanmış olmaktadır: Bu nass her ne kadar hataen öldüren kimse hakkında ise de bu hususta kasten öldüren de onun durumundadır. Hatta ileride açıklanacağı üzere onun keffâretle bulunmakla mükellef olması öncelikle sözkonusudur Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

4. Diyet:

Yüce Allah'ın:

"Ve akrabasına teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir" âyetinde sözü geçen diyet, maktulün kanının yerine geçmek üzere velisine ödenen şeydir.

"Teslim edilecek" âyeti ise, ödenecek ve tediye edilecek anlamındadır. Şanı yüce Allah, Kitab-ı keriminde diyette neyin ödeneceğini tayin etmemiştir. Âyet-i kerimede mutlak olarak diyet vacip kılınmıştır. Ancak âyet-i kerimede bunun âkile üzerine mi katile mi vacib olduğu da belirtilmemiştir. Bütün bunlar, sünnetten öğrenilmektedir. Şüpheslzkî âkilenin de bu dayanışmaya katılmasının vacip görülmesi, borçların ödenmesinde ve telef edilen şeylerin tazminatında kabul edilen esas kaidelere, kıyasa muhaliftir. Ayrıca âkile, Âkile: Hatâen öldürülenin diyetini paylaşan baba tarafından akrabalardır. (İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, III, 287). tarafından ödenmesi icab eden bu diyet, cezanın ağırlaştırılması için vacip kılınmış olmadığı gibi, öldürenin günahının da onlar üzerinde olduğu anlamından hareketle öngörülmemiştir. Ancak bu yalnızca bir dayanışma olarak vacip görülmüştür.

Ebû Hanîfe ise bunun, yardımlaşmanın nazar-ı itibara alınarak öngörüldüğü kanaatinde olduğundan, katilin divanında Yedinci başlıkta bu hususu geniş açıklamalar gelecektir. kayıtlı olanlar tarafından bu diyetin ödenmesini Öngörmüştür.

Diyetin yüz deve olduğuna dair Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan haberlerle sabit olmuştur. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hayberde öldürülen ve katili belli olmayan Abdullah b. Sehl için Huvayyısa, Muhayyısa ve Abdurrahman'a ödemiştir. Abdullah b. Sehl’in Hayber'de öldürülüp katilinin belli olmaması üzerine Hazret-i Peygamber, varisleri durumunda olan Abdurrahman, Huvayyisa ve Muhayyisa'ya diyet ödediğini belirten bu rivâyet için bk, Buhârî, Cizye 12, Edeb 89, Ahkâm 33; Müslim, Kasame 1-6; Ebû Dâvûd, Diyât 8; Tirmizî, Diyat 22. Böylelikle bu, yüce Allah'ın Kitabında mücmel olarak zikrolunan diyetin, Peygamberinin lisanıyla bir beyanı olmuştur.

İlim ehli de, deve sahibi kimseler tarafındün yüz deve diyet ödeneceğini icma ile kabul etmekle birlikte deve sahibi olmayanlar üzerinde vacib olan diyet hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Bir kesim der ki: Altın kullanılan yerde yaşayanların ödemesi gereken diyet bin dinardır. Bunlar iser Şam, Mısır ve Mağrip halkıdır.

Bu, Mâlik, Ahmed, İshak, rey ashâbı ve iki görüşünden birisinde yani kadim görüşünde Şâfiî'nin görüşüdür.

Aynı zamanda bu görüş, Hazret-i Ömer, Urve b. ez-Zübeyr ve Katade'den de rivâyet edilmiştir.

Gümüşün yaygın olarak kullanıldığı yerde yaşayanların ödeyeceği diyet, oniki bin dirhemdir. Bunlar Irak, Farisiler ve Horasan halkıdırlar, Mâlik'in görüşü budur. O, bunu Hazret-i Ömer'den kendisine ulaşan şu habere binaen belirtmiştir: Hazret-i Ömer, kasabalarda oturan ahali hakkında diyetin kıymetini belirlemiş ve altının kullanıldığı bölge ahalisinin ödeyeceği diyeti bin dinar, gümüşün kullanıldığı bölgelerde yaşayan ahalinin ödeyeceği diyeti oniki bin dirhem olarak tesbit etmiştir. el-Müzenî der ki: Şâfiî, diyet deve ile ödenir demiştir Deve yeteri kadar bulunmayacak olursa, o takdirde Hazret-i Ömer'in kıymetini belirlediği esasa göre dirhem ve dinar cinsinden ödenir. Bu ise, altın kullanan ahali için bin dinar, gümüş kullanan ahali için oniki bin dirhemdir

Ebû Hanîfe, arkadaşları ve es-Sevrî ise şöyle demektedir: Gümüş diyet miktarı onbin dirhemdir. Bunu en-Nehaî, Abîde'den o, Hazret-i Ömer'den rivâyet etmiştir. Buna göre Hazret-i Ömer, altın kullanan ahaliye diyeti bin dinar olarak tesbit ederken, gümüş kullanan ahaliye de onbin dirhem olarak tesbit etmiştir. Varlıkları inek türünden olanlar ise ikiyüz inek, koyun türünden olanlar bin koyun, deve türünden olanlar yüz deve, elbise ve kumaş sahipleri üzerine ise ikiyüz hülle (takım elbise) dır.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bu Hadîs-i şerîfte dinar ve dirhemlerin bedel ve kıymet olmak üzere değil de, bizzat diyetin kendilerinden ödeneceği mal çeşitlerinden bir sınıf olduğunu göstermektedir. Hazret-i Osman, Hazret-i Ali ve İbn Abbâs yoluyla gelen hadislerden zahir olan da budur. Fakat, Ebû Hanîfe, inek, koyun ve elbise hususunda Hazret-i Ömer'den yaptığı rivâyete muhalefet etmiştir. Atâ, Tavus ve tabiinden bir kesim de bu görüşte olduğu gibi, Medineli yedi fakihin görüşü de budur.

İbnü'l-Münzir der ki: Bir kesim şöyle demektedir: Hür ve müslüman kimsenin diyeti, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın tayin ettiği şekilde yüz devedir. Bundan başka bir diyet yoktur. Şâfiî'nin görüşü de budur, Tavus da böyle demiştir.

Yine

İbnü'l-Münzir der ki: Hür ve müsîiiman bir kimsenin diyeti Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın tesbit ettiği şekilde her zaman için yüz devedir. Hazret-i Ömer'den, ödenecek dirhem miktarı hususundaki rivâyetler muhteliftir. Ondan, bu konuda gelen sahih hiç bir rivâyet yoktur, çünkü hepsi mürsel rivâyetlerdir. Bu hususta size Şâfiî'nin görüşünü göstermiş bulunuyoruz ve bizim kanaatimiz de budur.

5. Diyet Olarak Verilecek Develerin Yaşları:

Fukahâ, diyet olarak verilecek develerin yaşları hususunda farklı görüşlere sahiptir, Ebû Dâvûd, Amr b. Şuayb'dan, o, babasından, o da dedesinden, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hata yoluyla öldürülen kimsenin diyetinin yüz deve olduğuna dair hüküm verdiğini rivâyef etmektedir: Bu yüz devenin otuzu Bintu Mahâd (bir yaşını bitirmiş ikiye basmış dişi deve), otuzu Bintu Lebûn (üç yaşına basmış dişi deve), otuzu Hikka (üçünü bitirip dört yaşına basmış dişi deve), on tanesi de İbnu Lebun (üç yaşına basmış erkek deve). Ebû Dâvûd, Diyar 16; İbn Mâce, Diyât 6.

el-Hattabî der ki: Fukahâdan bu hadis gereğince görüş belirtmiş bir kimse olduğunu bilmiyorum. Bunun yerine ilim adamlarının çoğunluğu diyetin beşli (yaş guruplarına göre beşte bir) olmak üzere ayrılacağını belirtmişlerdir. Rey ashâbı ve es-Sevrî böyle dediği gibi, Mâlik, İbn Şîrîn ve Ahmed b. Hanbel de böyle demişlerdir. Şu kadar var ki, bu beşli taksimdeki sınıflar hususunda farklı kanaatlere sahiptirler.

Rey ashâbı ile Ahmed der ki: Beşte biri ikiye basmış erkek deve (Benu Malı hâd), beşte biri ikiye basmış dişi deve ( Benatu Mahâd), beşte biri üçe basmış dişi deve (Benatu Lebûn), beşte biri üçünü bitirmiş erkek deve (Hikka), beste biri de beşe girmiş dişi deve (Cezea) olmak üzere verilir. Bu görüş İbn Mes'ûd'dan rivâyet edilmiştir.

Mâlik ve Şâfiî ise der ki: Beşte biri üçünü bitirmiş dişi deve (Hikka), beşte biri beşe basmış dişi deve (Cezea), beşte biri üçe basmış dişi deve (Benâtu Lebûn), beşte biri ikiye basmış dişi deve (Benatu Mahâd), beşte biri de ikiye basmış erkek deve (Benu Lebun) verilir. Bu görüş de Ömer b. Abdulaziz, Süleyman b. Yesar, ez-Zührî, Rabia, el-Leys b. Sa'd'dan nakledilmiştir.

el-Hattabî der ki: Rey ashâbının bu hususta dayandıkları bir rivâyet vardır. Ancak- bu rivâyetin ravilerinden birisi olan Abdullah b. Hışf b. Mâlik, meçhuldür. Bu hadisten başka bir rivâyet ile bilinmemektedir. Bu rivâyeti: Ebû, Dâvûd, Diyat 16); Tirmizî, Diyât 1; Nesâî, Kasâme 35; İbn Mâce, Diyat 6'da kaydeder. O bakımdan Şâfiî, ravisinde sözünü ettiğimiz bu illet dolayısıyla bu doğrultuda görüş belirtmemiştir. Diğer taraftan yine bu hadiste, ikiye basmış erkek develerden (Benu Mahâd.)’ın sözü edilmektedir. Halbuki bu yaştaki develerin zekat alınacak develerin yaşları ile bir ilgisi yoktur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın de, Kasame ile ilgili rivâyetde, Hayberde öldürülen kişinin (ki, az önce geçtiği gibi bu Abdullah b. Sehl'dir) zekât develerinden yüz deve olarak diyetini ödediği rivâyet edilmiştir. Zekât alınacak develer arasında ise, iki yaşına basmış erkek deve (İbn Mahâd)'dan söz edilmemektedir,

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Zeyd b. Cübeyr, Hışf b. Mâlikten, o, Abdullah b. Mes'ûd'dan rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hata yoluyla öldürme diyetini beşte birlere ayırmıştır Ancak bu rivâyeti Kûfeli ve Tayoğullarına mensup Hışf b. Mâlik'ten başka merfu' olarak rivâyet eden kimse yoktur. O da meçhul bir ravidir. Zira ondan yine Cuşem b. Maviyeoğullarından olan ve Kûfelilerin güvenilir raviyerinden birisi olan Zeyd b. Cübeyr b. Harmel et-Tai'den başka ondan kimse rivâyet etmiş değildir.

Derim ki: Dârakutnî Sünen'inde Hışf b. Mâlik'in bu hadisini Haccac b. Ertaa'dan o, Zeyd b. Cübeyr'den, o, Hışf b. Mâlik'ten, o da Abdullah b. Mesud'dan rivâyet etmiştir, Abdullah b. Mesud dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hata yoluyla öldürme diyetinde yüz; deve verileceği hükmünü vermiştir, Bunlardan yirmisi üçü bitirmiş dişi deve (Hîkka), yirmisi beşe basmış dişi deve (Cezea), yirmisi üçe basmış dişi deve (Benâtu Lebûn), yirmisi ikiye basmış dişi deve (Benâtu Mahâd), yirmisi de ikiye basmış erkek deve (Benu Mahâd) olacaktır.

Dârakutnî der ki: Bu, hadis ilmini bilen ehil kimselerce değişik bakımlardan sabit olmayan zayıf bir hadistir. Evvelâ bu, Ebû Ubeyde b. Abdullah b. Mesud'un babasından sahih senet ile yaptığı rivâyete muhaliftir. Bu rivâyette ise, tenkid edilecek bir taraf ve aleyhine yapılacak bir te'vil de yoktur. Ebû Ubeyde ise, babasının rivâyet ettiği hadisi, babasının görüşünü, babasının fetvasını Hışf b. Mâlik'ten ve benzerlerinden daha iyi bilen bir kimsedir. Abdullah b. Mes'ûd ise, bir taraftan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bir mesele hakkında verdiği bir hükmünü rivâyet ederken, diğer taraftan ona muhalif fetva vermeyecek kadar Rabbinden korkan, dinini koruyan bir kimsedir. Böyle bir şey Abdullah b. Mes'ûd hakkında kesinlikle düşünülemez. Çünkü hakkında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan hiçbir şey işitmediği ve o hususta kendisine herhangi bir şey ulaşmadığı bir meselede şu sözü söyleyen kimsedir: Ben bu mesele hakkında kendi gömüşüme göre kanaat belirtiyorum. Eğer bu doğrusu ise Allah'tan ve Rasulündendir. Eğer hata ise bendendir Bundan sonra ise ona verdiği bu fetvanın benzerinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hükmüne uygun düştüğüne dair haber ulaşınca, arkadaşları bunun üzerine oldukça sevindiğini ve buna benzer bir şekilde sevindiğini görmediklerini tesbit ettiler. Çünkü onun fetvası Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın verdiği hükme uygun düşmüştü. Niteliği ve durumu bu olan bir kimsenin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bir şey rivâyet ederken ona muhalefet etmesi nasıl doğru olabilir? Dârakutnî, III, 173.

Bir diğer yönü: İkiye basmış erkek develerin sözkonusu edildiği merfu' haberi biz ancak Hışf b. Mâlik'in İbn Mes’ûd'dan yaptığı rivâyet yoluyla biliyoruz. Hışf ise meçhul bir adamdır, bunu da ondan Cuşemli Zeyd b. Cübeyr b. HarmeTden başkası rivâyet etmiş değildir. Hadis ilmini bilen ehil kimseler ise, tanınmayan bir ravinin tek başına rivâyet ettiği münferit bir haberi delil kabul etmezler. Onlara göre bir haberin ilim ifade edebilmesi, adaletli ve meşhur bir ravi tarafından, yada meçhul diye nitelendirilemeyecek bir ravi tarafından rivâyet edilmesi şartına bağlıdır. Bir ravinin meçhul ravi olmaktan kurtulması ise kendisinden iki ve daha fazla ravilerin riveyette bulunmuş olmasına bağlıdır. Bu niteliğe sahip olduğu takdirde o ravi meçhul olmaktan kurtulur ve maruf, (bilinen), bir ravi olur.

Kendisinden yalnızca bir ravinin rivâyette bulunduğu ve tek başına başka kimsenin rivâyet etmediği bir haberi rivâyet eden kişiye gelince, bu rivâyette bir başkası da ona muvafakat edinceye kadar onun haberi alınmaksızın olduğu gibi bekletilir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. Bir diğer bakımdan Hışf b. Mâlik'in hadisini Zeyd b. Cübeyr'den, o Hişf yoluyla el-Haccac b. Ertae'den başka rivâyet etmiş bir kimse olduğunu bilmiyoruz. el-Haccac İse, tedlis yapmakla ve karşılaşmadığı, kendisinden de hadis dinlemediği kimselerden hadis rivâyet etmekle meşhur birisidir. Süfyan b. Uyeyne, Yahya b. Said el-Kattan ve Îsa b. Yûnus, onunla oturup kalktıktan, onu denedikten sonra ondan hadis rivâyetini terk etmişlerdir. Kişiyi bilip tanıyan ve onu iyice değerlendiren kimseler olarak bunlar yeterlidir.

Yahya b. Main der ki: Haccac b. Ertae'nin rivâyet ettiği hadis delil diye gösterilemez. Abdullah b. İdris der ki: Ben el-Haccac'ı şöyle derken dinledim: Kişi cemaatle birlikte namaz kılmayı terk etmedikçe yücelemez. Îsa b. Yûnus der ki: el-Haccac'ı şöyle derken dinledim: Namaza gidiyorum, bakıyorum ki hammallar, bakkallar beni sıkıştırıp duruyor. Cerir der ki: Ben Haccâc'ı şöyle derken dinledim: Mal ve şeref sevgisi beni helâk etti. Dârakutnî, III, 175.

(Dârakutnî) daha başka birtakım sebepler de sözkonusu etmektedir ki, bunlardan birisi de şudur: Güvenilir ravilerden bir topluluk bu hadisi el-Haccac b. Ertae'den rivâyet etmekle birlikte bu rivâyeti ondan farklı olarak nakletmişlerdir. Buna benzer burada hepsini kaydetmemiz uzun sürecek daha başka gerekçeler de ileri sürmektedir. Dârakutnî, III, 175-176.

Sözünü ettiğimiz ve diğer hadis âlimlerinin belirttikleri bu hususlar ise, Kûfeli âlimlerin diyet hususunda kabul ettikleri görüşün zayıflığına delalet etmektedir. Biz de bu kadarını yeterli görmekteyiz. Her ne kadar İbnü’l-Münzir ilimdeki yüce kadrine rağmen -ileride de geleceği gibi- bu görüşü tercih etmişse de (zayıftır).

Hammâd b. Seleme şöyle rivâyet etmektedir: Bize Süleyman et-Teymi, Ebû Miclez'den, o, Ebû Ubeyde'den İbn Mes’ûdun şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Hata yoluyla adam öldürmenin diyeti; beş Tane beşte bire bölünür, Bunların yirmi tanesi üç yaşını bitirmiş dişi deve (Hikka), yirmisi beş yaşına girmiş dişi deve (Cezea), yirmisi iki yaşına basmış dişi deve (Bintu Mahâd ), yirmisi üç yaşına basmış dişi deve (Bintu Lebûn), yirmisi de üç yaşına basmış erkek deve (İbn Lebûn)dır,

Dârakutnî der ki: İşte bu, isnadı hasen ve ravileri sika olan bir hadistir. Ayrıca Alkame'den, o da Abdullah yoluyla buna yakın bir rivâyet de nakledilmiştir. Dârakutnî, III, 172.

Derim ki: İşte Mâlik ve Şâfiî'nin de görüşü budur. Onlara göre diyet, bu şekilde beşte birlere ayrılır. el-Hattabî der ki: Bir gurup ilim adamından rivâyet edildiğine göre hata yoluyla öldürmenin diyeti dörtlü olarak kısımlara ayrılır. Bunlar ise, en-Nehaî, Nehaî ve Hasanı Basrî'dir. İshak b. Rahaveyh de bu görüştedir. Şu kadar var ki, bunlar şöyle demektedirler: Diyet olarak verilecek develerin yirmi beş tanesi Cezea (beş yaşına basmış dişi deve), yirmi beş tanesi Hikka (üçünü bitirmiş dişi deve), yirmi beş tanesi Bintu Lebûn (üç yaşına basmış dişi deve), yirmi beş tanesi de Bintu Mahâd (iki yaşına basmış dişi deve) olurlar. Bu, Ali b. Ebî Tâlib'den de rivâyet edilmiştir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Mâlik ve Şâfiî'nin görüşü de Süleyman b. Yesar'dan rivâyet edilmiştir. Bu hususta herhangi bir sahabiden birşey nakledilmiş değildir. Fakat Medinelilerin ameli buna göredir. Aynı şekilde İbn Cüreyc de İbn Şihâb'dan böylece rivâyette bulunmuştur.

Derim ki: Bizler, Mâlik ve Şâfiî'nin kabut ettikleri görüşe uygun kanaati İbn Mes’ûd'dan nakletmiş bulunuyoruz, Ebû Ömer der ki: Diyetlerde develerin yaşı kıyas yoluyla ve akıl yürütme yoluyla tesbit edilemez. Bu, ancak tabı olmak ve teslim olmak yoluyla alınıp delil olarak kabul edilmiştir. Rivâyet yoluyla alınan hükümlerde ise aklın herhangi bir dahli sözkonusu değildir. Herkes bu hususta selefinden sahih olarak nakledildiğini kabul ettiği yönde görüş belirtmiştir. Allah hepsinden razı olsun.

Derim ki: Hattabî'nin naklettiği; Amr b. Şuayb yoluyla rivâyet edilen hadis gereğince görüş belirten kimse bilinmemektedir, şeklindeki kanaati, İbnü'l Münzir, Tavus ile Mücahid'den nakletmiştir. Şu kadar varki Mücahid, İkiye basmış (otuz adet) dişi deve yerine, beş yaşına basmış otuz dişi deve öngörmüştür, İbnü’l-Münzir, der ki: Ben ise birinci görüşü kabul ediyorum. Bununla da Abdullah ile Dârakutnî ve el-Hattabî'nin zayıf kabul ettikleri rey ashâbının görüşünü (kabul ettiğini) kast etmektedir.

İbn Abdi’l-Berr (Ebû Ömer) ise der ki: Çünkü bu konuda belirtilen görüşlerin en asgari olanı budur. Ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bu görüşe uygun düşen şekilde rivâyet ettiğimiz merfu' bir hadis de bunu ifade etmektedir.

Derim ki: İbnül-Münzir'in bunu tenkid etmekle beraber ve kendisi müçtehid olmasına rağmen., hadis tenkidçilerinin sahih olduğu hususunda kendisine muvafakat etmedikleri bir hadîs doğrultusunda nasıl görüş belirttiğine doğrusu hayret edilir. Şu kadar varki yanılmak ve unutmak bazan insanı etkisi altına alabilir. Kemal hiç şüphesiz celal sahibi aziz olan Allah'a aittir.

6. Hata Yoluyla Öldürmede Diyeti Kimler Öder;

Nebiyyi Muhtar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan sabit olan haberler onun hata yoluyla öldürmede diyeti âkilenin ödeyeceğini hükme bağladığı şeklindedir. İlim ehli de icma ile bunu kabul etmiştir. Hata yoluyla diyetin âkile tarafından ödeneceği üzerinde ilim ehlinin icma etmesi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın beraberinde oğlu ile birlikte huzuruna giren Ebû Rimse'ye söylediği: "Bu oğlun sana karşı cinayet işlemez, sen de ona karşı cinayet işlemezsin" Ebû Dâvûd, Diyât 2; Nesâî, Kasame 42; İbn Mâce, Diyât 26; Dârimî, Diyat 25; Mürted, IV. 163, 345, V, 81. hadisinde kastettiği cinayetin kastı olarak işlenen cinayetin söz konusu olduğuna, hata yoluyla İşlenen cinayet olmadığına delil vardır,

Yine ilim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir. Tam diyetin üçtebirinden fazla olan miktarını âkile öder. Ancak üçtebir hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İlim adamlarının Cumhûrunun (çoğunluğunun) kabul ettiği görüş şu ki: Âkile, kastî işlenen cinayetin ve cinayet itirafının diyetini ve sulhun sonunda hükme bağlanan diyeti ödemez. Hata yoluyla ödenmesi gereken diyetten de ancak tam diyetin üçtebirinden sonrasını yüklenirler. Üçtebir ve aşağısı ise, cinayeti işleyenin malından ödenir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Hata yoluyla işlenen cinayetin diyeti, caninin âkilesî tarafından ödenir.

Derim ki: Bu, ister cinayet olsun ister daha fazlası olsun. Çünkü daha fazlasını ödeyen elbetteki daha aşağısı olanını da öder. Nitekim, kasti öldürmelerde Ödenmesi gereken diyetin az ya da çok olsun caninin malından ödenmesi gerekmektedir Bu, Şâfiî'nin görüşüdür.

7. Diyetin Ödenme Keyfiyeti ve Âkilenin Kapsamına Girenler:

Diyetin hükmü, âkile tarafından taksitle ödenmesidir. Âkile, caninin asabe olan akrabalarıdır Hanımın oğlu, hanımın asabelerinden değilse,âkiledendeğildir Anne bir kardeşler de baba ve anne bir kardeşlerinin asabeleri sayılmazlar O bakımdan onlar yerine hiçbir şekilde âkile olarak diyete iştirak etmezler.

Kişinin divan ehli diye bilinenler de Hicazlıların Cumhûrunun görüşüne göre âkileden değildirler Kûfeliler ise şöyle demektedir: Eğer diyet ödemek durumunda olan kişi, divan ehlinden ise, onun divanında bulunanlar da âkiledirler. Bu durumda diyet, âkileye Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali'nin hükmettiğine uygun olarak üç yıllık taksitlere bölünür. Çünkü diyet olarak verilmesi gereken develer gebe olabilirler O takdirde mükellefe zararı olur.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in diyeti bir defada vermesinde bir takım maksatları vardı. O, diyeti sulh ve diyet borcunu ödemek üzere haklılara teslim ediyordu. Bir diğer hikmet ise o, diyeti acilen ödeyerek karşı tarafın kalbini ısındırmak istiyordu. İslâm iyice yerleştikten sonra, ashâb-ı kiram diyetin ödenmesini bu şekilde düzenlediler. Bu açıklamayı İbnü'l-Arabî yapmıştır.

Ebû Ömer ise şöyle demektedir: Eski, yeni bütün ilim adamları icma ile âkile tarafından ödenecek diyetin, ancak üç senelik süre içerisinde ödeneceğini, bundan daha kısa bir süre içerisinde ödenmesinin sözkonusu olmayacağını kabul etmişlerdir. Yine, âküeden diyet ödeme mükellefiyetinin bulûğa ermiş erkekler için sözkonusu olduğunu da icmâ ile kabul etmişlerdir. Siyer ve ilim adamları, îemâ ile şunu belirtirler: Cahiliye döneminde âkile diyeti yükleniyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da İslamda bunu böylece kabul etti. Cahiliye dönemi aralarındaki yardımlaşma ilkesine göre âkile tarafından diyet ödemesine katılıyorlardı. Daha sonra İslâm geldi ve Hazret-i Ömer divanı tesbit edinceye kadar durum böylece cereyan edegeldi. Fukahâ, ittifakla bunu rivâyet ettikleri gibi, bu doğrultuda kanaat belirtmişlerdir. İcma ile şunu da kabul ederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde de Ebû Bekîr-döneminde de divan diye bir şey yoktu. Divanı tesbit eden ve insanları bu şekilde bir arada toparlayan, her taraftaki ahaliyi bir el olarak tesbit eden ve onları kendilerine yakın olan düşmanla Savaşmakla mükellef tutan Ömer (radıyallahü anh) oldu.

8. Cenine (Annesinin Karnındaki Yavruya) Karşı Cinayet:

Derim ki: Bu bölümün kapsamında ve bu bölümde belli bir yer tutan hususlardan birisi de annesinin karnındaki ceninin öldürülmesidir. Bu da annesinin karnına vurulmak sureliyle annenin cenini önce canlı olarak düşürmesi, sonra da bu ceninin ölmeğidir. Bütün ilim adamları der ki: Böyle bir durumda eğer hata yoluyla olmuşsa, tam bir diyet ödenir.

Kasten öldürmede ise, kasameden sonra tam diyet ödenir. Kasame (yemin ettirme") sözkonusu olmaksızın tam diyet ödeneceği de söylenmiştir. Ceninin, hayatta olup olmadığının ne ile anlaşılacağı hususunda görüş ayrılığı bulunmakla birlikte şu hususlarda fukahâ ittifak etmişlerdir: Cenin, ağlıyarak düşse, yahut süt emse veya muhakkak nefes aldığı tesbit edilse, hayatta olduğu anlaşılsa öldükten sonra tam olarak diyetinin ödenmesi gerekir Şayet hareket ederse, Şâfiî ve Ebû Hanîfe'ye göre, hareket onun hayatta olduğunun delilidir. Mâlik ise şöyle der: Uzun süre hayatta oluşu ile birlikte olmadıkça tek başına hareket hayatta oluşuna delil olmaz. Bütün ilim adamlarına göre ceninin erkek ve dişi olması arasında bir fark yoktur.

Şayet annesi, cenini ölü olarak düşürecek olursa, o takdirde erkek bir köle veya bir cariye vermek gerekir. Şayet kadın, karnına vurulduğu halde çocuğu düşürmez fakat, çocuk karnında bulunduğu halde annesi ölürse, o takdirde cenin için herhangi bir şey ödemek gerekmez. Bütün bu hususlarda icma vardır. Görüş ayrılığı yoktur.

Bununla beraber el-Leys b. Sa'd ile Davud (ez-Zahirî)'den şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Karnına vurulduğu için ölen bir kadının ölümünden sonra cenini ölü olarak bırakırsa, cenin karşılığında bir gurre ödenir. Hatta ölümünden önce veya sonra ceninini düşürmüş olması arasında bir fark yoktur. Muteber olan anneye vurulması halinde annenin hayatta olup olmadığıdır.

Diğer fakihler ise şöyle demişlerdir: Anennin ölümünden sonra cenin ölü olarak çıkacak olursa, bir şey ödemek gerekmez. Tahavî ise, fukahânın çoğunluğu lehine delil serdederek şöyle demektedir: Beraberlerinde Leys de olduğu halde fukahâ görüş birliği halinde şunu kabul ederler: Kadın hayatta iken karnına vurulacak olursa, bundan dolayı cenini karnında bulunduğu halde ölür ve cenin düşmezse, cenin dolayısıyla birşey ödemek gerekmez. İşte ölümünden sonra ceninin düşmesi halinde de hüküm aynen böyledir,

9. Gurre'nin Mahiyeti ve Konu ile İlgili Diğer Hükümler:

Gurre (olarak ödenecek olan köle ve cariyenin) ancak beyaz olması gerekir. Ebû Amr b. el-Alâ Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Ceninde ya gurre köle veya gurre cariye vardır" ez-Zeylaî, Nasbu'r-Raye, IV, 381. Ayrıca bk, Buhârî, İ’tisam 13; Müslim, Kasâme 39; Ebû Dâvûd, Diyât 19; Tirmizî, Diyât 151 Nesâî, Kasâme 39; İbn Mâce, Diyât 11: Dârimî, Diyât 20; Müsned, II, 438, 535. âyeti hakkında şöyle demektedir: Şayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), gurre demekle özel bir manayı kastetmemiş olsaydı (bu kelimeyi kullanmaksızın): Ceninde köle veya cariye vardır, demekle yetinirdi. Fakat o bununla bunların beyaz tenli olmasını kastetmiştir. Dolayısıyla diyet olarak verilecek köle ve cariyenin mutlaka beyaz tenli olmaları gerekir, başka türlü kabul olunmaz, Cenin karşılığında ödenecek bu köle ve cariyenin siyah olmaları makbul değildir.

Gurre'nin kıymeti hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Mâlik der ki: Gurre'nin kıymeti, elli dinar, yahut altıyüz dirhemdir. Yani hür ve müslüman bir kimsenin diyetinin onda biridir. Yine hür olan ceninin annesinin diyetinin onda biridir. Aynı zamanda bu, İbn Şihab, Eabia ve sair Medineli âlimlerin de görüşüdür.

Rey ashâbı ise derler ki: Gurre'nin kıymeti beşyüz dirhemdir.

Şâfiî der ki: Gurre'nin yedi yahut sekiz yaşında olması gerekir. Bu gurre'nin kusurlu olmakla birlikte (hak sahibi olan mağdur) kabul edilme mükellefiyeti yoktur. Mâlik'in görüşüne göre ceninin diyetini ödemek durumunda olan kişi, bir gurre vermek ile annesinin diyetinin onda birini ödemek arasında muhayyerdir. Yani, eğer altın kullanan belde ahalisinden ise, yirmi dinar, gümüş kullanan belde ahalisinden ise, altıyüz dirhem, ya da zekâtta kabul edilen develerden beşte birlerini alır.

Mâlik ve arkadaşları derler ki: Gurre caninin malından ödenir. Bu, el-Hasen b. Hayy'ın da görüşüdür. Ebû Hanîfe, Şâfiî ve arkadaşları ise, gurre'yi âkile öder, demektedirler. Daha sahih olan da budur. Çünkü Muğire b. Şu'be'nin şu hadisi bunu ifade etmektedir:

Muğire b. Şu'be'nin rivâyetine göre iki kadın ensardan iki adamın nikâhı altında, idiler. -Rivâyetlerin birisinde birbirlerini kıskandılar denilmektedir O kadınlardan birisi diğerine çadırın direği ile vurdu ve onu öldürdü. İki adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in huzuruna gidip davalaştılar ve şöyle dediler: Ağlamamış, yemek yememiş, içmemiş, dünyaya gelirken sesi çıkmamış birisinin mi diyetini ödiyeceğiz? Böyle birisinin kanı heder olmalıdır. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (itirazı yapan bu sözlerini kafiyeli bir şekilde söylediğinden dolayı) şöyle buyurdu: "Bedevi Arapların secı'eleri gibi mi seci'li konuşuyorsun?" Hazret-i Peygamber cenin hakkında bir gurre olarak diyet ödenmesini ve bunun kadının âkilesi tarafından ödenmesini hükme bağladı. Müslim, Kasâme 37-39; Ebû Dâvûd, Diyat 19; Tirmizî, Diyat 15; Nesâî, Kasame 39; İbn Mâce, Diyat 11; Dârimî, Diyat 21; Dârakutnî, IH, 198; Müsned, II, 535, IV 245, 246, 249.

Bu ise sabit ve sahih bir hadistir. Görüş ayrılığı olduğu yerde gereğince hüküm vermeyi gerektiren açık bir nassdır. Öldürülen kadının diyeti, âkile tarafından ödenmesi gerektiğine göre, kıyas ve mantığa göre ceninin diyetinin de böyle olması gerekir. Bizim ilim adamlarımız ise, aleyhine hüküm verilen kişinin söylediği: Nasıl diyetini öderim? şeklindeki sözünü delil göstererek şöyle demişlerdir: İşte bu, aleyhine hüküm verilenin muayyen bir kimse olduğuna delalet etmektedir ki, bu da cinayeti işleyen kişinin kendisidir. Eğer ceninin diyetini âkilenin ödemesine hüküm vermiş olsaydı, şöyle demesi gerekirdi: Haklarında hüküm verilen kimseler dediler ki:

...Kıyasa göre ise, cinayet işleyen herkesin cinayetinin kendi aleyhine olması (cezasının kendisi ödemesi) gerekmektedir. Bundan kendisine muarız başka bir delilin bulunmadığı ve bu kıyasa muhalif hüküm ifade eden delilin var olma hali müstesnadır. Mesela, muhalif kanaat belirtilmesi câiz olmayan icma yahut kendisiyle tearuz halinde başka bir rivâyetin bulunmadığı, âdil ve ahad raviler tarafından nakledilen bir sünnetin nassı gibi. Bu gibi deliller olduğu takdirde bunların gereğince (kıyasa muhalif dahi olsa) hüküm vermek icabeder. Yüce Allah da:

"Her nefsin kazandığı (kötülük) mutlaka kendi aleyhinedir. Günahkâr hiçbir kimse de başkasının günahını yüklenmez" (el-En’âm, 6/164) diye buyurmaktadır.

10. Cenin Canlı Olarak Doğarsa:

Ceninin canlı olarak dünyaya gelmesi halinde diyet ile birlikte keffâretin gerektiği hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur.

Ölü olarak doğması halinde ise keffâret hususunda görüş ayrılıktan vardır. Mâlik der ki: Bu durumda hem gurre, hem de kefferat gerekir. Ebû Hanîfe ile Şâfiî ise; ğurre gerekir, kefferat yoktur, derler

Gurre'nin ceninden miras alınıp alınmayacağı hususunda da ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Mâlik, Şâfiî ve arkadaştan derler ki: Ceninde ödenmesi gereken gurre, yüce Allah'ın Kitabı gereğince ceninden miras alınır. Çünkü o bir diyettir,

Ebû Hanîfe ve arkadaşları der ki: Gurre yalnızca anneye aittir. Çünkü bu anneye karşı, onun organlarından bir organın kesilmesi yoluyla işlenmiş bir cinayettir. Ve gurre diyet değildir. Buna delil olan hususlardan birisi şudur: Diyetlerde gerektiği gibi, ceninde erkek veya dişi olması nazarı itibara alınmaz, işte bu da ceninin bir organ gibi değerlendirilmiş olduğunun delilidir.

İbn Hürmüz şöyle dermiş: Ceninin diyeti özel olarak ebeveynine aittir. Babası üçte ikisi, annesi üçte birini alır. Onlardan hayatta olan bu hisseyi alır, Birisi ölmüş bulunuyor ise, kalan anne olsun baba olsun kalanlarına verilir, kardeşler herhangi bir şeyini miras alamazlar.

11. Diyetin Bağışlanması Halinde de Keffâret Sakıt Olmaz:

Yüce Allah'ın:

"Onların sadaka olarak bağışlamaları müstesna" âyetindeki "(.......) Sadaka olarak bağışlamaları" âyetinin aslı (......) şeklindedir. "Te" harfi, "sâd" harfine idğam edilmiştir, Tasadduk ise vermek demektir. Âyetin ifade ettiği anlam da şudur: Ancak maktul'ün mirasçıları olan velileri, katili, Allah'ın kendilerinin lehine ve katiller tarafından ödenmesi icabeden diyeti ödemekten ibra ederlerse, o takdirde diyet ödemesi, gerekmez.

Görüldüğü gibi bu birinci türden olmayan bir istisnadır (munkati'dır). Ebû Abdurrahman ve Nubeyh, (.......) şeklinde "sad" harfini şeddesiz ve ("ye" harfi ile değil de) "te" harfi ile okumuşlardır. (Sadaka olarak bağışlamanız müstesna, anlamında olur). Aynı şekilde Ebû Amr da böyle okumuştur. Fakat Ebû Amr, "sad" harfini de şeddeli okumuştur. Bu kıraate göre ise, ikinci "te"nin hazf edilmesi caizdir. Fakat "ye" ile okuyuşa göre "te"nin hazf edilmesi câiz olmaz, Ubey ve İbn Mes’ûd'un Mushaflarında "(.......); Sadaka olarak bağışlamaları" şeklindedir.

Yüce Allah için verilmesi gereken keffâret ise, velilerinin (katili) ibra etmesi ile sakıt olmaz, Çünkü katil (hataen öldürmekle birlikte) yüce Allah'a ibadet etmekte olan bir kişiyi telef etmiştir.

O bakımdan Rabbine İbadet için bir başkasını kurtarması onun görevidir. Ancak velilerin hakkı olan diyet sakıt olur, (bu sakıt olmaz). Keffâret ise, yalnızca caninin malından ödenmesi gerekir Onun âkilesi keffâretten herhangi bir şey yüklenmez.

12. Kâfirler Diyarında Öldürülen Mü’minin Hükmü:

Yüce Allah'ın:

"Şayet (öldürülen) mü’min olmakla beraber, size düşman olan bir kavimden ise..." âyetinde ele alınan bu mesele kâfirler diyarında, yahut onlarla Savaş esnasında kâfirlerdendir diye öldürülen mü’min hakkındadır.

İbn Abbâs, Katade, es-Süddî, İkrime, Mücahid ve en-Nehaî'ye göre mana şudur: Eğer bu öldürülen kişi, îman etmekle birlikte

"size düşman olan bir kavim" olan kâfir kavmi arasında kalmış mü’min bir kimse ise, onun için diyet ödemek gerekmez. Sadece onu öldürmekten dolayı keffâret olarak bir kölenin hürriyetine kavuşturulması gerekir. Mâlik'ten meşhur olan görüş budur. Ebû Hanîfe de böyle demiştir.

Bu durumda diyetin düşmesinin iki sebebi vardır Birincisi, öldürülenin velilerinin kâfir oluşudur. Onlara diyet ödenerek bu diyetle güç kazanmalarına sebep olmak doğru değildir. İkincisi ise, Îman ettiği halde hicret etmeyen bu kişinin hürmeti, az bir hürmettir. Bundan dolayı da diyet yoktur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"îman edip de hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar sizin onlara karşı hiçbir velayet (mükellefiyetiniz yoktur." (el-İnfitar 8/72)

Bir kesim de şöyle demektedir: Diyetin düşmesine maktulün velilerinin kâfir oluşlarının sebep olarak görülmesi yeter.

Öldürme ister müslümanlar arasında hataen olmuş olsun, isterse de kavmi arasında iken ve hicret etmemiş olduğu halde öldürülmüş olsun, ister hicret etmiş sonra da kavmine geri dönmüş olsun, bunun keffâreti sadece bir köleyi hürriyetine kavuşturmaktır, onun için diyet ödemek sözkonusu değildir. Zira diyetinin kâfirlere ödenmesi sahih olamaz. Şayet diyet ödemek icabetseydi, beytülmal lehine ve beytülmaî üzerine icabetmesi gerekirdi. Böyle bir yerde ise diyetin vücubu sözkonusu değildir. İsterse öldürme İslâm diyarında cereyan etmiş olsun. Şâfiî'nin görüşü budur Evzaî, es-Sevrî ve Ebû Sevr de bu görüştedir.

Birinci görüşe göre, eğer mü’min İslâm diyarında Öldürülmüş ise, onun kavmi (velileri, yakınları) harp diyarında bulunuyorlarsa, bu durumda beytülmale diyetinin ödenmesi ve keffâret gerekir.

Derim ki: Müslim'im Sahih'inde Usame'den gelen şu rivâyet de bu kabildendir. Usame dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizleri de bir seriyye ile gönderdi. Cühenelilere ait el-Hurukat denilen yerde sabah baskını düzenledik. Bir adama yetiştim, o, lâilahe illallah dedi. Ancak mızrağımı ona sapladım. Bundan dolayı içimde bir rahatsızlık belirdi. Bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a anlattım. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "O, lâilahe illallah dediği halde onu öldürdün ha" diye buyurdu. Ey Allah'ın Rasulü, dedim. O, silahtan korktuğu için o sözü söyledi. Şöyle buyurdu: "Bunu gerçekten mi yoksa başka bir sebepten dolayı mı söylediğini anlayasin diye ne diye kalbini yarmadın." Buhârî, Meğâzi, 45, Diyat 2; Müslim, Îman 158, 159; Ebû Dâvûd, Cihâd 95, Müsned. V. 200, 207.

Hazret-i Peygamber bundan dolayı ne kısas uygulanmasına, ne de diyet verilmesine hükmetti. Usame'den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) daha sonra bana üç defa mağfiret diledi ve bir köle azad et, diye buyurdu. Ancak kısas veya diyet hükmünü vermedi.

İlim adamlarımın der ki: Kısasın neden sakıt olduğu gayet açıktır. Çünkü öldürme haksızca ve saldın kastıyla olmamıştır. Diyetin sakıt olmasının üç sebebi vardır. Evvelâ, Hazret-i Peygamber ona asıl olarak Savaşmaya izin vermişti. Dolayısıyla tıpkı sünnet yapan sünnetçinin ve doktorun uygulamasında görülebildiği gibi kanı dökülmemesi gereken, bir canı yanlışlıkla telef etti.

İkinci olarak, öldürülen bu kişi düşmandandı. Müslümanlar arasında onun herhangi bir velisi yoktu ki, bu velisine onun diyeti ödensin. Çünkü Allah:

"Şayet... size düşman olan bir kavimden ise” diye buyurmaktadır. Nitekim bunu az önce açıkladık.

Üçüncüsü ise, Usame, öldürdüğünü itiraf etmekle birlikte bu hususta başkası tarafından herhangi bir delil ortaya konulmuş değildir. Âkile ise itiraf dolayısıyla diyete iştirak etmez. Üsame'nin, kendisinden diyetin ödenebileceği bir malının bulunmaması da muhtemeldir.

Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

13. Hata Yoluyla Öldürülen Kişi Müslümanlarla Antlaşması Bulunan Bir Kavimden İse:

Yüce Allah'ın:

"Şayet kendileriyle aranızda bir antlaşma bulunan bir kavimdense..." âyeti ise, hata yoluyla öldürülen zımmi ve muâhid (antlaşmalı bir kavme mensup) kimse hakkındadır. Bu durumda da hem diyet, hem de keffaret gerekir. Bunu, İbn Abbâs, en-Nehaî, Nehaî ve Şâfiî söylemiştir. Taberî de bunu tercih eder ve şöyle der: Şu kadar varki, yüce Allah burada öldürülenin durumunu müphem bırakarak, mü’minlerden ve harp ehlinden öldürülen kimse hakkında dediği gibi, bunun hakkında da "mü’min olmakla beraber" diye buyurmamaktadır. Önce geçeni kayıtlı olarak zikretmekle birlikte burada onu mutlak olarak zikretmiş olması, öncekinden farklı olduğunun delilidir.

el-Hasen, Cabir b. Zeyd ve yine İbrahim (en-Nehaî) der ki: Âyetin anlamı şudur: Şayet hataen öldürülen kişi, mü’min bir kimse olup sizlerle antlaşması bulunan bir kavimden ise ve onlarla yaptığınız antlaşma da kendilerinden öldürülen kimsenin diyetini almaya daha bir hak sahibi olmalarını gerektirmekte ise, böyle birisini öldürmenin keffareti, köle azad etmekle diyetini ödemektir. el-Hasen buradaki:

"Şayet kendileriyle aranızda bir antlaşma bulunan bir kavimdense" âyetini:

"Şayet kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir kavimden olup, kendisi de mü’min ise..." diye okumuştur. el-Hasen der ki: Müslüman bir kimse, zımmi bir kimseyi öldürecek olursa, onun için keffâret sözkonusu değildir.

Ebû Ömer der ki: Hicazlılara göre âyet-i kerimenin anlamı, başta geçen yüce Allah'ın:

"Bir mü’min diğer bir mü’mini -yanlışlıkla olması müstesnâ-öldüremez" âyeti ile birlikte anlaşılır.

Bundan sonra ise yüce Allah:

"Şayet... bir kavimdense" diye buyurmaktadır ki, bununla kastettiği "öldürdüğünüz kişi mü’min ise" dir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

İbnü'l-Arabî de der ki: Bence uygun görüş, cümlenin mutlak ifadenin mukayyede hamledilmesi şeklinde anlaşılması gerektiğidir.

Derim ki: İşte el-Hasen'in söylediğinin manası ve Ebû Ömer'in Hicazlılardan naklettiği de budur.

Yüce Allah'ın:

"Bir diyet vermek" lâfzının nekire olarak gelmesi muayyen bir diyetin ödenmesini gerektirmemektedir.

Şöyle de denilmiştir. Bu, kendileriyle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında belli bir süreye kadar müslüman olmaları ya da kendilerine Savaş ilan edilmesi şeklinde bir antlaşmaları bulunan Arap müşrikleri hakkındadır. Bu antlaşmaklardan bir kimse öldürülecek olursa, onun için diyet ödemek ve keffarette bulunmak gerekirdi. Daha sonra bu yüce Allah'ın:

"Müşrikler arasından kendileriyle antlaşmada bulunduğunuz kimselere Allah ve Rasulünden bir ültimatomdur bu" (et-Tevbe, 9/1) âyeti ile nesh oldu.

14. Kadının Diyet Miktarı:

İlim adamları kadının diyetinin, erkeğin diyetinin yarısı olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Ebû Ömer der ki: Kadının diyetinin, erkeğin diyetinin yarısının olmasının sebebi -Allahu a'lem- kadının, erkeğin mirasının yarısı kadar almasıdır. Yine iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk olmasıdır. Ancak bu, yalnızca hata yoluyla öldürmelerdeki diyet için böyledir.

Kasti öldürülmelerde ise erkekler için de kadınlar için de kısas sözkonusudur. Çünkü yüce Allah: "Can, cana karşılıktır" (el-Mâide, 5/45) ile daha önce el-Bakara Sûresi'nde geçtiği üzre (2/178. âyet, 5- başlıkta) hür de hüre karşılıktır.

15. Birisinin Diğeri Üzerine Düşmesi, Çarpışma vb. Hallerde Başkasının, Ölümüne Sebep Teşkil Etme Haline Dair Hükümler:

Dârakutnî, Mûsa b. Ali b. Râbah el-Lahmi'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Babamı şöyle derken dinledim: Gözleri görmeyen birisi, Ömer b. Hattab (radıyallahü anh)'ın halifeliği döneminde bir hac mevsiminde şu mısraları okudu:

"Ey insanlar, ben görülmedik bir şeyle karşı karşıya kaldım

Hiç gözü görmeyen bir kimse, gözü gören ve sağlıklı birisinin diyetini öder mi?

Bu ikisi (gözü görmeyen ve sağlıklı kişi) birlikte düştüler ve ikisi de kırılıp döküldüler."

Olay şöyle olmuştu: Âma olanı, gözü gören birisi çekiyorken her ikisi de bir kuyuya düştüler. Gözleri görmeyen görenin üzerine düştü ve gözü gören öldü. Hazret-i Ömer de gözleri görenin görmeyen tarafından diyetinin ödenmesine dair hüküm verdi. Dârukutnî, III, 98-99.

İlim adamları biri diğerinin üstüne düşüp birileri ölenin durumu hakkında farklı kanaate sahiptirler. İbn ez-Zübeyr'den gelen rivâyete göre, üstte olan altta kalanın diyetini öder amma, altta kalan üstte olanın diyetini ödemez. Aynı zamanda bu Şureyh, en-Nehaî, Ahmed ve İshak'ın da görüşüdür.

İmâm Mâlik; biri diğerini çeken ve nihayette düşüp ölen iki kişi hakkında şöyle demiştir: Çekenin âkilesinin diyet ödemesi gerekir. Ebû Ömer der ki: Bu hususta görüş ayrılığının olduğunu sanmıyorum. -Doğrusunu en iyi bilen Allahtır ya- bizim mezhep âlimlerimizden müteahhirlerden birisi ile Şâfiî mezhebine mensup birisi şöyle demiştir: Bu durumda diyetin yarısını öder. Çünkü hem onun fiili hem de düşenin düşmesinden dolayı ölmüştür.

Bir kimse, bir diğerinin üzerine evin damından düşecek ve ikisinden birisi ölecek olurlarsa, el-Hakem ve İbn Şubrume derler ki: Onlardan hayatta kalan tazminatı öder. Şâfiî ise, biri diğerine çarpan ve ikisi de bunun sonucunda ölen kimseler hakkında kendisine çarpılanın diyetinin, çarpanın âkilesi tarafından ödeneceğini, buna karşılık, çarpanın ise diyetinin heder olacağını söylemiştir. Birbiriyle çarpışan ve bunun sonucunda ölen iki süvari hakkında da şöyle demiştir: Bunların her birisi ötekinin yarım diyetini öder. Çünkü bunların herbirisi hem kendi fiili, hem de diğerinin fiili dolayısıyla ölmüştür. Osman el-Betti ve Züfer de böyle demiştir.

Mâlik, Evzaî, el-Hasen b. Hayy, Ebû Hanîfe ve arkadaşları ise, birbirleriyle çarpışıp Ölen atlılar hakkında şöyle der: Her birisinin diyeti diğerinin âkilesi tarafından ödenir. İbn Huveyzimendâd der ki; Eğer, gemiyi yönlendiren kaptanın kendisi değilse birbiriyle çarpışan iki gemi ile atı o tarafa götüren süvari değilse birbirine çarpışan iki süvarinin durumu da bize göre böyledir.

Mâlik'ten, birbiriyle çarpışan iki gemi ile İki atlı hakkında her birisinin telef ettiği şeylerin tazminatını diğerine eksiksiz olarak vereceği görüşü de rivâyet edilmiştir.

16. Kitap Ehlinin Diyeti:

Bu kabilden olmak üzere ilim adamları kitap ehlinin diyeti ile ilgili tafsilatta farklı görüşlere sahiptirler.

Mâlik ve arkadaşları derler ki: Kitap ehlinin diyeti, müslümanın diyetinin yarısıdır. Mecusî'nin diyeti ise sekizyüz dirhemdir. Bunlara mensup kadınların diyeti bunun da yarısıdır. Bu görüş Ömer b. Abdulaziz, Urve b. ez-Zübeyr ve Amr b. Şuayb'dan rivâyet edilmiştir. Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir: Yine bu manada, Süleyman b. Bilal, Abdurrahman b. el-Haris b. el-Ayyaş b. Ebi Rebiâ'dan, o, Amr b. Şuayb'dan, o, babasından, o, dedesi yoluyla, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yahudi ve hıristiyanın diyetini müslümanın diyetinin yarısı olarak tesbit ettiği rivâyet edilmiştir. Amr b. Şuayb'dan o babasından o dedesinden o Rasûlullahtan rivâyet etmektedir. "Mucahid'in (zimmet ahdi bulunan yahudi, hıristiyan ve benzerlerinin ) diyeti, hürrün diyetinin yarısıdır." (Ebû Dâvûd, Diyât 21); '"Kafirin diyeti mü’minin diyetinin yarısıdır." (Tirmizî, Diyat 16; Nesâî, Kasame 37); "Zimmet ehlinin diyeti, müslümanların diyetinin yarısıdır; bunlar da yahudilerle hiristiyanlardır." (Nesâî, Kasâme 37); "Resûlüllah, iki kitap ehlinin -ki yahudilerle hıristiyanlardır- diyetinin, jııiisSüman diyetinin yarısı olduğuna büküm vermiştir." (İbn Mâce, Dîyât 13) Ayrıca bk.: ez-Zeylai, Nasbu'r-Râye, IV, 364-366. Burada geçen Abdurrahman'dan, es-Sevrî de rivâyette bulunmuştur,

İbn Abbâs, en-Nehaî ve en-Nehaî derler ki: Kendileriyle antlaşma bulunanlara mensup olanlardan hata yoluyla öldürülen kişinin mü’min ya da kalır olduğuna bakılmaksızın, şayet kavminin ahdi kapsamında ise, onun diyeti müslümanın diyeti gibidir. Bu, Ebû Hanîfe'nin, es-Sevrî'nin, Osman el-Bettî'nin ve el-Hasen b. el-Hayy'ın da görüşüdür. Onlar, bütün diyetleri eşit kabul ederler. Müslümanın, yahudinin, hıristiyanın, mecusinin, muahhid ve zımmi'nin diyeti birdir derler. Aynı zamanda bu, Atâ, ez-Zührî ve Said b. el-Müseyyeb'in de görüşüdür. Bu konudaki delilleri ise yüce Allah'ın;

"Akrabalarına bir diyet vermek" âyetidir. Bu da diyetin müslümanın diyeti gibi eksiksiz bir diyet olmasını gerektirmektedir. Bu görüşlerini Muhammed b. İshak'ın, Dâvûd b. el-Husayn'dan, onun İkrime'den, onun İbn Abbâs'tan Kureyzaoğulları ile Nadiroğulları kıssası ile İlgili olarak yaptıkları rivâyetle desteklerler. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hiç bir fark gözetmeksizin onların diyetini tam bir diyet olarak tesbit etmiş ve ödemişti. ez-Zeylaî, a.g.e, IV, 366-369'da bu anlamda varîd olmuş rivâyetler ve ilgili görüşler kayd edilmiştir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) ise der ki: Bu, nisbeten gevşek bir hadistir, böyle bir hadis delil olacak özelliğe sahip olmaz.

Şâfiî de der ki: Yahudi ile hıristiyanın diyeti, müslümanın diyetinin üçte biri kadardır. Mecusi'nin diyeti ise sekizyüz dirhemdir. Bu konudaki delili de şudur: Bu miktar, bu husustaki görüşlerin asgarîsidir. Zimmet ise yakin bir delil veya bir hüccet olması müstesna beridir. (Borçsuz ve mükellefiyetsiz kabul edilir.) Aynı zamanda bu görüş, Hazret-i Ömer ile Hazret-i Osman'dan rivâyet edilmiştir, İbnü'l-Müseyyeb, Atâ, el-Hasen, İkrime, Amr b. Dinar, Ebû Sevr ve İshak da bu görüştedir,

17. Azad Etmek için Köle Bulunamayacak Olursa:

Yüce Allah'ın:

"Kim bulamazsa" yani kim azad "etmek üzere köle bulamaz, ve yahutta köle satın alabilecek kadar serveti yoksa, "Allah'tanbîr tevbe olmak üzere İki ay aralıksız oruç tutmalıdır." O kadarki, arada bir gün oruç tutmayacak olursa, yeniden başlar. Cumhûrun görüşü budur. Mekkî de eş. Şa'bî'den şöyle dediğini nakletmektedir: İki ay oruç tutmak, gücü yetemeyecek kimseler için hem diyetin, hem de köleyi hürriyetine kavuşturmanın yerine geçer. İbn Atiyye der ki: Ancak bu görüş bir yanılmadır. Çünkü diyeti ancak âkile öder. Katil'in mükellefiyeti değildir. Taberî ise bu görüşü Mesrûk'tan nakletmektedir.

18. Aralıksız İki Ay Oruç Tutması Gereken Hastanın Hükmü ve Kadının Ay Hali Olması:

Ay hali olmak, kesintisiz oruç tutmaya engel değildir. Bu konuda görüş ayrılığı yoktur. Böyle bir kadın temizlendikten sonra eğer geciktirmeksizin geri kalan orucuna devam edecek olursa, bunun dışında herhangi bir mükellefiyeti yoktur. Eğer fecirden önce temizlenecek olur da, temiz olduğunu bile bile o günün orucunu terk ederse, bir gurup ilim adamına göre yeniden orucuna başlaması gerekmektedir. Bunu Ebû Ömer söylemiştir.

Peşpeşe tutulması gereken iki ay orucun bir bölümünü tutmuş hastanın hükmü hakkında da iki farklı görüş belirtmişlerdir. Mâlik der ki: Yüce Allah'ın Kitabı gereğince kesintisiz iki ay oruç tutması icabeden herhangi bir kimsenin bir mazereti, hastahlğı veya ay hali gibi bir sebebi olmaksızın oruç açma hakkı yoktur. Yolculuk yapıp yolculuğunda oruç açma hakkı da yoktur.

Hasta olması halinde, iyileştikten sonra orucuna devam eder, diyenler arasında Said b. el-Müseyyeb, Süleyman b. Yesar, el-Hasen, en-Nehaî, Atâ, Mücahid, Katade ve Tavus da vardır

Saîd b. Cübeyr, en-Nehaî, el-Hakem b. Uyeyne ve Atâ el-Horasanî ise, hasta olduğu takdirde iyileştikten sonra orucuna yeniden başlar, derler. Bu aynı zamanda Ebû Hanîfe'nin, arkadaşlarının ve el-Hasen b. Hayy'ın da görüşüdür. Şâfiî'nin iki görüşünden birisi de böyledir.

Şâfiî'nin bir başka görüşü daha vardır: Mâlik'in dediği gibi, önceki orucuna kaldığı yerden devam eder. İbn Şubrume der ki: Eğer orucuna devam etmesini engelleyen bir mazereti varsa, tıpkı ramazan orucunda olduğu gibi, yalnızca orucunu açtığı o gününü kaza eder.

Ebû Ömer der ki: Orucuna kaldığı yerden devam eder diyenlerin delili, şudur. Böyle bir kimse hastalığı dolayısıyla peşpeşe orucu devam ettirememekte mazurdur ve bunu kasten kesmiş değildir. Yüce Allah ise, kastî olmayan davranışları affetmiştir. Yeniden orucuna başlar diyenlerin delili ise, peşpeşe oruç tutmanın herhangi bir mazeret dolayısıyla sakıE olmayan bir farz oluşu ve kestiği takdirde günaha düşeceğidir Bu da namaza kıyasen böyledir. Çünkü namaz, ardı arkasına kılınan rekâllerdir. Herhangi bir özrü dolayısıyla namazını yarıda kesecek olursa, namazını yeniden kılar, kaldığı yerden namazına devam etmez.

19. Bu Ceza Bir Tevbedir:

Yüce Allah'ın:

“Allah'tan bir tevbe olmak üzere" âyeti mastar (mef'ûl-i mutlak) olarak nasb edilmiştir. Anlamı ise, o günahtan bir dönüş olarak.,.

Hata yoluyla öldürenin böyle bir tevbeye ihtiyaç duyması, gereken şekilde sakınmaması dolayısıyladır. Halbuki onun bu konuda gereken şekilde sakınması ve dikkat etmesi gerekirdi.

Şöyle de denilmiştir: Yani o, bu şekilde peşpeşe oruç tutsun. Çünkü yüce Allah, köleyi hürriyetine kavuşturmak yerine bedel olmak üzere oruç tutmasını kabul etmek üzere onun yükümlülüğünü hafifletmiştir. Nitekim yüce Allah'ın şu âyeti de bu kabildendir:

"Allah nefislerinize karşı hainlik etmekte olduğunuzu bildiği için tevbenizi kabul etti." (el Bakara, 2/187) Yani yükünüzü hafifletti. Yüce Allah'ın şu âyeti de böyledir:

"O, sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için tevbenizi kabul etti.” (el-Müzemmil, 73/20)

20, Allah Her Şeyi Bilendir, Hakimdir:

"Allah" bilinmek durumunda olan her şeyi

"çok iyi bilendir." Ezelde de, ebedde de.

"Gerçek hüküm ve hikmet sahibidir." Hükümleri sapasağlamdır, her şeyi yerli yerinde yapandır.

93

Kim de bir mü’mini kasten öldürürse, cezası orada ebediyyen kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, lanet etmiş ve ona pek büyük bir azap hazırlamıştır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Kasten Öldürmenin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Kim de... öldürürse" âyetindeki;

"Kim," şart edatıdır. Cevabı ise... "Cezası” âyetidir. İleride gelecektir.

İlim adamları kasten öldürenin nitelikleri hususunda farklı kanaatlere sahiptirler. Atâ, en-Nehaî ve başkaları şöyle demektedir: Kılıç, hançer, mızrak ucu ve buna benzer kesmek, koparmak için hazırlanmış ve sivriltilmiş demir aletlerle öldüren veya taş ve buna benzer öldürücü olduğu bilinen ağır şeylerle öldüren kimse kasten öldüren kimsedir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Demir aletle olsun, taş, sopa veya bundan başka bir araçla olsun, başkasını öldüren herkes kasten öldüren kimsedir. Cumhûrun görüşü de budur.

2. Kasten Öldürme, Hata Yoluyla öldürme ve Kasta Benzer Hata İle Öldürme:

Yüce Allah Kitab-ı Kerîminde, kasten öldürme ile hata yolu ile öldürmeyi sözkonusu ederek, kasta benzer öldürmeyi sözkonusu etmemiştir. Böyle bir öldürmeyi kabul edip etmemek hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.

İbnü'l-Münzir der ki: Mâlik, böyle bir öldürme çeşidini kabul etmemektedir. Mâlik der ki; Allah'ın Kitabında ancak kasten öldürme ile hataen öldürmeden sözedilmektedir. Bunu, el-Hattabî de Mâlikten nakleder ve şunu,da söylediğini ekler: Kasta benzer öldürmeyi ise biz bilmiyoruz.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Mâlik ile Leys b. Sa'd, kasta benzer öldürme çeşidini kabul etmezler. Onlara göre ısırmak, tokat vurmak, kamçı vurmak, sopa ile vurmak ve buna benzer çoğunlukla öldürücü olmayan şeylerle öldürülen bir kimse kasten Öldürülmüş olur ve bu durumda kısas gerekir,

Yine Ebû Ömer der ki: Ashâb ve tabiinden bir gurup da ikisinin bu görüşünü ifade etmişlerdir. İslâm aleminin değişik bölgelerindeki fukahânın çoğunluğu ise, bütün bu öldürme şekillerinin kasta benzer öldürme olduğu görüşündedirler. Ayrıca bu, Mâlik'ten de zikredilmiş olup, İbn Vehb ile ashâb ve tabün'den bir gurup da bu görüştedir,

İbnü'l-Münzir der ki: Kasta benzer öldürme, bizim mezhebimizce gereğince amel olunan bir husustur. Kasta benzer öldürmeyi kabul edenler arasında en-Nehaî, el-Hakem, Hammâd , en-Nehaî, Katade, Süfyan-ı Sevrî, Iraklılar ve Şâfiî de vardır. Ayrıca biz bunu, Ömer b. el-Hattâb ve Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anhüma)’dan da rivâyet etmiş bulunuyoruz.

Derim ki: Sahih olan da budur. Çünkü hakkında ihtiyatlı davranilmasına en lâyık olanlar kanlardır, Zira, aslolan bu kanların bedenleri içerisinde muhafaza edilmesidir. Kan, ancak en ufak bir tereddüdün sözkonusu olmadığı, apaçık bir sebep ile mubah olabilir. Böyle bir öldürme şeklinde ise mübahlığı su götürür, tartışılır. Zira böyle bir öldürme çeşidi, bir bakıma kastı, bir bakıma da hataen öldürme olarak değerlendirilebileceğinden hakkında kasta benzer öldürmedir, diye hüküm verilmiştir.

Çünkü bu durumda vurmak her ne kadar kasıt îse de öldürmek kastı yoktur. Bu öldürme kastı olmaksızın meydana geldiğinden dolayı bir taraftan kısas sakıt olur, diğer taraftan da diyet taglîz edilir (ağırlattırılır). Sünnette de buna benzer hükümler ifade edilmiştir.

Ebû Dâvûd, Abdullah b. Amr yoluyla Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Kamçı ve asa ile meydana gelen kasta benzer hata ile öldürmenin diyeti, kırkının karnında yavruları olması şartıyla yüz devedir." Ebû Dâvûd, Diyat 17. Nesâî, Kasâme 32, 33: İbn Mâce, Diyât 5; Dârimî, Diyat 22. Dârakutnî de, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini rivâyet etmektedir:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim kasten öldürülürse, elinin kazandığının bir cezası olmak üzere o da kısasen öldürülür. Hataen öldürmede ise, diyet vardır, kısas yoktur. Her kim taş, sopa veya kamçı ile öldürülür fakat kimin tarafından öldürüldüğü belli değilse, o takdirde onan diyeti deve yaşları ağırlaştırılmış olarak verilir." Dârakutnî, III, 94. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Diyat 15, 26; Nesâî, Kasame 31; İbn Mâce, Diyat 8.

Yine Dârakutnî, Süleyman b. Mûsa yoluyla Amr b. Şuayb'dan o, babasından, o da dedesinden şöyle dediğini rivâyec etmektedir:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kasta benzer öldürmenin diyeti, kasten öldürmedeki gibi, (fakat) ağırlaştırılır. Ancak, böyle bir kimse öldürülmez." Dârakutnî, III, 95. Bu açık bir nasstır.

Tavus; sopa, kamçı veya taş atımı sırasında kendisine atılan bir şey isabet edip de ölen kimse hakkında şöyle demektedir: Bunun karşılığında diyet ödenir. Fakat, onu öldürenin kim olduğu bilinemediğinden dolayı da ona karşılık kimse öldürülmez. Dârakutnî, III 95.

Ahmed b. Hanbel de der ki: Hadîs-i şerîfte geçen "ne (veya kim) olduğu belirsiz (………..ve dayanışma duygusu dolayısıyla) muamma olan ve neden olduğu açığa çıkmayan îş demektir. İshak der ki: Bu tabir bir topluluğun karşılıklı olarak galeyana gelip birbirlerini öldürmeleri halidir Kelimenin aslı, sanki işi karışık hale getirmek demek olan "ta'miye yani muammalaştırmak"tan alınmış gibidir. Bu açıklamaları Dârakutnî zikretmektedir.

Ağırlaştırılmış Diyet (Diyet-i Muğallaza):

Kasta benzer öldürmeyi kabul edenler, ağırlaştırılmış diyetin miktarı hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Atâ ile Şâfiî der ki; Ağırlaştırılmış diyet, otuzu Hikka (dört yaşına basmış dişi deve), otuzu Cezea (beş yaşına basmış dişi deve) ve kırkı da Muhli! (yani, on yaşına girmiş deve) dir. Bu görüş, aynı şekilde Hazret-i Ömer, Zeyd b. Sabit, Muğire b. Şu'be ve Ebû Mûsa el-Eşarî'den de rivâyet edilmiştir. Mâlik’in kasta benzer öldürmedir diye kabul ettiği hallerdeki görüşü de budur.

Mâlikî mezhebinde meşhur olan görüşe göre, Mâlik ancak, oğlunu kılıç ile vurup öldüren Müdliclinin oğluyla başından geçen olayın benzerleri hakkında kasta benzer öldürmenin olduğunu kabul eder.

Şöyle de denilmiştir: Kasta benzer öldürmelerde ağırlaştırılmış diyet, dörtte birlere bölünür: Bunun dörtte biri üçe basmış dişi deve (Bintu Lebun), dörtte biri dörde basmış dişi deve (Hikka), dörtte biri beşe basmış dişi deve (Cezea), dörtte biri de ikiye basmış dişi deve (Bintu Mahâd) olur.

en-Numan (Ebû Hanîfe) ile Yakub (Ebû Yûsuf )'un görşü de budur. Ayrıca bu görüşü Ebû Dâvûd, Süfyan'dan o, Ebû İshak'tan o, Âsım b. Damra'dan, o da Hazret-i Ali'den de rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Diyât 17.

Bu diyetin beşte birlere ayrılacağı da söylenmiştir. Yirmi tanesi iki yaşına basmış dişi deve, yirmi tanesi üç yaşına basmış dişi deve, yirmi tanesi üç yaşına basmış erkek deve, yirmi tanesi dört yaşına basmış dişi deve, yirmi tanesi de beş yaşına basmış dişi deve. Bu da Ebû Sevr'in görüşüdür.

Şöyle de denilmiştir: Bunun kırk tanesi beş yaşına basmış dişi deve (Cezea) ile dokuzuna yeni basmış (Bâzil) deve arasında, otuzu ise dört yaşına basmış dişi deve, otuzu da üç yaşına basmış dişi deve. Bu görüş Osman b. Affân'dan da rivâyet edilmiş olup, Hasan-ı Basrî, Tavus ve ez-Zührî de bu görüştedirler.

Şöyle de denilmiştin: Otuzdört tanesi hamileliğinin yan dönemini tamamlamış ve dokuz yaşına basmış dişi deve, otuzüç tanesi dört yaşına basmış dişi deve, otuzüç, tanesi de beş yaşına basmış dişi deve. eş-Şa"bî ve en-Nehaî de böyle demiştir. Ayrıca bunu, Ebû Dâvûd, Ebul-Ahvas'dan, o, Ebû İshak'dan, o Âsım b. Damra'dan, o da Hazret-i Ali yoluyla rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Diyât 17.

3. Kasta Benzer Öldürmelerde Diyeti Ödemekle Mükellef Olanlar:

Kasta benzer öldürmede diyetin kimler tarafından ödenmesi gerektiği hususunda da ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. el-Haris el-Utli, İbn Ebi Leyla, İbn Şubrume, Katade ve Ebû Sevr derler ki: Bu diyeti, öldüren kişi kendi malından öder. en-Nehaî, en-Nehaî, el-Hakem, Şâfiî, es-Sevrî, Ahmed, İshak ve Rey ashâbı ise, âkile tarafından ödenir, derler.

İbnü'l-Münzir der ki: Şa'bî'nin görüşü daha sahihtir. Çünkü Ebû Hüreyre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ceninin diyetinin, öbür kadını vurarak öldüren kadının âkilesi tarafından ödenmesini hükme bağlamıştır. Buhârî, Diyât 26; Müslim, Kasame, 34-36; Ebû Dâvûd, Diyât 19; Nesâî, Kasâme 39.

4. Keffareti Gerektiren Öldürmeler:

İlim adamları kasten öldürmenin diyetini yüklenmeyeceğini akilenin ve böyle bir öldürmenin diyetinin cinayeti işleyenin malından ödeneceğini icma ile kabul etmişlerdir. Buna dair açıklamalar, daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/178. ayet, 14. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yine ilim adamları, hata yoluyla öldürenin keffârette bulunacağını icma ile kabul etmekle birlikte, kasten öldürmekçe keffaretin gerekip gerekmediği hususunda farklı kanaatlere sahiptirler.

Mâlik ve Şâfiî ise, tıpkı hata ile öldürmede olduğu gibi, kasten öldürenin de keffârette bulunacağı görüşündeydiler. Şâfiî der ki: Hata yoluyla öldürmede keffâret vacip olduğuna göre, kasten öldürmede keffâretîn vacip olması öncelikle sözkonusudur. Yine Şâfiî: Yanılma halinde sehiv secdesi meşru kılındığına göre, kasten yapılan bir kusur dolayısıyla sehiv secdesinin meşru kılınması öncelikle sözkonusudur. Kastı öldürme halinde sözü edilen keffâret, hata yoluyla öldürmede vacip olanı ıskat edecek değildir, der.

Şöylede denilmiştir: Kasten öldürene keffâret ancak affedilip öldürülmemesi halinde katile vacip olur. Şayet kısasen öldürülecek olursa, malından alınacak bir keffâret yükümlülüğü yoktur. Böyle bir keffâretin icabettiği de söylenmiştir.

Kendisini öldürenin de malından keftaret ödenme yükümlülüğü vardır.

es-Sevrî, Ebû Sevr ve Rey ashâbı der ki: Keffaret ancak yüce Allah'ın vacip kıldığı yerde vaciptir,

İbnü'l-Münzir der ki: Biz de bu görüşteyiz. Çünkü, keffâretler ibadettir. Bu konuda bunların temsil yoluyla (kıyas yoluyla) vacip kılınmaları câiz olamaz. Herhangi bir kimsenin Kitap, sünnet veya icma ile olmadıkça, Allah'ın kullarını yerine getirmekle sorumlu tutacağı bir farzı tesbit etmek yetkisi yoktur, câiz değildir. Kasten öldüren kimseyekeftaretödemeyi öngörenlerin açıklamaları delil olabilecek bir özellikte değildir.

5. Bir Topluluğun Birisini Hata Yoluyla Öldürmesi Hali:

Bir topluluğun hata yoluyla birisini öldürmesi halinde hükmün ne olacağı hususunda, ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir kesim der ki: Her birisinin ayrı ayrı keffârette bulunması gerekir el-Hasen, İkrime, Nehaî, Haris el-Uklî, Mâlik, Sevrî, Şâfiî, Ahmed, İshak, Ebû Sevr ve Rey ashâbı da böyle demişlerdir. Bir başka kesim ise, hepsi tek bir keffaret ödemekle yükümlüdürler, demektedirler. Ebû Sevr böyle demiştir. Aynı zamanda bu görüş el-Evzaî'den de nakledilmiştir. ez-Zührî ise, köle azad etmek ile oruç tutmak keffareti arasında fark gözeterek, mancınık ile atış yapan ve birisini Öldüren bir topluluk hakkında şöyle demiştir: Hepsinin bir köle azad etmeleri gerekir. Eğer azad edecek köle bulamayacak olurlarsa, onların her birisi aralıksız iki ay oruç tutar.

6. Kasten Öldürmenin Vebalinin Buyû'klüğü:

Nesâî şöyle bir rivâyet kaydetmektedir: Bize el-Hasen b. İshak el-Mervezî -sika bir ravidir- haber vererek dedi ki; Bana Halid b. Hidâş anlatarak dedi ki: Bize Hatim b. İsmail, Beşir b. el-Muhacir'den anlattı: Beşir, Abdullah b. Bureyde'den, o, babasından naklederek dedî ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Mü’minin öldürülmesi, Allah nezdinde dünyanın zeval bulmasından daha büyük bir şeydir." Nesâî, Tahrimû'd-Dem 2; Tirmizî, Diyât 7: İbn Mâce, Diyât 1. Yine Abdullah (b. Mes'ûd) dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kulun kendisinden ilk hesaba çekileceği şey namaz, insanlar arasında ilk hükme bağlanacak meseleler ise, kanlar hakkında olacaktır." Nesâî, Tahrimû'd-Dem 2.

İsmail b. İshak da, Nafi b. Cübeyir b. Mut'im'den, o, Abdullah b. Abbas'dan birisinin kendisine şöyle bir soru sorduğunu rivâyet etmektedir: Ey Ebû'l-Abbas, katilin tevbesi sözkonusu mudur? İbn Abbâs, bu soruya hayret eden bir kişinin edası ile: îkî yada üç defa sen ne diyorsun? diye sorduktan sonra, İbn Abbâs şöyle dedi: Yazıklar olsun sana, böyle birisinin tevbesi nasıl mümkün olur? Ben Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururken dinledim: "(Kıyâmet gününde) maktul boyun damarlarından kan akarak, başını ellerinden birisine asmış, diğer eliyle de katilini yakasından tutup sürükleyerek getirir. Nihayet (Allah'ın huzurunda) durdurulurlar. Bu sefer maktul, şanı yüce Allah'a şöyle der: Rabbim, bu beni öldürdü. Yüce Allah katile: Sen artık bedbaht oldun, der ve katil alınıp cehenneme götürülür.” Nesâî, Kasâme 49; Tirmizî, Tefsir 4. sûre 15; Müsned, I, 240, 294, 364. el-Hasen'den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Ben, mü’minin öldürülmesi hususunda (katilin cezasının indirilmesi için) Rabbime müracaat ettiğim kadar hiç bir hususta Rabbime müracaat ecmiş değilim. Ancak benim isteğimi bir türlü kabul etmedi."

7. Kasten Bir Mü’min Öldürenin Tevbesi Mümkün mü:

Kasten bir mü’mini öldüren bir katilin tevbe etmesinin mümkün olup olmadığı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Buhârî, Saîd b. Cübeyr'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Bunun (Tefsir etmekte olduğumuz âyet) hakkında Kûfeliler ihtilâfa düştüler. Bunun üzerine ben de, bunu öğrenmek için İbn Abbâs'ın yanına yolculuk yaptım. Ona bu âyet-i kerîme hakkında sordum, şöyle dedi: Şu: "Kim de bir mü’minİ kasten öldürürse, cezası... cehennemdir" âyeti, (bu hususta) son nâzil olan âyettir. Onu herhangi bir şey nesh etmiş değildir. Buhârî, Tefsir 4. süre 16, 25- SÛRE 2: Nesâî, Kasâme 48, Tahrimu'd-Dem 2.

Yine Nesâî, ondan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İbn Abbâs'a mü’min bir kimseyi kasten öldürenin tevbesinin mümkün olup olmadığım sordum, bana hayır dedi. Bu sefer ben ona, el-Furkan Sûresi'nde yer alan:

"Onlar ki, Allah ile birlikte başka bir ilaha îman etmezler..." (el-Furkan, 25/68) âyetini okudum, şöyle dedi: Senin bu dediğin âyet Mekke'de inmiştir. Onu Medine'de inen: "Kim de bir mü’mini kasten öldürürse cezası orada ebediyyen kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazab etmiş,” âyeti bunu nesh etmiştir. Nesâî, Tahrimu'd-Dem 2. Zeyd b. Sabit'ten de buna benzer bir rivâyette bulunarak en-Nisa Sûresi'ndeki bu âyetin el-Furkan Sûresi'ndeki âyetten altı ay sonra nâzil olduğunu nakletmektedir. Bir diğer rivâyette ise sekiz ay sonra nâzil olduğu belirtilmektedir. Her ikisini de Nesâî, Zeyd b. Sabit'ten nakletmiştir. Nesâî, Tahrimu'd-Dem 2.

İşte Zeyd b. Sabit ile İbn Abbâs'tan gelen bu haberlerle birlikte bu âyet-i kerimenin ifade ettiği umumi manayı, Mutezile mezhebi kabul ederek, işte bu, yüce Allah'ın:

"Ondan başkasını da dilediğine bağışlar" (en-Nisa, 4/48) âyetindeki umumi ifadeyi tahsis etmektedir derler ve âyet-i kerimede sözü geçen tehdidin kesinlikle bütün katiller hakkında geçerli olduğu görüşünü ifade ederek, her iki âyet-i kerimenin arasını da şu sözleriyle telif etmeye çalışmışlardır; Bu İki âyete göre takdir şöyledir: Allah, kasten öldürme dışında bundan başka dilediğine mağfiret eder, demektir.

Aralarında Abdullah b. Ömer'in de bulunduğu -ki bu, aynı zamanda Zeyd ile İbn Abbâs'tan da rivâyet edilmiştir- bir grup ilim adamı, kasten öldürenin tevbe etmesinin mümkün olduğu görüşündedirler. Yezid b. Harun rivâyetle şöyle demektedir: Bize, Ebû Mâlik el-Eşcai, Sa'd b. Ubeyde'den şöyle dediğini haber vermektedir:

Bir adam İbn Abbâs'a gelerek şöyle dedi: Bir mü’mini kasten öldüren kimsenin tevbesi mümkün mü? İbn Abbâs hayır, onun cehennemden başka cezası yoktur, dedi. (Sa'd b. Ubeyde) dedi ki: Adam gittikten sonra onunla oturanlar ona: Sen bize katilin kabul edilecek bir tevbesinin mümkün olduğu şeklinde fetva veriyordun. O, şöyle dedi: Ben, bunun mü’min bir kimseyi öldürmek isteyen kızgın bir kişi olduğunu zannediyorum. (Sa'd) dedi ki: Arkasından bir adam gönderdiler, gerçekten de halinin bu olduğunu tesbit ettiler.

Ehli Sünnetin görüşü de bu doğrultudadır ve sahih olan da budur. Bu âyet-i kerîmenin tahsis edilmiş olduğunu kabul ederler. Böyle bir tahsisin delili ise, konu ile ilgili bir takım âyet-i kerimeler ve rivâyetlerdir. Ehli Sünnet âlimleri, bu âyet-i kerimenin Mikyes b. Dubabe (Subabe de rivâyet edilmiştir) hakkında nâzil olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Mikyes, kardeşi Hişam b. Dubabe ile birlikte İslama girmişti. Hişam'ın. Neccaroğulları tarafından öldürülmüş olduğunu gördü. Bu hususu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bildirince Hazret-i Peygamber Mikyes'e, kardeşini öldüren kişiyi teslim etmelerini emreden bir mektup yazdı. Onunla beraber Fihr oğullarından da bir adam gönderdi. Neccaroğulları ise şöyle dediler: Allah'a yemin ederiz onu kimin öldürdüğünü bilmiyoruz. Fakat bizler diyetini öderiz, deyip ona yüz deve ödediler.

Daha sonra Mikyes, beraberindeki adam ile birlikte Medine'ye döndüler. Bu sefer Mikyes, Fihroğullarından olana saldırarak kardeşine mukabil onu öldürdü, develeri alıp gitti ve Mekke'ye mürted ve kâfir olarak geri döndü. Şu beyitleri de okuyup duruyordu:

"Ben ona (kardeşime) karşılık olarak

Fihr'liyi öldürdüm ve diyetini yükledim Pari1 kalesinde yaşayan Neccaroğullarının ileri gelenlerine;

Böylelikle ben yayımı çözmüş oldum intikamımı da aldım

Ve ben putlara geri dönen ilk kişi oldum,"

Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem); "İster Harem bölgesinde, ister onun dışındaki helal bölgede olsun, asla ona eman vermiyorum" dedi ve Mekke'nin fethedildiği günü, Kabe'nin örtülerine asılmış olduğu halde bulunsa dahi öldürülmesini emretti. es-Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, II, 623.

İşte bu husus, tefsir ehlinin ve din âlimlerinin nakli ile sabit olduğuna göre, bunun müslümanlar hakkında anlaşılmaması gerekmektedir. Diğer taraftan bu âyetin zahirini delil olarak almak, yüce Allah'ın:

"Çünkü iyilikler, hiç şüphesiz günahları giderir" (Hüd, 11/114);

"O, kullarının tevbelerini kabul edendir"(eş-Şûra, 42/25) ile

"Ondan başkasını da dilediğine bağışlar" (en-Nisâ, 4/48) âyetlerinin zahirinin ifade ettiği manayı almaktan daha uygun değildir. Bu âyet ile zikrettiğimiz diğer âyetlerin zahirlerini bir arada almak ise çelişkidir. O halde tahsis kaçınılmaz bir şeydir. Diğer taraftan, el-Furkan'daki âyet-i kerîme ile bu âyet-i kerimenin arasını bulmak mümkündür. Ortada nesh de yoktur, tearuz da sözkonusu olmaz. Bu da en-Nisâ Süresindeki âyecin mutlak ifadesinin Furkan Sûresi'ndeki âyetin mukayyed ifadesine hamledilmesiyle olur. Böylelikle âyetin anlamı şöyle olur: İşte bunun cezası şöyle şöyledir, tevbe eden müstesna. Özelliklede bu hükümleri gerektiren aynı şey ise bu, böyle olmalıdır. Bu şey ise katildir. Bunun gerektirdiği ise ceza vaadi ve tehdididir

Kasten mü’mini öldürenin tevbesinin kabul olunacağına dair haberler ise pek çoktur. Ubâde b. es-Sâmit'in şu ifadelerin yer aldığı hadisi buna örnektir: "Bana, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, zina etmemek, hırsızlık yapmamak, hak ile olması müstesna Allah'ın haram kıldığı canı öldürmemek üzere bey'at ediniz. Aranızdan kim bu bey'atte verdiği sözü eksiksiz yerine getirirse, onun ecrini vermek Allah'a aittir. Her kim bunlardan her hangi bir şey işleyecek olur da buna karşılık cezalandırılırca, bu da onun için bir keffaret olur. Her kim bunlardan bir şeyler işler ve Allah da onun bu işlediğim setr edecek olursa, o vakit işi Allah'a kalmıştır. Dilerse onu atfeder, dilerse onu azaplandırır." Buhârî, Menakıbul-Ensar 43; Tefsir 60. Sûre 3, Hudûd 8, 14; Müslim, Hudûd 41; Tirmizî, Hudûd 12; Nesâî, Îman 14; Dârimî, Siyer 17; Müsned, V, 313, 314. Bu hadisi, hadis İmâmları rivâyet etmiş, Buhârî ve Müslim de bunu kitaplarına kaydetmişlerdir.

Ebû Hüreyre'nin yüz kişiyi öldürmüş birisine dair rivâyet ettiği hadisi de bu kabildendir. Bu hadisi de Müslim Sahihinde, İbn Mâce süneninde rivâyet ettiği gibi, başkaları da bunu rivâyet etmişlerdir. Buhârî, Enbiyn 54; Müslim, Tevbe 46,47; İbn Mâce, Diyat 2; Müsned, III, 20, 72. Bu hususta sabit olmuş benzer başka haberler de vardır.

Diğer taraftan başkasını öldürdüğüne dair şahadette bulunulup, kendisi de kasten öldürdüğünü ikrar ederek, maktulün velileri tarafından devlet yetkililerine getirilen ve bunun sonucunda kendisine had uygulanıp kısasen öldürülen bir kimsenin âhirette cezalandırılmayacağı ve Ubade b. es-Samit hadisi gereğince, icma ile bu tehdidin hakkında söz konusu olmayacağı noktasında Mutezile de bizimle aynı görüşü paylaşmaktadır. O halde, Mutezilenin; "Kim de bir mü’mini kasten ölüdürse cezası... cehennemdir" âyetinin ifade ettiği umumi anlamı delil diye ileri sürmelerine imkân kalmaz ve zikrettiğimiz diğer naslar ile bu âyetin umumu tahsis edilmiş olmaktadır.

Durum böyle olduğuna göre, o halde uygun olan, açıkladığımız şekilde âyetin tahsis edilmiş olduğunu kabul etmek veya İbn Abbâs'tan söylediği nakledilen şu kanaate göre hamledilmiş olduğunu kabul etmektir.

İbn Abbâs der ki: Âyet-i kerimede geçen "kasten öldürmek"den maksat, onun öldürülmesini helal kabul etmektir. Bu ise, icma ile küfre varır.

Bir başka topluluk da şöyle demektedir: Katil tevbe etsin yahut etmesin ilâhî meşîete bağlıdır. (Yani Allah dilerse onu azaplandırır, dilerse azaplandırmaz). Bunu da Ebû Hanîfe ve arkadaşları söylemiştir.

Eğer; yüce Allah'ın: "Cezası, orada ebediyyen kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazab etmiş..." âyeti zaten böylesinin kâfir olduğuna delildir, çünkü yüce Allah, ancak imandan çıkmış bir kâfire gazab eder; denilecek olursa, deriz ki; Bu bir tehdittir. Yapılan tehdidi gerçekleştirmemesi ise bir lütuf ve bir keremdir. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Gerçek şu ki, ben ne zaman onu tehdit eder veya ana vaadde bulunursam

Tehdidimi gerçekleştirmem, fakat verdiğim sözü yerine getiririm "

Bu (açıklama) daha önceden geçmiştir.

İkinci bir cevap: Şayet Allah, ona bunun cezasını verecek olursa,., böyle cezalandırır, demektir. Yani günahının büyüklüğü dolayısıyla o buna lâyıktır, böyle bir cezayı hakeder demektir. Bunu Ebû Miclez, Lâhik b. Humeyd ile Ebû Salih ve başkaları böylece ifade etmişlerdir.

Enes b. Mâlik de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Allah bir kula sevap vâdedecek olursa onu yerine getirir. Eğer ona ceza tehdidinde bulunacak olursa, bu da Allah'ın dilemesine (meşîetine) bağlıdır. Dilerse onu cezalandırır, dilerse onu affeder."

Ancak bu son iki te'vil şeklinde su götürür tararlar vardır. Birincisini ele alalım. el-Kuşeyrî der ki: Böyle bir açıklama su götürür. Çünkü yüce Rabbimizin âyeti, değişikliği ve verilen sözü değiştirmeyi kabil değildir. Ancak, bu âyetle umumi olanın tahsis edilmesinin kastedilmesi müstesna. O taktirde bu, konuşmalarda caizdir. İkincisine gelince, şüphesiz merfu' olarak yapılan bu rivâyet (Enes'in hadis rivâyeti) ile ilgili olarak en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu açıklama şeklindeki yanlışlık gâyet açıktır. . Çünkü yüce Allah:

"İşte bu, onların cezası kâfir olmalarından ötürü, cehennemdir" (el-Kehf, 18/106) diye buyurmuş, fakat hiç kimse de, eğer onları cezalandıracak olursa cehennemle cezalandıracaktır, dememiştir. Ayrıca Arap dili açısından da böyle bir açıklama hatalıdır. Çünkü bu âyetten sonra: "Allah onagazab etmiş.,."diye buyurmaktadır. Bu ise onu cezalandıracaktır anlamındadır.

Üçüncü bir cevap: Böyle bir kimse, şayet tevbe etmez, günahlarında ısrar eder ve Rabbinin huzuruna küfür ile çıkacak olursa, isyanı sebebiyle cezası cehennemdir. Hibetullah "en-Nâsik vel-Mensûk"adlı eserinde şöyle der: Bu âyet-i kerîme, yüce Allah'ın:

"Şüphesizki Allah kendisine ortak koşam affetmez. Ondan başkasını ise dileyeceğine mağfiret eder" (en-Nisa, 4/48 ve 116) âyeti ile nesh olunmuştur. Bu hususta, insanların icmaı vardır.

Ancak İbn Abbâs ile İbn Ömer, bu âyetin muhkem olduğunu söylemişlerdir. Şu kadar var ki, onun bu dediği de su götürür, çünkü konu umum ve umumun tahsisi konusudur, nesh konusu değildir. Bu da İbn Atiyye'nin görüşüdür.

Derim ki: Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü nesh, haberler hakkında sözkonusu olmaz, Çünkü âyetin manası, Allah onu cezalandıracaktır, şeklindedir. en-Nehhâs da Meanli'l-Kur'ân adlı eserinde şunları söylemektedir: Nazar ehli (ilahi âyeti iyice tetkik eden kimseler) âlimlerine göre bu husustaki görüş, âyetin muhkem olduğu ve tevbe etmediği takdirde onu cezalandıracağı şeklindedir. Şayet tevbe edecek olursa durumunu:

"Şüphesiz ki ben, tevbe eden, îman eden... kimseye çok çok mağfiret ediciyim" (Tâ-Hâ, 20/82) âyeti ile açıklamış bulunmaktadır. İşte bu da (kasten katil de) bunun kapsamı dışında değildin Diğer taraftan ebedi kalmak, ifadesi (her zaman) devamlılığı gerektirmeyebilir,

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Senden önce hiçbir kimseye ebedilik vermedik. (Çok uzun ömür vermedik)" (el-Enbiya, 21/34) diye buyurulmaktadır. Yine bir başka yerde şöyle buyurulmaktadır:

"Malının gerçekten kendisine ebedi hayat verdiğini sanır." (el-Hümeze, 104/3)

Şair Züheyr de şöyle demektedir:

"Ve ebedi hiçbir şeyi (görmüyorum); şu sapasağlam duran dağlardan başka."

İşte bütün bunlar, ebedîlik (el-Huld) kelimesinin bazan ebedi kalmak anlamından başka bir anlamda da kullanıldığım göstermektedir. Çünkü bilindiği gibi dünyanın zeval bulmasıyla bunlar (dağlar) ve âyet-i kerimede sözü edilen ebedilikler zeval bulacaktır.

Aynı şekilde Araplar da şöyle demektedir: Yemin olsun ki, filan kişiyi ebediyyen hapiste bırakacağım." Ancak, hapisin sonu gelir ve biter. Hapsolunan kimsenin durumu da böyledir,

Dûa ederken kullanılan şu sözler de bu kabildendir: "Allah mülkünü daim kılsın, günlerini de ebedileştirsin." Bütün bu hususlara dair bu açıklamalar, hem lâfzan, hem de mana itibariyle daha önceden geçmiş bulunmaktadır. (el-Bakara, 2/35- âyetin tefsiri).

Yüce Allah'a hamd olsun.

94

Ey îman edenler, Allah yolunda cihada çıktığınız zaman iyice araştırın ve size selâm verene, dünya hayatının menfaatini arayarak: "Sen mü’min değilsin demeyin." İşte Allah'ın katında nice ganimetler vardır. Önceleri siz de böyle idiniz de, Allah size lütfetti. O halde iyice araştırın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah'ın:

"Ey Îman edenler, Allah yolunda cihada çıktığınız zaman iyice araştırın" âyeti de, Savaş ve cihada dair âyetlerle ilişkilidir.

"Cihada çıkmak," burada yeryüzünde yürümek, yol tepmek anlamındadır. Ticaret, gaza veya bir başka maksatla yol alındığı vakit:

Yeryüzünde vurdum (yol teptim), denilir ve harfi cerri kullanılır. Bu harf-i cer olmaksızın bu ifade kullanılacak olursa, def’i hacet için çıkmak demek olur Hazret-i Peygamberin şu âyetinde olduğu gibi: "İki kişi defi hacet için çıkarak, ferclerini açmış oldukları halde konuşmaya koyulmasınlar. Çünkü şüphesiz Allah buna gazap eder." Ebû Dâvûd, Tahâre 7; Müsned, III, 36. İbn Mâce, Tahâre 24.

Bu âyet-i kerîme, bir müslüman topluluğu hakkında nâzil olmuştur. Bunlar, yolculuklarında, beraberinde bir deve ve satmak üzere bir kaç koyun bulunan bir adamla rastlaştılar. Bu adam onlara selam verip: "Lâ ilahe illallah Muhammedu'r-Resûlüllah" dediği halde, müslümanlardan birisi hamle yaparak onu öldürdü. Bu hususu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a anlatınca, Hazret-i Peygamber'e bu ağır geldi, bunun üzerine de bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Buhârî de bunu, Atâ'dan, o, İbn Abbâs yoluyla rivâyet etmektedir İbn Abbâs dedi ki: Beraberinde birkaç koyun bulunan bir adama, müslümanlar arkadan yetiştiler. O da esselâmu aleykûm dediği halde onu öldürdüler ve beraberindeki koyunlarım aldılar. Bunun üzerine yüce Allah:

"Dünya hayatının menfaatini arıyarak..." âyetine kadar bu âyet-i kerimeyi indirdi. Dünya hayatının menfeati ise, orada sözü geçen birkaç koyundu. Buhârî der ki: İbn Abbâs burada; şeklinde okumuştur. Buhârî, Tefsir 4. sûre 17: Müslim, Tefsir 22; ayrıca; Ebû. Dâvûd, Huruf 6; Tirmizî, Tefsir 4. sûre 16; Müsned, III, 229, 272, 324, VI, 11. Buhârî’den başka kaynaklarda da şöyle denilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) o adamın diyetini akrabalarına götürüp teslim etti ve beraberindeki koyunları da geri iade etti. es-Suyûti, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 634.

Bu olayda katil ile maktulün tayini hususunda farklı kanaatler vardır. Çoğunluğun benimseyip, İbn İshak'ın da Sîretî ile Ebû Dâvûd'un Mûsannef'mâe, İbn Abdi'l-Berr'in el-îstiâb’ında yer alan rivâyete göre, katil Muhallim b. Cessâme, maktul ise Amir b. el-Edbat'dı. Ebû Dâvûd, Diyât 3; İbn Mâce, Diyât 4,

Hazret-i Peygamber, Muhallim'e beddua etmiş ve bundan sonra ancak yedi gün yaşamıştı. Daha sonra defnedildiği halde yer onu kabul etmeyip dışarı atmıştı. Bir daha defnedildi. Yine yer onu kabul etmedi. Üçüncü defa da defnedilince yine yer onu kabul etmedi. Yerin onu kabul etmediğini görmeleri üzerine onu, oradaki dağ yollarından birisine bıraktılar. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurdu: "Muhakkak yer ondan daha kötü olanlarını da kabul eder." el-Hasen der ki: Yerin bundan daha kötü olanları da atıp kabul ettiği halde bunu dışarı çıkarması, bir daha aynı işi yapmamaları için onlara bir öğüt idi. el-Vâhidî, Esbâbu Nüzûlî'l-Kur’ân, s. 176; es-Süyutî, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 635.

İbn Mâce'nin Sünen'inde İmrân b. Husayn'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), bir müslüman askerî birliğini müşrikler üzerine gönderdi. Müşriklerle oldukça şiddetli bir çarpışma yaptılar. Müşrikler önlerinden kaçmamakla birlikte onlara karşı da koyamadılar. Yakınlarımdan olan birisi, müşriklerden birisine mızrağı ile hamle yaptı, tam üzerine atılacağı sırada adam, "Allah'tan başka ilâh olmadığına şahidlik ederim. Şüphesiz ki, ben müslümanim" dediği halde, mızrağını ona sapladı ve onu öldürdü. Bu akrabam daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelerek, Ey Allah'ın Rasülu dedi, helâk oldum. Hazret-i Peygamber bir ya da iki defa ona: "Ne yaptın ki" diye sordu. O da yaptığını Hazret-i Peygambere bildirdi. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle dedi: "Peki neden içini yarıp kalbinde neler olduğunu öğrenmedin?" Adam şöyle dedi: Ey Allah'ın Peygamberi, şayet içini yarsaydım kalbinde neler olduğunu bilebilir miydim. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Hayır, ama sen ne onun söylediği sözü kabul ettin, ne de onun kalbinde ne olduğunu bilebilirdin." Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sustu ve ona birşey demedi. Aradan fazla bir zaman geçmeden o yakınım öldü ve biz de onu defnettik. Ancak, toprağın üstüne çıktı. Bir düşman onun üzerini açmış olabilir, dediler. Yine onu defnettik. Daha sonra çocuklarımıza onu korumalarını emrettik. Yine toprağın üstüne çıktı. Bu sefer; Çocuklar uyuklamış olabilirler, dedik. Yine onu defnettik. Sonra da onu bizzat kendimiz koruduk. Sabah olduğunda yine toprağın üstüne çıkmıştı. Bu sefer biz de onu şu dağ yollarından birisine bıraktık. İbn Mâce, Fiten l; Müsned, IV, 438-439.

Denildiğine göre bunu öldüren kişi, Usame b. Zeyd, öldürülen kişi ise, Gatafanlı ve Fezarelilere mensup olmuş Fedek ahalisinden Murreoğullarından Mirdas b.-Nehik imiş. İbnü'l-Kasım da Mâlik'den naklederek böyle demiştir.

Yine denildiğine göre, sözü geçen bu Mirdas, geceleyin İslama girmiş ve aile halkına durumu haber vermişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Usame'ye durumun ne kadar ağır olduğunu anlatınca o da, bir daha Lallahe illallah diyen hiçbir kimseyle çarpışmayacağına dair yemin etmiş. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Katilin Ebû Katade olduğu da söylenmiştir, Ebû'd-Derda olduğu da söylenmiştir. Bununla birlikte, Öldükten sonra yerin kabul etmeyip dışarı attığı kimsenin sözünü ettiğimiz Muhallim adındaki zat olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Belki de bu haller birbirine yakın zamanlarda (birkaç defa) cereyan etmiş de olabilir. Ve âyet-i kerîme bütün bunlar hakkında nâzil olmuş olabilir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın müslüman olup da öldürülmüş o kişinin ahalisine koyunlarım ve deveyi geri gönderdiği, diyetini de onlara ulaştırdığı ve bunu da kalplerini telif etmek üzere yaptığı da rivâyet edilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. es-Sa'lebî'nin naklettiğine göre, sözü geçen seriyyenin kumandanı, Leys'li Galip b. Fedale imiş. Bunun el-Mikdad olduğu da söylenmiştir. Bunu es-Süheylî nakletmektedir,

2. Araştırmak (Tebeyyun):

Yüce Allah'ın:

"İyice araştırın" âyeti teemmül edin, tetkik edin, inceleyin demektir, şeklindeki kıraat, cemaatin (büyük çoğunluğun.) kıraatidir, Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim'in tercihi de budur.

Derler ki: Tebeyyünü (iyice araştırmayı.) emreden, iyice sağlamlaştırmayı (tesebbüt) da emretmiş demektir. Bu fiil, hem müteaddi, hem de lâzım (geçişli ve geçişsiz) dir. Hamfe ise bu kelimeyi, üç noktalı "se"den sonra, tek noktalı "be" harfi gelecek şekilde "tesebbüt"den diye okumuştur. Ancak, bu hususta şeklindeki okuyuş daha pekiştiriri bir anlam ifade etmektedir. Çünkü insan, tesebbütte bulunmakla birlikte tebeyyünde bulunamıyabilir. zaman edatında şart anlamı vardır. Bundan dolayı şanı yüce Allah'ın İyice araştırın" âyetinin başına "fe" harfi gelmiş bulunmaktadır. Şairin şu mısraında oluduğu gibi bu edat, şart edatı olarak da kullanılabilir:

"Sana bir darlık ve sıkıntı isabet edecek olursa, buna güzel bir şekilde katlan!"

Fakat bu edatın şart edatı olarak kullanılmaması şairin şu beyitinde olduğu gibi daha güzeldir:

"Nefis arzulayıcıdır. Sen ona teşvikte bulunursan

Fakat onu aza döndürecek olursan da kani olur."

Tebeyyun ile tesebbüt, öldürme hususunda, ikâmet halinde olsun, yolculuk halinde olsun vaciptir ve bunda hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Özellikle sefer halinin sözkonusu edilmesi ise, âyet hakkında nâzil olduğu olayın seferde vaki olmuş olmasıdır.

3. Selâm, Teslimiyet Arzetmek ve Barış:

Yüce Allah'ın:

"Size selâm verene, dünya hayatının menfaatini arayarak sen mü’min değilsin demeyin" âyetinde geçen "es-Selâm", Selem ve Silm ile aynı anlamı ifade eder. Bunu Buhârî söylemektedir, Buhârî, Tefsir 4, sûre 17. Bu kelime bütün bu şekillerde okunmuştur. Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm, "es-Selâm" okuyuşunu tercih etmiştir. Akli ilimlerde uzman kimseler (ehlü'n-nazar) ona muhalefet ederek burada: “.....” okuyuşu daha uygundur. Çünkü burada bu okuyuş, itaat ve teslimiyet göstermek demektir, Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Biz hiç bir kötülük yapmazdık (diyerek) teslimiyet arzederler" (en-Nahl, 16/28) Buna göre "es-Selem" teslimiyet göstermek ve itaat etmek demektir. Yani, eliyle itaat ettiğini bildirip size teslimiyet arzedene ve sizin davet ettiğiniz şeyi izhar edene sen mü’min değilsin, demeyiniz.

Burada zikredilen es-Selâm, size es-Selâmu aleykûm demesidir. Bu da bir önceki görüşe racidir. Çünkü onun İslam selamını vermesi itaat ve teslimiyetini ifade eder. Bununla tarafsız olduğunun ve Savaşmayı terkettiğinin kastedilmiş olması ihtimali de vardır. Çünkü, kimse ile beraber olmayan kimseler hakkında "filan kişi selâmdır" yani tarafsızdır, denilir. Silin ise, sulh (barış) demektir.

4. Selâm Verene Eman Vermemek:

Ebû Cafer'den "Sen mü’min değilsin" âyetini: “.....” Sen kendisine eman verilmiş kimse değilsin, eman altında değilsin, (anlamına gelecek) şeklinde ikinci "mim" harfini üstün olarak (mü'men şeklinde) okumuştur. Bu ise himaye altına alınan kimse (değilsin) demektir.

5. Akdi Olmayan Kâfirin Öldürülmesi:

Ahdi olmayan bir kâfir ile bir müslüman karşılaşacak olursa, onu öldürmesi câiz olur. Şayet lâ ilâhe illâlah diyecek olursa, onu öldürmesi câiz olmaz. Çünkü bunu söylemekle kanını, malını ve aile halkını himaye altına alan, îslâmın kulpuna yapışmış olur. Şayet bu sözü söyledikten sonra onu öldürecek olursa, ona karşılık o öldürülür.

Bu şekilde bazılarını öldürmüş kimselerden, öldürülmenin sakıt oluş sebebi ise, onların te'vilde bulunarak, bu sözü söyleyen kimsenin kendisini korumak için, silahtan korktuğundan bunu söylediğini kabul etmeleri ve bu sözün öldürülmekten koruyabilmesi için tam bir itminan ile söylenmesi gerektiğine kani olmaları idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ne şekilde söylerse söylesin bu sözün koruyucu olacağını haber vermiştir. İşte bundan dolayı Usame'ye şöyle demişti: "O halde ne diye onun kalbini açıp bakmadın, O takdirde bu sözü gerçekten (kalbinden îman ile) söyleyip söylemediğini öğrenebilirdin," Müslim, îman 158; Ebû Dâvûd, Cihâd 95. Bunu Müslim rivâyet etmiştir.

Yani o vakit bu sözü söylerken doğru mu söylemiştir, yalan mı söylemiştir görürdün. Buna ise imkân yoktur O halde geriye sadece dilin imanı açığa vurması kalmaktadır. İşte bu, oldukça önemli ve büyük bir fikhi konudur.

O da şudur: Hükümler, galip zanla ve zahire bağlı olarak verilir. Yoksa kafi kanaatlere ve gizliliklere muttali olmaya bağlı değildir.

6. Selâm Verenin Hükmü:

Şayet, "selâmun aleykûm" diyecek olursa, bunun arkasında neyin yer aldığını bilmedikçe yine öldürülmez. Çünkü böyle bir şey tartışılabilir bir konudur.

Mâlik, "ben eman istemek üzere geldim" diye beyanda bulunan bir kâfir hakkında şöyle demiştir: Bunlar içinden çıkılması zor hususlardır. Görüşüme göre böyle bir kimse, güven bulacağı bir yere kadar götürülür. Müslüman olduğuna dair lehinde hüküm verilmez. Çünkü onun hakkında küfür sabit olmuştur. Dolayısıyla söylediği söze delalet edecek şeyin ondan açığa çıkması kaçınılmaz bir şeydin Ben müslümanım, ben mü’minim demesi yeterli olmadığı gibi, namaz kılması da yeterli değildir." Tâ ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: "Ben, insanlarla lâ ilâhe illâlah deyinceye kadar Savaşmakla emrolundum" sözünde, kanın koruma altına alınmasının kendisine bağlı kıldığı sözü (kelime-i tevhid'i) söyleyinceye kadar.

7. Müslüman Olmayan Bir Kimsenin, Namaz Ya da İslama Has Fiillerden Birisini Yapması:

Şayet kâfir bir kimse namaz kılar yahut İslamın özelliklerinden olan bir fiili işleyecek olursa, ilim adamlarımız (Mâliki mezhebi âlimleri) hakkında farklı kanaatlere sahiptirler, İbnü'l-Arabî der ki: Görüşümüze göre böyle bir kimse bunları yapmakla müslüman olmaz. Şayet ona: Bu namazın arkapılani nedir? diye sorulacak olursa, o da: Benim bu kıldığım namaz, müslüman olarak kıldığım namazdır, derse ona; Lailahe illallah, de denilir. Şayet bunu söyleyecek olursa, doğru söylediği ortaya çıkar. Eğer bunu söylemeyi kabul etmezse, onun bu davranışının bir oyun olduğunu öğrenmiş oluruz. Bununla birlikte böyle bir davranışta bulunmakla müslüman olacağım kabul edenlerin görüşüne göre, irtidat etmiş olur. Ancak sahih olan bunun irtidat değil de asli bir küfür olduğudur.

Aynı şekilde, "selâmun aleykûm" diyen kimseye de bu sözü (tevhid kelimesini) söylemesi teklif edilir. Söyleyecek olursa, doğruyu bulması tahakkuk eder, söylemeyecek olursa, inadı açıkça ortaya çıkar ve öldürülür. İşte yüce Allah'ın:

"İyice araştırın" yani, tebeyyün ve tesebbtit edin âyetinin anlamı budur. Yani o müşkil durumu açıkça ortaya çıkartın ve acele etmeyin. (Görüldüğü gibi) tebeyyün ile tesebbüt de aynı anlamı ifade etmektedir. Herhangi bir kimse onu öldürecek olursa, yasaklanmış bir iş yapmış olur. Eğer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Muhallim'in bu yaptığı işin ağırlığını ifade etmesi ve kabrinden dışarıya atılışının nasıl olduğu sorulacak olursa, şöyle deriz: Çünkü Hazret-i Peygamber, Muhallim'in, o kişinin müslüman olduğuna aldırış etmediğini ve cahiliyye döneminde aralarındaki kin dolayısıyla kasti olarak onu öldürüp müslüman oluşuna aldırış etmediğini bilmişti.

8. Dünya Hayatının Geçici Faydası ile Gerçek Zenginlik:

Yüce Allah'ın:

"Dünya hayatının menfeatini arayarak" yani onun malını almak isteyerek,.. Dünya hayatının metaına; denilmesi bunun gelip geçici sebat bulmayan zail olucu oluşundan dolayıdır. Ebû Ubeyde der ki: Bütün dünya hayatının metaına "radıyallahü anh" harfi üstün olarak "arad" denilir.

"Dünya hazır bir araz'dır. Ondan İyi olan da yer facir olan da yer" tabirindeki "araz" da bu kabildendir "Ra" harfi sakin olarak ise dinar ve dirhem dışındaki mallara denilir. Buna göre her arz arazdır fakat her araz, arz değildir. Müslim'in Sahihinde de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Zenginlik fazla mal sahibi olmak değildir. Asıl zenginlik nefis zenginliğidir." Buhârî, Rikaak 15; Müslim, Zekat 120; Tirmizî, Zühd 40; İbn Mâce. Zühd 9; Müsned, II, 243, 261. 390, 438, 443, 540. İlim adamlarından birisi de bu anlamdan hareketle şu beyitleri söylemiştir:

"Sana yetene kanaat getir ve razı olmayı elden bırakma

Çünkü bilemezsin sabaha çıkar mısın, akşamı eder misin?

Zenginlik çokça mal sahibi olmak demek değildir ancak,

Zenginlik te fakirlik te nefsin kendisindendir."

İşte bu, Ebû Ubeyde'nin: Mal, mal edinilen her şeyi kapsar, şeklindeki sözünün doğruluğunu ortaya koymaktadır. (Sîbeveyh'in) Kitabu’l-Ayn'ında ise şöyle denilmektedir: Araz, dünyada nail olunan şeydir.

Yüce Allah'ın:

"Siz dünya hayatının malını arzu ediyorsunuz" (el-Enfal, 8/67) âyeti de buradan gelmektedir. Çoğulu ise "aruz" gelir. İbn Faris'in el-Mücmel'inde de şöyle denilmektedir: Araz, İnsanın karşı karşıya kaldığı hastalık yahut benzeri şeylerdir.

Dünya arazı ise, dünyada bulunan az veya çok mala denilir. Arz ise, nakit olmayan sair eşyalara denilir. Bir şey zuhur edip imkân sahibi olursa onun, hakkında da; denilir. Arz (en) de uzunluğun zıddıdır.

9- Allah'ın Lütuflarına Rağbet Etmek:

Yüce Allah'ın:

"İşte Allah'ın katında nice ganimetler vardır" âyeti, yüce Allah taralından herhangi bir yasak istenmeksizin helalinden ve uygun görülen şekilde yerine getirilecek şeylere karşılık Allah'ın vaadi olduğunu ortaya koymaktadır. Yani durum böyle olduğundan ötürü, siz akılsızca tasarruflarda bulunmayınız. Çünkü "önceleri siz de böyle idiniz" yani siz de bir zamanlar kendinize gelecek bir zarar korkusuyla kavminizden imanınızı gizliyordunuz. Nihayet Allah size dini güçlendirmek ve müşrikleri yenik düşürmek suretiyle lütufta bulundu. İşte şu anda onlar (müşrikler) da böyledir. Onlardan her birisi kendi kavmi arasında size nasıl ulaşacağını hesap etmekte, beklemektedir. Dolayısıyla böyle birileri size gelecek olursa onun durumunu açıkça anlamadığınız sürece öldürmeniz uygun düşmez.

İbn Zeyd der ki: Âyetin anlamı şudur: Siz de bu şekilde kâfirler idiniz de İslama girmeniz suretiyle. "Allah size lütfetti," O halde karşınıza çıkan böyle bir kimsenin de önceleri sizin önceki haliniz gibi olduğu halde sizinle karşılaşır karşılaşmaz derhal İslama girmesini olmayacak bir şey olarak değerlendirmeyiniz. O halde böyle birilerinin durumunu iyice araştırmanız gerekmektedir.

10. Amel İle îman Îlişkisi:

Îman, yalnızca sözdür diyen kimseler bu âyet-i kerimeyi delil gösterirler. Çünkü yüce Allah; "Ve size selâm verene... sen mü’min değilsin demeyin" diye buyurmaktadır. Derler ki: Lâ ilahe illallah diyen kimseye sen mü’min değilsin denilmesi yasaklandığına göre, yalnızca bu sözü söylemeleri dolayısıyla öldürülmeleri de yasaklanmış olmaktadır. Şayet îman bizatihi bu sözü söylemek olmasaydı onların sözlerine hiçbir şekilde aldırış edilmezdi.

Deriz ki: Bu sözleri söylemelerine rağmen onları öldürenler, bu sözleri söyleyenlerin kendilerini ölümden kurtarmak için bu sözü söyleyip söylemedikleri hususunda şüpheye düştüler ve bundan dolayı da öldürdüler. Yüce Allah ise, kullarına yalnızca zahire göre hüküm vermek hakkını tanımıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Ben insanlarla lailahe illallah deyinceye kadar Savaşmakla emrolundum" diye buyurmuştur. Ancak, burada imanın yalnızca ikrardan ibaret olduğuna dair bir açıklama yoktur. Nitekim, münafıklar da bu sözü söylemekle birlikte, daha önce el-Bakara Sûresi'nde geçtiği üzere mü’min değildirler. (2/8. âyet'in tefsiri) Hazret-i Peygamber: "Kalbini açıp baksaydın ya" hadisiyle de bu hususa gereken açıklığı getirmiştir.

Böylelikle imanın ikrar ve başka şeyler olduğu; hakikatinin ise kalp ile tasdik olduğu sabit olmaktadır. Şu kadar varki kulun durumu öğrenmek için kişiden işittiklerini kabul etmekten başka bir yolu yoktur.

Yine: Zındık olan kimsenin İslamı izhar etmesi halinde tevbesi kabul olunur diyenler de bu âyeti delil göstermişlerdir. Derler ki: Çünkü yüce Allah, İslamı açığa vurduktan sonra zındık olanla olmayan arasında bir fark gözetmemiştir Yine buna dair açıklamalar el-Bakara Sûresi'nin baş tarafında geçmiş bulunmaktadır.

Ayrıca bu âyeti kerimede Kaderiyyenin görüşleri de reddolunmaktadır. Çünkü yüce Allah, kendilerine; özel bir şekilde îmana muvaffak kılmak suretiyle bütün insanlar arasında mü minlere lütufta bulunduğunu haber vermektedir. Kaderiyye ise: Allah bütün insanları îman etmek için yaratmıştır, demektedir Şayet durum onların iddia ettikleri gibi olsaydı, bütün insanlar arasında mü’minlerin özellikle Allah'ın lütfuna mazhar olduklarını ifade etmenin hiçbir anlamı olmazdı.

11. Allah'ın Emirlerine Muhalefet Etmekten Sakınmak:

Yüce Allah: " halde iyice araştırın" âyetinde, araştırma emrini bu konuyu tekid için bir daha tekrarlamaktadır, "Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır" âyeti de Allah'ın emrine muhalefet etmekten bir sakındırmadın Yani sizi helake götürecek olan bu gibi şeylerden kendinizi koruyun ve benzeri yanlışlıklardan nefsinizi uzak tutun.

95

Mü’minler den -özür sahibi olanlar müstesna- oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir olmaz. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlardan derece itibariyle üstün kılmıştır. Bununla beraber Allah hepsine de el-Hüsnâ'yı va'detmiştir. Allah, mücahidleri oturanlardan pek büyük bir mükâfatla üstün kılmıştır.

Âyetin tefsiri için bak:96

96

Kendi nezdinden (yüksek) derecelerle mağfiret ve rahmetle (üstün) kılmıştır. Allah Gafûrdur, Rahîmdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi ve Savaştan Muaf Olanlar:

Yüce Allah'ın: "Mü’minlerden... oturanlarla... bir olmaz" âyeti hakkında İbn Abbâs der ki: Bedir Savaşına çıkmayanlar ile, o Savaşa çıkanlar bir olmaz. Buhârî, Tefsir 4. sûre 18; Tirmizî, Tefsir 4. sûre 18. Daha sonra yüce Allah:

"Özür sahibi olanlar müstesna" diye buyurmaktadır ki, buradaki "özür" kötürümlük anlamındadır.

Lâfız Ebû Dâvûd'un olmak üzere hadis İmâmları Zeyd b. Sabit'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında bulunuyordum. Onu bir sükûn (sekîne) kapladı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın baldırı, baldırımın üzerine geldi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın baldırından daha ağır bir şey olduğunu bilmiyorum. Sonra üzerinden vahyin etkisi çekilince: "Yaz" diye buyurdu. Ben de bir kürek kemiği üzerine: "Mü’minlerden oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir olmaz" âyetini sonuna kadar yazdım. Bu sefer, İbn Um Mektum -ki, gözleri görmeyen birisiydi- mücahidlerin faziletini işitince ayağa kalkıp şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, peki mü’minler arasından cihada gücü yetmeyenlerin durumu nedir?

İbn Um Mektum sözünü bitirince yine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı bir sükûnet kapladı. Yine baldırı baldırımın üstüne geldi. İlk defada onun ağırlığını gördüğüm gibi ikinci defada da gördüm. Sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın üzerinden vahyin etkisi çekilince yine: "Yazdığını, oku ey Zeyd" dedi. Ben de: "Mü’minlerden... oturanlarla... bir olmaz" âyetini okudum. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sefer:

"Özür sahibi olanlar müstesna" bölümünü de ekleyerek âyetin tamamını okudu. Zeyd dedi ki: Yüce Allah bu bölümü ("özür sahibi olanlar müstesna" bölümünü) ayrıca ve müstakil olarak indirdi, ben de onu Resûlüllah'ın emri üzerine yerine koydum. Nefsim elinde olana yemin ederim ki, şu anda bile o bölümü kürek kemiğindeki çatlağa yakın bir yerde ilave ettiğim yeri görür gibiyim. Ebû Dâvûd, Cihâd 19; Buhârî, Cihâd 31, Tefsir 4. sûre 18, Fedailu'l-Kur'ân 4; Müslim. İmnre 141, 142; Tirmizî, Cihâd 1, Tefsir 4. sûre 19; Nesâî, Cihâd 4; Müsned, V, 184, 190-191; el-Bera b. Âzib'den benzeri bir rivâyet: Dârimî, Cihâd 28; Müsned, IV, 282, 284, 290, 299, 301.

Buhârî'de, Abdullah b. el-Haris'in azadlısı Miksem, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakletmektedir: "Mü’minlerden... oturanlarla... cihad edenler bir olmaz" yani Bedir'e çıkmayıp oturanlarla Bedir'e çıkanlar bir olmaz. Az önce geçti.

İlim adamları der ki: Âyet-i Kerîmede sözü geçen özür sahibi olanlar, Savaşa çıkmasına engel olan mazereti bulunan kimseler demektir. Çünkü bu özürleri kendilerini cihada çıkmaktan alıkoymaktadır. Hazret-i Peygamberin de gazalardan birisinden döndüğü sırada şöyle buyurduğu sahih olarak sabit olmuştur: "Şüphesiz Medine'de bir takım kimseler vardır ki, bir vadiyi aşıp geçtiğiniz yahut bir mesafeyi katettiğinizde mutlaka onlar da sizinle birliktedirler. İşte bunlar mazeretlerinin kendilerini sizinle birlikte engellediği kimselerdir." Buhârî, Cihad, 35; Meğâzi 81; Müslim, İmâre 159; Ebû Dâvûd, Cihâd 19; İbn Mâce, Cihâd 6; Müsned, III, 103, 160, 182, 214, 300. Bu da özür sahibi olan kimsenin Savaşa çıkmış gazi gibi ecir almasını gerektirmektedir.

Şöyle de denilmiştir: Savaşa çıkamayan özür sahibinin Savaşa çıkmışın ecri ile eşit ecir alması ihtimal dahilindedir. Yüce Allah'ın lütfü geniştir. Ayrıca onun mükâfat vermesi ondan bir lütuftur. Fiilen hakedildiği için değildir.

O bakımdan yüce Allah, samimi niyyet dolayısıyla fiilen yapılana vermiyeceği kadar ecir verebilir. Şöyle de denilmiştir: Bu şekilde bir özür sahibine ecri katlanmaksızın verilir. Böylelikle gazi de fiilen Savaşa katıldığı için kat kat ecir almak suretiyle ondan daha üstün olur.

Derim ki: Bu husustaki: "Şüphesiz Medine’de öyle bir takım kimseler vardır ki" (mealindeki) sahih hadis dolayısıyla inşa'allah birinci görüş daha sahihtir. Ayrıca Ebû Kebşe el-Enmâri 'nin Hazret-i Peygamber'den rivâyet ettiği şu hadis de bunu gerektirmektedir: "Dünya ancak dört kişinindir..." bu Hadîs-i şerîf daha önce, Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/135. ayet, 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Şu haberde varid olan da bu manayı ihtiva etmektedir: "Kul hastalandı mı, yüce Allah şöyle buyurur: Kuluma iyileşinceye veya onun ruhunu kabz edinceye kadar sağlıklı iken işlediği amelleri (şimdi de işlemiş gibi) yazınız." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, II, 303.

2. Devamlı Cihad için Bekleyenlerin Fazileti:

Bazı ilim adamları bu âyet-i kerimeyi delil alarak divan ehlinin (yani asker olarak yazılan ve bunun için devlet hazinesinden maaş alanların) tatavvu olarak cihada katılanlardan daha büyük ecir sahibi olduklarını ileri sürmüşlerdir. Çünkü divanda yazılı bulunanlar maaşları karşılığında âdeta mülkiyet altında oldukları ve zorlu zamanlarda onlar öne sürülüp gönderildikleri, düşmana karşı asker olarak gönderilip onlara verilen emirler de sürekli olarak onların hayatında âdeta huzur bırakmadığı için, nafile olarak cihada katılanlardan daha büyük ecir sahibidirler. Çünkü nafile olarak cihada katılanların rahatı huzuru yerindedir. Yazın girişilen büyük gazvelerde ve benzerlerine katılmaktan yana kalpleri rahattır.

İbn Muhayrîz der ki: Bu şekilde maaş alarak cihad için bekleyenler, sürekli olarak huzur ve sükûn nedir bilmediklerinden dolayı tatavvu ve nafile olarak cihada katılanlardan daha faziletlidirler.

Mekhûl der ki: Düşmana karşı gönderilen askerî birliklerin duydukları dehşet, Kıyâmet gününün dehşetlerini giderir.

3. Zenginlik İle Fakirlik Arasında Fazilet Farkı:

Yine, "zenginlik, fakirlikten daha faziletlidir" diyenler de bu âyeti delil gösterirler. Çünkü yüce Allah, kendisi vasıtasıyla salih amellere ulaşılan malı sözkonusu etmektedir.

Kişiyi başkasına muhtaç düşürecek kadar fakirliğin hoşlanılmayan bir şey, azdıran zenginliğin de yerilen bir şey olduğunu, ilim adamları ittifakla kabul etmekle birlikte bu hususta farklı kanaatlere sahiptirler. Kimisi, zenginliğin faziletli olduğu kanaatini ileri sürmektedir. Çünkü zenginin hayır yapma gücü vardır. Fakirin ise acizliği sözkonusudur. Güç ve iktidar sahibi olmak ise acizlikten daha faziletlidir. el-Maverdi der ki: Şan ve şeref sevgisinin etkisi akında kalanların görüşü budur. Başkaları ise fakirliğin daha faziletli olduğu görüşündedir. Çünkü fakir, (lezzeti) terk edicidir. Zengin ise dünya ile içli dışlıdır. Dünyanın terki ise, onunla içli dışlı olmaktan daha faziletlidir.

Yine el-Maverdi der ki: Bu da esenliği daha çok sevenlerin görüşüdür. Başkaları ise, fakirlik sınırından yukarı çıkarak, zenginlik mertebesinin asgari seviyesine ulaşmak suretiyle iki işin arasında orta yerde olmanın daha faziletli olduğu görüşündedir. Böylelikle kişi, her iki durumun da faziletini elde edebilir, her iki durumun yerilen hallerinden kendisini kurtarabilir. el-Maverdi der ki: İşte bu mutedillik halinin daha üstün olduğu görüşünde olanların ve: "Bütün işlerin en hayırlısı orta yollu olanıdır" kanaatinde olanların görüşüdür. Gerçekten de hikmetli şair bunu şu beyiti ile çok güzel bir şekilde dile getirmiştir:

"Ey zengin olmamaktan ve bir gün gelip arzu edilmeyen bir şeye rağbet duymaktan Allah'a sığınan kişi..."

4. Özür Sahibi Olanların İstisnası ve İlgili Kıraat Farkı: Yüce Allah'ın:

"Özür sahibi olanlar müstesna" âyetindeki: "Müstesna" kelimesini Kûfelilerle Ebû Amr merfu' olarak okumuşlardır. el-Ahfeş der ki: Bu, bu şekliyle "oturanların sıfatıdır. Çünkü oturanlar ile muayyen bir topluluk kast edilmemektedir. Bundan dolayı da nekire (belirtisiz bir topluluk) olmaktadırlar. Bu nedenle de ile nitelendirilmesi mümkün olmuştur. Âyetin anlamı da o takdirde şöyle olur: Özür sahibi olmayıp oturanlarla... bir olmaz.

Yani, herhangi bir özrü bulunmaksızın oturanlar (cihada çıkanlarla) bir olmazlar. Yani, sağlıklı olduğu halde oturanlar (cihada çıkanlarla) bir olmaz anlamındadır. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. Ebû Hayve ise bu kelimeyi şeklinde esreli olarak mü’minlere sıfat yaparak okumuştur. Yani sağlıklı olan mü’minler arasından özrü bulunmayan mü’minlerden oturanlar...

Haremeyn kurrâsı ise, kelimesini, oturanlardan veya mü’minlerden istisna olmak üzere mansub okumuşlardır. Yani özür sahibi olanlar müstesnadır. İşte bunlar mücahidlerle eşit olurlar.

Arzu edildiği takdirde, (bu okuyuşa göre bu kelime) oturanlardan hal de yapılabilir. Yani, sağlıklı olanlar arasından sağlıklı oldukları halde oturanlar... bir olmaz. Bu şekilde onlardan hal yapmanın câiz olması, oturanların lâfız olarak marife oluşu dolayısıyladır. Nitekim: "Zeyd bana hasta olmayarak geldi" demek de böyledir.

Naklettiğimiz nüzul sebebi de bu kelimenin nasb anlamına delâlet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

5- Can ve Mallarıyla Cihad Edenlerin Fazileti:

"Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri, oturanlardan derece itibariyle üstün kılmıştır." Bundan sonra ise yüce Allah:

"Kendi nezdinden (yüksek) derecelerle mağfiret ve rahmetle (üstün kılmıştır)" diye buyurmaktadır. Bazıları derler ki: Önce bir dereceyle üstün kılmaktan sözedilip, daha sonra da derecelerden söz edilmesi (faziletin üstünlüğünü) mübalağa yoluyla beyan ve te'kid içindir.

Şöyle de denilmiştir: Allah, mücahidleri özrü olduğu halde Savaşa çıkmayıp oturanlara bir tek derece ile üstün kılmış, ancak mazereti olmaksızın cihada çıkmayıp oturanlara bir çok derecelerle üstün kılmıştır. Bu açıklamayı, İbn Cüreyc, es-Süddî ve başkaları yapmıştır.

Şöyle de denilmiştir: Derece, yükseklik demektir. Yani yüce Allah, onların şanını yükseltmiş, sena, övgü ve onlara iltifatta bulunmak suretiyle yüceltmiştir. İşte derecenin anlamı budur. Derecelerle ise, cennetteki makamlar kastedilmektedir.

İbn Muhayriz der ki: Allah, mücahidleri yetmiş derece ile yükseltmiştir. Her iki derece arasında iyi bir cins atın yetmiş yıllık bir zaman içerisinde alabileceği kadar bir mesafe vardır.

"Dereceler" âyeti, "ecir: mükâfat" kelimesinden bedel ve onun için bir atfı tefsirdir. Bunun bir zarf takdiri ile mansub olması da mümkündür. Yani, Allah onları bir takım derecelerle üstün kılmıştır demektir. Ayrıca bunun yüce Allah'ın:

"Buyû'k bir mükâfat" âyetini te'kid olması da mümkündür. Çünkü büyük mükâfat, dereceler, mağfiret ve rahmettir. Merfu' okunması da mümkündür.

Yani; İşte bunlar öyle birtakım derecelerdir ki... şeklinde olur. Mükâfat kelimesi,

"Üstün kılmıştır" kelimesi ile nasb edilmiştir. Bu kelimeyi mastar olarak da kabul edebiliriz, hatta bu daha uygundur. O takdirde bu kelime;

"Üstün kılmıştır" kelimesi dolayısıyla mansub olmaz. Çünkü bu kelime, iki tane mef ûlünü almış olur ki, bu iki mef'ûl da: "Cihad edenleri" kelimesi ile

"Oturanlardan" kelimeleridir.

"Derece itibarıyla" kelimesi de böyle olur.

Buna göre dereceler, biri diğerinden daha üstün mevkiler demektir. Sahih hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Şüphe yokki cennette yüz derece vardır. Allah bunları yolunda cihad edenlere hazırlamıştır. Her iki derece arasındaki mesafe, yer ile gök arası kadardır." Buhârî, Cihâd 4, Tevhid 22; Müslim, İmare 116; Nesâî, Cihad 18; Müsned, III, 335.

"Bununla beraber, Allah hepsine de el-Hüsna'yı vaad etmiştir." el-Hüsnâ'dan kasıt, cennettir. Yani, Allah onların hepsine de cenneti vadetmiştir. Diğer taraftan

"hepsine" ile, özel olarak mücahidlerin kastedildiği söylendiği gibi, mücahidler ile özür sahibi olanlar kastedilmiştir de denilmiştir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

97

Nefislerine zulmedenler olarak canlarını alacağı kimselere melekler: "Ne işte idiniz?" derler. Onlar: "Biz yer yüzünde mustaz'af kimselerdik" derler. "Allah'ın arzı geniş değil miydi, siz de orada hicret edeydiniz" derler. İşte onların durakları cehennemdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir!

Nüzul Sebebi:

Bununla kastedilenler, İslâm'a girmiş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a îman ettiklerini izhar etmiş Mekkeli bir topluluktur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hicret edince, kavimleriyle birlikte kalmaya devam ettiler. Onlardan bir kısmı ise dinleri dolayısıyla fitneye (azap ve işkenceye) maruz bırakıldılar ve onlar da bu hususta istenilenlere cevap verdiler. Bedir Savaşı sırasında onlardan bir topluluk kâfirlerle birlikte Savaşa katıldılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Şöyle de denilmiştir. Bu kimseler, müslümanların sayılarını az görünce dinleri hususunda şüpheye düştüler ve irtidat ettiler. İrtidat ettikleri için de öldürüldüler. Müslümanlar ise: Bizim şu arkadaşlarımız müslümandılar. Müşriklerle birlikte çıkmak için zorlandılar. O bakımdan onlara mağfiret dileyin dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Ancak birincisi daha sahihtir.

Buhârî de Muhammed b. Abdurrahman'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Medinelilerden Savaşa katılmak üzere belli miktarda asker göndermeleri istendi. Ben de gönderilecek bu askerler arasına yazıldım. İbn Abbâs'ın azadlısı İkrime ile karşılaştım. Ona durumu bildirince, bu işten elinden geldiğince beni de alıkoymaya çalıştı, sonra şöyle dedi: İbn Abbâs bana şunu haber verdi: Müslümanlardan bazı kimseler, müşriklerle birlikte olup Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde müşriklerin kalabalığını artırıyorlardı. Atılan bir ok gelir onlardan birisine isabet eder, onu öldürürdü. Yahut da ona bir darbe indirilerek o kimselerden birisi öldürülebiliyordu. İşte bunun üzerine yüce Allah:

"Nefislerine zulmedenler olarak canlarını alacağı kimselere melekler... " âyetini indirdi. Buhârî, Tefsir 4. sûre 19.

Yüce Allah'ın: "Canlarını alacağı kimselere melekler" âyetindeki: "Canlarını alacağı" fiili, te'nis alameti almamış mazi bir fiil olması muhtemeldir. Çünkü "melekler" lâfzının müennesliği hakiki değildir. Bunun alacağı anlamın da müstakbel (muzari) bir fiil olması ve iki "te"den birisinin hazfedilmiş olması da muhtemeldir. İbn Fûrek, el-Hasen'den anlamının: Cehenneme götürmek üzere toplayacakları... şeklinde olduğunu nakletmektedir. Anlamının: Ruhlarını alacağı... şeklinde olduğu da söylenmiştir, daha zahir olan budur.

Meleklerden kastın ölüm meleği olduğu söylenmiştir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"De ki size vekil kılınan ölüm meleği ruhunuzu alacaktır." (es-Secde, 32/11)

Nefislerine zulmedenler olarak" âyeti hal olarak nasb mahallindedir. Yani, kendilerine zulmetmiş oldukları halde... Burada "nün" harfi, ibarenin hafif olması için hazfedilmiş ve sonra da izafe yapılmıştır.

Nitekim yüce Allah'ın:

"Kabe'ye götürülecek bir kurbanlık" (el-Mâide, 5/95) âyeti de böyledir.

Meleklerin: "Ne işte idiniz" şeklindeki soruları ise bir azar ve sitem yoluyla sorulacak bir sorudur. Yani sizler, Peygamberin ashâbı arasında mıydınız, yoksa müşrik mi idiniz? Onların: "Biz yeryüzünde mustaz'af kimselerdik" şeklindeki sözleri ise, biz Mekke'de idik, anlamındadır. Fakat bu, doğru olmayan bir özürdür. Zira bunlar, hicret etmeye bir çare bulabiliyor, yol bulabiliyorlardı. Daha sonra melekler: "Allah'ın arzı geniş değil miydi..." sözleriyle dinlerinin gereği olarak yapmaları gereken işi onlara bildirmektedir. Böyle bir soru ve cevap onların hicreti terk etmek suretiyle nefislerine zulmeden müslümanlar olarak öldüklerini ifade etmektedir. Aksi takdirde kâfir olarak ölmüş olsalardı, bu kabilden onlara bir söz söylenmezdi.

Böylelerinin ashâb-ı kiram arasında anılmayışlarının sebebi ise, karşı karşıya kaldıkları işin ağırlığı ve muayyen olarak onlardan herhangi bir kimsenin îman ettiğinin ortada olmaması ve irtidat etmiş olma ihtimalinin bulunması dolayısıyladır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Daha sonra yüce Allah:

"Onların durakları" âyetinde "he" ve "mim" harfleri olan ("onlar" anlamındaki) zamirden gerçek anlamda mustaz'af olan kötürüm erkekler ile, zayıf kadın ve çocukları istisna etmektedir. Ayyaş b. Ebi Rebia, Seleme b. Hişam ve bunların dışında kalan, Allah Rasulünün kendilerine dua ettiği kimseler gibi. Buhârî, Tefsir 4. sûre 21; Müslim, Mesâcid, 295; Ebû Dâvûd, Vitr 10.

İbn Abbâs der ki: Ben ve annem, yüce Allah'ın bu âyet-i kerimede kastettiği kimselerdendik. Buhârî, Tefsir 4. sûre 14, 20. Çünkü İbn Abbâs o dönemlerde zayıf çocuklar arasındaydı. Annesi el-Haris kızı Um el-Fadl'dı. Asıl ismi Lubabe'dir. Meymune'nin kızkardeşidir. Diğer kızkardeşi de küçük Lubabe diye bilinir. Bunlar dokuz kızkardeş olup, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) haklarında şöyle demiştir: "Kızkardeşler, mü’min kadınlardır." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IX, 249. Selma, el-Asma ve Hafide de bunlardandır. Hafide'nin künyesinin Um Hafid, adının da Hezile olduğu da söylenmektedir. Bunlar altısı anne-baba bir, üçü de anne bir (toplam dokuz) kızkardeş idiler. Anne bir kızkardeşlerin ismi, Selma, Selâme ve Umeys kızı Has'am'lı Esma'dır. Esma ise, önce Cafer b. Ebi Talib'in hanımı idi.

Daha sonra Ebû Bekr es-Sıddik ile evlendi, sonra da Ali (radıyallahü anh)'ın hanımı oldu. Allah hepsinden razı olsun.

Yüce Allah'ın:

"Ne işte idiniz?" diye soracakları belirtilen soru, bir azar sorusudur. Az önce de geçmişti, "Ne işte"nin aslı: “.....” şeklindedir. İstifham ile haberi birbirinden ayırt etmek için elif hazfedilmiştir. Vakıf yapılmak istendiğinde aynı zamanda hem elifin hem de harekenin hazfedilmemesi için şeklinde vakıf yapılır. "Allah'ın arzı geniş değil miydi" âyeti ile kastedilen arz ise Medine'dir. Yani sizler, sizi mustaz'af kılan kimseler arasından hicret edip uzaklaşma güç ve imkânına sahip değil miydiniz?

Bu âyet-i kerimede masiyetlerin işlenip durduğu yerden hicret edip uzaklaşmaya delil vardır. Saîd b. Cübeyr der ki: Bir yerde masiyetler işlenecek olursa, sen de oradan çık git. Böyle dedikten sonra da:

"Allah'ın arzı geniş değil miydi. Siz de orada hicret edeydiniz" âyetini okudu.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in da şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Her kim, dini (ni kurtarmak arzusu) ile bir yerden bir yere kaçacak olursa -bu (kaçacağı mesafe) bir karış olsa dahi- artık onun için cennet vacib olur ve İbrahim ile Muhammed'in -ikisine de selâm olsun- arkadaşı olur."

"İşte onların durakları cehennemdir." Yani, varacakları yer ateştir. O dönemde hicret, İslama girmiş olan her kişiye vacip idi.

"O ne kötü bir dönüş yeridir!" âyetinde:

"Dönüş yeri" kelimesi temyiz olarak nasb edilmiştir.

98

Ancak (hicret etmeye) çare bulamayan, yol bulamayan erkek, kadın ve çocuklardan mustaz'af olanlar müstesna.

Âyetin tefsiri için bak:99

99

İşte, Allah'ın onları affedeceği umulur. Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

Yüce Allah'ın:

"Çare bulamayan" âyetindeki:

"Çare" kelimesi, çeşitli kurtuluş yollan hakkında kullanılabilen umumi bir lâfızdır. Yol (sebil) ise, Mücahid, es-Süddî ve başkalarının naklettiklerine göre, Medine'ye varan yol demektir. Ancak doğrusu bunun bütün yollar hakkında umumi bir tabir olduğudur.

"İşte Allah'ın onları affedeceği umulur" âyeti ile kastedilen kimseler, hicret etmeye çare bulamayan ve günahsız olan kimsedir ki, affedilmesi sözkonusu olsun. Ancak anlam şudur: Hicret uğrunda aşırı derecedeki sıkıntılara katlanmanın icabettiği zannedilebilir. Öyleki, bu zorluğa katlanmayan kimse bundan dolayı cezaya maruz kalabilir. İşte yüce Allah, böyle bir vehmi izale etmektedir. Zira, aşın meşakkate katlanmak icab etmemektedir. Aksine gerekli azık ve bineğin bulunmaması halinde hicretin terki caizdi.

Buna göre âyetin anlamı şöyle olmaktadır: İşte Allah, böylelerini hesaba çekerken, aleyhlerine olmak üzere nihai ve kılı kırk yararcasına onları hesaba çekmez. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır." Onun hakkında geçmiş ve gelecek açısından fark olmaz. Bu âyetlere dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

100

Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de bulur. Allah'a ve Rasûlüne hicret maksadıyla evinden çıkan kimseye, daha sonra ölüm erişirse onun mükâfatı Allah'a ait olur. Allah çok mağfiret edendir, rahmet sahibidir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1. Allah Yolunda Hicret Etmenin Mükâfatı:

Yüce Allah'ın:

"Kim Allah yolunda hicret ederse... bulur" âyeti, şart ve cevabıdır.

"Yer yüzünde gidecek çok yer de bulur" âyetindeki:

"Gidecek yer" kelimesinin, te'vili hakkında farklı açıklamalar yapılmıştır. Mücahid der ki: Bundan kasıt, oradan uzak kalınacak yerdir. İbn Abbâs, ed-Dahhak, er-Rabi' ve başkalarına göre ise, oradan gidilecek başka bir yer, gidilecek başka bir mekân kastedilmektedir. İbn Zeyd de der ki: Bundan kasıt, hicret edilecek yerdir. Bunu Ebû Ubeyde de böyle açıklamıştır. Buhârî, Tefsir 4. sûre 14.

en-Nehhâs der ki: Bu kelimelerin anlamlan arasında bir uyum sözkonusudur. Buna göre bu kelime, hicret edilmesi halinde gidilecek ve varılacak başka yer demek olur. Bu da varılacak yerin adıdır. Kelime: dan türemiştir. Aynı kelimenin fiilinin kullanıldığı: "Burnu yere sürtünsün" tabirinde, toprağa yapışsın demektir.

"Filandan uzaklaştım, darıldım, ona düşmanlık ettim" tabiri de aynı kökten gelmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Hicret olunan yere bu ismin veriliş sebebi şundandır: Kişi, İslama girdi mi, kavmine düşmanlık eder, onlardan uzak kalırdı. O bakımdan, onun aralarından hicret maksadıyla çıkışına bu isim verilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına varışına da hicret denilmiştir. es-Sûddî der ki: Bu kelimenin anlamı, mÂişet için aranılan yerdir. İbnü'l-Kasım der ki: Ben Mâlik'i şöyle derken dinledim. Murağam (gidecek yer) kelimesi, yer yüzünde gidişin adıdır.

İşte bütün bunlar mana yoluyla bir tefsirdir. Hepsi de biribirine yakın açıklamalardır. Lâfza has açıklamaya göre ise murağam, belirttiğimiz gibi burnun yere sürtüldüğü yer anlamındadır. Çünkü murağame, anlaşmazlık halinde olup çekişenlerden her birisinin, diğerini mağlup etmek, maksadına erişmesine engel olmak suretiyle burnunu sürtmesi demektir. Kureyş kâfirleri, Mekke'de alıkoydukları kimselerin burunlarını yere sürtmüş gibi oluyorlardı. Onlardan birisi hicrete muvaffak oldu mu, onlara karşı kendisini koruyacağı bir yere sahip olacağından dolayı Kureyşlilerin burnunu yere sürtmüş olurdu. İşte sığındığı ve korunacağı yer onun murâğame mekânıdır. Nâbiğa'nın şu beyiti de işte buradan gelmektedir:

"Kendisine sığınılan koca bir dağ gibidir

O, sığınılan yer (murâğam) olarak da kaçıp varılan yer olarak da çok güçlüdür."

2- Muhacir Genişlikle Karşılaşır:

Yüce Allah'ın:

"Genişlik de bulur" âyetinden kasıt, rızkında genişlik bulur, demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, er-Rabi' ve ed-Dahhâk yapmıştır. Katade ise der ki: Âyetin anlamı sapıklıktan hidayete ve fakirlikten zenginliğe doğru genişliktir.

Mâlik der ki: Genişlikten kasıt, varacağı ülkenin, yerin genişliğidir. Bu da Arapların fasahatına daha uygun bir açıklamadır. Çünkü yerin genişliği ve barınakların çokluğu vasıtasıyla rızıkta da genişlik, sıkıntılarından, kederli düşüncelerinden kurtulması ve buna benzer çeşitli kurtuluşları ile kalbin genişliği ortaya çıkar. İşte şairin şu beyiti de böyle bir anlamı dile getirmektedir:

"Benimle ilişkinin koparılması halinde ben bir dost bulurdum

Arkamda uçsuz, bucaksız bir genişlik de bulurdum."

Bir başkası da şöyle demektedir:

"O takdirde gidip geleceğim geniş bir yerim olur Eni boyu (geniş) yer yüzünde."

3-Hicretle Terkedilmesi Gereken Yerler ve Savaşa Çıkıp Çarpışmadan Ölen Gazinin Durumu:

Mâlik der ki: Bu âyet-i Kerîme, selef-i salihe sövüp sayılan ve hakka uymayan uygulamaların yapılıp amellerin işlendiği bir toprakta herhangi bir kimsenin ikâmet etme hakkına sahip olmadığının delilidir.

Yine Mâlik der ki: Murâğâm'den kasıt, yer yüzünde gitmektir. Genişlikten kasıt ise, ülkenin genişliğidir. Az önce geçtiği üzere.

Yine bazı ilim adamı, bu âyet-i kerimeyi şuna delil göstermiştir: Gazi, gazaya çıktıktan sonra Savaştan önce ölecek olursa, fiilen Savaşta hazır bulunmasa dahi, ona ganimetten payı verilir. Bu görüşü İbn Lehîa, Yezid b. Ebi Habib'den, o da Medinelilerden rivâyet etmiştir. Aynı zamanda bu İbnü’l-Mubârek'ten de rivâyet edilmiştir.

4. Hicret Ederken Yolda Ölen:

Yüce Allah'ın:

"Allah'a ve Rasulüne hicret maksİsmi ile evden çıkan kimseye, daha sonra ölüm erişirse..." âyeti ile ilgili olarak, İbn Abbâs'ın azadlısı İkrime der ki: Bu âyette sözü geçen adamın kim olduğunu tesbit edinceye kadar ondört yıl boyunca araştırıp durdum.

İkrime'nin bu ifadesinde eskiden bu ilmin ne kadar şerefli olduğuna bir delil vardır. Buna gereken ihtİmâmı göstermenin güzel olduğuna, bunu bilmenin bir fazilet olduğuna da bir delil vardır. Buna yakın bir ifade de İbn Abbâs'ın şu sözleridir: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a karşı birbirleriyle yardımlaşan iki kadının kim olduklarını Ömer'e sormak istediğim halde, seneler geçti bu soruyu yalnızca onun heybeti sormama engel teşkil ediyordu. Buhârî, Tefsir 66. sûre 2-4, Libâs 31; Müslim, Radâ' 98-100; Müsned, I, 48.

İkrime'nin sözünü ettiği ve ismini öğrendiğini belirttiği şahıs, Damra b. el-Iys veya el-Iys b. Damra b. Zimba'dır. Bunu, Taberî Saîd b. Cübeyr'den nakletmektedir. Yine bunun, Damra değil de Dumayra olduğu da söylenmektedir. Aynı şekilde bu kişinin adının, Leysoğullarına mensub Cunda' b. Damra olduğu da söylenmektedir. Bu kişi Mekke'de mustaz'aflardandı. Hasta idi. Allah'ın hicret hakkında indirdiklerini işitince beni çıkartınız, dedi. Bu sefer, yatağı hazırlandı. Yatağına konuldu ve böylelikle Mekke'den çıkıp gittiği sırada yolda Tem'im denilen yerde vefat etti. Yüce Allah da onun hakkında: "Allah'a ve Rasulüne hicret etmek maksadıyla evinden çıkan kimseye de..." âyetini indirdi. es-Suyûti, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 650-651.

Ebû Ömer'in naklettiğine göre, bu kişinin adının, Hazret-i Hatice'nin kardeşinin oğlu Halid b. Hizam b. Huveylid olduğu ve Habeşistan'a hicret edip yolda bir yılanın soktuğu ve Habeşistana varmadan önce vefat ettiği de söylenmektedir. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme onun hakkında nâzil olmuştur. es-Suyûti, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 653- 654. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Ebû'l-Ferec el-Cevzî de bu kişinin Habib b. Damra olduğunu nakletmektedir. Yine es-Süddî'den bunun Damraoğullarından Damra b. Cündub olduğu da söylenmiştir. İkrime'den de bunun, Cundaoğullarından Cundup b. Damra olduğunu söylediği nakledilmiştir. İbn Cabir'den ise bunun, Leysoğullarından Damra b. Bağîd olduğunu söylediği nakledilmiştir. el-Mehdevî ise, adının Damra b. Damra b. Nuaym olduğunu nakletmektedir. Damra b. Huzaa da denilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Ma'mer, Katade'den şöyle dediğini rivâyet eder: "Nefislerine zulmedenler olarak canlarını alacağı kimselere melekler..." âyet-i kerimesi nâzil olunca, müslümanlardan hasta olan bir kişi şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, benim mazeretim yoktur. Çünkü ben, yolu da bilen birisiyim, varlıklı da birisiyim. Haydi beni bineğime bindiriniz. Onu bineğine bindirdiler. Yolda iken ölüm ona gelip yetişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbı ise şöyle dediler: Bize ulaşmış olsaydı eksiksiz olarak ecrini tamamen hakeder ve alırdı. Bu kişi yolda Tem'im denilen yerde vefat etti. Oğulları, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip olayı Hazret-i Peygambere haber verdiler. Bunun üzerine şu: "Allah'a ve Rasulüne hicret maksadıyla evinden çıkan kimseye..." âyeti nâzil oldu. es-Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 652- 653. Bu kişinin ismi Damra b. Cundub idi. Adının -az önce geçtiği gibi- Cundub b. Damra olduğu da söylenmektedir. "Allah çok mağfiret edendir" böylesinin daha önceki şirkini bağışlayandır. Onun tevbesini kabul ettiği için "Rahmet sahibidir."

5. Bir Yerden Bir Yere Gitmenin Kısımları:

İbnü'l-Arabî der ki: İlim adamları -Allah onlardan razı olsun- yeryüzünde yola çıkıp gitmeyi iki kısma ayırmışlardır: Kaçmak ve talep maksadı. Birincisi (yani kaçmak maksadıyla yeryüzünden ayrılıp gitmek) altı kısımdır:

1- Hicret: Dar-ı harpten dar-ı İslam'a çıkıp gitmektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde bu farz idi. Kıyâmet gününe kadar bu hicret çeşidi farz olarak kalmaya devam edecektir. Fetih (Mekke'nin fethi) dolayısıyla sona eren hicret ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bulunduğu yere hicret etmektir. Eğer dar-ı harpte kalacak olursa asi olur, böyle bir kimsenin durumu hakkında ihtilâf edilmiştir.

2- Bid'at topraklarından çıkıp gitmek: İbnü'l-Kasım der ki: Mâlik'i şöyle derken dinledim: Selef-i salibe sövülüp sayılan bir yerde ikâmet etmek kimseye helâl değildir. İbnü'l-Arabî der ki: Bu doğrudur. Çünkü eğer münkeri değiştirecek gücün yoksa, oradan uzaklaş. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Âyetlerimize dalanları (alay edenleri) gördüğün zaman başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüz çevir...zâlimler topluluğu ile oturma." (el-En'am, 6/68)

3- Haram fiillerin baskın geldiği yerden çıkıp gitmek: Çünkü helal rızık talep e'tmek her müslümanın üzerinde bir farzdır.

4- Bedende eziyetten kaçmak: Bu da yüce Allah'ın ruhsat verdiği, lütfettiği bir husustur. Eğer bir kimse bedenine bir zarar geleceğinden korkarsa, yüce Allah, kendisini böyle bir tehlikeden kurtarmak için oradan çıkıp kaçmaya izin vermiştir.

Bu işi ilk yapan kişi de İbrahim (aleyhisselâm)'dır. Çünkü o, kavminden korkunca:

"Şüphesiz ben Rabbime hicret edenim" (el-Ankebut, 29/26) demişti. Yine Hazret-i İbrahim'in şöyle dediği nakledilmektedir:

"Ben, Rabbime gidiciyim. O, beni doğruya iletecektir." (es-Saffat, 37/99) Hazret-i Mûsa'dan da:

"Korku ile gözeterek oradan çıktı..." (el-Kasas, 28/21) diye haber vermektedir.

5- Sisli puslu, havası güzel olmayan bir beldede hasta olmak korkusuyla havası temiz ve nezih bir yere çıkıp gitmek: Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Medine'nin havasını ağır bulan çobanlara, açık yerlere çıkıp gitmeleri ve sağlıklarına kavuşuncaya kadar orada kalmaları için izin vermiştir. Ancak tâûn'dan çekinerek çıkış bundan istisna edilmiştir. Yüce Allah, bu maksatla çıkışı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bize ulaşan sahih hadis ile yasaklamış bulunmaktadır. Buna dair açıklamalar ise el-Bakara Sûresi'nde (2/243. ayet, 3. başlık) geçmiş bulunuyor. Şu kadar var ki, ilim adamlarımız böyle bir çıkışın mekruh olduğunu söylemişlerdir.

6- Malda eziyet korkusu ile kaçış: Şüphe yok ki, müslümanın malının haramlığı, kanının haramlığı gibidir. Aile halkı da bunun gibi hatta daha da ileri derecede hürmete sahiptir.

Talep maksadıyla bir yerden çıkış da ikiye ayrılır: Din talebi, dünya talebi. Din talebi, türlerine göre dokuz kısımdır.

1- İbret maksadıyla yolculuk yapmak: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onlar, yeryüzünde gezmezler mi ki, kendilerinden önce geçenlerin akıbetinin nasıl olduğuna bir baksınlar." (er-Rûm, 33/9) Bu kabilden âyetler pek çoktur. Denildiğine göre Zülkarneyn, hayret verici özelliklerini görmek kastıyla yeryüzünü bir baştan bir başa dolaşmıştı. Orada hakkı uygulamak için dolaştığı da söylenmiştir.

2- Hac yolculuğu: Birinci maksatla yolculuk mendup ise de, hac maksadıyla yolculuk farzdır.

3- Cihad yolculuğu: Bunun da kendine has hükümleri vardır.

4- Geçim kastıyla yolculuk: Kişi ikâmet halinde geçimini sağlayamayabilir. O takdirde geçimini elde etmek için yerinden çıkar. Ve bunu yaparken, avlanmak, odun getirmek, ot toplamak yahut "ücretle çalışmak"dan ne fazla bir şey yapar, ne de "eksik." Tırnak içindeki ifadeler: İbnu'l-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'ân, I, 486dan. Bu (kadar çalışarak mÂişetini sağlıyacak kadar kazanmak) onun için bir farzdır.

5- temel gıdadan fazla kazanmak ve ticaret yolculuğu: Bu da, Şanı yüce Allah'ın lütfü keremiyle caizdir.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Rabbinizin lütfundan aramanızda size bir vebal yoktur." (el-Bakara, 2/198) Bununla ticareti kastetmektedir. Bu da yüce Allah'ın hac yolculuğu esnasında lütfedip ihsan ettiği bir nimettir. Yalnızca ticaret maksadıyla dahi buna izin verilmesi de apayrı bir nimettir.

6- İlim talebi için yolculuk: Bu da meşhurdur,

7- Mübarek yerleri ziyaret kastıyla yolculuk: Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ancak üç mescide gitmek kastıyla yükler bağlanır..." Buhârî, Mescidu Mekke 1,6, Savm 67, Sayd 26; Müslim, Hacc 415, 511, 512; Ebû Dâvûd, Menâsik 94; Tirmizî, Salât 126; Nesâî, Mesâcid 10; Müsned, II, 234, 238..., III, 7, 34, 45, VI, 7, 398.

8- Orada ribatta bulunmak (sınırlan koruyup gözetmek), orayı himaye etmek kastıyla orada bulunanların sayılarını çoğaltmak için sınırlara gitmek.

9- Allah yolunda kardeşleri ziyaret etmek: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Bir adam bir kasabada bulunan bir kardeşini ziyaret etti. Allah, onun gittiği yolda onun için bir melek bekletti. Melek, nereye gitmek istiyorsun diye sordu. Adam: Şu kasabada bir kardeşimi görmek istiyorum dedi. Melek; Senin onun üzerinde yoluna koyup ıslâh edeceğin bir nimetin var mıdır? diye sordu. Adam şu cevabı verdi: Hayir, sadece onu Allah yolunda sevdiğim için gidiyorum. Melek şöyle dedi: Ben, Allah'ın, sana Allah için o kardeşini sevdiğin gibi, Allah'ın da seni sevdiğini bildirmek üzere gönderdiği elçisiyim dedi". Bu hadisi Müslim ve başkası da rivâyet etmiştir. Müslim., Birr 38; Müsned, II, 292, 408, 508.

101

Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, eğer kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur. Şüphesiz, kâfirler sizin apaçık dûşmanınızdır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:

Bir Namazı Kısaltmanın Hükmü:

Yüce Allah'ın:

"Sefere çıktığınız" âyeti, yolculuk yaptığınız

"zaman" demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

İlim adamları, yolculuk halinde namazı kısaltmanın hükmü hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bir topluluktan, bunun farz olduğu görüşü rivâyet edilmiştir. Bu, aynı zamanda Ömer b. Abdulaziz'in, Kûfelilerin, Kadı İsmail'in ve Hammâd b. Ebi Süleyman'ın görüşüdür Bunlar görüşlerine, Hazret-i Âişe'nin rivâyet ettiği şu hadisi delil göstermektedirler: "Namaz ikişer rekat olarak farz kılınmıştır..," Buhârî, Salat 1. Taksiru's-Salat 5, Menâkibu'l-Ensâr 48; Müslim, Salatu'l-Müsâfîrin 1-3, Ebû Dâvûd, Salâtu's-Sefer 1; Nesâî, Salat 3; Müsned, VI, 234, 241, 265V 272.

Şu kadar var ki, bizzat Hazret-i Âişe'nin bu hadise muhalefet etmesi dolayısıyla bu hadisin bu görüşe delil olacak tarafı yoktur. Çünkü Hazret-i Âişe yolculukta namazı tam kılardı. Buhârî Taksiru's-Salat 5; Müslim, Salâtu'l-Müsrifırın 3; Dârimî, Salât 179. Bu ise, delil olarak bu görüşü zayıflatmaktadır. Diğer taraftan değişik bölgelerin fukahası bu hadisin, yolcu olan kimsenin mukimin arkasında namaz kılması halinde itibara alınacak bir asıl delil olmadığı üzerinde tema etmişlerdir, Hazret-i Âişe'den başka Ömer, İbn Abbâs ve Cübeyr b. Mut'im gibi ashâb ise bunu şöyle rivâyet etmişlerdir; "Namaz ikâmet halinde dört rekat olarak, yolculuk halinde iki rekat olarak, korku halinde ise tek rekat olarak farz kılındı". Bunu Müslim, İbn Abbâs'tan rivâyet etmiştir. Müslim, Salatu’l-Müsâfirin 5-6; Nesâî, Salât 3, Salatu'l-Havf 4,

Diğer taraftan Hazret-i Âişe'nin rivâyet ettiği bu hadisi, İbn İclâ'n, Salih b. Keysan'dan, o, Urve'den, o da Hazret-i Âişe'den şöylece rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), namazı ikişer rekat olarak farz kılmıştır. Müslim, Salatu'l-Müsafirin 1. el-Evzaî ise bu hadiste, İbn Şihab'dan, o, Urve'den, o da Hazret-i Âişe'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Allah namazı, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ikişer rekat olarak farz kıldı. Müslim, Salâtu'l-Müsâfirin 2.

Bu ise hadiste bir ızdıraptır Diğer taraftan Hazret-i Âişe'nin: "Namaz farz kılındı" tabiri zahiri üzre değildir, Çünkü akşam ve sabah namazları bunun dışındadır. Zira akşam namazına ne bir rekat ilave edilmiş, ne ondan bir şey eksiltilmiştir. Sabah namazı da böyledir.

İşte bütün bunlar hadisin senedini değil de metnini zayıflatmaktadır.

İbnü’l-Cehm'in naklettiğine göre, Eşheb, Mâlik'ten namazı kısaltmanın farz olduğunu rivâyet etmektedir. Ancak, Mâlikin mezhebinden ve arkadaşlarının çoğunluğu ile selef ile halefe mensub ilim adamlarının çoğunluğundan nakledilen görüş, namazı kasretmenin sünnet olduğudur. Şâfiî'nin görüşü de budur. İleride yüce Allah'ın izniyle açıklanacağı üzre sahih olan da budur. Bağdadlı Mâliki mezhebi âlimlerinin genellikle kabul ettikleri görüş ise bunun, muhayyer bir farz olduğudur. Aynı zamanda bu, Şâfiî'nin arkadaşlarının da görüşüdür.

Diğer taraftan hangisinin daha faziletli olduğu hususunda ise ihtilaf etmişlerdir. Kimisi, kasretmenin daha faziletli olduğunu söylemiştir ki bu; el-Ebheri’nin ve diğerlerinin görüşüdür. Tam kılmanın daha faziletli olduğu da söylenmiştir ve bu Şâfiî'den de nakledilmiştir. Mâliki mezhebinden Ebû Said el-Fervî'nin naklettiğine göre, Mâlik'in sahih olan görüşü, yolcunun namazı tamamlamak veya kasretmek hususunda muhayyer olduğu şeklindedir.

Derim ki: İşte Şanı yüce Allah'ın:

"Namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur" âyetinden zahir olarak anlaşılan da budur. Şu kadar varki Mâlik, -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- kasretmenin müstehab olduğunu kabul eder. Aynı şekilde namazım tamam kıldığı takdirde vakit çıkmadığı sürece namazını iade edeceği görüşündedir, Ebû Mus'ab Muhtasar'mâa, Mâlik İle Medinelilerden şöyle dediklerini nakletmektedir: Namazı yolculukta kasretmek, erkekler için de, kadınlar için de bir sünnettir. Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Mâlik, mezhebinde sana bu yeterlidir. Üstelik onun: Yolculukta namazını tam kılan kimse, vakit içerisinde bulunduğu sürece namazını (kasrederek) iade eder, şeklindeki görüşünde bir ihtilaf (yani farklı bir görüş) da nakledil memiştir. Bu şekilde iade ise, anlayan kimselere göre müstehabtır, vacib değildir.

Şâfiî ise der ki: Korku hali dışında namazı kasretmek sünnet ile sabittir. Korku ile birlikte yolculuk halinde namazın kasredilmesi ise, hem Kur'ân, hem de sünnetle sabittir. Bununla birlikte dört rekat kılana da birşey gerekmez. Şu kadar varki sünnete uymayı arzulamayarak, yolculukta herhangi bir kimsenin namazını tamam kılmasını sevmiyorum, Ebû Bekr el-Esrem der ki: Ahmed b. Hanbel'e sordum: Kişi yolculukta dört rekat kılabilir mi? Hayır, bu şekilde kılması hoşuma gitmez. Çünkü sünnet olan iki rekat kılmasıdır, dedi.

Mâlik'in Muvatta’''mâa, İbn Şihab'dan, o, Halid b. Esid ailesinden birisinden rivâyetine göre bu kişi Abdullah b. Ömer'e şöyle sormuş: Ey Abdurrahman'ın babası, biz, Kur'ân-ı Kerîm’de korku halinde kılınacak namaz ile ikâmet halinde kılınacak namazı buluyoruz. Fakat yolculuk namazım göremiyoruz. Abdullah b. Ömer şöyle dedi: Kardeşimin oğlu, şarut yüce ve mubârek olan Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı bize, hiçbir şey bilmediğimiz halde iken peygamber olarak gönderdi. O bakımdan biz onun ne yaptığını gördüysek onu yaparız. Muvatta’', Kasru's-Salat, 7; Nesâî, Taksiru's-Salat ; İbn Mâce, İkametu's-Salat 73; Müsned, II, 94.

İşte bu haberde, korku olmadığı halde, yolculuk halinde namazı kısaltmanın farz olmayıp, sünnet olduğu belirtilmektedir. Çünkü bu namazdan Kur'ân-s Kerîm’de söz edilmemektedir. Kur'ân-ı Kerîm’de sözü geçen namazın kısaltılması ise, hem yolculuk, hem de korku halinin birlikte olması halidir. Yüce Allah Kitab-i Kerîminde bu iki şart bulunmadıkça kasrı mubah kılmamıştır. Kur'ân-ı Kerîm’de bunun bir diğer benzeri yüce Allah'ın:

"İçinizden hür olan mü’min kadınları nikâhlayacak bir bolluğa güç yetiremiyenler..." (en-Nisâ, 4/25) âyetidir ki, daha önce bu geçmiş bulunmaktadır.

Arkasından yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Artık tam bir huzur ve güvene kavuşunca namazı dosdoğru kılın." (en-Nisâ, 4/103) Yani, o namazı tam kılın diye buyurmaktadır, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, yüce Allah'tan başka hiçbir kimseden korkmaksızın, güvenlik içerisinde bulunduğu halde bütün yolculuklarında akşam namazı müstesna, dört rekatlık namazları kısaltarak iki rekat olarak kılmıştır, O halde bu? Peygamber tarafından uygulanmış bir sünnettir. Bu da Kur'ân-ı Kerîm’de sözü edilmeyip, Hazret-i Peygamberin sünnet kılıp beyan ettiği diğer sünnetler gibi, yüce Allah'ın hükümleri arasında ayrıca tesbit edilmiş hükümlerdendir.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a korku bulunmaksızın yolculuk halinde namazı kısaltmaya dair soru soran Hazret-i Ömer'e: "İşte bu, Allah'ın size sadaka olarak bağışladığı bir ihsandır. O bakımdan siz de O'nun sadakasını kabul ediniz" Müslim, Salâtul-Müsâfirin 4; Ebû Dâvûd, Sefer 1; Tirmizî, Tefsir 4. süre 20: İbn Mâce, İknmetu’s-Salât. 73; Dârimî, Salat 179; Müsned, I, 25, 36. diye cevap vermesiyle birlikte, Abdullah b. Ömer'in: "Biz, Onun ne yaptığını gördüysek onu yapıyoruz" sözleri, yüce Allah'ın Kitabında belli bir şarta bağlı olarak bir şeyi mubah kıldığım, sonradan o şeyi bu şart bulunmaksızın peygamberi vasıtasıyla mubah kıldığına delâlet etmektedir Ayrıca Hanzala, İbn Ömer'e yolculuk halindeki namaza dair soru sorunca İbn Ömer: İki rekat kılınır diye cevap vermiştir. Dedim ki: Biz şu anda emin olduğumuz halde mi? Yüce Allah'ın;

"Kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız" âyeti ne olacak? Dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sünneti budur. İbn Abdı'l-Berr, el-İstizkâr, VI. 48. Ancak, soru sorun kişi -Hanzala" olarak değil: "Ebû Hanzala" olarak zikredilmektedir.

İşte İbn Ömer, namazı bu şekilde kılmayı sünnet diye nitelendirmiştir. İbn Abbâs da böyle. Bunlardan nereye kaçılabilir?

Ebû Ömer de der ki: Mâlik, bu hadisin senedini itiraz edilmeyecek bir şekilde zikretmemiştir. Çünkü İbn Ömer'e bu soruyu soran adamın ismini vermemekte ve böylelikle isnaddan bir kişiyi de düşürmektedir. İsmini vermediği kişinin ismi Umeyye b. Abdullah b. Halid b. Esid b. Ebi’l-Iys b. Umeyye b. Abdişems b. Abdimenaftır. İbn Abdi'l-Berr et-Temhîd, XI. 161 vd. Kast ettıği hadis, az önce geçen ve İbn Ömer'e yolculukta namazı kısaltmaya dair birisinin sorusu ile ona cevabını ihtiva eden hadistir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

2- Namazın Kısaltılabileceği Mesafe:

İlim adamları namazın kısaltılabileceğı mesafenin sınırı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Davud (ez-Zahirî) der ki: Namaz, uzun olsun kısa olsun her yolculukta kısaltılır. Velevki bu, cuma namazına gelmeyi gerekli kılan bir uzaklık olan üç millik mesafe olsun. Davudr bu görüşünü İleri sürerken, Müslim'in Yahya b. Yezid el-Hünaî'den yaptığı şu rivâyete dayanır:

Yahya b. Yezid dedi ki: Enes b. Mâlik'e namazın kısaltılmasına dair soru sordum,'o da şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) üç millik bir mesafeye veya üç fersahlık bir mesafeye -tereddüt eden (hadisin senedinde yer alan ravilerden birisi olan) Şu'be'dir yolculuğa çıktı mı, iki rekat olarak namaz kılardı. Müslim, Salatu'l-Müsâfirin 12.

Ancak bu rivâyetle delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü bu rivâyette şüphe sözkormsudur. Bunlardan herhangi birisini doğru kabul edecek olsak dahi bu, namazı kısaltmaya başladığı uzaklığın sının olması ve yaptığı yolculuğun bu mesafeden fazla uzunca bir yolculuk olması da muhtemeldir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

İbnü'l-Arabî der ki: Kimileri dini oyuncak haline getirerek şöyle demişlerdir: Bir şehrin dışına çıkan bir kimse bununla birlikte hemen namazını kısaltır ve oruç açar. Böyle bir görüşün sahibi, henüz işi bilmeyen acemi birisidir. O, ya Arapların neye "yolculuk" dediklerini bilmemektedir. Ya da dini hafife almaktadır. Şayet ilim adamları böyle bir görüşü nakletmemiş olsalardı, ben böyle bir görüşe göz ucuyla dahi bakmaya razı olmaz, kalbimin en uzak köşesinde dahi bunun üzerinde düşünmeye yer vermezdim. Namazın kısaltılacağı yolculuğun sının, ne Kur'ân-ı Kerîm’de, ne de sünneti seniyyede zikredilmiştir. Bunun böyle oluş sebebi ise, yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerîmle muhatap aldığı Araplar tarafından bu kelimenin bilinen, tanınan ve yer etmiş bir manası olması dolayısıyladır

Bizler kesin olarak biliyoruz ki, bir iş için evlerin dışına çıkan bir kimse, yalnızca bununla ne sözlükte, ne de şerıate göre yolcu olmamaktadır. Yine şunu biliyoruz ki, şayet üç gün yolcu olarak yürüyecek olursa, böyle bir kimse de kafi" olarak yolcudur, Bizler, bir gün bir gece süreyle yol yürüyene de yolcu diyoruz. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Allah'a ve ahiret gününe imân eden bir kadının, beraberinde kendisine mahrem olan bir kişi bulunmaksızın bir günlük mesafeye yolculuk yapması helal değildir," Buhârî, Taksiru's-Salât 4; Müslim, Hacc 419-421; Ebû Dâvûd, Menâsik 2; İbn Mâce, Menâsik 7; Muvatta’', İsti'zân 27. İşte sahih olan da budur. Çünkü bu, iki halin ortasıdır ve Mâlik de görüşüne bunu esas almıştır. Şu kadar varki, bu hadisin rivâyetinde ittifak bulunmamaktadır. Çünkü bir seferinde "bir gün bir gece" diye rivâyet edildiği gibi, "üç gün" diye de rivâyet edilmiştir. Bu husus Abdullah b. Ömer'e sorulunca, o da Hazret-i Peygamberin uygulamasını esas almıştır. O bakımdan (İbn Ömer) Rim denilen yere kadar yolculuk yapacak olursa namazını kasr ederdi. Burası ise dört beridlik bir mesafedir. Zira İbn Ömer, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a pek çok uyan bir kişi idi.

Başkaları ise şöyle demiştir: Namazın kısaltılması yükümlülüğü hafifletmek için meşru kılınmıştır. Ve namaz, çoğunlukla meşakkatin söz konusu olduğu uzun bir yolculukta kasredilir. Böylelikle Mâlik, Şâfiî ve arkadaşları ile el-Leys, Evzaî, hadis ashâbının fukahâsı olan Ahmed, İshak ve başkaları tam bir günü nazar-ı itibara almışlardır Mâlikin "bir gün bir gece ifadesi" de tam bir güne racidir Çünkü o, "bir gün bir gecelik mesafe" ile bütün gündüzü ve bütün geceyi yol almakla geçirmesini kast etmemiştir. O, bununla aile halkından uzak bir yerde geceyi geçirmeyi, geceyi geçirmek üzere, onlara dönmek imkânını bulamayacağı bir yolculuğu kast etmiştir. Buhârî'de de şöyle denilmektedir: İbn Ömer ve İbn Abbâs, dört beridlik bir mesafe yolculukta, hem oruç açarlar hem de namazlarını kısaltırlardı. Buhârî, Taksiru's-Salât 4. Dört berîd ise onaltı fersahtır. Mâlik'in kabul ettiği görüş de budur.

Şâfiî ve Taberî ise: Bu kırkaltt millik bir mesafedir, demişlerdir. Yine Mâlik’ten el-Utbiyye'de kırkbeş millik bir yere çıkan kişi hakkında namazını kasreder dediği nakledilmiştir ki, bunlar birbirlerine yakın ifadelerdir. Yine Mâlik'ten değişik kitaplarda şöyle dediği nakledilmektedir: Otuzaltı millik bir yolculukta namazını kasreder. Bu da yaklaşık bir gün bir gecelik yolculuktur. Yahya b. Ömer der ki: Mutlaka uzak bir yere gidecekse kasreder. İbnü’l-Hakem ise, vakit içerisinde... (Kurtubi'nin bütün asıl nüshalarında burda ifade bu kadardır Arapça baskıyı hazırlayanın notu) demektedir.

Kûfeliler ise söyle demişlerdir: Üç günlük yolculuktan daha aşağı bir mesafede namazını kasr etmez. Bu, Hazret-i Osman'ın, Abdullah b. Mesud'un ve Huzeyfe'nin görüşüdür. Buhârînin Sahihinde İbn Ömer'den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Kadın, beraberinde mahremi bulunmadığı sürece, üç günlük bir yola tek başına yolculuk yapamaz." Buhârî, Taksiru's-Salât 4; Müslim, Hacc 413, 414, 417, 418, 422, 423; Ebû Dâvûd, Menâsik 2; İbn Mâce, Menâsik 7.

Ebû Hanîfe der ki: Deve yürüyüşü ve piyade yürüyüşü ile geceli gündüzlü üç günlük süredir.

el-Hasen ve ez-Zührî der ki: Namaz iki günlük bir mesafe yolculukta kasr edilir. Bu görüş Mâlik'ten de rivâyet edildiği gibi, Ebû Said el-Hudrî bunu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet etmiştir. Buna göre Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kadın, beraberinde kocası veya mahremi bulunmadığı sürece, iki günlük bir mesafeye tek başına yolculuk yapamaz." Müslim, Hacc 415, 416. İbn Ömer ise, otuz millik bir mesafede namazı kısalttığı gibi, Enes de onbeş millik bir mesafede namazı kısaltmıştır. el-Evzaî der ki: İlim adamları namazı kısaltmak hususunda genel olarak tam bir günü ölçü kabul etmişlerdir. Biz de bunu kabul ediyoruz.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Görüldüğü gibi bu konudaki merrV rivâyetler lâfızları itibariyle muzdariptir Bana göre -ki, doğruyu en iyi bilen Allah'tır- bunların ortak noktası ve özeti şudur: Bu mesafeler soranların sorularına cevap olmak üzere verilmiştir O bakımdan, herkes işittiği sözün anlamını hadis diye rivâyet etmiştir. Âdeta herhangi bir zamanda Hazret-i Peygambere: Kadın mahremi bulunmaksızın bir günlük mesafeye yolculuk yapar mı diye sorulmuş, o da: Hayır diye cevap vermiş, bir başka vakit: Kadın, mahremi bulunmaksızın iki günlük bir mesafeye yolculuk yapar mı diye sorulmuş, O, yine: Hayır demiş, bir başkası da ona: Kadın, beraberinde mahremi bulunmaksızın üç günlük mesafeye yolculuk yapar mı? diye sormuş, yine: Hayır buyurmuştur. İşte rivâyet edilen şekliyle gece ve berid tabirlerinin anlamı da bu olmalıdır. Böylelikle herkes işittiği anlama göre rivâyette bulunmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. Zahirleri itibariyle farklı olsa dahi, bu konudaki rivâyetlerin ihtiva ettiği anlamın ortak noktası şöylece bulunabilir; Kadın için fitneten korkulan herhangi bir yolculuğa mahremsiz çıkması kadına yasaktır, Bu yolculuk ister uzun, ister kısa olsun farketmez, İbn Abdî'l-Berr, el-İstizkâr, XXVII, 271-274. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

3. Namazın Kısaltılabileceği Yolculuğun Türü ve Mahiyeti:

Namazın kısaltılabileceği yolculuğun türü hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Herkes, cihad, hac, umre ve bu kabilden olan sılayı Rahîm ve birisini ölümden kurtarmak kastıyla yapılacak yolculuklarda namazın kasr edileceğini icma ile kabul etmiştir. Bunun dışındaki sebeplere dayalı yolculuklarda ise ihtilaf edilmiştir.

Cumhûr, ticaret ve buna benzer mubah yolculuklarda namazı kısaltmanın câiz olduğunu kabul etmektedir, İbn Kesîr’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Namaz, ancak hac veya cihatta kasr edilir. Atâ ise şöyle demiştir: Namaz, ancak itaat ve hayır yollarından herhangi bir yolda yapılan yolculukta kisaltılabilir. Yine ondan, Cumhûrun görüşü gibit mubah bütün yollarda kasr edilir, dediği de rivâyet edilmiştir. Mâlik ise şöyle demektedir: MÂişetini sağlamak için değil de, hoşça vakit geçirmek kastıyla avlanmak için yahut da yine hoşça vakit geçirmek ve zevk almak kastıyla bir beldeyi görmek için çıkacak olursa namazını kasr etmez. İlim adamlarının çoğunluğu (Cumhûr), masiyet için yapılan yolculukta kasır olmayacağını kabul etmektedirler. Bâğy (meşru halifeye karşı isyan eden), yol kesen ve bu kabilden olanlar gibi.

Ebû Hanîfe ve Evzaî'den ise, bütün bu hallerde namazı kasr etmenin mubah olduğu rivâyeti vardır. Mâlik'ten de bu rivâyet gelmiştir. Bu görüşler daha önce el-Bakara Sûresinde (2/183-184. ayet, 2. başlıkta.) geçmiş bulunmaktadır. Bu hususta Ahmed'den ise farklı görüşler gelmiştir. Bir seferinde Cumhûrun görüşünü belirttiği gibi, bir seferinde ise, hac veya umre dışında namazını kısaltmaz dediği nakledilmiştir.

Sahih görüş, Cumhûrun görüşüdür. Çünkü namazın kısaltılması, karşı karşıya kalınan sıkıntılar dolayısıyla yolcunun yükünü hafifletmek ve yapmak istediği câiz hususlarda ona yardımcı olmak içindir. Bu hususta bütün yolculuklar birbirine eşittir. Çünkü yüce Allah:

"Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman... üzerinize bir vebal yoktur" yani günah yoktur diye buyurmakta, sonra da; "namazı kısaltmanızda" diye buyurarak umumi bir ifade kullanmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Allah'ın hayırlı kulları, yolculuk yaptıkları takdirde namazlarını kısaltan ve oruçlarını açanlardır.". eş-Şa'bi de şöyle demektedir: "Şüphesiz yüce Allah, azimet buyruklarıyla amel edilmesini sevdiği gibi, verdiği ruhsatlar ile de amel edilmesini sever." Müsned, II, 108de: İbn Ömer'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Muhakkak Allah, kendisine isyanı gerektiren işlerin yapılmasını hoş karşılamadığı gibi; ruhsatlarından da yararlanılmasını sever.”

Masiyet kastı ile yapılan yolculukta ise namazı kasr etmek câiz değildir, Çünkü böyle bir şey, Allah'a masiyet yolunda onun için bir yardım olur. Yüce Allah ise:

"İyilik yapmak ve takva üzere bulunmak hususunda birbirinizle yardımlasın. Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde ise yardımlaşmayın" (el-Mâide, 5/2) diye buyurmaktadır.

4. Namazı Kısaltmaya Ne Zaman Başlanır:

Namazı kısaltmaya ne zamandan itibaren başlanacağı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Cumhûrun görüşüne göre yolcu, kasabasının evlerinden dışarıya çıkmadıkça namazını kısaltamaz. İşte o vakit yeryüzünde yolculuğa çakmış olur. Bu, Mâlik'in el-Müdevvene'deki görüşüdür. Mâlik, yakınlık ile ilgili herhangi bir mesafe tesbit etmiş değildir. Mâlik'ten rivâyet edildiğine göre, eğer kasaba, ahalisini toplu olarak barındıran bir kasaba ise, o kasaba halkı oradan üç millik bir mesafe kadar uzaklaşmadıkça namazlarını kısaltmaya başlamazlar. Dönüşte de bu kadarlık bir mesafe kalıncaya kadar (namazlarını kasr ederler). Eğer kasaba, ahalisinin toplu olarak barındığı bir yer değilse, kasabanın bahçe ve bostanlarım aştıktan itibaren namazlarını kısaltırlar.

el-Haris b. Ebi Rebia'dan, yola çıkmak istediği takdirde beraberin de kilere evinde iki rekat namaz kıldırırdı. Bunlar arasında el-Esved b. Yezid ile Abdullah b. Mes'ûd'un arkadaşlarından birden çok kişi de bulunurdu. Atâ b. Ebi Rebah ile Süleyman b. Mûsa da böyle demiştir.

Derim ki: Buna göre, âyet-i kerimedeki: "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman" âyeti, yeryüzünde yolculuk yapmaya azmettiğiniz, karar verdiğiniz zaman'demek olur Doğrusunu en iyi bilen Allahtır Mücahid'den de: Yolcu, yola koyulduğu ilk gün akşam oluncaya kadar namazını kısaltmaz, dediği rivâyet edilmiştir. Ancak bu şaz bir görüştür. Enes b. Mâlik yoluyla gelen hadiste sabit olduğuna göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), öğle namazını Medine'de dört rekat, ikindi namazını da Zülhuleyfe'de iki rekat olarak kılmıştır. Bu hadisi hadis İmâmları rivâyet etmiştir. Buhârî, Taksiru's-Salât 5; Müslim, Salâtu'l-Musâfîrîn 10, 11; Ebû Dâvûd, Salâtu's-Sefer 2; Tirmizî, Cumua 39. Zülhulefye ile Medine arasında ise, altı veya yedi mil kadarlık bir mesafe vardır.

5- Namazı Kısaltmaya Niyet Etmek:

Yocunun iftitah tekbirini getirdiği andan itibaren namazı kısaltmayı niyet etmesi gerekir. Şayet namazı kısaltmak niyetiyle namaza başlar, sonra da narnaz esnasında ikâmete karar verecek olursa, o namazını nafile kılar. Eğer niyet ettiği namazdan bir rekat kıldıktan sonra böyle bir niyete sahip olursa, ona bir rekat daha ilave eder, selam verir, sonra da mukim gibi namaz kılar. el-Ebherî ve İbnü’l-Cellâb der ki: Bu -doğrusunu en iyi bilen Allahtır- müstehabtır. Eğer bundan sonra namazım devam ettirir ve tamamlayacak olursa, bu namazı yeterli olur. Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Bence bu, ikisinin (el-Ebherî ve İbnü’l-Cellâb'in) dediği gibidir" Çünkü kıldığı bu namaz öğlen namazıdır. İster seferi namazı olsun, ister mukim namazı olsun, diğer beş vakit namaz da böyledir,

6. Yolcu Ne Kadarlık Süreye İkâmeti Niyet Ederse Namazını Tam Kılar:

İlim adamları bu kabilden olmak üzere yolcunun, ne kadarlık bir süre ikamete niyet edecek olursa, namazını tamam kılacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Mâlik, Şâfîî, el-Leys b. Sa'd, et-Taberî ve Ebû Sevr derler ki: Dört gün ikâmeti niyet edecek olursa namazını tam kılar. Bu Said b. el-Müseyyeb'den de rivâyet edilmiştir. Ebû Hanîfe, arkadaşları ve es-Sevrî derler ki: Onbeş gün ikâmeti niyet edecek olursa namazını tam kılar. Daha az bir süre kalacağını niyet ederse namazını kısaltır. Aynı Zamanda bu İbn Ömer ve İbn Abbâs’ın görüşüdür. Tahavî'nin naklettiğine göre, ashâb-ı kiram arasından bu hususta onlara muhalefet eden kimse yoktur.

Bu görüş Said (b. el-Müseyyeb’den de rivâyet edilmiştir Ahmed der ki: Yolcu, yirmibir farz namaz kılacak kadar bir süre kalmaya karar verirse, namazlarını kısaltır. Şayet daha fazla kalmayı kararlaştıracak olursa, namazlarım tam kılar, Davud (ez-Zahirî) da bu görüştedir. Sahih olan Mâlikin dediğidir. İbnü'l-Hadrami'nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyetine göre Hazret-i Peygamber, muhacir olana hac ibadetini tamamlamasından sonra üç gün Mekke'de ikâmet etmesini, ondan sonra da oradan gitmesini kararlaştırmıştır. Bunu Tahavî, İbn Mâce ve başkaları rivâyet etmiştir. Buhârî, Menâkibul-Ensâr 47; Müslim, Hacc 441, 443, 444; Ebû Dâvûd, Menâsik 91- Tirmizî, Hacc 103, İbn Mâce, İkametu's-Salât 76; Dârimî, Salat 180; Müsned, V, 52.

Bilindiği gibi hicret, Mekke'nin fethinden önce farz oluduğu sırada Mekke'de ikâmet etmek câiz değildi.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), böylelikle ihtiyaçlarını karşılamak ve yolculuk için gerekli hazırlıkları yapmak için muhacir olana üç günlük bir süre tanımış ve böyle bir durumda Mekke için ikâmette bulunulacak yer hükmünü vermediği gibi, orada kalmayı da ikâmet hükmünde görmemiştir". Bu durumda orada kalacak kimse hakkında da yolcu hükmünü olduğu gibi bırakmış, dördüncü gün de orda kalmasını yasaklamıştır. (Dördüncü gün kaldığı takdirde) onun hakkında mukim hükmünü vermiştir.

O bakımdan bu itimat olunması gereken asli bir delil olmaktadır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hadisi gereğince Ömer (radıyallahü anh)'ın yahudileri, sürgüne gönderdiği sırada uygulaması da bunu andırmaktadır. Müslim, Müzarat 6, Cihâd 63. Ayrıca Yahudi ve Hıristiyanların Arap yarımadasından çıkarılmaları emri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in son tavsiyelerindendir: Bk. Müslim, Cihâd 63; Dârimî, Siyer 55. İhtiyaçlarını karşılamak üzere onlara üç gün ikâmet hakkı tesbit etmişti.

İbnü'l-Arabî der ki: Mâlikî mezhebine mensub ileri gelen ilim adamlarından birisini de şöyle derken dinledim: Üç günün ikâmet hükmü dışında görülmesinin sebebi, yüce Allah'ın üzerlerine azâbı indirip dünyadan ayrılmaları kesinleşmiş bulunan kimselere bu kadarlık bir süreyi tanımış olmasıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Evlerinizde üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir." (Hûd, 11/65)

Bu mesele ile ilgili bunlardan ayrı bir görüş daha vardır ki, o da şudur: Yolcu, vatanına dönünceye veya kendisine ait bir vatanda konaklayıncaya kadar yolcu kaldığı sürece namazını kısaltmaya devam eder.

Rivâyet olunduğuna göre Enes (radıyallahü anh), Nişabur'da iki yıl kadar namazını kısaltarak kalmaya devam etmiştir. Ebû Miclez der ki: İbn Ömer'e şöyle dedim: Medine'ye geliyorum ve bir ihtiyacımı karşılamak kastıyla burada yedi ay, sekiz ay kaldığım oluyor. İbn Ömer: îki rekat olarak namaz kıl, dedi.

Ebû İshak es-Sebiî der ki: Beraberimizde İbn Mes’ûd'ûn arkadaşlarından bazıları bulunduğu halde Sicistan'da iki yıl süreyle kaldık ve hep (dört rekatli farz namazları) iki rekat olarak kıldık. İbn Ömer de Azerbeycan'da kaldığı süre boyunca (dört rekatli namazları) ikişer ikişer kılıyordu. Bu sıralarda geri dönmelerine yağan karlar engel olmuştu.

Ebû Ömer der ki: Bize göre bu rivâyetler şu şekilde yorumlanır: Bu kadar süre kalanlardan hiçbir kimsenin belli bir niyeti yoktu. Bunun misali, kişinin bugün gidebilirim, yarın gidebilirim demesidir. Böyle bir durum olduğu takdirde ise, ikâmet karan burada yok demektir.

7. Hazret-i Âişe ile Hazret-i Osman'ın Seferde Kasr Etmeyip Namazlarını Tam Kılmalarının Sebepleri:

Müslim, Urve'den, o, Hazret-i Âişe'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Yüce Allah namazı farz kıldığında iki rekat olarak tarz kıldı. Sonra ikâmet halinde (dörde) tamamladı. Yolculuk namazı da ilk farz kılındığı şekilde kaldı. ez-Zührî der ki: Ben, Urve'ye: Peki, Âişe ne diye yolculukta namazını tamamlamaktadır diye sordum, o da: Osman'ın yaptığı te'vilin aynısını kendisi de yaptı, dedi. Bu hadisin ve benzer rivâyetlerin yer aldığı kaynaklar için birinci başlığa bakınız.

Şu kadar varki, bu kapsamlı bir cevap değildir. Çünkü, ilim adamları Hazret-i Osman ile Hazret-i Âişe'nin (yolculuk halinde iken) namazlarını tamam kılma sebeplerini farklı şekillerde açıklamışlardır. Ma'mer, ez-Zühri'den şöyle dediğini nakletmektedir: Osman (radıyallahü anh)ın Mina'da namazını dört rekat olarak kılmasının sebebi, hacdan sonra ikâmeti niyet etmiş olmasıdır. Muğire'nin İbrahim'den rivâyetine göre Hazret-i Osman orayı vatan edindiğinden dolayı dört rekat kılmıştır.

Yûnus da ez-Zührî'den şöyle dediğini nakletmektedir: Hazret-i Osman, Taif de birtakım mallar edinip orada ikâmet etmek isteyince namazını dört rekat olarak kıldı. Dedi ki: Sonra da daha sonra gelen İmâmlar (yöneticiler) bu şekilde uygulamayı sürdürdüler. Eyyub da ez-Zührî'den naklen şöyle demektedir: Osman'ın Mina'da namazını tam kılması, bedevi Araplardan ötürüdür. Çünkü o sene bedevi Araplar sayıca çoktular. Cemaate namazın asıl itibariyle dört rekat olduğunu öğretmek için onlara dört rekat olarak namaz kıldırdı. Bütün bu görüşleri Ebû Dâvûd Mûsannef’inde (Sünenin'de) Kitabü'l-Menasik (hac bahsi'nin Mina'da namaz) bölümünde zikretmiştir. Ebû Dâvûd, Menâsik 75

Ebû Ömer de et-Temhid adlı eserinde şunu nakletmektedir: İbn Cüreyc dedi ki: Bana ulaştığına göre Osman'ın Mina'da (farzı) dört rekat olarak kıldırması, bir bedevi arabın Mina'daki Hayf mescidinde kalkıp ona şöyle seslenmesinden ötürü idi: Ey mü’minlerin emiri, geçen sene seni gördüğümden beri ben hâlâ bu namazı ikişer rekat olarak kılmaya devam ediyorum. Bunun üzerine Hazret-i Osman, cahil insanların namazın ikişer rekat olduğunu zannetmesinden korktu. (Bunun için namazı dört rekat olarak kıldı). İbn Cüreyc der ki: Ve Hazret-i Osman yalnızca Mina'da tam olarak kılmıştı.

Ebû Ömer der ki: Hazret-i Âişe'nin namazını tamam kılmasına dair açıklamalara gelince, bu hususta bizzat ondan rivâyet edilen herhangi bir açıklama yoktur. Bütün bu açıklamalar beraberinde delil bulunmayan bir takım zan ve tevillerden İbarettir. Bu hususta söylenen en zayıf görüş şudur: O, mü’minlerin annesidir. İnsanlar da nerede olurlarsa olsunlar onun çocuklarıdır. Çocuklarının evi de kendisinin evidir. Peki onun mü’minlerin annesi olmasının mü’minlerin babası olan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın zevcesi oluşundan başka bir sebebe dayanıyor mu? Yolculuklarında, gazalarında, hac ve umrelerinde namazı kasr etmeyi sünnetiyle gösteren o değil midir.

Diğer taraftan Ubey b. Ka'b'ın kıraatinde ve Mushaf ında (bu hususu belirleyen Ahzab Sûresinin altıncı âyet-i kerimesi) şöyledir:

"Peygamber mü’minlere Öz canlarından daha yakındır. Onun zevceleri de analarıdır." (el-Ahzâb, 33/6) O da kendilerine bir babadır. Mücahid de yüce Allah'ın (Hazret-i Lut'un söylediğini naklettiği):

"İşte bunlar benim kızlanmdır. Bunlar sizin için daha bir temizdir" (Hûd, 11/78) âyetiyle ilgili olarak şunları söylemektedir; Gösterdiği kadınlar, kızlan değildi. Ümmetinin hanımları idi. Her bir peygamber ise ümmetinin babasıdır.

Derim ki: Şu kadar var ki buna, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın müşerri (şeriat koyucu) olduğu, kendisinin ise, böyle olmadığı, o bakımdan fark bulunduğu belirtilerek buna itiraz olunmuştur.

Bu görüşten de daha zayıf şöyle diyenlerin görüşüdür: Âişe namazını tamam kıldığı, hallerde câiz olan bir yolculukta bulunmuyordu. Bu ise, kafi olarak batıl bir iddiadır. Çünkü Hazret-i Âişe, Allah'ın razı olmayacağı bir yolculuğa çıkmayacak kadar Allah'tan korkan ve takva sahibi olan bir annemindi. Onun aleyhindeki bu yorum, bid'atçi şianın yalanlarından ve onların çirkin iftiralarındandır. Seni tenzih ederiz Rabbimiz. Şüphesizki bu, çok büyük bir iftiradır, Aksine Âişe (radıyallahü anha) fitne ateşini söndürmek amacıyla kendi görüşüyle ictihad ederek ve Allah'tan ecrini bekleyerek çıkmıştı. Çünkü o, herkesten çok kendisinden haya edilmeye lâyık olandı. Ancak, işleri kontrol etmek imkânını bulamadı. Bu hususa dair daha geniş açıklamalar yüce Allah'ın izniyle ileride gelecektir.

Bu konudaki bir diğer görüş de şöyledir: Hazret-i Âişe'nin namazını tamam kılmasının sebebi, namazı kısaltmanın yalnızca hac, umre ve Savaşta olduğu görüşünde olduğundan dolayıydı Ancak bu, batıl bir görüştür. Çünkü ondan böyle bir şey nakledilmediği gibi, Hazret-i Âişe'nin görüşleri arasında da böyle bir şey bilinmemektedir. Diğer taraftan, Hazret-i Ali'nin üzerine gittiği yolculuğunda (Cemel vakasında) namazını tam kılmıştır.

Namazım kısaltması ve tam kılması ile ilgili olarak söylenen görüşlerin en iyisi şudur: Hazret-i Âişe, yüce Allah'ın konu ile ilgili ruhsatı ile amel etmiştir. O, böylelikle insanlara namazı tam kılmakta -başka türlüsü daha faziletlisi olsa dahi- bir vebal olmadığını göstermek istemişti.

Atâ şöyle demiştir: (Yolculukta) namazı kısaltmak sünnettir ve ruhsattır Hazret-i Âişe'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yolculuk esnasında oruç da tuttuğunu, oruç da açtığını, namazını tam da kıldığını, kasr da ettiğini rivâyet eden de odur. Bunu Talha b. Ömer rivâyet etmiş ve ondan şöyle dediğini nakletmiştir: İşte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün bun lan yapıyordu. O, (yolcu iken) oruç ta tutmuştur, orucunu açmıştır da. Namazını da hem kısa kılmış, hem tamam kılmıştır,

Nesâî'nin sahih bir senetle rivâyetine göre, Hazret-i Âişe, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Medine'den Mekke'ye Umre yapmak üzere yola koyulmuştur. Mekke'ye vardığında şöyle dedi: Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Rasulü, sen namazı kısalttın ben tamam kıldım, sen orucunu açtın ben oruç tuttum. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber; "Güzel yaptın ey Âişe" dedi ve böyle yaptığımdan dolayı beni ayıplamadı. Nesâî, Taksîru's-Salât 5

İşte her iki kelimede de (kasr ettin, ben tamam kıldım, sen oruç açtın, ben oruç tuttum, anlamlarını ifade eden: kelimelerini kastediyor) birinci "teler üstün ve ikinci "te"ler ise, her iki kelimede de ötrelidir.

Dârakutnî de Âişe (nanha)'dan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yolculuk esnasında namazını kimi zaman kasr ettiğini, kimi zaman tamam kıldığını, kimi zaman oruç açıp, kimi zaman oruç tuttuğunu rivâyet etmektedir. Dârakutnî der ki: Bu hadisin isnadı sahihtir. Dârakutnî II, 189.

8. Kasr’ın Mahiyeti ve Sünnetteki Uygulamaları:

"Namazı kısaltmanızda" âyetinde yer alan “.....” edatı nasb mahallindedir. Kısaltmanızda anlamındadır. Ebû Ubeyd der ki: Kasr etmek kelimesi üç türlü kullanılır: Namazı kasr ettim, kısalttım.

İlim adamları kasr'ın mahiyeti ve açıklanması hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir gurup ilim adamı, kasrın korku halinde olsun, sair hallerde olsun, dört rekatlik namazın iki rekat olarak kılınmasıdır. Buna gerekçe olarak da ileride geleceği üzere Ya'lâ b. Umeyye yoluyla gelen hadisi gösterirler. Başkaları ise şöyle demektedir: Kasr etmek, iki rekatı tek rekat olarak kılmaktır. Yolculuk halinde iki rekat kılmak (kasr değil) namazı tamam kılmaktır. Nitekim Hazret-i Ömer de böyle demiştir: (Seferde kılınan iki rekat) kasr değil, tamamdır. Onun kasr edilmesi ise, tek rekat olarak kılınmasıdır,

es-Süddî der ki: Yolculuk halinde iki rekat namaz kılacak olursan bu tamdır. Kasr ise, ancak korku halinde helal olur. Buna göre bu âyet-i kerîme korku halinde her bir kesimin tek bir rekat kılarak daha fazla kılmamasını mubah kılmaktadır. îmam ise, iki rekat kılmış olur. Buna benzer bir rivâyet, İbn Ömer, Cabir b. Abdullah ve Ka'b'dan da rivâyet edilmiştir.

Ayrıca bunu, Huzeyfe, Taberîstan'da uygulamıştır. Kumandan Said b. el-Âs da bu uygulamasının sebebini ona sormuştu, Nesâî, Salâtu’l-Havf (Tek bir bab olduğundan ayrıca bab numarası yoktur). İbn Abbâs da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Zukkared gazvesinde (ordunun ikiye bölünmüş) her bir kesimine tek bir rekat kıldırdığını ve bunların sonradan (bir rekatı) kaza etmediklerini rivâyet etmektedir Nesâî, Salâtul-Havf. Cabir b. Abdullah da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Muharip Hasafe ve Benu Sa'lebe günü, ashâbına bu şekilde namaz kıldırdığını rivâyet etmektedir. Buhârî, Meğâzi 31. Yine Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Dacanan ile Usfan arasında bu şekilde namaz kıldığını rivâyet etmektedir. Nesâî, Salâtul-Havf.

Derim ki: Müslim'in Sahihinde İbn Abbâsdan şöyle dediği nakledilmektedir: Allah, namazı Peygamberiniz (Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun) dili ile ikâmet halinde dört rekat, yolculuk halinde iki rekat, korku halinde de tek rekat olarak farz kılmıştır. Müslim, Salatu'l-Müsâfırin 5,6.

Bu rivâyet, bu görüşü desteklemekte ve güçlendirmektedir. Şu kadar varki, Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî, el-Kabes adlı kitabında şunu nakletmektedir: İlim adamlarımız (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun) der ki: Bu hadis icma ile merduttur.

Derim ki: Böyle bir iddia sahih olamaz. Çünkü kendisi de, başkaları da bu konudaki görüş ayrılığını ve anlaşmazlıkları nakletmiş bulunmaktadır. O bakımdan iddia ettikleri icma sahih değildir. Başarı Allah'tandır.

Hanefî mezhebine mensub Ebû Bekr er-Razî (el-Cesâs) "Ahkamu'l-Kur'ân" adlı eserinde burada kasr'dan maksat, namazın niteliklerinde rüku ve sücudu terk ederek îma ile kılmak, kıyamı terk ederek rükû ile yetinmektir.

Başkaları da şöyle demektedir: Bu âyeti Kerîme, göğüs göğüse kılıçla çarpışma halinde ve Savaşın kızıştığı demlerde namazın sınırlan ve belli şekillerinde kasr etmeyi mubah kılmaktadır. Bu durumda olan kimselere başı ile îmada bulunarak namaz kılmasını ve yöneldiği yer neresi olursa olsun tek bir rekat ve hatta bir tek tekbîr dahi olsa namaz kılmasını mubah kılmaktadır Nitekim, el-Bakara Sûresi'nde (2/239. ayet, 1-6. başlıklarda) geçmişti, Taberî bu görüşü tercih eder ve şöyle der: Bu da yüce Allah'ın:

"Artık tam bir huzur ve güvene kavuşunca da namazı dosdoğru kılın" (en-Nisâ, 4/103) âyetine uygun düşmektedir. Yani, o takdirde namazı eksiksiz olarak, bütün hudud ve şekilleriyle eda edin, demektir.

Derim ki: Bu üç görüş de mana itibariyle birbirine yakındır ve yolcu hakkında farz olanın namazını kısaltmak olduğu, onun namazın ancak iki rekat olup kasr'ın söz konusu olmadığı esasına dayalıdır. Azimet hakkında ise, "vebal yoktur" tabiri kullanılmadığı gibi, iki rekat olarak teşri olunan şey hakkında da o kasır'dır da denilemez Nitekim sabah namazı hakkında da bu söylenemez.

Şanı yüce Allah, namazı kasr etmeyi de iki şarta bağlı olarak zikretmiştir. Bu iki şartın hakkında muteber olduğu namaz ise korku namazıdır. İşte Ebû Bekr er-Razî'nin Ahkâmu'l-Kur'ân adlı eserinde zikredip delil olarak ileri sürdüğü budur. Şu kadar var ki, yüce Allah'ın izniyle biraz sonra geleceği üzere Ya'lâ b. Umeyye yoluyla rivâyet edilen hadis ile onun bu görüşü red olunmuştur.

9. Korku Halinde Namaz:

Yüce Allah'ın:

"Korkarsanız" âyeti, çoğunlukla rastlanılan hale binaen ifade edilmiştir

Çünkü, yolculuk halinde müslümanlar, çoğunlukla korku ile karşı karsıya bulunuyorlardı. İşte bundan dolayı Ya'lâ b. Umeyye şöyle demiştir; Ömer'e: Güvenliğe kavuşmuş olduğumuz halde niye namazı hâlâ kısaltıyoruz? dedim, Ömer şöyle dedi: Senin hayret ettiğin şeye ben de hayret ettim ve bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a soru sordum, şöyle buyurdu: "Bu, Allah'ın size kendisiyle tasaddukta bulunduğu bir sadakadır. Siz de onun sadakasını kabul ediniz."

Derim ki: Şâfiî'nin arkadaşları ve başkaları, Hanefîlere karşı Ya'la b. Umeyye'nin bu hadisini delil göstererek şöyle demişlerdir: Ya'la'nın: "Güvenliğe kavuşmuş bulunduğumuz halde ne diye namazımızı kısaltıyoruz?" sorusu, âyet-i kerimenin mefhumunun rekatlerdeki bir kısaltma olduğuna kafi bir delildir. el-Kiyâ et-Taberî der ki: Ebû Hanîfe'nin arkadaşları buna karşılık söz edilmeye değer bir açıklama zikretmemişlerdir

Diğer taraftan korku namazında iki şart itibara alınmaz. Çünkü, yerde yolculuk yapılmazsa ve yolculuk söz konusu olmasa dahi, kâfirler bize gelip topraklarımızda bizimle Savaşacak olurlarsa yine korku namazı câiz olur, O bakımdan bu açıklamaya göre, her iki şartın varlığına itibar olunmaz,

Diğer taraftan Ubeyy'in kıraatinde ise, "korkarsaniz" kaydı zikredilmeksizin "kâfirler size bir fenalık yapar diye namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur" diye okumuştur.

Onun bu kıraatine göre âyetin anlamı şöyle olur: Kâfirlerin size fenalık yapmasından hoşlanmadığınız için...

Hazret-i Osman'ın Mushaf ında ise: "Korkarsanız" kaydı sabittir. Bir topluluk ise, bu âyet-i kerimenin yolculukta düşmandan korkan kimsenin namazı kasr etmesini mubah kıldığı görüşündedir. Emin olanın ise, namazını kasr etmesi sözkonusu değildir.

Âişe (radıyallahü anha)’dan rivâyet edildiğine göre o, yolculukta şöyle dermiş: Namazınızı tamam kılınız. Bu sefer: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazı kasr ederdi, demeleri üzerine, Âişe şu cevabı vermişti: O, Savaş halindeydi ve düşman tehlikesinden korkuyordu. Öyle bir şeyden korkuyor musunuz. es-Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, II, 256. Atâ der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbından Âişe ve Sa'd b. Ebi Vakkas, namazını tamam kıldığı gibi, sonraları Osman da namazını tamam kılmıştır. (Allah hepsinden razı olsun). es-Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, II, 256. Fakat, bu görüşler daha önce bir kısmını kaydetmiş olduğumuz bir takım gerekçelerle izah edilir.

Bir diğer topluluk da yüce Allah'ın namazı kasr etmeyi Kitabında ancak iki şarta bağlı olarak mubah kıldığı görüşündedir: Bu iki şart ise yolculuk ve korkudur. Korku dışındaki hallerde ise, bu mübahlık sünnet ile meşru kılınmıştır. Böyle diyenlerden birisi de Şâfiî'dir, Ve bu görüş daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Başka bir topluluk da, yüce Allah'ın:

"Korkarsanız" kaydını önceki âyetlerle muttasıl olmadığı ve ifadenin: "Namazı" âyeti ile birlikte tamam, olduğu görüşündedir.

Daha sonra, yeni bir cümleye başlanarak;

"Eğer kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız..." Ey Muhammed, o takdirde onlara korku namazını kıldır, demektir. Bu açıklamaya göre de ayetin ilk bölümünün anlamı şöyle olur: Yer yüzünde sefere çıktığın zaman namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur.

Yüce Allah'ın:

"Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düsmanınızdır" âyeti, mutariza bir ifadedir (ara cümlesidir). Bunu el-Cürcânî söylemiş, el-Mehdevî ve başkaları da bunu zikretmiştir. Ancak, el-Kuşeyrî ile Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî bu görüşü reddetmektedir. el-Kuşeyri Ebû Nasr der ki: Bunu, bu şekilde kabul etmek, çokça zorlanmayı gerektirir. Adam -et-Cürcânî'yi kastediyor- ifade takdirini açıklamak ve benzeri örnekler getirmek için çokça nefes tüketip uzun açıklamalarda bulunsa dahi bu böyledir, İbnü'l-Arabî ise der ki: Bütün bu açıklamalara, Ömer'in de onun oğlunun da, onlarla birlikte Ya'la b. Umeyye'nin de bir ihtiyaçları yoktu.

Derim ki: el-Cürcâni’nin görüşü doğrultusunda bir hadîs vârid olmuştur. Bunu Kadı Ebû Velid b. Rüşd "el-Mukaddimât"ında ve yine İbn Atiyye de Tefsir'inde zikretmişlerdir. Sözkonusu hadisi Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'dan rivâyet ederler. Buna göre Hazret-i Ali şöyle demiş: Ticaretle uğraşan bir topluluk Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sorarak şöyle demişlerdir: Biz, yeryüzünde yolculuk yapıyoruz, nasıl namaz kılalım? Bunun üzerine yüce Allah:

"Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur" âyetini indirdi. Sonra da ifade burada sona erdi. Bundan bir sene sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gazaya çıktı, öğle namazını kıldı. Müşrikler: Muhammed ve arkadaşları sizlere arkalarını dönerek size (kendilerine) saldırma imkânını vermiş oldular. Niye onlara bir baskın düzenlemediniz? Onlardan birisi şöyle dedi: Bunların bunun akabinde kılacakları bir namazları daha vardır. Bunun üzerine yüce Allah, iki namaz vakti arasında:

"Eğer kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız" âyetini korku, namazı ile ilgili âyetlerin sonuna kadar indirdi.

Eğer bu haber sahih ise, bununla beraber kimsenin söyleyecek bir sözü kalmaz ve korku hali dışında da namazı kasr etmeyenin delilinin Kur'ân-ı Kerîm’de de bulunduğunu ifade eder.

İbn Abbâs'tan da buna benzer bir rivâyet nakledilmiştir. O, der ki: Yüce Allah'ın:

"Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur" âyeti, yolculukta namaz kılma hakkında nâzil olmuştur. Daha sonra ise:

"Eğer kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkorsanız" âyeti ise, korku hali hakkında ve ondan bir sene sonra nâzil olmuştur. Buna göre, âyet-i kerîme, iki meseleyi ve iki hükmü birlikte ihtiva etmektedir. Çünkü yüce Allah'ın:

"Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur" âyeti ile yolculuk hali kastedilmektedir ve burada ifade tamam olmaktadır. Bundan sonra ise, bir diğer farzı sözkonusu etmeye başlamakta ve bunun şartını öne almaktadır. İfadenin takdiri ise şöyle olur: Eğer kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsaruz ve sen de onlar arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığında... Bu âyette ise "vav" harfi fazladan gelmiştir. Bu şartın cevabı ise, "Bir kısmı seninle birlikte namaza dursun" âyetidir.

Yüce Allah'ın:

"Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır" âyeti ise bir ara cümlesidir.

Bir gurup ise, korku halinin sözkonusu edilmesinin sünnet ile nesh olunduğu görüşündedir. Bu ise, Hazret-i Ömer yoluyla gelen bir hadiste zikredilmektedir. Çünkü o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kendisine şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: "Bu, Allah'ın size sadaka olarak bağışladığı bir sadakadır Siz de onun sadakasını kabul ediniz."

en-Nehhâs der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın namazı kısaltmasını korku hali dışında kabul edip bu haldeki fiilinin âyeti nesh eden bir uygulama olarak değerlendiren yanlışlık yapar. Çünkü, âyeti kerimede güvenlik halinde namazı kasr etmeyi men eden bir ifade yoktur. Âyet-i kerimede olan, sadece korku halinde namazı kasr etmenin mubah olduğundan ibarettir.

10. Düşman Kâfirlerin Fitneye Düşürmesi ve Arap Dilinde Fitne Kelimesinin Kullanılışı:

Yüce Allah'ın:

"Kafirlerin size bir fenalık yapmasından..." âyeti ile ilgili olarak, el-Ferrâ' şöyle demektedir: Hicazlılar; "Adamı fitneye düşürdüm (ona fenalık yaptım)", derler.

Rabia, Kays ve Esedlilerle bütün Necid halkı ise şeklinde kullanırlar. el-Halil ve Sîbeveyh ise, bu iki kullanış arasında fark gözeterek şöyle derler: Birincisi, onda bir fitne bıraktım (yani, bizatihi onun bünyesinde ona kötülük yaptım, anlamındadır.)

İkincisi ise, onu fitneye düşmüş halde bıraktım, demektir. el-Esmaî ise, ikinci kullanılışın bilinmediğini iddia etmektedir.

"Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır" âyetin "düşmanınız", düşmanlarınızdırlar, anlamındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

102

Sen de aralarında bulunup da onlara namaz kıldırdığında, onların bir kısmı seninle birlikte namaza dursun ve silahlarını da alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında diğerleri arkanızda bulunsunlar. Namaz kılmamış olan diğer bir kısım gelsin, seninle beraber namaz kılsınlar. Hem tedbirli bulunsunlar, hem de silahlarını alsınlar. Kâfirler, siz silahlarınızdan ve eşyanızdan keşke gafil olsanız da size ansızın bir basken yapsalar, diye arzu ederler. Eğer size yağmurdan dolayı bir zarar gelir yahut hasta bulunursanız, silahlarınızı bırakmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Ama son derece tedbirli bulunun. Şüphesiz Allah, kâfirlere küçültücü bir azap hazırlamıştır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1. Âyet-i Kerîmenin Nüzulü:

Yüce Allah'ın:

"Sen de aralarında bulunupda onlara namaz kıldırdığında..." âyeti ile ilgili olarak, Dârakutnî, Ebû Ayyaş ez-Zuraki'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) İle Usfan'da bulunuyorduk. Müşrikler başlarında Halid b. el-Velid olduğu halde karşımıza çıktılar. Müşrikler bizimle kıble arasında bulunuyorlardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere öğle namazını kıldırdı. Şöyle dediler: Bunlar öyle bir halde bulunuyorlardı ki, keşke onların bu gafil anlarını değerlendirebilseydik. (Ebû Ayyaş) dedi ki: Sonra şöyle dediler: Şimdi de üzerlerine çocuklarından ve canlarından daha çok sevdikleri bir namaz vakti gelecektir. Bunun üzerine Cebrâîl (aleyhisselâm) öğle ile ilkindi arasında şu:

"Sen de aralarında bulunup da onlara namaz kıldırdığında..." âyetini indirdi. Ve hadisin geri kalan kısmım zikretti. Dârakutnî, II, 59-60; Ebû Dâvûd, Salâtu's-Sefer 12; Nesâî, Salatu’l-Havf (22. hadîs).

İleride yüce Allah'ın izniyle tamamı gelecektir.

İşte bu Halid (radıyallahü anh)'ın da İslâm'a girişinin sebebi olmuştu. Bu âyet-i kerîme daha önce sözü edilen cihad ile de böylelikle ilişkili olmaktadır. Şanı yüce ve mübarek olan Rabbimiz de, namazın ne yolculuk mazeretiyle, ne cihad mazeretiyle, ne de düşmanla Savaşmak mazeretiyle sakıt olmayacağını beyan etmektedir. Ama el-Bakara Sûresi'nde (2/209. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere ve -bu sûrede ilim adamlarının konu ile ilgili açıklanan farklı görüşlerinde belirtildiği şekilde- bu hususlarda bir takım ruhsatlar vardır.

Bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bir hitaptır. Bu hitap, ondan sonra da kıyâmet gününe kadar gelecek bütün müslüman emir ve kumandanları kapsamına almaktadır. Yüce Allah'ın:

"Onların mallarından bir sadaka al..." (et-Tevbe, 9/103.) âyeti de böyledir. Bütün ilim adamlarının görüşü budur.

Ancak Ebû Yûsuf ile İsmail b. Umeyye, istisna olarak şöyle demişlerdir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan sonra biz korku namazı kilamayız. Çünkü hitap, yüce Allah'ın:

"Sen de aralarında bulunup" âyeti dolayısı ile ona has bir hitaptı. Bizzat kendisi aralarında bulunmadığı takdirde, onların böyle bir namaz kılma hakları yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu hususta başkası gibi değildir. Bütün müslü manlar, onun kendilerine İmâm olmasını ve arkasında namaz kılmayı arzu ediyordu. Ondan sonra fazilet babında onun yerini tutabilecek hiçbir kimse olamaz. Ondan sonra İnsanların halleri ise birbirine yakın veya birbirine eşittir. Bundan dolayı İmâm, önce bir kesime namaz kıldırır, daha sonra da diğer kesime namaz kıldıracak birisini tayin eder. Her iki kesimin aynı İmâm arkasında namaz kılmaları ise olmaz.

Cumhûr ise şöyle demektedir: Bizler, bîrden çok âyet ve birden çok Hadîs-i şerîfte ona tabi olmakla, onu örnek edinmekle emrolunmuşuz. O bakımdan yüce Allah:

"Onun emrine muhalefet edenler kendilerine bir mihnetin gelip çatmasından sakınsınlar..." (et-Tevbe, 24/63) diye buyurmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz sîz de öylece namaz kılınız" Buhârî, Ezan 18, Edeb 27, Âhad 1; Dârimî, Salat 42; Müsned, V, 53; Darakutnî, I, 272. diye buyurmuştur. O baktmdan herhangi bir hükmün Hazret-i Peygambere has olduğuna dair açık bir delil bulunmadıkça, kayıtsız ve şartsız (muüak, olarak.) ona tabi olmak icabeder.

Şayet sözünü ettikleri gerekçeler Hazret-i Peygamberin bu konudaki hususiyetine delil olsaydı, o takdirde bütün hitapların yönelik olduğu kimselere hasredilmeleri gerekirdi. O takdirde de şeriatın, ona muhatap alınan kimseye münhasır kalması gerekirdi.

Diğer taraftan ashâb-ı kiram (Allah hepsinden razı olsun) bu namaz hususunda Hazret-i Peygamberin hususiliği vehmini bir kenara atmışlar ve bunun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dışında kimseler hakkında da geçerli olduğunu ortaya koymuşlardır. Onlar, söylenen sözü daha iyi bilir, durumu daha iyi değerlendiren kimselerdi.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ayetlerimize dalanları gördüğün zaman, başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüz çevir." (el-En'am, 6/68) Bu görüldüğü gibi Hazret-i Peygambere yönelik bir hitaptır. Ümmeti de bu hitabın kapsamına girmektedir, Bunun benzeri pek çoktur. Yine yüce Allah:

"Onların mallarından bir sadaka al" (et-Tevbe, 9/103) diye buyurmaktadır. Bu ise yalnızca bu emrin ona münhasır olmasını gerektirmez. Ondan sonra gelenler de hiç şüphesiz bu hususta onun makamındadırlar.

İşte yüce Allah'ın:

"Sen de aralarında bulunup da..." âyeti de böyledir. Nitekim Ebû Bekir es-Sıddik, ashâbdan bir topluluk ile birlikte (Allah onlardan razı olsun) sizin korku namazına dair yaptığınız bu te'vile benzer tevili zekât hakkında yapanlara karşı Savaşmışlardır.

Ebû Ömer der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ondan sonra gelen halifelerin zekâtı almaları bakımından birbirlerine eşit olmaları İle, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in arkasında namaz kılanın namazı ile ondan başkasının arkasında namaz kılanın namazı arasındaki benzerlik gibi bir benzerlik yoktur. Çünkü zekâtın faydası yoksullara ulaştırılmasıdır Ve zekâtta arkasında namaz kılanın fazileti gibi, kendisine zekât verilenin bir fazileti sözkonusu değildir.

2. Korku (Havf) Namazının Kılınış Keyfiyeti, Bu Konudaki Farklı Rivâyetler ve Görüşler:

Yüce Allah'ın:

"Onların bir kısmı seninle birlikte namaza dursun" yani, onlardan bir topluluk (cemaat) namazda seninle beraber namaza dursun, "ve" Seninle beraber namaz kılacak olanlar silahlarını da alsınlar. Burada "silahlarını da alsınlar" âyetinde kast edilenlerin -ileride açıklanacağı üzere- düşmanın karşısında bulunanlar olduğu da söylenmiştir.

Yüce Allah, bu âyet-i kerimede her bir kesim için yalnızca bir rekat namazdan sözetmektedir. Fakat, Hadîs-i şerîflerde -ileride geleceği üzere- buna bir rekat daha kattıktan rivâyet edilmiştir.

Yüce Allah'ın "(........): Namaza dursun" âyeti ile

"Bulunsunlar" âyetinde esrenin (lâm) harfinden hazf edilmesi, ağırlığı dolayısıyladır el-Ahfeş, el-Ferrâ' ve el-Kisâî, "emir lânTı, "key lâm"ı, "cuhûd lânTının fethalı okunduğunu nakletmektedir. Sîbeveyh ise, gerektirici bir sebep halinde bunun böyle okunmasını kabul etmez. İşte, cer edatı olan "lâm" ile "te'kid Iâm"i arasındaki fark da budur.

Buradaki emirden maksat ikiye bölünmeleridir. Yani (bir kısmı arkasında namaz kılarken) diğerleri düşmanın hamle yapması ihtimaline karşılık tedbir olmak üzere düşmana karşı düşmanla yüzyüze duracaklardır.

Korku namazının şekli ile Ugili rivâyetler farklı farklıdır. Bu rivâyetlerin farklılığı dolayısıyla ilim adamları da farklı şekiller tarif etmişlerdir. İbnü’l-Kassâr'ın naklettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) korku namazını on yerde kılmıştır, İbnü'l-Arabî ise der ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan korku namazını yirmi dört defa kıldığı rivâyet edilmiştir. Hadis ehlinin İmâmı, hadis naklindeki illetleri bilmekte önde bir kimse olan îmam Ahmed b. Hanbel ise şöyle der: Korku namazı hakkında sabit olmayan bir hadis rivâyet edildiğini bilmiyorum. Bütün bu hadislerin hepsi sahih ve sabittir. O bakımdan namaz kılan bir kimse hangi hadise binaen korku namazını kılacak olursa, yüce Allah'ın izniyle bu onun için yeterli olur. Ahmed b. Hanbel'in bu görüşü yakın ifadelerle: Tirmizî, Cumua 46'da kaydetmektedir. Ebû Cafer et-Taberî de böyle demiştir.

Mâlik ve -Eşheb dışındaki- diğer arkadaşları ise, korku namazı hususunda Sehl b. Ebi Hasme'nin hadisindekİ şekle meyletmişlerdir. Bu da Mâlikin Muvatta’''ında, Yahya b. Said'den, o, el-Kasım b. Muhammed'den, o, Salih b. Havvât el-Ensarî yoluyla rivâyet ettiğine göre, Sehl b. Hasme kendisine (Salih'e) anlattığına göre, korku namazı şöyle kılının İmâm, beraberinde arkadaşlarından bir kesim alır, diğer bir kesim ise düşmana karşı durur, İmâm beraberindekilerle birlikte bir rekatin rükûunu yapar ve secdeye vanr, sonra ayağa kalkar. Ayağa kalkıp doğrulduktan sonra olduğu gibi yerinde durur. (Beraberindekiler) kendi kendilerine kalan rekatı bitirirler ve çekip giderler, İmâm ise ayakta kalmaya devam eder. Onunla beraber kılanlar düşmana karşı yer alırlar Daha sonra namaz kılmamış diğerleri gelip İmâmın arkasında tekbir alırlar. O da onlarla rüküa ve secdeye varır, sonra selam verir. Ona gelip uyanlar ise, kalkarlar ve kendi başlarına kalan rekatı kılarlar, sonra da selam verirler. Muvatta’', Salatu’l-Havf 2; Buhârî, Megâzi 31; Müslim, Salatu’l-Müsâfirin 309; Ebû Dâvûd, Salatu's-Sefer 14; Tirmizî, Cumua 46: İbn Mâce, İkametu's-Salât 151.

Mâlik'in arkadaşı İbnü'l-Kasım der ki: Mâlik'e göre uygulama, el-Kasım b. Muhammed'in Salih b. Havvat'dan rivâyet ettiği hadise göredir. İbnül-Kasım der ki: Önceleri Yezid b. Rûmân yoluyla gelen hadisi gereğince amel ediyor idiyse de daha sonra buna dönmüştür.

Ebû Ömer der ki: el-Kasım'ın rivâyet ettiği hadisde, Yezid b. Rûmân'ın rivâyet ettiği hadis de, Salih b. Havvab'dan gelmektedir. Şu kadar varki aralarında selam hususunda bir Farklılık vardır. el-Kasım yoluyla gelen hadise göre İmâm, ikinci kesim ile selam verip sonra bunlar kalkarlar, kendi kendilerine bir rekatın kazasını yaparlar. Yezid b. Rûmân hadisinde İmâm, ikinci kesimin de rekatini bitirmesini bekler ve onlarla birlikte selam verir denilmektedir. Şâfiî de böyle demiştir ve bu görüşü benimsemiştir.

Şâfiî der ki: Yezid b. Rümân Salih b. Havvab'dan rivâyet ettiği bu hadis, yüce Allah'ın Kitabında korku namazına dair âyetlerin zahirine en yakın olanıdır ve ben buna göre görüşümü belirtiyorum.

Mâlik'in, el-Kasım yoluyla gelen hadisi tercih etmekteki delillerinden birisi de, diğer namazlara korku namazını kıyas etmesidir. Diğer namazlarda İmâmın, namazın herhangi bir bölümünde kendisinden öne geçtiği herhangi bir kimseyi bekleme yetkisi yoktur. İttifak ile kabul olunan sünnet ise, İmâma uyanların, İmâmın selam vermesinden sonra yetişemediklerini kaza etmeleridir.'Ebû Sevr'in bu husustaki görüşü de Mâlik'in görüşü gibidir. Ahmed ise, Şâfiî'nin tercihe değer kabul ettiği görüş gibi görüşünü ifade ediyordu. Bununla birlikte korku namazına dair rivâyet edilen şekillerden herhangi birisıni uygulayanı da ayıplamazdı. Mâlik'in arkadaşlarından Eşheb de İbn Ömer'in hadisini kabule meyletmektedir.

İbn Ömer dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) korku namazını, iki kesimden birisi ile bir rekat kıldırmak suretiyle kıldı. Diğer kesim ise düşmana karşı idi. Daha sonra bir rekat kılanlar yerlerinden ayrılıp, diğer arkadaşlarının yerinde düşmana karşı durdular. Öbürleri geldikten sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara bir rekat kıldırdıktan sonra selam verdi. Daha sonra bu kesim de öbür kesim de birer rekati kaza etti. İbn Ömer der ki: Şayet bundan daha ileri derecede bir korku olursa, binek sırtında veya ayakta olduğu halde îmada bulunarak namazlarını kılar. Muvatta’', Salatu'l-Havf 3'te : "...kıbleye ister dönük olsunlar, ister olmasınlar..." ziyadesi de vardır. Ayrıca: Bahâri, Tefsir 2. süre 44; Müslim, Salatu'l-Müsâfirîn 305, 306; Nesâî, Salâtu'l-Havf (14. hadis) Dârakutnî, II, 59; Müsned, II, 132. Bu hadisi de Buhârî, Müslim, Mâlik ve başkaları rivâyet etmişlerdir.

Evzaî, bu şekildeki korku namazını kabule şayan görmüştür, Ebû Ömer b. Abdi'l-Berr'in beğendiği şekil de budur. Ebû Ömer der ki: Çünkü rivâyetler arasında senedi en sahih olanları budur. Ayrıca bu Medinelilerin nakli ile varid olmuştur, onların nakli ise kendilerine muhalefet edenlere karşı bir delildir. Diğer taraftan konu ile ilgili asli delillere daha çok benzemektedir. Zira, birinci ve ikinci kesim, ikinci rekatlerini ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın namazdan çıkışından sonra kaza etmektedirler. Diğer namazlarda ittifakla kabul edilen ve rivâyet olunan sünnetinden bilinen şekil de budur.

Kûfelilere, yani Ebû Hanîfe ve -Kadı Ebû Yûsuf, Yakup müstesna- arkadaşlarına gelince, bunlar Abdullah b. Mes'ûd'un rivâyet ettiği hadisi kabule değer görmüşlerdir.

Bu hadisi îse Ebû Dâvûd ve Dârakutnî rivâyet etmiştir. İbn Mes'ûd dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) korku namazı kıldırdı. Beraberindekiler iki saf halinde ayakta durdular. Saffın birisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)İn arkasında, diğeri ise düşmana yüzü dönük vaziyette durdu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) (arkasındakilerle birlikte) bir rekat kıldı. Daha sonra diğerleri gelip onların yerlerini aldılar. Ötekileri ise düşmana döndü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlara da bir rekat namaz kıldırdıktan sonra selam verdi. Bu sefer kendi kendilerine bir rekat kıldıktan sonra bunlar da selam verdiler. Sonra ilk yerlerine gittiler ve diğerlerinin (ilk rekatı kılan saffın) yerine yüzleri düşmana dönük olarak durdular. İlk saf da önceki durduktan yere geri döndüler, kendi kendilerine bir rekat namaz kıldıktan sonra selam verdiler. Ebû Dâvûd, Salatus-Sefer 17; Dârakutnî, II, 62. Bu şekil ve nitelikleriyle korku namazı İbn Ömer hadisinde sözü geçen namazın kendisidir. Ancak aralarında şöyle bir fark vardır. İbn Ömer'in hadisinde, diğerlerinin kaza ettikleri bir rekât görüldüğü kadarıyla aynı halde (Yani, eski yerlerine gelmeksizin kaza etmişlerdir). Ve İmâm da tek başına bekçi gibi durur. Burada ise, tarafların birer rekat kaza etmeleri önceki namazları şeklinde ayrı ayrı olmuştur.

Kimisi de İbn Ömer'in rivâyet ettiği hadisi, İbn Mes'üd'un rivâyetinde belirtilenlere göre açıklamış ve yorumlamıştır. İbn Mes'üd'un hadisinde belirtilen şekli kabul edenler arasında -kendisinden gelmiş üç rivâyetten birisine göre- es-Sevri İle Ebû'l-Hasan el-Lahmî'nin kendisinden yaptığı rivâyete göre Eşheb b. Abdülaziz de vardır. es-Sevrî'nin bu görüşünü, Ebû Ömer, İbn Yûnus ve İbn Habib nakletmişlerdir.

Ebû Dâvûd da, Huzeyfe, Ebû Hüreyre ve İbn Ömer yoluyla, Hazret-i Peygamberin her bir kesime birer rekat kıldırdığı ve ikinci rekati kaza etmediklerini rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Salatu's-Sefer 15-16; Müsned, II, 320; Nesâî, Salâtu'l-Havf (13, 15, 16, 17). Bu, İbn Abbâs'ın "korku namazı ise bir rekattır" şeklindeki hadisinin muktezasıdır. İshak'ın da görüşü budur. el-Bakara Sûresi'nde (2/239 âyetin tefsirinde) buna işaret edilmiştir. "Hiç şüphesiz namaz, İhtiyat ile yerine getirilmesi gereken amellerin en önemlisidir. İbn Abbâs’ın hadisi ise, delil olmaya elverişli değildir. Huzeyfe ve diğerlerinin hadislerinde belirtilen "ve ikinci rekati kaza etmediler" ifadesi, bunu rivâyet edenin bilgisini yansıtmaktadır. Zira, onların bizzat bu namazda bir rekat kaza ettikleri rivâyeti de gelmiştir. Bu gibi durumlarda rivâyetinde bir fazlalık bulunanın şahidliği ise önce gelir.

Diğer taraftan "kaza etmediklerinden" kastın güven buldukları sırada kaza etmemeleri de olabilir. Böyle bir açıklamanın faydası da şudur: Korku halinde bulunan bir kimse, korkunun geçip güvenliğe kavuştuktan sonra o vaziyette, yani korku halinde iken kıldığı namazları kaza etmez, Bütün bu açıklamaları Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) yapmıştır.

Müslim'in Sahih’inde Cabir (b. Abdullah)'dan rivyet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber önce bir kesime iki rekat kıldırdı, sonra bunlar geri çekildiler Sonra ikinci kesime de iki rekat kıldırdı. (Cabir) devamla dedi ki: Bu durumda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dört rekat, diğerlerinin kıldikları ise iki rekat oldu, Müslim, Salâtu’l-Müsafirîn 311. Bunu, Ebû Dâvûd ve Dârakutnî de el-Hasen b. Ebi Bekre'den rivâyet etmişlerdir. Ayrıca burada Hazret-i Peygamberin her iki rekatte selam verdiğini de zikretmektedirler. Ebû Dâvûd, Salâtu's-Sefer 19; Nesâî, Salâtu’l-Havf (27 no'lu hadis); Dârakutnî, II, 61.

Yine Dârakutnî bu hadisi, el-Hasen'den, o, Cabir'den diye rivâyet etmiş ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın birinci kesime İki rekat kıldırdıktan sonra selam verdiğini, sonra diğer kesime de iki rekat kıldırdıktan sonra selam verdiğini belirtmektedir. Dârakutnî II, 61.

Ebû Dâvûd dedi ki: el-Hasen de bu şekilde fetva verirdi. Ebû Dâvûd, Salatu's-Sefer 19.

Bu görüş Şâfiî'den de rivâyet edilmiştir. Namazda İmâmın niyeti ile ona uyanın niyetinin farklı olmasını câiz kabul edenler de bunu delil gösterirler. Şâfiî', Evzaî, İbn Uleyye, Ahmed b. Hanbel ve Dâvud ez-Zahirînin de görüşü budur, Onlar bunu, Hazret-i Cabir yoluyla rivâyet edilen hadisle de desteklerler. Buna göre Muaz, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber yatsı namazını kılar, sonra da gider kendi kavmine aynı şekilde yatsı namazını kıldırırdı. Buhârî, Edeb 74; Müslim, Salat 178; Ebû Dâvûd, Salât 124; Nesâî, İmâme 41.

Tahavî der ki: Bu, İslâmın ilk dönemlerinde böyle idi. Çünkü o sırada farz bir namazın iki defa kılınması caizdi. Daha sonra bu nesh olundu. İbn Ömer dedi ki: Ben Rasülullah'ı şöyle buyururken dinledim; "Aynı namazı bugünde iki defa kılmayın," (Ebû Dâvûd, Salât 57; Dârakutnî, 1, 415). Doğrusunu en iyi bilen Allahtır,

İşte korku namazına dair ilim adamlarının görüşleri bunlardır.

3. Hazret-i Peygamberin Kıldığı Korku Namazları:

Kur'am Kerîm’de sözü geçen bu namaza, müslümanların sırtları kıbleye dönük, düşmanın ise yüzlerinin kıbleye dönük olduğu hallerde ihtiyaç duyulur. Böyle bir durum, Zâtürrikâ gazvesinde olmuştu. Usfan ile bir başka yerde İse, müslümanların yüzü kıbleye dönüktü. Halid b. el-Velid olayında nüzul sebebi olarak belirttiğimiz husus ise, müslümanların iki kesime ayrılmalarına uygun düşmektedir. Çünkü, ilgili hadiste, yüce Allah'ın:

"Onlara namaz kıldırdığında" âyetinden sonra (radıyallahü anhvi Ayyaş ez-Zuraki) şöyle demektedir: Namaz vakti gelince Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) beraberinde kilere silahlarını almalarını emretti ve bizi arkasında İki saf halinde dizdi. Sonra Hazret-i Peygamber rükua vardı, hep birlikte rükua vardık. Sonra rüku'dan başım kaldırdı, hep birlikte kalktık. Sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hemen arkasındaki saf ile birlikte secdeye vardı. Diğerleri ise ayakta durup onları bekledi. Secde edip kalkmalarından sonra bu sefer diğerleri oturdu ve oldukları yerde secdeye vardılar. Daha sonra Öndekiler arkadakilerin saffına, arkadakiler de öndekilerin saffına geçtiler. Sonra Hazret-i Peygamber rükûa vardı, hep birlikte rükua vardılar. Sonra Hazret-i Peygamber başını rüku'dan kaldırdı, hep birlikte de rüku'dan kalktılar. Sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hemen arkasındaki saf ile birlikte secdeye vardı. Diğerleri ise ayakta durup onları korudular. Ön saftakiler (teşehhüde) oturunca, diğerleri secdeye vardılar, sonra da Hazret-i Peygamber selam verdi. (Ayyaş ez-Züraki) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu namazı bu şekliyle iki defa kıldırdı. Bir seferinde Usfan'da, bir defa da Süleymoğulları topraklarında. Hadisin bir bölümü birinci başlıkta, âyetin nüzul sebebi açıklanırken geçmişti. Kaynaklarına da orada işaret edilmişti.

Bu hadisi, ayrıca Ebû Dâvûd Ebû Ayyaş ez-Zürakî yoluyla rivâyet ettikten sonra şöyle demektedir: Aynı zamanda bu, es-Sevi’nin de görüşüdür, Ebû Dâvûd, Salâtu’s-Sefer 12 (22. hadis) en ihtiyatlıları da budur.

Bunu, Ebû Îsa et-Tirmizî de Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet etmiştir. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Dacanân ile Usfân arasında karargâh kurdu... Bu hadiste belirtildiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ashâbı kiramı iki guruba ayırmış, onlardan her birisi ile bir rekât kılmıştır. Böylelikle her bir gurup birer rekât kılmış olduğu halde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) iki rekât kılmış oldu.

Tirmizî der ki: Bu hadis, (bu rivâyet şekliyle) hasen, sahih, garip bir hadistir. Bu hususta Abdullah b. Mesud, Zeyd b. Sabit, İbn Abbâs, Cabir, Ebû Ayyaş ez-Zürakî -ki, asıl ismi Zeyd b. es-Samit'tir- İbn Ömer, Huzeyfe, Ebû Bekr (Tirmizî de: Ebû Bekre) ve Sehl b. Ebi Hasme'den de rivâyetler gelmiştir. Tirmizî, Tefsir 4, sûre 21.

Derim ki: Bu rivyetler arasında herhangi bir tearuz sözkonusu değildir. Çünkü, Ebû Ayyaş hadisinde belirtildiği gibi, Hazret-i Peygamberin onlarla hep birlikte bir namaz kıldığı (kıldırdığı) muhtemel olduğu gibi, Ebû Hüreyre'nin hadisinde belirtildiği gibi, bir başka defasında ayrı ayrı onlarla (birer rekat) kılmış olması da muhtemeldir. O takdirde bu hadisde korku namazı bir rekattır diyenlerin lehine delil vardır, demek olur.

el-Hattabî der ki: Korku namazı birkaç çeşittir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu namazı değişik zamanlarda ve farklı şekillerde kılmıştır. Kıldığı bütün bu namazlarda, namaz için daha ihtiyatlı ve gerekli korunma tedbirlerinde daha ileri derecede olanı araştırır ve ona göre namazını kılardı,

4. Akşam Namazının Korku Halinde Kılınış Keyfiyeti:

İlim adamları akşam namazının korku halinde kılınış keyfiyeti hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Dârakutnî, el-Hasen'den, o, Ebû Bekreden rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) beraberindekilerle akşam namazını üç rekat kıldıktan sonra onlar ayrılıp gittiler. Daha sonra diğerleri geldi, onlarla birlikte de üç rekat namaz kıldı. Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) altı rekat, diğerleri de üçer rekat kılmış oldular. Dârakutnî, II, 61; ayrıca bk- Ebû Dâvûd, Salatu's-Sefer 19; Nesâî, Salatu’l-Havf (23 ve 26. hadisler). el-Hasen de böyle demiştir.

Ancak akşam namazı hususunda Cumhûrun görüşü bundan farklıdır. O da şu şekilde olur: Birinci kesime iki rekat kıldırır. İkinci kesime de tek rekat kıldırır. Ve konu ile ilgili görüş ayrılıkları esasına göre kalan rekatlerini kaza ederler. Bu kaza, İmâmın selam vermesinden önce midir, sonra mıdır hususundaki İhtilafa göre bu kaza şekli değişir Mâlik ve Ebû Hanîfe'nin görüşü budur. Çünkü, namazın şeklini bu daha bir koruyucu özelliktedir.

Şâfiî ise der ki: Birinci kesime tek rekat kıldırır, çünkü Ali (radıyallahü anh) el-Herir gecesinde (SıfRn gecelerinden birisinin adıdır), bu şekilde kılmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

5. Göğüs Göğüse Çarpışma Halinde Namazın Vaktinin Çıkacağından da Korkulursa, Korku Namazının Kılınış Keyfiyeti:

Orduların biribirlerine girip, Savaşın kızıştığı ve vaktin de çıkacağından korkulduğu takdirde, korku namazının nasıl kılınacağı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Mâlik, es-Sevrî, Evzaî, Şâfiî ve genel olarak ilim adamları şöyle demişlerdir: Nasıl mümkün olursa öylece namazını kılar. Çünkü İbn Ömer şöyle demiştir: Şayet korku bundan daha ileri derecede olursa, binek sırtında, yahut ayakta İken îmada bulunarak namazını kılar. Muvatta’', Salâtu’l-Havf 3 Ayrıca bk, Buhârî, Tefsir 2. sûre 44; Müslim, Salatul-Müsafirin 305, 306; Nesâî, Salatu'l-Havf (14. hadis): Müsned. 11, 132; Dârakutnî, II, 59.

Muvatta’''da da şöyle denilmektedir: İster kıbleye dönmüş olsun, ister dönmemiş olsun. Muvatta’', Salâtu’l-Havf 3 Ayrıca bk, Buhârî, Tefsir 2. sûre 44; Müslim, Salatul-Müsafirin 305, 306; Nesâî, Salatu'l-Havf (14. hadis): Müsned. 11, 132; Dârakutnî, II, 59. el-Bakara Sûresi'nde (2/239. âyetin tefsirinde), ed-Dahhâk ile İshak’ın görüşleri de geçmiş bulunmaktadır. el-Evzaî de der ki: Eğer zafer yakınlaşır ve namaz kılmaya imkânları olmazsa, herkes kendi başına îma ile namazını kılarlar. Şayet îma ile de kılacak gücü bulamayacak olurlarsa, çarpışmaların dineceği ve güven altında olacakları bir vakte kadar namazlarını tehir ederler. Ve o vakit de iki rekat olarak namazlarını kılarlar. İki rekat kılacak gücü bulamayacak olurlarsa, bu sefer bir rükû ile iki secde yaparlar. (Yani tek rekat kılarlar). Eğer buna da güç yetiremiyecek olurlarsa yalnızca tekbir getirmeleri yeterli olur ve namazlarını güven duyacakları vakte kadar tehir ederler. Mekhul de böyle demiştir. Buhârî, Salâtu'l-Havf 4.

Derim ki: el-Kiyâ et-Taberî bunu, Ahkâmu'l-Kur'ân adlı eserinde Ebû Hanîfe ve arkadaşlarından da nakletmektedir, el-Kiyâ der ki: Şayet korku bundan daha ileri derecede olur, ordular birbirlerine girmiş oldukları halde Çarpışmalar devam ediyorsa, müslümanlar kıbleye ister yüzlerini İster arkalarını dönmüş olsunlar, mümkün olduğu şekilde namazlarını kılarlar.

Ebû Hanîfe ve üç arkadaşı da bu durumda namazlarını kılmayacaklarını ve farzı tehir edeceklerini ittifakla belirtirler. Şayet namaz esnasında çarpışacak olurlarsa namaz bozulur, derler. Şâfiî'den de, mızrağını dürtmeyi, kılıcını vurmayı peşpeşe yapacak olursa, namazının fasid olacağını söylediği na ki edilmiştir.

Derim ki: İşte bu görüş, Enes'in şu sözünün sıhhatine delâlet etmektedir: Tüster kalesine tan yerinin aydınlandığı sırada yapılan hücumda hazır bulunmuştum. Çarpışmalar oldukça alevlendi- Sabah namazını ancak güneşin yükselmesinden sonra kılma imkânını bulduk. Biz de Ebû Mûsa ile birlikte olduğumuz halde sabah namazını kıldık ve bizim için fetih müyesser oldu. Enes der ki: O namaz karşılığında dünya ve dünyadaki herşeyi elde etmek bile beni memnun etmezdi. Bunu, Buhârî nakletmektedir. Buhârî, Salâtu’l-Havf 4.

Ebû'l-Hucce namıyla maruf hocamız, üstad Ebû Cafer Ahmed b. Muhammed b. Muhammed el-Kaysî el-Kurtubî de bu görüştedir. Görüldüğü kadarıyla Buhârî’nin tercihi de budur. Çünkü of bunun akabinde hemen Cabir (b. Abdullah) yoluyla gelen hadisi zikretmektedir. Der ki: Ömer, Hendek günü Kvıreyş kâfirlerine sövmeye ve şöyle demeye koyuldu: Ey Allah'ın Rasulü, ikindi namazını ancak güneş batmaya yüz tuttuğu vakit kılabildim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; "Ben de Allah'a yemin olsun ki, kılamadım" Sonra, Hazret-i Peygamber Buthânâ indi, abdest aldı ve ikindi namazını güneşin batımından sonra kıldı, sonra da arkasından akşam namazını kıldı. Buhârî, Salatul Havf 4.

6- Takib Eden ve Edilenin Namazı:

İlim adamları, takib eden ve edilenin nasıl namaz kılacağı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik ile arkadaşlarından bir topluluğa göre; her ikisinin de kılacağı namaz aynıdır. Her birisi, bineği üzerinde namazım kılar.

Evzaî, Şâfiî ve hadisçilerin fukahası ile İbn Abdilhakem şöyle derler: Başkasını takib eden kişi, namazını ancak yerde kılabilir. Sahih olan görüş de budur. Çünkü takib bir tatavvudur. Farz namazın ise, mümkün olduğu takdirde yerde kılınması farzdır. Aşırı derecede korkan kimse dışında binek sırtında namazım kılmaz. Başkasını takip etmek durumunda olan ise böyle değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

7- Düşman Göründü Zannederek, Korku Namazı Kıldıktan Sonra Görünenin Düşman Olmadığının Anlaşılması:

İlim adamları aynı şekilde askerler bir karartı görüp onu düşman zannederek korku namazı kılacak olup sonra da o gördükleri karaltının birşey olmadığını anlayacak olurlarsa, bu hususta bizim (Mâlikî mezhebinin) ilim adamlarının iki rivâyeti vardır.

Birinci rivâyete göre namazlarını iade ederler, Ebû Hanîfe de bu görüştedir. İkinci rivâyete göre ise namazlarım iade etmezler. Şâfiî'nin konu ile ilgili iki görüşünden daha kuvvetli olanı da budur.

Birinci görüşün izahı şöyle yapılır: Asker sonradan yanıldıklarını anlamıştır.

O bakımdan hakimin hüküm vermesi halinde olduğu gibi doğru olana rücu etmiş olurlar. İkinci görüşün açıklaması da şöyledir: Bunlar içtihatlarına göre amel etmişlerdir. O bakımdan tıpkı ictihad edip kıbleyi tesbit ettikten sonra yanıldıklarını anlamaları halinde oluduğu gibi caizdir. Bu görüş daha uygundur. Çünkü onlar emrolunduklarını yapmışlardır. Vakit içerisinde namazlarım iade ederler, vakit çıktıktan sonra iade etmelerine gerek yoktur, da denilebilir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

8. Korku Namazı Esnasında Gerekli Tedbirleri Elden Bırakmamak:

Yüce Allah:

"Silahlarını da alsınlar" diye buyurduğu gibi: "Hem tedbirli bulunsunlar hem de silahlarını atsınlar" diye buyurmaktadır. İşte bu, düş manın emeline nail olmaması, istediği fırsatı elde edememesi için gerekli tedbirleri ve silahı almaya yönelik bir tavsiye (emir) dir. Silah, kişinin Savaş esnasında kendisiyle kendisini sallallahü aleyhi ve sellemunduğu şeydir, Antere der ki:

"Cad'a, Beni Ebân'ın Ca'dına kuşandırdım

Daha önce çıplakken ve rüsvayken silahımı."

Demek istiyor ki, önceleri silahsız iken, kendisini koruması için ona silahımı ariyet olarak verdim.

İbn Abbâs der ki: "Silahlarını da alsınlar" âyeti, düşmana dönük olan kesim silahlarını alsınlar, demektir. Çünkü namaz kılan kesim Savaşmaz.

Başkaları ise, burada silahlarını almalarını istenenlerin namaz kılan kesim olduğunu söylemişlerdir. Yani, önce namaz kılanlar silahlarını alsınlar, demektir. Bunu ez-Zeccâc nakletmektedir. Der ki: Namazda bulunan kesime, namaz esnasında silah taşıma emrinin verilmiş olması muhtemeldir. Yani, onlardan bir kesim seninle birlikte namaz kılsın ve bunlar silahlarını beraberlerine alsınlar. Çünkü böylesi düşmanı daha bir korkutucudur.

en-Nehhâs der ki: Bunun her iki kesim hakkında olması da mümkündür. Çünkü böylesi düşmanları daha da korkutur. Bununla birlikte bu emrin özel olarak yüzleri düşmana dönük olan kesim hakkında olması da muhtemeldir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: İlim adamlarının çoğunluğu, namaz kılanın korku namazı kıldığı takdirde silahım almasını müstehab görmüşlerdir. Yüce Allah'ın:

"Silahlarını da alsınlar" âyetindeki emrin mendupluk ifade ettiğini kabul ederler. Çünkü bu öyle bir şeydir ki, eğer korku olmasaydı, silahı almak vacib olmazdı. O halde, bu silahı alma emri mendupluk ifade etmektedir. Zahir ehli (Zahiri mezhebi âlimleri) ise şöyle demişlerdir: Korku namazı halinde silahı almak, yüce Allah'ın bu husustaki emri dolayısıyla vacibdir. Yağmurdan dolayı rahatsız olmak durumunda olanlar bundan müstesnadır. Şayet böyle bir şey sözkonusu olursa, namaz kılanın silahını bırakması câiz olur,

İbnü’l-Arabî der ki: Namaz kıldıkları takdirde, korku esnasında silahlarını beraber alırlar. Şâfiî de böyle demiştir, Kur'ân'ın nassı da bu şekildedir. Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Silahlarını beraberlerinde almazlar. Çünkü eğer silahlarını beraberlerinde almaları vacib olsaydı, silahlarını almayı terk etmeleri dolayısıyla namazlarının da batıl olması icabederdi.

Deriz ki: Bu silahları almak namaz dolayısıyla vacib bir şey değildir. Bu, onların güçlerini ve heybetlerini korumaları için vacibtir.

9- Namaza "Secde" Adının Verilmesi:

Yüce Allah'ın:

"Secdeye vardıklarında" âyetindeki zamir, namaz kılan kesime aittir. Bunlar, İmâmla namazlarını kıldıktan Sonra ayrılıp gitsinler, demektir. Bu, konu ile ilgili rivâyet edilen korku namazı şekillerinden birisine göre böyle açıklanır. Bunun; bunlar, kaza ettikleri rekatin secdesini yaptıkları (yani, bu rekatı kılıp bitirdikleri) takdirde... anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da Sehl b. Ebi Hasme'nin hadisinde rivâyet ettiği şekle göre yapılan bir açıklamadır.

Bu âyet-i kerîme, sücud tabirinin bazen namazın tümünü ifade etmek için kullanılabileceğinin delilidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Sizden herhangi biriniz, mescide girdi mi, hemen iki secde (İki rekât) ediversin" Buhârî, Salat 60, Teheccüd 25; Müslim, Mesâcid, 69-70; Tirmizî, Salat 117; Nesâî, Mesâcid, 37; Muvatta’', Kasru's-Salât 57. (Ancak:"İki secde ediversin” değil de; "İki rekât kılıversin" anlamında). hadisi de bu kabildendir. Yani, iki rekat kılsın. Bu ifade ise, sünneti seniyyede (Hadîs-i şerîfte) böyle kullanılmıştır.

Yüce Allah'ın:

"Arkanızda bulunsunlar" âyetindeki zamirin ise, secde edenlere ait olmast muhtemel oluduğu gibi, önce düşmanın karşısında duran kesime ait olması da muhtemeldir.

10. Korku Namazının Hikmeti:

Yüce Allah'ın:

"Kâfirler... diye arzu ederler" âyeti kâfirler, kendi maksatlarını gerçekleştirebilmek için sizin silahınızdan gafil olmanızı temenni ve arzu ettiler, demektir. Bununla şanı yüce Allah, silahı alma emrindeki hikmeti açıklamaktadır, ikinci kesimin gerekli tedbirlerini almasının sözkonusu edilip, birincisi hakkında bunun sözkonusu edilmeyiş sebebi ise, onların gerekli tedbir almalarının daha evla oluşundan dolayıdır. Çünkü düşman, artık bundan sonra maksadını gerçekleştirme isteğini ertelemez. Zira, artık namazın sonuna gelinmiş olacaktır. Aynı şekilde düşman şöyle düşünecektir: Silah, bunları oldukça yormuş ve artık bunlar bitkin düşmüşlerdir.

Bu âyet-i kerimede sebepleri yerine getirmeye, akıl sahiplerini kurtarıp esenliğe kavuşturan şeref yurduna ulaştıran her şeyi yapmaya dair en açık bir delil bulunmaktadır.

"Size ansızın bir baskın yapsalar" âyetinin anlamı ise, bir mübalağadır. İkinci bir baskına gerek bırakmayacak bir şekilde sizi kökten imha edecek bir baskın yapmayı arzu ve temenni ederler, demektir.

11. Silahı Almama Ruhsatı ve Bu Ruhsatın Nüzul Sebebi:

Yüce Allah'ın:

"Eğer size yağmurdan dolayı bir zarar gelir-," âyeti ile ilgili olarak ilim adamlarının korku namazı esnasında silah taşımanın vücubu hakkında, daha önce İşaret ettiğimiz açıklamaları sözkonusudur Eğer silah taşımak vacib değilse, ihtiyat dolayısıyla müstehabtır. Daha sonra yağmur halinde silahı taşımama ruhsatı verilmiştir. Çünkü yağmur esnasında kılıflar ıslanır, ağırlaşır ve demir de paslanır.

Denildiğine göre, bu âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında müşriklerin bozguna uğrayıp, müslümanların ganimet aldıkları Batnı Nahle gününde nâzil olmuştur. Sözkonusu bu gün oldukça yağmurlu bir gündü. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da silahını bir kenara bırakarak defi hacet için çıktı. Kâfirler onun arkadaşlarından ayrı kaldığını görünce Gavres b. el-Hâris, üzerine gitti. Ve dağdan aşağı kılıcını sıyırmış olarak üzerine yürüdü ve: Bu gün seni benden kim koruyacak, dedi. Hazret-i Peygamber: "Allah" diye buyurdu. Daha sonra da: "Allah'ım sen dilediğin şekilde beni Gavres'in şerrinden koru" diye buyurdu. Kılıcı ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a vurmak üzere hamle yapınca ayağı kaydı ve yüz üstü kapaklanıp düştü. Buhârî, Meğazi, 31; Müsned, III, 390. Ayrıca bk. el-Mâide, 5/11. âyet ile 67. âyetin tefsiri, 2. başlık.

el-Vakidînin naklettiğine göre, Cebrâîl (aleyhisselâm), ileride el-Mâide Sûresi'nde (5/67. âyet, 2. baslıkta) de geleceği üzere onun göğsüne bir darbe indirip itmiş ve kılıcı elinden düşmüştü. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kılıcı alıp dedi ki: "Peki, ey Gavres, şimdi benden seni kim koruyabilir?" Gavres: Hiç kimse dedi. Hazret-i Peygamber: "Peki, benim hak ile gönderildiğime şahidlık eder misin? O zaman ben de sana kılıcını geri veririm." Adam: Hayır, dedi. Fakat bundan sonra asla seninle çarpışmayacağıma, sana karşı hiçbir düşmana yardımcı olmayacağıma şahidlik ederim, dedi. Hazret-i Peygamber de ona kılıcını geri verdi.

Bu âyet-i kerîme yağmur esnasında silahı bırakma hususunda ruhsat vermek üzere nâzil oldu. Abdufrahman b. Avf, Buhârî'nin Sahihinde belirtildiği gibi, aldığı yaradan dolayı hastalanmış olduğundan yüce Allah onlara, yağmur mazereti dolayısıyla silahı ve düşman için gerekli hazırlıklar yapmayı terk etme ruhsatını vererek: "Ama, son derece tedbirli bulunun" diye uyanda bulundu, Buhârî, Tefsir, 4. sûre 22. Yani, gayet uyanık olmalısınız. Silahlarınızı ister bırakmış olun, ister bırakmamış olun.

İşte bu, durum ne olursa olsun, bütün hallerde düşmana karşı gerekli hazırlıkları yapıp gereken tedbirleri almayı ve teslimiyeti terk etmeyi te'kid etmektedir. Çünkü bir ordunun başına ne kadar musibet gelmişse, mutlaka gerekli tedbirlerini almaktaki kusurlarından dolayı gelmiştir.

ed-Dahhâk da yüce Allah'ın;

"Ama son derece tedbirli bulunun" âyeti hakkında şöyle demektedir: Yani, kılıçlarınızı kuşanın, çünkü gaza yapıp Savaşanların görünümü ve şekli budur.

103

Namazı bitirdiğiniz zaman artık ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzere iken Allah'ı anın. Nihayet tam bir huzur ve güvene kavuşunca da namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz mü'mînler üzerine vakitleri belli bir farzdır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1." Bitirmek" Anlamına Kullanılan "Kaza Etmek" Tabiri:

Yüce Allah'ın:

"Bitirdiğiniz" âyetinin anlamı, korku namazını kılıp bitirdiğiniz, demektir. İşte bu, "kaza" kelimesinin vaktinde yapılıp bitirilmiş şey hakkında kullanılabileceğinin delilidir.

Yüce Allah'ın; " Menasikinizi bitirince" (el-Bakara, 2/200) âyetindeki kaza tabiri de bu anlamdadır, buna dair açıklamalar önceden (2/200. âyet, 1. başlıkta) geçmiştir.

2. Namazdan Sonra Allah'ı Zikretmek:

Yüce Allah'ın:

"... artık ayakta İken, otururken ve yanlarınız üzere iken Allah'ı anın" âyeti dolayısıyla Cumhûr şu görüştedir: Burada emr olunan zikir, korku namazının akabindeki zikirdir. Yani, namazı bitirdiğiniz takdirde artık kalbinizle, dilinizle ve ister ayakta, ister oturarak, isterse de yanlarınız üzere yatıyorken Allah'ı anınız. Tekbir, tehlil, yardım için dua ile -özellikle de Savaş halinde iken- devamlı Onu zikrediniz. Bu âyetin bir benzeri de şu âyet-i kerimedir:

"Bir toplulukla karşılaştığınızda sebat edin. Allah'ı çokça anın ki, umduğunuza kavuşasınız" (el-Enfâl, 8/45).

Yüce Allah'ın:

"Namazı bitirdiğiniz zaman" âyetinin ise, korku veya hastalık olduğu takdirde, dar-ı harpte namaz kılacak olursanız, binekler üzerinde, yahut ayakta, eğer ayakta duramıyorsanız da oturarak veya yanlarınız üzere yatarak namazlarınızı kılınız, anlamında olduğu da söylenir.

Nitekim Yüce Allah, bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:

"Şayet korkarsanız, o halde yürüyerek veya binerek kılın." (el-Bakara, 2/239)

Bir topluluk da şöyle demiştir: Bu âyeti kerîme Âl-i İmrân Sûresi'nde yer alan âyetin (3/191. âyetin) bir benzeridir. Rivâyet olunduğuna göre Abdullah b. Mes'ûd, insanların mescidde yüksekçe seslerini çıkartıp gürültü ettiklerini görür. Bu gürültü de ne oluyor diye sorar, onlar: Yüce Allah:

"Ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzere iken Allah'ı anın" demiyor mu?

O da şöyle dedi: Yüce Allah bununla farz namazı kastediyor. Eğer ayakta kılamıyorsan oturarak kıl, eğer buna da gücün yetmiyorsa yanın üzere yatarak kıl demektir. es-Suyûti, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 666-667. O halde bundan kasıt bizzat namazdır. Çünkü namaz yüce Allah'ı zikretmektir. Ve namaz, farz olsun, sünnet olsun bürün zikirleri kapsamaktadır. Ancak birinci görüş daha zahir (kuvvetli) dir, Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

3- Farz Namazlar Vakitleri Belli Namazlardır:

Yüce Allah'ın:

"Nihayet tam bir huzur ve güvene kavuşunca" yani, güven bulunca demektir. Huzur ve güven (itminan), nefsin korkudan yana sükûn bulmasıdır.

"Namazı dosdoğru kılın" yani, yolculukta iken namazı rükûnleriyle ve bütün şekilleriyle eda edin. Veya ikâmet halinde ise, rekatlerini tamamlayarak kılın.

"Çünkü namaz, mü’minler üzerine vakitleri belli bir farzdır." Yani, vakitleri belirlenmiş olarak farz kılınmıştır.

Zeyd b. Eslem der ki:

"Vakitleri belli" anlamına gelen: kelimesi, ayrı ayrı vakitlere bölümlenmis olarak, demektir Yani siz, bu namazı belirlenen vakitlerinde eda ediniz. Dil bilginlerine göre ise bu kelime: Muayyen bir vakitte farz kılınmış demektir. Bir şeyin vaktini belirlemek için; tabiri kullanılır. Vakitleri belirlenmiş olana da; denilir. Bir şeyin vaktini tesbit ve tayin etmeye; denilir.

Bu şekilde vakitleri tesbit ve tayin edilmiş olana da denilir, Bu da Zeyd b. Eslem'in görüşünün tâ kendisidir. Yüce Allah'ın

"Farz yazılmış" kelimesinde mastar, müzekker olduğundan dolayı:

“Vakitleri belli" kelimesi de bu şekilde kullanılmıştır.

104

O topluluğu izlemekte gevşeklik göstermeyin. Siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz o acı gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz, Allah'tan onların ümid edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Allah, çok iyi bilendir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.

4. Kaçan Düşmanı Takipten Vazgeçmemek:

Yüce Allah'ın:

"... Gevşeklik göstermeyin" âyeti zaaf göstermeyin demektir. Bu husus, daha önce Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/140. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"O topluluğu izlemekte", onları takip etmekte... demektir.

Denildiğine göre bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e Uhud Savaşından sonra müşrikleri takip etmesini emretmek maksadıyla nâzil olmuştur. Müslümanlar o sırada yara almış bulunuyorlardı. Uhud vak'asında bulunanlar dışında kimsenin onunla birlikte çıkmaması da emrolunmuştu. Nitekim Âl-i İmrân Sûresi'nde (az önce işaret edilen 140. âyetin tefsirinde) belirtildiği gibi. Bunun her cihad hakkında böyle olduğu da söylenmiştir.

5. Mü’minlerin Üstünlükleri: Allah'tan Mükâfat Ummaları:

Yüce Allah'ın:

"Siz acı çekiyorsanız.." âyetinin anlamı şudur: Sizler, aldığınız yaralardan dolayı acı çekmektesiniz. Onlar da kendilerine isabet eden yaralardan dolayı acı çekmektedir. Fakat sizin üstün bir meziyetiniz vardır. O da sizlerin Allah'tan mükâfat bekiemenizdir. Onlarsa böyle bir şeyi bekliyemiyorlar. Çünkü, Allah'a îman etmeyen, Allah'tan hiçbir şey ummaz, beklemez.

Bu âyetin bir benzeri de:

"Eğer size bir yara isabet ettiyse, o topluluğa da öylece bir yara isabet etmiştir" (Âl-i İmrân, 3/140) âyetidir. Buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

Abdurrahman b. el-A'rec: ... sanız" âyetini hemzeyi üstün olarak şeklinde, siz acı çektiğiniz için,., anlamında okumuştur,

Mansur b. el-Mu'temir ise, "te" harfini esreli olarak, şeklinde okumuştur. Basralılara göre ise, "te" harfinin esreli okunuşu ağır olduğundan dolayı câiz değildir.

Diğer taraftan şöyle denilmiştir: Burada reca; (ummak, ümid etmek) korkmak anlamındadır. Çünkü, birşey umman bir kimse, o şeyin gerçekleşeceği hususunda kafi bir kanaate sahip değildir O bakımdan umduğu şeyin eline geçmemesinden korkmaktan uzak kalamaz. el-Ferrâ' ile ez-Zeccâc da şöyle demişlerdir: Recâ, beraberinde nefy'de olmadıkça korku anlamında kullanılamaz. Yüce Allah'ın şu âyetinde oluduğu gibi:

"Size ne oluyorki, Allah için bir vakar ummuyorsunuz?" (Nûh, 71/13) Yani, Allah'ın azametinden hiçbir şekilde korkmuyorsunuz?

Yine yüce Allah'ın;

"Allah'ın günlerini ummayanlara..." (el-Câsiye, 45/14) korkmayanlara, demektir.

el-Kuşeyrî der ki; İfadede nefy' bulunmaksızın reca kelimesinin korkmak anlamında kullanılması da uzak bir ihtimal değildir. Fakat ikisi (el-Ferrâ' ve ez-Zeccâc) nefy olmaksızın bunun sözkonusu olmayacağı iddiasında bulunmuşlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

105

Muhakkak Biz sana kitabı, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik. Hainlerin bir savunucusu olma.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Nüzul Sebebi:

Bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şerefini yüceltmekte, onun keremini yükseltmekte, ta'zim etmekte, işi ona havale etmekte ve aynı şekilde hüküm vermesi halinde de dosdoğru yol üzerinde onu doğrultmaktadır. Diğer taraftan Ubeyrakoğulları ile ilgili olarak kendisine gelen dava dolayısıyla da kusurlu olanları azarlamaktadır.

Bu Ubeyrakoğulları, Bişir, Beşr ve Mübeşşir adında üç kardeş idiler. Ayrıca bunların Useyr b. Urve adında bir amca çocukları da vardı. Bunlar gece vakti Rıfaa b. Zeyd 'e ait bir odanın duvarını delmişler ve ona ait birtakım zırhlan ve yiyeceği (unu) çalmışlardı. Sonra bu, tesbit edildi. Çalanın yalnızca Beşir olduğu da söylenmiştir. Künyesi, Ebû Ta'me idi. Bir zırh çalmıştı. Yine denildiğine göre, bu zırh içinde un bulunan bir çuvalda bulunuyordu, Çuvaldaki bir delik dolayısıyla un yere dökülmüştü. Evine varıncaya kadar bu böyle oldu. Katade b. en-Nu'man adındaki Rifaa'nın kardeşinin oğlu, gelip onları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şikâyet etti. Bunun üzerine, Useyr b. Urve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanına gelerek, Ey Allah'ın Rasulü dedi. Bunlar, salah sahibi ve dinine bağlı bir aile halkını hırsızlıkta suçladılar. Ellerinde bir delil olmaksızın onlara hırsızlık yaptıkları şeklinde iftirada bulundular. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de Katade ile Rifaa'ya kızıncaya kadar onları savunmaya koyuldu. Bunun üzerine yüce Allah;

"Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma..." (en-Nisa, 4 /107) âyet-i İle;

"Kim bir hata veya bir günah kazanırsa, sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa.," (en-Nisa, 4/112) âyetlerini indirdi. Hırsızlık yapmakla itham ettikleri suçsuz kişi ise, Lebid b. Sehl idi. Bunun, Zeyd b. es-Semin olduğu söylendiği gibi, Ensardan bir kişidir, diye de söylenilmiştir. Yüce Allah, bu âyetlerini indirince, bu sefer hırsız Ubeyrak, Mekke'ye kaçtı. Ve Sa’d b. Şehid'in kızı Sülafe'nin misafiri oldu. Hassan b. Sabit, Sülafe hakkında ona misafir olan Ubeyrak'a işaret ederek şu beyitleri söyledi:

"Sa'd'ın kızı onu misafir etti ve sabah olduğunda

En ufak şeye varıncaya kadar o onunla öteki de onunla çekişmeye koyuldu.

Yaptığınızın bize gizli kalacağını sandınız

Halbuki aramızda vahyin kendisine bunları bildirdiği bir Peygamber vardır."

Sülafe bunları işitince: Sen bana Hassanın şiirini mi hediye getirdin, dedi ve eşyalarını alıp evin dışına bıraktı. Bunun üzerine o da Hayber'e kaçtı ve irtidat etti. Daha sonra geceleyin yine oradan bir şeyler çalmak üzere bir evin duvarını oyarken, duvar üzerine düştü ve mürted olarak öldü. Bu hadisi, uzunca lâfızlarıyla Tirmizî rivâyet etmiş ve; hasen, garib bir hadistir, bunu müsned olarak Muhammed b. Seleme el-Harranîden başka rivâyet eden bir kimse olduğunu bilmiyoruz, demiştir. Tirmizî, Tefsir 4. sûre 22.

Ayrıca bunu, Taberî de değişik lâfızlarla nakletmiştir. Ölüm olayını iset Yahya b. Sellam, Tefsirinde zikretmiştir. el-Kuşeyrî de aynı şekilde bunu zikreder ve irtidat'ından da ayrıca sözeder

Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: Zeyd b. es-Semin ile Lebid b. Sehl yahudi iki kişi idi. Lebid'in müslüman olduğu da söylenmiştir. Bunu da el-Mehdevî zikretmiş olup, Ebû Ömer (İbn Abdi'l-Berr) onu, ayrıca sahabe ile ilgili Kitabına (el-îetiûb...adlı eserine) almıştır. İşte bu, Ebû Ömer'e göre Lebid'in müslüman olduğunu göstermektedir. Beşir ise, münafık bir kimse idi. O, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashâbını hicveder ve bu şiirleri başkasına nisbet ederdi. Müslümanlar ise: Allah'a yemin olsun bu şu pis heriften başkasına ait bir şiir değildir, derlerdi. Bunun üzerine böyle bir işle ilgisinin olmadığını ifade eden bir şiir de söyledi. Şu beyit de onun söylediği bu şiirdendir:

"Başkaları bir kaside söyledikleri her seferinde

Bu kaside alınır ve bunu İbnül-Ubeyrak söyledi mi, diyecekler?"

ed-Dahhâk der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), elini kesmek istedi, o da buna itiraz etmiyordu. Ancak yahudiler tepeden tırnağa silahlanmış olarak geldiler onu alıp kaçırdılar. Bunun üzerine:

"Diyelimki sizler..." (en-Nisâ, 4/109) âyeti indirildi. Burada kastedilenler de yahudilerdir

Doğrusunu en iyi bilen Allahtır

2. Allah'ın Şeriatinin Kanunları İle Hükmolunur:

Yüce Allah'ın:

"Allah'ın sana gösterdiği şekilde" âyetinin anlamı, şeriatın kanunlarına uygun olarak, demektir. Bu hüküm de ya vahiy, ya nass ile bilinir, yahut da vahyin izlediği yola göre yapılan tetkik (nazar ve kıyas) ile verilir. İşte bu kıyasta bir asıldır. (Kıyasın delil olarak kullanılabileceğine dair asıl bir dayanaktır, delildir).

Aynı zamanda bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın görüşünü belirttiği takdirde isabet etmiş olacağının da delilidir. Çünkü yüce Allah ona bunu göstermiştir. Ayrıca yüce Allah, peygamberlerini korumayı (ismet) taahhüdü altına almıştır. Bizden herhangi bir kimse İse, zannına uygun bir görüş belirtecek olursa, onun o görüşünde kat'ilik yoktur.

Burada görüldüğü gibi, görmekten kasıt, göz ile görülen değildir. Zira verilen hüküm gözle görülmez. İfadede hazfedilmiş kelimeler de vardır. Yani, Allah'ın sana gösterdiği şey ile lıükmedesin diye... Bunda yine bir başka hazif daha vardır: Sen hükümleri, Bizim sana öğrettiğimiz şekilde yürürlüğe koy. Onların istidlallerine (delil getirmelerine) aldanma!

3. Hainlere Destek Verilmez:

Yüce Allah'ın:

"Hainlerin savunucusu olma" âyetindeki "savunucu" kelimesi ismi faildir. Nitekim: Onunla oturup kalktım, ben onunla oturanım, oturucuyum sözünde de böyledir. Burada faîl vezni mef'ûl anlamına gelmez.

"Savunma" (en-Nisâ, 4/107) kelimesi de buna delâlet etmektedir. Çünkü, el-Hâsîm (savunucu), mücadil (mücadele eden) ile aynı şeydir, Hasim'in çoğulu; husama ...diye gelir. Hasim kelimesinin yine bir ism-i fail olan muhasım demek olduğu da söylenmiştir.

Burada Şanı yüce Allah, Peygamberine itham altında bulunanları desteklemesini ve onların hasımlarının ileri sürdükleri deliller karşısında bu gibi kimseleri savunmasını yasaklamaktadır. Bu âyette, haksu ve davalaşmada itham altında bulunanın vekâletinin (niyabet) câiz olmayışına bir delil vardır. Hiçbir kimsenin onun haklı olduğunu bilmedikçe bir diğer kimse adına savunma yapması câiz değildir.

Sûrede, yetimlerin ve sair insanların mallarının korumasına dair açıklamalarda bulunulduktan sonra, burada da kâfirin malının da -yüce Allah'ın mubah kıldığı yerler dışında- koruma altında bulunduğunu beyan etmektedir.

4. Münafıkları Savunmak Yasaktır;

İlim adamları der ki: Bir topluluğun münafıklığı müslümanlar eşrafından açıkça bilindiği takdirde, müslümanlar ……… himaye etmek ve savunmak üzere tartışmaya girmemesi gerekir. Çünkü böyle bir durum Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde meydana gelmişti. İşte onlar hakkında yüce Allah'ın:

"Hainlerin savunucusu olma" âyeti ile:

"Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma" (en-Nisâ’ 4/107) âyetleri nâzil olmuştur. Burada hitap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yönelik olmakla birlikte, bundan maksat Peygamberin dışında aynı işi yapan müslümanlardır. Maksadın müslümanlar oluşunun da şu iki sebebi vardır: Birincisi, yüce Allah bu hususu daha sonra gelen:

"Diyelim ki siz, bu dünya hayatında onları savunuyorsunuz,." (en-Nisa, 4/109) âyetinde zikrettiği hususlar ile açıklamıştır. Diğeri ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) aralarındaki anlaşmazlıklarda bir hakemdi. O bakımdan başkasının kusur işlemesi halinde ona özür beyan edilirdi, fakat kendisi başkasına özür beyan etmek durumunda değildi. İşte bunlar, (âyetin son bölümü ile) ondan başkasının kast edildiğini göstermektedir.

106

Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok mağfiret edendir, rahmet buyurandır.

Âyetin Anlamı:

Taberî, âyetin şu anlama geldiği kanaatindedir: Hainleri savunmakla kazandığın günahtan ötürü Allah'tan mağfiret dile. Hazret-i Peygamber hainleri savunmayı kararlaştırıp, yahudinin de elini kesmek istediğinden dolayı Allah ona mağfiret dilemesini emretti. Bu, peygamberlerin küçük günah işlemelerini câiz görenlerin görşüdür (Allah'ın salat ve selamı hepsine olsun).

İbn Atiyye der ki: Ancak bu bir günah değildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zahire göre ve onların günahsız olduklarına inanarak onları savunmuştur. Âyetin anlamı da şudur: Sen, ümmetin arasında günahkâr kimseler için ve haksızca davalaşanlar için mağfiret dile. Senin insanlar arasındaki konumun ise, davalı tarafları dinleyip, dinlediğine uygun olarak hüküm vermek ve günahkâra mağfiret dilemektir.

Şöyle de denilmiştir: Hazret-i Peygambere teşbih kabilinden mağfiret dilemesi emredilmiştir. Bir kimsenin bir başkasına bir günahtan tevbe etmesini kast etmeksizin tesbih etmesini isteyerek, Allah'tan mağfiret dile demesi gibi.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada hitap, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a olmakla birlikte asıl maksat, Ubeyrakoğullarıdır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Ey Peygamber, Allah'tan kork" (el-Ahzab,33/1);

"Eğer... şüphede isen.,." (Yûnus, 10/94)

107

Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah, hainlikle direnen günahkârları sevmez.

Yani kendilerine hainlik eden kimseler adına ve lehine delil getirmeye kalkışma. Bu âyet-i kerîme, az önce de geçtiği gibi Useyîr b. Urve hakkında nâzil olmuştur.

Mücadele etmek (savunmak), muhasama (karşılıklı davalaşmak, dava sürmek) demektir. Bu kelime bükmek anlamına gelen 'dan gelmektedir. Sağlam ve güçlü kişi anlamında' tabiri ile doğan kuşuna: denilmesi de buradan gelmektedir.

Bu kelimenin (mücadelenin) yerin yüzü demek olan; 'dan geldiği de söylenmiştir. Çünkü, hasımlardan herbirisi karşı tarafı yere yıkmak ister. el-Accâc der ki:

"Ben, bir halden bir hale geçebiliyorum

Aciz olanı da yerin üzerinde terkediveriyorum

Çaresiz bir şekilde toprağa bulanmış olarak."

Şiirde de görüldüğü gibi el-Cedale; yer demektir. Bu da Arapların: sözlerinden gelmektedir ki, onu yerin üzerinde bırakılmış halde terkettim, demektir.

"Çünkü Allah, hainlikte direnen" çokça hainlik eden

"günahkârları sevmez" böyle kimseden razı olmaz. Onun şanını yükseltmez

Âyet-i kerîmede geçen "havran" çokça hainlik eden, ileri derecede hıyanette bulunan demektir. Çünkü bu kip, mübalağa kiplerindendir. Bunun böyle oluş sebebi ise, yapılan o hainliğin oldukça büyük oluşundandır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

108

İnsanlardan gizlerler de, Allah'tan glzleyemezler. Halbuki onlar O'nun razı olmayacağı sözü geceleyin konuşup düzenledikleri zaman O, beraberlerinde idi. Allah yapacakları berşeyi kuşatıcıdır.

ed-Dahhâk dedi ki: (Ebû Ta'me) zırhı çalınca, evinde bir çukur kazıp zırhı toprağın altına gömdü. Bunun üzerine: "İnsanlardan gizlerler de Allah'tan gizleyemezler" âyeti nâzil oldu. Yüce Allah buyuruyor ki: Zırhınbulunduğuyer Allah'a gizli değildir Çünkü "O, beraberlerindedir" yani, onları gözetleyen ne yaptıklarını tesbit edendir. "İnsanlardan gizlerler" âyetinin, insanlardan gizlenirler anlamında olduğu da söylenmiştir Yüce Allah'ın:

"Geceleyin gizleneni" (er-Râd, 13/10) âyetinde olduğu gibi. Yani, geceleyin gizlenip saklananı demektir. Bunun insanlardan utanırlar anlamına olduğu da söylenmiştir. Bu anlama gelmesi ise, gizleyip saklanma sebebinin utanma oluşundan dolayıdır. "O, beraberlerinde idi" âyetinin anlamı ise; ilmiyle, görmesiyle ve işitmesiyle beraberlerindeydi, demektir. Ehl-i sünnetin görüşü budur. Cehmiyyet Kaderiyye ve Mu'tezile ise, bu ve benzeri âyetlere sarılarak; o her yerdedir derler. Derler ki: Yüce Allah, burada "O, beraberlerinde idi" demesi, O'nun her yerde oluşunu ispatlamaktadır. Çünkü yüce Allah, onların söyledikleri sözler dolayısıyla kendisinin de onlarla birlikte olduğunu tesbit etmektedir.

Ancak bu nitelik cisimlerin sıfatıdır. Yüce Allah ise bundan üstün ve münezzehtir. Nitekim Bişr (el-Mutezüî) yüce Allah'ın-

"Üç kişi kendi arasında fısıldaşmasınki, muhakkak O, onların dördüncüsüdür" (el-Mücadele, 58/7) âyeti hakkında tartışırken şöyle demişti: O, zatı ile her yerdedir. Bu sefer onunla tartışan hasmı şöyle demişti; (Buna göre) O, senin takkenin altında, senin cübbende ve eşeğinin karnında olmalıdır. Allah onların söylediklerinden yücedir, münezzehtir. Bunu Veki' (radıyallahü anhhimahullah) nakletmiştir.

Yüce Allah'ın:

"... Geceleyin konuşup düzenledikleri zaman" âyetinin anlamı, söyledikleri zaman, söyledikleri sözler demektir. Bunu el-Kelbî, Ebû Salih'ten, o, İbn Abbâs'tan nakletmiştir.

"...O'nun razı olmayacağı" yani, kendisine itaat eden kimseler için Allah'ın hoşnut olup beğenmeyeceği

"sözü konuşup düzenledikleri zaman, O beraberlerinde idi". Burada

"söz"den kasıt görüş ve itikattır. Bir kimsenin Mâlik’in ve Şâfiî'nin mezhebi budur, demesine benzer.

"Söz"ün söylenen söz anlamına olduğu da söylenmiştir Çünkü, bizzat söz'ün kendisi bizzat geceden düzenlenmez. (O, fiilen söylenerek geceden söylenmiş, dile getirilmiş olur).

109

İşte siz, bu dünya hayatında onları sallallahü aleyhi ve sellemundunuz diyelim. Ya Kıyâmet günü Allah'a karşı onları kim sallallahü aleyhi ve sellemunacak, yahut onlara kim vekil olacak?

Yüce Allah'ın:

"İşte siz" bununla hırsızlık yapan Beşir'in kavmi kastedilmektedir. Onların, onu alıp kaçmaları ve onun adına tartışmaları, savunma yapmaları anlatılmak istenmektedir.

ez-Zeccâc der ki; kelimesi, o kimseler ki anlamındadır.

"Bu dünya hayatında onları sallallahü aleyhi ve sellemundunuz" onlar adına lehlerine delil getirdiniz, tartıştınız

"diyelim. Ya Kıyâmet günü Allah'a karşı onları kim sallallahü aleyhi ve sellemunacak?" Bu sorunun anlamı, böyle bir tutumu inkâr ve red ve bundan dolayı azardır.

"Yahut onlara kim vekil olacak" Vekil, işleri çekip çeviren demektir. Şanı yüce Allah, bütün mahlukatın işlerini çekip çevirendir Yani: Allah, onları azâbı ile yakalayıp, onları cehenneme atacağı sırada onların işlerini üzerine alıp sallallahü aleyhi ve sellemunacak, üstlenecek hiçbir kimse bulunmayacaktır.

110

Kim bir kötülük yapar, yahut nefsine zulmeder de, sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ın çokça mağfiret edici, çok merhametli olduğunu görür,

İbn Abbâs der ki: Şanı yüce Allah, bu âyeti kerîme ile Ubeyrakoğullarına tevbe teklifinde bulunmaktadır. Yani:

"Kim" hırsızlık yapmak suretiyle

"bir kötülük yapar, yahut" şirk koşmak suretiyle de

"nefisine zulmeder de, sonra" tevbe etmek suretiyle

"Allah'tan mağfiret dilerse..." Çünkü tevbe olmaksızın dille mağfiret dilemenin faydası yoktur Bunu Âl-i İmrân Sûresinde (3/16. âyetin tefsirinde) açıklamış bulunuyoruz.

ed-Dahhak der ki: Âyet-i kerîme, Hazret-i Hamza'nın katili Vahşi hakkında nâzil olmuştur. O, hem Allah'a şirk koşmuş, hem Hamza'yı öldürmüştü. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip şöyle demişti: Gerçekten ben pişman olmuş bulunuyorum. Benim tevbem sözkonusu mudur? Bunun üzerine:

"Kim bir kötülük yapar, yahut nefsine zulmeder de..." âyeti nâzil oldu.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerîme ile kast edilen, bütün insanları kuşatacak şekilde genel ve kapsamlı bir manadır.

Süfyan, Ebû İshak'tan, o, Ebûl-Esved ve Alkame'den şöyle dediklerini rivâyet etmektedir: Abdullah b. Mes'ûd dedi ki: Her kim Nisa Sûresi'nde yer alan şu:

"Kim bir kötülük yapar, yahut nefsine zulmeder de, sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ın çokça mağfiret edici, çok merhametti olduğunu görür" âyeti ile:

"Şayet kendilerine zulmettiklerinde sana gelip de Allah'tan mağfiret dileselerdi, Peygamber de onlara mağfiret isteyiverseydi, Allah’ı elbette tevbeleri çokça kabul eden, çok merhamet eden bulacaklardı" (en-Nisa, 4/64) âyetlerini okuduktan sonra, mağfiret dilerse ona mağfiret olunur.

Ali (radıyallahü anh)dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bir hadis işittim mi, Allah onunla beni dilediği kadar faydalandırırdı. Onu, başkasından işittim mi, ona yemin ettirirdim. Ebû Bekir de bana hadis nakletti ve Ebû Bekr doğru söylemiştir. Dedi ki: Her hangi bir kul eğer bir günah işler, sonra abdest alır iki rekat namaz kılar ve Allah'tan mağfiret dilerse, mutlaka Allah ona mağfiret buyurur.

Daha sonra da şu; "Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de, sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ın çokça mağfiret edici, çok merhametli olduğunu görür” âyetini okudu. Müsned, I, 9.

111

Kim bir günah kazanırsa, bunu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah çok iyi bilendir, hüküm ve hikmeti sonsuz olandır.

"Kim bir günah kazanırsa" günahı gerektirici bir iş yaparsa

"bunu ancak kendi aleyhine kazanmış olur." Yani, bu işin akıbeti kendi aleyhine döner.

Kazanmak (kesb), insanın kendisi vasıtasıyla kendisine bir fayda sağladığı yahut onun vasıtasıyla kendisine gelecek bir zararı bertaraf ettiği şeydir. O bakımdan yüce Allah'ın fiiline kesb (kazanmak) denilmez.

112

Kim bir hata işler veya bir günah kazanırsa, sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.

Yüce Allah'ın:

"Kim bir hata İşler veya bir günah kazanırsa" âyetine gelince; burada hatâ (hatîe) ile günah'ın (ism'in) aynı anlamda olduğu söylenmiştir. Lâfızlar farklı olduklarından dolayı te'kid olsun diye tekrarlanmışlardır,

Taberî ise şöyle demektedir: Hatîe (hata) ile günahın (ism'in) ayrı ayrı zikredilmesinin sebebi şudur: Hatâ kistî de olabilir, kasıt dışı da olabilir. Günah ise, ancak kasten yapılır. Şöyle de denilmiştir: Hata, özel olarak kasıt güdülmediği sürece yapılan iştir. Hata yoluyla öldürmek gibi. Hata (hatîe)'nin küçük günah, günahın (ism) ise büyük günah olduğu da söylenmiştir.

Bu âyet-i kerîme lâfzı ile umumidir. Bunun kapsamına bu âyetlerin inişine sebep teşkil eden olaya karışanlar da, başkaları da girmektedir.

Yüce Allah'ın:

"Sonrada onu bir suçsuzun üstüne atarsa" âyetine gelince; suçsuz (beri) ismine dair açıklamalar el-Bakara Sûresi'nde (2/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Onu" anlamındaki kelimenin sonundaki "he" zamiri günaha veya hataya racidir. Çünkü bunun anlamı o günahı suçsuza atarsa demektir. Aynı anda her ikisine de raci olabilir. Bunun kesb (kazanma) fiiline raci olduğu da söylenmiştir. İşte, kim böyle yaparsa

"muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur" demektir. Bu, bir benzetmedir. Zira günahlar bir yük ve bir ağırlıktır, O nedenle yüklenilip taşınılan şeyler gibidir. Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onlar, elbetteki kendi yüklerini de kendi yükleriyle birlikte diğerlerinin yüklerini de yükleneceklerdir." (el-Ankebût, 29/13)

"İftira (el-Buhtan)" kelimesi ise, el-Beht'den gelmektedir. Bu ise, kendisi ile hiçbir ilgisi bulunmayan bir günahı işlediğini ileri sürerek kardeşine karşı çıkmandır.

Müslim, Ebû Hüreyre'den Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Gıybetin ne olduğunu bilir misiniz." Onlar: Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dediler. Şöyle buyurdu: "Kardeşini hoşuna gitmeyecek şekilde sözkonusu etmendir." Bu sefer şöyle soruldu: Şayet söylediğim kardeşimde bulunuyorsa bunun hakkında ne dersin? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu; "Eğer dediğin onda varsa onun gıybetini yapmış olursun. Eğer dediğin onda yoksa, ona iftirada bulunmuş olursun (belit.)." Müslim, Birr 70; Ebû Dâvûd, Edeb 35; Tirmizî, Birr 23; Dârimî, Rikaak 6; Müsned II, 230, 384, 386, 458.

İşte bu âyet, açık bir nasstır. Buna göre suçsuz bir kimseye (beri) iftirada bulunmak, ona bühtanda bulunmaktır. Bir kimse hakkında işlemediği bir şeyi işledi diye söyleyecek olursak o takdirde; kullanılır. İftirada bulunan kişiye; hakkında iftirada, bühtanda bulunulana da; denilir. Bir kimse dehşete düşüp şaşırdığı, hayret ettiği zaman da; denilir. "He" harfi ötreli de olursa aynıdır. Ancak, her ikisinden de daha fasihi olmak üzere şeklinde kullanılır.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"O kâfir kişi şaşırıp kaldı." (el-Bakara, 2/258)

İftiraya uğrayana denilir. Ancak ve denilmez. Bu açıklamaları el-Kisâî yapmıştır.

113

Eğer senin üzerinde Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir zümre seni saptırmaya çalışırlardı. Halbuki onlar, kendilerinden başkasını saptıramazlar. Ve sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Allah'ın üzerindeki lütfü pek büyüktür.

Yüce Allah'ın;

"Eğer senin üzerinde Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı" anlamındaki; âyetinde;

"Olmasaydı" kelimesinden sonra gelen kelime, Sîbeveyh'e göre mübtedâ olarak merfu'dur. Haberi ise, hazfedilir ve izhar edilmez.

Anlamı ise şöyledir:

"Eğer" hakka seni dikkatini çekmesi suretiyle

"senin üzerinde Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı..." demektir. Sana peygamberlik vermesi ve seni koruması ……. denilmiştir.

"Onlardan bir zümre seni" haktan "saptırmaya çalışırlardı" çünkü bunlar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan İbn Ubeyrak'ı ithamîİan İbra edip bu suçu yahudiye atmasını istemişlerdi. Aziz ve celil olan Allah, Rasulüne (salât ve selâm ona) buna dikkatini çekip uyarmak ve bu hususu bildirmek suretiyle lütufta bulundu.

"Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar." Çünkü onlar, sapıkların işlerini yapmaktadırlar. Bunun vebali onlara ve onların üzerinedir.

"Ve sana hiçbir zarar veremezler." Çünkü sen Allah tarafından korunmaktasın.

“Allah sana Kitabı ve hikmeti İndirmiş.” Bu, yeni bir cümle başlangıcıdır Âyetin baş tarafındaki "vav" harfinin hal için olduğu da söylenmiştir Senin: Güneş, doğarken sana geldim" demene benzer, İmruu'l-Kays'ın şu mısraı da bu kabildendir:

"Ve kimi zaman kuşlar henüz yuvalarında iken, ben sabah yola koyuluyorum."

O takdirde ifade, önceki ile bitişik olur. Yani: Allah, Kur'ân-ı Kerîmi sana İndirmişken onlar sana hiçbir zarar veremezler.

"Hikmet" ise, vahye uygun hüküm vermektir.

“Ve sana bilmediklerini öğretmiştir." Bilmediğin şeriat ve hükümleri öğretmiştir.

(.......) kelimesi, nasb mahallindedir. Çünkü buf 'nin haberidir. Bu kelimedeki "nun" harfinin ötresinin hazf edilmesi ise, (başındaki cezim edatının) bunu cezm etmesi dolayısıyladır.

"Vav"mın hazf edilmesi ise, iki sakinin bir araya gelmesinden ötürüdür.

114

Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Bir sadaka vermeyi veya bir İyilik yapmayı yahut insanlar arasını düzeltmeyi emreden dışında. Kim Allah'ın rızasını gözeterek böyle yaparsa Biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.

Burada Ubeyrakoğullarının kendi aralarında düzdükleri ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e naklettikleri plan ve konuşmalarını kastetmektedir. Fısıldanmak (en-Necvâ), iki kişinin kendi aralarındaki sırdır. Bir kimse ile fisildaştığını anlatmak isteyen; Filanla Fısıldaştım, der. Bunun mastarı şeklinde gelir. Bir topluluğun fısıldaşmalarını anlatmak için, bu kelimeden muzari fiil denilir. Yine Onunla gizlice fısıldattım, fısıldamıyorum demektir. Buna göre bu kelime, o şeyi arındırdım, tek başına ayrı bir hale getirdim, anlamına gelen den türetilmektedir. Yerde yüksekçe olan bir bölgeye de; denilir. Bu ismi alış sebebi ise, çevresindeki bölgelerden tek başına bir yükseklik olmasıdır.

Şair der ki:

“Ona ait yüksekçe bir yerde bulunan, tıpkı evinin çevresindeki sabada bulunan gibidir.

Duran kimse ise, hiçbir örtünün gizlemediği bir yerde açıktan açığa yürüyen gibidir,"

O halde, gizlice konuşmak anlamında "necvâ" mastardır. Bir topluluk hakkında da bu mastar bu haliyle kullanılabilir. Nitekim; Adaletli ve razı olunan bir topluluk, denildiği gibi. Yüce Allah da bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

" Onlar kendi aralarında gizlice konuşurlarken. " (el-İsrâ, 17/47) Birincisine göre (yani necvâ'nın iki kişi arasında sır ve gizlilik anlamına gelmesine göre) âyet-i kerimede geçen "evv etmek" kelimesi, kendi cinsinden olmayan bir şeyden istisna olur. İşte bu munkatı istisna diye bilinen istisna türüdür. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiştir. Bu durumda istisna edatından sonra gelen Kimse kelimesi de ref mahallinde olur. Yani: Ama bir sadaka, bir maruf veya insanların arasını düzeltmeyi emreden ve buna davet edenin fısıldaşmasında hayır vardır, demek olur. Diğer taraftan; 'ın, cer mahallinde olması da mümkündür. O zaman ifadenin takdiri de şöyle olur: Bir sadaka vermeyi... emr edenin fısıldaşması dışında onların fisıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Bu takdire göre, istisna edatından sonra gelmesi gereken; Fısıldaşma kelimesi hazfedilmiş olur. Necvâ kelimesinin ikinci anlamı olan, tek başlarına fisıldaşan bir topluluğun ismi" olmasına gelince, o takdirde Kimse kelimesi, bedel olarak cer mahallînde olur Yani: Onların fısıl da şmal arının birçoğunda hayır yoktur. Bir sadaka vermeyi emr eden kimse de müstesna. Ya da: " Zeyd müstesna yolum kimseye uğramadı" şeklinde istisnayı kabul edenlerin görüşüne göre nasb mahallinde de olabilir, Aralarında ez-Zeccâc’ın da bulunduğu kimi müfessirler de şöyle demiştir: Necvâ denilen şey, gizli ya da açık olsun bir kenara çekilen bir topluluğun yahud iki kişinin kendi arasındaki konuşmasıdır. Ancak bu anlamda olması uzak bir ihtimaldir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

"Ma'ruf: İyilik yapmak," bütün iyi amelleri kapsayan bir kelimedir. Mukâtil der ki: Burada ma'ruf farz demektir. Ancak birinci açıklama daha doğrudur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Her bir ma'ruf bir sadakadır. Kardeşini güler yüzle karşılaman da ma'ruftandır." Tirmizî, Birr 45; Müsned, III, 344, 360, V, 173. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ma'ruf kendi ismi gibidir. Kıyâmet gününde cennete ilk girecek olan ma'ruftur ve ma'ruf ehli olan kimselerdir." "Dünyada ma'ruf ehli olanlar (ma'ruf işleyenler) âhirette de ma'ruf ehli kimselerdir" anlamında: Taberanî, el-Mu'cemu'l-Evsat, 1,135, V, 490, X, 203; "Cennete ilk girecekler de ma’ruf ehlidir" ziyadesiyle de: Aynı eser, VII, 50-51- Ayrıca bk. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, III, 115 ve VII, 262- 263. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: "Ma'rufa karşı nankörlük edenlerin nankörlükleri, senin ma'ruf işlemeye olan rağbetini sakın azaltmasın. Çünkü, belki onu teşekkür ile karşılayan, ona karşı nankörlük edenin nankörlüğünün kat kat fazlasıyla teşekkür edebilir." Şair el-Hutay'a da der ki:

"Hayr yapan mükâfatından mahrum kalmaz

Allah'a karşı da insanlara da yapılan iyilik boşa gitmez.

er-Riyâşî de şu beyitleri zikretmektedir:

"Ma'ruf işleyen el bir ganimettir, nerede olursa olsun

Onu yüklenen ister nankör, isterse de şükreden olsun

Şükredenin şükründe o iyilik yapan ele bir mükâfat vardır

Nankörün yaptığı nankörlüğünün ise (cezası) Allah nezdindedir."

el-Maverdî der ki: Ma'ruf yapabilme gücüne sahip olanın, bu imkânı kaybeder korkusuyla onu acilen yapması, o iyiliği işlemekten acze düşer korkusuyla çabucak onu yerine getirmesi gerekir. Bu iyiliği yapabilme imkânını zamanının fırsatlarından, imkânının ganimetlerinden bilmelidir. Buna güç yetirebildigine güvenerek iyiliği yapmayı ihmal etmemelidir. Çünkü bu güç yetirmesine güvenip de fırsatı kaybeden ve bundan dolayı akabinde pişman olan nice kimseler vardır. Buna imkânım var diyerek işi sonraya bıraktığı için, bu imkânı ortadan kalkan ve bundan dolayı mahcup olan nice kimseler vardır. Nitekim şair şöyle demiştir:

"İşitip dururdum, nice güvenen kişi var ki utanmıştır diye

Sonunda ben de buna müptela oldum, ben de güvendim ve ben de utandıra."

Eğer zamanın musibetlerine dikkat etse, işlerinin akıbetlerine karşı kendisini korusa, onun ganimetleri üst üste yığılmış zararları telafi edilmiş olurdu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Her kimin önüne hayır kapılarından bir kapı açılacak olursa, hemen onu fırsat bilip değerlendirsin. Çünkü kapının yüzüne karşı ne zaman kapanacağını bilemez." Yine Hazret-i Peygamber'den söyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:

"Her şeyin bir meyvesi vardır, Ma'rufun (iyiliğin) meyvesi ise, onu acilen yapmaktır." Enûşirvân'a sorulmuş: Size göre musibetlerin en büyüğü nedir? Demiş ki: İyilik yapmaya güç yetirdiğin halde o iyilik yapma imkânı geçip gidinceye kadar o iyiliği yapmamandır. Abdulhamid dedi ki: Her kim elindeki bir fırsatı vaktinde değerlendirmeyecek olursa, o fırsatın geçip gideceğinden emin olsun. Bir şair şöyle demiş:

"(Cömertlik) rüzgârları estiğinde ganimet bil onları

Çünkü her bir dalgalanmanın (ardında) bir sükûnet vardır.

Bu esnada iyilik yapmaktan düşme gaflete

Çünkü bilemezsin sükûnetin ne zaman olacağını,"

Kollanıp gözetilmesi gereken ve çoluk çocuk sahibi bir zat, bu hususta kendisine karşı kusurlu hareket eden bir valiye şu beyitleri yazar:

"Sırat üzerinde mi benim haklarıma riâyet etmeyi düşünüyorsun?

Yoksa hesap gününde mi lütuflarını ihsanlarını vermek istiyorsun?

Dünyada faydalı olman için istiyorum seni

Uykudan uyan da şu ihtiyaçlarıma dikkat et!"

el-Abbas da dedi ki: Ma'ruf, ancak şu üç özellikle-birlikte tamam olur: Onu acilen yapmak, onu küçümsemek ve gizlemek. Onu, acilen yaparsan, karşı tarafın bundan afiyetle yararlanmasını sağlarsın. Onu, küçümsersen büyültmüş olursun. Gizlersen de tamamlamış olursun.

Şairlerden birisi de şöyle demiş:

"Yaptığın iyilik nezdimde daha da büyüdü

Oysa o, senin nezdinde gizli ve hakirdir (değersiz görmektesin)

Âdeta onu hiç işlememiş gibi bilmezlikten geliyorsun

Oysa o, insanlar nezdinde hem ünlüdür, hem de çok büyüktür."

Ma'rufun şartlarından birisi de onu başa kakmayı, onu işlemekten dolayı kendisini beğenmeyi terk etmektir. Çünkü bu iki duygu da şükrü ortadan kaldırır ve ecri yokeder. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/264. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Yahut İnsanlar arasını düzeltmeyi emreden dışında" âyetindeki ara düzeltmek, kan, mal ve ırzlar ile müslümanlar arasında karşılıklı davalaşma ve anlaşmazlığın sözkomısu olduğu her türlü ara bulmak ile yüce Allah'ın rızası bulunan her türlü söz hakkında umumidir.

Haberde şöyle zikredilmektedir: "Âdemoğlunun bütün kelamı aleyhinedir, lehine değildir. Bir iyiliği (marufu) emretmeye, bir kötülüğü (münkeri) nehyetmeye, ya da yüce Allah'ı zikretmeye dair olan sözleri müstesnadır." es-Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, III, 679-680. Bu yolla riyakârlık yapan, baş olmak isteyen ise, sevaba nail olamaz. Hazret-i Ömer, Ebû Mûsa el-Eşârî (radıyallahü anh)'a mektubunda şunları yazar: "Dava sahiplerinin davalarım red et ki, kendi aralarında sulh yapsınlar. Çünkü, mahkemenin vereceği hüküm aralarında kinin ortaya çıkmasına sebep olur." İleride el-Mücadele Sûresinde (58/9-10. âyetlerin tefsirinde) haram olan fısıldaşmalar ile câiz olanlarına dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle gelecektir. Enes b. Mâlik'ten de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: İki kişinin arasını düzeltene Allah, her bir söz karşılığında bir köle azad etme ecrini verir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Ebû Eyyub'a şöyle buyurmuştur: "Sana Allah'ın ve Rasulünün sevdiği bir sadakayı göstereyim mi? Aralan bozulmuş bir takım kimselerin arasını ıslah etmen ve birbirlerinden uzaklaştıkları takdirde de onları birbirlerine yaklaştırmandır." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VIII 79-80. el-Evzaî der ki: Yüce Allah'a en sevimli gelen adım, arayı düzeltmek için atılan bir adımdır. îki kişinin arasını düzeltene, Allah, cehennem ateşinden bir ibraname yazar.

Muhammed b. el-Munkedir der ki: Mescidin bir tarafında iki kişi arasında tartışma çıktı. Ben de yanlarına gittim. Birbirleriyle barışıncaya kadar onları bırakmadım. Bu sefer beni gören Ebû Hüreyre şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: "İki kişinin arasını düzelten bir şehid sevabını hakeder." Sözügeçen bu haberleri, Ebû Muti', Mekhul b. el-Mufaddal en-Nesefî; "el-Lu'luiyat" adlı eserinde zikretmektedir. Ben bunu Mûsannifin hattı ile bir yaprakcı kabuldüm. Ancak bu hadislerin yerlerine işarette bulunmamaktadır. Allah ondan razı olsun. "Gözeterek" kelimesi, mef'ûlün leh olduğundan nasb edilmiştir.

115

Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra Peygambere karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü bir dönüş yeridir!

Âyetin tefsiri için bak:116

116

Şüphesiz Allah, kendisine eş koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını ise dileyeceğine mağfiret eder. Kim Allah'a ortak koşarsa, muhakkak ki uzak bir sapıklıkla sapmıştır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Âyetlerin Nüzul Sebebi ve Anlamı:

İlim adamları derler ki: Bu iki âyet-i kerîme, hırsızlık yapan İbn Ubeyrak hakkında nâzil olmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), hakkında elinin kesilmesi hükmünü verince, o da Mekkeye kaçıp İrtidat etti, bu âyetler bunun üzerine nâzil oldu, Saîd b. Cübeyr dedi ki: Mekke'ye varınca, yine Mekke'de bir evin duvarını oydu. Müşrikler onu yakalayıp öldürdüler. Bunun üzerine Allah:

"Şüphesiz Allah, kendisine eş koşulmasını mağfiret etmez... muhakkakki uzak bir sapıklıkla sapılmıştır" âyetini İndirdi,

ed-Dahhak da der ki; Kureyşlilerden bir topluluk Medine'ye gelip müslüman oldular. Daha sonra da. irtidat ederek Mekkeye geri döndüler. Bunun üzerine şu:

"Kim... Peygambere karşı gelir" âyeti nâzil oldu. Âyet-i kerimedeki

"Karşı gelip" kelimesinin mastarı olan Düşmanlık yapmak anlamındadır. Âyet-i kerîme her ne kadar zırhı çalan veya bir başkası hakkında nâzil olmuş ise de, müslümanların yoluna muhalefet eden herkes hakkında umumidir. "Doğru yol (el-Hüdâ)n ise, doğruluk ve apaçıklık anlamındadır. Buna dair açıklamalar daha önceden 12/2') geçmiş bulunmaktadır.

"Onu döndüğü o yolda bırakır..." âyetinin irtidat eden kimseler hakkında nâzil olduğu söylenmiştir. Biz onu kendisine ibadet ettiği şeylebaşbaşabırakırız, anlamında olur. Bu açıklama Mücahid'den nakledilmiştir. Yani, Biz onu faydası olmayan zarar da veremeyen putlarla başbaşa bırakırız. Mukâtil de böyle demiştir. el-Kelbî ise der ki: Yüce Allah'ın;

"Onu döndüğü o yolda bırakırız" âyeti İbn Ubeyrak hakkında nâzil olmuştur. Onun durumu ortaya çıkıp, hırsızlık yaptığı anlaşılıp Mekke'ye kaçıp irtidat edince, Mekke'de Haccac b. İlât diye anılan bir adamın da duvarım delince, duvar düştü ve bu haliyle bulununcaya kadar açtığı oyukun içerisinde kaldı. Sonra onu Mekke'den dışarıya çıkardılar. O da Şam'a gitti. Şam'da da yolcu kafilesinin bir takım mallarını çalmaya kalkıştı. Onu taşa tutup öldürdüler Bunun üzerine: "Onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü bir dönüş yeridir" âyeti kerimesi nâzil oldu.

Âsım, Hamza ve Ebû Amr! "Onu bırakırız" âyeti ile "Onu atarız" kelimelerini, "he" harflerini sakin olarak okumuşlardır. Diğerleri ise, bu "he" harfini esreli olarak okumuşlardır,

Bu iki okuyuş da iki ayrı lügat (söyleyiş) dir.

2- Kâfir ve Müşrikten Başka Kimse Cehennem'de Kalmaz:

İlim adamları yüce Allah'ın:

"Kim... Peygambere karşı gelirse" âyetinde, icmaı kabul eden görüşün doğruluğuna delil vardır. Yüce Allah'ın:

"Şüphesiz Allah, kendisine eş koşulmasını mağfiret etmez" âyetinde ise, Haricilerin görüşleri reddedilmektedir. Çünkü: Haricîler, büyük günah İşleyen kimsenin kâfir olduğunu iddia ederler. Bu kabilden açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Tirmizî, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'ın ğöyle dediğini rivâyet etmektedir: Kur'ân-ı Kerîm'de şu;

"Şüphesiz Allah, kendisine eş koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını ise dileyeceğine mağfiret eder” âyetinden daha çok sevdiğim bir âyet yoktur. Tirmizî der ki: Bu garip bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 4, süre 23- Ancak Tirmizî’nin ifadesi; “Bu, hasen-garib bir hadistir” şeklindedir.

İbn Furek der ki : Bizim mezheb âlimlerimiz, kâfirden başkasının cehennemde ebediyyen kalmayacağını icma ile kabul etmişlerdir. Kıble ehlinden fâsık kimse ise tevbe etmeksizin ölecek olursa, şayet cehennemde azap edilirse mutlaka Rasulün şefaati ile veya daha sonra yüce Allah'ın rahmetiyle oradan çıkacaktır. ed-Dahhak da der ki: Bedevilerden yaşlı bir kimse Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, ben büyük küçük günahlara batmış bir yaşlıyım. Şu kadar var ki, O’nu tanıyıp kendisine îman ettiğimden beri Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadım. Allah nezdindeki durumum ne olacak? Bunun üzerine yüce Allah:

"Şüphesiz Allah kendisine eş koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını ise dileyeceğine mağfiret eder" âyetini indirdi.

117

Onlar, O'ndan başka ancak dişilere taparlar. Onlar, ancak inatçı bir şeytana tapmış olurlar.

"Onlar, O'ndan başka ancak dişilere taparlar" yani, Allah'tan başka ancak dişilere taparlar. Bu âyet-i kerîme, Mekke halkı hakkında nâzil olmuştur. Çünkü Mekkeliler putlara tapıyorlardı. Nefy’ edatıdır.

"Dişiler" putlar anlamındadır. Bununla da Lat, Uzza ve Menat kastedilmektedir. Herbir kabilenin tapındıkları bir putu vardı. Ve bu put hakkında: Filan oğullarının dişisi, derlerdi. Bu açıklamayı el-Hasen ve İbn Abbâs yapmıştır. Her bir put ile birlikte, put hizmetkârlarına ve kâhinlere görünen, onlarla konuşan bir de şeytanları vardı. O bakımdan bu ifade bir taaccub anlamındadır. Zira, her bir türün dişisi onun en bayağı türüdür Bu ise, yüce Allah'a cansızları ortak koşup ona dişi ismini veren veya dişi olduğuna İnananların bir cahilliğidir,

"Ancak dişilere" âyetinin ölüler anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü, cansızların, ölülerin ruhu yoktur. Tahta parçası ve taş gibi. Ölüler (mevât) hakkında ise, mevkiinin aşağı oluşu dolayısı ile tıpkı dişiler hakkında haber verildiği gibi haber verilir. Meselâ: Taşlar hoşuma gidiyor derken, dişilere ait ifade kipi kullanıldığı gibi; Kadın hoşuma gidiyor, derken de aynı kipi kullanırsınız.

Şöyle de denilmiştir:

"Ancak dişilere taparlar" yani, meleklere. Çünkü onlar, melekler Allah'ın kızlarıdır ve bu kızları Allah nezdinde bize şefaat edeceklerdir, diyorlardı. Bu açıklama da ed-Dahhak'tan nakledilmiştir.

İbn Abbâs'ın "Dişiler" kelimesini Put diye, "vav" ve peltek "se" harflerini üstün diye okuması cins ismini tekil olarak okumak esasına göredir. Yine bunu, bu iki harfi de ötreli olarak ve put anlamına gelen "vesen" kelimesinin çoğulu olmak üzere; Putlar diye de okumuştur

Bu kelimenin bir çoğulu da; şeklinde gelir, "(Aralan anlamına gelen) Esed" kelimesinin şeklinde çoğullarının gelmesi gibi. en-Nehhâs der ki: Bildiğim kadarıyla bu şekilde okuyan olmamıştır.

Derim ki: Ebû Bekr el-Enbârî şunu nakletmektedir: Bize babam anlattı, bize Nasr b. Davud anlattı, bize Ebû Ubeyd anlattı, bize Haccac, İbn Cüreyc'den anlattı. İbn Cüreyc, Hişam b. Urve'den, o babasından, o, Âişe (radıyallahü anhnha)'dan naklettiğine göre, Hazret-i Âişe: Onlar, ondan başka ancak bir takım putlara taparlar" diye okumuştur. (Yani, en-Nehhâs'ın böyle okuyan bilmiyorum, dediği şekilde, Hazret-i Âişe'nin bu kelimeyi bu şekilde okuduğunu nakletmektedir.)

Yine İbn Abbâs da bu kelimeyi, diye okumuştur. Sanki İbn Abbâs, put anlamına gelen kelimesini diye cem etmiş gibidir. Deve anlamına gelen, kelimesini diye çoğul yapmak gibi. Daha sonra bu kelimeyi diye çoğul yapar. Nitekim, örnek anlamına gelen, kelimesinin çoğulu; şeklinde yapılması gibi. Daha sonra da "vav" harfi ötreli olduğundan dolayı "vav-ı hemze ile değiştirmiş (ibdal etmiş) gibi görünür.

Nitekim yüce Allah'ın: "Peygamberlerin belirli vakitleri geldiği zaman..," (el-Murselat, 77/11) âyetindeki bu kelime hemzeli olmakla birlikte "vav" harfi ile söylenen "vakit" kelimesinden gelmektedir. Buna göre (İbn Abbâs'ın kıraatiyle: şeklindeki kip, çoğulun çoğulu (cemu'l-cem) dir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de; şeklinde; çoğul olarak okumuştur. Taberî de bu kelimenin; (oty.) Dişiler kelimesinin çoğulu olduğunu nakletmektedir. Bu kıraati Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan Ebû Amr ed-Dânİ nakletmektedir. Der ki: İbn Abbâs, el-Hasen ve Ebû-Hayve de böyle okumuştur.

Yüce Allah'ın:

"Onlar ancak inatçı bir şeytana tapmış olurlar" âyeti ile İblis kast edilmektedir Çünkü onlar, İblis'e kendilerine hoş ve güzel gösterdiği hususlarda itaat ettikleri takdirde ona ibadet etmiş olurlar. Mana itibariyle bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Onlar, hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan başka rabler edindiler." (et-Tevbe, 9/31) Yani, kendilerine verdikleri emirlerde onlara itaat ettiler. Yoksa, onların gerçek anlamda din âlimlerine ve rahiplerine ibadet ettiklerini kast etmemektedir.

"Şeytan" lâfzının nereden turediğine dair açıklamalar daha önceden (Giriş bölümü, istiane bahsi, 10. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"İnatçı el-Merîd" ise, temerrüd eden, inat eden demek olup, isyan edip inatlaşmak anlamına gelir ve vezninde olup nden gelmektedir. el-Ezherî der ki: Merîd, itaatin dışına çıkmış olan demektir. İtaatin dışına çıkıp isyan eden hakkında bu kökten gelen fiiller kullanılır. Bu şekilde isyankâr olan ve itaatin dışına çıkan kimse hakkında da İsyan eden,temerrûdeden, denilir. İbn Arefe der ki: Merîd; şerri, kötülüğü açık ve baskın gelen demektir, Bundan dolayı yaprakları düşüp, dalları açığa çıkıp görünen ağaca; denilir.

Yanaklarında tüylerin bittiği yeri, tüy olmadığından dolayı görünen kimseye de bu bakımdan (ayni kökten gelmek üzere)..... denilir.

118

Allah ona lanet etti, o da: "Yemin olsun kullarından belli bir pay alacağım" dedi.

Yüce Allah'ın: "Allah ona lanet etti" âyetindeki Lanet etmek, asıl anlamı itibariyle uzaklaştırmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/88. ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Örfte ise bu kelime, kızgınlık ve gazab ile birlikte uzaklaştırmak demektir. Buna göre, İblis'e -Allah'ın laneti üzerine olsun- tayin ederek lanet okumak caizdir. Aynı şekilde kâfir olarak öldüğü bilinen Fir'avun, Haman ve Ebû Cehil gibi sair kâfirlere de lanet okumak caizdir. Hayatta bulunan kâfirlere lanet okumak hakkındaki açıklamalar ise Bakara Sûresi'nde (2/159. ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah'ın:

"O da: Yemin olsun kullarından belli bir pay alacağım ,dedi" âyetine gelince, şeytan böyle dedi demektir. Anlamı da şudur: Yemin olsun ki, azdırmamla ve saptırmamla ben onları kendime ayıracağım. Bunlar ise kâfir ve isyankarlardır. Haberde: "Her bin kişiden birisi Allah'ın, diğerleri ise şeytanındır" denilmektedir.

Derim ki: Bu, mana itibariyle sahihtir. Bunu yüce Allah'ın Kıyâmet gününde söyleyeceği şu âyet desteklemektedir: "(Ey Âdem), cehenneme gidecek kafileyi gönder" diyecektir. Âdem: Cehennem kafilesi de nedir? diyecek, yüce Allah şöyle buyuracaktır: "Her bin kişiden dokuzyüz doksan dokuz kişi": Bunu Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Enbiyâ 7, Tefsir 22, sûre 1, Rikaak 45; Müslim, Îman 379; Tirmizî, Tefsir 22, sûre 1, 2; Müsned, I. 388, III, 32-33, IV, 432, 435. İşte, cehenneme gidecek kafile de şeytanın muayyen payıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Denildiğine göre, bir takım hususlarda insanların şeytana itaat etmeleri de onun kendisine ayırdığı pay cümlesindendir. Bunlardan birisi de şudur? Cahiliye dönemi araplan, yeni doğan çocuk için bir çivi çakarlar ve bir haftalıkken de onu çevrede dolaştırırlardı. Bunu yaparken de: Evlerde sakin olan cinler bunu tanısınlar diye böyle yapıyoruz, derlerdi.

119

"Yemin olsun onları mutlaka saptıracağım, olmayacak kuruntulara boğacağım. Onlara hayvanların kulaklarını kesmelerini emredeceğim. Ve yine yemin olsun onlara Allah'ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakır da şeytanı veli edinirse şüphesiz o, apaçık bir zarara uğramış demektir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:

1- Şeytanın Saptırmaları ve Telkinleri:

Yüce Allah'ın:

"Onları mutlaka saptıracağım" yani onları, hidayet yolundan çevireceğim.

"Olmayacak kuruntulara boğacağım" yani, onları çeşitli kuruntu ve temennilerle uğraştırıp duracağım. Böyle bir temenni ile uğraştırmak ise, tek bir kişiyi temennilerle oyalamaya münhasır değildir Çünkü, her kişiyi başlı başına arzuladığı şeyler miktarınca ve durumunun belirlilerine göre temennilere boğar.

Şöyle de açıklanmıştır: Hayat boyu, ben onların günaha ısrar etmelerini sağlamakla birlikte hayatın uzun olduğunu, hayır işleyebileceklerini tevbe edip hakkı tanımak durumuna geleceklerini onlara süslü göstereceğim,

"Onlara hayvanların kulaklarını kesmelerini emredeceğim" Kesmek demektir, Kesici ve keskin kılıç anlamına gelen; tabiri buradan gelmektedir. Yani ben, onları, Bahîra, Sâîbe ve benzeri davarların kulaklarını kesmeğe iteceğim, Bu fiil, şeddeli ve şeddesiz olarak; Onu kesti, parçaladı şeklinde kullanılır. İse, kesilmiş parça anlamındadır, Çoğulu İse, şeklinde gelir, Züheyr der ki:

"Uçtu ve onun elinde tüyünden parçalar kalmış olarak,"

2- Allah'ın Hilkatini Değiştirmenin Mahiyeti:

"Yemin olsun onlara, Allah'ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim" âyetindeki (ve âyette benzeri diğer) "lâm'ların tümü kasem içindir İlim adamları bu değiştirmenin hangi hususlara raci olacağı hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bir kesim der ki: Bu değiştirme burmak, gözü çıkarmak, kulakları kesmektir. Bu anlamdaki açıklamaları İbn Abbâs, Enes. İkrime ve Ebû Salih ifade etmiştir. Bütün bunlar hayvana bir azap bir işkencedir. Haddi aşarak (tuğyan ile) haram ve helal kılmaktır. Herhangi bir delil ve belge olmaksızın söz söylemektir. Kulaklar davarlarda hem bir güzelliktir, hem de bir fayda sağlamaktadır. Diğer organları da böyledir.

İşte bundan dolayı şeytan, bu yollarca Allah'ın hilkatini değiştirmeyi uygun görmüştür. Mücaşi'li İyad b. Himar'ın rivâyet ettiği (kutsi hadiste) şöyle buyurulmaktadır: "Ve şüphesiz Ben, bütün kullarımı hanifler olarak yarattım. Şeytanlar onlara geldi, onları hafife alarak dinlerinden saptırdı. Üzerlerine Benim kendilerine helal kıldığım şeyleri haram kildi- Benim kendisi hakkında hiçbir delil indirmediğim şeyleri Bana ortak koşmalarını ve benim hilkatimi değiştirmelerini onlara emretti." Müslim, Cennet 63: Müsned, IV. 62. Bu hadisi Kadı İsmail Kadı Ebû İshâk İsmail b. İshak b. İsmail; Basralı olup Ezd'e mensuptur. Çağının en ileri Mâlikî alimi idi. 282 h, yılında vefat etmiştir. (el-Kettani, es-Risâletu'l-Mustatrefe, s. 37) ile Müslim de rivâyet etmiştir.

İsmail rivâyetle der ki: Bize Ebû'l-Velid ile Süleyman b. Harb anlattı. Dediler ki; Bize Şu'be, Ebû İshak'dan anlattı. Ebû İshak, Ebû'l-Ahvas'dan, o, babasından rivâyetle dedi ki: Görünümüm beni yoksul bir kimseymiş gibi gösterdiği halde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına vardım şöyle buyurdu: "Senin herhangi bir malın var mı?" Evet dedim. "Hangi maldan (malın) var?" diye sordu, ben; Her maldan. Attan, deveden, kölelerden malım var dedim. -Ebû'l-Velid: Ve koyundan (fazlasını da) ekler- (Hazret-i Peygamber) buyurdu ki:

"Allah sana bir mal verdiği takdirde onun, (nimetinin) eseri üzerinde görünsün" Sonra şöyle buyurdu: "Kavminin develeri kulakları sağlam olarak yavruladığı halde sen eline bir ustura alıp bunların kulaklarını yarıyor ve bunlar bahira'dır deyip, sonra da derilerini yararak bunlar da kulakları kesilmiştir diyor ve bunu kendine ve aile halkına haram etmek maksadıyla yapıyor musun." Ben: Evet dedim. Bu sefer şöyle buyurdu:

"Allah'ın sana verdiğini helalinden ye. (Unutma ki) Allah'ın usturası senin usturandan daha keskindir. Allah'ın kolu da senin kolundan daha güçlüdür."

Ben, Ey Allah'ın Rasulü dedim. Birisinin yanına misafir olduğum halde eğer bana misafire gösterilmesi gereken ikramda bulunmazsa, daha sonra o kişi yanıma misafir gelirse ben ona misafir olarak ikramda bulunayım mı, yoksa o bana nasıl davrandıysa ben de ona öyle mi davranayım? Hazret-i Peygamber: "Hayır, sen ona ikramda bulun" diye buyurdu. Müsned, III, 473; az farkla Tirmizî, Birr 63; Müsned, IV, 137.

3- Kusurları Dolayısıyla Kurban Edilmeleri Câiz Olmayan Hayvanlar:

Bu gibî-uygulamalar şeytanın işi ve onun etkisinden ortaya çıktığı için "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere, (kurban edeceğimiz hayvanların) gözlerini, kulaklarını iyice tetkik etmemizi ve bir gözü kör, kulağının bir tarafı kesilmiş, kulağının arka kısmı kesik, kulağı delinmiş ve kulağı yarılmış davarları kurban etmememizi emretmiştir.

Bunu, Ebû Dâvûd, Ali'den rivâyet etmiştir. Ali dedi ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize "... emretti" diyerek hadisi zikretti. Ebû Dâvûd, Edahi 6; Tirmizî, Edâhî 6; Nesâî, Dahâyâ, 8,9, 11; Dârimî, Edâhi 3; Müsned. I, 108, 128t 149.

Kulaktaki kusura, bütün ilim adamları topluluğu dikkat eder ve gözönünde bulundururlar. Mâlik ve Leys der ki: Kulağının tamamı yahut büyük bir kısmı kesik olan hayvan kurbanlık olmaz.

Ancak, işaretlemek kastıyla kulağı yarılmış olan hayvan kurban edilebilir. Bu ise, Şâfiî ile bir gurup fukahanın görüşüdür. Eğer hayvan, doğuştan kulaksız yaratılmış ise, Mâlik ile Şâfiî, kurban edilmesi câiz değildir, derler. Şayet küçük kulaklı ise kurban edilebilir. Ebû Hanîfe'den de buna benzer bir görüş rivâyet edilmiştir.

4- Hayvanların Burulması:

Semizlemesi veya buna benzer bir menfaat kasti ile yapılacak olursa, bir gurup ilim adamı davarların burulmasına, müsaade etmiştir. İlim adamlarının Cumhûru ve geneli ise, burulmuş hayvanın kurban edilmesinde mahzur olmadığı görüşünü kabul ederler. Hatta eğer burulmuş hayvan diğerlerinden daha semiz ise, kurban edilmesini daha güzel görenler de vardır. Ömer b. Abdülaziz, atların burulmasına müsaade etmiştir. Urve b. ez-Zübeyr de kendi katırını burmuştur. Mâlik, koçların burulmasına izin vermiştir. Bunun câiz oluş sebebi ise, bu işin hayvanı dini bir inanç gereği olarak tapınılan bir puta, yahut da ilahî edinilen bir rabbe böylelikle tahsis etmek maksadı güdülmeyip sadece etinin güzelleşmesini ve dişiden yana umudunu kesmek suretiyle erkeği güçlendirmek kastıyla yapılmış olmasıdır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu hadisi dolayısıyla bunun mekruh olduğunu kabul edenler de vardır: "Bunu ancak bilmeyen kimseler yaparlar." İbn Ömer dedi ki: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) atların ve davarların burulmasını yasakladı." (Müsned, II, 24.) İbnü’l-Münzir de bu görüşü tercih eder ve şöyle der: Çünkü böyle bir görüş, İbn Ömer'den sabittir. O, şöyle derdi: O da Allahın bir yaratığıdır. Yine Abdulmelik b. Mervan da bu uygulamayı mehruh görmüştür el-Evzaî der ki: Soyu üreyen herbir varlığın burulmasını (bizden önceki selef mekruh görürdü.)

İbnü'l-Münzir der ki: Bu hususta iki hadis vardır. Birisi şöyledir- İbn Ömer'e göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) koyun, inek, deve ve at cinsinin erkeklerinin burulmasını yasaklamıştır. Bir önceki nota bakınız. Diğeri ise İbn Abbâs'tan gelen bir hadis olup, buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) canlının ölünceye kadar atışa hedef alınmalarını ve hayvanların burulmalarını yasaklamıştır. Hayvanların ölünceye kadar hedef alınmalarını yasaklayan rivâyetler için bk. Buhârî, Zebâih 25; Müslim, Sayd 58,60; Ebû Dâvûd, Edâhî 11; İbn Mâce, Zebâih 10; Dârimî, Edâhî 13; Müsned, II, 94, III, 117, 171, 180, 191. V, 422.

Muvatta’''da bu husus ile alakalı rivâyete göre Nafı' İbn Ömer'in burmayı hoş görmeyip (mekruh) şöyle dediğini nakletmektedir: Çünkü bununla (burmakla) hilkat tamam olmaktadır. Muvatta’', Şear 4. Müsned, II, 24'te ise; "Hilkat onunla gelişir" anlamındadır. Ebû Ömer der ki: Yani, burmayı terketmek hilkatin tamam olmasına sebeptir. Bu ifade, hilkatin nema bulması (gelişmesi) şeklinde de rivâyet edilmiştir.

Derim ki: Bunu Ebû Muhammed Abdulğani, Ömer b. İsmail'den rivâyet etmektedir. Nafi'de Nah"den, o, İbn Ömer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururdu: "Allah'ın hilkatini geliştireni (artırıp çoğaltanı.) burmayınız." Bunu Dârakutnî hocasından rivâyetle; bize, Ebû Abdullah el-Muaddel anlattı, bize, Abbas b. Muhammed anlattı bize, Ebû Mâlik en-Nehaî, Ömer b. ismail'den anlattı.., deyip hadisi zikretti. Dârâkutnî dedi ki: Ayrıca bunu, Abdussamed b. en-Nu’man, Ebû Mâlik'den rivâyet etmiştir.

5- İnsanın/Erkeğin Burulması;

Âdemoğlunun burulması ise başlı başına bir musibettir. Çünkü, Âdemoğlu buruldumu, artık kalbi ve gücü iptal olur. Hayvanın tam aksi duruma gelir. Hazret-i Peygamberin: "Evleniniz, çoğalınız. Ben, sizinle diğer ümmetlere karşı övüneceğim" "Seven ve doğurgan kadınlarla evlenin, çokluğunuzla öğüneceğim" anlamında; Nesâî, Nikâh 11; Müsned, III, 245. Ayrıca bk, el-Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, IV, 252, 253, 258. âyetinde emrolunan neslini çoğaltması da kesilmiş olur.

Diğer taraftan, bazan kişiyi Ölüme götürecek kadar çok büyük bir ızdırap da verir. Böyle bir durumda ise, hem mal zayi edilir, hem de bir can telef edilir. Bütün bunlar ise yasaktır. Malın zayi edilmesinden söz etmesi, genellikle kölelerin burulmasından dolayıdır.

Diğer taraftan böyle bir uygulama müsledir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da müsleyi yasaklamıştır. Bunu yasakladığına dair hadîsler ise sahihtir.

Hicazlı ve Kûfeli fukahadan bir topluluk da Sakalibe (Sılavlar) diye bilinen kavimden Sakalibe: Ülkeleri Hazar sınırlarına yakın, Bulgarlarla Kostantiniyye (İstanbul) arası bölgede yaşayan bir kavim, (Fîruzâbâdî, el-Kâmusu'l-Muhit). Bugün onlara Slavlar denilmektedir. (el-Mu'cemu.’l-Vasît), ve diğerlerinden burulmuş olan köleleri satın almayı mekruh görmüşler ve şöyle demişlerdir: Eğer sizler onlardan bunları satın almayacak olursanız, onlar da burmazlar.

Yine fukaha, Âdemoğlunu burmanın helal ve câiz olmadığında ihtilaf etmemişlerdir. Çünkü bu hem bir müsledir, hem de yüce Allah'ın hilkatini değiştirmedir. Aynı şekilde herhangi bir had veya kısas gereği olmaksızın insanların diğer organlarını kesmek de böyledir. Bunu Ebû Ömer söylemiştir.

6- İşaret Kastıyla Hayvanı Dağlamak:

Bu husus bu şekilde anlaşıldığına göre şunu bil ki, işaretlemek (için dağlamak) ve hayvanlara alâmet koymak, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yasakladığı, şeytanın telkinine riayet şartını yasaklamasından istisna edilmiştir. Sözkonusu şart ise, az önce açıklamış olduğumuz hayvanın ateş ile azaplandırılmasının yasaklanmasıdir. İşaretlemek (el-vesm.) ateşle dağlamak demektir. Aslında bu kelimenin anlamı da alâmet demektir. Bir şeyi kendisiyle tanınacağı bir alâmet ile işaretlemeyi anlatmak üzere bu kökten gelen kelimeler kullanılır. Yüce Allah'ın:

"Onların nişanları (alametleri) yüzlerindedir" (el-Feth, 48/29) âyeti de buradan gelmektedir. O halde sima alâmet, mîsem ise dağlama aracı demektir. Müslim'in Sahih'inde Enes (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği sabittir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı elinde misem olduğu halde zekât ve ganimet develerini işaretlerken gördüm. Müslim, Libâs 112; Buhârî, Zekât 69; Müsned, III, 284. Buna benzer başka rivâyetler de vardır. Böylelikle her bir mal ayrı ayrı bilinsin ve hakettiği yere verilsin, ondan başkasının o yere harcanmasının önüne geçilsin.

7. İşaretlemeler, Dövmeler ve Benzeri Uygulamaların Hükmü;

Yüz dışında bütün organlarda işaretlemeler yapmak caizdir. Çünkü Cabir (radıyallahü anh) şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüze vurmayı ve yüze dağlayarak işaret yapmayı yasaklamıştır Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Enes'ten değil de Cabir'den: Müslim, Libâs 10; Müsned, III, 318, 378; Tirmizî, Cihâd 31; (yalnızca işaret yasağı); Bu yasağın sebebi ise, yüzün diğer organlardan daha üstün oluşudur. Zira güzelliğin yeri orasıdır. Ayrıca hayvan yüzü ile varlığını devam ettirir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kölesini döven birisinin yanından geçerken ona şunu emretmiştir. "Yüzüne vurmaktan sakın. Çünkü, şüphe yok ki Allah, Âdemi sureti üzere yaratmıştır." "Sizden kim başkası ile döğüşürse (döverse) yüze vurmaktan sakınsın. Çünkü Allah Âdem'i kendi suretinde yaratmıştır," anlamında ve "kölesini dövenden söz edilmeksizin: Müslim, Birr 115. Yani, Âdem'i de bu dövdüğün kişinin sureti üzere yaratmıştır. Bunun da anlamı bu dövülen kişinin yüzünün Âdem'in yüzüne benzemesidir. İşte bu benzerlik dolayısıyla ona gereken saygının gösterilmesi icabeder. Böyle bir açıklama bu hadisin te'vili ile ilgili olarak yapılan açıklamaların en güzelidir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Bir kesim de şöyle demiştir: (Âyet-i kerimede geçen) "Değiştirmek" ile, güzelleşmek kastıyla yapılan dövme ve ona benzer işlere işaret edilmektedir. Bu açıklamayı Abdullah b. Mesud ile el-Hasen yapmıştır.

Bu kabilden (yasağı) ihtiva eden âyetlerden birisi de Abdullah b. Mesud'dan rivâyet edilen şu sahih hadistir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Allah, dövme yapan kadına da, yaptıran kadına da (yüzünden) tüylerini alana da aldırana da, güzelleşmek için dişlerim törpüleyen ve Allah'ın hilkatini değiştiren kadınlara lanet etmiştir." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Tefsir 59. Sûre 4, Libâs 82, 84, 85, 87; Müslim, Libâs 120; Ebû Dâvûd, Tereccül 5; Tirmizî, Edeb 33 vb. Bu hadis, tamamıyla yüce Allah'ın izniyle el-Haşr Sûresi'nde (59/7, âyet, 8. başlıkta) gelecektir,

Eşm (dövme) ellerde olur. Bu da kadının elinin arka tarafına ve bilek bölümüne iğne batırılıp sonra sürme yahutta yakılmış yağ isi ile doldurulmasıdır. Daha sonra bu yeşil bir renk alın Fiilin kullanılışı (Kadın) dövme yaptırdı, yaptırır, dövme yaptırmak şeklindedir. Dövme yaptıran kadına "vasime", kendisine dövme yapılan ve yapılmasını isteyen kadına da "müstevşime" denilir. Bu açıklamaları el-Herevîyapmıştır.

İbnü'l-Arabî der ki: Sicilya ve Afrikalı erkekler de dövme yaptırırlar. Bundan kasıt ise her birisinin yetişkinlik çağında erkekliğine delalet etmesidir.

Kadı Iyad der ki: -Müslüman ravilerinden birisi olan el-HerevÎnin rivâyetinde "Dövme yapan ve yaptıran kadın" ibaresi yerine, "mim" harfi ile değil de "ye" harfi ile şeklinde varid olmuştur ki, bu da süslenmek demek olan "el-Veşy'den gelmektedir. Bu kelime İse, asıl itibariyle kumaşı iki renkli dokumaktır. Öküzün, eğer yüz ve ayaklarında siyahlık varsa ona, denilir. Buna göre anlamı, kadının yüzündeki tüylerin alınmasını, dişlerinin törpülenip aralarının açılmasını işaret etmesini söylemesi demektir.

Yüzlerindeki tüyleri aldıranlar anlamına gelen "(el-mutenammisat)" kelimesi, mutenammısa kelimesinin çoğulu olup, yüzünden tüyleri minmâs (cımbız) denilen alet ile alan kadın demektir. Minnlâs ise tüyleri kopartan, söken alet demektir. Bunu yapan kadına da nâmisa denilir.

İbnü'l-Arabî der ki; Mısır halkı, etek tüylerini de yolarlar. Bu da bu kabildendir. (Yasaklanmış olan türdendir). Çünkü, sünnet olan eteği tıraş etmek, koltuk altlarını ise yolmaktır. Fercin tüylerinin yolunması İsef ferci gevşetir ve ona eziyet verir. Ondaki faydaların bir çoğunu da ortadan kaldırır.

Dişlerinin arasını ayıranlar (el-mütefellicât) kelimesi ise, mütelellice'nin çoğuludur. Dişlerini birbirinden ayırma işini yapan kadın demektir. Bu işi, dişleri birbirine hilkatinden sık olan kadın, suni olarak yapar ve dişlerini birbirinden ayrıymış gibi gösterir

Müslim'den başkasında bu kelime yerine kelimesi geçmektedir ki, bu da nin çoğuludur Bu da dişlerini törpüleyen demektir. Bu da, gençlerin dişlerinde görülen aralığı yapan kadına verilen ad olup, bunu yaşlı kadınlar genç kadınlara benzemek kastıyla yaparlar.

Bütün bu işlerin Hadîs-i şerîfler lanetlik iş olduğuna işaret etmekte ve bunların büyük günahlardan olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu fiillerin yasaklanış sebebini teşkil eden hikmetin (mananın) ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Bu işlerin tedlis (çirkinlikleri örtüp saklama) türünden olduğu için haram kılındığı söylendiği gibi, İbn Mes'ûd'un dediği şekilde yüce Allah'ın hilkatini değiştirmek türünden olduğu için yasaklandığı da söylenmiştir. Daha sahih olan da budur. Aynı zamanda bu görüş, birinci hususu da kapsamına alır.

Diğer taraftan şöyle denilmiştir: Bu yasaklar, kalıcı olanlar hakkında sözkonusudur. Çünkü bunlar yüce Allah'ın hilkatini değiştirmek kabı Ündendir. Sürme ve kadının kendileriyle süslendiği ve kalıcı olmayan şeylere gelince bunu, Mâlik olsun başkaları olsun, ilim adamları câiz görür. Böyle bir işi Mâlik, erkekler için mekruh görmektedir. Yine Mâlik, kadının ellerini kına ile süslemesini câiz görmüştür. Hazret-i Ömer'den ise böyle birşeyi reddettiği ve: Kadın, ya ellerinin tamamını kınalasın yahutta bu işi terketsin, dediği rivâyet edilmiş olmakla birlikte, Mâlik, Hazret-i Ömer'den böyle bir rivâyetin geldiğini kabul etmez. Ve ona göre kadın, ellerini kınalamayı terk etmemelidir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ellerine kına yakmayan bir kadın görünce şöyle buyurmuş: "Sizden herhangi bir kadın, elini erkek eliymiş gibi bırakmasın." Bunun üzerine bu kadın ölünceye kadar doksan yaşını aşmış olduğu halde ellerine kına yakmayı sürdürdü. Müsned, V, 381, VI, 437.

Kâdı Iyâd der ki: Hadîs-i şerîfte kınanın karart il masına dair yasak varid olmuştur. Bunu el-Mesabib sahibi (el-Beğavi) zikretmiş olmakla birlikte kadın, süslenmekten atıl (uzak) kalmamalıdır. Onun boynunda bir dizi boncuktan bir gerdanlık bulunmalıdır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Hazret-i Âişe (radıyallahü anha)'ye şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Boynuna bir şey takmamazlık etmemelisin. Ya bir ip veya ince kesilmiş deriden birşey bulunsun," Enes der ki: Namazda kadının boynuna velevki ince kesilmiş bir deri parçası olsun bir şey asması müstehabtır,

Ebû Cafer et-Taberî der ki: İbn Mes'ûd'un rivâyet ettiği Hadîs-i şerîfte, yüce Allah'ın kadını yaratmış olduğu şekilde fazla veya eksiklikle kocasına yada başkasına güzel görünmek arzusuyla herhangi bir değişiklik yapmasının câiz olmadığına delil vardır. Dişlerini ister birbirinden ayırsın veya onları törpülesin yahut fazladan bir dişi olup onu izale etsin, yada uzun dişleri bulunup onun uçlarını kesmiş olsun. (Hepsi câiz değildir). Aynı şekilde sakal, bıyık veya çene tüyleri -eğer bitecek olursa- tıraş etmesi câiz değildir Çünkü bütün bunlar Allah'ın hilkatini değiştirmektir.

(Kadı) İyad der ki: Onun bu naklettiklerine göre, eğer bir kimsenin doğuştan fazladan bir parmağı veya fazladan bir organı varsa onu kestirmesi veya aldırması câiz değildir. Çünkü bu da yüce Allah'ın hilkatini değiştirmek kabil indendir. Şu kadar varki, eğer bu fazlalıklarda ona acı ve rahatsızlık veren bir taraf varsa, Ebû Cafer'e (et-Taberî'ye) ve başkalarına göre de bunları aldırmakta bir mahzur yoktur.

8. Saça Saç Ekletmek:

Yine Müslim,'in rivâyet ettiği Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: "Allah, saç ekleyene de saçına saç ekletene de, dövme yapana da yaptırana da lanet etmiştir" Buhârî, Libâs 85, 87; Müslim, Libâs 119; Ebû Dâvûd, Tereccül 5; Tirmizî, Libâs 25; Edeb 33; Nesâî, Zinet 23; İbn Mâce, Nikâh 52. hadisi de bu kabildendir. Bununla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kadının saçına saç eklemesini yasaklamaktadır. Bu ise, saçım çoğaltacak şekilde saçına başka saç ilave etmektir Vasile (saç ekleyen), bu işi yapandır Mustavsile ise, kendisine bu işi yapması için'başkasını çağıran, başkasından bunu isteyendir.

Yine Müslim, Hazret-i Cabir'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kadının, saçına herhangi bir şey eklemesini yasaklamıştır. Müslim, Libâs 121; ayrıca bk. Nesâî, Zinet 26.

Hazret-i Ebû Bekir'in kızı Esma'dan da şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bir kadın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, henüz yeni gelin bir kızım var. Kızamık çıkardı, bundan dolayı saçları döküldükçe döküldü. Ben, saçına saç ekleyeyim mi? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Allah, saç ekleyene de ekletene de lanet etmiştir." Buhârî, Libâs, 83. 85; Müslim, Libâs 115, 116; İbn Mâce, Nikâh 52.

İşte bütün bunlar saç eklemenin haramlığı hususunda açık birer nastır. Ve Mâlik ile ilim adamlarından bir topluluk da bu görüştedir. Bunlar saça, yün olsun bez olsun ve bundan başka herhangi bir şey olsun, bir şeyler eklemeyi yasak görmüşlerdir. Çünkü bütün bunlar da saça birşeyler eklemek anlamındadır. İstisna olarak el-Leys b. Sa'd, saça yün, bez ve saç olmayan birşeyler eklemeyi câiz kabul etmektedir. Bu ise, Zahirî mezhebine mensub ilim adamlarının görüşlerine daha yakındır.

Başkaları, başın üzerine saç koymayı mubah kabul etmiş ve şöyle demiştir: Yasak, özel olarak saç ekleme hakkında varid olmuştur. Böyle bir açıklama ise, katıksız bir Zahirîliktir ve anlamdan yüz çevirmektir.

Bazıları -da oldukça şaz bir görüş ileri sürerek, mutlak olarak saç eklemeyi câiz görürler. Bu ise, hadislerce reddedilen ve kafi olarak batıl olan bir görüştür. Âişe (r. anha)’dan bu görüş rivâyet edilmekle birlikte sahih değildir. İbn Sîrîn'den, bir adamın kendisine şöyle sorduğu rivâyet edilmiş: Benim annem, kadınların saçlarını tarıyordu. Ne dersin onun malından yiyebilir miyim? İbn Şîrîn: Eğer kadınların saçlarına saç ekliyor idiyse yiyemezsin, cevabını vermiş. Bununla birlikte süslenmek ve güzel görünmek kastı ile, renkli ipek iplikler ile saçı bağlamak bu yasağın kapsamına girmez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

9- Varlıkların Yaratılış Hikmetinden Başka Şekillerde Değerlendirilmesi de Allah'ın Yarattıklarını Değiştirmektir:

Bir kesim şöyle demiştir: Allah'ın yarattığını değiştirmekten kasıt şudur: Yüce Allah, güneşi, ayı, taşları, ateşi ve diğer mahlukatı onlarla faydalanılsın ve onlardan ibret alınsın diye yaratmıştır. Ancak kâfirler, bunları tapınılan ilahlar olarak değerlendirmekle Allah'ın yarattığını değiştirmiş oldular.

ez-Zeccâc der ki: Şanı yüce Allah, davarları sırtlarına binilsin, etleri yenilsin diye yarattığı halde onlar bu davarları kendilerine haram kıldılar. Güneşi, ayı ve taşları ise insanların emrine yarattığı halde, onlar bunları tapındıkları ilahlara dönüştürdüler. Böylelikle Allah'ın yarattığını değiştirmiş oldular.

Tefsir âlimlerinden Mücahid, ed-Dahhak, Saîd b. Cübeyr ve Katade gibi bir topluluk da bu görüşü ifade etmişlerdir. Aynı zamanda İbn Abbâs'tan: "Onlara Allah'ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğin" âyetini, Allah'ın dinini değiştirmelerini emredeceğim diye açıkladığı da rivâyet edilmiştir- en-Nehaî de böyle açıklamıştır.

Taberî de bu görüşü tercih ederek şöyle demektedir: Bu âyetin anlamı böyle olduğuna göre, yüce Allah'ın yasaklamış olduğu burmak, dövme yaptırmak ve buna benzer her tür masiyet iş, bunun kapsamına girer. Çünkü şeytan bütün masiyetleri işlemeye çağırır. Yani, Allah'ın dininde Allah'ın yarattığım mutlaka değiştirmelerini emredeceğim, anlamına gelir.

Yine Mücahid: "Ve yine onlara, Allah'ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim" âyetini, Allah'ın insanları üzerinde yaratmış olduğu fıtratı değiştirmelerini emredeceğim diye açıklamıştır, Yani, insanlar İslam fıtratı üzere doğmuşlardır. Şeytan ise, bu fıtratı değiştirmelerini emr etmiştir. İşte Hazret-i Peygamber'in: "Her doğan (İslam) fıtratı üzere doğar. Sonra onun anne ve babası onu yahudi, hıristîyan veya mecusİ yaparlar" Buhârî, Cenâiz 93; Müslim, Kader 22 vd.; Ebû Dâvûd, Sünne 17; Tirmizî, Kader 5; Muvatta’', Cenâiz 52; Müsned, II, 2?3, 275, 347, 393, 410, 481. âyetinin anlamı budur. Buna göre, burada sözü edilen: "Allah'ın yaratmasının anlamı, yüce Allah'ın:

"Ben sizin Rabbiniz değil miyim (diye sorunca) onlar: Evet Rabbimizsin dediler" (el-A'raf, 7/172) âyetinde işaret ettiği ruhlarını zerreler halinde yarattığı günde onlarda var etmiş olduğu kendisine îman etmek fıtratım değiştirmek anlamına gelir.

İbnü'l-Arabî der ki: Tavus'dan rivâyet edildiğine göre o, siyah bir kadının beyaz bir erkekle, beyaz bir kadının siyah bir erkekle nikâhlarım asında hazır bulunmaz ve böyle bir iş yapmak, yüce Allah'ın:

"Onlara Allah'ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim" demek kabtlindendir dermiş. Kadı (İbnü'l-Arabî) der ki: Lâfız her ne kadar bu anlama gelme ihtimalini taşıyorsa da bizzat Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın azadlısı beyaz olan Zeyd'i, Habeşistanlı ve Üsame'nin annesi (siyahi) Bereke Künyesi Um Eymen'dir. Adının "Bereke" olduğu söylenir. Usâme b. Zeyd'in annesidîr. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın dadısıdır, Osman (radıyallahü anh)'ın halifeliği döneminde vefat etmiştir. (İbn Hacer, Takribu't-Tekzib, II, 219) ile evlendirmesi şeklindeki uygulamasıyla tahsis edilir. Üsame'nin kendisi de beyaz bir babadan siyah birisi idi. Bu ise, bütün ilmine rağmen Tavus'a gizli kalmış bir noktadır.

Derim ki: Yine Hazret-i Peygamber, siyah olan Üsame ile Kureyş'li ve beyaz tenli olan Kays kızı Fatıma'yı evlendirmiştir. Abdurrahman b. Avf in kızkardeşi Zühriyye de Hazret-i Bilal'in nikâhı altındaydı. Bu da bu genel hükmü tahsis etmektedir. Ve bu husus da ona (yani Tavusa, eğer metindeki gibi tesniye zamirine göre tercüme edilirse) Tavusa ve İbnü'l-Arabî'ye gizli kalmıştır.

Yüce Allah'ın:

"Kim Allah'ı bırakır da şeytanı veli edinirse" yani, kim Allah'ın emrini bırakıp şeytana itaat ederse, "şüphesiz o apaçık bir zarara uğramış demektir." Yani, şeytana Allah'ın hakkı olan bir şeyi vermek ve şeytan dolayısıyla Allah'a itaati terk etmek suretiyle kendisini zarara sokmuş ve aldatmış olur,

120

Onlara vaadlerde bulunur, olmayacak kuruntulara düşürür. Oysa şeytan, kendilerine aldatmaktan başka bir vaadde bulunmaz

Yüce Allah'ın:

"Onlara vaadlerde bulunur" âyetinin anlamı şudur: O, kendine ait batılları mal, mevki ve başkanlık gibi aslı astan olmadık şeyleri, öldükten sonra diriliş, kötülüklerin cezalandırılması gibi şeylerin olmadıklarını ya'deder. Hayır yollarda infakta bulunmasınlar diye fakirlik vehmi ile ondan korkutur,

"Olmayacak kuruntulara düşürür" âyetinin anlamı da bu kabildendir.

"Oysa şeytan kendilerine aldatmaktan başka bir vaadde bulunmaz." Onlara vaadi sadece bir aldatmacadır,

İbni Arafe der ki: Aldatma (el-ğumr); zahiren sevebilecek, bir tarafını gördüğün, gerçekte ise batını ile hoşlanılmayan veya bilinmiyen şey demektir. Şeytana da "Garur" denilir. Çünkü o, insanı nefsin sevdiklerini yapmaya iter.

Halbuki bunun arkasında kötülük vardır.

121

İşte onların barınakları cehennemdir. Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır.

"İşte onların" âyeti mübtedâ'dır.

"Barınakları" ise, ikinci bir mübtedâ'dır. "Cehennemdir" ise, ikincisinin haberidir. Cümle bütünüyle ise, (Yanit ikinci mübtedâ ile onun haberi) birinci mübtedâ'nın haberidir,

"Kaçacak bir yer," sığınacak bir yer demektir. Bunun fiili ise şeklinde gelir.

122

Îman edip salih amel işleyenlere gelince, biz onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Orada ebedi kalıcıdırlar. Bu, Allah'ın dosdoğru bir va'didir. Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?

"Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir" âyeti mübtedâ ve haberdir Söz" kelimesinin mansub oluşu, beyan (temyiz) olmak üzere geldiğindendir. Aynı anlamda (söz) dır. Yani, Allah’tan daha doğru sözlü hiç kimse yoktur.

Bu âyet-i kerimelerin ihtiva ettikleri anlamlara dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamd olsun.

123

İş, ne sizin kuruntularınıza, ne de Kitap ehlinin kuruntularına kalmıştır. Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür. Ve kendisine Allah'tan başka ne bir dost (veli) bulabilir, ne de bir yardımcı.

Yüce Allah'ın:

"İş ne sizin kuruntularınıza, ne de kitap ehlinin kuruntularına kalmıştır" âyetinde, Ebû Cafer el-Medeni, kuruntu anlamına gelen kelimesini her iki yerde de "ye" harfini şeddesiz olarak okumuştur.

Bu âyetin nüzulü ile iligili yapılan rivâyetlerin en güzeli, el-Hakem b. Ebâ'nın İkrime'den, onun da İbn Abbâs'tan yaptığı şu rivâyettir: İbn Abbâs dedi ki: Yahudilerle hıristiyanlar, cennete bizden olandan başkası girmeyecektir dediler. Kureyşliler ise: Biz, öldükten sonra diriltilmeyeceğiz, dediler. Bunun üzerine yüce Allah:

"İş, ne sizin kuruntularınıza, ne de kitap ehlinin kuruntularına kalmıştır" âyetini indirdi.

Katade ve es-Süddî der ki: Mü’minlerle Kitap ehli birbirlerine karşı övünmeye koyuldular. Kitab ehli: Peygamberimiz sizin peygamberinizden öncedir. Kitabımız kitabınızdan öncedir, Ve biz sizden daha çok Allah'a yakınız, dediler. Mü’minler İse: Peygamberimiz peygamberlerin sonuncusudur. Kitabımız ise, diğer kitaplara karşı hakem mevkiindedir, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

"Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür" âyetindeki

"kötülük"den kasıt, şirktir. el-Hasen, bu âyet-i kerîme kâfirler hakkındadır dedikten sonra şu âyet-i kerimeyi okudu:

"Zaten Biz çokça nankörlük eden (kâfir)lerden başkasını cezalandırır mıyız ki," (Sebe', 34/17) Yine ondan:

"Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür" âyeti hakkında şöyle dediği nakledilmiştir: Bu, yüce Allah'ın hakir düşmesini istediği kimseler hakkındadır. Üstün ve şerefli olmasını dilediği kimseler hakkında değildir. Yüce Allah, bir topluluğu söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:

"İşte bunlar, yaptıkları güzel amellerini kabul edip, kötülüklerinden vazgeçeceğimiz kimse terdirler. Cennetlikler arasındadırlar. Bu, onların vaadolunageldikleri dosdoğru bir vaaddır." (el-Ahkaf, 46/16) ed-Dahhâk der ki: Bu âyette kastolunanlar; yahudiler, hırıstiyanlar, mecustler ve Arap kâfirleridir.

Cumhûr ise şöyle demektedir: âyetin lâfzı umumidir. Kâfir de, mü’min de kötü amelinin karşılığını görür. Kafirin cezası cehennemdir. Çünkü küfrü kendisini helâk etmiştir. Mü’min ise, dünyada çektiği-sıkıntılarla cezasını görür. Nitekim, Müslim Sahihinde Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Kim bir kötülük yaparsa, onun cezasını görür" âyeti nâzil olunca, müslümanlar üzerinde büyük bir etki yaptı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "İtidali kaybetmeyin, doğruluktan ayrılmayın. Şunu bilin ki, müslümanın karşı karşıya kaldığı herbir musibette -küçük sıkıntıları ve herhangi bir taratma batan bir diken de dahil olmak üzere- günahlarına bir keffaret vardır." Müslim, Birr 52: Tirmizî, Tefsir 4. süre 24 Müsned, II. 248; Ebû Dâvûd, Cenâiz 1; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 39; Müsned, I, 11. VI, 167, 218, 248

et-Tirmizî el-Hakim de Nevâdiru't-Usûl adlı eserinin 95. faslında şunu rivâyet etmektedir: Bize, İbrahim b. el-Müstemir el-Hüzli anlattı dedi ki; Bize Abdurrahman b. Süleym b. Hayyan Ebû Zeyd anlattı dedi ki: Babamı, babasından şunu zikrederken dinledim: Ben, Mekke'den Medine'ye kadar İbn Ömer ile yolculuk yaptım. Nafi'e dedi ki: Beni (yolumu) asılmışın yanındangeçirme-İbn ez-Zübeyr'i kast ediyor- (İbn Hayyan) dedi ki: Gece ortasında ansızın onun içinde bulunduğu hevdeci (İbn ez-Zübeyir'in asılı olduğu) kütüğüne gelip çarptı. İbn Ömer, kalkıp oturdu, gözlerini oğuşturduktan sonra şöyle dedi: Ey Hubeyb'in babası, sen şöyle şöyle bir kimse idin. Baban ez-Zübeyr'i yemin olsun şöyle derken dinlemiştim: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kim bir kötülük yaparsa, dünyada veya âhirette ona cezası verilir." Eğer bu onun karşılığı ise eh mesele yok. el-Heysemî. Mecmau'z-Zevâid, VII. 12 (muhtasar olarak)

Tirmizî Ebû Abdullah der ki: Kur'ân-ı Kerîm’de ise bunun özeti verilmekte ve yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisine Allah'tan başka ne bir dost bulabilir ne de bir yardımcı." Böylelikle bunun kapsamına iyi de kötü de, düşman da dost da, mü’min de kâfir de girmektedir. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu Hadîs-i şerîfte her iki yerdeki ceza arasında fark gözeterek şöyle buyurmuştur: "Ya dünyada veya ahirette onun cezasını görür," Yani o kötülüğünün cezası her iki yerde bir arada ona verilmek.

Nitekim, İbn Ömer de (bu hadiste) şöyle demiştir: Eğer bu, öbürünün karşılığında ise, eh mesele yok. Yani, İbn ez-Zübeyr, Allah'ın Hareminde çarpıştı ve orada çok büyük bir iş yaptı, Öyleki, Beytullah yakıldı, mancınık ile Hacer-î esvede atış yapıldı, Hacer-i Esved parçalandı ve sonunda gümüş ile etrafı çerçevelendi. İşte bu güne kadar bu durumdadır. Hatta Beytullah’ın: Ah ah, diye iniltileri dahi işitildi. İşte İbn Ömer, onun bu yaptıklarını; daha sonra da onun öldürülüp asılmış olduğunu görünce, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür" hadisini hatırladı, sonra da şöyle dedi: Eğer bu Öldürülme o yaptıktan karşılığında olursa mesele yok. Yani, sanki o kötülüğüne karşılık olarak bu şekilde öldürülüp asılmakla cezalandırılmış gibidir, Allah'ın rahmeti üzerine olsun. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir başka Hadîs-i şerîfinde her iki kesim arasında fark olduğunu belirtmektedir. Bize, babam -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- anlattı dedi ki: Bize, Ebû Nuaym anlattı dedi ki; Bize, Muhammed b. Müslim, Yezid b. Abdullah b. Usame b. el-Hâd el-Leysi'den anlattı dedi ki: Yüce Allah'ın;

"Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür" âyet-i nâzil olunca, Ebû Bekir es-Sıddik (radıyallahü anh) şöyle dedi: İşte bu bizden geriye bir eser bırakmayacak. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Ey Ebû Bekir, mü’min, kötülüğünün karşılığında dünyada ceza görür. Kâfir ise onun karşılığında Kıyâmet gününde ceza görür." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VII 12 (Hazret-i Âişe'den yakın ifadelerle) Bize el-Cârûd anlattı dedi ki; Bize, Vekî, Ebû Muaviye ve Abde, İsmail b. Ebi Halid'den naklederek anlattılar ki: İsmail b. Ebî Bekr b. Züheyr es-Sakafi'den şöyle dediğini nakleder: "Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür" âyet-i kerimesi nâzil olunca, Hazret-i Ebû Bekir şöyle dedi: Bu böyle ise Ey Allah'ın Rasulü kurtuluş nasıl mümkün olur? İşlemiş olduğumuz herşeyin eğer cezasını görürsek (biz ne yapabiliriz). Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu:

"Allah sana mağfiret buyursun Ey Ebû Bekir! Sen hiç yorulmuyor musun, hiç üzülmüyor musun, hiç sıkıntı ve mihnetle karşı karşıya kalmıyor musun?" Ebû Bekir, Bunların hepsi oluyor deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "İşte bu da kendisiyle cezalandırıldığınız şeylerdendir." Böylelikle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur’ân-ı Kerîm’de yüce Allah'ın;

"Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür" âyetindeki mücmel ifadeyi açıklamış olmaktadır. el-Tirmizî, el-Hakim, Nevâdiru'l-Usûl, I, 546-547.

Tirmizî de Ebû Bekir es-Sıddik (radıyallahü anh)'dan rivâyet ettiğine göre, bu âyet-i kerîme nâzil olunca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle demiş: "Ey Ebû Bekir, sana ve mü’minlere gelince siz, dünya hayatında bunların cezasını görürsünüz. Öyleki Allah'ın huzuruna günahsız olarak çıkmış olursunuz. Diğerleri ise, Kıyâmet gününde onun cezasını görsünler diye bu yaptıkları kötülükler toplanır, bir araya getirilir." (Tirmizî) dedi ki: Bu, garip bir hadistir. İsnadı hakkında tenkidlerde bulunulmuştur. Mûsa b. Ubeyde ise, hadis hususunda zayıf diye nitelendirilmektedir. Onu, Yahya b. Said el-Kattân ile Ahmed b. Hanbel zayıf kabul etmişlerdir. Mevla b. Siba' ise meçhul bir ravidir. Bununla birlikte bu hadis, Ebû Bekir (radıyallahü anh)'dan başka yollardan da rivâyet edilmiştir. Yine de sahih bir isinadi yoktur. Bu hususta Hazret-i Âişe'den de rivâyet vardır. Tirmizî, Tefsir 2- sûre 39.

Derim ki: Bu hadisi, Kadı İsmail b. İshak da rivâyet etmiştir, dedi ki: Bize, Süleyman b. Harb anlattı dedi ki: Bize, Hammâd b. Seleme, Ali b. Yezid'den anlattı. Ali'nin annesinden naklettiğine göre, annesi Hazret-i Âişe'ye şu:

"İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker" (el-Bakara., 2/284) âyeti ile şu:

"Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür" âyeti hakkında sordu. Hazret-i Âişe şöyle dedi: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a buna dair soru sorduğumdan bu yana kimse bana (buna dair) soru sormadı. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Ey Âişe bu, Allah'ın "kul ile" ona isabet eden humma, musibet, diken, hatta elbisesinin arasına sakladığı sonra da bulamadığı ve onu arıyayım derken elbiseleri arasında bulduğu eşyasına varıncaya kadar gelen musibetler karşılığında onunla yaptığı bir alış veriştir. Tâ ki mü’min, günahlarından, altın körüklenerek yabancı maddelerden kurtulduğu gibi öylece kurtuluncaya kadar." Müsned, VI, 238.

Bütün bu görüşlere göre "Değildir" (âyeti kerimenin mealinde geçen; "Kalmamıştır" ifadesinde olumsuz anlam) edatının ismi kendi içerisinde gizlidir İfadenin takdiri de şöyle olur: Bu işlerden sizin temenni ettiğiniz şeyler olmaz. Aksine, kim bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Allah'ın sevap ve mükâfat vermesi sizin temenni ve kuruntularınıza göre olmaz. Zira, daha önceden: "Îman edip salih amel İşleyenlere gelince, Biz onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız" âyeti geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah'ın:

"Ve kendisine Allah'tan başka ile bir dost bulabilir ne de bir yardımcı" âyetinde kast edilenler ise müşriklerdir Çünkü yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak Biz, peygamberlerimize ve mü’minlere dünya hayatında şahîdlerin ayağa kalkacakları günde yardım ederiz. " (el-Mu'min, 40/51)

Şöyle de denilmiştir: "Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür" tevbe etmesi hali bundan müstesnadır.

Cemaatin kıraati Kendisine... ne bulabilir" şeklinde sakin olarak; Onun cezasını görür" âyetine atf edilerek cezm ile okunmuştur İbn Bekkâr ise, İbn Amir'den yeni bir cümle başı olarak "dal" harfini ötreli olarak okumuştur.

Eğer âyet-i kerîme kâfirler hakkında kabul edilecek olursa anlamı: Yarın onun (kâfirin) bir dostu da olmayacaktır, bir yardımcısı da., demek olur. Şayet mü’min hakkında kabul edilecek olursa, o takdirde onun Allah'tan başka bir dostu da yoktur, bir yardımcısı da anlamına gelir.

124

Erkek veya kadın, her kîm mü’min olarak salih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve kendilerine hurma çekirdeğinin çukura kadar zulmedilmez.

Burada îman şartı koşulmuştur. Çünkü müşrikler Kabe'ye hizmet edişlerini, hacılara yemek yedirişlerini, misafirlere ikram edişlerini, Kitap ehli ise; önceliklerini ve bir de: Biz Allah'ın oğullarıyız ve sevdikleriyiz, demelerini ileri sürmüşlerdi. Yüce Allah ise, güzel amellerin imansız kabul olunmayacağım beyan etmektedir.

"Cennete girerler" âyetini, şeyhan Ebû Amr ile İbn Kesîr şeklinde meçhul bir fiil olarak (cennete girdirilirler, anlamında) diye "ya" harfini ötreli, hi" harfini de üstün olarak okumuşlardır. Diğerleri ise, "ya" harfini üstün, "hı" harfini de ötreli olarak okumuşlardır. Yani bunlar da amelleri sayesinde cennete girerler demektir. Nakîr kelimesine dair açıklama daha önceden (en-Nisâ, 4/53- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır ki, bu da hurma çekirdeğinin sırtındaki çukurcuk demektir.

125

İyilik yaparak kendisini Allah'a teslim eden ve İbrahim'in Hanif dinine uyan kimseden daha güzel din sahibi kim olabilir? Allah İbrahim'i dost edinmiştir.

Yüce Allah:

"İyilik yaparak kendisini Allah'a teslim eden ve İbrahim'in Hanif dinine uyan kimseden daha güzel din sahibi kim olabilir" âyetinde İslam dinini sair dinlerden üstün kılmakta, tutmaktadır.

"Kendisini Allah'a teslim eden" âyetinin anlamı ise, dinini Allah'a halis kılan, O'na itaat ederek boyun eğen, ibadetini O'na yapan demektir. İbn Abbâs der ki: Yüce Allah, bununla Ebû Bekir es-Sıddik (radıyallahü anh)'ı kastetmektedir, (ki) kelimesi beyan (temyiz) olarak nasb edilmiştir.

"İyilik yaparak" kelimesi ise, hal mevkiinde mübteda ve haberdir. Yani, muvahhid olarak demektir. O halde Kitap ehli bunun kapsamına giremez. Çünkü onlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a imanı terk etmişlerdir.

(İbrahim'in milleti, terkibindeki) Millet kelimesi din demektir. Hanîf ise müslüman demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/135. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah'ın:

"Allah, İbrahim'i dost edinmiştir" âyetine gelince, Sa'leb der ki: Dost'a (halîl) bu adın veriliş sebebi, onun sevgisinin kalbin arasına sızıp yerleşmesi ve doldurmadığı en ufak bir gedik bırakmamasından dolayıdır. Daha sonra da Beşşâr'ın şu beyitini nakletmektedir:

"Ruhum benim her tarafıma girdiği gibi sen de öylece girip yerleştin.

İşte bundan dolayıdır ki, halîl'e halîl ismi verilmiştir."

Halil kelimesi, fail anlamını veren fail veznindeki bir kelimedir. Alîm kelimesinin Âl-im anlamında olduğu gibi. Bir görüşe göre de bu, habîb kelimesinin mahbûb (sevilen, sevgili) anlamına geldiği gibidir; bu da mef'ûl anlamında (candan sevilen dost) demektir.

Hazret-i İbrahim, hem yüce Allah'ı sevendi, hem de Allah tarafından sevilendi. Şöyle de denilmiştir: Halîl kelimesinde özel dost edinme anlamı vardır. Aziz ve celil Allah, bizlere Hazret-i İbrahim'i kendi döneminde risalet görevi için özel olarak seçtiğini bildirmektedir. en-Nehhâs bu görüşü tercih eder ve şöyle der: Buna delil de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetidir: "Allah sizin bu arkadaşınızı da halîl edinmiştir." Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 3; ...Şüphesiz sizin bu arkadaşınız Allah'ın Halilidır." anlamında: Tirmızî, Menâkib 15,16. İbn Mâce, Mukaddime 11. Bununla kendisim kast etmektedir.

Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Eğer ben bir halîl edinecek olsaydım, hiç şüphesiz Ebû Bekir'i halil edinirdim." Buhârî, Salât 80; Menâkıbu'l-Ensâr 45, Fedailu Asbâbi'n Nebiyy 3,5; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 2-7; Tirmizî, Menâkıb 14,15; İbn Mâce, Mukkaddime 11 vb. Yani şayet ben, herhangi bir kimseye özel olarak bir şeyi tahsis etmiş olsaydım, elbetteki Ebû Bekir'e tahsis ederdim. İşte bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbından bazılarına özel olarak dinden bazı hususları bildirmiş olduğunu iddia edenlerin görüşlerini reddetmektedir.

Şöyle de denilmiştir; Halil muhtaç olan demektir Buna göre, Allah'ın halili olan İbrahim, yani yüce Allah'a ihtiyacı bulunan demektir. Bu anlamıyla bu kelime sanki, durumu iyi olmayan birisi kast edilmiş gibi olar. Züheyr ise, Herim b. Sinan'ı överken şunları söylemektedir:

"Bir kıtlık gününde bir fakir (halîl) ona gelecek olursa

Der ki: Malım gaip değildir (işte malım) ve alıkonulmuş da değildir."

ez-Zeccâc der ki: Halil'in anlamı sevgisinde halel bulunmayan kimse demektir. O bakımdan Hazret-i İbrahim'e Allah'ın kendisini tam ve eksiksiz bir sevgiyle sevip seçmiş olması dolayısıyla "halîlullah" ismi verilmiş olabilir. Yine yüce Allah'a ihtiyacı ve fakirliği dolayısıyla da "halîlullah" ismi verilmiş olması da mümkündür. Hazret-i İbrahim, fakirlik ve ihtiyacını bu hususta tam bir Ihlâs ile Allah'tan başka kimseye açmamıştır. İhtilal zaten fakirlik demektir.

Rivâyet olunduğuna göre, mancınık ile ateşe atılırken havada bulunduğu sırada Hazret-i Cebrâîl yanına gelip: Bir ihtiyacın var mı; diye sormuş, o da: Senden bir ihtiyacım yok, demişti. Buna göre yüce Allah'ın Hazret-i İbrahîmi halîl edinmesi, ona yardımcı olması demektir.

Şöyle de denilmiştir: Hazret-i İbrahim'e bu ismin veriliş sebebi şudur:

Mısır'da -Musul'da da denilmiştir- bulunan bir arkadaşına (halîline) ondan yiyecek almak üzere gitmişti. Ancak arkadaşını bulamayınca götürdüğü çuvallarını kum doldurup ailesine geri döndü. Torbaları koyup uyudu. Ailesi torbayı açınca içinde un olduğunu gördü. Ondan kendisine yiyecek birşeyler yaptılar. Kendisine takdim ettiklerinde: Bunu nereden buldunuz diye sorunca, aile halkı: Mısır'lı arkadaşının yanından getirdiklerinden yaptık, dediler. Bu sefer Hazret-i İbrahim: O, benim halîlimîn nezdindendir dedi. Bununla yüce Allah'ı kastetti -İşte böylece ona "Halîlullah" ismi verilmiş oldu-

Yine denildiğine göre, Hazret-i İbrahim, kâfirlerin elebaşılarını konuk etmiş, kendilerine birtakım hediyeler vermiş, onlara ihsanda bulunmuştu.

Ona: İhtiyacın nedir diye sormuşlar, o da şöyle demişti: Bir defa secde etmenize ihtiyacım var. Bunun üzerine onlar secde ettiler, o da yüce Allah'a şöylece dua etti;

Allahım gerçekten ben imkânım olan bir işi yaptım. Allah'ım Sen de ehil olduğun Sana lâyık olan işleri yap. Yüce Allah, bunun üzerine onlara İslam'a girme tevfikini ihsan etti. Bundan dolayı da Allah onu halîl edindi.

Yine denildiğine göre, melekler Âdemoğulları kılığında onun yanına girip de o da, semiz bir buzağıyı önlerine getirince ondan yemediler ve şöyle dediler: Biz bedelsiz bir şey yemeyiz, O da bedelini ödeyerek yeyiniz, dedi onlar. Bu sefer: Bunun bedeli nedir, deyince Hazret-i İbrahim şöyle dedi: Başında bismillah diyeceksiniz, sonunda da elhamdülillah. Bu sefer kendi aralarında şöyle dediler: Gerçekten Allah'ın bunu haltl edinmesi yaraşır. Allah da onu halîl edindi.

Cabir b. Abdullah Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Allah, İbrahim'i yemek yedirdiği, selamı yaygınlaştırdığı, insanlar uykudayken geceleyin namaz kıldığı için halîl edinmiştir." Bk. es-Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 706.

Abdullah b. Amr b. el-As da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Ey Cebrâîl, Allah neden İbrahimi halîl edindi?" Hazret-i Cebrâîl dedi ki: Yemek yedirdiği için Ey Muhammed. Bk. es-Suyûti, ed-Dürru'l-Mensur, II, 706.

Yine denildiğine göre halîl, Allah için dost edinen ve Allah için düşmanlık edendir. İnsanlar arasındaki hullet (halîllik) ise, dostluk, arkadaşlık demektir. Bu kelime sırların dostlar arasında kalması anlamına gelen;'den türetilmiştir.

Yine denildiğine göre bu kelime; den gelmektedir. Her bir halîl, arkadaşının hailesini (ihtiyacını) kapattığından dolayı halîl ismi verilmiştir,

Ebû Dâvûd'un Mûsannef inde Ebû Hüreyre'den Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Kişi arkadaşının dini üzeredir. O bakımdan her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin." Ebû Dâvûd, Edeb 16; Tirmizî, Zühd 45; Müsned, II, 303, 334.

Şu beyiti söyliyen ne güzel söylemiş:

"Dostluğu Allah, için olmayanın

Dostu ondan, yana her zaman tehlike ile karşı karşıyadır.

Bir diğeri şöyle demektedir:

"Eğer sen candan bir dost edinmediysen

Her bir kardeşin kardeşliğine asla güvenme

Aralarından seçim yapman istenirse sen yapış:

Aralarından akıl sahibi ve haya sahibi olanlarına;

Çünkü hiç şüphesiz faziletler birbirleriyle boy ölçüşecek olursa

Aklın dengi asla bulunmaz."

Hassan b. Sabit (radıyallahü anh) da şöyle demiştir:

"Yiğit adamın dostu pek çok olur

Fakat sıkıntılı zamanlarda onlar pek azdır

Kardeşlik yaptığın kimsenin dostluğu aldatmasın seni

Bir musibet esnasında senin hiçbir dostun olmaz

Her bir kardeş: Ben vefakârım, der

Fakat söylediğini yapmaz bir türlü

Şerefli ve dindar candan bir dost dışında;

İşte böylesi dediğini gerçekten yapandır.

126

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah her şeyi kuşatıcıdır.

"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır." Yani hem mülkiyeti hem yaratması itibariyle. Anlamı da şudur: Allah, güzel itaaci dolayısıyla îbrahimi halîl edinmiştir. Yoksa, onu halîl edinmeye ihtiyacı dolayısıyla, yahut da bununla mülkünü artırması ya da desteğini alması kastıyla onu dost edinmiş değildir Göklerde ve yerde bulunan her şey O'nun iken nasıl böyle bir şey söz konusu olabilir? Olsa olsa yüce Allah emirlerîne harfiyen uyması dolayısıyla Hazret-i İbrahim'e ikramda bulunmuştur.

"Allah her şeyi kuşatıcıdır." Yani, Onun ilmi bütün eşyayı kuşatmıştır.

127

Kadınlar (in mirası) hakkında senden fetva isterler. De ki: "Onlara dair fetvayı size Allah veriyor: Kendileri için yazılmış olanı (haklarını) onlara vermediğiniz, bununla beraber kendilerini nikâhlamayı istediğiniz yetim kadınlar (öksüz kızlar) ile küçük çocuklar ve yetimler hakkında adaleti elden bırakmamanız hususunda Kitapta sîzlere okunup duran ayetler de (size bu konuda fetva veriyor). Hayır türünden ne yaparsanız, şüphesiz ki Allah onu çok iyi bilendir

Bu âyet-i kerîme, ashâbtan bir topluluğun miras ve başka hususlarda hanımların durumu ve onlara dair hükümler ile ilgili soru sormaları sebebiyle nâzil olmuştur. Yüce Allah Peygamberine, onlara şöyle demesini emretmektedir:

"Onlar hakkında size Allah fetvayı veriyor" yani soru sorduğunuz hususta size hükmünü açıklıyor.

Bu âyet-i kerîme ile sûrenin baş taraflarında sözü edilen kadınların durumlarına tekrar dönülmektedir. Henüz bilmedikleri bir takım hükümler kalmıştı. O bakımdan onlar bunlara bazı sorular sordular, kendilerine şöyle denildi: Şüphesiz ki Allah, onlar hakkında size fetva vermektedir. Eşheb, Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet eder: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a soru sorulur, o da üzerine vahiy nâzil oluncaya kadar cevap vermezdi İşte bu da yüce Allah'ın Kitabında yer almaktadır:

"Kadınlar hakkında senden fetva isterler. De ki Onlara dair fetvayı size Allah veriyor." Yine onun Kitabında şunlar da vardır:

"Bir de sana yetimler hakkında soruyorlar..." (el-Bakara, 2/220);

"Sana içki ve kumardan soruyorlar,.." (el-Bakara, 2/219);

"Sana dağları soruyorlar..." (Tâ-Hâ, 20/105)

Yüce Allah'ın: "(Sizlere) okunup duran..." âyetinde yer alan edatı ref mahallinde olup, yüce Allah'ın ismine atf edilmiştir. Yani: Kur'ân da kadınlar hakkında size fetva vermektedir. Bu, yüce Allah'ın:

"Size helal olan kadınlardan... nikâhlayınız" (en-Nisa, 4/3) âyetidir ki, daha önce buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah'ın:

"Kendilerini nikâhlamayı istediğiniz" âyeti kendilerini nikâhlamayı arzulamadığınız, demektir. Burda edatı hazf edilmiştir. Burda

"kendilerini nikâhlamayı istediğiniz" anlamına gelecek şekilde edatının hazf edildiği de söylenmiştir.

Saîd b. Cübeyr ile Mücahid der ki; Malı çok ise onu nikâhlamayı isterdi. Hazret-i Âişe'nin nvâyet ettiği hadis İse; istememek anlamını veren edatın hazfi görüşünü pekiştirmektedir. Çünkü, Hazret-i Âişenin rivâyet ettiği hadiste şöyle denilmektedir: Yani sizden herhangi bir kimse himayesinde bulunup da malı da az, güzelliği de az bir yetim kızı nikâhlamak istemediği gibi, kendilerini nikâhlamak istemediğiniz kadınlar.,. Sözü geçen bu hadis ise bu sûrenin baş taraflarında (3- âyetin tefsirinin başında) geçmiş bulunmaktadır.

128

Şayet bir kadın kocasının (kendisinden) yüz çevirmesinden yahut uzaklaşmasından korkarsa, barış yolu ile aralarını düzeltmelerinde kendileri için bir vebal yoktur. Barış daha hayırlıdır. Zaten nefislerde bir cimrilik vardır. Eğer iyi geçinir ve sakınırsanız, şüphe yok ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız;

1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Kıraat Farkları:

Yüce Allah'ın:

"Şayet bir kadın..." âyeti, daha sonra gelen fiilin tefsir ettiği mahzuf bir fiil takdiri ile merfu'dur.

"Korkarsa" öyle bir şey beklerse anlamındadır. Buradaki

"korkarsa" fiilinin böyle birşeyden kesinlikle emin olursa anlamında olduğunu söyleyenlerin sözü hatalıdır. ez-Zeccâc der ki: Âyetin anlamı şudur: Şayet bir kadın kocasının uzaklaşmasının devam etmesinden korkarsa şeklindedir. en-Nehhâs der ki: Âyet-i kerimede geçen nüşûz (korkmak) ile i'rad (yüz çevirmek) arasındaki fark şudur: Nüşûz, buradan uzaklaşmak, i'rad ise, onunla konuşmaması ve onunula sohbet etmemesi demektir.

Âyet-i kerîme, Şevde bint Zem'a sebebiyle nâzil olmuştur. Tirmizî'nin rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Hazret-i Şevde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisini boşayacağından korktu ve bu sebeple şöyle dedi: Beni boşama, nikâhın altında tut ve bana ayırdığın gününü Âişe'ye ver. Hazret-i Peygamber de böyle yapınca bunun üzerine:

"... Barış yoluyla aralarını düzeltmelerinde kendileri için bir vebal yoktur. Barış daha hayırlıdır." O sebepten aralarında sulh ile kabul ettikleri herhangi bir şey caizdir. (Tirmizî ) dedi ki: Bu, hasen garip bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 4. süre 26; Ebû Dâvûd, Nikâh 38, ile İbn Mâce, Nikâh, 48'de Hazret-i Âişe'den.

İbn üyeyne, ez-Zührî'den o, Said b. el-Müseyyeb'den rivâyet ettiğine göre, Muhammed b. Mesleme'nin kızı Havle, Rafi’ b. Hadîc'in nikâhı altında idi. Yaşlılığından veya başka bir durumdan kaynaklanan bir hususundan hoşlanmadı. Onu boşamak istedi. Hanımı: Beni boşama ve bana istediğin gibi pay ayır dedi. Bu şekilde sünnet cereyan etti ve:

"Şayet bir kadın kocasının uzaklaşmasından yahut yüz çevirmesinden korkarsa" âyeti nâzil oldu. es-Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, II, 711. Buhârî'nin de Âişe (radıyallahü anhnhâ)'dan rivâyet ettiğine göre

"Şayet bir kadın kocasının uzaklaşmasından yahut yüz çevirmesinden korkarsa" âyeti hakkında o şöyle demiş; (Âyet-i kerîme) yanında fazla sevmediği, fazla düşüp kalkmadığı, bir hanımı bulunup da ondan ayrılmak İsteyen, buna karşılık hanımının da kendisine: Benim hakkımda (bana istediğin gibi pay ayırmanı) sana helal ediyorum, demesi üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur. Buhârî, Mezâlim 11, Sulh 5, Tefsir 4. SÛRE 24, Nikâh 95; Müslim, Tefsir 13, 14.

"Düzeltmelerinde" âyeti, genel olarak "barışmalarınında" anlamında; diye okunmuştur.

Kûfelilerin çoğunluğu, bunu şeklinde okumuşlardır. el-Cahderi ve Osman el-Betti Cuilâ; diye okumuştur. Anlamı ise; Barışmalarında, şeklinde olup daha sonra "tı" harfi "sad" harfine idğam edilmiştir.

2. Kadının Kendi İsteğiyle Haklarından Feragat Etmesi:

Bu âyet-i kerimedeki fıkhı inceliklerden birisi de, koca, kadının gençliğinin geçip gitmesinden ve yaşlanmasından sonra onun yerine bir başka kadın ile evlenmemesi gerektiği görüşünde bulunan kaba cahillerin kanaatlerini red etmesidir. İbn Ebi Muleyke der ki: Şevde bint Zem'a'nın yaşı ilerleyince Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu boşamak istedi. Ancak of Hazret-i Peygamber ile birlikte kalmayı tercih edip, ona: Beni nikâhın altında tut ve bana ayırdığın gününü Âişe'ye tahsis et, dedi. Hazret-i Peygamber de böyle yaptı. Hazret-i Şevde de onun hanımlarından birisi olduğu halde vefat etti.

Derim ki: Muhammed b. Mesleme'nin kızı da böyle yapmıştı. Mâlik, İbn Şihab'dan, o, Rafı' b. Hadîc'den rivâyet ettiğine göre Rafi", ensardan olan Muhammed b. Mesleme'nin kızı ile evlendi. Yaşlanıncaya kadar Rafi'in nikâhı altında kaldı. Daha sonra onun üzerine genç birisi ile evlendi. Genç hanımını ona tercih etti, Muhammed b. Mesleme'nin kızı kendisini boşamasını istedi, Rafi' de onu bir talâk ile boşadı. Sonra ona iddet süresini tamdı. İddeti biteceği vakte yakın ona ricat etti (döndü). Tekrar genç kadını ona tercih etti. Kadın yine ondan kendisini boşamasını istedi. O da onu bir talâk ile bir daha boşadı. Yine iddeti bitmeden ona ricat etti ve tekrar genç hanımı ona tercih edince yine ondan kendisini boşamasını istedi. Rafi' hanımına şöyle dedi: Nasıl istersen; geriye bir talâk hakkımız kaldı. Arzu edersen gördüğün şekilde onu sana tercih edişime devam etmeme katlanır ve kalırsın; arzu edersen de senden ayrılırım. Bu sefer hanımı şöyle dedi: Hayır, onu bana tercih edecek olsan dahi kalayım. Bunun üzerine Rafi' de onu nikâhı altında tutmaya devam etti. Rafi', hanımı kumasının kendisine tercih edilmesine rağmen yanında kalmayı tercih etmesi üzerine kendisinin vebal altında olduğu görüşüne katılmadı. Bunu, Ma'mer, ez-Zührî'den hem lâfız, hem de manasıyla rivâyet etti ve ayrıca şunu da ekledi: İşte: "Şayet bir kadın kocasının uzaklaşmasından yahut yüz çevirmesinden korkarsa, barış yoluyla aralarını düzeltmelerinde kendileri için bir vebal yoktur. Barış daha hayırlıdır" âyetinin hakkında nâzil olduğu sulh işte budur. el-Hâkim, el-Müstedrek, II, 308.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr der ki: Rivâyette zikredilen: "Genç olanı ona tercih etti" ifadesi ile -Allahu alem- kalbiyle ona meyledişi ve ona karşı arzu ve şevk duyuşunu kast etmektedir. Yoksa yemek, giyecek ve yanında gecelemek hususlarında ona tercih ettiğini kast etmemektedir. Rafi' gibi birisi hakkında böyle bir şeyin düşünülmemesi gerekir. Doğrusunu iyi bilen Allah'tır.

Ebû Bekr b. Ebi Şeybe der ki: Bize, Ebû'l- Ahvas Simâk b. Harb'dan, o, Halid b. Arârâ'dan, o, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'dan naklettiğine göre bir adam Hazret-i Ali'ye bu âyet-i kerîme hakkında soru sormuş, o da şöyle demiş: Bu, bir kişinin yanında bir hanım olup da çirkinliği, fakirliği, yaşlılığı yada kötü huyluluğu dolayısla gözü ondan uzaklaşır, buna karşılık hanımı da ondan ayrılmak istememesi durumu ile ilgili olarak nâzil olmuştur. Böyle bir kadın, şayet mehrinin bir kısmından kocası lehine vazgeçecek olursa, onun bunu alması kocaya helal olur. Yine günlerinden bazısını ona bağışlayacak olursa bunda da bir vebal yoktur. ed-Dahhâk der ki: Eğer koca, önceki hanımından daha genç ve daha beğendiği birisiyle evlenecek olursa (önceki hanımın rızasıyla) hakkından bazı şeyleri eksiltmesinde bir sakınca yoktur. Mukâtil b. Hayvan der ki: Burada kasıt, nikâhı altında yaşlı bir kadın bulunup da üzerine genç bir kadın ile evlenen kocadır. Koca bu yaşlı hanımına: Bu genç kadına sana ayırdığım gece ve gündüz payından daha fazlasını vermem karşılığında sana malımdan bazı şeyler vermek istiyorum der, önceki kadın da aralarında anlaştıkları bu şeye razı olur (ise) mesele yok. Şayet kadın hakkını almaktan başka bir şeye razı olmazsa, bu sefer günlerini aralarında paylaştırmak ve âdil olmakla mükelleftir.

3. Karı-Koca Arasındaki Çeşitli Barış Türleri:

İlim adamları der ki: İşte bu âyette, böyle bir durumla karşılaşılması halinde bütün sulh çeşitlerinin mubah olduğuna delil vardır, ister koca kadının sabretmesine karşılık ona birşeyler versin, isterse kadın tercihi karşılığında kocasına birşeyler versin, isterse de kadına diğerine tercih etmek, bununla birlikte öncekini nikâhı altında tutmak şeklinde olsun, yada bu sulh, herhangi bir şey vermeksizin tercihe katlanmak şeklinde olsun; bütün bu şekiller mubahtır. Hanımlardan birisinin vereceği bir şey karşılığında kendi günü hakkında diğeriyle barış yapması da caizdir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımları da böyle yapmıştı, Şöyle ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Safiye'ye kızmıştı. Safiye Hazret-i Âişe'ye: Benim ile Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın arasını düzelt buna karşılık da ben sana günümü bağışlamış olayım.

Bunu, İbn Huveyzimendâd Ahkamu'l-Kur'ân adlı eserinde Hazret-i Âişe'den rivâyet etmektedir. Hazret-i Âişe dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hususta Safiye'ye kızdı. Safiye bana şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bana olan kızgınlığını giderip bana hoşnut olmasını sağlaman karşılığında sana günümü vermeme ne dersin? (Âişe) dedi ki: Zaferan ile boyanmış bende bulunan bir örtüyü üzerine su serptikten sonra giyindim. Daha sonra gidip Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına oturdum. Bana: "Benden uzak dur, bugün senin günün değildir" diyince, ben de şöyle dedim: Bu Allah'ın bir lütfudur. O, lütfunu dilediğine verir, deyip ona durumu anlattım. O da Safiye'den hoşnut oldu.

İşte bu rivâyet de hanımlara karşı eşit muameleyi terk ederek birini diğerine üstün tutmanın, başkasının kendisine tercih edilmesini kabul edecek olanın izin ve rızasî ile olmadıkça câiz olmıyacağını göstermektedir.

4- Kıraat Farklarına Dair Açıklamalar ve Anlamlan:

Kûfeliler Düzeltmeleri" şeklinde, diğerleri ise, Barış yapmalan," şeklinde, el-Cahderi de: Barışmaları" şeklinde okumuştur. Bu kelimeyi; şeklinde okuyanların bu okuyuşu şöyle açıklanır: Arapça'da bilinen şu ki, bir topluluk arasında eğer bir anlaşmazlık varsa ve bu anlaşmazlık düzeltilirse; Barıştılar" denilir

Buna karşılık; Düzelttiler" denilmez. Eğer, şeklinde kullanılırsa, bunun mastarı da; Islah etmek," düzeltmek olur. O bakımdan; Düzeltmeleri" şeklinde okuyanlar, bunun bir benzerini karşılıklı anlaşmazlık ve çekememezlik halinde de kullanmış olur.

Nitekim:

"Aralarını düzeltirse" (el-Bakara, 2/182) diye buyurulmuştur. Yüce Allah'ın:

"Barış yolu ile" kelimesi bu kıraate göre mef'ûl olarak nasb edilmiş olur ve bu da vermek veriş., anlamına gelen isminin; Verdimm" fiilinden kullanılması gibi isim olur. Buna göre Barış yaparak düzelttim" ibaresi, Bir işi düzelttim" demeye benzer. Aynı şekilde bu kelimeyi; Barışmaları" şeklinde okuyanların kıraatine göre de bu, mef'ûldur. Çünkü bu kip, burada müteaddi olarak gelmiştir. Bununla birlikte fazlalıklar) hazfedilmiş bir mastar olması ihtimali de vardır.

Barışırlarsa" şeklinde okuyanların kıraatine göre ise bunun asli; şeklindedir. Daha sonra bu (te harfi "sad" harfinden sonra ince olduğundan) onun benzeri fakat sert harf olan "tı"ya değiştirilerek Ne dönüşür. Daha sonra da "ti" harfi "sad" harfine dönüştürülerek "sad" harfi ona İdğam edilir. "Sad" harf indeki safir (ıslık) sesinin devamı dolayısıyla "tr'ya değiştirilmez. (Yani, buna bağlı olarak "ti" harfi de "sad" harfine dönüştürülür).

5- Sulhun Hayırlı Oluşu;

Yüce Allah'ın:

"Barış daha hayırlıdır" âyeti, umumi ve mutlak bir lâfızdır. Ruhları teskin eden ve anlaşmazlıkları izale eden gerçek sulhun, kayıtsız ve şartsız olarak hayırlı olmasını gerektirir. Mal, yatakta beraberlik veya bunun dışında herhangi bir hususta karı ile koca arasında meydana gelecek bütün sullıler de bu hususun kapsamına dahildir.

"Hayırlıdır" âyeti, ayrılıktan daha hayırlıdır, demektir. Çünkü ayrılıkların, kinin ve öfkenin devam edip gitmesi, şerri ayakta tutan unsurlardandır. Hazret-i Peygamber de, kin hakkında: "İşte o tıraş edicidir" Muvatta’', Husnu'l-Huluk 7; Müsned, VI, 445. Hadisin muttasıl başka rivâyetleri için bk. İbn Abdill-Berr, et-Temhid, XXIII, 145 vd.; el-İstizkâr, XXVI, 127 vd. diye buyurmuştur Tıraş edici olması, saçı tıraş eden değil, dini tıraş eden demektir.

6- Kötü Huyların Kaynağı Cimrilik:

Yüce Allah'ın:

"Zaten nefislerde bir cimrilik vardır" âyeti, cimriliğin herkeste var olduğunu haber vermektedir. İnsanın hilkati ve karakteri itibariyle cimrilik etmesinin kaçınılmaz olduğunu ve hatta arkadaşını dahi kendisinin hoşlanmadığı şeye buğz etmeye kadar götürebileceğini ortaya koymaktadır. Cimrilik anlamına gelen;'ın fiilleri şeklinde gelir,

İbn Cübeyr der ki: (Burada sözü edilen cimrilik) kadının kocasından aldığı nafakasını ve ona günlerini ayırmasını bencilce kendisine istemesidir.

İbn Zeyd der ki: Burada cimrilik, kadının da, erkeğin de kendi tutkularını gerçekleştirmek istemesidir.

İbn Atiyye der ki: Bu daha güzel bir açıklamadır. Çünkü çoğunlukla kadın kocasından hakettiği pay kendisinin olsun ister. Kocanın da çoğunlukla genç hanımına ayrılan payında bir bencilliği vardır.

Cimrilik, (es-Şuh bencillik, kıskançlık vs.) inanç, irade, arzu, istek, mal ve benzeri konularda gerekli zapt-u raptı sağlamak demektir.

Böyle bir duygu, kişinin dinine daha bir sarılmasına sebep oluyorsa bu, övülen bir duygudur. Başka hususlarda onu tutkunluğa itiyor ise, onda kısmen yergi sözkonusudur.

İşte hakkında yüce Allah'ın:

"Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, felâh bulanların tâ kendileridir" (et-Teğabûn, 64/16) diye buyurduğu cimrilik çeşidi budur. Şer'î hakları yahut da insanlığın gerektirdiği şeyleri engellemek noktasına kadar götürürse işte o adi bir huy olan bahîllik (cimrilik, pintilik, eli sıkılık) dır. İşte eli sıkılık bu yerilmiş huy ve adi karakterlere kadar götürecek olursa, artık o kimseden ne bir hayır umulur, ne de bir düzeliş.

Derim ki: Rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ensara şöyle sormuş: "Efendiniz kimdir." Onlar; el-Ced b. Kays, ama biraz cimriliği vardır. Bu sefer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuş: "Cimrilikten daha kötü hangi hastalık vardır ki?" Bu sefer şöyle sordular: Bu nasıl olur Ey Allah'ın Peygamberi? Şöyle buyurdu:

"Bir kavim deniz kıyısında konakladı. Cimrilik dolayısıyla kendilerine misafir gelmesinden hoşlanmadılar. Bunun üzerine erkeklerimiz ve kadınlarımız birbirinden uzaklaşsın ki, misafir geldiği takdirde erkekler onlara kadınların uzak bulunduklarını belirterek özür beyan etsinler, kadınlar da erkeklerin kendilerinden uzakta bulunduğunu belirterek özür beyan etsinler. Gerçekten de böyle yaptılar. Ve bu durumları uzayıp gitti. Bu sefer erkekler erkeklerle, kadınlar da kadınlarla meşgul oldu." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IX, 315; Müslim, îmare 69; Müsned, III, 396. Câhiliyye döneminde Seleme oğullarının efendisi olmuş, ancak Hazret-i Peygamber onun yerine Amr b. el-Cemûh'u nakib (kavminin temsilcisi) yapmıştı. Sonraları güzel bir şekilde tevbe ettiği de söylenmiştir. Hazret-i Osman'ın halifeliği döneminde vefat etmiştir. İbnu’l-Esîr, Usdu'-Ğâbe, I, 327.

Bu hadis daha önceden (Âl-i İmrân, 3/180. âyet, 3- başlıkta) geçmişti. Bunu, el-Mâverdî (Edebu'd-Dünya ve'd-Din adlı eserinde) zikretmiştir.

7- Allah İyilik Yapanların İyiliklerinden Haberdardır:

Yüce Allah'ın:

"Eğer iyi geçinir ve sakınırsanız" âyeti bir şarttır. "Şüphe yok ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır" âyeti de onun cevabıdır Bu, cimrilik yapıp iyilik yapmamaları haline dair kocalara bir hitaptır. Yani, eğer iyilik yapar onlarla birlikte olmaktan hoşlanmamanıza rağmen kadınlarla geçiminizde kötülük yapmaktan sakınır, onlara zulmetmekten kendinizi uzak tutarsanız bu sizin için daha bir faziletlidir,

129

İsteseniz bile kadınlar arasında adalet yapamazsınız. Bari büsbütün meyledip de ötekini askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphe yok ki Allah, çok mağfiret edicidir, marhamet sahibidir

Yüce Allah:

"isteseniz bile kadınlar arasında adalet yapamazsınız. Bari büsbütün meyledip de.," âyetinde, kadınlar arasında mutlak adaleti gerçekleştirmenin güç dahilinde olmadığını haber vermektedir. Güç dahilinde olmayan şey ise, sevgi, cima ve kalpteki yer itibariyle tabii meyil ile ilgili hususlardadır. Yüce Allah, insanların durumunu vasfetmekte ve yaratılışları gereği, kalplerinin kimisine meyledip, kimisine meyi etmesini önlemek imkânına sahip olmamakla nitelendirmektedir. O bakımdan Peygamber (salat ve selam ona) şöyle derdi: "Allahım, işte bu benim gücüm dahilinde olan hususlardaki paylaştırmanındır, O bakımdan Senin Mâlik olduğun, benim sahip olamadığım hususlarda beni kınama!" Ebû Dâvûd, Nikâh 38; Tirmizî, Nikâh 42; Nesâî, İşretu'n-Nisa 2; İbn Mâce, Nikâh 47: Dârimî, Nikâh 25.

Daha sonra yüce Allah bir nehiyde bulunarak:

"Bari büsbütün meyledip de..." diye buyurmaktadır. Mücahid der ki: Kasten kötülük yapmaya kalkışmayınız. Aksine paylaştırmada ve nafakada eşitliğe riâyet ediniz. Çünkü bu, güç yetirilen hususlar arasındadır. İleride buna dair açıklamalar geniş bir şekilde el-Ahzab Sûresi'nde (33/51. âyet 2; başlıkta) yüce Allah'ın izniyle gelecektir. Katade de en-Nadr b. Enes'den, o, Beşir b. Nehîk'ten, o, Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kimin İki hanımı bulunur da aralarında adalet yapmazsa, Kıyâmet gününde bir tarafı meyilli olarak gelir." Ebû Dâvûd, Nikâh 38; Tirmizî, Nikâh 42; Nesâî, İşretu'n-Nisâ 2; İbn Mâce, Nikâh 47; Dârimî, Nikâh 24; Müsned, II, 295, 347. 471.

Yüce Allah'ın:

"Ötekini askıdaymış gibi bırakmayın" yani ne boşanmış, ne de evli gibi kalmasın. Bu açıklamayn el-Hasen yapmıştır. Bu da bir şeye asılı bulunan bir başka şeye bir benzetmedir. Böyle bir şey ise, ne yer üzerinde karar bulmuştur, ne de asılı bulunduğu şey tarafından gereği gibi taşınmaktadır

Bu: darb-ı meseline benzemektedir. Çoğu bulamadığı için aza kanaat etmeye dair bir darb-ı meseldir (Mecmau'l-Emsâl, I. 305'ten naklen; İbn Aliyye, el-Muharrar, IV, 274, dn: 308), Nahivcilerin örfünde ise, fiilin taliki de bunu andırmaktadır,

Umrn Zer' hadisi diye bilinen meşhur hadiste kadının şu sözleri de bu kabildendir: "Kocam, çirkin bir sırık gibi ince ve uzundur. Konuşursam beni boşar, susarsam askıda kalırım." Buhârî, Nikâh 82; Müslim, Fedâilu's-Sahabe 92. Katade dedi ki: ("Askıdaymış gibi" demek) hapisdeymiş gibi demektir. Nitekim, Ubeyde bunu: "Onu hapisde imiş gibi bırakmayın" diye okumuştur. İbn Mes'ûd ise bunu: Onu, sanki o askıdaymış gibi bırakmayın" diye okumuştur. "Onu... bırakmayın" kelimesi nasb mahallindedir. Çünkü nehyin cevabıdır. "Askıdaymış gibi" kelimesindeki ("gibi" anlamındaki) "kef" harfi de yine nasb mahallindedir

130

Eğer (karı-koca) birbirlerinden ayrılırlarsa, Allah her birini genişliği ile zengin kılar. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hikmeti büyüktür.

Âyetin tefsiri için bak:132

131

Göklerde ne var yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Yemin olsun ki, sizden önce kendilerine kitap verilenlere de size de, "Allah'tan korkun" diye tavsiye ettik. Eğer küfre saparsanız, şüphesiz göklerde ne var yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah, hiçbir şeye muhtaç olmayan (Gani)dir, hamde lâyık olandır.

Âyetin tefsiri için bak:132

132

Göklerde ne var yerde ne varsa hepsi Allah'ındır, vekil olarak, Allah yeter.

Yüce Allah'ın:

"Eğer birbirlerinden ayrılırlarsa, Allah, her birini genişliği ile zengin kılar" âyetinin anlamı şudur: Eğer birbirleriyle barışmaz aksine ayrılacak olurlarsa, Allah hakkında güzel zan beslesinler. Yüce Allah erkeğe gözünün aydınlığı olacak bir hanım nasip edebilir. Hanıma da kendisine bol imkânlar sağlayacak bir koca nasip edebilir. Rivâyete göre Cafer b. Muhammed'e bir adam gelip fakirliğinden şikâyet etti. Ona nikâhlanmasini söyledi. Adam gitti evlendi. Daha sonra ona gelip yine fakirlikten şikâyet etti. Bu sefer o hanımı boşamasını emretti. Ona niye böyle yaptığı sorulunca şöyle dedi:

"Eğer fakir iseler, Allah onları lütfuyla zengin kılar" (en-Nûr, 24/32) âyetinin sozkonusu ettiği kimselerden olabilir ümidiyle ona nikâhlanmasını emrettim. Ama bu âyetin sozkonusu ettiği kimselerden olmadığı ortaya çıkınca, bu sefer ona boşanmasını emrettim ve dedim ki: Belki de şu:

"Eğer birbirlerinden ayrılırlarsa Allah herbirini genişliği ile zengin kılar" âyetinin söz ettiği kimselerden olabilir.

Yüce Allah'ın:

" Yemin olsun ki, sizden önce kendilerine kitap verilenlere de, size de Allah'tan korkun diye tavsiye ettik" âyetine göre; takva emri bütün ümmetlere verilmiş genel bir emirdir. Takvaya dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/2, âyet 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Size de" âyeti Kitap verilenlere de" âyetindeki çoğul zamirine alf edilmiştir. Allahtan korkun diye" âyeti de nasb mahallindedir. el-Ahfeş der ki; Yani, Allah'tan korkun emri ve tavsiyesi İle... (tavsiyede bulundu). Ariflerden birisi de şöyle demiş: Bu âyet-i kerîme Kur'ân âyetlerinin eksenidir. Çünkü, bütün Kur'ân-ı Kerîm bunun etrafında döner. Yüce Allah'ın:

"Eğer küfre saparsanız, şüphesiz göklerde ne var yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah hiçbir şeye muhtaç olmayan (Ğanidir), hamde lâyık olandır. Göklerde ne var yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter" âyetine gelince, birisi bu âyetlerdeki tekrarların faydası nedir, diye sorarsa, buna iki şekilde cevap verilir:

Birinci cevap: Bu, te'kid olmak üzere tekrarlanmıştır. Böylelikle kullar buna gereken şekilde dikkat etsinler, yüce Allah'ın mülk ve melekûtuna (mutlak sahiplik ve egemenliğine) baksınlar, O'nun âlemlere hiçbir şekilde muhtaç olmadığına dikkat etsinler.

İkinci cevap: Bu tekrar, birkaç faydayı bir arada gerçekleştirmek içindir. Birincisinde yüce Allah (karı-kocadan) her kişiyi geniş lütfuyla zengin kılacağını haber vermektedir. Çünkü göklerde ve yerde bulunan her şey O'nundur. Hazineleri bitip tükenmez. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ve biz size de, kitap ehline de takvayı tavsiye (emr) ettik.

"Eğer küfre saparsanız" yani, şayet küfre sapacak olursanız şüphesiz ki O'nun size ihtiyacı yoktur (Ganidir). Çünkü göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Onundur.

Üçüncüsünde de, yüce Allah bütün yaratıklarını koruyup gözetmesini, onların işlerini çekip çevirmesini, yönetmesini de:

"Vekil olarak Allah yeter" âyeti ile haber vermektedir. Çünkü göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi yalnız O'nundur. Yüce Allah: "Göklerde kim varsa" buyurmayıp da "ne varsa" diye buyurmasına gelince, burada varlıkların varlık olarak cinsi kastedildiğinden dolayıdır. Çünkü göklerde ve yerde aklı erenler de vardır, akıl sahibi olmayan varlıklar da vardır. (Arapça'da akıllı varlıklar için "men: kim", akılsız varlıklar için de "ma" ismi mevsullan kullanılır.)

133

Eğer O dilerse, -ey insanlar- sizi yok eder. Başkalarını getirir. Allah buna hakkıyla kadirdir.

"Eğer O dilerse -ey insanlar-" müşriklerle münafıkları kast ediyor,

"sizi" ölüm ile

"yok eder, başkalarını getirir" sizden başka kimseleri var eder.

Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Selman’ın sırtına vurdu ve şöyle dedi: "İşte burada sözü geçenler bunun kavmidirler."

Bu âyet-i kerimenin umumi olduğu da söylenmiştir. Yani, eğer küfre saparsanız sizi yok eder ve sizden daha çok Allah'a itaat eden insanlar yaratır. Bu da yüce Allah'ın bir başka âyet-i kerimedeki şu âyetini andırmaktadır:

"Eğer yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir kavmi getirir Sonra onlar sizin gibi olmazlar." (Muhammed, 47/38) Âyet-i kerimede aynı zamanda herhangi bir velayet, emirlik ve başkanlığı bulunup da yönetimi altındakiler 'hakkında âdil davranmayan yahut alim olup da ilmiyle amel etmeyen ve insanlara öğüt vermeyen herkese onu yok edip yerine başkasını getireceğine dair bir korkutma ve bir dikkat çekme de sözkonusudur.

"Allah buna hakkıyla kadirdir" Kudret yüce Allah'ın ezeli bir sıfatıdır. Onun malumatının nasıl sonu yoksa, makdûrâtının (güç yetirdiği şeylerin) da sonu olmaz. O'nun sıfatları hakkında geçmiş, gelecek ve halihazırdaki durum aynıdır, Âyet-i kerimede bunun özel olarak mazi (di'li geçmiş.) ifadesiyle zikredilmesi, Onun zat ve sıfatında herhangi bir şeyin sonradan hadis olduğu vehmine kapılmamak içindir. Kudret ise, fiilin kendisiyle meydana geldiği sıfattır. Kudret ile birlikte acizliğin varlığı mümkün değildir.

134

Kim dünya sevabını isterse bilsin ki, dünyanın da âhiretin de sevabı Allah'ın nezdindedir. Allah herşeyi işitendir, görendir.

Yani, kim âhireti elde etmek arzusuyla Allah'ın farz kıldığı şeyleri gereği gibi yerine getirecek olursa, Allah âhirette bunun'mü kafa tını ona verir. Her kim dünyalık eîde etmek arzusuyla amel ederse, Allah ona da dünyada takdir ettiği kadarını verir, âhirette ise onun bir mükâfatı olmaz. Çünkü Allah'tan başkası için amel etmiştir.

Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır;

"Ve onun âhirette hiç bir payı da yoktur." (eş-Şûra, 42/20);

"İşte onlar, ahirette ateşten başka hiçbir payları olmayanlardır" (Hûd, 11/16) Böyle bir açıklama, âyet-i kerîme ile münafık ve kâfirlerin kast edilmiş olması halinde uygundur Taberî'nin tercihi de budur.

Rivâyete göre, müşrikler Kıyâmete îman etmezler. Yüce Allah'a da dünya hayatında kendilerine genişlik versin ve dünyada hoşlarına gitmeyen şeyleri üzerlerinden kaldırsın diye yaklaşmaya çalışırlardı.

Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah da:

"Kim dünya sevabını (mükâfatını) isterse, bilsin ki dünyanın da ahiretin de sevabı Allah'ın nezdindedir. Allah her şeyi işitendir, görendir" âyetini indirdi Yani, onların söylediklerini işitendir, İçlerinde gizlediklerini de görendir.

135

Ey îman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahidlik edenler olun. Kendinizin yahut ana-babanızın ve yakınlarınızla aleyhine dahi olsa, zengin ya da fakir olsunlar. Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Artık adaletten vazgeçerek hevâya uymayın. Eğer dilinizi eğip büker veya yüz çevirirseniz, şüpheniz olmasın ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı oniki başlık halinde sunacağız:

1- Adaleti Ayakta Tutmanın Devamlılık Gereği:

Yüce Allah'ın:

"Ayakta tutanlar...olun" âyetindeki:

"Ayakta tutanlar" âyeti mübalağa kipidir. Yani, adaleti ayakta tutma işi sizden gerektiği her seferinde tekrarlanıp dursun. Bu ise, kendi aleyhinize şahidlikte adaletli olmak ile olur. Kişinin kendi aleyhine şahidliği, aleyhindeki hakları ikrar etmesiyle olur. Bundan sonra ise kendilerine iyi davranmanın vacib olması ve mevkilerinin büyüklüğü dolayısıyla anne-babadan gözetmekte ve ikinci olarak da akrabaları sözkonusu etmektedir. Çünkü akrabalar sevilir ve onlar yakınlık duygusuyla âdil olmayan bir şekilde korunmaları ihtimali vardır. (Bunlar hakkında dahi adü davranmak gerektiğinden) yabancı insanlar hakkında âdil olmak ve gerektiğinde aleyhlerine şahidlikte bulunmak ise, öncelikle sozkonusudur Böylelikle bu sûrede, malî hususlarda insanların haklarını korumaya dair açıklamalar yer almış olmaktadır

2- Yakınlar Aleyhinde Şahidîik:

Bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği hükümlerin sıhhati hususunda ilim ehli arasında görüş ayrılığı yoktur. Aynı şekilde çocuğun anne-babası aleyhine yapacağı şahidliğin geçerli olacağı, böyle bir şahidliğin onlara karşı iyi davranmaya aykın olmayacağı hususunda da görüş ayrılığı yoktur. Hatta gerektiğinde aleyhlerine şahidlikte bulunup onları batıldan kurtarmak, onlara yapılabilecek iyilikler arasındadır. Yüce Allah'ın:

"Kendinizi ve aile efradınızı öyle bir ateşten koruyun ki..." (et-Tahrim, 66/6) âyetinin ifade ettiği anlam da budur. Kişinin ebeveyni lehine, ebeveyninin de onun lehine şahidlik etmesine gelince, bu da bir sonraki başlığın konusudur:

3- Ebeveynin Çocukları ve Çocukların da Ebeveyni Lehine Şahidlikleri:

Bu hususta eskiden de, sonradan da ihtilâf edilmiştir. İbn Şihâb ez-Zührî der ki: Selef-i salihten geçmiş olanlar, anne-babanın ve kardeşin (lehteki) şahidliğini câiz kabul ediyorlar ve bu hususta yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutan ve Allah için şahidlik edenler olun" âyetine dayanırlardı. Çünkü selef-i salihten (Allah onlardan razı olsun) bu hususta herhangi bir kimse itham allında bulunmuyordu. Sonra insanlardan öyle bir takım davranışlar ortaya çıkmaya başladı ki, yetki sahiplerini bu hususta onları itham (zan) altında tutmaya İtti. O bakımdan itham altında bulunanın şahidliği terk edildi. Bu, sonunda çocuğun, babanın, kardeşin, kocanın ve zevcenin (lehteki) şahidliğini câiz görmemek noktasına geldi.

Aynı zamanda bu el-Hasen, en-Nehaî, eş-Şa'bi, Şureyh, Mâlik, es-Sevrî, Şâfiî ve İbn. Hanbel’in de görüşüdür.

Kimileri de, eğer âdil kimseler iseler, bunların birinin diğeri lehindeki şahidh'ğim câiz kabul etmiştir Ömer b. el-Hattâb'dan böyle bir şahidliği geçerli kabul ettiği rivâyet edilmiştir. Aynı şekilde Ömer b. Abdulazizden de böyle rivâyet edilmiştir. İshak, es-Sevrî ve el-Müzenî de bu görüştedir. Mâlik’in görgü ise, adaletli kimse olması halinde -neseb hususu müstesna- kardeşin kardeşi lehindeki şahidliğini câiz görmektedir İbn Vehb ise Mâlik'ten, eğer onun bakımı altındaki kimselerden ise, yahut da kendisine miras kalacak bir mal payı hakkında ise, bu şahidliğin câiz olmayacağını ifade ettiğini rivâyet etmiştir.

Mâlik ve Ebû Hanîfe der ki; Kocanın hanımı lehindeki şahidliği kabul edilmez. Çünkü bunlar arasındaki mülkiyet menfaatleri birbirine ulaşır. Şahidliğe konu olan şeyler de bunlardır.

Şâfiî der ki: Eşlerin birbirleri lehindeki şahidliği caizdir. Çünkü bunların biri diğerine yabancıdır. Onlar arasındaki evlilik akdi ise, sona ermekle karşı karşıyadır Aslolan ise tahsis bulunduğu takdirde, tahsis edilen alan dışında şahidliğin kabul edilmesi olduğuna göre, (eşlerin birinin diğeri lehindeki şahidliği de) aslı üzere kalmaktadır. Ancak bu zayıf bir görüştür. Çünkü evlilik, karşılıklı olarak şefkati, birbirlerinin haklarını gözetmeyi, ülfeti ve sevgiyi gerektirir. O bakımdan bu gibi durumlarda (birbirlerini kayırma)ithamı güçlü ve açık bir halde bulunmaktadır.