Nisâ SûresiKurtubî Tefsîri — Sayfa 2

Üçüncü görüş ise, nikâh bağıdır. Kocanın ben nikâhladım ve nikâh bağına malik oldum sözüdür. Bu da Mücahid İle İbn Zeyd'in görüşüdür. Bir gurup ise, kuvvetli sözden kasıt çocuktur demişlerdir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

22

Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın. Ancak geçmiş olan müstesna. Şüphe yok ki o, bir hayasızlıktı. İlahi gazaba sebep İğrenç bir işti ve kötü bir yoldu.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah'ın:

"Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın" âyeti ile ilgili olarak denildiğine göre, insanlar yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi..." (en-Nisâ, 4/19) âyetinin nüzulünden sonra, babalarının hanımlarının rızasıyla evlenmeye devam ettiler. Ve bu durum:

"Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın" âyeti nâzil oluncaya kadar böylece devam etti. Böylelikle böyle bir evlilik her durumda haram oldu. Çünkü nikâh kelimesi hem cima, hem evlenmek hakkında kullanılır.

Şayet baba bir kadın ile evlenmiş yahut, nikâhsız olarak onunla ilişkt kurmuş ise, ileride de yüce Allah'ın izniyle açıklanacağı gibi onun oğluna haram olur.

2- Üvey Anneyi Nikâhlamanın Yasaklanışı....

Yüce Allah'ın:

"Nikâhladığı" âyetinden kastedilenlerin kadınlar olduğu söylendiği gibi, akid olduğu yani babalarınızın Allah'ın dinine muhalif olan Fasid nikâhını yapmayın, anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah, nikâhın ne şekilde olacağını sağlam esaslara bağlamış, şartlarını da geniş geniş açıklamıştır. Bu görüş, Taberî'nin de tercih ettiği görüştür. Buna göre; "...den: (mealde:...lan)" edatı, kelimesine taalluk etmektedir." Nikâhladığı" ise mastardır.

Taberî der ki: Şayet bunun anlamı, babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın şeklinde olsaydı, o takdirde; 'ın yerine 'in gelmesi gerekirdi. Buna göre buradaki yasak, onların da, babalarının yaptıkları fasid nikâh gibi nikâh yapmamalarıdır. Ancak (maksadın kadınlar olduğunu söyleyen birinci) görüş daha sahihtir. O takdirde ve edatlarının anlamında olur. Nitekim mealde de böyledir.

Bunun böyle olduğunun delilide, ashâb-ı kiramın âyet-i kerimeyi bu manada alıp kabul etmiş olmalarıdır. Buradan, çocukların babalarının evlenmiş oldukları kadınları nikâhlamalarının yasak olduğuna delil getirmişlerdir.

Araplar arasında oğlun, babasının hanımını ondan sonra nikâhlamayı alışkanlık haline getirmiş bir takım kabileler vardı. Bu uygulama Ensar arasında bağlayıcı bir uygulamaydı. Kureyşliler arasında ise, karşılıklı rıza ile mubahtı. Nitekim Amr b. Umeyye'nin babasının ölümünden sonra, babasının hanımı ile evlendiğini biliyoruz. Bu kadından Müsafir ve Ebû Muayt adındaki çocukları olmuştur. Bu sebepten Umeyye'den ise Ebul İs ve diğer çocukları vardı. Umeyye oğulları, Müsafir ile Ebû Muayt'ın hem kardeşleri hem amcaları idiler. Bu şekilde evlenenlerden birisi de Saftan b. Umeyye b. Halef idi. O, babasından sonra, babasının hanımı olan el-Esved b. el-Muttalib b. Esed kızı Fahite ile evlenmişti. Umeyye ise, henüz karısı hayatta iken öldürülmüştü. Yine bu tür evlilik yapanlardan birisi de Manzur b. Zebban'dı. O da babasının, Harice'nin kızı Müleyke adındaki hanımı ile evlenmişti. Bu kadın ise önceden Manzur'un babası Zebban b. Seyyar'ın nikâhı altında idi.

Bu kabilden evlenenlerden bir diğer kişi ise, Hısn b. Ebi Kays'dır. O, babasının hanımı olan Ma'n kızı Kubeyşe ile evlenmişti. el-Esved b. Halef de babasının hanımı ile evlenmişti.

el-Eşas b. Sevvâr der ki: Ebû Kays, ensardan salih kimselerdendi. Vefat ettikten sonra oğlu Kays, babasının hanımı ile evlenmeye talib olmuş, o da şöyle demişti: Ben seni oğlum biliyorum. Fakat Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gidip onunla danışayım. Bunun üzerine Resûlüllah'a gidip durumu bildirdi. Yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi. el-Vâhidî, Esbâbu Nüzuli'l-Kurân, s. 151-152, es-Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensür, II, 468.

Araplar arasında kızıyla da evlenenler vardı. Bu kişi ise, Hacib b. Zürare idi. Bu Mecusilik dinîne girmiş ve bu kötü işi yapmıştı. Bunu da en-Nadr b. Şumeyl "Kitabü'l-Mesâlib" adlı eserinde zikretmiştir. Yüce Allah da mü’minlerin babalarının yaptıkları bu uygulamayı böylelikle yasaklamış oldu.

3- Geçmiş Olanın İstisnası:

Yüce Allah'ın:

"Ancak geçmiş olan müstesna" âyeti geçmiş ve daha önce olup bitmiş olan müstesna demektir.

Selef: geçmiş, senden önce geçmiş bulunan ataların ve akrabaların hakkında kullanılan bir tabirdir.

Buradaki istisna munkatı'dır. Yanı, ama geçmiş olandan uzak durunuz ve onu terkediniz. Buradaki; "Ancak" kelimesinin "sonra" anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani geçmişte yapılan bu uygulamadan sonra... demektir. Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Onlar orada ilk Ölümden başka ölümü tatmazlar" (ed-Duhân, 44/56) Bunun anlamı ise: İlk ölümden sonra ölümü tatmazlar, şeklindedir.

Burada yer alan: "Ancak geçmiş olan müstesna" âyetinin geçmiş olan da dahil olmak üzere nikâhlamayın, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Bir mü’min diğer bir mü’mini -yanlışlıkla olması müstesna- Öldüremez" (en-Nisa, 4/92) âyetinde olduğu gibi. Yani hata yoluyla dahi öldüremez, demektir, âyet-i kerimede şu anlamda olmak üzere takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir: Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayınız. Çünkü bu büyük bir hayasızlık idi, İlahi gazaba sebep iğrenç bir işti. Ve o kötü bir yoldu. Geçmiş olan müstesna. Bir görüşe göre de âyet-i kerimede: "Babalarınızm nikâhladığı kadınları nikâhlamayın âyeti dolayısıyla hazfedilmiş ifadeler vardır. Bu iradeler de şöyledir: Sizler bunu yapacak olursanız, cezalandırılır ve sorgulanırsınız. Ancak geçmiş olan müstesna.

4- Bu Nikâhın Yasak Kılınış Sebebi:

Yüce Allah'ın:

"Şüphe yokki o, bir hayasızlıktı. (İlâhî gazaba sebep iğrenç bir işti ve kötü bir yoldu)." Bunun ardından yüce Allah böyle bir nikâhı alabildiğine ve arka arkaya kötüleyici ifadelerle yerdi. Bu ise böyle bir işin ilerisi olmayacak şekilde son derece çirkin olduğunun delilidir Ebû'l-Abbas dedi ki: Ben İbnül-Arabi'ye bu şekildeki makt nikâhına dair soru sordum o şöyle dedi: Bu makt nikâhı, kişinin babasının hanımı ile babasının onu boşamasından yahut ölmesinden sonra evlenmesidir. Böyle evlilik-yapan adama ise, dayzan ismi verilir. İbn Arafe dedi ki: Bir kimse babasının hanımı ile evlenip ondan çocuğu olacak olursa, onun bu çocuğuna Araplar el-maktî (yani makt nikâhının çocuğu) ismini verirlerdi. Makt, asıl itibarı ile buğzetmek anlamındadır. Bu kelime 'den gelir.

Buğza ve gazaba uğrayan kimseye de; denilir. Araplar, bu şekilde babasının hanımı ile evlenen kimseye Makt derlerdi. Yüce Allah da o bakımdan böyle bir nikâh ve evliliğe "Makt" ismini vermiştir. Çünkü bu, bu işi yapanı gelip bulan gazabı gerektiren bir iştir.

Âyet-i kerimeden maksadın, kişinin babaların herhangi bir şekilde ilişki kurmuş olduğu kadın ile ilişki kurmayı yasaklamak olduğu da söylenmiştir. Ancak babaların cahiliyye döneminde, nikâhlamak yoluyla değil def zina yoluyla ilişki kurmuş olduğu kadınlar, bundan istisna edilmiştir. İşte bu tür kadınlarla sizin evlenmeniz caizdir. Daha Önce babalarınızın zina yoluyla ilişki kurmuş olduğu kadınlarla nikâh akdi yaparak, ilişki kurmanız sizin için caizdir. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Bu açıklamaya göre istisna muttasıl olur. O takdirde bu, -ileride de açıklaması geleceği üzere- zinanın mahremliği gerektiren bir sebep olmayacağı hususunda aslî bir delil olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

23

Anneleriniz, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, hemşire kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt hemşireleriniz, eşlerinizin anaları ve kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden himayenizde bulunun üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer o kadınlarla zifafa girmemişteniz, sizin için bir vebal yoktur. Sulbünüzden oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı). Ancak geçmiş olan müstesna. Şüphesiz Allah Gafûrdur, Rahîmdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmibir başlık halinde sunacağız:

1- Kendileriyle Evlenilmesi Haram Olanlar (Muharremat):

Yüce Allah'ın:

"Anneleriniz, kızlarınız... size haram kılındı" âyeti şu demektir: Annelerinizi nikâhlamanız, kızlarınızı nikâhlamanız... size haramdır. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede nikâhlanmalan helâl ve haram olan kadınları zikretmektedir.

Bundan Önce babanın hanımı ile evlenmenin haram kılındığı zikredildiği gibi, yüce Allah, yedisi neseb yoluyla, altısı da süt emme ve sıhrî akrabalık yoluyla olmak üzere bazı kadınlarla evlenmeyi haram kılmıştır.

Mütevatir sünnet ise bunlara bir yedincisini daha katmıştır ki, bu da kadım halası ile birlikte nikâh altında tutmaktır. Ayrıca icma da bunu açıkça ifade etmiştir. İbn Abbâs'tan da şöyle dediği sabittir: Neseb yoluyla yedi, sihri akrabalık yoluyla yedi kadın ile evlenmek haram kılınmıştır.

Daha sonra İbn Abbâs, bu âyet-i kerimeyi okumuştur. Ensarın mevlası olan Amr b. Salim de böyle demiş ve şunu eklemiştir: Yedincisi ise yüce Allah'ın:

"Evli kadınlar.,." (en-Nisâ, 4/24) âyetinde yer almaktadır.

Kendileriyle evlenilmesi haram olanlardan neseb yoluyla haram kılınan yedi kadın şunlardır:

Anneler, kızlar, kızkardeşler, halalar, teyzeler, erkek kardeşin kızları ile kız-kardeşin kızları. Sıhrî akrabalık ve süt emme yoluyla haram kılman yedi kadın ise: Süt anneler, süt kizkardeşler, hanımların anneleri, anneleriyle evlenilmiş himayedeki kız çocuklar, oğulların kızları ve iki kızkardeşi aynı nikâh altında tutmak, yedincisi ise bir önceki âyeti kerimede geçen:

"Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın" âyetinde zikredilmiştir.

Tahavî der ki: Bütün bunlar, üzerinde ittifak bulunan muhkem hükümlerdendir. Bunlardan bir tanesini nikâhlamak, icma ile câiz değildir.

Şu kadar varki, kocalarının kendileriyle gerdeğe girmemiş olduğu kadınların anneleri bundan müstesnadır.

Selefin Cumhûru, kızın nikâlılanması dolayısıyla, annesinin haram olacağı, bununla birlikte kızın ise, annesiyle gerdeğe girilmedikçe haram olmayacağı görüşündedir. Değişik bölgelerdeki fetva İmâmlarının tümü bu görüşle fetva vermişlerdir.

Seleften bir başka kesim ise, anne ile kızının (radıyallahü anhbîbe) aynı olduğu kanaatinde olup bunlardan herhangi birisi öteki ile gerdeğe girilmedikçe haram olmayacağını söylerler.

(Bunlar) derler ki; Yüce Allah'ın:

"Eşlerinizin anaları" âyeti, yani kendileriyle gerdeğe girmiş olduğunuz eşleriniz demektir. "Ve kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden himayenizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı" diye buyurulmuştur. Bunlar gerdeğe girme şartının hem anneler hakkında, hem de himayede bulunan üvey kızlar hakkında olduğunu iddia etmişlerdir. Bunu Hilas (b. Amr el-Hecerî), Ali b. Ebî Tâlib'den rivâyet etmiştir, Ayrıca İbn Abbâs, Cabir ve Zeyd b. Sabit'den de rivâyet edilmiş olup, aynı zamanda bu, İbn ez-Zübeyr ile Mücahid'in görüşüdür.

Mücahid der ki: Gerdeğe girmek her İki halde de kast edilmiştir. Ancak Cumhûrun görüşü buna muhaliftir. Ve Cumhûrun görüşüne göre fetva verilmektedir.

Iraklılar ise bu hususta, işi şöyle diyecek kadar ileri götürmüş ve sıkı tutmuşlardır: Zina yoluyla onunla ilişki kuracak olsa yahut öpse veya şehvetle ona dokunmuş olsa, o kadının kızı ona haram olur.

Ancak bize ve Şâfiî'ye göre kızı sahih nikâh olmadıkça haram olmaz. Haram olan bir şey ise, hiçbir zaman helâl olanı -ileride de geleceği üzere- haram kılamaz. Hilas'ın, Hazret-i Ali'den naklettiğine gelince, delil olmaya elverişli değildir. Hadis ilmi ehlince onun rivâyeti sahih değildir. Ondan sahih olan rivâyet İse, çoğunluğun görüşü gibidir.

İbn Cüreyc der ki: Atâ'ya sordum: Bir kişi bir kadını nikâhlar, sonra o kadını görmeden onunla da cima etmeden onu boşayacak olsa, o kadının annesi ile evlenmesi helâl olur mu? Atâ, hayır dedi. Çünkü onun nikâhladığı o kadın serbest bırakılmıştır. O kadınla ister gerdeğe girmiş olsun, ister girmemiş olsun (farketmez). Bu sefer ona: Peki İbn Abbâs: "Eşlerinizin anaları" âyetini "kendileriyle gerdeğe girmiş olduğunuz eşleriniz.," diye mi okuyordu? diye sordum. O; hayır hayır diye cevap verdi.

Said, Katade'den, o, İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan yüce Allah'ın:

"Eşlerinizin anaları" âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet eder: Bu kadının durumu müphemdir. Kız çocuğa akid (nikâh) yapmakla (artık) o kadın helâl olmaz. Aynı şekilde Mâlik de Muvatta’'’ında, Zeyd b. Sabit'ten bunu böylece rivâyet etmiştir. Muvatta’''da şöyle denilmektedir: "Zeyd: Hayır dedi. Anne müphem bırakılmıştır. Yani onun hakkında bir şart koşulmamıştır. Şart sadece üvey kızlar hakkındadır." Muvatta’'', Nikâh 9.

İbnü'l-Münzir der ki: İşte sahih olan budur Çünkü bütün kadınların anneleri yüce Allah'ın:

"Eşlerinizin anaları" âyetinin kapsamına girmektedir. Ayrıca bunu i'rab bakımından şu açıklama da desteklemektedir: İki haber eğer âmil bakımından farklılık arzederlerse bunların nâ'ti (sıfatı) bir olmaz. Nahivcilere göre, Senin hanımlarına yolum uğradı ve Zeyd'in zarif hanımlarından da kaçtım, şeklindeki ifadede "zarif hanımlar" kelimesinin, hem senin hanımlarının hem de Zeyd'in hanımlarının sıfatı olması câiz değildir.

Aynı şekilde âyet-i kerimede yer alan, " kadınlar ki", ismi mevsuhmun her iki kadın türü hakkında da nâ't olarak kullanılmış olması câiz değildir Çünkü ikisine dair haber farklı farklıdır.

Şu kadar varki, "yani" anlamı kastedilerek câiz olur. el-Halil ve Sîbeveyh (buna dair) şu beyiti zikrederler:

"Şüphesiz orada Bktel ve Rizam vardır.

Orada iki hırsızdırlar, bunlar ise kafaları kırarlar."

Burada (ikinci mısra'ın başında) yani anlamı vardır. Bu ise Amr b. Şuayb'ın babasından, onun da dedesinden nakledilen hadiste açıkça ifade edilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Adam bir kadını nikâhladığı takdirde, artık onun annesiyle evlenmesi ona helâl olmaz. Kızı ile gerdeğe girmiş olsun yahut olmasın. Anne ile evlendiği takdirde ise, şayet onunta gerdeğe girmeksizin, onu boşayacak olursa, dilediği takdirde kızı ile evlenebilir." Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmişlerdir. Tirmizî, Nikâh'da lâfız itibariyle buna yakın ve aynı manada bir hadis nakletmektedir.

2- Şer’i Hükümler Neye Taalluk Eder:

Bu husus böylece açıklandıktan ve sabit olduktan sonra şunu bilki, haram kılmak: aynların sıfatı değildir. Aynların haram ve helâl kılınması diye birşey sözkonusu değildir, bunun kaynağı da olmazlar. Teklif ancak emir ve nehiy ile ve mükelleflerin hareket edip etmeme gibi fiillerine taalluk eder. Ancak fiiller aynlar hakkında sözkonusu olduğu şeyler olduklarından dolayı emir, nehiy ve hüküm onlara izafe edilmiş, mecazen onlara taalluk etmiştir.

Bu da kinaye (mecaz) yoluyla fiilin meydana geldiği yeri anlatmak için mahalli zikretmek anlamında bir mecazdır. Yani; âyet-i kerîme'de: "Analarınız... size haram kılındı" âyetindeki kasıt, onları nikâhlamak fiilinin haram olduğudur.

3- Anneler:

Yüce Allah'ın;

"Anneleriniz" âyetinde herhangi bir şekle has olmaksızın her halde ve genel bir şekilde annelerin haram kılındığını ifade etmektedir. Bundan dolayı ilim ehli buna müphem ismini verirler. Yani bu hususta haramlığın kapanmasına bir yol olmadığı gibi, haram olmayan bir bölüm de yoktur. Haramlığın kuvveti dolayısıyla bu ismi almıştır. Kızların, kızkardeşlerin ve diğer zikredilen muharrematın durumu da böyledir.

Anneler anlamına gelem kelimesi, kelimesinin çoğuludur. ile kelimeleri aynı anlamda olmak üzere "anne” demektir. Kur'ân-ı Kerîm’de her ikisi de kullanılmıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden Fâtiha Sûresi'nde Sûrenin isimlerinin açıklandığı bölümlerde Umm el-Kur'ân ismi açıklanırken geçmiş bulunmaktadır. Şöyle de denilmiştir: Anne kelimesinin aslı şeklinde veznindedir. Tıpkı iki ayrı kuş ismi olan isimleri gibi. Bu kelimeden sondaki iki harf düşmüş, ancak çoğul yapılınca tekrar bu harfler yerlerini almıştır. Şair der ki:

"Benim annem Hindiftir, Devs ise babam.

Yine denildiğine göre; kelimesinin aslı (ot) kelimesidir. Bunu söyleyenler şu beyiti delil gösterirler:

"Sen onu bütün musibetlerde dönüp sığındığın

Bir anneden diye kabul ettin"

O cakdirde bunun çoğulu da: (od) şeklinde gelir. Çoban şöyle der:

"Müıkit ve Muharrik'in değerli yavruları anneleri idi onların.

Onlara vuran (üstüne aşırılan) koçlar ise hakiki koçtu."

Anne (el-unım) seni doğurmuş her dişinin adıdır. Bunun kapsamına yakın anne girdiği gibi, onun anneleri, nineleri, babanın annesi, nineleri ve ne kadar geriye giderlerse gitsinler hepsi girer.

Kız (el-bint) ise, senden doğma her dişinin adıdır. Şöyle de denilebilir; Bir derece yahut bir kaç derece ile doğum suretiyle nesebi sana ulaşan her dişinin adıdır. Bunun kapsamına sulben kız girdiği gibi, o kızın kızları ve oğlun kızlarının -istedikleri kadar aşağıya doğru gitsin- hepsi girer.

Kız kardeş (el-uht), iki aslında veya o iki asıldan birisinde sana komşu olan her dişinin adıdır. Kız (bint)'in çoğulu benât gelir. Bunun asli; O'dır. Kullanılan kelimeleri ise kelimeleridir. el-Ferrâ' der ki: Esrenin "ya" harfine delalet etmesi için kelimesinin "be" harfi esreli gelmiştir.

Buna karşılık "vav" harfinin hazfedildiğine delalet etmesi için; Kızkardeş" kelimesinin "elifi ötreli gelmiştir. Çünkü 'ın aslı şeklindedir. Çoğulu ise ...diye gelir.

Hala (el-Amme), baban yahut deden ile iki aslında veya ikisinden birisinde komşu olan her dişinin adıdır. Şöyle de denilebilir. Nesebi sana varan her bir erkeğin kızkardeşi senin halandır. Hala, anne cihetinden de olabilir. Bu da annenin babasının kızkardeşidir.

Tkyze (el-Hâle) iser iki aslında yahut ikisinden birisinde, annenle ortak olan herbir dişinin adıdır. Şöyle de denilebilir: Doğum yoluyla nesebi sana gelen her dişinin kızkardeşi senin teyzendir. Teyze baba cihetinden de olabilir. Bu da babanın annesinin kızkardeşidir.

Erkek kardeşin kızı, senin erkek kardeşinin onun üstünde vasıtalı veya vasıtasız babalık nisbeti olan her bir dişidir. Kızkardeşin kızı da bu şekildedir. İşte bunlar neseb yoluyla haram kılınan yedi kadındır. Nâfi' -Ebû bekr b. Ebi Uveys'în rivâyetine göre Kardeş" kelimesini başında elif-lâm gelmiş ise, "hı" harfini, harekeyi naklederek şeddeli okumuştur.

4- Süt Anneler:

Yüce Allah'ın:

"Sizi emziren süt anneleriniz" âyetinde sözü geçen süt annelerin haramlılığı, açıkladığımız kimselerin haramlığı gibidir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Neseb yoluyla haram olan, aynı şekilde süt emmeden dolayı da haram olur." Buhârî, Şehadât 7, Fardu’l-Humus 4; Müslim, 1, 2, 9, 12,13; Ebû Dâvûd, Nikâh 6; Tirmizî, Rada 1; Nesâî, Nikâh 50; İbn Mâce Nikâh 34; Dârimî, Nikâh 48; Muvatta’', Radâ' 15; Müsned. I, 275 v..., VI, 51. Abdullah (b. Mes'ûd): Annelerinizi,.. şeklinde "tensizt hemzeli olarak okumuştur.

Yüce Allah'ın: " halinden kesilmiş olan kadınlar" (et-Talâk, 65/4) âyetinde olduğu gibi.

Şair der ki:

"Ecrini umarak haccetmeyen,

Fakat suçsuz ve bir şeyden haberi olmayan kimseyi öldürmek isteyen

o kadınlardan..."

"Sizi emdiren kadınlar"a gelince, bir kadın küçük bir çocuğa süt emzirecek olursa, onun annesi olacağından dolayı, ona haram olur. Kızı da onun kızkardeşi olacağından, emzirene annenin kızkardeşi de çocuğun teyzesi olacağından, annesi de çocuğun ninesi olacağından, sütün sahibi olan o kadının kocasının (üvey) kızı da onun kızkardeşi olacağından, kocanın kızkardeşi de halası olacağından, kocanın annesi de ninesi olacağından, o kadının oğul ve kızlarının kızlan da onun erkek ve kız kardeşlerinin kızları olacağından hepsi ona haram olurlar.

5- Süt Kardeşliğe Dair Şahitlik:

Ebû Nuaym Ubeydullah b. Hişam el Halebî der ki: Mâlik'e: Bir kadın süt kardeşi ile birlikte hacceder mi? diye soruldu. O da: Evet dedi. Ebû Nuaym dedi ki, yine Mâlik'e şöyle soruldu: Bu kadın evlenip kocasıyla gerdeğe girse, sonra bir başka kadın gelip her ikisini de emzirdiğini iddia etse, (durum ne olur)? Mâlik dedi ki: Bunlar birbirlerinden ayrılırlar. Eğer kadın mehir diye herhangi bir şey almışsa, aldıkları ona aittir. Adamın ödemesi gereken birşey kalmışsa, artık birşey ödemesi gerekmez.

Sonra Mâlik dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bunun benzeri bir durum hakkında soru sorulmuş, o da böyle emretmiş idi. Ey Allah'ın Rasulü dediler, o (şahit kadın) güçsüz bir kadındır. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "(Böyle bir durumda) filan kişi süt kızkardeşi ile evlendi denilmez mi?"

6- Evliliği Haram Kılan Süt Akrabalığı:

Süt emmek dolayısıyla evliliğin haram oluşu, daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/233. âyet, 4 ve 5. başlıklarda) geçtiği üzere iki yıl içerisinde süt emme gerçekleştiği takdirde sözkonusu olur.

Bize göre, bağırsaklara ulaştığı takdirde, bir defa emmiş olsa dahi, emilen sütün az yada çok olması arasında bir fark yoktur. Şâfiî ise, süt emzirmede iki şartı nazarı itibara alır. Bunlardan birisi, beş defa emmiş olmaktır. Çünkü Hazret-i Âişe şöyle demiştir: Allah'ın indirdiği âyetler arasında: Bilinen on defa emmenin haram kıldığı ifade edilmiş!!. Sonra bu on defa süt emme, bilinen beş süt emme ile nesh olundu- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde bunlar Kur'ân-ı Kerîm’den okunan âyetler arasında yer alıyordu. Müslim, Radâ' 24; Ebû Dâvûd, Nikâh 10; Tirmizî, Radâ' 3; Nesâî, Nikâh 51; Muvatta’', Radâ' 17; Dârimî, Nikâh 49. "Bunların Kur'ândan olan âyetler arasında okunmaya devam etmesi" de; oldukça geç nesh olan âyetler arasında yer almaları dolayısıyla, nesholunduklarının bir takım kimseler tarafından bilinmemiş olması ile açıklanmıştır. (Müslim ve Nesâî'de belirtilen hadis ile ilgili açıklamalar).

Bu rivâyette delil olacak taraf şudur: On defa süt emmek, beş defa süt emmekle nesholundu. Şayet haram kılma eğer beş defa emmekten daha aşağısına taalluk etseydi, o takdirde bu beş defa süt emmeyi nesh etmiş olurdu. Bunlara karşı ise, haber-i vahid veya kıyas delil olarak kabul olunamaz. Çünkü bunlarla nesh olmaz. Diğer taraftan "Senle hadisi" diye bilinen hadiste şöyle denilmektedir: "Sen ona beş defa süt emzir, onlarla haram olur," Ebû Dâvûd, Nikâh 10 Muvatta’', Radâ 12; Müsned, VI, 201, 271.

İkinci şart ise, süt emmenin İki yaşın içinde olması, eğer iki yaştan sonra olursa haram kılmaz. Çünkü yüce Allah:

"Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir" (el-Bakara, 2/233) diye buyurmaktadır. Bir şeyin tam olup kemalini bulmasından sonra ise, herhangi birşey sözkonusu olamaz.

Ebû Hanîfe, iki yıldan sonra altı ayı da nazarı itibara alır. Mâlik ise, bir ay ve o civardaki süreyi muteber kabul eder. Züfer ise der ki; Sadece süt ile yetiniyor ve sütten kesilmemiş ise, süt emmektir. İsterse üç yaşını geçmiş olsun. el-Evzaî der ki: Eğer bir yaşında iken sütten kesilir ve bu sütten kesilmesi devam edecek olursa, artık bu kesmeden sonra süt emme sözkonusu olmaz. el-Leys b. Sa'd ise, ilim adamları arasında tek başına büyük kişinin süt emmesinin haram kılmayı gerektireceği kanaatini kabul eder. Bu aynı zamanda Âişe (radıyallahü anha)'nın da görüşüdür. Bu görüş, Ebû Mûsa el-Eşari'den de rivâyet edildiği gibi, onun bu görüşten döndüğüne dair de rivâyet vardır. Şöyle ki: Ebû'l-Huseyn'in, Ebû Atiyye'den yaptığı şu rivâyettir. Ebû Atiyye dedi ki: Adamın birisi hanımı ile Medine'den geldi. Bu kadın doğum yaptı ve memeleri şişti. Kocası bu sütü emip tükürmeye koyuldu. Karnına ondan bir damla girdi. Ebû Mûsa'ya durumu sorunca, o senden bain talakla boşanmış oldu dedi. Haydi İbn Mes'ûd'a git ve durumu haber ver. Adam da İbn Mes'ûd'a gidip durumu haber verince, İbn Mes'ûd, Bedevi Arap ile Ebû Mûsa el-Eşari'nin yanına geldi ve şöyle dedi: Senin görüşüne göre şu kır saçtı adam süt emecek çocuk mudur. Şunu bil ki süt emmekten dolayı ancak eti ve kemiği besleyip geliştiren emme halinde haram olmak sözkonusudur. Ebû Mûsa el-Eş'arî dedi ki: Bu büyük ilim adamı aranızda bulunduğu sürece bana herhangi bir şey sormayınız. Ebû Dâvûd Nikâh 8. İşte Ebû Mûsa'nın "bana herhangi bir şey sormayfruz" şeklindeki bu sözleri, onun bu görüşünden döndüğünün delilidir.

Hazret-i Âişe de, Ebû Huzeyfe’nin mevlası, Salim'in kıssasını delil olarak gösterir. Salim o sırada yetişkin birisi idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Sehle bint Süheyl'e, O; ona süt emzir diye emir vermişti. Hadisi Muvatta’' ve başkaları rivâyet etmiştir. Az önce bu hadise işaret edilmişti. Kaynakları için oraya bakınız..

Bir kesim de şaz olarak on defa süt emmeyi muteber kabul etmiştir. Bunu da indirilmiş âyetler arasında "on defa süt emme" ibaresinin bulunduğunu delil diye kabul ederek ileri sürerler. Bu kesime görüldüğü kadarı ile nesh edici ifade ulaşmamış gibidir

Davud (ez-Zâhirî) der ki: Üç defa süt emmedikçe haram olmaz. Buna da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetini delil göstermiştir: "Bir defa süt emzirmek ile iki defa emzirmek haram kılmaz." Bunu da Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Radâ 18, 22; Nesâî, Nikâh 51; Dârimî, Nikâh 49; Müsned ,VI, 339, 340. Aynı manadaki başka hadisler içirt bk: Müslim, Kadı, 17, 20, 23; Ebû Dâvûd, Nikâh.10; Tirmizî, Radâ 3; Nesâî, Nikâh 51; İbn Mâce, Nikâh 35; Dârimî, Nikâh 49; Müsned, IV 4, " 5; VI, 31, 96t 216, 247, 340.

Bu hadisi şerif Hazret-i Âişe ve İbn ez-Zübeyr yoluyla rivâyet edilmiştir. Ahmed, İshak, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd de buna göre görüş belirtmişlerdir. Bu da Hitab'ın delilini kabul etmektir. Hitab'ın Delili Hitabın Delili: Mefhum-i Muhalefet diye de bilinen ve "hakkında hüküm belirtilmemiş bir hususun hükmünün, hakkında hüküm belirtilmiş olandan farklı olması" (Dr. Abdül kerim Zeydan, el-Veciz fi Usuli'l-Fıkh, İstanbul, 1978 sh. 311) diye tanımlanan bir delâlet şeklidir. Buradaki hadiste bu delâlet şekli kısaca şöyle açıklanır. Hadiste bir ve iki defa süt emmenin hükmü zikredilmiş ve haram kılmadığı belirtilmiştir. Üç defa emmekten söz edilmemiştir. Demek ki haram kılmayan azamî miktar iki defa emmektir. O halde haram kılan asgari miktar da (burada zikredilmemiş olan) üç defa emmektir. hususunda ise görüş ayrılığı vardır.

Bunların dışında, kalan ve fetva veren, İmâmlar ise, tek bir defa süt emmenin dahi tahakkuk ettiği takdirde -önceden de belirttiğimiz gibi- haram kıldığını kabul ederler. Bunlar da, hakkında süt emme adının kullanılabileceği asgari miktarı delil diye alırlar. Bu ise, Medine'de görülegelen uygulama ile sıhfî akrabalığa kıyasen desteklenmiştir. Bu kıyasın illeti ise şudur: Süt emmek, haramlığın ebedi olmasını gerektiren sonradan meydana gelen bir husustur. Dolayısıyla bunda da tıpkı sihri" akrabada olduğu gibi sayı şartı aranmaz. el-Leys b. Sa'd da der ki: Müslümanlar süt emmenin, azının da çoğunun da oruçlunun orucunu bozacak kadar olduğu takdirde, beşikteemilirseharam kılacağını icma ile kabul ederler, Ebû Ömer ise der ki: Leys bu husustaki görüş ayrılığına vakıf olamamıştır.

Derim ki: Bu hususta en açık nass, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetidir: "Bir ve iki defa süt emmek haram kılmak". Bunu Müslim Sahihinde rivâyet etmiştir. Hadis ve kaynakları az önce geçti. Bu da yüce Allah'ın:

"Sizi emziren süt anneleriniz" âyetini tefsir etmektedir. Yani sizi üç defa ve daha fazla süt emzirmiş anneleriniz demektir. Şu kadar var ki, bunun emilen sütün, süt emenin karnına varmış olduğundan kesin olarak emin olunmaması haline hamledîlmesi de mümkündür, Çünkü: "Bilinen on defa süt emmek ve bilinen beş defa süt emmek" ifadeleri bunu ortaya koymaktadır. Burada süt emmeler, "bilinen" diye nitelendirilmiştir. Bu ise, emilen sütün küçüğün karnına vardığı vehmedilen, yahut bu hususta şüpheye düşülen emme hallerini dışarda bırakmaktır.

Bu Hitabın Delili şunu ifade etmektedir: Eğer süt emmeler "bilinen" türden değilseler haram kılmazlar. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Tahavî'nin de naklettiğine göre, bir ve iki defa süt emmeye dair hadis sabit bir hadis değildir. Çünkü bu hadisi bir seferinde İbn Zübeyr, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, diğerinde Hazret-i Âişe'den, bir diğerinde ise babasından rivâyet etmektedir. Böyle bir rivâyet ise onu delil olmak mevkiinden düşürür.

Hazret-i Âişe'den ise, ancak yedi defa emmenin haram kılacağı rivâyet edilmiştir. Yine Hazret-i Âişe'den kızkardeşi Um Gülsüm'e, Salim b. Abdullah'a on defa emzirmesini emrettiği rivâyet edilmektedir Hazret-i Hafsa'dan da benzeri bir rivâyet gelmiştir. Yine Hazret-i Hafsa'dan üç defa da rivâyet edilmiştir. Şâfiî (radıyallahü anh)'ın da dediği gibi beş defa da rivâyet edilmiştir. Aynı zamanda bu İshak'dan da nakledilmiştir. Tahâvî'nin bu husustaki rivâyetleri inceden inceye tetkik etmesi ve konu ile ilgili etraflı açıklamaları için bk. Ebû Cafer et-Tahâvî, Şerku Müşkili'l-Âsâr, Beyrut 1415/1994, XI, 480-500.

7. Süt Annenin Kocasının Durumu:

Yüce Allah'ın:

"Sizi emziren süt anneleriniz" âyeti lebenü’l-fahl Lebenu’l-Fahl: Sütü kendinden olup süt emziren kadın ile evli olan kocaya "el-Fabi" denilir. Böyle bir kocadan gelen kadının sütüne de "lebenu’l-fahl" denilir. Buna göre emziren kadının kocası, emen çocuğun süt babası olur. diye bilinen sütün, süt emziren kadının kocasına ait olduğunu kabul eden görüşü reddedenler, delil diye göstermişlerdir, Bu görüşü reddedenler, Said b. el-Museyyeb, İbrahim en-Nehaî ve Ebû Seleme b. Abdurrahman'dır. Bunlar derler ki: Süt emme, koca tarafından herhangi bir kimseyi haram kılmaz.

Ancak Cumhûr şöyle demektedir: Yüce Allah'ın;

"Sizi emziren süt anneleriniz" Dördüncü başlığın baş taraflarında geçti. âyeti fahrin (yani süt annenin kocasının) baba olduğunu göstermektedir. Çünkü süt ona nisbet edilir, Zira o süt, o babanın çocuğu sebebiyle gelmiştir.

Bu görüş zayıftır. Çünkü çocuk hem babanın hem annenin suyundan yaratılmıştır. Fakat süt, sadece kadından gelir, erkekten süt çıkmaz. Erkeğin yaptığı ise ilişki kurmaktır. Bu da erkekten meninin inişine sebeptir. Çocuk doğduğu takdirde, Allah, herhangi bir şekilde babaya izafe edilmeksizin sütü halkeder. Bundan dolayı babanın sütte herhangi bir hakkı yoktur. Süt tamamiyle annenindir. Böyle bir hükmün (sütün) suya (meniye) kıyas edilerek çıkartılmasına imkan yoktur.

Ancak Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın; "Nesebten ne haram oluyorsa, süt emmekten de haram olur" âyeti ıli süt emmekten dolayı haram kılmayı gerektirmektedir. Bununla beraber suyun ona nisbet edilmesi açıkça görüldüğü gibi, süt emzirmenin aynı şekilde erkeğe nisbet yönü ortada görülmemektedir. Çünkü süt emzirme anneden olmaktadır.

Evet, bu hususta asi olan ez-Zührî ile Hişam b. Urve'nin, Urve'den onun da Hazret-i Âişe'den rivâyet ettikleri şu Hadîs-i şerîftir: Hicabın nüzulünden sonra el-Kuays'ın kardeşi Hazret-i Âişe'nin süt amcası olan Eflah, gelip yanına girmek için izin istedi. Hazret-i Âişe dedi ki: Ona izin vermeyi kabul etmedim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince durumu ona bildirdim. O da şöyle buyurdu: "Yanına girsin. Çünkü o, -ellerin toprakla dolasıcal- senin amcandır." Buhârî, Nikâh 117, Müslim, Rada 7 vd. Ebû Dâvûd., Nikâh 7; Tirmizî, Rada’ 2; Nesâî, Nikâh 52; İbn Mâce, Nikâh 3; Muvatta’'', Rada’ 2, 3; Dârimî, Nikâh 48; Müsned, VI, 194.

Ebû'l-Kuays ise, Hazret-i Âişe'ye süt emzirmis kadının kocasıydı. Aynı şekilde bu da bir haber-i vahid'dir. Sözü geçen Eflah'ın, Hazret-i Ebû Bekir ile birlikte süt emmiş, onun süt kardeşi olma ihtimali de vardır. Bundan dolayı Hazret-i Peygamber: "Yanına girsin. O, senin amcandır" diye buyurmuştur.

Özetle söyleyeceğimiz şudur: Bu hususta bir şey söylemek doğrusu müşkıldir. En iyi bilen Allah’tır. Fakat, uygulama bu şekildedir. Haram kılma hususunda ise ihtiyat daha iyidir. Bununla birlikte yüce Allah'ın:

"Geriye kalanları ise... size helâl kılındı" (en-Nisa, 4/24) âyeti ise, muhalif kanaatte olanların görüşünü kuvvetlendirmektedir.

8- Süt Kızkardeşler ve Sıhrî Akrabalar:

Yüce Allah'ın:

"Süt hemşireleriniz" âyetinde kastedilen anne-baba bir süt kızkardeştir. Bu kızkardeş., kişinin annesinin babasından gelen süt ile emzirdiği kızdır. Annenin buna kişinin kendisiyle birlikte süt vermiş olması, yahut kardeşin ondan önce veya sonra doğmuş olması arasında fark yoktur. Baba bir kızkardeş ise, üvey ananın süt emzirdiği kızkardeştir. Annebir kızkardeş, anhenin bir başka babadan olma sütüyle emzirdiği kızdır

Daha sonra yüce Allah, sıhrî akrabalık yoluyla haram olanları zikrederek: "Eşlerinizin anaları" diye buyurmaktadır. Sıhrî akrabalar dört kişidir; Hanımın annesi, hanımın (başka kocadan olma) kızı, babanın hanımı (üvey anne) ile oğlun kızı. Hanımın annesi, önceden de geçtiği üzere mücerred olarak kızının sahih akid ile nikâhlanmasıyla haram olur.

9- Üvey Kızlar:

Yüce Allah'ın:

"Ve kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden himayenizde bulanan üvey kızlarınız size haram kılındı" âyeti başlıbaşına bağımsız bir ifadedir. Yüce Allah'ın:

"Kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden" âyeti birinci kesime racı değildir. Aksine bu, sadece üvey kızlara racidir. Çünkü önceden de geçtiği gibi en yakın zikrolunan kimseler onlardır

(Himaye edilen üvey kız anlamına gelen) Rabîbe: Kişinin hanımının başka kocadan olma kızıdır. Ona bu ismin veriliş sebebi, o kızı kendi himayesinde terbiye etmesidir. O bakımdan o kız, terbiye edilen (marbûbe) olur. Ve bu kelime (bu âyet-i kerimede) mef ûle vezninin verdiği anlamı vermek üzere, faile vezninde kullanılmıştır

Fukahanın ittifakla kabul ettiğine göre rabîbe, üvey babasının annesi ile zifafa girmesi halinde haram olur. İsterse bu üvey kız, üvey babasının himayesinde bulunmasın. Kimi mütekaddîmin ile Zahirîler, istisnaî olarak şöyle demişlerdin Kızın annesi ile evlenen kocanın himayesinde olmadıkça üvey kız, ona haram olmaz. Üvey kız bir başka beldede bulunacak yahut da baba zifafa girdikten sonra annesinden ayrılacak olursa, o üvey kızla evlenebilir.

Bu görüşün sahipleri âyeti delil gösterir ve şöyle derler: Yüce Allah, üvey kızı iki şarta bağlı olarak haram kılmıştır Bunlardan birisi, o kızın annesiyle evlenen kocanın himayesinde bulunması, ikincisi ise, annesiyle zifafa girmesi. Bu iki şarttan birisi olmadı mı, haram olmak da söz konusu değildir. Yine Hazret-i Peygamberin şu hadisini delil gösterirler: "Eğer o, benim himayemde bulunan üvey kızım (radıyallahü anhhibem) olmasaydı yine de bana helâl olmazdı. Çünkü o, benim süt kardeşimin kızıdır." Buhârî, Nikâh 20, 25, Nafakaat 16; Müslim, Radâ’ 15,16; Ebû Dâvûd, Nikâh 6; Nesâî, Nikâh 46; İbn Mâce, Nikâh 34, 'Müsned, VI, 309.

Görüldüğü gibi burada himayede olmak şartını koşmuştur. Ayrıca Ali b. Ebî Tâlibden bunun câiz olduğunu da rivâyet etmişlerdir. İbnül-Münzir ve et-Tahâvî de der ki: Evvela Ali'den rivâyet edilen hadis sabit değildir. Çünkü onu rivâyet eden İbrahim b. Ubeydullah, Mâlik b. Evs'den, O, Hazret-i Ali'den rivâyet etmiştir. Ancak bu İbrahim, bilinen bir ravi değildir. İlim ehlinin çoğunluğu da bu hadise karşı başka hadisleri delil getirmiş ve bu hadisin diğer hadislere muhalif olduğunu söylemişlerdir. Ebû Ubeyd der ki: Bunu da Hazret-i Peygamberin: "Sakın bana kızlarınızı da, kızkardeşlerinizi de (evlenme teklitı ile) arz etmeyiniz" Aynı hadisin devamında. diyerek genel bir ifade kullanmış ve hiç bir zaman; "Himayemde bulunanları" kaydını getirmemiştir. Aksine haram oluşları hususunda hepsini aynı şekilde değerlendirmiştir. et-Tahavî der ki: (âyet-i kerimede üvey kızların) "himayede olmak"la nitelendirilmeleri, üvey kızların çoğunlukla üvey babalarının himayelerinde oluşlarından dolayıdır. Yoksa böyle olmadıkları takdirde haram olmazlar, anlamında değildir.

10- Üvey Kızların Haram Olma Şartı:

Yüce Allah'ın:

"Eğer o kadınlarla zifafa girmemişseniz"

"Sizin için bir vebal yoktur" yani o kadınları boşamış iseniz yahut ölmüş iseler kızlarını nikâhlamanızda sizin için günah sözkonusu değildir. İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Erkek, kadın ile evlenir, sonra da onunla zifafa girmeden önce o kadını boşar, yahut ölürse, o kadının kızını nikâhlaması ona helâldir. Şu kadar var ki, üvey kızların haram kılınmasının gerçekleşmesi için şart olan annelerle zifafa girmenin anlamı hakkında farklı kanaatelere sahiptirler. İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Zifafa girmekten kasıt cimadır. Bu aynı zamanda Tavus, Amr b. Dinar ve diğerlerinin de görüşüdür Mâlik, es-Sevrî, Ebû Hanîfe, el-Evzaî ve el-Leys de, kocanın hanıma şehvet ile dokunması halinde o kadının annesinin de kızının da kocaya haram olacağını, aynı şekilde babaya da onun oğluna da haram olacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Bu aynı zamanda Şâfiî'nin iki görüşünden birisidir.

Ancak, bakmak hususunda farklı kanaatleri vardır. Mâlik der ki: Saçına, göğsüne yahut da güzelliklerinden herhangi bir tarafına lezzet almak kastıyla bakacak olursa, o kadının annesi ve kızı ona haram olur. Kûfeliler der ki: Şehvet kastıyla fercine bakacak olursa, bu da tıpkı şehvet kastıyla ona dokunmak gibidir. es-Sevrî: Kasti olarak fercine bakar yahut ona dokunacak olursa, haramlık sözkonusu olur, der ve şehvet kaydım zikretmez. İbn Ebi Leylâ der ki: Dokunmadığı sürece bakmak dolayısıyla haram olmaz. Şâfiî'nin görüşü de budur.

Bakmakla haram olmanın tahakkuk edeceğine delil şudur: Bakmak bir çeşit faydalanmak (İstimta) dır O bakımdan bu da tıpkı nikâh (cima) hükmünde görülmüştür Zira hükümler lâfızlara değil, manalara taalluk eder.

Şöyle denilebilir: Bu (yani bakmak) faydalanmak suretiyle bir araya gelmenin bir çeşididir. Çünkü bakmak da bir araya gelmek ve kavuşmaktır. Bakmakta birbirini seven kimseler arasında bir faydalanma sözkonusudur. Şairler bu hususta işi oldukça ileriye götürmüş ve şöyle demişlerdir:

"Gece Ummu Amr' ile bizleri bir araya getirmiyor mu?

İşte böylesi bizim birbirimize yaklaşmamızdır.

Evet, o da hilali görüyor tıpkı benim gördüğüm gibi,

Gündüz de onu bürüyor, tıpkı beni bürüdüğü gibi."

Bir araya gelişi bu şekilde dile getirdiğine göre, ya bakmak, beraber oturmak, karşılıklı konuşmak ve lezzet almak ne demektir!

11- Oğulların Hanımları:

Yüce Allah'ın:

"Oğullarınızın hanımları..." âyetinde geçen "el-Halâil" kelimesi zevce anlamına gelen "halîle"nin çoğuludur. Ona "haille" deniliş sebebi, kocanın hulul ettiği (konaklayıp kaldığı) yerde koca ile beraber kadının da hulul etmesidir. O bakımdan bu kelime "faîle" vezni anlamını taşıyan ve "faile" vezninde bir kelimedir. ez-Zeccâc ve bir topluluk, bu kelimenin "helâl" lâfzından geldiği kanaatindedir. O bakımdan hanıma helâl kılınmış anlamında "halîle" denilmektedir. Her birinin ötekinin izarını çözmesi (halletmesi)n den dolayı ona halile denildiği de söylenmiştir.

12- Oğulların Hanımları ile Babaların Hanımları da Haramdır:

İlim adamları, babaların nikâh akdi yaptığı kadınların oğullara, oğulların da nikâh akdi yaptığı kadınların babalara haram olduğunu icma ile kabul etmişlerdir, nikâh akdi ile birlikte zifafa girmenin gerçekleşip gerçekleşmemesi durumu değiştirmez. Çünkü yüce Allah'ın:

"Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın" (en-Nisa, 4/22) âyeti ile;

"Sulbünüzden oğullarınızın hanımları..." âyeti bunu gerektirmektedir. Herhangi birileri fâsid bir nikâh yapacak olursa, tıpkı sahih nikâhla haram olduğu gibi diğerinin onunla nikâh akdetmesi haram olur.

Çünkü fasid nikâh, ya ittifakla fasid olduğu kabul olunan bir nikâhtır, veya fasid olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Eğer fasid olduğu ittifakla kabul edilen bir nikâh ise, ek herhangi bir hükmü gerektirmez ve varlığı yokluğu gibidir. Eğer fâsid olduğu hususunda görüş ayrılığı var ise, o takdirde sahih nikâh akdine taalluk eden harardık, aynen ona da taalluk eder. Çünkü böyle bir nikâhın da mutlak lâfzın kapsamına girme ihtimali vardır. Evlilik hususunda haram oluş ile helâl oluş, tearuz edecek olursa, haram oluş galip (üstün) tutulur. Doğrusunu da en iyi bilen Allah'tır.

İbnü'l-Münzir der ki: Kendisinden ilmin bellendiği İslâm âleminin değişik bölgelerindeki âlimlerinin her birisi icma ile şunu kabul etmişlerdir: Erkek fasid bir nikâha dayanarak bir kadın ile ilişkide bulunacak olursa, o kadın, onun babasına da, oğluna da, dedelerine de, torunlarına da haram ahır Satın alınması halinde cariyenin hükmüne gelince bunu da blf monraki başlıkta ele alacağız.

13. Satın Alınan Cariyenin Hükmü:

İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir Cariyenin satın alınması akdi dolayısıyla, o cariyenin satın alanın, babasına ve oğluna haram olmasını gerektirmez.

Bir kişi bir cariye satın alır, ona dokunur yahut öperse, babasına da oğluna da haram olur. Bu hususta ihtilâf ettiklerini bilmiyorum. O bakımdan onların (haramdan ) esenliğe kavuşmalan için haram kılınması İcabeder. Dokunmakla değil de bakmak konusunda haram oluşu hakkında, ihtilaf halinde olduklarından dolayı yine de bu ihtilafları dolayısıyla câiz olmaz. Yani böyle bir cariyenin baba ve oğula haram olması gerekir.

İbnü'l-Münzir der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashâbından herhangi bir kimseden bizim söylediğimize muhalif bir kanaat sahih olarak rivâyet edilmiş değildir, Yakub (Ebû Yûsuf) ve Muhammed ise der ki: Bir kimse bir kadının fercine şehvetle bakacak olursa, o kadın onun babasına da oğluna da haram olur. O adama tercine şehvetle baktığı kadının annesi de kızı da haram olur.

Mâlik der ki: Cariye ile ilişki kursa, yahut ilişki kurmaksızın bu maksatla otursa, yahut onu öpse veya tenini tenine değdirse, ya da zevk alacak şekilde eliyle yoklasa, oğluna helâl olmaz.

Şâfiî ise der ki: Böyle bir cariye ancak dokunmakla haram olur. Dokunmaksızın sadece bakmakla haram olmaz. Bu, Evzaî'nin de görüşüdür.

14. Zina İlişkisi Haram Kılar mı?

Fukaha, zina yoluyla ilişki kurmanın, kadını (ilişki kuranın usûl ve fürû'una) haram kılıp kılmadığı hususunda farklı kanaatlere sahiptirler.

İlim ehlinin çoğunluğu der ki: Bir adam, bir kadına zina yoluyla yaklaşacak olsa, bundan dolayı o kadını nikâhlaması o kocaya haram olmaz. Aynı şekilde karısının annesi yahut kızı ile zina edecek olursa, yukarısı ona haram olmaz, Ona had uygulanması yeterlidir. Bundan sonra artık kendi karısı ile duhulü mümkündür.

Kim bir kadın ile zina eder, sonra o kadının annesini yahut kızını nikâhlamak isterse, bundan dolayı her ikisi de ona haram olmaz.

Bir başka kesim ise ona haram olacağını söylemişlerdir. Bu görüş İmrân b. Husayn'dan rivâyet edilmiştir, en-Nehaî, Atâ, el-Hasen, Süfyan-ı Sevrî, Ahmed, İshak ve Rey ashâbı bu görüştedir. Bu görüş Mâlik'ten de rivâyet edilmiştir. Ondan gelen rivâyete göre zina, anneyi ve kızı haram kılar ve (bu bakımdan) tıpkı helâl ilişki gibidir. Bu aynı zamanda (Mâlikî mezhebine mensup) Iraklıların da görüşüdür.

Mâlik ile Hicazlılardan nakledilen sahih görüş de şudur: Zinanın bu bakımdan bir hükmü yoktur. Çünkü yüce Allah; "Eşlerinizin anaları" diye buyurmaktadır. Halbuki kendisiyle zina ettiği kadın, kendi hanımının anneleri arasında olmadığı gibi, onun kızı da himayesi altına aldığı üvey kızlarından, rebâîbinden) değildir. Bu Şâfiî ve Ebû Sevr'in de görüşüdür. Çünkü zina halinde mehir, iddet, vücudu, miras, çocuğun nesebinin İlhakı kalkıp, bunun yerine had vacib olduğundan zina hakkında, câiz olan nikâhın hükmü gibi hüküm vermek de ortadan kalkar.

Dârakutnî, Zührî’den, o, Urve'den, o da Âişe'den gelen bir hadiste Hazret-i Âişe'nin şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bir kadın ile zina edip o kadınla yahut onun kızıyla evlenmek isteyen bir adam hakkında soru soruldu da, o da şöyle buyurdu: "Haram bir iş helâli haram kılmaz. Ancak nikâh ile olan haram kılar." Dârakutnî, III, 268; Beyhakî, es-Sünen, VII.275.

Öbür görüşün lehine delillerden birisi de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Cüreyc'e dair verdiği haberde yer alan şu ifadelerdir: "Ey çocuk, baban kimdir?" diye sorulunca o da: Falan çobandır demiş. Buhârî, el-Amel fl's-Salât 7, Mezâlim 35, Enbiyâ 48; Müslim, Birr ve Sıla 7, S- Müsned, II, 307, 308, 385, 433-434. İşte bu, zinanın helâl ilişkinin haram kıldığı gibi haram kıldığına delildir. Dolayısıyla kendisiyle zina edilen kadının annesi de, kızları da, zina eden kişinin babalarına da çocuklarına da helâl değildir. Bu aynı zamanda İbnü’l-Kasım'ın çt-Müdevvene'deki kayıdıdır. Yine bu hadis, zina eden kişinin suyundan yaratılan kızın, annesiyle zina edene helâl olmayacağının da delilidir. Meşhur olan görüş de budur.

Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bir kadının fercine ve onun kızınınkine bakan adama Allah, (radıyallahü anhhmet nazarı ile) bakmaz." Beyhakî, es-Sünen, VII, 275'te Abdullah b. Mes'ûd'un sözü olarak. Burada ise Hazret-i Peygamber, haram ile helâl arasında herhangi bir fark gözetmemiştir.

Yine bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Allah, bir kadının örtüsünü açan, aynı şekilde onunda kızının örtüsünü açan kimseye (radıyallahü anhhmet nazarıyla) bakmaz.". İbn Huveyzimendâd der ki: İşte bundan dolayı biz şunu söyledik: Öpmek ve sair faydalanma şekilleri haramlığı yaygınlaştırır. Abdulmelik el-Mâcişûn der ki: O kadın (yani kendisiyle zina edilen kadının annesi yahut kızı) helâldir. Sahih olan da budur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ve o sudan bir insan yaratandır. Ondan neseb akrabalığı ve sıhri akrabalar yarattı."(el-Furkan, 25/54) Bundan maksat ise, ileride Furkan Sûresi'nde (54. âyet 2. başlıkta) açıklanacağı üzere sahih nikâhtır. Bu iki mesele ile ilgili olarak nakledilen hadisi şerifte delil yönü ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Cüreyc'den, onun zinadan olma oğlu, zina edene nisbet etmiş olduğunu nakletmesi, Allah'ın da Cüreyc için izhar ettiği harikulade bir olay olan çocuğun konuşup bunun böyle olduğuna tanıklık etmesi ile, bu nisbeti de tasdik etmesi, diğer taraftan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da bunu, Cüreyc'den, onu övmek ve kerametini ortaya koymak sadedinde haber vermiş olmasıdır. Buna göre böyle bir nisbet, hem yüce Allah'ın tasdiki ile, hem Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bunu haber vermesiyle sahih olarak ortaya çıkmaktadır Böylelikle hem evlatlık hem de buna dair hükümler sabit olmaktadır.

Denilse ki; Buna göre evlatlığın ve babalığın diğer hükümleri olan karşılıklı miras alma, velayet ve diğer hükümlerin de cereyan etmesi gerekir Müslümanlar, bu tür iki kişi arasında karşılıklı miras almanın sözkonusu olamayacağım ittifakla kabul etmişlerdir. O halde böyle bir nisbet sahih değildir.

Buna cevap şudur: Evet, bu husus bizim sözünü ettiğimiz noktaları da gerektirir. Bununla birlikte haklarında icmaın gerçekleştiği hükümleri de istisna etmemiz gerekir, İstisnanın dışında kalan diğer hususlar ise o delilin ifade ettiği asıl üzere kalmaya devam eder.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

15- Lut Kavminin Ameli, Nikâh Hurmiyetine Sebep Teşkil Eder mi?

Yine ilim adamları bu kabilden olmak üzere Lut kavminin ameli meselesinde de farklı görüşlere sahiptirler Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve arkadaşları, bu amel dolayısıyla nikâh haram olmaz, derler.

es-Sevrî ise der ki: Küçük çocukla oynaşırsa, ona annesi haram olur. Bu Ahmed b. Hambel'in de görüşüdür der ki: Hanımının oğlu yahut babası, veya kardeşi ile Lut kavminin işini yapacak olursa, kendi hanımı ona haram olur. el-Evzî der ki: Bir çocukla Lut kavmi ameli türünden bir ilişkiye girse, kendisiyle ilişki kurulan çocuğun kızı olsa, bu işi yapana o kız ile evlenmek câiz olmaz. Çünkü o kız kendisiyle duhul ettiği birisinin kızıdır. Ahmed b. Hambel'in de görüşü budur.

16. Evlatlıkların Durumu:

Yüce Allah'ın:

"Sulbünüzden oğullarınızın" âyeti bir tahsis ifade eder. Bu ifade ile Arapların evlatlık edindiği sulbden gelmeyen herkesin dışarıda bırakılması istenmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile (Peygamberlikten önce evlatlık edinmiş olduğu) Zeyd b. Hârise'nin hanımı (Hazret-i Zeynep ) ile evlendiğinde müşrikler, oğlunun kızı ile evlendi dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu evlatlık edinmişti.

Nitekim buna dair açıklamalar ileride Ahzab Sûresinde ( 33/37. âyette) gelecektir.

Süt oğlun -sulbden olmasa dahi- hanımı da Hazret-i Peygamber'in: "Neseb yoluyla haram olan süt emmek yoluyla da haram olur." Bu âyetin tefsiri, 4. başlıkta geçti. Kaynakları için oraya bakınız. Hadisine dayalı olan icma ile haram kabul edilmiştir.

17- Kızkardeşlerin Aynı nikâh Altında Tutulması:

Yüce Allah'ın:

"Ve iki kız kardeşi birlikte almanız da" âyeti "anneleriniz... size haram kılındı" âyetine atfedilmiştir. "İki kızkardeş" ise, hem nikâh yoluyla, hem de mülkiyet yoluyla onlarla birlikte olmayı kapsayan umumi bir lâfızdır. Ümmet, icma ile bu âyeti kerîme dolayısıyla kız kardeşlerin tek bir nikâh akdi altında bulundurulmasının yasak olduğunu kabul etmiştir. Hazret-i Peygamberin şu hadisi de bu icmaın dayanaklarındandır: "Bana kızlarınızı da kızkardeşlerinîzi de arzetmeyiniz. (Onlarla evlenmemi teklif etmeyiniz)." Bu âyetin tefsiri, 9- başlıkta geçti. Kaynakları için oraya bakınız.

Ancak mülkiyet yoluyla iki kız kardeş ile birlikte olmanın hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bütün ilim adamları, mülkiyet yoluyla İki kız kardeşle ilişki kurulmasının câiz olmadığını kabul etmişlerdir. îcma ile ikisinin aynı anda mülk edinilebilmeşinin câiz olduğunu kabul etmelerine rağmen bu böyledir. Kadın ve kızının da birlikte satın alınmasında da durum bu şekildedir. Fakat ilim adamları, ilişki kurmuş olduğu cariyenin kız kardeşini nikâh akdiyle almak hakkında farklı kanaatlere sahiptirler. el-Evzaî der ki: Mülkiyeti altında bulunan bir cariye ile ilişki kuracak olursa, onun kız kardeşi ile evlenmesi câiz değildir. Şâfiî der ki: Kız kardeşlerden birini mülkiyeti altında bulundurmak, diğerini nikâhlamaya engel değildir.

Ebû Ömer (İbn Abdi'l-Berr) der ki: nikâh akdini satın almak gibi kabul eden, bunu câiz kabul eder. Fakat onu ilişki kurmak gibi kabul eden , câiz görmez.( Fukaha) icma ile şunu kabul etmişlerdir: Zevcenin kızkardeşini nikâh akdi ile almak câiz değildir. Çünkü yüce Allah, " iki kızkardeşi birlikte almanız da" âyetinde nikâh akdi ile iki kızkardeş ile evlenmeniz de haramdır demektedir.

Sen bu hususta ilim adamlarının neyi icma ile kabul ettiklerini, hangilerinde de İhtilafa düştüklerini vukufıyetle bil ki, yüce Allah'ın izniyle bu hususta da neyin doğru olduğunu açıkça anlayasın.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

18. Mülkiyet Yoluyla İki Kızkardeşle Olmanın Hükmü...

Zahirîler bu hususta istisna teşkil ederek şöyle derler: Mülk edinmek yoluyla bir arada iki kız kardeşle birlikte ilişki kurmak, mülkiyet akdiyle onları bir arada bulundurmak câiz olduğu gibi caizdir Bu hususta onlar, Hazret-i Osman'dan mülkiyet yoluyla bir arada bulunan iki kızkardeş hakkında: "Onları bir âyet haram kılmış, bir diğer âyet ise helâl kılmıştır" şeklinde söylediği rivâyet edilen sözünü delil göstermişlerdir. Bunu Abdurrezzak zikretmektedir: Bize Ma'mer, ez-Zührîden anlattı, o, Kabisa b. Züeyb'den naklettiğine göre, Osman b. Affan'a, mülkiyet yoluyla elde bulundurulan iki kız kardeş hakkında soru soruldu da şöyle dedi: Bunu sana ne emrederim, ne de yasaklanırı. İkisinin bir arada bulundurulmasını bir âyet-i kerîme helâl kılmış, diğer âyet de haram kılmıştır. Bu soruyu soran, Hazret-i Osman'ın yanından çıkınca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbından bir adam ile karşılaştı. -Ma'mer: Zannederim Ali ile karşılaştı, dedi.- Adam dedi ki: Osman'a neye dair soru sordun? Adam sorduğu soruyu ve verdiği fetvayı ona bildirdi. Karşılaştığı zat ona dedi ki: Fakat ben sana bunu yasaklıyorum. Eğer senin aleyhine benim bir yolum bulunsaydı (otorite ve yetkim olsaydı) yine de bu işi yapsaydın, şüphesiz sana ibret alınacak bir ceza verirdim. Tahavî ve Dârakutnî de Hazret-i Ali ve İbn Abbâs'tan, Hazret-i Osman'ın sözüne benzer kanaat zikretmişlerdir." Dârakutnî, III, 281; Beyhakî, Sünen, VII, 265; İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, XVI, 249.

Bu şekildeki, iki kızkardeşi helâl kılan âyet-i kerîme yüce Allah'ın:

"Geriye kalanları ise... size helâl kılındı" (en-Nisa, 4/24) âyetidir. Ancak fetva İmâmlarından hiçbir kimse bu görüşe iltifat etmemiştir. Çünkü onlar, yüce Allah'ın Kitabının tevilinden buna muhalif kanaat çıkarmışlardır. Onların bu anladıkları tevili tahrif etmeleri ise câiz değildir. Ashâbı kiramdan bu görüşü (yani bir arada bulundurulmalarını câiz kabul etmeyen görüşü) ifade edenler arasında, Ömer, Ali, İbn Mes'ûd, Osman, İbn Abbâs, Ammar, İbn Ömer, Âişe ve İbn ez-Zübeyr de vardır. Bunlar Allah'ın Kitabını bilen ilim ehli kimselerdir. Onlara muhalefet eden bir kimse tevil hususunda işi alabildiğine zorlayan bir kimse demektir.

İbnü'l-Münzir'in naklettiğine göre de, İshak b. Rahaveyh, ilişki kurmak suretiyle bu şekilde iki kızkardeşi bir arada bulundurmayı haram kabul etmiştir. İlim ehlinin Cumhûru ise bunu, mekruh görmüşlerdir. İbnü'l-Münzir, İmâm Mâlik'i de bunu mekruh görenler arasında zikretmektedir. Bununla birlikte, onları aynı anda mülkiyet altında bulundurmanın câiz olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Anne ve kızının durumu da böyledir.

İbn Atiyye der ki: İshak'ın konu ile ilgili söylediği sözlerden birisine göre, bu şekilde iki kız kardeşi bir arada bulunduran ve onlarla cima eden kimse recm edilir. İmâm Mâlikin şu sözünden de bunu mekruh gördüğü neticesi çıkartılır: Önce birisi ile ilişki kursa, sonra diğeri ile ilişki kursa, onlardan birisini kendisine haram olarak tayin ve tesbit edinceye kadar her ikisinden de uzak tutulur Fakat ona had gerekmez.

Ebû Ömer der ki: "Hazret-i Ali'nin, sana ibret alınacak şekilde bir ceza verirdim" diye söyleyip, ona zina haddini mutlaka uygulardım dememiş olması, bir âyeti, yahut bir sünneti tevil edip, kendi kanaatine göre haram ilişkide bulunmadığı görüşünü taşıyan kimsenin, bu görüşünde hatalı olsa dahi, icma ile zina eden bir kimse olarak değerlendirilmez. Şu kadar var ki, bilmemesi mazeret olmayan bir iddiada bulunması hali bundan müstesnadır. Seleften bazılarının mülkiyet yoluyla iki kızkardeşi bir arada bulundurmak meselesi ile ilgili olarak: "Bu iki kızkardeşi bir âyet-i kerîme helâl, diğeri de haram kılmaktadır" şeklindeki ifadeleri ise, bilinen ve mahfuz bir rivâyettir. Dolayısı ile bu kadar güçlü bir şüphesi bulunan bir işi yapan kimseye zina haddi nasıl uygulanabilir. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, XVI, 248 vd. Başarı Allah'tandır.

19- Kardeş Cariyelerden Birisi İle îlişki Kurmuşsa, Diğeri İle îlişki Kurmak İstediği Takdirde Ne Yapması Gerekir:

Cariyelerden birisi ile ilişki kurmayı sürdürürken, diğeri ile İlişki kurmak isteyecek olursa, yapması gerekenin ne olduğu hususunda ilim adamlarının görüşleri vardır.

Ali, İbn Ömer, Hasan-ı Basrî, Evzaî, Şâfiî, Ahmed ve İshak derler ki: Birincisi ile ilişki kurmayı, satmak yahut azad etmek veya bir başkasıyla onu evlendirmek suretiyle mülkiyetinden çıkartmadığı sürece diğeri ile ilişki kurması câiz değildir.

İbnü'l-Münzir der ki: Bu hususta Katade'nin ikinci bir görüşü vardır, O da şöyledir: Cariyelerden birisi ile ilişki kurmayı sürdürürken, diğeri ile ilişki kurmak isterse, birincisini kendisine haram kılmayı ve ona yaklaşmamayı niyet eder. Daha sonra kendisine haram kıldığı bu birinci cariyenin istibrasını bekler ve bu arada her ikisinden de uzak durur. Birincisi İstibrasını tamamladıktan sonra, ikincisi ile ilişki kurar.

Bu hususta üçüncü bir görüş de şöyledir: Yanında iki kız kardeş cariye varsa, onlardan ikisine de yaklaşmaz. el-Hakem ve Hammâd böyle demiştir. Bu anlamdaki bir görüş en-Nehaî'den de rivâyet edilmiştir.

Mâlik'in görüşü ise şöyledir: Bir adamın yanında mülkiyet yoluyla iki kızkardeş bulunmakta ise, onlardan dilediği herhangi birisi ile ilişki kurabilir ve diğerinden de uzak durur. Bu hususta da iş onun güvenirliğine bırakılır, Eğer ikincisi ile ilişki kurmak isterse, şu fiillerden herhangi birisi ile birincisinin fercini kendisine haram kılar. Birincisini ya mülkiyetinden çıkarır, ya başkasıyla evlendirir, ya satar yahut belli bir süreye kadar azad eder veya onunla mükâtebe akdini yapar, yahut uzun bir süre bir başkasının hizmetine Verir. Şayet onlardan birisi ile ilişki kurarken, birincisini haram kılmaksızın ikincisiyle İlişki kuracak olursa, her ikisinden de uzak durmalıdır. Onlardan diğerini haram kılmadığı sürece birisine yaklaşması câiz değildir. Ve bu husus onun güvenirliğine bırakılmaz. Çünkü artık o, ilişki kurduğu kimse hakkında İtham altındadır. Bundan önce ise itham altında değildir. Çünkü, o vakte kadar ancak birisi ile ilişki kurmakta idi.

Bu hususta Kefelilerin, yani es-Sevrî, Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının görüşü ise şöyledir: İki cariyesinden birisi ile ilişki kuracak olursa, diğeri ile ilişki kuramaz. Eğer birincisini satar, yahut evlendirecek olursa, sonra tekrar ona döndüğü takdirde, öbüründen uzak durur.

Bununla birlikte, yanındaki cariyenin kızkardeşi boşanmak yahut vefat dolayısıyla iddet bekleme süresi içerisinde olduğu sürece, mülkiyeti altındaki ile İlişki kurabilir, İddetinin bitmesinden sonra ise, ilişki kurmakta olduğu cariye ile, ilişki kurma hakkını başkasına vermediği sürece ilişki kuramaz. Bu anlamda bir görüş Ali (radıyallahü anh)’dan da rivâyet edilmiştir, (Görüşlerinin gerekçesi olmak üzere) derler ki: Çünkü baştan beri o cariye ile ilişki kurmayı engelleyen mülkiyet halen mevcuttur. O halde, o ikinci cariyenin ona tekrar dönmesi ile mülkiyetinde kalması arasında bir fark yoktur.

Mâlik'in bu konudaki görüşü güzeldir. Çünkü bu halihazırda sahih olan bir haram kılmadır. Ayrıca bu noktada işin sonunu nazarı itibara almayı gerektiren bir durum yoktur. O bakımdan satmak yahut evlendirmek suretiyle onunla ilişki kurmayı kendisine haram kılması yeterlidir. Böylelikle derhal o cariye ona haram olur. Azad hususunda görüş ayrılığı yoktur. Çünkü hiçbir şekilde azad ettiğinde tasarrufta bulunamaz. Kitabet yaptığı cariyeye gelince, kitabet bedelini ödemekten acze düşebilir ve sonunda tekrar onun mülkiyetine geri dönebilir.

Eğer bir adamın yanında ilişki kurduğu bir cariye bulunuyorsa, sonra onun kızkardeşi ile evlenecek olursa, bu hususta Mâliki mezhebinde nikâha dair üç görüş vardır. Bu görüşlerin üçüncüsü, Müdevvene'deki şu görüştür: nikâh akdi gerçekleştiği takdirde her ikisinden de uzak tutulur. Onlardan birisini kendisine haram kılıncaya kadar bu böyle devam eder. Bununla birlikte böyle bir nikâh da mekruhtur. Zira bur ilişkinin câiz olmadığı bir husus üzerinde yapılan bir akiddir. İşte bu da -Şâfiî'den daha önce nakledildiği gibi- mülkiyetin nikâha mani olmadığını gösteren bir delildir. Yine bizzat bu hususta bir başka görüş daha vardır: Böyle bir nikâh akdi gerçekleşmez. Evzaînin konu ile ilgili görüşünün anlamı budur. Eşheb ise, KitabU'l-îstibrâ'âa. şöyle demektedir: Birisi hakkında yapılan nikâh akdi, mülkiyeti altında bulunan cariye ile ilişki kurmayı haram kılar.

20- Rıcî Talâk İle Boşadığı Kadının Kız Kardeşini ve Yakınlarını nikâhlamanın Hükmü:

İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Koca, hanımını ricat imkânına sahip olduğu bir şekilde boşayacak olursa, boşadığı kadının iddetî sona erinceye kadar, o hanımının kız kardeşini, yahut onun dışında dört kadını nikâhlayamaz.

Ancak, ricat yapma imkânı bulunmayan bir şekilde kadını boşamış olduğu takdirde, farklı görüşleri vardır. Bir kesim der ki: Boşadığı kadının iddetî sona ermedikçe o hanımın kızkardeşîni de, dördüncü bir hanımı da nikâhlayamaz. Bu görüş Hazret-i Ali ve Zeyd b. Sabit’den rivâyet edilmiştir. Mücahid, Atâ b. Ebi Rabah, Nehaî, Süfyan-ı Sevrî, Ahmed b. Hanbel ve Rey ashâbının görüşü de budur.

Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Bu şekildeki hanımının kızkardeşini de nikâhlayabilir, onun dışında dördüncü bir hanım da nikâhlayabilir. Bu görüş, Atâ'dan da rivâyet edilmiştir. Bu ondan gelen iki rivâyetten daha sağlam olanıdır. Bu görüş aynı şekilde Zeyd b. Sabit’den de rivâyet edilmiştir. Said b. el-Müseyyeb, el-Hasen, Kasım, Urve b. ez-Zübeyr, İbn Ebi Leyla, Şâfiî, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd de bu görüştedir.

İbnü’l-Münzir der ki: Zannederim Mâlik'in de görüşü budur. Biz de bu görüşteyiz.

21- Geçmiş Olanın istisna Edilmesi:

Yüce Allah'ın:

"Ancak geçmiş olan müstesna" âyetinin ifade ettiği anlamın, daha önce geçen: "Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın. Ancak geçmiş olan müstesna" âyetindeki anlam gibi olması muhtemel olduğu gibi, bunun fazladan bir manaya gelme ihtimali de vardır. O da geçmiş olanın câiz olduğu ve cahiliye döneminde görülegelen kardeşlerle birarada evli bulunmanın, o dönemde sahih bir nikâh olmakla birlikte İslâmda da bu durumun cereyan etmesi halinde, iki kardeşten birisini seçmek arasında muhayyer bırakılacağı hususudur. Mâlik ve Şâfiî de böyle demiştir.

Bu hususta kâfirlerin yapmış oldukları akidlerin, İslamın öngördüğü ve şeriatın gerektirdiği şekilde olmasına bakılmaz. Bu iki kızkardeşi tek bir akidde bir arada almış olması ile, bunları ayrı ayrı akidlerde almış olması arasında da fark yoktur. Ebû Hanîfe ise, iki kızkardeşi tek bir akidde nikâhlamış ise, her ikisinin de nikâhının batıl olduğu görüşündedir.

Hişam b. Abdullah, Muhammed b. el-Hasen'den şöyle dediğini rivâyet eder: Cahiliye dönemi insanları, iki tanesi müstesna, bu âyet-i kerimede zikredilen bütün muharrematı biliyorlardı. Bu iki muharremattan birisi babanın hanımı, diğeri ise iki kızkardeşi bir arada bulundurmaktı.

Nitekim yüce Allah:

"Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın. Ancak geçmiş olan müstesna" diye buyurmuştur.

Yine : "İki kızkardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı). Ancak geçmiş olan müstesna" diye buyurmuştur.

Fakat, diğer haram kılınanlar hakkında ise; "ancak geçmiş olan müstesna" ibaresini tekrarlamamıştır.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

24

Evli kadınlar da (size haram kılındı). Sahib olduğunuz cariyeler müstesna. (Bunlar) Allah'ın size yazdıklarıdır. Geriye kalanları ise -iffetinizi koruyup zinaya sapmaksızın- mallarınızla (nikâh yolunu) aramanız size helâl kılındı. O halde onlardan hangisi ile faydalandı iseniz, ondan dolayı onlara tayin edildiği şekilde mehirlerini veriniz. Miktarını tayin ettikten sonra da, gönül hoşluğu ile uzlaştığınız şey hakkında size bir vebal yoktur. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, Hakimdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı ondört başlık halinde sunacağız:

1. Evli (Muhsan) Kadınlar:

Yüce Allah'ın:

"Evli kadınlar da" âyeti, daha önce geçen ve evlenilmeleri haram kılınmış olan kadınlara atfedilmiştir. Muhsan olmak, korunmak, kendisini himaye etmek demektir. İçinde korunulduğundan dolayı kaleye "hısn" adının verilmesi de buradan gelmektedir.

Yüce Allah'ın:

"Ve Biz ona sizin faydanıza Savaşlarınızda sizi korusun diye giyecek yapmak sanatını öğrettik" (el-Enbiya, 21/80) âyetindeki "korumak" anlamını ifade eden kelime de bu kökten gelmektedir. Atâ "hisan" denilmesi de burdan gelmektedir. Çünkü at, sahibini helâk olmaktan korumaktadır. el-Hasan ise, kendisim helâktan koruduğundan dolayı iffetini koruyan kadına denir demiştir Nitekim şair Hassan b. Sabit de, Hazret-i Âişe (radıyallahü anha) hakkında şöyle demiştir:

"İffetini koruyandır. Oldukça vakarlıdır.

En ufak bir şüphe dolayısıyla itham olunmaz asla.

Ve o, her zaman için birşeyden haberleri olmayanların etinin tadına bakmaz, (Kimsenin gıybetini yapmaz)."

Mastarı ise "el-hasâne" ...diye gelir. Htsn (kale) kelimesi de "ilm" kelimesi gibi (aynı vezinde) dir,

Muhsanât'tan burada kasıt, kocası bulunan kadınlardır. Muhsan kadın denilince, evli kadın anlaşılır. Muhsin kadın, ise, hür kadın anlamındadır. Yüce Allah'ın: "Mü’minlerden muhsan (hür ve iffetli) kadınlarla sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden muhsan kadınların..." (el-Mâide, 5/5) buyruğundakî "muhsan" kelimeleri bu kabildendir. Muhsin kadın, iffetli kadın demektir. Nitekim yüce Allah:

"Gizli dost edinmeyen muhsan kadınlar" (en-Nisa, 4/25) diye buyurduğu gibi, burada da: "İffetini koruyup (muhsan erkekler) zinaya sapmaksızın..." diye buyurmaktadır. Buna göre muhsana, mutaine ve hasan kelimeleri, iffetli kadın, yani fısktan uzak duran, kendisini koruyan kadın demektir. Hür olmak da kadını, kölelerin yaptığı, işlediği İşlerden alıkoyar, engeller. Yüce Allah'ın:

"Muhsan kadınlara iftirada bulunan kimseler..." (en-Nûr, 24/4) âyetinde "muhsan kadınlardan kasıt hür kadınlardır.

Cahiliye döneminde cariyelerin zina etmeleri bir örftü. Nitekim Utbe kızı Hind, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a beyât ettiği sırada; "Hiç hür kadın zina eder mi?" diye sormuştu. Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, VIII, 140. Koca aynı zamanda hanımının bir başkasıyla evlenmesini engellemektedir (Evli kadına "muhsan" denilmesi bundandır,) Buna göre "Hâ, Sâd ve Nûn" harflerinin oluşturduğu kelimenin anlamı, açıkladığımız gibi, alıkoymak, engellemektir. İhsan kelimesi İslâm hakkında da kullanılır. Çünkü İslâm da koruyucu ve engelleyicidir. Ancak bu anlamda Kitapta vârid olmamıştır. Fakat sünnette vârid olmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu Hadîs-i şerîf bu kabildendir: "Îman, habersizce, suikast yoluyla öldürmenin bağıdır (engelidir)." Ebû Dâvûd, Cihâd 157; Müsned, I, 166, 167, IV, 92. Şair el-Hüzelînin şu beyiti de bu kabildendir:

"Ey Mâlik'in anası, artık şimdi durum evdeki gibi değildir.

Fakat boyunları zincirler (yükümlülükler) çevrelemiş bulunmaktadır."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Haydi gel konuşalım, dedi. Olmaz, dedim. Allah da, İslâm da senin bu halini kabul etmez."

Suhaym'in şu mısraındakî ifade de bu türdendir:

"Kişiyi engelleyici olarak, ağarmış saçları ve İslâm yeterlidir."

2. Âyet-i Kerîmenin Açıklanması ile İlgili Görüşler:

Bu husus böylece anlaşıldıktan sonra, şunu belirtelim ki, âyet-i kerimenin tevili hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.

İbn Abbâs, Ebû Kılâbe, İbn Zeyd, Meklıûl, ez-Zührî ve Ebû Said el-Hudrî der ki: Burada muhsan (evli) kadınlardan kasıt, özel olarak ve yalnızca kocaları bulunan ve ashâb alınan kadınlardır. Yani bu kadınlar harp diyarından ashâb alınmak suretiyle kişinin mâlik oldukları dışında, haramdır. Ashâb olarak mülkiyete geçirilen kadınlar İse, payına düştükleri kimseye -kocaları bulunsa dahi- helâldir. Bu aynı zamanda Şâfiî'nin: Esirlik, nikâhın hükmünü kaldırır şeklindeki görüşünü de ifade eder. İbn Vehb ve İbn Abdilhakem de böyle demiş, bunu Mâlikten de rivâyet etmişlerdir. Eşheb de bu görüştedir. Buna da Müslim'in Sahih'inde rivâyet ettiği, Ebû Said el-Hudrî yoluyla gelen şu Hadîs-i şerîf delalet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Huneyn günü Evtas'a bir ordu gönderdi. Bu ordu düşman ile karşılaştı, onunla Savaştılar. Düşmana galip gelip kadınlarını, çocuklarını ashâb aldılar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbından bazıları, müşrik kocaları dolayısıyla onlarla ilişki kurmaktan çekindiler. Bunun üzerine yüce Allah bu hususta:

"Evli kadınlar da (size haram kılındı). Sahip olduğunuz cariyeler müstesna" âyetini indirdi. Yani bu kadınlar iddetleri sona erdikleri takdirde, size helâldirler," Müslim, Radâ' 33-35; Ebû Dâvûd Nikâh 44: Tirmizî, Nikâh 36; Tefsir 4- süre 3,4; Nesâî, Nikâh 59; Müsned, III, 72,84.

İşte bu âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbının, kocalan bulunan ashâb alınmış kadınlarla ilişki kurmaktan çekinmeleri sebebiyle nâzil olduğu hususunda sahih ve sarili bir nastır. Yüce Allah, onların bu çekinmelerine cevap olmak üzere;

"Sahip olduğunuz cariyeler müstesna" âyetini indirmiştir. Mâlik, Ebû Hanîfe ve arkadaşları, Şâfiî, Ahmed ve İshak ile Ebû Sevr de bu görüştedir. Yüce Allah'ın izniyle sahih olan da budur.

Ancak fukahâ böyle bir cariyenin ne ile istibra edileceği hususunda farklı görüşlere sahiptir. el-Hasen der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashâbı, ashâb aldıkları cariyeyi bir defa ay hali olmakla istibra ediyorlardı.

Yine Ebû Said el-Hudrî yoluyla, Evtaslıl ardan alman kadın esirler hakkında şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Hamile ashâb kadın ile doğum yapıncaya, hamile olmıyan ashâb bir kadın ile de ay hali oluncaya kadar ilişki kurulmaz." Ebû Dâvûd, Nikâh 44.

Görüldüğü gibi burada, önceki kocanın firaşı (yani onunla birlikte oluşu nikâhı)'nın herhangi bir etkisi kabul edilmemiştir... "Ashâb alınan kadın mülkiyet altındadır." Fakat o bir zevce idi ve nikâhı ortadan kalktı. O bakımdan cariyeler gibi iddet yapmalıdır denilemez.

Nitekim el-Hasen b. Salih'ten şöyle dediği nabledilmiştir: Böyle bir cariye kadının, eğer dar-ı harpte kocası var ise iddeti iki aydır. Şu kadar varki, ilim adamlarının tamamı bu şekilde kocası bulunan ashâb kadının da, kocası bulunmayan ashâb kadının da, istibralarının aynı şekilde ve bir defa ay hali olmakla gerçekleşeceği görüşündedirler. Mâlik'in mezhebinde meşhur olan görüşe göre de karı-kocanın bir arada ashâb alınmaları ile, ayrı ayrı ashâb alınmaları arasında bir fark yoktur. İbn Bukeyr'in ondan rivâyetine göre, eğer karı-koca birlikte ashâb alınır ve kocası hayatta bırakılırsa, nikâhları üzere devam ederler Burada Mâlik'in bu rivâyetteki görüşüne göre, kocasının bırakılması, mâlik olduğu şeylerin de bırakılması demektir. Çünkü artık onun bir ahdi olmuştur. Hanımı da mâlik olduğu şeyler arasındadır. Dolayısıyla birbirlerinden ayrılmazlar. Bu Ebû Hanîfe'nin ve es-Sevrî'nin de görüşüdür, İbnü'l-Kasını da bu görüşte olup, ayrıca bunu Mâlik'ten rivâyet etmiştir.

Sahih olan îse, zikrettiğimiz gerekçe dolayısıyla birinci görüştür. Diğer taraftan yüce Allah da: "Sahip olduğunuz cariyeler müstesna" diye buyurmaktadır. Böylelikle yüce Allah, sağ elin sahip oluşuna (mâlik olmaya) durumu bağlamakta ve bunu etkin sebep olarak ortaya koymaktadır. Böylelikle hem umum açısından, hem de gerekçelendirmek (talîl) açısından hüküm ona taalluk etmektedir. Bundan tek istisna delil ile tahsis edilendir.

Âyet-i kerîme ile ilgili olarak Abdullah b. Mes'ûd, Said b. el-Müseyyeb, el-Hasen b. Ebû-Hasen, Ubey b. Ka'ab, Câbir b. Abdullah ve İkrime'nin rivâyetine göre, İbn Abbâs'ın ifade ettiği ikinci bir görüş daha vardır. Bu görüşe göre âyet-i kerimede kastedilenler, kocaları bulunan kadınlardır. Yani bu kadınlarla evlenmek haramdır. Şu kadar var ki, kocanın, kocası bulunan bir cariye satın alması bundan müstesnadır, Çünkü böyle bir cariyeyi satmak, onu boşamak demektir. Yine onu sadaka olarak vermek, onu boşamaktır. Miras alınması da onu boşamaktır. Kocanın onu boşaması da onun boş anma sidir.

İbn Mes'ûd der ki: Kocası bulunduğu halde cariye satılacak olursa, müşteri, o cariye ile ilişki kurmakta daha bir hak sahibidir. Aynı şekilde ashâb alınan kadının durumu da böyledir.

Bütün bu hususlar, cariye ile kocasının birbirlerinden ayrılmalarını gerektiren sebeplerdir. Bu kanaatin sahipleri derler ki; Durum böyle olduğuna göre cariyenin satışının da onu boşamak gibi olması kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü, bütün müslümanların icmaı ile kabul ettikleri şu ki, aynı anda bir kadının ferci iki kişiye birlikte helâl olamaz.

Derim ki: Ancak bu görücü Berîre ile ilgili hadisi şerif reddetmektedir. Buhârî, Ferâız 20, 22, Itk 10, Nikâh 18, Talâk 14, Et'ıme 31, Müslim, Itk 9, 10, 14; Ebû Dâvûd, Talâk 19, 20, 21; Tirmizî, Radâ" 7; Nesâî, Zekât 99, Talâk 29, 30, 31, Buyû’ 78; ibn Mâce, Talâk 29; Dârimî, Talâk 15; Muvatta’'', Talâk 25; Müsned, I, 215, 361. VI, 42, 46, 170, 180. Çünkü Âişe (radıyallahü anha) Berîre'yi satın almış ve onu azad etmiştir. Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)r onu, kocası olduğu halde muhayyer bırakmıştır.

Berîre'nin Hazret-i Âişe'nin onu satın alıp arkasından azad etmesinden sonra da kocası Muğîs'in nikâhı altında iken muhayyer bırakılmış olduğu üzerinde icrna etmiş olmaları, cariyenin satışının onun boşanması demek olmadığının delilidir. Rey ehli olsun, Hadis ehli olsun, değişik bölgelerin rukahasının topluluğu bu görüştedir. Bunlar, aynı şekilde, bu durumdaki cariyeye talâk verilmesi dışında herhangi bir yolla boşanmasının sözkonusu olmayacağını kabul etmişlerdir.

Bazıları yüce Allah'ın;

"Sahip olduğunuz cariyeler müstesna" âyetinin genel olduğunu ve bunun Savaş esiri kadınlara kıyasen böyle olduğunu delil göstermişlerdir. Şu kadar varki bizim sözünü ettiğimiz Berîre ile ilgili Hadîs-i şerîf, bunu tahsis etmekte ve bu kanaati reddetmekte; böyle bir hükmün Ebû Said el-Hudrî hadisine göre Savaşta alınan esirlere hasolduğunuortaya koymaktadır. Yüce Allah'ın izniyle doğru ve gerçek olan da budur.

Âyet-i kerîme ile ilgili olarak üçüncü bir görüş daha vardır. es-Sevrî, Mücahid'den, o, İbrahim'den, o da İbn Mes'ûd'dan yüce Allah'ın:

"Evli kadınlar da (size haram kılındı). Sahip olduğunuz cariyeler müstesna" âyeti hakkında dedi ki: Maksat, müslümanlardan olsun, müşriklerden olsun, kocaları bulunan kadınlardır.,. Ali b. Ebî Tâlib de dedi ki: Maksat müşriklerden kocaları bulunan kadınlardır.

el-Mu vatta'da Said b. el-Müseyyeb'den: "Evli kadınlar da" âyetinde kastedilenler, kocaları bulunan kadınlardır. Bu da yüce Allah'ın zinayı haram kıldığı anlamına gelir. Muvatta’'', Nikâh 39.

Bir kesim de şöyle demektedir: Bu âyeti kerimede muhsan kadınlardan kasıt, iffetli kadınlardır. Yani bütün kadınlar haramdır. Allah, ister kocası bulunsun, ister kocası bulunmasın bütün kadınlara "muhsan" ismini vermiştir. Çünkü şer'î hükümler özleri itibariyle bunun böyle olmasını gerektirmektedir.

"Sahip olduğunuz cariyeler müstesna" âyeti, ister nikâh yoluyla, isterse de satın almak yoluyla sahip olduğunuz kadınlar demektir. Bu, Ebûl-Âl-iye, Abide es-Selmanî, Tavus, Saîd b. Cübeyr ve Atanın görüşüdür. Ayrıca Abîde bunu, Hazret-i Ömer'den de rivâyet etmiştir. Böylelikle bunlar nikâhı da sahip olunan şeyler kapsamına sokmuşlardır. Bunlara göre yüce Allah'ın:

"Sahip olduğunuz cariyeler müstesna" âyetinin anlamı şöyle olur: Yani nikâhlarına sahip olduğunuz ve satın almak sureliyle de kendilerine mâlik olduğunuz cariyeler müstesnadır. Böylelikle, sanki nikâh altındaki kadınlar da, mâlik oldukları cariyeler de kişinin sağ elinin mâlik oldukları kimseler gibidirler. Bunların dışında kalanlar ise zina olur. Bu da güzel bir açıklamadır

İbn Abbâs der ki: "Evli kadınlar (muhsanât)dan kasıt, müslümanlardan olsun, Kitab ehlinden olsun, iffetli kadınlar demektir. İbn Atiyye der ki: Bu açıklamaya göre, âyet-i kerimenin anlamı, zinanın haram kılınışına raci olur.

Taberî, isnadını kaydederek, bir kişinin Saîd b. Cübeyr'e şöyle dediğini nakletmektedir: İbn Abbâs'a bu âyet-i kerîme hakkında soru sorulduğunda, bu âyet-i kerimeye dair herhangi bir şey söylemediğini görmedin mi. Said dedi ki: İbn Abbâs bunu bilmiyordu. Yine Mücahid'den şöyle dediğini senediyle nakletmektedir: Bana bu âyeti kimin tefsir edebileceğini bir bilsem, hiç şüphesiz develerin sırtında uzun yolculuklar yapar yine ona giderdim. Bu da yüce Allah'ın:

"Evli kadınlar... Hakimdir" âyetidir. İbn Atiyye der ki: Bununla birlikte ben bu sözün İbn Abbâs'a nasıl nisbet edildiğini de bilmiyorum, Mücahid’in böyle bir sözü nasıl söylemiş olduğunu da bilmiyorum.

3. Allah'ın Yazdıkları:

Yüce Allah'ın: "(Bunlar) Allah'ın size yazdıklarıdır" âyeti tekid edici mastar olarak nasbedilmiştir. Yani bu kadınlar sizin için Allah'tan size bir farz yazılarak haram kılınmıştır.

Buna göre:

"Size haram kılındı" âyeti, Allah size onların haram olduklarını yazdı demektir. ez-Zeccâc ile Kûfeliler derler ki: Bu âyet, iğrâ olduğu için nasbedilmiştir. Yani Allah'ın üzerinize yazdığına bağlı kalınız- Yahut Allah'ın yazdıklarına dikkat ve riâyet ediniz. Ancak, Abu'l-Ali'nin naklettiğine göre böyle bir görüş su götürür, Çünkü iğra'da mansub olan ismin, iğrâ harfinden önce zikredilmesi câiz değildir. O bakımdan: "Zeyd'e dikkat et, Zeyd'i gözünden kaçırma" anlamında: denilemez.

Bunun yerine Zeyd'e dikkat et, Amr'ın gözünden kaçırma! denilir. Ebû'l-Ali'nin burada söylediği, ismin; “.....” ile mansub olduğunun kabul edilmesi halinde doğrudur. Ancak fiilin hazfedilmiş olduğu takdirine göre, böyle söylemek caizdir.

Ayrıca "Bu Allah'ın yazdığı ve farz kıldığıdır" anlamında olmak üzere merfu olması da caizdir.

Ebû Hayve ve Muhammed b. es-Semeyka': "Allah üzerinize yazdı" anlamında, yüce Allah'a isnad edilen mazi fiil olarak okumuşlardır. Anlamı da; Allah size zikretmiş olduğu haram kılma hükümlerini yazmış bulunuyor.

Abîde es-Selmanî ve başkaları der ki: Yüce Allah'ın:

"Allah'ın size yazdıklarıdır" âyeti Kur'ân-ı Kerîm’de sabit olan: "İkişer, üçer ve dörder nikâhlayınız" âyetine işarettir. Ancak bu uzak bir İhtimaldir. Daha zahir olan ise: "Allah'ın size yazdıklarıdır" âyetinin, insanlar ile Arapların yaptıkları arasında engel teşkil eden haram kılmaya işaret olduğudur.

4. Âyet ile Haram Kılananlar ve Ayrıca Hadîs-i şerîfte de Haram Kılındıkları Bildirilenler:

Yüce Allah'ın:

"Geriye kalanları ise... size helâl kılındı" âyetini Hamza, el-Kisâî ve Hafs rivâyetinde Âsım, Size helâl kılındı şeklinde daha önce geçen:

"Size haram kılındı" âyetine paralel olarak okumuşlardır. Diğerleri ise, Yüce Allah'ın:

"Allah'ın size yazdıkları" âyetine uygun olarak üstün diye okumuşlardır.

Bu âyet-i kerîme, kadınlardan sözü geçenlerin dışında kalanların haram kılınmamasını gerektirmektedir. Oysa durum böyle değildir.

Çünkü yüce Allah, Peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem) aracılığı ile âyet-i kerimede zikretmediği kadınları da haram kılmıştır ve onun vasıtasıyla haram kıldıkları da bunlara ilave edilir. Zaten yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Peygamber size neyi verdiyse onu alın ve neyi yasak ettiyse (ondan) sakının." (el-Haşr, 59/7)

Müslim ve başkaları da, Ebû Hüreyre (radıyallahü anhmdan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Kadın halası ile de bir arada nikâh altında bulundurulmaz, yine bir kadın teyzesi ile de bir arada nikâh altında bulundurulmaz." Buhârî, Nikâh 27; Müslim, Nikâh 33, (ayrıca bk. 34 ,37 ve 40); Ebû Dâvûd, Nikâh 12; İbn Mâce, Nikâh 31; Dârimî, Nikâh 3; Muvatta’', Nikâh 20.

İbn Şihab der ki: "Kadının babasının teyzesini de, babasının halasını da aynı durumda görüyoruz." Şöyle de denilmiştir: Kadının halası ve teyzesi ile birlikte nikâhlanmasının haram oluşu, bizzat âyet-i kerimeden anlaşılmaktadır. Çünkü yüce Allah, İki kızkardeşi bir nikâh altında tutmayı haram kılmıştır. Kadının halası ile birlikte nikâh altında bulundurulması ise, iki kızkardeşin nikâh altında bulundurulması demektir Veya teyze bizzat anne makamında, hala da baba makamında olduğundan dolayı (âyet-i kerîme ile yasaklanmıştır).

Ancak sahih olan birinci görüştür. Çünkü, esasen Kitab ve sünnet de aynı şeydir. O bakımdan yüce Allah sanki şöyle buyurmuştur: Kitabda sözünü ettiğimiz kadınlar ile, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dili üzere açıklayarak beyanı tamamladıklarımın dışında kalanları size helâl kıldım.

İbn Şihab'ın: "Babasının teyzesini de, babasının halasını da bu seviyede görüyoruz" şeklindeki sözüne gelince, o, bu görüşe şundan dolayı varmıştır: Hadîs-i şerîfteki teyze ve hala terimlerini umuma hamletmiştir ve böylelikle , bunları da bu kapsama sokmuştur. Çünkü hala (amme), kişinin babası ile iki aslında yahut onlardan birisinde ortak olan her dişinin adıdır. Teyze de, (anne cihetinden) böyledir Nitekim bunu açıklamıştık.

Ebû Dâvûd'un Mûsannef(Sünne)'i ile diğer hadis kitablarında Ebû Hüreyre'nin şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kadın halası üzerine nikâhlanmaz. Hala da kardeşinin kızı üzerine nikâhlanmaz. Yine kadın teyzesi üzerine, teyze de, kardeşinin kızı üzerine nikâhlanmaz. (Aralarından) büyük kadın küçük kadın üzerine, küçük kadın da büyüğü üzerine nikâhlanmaz." Ebû Dâvûd, Nikâh 12.

Yine Ebû Dâvûd, İbn Abbâs'tan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivâyet ettiğine göre, Hazret-i Peygamber, hala ile teyzenin bir arada nikâh altında tutulmasını da mekruh görmüştür. İki hala ile iki teyzenin de bir arada nikâh altında tutulmasını mekruh görmüştür. Ebû Dâvûd, Nikâh 12.

Buradaki "aynı nikâh altında tutmaz" anlamında fadesi, "ayn" harfinin merfu okunuşu ile rivâyet edilmiştir ki, bu da meşruiyete dair bir haber vermektir. O halde bu, böyle bir şeyin nehyedildiği anlamım ifade eder. Bu Hadîs-i şerîf gereğince sözü geçenlerin, aynı anda nikâh altında tutulmasının haram kılınışı hususunda gereğince amel olunacağı icma ile kabul edilmiştir,

Ancak Hariciler, iki kızkardeş ile, bir kadının halası ve teyzesi ile birlikte aynı nikâh altında tutulmasını câiz kabul ederler. Şu kadar var ki, onların muhalefetine itibar edilmez. Çünkü Hariciler, dinden sıyrılıp çıkmış ve ondan uzak düşmüşlerdir. Zira Hariciler, sabit sünnete muhalefet etmişlerdir.

Hazret-i Peygamber'in: "İki hala ve iki teyze bir arada nikâh altında tutulmaz" âyetine gelince; bunun anlaşılması, kimi ilim ehlince, içinden çıkılmaz bir hal almış ve bunun anlamı hakkında hayrete düşmüşlerdir. Böylelikle bu ilim adamları bunu, oldukça uzak bir ihtimale veya câiz olmayan bir manaya yorumlamış ve şöyle demişlerdir: İki haladan kasıt mecazi bir manadır. Yani hâla ile onun kardeşinin kızı demektir. O bakımdan her ikisine de iki hala denilmiştir. Nitekim, Hazret-i Ebûbekir ile Hazret-i Ömer'in uygulamalarına "Sünnetü'l-Umerayn" denilmesi de böyledir. Bu açıklamayı yapan, iki teyze ile ilgili olarak da aynı şeyi söylemektedir.

Ancak en-Nehhâs şöyle demektedir; Bu, nerdeyse benleri işitilmedik, oldukça zorlama bir açıklamadır. Yine bu açıklamada, zorlamayla beraber, faydasız yere sözün tekrar edilmesi de vardır. Zira bunun manası, hala ile kardeşinin oğlunun bir arada nikanlanmayacağı olduğuna, iki hala ile de hala ve onun kardeşinin kızı kastedildiğine göre, o takdirde bu ifadelerdegereksizve anlamsız bir tekrar var, demektir. Eğer durum bu ilim adamının dediği gibi olsaydı, o takdirde "(Beyne: Arasında)", kelimesi ilavesiyle "ve teyze arasında" demesi gerekirdi. Oysa hadis böyle değildir. Çünkü hadis: "Hala ile teyzenin birarada nikâh altında tutulmasını yasakladı" şeklindedir. Hadisin lâfzına göre; birisi diğerinin halası, diğeri ise ötekinin teyzesi olan iki kadının aynı nikâh altında tutulmaması şeklindedir.

en-Nehhâs der ki: İşte bu, doğru ve anlaşılır bir mana ifade eder. Şöyleki, bir adam ve onun oğlu, bir kadın ve kızı ile evlenirler. Yani adam kızı ile evlenir, oğul ise anne ile evlenir. Bunların herbirisinin bu hanımlarından birer kızları olur. Bu durumda babanın kızı, oğlunun kızının halasıdır. Oğlun kızı ise babanın kızının teyzesidir. İki teyzeyi bir arada nikâh altında tutmaya gelince, bu da her birisinin hanımının ötekisinin teyzesi olmasını gerektirir. Bu da bir kimsenin, bir adamın kızı ile evlenmesi, diğerinin de ötekinin kızı ile evlenmesi şeklinde olur. Bunların her birisinin bir kız çocuğu doğar ve bunların herbirisinin kızı ötekinin teyzesi olur İki halanın bir arada nikâh altında tutulmasına gelince, bu da her birisi diğerinin halası olan iki kadını aynı nikâh alünda tutmamayı gerektirmektedir Bu da şöyle olur: Bir kimse bir diğerinin annesiyle evlenir, o da onun annesi ile evlenir. Bunlardan herbirisinin bir kızı olursa, bunların herbirinin kızı ötekinin halası olur. İşte bunlar, yüce Allah'ın, Rasûlü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın aracılığı ile Kurân-ı Kerîm’de sözü edilmeyen kimselerle evlenmeyi haram kıldığı kimselerdir.

5- Bir Arada Nikâh Altında Tutulmaları Haram Olan Kadınlar:

Bu hususu bu şekilde açıkladıktan sonra şunu belirtelim ki, ilim adamları bir arada nikâh altında tutulmaları haram olan kadınlar ile ilgili olarak güzel bir kaide tesbit etmişlerdir. Mu'temir b. Süleyman, Fudayl b. Meysere'den, o, Ebû Cerir'den, o da Şa'biden şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İki kadın dan birisi, erkek kabul edilecek olursa, eğer o erkeğin o kadınla evlenmesi câiz olmuyorsa, bu ikisinin aynı nikâh altında tutulmaları batıldır. Ben ona (Ebû Cerir, Şa'bi'ye) : Bunu kimden öğrendin? diye sorunca şöyle dedi: Bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)3m ashâbından öğrendim.

Süfyan es-Sevrî der ki; Bize göre bunun açıklaması, bu tür akrabalıkların neseb yoluyla akrabalar olmaları ile ilgilidir. Yoksa bu, bir kadının başka bir kocadan olma üvey kızı ile birlikte dilediği takdirde, onları bir nikâh altında bulundurması seviyesinde değildir.

Ebû Ömer der ki: Bu ise, Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve Evzaî'nin mezhebine göre böyledir. Hadis ehlinden olsun, diğerlerinden olsun, çeşitli bölgelerin diğer fukahası da bildiğim kadarıyla bu asıl kaide hakkında farklı kanaate sahip değillerdir. Seleften kimisi, kocanın başka kadından olma kızı ile bir kadını (yani o kızın üvey annesini) aynı nikâh altında tutmasını mekruh görmüştür. Buna sebep ise onlardan birisinin erkek olması halinde, diğerine hela) olmayışıdır. Fakat ilim adamlarının kabul ettiği görüş, bunda bir mahzur olmadığı ve bu konuda gözönünde bulundurulması gerekenin neseb akrabalığı olup, onun dışında kalan sıhrî akrabalığın bu hususta gözönünde bulundurulmayacağıdır.

Diğer taraftan bir takım haberlerde, sözü geçenlerin aynı nikâh altında bir arada bulundurulmalarının yasak kılınış gerekçesine de dikkat çekici ifadeler varid olmuştur. Bu gerekçe (illet) ise, aynı nikâh altında bulundurmanın sebep teşkil edeceği yakın akrabalık bağlarının kesilmesidir. Bu ise, kumalar arasında görülen kıskançlık sebebiyle ortaya çıkan kin ve kötülüklerdir, İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), bir erkeğin bir kadım halasının üzerine yahut teyzesinin üzerine almaşım yasaklayarak şöyle buyurdu: "Sizler böyle birşey yapacak olursanız, o takdirde akrabalık bağlarınızı kesmiş olursunuz". Bunu Ebû Muhammed el-Asilî "Fevaid" adlı eserinde, İbn Abdi'l-Ber ve başkaları da zikretmiştir. İbn Hibbân, 1275, hasen bir senedle. Ebû Dâvûd, el-Merâsîl, S. 182-183'te 2 nolu dipnot.

Ebû Dâvûd'un "el-Merasîl" adlı eserinde yer alan rivâyetlerden birisi de şöyledir: Huseyn b. Talha dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kadının akrabalık bağlarının koparılması korkusuyla kızkardeşleri üzerine nikâhlanmasını yasakladı. Ebû Dâvûd, el-Merâsil, 5. 182.

Seleften kimisi, bu illeti daha da ileriye götürüp genişleterek, kadının yakın herhangi bir akrabası ile birlikte aynı nikâh altında bulundurulmasını kabul etmemiştir. Bu akrabası İster amca kızı, ister hala kızı, ister dayı kızı, ister teyze olsun. Bu da İshak b. Talha ile İkrime, Katade ve İbn Ebi Necih yoluyla gelen rivâyette, Atâ'dan nakledilmiştir. Ancak, İbn Cüreyc'in Atâ'dan yaptığı rivâyete göre, bunda bir beis yoktur. Sahih olan da budur.

Hasan b. Hüseyn b. Ali, aynı gecede Muhammed b. Ali'nin kızı ile, Ömer b. Ali’nin kızını nikâhlayarak, iki amca kızını bir nikâh altında toplamıştır. Bunu Abdurrezzak zikretmektedir. İbn Uyeyne şunu da ilave eder: Böylece onların (akraba) hanımları (ziyaret ya da tebrik için) bu ikisinden hangisinin yanına gideceklerini bilemez oldular. Mâlik ise, bunu mekruh görmekle birlikte, ona göre böyle bir nikâh haram değildir.

İbnü'l-Kasım'ın semâ' yoluyla (işiterek) naklettiğine göre ise, Mâlik'e, iki amca kızı aynı nikâh altında toplanabilir mi diye sorulmuş, o da: Ben bunun haram olduğunu bilmiyorum, demiştir. Kendisine: Peki bunu mekruh görüyor musun diye sorulunca, o da: Şüphesiz bazı kimseler bundan sakınmaktadırlar diye, cevap vermiştir.

İbnü’l-Kasım da der ki: Bu helâldir, bunda bir beis yoktur. İbnü'l-Münzir de der ki: Herhangi bir kimsenin böyle bir nikâhı batıl gördüğünü bilmiyorum. Bu şekilde akrabalar nikâh ile mubah kılınanlar arasında yer alırlar. Bunlar Kitap, sünnet ve icma ile olsun, bu kapsamın dışında kalan kimseler değillerdir. Aynı şekilde, iki hala kızı ile, iki teyze kızı arasında da durum böyledir. es-Süddî ise, yüce Allah'ın:

"Geriye kalanları ise... size helâl kilindi" âyetini, yani fercin dışında kalan hususlarda nikâh demektir, diye açıklamıştır. Bunun anlamının şu olduğu da söylenmiştir: Yüce Allah size, mahrem olanların dışında kalan diğer akrabalarınızı helâl kılmıştır. Katade'ye göre de: Bundan kasıt ise, özel olarak mülkiyet altında bulunan cariyelerdir, (Yani cariyeleriniz bunun dışında olmak üzere size helâldir.)

6. Nikâkda da îffeti Korumak Esastır:

Yüce Allah'ın:

"Mallarınızla aramanız..." âyeti hem evlenmeyi, hem satın almayı birlikte ifade eden bir sözdür. Burada (ol) -ki başına geldiği fiile mastar anlamını kazandırır- (..........)'den bedel nasb mahallindedir, Hamza'nın kıraatine göre ise reff mahallinde olur. Bunun anlamının (.......) yahut, (........) şeklinde olması da muhtemeldir. (Aramanız için veya aramanız suretiyle manalarım verir). Bu durumda "lâm" yahut "be" hazf edilecek olursa, o takdirde kelime nasb mahallinde olur

"İffetinizi koruyup" anlamındaki kelime hal olmak üzere mansub'dur. Zinadan kendi iffetinizi koruyarak uzak kalmanız., anlamındadır.

"Zinaya sapmaksızın" zina etmeksizin demektir. Zinaya "sifâh" denilmesinin sebebi, suyun dökülmesi ve akması anlamına gelen: (........)den alınmış olmasından dolayıdır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bir düğün sırasında def seslerini işitince şöyle buyurmuştur: "İşte bu nikâhtır. Sifah (zina) da değildir. Gizlice yapılan nikâh (fuhuş) da değildir."

Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah'ın:

"İffetinizi koruyup zinaya sapmaksızın" âyetinin iki anlama gelme İhtimali vardır Bunlardan birisi, açıkladığımız mana. Bu da nikâh akdi ile iffetini korumaktır. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Sizler zina yoluyla değil, nikâh yoluyla mallarınızla evliliğin menfaatlerini arayınız. O takdirde, bu âyet-i kerîme umum ifade eder.

Bununla birlikte

"iffetinizi koruyup" âyetinde, iffeti korumak kadınlara ait bir sıfattır, denilmesi ihtimali vardır. Bunun anlamı da şöyle olur: Yani siz, o kadınlarla onların İffetli (muhsana) olmaları şartına bağlı olarak evleniniz, Fakat birinci şekil daha uygundur Çünkü, âyet-i kerimenin umumi anlamı ile anlaşılması mümkün olup, muktezasını delil kabul etmek imkânı varsa, evlâ olan onu böylece anlamaktır, Diğer taraftan, ikinci anlamın muktezasına göre, zina yapan kadınlarla evlenmek helâl olmaz. Bu ise icma'a muhaliftir. Konu ile ilgili geniş açıklamalar için bk. en-Nür, 24/3. ayet, 1. başlık.

7- Mehir:

"Mallarınızla" âyetinde yüce Allah, kadınları mallar karşılığında nıkâhlamayı mubah kılmıştır. Bu ise, mal karşılığı olmaksızın nikâh yapıldığı takdirde, böyle bir nikâhla mübahlığm sözkonusu olmamasını gerektirmektedir. Çünkü bu çeşit bir nikâh, bu hususta kendisine bağlı olarak iznin verildiği şart yerine getirilmeksizin yapılmıştır. Tıpkı şarap, domuz yahut da mülk edinilmesi sahih olmayan bir şeyi mehir olarak tayin edip nikâh akdi yapmaya kalkışmak gibi.

Ayrıca Ahmed'in, azadlık da mehir olabilir, şeklindeki görüşü bununla red olunmaktadır. Çünkü böyle bir davranışta, herhangi bir malın teslim edilmesi sözkonusu değildir. Bunda yalnızca kendisine bir mal teslim edilmesi hakkını kazanmaksızın cariye üzerindeki mülkiyetin ıskat edilmesi sözkonusudur. Mevlâmn, daha önce kendi nezdinde malik olduğu bir şey, ona intikal etmemiş, sadece sakıt olmuştur. Koca azad ettiği cariyesine bir şey teslim etmeyip, o eski cariyesinin de onun üzerinde herhangi bir şeyi hak etmesi sözkonusu olmamışsa koca bununla sadece mülkünü telef etmiş olur ve bu azad etmesi de mehir olmaz.

Bu emir, vücub gerektiren bir emirdir. Azadlığın (mehir olarak) verilmesi sahih birşey olamaz. Bu ise yüce Allah'ın:

"Kadınlara mehirlerini veriniz" (en-Nisâ, 4/4) âyeti ile birlikte gayet açıktır. Diğer taraftan yüce Allah'ın:

"Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa, onu da afiyetle yeyin"(en-Nisa, 4/4) âyetinin ifade ettiği hususun azad etmekte gerçekleşmesi imkânsızdır. O halde geriye mehrin mal olarak verilmesinden başka bir şey kalmıyor. Çünkü yüce Allah;

"Mallarınızla" diye buyurmaktadır.

Bu görüşü kabul edenler, mehrin miktarı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Şâfiî, yüce Allah'ın:

"Mallarınızla" âyetinin umum ifade ettiğini ileri sürerek, mehrin az olsun çok olsun câiz olacağını söylemiştir. Sahih olan görüş de budur.

Ayrıca bunu Hazret-i Peygamberin, kendisini bağışlayan (Peygamber Efendimize evlendirme yetkisini veren) kadın ile ilgili Hadîs-i şerîfte: "Velev ki demirden bir yüzük olsun" Buhârî, Nikâh 32, 35, 37, 40, 44, 49-51, Fedâili’l-Kur'ân 21, 22, Libâs 49; Müslim, Nikâh 76; Ebû Dâvûd, Nlkah 3Ü; Tirmizî, Nikâh 23; Nesâî, Nikâh 1, 62, 69: İbn Mâce. Nikâh 17; Dârimî Nikâh; Muvatta’'', Nikâh 8; Müsned, V, 330, 336. âyeti ile şu Hadîs-i şerîf bunu desteklemektedir: Hazret-i Peygamber: "Bekarları evlendiriniz" buyurdu ve bunu üç defa tekrarladı. Ey Allahın Rasûlü, aralarında mehir ne olacak? diye sorulunca, şöyle buyurdu: "Bir erak (misvak) çubuğu dahi olsa, akrabalarının üzerinde karşılıklı razı oldukları şeydir." Dârakutnî, III, 244.

Ebû Said el-Hudrî dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a, kadınlara verilecek mehirler hakkında sorduk da şöyle buyurdu: "Mehir, akrabalarının üzerinde anlaştıkları şeydir." Dârakutnî, III, 242.

Hazret-i Cabir de, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Eğer bir adam, bir kadına avuçlarını dolduracak kadar yiyecek (buğday) verecek olursa, ona karşılık o kadın kendisine helal olur." Bu iki hadisi de Dârakutnî Sünen'inde rivâyet etmiştir. Dârakutnî, III, 243.

Şâfiî der ki: Herhangi bir şeye bir bedel olması yahut ücret olarak verilmesi câiz olan her bir şey mehir olabilir Aynı zamanda bu, ilim ehlinin çoğunluğunun da görüşüdür. Medinelilerden olsun, diğer şehir halkından olsun, hadîs ehli topluluğunun da görüşü budur. Bunların hepsi az olsun, çok olsun, mehri câiz görmüşlerdir. Aynı zamanda bu, Mâlik'in arkadaşı Abdullah b. Vehb'in görüşü olup, İbnü'l-Münzir ve başkalarının tercih ettiği görüş de budur.

Said b. el-Müseyyeb der ki: Kocası hanımına bir kamçı dahi mehir olarak verecek olursa, o kadın, o kamçı karşılığında ona helal olur. Said'in kendisi de kızını Abdullah b. Vedaa'ya iki dirhem mehir ile nikâhlamıştır. Rabia der ki: Bir dirhem karşılığında dahî nikâh caizdir. Ebû'z-Zinad da der ki: Karı-kocanın akrabalarının karşılıklı razı oldukları miktardır. Mâlik der ki: Mehir, ya bir çeyrek dinardan, yahut da üç dirhemden -ölçek ile- daha aşağı olamaz. Mezhebimize mensup bazı ilim adamı, Mâlik'in bu görüşüne gerekçe olarak şunu göstermiştir: Nikâh yoluyla kadının helal olmasına en çok benzeyen şey, (hırsızlıktan dolayı elin kesilmesidir). Çünkü kadının ferci de bir uzuvdur. El de bir uzuvdur. O bakımdan kadının ferci de belli miktarda bir mal karşılığı ile mubah olur. Bu da ya dörttebir dinardır, yahut ölçek ile üç dirhemdir. İşte Mâlik burada ferci ele kıyasen bu hükme varmıştır.

Ebû Ömer der ki: Ancak Ebû Hanîfe bu kanaate ondan önce sahib olmuştur.

O da mehri, elin (hırsızlık dolayısıyla) kesilmesine kıyas etmiştir. Ona göre ise el, ancak ya altından bir dinar, yahut da keylî olarak on dirhem karşılığında kesilir. Ona göre bundan daha aşağı mehir olmaz. Arkadaşları ve mezhebine mensub kimseler de bu kanaattedir. Mehrin asgarisi hususunda, değil de, elin kesilmesi hususunda onun hemşehrilerinin çoğunluğu bu görüştedir. ed-Ûeraverdî de Mâlik'e, çeyrek dinardan daha aşağı mehir olmaz deyince, şöyle demiştir: Sen bu hususta Iraklıların yolunu izlemiş oluyorsun ey Abdullah'ın babası! Ebû Hanîfe ise, Cabir'in rivâyet ettiği hadisi delil göstermiştir. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "On dirhemden aşağı mehir olmaz." Bu hadisi de Dârakutnî rivâyet etmiştir. Dârakutnî, III, 245. Şu kadar var ki, senedinde Mübeşşir b. Ubeyd vardır ki, metruk bir ravidir.

Davud el-Evdî'den rivâyet edildiğine göre, Davud, eş-Şa'bi'den, Şa'bi de Hazret-i Aliden şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Mehir on dirhemden aşağı olamaz. Ahmed b. Hanbel der ki; Ğıyas b. İbrahim, Davud el-Evdî'ye eş-Şa'bi'den o, Hazret-i Ali'den, on dirhemden aşağı mehir yoktur, ifadesini telkin etti. Böylelikle bu hadis oluverdi. Dârakutnî, III, 246.

en-Nahaî-dedi ki: Mehrin asgarisi kırk dirhemdir, Saîd b. Cübeyr elli dirhemdir, İbn Şubrume, beş dirhemdir demektedir. Ayrıca bunu Dârakutnî, İbn Abbâs'tan o da, Hazret-i Ali'den: Beş dirhemden daha aşağı mehir olmaz Dârakutnî, III, 246. diye de rivâyet etmiştir.

8. Mehir Neyin Karşılığıdır:

Yüce Allah'ın:

"O halde onlardan hangisi ile faydalandı iseniz, ondan dolayı onlara tayin edilen şekilde mehirlerini veriniz" âyetinde: "Faydalanmak"dan kasıt, burada, lezzet almaktır.

"Ecirler"den kasıt da (mealinde de gösterildiği gibi) mehirlerdir. Mehrin "ücret" diye adlandırılış sebebi ise, bunun onlardan faydalanmanın karşılığı olmasıdır Bu da mehre ücret denileceği hususunda açık bir nassdır.

Aynı zamanda bu, kadına sağlanan cinsel menfaati karşılığında mehrin verildiğine delildir. Çünkü menfaatin karşılığı olan şeye ücret ismi verilir. Bununla birlikte ilim adamları, nikâh yapıldığında akid konusunun ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir. Akid konusu kadının bedeni midir, yoksa cinsel menfeat midir, yoksa helâl oluşu mudur?

Bu hususta üç görüş vardır. Ancak kuvvetli olan görüş., üçünün de birlikte kast edildiğidir. Çünkü yapılan akid, bütün bunları gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

9. Âyetten Kasıt Mehir midir, Mut'a Nikâhı mıdır:

İlim adamları âyetin anlamı hususunda farklı görüşlere sahiptirler, el-Hasen, Mücahid ve başkalan der ki: Âyetin manası şudur: Kadınlardan sahih nikâh yoluyla cima' suretiyle faydalanıp, lezzet aldığınız şeylere mukabil, siz de "onlara tayin edildiği şekilde mehirlerini veriniz" demektir,

Buna göre koca, hanımı ile bir defa dahi cima edecek olursa, eğer mehrin miktarı tesbit edilmiş (müsammâ) ise, mehlr tümüyle vacib olur. Eğer tesbit edilmemiş yani müsemma değil ise, mehr-i mislini ödemek icabeder.

Şayet nikâh iasid ise, iasid nikâh ile ilgili mehir hususunda Mâlik'den farklı rivâyetler gelmiştir. Acaba bu durumda kadın, mehr-i misle mi hak kazanır, yoksa sahih olarak tesbit edilmiş bir mehir ise, mehr-i müsemmâ'ya mı hak kazanır? Bir seferinde: Mehr-i müsemmâ'ya hak kazanır demiştir. Mezhebinden zahir olan (kuvvetli) görüş de budur. Çünkü, karşılıklı rıza ile tesbit ettikleri şey, yakın olarak bilinen bir husustur. Mehr-i misil ise ictihad ile tesbit edilir. O bakımdan her ikisinin yakîn olarak bildiği şeye başvurmak gerekir. Zira şüpheye dayanarak mal hak edilmez. "Mehr-i misil" şeklindeki sözlerinin izahı da şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; "Herhangi bir kadın, eğer velisinin izni olmaksızın nikâhlanacak olsa, onun bu nikâhı batıldır. Şayet onunla zifafa girilirse o takdirde onun ferci helâl bilinmiş olmasının karşılığında ona mehr-i misil vardır..." Ebû Dâvûd, Nikâh 19; Tirmizî, Nikâh I4, İbn Mâce, Nikâh 15; Müsned/Vl, 47, 66, 166; Dârakutnî IH, 221; Hakim, el-Müstedrek, IIf 16S; Beyhakî Sünen, VII, 169, 202 ve 223-224'de. Dârimî Nikâh 11.

İbn Huveyzimendâd der ki: Âyet-i kerimenin mut'a nikâhının câiz oluşu şeklinde yorumlanması yerinde değildir, doğru olamaz. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), mut'a nikâhını yasaklamış ve haram kılmıştır. Diğer taraftan yüce Allah da:

"Onları velilerinin izniyle nikâhlayın" (en-Nisa, 4/25) diye buyurmaktadır. Bilindiği gibi, velilerin izniyle yapılan nikâh şer'î bir nikâh olan ve bir veli ile iki şahidin huzurunda yapılan nikâhtır. Mut'a nikâhı ise böyle değildir. Cumhûr der ki: Bundan kasıt İslâmın ilk dönemlerinde uygulanan mut'a nikâhıdır. İbn Abbâs, Ubey ve İbn Cübeyr ise, âyet-i kerimenin bu bölümünü şöylece okumuşlardır: O halde onlardan hangisi ile belli bir süreye kadar faydalandı iseniz, ondan dolayı onlara mehirlerini veriniz". Ancak daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu nikâhı yasaklamıştır. Said b. el-Müseyyeb der ki: Bunu miras ile ilgili âyet-i kerîme nesh etmiştir. Çünkü mut'a da miras sözkonusu değildi. Âişe ile el-Kasim b. Muhammed ise der ki: Mut'anın haram kılmışı da, nesh olunuşu da Kur'ân-ı Kerîm’dedir. Bu da yüce Allah'ın şu âyetinde yer almaktadır:

"Ve onlar ırzlarını korurlar, meğerki eşlerinden yakut sahih oldukları cariyelerinden müstesna. O vakit onlar kınanmazlar." (el-Mu'minun, 23/5-6) Mut'a ise ne nikâhtır, ne de cariye olarak mülkiyet edinmektir.

Dârakutnî, Ali b. Ebî Tâlib'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mut'a nikâhını yasakladı. (Hazret-i Ali) dedi ki: Mut'a nikâhı evlenme imkânı bulamayan kimse içindi. Ama karı-koca arasında nikâh, talâk, İddet ve mirasa dair hükümler nâzil olunca nesh olundu. Dârakutnî, 111, 259-260 Ali (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: Ramazan orucu, her türlü orucu (farziyetini) nesh etti. Zekat, her türlü sadakayı (farziyetini) nesh etti. Boşama, iddet ve miras da mutVyı nesh etti. Udhiye (kurban bayramı, kurban kesmek.) da her türlü kurbanı nesh etti. Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, 11, 486. İbn Mes'ûd'dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Muta nesh olunmuştur. Onu, talâk, iddet ve miras neshetmiştir. Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, 11, 486. Ancak Ali (radıyallahü anh)'ın sözü olarak. Atâ da İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmiştir: Mut'a nikâhı, ancak yüce Allah'tan kendisiyle kullarına merhamet buyurduğu bir rahmet idi. Şayet, Ömer'in onu yasaklaması olmasaydı, bedbaht olan kimseler dışında zina eden olmazdı.

10. Mut'a Nikâhının Kaç Defa Mubah Kılınıp Nesh Olunduğu:

İlim adamları mut'anın kaç defa mubah kılınıp nesh olunduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Müslim'in Sahih’inde Abdullah b. Mes'ûd'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte kadınlarımız olmaksızın gazaya çıkardık. Biz: Kendimizi hadımlaştırmayalım mı? diye sorduk. Ancak o bize bunu yasakladı. Sonra da belli bir süreye kadar elbise karşılığında kadınları nikâhlamaya ruhsat verdi. Buhârî, Nikâh 8; Müslim, Nikâh 11; Müsned, I, 420, 432; ayrıca bk: Buhârî, Tefsir 5. Sûre, 9; Tirmizî, Nikâh 2; Nesâî, Nikâh 4; İbn Mâce, Nikâh 2; Dârimî, Nikâh 1, 2; Müsned, I, 175, 176, 183, 385, 390, 450.

Ebû Hatim el-Büstî Sahih'inde der ki: Onların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: "Kendimizi hadımlaştırmayalım mı" diye sormaları, mut'anın, kendilerine bu şekilde faydalanma mubah kılınmadan önce yasak olduğuna delildir. Çünkü yasak olmasaydı, onların böyle bir soru sormalarının anlamı olmazdı. Daha sonra onlara gazada iken belli bir süreye kadar elbise karşılığında kadınları nikâhlamalarına ruhsat verildi. Sonra yine Hayber yolunda mut'ayı yasakladı. Sonra yine mut'aya Fetih yılı izin verdi. Daha sonra üçüncü defa akabinde onu haram kıldı. Ve artık o, Kıyâmet gününe kadar haram kılınmıştır.

İbnül-Arabî der ki: Kadınlarla mut'a yapmaya gelince, bu şeriatin garip hadiselerin dendir. Zira önce İslâm'ın ilk dönemlerinde mubah kılınmıştı.

Daha sonra Hayber yılı haram kılındı. Sonra Evtas gazasında mubah kılındı. Bundan sonra yine haram kılındı ve haram kılma işi nihai bir şekil olarak devam etti Şeriatte buna benzer Kıble meselesi dışında bir mesele daha yoktur. Çünkü Kıblede de nesh iki defa takahhuk etmiş, bundan sonra nihai şeklini almıştır. Bu hususta konu ile ilgili hadislerin çeşitli yollarını bir araya getirenler şöyle demektedir: Bu rivâyetler mut'anın yedi defa helâl ve haram kılınmış olmasını gerektirmektedir. İbn Ebi Amra, İslâm'ın ilk dönemlerinde mubah olduğunu rivâyet ettiği gibi, Seleme b. el-Ekva ise, bunun Evtas gazvesinde mübalı kılınmış olduğunu rivâyet etmektedir, Hazret-i Ali'nin rivâyetinden ise, bunun Hayber günü haram kılınmış olduğu anlaşılmaktadır. er-Rabi' b. Sebre rivâyetinden, fetih günü mubah kılındığı anlaşılmaktadır.

Derim ki: Bütün bu rivâyet yollarının hepsi, Müslim'in Sahih'inde vardır. Bk. Müslim, Nikâh 13-32. Başka hadis kitaplarında ise, Hazret-i Ali'den, HZ- Peygamberin bunu Tebûk gazvesinde yasakladığı yer almaktadır. Bunu İshak b. Raşid, ez-Zührî'den, o, Abdullah b. Muhammed b. Ali'den, o, babasından o da Hazret-i Ali'den rivâyet etmiştir. Şu kadar varki, İshak b. Raşid'in, İbn Şihab (ez-Zührî) den yaptığı bu rivâyete uyan bulunmamıştır. Bunu Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr)- Allahın rahmeti üzerine olsun- söylemiştir. İbn Abdi’l-Berr, el-lstizkar, XVI, 289. Ebû Dâvûd'un Musennefinde, er-Rabi' b. Sebre'den gelen rivâyete göre, muta Veda haccında yasaklanmıştır. Ebû Dâvûd, bu hususta gelen en sahih rivâyetin bu olduğu görüşündedir. Ebû Dâvûd, Nikâh 13.

Amr, el-Hasen'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Mut'a, kaza umresinde üç gün helâl kılınmış olması müstesna, hiç bir zaman helâl kılınmış değildir. Bundan önce de helâl kılınmamıştı, daha sonra da helâl kılınmadı. Bu, aynı zamanda Sebre'den de rivâyet edilmiştir İşte bunlar, mut'anın helâl ve haram kılındığı yedi ayrı yerdir.

Ebû Cafer et-Tahavî der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan mut'anın serbest bırakılmış olduğunu rivâyet eden bütün bu ravilers hepsi de yolculukta olduğunu, yasaklamanın ise, bundan sonra yasaklanmış olduğunu haber vermektedirler. Onlardan herhangi bir kimse, bunun ikamet halinde olduğunu haber vermemektedir. İbn Mes'ûd'tan da böylece rivâyet edilmiştir Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bunu, Veda haccında mubah kıldığına dair ifadelerin yer aldığı, Sebre yoluyla gelen hadis ise, bütün bunların hepsinin ihtiva ettiği mana dışında bir ifade taşımaktadır. Biz, bu noktayı tetkik ettik. Ve bunu ancak Abdulaziz b. Ömer b. Abdulaziz'in rivâyetinde bulduk, başkasında rastlayamadik. Bunu İsmail b. Ayyaş, Abdulaziz b. Ömer b. Abdulaziz'den rivâyet etmiştir. O da, bu olayın Mekke fethinde olduğunu, ashâbı kiramın Hazret-i Peygambere bekarlıktan şikâyet ettiklerini, bunun üzerine de bu hususta onlara ruhsat verdiğini nakletmektedir. Veda haccında ise, onların bekarlıktan Hazret-i Peygambere şikâyette bulunmalarına imkân yoktur. Çünkü kadınlarla beraber haccetmişlerdi. Diğer taraftan Mekke'de kadınlarla evlenmeleri de mümkündü, O vakit de, daha önceki gazvelerdeki halde değillerdi.

O halde, şu muhtemeldir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın buna benzer bir hususu gazalarında ve toplu olarak bulunulan yerlerde tekrarlaması adeti olduğundan dolayı, mut'anın haram kılınışım Veda haccında bir daha zikretmiştir Çünkü insanlar, orada birarada idi. Tâ ki, o ana kadar bunu işitmemiş olan kimseler de haram kılındığını işitsin. Bunu bu şekilde tekid etti ki, helâl olduğunu iddia edecek hiçbir kimsenin bir şüphesi kalmasın.

Diğer taraftan Mekkeliler bunu çokça kullanıyorlardı.

11. Mut'a Nikâhına Dair Hükümler:

Leys b. Sa'dr Bukeyr b. el-Eşec'den, o, eş-Şerrid'in mevlâsı Ammar'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İbn Abbâs'a mut'a hakkında sordum. O zina mıdır, nikâh mıdır? diye. Bana; Zina da değildir, nikâh da değildir dedi, Peki nedir? diye sordum, şu cevabı verdi: Mut'a yüce Allah'ın dediği gibidir. Ben de: Peki kadının iddet bekleme yükümlülüğü var mıdır? diye sordum. O, evet bir defa ay hali olmak. Bu sefer, peki birbirlerine mirasçı olurlar mı? diye sordum, hayır dedi. Ebû Ömer dedi ki: Seleften olsun, haleften olsun, ilim adamları, mut'anın mirasın sözkonusu olmadığı, belli bir süreye kadar nikâhlanmak olduğu hususunda kimsenin ihtilafı yoktur. Süre bitimi ile birlikte boşama sözkonusu olmaksızın birbirlerinden ayrılırlar.

İbn Atiyye der ki: "Mut'a, iki şahid, velinin izni ve belli bir süreye kadar erkeğin kadın ile evlenmesi şeklindeydi. Bununla birlikte aralarında mirasçılık sözkonusu olmazdi- Karşılıklı olarak ittifak ettikleri ücreti de kadına verirdi. Süre bitti mi, artık erkeğin kadın aleyhine bir yolu olmazdı. Bununla birlikte rahminin temizliğini gözetirdi. İbn Atiyye'de ifade. "Kadın rahminin temizliğini gözetir" (el-Muharrar el-Veciz, IV. 80) şeklindedir. Çünkü çocuk, hiç şüphesiz ona ilhak edilir. Eğer kadın hamile kalmamışsa, başkası ile nikâhlanması helâl olur. en-Nehhâs'ın Kîtab'ında ise: "Bunda hata vardır. Çocuk mut'a nikâhında babaya İlhak edilmez." İbn Atiyye'de bu ifade şu şekildedir; "Bunda lâfız itibarıyla fahiş bir hata vardır. Mut'a nikâhında çocuğun (babanın nesebine) ilhak edilmeyeceği vehmini vermektedir. (el-Muharrar el-Veciz, IV, 81)

Derim ki: en-Nehhâs'ın ibaresinden anlaşılan budur. Çünkü o, şöyle demektedir: Mut'a, erkeğin kadına ben seninle bir günlüğüne -veya buna benzer bir süre zikreder- evleniyorum. Şu şartla ki, senin iddet bekleme sorumluluğun yoktur Aramızda miras da olmayacaktır, talâk da olmayacaktır. Buna şahidlik edecek bir şahid de olmayacaktır. Bu ise, zinanın tâ kendisidir, İslam'da (böylesi) hiçbir zaman mubah kılınmamıştır. Bundan dolayı Hazret-i Ömer şöyle demiştir: Bana mut'a evliliği yapmış bir adam getirilecek olursa, mutlaka onu taşlar altında gömerim.

12. Mut'a Nikâhı Halinde Had Sözkonusu mudur?

Mut'a nikâhı ile erkek, kadın ile zifafa girecek olursa, erkeğe had vurulup çocuk ona ilhak edilmez mi? Yoksa şüphe dolayısıyla had vurulmaz ve çocuk ona ilhak edilir, ama ta'zir edilip cezalandırılır mı? Bu hususta ilim adamlarımızın iki farklı görüşü vardır.

Bugün için mut'a nikâhının haram olduğu kabul edilmekle birlikte, bazı ilim adamlarının görüşüne göre, çocuk, mut'a nikâhında babaya ilhak edilir denildiğine göre, mubah görüldüğü o dönemde çocuk nasıl olur da babaya ilhak edilmesin? İşte bu, mut'a nikâhının o zamanlar sahih nikâh hükmünde olduğunu göstermektedir. Ancak, süresi belli olması ve miras hususunda ondan farklı idi.

el-Mehdevî, İbn Abbâs'tan şunu nakletmektedir: Mut'a nikâhı, velisiz ve şahidsiz yapılırdı. Ancak, onun bu naklettiğinde belirttiğimiz bu husus dolayısıyla bir zayıflık vardır.

İbnü'l-Arabî der ki: İbn Abbâs mut'a nikâhının câiz olduğunu kabul ediyordu. Sonradan bu görüşten döndüğü de sabit olmuştur. Böylelikle mut'anın haram olduğu hususunda icma gerçekleşmiş olmaktadır.

Mezhebimizde meşhur olan görüşe göre, bir kimse mut'a yapacak olursa recm edilir. Mâlik'ten gelmiş bir diğer rivâyete göre ise, recm edilmez. Çünkü mut'a nikâhı haram değildir.

Fakat bizim mezhebimizin İlim adamları, diğer ilim adamları arasında yalnız kaldıkları garip bir usûl kaidesine dayanarak böyle söylemişlerdir. O garip kaide ise şudur:

Sünnet ile haram kılınan bir şey, acaba Kurân'ı-Kerîm ile haram kılınanlar gibi midir, değil midir? Malîk'ten, bazı Medineli âlimlerimizin rivâyetine göre, bunlar birbirlerine eşit değildir. Ancak bu görüş zayıfür.

Ebû Bekr et-Tartusî der ki; Mut'a nikâhına İmrân b. Husayn, İbn Abbâs, kimi ashâb ve Ehl-i Beytten bir kesim dışında ruhsat veren yoktur,

İbn Abbâs'ın bu husustaki ruhsatı hakkında şair de der ki:

"Kafileye diyorum çünkü burada kalmaklığımız uzun sürdü:

Arkadaş, ne dersin, İbn Abbâs’ın fetvasına göre amel etmeye var mısın?

Yumuşak tenli ve bedenli birisi hakkında...

İnsanlar dönünceye kadar senin sığınağın olsun."

Sair ilim adamları, ashâbın, tabiînin ve selef-i salihin fukahası, bu âyet-i kerimenin, nesh olduğu ve mut'anın haram olduğu görüşündedirler. Ebû Ömer der ki: Mekke halkından olsun, Yemenlilerden olsun, İbn Abbâs'ın ahşabı (onun görüşünü benimseyenler), hepsi de mut'anın İbn Abbâs’ın görüşüne göre helâl olduğunu, diğer İnsanların ise onu haram kıldığını kabul ederler. Ma'mer dedi ki: ez-Zührî der ki: İnsanlar, bu mut'adan o derece nefret ettiler ki, şairin birisi şöyle diyecek kadar İşi ileri götürdü:

"Konuşanın oturması uzun sürünce; dedi ki:

Ey arkadaş, ne dersin, İbn Abbâs'ın fetvasına göre amel etmeye?,.."

13. Mehir Olarak Verilecek Değerin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Ecirlerini: mehirlerini" âyeti, hem mal olanı, hem malın dışında olanı kapsar. O bakımdan mehrin, aynî malların menfaatleri olması da caizdir. Şu kadar var ki bu hususta ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Mâlik, Müzenî, Leys, Ahmed, Ebû Hanîfe ve arkadaşları bunu kabul etmezler. Ancak Ebû Hanîfe şöyle demektedir: Böyle bir mehri zikrederek evlenecek olursa, nikâh caizdir ve böyle bir mehir kadına zikrolunmamış, miktarı tesbit edilmemiş mehir hükmündedir. Eğer kadın ile gerdeğe girecek olursa, ona mehr-i misil verilir. Şâyet onunla gerdeğe girmeyecek olursa, kadın için mut'a hakkı (uygun bir hediye) vardır. İbnü’l-Kasım Kitabu Muhammed'de bunu mekruh görürken, Esbağ bunu câiz kabul etmektedir, İbn Şâs ise der ki: Öyle bir şey vukua gelirse, ashâbımızın (mezhebimize mensup arkadaşlarımızın) çoğunluğunun görüşüne göre geçerlidir. Ayrıca bu Esbağ'ın İbnü'l-Kasım'dan rivâyetidir.

Şâfiî der ki: Bu durumda nikâh sabittir, Koca, karısına neyi tesbit etmişse onu öğretmesi gerekir. Eğer onu zifafa girmeden önce boşayacak olursa, Şâfiî'nin bu hususta iki görüşü vardır: Bir görüşüne göre: Böyle bir sûreyi öğretmenin ecrinin yarısını kadına verir, diğer görüşüne göre ise, mehr-i mislinin yarısını almayı hakeder.

İshak der ki: Nikâh caizdir. Ebû'l-Hasan el-Lahmî der ki: Bütün bunların câiz olacağını söylemek görüşlerin en güzelidir îcare ve Hacda mülk edinilen, satılan ve alınan diğer mallar gibidirler. Şu kadar var ki Mâlik bunları kerih görmüştür. Çünkü o, mehrin muaccel verilmesini müstehab kabul eder. İcare ve Hac ise müeccel anlamındadır.

Birinci görüşün sahipleri yüce Allah'ın:

"Mallarınızla" buyurmuş olduğunu delil gösterirler. Mal ise hakikatte insanların tama ettikleri, kendisinden yararlanılmak üzere hazırlanan şeydir. îcarede rakabeden yararlanmak ile ilim öğretmenin faydası gibi şeyler ise mal değildir.

Tahavî der ki: Görüş birliği ile kabul edilen esas şudur: Bir adam, bir diğer adamı kendisine ismini belirttiği Kur'ân-ı Kerîm'in bir sûresini öğretmek üzere bir dirhem karşılığında ücretle tutsa, bu câiz değildir. Çünkü icare akidleri ancak iki husustan birisi için câiz olur. Ya bir kumaşı dikmek ve buna benzer muayyen bir iş için yapılır, yahut da muayyen bir süre için yapılır. Eğer bir sûreyi öğretmek üzere birisini ücrette tutacak olursa, böyle bir ücret ne belli bir süre içindir, ne de belli bir iş içindir. Aksine o, o kişiyi bir şeyler öğretmek üzere ücretle tutmuştur. Ancak, öğrenecek kişi, az bir zamanda çok şey de öğrenebilir, uzun bir zamanda az bir şey de öğrenebilir. Aynı şekilde evini Kurân'ı- Kerîm'den herhangi bir sûreyi kendisine öğretmek üzere satacak olursa, yine icareler ile ilgili sözünü ettiğimiz hususlar dolayısıyla câiz olmaz. Öğretmek ile ne menfaatler, ne de aynî mallar mülk olarak edinileni iyeceği ne göre, kıyasen öğretme karşılığında kadının nikâhına malik olunamıyacağı ortaya çıkmaktadır. Başarıya ulaştıran Allah'tır.

Ancak bunu câiz kabul edenler; Sehl b. Sa'd’ın rivâyet ettiği, kendisini Hazret-i Peygambere (evlendirmek üzere) hibe eden kadın ile ilgili hadisi delil gösterirler. Hadisin kaynakları 7. başlıkta gösterilmiştir. Bu Hadîs-i şerîfte Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Haydi git, ben bu kadını Kurân'ı-Kerîm'den bildiğin bölümler karşılığında evlendirdim". Bir diğer rivâyette ise şöyle buyurmuştur: "Haydi git, ben bu kadını seninle evlendirdim, ona Kurân'dan (bildiklerini) öğret". Bu görüşü savunanlar derler ki: İşte bu Hadîs-i şerîfte, nikâh akdinin tahakkuk edip, öğretmek olarak belirlenen mehrin İse, sonraya kaldığına delil vardır. Bu da Hazret-i Peygamberin, "Kurân'dan bildiklerin karşılığında..." âyetinden açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü başa gelen "be" harfi karşılık (ivaz) ifade etmek içindir. Bunu buna karşılık al, yani bunu bunun yerine buna İvaz olarak al, demek gibidir. Diğer rivâyetteki: "Ona öğret" âyeti de öğretme emri hususunda açık bir nassdır. Diğer taraftan hadisin akışı da bütün bunların nikâh için olduğunun tanıklığını yapmaktadır. Böyle bir tutum, adamın Kurân'ı Kerîm'den ezberledikleri dolayısıyla, ona bir ikram olsun diye kabul edilmiştir, şeklindeki söze de iltifat edilmez. Çünkü o takdirde bu "be" harfi "lâm" anlamına gelir. Yani bildiğine mükâfaat olsun diye seni bu kadınla evlendiriyorum, demek olur. İkinci rivâyetteki: "Kurandan bildiklerini ona öğret" sözü bunun böyle olmadığını açıkça ifade etmektedir. Yine Ebû Talha'dan rivâyet edilen, Um Süleym’e talib oluşu ile ilgili rivâyette görüşlerine delil olacak bir taraf yoktur. Bu rivâyete göre, Ebû Talha, Um Süleym'e talib olmuş, o da kendisine müslüman olduğu takdirde onunla evleneceğini söylemiştir, Ebû Talha müslüman olunca Um Süleymle evlendi. O bakımdan o kadının mehrinden daha şerefli bir mehir bilinmemektedir. Çünkü onun mehri İslâm idi, İbn Abdi'l-Berr, et-Temkîd, XXIV, 119 el-İstizkâr, XVI, 82 Bunun delil olamayış sebebi İse, bunun Ebû Talha'ya has oluşudur Aynı şekilde öğretmek ve buna benzer diğer menfaatlerde görülenin aksine islâm oluşda kocadan kadına herhangi bir şey (fayda) ulaşmamaktadır. Hazret-i Şuayb da Hazret-i Mûsa'yı mehri olmak üzere koyunlarına çobanlık etmesi karşılığında kızıyla evlendirmişti. Nitekim buna dair açıklamalar Kasas Sûresi'nde (bk. 28/27, âyet, 11. başlıkta) gelecektir.

İbn Abbâsın rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından birisine: " Ey filan evlendin mi? diye sormuş. Hayır kendisiyle evlenebileceğim bir şeyim yok deyince, Hazret-i Peygamber şöyle sordu: "Sen kul hu vallahu ahed'i biliyor musun?" Adam: Evet biliyorum deyince, Hazret-i Peygamber "işte bu Kurân'ın üçtebirine denktir. Peki Âyete'l- Kürsî'yi biliyor musun?" Adam yine: Biliyorum dedi, Hazret-i Peygamber: "İşte bu da Kurân'ın dörtte birine denktir. Peki Nasr Sûresi'ni (110. süre) bilmiyor musun?" diye sorunca, adam yine; biliyorum deyince, Hazret-i. Peygamber: "Bu da Kurân'ın dörtte birine denktir. Peki ya İza Zülzilet (99. sûre) 'i bilmiyor musun" deyince, yine adam biliyorum dedi. Bu sefer Hazret-i Peygamber: "Bu da Kurân'ın dörtte biri demektir. Evlen, evlen diye buyurdu." Tirmizî, Fedailu'l-Kur'ân 10; Müsned, III, 221. Ancak hadis, İbn Abbâs'tan değil, Enes b. Mâlik'tendir.

Derim ki: Dârakutnî, Sehl ile ilgili hadisi İbn Mes'ûd yoluyla da rivâyet etmiştir. Bu rivâyette, Mâlik'in ve diğerlerinin gösterdiği delili açıklığa kavuşturan bir fazlalık vardır. Bu rivâyette Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle sormuştur: "Bu kadım kim nikâhlamak ister." Bunun üzerine o adam kalktı ve: Ben ey Allah'ın Rasulü dedi. Hazret-i Peygamber: "Senin malın var mı?” diye sorunca, hayır ey Allah’ın Rasulü, dedi. Hazret-i Peygamber: "Peki Kur'ân'dan (ezber) okuduğun bir bölüm var mı?" diye sorunca adam: Evet dedi. Bakara Sûresi'ni ve mufassal sûrelerden bazılarını biliyorum. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Bu kadını ona Kur'ân okutup öğretmen şartıyla sana nikâhlıyorum. Allah sana rızık olarak verecek olursa da ona karşılık verirsin".

Bunun üzerine o adam bu şartla o kadınla evlendi. İşte bu, -sahih olduğu takdirde- öğretmenin mehir olamayacağına dair açık bir nassdır Dârakutnî ise der ki: Bunu Utbe b. es-Seken tek başına rivâyet etmiştir. O ise hadisi metruk bir kimsedir. Dârakutnî, III, 250, Aradaki; "İşte bu... bir nassdır" cümlesi, Kurtubîye aîttir.

"Tayin edildiği şekilde" kelimesi ise, hal mevkiinde mastar olarak nasb edilmiştir, Yani tayin edilmiş olarak, tayin edildiği gibi demektir.

14. Mehrin Artırılıp Eksiltilmesi:

Yüce Allah'ın:

"Miktarını tayin ettikten sonra da gönül hoşluğu ile uzlaştığınız şey hakkında size bir vebal yoktur" âyeti mehri artırmak veya eksiltmek hususunda vebal sözkonusu değildir, demektir. Mehirin tesbit edilmesinden sonra karşılıklı rıza ile olursa bu mümkündür. Maksat ise, zifafa girmeden önce koca karısını boşayacak olursa, kadının kocayı mehirden ibra etmesi, yahutta kocanın mehri tamamen eksiksiz ödemesidir.

Âyet-i kerimenin mut'a hakkında olduğunu kabul edenler ise bunu şöyle açıklarlar: İşte bu İslam'ın ilk dönemlerinde, mut'a süresini artırmak hususunda karşılıklı rıza ile belirledikleri ücrete bir işarettir.

Çünkü mut’a yasaklanmadan önce, erkek kadın ile, mesela bir dinar karşılığında bir ay süre ile evlenir. Ay sona erdi mi kimi zaman, sen süreyi artır ben de sana mehri artırayım, derdi, İşte bu âyet-i kerîme, (mut'anın câiz olduğu dönemlerde) karşılıklı rıza ile bunun câiz olduğunu açıklamaktadır.

25

İçinizden hür (muhsan) olan mü’min kadınları nikâhlayacak bir bolluğa güç yetiremeyenler, sahip olduğunuz mü’min cariyelerinizden (alsın). Allah imanınızı çok İyi bilendir. Kiminiz kiminizdensiniz, Onları velilerinin İzniyle nikâhlayın. Mehlrlerini de güzellikle kendilerine verin; zinadan kaçınan, gizli dost edinmeyen, namuslu kadınlar olmaları halinde. Şayet evlendikten sonra fuhuş İşlerlerse, onlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir. Bu (izin) içinizden günaha girmekten korkanlar İçindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok mağfiret edendir, Rahîmdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmibir başlık halinde sunacağız:

1. Hür Kadınlarla Veya Cariyelerle Evlenmek:

"İçinizden hür (muhsan) olan mü’min kadınları nikâhlayacak bir bolluğa güç yetiremeyenler..." âyet-i kerimesiyle yüce Allah, nikâhlamak hususunda hükümleri hafiflettiğine dikkat çekmektedir Bu da güç yetiremeyen kimsenin cariyeyi nikâhlayabileceği hükmüdür.

İlim adamları, âyet-i kerimede geçen "et-Tavl: güç yetirme"nin anlamı hussunda üç farklı görüş belirtmişlerdir. Birinci görüşe göre bu, bolluk ve zenginliktir Bunu İbn Abbâs, Mücahid, Saîd b. Cübeyr, es-Süddi, İbn Zeyd ve el-Müdevvene'de Mâlik söylemiştir. O bakımdan lütuf ve güç yetirmek hususunda başkasına göre daha İleri durumda olanın halini ifade etmek için bu kelimeler kullanılır. Mali bakımdan kudret sahibi olan kimseye: "Zû tavl" denilir. Tül ise kısalığın zıddı (uzunluk) demektir. Burada maksat ise ilim ehlinin çoğunluğuna göre, mehir verebilme kudretidir.

Şâfiî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr de bu görüştedir. Ahmed b. el-Muazzel der ki: Abdulmelik dedi ki: Tavl, kendisi ile nikâha güç yetirilen nakit, ticaret malı yahut ödeme gücü olan bir kimsedeki alacaktır. Yine der ki: Satılması, icareye verilmesi mümkün olan herşey de tavl'dır. Yoksa bir, iki veya üç kadının nikâhı altında bulunması tavl değildir. Yine der ki: Ben bunu Mâlik (radıyallahü anh)'den işittim, Abdulmelik dedi ki: Çünkü kadın ile başka bir kadın nikâhlanılmaz. Onun aracılığı ile bir başka kadına ulaşılmaz. Zira kadın bir mal değildir,

Mâlik'e, güç ve imkânı bulunduğu halde bir cariye ile evlenen kişinin durumu sorulunca, o şöyle demiş: Birbirlerinden ayrılmaları gerektiği görüşündeyim. Bu kişi zinaya düşmekten korkuyor, denilince, bu sefer: Ona kamçı ile vurulur, diye cevap verdi. Sonra bu konudaki kanaatini hafifletti.

İkinci görüşe göre, burada tavl'dan kasıt hür kadındır. Mâlik'in hür kadın 'in tavl olup olmadığı hususundaki sözleri farklıdır.

el-Müdevvene de der ki; Hür kadın, (adam için) eğer bir başka kadını nikâhlayacak kadar bolluğu yok ve zinaya düşmekten de korkuyor ise, cariyeyi nikâhlamasını engelleyecek türden bir tavl değildir. Kitabu Muhammed'de ise, hür kadının tavl mesabesinde olduğunu gerektirecek ifadeler kullanılmıştır. el-Lahmî der ki: Kur'ân'ın zahirinden anlaşılan da budur. Buna yakın bir görüş İbn Habib'den rivâyet edildiği gibi, Ebû Hanîfe de böyle demiştir. Bu ise şunu gerektirmektedir: Yanında hür kadın bulunan bir kimsenin bolluğu olmasa ve zinaya düşmekten korksa dahi, cariyeyi nikâhlaması câiz değildir. Çünkü böyle bir kişi hanımı olduğu halde, şehvetinin ardına düşmüş bir kimsedir. Taberî de bu görüşü benimsemiş ve bunun lehine delil göstermiştir. Ebû Yûsuf da der ki: Tavl'den kasıt, nikâhı altında hür kadının bulunmasıdır. Nikâhı altında hür kadın varsa, o kimse tavl sahibi demektir. Böylesinin cariyeyi nikâhlaması câiz değildir.

Üçüncü görüşe göre tavl ise, bir cariyeyi sevip aşık olan bir kimsenin, onu nikâhlamayıp sabredip direnç göstermesi demektir. Böyle bir kimse, eğer bu şekilde cariyeyi sever ve ondan başkası ile evlenemeyecek hale gelirse, eğer ona olan aşkına tahakküm edemiyor, onunla zina etmekten korkuyor ise, hür bir kadını nikâhlamak için mali bakımdan genişlik içerisinde olsa dahi, böyle birisinin cariye ile evlenmesi caizdir. Bu, Katade, Nehaî, Atâ ve Süfyan-ı Sevrî'nin görüşüdür. Bu açıklamaya göre ise; "Bu, içinizden günaha girmekten korkanlar içindir" âyeti sabredememe ve direnememe haline sıfat olur.

Birinci te'vile göre ise, cariye ile evlenmenin iki şartı vardır. Birincisi, malî genişliğe sahip olamama, diğeri ise günaha girme korkusu. Bu iki şart bir arada bulunmadıkça cariye ile evlenmek sahih olmaz. Mâlikî mezhebinin İbn Nâfi, İbnü'l-Kasim, İbn Vehb ve İbn Ziyad rivâyeti ile el-Müdevvene'deki açık ifadesi ve görüşü budur Mutarrif İle İbnü'l-Macişûn ise der ki: Yüce Allah'ın buyurduğu gibi iki şart bir arada bulunmadığı sürece, erkeğin cariyeyi nikâhlaması helâl değildir ve nikâhları üzere de bırakılmazlar. Esbağ da böyle demiştir. Aynı zamanda bu görüş, Cabir b. Abdullah, İbn Abbâs, Atâ, Tavus, ez-Zührî ve Mekhul'den de rivâyet edilmiştir.

Şâfiî, Ebû Sevr Ahmed ve İshak bu görüşte olduğu gibi, İbnü'l-Münzir ve başkaları da bunu tercih etmiştir.

Mehir bulmakla birlikte nafakayı sağlama imkânı bulamama hali ile ilgili olarak Mâlik, "Kitabu Muhammed"de şöyle demektedir: Böyle bir kimsenin cariye ile evlenmesi câiz olamaz. Esbağ ise, bu caizdir demektedir. Çünkü cariyenin nafakası, eğer onu yanına almazsa, cariyenin sahiplerine aittir.

Âyet-i kerîme ile ilgili olarak dördüncü bir görüş daha vardır. Mücahid der ki: yüce Allah'ın bu ümmete sağladığı genişliklerden birisi de, cariyeyi ve hıristiyan kadını nlkâhlamaktın Velevki varlıklı olsa dahi, Ebû Hanîfe de böyle demiştir. Ayrıca o, nikâhı altında hür bir kadın yoksa, günaha düşme şartını da koşmamıştır. Bu görüşün sahipleri derler ki: Çünkü, kendisiyle (mehir olarak vermesi halinde) cariyeyle evlenmesi mümkün olan her bir mali, aynı şekilde hür kadına da vererek evlenebilir.

Buna göre âyet-i kerîme, kayıtsız ve şartsız olarak, cariyenin nikâhlanmasının câiz olduğu hususunda asli bir delildir. Mücahid der ki: Süfyan da bu görüşü alır. Şöyle ki: Ben ona cariyenin nikâhı hakkında soru sordum, o bana İbn Ebi Leyla'dan, o, el-Milhan'dan, o, Abbad b. Abdullah'dan, o, Ali (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini rivâyet etti: Hür kadın, cariye üzerine nikâhlanacak olursa, o takdirde hür kadına iki gün, cariyeye bir gün ayırır. Devamla dedi ki: Ali bunda bir beis görmüyordu. Bu, yüce Allah'ın:

"Geriye kalanları ise... size helâl kılındı" (en-Nisa, 4/24) âyeti iler

"İçinizden hür (muhsan) olan mü’min kadınları nikâhlayacak... güç yetiremeyenler... bu İçinizden günaha girmekten korkanlar içindir" âyeti dolayısıyla böyledir. Zira yüce Allah'ın:

"Size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Şayet adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir tane almalısınız..,"(en-Nisa, 4/3) âyeti de bunu gerektirmektedir

Bununla birlikte herkes ittifakla şunu kabul etmiştir: Hür bir kimser adalet yapamayacağından korksa dahi, dört kadın ile evlenebilir,

Derler ki: Aynı şekilde cariye ile de evlenebilir. Velev ki hür kadını nikâhlayacak gücü bulunsun ve günaha düşmekten de korkmasın. Mâlikten hür bir kadın ile evlenecek gücü bulunanın cariye ile evlenebileceği rivâyet edilmekle birlikte, bu onun sözü olarak zayıf bir rivâyettir. Bir başka seferinde ise şöyle demiştir: Böyle bir şey, açık seçik bir haram değildir. Onu câiz görüyorum. Sahih ise, hür, müslüman bir kimsenin, müslüman olmayan bir cariyeyi hiç bir şekilde nikanlamasının câiz olmadığıdır. Aynı şekilde müslüman bir cariye ile de açıklamış olduğumuz gibi, âyet-i kerimenin nassı ile tesbit edilen iki şarta bağlı olarak evlenebilir.

Âyet-i kerimede geçen "el-anet (günaha düşme korkusu)" zina demektir. Eğer hür kadınla evlenme imkânı bulamıyor, bununla birlikte zinaya düşmekten de korkmuyorsa, cariyeyi nikâhlaması câiz değildir. Hür kadın ile evlenme gücü bulunmakla birlikte, zinaya düşmekten korkması halinde de durum böyledir.

Hür, Kitab ehlinden bir kadını nikâhlayabilecek gücü bulunması ile İlgili açıklamalar ise, bir sonraki başlığın konusudur.

2. Kitab Ehli Hür Kadını Nikâhlayabilecek Durumda Olan Bir Kimse Cariye ile Evlenir mi?

Hür ve Kitab ehli bir kadınla evlenebilme imkânı olan bir kimsenin cariye ile evlenebilmesi hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Denildiğine göre, cariye ile evlenir. Çünkü müslüman cariye, hiçbir zaman kâfir kadın gibi değildir. Çünkü mü’min bir cariye, hür müşrik bir kadından hayırlıdır. İbnü'l-Arabî de bu görüşü tercih etmiştir. Yine denildiğine göre, Kitab ehli olan kadın ile evlenir. Çünkü, cariye her ne kadar İmâm dolayısıyla Kitab ehli kadından daha faziletli ve üstün ise de, kâfir kadın da hür olmakla ondan üstündür ve hür kadın bu durumda zevce olur. Aynı şekilde onun oğlu da hür olur ve köleleştirilmez. Cariyenin çocuğu ise köleleştirilir. İşte mezhebin benimsediği asıl kaidelerine uygun olan görüş budur.

3. Cariye Üzerine Hür Kadınla Evlenmenin Hükmü:

İlim adamları, cariye üzerine, durumdan haberdar olmayan hür bir kadınla evlenenin hükmü hakkında farklı kanaatlere sahiptir. Bir kesim nikâh sabittir, demektedir. Said b. el-Müseyyeb, Atâ b. Ebi Rebah, Şâfiî, Ebû Sevr ve Rey ashâbı böyle demiştir. Hazret-i Ali'den de bu görüş rivâyet edilmiştir. Hür kadının, durumu bildiği takdirde muhayyer olacağı da söylenmiştir.

Diğer taraftan kadın, hangi hususlarda muhayyerdir? Bu konuda ez-Zührî, Said b. el-Müseyyeb, Mâlik, Ahmed ve İshak der ki; Onunla beraber kalmak, yahut ondan ayrılmak hususunda muhayyerdir. Abdulmelik ise der ki; Cariyenin nikâhını kabul etmek yahut onu fesh etmek hususunda muhayyerdir. Nehaî ise der ki: Eğer cariye üzerine hür kadın ile evlenecek olursa, ondan çocuğu olması hali müstesna cariyeden ayrılır. Eğer çocuğu varsa, birbirlerinden ayrılmazlar. Mesrûk ise der ki: Cariyenin nikâhı fesholunur. Çünkü bu, meyte gibi zaruret dolayısıyla mubah kılınmış bir husustur. Zaruret kalktı mı, mübahlık da ortadan kalkar.

4. Nikâhı Altında İki Cariye Varken, Hür Kadınla Evlenme Hali:

Nikâhı altında iki cariye bulunup, hür kadın bunlardan birisini bilir, diğerinden haberdar değilse, muhayyerdir Nitekim eğer hür bir kadın üzerine cariye ile evlenecek olur ve hür kadın buna razı olursa, sonra bir cariye ile daha evlenir yine razı olursa, sonra üçüncü bir cariye ile daha evlenip de bu sefer bunu reddederse, hür kadının muhayyerlik hakkı vardır. O halde, iki cariye ile evli olduğunu bilmeyip yalnızca birisi ile evli olduğunu bilirse, yine durum böyle olur, İbnü’l-Kasım der ki; Mâlik dedi ki: Bizim bu meselelerde hür kadının muhayyerliğini kabul edişimizin sebebi, bizden önce ilim adamlarının böyle söylemiş olmasıdır. O, bununla Said b. el-Müseyyeb, İbn Şihab ve diğerlerini kastetmektedir. Mâlik ise der ki: Şayet onların bu dedikleri olmasaydı ben bunu helâl görecektim.

Çünkü bu Allah'ın Kitabında helâldir. Eğer hür kadın ona yeterli gelmiyor, bir diğerine ihtiyaç duyuyor, fakat diğer kadına da mehir verme gücü yoksa, cariye ile evlenmesi caizdir. Bu, Kur:ân-ı kerimin zahirine göre dört kadın ile evleninceye kadar böyledir. Bu görüşü Mâlik'ten İbn Vehb rivâyet etmiştir. İbnül-Kasım’ın Mâlik'ten rivâyetine göre ise, yaptığı bu nikâhı geri çevrilir. İbnü’l-Arabî der ki: Delil bakımından birincisi daha sahihtir. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm’de olan da budur. Çünkü, muhakkak, sebebe razı olan bir kimse, ona bağlı olarak oıtaya çıkacak sonuçlara da razı olur ve onun muhayyerliğinin bulunmaması gerekir.

Çünkü, o kadın, onu dört kadın ile nikâhlanma hakkına sahip olduğunu bilmektedir. Ayrıca hür bir kadın ile evlenme gücü olmadığı için cariye ile evlendiğini bilmektedir. Allah'ın o kadın hakkında koştuğu şart, bizzat kadının kendisi için koştuğu şart gibidir. Yüce Allah'ın şartlarında ise, o kadının, o şartları bilmesine itibar edilmez. İşte bu, bu konuda tahkikin en ileri derecesidir, insaf da bu görüşü kabul etmeyi gerektirmektedir.

5. Aynı Anda Nikâhı Altında Tutabileceği Cariye Sayısı:

Yüce Allah'ın:

"el-Muhsanât" âyetinde kastedilenler, hür kadınlardır. Buna delil ise, yüce Allah'ın: "Mü’min cariyelerinizden" âyeti ile, cariyeleri zikretmiş olması buna delildir. Bir kesim ise; burada muhsanat'tan kasıt, iffetli kadınlardır, demiştir. Ancak bu zayıf bir görüştür. Çünkü, cariyeler de bu açıklamanın kapsamına girer. O bakımdan Kitab ehli cariyelerini nikâhlamayı da câiz görürler, mü’min kadınlardan fuhuş yapanlarla nikâhlamayı ve Kitab ehli kadınlarla nikâhlamayı haram kabul ederler. Bu ise, ibn Meysere ve es-Süddî'nin görüşüdür.

İlim adamları, hür kadınlarla evlenme gücü bulamayıp, zinaya düşmekten korkan hür bir kimsenin, kaç cariye nikâhlayabileceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik, Ebû Hanîfe, İbn Şihab ez-Zührî ve el-Haris el-Uklî: Dört cariye ile evlenebilir, derler. Hammâd b. Ebi Süleyman ise der ki: İkiden fazla cariye nikâhlamaya hakkı yoktur. Şâfıî, Ebû Sevr, Ahmed ve İshak ise der ki: Ancak tek bir cariyeyi nikâhlamak hakkına sahiptir Bu, aynı zamanda İbn Abbâs, Mesrûk ve bir gurubun görüşüdür.

Onlar yüce Allah'ın:

"Bu içinizden günaha girmekten korkanlar içindir" âyetini delil gösterirler, Bu ise, tek bir cariye nikâhlamak ile ortadan kalkacak bir husustur.

6- Kişi Kendi Öz Cariyesi İle Nikâhlanamaz;

Yüce Allah'ın:

"Sahib olduğunuz mü’min cariyelerinizden" âyeti, başkasının cariyesi ile evlensin, anlamındadır. Kişinin kendisine ait cariye ile evlenmesinin câiz olmadığı hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Çünkü haklar (cariye ve zevce haktan) arasında tearuz ve farklılık sözkonusu olur.

7- "Fetâ "Kelimesine Dair Açıklama:

Allah'ın: "Cariyelerinizden" kasıt, mülkiyet altında bulunan cariyeler demektir. Bu kelime genç kız, kelimesinin çoğuludur. Araplar, köleye "fetâ, cariyeye de fetât" derler. Sahih hadiste de Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Sakın sizden herhangi bir kimse; kölem ve cariyem demesin. Bunun yerine oğlum ve kızım desin." Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfüz 13, 15; Ebû Dâvûd, Edeb 75; Müsned, II, 316. 444. 463, 484, 491, 508. Bu Hadîs-i şerîf ileride de gelecektir. Feta ve fetât kelimeleri aynı zamanda gençlik çağının başlangıcında hür çocuklar hakkında da kullanılır, genç ve yaşlı köleler için de kullanılır.

8- Kitab Ehli Cariyelerle Evlenmenin Hükmü:

Yüce Allah'ın: "Mü’min cariyelerinizden" âyeti, Kitab ehli olan cariye ile evlenmenin câiz olmadığını açıklamaktadır. Mü’min olma sıfatı, Mâlik ve arkadaşları, Şâfiî ve arkadaşları, Sevrî, Evzaî, Hasan-ı Basrî, Zührî, Mekhûl ve Mücahid'e göre bir şarttır. Aralarında Rey ashâbının bulunduğu ilim ehlinden bir kesim ise şöyle demiştir; Kitab ehli cariyenin nikâhlanması caizdir.

Ebû Ömer, (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Bu hususta onların bu görüşlerini daha önceden söylemiş bir kimse bilmiyorum. Şu kadar varki, Ebû Meysere, Amr b. Şûrahbil şöyle demiştir: Kitab ehlinin cariyeleri, onların hür kadınları gibidir. Bu görüşün sahipleri derler ki: Yüce Allah'ın: "Mü’min cariyelerinizden" âyeti daha üstün vasfı belirtmek içindir. Yoksa bunların böyle olmıyanları câiz olmıyacağı anlamında bir şart değildir. Bu da yüce Allah'ın:

"Şayet adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir tane almalısınız" (en-Nisa, 4/3) âyetinde olduğu gibidir, Eğer bir kimse, adalet yapamayacağından korkar ve birden fazla kadınla evlenecek olursa, bu caizdir. Fakat, efdal olan evlenmemesidir. Burada da aynı şekilde, efdal olan mü’min olmayan bir cariye ile evlenmemesidir. Ancak, mü’min olmayan cariye ile evlenecek olursa, bu da caizdir. Delil olarak da, cariyeleri hür kadınlara kıyas etmeleridir.

Diğer taraftan yüce Allah'ın: "Mü’min kadınlar" kaydı, hür kadınlar hakkında, Kitab ehli olanlarını nikâhlamayı engellemediği gibi, aynı şekilde cariyeler hakkında da "mü’min" kaydı Kitab ehli cariyelerin nikâhına mani değildir. Eşheb ise, el-Müdevvene'de şöyle demektedir: Müslüman kölenin Kilab ehli bir cariye ile evlenmesi caizdir. O halde ona göre yasak olan, kocanın hem hürriyet hem de din bakımından kadından üstün olması halidir.

Diğer taraftan ilim adamları arasında müslüman bir kimsenin, mecusî bir kadını, yahut putperest bir kadını nikâhlamasının câiz olmayacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bu gibi kadınları nikâhlamak icma ile haram olduğuna göre, kıyasen ve aklî olarak, onların mülk edinilmeleri (cariye olmaları) suretiyle de onlarla ilişki kurmak haram olur. Tavus'tan, Mücahid, Atâ ve Amr b. Dinar'dan şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Mülkiyet altında bulunan mecusî cariyenin nikâhlanmasında bir mahzur yoktur. Ancak bu, istisnai (şâz) ve terkedilmiş bir görüştür. Bölge fakihlerinden hiçbir kimse buna iltifat etmiş değildir. Ancak bu görüşün sahipleri yine devamla derler ki: Fakat müslüman olmadıkça onunla ilişki kurması helâl değildir. Bu mesele ile ilgili hususlar, el-Bakara Sûresi'nde yeteri kadar izah edilmiş bulunmaktadır. Allah'a hamdolsun.

9. Üstünlüğün Ölçüsü Takvadır:

Yüce Allah'ın:

"Allah Îmanınızı çok iyi bilendir" âyetinin anlamı şudur; Allah, bütün işlerin gizliliklerini en iyi bilendir. Zahiri durumları ise size aittir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız, Allah nezdinde sizin en değerli olanınız, en takvalı olanınızdır. O halde, zaruret olduğu takdirde cariyelerle evlenmekten çekinmeyiniz. Velev ki esaretten yeni kurtulmuş olsun, yahut dilsiz ve benzeri bir durumda olsun. Bu ifadelerde bir cariyenin imanının, kimi zaman bazı hür kadınların imanından daha üstün olabileceğine dikkat de çekilmektedir.

10. Cariye ile Evlenme Hakkındaki İslâm Öncesi Telakkilerin Reddi;

Yüce Allah'ın:

"Kiminiz, kimînizdensiniz" âyeti mübtedâ ve haberdir. Zeyd, evdedir demek gibi. Yani siz Âdem'in çocuklarısınız. Siz, mü’min kimselersiniz anlamında olduğu da söylenmiştir, İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Bu görüşe göre anlam şöyledir: Sizden hür ve mü’min kadınları nikâhlama gücüne sahip olamayanlar, biriniz ötekinin cariyesini nikâhlasın: Bu, bunun cariyesini, öbürü de Öbürünün cariyesini. Buna göre "kiminiz" ifadesi, (uygun) fiili ile ref edilmişti); ki, bu fiil de "nikâhlasın" anlamındaki fiildir. Bu ifadeden maksat, cariyenin çocuğunu iyi görmeyen ve onu ayıplayarak, ona "el-Hecîn (Arap'ın, Arap olmayandan doğma çocuğu, melez)" ismini veren Arapların ruhlarını bu işi kabul edecek hale getirmek için hazırlamaktır. Şeriat, cariyeyi nikâhlamanın câiz olduğu hükmünü getirince, onlar bu işin hoş görülmemesinin anlamsız olduğunu öğrendiler. Fakat, cariyenin seviye olarak aşağıda görülüp, hür bir erkeğin zaruret olmadıkça onunla evlenmesi câiz görülmemiştir. Buna sebep ise, doğacak çocuğun köleleştirilmesi ve cariyenin mevlâsının (efendilerinin) hizmeti ile meşgul olması dolayısıyla devamlı olarak kendisini kocasına veremeyeceği gerçeğidir.

11. Cariyeler Sahiplerinin İzni İle Nikâhlanır:

Yüce Allah'ın: "Onları velilerinin izniyle nikâhlayın" âyeti; onlara sahip olanların velayet ve izniyle nikâhlayın demektir. Köle de aynı şekilde efendisinin izni olmadıkça evlenemez. Çünkü köle, mülkiyet altındadır. Onun böyle bir yetkisi yoktur Bedenî tümüyle bu mülkiyet kapsamındadır. Ama aralarındaki fark şudur: Köle efendisinin izni olmaksızın evlenecek olur ve efendisi bunu geçerli kabul ederse, o nikâhı caizdir. Mâlik ve Rey ashâbının görüşü budur. Aynı zamanda bu, Hasan-ı BaSrî'nin, Atâ b. Ebi Rebah'ın, Said b. el-Müseyyeb'in, Şüreyh ve eş-Şa'bi’nin de görüşüdür. Cariye ise, sahiplerinin izni olmaksızın evlenecek olursa, bu nikâh festi edilir, efendinin onu geçerli kabul etmesiyle geçerli olmaz. Çünkü, cariyede dişilik özelliğinden dolayı, sözkonusu olan velayet eksikliği kesinlikle nikâh akdinin gerçekleşmesine engeldir.

Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Köle efendisinin izni olmaksızın nikâhlanırsa, nikâhı fesh olunur. Bu, Şâfiî, Evzaî ve Dâvûd b. Ali'nin görüşüdür. Derler ki; Eğer nikâh esnasında bizzat hazır ise, efendinin bunu geçerli kabul etmesi câiz değildir Çünkü, fasid akdin sonradan geçerli kabul edilmesi sahih bir davranış değildir. Eğer, köle nikâhlanmak istiyor ise, bunu, izlenmesi gereken yolla gerçekleştirmelidir. Müslüman ilim adamları icma ile şunu kabul ederler: Efendisinin izni olmaksızın kölenin nikâhı câiz değildir, ibn Ömer bu şekilde nikâhla evlenen köleyi zani sayar ve ona had uygulardı. Bu Ebû Sevr'in de görüşüdür.

Abdurrezzak da, Abdullah b. Ömer (b. Hafs b. Âsım b. Ömer)'den, o, Nafi’den, o da İbn Ömer'den; ayrıca, Ma'mer'den, o, Eyyub’dan, o, Nafı'den, o da İbn Ömer'den naklettiğine göre, İbn Ömer, kendisinin izni olmaksızın nikâh yapmış bir kölesini aldı ve ona had uyguladı, nikâhladığı kadın ile onu birbirinden ayırdı ve o nikâhladığı kadına (cariyeye) verdiği mehri iptal elli. Yine Abdurrezzak der ki: Ayrıca bize, İbn Cüreyc, Mûsa b. Ukbe'den haber verdiğine göre, Mûsa ona Nafi'den, o, İbn Ömer'den bildirdiğine göre, İbn Ömer, velisinin izni olmaksızın kölenin nikâhının zina olduğu görüşünde idi ve onun görüşüne göre böyle bir köleye had vurulmalıdır. Her ikisinin nikâhlamasını sağlayanların da cezalandırılacağı kanaatine sahipti. (Yine Abdurrezzak) dedi ki: Bize İbn Cüreyc de Abdullah b. Muhammed b. Akîl'den şöyle dediğini haber verdi: Ben Cabir b. Abdullah'ı şöyle derken din ledim: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurduki: "Herhangi bir köle efendisinin izni olmaksızın nikâhlayacak olursa, o kişi zinakârdır." Ebû Dâvûd, Nikâh 14; Tirmizî, Nikâh 21; Dârimî, Nikâh 40; Münned, III, 377; Beyhaki, Sünen, VII, 205. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Böyle bir kimse, haram bir nikâh yapmıştır. Eğer efendisinin izniyle nikâh yapacak olursa, o takdirde boşama, ferc kimin için helâl ise, onun elindedir. Beyhakî, Sünen, VII, 206.

Ebû Ömer der ki: Hkaz ve Irak bölgelerinin fukahalarının tümünün görüşü budur. Boşama yetkisinin efendinin elinde olduğu hususunda İbn Abbâs'tan farklı rivâyet gelmemiştir. Cabir b. Zeyd ve bir gurup da bu hususta ona tabi olmuşlardır. Bu ise İlim adamlarına göre nazarı itibara alınmaması gereken şaz görüşlerdendir. Zannederim, İbn Abbâs bu hususta, yüce Allah'ın:

"Allah şöyle bir misal gösterdi: Hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkiyetînde olan bir köle..." (en-Nahl, 16/75, ayrıca bk. aynı âyetin tefsirinde 2 ve 3. başlıklar) âyetini tevil ederek bu hükme varmış olmalıdır. İlim ehli ise, kölenin nikâhının, efendisinin izniyle olması halinde câiz olduğunu icma ile kabul etmişlerdir.

Şayet fâsid bir nikâh yapacak olursa, Şâfiî der ki: Eğer nikâhladığı ile gerdeğe girmemişse, kadına hiçbir şey verilmez. Şayet gerdeğe girmişse, azad edildiği takdirde ona mehir vermesi gerekir. Bu, Şâfiî mezhebindeki sahih görüştür Aynı zamanda, Ebû Yûsuf ve Muhammed'in de görüşüdür. Onlara göre de azad edilinceye kadar mehir vermek yükümlülüğü yoktur

Ebû Hanîfe der ki: Onunla gerdeğe girecek olursa, kadına mehir vermesi gerekir. Mâlik ve Şâfiî der ki: Köle, iki kişinin ortak mülkiyetinde ise, sahiplerinden birisi evlenmesi için ona izin verse, o da nikâhlansa, nikâh batıldır. Cariye ise, nikâh hususunda, sahiplerinden izin ister, onlar da izin verirse bu nikâhı caizdir. İsterse, akdi fiilen kendisi gerçekleştirmesin, bunun yerine nikâh akdini yapacak kimseleri görevlendirmiş olsun.

12. Mehir Ödeme Gereği:

Yüce Allah'ın:

"Mahirlerini de güzellikle kendilerine verin" âyeti nikâhta mehrin vacib oluşuna ve mehrin cariyeye ait olduğuna delil vardır.

"Güzellikle: Maruf ile" âyetinin anlamı ise, şeriate ve sünnete uygun surette veriniz, demektir. Bu da, cariyelerin aldıkları mehre, efendilerinden daha bir hak sahibi olmalarını gerektirir. Mâlik'in görüşü de budur. Kitabu'r-Ruhun (Rehinler Bahsi)'inde der ki: Efendinin, cariyesinin mehrini alıp, onu çeyizsiz bırakma hakkı yoktur. Şâfiî ise der ki: Mehir efendiye aittir. Çünkü o, bir ivazdır, Cariyeye aît olamaz. Bunun asıl dayanağı ise malın aslında (radıyallahü anhkabesinde, yani cariyenin kendisinde) faydalanma hakkına sahip olmaktır. Cariyenin burada sözkonusu edilmesi ise, mehrin ona sebep vatib oluşundan dolayıdır. Kadı İsmail ise, Ahkâm adlı eserinde şunu zikretmektedir: Bazı İrak âlimleri, bir kişi cariyesini kölesiyle evlendirecek olursa, ona mehir verilmeyeceğini iddia etmişlerdir. Ancak bu görüş, Kitap ve sünnete muhaliftir der ve bu konuda uzun uzun açıklamalarda bulunur.

13. Evlenileceklerin İffetli Olma Gereği:

Yüce Allah'ın:

"Zinadan kaçman, gizli dost edinmeyen, namuslu kadınlar olmaları halinde" âyetinde geçen muhsanât: namuslu kadınlar" iffetli kadınlar demektir. El-Kisâî: "İffetli, namuslu kadınlar" kelimesinin Kur'ân-ı kerîmde geçtiği her yerde, "sâd" harfini esreli okumuştur. Bundan tek istisna ise, yüce Allah'ın:

"İçinizden hür olan kadınlar" âyetidir. (Burada bu kelimenin "sâd" harfini üstün okumuştur) Diğerleri ise, bu kelimeyi, Kur'ân-ı kerîmde geçtiği her yerde (sâd harfini.) üstün olarak okumuşlardır.

Daha sonra yüce Allah:

"Zinadan kaçınan" yani zina etmeyen, yani açıktan açığa zinada bulunmayanlar olarak diye buyurmaktadır. Çünkü cahiliye dönemi insanları arasında açıktan açığa zina eden kadınlar vardı, Bu kadınların tıpkı baytarların bayrakları gibi, dikili bayrakları olurdu.

"Gizil dost edinmeyen"; hayasızlık ve fuhuş yapmak için arkadaşları, dostları bulunmayan kimseler demektir. "Dostlar" anlamına gelen kelimesinin tekili şeklinde gelir. Kişinin arkadaşına bu isim verilir. tabiri İse, çokça arkadaşları bulunan kimse hakkında kullanılır. Bu açıklamalar, Ebû Zeyd'den nakledilmiştir.

Denildiğine göre, "Müsâfiha", açıktan açığa zina eden kadın demektir. Yani bu iş için kendisini kiralayan kadın demektir. Dostu olan kadın ise, bu işi gizlice yapan kadın demektir. Bir diğer görüşe göre "Müsâfiha (zina eden) kadın" herkesle zina yapan, dostu bulunan kadın ise, tek bir kişi ile zina eden kadın demektir. Araplar, alenî zinayı ayıplarlar, fakat dost edinmeyi ayıplamazlarch. Daha sonra ise îslâm bütün bunları kaldırds. İşte İbn Abbâs ve diğerlerinden nakledildiğine göre, yüce Allah'ın:

"Gizlisiyle, açığıyla fuhşiyata yaklaşmayınız" (el-En’âm, 6/151) âyeti bu hususta nâzil olmuştur.

14. Köle ve Cariyelerin Zina Cezası:

Yüce Allah'ın:

"Şayet evlendikten sonra..." âyetindeki kelimenin hemzesini, Âsım, Hamza ve Kisâî üstün olarak, diğerleri ise, ötre olarak okumuşlardın Üstün ile okuyuşun anlamı, "o cariyeler müslüman olurlarsa" ötre ile okumanın anlamı; "o cariyeler evlendirilirlerse" şeklindedir.

Müslüman bir cariye zina edecek olursa, hür kadına verilen zina cezası olan celdin yarısı verilir. Cumhûrun, yani İbn Mes'ûd, Şa'bî, ez-Zührî ve diğerlerinin görüşüne göre, cariyenin muhsan olması, müslüman olması demektir. Buna göre, kâfir bir kadın zina edecek olursa, had vurulmaz. Bu da İbnü’l-Münzir'in zikrettiğine göre, Şâfiî'nin görüşüdür. Başkaları ise, cariyenin muhsan olması demek, hür bir erkekle evlenmesi demektir. Buna göre, evli bulunmayan müslüman cariye zina edecek olursa, ona had yoktur. Bunu da Saîd b. Cübeyr, el-Hasen ve Katade söylemiştir İbn Abbâs ve Ebû'd-Derdâ'dan da bu görüş rivâyet edildiği gibi, Ebû Ubeyd de böyle demiştir.

Ebû Ubeyd der ki: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'dan rivâyet edildiğine göre, ona cariyeye vurulacak had hakkında soru sorulmuş, o da şöyle demiştir; "Cariye başının üzerindeki kürkü evin arkasında bırakmıştır." el-Asmaî der ki: Burada kürk (el-Ferva), başın üzerindeki deridir. Ebû Ubeyd der ki: Burada Hazret-i Ömer, bizzat bu deriyi kast etmemiştir. Kadın, evin arka tarafında başının derisini nasıl bırakabilir ki? Şu kadar var ki, bu bir örneklendirmedir. O, bununla başörtüsünü kastetmiştir. Cariyenin üzerinde başörtüsü ve hicabın söz konusu olmadığını, cariyenin sahiplerinin gönderdikleri her yere çıkıp gittiğini, bundan imtina edemediğini, böylelikle de zinadan kaçınma gücü bulunmayan yere dahi gidebileceğini İfade etmek istemektedir. Koyun gütmek, vergi ödemek ve benzeri işler gibi. Sanki Hazret-i Ömer, zina etmesi halinde, işte bu husus dolayısıyla üzerinde had olmadığı görüşüne sahip gibidir.

Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Cariyenin muhsan olması, evlenmesidir. Şu kadar var ki, sünnet-i seniyye ile had, evli bulunmayan müslüman cariye hakkında vacibtir. Nitekim, Buhârî ve Müslim'in Sahih'lerinde yer aldığına göre: Ey Allah'ın Rasulü, cariye muhsan değilken zina ederse, ne olur? diye sorulması üzerine, o da: Cariyeye had vurulmasının vacib olduğunu belirtmiştir. El-Buhârî, Itk 17, Buyû’ 66, Hudûd 35; Müslim, Nikâh 52;Ebû Dâvûd, Hudûd 32, İbn Mâce, Hudud 14; Dârimî, Hudûd 18; Muvatta’', Hudûd 14; Müsned, II, 249, 386, 422, IV. 116, 117, 343, VT, 65. ez-Zührî der ki: Evli cariyeye, Kur'ân-ı kerîmin nassı gereği had uygulanır. Evli bulunmayan müslüman cariyeye ise, hadis gereği had uygulanır.

Kadı İsmail de, yüce Allah'ın:

"Şayet evlendikden sonra" âyeti hakkında müslüman olmalarından sonra diye açıklayanların bu açıklaması, uzak bir ihtimaldir der. Çünkü, daha önce yüce Allah'ın:

"Sahib olduğunuz mü’min cariyelerinizden" âyetinde îmanları sözkonusu edilmiştir. Şu kadar var ki, bunun evli olmaları demek olduğunu söyleyip, evlenmedikçe de cariyeye had uygulanmayacağı görüşünde olanlar, Kur'ân-ı Kerîmin zahirinden anlaşılan kanaati benimsemişlerdir. Zannederim, bunlar da bu hadisi bilmiyorlardı. Bize göre durum şöyledir: Cariye, eğer evli olduğu takdirde zina edecek olursa, Allahın Kitabı gereğince ona celde vurulur. Şayet evlenmeksizin zina edecek olursa, bu sefer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hadisi gereğince yine ona celde vurulur, fakat onun için recm sözkonusu değildir. Çünkü recm ikiye bölünemez. Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Yüce Allah'ın âyetinin zahiri, müslüman dahi olsa, evlenmedikçe cariye hakkında haddin sözkonusu olmamasını gerektirmektedir.

Ancak sünneti seniyye, muhsan olmasa (evlenmese) dahi cariyeye celde vurulacağını ifade etmiştir. O halde bu fazladan bir beyandır.

Derim ki: Mü’minin sırtı, yasak bölgedir. Yakîn olmadıkça mubah olmaz-İhtilaf bulunması halinde ise yakîn yoktur. Ancak, sahih sünnette bu hususla celde cezası gelmeseydi bu böyle olacaktı. Doğrusunu en iyi biten Allah'tır. Ebû Sevr de İbnü'l-Münzir'in naklettiğine göre şöyle demiştir: İkisinin (köle ile cariyenin) recmedilecekleri hususunda (Fukahâ) ihtilaf halinde iseler de, ikisinin de muhsan olmaları halinde recm olunurlar. Şu kadar var ki, eğer recmolunmayacaklarına dair bir icma varsa, icmaı kabul etmek daha uygundur.

15- Köle ve Cariyelere Zina Haddini Kim Uygular:

İlim adamları, zina eden köle ve cariyelere haddi kimin uygulayacağı hususunda farklı görüşlere sahiptir.

İbn Şihâb der ki: Zina eden köle ve cariyeyi, sahiplerinin cezalandırması şeklinde sünnet uygulana gelmiştir. Ancak onların durumları, sultana (yönetici ve hakime) götürülecek olursa, herhangi bir kimse onun önüne geçmek hakkına sahip değildir. Bur Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: "Sizden herhangi birinizin cariyesi zina edecek olursa, ona haddi uygulasın" Buhârî, Itk 17, Hudud 35; Müslim, Hudûd 30-32, Ebû Dâvûd, Hudûd 32; Tirmizî, Hudûd 13; İbn Mâce Hudûd; Dârimî, Hudûd 18; Muvatta’, Hudûd 14; Müsned, IV, 116, 117, 343, VI, 65 (aynı manada yakın lâfızların). âyetinin muktezasıdır. Hazret-i Ali de irad ettiği hutbesinde şöyle demiştir Ey insanlar, kölelerinize haddi siz uygulayınız. Onlardan muhsan olana da, olmayana da. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ait olan bir cariye zina etmişti. O da bana ona celde vurmamı emretti. Bir de baktım ki, henüz yeni doğum yapmış. Ona celde vuracak olursam öldürmekten korktum. Bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e nakledince, iyi ettin diye buyurdu. Hadisi Müslim, Hazret-i Ali'ye mevkufen rivâyet etmiştir. Müslim, Hudûd 34; Tirmizî, Hudud 13; Müsmd, I, 156. Nesâî bu hadisi müsned olarak zikreder ve şöyle der: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurduki: "Sağ ellerinizin malik olduklarına hadleri uygulayınız. Onlardan muhsan olanına da, olmayanına da." Ebû Dâvûd, Hudûd 32; Müsned, I, 145.

İşte bu, efendilerin malik oldukları kimselere muhsan olanlarına da, olmayanlarına da haddi uygulayacaklarına dair açık bir nasstır.

Mâlik (radıyallahü anh) dedi ki: Efendi, zina eden kölesine, şarap içen ve zina iftirasında bulunan kölesine şahitlerin şahidük etmesi halinde had uygular. Fakat, hırsızlık halinde elini kesemez. Onun elini İmâm keser. Bu, el-Leys'in de görüşüdür.

Ayrıca, ashâb-ı kiramdan bir topluluktan kölelerine had uyguladıklarına dair rivâyetler gelmiştir. İbn Ömer ve Enes bunlar arasındadır. Ashâb-ı kiram arasından bu hususta onlara muhalefet eden yoktur. İbn Ebi Leylâ'dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ensar'ın geri kalanlarına yetiştim. Onlar, zina etmesi halinde cariyelerine meclislerinde (had) vuruyorlardı.

Ebû Hanîfe ise der ki: Kölelere de, cariyelere de hadleri, zinada olsun, sair haddi gerektiren suçlarda olsun veli değil, sultan (devlet yetkilisi) uygular. Bu el-Hasen b. Hayy'in de görüşüdür.

Şâfiî ise der ki: Haddi gerektiren her hususta, köleye haddi mevla uygular ve (hırsızlık yaparsa) onun elini keser. Şâfiî zikrettiğimiz hadisleri delil göstermiştir.

es-Sevrî ve Evzaî de zina etmesi halinde ona had uygular demektedir. Hadislerin muktezası da budur. Doğrusunu en iyi bilen Allahtir. Kölelerin sürgüne gönderilmesi ile ilgili açıklamalar da bu sûrede (4/16. âyet, 6, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

16. Zina Edip Had Uygulanmadan Azad Edilen Cariyenin Durumu:

Bir cariye, zina ettikten sonra, efendisi ona had uygulamadan önce azad edilirse, artık efendinin ona had uygulama yetkisi kalmaz. Bu hususnezdindesabit olduğu takdirde ise, ona sultan had uygular. Şayet zina eder, sonra evlenirse, artık efendisinin ona yine had uygulama yetkisi -kocasının hakkı dolayısıyla- yoktur. Çünkü bu haddin kocaya da zarar verme ihtimali vardır. Bu, Mâlik'in görüşüdür. Şu kadar varki, kocanın da aynı efendinin mülkiyetinde olmaması gerekir. Eğer, koca da aynı efendinin mülkiyetinde ise, o takdirde efendinin ona had uygulaması câiz olur. Çünkü her ikisinin (zina eden cariyenin de, kocasının da) hakkı efendilerinin hakkıdır.

17. Köle Zina Ettiğini İkrar Ederse:

Köle zina ettiğini İkrar edip, efendisi bunu kabul etmezse, ikrarı dolayısıyla köleye had uygulamak icabeder. Efendinin bunu inkâr etmesine de bakılmaz. Bu hususta ilim adamları arasında icma vardır.

Müdebber (azad edilmesi efendisinin ölümü şartına bağlanmış) köle, ummuîveled (efendisinden çocuğu olan cariye), mükâtep (belli bir bedel ödemek şartıyla azad edilmesi yazışma ile tesbit edilmiş,) köle ve bir bölümü azad edilmiş kölenin durumu da böyledir.

Yine icma ile şunu kabul etmişlerdir: Cariye zina edip de sonra azad edilecek olursa, ona cariyelere uygulanan had uygulanır. Eğer, azad edildiğini bilmediği halde zina eder, sonra da bu durumu öğrenir ve ona (cariye) haddi uygulanmış ise, bu takdirde hür bir kadına uygulanan haddin geri kalan kısmı da tamamlanır. Bunu İbnü'l-Münzir zikretmiştir.

18. Efendinin Zina Eden Köle ve Cariyesini Affetmesinin Hükmü:

İlim adamları zina eden köle ve cariyesini af etmesinin hükmü hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Hasan-ı Basrî affetmek hakkına sahiptir derken, ondan başkaları, haddi uygulamaktan başka bir şey yapamaz. Tıpkı sultanın öğrenmesi halinde haddi uygulamamak imkânına sahip olmadığı gibi. Efendi de ona, haddi uygulaması icabettiği takdirde cariyesini af edemez, derler. Bu da Ebû Sevr'in görüşüne göre böyledir.

İbnü'l-Münzir der ki: Biz de bu görüşteyiz.

19. Köle ve Cariyelere Hadlerin Yarısının Uygulanması ve Hikmeti: Yüce Allah'ın:

"Onlara, hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir" âyetindeki "cezadan kasıt, celdedîr. "Hür kadınlar"dan kasıt ise, burada hür ve bakire olanlardır. Çünkü, evli ve hür kadının recmedilmesi gerekir. Eecm ise bölünme kabul etmez. Bakireye, evli olmasa dahi muhsana denilmesinin sebebi, daha sonra muhsan olacağından dolayıdır. Nitekim kurbanlığa, kurban edilmeden önce, "udhiye" denilir. İneğe de, henüz daha toprağı altüst etmeden önce (toprağı altüst eden anlamında) "musîra" denilir.

Buradaki "el-Muhsanât"ın evli kadınlar anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü Hadîs-i şerîfte, muhsan kadınlar hakkında sopa vurmak ve recm cezasının olduğu belirtilmiştir. Recm İse, bölünme kabul etmediğinden dolayı, geriye onlar (zina eden cariyeler.) hakkında dövmenin yarısı ceza olarak kalmaktadır.

Cariyelerin hadlerinin eksilmesindeki faydaya gelince: Cariyelerin hür kadınlardan daha zayıf oluşudur. Şöyle de denilmektedir: Cariyeler hür kadınların vardıkları gibi murİsimlerina varamazlar. Yine şöyle denilmiştir: Ceza da nimete göredir. Nitekim yüce Allah'ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımlarına hitaben şöyle dediği görülmüyor mu:

"Ey Peygamber hanımları, sizden kim apaçık bir hayasızlık işlerse, onun için azâbı iki kat arttırılır..," (el-Ahzab, 33/30) Çünkü, Peygamber hanımlarının nimeti daha fazla olduğundan, onların cezaları da daha ağır olarak tesbit edilmiştir. Cariyelerin de sahip oldukları nimetler daha az olduğundan, cezaları da daha azdır,

Âyet-i kerimede özel olarak cariyelerin haddi zikredilmiş, fakat kölelerin haddi zikredilmemiştir. Çünkü, kölelerin de, cariyelerin de haddi eşittir: Zina da elli celdedir. Zina iftirası ve içki içmek te, kırk celdedir. Çünkü cariyenin haddi, köleliğin eksikliği dolayısıyla eksilmiştir. O bakımdan mülkiyet altında olmak gerekçesiyle, erkek köleler de bunun kapsamına girmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamberin: "Her kim bir köledeki ortaklık hissesini azad edecek olursa..." Buhârî, Şerike 5, 14, ilk 5; Müslim, Itk 1, Eymân 47, 48, 51; Ebû Dâvûd, Itk 6; Tirmizî, Ahkam 14; Nesâî, Buyû’ 105,106; İbn Mâce, Itk 7; Müsned, I, 56, 15, 112. âyetinin kapsamına cariyeler de girmiştir. İşte bu, ilim adamlarının asıl anlamında kıyas ismini verdikleri şeydir. Yüce Allah'ın:

"Muhsan kadınlara iftira atanlar..." (en-Nûr, 24/4) âyeti de bu kabildendir. Bunun kapsamına ileride yüce Allah'ın izniyle, Nûr Sûresi'nde (bk, en-Nûr, 24/4. âyet, 3- başlıkta) açıklanacağı üzere, muhsan olan erkekler de kati olarak girmektedir.

20- Zina Eden Cariyeyi Satmanın Hükmü:

İlim adamları, icma ile şunu kabul etmişlerdir: Zina eden cariyeyi satmak, o cariyenin sahibi için bağlayıcı ve vacib değildir. Bununla birlirke onu satmasını tercih etmişlerdir. Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; "Sizden herhangi birinizin cariyesi, zina edip de, zinası açıkça ortaya çıktığı takdirde ona had vursun. Bununla birlikte onu, bundan dolayı bir daha azarlayıp yüzüne vurmasın. Sonra bir daha zina edecek olursa, yine ona had vursun ama, onu azarlayıp zina ettiğini yüzüne vurmasın. Sonra üçüncü bir defa daha zina edecek ve zinası açıkça ortaya çıkacak olursa, kıldan bir ip karşılığında dahi olsa artık onu salıversin." Bu hadisi, Müslim, Ebû Hüreyre'den rivâyet etmiştir. Buhârî, Hudûd 36, Buyû’ 66,110; Müslim, Hudûd 30-32; Ebû Dâvûd, Hudûd 32; Tirmizî, Hudûd 13; Müsned, II, 249, 494.

Zahiriler ise, dördüncüsünde zina ettiği takdirde satmanın vacib olduğunu söylemişlerdir. Dâvûd ve diğerleri bunlar arasındadır. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Onu satsın" ve "sonra onu örülmüş bir ip karşılığında dahî olsa satınız" diye buyurmuştur, İbn Şihab der ki: Üçüncü defadan sonra mı, dördüncü defadan sonra mı (satın) dediğini bilemiyorum, Böyle bir cariyeyi satacak olursa, zina ettiğini bildirir, Çünkü bu gizlenmesi helâl olmayan kusurdur.

Eğer; hadisten maksat, zina eden cariyenin uzaklaştırılmasıdır. Onu satanın zina ettiğini bildirmesi vacib kabul edilirse, herhangi bir kimse onu satın almaz. Halbuki biz onu uzaklaştırmakla emrolunmuşuz, denilecek olursa, buna cevap şudur:

Böyle bir cariye, bir maldır ve zayi edilmez. Çünkü malın zayi edilmesi yasaklanmıştır. Başıboşla bırakılmaz. O takdirde bu, onunla zinaya bir teşvik ve buna bir İmkân hazırlamak olur. Her zaman için de haps olunamaz.

Çünkü o takdirde onun efendisine sağlayacağı menfaat ortadan kalkmış olur. Geriye onu satmaktan başka çare kalmamaktadır. Olur ki, ikinci efendi onunla ilişki kurmak suretiyle iffetini korur, yahut alabildiğine ona göz-kulak olur da böyle bir iş yapmasına engel olur. Özetle söylenecek olursa, sahiplerin değişmesi ile durumunda da değişmeler olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

21. Bekârlığa Katlanmak, Cariyelerle Evlenmekten Hayırlıdır:

Yüce Allah'ın:

"Sabretmeniz ise, sizin için daha hayırlıdır" âyetinin anlamı şudur: Bekârlığa sabredip katlanmak, cariyeyi nikâhlamaktan hayırlıdır. Çünkü cariye ile evlenmek, doğan çocuğun köleleşmesi sonucunu verir. Oysa, kişinin kendisini koruması ve üstün ahlâkî değerlere sahiplenmeye devam etmesi, bayağılıklara düşmekten daha iyidir. Ömer (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Hür herhangi bir kimse, bir cariye ile evlenecek olursa, kendisini yan yanya köleleştirmîş demektir. Yani kendi çocuğunu köle yapar. O bakımdan böyle bir şeye karşı direnmek ve sabretmek, çocuğun köleleşmemesi için daha faziletlidir. Saîd b. Cübeyr de der ki: Cariyeyi nikâhlamak ancak, zinaya bir yakınlıktır. Yüce Allah da:

"Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır" yani cariyeleri nikâhlamadan durmanız daha hayırlıdır, diye buyurmuştur,

İbn Mâce'nin Sünen'inde ed-Dahhâk b. Müzahim'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben Enes b. Mâliki şöyle derken dinledim: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Her kim temiz ve arındınlmış olarak Allah'ın huzuruna çıkmak istiyorsa, hür kadınlarla evlensin." İbn Mâce, Nikâh 8. Bunu Ebû İshak es-Sa'lebi de, Yûnus b. Mirdas yoluyla rivâyet etmiştir ki, Yûnus, Enes'in hizmetçisi idi. (Ebû İshak) şunu da ekler: Ebû Hüreyre dedi ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Hür kadınlar evin salâhı, cariyeler ise evin helaki -veya- evin fesadıdırlar" el-Azîzî, es-Sirâcu'l-Münir, Şerhu'l-Câmii's-Sağîr, II, 220.

26

Allah size açıkça bildirmek, sizi sizden öncekilerin sünnetlerine İletmek, tövbelerinizi kabul etmek ister. Allah hakkıyla bilendir, Hakimdir.

Yani Allah size, dininize dair hususları, işlerinizde faydanıza olan şeyleri, sizin için helâl ve haram olanları açıklamak diler.

Bu, yüce Allah'ın hükmünün bulunmadığı bir olayın varlığının imkânsız olduğuna delildir, yüce Allah'ın şu âyeti de -ileride geleceği üzere- bu kabildendir:

"Biz o Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık" (el-En'am, 6/38) Bundan sonra da yüce Allah:

"Allah sizden hafifletmek ister" (en-Nisa, 4/28) diye buyurmaktadır. Böylelikle bu âyet-i kerimeden sonra gelmiştir. Tefsirini yaptığımız âyette bunun yerine "lâm" harfi gelmiştir. el-Ferrâ' der ki: Araplar, Diye, için" anlamına gelen "lâm" ile 'i birbirinin yerine kullanırlar. O bakımdan Araplar, “.....” anlamına gelen "lâm" harfini, dilemek ve emr etmek anlamındaki fiillerin başında edatını getirir ve şöyle derler: Yapmanı istedim. Çünkü bunların ikisi de gelecekteki isteği İfade eder.

Şu kadar var ki; Yapacağını zannettim, demek câiz değildir. Çünkü böyle bir durumda;) Senin kalkmış olduğunu sandım, denilir. Kur'ân-ı Kerîm’de de şöyle buyurulmaktadır:

"Aranızda adalet yapmakla emrolundum." (eş-Şûra, 42/5)

"Âlemlerin Rabbine teslim olmakla emr olunduk" (el-En'âm, 6/71); yine

"Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler." (es-Saff, 61/S)

"Allah'ın nurunu söndürmek isterler." (et-Tevbe, 9/32) Şair de şöyle demektedir:

"Ben onun hatırasını unutayım istiyorum, fakat sanki Leylâ her yolda benim gözüme görünüyor."

Görüldüğü gibi burada" unutmak" fiilinin başına gelen "lâm" harfi -kelimeyi mastara çeviren- anlamındadır.

en-Nehhâs der ki: Fakat ez-Zeccâc, bu görüşün hatalı olduğunu belirtir ve der ki: Eğer lâm anlamında olsaydı, onun başına bir başka "lâm"ın daha gelmesi gerekirdi. Nitekim: Bana ikram etmen için geldim, denilip: “.....” şeklinde "lâm" harfi de getirilerek söylenebilir. Sonra bize, (ez-Zeccâc) şu beyiti okudu:

"Ben istedim ki insanlar bilgin bunların

Kays'ın şalvarları olduğunu ve heyetler buna şahit iken.

Burada ifade; ben bununla sizin için açıkça ortaya çıkmasını istedim, takdirindedir. en-Nehhâs der ki: Bu konudaki kanaatler o derece arttı ki, kimi kurra işi bu "lâm"a en lâm'ı diyecek noktaya götürdüler.

Âyetin anlamının: Yüce Allah size açıklamak istediğinden dolayı bunu dilemektedir, şeklinde olduğu da söylemiştir.

"Sizi sizden öncekilerin sünnetlerine İletmek” sîzden önceki hak ehlinin sünnetlerine iletmek ister. Burada "sizi iletmek" ifadesinin anlamının sizi, sizden önceki hak ve batıl ehlinin izlediği yolları açıklamak ister, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bazı nazar ehli (aklî yöntemlerle yaklaşan kimseler) der ki: Bu âyette şuna da delil vardır: yüce Allah, bu âyeti kerimeden önce bize neyi haram kıldı ise, bizden öncekilere de haram kılınmıştır. en-Nehhâs ise der ki: Bu yanlıştır. Çünkü o takdirde, âyetin anlamı şöyle olur: O, sizlere, sizden öncekilerden kendilerine yasak kılınan şeylerden uzak duranların durumunu beyan etmektedir. Oysa mana şöyle de olabilir; O, sizden önceki peygamberlere beyan ettiği gibi size de beyan etmektedir. O vakit, bu âyet ile bizzat değindikleri bu hususa işaret etmiş olmaz.

Şöyle de denilmektedir: Yüce Allah'ın:

"Allah size açıkça bildirmek ister" âyeti yeni bir hususun başlangıcını teşkil etmektedir. Yani yüce Allah size, kendisine nasıl itaat edileceğini beyan etmeyi diler ve "sizi, sizden öncekilerin sünnetine iletmek" öncekilerin sünnetlerini size bildirmek "ister. " Onlar emrimi terk edince, akıbetlerinin nasıl olduğunu size göstermek isterim. Sizler ise, bunları yapacak olursanız, hemen sizi cezalandırmam. Fakat, tevbenizi kabul ederim. "Allah" tevbe eden kimseleri "hakkıyla inlendir", tevbeyi kabul etmesi dolayısıyla da hikmeti sonsuz "Hakimdir."

27

Allah, tevbelerinizi kabul etmek ister. Şehvetlerine uyanlar ise, sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi İsterler.

Âyetin tefsiri için bak:28

28

Allah, sizden (yükünüzü) hafifletmek İster. Zaten insan zayıf yaratılmıştır.

Yüce Allah'ın:

"Allah tevbelerinizi kabul etmek ister" âyeti mübtedâ ve haberdir. ise, î ister" âyeti ile nasb mahallindedir.

Aynı şekilde; sizden hafifletmek ister," Âyetinde Hafifletmek" âyeti, İster" fiili ile nasb mahallindedir. Âyetin anlamı şudur: Allah sizin tevbe etmenizi ister. Yanitevbenizikabul edip, günahlarınızı affetmek ve üzerinizdeki yükleri hafifletmek İster. Denildiğine göre bu, şeriatın bütün hükümleri hakkında böyledir. Sahih olan dabudur.

Yine denildiğine göre, hafifletmekten kasıt, cariyenin nikâhlanabilmesidir. Yani Biz, sizin kadınlara karşı sabretmek noktasındaki zayıflığınızı bildiğimizden dolayı, cariyelerle evlenmeyi mubah kılmak suretiyle yükünüzü hafiflettik. Bu açıklamayı, Mücahid, İbn Zeyd ve Tavus yapmıştır. Tavus der ki: İnsanın kadınlara karşı zaaafı olduğu kadar hiçbirşeye karşı zaafı yoktur.

"Şehvetlerine uyanlar" dan muayyen olarak kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler belirtilmiştir. Mücahid, bunlar zinakârlardır derken, es-Süddî, bunlar yahudi ve hıristiyanlardır, demektedir. Bir kesim de, özel olarak yahudilerdir. Çünkü yahudiler, müslümanların baba bir kızkardeşleri nikâhlamak hususunda kendilerine tabii olmalarım istemişlerdir.

İbn Zeyd der ki: Bununla umum kastedilmiştir. Daha sahih olan da budur.

Meyi etmek (sapıklığa düşmek); doğru yoldan sapmak demektir. Doğru yol üzerinde bulunmayan bir kimse başkalarının da kendisi gibi o yol üzerinde olmasını isterki, (onların sapıklığı dolayısıyla) kendisine herhangi bir musibet gelip yetişmesin.

Yüce Allah'ın:

"Zaten insan zayıf yaratılmıştır" âyetindeki zayıf" kelimesi hal olarak mansubtur Âyetin anlamı da şudur: İnsanın hevasi kendisini meylettirmeye, saptırmaya sebeptir. Şehvet ve kızgınlığı ise, onu aceleciliğe, hafifliğe iterler Bu da zayıflığın en ileri derecesidir. O bakımdan onun yükümlülüklerinin hafiflet ilmesine ihtiyacı vardır Tavus der ki: Bu, özel olarak kadınlar hususunda böyledir. İbn Abbâs'tan bu lâfzı: Ve (Allah) insanı zayıf yaratmıştır" diye okuduğu rivâyet edilmiştir. Yani Allah, insanı zayıf yaratmıştır Bu da kadınlara karşı sabır ve takati yok, demektir. İbnü'l-Müseyyeb der ki: Seksen yaşıma geldim. Gözümün biri kör oldu, diğeri ile çok az görüyorum. Benim bu adamım -erkeklik organım kastediyor- ise, kör ve sağırdır. Bununla beraber yine de kadınların fitnesinden korkuyorum.

Buna yakın bir ifade Ubede b. es-Sabit (r-a)'dan rivâyet edilmiştir, Ubade der ki: Benim şu halimi görmüyor musunuz? Ancak başkasının bana destek vermesi halinde kalkabiliyorum. Ve ancak, bana yumuşatılan şeyleri -Yahya dedi ki: Yumuşatılıp ısıtılan şeyleri demek istiyor- yiyebiliyorum. Arkadaşım da -Yine Yahya: Erkeklik organını kastediyor, dedi- uzun bir zamandan beri ölmüş bulunuyor, buna rağmen benini için helâl olmayan bir kadın ile halvette kalmak hoşuma gitmez. İsterse bana karşılık güneşin üzerinde doğduğu herşeyi bana versinler. Buna sebep ise, şeytanın bana gelip, arkadaşımı aleyhime harekete geçirmesinden korkmamdın Çünkü onun, ne görecek gözü, ne işitecek kulağı vardır.

29

Ey îman edenler! Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin. Aranızda karşılıklı bir rıza ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna. Kendinizi öldürmeyin. Şüphe yok ki Allah, size çok merhamet edendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:

1- Batıl Alış-Veriş Türlerinden; Urbûn (Kaparolu) Alış-Veriş.

Yüce Allah'ın:

"Bâtıl yollarla" âyetinden kasıt, hak olmayan yollarla demektir. Bunun şekilleri ise, Önceden de açıkladığımız gibi, pek çoktur. Bu âyetin ne anlama geldiğini daha önce Bakara Sûresi'nde (2/188. âyet, 3-başlıkta) açıklamış bulunuyoruz,

Batıl yollarla malı yeme türlerinden birisi de, urban satışı diye bilinen satış çeşididir. Urban ile urbun aynı anlamda ve Türkçe'de "pey akçesi" ya da "kaparo" anlamındadır. Hanbelîler, örfte uygulaması görüldüğünden ve bunun câiz olduğuna dair bir takım rivâyetlerin varlığından ötürü, -Cumhûra hilafen- câiz kabul etmişlerdir. Bu şöyle olur: Bir kişi senden mal alır, yahut senden bineğini kiralar. Buna karşılık, bir dirhem veya daha fazla bir para teslim eder. Eğer o malı satın alır yahut bineğe binerse, teslim ettiği bu para malın bedelinden, yahut bineğin kirasından düşülür Şayet malı satın atmaktan vazgeçer, yahut bineği kiralamazsa, daha önce vermiş olduğu para da senin olur. Bu, Hicazlı ve Iraklı bölge fukahâları topluluğuna göre, uygun değildir ve câiz de değildir Çünkü bir çeşit kumar, ğarar ve muhataralı alış-veriştir. Karşılıklı bir ivaz veya hibe sözkonusu olmaksızın, malın batıl bir yolla yeni İme sidir. Böyle bir yolla mal yemek ise kma ile batıldır. Urban satışı, eğer bu şekilde meydana gelirse, kabzdan önce de, sonra da fesh edilen bir satıştır. Şayet mal, mevcut ise, geri verilir. Eğer tüketilmiş İse, o malın kabzedildiği günkü kıymetini geri iade eder.

Aralarında İbn Sirîn, Mücahid, Nail b. Abdülharis ve Zeyd b. Eslem'in de bulunduğu bir topluluktan, belirttiğimiz şekildeki bir urban satışım câiz gördükleri rivâyet edilmiştir. Zeyd b. Eslem de şöyle dermiş; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu alış-verişi câiz kabul ediyordu, Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) ise der ki: Böyle bir şeyi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in câiz gördüğü sahih bir yolla bilinmemektedir. Şu kadar varki, Abdurrezzak bunu, el-Eslemî'den, o da Zeyd b. Eslem'den mürsel olarak zikretmiştir. Bu ve benzeri bir rivâyet ise delil olamaz. Câiz olan urban satışının, Mâlik'in ve onunla birlikte diğer fakihlerin açıkladıkları şekilde olma ihtimali vardır. O da şöyle olur: Önce ona peşin bir urbun (kaparo) verir, sonra ödemiş olduğu bu miktar, satışın tamamını tercih edecek olursa, ödiyeceği bedelden hesap edilir. Mâlik'ten ve diğerlerinden gelen rivâyete göre bu tür alış-verisin câiz olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Mâlik'in Muvatta’''ında, kendisince sika kabul edilen raviden şöyle bir rivâyet kaydedilmektedir: Amr b. Şuayb, babasından, onun, dedesinden rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) urban satışını yasaklamıştır. Ebû Dâvûd, Buyû' 67: İbn Mâce, Ticarât 22: Muvatta’', Buyû’ ; Müsned, II, 183.

(İbn Abdi’l-Berr) Ebû Ömer der ki: İnsanlar burada kendisince sika kabul edilen ravi hakkında tenkitte bulunmuşlardır. Bu konuda söylenen doğruya en yakın olma ihtimali bulunan görüşe göre, o, bu hadisi İbn Lehia, yahut da İbn Vehb'den, o İbn Lehia yoluyla almıştır. Çünkü İbn Lehia bunu Amr b. Şuayb'dan işitmiş ve ondan rivâyet etmiştir. İbn Lehia’dan da bu hadisi, İbn Vehb ve başkaları nakletmişlerdir. İbn Lehia ise, ilim adamlarından birisi olmakla birlikte denildiğine göre onun kitapları yanmıştır. O bakımdan bu tarihten itibaren ezberinden hadis naklettiği takdirde, hata yapardı. İbnü’l-Mübarek ve İbn Vehb’in ondan rivâyetine gelince, bazılarına göre bu sahihtir. Kimisi de, İbn Lehia'nın rivâyet ettiği bütün hadisleri zayıf kabul eder. Oldukça geniş bilgisi vardı, bildiği hadisler de pek çoktu. Şu kadar var ki, hadis âlimlerine göre, onun durumu bizim belirttiğimiz gibidir.

2. Karşılıklı Rızaya Dayalı Ticaret:

Yüce Allah'ın:

"Aranızda karşılıklı bir rıza ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna" âyeti munkatı bir istisnadır. Yani, ama karşılıktı rıza ile yapılan ticaret yoluyla yiyebilirsiniz. Ticaret ise, alış-veriştir. Bu âyet, yüce Allah'ın -önceden de geçtiği gibi-

"Allah, alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır" (el-Bakara, 2/285) âyetini andırmaktadır.

Ticaret" kelimesi merfu' olarak da okunmuştur. Yani ortada bir ticaret olması hali müstesna, demek olur. Sîbeveyh de buna uygun olarak, şu beyiti zikretmektedir:

"Zühl b. Şeybanoğullarına feda olsun şu devem

Yıldızı bol ve aydınlık bir gün (gece) olursa."

Buradaki -ve benzeri cümlelerdeki- "kine et-tâamme" denir. Çünkü bu, Faili ile birlikte tam bir anlam ifade etmekte, ayrıca mef'ûle İhtiyacı kalmamaktadır.

Ticaret" kelimesi, nasb olarak da okunmuştur, o takdirde "kâne" nakısa olur. Çünkü habersiz, sadece ismi ile tamam olmamaktadır. Bu okuyuşa göre de ismi kendi bünyesinde müstetirdir. Dilersen bunu takdir de edebilirsin. Yani, malların ticaret malları olması hali müstesna- Bu durumda, muzaf hazfedilmiş, muzafun ileyh de onun yerine ikame edilmiştir. Buna dair açıklamalar önceden geçmiştir. Yüce Allah'ın;

"Eğer ödeme zorluğu çeken birisi ise..." (el-Bakara, 2/280) âyeti de bu kabildendir.

3. Kur’ân-ı Kerîm’e Göre Ticaretin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın âyetindeki "ticaret" kelimesi, sözlükte karşılıklı ivazlaşmadan ibarettir. Şanı yüce Allah'ın kuluna yaptığı işlerin bir bölümü olan salih amellere karşılık olarak verdiği ivaza, ecir denilmesi bundan ötürüdür, yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ey îman edenler, size, sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi?" (es-Saf, 61/10);

"Onlar asla durgunluk bulmayacak bir ticaret umarlar" (Fâtır, 35/29);

"Muhakkak Allah, kendilerine cenneti vermek karşılığında, mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır." (et-Tevbe, 9/111)

Böylelikle yüce Allah, bütün bunlara mecazi olarak alım ve satım ismini vermiştir. Bu da kendisi vasıtasıyla maksatlara ulaşılan alım ve satım akidlerine benzetilerek yapılmıştır. Bu da iki yolla gerçekleşir:

Birincisi, herhangi bir taşıma ve yolculuk olmaksızın, yalnızca mukim halde îketı meydana gelen değişikliklerdir. Bu da fiyatların yükselmesini beklemek ve ihtikârdır. Değerli kimseler, bundan yüz çevirmiş, buna rağbet göstermemiştir. Kendini bilenler de buna iltifat etmemişlerdir.

İkincisi ise, mal ile birlikte yolculuklar yapmak ve onu bir beldeden bir beldeye taşımakla olur. Bu, insanlık sahibi kimselere daha bir yakışır, daha faydalı ve faydası da daha kapsamlıdır. Şu kadar var ki, böyle bir ticaretin tehlikesi daha büyük, aldanma ihtimali daha fazladır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Muhakkak malıyla beraber yolculuk yapan kişi, Allah'ın korudukları müstesna, tehlike ile, helâk olmakla karsı karşıyadır." İbnu'l-Ashâb, en-Nihaye, IV, 98de zikretmektedir. İbn Manzür, Lisânu’l-Arab, II, 72’de bu sözü "bir A'râbî (Bedevî)ye" nisbet etmektedir. Rivâyete göre, Tevrat'ta şöyle denilmiştir: Ey Âdemoğlu, sen yeniden bir yolculuk yap, Ben de sana yeniden bir rızık vereyim. Taberî der ki: Bu âyet-i kerîme ... Taberî, VI, 32’de şöyle denilmektedir: "Bu ayeti kerimede, ticaret ve sanat yoluyla rızık talebini kabul etmeyen mutasavvıfların sözleri yalanlanmaktadır. Çünkü yüce Allah: "Ey îman edenler! Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin. Aranızda karşılıklı bir rıza ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna" diye buyurmaktadır." diyenlerin sözlerinin yanlış olduğunun en açık bir delilidir.

4. İvazlı ve İvazsız Akidler:

Şunu bilki, ivazlı her türlü akid, ivaz hangi şekilde olursa olsun bir ticarettir. Şu kadar var ki, yüce Allah'ın:

"Batıl yollarla" âyeti, Şer'an câiz olmıyan, fâiz yahut İvazın bilinememesi veya şarap, domuz ve buna benzer fâsid bir ivaz tesbit etmek gibi câiz olmayan her türlü ivazı kapsamın dışında tutmuştur.

Yine bu ifade ile, karşılığında ivaz bulunmayan her türlü akid de kapsamın dışına çıkarılmıştır. Karz, sadaka ve -sevap hibesi (karşılığında bir bedel verme şartı koşularak yapılan hibe) olmaması şartıyla- hibe ve teberru akidleri ise, ilgili yerlerinde sözkonusu edilmiş başka delillerle caizdir. Bunlar, ittifakla kabul edilmiş akidlerin iki ayrı bölümünü teşkil etmektedir. Yine bir kardeşinin, seni yemeğe davet etmesi de bu kapsamın dışındadır.

Ebû Dâvûd, İbn Abbâs'tan, yüce Allah'ın:

"Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Aranızda karşılıklı bir rıza ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna" âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir. Bu âyet-i kerimenin nüzulünden sonra, herhangi bir kimse, başka bir kimsenin yanında yemek yemekten çekinirdi,

Bu, Nûr Sûresi'nde yer alan diğer âyet-i kerimede nesh edildi.

Yüce Allah:

"Âmâya vebal yoktur, topala vebal yoktur, hastaya vebal yoktur ve size de evlerinizden yemeniz dolayısıyla vebal yoktur... sizin için topluca veya ayrı ayrı yemenizde bir vebal yoktur" (en-Nûr, 4/61) diye buyurunca, bu sefer zengin kişi, yakınlarından bir başkasını yemeğine davet eder ve şöyle derdi:

Ben bu yemeği yemekten çekiniyorum, der ve şöyle devam ederdi: Yoksul bir kimse buna benden daha bir hak sahibidir. İşte bu gibi tutumları dolayısıyla, yüce Allah onlara, üzerinde Allah'ın adının anılmış olduğu şeylerden yemek ile, Kitab ehlinin yiyeceklerini helâl kıldı. Ebû Dâvûd Et'ime 6.

5. Satın Alınmak îstenen Malın Tadına Bakmak:

Çarşıdan bir şey satın almak isterken, o malın sahibi satın almadan önce sana: Ye helâl olsun, diyecek olsa dahi sen ondan yeme. Çünkü sana ondan yemek için izin vermesi, satın alasın diyedir. Belki bu alış veriş aranızda gerçekleşmez. O takdirde senin yediğin o şeyde (helâl oluşu açısından) bir şüphe olur. Fakat sana, o şeyin niteliğini anlatsa, sen de ona binaen satın alıp da, o niteliklere sahip olmadığını görürsen, alıp almamakta muhayyersin.

6. Ticarette Gabn:

Cumhûr, ticarette ğabn'ın câiz olduğunu kabul etmektedir. Mesela, bir kişi, yüz dirhem değerindeki bir yakutu, bir dirheme satacak olsa, bu caizdir. Bu yolla o yakutu satın alan kişinin mülkiyeti sahihtir, Kişinin çokça malını değersiz ve az miktardaki bir şeye satması caizdir. Bu, ğabnin miktarı bilindiği takdirde, İlim adamları arasında görüş ayrılığı bulunmayan bir husustur. Nitekim, bağışta bulunacak olursa, hibe caizdir. Ancak bu miktarın bilinmemesi halinde ulemânın farklı görüşleri vardır Kimisi şöyle demiştir:-Gabn miktarını ister bilsin, ister bilmesin, akidde bulunan şahıs reşid, hür ve baliğ olduğu takdirde caizdir.

Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Gabn üçte biri aştığı takdirde merduttur. Gabn’ın mubah olan bölümü, ticaretlerde örfen bilinen ve asıl kıymete yakın olan fiyatlarda olması halindedir. Aşırı ve fahiş ğabn ise mubah değildir. Bunu Mâlik (Allah'ın rahmeti üzerine olsun )'in arkadaşlarından İbn Vehb demiştir. Ancak birincisi daha sahihtir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), zina eden cariye ile ilgili hadîste şöyle buyurmuştur: "Velev ki kıldan örülmüş bir İp karşılığında dahi olsa, onu satsın." en-Nisâ, 4/25 ayet 20. başlığın baştaraflarında geçti. Kaynağı için oraya bakınız.

Yine Hazret-i Peygamber'in, Hazret-i Ömer'e söylediği şu sözler bunu gerektirmektedir: "Onu sana tek bir dirheme dahi satacak olsa yine onu -atı- alma." Buhârî, Zekât 59; Müslim, Hibat 1; Nesâî, Zekât 100; Muvatta’', Zekat 49. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "İnsanları bırakınız, Allah onların kimini kiminden rızıklandırsın." Müslim, Buyû’ 20; Beyhakî, es-Sünen, V, 568. "İkâmet eden bir kimse, dışardan gelen bedevi bir kimseye satmasın." Buhârî, Buyû’ 70; Müslim, 18-23.

Görüldüğü gibi bütün bu Hadîs-i şerîflerde, ğabn (satılan/satınalınan malın gerçek değerinden az ya da çok miktarda satılması/alınması) miktarının üçte bir veya başka bir oranda olması gibi, azı ya da çoğu arasında herhangi bir ayrım gözetilmemektedir.

7. Alış Verişte Rızanın Mahiyeti ve Buna Dair Hükümler:

Yüce Allah'ın:

"Aranızda karşılıklı bir rıza ile..." âyeti görüldüğü gibi, (bir işin karşılıklı yapıldığını ifade eden) müfaale kipi ile gelmiştir. Çünkü ticaret, iki kişi tarafından yapilır.

İlim adamları karşılıklı rızanın ne olduğu hususunda Farklı kanaatlere sahiptirler. Bir kesim der ki: Karşılıklı rızanın tamam olması ve kesinleşmesi, alış-veriş akdi yapıldıktan sonra bedenen ayrılmadır. Veya birisinin diğerine: tercihini bildir deyip, diğerinin de tercih ettim, demesiyle olur. Bu da yine, akidden sonra olur ve bedenen ayrılmasalar dahi alış veriş kesinlik kazanır. Bunu ashâb ve tabiinden bir topluluk ifade etmiştir. Şâfiî, es-Sevrî, el-Evzaî, el-Leys İbn Uyeyne, İshak ve başkaları da böyle demiştir.

el-Evzaî der ki: Birbirlerinden ayrılmadıkları sürece her iki taraf da muhayyerdir. Bundan üç alış veriş müstesnadır: İslam devlet yöneticisinin (veya yetkilisinin) ganimetleri satışı, mirastaki ortaklık ve ticaretteki ortaklık. Bu üç hususta alış veriş olduğu takdirde, artık alış veriş vacib (bağlayıcı) olur ve taraflar için muhayyerlik sözkonusu olmaz. Yine el-Evzaî der ki: Ayrılmanın sınırı ise, taraflardan herbirisinin diğerinin gözünden kaybolmasıdır But Şamlı fakihlerin görüşüdür, el-leys ise der ki: Aynimak, onlardan birisinin yerinden kalkmasıdır. Ahmed b. Hanbel de şöyle dermiş: Bedenleriyle biribîrlerinden ayrılmadıkları sürece mu hay yerdirler. İster ikisi de: Bunu tercih ettik desinler, ister böyle bir sözü söylemesinler. Bulundukları yerden bedenleri ile ayrılmadıkları sürece (muhayyerlikleri) devam eder. Bu görüşü yine Şâfiî de ifade etmiştir.

Bu hususta varid olan hadisler dolayısıyla bu konuda sahih olan da budur. Aynı zamanda bu kanaat, İbn Ömer, Ebû Berze ve bir gurup ilim adamından da rivâyet edilmiştir.

Mâlik ve Ebû Hanîfe derler ki: Alıç verişin tamam olması, alış veriş akdinin dil ile yapılmasıdır. Bununla akid kesinleşir ve muhayyerlik ortadan kalkar Muhammed b. el-Hasan ise der ki: Hadîs-i şerîfteki: "Alış veriş tarafları birbirlerinden ayrılmadıkları sürece muhayyerdirler" Buhârî, Buyû’ 19, 22, 42. 44, 45, 46. 47; Müslim, Buyû', 43, 46; Ebû Dâvûd, Buyû'’ 51; Tirmizî, Buyû' 26, Nesâî, Buyû'' 4; İbn Mâce,...17; Dârimî, Buyû’ 15: Muvatta’; Buyû’ 79: Müsned, I, 51. I, 9 vs... hadisinin anlamı şudur: Satıcı, ben bunu sana sattım dediği takdirde, müşteri: Kabul ettim demediği sürece bu sözünden dönebilir. Bu, Ebû Hanîfe'nin de görüşüdür, Mâlikî. mezhebindeki açık ifade de böyledir. Bunu da İbn Huveyzîmendâd nakletmektedir. Bu durumda satıcının dönme hakkı olmadığı da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar, daha önce Bakara Sûresinde (2/275. âyet, 16 ve 17-başlıklar da.) geçmiş bulunmaktadır.

Birinci görüşün sahipleri, Semura b. Cundub, Ebû Berze, ibn Ömer, Abdullah b. Amr b. el-Âs, Ebû Hüreyre ve Hakim b. Hızara ile başkalarının rivâyetlerinden sabit olan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetidir: "Satıcı tarafları birbirlerinden ayrılmadıkları sürece, yahut onlardan birisi diğerine: Tercih et, demedikleri sürece muhayyerdirler." Bu rivâyetler de genellikle az önce kaynağı gösterilen hadisin geçtiği yerlerde geçmektedir.

Bu hadisi, Eyyub Nafi'den, o da İbn Ömer'den rivâyet etmiştir. Hazret-i Peygamberin: "Yahut birini diğerine: Tercih et" demesi, diğer rivâyette yer alan: "Muhayyerlik satışı müstesna" demesi İle: "Onların satışlarının muhayyerlik üzere olması müstesna" Bu rivâyetler de genellikle az önce kaynağı gösterilen hadisin geçtiği yerlerde geçmektedir. ifadelerinin ve benzerlerinin anlamını izah etmektedir. Yani, onlardan birisi diğerine, alış verişin tamamlanmasından sonra: Haydi alış verişin geçerliliğini yahut feshini tercih et, der. Eğer alış verişin geçerli olduğunu tercih ederse, birbirlerinden ayrılmasalar dahi aralarında alış veriş tamam olur. İbn Ömer, -ki bu hadisi rivâyet eden odur- herhangi birisiyle alış veriş yapar ve alış verişin geçerli olmasını isteyecek olursa, az bir şey yürür, sonra geri dönerdi. Usul (fıkıh) kaidelerine göre, bir hadisi rivâyet e-den bir kimse, onun tevilini (yorumunu) daha iyi bilir. Özellikle bu ashâb için böyledir. Çünkü onlar, söylenen sözü daha iyi bilirler ve söylenen durumu daha iyi bellemişlerdir.

Ebû Dâvûd ve Dârakutnî, Ebû'l-Vadî'den şöyle dediğini rivâyetetmektedir: Bir ordu ile birlikte bir seferde bulunuyorduk. Beraberinde at bulunan bir adam geldi. Bizden birisi ona: Şu atı şu köle karşılığında satar mısın? diye sordu. O da: Evet dedi. Atı sattı, sonra da bizimle birlikte geceyi geçirdi. Sabah olunca kalkıp atının yanına gitti- Bizden olan adam ona: Senin atla ne ilgin kaldı ki, bu atı bana satmamış miydin? diye sordu. O da şöyle dedi: Benim böyle bir alış verişe ihtiyacım yok. Satın alan adam: Buna hakkın yok. Sen onu bana satmıştın deyince, hazır bulunanlar ikisine de şöyle dedi: İşte Resûlüllah’ın arkadaşı Ebû Berze buradadır. Haydi onun yanına gidiniz. O da onlara şunu sordu: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hükmüne ikinizde razı mısınız? Her ikisi: Evet dediler. Bunun üzerine Ebû Berze şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Alıcı ve satıcı birbirlerinden ayrılmadıkları sürece muhayyerdirler". Ben de sizin birbirinizden ayrıldığınızı görmüyorum.

İşte iki tane sahabi. Bunlar hadisin ne maksatla söylendiğini bilen kimselerdi. Ve bu hadis muktezasınca amel ettiler. Hatta tüm ashâbın uygulaması böyleydi. Salim dedi ki: İbn Ömer dedi ki: Bizler alış veriş yaptığımız takdirde, alan ve satan birbirlerinden ayrılmadıkları sürece her birimiz muhayyer olurdu. (İbn Ömer) dedi ki: Ben ve Osman bir alış veriş yaptık. Ona vadideki malımı arazimi Hayberdeki arazisi karşılığında sattım. (İbn Ömer) der ki: Ona satınca, Osman "ben kendisinden ayrılmadan alış verişi geri çevirir korkusuyla geri geri gitmeye başladım. Bunu Dârakutnî rivâyet ettikten sonra, şunları söyler: Dilciler kelimesinin şeddesiz olarak okunuşu ile şeklinde şeddeli okunuşu arasında fark gözetmişlerdir. Birincisini sözde ayrılmak (Türkçedeki fiyat kesişmek) hakkında, ikincisini ise bedenen ayrılmak hakkında kullanmışlardır. Dârakutnî, III, 6. Ancak dilcilerin bu açıklaması elimizdeki matbu nüshada bulunmamaktadır

Ahmed b. Yahya Sa'leb der ki: Bana İbnü'l-Arâbî haber vererek, el-Mufaddal'dan şunu nakletti; Şeddesiz olarak bu kelime kullanıldığında sözlerin ayrılması demektir. Şeddeli olarak kullanılırsa, iki kişinin ayrılması anlamındadır. O bakımdan sözle ayrılmak hakkında "iftirak" mastarının, bedenen ayrılmak hakkında da "teferruk" mastarının kullanılacağım bildirmiş oldu.

Mâlikîler görüşlerine delil olarak, daha önce Deyn âyetinde (el-Bakara, 2/280. âyette) açıklanan hususları ve yüce Allah'ın:

"Akidlerinizi tamı tamına yerine getiriniz." (el-Mâide, 5/1) âyetini delil göstermişlerdir. İşte burada iki taraf birbirleriyle akidleşmiş bulunuyorlar. Bu hadiste ise, akidlere eksiksiz bağlı kalmak iptal edilmektedir. Devamla derler ki: Ayrılmak bazan nikâh akdi ve yüce Allah’ın fırâk (ayrılık) ismini verdiği talâk'ın vukuu akidlerde olduğu gibi, sözle de olabilir, Nitekim yüce Allah (talâk hakkında) şöyle buyurmaktadır:

"Eğer birbirlerinden ayrılırlarsa, Allah her birini geniş lütfundan zengin kılar." (en-Nisâ, 4/130") Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

"Ayrılığa düşenler gibi olmayın," (Âl-i İmrân, 3/105) Hazret-i Peygamber de; "Ümmetim... fırkaya ayrılacaktır" Ümmetin fırkalara ayrılacağım bildiren bu tür hadisler için bk.: Ebû Dâvûd Sürme i; Tirmizî Îman 18; İbn. Mâce, Piten 17; Müsned, V, 250, 253, 262, 269 v.s.. diye buyurmuş ve burada bedenleriyle ayrılacaklarından söz edilmemiştir. Dârakutnî ve başkaları Amr b. Şüayb'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Amr dedi ki: Şuayb'ı şöyle derken dinledim: Ben, Abdullah b. Amr'ı şöyle derken dinledim: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: "Herhangi bir kimse, bir başkasından bir şey satın alacak olursa, yerlerinden ayrılıncaya kadar onların her birisi muhayyerdir. Ancak onların bu alış verişlerinin muhayyerlik alış verişi olması hali müstesnadır. O takdirde onlardan herhangi birisinin, karşı taraf alış verişini geri çevirir korkusuyla arkadaşından ayrılması helal olmaz." Dârakutnî, III, 50.

İşte Mâtikî mezhebi âlimleri derler ki: Bu da ayrılmadan önce alış verişin aralarında tamam olduğunun delilidir. Çünkü, ikâle (alış verişten vazgeçmek) ancak, tamamlanmış olan alış verişlerde sahih olur. Yine derler ki: Hazret-i Peygamber'in: "Alış veriş yapanlar muhayyerdirler" âyetinin anlamı, akid yapmadıkları sürece alış veriş hakkında konuşan ve pazarlık yapanlar muhayyerdirler, demektir Akid tamamlandıktan sonra artık o alış verişte muhayyerlik batıl olur.

Bu iddialara cevap: Bunların sözlü ayrılışı gerekçe diye ileri sürmelerinden kasıt, Âl-i İmrân Sûresi'nde (105. âyette) açıkladığımız gibi dinlerdir. Bazı yerlerde bu açıklama sahih olsa bile, bu konuda bu açıklama doğru değildir. Bunu şöylece açıklayalım: Kendisiyle bir araya gelişin meydana geldiği ve alış verişin tamam olduğu sözün ne olduğunu bize söyleyiniz. Bu, kendisiyle ayrılışın kastedildiği bir söz müdür, yoksa başkası mıdır? Şayet: Başkasıdır, diyecek olurlarsa, bunlar imkânsız bir iddiada bulunmuş ve aklen kabul olunmayacak bir şey söylemiş olurlar. Çünkü ortada bundan başka bir söz bulunmamaktadır. Eğer: Bundan kasıt bizzat o sözün kendisidir diyecek olurlarsa, onlara şöyle denilir: Tarafların kendisiyle biraraya geldikleri ve kendisi vasıtasıyla alış verişlerinin tamam olduğu söz, nasıl ayrıldıkları sözün kendisi olabilir. Bu imkânsızın tâ kendisidir ve tutarsız bir sözdür. Hazret-i Peygamber'in: "Arkadaşı vazgeçer korkusu ile onlardan herhangi birisinin diğerinden ayrılması helal değildir" âyetinin anlamına gelince -eğer bu sahih ise- mendupluk ifade eder. Buna da Hazret-i Peygamber'in: "Kim bir müslümanın ikalesini (alış verişi geri çevirmek istemesini) kabul ederse, Allah da onun bir tökezlemesini bağışlar." Ebû Dâvûd, Buyû’ 52; İbn Mâce, Ticarât 26. âyeti delildir. Yine müslümanların, hadisin zahirinden anlaşılanın hilafına böyle bir şeyin (ayrılmanın) helâl oluşu üzerinde icma etmiş olmaları da buna delildir.

Bir başka delil de onların, alış verişin geçerli olması ve -bizzat kendisinin istemesi hali dışında- alış verişinden vazgeçmemesi için ayrılmasının câiz oluşu üzerinde icma etmiş olmalarıdır. Müslümanların bu husus üzerinde böylece icma etmiş olmaları: "...helâl değildir" rivâyetini, eğer bundan kasıt mendupluk ifade etmesi değil ise, reddetmeleridir. Bu rivâyetten kasıt bu değilse, icmâ ile bâtıldır.

Alış veriş yapan iki kişinin, pazarlık yapan kişiler diye tevil edilmesine gelince, bu da lâfzın zahirim bırakıp başka manaların peşine yönelmektir. Çünkü bu, alış veriş yapanlar akidlerinin tamamlanmasından sonra, meclislerinde bulundukları sürece muhayyerdirler, anlamındadır. Taraflardan birisinin diğerine: Haydi tercihini yap deyip, onun da tercihini bildirmiş olması hali bundan müstesnadır. Birbirlerinden ayrılmayacak olsalar dahi artık atış veriş (yapılmış veya yapılmamış olsun) kesinlik kazanmış olur. Buna göre ortada bir muhayyerlik kabul edilecek olursa, kabul edilen bu muhayyerliğin, muhayyerlik şartı ile alış veriş yapılması demektir. Böyle bir muhayyerlik, bedeni ayrılıktan sonra da devam eder. Bu bölüme dair tamamlayıcı bilgiler, hilaf (mezhepler arası görüş ayrılıklarını ele alan) kitaplardadır.

Amr b. Şuayb'ın: "Babamı şöyle derken dinledim" demesi de onun rivâyet ettiği hadisin sıhhatine bir delildir. Çünkü Dârakutnî şöyle demektedir: Bize Ebû Bekir en-Neysaburî anlattı, bize Muhammed b. Ali el-Verrâk anlattı dedf ki: Ben Ahmed b. Hanbel'e şöyle dedim: Şuayb babasından herhangi birşey dinledi mi? O şöyle dedi: (Şuayb), Babam bana nakletti der Ben şöyle dedim: Peki, babası Abdullah b. Amr'dan (hadis) dinledi mi? O: Evet, görüşüme göre ondan hadis dinlemiştir. Dârakutnî dedi ki: Ben Ebû Bekr en-Neysaburîyi şöyle derken dinledim: O, Amr b. Şuayb b. Muhammed b. Abdullah b. Amr b. el-As'dır. Amr b. Şuayb'ın babasının Şuayb'dan hadis dinlemesi, Şuayb'ın da dedesi Abdullah b. Amr'dan hadis dinlemesi sahih olarak sabit olmuştur. Dârakutnî, III 50.

8. Doğru Sözlü Tacir:

Dârakutnî, İbn Ömer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Doğru sözlü, güvenilir ve müslüman tacir, Kıyâmet gününde peygamberlerle, sıddîklarla ve şehidlerle birlikte olacaktır." Dârakutnî, III, 7.

Tacirin malının propagandasını yapmak ve onu güzel göstermek için yemin etmesi, yahut da malını sunarken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Sallallahu alâ Muhammed, bu ne kadar güzeldir! diyerek salavât getirmesi mekruhtur. Ticaretle uğraşanın, ticaretinin kendisini farzları eda etmekten alıkoymaması müstehaptır.

Namaz vakti geldiği takdirde, şu âyet-i kerimenin sözünü ettiği kimselerden olabilmesi için ticaretini bırakması gerekir;

"Onlar öyle erlerdir ki, ne ticaret, ne de kârlı bir alış veriş kendilerini Allah'ı anmaktan... alıkoymaz." (en-Nür, 24/37) İleride gelecektir.

9- Cahil Safîlerin Yanlış Kanaati:

Bu âyet-i kerîme ile naklettiğimiz Hadîs-i şerîflerde, ticaret ve sanayi ile geçimini talep etmeyi kabul etmeyen cahil sufilerin görüşleri reddedilmektedir. Çünkü yüce Allah, malların batıl yollarla yenilmesini haram kılmış, ticaret ile helâl kılmıştır. Bu da gayet açık bir gerçektir.

10. Can Öldürmek:

Yüce Allah'ın:

"Kendinizi öldürmeyin" âyetinde yer alan "öldürmeyin" kelimesini el-Hasen; çokluk ifade eden, diye okumuştur.

Tefsir âlimleri, bu âyet-i kerimeden maksadın, insanların birbirlerini öldürmelerini nehyetmek olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Diğer taraftan âyet-i kerimenin lâfzı, bir kimsenin dünyaya olan hırsı ve mal isteği uğrunda maksatlı olarak kendisini öldürmesi yasağını da kapsamaktadır. Bu ise, kişinin kendisini telef olmaya götürecek aldatıcı işlere itmesi suretiyle olur. Yüce Allah'ın:

"Kendinizi öldürmeyin" âyetinin kızgınlık veya öfke halinde öldürmeyin, anlamına geldiği de söylenebilir. Ama yasak, bütün bunları kapsamaktadır. Amr b. el-As, Zâtüsselâsil gazvesinde; telef olurum korkusuyla cünüp olduğu vakit soğuk suyla gusletmeyi kabul etmediğinde, bu âyet-i kerimeyi delil göstermişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onun bu şekilde delil göstermesine karşı çıkmayıp, birşey söylemeksizin bundan dolayı gülmüştü, Bu hadisi Ebû Dâvûd ve başkaları rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Tahâre 124. ileride gelecektir.

30

Kim haddi aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa, yakında Biz onu ateşe sokacağız. Bu da Allah'a pek kolaydır.

Âyette yer alan

"bunu" ile öldürmeye işaret edilmektedir. Çünkü bu işarete en yakın olarak zikrolunan şey odur. Bunu Atâ söylemiştir. Bu işaretin, batıl yollarla mal yemeye ve canı öldürmeye ait olduğu da söylenmiştir. Çünkü her ikisine dair yasak, birbiri ardında ve birbiriyle uyumlu bir şekilde gelmiş bulunmaktadır. Akabinde de nehye uygun olarak tehdit yer almaktadır.

Yine denildiğine göre bu, yüce Allah'ın sûrenin baş tarafından itibaren;

"Kim... bunu yaparsa" âyetine kadar yasak kılınan bütün hususlarda umumi bir, tehdide işarettir.

Taberî de der ki:

"Bunu" işareti, son yapılan tehditten itibaren yasak kilınan şeylere aittir. Bu son tehdit de yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi..." (en-Nisâ, 4/19) âyetidir. Çünkü sûrenin baş tarafından itibaren zikrolunan her yasak ile bir tehdit gelmiştir. Ancak;

"Ey îman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal olmadığı gibi..." âyeti bundan müstesnadır. Bu âyetten itibaren:

"Kim haddi aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa..." âyetinden başka herhangi bir tehdit gelmemiştir.

Udvan, haddi aşmak demektir. Haksızlık (zulüm) ise, bir şeyi konulması gereken yerden başka yere koymak demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. (Bk. el-Bakara, 2/35- âyet, 13- başlık).

Burada tehdidin, haddi aşmak ve zulüm kayıtlarıyla birlikte sözkomısu edilmesi, yanılarak ve yanlışlıkla yapılan işin kapsam dışında tutulması içindir. Manaları birbirlerine yakın olmakla birlikte, haddi aşmanın ve zulmün bir arada zikrolunirtası, lâfızlarının farklı oluşundan dolayıdır. Böyle bir kullanım, şu rmsrada da olduğu gibi, söz esnasında güzeldir:

"Ve onun söylediği sözü yalan ve dolan buldu,"

Lâfızların farklı oluşu dolayısıyla atıf güzel düşmüştür. Nitekim, uzak ve alabildiğine uzak olsun anlamında; denilmektedir. Hz Yakub'un söylediği bildirilen şu ifadelerde de böyledir:

"Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a şikâyet ederim." (Yusuf, 12/86) Burada da lâfızların farklı oluşu dolayısıyla bu uygun düşmüştür.

"Onu... sokacağız" âyeti ateşin sıcağım ona dokunduracağız; demektir Bu âyet-i kerimelerle Ebû Said el-Hudrî'nin, haklarında tehdidin sözkonusu edildiği isyankâr ve büyük günah işleyenlere dair rivâyet ettiği hadisin bir arada ne anlam ifade ettiğine dair açıklamaları daha önceden yapmış olduğumuzdan, burada onları tekrarın bir anlamı yoktur. el-A'meş ve en-Nehaî "Onu... sokacağız" anlamındaki bu kelimeyi, şeklinde "nün" harfi üstün olarak- den nakledilmiş gibi okumuştur.

Bunun da ifade ettiği anlam aynıdır. Ötreli okuyuş da gibi hemzelisinden nakledilmiş demektir.

31

Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, (diğer) günahlarınızı mağfiret ederiz ve sizi şerefli bir mekâna koyarız.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Buyû'k Günahların Mahiyeti ve Buna Dair Görüşler:

Yüce Allah bu sûrede, büyük günahları yasakladığından dolayı bunlardan sakınmaya karşılık, küçük günahların yükünü hafifleteceği vaadinde bulunmaktadır. Bu ise günahların, büyük ve küçük günahlar olmak üzere iki kısma ayrıldığının delilidir. Tevil ehli (müfessirler) ile fukahâ bu görüştedir.

Yine onların görüşlerine göre, büyük günahlardan sakınmak şartıyla dokunmak ve bakmak, bu onun için vacib olduğundan dolayı değil- yüce Allah'ın doğru vaadi ve gerçek sözü gereğince - kafi olarak örtülür, affedilir. Bu hususta yapılacak açıklamaların bir benzeri, daha önce Yüce Allah'ın:

"Allah’ın tevbelerini kabul edeceği kimseler..." (en-Nisâ, 4/17) âyetini açıklarken yaptığımız açıklamalara benzemektedir. Şanı yüce Allah, büyük günahlardan kaçınmak suretiyle küçük günahları bağışlar.

Şu kadar var ki, büyük günahlardan kaçınmaya bir hususun daha eklenmesi gerekir. O da farzların yerine getirilmesidir. Müslim, Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Beş vakit namaz, cumadan cumaya (kılınan cuma namazı.) ile ramazandan ramazana (tutulan oruç) kulun büyük günahlardan kaçınması şartıyla, aradaki küçük günahların bağışlanmasına sebep teşkil eder." Müslim, Tahâre 16; Müsned, II, 359, 40ü, 414; aynen bk.: Müslim, Tahâre H; Tirmizî, Salât 46; İbn Mâce, İkametu's-Salât 79; Müsned, II, 484.

Ebû Hatim el-Bustî de Sahih Müsned'inde Ebû Hüreyre ile Ebû Said el-Hudrîden Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın minberinin üzerine oturduktan sonra şöyle buyurduğunu nakletmektedir: -Üç defa-: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki" dedi, sonra sustu. Herbirimiz başını önüne eğip, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu yemini dolayısıyla üzüntüyle ağlamaya koyuldu. Sonra şöyle buyurdu: "Beş vakit namazı eda eden, Ramazanı oruç tutan, yedi büyük günahtan uzak duran her bir kula, mutlaka Kıyâmet gününde cennetin sekiz kapısı açılır. Hatta o sevincinden yerinde dahi duramaz". Sonra Hazret-i Peygamber:

"Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, (diğer) günahlarınızı mağfiret ederiz" âyetini okudu. Az farkla; Nesâî, Zekat 1.

Kitab-i Kerîmin âyeti ile, sahih sünnetteki rivâyetlerde yer alan, harama bakmak ve buna benzer küçük günahların, (bu suretle) kesin olarak bağışlanacaklarını İfade eden âyeti birbirini desteklemektedir. Sünnet-i seniyye de "kaçınmak"dan maksadın, bütün günahlardan bütünüyle kaçınmak olmadığını da açıklamıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Usulu'd-Din - Tevhid, Akaid, Kelâm- âlimleri ise şöyle demişlerdir: Buyû'k günahlardan kaçınmaktan dolayı küçük günahların bağışlanması kafi olarak vacib değildir. Bunun, zann-ı galible, kuvvetli bir umut ile böyle olacağı şeklinde yorumlanır. İlahî meşîetin bu konuda dilediğini yapacağı da sabittir. Buna da delil şudur: Eğer bizler, büyük günahlardan kaçınıp, farzları yerine getiren kimseye kesin olarak küçük günahlarının bağışlanacağını, affedileceğini söyleyecek olursak, şüphesiz ki bu, hiç bir sorumluluğun kesinlikle sözkonusu olmadığı mubah hükmünde olur. Bu ise, şeriatın kulplarını sökmek demektir. Bize göre küçük günah diye birşey yoktur, el-Kuşeyrî Abdurrahim der ki: Sahih olan şu ki (bütün günahlar) büyüktür. Fakat, onlardan kimisi, kiminden daha büyük ve daha ağırdır. Bunlar arasında herhangi bir ayrıma gitmemekteki hikmet ise, kulun bütün masiyetlerden kaçınmasını sağlamaktır.

Derim ki: Yine bazılarının dediği dediği: Sen günahın küçüklüğüne bakma, kime karşı gelip isyan ettiğine bak; sözünde olduğu gibi, bizzat emre muhalif hareket etmeye bakanlara göre bu bakımdan bütün günahlar büyük olur. İşte kadı Ebû Bekr b. et-Tayyib'ın sözü de Ebû İshak el-İsferayini (Ebû'l-Meâli (el-Cuveynî), Ebû'n-Nasr Abdurrahim el-Kuşeyrî ve benzerlerinin söyledikleri şu sözleri de bu şekilde açıklanıp anlaşılmalıdır: Kimi günaha küçük günah denilmesinin sebebi, ondan daha büyük olan günaha nisbetledir. Meselâ, küfre nisbetle zinaya küçük günah demek gibi. Zinaya nisbetle de, öpülmesi haram olan birisini öpmeye küçük günah demek gibi. Bize göre, başka bir günahtan kaçmıldığı için bağışl anılması sözkonusu olan bir günah yoktur. Aksine, bütün bunlar büyük günahtır ve bu günahları işleyenin -küfür müstesna- işi Allah'ın meşîyetine kalmıştır. Çünkü yüce Allah:

"Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını da dilediğine bağışlar" (en-Nisâ, 4/48) diye buyurmaktadır.

Bunlar, yüce Allah'ın bu âyetini, büyük günahlarını tekil olarak şu: "Size yasaklanan büyük günahtan kaçınırsanız" diye okuyanların kıraatini de delil göstermişlerdir. Buyû'k günah ise, şirktir. Devamla derler ki: "Günahlar şeklindeki çoğul kıraate göre ise maksat, küfrün çeşitli türleridir. İşte bu konudaki hükme kaytt getiren bu âyet-i kerimeye bu alanda mutlak olarak vârid olmuş bütün âyetler red olunur. (Onun ışığında anlaşılır). İşte yüce Allah'ın:

"Ondan başkasını dilediğine bağışlar" âyeti bu kaydı getirmektedir. Bunlar Müslim'in ve diğerlerinin Ebû Umâme'den rivâyet edilen Rasülullah'ın şu âyetini delil gösterirler: "Her kim, sağ eliyle müslüman bir şahsın hakkını kesip alırsa, Allah, cehennemi ona vacib kılar ve cenneti ona haram kılar". Bir adam ona şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, ya basit bir şey olsa dahi mi? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "İsterse erâk (misvak) ağacından bir çubuk olsun." Müslim, Îman 218; Nesâî; İbn Mâce; Dârimî, Buyû’ 62: Muvattâ, Akdiye 11: Müsned, V, 260.

Görüldüğü gibi, çokça günah hakkında ağır tehditler sözkonusu olduğu gibi, basit ve önemsiz görülen şeyler hakkında da tehditler varid olmuştur. İbn Abbâs der ki: Buyû'k günah, yüce Allah'ın (Kur'ân'ı Kerîm'in) sonunda cehennem azâbı, yahut gazap, lanet veya azap ile sona erdirdiği her günahtır. İbn Mes'ûd da der ki: Buyû'k günahlar, yüce Allah'ın, bu sûrede 33- âyet-i kerimenin sonuna kadar yasakladığı günahlardır. Bunu doğrulayan, yüce Allah'ın:

"Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız..." âyetidir.

Tavus der ki: İbn Abbâs'a büyük günahlar yedi tane midir? diye sorulmuş, o: Hayır yetmiş olma ihtimali daha yakındır. Saîd b. Cübeyr de der ki: Bir adam İbn Abbâs'a: Buyû'k günahlar yedi tane midir? diye sormuş, o da: Hayır, yediyüz olması yedi olmasından daha yakın bir ihtimaldir. Şu kadar var ki, istiğfar ile beraber büyük günah (in günahı) kalmaz, ısrar ile küçük günah (küçük günah olarak) kalmaz.

İbn Mes'ûd'dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Buyû'k günahlar dört tanedir Allah'ın lütuf ve inayetinden ümit kesmek Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, Allah'ın mekrinden emin olmak ve Allah'a şirk koşmak. Bunların büyüklüğüne de Kur'ân'ı Kerîmin âyeti delildir.

İbn Ömer'den de bunların şu dokuz günah oldukları rivâyet edilmiştir: Haksız yere canı öldürmek, fâiz yemek, yetim malını yemek, suçsuz iffetli kadına zina iftirasında bulunmak, yalan şahitlik yapmak, anne-baba haklarına riâyet etmemek, Savaştan kaçmak büyücülük yapmak ve Beyt-i Haram'da İlli ad (zulüm) yapmak.

İlim adamlarına göre şunlar da büyük günahlar arasında sayılır: Kumar, hırsızlık, içki içmek, selef-i saliha sövmek, hakimlerin haktan uzaklaşıp hevâya tabi olmaları, yalan yere yemin etmek, Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, kişinin kendi anne-babasına -birisine sövmesi üzerine onun da anne-babasına sövmesi suretiyle- sövmesi, yeryüzünde fesad çıkarmak uğrunda koşuşmak ve buna benzer Kur'ân’ı Kerîm’de ve hadis İmâmlarının rivâyet ettikleri Hadîs-i şerîflerde beyan edildiğine göre, sayıp dökülmesi pek çok olan günahlar. Müslim'de "Kitabü’l-Îman" ismini verdiği bölümde, bu büyük günahlardan pek çoğunu zikreder.

Bu husustaki rivâyetlerin farklılığı dolayısıyla, ilim adamları bunların sayıp dökümü hususunda farklı görüşlere sahiptir. Konu ile ilgili benim görüşüm de şudur: Bu hususta münhasıran bu kadardır, demek maksadı güdülmemiş, pek çok sahih ve hasen hadis gelmiştir. Fakat, zararının çokluğuna nisbetle elbetteki, bunların kimisi kimisinden daha büyüktür. Şirk bütün bu günahların en büyüğüdür. Yüce Allah'ın bu husustaki açık nassı dolayısıyla şirk bağışlanmaz.

Bundan sonra İse Allah'ın rahmetinden ümit kesmek gelir. Çünkü Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, Kur'ân’ı Kerîmî yalanlamaktır. Zira sözü hakkın tâ kendisi olan yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "'Rahmetim, herşeyi kuşatmıştır." (el-Ârâf, 7/156) Allah'ın rahmetinden ümit kesen ise, kendisine mağfiret olunmayacağım söylemekle, geniş olan bir şeyi daraltmış olur. Tabii bu, onun böyle olacağına inanması halinde sözkonusu olur.

İşte bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez." (Yusuf, 12/87) Bundan sonra, Allah'ın rahmet edeceğinden yana ümit kesmek: (el-Kunût) gelir, Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Rahmânın rahmetinden sapıklardan başka kim ümit kesebilir ki" (el-Hicr, 15/56). Bundan sonra Allah’ın mekrinden yana kendisini emin görüp, masiyetlerde dizginden boşalıp aşırıya gitmesi ve amelsin olarak Allah'ın rahmetine bel bağlaması gelir. Yüce Allah, bu konuda da şöyle buyurmaktadır:

"Allah'ın mekrinden, hüsranda olan topluluktan başkası emin olamaz" (el-Âraf, 7/99). Bir başka yerde de şöyle buyurülmaktadır:

"İşte sizin Rabbiniz hakkındaki bu zannınızdır sizi helake götüren. Bunun sonunda siz, hüsrana uğrayanlardan oldunuz." (Fussilet, 41/23)

Daha sonra haksızca adam öldürmek günahı gelir. Çünkü, bununla canlar yok edilir, varlık imha edilir.

Lut kavminin ilişkisinde ise, neslin kesilmesi sözkonusudur. Zina ile suların karışması dolayısıyla nesebler karışır. İçki içmekle, teklifin temel sebebi olan aklın giderilmesi sözkonusudur. Namaz ve ezanın terkedilmesiyle, İslâm şeâirinin açığa çıkarılması terkedilmiş olur.

Yalan şahidlikte ise, başkalarının haram olan kanları, namusları, malları helal kılınmış olur.

Ve buna benzer zararları açıkça ortada olan diğer günahlar... İşte şeriatın ağır ceza tehdidinde bulunduğu yahut da sözünü ettiğimiz şekilde varlık âleminde zararının büyük olduğunu ifade ettiği her bir günah, büyük bir günahtır. Bunun dışında kalanlar ise küçük günahlardır, işte bu açıklama bu hususta sağlam bir ölçü ve bir kıstas ortaya koymaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

2. Günahtan Kaçınmanın Mükâfatı:

Yüce Allah'ın:

"Ve sizi şerefli bir mekâna koyarız" âyetinde "mekân" anlamına gelen kelimesini Ebû Amr ve Kûfelilerin çoğunluğu "mim" harfini ötreli olarak; diye okumuşlardır. Bunun mastar olma ihtimali vardır. Sizleri şerefli bir girdirişle girdiririz demek olur. Mef ul de mahzuf olur. Sizleri cennete şerefli bir girdirişle girdiririz, anlamına gelir. Bu kelimenin mekân ismi olması da muhtemeldir. O takdirde bu kelime mef ül olur. (Mealde de böyle yapılmıştır).

Medinelîler İse, bu kelimeyi " harfini üstün olarak okumuşlardır. Bu durumda bunun, mastar olup, takdirî bir fiil ile nasb edilmiş olması da caizdir. Takdirî de şöyledir: Biz sizi girdiririz, siz de şerefli bir girişle girersiniz. Bu takdire ifade delâlet etmektedir. Bu kelimenin ismi mekân olması da mümkündür. O takdirde mef'ûlün bilî olduğu için mansubtur. Yani, biz sizleri şerefli bir yere girdiririz, o da cennettir.

Ebû Said b. el-Ârabî der ki: Ben, Ebû Dâvûd es-Sicistanî'yi şöyle derken dinledim : Ebû Abdullah Ahmed b. Hanbel'i şöyle derken dinledim: Bütün müslümanlar cennette olacaktır. Ona: Nasıl diye sordu, dedi ki: Aziz ve celil olan Allah: "Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, (diğer) günahlarınızı mağfiret ederiz ve sizi şerefli bir metana koyarız" diye buyurmaktadır. Bu "şerefli mekândan kasıt, cennettir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: "Ben şefaatimi, ümmetimden büyük günah sahibi olan kimselere sakladım." Aziz ve celil olan Allah, büyük günahların dışında olanları mağfiret ettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de büyük günahkârlara şefaatçi olacağına göre, geriye müslümanların üzerinde hangi günah kalır ki?

İlim adamlarımız derler ki: Ehli sünnete göre büyük günahlar, önceden de geçtiği üzere -ölümden önce- o günahları işlemekten vazgeçenlere mağfiret olunur. Müslüman olup da o günahları işlemeye devam edenlere de, bu günahlar mağfiret olunabilir.

Nitekim, yüce Allah; "Bunun dışında kalanı da dilediğine bağışlar" diye buyurmaktadır. Bundan maksat ise, o günahları işlemeye devam ederken ölen kimselerdir. Şayet maksat ölümden önce tevbe edenler olsaydı, şirk ile diğer günahlar arasında ayırım gözetmenin bir anlamı olmazdı. Çünkü şirkten dahi (ölümden önce) tevbe eden kimse mağfiret olunur.

İbn Mes’ûd'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Nisa Sûresl'nde beş âyet-i kerîme vardır ki onlar, benim için bütün dünyadan daha sevimli (ve değerli)'dir. Bunlar da yüce Allah'ın:

"Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız" âyeti;

"Şüphesiz Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez" (en-Nisâ, 4/48) âyeti;

"Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de..." (en-Nisâ, 4/110) âyeti;

"Şayet (yapılan) bir iyilik olursa onu kat kat artırır" (en-Nisâ, 4/40) âyeti ile:

"Allah'a ve peygamberlerine îman edip..." (en-Nisâ, 4/152) âyetidir.

İbn Abbâs da der ki: Nisa Sûresi'nde sekiz âyet-i kerîme var. Bunlar, bu ümmet için güneşin üzerine doğup battığı herşeyden daha hayırlıdır:

"Allah size açıkça bildirmek...ister" (en-Nisâ, 4/26);

"Allah tevbelerinizi kabul etmek ister" (en-Nisâ, 4/27);

"Allah sizden, hafifletmek ister" (en-Nisâ, 4/28);

"Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız (diğer) günahlarınızı mağfiret ederiz";

"Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez..." (en-Nisâ, 4/48);

"Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez" (en-Nisâ, 4/40);

"Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse..." (en-Nisâ, 4/110);

"Eğer şükredip îman ederseniz, Allah size azâbı neylesin?" (en-Nisâ, 4/147)

32

Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından bir pay olduğu gibi, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah'tan, O'nun lütfundan isteyin. Şüphesiz Allah, herşeyi çok iyi bilendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Ayet-i Kerîmenin Nüzul Sebebi:

Tirmizî, Ummu Seleme'den şöyle dediğini rivâyet eder: Erkekler gazaya gidiyor, kadınlar gazaya gidemiyor ve biz mirasın (erkek hissesinin) yarısını alıyoruz. Bunun üzerine yüce Allah:

"Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin" âyetini indirdi. Mücahid der ki: Yine bu hususta yüce Allah:

"Şüphesiz müslüman erkekler ve müslüman kadınlar." (el-Ahzab, 33/35) âyetini de indirdi. Ummu Seleme de, Medine'ye hicret ederek gelen ilk kadın olmuştu. Ebû Îsa (et-Tirmizî) der ki: Bu mürsel bir hadistir. Kimisi bunu, İbn Ebi Necîh'ten., o, Mücahid'den diye mürsel olarak, Ummu Seleme böyle böyle dedi, diye rivâyet etmiştir. Tirmizî, Tefsir 4, sûre 8.

Katade de der ki: Cahil iye dönemi insanları, kadınlara da, çocuklara da miras vermiyorlardı, İslam'da bunlara miras verilip de erkeğe iki dişi payı mirastan verilince bu sefer kadınlar, keşke payları erkeklerin payları gibi olsaydı diye temenni ettiler. Erkekler de şöyle dedi: Bizler miras hususunda kadınlara üstün kılındığımız gibi, âhirette de hasenatımızla kadınlara üstün olacağımızı umarız. Bunun üzerine:

"Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin." âyeti nâzil oldu.

2. Temenni, Gıpta ve Kıskançlık:

Yüce Allah'ın:

"Temenni etmeyin..." âyetinde geçen temenni, gelecek ile alâkalı bir çeşit istekte bulunmaktır. Telehhüfiesef) ise, geçmiş ile alakalı bir isteğin türünü ifade eder. Yüce Allah mü’minlere burada temenniyi yasaklamaktadır. Çünkü, temenni ile gönül taalluk eder ve ecel unutulur. İlim adamları, bunun kapsamına gıpta yasağının girip girmediği hususunda farklı kanaatlere sahiptirler.

Gıpta, kişinin arkadaşının durumuna gelmeyi -onun durumunun yok olmasını arzulamasa dahi- temenni etmesidir. Cumhûr -yani Mâlik ve diğerleri- bunun câiz olduğu görüşündedir. Bazılarına göre, Hazret-i Peygamber'in şu âyetinde kast ettiği de odur: "İki şey dışında kıskançlık (hased) yoktur: Allah birisine Kur'ân’ı Kerîmi verir o da, gece gündüz onun gereğince amel eder, diğeri ise, Allah, kendisine bir mal verir o da gece gündüz onu infak eder," Buhârî İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, İ’tisâm 13, Tevhid 45 ; Müslim, Salâtul-Müsâfirîn 268 ; İbn Mâce, Zühd 22; Müsned, I, 385, 432, II, 9, 36. Hadîs-i şerîfte geçen "kıskançlık yoktur." âyeti ile bu iki husustaki gıptadan daha üstün ve daha büyük bir gıpta olamayacağı anlatılmaktadır. Buhârî bu hadisin başında: "İlim ve hikmet hususunda gıpta etmek" diye bir başlık açmakla bu anlama dikkat çekmiştir. Buhârî, İlim 15. el-Mühetleb der ki; Yüce Allah, bu âyet-i kerimede temenni edilmesi câiz olmayan şeyleri açıklamaktadır. Bu da dünya malı ve benzeri şeyler hakkındadır,

İbn Atiyye der ki: Salih ameller hususunda temenni ise, güzel bir şeydir. Şu kadar var ki kişi, Allah'tan -daha önce sökünü ettiğimiz herhangi bir işi ile birlikte olmamak üzere bir takım temennilerde bulunacak olursa bu caizdir. Bu aynı zamanda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şu âyetindeki hadisinde de görülmektedir; "Diriltileyim sonra öldürüleyim... diye temenni ettim." Buhârî, Îman 26, Temenni 1; Müslim, İnulre 103, 106; Nesâî, Cihâd 18, 30; İbn Mâce, Cihâd 1; Muvatta’'', Cihad 27, 40; Müsned, II, 231, 424, 473, 496, 502.

Derim ki: Bu Hadîs-i şerîf, Buhârî'nin Sahihinde Kitabu't-Temennî (Temenni bölümü)'nün başına aldığı Hadîs-i şerîftir. Buhârî, Temenni 1. Bu ise, hayrı iyi davranışlarda bulunmayı temenni etmenin ve bunları arzulamanın, güzelliğine delâlet etmektedir. Aynı zamanda bu Hadîs-i şerîfte, şehidliğin diğer hayırlı amellerdi den üstünlüğü de vurgulanmaktadır. Çünkü Hazret-i Peygamber, başka bir ameli değil de şehidliği temenni etmiştir. Bu ise, şehidliğin yüksek bir makam olması ve bu makama yükselenlerin şerefi dolayısıyladır. Nitekim yüce Allah ona bu şehidliği de ihsan etmiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Hayberde yediğim (zehirlenmiş koyundan) o lokma, kalbime giden damarı kestiği o an, zaman zaman gidip gelmektedir..." Buhârî, Meğâzi 83 (yakın ifadelerle): el-Azizî, es-Sirâcu’l-Munîr Sağîr, III, 249

Yine es-Sahih'de (Buhârî’de) şöyle denemektedir: "Şehide temennide bulun, denilir- O da: Senin yolunda bir daha öldürülünceye kadar dünyaya geri döndürülmeyi temenni ederim, diyecektir..." Buhârî, Cihâd 6, 21; Müslim, İmare 108, 109: Nesâî, Cihad 34 (yakın ifadelerle).

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de, Ebû Talib'in, Ebû Leheb'in ve Kureyş'in ileri gelenlerinin böyle bir şeyin gerçekleşmiyeceğini bildiği halde- îman etmelerini temenni eder ve zaman zaman şöyle derdi: "Benden sonra gelip beni görmeyecekleri halde bana Îman edecek kardeşlerimi pek çok özledim." Müslim, Tahâre 39; Nesâî. Tahâre 110; İbn Mâce Zühd 36; Muvatta’'', Tahâre 28; Müsned, III, 300, 408.

İşte bütün bunlar, eğer temenni, kine, nefretleşmeye götüren bir sebep olmuyorsa, temenninin yasak olmadığının delilleridir, Âyet-i kerimede yasak kılınan temenni ise, bu kabilden (kin ve kıskançlığa kadar götüren türden) olan temennidir. Dolayısıyla, bunun kapsamına bir kimsenin bir diğerinin sahip bulunduğu dini veya dünyevi halini zeval bulmasını temenni etmek de girmektedir. Bununla beraber, zeval bulması istenen o hale sahip olmayı temenni etmek ile etmemek arasında fark yoktur. İşte kıskançlık bizatihi budur. Yüce Allah'ın:

"Yoksa onlar, Allah lütfundan verdi diye insanları mı kıskanıyorlar?" (en-Nisâ, 4/54) âyetinde kınadığı, yerdiği kıskançlık da işte budur.

Yine bir kimsenin müslüman kardeşi tarafından istenmiş bir hanıma talip olması, onun satın almak istediği bir şeyi, vazgeçmeden satın almaya kalkışması da bunun kapsamma girer. Bütün bunlar kıskançlığa ve nefretleşmeye davetiye çıkartır. Kimi ilim adamı, gıptayı da mekruh görmüş ve gıptanın da âyet-i kerimedeki yasağın kapsamına girdiği görüşünü ifade etmiştir. Sahih olan ise, açıkladığımız üzere gıptanın câiz olduğudur. Başarımız Allahtandır

ed-Dahhâk der ki: Bir kimsenin bir diğerinin durumunu temenni etmesi helâl olamaz. Nitekim:

"Keşke Karun'a, verilenler gibi bize de verilseydi..” (el-Kasas, 28/79) âyeti ile başlayan kıssada: Kendisinin, evinin ve mallarının yerin dibine geçirilmesi üzerine:

"Dün onun yerinde olmayı temenni edenler, sabah şöyle diyorlardı...Eğer Allah bize lutfetmeseydi, bizi de elbette yerin dibine geçirirdi" (el-Kasas, 28/82) demeye başladılar. İşte Yüce Allah'ın bu âyetlerini gözonünde bulundurmak gerekir.

el-Kelbî der ki: Hiç bir kimse, kardeşinin malını, hanımını, hizmetlisini, bineğini temenni etmesin. Fakat, Allah'ım bana da onun gibi rızık ver deyiversin. Bu Tevrat’ta da böyledir,

Kur'ân-ı Kerîm’de de: "Allahtan, onun lütfundan isteyin" diye buyurulmakladır İbn Abbâs der ki; Yüce Allah, bir kimsenin her hangi birisinin malını, ailesini temenni etmesini yasaklamakta ve mü’min kullarına lütfundan dilekte bulunmasını emretmektedir.

Cumhûrun lehine delil olanlardan birisi de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetidir: "Dünya ancak dört kişiyedir: Allah'ın mal ve ilim vermiş olduğu ve o da, bunlar vasıtasıyla Rabbinden korkan, akrabalık bağım gözeten, Allah'ın onda bir hakkının bulunduğunu bilen bir kimse. Bu mevkilerin en üstün olanlarıdır. Allah'ın, ilim vermekle mal vermediği bir kimse. Bu kişi samimi niyeti ile der ki: Eğer benim de bir malım olsaydı, mutlaka o malımda filanın amel ettiği şekilde amel ederdim. İşte bu niyetine göre ecir alır ve her ikisinin de ecri birbirine eşittir." Hadisinde bunlar zikredilmiştir. Tirmizî, Zühd 17; Müsned, IV. 23. Hadîs daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bunu TInwi rivâyet etmiş ve sahih olduğunu belirtmiştir.

el-Hasen der ki: Sizden herhangi bir kimse mal temenni etmesin. O malın helakine sebep teşkil etmeyeceğini nereden bilebilir? Böyle bir ifade ancak kişinin o malı dünya için temenni etmesi halinde doğru olur. Hayır maksadıyla o malı temenni edecek olursa, şeriat bunu câiz kılmıştır. Kul, Rabbine kavuşmak için o malı temenni eder, Allah'ın dediği olur.

3. Erkek, Kadın Herkese Kazandığından Bir Pay Vardır:

Yüce Allah'ın:

"Erkeklere kazandıklarından bir pay olduğu gibi" âyeti İle, sevap ve cezadan erkeklerin kazandıklarından bir payları olduğu gibi "kadınlara da" aynı şekilde bir payları vardır. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Buna göre tıpkı erkeklere verildiği gibi kadınlara da, bir iyiliğe on katı ile karşılık verilir ve mükâfatlandırılırlar.

İbn Abbâs der ki: Bundan kasıt mirastır. Bu görüşe göre "kazanmak" isabet etmek anlamındadır. Yani erkeğe iki dışmin payt kadar mirastan pay vardır. Yüce Allah, kıskançlığı gerektiren hususları dolayısıyla bu şekilde temennilerde bulunmayı yasaklamış bulunmaktadır. Çünkü yüce Allah, onların (erkek ve kadınların) maslahatlarını onlardan daha iyi bilir. Onların maslahatlarına dair olan bilgisine dayalı olarak, aralarında mirası farklı şekillerde paylaştırmıştır.

4. Allah'ın Lütfundan Dilemek:

Yüce Allah'ın:

"Allah'tan, O'nun lütfundan isteyin" âyeti ile ilgili olarak Tirmizî, Abdullah'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Allah'ın, lütfundan dileyin. Çünkü O, kendisinden dilekte bulunulmasını sever. İbadetin en faziletlisi de kurtuluşu beklemektir." Tirmizî, Deavât 115. İbn Mâce, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh")'ın şöyle dediğini rivâyet eden Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kim Allah'tan dilekte bulunmazsa, Allah da ona gazap eder." Tirmizî, Deavât 2; İbn Mâce, Dua 1; Müsned, II, 477.

Bu da yüce Allah'tan dilekte bulunma emrinin vücup ifade ettiğini göstermektedir. Bir ilim adamı da bu temadan hareketle bunu, nazım halinde şöyle ifade etmiştir:

"Gazaplanır Allah, O'ndan dileği terk edersen

Gazaplanır insan kendisinden dilekte bulunulursa"

Mâlikî fakihi Ahmed b. el-Muazil Ebû’l-Fadl da gayet güzel bir şekilde şöyle demiştir:

"Sen naıklarını öyle bir tûmaenin yanında ara ki

O'ndan istekte bulunulunca arada bir perdedarı yoktur

Kendisinden dilekte bulunmayı terkedenlere buğzedip

Dileklere bulunanlardan razı olan kimseden lütuf istemelisin

Ve O kimse ki, buyurduğunda hemen sözü yerine gelir

Bir kâtibe yazdırıp mühürlemeye gerek olmaksızın."

Bu hususa dair açıklamaları "Kam’ul-Hırsı bi'z-Zühdi ve'l-Kanaah"adlı eserimizde yeterince yapmış bulunuyoruz.

Saîd b. Cübeyr de der ki: "Allah'tan, O'nutit lütfundan isteyin" âyetinden kasıt, dünyalık ile ilgili değildir. Bir görüşe göre de anlamı şudur: Siz yüce Allah'tan O'nu razı edecek şeyler işlemeye muvaffakiyeti isteyiniz. Âişe (radıyallahü anha)'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Rabbinizden karnınızın doyması dahil her şeyi isteyiniz. Çünkü yüce Allah, bunu kolaylaştırın ayacak olursa, bu kolay bir şey değildir. Süfyan b. Uyeyne der ki: Eğer vermeyecek olsaydı, dilekte bulunmayı emretmezdi,

el-Kisâi ve İbn Kesîr: "Allah'tan, O'nun lütfundan isteyiniz" şeklinde "sîn" ile "lârn” harfleri arasında hemzesiz olarak okumuşlardır. Bu kelimenin Kurân-ı Kerîm’de geçtiği her yçrde onların okuyuşu böyledir. Diğerleri İse, bunu hemzeli olarak; “.....” şeklinde okumuşlardır, Bu kelimenin aslı hemzelidir. Şu kadar var ki, tahfif için hemze hazf edilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır,

33

Anne-babanın ve yakın akrabanın terk ettiklerinden her biri için mirasçılar (mevâli) kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere de nasiblerini verin. Muhakkak Allah herşeye şâhid olandır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Şanı yüce Allah, her bir insanın mirasçılarının ve mevâlîsinin (yakınlarının) olduğunu açıklamaktadır O halde her birisi Allah'ın kendisi için paylaştırmış olduğu mirastan paylar alsın ve bir diğerinin malını temenni etmesin. Buhârî, Kitabul-Feraiz'de Saîd b. Cübeyr'den gelen rivâyetle yüce Allah'ın:

"Anne-babanın ve yakın akrabaların terk ettiklerinden her biri için mirasçılar (mevalî) kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere de..," âyeti hakkında İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakletmektedir: Muhacirler, Medine'ye geldiklerinde, Ensar, Muhacir'e akrabası dururken mirasçı olurdu. Buna sebep ise, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın aralarında kurduğu kardeşlik akdi idi.

"Yakın akrabaların terkettiklerinden her biri için mirasçılar kıldık" âyeti nâzil olunca, ondaki bu hükmü

"Yeminlerinizin bağladığı kîmselere de nasiblerini verin" âyeti nesh etti. Buhârî, Ferâiz 16; Tefsir 4. süre 7

Ebû'l-Hasen b. Battal der ki: Bütün Buhârî nüshalarında;

"Her biri için mirasçılar (mevali) kıldık" âyetini:

"Yeminlerinizin bağladığı kimselere de..." âyeti nesh etmiştir şeklînde naklolmuştur. Doğrusu ise, nesh eden ayetin:

"Her biri için mirasçılar (mevâlî) kıldık" âyeti, nesh olunanın ise:

"Yeminlerinizin bağladığı kimselere de..." âyetinin mensûh olduğudur. Taberî de böylece rivâyet etmiştir. Taberî, V, 53; İbn Hacer, Fethu'l-Bâri, XII, 30 vd.

Selefin Cumhûrunun da bu:

"Yeminlerinizin bağladığı kimselere de..." anlamındaki âyetini nesh eden âyetin, el-Enfâl Sûresi'nde yer alan:

"yakın akrabalar, Allah'ın Kitabı gereğince birbirlerine daha yakındırlar" (el-Enfal, 8/75) âyeti olduğunu söyledikleri rivâyet edilmiştir. Bur İbn Abbâs, Katade ve Hasan-ı Basrî'den rivâyet edildiği gibi, Ebû Ubeyd'in "en-Nâsîh ve'l-Mensûh" adlı eserinde kaydettiği görüş de budur.

Ayet-i kerîme ile ilgili bir diğer görüş daha vardır: Bunu ez-Zührî, Said b. el-Müseyyeb'den rivâyet etmiştir, Said der ki: Yüce Allah, cahiliyye döneminde kendi öz çocuklarından başka evlat edinip, İslam geldikten sonra miras bırakacak olanlara evlâtlıklarına vasiyetle bir pay vererek, miraslarının yakın akrabalarına ve asabelerine verilmesini emretmektedir. Bir başka kesim de: Yüce Allah'ın:

"Yeminlerinizin bağladığı kimselere de..." âyeti muhkemdir. Mensûh değildir demektedir. Yüce Allah, mü’minlere yeminleri ile bağlandıkları kimselere yardım ve nasihat ve buna benzer hakkettikleri paylarını vermelerini emretmektedir. Bunu, Taberîyine İbn Abbâs'tan nakletmektedir. "Yeminlerinizin bağladığı kimselere de" yardım, nasihat, onlara bağışlarda bulunmak, gözetmek, onlara vasiyette bulunmak suretiyle

"nasiplerini verin" Miras, artık sozkonusu değildir. Bu, aynı zamanda Mücahid ve es-Süddî'nin de görüşüdür.

Derim ki; en-Nehhâs bunu tercih etmiş ve Saîd b. Cübeyr'den de rivâyet etmiştir. Neshe dair rivâyet sahih değildir. Çünkü, Taberî'nin naklettiğine göre, İbn Abbâs'ın da açıkladığı gibi, âyetlerin arasını telif etmek mümkündür, Buhârî bunu, Kitabu't-Tefsirinde rivâyet etmiştir. Buhârî, Tefsir 4. sûre 7. İleride Allah'ın izniyle el-Enfâl Sûresi'nde (8/75. ayet, 6- başlıkta) Zevil-Erham'ın mirasına dair açıklamalar gelecektir.

2. Yeminlerle Bağlantılar:

Arapça'da; Her biri, bütünü, Arap dilinde kuşatıolık ve genellik anlamını ifade eder. Bu kelime tek başına geldi mi, tüm nahivcilere göre, iradede mutlaka hazfedilmiş bir söz takdir edilir. Kimileri "herbirine uğradım" tabirini kutlanmıştır; Önce ve sonra kelimeleri gibi.

Âyette hazfedilen kelimenin takdiri de "Her bir kimse için mevâir yani mirasçılar kıldık" şeklindedir.

"Yeminlerinizin bağladığı kimselere" de kastedilen, Katade'den nakledildiğine göre, hilf (yemin antlaşması.) İle yapılan bağlantılar kastedilmektedir. Şöyle ki, bir kişi bir diğer kişi ile akidleşerek şöyle derdi: Kanım senin kanın, benim yıkmam senin yıkmandır. (Yani biz birbirimize yardımcı ve destek oluruz). İntikamım senin intikamın, Savaşım senin Savaşın, barışım senin barışındır. Sen de bana mirasçı olursun, ben de sana. Benden dolayı sen takibata uğrarsın ve senden dolayı da ben takibata uğrarım. Benim yerime sen diyet Ödersin, ben de senin yerine diyet öderim. O takdirde böyle bir antlaşmalıya (el-Halif) diğer anlaşmalının mirasının altıdabiri verilirdi. Daha sonra bu nesh edildi.

3. Müşterek (birkaç mana için kullanılan); Mevlâ ve Veli Lâfızları:

Yüce Allah'ın:

"Mevâlî" lâfzı ile ilgili olarak şunu belirtelim ki, mevlâ lâfzı birkaç mana hakkında kullanılan müşterek bir lafındır. Azad edene de, edilene de mevlâ ismi verilmiştir. el-Mevlâ el-Esteİ ve el-Mevlâ el-Âlâ da denilir. Yardımcı olan kimseye de mevla denilir. Nitekim yüce Allah'ın:

"Ve çünkü kâfirlerin ise mevlası yoktur." (Muhammed, 47/11) âyetinde olduğu gibi. Amca oğluna da mevla denilir, komşuya da mevla denilir. Yüce Allah'ın:

"Herbiri için mevâlî (mevlalar) kıldık" âyetine gelince, burada maksat asabe bağlandır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "(Alacakları belli olan. mirasçıların aldıkları) paylardan arta kalan en evla erkek asabeye verilir" buyurmuştur. Buhârî, Ferâiz 15, Müslim, Ferâiz 2-4; Ebû Dâvûd, Feraiz 7; Tirmizî, Fey 8; İbn Mâce, Ferâiz 10; Dârimî, Ferâiz 28; Müsned, I, 292, 313, 325 (bu manada).

Bilindiği gibi ilim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre esfel mevla değil de âlâ mevla asabelerdendir. Çünkü, azad eden kişi hakkında sözkonusu olan mana, onun azad ettiği kimse üzerinde bir nimete sebep olduğudur. Âdeta onun için bu nimeti icadeden kimse gibidir. İşte bu husus dolayısıyla onun mirasına, (yani âla mevlâ diye bilinen) azad eden, esfel mevla diye bilinen azad edilenin mirasına hak kazanmıştır.

Tahâvî, el-Hasen b. Ziyad'dan şunu nakletmektedir: Esfel mevlâ da âlâ mevlâdan miras alır. Bu hususta da şu rivâyeti delil gösterir: Adamın birisi kölesini azad ettikten sonra vefat etti ve azad ettiği kimseden başkasını da geriye bırakmadı. Tahâvi, Şerhu Meâni'l-Âsar, IV, 403. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), onun. mirasını azad edilene verdi. Tahavî der ki: Bu hadis ile tearuz eden bir şey yoktur. O halde bu hadis gereğince hüküm vermek gerekir. Diğer taraftan bizler, köleyi azad edeni, azad ettiği köleyi var eden (varlığına sebep olan) bir kimse gibi kabul edersek, o takdirde onun bu durumu babanın durumuna benzer, Mevlây-ı esfelin (yani azad edilen kölenin) durumu da oğlun durumuna benzer. Bu da mirasta aralarında eşitliği gerektirir. Ve aslolan da aradaki bir ilişkinin genel kapsamlı olarak görülmesidir. Haberde de: "Bir kavmin mevlâsı (azadlısı) onlardandır" Buhârî, Ferâiz, 24; Ebû Dâvûd, Zekat 29; Nesâî, Zekât 91; Tirmizî, Zekât 21; Müsned, VI, 8, 10. denilmektedir.

Buna muhalefet eden Cumhûr ise şöyle der: Miras akrabalık bağını gerektirir. Ortada akrabalık diye bir şey yoktur. Şu kadar var ki, bizler azad edene miras verileceğini, onun azad ettiği kimseye bir ihsanda bulunmasından dolayı kabul etmiş bulunuyoruz. Böyle bir durum ise, mevlây-ı esfel olan (azad edilen) hakkında sözkonusu edilemez. Oğula gelince, babasının halefi ve onun yerini tutan kişi olması, bütün insanlar arasında öncelikle onun hakkında sözkonusudur. Azad edilen kimse ise, kendisini azad eden kişinin yerine geçme selahiyetınde değildir. Çünkü, azad eden kişi, ona ihsanda bulunmuştur- Şeriat da onu, azad edilen kölesinin mirasında daha bir hak sahibi kılmak suretiyle ona mukabelede bulunmuştur. Bu husus ise, mevlây-ı esfelde sözkonusu olamaz. Böylelikle ikisi arasındaki fark ortaya çıkmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

4- Kıraat Farkları:

Yüce Allah'ın:

"Yeminlerimizin bağladığı kimselere..." âyetini Ali b. Kebşe, Hamza'dan çoğul ifade etmek üzere "kâf" harfini şeddeli olarak; çokça bağladığı" diye okumuştur. Şu kadar varki, Hamze'den meşhur olan kıraat "kâf" harfi şeddesiz olarak Yeminlerinizin bağladığı" diye okuduğudur. Aynı zamanda bu Âsım'ın ve el-Kisaî’nin de kıraatidir. Bu ise uzak bir kıraattir. Çünkü muakade (akidleşme) ancak iki ve daha çok kişi tarafından yapılır. Bunun da babı (fala) (mufâla) dır. Ebû Cafer en-Nehhâs der ki: Hamza'run kıraati, Arapça açısından bir parça kapalı olsa da, biraz kaideleri zorlamaktadır.

Bu okuyuşa göre ifadenin takdiri: Yeminlerinizin kendileriyle antlaşma akdettiği kimseler" demek olup, iki mef'ûle geçiş yapmış (teaddi etmiş)dir. Bu da: Yeminlerinizin kendileri lehine antlaşma akdettiği kimseler" takdirindedir.

Bu ise, Allah'ın:

"Onlara ölçü ile...verdiklerinde" (el-Mutaffifin, 83/3) âyetinde olduğu gibidir. Anlamı: Onlara ölçü ile verdiklerinde" takdirinde olup, ikinci mef'ûl hazf edilmiştir. Sana ölçtüm" denilince Sana bundan ölçtüm" demektir.

(Âyet-i kerimede) birinci (yani kendilerine akid yaptığınız kimseler anlamını ifade eden) mef’ûlün hazfedilmiş olması, sıla cümlesine bitişik oluşundan dolayıdır.

5- Ahidlerinize Bağlı Kalınız:

Yüce Allah'ın:

"Allah, herşeye şâhid olandır" âyeti Allah, sizin onlarla yaptığınız akidlere şahiddir ve O, akidlere tamı tamına bağlı kalmayı sever demektir.

34

Erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler (kavvâmdırlar). Bu, Allah'ın bazılarını bazılarına üstün kılmış olmasından ve erkeklerin mallarından infak etmelerinden dolayı böyledir. İyi kadınlar itaatli olan ve Allah'ın korumasıyla kendileri de gizli olanı koruyanlardır. Serkeşliklerinden endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin; kendilerini yataklarında yalnız bırakın; (nihayet) dövün. Eğer size itaat ederlerse, artık aleyhlerine yol aramayın. Şüphe yok ki Allah, çok yücedir, çok büyüktür.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah'ın:

"Erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler" âyeti mübtedâ ve haberdir. Yani erkekler kadınların nafakalarını sağlar, onları gereği gibi korur ve himaye ederler. Aynı şekilde yöneticiler, ümerâ ve gazaya çıkanlar da erkekler arasından çıkar. Kadınlar hakkında bu durum sözkonusu değildir.: Kavvam ve Kayyım (yönetici ve işleri çekip çeviren) ifadeleri aynı anlamda kullanılır.

Ayeti kerîme, Sâ'd b. er-Rabr hakkında nâzil olmuştur. Hanımı, Zeyd b. Harice b.'Ebi Züheyr kızı olan Habibe, ona karşı serkeşlik etmiş, o da ona bir tokat atmıştı. Babası ise şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, kızımı ben onun nikâhı altına verdim, o da kalktı, onu tokatladı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: "Kocasına kısas yapsın" diye buyurdu. Kocasına kısas yapmak üzere babasıyla geri dönüp gidince, Hazret-i Peygamber: "Geri dönün. İşte Cebrâîl bana gelmiş bulunuyor" dedi. Yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi.

Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Biz bir iş murad ettik, Allah da ondan başkasını murad etti" Bir diğer rivâyette ise: "Ben bir iş diledim. Allah'ın dilediği ise, hayırlı olandır" diye buyurdu. Ve verdiği birinci hükmü bozdu. el-Vahidi, Esbâbu Nuzüli'l-Kur’ân, s.155.

Şöyle de denilmiştir: İşte bu red olunan hüküm hakkında yüce Allah'ın:

"Sana o Kurân'ın vahyi tamamen ulaştırılmazdan önce de, onu (okumakta) acele etme" (Tâ-Hâ, 20/114) âyetinin nâzil olduğu da söylenmiştir. İsmail b. İshak şunu zikreder:

Bize Haccac b. el-Minhâl ile Âl-im b. el-Fadl -ki lâfız el-Haccac'ındır- anlattı dedi ki; Bize Cerir b. Hazini anlattı, dedi ki: Ben el-Hasen'i şöyle derken dinledim: Bir kadın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelip şöyle dedi: Kocam yüzüme bir tokat vurdu, Hazret-i Peygamber: "O takdirde ona kısas uygulamam gerekir" diye buyurunca, yüce Allah:

"Sana o Kur'ân’ın vahyi tamamen ulaştırlmazdan önce onu (okumakta) acele etme." (Tâ-Hâ, 20/114) ayetini indirdi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da:

"Erkekler, kadınlar üzerine yöneticidirler" ayeti nâzil oluncaya kadar hüküm vermemişti. Suyûti, ed-Dürru'l-Mensur, 111, 513

Ebû Ravk der ki: Bu âyet-i kerîme, Ubey kızı Cemile ile kocası olan Sabit b. Kays b. Şemmas hakkında nâzil olmuştur. El-Kelbv de der ki: Bu âyet-i kerîme, Muhammed b. Mesleme'nin kızı Âmira ile onun kocası Sa'd b. er-Rabî hakkında nâzil olmuştur. Bu âyetin nüzul sebebinin daha önce naklettiğimiz Ummu Seleme'nin sözü olduğu da söylenmiştir. Az önce geçen 32, âyet 1. başlığa bakınız.

Bu durumda, ayetlerin İfade düzeni ve aralarındaki ilişki şöyle açıklanabilir: Kadınlar, miras hususunda erkeklerin üstün kılınışından sözetmeleri üzerine:

"Allahın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin" (en-Nisa, 4/32) âyeti nâzil oldu. Daha sonra yüce Allah, erkekleri miras hususunda kadınlara üstün kılmasının, erkeklerin mehir vermek ve kadınların nafakasını, sağlamak yükümlülükleri dolayısıyla olduğunu beyan etmektedir. Diğer taraftan erkeklerin bu şekilde üstün kılınmalarının faydası, neticede kadınlara racidir.

Şöyle de denilmektedir: Erkeklerin aklî olgunluk ve idarecelik bakımından bir üstünlükleri vardır. İşte bundan dolayı kadınlar üzerinde yöneticilik hakkı erkeklere verilmiştir. Yine denildiğine göre erkeklerin, kadınlarda bulunmayan bir şekilde ruhi bakımdan ve karakter itibariyle bir üstünlükleri vardır.

Çünkü erkeklerin karakterinde (tabiatında) hararet ve kuruluk baskın olduğundan dolayı, erkekte bir kuvvet ve bir çetinlik bulunur. Kadınların karakterinde ise baskın olan, nemlilik ve soğukluktur, O bakımdan, yumuşaklık ve zayıflık anlamındaki hususlar karakterlerinde yer eder. Bu bakımdan, erkeklere, kadınlar üzerinde kıyam (yöneticilik, işlerini görüp gözetme) hakkı verilmiştir. Yüce Allah'ın:

"Mallarından infak etmelerinden dolayı da böyledir" âyeti dolayısıyla da bu hak onlara verilmiştir.

2- Erkeklerin Hanımlarını Te'dip Hakkı ve Sınırı:

Bu âyet-i kerîme, erkeklerin hanımlarını te'dip edebileceklerine delildir. Kadın kocasının haklarını koruduğu takdirde, erkeğin, hanımı ile kötü geçinmemesi gerekir.

"Kavvâm" ifadesi, fa'âl vezninde mübalağa ifade eden bir kelime olup, bir şey üzerinde durmak, onu gözetmek, bütün gayreti ile onu korumak, ona nezaret etmek anlamındadır. Erkeklerin kadınlar üzerinde kaim olmaları, işte bu çerçeve içerisindedir. Erkeğin, kadının işlerini çekip çevirmesi, onu te'dip etmesi, evinde tutması, onu (gereksiz yere) dışarı çıkmaktan alıkoyması ile olur. Kadının da kocasına itaat etmesi ve masiyet olmadığı sürece emrini kabul etmesi görevidir. Buna gerekçe olacak fazilet, nafakayı karşılama yükümlülüğü, akıl, cihad, miras, emr-i bilmaruf ve nehy-î anılmünker hususlarında daha güçlü oluşu olarak gösterilmiştir. Bazıları sakallı oluşu da üstünlükte gözönünde bulundurmuş ise de, bunun hiç bir kıymeti yoktur. Çünkü, bir kimsede sakal bulunmakla, sözünü ettiğimiz hususların hiçbirisi bulunmayabilir. el-Bakara Sûresi'nde bu kanaati reddeden açıklamalar (2/ 228. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

3. Erkek Karısının Nafakasını Sağlayamazsa, Kadının Nikâhı Feshetme Hakkı Doğar mı?

İlim adamları, yüce Allah'ın:

"Mallarından infak etmelerinden dolayı böyledir" âyetinden şunu anlamışlardır: Koca, hanımıma nafakasını vermekten acze düşerse, artık onun üzerinde yönecici (kavvâm) olamaz. Onun üzerinde kavvâm olamayacak olursa, o takdirde kadın, bu nikâh akdini feshetmek hakkına sahip olur. Çünkü kendisinden dolayı nikâhın meşru kılındığı maksat ortadan kalkmıştır. İşte bu bakımdan da, nafakayı ve kadının giyimini sağlamak hususunda zorlanması halinde, nikâhın feshedilmesinin sabit olduğuna açık bir delalet vardır. Bu, Mâlikî ve Şâfiî'nin de görüşüdür.

Ebû Hanîfe ise, nikâh feshi olmaz demiştir. Buna sebep ise, yüce Allah'ın:

"Eğer o darlık içindeyse, geniş bir zamana kadar mühlet veriniz" (el-Bakara, 2/280) âyetidir. Buna dair açıklamalar yine bu sûrede de önceden geçmiş bulunmaktadır.

4- İyi Kadınların Bazı Özellikleri:

Yüce Allah’ın:

"İyi kadınlar, itaatli olan ve Allah'ın korumasıyla kendileri de gizli olanı koruyanlardır" âyetinde iyi kadınların durumu haber verilmektedir. Bundan maksat ise, kocaya itaati ve malında kocasının hazır olmaması halinde, kadının kendi nefsinde kocanın hakkım yerine getirmeyi ennr etmektir. Ebû Dâvûd et-Tayalisî'nin Müsned'inde, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kadınların hayırlısı, kendisine baktığın, zaman seni sevindiren, emir verdiğin zaman sana itaat eden, yanında hazır olmadığın takdirde de kendi nefsinde ve senin malında seni (haklarını) koruyan kadındır." Daha sonra şu:

"Erkekler, kadınlar üzerine yöneticidirler..." ayetini sonuna kadar okudu. Ebû Dâvûd, Zekât 32; İbn Mâce, Nikâh 5.

Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ömer'e şöyle demiştir: "Kişinin en hayırlı hazinesinin ne olduğunu sana bildireyim mi? O, saliha kadındır. Kocası ona baktığında onu sevindirir. Ona emrettiğinde ona itaat eder, yanında hazır bulunmadığında da onu korur." Bu hadisi de Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir Ebû Dâvûd, Zekât 32;

İbn Mes'ûd'un mushafında îyi kadınlaritaatlıolan... koruyanlardır" âyeti şeklindedir. Bu şekildeki bir çoğul kalıbı ise, dişilere has bir kalıptır. İbn Cinnî der ki: Cem'i teksir (yani İbn Mes'ûd'un Mushaf'ında kine uygun çoğul) mana itibari ile daha uygun bir lâfız görünmektedir. Çünkü bu çoğul şekli, çokluk anlamım vermektedirki, burada maksat olarak gözetilen de odur.

Allah'ın koruması ile" âyetindeki "mâ" edatı mastar manasını veren "ma"dır. Yüce Allah'ın kendilerini koruması sebebiyle... demektir- Bunun; Ki o; anlamında olması da doğru bir mana olur. O takdirde,

Allah'ın koruduğu" kelimesindeki ait zamir nasb zamiri olur. (Yani Allah'ın kendisini koruması ile., anlamına gelir).

Ebû Cafer'in kıraatinde lafzatullah mansup olmak üzere Allah'ı (onun hükümlerini) korumasıyla" şeklindedir. en-Nehhâs der ki; Ancak lafzatullahın merfu olarak okunması daha açıktır. Yani o kadınlar, Allah'ın koruması, yardımı ve doğrultması sayesinde kocalarının hazır olmamaları halinde, kocalarının haklarını koruyanlardır, anlamındadır.

Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Allah'ın onları mehirleri ve geçimleri konusunda koruması dolayısıyla... Yine bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Allah'ın onlardan korumalarım istediği kocalarına ait emanetleri yerine getirmeleri sebebiyle...

Lafzatullahın üstün olarak okunmasının anlamına gelince: Onların, Allah'ı yani O'nun emrini yahut dinini korumaları suretiyle demektir. Bu okuyuşun takdiri ile ilgili olarak da: "Onların, Allah'ı (emrini yahut dinîni) korumaları sebebiyle" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu şekilde çoğulken daha sonra tekil olarak gelmiştir. Nitekim şöyle denilmiştir:

"Başa gelen musibetler onu helâk etti(ler)"

Bu okuyuşun anlamı: Allah'ı (dinini) korumak suretiyle... şeklinde olduğu da söylenmiştir.

5. Serkeşliğin ve Ondan Endişe Etmenin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Serkeşliklerinden endişe ettiğiniz kadınlara." âyetinde geçen O kadınlar, O kadın, kelimesinin çoğuludur. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiştir, İbn Abbâs der ki; "Endişe ettiğiniz, korktuğunuz" âyeti burada bildiğiniz ve kat'i olarak İnandığınız anlamındadır. Bu kelimenin asıl anlamı üzere kullanıldığı da söylenmiştir en-Nüşûz (mealde: serkeşlik etmek) kelimesi, isyan etmek demektir. Yeryüzünün tümsekçe yeri demek olan den alınmıştır.

Bir kimse, oturur iken kalkıp ayakta durursa; denilir.

Yüce Allah'ın:

"Kalkın denildiğinde de kalkıverin ki..." (el-Mücâdele, 58/11) âyetindeki "kalkmak" da buradan gelmektedir. Yani Savaşa, yahut yüce Allah'ın emirlerinden herhangi bir emir için kalkın, demektir. Âyet-i kerimenin anlamı ise: Allah'ın kendilerine farz kıldığı kocaya itaat hususunda isyan etmelerinden, serkeşlik edip kabarmalarından korktuğunuz kadınlar, demektir.

Ebû Mansur el-Lüğavî der ki: Nüşûz, eşlerden her birisinin ötekinden hoşlanmaması demektir. Burada "ze" harfi yerine "sad" harfi geldiği takdirde, o zaman geçimi kötü olan kadın hakkında kullanılan bir fiil olur. İbn Faris der ki: Kadının nüşûz etmesi, kocasına karşı sert ve zorlu bir hal alması demektir Erkeğin nüşûz etmesi ise; karısını dövmesi ve ona ağır davranması, ondan uzak durması demektir.

İbn Cüreyc der ki, bu fiilin kadın hakkında kullanılıp, son harfinin "ze" olması da "sad" olması da aynı anlamı ifade der.

6- Öğüt Vermek;

"Öğüt verin" âyetinden kasıt, Allah'ın Kitabı ile onlara öğüt verin, demektir. Yani onlara, Allah'ın kendileri için vacib kılmış olduğu güzel arkadaşlık, koca ile güzel geçimi hatırlatın, kocasının, kendisi üzerindeki üstünlüğünü itiraf etmesi gerektiğini hatırlatın. Öğüt verirken ayrıca der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Herhangi bir kimseye secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emr ederdim."; Ebû Dâvûd, Nikâh 40; Tirmizî, Rada 10; İbn Mâce, Nikâh 4, Müsned, IV, 381, V, 228. VI. 76. "Kadın, deve sırtında olsa dahi, kendisini kocasından uzak tutamaz"; İbn Mâce, Nikâh 41, Müsned, IV; 381. "Herhangi bir kadın, kocasının yatağından ayrı olarak geceyi geçirecek olsa, sabahı edinceye kadar melekler ona lanet eder." Hadisi, Süyûtî'nin belirttiğine göre Hatîb, Enes'ten '"Herhangi bir kadın, kocasının izni olmaksızın evinden dışarı çıkacak olursa, evine geri dönünceye yahut kocası ondan razı oluncaya kadar yüce Allah'ın gazabı içerisindedir" anlamında rivâyet edilmiştir. (el-Azizi, el-Sirâcu’l-Munîr Şerhu'l-Câmi's'-Sağir II. 103.) Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: "Geri dönünceye ve elini kocasının eline koyuncaya kadar..." diye buyurmaktadır. Bu ve buna benzer âyeti hatırlatarak (ona öğüt verir).

7. Te'dip Kastıyla Kadınları Yataklarında Yalnız Bırakmak:

Yüce Allah'ın:

"Kendilerini yataklarında yalnız bırakın" âyetine gelince, "yataklarda" anlamına gelen kelimesini İbn Mes'ûd, en-Nehaî ve başkaları tekil olarak Yatakta" diye okumuşlardır. Âdeta bunu çoğul anlamını da ifade eden cins ismi gibi kabul etmişlerdir.

Yatakta terk etmek (hecr) ise, onunla birlikte yatıp, cima etmeksizin ona sırtını dönmesi demektir. Bu açıklama İbn Abbâs ve başkalarından nakledilmiştir. Mücahid der ki: Onlarla yattığınız yerler arasında bir mesafe bulunsun. Bu açıklamaya göre, ifadede hazfedilmiş bir sözün varlığı kabul edilir Bunu da., uzaklık anlamına gelen hecr etmekten “.....”6 onlardan uzak durun ifadesi desteklemektedir. Onu hecr etti, ondan uzaklaştı, ondan Hak düştü anlamındadır. Kadından uzak durmak İse, ancak onunla birlikte yatmayı terketmekle mümkün olur. Bu anlamdaki bir açıklamayı, ibrahim en-Kehaî, en-Nehaî, Katâde ve Hasan-ı Basrî de yapmış olup, İbn Vehb ve İbnü’l-Kasım da bunu Mâlik'ten rivâyet etmiştir. İbnü'l-Arabî de bunu tercih edip şöyle demiştir: Bunlar buradaki emri maksadı daha çok gerçekleştirecek olan manaya hamletmişlerdir. Bu da: Allah yolunda ondan uzak dur, demene benzer. İmâm Mâlik'in kabul ettiği asıl da budur,

Derim ki: Bu güzel bir görüştür. Koca, kadının yatağından yüz çevirecek olursa, kadın kocasını seven birisi ise, bu ona ağır gelir ve doğru yola döner. Şayet ona buğzeden birisi ise, böylece kadının serkeşliği açıkça ortaya çıkar. Böylelikle serkeşliğin ondan olduğu da netlik kazanmış olur.

Buradaki ‘in çirkin söz demek olan "el-hucr" den geldiği de söylenmiştir. Yani onlara sert ve kaba söyleyiniz, bununla birlikte cima ve başka maksatla onlarla beraber yatınız- Bu anlamda açıklamayı Süfyan yapmıştır, İbn Abbâs'tan da rivâyet edilmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Yani siz, onları evlerinde sağlamca bağlayınız. Bu da hicâr diye bilinen devenin kendisiyle bağlandığı ip olan ip ile "deveyi hecr etmek" tabirinden alınmış bir açıklamadır. Bu, Taberînin tercihidir. Taberî, bu tercihi yapmakla birlikte, diğer görüşleri de tenkid etmektedir. Ancak onun bu açıklaması tartışılır bir açıklamadır, Nitekim, Kadı Ebû Bekir b. el-Arabî de, Ahkâmu.’l-Kur'ân adlı eserinde bu görüşünü reddederek şunları söylemektedir: Kur'ân ve sünneti çok iyi bilen bir alimin nasıl bir tökezlemesidir ki bu? Onu, böyle bir açıklamaya iten ise, İbn Vehb'in, Mâlik'ten rivâyet ettiği garip bir Hadîs-i şerîftir. Buna göre, Ebû Bekr es-Sıddık'in kızı ve ez-Zübeyr b. el-Avvâm’ın hanımı Esma, evinden dışarı çıkar gezerdi.

Nihayet bu hususta ona serzenişlerde bulunuldu. O da, hem kendisine hem de diğer kumasına serzenişte bulundu. Birinin saçını diğerine bağladıktan sonra onları ağır bir şekilde dövdü. Öbür kuması kendisini daha iyi koruyorken, Esma, kendisini korumadığından darbeler daha çok ona isabet ediyordu. Esma bu durumundan babası Ebû Bekr (radıyallahü anh)'a şikayette bulundu. Babası ana şöyle dedi: Kızcağızım sabret. Çünkü Zübeyr salih bir insandır. Belki cennette senin eşin olur. Bana ulaştığına göre, bir koca evlendiği ilk hanım ile cennette de evlenir. Taberî burdan hareketle, bir taraftan lâfzın bu manaya muhtemel olması, diğer taraftarı da ez-Zübeyr'in bu davranışı dolayısıyla bağlayıp düğümleme anlamına geldiği görüşünü ortaya attı ve böyle bir açıklamada bulundu.

İlim adamlarına göre, kadından bu şekilde uzak durmanın azami süresi bir aydır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Hazret-i Hafsaya bir sır söyleyip, Hazret-i Âişe de bunu açığa çıkarıp her ikisi de Hazret-i Peygamberin aleyhine birbirine yardıma koyulunca böyle yapmıştı. Bk. et-Takrim, 66/3-4 ayetlerin tefsiri. Bununla birlikte Allah'ın, îlâ yapan (hanımından uzak kalacağına yemin eden) bir kimse için mazeret olarak belirlediği dört aylık süreye kadar bu işi uzatmaz.

8. Ve, Nihayet Dövmek:

Yüce Allah'ın: "(Nihayet) onları dövün" âyetine gelince, Allah, kadınlara önce öğüt vermekle işe başlanılmasını, sonra onlardan uzak durmayı emretti. Şayet bunlar fayda vermeyecek olurlarsa, o takdirde dövmeye başvurulur. Çünkü kadını, yola getirecek ve kocasının hakkını ödemeye itecek olan odur. Bu âyet-i kerimede dövmek, etki ve iz bırakmayan, te'dip yollu dövmektir. Bu da, bir kemiğini kırmayan, herhangi bir uzvunu çirkinleştirmeyen dövmedir. Dürtmek ve benzeri şekillerdir. Çünkü bundan maksat salâhtır. Başka birşey değildir. Helâk olma sonucunu verecek bir dövme hiç şüphesiz tazminatı gerektirir. Kur'ân-ı Kerîm öğretmek ve te'dip etmek kastıyla, oğlunu te'dip edenin dövmesi hakkında da bunlar söylenebilir. Müslim'in Sahih'indeki rivâyete göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Kadınlar hakkında Allah'tan korkunuz. Çünkü sizler onları Allah'ın emaneti ile aldınız. Allah'ın İsmi ile onların ferden size helal oldu. Sizin onlar üzerindeki hakkınız, hoşlanmadığınız herhangi bir kimseye yataklarınızı çiğnetmemeleridir Eğer böyle birşey yapacak olurlarsa, iz bırakmayacak şekilde onları dövünüz." Müslim, Hacc H7; Ebû Dâvûd, Menâsik 56; İbn Mâce, Menâsîk 84; Dârimî, Menâsik 3-4.

Bu hadisi Müslim, Hazret-i Cabir'in hacc ile ilgili uzunca hadisi arasında nakletmiştir. Anlamı şudur: Onlarf gerek akrabalarınızdan, gerek yabancı kadınlardan hoşlanmadığınız herhangi bir kimseyi evlerinize almamalıdırlar, işte Tirmizînin rivâyet edip sahih olduğunu belirttiği Amr b. el-Ahvas yoluyla gelen hadis de buna göre yorumlanır. Amr b. el-Ahvas, Veda Haccında, Resûlüllah ile birlikte bulunmuştu. Hazret-i Peygamber, Allah'a hamdu sena etti ve öğütler verip nasihatlarda bulunduktan sonra şöyle buyurdu: "Şu hususa da dikkatinizi çekerim. Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz. Çünkü onlar, sizin yanınızda ashâb gibidirler. Siz onlar üzerinde bundan başka bir şeye sahip değilsiniz. Apaçık bir hayasızlık yapmış olmaları hali müstesna. Böyle bir şey yapacak olurlarsa, yataklarda onlardan uzak durunuz ve onları iz bırakmayacak şekilde dövünüz. Size itaat edecek olurlarsa, onların aleyhlerine bir yol aramayınız. Şunu bilin ki, sizin kadınlarınız üzerinde haklarınız vardır. Kadınlarınızın da sizin üzerinizde bir hakkı vardır. Sizin kadınlarınız üzerindeki hakkınız: Hoşlanmadığınız kimselere yataklarınızı çiğnetmemeleri ve evlerinizde hoşlanmadığınız kimselere izin vermemeleridir. Onların sizin üzerinizdeki haklarına gelince: Giyimlerinde ve yiyeceklerinde onlara iyilikte bulunmanızdır." Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Radâ 11, Tefsir 9. sûre 2; İbn Mâce, Nikâh 3; Müsned, V, 73.

Hazret-i Peygamber'în; "Apaçık bir hayasızlık hadisiyle anlatmak istediği: Kocalarının hoşlanmayıp buğz ettikleri kimseleri evlerine almamaları demektir. Yoksa bundan kasıt zina etmeleri değildir. Çünkü zina haramdır ve bundan dolayı had gerekir.

Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Maruf olan bir hususta size itaatsizlik ederlerse kadınları, iz bırakmayacak bir şekilde dövünüz." Az önce aynı manayı ihtiva eden hadisler geçti.

Atâ (b. Ebi Rebâh) da der ki: İbn Abbâs'a şöyle dedim: İz bırakmayan mek ne demektir. O da, misvak ve benzeri şeyle dövmektir dedi. Yine rivâyet edildiğine göre, Ömer (radıyallahü anh) hanımını dövmüş, bundan dolayı kınanması üzerine şöyle demişti; Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Erkeğe hanımını neden dövdüğü sorulmaz."

9- İtaat Edenler Aleyhine Yol Yoktur;

Yüce Allah'ın:

"Eğer size itaat ederlerse" yani serkeşlik etmekten vazgeçer, terkederlerse "artık aleyhlerinde yol aramayın" yani, söz veya iîüle onlara karşs cinayet işlemeyin. İşte bu, onlar üzerinde üstün oluşun vurgulanmasından, te'dip edilmeleri için imkân verilmesinden sonra kadınlara zulmü yasaklayan bir âyettir. Bunun; onların sizleri sevmeleri için onları mükellef tutmayın. Çünkü bu onların elinde olan birşey değildir anlamına geldiği de söylenmiştir.

10- Çok Yüce ve Çok Buyû'k Olan Allah:

Yüce Allah;

"Şüphe yokki Allah çok yücedir, çok büyüktür" âyeti ile, işaret yoluyla kocalara alçak gönüllü olmalarını, yumuşak davranmalarını emretmektedir. Yani sizler, o kadınlara güç yetiriyor olsanız dahi, Allah'ın kudretini hatırlayınız: Çünkü O'nun kudret elir her kişinin gücü üzerindedir. O bakımdan herhangi bir kimse, hanımına karşı üstünlük taslamaya kalkışmasın. Allah, onu görüp gözetmektedir. İşte bundan dolayı, burada yüce Allah'ın, yücelik ve büyüklükle vasfedilmesi gayet güzel düşmüştür. İbn Mâce, Nikâh 51; Müsned, I, 20.

11. Kadının Serkeşliği Dolayısıyla Kullanılabilecek Haklar:

Bu husus böylece sabit olduğuna göre, şunu bil ki: Aziz ve celil Allah, Kitab-ı Kerîminde açıktan açığa dövmeyi yalnız burada ve bir de büyük hadleri gerektiren suçlarda emretmiştir. Böylelikle onların, kocalarına olan masiyetleri ile büyük günahlar işlemekle onaya çıkan masiyeti eşit tutmuş gibidir. Bu konuda da İmâmlara (İslam devletinin yetkililerine) değil de görevi ve yetkiyi kocalara vermiştir. Yüce Allah'ın kadınları kocalara emanet olarak vermesi, bu konuda kocalara güvenmesi sebebiyle de şahid ve beyyineye gerek kalmaksızın; hakimlere değil de kocalara bu yetkiyi vermiştir.

el-Mühelleb der ki: Kadınların cima hususunda kocalarından imtina etmeleri dolayısıyla kadınları dövmeyi câiz kılmıştır. Ancak hizmette bulunmaması halinde kadının dövülmesinin vücubu hususunda ihtilâf edilmiştir. Kıyasa göre, cima hususunda İmtina etmesi halinde dövmek câiz ise, kocanın kadın üzerindeki hakkı olan maruf ile hizmet dolayısıyla da dövmesini vacib kılmaktadır.

İbn Huveyzimendâd der ki: Serkeşlik etmek, nafaka hakkını da evlilik dolayısıyla sahip olduğu bütün hakları da ortadan kaldırır. Serkeşlik göstermesi halinde kocanın iz bırakmayacak şekilde te'dip edici bir surette serkeşliğinden vazgeçinceye kadar dövmesi, Öğüt vermesi, yatağından ayrı durması caizdir. Serkeşlikten dönecek olursa, bütün hakları da geriye döner. Aynı şekilde, te'dibin gerektirdiği herbir davranış da böyledir Kocanın karısını te'dibi caizdir. Bununla birlikte üstün bir kadının ie'dibİ ile aşağılık birisinin te'dibinde durum farklıdır. Üstün kadının te'dibi kınamaktır. Aşağılık kadının te'dibi ise kırbaçtır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur; "Kamçısını asıp da aile halkını te'dip edene Allah rahmet buyursun." el-Azizî, es-Sirâcü'l-Munir, II, 291. Yine şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Ebû Cehm omuzundan asasını bırakmıyan bir kişidir," Müslim, Talâk 36; Ebû Dâvûd, Talâk 39; Tirmizî, Nikâh 38; Nesâî, Nikâh 23; Dârimî Nikâh 7; Muvatta’'', Talâk 67

Beşşar da şöyle demektedir:

"Hür olan kimse kınanır, sopa ise kölenin hakkıdır."

İbn Dureyd de şöyle demiştir:

"Hür kimseye kınamak, devamlı bir engelleyicidir.

Köleyi ise sopadan başka birşey engellemez."

İbnül-Münzir der ki: İlîm ehli baliğa olmalan halinde bütün hanımların nafakalarının kocalarına ait olduğu ve bunun vücubunu ittifakla kabul etmişlerdir. Bundan tek istisna ise, kocasına karşı serkeşlik eden ve ondan imtina eden kadındır.

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Gerdeğe girişinden sonra karısı kendisine karşı serkeşlik eden üzerinden, hamile olması hali müstesna, karısının nafakası sakıt olur. Şu kadar var ki, serkeşlik eden kadının nafakası hususunda İbnü'l-Kasım, f'ukaha topluluğuna muhalefet ederek onun da nafakasının vacib olduğunu kabul etmiştir Serkeşlik eden kadın, kocasına itaatle dönecek olursa, bundan sonra o kadının nafakası kocasına vacib olur. Serkeşlik dışında hiçbir sebep dolayısıyla, kadının, kocası üzerindeki nafaka hakkı sakıt olmaz, Hastalık olsun, ay hali olsun, lohusalık olsun, oruç, hac, kocasının yanında bulunmaması, sözünü ettiğimiz hususların dışında, haklı ya da haksız kocasının ondan uzak durması gibi bütün hallerde kadının kocası üzerindeki nafakası sakıt olmaz.

35

Eğer aralarının açılmasından korkarsanız, o vakit, erkeğin akrabasından bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. Her ikisi de aralarının düzelmesini isterlerse, Allah da aralarını bulur. Şüphesiz ki Allah, herşeyî bilendir, herşeyden haberdardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Aralarının Açılmasından Korkulursa:

Yüce Allah'ın:

"Eğer aralarının açılmasından korkarsanız" âyetinde yer alan "açılmak ve ayrılmak" anlamına gelen

"şîkak"ın manası ile ilgili açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/74. ayet ile 137- âyetlerde) geçmiş bulunmakladır. Sanki eşlerden herbirisi, ötekinin yer almadığı bir tarafta bulunuyor ve o yöne çekiyor gibi bir anlam ifade etmektedir, ikisinin arasında bir ayrılığın varlığından korkarsanız, demektir.

Burada mastar zarfa izafe edilmiştir: Ayın aydınlattığı bir gecede yürümek ve arafe günü oruç tutmak hoşuma gider" gibi. Âyet-i kerimede de:

"Geceleyin ve gündüzün hilekârlığınız..." (Sebe, 34/33) diye buyurulmaktadır-.

Şöyle de denilmiştir: "Arasında" kelimesi isim gibi kullanılmış ve ondaki zarf anlamı izale edilmiştir. Çünkü burada maksat onların durumları ve birbirleriyle geçimleridir. Yani eğer sizler onların geçimlerinin ve arkadaşlıklarının arasında bir uzaklık girdiğinden korkarsanız, "bir hakem gönderin" anlamındadır.

Buradaki

"korkarsanız" âyeti ile ilgili görüş ayrılıklarına dair açıklamalar da daha önceden (en-Nisâ, 4/2. ayet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Saîd b. Cübeyr der ki: Konu ile ilgili hüküm, önce ona öğüt vermesidir. Eğer kabili ederse mesele yok, değilse yatağından ayrılır. Bu sefer kabul ederse eder, aksi takdirde onu döver. Bundan sonra kabul ederse mesele yok, aksi takdirde hakim, kocanın ailesinden bir hakem, hanımın ailesinden bir hakem gönderir Ve onlar da zararın hangi taraftan geldiğini tetkik ederler. İşte bu durumda hul' denilen ayrılma şekli ortaya çıkar.

Şöyle de denilmiştir: Koca öğüt vermeden önce de dövmek hakkına sahiptir. Ancak bu hususun, âyet-i kerimede tertip ile zikredilişi dolayısıyla birinci görüş daha sahihtir.

2. Muhatapların Kimlikleri:

İlim adamlarının çoğunluğuna göre, yüce Allah'ın:

"Eğer... korkarsam" âyetine muhatap olanların yöneticiler, ümerâ ve hakimler olduğu görüşündedir. Diğer taraftan:

"Her ikisi de aralarının düzelmesini isterlerse, Allah da aralarını bulur" âyetinde kast edilenlerin de, İbn Abbâs, Mücahid ve diğerlerinin görüşüne göre, iki hakem olduğu söylenmiştir. Yani eğer her iki hakem aralarının düzelmesini isterlerse, Allah da o eşlerin arasını düzeltir. Bundan kastın eşler olduğu da söylenmiştir. Yani eğer eşler aralarının düzelmesini ister ve her iki hakeme verdikleri haberlerde doğru söyleyecek olurlarsa, "Allah da aralarını bulur."

Hitabın velilere olduğu da söylenmiştir, Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Eğer korkarsanız" yani, eşler arasında bir ayrılığın olduğunu bilirseniz,

"o vakit, erkeğin akrabasından bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin." Her iki hakem, ancak kocanın ve kadının akrabalarından olmalıdır. Çünkü bunlar karı-kocanın hallerini daha iyi bilirler. Adalet ehli kimselerden, bakışları sağlam ve tutarlı, fıkhî basireti ve bilgisi olan kimselerden olmalıdırlar Şayet akrabaları arasında bu işe elverişli kimse bulunmayacak olurlarsa, o vakit, onların dışında adaletli ve bilgili İki kişi gönderilir, Bu da her iki tarafın işi, anlaşılmaz olup kötülüğün hangisinden olduğu bilinmemesi ha Ünde sözkomısudur. Şayet kimin zalim olduğu bilinecek olursa, o vakit, o zalimden karşı tarafın hakkı alınır ve zararı izale etmeye mecbur tutulur.

Şöyle de denilmektedir Kocanın akrabalarından olan hakem, koca ile başbaşa kalır ve ona şöyle der; Bana kalbinde olanı bildir. Sen bu kadını seviyor musun, sevmiyor musun? Bunu bana söyle ki, ben de senin maksadını bilmiş olayım. Eğer koca: Bu kadına benim ihtiyacım yoktur, sen bana ondan alabildiğini al ve beni ondan ayır, diyecek olursa, o takdirde serkeşliğin koca tarafından olduğu bilinir. Şayet: Ben onu seviyorum. Malımdan ona istediğini al ve beni ondan ayırma diyecek olursa, onun serkeşlik etmediği anlaşılır. Kadın tarafından gönderilen hakem de, kadınla başbaşa kalır ve ona söyle der: Kocanı seviyor musun, sevmiyor musun? Eğer kadın, beni ondan ayır, malımdan ne istiyorsa ona ver diyecek olursa, serkeşliğin kadın tarafından olduğu bilinir. Şayet: Bizi birbirimizden ayırma. Fakat onu nafakamı artırmaya, bana iyi davranmaya teşvik et, diyecek olursa, bu sefer serkeşliğin kadın tarafından olmadığı anlaşılır. Her iki hakem de, hangi tarafın serkeşlik ettiğini açıkça anlayacak olursa, o kişiye yönelerek öğüt verirler, azarlarlar, yaptığından uzak durmasını söylerler. İşte yüce Allah'ın:

"O vakit, erkeğin akrabasından bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin" âyetinde anlatılanlar bunlardır.

3. Kadınların îtaat ve Serkeşlikleri Halinde Hakemlerin Yetkileri:

İlim adamları derler ki: Bu âyet-i kerîme kadınları aklî bir şekilde taksime tabi tutmuştur. Çünkü kadınlar, ya itaat ederler, ya serkeşlik ederler. Serkeşliğin sonunda da ya itaate dönüş sözkonusudur, yahut değildir. Eğer birinci husus (İtaate dönüş) sözkonusu olursa terkediîirler, Çünkü Nesâî şunu rivâyet etmiştir: Akîl b. Ebî Tâlîb, Utbe b. Rabia'nın kızı Fatıma ile evlendi. O, Fatıma'nın yanına girdi mi, Fatma; ey Haşimoğulları Allah'a yemin ederim ki, ebediyen kalbim sizi sevmez. Nerde boyunları gümüş ibrikleri andıranlar, burunları dudaklarına doğru sarkanlar, nerde Utbe b. Rabia, nerde Şeybe b. Rabia? derdi. Karısı böyle söylerken, kendisi sesini çıkarmazdı. Nihayet birgün kızgın ve bezgin bir halde yanına girince, yine karısı ona: Nerde Utbe b. Rabia? deyince, o da: Oraya girdiğinde cehennemde sol tarafında onu göreceksin. Bunun üzerine elbiselerini üzerine alıp gitti. Hazret-i Osman'ın yanına vardı, ona durumu anlattı. O da İbn Abbâs ve Muaviye'yi gönderdi. İbn Abbâs dedi ki: Ben bunları mutlaka birbirinden ayıracağım. Muaviye: Ben Abdimenafoğullarından iki yaşlıyı birbirinden ayırmam dedi, Yanlarına vardıklarında, üzerlerine kapılarını kapatıp, işlerini düzeltmiş olduklarını gördüler. Eğer, anlaşmazlık içerisinde olduklarım, başarıîıadıklarını, işlerinin daha da kötüye gittiğini görecek olurlarsa, iki hakem, bütün güçleriyle on tan birbirleriyle kaynaştırmaya çalarlar. Onlara Allah'ı, beraber geçirdikleri zamanları hatırlatırlar. Eğer vazgeçer ve dönerlerse, onları bırakırlar. Şayet başka bir durum sözkonusu olur ve birbirlerinden ayrılmalarını uygun görürlerse, bu sefer onları birbirlerinden ayırırlar. Hakemlerin onları bu şekilde ayırması, karı-koca aleyhine olmak üzere caizdir. Belde hakiminin hükmü buna uygun düşsün yahut düşmesin farketmez. Bu hususta karı-koca onlara ister vekalet vermiş olsun, ister vermemiş olsun yine farketmez. Böyle bir durumdaki ayrılık ise bain bir talaktır.

Bir kesim de şöyle demiştir: Koca, bu hususta hakemlere vekâlet vermediği sürece hakemler, onları birbirlerinden boşayamazlar, Durumu İmâma (halifeye ya da yetkili kıldığı kimseye) bildirmelidirler. Bu onların şahid ve iki elçi olmaları esasına göredir. Sonra İmâm, isterse onları ayırır ve hakeme de ayırmaları emrini verir. Bu Şâfiî'nin iki görüşünden birisidir. Kûfeliler de bu görüştedir. Aynı damanda bu, Atâ'nın, İbn Zeyd'in ve el-Hasen'in de görüşüdür- Ebû Sevr de böyle demiştir.

Sahih olan birinci görüştür ve hakemlerin vekâlet olmasa bile boşama yetkisine sahip olduklarıdır. Bu da Mâlik'in, Evzai'nin ve İshak'ın görüşüdür, Hazret-i Osman, Ali ve İbn Abbâs'tan, en-Nehaî ve en-Nehaî'den de bu görüş rivâyet edilmiştir. Şâfiî'nin görüşü de budur. Çünkü yüce Allah:

"Erkeğin akrabasından bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin" diye buyurmaktadır. Bu da şanı yüce Allah'ın bu iki hakemin vekil ve şahid değil, iki kadı olduklarına dair açık bir nassıdır Vekilin ise şeriatte özel bir ismi ve özel bir anlamı vardır. Hakemin de şeriavte özel bir ismi ve özel bir anlamı vardır. Şanı yüce Allah, bunların her birisinin ne anlama geldiğini açıklamış olduğuna göre, alim kişi bir tarafa, şâz görüş ortaya atan bir kişinin bile bunların birisinin manasını öteki ile karıştırmaması gerekir.

Dârakutnî, Muhammed b. Sîrîn'den o, Abîde'den,

"Eğer aralarının açılmasından korkarsanız, o vakit erkeğin akrabasından bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin" ayeti hakkında dedi ki: Bir erkek ve bir kadın, Hazret-i Ali'ye, herbirisi ile bir gurup insan bulunduğu halde geldi. Hz- Ali onlara emir verdi. Bu topluluk da erkeğin akrabalarından bir hakem, kadının akrabalarından bir hakem gönderdiler. Hazret-i Ali iki hakeme şöyle dedi: Vazifenizin ne olduğunu biliyor musunuz? Eğer onları, ayırmayı uygun görürseniz, onları ayıracaksınız. Bu sefer kadın şöyle dedi: Ben lehimde ve aleyhimde olanıyla Allah'ın Kitabında olana razıyım. Koca da dedi ki: Ayrılığa razı olmam. Bu sefer Hazret-i Ali şöyle dedi: Yalan söyledin. Allah'a yemin ederim kadının ikrar edip kabul ettiğinin bir benzerini sen de ikrar edip kabul etmediğin sürece sana hiçbir fırsat tanımam. Dârakutnî, III, 295.

Bu, isnadı sahih ve sabit bir hadis olup, Hazret-i Ali'den, İbn Sirin'den o, Abide yoluyla ve değişik yollarla sabit olarak rivâyet edilmiştir. İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., XVIII, 109. Bunu Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) söylemiştir. Şayet iki hakem vekil yahut şahid olsalardı, Hazret-i Ali onlara görevinizin ne olduğunu biliyor musunuz demezdi. Bunun yerine: Size hangi hususlarda vekalet verildiğini biliyor musunuz derdi. Bu da gayet açık bir husustur.

Ebû Hanîfe de, Hazret-i Ali'nin kocaya söylediği "Kadının razı olduğu şeye sen de razı olmadıkça buradan ayrılamazsın" sözünü delil göstermiştir İşte bu, Ebû Hanîfe'nin mezhebine göre, onların, kocanın rızası ile olmadıkça ayrılmayacaklarına delil görülmektedir. Diğer tara İta a, icma ile kabul olunan asıl kaide şu ki, talâk, kocanın elinde yahut da kocanın bu yetkiyi verdiği kimsenin elindedir. Mâlik ve ona tabi olanlar ise, devlet yetkilisini, köle ve innî'nin (iktidarsızın) aleyhine boşamada bulunması kabilinden kabul etmişlerdir.

4- Hakemler Arasında Ayrılık Olursa:

Eğer iki hakem arasında ayrılık görülürse, söyledikleri geçerli olmaz ve görüş birliği halinde kabul ettikleri şey dışında hiçbir sözleri bağlayıcı olmaz. Bir mesele hakkında hüküm veren iki hakem hakkında durum böyledir. Onlardan birisi ayrılığa hüküm verse, diğeri de buna hüküm vermeyecek olsa, yahut onlardan birisi belli bir mal ödenmesi hükmünü verse, diğeri bunu kabul etmese, ikisi de ittifak etmedikleri sürece, her iki hüküm de birşey ifade etmez.

Mâlik, üç talâk ile karı-koca'yı boşayan iki hakemin durumu hakkında şöyle demektedir: Bu üç talaktan birisi bağlayıcıdır. Onların tek bâin bir talaktan daha fazlasıyla ayırma yetkileri yoktur. Bu İbnü'l-Kasım'ın da görüşüdür.

Yine İbnü'l-Kasım der ki: Eğer bu hususta iki hakem görüş birliğine varırlarsa, üç talâk da bağlayıcı olur. el-Muğire, Eşheb, İbn Mâcişûn ve Esbağ da bu görüştedir. İbnu’l Mevvâz der ki: Hakemlerden birisi bir talâk, diğeri üç talâk hükmünü verecek olursa , bir talâk sözkonusudur. İbn Habib de Esbağ'dan bunun bir değer ifade etmeyeceğini nakletmektedir.

5- Tek Bir Hakem Yeterli midir?

Tek bir hakem göndermek yeterlidir. Çünkü yüce Allah, zina hususunda dört şahid ile hüküm verdiği halde, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zina eden kadına yalnızca Uneys'i göndermiş ve ona: "Kadın zina ettiğini itiraf ederse, onu recmet! demişti." Buhârî, Vekâlet 13, Sulh 5, Şurût 9, Ahkâm 29, Âhâd 1, Eymân 3; Müslim, Hudûd 25; Tirmizî, Hudûd 5, 8, Kudâd 22; İbn Mâce, Hudûd 7; Dârimî, Hudût 12; Müsned, IV, 115, 116. Abdulmelik de el-Müdevvene'de böyle demiştir.

Derim ki: Tek kişinin hakem olarak gönderilmesi câiz olduğuna göre, eşler bir kişiyi hakem kabul edecek olurlarsa bu da yeterlidir. Hatta, her ikisinin buna razı olmaları halinde bunun câiz olması öncelikle söz konu su dur,

Yüce Allah, hakemleri gönderme hususunda eşleri değil de onların dışında kalanları muhatap almıştır. O halde, eşlerin kendileri iki hakem gönderip her ikisi hüküm verecek olurlarsa hakemlerin hükmü geçerli olur. Çünkü bize göre tahkim (hakem kabul etmek) caizdir. Hakemlik uygulaması her meselede geçerlidir. Ancak bu, hakemlerin herbirisinin başlı başına âdil olmaları halinde böyledir. Eğer hakem âdil değilse, Abdulmelik: Hakemin hükmünün nakzolacağını (bozulacağını) söylemektedir, Çünkü bunlar kendilerini aşan. bir işe kalkışmışlardır.

İbni’l-Arabî der ki: Sahih olan âdil hakemin vereceği hükmün geçerli olacağıdır. Eğer bu şekilde bir hakem tayin etme bir vekalet verme ise, bilindiği gibi vekilin fiili geçerlidir. Eğer bir tahkim ise, onlar o hakemi kendiliklerinden Öne geçirmiş oluyorlar, Vekâlet verme hususunda etkili olmadığı gibi, ğararın bunda da herhangi bir etkisi olmaz. Diğer taraftan yargı meseleleri tümüyle ğarara (aldanma, hata yapma, kandırılma risk ve ihtimali) dayalıdır, Mahkûmun aleyhine hükmün kendi için ne gibi sonuçlar getireceğini bilmesi bu konuda gerekli değildir.

(Devamla) İbnü'l-Arabi der ki: İki hakem tayini meselesini yüce Allah açık hükme (nassa) bağlamıştır. Ve eşler arasında herhangi bir ayrılığın yahut anlaşmazlığın ortaya çıkması halinde hükmün bu şekilde olacağını bildirmiştir. Bu ise, ümmetin hakem göndermek hususunda bunun asıl dayanağı teşki) ettiği üzerinde icma ile kabul ettiği büyük bir meseledir. Hakem göndermenin doğuracağı sonuçların tafsilatı hususunda ümmet âlimleri ihtilaf etmiş olsa dahi bu böyledir.

Diğer taraftan, bu hususta Kitab ve Sünnetin gerektirdiğinden gafil olup: İki hakem emin bir kimsenin eline teslim edilir diyen bizim beldemizin halkına gerçekten hayret edilir. Açıkça göreceğiniz gibi, nassa karşı bir inatlaşma vardır. Bu hususta onlar, ne Allah'ın Kitabına danıştılar, ne kıyas yapmakla yetindiler. Ben bu konuda gerekli uyarı ve teşviklerimi yaptığım halde, karı-koca arasındaki anlaşmazlık halinde iki hakem gönderme teklifini. yalnızca bir hakim kabul etti, şahid ile birlikte yemine dayanarak hüküm vermeyi de bir başka hakimden başkası kabul etmedi. Allah bu hususta bana imkân verince de, (kadı olunca da.) gereken şekliyle Sünneti uygulamaya koyuldum. Her taraflarını Örten cehaletleri dolayısıyla sen bizim beldemizin halkına hayret etme! Fakat, iki hakemden hiçbir haberi bulunrmyan Ebû Hanîfe'ye hayret et; hatta Şâfiî'ye İki defa hayret et! Çünkü Şâfiî şöyle demiştir "Bu ayetin zahiren ifade eder gibi göründüğü husus, bunun her iki eşi de birlikte kapsayan hususlara dair olduğudur. Tâ ki, her ikisinin hali bu durumda birbirine benzesin, Bunun böyle olması şundandır: Ben yüce Allah'ın, kocanın serkeşlik etmesi halinde, karı-kocanın birbirleriyle sulh etmelerine izin. verdiğini gördüğüm gibi, Allah'ın hududunu ayakta tutamamaktan korkmaları halinde ise, hul’ yapmalarına izin verdiğini gördüm. Bu ise, (hul'un) ancak hammın rızası ile olabileceği ihtimaline kuvvet kazandırmaktadır.

Yine yüce Allah, kocanın bir eşi bırakıp yerine bir başka eş almak islediği takdirde, önceki hanıma verdiğinden herhangi bir şey almasını yasaklamıştır. Bizim aralarında anlaşmazlık doğmasından korktuğumuz hususlarda. iki hakem göndermeyi emrermesi de, bu iki hakemin hükmünün eşlerin hükmünden ayrı olacağının delilidir. Durum böyle olduğu takdirde, kocanın ailesinden bir hakem, hanımın ailesinden de. bir hakem gönderilir. Her iki hakem, ancak eşlerin rızası ve vekil tayin edilmeleri ile güvenilir iki şahıs olarak gönderilirler. Bu konuda uygun gördükleri takdirde iki hakem onları bir araya da getirebilir, birbirinden ayırabilir de. İşte bu, iki hakemin her iki eşin vekili olduklarının delilidir."

36

Allah'a ibadet edin. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşularınıza ve uzak komşularınıza, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin. Allah, büyüklenip böbürlenenleri elbette sevmez.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onsekiz başlık altında sunacağız:

1- Allah'a Şirk Koşmaksızın İbadet:

İlim adamları icma ile bu âyet-i kerimenin, üzerinde ittifak olunan muhkem âyetlerden olduğunu, bundan hiç bir şeyin nesh olmadığını kabul etmişlerdir. Aynı şekilde bütün (ilâhî) kitaplarda da bu âyet-i kerîme böylece yer almıştır. Bu böyle olmasaydı dahi, buna dair Kitabta bir hüküm indirilmemiş olsa bile, aklî bakımdan bu böylece bilinecekti. Daha önce ubudiyetin hüküm koymak ve tercihte bulunmak (ihtiyar) yetkisine sahip olana (Allah'a) karşı zillet arzetmek ve ihtiyacını sunmak anlamında olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah, kullarına kendisinin huzurunda zilletlerini arzetmelerini ve bunu yaparken de ihlâslı olmalarını emretmektedir. Âyet-i kerîme, amellerin Allah'a ihlâs ile yapılmaları, riya ve benzeri şeylerin şaibelerinden arındırılmaları gerektiği hususunda aslî bir dayanaktır.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ederse salih bir amel işlesin ve Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak tutmasın." (el-Kehf, 18/110) Bu o, kadar önemlidir ki, bazı ilim adamlarımız şöyle demiştir: Bir kişi serinlemek kastıyla abdest alsa, yahut midesini rahatlatmak için oruç tutsa, bununla beraber de yüce Allah'a yaklaşmayı niyet eıse, bu yeterli olmaz. Çünkü o, Allah'a yakınlaşmak niyetine bir de dünyevî bir niyeti karıştırmıştır. Halbuki, halis olmayan amel, Allah için olamaz. Nitekim yüce Allah:

"Şunu bilki, halis din yalnız Allah'ındır" (ez-Zümer, 39/5) diye buyurmaktadır. Yine bir başka yerde de:

"Onlar Allah'a ancak dini yalnız O'na halis kılanlar olarak ibadet etmekle etnrolundular" (el-Beyyine, 93/5.) diye buyurmaktadır. Aynı şekilde İmâm olarak namaz kıldırmakta olan bir kimse, bir başkasının rükûa eğilmekte olduğunu hissedecek olursa, onu (rükûdan kalkma vakti sona ermişse) beklemez. Çünkü, onun da rükûa eğilmesini beklemek suretiyle rükûnun yüce Allah'a ihlâsla yapılmış olmasını ortadan kaldırır.

Müslim'in Sahihinde Ebû Hüreyre'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şanı yüce ve mübarek olan Allah buyurdu ki: "Ben ortaklar arasında şirke en muhtaç olmayanım. Her kim bir amel işleyip de o amelde Benimle beraber Benden başkasını ortak edecek olursa, onu o şirk koşmasıyla başbaşa terkederim." Müslim, Zühd 46; İbn Mâce, Zühd 21.

Dârakutnî Enes b. Mâlik'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasulûllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kıyâmet gününde mühürlü sabiteler getirilir. Bunlar yüce Allah'ın huzurunda dikilir. Yüce Allah meleklere bunu bırakın, bunu kabul edin, diye buyurur. Melekler derler ki: İzzetin hakkı için biz hayırdan başka birşey görmemiştik (de ona binaen yazmıştık). Aziz ve celil olan Allah, -ki O, en iyi bilendir- şöyle buyurur: Bu benden başkası içindi. Ben bugün ancak kendisiyle Benim rızam aranmış bulunan ameli kabul ediyorum," Dârakutnî, l. 51.

Yine Dârakutnî, ed-Dahhâk b. Kays el-Fihrî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Muhakkak yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ben hayırlı bir ortağım. Her kim Benimle birisini ortak koşacak olursa, o şey Benim ortağıma aittir. Ey insanlar, amellerinizi ihlasla, yalnız yüce Allah için yapınız. Çünkü muhakkak Allah, ancak kendisi için ihlâsla yapılanı kabul eder. Hiçbir zaman bu Allah içindir ve akrabalık hakkı İçindir, demeyinim. Çünkü o takdirde o, akrabalık hakkı için olur. Ondan Allah için hiçbirşey olmaz. Hiçbir zaman; Bu Allah içindir ve bu sizin içindir, demeyiniz, O takdirde o, (hepsi) sizin için dediğiniz kimseler için olur ve onlardan yüce Allaha ait hiçbir şey olmaz." Dârakutnî, 1, 51.

Şirkin Mertebeleri:

Bu husus sabit olduğuna göre, şunu bil ki, ilim adamlarımız (Allah onlardan razı olsun) şöyle demişlerdin Şirkin üç mertebesi vardır ve hepsi de haramdır. Şirkin esası, ulûhiyetinde Allah'ın ortağının bulunduğuna inanmaktır. İşte en büyük şirk ve cahiliye şirki budur. Yüce Allah'ın:

"Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını dilediğine bağışlar" (en-Nisa, 4/48) Âyetinde kastedilen şirk de budur.

Bundan hemen bir sonraki mertebe ise, fiilinde yüce Allah'ın ortağı olduğuna inanmaktır Bu da: Allah'tan başka herhangi bir varlık, bir fiili bağımsız olarak meydana getirip icad eder, diyenlerin görüşüdür. Böyle bir varlığın ayrıca ilâh olduğuna inanmasa dahi bu bir şirktir. Bu ümmetin mecusileri olarak bilinen Kaderiyye gibi. Cibril Hadisinde de görüldüğü gibi, İbn Ömer, bunlardan uzak olduğunu ifade etmiştir. Cibril hadîsi aslında pek çok yerde geçmekle birlikte; İbn Ömer'in söylediği bu sözlerin de yer aldığı rivâyetlerin geçtiği yerler şunlardır: Müslim, Îman 1; Ebû Dâvûd, Simne 16; Tirmizî, îman 4; Müsned, II, 107. Bundan sonraki mertebe ise, ibadette Allah'a ortak koşmaktır ki, bu da riyakârlıktır. Riyakârlık ise, yüce Allah'ın yalnızca kendisi için yapılmasını emretmiş olduğu İbadetlerden herhangi birisini başkası için yapmak demektir. İşte haram oluşunu beyan etmek üzere birçok âyet-i kerimelerin ve Hadîs-i şerîfin varid olduğu şirk türü de budur. Bu amelleri iptal eden bir iştir. Ve oldukça gizlidir. Cahil ve anlayışsız olan kimseler bunu bilemezler.

Allah, Haris el-Muhasibî'den razı olsun ki, o bunu, er-Riâye adlı eserinde açıklamıştır. Ve riyanın amelleri bozduğunu da beyan etmiştir. İbn Mâce'nin Sünenînde, Ebû Said b. Ebi Fedale el-Ensarîden -ki ashâb-ı ki ramdandır- şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah buyurdu ki: "Allah kendisinde hiç bir şüphenin bulunmadığı bir gün olan Kıyâmet gününde, öncekileri de sonrakileri de toplayıp biraraya getirdiğinde, bir münadi şöyle seselenecektir: Her kim, aziz ve celil olan Allah için yapması gereken amelinde bir başkasını ortak koşmuş ise, haydi gitsin o amelinin ecrini Allah'tan başkasının nezdinde arasın. Çünkü şüphesiz Allah, ortaklar arasında, ortaklığa en ihtiyacı olmayandır." İbn Mâce, Zühd 21; Müsned, III, 466, IV, 215. İbn Mâce'de, Ebû Said el-Hudrî'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bizler el-Mesih el-Deccal hakkında konuşurken, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımıza çıkageldi ve şöyle dedi: "Bence sizin için el-Mesih el-Deccal'den daha da korkulması gereken bir şeyi size haber vereyim mi?”. Ebû Said el-Hudrî dedi ki: Evet bildir, Ey Allah'ın Rasulü dedik. Şöyle buyurdu; "O, gizli şirktir; kişi namaza kalkar durur da, bir kişinin kendisine baktığını gördüğünden dolayı namazını süslemesidir." İbn Mâce, Zühd 21

İbn Mâce'de Şeddad b. Evs'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şüphesiz ümmetim için en çok korktuğum şey, Allah'a şirk koşmalarıdır. Ben onların güneşe, aya ve puta tapacaklarını söylemiyorum. Şu kadar var ki, Allah'tan başkası için yapacakları ameller ve itaat edecekleri gizli bir şehvetten (korkuyorum)." İbn Mâce, Zühd 21; Müsned, IV, 124.

Bunu ayrıca Tirmizî el-Hakîm (Nevâdirü’l-Usûl'de) Tirmizî, el-Hakim, Nevadiri'l-Usul, II, 585. rivâyet etmiştir, ileride el-Kehf Sûresi'nin sonlarında (18/110. âyetin tefsirinde) bu Hadîs-i şerîf gelecektir, orada ayrıca gizli şehvetin mahiyeti de açıklanacaktır. Hadisin Müsned, IV, 124 ile Nevadiru'l-Usûl, II. 585'te yer alan rivâyetlerinde "gizli şehvet" böylece açıklanmaktadır. (Ayrıca; el-Heysemî. Mecmau'z-Zevâid, III, 201) İbn Lehîa de, Yezid b. Ebi Habib'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gizli şehvet hakkında soru soruldu da o da şöyle buyurdu:

"Gizli şehvet, kişinin gelip etrafında oturulmasını sevdiği için öğrenmesidir."

Sehl b. Abdullah et-Tüsteri (radıyallahü anh) der ki: Riya üç türlüdür. Birincisi, kişinin fiilini aslı itibarı ile Allah'tan başkası için yapması ve bununla beraber o fiilinin Allah için yaptığım bilinmesini istemesidir. Bu bir çeşit münafıklık ve imanda şüpheye düşmektir. İkinci çeşit; Bir işe Allah için başlar, Allah'tan başkası da ona muttali oldu mu, bundan sevinir ve gayrete gelir. Böyle bir kimse tevbe edecek olursa, bütün yaptığını yeniden iade etmelidir.

Üçüncüsü ise, ihlâs ile bir amele başlayıp, Allah için o amelini bitirir, bu hali ile o kişi bilinir ve bundan dolayı övülür, o da bu övülmeden huzur duyarsa, işte yüce Allah'ın yasakladığı riya budur. Sehl der ki: Lukman, oğluna şöyle demiş: Riyakârlık, amelinin ecrini dünya yurdunda istemendir. Halbuki, iyi insanların ameli âhiret için olmalıdır. Ona riyanın İlacı nedir diye sorulunca, o da ameli gizlemektir dedi. Peki, amel nasıl gizlenilir diye sorulunca, şöyle dedi; Açıktan yapmakla mükellef tutulduğun amele ancak ihlâs ile gir (başla). Açığa vurmakla mükellef tutulmadığın şeye de, Allah'tan başka hiçbir kimsenin muttali olmasını isteme- Yine devamla der ki: İnsanların muttali olduğu hiçbir ameli sen amelden sayma. Eyyûb es-Sahüyanî der ki: Ameli dolayısıyla mevkiinin bilinmesini istiyen bir kimse akıllı bir kimse değildir. Derim ki: Sehl'in: "Bir amele ihlâs ile başlayıp..." ifadesi ile ilgili olarak şunları söyliyelim: Eğer o kişinin, başkalarının söyledikleri dolayısıyla huzur ve sükûn bulup sevinmesi, kalplerinde yer edip bundan dolayı kendisini övmeleri, ona saygı ve ta'zim göstermeleri, iyilikte bulunmaları, onlardan elde etmeyi İstediği mal ve bundan başka birtakım şeylere nail olmak için olursa, bu yerilen bir şeydir. Çünkü, böyle birisinin kalbi, onların o ameline muttali olmaları dolayısıyla sevinçle dolup taşmış demektir. Velevki onlar, o amelini yapıp bitirdikten sonra muttali olmuş olsunlar.

Kendisi ameline muttali olmalarım sevmemekle, Allah'ın insanları muttali kılmasını sevmekle ve Allah'ın lütfü dolayısıyla sevinmesine gelince; onun bu sevinci Allah’ın lütfuyla bir itaat olur. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmaktadır;

"De ki, Allah'ın lütfü ve rahmetiyiz ve yalnız bunlarla sevinsinler. Bu onların toplaya geldiklerinden daha hayırlıdır." (Yûnus, 10/58). Buna dair geniş açıklamalar ve bu açıklamaların tamamlanması, el-Muhasibî'nin er-Riaye adlı eserindedir. Bu bilgilere vakıf olmak isteyenler, oraya baksınlar.

Yine Sehl'e, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Ben bir ameli gizlice yapıyorum da, ona muttali olunur ve bundan dolayı bu benim hoşuma gider." İbn Mâce, Zühd 25; Tirmizî, Zühd 49. Hadisi sorulunca şu cevabı vermiş: Bunun hoşuna gitmesi Allah'ın açığa vurduğu ameli dolayısıyla şükretmesi bakımından veya buna benzer bir cihetten dolayıdır. İşte bu açıklamalar, riyakârlık ve amellerin Allah için ihlâs ile yapılması gereğine dair yeterli özettir Bakara Sûresi'nde (2/139- âyette) İhlasın gerçek mahiyeti ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamd olsun.

2. Anne-Baba Hukuku:

Yüce Allah'ın:

"Ana-babaya... iyilik edin" âyetine gelince, (köle olmaları halinde) anne-babayı azad etmenin, onlara yapılacak iyilikler tümiesinden olduğu bu sûrenin baş tarafında açıklanmış bulunmaktadır. İleride Subhân (el-İsra) Sûresi'nde onlara iyilik yapmanın hükmü (17/23-24. âyetlerin tefsirinde 2-14. başlsklarda) yeterince açıklanacaktır. İbn Ebî Able, "iyilik yapın" kelimesini ötrelî olarak şeklinde okumuştur. Yani onlara iyilik yapmak vaciptir. Diğerleri ise onlara iyilik yapın, anlamında olmak üzere bu kelimeyi nasb ile okumuşlardır. İlim adamları der ki: Lütuf ve ihsanda bulunan yaratıcıdan sonra, şükre, iyi davranmaya, onlara iyilik ve itaatle bağlı kalmaya, boyun eymeğe en lâyık olan kimseler, Allah'ın kendisine ibadet, itaat ve şükrü ile iyilikte bulunmayı zikrettiği kimselerdir. Bunlarsa anne ve babadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Bana ve anne-baba na şükret diye..." (Lukman, 31/14) İkisi de Vasıflı olan Şube ve Huşeym'ün Ya'la b. Atâ'dan o, babasından o, Abdullah b. Amr b. el-As'dan naklettiğine göre: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Rabbîn rızası, anne-babanın rızasına bağlıdır. Onun gazabı da anne-babanın gazabından ötürüdür." Tirmizî, Birr 3; el-Hâkim , el-Müstedrek, IV, 152. Ancak "anne-baba" anlamına gelen "el-vâlîdeyn" yerine, "baba" anlamına gelen; "el-valid" şeklindedir. Ayrıca bk. el- Heysemî, Mecmau'z Zevaid. VIII, 136.

3. Akrabaya, Yetimlere ve Yoksullara İyilik:

Yüce Allahın:

"Akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edin" âyetine gelince, buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/83. âyet, 4 ve 5. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

4. Komşular:

Yüce Allah’ın:

"Yakın komşularınıza ve uzak komşularınıza”, iyilik edin" âyetine gelince: Yüce Allah, komşunun korunması, hakkının yerine getirilmesini emretmiş ve onun haklarına gereken riâyetin, gösterilmesini de hem Kitabında, hem Peygamberinin diliyile tavsiye etmiştir. Nitekim yüce Allah, anne-baba ve akrabalardan sonra komşu hakkını sözkonusu ederek: "Yakın komşularınıza" diye buyurduğu gibi: "Uzak komşularınıza" yani yabancı komşularınıza da iyilik edin diye buyurmuştur. "el-Câr el-cunub"u yabancı komşu diye açıklayan İbn Abbâs'tır. Sözlükte de "el-cunub" uzak ve yabancı demekti):. Filan kişi ecnebidir sözü de buradan gelmektedir. Uzaklık anlamına gelen "cenabet" de böyledir. Dilciler şu beyiti zikrederler:

"Artık sen beni Nâil'den uzak tutmak suretiyle mahrum bırakma beni;

Çünkü ben çadırlar ortasında yabancı kalmış bir kişiyim."

Bu beyitin şairi Alkame b. Abde, övdüğü el-Haris b. Cebd'in evinde ashâb bulunan kardeşi Şasi serbest bırakmasını kastediyor (İbn Manzıır, Lisanû'l- Arab, I, 277).

el-A'şâ da der ki:

"Uzak bir yerden Hureys'e ziyaretçi olarak geldim

Fakat Hureys bana birşeyler bağışlamaktan yana donuk idi.

el-A'meş ile el-Mufaddal, uzak komşuknmza" âyetini şeklînde ikinci kelimedeki "cim" harfini üstün ve "nun" harfini sakin olarak okumuştur ki, bu da bu kelimenin bir başka söyleyişidir. Arada herhangi bir akrabalık bulunmadığı takdirde denilir. Çoğulu da; şeklinde gelir.

Burada bir muzafın takdir edildiği de söylenmiştir. Buna göre; yanı bulunan, komşu takdirindedir. Yan tarafta (bitişik komşu) anlamına geldiği de söylenmiştir.

Nevt" eş-Şami der ki: "Yakın komşu”dan kasıt, müslüman komşudur, "uzak komşu”dan kasıt ise, yahudi ve hıristiyan komşudur.

Derim ki: Buna göre, komşu hakkına riâyetin tavsiye edilmesi, müslüman olsun, kâfir olsun emrolunmuş ve teşvik olunmuş bir iştir. Sahih olan görüş de budur. İyilik yapmak, bazan gözetmek anlamındadır. Bazan güzel geçinmek, eziyet vermekten uzak durmak ve onu korumak anlamına da gelir.

Buhârî, Âişe (radıyallahü anha)'dan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Cebrâîl bana komşuyu o kadar tavsiye etti ki, nerdeyse onu mirasçı kılacak zannettim." Buhârî, Edeb 28: Müslim, Birr 140; Ebû Dâvûd, Edeb 123; Tirmizî, Bırr 281 İbn Mâce, Edeb 4; Müsned. 11, 85, 160, 259. Ebû Şureyh Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir:

"Allah'a yemin ederim ki îman etmiş olmaz. Allah'a yemin ederim ki îman etmiş olmaz. Allah'a yemin ederim ki îman etmiş olmaz" -Ey Allahın Rasûlü kim (den sözediyorsunuz)? diye sorulunca, şöyle buyurdu: "Vereceği sıkıntılardan yana komşusu kendisini emniyette hissetmeyen kişi." Buhârî, Edeb 29; Müslim, Îman 73; Müsned, IV. 31. VI, 3S5.

İşte bu, bütün komşular hakkında umumi bir âyettir. Hazret-i Peygamber üç defa yemin etmek suretiyle ve komşusuna eziyet eden bir kimsenin kamil bir îman ile îman etmiş olmayacağını belirterek, komşuya eziyeti terk etmeyi tekid etmiştir, O halde, mü’minin komşusunu eziyet vermekten çekinmesi, Allah'ın ve Rasûlünün yasakladığı şeyden uzak durması, her ikisinin de razı olacağı ve kullarını işlemeye teşvik ettikleri şeylere de rağbet duyması gerekmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Komşular üç türlüdür Bir komşu vardır ki, üç hakkı vardır. Bir komşu vardır ki, iki hakkı vardır. Bir komşu vardır ki, bir hakkı vardır. Üç hakkı olan komşu, müslüman ve yakın akraba olan komşudur. Bunun komşuluk hakkı, akrabalık hakkı ve müslüman olmak hakkı vardır. İki hakkı bulunan komşu, müslüman komşudur. Bunun müslümanlık dolayısıyla bir hakkı ve komşuluk dolayısıyla bir hakkı vardır. Bir tek hakkı olan komşu ise, kâfir komşudur. Bunun yalnızca komşuluk hakkı vardır. el-Aclunî, Keşfut-Hafâ, I, 328.

5. Yakın Komşu ve Bazı Haklarına Örnekler:

Buhârî, Âişe (radıyallahü anha)'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü dedim. Benim iki tane komşum vardır. Bunların hangisine hediye vereyim. Şöyle buyurdu: " Kapısı sana daha yakın olana" Buhârî, Edeb 32, Şufa 3, Hibe 16; Müsned, VI 175- 187. 197 239.

Bir gurup ilim adamı, bu Hadîs-i şerîfin, yüce Allah'ın,

"Yakın komşularınıza" âyetinden ne kastedildiğini açıkladığı görüşündedir. Bu ise, mesken itibari ile sana yakın olan komşu demektir. "Uzak komşu" isey meskeni senden uzak olandır. Ayrıca bunu, komşu lehine şuf anın gerekliliğine de delil göstermişler ve Hazret-i Peygamberin: "Bitişik komşu buna daha bir hak sahibidir" Buhârî, Şuf’a 2. Hiyel 14,15; Ebû Dâvûd, Buyü', 73; Nesâî, Buyû' 109: İbn Mâce, Şuf’a 2; Müsned, V, 10, 390. hadisi ile desteklemişlerdir.

Fakat bunda buna dair delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü Hazret-i Âişe, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a komşulardan kime hediye vermekte başlayacağına dair soru sormuş, Hazret-i Peygamber de, kapısı kendisine daha yakın olandan bağlıyacağını, böyle bir komşunun ötekilerinden daha önce geldiğini bildirmiştir.

İbnü'l-Münzir der ki: Bu hadis-i geril;, duvarı bitişik olmıyan kimse hakkında da komşu tabirinin kullanılacağına delildir. Ebû Hanîfe, bu hadisin zahirinden uzaklaşarak şöyle demiştir; Bitişik komşu eğer şufayı istemez, (şufa talebinde bulunmaz) buna karşılık ona bitişik olan ancak (satılan) eve bitişik, yolu da, duvan da yoksa, o komşunun bu evde şuf’a hakkı yoktur. Halbuki genel olarak ilim adamları şöyle demektedir Kişi komşuları lehine bir vasiyette bulunacak olursa, ona bitişik olan komşuya da verilir, diğerlerine de verilir. Ancak Ebû Hanîfe, genel olarak ilim adamlarından (onların kanaatlerinden), ayrılarak: Yalnızca bitişik olan komşuya verilir, demektedir.

6. Komşuluk Sınırı:

Komşuluğun sınırı hususunda insanlar farklı görüşlere sahiptir. el-Evzaî şöyle dermiş: Her taraftan kırk ev. İbn Şihab da böyle demiştir. Rivâyet edildiğine göre, bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip şöyle demiş: Ben bir kavmin kaldığı mahallede konakladım. Onların arasında bana en yakın komşu olanları bana en fazla eziyet edenleridir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekir, Ömer ve Ali'yi mescidlerin kapılarında yüksek sesle şöyle bağırmak üzere gönderdi: "Şunu bilinki, kırk ev komşudur. Komşusu vereceği zararlardan emniyet altında olmıyan bir kimse, cennete giremez." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, VIII, 169.

Hazret-i Ali b. Ebî Tâlib der ki: Ezan sesini işiten kişi komşudur. Bir kesim de şöyle demiştir: Namaz için kamet getirildiğini duyan kişi o mescidin kornşusudur. Bir diğer kesim de şöyle demektedir; Bir kimse ile aynı mahallede, yahut aynı şehirde oturan kimse komşudur. Yüce Allah da;

"Eğer münafıklar... vazgeçmezlerse... sonra da onlar orada ancak az bir zaman seninle komşuluk ederler," (el-Ahzab, 33/60) diye buyurmakta ve böylelikle onların Medine'de bir arada bulunmalarını komşuluk olarak değerlendirmektedir. Komşuluğun bir takım mertebeleri vardır ve biri diğerine daha çok yakındır. Bunların en yakın olanları ise zevcedir. Nitekim şair şöyle demiştir;

"Ey komşum, (hanımım) bâin talakla benden boş ol!

Sen haydi sen boş oldun."

7. Komşuya İyilik Yapma Örnekleri;

Müslim'in Ebû zer'den rivâyet ettiği şu hadiste komşuya iyilik türlerinden bimine örnek Ebû Zer dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Ey Ebû Zer, sen bir çorba pişirecek olursan suyunu çok kat ve komşularını gözet." Müslim, Bîrr 142-143; İbn Mâce, Et'ime 58; Dârimî, Et’ime 37; Müsned, V, 161, 171.

Böylelikle Hazret-i Peygamber üstün ahlâkî değerlere teşvikte bulunmuştur. Çünkü bu şekildeki davranışlar, karşılıklı sevgiyi, güzel geçimi doğurduğu gibi, ihtiyacı ve fesadı da defederler. Komşu komşusunun penceresinin çıkardığı kokulardan rahatsız olabilir. Belki, onun çoluk çocuğu vardır da, bunların zayıflarının o kokular dolayısıyla o yemeğe canı çeker. Onların. İhtiyaçlarını karşılamak durumunda olan. kimse ise, çoluk çocuğunun acıları ve bundan dolayı karşı karşıya kalacağı mükellefiyet ona ağır gelebilir. Bilhassa onların sorumluları zayıf veya dul bir kadın ise, bu zorluk daha bir artar, bu acı ve hasret daha da ileri derecelere vanr.

Denildiğine göre, Hazret-i Yakub'un Hazret-i Yusuf'un ayrılma cezasına sebep bu olmuştu. İşte bütün bunlar onlara götürülüp verilecek bir parça yemeğe onları ortak etmek suretiyle bertaraf edilir İşte bu anlam dolayısıyla Hazret-i Peygamber yakın komşuya hediye vermeyi teşvik etmiştir. Çünkü yakın komşu, komşusunun evine girip çıkana bakar. Bunları gördüğü vakit, bu hususlarda ona ortak olmayı arzular.

Yine gaflet ve gafil avlanabilme zamanlarında karşıkarşıya kalabildiği bir ihtiyaç halinde, komşunun yardımına en çabuk koşan yine komşudur. Bundan dolayı evi daha yakın olmakla birlikte kapısı daha yakın olana (hediye vermekle) başlamayı irşad buyurmuştur.

Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

8. Hediyeleşme Adabı:

İlim adamları der ki: Hazret-i Peygamber: "Suyunu çok kat!" buyurmakla cimri olana işi kolaylaştırmaya oldukça incelikli bir şekilde dikkat çekmiş, işaret buyurmuştur. Artırılacak olan şeyi parasız olan su diye belirlemiştir. Bundan dolayı o: "Bir çorba pişirdiğin zaman onun etini artır" dememiştir. Çünkü bunu yapmak herkes için kolay değildir

Şair ne güzel söylemiş:

"Birdir benim tencerem ile komşumun tenceresi

O tencere bana gelmeden önce ona gider."

Hazret-i Peygamberin: "Sonra komşularından bir aile halkını gör ve onlara bu çorbadan maruf olan birşeyler gönder" Müslim, Birr 143. âyeti sebebiyle hakir görülen ve oldukça basit ve Önemsiz şeyler hediye olarak verilmez. "Onlara maruf olan birşeyler gönder" sözü, hediye olarak verilmesi örf haline gelmiş olan birşey gönder, demektir. Az bir miktar her ne kadar hediye olarak verilen şeylerden ise de? bu azıcık miktar bu seviyeye çıkamıyabilir. Eğer azıcık miktardan fazlasını hediye edemiyecek durumda, ise, onu hediye ediversin ve onu da basit ve önemsiz görmesin. Kendisine hediye verilen kabul etmelidir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ey mü’min kadınlar, sizden herhangi biriniz, yanık bir koyun bacağı olsa dahi komşusuna (yereceği hediyeyi) asla önemsiz görmesin." Bunu Mâlik, Muvattâ adlı eserinde zikretmiştir. Muvatta’', Sadaka 4; Buhârî, Edeb 30, Hibe 1; Zekât 90: Tirmizî, Velâ 6; Müsned, II, 264 307, 432, 493.

Biz bu hadisteki "Ey mü’min kadınlar" anlamına gelen: kelimesindeki "mü’mineler" anlamına gelen "el-Mü’minat" kelimesini muzaf olarak değil, merfu olarak kaydetmiş bulunuyoruz. İfadenin takdiri İse: şeklindedir. Nitekim Ey kerim adamlar! denilmesi de böyledir Görüldüğü gibi burada da münâdâ olan; ibaresi hazf edilmiştir. Kadınlar anlamına gelen; kelimesi ise, buna sıfat takdirindedir. Mü’mineler ise "kadınlar" kelimesinin sıfatıdır- Bunun izafet şeklinde diye söyleneceği söylenmiş ise de birincisi daha çok görülen bir husustur.

9. Komşu Haklarının Kapsamı:

Komşuya gereken şefkati göstererek, onun bir kerestesini (kendi duvarına) yerleştirmesine engel olmamak da komşuya ikram kabilindendîr. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi bir kimse, komşusunun kendi duvarına bit1 kalası gömüp yerleştirmesine engel olmasın." Daha sonra Ebû Hüreyre şöyle der: Bana ne oluyor ki sizin bundan yüz çevirdiğinizi görüyorum? Allah'a yemin ederim ki, ben bunu sizin huzurunuzda gözünüzün önünde açıkça söylüyeceğim. (Bundan geri durmayacağım). Buhârî, Mezâlim 20; Müslim, Musâkaat 136; Ebû Dâvûd, Akdiye 31; İbn Mâce; Muvatta’', Akdiye, 32; Müsned, II, 240, 463.

Buradaki "kalas" kelimesi çoğul olarak ve: Kalaslarına şeklinde çoğul olarak da, tekil olarak da rivâyet edilmiştir. Ayrıca "aranızda, önünüzde" anlamına gelen: kelimesi de kollarınız arasında (veya önünüzde)" anlamına gelecek şekilde: diye de rivâyet edilmiştir. Mutlaka ben bunu atacağım ifadesi ise; ben bu sözü ve bu olayı mutlaka size nakledeceğim! demektir,

Buna dayanarak bunun vücup ifade ettiği mi söylenecektir, yoksa mendupluk ifade ettiği mi? Bu hususta ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır.

Mâlik, Ebû Hanîfe ve arkadaşları bunun komşuya iyilik yapmak, onu müsamaha ile karşılamak, ona ihsanda bulunmaya teşvik anlamında olduğu görüşündedirler Yoksa bu bir vücup ifade etmez. Buna delil ise Hazret-i Peygamber'in: "Gönül hoşluğu ile olmadıkça müslüman bir kimsenin malı helal olmaz" Müsned, V, 72. hadisidir. Derler ki: Hazret-i Peygamberin "Komşusuna engel olmasın" âyetinin anlamı da tıpkı Hazret-i Peygamberin şu buyruğundakî mana gibidir: "Sizden herhangi birisinden hanımı mescide gitmek üzere izin İstiyecek olursa ona engel olmasın. Buhârî, Ezan 166, Nikâh 116; Müslim, Salât 134; Dârimî, Salât 57; Müsned II, 9. Bunun ise herkese göre ifade ettiği mana, kocanın bu hususta göreceği salah ve hayra göre mendupluk ifade ettiğidir.

Şâfiî, arkadaşları, Ahmed b. Hanbel, İshak, Ebû Sevr, Davud b. Ali ve ehl-i hadisten bir gurup da bunun vücup ifade ettiği kanaatindedirler. Derler ki: Şayet Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den işittiklerinden vücup anlamını çıkartmamış olsaydı, vacip olmayan birşeyi onlara vacip kılmazdı. Aynı zamanda bu, Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'ın da görüşüdür. Çünkü o, Muhammed b. Mesleme'nin arazisinden geçecek su arkı ile ilgili meselede, ed-Dahhâk b. Halife'nin lehine, Muhammed b. Mesleme'nin aleyhine hüküm vermiş, Muhammed b. Mesleme: Vallahi olmaz deyince, Hazret-i Ömer de şöyle demişti: "Vallahi onu senin karnının üzerinden olsa dahi ordan geçireceğim" dedikten sonra Hazret-i Ömer, ed-Dahhak'a su arkını oradan geçirmesini emretmiş, ed-Dahhak da böyle yapmıştı.

Bunu da Mâlik Muvatta’''da rivâyet etmiştir. Muvatta’', Akdiye 33.

Şâfiî de "er-Bed" adlı eserinde Mâlik'in bu bölümde Hazret-i Ömer'e muhalif sahabeden her hangi bir kimse bulunmadığını iddia etmekte ve Mâlik'in bunu rivâyet edip kitabına almasına rağmen bunu delil olarak kabul etmeyip kendi görüşüne istinaden reddetmesini tepki ile karşılamaktadır. Ama Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) şöyle demektedir: Durum Şâfiî'nin iddia ettiği gibi değildir. Çünkü Muhammed b. Mesleme'nin bu husustaki görüşü Hazret-i Ömer'in görüşüne muhalifti.

Ensar'ın İbn Abdi’l-berr, el-İstizkâr, XXII, 230 ensarinin" şeklinde, tekil olarak geçmektedir. görüşü de aynı şekilde Hazret-i Ömer'in görüşüne muhalif idi. Abdurrahman b. Avf'ın kendisine ait olan bir suyu, bir başkasının bahçesinden geçirmesi kıssasında ve bunu değiştirmesinde de (Ha. Ömer'e muhalif kanaate sahip olan ashâbın) bulunduğunu görmekteyiz. Ashâb-ı kiram arasında görüş ayrılığı bulunduğu takdirde ise, kıyasa başvurmak gerekir. Kıyas, müslümanların kanlarının, mallarının, ırzlarının özel olarak gönül hoşluğu ile olanları müstesna, birbirlerine haram olduklarına delâlet etmektedir. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan sabit olan da budur. Ebû Hüreyre'nin: Bana ne oluyor ki sizin bundan yüz çevirdiğinizi görüyorum. Allah'a yemin ederimki bunu önünüze atacağım, şeklindeki sözü, veya buna benzer ifadesi, bu husustaki kanaatin hilâfına delil olarak gösterilebilir. Ancak birinci görüşün sahipleri şu şekilde cevap vermektedirler: Burada irtifak hakkı gereğince hüküm vermek, sünnetten sabit olan delil ile Hazret-i Peygamberin: "Gönül hoşluğu ile olmadıkça müslüman bir kimsenin malı helal olmaz" âyetinin kapsamı dışına çıkmaktadır. Çünkü bunun anlamı temlik ve tüketmektir. Bu hadiste irtifak hakkıyla alakalı birşey yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu ikisi arasında hüküm bakımından fark gözetmiştir. O bakımdan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın fark gözettiği şeylerin aynı hükümde bir arada görülmemesi gerekir. Yine Mâlik şunu nakletmektedir: Medine'de Ebû'l-Muttalip adında bu şekilde hüküm veren bir hakim varmış. Bu görüşün sahipleri ayrıca el-A'meş'in Enes'den rivâyet ettiği şu haberi de delil gösterirler; Enes dedi ki: Uhud gününde bizden bir genç şehid düştü. Annesi yüzündeki toprağı silip: Müjdeler olsun sana, ne mutlu sanaki cennetliksin demeye koyuldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise ona şöyle dedi: "Nerden biliyorsun? Belki o, kendisini ilgilendirmeyen hususlar hakkında söz söyler ve kendisine zarar vermeyen şeylere mani oluyordu." el-A'meş'in Enes'den hadis dinlediği sahih bir rivâyet yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., XXII, 229-231. Bu açıklamaları Ebû Ömer yapmıştır.

10. Komşunun İrtifak Hakları:

Vârid olan'bir Hadîs-i şerîfte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), komşunun irtifak haklarını bir arada zikretmiş bulunmaktadır. Bu hadisi Muaz b. Cebel şöylece rivâyet etmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü Komşunun hakkı nedir? dedik. Şöyle buyurdu: "Senden borç isterse ona borç verirsin. Senden yardım İsterse ona yardım edersin. Muhtaç olursa ona verirsin. Hastalanırsa onu ziyaret edersin. Ölürse cenazesinin arkasından gidersin. Ona bir hayır isabet ederse bu seni sevindirir ve bundan dolayı onu tebrik edersin. Ona bir musibet isabet ederse bu da seni rahatsız etmeli ve bundan dolayı ona taziyetlerini bildirirsin. Tencerenin koku ve dumanı ile onu -ona o tencereden bir kepçe göndermedikçe- rahatsız etmezsin. Yukardan onun evini gözetlemek üzere ve ona gelecek rüzgarı kapatsın diye onun izniyle olmadıkça binanı ondan daha yükseğe çıkarmazsın. Herhangi bir meyve salın alacak olursan ondan ona da hediye gönder. Aksi takdirde gizlice onu evine sok. Çocukların ondan herhangi bir parçayı alıp dışarı çıkarak onun çocuklarını bu sebepten dolayı rahatsız etmesin. Benim söylemek istediğimi iyice anlıyor musunuz? Allah'ın rahmeti ile karşıladığı az sayıdaki kimseler müstesna, komşunun hakkı ödenemez." Veya buna yakın ifadelerle bunu açıkladı. Bu hadis kapsamlı bir hadistir. Ve hasen bir hadistir. İsnadında, Ebû’l-Fadl, Osman b. Macar eş-Şeybani vardır ki, pek hoş karşılanan bir ravi değildir.

11. Komşuluk Haklarının Sabit Olması için îman Şart mıdır?

İlim adamları der ki: Komşuya ikrama dair hadis-î şerifler, kayıtlı olarak değil, mutlak olarak gelmiştir. Açıkladığımız gibi kâfir dahi bunun kapsamındadır. Bu hususta vârid olan haberde ashâbın şöyle dediği nakletilmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü, biz onlara (kâfir komşularımıza), kurban etlerinden yedirelim mi? Hazret-i Peygamber; "Müşriklere müslümanların kestiği kurbanlıklardan birşey yedirmeyiniz" diye buyurmuştur.

Hazret-i Peygamberin, müşriklere müslümanların kestikleri kurbanlardan yedirmeyi yasaklaması, muhtemeldirki, kurban kesenin kendisinin de yemesi, zenginlere de yedirmesi câiz olmayan kişinin ve zimmetinde vacip olan kurbandır. Zenginlere yedirmesinin de mümkün görüldüğü vacip olmıyan kurbanlara gelince, bundan zimmet ehline yedirmek caizdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da kurban etinin dağıtılması esnasında Hazret-i Âişe'ye: "Yahudi komşumuzdan başla" diye buyurmuştur.

Yine rivâyet edildiğine göre, Abdullah b. Amr b. el-Âs'ın ailesi arasında bir koyun kesilmiş idi. Abdullah eve gelince üç defa: Yahudi komşumuza hediye ettiniz mi? diye sordu. Çünkü ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Cebrâîl bana komşuyu o derece tavsiye etti ki, neredeyse onu mirasçı kılacak sandım." Ebû Dâvûd, Edeb 123; Tirmizî, Birr 28 ayrıca Hazret-i Âişe yoluyla rivâyet edilen hadis ve kaynakları için de "dördüncü başlık" a bakınız.

12. Yakın Arkadaş:

Yüce Allah'ın:

"Yanınızdaki arkadaşa" âyetinden kasıt, yol arkadaşıdır. Taberî muttasıl senetle naklettiğine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte ashâbından bir kişi vardı. Her ikisi de birer deve üzerinde idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) su kenarındaki bir koruluğa girdi- Oradan birisi eğri olan iki sopa kopardı. Ağaçlar arasından çıkıp düzgün olanını arkadaşına verdi. Arkadaşı: Ey Allah'ın Rasûlü, bu daha çok senin hakkmdır deyince, Hazret-i Peygamber, "Asla, Ey filân. Çünkü bir başkasıyla arkadaşlık ederi her bir kişi, onunla yaptığı arkadaşlıktan -günün kısacık bir anı kadar dahi olsa- sorumlu tutulacaktır " diye buyurdu. Suyûti, ed-Dürru'l-Mensûr: II, 531-532.

Rabia b. Ebi Abdurrahman da der ki: Yolculuğun kendine göre üstün adabı, ikâmet halinin de üstün adabı vardır. Yolculuk halindeki üstün adap, azığı bol bol başkasına verebilmek, arkadaşlarla az anlaşmazlık çıkarmak ve Allah'ın gazap ettiği şeyler dışında çokça şakalaşmak. İkamet halinde üstün adaba gelince, mescidlere nnutad bir şekilde gitmek, Kur'ân okumak ve Allah yolunda çokça kardeşleri bulunmak, Esedoğullarından birisi -ki, bunun Hâtem- Taî olduğu da söylenmiştir- şöyle demiştir:

"Eğer arkadaşımın ayrıca bir bineği olmayıp, benim bineğimin arkasında değilse,

Hiçbir zaman benim ayağım bineğin üzerine çıkmaz.

Eğer benim azığımın yarısı onun azığı olmazsa,

Ben azıksız da kalayım, benim fazladan hiçbirşeyim de olmasın.

Sahib olduğumuz şeylerde içinde bulunduğumuz bu durumda ikimiz de ortağız.

Bazen şöyle görüyorum:

Benim lütfumdan nail olduğu için âdeta o bana lütuf etmiş gibidir."

Hazret-i Ali, İbn Mes'ûd ve İbn Ebi Leylâ: "Yanınızdaki arkadaş" dan zevce olduğunu söylemişlerdir. İbn Cüreyc ise der ki: Yakın arkadaş, senden fayda sağlar umuduyla seninle arkadaşlık yapıp yanından ayrılmayandır. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Bu İbn Abbâs, İbn Cübeyr, İkrime, Mücahid ve ed-Dahhak'ın da görüşüdür. Âyet-i kerîme umum ifadesi dolayısıyla bütün bu hususları da kapsıyor olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

13. Yolda Kalmış;

Yüce Allah'ın:

"Yolda kalmışa..." âyeti ile ilgili olarak Mücahid der ki: Bundan maksat, senin yanından yolu sana uğrayıp geçip giden kimsedir.

Yol (es-Sebîl) geçip gidilen yol demektir. (İbnü's-Sebil yol oğlu şeklinde-yolcunun yola nisbet edilmesi ise, onun yoldan geçmesi ve yoldan ayrılmaması dolayısıyladır. Ona birşeyler vermek, ona yumuşak davranmak, ona gitmek istediği yeri göstermek ve doğruya yöneltmek de yolcuya yapılacak iyilikler cümlesindendir.)

14. Ellerinizin Altında Bulunanlara da İyilik Edin:

Yüce Allah: "Ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin" âyeti ile, sahip olunan kölelere de iyilikte bulunmayı emretmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de bu emri beyan etmiştir. Müslim ve başkaları el-Ma'rur b. Süveyd'den şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Rebeze'de iken yolumuz Ebû Zer'e uğradı. Ebû Zer’in üzerinde de bir bürde (sarınılan bir örtü), kölesinin üzerinde de onun gibi bir bürde vardı. Biz Ey Ebû Zer, dedik. İkisini bir araya getirsen tam bir hülle olurdu. Şöyle dedi: Benim ile kardeşlerimden bir diğeri arasında sözlü bir atışma olmuştu. Onun annesi Arap değildi. Annesi dolayısıyla onu ayıpladım. Beni Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şikâyet etti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile karşılaşınca şöyle buyurdu; "Ey Ebû Zer, sen kendisinde cahiliyye (nin) izleri bulunan birisisin" Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. İnsanlara sövenin annesine de babasına da söverler. Şöyle dedi: "Ey Ebû Zer sen, kendisinde cahiliyye (nin) İzleri bulunan birisisin. Bunlar sizin kardeşlerinizdîr. Allah onları elinizin altına hizmet etmek üzere vermiştir. O bakımdan yediklerinizden onlara yediriniz, giydiklerinizden onlara giydiriniz. Onlara ağır gelecek, altından kalkamıyacakları işleri yüklemeyiniz. Eğer yükleyecek olursanız, onlara yardımcı olunuz." Müslim, Eyman 38-40; Buhârî, İmân 22, Itk 15

Ebû Hüreyre'den rivâyet edildiğine göre: Bir gün bindiği bir katırın terkisine kölesini de bindirdi. Birisi ona şöyle dedi: Onu indirsen de bineğinin arkasından yürüse, Ebû Hüreyre şöyle dedi: Ateşe dönüşmüş iki demet odunun, yakabildikleri kadar beni yakacak şekilde benimle yürümeleri benim için kölemin arkamda yürümesinden daha sevimlidir. Ebû Dâvûd da, Ebû Zer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Köleleriniz arasından size uygun bulduğunuz kimseye yediğinizden yediriniz, giydiğinizden giydiriniz- Size uygun düşmeyeni de satınız ve Allah'ın yarattıklarına azap etmeyiniz." Ebû Dâvûd, Edeb 124; Müsned, V, 1Ö8, 173. Yine Müslim, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Yedirmek ve giydirmek kölenin hakkıdır. Köleye kaldırabileceğinden fazla iş yükletilmez." Müslim, Eyman 41. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi bir kimse, kölem ve cariyem demesin. Bunun yerine, fetam (oğlum) ve fetatî (kızım) desin." Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfâz 13-15; Ebû Dâvûd. Edeb 75; Müsned, II, 316, 422, 444, 463, 484, 491, 496, 508.

İleride Yusuf (aleyhisselâm) Sûresi'nde buna (feta) kelimesine dair açıklamalar gelecektir, (12/30-36 ve 62. âyetler) Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), efendilere, üstün ahlâkî değerlere bağlılığı teşvik etmiş, iyilikte bulunma yollarını göstermiş, alçakgünüllülük yolunu izlemelerini istemiştir. Tâ ki, kendilerinin köleleri üzerinde üstün bir meziyetleri olduğu görüşüne sahip olmasınlar. Çünkü herkes Allah'ın kuludur ve mal Allah'ındır. Fakat Allah, insanların kimini kimine müsalıhar kılmıştır. Kimini kiminin mülkiyetine vermiştir. Bunu da nimetini tamamlamak ve hikmetini gerçekleştirmek için yapmıştır. Eğer onlara, kendilerinin yediklerinden daha az yedirecek olur, giydiklerinden nitelik itibariyle daha aşağı ve daha az miktarda giydirecek olurlarsa, bu hususta üzerlerindeki görevleri yerine getirmeleri şartıyla câiz olur, bu konuda görüş ayrılığı da yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Müslim'in rivâyetine göre, Abdullah b. Artır, bir seferinde huzuruna gelip giren haznedarına şöyle demiş: Kölelere yiyeceklerini verdik mi? O Hayır deyince, Abdullah: Git onlara yiyeceklerini ver. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Sahib olduğu kölelerine vereceği yemeği engellemesi kişiye günah olarak yeter diye buyurmuştur" dedi. Müslim, Zekat 40.

15. Köleye ve Hizmetçiye Yapılan Haksızlıkların Kefareti:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu sabittir: "Her kim kölesine yapmadığı bir işin cezasını (haddini) vurur yahutta yüzüne bir tokat atarsa, bunun keffâreti o köleyi azad etmesidir." Müslim, Eyman 30; Ebû Dâvûd, Eded 124; Müsned, II, 45, 61. Bundan maksat, haddi gerektiren bir suçu olmadığı halde had miktarına ulaşacak kadar kölesini dövmesidir,

Ashâb-ı kiramdan bir topluluğun dövmek hususunda köleleri lehine çocuklarına kısas uyguladıkları, çocukları kısası kabul etmemeleri halinde de köleyi azad ettikleri rivâyet edilmiştir,

Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Kölesine zina iftirasında bulunan bir kimseye Kıyâmet gününde seksen celde olarak had ona uygulanır." Buhârî, Hudûd 45; Ebû Dâvûd, Edeb 124; Tirmizî, Birr 30; Müsned, II, 431, 500. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kölelerine kötü davranan bir kimse cennete girmez." İbn Mâce, Edeb 10: Müsned. I, 4,7, 12. Hazret-i Peygamberin bir başka âyeti de şöyledir:

"Kötü huyluluk bir uğursuzluktur. Mülkiyeli altında bulunanlara güzel bir şekilde davranmak bir berekettir." Buraya kadar: Ebû Dâvûd, Edeb 124. "Akrabalık bağını gözetmek, ömrü artırır, sadaka da kötü bir ölümle ölümü bertaraf eder."

16. Köle mi Efdaldir, Hür Olan mı?

İlim adamları bu kabilden, hür mü daha faziletlidir, yoksa kölemi hususunda ihtilâf etmişlerdir. Müslim, Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Islah edici mülkiyet akındaki kölenin iki ecri vardır." Ebû Hüreyre'nin nefsi elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer Allah yolunda cihad, hac ve anneme iyi davranmak gereği bulunmasaydı, köle olduğum halde ölmeyi arzu edecektim. Buhârî, Itk; Müslim, Eyman 44-Müsned, II. 330, 402.

İbn Ömer'den rivâyet edildiğine göre de, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki köle, efendisine karşı samimi ve doğru davranır, Allah'a ibadetini de güzel bir şekilde yaparsa, ecri ona iki kat verilir." Buhârî, Itk 16,17; Müslim, Eymân 43; Ebû Dâvûd, Edeb 125; Muvatta’'; İsti’zan 43; Müsned, II, 20, 102, 142.

İşte bunlar ve buna benzer âyeti kölelerin daha faziletli olduğunu söyleyenler delil diye göstermiştir. Çünkü köle, İki cihetten muhataptır: Bir taraftan Allah'a ibadet etmesi istenmiştir, diğer taraftan da efendisine hizmet etmesi istenir. İşte Ebû Ömer Yusuf b. Abdi’l-Berr, en-Nemrî ile Hafız Ebû Bekir Muhammed b. Abdullah b. Ahmed el-Amirî el-Bağdadî bu görüştedir.

Hürrün daha faziletli olduğunu söyleyenler de şu sözleriyle görüşlerini delillendirmektedirler: Din ve dünya işlerinde tam bir bağımsızlık ancak hürler için gerçekleşir. Köle ise bağımsızlığı olmadığından dolayı yitik şahıs ve zorla istenen yere çekip çevirilen alet tle, mecburen emir altına verilmiş bir canlıya benzer. Bundan dolayı köle, şahidlik etmek makamından ve birçok velayetlerden birtakım hak ve görevleri ifa edebilmek, makamları işgal edebilmek, selahiyetinden mahrum edilmiş, ona uygulanan hadler, hürlerin hadlerinden daha aşağı tutulmuştur. Bunlar kölenin kadrinin daha aşağı olduğunu hissettirmektedir.

Hür kimseden her ne kadar bir tek cihetten talepte bulunulsa dahi o yönde onun vazifeleri daha çoktur. Onun görevlerini ifa ederken karşı karşıya kalacağı sıkıntı ve yükümlülükler daha büyüktür. O bakımdan sevabı da daha fazladır.

İşte Ebû Hüreyre: "Şayet cihad ve hac olmasaydı..." sözleriyle buna işaret etmektedir. Yani şayet bu işleri yerine getirememe dolayısıyla kölenin karşı karşıya kaldığı eksik konum olmasıydı... (köle olmayı temenni edecektim) demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

17. Hazret-i Cebrâîl'in Diğer Tavsiyeleri:

Enes b. Mâlik, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den şöyle buyurduğunu rivâyet ermektedir: "Cebrâîl bana komşuyu o kadar çok tavsiye etti ki, neredeyse onu mirasçı kılacak zannettim. Hadisin buruya kadarki bolümü daha önce dördüncü başlıkta geçmiştir. Kaynaklar için oraya bakılabilir. "Kadınları bana o kadar çok tavsiye etti ki, az kalsın onları boşamayı haram kılacağını zannettim. Köleleri bana o kadar çok tavsiye etti ki, âdeta onlar için belli bir süre tayin edip o süreye eriştiler mi, azad olacaklarını hükme bağlıyacağını zannettim." el-Beyhaki, es-Sunenu'l Kübra, lll. 19. "Bana misvak kullanmayı o kadar çok tavsiye etti ki, ağzımın derisinin soyulacağından korktum." el-Beyhaki a.g.e. VII, 79, el-Azîzi, es-Siracül-Munir Şerhül-Câmiu's Sağir, III, 249. ...Neredeyse... soyulacaktı diye de rivâyet edilmiştir. Gece namazı kılmayı bana o kadar çok tavsiye etmeye devam etti ki, neredeyse ümmetimin hayırlılarının geceleyin, hiç uyuyamayacaklarını zannettim." Bunu Ebû’l-Leys es-Semarkandî, Tefsir'inde zikretmiştir. Hadisin kaynakları için ayrıca bk. Ebû’l-Leys es-Semerkarıdî, Bahru'l-Ulûm, Beyrut. 1413/1993, 354. .

18. Allah Buyû'klenip Böbürlenenleri Sevmez:

"Allah büyüklenip böbürlenenleri elbette sevmez" âyeti, onlardan razı olmaz demektir. Şanı yüce Allah, bu niteliğe sahip olanları sevmiyeceği, onlardan razı olmayacağını belirtmektedir. Yanf böyleleri üzerinde Allah'ın nimetinin etkileri görülmez. Bu da bir çeşit tehdittir.

Buyû'klenen kimse, (el-Muhtât) kibir duyan kimse demektir. Böbürlenen (el-fahûr) ise, büyüklük taslamak kastıyla kendi menkıbelerini (güzel hallerini) anlatıp durandır. Falır etmek, yükselip kabarmak, başkalarına karşı haddini aşmak demektir. Özellikle burada bu iki niteliğin anılış sebebi, bu iki olumsuz niteliği taşıyan kimselerin bunların etkisi altında kalarak, fakir akraba, fakir komşu ve âyet-i kerimede sözü edilen diğerlerine karşı büyüklenmeye götürüp, Allah'ın bunlara iyilik yapma emrinin zayi olmasına sebep teşkil ettiklerinden ötürüdür.

el-Mufaddal'ın naklettiğine göre Âsım, Yakın komşularınıza" anlamındaki âyeti, "cim" harfini üstün ve "nun" harfini de sakin olarak: şeklinde okumuştur. el-Mehdevî der ki: Bu okuyuş, bir muzafın hazf edilmiş olması takdirine bina endir. Yani yakın tarafında bulunan komşu demektir. el-Ahfeş de şunu nakleder:

"Bütün insanlar bir yanda, emir de bir yanda."

Yan (el-Cenb), cihet ve taraf demektir. Akraba cihetinden... demektir Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

37

Onlar ki, cimrilik edenler, insanlara cimriliği emredenler ve Allah'ın lütfuyla kendilerine verdiğini gizliye illettik. Biz o İnkarcılar için küçültücü bir azap hazırlamışızdır.

Yüce Allah’ın:

"Onlar ki cimrilik edenler, insanlara cimriliği emredenler.." âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Nahiv Bakımından Cümlenin Durumu:

Yüce Allah'ın:

"Onlar ki cimrilik edenler" anlamındaki: âyetindeki;

"Onlar ki" âyeti, (önceki âyette geçen):

"Onlar ki..." âyetinde yer alan O kimseleri âyetinden bedel olmak üzere nasb mahallindedir. Bu sıfat olmaz. Çünkü O kimse, o kimseler ile, O şey, o şeyler edatları ne vasfedilirler, ne de sıfat olurlar. Bu âyetin böbürlenen kelimesindeki zamirden bedel olmak üzere ref mahallinde olması da mümkündür. Aynı şekilde bunun ref mahallinde olup. ona (bir sonraki âyetin) atfedilmesi de caizdir. Bunun müpledâ olup, haberinin mahfuz olması da caizdir. Yani: Onlar ki, cimrilik edenler... onlar için şu şu vardır. Yahutta haberin:

"Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar... zulmetmez" (en-Nisâ, 4/40) âyetinin olması da mümkündür. Yine bu âyetin, lâfzının hazfı ile mansub olması da mümkündür. O takdirde âyet-i kerîme mü’minler hakkında olur.

Bu açıklamaya göre âyet-i kerîme şunu ifade eder: Cimrilik edenler Allah tarafından sevilmezler. O halde ey mü’minler, ismi anılan kimselere iyilikte bulununuz, Çünkü şüphesiz Allah, iyilik yapmaktan alıkoyan niteliklere sahip olan kimseleri sevmez.

2. Cimrilik Yapanlar, Cimriliği Emredenler:

Yüce Allah'ın; "Cimrilik edenler, insanlara cimriliyi emredenler" âyetinde zikredilen ve şeriat tarafından yerilen cimrilik, yüce Allah'ın farz kıldığı şeyleri edâ etmekten uzak durmaktır. Bu da yüce Allah'ın: şu

"Allah'ın lütfü kereminden kendilerine verdiği şeylerde cimrilik gösterenler zannetmesinler fei..." (Ali İmrân, 3/180) âyetini andırmaktadır. Esasen Ali İmrân Sûresi'nde cimrilik ve cimriliğin gerçek mahiyetine dair açıklamalar İle, cimrilik ile eli sıkılık (eş-Şuh) arasındaki farka dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır (3/180, âyet 2 ve 3. başlıklar).

İbn Abbâs ve diğerlerinin görüşüne göre, bu âyet-i kerîme ile kastedilenler yahudilerdir. Çünkü yahudiler, hem malları dolayısıyla böbürlenen ve cimrilik edip büyuklenen kimselerdir, hem de Allah'ın Tevrat'ta indirmiş olduğu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in niteliklerine dair âyeti da gizlemiş olanlardır.

Bu âyetler ile takiyye yaparak (îman etmediklerinin ortaya çıkması halinde karşı karşıya kalacakları durumlardan sakınarak) infak ve îman eden münafıklar kastedilmiştir Yani şüphesiz Allah, büyüklenip, böbürlenen hiçbir kimseyi sevmediği gibi -i'râba dair belirttiğimiz şekilde- cimrilik eden kimseleri de sevmez.

"Biz o inkarcılar için küçültücü bir azap hazırlamışızdır" âyetinde yüce Allah, cimrilik eden mü’minlere yaptığı azap tehdidi ile, kâfirleri tehdidi arasında bir fark bulunduğuna dikkat çekmektedir. Bunu da birinci şekilde davrananları sevmeyeceğini, ikinciler için de küçültücü bir azâbın bulunduğunu belirterek ifade etmektedîr.

38

Hem onlar Allah'a ve âhiret gününe îman etmedikleri halde, mallarını İnsanlara gösteriş için harcayanlardır. Şeytan kime arkadaş olursa (bilsin ki) o, kötü bir arkadaştır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız;

1- Riyakârlık Yapanlar:

Yüce Allah, bir önceki âyet-i kerimede geçen

"Onlarki, cimrilik edenler...dir" âyetine buradaki

"Mallarını İnsanlara gösteriş için harcayanlardır" âyetini atfetmiş bulunmaktadır. Bunun (bir önceki âyet-i kerimenin sonunda geçen) 'inkarcı kâfirler"e atfolduğu da söylenmiştir. O takdirde bu âyet cer mahallinde olur. "Vav" harfinin fazladan geldiği görüşünde olanlar ise, ikinci âyetin birincisinin haberi olmasını câiz kabul eder. Cumhûrun kanaatine göre bu âyet münafıklar hakkında nâzil olmuştur Çünkü yüce Allah:

"Gösteriş için" diye buyurmaktadır. Gösteriş ve riyakârlık ise münafıklıktan gelir.

Mücahid yahudiler hakkında inmiştir derken, Taberî bu görüşü zayıf bulmaktadır. Çünkü yüce Allah, bu kesimde Allah'a ve âhiret gününe imanın sözkonusu olmadığını belirtmektedir. Yahudiler ise, böyle değillerdir.

İbn Atiyye der ki: Mücahid'in açıklaması, mübalağa ve onlar için bağlayıcı bir âyet olması şeklinde açıklanabilir. Zira onların âhirete îmanları kendilerine fayda vermeyeceğinden ötürü hiç îmanları yok gibidir.

Bu âyet-i kerimenin Bedir gününde insanlara yemek yediren kimseler hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Bu kimseler Mekke'nin ileri gelen elebaşlarıdır Bunlar insanlara, Bedir Savaşına katılsınlar diye İnfâkta bulunmuşlardı. İbnü'l-Arabî der ki: Riyakârlık olsun diye yapılan harcamalar, aslında Kurân'ın fayda vermeyeceğini belirlediği hükümler arasında yer alır.

Derim ki: Buna yüce Allah'ın Kitab-ı Kerîminden şu âyeti de delil teşkil eder:

"De ki: Gerek isteyerek, gerek istemiyerek infak edin. Sizden asla kabul olunmayacaktır" (et-Tevbe, 9/53). İleride buna dair açıklamalar da gelecektir.

2. Şeytanın Arkadaşlık Ettiği Kimseler:

Yüce Allah'ın:

"Şeytan kime arkadaş olursa, o kötü bir arkadaştır" âyetinde hazfedilmiş bir ifade vardır ki, bunun takdiri de şöyledir:

"Allah'a ve âhiret gününe îman etmedikleri halde... harcayanların" arkadaşları şeytandır.

"Şeytan kime arkadaş olursa, o kötü bir arkadaştır."

Arkadaş anlamına gelen "el-Karîn" kelimesi, kişi ile birlikte bulunan kimse demektir. Arkadaş ve candan dost anlamındadır. Adiyy b. Zeyd der ki:

"Sen kişiyi sorma. Onun arkadaşının kim olduğunu sor.

Çünkü herbir arkadaş kendi arkadaşına uyup gider."

Âyetin anlamı şudur: Her kim dünya hayatında şeytanın dediklerini kabul ederse, şeytanı arkadaş edinmiş, onunla birlikçe olmuş olur.

Şu anlama gelmesi de mümkündür: Cehennemde şeytanın kendisiyle birlikte tutulacağı kimsenin bu arkadaşı ne kadar kötüdür! Yani, arkadaş olarak şeytan çok kötüdür, Ayet-i kerimenin sonundaki; "Arkadaş," temyîz olmak üzere mansubtur.

39

Onlar, Allah'a ve âhiret gününe îman edip te Allah'ın kendilerine verdiğinden infak etselerdi ne kaybederlerdi ki, Allah onları çok İyi bilendir.

“Mâ” Edatı mübtedâ olarak ref’ mahallinde da onun haberidir. Ve bu kelime "O ki" anlamındadır 'nin tek bir isim olması da mümkündür. Birincisine göre ifade Bundan dolayı ne zararları olur? takdirindedir.

İkincisine göre ise, Ne kaybederler ki? takdirindedir.

"Allah'a ve âhiret gününe îman edip" yani vacibül-vücud olan Allah'ın varlığını tasdik ile, Rasûlünün getirdiği âhirete dair tafsilatı doğrulamış olsalardı,

"Allah'ın kendilerine verdiğinden de infak etselerdi ne kaybederlerdi ki?"

"Allah onları çok iyi bilendir" âyetinin anlamına dair açıklamalar daha önce birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır.

40

Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. O, (yapılan iş) bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir.

Yüce Allah'ın;

"Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez" âyetinin anlamı şudur: İşledikleri amellerin sevaplarını bir zerre ağırlığı kadar dahi azaltıp eksiltmek. Aksine bunun dahi karşılığını onlara verir ve bundan dolayı onları mükâfatlandırır.

İfadeden maksat, yüce Allah'ın, az olsun çok olsun asla zulmetmiyeceğidir. Nitekim yüce Allah'ın:

"Muhakkak Allah, insanlara en ufak bir şey dahi zulmetmez" (Yûnus, 10/44) âyeti de böyledir.

Zerre; İbn Abbâs ve diğerlerinden nakledildiğine göre kırmızı karıncadır. Kırmızı karınca ise karıncaların en küçüğüdür. Yine İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre zerre, karıncanın kafasıdır. Yezid b. Harun da der ki: Zerrenin ağırlığının olmadığını iddia ettiler. Nakledildiğine göre, adamın birisi bir ekmek koydu ve zerre denilen bu karıncalar bütünüyle üzerini kapattı. Tekrar o ekmeği tarttı ve bu karıncaların ekmeğin ağırlığını artırmadıklarını gördü.

Derim ki: Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye ise zerrenin bir ağırlığı olduğuna delalet etmektedir. Tıpkı bir dinarın ve onun yarısının bir ağırlığı olduğu gibi. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır

Zerrenin hardal tohumu olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Hiçbir nefse hiçbir şeyle zulmolunmaz. Bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile Biz onu getiririz..." (el-Enbiyâ, 21/47) Bundan başka açıklamalar da yapılmıştır. Özetle söyleyecek olursak, bütün şeyler arasında en az ve en küçük olandır. Müslim'in Salih'inde Enes'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Allah hiç bir mü’mine bir hasene kadar dahi haksızlık etmez. O, hem bunun sebebiyle dünyada bağışta bulunur, hem de ona karşılık âhirette mükâfat verir. Kâfire gelince, Allah için yaptığı iyilikler karşılığında dünyada ona yedirilir. Nihayet âhirete vardığında onun karşılığını göreceği herhangi bir İyiliği kalmamış olur." Müslim, Sıfatu'l-Munâfikın 56; Müsned, III, 123, 283.

Yüce Allah'ın:

"O, bir iyilik olursa onu kat kat artırır" âyeti sevabını çoğaltır demektir. Hicazlılar "İyilik" kelimesini ötreli diye okumuşlardır. Fakat genel olarak kurra bunu mansub okurlar. Birinci okuyuşa göre (vît); Olursa kelimesi, meydana gelirse,anlamında olup, tam bir fiil olur, İkinci okuyuşa göre ise, eksik (yardımcı) bir fiil olur. Yani onun yaptığı iş iyilik olursa demektir. el-Hasen: "Onu kat kat artırır" anlamındaki kelimeyi azamet nun'u ile, "Onu kat kat artırırız" şeklinde okumuştur. Diğerleri ise, "ye" ile okumuş olup, daha sahih olan budur. Çünkü "Verir" âyetinde de böyledir.

"Onu kat kat artırır" anlamındaki kelimeyi, Ebû Recâ şeklinde okurken, diğerleri ise diye okumuşlardır. Bu iki okuyuş da çokluk anlamım ifade eden iki ayrı söyleyiştir. Ebû Ubeyde der ki:

"Onu kat kat artırır" âyetinin anlamı, onu pek çok kat fazlası ile çoğaltır demektir. şeklinde şeddeli okuyuş, iki kat yapar anlamındadır. Kendi katından" da kendi nezdinden demektir.

Bu kelimenin şeklinde dört türlü söylenişi vardır. Bu kefime nefse izafe edildiği takdirde, "nün" harlı şeddeli gelir. Başına; "... den" kelimesi gelmiştir ki, bu kelime bu şekilde geldiği takdirde gayenin başlangıcını ifade eder. İndinden, nezdinden kelimesi de böyledir. Her ikisi de böyle bir benzerlik arzettiklerinden dolayı, bunun başına 'in gelmesi güzeldir. Bundan dolayı Sibevylı, bu kelime hakkında; bu, gayenin başını teşkil eden yer demektir, diye açıklamada bulunmuştur.

"Buyû'k bir mükâfat" dan kasıt cennettir. Müslim'in Sahih'inde Ebû Said el-Hudrî yoluyla gelen uzunca hadis olan -ki Şefaat hadisi diye bilinir- şöyle denilmektedir: "Nihayet mü’minler cehennemden kurtulurlar. Nefsim elinde olana yemin ederim ki, sizden herhangi birinizin dünyadaki hakkı uğrunda mücadele etmesi, mü’minlerin cehenneme atılmış bulunan kardeşleri hakkında Rableri ile mücadelesinden daha ileri derecede bir mücadele değildir. Diyecekler ki: Rabbimiz onlar da bizimle beraber oruç tutuyorlardı. Namaz kılıyor, haccediyorlardı. Bu sefer onlara, şöyle denilir: Haydi tanıdığınız kimseleri oradan çıkartınız. Bunların suretleri cehenneme haram kılınır ve oradan cehennemin, kiminin bacaklarının ortasına kadar, kiminin dizkapaklarına kadar alıp yaktığı pek çok kimseyi çıkartırlar. Ve sonra şöyle derler: Rabbimiz kendisini çıkartmamızı emrettiğin kimselerden orada kimse kalmadı. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurur; Geri dönünüz. Kalbinde hayır namına bir dinar ağırlığı kadar bir şey bulduğunuz kimseleri çıkartınız. Yine pek çok sayıda çıkartırlar, sonra şöyle derler: Rabbimiz, oradan çıkartmamızı emrettiklerinden kimseyi orada bırakmadık. Sonra yine şöyle buyurur: Geri dönünüz. Kalbinde hayır namına yarım dinar ağırlığı kadar birşey bulduğunuz herkesi oradan çıkartınız. Yine çok sayıda kimseyi çıkartırlar. Sonra şöyle derler: Rabbimiz, bize emrettiklerinden hiçbir kimseyi orada bırakmadık. Tekrar şöyle buyurur: Haydi dönünüz. Kalbinde zerre ağırlığı kadar hayır namına birşeyler bulduğunuz kimseleri çıkartınız. Yine çok kimseyi çıkartırlar, sonra: Rabbimiz, orada hayır namına birşey bırakmadık derler". Ebû Said el-Hudri şöyle derdi: Eğer bu hadisin doğruluğu konusunda beni tasdik etmiyor iseniz, arzu ettiğiniz takdirde:

"Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. O, bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve lütfundan bir mükâfat verir" âyetini okuyunuz. Buhârî, Tevhid 24; Müslim, Îman 302; İbn Mâce, Mukaddime 9: Müsned, III, 94.

İbn Mes'ûd'dan da rivâyete göre o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Kıyâmet gününde kul getirilir, (hesab için) durdurulur. Herkesin önünde bir münadi şöyle seslenir: İşte bu, filan oğlu filandır. Her kimin bunun üzerinde bir hakki varsa gelsin hakkını alsın. Sonra şöyle buyurur: Haydi bunlara haklarını ver. Der ki: Rabbim, dünya elimden kaçıp gitmiş bulunuyor, ben bunların haklarını nereden verebilirim? Yüce Allah, meleklere şöyle buyurur: Bunun salih amellerine bir bakınız. Hak sahiplerine o amellerinden veriniz. Eğer geriye zerre ağırlığı kadar bir iyilik kalmış ise, melekler derler ki: Rabbimiz -ki O, bunu onlardan daha iyi bilir- bu artık her hak sahibine hakkını vermiş ve geriye zerre ağırlığı kadar bir iyiliği kalmış bulunuyor Yüce Allah, meleklere şöyle der: Onu kulumun lehine kat kat artırınız. Rahmetimin fazileti sayesinde onu cennete koyunuz. İşte bu âyeti tasdik eden de: "Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. O, bir iyilik olursa onu kat kat artırır" buyruğundadır. Eğer bu kul bedbaht bir kimse ise, melekler şöyle derler: İlahımız, bunun iyilikleri tükendi, geriye kötülükleri kaldı. Ondan hak isteyen pek çok kişi de kaldı. Yüce Allah şöyle buyurur: Onların (hak sahiplerinin) günahlarından alınız, onun günahlarına ekleyiniz, sonra ona cehenneme gitmek üzere bir belge yazınız." İbn Kesîr, II, 267; Suyûti. ed-Dürru'l Mensur, II, 540.

Bu âyet-i kerîme, bu açıklamaya göre hasımlar hakkındadır. Şanı yüce Allah da bir hasmın bir diğer hasım üzerindeki hakkından zerre ağırlığı kadar bir miktar, dahi düşürüp zulmetmez ve ondaki o hakkını, hak sahibi lehine tahsil eder. Onun geriye kalan zerre ağırlığı kadar bir iyiliği dolayısıyla dahi onu haksızlığa uğratmaz. Aksine bu iyiliğinden dolayı ona sevap verir ve bunu onun için kal kat artırır, çoğaltır. İşte yüce Allah'ın:

"O, bir iyilik olursa, onu kat kat artırır" âyeti bunu anlatmaktadır.

Ebû Hüreyre'nin şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Şüphesiz şanı yüce Allah, mü’min kuluna, bir tek iyiliğine karşılık ikimilyon iyilik verir." Daha sonra Ebû Hüreyre şu âyet-i kerimeyi okudu:

"Allah, şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. O, bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir." Abı de dedi ki: Ebû Hüreyre şöyle dedi: Yüce Allah da: "Buyû'k bir mükâfat" diye buyurduğuna göre bunun miktarını kim takdir edebilir? Süyutî. ed-Dürru'l-Mensur, II. 541.

İbn Abbâs ve İbn Mes'ûd'dan da bu âyet-i kerimenin, güneşin üzerinde doğduğu şeylerden daha hayırlı olan âyetlerden birisi olduğuna dair sözleri önceden geçmiş bulunmaktadır.

41

Her ümmetten birer şahid getirip, bunlara karşı da seni şahid getireceğimiz zaman halleri nice olur?

Yüce Allah'ın:

"Nice olur?" kelimesinde ikinci "fe" harfinin üstün olması "fe" harfinin sakin okunması halinde iki sakinin bir arada olacağından dolayıdır. “.....” edatı ise, zaman zarfıdır. Bundaki amil ise,

"Getirip" fiilidir.

Ebû’l-Leys es-Semerkandî şunu nakletmektedir: Bize el-Halil b. Ahmed anlattı dedi ki: Bize İbn Meni' anlattı dedi ki: Bize Ebû Kâmil anlattı dedi ki: Bize Fudayl, Yûnus b. Muhammed b. Fedale'den anlattı. Yûnus babasından naklettiğine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Zaferoğulları arasında bulunduktan sırada yanlarına gelip, Zaferoğulları(nın) kaldığı yerde bulunan kaya parçası üzerine oturdu. Beraberinde ise İbn Mes'ûd, Muâz ve ashâbından birkaç kişi daha vardı. Birisine Kur'ân okumasını emretti. Kur'ân okuyan şu:

"Her ümmetten birer şahid getirip bunlara karşı da seni şahid getireceğimiz zaman halleri nice olur" âyetine varınca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanakları ıslanıncaya kadar ağladı ve şöyle buyurdu: "Rabbim, bu benim aralarında bulunduğum kimseler hakkında böyledir. Peki, benim görmediğim kimseler hakkında (tanıklığım) nasıl olacak!" el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VII, 4: Süyûtî, ed-Dürru'l-Mansur, II, 541-542

Buhârî de Abdullah b. Mesud'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana; "Bana Kur'ân oku" dedi. Ben, Kur'ân sana indirilmiş olduğu halde sana Kur'ân mı okuyayım diye sorunca, şöyle buyurdu: "Şüphesiz ben Kur'ân-ı Kerîmi benden başkasından da dinlemeyi severim"- Ona, Nisa Sûresi'ni okudum. Nihayet; "Her ümmetten birer şahid getirip, bunlara karşı da seni şahid getireceğimiz zaman halleri nice olur" ayetine gelince; "Bu kadar yeter" dedi. Gözlerinin yaş akıttığını gördüm. Buhârî, Tefsir 4. SÛRE 9; Fedâili’l-Kur'ân 33. 35; Müslim, Salâtü'l-Müsâfirîn 248; Ebû Dâvûd, İlim 13; Tirmizî, Tefsir 4. sûre 10, 11; İbn Mâce, Zühd 19; Müsned, I, 374, 380,433.

Müslim de bu hadisi rivâyet etmiş ve: "Bu kadarı yeter" âyeti yerine şunları nakleder: Başımı kaldırdım -veyahut da yanımdaki bir adam beni dürterek işaret etti bunun üzerine başımı kaldırdığımda-gözyaşlarının aktığını gördüm. Müslim, Salatu'l-Müsafirin. 247.

İlim adamlarımız der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ağlaması, bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği dehşetli başlangıç ve işin ağırlığı dolayısıyladır. Zira Peygamberler, ümmetlerine karşı doğrulayıp, yalanladıklarına dair şahidler olarak getirileceklerdir. Hazret-i. Peygamber de Kıyâmet gününde bir şahid olarak getirilecektir. Yüce Allah'ın:

"Bunlara" âyeti ile de hem Kureyş kâfirlerine, hem diğer kafirlere işaret vardır. Özellikle Kureyş kâfirlerinin anılmasının sebebi, azâbın bu Kureyş kâfirleri üzerinde diğerlerine göre daha ağır olacağından dolayıdır. Çünkü onlar, mucizeleri ve Allah'ın onun elleri vasıtasıyla ortaya çıkardığı harukulâde halleri görmekle birlikte inad ettiler.

Âyet-i kerimenin anlamı da şudur: "Her ümmetten birer şahid getirip, bunlara karşı da seni şahid getireceğimiz zaman" Bu kâfirlerin kıyâmet gününde halleri nasıl olacaktır. Azaba mı uğratılacaklar, yoksa nimete mi mazhar olacaklardır? Bu, azar anlamında bir istifham (sorudur).

Buradaki işaretin bütün ümmete olduğu da söylenmiştir. İbn Mübarek şöyle nakleder: Ensar'dan bir adam, el-Minhâl b. Amr'dan kendisine şunu anlattığını haber vermektedir: el-Minhâl naklettiğine göre o, Said b. el-Müseyyeb'i şöyle derken dinlemiş: Sabah akşam Hazret-i Peygambere ümmetinin arzolunmadiğı hiçbir gün yoktur O, onları simaları ile ve amelleri ile tanır. İşte bundan dolayı haklarında şahidlik edecektir. Nitekim Şanı Yüce ve Mübarek olan Allah:

"Her ümmetten birer şahid" yani peygamberlerini getirip bunlara karşı da seni şahid getireceğimiz zaman halleri nice olur" diye buyurmaktadır.

"Nice" kelimesi mahzûf bir fiil ile nasb mahallindedir. ifadenin takdiri önceden de belirttiğimin gibi; halleri nice olur şeklindedir. Gizli olan bu fiil de bazan,

"Zaman" kelimesinin i'rabdaki yerini tutar, deki amil olan fiil de; "Getirip" fiilidir;

"Şahid" kelimesi de haldir

Bu âyetin okunuşu ile ilgili Hadîs-i şerîfteki fıkhi inceliklerden birisi de şudur: Öğrencinin hocasına okuması ve okuyuşunu ona arzetmesi caizdir. Bunun aksi de caizdir. Yüce Allah'ın izniyle Lem Yekûn Sûresi'nde (98. sûre olan el-Beyyine Sûresi'nde) nakledeceğimiz Ubey hadisinde buna dair açıklamalar gelecektir.

42

O gün inkâr edenler ve O peygambere isyan edenler, yerle bir edilselerdi temennisinde bulunacaklardır. Allah'tan hiçbir sözü de gizleyemeyeceklerdir.

"İsyan edenler" kelimesindeki "vav" harfinin ötre olması, iki sakinin ardarda gelmesinden dolayıdır. Bu harfin esreli okunuşu da caizdir, Nafi' ve İbn Amir,

"... bir edilseler" kelimesini "te" harfi ötreli, "sîn" harfi de şeddeli olarak ; şeklinde okumuşlardır. Hamza ve el-Kisâî de böyle okumakla birlikte onlar, "sin" harfini şeddesin okurlar. Diğerleri ise, failin zikredilmediğl bina-i meçhul (meçhul fiil) olmak üzere "te" harfini ötreli, "sin" harfini'de şeddesiz okumuşlardır.

Âyetin anlamı da şudur: Keşke Allah onları yerle dümdüz etse. Yani onları yerle bir etse. Bir diğer anlamı da şöyledir: Keşke Allah, onları diriltmese idi ve yer, üzerlerinde dümdüz olarak kalsalardı. Çünkü onlar, topraktan nakledilip diriltilmişlerdir. Birinci ve ikinci kıraate göre ise, "yer" faildir. Anlamı da şöyle olur: Yer yarılsa da içine girseler diye temenni edeceklerdir. Şöyle de açıklanmıştır. Buradaki "te"; harfi Üzerinde, anlamındadır. Yani keşke yer onların üzerlerinde dümdüz edilse. Bu da keşke yer yarılıp ta, onlar da içine girip üzerlerinden dümdüz edilse diye temenni edeceklerdir demek olur. Bu açıklama da el-Hasen'den nakledilmiştir.

"Sin" harfinin şeddeli okunması bir Hte"nin "sin"e idğam edilmesi esasına göredir. Şeddesiz okunması ise bu "te"nin hasfedilmesi esasına göredir.

Şöyle de denilmiştir: Bunlar, hayvanların toprak olduklarını görüp, kendilerinin ise cehennemde ebediyyen kalacaklarını öğrenecekleri vakit bu temennide bulunacaklardır. Bu da yüce Allah'ın:

"Ve kâfir, keşke toprak olsaydım diyecek" (en-Nebe, 78/40) âyetinin anlamıdır.

Yine denildiğine göre onlar, daha Önce Bakara Sûresi'nde

"Böylece Biz, sizi vasat bir ümmet kıldık" (el-Bakara, 2/143) âyetini açıklarken geçtiği üzere- bu ümmetin peygamberlerin lehine şahidlik edeceğini görecekleri vakit bu temenniyi yapacaklardır. O zaman geçmiş ümmetler şöyle diyecekler: Bunlar arasında zinakârlar ve hırsızlar vardır. O bakımdan şahidlikleri kabul olunmaz. Bu sefer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları tezkiye edecektir. Bunun üzerine müşrikler:

"Rabbimiz Allah hakkı için biz müşrikler değildik" (el-En'am, 6/23) diyeycekler. Bunun üzerine de ağızlarına mühür vurulacak, ayakları ve elleri dünyada iken kazandıklarına dair şahidlik edecektir, İşte yüce Allah'ın:

"O günde inkâr edenler ve Peygambere İsyan edenler, yerle bir edilselerdi temennisinde bulunacaklardır" yani keşke yerin dibine geçiritselerdi, diye temenni edeceklerdir, âyetinde anlatılan durum budur. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır...

Yüce Allah'ın:

"Allah'tan hiçbir sözü de gizleyemeyeceklerdir." Âyeti ile ilgili olarak ez-Zeccâc şunları söylemektedir: Kimisi:

"Allah'tan hiç bir sözü de gizleyemeyeceklerdir" âyeti yeni bir cümle (isti'naf) dır. Çünkü onların dünyada iken yaptıkları, zaten Allah nezdinde apaçık ve besbellidir. Onu gizlemeye de güçleri yetmez demektedir. Kimisi de: Bu ifade, önceki cümledeki temenniye atfedilmiştir demiştir, Âyetin da anlamı şöyle olur: Keşke yerle bir edilselerdi ve Allah'tan bir sözü gizlememiş olsalardı diye temenni edeceklerdir Çünkü onların yalan söyledikleri ortaya çıkmış olacaktır, İbn Abbâs'a bu âyet-i kerîme ile: "Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşrikler değildik" âyeti hakkında soru sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir. Onlar cennete ancak müslümanların girdiğini görecekleri vakit:

"Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşrikler değildik" diyecekler. Allah da bunun üzerine onların ağızlarına mühür vuracak, el ve ayakları da konuşmaya başlayacak, böylelikle Allah'tan hiçbir sözü gîzleyemeyeceklerdir.

el-Hasen ve Katade der ki: Âhiretin değişik yerleri ve durumları vardır. Bir âyette sözedilen bir durum birisinde, ötekinde sözedilen bir diğer durum bir başka konumda olacaktır. Bu âyetin anlamı da şudur: Herşey onlar için apaçık ortaya çıkıp hesaba çekileceklerinde hiçbir şey gizlemeyecekler.

Buna dair daha geniş açıklamalar, yüce Allah'ın izniyle el-En'âm Sûresi'nde (6/23. âyetin tefsirinde) gelecektir.

43

Ey îman edenler! Sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar ve bir de cünup iken -yolcu olmanız müstesna- gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur yahut yolculukta iseniz, yada herhangi biriniz ayak yolundan gelirse, veya kadınlara dokunur da su bulamazsanız, temiz bir toprağa teyemmüm edin. Yüzlerinizi ve ellerinizi meshediniz. Şüphesiz Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı kırk dört başlık (Ancak, görüleceği gibi başlıklar, kırkdört değil, kırkbeştir) halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi, Sarhoşluk Veren İçkilerin Haram Kılınma Aşamaları ve Mü’minlere Hitabın Sebebi:

Yüce Allah;

"Ey îman edenler! sarhoşken... namaza yaklaşmayın" âyetinde, bu kitabıyla özel olarak mü’minlere seslenmektedir. Çünkü mü’minler, bir taraftan namaz kılarken, içki de içmeye devam ediyorlardı. İçki ise, onların zihinlerini aleyhlerine olmak üzere telef edip gitmişti

O bakımdan bu âyetle özel olarak onlara hitab edildi. Zira kâfirler ne sarhoşken, ne de ayıkken namaz kılmazlardı,

Ebû Dâvûd, Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İçkinin haram kılınışına dair âyet nazit olmadan Önce Ömer şöyle dedi; Allah'ım, içki hakkında bize rahatlatıcı bir beyanda bulun.

Bunun üzerine Bakara Sûresi'ndeki;

"Sana içki ve kumardan soruyorlar" (el-Bakara, 2/219) âyeti nâzil oldu.

Bunun üzerine Ömer çağrıldı ve ona bu âyet-i kerîme okundu- Yine: Allah'ım içki hususunda bize rahatlatıcı bir beyanda bulun dedi. Bu sefer Nisa Sûresinde yer alan:

"Ey îman edenler! Sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın" âyeti nâzil oldu. O bakımdan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın münadîsi namaz için kamet getirildiğinde şöyle seslenirdi. Dikkatli olun, namaza sarhoş bir kimse yaklaşmasın. Yine Ömer çağırıldı, ona bu âyeti kerîme okundu, bu sefer tekrar: Allah'ım içki hususunda bize rahatlatıcı bir beyanda bulun. Bunun üzerine şu:

"Artık vazgeçtiniz değilmi?" (el-Mâide, 5/91) âyeti nâzil oldu. Bu sefer Ömer: “Vazgeçtik” dedi. Ebû Dâvûd, Eşribe 1; Nesâî, Eşribe 1; Tirmizî, Tefsir 5. sûre 8; Müsned, I, 53.

Saîd b. Cübeyr der ki: İnsanlar, kendilerine bir emir, yahut bir yasak bildirilinceye kadar cahiliyye dönemindeki durumlarını devam ettirip gidiyorlardı. O bakımdan İslâm'ın ilk dönemlerinde

"Sana içki ve kumar hakkında soru soruyorlar. De ki: Onlarda büyük bir günah ve insanlar için bazı menfeatler vardır" (el-Bakara, 2/219) ayeti nâzil oluncaya kadar, içmeye devam ediyorlardı. Bu âyet nâzil olunca: Biz günah için değil de menfeati için içeriz, dediler. Adamın birisi içki içti ve cemaatin önüne geçip namaz kıldırırken: De ki: Ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza taparım, diye okudu. Bunun üzerine:

"Ey îman edenler, sarhoşken... namaza yaklaşmayın" âyeti nâzil oldu. Bu sefer, biz namazın dışında (içeriz), dediler. Bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh) şöyle dedi; Allah’ım içki hususunda üzerimize şifa verici (radıyallahü anhhatlatıcı) açıklama indir. Bunun üzerine:

"Muhakkak şeytan... ister" (el-Mâide, 5/91) âyeti nâzil oldu.

Bunun üzerine Ömer de: Vazgeçtik, vazgeçtik, dedi. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın münadîsi (Medine sokaklarında) dolaşarak: Şunu biliniz ki, içki haram kılındı, diye nida etmeye başladı. İleride yüce Allah'ın izniyle Mâide Sûresi'nde de açıklaması gelince görüleceği gibi.

Tirmizî de Ali b. Ebû Talib'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Abdurrahman b. Avf, bize bir yemek hazırladı. Bizi çağırdı. Bize içki içirdi. îçki bizi sarhoş etti. Bu arada namaz vakti girdi. Beni namaz kıldırmak üzere öne geçirdiler. Ben de:

"Deki ey kâfirler, sizin taptıklarınıza ben tapmam" (el-Kâfîrûn, 109/1-2) ve, biz sizin taptıklarınıza taparız diye okudum. Bunun üzerine-yüce Allah:

"Ey îman edenler!, sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar., namaza yaklaşmayın" âyetini İndirdi. Ebû Îsa (et-Tirmizî) der ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 4, sûre 12 Ayrıca; Ebû Dâvûd, Eşribe, 1.

Bu âyet-i kerimenin daha önceki âyetler ile ilişki yönü ve âyetler arasındaki yerine gelince: Şanı yüce Allah Daha önce

"Allah'a ibadet edin, ona hiçbir şeyi ortak koşmayın" (en-Nisa, 4/36) diye buyurdu. Îmandan sonra da ibadetlerin başı olan namazı söz konusu etti.

Bundan dolayı namazı İsrarla terk eden kişi öldürülür ve t'arziyeti sakıt olmaz. Bu şekilde anlatıra, kendileri bulunmaksızın sahih olması sözkonusu olmayan namazın şartlarım açıklamaya kadar geldi.

2. Âyet-i Kerîmedeki Sarhoşluğun Mahiyeti:

İlim adamlarının Cumhûru fukahâ topluluğunun kanaatine göre, âyet-i kerimede geçen sekr (sarhoşluk) dan kasıt, içki dolayısıyla sarhoşluktur. Ancak, ed-Dahhâk, buradaki sarhoşluktan kasıt, uykudur demektedir. Çünkü, Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi bir kimse, namazdayken uyuklayacak olursa, uykunun etkisi üzerinden gidinceye kadar yatıp uyusun. Çünkü, belki de o, mağfiret dilemek isterken, kendi kendisine beddua edebilir." Buhârî, Vudû 53; Müslim, Salatu’l-Müsafirîn 222; Ebû Dâvûd, Tatavvu' 18; Tirmizî, Salât 146; İbn Mâce, İkametu's-Salat 184; Muvatta’'; Salatu’l-Leyl 3; Müsned, VI, 56, 202, 259.

Abide es-Selmanî der ki: "Sarhoşken" den kasıt idrarın seni sıkıştırmışken demektir. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Sizden herhangi bir kimse, sakın idrarı kendisini sıkıştırmışken -bir rivâyette de: Bacakları arasındakini sakıştırmış olduğu halde- asla namaz kılmasın." Ebû Dâvûd, Tahâre 43; Tirmizî, Salât 148; İbn Mâce, Tahâre 114; Müsned, V, 250, 260, 261, 280 (yakın ifadelerle).

Derim ki: ed-Dahhâk ve Abîde'nin söyledikleri, mana itibari ile doğrudur. Çünkü namaz kılandan istenen şey, bütün kalbiyle yüce Allah'a yönelmesi, başka şeylere iltifatı terketmesi, uyku, idrar sıkışıklığı ve açlık gibi şaşırmasına sebep olabilecek, gönlünü, hatırını meşgul edecek, halini değiştirecek herseyden uzak durması gibi şeyler istenir. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmaktadır: "Akşam yemeği hazırken, namaz için kamet getirilirse, akşam yemeğini yiyerek işe başlayın." Buhârî, Ezan 42, Et'ıme 58; Müslim, Mesâcid 64-66; Ebû Dâvûd, Et’ime 10; Tirmizî, Salât 145; Nesâî, İmâme 51; İbn Mâce, İkâmetu’s-Salât 34; Müsned, III, 100, 110, 161... IV, 49, 54, VI, 51, 194, 291...

Böylelikle Hazret-i Peygamber, insanın hatırına taalluk edebilecek şaşırtıcı herbir unsurun ortadan kalkmasını gözönünde bulundurmuştur. Tâ ki kul, başka şeylerle meşgul olmayan bir kalp ve bütün özü ile Rabbine ibadete yönelsin ve namazında gerektiği gibi huşu duysun. Bu âyet-i kerimenin kapsamına ileride geleceği üzere; "Mü’minler felâh bulmuşlardır. Onlar ki, namazlarında huşu gösterenlerdir" (el-Mu'minun, 23/1-2) âyeti da girmektedir. İbn Abbâs da der ki: Yüce Allah'ın:

"Ey Îman edenler, sorhoşken... namaza yaklaşmayın" âyeti, Mâide Sûresi'nde yer alan:

"Ey îman edenler namaza kalkacağınız zaman..., yıkayınız" (el-Mâide, 5/6) âyeti ile nesh olmuştur. Bu görüşe göre de mü'mînlere sarhoş oldukları halde namaz kılmamak emri verilmiş olmaktadır.

Daha sonra ise her halükârda namaz kılmaları emrolunmuştur. Bu ise nihai haram hükmü gelmezden önce böyleydi. Mücahid ise der ki; Bu âyet-i kerîme, içkiyi haram kılan âyetle nesh olmuştur, İkrime ve Katade de böyle demiştir. Daha önce zikrettiğimiz Hazret-i Ali yoluyla gelen hâdis-i şerif dolayısıyla bu konuda sahih olan da budur.

Rivâyet olunduğuna göre Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Namaz için kamet getirildi. Rasûllullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in münadisi de şöyle seslendi: Sakın sarhoş olan bir kimse namaza yaklaşmasın. Ebû Dâvûd, Eşribe 1. Bunu da en-Nehhâs nakletmiştir. ed-Dahhak ve Abîde'nin görüşlerine göre ise, âyet-i kerîme muhkem olup, âyette nesh sözkonusu değildir.

3. Sarhoşken Namaza Yaklaşmama Hitabının Muhatapları:

Yüce Allah'ın:

"Yaklaşmayın" âyetindeki fiilin "râ" harfi üstün okunacak olursa, öyle bir fiili İşlemeye, kalkışmayın anlamına gelir. Şayet ötreli okunursa, böyle birşeye kalkışmayın, yaklaşmayın anlamına gelir.

Âyet-i kerimede hitap, aklıbaşında, sarhoş olmayan bütün ümmetedir. Sarhoş bir kimse ise, sarhoşluğu dolayısıyla temyiz gücünü kaybedecek olursa, aklı başından gitmiş olduğundan dolayı o vakitte muhatab değildir. Ancak o, kendisi için vacib olan emirleri yerine getirmekle muhataptır. Diğer taraftan sarhoş olduğu sıralarda, sarhoş olmadan önce mükellef olduğu kesinlik kazanmış hükümlerden vakti geçtiği için yerine getirmediklerinin de ayrıca keftaretini (yani kazasını v.b.) yerine getirmelidir.

4. "Namaza Kalkmaksın Anlaşılması:

İlim adamları burada namaz (es-Salât) ile neyin kastedildiği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir kesim, bundan maksat bizatihi bilinen ibadettir, demektedir. Bu, Ebû Hanîfe'nin de görüşüdür. O bakımdan daha sonra: "Ne söylediğinizi bilinceye kadar" diye buyurulmuştur.

Bir başka kesim ise bundan kasıt, namazın kılındığı yerlerdir, demektedir. Bu da-Şâflî'nin görüşüdür. Ona göre, burda muzaf hazfedilmiştir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

"Elbette birçok manastırlar, kiliseler, havralar (salavat) yıkılır giderdi" (el-Hac, 22/40) diye buyurmaktadır. Görüldüğü gibi, burada da namaz kılanan yerlere "sâlat" ismi verilmektedir Bu açıklamaya yüce Allah'ın:

"Ve bir de cünüp iken -yolcu olmanız müstesna- " âyeti de delalet etmektedir, Bu ise, cünüp olan bir kimsenin mescidden -orada namaz kılmak için değil de- geçip gitmesinin câiz olmasını gerektirmektedir.

Ebû Hanîfe: "Birde cünüp İken -yolcu olmanız müstesna-" âyetinden maksat, su bulamaması halindeki yolcudur. Böyle bir kimse teyemmüm eder ve öylece namazını kılar der. Buna dair açıklama da ileride gelecektir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Bu âyette "namaz"dan kasıt, hem namaz kılınan yerdir, hem da namazın kendisidir. O dönemlerde ashâb-ı kiram ancak namaz için mescide gelirler ve hep birlikte namaz kılarlardı. O bakımdan namaz ile namaz kılınan yer birbirinden ayrı görülmezdi.

5. "Sekr Sarhoşluk" Kelimesinin Anlamı. Tekil ve Çoğul Olarak Kullanılışı:

Yüce Allah'ın "Sarhoşken, sarhoş olduğunuz halde" âyeti mübtedâ ve haberdir. "Yaklaşmayın" emrinden hal mahallinde bir cümledir, "Sarhoşlar" kelimesi, Sarhoş kelimesinin çoğuludur. en-Nehaî, bu kelimeyi "sin" harfini üstün olarak; diye okumuştur ki, bu da kelimesinin mükesser çoğuludur. Bunun bu şekilde teksir ediliş sebebi, sekr'in aklı ilgilendiren bir âfet oluşudur, O bakımdan, bu kelime de, sara'ya düşmüş kimseler anlamını veren; kelimesi ve bu türden diğer kelimeler vezninde çoğul yapılmıştır. el-A'meş ise bu kelimeyi "sin" harfini ötreli olarak "hublâ" gibi okumuştur. O takdirde bu kelime tekil bir sıfat olur. Çoğul ile ilgili olarak, tekil bir sıfat ile haber vermenin câiz oluşu da çoğula dair tekil bir kelime ile haber vermek şeklindeki kullanışlarına (Arapların kullanışlarına) göre câiz görülmüştür.

Sekr (sarhoşluk), sahv'ın (ayıklığın) zıddıdır. Bu kelime şekillerinde kullanılır. Kişinin gözünün şaşkınlığını ifade etmek için; de denilir. Yüce Allah'ın:

"Şüphesiz ki gözlerimiz döndürülmüş, şaşırtılmış... " (el-Hicr, 15/15.) buyrugundaki "sekr" bu anlamdadır. Bu kelime, "keP harfi şeddeli olarak, açık birşeyi kapatmak, yarığı kapatmak anlamında da kullanılır. Buna göre sekrân (sarhoş), sahip olduğu akıllı halden kopan, ondan uzaklaşan kimse demektir.

6- İslâm'ın îlk Dönemlerinde İçkinin Yasak Olmayışı:

Bu âyet-i kerimede, İslamın ilk dönemlerinde içki içmenin, kişiyi sarhoşluk derecesine ulaştırıncaya kadar mübâh olduğuna dair bir delil, hatta açık bir nass vardır. Şöyle de denilmiştir: Sarhoş olmak aklî bakımdan haram görülmektedir. Ve hiçbir dinde de mübâh kılınmış değildir. Onlar, bu âyet-i kerimedeki sekr'i de uyku diye yorumlamışlardır. el-Kaffâl der ki: Muhtemeldir ki onlara, İnsan tabiatını cömertliğe, kahramanlığa ve hamiyette harekete geçirecek miktarda içki içmeleri mubah kılınmıştır. Derim ki, böyle bir ma na onların gürlerinde de vardır. Nitekim Hassan (b. Sabit) şöyle demiştir;

"Biz onu (şarabı) içeriz, o da bizi kır almışız gibi yapar."

Bu anlamda daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/219. âyet, 6. başlıkta) doyurucu açıklamalarda bulunmuştuk. el-Kaffâl der ki: Kişiyi, delilik ve baygınlık noktasına getirecek kadar aklı İzale eden sarhoşluğa gelince, böyle bir maksatla içki içmek mubah kılınmış değildir. Ancak böyle bir kastı olmaksızın bu derece sarhoş olsa, bunun sorumluluğu bu şekilde sarhoş olandan kaldırılmış bulunuyordu.

Derim ki: Bu doğru bir açıklamadır. Bu açıklamalar, Mâide Sûresi'nde, Hazret-i Hamza kıssasında (el-Mâide, 5/ 90-92. âyetler, 3- başlıkta) gelecektir. Müslümanlar, bu âyet-i kerîme nâzil olunca, namaz vakitlerinde içki içmekten uzak duruyorlardı. Yatsı namazını kıldıktan sonra içki içerlerdi. Yüce Allah'ın:

"Artık vazgeçtiniz değil mi" (el-Mâide, 5/91) âyetinde haram kılındığı hükmü nâzil oluncaya kadar bu halde devam ettiler.

7. Sarhoş İken Yapılan Tasarruflar ve Bu Tasarrufların Hükmü:

Yüce Allah'ın:

"Ne söylediğinizi bilinceye kadar" âyetinin anlamı: Söylediğinizden-yanliş olmadığından emin olarak, kesin olarak doğru olduğunu bilinceye kadar... demektir. Sarhoş ise ne söylediğini bilmez.

Bundan dolayı Osman b. Affan (radıyallahü anh) şöyle demiştir; Sarhoşun boşaması geçerli değildir. Aynı zamanda bu, İbn Abbâs, Tavus, Atâ, el-Kasım, ve Rabia'dan da rivâyet edilmiştir Bu aynı zamanda, Leys b. Sa'd'ın, İshak, Ebû Sevr ve el-Müzenî'nin de görüşdür.

Tahavî de bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: İlim adamları bunakın boşamasının câiz olmadığını icma ile kabul etmişlerdir.

Sarhoş oları bir kimse ise vesvese dolayısıyla bunaklaşmış bir kimse gibidir. Yine ilim adamları, (uyuşturucu bir ot olan) ban otunu alıp, aklı giden kimsenin boşamasının câiz olmadığı hususunda ihtilaf etmemişlerdir O bakımdan içkiden dolayı sarhoş olanın da durumu böyledir.

Bir kesim de sarhoşun boşamasını geçerli kabul etmişlerdir. Ömer b. el-Hattâb, Muaviye ve bir gurup tabiinden bu görüş rivâyet edilmiştir. Aynı zamanda bu, Ebû Hanîfe, es-Sevri ve el-Evzai'nin de görüşüdür, Şâfiî'nin bu konudaki görüşleri farklı farklı gelmiştir.

Mâlik ise, sarhoşun talakını geçerli kabul ettiği gibi, yaralamalarda ve Öldürmede kısası da öngörür. Ancak, sarhoşun nikâh ve satışını onun için bağlayıcı kabul etmez.

Ebû Hanîfe derki: Sarhoşun bütün fiilleri ve akidleri, tıpkı aklı başında olan kimseninki gibi sabit ve geçerlidir. Bundan irtidat müstesnadır.

Böyle bir kimse irtidat edecek olursa, -istihsanen kabul edilmesi müstesna- hanımı ondan bain olmaz.

Ebû Yûsuf der ki: Sarhoşluk halinde mürted olur. Aynı zamanda bu, Şâfiî'nin de görüşüdür, Şu kadar var ki, sarhoş halde iken onu öldürmez ve tevbe etmesini de istemez.

İmâm Ebû Abdullah el-Mâzerî ise der ki : Bizde gaz bir rivâyet vardır. Buna göre sarhoşun talakı bağlayıcı değildir. Muhammed b. Abdilhakem ise der ki; Sarhoşun talakı da, boşaması da geçerli değildir İbn Şâs da şöyle demektedir: es-Şeyh Ebû'l-Velid, konu İle ilgili görüş ayrılığını bir parça aklı başında bulunan, ancak kendiliğinden karışıklığın önüne geçemeyip hem hata, hem isabet eden ve böylelikle karıştıran kimse ile ilgili olarak kabul etmekte ve şöyle demektedir: Göğü yerden, erkeği kadından tanıyamayacak, ayırt edemeyecek kadar sarhoş olana gelince, böylesinin hem kendisiyle insanlar arasında, hem de kendisiyle Allah arasındaki bütün fiil ve hallerinde deli gibi değerlendirileceği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bundan tek İstisna, vakitleri geçen namazlardır. Bu konuda şöyle denilmiştir: Deliden farklı olarak böyle bir sarhoştan namaz sakıt olmaz. Çünkü o, bizzat kendi kendisini sarhoşluğa itmekle, vakti çıkıncaya kadar, kasten o namazı terketmiş gibi olur.

Süfyan es-Sevrî der ki: Sarhoşluğun sının, aklî dengenin bozulmasıdır. Eğer Kur'ân okuması istendiğinde, bu kıraati karıştırır ve bilmediği şeyler söyliyecek olursa, ona sopa cezası uygulanır.

Ahmed de der ki: Sağlıklı haline göre aklında değişme görülecek olursa, o kişi sarhoş demektir. Mâlik'ten de buna yakın bir tanım nakledilmiştir.

İbnü'l-Münzir der ki: Kur'ân okuyuşu sırasında karıştırırsa sarhoş demektir. Buna delil de, yüce Allah'ın:

"Ne söylediğinizi bilinceye kadar" âyetidir. Eğer ne söylediğini bilmeyecek halde ise, orayı kirletme korkusuyla mescidden uzak durur. Kılacağı namaz da sahih olmaz. Kılacak olsa, (ayıkınca) kazasını yapar. Şayet söylediğini bilecek durumda olup, namaz kılacak olursa, hükmü ayık kimsenin hükmü gibidir.

8. "Cünup" Kelimesinin Anlamı;

Yüce Allah'ın:

"Bir de cünup İken... yaklaşmayın" âyeti, yüce Allah'ın: