Mâide SûresiKurtubî Tefsîri — Sayfa 2

"Artık sen de o fasıklar topluluğu için tasalanma" âyeti, üzülme demektir. Şair (İmruu'l Kays) da bu kelimeyi bu anlamda şöylece-kullanmıştır:

"Derler ki: Üzüntü ve kederden helâk etme kendini, katlan..."

27

Bir de onlara Âdem'in iki oğlunun kıssasını hak ile oku. Hani onlar, birer kurban sunmuşlardı da, İkisinden birininki kabul olunmuş, öbürününki kabul olunmamıştı. O: "Seni mutlaka öldüreceğim" demişti. Öbürü: "Allah, ancak takvalılardan kabul eder demişti.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağcağız.

1- Su Ayetin Önceki Buyruklarla İlişkisi ve Anlamı İle İki Âdemoğlunun Arasındaki Anlaşmazlığın Sebebi:

"Bir de onlara Âdem'in İki oğlunun kıssasını hak ile oku..." anlamındaki bu âyet-i kerimenin, kendisinden önceki âyetlerle ilişki yönü, yüce Allah'ın, yahudilerin zulmünün, onların söz ve ahidlerini bozmalarının Hazret-i Âdem'in bir oğlunun kardeşine zulmünü andırdığına dikkat çekmektedir. Yani, Ey Muhammed, yahudiler sana suikast yapmak istemiş olsalar bile şunu bil ki, senden Önce pek çok peygamber öldürmüşlerdir. Kabil de Habili öldürmüştür. Kötülüğün geçmişi çok eskilere dayanır. Yani, sen onlara bu kıssayı hatırlat. Çünkü bu doğru bir kıssadır. Uydurma sözler gibi değildir Bununla İslam'a muhalefet edenler azarlandığı gibi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e de bir teselli vardır.

Âdem'in iki oğlu ile ilgili olarak farklı görüşler ortaya atılmıştır. Hasan-i Basrî, iki oğlunun Hazret-i Âdem'in sulbünden çocukları olmadığını, İsrail oğullarından iki kişi olduğunu ve Allah'ın bunları yahudilerin kıskançlığını açıklamak üzere misal verdiğini belirtmiştir.

Bu iki kişi arasında bir anlaşmazlık vardı. Bunlar birer kurban sundular. Kurban sunmak ise ancak İsrail oğulları arasında görülen bir olaydır.

İbn Atiyye ise der ki: Bu bir yanılmadır. İsrail oğullarından bir kişi nasıl olur da ölüyü gömme şeklini bilmeyip bu hususta kargaya uyabilir Sahih olan bu iki oğlun, Hazret-i Âdem'in sulbünden çocukları olduğudur. Müfessirl erden büyük çoğunluğun görüşü bü olduğu gibi, İbn Abbâs, İbn Ömer ve başkaları da bunu ifade etmiştir. Bu iki kişi, Kabil ve Habil idi.

Kabil'in sunduğu kurban, bir demet başaktı. Çünkü Kabil, ekini olan bir kimse idi. Bu demet başağı ekinleri arasında en bayağılardan seçmişti. Hatta bunlar arasında iyi bir başak görünce, onu alıp ovalamış, tanelerini çıkartıp yemişti.

Habil'in sunduğu kurban ise -koyun sahibi olduğundan dolayı- bir koç idi. O bunu, koyunlarının en iyileri arasından seçmişti.

"İkisinden birininki kabul olunmuş." Cennete kaldırılıp yükseltilmişti. Bu koç, Hazret-i îsmail’e fidye olarak gönderilinceye kadar orada otlayıp durmuştu. Bunu, Saîd b. Cübeyr ve başkaları ifade etmiştir,

Mü’min olduğu için Habil'in kurbanı kabul olunca, Kabil kendisine kıskançlıkla -çünkü o da kâfirdi- : Sen yeryüzünde yürüyeceksin ve insanlar da senin benden daha faziletli olduğunu görüp duracaklar ha! Bunun için:

"Seni mutlaka öldüreceğim" demişti.

Bu kurbanın sunuluş sebebi, denildiğine göre şudur: Havva (Ona selam olsun) her batında biri erkek ve biri dişi olmak üzere ikiz doğururdu. Bundan tek istisna Hazret-i Şis (aleyhisselâm) idi. O, Şis'i tek başına, ileride geleceği üzere Habil'in yerine doğurmuştu. İsmi ise, Hibetullah (Allah'ın bağışı) idi. Çünkü Hazret-i Cebrâîl, onu doğurunca Hazret-i Havva'ya: Bu, Habil'in yerine Allah'ın sana bir bağışıdır (Hibetullah), demişti. Hazret-i Âdem de Hazret-i Şis'in doğduğu gün yüz otuz yaşında idi.

Hazret-i Âdem, bir batında doğan erkeği, diğer batındaki kız ile evlendirirdi. Hiçbir erkeğe kendisi ile birlikte doğan ikizi helâl kılmıyordu. Hazret-i Havva, Kabil ile birlikte İklimiyâ adında güzel bir kız doğurmuş, Habil ile birlikte ise, Leyuza adında pek güzel olmayan bir kız daha doğurmuştu. Hazret-i Âdem bunları evlendirmek isteyince, Kabil: Benimle doğan ikiz kız kardeşimle evlenmeye ben daha lâyıkım deyince, Hazret-i Âdem ona böyle bir şey yapmamasını emrettiği halde o, bu emre uymadı. Onu azarlayarak vazgeçirmek istediyse de yine vazgeçmedi. Bunun üzerine kurban sunmak üzere ittifaka vardılar.

Bu açıklamayı aralarında İbn Mes’ûd'un da bulunduğu müfessirlerden bir topluluk ifade etmiştir. Hazret-i Âdem'in de kurban sunuluşu esnasında hazır bulunduğu rivâyet edilmiştir Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Yine, bu hususta Cafer-i Sadıktan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Hazret-i Âdem, hiçbir zaman kendi kız çocuğunu kendi oğlu ile evlendirmezdi. Böyle bir şey yapmış olsaydı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu işten yüz çevirmezdi. Âdem'in dini hiçbir zaman Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dininden farklı değildi. Yüce Allah, Âdem ile Havva'yı yeryüzüne indirip onların bir araya gelmesini sağlayınca, Hazret-i Havva bir kız çocuğu doğurdu. O da buna Anâk ismini verdi. Bu kız fahişelik yaptı. Yeryüzünde ilk fahişelik yapan odur. Allah da üzerine onu öldüren birisini musallat etti. Daha sonra Hazret-i Havva, Kabil'i doğurdu, sonra da Habil'i doğurdu. Kabil, olgunlaşınca Allah ona, cinlerin çocuklarından Cemale adında bir kadını İnsan suretinde gösterdi. Hazret-i Âdem'e de Bunu Kabil ile evlendir, diye vahyetti. O da onunla evlendirdi. Habil yetişip olgunlaşınca, yüce Allah, Hazret-i Âdeme yine insan suretinde bir huri indirdi. Bu huriye Rahîm yarattı. Bunun da ismi Bezle idi. Habil onu görünce onu sevdi. Allah, Hazret-i Âdeme, Bezle ile Habil'i evlendir diye vahyetti, o da bunu yaptı. Bu sefer Kabil dedi ki: Babacığım, ben kardeşimden yaşça daha büyük değil miyim? Hazret-i Âdem: Evet dedi. Bu sefer Kabil şöyle dedi: O halde ben, senin ona yaptığına ondan daha lâyık değil miydim? Hazret-i Âdem ona: Oğlum, bana bu şekilde davranmayı Allah emretti. Lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Kabil: Allah'a yemin ederimki hayır böyle değil, onu sen bana tercih ettin deyince, Hazret-i Âdem şöyle dedi: Haydi birer kurban sununuz. Hanginizin kurbanı kabul olunursa, o fazilete daha lâyıktır, dedi.

Derim ki: Hazret-i Cafer'den bu kıssanın sahih olarak nakledilmiş olacağını zannetmiyorum. Bu konudaki uygun görüş; bizim de naklettiğimiz, bir batında doğan erkeğin, diğer batında doğan kız çocuğuyla evlendirilmesi olmalıdır. Kitab-ı Kerîm'de bunun doğruluğuna delil yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Ey insanlar, sizi tek bir candan yaratan, ondan da eşini var eden, her ikisinden, de bir çok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinizden korkun..." (en-Nisa, 4/1) bu ise bu hususta bir nass gibidir. Ancak daha sonra el-Bakara sûresinde de önceden açıklanmış olduğu gibi- nesh olunmuştur,

Hazret-i Havva'dan doğan bütün çocuklar, erkek ve dişi olmak üzere yirmi batından kırk çocuktur. Bunların birincisi Kabil'dir. İkizi, İklîmiyâ'dır. Sonuncuları ise Abdulmuğîsdir. Daha sonra yüce Allah, Hazret-i Âdem'in neslini mübarek kıldı. İbn Abbâs der ki: Âdem, çocukları ve torunları kırk binini bulmadan önce vefat etmedi. Cafer es-Sadik'tan rivâyet olunan: Onun bir kız çocuğu oldu ve o fuhuş yaptı, şeklindeki sözüyle ilgili olarak: Peki, kiminle fuhuş yaptı? diye sorulur. Ona, İnsan gibi görünen bir cinni ile mi? Böyle bir şey ise, bu konuda ortada mazeret bırakmayacak bir şekilde sahih bir nakli gerektirmektedir. Böyle bir nakil ise bulunmamaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

2- Amellerin Kabul Edilmesi:

Habil'in:

"Allah ancak takvâlılardan kabul eder" şeklindeki sözünün makabli hazf edilmiştir. Çünkü Kabil kendisine:

"Seni mutlaka öldüreceğim" dediğinde, Habil onaı Ben herhangi bir suç işlememiş olduğum halde ne diye beni öldüreceksin? Allah'ın benim kurbanımı kabul edişinde benim günahım yoktur. Ben, O'ndan korktum ve açık hak üzere oldum. Allah da ancak takva sahiplerinden kabul eder, demişti.

İbn Atiyye der ki: Burada takvadan kasıt, ehli sünnetin icmaı ile şirkten sakınmaktır. Her kim muvahhid olarak şirkten sakınırsa, samimi niyyet ile yaptığı bütün amelleri makbuldür. Şirk ve masiyetlerden birlikte sakınantakvâhyagelince, o kişi, kabulün en yüksek derecesine sahip olur ve son nefesinde ilahî rahmete mazhar olur. Bu husus, şanı yüce Allah'ın haber vermesiyle bilinmiştir. Yoksa bu, Allah Üzerine aklen vacib olan bir şey değildir. Adiy b. Sabit ile başkaları der ki: Bu ümmetin takva sahibinin kurbanı (Allah'a yakınlaşması) namazdır.

Derim ki: Bu ise ibadetlerden yalnız bir tür hakkında özel olarak ifade edilmiştir. Buhârî ise Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Muhakkak, şanı yüce ve mübarek olan Allah şöyle buyurmuştur: Kim benim bir dostuma düşmanlık ederse, ben ona Savaş ilan etmiş olurum. Benim kulum, kendisine farz kıldığım şeyden daha çok sevdiğim herhangi bir şey ile bana yakınlaşmış olamaz. Kulum, nafileler ile bana yaklaşmaya devam eder. Nihayet Ben onu severim. Onu sevdim mi, kendisiyle işittiği kulağı, kendisiyle gördüğü gözü, kendisiyle yakaladığı eli, kendisiyle yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey İsteyecek olursa, yemin olsun ki ona veririm, Ve yine Bana sığınacak olursa, yemin olsun ben de onu himayeme alırım. Kendisi ölümden hoşlanmazken ona kötülük yapmayı hoşlanmadığım için mü’min bir kimsenin nefsini alırken tereddüt ettiğim kadar yaptığım hiçbir işte tereddüt etmiş değilim," Buhârî, Rikaak 38.

28

(Hâbil Kabil'e demişti ki): "Yemin ederim eğer sen beni öldürmek için bana elini uzatsan da ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Nefsi Müdafaa:

"Yemin ederim eğer sen beni öldürmek için bana elini uzatsan da..."

âyetinin anlamı şudur: Sen, beni öldürmek İsteyecek olsan dahi, ben seni öldürmek istemem. Bu, onun bir teslimiyet gösterdiğini ifade eder. Haberde ise: "Fitne başgösterdiği takdirde Âdem'in iki oğlunun hayırlıları gibi olun" denildiği rivâyet edilmiştir. Ebû Dâvûd da Sa'd b. Ebi Vakkas'dan şöyle dediğini rivâyet eder: Ey Allah'ın Rasulü dedim. (Beni öldürmek kastıyla) evime girse ve beni öldürmek için elini uzatsa (ben ne yapayım)? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Âdem'in iki oğlunun daha hayırlısı olan gibi ol."

Sonra da şu:

"Yemin ederim, eğer sen beni öldürmek için bana elini uzatsanda..." âyetini okudu, Ebû Dâvûd, Fiten 2; ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 29; Müsned, IT 185. Mücahid der ki: O dönemlerde onların üzerindeki farz hüküm, herhangi birisinin kılıç çekmemesi ve buna karşılık kendini öldürmek isteyene karşı da korunmaması ve kendisini savunmaması şeklinde idi.

İlim adamlarımız der ki: Bu, Allah'ın kendisine bu şekilde ibadet edilmesi isteğine dair âyetin varid olmasının câiz olduğu hususlardandır. Şu kadar var ki, bizim şeriatimizde saldırganı defetmek icma ile cate kabul edilmiştir. Saldırgana karşı savunmaya geçmenin vücubu hususunda ise görüş ayrılığı vardır. Daha sahih olan bunun vacib olduğudur Çünkü böyle birşey bile münkerden sakındırmaktır. Haşviyye arasında saldırıya uğrayan kimsenin savunmaya geçmesini câiz kabul etmeyen kimseler vardır. Bunlar ise, Ebû Zer'in hadisini delil diye gösterirler. Bk. Ebû Dâvûd, Fiten 2; İbn Mâce, Fiten 10; Müsned, V, 163

İlim adamları ise bunu, -et-Tezkıre adlı kitabımızda da açıkladığımız üzere- fitne zamanında çarpışmayı terk etmeye ve şüpheli hallerde kendisini başkasına el uzatmaktan alıkoymaya yorumlamışlardır.

Abdullah b. Amr ile insanların büyük çoğunluğu şöyle demektedir: Habii, Kabil'den daha güçlü olmakla birlikte o, günaha girmekten kaçındı

İbn Atiyye der ki: Daha sahih olan da budur. İşte buradan Kabilin kâfir değil de, sadece bir isyankâr olduğu kanaati güç kazanmaktadır Çünkü, eğer Kabil kâfir bir kimse olsaydı, böyle bir durumda onu öldürmekten çekinmenin açıklanır bir tarafı olmazdı. Bu gibi durumlarda çekinme, çekinen kimsenin muvahhid bir kimseyi öldürmekten kaçınması ve âhirette mükâfat görmek için de zulmedilmeye razı olması şeklinde açıklanabilir. İşte Osman (radıyallahü anh) da böyle davranmıştır.

Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Ben, seni öldürme kastını güdemem. Sadece kendimi savunma kastıyla davranabilirim. Buna binaen şöyle denilmiştir: Habil uykuda iken, Kabil gelip -ileride açıklanacağı üzere- bir taş ile kafasını ezdi. İnsanın kendisini öldürmek isteyene karşı kendisini savunması, saldırganı öldürmek sonucunu verse dahi caizdir.

Yine şöyle denilmiştir: Sen, beni öldürmek için işe başlayacak olsan dahi ben, öldürmeyi başlatan olmam. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: O, bu sözleriyle şunu kastetmek istemiştir: Sen, zulmen ve haksızca bana elini uzatacak olsan dahi, yemin olsun ben, zulmedecek değilim. Çünkü, şüphesiz ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.

29

"Ben dilerim ki sen, kendi günahını da benim günahımı da yüklenip cehennemliklerden olasın. İşte zâlimlerin cezası budur."

2. Zulmü Başlatmanın Cezası:

Yüce Allah'ın:

"Ben dilerim ki sen, kendi günahını da benim günahımı da yüklenip..." âyetinin anlamı ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: Bunun anlamı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu hadisinde dile getirdiği anlamın kendisidir: "İki müslüman kılıçlarıyla karşılaşacak olurlarsa, katil de maktul de cehennemdedir". Ey Allah'ın Rasulü, katili anladık, maktul ne diye (cehennemde olsun)?. Şöyle buyurdu: "Çünkü o da karşısına çıkanı öldürmeye azmetmişti." Buhârî, Îman 22, Diyât 2; Müslim, Fiten 15; Nesâî Tahrimud-Dem 29; İbn Mâce Fiten 11. Âdeta Habil, bu sözleriyle şunu anlatmak istemiş gibidir: Ben seni öldürmek istemiyorum, Eğer seni öldürmeyi istiyen birisi olsaydım, bana gelecek olan günah da, beni öldürme günahı ile birlikte senin yüklenmeni istiyorum

Manası: İşlediğim kusur ve hatalarım hususunda bana has olan günahımın da sana gelmesini İstiyorum. Yani benim günahlarım, senin bana zulmetmen sebebiyle alınıp sana verilmesini ve böylelikle beni öldürmen suretiyle günahımı da yüklenmeni istiyorum. Bu yorumlamayı Hazret-i Peygamberin şu Hadîs-i şerîfi desteklemektedir: "Kıyâmet gününde zalim ve mazlum getirilir. Zalimin iyiliklerinden alınarak, mazlumun iyiliklerine katılır. Tâ ki, ona hakkı verilinceye kadar. Eğer (zalimin) hasenatı yoksa, (yahut kalmazsa) mazlumun günahlarından alınır, onun üzerine bırakılır." Bu hadisi Müslim bu anlamda rivâyet etmiştir. Müslim, Birr 59; Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme 2; Müsned, II, 303, 334, 372. Daha önce geçmiş bulunmaktadır. Bunu yüce Allah'ın şu âyeti de desteklemektedir:

"Yemin olsun ki onlar, hem kendi (günah) yüklerini, hem de kendi yükleriyle birlikte de başka yükleri yükleneceklerdir." (el-Ankebut, 29/13) Bu husus ise gayet açıktır ve bunun açıklanamayacak bir tarafı yoktur.

Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı şudur Ben senin hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenmeni istemiyorum. Yüce Allah'ın şu âyetinde (mahzuf bir "enla" edatının varlığı kabul edildiği gibi);

"O, sizi çalkalayıp sallar diye yeryüzünde sabit dağlar bıraktı." (en-Nahl, 16/15) Yani, sallamasın diye demektir. Yüce Allah'ın şu âyetinde de böyledir:

"Allah size, yanılırsınız diye açıklıyor..." (en-Nisa, 4/176) Yani, yanılmayasınız diye...

Derim ki: Bu görüş zayıf bir görüştür. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Haksız yere bir kişi Öldürüldü mü, mutlaka onun kanından (günahından) o kadar bir pay Âdem'in (kan döken) ilk oğluna da verilir. Çünkü öldürme çığırını ilk açan odur." Buhârî Cenâiz 33, Enbiya l; Diyât 2; Müslim, Kasâme 27' Tirmizî, İlim 14; Nesâî Tahrimu'd-Dem İbn Mâce, Diyar 1; Müsned, I, 383, 430, 433. Böylelikle '(Âdemin ilk oğlunun) öldürmesinin günahının tahakkuk ettiği sabit olmaktadır. Bundan dolayı ilim adamlarının çoğunluğu şöyle demiştir: Âyetin anlamı şudur: Ben, beni Öldürme günahın ile beni öldürmeden önce işlemiş olduğun günahların ile dönmeni istiyorum. es-Sa'lebî der ki; Müfessirlerin çoğunluğunun belirttikleri görüş budur.

Bunun, soru anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani: Ben böyle bir şeyi ister miyim? diyerek bunu istemediğini ifade etmek istemiştir. Nitekim yüce Allah'ın:

"Ve bu nimeti sen başıma kakıyorsun" (eş-Şuara, 26/22) âyeti, sen bunu nimet diye başıma mı kakıyorsun? demektir Bunun böyle olması, Öldürmek istemenin bizzat masiyet olusundan dolayıdır. Bunu, el-Kuşeyrî nakletmektedir. -Ebû'l Hasen b. Keysân'a da: Mü’min, kardeşinin günah kazanmasını ve cehenneme girmesini nasıl isteyebilir? diye sorulunca: Şu cevabı vermiş: Böyle bir istek, onu öldürmek üzere kendisine elini uzatmasından sonra gerçekleşmiştir. Âyetin anlamı da şöyle olur: Sen beni öldürmek için bana elini uzatacak olsan, yemin olsun ben, sevap kazanmak isteği ile böyle bir şeyden uzak duracağım. Bu sefer ona şöyle soruldu: Peki nasıl olur da: Sen kendi günahım da benim günahımı da diye söylemiş ? Öldürüldüğüne göre onun hangi günahı vardır? Dedi ki: Böyle bir soruya üç türlü cevap verilir: Bu cevapların biri şudur: Beni öldürmenin günahı ile kendisi sebebiyle kurbanının kabul olunmasını engelleyen günahın sebebiyle. Bu görüş, Mücahid'den de rivâyet edilmektedir. İkincisi: Beni öldürmenin günahı ile bana saldırma günahım yüklenmeni istiyorum. Çünkü, fiilen öldürmese dahi, saldırmak dolayısıyla da günah kazanabilir. Üçüncü cevap: Ona, öldürmek için elini uzatacak olsaydı günah kazanırdı. Böylelikle bu işten vazgeçtiği takdirde, bu kazanacağı günahın karşı tarafa döneceği görüşüne sahip oldu. Bu ise kişinin şu sözünü andırıyor: Mal, onun ile Zeyd arasında (ortaklaşadır) Yani; her ikimizin günahını senin kazanmanı İstiyorum, anlamındadır.

Aslında eve dönmek demektir. Yüce Allah'ın:

"Allah'tan bir gazap ile geri döndüler" (el-Bakara, 2/61) âyetinde olduğu gibi Bakara sûresinde buna dair açıklamalar (işaret edilen âyetin tefsirinde) yeterince geçmiş bulunmaktadır. Şair de der ki:

"(Kısas dolayısıyla) kana karşılık kana dönülmesin,

diye birtakım hükümdarlar bize saldırmaktan vazgeçmez,

mahremlerimize dil uzatmaktan sakınmazlar,"

Cehennemliklerden olasın... âyeti, o dönemlerde mükellef olduklarına ve mükâfaat ve ceza va'dlerine muhatap olduklarına delildir. Habil'in kardeşi Kabil'e: "Cehennemliklerden olasın" sözü, onun kâfir olduğuna delil gösterilmiştir. Çünkü, cehennemliklerden ifadesi, Kurân-ı Kerîm’de nerede geçmişse, kâfirler hakkında varid olmuştur. Ancak, bu görüş burada daha önce âyetin tevili ile ilgili olarak ilim ehlinden naklettiğimiz görüşlerle reddolunur. Buna göre, "cehennemliklerden olasın" âyetinin anlamı, sen orada olduğun sürece... şeklindedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

30

Nihayet nefsi kendisine kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi. Onu öldürdü. O da hüsrana uğrayanlardan oluverdi.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Nefsin Kötü İsteklerine Uymanın Sonucu:

Yüce Allah'ın:

"Nihayet nefsi kendisine... kolay gösterdi" âyeti, nefsi kendisine işi kolay gösterdi, süsledi, buna teşvik etti, kardeşini öldürmesinin kolay ve rahat yapılabilir birşey olduğunu canlandırdı, demektir. el-Herevî der ki: ile "itaat etti" aynı anlamdadır. Birşeyi isteyerek yapmayı anlatmak üzere, denilir. Anlamının Kardeşini öldürmek hususunda nefsi kendisine itaat etti şeklinde olduğu ve harfi cer hazf edildiği için, "öldürme" anlamındaki kelimenin mansub geldiği de söylenmiştir.

Rivâyet olunduğuna göre, Kabil kardeşini nasıl öldüreceğini bilmiyordu. O bakımdan îblis, bir kuş -veya bir başka hayvan- getirip, Kabil kendisine ha hususta uysun diye, başını iki taş arasında ezdi. O da böyle yaptı. Bu açıklamayı İbn Cüreyc, Mücahid ve başkaları yapmışlardır,

İbn Abbâs ile İbn Mes'ûd da derler ki: Kardeşini uyurken buldu, bir taş ile kafasını ezdi. Bu olay ise, -Mekkede'ki bir dağ olan- Sevr'de olmuştu. Bunu da İbn Abbâs söylemiştir. Bunun, Hıraya yakın olan Akabe yakınlarında olduğu da söylenmiştir. Bunu da Muhammed b. Cerir et-Taberî nakletmiştir.

Cafer es-Sadık ise der ki: Bu öldürme olayı, Basra'da Mescid-i Azamın bulunduğu yerde cereyan etmiştir. Habilt Kabil tarafından öldürüldüğünde yirmi yaşında idî.

Şöyle de denilmektedir: Kabil tabiatı gereği öldürmenin mahiyetini biliyordu. Çünkü insanoğlu öldürmeyi fülen görmemiş olsa dahi, tabiatı dolayısıyla insanın fani olduğunu ve canını telef etmenin mümkün olduğunu bilir. Bundan dolayı aldığı bir taş ile kardeşini Hindistan'da öldürdü. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Kardeşini öldürdükten sonra pişman oldu. Oturup baş ucunda ağlamaya başladı. Bu sırada iki karga geldi, birbirleriyle kavgaya tutuştu. Kargaların biri diğerini öldürdü. Daha sonra ona bir çukur kazıp gömdü. Katil de kardeşine aynı şeyi yaptı.

-Bir sonraki âyette geçecek ve "ceset" diye meali verilen kelimesi ile avret kastedilir Bu kelime ile maktulün leşinin kastedildiği de söylenmiştir.

Daha sonra Kabil, Yemen'de Aden topraklarına kaçıp gitti. İblis yanına varıp ona dedi ki: Ateş. senin kardeşinin kurbanını alıp götürdü. Çünkü o, ateşe ibatlet eden bir kimse idi. Haydi sen de, hem senin, hem de soyundan geleceklerin mabudu olsun diye bir ateş yak. O da bunun üzerine ateş evi (ateş-gede) inşa etti. Denildiğine göre ateşe ilk lapan kişi odur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

İbn Abbâstan şöyle dediği rivâyet edilmiştir; Kabil kardeşini öldürünce, Âdem Mekke'de bulunuyordu. Bu öldürmenin akabinde, ağaçlarda diken oldu, yiyeceklerin tadı değişti. Meyveler ekşidi, sular tuzlu oldu. Yeryüzü toz-toprağa bulandı. Bunun üzerine Âdem (aleyhisselâm) şöyle dedi: Yeryüzünde önemli bir olay meydana gelmiş olmalı. Hindistan'a gitti, Kabil'in Habil'i öldürmüş olduğunu gördü.

Yine şöyle denilmiştir: Âdem'in yanına giden Kabil'in kendisidir. Yanına varınca ona Habil nerede diye sordu, o da: Bilemiyorum dedi. Sanki beni onu korumakla mı görevlendirdin? Âdem ona dedi ki yoksa o kararlaştırdığını mı yapan? Allah'a yemin ederim onun kanı şöyle seslenir: Allah'ım, Habilin kanını içen bir arza lanet et. Rivâyet olunduğuna göre, o andan itibaren yer, kanı çekmez oldu.

Daha sonra Âdem, yüzyıl boyunca gülmedi. Nihayet bir melek ona gelip: "Hayyakellahu Ya Âdem ve Beyyâk" dedi. Hazret-i Âdem: Beyyâk da ne demek oluyor, deyincet güldürsün demektir, dedi. Bu açıklamayı da Mücahid ile Salim b. Ebi’l-Ca'd yapmıştır.

-Habil'in öldürülüşünden beş yıl sonra- Âdem yüzotuz yaşına basınca, Şi'â adındaki çocuğu dünyaya geldi. Bunun anlamı ise Hibetullah (Allah'ın bağışı) demektir. Yani, Habil'in yerine Allah'ın bağışladığı.

Mukâtil der ki: Kabil'in Habil'i öldürüşünden önce yırtıcı hayvanlar ve kuşlar Hazret-i Âdemden ürküp kaçmıyordu. Fakat Kabil, Habil'i öldürünce, hayvanlar ondan kaçtı. Kuşlar havaya, yabani hayvanlar çöllere, yırtıcı hayvanlar da ormanlara çekildiler. Durumun değişmesi üzerine Hazret-i Âdem'in, es-Sa'lebi'nin de başkalarının da naklettiği ve şu beyitlerin de yer aldığı bir çok beyitten oluşan bir şiir söylediği rivâyet edilmektedir:

"Değişti yerler ve üzerindekiler

Yeryüzü değiştirildi çirkinleşti

Tadı ve rengi olan herşey değişti

O güzel güleç yüz çok azaldı."

el-Kuşeyri ve başkaları der ki: İbn Abbâs dedi ki: Âdem şiir söylememiştir Muhammed ve diğer bütün peygamberler de şiir yasağı konusunda aynı hükümdedir Fakat, Habil öldürülünce babası Âdem, Süryanice konuştuğu için o dilde ona ağıt yaptı. O bakımdan bu, Süryanice bir ağıt olup, o bunu, oğlu Şişe vasiyet yoluyla vermiş ve şöyle demişti: Sen benim vasimsin. Nesilden nesile aktarılması için bu sözlerimi belle. Onun bu mersiyesi, Ya'rub b. Kah tan dönemine kadar bazı bölümleriyle ezberlenmiş oldu. Ya'rub bunları Arapçaya tercüme edip şiir haline soktu.

2. Günahı İlk Olarak İşleyenlerin Durumu:

Enes yoluyla gelen bir hadiste şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salı günü hakkında soru sorulunca şöyle buyurmuş: "O gün kan günüdür. Havva o günde ay hali oldu ve o günde Âdem'in oğlu öbür kardeşini öldürdü." .

Müslim'in Sahih'inde ve başkalarında Abdullah (b. Mes'ûd)'ın şöyle dediği sabittir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Haksız yere bir kişi öldürüldü mü, mutlaka onun kanından (günahından) o kadar bir pay, Âdem'in (kan döken) ilk oğluna da yazılır. Çünkü öldürme çığırını ilk açan odur.".

Bu ise, böyle bir günahın ona da yazılışının illetini nass ile açıkça ortaya koymaktadır Bu itibarla secde etmemek suretiyle Allah'a asi gelen herkesin masiyeti ve günahı kadar İblis'e de günah verilmesi sözkonusudur. Çünkü, secde etmemekle Allah'a ilk isyan eden odur. Aynı şekilde Allah'ın dininde câiz olmayan bir takım bid'at ve hevalan ihdas eden herkesin durumu da böyledir. Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur; "Her kim. lalamda güzel bir çığır açarsa, o kimseye hem onun ecri hem de Kıyâmet gününe kadar onunla amel edeceklerin ecri (kadar ecir) verilir. Kim de İslamda kötü bir çığır açacak olursa, o kişiye hem o kötü işinin günahı, hem de Kıyâmet gününe kadar onunla amel edeceklerin günahı (kadar) günah yazılır." Müslim, Zekât 69; Nesâî, Zekat 64; İbn Mâce, Mukaddime 14,15; Dârimî, Mukaddime 44; Muvatta’', Kur'ân 41, Müsned, II, 505, IV, 357, 359, 361, 362.

Bu Hadîs-i şerîf de hayır ve şer hususlarında açık bir nasstır. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ümmetim için en çok korktuğum şey, saptırıcı önderlerdir." Ebû Dâvûd Fiten 1, Tirmizî, Fiten 51; Dârimî, Rikaak 39; Müsned, V, 278, 284.

Bütün bunlar, âyet-i kerimenin anlamını dile getiren gayet açık ifadeler ve sahih naslardır. Bu husus iset böyle bir günahı işleyen kimsenin o masiyetten tevbe etmemesi halinde sözkonusudur, Çünkü Hazret-i Âdem, kendisine yasak kılınan şeyi yemek hususunda emre ilk muhalefet eden kişi oldu. Bununla birlikte ondan sonra gelenler arasında yasak kılınmış şeyleri yediği ve içtiğinden dolayı günah kazananların günahından Hazret-i Âdem'e yazılmayacağı icma ile kabul edilmiştir. Zira Âdem, bu işten dolayı Allah'a tevbe etmiş, Allah da tevbesini kabul etmişti. Böylelikle o, hiçbir suç işlememiş gibi oldu. Bir diğer açıklama da şöyledir: Hazret-i Âdem, bu konudaki sahih görüşe binaen unutarak yasak kılınan şeyi yemişti. Nitekim biz bu hususu el-Bakara sûresinde (2/35. ayet 10. başlıkta) açıklamış bulunuyoruz. Unutarak günah işleyen bir kimse ise, günahkâr da olmaz, sorgulanmaz da.

3- Kıskancın Durumu:

Bu âyet-i kerîme, kıskanç kimsenin durumuna dair açıklamalar da ihtiva etmektedir. Öyle ki, kıskançlık kişiyi bazan kendisine en yakın akrabayı, kendisiyle akrabalık bağı en sıkı olan bir kimseyi, en çok şefkat göstermesi ve ona gelebilecek zaran herkesten çok önlemesi gereken, kendisine en yakın bir kimseyi öldürmek suretiyle telef etmeye kadar götürebilir.

4- Hüsranın Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"O da hüsrana uğrayanlardan oluverdi" sevaplarım kaybedenlerden oluverdi demektir. Mücahid der ki: Katilin ayağı, o günden itibaren kıyâmet gününe kadar bacağından baldırına asılı kalacaktır. Yüzü güneşin doğduğu tarafa döndürülecektir. Yazın üzerinde ateşten bir gölgelik, kışın da üzerinde kardan bir gölgelik vardır. İbn Atiyye der ki: Eğer bu sahih ise, işte yüce Allah'ın:

"Hüsrana uğrayanlardan oluverdi" âyetinin ihtiva ettiği hüsranın bir kısmı budur. Aksi takdirde hüsran, esasen hem dünya hem de âhiretteki hüsranı kapsar.

Derim ki: Belki de bu, o kâfir değil de isyankâr bir kimse idi, diyenlerin görüşlerine göre cezasıdır. O takdirde âyetin anlamı:

"O da" dünyada

"hüsrana uğrayanlardan oluverdi" demek olur Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

31

Sonra Allah ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. "Yazıklar olsun banal Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz mi oldum" dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Âdemoğlunun Gömmeyi Öğrenmesi:

Yüce Allah'ın:

"Sonra Allah ona... yeri eşeleyen bir karga gönderdi" âyeti ile ilgili olarak Mücahid şöyle demiştir: Allah iki karga gönderdi. Bunlar birbirleriyle kavga ettiler. Sonunda biri diğerini öldürdü, sonra da yeri eşeleyerek bir çukur kazıp onu gömdü, Hazret-i Âdem'in bu oğlu ise ilk öldürülen kişi olmuştu.

Yine şöyle denilmiştir; Karga yeri, yiyeceğini ihtiyaç duyacağı zamana kadar gizlemek üzere eşelemişti. Çünkü böyle yapmak kargaların adederindendir. Kabil de bunu görünce kardeşini nasıl saklayıp gömeceğini anlamış oldu.

Rivâyet olunduğuna göre Kabil, Habil'i öldürdükten sonra onu bir çuvala koymuş ve omuzunda yüz yıl süreyle durmaksızın taşıyıp yol almıştır. Bunu Mücahid söylemiştir İbnül-Kasım ise Mâlikten bir sene taşıdığını rivâyet etmektedir. İbn Abbâs da böyle demiştir. Onun, kardeşinin cesedini kokuncaya kadar taşıdığı da söylenmiştir. O, -önceden de geçtiği üzere- bu hususta kargaya uyuncaya kadar ona ne yapacağım bilemiyordu.

Rivâyet edilen haberde Enes'in şöyle dediği nakledilmektedir; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Allah, Âdemoğlu'na üç şeyden sonra üç şeyi lütfedip vermiştir. Nûh (un alınmasın) dan sonra kokmayı vermiştir. Eğer, Nûh'un alınışından sonra cesed kokmayacak olsaydı; hiçbir candan dost candan sevdiği kimseyi gömmezdi. Yine cesedde kurtlanmayı (lütfetmiştir). Eğer cesette kurtlanma olmasaydı, kırallar bu cesedleri hazine gibi saklardı. Kendileri için bunlar dinar ve dirhemlerden daha hayırlı olurdu. Yaşlılıktan sonra da ölümü (lütfetmiştir). Çünkü kişi yaşlanır ve öyle bir zaman gelir ki, kendisi kendisinden usanır, ailesi, çocukları ve yakınları dahi ondan usanır. O bakımdan ölüm onun için daha bir setredicidir.".

Bazıları da şöyle demiştir: Kabil defnetmeyi bilirdi. Fakat kardeşini hafife almak için onu açıkta bırakmış gömmemişti. Bunun üzerine yüce Allah, Habil'in üzerine gömmek kastıyla toprak saçan bir karga gönderdi. Bunun üzerine kardeşi:

"Yazıklar olsun bana. Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz mi oldum, dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu". O, bu sözlerini yüce Allah'ın, Habil'e üstünü toprakla örtecek şekilde bir karga göndermek suretiyle lütufta bulunduğunu görünce söylemişti. Bu pişmanlığı, tevbeden kaynaklanan bir pişmanlık değildi.

Yine denildiğine göre onun pişmanlığı, kardeşini öldürdüğü için değil, kaybettiği içindi. Böyle bir pişmanlık duymuş olsaydı bile gerekli şartlarını taşımaktan uzak olurdu. Veya pişmanlık duymakla birlikte bu pişmanlığı devam etmedi. İbn Abbâs der ki: Eğer onu öldürdüğü için pişmanlık duymuş olsaydı, onun bu pişmanlığı bir tevbe olurdu,

Yine şöyle denilmektedir: Âdem ile Havva Habil'in kabrine gittiler ve günlerce onun kabri başında ağlayıp durdular. Daha sonra Kabil bir dağın tepesinde bulunuyorken, bir öküz gelip ona bir tos vurdu, o da aşağıya düştü ve paramparça oldu.

Şöyle de denilmektedir: Hazret-i Âdem ona beddua etti, bunun üzerine yerin dibine geçti. Yine denildiğine göre, Kabil Habil'i öldürdükten sonra yabanîleşti ve çöllere çıktı. Ancak, yabani hayvanlardan yiyeceklerini sağlayabiliyordu. O bakımdan yabani bir hayvan ele geçirdi mi, onu ölünceye kadar şiddetle, darbelerle vurur, sonra da onu yerdi. İbn Abbâs der ki: O bakımdan Âdem'in oğlu Kabilden bu yana darbe ile öldürülmüş hayvanı yemek haram olagelmiştir. İnsanoğulları arasında cehenneme ilk sürülecek olan kişi de odur Bu da yüce Allah'ın şu âyetinde ifade edilmektedir:

"Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan bizi saptıran o iki kişiyi bize göster." (Fussilet, 41/29) İblis cinlerden kâfirlerin başı, Kabil de insanlar arasında günahın başıdır. Nitekim ileride buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Fussilet sûresinde (belirtilen âyet-i kerimenin tefsirinde) gelecektir. Şöyle de denilmiştir: O dönemde pişmanlık tevbe sayılmıyordu. Bütün bunların gerçeğini ise yüce Allah en iyi ve en sağlam bilendir.

Âyetin zahirine göre Habil, Âdemoğulları arasında ilk ölen kişidir. Bundan dolayı ölenlerin gömülmesine dair İşlemler bilinmemekte idi. Taberî de İbn İshâk'tan, o, geçmişlerin kitaplarında bulunanları bilen ilim ehli birisinden böylece nakletmiştir.

Yüce Allah'ın:" Eşeleyen"in anlamı ise; gagasıyla toprağı açıp yerinden kaldıran demektir. Bundan dolayı da Berâe (et Tevbe) sûresine (aynı kökten gelen) el-Buhüs sûresi ismi verilmiştir. Çünkü bu sûre, münafıkları araştırıp açığa çıkarmıştır.

Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

"İnsanlar örtseler beni, ben de örtünerek saklanırım onlardan

Şayet beni araştırıp açığa çıkaracak olurlarsa, onlar hakkında da araştırmalar sözkonusu olur."

Meselde de: (İnce şeyleri araştırmaktan kinaye olarak) Bıçağı dahi araştıran kimse gibi olma" denilmektedir. Şair de der ki:

"Toprak altında gömülü bir bıçağı, kalkıp ayağı ile toprağı eşeleyerek çıkartan kötü bir dişi keçi gibidir."

2- Allah'ın Kargayı Gönderişindeki Hikmet ve Ölüyü Gömmenin Hükmü:

Yüce Allah, Âdemoğlu'na gömmenin keyfiyetini göstermek hikmetine binaen karga göndermişti. İşte şanı yüce Rabbimizin:

"Sonra onu öldürüp kabre koy (dur)du" (Abese, 80/21) âyetinin anlamı budur. Böylelikle gömme hususunda karganın yaptığı iş, insanlar arasında kalıcı bir sünnet oldu.

Bütün insanlar üzerine bu bir farz-ı kifayedir Onlardan bir bölümü bu işi yerine getirdiği takdirde, diğerlerinin üzerindeki Bil farziyet sakıt olur. İnsanlar arasında özellikle bu işi yapması gerekenler, ölene en yakın olan akrabalarıdır. Sonra komşuları gelir, sonra diğer müslümanlar.

Kâfirleri gömmeye gelince, Ebû Dâvûd, Hazret-i Ali'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a dedik ki, senin yaşlı ve sapık amcan ölmüş bulunuyor. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Git ve babanı toprağın altına göm. Daha sonra da yanıma gelinceye kadar başka hiçbir iş yapma." Gittim, onu gömdüm ve Hazret-i Peygamberin yanına geldiğimde bana yıkanmamı emretti ve bana dua etti. Ebû Dâvûd, Cenâiz 66, hadîs no: 3214; Nesâî Tahare 128, Cenâiz 84; Müsned, I, 97, 103, 130 131.

3- Kabir ile İlgili Hükümler:

Kabrin geniş olması ve güzel kazılması müstehabtır. Çünkü İbn Mâce, Hişam b. Âmir (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini rivâyet etmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "(Kabri) kazınız, genişletiniz ve güzel yapınız." Tirmizî, Cihad 34; Nesâî, Cenaiz 86, 87, 90-91; İbn Mâce, Cenâiz 41; Müsned, IV, 19-20.

el-Edra' es-Sülemî'den de şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bir gece Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı korumak üzere geldim. Yüksek sesle Kur'ân okuyan birisini işittim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) çıkınca, Ey Allah'ın Rasulü dedim. Bu, riyakârlık yapan birisidir. O kişi, Medine'de vefat etti. Techizini bitirdiler, naaşını taşıdılar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah'ın ona şefkatle davrandığı gibi siz de ona şefkatli olunuz. Çünkü bu kişi Allah ve Rasulünü seven bir kimse idi." Hazret-i Peygamber, mezarının kazılmasında hazır bulundu ve şöyle dedi:

"Onun için (kabrini) geniş tutunuz." Ashâbından birisi, Ey Allah'ın Rasulü, onun için üzüldün mü deyince, Hazret-i Peygamber; “Evet,” diye buyurdu. “Çünkü o, Allah'ı ve Rasulünü seven bir kimse idi," Bu hadisi İbn Mâce, Ebû Bekr b. Ebi Şeybe'den, o, Zeyd b. el-Hubâb'dan, of Mûsa b. Ubeyden o, Said b. Ebi Said yolu ile... rivâyet etmiştir. İbn Mâce, Cenâiz 41.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr der ki: Edrâ's-Sülemî, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den tek bir hadis rivâyet etmiştir. Ondan da Said b. Ebi Said el-Makburi hadis rivâyet etmiştir. Hişam b. Âmir b. Umeyye b. el-Hashâs b. Âmir b. Ganm b. Adiy b. en-Neccâr el-Ensarî ise, cahiliye döneminde Şihab diye bilinirdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun ismini değiştirip ona Hişam ismini vermiştir. Babası Âmir, Uhud günü şehid düşmüştü. Hişam da Basra'da yerleşmiş ve orada ölmüştür. (İbn Abdi'l-Berr) bunu, "el-İsâbe fî-Temyizi's Sahabe" adlı kitabında zikretmiştir.

4- Kabrin Kazılış Keyfiyeti:

Şöyle de denilmiştir: Lahd yapmak, yarmaktan daha faziletlidir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) için Allah'ın seçtiği odur. Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde Medine'de iki kişi vardı. Bunlardan birisi lahd şeklinde kabir kazardı, öbürü de lahd yapmazdı, İlgililer; Bunlardan kim daha erken gelirse o kendi bildiği şekilde kabir kazsın, dediler, Lahd şeklinde kabir kazan kişi geldi ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a lahd şeklinde kabir kazdı. Bunu Mâlik Muvatta’''ında, Hişam b. Urve'den, o babasından rivâyet ettiği gibi, Muvatta’', Cenâiz 28. İbn Mâce de Enes b. Mâlik ve Âişe (radıyallahü anhüma)'dan rivâyet etmiştir. İbn Mâce Cenâiz 40.

Sözü geçen bu iki kişi ise, Ebû Talha ve Ebû Ubeyde idiler. Ebû Talha lahd şeklinde kabir kazar, Ebû Ubeyde ise yank şeklinde kabir açardı. Lahd; o toprak sert ise kabrin yan tarafında ölünün içine bırakılacağı bir çukur kazmak şeklinde olur. Sonra bunun üzerine taş dizilir, sonra da toprak dökülür.

Sa'd b. Ebi Vakkas, vefatıyla neticelenen hastalığında şöyle demişti: Bana, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a yapıldığı şekilde uygun bir lahd yapınız, sonra üzerime taşlan dikiniz... Bunu da Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Cenâiz 90; Nesâî, Cenâiz 85; İbn Mâce, Cenâiz 39.

Yine İbn Mâce ve başkaları İbn Abbâstan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Lahd bizim içindir, yarmak ise bizden başkaları içindir." İbn Mâce, Cenâiz 39.

5- Cenazeyi Kabre Koyarken Yapılacak Dualar:

İbn Mâce, Said b. el-Müseyyeb'den şöyle dediğin rivâyet etmektedir: İbn Ömer ile birlikte bir cenazede hazır bulundum. Cenazeyi lahde koyunca şöyle dua etti: Allah'ın adıyla, Allah yolunda ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dini üzere." Lahd'in üzerinde tablan düzgün bir şekilde düzeltmeye koyulunca da şöyle dedi:

Allahım, sen onu şeytandan ve kabir azabından muhafaza buyur. Allah'ım, her iki yanından da yeri ondan uzaklaştır kabrini genişlet. Ruhunu yücelere çıkar ve onu nezdinden bir rıza ile karşıla."

Dedim ki, Ey İbn Ömer, sen bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan mı işittin, yoksa kendi görüşüne göre mi bu sözleri söyledin. Dedi ki: Benim söz söylemeye gücüm yetebilir (mi)? Bu, aksine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan işitmiş olduğum bir sözdür. İbn Mâce Cenâiz 38.

Ebû Hüreyre'den de rivâyet edildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir cenazenin namazını kıldıktan sonra ölenin kabrine gitti ve başı tarafından üzerine üç defa toprak attı. İbn Mâce, Cenâiz 44. İşte bunlar, âyet-i kerimenin anlamı ile ilgili bulunan hükümlerdir.

Yazıklar olsun bana" kelimesinde aslolan şeklidir. Daha sonra "ya" harfi "elife değiştirilmiştir, el-Hasen ise, aslına uygun olarak "ya" ile okumuştur. Birincisi ise daha fasihtir Çünkü, nida halinde "ya" harfinin hazf edilmesi daha çok görülür. Bu iseT Arapların helâk oluş halinde söyledikleri bir sözdür. Bu açıklama Sîbeveyh'e aittir. el-Esmaî der ki: Uzaklık, demektir.

el-Hasen: "Aciz mi oldum" anlamındaki kelimenin "cim" harfini -üstün yerine- esreli olarak; diye okumuştur. en-Nehhâs der ki: Bu, şaz bir söyleyiştir. Çünkü, kadının kalçaları büyük olduğu takdirde; denilir Ancak, birşeyden aciz olunması halinde ise; şeklinde "cim" harfi üstün olarak okunur. Mastarı da: şeklinde gelir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

32

Bundan dolayı, İsrail oğullarına şunları yazdık: Kim bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmaksızın öldürürse, bütün İnsanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse, bütün İnsanları diriltmiş gibi olur. Yemin olsun, peygamberlerimiz onlara apaçık âyetlerle gelmişlerdi. Sonra yine de İçlerinden birçoğu bunların arkasından yeryüzünde taşkınlık etmektedirler.

Yüce Allah'ın:

"Bundan dolayı..." yani bu katilin ve onun işlediği cürmün bir sonucu olarak... ez-Zeccâc der ki: Onun işlediği cinayetinden dolayı demektir Nitekim cinayet işleyen bir kimse hakkında; Kişi, ahalisinin aleyhine bir cinayet işledi denilir. Bab ve mastarı itibariyle bu fiil; gibidir.

Şair el-Hinnevt (veya Havvat b. Cübeyr) der ki:

"Ve aralarında bulunduğum kıldan çadır ahalisi

Hemen Savaşa tutuştular ve o cinayetin sebebi ben idim.

Bunun anlamının, üzerlerine bu cinayeti çeken ben oldum şeklinde olduğu da söylenmiştir. Adiy b. Zeyd de der ki:

"Evet, şüphesiz Allah sizi üstün kılmıştır.

Bellerine sağlamca peştemal bağlayan herkesten."

Bunun aslı "çekmek"dir. "Ecel" de buradan gelmektedir. Çünkü, her kişi önceden takdir edilmiş bir vakte doğru çekilmektedir. "Ayn" harfi ile "Âcil : çabuk, erken"in zıddı olarak; (hemze ile); "Âcil" de buradan gelmektedir. Bu ise, önceki bir hususun kendisine doğru çektiği şey anlamına gelir. Evet anlamına kullanılan "Ecel" de buradan gelmektedir. Çünkü bu da kendisine doğru çekilen şeye bir bağlılığı ifade etmektedir. Yaban öküzü sürüsü anlamına gelen "el-İcl" de buradan gelmektedir. Çünkü, bu öküzlerin biri ötekine doğru çekilir. Bu açıklamaları er-Rummânî yapmıştır.

Yezid b. el-Ka'kâ Ebû Cafer de; Bundan dolaylı âyetini "nun" harfini esreli ve hemze'yi hazfederek, şeklinde okumuştur ki, bu da bir söyleyiştir. Bu kıraate göre ifadenin asli; şeklinde olup, hemze'nin esresi "nun"a verilerek hemze hazf edilmiştir. Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: Yüce Allah'ın:

"Bundan dolayı" âyetinin daha önce geçen "pişmanlık duyanlardan" anlamında âyetin taalluk etmesi de mümkündür. Bu durumda, üzerinde vakıf yapılır. Bunun, kendisinden sonra gelen;

"yazdık" e taalluku da mümkündür. Buna göre; bir söz başlangıcı olur. Bundan önce gelen, ile ifade tamamlanmış olur. İnsanların çoğu bu görüştedir. Yani, bu musibet dolayısıyla biz bunu yazdık, anlamındadır.

Kendilerinden önce öldürmenin haram kılındığı bir takım ümmetler geçmiş olmakla birlikte özel olarak İsrail oğullarının anılmasının sebebi insanların öldürülmesi dolayısıyla azap tehdidinin yazılı olarak üzerlerine indiği ilk ümmetin kendileri oluşudur. Bundan önce bu tehdit, mutlak olarak söz şeklinde varid olmuştu. İsrail oğullarına bu emir, tuğyanları ve kan dökmeleri sebebiyle yazılı emir verilmek suretiyle iş daha bir ağırlaştırılmış oldu.

"Bir kimseye... karşılık olmaksızın" âyetinin anlamına gelince: Bir kimce, birisini öldürmek suretiyle öldürülmeyi hak etmeksizin demektir. Şanf yüce Allah, şu üç husus sebebiyle olması dışında bütün şeriatlerde öldürmeyi haram kılmıştır: Îmandan sonra küfür, muhsan oluştan sonra zina etmek ve zulmen ve haksızca saldırarak birisini öldürmek.

"Veya yeryüzünde bozgunculuk olmaksızın." âyetinden kasıt, şirktir, Yolkesicilik olduğu da söylenmiştir.

el-Hasen; Veya bozgunculuğa" âyetini, şeklinde nasb ile ifadenin baş tarafının delalet ettiği ve şu takdirde mahzuf bir fiil olduğunu var kabul ederek nasb ile okumuştur: Veya yeryüzünde bir fesat çıkartmaya karşılık... Buna delil ise, yüce Allah'ın:

"Kim, bir kimseyi bir kimseye... karşılık olmaksızın" âyetidir. Zira bu, fesadın en büyüklerindendir.

Ancak, genel olarak diğer kurra bu kelimeyi esreli olarak; şeklinde nefs kelimesine mana yoluyla matuf olarak, veyahut da; Bozgunculuğa karşılık olmaksızın, takdirinde okumuşlardır.

"Bütün insanları öldürmüş gibi olur" âyetindeki bu benzetmenin sıralanışı hususunda müfessirlerin ifadeleri birbirine uygun değildir. Çünkü, bütün insanları topluca öldüren kimsenin alacağı ceza, tek bir kişiyi öldürenin alacağı cezadan daha fazladır.

İbn Abbâstan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bunun anlamı şudur: Kim bir peygamberi yahut âdil bir yöneticiyi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de böyle birisini güçlendirmek ve ona yardımcı olmak suretiyle diri tutarsa, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Yine İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Anlamı şudur: Her kim, tek bir kişiyi öldürür ve onun öldürülme yasağını çiğneyecek olursa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de Allah'tan korkarak bir canı öldürmeyi terkeder, onun öldürülme yasağını çiğnemez ve hayatta kalmasına sebep teşkil ederse, bütün insanlığı diriltmiş gibi olur.

Yine ondan başka gelen rivâyete göre âyetin anlamı şöyledir: Öldürülmüş olana göre bütün insanları öldürmüş gibi olur, onu hayatta bırakan ve helâk olmaktan kurtaran kimse de o kurtarılan kimseye göre bütün insanları diriltmiş gibi olur.

Mücahid de der ki: Yani, kasti olarak mü’min bir kimseyi öldüren kimseye Allah cehennemi ceza olarak belirlemiş, ona gazab etmiş, ona lanet etmiş ve ona çok büyük bir azap hazırlamıştır. Buyû'ruyor ki: Şayet bütün insanları öldürmüş olsaydı, böyle bir azaptan daha fazla ona azap edilmeyecekti. Kim de öldürmeyip bundan uzak durursa, onun sebebiyle de insanlar hayatta kalmış olurlar.

İbn Zeyd de der ki: Yani, her kim birisini öldürecek olursa ona, âdeta bütün insanları öldürmesi halinde gereken ceza gibi kısas cezası gerekir. Her kim de bir canı diriltirse, yani kendisi lehine başkasını öldürme hükmü sabit olduğu halde o kimseyi affederse demektir. el-Hasen de böyle açıklamıştır. Yani bu, güç yetirdikten sonra affetmek demektir

Şöyle de denilmiştir: Bu şu demektir: Kim birisini öldürürse, bütün mü’minler onun hasmıdırlar. Zira o, hepsini o mü’minden mahrum bırakmıştır. Kim de mü’min bir cam diriltirse, o da bütün insanları diriltmiş gibi olur. Yani, herkesin ona teşekkür etmesi gerekir. Şöyle de denilmiştir: Birtek katilin günahı, hepsini öldürenin günahı gibi değerlendirilmiştir. Yüce Allah ise dilediği hükmü koyabilir.

Bir başka açıklama da şöyledir: Bu hüküm, aleyhlerine cezanın daha da ağırlaştırılması için İsrail oğullarına hastır.

İbn Atiyye ise der ki: Özet olarak benzetme -söylenildiğine göre- bütünüyle vakidir. Bir kişi hakkında bu yasağı çiğneyen bir kimse, bizzat herkes hakkında aynı yasağı çiğnemiş gibi kabul edilir. Buna bir örnek verilecek olursa: İki kişi, meyvelerinden hiçbir şeyin tadına bakmamak üzere iki ağaç hakkında yemin edecek olsalar, onlardan birisi kendi yemin ettiği ağacın meyvesinden bir miktar yese, diğeri de ağacının meyvesinin tamamını yiyecek olsa, her ikisi de eşit olarak yeminlerini bozmuş olurlar.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Bic kişinin Öldürülmesini helal kabul eden, hepsinin öldürülmesini helal kabul etmiş demektir. Çünkü o, şeriatı inkâr etmiş olur.

Yüce Allah'ın:

"Kimde onu diriltirse..." âyetinde mecazî bir ifade vardır. Çünkü bu, ölümden kurtarmak ve öldürmeyi terk etmek anlamındadır. Aksi taktirde yaratmanın kendisi olan gerçek anlamda diriltmek yalnızca Allah'a aittir. Böyle bir diriltmek de, lanetli Nemrud'un söylediği:

"Ben de diriltir ve öldürürüm" (el-Bakara, 2/258) sözleri türündendir. O, öldürmeyi terketmeye diriltmek ismini vermiştir.

Daha sonra yüce Allah İsrail oğullarına, peygamberlerin apaçık delillerle geldiğini, onların çoğunun haddi aşan ve Allah'ın emrini terkeden kimseler olduklarını haber vermektedir.

33

Allah'a ve Rasûlune karşı Savaşanlarla ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri yahut asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut yer (lerin) den sürülmeleridir. Bu onlara dünyada bir horluktur. Âhirette ise onlara pek büyük bir azap vardır.

Âyetlere dair açıklamalarımızı onbeş başlık halinde sunacağız:

1. Nüzul Sebebi;

İnsanlar, bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hususunda farklı görüşlere sahiptir. Cumhûrun kabul ettiği görüş ise, bu âyet-i kerimenin Uraniler hakkında nâzil olduğudur

Lâfız Ebû Dâvûd'un olmak üzere, hadis İmâmlan Enes b. Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Ukl'den -veya Ureynelilerden de demiştir- bir topluluk, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna geldi. Medine'nin havası kendilerini rahatsız etti. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlar için süt veren bir takım develeri tahsis etti. O develerin sidiklerinden ve sütlerinden içmelerini emretti. Bunun üzerine onlar da kalkıp gittiler. Sağlıklarına kavuştukları vakit, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in çobanını öldürdüler. Davarları önlerine katıp götürdüler. Sabah erken vakitte onların bu yaptıkları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ulaşınca, o da arkalarına takipçi gönderdi. Gün yükseldiği sırada yakalanıp getirildiler. Hazret-i Peygamberin verdiği emir üzerine el ve ayakları kesildi, gözlerini çıkardi. Medine'nin kara taşlığına bırakıldılar. Su istiyorlar, onlara su verilmiyordu. Ebû Kılabe (Hadisi Enes b. Mâlikîten rivâyet edendir) dedi ki: İşte bunlar, hırsızlık yaptılar, adam öldürdüler, îman ettikten sonra kâfir oldular, Allah'a ve Rasûlune karşı Savaş açtılar. Ebû Dâvûd, Hudûd 3, Hadis no: 4364,

Bir rivâyette de şöyle dinilmektedir: (Hazret-i Peygamber) emir vererek, çiviler kızdınlıp gözlerine mü çekildi. Ellerini ve ayaklarını kestirdi, buna karşılık (kestirdiği yerlerinden akan kanın kesilmesi için) onları dağlamadı. Ebû Dâvûd, Hudûd, 3, Hadis no: 4365.

Yine bir rivâyette şöyle denilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları takib edip yakalamak üzere iz takib etmeyi bilen bir takım kimseleri gönderdi ve onlar yakalanıp getirildiler İşte bunun üzerine yüce Allah da:

"Allah'a ve Rasülüne karşı Savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak...." âyeti nâzil oldu. Ebû. Davud, Hudûd 3, Hadis no: 4366. Yine bir rivâyette Enes şöyle demiştir: Onlardan birisinin susuzluktan yeri ısırdığım gördüm. Nihayet öldüler. Ebû Dâvûd Hudûd 3, hadîs no: 4367.

Buhârîde de şöyle denilmektedir: Cerir b. Abdullah rivâyet ettiği hadisinde şöyle der: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni bir grup müslüman ile birlikte gönderdi. Nihayet onlara yetiştik. Kendi topraklarına varmak üzere idiler. Onları yakalayıp Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna getirdik. Cerir der ki; Onlar su diyorlardı, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise: "Âteş" diyordu.

Tarih ve Siyer âlimlerin naklettiklerine göre bunlar, çobanın el ve ayaklarını kesmişler, gözüne de diken batırmışlardı. Nihayet çoban da ölmüştü. Medine'ye ölü olarak getirildi. İsmi Yesar idi. Aslen Nûbe'li (Sudanlı") idi.

Mürtedlerin yaptıkları bu iş ise hicretin altıncı yılında olmuştu, Enes'ten gelen bazı rivyetlerde ise şöyle denilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları öldürdükten sonra ateşte yakmıştı. Buhârî Cihad 152, Meğâzi 36, 37, Hudûd 15-18, Diyât 22; Müslim Kasame 9-14, Ebû Dâvûd, Diyat 3; Tirmizî, Tahâre 55;-Nesâî, Tahâre 190, Tahrimu'd-Dem 7-9, İbn Mâce, Hudûd 20; Müsned, III, 107s 163,170, 177,186,198, 205, 233, 287, 290.

İbn Abbâs ve ed-Dahhâk'tan rivâyet edildiğine göre, bu âyet-i kerîme, kitap ehlinden olan bir topluluk sebebiyle nâzil olmuştu. Bunlarla Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında bir antlaşma vardı. Kitab ehlinden olanlar bu antlaşmayı bozdular, yol kestiler ve yeryüzünde fesat çıkardılar.

Ebû Dâvûd'un Mûsannef inde de İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir:

"Allah'a ve Rasulüne karşı Savaşanların,"

"Allah çok mağfiret edicidir, çok merhamet sahibidir" âyetine kadar olan iki âyet-i kerîme, müşrikler hakkında nâzil olmuştur. Onlardan kendilerine güç yetirilmezden Önce, (Ebû Dâvûd'da Tevbe etmeden önce) yakalanan kimselerin bu durumu kendisine işlemiş olduğu suçun haddinin uygulanmasına engel teşkil etmiyordu. Ebû Dâvûd, Hudûd 3, hadis no: 4372; Nesâî, Tahrimu'd-Dem 9.

Âyet-i kerîme müşrikler hakkında nâzil olmuştur diyenler arasında İkrime ve el-Hasen de vardır. Ancak bu, zayıf bir görüş olup, bunu yüce Allah'ın şu âyeti reddetmektedir:

"Sen, o kâfirlere de ki: Eğer vazgeçerlerse onlarat geçmiş (günahları) mağfiret olunur" (el-Enfal, 8/38) Hazret-i Peygamber'in: "İslâm, kendisinden önceki şeyleri yıkar" -Müslim rivâyet etmiştir. Müsned IV, 204, 205 hadisi de bunu reddetmektedir.

Doğru olan ise, bu hususta sabit olan hadislerin açık ifadeleri (nassaları) dolayısıyla birincisidir.

34

Yalnız, kendilerine gücünüz yetmeden önce, tevbe edenler müstesnadırlar. Bilin ki Allah, cok mağfiret edicidir, çok merhamet sahibidir.

Mâlik, Şâfiî, Ebû Sevr ve rey sahipleri derler ki: Âyet-i kerîme, müslümanlardan olup yol kesmeye, yeryüzünde fesat çıkarmaya çıkan kimseler hakkında nâzil olmuştur.

İbnü'l-Münzir der ki: Mâlik'in görüşü sahihtir. Ebû Sevr de bu görüşün lehine delil getirmek üzere şöyle demektedir: Âyet-i kerimenin kendisinde âyetin müşrik olmayanlar hakkında nâzil olduğuna delil vardır. Bu da yüce Allah'ın:

"Yalnız kendilerine gücünüz yetmeden önce tevbe edenler müstesnadır" âyetidir. İcma ile, ilim adamları şunu kabul etmişlerdir ki, şirk ehli, ellerinize düşüp İslama girecek olurlarsa, artık kanları haram olur. İşte bu, ayeti kerimenin müslüman kimseler hakkında nâzil oluduğuna delildir,

Taberî de kimi ilim ehlinden sunu nakletmektedir: Bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Uranî'lere yaptığı uygulamayı neslfetmiş ve böylece bu konudaki uygulama bu (âyetlerin getirdiği) sınırda durmuş oldu. Muhammed b. Sîrin de şöyle demektedir: Bu husus, hadlerin nâzil oluşundan önce idi. Bununla Enes (radıyallahü anh)'ın rivâyet ettiği hadisi kastetmektedir. Bunu, Ebû Oâvud zikretmektedir, Ebû Dâvûd, Hudûd, 3, hadis no: 4371.

Aralarında el-Leys b. Sa'dın da bulunduğu bir topluluk şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Uraniler hakkında yaptığı uygulama, sonradan nesh olunmuştur. Zira, irtidat eden bir kimseye müsle yapmak câiz değildir. Ebû'z-Zinad der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), süt veren develeri çalan kimselerin el ve ayaklarını kesip ateşle gözlerini dağlayınca, bu hususta yüce Allah ona sitem etti ve bununla ilgili olarak da:

"Allah'a ve Rasulüne karşı Savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri, yahut asılmaları.... dır" âyetini indirdi. Bunu da Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Hudûd 3, hadis no 4370. Ebû'z-Zinad der ki: Hazret-i Peygambere öğüt verilip ona müsle yasak kılınınca, bir daha bu işi yapmadı.

Bir topluluktan nakledildiğine göre, bu âyet-i kerîme, Hazret-i Peygamberin sözü geçen fiilini nesh etmiş değildir. Çünkü, onun bu uygulaması, mürted kimseler hakkında vaki olmuştu, özellikle de Müslim'in Sahihi ile Nesâî’de ve başkalarında şöyle denildiği sabittir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu kimselerin gözlerini dağlamasının sebebi, onların da çobanların gözlerini dağlamaları idi. Müslim, Kasame 14; Nesâî, Tahrhnu'd-Dem 9. O halde bu bir kısastı. Bu âyet-i kerîme ise, mü’min muharip (yol kesici) hakkındadır.

Derim ki, bu güzel bir görüştür. Ayrıca Mâlik ve Şâfiî'nin kabul ettiği görüşün manası da budur. Bundan dolayı yüce Allah:

"Yalnız kendilerine gücünüz yetmeden önce tevbe edenler müstesnadırlar" diye buyurmaktadır. Bilindiği gibi kâfirlere güç yetirildikten sonra, tevbe ile cezalarının kalktığı gibi güç yetirilmeden önce de tevbe ile cezaları kalkar ve her her iki halde de hükümlerinde bir farklılık olmaz. Mürted ise -muharebe olmasa dahi- bizzat irtidat dolayısıyla öldürülmeyi hak eder. Fakat, sürgüne gönderilmez, eli kesilmez, ayağı kesilmez ve serbest bırakılmaz. Aksine, müslüman olmadığı takdirde öldürülür. Çarmıha da gerilmez. İşte bu, âyetin ihtiva ettiği cezalarla mürtedin kastedilmediğinin delilidir.

Yüce Allah ise kâfirler hakkında:

"Sen, o kâfirlere de ki: Eğer vazgeçerlerse, onlara geçmiş (günahları) mağfiret olunup,, " (el-Enfal, 8/38) diye buyurken, muharibler (yol kesiciler) hakkında: "Yalnız kendilerine... müstesnadırlar" âyetini indirmiştir. Bu da (aradaki fark") gayet açıkça ortadadır.

Bölümün baş tarafında yaptığımız açıklamalara göre de İçinden çıkılmıyacak bir durum yoktur, bir kınama, bir sitem de sözkonusu değildir. Zira o, (Hazret-i Peygamberin yaptıkları) Kitab-ı Kerîm'in muktezasıdır. Yüce Allah da:

"Onun için size kim saldırırsa, siz de tıpkı onların size saldırdıkları gibi karşılık verin." (el-Bakara, 2/194) diye buyurmuştur. Bunlar da (çobanlara) müsle yaptılar. O nedenle kendilerine de müsle yapıldı. Şu kadar var ki, eğer sitemde bulunulduğu rivâyeti sahih ise, bunun öldürme hususunda aşırıya kaçılmış olmasından dolayı olması muhtemeldir. Zira, kızdırılmış çivilerle gözlerine mil çekilip ölünceye kadar susuz olarak bırakıldılar ( bu onların yaptıklarına bir fazlalığı ifade eder). Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Taberî de es-Süddîden şöyle dediğini nakletmektedir; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Uranîlerin gözlerine mil çekmedi. Ancak bunu yapmak istedi, bu âyet-i kerîme de bunu yasaklamak üzere nâzil oldu. Bu ise, oldukça zayıf bir görüştür. Çünkü, bu konudaki sabit haberler, göklerine mil çekildiği şeklinde varid olmuştur Buhârî'nin Sahihinde şöyle denilmektedir: Hazret-i Peygamber emir verince, çiviler kızdırıldı ve gözlerine mil çekti. Buhârî, Cihad 152, Hudûd 17; Ebû Dâvûd, Hudûd 1, hadis no: 4365.

Âyet-i kerîme her ne kadar mürtedler yahut yahudiler hakkında nâzil olmuş olsa dahi, bu ayetin ifade ettiği hükmün müslüman muharibler hakkında olduğu hususunda ilim ehli arasında görüş ayrılığı yoktur.

Yüce Allah'ın:

"Allah'a ve Rasulüne karşı Savaşanların... cezası ancak..."

âyetinde, bir istiare ve bir mecaz vardır. Zira, yüce Allah'a karşı Savaşılamaz ve kimse O'nu mağlup etmeye kalkışamaz. Çünkü O, kemal sıfatlarına sahiptir. Ve O, zıtlardan ve ortaklardan münezzehtir. But Allah'ın dostlarına karşı Savaşanlar... anlamındadır. Yüce Allah burada kendi Aziz zatını, gerçek dostlarını anlatmak üzere ifade buyurmuştur. Böylelikle onlara yapılacak eziyetin ne kadar büyük olduğuna dikkat çekmek istemiştir. Nitekim şu âyetinde kendi zatını zikrederek, fakir ve zayıf kimseleri kastettiği gibi:

"Allah'a güzel bir şekilde ödünç verecek olan kimdir." (el-Bakara, 2/245) Bununla yüce Allah fakir ve zayıflara karşı duyguları harekete geçirmek ve teşvik etmek istemiştir. Sahih hadiste varid olan: "Ey Âdemoğlu, ben senden bana yemek yedirmeni istemiştim. Sen bana yedirmedin..." diye Müslim'in rivâyet ettiği Müslim, Birr 43. hadis de bunun gibidir. Bu da daha önce el-Bakara sûresinde (2/245. ayet, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

2- Muharibin Tanımı:

İlim adamları, "muharib" adının kimlere verilmesinin uygun olacağı hususunda farklı görüşlere sahiptirler

Mâlik der ki: Bize göre muhârib, ister şehirde olsun, ister meskûn olmayan mahalde olsun, insanlara karşı silah taşıyan ve ortada bir karışıklık, bir intikam ve bir düşmanlık sözkonusu olmaksızın insanların mal ve canlarına karşı taarruzda bulunan kimsedir.

İbnü'l-Münzir der ki: Bu meselede Mâlik'ten gelen rivâyetler farklıdır. O, kimi zaman Mısırda (yani yerleşik bölgelerde) muharebenin sözkonusu olduğunu kabul ederken, kimi rivâyetlerde bunu kabul etmemektedir.

Bir kesim de şöyle demiştir; Bunun hükmü, şehirde (mısırda, meskûn mahallerde) yahut evlerde, yollarda, çöllerde, göçebe olarak yaşanan yerlerde ve kasabalarda olmasının hükmü birdir ve bu durumlarda muhariblere uygulanacak had aynıdır. Bu, Şâfiî ve Ebû Sevr'in de görüşüdür.

İbnü'l-Münzir der ki: Böyle de olması gerekir. Çünkü, bunların hepsi hakkında muhârib tabiri kullanılabilir. Kitab (ın ifadeleri) ise umumidir. Herhangi bir delil bulunmaksızın hiç bir kimse bir topluluğu ayetin genel kapsamı dışına çıkartamaz.

Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Mısır'da (yerleşik yerlerde) muharebe sözkonusu olmaz. Muharebe ancak Mısır'ın dışında olur. Bu da Süfyan es-Sevrî, İshâk ve Nu'man'ın (b. Sabit'in yani Ebû Hanîfe'nin) görüşüdür. Bir kimsenin malını almak kastıyla hileli bir yolla tuzak kurup suikast yapan kimse (muğtâl) da muhârib gibidir. Şayet silah çekmeyip, birisinin evine girip yahm bir yolculukta onunla arkadaşlık kurup zehir verip öldürecek olursa, kısas olmak üzere değil de had olarak Öldürülür.

3- Muharibin Hükmü:

Fukahâ, muharibin hükmü hakkında da farklı görüşlere sahiptirler.

Bir kesim işlediği fiil kadarıyla ona had uygulanır, demektedir. Bir kimse yolda korku salar ve mal alırsa, çaprazlama olarak el ve ayağı kesilir. Eğer mal alıp adam öldürürse, önce el ve ayağı kesilir, sonra çarmıha gerilerek asılır. Şayet adam öldürmekle birlikte mal almamışsa öldürülür. Şayet bizzat kendisi mal da almamış, kimseyi de öldürmemişse, sürgüne gönderilir. Bunu İbn Abbâs söylemiştir. Ayrıca bu, Ebû Miclez, en-Nehaî, Atâ el-Horasanî ve başkalarından da rivâyet edilmiştir.

Ebû Yûsuf der ki: Eğer mal almış ve adam öldurmüşse, önce çarmıha gerilir ve çarmıha gerildiği ağaç üzerinde öldürülür.

el-Leys der ki: Çarmıha gerili olduğu halde harbe ile öldürülür

Ebû Hanîfe der ki: Adam öldurmüşse öldürülür. Mal almış fakat adam öldürmemişse çaprazlama olarak el ve ayağı kesilir. Mal alıp adam öldürmüş ise, ona yapacağı uygulama hususunda sultan (devlet yöneticisi, ya da bu cezaları uygulama yetkisine sahip makam, otorite) ona yapacağı uygulamada muhayyerdir: Dilerse el ve ayağım (çaprazlama) keser, dilerse el ve ayağını kesmeyip onu öldürür ve çarmıha gererek asar.

Ebû Yûsuf der ki: Öldürmek, her şeyin (her türlü cezanın) üstüne gelebilir. İmâm Muhammed ise, öldürme ya da çarmıha germe cezası verilirse, el ve ayak kesme cezasının uygulanmayacağı görüşündedir. (Abdullah b. Mahmud b. Mevdûd, el-İhtiyar IV, 88) el-Evzaînin görüşü de buna yakındır.

Şâfiî ise der ki: Mal almış ise, sağ eli kesilir ve dağlanır. Sonra da sol ayağı kesilir ve dağlanır, sonra da serbest bırakılır. Çünkü böyle bir cinayet, hirâbe (yol kesmek) suretiyle hırsızlıktan daha fazla bir cinayettir. Eğer öldürmüş ise öldürülür Şayet mal alıp öldürmüşse, Öldürülür ve çarmıha gerilerek asılır. Yine Şâfiî'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Üçgün süre ile asılır. Eğer yol kesicilerle hazır bulunur, onların sayılarını artırır, giden gelenleri korkutur ve düşmana destek destek olmuş ise, bu sefer hapsedilir.

Ahmed der ki: Adam öldurmüşse öldürülür, eğer mal almışsa el ve ayağı kesilir. -Şâfiî'nin dediği gibi.

Bir topluluk da şöyle demektedir: Öldürülmeden önce çarmıha gerilmek suretiyle namaz kılması, yemek yemesi ve içmesi engellenmemelidir. Şâfiî'den de şöyle dediği nakledilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın müsle'yi yasaklamış olması dolayısıyla çarmıha gerilmiş halde öldürülmesini mekruh görmekteyim,

Ebû Sevr der ki: Âyetin zahirine göre İmâm (devlet yöneticisi), muhayyerdir. Mâlik de böyle demiştir. Ayrıca bu görüş İbn Abbâstan da rivâyet edilmiştir. Aynı zamanda bu Said, b. el-Müseyyeb, Ömer b. Abdulaziz, Mücahid, ed-Dahhâk ve en-Nehaî'nin de görüşüdür. Hepsi şöyle demiştir: İmâm, muharibler hakkında hüküm vermekte muhayyerdir. Ayetin zahirine göre, yol kesenler hakkında Allah'ın farz kılmış olduğu öldürmek, çarmıha germek yahut kesmek ya da sürgüne göndermek hükümlerden hangisini uygun görürse onunla hüküm verir.

İbn Abbâs der ki: Kur'ân-ı Kerîm'de "veya" tabiri ile belirtilen hükümlerden, ilgili kimse dilediğini seçmekte muhayyerdir.

Bu görüş de âyetin zahirine daha uygun görünmektedir. Çünkü, "ev : veya'nın -farklı görüşlere sahip olsalar dahi- tertip sıralama ifade ettiğini söyleyen birinci görüşün sahiplerinin ileri sürdükleri görüşleriyle bu suçu işleyen kimseye bir arada iki haddi uyguladıklanru ve öldürülür ve çarmıha gerilir dediklerini, bir diğer bölümünün ise çarmıha gerilir ve öldürülür; başkalarının, el ve ayakları kesilir ve sürgüne gönderilir, dediklerini görmekteyiz. Oysa, ayet-i kerîme böyle değildir. Dilde "ev : veya"nın anlamı da böyle değildir. Bunu en-Nehhâs söylemiştir.

Birinci görüşün sahipleri ise, Taberî'nin Enes b. Mâlik'ten zikrettiği şu rivâyeti delil gösterirler, Enes dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Cebrâîl'e muharibe dair hüküm hakkında sordu, o da şöyle dedi: "Kim yolda korku salar ve mal alırsa, mal aldığı için elini kes, korku saldığı için de ayağını kes. Kim de öldürmüş ise, sen de onu öldür Hepsini yapanı ise çarmıha gererek as."

İbn Atiyye der ki: Geriye yalnızca korkutan için ceza olarak sürgüne göndermek kalmaktadır. Korkutan kimse ise katıl hükmündedir. Bununla birlikte, Mâlik bu hususta, istihsan yolu ile cezaların ve azâbın daha hafif olanını kabul etmektedir.

4- Sürgüne Göndermenin Anlamı:

"Yahut yer(lerin)den sürülmeleridir” âyetinin anlamı hususunda farklı görüşler vardır. es-Süddî der ki: Yerden sürülmenin anlamı, yakalanıp da üzerine Allah'ın haddi uygulanıncaya kadar süvari ve piyade olarak takib edilmesi yahut kendisini takib edenlerden kaçarken Dar-ı İslam'ın dışına çıkmasıdır. Bu açıklama, İbn Abbâs, Enes b. Mâlik, Mâlik b. Enes, el-Hasen, es-Süddî, ed-Dahhâk, Katade, Saîd b. Cübeyr, er-Rabî b. Enes ve ez-Zührî'den nakledilmiştir. Bunu, er-Rummânî "Kitab"ında nakletmektedir.

Şâfiî'den nakledildiğine göre, bunlar bir beldeden bir başka beldeye çıkartılıp gönderilir ve hadlerin üzerlerine uygulanması için de takib edilirler. Bunu, el-Leys b. Sa'd ve ez-Zührî de ifade etmiştir. Yine Mâlik der ki: Bu işi yaptığı beldeden bir başkasına sürülür ve orada -zina eden gibi- haps edilir. Yine Mâlik ve Kûfeliler şöyle demektedir: Sürgüne gönderilmelerinden kasıt, bunların haps edilmeleridir. Onlar böylelikle, dünyanın genişliğinden darlığına sürülmüş olurlar. Hapse konulmak suretiyle yerleştirildiği yer müstesna, yerden sürülmüş gibi olur. Onlar buna bu hususta mahpuslardan birisinin söylediği şu beyitleri delil göstermişlerdir:

"Biz dünya ehlinden olduğumuz halde dünyadan çıktık

Dünyada Ölüler arasında da degilife, diriler arasında da

Bir gün hapishane gardiyanı bir ihtiyaç için yanımıza gelecek olursa

Hayrete düşeriz ve: Bu adam dünyadan geldi, deriş."

Mekhûl'un de naklettiğine göret Ömer b. Hattab (radıyallahü anh) hapislerde tutuklama yapan kişidir. O, şöyle demiştir: Ben onun tevbe edip etmediğini bilinceye kadar onu haps ederim. Bir beldeden bir beldeye sürgüne göndererek onlara da eziyet vermesine fırsat vermem.

İfadenin zahirinden anlaşılan o ki, âyet-i kerimede sözü geçen "yer"den kasıt, olayın meydana geldiği yerdir. İnsanlar, eskiden beri günah işledikleri yerden uzak durmuşlardır. "Göğsü ile kutsal arza doğru kendisini yönelten kişinin durumu ile ilgili hadis de bu muhtevayı ifade etmektedir. Bk. Müslim, Tevbe 46.

Bu muharib kişinin eğer tekrar muharebeye (yol kesiciliğe) döneceğinden, yahut fesada kalkışacağından korkuluyor ise, yabancı olarak sürgüne gönderileceği yerde, İmâmın bu kimseyi haps etmesi gerekir. Şayet bu şekilde davranacağından korkulmuyor ve tekrar bir cinayete dönmeyeceği kanaati hasıl olursa, o takdirde de serbest bırakılır.

İbn Atiyye der ki: Mâlikin mezhebinden açıkça anlaşılan şu ki: O, yabancı olacağı bir yere sürgüne gönderilir ve haps edilir. Bu ise, böyle birilerinin çoğunlukla tehlikeli olacağından korkulan kimseler oluşundan dolayı böyledir. Bunu, Taberî de tercih etmiştir, açıkça anlaşılan da budur. Zira, olayın gerçekleştiği yerden sürülmesi, ayetin lâfzı ile ifade edilmiştir. Bundan sonra haps edilmesi ise, onun tehlikeli olacağı korkusuna göre değişir. Şayet tevbe eder ve onun bu tevbesi halinden anlaşılırsa, serbest bırakılır.

5- Nefyin (Sürgünün) Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Yahut yerlerinden sürülmeleridir" âyetinde geçen sürmek anlamındaki nefy, aslında helâk etmektir. Olumluluk (isbat) un zıddı olan nefy de buradan gelmektedir. Bu durumda nefy, idam etmek suretiyle helâk etmek (öldürmek demektir). Kötü ve kalitesiz mala isim olarak verilen "en-nifaye" de buradan gelmektedir. Kovadan etrafa sıçrayan su damlacıklarına nery demek de buradan gelmektedir. Şair der ki:

"Sırtı üzerindeki su damlacıkları sanki Kayaların üzerine düşmüş kuş pislikleri gibidir."

6- Hırsız ile Yolkesici Arasındaki Farklar:

İbn Huveyzimendâd der ki: Muharibin aldığı malın, hırsızda göz önünde bulundurulduğu gibi nisab miktarına ulaşması gözönünde bulundurulmaz. Bu hususta, nisab olarak çeyrek dinarın göz önünde bulundurulacağı da söylenmiştir,

İbnül-Arabi der ki: Şâfiî ve rey sahipleri şöyle demişlerdir: Hırsızın elinin kesilmesini gerektiren miktar kadar alanlar müstesna, yol kesicilerin elleri ve ayakları kesilmez.

Mâlik der ki: Böyle birisi hakkında muharib hükmü verilir, sahih olan da budur. Çünkü yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı vasıtası ile hırsızlıkta çeyrek dinan elin kesilmesi için nisab olarak tesbit etmekle birlikte, hirâbede bunun için herhangi bir miktarı nisab olarak tesbit etmeyip, sadece muharibin cezasını zikretmekle yetinmiştir. Bu ise, bir habbe (buğday tanesi) dolayısıyla dahi olsa muharebelerine karşılık olarak cezanın eksiksiz verilmesini gerektirmektedir Diğer taraftan bu, bir aslın bir diğer asla kıyasıdır ki, bu hususta (böyle bir kıyasın yerinde olup olmadığı hususunda) görüş ayrılığı vardır. Daha üstün olanın, daha aşağıda olana, daha aşağıda olanın da altta olana kıyasına gelince, bu kıyasın aks edilmesidir. Peki, muharib bir kimse nasıl olur da sadece mal çalmak isteyip de fark edildiği zaman kaçan hırsıza kıyas edilebilir. Hatta hırsız, silahlı olarak mal almak kastıyla bir yere girecek olsa, almak istediği mal engellense, yahut bağınlıp imdat istense, kendisi de bunun için kavgaya tutuşacak olursa, böyle bir kimse artık muharib olur ve onun hakkında muharib hükmü verilir.

Kadı İbnü’l-Arabî der ki: İnsanlar arasında (hakim olarak) hüküm verdiğim günlerde, bir kişi bana bir hırsız getirdi. Bu hırsız bir bıçak ile eve girmiş, bıçağı uyumakta olan ev sahibinin kalbine dayamış. Arkadaşları ise o adamın malını almışlardı. Ben de onlar hakkında muharibler hükmü ile hüküm verdim. Şunu kavrayın ki bu, dinin aslındandır. Ve böylelikle sizler de cahillerin bulunduğu aşağılık mertebelerden ilmin zirvelerine yükseliniz.

7- Muharibin Öldürülmesi için Öldürdüğü Adamın Kendisine Denk Olması Şartı Aranmaz;

Hirâbede, öldüren kimsenin, -maktul kişi katile denk olmasa dahi- öldürüleceği hususunda görüş ayrılığı yoktur.

Şâfiî'nin bu hususta iki görüşü vardır. Birincisine göre, bu konuda denklik nazar-ı itibara alınır. Çünkü, muharib bir başkasını öldürmüştür, o bakımdan kısasta olduğu gibi bu hususta da denklik nazarı itibara alınır.

Ancak bu zayıftır. Çünkü burada sözü geçen öldürme cezası, yalnızca başkasını öldürdüğü için değildir. Bu, etrafa korku salmak ve mal almak gibi genel fesada karşılık bir cezadır Yüce Allah ise: "Allah'a ve Rasulüne karşı Savaşanların ve yer yüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleridir" diye buyurmaktadır. Yüce Allah böylelikle, muharebe yoluyla ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışmak suretiyle, iki şeyi bir arada işlediği takdirde muharibe hadlerin uygulanmasını emretmiş ve bu hususta üstün olan ile olmayan, yüksek konumda olan ile sıradan konumda bulunan arasında herhangi bir ayırım gözetmemiştir.

8- Muhariblerin Öldürülmesi:

Muharibler, yol kesiciliğine çıkıp, kaille ile çarpışmaya koyulup, bir kısmı öldürülürken, bir kısmı öldürülmeyecek olursa, geri kalanların hepsi öldürülür.

Şâfiî ise, ancak öldüren kimse öldürülür demektedir, bu da zayıf bir görüştür. Çünkü, aynı olayda hazır bulunan kimseler, hepsi fiilen öldürmeseler dahi elde edecekleri ganimette ortak olacaktı. Şâfiî, öncü kuvvetlerin öldürüleceğini bizim gibi kabul ettiğine göre, muharibin öldürülmesi evveliyetle sözkonusudur.

9- Muharibler ile Savaşmanın Hükümleriz

Muharibler, yolda korku salacak, yol kesecek olurlarsa, İmâmın (tevbeye) çağırmak sızın onlarla çarpışması vacib olur. Müslümanların da onlara karşı Savaşmak ve müslümanlara eziyet vermelerini engellemek için yardımlaşmaları vacib olur.

Şayet muharibler bozguna uğrayıp kaçacak olurlarsa, adam öldürmüş ve mal almış bir kimse olması dışında geri kaçanları takib edilmez. Eğer kaçan kişi adam öldürüp mal almış ise, yakalanması ve işlediği cinayet dolayısıyla ona uygulanması gereken cezanın verilmesi için takıb edilir. Öldürmüş olması hali dışında muhariblerden yaralı olanlarının işleri bitirilmez.

Eğer yakalandıkları takdirde muayyen olarak herhangi bir kimseye ait bir mal ellerinde bulunacak olursa, o mal o kişiye ya da mirasçılarına geri verilir. Şayet o malın sahibi bulunmayacak olursa beytülmale konulur.

Herhangi bir kimseye ait olup telef ettikleri malın tazminatını öderler. Tevbe etmelerinden önce ele geçirildikleri takdirde, öldürdükleri herhangi bir kimseye diyet vermeleri sözkonusu değildir.

Tevbe ederek gelmeleri hali ile ilgili hükümler ise bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir.

10- Mukaribler Tevbe Edecek Olurlarsa:

Tevbe eden muharibler aleyhine İmâmın herhangi bir yolu yoktur. Artık, üzerlerinde bulunan Allah'a ait hadler sakıt olur ve yalnızca insanlara ait haklardan dolayı muaheze olunurlar. O bakımdan İmâm, adam öldürmüş yahut yaralanırlarsa onlara kısas uygular. Telef ettikleri herhangi bir mal veya kanın tazminatını hak sahiplerine ödemekle yükümlü olurlar. Hak sahiplerinin muharib olmayan diğer cinayet işlemiş kimseler gibi bunları da affetmeleri, yahud 'da haklarını bağışlamaları mümkündür Mâlik, Şâfiî, Ebû Sevr ve rey sahiplerinin görüşü budur.

Ellerinde bulunan malların onlardan alınıp, telef ettiklerinin de kıymetinin tazminatını ödemelerinin sebebi ise, yaptıkları bu işin bir gasb olmasından ve bu malları mülkiyetlerine atmalarının câiz olmayışından dolayıdır. Böyle bir mal ise, ya sahiplerine harcanır yahut da İmâm, sahibi belli oluncaya kadar onu yanında alıkoy ar.

Ashâb ve tabiinden bir gurup şöyle derler; Muharibten yanında bulunandan başka bir mal istenmez. Telef edip tükettiğinden dolayı da sorumlu tutulmaz. Taberî bunu, el-Velid b. Müslim'in Mâlik'ten yaptığı bir rivâyet olarak kaydetmektedir. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'ın Harise b. Bedr el-Gudanî'ye yaptığı uygulamadan zahir olarak anlaşılan da budur. Harise, önce muharib bir kimse iken, ele geçirilemeden önce tevbe etmişti. Hazret-i Ali de ona, bu halinde yazıh bir belge olarak, üzerindeki mal ve kan sorumluluklarının sakıt olduğunu bildirdi.

İbn Huveyzimendâd der ki: Kendisine had uygulanıp kendisine ait herhangi bir mal bulunmayan muharib hakkında İmâm Mâlikten farklı rivâyetler gelmiştir. Acaba böyle bir kimse aldıklarına karşılık borçlu mu olur, yoksa hırsızdan bu yükümlülük kaldırıldığı gibi ondan da kaldırılır mı?

Bu hususta ; müslüman ile zımmi arasında bir fark yoktur.

11- Mukariblere Ceza Uygulama Yükümlülüğü İslam Devlet Başkanının Vazifesidir:

İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: İslam devlet başkanı muharebe yapanların velisi (sorumluları) dır. Muharib bir kişi, herhangi bir kimsenin kardeşini, ya da babasını muharebe halinde öldürecek olursa, onların kanını talep etmek durumunda olan (maktullerin mirasçısı), muharibin cezası hususunda herhangi bir yetkiye sahip değillerdir. Kanım taleb etmek hakkına sahip olan velilerinin, muharibi affetmeleri câiz olamaz. Bu hükmü uygulamakla yükümlü olan İmâmdır. İlim adamları bunu, yüce Allah'ın hakkı olan hadlerden bir had ayarında kabul etmişlerdir

Derim ki: İşte, şimdiye kadar anlattıklarımız, önemli olanlarını bir araya getirip, inci misali hükümlerini dizdiğimiz özet hükümlerdir. Muharebenin açıklaması (yorumu, tefsiri) hakkında ileri sürülen en garib iddialardan birisini de bir sonraki başlıkta ele alalım:

12- Mücahidin Muharebeyi Açıklaması:

Muharebe'ye dair en garip açıklama, Mücahidin yaptığı açıklamadır. Mücahid der ki: Bu ayet-i kerimedeki muharebeden kasıt, zina ve hırsızlıktır. Ancak bu doğru bir açıklama değildir Çünkü yüce Allah Kitab-ı keriminde ve Peygamberi'nin vasıtası ile hırsızın elinin kesileceğini, zina edenin de eğer evlenmemiş ise celde vurulup sürgüne gönderileceğini, eğer muhsan ise recm edileceğini beyan etmiştir. Bu âyet-i kerîmede muharibe dair hükümler bunlardan farklıdır Şu kadar var ki, eğer namusa tasallut etmek kastı ile üstünlük sağlamak amacıyla silah çekmek suretiyle yolda korku uyandırmak istemesi bundan müstesnadır. Çünkü böyle bir iş, muharebenin en çirkin ve kötü olan şeklidir. Mal almaktan daha da kötüdür. Bu İse, şanı yüce Allah'ın:

"Yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların.," âyetinin kapsamına girmektedir.

13- Yol Kesiciye ve Hırsıza Karşı Malını Savunma:

İlim adamlarımız derler ki: Hırsıza, Allah adına (bu işten vazgeçmesi için) seslenilir. Vazgeçerse ona ilişilmez. Vazgeçmeyecek olursa onunla çarpışmaya girilir. Böyle birisini malını savunan kişi öldürecek olursa, o kişiler en kötü bir maktuldür ve kanı da hederdir.

Nesâînin Ebû Hüreyre'den rivâyetine göre bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip şöyle dedi; Ey Allah'ın Rasulü, eğer benim malıma saldırılacak olursa ne yapayım? Hazret-i Peygamber: "Allah adına! ona vazgeçmesi için seslen." Eğer kabul etmeyecek olurlarsa? diye sorunca Hazret-i Peygamber: "Allah adına seslen" diye buyurdu. Adam yine: Şayet yine vazgeçmezlerse diye sorunca; Hazret-i Peygamber yine: "Allah adına seslen" dedi. Adam: Yine vazgeçmeyecek olurlarsa deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Onunla çarpış. Sen Öldürülürsen cennetliksin. Eğer onu öldürürsen o da cehennemdedir." Nesâî, Tahrimu'd-Dem 21; Müsned, II, 339,360.

Bunu, Buhârî ve Müslim de Ebû Hüreyre'den rivâyet etmekte, orada Allah adına vazgeçmesini söylemekten söz edilmemektedir. Ebû Hüreyre derdi ki: Bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, bir adam gelip benim malımı almak isterse ne yapmamı emredersin? Hazret-i Peygamber: "Malını ona verme" diye buyurdu. Adam: Ya benimle çarpışmaya kalkışacak olursa ne emredersin? Hazret-i Peygamber: "Sen de onunla çarpış" diye buyurdu. Adam: O beni öldürürse durumum nedir diye sordu, Hazret-i Peygamber: "Sen şehid olursun" diye buyurdu. Yine adam: Peki, ya ben onu öldürürsem ne olur? Hazret-i Peygamber: "O da cehennemdedir" diye buyurdu. Müslim, Îman 225.

İbnü'l-Münzir der ki: Biz, ilim ehlinden bir topluluktan, hırsızlar ile çarpışıp da onlara karşı kişinin canını ve malım savunması görüşünde olduklarını rivâyet etmiş bulunuyoruz. İbn Ömer'in, Hasan-ı Basrî'nin, İbrahim en-Nehaî'nin, Katade'nin, Mâlik'in, Şâfiî'nin, Ahmed'in, İshâk'ın ve en-Nu'man'ın (Ebû Hanîfe'nin) da görüşü budur. Genel olarak ilim adamları bu görüştedir. Çünkü kişi, kendi canını, ailesini ve malım bunlara saldırıda bulunulmak istendiği takdirde çarpışmak suretiyle korumak hakkına sahiptir. Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den gelen haberler, bu hususta herhangi bir zamanı tahsis etmedikleri gibi herhangi bir hali de tahsis etmemişlerdir. Bundan tek istisna, sultan (devlet yöneticisi.) dir

Çünkü, hadis ehli âdeta icma ile şunu kabul etmiş gibidirler: Bir kimse canını ve malını ancak sultana karşı hurûc ile (karşı çıkmak ve ayaklanmak ile) ve ona karşı Savaşma, ile koruyabiliyor ise, o takdirde sultana karşı Savaşmak ona karşı hurûc etmez. Çünkü, yöneticilerin yaptıkları haksızlık ve zulme karşı sabrı emredip namazı kıldıkları sürece onlarla çarpışmayı ve onlara karşı ayaklanmayı terk etmeye delalet eden Resûlüllah'tan gelen haberler bunu ifade etmektedir.

Derim ki: Bizim mezhebimizde (Mâliki mezhebinde) şu hususta farklı görüşler vardır: Elbise ve yiyecek gibi basit bir şey istenecek olursa, haksızca istekte bulunanlara bunlar verilir mi, yoksa onlarla çarpışılır mı? Bu, konu ile ilgili kabul edilen asıl kaideye mebni bir görüş ayrılığına sebeptir. O da şudur: Onlarla Savaşmak emri bir münkeri değiştirmek olduğundan dolayı mı verilmiştir, yoksa zararı önlemek kabilinden mi verilmiştir? Yine bu görüş ayrılığı da, onlarla (muhariblerle) çarpışmadan önce, onları (bu işten vazgeçmeye) çağırmak hususundaki görüş ayrılığına mebnidir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

14. Muharibler için Öngörüleri Cezanın Hikmeti:

"Bu, onlara dünyada bir horluktur." Bu cezaları, muharebenin kötülüğü ve zararının büyüklüğü dolayısıyladır. Muharebenin zararının büyük oluşu, insanlar aleyhine kazanç yollarım kapatmasından ötürüdür.

Zira, kazanç yollarının büyük çoğunluğu ve büyük ticaretler ile bu yolların temeli ve ana direği, yüce Allah'ın şu âyetinde ifade edildiği gibi, yeryüzünde dolaşmak, seyahat etmektir:

"Diğer bir kısmı da Allah'ın lütfundan arayarak, yeryüzünde yol tepecekler..." (el-Müzzemmil, 73/20) Yolda korku ve dehşet saçılırsa, bu sefer insanlar yolculuk yapmaz olurlar. Evlerinden dışarı çıkmazlar. Böylelikle aleyhlerine olmak üzere ticaret kapılan kapanır, kazanç yolları kesilir. Bu sebepten dolayı yüce Allah, yol kesiciler hakkında ağır hadler teşri buyurmuştur. Dünyadaki bu horluk, onların yaptıkları kötü işlerden vazgeçmelerini sağlamak, Allah'ın dileyen kulları için mubah kıldığı ticaret kapısını açmaktır,

Ayrıca bu suça karşılık âhirette de büyük azap tehdidinde bulunmuştur. Böyle bir masiyet, diğer masiyetlerin dışındadır ve Ubade b. es-Samit yoluyla geten Hazret-i Peygamberin "Her kim bu günahlardan herhangi birisini işler de dünyada onun karşılığında cezalandırılacak olursa, bu ceza onun için bir keffaret olur" Buhârî, Îman 11, Ahkâm 49, Hudûd 8, Tefsir 60 sûre 3, Menâkıbu'l- Ensâr 43; Müslim, Hudûd 41; Tirmizi, Hudûd 12; İbn Mâce, Hudûd 33; Nesâî, Bey'at 9.17; Dârimî, Siyer 17; Müsned. 314, 320. hadisinde zikredilen hükümden müstesnadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bununla birlikte korluğun dünyada cezalandırılan kimse için, âhiret azabının ise dünyada cezadan yakasını kurtaran için sözkonusu olması ve bu günahın (bu bakımdan) diğer günahlar gibi olması da muhtemeldir. Daha önceden de geçtiği üzere, hiçbir mü’min için cehennemde ebediyyen kalmak sözkonusu değildir. Fakat, günahın büyüklüğü dolayısıyla onun cezası da büyük olur. Bundan sonra ise, ya şefaat ile veya (ilgili âyetlerde) belirtildiği gibi ilâhi af ile cehennemden çıkar.

Diğer taraftan bu tehdit, yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi, ilâhî meşietin bu doğrultuda tecelli etmesi şartına bağlıdır:

"Şüphesiz Allah kendi sine eş koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını ise dileyeceğine mağfiret eder." (en-Nisa, 4/48 ve 116) Bununla birlikte böyle kimseler hakkında, yapılan tehdit ile işledikleri masiyetin büyüklüğü dolayısıyla (cehennemde azap edilmeleri) korkusu daha baskındır.

15- Kendilerine Güç Yetirilmeden Önce Tevbe Edenler:

Yüce Allah'ın:

"Yalnız, kendilerine gücünüz yetmeden önce tevbe edenler müstesnadırlar" âyetinde, kendilerine güç yetirilmeden önce tevbe edenleri istisna etmekte ve:

"Bilin ki Allah çok mağfiret edicidir, çok merhamet sahibidir" âyetinde de onlar üzerindeki hakkını kaldırdığını haber vermektedir. Kısas ve insanların sair hakları ise, sakıt olmaz.

Güç yetirildikten sonra (ele geçirilmesinden sonra) tevbe eden kimselere gelince, âyetin zahirine göre tevbenin faydası yoktur. -Önceden geçtiği gibi- böylesine hadler uygulanır, Şâfiî'nin bu konuda tevbe ile hertürlü haddin kalkacağına dair bir görüşü vardır. Ancak, mezhebinde sahih olan görüş, ister kısas olsun, ister başkası olsun insanlara ait herhangi bir hakkın, güç yetirilmeden önce tevbe ile sakıt olmayacağı şeklindedir.

Şöyle de denilmiştir: Bu istisna ile yüce Allah, güç yetirilmeden önce tevbe edip îman eden müşrikin istisna edilmesini dilemiştir. Böylesinden hadler sakıt olur. Ancak bu görüş zayıftır. Zira, güç yetirildikten sonra îman edecek olursa, yine böyle bir kimse icma ile öldürülmez.

Yine şöyle denilmiştir: Kendilerine güç yetirilmesinden sonra muharîblerden had sakıt olmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. Çünkü İmâmın eline geçtikleri takdirde, bunların tevbe hususunda yalan söylemeleri ve bunu gösteriş için yapmaları zanni altında bulunurlar. Veya artık İmâm onlara güç yetirdikten sonra cezalandırılmak durumunda olurlar. O bakımdan tevbeleri kabul olunmaz. Bizden önceki ümmetlere vadedilen İlahi azâbın gelişinden sonra tevbeye kalkışmaları, yahut da can çekişip de canı boğazına geldiği sırada tevbe edenin durumuna benzerler. Şayet kendilerine güç yetîrilmeden önce tevbe edecek olurlarsa, zan altında olmaları sözkonusu değildir ve ileride Yûnus sûresinde (Yûnus, 10/98. ayette) açıklanacağı üzere tevbenin faydası vardır. İçkîciler, zinakârlar ve hırsızlar ise, tevbe edip hallerini düzeltip bu durumları da çevrelerinde bulunanlar tarafından bilinir bundan sonra İmâma (suçları karşılığında cezalandırılmak için) götürülecek olurlarsa, İmâmın onlara had vurması gerekmez. Şayet İmâma götürülüp de onlar Tevbe ettik, diyecek olurlarsa, bırakılmazlar. Onlar, bu halleri ile yenik düşürülüp ele geçirilen muhariblerin durumundadırlar. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

35

Ey îman edenler, Allah'tan korkun. Ona (yaklaşmaya) yol arayın. Ve yolunda cihad edin ki kurtulasınız.

Âyetin tefsiri için bak:36

36

Şüphesiz, yeryüzünde ne varsa hepsi, hatta bir o kadarı daha kâfirlerin olsa da, Kıyâmet gönünün azabından kurtulmak için onu feda etseler, yine onlardan kabul olunmaz. Onlar için çok acıklı bir azâb da vardır.

Yüce Allah'ın: "Ey îman edenler, Allah'tan korkun. Ona (yaklaşmaya) yol (vesile) arayın" âyetinde geçen vesile, Ebû Vail, el-Hasen, Mücahid, Katade, Atâ, es-Süddî, İbn Zeyd ve Abdullah b. Kesirden gelen nakillere göre yakınlaşmak demektir. Bu kelime, bir şeye yakınlaşmak anlamını ihtiva eder. "Tevessülden "faile" vezninde bir kelimedir. Mtere der ki:

"Şüphe yok ki yiğitlerin, sana vesileleri (yakınlaşmak istekleri) vardır

Seni alacak olurlarsa, sen sürmelenirsin ve ellerine kına yakılır.

Çoğulu ise, "vesail" şeklindedir. Şair der ki:

"Jurnalciler gaflete daldılar mı, biz yine eskisi gibi yakın ilişkilerimize döneriz,

Aramızdaki safa da, yakınlıklar da döner."

Denildiğine göre, İstedim, isterim kelimeleri de buradan gelmektedir. (........) ise, biri diğerinden istekte bulunur demektir. O halde kelimenin asıl anlamı, talep etmek, istekte bulunmaktır.

Vesile, kendisi vasıtası ile istenmesi gereken yakınlık demektir. Vesile aynı zamanda cennette bir derecedir. Hazret-i Peygamberin zikrettiği: "Her kim benim için vesileyi isterse, benim şefaatim de onun için hak olur" Müslim Salât 11; Ebû Dâvûd, Salât 36; Tirmizî, Menâkıb 1; Nesâî, Ezan 37; Müsned, II, 168. diye sahih hadiste geçen "vesile" de budur.

37

Ateşten çıkmak isterler. Ama oradan çıkacak değillerdir. Onlar için sürekli bir azap vardır.

Yezid el-Fakir der ki: Cabir b. Abdullah'a şöyle denildi: Ey Muhammed'in ashâbı, sizler bir takım kimselerin ateşten çıkacaklarını söylüyorsunuz Yüce Allah ise:

"Ama oradan çıkacak değillerdir" diye buyurmaktadır. Cabir dedi ki: Sizler, umumi olan âyeti hususi, hususi olanı da umumi gibi de gerindiriyorsunuz. Bu âyet, özel olarak kâfirler hakkındadır. Bunun üzerine âyetin tamamını başından sonuna kadar okudu, gerçekten onun özel olarak kâfirler hakkında olduğunu gördüm.

"Sürekli" âyetinin anlamı, daimi, değişmez, sonu gelmez ve değiştirilmez demektir. Şair der ki:

"Şi'b gününe karşılık olarak benden sizin, için

Daimi ve kalıcı bir azap vardır."

38

Hırsızlık eden erkekle, hırsızlık eden kadını, o kazandıklarına bir karşılık ve Allah tarafından ibret verici bir ceza olmak üzere ellerini kesin. Allah Azizdir, Hakimdir.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı yirmiyedi başlık halinde sunacağız:

1- Hırsızın Elinin Kesilmesi ve Şartları:

Yüce Allah'ın:

"Hırsızlık eden erkekle hırsızlık eden kadını ellerini kesin" âyetine gelince; yüce Allah, yeryüzünde fesat çıkarmak istemek yoluyla malların alınmasını söz konusu ettikten sonra, ileride açıklaması geleceği üzere çarpışma sözkonusu olmaksızın hırsızlık yapanın hükmünü zikretmektedir.

Yüce Allah, yine bu husustaki açıklamalarımızın son bölümlerinde belirteceğimiz üzere zinanın aksine, hırsızlık yapan kadından öncet hırsızlık yapan erkeği zikretmekle başlamıştır.

Hırsızlık dolayısıyla cahillye döneminde de el kesme cezası uygulanmıştır. Cahiliye döneminde bu cezayı ilk hükme bağlayan kişi, el-Velid b. el-Muğire'dir. Yüce Allah da İslamda hırsızın elinin kesilmesini emretmiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın İslam döneminde, elini kestiği ilk erkek hırsız, el-Hıyar b. Adiy b. Nevfel b. Abdimenaf’tır. Kadınlardan ise, Mahzumoğullarından Süfyan b. Abdi'l- Esed kızı Mürre'dir. Hazret-i Ebû Bekir de, gerdanlık çalan Yemenli adamın elini kestiği gibi, Hazret-i Ömer, Abdurrahman b. Semura'nın kardeşi olan İbn Semura'nın elini kesmiştir. Bu hususta görüş ayrılığı yoktur.

Ayetin zahirinden hırsızlık yapan herkes hakkında umumi olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, durum böyle değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Hırsızın eli, ancak çeyrek dinar ve daha yukarısı dolayısıyla kesilir" Müslim, Hudûd 2-4; İbn Mâce, Hudûd 22; Nesâî, Kat'u's-Sârık 10; Müsned VI, 249,252. diye buyurmuştur. Böylelikle Hazret-i Peygamber, yüce Allah'ın:

"Hırsızlık eden erkekle, hırsızlık eden kadın" âyetinde bir takım niteliklere sahip hırsızları kastetmiş olduğunu beyan etmektedir. Dolayısı ile ancak çeyrek dinarlık bir mal yahut da kıymeti çeyrek dinara ulaşan bir malın çalınması halinde hırsızın eli kesilir. Ömer b. el-Hattâb (Osman b. Affan ve Ali "radıyallahü anhüm")'ın görüşleri de budur. Ömer b. Abdülaziz, el-Leys, Şâfiî ve Ebû Sevr de bu görüştedir. Mâlik der ki: Ya bir dinarın çeyreği veya üç dirhem karşılığında el kesilir. Eğer fiyatların düşüklüğü dolayısıyla çeyrek dinara tekabül eden iki dirhem çalacak olursa, bu iki dirhem sebebiyle hırsızın eli kesilmez. Çeşitli malların çalınması dolayısı ile para fiyatları az yada çok olsun üç dirheme ulaşmadıkça el kesilmez. Mâlik, altın ve gümüşün herbirisini başlı başına asli bir kıymet kabul etmiş ve malların kıymetlendiril meşinde dirhemleri ölçü kabul etmiştir. Ondan gelen meşhur görüş böyledir.

Ahmed ve İshâk der ki: Eğer altın çalacak olursa, miktar çeyrek dinardır. Altın ve gümüş dışında bir şey çalacak olur da, bunların değeri çeyrek dinar yahut üç gümüş dirheme ulaşacak otursa (el kesilir). Bu da son görüşünde Mâlik'in kabul ettiği görüşe yakındır.

Birinci görüşün delili, İbn Ömer yoluyla rivâyet edilen hadistir. Buna göre adamın birisi, bir kalkan çalmıştı. Bu adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna getirildi, Hazret-i Peygamber'in emri üzere bu kalkanın kıymetinin üç dirhem olduğu tesbit edildi. Buhârî Hudûd 13; Müslim, Hudûd 5,6; Aynen bk. Nesâî, Kat'u's- Sârık 10.

Şâfiî ise Âişe (radıyallahü anha)'ın, çeyrek dinar hakkındaki hadisini asıl olarak kabul edip, altın ve gümüş dışındaki paraların değerlendirilmesinde onu esas kabul etmiş ve altının fiyatı ister yüksek, ister düşük olsun, üç dirhemi ölçü kabul etmiyerek, İbn Ömer'in hadisini delil almamıştır. Buna sebep ise -doğrusunu en iyi bilen Allahtır ya- ashâb-ı kiramın, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın çalınması sebebiyle el kesme cezasını uyguladığı kalkan hakkındaki farklı rivâyetleridir. Çünkü İbn Ömer üç dirhem derken, İbn Abbâs on dirhem, Enes b. Mâlik beş dirhem demektedir. Bu husustaki bu ve benzeri farklı rivâyetleri birarada görmek için Nesâî, Kat'u's-Sârık 8, 9, vd. bakabilir. Hazret-i Âişe'nin çeyrek dinar ile ilgili olarak rivâyet ettiği hadisi ise sahih ve sabit bir hadistir. Hazret-i Âişe'den yapılan bu rivâyette herhangi bir İhtilâf sözkonusu değildir. Ancak, kimi raviter onu mevkuf rivâyet etmiştir. Diğer taraftan hıfz ve adaleti dolayısıyla, sözü gereğince amel etmek gereken kimseler de onu merfu' olarak da rivâyet etmişlerdir. Bu açıklamayı Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) ve başkaları yapmıştır. Bk. İbn Abdi’l-Berr, el- İstizkâr, XXIV, 154 vd.

Buna göre, çalınan mala kıymet biçildiği takdirde çeyrek dinara ulaşırsa o malı çalanın eli kesilir. Bu, aynı zamanda İshâk'ın da görüşüdür. O bakımdan bu iki asıl delile iyice vakıf olmak gerekir. Çünkü bu iki hadis de bu konuda temel dayanaklardandır. Ve bunlar, bu hususta söylenenlerin en sahihidir.

Ebû Hanîfe, onun iki arkadaşı ve es-Sevrî ise derler ki: Hırsızın eli, ölçek ile ölçülen mallardan ise on dirheme ulaşmadıkça, aynî ya da vezni olarak da bir dinarı bulmadıkça hırsızın eli kesilmez. Ayrıca hırsız, malı sahibinin mülkiyetinden alıp çıkarmadıkça da kesilmez. Bu konudaki delilleri İbn Abbâs'ın rivâyet ettiği hadistir. O şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın çalınması sebebiyle hırsızın elini kestiği kalkana on dirhem kıymet biçildi. Bunu, ayrıca Amr b. Şuayb babasından, o, dedesinden rivâyet etmiştir. Amr b. Şuayb'ın dedesi, (Muhammed b. Abdullah) dedi ki: O sırada kalkanın değeri on dirhem idi. Bu iki hadisi de Dârakutnî ve başkaları rivâyet etmiştir. İbn Abbâs’ın rivâyeti: Dârakutnî, II, 191-192; Amr b. Şuayb'ın rivâyeti; Dârakutnî, III, 190.

Bu meselede dördüncü bir görüş daha vardır, o da Dârakutnî'nin kaydettiği Hazret-i Ömer'den gelen şu rivâyettir: "Beş (parmaklı el) ancak beş (dirhem) den dolayı kesilir". Nesâî, Kat'u's-Sârık 10'da biri Süleyman b. Yesâr'en sözü, diğeri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e merfu bir hadis olmak üzere iki rivâyet: Dârakutnî, III 186'da biri. Süleyman b. Yesâr, diğeri Saîd b. el- Müseyyeb, Ömer (radıyallahü anh)'den olmak üzere iki rivâyet ayrıca 111, 19-4'de.

Süleyman b. Yesar, İbn Ebi Leyla ve İbn Şubrume de bu görüştedir. Enes b. Mâlik de der ki: Ebû Bekr -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- beş dirhem kıymetinde bir kalkan dolayısıyla (hırsızın elini) kesmiştir. Dârakutnî, III, 186

Beşinci bir görüş de şudur: Dört dirhem ve daha yukarısı dolayısıyla el kesme cezası uygulanır. Bu görüş Ebû Hüreyre ve Ebû Said el-Hudrî'den rivâyet edilmiştir.

Altıncı bir görüş: Bir dirhem ve daha fazlası dolayısıyla el kesilir. Bu görüş, Osman el-Bettî'nîn görüşüdür Taberî'nin naklettiğine göre, Abdullah b. ez-Zübeyr de bir dirhem çalmaktan dolayı, çalanın elini kesmiştir.

Yedinci görüş: Âyetin zahirine göre bir değer taşıyan her mal dolayısıyla el kesilir Bu, Haricilerin görüşüdür. Hasan-ı Basrî'den de bu görüş rivâyet edilmiştir. Ondan, bu hususta gelen üç rivâyetten biri budur. Ondan gelen ikinci rivâyet, Hazret-i Ömer'den gelen rivâyet gibidir.

Üçüncüsünü ise Katade ondan şu şekilde nakletmiştir: Ziyad'ın valiliği döneminde ne kadarlık bir mal çalma dolayısıyla elin kesileceği hususunda münakaşa ettik ve iki dirhemden dolayı kesileceği hususu üzerinde ittifak ettik.

İşte bunlar, birbirine denk görüşlerdir. Bunlardan sahih olan ise, daha önce sana takdim etmiş olduğumuz görüşlerdir.

Buhârî, Müslim ve başkaları Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Allah, bir yumurta çalıp da eli kesilen hırsıza, yine bir ip çalıp da eli kesilen hırsıza lanet etsin." Buhârî, Hudûd 7, 13; Müslim, Hudûd 7; Nesâî, Kat'u's-Sârık l. İbn Mâce, Hudûd 22; Müsned, II, 253. Bu da az yada çok mal karşılığında el kesme cezasının uygulanacağını belirten ayetin zahirine uygundur denilecek olursa, cevap verilir. Bu ifadeler, az bir şey zikredilerek çoktan sakındırmak kabilindendir Nitekim, Hazret-i Peygamber şu âyetinde azı zikrederek çok şeyler yapmaya teşvik etmektedir: "Kim bir kekliğin yumurtlayacağı yer kadar dahi olsa Allah için bir mescid inşa edecek olursa, Allah da o kimse için cennette bir ev yapar." İbn Mâce. Mesacid 1; Müsned, I, 241.

Şöyle de denilmiştir: Bu, bir başka açıdan da mecazi bir ifadedir. Şöyle ki, az bîrşeyi çalmaya alıştı mı, bu sefer çok şeyleri çalar ve sonunda eli kesilir. Bundan daha güzel açıklama, el-A'meş'in yaptığı ve Buhârînin hadisi sonunda bir açıklama gibi naklettiği şu sözleridir; Onlar, burada sözü geçen yumurtadan, demir yumurta (miğfer) olduğu, ipten de birkaç dirheme eşit kıymette olan ip oluduğu görüşünde idiler. Buhârî, Hudûd 7.

Derim ki: Gemilerin halatları ve buna benzerleri buna örnektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

2- Çalman Malın Korunmuş Olduğu Yerden Çıkartılması Şartı:

İnsanların Cumhûru, el kesmeyi gerektiren miktar "hirz" diye bilinen korunma yerinden çıkartılmadıkça el kesmenin sözkonusu olmayacağını ittifakla kabul etmişlerdir,

el-Hasen b. Ebi'l-Hasen der ki: Evde elbiseleri bir araya toplayacak olursa eli kesilir. Yine el-Hasen b. Ebi'l-Hasen, bir başka görüşünde diğer ilim adamları gibi görüş belirtmiştir Böylelikle bu, sahih bir ittifak olmaktadır. Allah'a hamd olsun.

3- Koruma (Hirz) Yerinin Mahiyeti:

Hirz denilen şey adet olarak, insanların mallarını korumak için yapılan şeydir. Bu da herbir şeyde -ileride açıklanacağı üzere- durumuna göre farklılık göstermektedir.

İbnü'l-Münzir der ki: Bu hususta ilim ehlinin hakkında ileri geri konuşmadıkları sabit bir haber bulunmamaktadır. Ancak bu husus, ilim ehli tarafından icma ile kabul edilen bir şey gibidir.

el-Hasen ile zahir âlimlerinden nakledildiğine göre, onlar hırsızlıkta hin altında bulunmayı şart görmezlermiş.

Mâlik'in Muvatta’''ında, Abdullah b. Abdurrahman b. Ebi'l-Hüseyn b. el-Mekkî'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Ağacında asılı duran meyvede, dağda korunan (yani henüz ağılına ulaşmamış) hayvanda (çalmaktan dolayı) el kesme yoktur. Eğer onu (davarı) ağıl yahut (natot sulu) harman yerine getirilecek olursa, o takdirde kıymeti kalkanın kiymetine ulaşan şeyler dolayısıyla el kesilir." Muvatta’', Hudûd 22 (de mürsel bir rivâyet olarak); Nesâî, Kat'u's-Sârîk 11 ve 12 (de mmtasıl olarak), Ayrıca bk. Dârakutnî, III, 194-195 Ebû Ömer (İbn Abdİ'l-Berr) der ki: Bu hadis, manası itibari ile Abdullah b. Amr b. el-As ve başkaları yoluyla muttasıl olarak rivâyet edilen bir hadistir. İbn Abdi’l-Berr, el-istikar, XXIV, 154. Bu Abdullah (b. Abdurrahman b. Ebi'l-Hüseyn b. el-Mekkî) ise, herkesçe sika bir ravi olarak kabul edilmiştir. Ahmed (b. Hanbel) ondan övgüyle söz ederdi.

Abdullah b. Amr'dan nakledildiğine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ağacında asılı (toplanmamış) mevye hakkında soru sorulmuş, O da şöyle buyurmuştur: "İhtiyaç sahibi olup da ondan birşeyler almakla beraber, cebine ya da kabına doldurmayan kimse için birşey gerekmez. Ancak, ondan birşey alıp çıkartana ise, el kesme cezası vardır. Kim bundan daha aşağı miktarda da alacak olursa, onun iki mislini tazminat olarak öder ve ona ceza verilir." Ebû Dâvûd, Lukata 10. hadis, Hudûd 13; Tirmizî Buyû'" 54; Nesâî "Katu's-Sârîk 12; İbn Mâce Ticârât 67; Müsned, II, 180, 224. Bir başka rivâyette ise "ceza verilir" in yerine "ona ibretli bir ceza olmak üzere bir kaç celde vurulur" denilmektedir. Nesâî Kat'u's-Sârik 12. İlim adamları der ki: Daha sonra bu celd (sopa cezası) nesh olundu ve onun yerine el kesme cezası tesbit edildi.

Ebû Ömer der ki: Hadiste geçen: "İki mislini tazminat ödemesi" nesh olmuştur. Fukahadan bu görüşü ifade eden bir kimse olduğunu bilmiyorum. Ancak, Hazret-i Ömer'den Hatıb b. Ebi Beltea'nin unu Burada Arapça yaymda bir okuma halası olarak, "köleler" manasına gelen "Rakik" kelimesi "un" manasına gelen "dakik" olarak okunmuştur. ile ilgili ve Mâlik'in rivâyet ettiği Muvatta’', Akdiye 38'e göre olayın mahiyeti şudur: Hâtib'in köleleri Müzeyneli kişinin devesini çalmışlar. Muzeynelinin şikayeti üzerine Hazret-i Ömer önce ellerinin kesilmesine hüküm vermiştir. Daha sonra Hâtıb'a "Galiba sen onları aç bırakıyorsun?" diyerek Hâtıb'ı Müzeyneliye devesinin kıymetinin iki katını ödemekle cezalandırdı. olay ile Ahmed b. Hanbel'den gelen bir rivâyet müstesnadır. İnsanların tazminat hususunda kabul ettikleri görüş ise, tazminatın misliyle yapılacağı şeklindedir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Onun için size kim saldırırsa, siz de tıpkı onların size saldırdıkları gibi karşılık verin." (el-Bakara, 2/194)

Ebû Dâvûd da Safvan b. Umeyye'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Mescidde otuz dirhem kıymetinde nakışlı bir yün elbisem üzerinde yatmış uyuyordum. Adamın birisi gelip onu benden gizlice çaldı. Adam yakalandı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna götürüldü. Elinin kesilmesini emr etti. Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına varıp; Otuz dirhem için elini mi keseceksin, dedim. Bu elbiseyi ben ona satayım ve yahut da onun değeri onun bana borcu olsun. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Onu yanıma getirmeden önce neden bu işi yapmadın?" Ebû Dâvûd. Hudûd 15; Nesâî, Kat'u's-Sârık 5; İbn Mâce, Hudûd 28.

Aklî bakımdan düşünecek olursak: Mallar bütün insanlar için onlardan yararlanılsın diye hazır olarak yaratılmışlardır. Diğer taraftan ezelî hikmet, şer'an mülk olan hususlarda o malların sahiplerine has olmasını hükme bağlamış ve insanlar bu mallara tama" edegelmişlerdir. Ona dair umutlar bağlanmıştır. O bakımdan, insanların az bir bölümü arasında mürüvvet ve dindarlık bunlara karşı saldırıda bulunmayı engellemekte, onların çoğu hakkında ise, korumak ve hirz, bu malları başkalarına karşı koruyabilmektedir. Bir mala malik olan kimse, onu hirzi ile koruyacak olursa, insan için mümkün olan en ileri derecedeki koruma ve himaye bir arada gerçekleşmiş olur. Bu koruma ve himaye (hirz) çiğnenerek olursa, işlenen suç da ağır ve çirkin olur, o bakımdan cezası da ağırlaşır. Bu iki korumadan birisi olan mülkiyet çiğnenecek olduğu takdirde ise, yalnızca tazminat ve te'dip (cezası) gerekir.

4- Ortaklaşa Hırsızlık:

Bir topluluk ortaklaşa hareket ederek nisab miktarı bir malı, ona ait hirzinden (korumasından) dışarı çıkartmaları halinde ya onlardan birisi bu malı tek başına çıkartabilir yahut da ancak birbirleriyle dayanaşarak çıkartabilirler.

Birinci hal sözkonusu olduğu takdirde ilim adamlarımız, (Mâliki âlimleri) farklı iki görüş ortaya koymuşlardır: Birincisine göre, bu durumda elleri kesilir. İkinci görüşe göre ise elleri kesilmez,

Ebû Hanîfe ve Şâfiî de böyle demişlerdir: Ortaklasa hırsızlık yapmak halinde bu işe katılanların ellerinin kesilmesi ancak onlardan herbirisi için nisab miktan bir pay düşmesi halinde sözkonusu olur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Hırsızın eli, ancak çeyrek dinar ve daha yukarısında kesilir" diye buyurmuştur. Bu hırsızların herbirisi bu nisabı bulacak bir miktarda birşey çalmadığına göre elleri kesilmez.

İki rivâyetten birisi olan ellerin kesilmesini öngören görüş şöylece açıklanır: Bir suçta ortak hareket etmek, öldürmekte ortak hareket etmek halinde olduğu gibi onun cezasını kaldırmaz.

İbnü'l-Arabî der ki: Bu İki suç birbirine ne kadar da yakındır. Çünkü bizler, haksızca dökülen kanı önlemek kastı ile bir kişiye karşılık topluluğu öldürdüğümüze göre, -ta ki düşmanlar o haksızca kanı dökmemek için birbirleriyle yardimlaşmasınlar- mallarda da bu durum aynı şekilde söakonusudur Özellikte de Şâfiî, bir topluluk bir kişinin elinin kesilmesi için ortaklaşa hareket edecek olurlarsa hepsinin elleri kesilir diyerek; bu konuda bize destek vermiştir. Ve bu ikisi arasında bir fark yoktur.

Şayet ikinci durum sözkonusu olursa -ki, bu da ancak yardımlaşarak dışarı çıkartılması mümkün olan şeylerdir- ilim adamlarının ittifakıyla hepsinin elleri kesilir. Bunu da İbnü'l-Arabî zikretmiştir.

5- Hırsızlıkta Ayrı İşler Yapmak Suretiyle Ortaklaşa Çalışmanın Hükmü;

Birisi, hirzi oymak suretiyle, diğeri de malı dışarı çıkartmak suretiyle hırsızlıkta iki kişi ortaklaşa hareket etseler, eğer bunlar birbirleriyle karşılıklı olarak dayanışmış iseler, ikisinin de elleri kesilir.

Aralarında bir ittifak olmaksızın herkes tek başına kendi içini yapmış ise ve bu, birisinin gelip malı dışarı çıkartması şeklinde olursa, onlardan herhangi birisinin eli kesilmez.

Eğer, oymakta birbirleriyle yardımlaşıp, fakat onlardan birisi malı dışarı çıkartırsa, yalnızca malı çıkartanın eli kesilir.

Şâfiî ise el kesme cezası yoktur der. Çünkü, birisi oymuş çalmamış, diğeri ise, hürmeti çiğnenmiş bir hirzden hırsızlık yapmıştır.

Ebû Hanîfe der ki: Eğer, oymakta ortak hareket eder ve girip de mal çalarsa, eli kesilir. Oymakta ortak hareket etmek için aynı aleti kullanmak şart değildir. Oyarken birinin ötekinden sonra darbe vurması ile ortaklık da gerçekleşir.

6- Malın Bir Yerden Bir Yere Getirilmesi Suretiyle Ortaklaşa Hırsızlık:

İki kişiden birisi içeri girip malı, malın koyulduğu (hirzin) kapısına getirip çıkarsa, diğeri de elini uzatıp onu alsa elinin kesilmesi gerekir. Birincisi ise, cezalandırılır. Eşheb her ikisinin de eli kesilir demiştir.

Birisi malı, hirzin dışına bırakacak olursa, o malı hirzin dışına bırakanın eli kesilir, alana el kesme cezası yoktur Şayet oyulan yerin ortasına koyar. diğeri de onu alırken oyuktan elleri birbirlerine kavuşursa, her ikisinin de elleri kesilir.

7. Kabirden ve Mescidlerden Hırsızlık Yapmanın Hükmü:

Kabir de Mescid de hirzdir. O bakımdan çoğunluğun görüşüne göre, nebbâşın (kefen soyucusunun) eli kesilir. Ebû Hanîfe; nebbâşın eli kesilmez der. Çünkü o, sahibi bulunmayan ve telef olmaya maruz bir malı hirz olmayan bir yerden çalmıştır. Çünkü ölü mülkiyet sahibi olamaz.

Kimisi de kabirde sakin olan bir kimse olmadığından dolayı bunun hırsızlık olmadığını söyler. Çünkü hırsızlık, görünmekten sakınılacak bir şekilde olur ve hırsızlık yapılırken insanların görmesine karşı korunulur. Mavereaünnehir âlimleri, bunun hırsızlık olmayacağı görüşünü esas kabul etmişlerdi,

Cumhûr ise şöyle demiştir: Böyle bir kişi hırsızdır. Zira o, geceyi elbise olarak giyinmiş ve insanların gözünden kendisini korumuştur. Kimsenin görmediği ve yanından gidip gelmediği bir vakitte bu işi yapmayı kast etmiştir, O bakımdan, böyle bir kimse, insanların bayrama çıkıp, şehirde hiçbir kimsenin kalmadığı bir zamanda hırsızlık yapmış gibi olur.

Kefen soymanın hırsızlık olmayacağını kabul edenlerin kabir, bir hirz değildir şeklindeki sözleri ise batıldır. Çünkü, her bir şeyin hirzi kendisi için mümkün olan haline uygun olur. Onun için, ölü hakkında mülkiyet sahibi olmak sözkonusu değildir, şeklindeki görüşleri de yine batıldır. Çünkü, ölünün çıplak bırakılması câiz değildir. Dolayısı ile buna duyulan ihtiyaç, kabrin bir hirz olmasını gerektirmektedir. Nitekim yüce Allah da buna şu âyeti ile dikkat çekmektedir:

"Biz yeri, dirilere de ölülere de bir toplanma yeri kılmadık mı?" (el-Murselat, 77/25-26) Yani, orada İnsan hayatta iken yaşasın, ölürken de oraya defnedilsin diye kılmadık mı?

Kefenin telef olmaya maruz olduğu şeklindeki sözlerine gelince, hayatta olan bir kimsenin de aynı şekilde giydiği her şey, giymesi sonucu telef olmaya ve yıpranmaya mahkumdur. Şu kadar var ki, bunlardan birisi diğerinden daha çabuk gerçekleşmektedir. Ebû Dâvûd Ebû Zerr'in şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni çağırıp şöyle buyurdu: "İnsanların ölüm musibetiyle karşı karşıya kalıp da, o sırada bir evin (kabrin) bir hizmetçiye mukabil satın alınacağı vakit halin nice olur." Ben: Allah ve Rasulü daha iyi bilir dedim. Hazret-i Peygamber: "Sana sabrı tavsiye ederim" diye buyurdu. Ebû Dâvûd, Hudûd 20; Fiten 2; İbn Mâce, Fiten 10.

Hammâd b. Ebi Süleyman dedi ki: İşte hırsızın eli (kefen çalmaktan dolayı) kesilir, diyenler buna dayanarak demişlerdir. Çünkü bu kişi, ölünün evine girmiş olur Ebû Dâvûd, Hudûd 20.

Mescide gelince, mescidin hasırlarını çalan kimsenin eli kesilir. Bunu Îsa, İbnü'l-Kasım'dan rivâyet etmiştir. Velev ki mescidin kapısı bulunmasın. Onun görüşüne göre bu hasırlar hirz altındadırlar. Eğer mescidin kapılarını çalacak olursa yine eli kesilir. Yine İbnü'l-Kasım'dan rivâyet olunduğuna göre, eğer hasırları gündüzün çalmışsa eli kesilmez. Şayet geceleyin duvarı aşarak onları çalmışsa, eli kesilir.

Sahnûn'dan nakledildiğine göre, eğer mescidin hasırları birbirlerine dikelerek bağlanmış ise eli kesilir, aksi takdirde kesilmez.

Esbağ der ki: Mescidin hasırlarım, kandillerini ve yer döşemelerini çalan kimsenin eli kesilir. Tıpkı, gizlice kapısını yahut çatısından kerestelerini, yada çatısından direklerini çalan gibi. Eşheb, "Kitabu MuhammedMe der ki: Mescidin hasırlan, kandilleri ve yer döşemelerinin çalınması dolayısıyla el kesme cezası yoktur.

8- El Kesme Cezası İle Birlikte Tazminat Ödettirilir mi?

El kesme cezası ile birlikte tazminatın ödettirilip ödettirilmeyeceği hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.

Ebû Hanîfe der ki: Hiçbir şekilde el kesme cezası ile tazminat bir arada olmaz. Çünkü şanı yüce Allah:

"Hırsızlık eden erkekle, hırsızlık eden kadının, o kazandıklarına bir karşılık ve Allah tarafından İbret verici bir ceza olmak üzere ellerini kesin" diye buyurmakta ve herhangi bir tazminattan söz etmemektedir,

Şâfiî ise der ki: îster kolaylıkla ödeyebilecek durumda olsun, ister ödemede zorlansın, çaldığı malın kıymetini tazminat olarak öder. Eğer ödeme zorluğu çekiyor ise, ödeyebileceği bir zamana kadar onun borcu olur. Bu, Ahmed ve İshâk'ın da görüşüdür.

Bizim ilim adamlarımız, Mâlik ve arkadaşları ise şöyle derler: Eğer mal aynî ile mevcut ise onu geri verir. Eğer telef olmuşsa, ödeyebiliyorsa tazminatını öder. Eğer ödeyemiyor ise, borç olarak ödemesi istenmez ve herhangi birşey ödemekle yükümlü olmaz. Mâlik bunun benzeri bir görüşü ez-Zührfden rivâyet etmiştir.

Şeyh Ebû İshâk der ki: İster ödeyebilsin, ister ödeyemesin el kesme cezası ile birlikte çaldığı malın bedelinin borç olarak ondan isteneceği de söylenmiştir. Devamla der ki: Bu, aynı zamanda Medine'li ilim adamlarımızdan bir çok kişinin görüşüdür. Bu görüşün sıhhatine ise her ikisinin (el kesme ve tazminatın) iki ayrı hak sahibine ait birer hak olduğu delil gösterilmiştir. Onlardan birisi, diğeri dolayısıyla sakıt olmaz. Diyet ve keffaret gibi. Daha sonra ben de bu görüşteyim, demektedir

Kadı Ebû'l-Hasen meşhur görüşün lehine, Hazret-i Peygamberin: "Hırsızlık yapana had uygulandığı takdirde artık onun için tazminat yükümlülüğü yoktur" hadisini delil göstermiş ve Kitab'ında bunun senedini de kaydetmiştir.

Bazıları da şöyle demiştir: Tazminatını ödemeyi borç kabul etmek bir cezadır El kesmek de bir cezadır. İki ceza ise bir arada verilmez. Kadı Abdülvahhab da (kendi görüşüne) bunu esas kabul etmiştir.

Doğru olan ise, Şâfiî'nin ve ona uygun görüş belirtenlerin kanaatidir. Şâfiî der ki: Hırsız ister ödeyebilecek durumda olsun, ister ödeyemesin, çaldığı malın tazminatını öder Eli kesilsin yahut kesilmesin farketmez. Yol kesmesi halinde de bu böyledir. (Yine Şâfiî) der ki: Kullara ait olup telef ettiği şeyler, Allah'a ait olan haddi düşürmez.

İlim adamlarımızın delil olarak gösterdikleri: "Ödeme zorluğu çekiyor ise..." hadisine gelince, Kûfeli âlimler bu hadisi görüşlerine delil göstermişlerdir. Taberî’nin görüşü de budur. Fakat bu hadiste onların lehine delil olacak bir şey yoktur. Bu hadisi Nesâî ve Dârakutnî, Abdurrahman b. Avf dan rivâyet etmişlerdir. Nesâî, Kat'u's-Sarık, 18: Dârakutnî, III, 182, 183 teki rivâyetlerdeki kayıt, ödeme zorluğu çekmiyor ise..." şeklinde değil "ona had uygulanmış ise" şeklindedir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) de şöyle demiştir: Bu hadis pek kuvvetli bir hadis değildir ve delil olmaya elverişli değildir, İbnü’l-Arabî ise der ki: Bu batıl bir hadistir. Taberî ise der ki: Kıyas tükettiği (çaldığı) malın tazminatını ödemesini gerektirir. Fakat bizler, bu husustaki rivâyete uyarak kıyası terkettik. Ebû Ömer der ki: Zayıf bir rivâyet dolayısıyla kıyası terketmek câiz değildir. Çünkü zayıf bir rivâyet hüküm gerektirmez. Bk. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, XXIV, 211-213.

9- Hırsızdan Çalmak:

Hırsızlık yaparak bir mal çalmış olandan, çalanın elinin kesilmesi hususunda görüş ayrılığı vardır. Bizim (mezhebimizin) ilim adamları eli kesilir, derler. Şâfiî kesilmez demektedir. Çünkü o, hem malik olmayan bir kimsede, hem de hirz sayılmayan bir yerden çalmıştır.

Yine ilim adamlarımız der ki: O malın malikinin hürmeti (saygınlığı, ona haksızca ilişmenin yasaklığı) yine bakidir, ondan ayrılmış değildir. Hırsızın eli altında bulunması ise, yok hükmündedir. Tıpkı, gasıp bir kimseden gasp etmiş olduğu malın çalınması halinde çalanın elinin kesildiği gibi. Eğer: Bunun korumasını korumasızmış gibi kabul edin denilecek olursa, biz de şöyle deriz: Hirz de mevcuttur, mülkiyet de mevcuttur. O mal üzerinde mülkiyet henüz sona ermemiştir. O takdirde bize, hirzi iptal ediniz derler. (Bunu da iptale gerek yoktur).

10- Elinin Kesilmesinden Sonra Aynı Malı Bir Daha Çalacak Olursa:

Aynı mal dolayısıyla eli kesildikten sonra bir daha o malı tekrar çalacak olursa, kesme cezası hususunda farklı görüşler vardır. Çoğunluk, yine kesilir derken, Ebû Hanîfe kesme cezası yoktur, der. Kur'ân'daki umumi ifade ise, ona kesme cezasının uygulanmasını gerektirmektedir. Bu da Ebû Hanîfe’nin görüşünü red eder.

Yine Ebû Hanîfe, kesme cezasından Önce, çalınan malın satın almak veya hibe yoluyla mülkiyetine geçiren bir kişi hakkında elinin kesilmeyeceğini söylemiştir. Yüce Allah ise:

"Hırsızlık eden erkekle, hırsızlık eden kadının... ellerini kesin" diye buyurmaktadır. El kesme cezası, yüce Allah'a ait bir hak olarak vacib olduğu takdirde bunu hiçbir şey kaldırmaz.

11- "es-Sârik" Kelimesinin Kıraati ve Bu Kıraatlerin Açıklaması:

Cumhûr, "Hırsız" kelimesini, ref ile okumuştur. Sîbeveyh der ki; Âyetin anlamı şudur: Size farz kılınan şeyler arasında, hırsız erkek ve hırsız kadının... şeklindedir. Her iki kelimenin de (es-Sâriku ve's-Sârikatu kelimelerinin) merfu' olarak okunmaları, mübtedâ oldukları içindir. Haber ise: Ellerini kesin" âyetidir. Maksat, muayyen bir kimse değildir. Çünkü muayyen bir kimse (hırsızlık yapan muayyen kişi) kastedilmiş olsaydı, bu kelimenin mansub okunması icabederdi. Nitekim "Zeyd'i vur" demek gibi.

Ancak, bu âyet burada: "Hırsızlık yapanın elini kes" demek kabilindendir ez-Zeccâc der ki: Bu, tercih edilen görüştür.

Bu kelime; şeklinde mansub olarak da okunmuştur. Bunun takdiri ise: Hırsız erkek ve hırsız kadının ellerini kesiniz şeklindedir. Sîbeveyhin tercihi de budur. Çünkü burada, fiilin emrin kipi daha uygundur. Sîbeveyh -yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Arap dilinde uygun olanı bunun mansub okunuşudur. Nitekim Zeyd'i vur, demek de böyledir. Şu kadar var ki, genel olarak bunun merfu’ okunması kabul edilmiştir. Yani, kıraat âlimlerinin büyük çoğunluğu ve hepsi demek istemektedir. Sîbeveyh kabul ettiği görüşüyle, hırsız türünü muayyen kişi gibi değerlendirmiştir.

İbn Mes'ûd ise: "Hırsızlık yapan erkeklerle, hırsızlık yapan kadınların sağ ellerini kesiniz" diye okumuştur ki, bu da çoğunluğun kıraatini güçlendirmektedir.

(........) şeklinde "râ" harfi esreli olarak, çalınanın adıdır. Fiilinin mastarı ise "re" harfi üstün olarak; şeklindedir. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır. Bu lâfzın aslı, gözlerden saklı olarak bir şeyi almak anlamını ifade eder. Hırsızlama bir şeyler dinlemek demek olan deyimi ile Çaktırmadan baktı, deyimleri de buradan gelmektedir.

İbn Arefe der ki: Araplara göre sârik, bir hirze gizli ve saklı bir şekilde gelip oradan kendisine ait olmayan bir şeyi alan kimsedir.

Eğer açıktan alacak olursa, bu kişi; Yankesici, zorla alan, talan eden ve dağda koruma altında bulunan davar ve benzeri şeyleri çalan kimse, olur. Eğer elindeki şeyle (silahla) kendisini koruyacak olursa, o da gasıp olur.

Derim ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen rivâyette şöyle buyurulduğu nakledilmektedir: "Hırsızlığın en kötüsü namazından çalanınkidir." Dediler ki: kişi namazından nasıl hırsızlık yapar? Hazret-i Peygamber: "Namazının rükû ve sücudunu tamam yapmamak suretiyle" buyurdu. Bu hadisi Muvatta’' ve başkaları rivâyet etmiştir. Muvatta’', K.- Salât 72; Dârimî, Salât 78; Müsned, 56, V, 310.

Görüldüğü gibi, Hazret-i Peygamber, bu şekilde namaz kılan bir kimseyi,- kelimenin türeyişi açısından hırsız olmadığı halde -hırsız diye adlandırmaktadır. Çünkü, böyle bir namaz kılmakta çoğunlukla gözlerden uzak bir şey yapmak sözkonusu olmaz.

12- El Kesme Cezası Hangi Şartlar Altında Uygulanır;

Yüce Allah'ın:

"Ellerini kesin" âyetinde geçen "kesmek'in anlamı, ayırmak ve izale etmektir. Kesmek ise ancak hırsızda, çalınan şeyde çalmanın gerçekleştiği yerde ve çalmanın niteliğinde birtakım sıfatların bir arada bulunması halinde icabeder.

Hırsızda aranan nitelikler beş tanedir. Bunlar buluğ, akıl, kendisinden hırsızlık yaptığı kimsenin mülkiyeti altında (kölesi, cariyesi) olmamak, o kimsenin lehinde veya aleyhinde velayet yetkisinin bulunmamasıdır. Buna göre köle, efendisinin malından hırsızlık yapacak olursa eli kesilmez. Aynı şekilde efendi, kölesinin malını alacak olursa, yine el kesme cezası uygulanmaz. Çünkü köle, malı ile birlikte efendisine aittir. Hiçbir kimsenin eli kölesine ait malı aldı diye kesilmez. Çünkü o, kendisine ait olan bir malı almıştır, Ashâbı Kiramın icrnaı ve halifenin (Ömer b. el-Hattâb'ın): Sizin köleniz, size ait olan bir malı çalmıştır Muvatta’', Hudûd 33. ifadesinin de gösterdiği gibi, icma ile kölenin elinin kesilme cezası düşmüştür.

Dârakutnî, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kaçmış köle için hırsızlık yaptığı takdirde el kesme cezası yoktur, Zımmi için de yoktur." Der ki: Bu hadisi Fehd b. Süleyman'dan başkası merfu’ olarak rivâyet etmemiştir Doğrusu bu hadisin mevkut' olduğudur. Dârakutnî, IH, 86.

İbn Mâce de Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Köle, hırsızlık yaptığı takdirde onu, cüz'i bir şey mukabilinde olsa dahi satınız." Bu hadisi Ebû Bekr b. Ebi Şeybe yoluyla rivâyet etmiştir. Ebû Bekr dedi ki: Bize, Ebû Usame, Ebû Avâne'den anlattı. Ebû Avâne, Ömer b. Ebi Seleme'den, o, babasından, o da Ebû Hüreyre'den... İbn Mâce, Hudûd 25; Nesâî Kat'u’s-Sarık 16.

Yine İbn Mâce der ki: Bize, Cubare b. el-Muğallis anlattı: Bize, Haccâc b. Temim anlattı. Haccâc, Meymun b. Mehran'dan, o, İbn Abbâs'tan nakletti ki, humsa (ganimetlerin beşte biri) ait bir köle, yine humsdan bir şeyler çaldı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna getirildi, Hazret-i Peygamber elini kesmeyip: "Allah'ın malının bir bölümü onun bir kısmını çaldı" İbn Mâce, Hudûd 25. diye buyurdu Cubâre b. el-Muğallis, Ebû Zur'a er-Razi’nin dediğine göre, metruk bir ravidir. Bk. İbn Hacer, Tehzibul Tekzib, II, 50-51.

Çocuğun da, delinin de eli kesilmez. Ancak, zınıminin ve İslam yurduna eman ile girmeleri halinde muâhid ile harbinin elleri kesilir.

Çalınan malda aranan niteliklere gelince, bunlar da dört tanedir: Bunlardan biri nisabdır, buna dair açıklamalar daha önceden geçmiştir. Diğeri ise, mal olarak edinilen, mülkiyet altına alınabilen ve satışı helal olan bir şey olmasıdır. Eğer mal olarak edinilemeyen şarap ve domuz gibi satışı helal olmayan bir şey olursa, ittifakla bundan dolayı el kesilmez.

Bundan tek istisna, Mâlik ve İbnü'l-Kasıma göre (çalınan) küçük hür çocuktur. Bundan dolayı el kesme sözkonusu olmadığı da söylenmiştir. Şâfiî ve Ebû Hanîfe de bu görüştedir Çünkü hür küçük çocuk mal değildir.

Bizim ilim adamlarımız ise şöyle demektedir: Aksine o, en büyük bir maldır. Hırsızın muayyen bir mal dolayısıyla eli kesilmez. Elinin kesiliş sebebi, insanoğlunun o şeye meyi etmesidir. İnsan nefsinin hür bir kimseye meyletmesi ise, köleye meyletmesinden daha fazladır.

Şayet çalınan şey, beslenilmesine izin verilmiş köpek ve kurbanlık etleri gibi mülk edinilmesi câiz olmakla birlikte satışı câiz olmayan şeylerden olursa, bu hususta İbnül-Kasım ve Eşheb arasında farklı görüşler vardır. Ibnü’l-Kasım der ki: Köpek çalanın eli kesilmez. Eşheb ise el kesmeme, barındırılması yasak kılınmış köpek için sözkonusudur. Edinilmesine izin verilmiş olan köpeği çalanın ise eli kesilir. Yine Eşheb der ki: Her kim, kurbanlık etini yahut derisini çalacak olursa, onun bu çaldığının kıymeti yüz dirhemi bulduğu takdirde eli kesilir.

İbn Habib de der ki: Esbağ dedi ki: Eğer kurbanlık hayvanı kesimden önce çalacak olursa eli kesilir. Kesildikten sonra çalındığı takdirde ise eli kesilmez.

Eğer çalınan şey aslı itibari ile edinilmesi ve satışı câiz olan şeylerden olup, ondan kullanılması câiz olmayan bir şey yapılırsa, -tambur, zurna, ud ve buna benzer eğlence aletleri gibi- duruma bakılır. Şayet bunların şekilleri bozulup onlardan gözetilen maksat elde edilemeyecek hale getirilmelerinden sonra çeyrek dinarlık ve daha fazla kıymet taşıyan bir şey kalıyorsa, el kesilir. Kullanımı cate olmayıp kırılması emr olunan altın ve gümüş kaplarda da hüküm böyledir. Bunlar arasında bulunan alan ve gümüşe işçilik eklenmeksizin kıymet biçilir. Altın ya da gümüşten yapılmış haç da böyledir. Necis olmuş zeytinyağın, şayet necis olmakla birlikte kıymeti nîsab miktarını buluyorsa, bundan dolayı el kesilir.

(Çalınan malda aranan üçüncü nitelik),-başkasına rehin bıraktığı veya ücretle verdiği malını çalan kimse gibi- hırsızın çaldığı şeyde mülkiyetinin ve mülkiyet şüphesinin sözkonusu olmaması gerekir. Bu hususta mülkiyet şüphesinin nazar-ı itibara alınması açısından bizim mezheb ilim adamları ile diğerleri arasında görüş ayrılığı vardır. Mesela, bir kimse, ganimetten veya beytülrnalden hırsızlık yapacak olur ise, mülkiyet şüphesi bulunan bir şeyden çalmış olur. Çünkü, o kimse için o malda bir pay vardır. Ali (radıyallahü anh)'dan rivâyet olunduğuna göre, ona Hums'dan (devletin ganimetteki beşte bir payından) bir miğfer çalmış bir kişi getirilidi. Hazret-i Ali, elinin kesilmeyeceği görüşünü izhar ederek: Bunun da onda bir payı vardır, demiştir. Beytülmal hususunda da cemaatin (fukahanın büyük çoğunluğunun) görüşü bu şekildedir. Böyle bir kimseye hırsızlık ile ilgili âyetin lâfzındaki umum İleri sürülerek el kesme cezasının uygulanacağı da söylenmiştir.

(Çalınan malda aranan dördüncü nitelik ise), küçük köle ile Arap olmayan büyük köle gibi çalınması sahih olan şeylerden olmasıdır. Çünkü, Arapça konuşabilen köle gibi çalınması sahih olmayan şeyler dolayısıyla el kesme cezası uygulanmaz.

Malın çalındığı yerde aranan nitelik ise, sadece bir tanedir. O da o çalınan şeyin benzeri için o yerin hirzi (malı koruyabilecek mekanı) Özelliğinde olmasıdır.

Bu hususta söylenecek şeylerin özeti şudur: Her bir şey için bilinen belli bir yer vardır, İşte onun o yeri, o şeyin hirzi kabul edilir. Beraberinde koruyucu (muhafaza) bulunan her bir şeyin de koruyucusu onun hirzidir. Evler, konaklar, dükkânlar İçlerinde bulunan şeyler için birer hirzdir Sahipleri ister bulunsunlar, ister bulunmasınlar.

Aynı şekilde beytülmal de müslümanların hirzidir. Hırsız kimse ise onda herhangi bir hak sahibi değildir İsterse hırsızlık yapmazdan önce, İmâmın kendisine beytülmalden birşeyler vermesi mümkün olan bir kimse olsun. Çünkü, her müslümanın beytülmaldeki hakkı ona Fiilen verilen atiyye ile teayyün eder. Nitekim İmâmı, beytülmalın tamamını müslümanların menfeatine olan herhangi bir alanda harcayıp insanlar arasında onu dağıtmayabilir. Veya bir beldede onu dağıtırken, bir başka yerde dağıtmayabilir bir topluluğa verirken, bir başka topluluğa vermeyebilir. Böyle bir varsayıma göre bu hırsizlik yapan kişi beytülmalde hakkı olmayan kimselerdendir.

Ganimetler de böyledir. Ya paylaştırmakla teayün ederler, -bu ise beytülmal hakkında yaptığımız açıklamalar gibidir- ya da Savaşta fiilen hazır bulunan kimselerin o malı ellerine almak suretiyle sahibi teayün eder. Böyle bir durumda (teayünden önce) çalan kişinin çaldığı miktar göz önünde bulundurulmalıdır. Eğer hakettiğinden fazlasını çalmışsa eli kesilir, aksi takdirde eli kesilmez.

14- Ev ve Dükkânların Dışında Bulundurulan Malların Hirz Altında Olmaları:

Bineklerin sırtı, taşıdıkları şeylerin hirzidir. Dükkânların önü, satış yerinde konulan şeyler için bir biredir. İsterse ortada fiilen dükkan bulunmasın. O malla birlikte sahipleri olsun ya da olmasın ve bu mal ister gece ister gündüz çalınmış olsun farketmez.

Aynı şekilde pazarda koyunların durdukları yer de, koyunlar ister bağlı bulunsun ister bulunmasın hirz alandadırlar Binekler de bağlandıkları yerlerde hirz altındadırlar. Beraberlerinde sahipleri olsun ya da olmasın farketmez.

Eğer binek, mescidin kapısında veya pazarda ise, beraberinde koruyucu bulunması hali dışında hirz altında kabul edilmezler. Kendi avlusuna bineğini bağlayan, ya da binekleri için bir yeri ağıl olarak kullanan bir kimse, bu bağlaması ve o yeri ağıl olarak kullanması binekleri için bir hirzdir.

Gemi de içinde bulunulan şeyler için bir hirzdir. Bağlı olup olmaması arasında bir fark yoktur. Bizzat geminin kendisi çalınacak olursa, o da binek gibi değerlendirilir. Eğer bağlı değilse, hirz altında değit demektir. Şayet sahibi gemiyi bir yere bağlamış yahut o yerde demirlemiş ise, gemiyi bağlaması bir hirzdir. Gemi ile birlikte herhangi bir kimse bulunuyor ise, nerede, ne şekilde bulunursa bulunsun, aynı şekilde gemi hirz altında demektir. Tıpkı mescidin kapısında beraberinde koruyucusu bulunan binek gibidir. Ancak yolculuk esnasında gemileriyle bir yerde konaklayıp gemilerini bağlayacak olurlarsa bu da o gemi için bir hirz kabul edilir. Gemi sahibinin gemi ile birlikte olması ile olmaması arasında bir fark yoktur.

15- Otel ve Benzeri Umumun Kaldığı Yerlerden Hırsızlık:

Herkesin kendi bağımsız odasında kaldığı otel gibi tek bir yerde sakin olan kimselerden herhangi birisi arkadaşının odasından bir şey çalıp o çaldığı şeyler ile otelin açık salonuna (avlusuna) çıkacak olursa, bu çaldığı malı kendi odasına sokmasa ve onu alıp otelin dışına çıkmamış olsa dahi, böyle birisinin elinin kesileceği hususunda görüş ayrılığı yoktur.

Yine burada kalanlardan herhangi bir kimse, otelin umuma açık salonunda bir şey çalacak olursa, velev ki o çaldığı şeyi kendi odasına sokmuş, yahut otelin dışına çıkartmış olsa bile elinin kesilmeyeceği hususunda da görüş ayrılığı yoktur. Çünkü, umuma açık salon, herkes için alışverişin yapılabildiği bir yerdir. Şu kadar var ki, bineğin bağlandığı yerinden veya onun benzeri bir eşyanın korunma altındaki yerinden alınmış olması hali müstesnadır.

16- Yakın Akrabaların Birbirlerinden Çalmaları:

Çocuklarının malını çaldıklarından dolayı anne-babanın elleri kesilmez. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Sen de malın da babana aitsiniz" diye buyurmuştur. Ebû Dâvûd, Buyû' 77, İbn Mâce, Ticârât, 64.

Ancak, anne-babasından çalan çocuğun eli kesilir. Zira, o malın kendisine ait olması hususunda herhangi bir şüphenin varlığı sözkonusu değildir.

Elinin kesilmeyeceği de söylenmiştir. Bu da İbn Vehb ve Eşheb'in görüşüdür. Çünkü oğul, adeten babasının malını alabildiğine ve rahat bir şekilde kullanabilir. Nitekim köle efendisinin malını çaldığından dolayı eli kesilmez. Dolayısıyla oğlun babasının malını çalmaktan dolayı elinin kesilmemesi öncelikle söz konusudur,

Dedenin (torunundan) çalması hususunda farklı görüşler vardır. Mâlik ve İbnü’l-Kasım eli kesilmez derken, Eşheb kesilir, demektedir. Mâlik'in görüşü daha sahihtir. Çünkü dede de bir nevi babadır. Mâlik der ki: Baba ve anne tarafından dedelere nafaka vermek icab etmiyorsa dahi ellerinin kesilmemesi daha hoşuma gider. İbnü'l-Kasım ve Eşheb der ki: Bu ikisi dışında (dede ve baba dışında) kalan akrabaların (çalmaları halinde) elleri kesilir,

İbnü'l-Kasım der ki: Kendisine isabet eden açlıktan dolayı çalan kimsenin eli kesilmez.

Ebû Hanîfe ise der ki: Hala, teyze, kızkardeş ve onların dışında kalan mahremlerden herhangi bir kimse hakkında el kesme cezası uygulanmaz. Buf es-Sevrî'nin de görüşüdür.

Mâlik, Şâfiî, Ahmed ve İshâk der ki: Bunlardan çalan kim olursa olsun eli kesilir. Ebû Sevr de der ki: Kim olursa olsun, el kesmeyi gerektiren bir miktar çalacak olursa, eli kesilir. Ancak, fukaha herhangi bir husus üzerinde icma etmiş isef o icma dolayısıyla o takdirde el kesme cezasından kurtulur.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

17- Mushaf Çalanın ve Yankesicinin Hükmü:

Mushaf çalanın hükmü hususunda fukahâ farklı görüşlere sahiptir Şâfiî, Ebû Yûsuf ve Ebû Sevr, eğer mushafın kıymeti el kesmeyi gerektiren miktarı buluyorsa el kesilir, derler. İbnü’l-Kasım da bu görüştedir. en-Nu'man (Ebû Hanîfe) ise mushaf çalan kimsenin eli kesilmez, demektedir. İbnü'l-Münzir ise mushaf çalanın eli kesilir, der.

Kişinin yeninden (cebinden) nafakasını çalan (tarrar) yankesici hakkında da fukahâ farklı görüşlere sahiptir. Bir kesim şöyle demektedir İster yenin içinden ister dışından çalsın, yankesicinin eli kesilir. Bu, Mâlik, Evzaî, Ebû Sevr ve Yakub (Ebû Yûsuf)'un görüşüdür.

Ebû Hanîfe, Muhammed b. el-Hasen ve İshâk ise şöyle demektedir: Eğer çalınan dirhemler, yeninin dış tarafında bağlı bulunup, yan kesici de bunları gizlice alıp gitmişse eli kesilmez. Şayet yeninin iç tarafında bağlı olup o da elini içeriye sokup paralan çalmışsa eli kesilir. el-Hasen de eli kesilir demektedir.

İbnü'l-Münzir der ki: Hangi şekilde yankesicilik yaparsa yapsın eli kesilir.

18- Seferde Elin Kesilmesi ve Darı Harpte Hadlerin Uygulanması:

Fukahâ, seferde elin kesilip, dar-ı harpte hadlerin uygulanması hususlarında farklı görüşlere sahiptir. Mâlik ve el-Leys b. Sa'd der ki: Harb divan topraklarında hadler uygulanır. Dâr-ı harp ile dâr-ı islam arasında bir fark yoktur. el-Evzaî der ki: Bir ordu kumandanı olarak Savaşa çıkan bir kimse -herhangi bir bölgenin (eyaletin) emirî olmasa dahi- el kesme cezası dışında askerleri arasında hadleri uygular.

Ebû Hanîfe de der ki: Asker, harp diyarı topraklarında gazada bulunsa ve başlarında emir varsa bu emir askerleri arasında hadleri uygulamaz. Ancak, Mısır, Şam, Irak veya buna benzer bir bölgenin de valisi ise, askerleri arasında hadleri uygular.

Evzaî ve onun gibi görüş beyan edenler, Cünâde b. Ebi Ümeyye hadisini delil göstermişlerdir. Cünâde dedi ki: Bizler, Busr b. Ertae ile denizde (gazada) bulunuyorduk. Buhü diye bilinen uzun boylu bir dişi deve çalmış Misdar adındaki bir hırsızı ona getirdiler. O da şöyle dedi: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i şöyle buyururken dinledim; "Gaza esnasında el kesme cezası uygulanmaz."

Eğer bu durum olmasaydı, şüphesiz onun elini keserdim. Ebû Dâvûd- Hudûd 19; Tirmizî, Hudûd 20; Nesâî, Kat'u's-Sârik 16; Dârimî, Sîyer 51; IV 181.

Burada sözü geçen Busr, denildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde dünyaya gelmiş ve Hazret-i Alî ile onun taraftarları arasında kötü haberleri bulunan bir kimse idi. Abdullah b. Abbas'ın iki küçük çocuğunu kesen odur. Bundan dolayı çocukların anneleri tamarmyle aklını kaybetmiş, ne yaptığını bilmez hale gelmişti. Ali (radıyallahü anh) ona, Allah'ın ömrünü uzatması ve aklını da başından alması için beddua etmişti. Öyle de olmuştu. Yahya b. Maîn der ki: Busr b. Ertae kötü bir adamdı.

Bu durumda el kesme cezasının uygulanacağını söyleyen kimseler, Kur'ân-ı Kerîm'in lâfzının umumiliğini delil göstermişlerdir. Yüce Allah'ın izniyle sahih olan da budur. Harp diyarında hadlerin ve el kesme cezasının uygulanmayacağını söyleyenlerin ileri sürebilecekleri en uygun delil, ceza uygulanan kimsenin müşriklere katılabileceği korkusudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

19- El ve Ayak Nereden Kesilir:

El ya da ayak kesilecek olursa, nereye kadar kesilebilir? Genelde herkes elin bilekten, ayağın da eklem yerinden kesileceğini söylemiştir Ayak, kesildiği takdirde dağlanır. Bazıları da elin dirsekten kesileceğini söylemiştir. Omuzdan kesileceği de söylenmiştir. Çünkü (Arapçada) el (yed) bunu kapsar. Ali (radıyallahü anh) der ki: Ayak, ayağın ortasından kesilir ve topuk kısmı bırakılır. Ahmed ve Ebû Sevr de bu görüştedir.

İbnü'l-Münzir der ki: Biz, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bir adamın elinin kesilmesini emr ettikten sonra: "Onu dağlayınız" dediğini rivâyet ediyoruz. Ancak senedi hakkında söylenecek sözler vardır.

Aralarında Şâfiî, Ebû Sevr ve başkalarının da bulunduğu bir topluluk bunu müstehab görmüşlerdir. Bu daha güzeldir, iyileşme ihtimali daha yüksektir, kişiyi telef olmaktan daha bir koruyucudur.

20- Kesme Sırası:

Öncelikle kesilecek olanın sağ el olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. İkinci bir defa çalması halinde ise fukahânın farklı görüşleri vardır. Mâlik, Medine âlimleri, Şâfiî, Ebû Sevr ve diğerleri der ki: Sol ayağı kesilir. Üçüncü defa çalarsa, sol eli kesilir. Dördüncü defa çalacak olursa, sağ ayağı kesilir. Eğer beşinci defa çalacak olursa, ta'zir edilir ve hapse konukır.

Bizim (mezhebimiz) âlimlerimizden Ebû Mûsab der ki: Dördüncü defa çaldıktan sonra öldürülür. Bunu söylerken, Nesâî'nin el-Haris b. Hatıb'dan rivâyet ettiği bir hadisi delil göstermektedir, el-Haris’in dediğine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna bir hırsız getirildi, Hazret-i Peygamber: "Onu öldürünüz" dedi. Yanındakiler: Ey Allah'ın Rasulü, sadece hırsızlık yaptı deyince, Hazret-i Peygamber: "Onu öldürünüz" dedi. Yine : Ey Allah'ın Rasulü sadece hırsızlık yaptı dediler. Yine Hazret-i Peygamber: "Onun elini kesiniz" diye buyurdu. Daha sonra bir daha hırsızlık yaptı, ayağı kesildi, sonra Ebû Bekr (radıyallahü anh) döneminde yine hırsızlık yaptı, el ve ayakları tamamen kesildi. Sonra beşinci bir defa daha hırsızlık yaptı, bu sefer Ebû Bekr (radıyallahü anh) şöyle buyurdu: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) "Onu öldürünüz" diye buyururken bunları daha iyi biliyordu. Daha sonra Ebû Bekr o adamı, öldürsünler diye Kureyş'in gençlerine teslim etti. Abdullah b. ez-Zübeyr de onlardan birisi idi. Abdullah başkan olmayı seven birisiydi. O bakımdan: Beni başınıza emir tayin ediniz, dedi. Onlar da onu başlarına emir tayin ettiler. Abdullah bir darbe vurdu mu, diğer gençler de o hırsıza bir darbe indiriyorlardı. Nihayet onu öldürdüler Nesâî Kat'u's-Sârik. Beşinci defa çalması halinde hırsızın öldürüleceğini kabul edenler, ayrıca Hz Cabir'in rivâyet ettiği hadisi de delil gösterirler Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) beşinci defa hırsızlık yapan bir kimse hakkında: "Onu öldürünüz" diye emir vermiştir. Hazret-i Cabir der ki: Biz de onu alıp götürdük ve sonra öldürdük. Sonra da onu sürükleyip bir kuyuya attık, üzerine de taş attık. Bunu Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Hudûd 21, Nesâî, Kat'u's-Sarik 15. Nesâî de bunu rivâyet eder ve şöyle der: Bu, münker bir hadistir, ravilerinden birisi olan Mus'ab b. Sabit pek kuvvetli bir ravi değildir. Ben, bu konuda sahih bir hadis bilmiyorum. Nesâî, Kat'u's- Sârik 15.

İbnü’l-Münzir der ki: Ebû Bekir ve Ömer (r. anhuma)'in bir elden sonra öbür eli ve bir ayaktan sonra da öbür ayağı kestikleri sabittir.

Şöyle de denilmiştir: İkinci defa hırsızlık yaptığı takdirde sol ayağı kesilir, bundan başka hırsızlık yaptığı takdirde ise kesme cezası yoktur. Tekrar hırsızlık yapacak olursa ta'z edilir ve haps edilir. Bu görüş Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'dan rivâyet edilmiştir. ez-Zührî, Hammâd b. Ebi Süleyman ve Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir. ez-Zührî der ki: Sünnette, bize bir el ve bir ayak dışında kesme cezası uygulanacağına dair bir haber ulaşmış değildir.

Atâ da der ki: Sadece sağ eli kesilir, bundan sonra da ona kesme cezası uygulanmaz. Atâ'nın bu sözünü İbnü'l-Arabî zikreder ve der ki: Atâ'nın bu görüşüne gelince, sahabe-i kiram ondan önce buna muhalif kanaatlerini belirtmişlerdir.

21- Sağ Eli Kesilmesi Gerekirken, Yanlışlıkla Sol Eli Kesmenin Hükmü:

Hakim hırsızın sağ elinin kesilmesini emretmekle birlikte, sol elinin kesilmesi halinde durumun ne olacağı hususunda fukahânın farklı görüşleri vardır. Katade der ki: Buna had uygulanmış oldu. Ona Fazla birşey yapılmaz. Mâlik de, el kesen yanılıp (sağ yerine) solunu kesecek olursa aynı görüştedir. Rey ashâbı da istihsanen bu görüşü kabul etmişlerdir,

Ebû Sevr der ki: El kesme cezası uygulayana diyet ödemek düşer. Çünkü o, yanlışlık yapmıştır. Diğer taraftan hırsızın da sağ eli kesilir. Ancak bu konuda kesilmeyeceğine dair icmaun tesbit edilmesi hali müstesnadır.

İbnül-Münzir ise der ki: Hırsızın sol elinin kesilmesi iki şekilden birisiyle olur. Ya elini kesen bunu kasten yapmıştır O takdirde ona kısas uygulanır. Yahut da bunu hata yoluyla yapmıştır. O taktirde kesenin âkilesine onun diyetini ödemek icabeder. Diğer taraftan hırsızın sağ elinin kesilmesi de vacibtir. Yüce Allah'ın farz kıldığı bir şeyin, herhangi bir kimsenin haksızca tasarrufu veya hata edenin hatası dolayısıyla ortadan kaldırılması câiz olamaz,

es-Sevrî de sağ eline kısas uygulanması gerekirken, sol elini uzatıp kesilen kimse hakkında sağ eli de kesilir demiştir.

İbnü'l-Münzir der ki: Bu doğrudur.

Bir kesim de şöyle demektedir: iyileştiği takdirde sağ eli kesilir. Çünkü, bizzat kendisi sol elini telef ettirmiştir. Rey ashâbının görüşüne göre, kesene birşey düşmez,

Şâfiî'nin görüşüne kıyasen sol eli iyileştiği takdirde sağ eli de kesilir. Katade ve Şa'bî der ki: Bu durumda kesene birşey düşmez ve eli kesilenin sol eli ile yetinilir.

22- Hırsızın Elinin Boynuna Asılması:

Hırsızın eli boynuna asılır. Abdullah b. Muhayrîz der ki: Ben, Fedale'ye, hırsızın elinin boynuna asılması sünnetten midir? diye sordum, şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'a bir hırsız getirildi, eli kesildi. Daha sonra emir yererek eli boynuna asıldı. Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiş olup, hadis, hasen ve gariptir, demiştir. Bunu Ebû Dâvûd ve Nesâî de rivâyet etmişlerdir. Tirmizî Hudûd 17ı Ebû Dâvûd, Hudûd 22; Nesâî, Kat'u's-Sârik, 18; İbn Mâce, Hudûd 23.

23- Hırsıza El Kesme Cezası Uygulanmadan Önce Birisini Öldürürse:

Hırsızlık cezasının uygulanması gereken bir halde hırsız birisini öldürecek olursa, Mâlik der ki: Sadece öldürülür, el kesme cezası da onun kapsamına girer. Şâfiî ise der ki: Önce eli kesilir sonra da öldürülür. Çünkü bunlar, iki hak sahibine ait iki haktır Dolayısıyla onlardan herbirisinin hakkını alması icabeder. Yüce Allah'ın izniyle sahih olan da budur. İbnü'l-Arabî'nin tercih ettiği görüş de budur.

24- Nakvî Bir Mesele:

Yüce Allah'ın;

"İkisinin ellerini..." diye buyurup bunun yerine İkisinin (birerden) iki elini, diye buyurmaması dolayısıyla, bu hususta dil bilginleri bazı açıklamalarda bulunmuşlardır, İbnül-Arabî der ki; Fukahâ da bu dil bilginleri hakkında hüsnü zan besledikleri için onların yaptıkları açıklamalarda izlerini takip etmişlerdir.

Halil b. Ahmed ve el-Ferrâ' der ki: İnsanın hilkatinde bulunan o şey iki kişiye izafe edilecek olursa çoğul yapılır. Buna göre;" Onların başlarını yardım, karınlarını doyurdum; denilir." Nitekim yüce Allah da:

"Eğer herikiniz Allah'a tevbe ederseniz (ne âlâ). Çünkü kalpleriniz meyletmiş bulunuyor" (et-Tahrim, 66/4) diye buyurmaktadır. İşte bundan dolayı burada da yüce Allah ikisinin (birerden) iki elini kesiniz diye buyurmayıp; "(İkisinin) ellerini kesiniz" diye buyurmuştur. Maksat ise bunun (erkeğin de) sağ elini, berikinin (hırsızlık yapan kadının) da sağ elini kesinizdir. Dilde bu kullanılabilir. Ancak; İkisinin (birerden) iki elini kesiniz, söyleyişi asıl olandır. Şair ise, bu iki türlü söyleyişi bir arada şu beyitinde zikretmektedir:

"Oldukça uzak, suyu da bulunmayan korku verici iki kurak yerin ikisinin de tümsek yerleri

iki kalkanın sırt tarafı (tümsekçe olan ve rakibe karşı görünen bir bölümü.) gibidir.

Bu hususta bir yanlış anlama sözkonusu olmayacağından dolayı bir bir ifade kullanıldığı da söylenilmiştir. Sîbeveyh de der ki: Eğer bu organ tek bir Eane İse, sen onunla tesntye kastedecek olursan, cetni'de yapılabilir. Araplar'da: Her ikisi de yüklerini indirdiler, ifadesini kullandıkları nakledilmiştir. Bununla, her biri kendi bineğinin sırtındaki yükü indirdiği kastedilmektedir.

İbnü'l-Arabî der ki: İşte bu, tek başına sağ elin kesileceği görüşüne binaen doğrudur. Ancak durum böyle değildir. Aksine eller ve ayaklar kesilebilir. Bu durumda yüce Allah'ın "ellerini" âyeti, dörde raci olur. Dört ise her iki kişide bulunan ellerin toplamıdır. Burada da eller teşriiye olarak zikredilmiştir. O bakımdan ifade fasih olarak varid olmuştur. Eğer: Onların ellerini kesiniz demiş olsaydı, yine de bu sahih bir ifade olurdu. Çünkü hırsız erkek ile hırsız kadın ifadelerinden özel olarak sadece iki şahıs kast edilmemiştir. Aksine bunlar, sayılamayacak kadar çok kişiyi kapsayan bir cins ismidir.

25- Allah, Hükmüne Karşı Konulamayandır:

Yüce Allah'ın:" Kazandıklarına bir karşılık... olmak üzere" âyeti mef'ûlün leh'dir. Bu, mastar (mef'ûlü mutlak) olarak da kabul edilebilir. "Allah tarafından İbret verici bir ceza olmak üzere" âyeti de böyledir.

Bir kimseye, yaptığı bir işten vazgeçip yüz çevirmesini gerektirecek bir iş yapmayı ifade etmek üzere; "Onu ten kilittim" denilir.

"Allah Azîzdir." Yani, yenik düşürülemeyen, mağlub edilemeyendir.

"Hakimdir" Yaptıkları hikmetli ve sapasağlam olandır. Bu güzel isimlere dair açıklamalar daha Önceden de geçmiş bulunmaktadır.

39

Fakat, kim zulmettikten sonra tevbe eder ve düzeltirse, şüphesi Allah, onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.

26- Hırsızın Tevbe Edip Halini Düzeltmesi:

Yüce Allah'ın:

"Fakat kim zulmettikten sonra tevbe eder ve (kendisini) düzeltirse" âyeti şarttır. Cevabı da:

"Şüphesiz Allah, onun tevbesini kabul eder" âyetidir.

"Zulmettikten sonra" âyeti hırsızlıktan sonra demektir. Allah, tevbe ettiği takdirde onu affeder Fakat tevbe ile el kesme cezası kalkmaz. Âta ve bir topluluk şöyle demiştir: Hırsızın ele geçirilmesinden önce el kesme cezası, tevbe ile kalkar. Bunu bazı Şâfiîler ileri sürmüş ve Şâfiî'nin bir görüşü olarak ifade etmişlerdir. Yüce Allah'ın:

"Yalnız, kendilerine gücünüz yetmeden önce tevbe edenler müstesnadır" (el-Mâide, 5/34) âyetine yapışmışlardır. İşte bu, uygulanması icabeden cezadan bir istisnadır. Dolayısıyla bütün hadlerin buna göre ele alınması gerekmektedir. Bizim ilim adamlarımız da şöyle derler: Bizzat aynı âyet bizim de delilimizdir. Çünkü şanı yüce Allah, yol kesicinin cezasını zikrettikten sonra: "Yalnız kendilerine gücünüz yetmeden önce tevbe edenler müstesnadırlar diye buyurmakta, daha sonra hırsıza uygulanacak cezayı buna atfettikten sonra hırsız hakkında da:

"Fakat kim zulmettikten sonra tevbe eder ve düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder" diye buyurmaktadır. Eğer, hüküm itibariyle hırsız da yol kesici gibi olsaydı, haklarında farklı hükümleri zikretmezdi.

İbnü'l-Arabî der ki: Ey Şâfiîler topluluğu, nerede meselelerin kapalı taraflarından istinbat ettiğiniz şer'î hikmetler ve fikhî incelikler? Şuna dikkat etmez misiniz? Yol kesen (muharib), bizzat kendisi istibdada yönelmekte, silahı ile saldırılarda bulunmaktadır. İmâm (islâm devlet başkanı) ona karşı koymak için atları ve bineklileri üzerlerine sürmek ihtiyacını hisseder. Yüce Allah, burada tevbe dolayısıyla böyle bir durumdan vazgeçsin diye cezasını kaldırmıştır. Nitekim onu İslâm'a ısındırmak kastıyla, kâfirin geçmişte bütün yaptıklarının mağfirete mazhar olacağını da ifade ettiği gibi. Hırsız ve zina edene gelince, bunların ikisi de müslümanların avucu içinde, İmâmın hükmü altındadırlar. Onlara uygulanması icabeden hükmü üzerlerinden kaldıran ne olabilir ki? Yahut, bunlar da muharibe kıyas edilir, demek nasıl mümkün olabilir? Oysa hikmet de durumları da bunların birbirlerinden ayrı olduklarını ortaya koymaktadır. Böyle bir yaklaşım, -ey muhakkikler topluluğu- sizin gibilere yakışmaz. Haddin tevbe ile sakıt olmayacağı sabit olduğuna göre, tevbe Allah tarafından makbuldür, el kesme cezası da o kimsenin günahı için bir keffaret olur.

"Ve düzeltirse" yani, nasıl hırsızlıktan tevbe ettiyse, her günahtan da öylece tevbe ederse demektir.

"Ve düzeltirse"nin, yani o masiyeti tamamiyle terkederse anlamında olduğu da söylenmiştir. Zinaya yöneldiği için hırsızlığı terkeden, hiristiyanlığa girdiği için yahudilıği terkedene gelince, böyle birisinin bu yaptığı tevbe değildir. Allah'ın, kulunun tevbesini kabul etmesi ise, kulunu gerçekten tevbe etmeye muvaffak kılmasıdır. Ondan tevbesinin kabul edilmesi demektir, diye de açıklanmıştır.

27. Bu Âyette, Erkek Hırsızın. Daha Önce, Zina ile İlgili Ayette de Zina Eden Kadının Daha Önce Zikredilişinin Hikmeti:

Şöyle denilmektedir: Şanı yüce Allah, bu âyet-i kerimede hırsız kadından önce hırsız erkekten sözetmektedir. Zina ile ilgili âyette de zina eden kadını zina eden erkekten önce zikretmiştir. Bundaki hikmet nedir? Buna şöyle cevap verilir: Mal sevgisi erkeklerde deha baskın, cinsel şehvet ise kadınlarda daha baskın olduğundan dolayı her yerde onlardan uygun olanı zikrederek başlanmıştır. Bu ise, ileride en-Nûr sûresinde (24/2. âyet, 5. başlıkta) zina eden kadının zina eden erkekten önce zikredilmesinin hikmetine dair gelecek açıklamalarda da -inşaallah- görüleceği gibi, kadının öncelikle anılması ile ilgili açıklamalardan bir tanesidir.

Diğer taraftan yüce Allah, hırsızlığın cezasını malı alan el olduğu için el kesmek olarak tesbit etmiştir. Zinanın cezasını ise, fuhşu işleyen uzuv oluduğu halde, o uzvun kesilmesi olarak tesbit etmemiştir.

Bunun üç sebebi vardır: Hırsızın kesilen eli gibi bir başka eli daha vardır. Eğer eli kesildiği için vazgeçecek olursa, onun yerine kalan ikinci elini kulanabilir. Zina edenin ise, eğer organı kesilecek olursa ve kesilmesi dolayısıyla da bu işten vazgeçecek olursa, onun yerine geçecek başka bir organı yoktur.

İkinci husus; had, kendisine had uygulanana da başkasına da bir azardır ve bu işten vazgeçirmek içindir Hırsızlıkta elin kesilmesi açıkça ortada görülür. Zinada organın kesilmesi ise görülmez. (Dolayısıyla ibret hasıl olmaz).

Üçüncü husus; erkeklik organının kesilmesi sonucunda nesil kesilir. Elin kesilmesinde ise neslin kesilmesi sözkonusu değildir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

40

Bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır? O, dilediğini azaplandırır, dilediğine mağfiret eder. Allah, her şeye güç yetirendir.

Yüce Allah'ın:

"Bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır..." âyetindeki hitab, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ve başkalarınadır. Yani, herhangi bir kimsenin: Biz, Allah'ın oğullarıyız ve sevgilileriyiz demelerini gerektirecek ve buna bağlı olarak iltimas geçmesini sağlayacak şekilde yüce Allah ile hiç bir yakınlık, bir akrabağı yoktur. Hadler de haddi gerektiren bir işi işleyen herkese uygulanır.

Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: O, dilediği hükmü vermek hakkına sahiptir. İşte bundan dolayı yol kesici ile yolkesîci olmayıp hırsızlık yapan kimse arasında (had bakımından) fark gözetmiştir. Bu âyet-i kerimenin benzeri âyetler de, bunlara dair açıklamalar da daha önceden geçmiş bulunmaktadır. O bakımdan bunları tekrarlamanın bir anlamı yoktur. Başarıya ulaştıran Allah'tır,

İşte hırsızlık âyeti ile ilgili olarak hırsızlığa dair bir takım hükümler bunlardır.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

41

Ey Peygamber! Kalpleriyle Îman etmedikleri halde ağızlarıyla: İnandık deyip de küfür içinde koşuşup duranlar seni kederlendirmesin. Yahudilerden durmadan yalana kulak veren, huzuruna gelmeyen diğer bir kavim lehine dinleyen (casusluk eden)ler vardır. Kelimeleri yerine konulduktan sonra değiştirirler ve: "Eğer size şu verilirse onu alın, şayet o verilmezse sakının" derler. Allah'ın fitneye düşürmek istediği kimse için sen, Allah'a karşı birşey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Dünyada onlar için zillet vardır, Âhirette de onlara pek büyük bir azap vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyeti Kerîmenin Nüzul Sebebi İle İlgili Görüşler:

"Ey Peygamber seni kederlendirmesin" âyetinin nüzul sebebiyle İlgili olarak üç görüş vardır. Denildiğine göre bu âyet-i kerîme, Kurayla ve Nadiroğulları hakkında inmiştir. Kurayzalı birisi, Nadiroğullarından birisini öldürdü. Nadiroğulları, Kurayzal il ardan birisini öldürdükleri vakit kısas uygulamalarına fırsat vermezlerdi. -İleride açıklanacağı üzere- onlara (Kurayzalılara) sadece diyet vermekle yetinirlerdi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hakemliğine başvurdular. Hazret-i Peygamber, Kurayzalı ile Nadiroğullarına mensub iki kişi arasında eşitlik sağlanması gerektiği hükmünü verdi. Bu ise, Nadiroğullarının hoşuna gitmedi ve kabul etmediler. Nesâî, Kasâme 8; Dârakutni, 111, 198; Müsned, I, 246.

Bir diğer görüşe göre bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Ebû Lubâbe'yi Kurayzaoğullarına gönderip kendilerine uygulanacak cezanın boğazlarının kesilmesi olduğuna işaret etmesi dolayısıyla Ebû Lubâbe hakkında inmiştir. Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, III, 78.

Bir diğer görüşe göre bu âyet-i kerîme, yahudi erkek ve kadının zinası ile recim olayı hakkında nâzil olmuştur. Bu da konu ile ilgili görüşlerin en sahih olanıdır. Bunu, hadis İmâmları, Mâlik, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Ebû Dâvûd rivâyet etmişlerdir.

Ebû Dâvûd, Cabir b. Abdullah'tan rivâyetine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara (yahudilere): "Aranızdan en bilgili iki kişiyi yanıma getiriniz" demiş, bunun üzerine onlar da Suriya adındaki birisinin iki oğlunu getirmişlerdi. Hazret-i Peygamber onlara yüce Allah adına yemin verdirerek: "Bu iki kişinin durumunu Tevrat'ta nasıl bulmaktasınız" diye sordu? İkisi de: Bizim Tevrat'ta bulduğumuz şudur: Dört kişi erkeğin organını kadının fercinde sürmedanlıktaki mil gibi görecek olurlarsa ikisi de recm olunurlar. Hazret-i Peygamber sordu: "Peki, sizi bunları recmetmekten alıkoyan nedir"? İkisi de: Otoritemiz elden gitti, o bakımdan biz de öldürmekten hoşlanmadık. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şahitleri çağırdı. Şahidler gelip, erkeğin organının kadının fercinde sürmedanlıktaki mil gibi gördüklerine dair şahidlik ettiler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); ikisinin de recm edilmesi emrini verdi. Ebû Dâvûd, Hudûd 25

Buhârî ile Müslim'in dışındaki eserlerde de en-Nehaî'den, Cabir b. Abdullah'tan nakledilerek Cabir'in şöyle dediği kaydedilmektedir: Fedeklilerden bir erkek zina etti. Bunun üzerine Fedekliler, Medine'de bulunan yahudi bazı kimselere: Muhammed'e bu hususa dair soru sorunuz. Eğer size celde vurmayı emrederse, onu kabul ediniz. Şayet size recmedilmeleri emrini verirse onu kabul etmeyiniz. Durumu Hazret-i Peygamber'e sordular, o da İbn Suriyayı çağırdı. Aralarında en bilgin kişi oydu. Bir gözü de görmüyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle sordu: "Sana Allah adına yemin verdiriyorum. Kitabınızda zina edenin cezasını ne şekilde buluyorsunuz ?" İbn Suriya ona şöyle dedi: Allah adına bana yemin verdirdiğine göre, şunu söyleyeyim. Biz Tevrat'ta, bakmanın bir zina, kucaklaşmanın bir zina, öpmenin bir zina olduğunu görüyoruz. Eğer dört kişi erkeğin organını kadının fercinde sürmedanlıktaki mil gibi gördüklerine dair şahidlik edecek olurlarsa, o takdirde (erkeği) recmetmek icabeder. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "İşte bu böyledir" buyurdu. Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, 111, 78.

Müslim'in Sahihinde de el-Berâ b. Âzib'den şöyle dediği nakledilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına yüzü kömürle karartılmış bir yahudi getirildi. Hazret-i Peygamber yahudileri çağırıp şöyle dedi: "Sizler Kitabınızda zina edenin cezasının böyle olduğunu mu görüyorsunuz?" Onlar, evet deyince, Hazret-i Peygamber ilim adamlarından birisini çağırdı ve şöyle buyurdu: "Tevrat’ı Mûsa'ya indiren Allah adına bana söyle. Kitabınızda zina edenin haddini böyle mi buluyorsunuz?" Kişi Hayır dedi. Eğer bu şekilde bana yemin verdirmeseydin sana bildirmeyecektim. Biz, cezanın recm olduğunu görüyoruz. Fakat zina, soylularımız arasında çoğaldı O bakımdan soylu bir kimseyi yakaladık mı, onu bırakırdık. Zayıf birisini yakaladık mı, ona had uygulardık. Bu sefer şöyle dedik: Gelin ortaklaşa bir ceza tesbit edelim ve bunu, soyluya da böyle olmayana da uygulayalım. Sonunda recm yerine yüzü kömürle karartmayı ve sopa vurmaya tesbit ettik. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah'ını kendilerinin öldürdükleri bir zamanda senin emrini ihya eden ilk kişi ben oluyorum" dedi ve recm edilmesini emretti. Bunun üzerine yüce Allah da:

"Ey Peygamber! Küfür içinde koşuşup duranlar seni kederlendirmesin" âyetini:

"Eğer size şu verilirse onu alın" âyetine kadar indirdi. Yani, diyorlar ki: Muhammed'e gidiniz. Eğer o sizlere yüze kömür çalmayı ve sopa vurmayı emrederse onu kabul ediniz. Şayet size recm cezası uygulanması fetvasını verirse, ondan sakınınız. Bunun üzerine şanı yüce Allah:

"Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir" (el-Mâide, 5/44);

"Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir" (el-Mâide, 5/45);

"Kim Allah'ın, indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fasıkların tâ kendileridir" (el-Mâide, 5/47) âyetlerini indirdi. Bunların hepsi de kâfirler hakkındadır. Müslim, Hudûd 28; Ebû Dâvûd, Hudûd 25. İbn Mâce, Hudûd 10. Bu rivâyette bu şekilde: "Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanından...geçirildi" lâfzı ile zikredilmiştir.

İbn Ömer tarafından rivâyet edilen hadiste de şöyle denilmektedir: Zina etmiş yahudi bir erkek ve bir kadın getirildi- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yahudilerin yanına varıncaya kadar yola koyuldu. Dedi ki: "Tevrat'ta zina edene uygulanmak üzere bulduğunuz ceza nedir?" Müslim Hudud 26. Bir başka rivâyette de şöyle denilmektedir: Yahudiler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına zina etmiş bir erkek ve bir kadın getirdiler. Ebû Dâvûd, Hudûd 25.

Ebû Dâvûd'un Kitabında (Süneninde) İbn Ömer tarafından rivâyet edilen hadiste şöyle dediği kaydedilmektedir: Yahudilerden bir topluluk gelip Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı el-Kuf denilen vadiye çağırdılar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onların yanına Beytu'l- Midras (diye bilinen Tevrat okuyup öğrendikleri) yere gitti. Şöyle dediler: Ey Ebe'l-Kasım, bizden bir erkek bir kadın ile zina etti. Sen aramızda hüküm ver... Ebû Dâvûd, Hudûd 25.

Bütün bunlarda herhangi bir hususta tearuz (çatışma) sözkonusu değildir. Bunların hepsi de aynı olayı nakletmektedir. Ebû Dâvûd bu olayı, Ebû Hüreyre yoluyla güzel bir şekilde nakletmiş bulunuyor. Ebû Hüreyre der ki: Yahudilerden bir adam bir kadın ile zina etti. Aralarında birbirlerine şöyle dediler: Haydi şu peygambere gidelim. Çünkü bu, hükümleri hafifletmek özelliği ile gönderilmiş bir peygamberdir. Eğer, recmden daha aşağı bir fetva verecek olursa, onu kabul ederiz, Allah huzurunda da onu delil gösteririz. Ve deriz ki: Bu, senin peygamberlerinden bir peygamberin fetvasıdır. Bunun üzerine, mescidde ashâbı arasında oturmakta iken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanına gelip şöyle dediler:

Ey Ebe'l-Kasım, kendilerinden zina etmiş bir erkek ve bir kadın hakkındaki görüşün nedir? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara ait Beytül- Midraslarına varıncaya kadar onlarla konuşmadı. Kapıda durup şöyle dedi: "Mûsa üzerine Tevrat’ı indiren Allah adına size yemin verdiriyorum. Tevratta muhsan olduğu takdirde zina eden kimseye uygulanmasını gerekli bulduğunuz ceza nedir?" Şu cevabı verdiler: Yüzü kömür ile karartılır, zina eden İki kişi bir merkebe sırtları birbirine dönük olarak bindirilip gezdirilir ve onlara sopa vurulur. Aralarından genç birisi ise susuyordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun susmakta olduğunu görünce, ona da ısrarla aynı şekilde yemin verdirip soru sordu, o genç şu cevabı verdi: Madem bize yemin verdirdin, bizim Tevrat'ta bulduğumuz ceza bil ki, recmdir... Daha sonra hadisin geri kalan kısmını zikretti ve nihayet şöyle dedi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "O halde ben de Tevratta bulunan hüküm gereğince hüküm veriyorum." Sonra da emir vererek ikisi de recm edildiler. Ebû Dâvûd, Hudûd 25.

2- Zimmet Ehlinin Müslümanların Hakemliğine Baş Vurmaları:

Bu rivâyetlerden çıkan sunuç şudur: Yahudiler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hükmüne başvurmuş, o da Tevrat'ta bulunan hüküm gereğince haklarında hüküm vermiştir. Bu hususta da Suriya denilen birisinin iki oğlunun söylediklerine dayanmıştır. Yahudilerin şahitliklerini dinlemiş ve gereğince uygulama yapmıştır. Ayrıca muhsan sayılmak için İslam da şart değildir. İşte bunlar, (bu rivâyetlerden özetle anlaşılan) dört meseledir.

Zimmet ehli, İslam devlet başkanının huzurunda davalaşacak olurlarsa, onların getirdikleri bu dava, öldürmek, saldırı ve gasb gibi haksızlığı ilgilendiren bir dava ise, aralarında hüküm verir ve bu haksızlıktan onları alıkoyar. Bu konuda görüş ayrılığı yoktur.

Eğer dava konusu bu türden değilse, -İmâm -Mâlik ve Şâfiî'ye göre- aralarında hüküm vermek hususunda muhayyerdir, Şu kadar var ki Mâlik, hükmetmeyip yüzçevirmeyi daha uygun görür. Şayet hüküm verecek olursa, aralarında İslam hükmü ile hüküm verir. Şâfiî ise şöyle demektedir: Hadler ile ilgili hususlarda aralarında hüküm vermez.

Ebû Hanîfe de şöyle demektedir: Durum ne olursa olsun, aralarında hüküm verir. Bu, aynı zamanda ez-Zührî, Ömer b. Abdulaziz ve el-Hakem'in de görüşüdür. İbn Abbâs'tan da bu görüş rivâyet edilmiştir, Şâfiî'nin konu ile ilgili iki görüşünden birisi de budur. Çünkü ileride açıklanacağı üzere yüce Allah'ın:

"Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet" (el-Mâide, 5/49) âyeti bunu gerektirmektedir. Mâlik de yüce Allah'ın:

"Eğer sana gelirlerse, aralarında hükmet ya da onlardan yüz çevir" (el-Mâide, 5/42) âyetini delil göstermiştir. Bu da hükmetmekte muhayyerlik hususunda açık bir nasstır.

İbnü'l-Kasım der ki: Piskoposlarla zina eden iki kişi birlikte gelecek olursa, hakim muhayyerdir. Çünkü o hükmü yürürlüğe koymak piskoposların bir hakkıdır.

Muhalif görüşü savunanlar da derler ki: Piskoposların gelmesine itibar etmez. İbnül-Arabî der ki: Bu, daha sahih olan görüştür. Çünkü müslümanlar, aralarında bir kimsenin hakemliğini kabul edecek olurlarsa hakemin hükmü geçerli olur. Ve bu hususta hakimin rızasına itibar olunmaz. Kitab ehli hakkında bunun böyle olması öncelikle sözkonusudur.

Îsa ise İbnü'l-Kasım'dan naklen şöyle demektedir: O vakit, bu konuda hüküm vermesi için gelenler zimmet ehli değildiler. Harb ehliydiler. İbnü’l-Arabı der ki: İsanın İbnü'l-Kasım'dan naklettiği bu görüş, Taberî ve diğerlerinin rivâyet ettiği: Zina eden kişi Hayber ya da Fedeklilerden idiler. Ve o sırada onlar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile (antlaşması bulunmayan) harbi kimseler idiler, ifadesinden çıkarılmıştır.

Zina eden o kadının ismi Busra idi. Bunlar, Medine'de bulunan yahudilere haber gönderip şöyle demişlerdi: Muhammede buna tiair soru sorunuz. Eğer size recinden başka birşey ile fetva verirse onu alıp kabul ediniz. Şayet recinle fetva verirse, onu kabul etmekten sakınınız... İbnü'l-Arabî derki: İşte bu eğer sahih ise, zina edenleri beraberlerinde getirip soru sormaları, bir ahki ve bir eman olarak değerlendirilir. Eğer bu bir ahid bir zimmet, ve bir dâr (da yaşamak demek) değil ise, o takdirde haklarında hüküm vermemek ve verdiği takdirde de haklarında adaletli hüküm vermek hakkına sahip olurdu. O bakımdan bu hususta Îsa'nın kaydettiği rivâyetinin delil olacak bir tarafı yoktur. İşte yüce Allah, onlar hakkında şöylece haber vermiştir: "Yahudiler durmadan yalana kulak veren, huzuruna gelmeyen bir kavm lehine dinleyenlerdir." Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hakemliğine baş vurunca, onların verdiği hüküm haklarında yürürlüğe girdi ve onların geri dönme hakları kalmadı.

Buna göre çeşitli meselelerde başkalarının hakemliğine başvurmak hususu; bir sonraki başlığın konusudur.

3- Hakemin Hükmüne Başvurmak:

Aradaki anlaşmazlıklarda bir başkasının hükmüne başvurmanın asıl delili bu âyet-l kerimedir. Mâlik der ki; Bir kişi, bir başkasını hakem tayin edecek olursa, onun hükmü geçerlidir. Bu hüküm hakime götürülecek olursa, hakim de onu yürürlüğe koyar. Apaçık bir zulüm olması hali müstesnaleyhisselâmuhnün der ki: O hükmü doğru verecek olursa, onu yürürlüğe koyar.

İbnü'l-Arabî der ki: Bu ise mali konularda ve hakkını taleb eden kişiyi ilgilendiren haklar ile ilgilidir. Hadler ile ilgili ise, ancak sultanın (hüküm vermeye yetkili makamın) hüküm vermek yetkisi vardır İlke şudur; İki davacıya has olan her bir hak ile ilgili hususlarda, başkasının hakem tayin edilmesi caizdir, hakem tayin edilenin o hususta verdiği hüküm de geçerlidir. Bunun tahkikine gelince: İnsanlar arasında hakem tayini, onlara ait bir haktır. Hakimin hakkı değildir Şu kadar var ki, tahkim meselesini alabildiğine geniş çerçevelerde kullanmak, velayet ilkesini delmektir, Ve bu, eşeklerin gelişi güzel davranmaları gibi, insanların da gelişi güzel hareket etmeleri sonucunu verir. O bakımdan, meseleyi nihai olarak kestirip atacak bir otoritenin varlığı da kaçınılmazdır. Bundan dolayı şeriat, karmaşıklığın temelini kökten yıkmak için, veliyülemr tayin edilmesini emr etmiş, bununla birlikte onun yükünü hafifletmek için ve diğer taraftan anlaşmazlık halinde olanlar üzerinden de davalarını hakime götürmek sıkıntısını kaldırmak ve böylelikle her iki maslahatı gerçekleştirip faydayı temin etmek için de tahkime müsaade etmiştir.

Şâfiî ve başkaları der ki: Tahkim caizdir ve bunun sonucunda verilen hüküm, ancak bir fetva hükmündedir.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yahudiler hakkında recm hükmünü vermesi, onların kitaplarındaki bir hükmü uygulamaktı, Onların tahrif ettikleri, gizledikleri ve uygulamayı terkettikleri bir hükmü uygulamaktı. Nitekim Hazret-i Peygamber'in: "Allah'ım, onların öldürdükleri bir zamanda, ben Senin emrini ilk dirilten kişiyim" dediğine dikkat etmek gerekir. Bu ise onun Medine'ye geldiği sırada olmuştu. Bundan dolayı Hazret-i Peygamber, Suriya adındaki kişinin iki oğlundan Tevrat'taki hükmü sağlam bir şekilde öğrenmek yoluna gitmiş ve bu hususta onlara yemin verdirmişti.

Aslında kâfirlerin hadler ile ilgili sözleriyle bu husustaki şahitlikleri îcma ile makbul değildir Fakat, Hazret-i Peygamberin bunu yapması, onların bağlı kalacaklarını belirttikleri ve gereğince amel ettikleri bir hususu kabul ettirmek üzere yapmıştı.

Diğer taraftan bu konudaki bilginin Hazret-i Peygamber için vahiy yoluyla husule gelmiş olması, yahut da yüce Allah'ın Hazret-i Peygamberin kalbine Suriya'nın iki oğlunun bu hususla söylediklerinin doğru olduğuna dair bir ilham ilka etmesi yoluyla -sadece onlar söyledi diye değil- bilgi sahibi olmuş olması da ihtimal dahilindedir. Hazret-i Peygambere vahiy ya da illiâm yoluyla gelen bu bilgi, ona hükmü gereği gibi açıklamış ve recmin meşruiyetini haber vermiş olur. Bunun başlangıcı tâ o vakit gerçekleşmiş olur. Böylelikle Hazret-i Peygamber, yaptığı ile Tevrat'ın hükmünü uygulamış ve aynı zamanda bunun şeriatinin hükmü olduğunu da beyan etmiş olur. Zaten Tevrat da yüce Allah'ın hükmüdür. Çünkü, şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz Tevrat'ı Biz indirdik ki, onda bir hidayet ve bir nûr vardır. Teslim olmuş olan peygamberler... onunla yakudilere hükmederlerdi." (el-Mâide, 5/44) Bu şekilde hüküm verenler de peygamberlerdendi. Ebû Dâvûd, Hudûd 25.

Ebû Hüreyre de Hazret-i Peygamber'den: "İşte ben de Tevrat'ta bulunan hüküm gereğince hüküm veriyorum" dediğini rivâyet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

4- Zimmînin Şahidliği:

Cumhûr, zimmînin şahidliğinin reddedileceği görüşündedir. Çünkü o, şahidlik etmek ehliyetine sahip değildir. O bakımdan zımminin, müslüman hakkında olsun, kâfir hakkında olsun şahidliği kabul olunmaz. Tabiînden ve onların dışından bir topluluk ise, sûrenin son taraflarında açıklanacağı üzere, müslüman bir kimse bulunmadığı takdirde zimmilerin şahitliğini kabul etmiştir.

Denilse ki: Hazret-i Peygamber zimmilerin şahidliği gereğince hüküm vermiş ve zina edenleri recmetmiştir. Şu cevap verilir: Hazret-i Peygamber Tevrat'ın hükmü olarak bildiği şeyi onlara uygulamış ve Tevrat gereğince uygulamaya onları mecbur etmiştir. İsrail oğullarının bağlayıcı delil gereğince uygulamaya onları mecbur etmçk ve tahrif ve değiştirmelerde bulunduklarını ortaya koymak suretiyle olmuştu. O bakımdan Hazret-i Peygamber hakim değil de hükmü uygulayıcı bir kimse idi. Bu ise, birinci şekildeki yoruma göredir.

Naklettiğimiz ihtimale göre ise, o takdirde bu, o vakaya has bir durum olur. Zira, ilk asırda selef arasında böyle bir durumda şahidliklerini kabul eden kimsenin bulunduğu işitilmemiştir.

5- Bir Kıraat Farkı ve Kederlenme"nin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Seni kederlendirmesin" âyetini, Nail' "yâ" harfini ötreli, "ze" harfini de esreli olarak okumuştur. Diğerleri ise, "ya" harfini üstün, "ze" harfini de esreli olarak okumuşlardır. Hüzün, sevincin zıddıdır. el-Yezidî der ki: Onu kederlendirdi, söyleyişi Kureyş şivesi, söyleyişi ise Temimlilerin söyleyişidir. Bu iki söyleyişe göre de kıraat vardır.

Âyet-i kerimenin anlamı ise: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a bir tesellidir. Yani, onların küfür içerisinde koşuşup durmaları seni kederlendirmesin. Çünkü, şüphesiz ki Allah, onlara karşı sana zaferi va'detmiştir.

6- Casusluk Yapan Münafıklar:

Yüce Allah'ın:

"Kalpleriyle Îman etmedikleri halde ağızlarıyla inandık deyip de..." âyetinde kastedilenler münafıklardır. Bunlar, dillerinin açıkça ifade ettiği gibi imanı kalplerinde bulundurmayan kimselerdir.

"Yahudilerden" yani, Medine'deki yahu dilerden. Burada söz (cümle) tamam olmaktadır. (Buna göre) âyetin anlamı şöyle olur: "Kalpleriyle... şuşup duranlar ve yahudilerden olan bazı kimseler On yaptıkları) seni kederlendirmesin."

Daha sonra yüce Allah yeni bir cümleye başlayarak şöyle buyurmaktadır:

"Durmadan yalana kulak veren" yani, onlar durmadan yalana kulak verenlerdir. Yüce Allah'ın:

"Yanınıza gidip gelenlerdir" (en-Nûr, 24/58) âyeti de fiil kipi itibarıyla bunu andırmaktadır.

Yeni cümle başının, yüce Allah'ın:

"Yahudilerden ..." olduğu da söylenmiştir. (Meal buna göre yapılmıştır.) Yani, yahudiler arasından çokça yalan dinleyen bir topluluk vardır Yani bunlar, ele başlarının Tevrat'ı tahrif etmek suretiyle söyledikleri yalanlarını kabul etmektedirler.

Şöyle de denilmiştir: Ey Muhammed, bunlar sana yalan iftira etmek için, senin söylediklerini dinlerler. Çünkü, aralarında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda bulunup sonra da yalrudiler arasında avama karşı Hazret-i Peygambere iftira eden ve onu gözlerinde çirkin gösteren kimseler vardır. İşte yüce Allah'ın:

"Huzuruna gelmeyen diğer bir kavim lehine dinleyenler vardır" âyetinin anlamı da budur. Münafıklar arasında da bu işi yapanlar vardı.

el-Ferrâ' der ki: Burada (yani, en-Nûr, 24/58. ayet ile bu âyet-î kerimede geçen) Kulak verenler, gidip gelenler olarak şeklinde okunması da caizdir. Nitekim yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır;

"Onlar, lanete uğramışlardır. Nerede ele geçirilirlerse..." (el-Ahzab, 33/61)

Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak takva sahipleri cennetlerde ve nimetler içindedirler." (et-Tûr, 52/17) Daha sonra:

"Neşeliler olarak" (et-Tur, 52/18) ile;

"Atanlar olarak" (ez-Zariyât, 51/16) diye buyurmuştur.

Süfyan b. Uyeyne der ki: Şanı yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm’de: "Huzuruna gelmeyen bir kavim lehine dinleyenler vardır" âyetinde casuslardan söz etmîş, fakat Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onları bilmekle birlikte onlara (üstü kapalı dahi olsa) işaret etmemiştir. Zira o sırada henüz ilgili hükümler gelmemiş ve İslam da tam manasıyla güç ve iktidarı eline geçirmemişti.

Yüce Allah'ın izniyle, casusa dair hükümler el-Mümtahine sûresinde âyetin tefsirinde) gelecektir.

7- İlahi Âyeti Tahrif Etmek:

Yüce Allah'ın:

"Kelimeleri yerine konulduktan sonra değiştirirler" âyetin anlamı şudur: Onlar, sözleri senden anlayıp kavradıktan , yüce Allah'ın murad ettiği yerlerini bilip apaçık hükümlerini de öğrendikten sonra, onu olmadık şekilde te'vil ederler ve şöyle derler: Onun da getirdiği şeriat, recmi terketmek şeklindedir Muhsan olanı recmetmek yerine, yüce Allah'ın hükmünü değiştirerek kırk celde vurmak da onların bu değiştirmelerindendir.

"Değiştirirler" ifadesi, yüce Allah'ın:

"Dinleyenler" âyetinin sıfatı mahallindedir Ve bu "Sana gel (mey) en" deki zamirden hal değildir. Çünkü onlar, sana gelmeyecek olurlarsa, ne söylediğini de işitemezler. Tahrif ise, ancak bir şeye şahit olup onu işiten kimse tarafından yapılır ve böyle bir kimse tahrif yapabilir. Yahudiler arasından tahrif ve değişiklik yapanlar onların bir kısmıdır. Hepsi değildir. Bundan dolayı

"yahudilerden" bir topluluk dinleyenler vardır, şeklinde anlamın anlaşılması daha uygundur.

“Derler" ise,

"Değiştirirler” deki zamirden hal mahallindedir.

"Eğer size şu verilirse onu alın" âyeti Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) size sopa cezasını bildirirse onu kabul edin, aksi takdirde kabul etmeyin» demektir.

8- Allah'ın Kalplerini Temizlemek İstemediği Kimseler ve Cezaları:

"Allah'ın fitneye düşürmek İstediği kimse" dünyada saptırmak,ahirettede cezalandırmak istediği kimse

"için sen, Allah'a karşı birşey yapamazsın" asla ona fayda veremezsin.

"Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek İstemediği kimselerdir" âyetiyle yüce Allah, aleyhlerine kâfir kalmak hükmünü verdiğini açıklamaktadır.

Âyet-i kerîme saptırmanın yüce Allah'ın meşieti ile olduğuna delalet etmektedir. Bununla daha önce geçtiği üzere buna muhalif kanaat belirtenlerin görümleri de reddedilmektedir. Yani, yüce Allah mü’minlerin kalplerini onları mükâfatlandırmak üzere temizlediği gibi, bu kâfirlerin kalplerini üzerine bastığı mühürlerden temizlemek, arındırmak istemez.

"Dünyada onlara zillet vardır." Bu zilletin, recm'i inkâr etmelerinden sonra Tevrat'ın getirtilip orada recm cezasının bulunduğunun ortaya çıkması suretiyle iç yüzlerinin açığa çıkması ve rezil olmaları olduğu, söylendiği gibi, dünyadaki zilletlerinin, kendilerinden cizye alınıp alçaltılmalan olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

42

Onlar, alabildiğine yalan dinleyenler, çokça haram yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet, ya da onlardan yüz çevir. Şayet onlardan yüz çevirirsen, sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedersen, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah, adaletli olanları serer.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Yalan Dinleyenler:

Yüce Allah:

"Onlar, alabildiğine yalan dinleyenler..." âyetini, tehdit ve daha bir vurgulamak için tekrarlamış bulunmaktadır. Buna dair açıklamalar önceden (41, âyet-i kerimede) geçti.

2- Haram Yiyiciler:

Yüce Allah'ın:

"Çokça haram yiyenlerdir" âyeti, çokluk ifade eder: Haram kelimesi, sözlükte aslında helâk olmak ve sıkıntı anlamındadır. Yüce Allah da (aynı kökten olmak üzere)

"sizi azâb ile helâk eder" (Tâ-Hâ, 20/ 61) diye buyurmaktadır. el-Ferezdak da şöyle demiştir:

"Ey Mervan oğlu, zamanın darlık ve sıkıntıları bırakmadı

Geriye maldan hiçbir şey, ufak tefek kırıntılar ile basit şeyler dışında."

Beyit bu şekilde diye merfu' olarak manaya atfedilmek suretiyle rivâyet edilmiştir.

Kökten tıraş eden hakkında da: Kökten kazıdı, denilir.

Haram mala (bu kökten gelmek üzere): Suht denilmesi ise, itaatleri silip süpürmesi yani onları giderip kökten imha etmesinden dolayıdır. el-Ferrâ' der ki: Bunun anlamı, açlıktan dolayı yemeğe saldırmaktır. deyimi, çok yemek yiyen kimse hakkında kullanılır. Rüşvet ve haram yiyen bir kimse, kendisine verilen şeylere karşı duyduğu aç gözlülük, aşırı istinasından dolayı midesine çokça yemek dolduran kimseye benzetilmiş gibidir. Harama "suht" deniliş sebebinin, insanın insanlığını kökten alıp götürdüğünden dolayı olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: Ancak birinci görüş daha uygundur. Çünkü dinin gitmesiyle birlikte insanlık da gider. Dini olmayanın insanlığı da yoktur.

İbn Mes'ûd ve başkaları suht, rüşvet demektir derler. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) der ki: Hakimin aldığı rüşvet suht kabil indendir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da şöyle dediği nakledilmektedir: "Suht yemekten dolayı insan vücudunda artan her bir et parçasına ateş daha bir layiktır." Ey Allah'ın Rasulü, suht nedir diye sordular, Hazret-i Peygamber: "Hüküm vermek için -alınan rüşvettir" diye cevap verdi. Tirmizî, Cumua 79; Dârimî, Rikaak 60; Müsned, IH, 321, 399.

Yine İbn Mes'ûd'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Suht, kişinin kardeşinin bir İhtiyacını görmesi, diğerinin de ona bir hediye verip ihtiyacı görenin de bu hediyeyi kabul etmesidir,

İbn Huveyzimendâd da der ki: Kişinin makam ve mevkisî dolayısıyla birşeyler yemesi, "suht" kapsamı içerisindedir. Bu da bir kimsenin sultanın nezdinde böyle bir yerinin olması dolayısıyla bir kimsenin ondan bir ihtiyacını karşılamasını istemesi üzerine, bu ihtiyacını böyle bir rüşveti almaksızın görmemesi suretiyle olur. Bir hakkı iptal etmek yahut da câiz olmayan bir şey karşılığında rüşvet almanın suht ve haram olduğu hususunda selef arasında görüş ayrılığı yoktur.

Ebû Hanîfe der ki: Hakim rüşvet aldığı takdirde, onu tayin eden tarafından azledilmese dahi derhal azlolur ve o andan itibaren vermiş, olduğu bütün hükümler bâtıl olur.

Derim ki: Bu hususta iıigaallah görüş ayrılığı câiz değildir. Çünkü hakimin rüşvet alması bir fasıklıktır. Fasikın hüküm vermesi ise câiz değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Allah rüşvet vereni de, rüşvet alanı da lanetlemiştir." Ebû Dâvûd, Akdiye 4; Tirmizî Ahkâm 9; İbn Mâce Ahkam 2; Müsned II, 164,190,194, 212, 388 V, 279.

Ali (radıyallahü anh)’dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Suht: Rüşvet, kâhinin aldığı ücret ve bir mesele hakkında hüküm vermekte (gereksiz yere) acelecilik göstermektir.

Vehb b. Münebbih'den de rivâyet edildiğine göre ona: Rüşvet herşeyde mi haramdır? diye sorulmuş, o: Hayır demiştir Senin olmayan bir hakkın sana verilmesini sağlamak, yahut yerine getirmen gereken hakkı üzerinden kaldırmak için verdiğin rüşvet hoş karşılanmamıştır. Dinine, kanına ve malına gelecek bir zararı önleyebilmen için rüşvet vermen ise haram değildir. Fakih Ebû’l-Leys es-Semerkandî de der ki: Biz de bunu kabul ediyoruz. Çünkü kişinin rüşvet vermek suretiyle canına ve malına gelecek bir zaran önlemesinde bir mahzur yoktur. Bu ise, Abdullah b. Mesud'un Habeşistanda iken İki dinar rüşvet verip: Bunun günahı bunu ödiyene değil, bunu kabzedenedir dediğine dair gelen rivâyeti andırmaktadır. el-Mehdevî der ki: Hacamat yapanın kazancı ile onunla birlikte sözü edilen (benzeri helal kazançları) suht diye adlandıranların bu nitelendirmelerinin anlamı, bu gibi kazançların bu işi yapanların insaf ve insanlık duygularını atıp götürmesidir.

Derim ki: Sahih olan, hacamat yapanın kazancının helal olduğudur. Helal olan bir şeyi alan bir kimsenin ise mürüvveti (insanlığı) sakıt olmaz ve mertebesi de düşmez.

Mâlik, Humeyd et-Tavîl den, o, Enes'den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hacamat yaptırdı, Ebû Taybe adındaki birisi ona hacamat yaptı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bir sa' hurma verilmesini emretti ve sahiplerine ödemekte olduğu haracını hafifletmelerini de emretti. Buhârî Buyû' 59, 95, îcâre 17, 19; Müslim, Mûsakaat 64; Ebû Dâvûd Buyû', 38; Muvatta’a, İstizan 26; Müsned, I, 365, IH, 282.

İbn Abdi’l-Berr der ki: İşte bu, hacamat yapanın kazancının helal olduğuna delildir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) batıl herhangi bir şey karşılığında ne bir bedel, ne mükâfat, ne de bir karşılık tesbit eder. Enes (radıyallahü anh)'ın rivâyet ettiği bu hadis, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın daha önceki hadislerinde haram kılmış olduğu kanın bedeli ile ilgili hadisi neshettiği gibi, hacamat yapanın aldığı ücreti hoş görmediğini ifade eden hadisi de nesh etmektedir

Buhârî ve Ebû Dâvûd da İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hacamat yaptırdı ve hacamat yapana ücretini verdi. Eğer bu haram (sulu) olsaydı, bunu ona vermezdi. Buhârî, Buyû' 39, İcare 1; Müslim Mûsakaat 66; Ebû Dâvûd, Buyû' 30, İbn Mâce Ticarât 10; Müsned , I 250, 258, 292, 365 vs...

Bu kelime suht ve suhut şeklinde kullanılır ve bu iki şekilde de okunmuştur. Ebû Amr, İbn Kesîr ve el-Kisâî "suhut" şeklinde, diğerleri ise, "suht" diye okumuşlardır.

el-Abbas b. Ebi Fadl da Hârice b. Mus'ab'dan, o da Nafiden bu kelimeyi "sent" şeklinde "sin" harfini üstün "ha"yı da sakin olarak okumuştur. ez-Zeccâc, bunun azar azar gidermek, yok etmek anlamına geldiğini söylemiştir.

Müslüman Olmayanlar Arasında Hüküm Vermek:

"Eger sana gelirlerse, aralarında hükmet ya da onlardan yüzçevir" anlamındaki bu âyet, yüce Allah tarafından bir muhayyerlik olduğunu ortaya koymaktadır. Bunu el-Kuşeyrî söylemiştir. Daha önceden bunun manasının burada sözü edilenlerin zimmi kimseler değil de antlasmalı (olarak İslam yurduna girmiş) kimseler olduklarına dair açıklamalarda bulunulmuştu. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye gelince yahudilerle antlaşma yapmıştı.

Zimmet ehli olmadıkları takdirde kâfirler arasında hüküm vermek, bizim için vacip değildir. Aksine dilediğimiz takdirde hüküm vermemiz caizdir.

Zimmet ehline gelince, davalarını biâm hakimimize getirdikleri takdirde aralarında hüküm vermek bizim için vacip midir? Bu hususta Şâfiî'nin iki görüşü vardır: Eğer dava, bir müslüman ile alakalı ise hüküm vermek vaciptir.

el-Mehdevî der ki: ilim adamları, hakimin müslürnan ile zimmi arasında hüküm vermesi gerektiğini icma ile ifade etmişlerdir. Ancak, zimmiler arasındaki davalarda farklı görüşlere sahiptirler. Bazıları, âyet-i kerimenin muhkem olduğunu, hakimin de hüküm verip vermemekte muhayyer olduğunu kabul etmişlerdir. Bu görüş, Nehaî, Şa'bî ve diğerlerinden rivâyet edilmiştir. Bu, aynı zamanda Mâlik, Şâfiî ve diğerlerinin de görüşüdür. Zina halinde, kitap ehline had uygulamayı terk etmeye dair Mâlik'ten gelen rivâyet bunun dışındadır. Çünkü (ona göre), müslüman bir erkek, kitap ehli bir kadınla zina edecek olursa, erkeğe had uygulanır, fakat kadına had uygulanmaz. Eğer zina edenlerin her ikisi de zimmi iseler, ikisine de had yoktur. Aynı zamanda bu, Ebû Hanîfe, Muhammed b. el-Hasan ve başkalarının da görüşüdür.

Yine Ebû Hanîfe'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Zimmilere celde uygulanır, fakat recm cezası uygulanmaz. Şâfiî, Ebû Yûsuf, Ebû Sevr ve başkaları ise şöyle demiştir: Eğer bizim hükmümüze rıza göstererek mahkememize gelecek olurlarsa, her ikisine de had uygulanır,

İbn Huveyzimendâd der ki: Öldürmek, evlerin talan edilmesi ve buna benzer kendileri sebebiyle fesadın yayginlaşabildiği haksızlıklar ile alakalı olması hali dışında İmâm, onlardan birisi diğerinin aleyhine bir dava açacak olursa, onlara ne haber gönderir, ne de hasmı meclisine getirtir. Borçlar, boşamak ve sair muamelat ile ilgili davalarda ise, karşılıklı rıza olmadıkça aralarında hüküm vermez. Hüküm vermemek hususunda o, muhayyerdir Hüküm vermeyecek olursa, onları kendi hakimlerine geri gönderir Aralarında hüküm verecek olursa, İslam hükmü ile hükmeder.

Fesadın yaygınlaşmasına sebep teşkil edecek meselelerde, onları müslümanların hükmünü kabul etmeye cebretmeye gelince, şunu bilmek gerekir ki, biz onlar ile fesat üzere ahidleşmedik. Onlara gelecek fesadı da -ister onlar taralından ister başkaları tarafından yapılmış olsun- kesmek vaciptir. Çünkü, bununla onların malları ve kanları muhafaza altına alınabilir. Belki onların dinlerinde bu gibi şeyler mubah görülebilir, o takdirde bundan ötürü aramızda fesat yaygınlık kazanır. İşte bundan dolayı biz, açıktan açığa şarap satmalarına, açıktan zina etmelerine ve buna benzer pislikleri açıkça yapmalarına mani olduk. Tâ ki, müslümanların ayak takımı, onlar sebebiyle fesat bulmasın.

Boşama, zina ve buna benzer dinlerinin de ilgi alanına giren meseleler hakkında hüküm vermeye gelince, bu gibi konularda onların bizim dinimizi uygulamak zorunlulukları yoktur. Bizim dinimize göre aralarında hüküm vermek ise, onların hakimlerine bir zarardır ve dinlerini değiştirmektir. Borçlanmalarla muamelât ise böyle değildir. Çünkü, bu gibi işlemlerde bir çeşit mezalim (umuma taalluk eden haksızlıklar ve fesadın yayılması) sözkonusudur.

Zimmiler Arasında Hüküm Vermede Muhayyerlik Nesh Olmuş mudur?

Âyet-Î kerîme ile ilgili olarak ikinci bir görüş daha vardır. Bu da Ömer b. Abdülaziz ve yine en-Nehaî'den rivâyet edilmiştir. Buna göre âyet-i kerimede sözü geçen muhayyer bırakma, yüce Allah'ın:

"O halde aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet" (el-Mâide, 5/48) âyeti ile nesh olmuş olup, hakim aralarında hüküm vermekle mükelleftir. Bu, aynı zamanda Atâ el-Horasanî'nin, Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının ve başkalarının da görüşüdür. İkrime'den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

"Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet, ya da onlardan yüzçevir" âyetini bir başka ayet neshetmiştir. O da;

"O halde aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet" âyetidir, el- Mücahid de şöyle demektedir; Mâide'den yalnızca iki âyet nesh olmuştur. Bunlar da, yüce Allah'ın:

"Aralarında hükmet ya da onlardan yüzçevir" âyetini: "O halde aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet" ayeti neshetmiştir

"Allah'ın şeairine... saygısızlık etmeyin" (el-Mâide, 5/2) âyetini ise:

"Artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün" (et-Tevbe, 9/5) ayeti nesh etmiştir.

ez-Zührî der ki: Sünnet (uygulama) şu şekilde görülegelmiştir: Kitab ehli, aralarındaki karşılıklı haklarda ve miras konularında kendi dinlerine mensub hakimlere geri döndürülür. Ancak, Allah'ın hükmünü isteyerek gelecek olurlarsa, o takdirde aralarında Allah'ın Kitabı gereğince hükmeder.

es-Semerkandî der ki: Bu görüş, Ebû Hanîfe'nin, onlar bizim hükmümüze rıza göstermedikleri sürece aralarında hüküm vermez, seklindeki görüşüne uygun düşmektedir.

en-Nehhâs, "en-Nasih vel-Mensuh" adlı eserinde şöyle demektedir: Yüce Allah'ın;

"Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet, ya da onlardan yüzcevir" âyeti nesh olmuştur. Çünkü bu âyet, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Medine'ye ilk geldiği sıralarda nâzil olmuştur. O sırada yahudiler Medine'de sayıca çoktular. Onların İslama ısındırılmalan için daha uygun ve daha yerinde olan davranış, kendi hakimlerine geri gönderilmeleri şeklindeydi. İslam güç kazanınca, yüce Allah:

"O halde aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet" âyetini indirdi. İbn Abbâs, Mücahid, İkrime, ez-Zührî, Ömer b. Abdülaziz ve es-Süddî de bu görüştedir. Şâfiî den gelen sahih görüş de budur. Şâfiî "Kitabu'l-Cizye"de şöyle demektedir: Hükmüne başvurmaları halinde hakimin muhayyerliği sözkonusu değildir. Çünkü yüce Allah:

"Küçülmüşler olarak kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar..." (et-Tevbe, 9/29) diye buyurmaktadır. en-Nehhâs der ki: Bu ise, konu ile ilgili delil gösterme şekilleri arasında en sahih olanlardandır. Zira, "küçülmüşler olarak" âyetinin anlamı, İslam hükümlerinin kendilerine uygulanması demek olduğuna göre, kendi hükümlerine geri çevirilmemeleri icabeder. Bu ise (aralarında hüküm vermek) vacip olduğuna göre, o halde bu âyet-i kerîme de mensuhrur. Bu aynı zamanda, Kûfelilerden Ebû Hanîfe, Züfer, Ebû Yûsuf ve Muhammed'in de görüşüdür, Kitab ehli, İmâmın hükmüne başvurdukları takdirde, İmâmın onlardan yüzçevîrmek hakkına sahip olmadığı hususunda aralarında görüş ayrılığı yoktur. Şu kadar var ki, Ebû Hanîfe şöyle demektedir: Karı-koca gelecek olurlarsa, aralarında adaletle hükmetmekle yükümlüdür. Şayet yalnızca kadın gelip de koca buna razı değilse, aralarında hüküm vermez. Diğerleri ise, hüküm verir demişlerdir.

Böylelikle ilim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre, âyet-i kerimenin mensuh olduğu sabit olmaktadır, Bununla birlikte, (bu ayet hakkında) İbn Abbâs'ın (mensuh olduğuna dair az önce geçen) rivâyeti de sabit olmuştur. Eğer İbn Abbâs'tan bu konuda rivâyet gelmemiş olsaydı bile mantıken bu ayetin mensuh olması gerekirdi. Çünkü ilim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir Kitab ehli, İmâmın hükmüne başvuracak olurlarsa o, aralarındaki davaya bakmak hakkına sahiptir. Aralarındaki davaya bakacak olursa, hepsine göre isabet etmiş olur. Onlardan yüz çevirmemelidir. Yüz çevirecek olursa, bazı ilim adamlarına göre bir farzı terketmiş ve kendisi için helal olmayan ve yapmaması gereken bir işi yapmış olur.

en-Nehhâs (devamla) der ki: Kûfelilerden bu ayetin mensuh olduğunu söyleyenlerin bir diğer görüşü daha vardır. Onlardan kimisi şöyle demektedir: îmam, kitap ehlinin, yüce Allah'ın hadlerinden bir haddi gerektiren bir suç işlediklerini bilecek olursa, o haddi uygulamakla yükümlüdür. İsterlerse onlar İmâmın hükmüne başvurmamış olsunlar. Bu görüşün sahibi, yüce Allah'ın:

"Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet" âyetini delil göstermekte ve bu âyetin iki anlama gelme ihtimali vardır demektedir:

Birincisi, senin hükmüne baş vurdukları takdirde sen aralarında hükmet anlamıdır.

Diğeri ise: Senin hükmüne başvurmayacak olsalar dahi, sen aralarında -böyle bir hüküm vermeni gerektiren bir olayı bildiğin takdirde- hüküm ver anlamıdır. Derler ki: Biz yüce Allah'ın Kitabında da, Rasulünün sünnetinde de bizim hükmümüze başvurmayacak olsalar dahi, üzerlerine hakkı uygulamayı gerektiren âyetler bulmaktayız. Yüce Allah'ın Kitabındaki âyet şu:

"Ey îman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahidlik edenler olun." (en-Nisa, 4/135) Sünneti seniyyedeki âyet da; el-Berâ b. Azib yoluyla gelen Hadîs-i şerîftir. O, şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda celde vurulmuş ve yüzü kömür ile karartılmış bir yahudi getirildi, şöyle buyurdu: "Size göre zina edenin haddi böyle midir?" Onlar: Evet deyince, Hazret-i Peygamber ilim adamlarından birisini çağırarak şöyle dedi: "Allah adına senden soruyorum, aranızda zina edenin haddi böyle midir?" Adam: Hayır dedi.- ve hadisin geri kalan kısmını nakletti ki, daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

en-Nehhâs (devamla) der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu hadiste görüldüğü gibi kendisinin hükmüne başvurmadıkları halde aralarında hüküm vermiş olduğunu delil göstermektedirler. Birisi kalkıp: Mâlik'in Nafi'den, onun İbn Ömer'den rivâyet ettiği hadise göre, yahudiler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a geldiler. Az önce işaret edilen yerde geçti. diyecek olursa, ona şöyle denilir: Yine Mâlik'in naklettiği hadiste zina eden o iki kişinin Peygamberin kendilerini recmetme hükmüne razı olduklarına dair bir ifade yoktur. Ebû Ömer b. Abdill-Berr ise der ki; el-Berâ'nın hadisini delil diye gösterenler, aynı hadis üzerinde düşünecek olurlarsa, onu hiç de delil göstermezler. Çünkü hadisin muhtevasında yüce Allah'ın:

"Eğer size şu verilirse onu alın, şayet o verilmezse sakının" (el-Mâide, 5/41) âyetinin açıklanması vardır. Söylemek istedikleri şudur: Şayet sizlere celde vurmak ve yüzü kömürle karartmak şeklinde fetva verirse onu kabul edin. Eğer recmetme fetvasını verecek olursa ondan sakının. İşte bu, yahudilerin Hazret-i Peygamberi hakem tayin ettiklerine, hükmüne başvurduklarına bir delildir. Bu da gerek İbn Ömer'in rivâyet ettiği hadisten, gerekse diğerlerinden gayet açık bir şekilde görülmektedir.

Birisi kalkıp: İbn Ömer'in hadisinde zina eden iki kişi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hükmüne başvurmadıktan gibi, onun hükmüne de razı olmuş değillerdir diyecek olursa, ona şöyle cevap verilir: Zina edenin haddi; hakimin uygulamakla yükümlü olduğu, yüce Allah'ın haklarından bir haktır. Bilindiği gibi, yahudilerin aralarında hüküm veren ve üzerlerine hadleri ikâme eden bir hakimleri vardı. İşte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hükmüne başvuran da odur.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Yüce Allah’ın:

"Eğer hükmedersen, aralarında adaletle hükmet" âyetine gelince, Nesâî, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Kurayzaogulları ile, Nadiroğulları diye iki yahudi kabilesi vardı. Nadiroğulları Kurayzaoğullarından daha üstün kabul edilirdi. Bundan dolayı Kurayzaoğulla andan bir kişi, Nadiroğullarından birisini öldürecek olursa, ona karşılık Kurayzalı öldürülürdü. Şayet Nadiroğullarından birisi Kurayzaoğullaundan birisini öldürecek olsaydı, buna karşılık yüz vesk (altmış sa’ eder) hurma diyet öderdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderildikten sonra (Medine'ye hicretten sonra) Nadiroğullarından birisi, Kurayzaoğullarından birisini öldürdü. Bunun üzerine (Kurayzaoğulları): Onu öldürelim diye bize teslim ediniz, dediler. Bu sefer (Nadiroğulları): Bizimle sizin aranızda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakemlik etsin deyince, şu: "Eğer hükmedersen aralarında adaletle hükmet" yani, cana karşılık can hükmünü ver ayeti ile:

"Onlar hâlâ cahiliyye (devrinin) hükmünü mü istiyorlar?" (el-Mâide, 5/50) ayeti nâzil oldu.

43

İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında iken nasıl olur da senin hükmüne başvuruyorlar? Yine de bundan sonra yüz çevirirler, Onlar İnanmış kimseler değillerdir.

Yüce Allah'ın:

"İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında İken nasıl olur da senin hükmüne başvuruyorlar?" âyetinde, Tevrat’ın hükmünden kasıt, el-Hasen'in dediğine göre recm'dir. Katade ise kısastır demektedir.

Yüce Allah'ın:

"İçinde Allah'ın hükmü bulunan" âyeti recm'in nesh olmadığına delalet midir diye sorulursa, buna şöyle cevap verilir: Ebû Alî der ki: Evet, çünkü nesh olmuş olsaydı nesilden sonra o Allah'ın hükmüdür, denilmezdi Nitekim, şarabın helal olması, yahut cumartesi günü (çalışmanın) haram kılınmasının Allah'ın hükmü olduğu söylenemez.

Yüce Allah'ın:

"Onlar inanmış kimseler değillerdir" yani senin verdiğin hükmün Allah'tan gelen hüküm olduğunu kabul etmiyor, ona inanmıyorlar. Ebû Ali de der ki: Ona razı olmamak suretiyle Allah'ın hükmünden başka bir hükmü istiyen kişi kâfir olur. Yahudilerin durumu da budur.

44

Şüphesiz Tevrat'ı Biz indirdik. Onda bir hidayet ve bir nûr vardır. Teslim olmuş olan peygamberler, rabbaniler ve bilginler de Allah'ın Kitabını korumaları istendiğinden onunla yahudilere hükmederlerdi. Hepsi de onun üzerine şahiddiler. O halde insanlardan korkmayın, Benden korkun. Benim âyetlerimi az bir pahaya satmayın. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.

"Şüphesiz Tevrat'ı Biz indirdik. Onda bir hidayet ve bir nûr vardır" yani, onda açıklama, bir ziya (aydınlık) ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hak olduğuna dair bilgi vardır.

"Hidayet", mübteda olarak ref mahallindedir.

"Ve nûr" da ona atfedilmiştir.

"Teslim olmuş olan peygamber... onunla yahudilere hükmederlerdi." âyetin "peygamberler"den kastın, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu ve ondan çoğul lâfzı ile söz edildiği söylendiği gibi, Hazret-i Mûsa'dan sonra Tevrat'ı uygulamak üzere gönderilen bütün peygamberler olduğu da söylenmiştir. Yahudiler, peygamberler yahudi idiler dedikleri gibi, hıristiyanlar da: hıristiyan idiler dediler. Burada yüce Allah her iki kesimin de yalan söylediklerini beyan etmektedir.

"Teslim olmuş olan...lar" âyetinin anlamı ise, Mûsa (aleyhisselâm)’dan, Îsa (aleyhisselâm)’ın dönemine kadar Tevrat'ı tasdik etmiş olanlar demektir. Aralarında, bin peygamber gelip geçmiştir. Dörtbin peygamber olduğu da söylenmiştir Bundan daha fazla geldiği de bildirilmiştir. Bunların hepsi de Tevrat'ta bulunan hükümlerle hükmediyorlardı.

"Teslim olmuş olan...lar" âyetinin, kendileriyle gönderilen hususlarda Allah'ın emirlerine boyun eğerek itaat edenler demek olduğu da söylenmiştir. İbrahim (aleyhisselâm)'ın dini üzere bulunan peygamberler Tevrat ile hükmederlerdi anlamına geldiği de söylenmiştir ki, her İkisinin de anlamı birdir.

"Yahudilere" âyeti ise, yahudiler hakkında, yahudiler arasında demektir Teslim olmuş olan peygamberler, gerek yahudilerin lehine, gerekse onların aleyhine bulunan bütün hususlarda onunla hüküm verirlerdi, anlamında, olduğu da söylenmiş ve burada "aleyhlerine "anlamına gelen kelimesi hazf edilmiştir de denilmiştir.

"Teslim olmuş olanlar" İfadesi burada "Bismillahirrahmanirrahim" İfadesinde olduğu gibi övgü anlamında bir sıfattır. (........) ise, (mealde yahudiler) küfürden tevbe edip dönenler, demektir.

Rabbaniler ve Ahbâr:

Bu âyette takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. İfadenin takdiri şöyledir: Biz, Tevrat'ı içinde hidayet ve nûr olduğu halde yahudilere indirdik. Peygamberler, rabbaniler ve bilginler onunla hüküm verirlerdi, Yani, ilim ile insanları idare eden ve onları büyük meselelerden önce ilmin küçük meselleleri ile terbiye edip eğiten rabbaniler onunla hüküm verirlerdi.

"Rabbânîler" anlamına dair bu şekildeki açıklama, İbn Abbâs ve başkalarından nakledilmiştir. Buna dair açıklamalar daha önce Âl-i İmrân sûresinde (3/79- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Rezin der ki: Rabbânîlerden kasıt, bilge ilim adamları ve hahamlarıdır, İbn Abbâs bunlardan kasıt fakihleridir, demiştir, Hibr ve habr kelimesi, bilgin kişi demektir. Bu, güzelleştirmek anlamına gelen "et-Talıbu"den alınmıştır. Onlar, ilmî tahbîr ettikleri, yani onu açıklayıp güzel ve süslü bir şekilde sundukları için ve bu ilim kalplerinde muhabber (güzelleştirilmiş) olduğu için bu ismi almışlardır.

Mücahid der ki; Rabbânîler ulamadan üstündürler. Kelimenin başına gelmiş olan elif-lâm ise mübalağa içindir.

el-Cevherî der ki: Hibr ve habr kelimesi, yahudilerin Ahbarının birisine (tekil) verilen isimdir. Esreli olarak (hibr şeklinde) okunuşu daha fasihtir. Çünkü, bu kelimenin çoğulu efâl (ahbâr) vezninde gelir, (habr kelimesinin çoğulunun gelmesi gereken şekil olan) fuûi şeklinde gelmemektedir. el-Ferrâ' da der ki: Bu kelimenin tekili hibr şeklinde olup bu, ilim adamına verilen bir isimdir.

es-Sevrî der ki: Ben, el-Ferrâ'ya hibre neden bu ismin verildiğini sordum, şöyle dedi: İlim adamı kimseye hibr ve habr denilir. Bunun anlamı ise, "midâdu hibr: yazı mürekkebi" demektir. Daha sonra "kasaba halkı" anlamında:

"Sen o kasabaya sor" (Yûsuf, 12/82) âyetinde olduğu gibi bir kelimesi hazf edilmiştir. Yine es-Sevrî der ki: el-Esmarye de sordum, o, bu açıklamanın değeri yoktur dedi. Ona habr denilmesi etkisi dolayısıyladır, "Dişleri üzerinde habr vardır" denildiği zaman dişleri sararmış veya kararmış demektir. Ebû’l-Abbas da der ki: Yazıda kullanılan mürekkebe hibr denilmesinin sebebi, onunla yazı gerçekleştirildiğinden dolayıdır,

Ebû Ubeyd de der ki: Benim bildiğime göre ahbâr kelimesinin tekili "habr" diye gelmelidir. Bu ise, sözü ve bilgiyi nasıl tahbir edip güzelleştireceğini iyi bilen kimse demektir. Devamla der ki: Bütün muhaddisler bu kelimeyi fethalı olarak (habr şeklinde) rivâyet etmektedirler. Hokkada bulundurulan ve kendisi ile yazı yazılan şey ise (mürekkeb) esreli olarak "hibr" diye söylenir. Hibr, aynı şekilde iz ve etki anlamına da gelir. Çoğulu ise hubûrdur.

Bu açıklamalar Yakub'dan nakledilmiştir

"Allah'ın kitabını korumaları istendiğinden" yani, Allah'ın Kitabına dair kendilerine verilmiş bulunan emanet, bırakılan bilgiden dolayı... demektir.

(..........) deki "be" harfi "Rabbaniler ve Ahbâr : bilginlerde taalluk etmektedir. Şöyle denilmiş gibidir: Ve bilginler de... korumaları istendiğinden... Yahut da bu harf, "Hükmederlerdi âyeti ile alakalı muallak olabilir. Yani, korumaları istendiğinden hükmederlerdi, demek olur.

"Hepsi de onun üzerine şahittiler" yani Kitabın Allah'tan geldiğine şahidlik ederlerdi. İbn Abbâs der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın verdiği hükmün Tevrat'ta bulunduğuna dair şahidlik ederlerdi, demektir.

"O halde insanlardan korkmayın" Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın niteliğini ve recmi açıkça ifade etmekten çekinmeyin.

"Benden korkun." Bunları gizlemek halinde Benden korkunuz.

Burada hitab, buna göre yahudi ilim adamlarınadır. Mana itibari ile de bu âyetin üzerine açığa çıkarması vacib olan bir hakkı gizleyen herkes de bu âyetin kapsamına girer.

"Âyetlerimi az bir pahaya satmayın" âyetinin anlamı da daha önceden (el-Bakara, 2/41. âyetin tefsirinde) yeterince açıklanmış bulunmaktadır.

Allah'ın İndirdiği ile Hükmetmeyenler;

"Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir." Diğer âyetlerde de

"zâlimlerin, fasıkların ta kendileridir" diye buyurulmaktadır. Bu âyetlerin hepsi kâfirler hakkında nâzil olmuştur. Bu da Müslim'in Sahih'inde el-Berâ yoluyla gelen hadiste sabit olmuştur ki, bu hadis daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Çoğunluk da bu görüştedir. Müslüman ise, büyük günah işleyecek olsa dahi kâfir olmaz.

Âyet-i kerimede hazf edilmiş ifadelerin bulunduğu da söylenmiştir. Yani, kim Kur'ânı reddetmek suretiyle Hazret-i Rasulün de sözünü inkâr yoluyla Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyecek olursa, o kişi kâfirdir. Bunu, İbn Abbâs ve Mücahid söylemiştir. Bu açıklamaya göre âyet umumidir.

İbn Mes'ûd ve el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerîme ister müslüman, ister yahudi, ister katır olsun Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyen herkes hakkında umumidir. Yani, bunun doğruluğuna inanarak ve bu şekilde aykırı hüküm vermenin helal olduğuna kanaat getirerek...

Ancak, kendisinin haram işlediğine inanarak böyle bir iş yapan ise, müslümanların fasıkları arasında yer alır. İşi de Allah’a kalmıştır. Allah dilerse onu azaplandırır, dilerse de ona mağfiret eder.

İbn Abbâs da kendisinden nakledilen bir rivâyete göre söyle demektedir: Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyecek olursa o, kâfirlerin işine benzeyen bir iş yapmıştır.

Şöyle de denilmiştir: Yani, kim Allah'ın bütün indirdikleriyle hükmetmezse, o kimse kâfirdir Ancak, tevhid ile hükmetmekle birlikte, serî bazı hükümler gereğince hükmetmeyen kimse, bu âyetin kapsamına girmez.

Doğru olan birinci görüştür. Şu kadar var ki Şa'bî: Bu âyet-i kerîme yahudiler hakkında has (özel) dir. en-Nehhâs da bu görüşü tercih etmiş ve şöyle demiştir Bunun böyle olduğuna da üç husus delâlet etmektedir. Bunlardan birisi, yahudiler bu âyetten önce:

"Onunla yahudilere hükmederlerdi" âyeti zikredilmişlerdir Dolayısıyla zamir onlara aittir. Diğer bir husus, ifadelerin akışı (siyakı) da buna delalet etmektedir. Nitekim bundan sonra:

"Biz, onda onlara şunu yazdık..." denilmektedir. Buradaki zamir de icma ile yahudilere aittir. Yine yahudiler, recmi ve kısası inkâr edenlerdir.

Birisi kalkıp: Kim" edatı şart edatı olarak zikredilecek olursa, onun tahsis edildiğine dair bir delilin vâki olması hali dışında umumidir, diyecek olursa, ona şöyle cevap verilir: Burada bu edat, zikretmiş bulunduğumuz diğer delillerle birlikte O kimse ki, anlamındadır. İfadenin takdiri de şöyle olur: Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyen o yahudiler, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir. Bu da bu hususta yapılan açıklamaların en güzelidir.

Rivâyet olunduğuna göre, Huzeyfe'ye sorulmuş: Bu âyet-i kerimeler İsrail oğulları hakkında mıdır? o da şöyle demiş: Evet, onlar hakkındadır. Fakat, yemin olsun ki, onların yollarını iki ayakkabı tekinin birbirine benzediği ve aynı hizada olduğu gibi izleyeceksiniz.

"Kâfirlerin tâ kendileridir" ifadesinin müslümanlar,

"zâlimlerin tâ kendileridir" ifadesinin yahudiler,

"fasikların tâ kendileridir" ifadesinin ise hıristiyanlar hakkında olduğu da söylenmiştir. Ebû Bekr b. el-Arabî'nin tercih ettiği görüş de budur. Devamla der ki: Çünkü âyetlerin zahirinden anlaşılan budur. Ayrıca İbn Abbâs'ın, Cabir b. Zeyd'in, İbn Ebi Zâide'nin ve İbn Şubrurne ile Şa'bî'nin de tercih ettiği görüş budur.

Tavus ve başkalan da der ki: Bu, kişiyi dinden çıkartan bir küfür değildir. Fakat, küfrün altında kalan bir kütür çeşididir. Ancak, bunda farklı durumlar sözkonusudur. Eğer yanındaki hükmü verirken, o hüküm Allah'ın yanından gelmiştir diye verecek olursa bu, küfrü gerektiren, Allah'ın hükmünü bir değiştirmedir. Şayet hevası gereği ve masiyet yoluyla başka hükümle hükmedecek olursa, elü-i sünnetin günahkârlar için mağfiret ile ilgili kabul ettikleri asıl delillerine binaen mağfiret sözkonusu olabilecek bir günahtır, el-Kuseyrî der ki: Haricilerin görüşüne göre, bir kimse rüşvet alıp Allah'ın hükmünden başka bir hükümle hüküm verecek olursa o kâfirdir. Bu görüş, ayrıca el-Hasen ve es-Süddİ'ye de izafe edilmiştir.

Yine el-Hasen der ki: Yüce Allah, hakimlerden hevalarına uymamayı, insanlardan korkmayıp kendisinden korkmaları ve Allah'ın âyetlerini az bir bedele satmamaları şeklinde üç ahid almıştır.

45

Biz onda, onlara şunu yazdık: "Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş. Yaralar da birbirine kısastır." Fakat kim onu sadaka olarak bağışlarsa bu ona keffaret olur. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı otuz başlık lı al inde sunacağız:

1- Aynı Din Mensubu Olmayanlar Arasında Kısas:

Yüce Allah:

"Biz onda, onlara şunu yazdık; Cana can" âyeti ile, Tevrat'ta canlar arasında eşitlik gözetmiş olduğunu, fakat onların buna muhalefet ederek sapıtmış olduklarını beyan etmektedir. Nadiroğullarına mensub kimsenin diyeti daha fazla idi. Üstelik, Nadiroğullarına mensub bir kişi, Kurayza oğullarından birisine karşılık olarak Öldürülmüyor, ama Nadiroğullarından öldürülen bir kimse karşılığında Kurayzaoğu İla rina mensub katil öldürülüyor idî. İslam gelince, Kurayzaoğu İlan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bu hususta baş vurdular. O da aralarında eşitlikle hüküm verdi. Nadiroğulları; sen bizim hakettiğimiz bir şeyi aşağıya çektin dediler. Bunun üzerine de bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bu sûrenin 41. ayeti 1. başlıkta geçen bu rivâyetin kaynakları orada gösterilmiştir.

"Yazdık", farz kıldık anlamındadır. Önceden de açıklandığı gibi. Onların şeriatı, kısas veya affetmek şeklindeydi. Aralarında diyet yoktu. Nitekim el -Bakara sûresinde daha önceden (2/17S. âyet, 1. başlıkta) açıklanmış bulunmaktadır.

Ebû Hanîfe ve başkaları, bu âyet-i kerimeyi delil diye ileri sürerek şöyle demişlerdir: Zimmi karşılığında müslüman öldürülür. Çünkü, bu da cana can demektir. Yine buna dair açıklamalar daha Önceden el-Bakara sûresinde (2/178. âyet, 5- başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî, Ali (radıyallahü anh)'a şöyle sorulduğunu rivâyet etmektedirler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sana özel olarak bir şey tahsis etti mi? Hazret-i Ali :Hayır, şu sahifede bulunan müstesna, dedi ve kılıcının kınında bulunan bir yazılı belge çıkardı. Onda şunlar yazılıydı: "Mü’minlerin kanları birbirine denktir. Onlar kendilerinin dışındakilere karşı tek bir eldir, Hiçbir müslüman bir kâfire karşılık Öldürülmez ve ahid sahibi de ahid (eman) altında iken (öldürülmez)." Ebû Dâvûd, Diyât 11; Nesâî, Kasame 9,13; Müsned, I, 119, 122; ayrıca bk. Buhârî İlm 39, Diyât 24, 31; Ebû Dâvûd, Cihad 147; Tirmizî, Diyat 16; Naat, Kasâme 13; Müsned, 1, 151.

Aynı şekilde âyeti kerîme, yahudilerin kabileler arasındaki üstünlük uygulamalarını ve bir kabileden bir kişiye karşılık bir kişiyi kısas olarak kabul ederken bir diğerinden bir kişi karşılığında iki kişiye kısas uygulamalarını reddetmektedir.

Şâfiîler der ki: Bu, bizden öncekilerin şeriatine dair bir haberdir. Bizden öncekilerin şeriati ise bizim için şeriat değildir. Bu konuda onların görüşlerini reddetmek hususundaki yeterli açıklamalar, el-Bakara sûresinde (2/178. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır, orada bu hususa müracaat edilebilir

Dördüncü bir açıklama da şöyledir:

Yüce Allah:

"Biz onda, onlara şunu yazdık: Cana can ..." Bu, Tevrat'a îman edenler üzerine farz olarak yazılmıştı. Bunlar aynı dinin sahibidirler. Müslümanların zimmet ehli oldukları gibi, onların zimmet ehli yoktu. Çünkü cizye, yüce Allah'ın mü’minlere vermiş olduğu bir fey ve bir ganimettir.

Fey ve ganimet; bu ümmetten önce hiçbir kimseye helal kılınmış değildir. Geçmişte gönderilmiş bütün peygamberler ancak kendi kavimlerine peygamber olarak gönderilmişlerdi. O bakımdan bu âyet-i kerîme, İsrail oğullarına bu hükmü uygulamayı farz kılmaktadır.

Çünkü onların kanları birbirine denk idi. Bu da, bizden bir kimsenin, müslüman olmayan kimseler ile ilgili cinayetlerde cana can demesi gibidir. Zira bununla muayyen bir topluluğa işaret etmektedir. Diğer taraftan: Bu kimseler hakkındaki hüküm, onlardan bir canın, yine onlardan bir can karşılığında olduğu şeklindedir. Bu âyetin hükmü gereğince, Kur'ân ehli (Kur âna îman eden) ümmete vacib olana hüküm şöylece ifade edilir: Onların aralarındaki hüküm, cana can karşılığında dır, şeklindedir. Esasen yüce Allah'ın Kitabında, dinlerin farklılığına rağmen, canın cana karşılık öldürüleceğine delâlet eden bir husus yoktur.

2- Bir Kimse Bir Diğerinin Önce Birtakım Azalarını Kesse, Sonra da Öldürse Ona Ne Şekilde Kısas Uygulanır:

Şâfiî mezhebine mensub ilim adamları İle Ebû Hanîfe der ki: Önce yaralasa, yahut kulağını veya elini kesse, sonra da öldürse aynı şey ona da uygulanır. Zira, yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Biz onda onlara şunu yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun..." böylelikle onun başkasından aldığı aza, ondan da alınır ve o başkasına ne yaptıysa, onun gibisi ona da yapılır.

Bizim (Mâliki mezhebine mensub) âlimlerimiz de derler ki: Bunu yaparken, müsle kastıyla yapmışsa ona da aynısı yapılır. Eğer böyle bir durum çarpışması ve kendisini savunması esnasında yapılmış ise (ve ondan sonra öldürmüşse) kılıçla öldürülür. Böyle bir şeyin müsle kastıyla yapılması halinde, kısasın icabettiğini söylemelerine gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın daha önce bu sûrede (5/33-34 âyet; 1. başlıkta) açıklaması geçtiği üzere Uranîlerin gözlerine ateşte kızdırılmış çiviler ile mil çekmiştir.

3- Kıraat Farkları:

Yüce Allah'ın;

"Göze göz" diye başlayan âyeti, Nâfî',

Âsım, A'meş ve Hamza, hepsinde (nefs:cana) atfen hep nasb ile okumuşlardır. Ancak, edatı şeddesiz okunarak hepsinin mübteda ve atf ile merfu' okunması da mümkündür İbn Kesîr, İbn Âmir, Ebû Amr ve Ebû Cafer ise, "Yaralar" kelimesi dışındaki kelimelerin hepsini nasb ile okumuşlardır. el-Kisâî ve Ebû Ubeyd ise, bu âyeti: Göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralar..." şeklinde, hep merfu' okurlardı.

Ebû Ubeyd der ki: Bize Haccâc, Harun'dan nakletti, Harun Abbâd b. Kesir'den, o, Akîl'den, o, ez-Zührî’den, o, Enes'ten Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın:

"Biz onda, onlara şunu yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş. Yaralar da bir birine kısastır" diye okuduğunu rivâyet etmişlerdir. Ebû Dâvûd, (3976 ve 3977 no'hı hadisler); Tirmizî, Kıraat 1.

Bu âyetlerin merfu' okunmaları üç bakımdan mümkündür. Evvela mübteda ve haber olmaları, diğeri ise, Can kelimesinin, mahallen manasının merfu olması dolayısıyla. Çünkü bunun anlamı şöyledir: Biz onlara dedik ki: Can, can karşılığıdır Üçüncü şekil ise, ez-Zeccâc'ın açıklamasıdır, bu da "can : nefs"deki zamire atıf ile olur. Çünkü, ondaki zamir ref mahallindedir. Zira ifadenin takdiri şöyledir:

Her bir nefs, öbür (öldürdüğü) can karşılığında alınır." Buna göre bütün isimler zamirine atfedil mi ştîr.

İbnü'l-Münzir der ki: Bu kelimeleri merfu’ olarak okuyanlar, mübteda kabul ederek, müslümanlar hakkında bir hükmün açıklaması olarak okurlar. Bu da bu husustaki iki görüşün daha sahih olanıdır Çünkü bu,: Göze göz... şeklindeki okuyuş, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın okuyuşudur. Ondan sonrakiler de bu şekildedir. Hitab, müslümanlaradır, onlar bununla emrolunmuşlardır.

Özel olarak Yaralar" kelimesini merfu olarak okuyan kimseler ise, kendisinden önceki âyetlerden kat' ve yeni bir cümle başlangıcı olarak bu şekilde okurlar. Âdeta müslümanlar özel olarak bununla emrolunmuş ve bundan önceki âyetler ile karşı karşıya bırakılmamışlar gibi bir mana ifade eder.

4- Yaralamalarda Kısas:

Bu âyet-i kerîme sözü geçen organlarda kısasın cereyan ettiğine delâlet etmektedir. İbn Şubrume, yüce Allah'ın:

"Göze göz" âyetini ileri sürerek, sağ gözün sol göz karşılığında çıkartılabileceğini, bunun aksinin de mümkün olacağını söylemiştir. Aynı şeyi, sağ el ve sol el hakkında da söyler ve şöyle der: Öğütücü dişe karşılık, ön kesici diş, ön kesici dişe karşılık öğütücü diş alınabilir. Çünkü yüce Allah'ın;

"Dişe diş" âyetinin umumi oluşu bunu gerektirmektedir.

Buna muhalefet edenler ise - ki bunlar ümmetin bütün ilim adamlarıdır- şöyle demektedirler: Eğer varsa, sağ göze karşılık sağ göz alınır ve rıza ile –olmadıkça Nesâî, Kasame 46, 47,Dârimî, Diyât 12; Dârakutnî, III, 209, 210. Ebû Dâvûd, el- Merasil, sh, 212. sağ göz bırakılıp, sol göze kısas uygulanarak alınmaz. Bu ise, bize yüce Allah'ın:

"Göze göz" âyeti ile kast edilenin cinayeti isteyenden cinayetinin misli organının alınacağını açıklamaktadır. Buna göre hiçbir durumda ayağa kısas uygulanması gerekirken, ele kısas uygulanması sözkonusu olmadığı gibi, bir organ bırakılıp diğerine kısas uygulamak câiz değildir ve bu hususta hiç bir şüphe yoktur.

5- Hata Yoluyla Gözün Çıkartılması:

İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Eğer gözler hata yoluyla isabet alıp çıkartılacak olur ise, buna karşılık tam bir diyet gerekir. Tek gözde ise yarım diyet verilmelidir. Bir gözü olmayanın diğer gözü çıkartılacak olur ise, onda da tam diyet ödemek gerekir. Su husus, Hazret-i Ömer ile Hazret-i Osman'dan rivâyet edilmiştir Abdülmelik b. Mervan, ez-Zührî, Katade, Mâlik, Leys b. Sa'd, Ahmed ve İshâk da bu görüştedir.

Yarım diyet ödeneceği de söylenilmiştir. Bu ise Abdullah b. el-Muğaffel, Mes'ruk ve Nehaîden de rivâyet edilmiş; es-Sevrî, Şâfiî ile en-Nu'man (b. Sabit, Ebû Hanîfe) bu şekilde görüş belirtmişlerdir.

İbnü’l-Münzir der ki: Biz de bu görüşteyiz. Çünkü, Hadîs-i şerîfte: "Gözlerde tam bir diyet vardır" diye buyurulmuştur. Bu böyle olduğuna göre, gözlerden birisinde yarım diyetin sözkonusu olması ise, akla uygun olandır.

İbnü'l Arabî der ki: Zahir (olan) kıyas da bunu gerektirmektedir. Ancak, bizim (Mâliki mezhebine mensub) ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Tek gözü olmayanın bir gözü ile görme menfaati, sağlıklı (iki gözü olan) kimsenin gözlerinden sağladığı menfaat gibi veya ona yakındır. İşte bundan dolayı tek gözü olan birisinin gözünü hataen çıkartan kimsenin ona tam diyet ödemesi icabeder.

6- Tek Gözü Gören Bir Kimse, Sağlıklı Birisinin Gözünü Çıkartırsa:

Tek gözü gören bir kimsenin sağlıklı birisinin gözünü çıkarması hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır Ömer, Osman ve Ali (radıyallahü anhüm) dan böyle bir kimseye kısas uygulanmayıp tam diyet ödeyeceği kabul edilmiştir. Atâ, Said b. el-Müseyyeb ve Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir.

Mâlik der ki: Dilediği takdirde kısas uygular-ve onu kör bırakabilir. Dilediği takdirde de iki gözü de gören bir kimsenin diyeti olarak tam bir diyet alabilir,

en-Nehaî der ki: Dilerse kısas yapar, dilerse yarım diyet alır.

Şâfiî, Ebû Hanîfe ve es-Sevrî derler ki: Ona (yani tek gözü görmeyen caniye ) kısas uygulanır. Bu husus, aynı zamanda Hazret-i Aliden de rivâyet edilmiştir. Bu, Mes'rûk, İbn Sîrin ve İbn Mâkil'in de görüşü olduğu gibi, İbnü’l-Munzir ile İbnü'l-Arabî'nin de tercih ettiği görüş budur. Çünkü şanı yüce Allah:

"Göze göz" diye buyurmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da iki göz karşılığında diyet ödeneceğini tesbit etmiştir. Tek gözde ise yarım diyet sozkonusudur. Gözleri sağlam olan bir kimse ile tek gözü gören bir kimse arasında kısasta, diğer insanlar arasındaki gibidir,

Ahmed b. Hanbel'in dayanağı şudur; Tek gözü gören bir kimseye kısas uygulanacak olursa, görmenin bir bölümü (iki görenin çıkan tek gözü) karşılığında görmenin tamamını almaktır. Bu ise eşitlik olmaz. Yine bu hususta Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali'den gelen rivâyete de dayanır.

Mâlik'in dayandığı delil ise şudur: Deliller birbirleriyle çatışacak olurlarsa, cinayetten mağdur olan kimse muhayyer bırakılır. İbnü'l-Arabî ise der ki: Ancak, Kur'ân'ın umumi âyetlerinin gereğini kabul etmek daha uygundur. Çünkü böylesi yüce Allah nezdinde daha çok selâmete çıkartıcıdır.

7- Tek Gözü Olup O Gözü ile Görmeyenin Durumu:

Tek gözü bulunmakla birlikte onunla da görmeyen kimsenin durumu hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır Zeyd b. Sabit'ten rivâyet olunduğuna göre böyle bir kimsenin gözüne karşılık yüz dinar ödenir.

Ömer b. el-Hattâb'dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Böyle bir göze karşılık o gözün diyetinin üçtebirİ verilir. İshâk da bu görüştedir. Mücahid ise, o gözün diyetinin yarısının verileceğini söylemiştir. Mesrûk, ez-Zührî, Mâlik, Şâfiî, Ebû Sevr ve en-Nu'man (Ebû Hanîfe) ise, bu hususta bilir kişinin kararına başvurulur demişlerdir. İbnü'l-Münzir de der ki: Biz de bu görüşteyiz. Çünkü bu konudaki görüşler arasında en asgariyi İfade eden budur.

8- Gözbebeği Kalmakla Birlikte İki Gözün de Görmesinin Ortadan Kaldırılması:

Gözbebekleri kalmakla birlikte iki gözün de görmesinin giderilmesi halinde tam diyet sözkonusudur. Bu konuda görmesi zayıf (A'meş) ile gündüzün görmeyip geceleyin gören (Âhfeş) arasında bir fark yoktur.

Yine gözbebeği kalmakla birlikte iki gözden birisinin görmesinin giderilmesinde de yarım diyet sözkonusudur

İbnü'l-Münzir der ki: Bu hususta ileri sürülen görüşlerin en güzeli, Ali b. Ebî Tâlibin şu şekildeki uygulamasıdır: Sağlam olan gözünün örtülmesini emr etti . Sonra da bir başkasına bir yumurta verip onu uzaklaştırmasını söyledi. Gözünü kapatan kişi de o yumurtaya görebileceği son noktaya kadar bakmaya devam eder. Görebileceği son noktaya geldiğinde oraya bir çizgi çizdirdi. Daha sonra diğer gözünün örtülmesini emredip sağlıklı gözünü açtırdı. Yine bir adama bir yumurta verip, o da o yumurtayı alıp uzaklaştırdı. Mağdur kişi de o yumurtaya bakmaya devam etti. Görebileceği son naktaya varınca orada da bir çizgi çizdirdi- Daha sonra bir başka yerde aynı işlemin yapılmasını emretti: Çizgilerin aynı olduğunu tesbit edince, görme imkânından azalan miktar kadarını ötekinin malından ödetti. Bu, Şâfiî mezhebine göre de böyledir. Bizim (Mâliki mezhebinin) âlimlerimizin görüşü de budur.

9- Görmenin Kısmen Giderilmesi, Göze Kısasın Nasıl Uygulanacağı ve Göz Kapağı:

Görmenin kısmen giderilmesi dolayısıyla kısas uygulanmayacağı hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Zira, böyle bir miktarda eşit olarak'kısası gerçekleştirmek imkânsızdır

Göze kısas uygulama keyfiyeti de şöyle olur: Bir ayna kızdırılır, diğer göze bir pamuk konulur. Daha sonra ayna gözbebeği akıncaya kadar onun gözüne yakınlaştırılır. el-Mehdevî ve İbnü'l-Arabî, bunun Ali (radıyallahü anh)'dan rivâyet edildiğini zikretmişlerdir.

Göz kapağı hususunda görüş ayrılığı vardır. Zeyd b. Sabit, gözkapağında diyetin dörttebir olduğunu söylemiştir ki bu, en-Nehaî, el-Hasen, Katade, Ebû Haşim, es-Sevrî, Şâfiî ve rey sahiblerinin görüşüdür. Yine eş Şa'bî'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Gözün üst kapağında diyetin üçtebiri, alt kapağında ise diyetin üçteikisi vardır. Mâlik de bu görüştedir.

10- Burunda Kısas:

Yüce Allah'ın:

"Buruna burun" âyeti ile ilgili olarak Hadîs-i şerîfte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Burun kökten kesilecek olursa, karşılığında tam bir diyet ödenir" Nesâî, Kasâme 46, 47; Dârimî, Diyât 12; Dârakutnî, III, 209, 210; Ebû Dâvûd.

İbnü'l-Münzir der ki: Kendisinden ilim bellenen herkes icma ile bunu ifade etmiştir Buruna kısas uygulanması, yüce Allah'ın Kitabına uygun olarak sair organlarda olduğu gibi, cinayetin kastî olarak işlenmesi halinde uygulanır.

İlim adamları, burnun kırılması hususunda farklı görüşlere sahiptir. Mâlik, burnun kasten kırılması halinde kısas, hata ile kırılması halinde ise Icü'had (bilirkişi takdiri) olacağı görüşünde idi. İbn Nâfi'in rivâyetine göre burun, kökten koparılmadığı sürece diyeti yoktur. Ebû İshâk et-Tunisî ise, bu görüş şazdır. Bilinen birinci görüştür, demektedir.

Bilinen birinci görüşü esas alarak fert bir takım hususları sözkonusu edecek olursak: Burnun yumuşak tarafının bir kısmı kesilecek olursa, genel bölümüne oranla tam diyetten bir miktar verilir.

İbnü'l-Münzir der ki: Burundan kesilen karşılığında, oranına göre hesab edilerek diyetten verilir. Bu, Ömer b. Abdulaziz ve eş-Şa'bf den rivâyet edilmiş olup, Şâfiî de bu görüştedir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Burnun yumuşak bölümü kesilir de burun kökten kopartılmamış ise, fıkıh âlimleri bu hususta farklı görüşlere sahiptir. Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve bunların arkadaşları bu durumda tam bir diyet ödeneceğini kabul etmişlerdir. Bundan sonra onun bir bölümü kesilecek olursa, o takdirde bilirkişinin takdirine başvurulur.

Mâlik ise der ki; Burunda diyet ödenmesini gerektiren cinayet, yumuşağın kesilmesidir. Bu da kemiğin alt bölümünde kalan kısımdır.

İbnü'l-Kasım der ki: Yumuşağın kemik tarafından kesilmesi ile burnun gözlerin alt tarafından kemikten kökten koparılması arasında bir fark yoktur, bunun için diyet ödenir. Nitekim, haşefenin kesilmesi halinde de diyet gerektiği gibi, erkeklik organının kökten kopartılması halinde de diyet ödemek gerekir.

11- Burundaki Küçük Yaralamalar;

İbnü’l-Kasım der ki: Burundan bir parça kesilir yahut kırılır da iyileşmekle birlikte eskisi gibi düzgün bir halde yerine oturmamışsa, bilirkişi takdiri sözkonusudur. Bu durumda bilinen bir diyet yoktur. Şayet eskisi gibi iyileşmiş ise herhangi bir şey ödemek gerekmez. Yine İbrtü'l-Kasım der ki; Bunun yarılıp da eskisi gibi düzgün bir şekilde iyileşmesi, başta kemiğe kadar varan yaranın açılıp eskisi gibi iyileşmesi ve bunun karşılığında diyetinin ödenmesine benzemez. Çünkü, baştaki bu tür yaralama (mudiha) ile ilgili hüküm, sünnette rivâyet varid olmuştur. Burnun yaralanması hususunda ise herhangi bir rivâyet bulunmamaktadır. Ayrıca burun, tek başına bir kemiktir. Onun hakkında mudiha (sadece derisinin yaralanması) diye birşey sözkonusu değildir.

Mâlik, Şâfiî ve arkadaşları, burunda câife (göğüs, karın ve benzeri organlarda vücudun iç tarafına kadar ulaşan yara) söz konusu değildir. Yine bunlara göre câife, ancak karm bölgesinde sözkonusudur. el-Mârin; burnun yumuşak tarafına verilen addır. el-Halil ve başkaları da böyle demiştir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Zannederim ki, burun için revse tabiri onun yumuşak tarafı, (el-mârin) emebe tabiri ise onun yan tarafına verilen addır. Ernebe, revse ve arteroenin burnun yan tarafı olduğu da söylenmiştir. Mâlik, Şâfiî ve Kûfelilerle onlara tabi olan fukahanın kabul ettikleri görüşe göre, eğer koklama eksilir veya tamamen giderse, bunda bilirkişi takdirine gidilir.

12- Kulakta Kısas:

Yüce Allah'ın:

"Kulağa kulak" âyeti ile ilgili olarak ilim adamlarımız (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun), bir adamın iki kulağını kesen kimse hakkında, bilirkişi takdirine gidileceğini söylemişlerdir.

Tam diyet ödenmesi ise, işitmenin gitmesi halinde sözkonusudur İşitmenin eksilmesi halinde ise, tıpkı görmede yapılan mukayese gibi burada da yapılır.

İşitmenin iki kulaktan birisinde iptal edilmesi halinde yarım diyet ödenir. İsterse daha önceden yalnızca o kulakla işiten olsun. Bu ise, daha önceden de geçtiği üzere çıkartılması halinde tam diyet gerektiren ve gören tek göz ile ilgili hükümden farklıdır.

Eşheb de der ki: Eğer işitme ile ilgili olarak iki kulaktan birisi, ikisinin de işittiği kadar işitiyor ise, bana göre gören tek göz gibidir. Şayet bu hususta şüpheye düşülürse, değişik yerlerden ona seslenilmek suretiyle denenir ve bu husus tesbit edilir. Eğer değişik yerlerden seslenmeleri işitmesi, eşit veya birbirine yakın ise, işitmesinden giden miktar kadar ona diyetten hesab edilip verilir ve bu hususta ona yemin de verdirilir.

Yine Eşheb der ki: Bu hesaplama onun ayarındaki adamların ortalama işitmesine göre hesap edilir. Eğer denenmekle birlikte yaptığı açıklamalar farklı olursa, o zaman ona bir şey verilmez. Îsa b. Dinar ise der ki: Eğer bu konuda söyledikleri birbirini tutmazsa, yemini ile birlikte ona (işitmesinden giden miktarına tekabül eden) diyetin asgarisi verilir.

13- Dişlerde Kısas:

Yüce Allah'ın:

"Dişe diş" âyeti ile ilgili olarak

İbnü'l-Münzir der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan diş dolayısıyla kısas uyguladığı ve: "Allah'ın farz yazdığı şey kısastır" Buhârî, Tefsir 2. sûre 24, 5. sûre 6, Sulh 8; Ebû Dâvûd, Diyât 28; Nesâî, Kasâme 17; İbn Mâce, Diyât 16. dediği sabittir. Yine Hadîs-i şerîfte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Dişte de beş deve vardır." Ebû Dâvûd Diyât 18; Nesâî, Kasâme 43; İbn Mâce, Diyât 17.

İbnü'l-Münzir der ki: Biz de bu hadisin zahirini kabul ediyoruz. Buna göre, ön kesici dişlerin, köpek dişleri, öğütücü dişler ve diğer yan kesici dişler üzerine herhangi bir üstünlüğü yoktur. Çünkü hepsi de hadisin zahirine girmektedir. İlim ehlinin büyük çoğunluğu da bu görüştedir. Hadisin zahiri gereği görüş belirtip, dişler arasında herhangi bir ayrım gözetmeyenler arasında Urve b. ez-Zübeyr, Tavus, ez-Zührî, Katade, Mâlik, es-Sevrî, Şâfiî, Ahmed, İshâk, en-Nu'man ve İbnü'l-Hasan da vardır. Bu görüş aynı şekilde Ali b. Ebî Tâlib, İbn Abbâs ve Muaviye'den de rivâyet edilmiştir.

Bu hususta ikinci bir görüş daha vardır ki, biz bunu Ömer b. el-Hattâb'dan rivâyet etmekteyiz. Ömer b. el-Hattâb, ağzın ön tarafındaki dişleri için beşer "fariza" tesbit etmiştir ki bu, toplam olarak her bir "fariza" on dinar kıymetinde olduğundan dolayı elli dinar eder. Öğütücü dişlerin her birisi için de bir deve verilmesini hükmetmiştir. Atâ şöyle derdi: Ön kesici dişlerden köpek dişlerinin yanında olan dişlerin her birisi ile köpek dişlerinin her birisi için beşer deve, geri kalanların her birisi için de ikişer deve vardır. Üst çenedeki dişler ile alt çenedeki dişler arasında bir fark yoktur. Öğütücü dişler de aynıdır.

Ebû Ömer der ki: Mâlik'in Muvatta’''ında Yahya b. Said'den, o, Said b. el-Müseyyeb'den naklettiği, Hazret-i Ömer'in öğütücü dişlerde birer deve diyet hükmettiğine dair naklettiği rivâyete gelince, Muvatta’', Ukûl 7. bunun anlamı şudur: Öğütücü dişler yirmi tanedir. Geri kalan dişler ise on iki tanedir. Bunlardan dört tanesi en ortadaki kesici dişler, diğer dördü ise onların yan tarafında ve köpek dişlerinin yanında bulunan diğer dişler ile, dört tanesi de köpek dişidir. Hazret-i Ömer'in görüşüne göre, böylelikle diyet, seksen deveyi bulmaktadır. Öğütücü dişlerin herbirisinde birer deve, diğerlerinde ise beşer deve.

Muaviye'nin görüşüne göre ise, öğütücü dişler ile diğer dişlerin her birisi için beşer deve diyet vardır. Muvatta’', Ukûl 7. Bu durumda da diyet yüzaltmış deve olur.

Said b. el-Müseyyeb'in görüşüne göre ise, öğütücü dişlerde ikişer deve verilir. Öğütücü dişler ise yirmi tanedir. Hepsi için kırk deve verilmesi gerekir. Diğer dişlerin herbiri için beşer deve verilmelidir. Bunlar da altmış deve ed-T er. Böylelikle yüz deve olur. İşte bu da deve türünden tam bir diyet eder. Aralarındaki görüş ayrılıkları ise, öğütücü dişlerdedir. Diğer dişlerde değil.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Sahabe ve tabiinin ilim adamlarının dişlere dair diyetteki görüş ayrılıkları ve bunlardan birini diğerinden üstün tutmaları oldukça çoktur. Mâlik, Ebû Hanîfe ve es-Sevrî gibi fukahanın kabul ettiği görüşün delili ise, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Her bir dişte beş deve vardır" âyetidir. Âyetin zahiri onların lehine delil teşkil etmektedir. Öğütücü diş de dişlerden bir diştir.

İbn Abbâs da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Parmaklar birbirine eşittir. Dişler de birbirine eşittir. Kesici diş ile öğütücü diş birbirine eşittir, bu da buna eşittir". Bu ise açık bir nasstır ve bunu Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Diyât 18; İbn Mâce Diyât 17, Yine Ebû Dâvûd İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ellerin ve ayakların parmaklarını eşit olarak değerlendirmiştir. Ebû Dâvûd Diyât 18; Tirmizî Diyât 4; İbn Mâce Diyât 18.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: İslam aleminin çeşitli bölgelerindeki fukaha topluluğu ile ilim ehlinin büyük çoğunluğu bu eserlerin ifade ettiği görüşe bağlı kalarak bütün parmakların diyet hususunda birbirlerine eşit olduklarını, dişlerin de diyet hususunda birbirlerine eşit olduklarını, ön dişler ile öğütücü dişlerle köpek dişleri arasında fark olmadığını, bunlardan birinin ötekine üstün tutulmayacağını belirtmişlerdir. Amr b. Hazm'ın Kitabı'nda kaydettiğine göre bu böyledir.

es-Sevrî de Ezher b. Muhâribden şöyle dediğini nakletmektedir: Kadı Şureyh'e iki kişi gelip davalaştı. Onlardan birisi diğerinin ön kesici dişine bir darbe indirmiş, diğeri de onun öğütücü dişine isabet ettirmişti. Şureyh dedi ki: Ön kesici diş ve güzelliği, diğer tarafta ise öğütücü diş ve bunun faydası. Her bir diş diğer dişe karşılıktır. Ebû Ömer der ki: Bugüne kadar her tarafta uygulama buna göredir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

14- Vurduğu Darbe ile Dişi Karartırsa:

Dişine bir darbe vurup karartırsa, Mâlik ve Leys b. Sa’d’ın görüşüne göre tam bir diş diyeti Öder. Ebû Hanîfe de bu görüştedir. Bu görüş Zeyd b. Sabitten de rivâyet edilmiştir. Said b. el-Müseyyeb, ez-Zührî, el-Hasen, İbn Sîrin ve Şureyh'in de görüşü budur. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'dan bu durumda dişin diyetinin üçtebiri verileceğini söylediği rivâyet edilmiştir. Ahmed ve İshâk da bu görüştedir.

Şâfiî ve Ebû Sevr der ki; Böyle bir durumda bilirkişi takdirine gidilir.

İbnü'l-Arabî der ki: Bana göre bu, bir noktada uzlaşması mümkün olabilen bir görüş ayrılığıdır. Çünkü, eğer dişin kararması dişin sağladığı faydayı ortadan kaldırıp geriye sadece çolak el ve kör göz gibi yalnızca şekli kalmış ise, diyetin gerektiği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Diğer taraftan eğer dişin sağladığı menfaatin bir bölümü veya tamarry geriye kalmış ise, ancak menfaatin eksilen miktarı kadar ve bilir kişi takdiri ile tesbit edilecek bir dişin diyetinin bir bölümünün verilmesi gerekir. Ömer (radıyallahü anh)'dan rivâyet edilen diyetin üçte birinin verileceğine dair rivâyet ise, ne senet bakımından, ne de fıkhî açıdan ondan sahih olarak gelmiş değildir.

15- Süt Dişlerinin Durumu:

Dökülmeden önce, küçüğün süt dişlerinin hükmü hususunda farklı görüşler vardır. Mâlik, Şâfiî ve rey ashâbı şöyle derler: Küçüğün süt dişi sökülür daha sonra onun yerine dişi gelirse o dişi şokene birşey düşmez, Şu kadar var ki, Mâlik ile Şâfiî şöyle demişlerdir: Eğer o dişin yanındaki diğer dişten daha kısa çıkacak olur iset eksikliği miktarınca onun için diyet alınır.

Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Bu durumda bilirkişi takdirine gidilir. Bu görüş en-Nehaîden de rivâyet edildiği gibi, en-Nu'man (Ebû Hanîfe) da bu görüştedir.

İbnü’l-Münzir der ki: Bu konuda bilgi sahibi olan kimselerin artık bu diş bir daha gelmeyecektir diyecekleri vakte kadar beklenir. Durum böyle olursa, o takdirde hadisin zahirine binaen o dişin tam diyeti ödenir. Daha sonra o diş bitecek olursa, alınmış olan diyet geri ödenir. İlim ehlinden kendilerinden görüş bellenilen kimselerin çoğunluğu ise şöyle der; Bunun için bir sene beklenilir. Bu görüş, Ali, Zeyd, Ömer b. Abdulaziz, Şureyh, en-Nehaî, Katade, Mâlik ve rey sahiplerinden rivâyet edilmiştir. Şâfiî ise bu hususta belli bir süre tesbit etmiş değildir.

16- Büyüğün Sökülen Dişi Yerine Diş Gelirse:

Büyüğün dişi sökülüp diyetini aldıktan sonra o dişinin yerine diş gelecek olursa, Mâlik aldığını geri vermez demektedir.

Küfe âlimleri İse, yerine başka bir diş gelecek olursa aldığını geri öder, derler. Şâfiî'nin ise, geri öder ve ödemez şeklinde iki görüşü vardır, Çünkü bu adeten görülen bir şey değildir Nadiren görülen şeyler için ise hüküm tesbit edilemez. Bu, bizim ilim adamlarımızın da görüşüdür. Kûfeliler ise şunu delil gösterirler: Sökülen dişin yerini tutacak bir başka diş gelmiştir, o bakımdan aldığı diyeti geri ödemelidir. Bu konudaki görüşlerinin asıl dayanağı ise, küçüğün dişi ile ilgili meseledir.

Şafiî der ki: O diş, sağlıklı bir şekilde eskisinin yerine çıktıktan sonra, bir kişi ona karşı bir cinayet İşleyecek olursa, o dişe mukabil tam bir diş diyeti ödenir.

İbnü'l-Münzir der ki: Bu, iki görüşün daha sahih olanıdır. Çünkü, mütecavizlerin her birisi başlı başına bir diş sokmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da her bir diş için beş deve diyet tesbit etmiştir.

17- Sökülen Dişini Yerine Koymak:

Bir kişi bir diğerinin dişini sökse, dişi sökülen de hemen onu yerine koyup diş yerine kaynayacak olsa, bize göre herhangi bir şey ödemek gerekmez.

Şâfiî ise der ki; Necis olduğundan dolayı, sökülen dişini geriye iade edemez. İbnül-Müseyyeb ve Atâ da böyle demiştir Şayet dişini yerine iade edecek olursa, o dişi meyte hükmünde olduğundan dolayı bu şekilde kıldığı her bir namazı İade etmelidir.

Aynı şekilde kulağı da kesilecek ve henüz kanı sıcakken yerine koyup, kulağı yerine yapışacak olursa, yine aynı hüküm sözkonusudur. Atâ der ki: Bu durumda sultan (devlet yöneticisi veya yetkili otorite) onu yerinden sökmeye mecbur eder. Çünkü o, yerine yapıştırdığı bir meytedir.

İbnü'l-Arabî der ki: Bu bir yanlışlıktır. Çünkü bu görüşü ileri süren kişi, bunu geri çevirmenin ve o organın eski haline gelmesinin, (necaset) hükmünün de geri dönmesini gerektirdiğini farkedememiş, bilememiştir. Zira bu organda necaset, yerinden ayrıldığından dolayı sözkonusudur. Fakat bilahare eski yerine bitişmiştir. Şeriatin hükümleri ise, aynî şeylerin nitelikleri değildir. Şeriatin hükümleri, o hususta yüce Allah'ın söylediklerine ve bu konuda verdiği haberlere göre ortaya çıkar.

Derim ki: İbnü'l-Arabînin Atâ'dan naklettiği ile, İbnü’l-Münzir'in ondan naklettiği arasında farklılık vardır.

İbnü’l-Münzir der ki: Kısas olmak üzere sökülen bir diş, daha sonra eski yerine döndürülüp bu diş yerine kaynayacak olursa, hükmün ne olacağı hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler. Atâ el-Horasanî ile Atâ b. Ebi Rabah bunda bir mahzur yoktur derken, es-Sevrî, Ahmed ve İshâk bu diş bir daha sökülür, demişlerdir. Çünkü kısas, bu hususta kişiyi te'dip içindir. Şâfiî de der ki: Necis olduğundan dolayı onu eski haline geri çevîremez. Çevirecek olursa, sultan onu yerinden sökmeye mecbur eder.

18- Fazla Dişin Sökülmesi:

Fazla digi olan birisinin o dişi sökülecek olursa, bunun diyetini bilirkişi takdir eder. İslam aleminin çeşitli bölgelerindeki fükahâlan da bu görüştedir. Zeyd b. Sabit ise, bir dişin üçtebir diyeti verilir, demektedir. İbnü'l-Arabi der ki: Bu konuda diyet miktarım tesbit etmek için herhangi bir delil yoktur. O bakımdan bilirkişi takdirine gitmek daha adaletlidir.

İbnü’l-Münzir de der ki: Zeyd b. Sabit'ten gelen rivâyet sahih değildir. Ali (radıyallahü anh)'dan ise şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bir kısmı kırılan diş için, kıran kimse dişi kırılana o dişten eksilen miktara göre diyet verir.

Bur Mâlik, Şâfiî ve diğerlerinin de görüşüdür.

Derim ki: Yüce Allah'ın, âyet-i kerimenin nassı ile zikretmiş olduğu organlar burada sona. ermektedir. Ayet-i kerimede dudaklar ve dil zikredilmemiştir ki bunlar da sonraki başlıkların konusudur.

19- Dudakların ve Dilin Diyeti:

Cumhûr der ki: Duduklarda tam bir diyet vardır. Her bir dudak için , yarım diyet verilir. Üst dudağın alt dudağa üstünlüğü yoktur.

Zeyd b. Sabit, Said b. el-Müseyyeb ve ez-Zührî'den şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Üst dudak karşılığında üçtebir diyet, alt dudak karşılığında ise, üçteiki diyet verilir.

İbnü'l-Münzir der ki: Ben de birinci görüşteyim. Çünkü, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen merfu' hadiste O: "İki dudakta da bir diyet vardır" Nesâî, Kasâme 46, 47; Dârimî, Diyat 125. diye buyurmuştur. Diğer taraftan iki elde de -sağladıkları faydalar farklı olsa dahi- bir diyet vardır. İki dudaktan kesilen miktar ise, bütüne oranına göre hesap edilir.

Dil ile ilgili olarak da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan: "Dilde de diyet vardır" Dârimî, Diyat 12; Ebû Dâvûd, el-Merasıt, s. 214. hadisi varid olmuştur. Medineli ve Kûfeli ilim ehli ile hadis ashâbı ve rey ashâbı da icma ile bu görüştedirler. Bunu da İbnü'l-Münzir ifade etmiştir.

20- Dilin Bir Bölümü Kesilecek Olursa:

Bir kimse, bir başkasının dilinin bir parçasını kesecek ve konuşma yeteneğinin bir bölümü gidecek olursa, hükmün ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. İlim ehlinin çoğunluğu şöyle demiştir: (Arapçadaki) yirmisekiz harften kaçını konuşamadığına bakılır. Onun konuşma imkânının gittiği miktarda diyet verir. Şayet tamamiyle konuşamayacak hale gelirse, tam bir diyet öder. Bu; Mâlik, Şâfiî, Ahmed, ..... ve rey ashâbının da görüşüdür. Mâlik der ki: Tam bir kısas mümkün olamadığından dolayı dilde kısas yoktur. Eğer kısas mümkün ise, kısas uygulamak asıl olandır.

21- Lâl Kimsenin Dilini Kesmek:

Konuşamayan lâl kimsenin dilinin kesilmesi hususunda fukahânın farklı görüşleri vardır. Şa'bî, Mâlik, Medineli âlimler, Sevrî, Iraklılar, Şâfiî, Ebû Sevr, Nu'man (Ebû Hanîfe) ve iki arkadaşı bu durumda bilirkişi takdirine gidilir, derler.

İbnü'l-Münzir der ki: Bu hususta şaz iki görüş de vardır. Birisi Nehaînin görüşüdür bu durumda tam bir diyet ödenir derken, diğeri Katade'nin görüşüdür. Bu görüşe göre ise diyetin üçtebiri verilir.

İbnü'l-Münzir der ki: Birinci görüş daha sahihtir, çünkü bu konuda söylenenlerin asgarisi odur. İbnü'l-Arabî der ki: Şanı yüce Allah, temel azaları nass ile zekrettikten sonra, diğerlerini de bunlara kıyas yapılsın diye zikretmemiştif: Buna göre, kısasın sözkonusu olduğu herbir organda eğer kısas uygulama imkânı var ve burîdan dolayı da kişinin öleceğinden korkulmuyor ise, kısas uygulanır. Sağladığı menfaat tamamiyle ortadan kalkıp geriye sadece şekli kalan her bir organda ise, kısas yoktur. Bunda kısasa imkân bulunmadığından dolayı diyet ödenir.

22- Yaralamalarda Kısas:

Yüce Allah'ın:

"Yaralar da birbirine kısastır." yani, birbiriyle takas edilir demektir. Buna dair açıklamalar el-Bakara sûresinde (2/178. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Daha ileri boyutlara varmasından korkulan yaralar ile kısası uygulayacak olanın hata etmeksizin yahut daha fazlasına götürmeksizin ya da eksik yapmaksızın uygulaması mümkün olmayacak şeylerde de kısas sözkonusu olmaz. Kısas uygulamanın mümkün olduğu kasti yaralamalarda ise kısas yapılır. Bütün bunlar, yaralamaların kasti olması halinde böyledir. Hata ile olması halinde ise diyet sözkonusudur. Hata ile öldürmede diyet sözkonusu olduğu gibi, yaralamalarda da diyet sözkonusudur.

Müslim'in Sahih'inde, Enes'den rivâyete göre, er-Rubeyy"ın kız kardeşi -Um Harise- birisini yaralamıştı. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda davalaştılar. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Kısas, kısas" diye buyurdu. Um er-Rubeyy: Ey Allah'ın Rasulü dedi, filana kısas mı uygulanacak? Allah'a yemin ederim ki, ona kısas uygulanmayacaktır. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah, Allah. Ey Um er-Rubeyy kısas Allah'ın Kitabı (farz kıldığı hüküm) dır." Um er-Rubeyy hayır, Allah'a yemin ederim ebediyyen ona kısas uygulanmayacaktır, dedi. Hak sahipleri diyeti kabul edinceye kadar o da böylece ısrar edip durdu. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah'ın kulları arasında öyleleri vardır ki, Allah adına yemin edecek olsa, mutlaka Allah da onun yeminini gerçekleştirir." Müslim, Kasâme 24; Nesâî Kasâme 17; Müsned, III, 284.

Derim ki: Bu hadiste sözü edilen, yaralanan kişi bir cariye idi. Yarası ise ön dişinin kırılması şeklinde idi. Bunu, Nesâî yine Enes'ten şöylece rivâyet etmiştir: Enes'in anası bir cariyenin dişini kırmıştı. Allah'ın Peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem) kısas yapılacağı hükmünü verdi. Kardeşi Enes b. en-Nadr ise: Filanın ön dişini mi kıracaksın? Hayır, seni hak ile gönderene yemin ederim onun dişi kırılmayacaktır, dedi. Bundan önce ise, yakınlarından af edip diyet almalarını istemişlerdi. Kardeşi olan Enes'in amcası, -ki bu, Uhud günü şehid düşmüştü- yemin edince, onlar da affetmeye razı oldular. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah'ın kulları arasında öyleleri vardır ki, Allah adına yemin edecek olsa, Allah onun yeminini yerine getirir. " Nesâî, Kasâme 18. Bunu Ebû Dâvûd da rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd devamla der ki: "Ben, Ahmed b. Hanbel'e diş dolayısıyla nasıl kısas uygulanır diye sorulurken, Onun da: "Törpülenmesi suretiyle diye cevap verdiğini dinledim." Ebû Dâvûd Diyât 28. Aynı olayla başka yerlerde de kaydedilen diğer rivâyetleri için bk. Buhârî, Tefsir 2. sûre 24, 3. sûre 6, Sulh 8; Nesâî, Kasâme 17,18; İbn Mâce, Diyât 16; Müsned, III, 284.

Derim ki: Her iki hadis arasında her hangi bir çelişki yoktur. Çünkü, onların her birisinin ayrı ayrı yemin etmiş olmaları, Allah'ın da bu yeminlerini gerçekleştirmiş olması muhtemeldir. Bu olayda, ileride yüce Allah'ın izniyle, Hızır (aleyhisselâm) kıssasında açıklanacağı üzere (el-Kehf, 18/66. âyet ve devamının tefsirinde) evliyanın kerametine de delalet vardır. Yüce Allah'tan onların kerametlerine îman etmek üzere bize sebat vermesini ve herhangi bir mihnet ve fitneye maruz bırakmaksızın, bizleri de onların arasına katmasını dileriz.

23- Kemiklerin Kırılması:

İlim adamları, yüce Allah'ın:

"Dişe diş" âyetinde sözü geçen kısasın kasti hallerde sözkonusu olacağını icma ile kabul etmişlerdir. Bir kişi, bir diğerinin dişini kasti olarak kıracak olursa, Enesin hadisine göre ona kısas uygulanır.

Fakat, ilim adamları, vücuddaki diğer kemiklerin kasti olarak kırılması ha-İinde farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik der ki: Uyluk kemiği, omurga, me'raume, münakkıle ve hâşime (tanımlan biraz sonra gelecektir) gibi daha ileri derecelere ulaşacağından korkulanlar dışında, bedendeki bütün kemiklerde kısas uygulanır. Ancak tehlikeli olan bu gibi hallerde diyet sözkonusudur.

Küfe âlimleri ise derler ki: Diş dışında kırılan hiçbir kemikte kısas sözkonusu olmaz. Çünkü yüce Allah:

"Dişe diş" diye buyurmuştur. Bu aynı zamanda el-Leys ve Şâfiî'nin de görüşüdür. Şâfiî der ki: Hiçbir zaman bir kırık bir diğer kırık gibi olamaz. O halde kemiklerde kısas yasaktır.

Tahavî der ki: Baş kemiğinin kırılmasında kısas olmayacağı hususunu fakihler ittifakla kabul etmişlerdir. Diğer kemiklerde de durum böyledir.

Mâlik'in lehine delil ise, Enes yoluyla rivâyet edilen dişte kısasa dair Hadîs-i şerîftir. Diş de bir kemiktir. O halde, ölüm ile neticelenir korkusuyla kısas uygulanması mümkün olmayacağı icma ile kabul edilmiş bir kemik olması dışında sair bütün kemikler de böyledir.

İbnü'l-Münzir der ki: Hiçbir kemikte kısas uygulanmaz diyen kimse, Hadîs-i şerîfe muhalefet etmektedir. Haberin varlığına rağmen, onu bırakıp kıyasa başvurmak ise câiz değildir.

Derim ki: Yine yüce Allah'ın:

"Artık size kim saldırırsa, siz de tıpkı onların size saldırdıkları gibi karşılık verin" (el-Bakara, 2/124);

"Şayet bir ceza ile karşılık verecek olursanız, ancak size yapılan saldırının benzeri ile karşılık verin" (en-Nahl, 16/126) âyeti da buna delalet etmektedir. Fukahanın icma ile kısas uygulanamayacağını söyledikleri bu âyetin kapsamına girmemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ve başarı da Allah'tandır.

24- Başta ve Vücudun Diğer Bölgelerindeki Yaralamalar;

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın mûdiha ile, onun dışında kalan baş ve yüzdeki diğer yaralamalar (şicâç)’e dair hadisi hakkında Ebû Ubeyd şöyle demektedir: el-Esmaî ve başkaları der ki: (Dilcilerin) bu husustaki açıklamaları birbirine karışmıştır. Şicâc (baş ve yündeki) yaralamaların birincisi, hârisa diye bilinir. Bu ise, deride az miktarda açılan yaraya denilir. İşte elbiseyi ağartan kimse, kumaşı yardığı zaman denmesi buradan gelmektedir. Bu tür yaralamaya el-Harsa da denilir.

"Bundan sonra badia gelir. Bu da deriyi yardıktan sonra eti de yaralayan yaranın adıdır

Arkasından, mütelâhime gelir. Bu da deriyi yaralamakla birlikte, et ile kemik arasındaki simhak diye bilinen ince zara kadar ulaşmayan yaradır, el-Vakidî der ki: Bu yaralamaya biz miltâ demekteyiz. Başkası ise bu, miltât diye bilinen yaralamadır, demektedir. İşte Hadîs-i şerîfte hakkında: "Miltâtda ise kanına göre hüküm verilir kan akıtıldığı andaki haline göre takdire gidilir" İbnu'l Ashâb, en-Nihâye, IV, 357. denilen yaralamada da bu kastedilmektedir

Bundan sonra Mûdiha gelmektedir. Bu ise, kemiğin beyazlığı görününceye kadar kemik üzerindeki ince zan sıyıran veya yaran yaralama şeklîdir. İşte buna Mûdiha denilir, Ebû Ubeyd der ki: Baş ve yüzdeki yaralamalar arasında özel olarak mûdiha dışında hiçbirisinde kısas sözkonusu değildir, Çünkü, bunun dışında ulaşılabilecek, sınırı belli bir yaralama sözkonusu değildir. Bu mûdiha dışında kalan baş ve yüzdeki diğer yaralamalarda diyetleri neyse o verilir.

Bundan sonra kâşime gelir. Bu ise, kemiğin kırılmasına yol açanyaralamadır.

Bundan sonra, münakkıle gelir. El-Cevherî bunu "kaf harfinin esrelisi ile nakletmiştir. Bu da kemiği yerinden çıkartmaya neden olan yaralamadır.

Bundan sonra, âmme gelir. Buna, me'mume de denilmektedir. Bu ise, beyine kadar ulaşan yaralamadır. Ebû Ubeyd der ki: "Miltât'da da kanına göre verilir" hadisi hakkında şöyle denilmektedir: Kişi böyle bir yara açacak olursa, o yara açanın aleyhine, yaralanan kimsenin lehine yaraladığı anda, derhal o yaranın diyetini ödemesi hükmü verilir ve bu hususta erteleme yapılmaz. Yine (Ebû Ubeyd) der ki: Bize göre, baş ve yüzdeki diğer yaralamalarda işin nereye varılacağı görülünceye kadar beklenir. İşin varacağı yer ortaya çıktıktan sonra, o vakit o yara hakkında hüküm verilir. Ebû Ubeyd der ki: Bize göre yüz ve baştaki bütün yaralamalar ile bedendeki sair yaralamalarda da beklenir: Bize Huşeym, Husayn'dan naklederek dedi ki: Ömer b. Abdulaziz dedi ki: (Kemiğe kadar ulaşan yaralama olan) Mûdiha'dan aşağısında ki yaralamalar bir takım çiziklerden ibarettir, bunlar karşılığında sulh sözkonusudur

Hasan-ı Basrî der ki: Mûdiha'dan aşağısındaki yaralamalarda kısas sözkonusu olmaz. Mâlik de der ki: Zan ortaya çıkartan mûdiha ile dâmiye, bâdia ve buna benzer yaralamaların aşağısındakilerde kısas uygulanır. Kûfeliler de böyle demişler ve bunlar buna ayrıca simhâk (kemik üstündeki zara kadar ulaşan yaralama) da eklemişlerdir. Bunu İbnü'l-Münzir nakletmektedir.

Ebû Ubeyd der ki: Dâmiye kan akmaksızın kanatan yaralamadır.

Dâmia ise, böyle bir yaradan kanın akması halinde verilen isimdir. Mûdiha'dan aşağisındaki yaralamalarda kısas yoktur.

el-Cevherî ise der ki: Dâmiye, kanatan fakat kam akmayan baş ve yüzdeki yaralamadır.

Bizim (Mâliki mezhebi) âlimlerimiz der ki: Dâmiye, kanın aktığı yaradır.

Mûdiha'dan derin yaralamalarda da kısas sözkonusu değildir. Kemiği kıran (hâşime) ile munakkile (kemiği yerinden ayıran) -özel olarak bundaki görül ayrılığı ile birlikte- ve beyine kadar ulaşan yara olan âmme ile beyin zarını da yararak beyine kadar ulaşan dâmiğada kısas sözkonusu değildir.

Bedendeki hâşimelerde ise kısas vardır. Ancak baldır ve buna benzer daha tehlikeli sonuçlara ulaşacağından korkulan kemik kırmalar müstesnadır. Baştaki haşime ile ilgili olarak İbnü’l-Kasım der ki: Bunda kısas sözkonusu olmaz. Çünkü bunun, hâşimeden çıkıp munâkkıle'ye kadar ulaşması kaçınılmaz bir şeydir, Eşheb ise der ki: Hâşimede kısas uygulanır. Ancak bu hâşime munakkile derecesine ulaşacak olursa onda kısas uygulanmaz.

Azalara gelince, ölüm tehlikesinden korkulanlar dışında bütün eklemlerde kısas uygulanır. Burnun yumuşak bölümü, kulaklar, erkeklik organı, gözkapakları ve dudaklar da eklem hükmündedir. Çünkü bunlar, belli bir şekilde ölçülüp takdir edilebilirler.

Dil hususunda ise iki rivâyet vardır

Kemiklerin kırılmasında kısas sözkonusudur Ancak, göğüs, boyun, omurga, uyluk ve buna benzer insanı ölüme kadar götürebilecek olanları müstesnadır. Pazu kemiğinin kırılmasında da kısas vardır. Ebû Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm, bir başkasının uyluğunu kıran kimseye7 yine uyluğunun kınlması hükmünü vermiş; Abdulaziz b. Abdullah b. Halid b. Esid de Mekke'de bunu uygulamıştır. Ömer b. Abdulaziz'den de böyle bir uygulama yaptığı rivâyet edilmiştir. Daha önce naklettiğimiz gibi Mâlik'in görüşü budur ve şöyle demiştir: Bu, onlar tarafından tema ile kabul edilmiştir; bizim beldemizde bir kişiye bir darbe vurunca, diğeri eliyle kendisini ondan korumak isterken, elini kırarsa, ona kısas uygulanması şeklindedir.

25- Baş, Yüz ve Vücudun Sair Bölgelerindeki Yaralamaların Diyetleri:

İlim adamları der ki: Şicâc, baştaki yaralamalar hakkında, cirâh da vücudun sair bölgelerindeki yaralamalar hakkında kullanılan tabirlerdir.

İbnü'l-Münzir'in naklettiğine göre, ilim adamları mûdihadan aşağıdaki baş yaralamalarında erş (yaralama diyeti") olduğunu icma ile kabul etmekle birlikte bu diyetin miktan hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mûdihadan aşağıdaki yaralamalar ise beş tane olup, bunlar; dârniye, dâmia, bâdia, mütelahime ve simhâk diye bilinir. (Mütelâhime, badiadan daha çok derine varan fakat kemiğe de yaklaşmayan yaralamanın adıdır.)

Mâlik, Şâfiî, Ahmed, İshâk ve rey sahipleri, dâmiye, bâdia ve müteîahime hakkında da bilirkişi takdiri sözkonusudur derler.

Abdurrezzak ise Zeyd b. Sabit'ten şöyle dediğini nakletmektedir; Damiye'de bir deve, bâdiada iki deve, mütelahimede de üç deve verilir. Simhâkta; dört deve, mûdihada beş deve, hâşimede on deve, münakkılede onheş deve vardır. Me'mûmede tam diyetin üçtebiri verilir. Bir kimseye aklım kaybedecek kadar vuran kişi, tam bir diyet ödeyeceği gibi, bir kimseye vurduğu darbe ile sesinin burnundan çıkmasına ve sözünün anlaşılmamasına sebep teşkil eden de tam bir diyet öder. Ya da sesi kısılıp, söylediği söz anlaşılmayacak hale gelirse, yine tam diyet ödemesi sözkonusudur. Göz kapağında diyetin dörttebiri vardır Memenin ucunda da tam diyetin dörttebiri vardır,

İbnül-Münzir der ki: Ali (radıyallahü anh)'dan, simhak hakkında Zeyd'in dediği gibi bir görüş nakledilmiştir. Hazret-i Ömer ile Hazret-i Osman'dan da şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Simhâkda mûdiha diyetinin yarısı verilir, Hasan-ı Basrî, Ömer b. Abdulaziz ve Nehaî ise, simhak'da bilirkişi takdirine gidilir, derler. Mâlik, Şâfiî ve Ahmed de böyle demiştir. İlim adamları mûdihada Amr b. Hazm'ın rivâyet ettiği hadiste belirtildiği üzere beş deve verileceği hususunda ihtilâf etmemişlerdir. Çünkü o hadiste Mûdihada da beş deve vardır, denilmektedir. Amr b. Hazm'ın sözü edilen bu rivâyetinin çeşitli bölümlerine de önceden atıflarda bulunulmuştur. Bu rivâyet Nesâî Kasâme 46, 47; Dârimî, Diyât 12; Dârakutnî, II, 209-210; Ebû Dâvûd, el-Merasil, s. 212"de yer almaktadır. Yine ilim ehli icma ile mûdiha’nın başta da yüzde de olabileceğini kabul etmişlerdir Ancak, yüzdeki mûdihanın baştaki mûdihadan daha üstün olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ebû Bekr ve Ömer'den ikisinin de eşit olduğuna dair görüş rivâyet edilmiştir. Tabiinden bir topluluk da onların görüşlerini kabul ettiği gibi, Şâfiî ve İshak da bu görüştedir.

Said b. el-Müseyyeb'den ise yüzdeki mûdihanın diyetini, baştaki mûdihanın iki katı kabul ettiğine dair rivâyet gelmiştir. Ahmed de der ki: Yüzdeki mûdihanın diyetinin artırılması daha uygundur.

Mâlik der ki: Me'mûme, mûnakkıle ve mûdiha ancak baş ve yüzde olur. Me'mûme ise, yara beyine ulaşacak olursa, yalnızca başta sözkonusu olur. Yine Mâlik der ki: Mûdiha, kafa tasında olur. Ondan aşağısındaki yaralar ise boyun bölgesinde olur ve bunlarda mûdiha yarası sözkonusu değildir. Yine Mâlik der ki: Burun baştan sayılmaz. Burunda da mûdiha sözkonusu değildir. Alt çenede de aynı şekilde mûdiha olmaz.

İlim adamları, bag ve yüzün dışında mûdiha hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Eşheb ve İbnül-Kasım der ki: Bedendeki mûdiha, munakkıle ve me'mûme'de, içtihad ile diyet takdirinden başka bir yol yoktur. Bu yaralar hakkında bilinen bir diyet (erş) sözkonusu değildir.

İbnü'l-Munzir der ki: Mâlik, Sevrî, Şâfiî, Ahmed ve İshâk'ın görüşü budur. Biz de böyle diyoruz. Atâ el-Horasânî'den rivâyet edildiğine göre mûdiha insanın bedeninde olursa, yirmibeş dinar cezası vardır.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Mâlik, Şâfiî ve arkadaşları, bir kişiye iki me'mûme yahut iki mûdiha veya üç me'mûme, yada üç mûdiha yahut bundan da fazla miktarda yarayı tek bir darbede açacak olursa, bütün bunlarda -isterse bunlar genişleyip tek bir yara haline gelsinler- tam bir diyet vardır. Hâşime için, bize göre diyet sözkonusu değildir, bilirkişi takdirine gidilir.

İbnü’l-Münzir der ki: Ben, Medinelilerin kitaplarında hâşimeden söz edildiğini tesbît edemedim. Bunun yerine Mâlik, bir kişinin burnunu kıran bir kimse hakkında, eğer bu hata yoluyla olmuşsa içtihad ile takdire gidileceğini söylemiştir. Hasan-ı Basrî ise, hâşime hususunda herhangi bir miktar takdir etmezdi. Ebû Sevr de der ki: Eğer bu hususta ihtilâfa düşülecek olursa, hâşimenin cezası bilirkişi tarafından takdir edilir.

İbnü'l-Münzir der ki: Kıyas da buna delalet etmektedir. Zira bu hususta ne sünnet vardır, ne de icma. Kadı Ebû'l-Velid el-Bâcî der ki: Hatimenin cezası, mûdihanın cezası gibidir Eğer hâşime, münakkıleye dönüşecek olursa onbeş deve, şayet me'mûme olursa bu sefer tam bir diyetin üçtebiri verilir.

İbnü'l-Münzir der ki: İlim ehlinden karşılaştıklarımızın ve kendisinden bize bilgi ulaşanların çoğunun hâşimede on deve takdir ettiklerini tesbit ettik. Biz bu görüşü, Zeyd b. Sabit'ten de rivâyet ettik. Katade, Ubeydullah b. el-Hasen ve Şâfiî de bu görüştedir. Sevrî ve rey sahipleri ise; Hâşimede bin dirhem vardır demektedirler. Bundan kasıtları ise tam bir diyetin ondabiridir.

Münakkıleye gelince, İbnü'l-Münzir der ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen hadiste şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Munakkılede onbeş deve vardır. Nesâî, Kssâme 46, 47,; Dârimî, Diyât 12; Dûrakutnî, III, 210; Müsned, II; Ebû Dâvûd. El Merasil, s. 212. İlim ehli de bunu icma ile kabul etmiştir.

İbnül-Münzir der ki: İlim ehli arasından kendisinden ilim bellenen herkes, munattkılenin, kemiği yerinden oynatan yara olduğunu ifade etmişlerdir. Mâlik, Şafîîi, Ahmed ve rey ashâbı -bu, aynı zamanda Katade ve İbn Şubrume'nin de görüşüdür- munakkılede kısas yoktur, demişlerdir ez-Zübeyr'den ise -ki ondan sabit olmamıştır- munakkılede kısas uyguladığını rivâyet etmiş bulunuyoruz. İbnü'l-Münzir der ki: Fakat birinci görüş daha uygundur. Zira ben, bu hususta muhalefet eden bir kimse olduğunu bilmiyorum.

Me'mûmeye gelince,

İbnü’l-Münzir der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan: "Me'mumede diyetin üçtebiri vardır" Nesâî, Dârimî, el-Merasil, aynı yerler, Dârakutnî, III, 209-210. dediği varid olmuştur. İlim ehli de genel olarak bu görüşü kabul etmiştir. Bu hususta Mekhul dışında muhalefet eden bir kimse olduğunu da bilmiyoruz. Mekhul der ki: Me'mûme kasti olarak yapılırsa cezası tam diyetin üçteikisidir. Eğer hata yoluyla yapılırsa, tam diyetin üçtebiridir. Bu ise şaz bir görüştür, ben birinci görüşü kabul ediyorum.

Me'mûme dolayısıyla kısas hususunda farklı görüşler vardır, İlim ehlinin çoğunluğu şöyle demektedir: Bunda kısas sözkonusu olmaz. İbn ez-Zübeyr'den ise, me'mûme dolayısıyla kısas uyguladığı rivâyet edilmiş ise de insanlar bunu tepki ile karşılamışlardır. Atâ der ki: İbn ez-Zübeyr'den önce biz, me'mûme dolayısıyla kısas uygulayan kimse olduğunu bilmiyoruz.

Câife'ye Câife; Göğüs, karın, sırt, iki böğür, ya da boğazdan içeriye doğru açılan her bir yaradır. gelince; Amr b. Hazm yoluyla gelen hadise binaen câifede tam diyetin üçteikisi vardır. Eğer hata yoluyla yapılmışsa, diyetin üçtebiri vardır. Câife ise, bir iğne girecek kadar dahi olsa vücudun karın bölgesine delerek ulaşan hertürlü yaradır. Şayet iki taraftan oraya ulaşacak olursa, fukahaya göre bu iki tane câife olur ve herbirisinde tam diyetin üçteikisi verilir. Eşheb der ki: Ebû Bekr es-Sıddik (radıyallahü anh) vücudun öbür yan tarafından çıkan bir câife hakkında İki câîfe kadar diyet Ödenmesi hükmünü vermiştir. Atâ, Mâlik, Şâfiî ve rey ashâbının hepsi, câifede kısas yoktur demektedirler.

İbnü'l-Münzir der ki: Biz de böyle diyoruz.

26. Tokat ve Benzeri Cinayetlerde Kısas:

Tokat ve benzeri cinayetlerde kısas hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler. Buhârî, Ebû Bekir, Ali, İbnüz'-Zübeyr ve Süveyd b. Mukarrin (radıyallahü anhüm)'dan tokat ve benzerlerinden dolayı kısas uyguladıklarını zikretmektedir. Buhârî, Diyât 21.

Osman ile Halid b. el-Velid (r. anhuma)'dan da buna benzer rivâyetlerde bulunulmuştur. Bu, aynı zamanda Şa'bî ve ilim ehlinden bir topluluğun da görüşüdür

el-Leys der ki: Şayet tokat göze vurulmuş ise bunda kısas yoktur. Çünkü, kısas uygulanacak olan kimsenin gözüne bir tehlike gelmesinden korkulur. Bunun yerine sultan onu cezalandırır. Eğer tokat yanağa vurulmuşsa bunda kısas uygulanır. Bir kesim de tokatta kısas yoktur, demektedir. Bu görüş, el-Hasen ve Katade'den rivâyet edildiği gibi, Mâlikin, Kûfelilerin ve Şâfiî'nin de görüşüdür. Mâlik bu hususta şu sözleriyle delil getirmektedir: Zayıf ve hasta bir kimsenin vuracağı tokat, güçlü bir kimsenin tokatı gibi değildir. Belli bir konum ve mevkii bulunan bir kimsenin tokatı ile siyah kölenin tokatı da bir değildir. İşte bizim tokatın miktarı hususundaki bilgisizliğimiz dolayısıyla bütün bu gibi durumlarda içtihada gidilir.

27- Kamçı Darbesi Dolayısıyla Kısas:

Kamçı darbesi dolayısıyla kısas hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. el-Leys ve el-Hasen kamçı ile vurana kısas uygulanır ve ayrıca yaptığı saldırganlığı dolayısıyla ona fazlası da vurulur derler. İbnü'l-Kasım ise ona sadece kısas uygulanır, demektedir.

Kûfeliler ile Şâfiîlere göre ise, yaralaması hali dışında ona kısas uygulanmaz. Şâfiî der ki: Eğer kamçı yaralayacak olursa, bunda bilirkişi takdirine gidilir.

İbnü'l-Münzir der ki: Kamçı, sopa veya taş ile isabet alıp ölümden daha aşağı yaralamalar sözkonusu olursa, bu kasti bir yaralamadır ve bunda kısas sözkonusudur. Hadis ehlinin çoğunluğu bu görüştedir.

Buhârî'de iser Hazret-i Ömer'in eldeki asa dolayısıyla vurulan darbeden kısas uyguladığı, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'in da üç kamçıdan dolayı kısas uyguladığı kaydedilmektedir. Kadı Şureyh'fn de bir kamçı ve bir kaç tırmalama İzi dolayısıyla kısas uyguladığı belirtilmiştir. Buhârî, Diyât 21. İbn Battal der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendisine ilaç içiren bütün hane halkına aynı şekilde ilaç İçirilmesini emrettiğine dair hadisi, Buhârî, Megâzİ, 83, Tıb 21; Müslim, Selâm 85; Tirmizî, Tıb 32; Müsned VI, 53, 118, 438. hertürlü acıdan dolayı -yaralama sözkonusu olmasa dahi- kısas uygulanacağını kabul eden kimseler lehine bir delildir.

28- Kadınların Yaralanmalarının Diyeti:

Kadınların yaralanmalarına karşılık alınacak diyet hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Muvatta’''da Mâlik'ten, onun, Yahya b. Said'den, onun, Said b. el-Müseyyeb'den rivâyetine göre Said şöyle dermiş: Erkeğin diyetinin üçtebirine kadar, kadın erkekten diyet alır. Kadının parmağı, erkeğin parmağı, dişi erkeğin dişi gibidir. Kadının mûdihası erkeğin mâdihası gibi, munakkılesi de erkeğin munakkılesi gibidir. Muvatta’', Ukûl 4.

İbn Bukeyr der ki: Mâlik dedi ki: Eğer kadının alması gereken diyet, erkeğin diyetinin üçtebirine ulaşacak olursa, o takdirde erkeğin hakettiği diyetin yarasını alabilir. İbnü'l-Münzir de der ki: Biz bu görüşü, Ömer ile Zeyd b. Sabitten rivâyet ettiğimiz gibi, Said b. el-Müseyyeb, Ömer b. Abdulaziz, Urve b. ez-Zübeyr, ez-Zührî, Katade, İbn Hurmuz, Mâlik, Ahmed b. Hanbel ve Abdulrnelik b. el-Macişûn da bu şekilde görüşlerini ifade etmişlerdir.

Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Az olsun, çok olsun her hususta kadının diyeti erkeğin diyetinin yarısıdır. Biz bunu, Ali b. Ebî Tâlib'den rivâyet ettik. es-Sevrf, Şâfiî, Ebû Sevr, en-Nu'man (b. Sabit, Ebû Hanîfe) ve iki arkadaşı da bu görüştedir. Delil olarak da şunu göstermişlerdir: Çok olan tam diyet hususunda (kadının diyetinin erkeğinkinin yarısı olacağı üzerinde icm'a ettiklerine göre, ondan az olan) miktarın da böyle olması gerekmektedir. Biz de bu görüşteyiz.

29- Önemli Bir Faydası Olmayıp, însan Vücudunda Güzellik Arzeden Organlar:

Kadı Abdulvehhab der ki: Hiçbir şekilde menfaati bulunmayıp güzelliği bulunan her şeyde hükümet (bilirkişi takdiri) vardır. Kaşlar, sakal, saçın gitmesi, erkeğin memesi ve kalçaları gibi. Bilirkişinin takdiri ise şöyle yapılır: Kendisine karşı suç işlenen kişi eğer kusursuz bir köle olsaydı ne ederdi, diye ona kıymet biçilir. Ondan sonra cinayet sonucu meydana gelen eksik durumu ile ona kıymet biçilir. Kıymetinden eksilen miktar onun diyetine oranlanır, miktar ne olursa olsun o oran ödenir.

İbnül-Münzir bunu, kendisinden ilim bellenen ilim ehli herkesten nakletmiştir. Ve şöyle demiştir: Bu hususta ise, işi bilen güvenilir iki kişinin sözleri kabul edilir. Hatta adaletli tek bir kişinin sözü kabul edilir de denilmiştir. Şanı yüce Allah en iyi bilendir.

İşte bunlar, âyet-i kerimenin anlamının ihtiva ettiği vücud ve azalardaki yaralamalara dair hükümlerin bir özetidir. Bu kadarı ile yetinen kimseler için bu açıklamalar yeterlidir. Lütuf ve keremiyle hidâyete ileten Allah'tır.

30- Kısas Hakkını Bağışlamak Bir Sadakadır:

Yüce Allah'ın:

"Fakat kim onu sadaka olarak bağışlarsa bu ona keffaret olur" âyeti, şart ve cevaptır. Yani, kim kısas hakkıru tasadduk edip affederse buf bu hakkını tasadduk eden kimse için bir keffaret olur. Bunun yaralayan kimse için keffaret olacağı ve âhirette işlediği bu cinayeti sebebiyle sorumlu tutulmayacağı anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü böyle bir af, yaralayan kimseden hakkın alınmasının yerini tutmaktadır. Ona bu hakkı bağışlayan da ecir alır, İbn Abbâs, bu iki görücü de zikretmekle birlikte, ashâbın ve onlardan sonra gelenlerin çoğunluğu birinci görüşü kabul etmişlerdir. İkinci görüş ise, İbn Abbâs ve Mücahid'den rivâyet edilmiştir. İbrahim en-Nehaî ve en-Nehaî'den de bu görüşle birlikte farklı rivâyet de gelmiştir. Ancak birincisi daha güçlüdür, Çünkü, birinci görüşe göre zamir zikredilmiş bir isme racidir ki, o da; "Kim" lâfzıdır. Ebû'd-Derdadan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Herhangi bir müslümana vücudunda bir musibet gelip çatar, o da bunu (kendisine o zararı verene) bağışhyacak olursa, mutlaka Allah bundan dolayı onu bir dereceye yükseltir ve yine bunun karşılığında onun bir günahını kaldırır." Tirmizî, Diyat; İbn Mâce, Diyât 35.

İbnü'l-Arabî der ki: Yaralanan kişi yaralayanı affettiği takdirde, Allah da onu (yaralayanı) affeder diyen kimsenin bu sözünü destekleyecek bir delil yoktur. O bakımdan bu görüşün bir anlamı da olmaz.

46

Ardlarından da izletince, kendinden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu Îsa'yı gönderdik. Biz ona, içinde hidayet ve nûr bulunan İncil'i de -kendinden önce inen Tevrat'ı doğrulayıcı, takva sahipleri için bir hidayet ve öğüt olmak üzere-verdik.

Âyetin tefsiri için bak: 47

47

İncil sahipleri de Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsin. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, fasıkların tâ kendileridir.

"Ardlarından da İzletince, kendinden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu Îsa'yı gönderdik." Yani Biz, Îsa'yı onların izletince gönderdik. Bunlardan kasıt ise, Allah'a teslim olmuş olan peygamberlerdir. Hazret-i Îsa, kendisinden önce indirilmiş bulunan Tevrat'ı tasdik etmişti. Yani, Tevrat'ı hak bir kitap olarak kabul etmişti. Onu neshedici bir hüküm gelinceye kadar Tevrat gereğince amel etmenin vacib olduğunu kabul etmişti.

"Doğrulayıcı olarak" kelimesi, Hazret-i Îsa'dan hal olmak üzere mansub'dur.

"İçinde hidayet... bulunan" kelimesi ise mübteda olmak üzere merfu'dur.

"Ve nûr" kelimesi ise ona atfedilmiştir.

"Doğrulayıcı olmak üzere" ise, iki şekilde anlaşılabilir. Bunun Hazret-i Îsa'ya ait kabul edilerek, ilk geçen

"doğrulayıcı olarak" kelimesine atfedilmesi mümkün olduğu gibi, İncil için hal olarak kabul edilmesi de mümkündür. O takdirde ifade şöyle anlaşılmalıdır: Biz ona, içinde hidâyet ve nûr bulunan ve doğrulayıcı olmak üzere İncil'i verdik.

"Bir hidayet ve öğüt olmak üzere" kelimeleri, daha önce geçen

"doğrulayıcı" kelimesine atfedilmiştir. Yani, hidâyete ileten ve öğüt olan (bir kitap.) olarak.

"Takva sahipleri için" âyetinde özellikle zikredilmeleri öğüt ve hidâyetten yararlananların onlar olacağından dolayıdır,

"Hidayet ve öğüt" kelimelerinin daha önce geçen:

"İçinde hidayet ve nûr bulunan" âyetine atfedilmiş olmaları da mümkündür.

Yüce Allah'ın:

"İncil sahipleri de Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsin" âyetindeki fiili, el-A'meş ve Hamza, baştaki "lâm" harfini,"lâm-ı key" olmak üzere mansub, diğerleri ise emir lâm'ı olmak üzere fiili cezm ile okumuşlardır.

Birinci okuyuşa göre buradaki "lâm", yüce Allah'ın;

"ona... verdik" âyetine taalluk eder ve bu durumda durak câiz olmaz. Yani, Biz ona İncili, kendisine îman edenler, Allah'ın o İncil'de indirdikleri gereğince hükmetsinler diye indirdik, demek olur.

Baştaki bu "lâm" harfini emir "lâm"i olarak okuyanların kıraatine göre ise, bu da yüce Allah'ın:

"Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet" (el-Mâide, 5/49) âyetini andırmaktadır. O bakımdan bu, yeni bir cümle (istinaf) gibi olup, bir yükümlülük ifade eder, Yani, İncii sahipleri, onunla hükmetsinler.

Bu da, o dönemde sözkonusu idi. Ama şimdi (yani Kur'ânın nüzulünden sonra) o, nesh olmuştur.

Şöyle de denilmiştir: Bu, hıristiyanlara şu andan itibaren, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a îman etmeleri için verilmiş bir emirdir. Çünkü İncil'de ona îman etmeyi vacip kılan hükümler vardır. Nesh ise, Usulü'd-Din’de (itikadı hükümlerde ), de fer’i hususlarda düşünülebilir.

Mekkî der ki: Tercih edilen okuyuş, tîilin cezm ile okunmasıdır. (Yani, baştaki "lâm'ın emir "lâm"ı olmasıdır). Çünkü cemaat (çoğunluk) bu görüştedir Diğer taraftan ondan sonraki tehdit ifadeleri de, yüce Allah'ın tncil sahipleri için bağlayıcı bir emir verdiğine delalet etmektedir,

en-Nehhâs der ki: Kanaatimce doğru olan her ikisinin de güzel birer kıraat olduklarıdır. Çünkü şanı yüce Allah, ne kadar kitap indirmiş ise, mutlaka gereğinci amel olunsun diye indirmiş ve o kitabın içindeki hükümler gereğince amel edilmesini emretmiştir. Dolayısıyla,'aynı anda her iki kıraat de sahihtir.

48

Biz sana Kitabı hak ile -kendinden önce indirilen kitapları doğrulayıcı ve onlara karşı bir şahid olmak üzere- İndirdik. O-halde, aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen hakkı bırakıp onların heveslerine uymaleyhisselâmizden herbiriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi, elbette hepinizi bir ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği ile sizi imtihan etmek istedi. Öyleyse, hayırlı işlere koşuşun. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Ve O, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.

Yüce Allah'ın:

"Biz sana" âyetinde hitab, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'adır.

“Kitabı" Kur'ân-ı Kerîmi,

"hak ile" hak emir ile

"Kendinden önce İndirilen kitapları" Maksat, kitapların cinsi (türü) dir.

"Doğrulayıcı" âyeti, haldir.

"Ve onlara karşı bir şahid" onların üstünde ve onlardan yukarda

"olmak üzere indirdik." İşte bu, sevabın çokluğu bakımından Kur'ân-ı Kerîmin faziletinin üstünlüğüne delalet ettiğini kabul edenlerin görüşüne delil teşkil etmektedir.

Nitekim daha önce el-Fâtiha sûresinde (faziletlerine dair bölümde) buna işaret edilmişti Bu, aynı zamanda İbnül-Hassar'ın "Şerkü's-Sünne adlı eserindeki tercihidir. Yine onun bu naklettiklerini biz de "Şerhü'l-Esmai't-Hüsnâ" adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Allah'a hamd olsun.

Katade der ki: el-Müheymin kelimesinin anlamı, şahidlîk edendir. Koruyucu demek olduğu da söylenmiştir. el-Hasen, doğrulayıcı demektir, der. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

"Şüphesiz ki, Kitab Peygamberimize bir muheymin'dir (şahid ve doğrulayıcıdır)

Hakkı ise, özlü. akıl sahipleri bilir

İbn Abbâs der ki: Burada "müheymin" kendisine güvenilen demektir. Saîd b. Cübeyr der ki: Kur'ân-ı kerim, kendisinden önceki kitaplar hususunda güven duyulan bir kitaptır. İbn Abbâs ve yine el-Hasen şöyle demektedir: Müheymin, güvenilir (emin) demektir.

el-Müberred der ki: Bu kelimenin aslı olup bunun hemzesi, "he"ye değiştirilmiştir. Nitekim, Suyu döktüm derken, hemze yerine "he" kullanılarak, denilir. ez-Zeccâc da böyle demiştir, Ebû Ali de böyle demiştir.

Bu kelimenin (ibdalden sonra) çekimi şu şekilde yapılır: Îsm-i faili de şeklinde güvenilir, güven duyulan anlamında olur.

el-Cevherî der ki: Bu kelime, başkasına korkudan yana emniyet ve güvenlik veren kimse demektir. Bunun aslı ise, iki hemzeli olarak; şeklindedir İkinci hemze, iki hemze yanyana gelmesi hog olmadığından dolayı "ye" harfine dönüştürülünce; şeklinde olmuştur. Daha sonra da birinci hemze "he"ye inkilab etmiştir. Nitekim, Suyu döktü, denilin (Ve hemze ile "he" harfleri biri diğerinin yerine kullanılır) Bir şeye koruyuculuk yaptığı takdirde; denilir, ism-i faili de; şeklinde gelir. Bu açıklamalar Ebû Ubeyd'den nakledilmiştir.

Mücahid ile İbn Muhaysın, bu kelimeyi "müheymen" şeklinde, "mim" harfini üstün olarak okumuşlardır. Mücahid der ki; Yani, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Kur'ân hususunda güven duyulur. O, bu hususta güvenilir kimse demektir.

Yüce Allah'ın:

"O halde aralarında Allah'ın İndirdiği ile hükmet" âyeti, kitaptaki hükümler gereğince hükmetmeyi farz kılmakladır. Bunun, yüce Allah'ın:

"Aralarında hükmet, ya da onlardan yüzçevir" (el-Mâide, 5/42) âyetindeki muhayyerliği nesh edici olduğu da söylenmiştir.

Bu âyetteki bu âyetin vucub ifade etmediği de söylenmiştir. Âyetin anlamı: Dilersen aralarında hükmet, şeklindedir. Zira, kâfirler zimmet ehlinden olmadıkları takdirde aralarında hükmetmek bizim için farz değildir. Zimmet ehli hakkında ise, farklı görüşler vardır ki, buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Bu âyet ile insanlar arasında hükmetmenin kastedildiği de söylenmiştir. İşte, insanlar arasında hükmetmek, onun üzerine bir farzdır.

Yüce Allah'ın:

"Onların heveslerine uyma" âyetine dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız.

1- Hevâya Uymak Yasaktır:

Yüce Allah'ın:

"Onların heveslerine uyma" âyeti şu demektir: Sana gelen hakkı bırakıp, onların hevâ ve hevesleri gereğince, onların istekleri doğrultusunda iş görme. Yani, yüce Allah'ın Kur'ân-ı kerim'de hakka ve ahkâma dair beyanlar gereğince hüküm vermeyi terk etme.

Ehvâ kelimesi, hevânın çoğuludur. Hevâ kelimesi, ehviye şeklinde çoğul yapılmaz. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara sûresinde (2/87. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah Peygamberine, kendisini çekmek istedikleri noktalarda onlara tabi olmayı yasaklamaktadır. Bu da şu görüşte olanların sözlerinin batıl olduğuna delalet etmektedir: Zimmilere ait şarabı telef eden bir kimsenin o şarabın kıymetini onlara ödemesi gerekir. Bu sözün batıl olması ise, şarabın onlar için mal olmamasından dolayıdır. Mal olmadığı İçindir ki, şarabı telef eden kimse onun tazminatını ödemez. Zira, telef edenin onun tazminatını ödemekle yükümlü tutulması, yahudilerin hevaları gereğince hüküm vermek demektir. Oysa biz, onların hevalarına uymamakla emrolunmuşuzdur.

Yüce Allah'ın:

"Sana gelen hakkı bırakıp..." sana gelen hakka rağmen... demektir.

2- Her Bir Ümmefin Şerâtini ve Yolunu Belirleyen Yüce Allah'tır;

"Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik" âyeti İse, öncekilerin şeriatlerine bağlanmamak gerektiğine delâlet etmektedir, şirat ve şeriat, kendisi vasıtasıyla kurtuluşa erişilen apaçık yol demektir. Sözlükte şeriat: Kendisiyle suya ulaşılan yol demektir. Şeriat, Allah'ın kulları için din diye indirdiği hükümlerdir. Onlara şeriat yaptı, yapar demek, Sünnet, yasa yaptı, anlamındadır. Sâri' ise en büyük yol demektir. Yine, şirat, yay kirişi demektir. Çoğulu da şeklinde gelir ise, çoğulun da çoğuludur. Bu açıklamalar Ebû Ubeyd'den nakledilmiştir, O halde bu kelime, müşterek bir lâfızdır.

Minhac ise, devam eden yol demektir. Nehc ve menhec de aynı şeydir. Bunun anlamı da açık ve seçik olmak demektir. Şair recez vezninde şöyle demiştir:

"Kimin bir şüpheai var ki, işte bu Felç (adındaki nehirdir)

Oldukça tatlı bir su ve devam edip giden bir yol."

Ebû'l-Abbas ile Muhammed b. Yezid der ki: Şeriat yolun başı, rainhâc ise devam edip giden yol demektir. İbn Abbâs, el-Hasen ve diğerlerinden ise: "Bir şeriat ve bir yol" âyetini, bir sünnet ve bir yol diye açıkladıkları rivâyet edilmiştir.

Âyet-i kerimenin anlamına gelince: O, Tevrat'ı tevrat sahipleri, İncili incil sahipleri, Kur'ânı da Kur'ân sahipleri için bir şeriat ve bir yol tayin etmiştir. Bunlar ise şeriat ve ibadetlerde böyledir. Aslı teşkil eden tevhidde ise hiçbir ayrılık sözkonusu değildir. Bu anlamda Katade'den de açıklamalar rivâyet edilmiştir.

Mücahid ise der ki: Şir'at ve minhac, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dinidir. O, bu din ile onun dışındaki bütün dinleri nesh etmiştir.

Yüce Allah'ın:

"Eğer Allah dileseydi, elbette hepinizi bir ümmet yapardı" âyeti, sizin şeriatinizi tek bir şeriat yapar, siz de hak üzere olurdunuz demektir. Böylelikle yüce Allah, bu ayrılık ile bir topluluğun îman etmesini, bir diğer topluluğun da küfre sapmasını irade buyurduğunu açıklamaktadır.

Fakat O, size verdiği ile sizi imtihan etmek istedi" ifadesinde, fiilin başındaki "key lâm"ına taalluk eden hazf edilmiş ifade vardır. Yani, fakat O, sizi denemek için sizin şeriatlerinizi çeşitli çeşitli kıldı, demektir.

İmtihan etmek (ibtilâ) ise, denemek demektir.

Yüce Allah'ın:

"Öyle ise hayırlı işlere koşuşun": İtaatleri işlemekte çabuk olun, demektir. Bu, farz olan ibadetleri erken yapmanın onları ertelemekten daha faziletli olduğuna delildir. Farz ibadetlerin, vaktin ilk demlerinde eda edilmesi gerektiği hususunda, namaz müstesna bütün ibadetlerde bu bakımdan hiçbir görüş ayrılığı yoktur

Ebû Hanîfe, namazın tehir edilmesinin daha uygun olduğu görüşündedir, Ancak, âyet-i kerimenin umum ifadesi ona karşı bir delildir. Bu açıklamayı el-Kiyâ et-Taberî yapmıştır. Yine bu âyette, yolculukta oruç tutmanın oruç açmaktan daha uygun olduğuna dair de delil vardır. Bütün bu hususlara dair açıklamalar el-Bakara sûresinde (2/183-184. ayetler, 4, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Hepinizin dönüşü Allah'adır ve O, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir." Yani, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecek ve böylelikle bütün şüpheler zail olacaktır.

49

Onların hevâ ve heveslerine uymayarak aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni vazgeçirirler diye sakın onlardan. Şayet yüzçevirirlerse bil ki, bazı günahlarından dolayı Allah onları cezalandırmak ister. Gerçekten insanların çoğu fasıktırlar.

Yüce Allah'ın:

"Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet" âyetine ve bunun, Hazret-i Peygamberi (hükmedip etmemek hususunda) muhayyer bırakan âyeti neshedici olduğuna dair açıklamalar, daha önceden geçmiş bulunmaktadır, İbnü'l-Arabî der ki: Bu, büyük bir iddiadır. Çünkü, nesh'in şartlan dört tanedir. Bunlardan birisi de hangisinin önce, hangisinin de sonra indiğini tesbit ederek nüzul tarihini bilmektir. Bu iki âyet hakkında bilinmemektedir. O halde bunlardan birisinin ötekini nesh ettiğini iddia etmeye imkân kalmamış ve böylelikle bu emir olduğu halde kalmış bulunmaktadır.

Derim ki: Ebû Cafer en-Nehhâs'dan bu âyet-i kerimenin nüzulünün daha sonra olduğuna dair açıklamayı zikretmiş bulunuyoruz. Buna göre bu âyet-i kerîme nâsihtir. Şu kadar var ki, ifadede: Dilediğin takdirde

"aralarında Allah'ın İndirdiği ile hükmet" diye bir takdire gitme hali müstesnadır. Çünkü, bundan önce Hazret-i Peygamber'in bu hususta muhayyer olduğuna dair açıklamalar geçmişti. Burada muhayyerlik ifade eden ibare, önceki âyetin buna delâleti dolayısıyla hazfedilmiş bulunmaktadır. Bu hazfın sebebi ise bu âyetin öncekine atfedilmiş olmasıdır. Buna göre muhayyerliğin hükmü, tıpkı üzerine atfedilmiş olanın hükmü gibidir. Her ikisi de bu hususta muhayyerlikte ortaktır. Sonraki âyet, öncekinden kopuk değildir. Kopuk olursa bunun bir anlamı da olmaz, sahih de olmaz. O halde, buna göre yüce Allah'ın:

"Aralarında Allah'ın İndirdiği ile hükmet" âyetinin, daha önce geçen:

"Eğer hükmedersen, aralarında adaletle hükmet" (el-Mâide, 5/42) âyeti ile:

"Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet, ya da onlardan yüzçevir" (el-Mâide, 5/42) âyetlerine atfedilmiş olması kaçınılmazdır. Buna göre, buradaki:

"Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet" âyetinin anlamı şudur: Sen, hükmedecek olursan ve hükmetmeyi tercih edecek olursan, bu şekilde (yani adaletle) hükmet. O halde bütün bu âyetler muhkem olur, mensuh değildir. Zira nâsih hiçbir zaman mensuba atfedilmek suretiyle mensûhla irtibatlı olmaz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın buna göre bu hususta muhayyer bırakılması mensûh değil, muhkemdir. Bu açıklamayı Mekkî rahimehullah yapmıştır

“Hükmet" âyeti, nasb mahallinde ve: "Sana da Kitabı... indirdik" âyetindeki Kitaba atfedilmiştir. Yani, ve Biz sana, aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet diye hüküm indirdik. Bunun da anlamı şudur: Yani, Allah'ın Kitabında sana indirdiği gereğince aralarında hükmet demektir.

"Ve.., seni vazgeçirirler diye sakın onlardan" âyetindeki;

"Sakın onlardan" âyetinde yer alan ve

"onlar" anlamına gelen "he ile mim" zamirinden bedeldir. Bu, ya bedel-i istimaldir, veya mef'ûlün leh'dir. Yani, seni sakındırmak istiyecekleri için... demektir.

İbn İshâk'dan nakledildiğine göre o, şöyle demiştir: İbn Abbâs dedi ki: Aralarında İbn Suriya, Kâ'b b. Esed, İbn Salûbâ , Şâs b. Adyy'in de bulunduğu yahudi ilim adamlarından bir topluluk bir araya gelerek şöyle dediler: Gelin Muhammed'e gidelim Belki onu dininden uzaklaştırabiliriz. Çünkü, o da bir insandır. Onun yanına gidip şöyle dediler: Ey Muhammed, sen de bilirsin ki biz, yahudilerin bilginleriyiz. Sana uyacak olursak, yahudilerden hiçbir kimse bize muhalefet etmez. Ancak bizimle bir topluluk arasında bir anlaşmazlık vardır. Biz, onları da getirir senin hükmüne başvururuz. Sen de sana îman etmemiz için bizim lehimize ve onların aleyhine hükmet. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu kabul etmeyince, bu âyet-i kerîme nâzil oldu. el- Vahidî, Esbâbu Nüzüli'l-Kur'ân, S,200; Süyûtî, ed-Dürru'l Mensur, III, 96-97.

(Burada, "vazgeçirmek" anlamı verilen) "fitnenin asıl anlamı, önceden de geçtiği gibi denemek, sınamak demektir. Diğer taraftan bunun farklı manalanda vardır. Burada yüce Allah'ın:

"Seni vazgeçirirler" âyetinin anlamı, seni alıkoyarlar, geri döndürürler şeklindedir. Fitne, şirk anlamına da kullanılır. Yüce Allah'ın:

"Fitne, katilden de büyüktür" (el-Bakara, 2/217) âyeti ile:

"Hiçbir fitne katmayıncaya kadar onlarla Savaşınız" (el-Enfal, 8/39) âyetinde olduğu gibi. Yine fitne, ibret anlamına da gelebilir Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Rabbimiz, bizi kâfirlere fitne (konusu) yapma" (el-Mümtehine, 60/5);

"Rabbimiz, bizi zâlimler topluluğuna fitne (konusu) yapma."

Fitne, bu âyette de görüldüğü gibi, doğru yoldan alıkoymak şeklinde de olabilir.

Yüce Allah’ın:

"Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet" âyetinin tekrarlanması ise, ya tekid içindir veya yüce Allah'ın, herbirisinde ayrı ayrı Allah'ın indirdiği gereğince hükmetmesini emretmiş olduğu farklı birtakım durumlar ve hükümler ile ilgilidir.

Âyet-i kerimede Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in unutmasının mümkün olduğuna dair delil de vardır. Çünkü yüce Allah:

"Seni vazgeçirirler diye" diye buyurmaktadır. Bu ise, onun ancak unutması halinde sözkonusu olabilir, kasten mümkün olamaz.

Burada hitab ona olmakla birlikte maksat ondan bankasıdır, da denilmiştir. Buna dair açıklamalar, yüce Allah'ın izniyle ileride el-En'âm sûresinde gelecektir.

Yüce Allah'ın:

"Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından..." âyetinin anlamı ise, Allah'ın sana indirdiğinin tümünden., demektir. Çünkü bazan, bazı (bir "kısım") kelimesi, bütün anlamında da kullanılabilir. Şairin şu mısraında oluduğu gibi:

Veya kimi canları ölüm vakitsiz gelip alır."

Burada Vakitsiz ahrf yerine : Ona ulanır, şeklinde de rivâyet edilmiştir. Şair "burada kimi canlar" İle bütün canları kastetmiştir. Yüce Allah'ın:

"Ben size, ihtilaf ettiğiniz şeylerin bazısını açıklayayım diye geldim" (ez-Zuhruf, 43/63) âyetini da bu şekilde açıklamışlardır. İbnü’l-Arabi der ki: Doğrusu, "bazı" kelimesinin bu âyet-i kerimede asıl anlamında kullanıldığı ve bununla maksat ise ;recm veya onların istedikleri şekilde hüküm vermesi olduğudur!, Çünkü onlar, Hazret-i Peygamberi kendisine indirilenlerin tümünden vazgeçirmek maksadında değillerdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Yüce Allah'ın:

"Şayet yüz çevirirlerse" âyeti: Eğer senin hükmünü kabul etmeyip hükmünden yüz çevirecek olurlarsa,

"bil ki, bazı günahlarından dolayı Allah onları cezalandırmak ister" yani, sürgüne göndermek, cizye ve öldürmek suretiyle onları azaplandırmak ister, demektir. Nitekim böyle de olmuştur

Yüce Allah'ın:

"Bazı" diye buyurması ise, bazı günahları karşılığında cezalandırılmalarının, onların mülklerinin başlarına yıkılıp geçirilmesi için yeterli oluşundan dolayı idi.

"Gerçekten insanların çoğu fâsıktırlar" âyeti ile de yahudileri kastetmektedir.

50

Onlar hâlâ cahiliyye (devrinin) hükmünü mü istiyorlar? Yakın sahibi (hakka kesin inanan) bir toplum için, kimin hükmü Allah'ın hükmünden daha güzel olabilir?

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Güçlü İle Zayıf Arasında Ayırım Cahiliye Hükmüdür:

Yüce Allah'ın:

"Onlar hâlâ cahiliye (devrinin) hükmünü mü istiyorlar"

âyetinde

"Hükmünü mü" kelimesi,

"Arıyorlar" Fiili ile mansubtur. Âyetin anlamı da şöyledir: Cahiliye döneminde soylu olanın hükmü ile aşağı tabakalarda olanların hükmü farklı farklı idi. Nitekim, daha önce birkaç yerde bu açıklamalar geçmişti. Yahudiler de zayıf ve fakirlere hadleri uyguluyor, ancak güçlü ve zenginlere uygulamıyordu. İşte bu davranışta onlar da cahiliyeye benzemiş oluyorlardı.

2- Çocuklar Arasında Ayırım Gözetmek de Cahili Bir Uygulamadır:

Süfyân b. Uyeyne, İbn Ebî Necih'den, o, Tâvus'dan şöyle dediğini rivâyet eder: Tivus'a, çocuklarından birisini diğerinden üstün tutan kişinin durumu hakkında soru sorduklarında, şu:

"Onlar hâlâ cahiliyye (devrinin) hükmünü mü istiyorlar?" âyetini okurdu. Tavus şöyle derdi: Kimse bir çocuğunu diğerinden üstün tutamaz. Böyle bir şey yapacak olursa, onun bu uygulaması geçerli değildir ve fesh olunur Zahirîlerde bu görüştedir. Ahmed b. Hanbel'den de buna benzer bir görüş rivâyet edilmiştir. es-Sevrî, İbnü'l-Mübârek ve İshâk ise bunu mekruh görmüşlerdir. Buna göre bir kimse böyle bir şeyi yapacak olursa, geçerli olur ve (mahkeme kararıyla) reddolunmaz. Mâlik, es-Sevrî, Leys, Şâfiî ve rey sahipleri de bunu câiz kabul etmişler ve Hazret-i Ebû Bekir'in diğer çocukları arasından Hazret-i Âişe'ye bağışta bulunması şeklindeki uygulamasını, bir de Hazret-i Peygamberin: "Onu geri çevir" hadisi ile: "Sen buna benden başkasını şahid tut" sözünü delil göstermişlerdir.

Bunu kabul etmeyen birinci görüşün sahipleri ise, Hazret-i Peygamberin şu hadisini delil gösterirler: Hazret-i Peygamber, Beşir b. Sa'd'a: "Senin bundan başka çocuğun var mı?" deyince, Beşir: Evet, var demişti. Bu sefer Hazret-i Peygamber: "Peki onların hepsine bunun gibi bir bağışta bulundun mu?" diye sormuş, o da; Hayır, deyince Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştu: "O halde sen beni şahid tutma, Çünkü ben haksızlığa şahidlik etmem." Bir başka rivâyette de: "Ben ancak hak olan bir şeye şahidlik ederim" diye buyurduğu rivâyet edilmektedir. Buhârî, Hibe 12, 13; Müslim, Hibet 9-13; Ebû Dâvûd, Buyû’ 83; Nesâî, Nihal 1; Müsned, IV, 268, 269.

Bu görüşün sahipleri derler ki, zulüm olup hak olmayan bir şey ise batıldır, câiz olmaz- Hazret-i Peygamberin: "Buna benden başkasını şahid tut" demiş olması, şahidlikte bir izin değildir. Bu, ancak böyle bir şeye şahidlik etmek için bir azardır. Zira, Hazret-i Peygamber buna zulüm ismini vermiş ve böyle bir şeye şahidliği kabul etmemiştir O halde, müslümanlardan herhangi bir kimsenin herhangi bir şekilde böyle bir şeye şahidlik etmesine imkân yoktur. Hazret-i Ebû Bekir'in uygulamasına gelince, onun uygulaması Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın âyetine karşı delil diye ileri sürülemez. Bir de onun, diğer çocuklarına Hazret-i Âişe'ye yaptığına denk bir takım bağışlarda bulunmuş olması da muhtemeldir.

Denilse ki: Aslolan insanın malında mutlak tasarruf sahibi olmasıdır. Böyle diyene şu şekilde cevap verilir: Genel asıl ile bu asla muhalif olan muayyen vakıa arasında umum ve husus naslarda olduğu gibi, tearuz (çatışma) sözkonusu değildir- Usulde şu kaide vardır: Sahih olan, umumu hususi olana bina etmektir. Diğer taraftan böyle bir uygulama sonucunda anne-babaya karşı itaatsizlik ortaya çıkar ki, bu da büyük günahların büyüğüdür, bu haramdır. Harama götüren birşey de yasaktır. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah'tan korkun ve çocuklarınız arasında adaleti gözetin." en-Nu'man b. Beşir der ki: Bunun üzerine babam geri döndü ve o sadakayı (bağışı) geri çevirdi.

Baba çocuğuna verdiği sadakayı çocuğu eğer harcamış ise, babası onu geri istemez, Hazret-i Peygamberin: "Onu geri çevir" âyeti, onu reddet anlamındadır. Red ise, fesh hakkında zahir bir lâfızdır. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim bizim bu işimize uygun düşmeyen bir iş yaparsa o, merduttur." Yani, fesh olunur. Bütün bunlar, gayet zahir ve güçlü delillerdir. Böyle bir uygulamanın yasaklığı hususunda açık bir tercihi ortaya koymaktadır.

3- Hükmü Allah'tan Daha Güzel Kimse Olamaz;

İbn Vessâb en-Nehaî Hükmünü mü? âyetini, ref ile öyle bir hükmü mü arıyorlar anlamında okumuştur. Burada "he" zamiri Ebû'n-Necm'in şu beyitinde olduğu gibi hazf etmiştir:

"Um el-Hıyar iddia eder oldu

Aleyhime "bütünüyle işlemediğim bir günahı"

Bu ise, buradaki (........): Bütünüyle kelimesini merru' olarak rivâyet edenlere göre, İbn Vessâb ile en-Nehaî'nin kıraatine delil olabilir. Burda ifadenin takdirinin, Cahiliyenin hükmümüdür aradıkları o hüküm? şeklinde olması mümkündür ve burada mevsuf olan ikinci "hüküm" kelimesi hazfedilmiş de olabilir

el-Hasen, Katade, el-A'rec ve el-A'meş ise, Hakiminin, şeklinde "hâ, kâf ve mim" harflerinin üstün okunuşu şeklinde de okumuştur. Bu İse, çoğunluğun okuyuşunun anlamına racîdir Zira, burada maksat bizzat hüküm veren hakim değildir. Maksat, hükmün kendisidir. Şöyle buyurulmuş gibidir: Yoksa onlar, cahiliye hakeminin hükmünü mü arıyorlar?

Sözlükte hakem ve hakim aynı anlamda olabilir. Onlar, bununla kâhinin ve buna benzer cahiliye döneminde hüküm veren kimselerin hakimliğini aramak istiyorlar gibi bir anlam vardır. Bu durumda, hakimden kasıt yaygınlık ve cins isimdir. Zira, bununla muayyen bir hakim kastedilmiş olamaz.

Burada muzâfın cins isim olması; "Mısır irdebbini (bir ölçek) artık vermiyor" ifadesinde ve benzerlerinde olduğu gibi caizdir.

İbn Âmir (........) : Arıyorsunuz şeklinde "te" harfi ile okurken, diğerleri ise, (arıyorlar anlamını vermek üzere) "ya" harfi ile okumuşlardır.

Yüce Allah'ın:

"Yakîn sahibi bir toplum için kimin hükmü Allah'ın hükmünden daha güzel olabilir?" âyetindeki soru, inkâr içindir. Yani, hükmü ondan daha güzel hiçbir kimse yoktur. Ve bu, mübteda ve haberdir.

Hükmü" kelimesi ise, beyan (temyiz) olmak üzere nasb edilmiştir. Zira, yüce Allah'ın:

"Yakın sahibi bir toplum için" âyeti, yakîn sahibi bir toplum nezdinde, anlamındadır.

51

Ey îman edenler, Yahudileri de hıristiyanları da veliler edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden kim onları veli edinirse, muhakkak o da onlardandır. Şüphesiz Allah zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Yahudiler ve Hıristiyanlar Birbirlerinin Velileridirler:

"Yahudileri ve hıristiyanları veliler ..." âyeti,

"Edin(me)yin" fiiline ait iki mef'ûldür, Bu, Şer'ân onlarla velayet (dostluk, bağlılık) ilişkisini kesmenin gerektiğine delildir. Âl-i İmrân sûresinde (3/118. Âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır

Bu âyette veli edinilmeleri yasaklananların münafıklar olduğu söylenmiştir. Yani, ey zahiren îman edenler... Bunlar, müşrikleri veli edinmekte ve müslümanların sırlarını onlara bildirmektedirler.

Âyetin Ebû Lubâbe hakkında nâzil olduğu da İkrime'den bir görüş olarak nakledilmiştir. es-Süddî der ki: Âyet-i kerîme, müslümanların Uhud günü korkuya kapılarak sonunda aralarından bazılarının yahudi ve hıristiyanları veli edinmeyi içinden kararlaştırmaları şeklinde meydana gelen olay hakkında nâzil olmuştur. Yine bu âyet-i kerimenin Ubâde b. es-Samit ile Abdullah b. Ubeyy b. Selul hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Ubâde (radıyallahü anh), bunun üzerine yahudileri veli edinmekten vazgeçmiş, buna karşılık İbn Ubeyd de onları dost edinmeye devam ederek: Ben, zamanla birtakım musibetlerin ortaya çıkmasından korkuyorum, demişti.

"Onlar, birbirlerinin dostlarıdırlar" âyeti de mübtedâ ve haberdir. Bu ise, şeriatın yahudi ile hıristiyanların kendi aralarındaki velayet ilişkilerini kabul ettiğine; o kadar ki, yahudi ile hıristiyanların birbirlerine mirasçı olacaklarına delâlet etmektedir.

2- Onları Veli Edinen Mü’minlerin Durumu;

Yüce Allah'ın:

"İçinizden kim onları veli edinirse" âyeti, kim onlara müslümanlar aleyhine destek verirse, "muhakkak o da onlardandır "demektir. Şanı yüce Allah bu âyetle, böylesinin hükmünün onların hükmü gibi olacağını beyan etmektedir. Bu da müslümanın mürtedden miras almasına engel olması anlamına gelir. Hazret-i Peygamber döneminde onları veli edinen kişi, İbn Ubeyy idi. Diğer taraftan bu hüküm, onlarla müvâlât ilişkisini koparmak hususunda Kıyâmet gününe kadar bakidir. Nitekim Yüce Allah başka yerlerde şöyle buyurmaktadır:

"Bir de zulmedenlere meyletmeyin. Sonra size ateş dokunur." (Hûd, 11/113)

Yüce Allah Âl-i İmrân sûresinde de şöyle buyurmaktadır: "Mü’minler, mü’minleri bırakıp kâfirleri veli edinmesin." (Âl-i İmrân, 3/28) Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ey îman edenler, kendinizden başkalarım sırdaş edinmeyin..." (Âl-i İmrân, 3/118) Buna dair açıklamalar (ismi geçen ayetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah'ın:

"Onlar, birbirlerinin dostlarıdırlar" âyeti ile yardımlaşmak hususu kast edilmektedir.

"İçinizden kim onları veli edinirse, muhakkak o da onlardandır" âyeti de şart ve cevabıdır. Yani, bunun böyle olmasına sebep, onları veli edinen kimsenin bizzat yahudi ve hıristiyanların muhalefetleri gibi, Allah'a ve Rasulüne muhalefet etmiş olmasıdır. Onlara düşmanlık beslemek vacib olduğu gibi, artık ona da düşmanlık beslemek vacib olmuştur. Onlar için cehennem nasıl vacib olduysa, böylesi için de cehennem vacib olmuştur. Bunun sonucunda o da onlardan, yani onların arkadaşlarından olmuştur.

52

Kalplerinde hastalık bulunan kimselerin: "Devrin aleyhimize dönmesinden korkuyoruz" diye aralarında koşuştuklarını görürsün. Olur ki Allah, fetih nasib eder veya kendi katından bir emir verir de onlar da içlerinde gizlediklerine pişman olacaklardır.

"Kalplerinde hastalık bulunan kimselerin" buyruğundakî hastalıktan kasıt, şüphe ve münafıklıktır. Buna dair açıklamalar el-Bakara sûresinde (2/10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Burada kastedilenler ise, İbn Ubeyy ve arkadaşlarıdır.

"... Devrin aleyhimize dönmesinden" yani, ya kıtlık suretiyle zamanın aleyhimize dönerek onlar da bize erzak vermeyip bize ihsanda bulunmamak suretiyle, ya obryahudilerin müslümanlara karşı zafer kazanıp Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in lehine olan bu durumun devam etmeyeceğinden

"korkuyoruz diye aralarında" yani, yahudilerî veli ve dost edinerek onlarla dayanışmak hususunda

"koşuştuklarını görürsün."

"Devrin aleyhimize dönmesi" ifadesinin bu şekilde açıklanması, manaya daha uygun düşmektedir. Çünkü, buradaki (..........): Devrin aleyhimize dönmesinden tabiri, "Döndü, döner"den alınmış gibidir. Yani, işin dönüvermesinden korkarız, demektir. Bu anlamın doğruluğuna, yüce Allah'ın:

"Olur ki, Allah fetih nasibeder" âyeti delalet etmektedir. Şair de şöyle demiştir:

"Senden takdir edilmiş, mukadder kaderi çevirir

Ve zamanın, musibetlerinin dönüp dolaşmasını."

Burada, zamanın musibetlerinin bir toplumdan bir diğer topluma geçmesi, değişip durması kastedilmektedir.

"Feth"in anlamı hususunda farklı görüşler vardır. Feth'in, hükmedip, haklı ile haksızı ayırd etmek ve hüküm vermek anlamına geldiği söylenmiştir. Katade ve başkalarından bu açıklama nakledilmiştir. İbn Abbâs da der ki: Allah, fethi nasib etti ve Kurayzaoğullarının Savaşçıları öldürülüp, kadın ve çocukları ashâb edildi, Nadiroğulları da sürgün edildi. Ebû Ali de der ki: Burada fetihden kasıt, müşriklerin topraklarının müslümanlara fetih ile açılmasıdır. es-Süddî de der ki: Burada fetihten kasıt, Mekke'nin fethidir.

"Veya kendi katından bir emir verir." es-Süddî der ki: Bundan kasıt da cizyedir, el-Hasen de şöyle demiştir: Münafıkların gerçek durumlarının açığa çıkartılması, isimlerinin bildirilmesi ve öldürülmelerinin emredilmesidir. Bundan maksadın, bol mahsul gelmesiyle müslümanların geniş maddi İmkânlara kavuşması olduğu da söylenmiştir.

"Onlar da içlerinde gizlediklerine pişman olacaklardır." Yani, Allah'ın mü’minlere yardımını görüp, ölüm esnasında da âhiretteki yerlerini görerek azaplarının müjdesi kendilerine verileceği vakit, kâfirleri veli edinmelerinden ötürü pişman olacaklardır.

Yüce Allah'ın: " Îman edenler de derler ki" âyetini, Medineliler ve Şamlılar, başta "vav" harfi olmaksızın, Derler ki..." diye okumuşlardır. Ebû Amr ve İbn Ebi İshâk ise, baş tarafta "vav" harfi ile ve nahivcilerin çoğunluğunun görüşüne uygun olarak "Nasib eder" âyetine atf ederek okumuşlardır, ifadenin takdiri ise şöyle olur: Olur ki Allah fetih nasib eder ve îman edenlerde derler ki... Bunun, manaya atıf olduğu da söylenmiştir.

Çünkü; âyetinin anlamı; "Olur ki Allah fetih nasip eder şeklindedir. Zira; Umulur ki, Zeyd'in gelmesi ve Âmr'ın kalkması demek uygun değildir. Çünkü; umulur ki Zeyd, Amr kalkar; demek uygun değildir. Ama; Zeyd'in kalması ve Amr'ın gelmesi umulur; denilmesi halinde ifade güzel olur.

Buna göre,"Nasib eder" âyetinin; Olur ki.." yanında takdim edildiğini kabul etmemiz, güzel olur. Çünkü, o takdirde ifade; Gelmesi umulur, kakması umulur; takdirinde olur, ve bu haliyle şairin şu beytini andırır.

"Kocanı Savaşta gördüm

Bir kılıç kuşanmış ve mızrak (tutunmuş) olarak."

Bu hususta üçüncü bir görüş daha vardır ki, bu okuyuşa göre âyeti yani 53 âyetin başındaki vav harfi ile "feul"e atfetmektir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

"Şüphesiz bir aba giyinmek ve gözümün aydın olması..."

Bununla birlikte Nasib eder" ifadesinin, şanı yüce Allah'ın ismi celalinden bedel olması da mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri de şöyle olur: Umulur ki, Allah (in) yardımı gelir ve îman edenler şöyle der...

Kûfeliler ise, birinci âyet-i kerimeyle ilişkisi olmamak üzere merfu' olarak "... derler" ki diye okumuşlardır,

53

Îman edenler de derler ki: "Olanca güçleriyle sizinle beraber olacaklarına dair Allah adına yemin edenler bunlar mı?" Bütün amelleri boşuna gitti ve bundan ötürü en büyük zarara uğrayanlar oldular.

"Olanca güçleriyle sizinle beraber olacaklarına dair Allah adına yemin edenler" ve yeminlerini alabildiğine pekiştirirler, "bunlar mı?" âyeti ile münafıklara işaret edilmektedir. Yani mü’minler, yahudilere onları azarlamak yoluyla şöyle dediler: Bütün güçleriyle Muhammet'e karşı size yardımcı olacaklarına dair yemin edenler bunlar mıdır?

Bunun, mü’minlerin birbirlerine söyledikleri söz olması da muhtemeldir. Yani, kendilerinin mü’min olduklarına dair yemin edenler bunlar mıydı? İşte yüce Allah, bugün onların gizlediklerini açığa çıkarmış bulunmaktadır

"Bütün amelleri boş gitti." Münafıklıkları sebebiyle batıl oldu. "Bundan ötürü ea büyük zarara uğrayanlar oldular." Yani, sevap kazanma imkânını kaybettiler. Şöyle de açıklanmıştır: Yahudileri veli edinmekle zarara uğradılar. Artık, yahudilerin öldürülüp sürgüne gönderilmelerinden sonra onlar, bunun herhangi bir faydasını elde edemediler.

54

Ey Îman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, Allah, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetli kendisinin onları seveceği, onların da kendisini seveceği bir topluluk getirir ki, Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu, Allah'ın lütfudur ki, onu dilediği kimseye verir. Allah, lütfü bol olandır, her şeyi en iyi bilendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1-İrtidat Edenler:

Yüce Allah'ın:

"İçinizden kim dininden dönerse" âyeti, bir şarttır. Bunun cevabı ise " : ... çektir" âyetidir. Medinelilerle Şamlılar " Kim irtidat ederse" âyetini, iki "dal" harfi ile diye okumuşlardır. Diğerleri ise, şeddeli "dal" harfi ile okumuşlardır.

Bu âyet, Kur'ân-ı Kerîmin i'cazi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın da mucizesidir. Zira, henüz onun döneminde böyle bir şey olmamışken İrtidat edeceklerini haber vermiştir. Ve bu durum, o zaman bir gaybtı. Bir süre sonra haber verdiği şekilde ortaya çıktı. İrtidat edenler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın vefatından sonra irtidat ettiler

İbn İshâk der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettikten sonra, üç mescid sahipleri müstesna, Araplar hep irtidat ettiler. Bunlar, Medine mescidi, Mekke mescidi ve Cuvasa mescididir. Araplardan irtidat edenler de iki türlüdür: Bir bölümü şeriatı bütünüyle bir kenara attı ve şeriatın dışma çıktı. Bir bölümü ise zekâtın vücubunu kabul etmemekle birlikte, onun dışındaki yükümlülüklerin vücubunu ikrar etti ve dediler ki: Biz, oruç tutar namaz kılarız fakat zekât vermeyiz. Ebû Bekr es-Sıddık ise onların hepsiyle Savaştı. Halid b. el-Velid'i üzerlerine ordularla gönderdi ve bu hususta bilinen haberlerde de belirtildiği gibi, onlarla Savaştı ve onları ashâb aldı.

2- Allah'ı Sevenler ve Allah'ın Sevdikleri:

Yüce Allah'ın:

"Allah... kendisinin onları seveceği, onların da kendisini seveceği bir topluluk getirir" âyeti sıfat durumundadır.

el-Hasen, Katade ve başkaları derler ki: Bu âyet-i kerîme Ebû Bekir es-Sıddik ve arkadaşları hakkında inmiştir.

es-Süddî der ki: Ensar hakkında inmiştir. Bunun, henüz o sıralarda var olmayan bir topluluk hakkında işaret olduğu da söylenmiştir. Ebû Bekir de mürtedlerle âyetin nüzulü sırasında henüz bulunmayan bir toplulukla Savaşmıştır. Bunlar ise, Yemen'li Kinde'li, Becile'li ve Eşcalı bir takım kabilelere mensub kimselerdi. Âyet-i kerimenin Eş'ariler hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Çünkü, haberde varid olduğuna göre, bu âyet-i kerîme nâzil olduktan kısa bir süre sonra deniz yoluyla Eş'arilerin gemileri geldiği gibi, Yemen kabileleri de deniz yoluyla geldiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in döneminde İslama bağlılık noktasında güzel sınavlar verdiler. Irak fetihleri ise genel olarak Ömer (radıyallahü anh) döneminde ve Yemen'li kabileler tarafından gerçekleştirilmiştir. Âyetin nüzulü ile ilgili olarak ifade edilen en sahih görüş budur. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Hakim Ebû Abdullah da "el-müstedrek"6tz isnİsmi ile şu rivâyet-i kaydetmektedir; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyet-i kerîme nâzil oluncat Ebû Mûsa el-Eşfarî'ye işaret ederek: "İşte bunlar bunun kavmidirler" diye buyurmuştur. el-Hâkim, el-Müstedrek, II, 313.

el-Kuşeyrî der ki: Ebû Mûsa'ya tabi olanlar da onun kavmindendirler Çünkü, bir kavmin, bir peygambere izafe edildiği her yerde maksat, ona tabı olanlardır.

3- Mü’minlerin Vasıflarından: Mü’minlere Karşı Alçak Gönüllü, Kâfirlere Karşı da Onurlu ve Şiddetli Olmak:

Yüce Allah'ın: "Mü’minlere karşı alçak gönüllü" buyrugundaki,

"alçak gönüllü" anlamına gelen ifadesi

"topluluk"in sıfatıdır. Aynı şekilde

"onurlu ve şiddetli" de böyledir. Yani bunlar, mü’minlere karşı şefkatli, merhametli ve yumuşak davranırlar. Bu kelime Arapların yularından kolaylıkla çekilebilen binek hakkında kullandıkları tabirinden alınmıştır. Zilletle herhangi bir ilgisi yoktur. İşte bu şekilde olan mü’minler, kâfirlere karşı sert davranırlar, onlara düşmanlık beslerler. İbn Abbâs der ki: Bunlar, mü’minlere karşı, babanın çocuğuna, efendinin kölesine davrandığı gibi davranırlar. Kâfirlere karşı sertlikleri ise, bir aslanın avına karşı durumu gibidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Kâfirlerekarşı sert, kendi aralarında merhametlidirler." (el-Feth, 48/29)

Bu kelimenin hal olarak nasb edilmek suretiyle şeklinde okunması da mümkündür. Yani, bu halde Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Yüce Allah'ın kullarını sevmesi ile, kullarının O'nu sevmesinin anlamına dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. (Bk. Âl-i İmrân, 3/31 âyetin tefsiri)

4- Allah Yolunda Cihad Edenler ve Allah'tan Başkasından Korkmayanlar:

Yüce Allah'ın:

"Allah yolunda cihad ederler" âyeti de aynı şekilde sıfat mahallindedir.

"Ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar." Zamanın musibetlerinden korkan münafıklardan farklıdırlar. İşte bu, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali (Allah hepsinden razı olsun )nin İmâmetlerinin sübutuna delalet etmektedir. Çünkü hepsi de yüce Allah yolunda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hayatta olduğu dönemlerde cihad ettikleri gibi, ondan sonra da mürtedlerle de Savaşmışlardır. Bilindiği gibi bu sıfatlara sahip olan, yüce Allah'ın gerçek velîsi, dostudur.

Âyet-i kerimenin kıyâmet gününe kadar kâfirlerle cihad eden herkes hakkında umumi olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

"Bu, Allah'ın lütfudur ki, onu dilediği kimseye verir." Müpteda ve haberdir.

"Allah vasi'dir" yani, lütfü bol olandır,

"alimdir", kullarının maslahatını, menfaatini çok iyi bilendir.

55

Sizin asıl veliniz ancak Allah'tır. O'nun peygamberidir ve namazını kılan ve rükû halinde İken zekâtını veren mü’minlerdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı İki başlık halinde sunacağız:

1. Nüzul Sebebi ve Âyetin Kapsamı:

Yüce Allah'ın:

"Sizin asıl veliniz ancak Allah'tır, O'nun peygamberidir"

âyeti hakkında Cabir b. Abdullah dedi ki; Abdullah b. Selam, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şöyle dedi; Kurayza ve Nadirlilerden olan bizim kavmimiz (müslüman olduk diye) bizden darıldılar. Bizimle oturmamak üzere yemin ettiler. Evlerin uzaklığı sebebiyle de ashâbın ile birlikte oturup kalkamıyoruz. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. O da şöyle dedi: Biz, veli olarak Allah'tan, Rasulünden ve mü’minlerden razıyız.

( ......... )ler, bütün mü’minler hakkında umumidir. Ebû Cafer, Muhammed b. Ali b. el-Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anhüm)'a:

"Sizin asıl veliniz ancak Allahtır, Onun peygamberidir ve... mü’minderdir" âyetinin anlamı hakkında burada kastedilen Ali b. Ebî Tâlib midir diye sorulmuş, O da: Ali'de mü’minlerdendir diyerek bu âyetin bütün mü’minler için sözkonusu olduğu kanaatinde olduğunu ortaya koymuştur.

en-Nehhâs der ki: Bu görüş gayet açıktır. Çünkü (.......):... ler, bir topluluk hakkında kullanılır.

İbn Abbâs da der ki: Bu âyet-i kerîme, Ebû Bekr (radıyallahü anh) hakkında nâzil olmuştur. Bir başka rivâyette de şöyle demiştir: Su âyet-i kerîme Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) hakkında nâzil olmuştur. Mücahid ve es-Süddî de böyle demiştir. Onları bu şekilde görüş beyan etmeye iten yüce Allah'ın:

"Namazını kılan ve rükû halinde iken zekâlını veren mü’minlerdir" âyetidir. Bunu da bir sonraki başlıkta ele alalım.

2- Rükû Halinde İken Zekât Vermekten Kasıt:

Dilencinin biri, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in mescidinde birşeyler dilendiği halde kimse ona birşey vermemişti. O sırada Hazret-i Ali namazda ve rükû halinde bulunuyordu. Sağ elinde de bir yüzük vardı. Dilenciye eliyle işaret etti ve nihayet dilenci de o yüzüğü aldı. el-Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, VII, 17. el-Kiya et-Taberî der ki: İşte bu, az amelin namazı iptal etmediğine delalet etmektedir. Çünkü, rükû halinde iken yüzüğünü sadaka olarak vermek, namazda yapılan bir iş olup, bundan dolayı namazını iptal etmedi. Yüce Allah'ın:

"Ve rükû halinde İken zekâtını veren mü’minler" âyeti ise, nafile sadakaya da zekât adının verileceğine delalet etmektedir. Çünkü, Hazret-i Ali rükû halinde iken yüzüğünü sadaka olarak vermişti. Bu da yüce Allah'ın şu âyetini andırmaktadır:

"Fakat, kendisi ile Allah’ın rızasını istemek kastıyla verdiğiniz zekât ise, işte onlar kat kat artırılanlardır." (er-Rûm, 30/39) İşte burada farz ve nafile de zekâtın kapsamına girmektedir. Buna göre zekat ismi, hem farzı hem de nafile sadakayı kapsayan bir isim olmaktadır. Tıpkı, sadaka ve salat isimlerinin her ikisini de (farz olanı da nafile olanı da) kapsaması gibi.

Derim ki: Buna göre, burada zekattan kasıt, yüzüğünü sadaka olarak vermektir. Zekat lâfzının, yüzüğü sadaka olarak vermek şeklinde yorumlanması ise uzak bir ihtimaldir. Çünkü zekât, ancak kendisi için has olan lâfzı ile kullanılır. Bu da, daha önce Bakara sûresinin baş taraflarında (2/3- ayet, 25- başlıkta) geçtiği gibi, farz olan zekattır Aynı şekilde bundan önce geçen:

"Namazını kılan" ifadesinin anlamı da böyledir. Namazın ikâme edilmesinin anlamı ise, namazı vakitlerinde ve bütün hukukuna riayet ederek kılmaktır, Bundan kasıt da farz olan namazdır. Daha sonra yüce Allah:

"Ve rükû halinde iken" diye buyurmaktadır. Bundan maksat ise nafile namazdır. Şöyle de denilmiştir: Rükû'un tek başına zikredilmesi, onun şerefline dikkat çekmek İçindir. Yine denildiğine göre mü’minler, bu âyetin nüzulü esnasında kimileri namazım tamamlamış, kimileri ise rükû halinde bulunuyordu.

İbn Huveyzimendâd der ki: Yüce Allah'ın:

"Ve rükû halinde İken zekâtını veren mü’minler" buyruğut namaz esnasında ameli yesir diye bilinen az miktardaki amelîn câiz olduğu hükmünü ihtiva etmektedir. Çünkü, burada bu ifade övgü sadedindedir. Övgü ile ilgili asgari hüküm ise, övülen şeyin mubah oluşudur. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'ın dilenciye kendisi namazda iken bîrşeyler verdiği rivâyet edilmektedir. Bunun, nafile namazda iken yapılmış olması da mümkündür. Zira, farz namazda böyle bir şey yapmak mekruh görülmüştür. Övgünün, her iki halin bir arada olmasına yönelik olma ihtimali de vardır. Âdeta namaz ve zekâtın vücubuna inanan kimseyi nitelendirerek, namazdan rükû diye sözetmis, bunların farz oluşuna inanmayı da bunların fiilen yapılması diye ifade etmiştir. Nitekim müslümanlâr namaz kılanlardır derken, onların bu halde iken namaz kılan kimseler olduklarını kastetmediğin gibi yalnızca namaz halinde iken onları övülmüş olmuyor. Bu ifade ile, bu davranışı yapıp, onun farziyetine inanan kimseler kastedilmektedir.

56

Kim Allah'ı, Rasulünü ve mü’minleri veli edinirse, şüphe yokki hizbullah, galip olacakların ta kendileridir.

Yüce Allah'ın:

"Kim Allahı, Rasülünü ve mü’minleri veli edinirse." Yani, kim işini Allah'a havale eder, Rasulünün emrine uyar, müslümanları da veli edinirse, işte o kimse hizbullahtandır.

Şöyle de denilmiştir: Yani kim Allah'a itaati, Rasulüne ve mü’minlere yardımı kendisine görev olarak bellerse, işte o, hizbullahtandır demektir.

"şüphe yok ki hizbullah, galip olacakların tâ kendileridir." el-Hasen der ki: hizbullah demek, cundullah (Allah'ın askerleri) demektir. Başkası ise, Allah'ın (dininin) yardımcılarıdır demektedir. Şair de şöyle demiştir:

"Ben nasıl olur da zaynaüşürüîebuirim, Bilal benim Biin îken."

O Bana yardım ediyorken demektir.

Mü’minler hizbullahtır. Şüphesiz onlar yahudileri, kadın ve çocukları ashâb ederek, Savaşçılarını öldürerek, onları sürgün ederek ve onları cizyeye mahkum ederek yenik düşürmüşlerdir. Hizb, insanlardan bir sınıf demektir. Bu kelime, asıl itibariyle Arapların kullandıkları deyim olan şu musibet başına geldi anlamında musibet kelimesi ile alakalıdır. Âdeta hizibleşenler, bir musibete uğrayan kimselerin o musibet dolayısıyla bir araya toplanmış kimselere benzetilmiş gibidir. Nesâî, Mevakît 46). Bir kişinin hizbi onun arkadaşlaradır. Hizb, aynı zamanda, vird (yapmayı İtiyat haline getirdiği ibadet") demektir.

"Her kim geceleyin hizbini geçirecek olursa..." "Herkim hizbini -kısmen yada tamamen- bitirmeden uyursa... " anlamında olmak üzere Müslim, Salâtü'l-Müsafirîn 142; Ebû Dâvûd, Tatavvu 19; Tirmizî Cumua 56; Nesâî Kıyâmu’l-Leyl 56; İbni Mace, İkametü's-Salat 177; Dârimî, Salât 167; Muvatta’', Kuran 3. hadisindeki hizb kelimesi bu manadadır. Kur'ânı hizblere ayırdım derken de bu kökten gelen lâfız kullanılmaktadır. Hizb, bölüm ve kesim demektir. Hizibleştiler derken, toplandılar demektir. Ahzab ise Peygamberlerle Savaşmak üzere bir araya gelen kesimler demektir.

İse, bu iş gelip ona çattı demektir.

57

Ey îman edenler, sizden evvel kendilerine kitab verilenlerden dininizi bir eğlence ve bir oyuncak edinenleri ve kâfirleri veli edinmeyin. Şayet îman edenlerseniz Allah'tan korkun.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Nüzul Sebebi ve Dine Karşı Olanların Veli Edinilemeyeceği:

İbn Abbâs (radıyallahü anh)'dan rivâyete göre, yahudiler ve müşriklerden bir topluluk, secde ettikleri sırada müslümanların bu hallerinden dolayı gülmeye başladılar. Bunun üzerine yüce Allah:

"Ey îman edenler... dininizi bir eğlence ve bir oyuncak edinenleri ve kâfirleri veli edinmeyin" diye başlayan âyetleri indirdi.

"Alay edinmenin" anlamına dair açıklamalar daha önce el-Bakara sûresinde (2/67. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

" Sizden evvel kendilerine kitab verilenlerden.- ve kâfirleri" âyetini, Ebû Amr ve el-Kisâî Kâfirler kelimesini esreli olarak okumuşlardır. el-Kisâî der ki: Ubey (Allah'ın rahmeti üzerine olsun)'in Mushaf'ında bu, şeklindedir. Burada " ...den" edatı cinsin beyanı içindir. Ancak bu kelimenin nasb ile okunması daha açıktır,

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet, kendisinden önce gelen iki amilden daha yakın olanına atfedilmiştir ki, o da yüce Allah'ın:

"Kendilerine kitap verilenlerden" âyetidir. Yüce Allah bununla onlara, yahudi ve müşrikleri veli edinmeyi yasakladığı gibi, her iki kesimin de mü’minlerin dinlerini eğlenceye aldıklarını, onu oyuncak edindiklerini bildirmektedir. "Kâfirler" anlamındaki kelimeyi mansub olarak okuyanlar ise bunu,

"Sizden evvel kendilerine kitap verilenlerden dininizi bir eğlence ve bir oyuncak edinenenleri ve kafirleri veli edinmeyin" âyetinde yer alan; ... lere atf etmiştir. Yani, bunları da ötekilerini de veli edinmeyiniz. Bu kıraate göre, dini eğlence ve oyuncak edinmekle nitelendirilenler yalnızca yahudilerdir, başkaları değildir. Veli edinilmeleri yasak kılananlar ise, yahudiler ve müşriklerdir. Fakat, "kâfirler" anlamındaki kelimenin esreli okunuşuna göre ise, her iki kesim de dini eğlenceye alıp oyuncak etmekle nitelendirilmektedirler.

Mekkî der ki: Eğer çoğunluk nasb ile kıraat üzerine ittifak etmemiş olsaydı, i'rabı, anlamı, tefsirdeki gücü ve matufun aleyhe yakınlığı dolayısıyla esreli okuyuşu tercih edecektim.

Şöyle de denilmiştir: Anlamı, müşriklerle münafıktan veliler edinmeyin şeklindedir. Buna delil ise:

"Biz ancak alay edenleriz" (el-Bakara, 2/14) demeleridir. Müşriklerin tümü ise kâfirdir. Fakat kâfir lâfzı, çoğunlukla müşrikler hakkında da kullanılır. İşte bundan dolayı, kitap ehli kâfirlerden ayrı olarak zikredilmiştir.

2- Kâfir ve Müşriklerden Yardım Almanın Hükmü:

İbn Huveyzimendâd der ki: Bu âyeti kerîme yüce Allah'ın:

"Yahudileri de hıristiyanları da veliler edinmeyiniz- Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar" (el-Mâide, 5/51) âyeti ile;

"Ey îman edenler, kendinizden başkalarım sırdaş edinmeyin" (Âl-i İmrân, 3/118) âyeti gibidir. Bu da o âyetler gibi, müşriklerin desteklerini almayı, onlardan yardım almayı ve benzeri hususlan yasaklamayı ihtiva etmektedir. Cabir (radıyallahü anh)'ın rivâyetine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud'a çıkmak istediğinde, yahudilerden bir topluluk gelip: Biz de seninle beraber sefere gelmek istiyoruz dedikleri halde, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Bizler, işimizde müşriklerin yardımını almayız" diye buyurdu. Şâfiî mezhebinde sahih olan görüş de budur Ebû Hanîfe ise, müslümanlar lehine ve müşriklere karşı onların (kitap ehli kâfirlerinin) yardımlarını almayı câiz kabul etmiştir. Yüce Allah'ın Kitabı ise, bu hususta sünneti senivyede varid olanlarla beraber onların söylediklerinin aksine delalet etmektedir.

58

Namaza çağırdığın ada onu alaya ve eğlenceye alırlar. Bu, onların akılları ermeyen bir topluluk olmalarındandır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı oniki başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

el-Kelbî der ki: Müezzin ezan okuyup da müslümanlar namaz kılmak için kalktıklarında yahudiler, : Kalktılar, kalkmaz olasıcalar derler ve müslümanlar rükû ve secde yaptıklarında gülüp, ezan hakkında da şöyle derlerdi: Yemin olsun sen, geçmiş ümmetler arasında benzerini işitmediğimiz bir şeyi uydurdun. Bu şekilde kervancıların bağırıp çağırması gibi bağırıp çağırmayı nerden çıkardın.? Bu ne kadar çirkin bir ses ve ne kadar kötü bir iştir. el-Vahidî, Esbâbu Nüzüli'l-Kur'ân, s. 202-203; Süyûtî. ed-Dürru'l Mensur, III, 107.

Yine denildiğine göre yahudiler, müezzin namaz için ezan okuduğunda aralarında gülüşür, hafif ve çirkin görmek maksadıyla birbirlerine kaş-göz işaretleri yaparlardı. Bununla da namaz kılanları cahil gördüklerini ifade etmek istiyor, diğer insanları namazdan, namaza çağırandan uzaklaştırmak maksadını güdüyorlardı.

Yine denildiğine göre yahudiler, namaz için ezan okuyan kimseyi, bu iş ile alay eden, oynayan bir kimse da görüyorlardı. Çünkü onlar, namazın yerini bilmeyen cahillerdi. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerimeyle, şanı yüce Allah'ın:

"Allah'a davet eden ve salik amel işleyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir"(Fussilet, 41/33) âyeti nâzil oldu. Nida (çağırmak), yüksek sesle davet etmek demektir, Bu, "nuda" şeklinde de okunabilir. Yüksek sesle birisini çağırmayı anlatmak için; kullanılır. Biri diğerine nida eden kimseler hakkında da kipi kullanılır. Yine bu şekliyle, nâdîde (mecliste) birbirleriyle oturdular anlamına da gelir, da, nâdîde (mecliste) onunla birlikte oturdu demek, olur. Şanı yüce Allah'ın Kitabında, bu âyet-i kerîme dışında ezan sözkonusu edilmemektedir. Cumua süresinde ise özellikle Cuma namazı ezanı söz konusu edilmektedir.

2- Ezan'ın Meşru Kılınışı:

İlim adamları derler ki; Hicretten önce Mekke'de ezan yoktu. Namaz için: "Topluca namaza" diye seslenirlerdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret edip, kıble Mescid-i Aksa'dan Kabe'ye doğru çevrilince, ezan emri de verildi. Bu sefer (........): Topluca namaza nidası, arız olan herhangi bir iş hakkında kullanılmaya başlandı.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı ezan hususu oldukça düşündürmüştü. Nihayet ezan, Abdullah b. Zeyd ile Ömer b. el-Hattâb ve Ebû Bekr es-Sıddık (radıyallahü anhüm)'a rüyada gösterildi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da İsra gecesi semada ezanı işitmişti. Hazredi ve Ensar'a mensub Abdullah b. Zeyd ile Ömer b. el-Hattâb (r. anhuma)'ın rüyaları meşhurdur. Abdullah b. Zeyd, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a geceleyin gidip Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a rüyasında ezanı gördüğünü haber vermişti. Ömer (radıyallahü anh) ise şöyle demişti: Sabah olunca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a haber verdim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Hazret-i Bilal'e emrederek, o da bugün insanların okudukları ezan şeklinde namaz için ezan okudu. Ezan'ın başlangıç keyfiyetini dile getiren rivâyetler: Buhârî Ezan 1; Müslim Salât 1, 6, 12- Ebû Dâvûd, Salât 27, 28; Tirmizî, Salat 25; Nesâî, Ezan 1; İbn Mâce, Ezan 1/2; Dârimî, Salât 3; Muvatta’' Salat 1; Müsned, IV, 42,43.

Daha sonra Bilal (radıyallahü anh) sabah namazında "es-salatû hayrun minen-nevm namaz uykudan hayırlıdır" ibaresini ekledi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da bunu takrir etti (itiraz etmeyip kabul etti). Yoksa bu ibare, Abdullah b. Zeyd el-Ensarî'ye gösterilen rüyada yoktu. Bunu, İbn Sa'd, İbn Ömer'den nakletmiştir.

Dârakutnî (Allah'ın rahmeti üzerine olsun)'nın de zikrettiğine göre, Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh)'a da ezan rüyasında gösterilmiş ve o da bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a haber vermiş, Abdullah b. Zeyd el-Ensarî, Hazret-i Peygambere bunu haber vermeden önce Peygamber Bilal'e ezan okumasını emretmişti. Dârakutnî bunu, "el-Mudebbec" adlı eserinde, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Ebû Bekir es-Sıddîk'ten hadis nakletmesiyle Ebû Bekir'in ondan hadis nakletmesi bölümünde zikretmiştir.

3- Ezan ve Kamet Getirmenin Hükmü:

İlim adamları, ezan okumak ve kamet getirmenin vücubu hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Mâlik ve arkadaşlarına göre ezan, cemaat namazları için insanların toplandıkları mescidlerde vacibtir. Mâlik bunu Muvatta’''ında açıkça ifade etmektedir. Muvatta’', Salât 7. Mâliki mezhebine mensub müteahhir ilim adamlarının ise farklı iki görüşü yardır. Birincisine göre, Mısr (şehir) ve onun hükmünde kasabalarda ezan, müekked bir sünnet ve kifaî bir vacibtir. Bazılan da şöyle demiştir. Ezan farz-i kifayedir.

Şâfiî mezhebine mensub ilim adamları da bu şekilde farklı görüşlere sahiptir. Taberî, Mâlikten şöyle dediğini nakletmektedir: Bir belde halkı, kastî olarak ezanı terkedecek olurlarsa namazı iade ederler.

Ebû Ömer de der ki: Bir şehir halkının genel olarak ezan okumalarının vacib olduğu hususunda görüş ayrılığı bilmiyorum. Çünkü ezan, Darı islam ile dar-ı küfrün arasını ayırt eden ve buna delâlet eden bir alamettir İbn Abdi’l-Berr, el-ihtizkâr, ,IV, 17-18. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da bir seriyye gönderdiğinde onlara şöyle derdi: "Ezan okunduğunu işitecek olursanız, onlara baskın yapmayınız ve ellerinizi onlardan çekiniz! Şayet ezan okunduğunu işitmeyecek olursanız, o takdirde onlara baskın yapınız." Bir diğer rivâyette de: "Onlara baskın düzenleyiniz" diye buyurdu. Bu manadaki hadisler için bk. Buhârî, Ezan 6, Cihâd 102 megazi 38; Müslim, Salât 6; Ebû Dâvûd, Clhâd 91; Tirmizî, Siyer 48; Dârimî, Siyer 9; Muvatta’'r Cihâd 48

Müslim'in Sahih'inde de şöyle denilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tan yeri ağardığında baskın yapardı. Eğer ezan sesi işitecek olursa baskınını durdurur, değilse baskınım devam ettirirdi... Müslim, Salâh 9; ayrıca, Buhârî, Ezan 6, Cihâd 102; Ebû Dâvûd, Cihâd 91; Tirmizî, Siyer 48; Dârimî, Siyer Muvatta’' Cihad 48.

Atâ, Mücahid, el-Evzaî ve Dâvud ezan farzdır, demişler ve kifaye kaydını zikretmemiçlerdir,

Taberî der ki: Ezan bir sünnettir. Vacib (farz) değildir. Ayaca Eşheb'den, o, Mâlik'ten şöyle dediğini nakletmektedir: Yolcu, kastî olarak ezanı terkedecek olursa, namazı iade etmesi gerekir.

Kûfeliler ise yolcunun ezansız ve kametsiz namaz kılmasını mekruh kabul eder ve şöyle derler: Şehirde bulunan kimsenin ise, ezan okuyup kamet getirmesi, müstehabtır. Şayet başkalarının okuduğu ezan ve kamet ile yetinecek olursa, bu kadarı da onun için yeterli olur.

es-Sevrî der ki: Yolculuk halinde kamet getirmesi, ezan getirmesine ihtiyaç bırakmaz. Eğer, arzu ederse ezan da okuyabilir, kamet de getirebilir. Ahmed b. Hanbel de der ki: Yolcu kimse, Mâlik. el-Huveyris hadisine binaen ezan okur. Dâvud da der ki; Ezan, bütün yolcular için de özel olarak kendisi hakkında vacib olduğu gibi kamet de böyledir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mâlik br el-Huveyris ve arkadaşına şöyle demiştir: "Bir yolculukta bulunursanız ezan okuyun, kamet getirin ve içinizden yaşça büyük olanınız size İmâm olsun" Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Ezan 17,18,35,49, Cihâd 42, Edeb 27; Müslim, Mesâcid 292, 293; Ebû Dâvûd; Tirmizî, Salât 37; Nesâî Ezân 7,8,29, İmame 4; İbn Mâce, İkameti’s-Salât 46; Dârimî Salât 42; Müsned, III, 436, V, 53. Bu, zahirilerin de görüşüdür.

İbnü’l-Münzir der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, Mâlik b. el-Huveyris ile onun bir amcası oğluna şöyle dediği sabittir: "Yolculuğa çıktığınızda ezan okuyun ve kamet getirin. Yaşça büyük olanınız da size İmâm olsun"

İbnü’l-Münzir der ki: Gerek ikamet halinde olsun, gerek yolculuk halinde olsun, ezan okuyup kamet getirmek, her cemaat için vacibtir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ezan okunmasını emretmiştir. Onun emri ise vücub ifade eder.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr.) der ki: Şâfiî, Ebû Hanîfe ve ikisinin arkadaşları, Sevrî, Ahmed, İshâk, Ebû Sevr ve Taberî, yolcu eğer kasti olarak ya da unutarak ezan okumayı terkedecek olursa, kıldığı namazın yeterli olacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Onlara göre kameti terketmesi halinde de hüküm böyledir. Bununla birlikte onlar, kameti terketmesini daha ağır bir k-râhat olarak görmektedirler. Şâfiî, ezanın namazın farzlarından bir farz olmadığına ve vacib de olmadığına, Arefe ve Müzdelifede namazları cem eden tek kişi üzerinden ezanın sakıt olacağını delil göstermişlerdir. Yolculukta ezan hususunda Mâlikin mezhebine uygun olarak varılacak sonuç, tıpkı Şâfiî'nin bu konudaki görüşü gibidir. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkar, IV, 81-82.

4- Ezan ve Kametin Keyfiyeti:

Mâlik, Şâfiî ve arkadaşları, ezanın lâfızlarının ikişer ikişer, kametin lâfızlarının birer defa söylenileceğini ittifakla kabul etmişlerdir. Ancak, Şâfiî ilk tekbiri dört defa tekrarlamaktadır. Bu ise, Ebû Mahzüre hadisi ile Abdullah b. Zeyd yoluyla gelen hadiste sika (güvenilir) kimselerin rivâyetlerinde tesbit edilmiş bir husustur. Müslim Salat 6; Ebû Dâvûd, Sîilâi 28; Tirmizî Salât 26; Nesâî Ezan 3, 4-6; İbn Mâce Ezan 2; Dârimî Ezan 7; Müsned, III, 40S, 409, VI, 401.

Şâfiî der ki: Bu ise kabul edilmesi gereken bir fazlalıktır Yine Şâfiî'nin iddiasına göre, Mekkelilerin müezzinleri hâlâ Ebû Mahzûre soyundan gelenlerdir. Kendi çağına ve dönemine kadar bu böylece devam ede gelmiştir. Şâfiî mezhebine mensub âlimler ise şöyle demişlerdir: Şu anda da yine Mekke müezzinleri onun soyundan gelenlerdir. Mâlik'in kabul ettiği görüş de aynı şekilde Ebû Mahzure ezanı ile Abdullah b. Zeyd ezam ile ilgili sahih hadis rivâyetlerinde mevcuttur, Medine'de onlara göre uygulama, kendi dönemlerine kadar Sa'd el-Kurazî soyundan gelenler arasında bu şekildeydi.

Mâlik ve Şâfiî ezanda terci’ yapılacağını ittifakla kabul ederler. Terci' ise, müezzinin: îki defa "eşhed'ü enlailâhe illallah" dedikten sonra, yine iki defa: "eşhedü enne Muhammede'r-Resûlüllah" deyip, tekrar (terci' yaparak) bütün gücü ile sesini yükselterek söylenmesidir. İkamet hususunda da Mâlik ile Şâfiî arasında "kad kametissalah" ifadesi dışında görüş, ayrılığı yoktur. Mâlik, bunu bir defa söylerken, Şâfiî bunu îki defa tekrarlamaktadır. İlim adamlarının çoğunluğu ise, Şâfiî'nin dediğini kabul etmektedir. Rivâyetler de bu doğrultuda gelmiştir.

Ebû Hanîfe, arkadaşlan, es-Sevrî ve el-Hasen b. Hayy derler ki: Ezan da kamet de ikişerlidir. Onlara göre, gerek ezanın başında gerekse kametin başında "Allahu ekber" dört defa tekrarlanır. Ezanda onlara göre terci' yoktur. Bu husustaki delilleri ise: Abdurrahman b. Ebi Leyla yoluyla rivâyet edilen şu hadistir. Abdurrahman dedi ki: Bize, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbının anlattığına göre, Abdullah b. Zeyd Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, ben rüyamda, bir duvar üzerinde durmuş, üzerinde yeşil renkli iki elbise bulunan bir adamın ayağa kalkarak ikişerli ezan okuduğunu, yine ikişerli kamet getirdiğini, ikisi arasında da bir süre oturduğunu gördüm. Bilal, bunu işitince kalktı, ikişerli ezan okudu. Sonra bir miktar oturdu ve kalkıp yine ikişerli kamet getirdi. el- Zeylaî, Nasbu'r-Râye, I, 274-275. Bunu, el-A'meş ve başkalan, Amr b. Murre'den, o, İbn Ebi Leyla yoluyla rivâyet etmiştir. Aynı zamanda bu, Irak'taki tabiin ve fukaha topluluğunun da görüşüdür.

Ebû İshâk es-Sebi'î der ki: Ali ile Abdullah'ın (b. Mes'ûd'un) arkadaşları, ezan ve ikameti ikişer defa tekrarlardı. İşte, nasıl ki Hicazlılar ezan ve kametlerini geçmişlerinden miras olarak devr aldılarsa, Kûfeliler de bu şekildeki ezan okuyuşlarını ve buna göre uygulamayı, aynı şekilde nesilden nesile miras olarak devr almışlardır, onların ezanı da Mekkelilerinki gibi, tekbiri dört defa tekrarlamak şeklindedir. Bundan sonra bir defe eşhedü enlâilahe illallah" yine bir defa, "ve eşhedü enne Muhammede'r Resûlüllah" denilir, Sonra, bir defa "hayyealesselah", yine bir defa "hayyaal el felâh" denilir. Bundan sonra müezzin, döner (terci' yapar), sesini yükselterek "eşhedü enlaîlahe İllallah der" ve ezanın tamamını ikişer defa olmak üzere sonuna kadar okur.

Ebû- Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Ahmed b. Hanbel, İshâk b. Rahaveyh, Dâvud b. Ali, Muhammed b. Cerir et-Taberî de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet edilen bütün rivâyetler doğrultusunda görüş belirtmenin câiz olduğunu ifade etmişler ve bu farklı rivâyetleri, mübahlık ve muhayyerlik şeklinde anlayarak şöyle derler: Bütün bunlar caizdir Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bütün bunlar sabit olmuştur, ashâbı da bunlarla amel etmiştir. İsteyen ezanın başında iki defa, Allahu ekber der, isteyen bunu dört defa tekrarlar. İsteyen ezan okurken terci' yapar, isteyen terci' yapmaz. İsteyen kamet getirirken de bunları ikişerli getirir, isteyen teker teker söyler. Ancak bundan: "kâdkame-tissalah" müstesnadır. Çünkü bu söz, herhalûkârda İki defa tekrar edilir.

5- Tesvîb (es-Sâlatu Hayrun Mine'n-nevm Demek):

İlim adamları Tesvîb'in hükmü hususunda farklı görüşlere sahiptir. Tesvîb, ise, müezzinin "es-salatu hayrun minen-nevm" demesidîr.

Mâlik, Sevrî ve el-Leys derler ki: Müezzin, sabah namazında iki defa Hayye ala'l-felâh dedikten sonra, iki defa; es-Salatu hayrun mine'n-nevm der. Bu, Şafîî’nin de Irak'taki görüşüdür. Mısır'da ise: Böyle demez, demiştir.

Ebû Hanîfe ve arkadaşlan derler ki: Dilediği takdirde ezanı bitirdikten sonra bunu söyleyebilir. Onlardan bunu, ezanın içinde söyleyeceğine dair rivâyet de gelmiştir. Sabah namazında insanların uygulayageldikleri budur

Ebû Ömer der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan, Ebû Mahzure hadisinde Hazret-i Peygamberin Ebû Mahzûre'ye sabah ezanında: "es-Salâtu hayrun mine'n-nevm" demesini emrettiği rivâyet edilmiştir. Yine Hazret-i Peygamberden bunu, Abdullah b. Zeyd yoluyla gelen hadiste söylediği de rivâyet edilmiştir. Enes'ten şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Sabah ezanında: "es-salâtu hayrun mine'n-nevm" denilmesi sünnettendir. İbn Ömer'den de bunu söylediğ rivâyet edilmiştir, Malîk'in Muvatta’'mda söylediği şu ifadesine gelince; bana ulaştığına göre müezzin, sabah namazını haber vermek üzere Ömer b. el-Hattâb’ın yanına varmış. Uyuduğunu görünce, es-Savalâtu hayrun mine'n-nevm demiş. Ömer de sabah ezanında bunu söylemesini emretmiş. Mutavva, Salât 8 (Ebû Ömer) der ki: Ben bunun, Ömer'den delil gösterilebilecek şekilde ve sıhhati bilinen bir yolla rivâyet edilmiş olduğunu bilmiyorum, Bu hususta, Hişam b. Urve'nin, İsmail diye anılan ve tanımış olduğum İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, IV, 74. bir kişiden bir rivâyet vardır, İbn Ebi Şeybe şunu nakletmektedir: Bize, Abde b. Süleyman, Hişam b. Urve'den, o, İsmail diye anılan bir adamdan şöyle dediğini nakletmiştir: Müezzin gelip Ömer'e sabah namazını haber vermek istedi ve "es-sala tu hayrun mine'n-nevm" dedi, Ömer bunu beğendi ve müezzine: "Sen bunu, ezanında söyle" dedi.

Ebû Ömer (b-Abdi’l-Berr) der ki: Kanaatimce Ömer'in ona söylediği sözün anlamı şudur: Bu sözün söyleneceği yer sabah ezanıdır Burası değildir. Sanki Ömer, daha sonra emirlerin ihdas ettikleri gibi emirin kapısı yanında bir başka nidanın (namaz için seslenişin) yapılmasını hoş görmemiş gibidir. Yine Ebû Ömer der ki: Haberin zahiri her ne kadar bunun hilafına ise beni böyle bir açıklamaya iten - de- sebep şudur: Sabah namazında tesvib, Hazret-i Ömer'in bu konuda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sünnetini ve bunu Medine'deki Bilal ve Mekke'de de Ebû Mahzûre diye bilinen müezzinlerine emretmiş olduğunu bilmediğinin sanılması sözkonusu olmayacak kadar durum İlim adamlarınca ve avam nezdinde de yaygınlık kazanmıştır. Çünkü bu, gerek Bilal'ın ezan okuyuşunda bilinen ve tesbit edilmiş bir husustur, gerekse de Ebû Mahzûre'nîn sabah namazında Peygambere ezan okuyuşunda bilinen bir husustur. İlim adamları nezdinde de meşhurdur. Veki', Süfyan'dan, o, İmrân b. Müslim'den, o Suveyd b. Gafele'den rivÂyetine göre o, (Hazret-i Peygamber) müezzinine: "Havyealelfelah"'a geldiğinde: "es-Salatu hayrun mine'n-nevm de" diye haber gönderdi. İşte bu, Bilal'ın ezandır. Bilindiği gibi Bilal, Hazret-i Ömer'e hiçbir vakit ezan okumamıştır, Hazret-i Ömer, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra da yalnızca bir defa Şam'a girdiği vakit Bilalin ezanını işitmiştir. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkar, IV, 75-76.

6- Ezanın Okunacağı Vakit:

İlim adamları icma ile şunu kabul emişlerdir: Sabah namazı dışında kalan namazlar için sünnet olan, namaz vakti girmeden ezan okumamaktır Yalnız sabah namazı için, Mâlik, Şâfiî, Ahmed, İshâk ve Ebû Sevr'in görüşüne göre, tan yerinin ağarmasından önce ezan okunabilir. Bu konudaki delilleri ise, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetidir: "Şüphesiz Bilâl, henüz gece iken ezan okur. O bakımdan İbn Um Mektum ezan okuyuncaya kadar yemenize içmenize devam ediniz" Buhârî, Ezan 11-13, Savm 17, Şehâdât 11, Ahbaru'l-Âhâd 1; Müslim, Siyam 36-38; Tirmizî, Salât 35; Nesâî, Ezan 9,10; Dârimî, Salât 4; Muvatta’', Nida 14, 15; Müsned, U, 9, 57, 62, 64, 73, 79, 107, 123.

Ebû Hanîfe, es-Sevrî ve Muhammed b. el-Hasen ise derler ki: Vakti girmedikçe sabah namazı için ezan okunmaz. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Mâlik b. el-Huveyris ve arkadaşına şöyle demiştir: "Namaz vakti girdi mi, ezan okuyunuz. Sonra kamet getiriniz, sonra da yaşça büyük olanınız size İmâm olsun.". Ayrıca diğer namazlara sabah namazını kıyas etmek de bunu gerektirir. Hadis ehlinden bir kesim ise şöyle demiştir: Eğer mescidin iki tane müezzini varsa, onlardan birisi tan yeri ağarmadan önce ezan okur, diğeri ise, tan yeri ağardıktan sonra ezan okur.

7- Ezan Okuyan ile Kamet Getirenin Ayrı Kimseler Olmaları;

Ezan okuyan müezzinden başkasının kamet getirmesi hususunda fukaha farklı görüşlere sahiptir. Mâlik, Ebû Hanîfe ve arkadaşları bunda bir mahzur olmadığı görüşündedirler. Çünkü, Muhammed b. Abdullah b. Zeyd'in, babası (Abdullah)'dan rivÂyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyasında gördüğü ezanı Bilâl'e öğretmesini emretmiş, bunun üzerine Bilâl de ezan okumuştu. Daha sonra da Hazret-i Peygamberin, Abdullah b. Zeyd'e emretmesi üzerine Abdullah da kamet getirdi. Ebû Dâvûd Salat 30.

es-Sevrî, el-Leys ve Şâfiî ise, kim ezan okursa, o kamet getirir demişlerdir. Çünkü, Abdurrahman b. Ziyad b. En'um, Ziyad b. Nuaymdan, onun, Ziyad b. el-Haris es-Sudâî'den naklettiği hadiste, Ziyad şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gittim. Sabahın ilk vakti girince, bana emir verdi ben de ezan okudum. Sonra namaza kalktı. Kamet getirmek üzere Bilal geldi, fakat Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sudalıların kardeşi (yani Sudalı olan) ezan okudu. Kim ezan okursa o kamet getirir." Ebû Dâvûd Salat 30; Tirmizî Salat 32; İbn Mâce Ezan 3; Müsned, IV, 169.

Ebû Ömer der ki: Abdurrahman b. Ziyad, el-İfrıkî diye anılır. Hadis âlimlerinin çoğu onu zayıf kabul ederler. Bu hadisi de ondan başkası rivâyet etmemektedir. Önceki hadis ise, inşaallah sened bakımından daha iyidir. Eğer, el-İfnkînin hadisi sahih ise, -şunu da belirtelim ki, ilim ehli arasından onun sika olduğunu kabul eden ve ondan övgüyle söz edenler de vardır- o takdirde o hadis gereğince görüş belirtmek daha uygundur. Çünkü bu hadis, görüş ayrılığı konusunda açık bir nastır. Ayrıca bu hadis, Abdullah b. Zeyd'in Bilal ile başından geçen olaydan daha sonradır. Sonraki bir olaydır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sonra verdiği emrine uymak daha uygundur. Bununla birlikçe ben, müezzinin muayyen tek kişi olması halinde kameti de onun getirmesini müstehab görmekteyim. Bir başkası kamet getirecek olursa, yine icma ile namaz geçerlidir. Allah'a hamd olsun.

8- Ezan Okumanın Adabı:

Ezan okuyan kimse ezanını ağır ağır okuması ve bugün birçok cahil kimsenin yaptığı gibi, ezanı kelimeleri uzatarak ve nağmeli bir şekilde okumamasıdır. Hatta, sıradan ve avamdan pek çok kimse, ezanı nağme sınırından da çıkartmış bulunuyorlar. Ezan okurken tekrarlar yapmakta ve neye kalkıştığı bilinmeyecek şekilde ezan okurken, çokça kesintilere uğratmaktadır.

Dârakutnî'nin ibn Cüreyc'den, onun, Atâ'dan, onun da İbn Abbâs'tan rivâyetine göre, İbn Abbâs şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın nağmeli ezan okuyan bir müezzini vardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle buyurdu: "Ezan kolay ve rahattır Eğer senin de ezanın kolay ve rahat olursa (ezan okumaya devam edebilirsin) aksi takdirde ezan okuma." Dârakutnî, I, 239, II, 86.

Müezzin ezan okurken, ilim adamlarından bir topluluğa göre kıbleye yönelir, "Hayyealessalâh" ve "hayyealelfelâh" dediği takdirde de yine ilim adamlarının çoğunluğuna göre, başını sağa ve sok döndürür. Ahmed der ki: İnsanlara ezanı duyurmak kastı ile minarede olması hali dışında dönmez. İshâk da bu görüştedir.

Tahâret üzere (abdestli) olması, efdal olandır.

9- Ezan Dinlemenin Adabı:

Ezanı duyan bir kimsenin, iki teşehhüdün sonuna kadar müezzinin söylediğini tekrarlaması, müstehabür Tamamlayacak olsa da caizdir Çünkü, Ebû Said yoluyla gelen hadis bunu gerektirmektedir. Buhârî, Ezan 7; Müslim, Salât 10; Ebû Dâvûd, Salât 36; Tirmizî, Salât 40; Nesâî, Ezan 33; İbn Mâce, Ezan 4.

Müslim'in Sahih'inde de Ömer b. el-Hattâb'dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Müezzin, Allahuekber, Allahuekber dediğinde, sizden herhangi bir kimse de Allahuekber, Allahuekber dese, sonra müeezzin: Eşhedü enlâilâhe illallah dese, sizden herhangi bir kimse de eşhedü ellailahe illallah dese, müezzin daha sonra: Eşhedü enne Muhammede'r-Resûlüllah dese, sizden herhangi bir kimse de eşhedü enne Muhammede'r-Resûlüllah dese, sonra müezzin hayyealesselâh dese, sizden herhangi bir kimse lâ havle velâ kuvvete illâ billâh dese, müezzin daha sonra: Hayyealel-felâh dese, sizden herhangi bir kimse de: Lâ havle velâ kuvvete illa billâh dese, sonra müezzin Allahuekber, Allahuekber dese, yine sizden herhangi bir kimse Allahuekber, Allahuekber dese, sonra müezzin lâ ilahe illallah dese, sizden herhangi bir kimse de kalbinden lâ ilâhe illâlah dese cennete girer." Müslim, Salat 12; Ebû Dâvûd Salat 36. Yine Müslim'de, Sa'd b. Ebi Vakkas'ın Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan naklettiği şu âyeti de yer almaktadır: "Her kim, müezzinin ezanını işittiğinde: "Allah'tan başka ilâh olmadığına, bir ve tek olduğuna, ortağı bulunmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna şahidlik ederim, Rabb olarak Allah'tan, Rasul olarak Muhammed'den, Din olarak da İslamdan razı oldum" diyecek olsa, geçmiş (küçük.) günahları ona bağışlanır." Müslim, Salat 13; Ebû Dâvûd Sakıt 36; Tirmizî, Salât 42; Nesâî, Ezan 38; İbn Mâce, Ezan 4.

10- Ezanın ve Müezzinin Fazileti:

Ezan ve müezzinin Faziletine gelince, bu hususta da sahih bir takım rivâyetler gelmiş bulunmaktadır: Bunlardan birisini Müslim; Ebû Hüreyre'den rivâyet etmiştir, Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Namaz için ezan okunduğunda, Şeytan, ezan sesini işitmeyeceği yere varıncaya kadar sesli yellenerek arkasını döner kaçar." Buhârî, Ezan 4, el-Amel fî's-Salah 18, Sehv 6; Müslim, Mesacîd 83; Ebû Dâvûd, Salat 31; Nesâî, Ezan 30; Dârimî, Salât II, 174; Muvatta’', Nida 6; Müsned, II, 313,398,411...

Önceden de geçtiği üzere ezanın İslamın şiarı ve imanın alâmeti olması faziletini anlamak için yeterlidir.

Müezzinin faziletine gelince, Müslim, Muaviye'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Müezzinler, kıyâmet gününde boyları en uzun olacak kimselerdir." Müslim, Salah 14; İbn Mâce Ezan 5: Müsned, III, 169 ,264, IV, 95, 98.

İşte bu, o günün dehşetlerinden güvenlik altında olmaya bir işarettir, Çünkü Araplar, boyun(un) uzunluğunu, kavmin şereflileri ve efendileri hakkında kinaye yoluyla kullanmışlardır. Nitekim, şairlerinden birisi şöyle demiştir:

"Onlar, öyle kimselerdir ki, boyunları da uzundur, kulak yumuşaklarına varan saçları da."

Muvatta’''da da Ebû Said el-Hudrî'den, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinlediği kaydedilmektedir: "Müezzinin sesinin ulaştığı yere kadar olan bölgede, cin olsun, insan olsun, başka herhangi bir şey olsun onun sesini işiten her şey, mutlaka Kıyâmet gününde onun lehine şahitlik edecektir." Buhârî, Ezan 5 Bedü'l-Halk 12, Tevhid 52; Nesâî, Ezan 14; Muvatta’', Nida; İbn Mâce Ezan 5; Müsned, III, 35, 43.

İbn Mâce'nin Sünen'inde de İbn Abbâs'tan şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim yedi yıl süreyle ecrini Allah'tan umarak ezan okursa, ona cehennemden kurtuluş beratı yazılır." Tirmizî salat 33; İbn Mâce Ezan 5.

Yine İbn Mâce'de İbn Ömer'den, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu nakledilmektedir: "Kim oniki yıl süreyle ezan okuyacak olursa, cennet ona vacib olur. Ve her gün okuduğu ezanlara mukabil, ona altmış hasene ve her bir kamet karşılığında da otuz hasene yazılır." İbn Mâce, Ezan 5.

Ebû Hatim der ki: Bu hadisin senedi münkerdîr ama hadisin kendisi sahihtir.

Osman b. Ebi'l-Âs'dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bana son ahdi, ezanına karşılık ücret alacak bir müezzin edinmemem şeklinde idi. Bu hadis de sabit bir hadistir. Bu lâfızlarla: Tirmizî, Salat 41; aynı manada yakın lâfızlarla Nesâî, Ezan 32, İbn Mâce, Ezan 3; Müsned, IV, 21, 217.

11- Ezan Karşılığında Ücret Almak:

Ezan karşılığında ücret almanın hükmü hususunda fukahanın farklı görüşleri vardır. el-Kasım b. Abdurrahman ve rey sahipleri, bunu mekruh gördükleri halde, Mâlik buna müsaade etmiş ve bunda mahzur yoktur, demiştir.

el-Evzaî de der ki: Bu, mekruhtur. Ancak, buna karşılık beytülmalden mÂişetine yetecek kadarını almakta da bir mahzur yoktur.

Şâfiî de der ki: Müezzine, ancak; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ganimetteki payı olan beştebirin beştebirinden verilir.

İbnüff-Münzir der ki: EzaffVkarşılığında ücret almak câiz değildir. İlim adamlarınız, Ebû Mahzûre'nin hadisin delil göstererek ücret almanın lehine delil göstermişlerse de bu delillendirme su götürür. Bu hadisi, Nesâî, İbn Mâce ve başkaları rivâyet etmiştir.

Ebû Mahzûre der ki: Bir gurupla birlikte yola çıkmıştık. Yolun bir bölümünde iken Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın müezzini, Resûlüllah'ın yakınında namaz için ezan okudu. Biz de ondan uzaklarda yüzçevirmiş olduğumuz halde müezzinin sesini işittik. Onunla alay etmek üzere yüksele sesle onu taklid etmeye başladık.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu işitti. Bize , bazı kimseleri elçi gönderdi. Onlar bizi götürüp Peygamberin önüne oturttular. Şöyle buyurdu:

"Sesinin yükseldiğini işittiğim kişi hanginizdi?" Beraberimdekilerin hepsi beni işaret ettiler. Doğru da söylediler. Bunun üzerine o da hepsini salıverdi, beni alıkoydu ve bana:

"Kalk ve ezan oku" dedi. Ben de kalktım. Fakat o sırada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bana verdiği emirden ve onun bana emrettiği şeyden daha fazla hiçbir şeyden tiksinmiyordum, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın önünde, ayakta durdum. Resûlüllah bizzat ezanı bana telkin ederek şöyle dedi:

"De ki: Allahûekber, Allahuekber, Allahuekber, Allahuekber, Eşhedü enne Muhammederrasulullah, Eşhedü enne Muhammedenresulullah. Sonra bana dedi ki: "Sesini yükselt ve uzat: Eşhedü enlailahe illallah, eşhedü ell-lailahe illallah. Eşhedü enne Muhammederresulullah, eşhedü enne Muhammederresulullah. Hayyaalesselah, hayyealesselah. Hayyealelfelah, hayyealelfelah. Allahuekber, Allahuekber. La İlahe illallah." Sonra ezan okumayı bitirince beni çağırdı. Bana içinde bir miktar gümüş bulunan ağzı bağlı bir kese verdi. Sonra elini Ebû Mahzûre'nin alnı ürerine koydu. Daha sonra elini yüzünün üzerinde gezdirdi, sonra göğüslerinde gezdirdi. Sonra da karaciğerinin bulunduğu yerin üzerinde bıraktı. Nihayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın eli, Ebû Mahzûre'nin göbeğine kadar vardı, sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) "Allah sana bereketler ihsan etsin, üzerine bereket yağdırsın" diye buyurdu Ben, Ey Allah'ın Rasûlü, Mekke'de ezan okumak için bana emret dedim, o da: "Sana böyle yapmanı emir veriyorum" diye buyurdu. İçimde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın emri üzerine onunla birlikte namaz için ezan okudum. Hadisin bu rivâyeti İbn Mâce'nin lâfzıdır. İbn Mâce, Ezan 2; Nesâî, Ezan 5 (bu lâfızlarla) Ebû Mahzüre hadisinin yer aldığı kaynakların bir kısmı daha önceden 4. başlıkta gösterilmiştir.

12. Namazla Alay, Akıllıların Yapacağı Bir îş Değildir:

Yüce Allah'ın:

"Bu onların akılları ermeyen bir topluluk olmalarındandır" âyetinin anlamı şudur; Yani onlar, kendilerini çirkin işlerden alıkoyacak aklı bulunmayan kimseler ayarındadırlar. Rivâyet olunduğuna göre, hıristiyanlardan bir kişi, Medine'de müezzinin: "Şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın Rasulüdür" dediğini işittiğinde, yalan söyleyen ateşte yansın dermiş. Kendisi uykuda iken bir kıvılcım evine düşmüş, evini yakmış ve evi ile birlikte o kâfiri de yakmıştı. Böylelikle bu, diğer insanlara ibret olmuştu. Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, III, 107-108.

"Bela, kişinin taşıdığı mantığı ile alakalıdır" denilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte, hakkı anlayacakları vakte kadar kendilerine mühlet verilirdi. Fakat bundan sonra ise ertelenmezlerdi. Bunu İbnü'l-Arabî zikretmiştir.

59

De ki: "Ey kitab ehli, sizin bizi ayıplamanız (veya: Bizden hoşlanmamanız) Allah'a, bize indirilene, daha önce indirilenlere îman etmemizden ve şüphesiz çoğunuzun fasıklar olmanızdan başka bir sebebi var mı?"

Yüce Allah'ın:

"De ki: Ey kitab ehli, sizin bizi ayıplamanız..." âyeti nüzul sebebi ile ilgili olarak İbn Abbâs (radıyallahü anh) şöyle demiştir; Aralarında Ebû Yasir b. Alıtab ile, Rafı' b. Ebî Rafi'nin de bulunduğu yahudilerden bir topluluk, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelerek, ona, peygamberlerden kime îman ettiğine dair soru sordular. O da şöyle buyurdu:

"Biz, Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e ismail'e... indirilenlere" âyetinden itibaren,

"biz ona testim olmuşlarız" (el-Bakara, 2/136) âyetini okudu. Fakat Îsa (aleyhisselâm) anılınca, onun peygamberliğini inkâr ederek şöyle dediler: Allah'a yemin ederiz, biz dünyada da âhirette de nasibi sizden daha az din mensubu kimseler olduğunu bilmiyoruz. Dininizden daha kötü bir din de bilmiyoruz. Bunun üzerine bu âyet-i kerimeyle bir sonraki âyet-i kerîme nâzil oldu. Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, III, 108.

Bu ise, onların daha önce geçen âyet-i kerimede ezanı inkâr etmelerini ifade eden âyetlerle da ilişkilidir. Çünkü ezan, bir taraftan Allah'ın tevhidine dair şahidliği, diğer taraftan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamberliğine şahidliği ihtiva etmektedir. Çelişki içerisinde olan ise, Allah'ın peygamberleri arasında ayırım gözetenlerin dinleridir. Yoksa, bütün-peygamberlere îman edenlerin dini değildir.

(.......) mı? edatındaki "lâm" harfinin Ayıplamanız, hoşlanmamanız kelimesinin başındaki "te" harfi (mahreç) ile yakınlıkları dolayısıyla idğam edilmeleri caizdir. Bunun anlamı, bize karşı öfke duymanız, gazaplanmanız demektir. Hoşlanmamanız anlamına geldiği söylendiği gibi, tepki göstermeniz anlamına geldiği de söylenmiştir, anlamlar biribirlerine yakındır.

Bu fiilin mazi ve muzari şekilleri; sekilerinde kullanılmakla birlikte, birinci şekil (yani, aynu'l fiilin mazide üstün, muzaride esreli gelmesi) daha çok kullanılır. Abdullah b. Kays er-Rukayya der ki:

"Ümeyye oğullarından hoşlanmayışlarının tek sebebi

Onların, öfkelendikleri vakit tahammül göstermeleridir."

Kur'ân-ı Kerîm’de de:

"Onlar... onlardan... intikam almadılar" (el-Burûc, 85/8) âyetinde bu şekilde kullanılmıştır. Kişiye sitemde bulunulduğunda: şeklinde "kaf" harfi esreli olarak kullanılır. îse, onun ism-i failidir. el-Kisâî der ki "Kaf harfinin esreli kullanılışı bir ağızdır. Aynı şekilde birşeyden hoşlanmamayı ifade etmek üzere mazi için: diyerek "kaf harfi üstün kullanıldığı gibi, esreli olarak da kullanılır. İntikam da buradan gelmekte olup, cezalandırmak anlamındadır. İsmi Nikmet şekünde gelir. Çoğulu da: şeklindedir. İstendiği takdirde, "kaf harfi sakin kılınıp harekesi "nün" harfine nakledilebilir. O takdirde nikmet, tekil için, nikam da çoğul için kullanılır.

Allah'a... îman etmemizden başka bir sebebi" ise. "ayıplamanız" ile nasb mahallindedir. Yani siz, bizim ancak Allah'a îman edişimizi ayıplıyorsunuz. Halbuki bizim hak Üzere olduğumuzu da bilmektesiniz

"Ve şüphesiz çoğunuzun fâsıklar olmanızdan" yani, İmâm terketmek suretiyle doğru yoldan çıkmanızdan, Allah'ın emrine uyma çerçevesinin dışına çıkmanızdan,. başka bir sebebi mi var?

Denildiğine göre bu, birisinin diğerine söylediği şu söz kabilindendir: Sen, beni ancak, ben afif bir kimse, sen ise tacir bir kimse olduğun için ayıplıyorsun. Şöyle de denilmiştir: Yani sizler, çoğunuz fâsık olduğunuzdan dolayı, bizim bu durumumuzu ayıplamaktasınız.

60

De ki: "Allah nezdinde bundan daha kötü bir cezanın (kimlere) olduğunu size haber vereyim mi? Allah'ın kendilerine lanet ettiği, üzerlerine gazab ettiği ve onlardan bir kısmını maymun ve domuz suretine soktuğu kişiler ve tâğûta tapanlardır. İşte bunlar, yerleri daha fena ve doğru yoldan daha çok sapmış olan kimselerdir."

Yüce Allah'ın:

"De ki: Allah nezdinde bundan daha kötü bir cezanın (kimlere) olduğunu haber vereyim mi?" âyeti ise Sizin, bizi ayıplamanızdan daha kötüsünü size bildireyim mi demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Bizim için istediğiniz hoş olmayan şeylerden daha kötüsünü bildireyim mi? Bu ise onların: Sizin dininizden daha kötü bir din bilmiyoruz, şeklindeki sözlerine bir cevaptır

"Ceza'nın (ceza bakımından) ise, beyan (temyiz) olmak üzere nasb edilmiştir. Bu kelime, asıl itibariyle veznindedir. "Vav" harfinin harekesi (peltek) "se harfine verilince, "vav" harfi sakin kaldı. Ondan sonraki "vav" da sakin olduğundan dolayı, bu "vav"lardan birisi hazfedildi. Mastar anlamı ile; kelimeleri de bu kabildendir. Şairin şu beyitlnde olduğu gibi:

"Ve ben, komşum beni zor ve korkulacak bir şeye çağırdığı vakit

Elbiselerimi etekler uyluğumun ortasına varıncaya kadar toplardım.

Bu kelimenin vezninde ve kelimeleri ile aynı kalıpta olduğu da söylenmiştir.

“Allah'ın kendilerine lanet ettiği" âyetinde, Kendileri" ref mahallindedir. Nitekim yüce Allah, bir başka yerde:

"Bundan daha kötüsünü size haber vereyim mi? (O) ateştir" (el-Hac, 22/72) diye buyurmuştur. Burada ifadenin takdiri de şöyledir: İşte o, Allah'ın lanetlediği kimsenin uğradığı lanettir" Bununla birlikte şu anlamda, nasb mahallinde olması da mümkündür: De ki: Ben size bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Allah'ın kendilerine lanet ettiği...

"Kötü"den bedel olmak üzere cer mahallinde olması da mümkündür ve ifadenin takdiri şöyle olur: Ben size Allah'ın kime lanet ettiğini haber verevim mi? Burada kastedilenler de yahudilerdir.

Tâğûta dair açıklamalar ise daha önceden (el-Bakara, 2/256. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yani, ve Allah'ın aralarından tâğûta ibadet eden kimseler kıldığı kimselerdir.. el-Ferrâ''ya göre burada, "kimseler" anlamı verilen İsm-i mevsulü hazf edilmiştir. Basraklar ise İsm-i mevsulün hazf edilmesi câiz değildir, o bakımdan anlam şöyle olur, demektedirler: 'Allah'ın kendilerine lanet ettiği, kişiler ve tâğûta tapanlardır."

İbn Vessâb ve en-Nehaî; Size haber vereyim" âyetini "nun" harfini sakin olarak, diye okumuşlardır. "Tâğûta tapanlar" âyetini ise Hamza, "be" harfini ötreli olarak "tâğût" kelimesinin sonundaki "te" harfini de esreli olarak okuvupv (ibadet kelimesini) "feul" vezninde mübalağa ve çokluk ifade eden bir kip halinde okumuştur. Çokça uyanık davrandı, çok iyi anladı, çok iyi sakındı kelimelerinde olduğu gibi. Bu kip ise, asıl itibari ile sıfattır.

Nabiğa'nın şu beyiti de bu kabildendir:

"Vecra denilen yerin siyah beyaz ayaklı ve oldukça keskin eşsiz kılıcı andıran kılıç gibi zayıf vahşi hayvanlarını.

Görüldüğü gibi şair, bu beyitin son kelimesinin "re" harfini de ötreli kullanmıştır.

"Çokça ibadet edenler" anlamına gelen kelime; soktuğu anlamındaki kelimeyle nasb olmuştur. Yani, Onlardan tağuta çokça ibadet eden kimseler kılmıştır; anlamındadır. Diğer taraftan, kelimesini kelimesine izafe etmek suretiyle tağut kelimesini esreli okumuştur.

(.......) ise yarattı, varetti anlamındadır. Âyetin anlamı şöyle olur: Ve O, aralarından tâğûta ibadette aşırıya kaçan kimseler yaratmıştır. Diğerleri ise, bu iki kelimenin birinci kelimedeki "be" harfini Üstün, ikinci kelimenin sonundaki "te" harfini de üstün olarak okumuşlar ve tapma anlamına gelen kelimeyi mazi bir fiil olarak daha önce geçmiş mazi diğer fiillere (gazab etti ve lanet etti fillerine) atfetmiştir. Bu şekilde okuyanlara göre de âyetin anlamı şöyle olur: Allah'ın kendilerine lanet ettiği kimseler ile, tâğûta ibadet eden kimselerdir.

Ya da bu âyet ile mansub olabilir. Yani: Aralarından maymunlar, domuzlar ve tağuta ibadet edenler yaratmıştır Tapan kelimesindeki zamiri ise; Kişi, kimse kelimesinin lâfzına -manasına değil- hamlederek tekit gelmiştir. Ubeyy ve İbn Mes’ûd ise manaya hamlederek; Tâğûta tapan kimseler diye okumuşlardır.

İbn Abbâs Tâğûta tapanlar, diye okumuştur. Bu Abd (kul) kelimesinin çoğulu olabilir. Rehin, rehineler ile Tavan, tavanlar kelimesi gibi. Yine bu kelimesinin çoğulu da olabilir. Nitekim Örnek, örnekler denildiği gibi. Bunun; kelimesinin çoğulu olması da mümkündür, Bir ekmek, ekmekler gibi. in çoğulu da olabilir. Sekiz yada dokuz yadında azı dişi çıkan deve, develer. Anlamı ise tâğûtun hizmetkârları demektir.

Yine İbn Abbâs'dan; şeklinde okuduğu da nakledilmiştir. Bu durumda bu kelimeyi "ibadet eden" anlamına gelen "âbid"in çoğulu kabul etmiştir. Hazır bulunan, Hazır bulunanlar, gaib ve gaibler denildiği gibi.

Ebû Vâkid'den denildiğine göre Tâğûta İbadet edenler kipi, mübalağa içindir ve yine bu da "abid"in çoğuludur. işçiler, vuran vuranlar kelimelerinde olduğu gibi. Mahbub'un naklettiğine göre Basralılar, yine "âbid" kelimesinin çoğulu olmak üzere Tâğûta tapanlar diye okumuşlardır. Ayrıca bunun kul anlamına gelen "abd" kelimesinin çoğulu olması da mümkündür. Ebû Cafer er-Rüâsî ise, meçhul kip şeklinde diye okumuştur. İfadenin takdiri de şöyle olur: Ve aralarında tâğûta ibadet olunanlar... Amr el-Ukaylî ile İbn Bureyde ise tekil olarak şeklinde tâğûta tapan, diye okumuştur ki, bu çoğul anlamını da vermektedir. Yine İbn Mes'ûd bunu, diye okuduğu rivâyet edildiği gibi, hem ondan, hem de Ubeyy'den şeklinde çoğul ve müennes olarak da okumuştur. Yüce Allah'ın:

"Bedevi Araplar dedilerki..." (el-Hucurat, 49/14) âyetinde olduğu gibi. Ubeyy b. Umeyr ise, şeklinde okumuştur. Bu da Köpek ve köpekler şeklini hatırlatmaktadır. Böylelikle bu iki kelime oniki ayrı şekilde okunmuş olmaktadır.

Yüce Allah'ın:

"İşte bunlar, yerleri daha fena... olan kimselerdir" âyetine gelince; çünkü onların yeri cehennemdir. Mü’minlerin ise kalacakları yerlerde bir kötülük yoktur.

ez-Zeccâc der ki: İşte onlar, sizin söylediğinize göre bile yerleri en kötü olanlardır, demektir. en-Nehhâs da şöyle demektedir: Bu hususta yapılan en güzel açıklamalardan birisi de şudur: İşte Allah'ın kendilerine lanet ettiği o kimseler, âhiretteki yerleri itibariyle sizin dünyadaki yerinizden -yakanıza yapışan kötülükler dolayısıyla- daha kötüdür.

Şöyle de açıklanmıştır: Allah'ın kendilerine lanet ettiği o kimseler, yer itibariyle sizi ayıplayanlardan daha kötüdürler. Yine şöyle açıklanmıştır; İşte sizi ayıplayan o kimselerin yerleri, Allah'ın kendilerine lanet ettiği kimselerin yerlerinden daha da kötüdür.

Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, müslümanlar onlara: Ey maymun ve domuzların kardeşleri diye hitab ettiler, onlar da içyüzleri ortaya çıkıp rezil olduklarından dolayı başlarını önlerine eğdiler. Şair de onlar hakkında şöyle demektedir:

Allah'ın laneti yahudiler üzerinedir

Çünkü yahudiler maymunların kardeşleridir."

61

Size geldikleri zaman "îman ettik" derler. Halbuki onlar, küfürle girdiler yine küfürle çıkmışlardır. Allah gizlediklerini çok iyi bilendir.

Âyetin tefsiri için bak:63

62

Onlardan pek çok kimsenin günah işlemekte, düşmanlık yapmakta ve haram yemekte birbirleriyle yatıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kadar da kötüdürî

Âyetin tefsiri için bak:63

63

Onları günah sol söylemekten ve haram yemekten rabbaniler ve hahamlar alıkoysalar ya... Yaptıkları şey ne kadar kötü bir İştir!

Yüce Allah'ın:

"Size geldikleri zaman Îman ettik derler." Âyetinde belirtilen bu husus, münafıkların bir niteliğidir. Yani onlar, işittikleri hiçbir şeyden yararlanamazlar. Aksine, kâfir girdiler, kâfir olarak çıkıp gittiler.

"Allah, gizlediklerini çok iyi bilendir.” Onların gizledikleri nifaklarını kastetmektedir.

Şöyle de denilmiştir: Burada kastedilenler, "Medine'ye girdiğiniz vakit, günün erken saatlerinde îman edenlere indirilen şeylere îman ediniz. Evlerinize döndüğünüz günün son vakitlerinde de onu inkâr ediniz, diyen, yahudîlerdir. Bunlarla kastedilenlerin yahudiler olduklarına delâlet eden ise, daha önce onların sözkonusu edilmeleri ve ileride de onlardan söz edileceğidir.

Yüce Allah'ın:

"Onlardan pek çok kimsenin" âyetinde kastedilenler, yahudilerdir. "Günah İşlemekte, düşmanlık yapmakta yani, musiyet ve zulümde "ve haram yemekte birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kadar da kötü."

Yüce Allah'ın:

"Onları, rabbaniler ve hahamlar alıkoysalar ya" âyeti, alıkoymak değiller miydi? demektir. Neden alıkoymadılar? demektir. "Onları alıkoymalarından kasıt ise, bu işten onları vazgeçirmeleridir

"Rabbaniler"den kasıt, hıristiyan âlimleri,

"hahamlar (el- Ahbar)”dan kasıt ise yahudi âlimleridir. Hepsi ile de yahudi âlimleri kastedilmektedir, diyenler de vardır. Çünkü bu âyetler yahudiler hakkındadır.

Daha sonra yüce Allah, bu âlimleri onlara bu işleri yasaklamayı terk etmeleri dolayısıyla azarlamakta ve şöyle buyurmaktadır;

"Yaptıkları şey ne kadar kötü bir iştir!" Nitekim,

"yaptıkları şey ne kadar da kötü" âyeti ile günah işlemekte yarışanları da azarlamıştır.

Âyet-i kerîme münkeri yasaklamayı terk eden kimsenin, tıpkı münkeri işleyen kimse gibi olduğuna delalet etmektedir. O halde âyeti kerîme iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı terketmek hususunda ilim adamlarına bir azar ihtiva etmektedir. Bu anlamdaki açıklamalar, daha önceden el-Bakara sûresi (2/44. âyetin tefsiri.) ile Âl-i İmrân sûresi (3/21-22. âyetin tefsirleri)'nde geçmiş bulunmaktadır. Süfyan b. Uyeyne rivâyetle der ki: Bana Süfyan b. Said, Mis'ar'dan anlattı, dedi ki: Bana ulaştığına göre, bir meleğe bir kasabayı ele geçirmesi emredilmiş, o da şöyle demiş: Rabbim, o kasabada filan âbid kişi vardır. Yüce Allah da ona: "Sen, ondan başla. Çünkü (gördüğü münkerden dolayı) Benim rızam için yüzünde bir an olsun herhangi bir değişiklik olmamış bir kimsedir."

Tirmizî'nin Sahihinde de şöyle bir hadis vardır: "İnsanlar, zalimi görüp de onun elini zulümden çekmeyecek olurlarsa, aradan fazla zaman geçmeksizin Yüce Allah kendi katından onların hepsini bir ceza ile cezalandırır." Tirmizî, Fîten 8, Tefsir 5. sûre 17; İbn Mâce, Fiten 20; Müsned, I, 2, 5, 7, 9. İleride gelecektir, (63 âyetin) sonundaki:

"Yaptıkları" fiilinde geçen "sun" (62. âyetin) sonunda geçen

"yaptıkları" kelimesinin mastarı olan "amel" ile aynı anlamdadır. Şü kadar var ki, "sun' iyi bir şekilde yapılmayı gerektirir. Bir kılıç çok güzel ve kaliteli bir şekilde imal edilecek olursa, onun hakkında; tabiri kullanılır.

64

Yahudiler: "Allah'ın eli bağlıdır" dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlandı ve onlara lanet edildi. Hayır, Allah'ın iki eli de açıktır. O, nasıl dilerse öyle infak eder. Yemin olsun ki, Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun küfür ve tuğyanlarını artıracaktır. Bununla beraber aralarında kıyâmet gününe kadar sürecek kin ve düşmanlık bıraktık. Onlar ne zaman bir Savaş ateşi yakmak isteseler, Allah onu söndürür. Yeryüzünde fesada koşarlar. Allah ise fesatçıları sevmez.

Yüce Allah'ın:

"Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır, dediler" âyeti ile ilgili olarak İkrime şöyle der: Bu sözü Fînhâs b. Âzûrâ -Allah'ın laneti üzeri ne olsun- ve arkadaşları söylemişti. Bunlar, varlıklı kimselerdi. Muhammet (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı inkâr edince, malları azaldı ve şöyle dediler: Şüphesiz Allah cimridir Ve Allah'ın eli bize birşeyler vermek noktasında kapalıdır (cimridir). Buna göre âyet-i kerîme yahudilerin bir kısmı hakkında hususidir. Şöyle de denilmiştir: Bir topluluk bu sözü söyleyince, diğerleri de buna karşı çıkmayınca, hep birlikte bu sözü söylemiş gibi oldular.

el-Hasen der ki: Âyetin anlamı şudur: Allah azâb için bize etini uzatmaz. Yine şöyle denilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın fakir ve malı az olduğunu diğer taraftan yüce Allah'ın:

"Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kimdir" (el-Bakara, 2/245) âyetini da işitip, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da diyetler hususunda kendilerinden yardım istediğini görünce: Muhakkak Muhammed'in ilahı fakirdir, dediler. Cimridir, dedikleri de olmuştur. İşte onların: "Allah'ın eli bağlıdır" şeklindeki sözlerinin anlamı budur. Bu ifade;

"Elini boynuna bağlanmış kılma." (el-İsra, 17/29) âyetinde olduğu gibi temsili bir ifadedir. Cimri olan kimseye temsilî ifade kabilinden olmak üzere: Parmak uçları içe doğru çekik, avucu yumuk, kapalı, parmakları yumuk, eli bağlı" gibi tabirler kullanılır.

Şair de der ki:

"Yezid orada olduğu sırada Horasan öyle bir yerdi ki

Onun her türlü hayır kapıları sonuna kadar açıktı.

Ondan sonra oraya onun yerine parmakları içe dûğru yumuk birisi geçti

Sanki yüzüne sirke serpilmiş gibi"

Arap dilinde el anlamına gelen "yed", yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi bilinen organ hakkında kullanılır:

"Eline bir demet ot al" (Sa'ad, 38/41) Ancak, bu anlamın Allah için düşünülmesi imkânsızdır.

Aynı kelime, nimet anlamında da kullanılır, Araplar: Filanın nezdinde benim nice elim vardır" derler. Benim kendisine bol bol ihsan ettiğim nice nimet vardır, demektir.

Yine el, kuvvet anlamında da kullanılır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ve kuvvet sahibi kulumuz Davud'u yâdet." (Sâ'd, 38/17) Görüldüğü gibi burada elt kuvvet anlamındadır Mâlik olmak ve kudret manasına da kullanılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir." (Âl-i İmrân, 3/73) Yine bu kelime, sıla (zâid zamir) anlamında da kullanılır.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:" Bizim, onlar için kendi ellerimizle... yaptıklarımızdan." (yasın, 36/71) Yani, bizzat bizim yaptıklarımızdan anlamındadır. Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Veya nikâh akdi elinde bulunan kimse bağışlamış olsun." (el-Bakara, 2/237) Yani, nikâh akdini yapmak hakkı kendisinin olan demektir. Bu kelime, desteklemek ve yardım etmek manasına da kullanılır.

Hazret-i Peygamberin: "Hakim hükmünü verinceye, Kasim (paylaştırıcı) da paylaştırmasını bitirinceye kadar Allah'ın eli onlarla birliktedir" hadisi de bu kabildendir. el-Heyseme, Mecmau'z-Zevâıd IV, 193

Bu kelimenin kendisinden haber verilen zatın şerefine işaret etmek, onun şanını yükseltmek için fiilin o kimseye izafe edilmesi için kullanıldığı da olur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ey îblis, kendi ellerimle yarattığım şeye secdeden seni ne alıkoydu?" (Sa'd, 38/75) O halde, burada elin organa hamledilmesi mümkün değildir Çünkü, şanı yüce Allah bir ve tektir. O'nun için bölümleme mümkün değildir. Yine buradaki anlamın güç, mülkiyet, nimet ve sıla olarak anlaşılması da düşünülemez. Zira, o takdirde Allah'ın dostu Âdem ile O'nun düşmanı İblis arasında bu nitelikler ortaklaşa sözkonusu olur ve sözü edilen şekilde onun İblise üstün kılındığı da -Ona bahşedilen özel hususun batıl oluşu sebebiyle- bu da batıl olur. O halde, geriye İblisin yaratılışı ile değil de, yalnızca Âdem'in şereflendirilmesi için yaratılması ile alakalı iki sıfata hamledilmesi ihtimalinden başka bir şey kalmıyor. Bu iki sıfatın Hazret-i Âdem'in yaratılışı ile ilgisi ise kudretin makdüra (kudret sonucu var edilene) taalluk etmesi kabilindendir. Direkt bir taalluk ile doğrudan doğruya temas bakımından taalluk kabilinden değildir. İşte, O şanı yüce ve Mübarek Rabbimizin "O, Tevrati kendi eliyle yazdı, keramet yurdunu cennetlikler için bizzat kendi eliyle dikti" şeklinde gelen rivâyetler ile, benzer diğer âyetler da bu şekildedir, her bir sıfatın kendi muktezâsına taalluku kabilindendir.

Yüce Allah'ın:

"Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlandı" âyetinde "yâ" harfı üzerinde görülmesi gereken ötre, "ya" üzerinde ağır geldiğinden hazf edilmiştir. Anlamı, ahrette bağlanacaktır, şeklindedir. Bunun kendilerine beddua olması da mümkündür. Aynı şekilde "söylediklerinden ötürü... onlara lanet edildi" âyeti de böyledir. Maksat, bize su âyetinde olduğu gibi bunu öğretmektir:

"Yemin olsun, inşaallah elbette Mescid-i Haram'a gireceksiniz." (el-Feth, 48/27) Yüce Allah burada, görüldüğü gibi istisna yapmayı, (yani, gelecekte yapılacak şeyleri inşaallah kaydına bağlamayı) öğretmektedir. Nitekim

"Ebû Leheb'in iki eli kurusun." (el-Mesed, 111/1) âyetinde de bize, Ebû Lehebe beddua etmemizi öğretmiştir:

Şöyle de denilmiştir: Maksat, onların insanların en cimrileri olduklarını anlatmaktır. Adi ve hakir olmayan hiçbir yahudi göremezsiniz. Bu görüşe göre "vav" harfi hazf edilmiştir. Yani onlar: "Allah'ın eli bağlıdır, dediler. Halbuki asıl onların elleri bağlanmıştır." "Lanet etmek" ise uzaklaştırmak demektir, buna dair açıklamalar daha önceden yapılmıştı.

Yüce Allah'ın:

"Hayır Allah'ın iki eli de açıktır" âyeti mübteda ve haberdir Hayır, O'nun nimeti yaygın ve açıktır, demektir. Burada "el" nimet anlamındadır.

Kimisi de şöyle demiştir: Yüce Allah'ın:

"Hayır, Allah'ın İki eli de açıktır" âyeti dolayısıyla bu yanlıştır. Zira yüce Allah'ın nimetleri sayılamayacak kadar çoktur. Nasıl olur da O'nun yalnızca yaygın iki nimetinden söz edilebilir.

Buna şöyle cevap verilmiştir Bunun, cins için tesniye olup muayyen iki şeyi ifade eden tesniye olmaması da mümkündür. Bu da Hazret-i Peygamber'im "Münafık, iki sürü koyun arasında şaşkın kalmış kararsız koyun gibidir." Müslim, Ş. Münâfikîn 17; Nesâî, Îman 31; Dârimî, Mukaddime 31; Müsned, II, 32, 47, 82, 88, 102 âyetine benzer. Bu iki nimetin birisinin cinsi dünya nimeti, diğerinînki ise ahiret nimetidir. Bu iki nimetin de biri dünyanın zahir, diğerininki de; batın olmak üzere dünyanın nimetleri olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: