KEŞŞÂF TEFSİRİ
Mâide Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Medine’de nâzil olmuştur, 120 âyettir.Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla
1. Âyetin Tefsiri
[581] Arap dilinde verilen sözü yerine getirme anlamında vefâ bi’l-‘ahdi de, evfâ bi’l-‘ahdi de denilir. Nitekim ْ
ِ ِ ْ َ ِ نَ ُ ُ ْ verdikleri sözlere“) وَاriayet edenler” [Bakara 2/177]) âyetindeki kullanımı da bu şekildedir. Kök anlamı “düğüm” demek olan el-‘akd pekiştirilmiş olarak verilen söz, vaat ve ahit demektir. Verilen söz, ip vb. şeylere atılan düğüme benzetilmiştir. Hutay’a [v. 59/678] şöyle der:
Öyle insanlardır ki komşularına söz verdiler mi vaatlerinde sebat ederlerkırbanın altını - üstünü cendereye alıp sapasağlam bağlarcasına…
Burada “ahitler”den maksat, Allah Teâlâ’nın kulları üzerine yüklediği ve gereği ile onları sorumlu tuttuğu yükümlülüklerdir. Bu ahitlerden mak-sadın, insanların kendi aralarında yapmış oldukları güven esasına dayalı karşılıklı teminatlar içeren sözleşmeler olduğu da söylenmiştir. Açıktır ki-burada sözü edilen ahitlerden maksat, Allah’ın dini ile ilgili helâl kıldıkla-rını helâl, haram kıldıklarını da haram bilmek şeklinde onların omuzlarına binen yükümlülüklerdir. Ve âyet, genel bir ifade ile başlamış ardından da “size helâl kılındı” diye ayrıntıya geçmiştir.
[582] el-Behîmetü dört ayaklı her türlü kara ve deniz hayvanı demektir. אمِ ْ َ ْ ُ ا َ ِ َ şeklinde ِאم ْ َ ْ a izâfe edilerek kullanımı beyan içindir. Bu gibi’اizâfetler aynen hātemu fiddatin [gümüş(den) yüzük] tamlaması gibi Min anlamı verir, “en‘âmdan olan hayvanlar” demektir.
[583] ْ כُ ْ َ َ َ ْ ُ א َ َّ ifadesi, “Size ölü… haram kılındı” [Mâide 5/3] gibi إِâyetlerde haram kılınan hayvanlar hariç demektir. Ya da haramlık bildiren âyetin okunması hariç anlamındadır.
[584] En‘âmdan maksat [En‘âm 6/144’de sözü edilen] “dört çift / sekiz eş” hayvandır. Bunlar koyun, keçi [her iki cinse birden davar denir], deve ve sığırdır. Bundan maksadın ceylan, yaban öküzü gibi hayvanlar olduğu da söylen-miştir. Bunlar geviş getirmesi ve köpek dişli olmamaları itibariyle bu hay-vanların da deve, sığır ve davar gibi olduklarına işaret etmişlerdir. Bunların evcil hayvanlara katılması aralarındaki benzerlik sebebiyle olmaktadır.
[585] ِْ َّ ا ِّ ِ ُ َ ْ َ (avlanmayı helâl görmemek şartıyla) ifadesi
כُ ْ َ َ ’deki ْ -zamirinden haldir. Buna göre, anlam şöyledir: İhramlı olma כُmanız halinde size bu yaban hayvanları helâl kılınmıştır. Ahfeş [v. 215/830], onun i‘rab açısından nasb halinin (ِد ُ ُ ْ א ِ ا ُ -sebebiyle olduğunu söyle (أوَْmiştir. ٌم ُ ُ ْ ُ ْ ِ ,ifadesi (siz ihramlı iken) وَأَ ْ َّ ِّ ا ِ ُ ’dan hal olup sanki şöyle denilmiş olmaktadır: İhramlı iken avdan kaçınmanız halinde deve, sığır ve davar cinsinden olan hayvanları size helâl kıldık ki sıkıntıya düşmeyesiniz.
[586] “Allah” hikmet ve maslahat olduğunu bildiği ahkâmdan “diledi-ğine hükmeder.”
[785] مٌ ُ ُ ihramlı demek olan ام َ َ kelimesinin çoğuludur.
2. Âyetin Tefsiri
[588] َ אئِ َ َ kelimesi ة َِ َ ’nin çoğuludur ve iş‘âr edilen, yani bir şeye
şiar yapılan, haccın ifasında simgesel özellik taşıyan şeylerdir, yani hac gö-revlerinin yapıldığı özel mekânlar (vakfe yerleri), şeytan taşlama mahalleri, tavaf yeri, sa‘y yeri ile haccın ifasını gerçekleştiren ihrama girme, tavaf etme, sa‘y yapma, tıraş olma, kurban kesme vb. fiiller. َام َ َ ْ َ ا ْ َّ hac (Haram ay ) اayıdır. َي ْ َ ْ -hac görevlerinden olup da kendisiyle Allah’a yaklaşma arzula اnan ve Beytullah’a sunulan kurban demektir. َ ْ َ ’nin çoğuludur. Eyerin içi lif dolu altlığı anlamına gelen َ ْ َ ‘nin çoğulunun ي ْ َ olması örneğinde olduğu gibi. َ ئِ َ َ ْ دَة kelimesi ا َ ِ ‘nin çoğuludur ve eski pabuç, toka ya da ağaç kabuğu gibi kurbanlık hayvanın boynuna gerdanlık olarak takılan şey-lerdir. َام َ َ ْ َ ا ْ َ ْ َ ا
ِّ Mescid-i Haram’a ziyaret için yönelen hacılar ve umre آyapanlardır.
[589] Bu şeylerin ل َ ْ -i, hac simgelerinin [şe‘âir] küçümsenmesi, bunla’إِrı yerine getirenlere engel olunması, hac aylarında insanları hacdan alıkoya-cak maniler çıkarılması, kurbanlıkların gaspedilmeye kalkışılması, bunların kesim mahallerine ulaştırılmasına engel olunması gibi davranışlar [yoluyla]dır.
[590] َ ئِ َ َ ْ -gelince bunun iki izah şekli vardır: Birin (Gerdanlıklara) اcisi: Gerdanlıktan maksat gerdanlıklı kurbanlık develerdir. Bu durumda َ ئِ َ َ ْ kelimesi, kurbanların en değerlisi olduğu için özel olarak anmak ve اdaha çok tavsiyede bulunmak amacıyla َي ْ َ ْ üzerine atfedilmiş olur. Bu اaynen melekleri zikredip de özel olarak da َכאل ِ َ وَ ِ ْ ِ -diye Cebrâil ve Mi وَkail’i ayrıca anmak gibidir [‘Atfu’l-hāss ale’l-‘âmm]. Mâna şöyle olur: Özellikle de gerdanlıklı kurbanlık develere [dokunmayın!] İkincisi: Yasağı pekiştirmek amacıyla bizzat gerdanlıkların kendisi kastedilmiş olur ve o takdirde mâna “bırakın kurbanlıkları onların gerdanlıklarına bile dokunmayın” şeklinde anlaşılır. Nitekim َّ ُ َ َ َ زِ ِ
ْ ُ -âye (Ziynetlerini açmasınlar!” [Nûr 24/31]“) وَ tindeki kullanım da böyledir. Mâna mübalağalı bir üslupla “Bırakın mahal-lerini, ziynetlerin kendisini bile göstermesinler!” demektir.
[591] َ ِّ آ َ Rablerinin lütfunu -ki sevaptır- aramak üzere Mescid-i وَHaram’a yönelmiş olanlara da ilişmeyin. ًא ا َ ْ Ve kendilerinden Allah’ın وَرِhoşnut ve razı olmasını, yani özellikleri böyle olan bir topluluğa ilişmeyin, onlara saygılı olun ve engellemelere maruz kalmalarını hoş karşılamayın. Bu âyetin muhkem olduğu söylenmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber (s.a.)’den rivayet edildiğine göre, “Mâide, nüzul bakımından Kur’ân’ın en son sûresidir. Bu itibarla helâllerini helâl, haramlarını da haram bilin!” bu-yurulmuştur. Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh [v. 110/728]: “Bu sûrede mensuh âyet yoktur” demiştir. Ebû Meysere [v. 63/682] ise “Bu sûrede on sekiz farîza/dinî vecibe vardır ve mensuh hüküm yoktur.” demiştir.
[592] Bu hükmün mensuh olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs’ın [v. 68/688] şöyle dediği nakledilmiştir: Müslümanlar ve müşrikler birlikte hac etmekteydiler. Allah, Müslümanlara Kâbe’yi ziyaret eden her kim olursa ol-sun engellenmesini ا ُّ ِ ُ َ buyruğu ile yasakladı. “Ey iman edenler! Müş-rikler şüphesiz ‘pislik’tir.” [Tevbe 9/28] ve “Müşriklerin, Allah’ın mescitlerinin bakımını üstlenme hakları yoktur.” [Tevbe 9/17] âyetleri ise daha sonra nâzil oldu. Mücâhid [v. 103/723] ve eş- Şa‘bî [v. 104/723] de ا ُّ ِ ُ âyetinin “Onları nerede bulursanız öldürün!” [Nisâ 4/89] âyeti ile neshedildiğini söylemişlerdir.
[593] ً ْ َ (lütuf ) kelimesinden maksadın ticaret olduğunu söyleyen-ler de olmuştur, ًא ا َ ْ kelimesini ise şöyle izah etmişlerdir: O vakit (rıza) رِmüşrikler kendi dinlerinin hak olduğu ve haccın kendilerini Allah’a yak-laştıracağı şeklinde bir hüsnü kuruntuya sahiptiler. Allah da onları işte bu kuruntuları üzere zikretmiş oldu. [Buna göre anlam şöyledir: Kendi batıl inançla-rınca Allah’ın rıza ve hoşnutluğunu aramak üzere haccetmeye gelenlere -müşrik de olsalar- ilişmeyin!]
[594] İbn Mes‘ûd (r.a.) [v. 32/653] âyeti ِام َ َ ا َ ْ َ ا ِّ آ َ diye izâfetli وَ
okumuştur. Humeyd b. Kays el-A‘rec [v. 134/751, َن ُ َ ْ َ ifadesini] Tâ ile hitap müminlere yönelik olacak şekilde tebteğûne okumuştur.
َאدُوا [595] ْ א َ (Avlanın!) emir kipi, avlanmanın yasaklanmasının ardın-dan mübahlığını bildirmektedir. Sanki şöyle denilmiş gibidir: “İhramdan çıkınca avlanmanızda size bir günah yoktur!” Fâ’nın kesresiyle fi’stādû şek-linde de okunmuştur ki bu kesrenin [yani i sesinin], başlangıç halindeki emir kipinin Hemze’sinin [ıstādû] kesresinden bedel olduğu söylenmiştir.
[596] ْ ُ ْ َ َ ْ kısmı وَإِذَا ُ ْ َ ْ şeklinde de okunmuştur. Çünkü hacının وإذَا أَihramdan çıkmasını ifade için halle’l-muhrimu denildiği gibi, ehalle’l-muh-rimu da denilir.
[597] [ ْ َّכُ َ ِ ْ َ َ -ifadesindeki] cerame fiili bir ya da iki mef‘ûle geçişli ol وَmak bakımından kesebe gibidir. Cerame zenben (günah işledi) demek, kesebe zenben demek gibidir. Ceramtuhû zenben (Onu günaha soktum!) demek de aynı şekilde kesebtuhû zenben demek gibidir. Bu fiilleri ecramtuhû zenben
(Ona günah işlettim!) şeklinde if‘âl babının Hemze’siyle iki mef‘ûle geçişli yapmak da mümkündür. Bunun yerine eksebtu hûzenben demek de aynıdır. İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın [v. 32/653] ve lâ yucrimennekum kıraati de bu şekildedir. Bu iki kıraat şekline göre birinci mef‘ûl muhatap zamiri, ikincisi de وا ُ َ ْ َ أنَْ (haddi aşmaya) kısmıdır.
[598] ْ وכُ ُّ َ َآنُ Hemze’nin fethası ile أنَْ َ kelimesine bağlı olup, onun illeti / gerekçesidir. َُآن َ ise aşırı öfke, kin ve hınç demektir. Nun’un sükûnu ile ُآن ْ َ şeklinde de okunmuştur. Buna göre mâna şöyledir: Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydukları için bir kavme kar-şı duyduğunuz kin ve öfke, sizi haddi aşma günahına sokmasın, hın-cınız sizi onlara saldırmaya sürüklemesin. İn saddûkum (sizi alıkoyar-larsa) şeklinde şart edatı olarak da okumuşlardır. İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın [v. 32/653] kıraatinde de in yesuddûkum (sizi alıkoyarlarsa) şeklindedir.
Müslümanların Mescid-i Haram’dan alıkonulmasından maksat, Mekke halkı-nın Peygamber (s.a.) ve müminlerin Hudeybiye günü umre yapmalarına izin vermemeleridir. Haddi aşma ve tecavüzden maksat ise, Müslümanların kötü-lük yapmak sûretiyle onlardan öç almaya kalkışmasıdır.
[599] “Siz, iyilik ve takvada yardımlaşın” yani affedici olun ve görmez-den gelin, “günahta ve saldırganlıkta yardımlaşmayın” yani haddi aşma ve öç alma yoluna gitmeyin. Âyetin, her tür iyilik ve takva üzere yardımlaş-mak, keza hiçbir günah ve saldırganlıkta da yardımlaşmamak şeklinde an-laşılması da mümkündür, affetme ve öç alma da buna dâhildir.
3. Âyetin Tefsiri
[600] Câhiliye döneminde insanlar birtakım haram olan şeyleri yiyor-lardı: Bunlar şunlardan ibaretti:
ُ َ ْ َ ْ .Murdar yani kendiliğinden ölmüş olan hayvan : امُ َّ -Kan. Kanı bağırsaklara doldururlar ve kızartarak yerlerdi ve “Mi : ا
safirlikte kendisine bağırsakta kan sunulan ikramdan mahrum sayılmaz!” derlerdi.
ِ ِ ِ ّٰ ِ ا ْ َِ َّ ِ א أُ -Kesilirken Allah’tan başkasının adının yükseltildiği hay : وَ
van. ل .kurbanlarını keserken “Lât ve Uzzâ adına!” diyerek kesmeleri idi إُ َ ِ َ ْ ُ ْ Ölünceye kadar boğdukları ya da bir sebep yüzünden boğulan : وَا
hayvan.ذَةُ ُ ْ َ ْ -Tokmak/ değnek ya da taş ve benzeri bir şeyle vurulup öldü : وَا
rülen hayvanُ َ دِّ َ َ ُ ْ Dağdan yuvarlanan ya da kuyu ve benzeri bir yere düşüp ölen : وَا
hayvan.
ُ َ ِ َّ .Hayvanların toslaması / süsmesi sonucu ölen hayvan : وَاُ ُ َّ َ ا א أכََ .Yırtıcı hayvanların bir parçasını yemiş olduğu hayvan : وَ
ْ ُ ْ א ذَכَّ َّ -Bu haldeki hayvanlara ölmeden yetişip kesmeniz hali müstes : إِna demektir. Bunun için ölçü de kesildiğinde normal boğazlanmış hayvan gibi çırpınması ve damarlarından kan fışkırmasıdır.
[601] İbn Mes‘ûd (r.a.) [v. 32/653], ُ َ ِ َّ kelimesini ve’l-mantūhatu وَا
şeklinde okumuştur. Ebû Amr’dan [v. 154/770] gelen bir rivayete göre de [ ُ َّ .kelimesi] Bâ’nın sükûnu ile es-seb‘u şeklinde okunmuştur. İbn Abbâs [v ا68/688] ise ve ekîlu’s-sebu‘i (yırtıcı hayvanların yediği) şeklinde okumuştur.
[602] ِ ُ ُّ َ ا َ َ ِ א ذُ -Câhiliye döne .(Dikilitaşlar üzerinde kesilenler) وَminde Kâbe’nin etrafında dikili taşlar vardı ve takdimeleri onların üzerinde keserler, etleri onun üzerinde parçalarlar ve bu şekilde onları kutsarlardı. Böylece onlara yakın olacaklarına inanırlardı. Bu sunaklara / anıtlara el-ensāb derlerdi ki tekili en-nusubdur. el- A‘şâ [v. 7/629] şöyle demiştir:
“Hiçbir sonuç için şu dikili taşlara tapmayasın, sadece Rabbin olan Allah’a kulluk eyleyesin.”
[Yani, nusub çoğul olsaydı, ona ait zamirler de farklı olurdu.]
en-Nusubun çoğul olup, tekilinin nisāb olduğu da söylenmiştir. Kelime Sād’ın sükûnu ile ِ ْ ُّ .şeklinde de okunmuştur ا
[603] “Ve oklarla fal bakmanız da” haram kılınmıştır. Câhiliyede bir kimse yolculuk, savaş, ticaret, evlilik yahut benzeri önemli bir iş için yola çıkmak istediği zaman oklarla falına bakardı. Okların bir kısmında “Rab-bim bana yasakladı!”, bir kısmında da “Rabbim bana emretti” yazardı. Bazısı ise kapalı olurdu. Eğer emredici ok çıkarsa niyet ettiği işe koyulur, yasaklayıcı ok çıkarsa o takdirde de niyetinden vazgeçerdi. Kapalı okun çıkması halinde de çekim işini yenilerdi. Oklarla fal bakmanın anlamı, oklar vesilesiyle yazgısında olanın olmayandan ayrılıp bilinmesi talebi idi. Bundan maksadın bir tür kumar / piyango olduğu da söylenmiştir. Kesilen deveyi belli paylara ayırırlar [ve piyango gibi çekilen okların üzerindeki yazılara/ ra-kamlara göre devenin fiyatını öderler ya da muaf olurlar]dı.
[604] “O bir yoldan çıkmadır (fâsıklıktır).” O zamiriyle, oklarla fal bak-maya veya kumar (piyango) oynamaya ya da tüm bu haram olan şeylerin yenmesine işaret edilmektedir. Çünkü mâna, “Size murdar hayvan, kan… şunlar şunlar haram kılındı” şeklindedir. Şayet“Yapılmak istenen yolculuk vb. şeylerin fal oklarıyla bilinmek istenmesi neden fâsıklık olsun ki?” dersen
şöyle derim:Çünkü bu ‘Allâmu’l-guyûb olan Yüce Allah’ın sadece kendisinin bilebileceği gayb âleminden haber verme girişimidir. O, “Allah’tan başka gök-lerde ve yerde hiç kimse gaybı bilemez” [Neml 27/65] buyurmaktadır. Ayrıca bu çaba, gayb âlemine açılan bir yol bulunduğu ve gayba dair çıkarsamalar yapı-labileceği inancı taşır. Hem sonra “Rabbim bana yasakladı!”, “Rabbim bana emretti” demek Allah’a iftiradır. O’nun o işi emrettiğini veya yasakladığını ona bildiren ne olabilir ki!? Kâhinler ve müneccimler de aynı durumdadır. ‘Rab’den maksatları putları ise -ki rivayete göre oku çekme işini putlarının yanında ya-parlardı- o takdirde de bu, cehalet ve şirk olacaktır- ki durum açıktır.
[605] “Bugün” ifadesiyle belli bir gün değil, hâlihazır ve -geçmiş ile ge-lecek zamanlar içinde- ona bitişik, ona yakın zaman dilimleri kastedilmiştir. “Dün genç idin, bugün ise saçı başı ağarmış birisin” denildiği zaman “dün” ile bir önceki gün, “bugün” ile de içinde bulunduğumuz gün kastedilmiş olmaz. Benzer bir kullanım da “şimdi” anlamındaki el-âne kelimesi için söz konusudur. Şair şöyle demiştir:
“Şimdi döşümün kılları ağarıp da dişsiz damaklarımla ısırmaya başlayınca…”
‘Bugün’den maksadın âyetin indiği gün olduğu da söylenmiştir. Âyet Cuma günü ikindi sonrası inmişti. O gün aynı zamanda Veda haccının yapıldığı arefe günü idi.
[606] “İnkârcı nankörler dininizden ümit kesmişlerdir.” Ümitlerini kes-tikleri şey, dini iptal etmek ve sayılan bu haramları eskisi gibi helâl saymanızı sağlamak idi. İfade, “dininize galebe çalmaktan ümitlerini kestiler” şeklinde de yorumlanmıştır. Çünkü Allah Teâlâ, dinini bütün dinlerden daha parlak kılacağına dair vaadini gerçekleştirmişti. Dini galip getirdikten, kâfirlerden duyulan korku yok olduktan, onlar önceleri galip iken mağlup ve perişan bir hale döndükten sonra daha “onlardan korkmayın! Benden korkun” ve dininize ihlas ile sarılın, sadece benden çekinin çünkü “Bugün size dininizi ikmâl ettim” düşmanlarınızı ben dize getirdim ve gücünüzü onların gücünün fevkine çıkardım. Hükümdarlar saltanatlarına karşı mücadele edenleri orta-dan kaldırdıklarında ve amaçlarına ulaştıklarında “Bugün hükümranlığımız tamam oldu, tam anlamıyla muradımıza erdik” anlamında el-yevme kemule le-ne’l-mulku ve kemule le-nâ mâ nurîdu derler. Anlam şöyle de olabilir: Dinî yükümlülükler bağlamında helâl ve haramın öğretilmesi, şer‘î hükümlere vâ-kıf olunması, yöntem olarak da kıyas ve ictihad için gerekli olan ilke ve esaslar gibi ihtiyaç duyacağınız her şeyi size tamamen vermiş oldum.
[607] “Ve” Mekke’nin fethini nasip etmek ve muzaffer olarak güven içinde oraya girmenizi sağlamak, Câhiliye dönemi emarelerini ve kendile-rince yapmakta oldukları hac ritüellerini ortadan kaldırmak, bundan böyle sizinle hiçbir müşrikin haccedememesi ve Beytullah’ın çıplak olarak tava-fının yasaklanması gibi lütuflarla “üzerinizdeki nimetimi tamamladım.” Ya da din ve şeriatın tamamlanması sûretiyle üzerinizdeki nimetimi tamamla-dım.Buna göre, Allah Teâlâ şöyle buyurmuş olmaktadır: Bugün sizin için dininizi ikmal ettim ve bu şekilde size olan nimetimi tamamladım. Çünkü İslâm nimetinden daha üstün başka bir nimet yoktur.
[608] “Ve sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum” yani diğer dinler içinden sizin için İslâm’ı seçtim ve onun Allah’ın hoşnut ve razı olduğu ye-gâne din olduğunu size bildirdim. Hal böyle iken “Her kim İslâm’dan baş-ka bir din arzularsa o kendisinden kabul edilmeyecektir.” [Âl-i İmrân 3/85]; “Şüphesiz bu, tek bir ümmet olarak sizin ümmetinizdir.” [Enbiyâ 21/92]
[609] Şayet “Niçin âyetin devamında َّ ُ ْ ِ ا َ َ (Mecbur kalan) kısmı geldi, alâka nedir?” dersen şöyle derim:Haram kılınan şeylerden söz edil-diği için. ٌ ْ ِ ْ כُ
ِ ifadesi ara cümledir ve bununla haramlık (O fâsıklıktır) ذhükmünün pekiştirilmesi amaçlanmaktadır, akabinde gelen kısım da teyit içindir. Çünkü sözü edilen iğrenç şeylerin haram kılınması da kâmil dinin, tamamlanmış nimetin ve Allah’ın hoşnutluğunu hak eden yegane din İs-lâm’ın bir parçasıdır. Mâna şöyledir: “Bununla birlikte” açlıktan bîtap dü-şüp ölü, kan gibi haram kılınmış olan şeylerden yemeğe “mecbur kalan biri için, Allah gerçekten bağışlayıcıdır, merhametlidir”, haram olan bu nesne-leri yediği için onu sorguya çekip cezalandırmaz. Tıpkı “azıtmamak ve sınırı aşmamak şartıyla” [Bakara 2/173] ifadesindeki gibi.
4. Âyetin Tefsiri
[610] Su’âl kökünde kavl / söz anlamı vardır, o yüzden akabinde “ken-dilerine ne helâl kılındı” ifadesi gelmiş ve sanki “Sana kendilerine neyin helâl kılındığını söylüyorlar” denilmiş gibi olmuştur. “Bize ne helâl kılındı” buyurmadı, aksine onların sözlerini hikâye babında “Onlara / kendilerine ne helâl kılındı” denildi. Zira “Sana soruyorlar” fiili üçüncü şahıs kipidir. Bu aynen “Zeyd mutlaka yapacağına yemin etti” demek gibidir. “Zeyd ‘mutlaka yapacağım’ diye yemin etti” denilseydi, keza “Bize ne helâl kılındı, diyorlar” denilseydi dil açısından yine doğru olurdu.
אذَا [611] َ mübteda ْ ُ َ َّ ِ -haberdir, eyyu şey’in uhille le-hum demek gi أُbidir ki mânası: “Kendilerine yiyeceklerden ne helâl kılındı?” şeklindedir. Onlar, kendilerine haram kılınan iğrenç nesneler ile ilgili âyetler okununca kendilerine neyin helâl kılındığını sordular. Cevap olarak da “tayyib yani hoş ve temiz olanlar size helâl kılındı” denildi. Tayyibât, yiyeceklerden pis ve iğrenç olmayanlardır. Bunlar da Kitap, Sünnet ve kıyas-ı fukahâ sonucu haramlığı sabit olmayan her türlü yiyecektir.
ارِحِ [612] َ َ ا َّ א َ אتُ ,ifadesi وَ ِّ َّ a ma‘tūftur, “size temiz olan’اşeyler ile av hayvanlarının tuttukları helâl kılındı” demektir. Takdir ve saydu mâ ‘allemtum (eğittiklerinizin avları) şeklinde olup muzāf [saydu] hazfedil-miş olmaktadır. Ya da א ’yı şart edatı yaparsın, cevabı da ا ُ כُ َ olur [“Eğittiği-niz avcı hayvanlar tutarlarsa şayet, yiyin” şeklinde].
[613] el-Cevârih yırtıcı hayvanlar ve alıcı kuşlardır; köpek, pars, kaplan, kartal, atmaca, doğan, şahin gibi. el-Mukellib, hayvan eğitimi alanındaki sahip olduğu hüneri, bunun yollarını ve usulünü bilmesi sayesinde av hay-vanları eğiticisi olan ve onların avlarını sahipleri adına tutmalarını öğreten kişi demektir. Kelb yani köpek kelimesinden türetilmiş olması eğitimin en fazla köpek cinsi üzerinde gerçekleşmesi ve avcı hayvanların daha çok kö-pek cinsinden olması ya da yırtıcı hayvanlara genel ad olarak “av köpeği” denilmesi sebebiyledir. Nitekim hadislerde de bu şekilde kullanıldığı olmuş ve aslan için kelb / köpek denilmiştir. [‘ Utbe b. Ebu Leheb hakkındaki] “Allah’ım! Köpeklerinden bir köpeği ona musallat eyle!” hadisinde olduğu gibi. Daha sonra bu kişiyi bir aslan yemiştir. Ya da hırs anlamındaki el-kelb kökünden türetilmiştir. Huve kelibun bi-kezâ denilir ve o şeye karşı hırslı, istekli olduğu kastedilir.
[614] َ ِ ِّ כَ ُ ’nin mansub oluşu ْ ُ ْ َّ َ ’den hal olması sebebiyledir. Şa-yet“ ْ ُ ْ َّ َ ile yetinmek mümkün iken neden hale ihtiyaç duyulmuştur?” dersen şöyle derim:Bu, av hayvanını eğitecek kişinin işinde uzman, uy-gulamada yetkin ve hayvan eğiticiliği özelliğine sahip olduğunu bildirmek içindir. َّ ُ َ ُ ِّ َ ُ ikinci haldir. Ya da istinaf yani yeni bir cümle başıdır. Bun-da da açık bir nükte vardır, şöyle ki: Bir ilimde ilerlemek isteyen kimse, -bu-nun için devesinin ciğerlerini susuzluktan yakacak meşakkatli yolculuklara katlanması gerekse bile- o ilmi mutlaka en büyük uzmanından, ilmi tüm yönleriyle ihata eden, her tür incelik ve nüktesini içselleştirmiş olan kim-seden almalıdır. İlmi uzmanından almayan nice insan vardır ki günlerini boşa harcamış ve sonra da gerçek ilim adamlarıyla karşılaşınca geçirdikleri zamana yanarak parmaklarını ısırmışlardır!
[615] “Allah’ın size öğrettikleri”nden maksat, av hayvanı eğitim sanatı-dır. Çünkü busanat esas itibariyle Allah’ın bir ilhamı ve [O’nun fıtratımıza koy-duğu] akılla bir meleke haline getirilmesi yoluyla elde edilir. Ya da sahibinin, [üzerine] salmasıyla avın peşine düşmesi, bağırarak kovmasıyla geri çekilme-si, çağırdığı zaman avın peşini bırakması, avı sahibi adına tutması ve ondan yememesi gibi av hayvanı eğitimi ile ilgili size öğretmiş olduğu şeylerdir.
[616] َ ِ ِّ כَ ُ kelimesi َ ِ כْ ُ şeklinde de okunmuştur ki if‘âl babı ile tef‘îl babı pek çok yönden müştereklik arz eder.
[617] Av hayvanının sahibi adına tutması, ondan yememesi şeklinde olur. Nitekim bu konuda Hazret-i Peygamber [s.a.] Adiy b. Hâtim’e [v. 68/688] şöyle demiştir: “Eğer tuttuğu avdan yemişse onu yeme çünkü o avı kendisi için tutmuştur.” [Müslim, “Sayd”, 2] Hazret-i Ali (r.a.) da “Doğanın, avından yemesi halinde, onu yeme!” demiştir. Âlimler bir ayrıma gidip yırtıcı / avcı hayvanlarda yemeyi bırakmayı şart koşarlarken -çünkü onlar kötekle eğitilebilir- yırtıcı / avcı kuşlar için böyle bir şart ileri sürmemişler-dir. Kimi âlimler de ‘tuttuğu avı yemeyi bırakma’ ilkesini temelden dikkate almamış ve tuttuğu avın tamamını ya da bir kısmını bırakması arasında herhangi bir ayrıma gitmemiştir. Selman [el-Farsî; v.36/656], Sa‘d b. Ebî Vak-kās [v. 55/675] ve Ebû Hüreyre [v. 58/678] (r.anhum) şöyle demişlerdir: “Av hayvanı tuttuğu avın üçte ikisini yemiş ve üçte birini terk etmiş ise ve sen de salarken Allah’ın adını anmış idiysen, onu yiyebilirsin!”
[618] Şayet “ ِ ْ َ َ ِ ّٰ َ ا ْ وا ا ُ Ve üzerine Allah’ın adını anın / besmele) وَاذْכُçekin) ifadesinde, zamirin mercii nedir?” dersen şöyle derim: Ya av hayva-nının tuttuğu ava gider ve mâna şöyle olur, “Kesmek üzere ona yetiştiğiniz-de üzerine Allah’ın adını anın!” ya da eğittiğiniz av hayvanlarına râci olur ve mâna şöyledir: “Av hayvanını avın peşine salarken besmele çekin!”
5. Âyetin Tefsiri
אبَ [619] ْכِ ا ا ُ أوُ َ ِ َّ ا אمُ َ (Kitap verilenlerin yemeği). Bu ifadeden maksadın, kestikleri hayvanlar olduğu da her tür yiyecekleri olduğu da söylenmiştir. Bu konuda Hristiyanların tümü aynıdır. Hazret-i Ali (r.a.)’ın Benî Tağlib Hristiyanlarını bundan istisna ettiği ve onlar hakkında “Hris-tiyanlıktan şarap içmekten başka bir şey almamışlar, bu itibarla Hristiyan değiller!” dediği rivayet edilmiştir. Şâfi‘î Rahimehu’llāh [v. 204/819] da bu görüşü benimsemiştir. İbn Abbâs’a [v. 68/688] Hristiyan Arapların kestiği hayvanın hükmü sorulunca “Bunda bir sakınca yok!” demiştir. Tâbi‘înin tümü bu görüştedir ve Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh [v. 150/767] ve ashâbının esas aldığı görüş de budur. Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh’a göre Sābiîlerin hük-mü de aynen Ehli Kitab’ınki gibidir. Ebû Hanîfe’nin iki talebesi [EbûYûsuf (v.182/798) ve Muhammed (v.189/805)] ise şöyle derler: “ Sābiîler iki sınıftır: Bir sınıf Zebur okur ve meleklere taparlar, diğer sınıf ise kitapsızdır ve yıldızlara taparlar. Bu ikinci sınıf Ehl-i Kitap değildir.” Mecûsîlere gelince kendile-rinden cizye alınması konusunda onlar da Ehl-i Kitap gibi sayılmışlardır; ancak kestiklerinin yenilmesi ve kadınlarıyla evlenilmesi câiz kabul edil-memiştir. [Sa‘îd] İbnü’l-Müseyyeb’in [v. 94/713]; “Müslüman hasta olur ve Mecûsî birinden Allah’ın adını anarak kesmesini ister, o da aynen denileni yaparsa o takdirde o hayvanın etini yemede bir sakınca yoktur” dediği ri-vayet edilir. Ebû Sevr [v. 240/854] ise: “Bunu sağlıklı iken de yapsa aynıdır, yalnız iyi bir şey yapmamış olur” der.
[620] “Sizin yemeğiniz de onlara helâldir” yani yemeğinizi onlara ye-dirmenizde sakınca yoktur; müminlerin yemeği onlara haram olsaydı, on-lara yedirmeleri de müminlere câiz olmazdı.
[621] el-Muhsanât, hür ya da iffetli kadınlar demektir. Özellikle bu va-sıftaki kadınların zikredilmesi müminlerin nesillerini sürdürmek için bun-ları tercih etmeleri bağlamında bir teşvik olmaktadır. Müslüman cariyelerle nikâhlanmak da ittifakla câizdir. İffetli olmayanlarla nikâhlanmak da câizdir. Ehl-i Kitap cariyelerle nikâha gelince Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh’a [v. 150/767] göre onlar da müslüman kadınlar gibidir. Şâfi‘î Rahimehu’llāh [v. 204/819] bu konuda ona muhalefet etmektedir. [Abdullah] İbn Ömer [v. 73/692] ise “Müşrik kadınlarla onlar iman etmedikçe evlenmeyin!” [Bakara 2/221] âyetine dayana-rak Ehl-i Kitap kadınlarla evlenmeyi câiz görmezdi ve “Bir kimsenin ‘Rabbim Îsâ’dır!’ demesinden daha büyük şirk mi olur.” diye eklerdi. Atā [b. Ebî Rebâh; v.114/732] da şöyle demiştir: “Allah Müslüman kadınların sayısını artırmıştır. Bu, sadece o dönemdeki müslümanlar için bir ruhsattı.”
[622] “İffetli olarak… Gizli dost edinerek değil…” ن ْ ِ Hem erkek اhem de kadın için kullanılır, gizli dost demektir.
[623] “Kim imanı” yani İslâm ahkâmını, Allah’ın helâl ve haram kıldığı şeyleri “inkâr ederse…”
6. Âyetin Tefsiri
ةِ [624] َّ َ ا ْ إِ ُ ْ ُ ذَا Namaz kılmaya kalktığınız zaman” ifadesi“ إِذا ِ َ ِ ّٰ א ِ ْ ِ َ ْ א َ آنَ ْ ُ ْ ا أْتَ َ َ ( Kur’ân okuduğunda Allah’a sığın.[Nahl 16/98]) âyeti gibidir. İzâ darabte ğulâmeke fe-hevvin ‘aleyh [Çocuğunu dövdüğünde yavaş vur] demek de ifade bakımından aynıdır. Bu örneklerde maksat fiilin [gerçekleşti-rilmesi değil] irade edilmesidir. Dolayısıyla, “ namaz kılmayı murat ettiğiniz-de” demektir. Şayet“fiili murad etmek neden fiilin yerine ikame edilmiş?” dersen şöyle derim:Çünkü fiil, fâ‘ilin ona olan kudreti ve iradesi ile ger-çekleşir. İrade de ona yönelmesi, meyletmesi ve sâikinin bulunmasıdır. Fiile kadir olma fiil ile ifade edilmiş gibi olur. “İnsan uçmaz!”, “Kör görmez!” denir ve bu ifade ile onların uçma ve görme kudretleri olmadığı söylenmiş olur. َ ِ ِ א َّא َّא כُ א إِ ْ َ َ ا ً ْ هُ وَ ُ ِ ُ (“Üzerimize bir vaad olarak onu döndürü-rüz. Biz bunu yapıcıyız.” [Enbiyâ 21/104]) âyetindeki kullanım da aynıdır. “Biz bunu yapıcıyız” demek yapmaya yani yeniden eski haline getirmeye kadiriz demektir. Aynı şekilde fiilin irade edilmesi de fiil olarak ifade edi-lebilmektedir. Çünkü fiil, kudret ve iradenin müsebbebidir. Bu durumda müsebbeb, aralarındaki alâka sebebiyle (mülâbese) ve bir de sözün kısa tu-tulması / îcâzı gibi mülahazalarla sebep yerine ikame edilmiş olmaktadır. Müsebbebin sebep yerine ikame edildiği örneklerden biri de ke-mâ tedînu tudânu [“Her ne işlersen öyle karşılık görürsün” (mot-a-mot: “cezalandırdığın şekilde cezalandırılırsın”)] sözüdür, başlangıçtaki ‘cezaya sebep olan fiil’, müsebbebi olan ceza yerinde kullanılmıştır.
[625] “Namaza kalktığınızda” ifadesinin “namaza yöneldiğinizde” anla-mında olduğu da söylenmiştir. Çünkü bir şeye yönelen ve ona doğru kıyam eden, hiç şüphesiz ona kasdetmiş olur. Dolayısıyla ona yönelik olan kasıt, kalkmak olarak ifade edilmiştir.
[626] Şayet “Âyetin zâhirine göre namaza kalkan abdestli abdestsiz herkesin abdest alması gerekir. Peki, bunun izahı nasıldır?” dersen şöyle derim:Emrin gereklilik ifade etmesi muhtemeldir ve bu durumda hitap sadece abdestsizler için söz konusu olur. Emir mendubluk da ifade edebilir. Nitekim Peygamber (s.a.)’in ve ardından gelen halifelerinin her namaz için ayrıca abdest aldıkları rivayet olunmuştur [Buhārî, “Vudû”, 54. benzer lafızlarla]. Yine Hazret-i Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Her kim abdestli iken abdest alırsa Allah ona on sevap yazar!” [Ebû Dâvûd, “Sünen”, I, 16] Ve yine rivayete göre Peygamber (s.a.) her namaz için ayrıca abdest alırdı. [ Mek-ke’nin] Fetih gününde mest üzerine mesh etmiş ve beş vakit namazı tek bir abdestle kılmıştı. Bunu gören Hazret-i Ömer (r.a.), “Hiç yapmadığınız bir şey yaptınız?!” diye hayretini ifade edince Peygamber (s.a.): “Bilerek yaptım ey Ömer!” demiş, bu uygulamanın câiz olduğunu beyan etmek istemiştir.
[627] Şayet“Buradaki emir kipi, abdestsizler için gereklilik, abdestliler için de mendubluk ifade edecek şekilde her iki durumda olanları da kapsı-yor olamaz mı?” dersen şöyle derim:“Hayır çünkü bir sözcüğün aynı anda iki mânayı içeriyor olması sözü bir nevi bilmeceye62 dönüştürür ve gerçek kasta ulaşılamaz.
[628] “Her namaz için ayrı bir abdest almak ilk farz edildiğinde vacipti, ancak sonra neshedildi.” şeklinde farklı bir yorum da bulunmaktadır.
[629] َ herhangi bir kayıt içermeksizin gaye anlamı verir. Gayenin إِhükme dâhil ya da hariç oluşu ayrı bir delil ile anlaşılır. Mesela gayenin hükümden hariç olduğuna dair örneklerden biri, َ إِ ةٌ َ
ِ َ َ ةٍ َ ْ ُ وَإِنْ כَאنَ ذُو ةٍ َ َ ْ َ (“Eğer darlık içinde ise bolluk anına kadar mühlet vermek gerekir.” [Bakara 2/280]) âyetidir. Çünkü mühlet vermenin illeti darlıktır. Bolluğun bulunmasıyla illet sona erer. Hal böyle iken bolluk gayeye dâhil olsay-dı o takdirde hem darlık hem de bolluk halinde mühlet verilmesi hük-mü gerekecekti. ِ ْ َّ َ ا אمَ إِ ِّ ا ا ُّ ِ َّ أَ ُ (“Geceye kadar orucu tamamlayın!” [Bakara 2/187]) âyetinde de gaye hükme dâhil değildir, olsaydı o takdirde oruç visāl orucuna dönerdi, yani ara vermeden oruç tutmak gerekirdi.62 İlğâz, biri yakın diğeri uzak iki anlamı olan bir sözcüğü zikredip herhangi bir karine olmaksızın uzak
olanını kasdetmektir ki o takdirde muradın anlaşılması imkânsız olur. / çev.
Gayenin hükme dâhil olmasına örnek ise hafiztu’l-Kur’âne min evvelihî ilâ âhirih ( Kur’ân’ı başından sonuna kadar ezberledim) demendir. Çünkü bu söz Kur’ân’ın tümünün ezberlendiğini ifade etmek amacıyla söylenmiştir. َ ِ
َ ْ َ ْ ا ِ ِ ْ َ ْ ا َ إِ امِ َ ْ ا ِ ِ ْ َ ْ ”…Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksā’ya “) ا[İsrâ 17/1]) âyetindeki kullanımda da gaye hükme dâhildir. Çünkü gece yürü-yüşünün [isrâ] Beyt-i Makdis’e girmeden tamamlanmış olmadığını biliyoruz. ِ ِ ا َ ْ َ ا ِ ile (Dirseklere kadar) إِ ْ َ ْ כَ ْ َ ا -ayak bilek kemiklerine [incik] ka) إِ
dar) ifadelerinde ise gayenin hükme dâhil olup olmadığı konusunda bir delil bulunmamaktadır. Ulemanın hemen tamamı ihtiyat ilkesinden hareketle, her ikisinin de yıkanma hükmüne dâhil olduğu esasını benimsemiştir. Züfer [v. 158/775] ve Dâvûd [ez-Zāhirî; v.270/884] ise kesin olanı almak ilkesinden hare-ketle bu kısımların yıkama hükmüne dâhil olmadığını söylemiştir. Hazret-i Peygamber’in abdest alırken dirseklerini de su ile dolandırdığı rivayet edilmiş-tir [ki bu, gayenin hükme dâhil olduğunu gösterir.]
[630] “Başlarınızı meshedin” ifadesinden maksat, meshin başa ilsākı yani ıslak elin başa değdirilmesidir. Islak elle başın bir kısmını mesheden de başın tamamını mesheden de ilsāk / değdirme şartını yerine getirmiş olur. Mâlik [b. Enes; v.179/795] ihtiyat ilkesinden hareketle başın tamamının meshedilmesi -ya da rivayetteki ihtilâfa göre- çoğunluğunun meshedilmesi hükmünü benimsemiştir. Şâfi‘î Rahimehu’llāh [v. 204/819] kesin olanı alma ilkesinden hareketle alt sınırı almış ve mesh denilebilecek kadar bir tema-sı yeterli görmüştür. Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh [v. 150/767] ise Peygamber (s.a.)’in beyanını esas alarak -ki rivayet onun “ abdest aldığı ve perçemini meshettiği” şeklindedir [Müslim, “Tahâre”, 83]- perçem miktarı meshi gerekli görmüş ve bunun da başın dörtte biri kadar olduğunu söylemiştir.
[631] ْ כُ َ ُ ifadesini bir grup kıraat alimi mansub (Ve ayaklarınızı) وَأرَْokumuştur. Bu kıraat şekli ayakların yıkanma hükmüne dâhil olduğunu gösterir. Şayet“Peki, mecrur okunmasını ve böylelikle meshin hükmüne dahil olmasını nasıl izah ederiz?” dersen şöyle derim:Ayaklar, yıkanması gereken üç organdan farklı olarak, üzerine su dökmek sûretiyle yıkanan organlardır. Bu haliyle, ayak yıkama, yerilmiş olan su israfına sebebiyet verecek durumdadır. İşte bu yüzden meshedilmesi istenilen organ üzerine atfedilmiştir. Bununla ayakların da meshedilmesi istenmemiş, aksine yıka-nırken sanki mesheder gibi su israfına sebep olmadan yıkanmasına işaret edilmiştir. Ayrıca ِ ْ َ ْ כَ ْ َ ا buyrulmuştur (bilek kemiklerine (incik) kadar) إِki birileri çıkıp da hükmün mesh olduğu zannına kapılmasın. Çünkü mesh hükmüne şeriatta herhangi bir gaye / sınır getirildiği vâki değildir63.63 Oysa ayaklarda bir nihaî sınır (topuklara kadar) söz konusudur. / ed.
[632] Rivayete göre, Hazret-i Ali (r.a.), birtakım Kureyş gençlerinin ab-destlerini hakkıyla almadıklarına şahit olmuş ve “Ateşte cayır cayır yanacak ökçelerin/ topukların haline eyvah!”demiş, bunun üzerine, ayaklarını ada-makıllı ve ovarak yıkamaya koyulmuşlar [Ebû Dâvûd, “Tahâret”, 44 Hazret-i Pey-gamber’in sözü olarak]. İbn Ömer’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Peygamber (s.a.) ile birlikteydik. Bir grup abdest aldı, ama topuklarının kuru kaldığı belli oluyordu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.), “Ateşte cayır cayır yanacak ökçe-lerin / topukların haline eyvah!” buyurdu [Ebû Dâvûd, “Tahâret”, 44]. Câbir’in rivayetinde ِאب َ ْ َ ْ ِ ٌ ْ ِ yerine وَ ا َ َ ْ
ِ ٌ ْ ,”ifadesi geçmektir [Müslim, “Tahâret وَ29] ki o da aynı anlama gelir. Rivayete göre, Hazret-i Ömer (r.a.), abdest almakta olan bir adamın ayağının içe bakan çukur kısmını yıkamadığını gör-müş ve ona abdestini baştan almasını söylemiştir. Tabiî, bu emir işin önemini bildirmek içindir. Hazret-i Âişe’nin [v. 58/678] “Ayaklarımın kesilmesi, onlara mestsiz meshetmiş olmaktan daha sevimli gelir bana!” Atā b. Ebî Rebâh’ın [v. 114/732] ise “Allah’a yemin ederim ki Peygamber (s.a.)’in ashâbından ayak-lara mesheden tek bir kişi bilmiyorum!” dediği nakledilmiştir. Bazıları atfın zâhirine bakarak, ayakların meshedileceği hükmünü çıkarmışlardır. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] her ikisini cem ettiği, yani hem meshedip hem de yıka-dığı nakledilmiştir. Şa‘bî [v. 104/722] ise “ Kur’ân mesh hükmünü indirmiştir, yıkama ise sünnettir” demiştir.
[633] Hasan-ı Basrî, ْ כُ ُ ُ şeklinde merfû‘ okumuştur ki buna göre وَأرَْtakdir şöyledir: Ve erculukum mağsûletun ev memsûhatun ile’l-kâ‘beyn (ayakla-rınız bilek kemiklerine kadar yıkanmış ya da meshedilmiş olacaktır). وا ُ َّ َّ א َ (İyice arının!) ifadesi fe-athirû (temizleyin) şeklinde de okunmuştur ki “vü-cutlarınızı yıkayarak temizleyin” anlamındadır. כ َ ِّ َ ُ
ِ da aynı şekildedir. İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın [v. 32/653] kıraati fe-ummû sa‘îden şeklinde olup “temiz toprağa yönelin” demektir.
[634] “Allah” temizlik konusunda “size zorluk çıkarmak istemiyor” ki teyemmüm konusunda ruhsat yolunu size açmasın, “aksine” su bulamama-nız durumunda “sizi” toprakla “tertemiz kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak” azimetlerle ettiği in‘âmı ruhsatlarla tamamlamak “istiyor ki” siz O’nun nimetlerine “şükredesiniz” O da sizi sevaba erdirsin.
7. Âyetin Tefsiri
[635] “Allah’ın üzerinizdeki nimetini,” yani İslâm nimetini “ve O’nunla yaptığınız anlaşmayı hatırınızdan çıkarmayın.” Burada mîsâk, sizinle güç-lü bir biçimde yapmış olduğu sözleşmedir ki maksat Peygamber (s.a.)’in müminlerden bey‘at sırasında bollukta darlıkta, hoşnutlukta ve hoşlarına gitmeyen konularda dinlemek ve itaat etmek üzere almış olduğu sözdür. Nitekim onlar da bu şartı kabul etmişler ve “Başüstüne, duyduk ve uyduk!” demişlerdi. Bu mîsâktan maksadın, Akabe gecesinde ve [ Hudeybiye] Rıdvan bey‘atında alınan sözler olduğu da söylenmiştir.
10. Âyetin Tefsiri
[636] ْ َّכُ َ ِ ْ َ -ifadesindeki fiil, üzerine ga (!Sizi günaha sokmasın) و lebe çalma anlamı veren َ harfi ile anlamı kazandırılmak sûretiyle (tazmin) geçişli kılınmıştır. Böylece sanki َّכ ِ ْ َ -şek [Sizi sürüklemesin] و linde bir anlam kazanmıştır. وا ُ َ ْ َ وا nun’أنَْ şeklinde takdiri de أن mümkündür ve harfi أن ile birlikte olduğu için hazfedilmiştir. Bunun bir benzeri Peygamber (s.a.)’in şu sözünde de vardır: ِ َّ َ ءٌ ِ َ َ َ ِ ْ ْ اُ َ (Kim varlıklı birine havale edilmişse havaleyi kabul etsin! [Ahmed, Müsned, XIV, 475]) Burada َ َ ْ َ fiili tazmin yoluyla اَ ِ anlamında kullanıldığından أَُ َ harfini almıştır.
َآنُ [637] َ kelimesi ُآن ْ َ şeklinde sükûnlu da okunmuştur. Benzer du-rum masdarlarda אن َ kelimesinde de vardır. Mâna şöyledir: Müşriklere karşı olan hıncınız, sizi adaleti terk etmeye ve bu yüzden içinizde kabaran kin ve öfkenin tesiriyle, vücuttan bir organı kesip kopartmak (müsle), iftira etmek, çocuk ve kadınları öldürmek, verilen sözü / yapılan antlaşmayı boz-mak gibi helâl olmayan şeyleri yaparak onlardan öç alma gibi bir eyleme sürüklemesin!
[638] “Âdil olun, bu, takvaya daha yakındır.” Allah Teâlâ önce duyu-lan kin ve nefretin onları adaletten ayrılmaya sürüklememesini yasakla-ma kipiyle ifade ettikten sonra, bu kez emir kipiyle tekit ve teyit amacıyla
onlara âdil olmalarını emretti ve bunun da gerekçesini “Çünkü bu, takvaya daha yakındır” ifadesiyle açıkladı. “Bu” dediği adaletli olmaktır. Adalet takvaya daha yakın ve onu daha bir içkindir. Ya da takvaya daha yakın olması bir lütuf içermesi hasebiyledir ki size yaraşan da odur.
[639] Burada çok önemli bir uyarı vardır: Adalete riayet ilkesi ‘Allah düşmanı’ kâfirler hakkında bu denli önemli ve gerekli ise acaba ‘Allah dos-tu’ müminlere karşı riayetinin gerekliliği nasıldır, buradan hareketle takdir edilmelidir.
[640] ٌِ َ ٌ ْ وَأَ ةٌ َ
ِ ْ َ ْ ُ َ ifadesi, önceki kelâmın tamamlanmasının ar-dından edilen vaadi açıklamaktadır. Allah ِאت ِ א َّ ا ا ُ ِ َ ا وَ ُ َ َ آ ِ َّ ا ُ ّٰ َ ا َ وَْ ُ َ ifadesinde “iman edip salih amel işleyenlere vaadde bulunduğunu” bil-dirince, sanki akla şöyle bir soru geldi: “Peki, Allah’ın onlara vaadi nedir?” Cevap olarak da işte bu açıklama gelmiş oldu. “Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.” Ya da َ َ fiilinden sonra “dedi” anlamında bir takdir وَvardır, “Onlara vaadde bulundu ve ‘size mağfiret vardır’ dedi” şeklinde. Veya َ َ אل fiiline وَ anlamı yüklenir, zira vaad de bir tür sözdür. Ya da َ َ ْ fiili وَ ُ َ ةٌ َ
ِ ْ َ cümlesinin başında var sayılır. ٍح ُ َ مٌ َ [Sāffât 37/79] âyetinde َא כْ َ َ fiilinin takdir edilmesi gibi [ َ ِ َ א َ ْ ِ ا حٍ ُ َ َ مٌ َ َ َ ِ ِ ْ ِ ا ِ ْ َ َ َא כْ َ َ Bu durumda .[وَsanki şöyle denilmiş olur: ل ْ َ ْ ا ا َ َ ْ ُ َ َ Vaadinde asla [.Bu sözü onlara vaad etti] وَdönme olmayan Allah onlara bu sözü vaat etmişse onun içeriği olan mağfireti ve büyük ecri onlara elbette vaat etmiş demektir. Bu vaat onlar tarafından ölüm anında ve kıyamet gününde alınır ve bu sebeple daha sevaba ermeden büyük bir sevinç duyarlar, ölüm korkusu ve zorlukları artık onlara hafif gelir.
11. Âyetin Tefsiri
[641] Rivayete göre müşrikler Peygamber (s.a.)’i ve ashâbını birlikte öğle namazına durmuşlarken görmüşlerdi. Bu olay, Zî-enmâr gazvesinde Usfan’da vuku bulmuştu. Namazı bitirdiklerinde, niye üzerlerine çulla-nıp işlerini bitirmedikleri konusunda hayıflandılar. Sonra da şöyle dediler: Bundan sonra da onların bir namazı var ki o kendilerine babalarından ve çocuklarından daha sevimli gelir. -Bununla ikindi namazını kastediyorlar-dı.- Sonunda ikindi vakti olup da namaza durduklarında üzerlerine çullan-maya ve işlerini bitirmeye azmettiler. Cebrâil korku namazını işbu sebeple indirdi [Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 308. Benzer lafızlarla].
[642] Başka bir rivayet de şöyledir: Hazret-i Peygamber (s.a.) Kurayzao-ğullarına gelmişti. Beraberinde iki büyük sahabî [Ebû Bekr, Ömer] ve Hazret-i Ali (r.anhum) da vardı. Amr b. Ümeyye ed-Damrî’nin [v. 60/679-80’den önce] müşrik sanarak yanlışlıkla öldürmüş olduğu iki Müslümanın diyetini öde-yebilmek için kredi talebinde bulunmaktaydı. Onlar “Evet ey Ebü’l-Kāsım! Sen hele bir otur, yemek ikram edelim, ardından da istediğin borç parayı verelim.” dediler ve Hazret-i Peygamber’i bir sofaya (ya da duvar dibine) oturttular ve suikastte bulunmak istediler. İçlerinden Amr b. Cıhâş büyük bir (el) değirmeni taşını üzerine atmaya yeltendi. Allah Teâlâ ona mani oldu ve Cebrâil inerek, durumu Hazret-i Peygamber’e bildirdi. Peygamber de hemen oradan ayrıldı.
[643] Şöyle bir izah da yapılmıştır: Hazret-i Peygamber (s.a.) [bir sefer esna-sında] mola vermişti. İnsanlar ağaçların altında gölgelenmek üzere etrafa dağıl-mışlardı. Hazret-i Peygamber (s.a.) de kılıcını bir ağaca asmış idi. Bir bedevi [habersizce] gelmiş; Hazret-i Peygamber (s.a.)’in kılıcını kınından çıkarmış ve üzerine yürüyerek “Söyle bakalım, şimdi bana kim engel olacak?!” demişti. Peygamber; “Allah!” buyurmuş ve bunu üç kez tekrar etmişti. [Bu cevap karşısın-da bedevi sarsılmış] ve kılıcı kınına koymuştu. Hazret-i Peygamber de ashâbına seslenmiş ve olup bitenleri onlara anlatmıştı. Hal böyle iken Peygamber (s.a.) o bedeviyi cezalandırmaya yanaşmamıştı [Buhārî, “Cihâd”, 84].
[644] Bir kimse birine küfrettiği zaman besata ileyhi lisânehû denir. Onu kavrayıp yakalama halinde de besata ileyhi yedehû denilir. Nitekim ا ُ ُ ْ َ وَءِ ُّ א ِ ْ ُ َ َ
ِ ْ ْ وَأَ ُ َِ ْ ْ أَ כُ ْ َ -Size ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlar” [Müm) إِ
tehane 60 /2]) âyetinde de böyle kullanılmıştır. Bast-ı yed, yakalama, kavrama demektir. Fulânun besîtu’l-bâ‘i (Falanın kolu / kulacı uzundur) şeklinde kul-lanılır. Medîdu’l-bâ‘i de aynı anlamdadır.
[645] “Onların ellerini sizden çekmişti” yani ellerinin size uzanmasını önlemişti.
13. Âyetin Tefsiri
[646] İsrâiloğulları, Firavun’un helâkinden sonra Mısır’da istikrar bu-lunca Allah onlara Suriye toprakları Eriha’ya gitmelerini emretti. Orada zorba Kenanlılar oturmaktaydı. Onlara: “Ben orasını size yurt ve karar yeri kıldım, oraya çıkın ve orada yaşayanlarla cihâd edin, ben elbette si-zin yardımcınızım.” diye emretti. Hazret-i Mûsâ’ya her boydan kavminin kendilerine emrolunan şeyi yapacaklarına dair kefil olacak, güvence vere-cek birer temsilci / delege seçmesini emretti. Hazret-i Mûsâ bu temsilcileri seçti. İsrâiloğullarından söz aldı ve temsilciler bu sözün gereğini yerine ge-tireceklerine dair kavimlerine kefil oldular. Kenan topraklarına yaklaşınca, Hazret-i Mûsâ temsilcileri haber toplamak üzere gönderdi. Orada iri cüsseli adamlar, görülmedik bir güç ve kudret gördüler. Bunun üzerine korktular ve dönüp kavimlerine gördüklerini anlattılar. Oysa Hazret-i Mûsâ onlarla konuşmalarını yasaklamıştı. Böylece ahitlerini bozmuş oldular. Sadece Ye-huza boyundan Kâleb b. Yufennâ ile Efrâyim b. Yûsuf boyundan Yûşa’ b. Nûn ahitleri üzere kaldılar. Her ikisi de temsilcilerdendi. Nakīb, mensup olduğu kavmin hallerini delik deşik eden ve denetleyen, ne var ne yok on-ların durumlarını bilen kişi demektir. Böylelerine nakīb yerine, kavminin durumunu iyi bildiği için ‘arîf de denir.
[647] “Ben sizinle birlikteyim” yani yardımcınızım, destekçinizim.
[648] ْ ُ ُ ُ رْ َّ َ “onlara yardım ettiniz, düşmanın eline düşmelerini en-gellediniz” demektir. Caydırma amaçlı cezalara ta‘zîr ( ِ ْ َ denmesi de bu (اanlam ilişkisi itibariyledir. Ta‘zîr bozuculuğun itiyat haline getirilmemesi için verilen engelleyici, önleyici ceza demektir. ْ ُ ُ ُ رْ َ َ şeklinde şeddesiz de okunmuştur. ‘Azertu’r-racule ifadesi, “Adamı azarladım, kötü işler yapmasını engelledim.” demektir. ِ ْ َّ ْزِ ile ا َّ aynı anlamda olup le-ensuranneke nasran ا
mu’ezzeran ifadesi “sana elbette güçlü bir destek vereceğim” demektir.
[649] Onlara verilen desteği şöyle de tefsir etmişlerdir: Biz onlardan iman ve tevhide dair söz aldık, onların içinden aralarında adaleti tesis eyleyen ve kendilerine iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan on iki kral gönderdik…
[650] ُ ُ ْ َ أَ ْ ئِ َ ’daki Lâm, yemine hazırlık için getirilen Lâm-ı Tavtı’e olup َّن َ
ِّ כَُ َ ’deki Lâm da yemine cevap içindir. Bu cevap, hem yeminin hem de şartın cevabı yerine geçmektedir.
[651] “Ondan sonra” ifadesi, büyük vaade karşılık alınmış teyitli şarttan sonra demektir. Şayet“Aslında, ondan ‘önce’ inkâr eden de doğru yoldan sapmış olur?! Bu itibarla, böyle bir kaydın anlamı nedir?” dersen şöyle de-rim:Evet, doğrudur. Fakat bu destekten sonra edilen inkâr çok daha aşikâr ve veballi olmaktadır. Çünkü inkâr, nankörlük edilen nimetin büyüklüğü ölçüsünde vahamet kazanır, nimet arttıkça nankörlüğün / inkârın çirkinliği de artar ve daha derinleşir.
[652] “Onları lânetledik” yani rahmetimizden kovduk ve çıkardık. Maksadın onları [maymuna] dönüştürmek olduğu da söylenmiştir. Bir başka yorum “Onların üzerine cizye vergisi saldık” şeklindedir. Onları yardım-sız, yüzüstü bıraktık, lütuf ve ihsanlarımızdan mahrum kıldık, sonunda da kalpleri katılaştı. Yahut onlara işledikleri günahlar sebebiyle hemen ceza vererek düzelmelerine fırsat vermedik, bu yüzden de kalpleri katılaştı. İbn Mes‘ûd (r.a.) [v. 32/653] kasiyyeten şeklinde okumuştur. Bu takdirde mâna, kalpleri kötü, saflığını yitirmiş, mağşuş bir hal almış anlamına gelir. Bu kıraat: Dirhemun kasiyyun ( kalp / mağşuş para) şeklindeki kullanımdan alın-mıştır ve katılık anlamındaki kasvetten türetilmiştir. Altın ve gümüş saf ma-den halinde iken yumuşak olur, başka madenlerin katılması halinde katıla-şıp sertleşir. َ א َ ِ ile ا א َ .katılık ve sertlik ifade etmede aynı anlama gelir اSes uyumu sebebiyle Kāf ’ın kesriyle kısiyyeten şeklinde de okunmuştur.
[653] “Kelimeleri asıl vaz‘ edildikleri anlamlarından öteye taşıyı( p tah-rif ediyo)rlar”64 ifadesi, kalplerinin katılaşmasının (sebebini) beyan etmek-tedir. Çünkü Allah’a iftiradan, onun vahyini değiştirmeden daha büyük bir günah olamaz. Tevrat’ta “kendilerine hatırlatılan şeylerden büyük bir nasibi” ve kendilerine yetecek payı “terketmişlerdir.” Tevrat’ı terk etmeleri ve ona sırtlarını dönmeleri aslında büyük bir nasibe karşı bigane kalmak de-mektir. Yahut onların kalpleri katılaştı ve iyi halleri bozuldu da Tevrat’ı tah-rif ettiler ve bunun sonucu, Tevrat’tan birçok şey hafızalarından silindi gitti. İbn Mes‘ûd (r.a.) [v. 32/653], “Kişi günah yüzünden bazı bilgileri unutur.” derdi ve ardından da bu âyeti okurdu. Şöyle bir tefsir de yapılmıştır: Onlar, emrolundukları “ Hazret-i Muhammed (s.a.)’e iman ve onun özelliklerini açıklama” gibi kendileri için belirlenmiş olan payı terk ettiler.64 Açıklaması için bkz. Nisâ 4/46. / ed.
[654] “Bunlardan daima (hainlik) göreceksin.” Yani bu onların âdeti ve karakteristik özellikleridir. Ataları da aynı hal üzere idiler, peygamberlere hainlik ederlerdi. Bu itibarla şimdi bunlar da sana hainlik ediyorlar, sana verdikleri ahitleri bozuyorlar, seninle yaptıkları savaşlarda müşriklere arka çıkıyor, onlara destek veriyorlar, sana suikast girişiminde bulunuyorlar ve seni zehirlemeye çalışıyorlar.
[655] ٍ َ אئِ َ ifadesi, “hāinlik üzere” demektir. Bu durumda ٍ َ אئِ fâ‘il sıygasıyla masdar anlamında olmaktadır. Veya “hāince bir fiil üzere” de-mektir. Yahut nefis ya da fırka gibi mukadder bir mevsufun sıfatı olmakta-dır. Raculun hā’inetun (Hain herif ) denir ve mübalağa ifade etmesi için Tâ’lı kullanılır. Çok şiir rivayet eden kişi için de raculun râviyetun li’ş-şi‘ri denilme-si de böyledir. Şair şöyle demiştir:
[Benim süvarilerimi bilseydin, cariyem hakkında düşündüklerini aklından bile geçirmez]Kendi kendine; ‘ahde vefa lazım’ der, hāinlik etmezdin, sahtekârca davranmazdın!”
Nitekim ْ ُ ِْ ٍ َ א َ
ِ َ َ şeklinde de okunmuştur. “İçlerinden pek azı müs-tesna” yani içlerindeki iman edenler. “Sen onları affet.” Bu, onların mu-halefetine karşı bir tavır geliştirmedir. Bu hükmün, kılıç âyeti [Tevbe 9/5] ile mensuh olduğu da söylenmiştir. Şöyle bir yorum daha vardır: Onların iman etmiş olanlarını bağışla ve daha önceden yapmış oldukları şeyler yü-zünden onları sorgulama!
14. Âyetin Tefsiri
[656] Hristiyanlardan önce anılan Hazret-i Mûsâ’nın kavminden aldığı-mız misakın, yani “Allah’a ve peygamberlerine iman ve hayırlı işler yapma” sözünün bir benzerini “Biz Hristiyanız65 diyenlerden de almıştık.” Şayet “[‘Biz Hristiyanız’ diyenlerden” demek yerine] neden, direkt אرَى َ َّ ا َ ِ [Hristiyan-lardan] buyrulmadı?” dersen şöyle derim:Çünkü onlar, kendilerini “Allah’ın yardımcıları” gördüklerinden böyle isimlendirmişlerdir. Bunlar Hazret-i Îsâ’ya “Biziz Allah’ın yardımcıları!” diyenlerdir. Ama sonradan -‘şeytanın yardımcıları!’ olarak- Nastūrî, Ya‘kūbî ve Melkânî diye ihtilâfa düşmüşlerdir.65 Yani “ İsa Mesih’in” -dolayısıyla- “Allah’ın yardımcılarıyız!” diyenlerden, fakat İsa ile alâkası kalmayan-
lardan. / ed.
א [657] ْ َ ْ َ َ bir şeyi bir şeye yapıştırıp, onun ayrılmaz vasfı kıldığında kullanılan ğarâ bi’ş-şey’i ifadesinden alınmıştır; bu anlamda ağrâhu ğayrahû da denilir. Yapıştırmaya yarayan şey (tutkal) için kullanılan اء kelimesi اde bu köktendir. “Aralarında” yani muhtelif Hristiyan fırkaları arasında. Maksadın Yahudiler ile Hristiyanlar arasında olduğu da söylenmiştir. “İşte Biz zalimleri birbirine böyle musallat ederiz!” [En‘âm 6/129]; “Veya sizi fır-kalara ayırıp bir kısmınızın şiddetini diğer kısmınıza tattırmaya kadir olan O’dur.” [En‘âm 6/65] âyetlerinde de benzer bir durum vardır.
16. Âyetin Tefsiri
[658] “Ey Ehl-i Kitap!” ifadesinde hitap Yahudi ve Hristiyanlaradır.
[659] “Gizleyip durduğunuz şeylerin” yani Peygamber (s.a.)’in nitelik-leri ve recm gibi gizlediğiniz şeylerin.
[660] “Ve” gizlemiş olduğunuz şeylerden dinî bir maslahat gereği açık-lanmasında zaruret olmayan, bir fayda içermeyen “birçok şeyi es geçiyor” ancak bir hükmün gereği ya da Peygamber (s.a.)’in vasıflarının açıklanması gibi gerekli bir durumla ilgili ise o müstesna. Recm, şeriatın ihyası, bid‘atın imhası gibi durumlar da aynı şekilde açıklanması gereken hususlardandır. Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh [v. 110/728], ٍ ِ ْ כَ َ ا ُ ْ َ ifadesini “çoğunuzu وَaffeder, sorguya çekmez” anlamında yorumlamıştır.
[661] “Size Allah’tan bir nur, açık-seçik bir kitap gelmiş bulunuyor.” ifadesinde kastedilen, şirk ve şek / şüphe karanlıklarını dağıtması ve insan-lara kapalı kalan gerçekleri açıklaması itibariyle Kur’ân olmaktadır. Ya da Kur’ân’ın i‘câzı açık bir kitap oluşu sebebiyledir.
[662] ُ َ ا ْ رِ َ َ َّ ا ِ َ Allah rızasını gözeten ve O’na inananlardır, َ ُ ُ مِ َّ ise esenliğin ya da ilâhî azaptan kurtulmanın yollarıdır. Ya da [Allah’ın اesmâsından biri es-Selâm olması hasebiyle] Allah’ın yollarıdır.
17. Âyetin Tefsiri
[663] “ Meryemoğlu Mesih Allah’ın ta kendisidir.” sözleri Allah’ın haki-katinin sadece Mesih olduğu, başka bir şey olmadığı anlamındaki sözün ke-sin bir biçimde ortaya konulmasıdır. Hristiyanlar içinde bir kavmin böyle söylemekte olduğu rivayet edilmiştir. Bir izaha göre de onlar bunu açıktan söylemiyorlardı, ancak gidişatları onları bu noktaya götürüyordu. Çünkü onlar Îsâ Aleyhisselâm’ın dirilttiği, öldürdüğü, evrende olup bitenleri çekip çevirdiği inancındaydılar.
[664] Şayet O, Hazret-i Îsâ ve annesi de dâhil olmak üzere onların ilâh saydıkları kimseleri helâk etmek istese, bunları kim kurtarabilir ki?! Allah’ın kudret ve meşîeti karşısında kim ne yapabilir ki? Böylece, Hazret-i Îsâ’nın da diğer kullar gibi yaratılmış bir kul olduğu gösterilmiş olmaktadır. “Yer-yüzünde olanların tamamı” ifadesinin “ Meryemoğlu Mesih ve annesini” üzerine atfedilmesi ile Îsâ Mesih ve annesinin de onların cinsinden olduğu-na ve beşer olma bakımından aralarında bir farklılık bulunmadığına işaret edilmiş olmaktadır.
[665] “Dilediğini yaratır” yani erkek ve dişi olarak. Hazret-i Îsâ örne-ğinde olduğu gibi erkeksiz sadece dişiden, Hazret-i Adem örneğinde oldu-ğu gibi de erkeksiz ve dişisiz yaratır. Keza mucize olarak Îsâ Aleyhisselâm’ın elinde kuşun yaratılması, ölülerin diriltilmesi, anadan kör ve abraş olanla-rın iyileştirilmesi vb. gibi dilediği her bir şeyi yaratır. Dolayısıyla bunların, bizzat Allah’a isnat edilmesi gerekir, elinde yaratıldıkları kişiye isnadı câiz olmaz.
18. Âyetin Tefsiri
[666] “Biz Allah’ın oğullarıyız.” derken kastettikleri, Allah’ın oğulları dedikleri Hazret-i Üzeyir ve Îsâ Aleyhisselâm’ın takımı olmaları iddiasıdır. İbnü’z- Zübeyr’in [v. 73/692] horantasına [oğlu Hubeyb’e nispeten] Hubeybîler denildiği gibi. Nitekim Müseylime’nin hey’eti de “Biz Allah’ın nebîleriyiz” demişlerdi. Kralın akrabaları, yakınları ve adamları da mesela “Biz kralla-rız” derler. Bu yüzden Firavun hanedanından gizli mümin olan kişi “Bugün hükümdarlık sizindir.” [Gâfir 40/29] demişti [Mısırlılara].
[667] “Peki, günahınız yüzünden size neden azap ediyor öyleyse?!” Eğer gerçekten, Allah’ın oğulları ve sevdikleri iseniz neden günah işliyorsunuz ve bu yüzden azap görüyorsunuz, mesha uğrayıp maymuna dönüşüyorsunuz ve kendi kuruntunuzca sayılı günlerde de olsa ateş size dokunuyor?! Ger-çekten iddia ettiğiniz gibi Allah’ın oğulları olsanız, o takdirde siz de baba-nın cinsinden olur, çirkin şeyler işlemez ve azabı gerektirecek davranışlar içine girmezdiniz! Gerçekten Allah’ın sevgilileri olsaydınız o takdirde O’na isyan etmezdiniz, O da size azap etmezdi. “Aksine siz de” Allah’ın yaratmış olduğu diğer insanlar gibi “beşersiniz. O, dilediklerini bağışlıyor” ki onlar taat ehlidir “ve dilediklerine azap ediyor” ki bunlar da asilerdir.
19. Âyetin Tefsiri
[668] “Size açıklıyor.” derken açıklanan ya ‘din ve şer‘î ahkâm’ diye tak-dir olunacaktır -resûl zaten bunları açıklamak için geleceğinden, bu hazfe-dilmiş olmaktadır- ya “gizlemekte olduğunuz şeyleri açıklıyor” şeklinde bir takdir gerekir ve daha önce de geçtiği için zikrine ihtiyaç kalmamış olur. Ya da herhangi bir takdir yoluna gidilmez ve o zaman da mâna “Size açık-lamak için elinden geleni yapıyor.” şeklinde olur. Cümle içindeki i‘rabı da hal olmak üzere mansūb olmaktır, mubeyyinen le-kum (size açıklayıcı olarak) takdirindedir. ٍة َ ْ َ َ َ ifadesi ْ אءَכُ َ ’e bağlıdır, yani peygamber gönderme-nin arasının açıldığı ve vahyin kesildiği bir dönemde… ا ُ ُ َ َ ifadesi أنَْ َ ا َ כَا ُ ُ َ ْ takdirindedir [ve (demenizi kerih görerek…) أنَْ אءَכُ َ fiilinin mef‘ûlun lehi olur] ْ אءَכُ ْ َ َ mahzuf bir fiile bağlıdır ve takdiri, ْ אءَכُ َ ْ َ َ رُوا ِ َ ْ َ َ şeklin-dedir, yani size gelmişken artık mazeret aramayın!
[669] Söylendiğine göre, Hazret-i Îsâ ile Hazret-i Muhammed (s.a.) ara-sında 560 sene vardır. Altı yüzyıl olduğu da söylenmiştir. 460 küsur sene olduğunu söyleyenler de olmuştur. Kelbî’den [v. 146/763] Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Îsâ arasında 1700 sene ve 1000 nebî, Hazret-i Îsâ ile Hazret-i Mu-hammed arasında da 4 nebî olduğu, bunlardan üçünün, İsrâiloğullarından birinin de Arap -Hālid b. Sinan el-Absî66- olduğu rivayet edilmiştir.
[670] Mâna, onlara nimetlerin verildiği ve karşılığında iman etmeleri-nin beklendiğidir. Şöyle ki Hazret-i Peygamber vahyin tamamen kesildiği ve onların en çok ihtiyaç duyduğu bir anda gönderilmiştir ki onun varlığı ile huzur bulsunlar ve onu Allah’tan kendilerine gelen en büyük nimet say-sınlar. Böylece, rahmet kapısı onlar için açılmış ve haklarında hüccet ikame edilmiş olmaktadır. Dolayısıyla yarın, ‘kendilerine içinde bulundukları gaf-let halinden onları uyandıracak bir peygamber gelmedi’ diye herhangi bir mazeret ileri süremeyeceklerdir.
24. Âyetin Tefsiri
[671] “İçinizden peygamberler çıkarmış…” İsrâiloğullarına peygamber gönderildiği gibi başka hiçbir kavme bu kadar peygamber gönderilmemiş-tir. [O yüzden, onların bu özellikleri ayrıca zikredilmiştir.] כًא ُ ُ ْ כُ َ َ َ -demesi Fi وَravun’dan sonra onun saltanatını keza Amâlika’dan sonra onların hüküm-ranlıklarını kendilerine vermesi sebebiyledir. Ayrıca onlarda krallar, aynen nebîlerin çok olması gibi çoktu. Şöyle bir yorum da vardır: Bunlar Kıptîle-rin elinde köle idiler. Allah onları esaretten kurtardı ve bu ‘özgürlüğe kavuş-turma’ onlar için hükümranlık olarak isimlendirildi. Bir başka yorum da şöyledir: Kral [melik] kimdir? Kral, içinde akan bir suyun bulunduğu geniş bir eve sahip olandır. Ya da bir evi ve hizmetçileri olan kimsedir. Çalışmak ve zor işlere katlanmak gibi sıkıntılara ihtiyaç duymayacak şekilde malı olan kimsedir de denilmiştir.
[672] “Âlemlerden hiç kimseye vermediklerini [size vermişti].” derken kastedilen denizin yarılması ve düşmanın boğulması, bulutların gölgele-mesi, kudret helvası ve bıldırcının indirilmesi vb. gibi onlara verilen büyük nimetlerdir. “Âlemler”den de kendi dönemlerindeki âlemler kastedilmiştir.
[673] “ Kutsal toprak”tan maksat Beyt-i Makdis toprağıdır. Sîna dağı [ Tūr] ve etrafı olduğu da söylenmiştir. Başka bir yorum, Suriye - Lübnan bölgesi şeklindedir, Filistin, Şam ve Ürdün’ün bir kısmı olduğu da söy-lenmiştir. Dağa kaldırıldığında Allah’ın Hazret-i İbrâhim’e oğulları adına miras olarak tesmiye ettiği yerler olduğu da söylenmiştir. O vakit ona “Bak, gözünün ildiği yer sana ait olacak!” denilmişti. Beyt-i Makdis, peygamber-lerin yaşadığı, müminlerin yerleştiği yerdir.
[674] ْ َכُ ُ ّٰ َ ا َ yani “Size pay etti ve adını koydu!” demektir. Yahut כَLevh-i Mahfûz’da oranın ‘siz’e ait olduğunu yazmış olmasıdır.
[675] Cebbâr bir kavim olan Amâlika’dan korkunuz yüzünden ödleklik ve tahammülsüzlükle “arkanızı dönerek, ökçeleriniz üzere kaçıp gitmeyin.” Rivayete göre, temsilciler / nakībler, güçlü kuvvetli cebbâr bir kavim olan Amâlika’nın vaziyeti ile ilgili gördüklerini anlatınca, İsrâiloğulları bağıra ça-ğıra ağlaşarak “Keşke Mısır’da ölmüş olsaydık!” diye döğünmeye başlamış-lar ve “Gelin, başımıza birini geçirelim de bizi gerisingeri Mısır’a götürsün!” demişlerdi. Yahut şöyle murat edilmesi de câizdir: Rabbinizin emrine karşı çıkarak, peygamberinize isyan ederek dininizde gerisingeri gitmeyin! Sonra dünya ve âhiret sevabını kaybeder bir halde dönersiniz!
[676] Cebbâr kelimesi, ceberahû ‘ale’l-emri (Ona işi zorla yaptırdı) şek-lindeki kullanımdan fa‘‘âl vezninde mübalağa ismidir, insanları kendi iste-diği şeye zorlayan zorba kimse demektir.
[677] “Korkanlardan” yani Allah’tan korkup kaçınanlardan “iki kişi”, yani Kâleb ile Yûşa‘. Buna göre, adeta “müttakîlerden iki adam” denilmek istenmiştir. “Korkanlar”daki zamirin İsrâiloğullarına raci olması da müm-kündür ki bu durumda, ism-i mevsūle giden ait zamiri mahzuf olur ve takdiri, “İsrâiloğullarının kendilerinden korktuğu kimselerden” şeklinde olup bunlar da güçlü kuvvetli Amâlika’dır. Bu durumda ‘iki kişi’ bunlardan olmuş olur. “Allah’ın o iki kişiye in‘âmda bulunması” onlara iman nasip etmesi ve inanmalarıdır. Bu iki kişi şöyle demiştir: “Bunlar iri cüsseli adam-lardır, ama onlarda yürek yoktur. Bu itibarla onlardan korkmayın, üzerleri-ne yürüyün. Şüphesiz galip gelen siz olacaksınız.” Böylece, İsrâiloğullarını savaşa teşvik etmekteydiler. َن ُ א َ ُ (korkulanlar) şeklinde okuyanların kıra-ati ve א َ ِ ْ َ َ ُ ّٰ َ ا َ ْ ifadesi bu anlamı [yani zamirin Amâlika’ya gittiğini] destekler أَniteliktedir, adeta ِ ُ َ نَ .denilmiş olmaktadır (korkulanlardan) ا ُ א َ ُ ifadesinin ihāfe (korkutma) masdarından olduğu da söylenmiştir ki bu tak-dirde mâna, “Öğüt, vaaz vb. yollarla Allah’tan korkması istenenlerden” ya da “Allah’ın, tehdit ettiği azapla korkuttuğu kimselerden” şeklinde olur.
[678] Şayet“א َ ِ ْ َ َ ُ ّٰ َ ا َ ْ -ifadesinin i‘rabda mahalli nedir?” dersen şöy أَle derim: Eğer َن ُ א َ َ َ ِ َّ َ ا ِ ifadesi ile birlikte o iki kişinin sıfatı olacaksa o takdirde merfû olur. Ama öyle değil de cümle-i mu‘teriza kılınırsa o tak-dirde i‘rabda mahalli olmaz.
[679] Şayet “Bu ikisi onların galip geleceğini nereden bildi?” dersen şöyle derim:Hazret-i Mûsâ’nın bunu bildirmesi bir de Allah Teâlâ’nın “Al-lah size yazdı” buyurması yönüyledir. Bunun bir tür tahmin sonucu (ga-lebe-i zan) olduğu da söylenmiştir. Bu iki kişi bu sonucu peygamberlerin hep galip gelmesi, düşmanlarını kahr u perişan etmesi konusunda Allah’ın Hazret-i Mûsâ’ya olan ahdini ve Amâlika’nın gerçek yüzünü biliyor olma-ları sebebiyle öngörmüşlerdir.
[680] “Kapı” yaşadıkları yerleşim biriminin kapısıdır. “Biz oraya girme-yeceğiz!” cümlesi, gelecekte kesinlikle oraya girmeyeceklerinin, muhatabın tüm umutlarını bitiren bir ifadesi olup ا ً َ ifadesi de uzayıp giden (!Asla) أَzaman boyunca söz konusu olan olumsuzluğu teyit etmektedir. “Onlar ora-da olduğu sürece” demek, ebediyen demektir.
[681] “Sen ve Rabbin gidin!” derken gerçek anlamda gitmeyi kasdet-memiş olabilirler. Kellemtuhû fe-zehebe yucîbunî (Onunla konuştum, bana cevap vermeye gitti, yani koyuldu) şeklindeki kullanımda da olduğu gibi “irade ve cevap verme kastı” anlamında olabilir. Bu takdirde, adeta şöyle demiş olmaktadırlar: Erîdâ kıtâlehum (Onlarla savaşmak isteyin!) Açıktır ki onlar bu sözü Allah’ı ve elçisini küçümsemeleri, onlara alaka duymamaları ve onlarla alayetmeleri sebebiyle söylemişlerdi. Tabiî, cahillikleri, kaba-sa-balıkları, buzağıya tapmaları, Allah’ın açıkça görünmesini istemeleri gibi hususların da gösterdiği üzere, kalplerinin katılığı sebebiyle gerçek anlamda söylemiş de olabilirler ki ‘gitme’ fiiline mukabil, kendileri için kullandıkları “oturma” fiili buna delâlet etmektedir.
[682] Anlatıldığına göre, Hazret-i Mûsâ ve Hârûn, onların bu yaptıkları kendilerine çok ağır geldiğinden, önlerinde yerlere kapanmışlar, onlar da bu iki peygamberi taşa tutmaya yeltenmişlerdi. İşte bu özellikleri yüzündendir ki Allah Teâlâ onları müşriklerle birlikte zikretmiş ve hatta onları öncelemiş ve şöyle buyurmuştur: “İnsanların iman edenlere karşı düşmanlıkta en şid-detlisinin Yahudiler ve müşrikler olduğunu göreceksin!” [Mâide 5/82]
26. Âyetin Tefsiri
[683] Mûsâ Aleyhisselâm, kendisine isyan ettiklerini, emirlerini dinle-meyip karşı çıktıklarını ve küfrü gerektiren o sözleri söylediklerini öğrenip biraderi Hârûn’dan başka güvenebileceği itaatkâr ve uyumlu hiç kimse kal-madığını görünce şöyle dedi: “Ya Rabbi” senin dinine yardım edebilmek için hiç kimseye “sahip değilim, sadece kendime ve kardeşime sahibim.” Bu, üzüntünün, tasa ve şikâyetin sadece Allah’a iletilmesi, ilâhî rahmeti ha-rekete geçirip yardım gelmesini sağlayacak bir kalp rikkati ve içten içe yanıp tutuşma kabilinden bir yakarıştır. Bir benzeri Ya‘kûp Peygamber’in “Ben tasa ve üzüntümü ancak Allah’a şikâyet ederim.” [Yûsuf 12/86] demesidir.
[684] Rivayete göre, Hazret-i Ali (r.a.), Kûfe mescidi minberinden in-sanlara seslenmiş ve onları isyancılarla savaşmaya çağırmıştı. İçlerinden sa-dece iki kişi buna olumlu cevap verdi. O da, iç çekip derin bir nefes aldık-tan sonra, o ikisine hayır dua ederek “Siz ikiniz nerde, benim beklentim nerde!? [Ne ummuştum, ne buldum]” demişti.
[685] ِ kelimesinin i‘rabı konusunda çeşitli izahlar yapılmıştır: [(i) أَ“Ben ancak kendime ve biraderime sahibim” anlamında] ِ ْ َ kelimesine ya daُ َ ْ َ َّ ِכُ إِ ْ َ َ ِ ِ وَإنَّ أَ ْ َ ِכُ إِ ْ -Ben ancak kendime sahibim, birade) أَrim de ancak kendine sahiptir) anlamında ِّ .deki zamire atıfla mansūbdur’إِ[ii] Ya da İnne ve isminin mahalline atıf yoluyla merfû‘ olur. Buna göre takdir şöyledir: َ ْ َ َّ ِכُ إ ْ َ َ ِכَ َ אرُونُ כَ َ ِ وَ ْ َ ِכُ إِ ْ -Ben ancak ken) أَdime sahibim, Hârûn da aynı şekilde sadece kendine sahiptir). ُِכ ْ َ أَ ’deki zamire [yani Ene’ye] ma‘tūf olması, ayrıca fasıl zamiri olması da câizdir. [iii] Ya da mecrurdur ki bu durumda ِ ْ َ ’deki zamire atfedilmiş olur. Ancak harf-i cer tekrar edilmedikçe mecrur zamir üzerine atıf çirkin bulunduğu için izahlar içinde bu sonuncusu zayıftır.
[686] Şayet“Sözü edilen iki kişiye ne oldu? Onlar da Hazret-i Mûsâ’nın beraberinde değiller miydi?” dersen şöyle derim:Sanki Hazret-i Mûsâ on-lara tam olarak güvenemiyor ve ne kadar sabit-kadem oldukları hususunda yeterince emin bulunmuyordu. Çünkü aradan uzun zaman geçmiş ve kav-miyle sürekli beraber olmuştu, bu sayede onların durumunu, nasıl renkten renge girdiklerini [yani bir öyle, bir böyle konuştuklarını], kalplerinin ne kadar katı olduğunu bizzat yaşayarak öğrenmiş bulunuyordu. Bu sebeple, sadece durumunda şüpheye asla mahal bulunmayan masum peygamberi zikretme yoluna gitti, öbürlerini anmadı. Veya onları dinleyince aşırı gam ve üzün-tüsü yüzünden kendisine uyanların azlığını ifade amacıyla böyle dedi. “[Ben sadece kendime, kardeşime ve] dinim konusunda bana ‘kardeş’ olanlara [sahi-bim].” demek istemesi de mümkündür.
[687] “Aramızı ayır!” Yani layık olduğumuz şekilde lehimize, hak ettik-leri şekilde de onların aleyhine hükmetmek sûretiyle bizimle onların arasını ayır. Bu bir anlamda onlar için yapılmış bir beddua olmaktadır. O yüzden de arkasından, [Fâ ile] bunun Hazret-i Mûsâ’nın duasından ötürü olduğu belirtilerek, şu ifade gelmiştir: “Şüphesiz orası onlara haram edilmiştir!” Ya da bizimle onların arasını uzaklaştır ve bizi onlarla beraber olmaktan kurtar. [ Firavun’un hanımından nakledilen] “Beni şu zalim kavimden kurtar!” [Tahrim 66/11] ifadesinde olduğu gibi.
[688] “Orası” yani mukaddes belde “bunlara haram edilmiştir!” Bu itibarla oraya malik olamazlar ve oraya giremezler.Şayet ‘Allah’ın size yazmış olduğu’ ifa-desi ile bu haramlık hükmü nasıl uzlaştırılacaktır?” dersen şöyle derim:Bunun iki izahı vardır. Birincisi: “Allah orasını size halkıyla cihâd etmek şartı ile yazdı.
Onlar da cihâda yanaşmayıp şartı yerine getirmeyince “oranın onlara haram olduğu” söylendi. İkincisi: Orası onlara kırk sene haram kılınmıştır. Kırk sene geçince de yazılan şey olacaktır. Nitekim rivayete göre, Hazret-i Mûsâ İsrâilo-ğullarından geride kalanlarla başta Yûşa‘ olmak üzere Arz-ı Mukaddes’in üze-rine yürümüş, Erîha’yı fethetmiş ve burada Allah’ın dilediği kadar yaşadıktan sonra vefat etmiş. Denilmiştir ki Hazret-i Mûsâ vefat edince nebî olarak Haz-ret-i Yûşa‘ gönderildi. Onlara kendisinin nebî olduğunu ve Allah’ın kendisine o güçlü kuvvetli Amâlika ile savaşmasını emrettiğini söyledi. İnsanlar onu tas-dik edip kendisine bey‘at ettiler. O da onlarla birlikte Erîha üzerine yürüdü, Amâlika ile savaştı ve onları oradan çıkardı. Böylece Suriye bölgesi İsrâiloğul-larının oldu. Yine söylendiğine göre, “Biz oraya asla girmeyiz!” diyenlerden hiçbiri Arz-ı Mukaddes’e giremedi, hepsi serserice dolaştıkları [ tîh] çölde helâk olup gittiler. Onların zürriyetlerinden yeni nesiller yetişti ve onlar Amâlika ile savaştılar ve oraya girdiler.
رَْضِ [689] ْ ِ ا zarfında âmil, ya ٌ َ َّ َ ُ ya da َن ُ ِ َ ’dir. ِرَْض ِ ا نَ ُ ِ َ ifadesi, “Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşarak, bir türlü doğru yolu bula-mayarak” anlamındadır. et-Tîh şaşkın şaşkın dolaşılan çöl demektir. Riva-yete göre, çölde kaldıkları kırk yıl boyunca her gün canla başla altı fersah yürüyorlarmış, ama usanıp akşamladıkları zaman, â, bir de ne görsünler, yolculuğa başladıkları noktada değiller mi!.. Güneşin sıcağından bulut on-ları gölgeliyormuş, geceleyin bir nur sütunu inip kendilerini aydınlatıyor, üzerlerine bıldırcın ve kudret helvası yağıyormuş. Saçları uzamıyormuş. Bir çocukları olduğu zaman üzerinde boyunu örtecek uzunlukta adeta tırnaktan bir elbise oluyormuş. Şayet“Bunlar azaba uğratılması gereken kimseler oldukları halde neden bulutla gölgelenmek vb. gibi nimetlerle ödüllendiriliyorlarmış ki?!” dersen şöyle derim:Bazı musibetler asiler / günahkârlar üzerine te’dip için iner. Bununla birlikte onların üzerlerinde nimetler açıktan gözükür de olabilir. Bu aynen müşfik bir babanın ter-biye etmek ve kültürünü artırmak amacıyla oğlunu dövmesi ve ona eza vermesi, ancak buna rağmen ona olan iyilik ve ihsanını kesmemesi gibi-dir. Şayet“Peki, Tîh’te Hazret-i Mûsâ ve Hârûn da onlarla beraber miy-di?” dersen şöyle derim:Bu konuda ihtilaf edilmiş “Hayır, onlarla birlikte değillerdi çünkü bu bir cezalandırma idi.” demişlerdir. Kaldı ki Hazret-i Mûsâ, Rabbinden kendisi ile onların arasını ayırmasını talep etmişti.
Diğer bir görüşe göre, onlarla beraberdiler. Ancak onlar için ceza değil aksine bir rahatlık ve esenlik hali vardı. Aynen Hazret-i İbrâhim’e ve azap melekle-rine ateşin esenlik ve serinlik oluşu gibi. Rivayete göre, Hârûn Tîh’de ölmüş-tür. Hazret-i Mûsâ ise ondan bir sene sonra yine Tîh’de ölmüş, Yûşa‘ Hazret-i Mûsâ’nın vefatından üç ay sonra Erîha’ya girmiştir. Temsilcilerin / nakīblerin tümü Tîh’de ansızın ölmüşlerdir, içlerinden sadece Kâleb ile Yûşa‘ hayatta kal-mıştır.
[690] “Onlara üzülme!” Çünkü Hazret-i Mûsâ onlara beddua ettiği için pişman olmuştu. Şöyle de denilmiştir: Onlar başlarına gelen azaba fâsıklık-ları yüzünden müstahak oldular, dolayısıyla onlar için üzülme ve pişmanlık duyma!
32. Âyetin Tefsiri
[691] “Âdemin iki oğlu” öz oğulları olan Kābil ve Hâbil’dir. Allah, Haz-ret-i Âdem’e onlardan her birini diğerinin ikiz kızkardeşi ile evlendirmesini vahyetmiş, Kābil’in ikiz kızkardeşi daha güzelmiş ve adı İklîmâ imiş. Kā-bil bu sebeple kardeşi Hâbil’i çekememiş, ona öfkelenmiş. Bunun üzeri-ne Hazret-i Âdem onlara “Bir sunak / kurban sunun! Hanginizinki kabul olunursa onu o alsın!” demiş. Hâbil’in sunağı kabul edilmiş, gökten bir ateş inerek onu yakmış. Kābil’in hasedi ve öfkesi daha da artmış ve onu öldürmekle tehdit etmeye başlamış… -Bunların İsrâiloğullarından iki kişi olduğu da söylenmiştir.-
[692] ِّ َ א ِ yani “haklı ve sahih olmak üzere” ya da “doğru olarak, ön-cekilerin kitaplarında olana uygun biçimde” veya “sahih bir gaye ile” oku anlamındadır -ki hasedi kınamaktadır çünkü Ehl-i Kitap ve müşrikler Pey-gamber (s.a.)’e haset etmekte ve onu kıskanmaktaydılar- ya da “sen haklı ve sâdık olduğun halde” oku demektir.
َא [693] َّ َ -ifadesi, nebe’ kelimesiyle mansūbdur, yani o [ kurban sunduk إِذْ ları] vakitteki öykü ve konuşmalarını [oku] demektir. İfadenin nebe’den bedel olması da mümkündür, yani muzāfın hazfiyle “onlara o haberi, yani o vak-tin haberini oku!” şeklinde. Kurbândan maksat kendisi ile Allah’a yaklaşılan kurban ya da sadaka gibi şeyin adıdır. Aynı şekilde el-hulvân da (ان َ ْ ُ (اda verilen şeyin adıdır. Karrabe sadakaten (Bir sadaka sundu) ve tekarrabe bi-hâ (Sadaka ile Allah’a yaklaşmak istedi) şeklinde kullanılır. Tekarrabe fi-ili karrabenin dönüşümlü [mutāva‘at] halidir. el-Asma‘î [v. 216/831] tekarrabû kırfe’l-kıma‘ [Sizi gidi adi, kara pislikler! Yaklaşın bakalım!”67] demiştir. Tekarrabe, Bâ harf-i cerriyle geçişli kılınıyor ve karrabe anlamına bu şekilde geliyor.
[694] Şayet“Allah, ancak müttakîlerden kabul eder” ifadesi, “Seni mut-laka öldüreceğim!” cümlesine nasıl cevap olabilir?” dersen şöyle derim:Onu kardeşini ölümle tehdit etmeye iten asıl sâik -sunağının kabul edilmesi yüzünden- kardeşine duyduğu haset olunca, kardeşi ona şöyle demiş oldu: Bu sonucu, takva libasından sıyrılman yüzünden sen kendin hazırladın, sebep ben değilim ki beni öldüresin! Senin neyin var ki kendi kendini kı-namıyor ve sunağın kabulüne sebep olan takva yolunda özünü teşvik etmi-yorsun?! Dolayısıyla, Hâbil üslûb-i hakîm ile kısa-öz ve çok anlamlı bir kar-şılık vermiştir. Burada, Yüce Allah’ın ancak müttakî müminlerin amellerini kabul edeceğine dair delil bulunmaktadır. Bu ifade, çoğu amel sahibinin amelini ne de güzel çarpıyor yüzlerine!..
67 Siyahî Habeşîlerle savaşırken söylenmiş bir söz. Sütü kırbaya koymak için ağzına huni gibi bir kap [el-kıma‘] konur ve öylece doldurulurmuş. Haliyle de o kapta kir pas [el-kırf] eksik olmazmış. Siz de öyle pis ve iğrençsiniz demek istiyor. / çev.
[695] Rivayete göre, [züht ve takvasıyla meşhur] Âmir b. Abdullah [el-Basrî; v.55/675] ölüm döşeğinde ağlamaya başlamış… “Seni ağlatan nedir, sen şöy-le şöyle bir kişisin!?” demişler. “Allah’ın ‘Allah, ancak müttakîlerden kabul eder.’ buyurduğunu işitiyorum.” diye karşılık vermiş.
[696] “[Beni öldürmek için elini bana uzatsan da] ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim.” denildiğine göre Hâbil, katil Kābil’den daha güçlü ve çevikmiş, ancak Allah korkusu yüzünden kardeşini öldürme düşüncesi onu sıkıntıya sokmuş ve kendisini kardeşinin ellerine teslim etmiş. Çünkü o zamanlar kendini savunmak mubah değilmiş. Bunu Mücâhid [v. 103/723] ve diğerleri söylemişlerdir.
[697] Şayet “Dilerim, hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenesin!” Yani, şayet ben seni öldürecek olsaydım, benim o zamanki günahımı ve senin beni öldürmenin günahını. “Hiç kimsenin başkasının günahını taşımayacağı” bir ilke iken nasıl oluyor da onu öldürmesinin gü-nahını yükleniyor?” dersen şöyle derim:Burada kelâmda genişlik (muzaf takdiri şeklinde bir tür mecaz) yoluyla onun günahının bir misli denilmek isteniyor. Mesela kara’tu kırâ’ete fulânin (Falanın okuyuşuyla okudum), ke-tebtu kitâbetehû (Falanın yazısıyla yazdım) dersin ve bununla onların bir benzerini okuyup yazdığını kastedersin. Bu, dilde genişlik şeklinde yaygın bir kullanım şeklidir ve neredeyse başka türlüsü de kullanılmamaktadır. Bu kullanış şeklinin bir benzeri şu hadistir: “Birbirine küfredenlerin güna-hı, haksızlığa uğrayan karşı taraf ölçüyü aşmadıkça küfürleşmeyi ilk baş-latanındır.” [Müslim, “el-Birr ve’s-sıla”, 68] Yani başlatan kişi kendi küfrünün günahını ve bir de ötekinin günahının bir mislini yüklenir çünkü onun küfretmesinin sebebi kendisidir. Ne var ki haksızlığa uğrayan tarafın küf-rü şerefine yönelik saldırıya karşı nefsi müdafaa ve dengiyle karşılık verme şeklinde olduğu için günahı kendisinden düşer. Dikkat edilirse hadiste de “haksızlığa uğrayan karşı taraf ölçüyü aşmadıkça” şeklinde kayıt getirilmiş-tir. Çünkü verilen karşılığın ölçüyü aşması ve nefsi müdafaa halinden çık-ması durumunda küfür günahtan uzak olmaz.
[698] Şayet “ Hâbil kardeşini öldürme girişiminde bulunmayıp teslim olunca, yani o günkü şeriata göre kendini savunmaktan uzak durunca, bu nereden ve nasıl günah oluyor ki kardeşi o günahın bir mislini üstlensin de iki günah bir araya gelmiş olsun?!” dersen şöyle derim:Bu farazî bir durumdur yani bu farazî günahı da üstlenmiş olacaktır. Hâbil, adeta şöyle demiş olmaktadır: “Şayet seni öldürmek üzere elimi sana uzatırsam o tak-dirde benim günahımın bir benzerini üstlenmeni isterim!”
[699] Şöyle de denilmiştir: “Benim günahımı” yani, öldürülmemin günahını, “kendi günahını” yani sunağının kabul olmamasına sebep olan günahını.
[700] Şayet“Nasıl olur da Hâbil kardeşinin bahtsızlığını (şakāvet) ve ona ateşle azap edilmesini ister?!” dersen şöyle derim:Çünkü Kābil zalim idi, zâlimin cezalandırılması güzel bir şey olup bunu istemek de câizdir. Dikkat edilirse, Yüce Allah, “ki budur zâlimlerin cezası!” buyurmuştur. Bunu Allah’ın irade etmesi câiz ise kulun irade etmesi de câizdir. Çünkü Allah Teâlâ ancak güzel olan şeyi murat eder. ْ den maksat, öldürmenin’اvebali ve katlin beraberinde getirdiği ‘azaba müstahak oluş’tur.
[701] Şayet “Şart neden َ ْ َ َ ْ ئِ َ şeklinde fiil lafzı ile ceza da ٍ ِ א ِ َא א أَ َ şeklinde ism-i fâ‘il kipiyle gelmiş?” dersen şöyle derim:İşlemesi halinde kazanmış olacağı bu çirkin vasıf sebebiyle, söz konusu fiili asla yapmayaca-ğını ifade etmek için. İşte bu yüzden, olumsuzluğu pekiştiren Bâ ile tekit edilmiştir.
[702] “Bunun üzerine, nefsi, onu kardeşini öldürmeye itti” yani bu ey-lemi kendisine yatkınlaştırdı ve kolay kıldı. Kişi umarsız, rahat hareket et-tiğinde, men tā‘a le-hu’l-merte‘u denir.
[703] Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh [v. 110/728] َ َאوَ َ şeklinde oku-muştur. Bunun iki izahı vardır: Birincisi, َ א vezninde gelip َّ vezninde olması mümkündür. İkincisi, kastedilen mâna şöyledir: Kardeşinin öldü-rülmesi sanki kendisini ona yönelmeye çağırdı, o da bu çağrıya cevap verdi, geri durmadı. ‘da ziyade bir bağlama anlamı vardır, hafiztu li-zeydin mâ-lehû (Zeyd’in malını kendisi adına korudum) demek, hafiztu mâle zeydin (Zeyd’in malını korudum) demekten daha güçlü bir ifadedir.
[704] Rivayete göre, Hâbil yirmi yaşında iken öldürülmüş. Katli ise Hira yokuşunda gerçekleşmiş. Basra’da Ulu Camii’nin olduğu yerde vuku bulduğu da söylenmiştir.
[705] “Allah da bir karga gönderdi.” Rivayete göre Hâbîl, Âdemoğulları ara-sında yeryüzünde ilk katledilen maktul idi. Kābîl onu öldürünce öylece ortada bıraktı ve ne yapacağını bilemedi. Sonra yırtıcı hayvanların ona zarar verme-sinden korktu. Bunun üzerine onu bir hurca koyup bir sene boyunca sırtında taşıdı. Sonunda ceset koktu ve yırtıcı hayvanlar üzerine üşüştü. İşte o anda Allah iki tane karga gönderdi. Bunlar birbirleriyle dövüştüler ve biri diğerini öldürdü.
Öldüren karga gagasıyla ve ayaklarıyla bir çukur kazdı ve sonra da cüssesini çukura atıp [üzerini örttü]. Kābil bunu görünce “Yazıklar olsun bana! Ben şu karga kadar bile olmaktan âciz mi kaldım?!” dedi. Rivayete göre Kābil, karde-şini öldürünce vücudu kararmış. Daha önce beyazmış… Hazret-i Âdem ona kardeşini sorunca, “Ben onun kâhyası mıyım?” diye karşılık vermiş. Hazret-i Âdem “Hayır, hayır! Sen onu öldürdün. Bu yüzden vücudun kararmış!” demiş.
[706] Rivayete göre, Hazret-i Âdem bu olaydan sonra hiç gülmeksizin yüz yıl daha yaşamış ve oğlu için şiir şeklinde bir mersiye / ağıt söylemiş… Bu, tamamen yalandır çünkü şiir kendisine mal edilmiş cılız ve bozuk söz-lerden ibarettir. Ayrıca şu da sabittir ki peygamberler -Aleyhimu’s-selâm- şi-irden masumdurlar.
[707] “Ona göstermek için” ifadesinin fâ‘ili ya Allah ya da karga olup “ona öğretmek için” anlamındadır. Çünkü göstermek, öğretmenin sebebi-dir. Dolayısıyla, mecaz yoluyla sebep zikredilmiş, sonuç [müsebbep] kaste-dilmiştir.
[708] Kardeşinin sev’esinden maksat, cesedin açılması ve başkalarınca görülmesi câiz olmayan avret yeridir. es-Sev’e görülmesinin çirkinliği sebe-biyle kaba avret yeri demektir. Şair şöyle demiştir:
“Ey kavmim! Bu büyük kepazeliğe sessiz kalmayın, yetişin!”
Şair kepazeliğin büyüklüğünü ifade için kinaye yoluyla sev’etun kelimesini kullanmıştır.
وَُارِيَ [709] َ ifadesi istifhamın cevabı olmak üzere mansūb olup ِא أوَُاري takdirinde merfû‘ da okunmuştur. Ya da nasb mahallinde olmakla birlikte tahfif için harekesi düşürülmüş / sakin kılınmıştır.
[710] Onu öldürmesinden dolayı “nedamet gösterenlerden” oldu. Kābil öldürdüğü kardeşinin cesedini taşımaktan yorulması, yaptığı işten şaşkın-lığa düşmesi ve acziyetinin ortaya çıkması, bir kargaya çömezlik yapması, renginin kararması, babasının öfkelenmesi sebebiyle yaptığına pişman ol-muştu ama gerçek anlamda tevbe edenlerin tevbesi gibi de tevbe etmemişti.
[711] “İşte bu yüzden…” yani bu sebepten ve bu gerekçe ile… ِ ْ ْ أَ ِ ِכَ tabirinin aslı; “şer devşirdi” anlamında ecele şerran ye’ciluhû eclendir. Şair ذşöyle demiş:
Bitişik hanelerin halkı barışçıl bir hayat yaşardı.Ne var ki bir anda harbin içine düştüler ve buna ben sebep oldum!
Min eclike fa‘altu kezâ (Senin için şöyle yaptım) dediğinde de adeta “onu yapmak, kotarmak istedim, yapılmasını gerekli gördüm” demiş olursun. Min cerrâke fa‘altuhû (Onu senin yüzünden yaptım) deyişi de buna delildir. Yani o şeyi senin beni arkandan sürüklemen, devşirmen sebebiyle yaptım.
ِכَ [712] -sözü edilen öldürme olayına işaret etmektedir. Yani anı ,[bu] ذَlan katil olayının işlenmesi, yazma hükmünü arkasından sürüklemesi, dev-şirmesi yüzünden, “İsrâiloğulları’nın üzerine yazdık ki…” Min ibtida-i gaye içindir, yani yazma hükmünün başlangıcı bu olaydır. Fa‘altu kezâ li-ecli kezâ (Şu işi şunun için yaptım) da denilir, bazen hazf u îsāl kaidesiyle harf-i cer hazfedilip fiilin anlamı dikkate alınarak ecle [kezâ] da denilir. Nitekim [‘ Adiyy b. Zeyd] ecle kezâ enna’llāhe kaf feddalekum (Allah sizi bu sebeple üstün kıldı) demiştir. Hemze hazfedilip harekesi Nun’a aktarılmak sûretiyle -yani Nun’un fethiyle- ve Cim’in sükûnu ile minecli zâlik şeklinde de okunmuş-tur. Ebû Ca‘fer [v. 130/747-48] ise Hemze’nin kesriyle minicli zâlik şeklinde okumuştur ki bu farklı bir lügattir, [kelimeyi icli diye] hafifletince, Hemze’nin kesresini öncesindeki Nun’a vererek onu kesre ile seslendirmiş olmaktadır.
[713] ٍ ْ َ ِ ْ َ ِ ifadesi “Bir cana kıymaksızın” demektir, ancak kısas amacıyla cana kıymayı kapsamamaktadır. ِرَْض ْ ِ ا אدٍ َ ifadesi de nefse أوَْ ma‘tūftur ve mâna, “veya yeryüzünde bozuculuk yapmaksızın” takdirinde-dir. Fesattan maksat şirktir. Yol kesicilik / haramilik olduğu da söylenmiştir.
[714] “Kim de bir cana hayat verirse” yani öldürülme, boğulma, yan-gın, göçük altında kalma vb. gibi birtakım helâk sebeplerinden kurtarırsa…
[715] Şayet “Tek bir kimsenin öldürülmesini nasıl tüm insanlı-ğın öldürülmesine benzetmiş ve onun hükmünü tümünün hükmü gibi kılmış?!” dersen şöyle derim:Çünkü her insan Allah’a nispetle say-gınlık ve dokunulmazlık bakımından diğerleri ile aynıdır. Bir kişinin öldürülmesi halinde Allah katındaki hürmeti yok edilmiş ve dokunul-mazlığı çiğnenmiş olur. Aksi durumda da vaziyet aynıdır. Bu itibar-la öldürme hükmünde bir kişi ile çok kişi arasında fark yoktur. Şayet “Peki, o zaman bunu zikretmekte ne fayda var?” dersen şöyle derim:
Bir cana kıyıp da öldürmenin, keza ona hayat verip kurtarmanın ne kadar büyük olduğunun kalplerde yer etmesini temin ederek insanların böyle bir şeye cesaret etmeye yanaşmamalarını ve onun saygınlığını koruma konusunda arzulu olma-larını sağlamak içindir. Çünkü bir kimseyi öldürmeyi aklına koyan kimse onu öldürmenin bütün insanlığı öldürmek gibi olduğunu tasavvur ettiğinde bu iç âleminde büyük bir infiâle sebep olur ve onu düşüncesinden vazgeçirir. Hayat vermeyi murat ettiği zaman da aynı şekilde olur.
[716] Mücâhid’den [v. 103/723] şöyle nakledilmiştir: “Bir cana kıyanın / insan öldürenin cezası cehennemdir, Allah’ın gazabıdır ve büyük bir azaptır! O kadar ki tek kişi yerine bütün insanları öldürseydi, azabı bundan daha fazla olmazdı!” Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh [v. 110/728] ise şöyle demiştir: “Ey Âdemoğlu! Bütün insanları öldürmüş olsan, buna karşılık günahları-nın affına sebep olabileceğini umabileceğin ve o yüzden affedilebileceğin bir amelin varlığını düşünebilir misin? Hayır! Asla!.. Bu ancak nefsinin ve şeytanın senin içine attığı bir kuruntu olabilir. İşte, tek bir kişiyi öldürdü-ğünde de durum aynıdır.”
[717] “Ondan sonra” yani onların üzerine yazdıktan ve peygamberle-rin delillerle gelmesinden sonra öldürmede “aşırı gitmekte” öldürmenin bu denli büyük bir günah olduğuna aldırış etmemekte“ler.”
34. Âyetin Tefsiri
[718] “Allah ve Resûlü ile savaşanlar” Peygamber (s.a.)’e savaş açan-lardır. Müslümanlarla savaş da onunla savaş hükmündedir. “Yeryüzünde bozuculuk yapmak için koşturanların” ifadesindeki אدًا َ َ kelimesi َ ِ ِ ْ ُ (fesatçı / bozucu olarak) anlamındadır [ve haldir] ya da yeryüzündeki koştur-maları fesat yolu ile yani bozuculuk şeklinde olduğu için ifade َ ونَ ُ ِ ْ ُ وَرَْضِ -mesabesinde olur, bu mâna itiba (yeryüzünde bozuculuk yaparlar) اriyle de אدًا َ َ lafzı mef‘ûl-ı mutlak olmak üzere nasbedilir. ِאد َ َ ْ ِ (fesat için) takdirinde mef‘ûlün leh olması da mümkündür.
[719] Bu âyet Hilâl b. Uveymir’in kavmi hakkında inmiştir. Bunlarla Peygamber (s.a.) arasında yapılmış bir antlaşma vardı. Hazret-i Peygamber (s.a.)’e gelmek isteyen bir grup bunların yurdundan geçiyordu, fakat onlar bu heyetin yolunu kestiler. -Şu da söylenmiştir: Âyet Uranîler68 [ ِّ
َِ ُ -hak [ا
kında inmiştir.
[720] İşte bunun üzerine, Peygamber (s.a.)’e şu vahyedilmiştir: Yol kes-me sırasında hem adam öldürme hem de soygun yapılmışsa suça iştirak edenler öldürülür ve asılır. Sadece öldürmüş olanlar öldürülür, sadece soy-gun yapıp mal almışlarsa mal aldıkları için elleri, yol güvenliğini ortadan kaldırdıkları için de ayakları kesilir. Sadece yol güvenliğini tehdit edenler ise bulundukları yerden sürgüne gönderilir. Bu hükmün, ister Müslüman ister kâfir olsun her türlü eşkıyaya uygulanacağı söylenmiştir.
[721] Mâna şöyledir: Asma söz konusu olmaksızın sadece öldürmüşler-se “öldürülmeleri ya da” hem öldürmüşler ve hem de soygun yapmışlarsa “asılmaları” -ki Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh [v. 150/767] ve Muhammed [v. 189/805] “Sağ iken asılır ve ölünceye kadar vücutlarına mızrak saplanır” de-mişlerdir- “ya da” sadece soygun yapmışlarsa “el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi ya da” sadece yol güvenliğini tehdit edip, başka bir şey yapmamış-larsa “yerlerinden-yurtlarından sürülmektir.” İçlerinde Hasan-ı Basrî Rahi-mehu’llāh [v. 110/728] ve İbrâhim en- Naha‘î’nin [v. 96/ 714] de bulunduğu bir gruptan şöyle bir yorum nakledilmiştir: Herhangi bir ayrıma gitmeksizin her türlü yol kesici için devlet başkanı bu cezalar arasında muhayyerdir, istediği cezayı uygulayabilir.
[722] Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh’a [v. 150/767] göre “sürgün”, hapis ce-zasıdır. Şâfi‘î Rahimehu’llāh’a [v. 204/819] göre ise korkudan kaçmakta iken devamlı olarak takip edilmesi ve bir beldeden başka bir beldeye sürülme-sidir. Bir rivayete göre ise “kendi memleketinden sürülür.” demiş. Eskiden sürgün yeri, Tihâme çölünün en uzak noktasında yer alan Dehlek ile Ha-beşistan’daki Nâsı‘ idi.
[723] Hızy, aşağılık ve rezalet.68 Yani Medine’de Hazret-i Peygamber’in lütfuna mazhar olup burada hastalanınca bir çoban ve deve
sürüsü eşliğinde Harre’ye gönderilen, burada iyileşince de irtidat edip çobanı katlederek, sürüyü çalıp giden, daha sonra derdest edilip ceza olarak elleri ayakları kesilen, gözlerine de mil çekilen nankör eşkı-ya. / ed.
[724] “Yalnız, dönüş yapanlar müstesna” ifadesi, sadece yol kesicilik ce-zasına mahsus olmak üzere ceza görenlerden istisnadır. Öldürme, yaralama ve hırsızlık gibi suçlarda ise affetme yetkisi velîlere bırakılmıştır; onlar diler-lerse affedebilirler ve dilerlerse cezayı uygulatırlar. Hazret-i Ali (r.a.)’dan ba-hisle şöyle anlatılır: el-Hâris b. Bedr yol kestikten sonra pişmanlık duymuş ve tevbe ederek teslim olmuş, Hazret-i Ali onun bu tevbesini kabul etmiş ve kendisinden cezayı düşürmüştür.
35. Âyetin Tefsiri
[725] Vesîle, araç edinilen her şey yani kendisiyle yaklaşılan akrabalık, iyilik vb. şeylerdir. Daha sonra isti‘âre yoluyla taatlerin işlenmesi, günahla-rın terkedilmesi gibi Allah’a yaklaşılmakta araç kılınan şey anlamda kulla-nılmıştır. Lebîd [v. 40/41 - 660/661] şöyle demiştir:
İnsanların, durumlarının farkında olmadıklarını görüyorum.Dikkat edin! Aklı olan herkes mutlaka Allah’a giden bir yol tutmalı.
37. Âyetin Tefsiri
[726] “Kendilerini kurtarmak için onu fidye vermek üzere…” Bu, aza-bın onlardan asla ayrılmayacağını, ondan hiçbir türlü kurtulamayacaklarını ifade için bir temsildir. Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Kıyamet günü kâfire denir ki: ‘Ne dersin dünya dolusu altının olsa ken-dini kurtarmak için hepsini fidye olarak verir miydin?’ O: ‘Evet!’ der. O zaman kendisine ‘Senden vaktiyle çok daha kolay olanı istenmişti!’ denilir [Müslim, “Sıfetü’l-kıyâme”, 52]. -Lev ve beraberinde olanlar İnne’nin haberidir.-
[727] Şayet “ ِ ِ وا ُ َ ْ َِ (kurtulmak için onu fidye verecek olsalar) ifade-
sinde iki şey zikredilmişken zamir neden tekil kılındı?” dersen şöyle derim:Bu şu sözde olduğu gibidir:
“Ben ve [devem] Kayyâr orada gariptir.” [Yani ikil sıyga ile ğarîbâni dememiş]
Ya da zamir işaret ismi yerinde kullanılmış olmaktadır. Sanki َِכ َ ِ وا ُ َ ْ َِ
denilmiş gibidir. ُ َ َ ُ َ ْ ِ َ ifadesindeki Vav’ın وَ َ anlamında olması câizdir ki bu durumda zamirin mercii zaten müfred olur. Şayet“Mefûl-i ma‘ah ne ile mansūb olmuştur [Âmili nedir?]” dersen şöyle derim:ْ َ ’in gerekli kıldığı fiil ile mansūb olmuştur. Çünkü takdir ِرَْض ْ ِ ا א َ ْ ُ َ َ أنََّ َ َ ْ َ (yeryüzündeki her şeyin onlara aidiyeti sabit olsa) şeklindedir.
[728] Ebû Vâkıd [v. 68/688], if‘âl babından olmak üzere Yâ’nın zammesi ile ا ُ َ ْ ُ َ .şeklinde okumuştur (çıkartılmak isteyeceklerdir) أن ِ אرِ ِ (çı-kacak…) kelimesi çoğunluğun kıraatini desteklemektedir.
[729] İkrime’den [v. 105/723] şöyle bir şey rivayet edilmiştir: [Hāricî li-deri] Nâfi‘ b. Ezrak [v. 65 /685], İbn Abbâs’a [v. 68/688] “Bre gözü de kör kalbi de kör olan adam! Allah Teâlâ ‘ve oradan çıkacak değillerdir’ buyururken, bir topluluğun [büyük günah işleyenlerin] cehennemden çıkartılacaklarını mı iddia ediyorsun sen?!” dedi. İbn Abbâs “Yazıklar olsun sana! Yukarısını da okusana!.. Bu, kâfirler içindir” dedi. Bu, Mücbire’nin69 düzmecelerindendir ve bu onların ilk yalanları ve iftiraları da değildir. Bunun böyle olduğu-na İbnü’l-Ezrak’ın Hazret-i Peygamber’in amcaoğluyla, üstelik de Kureyşli destekçileri, Abdulmuttaliboğullarından akraba ve dostları arasında iken dünya ehlinden hiç kimsenin cesaret edemeyeceği bir üslupla karşı karşı-ya getirilmesi yeterli delildir. Çünkü o bu ümmetin âlimidir, deniz gibi engin ve derin müfessiridir. Ayrıca, haberin [İbn Abbâs’ın azatlısı] İkrime’ye dayandırılması… İşbu iki delil, rivayetin net bir uydurma olduğunu açıkça göstermektedir.
40. Âyetin Tefsiri
69 Mücbire dediği, büyük günah işleyenlerin sonunda cennete gideceğini söyleyen Ehl-i Sünnet’tir.
[730] ُ َ אرِ َّ אرِقُ وَا َّ kelimelerinin merfû‘ oluşu, Sîbeveyhi’ye [v. 180/796] وَاgöre mübteda olmaları sebebiyledir, haberi ise mahzuf olup adeta şöyle denmektedir: “Size farz kılınanlardan biri de hırsız erkek ve kadın(ın hük-mü)dür.” Diğer bir izah şöyledir: Mübteda olmaları hasebiyle merfû‘durlar, haber ise א ُ َ ِ ْ ا أَ ُ َ ْ א َ (ellerini kesin) kısmıdır. Haberin başına Fâ gelmesi de şart anlamı içermesindendir. Çünkü mâna ا ُ َ ْ א ْ َ َ َ قَ وا َ َ ي ِ َّ وَاא ُ َ ِ şeklindedir. İsm-i mevsūl şart anlamı içerir. Îsâ b. Ömer [v. 149/766] أise [ َ َ אرِ َّ אرِقَ وَا َّ -şeklinde] mansūb okumuştur. Sîbeveyhi [v. 180/796] bu kıra وَاati emir kipi sebebiyle çoğunluğun kıraatine tercih etmiştir çünkü zeyden
fa’dribhu demek, zeydun fa’dribhu demekten daha güzeldir.[731] “O ikisinin ellerini” ifadesi, o ikisinin iki elini anlamındadır. Ben-
zer bir kullanım şekli א ُכُ ُ ُ ْ َ َ ْ َ َ (“… ikinizin de kalpleri yamulmuş bulunuyor!” [Tahrim 66/4]) ifadesidir. Her iki yerde de muzāfun ileyhin tes-niye oluşu ile yetinilerek muzāfı da tesniye kılmaya ihtiyaç duyulmamıştır. “İki el” ile sağ eller kastedilmiştir. Bunun delili de İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın [v. 32/653] ْ ُ َ א َ ْ ا أَ ُ َ ْ א َ َאتِ אرِ َّ نَ وَا ُ אرِ َّ -Erkek hırsızların ve kadın hırsızla) وَاrın sağ ellerini kesin) şeklindeki kıraatidir.
[732] Şer‘î terminolojide ‘hırsız’, normal koruma altında olan bir malı çalan kimsedir. Elin kesileceği yer ise bilektir. -Hāricîlere göre, omuzdur.- El kesme cezasının uygulanması için çalınan malın Ebû Hanîfe Rahime-hu’llāh’a [v. 150/767] göre on dirhem olması lazımdır. Mâlik [v. 179/795] ve Şâfi‘î’ye [v. 204/819] göre ise çeyrek dinardır. Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh’ın [v. 110/728] da bir dirhem dediği rivayet olunmuştur, vaazlarında “Aman, bir dirhem için elini kestirme!” dermiş.
[733] ً َכא اءً وَ َ kelimeleri mef‘ûlün lehtir.[734] Hırsızlardan “her kim yaptığı haksızlıktan sonra” yani hırsızlıktan
sonra “tevbe eder ve” yaptığı işin akıbetini düşünerek “durumunu düzeltir-se Allah da onun dönüşünü/tevbesini kabul eder” ve ondan âhiret azabını düşürür. El kesme cezasını ise Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh [v. 150/767] ve as-hâbına göre tevbe düşürmez, Şâfi‘î Rahimehu’llāh’a [v. 204/819] göre ise iki kavlinden birine göre düşürür.
[735] “Dilediğine” yani ilâhî hikmete göre azap görmesi gere-ken ısrarcılara “azap ediyor, dilediğini” yani affedilmesi gereken tev-bekârları “bağışlıyor.” Denilmiştir ki harbînin hırsızlık cezası piş-man olup tevbe etmesi halinde düşer, bu hüküm onun, İslâm’ı kabul etmesini kolaylaştırmak ve ondan nefret etmemesini sağlamak içindir.
Fakat tevbe etmiş olmak Müslümandan cezayı düşürmez, zira cezanın uygu-lamasında müminler için maslahat ve hayat vardır. Nitekim “Kısasta sizin için hayat vardır” [Bakara 2/179] buyrulmuştur. Şayet “Azap neden mağfiretten önce zikredilmiş?” dersen şöyle derim:Bu sıralamada hırsızlığın tevbeden önce ger-çekleşmiş olması dikkate alınmış ve bunlar birbirine tekabül ettirilmiştir.
41. Âyetin Tefsiri
ْכ [736] ُ ْ َ Yâ’nın zammesiyle lâ yuhzinke, ن ُ אرِ َ ُ de if‘âlden yusri‘û-ne okunmuştur. Mâna şöyledir: Münafıkların küfre dalışta koşturmalarına aldırma, boş ver. Yani kendilerinden sadır olan İslâm aleyhtarlığına dair de-siseleri ve müşriklerle olan dostlukları sebebiyle tasalanma. Çünkü sana yar-dım edecek olan Ben’im ve Ben onların şerrini defetmede sana yeterim. Es-ra‘a fî-hi’ş-şeybu ifadesiyle ağaran saçların hızla çoğaldığı, esra‘a fî-hi’l-fesâdu
ifadesiyle de bozulmanın hızla yayıldığı kastedilir. İşte bunların inkâra se-ğirterek, fırsat bulmaları halinde hiç sektirmeden bodoslama inkâra dalıp yavaş yavaş yitip gitmeleri de böyledir!..
َّא [737] َ ا ifadesi آ ُ א َ ’nun mef‘ûlüdür, ْ ِِ ا ْ َ ِ ise َّא َ ا ya değil’آ ُ א َ ’ya bağ-
lıdır (Yani kalpten gelerek değil de ağızlarıyla dediler). אدُوا َ ِ َّ َ ا ِ -ise ken وَdinden önceki kelâmdan bağımsız olup َن ُ א َّ َ kelimesinin haberidir, َ ِ وَن א َّ مٌ دِ ُ َ (Yahudilerden (…a) kulak verip duran bir topluluk vardır) اtakdirindedir. ا ُ א َ ِ َّ َ ا ِ ifadesine atfı da mümkün olup َن ُ א َّ َ ifadesi, نَ ُ א َّ َ ْ ُ takdirindedir [yani mahzuf bir mübtedanın haberi olarak] merfû‘dur. Takdir edilen ْ ُ zamiri ise her iki gruba ya da sadece אدُوا َ َ ِ َّ ِ ’ya râci-dir. [Yani ya her iki grup da ya da sadece Yahudiler yalana kulak verip durmaktadır.]
“Yalana kulak verip durmak”tan maksat ise şudur: Bunlar, Yahudi âlimlerinin dindenmiş gibi gösterdikleri düzmece şeyleri, onların Allah’a karşı uydurduk-ları yalanları ve Tevrat’ta yaptıkları tahrifatı kabule yatkındırlar. Bu kullanım şekli “Hükümdar falanın sözüne kulak verir, onu dinler!” şeklindeki kullanıma benzer. Semi‘a’llāhu li-men hamideh ifadesindeki kullanım da buradaki gibi, “Hamdedenin hamdine Allah kulak verir, onu kabul eder” şeklindedir.
[738] “Daima, senin yanına gelmeyen başka bir kavmin sözünü dinle-yenler...” Bunlarla Peygamber (s.a.)’in meclisine hiç uğramayıp ondan uzak duran Yahudiler kastedilmektedir. Bunun sebebi de içlerindeki ölçüsüz kin ve nefret ile düşmanlıkta aşırılıktır. Yani onlar Yahudi âlimlerine ve ‘sana bakmaya bile tahammül edemeyecek kadar’ düşmanlıkta ileri giden aşırılara kulak verirler. Bir yoruma göre ise dinlemeleri Peygamber (s.a.)’e yöneliktir. Ancak bunu ondan duyduklarına ekleme çıkarma yaparak, onu değiştirmeye, başkalaştırmaya kalkışarak onu yalana çıkarma amaçlı yap-maktadırlar. Yani bir grup da Hazret-i Peygamber’i, ondan duyduklarını kendilerine ulaştırmaları için yönlendirildikleri bir başka Yahudi topluluğu için dinlerler. Dinleyenlerin Kurayzaoğulları, diğer kavmin de Hayber Ya-hudileri olduğu söylenmiştir.
[739] “Ki bunlar kelimelerin yerlerini değiştirirler” yani sözü sağa sola sündürüp yok ederler, kelimeleri Allah Teâlâ’nın vaz ettiği kök anlamların-dan kopardıktan sonra, ilk haliyle bir bağlamı varken hiç bağlamı olmayan alakasız anlamlara çekerler “de ‘Şayet size şu” kök anlamından ve bağlamın-dan kopartılarak tahrif edilen şey “verilirse onu alın” bilin ki o haktır, onun-la amel edin! “O verilmez” ve Muhammed size onun hilâfına fetva verir“se o takdirde ondan sakının” aman ha aman, kendinizi ondan koruyun zira o bâtıldır, sapıklıktır.
[740] Rivayete göre Hayber’de eşraftan bir adam yine eşraftan bir kadınla zina etmişti. Her ikisi de muhsan / evli idi ve cezaları Tevrat’a göre recim idi. Ancak, eşraftan oldukları için onları recmetmek işleri-ne gelmedi. İçlerinden bir heyeti Kurayzaoğulları Yahudilerine gönder-diler ki onlar bunu Peygamber (s.a.)’e sorsunlar. Şunu da tembih ettiler: Eğer Muhammed celde / sopa ve yüze kara çalıp dolaştırma cezası veril-mesini emrederse kabul edin, recmedilmesini emretmesi halinde ise ka-bul etmeyin. Zina eden adamla kadını da o heyetle birlikte gönderdiler.
Hazret-i Peygamber onlara recim emri verdi fakat onun bu emrini yerine getir-meye yanaşmadılar. Bunun üzerine Cebrâil Aleyhisselâm, Peygamber (s.a.)’e İbn Sūriyâ’nın aralarında hakem kılınması önerisinde bulunmasını söyledi. Peygam-ber (s.a.) de onlara: “ Fedek’de oturan tüysüz, beyaz tenli şaşı bir genç var, kendisi-ne İbn Sūriyâ derler. Onu tanıyor musunuz?” dedi. Onlar: “Evet, o yeryüzündeki Yahudilerin en âlimidir” dediler ve onun hakemliğine razı oldular. Bunun üzeri-ne [ilgili kişiyi çağırdılar], Peygamber (s.a.) ona sordu: “Kendisinden başka ilâh ol-mayan, Mûsâ için denizi yaran, Tûr-i Sînâ’yı başlarına kaldıran, kendilerini kur-tarırken Firavun hanedanını boğarak helâk eden, kendilerine kitabı, onun helâl ve haramını indiren Allah hakkı için söyle! Tevrat’ta muhsan / evli olan kimseler için recim cezasını buluyor musunuz, bulmuyor musunuz?” O “Evet!” deyince, Yahudilerin ayak takımı adamın üzerine çullandı “Yalan söylesem, başımıza azap indirileceğinden korktum!” dedi. Sonra Hazret-i Peygamber’e bekledikleri nebî-nin alameti olarak bildikleri birtakım şeyler sordu ve [beklediği doğrultuda ondan cevap alınca] “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve senin de Allah’ın daha önceki resûller tarafından müjdelenmiş olan ümmî Arap peygamber olduğuna şehadet ederim!” dedi. Bunun ardından Peygamber (s.a.) zina eden o iki kişinin recme-dilmesini emretti ve ceza Mescid-i Nebevî’nin kapısının önünde infaz edildi.
[741] “Allah’ın fitneye düşürmek istediği işbu kimseler” yani Allah’ın gerçek yüzlerini ortaya çıkarmak üzere ayartılmış olarak kendi hallerine bı-rakıp, rezil ü rüsvay ettiği kimseler “için sen Allah’a karşı hiçbir şeye mâlik değilsin.” Sen onların Allah’ın lütuf ve inayetinden, tevfîkine mazhariyetten nasiplenebilmeleri için hiçbir şey yapamazsın. “Onlardır işte, Allah’ın kalp-lerini temizlemek istemediği kimseler!” Yani Allah, onlara hakkında lütuf ve ihsanından kalplerini temizleyecek şeyleri bahşetmeyi dilememiştir çün-kü buna ehil değildiler ve Allah böylesi bir lütuf ve ihsanın onlara kâr edip bir yarar sağlamayacağını biliyordu. “Allah’ın âyetlerine inanmayanları, Al-lah elbette doğru yola iletmez. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.” [Nahl 16/104] “ İman ettikten, peygamberlerin gerçek olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâra sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirsin?!” [Âl-i İmrân 3/86]
43. Âyetin Tefsiri
[742] es-Suht [ ْ ُّ kazanılması helâl olmayan her şeydir. Kişi, bir şeyin [اkökünü kazıdığında sehatehû denir çünkü bereketi kalmamıştır. Nitekim “Allah faizi yavaş yavaş mahveder” [Bakara 2/276] buyrulmuştur, ribâ yani faiz de bir tür suhttur. ا kelimesi harekesiz ve harekeli olarak [es-suht ve es-suhut] okunmuştur; sehatehûdan masdar olmak üzere Sin’in fethasıyla es-saht, iki fethayla es-sehat ve Sin’in kesresiyle es-siht şeklinde de okunmuştur.
[743] Onlar verdikleri hükümlere, haramı helâl yapmaya karşılık rüş-vet almaktaydılar. Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh’dan [v. 110/728] şöyle rivayet edilmiştir: İsrâiloğullarında hâkime bir dava getirildiğinde, kişi ona rüş-vet verecekse, onu kolunun yenine koyar ve hâkimin görmesini sağlayacak şekilde talebini ona anlatırdı. Rüşveti gören hâkim daha ötekinin yüzüne bile bakmadan hükmünü verirdi. Yani, “ rüşvet alırlar, yalan dinlerler” idi.Anlatıldığına göre bir kamu görevlisi icra ettiği işi bitirip memleketine dön-düğünde, kavmi ona hoşgeldine gelmiş. O da onlara yol hediyesi olarak getirdiği yiyeceği ikram etmiş ve ondan sonra yaptığı işle ilgili çevirdiği dolapları anlatmaya başlamış. Bunun üzerine, topluluğun içinden bir be-devî kalkıp şöyle demiş: “Yahu biz de, Allah’ın ‘Sürekli yalana kulak verir, daima rüşvet yerler!’ buyurduğu gibi yapanlardanmışız!” demiş. Peygamber (s.a.)’in de “Haram lokmanın büyüttüğü et [beden], cehennemde yanmaya daha bir lâyıktır!” [Hâkim, Müstedrek, IV, 232] buyurduğu nakledilmiştir.
[744] Söylendiğine göre Hazret-i Peygamber, Ehl-i Kitap’tan muhakeme olmak için kendisine gelenler hakkında muhayyerdi. Dilerse davaya bakar hükmünü verir, dilerse bakmazdı. Atā [v. 114/732], İbrâhim en- Naha‘î [v. 96/ 714] ve Şa‘bî’den [v. 104/722] “onların müslüman hâkimlere başvurmaları ha-linde hâkimin dilerse davalarına bakacağını, dilerse de bakmayacağını” söyle-dikleri nakledilmiştir. Bu hükmün, “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet!” [Mâide 5/49] âyeti ile mensuh olduğu da söylenmiştir. Ebû Hanîfe Rahimehu’l-lāh’a [v. 150/767] göre “Eğer hükmolunmak üzere bize gelirlerse onlara da İslâm ahkâmı uygulanır, onlardan biri Müslüman bir kadınla zina etse yahut Müslü-man birine ait bir malı çalsa kendisine had cezası uygulanır.” Hicaz uleması ise Ehl-i Kitap’tan olanlara İslâm ahkâmının uygulanmayacağı görüşündedirler. Onlara göre, Ehl-i Kitap’la şirkleri üzere zimmet akdi yapılmıştır. Şirk ise had vurulamayacak kadar büyük bir günahtır! Bu âlimler derler ki: Hazret-i Pey-gamber’in iki Yahudiyi recmetmesi cizye âyeti [Tevbe 9/29] inmeden öncedir.
[745] “… sana hiçbir zarar veremezler.” Bunlar davalarını Hazret-i Pey-gamber’e ancak -recim yerine celde gibi- daha kolay ve ehven bir hüküm vermesi talebiyle götürürlerdi. Peygamber (s.a.) onların beklentisi doğrul-tusunda hüküm vermeyip [veya] dâvaya bakmayınca, onun bu tavrı onla-ra ağır geldi ve kendilerine sırt çevirmesi hoşlarına gitmedi. İşleri güçleri Peygambere düşmanlık edip zarar vermek olduğundan, Allah da elçisine tuttuğu yolda güvende olduğunu belirtti.
[746] ِ ْ ِ ْ א ِ yani recim ile hükmetmesinde olduğu gibi, “herkese eşit davranarak” ve ihtiyatla…
[747] “Nasıl seni hakem tayin ediyorlar…” Bu, Peygamber (s.a.)’e ve onun getirdiği kitaba inanmayanlar için bir taaccüp ifadesidir. Kaldı ki ilgili hüküm, iman ettiklerini iddia ettikleri kitaplarında apaçık yazılıdır. “Sonra da (verdiğin hükümden) yüz çeviriyorlar?!” Sonra da sen onlara hüküm verdiğinde, kendi kitaplarında olana uygun düşecek şekilde vermiş olduğun hükümden yüz çe-viriyorlar ve ona rıza göstermiyorlar!? “Onlar mümin değillerdir.” Yani iddia et-tikleri gibi kendi kitaplarına inanıyor değillerdir. Ya da onlarla dalga geçme ka-bilinden söylenmiş bir söz olup “imanlarında kâmil değillerdir” anlamındadır.
[748] Şayet “ِ ّٰ ُ ا כْ ُ א ِ cümlesinin i‘rabı nedir?” dersen şöyle derim:Ya et-tevrâttan hal olmak üzere mansūbdur ve et-tevrât mübteda, ْ ُ َ ْ
ِ [mukad-dem] haberidir [Yani “ Tevrat -Allah’ın hükmünü içerdiği halde- yanlarında iken” şeklinde]. Ya da yine ondan haber olmak üzere merfû‘dur. ِ ّٰ ِ ا כْ ُ ِ ٌ َ ِ َא رَاةُ ْ َّ ْ ا ُ َ ْ َ وَ(Allah’ın hükmünü bildiren Tevrat yanlarında iken) der gibi. Ya da i‘rabda mahalli olmayan açıklayıcı bir cümledir; “yanlarında, hakeme gitmeye ihtiyaç bırakmayacak bir şey / belge varken…” Tıpkı ‘indeke zeydun yensahuke ve yuşî-ru ‘aleyke bi’s-savâbi fe-mâ tasne‘u bi-ğayrihî [Yanında Zeyd var; sana nasihat ediyor, doğruyu gösteriyor. O halde, başkasını ne yapacaksın!?] der gibi. Şayet “ Tevrat niye müennes kılındı?” dersen şöyle derim:Mevmât ve devdât [אة َ ْ َ ve دَودَاة] ve Arap dilindeki bu gibi [müennes] kelimelerin naziri olduğu için. “َن ْ َّ َ َ َ َّ ُ cümlesini neye atfetmiş?” dersen ََכ ُ כِّ َ ُ fiiline, derim.
44. Âyetin Tefsiri
[749] “İçinde” gerçeği ve adaleti gösteren bir “hidayet ve” kendilerine belirsiz kalan ahkâmı aydınlatan “bir nur bulunan…”
[750] “Kendilerini Hakk’a teslim etmiş” ifadesi peygamberler için övgü makamında kullanılmış bir sıfat olup açıklama ve izah etme kaygısı taşı-maksızın Yüce Kadîm [Allah] için kullanılan sıfatlar gibidir. Peygamberler bu sıfatla kayıtlanarak, Yahudilere ve Yahudiliğin İslâm’la alâkasının kalma-dığına tarizde bulunulmaktadır. Çünkü onlar eski yeni bütün peygamber-lerin dini olan “Hakk’a teslimiyet”ten yani İslâm’dan uzaktılar. İşte, “ken-dilerini Hakk’a teslim etmiş peygamberler, Yahudilerin hukukî ihtilâflarını onunla hükme bağlarlardı.” ifadesi bunu seslendirmektedir.
[751] “Rabbanîler ve bilginler de…” Yani zahitler ile Hazret-i Hârûn soyundan gelen, peygamberlerin yolunu tutan ve Yahudi dininden uzak du-ran âlimler de “hassasiyetle korumaları istenen Allah’ın kitabıyla -ki onun nigehbânı idiler” yani değiştirilmesin diye Tevrat’ı gözetlemekte / bekle-mekte idiler- [işte onlar da aynı görevi yerine getirirlerdi].” ِ ّٰ אبِ ا ْ כِ ِ ا ُ ِ ْ ُ ْ א ا َ ِ ifadesi, peygamberleri kendilerinden Allah’ın kitabı Tevrat’ı korumalarını istediği için demektir. Yani peygamberlerinin, kendilerinden Tevrat’ı tağyir ve tebdile uğramaktan korumalarını istemesi sebebiyle… ِ ّٰ ا אبِ כِ ْ ِ ’daki Min, açıklayıcıdır. Mâna şöyledir: Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Îsâ arasındaki peygamberler -ki bu ikisi arasında bin tane peygamber vardı- Tevrat’ın hük-mü ile hükmedegelmiş, bu peygamberler de Yahudileri Tevrat’ın hükmü doğrultusunda yaşamaya sevk etmişler, Tevrat’tan sapmalarına müsade et-memişlerdi.. Nitekim Hazret-i Peygamber (s.a.) de onlara beklentileri doğ-rultusunda celde cezası vermek yerine recim hükmünü vererek burunlarını yere sürtmüştür. Zahitler, âlimler ve Hakk’a teslimiyet gösteren [ Yahudi]ler de peygamberleri kendilerinden Allah’ın kitabını koruyup onun ahkâmıyla hükmetmelerini istediği ve Tevrat’ın nigehbânı oldukları için, bu şekilde hükmetmişlerdir. ا ُ ِ ْ ُ ْ -daki zamirin peygamber, âlim ve zahitlere git’اmesi de câizdir ki bu durumda Tevrat’ın korunmasını isteyen Allah olmuş olur. Yani Tevrat’ı koruyup kollamakla bunları Allah yükümlü kılmıştır.
[752] “O halde, siz de insanlardan korkmayın!” ifadesi, verdiği karar-larda memur olduğu şekilde adaletle hükmetme konusunda hâkimlerin, -zalim bir hükümdardan korkarak ya da eş, dost, hısım ve akrabadan biri-nin başına bir sıkıntı gelir endişesiyle- Allah’tan başkasından korkmasını ve birilerine yaranma sâikiyle hareket etmesini yasaklamaktadır.
[753] Yahudi âlimlerinin, dünya tutkusu ve riyaset sevdası gibi sebepler yüzünden Allah’ın kitabını tahrif ettikleri ve bu yüzden helâk olup gittikleri gibi siz de [âyetlerimi, yani] Allah’ın âyet ve hükümlerini; rüşvet, makam mev-ki ve insanların rızası peşinde koşmak gibi “az bir paha karşılığı satmayın” bir bedel veya ivaz karşılığı değiştirmeyin.
[754] “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, bunlardır işte inkârcı nankörler.” “zâlimler” [Mâide 5/45], “ fâsıklar!..” [Mâide 5/47] ifadelerinde, Al-lah’ın âyetlerini küçümseyip itibarsızlaştırarak, âyetlere zulmeden, onlardan başkasıyla hükmederek, bilerek yoldan çıkanların küstahça inkâr ettikleri belirtilmektedir. İbn Abbâs’a göre “Sözü edilen kâfir, zâlim ve fâsıklardan maksat Ehl-i Kitap’tır. [Âyetin mantūku budur, ancak mefhumu onlarla sınırlı değil-dir, nitekim] Onun [“Bu âyetler bizim hakkımızda değil Ehl-i Kitap hakkındadır” diyen-lere] şöyle dediği nakledilmiştir: “Oh ne âla!.. Kur’ân’da nerede tatlı bir ifade var, o size ait ama nerede bir acı ifade var, o ise Ehl-i Kitab’a ait!? Bakın, her kim Allah’ın hükmünü inkâr ederse kâfir olur, eğer o hükmü kabul etmekle birlikte uygulamazsa o zaman zâlim ve fâsık olur.” Şa‘bî’den [v. 104/722] nak-ledilmiştir ki inkârın küfrü gerektirmesi Müslümanlarla ilgilidir, ‘zâlimler’ ifadesi Yahudilere, ‘ fâsıklar’ ifadesi de Hristiyanlara yöneliktir. İbn Mes‘ûd (r.a.) [v. 32/653] ise bu hükmün Yahudiler ve diğerleri hakkında yani herkes için söz konusu olduğu kanaatindedir.
[755] Huzeyfe (r.a.)’ın [v. 36/656] ise şöyle dediği nakledilmiştir: “Siz gi-dişat olarak İsrâiloğullarına o kadar çok benziyorsunuz ki pabucunuzun izi pabuçlarının izine, oklarınızın tüyü oklarının tüyüne denk düşecek şekilde onların yolunu [adım adım] izlemektesiniz! Bir tek, buzağıya tapıyor musu-nuz, tapmıyor musunuz, onu bilmiyorum!”
45. Âyetin Tefsiri
א] [756] ِ ْ ِ ْ َ َ א ْ َ ِ ifadesi] Übeyy mushafında وَכَ َ َ َ ُ ّٰ ا لَ َ ْ وَأَא َ ِ ائِ َ ْ -şeklin (Allah İsrâiloğullarına Tevrat’ta indirmiştir ki) إِdedir. Bu mushafta [yaralamalarla ilgili kısım da] ٌאص َ ِ وحَ ُ ُ ْ ا -ya] وَأنَّ ralamalarda da kısas olduğu] şeklindedir. Atıf yolu ile zikredilen keli-melerin tümü hem merfû‘ hem de mansūb okunmuştur. Merfû‘ okunması halinde, atıf َ ْ َّ ا ,ifadesinin mahalline yapılmış olmaktadır أنََّ
çünkü mâna ِ ْ َّ א ِ ُ ْ َّ ْ ا ِ ْ َ َ َא ْ َ -şek (Onlara şöyle yazdık: Cana karşı can) وَכَlindedir. Bu durumda mübteda olmak üzere merfû‘ olur. Ya da َא ْ َ ”fiili “dedik כَanlamındadır. [O takdirde de yine mübteda haber cümle olarak makūl-i kavl olur]. Bu durumda ُاءَة َ
ِ ْ ِ ا ْ َ َ ُ َ َ א َ َאب כَ כِ ْ ِ ا ْ َ َ ُ َ َ א َِّ ِ ْ َّ א ِ َ ْ َّ ,Cana can” hükmü“) ا
farz olarak kıraat olunduğu gibi, farz olarak yazılanlardandır da) şeklinde bir anlam takdiri söz konusudur. Nitekim bu şekilde bir takdirle ّٰ ُ ْ َ ْ ا ُ ْ َ כَ[“elhamduli’llâh” yazdım], keza א َ َא ْ َ ْ رَةٌ أَ ُ أْتُ َ َ (“Sûratun enzelnâhâ”yı okudum) demek yani hamd ve sûre kelimelerini merfû‘ okumak mümkün olmaktadır. İşte bu yüzdendir ki Zeccâc [v. 311/923] َّإن’yi ِ ْ َّ א ِ َ ْ َّ ا şeklinde kesreli إنِّ okumanın sahih olacağını söylemiştir. Atıfların merfû‘ oluşu istinaf yani söz başı kılınması sebebiyledir. Mâna şudur: Tevrat’ta yazdık ki bir can haksız yere başka bir cana kıymışsa ona karşılık yakalanır ve kendisine kısas uygulanır. Aynı şekilde göz de çıkarılmış bir göze karşılık çıkarılır, burnun kesilmesine karşılık burun kesilir, kulağa karşılık kulak kesilir, dişe karşılık diş sökülür. Yara(lama)larda da kısas vardır. ٌאص َ ِ وحَ ُ ُ ْ ifadesi, ve’l-curûhu (yaralar da kısastır) وَاzâtu kısāsin (yaralar da kısaslıdır) takdirinde olup kısās kelimesi el-mukāssa anla-mında [mastar]dır. ‘Yaralar’dan maksat, kısas hükmünün uygulanabileceği, yani organlar arasında tam bir eşitliğin bulunduğu bilinen yaralardır.
[757] İbn Abbâs’ın [v. 68/688] “Kadına karşılık erkeği öldürmezlerdi, bu sebeple bu âyet indi!” dediği nakledilmiştir.
[758] “Ama” hak sahiplerinden “her kim tasadduk ederse” yani kısas hakkından vazgeçip cezayı uygulatma hakkını affederse “bu kendisi için bir kefaret olur.” Yani, tasadduk eden kişinin affettiği günaha tekabül edecek miktardaki günahı Allah tarafından affolunur. Bu af, sair taatleri gibi de-ğerlendirilir. Abdullah b. Amr’ın [v. 65/684-85] da, “Tasaddukta bulunduğu miktar kadar kendi günahlarından silinir” dediği nakledilmiştir. Yalnız, ba-ğışlamanın kefaret oluşu suçluya nispetledir de denmiştir çünkü hak sahibi onu affettiği takdirde kendisine uygulanması gereken ceza düşmektedir. Nitekim Übeyy (r.a.)’ın [v. 33/654] kıraatinde, fe-huve keffâratuhû leh şeklin-dedir, yani bağışlayan kişinin kefareti kendisine aittir, hakkı olan kefaret-ten herhangi bir eksiltme yapılmayacaktır. Burada, [Her kim affeder, barışırsa] “onun mükâfatını vermek Allah’a düşer.” [Şûra 42/40] ifadesindeki gibi, ya-pılan işin büyüklüğü gösterilmekte, af teşvik edilmektedir.
47. Âyetin Tefsiri
[759] Kaffâ [ َّ َ ] fiilinin kullanılışı aynen ‘akkabe fiili gibidir, birinin izin-den gittiğinde kaffeytuhû ve ‘akkabtuhû dersin. Ayrıca, kaffeytu bi-hî ve ‘akkabtubi-hî denilerek her iki fiil de ikinci mef‘ûlüne Bâ ile geçişli kılınmıştır. Bu şekliyle ifade “Onun peşine falanı taktım / onu falana takip ettirdim” anla-mına gelmektedir. Şayet “Âyette birinci mef‘ûl nerede?” dersen şöyle derim:Mahzuftur ve ْ
ِ אرِ آ َ (onların izinde) zarfı, bu mahzuf mef‘ûlün yerini tutmaktadır. Çünkü biri diğerinin ‘iz’ini takip ediyorsa aslında ‘o’nu takip ediyordur. “Onların izi”ndeki onlar zamiri, [44. âyetteki] “kendilerini Hakk’a teslim etmiş peygamberler” ifadesinde geçen “peygamberler”e racidir.
[760] Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh [v. 110/728] ا’i Hemze’nin fethi ile ِ ْ ِ şeklinde okumuştur. Bu rivayet doğru ise ا א َ ve ّ ُ kelimeleri آgibi yabancı menşeli olması yüzünden Arap vezinlerinin dışına çıkmış ol-masının bir sonucudur.
ًא [761] ِّ َ ُ ىً kelimesi وَ ُ ِ ِ kısmının mahalline ma‘tūftur ve hal ol-mak üzere mansūbdur. ً َ ِ ْ َ ىً وَ ُ אً kelimelerinin de وَ ِّ َ ُ gibi hal olmak üzere mansūb olmaları câizdir ancak ْ כُ ْ َ ْ kavl-i kerimi gibi mef‘ûlün leh وَolmak üzere mansūb olmaları da mümkündür. Şöyle denilmiş gibi olur: “Ona İncil’i kılavuzluk etsin ve öğüt versin diye Allah’ın içinde indirmiş bulunduğu ahkâmla hükmedilsin diye verdik.”
[762] Şayet “ ً َ ِ ْ َ ىً وَ ُ kelimelerini ًא ِّ َ ُ kelimesinin i‘rabı gibi ko-nuşlandırırsan o zaman ْ כُ ْ َ ْ -ifadesini nereye koyacaksın / nasıl izah ede وَceksin?” dersen şöyle derim:Mef‘ûlun leh olmaları takdirinde ً َ ِ ْ َ ىً وَ ُ için yaptığım şeyi onun için de yaparım şöyle bir takdirde bulunurum: “Biz İncil’i ona, Ehl-i İncil Allah’ın indirdiği ile hükmetsinler diye verdik.”[ ِ ِ ُ ّٰ ا لَ َ أَ א َ ِ ِ ِ ْ ا ُ ْ أَ ْ כُ ْ َ ْ כُ Yalnız, kelime emir sıygasıyla [وَ ْ َ
ِ şeklinde وَde okunmuştur ki o zaman takdir şöyle olur: “Ve ‘hükmetsinler’ dedik.” Übeyy [v. 33/654] kıraatinde En ziyadesiyle ve en li-yahkum şeklinde okun-muştur ki emertuhû bi-en kum [Ona “Kalk!” diye emrettim] ifadesindeki gibi bir kullanımdır ve buradaki En emre bağlıdır [yani masdariyye değil, “diye” anlamı verir]. Sanki şöyle denilmiştir: “Ona İncil’i verdik ve Ehl-i İncil (onunla) hükmetsin diye emrettik.”
[763] Söylendiğine göre, Hazret-i Îsâ ibadetlerini Tevrat’taki ahkâma göre yapardı. Çünkü İncil öğüt verici ve kötülüklerden uzaklaştırıcı temsil ve hikmetlerden oluşur, onda ahkâm çok azdır. Ancak “İncil ehli de Al-lah’ın onda indirdikleri ile hükmetsin!” âyetinin zahiri, bu rivayetin içeri-ğinin doğru olmadığını göstermektedir. Aynı şekilde, “her birine bir yol ve bir usul verildiğini” ifade eden âyet [Mâide 5/48] de bunun böyle olmadığını, her kavmin kendine ait bir şeriatı olduğunu göstermektedir. Bununla bir-likte, “Anlam ‘Allah’ın İncil’de indirmiş olduğu Tevrat’ın gereği ile amel etme emri doğrultusunda hükmetsinler.’ şeklindedir.” denilebilir.
48. Âyetin Tefsiri
[764] Şâyet “َאب ْכِ כَ ا ْ َ َא إِ ْ َ ْ َ ve (Bu kitabı sana indirdik) وَأَ ِ ِ ْ َ َ َ ْ َ א ِ
אبِ ْכِ אبَ ifadelerinde geçen iki (önündeki kitap) ا ْכِ kelimesinin marifeliği اarasında ne fark vardır?” dersen şöyle derim:Birinci Lâm-ı tarif, yani el ta-kısı malumluk ifade eder çünkü onunla Kur’ân kastedilmiştir. İkincideki el takısı ise cins içindir çünkü onunla da indirilen kitapların cinsi murat edil-miştir. Şöyle demek de câizdir: Lam-ı tarif (El takısı) malumluk ifade eder çünkü el-kitâb denilirken mutlak anlamda kendisine kitap denilen her şey kastedilmemiş, aksine onlar içinden belli bir kitap nev‘i murat edilmiştir. O da ‘sema’dan indirilmiş - Kur’ân dışındaki- kitaplardır.
[765] “… aynı zamanda doğrultan” yani diğer kitaplar üzerinde murakıp / denetleyici olan. Çünkü diğer kitapların sıhhat ve sabitliğine şehadet eden odur. Lâm’ın fethi ile ِ ْ َ َ ًא َ ْ َ ُ şeklinde de okunmuştur ki her tür tağyir ve وَtebdilden korunmuş olmakla murakabe altındadır, demektir. “Ona önünden ve arkasından bâtıl gelemez” [Fussilet 41/42] âyetinde ifade edilen anlam gibi. Bu durumda onu murakabe altında tutan ya Allah ya da her ülkede bulunan Kur’ân hafızları olmaktadır. Öyle ki tek bir harfi, harekesi veya sükûnu de-ğiştirilecek olsa onlardan her biri hemen bunun farkına varır, anında hatayı reddedip düzeltme doğrultusunda tepkilerini ortaya koyarlar.
[766] ْ ِ َّ َ فْ] ;fiili وَ ِ َ ْ َ َ anlamı yüklendiği için, ‘An harf-i cerri ile [وَgeçişli kılınmıştır, adeta ْ ُ اءَ َ ْ א أَ ً ِ َّ ُ ِّ َ ْ َ ا ِ אءَكَ َ א َّ َ فْ ِ َ ْ َ َ Bunların) وَarzu ve ihtiraslarına uyarak, sana gelen haktan sapma) denmektedir.
[767] Ey insanlar! “Her biriniz için bir şeriat ve” bir minhâc, yani din-de yürümekte olduğunuz aşikâr “bir yol belirledik.” - Yahyâ b. Vessâb [v. 103/721] Şin’in fethasıyla (şer'aten) okumuştur. Bu âyet bizim öncekilerin şeriatıyla amel etmek durumunda olmadığımızın delilidir, denmiştir. “… hepinizi tek bir ümmet yapardı,” yani tek bir şeriat üzere toplanmış tek bir ümmet kılabilirdi veya hiçbir ihtilaf / anlaşmazlık yaşamayan tek bir ümmet yani tek bir dinin mensubu yapabilirdi. “Fakat O, sizi, size verdiği (muhtelif şeriatlar) ile deneyecek olduğu içindir ki böyle yaptı.” Bakalım bu şeriatların, durumlara ve çağlara göre farklılaşan maslahatlar [genel insanlık yararları] doğrultusunda değiştiğine inanarak ve bunları farklı farklı kılmakla Allah’ın sadece hikmetinin gereğini yaptığını itiraf ederek, bunlarla amel mi edeceksiniz yoksa şüphelerin peşine takılıp amel konusunda gevşeklik mi göstereceksiniz?!
[768] “Öyleyse, (insanlık için) hayırda yarışın!” hayırlı işlere seğirtin ve onları işlemek için birbirinizle yarışın. Çünkü “hepiniz, sonunda Allah’a döneceksiniz.” Neden hayırda yarışılması gerektiğini ifade anlamında bir istinaf cümlesidir. “Ve O size” haklıyı haksızdan, amelde doğru yolu tutanı ifrat ve tefrite düşenden ‘ayırt edici karşılık’ı hiçbir kuşkuya mahal kalma-yacak şekilde “bir bir haber verecek.”
49. Âyetin Tefsiri
[769] Şayet “Bir de aralarında hakemlik etmeni’ ifadesi ne üzerine atfe-dilmiştir?” dersen şöyle derim: َאب ْכِ כَ ا ْ َ א إِ ْ َ ْ אبَ ifadesindeki وَأَ ْכِ .üzerine اSanki ُכ ْ ا أنِ כَ ْ َ إِ َא ْ َ ْ -denil (Bir de sana ‘hakemlik et’ diye indirdik) وَأَmiştir. Bu durumda En, vasliyye olacaktır çünkü nihayette bu hükmetme de diğerleri gibi bir fiildir. İfadenin ِّ َ ْ א ِ üzerine atfedilmiş olması da câiz olup takdir şöyledir: ْ כُ ْ نِ ا ِ ِّ وَ َ ْ א ِ َאهُ ْ َ ْ Onu sana gerçek olarak ve sen) أَ‘hakemlik et’ diye indirdik).
[770] “Dikkat et de seni Allah’ın sana indirdiği bazı hükümlerden vaz-geçirmesinler” saptırarak ayağını kaydırmasınlar. Şöyle ki: Yahudi âlimle-rinden Kâ‘b b. Esîd, Abdullah b. Sūriyâ ve Şâs b. Kays dediler ki: “Bizi Muhammed’e götürün de dini hakkında şunu tongaya düşürelim!” Yanına vardıklarında şöyle dediler: “Muhammed! Bilirsin ki biz Yahudi âlimiyiz, biz sana tâbi olursak Yahudilerin tümü sana uyar çünkü onlar bize asla muhalefet etmezler. Ne var ki bizimle kavmimiz arasında bir husumet var. [Anlaşalım] biz sana muhakeme olmak üzere geliriz, sen de bizim lehimize onların aleyhine karar verirsin, biz de sana iman eder, seni tasdik ederiz.” Hazret-i Peygamber (s.a.) onların bu teklifine yanaşmadı… İşte bu âyet bu yüzden indi.
[771] “Yüz çevirirlerse” yani Allah’ın sana indirdiği ile hükmetmene ya-naşmazlar ve başka bir şey murat ederlerse, “bil ki bir kısım günahları yü-zünden” yani Allah’ın hükmünden yüz çevirmeleri ve onun aksi bir şey is-teme günahı sebebiyle “Allah onları cezalandırmak istiyor demektir.” Buna göre, “bir kısım günahları yüzünden” ifadesini, Allah’ın hükmünden yüz çevirme yerine koymuş ve bu sûretle, onların daha nice günahları olduğunu bildirmek ve bu günahın her ne kadar büyükse de ötekilerin yanında ‘sade-ce bir kısmı ve onlardan biri’ mesabesinde olduğunu belirtmek istemiştir. Bu kapalı anlatım, yüz çevirmenin ne kadar büyük bir günah olduğunu ve irtikâbının ne muazzam bir aşırılık olduğunu belirtmeye yöneliktir. Bu tür kullanımın bir benzeri Lebîd’in [v. 40/41 - 660/661] şu sözünde geçer:
“[Ben hoşnut olmadığım yeri, daim durmaz, terk ederim.]
Bazı nefisleri ölümleri oraya hapsetmişse başka!”Burada bazı nefislerden şair kendisini kastetmektedir. “Ben” demek yerine bu şekilde müphem bir ifade kullanması, şanının yüceltmek içindir. Adeta nefsen kebîraten ve nefsen eyye nefsin (Büyük bir kişi! Bir kişi, ama ne kişi!) demekte-dir. Kelimenin -ba‘ziyetin anlamı ifade edecek şekilde- nekire getirilmesi nasıl [“görülmedik biçimde!” der gibi] bir büyütme ifade ediyorsa, aynı şekilde “bazı günahları yüzünden” denmesi de aynı şeyi ifade etmektedir.
[772] “… gerçekten fâsıktır” yani küfürde temerrüt etmekte ve haddi aşmaktadırlar. Bununla, Allah’ın hükmünden yüz çevirmenin büyük bir temerrütten ve aşırı bir inkârdan geldiğini anlatmak istemektedir.
50. Âyetin Tefsiri
[773] “Yoksa bunlar Câhiliye hükmünü mü istiyorlar?!” Bu iki şekilde izah edilebilir: Birincisi şudur: Kurayza ve Nadīroğulları Peygamber (s.a.)’den Câhiliye halkının hükmettiği gibi maktuller arasında farklı kategoriler uy-gulaması talebinde bulunmuşlardı. Rivayete göre, Hazret-i Peygamber (s.a.) “Bütün maktuller eşittir!” diye hükmetmişti de Nadīroğulları “Biz buna rıza gösteremeyiz!” demişlerdi. Âyet işte bu olay üzerine inmişti. İkincisi: Yahu-dilere yönelik bir azardır: “Yahu, siz kitap ve ilim sahibi bir milletsiniz. Hal böyle iken nasıl olur da Câhiliye toplumunun cehalete, heva ve hevese dayalı hükümleri gibi hüküm verilmesini istersiniz. Böyle bir şey ne kitaba sığar ne de Allah’tan gelen bir vahye çıkar! [Hiç olacak bir şey mi?!]”
[774] Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh’ın [v. 110/728] söyle dediği nakledilir: Âyet Allah’ın hükmünden başkasını talep eden herkes için genel geçer bir hüküm içerir. Hüküm iki kısımdır: Birincisi ilme dayalıdır ve o Allah’ın hükmüdür. İkincisi de cehalete dayanır ki o da Şeytan’ın hükmüdür.
[775] Tāvus’a [v. 106/725] çocuklarından bir kısmını diğerlerine üstün tu-tan bir adamın hali sorulduğunda, cevap olmak üzere, bu âyeti okumuştur.
نَ [776] ُ ْ َ fiili Yâ’lı ve Tâ’lı okunmuştur [istiyorlar / istiyorsunuz]. es- Sü-lemî [v. 73/692] َن ُ ْ َ
َِِّ ِ א َ ْ ا ُ כْ ُ َ ‘şeklinde mübteda olmak üzere merfû أَ
okumuş, َن ُ ْ َ ’yi de haberi kılmıştır, haberin cümle olması halinde mübte-daya gitmesi gereken zamirin hazfi ise ً ُ ّٰ رَ َ ا َ َ ي ِ َّ ا ا َ Allah’ın elçi“) أَdiye gönderdiği bu muymuş!?” [Furkān 25/41]) örneğindeki sıla cümlesinde olması gereken âid zamirinin [be’asehû] hazfedilmiş olması gibidir. Benzer hazif durumu en-nâsu raculâni raculun ehente ve raculun ekramte [insanlar iki çeşittir, (kendisine) değer vermediklerin ve (kendisine) değer verdiklerin] örneğinde ol-duğu gibi sıfat ve merartu bi-Hindin yadribu Zeydun [Zeyd (kendisini) döverken Hind’e uğradım] örneğinde olduğu gibi hal cümlelerinde de vardır.
[777] Katâde [v. 117/735] ِ َِّ ِ א ْ َ ا כَ َ َ -şeklin (?Câhiliye hakemine mi) أَ
de okumuştur. Şöyle ki bunların istediği hükmü, ancak Necran Ef ’âsı [kâ-hin-kral] ve onun gibi Câhiliye hakemleri verir! Beyinsizlikleri yüzünden, ‘son peygamber’ Muhammed (s.a.)’in de bu hakemler gibi olmasını arzu-luyorlardı.
نَ [778] ُ ِ ُ مٍ ْ َ ِ ’daki Lâm ََכ َ ْ َ ’deki [Yûsuf 12/23] Lâm gibi açıklama içindir [sıla için değil]. Yani bu hitap ve bu soru yakîn sahibi bir topluma ‘göre’dir çünkü Allah’tan daha âdil ve daha güzel hüküm veren birinin ola-mayacağına yakîni olanlar onlardır.
53. Âyetin Tefsiri
[779] Onlara yardım ederek veya onlardan yardım isteyerek, kardeşlik ilişkileri tesis ederek ve müminlerle yatıp kalktığınız gibi onlarla yatıp kal-karak “onları velî edinmeyin.” Sonra Allah, yasağın gerekçesini şu sözüyle açıklamıştır: “Onlar birbirlerinin velîleridir,” yani onlar aynı dinden olma-ları ve küfürde birleşmeleri sebebiyle ancak kendilerinden olanlarla dostluk kurarlar. Dinleri kendi dinlerinden farklı olanları ve onların dostluklarını ne etsinler ki?!
[780] “İçinizden her kim onları velî edinirse o da onlardandır” onlar cümlesindendir ve hükmü, onlarınki gibidir! Bu, Yüce Allah’ın farklı dinden olanlara yaklaşmamak, onlardan uzak durmak gerektiğini ortaya koyduğu, ağır ve sert bir üsluptur. Nitekim Peygamber (s.a.)’in “Bu ikisinin ocakları birbirine bakmaz!” [Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 103. (Nasıl olur ki biri Hakk’a çağırır, öbü-rü Şeytana)] şeklindeki hadisinde de benzer bir teşdit üslubu kullanılmış ve hiçbir müminin muhalifleri ile bir arada yaşamamasını emretmiştir. Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin [v. 42/662-63] Hristiyan kâtibi hakkında Hazret-i Ömer (r.a.)’ın söylediği: “Onlara değer vermeyin, zira Allah onları aşağılamıştır. Onlara güven duymayın çünkü Allah onların hain olduklarını söylemiştir. Onları kendinize yakın etmeyin, zira Allah onları uzaklaştırmıştır!” şeklin-deki sözü de benzer bir teşdit üslubu içermektedir. Ebû Mûsâ’nın Hazret-i Ömer (r.a.)’a “Basra’da işler onsuz yürümez” dediği, Hazret-i Ömer’in de cevaben “O Hristiyan öldü vesselâm!” diye yazdığı rivayet edilir. Yani “Farz et ki o öldü... O zaman ne yapacak idiysen onu hemen şimdi yap! Başka birini bularak ona karşı müstağni ol!”
[781] “Zalim bir kavmi Allah elbette doğru yola getirmez.” Yani kâfirleri velî edinmek sûretiyle kendi özlerine zulmedenleri Allah lütuf ve ihsanların-dan yoksun bırakır, onlara olan gazabından dolayı onları rezil rüsvay eder.
[782] “Onların arasında koşuştuklarını” yani onların dostluklarına can attıklarını, bunu arzuladıklarını… Ve zamanın getireceği birtakım belâ ve musibetlerin kendi başlarına da gelip gelmeyeceğinden emin olamadıkla-rını mazeret gösteriyor, onların yardımına bu yüzden ihtiyaç duyduklarını iddia ediyorlardı.
[783] [Bu âyetin inmesi üzerine] Ubâde b. es-Sāmit (r.a.) [v. 34/654] Peygamber (s.a.)’e “Benim çok sayıda Yahudi dostum var,onlardan teberrî ediyor, bun-ların dostluğundan vazgeçip Allah ve Resûlünün dostluğunu yeğliyorum.” demiştir. Abdullah b. Übeyy [v. 9/631] ise şöyle demiştir: “Ben zamanın musi-betlerinden korkan bir adamım [çünkü onun ne getireceği belli olmaz], bu yüzden Kaynukā‘oğulları Yahudileri ile olan dostluğumdan vazgeçemem!”
[784] “Umulur ki Allah fethi müyesser kılar…” Resûlünü düşmanları-na karşı fetihle birlikte muzaffer kılar ve Müslümanların galip gelmelerini nasip eder “ya da kendi katından bir başka şey getirir de” böylece Yahudi-lerin bastığı sağlam zemini kökünden sarsar da onları yurtlarından sürer ve sonunda münafıklar kendi aralarında konuşup kendi içlerinde gizledik-leri şeyden dolayı pişmanlık duyarlar. Çünkü onlar Hazret-i Peygamber (s.a.)’in durumu hakkında şüphe içindeydiler ve bir türlü inanmıyorlardı “Onun işin üstesinden geleceğini sanmıyoruz!” diyorlardı. Haliyle, devleti ve üstünlüğü Yahudilere daha lâyık görüyorlardı.
[785] Şu da söylenmiştir: ِه ِ ْ ِ ْ ِ ٍ ْ ifadesinden maksat, Peygamber أوَْ أَ(s.a.)’e münafıkların sırlarını ortaya çıkartma ve onları öldürme emrinin verilmesi, [diğerlerinin de] böylece, münafıklık etmekten pişmanlık duyacak olmalarıdır. Yine, ‘İnsanların herhangi bir katkısı olmaksızın, bizzat Al-lah’ın kendi katından bir durum’ şeklinde bir mâna anlaşılabileceği de söy-lenmiştir. Nitekim Nadīroğullarının durumu böyle olmuştur. Allah onların kalplerine öyle bir korku salmıştır ki “üzerlerine ne atlı, ne develi hiçbir askerî birlik gönderilmeksizin”70 yurtlarını kendi elleriyle teslim etmişlerdir.
70 Bkz. Haşr 59/6. Bu vak‘ada herhangi bir fiilî çatışma olmamış; “(Ey ‘fey’lerin nasıl dağıtılacağını soran-lar!) Allah’ın onlardan savaşsız olarak alıp Resûlüne verdiği o malı-mülkü elde etmek için, siz ne at ne de deve koşturmak zorunda kaldınız!” meâlindeki Haşr 6’da belirtildiği gibi, Müslümanlar atla - deve ile uğraşmamış ise de ilk âyetteki li-evveli’l-haşr ifadesinden de anlaşılacağı üzere, Peygamber Aleyhisselâm
ا [786] ُ َ َ آ ِ َّ لُ ا ُ َ ل ifadesindeki [Ve iman edenler şöyle derler] وَ ُ َ ,fiili وَ
َِ ‘üzerine atfen mansūb da okunmuştur, söz başı olmak üzere merfû أنَْ
da okunmuştur. “O vakit, iman edenler şöyle derler.” anlamındadır. Vav’sız لُ ُ َ şeklinde de okunmuştur. Mekke, Medine ve Şam Mushaflarında bu şe-kildedir ve bu halde sanki biri; “Peki, o anda müminler ne derler?” diye bir soru sormuş da ona cevap olmak üzere “iman edenler ‘yemin edenler bun-lar mıydı?’ derler” denilmiş olmaktadır. Şayet “Peki, bunu kime söylemiş oluyorlar?!” dersen şöyle derim:Bunu, ya -kendi hallerine taaccüp ederek ve Allah’ın karşılıksız ihsan ettiği ihlâs ve tevfike gıpta ederek- birbirlerine söylemiş oluyorlardı, “Sizin dostlarınız ve kâfirlere karşı destekçileriniz ol-duklarına var güçleriyle yemin edenler bunlar mıydı?!” şeklinde… Ya da Yahudiler için söylemiş oluyorlardı. Çünkü onlara destek olmak ve yar-dımlaşmak üzere onlarla ahitleşmişlerdi. Nitekim Allah Teâlâ [işbu ‘imanlı’ Münafıkların Yahudilere], “Eğer sizinle savaşılırsa size mutlaka yardım ederiz!” [Haşr 59/11] dediklerini nakletmiştir.
[787] “Amelleri boşa gitmiştir.” ifadesi, [ya] müminlerin sözü cümle-sindendir, yani onların insanların gözü önünde ikenki tekellüfe girdikleri amelleri boşa gitmiştir. Bu ifadede taaccüp anlamı da vardır. Sanki “Yap-tıkları amma da boşa gitti!.. Ziyandalar ziyanda!..” denilmiş gibidir. Ya da Allah’ın sözündendir ve onların amellerinin boşa gideceğini ve hallerinin ne denli kötü olduğunu ifade etmektedir.
54. Âyetin Tefsiri
[788] [“Her kim dininden dönerse” meâlindeki ifade] َّ َ ْ َ ْ َ ve ْد ِ َ َ ْ َ şeklinde okunmuştur. İmam Mushaf ’da iki Dal iledir. Bu, Kur’ân’ın henüz olmadan haber vermiş olduğu olaylardandır. Bunların dinden çıkanlar / riddet ehli olduğu ve 11 fırkadan oluştuğu da söylenmiştir. Bunlardan üçü Peygamber (s.a.)’in daha hayatta olduğu dönemde ortaya çıkmıştı:
ordusuyla birlikte Nadīroğulları kalesini muhasara etmiş ve bunları yurtlarını terketmeye zorlamış; Me-dine’den sürmüştür. / ed.
* Müdlicoğulları: Reisleri Zü’l-hımâr [başı sarmalı] el-Esved el-‘Ansî idi. Bu Yemen’de kâhin idi, peygamberlik iddiasında bulunmuş ve orayı tama-men ele geçirmiş, Hazret-i Peygamber (s.a.)’in yöneticilerini kovmuştu. Hazret-i Peygamber, Mu‘âz’a ve Yemen’in ileri gelenlerine onunla ilgili yaz-mıştı. Allah onu, evine alan ve öldüren Feyrûz ed-Deylemî’nin eliyle helâk etti. Onun öldürüldüğü bilgisi Hazret-i Peygamber (s.a.)’e daha öldürül-düğü gece bildirilmişti. Bunun üzerine, Müslümanlar sevinmişlerdi. Ve er-tesi gün de Hazret-i Peygamber (s.a.) vefat etmişti. Haberi ise Rebî‘ülevvel ayının sonunda gelmişti.
* [Yalancı] Müseylime’nin kavmi Hanîfeoğulları. Bu, Hazret-i Peygam-ber’e bir mektup yazmış ve şöyle demişti: “Allah resûlü Müseylime’den Allah resûlü Muhammed’e. İmdi, Yeryüzünün yarısı benim, yarısı senindir.” Pey-gamber (s.a.) ona şöyle cevap verdi: “Allah resûlü Muhammed’den Yalancı Müseylime’ye!.. İmdi, bil ki yeryüzü Allah’ındır ve onu ancak kullarından dilediğine miras bırakır. Akıbet takva sahiplerinindir.” Hazret-i Ebû Bekr (r.a.), Müslümanların ordularıyla onunla savaştı ve o Hazret-i Hamza’nın katili Vahşî’nin eliyle öldürüldü. Vahşî şöyle derdi: “Câhiliyede insanların en hayırlısını öldürdüm, İslâmlıkta da insanların en şerlisini öldürdüm.” -Câhiliye ve İslâmlık derken kendi Müslümanlık öncesi ve sonrası halini kastediyor.-
* Tuleyha b. Huveylid’in kavmi Esedoğulları: Hazret-i Peygamber (s.a.) Tuleyha’nın üzerine Hazret-i Hālid’i göndermiştir. Savaşta yenilmiş sonra Şam’a götürülmüştür. Orada Müslüman olmuş ve Müslümanlığını güzel bir şekilde sürdürmüştür.
* Yedi irtidat olayı da Hazret-i Ebû Bekr (r.a.) zamanında olmuştur: Bunlar şunlardı: (1) Uyeyne b. Hısn’ın kavmi Fezâre. (2) Kurre b. Seleme el-Kuşeyrî’nin kavmi Gatafan. (3) Fecâ’e b. Abdiyâleyl’in kavmi Süleymo-ğulları. (4) Mâlik b. Nüveyre’nin kavmi Yerbû‘oğulları. (5) Müseylime-tü’l-kezzâb ile evlenen yalancı peygamber Secah bnt. el-Münzir’in kavmi Temim’in bir kısmı. Bu kadın hakkında Ebü’l-‘Alâ el-Ma‘arrî [v. 449/1057] İstağfir ve’stağfirî adlı kitabında şöyle der:
“Secah imam olup öne geçti, arkasındaydı Müseylime de. Biri erkek biri dişi iki yalancı, dünyalıklar içinde!”
(6) Eş‘as b. Kays’ın kabilesi Kinde. (7) Bahreyn’de Hatīm b. Zeyd’in kavmi Bekr b. Vâ’il oğulları. Hazret-i Ebû Bekr (r.a.)’ın dirayetiyle Allah bunların hepsinin üstesinden gelmiştir.
* Bir fırka da Hazret-i Ömer (r.a.) zamanında ortaya çıkmıştır. Cebele b. el-Eyhem’in kavmi Gassân. Cebele daha önce Müslüman olmuştu. Ama [ta-vaf sırasında yerde sürünen eteğine basan birine] bir tokat atması yüzünden [ Hazret-i Ömer ona kısas uygulama kararı alınca] o da Bizans topraklarına kaçmış ve irtidat ederek Hristiyan olmuştu.
[789] “Allah öyle bir kavim getirir ki…!” Bu âyet inince Peygamber (s.a.)’in, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’yi [v. 42/662-63] işaret ederek, “Bunlar şunun kavmidir!” buyurduğu söylenir. Bunların, Kādisiyye’de canla başla savaşan Naha‘lı iki bin kişi, Kindeli ve Becîleli beş bin kişi ve civar kabilelerden üç bin kişi olduğu da söylenmiştir. Bunlardan maksadın Ensār olduğu da söylenmiştir. Yine söylendiğine göre, Hazret-i Peygamber (s.a.)’e bunların kim olduğu sorulmuş, Peygamber de elini Selman’ın omzuna koyarak, “Bu ve yakınları!..” demiş. Sonra da eklemiş: “ İman Ülker yıldızında asılı bir kandil olsaydı Persoğullarından birtakım adamlar mutlaka ona ulaşırlardı.”
[790] “Allah onları sever, onlar da O’nu severler.” Kulların Rablerini sevmesi, O’na itaat etmeleri ve rızasını elde etmek için çaba göstermeleri, gazabını gerektirecek şeylerden de uzak durmalarıdır. Allah’ın kullarını sev-mesi ise onların itaatlerine en güzel karşılığı vermesi, onları yüceltmesi ve onlardan hoşnut olmasıdır. İnsanların en cahillerinin, ilme ve ilim ehline en düşman olanların, şer-‘i şerîften en çok nefret edenlerin, tarikat [yol] olarak en çirkin olanların itikadına gelince, -ki bunlar, her ne kadar tarikatlarının kendileri gibi cahil ve beyinsizlerce bir itibarı olsa da [ tasavvuf adlı] sūftan yapma düzmece bir fırkanın mensuplarıdır- bunların dîn olarak gördükle-ri ilâhî aşk, yıkılasıca- kürsülerine kurulup “Tanrı’nın kendilerinde tecellî ettiği”ni söyledikleri parlak oğlanlara yakılmış gazeller okumaları, -yerle bir olası- raks halkalarında kendilerinden geçmeleri, “Hazret-i Mûsâ’nın Tūr’un parçalanması esnasındaki düşüp bayılması” yanında az kalacak tür-den ayılıp bayılmalarıdır. Allah Teâlâ işbu uyduruk taifenin bu kabil itikat-larından uzaktır, bunlara sahip olamayacak kadar yücedir!.. Onların sözle-rinden biri de Allah’ın, onları ‘zâtı ile sevdiği’, kendilerinin de O’nun zâtını sevdikleri hezeyanıdır. Çünkü Hâ [yani َ ُّ ِ ُ ifadesindeki hû zamiri], sıfatlara ve nitelemelere değil zâta raci imiş!.. Bir diğeri, muhabbetin şartı kişiye aşk sarhoşluğunun gelmesiymiş! Eğer böyle olmazsa, orada gerçek muhabbetul-lah olmazmış!..
[791] Şâyet “Şart anlamı içeren isme giden ceza cümlesinde olması gere-ken âid zamiri nerededir?” dersen şöyle derim:Mahzuftur ve “Allah onların-yerine öyle bir kavim getirir ki… Ya da onlardan başka öyle bir kavim getirir ki…” [ ْ
ِ ِ ْ َ مٍ ْ َ ِ ْ أوَْ ُ َ כَא َ مٍ ْ َ ِ ُ ّٰ ِ ا ْ َ فَ ْ َ َ ] veya buna benzer bir takdir üzeredir.
[792] ٍ َّ ِ kelimesi أذَِ ل ;in çoğuludur’ذَ ُ ُ ün çoğulu ise’ذَ -dur. Bu keli’ذُmenin َ ُ ُّ لّ kelimesinin zıttı olan (zorluk) ا ِ ,in çoğulu iddia eden kişi’ال َّ un çoğulunun’ذَ .şeklinde gelmeyeceğinden bîhaber demektir أذَِ
[793] Şayet“Peki, َ ِ ِ כَא ْ َ ا َ ةٍ َّ ِ َ أَ ِ ِ ْ ُ ْ ِ ٍ َّ -Müminler (lehin)e alçakgö] أذَِnüllü, inkârcı nankörler (aleyhin)e de zorlu…] denilmeli değil miydi?” dersen şöy-le derim:Buna iki cevap verilebilir: Birincisi züll kelimesine şefkat ve mer-hamet anlamı yüklenmesi. O zaman sanki şöyle denilmiş gibi olmaktadır: ِ ُ ا َ َّ ِ وَا ُّ َ َّ ِ ا ْ َ وَ َ ْ ِ ْ َ َ َ
ِ ِ א َ “Onlara karşı tevazu üzere şefkat dolu-durlar” İkincisi: Onlar, şerefli ve yüce mertebeli, müminlere karşı lütufkâr kimseler olmakla birlikte onların üzerlerine kanatlarını indirirler. Bunun bir benzeri şu âyettedir: ْ ُ َ ْ َ אءُ َ رُ אرِ َّ כُ ْ ا َ َ اءُ َّ ِ Onlar kâfirlere karşı“ أَşiddetli kendi aralarında merhametlidirler” [Feth 48/29] ًة ً ve أ kelimeleri أذhal olmak üzere mansūb da okunmuştur.
[794] ٍ ئِ َ َ ْ َ نَ ُ א َ ifadesindeki Vav, (i) hal için olabilir, yani onlar وَ münafıkların halinin hilâfına bir halde cihâd ederler. Çünkü bunlar -lânet olası- Yahudileri velî edinmişlerdi, mümin ordusu içinde savaşa çıkmak du-rumunda kaldıklarında, dostları Yahudiler hakkında endişe ederlerdi. O yüzden, onların kendilerini kınamalarını gerektirecek en ufak bir şeyi bile yapmazlardı. Oysa bu müminler sırf Allah rızası için cihâd ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. (ii) Atıf için de olabilir, o zaman da takdir şöyle olur: Onların özelliklerinden biri de Allah yolunda cihâd et-meleridir ve onlar dinlerinde çok sağlamdırlar. Dinleri ile ilgili, bir münkeri ortadan kaldırmak ya da bir ma‘rûfu emretmek kabilinden herhangi bir işe koyuldular mı aynen kızgın çivi[nin ahşaba dosdoğru girmesi] gibi yollarına de-vam ederler ve onları ne bir karşı söz ne bir itiraz ne de kınayıcının kınama-sı durdurabilir. Karşı koymaya çalışanlar onların dinlerindeki bu ciddiyet ve salābetleri sayesinde bir varlık gösteremezler.
[795] َ ْ َّ -kelimesi levmden ism-i merredir. Bu sıyganın hem kendisin اde hem de nekire kullanımında mübalağa anlamı vardır, adeta “Kınayıcılar-dan hiçbirinin kınamasından hiçbir şekilde korkmazlar” denilmiş gibi olur.
[796] “Bu” yani söz konusu kavmin sahip olduğu muhabbet, alçakgö-nüllülük, izzet, cihâd, kınanma endişesi taşımama vb. özelliklerin tümü, “Allah’ın lütfudur, O’nu dilediğine” yani verilenin kendisine bir lütuf oldu-ğunu bilenlere “veriyor” buna muvaffak kılıyor. “Vâsi‘, ‘Alîm” yani lütuf ve ihsanı boldur, bunlara kimin lâyık olduğunu çok iyi bilir.
55. Âyetin Tefsiri
[797] Düşmanlığı gerekli olanlara karşı dostluk beslemenin yasaklan-masının hemen ardından “Sizin velîniz sadece Allah ve Resûlü ile o mü-minlerdir ki…” buyrulmak sûretiyle, velî edinilmesi gerekli olanlar zikre-dilmiştir. א َ َّ ifadesi, dostluğun onlara özgü kılınması gerektiğini [sadece] إِbildirmektedir. Şayet“Çoğul zikredilmişken velînin de evliyâ’ şeklinde çoğul zikredilmesi gerekmez miydi?” dersen şöyle derim:İfadenin aslı; ّٰ ْ ا כُ ّ
ِ א وَ َ َ şeklindedir ve velâyetin Allah’a ait olması asalet yoluyla ispat إِedilmiş, sonra onun ispatı sadedinde Allah Resûlü ve müminlerin dostluğu da tâbiiyet yoluyla ispat edilmiş olmaktadır. Denildiği gibi ّٰ ا אؤכ أو א إا -buyrulmuş olsaydı o takdirde bu sayılanlar arasında asale ور وا آten zikri geçen biri ve ona tâbi olan diğerleri olmazdı. Nitekim İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın [v. 32/653] kıraati כ א .şeklindedir [sizin tek sahip ve dostunuz] إ
[798] Şâyet “َن ُ ِ ُ َ ِ َّ ifadesinin i‘rabda mahalli nedir?” dersen şöyle اderim:ا ُ َ َ آ ِ َّ نَ dan bedel olmak ya da’ا ُ ِ ُ َ ِ َّ ُ ا ُ takdirinde [mahzuf bir mübtedanın haberi olmak] üzere merfû‘ olmaktır. Ya da medih [gizli bir emdehu fiilinin mef‘ûlü olmak] üzere mansūbdur. Bu ifadede münafık olduğu halde inanıyormuş gibi gözükenler ve bir de kalpleri dillerine uygun düşmekle birlikte amelde gevşeklik gösterenler ile gerçek müminler arasında bir ay-rım yapılmaktadır.
نَ [799] ُ راכِ ْ ُ -ifadesinde Vav hal içindir, yani namazlarını kıldıkla وَrında, zekâtlarını verdiklerinde yaptıklarını rükû -yani Allah’a karşı huşû, ihbât / samimiyet ve tevazu- halinde yaparlar, demektir. Bunun َة כَ ّ نَ ا ُ ْ ُ ifadesindeki zamirden hal olduğu da söylenmiştir. Yani onlar zekâtlarını na-mazda rükû halinde iken (de) verirler. Bu durumda âyet Hazret-i Ali (r.a.) hakkında inmiş olur. O namazda iken bir dilenci gelmiş ve ondan sadaka istemiş, o da namazda rükû halinde iken yüzüğünü çıkarıp vermişti. Öyle anlaşılıyor ki yüzük serçe parmağındaydı ve genişti / oynaktı, çıkarmak için namazı bozabilecek ölçüde amel-i kesir sayılacak kadar meşgul olmamıştı.
Şayet“Peki, lafız çoğul sıygası ile gelmişken nasıl olur da Hazret-i Ali (r.a.) için gelmiş olduğu söylenebilir?” dersen şöyle derim:Sebep her ne kadar tek bir kişi olsa da tüm insanların onun yaptığı gibi yapmalarını özendirmek için lafız çoğul sıygasıyla gelmiştir. Böylece, onun sevabı gibi onlar da sevap alsınlar istenmiş, ayrıca bir müminin karakterinin iyilik yapma ve ihsanda bulunma, yoksulları araştırma konusunda bu denli hırslı olması gerektiği konusuna dik-kat çekilmiş olmaktadır. O kadar ki tehire tahammülü olmayan bir durum icap ettiğinde namazda olsalar bile onu derhal karşılayıp boş vakte ertelememeleri gerektiği işaret edilmiş olmaktadır.
56. Âyetin Tefsiri
[800] Şart cümlesi “kim” diye kurulduğu halde, cevap kısmında zamir yerine hizbu’llāh [Allah’ın taraftarları] şeklinde zahir isim kullanılmıştır. Takdir نَ ُ
ِ َא ْ ُ ا ُ ْ ُ َّ َ [galip gelecekler elbette onlardır] şeklindedir. Ancak zamir yerine açık isim kullanılması anılan özelliklerin Allah’ın taraftarları olmalarına alâ-met kılınmış olmasına işaret olmuştur. Aslında hizb başa gelen bir zorluk sebebiyle insanların bir araya gelmeleri, birlik oluşturmaları demektir. Hiz-bu’llāhtan Peygamber ve müminlerin murat edilmesi de mümkündür ve o takdirde mâna şöyle olur: Kim onları velî edinirse hizbu’llāha dâhil [olduğu gibi], asla yenilmez olan ile güç kazanmış olur.
58. Âyetin Tefsiri
[801] Rifâ‘a b. Zeyd ile Süveyd b. el-Hâris önce Müslüman oldukları-nı ilan etmişler, arkasından da münafıklığa başlamışlardı. Birtakım Müslü-manlar da onlara karşı sevgi beslemekteydiler. Âyet işte bu yüzden indi. Yani onların dininizi oyun edip eğlenceye almaları halinde onları velî ediniyor ol-manız hiç de uygun değildir. Aksine, onlara verilecek karşılık, buğzetmek, öfke duymak ve dostluklarını atmak ve Ehl-i Kitap’tan ve kâfirlerden olup da dininizi alaya alanlarla ilişkiyi kesmek olmalıdır. Her ne kadar Ehl-i Kitap da kâfirler zümresinden ise de burada “kâfirler”den maksat özel olarak müşrikler olmaktadır. Bunun delili de İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın [v. 32/653] ا כُ َ ْ أَ َ
ِ َّ ا َ ِ وَ(kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden) şeklindeki kıraatidir.
אر [802] َّ כُ ْ kelimesi hem mansūb hem de mecrur okunmuştur. Übeyy وَا(r.a.)’ın [v. 33/654] ِאر َّ כُ ْ َ ا ِ -şeklindeki kıraati mecrur okuyuşu desteklemek وَtedir. Gerçekten “müminseniz” gerek kâfirleri velî edinmek gerekse diğer hususlarda “Allah’tan sakının.” Çünkü gerçek iman, din düşmanlarını velî edinmekle asla bağdaşmaz.
א [803] َ و ُ َ َّ -ifadesindeki zamir namaza ya da namaz çağrısına [ezan] râ اcidir. Rivayete göre, Medine’de bir Hristiyan varmış. Müezzinin, eşhedü enne Muhammeden rasûlullāh (Muhammed’in Allah resûlü olduğuna tanıklık ede-rim) dediğini işittiğinde, “Yalan söyleyen ateşlerde yansın!” dermiş. Bir gece, uşağı elinde lamba ile o uyuyorken yanına girmiş, rüzgâr lambadan bir çıngı uçurmuş, ev ateş alıp yanmış. Adam da ailesi ile birlikte yanmış.
[804] Denildi ki: Ezan uygulamasının sadece rüya ile değil [aynı zamanda] nass ile de sabit olduğuna bu âyet bir delildir.
[805] “Akletmezler” çünkü onların dini oyuna alıp eğlenmeleri beyinsiz ve cahillerin işidir, dolayısıyla, akıldan yoksun sayılırlar.
59. Âyetin Tefsiri
[806] Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh [v. 110/728], Kāf ’ın fethası ile ْ َ نَ ُ َ ْ َ şeklinde okumuştur. Fasih olanı kesreli okuyuştur. Mâna şöyledir: Şimdi siz bizi, indirilmiş bütün kitaplara inandığımız ve çoğunuz fâsık ol-duğunuz için mi ayıplıyor, yadırgıyorsunuz?!
[807] Şayet“Çoğunuz fâsık olduğunuz için mi?’ kısmı ne üzerine atfe-dilmiştir?” dersen şöyle derim:Bu kısım farklı şekillerde açıklanabilir:
[i] َّא َ :üzerine atfedilmiş olması bunlardan biridir. Takdir şöyle olur أن آאنِ َ ْ ِ ا َ ْ כُ ِ و ُ ُ ْ وَ دِכُ ُّ َ َ َ ْ َ َא وَ ِ א َ َ إِ ْ َ َ ْ َ ْ َّ ا َّא إِ ِ نَ ُ ِ ْ َ א َ -Bizim ima) وَnımız, sizin de temerrüdünüz ve iman dairesinden çıkışınız bir araya gel-di diye mi bize karşı intikam duyguları besliyorsunuz?!) Sanki “Sizin bize tepkiniz sadece, biz İslâm dinine girdik, siz ise dışarıda kaldınız diye bize muhalefet etmeniz yüzündendir!” denmiş gibi.
[ii] Muzāfın hazfedilmiş olması şeklinde bir izah da mümkündür: Tak-dir şöyle olur: َن ُ ِ א َ ْ כُّ אدُ أ َ ِ ْ sizin fâsık olduğunuza inandığımız için) وَاmi…?!)
[iii] Bir başka izah şekli mecrur üzerine atfedilmiş olmasıdır. Takdir şöy-ledir: َن ُ ِ א َ ْ כُ َ َ نَّ أכْ ِ لَ وَ ِ ْ א أُ َ ِ وَ ِ ّٰ א ِ אنَ َ ِ ْ َّ ا َّא إِ ِ نَ ُ ِ ْ َ א َ Sizin bize karşı) وَintikam duyguları besliyor olmanız, sadece bizim Allah’a, indirilen kitap-lara ve bir de sizin çoğunuzun fâsık olduğunuza inanmamız yüzündendir.)
[iv] Vav’ın beraberlik ifade eden Vâv-ı Ma‘iyye olması da mümkündür. O takdirde de mâna َن ُ ِ א َ ْ כُ َ َ َ أنََّ أכْ َ אنَ َ ْ َّ ا َّא إَ ِ نَ ُ ِ ْ َ א َ Çoğunuz fâsık) وَolup bize karşı sırf imanımız yüzünden intikam duyguları besliyorsunuz!) şeklinde olur.
[v] Mahzuf bir gerekçelendirme / ta‘lîl üzerine atfedilmiş olarak gerek-çelendirme anlamında olması da mümkündür. O takdirde de َن ُ ِ ْ َ א َ وَاتِ َ َ َّ ا ُ כُ
ِ א َِّ وَا ْ כُ
ِ ْ ِ وَ ْ כُِ א َ ْ إ ِ َّ ِ ِ אنَ َ ْ ا َّ إِ َّא ِ (Bize karşı insafınızın
kıtlığı, fâsıklığınız, ve arzu ve ihtiraslarınızın peşine takılmanız yüzünden intikam duyguları besliyorsunuz!) denilmiş olur. Hasan-ı Basrî Rahime-hu’llāh’ın [v. 110/728] “Fâsıklığınız yüzünden bize karşı intikam duyguları besliyorsunuz!” şeklindeki tefsiri de bu yorumu destekler. Rivayete göre, Yahudilerden bir grup Peygamber (s.a.)’e geldi ve ona peygamberlerden kime inandığını sordular. Hazret-i Peygamber de cevap olarak “Biz Al-lah’a, bize indirilmiş olana, İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Ya‘kūb’a ve torunla-rına indirilmiş olanlara; Mûsâ’ya ve Îsâ’ya verilenlere, peygamberlere Rableri tarafından verilmiş olanlara iman ettik. Onların hiçbirini diğerinden ayır-mayız. Biz sadece O’na teslimiyet gösteren kimseleriz.” [Bakara 2/136] dedi. Adamlar, Îsâ Aleyhisselâm’ın adını duyunca “Dünya ve âhirette sizden daha az nasipli bir din ehli ve sizin dininizden de daha kötü bir din tanı-mıyoruz!” dediler. Âyet işbu sebeple indi.
[vi] Nu‘aym b. Meysere’nin [v. 174/790] ْ כُ َ َ כَْ َّ -şeklinde kesre ile oku وَإduğu rivayet olunmuştur. ْ כُ َ َ نَ şeklinde وَأنََّ أכَْ ُ ِ ْ َ ْ َ fiilinin delâlet ettiği mahzuf bir fiil sebebiyle mansūb da olabileceği söylenmiştir. Takdiri şöyle-dir: َن ُ ِ א َ ْ כُ َ َ نَ أنََّ أכَْ ُ ِ ْ َ َ وَ
[vii] Mübteda olmak üzere merfû‘ olduğu ve haberinin de mahzuf bu-lunduğu yorumu da yapılmıştır. Sizin fâsıklığınız sabit olup kendinizce de malumdur, bizim hak üzere, kendinizin de batıl üzere olduğunu bilmekte-siniz. Ne var ki makam mevki tutkunuz ve mal mülk hırsınız sizin insaflı davranmanızı engelliyor.
60. Âyetin Tefsiri
[808] [“Bundan daha kötü” ifadesindeki] ‘bu’ beslenen intikam duygularına (el-menkūm) işaret etmektedir ve mutlaka, ya kendisinden önce: ِ ْ ْ أَ ِ ِّ َ ِ ِכَ ْ şeklinde ya da (Bunu yapanlardan daha kötüsünü) ذَ َ ‘den önce: ِوَد ّٰ ُ ا َ َ َ ْ َ (ve Allah’ın lânetlediklerinin dini) şeklinde bir muzāf hazfedilmiş olması gerekmektedir.
[809] ُ ّٰ ُ ا َ َ َ ْ َ ُ kısmı و ّٰ ُ ا َ َ َ ْ َ َ ُ (Bu, Allah’ın lânetlemiş olduğu kim-selerdir…) takdirinde mahallen merfû‘dur.“De ki: Ben size bundan daha kötü bir şey haber vereyim mi: Ateş!” [Hac 22/72] âyetinde de benzer bir üslup vardır. Ya da ٍّ َ ِ ’den bedel olmak üzere mahalllen mecrurdur.
[810] َ ُ َ kelimesi, رَة ُ َ ve رة َ ْ ’te olduğu gibi, َ َ ْ َ şeklinde de okunmuştur. Şayet“ -kelimesi özel olarak iyilik yapma hakkında kul اlanılır olmasına rağmen burada nasıl oldu da kötülük hakkında kullanıldı?” dersen şöyle derim:َ ُ َ kelimesinin yerine şu örnekte ا kelimesi اolduğu üzere kullanılmıştır.
Aralarındaki ‘selâm’laşma, acıtıcı bir darbedir.
“Onları can yakıcı bir azapla ‘müjde’le!” [Âl-i İmrân 3/21] âyetinde de benzer bir kullanım vardır.
[811] Şayet “ Yahudi ve Müslümanlardan, cezaya uğratılan Yahudiler iken, neden cezada her iki kesim ortak kılınmış?” dersen şöyle derim:Lanet olası Yahudiler Müslümanların yanlış yolda olduğunu ve azaba müstahak olduklarını iddia etmekteydiler. Onlara işbu sebeple “Ger-çekte, kesin olarak lânete uğramış olan sizler, cezalandırılma bakımın-dan -kendi kuruntu ve iddianızca [yoldan çıkmış olan]- Ehl-i İslâm’dan daha kötü durumdasınız!” denilmiş oldu.
تَ [812] ُ َّא ا َ َ َ َ ibaresi [Tāğut uşakları] وَ ’in sılasına ma‘tūf-tur, adeta şöyle denilmiştir: َت ُ َّא ا َ َ َ َ .Übeyy (r.a.)’ın [v و33/654] kıraati ise ْ َ ’in anlamına itibarla َت ُ َّא ا وا ُ َ َ -şeklinde وَdir. İbn Mes‘ûd (r.a.)’dan [v. 32/653] وا ُ َ َ ْ َ .diye nakledilmiştir و
دَةَ ِْ تِ üzerine atıfla [maymunlar] ا א َ ا ِ א َ ,şeklinde de okunmuştur. Ayrıca وَ
‘âbidî, ‘ubbâde, ‘ubbede ve‘abude şekillerinde de okunmuştur. [Diğerleri “uşaklar” an-lamında çoğul ism-i fâ‘il olmakla birlikte] ‘abudün anlamı uşaklıkta aşırı gitmek, köle ruhlu olmak demektir. Sakınma ve zekâda mübalağa ifade eden; ٌ ُ َ رٌ و ُ َ ٌ ُ رَ[son derece dikkatli, zeki kişi] denilmesi gibi. Şair şöyle demiş:
Ey Lübeynâoğulları! Sizin ananız bir cariye, babanız âlâ bir köle yahu!
Kelime; َ ُ vezninde ubede şeklinde, ‘abîde şeklinde, ‘abîdin çoğulu olarak iki zamme ile ‘ubude şeklinde, keferatun vezninde ‘abedete ve ‘abede şeklinde -ki aslı ‘abedetun olup izâfet sebebiyle Tâ hazfedilmiştir, ya da אدم ’in çoğu-lunun hadem gelmesi gibidir- ayrıca ‘abede, ‘ibâde ve a‘bede şekillerinde de okunmuştur. Bundan başka ve ‘ubide’t-tāğûtu şeklinde meçhul fiil olarak da okunmuştur. Bu durumda râci zamir mahzuf olmaktadır. Takdiri şöyledir:
ْ ُ َ ْ َ ْ أوَْ ِِ تُ א َ ا ِ ُ -içlerinde ya da aralarında Tāğut’a uşaklık edilmiş) و
tir). ُت א َ ا َ َ şeklindeki kıraatte ise mâna “Tāğut Allah’tan gayrı mabud وoldu” şeklindedir. Bir kişinin emîr olması halinde َ َ ُ .denilmesi gibi أَ َ َ َ ْ َ ُ ّٰ .üzerine ma‘tūf olarak ve ‘abudi’t-tāğûti şeklinde mecrur da okunmuştur ا
[813] Şayet “Peki, Allah onların içinden nasıl “tāğut uşakları” çıkartmış olur?!” dersen şöyle derim:Burada iki izah şekli vardır: Birincisi, onları yardımsız bırakmış, sonunda ona kulluk etmişlerdir. İkincisi, onlara “Onlar Allah’ın kulu olan melekleri dişi kıldılar!” [Zuhruf 43/19] âyetinde olduğu gibi bu şekilde hükmetmiş, onları böyle tavsif etmiştir.
[814] Tāğuttan maksadın malum buzağı olduğu da söylenmiştir çünkü Allah’tan başka tapınılan bir şey olması ve ona tapınmayı şeytanın onlara süs-lü göstermesi hasebiyle ona tapınma sanki şeytana -ki tāğuttur- tapınma gibi addedilmiştir. İbn Abbâs’dan [v. 68/688] şöyle nakledilmiştir: “Bu, kâhinlere itaat edenler demektir çünkü Allah’a masiyetin söz konusu olduğu bir konu-da herhangi birine itaat edenler ona tapınmış olurlar.” Nitekim Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh [v. 110/728] َ ا َ َ .şeklinde çoğul olarak okumuştur [tāğutlar] ا
[815] Söylendiğine göre, hileli yollarla cumartesi yasağını çiğneyenler [Ashâbu’s-sebt] maymuna, Îsâ Aleyhisselâm’dan sofra isteyenler de domuza dönüştürülmüş. Bir rivayete göre ise her iki dönüştürme de Ashâbu’s-sebthakkında olup, gençleri maymuna, yaşlıları domuza dönüştürülmüş.
Nakledildiğine göre, bu âyet inince Müslümanlar Yahudileri ayıplayarak, on-lara “Bre maymunların, bre domuzların kardeşleri!” diye hitap ederlermiş de onlar da başlarını önlerine eğmek durumunda kalırlarmış.
[816] “İşte bunlar” yani bu lânet ve dönüşüme uğratılmış olanlar “yer bakımından daha kötüdürler.” Burada kötülük mekâna nispet edilmiştir, ancak maksat orada yaşayanlardır. Böyle bir ifadede mübalağa vardır ve bu ٌّ َ وَأَ ٌّ َ َئِכَ demekten daha (İşte bunlar daha kötü ve daha sapkındır) أوُ
etkilidir çünkü burada, ‘mecazın eşi’ durumunda olan kinayeli bir kullanım vardır.
61. Âyetin Tefsiri
[817] Bu âyet bir kısım Yahudiler hakkında inmiştir. Bunlar Peygamber (s.a.)’in huzuruna girerler ve münafıklık yaparak, ona mümin olduklarını söyler-lerdi. Allah Teâlâ onların durumunu ve onların yanına girdikleri gibi çıktıklarını, dinledikleri âyetlerden, kendilerine okunan şeylerden, yapılan va‘z u nasihatler-den en ufak bir şey bile almadıklarını peygamberine bildirdi.
[818] ِ ْ כُ ْ א ِ ve ِ ِ her ikisi de haldir, yani “inkârla girip inkârla çıktılar.” demektir. َ ْ כُ ْ א ِ َ ِ ِ َ ْ ُ takdirindedir. ا ُ َ ْ دَ َ ا ve وَ ُ َ َ ْ َ ْ ُ da haldir ve وَo yüzden başlarına [harf-i takrib olan] ْ َ dâhil olmuştur ki bununla mazi hale yaklaştırılmak istenmiştir. ْ َ harfinin kullanılmasının bir başka nüktesi de şudur: Münafıklık alâmetleri onların üzerlerinde gözükmekteydi ve Pey-gamber (s.a.), bunların gizlemekte oldukları durumlarını Allah Teâlâ’nın ortaya çıkaracağını beklemekteydi. İşte bu yüzden beklenti / tevakku’ ifade eden harf yani ْ َ getirilmiş oldu. Onun bağlı olduğu söz de َّא َ ا آ ُ א ifadesi-dir, takdir şöyledir: Kālu zâlike ve hâzihî hâluhum (Bunu, halleri böyle iken söylediler!)
63. Âyetin Tefsiri
[819] ْ َ yalan” demektir, delili de“ ا ْ ِ ْ ُ ا ِِ ْ َ ْ َ (“[günah olan] yalanı
söylemekten” [Mâide 5/63]) ifadesidir, وان ْ ُ ْ ْ .ise “zulüm” demektir ا in’ا şirk sözcüğü, yani “Uzeyir Allah’ın oğludur.” demeleri olduğu yine, ْ in’اkişinin kendisinde kalan günah olduğu وان ْ ُ ın ise başkalarına sirayet‘اeden günah olduğu da söylenmiştir. Bir şeye müsâra‘at etmek de süratle o şeye başlamak demektir.
[820] “Bu ustaca yaptıkları, gerçekten ne kötüdür!” Bu ifade ile onlar [rabbanîler ve âlimler] münker olan şeyleri işleyenlerden daha günahkâr sa-yılmış olmaktadır çünkü bir fiili işleyen kişiye “onu zanaat haline getirdi, ustaca yaptı.” denilmez. Keza her işe de zanaat denmez, zanaat olabilmesi için kişinin o işte iyiden iyiye ustalık kazanması, o şeyi tekrar tekrar yapmış olması ve nihayetinde kendisinin de ona nispet edilir hale gelmesi gerekir. Çünkü masiyet işleyen biri, onu kendisini motive eden, işlemesi için arka-sından itekleyen bir arzu ve ihtirasla birlikte işlemektedir; onu yasaklayacak kişinin ise, yasakladığı şey bir başkasının fiili olması hasebiyle ona karşı herhangi bir arzusu yoktur. Dolayısıyla o, bu haliyle tepkide ihmal göster-diğinde, münkeri işleyenden daha şiddetli bir hal üzere olmaktadır. Haya-tım üzerine yemin ederim ki bu âyet kulaklarda bomba etkisi bırakmakta ve kötülükler karşısındaki ilgisizliklerinden dolayı âlimlere müthiş bir uyarıda bulunmaktadır. İbn Abbâs [v. 68/688] “Bu âyet, Kur’ân’daki en şiddetli âyet-tir!” demiş, Dahhâk’in [v. 105/723] de “Bence bu âyetten daha korkutucu bir âyet yoktur.” dediği rivayet olunmuştur.
64. Âyetin Tefsiri
[821] Birinin elinin “bağlı / sıkı” veya “açık” olması cimrilik ve cömertli-ğinden kinayedir. “Elini boynuna ‘asılı’ hale getirme onu büsbütün de açma!” [İsrâ 17/29] âyetindeki gibi. Bu kullanımda sözün sahibi el, bağlama ya da açma gibi bir şeyi kastetmez, onun açısından bu söz ile mecaz anlamı için kullanılan arasında [yani ‘sen cömertsin’ demekle ‘senin elin açık’ demek arasında] bir fark yoktur.
Çünkü her ikisi de aynı hakikati ifade etmektedir. Hatta, bir kral düşünün ki elini hiç kullanmadan işaretiyle insanlara veriyor ya da vermiyor olsun. Onun hakkında da aynı şekilde eli açık ya da eli sıkı tabiri kullanılır. Keza, kolu olma-yan bir kişi, muhtaç birine büyük bir bahşiş verse, onun hakkında “Ne kadar eli açık!” derler. Çünkü elin açık ya da kapalı / sıkı olması cimriliği ve cömert-liği ifade eder. Bu mecazî kullanım, gerçek anlamda eli olmayan varlıklar için de söz konusudur. Mesela:
Sağanak bir yağmurla bulut ellerini açarak koruya öyle cömertçe davrandı kitepeleri de ovaları da onun lütuf ve ihsanına teşekkür etti korunun
Lebîd [v. 40/41 - 660/661] de şu sözünde kuzey rüzgârına [Şimal] el isnad et-miştir:
Yuları kuzey rüzgârının eline geçtiğinde…
Besata’l-ye’su keffeyhi fî sadrî (göğsümdeki yeis / umutsuzluk iki elini de uzat-tı) denir ve soyut bir mâna olan yeis için ellerinin olduğu tasavvuru yapı-lır. Beyan ilminden habersiz olanlar, bu gibi âyetleri tevil ederken doğruyu yanlıştan ayırmada körlük gösterirler, abes niteliğinde ‘açıklama’lar yaptık-larında da taan denlerin ‘el’inden kurtulamazlar.
[822] Şayet “ ٌ َ ُ ْ َ ِ ّٰ ا ُ َ ifadesinin cimriliği ifade ettiği sabit. Peki, o zaman ْ ِ
ِ ْ ْ أَ َّ ُ ifadesine ne demeli?! Haliyle bunun da mezkûr anlama uygun bir kullanıma sahip olması gerekmez mi? Aksi takdirde, kelâmda bir ayrışma, üslup ve tarzda bir hata olmaz mı?” dersen şöyle derim: Birincisi, bunun onlar aleyhine bir cimrilik ve uğursuzluk bedduası olması mümkün-dür. O yüzden de onlar yeryüzünde insanların en cimrisi ve en uğursuzu olmuşlardır. Bu kullanımın [yani haberin beddua gibi inşaî anlamda kullanılmasının] bir benzeri Mâlik el-Eşter’in [v. 37/657] şu beytinde yer almaktadır:
[Dört bir yandan saldırmazsam şu Mu‘âviye’ye, aynen cimriler gibi]mal - mülk biriktirip, yüceliği hak edecek davranışlardan geri kalayım,misafirlerimi asık suratla karşılayayım!..
[823] İkincisi, “ellerinin bağlı olması” onlar için hakikat anlamında bir beddua da olabilir. Dünyada iken esir edilirler ve elleri bağlanır, âhirette de cehennem kelepçeleriyle azap görürler. Bu durumda tıbâk / müşâkele sanatı lafız açısından ve mecazın aslını dikkate almak sûretiyle yapılmış olur. Me-sela şöyle denir: Sebbenî sebba’llāhu dâbirahû (Bana sövdü, Allah da onun arkasını kessin, kökünü kurutsun!) Çünkü sebbin kök anlamı kesmektir.
[824] Şayet “Allah Teâlâ nasıl, cimrilik ve verimsizlik gibi çirkin olan bir şeyle beddua eder? Bu câiz midir?” dersen şöyle derim:Burada murat, yüz üstü bırakılmalarına yönelik bir dua olup bu hızlân yüzünden kalpleri katılaşmış, cimriliklerine cimrilik, verimsizliklerine verimsizlik katılmıştır. Ayrıca, cimrilik ve verimsizliklerinin sonucu olan şey için de dua etmiş ola-bilir ki bu da yüzlerine kara çalacak, şereflerini on paralık edip kendilerini alçaltacak, bayağılaştıracak kötü şöhretlerinin yayılmasıdır.
[825] Şayet “ ٌ َ ُ ْ َ ِ ّٰ ُ ا َ (Allah’ın eli bağlıdır / sıkıdır) ifadesinde yed kelimesi tekil kullanılmışken cevap mahiyetindeki ِאن َ ُ ْ َ اهُ َ ْ َ (O’nun her iki eli de açıktır) ifadesinde neden ikil kullanılmıştır” dersen şöyle de-rim:Bu tarz bir ifade, onların sözlerini red ve inkâr açısından daha etki-li, Allah’ın sonsuz cömertliğini ve cimriliğin O’ndan uzak olduğunu ispat bakımından da daha net olduğundan böyle denilmiştir çünkü cömert bir kişinin, malını her iki elini doldurarak vermesi cömertliğin zirve noktası-dır. Dolayısıyla, işbu nükteden hareketle mecaz, ‘el’ kelimesinin ikil şekliyle kurulmuştur.
ا [826] ُ ِ ُ ا ifadesi ‘Ayn’ın sükûnu ile وَ ُ ْ ُ .şeklinde de okunmuştur وَ
[827] İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın [v. 32/653] mushafında ise ِאن ُ ُ اه َ َ ْ َ (O’nun her iki eli de tamamen hayra açılır) şeklindedir, ِوف ُ ْ َ ْ א ِ ٌ ُ ُ ه ُ (eli sadece iyilik için açılır) denilir, ٌ ُ ُ ٌ َ ْ
ِ (rahat ve hızlı yürüyüş) ve ٌح ُ ُ ٌ א (süratli deve) örnekleri de benzer kullanım şekilleridir.
[828] “Ama O nasıl dilerse öyle harcıyor.” Bu ifade cömertlik nitele-mesini tekit etmekte ayrıca O’nun infakının tamamen hikmet ve maslahat doğrultusunda olduğunu göstermektedir. Rivayete göre, Allah Teâlâ Yahu-dilere ‘el’ini açmış, bunun sonucu onlar da malca insanların en zengini ol-muşlardı. Peygamber (s.a.) konusunda Allah’a isyan edip onu yalanlayınca, Allah Teâlâ onlara açmış olduğu ‘el’ini üzerlerinden çekti. İşte o demde Finhas b. Âzûrâ “Allah’ın eli bağlı / sıkı” demiş, diğerleri de onun bu sözü-ne rıza göstermişlerdi. O yüzden, verilen cevapta herkes azar ve kınamaya ortak edilmiştir.
[829] [(Resûlüm!) Şimdi, Rabbinden sana indirilenler bunlardan çoğunun azgınlık ve inkârını] “artıracak tabiî...” Yani Kur’ân inmeye devam ederken -hasetleri yü-zünden- bile bile reddetmekteki devamlılıkları artacak ve Allah’ın âyetlerini inkârda daha da ileri gidecekler.
[830] “Bunların arasına…” öyle “bir düşmanlık ve öfke saldık” ki bu-nun sonucu, dâva ve ifadeleri birbirini tutmaz, kalpleri darmadağınıktır, aralarında ne bir ittifak ne de bir dayanışma vardır.
[831] “Bunlar her ne zaman bir savaşın ateşini körüklese,” her ne za-man birileriyle savaşmak isteseler, yenilmiş ve ezilmişlerdir, hiç kimseye karşı bunlara Allah’dan yardım gelmemiştir. Nitekim İslâm geldiğinde de Mecûsî [Pers]lerin hükümranlığı altındaydılar.
[832] Denilmiştir ki Yahudiler Tevrat’a muhalefet edince Allah Buh-tunnasr’ı üzerlerine gönderdi. Daha sonra, yine bozuculuk yaptılar, bu kez başlarına Romalı Titus’u71 musallat etti. Sonra yine bozuculuk yaptılar, bu kez Mecûsî [Pers]leri başlarına musallat etti. Sonra yine bozuculuk yaptılar, bu kez de başlarına Müslümanları musallat etti. Rivayete göre, Hazret-i Peygamber (s.a.)’le ne zaman savaşmaya yeltenseler onları hezimete uğ-ratmıştır. Katâde [v. 117/735] şöyle demiştir: “Hangi beldede bir Yahudiye rastlarsan, onun mutlaka oradaki insanların en zelilleri arasında olduğunu görürsün.”
[833] [Ama hâla, bozuculuk için] koşturuyorlar!.. İslâm’ı yok etmek için tür-lü stratejiler geliştiriyor; Hazret-i Peygamber (s.a)’e dair bahisleri kitapla-rından silmeye çalışıyorlar.
66. Âyetin Tefsiri
[834] “Şayet Ehl-i Kitap” sayılan bunca kötülüklerine rağmen Pey-gamber (s.a.)’e ve onun Allah’tan getirmiş olduklarına “iman edip” imanla kurtulabilmenin şartı olan takvayı da imanla birlikte gerçekleştirebilselerdi mezkûr kötülüklerini elbette örter, bunların yüzünden kendilerini cezalan-dırmazdık; Müslümanlarla birlikte onları da cennete sokardık.
71 Metinde و س ا şeklinde geçen kişi, M.S. 70’de Kudüs’ü yakıp yıkan Romalı Titus olmalıdır. / ed.
[835] Bu âyette Yahudi ve Hristiyanların günahlarının ne kadar büyük, kötülüklerinin ne denli çok olduğu bildirilmekte, Allah’ın rahmetinin de ne kadar engin olduğu gösterilmektedir. Keza işlenen masiyet ne kadar büyük olursa olsun, Yahudi ve Hristiyanların kötülüklerinin seviyesine çıkmış bile olsa her asi için tevbe kapısının açık olduğu, imanın tek başına kurtuluş için yeterli olmadığı, ancak beraberinde takva olması halinde işe yarayacağı bil-dirilmektedir. Nitekim Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh [v. 110/728]; Ferezdak’a [v. 114/732] şöyle demiş: “Tamam, İslâm çadırının direği var [getirdiğin Kelime-i şehadet] peki, gergi ipleri nerede?!”
[836] “Şayet Tevrat’ı, İncil’i dosdoğru tutsalardı…” yani Tevrat ve İn-cil’in ahkâmını, hadlerini uygulasalardı, içerdikleri Hazret-i Peygamber (s.a.)’in evsafı ile ilgili bilgilere riayet etselerdi “ve kendilerine indirilen” Al-lah’ın diğer kitaplarına “iman etselerdi…” -Çünkü kitapların tümüne ken-dilerine indirilmiş gibi inanmakla memurdular. “Kendilerine indirilen”den maksadın Kur’ân olduğu söylenmiştir.- “Bu takdirde, Allah onları içinde bulundukları kıtlıktan kurtarır ve rızıklarını genişletirdi.” ْ ِ ْ وَ ِ
ِ ْ َ ْ ِ ا ُ כََ َ ْ ِ
ِ ُ ِ أرَْ ْ َ ibaresi rızıklarını genişletmek anlamında kullanılmıştır. Bu da üç şekilde olur: Göklerin ve yerin bereketlerinin adeta üstlerine yağması, meyve veren ağaçların ve ürün veren ekinlerin bollaşması, olgunlaşmış mey-ve bahçeleriyle rızıklandırılmaları… Öyle ki ağacın tepesinden aşağı sarkan-ları devşirirler, dibine dökülenleri ayaklarının altından toplarlar. Böylece hem yerden hem gökten rızık elde etmiş olurlar.
[837] “Gerçi içlerinde, orta yolu tutan bir topluluk var,” yani Hazret-i Peygamber (s.a.)’e düşmanlıkta aşırıya kaçmayan orta halli bir topluluk var. Bu taifenin mümin olan Abdullah b. Selâm [v. 43/663-64] ve adamları ile Hristiyanlardan kırk sekiz kişi olduğu söylenmektedir.
نَ [838] ُ َ ْ َ א َ אءَ َ ْ ُ ِْ ٌ
ِ -ifadesinde taaccüp anlamı vardır, adeta “bir وَכَçoğunun yapmakta olduğu şey, gerçekten kötüdür!” denmektedir. Bunların da, Kâ‘b b. Eşref ve adamları ile Bizanslılar olduğu söylenmiştir.
67. Âyetin Tefsiri
[839] Sana her ne indirilmişse onu duyurmada herhangi birinin deste-ğini beklemeden ve sana bu yüzden herhangi bir kötülük ulaşması endişesi taşımadan sana indirilenin tamamını tebliğ et! Eğer emrettiğim gibi sana indirilenin tamamını duyurmazsan, o takdirde onun mesajını tebliğ etmiş olmazsın. ُ َ َ א َ ُ ifadesi رِ ِ َ א َ şeklinde çoğul olarak da okunmuştur, yani o رِtakdirde sana görev olarak verilmiş olan mesajları sahibine ulaştırma vazife-sini yerine getirmemiş, bu anlamda hiçbir şey ifa etmemiş olursun. Çünkü mesajın bir kısmı, diğer kısmına göre ifa edilmeyi daha fazla hak ediyor değildir. Mesajların bir kısmını ifa etmediğin takdirde, hiçbirini ifa etme-miş olursun! Nitekim mesajın bir kısmına inanıp da bir kısmına inanmayan -hepsinin aynı yere varması hasebiyle- nasıl, tümünü inkâr etmiş sayılıyorsa burada da öyledir. Kaldı ki bu mesajlar tek bir mesaj hükmündedir. Ve aynı şey hem tebliğ edilmiş hem de tebliğ edilmemiş olamaz, aynı şeye hem ina-nılmış hem de inanılmamış olamaz.
[840] İbn Abbâs’ın [v. 68/688] “Tek bir âyeti gizlersen, o takdirde me-sajlarımı tebliğ etmemiş olursun!” dediği rivayet edilmiştir. Peygamber (s.a.)’in de şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Allah Teâlâ mesajlarını tebliğ etmek üzere beni gönderdi, sıkılıp zorlandım. Bunun üzerine bana, ‘Mesaj-larımı iletmezsen sana azap ederim!’ diye vahyetti ve bana korunmuşluk zır-hı altında olacağımı vaat etti. Ben de bundan güç aldım [ve vazifemi yaptım].”
[841] Şayet “ ُ َ َ א َ رِ َ ْ َّ َ א َ ifadesinin cevap olarak gelmesi ne kadar doğrudur?” dersen şöyle derim:Bunun izahı iki şekildedir: Birincisi: Pey-gamber (s.a.) ilâhî mesajı tebliğ etme konusunda Allah’ın emrine uymaz ve -sanki elçi olarak gönderilmemiş gibi- onu tümüyle gizlerse bu çirkinliği aşikâr rezalet bir durum olur. İşbu sebeple, şöyle denmiştir: Eğer ilâhî me-sajın tek bir kelimesini, bir tek kırıntısını bile gizlersen o takdirde tümü-nü gizlemen durumunda söz konusu olacak mezkûr çirkinliğe imza atmış olursun. א ً ِ َ َّאسَ َ ا َ َ א َّ َ כَ َ [Mâide 5/32] âyetinde belirtildiği gibi, nasıl “tek bir cana kıymak bütün insanlığı öldürmek gibi” kabul ediliyorsa bu da öyle olur. İkincisi: Eğer yapmazsan o takdirde, senin için mesajın tümünü gizle-menin gerektirdiği azap söz konusu olacaktır. Bu durumda, sebep [gizleme] sonuç [azap] yerine ikame edilmiş olacaktır ki Peygamber (s.a.)’in “Bunun üzerine Allah bana ‘Mesajlarımı iletmezsen sana azap ederim!’ diye vahyetti” ifadesi de bu yorumu desteklemektedir.
[842] “Allah seni korur.” ifadesiyle Allah Teâlâ peygamberini koruyup payidar kılacağını va‘detmekte olup mâna şöyledir: Allah seni düşmanla-rından koruyacağını garanti ediyor, hal böyle iken onları kolaçan etmekte ne mazeretin olabilir?! Şayet “Hani bu koruma garantisi? Biz biliyoruz ki Peygamber Aleyhisselâm Uhud günü yüzünden yaralanmış ve [ön dişinin ya-nındaki] dişi kırılmıştır?” [Müslim, “Cihâd”, 101] dersen şöyle derim: Murat onu öldürülmekten korumaktır. Buradan şu da çıkıyor: Peygamber (s.a.) Allah yolunda öldürülmenin dûnundaki her türlü zorluğa katlanmak durumun-dadır. Cümlesine selâm olsun, peygamberlerin yükümlülükleri ne kadar zor! Şu da söylenmiştir: Bu âyet Uhud gününden sonra inmiştir, “insanlar”dan maksat da kâfirlerdir. Bunun delili de “İnkârcı nankör bir kavmi Allah elbet-te doğru yola getirmez.” kavl-i celili olup senin başına getirmek istedikleri helâki gerçekleştirme imkânını Allah bunlara vermeyecektir. Enes (r.a.)’dan [v. 93/711-12] şöyle nakledilmiştir: Peygamber (s.a.)’in muhafızları vardı, âyet inince başını deri otağından çıkartarak, “Ey insanlar! Çekilin çünkü beni insanlardan Allah korumakta!” dedi.
68. Âyetin Tefsiri
[843] “Hiçbir şey üzere değilsiniz” yani bozulduğu ve batıl olduğu için “şey” denilebilecek kadar bir değeri kalmayan, herhangi bir şekilde kāle alı-nabilecek bir din üzerinde değilsiniz. Bir şeyin önemsizliğini bildirmek ve değerini düşürmek için hâzâ leyse bi-şey’in (Bu hiçbir şey değil!) dersin. Ekal-lu min lâ şey’in (‘Hiç'ten daha az!) şeklinde de bir deyimleri vardır.
[844] Aşırı taşkınlıkları ve nankörce inkârları yüzünden onlar için “gam çekme,” üzülüp öfkelenme çünkü yaptıklarının zararı sonuçta sana değil, kendilerine dönecek, müminlerin varlığı sayesinde bunlara ihtiya-cın olmayacak.
69. Âyetin Tefsiri
نَ [845] ئُ ِ א َّ -mübteda olmak üzere merfû‘ olup haberi mahzuftur. İn وَاne’nin isminin ve haberinin arkasından gelmesine niyet edilmiş ve adeta şöyle denmişir: َِכ َ نَ כَ ئُ ِ א َّ ا، وَا َ ْ כَ ُ ُ כْ ُ אرَى َ َّ אدُوا وَا َ َ ِ َّ ا وَا ُ َ َ آ ِ َّ إنَّ ا(Yahudilerin ve Hristiyanların hükmü şöyledir, Sābiîler de aynı şekildedir.) Sîbeveyhi [v. 180/796] buna şahit olmak üzere şu şiiri okumuştur:
Aksi takdirde bilin ki ayrılık içinde kaldığımız sürece biz de isyancıyız, siz de!
Takdiri şöyledir: َِכ َ ْ כَ ُ ْ َאةُ وَأَ ُ َّא ا أَ ُ َ ْ א َ (Bilin ki biz isyancıyız... Ama siz de aynısınız.)
[846] Şayet “َن ئُ ِ א َّ ‘ifadesinin İnne ve isminin mahalline atıfla merfû وَاolduğunu iddia etsen olmaz mıydı?!” dersen şöyle derim:Bu, haber zikre-dilmeden önce doğru olmaz, meselâ inne Zeydenve ‘Amrun muntalikāni de-nilmez. “Neden doğru olmasın ki, nasıl olsa niyet tehir değil mi? Sanki inne Zeyden muntalikun ve ‘Amrun demişsin gibi?” dersen şöyle derim:Çünkü onu merfû‘ yaparken, İnne ve isminin mahalline atıfla yapmış oluyorum. Bu iki-sinin âmili ise mübteda oluşudur. Bu durumda haberde âmil olanın da aynısı olması gerekir, zira mübtedalık, ameli bakımından her iki cüzü de etkiler. Nasıl, İnne amelinde hem ismini hem de haberini etkiliyorsa bu da öyledir. Eğer sonra geleceği niyeti ile ن ئ א mübtedalık âmili ile merfû‘ okuyacak اolursan, o takdirde -ki haberi İnne ile merfû‘ kılmış idik- her ikisinde [yani mübteda ve haberde] farklı iki merfû‘ kılıcı âmil etkili olmuş olacaktır.
[847] Şayet “َن ئُ ِ א َّ -kelimesi ma‘tūftur ve mutlaka bir ma‘tūfun aleyhi اnin bulunması gerekir. Peki o nedir?” dersen şöyle derim:Mahzuf haberi ile birlikte bu, ا ُ َ آ َ ِ َّ ا -ifadesinin sonuna kadarki cümleye ma‘tūf ...إِنَّ tur. Atfedildiği cümlenin i‘rabda mahalli bulunmadığı gibi bu cümlenin de i‘rabda mahalli yoktur.
[848] Şayet“Takdim ve tehirin mutlaka bir faydası olmalıdır. Peki, bu-rada nasıl bir nükte vardır?” dersen şöyle derim:Sābiîler eğer sahih bir şekilde iman edip amel-i salih işlerlerse onların tevbesi dahi kabul olu-nur, diğerlerinin durumunu varın siz düşünün! Zira bu sayılanlar içeri-sinde yanlış yolda olduğu en aşikâr olanlar ve azgınlıkta en ileri gidenler Sābiîlerdir. Zaten kendilerine sābi’în denmesi, bütün dinlerden tamamen ayrılmış olmaları yüzündendir [Sabe’e, dinden çıktı, sābi’î dinsiz anlamındadır].
İstidlâl edilen şiirde de şair ْ ُ ْ ,sözünü haberden önce zikretmiş ve bununla وَأَmuhataplarının bâğî / isyancı diye nitelendirilmeye kendi kavminden daha lâyık olduklarını bildirmek istemiştir. Çünkü onları haber olan َאة ُ kelime-sinin hemen öncesinde zikretmemiş, kendi kavmini -isyana daha çok dalmış ve onlardan daha sâbit-kadem olmalarına rağmen- onlardan önce bâğî olarak zikretmek istememiştir.
[849] Şayet “ [mansūb olarak] ْ َّאכُ َ وَإ ئِ ِ א َّ -buyrulsay (Sābiîler ve sizler ) وَاdı da takdim hâsıl olurdu?” dersen şöyle derim:Öyle denseydi takdimin bir anlamı kalmazdı. Çünkü o takdirde kelimenin yerinden oynatılması söz konusu değildir, oysa bir takdim - tehirden bahsedilebilmesi için kelimenin yerinden oynatılma gereği vardır. Bu cümlenin akışı, ifadede ‘ara cümle’le-rin akışı kabilindendir.
[850] Şayet“önce ا ُ َ آ َ ِ َّ denildiği halde, ardından (iman edenler) اyine َ َ ْ آ َ (her kim iman ederse) denildi. Bu nasıl olur?” dersen şöyle de-rim:Burada iki açıklama var, ya ا ُ َ َ آ ِ َّ ifadesi ile dilleriyle inandıklarını اsöyleyenler yani münafıklar kastedilmiştir [ve َ َ ْ آ َ ifadesiyle bunların tümü de-ğil gerçekten iman edenleri müjdelenmektedir] ya da [ا ُ َ َ آ ِ َّ -ile gerçek müminler kas اtedilmekle birlikte] َ َ ْ آ َ ile imanda sebat edip imanlarına en ufak bir şüphe karıştırmayanlar murat edilmiştir.
[851] Şayet“ َ َ ْ آ َ ’nin i‘rabda mahalli nedir?” dersen şöyle derim:Ya mübteda olmak üzere merfû‘ olup haberi ْ ِ ْ َ َ فٌ ْ َ َ ’dir ki başındaki Fâ mübtedanın şart anlamı içermesinden dolayıdır sonra bu cümle de olduğu gibi İnne’nin haberidir. Ya da İnne’nin isminden ve ona atfedilenlerden bedel ya da [bunlardan değil de sadece] ma‘tūfun aleyhten bedel olmak üzere mansūbdur.
[852] Şayet [haber değil de bedel ise] İnne’nin ismine râci zamir nerede o zaman?” dersen şöyle derim:ْ ُ ْ
ِ َ َ آ ْ َ takdirinde mahzuftur. Nitekim başka bir yerde de öyle gelmiştir.
[853] Hemze’den hafifletme şekli olan açık Yâ harfiyle َن ُ ِ א َّ وَاşeklinde de okunmuştur. Bu okuma şekli َن ُ ِ ْ َ ْ َ şeklinde okuyanla-rınki gibidir. َن ُ א َّ -şeklinde de okunmuştur ki bu durumda [meylet وَاmek anlamındaki] sabeve kökündendir. Onlar dinlerinde heva ve heves-lerine tâbi olup şehevî arzularının peşine düştükleri, aklın ve naklin gerektirdiği delillere tâbi olmadıkları için kendilerine bu isim verilmiştir.
Übeyy (r.a.)’ın [v. 33/654] kıraatinde ise mansūb olarak َ ئِ ِ א َّ -şeklinde okun وَاmuştur ki [ Mekke Kıraat imamı] İbn Kesîr [v. 120/738] de böyle okur. İbn Mes‘ûd (r.a.) [v. 32/653] ise َن ئُ ِ א َّ אدُوا وَا َ َ ِ َّ ا وَا ُ َ َ آ ِ َّ א ا َ ُّ َא أَ [Siz ey ( Kur’ân’a) iman edenler, Yahudi, Sābiî ve Hristiyanlar!] şeklinde okumuştur.
70. Âyetin Tefsiri
[854] “Gerçek şu ki, Biz” onlardan tevhide dair “söz aldık ve onlara pey-gamberler gönderdik” ki dinleri hakkında yapıp ettiklerine kendilerini vâkıf kılsınlar. “Ama her ne zaman bir peygamber…” Bu cümle şart cümlesidir ve peygamberlerin sıfatı olmak üzere gelmiştir. Ait zamiri ise mahzuftur, takdi-ri ْ ُ ْ
ِ لٌ ُ -şeklindedir. “Onlara nefislerinin hoşlanmadığı” şehevî arzula رَrına ters düşen, yükümlülük sebebiyle üzerlerine binen meşakkatler ve şer‘î hükümlerle amel etmenin doğuracağı zorluklar gibi “bir şey getirdiyse…”
[855] Şayet “Şartın cevabı nerededir? Çünkü َن ُ ُ ْ َ א ً ِ َ ا وَ ُ َّ אً כَ ِ َ (bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da katletmekteler) cümlesi cevap olmayıp cevap yerine geçen bir cümledir. Çünkü rasûl tekildir ve onda iki kısmın olması düşünülemez. Ayrıca in ekramte ahî ahāke ekramtu (Kardeşime de-ğer verirsen değer veririm kardeşine) şeklinde bir kullanım biçimi de güzel değildir.” dersen şöyle derim:Cevap cümlesi mahzuftur ve ًא ِ َ ا وَ ُ َّ אً כَ ِ َ نَ ُ ُ ْ َ cümlesi ona delâlet etmektedir. Adeta ه ُ َ َא ْ ُ ْ
ِ لٌ ُ ْ رَ ُ אءَ َ א َ َّ -Bun] כُlara her ne zaman bir peygamber gelse, karşısına dikildiler] denmiştir. ا ُ َّ א כَ ً ِ َ kavl-i celili ise “Peki, peygamberlerine ne yaptılar?” şeklindeki muhtemel bir soru-nun cevabı olmak üzere söz başı olmaktadır.
[856] Şayet“Neden iki fiilden biri mazi diğeri muzari kipiyle geldi?” dersen şöyle derim: َن ُ ُ ْ َ fiili geçmiş hâlin hikâyesi olarak [“katlediyorlardı” şeklinde] getirilmiş ve bununla, mezkûr katlin ne kadar berbat bir eylem ol-duğu gösterilmiş ve bu rezalet durum -ne kadar hayret verici bir şey olduğu-nu vurgulamak için- hâlihâzırda meydana gelen bir fiilmiş gibi aktarılmıştır.
71. Âyetin Tefsiri
نُ [857] َכُ َ -ifadesi72 açık fetha ile mansūb okunmuştur. En’in En أنَْ ne’den muhaffefe olması takdiri ile merfû‘ da okunmuştur. Aslı ُن َכُ َ ُ َّ أٌَ َ ْ ِ olup Enne hafifletilmiş, şan zamiri de hazfedilmiştir.
[858] Şayet“Enne tahkik için olduğu halde ا ُِ َ “sanma” anlamındaki
fiil ile nasıl kullanıldı?” dersen şöyle derim:Onların sanıları kalplerindeki kuvveti sebebiyle ilim gibi addedilmiştir.
[859] Şayet“Peki, hasibe fiilinin iki mef‘ûlü olur, bunlar nerede?” der-sen şöyle derim:Enne’nin sılası olan müsned ve müsnedün ileyhden mey-dana gelen cümle iki mef‘ûl yerine geçmiştir. Mâna şöyledir: İsrâiloğulları, kendilerine dünya ve âhirette Allah’tan “bir fitne” yani belâ dokunmaya-cağını sandıkları için, dine karşı “körleştiler” ve buzağıya taptıkları esnada “sağırlaştılar. Sonra” buzağıya tapmaktan dolayı pişmanlık duyup Allah’a yöneldiler ve “Allah tevbelerini kabul etti. Sonra” Allah’ın sıfatları konu-sunda imkânsız ve akıldışı olan Allah’ı görme [ru’yetullāh] talepleri yüzünden ikinci kez “körleştiler ve sağırlaştılar.”
[860] İfade ا ُّ ُ و ا ُ ُ (körleştirildiler ve sağırlaştırıldılar.) şeklinde zamme ile de okunmuştur, ُ َّ َ وَ ُ ّٰ ُ ا א َ َ takdirinde olup “Allah onlara attı ve onları körlük ve sağırlıkla vurdu!” demektir. Nitekim kargı ile ile vurduğun zaman nezektuhû ( כ ) dizinle vurduğunda da rakebtuhû ( (رכdersin.
[861] ْ ُ ِْ ٌ
ِ -ifadesi zamirden bedeldir. Ya da ekelû (içlerinden çoğu) כَni’l-berâğîsu / ُ ِ ا َ َ ْ ا
ِ ُ -ifadesine uygun bir kul (!yediler beni pireler) أכََlanım şeklidir [Normalde, ekelenî denmesi gerekirken, önce çoğul zamiriyle ekelûnî / ‘yediler beni!’ denmiş sonra makamdan zaten anlaşılan yiyenler pireler / el-berâğîs ifadesiyle belirtilmiştir]. Ya da mahzuf bir mübtedanın haberi olup ْ ُ ْ
ِ ٌِ َئِכَ כَ -Bun) أوُ
lar, onların birçoğudur) şeklinde takdir edilebilir.
72. Âyetin Tefsiri
72 Müfessir, fiilin Yâ’lı okunuşunu esas almaktadır. / ed.
[862] Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm, ‘sahipli bir kul’ olmak bakımından ken-disi ile diğer insanlar arasında hiçbir fark olmadığını belirtmiştir ki bu Hristiyanlar aleyhine bir delildir. “Kim Allah’a şirk koşarsa” yani kulluk-ta ve O’na özgü sıfat ve fiillerde O’na ortak koşarsa “Allah ona” tabiî ki muvahhidlerin yurdu olan “ Cennet’i haram kılar”, oraya girmesini haram eder ve aynen haram kılınan şeyin haram kılınan kimseye engellenmesinde olduğu gibi, onu oradan alıkoyar.
[863] “Hiçbir yardımcıları yoktur zalimlerin!” ifadesi, [Îsâ’nın değil] Al-lah’ın kelâmındandır ve şu mânadadır: Onlar zulümleri ve Hazret-i Îsâ hakkındaki sözleri yüzünden hak yoldan saptıkları için hiçbir yardımcıları yoktur. O yüzden, Allah onlara yardım etmemiş, onların sözüne destek olmamış, aksine her ne kadar onu bu şekilde tazim etme ve yüceltme çabası içinde olsalar da onu reddetmiş ve hoş görmemiştir. Ya da bu kısım Îsâ Aley-hisselâm’ın kelâmındandır ve “Söylediğiniz hususta size hiç kimse yardım etmez ve destek olmaz çünkü bu muhaldir, aklî değildir” anlamındadır. Ya da âhirette Allah’ın azabına karşı hiçbir yardımcı size yardım etmez.
75. Âyetin Tefsiri
[864] ٌ ِ ٌ وا َّ إِ ٍ إِ ْ إِ ِ א (tek tanrı dışında tanrı diye bir şey yoktur) وَifadesindeki Min, malum ‘yok’luğu umuma teşmil etmekte olup seninّٰ َّ ا َ إِ َ إَ sözündeki cinsini nefyeden Lâ ile birlikte takdir edilen de bu-dur. Mâna şöyledir: Varlık âleminde hiçbir ilâh yoktur, sadece “ikincisi ve ortağı olmayan, vahdâniyetle muttasıf ” tek ilâh vardır ki o da Allah’tır. “… aralarındaki inkârcı nankörlere can yakıcı bir azap dokunacak!” [ َّ َّ َ َ َ ْ ُ ْ
ِ وا ُ َ כَ َ ِ َّ :kavlindeki Min ise beyaniyedir ve aynen şu âyetteki gibidir [ا
אنِ وَْ ْ َ ا ِ َ ْ ِّ ا ا ُِ َ ْ א َ (“Pislikten, yani putlardan uzak durun!” [Hac 22/30])
Şayet “Peki, ‘Onların hakkı can yakıcı bir azaptır!’ buyrulmalı değil miy-di?” dersen şöyle derim:Zamir yerine zahir ismin kullanılmasında bir fayda vardır ki o da ا ُ א َ ِ َّ ا َ َ כَ ْ َ َ (… diyenler de nankörce inkâr etmişlerdir şüphesiz!) ifadesindeki küfürlerine olan şahitliğin tekrarlanmasıdır. Beyanda bir başka fayda daha vardır ki o da ْ ُ ْ
ِ وا ُ َ َ כَ ِ َّ -aralarındaki inkârcı nan) اkörlere) ifadesi tefsir edilirken onların küfür içinde olduklarını bildirmektir. Mâna şudur: Özellikle Hristiyanlardan küfür içinde olanlara can yakıcı bir azap, yani etkisi çok şiddetli bir azap türü dokunacaktır. Mesela a‘tınî ‘işrîne mine’s-siyâb (Bana elbiseden yirmi adet ver!) dediğin zaman sadece elbiseden yirmi adet verilmesini kastetmiş olursun, ‘yirmi’nin içine alabileceği başka cinsten olan şeyleri değil. Min’in teb‘îz için olması da mümkündür. O za-man mâna “Bunların küfürde kalanlarına mutlaka azap dokunacak!” şeklinde olur. Çünkü birçoğu Hristiyanlıkta kalmaktan tevbe etmiştir.
[865] Küfür içinde olduklarına dair defalarca yapılan bu tanıklıktan ve içinde bulundukları durumu hedef alan sert tehditten sonra “hâla Allah’a tevbe etmeyecekler mi?!” Burada, onların hâla küfürde ısrar etmelerine karşı bir hayret söz konusudur. “Oysa Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.” Pişman olup hakka dönmeleri halinde bunları da bağışlar, diğerlerini de…
[866] “Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir.” Bu cümle rasûlün sıfatı olmaktadır. Yani o, daha önce emsalleri geçmiş olan bir peygamber-den başka bir şey değildir. Nasıl öncekiler Allah’ın âyetlerini getirmişlerse, o da Allah’ın âyetlerini getirmiştir. Eğer Allah onun eliyle abraşı iyileştir-miş, ölüleri diriltmişse daha önce de asāya can vermiş ve onu hareket eden bir yılan haline getirmişti, onunla denizi yarmıştı, Hazret-i Mûsâ’nın eliyle Firavun’un varlığına son vermişti. Eğer Hazret-i Îsâ’yı babasız yaratmış ise daha önce de Hazret-i Âdem’i hem babasız hem de anasız yaratmıştı.
[867] “Annesi de, özü-sözü doğru bir kadındır.” Yani onun annesi de aynı şekilde daha önceki peygamberlere inanmış ve onları tasdik etmiş bazı kadınlar gibi bir sıddîkadır. Dolayısıyla her ikisinin de mertebesi sadece insanlık / beşer mertebesidir. Birisi nebî, diğeri onun sahabîsidir. Hal böyle iken, bu ikisinin durumunu nasıl kavrayamadınız da bunları diğer nebîler ve sahabîlerinin nitelenmediği şeylerle nitelediniz?! Oysa bu ikisiyle, diğer nebîler ve sahabîleri arasında hiçbir ayrılık - gayrılık bulunmamaktaydı.
[868] Sonra “Her ikisi de yemek yiyorlardı.” ifadesiyle Allah, bu iki zâtın, kendilerine nispet edilen durumlardan uzak olduklarını açıklamıştır. Zira beslenmek için yemeye, arkasından da yediğini hazmedip fazlalıklarını dışkılamaya ihtiyaç duyan, ancak şehvet, arzu vb. ile birlikte, et, kemik, damar, sinir, ahlât [-ı erba‘a] ve mizaçlardan oluşan bir cisimdir. Bütün bun-lar onun diğer cisimler gibi yaratılmış, türlü türlü maddeler bir araya geti-rilerek kaynaştırılıp evrilip çevrilip yeni bir cisim haline getirilmiş bir şey olduğunu gösterir.
[869] “Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz” yani sözlerinin bâtıllığını apaçık gösteren delillerden oluşan âyetleri onlara nasıl açıklıyoruz, “ama yine bak” hakkı dinlemekten ve onun üzerinde düşünmekten “nasıl da döndürülüveriyorlar?!”
[870] Şayet “ ْ ُ ْ َّ ا ُ (ama yine bak) kavl-i celilindeki ‘sonralığın’ anla-mı nedir?” dersen şöyle derim:Burada iki hayret verici durum arasındaki aralık ortaya konmaktadır. Âyette, Allah’ın onlara âyetlerini hayret verici biçimde açıkladığını, buna rağmen âyetlerden yüz çevirmelerinin ise daha da hayret verici olduğu gösterilmek istenmiştir.
76. Âyetin Tefsiri
ِכُ [871] ْ َ َ א َ ’den maksat Hazret-i Îsâ’dır. Yani gerek kendiniz gerekse mallarınız hususunda çeşitli belâ ve musibetlerle size Allah’ın verdiği gibi zarar vermesi söz konusu olmayan, keza, Allah’ın verdiği beden sağlığı, bol-luk - bereket vb. yararlar gibi bir yarar da sağlayamayan Îsâ’ya mı tapınıyor-sunuz?! Kaldı ki insanların birilerine zarar ve yarar namına vermiş oldukları şeyler de hep Allah’ın onlara imkân vermesinin ve onları muktedir kılması-nın bir sonucudur. Dolayısıyla, bu halde bile insan sanki hiçbir şeye malik değildir. Bu durum onun asla tanrı olamayacağına kesin bir kanıttır. Zira bir yarar da sağlayamamakta, bir zarar da verememektedir. Oysa tanrı / rab olmanın gereği, her şeye kadir olması ve kudret dâhilinde bulunan [yani muhâl olmayan] hiçbir şeyin onun ‘kudretinin dışında’ olmamasıdır.
[872] ُِ َ ْ ُ ا ِ َّ َ ا ُ ُ ّٰ ونَ kavl-i celîli وَا ُ ُ ْ َ a bağlıdır. Mâna şöyledir: Hal’أَ
böyle iken Allah’a şirk koşuyor ve O’ndan korkmuyor musunuz?! O ki sizin söylediklerinizi işitiyor ve inandığınız şeyleri biliyor. Yahut şöyledir: Allah işi-tilmesi söz konusu olan her şeyi işitmekte (semî‘) ve bilinmesi söz konusu olan her şeyi bilmekte (‘alîm) olduğu halde, O’nu bırakıp âciz olana mı tapıyorsu-nuz?! Oysa öyle olabilmesi için mutlaka hayy / diri ve kādir olması gerekiyor.
77. Âyetin Tefsiri
[873] ِّ َ ْ َ ا ْ َ ifadesi mef‘ûl-ı mutlakın sıfatıdır. Takdir, ْ כُِ ا دِ ُ ْ َ َ
ِّ َ ْ ا َ ْ َ ا ًّ ُ ُ (Hak olmayacak biçimde, batıl bir şekilde dininizde aşırılığa kaçmayın!) şeklindedir. Ğuluvv fi’d-dîn / Dinde aşırılık aslında iki kısım-dır: Birincisi hak bir şekilde olandır. Bu, dinin en ince ve derin mânalarını araştırmak ve kanıtlarını tahsil etmek için çaba göstermektir ki Ehl-i ‘Adl ve’t-tevhîd [ Mu‘tezile] kelâmcılarının yaptıkları böyledir. İkincisi de batılda aşırılıktır. O da hakka karşı tavır almak, delillerden yüz çevirmek ve şüpheli şeylerin peşine düşmektir. Heva ve heves sahibi ehl-i bid‘atın yaptıkları da bu kabildendir.
[874] “Daha önce sapmışlardı…” Bunlar Hristiyanlıktaki öncüleridir ki Peygamber (s.a.)’in gönderilmesinin öncesinde dalâlet üzere idiler. “Çokla-rını da saptırdılar,” teslis konusunda kendilerine katılanları yoldan çıkardılar “ve sapıttılar.” Ne zaman ki Peygamber (s.a.) gönderildi, bu kez de onu ya-lanlamak, ona haset etmek ve ona karşı azgınlık yapıp isyan etmek sûretiyle “doğru yoldan” yine saptılar.
81. Âyetin Tefsiri
[875] Allah Teâlâ Zebur’da “Hazret-i Dâvûd’un dili üzere” İncil’de de Îsâ Aleyhisselâm’ın dili üzere onlara lânetini indirmiştir. Rivayete göre, Eyle halkı [Ashâb-ı sebt] cumartesi yasaklarını çiğneyip sınırı aşınca Hazret-i Dâvûd onla-ra “Allah’ım! Onlara lânet et ve onları ibretlik birer âyet kıl!” diye dua etmiş.
Allah da onları maymuna çevirmiş. Îsâ Aleyhisselâm’ın ashâbı da ‘sofra’ mucize-sinden sonra yine de inkâra kalkışınca Hazret-i Îsâ “Allah’ım! Sofradan yedik-ten sonra hâla inkâra kalkışan bu kâfirlere insanlığın hiçbir ferdine etmediğin şekilde azap et! Onları ashâb-ı sebti lanetlediğin gibi lânetle!” diye dua etmiş. Bunun sonucu, onlar da hınzıra dönüşmüşler… ki sayıları beş bin kişiymiş. İçlerinde tek bir kadın ve çocuk yokmuş.
[876] Bu maymun ve hınzıra dönüşme şenî lâneti, sadece kendi işlemiş oldukları günahlar ve haddi aşmaları sebebiyle idi, başka bir şey yüzünden değildi. Sonra işledikleri günah ve taşkınlığı açıklama sadedinde şöyle bu-yurdu: “Onlar yaptıkları fenalıktan birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyor-lardı. Yapmakta oldukları gerçekten kötü idi!” Yaptıkları şeyin çirkinliği sebebiyle yeminle tekitli bir biçimde taaccüp ifadesi olarak böyle denilmiş-tir. Hal böyle iken vah o Müslümanların haline ki çirkinlikler karşısında birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyor ona gereken değeri vermiyorlar!.. Al-lah kelâmından okumuş oldukları bu ifadeler sanki İslâm dininden değil... Hem de bunca mübalağalı bir üslup kullanılmışken!
[877] Şayet“çirkinlikler karşısında birbirlerini alıkoyma yükümlülü-ğünü terk etmiş olmaları nasıl oldu da masiyet ve haddi aşma için tefsir kabilinden oldu?” dersen şöyle derim:Allah Teâlâ tarafından birbirlerini fenalıklardan vazgeçirmeleri emredilmişti. Bu emrin yerine getirilmeyip ih-lâl edilmesi, haliyle mâsiyet olmuştur. Bu aynı zamanda da haddi aşmadır. Çünkü fenalıklardan birbirlerini vazgeçirmede fesâdın önünü alma vardır, bunun terkinde de aksi durum olacaktır.
[878] Şayet“Münker kelimesinin [“yaptıkları fenalık” anlamında] fa‘alûhu ile nitelenmesine ne demeli? Zira bir şey yapıldıktan sonra yasaklanamaz ki?” dersen şöyle derim:Bunun yorumu “yapmış oldukları fenalığı alış-kanlık haline getirmekten…” ya da “işlemiş oldukları fenalığın benzerini işlemekten…” yahut “işlemeyi murad ettikleri fenalıktan birbirlerini alıkoy-madılar” takdirindedir. Nitekim fısk u fücûra dalma emarelerini, araçları-nın hazırlandığını ve suç işlemeye yönelik hazırlık yapıldığını gördüğünde önlemeye çalışman gibi. Şu şekilde bir yorumun yapılması da mümkündür: Onlar işlemiş oldukları fenalıktan vazgeçmiyor ve geri durmuyorlar, aksine onda ısrar edip işlemeye devam ediyorlar. Kişi bir şeyi terk ettiği zaman tenâhâ ‘ani’l-emri / intehâ ‘ani’l-emri (O şeyden uzaklaştı, vazgeçti!) denilir.
[879] “Onlardan birçoğunu görürsün…” Bunlar Ehl-i Kitap münafıkla-rıdır, müşrikleri velî edinirler ve onların saflarında yer alırlardı.
[880] “Allah’ın onlara gazap etmesi” ifadesi, [bi’se fiilinin] mahsūs bi’z-zem-mi olmaktadır ve mahallen merfû‘dur. Takdir şöyledir: ِة َ
ِ َ ا ْ إِ ُ َ زَاد ئْ ِ َ ْ ِ ْ َ َ ُ ّٰ َ ا َ َ (Allah’ın üzerlerindeki gazabı, Âhiret yolculuklarında ne kötü azıktır). Aslında mâna “Allah’ın gazabını gerektirici şey” şeklindedir.
[881] Eğer nifaka bulaşmadan halis bir imanla inanmış olsalardı, o tak-dirde müşrikleri velî edinmezlerdi. Yani müşriklerin velî edinilmesi onların münafıklıklarını ispat ve imanlarının gerçek bir iman olmadığını ortaya koyma sadedinde yeterli bir kanıttır.
[882] “Fakat birçoğu fâsıktır bunların!” Küfür ve nifaklarında temerrüt / inatçılık halindedirler. Bir izaha göre anlamı şöyledir: Eğer iddia ettikleri gibi Allah’a ve Hazret-i Mûsâ’ya inanmış olsalardı o takdirde Müslümanla-rın onları velî edinmediği gibi onlar da müşrikleri velî edinmezlerdi.
86. Âyetin Tefsiri
[883] Allah Teâlâ Yahudilerin aşırı böbürlü hallerini ve hakka icabetleri-nin zorluğunu, buna mukabil Hristiyanların huylarının yumuşaklığını ve İs-lâm’a yönelik meyillerinin ve yaklaşımlarının kolaylığını vasfetti ve Yahudileri müminlere aşırı düşmanlıkta müşriklere eş tuttu ve hatta onları müşrikler-den önce zikretmek sûretiyle bu konuda onların daha da ileride olduklarına tembihte bulunmuş oldu. Allah “Bunları, insanların hayata karşı en düşkünü bulacaksın hatta şirk koşanlardan bile daha çok...” [Bakara 2/96] ifadesinde de aynı şeyi yapmış ve onların yaşama hırsı konusunda müşriklerden bile önde, insanların en hırslısı olduklarını beyan buyurmuştur. Allah’a yemin ederim ki onlar gerçekten öyledirler ve çok katıdırlar. Peygamber (s.a.)’den de şöyle bir hadis rivayet olunmuştur: “İki Yahudi bir Müslüman ile başbaşa kalırlarsa mutlaka onu öldürmeyi akıllarından geçirirler.”
[884] Hristiyanların müminlere karşı eğilimlerini, muhabbet ve ya-kınlıklarını “ki bu, aralarında keşişlerin ve rahiplerin bulunmasındandır” buyurmak sûretiyle izah etmiştir. Yani onların içlerinde âlimler ve âbidler vardır, onlar tevazu sahibi alçak gönüllü kimselerdir, büyüklük taslama bil-mezler. Yahudiler ise bunun tam aksi özelliğe sahiptirler. Burada, ilim tahsil etmenin en yararlı şey olduğuna, ilmin hayırlı işlere götüren en iyi kılavuz ve kurtuluşa götüren en iyi rehber olduğuna dair bir kanıt vardır. İsterse söz konusu ilim keşişlerin ilmi olsun. Keza bu âyet, âhiret endişesinin, akıbetle ilgili konuşmanın bir rahipte de olsa iyi bir fazilet, kibirden uzak olmanın bir Hristiyanda da olsa iyi bir özellik olduğunun delili olmaktadır.
[885] Allah Teâlâ onları kalp yumuşaklığı ile tavsif etmiş ve onların Kur’ân’ı dinlerken gözlerinden yaş akıttıklarından söz etmiştir. Tıpkı Necaşi (r.a.) [v. 9/630] ile ilgili anlatılan olayda olduğu gibi. O Habeşistan’a hicret eden Müslümanlarla, onları geri almak üzere oraya gitmiş olan ve kralı al-datarak onların kendilerine teslim edilmesini isteyen lânetli müşrik heyeti huzurunda toplandıkları zaman, Ca‘fer b. Ebû Tālib (r.a.)’a [v. 8/629] şunu sormuştu: “Kitabınızda Meryem ile ilgili bir anlatı var mı?” Ca‘fer: “Evet, onun adıyla anılan bir sûre var!” demiş ve “İşte, Meryem’in oğlu Îsâ budur!” [Meryem 19/34] ifadesine kadar sûreyi okumuştu. Ayrıca TāHâ sûresinden “ Musa’nın haberi gelmiş miydi sana?” [TāHâ 20/9] âyetine kadarki [ Kur’ân-ı Kerim ve Allah Teâlâ’dan söz edilen] kısmı okumuştu. Bunları dinleyen Necaşi’nin gözünden yaşlar dökülmüştü. Aynı şekilde onun kavminden Peygamber (s.a.)’e gelen yetmiş kişilik heyet de Peygamber kendilerine YâSîn sûresini okuduğunda ağlamışlardı.
[886] Şayet “ا ُ َ َ آ ِ َّ ِ ’daki Lâm nereye bağlıdır?” dersen şöyle derim:‘Adâveten ve meveddeten kelimelerine bağlıdır. Şu mânada: Müminlere yö-nelik Yahudi düşmanlığı, düşmanlıklar içinde en şiddetli ve açık olanıdır. Müminlere yönelik Hristiyanların beslemiş olduğu sevgi ise sevgiler içinde en yakın ve varlık bakımından en önde olanı, husule gelmesi bakımından da en kolay olanıdır. Farklılık arz edecek şekilde, Yahudiler düşmanlıkla, Hristiyanlar ise sevgiyle nitelenmişler, sonra da düşmanlık ve sevgi ‘daha şiddetli’ ve ‘daha yakın’ olmakla vasfedilmiştir.
[887] Şayet“ ِ ْ َّ َ ا ِ ُ ِ َ ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöyle de-rim:Gözlerin yaşla dolması ve boşanmasıdır. Çünkü feyz, kap vb. benzeri bir şeyin iyice dolup etrafından taşması demektir. Burada dolmanın sonucu olan taşma, dolma fiilinin yerine kullanılmıştır. Bu durumda müsebbebin sebep yerine ikame edilmesi türünden bir mecaz söz konusu olmaktadır. Yahut onların ağlama halleri ile tavsif edilmelerinde mübalağa kastedilmiş ve gözleri sanki kendiliğinden taşıyor, yani -deme‘at ‘aynuhû dem‘an (gözü yaş aktı) kullanımından- ağlamaktan göz adeta gözyaşı olup akıyormuş gibi kılınmıştır.
[888] “ ِّ َ ْ َ ا ِ ا ُ َ َ א َّ ِ ifadesindeki Min’ler arasında ne fark vardır?” dersen şöyle derim:Birinci Min ibtida-i gaye içindir. Buna göre mâna: Gözyaşının boşanması hakkı bilmekten başlamış ve doğmuş, onun yüzün-den ve sebebiyle olmuştur. İkinci Min ise beyaniyye olup ‘o aşina oldukları şey’ mevsūlünü açıklamaktadır. Min-i teb‘îzıyye olması da mümkündür o zaman mâna şöyle olur: Hakkı kısmen tanıdılar ve bu onları ağlatmaya ve onları etkilemeye yetti. Ya bir de tümünü tanıyabilselerdi, Kur’ân’ı okusalar-dı ve Sünnet’i ihâta edebilselerdi, o zaman halleri nice olurdu?
[889] ْ ُ ُ ُ ى أ َ ُ (gözleri görülür) şeklinde meçhul sıygayla da okunmuştur.
[890] “Ya Rabbi! İman ettik” ifadesinden maksat, imanın o an inşa edilip içine girildiğidir. “Bizi de şahitlerle,” yani “insanlara şahit olasınız diye…” [Bakara 2/143] ifadesi fehvasınca kıyamet günü diğer ümmetlere şa-hitlik edecek olan Ümmet-i Muhammed ile birlikte “yaz.” -İncil’de onlardan böyle bahsedildiğini gördüklerinden, bunu bu şekilde söyleyebilmişlerdir.-
[891] “Bizim ‘ne’yimiz var ki, Allah’a iman etmeyecekmişiz?!” ifadesin-de, salihlerle birlikte olmak hasebiyle Allah’ın in‘âmını -ki imanın muktazā-sıdır- umdukları halde iman etmemeleri çok uzak görülmekte ve yadırgan-maktadır. Söylendiğine göre, [ Necaşi’nin adamları] kavimlerine döndüklerinde millet bunları kınamış, onlar da bu şekilde cevap vererek, “Neden Allah’a tevhid üzere iman etmeyelim ki?!” diye iradelerini ortaya koymuşlardır. Çünkü daha önce teslisçi idiler ve bu, gerçekte “Allah’a iman” değildi.
[892] ُ ِ ْ ُ ifadesinin mahalli, mâ le-ke kā’imen sözünde olduğu gibi, َ ِ ِ ْ ُ َ ْ َ takdirinde hal olmak üzere mansūbluktur. ُ َ ْ َ ifadesindeki Vav وَda hal bildiren Vav’dır. Şayet“Birinci ve ikinci hallerin âmili nedir?” der-sen şöyle derim:Birincinin âmili Lâm’daki fiil anlamından hasıl olan şey-dir. Sanki şöyle denilmiş gibidir: Eyyu şey’in hasale le-nâ ğayra mu’minîne (inanmayanlar olarak bizim için hâsıl olan nedir?) İkincisinde ise bu fiilin mânasıdır. Ancak ilk hal ile kayıtlı olma durumu vardır. Çünkü sen onu izale ederek ُ َ ْ َ َא وَ َ א َ ُ .dediğin zaman bu anlamlı bir söz olmaz وَ َ ْ َ nun’وَُ ِ ْ ُ َ ’dan hal olması da mümkündür ve şöyle takdir edilir: Allah’ı tevhit etmedikleri halde salihlerle birlikte olmayı nasıl arzulayabildiklerini sorgu-lamış/yadırgamış oldular. Yine, ُ َ ْ َ ُ nun’وَ ِ ْ ُ َ ifadesine ma‘tūf olması da mümkündür, yani “Bize ne oluyor ki hem teslise inanıyor ve hem de salihlerle beraber olmayı arzuluyoruz!?” Ya da “Bize ne oluyor da İslâm’a girerek bu ikisini cem etmiyoruz!?” Çünkü kâfirin salihlerle birlikte olmayı arzulaması uygun düşmemektedir.
[893] Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh [v. 110/728; ُ ّٰ ا ُ ُ َ א َ َ (Allah da onları ödüllendirdi) ifadesini] ّٰ ُ ا ُ א آ (Allah da onlara verdi) şeklinde okumuştur.
[894] “Bu söylediklerinden dolayı” yani itikat ve ihlâslarından kaynaklı konuşmaları sebebiyle… Hâzâ kavlu fulânin dediğinde, onun itikat ve görü-şünü kastedersin.
88. Âyetin Tefsiri
[895] “Allah’ın size helâl kıldığı tertemiz, hoş şeyleri” yani helal olup da hoş / tertemiz ve lezzetli olanlar demektir. “Haram kılmayın!” ifadesinin anlamı haram kılma engellemesi gibi kendi özlerinize onları engellemeyin. Ya da zahitlikle ve zor bir hayat tercihi ile onların terki konusunda mübala-ğa ifade etmek üzere “onları kendimize haram kıldık.” demeyin.
[896] Rivayete göre, Peygamber (s.a.) bir gün ashâbına kıyametten bah-setti. Anlatımında işi sözün son noktasına kadar götürdü ve onları korkut-ma konusunda yeterince konuştu. Ashâb bundan çok etkilendi ve Osman b. Maz‘ûn’un [v. 2/623-24] evinde toplandılar ve her gün gündüzü oruçla, geceyi ayakta geçirmeye, yataklarda uyumamaya, et ve yağ yememeye, ka-dınlara yanaşmamaya, güzel koku kullanmamaya, dünyayı tamamıyla terk edip [çuvaldan bozma] kıl abalar giyerek yeryüzünde diyar diyar dolaşmaya, erkekliklerini iğdiş ettirmeye karar verdiler. Onların bu durumu Peygamber (s.a.)’e ulaştı. Onlara şöyle buyurdu: “Bana böyle bir şey / ruhban hayatı emrolunmadı. Sizin nefislerinizin de üzerinizde hakları vardır. Arada bir oruç tutun, arada bir yiyin. Geceleri kalkın, namaz kılın, ama uyuyun da. Çünkü ben geceleri hem ihya ederim hem de uyurum. Gündüzleri de kâh oruç tutarım kâh tutmam, yerim. Et ve yağ da yerim. Kadınlara yanaşırım. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir!” [Dârimî, Sünen, III, 1386; Müslim, “Nikah” 5. (Benzer lafızlarla)] Âyet işte bu olay üzerine inmiştir.
[897] Yine rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) tavuk ve pâlûze yer-di, helvayı ve balı severdi. Hatta şöyle derdi: “Mü’min tatlıdır, tatlıyı sever!” Rivayete göre birisi İbn Mes‘ûd’a [v. 32/653]: “Ben kendime yatağı haram ettim!” dediğinde ona bu âyeti okumuş ve kendisine şöyle demiştir: “Yata-ğında uyu ve yeminine kefaret ver!” Rivayete göre, Hasan-ı Basrî Rahime-hu’llāh [v. 110/728] bir yemeğe davet edilir. Beraberinde Ferkad es-Sebahī ve adamları da vardır. Sofraya otururlar. Sofrada kızarmış tavuk, pâlûze ve benzeri envâ-i çeşit yemek vardır. Bunu gören Ferkad bir köşeye çekilir. Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh “Oruçlu mu?” diye sorar. “Hayır, lâkin bu envâ-i çeşit yemeği hoş görmedi!” derler. Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh ona yönelir ve “Bre Ferkadçik! Arının salyası, buğdayın özü ve halis tereyağı işte… Yani şimdi bir Müslüman bunu mu ayıplıyor?!” der. Yine ona “Fa-lanca pâlûze yemiyor ve ‘şükrünü eda edemem’ diyor!” dediler. Hasan-ı Basrî “Peki, soğuk su içmiyor mu?” diye sordu ve ekledi: “Cahil!.. Soğuk su hakkındaki Allah’ın ona olan nimeti pâlûze nimetinden daha büyük!” Yine o şöyle demiştir: “Allah Teâlâ kullarını tedip etti ve edeplerini güzel eyledi! Allah Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Varlıklı olan varlığından harcasın!’ [Talâk 65/7] Allah bir kavme bolluk verdiğinde onların itaat dairesi içinde nimetlerden yararlanmaları sebebiyle onları ayıpladığı asla söz konusu olmamıştır. Öbür taraftan, yoksulluk içinde olup da isyan edenleri de mâzur görmemiştir.”
[898] “Haddi aşmayın!” yani Allah’ın size helâl kıldığı şeylerin sınırını onları harama çevirerek aşmayın. Ya da helâl ü hoş tertemiz olan şeyleri kul-lanmada israf ederek haddi aşmayın. Ya da helâl ü hoş tertemiz olan şeyleri kendine haram kılmak da haddi aşma ve zulüm olarak değerlendirilmiştir. Haddi aşmak yasaklanmıştır ki helâl ü hoş tertemiz olan şeylerin haram kılınması da hemen akabinde gelmesi sebebiyle öncelikle onun içine girsin. Ya da “helalleri haram kılmak sûretiyle haddi aşmayın” demek istemiştir.
[899] “Ve Allah’ın size nasip ettiği şeylerden” yani rızık diye adlandırı-lan şeylerden “helâl ve tertemiz olarak yiyin.” ً َ ifadesi, nasip edilen [yani rızık olarak verilen] şeyin hâlidir. “Allah’tan sakının!” ifadesi, Allah’ın emrine uyulması tavsiyesini pekiştirmekte, “iman ettiğiniz” kısmı da tekidi pekiş-tirmiş olmaktadır. Çünkü O’na iman emredilen şeyi yapma, yasaklanan şeyden de geri durma konusunda takvayı muciptir.
89. Âyetin Tefsiri
[900] Yeminde lağv, kendisine herhangi bir hüküm bağlanmayan boş yemin demektir. Bunun ne olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Rivayete göre bu Hazret-i Aişe’ye [v. 58/678] sorulmuş, o da “Bir kimsenin yemin kas-tı olmaksızın ‘Hayır, vallāhi!’ ‘Evet vallāhi!’ demesidir” diye cevap vermiştir. [Buhārî, “Tefsir”, 6] Şâfi‘î Rahimehu’llāh ’ın [v. 204/819] mezhebi de bu şekildedir. Mücâhid’in [v. 103/723] ise lağv yemini hakkında şöyle dediği nakledilmiştir. “Bir adam doğru zannederek yemin eder ama aslında o zannettiği gibi de-ğildir.” Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh ’ın [v. 150/767] görüşü de bu doğrultuda-dır. “Bilinçli ettiğiniz” yani niyet ve kasıt ile pekiştirdiğiniz “yeminlerinizden ötürü…” Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh’a [v. 110/728] yemin-i lağv sorulmuştu. Yanında da Ferezdak [v. 112/730] vardı. Hasan-ı Basrî’ye: “Ey Ebû Sa‘îd! Bırak da bu sorunun cevabını senin yerine ben vereyim!” dedi ve şu beyti okudu:
“Öylesine söylediğin kasıtsız sözden dolayı sorguya çekilecek değilsin,ona yönelik kesin bir niyet taşımadıkça…”
[901] ُ ُ ْ َّ َ fiili şeddesiz olarak ْ ُ ْ َ َ şeklinde ve ْ ُ ْ َ א َ şeklinde de okunmuştur. Mâna şöyledir: Lâkin kasıtlı biçimde yapmış olduğunuz ye-minleri bozmanız halinde Allah Teâlâ sizi sorguya çeker. Sorguya çekme zamanı hazfedilmiştir. Çünkü onlarca bu belli idi. Ya da “akdettiğiniz ye-minleri bozmanız sebebiyle…” takdirindedir ve muzāf hazfedilmiştir.
[902] “Böyle bir yeminin” yani yemini bozmanın “kefareti.” Keffâret, işlenen hatayı kefr etme yani örtme özelliği bulunan şey demektir. “Aileni-ze yedirdiğinizin ortalamasından…” Kimi ailesine harcarken israfa kaçar, kimi de pintilik yapar. O yüzden ortalaması denilmiştir. Bu miktar Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh’a [v. 150/767] göre her bir yoksula buğdaydan yarım sā‘ yani 1080 gram, diğerlerinden ise bir sā‘dır. Yahut iki öğün sabah akşam yoksulu doyurmaktır. Şâfi‘î Rahimehu’llāh’a [v. 204/819] göre ise her bir yok-sul için bir müd, yani 542 gr.dır.
[903] Ca‘fer b. Muhammed Yâ’nın sükûnu ile ahâliykum şeklinde oku-muştur. el-Ahâlî ise, ehlin çoğul şeklidir tıpkı leylenin çoğulunun leyâlî, ar-dın çoğulunun arâdī gelmesi gibi. Ardūne gibi ehlûne şeklinde de çoğulu kullanılır. Nasb halinde Yâ’nın sakin olarak okunması ise dilde kolaylık/tahfif içindir. Yâ’yı Elif ’e benzeterek ra’eytu ma‘diykeribe (Ma‘dîkerib’i gör-düm) demeleri de böyledir.
[904] ْ ُ ُ َ ْ כِ ِ ifadesi أوَْ َ أوَْ ْ ِ ifadesinin mahalline ma‘tūftur. Kâf’ın zammesiyle de okunmuştur, hem zammeli hem de kesreli okunan ٌوَة ْ ُ ve ةٌ َ ْ kelimeleri gibi. Kisve, avret yerini örten elbise demektir. İbn Abbâs’tan أُ[v. 68/688] rivayet edildiğine göre o gün için aba yeterli imiş. İbn Ömer’e [v. 73/692] göre ise izâr, kamîs, ridâ, kisâ [yani futa, gömlek, ridâ ve aba]dan biri demektir. Mücâhid [v. 103/723; Çarşaf gibi] kapsamlı elbise, Hasan-ı Basrî Ra-himehu’llāh [v. 110/728] ise beyaz renkli iki parça elbise demiştir. Sa‘îd b. el-Müseyyeb [v. 94/713] ve [Muhammed b. Sümeyfa‘] el-Yemânî ise ِ َ ْ ُ כَ أو (genelde âdetleri olduğu üzere) şeklinde okumuşlardır. Yani ister israfla is-ter kısmayla ailenize ne yediriyorsanız onun mislini vereceksiniz, onların nafakaları miktarından az vermeyecek, onları kendi ailelerinizle eşit tuta-caksınız. Şayet“Bu durumda Kâf ’ın i‘rabda mahalli nedir?” dersen şöyle derim:Merfû‘ olmaktır, takdiri de ْ ِ
ِ َ ْ ُ ْ כَ ُ ُ א َ ْ şeklindedir, yani eğer أوَْ إِorta hallice yedirmezseniz, o zaman kendi aile efradınızın yemeği gibi…
[905] “Yahut bir köle azadı.” Şâfi‘î Rahimehu’llāh [v. 204/819] katil kefa-retine kıyasla, azat edilecek kölenin mümin olmasını şart koşmuştur. Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh [v. 150/767] ve ashâbı ise katil kefareti hariç bütün kefaretlerde kâfir bir kölenin azat edilmiş olmasını yeterli görmüşlerdir.
[906] Şayet “أو’in yani ‘ya da’ demenin anlamı nedir?” dersen şöyle de-rim:Seçimli kılmak ve üç şeyden birini herhangi bir kayıt olmaksızın vacip kılmaktır. Kefaret verecek kimse bu sayılanlardan hangisini yerine getirecek olursa, kefaret borcunu ödemiş olur.
[907] Bu üç şeyden birini “bulamayan” Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh’a [v. 150/767] göre “üç gün peş peşe oruç tutar.” O bu görüşü, Übeyy [v. 33/654] ve İbn Mesûd’un [v. 32/653] ٍאت َ ِ َא َ ُ َّאمٍ ُ أَ َ َ َ אمُ َ
ِ َ şeklindeki kıraatleri sebebiyle benimsemiştir. Mücâhid [v. 103/723] ise şöyle demiştir: Ramazan orucunun kazası hariç bütün oruçlar peş peşedir. Yemin kefareti ise kişinin tercihine kalmıştır.
[908] Bu sözü edilen şeyler yeminlerinizin kefaretidir. ُאء َ ْ َ ْ כَ ا ْ ِ anla-mında ya da kefaretin müennes olması hasebiyle ْ כُ
ِ א َ ْ אرَةُ أَ َ כَ כَ ْ ِ denseydi, o da sahih olurdu. Mâna ْ ُ ْ
ِ َ ْ وَ ُ ْ َ َ şeklindedir. Yani “Yemin edip de إِذا yemini bozduğunuz zaman…” Yemini bozma âyette zikredilmemiştir çün-kü kefaretten söz edildiğine göre demek ki yemin bozulmuştur. Zira kefaret mücerred yemin etmiş olmakla değil, bozmakla gerekir. Yemini bozmadan önce kefaret verilmesi Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh [v. 150/767] ve ashâbına göre câiz değildir. Şâfi‘î Rahimehu’llāh’a [v. 204/819] göre ise [Namaz kılma-yacağına yemin eden biri gibi] yeminini bozması halinde günah işlemiyorsa, o takdirde [oruçla değil de] malla kefaret verilmesi câizdir.
[909] “Yeminlerinize riayet edin” ve bozmayın. Burada maksat, bozul-ması günah olan yeminlerdir. Zira ‘yeminler’ kelimesi cins isimdir ve hem bir kısmı için hem de tümü için kullanımı câizdir. Şöyle bir yorum da ya-pılmıştır: Kefaret vererek yeminlerinize riayet edin! Bir yorum da şöyledir: Neye ve nasıl yemin ettiyseniz o şekilde davranarak yeminlerinize riayet edin, önemsemezlik ederek onları terk etmeyin!
[910] “Allah size âyetlerini” şeriatın esaslarını ve hükümlerini “işte böy-le” yani işbu açıklama gibi “açıklıyor ki” size öğrettiği ve sizin için kolaylık dilediği, çıkış yolu gösterdiği konularda size olan nimetlerine karşı “şükre-desiniz.”
91. Âyetin Tefsiri
[911] Hamr (şarap / içki) ve kumarın haramlığı birçok yolla pekiştiril-miştir. Bunlardan biri, cümlenin [kasır edatı olan] innemâ ile başlamasıdır. Bir diğeri, putlara tapınma ile yan yana zikredilmesidir ki Peygamber (s.a.) de bu mânada şöyle buyurmuştur: “İçki içen puta tapan gibidir!” Bir diğe-ri, “Şu pislikten yani putlardan kaçının!” [Hac 22/30] âyetinde olduğu gibi bunun pislik sayılmasıdır. Bir diğeri, onun şeytan işi olduğunun belirtil-mesidir. Şeytan ise ancak mahzā kötülük getirir. Bir diğeri, ondan kaçınıl-masının istenmesidir. Bir diğeri, ondan kaçınmanın felâha erme sebebi ol-duğunun bildirilmesidir. Çünkü bir şeyden kaçınmak felâha ermekse, onu yapmak hüsrandır ve helâk sebebidir. Bir diğeri, onun neden olacağı vebale dikkat çekilmesidir ki o da içki içenler ve kumarbazların birbirine kin bes-lemesi, düşmanlaşması, yine bunların neden olacağı Allah’ı zikretmekten alıkonulma, namaz vakitlerine riayet etmeme gibi durumlardır.
[912] “Artık vazgeçersiniz herhalde?” ifadesi, yasaklamanın yapılabilece-ği en beliğ ifadelerden biridir. Adeta şöyle denmektedir: İçki ve kumardan insanı alıkoyması gereken nice mâni size belirtildiğine göre artık bu envâ-i çeşit mâniyi görerek bunlardan vazgeçmişsinizdir herhalde, değil mi?! Yoksa sanki size hiçbir uyarıda bulunulmamış, nasihat edilmemiş gibi yine eski hal üzere devam mı edeceksiniz?
[913] Şayet “ُه ُِ َ ْ א َ ’daki [müfred] zamir nereye râcidir?” dersen şöyle
derim:Mahzuf olan muzāfa. Sanki şöyle denilmiştir: İnnemâ şe’nu’l-hamri ve’l-meysiri ev te‘âtıyhimâ (İçki ve kumarın durumu ya da te‘âtîsi, yani içilme-si, oynanması) ya da benzer bir takdirle muzāf olan isme râci olmaktadır. O yüzden de [ortada iki şey olmasına rağmen] “Şeytan işi bir pisliktir!” denilmiştir.
[914] Şayet“İçki ve kumarı önce dikili taşlarla ve fal oklarıyla birlik-te zikretmişken, daha sonra neden ikisini ayrıca bir daha zikretti?” dersen şöyle derim:Çünkü hitap müminlere yöneliktir. O yüzden de içmekte ol-dukları içki ve oynamakta oldukları kumardan uzak durmaları istenmiştir. Dikili taşlar ve fal okları ise içki ve kumarın haramlığını pekiştirmek ama-cıyla zikredilmiş ve bu sayılanların tümünün Câhiliye dönemine ve ehl-i şirke ait davranış biçimleri olduğu vurgulanmak istenmiş ve bu şekilde on-ların tamamından kaçınmaları gerektiği ortaya konulmak istenmiştir. Sanki şöyle denilmek istenmiştir: Allah’ın gayb ilminde puta tapan ve Allah’a şirk koşan ile içki içen ya da kumar oynayan arasında bir fark yoktur. Sonra da o ikisini ayrıca zikretmek sûretiyle âyetin sevkinden asıl maksadın içki ve kumarın hükmünü beyan etmek olduğunu ortaya koymuştur.
ةِ [915] َّ ِ ا َ -ifadesiyle namaz, sair zikirler arasında özellikle belirtil وَmiştir. Yani “özellikle de namazdan alıkoyar.” denilmek istenmiştir.
92. Âyetin Tefsiri
[916] “Ve dikkat edin!..” Yani daima dikkatli ve endişeli olun. Çünkü dikkat ettikleri takdirde, bu halet-i ruhiye onları her tür kötülükten sakın-maya ve her tür iyiliği yapmaya sevk edecektir. “İçki ve kumar yüzünden üzerinize binecek olan günahtan sakının!” ya da “Allah ve Resûlüne itaati terketmiş olmaktan sakının!” şeklinde yorumlamak da mümkündür.
[917] “Yüz çevirecek olursanız, bilin ki” bu halinizle Allah’ın Resûlüne zarar veremezsiniz. Çünkü Peygamber (s.a.) sadece âyetleri apaçık bir şe-kilde iletmekle yükümlüdür. Bu itibarla kendi yükümlülüklerinizi yerine getirmemek sûretiyle, ancak kendinize zarar verebilirsiniz!
93. Âyetin Tefsiri
[918] Allah Teâlâ daha evvel tattıkları leziz ve nefis kabul edi-len şeylerin günahını müminlerden kaldırmıştır. [Ancak] haram kıldı-ğı bu şeylerden “sakınıp” uzak durdukları ve “iman ettikleri” yani iman ve salih amelde sebat edip bunu iyice pekiştirdikleri takdirde “evet, inanıp sakındıkları” iman ve takva üzerinde sabit kaldıkları takdirde
“evet, sakınıp ihsan üzere hareket ettikleri” masiyetlerden sakınmakta sebat gösterip amellerini en güzel biçimde yaptıkları -ya da insanlara ihsanda bulun-dukları, kendilerine Allah’ın nasip ettiği şeylerden onları da nasiplendirdikleri- takdirde…
[919] Denildi ki: Bu âyet, hamrın / içkinin haram olduğuna dair hü-küm nâzil olunca sahabîlerin; “Ya Resûlallah! İçki içerek, kumar parası yi-yerek ölen kardeşlerimizin durumu ne olacak?!” demesi üzerine gelmiştir. [Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 515]
[920] Yani müminler haramlardan sakındıkları sürece tattıkları hiçbir mübah şeyden dolayı sorumlu olmayacaklardır. Buna göre “evet, sakınıp iman ettikleri, evet, sakınıp ihsan üzere hareket ettikleri takdirde” ifadesi onların bu özellikleri taşıdığı anlamında olup takva ve iman üzere, yine tak-va ve ihsan üzere oldukları konusunda onları övmüş medhetmiş olmakta-dır. Benzeri şudur: Birisi sana “Zeyd’in işlediklerine karşılık ona bir günah var mı?!” dediği zaman sen -o şeyin mübah olduğunu da bilerek- “Haram-lardan sakındığı sürece mübah bir konuda hiç kimseye günah yoktur, kaldı ki o ihsan üzere hareket eden bir mümindir.” dersin ve bu sözünle Zeyd’in ihsan üzere hareket eden takvalı, mümin bir kimse olduğunu bu haliyle yaptıklarından dolayı da sorumlu tutulmayacağını kastedersin.
94. Âyetin Tefsiri
[921] Bu âyet Hudeybiye senesi inmiştir, Allah onları ihramlı iken av ile sınamıştı. O kadar çok avlanacak hayvan vardı ki neredeyse bineklerine sürtünüyorlar, elle tutulacak, mızrakla avlanacak kadar yakınlarına geliyor-lardı. “Bakalım kim, gaip olduğu halde kendisinden korkuyor’ ayırt etmek için…” yani Allah’ın -âhirette gerçekleşeceği beklenen gayp niteliğindeki- azabından korkarak avlanmaktan sakınanlarla pervasızca ava yeltenenler birbirinden ayrılsınlar diye Allah sizi mutlaka deneyecektir. Bu sınamadansonra, her kim haddi aşar da avlanırsa o takdirde söz konusu tehdit kendi-sini mutlaka bulur!
[922] Şayet “ ِْ َّ َ ا ِ ءٍ ْ َ ِ (av niteliğindeki bir şeyle) ifadesinde avı az
ve basit göstermenin sebebi nedir?” dersen şöyle derim:Bu önemsizlik vurgusu, sözü edilen av sınavının, sebat sahibi kimselerin dahi ayaklarını kaydıracak canını ve malını feda etme türünden büyük bir sınav olmadığını belirtmek içindir. Bu olsa olsa Eyle halkının cumartesi yasağı bağlamında balıklarla sınanması kabilinden bir şeydir. Onlar böylesine basit bir sınavla kaybetmişlerdi, ya bir de büyük bir bela ile sınansalardı, acep halleri nice olurdu?
[923] İbrâhim ُ ُ َא َ şeklinde Yâ ile okumuştur.
95. Âyetin Tefsiri
مٌ [924] ُ ُ “ihramlılar” demektir ve harâmın çoğuludur, radâhın çoğu-lu ruduh gibi. Ta‘ammüdden maksat, ihramlı olduğunu ve öldürdüğü şeyi öldürmesinin haram olduğunu bile bile av hayvanını öldürmesidir. Ama ihramlı olduğunu unutarak öldürürse ya da av olmadığını sandığı bir şeyin av olduğu anlaşılması halinde yahut okunu başka bir şeye atması, ancak okun ava isabet etmesi halinde hüküm başkadır ve o takdirde o işi bile bile değil hataen işlemiş olur.
[925] Şayet “İhram yasakları konusunda unutma ile ta‘ammüd arasın-da bir fark yoktur, bununla birlikte âyette neden ta‘ammüden olması şartı koşulmuştur?” dersen şöyle derim:Çünkü âyetin gelişi bu işi ta‘ammüden yapan hakkındadır. Rivayete göre, Hudeybiye umresinde onlara bir yaban eşeği belirmiş, Ebu’l-Yeser [Ebû Katâde?] de bir hamle yaparak ona mızra-ğını saplamış ve öldürmüştü. Kendisine “Sen ihramlı iken avı öldürdün!” dediler. Âyet işbu sebeple indi. Hem asıl olan bile bile yapanın fiilidir, ha-taen yapılan fiilin ta‘ammüden olana katılması işin vahametini belirtmek içindir. Buna âyetteki şu kısımlar da delildir: “Ta ki yaptığının cezasını tat-sın!” ve “Her kim yine bu işe dönerse, Allah onu mutlaka cezalandırır.”
Zührî’den [v. 124/742] şöyle nakledilmiştir: “Kitap ta‘ammüden olanın, sünnet de hata ile olanın hükmünü getirmiştir.” Sa‘îd b. Cübeyr [v. 94/713]: “Ben hata ile olanda bir beis görmüyorum.” demiş ve âyetteki ta‘ammüden olma şartını görüşüne mesnet yapmıştır. Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh ’dan [v. 110/728] ise konu ile ilgili iki rivayet bulunmaktadır.
[926] “Cezası, öldürdüğü o hayvanın benzeridir…” Hem ceza hem de misl kelimesi merfû‘dur, öldürdüğü av hayvanına denk bir ceza ödemesi gerekir, anlamındadır. Bu da Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh’a [v. 150/767] göre av hayvanının avlanıldığı yerdeki takdir edilen değeri kadardır. Eğer avın değeri kurban fiyatına ulaşırsa o takdirde muhayyer olur: İsterse evcil hay-vanlardan av hayvanının değerinde olan bir hayvanı kurban eder. Ya da onun değeri ile yiyecek alır ve her fakire yarım sā‘ yani 1080 gr. buğday ya da [arpa ya da hurma gibi] diğerlerinden bir sā‘ yani 2160 gr. olacak şekilde yoksullara dağıtır. Ya da yoksula vereceği her sā‘ yiyeceğe karşılık bir gün oruç tutar. Eğer bir fidye kadar olmayacak şekilde bir fazlalık olursa ona karşılık da bir gün oruç tutar ya da onu tasadduk eder. İmam Muham-med [v. 189-805] ve Şâfi‘î’ye [v. 204/819] göre misl / denk olmasından maksat ehlî hayvanlardan onun benzeri demektir. Eğer evcil hayvanlarda avın bir muâdili yoksa o takdirde Ebû Hanîfe’nin görüşüne dönülür. Şayet “Peki, misli kıymet ile tefsir edenler mislin açıklayıcısı mahiyetinde olan ‘öyle bir ehlî hayvandır ki’ kaydını nasıl izah ediyorlar? Keza ‘ Kâbe’ye ulaşmış bir hediye kurbanlık olmak üzere’ deniyor [ki bu kayıtlar kıymetin değil, ehlî hay-vanlardan muâdilinin verilmesini âmir gözüküyor.]” dersen şöyle derim:Kıymeti gerekli görenler, bir kurbanlık satın alması ya da yiyecek alması ya da oruç tutması arasında aynen Allah Teâlâ’nın âyette muhayyer bırakması gibi mu-hayyer bırakıyorlar. Buna göre “öyle bir ehlî hayvandır ki” ifadesi muhay-yerlikler arasından biri olan kıymet ile kurbanlık alınması halinde onun neden olacağını beyan etmiş oluyor. Çünkü ava kıymet biçip de kıymet ile kurbanlık alıp onu [ Harem-i Şerif ’e] sunması halinde, öldürdüğü avın dengi ehlî bir hayvanla cezasını ödemiş oluyor. Kaldı ki âyette öldürülen avın dengi ehlî bir hayvanla karşılanması yahut yiyecekle ya da oruçla ödenmesi şeklinde muhayyer bırakmak, ancak tekellüfsüz ava değer biçilmesi ve o değer üzerinden bir değerlendirme yapılarak üç şıktan hangisinin seçile-ceğine karar verilmesi halinde mümkün olabilir. Öyle olmaz da doğrudan ehlî hayvanlardan denk bir benzer arayışı vacip kılınacak olursa ve dengin bulunamaması halinde o takdirde değer biçme yoluna gidilip ondan sonra ya yiyecek alınması ve dağıtılması ya da oruç tutulması arasında muhay-yerlik söz konusu edilir ise, o zaman âyette olandan uzaklaşılmış olacaktır.
Dikkat edilecek olursa, “ya da düşkünü doyurma kefareti veya bunun dengi bir oruçtur” buyrulmuş ve [iki değil] üç şey arasında muhayyer bırakılmıştır. Bu şekilde uygulama da ancak ava evvelemirde değer biçme ile mümkün olabilir.
[927] İbn Mes‘ûd (r.a.) [v. 32/653] َ َ َ א َ ُ ْ ِ اؤُهُ َ َ َ şeklinde okumuştur. İzafetli olarak َ َ َ א َ ِ ْ ِ اءُ َ َ َ şeklinde de okunmuştur ki aslı mislin nasbı ile َ َ َ א َ َ ْ ِ اءٌ َ َ َ olup “Öldürdüğünün mislini ödemesi gerekir.” anlamındadır.
‘Acibtu min darbin Zeyden -ifadesinin daha sonra- min darbi Zeydin oluşu gibi izâfet haline getirilmiştir. es- Sülemî [v. 73/692] aslı esas alarak okumuştur. Mu-hammed b. Mukātil [er-Râzî? v.248/862] ise َ َ א َ َ ْ ِ اءً َ َ َ şeklinde her ikisini de mansūb okumuştur. “Öldürdüğünün dengi bir ceza ile cezasını ödesin.” Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh [v. 110/728] ise boğaz harfi olan ‘Ayın’a hareke ağır geldiği için ‘Ayın’ın sükûnu ile mine’n-na‘mi şeklinde okumuştur.
[928] “Sizden” yani Müslümanlardan “iki âdil hakem öldürdüğünün dengi olan bir şeye hükmeder.” Bu ifadede mislin kıymet olduğuna delil vardır demişlerdir. Çünkü değer biçmek müşahede edilen somut nesneler hakkında olmaz o düşünme ve ölçüp biçmeyi gerekli kılacak soyut bir du-rum hakkında söz konusu olur. Kabîsa’dan [v. 86/705] nakledildiğine göre o, ihramlı iken bir ceylan avlamıştı. Durumu Ömer (r.a.)’a sordu. O da Abdurrahman b. Avf ’a [v. 32/653] danıştı. Sonra da kendisine bir koyun kesmesini emretti. Kabîsa yanındaki arkadaşına “Vallahi, müminlerin emiri bilemedi de başkasına sordu!” dedi. Hazret-i Ömer, elindeki kamçısı ile onu dövmeye kalkıştı ve “İhramlı iken avlanmayı biliyorsun; fetvası söyle-nince işine gelmiyor değil mi!?” dedi ve ekledi: Allah Teâlâ “Sizden iki âdil kişi hükmeder” buyuruyor. İşte biri Ömer, öteki Abdurrahman!” Muham-med b. Ca‘fer [v. 130/747-48] ْ כُ ْ ِ لٍ ْ َ şeklinde okumuştur ve bununla ذُو
ْ כُ ْ ِ لُ ِ ْ َ ْ َ ِ ِ ُ כُ ْ َ [Sizden âdil olan (lar) ona hükmeder] demek istemiştir, yoksa bu kıraatle tek kişinin hüküm vermesinin yeterli olacağını kastetmemiştir. Bununla devlet başkanının kastedildiği de söylenmiştir.
[929] [Nekire olan] ًא ْ َ kelimesi, cezâyı misl ile sıfatlayan kimselere göre cezânın halidir çünkü sıfat mevsufu tahsis eder ve marifeye yaklaştırır [ve bu haliyle de marife olması gerekeni zilhâl olmaya elverişli kılar]. Yahut, misli nasb edenlere göre mislden bedeldir. Ya da misli cerredenlere göre onun mahal-linden bedel olmaktadır. ِ ِ ‘deki zamirden hal olmak üzere mansūb olması da câizdir.
ًא [930] ْ َ kelimesi ِ َ ْ כَ ْ َ ا ِ א ile nitelenmiştir. Çünkü bu izâfet hakiki /manevi olmayıp lafzîdir. [O yüzden o da nekire olmaktadır]. Kurbanlıkların Kâbe’ye ulaşmasından maksat Harem-i Şerif ’te kesilmiş olmasıdır. Tasad-duka gelince, Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh’a [v. 150/767] göre, kişi onu dilediği yerde yapabilir. Şâfi‘î Rahimehu’llāh’a [v. 204/819] göre ise tasadduk da Ha-rem-i Şerif yoksullarına olacaktır.
[931] Şayet “Cezâ’en şeklinde mansūb okuyan, ٌאرَة َّ kelimesini hangi כَgerekçe ile ref‘ ediyor?” dersen şöyle derim:Bunu mahzuf bir mübtedanın haberi yapıyor, adeta ٌאرَة َّ ِ כَ ْ َ َ ُ ِ ا َ ْ (”veya “ona gereken, bir kefarettir) أوَِ اdenilmiş veya şöyle bir takdir yapılmış oluyor: ٌאرَة َّ اءٌ أوَْ כَ َ َ يَ ِ ْ َ ِ أنَْ ْ َ َ َ (bu durumda gereken, bir ceza ya da kefaret vermesidir). Ki buna göre, َي ِ ْ َ أنَْ üzerine atfedilmiş olur. ِ אכِ َ َ אمِ َ َ אرَةُ َّ -şeklinde izâfet şekliyle de okun כَmuştur. Bu halde izâfet, beyaniyye olur ve şöyle denilmiş gibi kabul edilir: ٍ כِ ْ ِ אمِ َ َ ْ ِ אرَةٌ َّ -Bu .(Ya da yoksul doyurmadan ibaret olan bir kefaret) أوَْ כَnun örneği de şudur: Hātemu fiddatin (gümüş yüzük) denir ve bu hātemun
min fiddatin (gümüşten yüzük) anlamındadır. A‘rec [v. 117/735] ٌאرَة َّ כَ أوَْ כِ ْ ِ אمُ َ َ şeklinde okumuştur. Miskîni tekil sıygasıyla okuması beyan /
temyiz makamında vâki olması sebebiyledir ve cinse delâlet eden tek bir miskînin zikri ile yetinmiş olmaktadır.
ِכَ [932] لُ ذَ ْ َ لُ] ifadesi, ‘Ayın’ın kesresi ile de أوَْ ْ ِ ] okunmuş olup ara-larındaki fark şudur: ‘Adl şeklinde okunması halinde yedirmek, oruç tut-mak gibi başka bir cinsten muâdili olan şey kastedilirken, ‘idl denildiğinde aynı cinsten miktar olarak dengi kastedilir. Yükün iki dengi anlamında َ ْ ِ
ْ ِ ْ denilir. Çünkü her biri diğerinin tam dengidir ki birbirini tartsın da اyükte denge hasıl olsun. Buna göre fethalı olanı, yani ‘adl ism-i masdar kes-reli olanı, yani ‘idl de mef‘ûlün bih anlamındadır. Zebh ve zibh gibi. Benzer bir kelime de haml ve hımldir.
ِכَ [933] א .ta‘âma / yiyeceğe işarettir ذ ً א ِ de ‘adlin temyizidir; ُ .sözünde olduğu gibi ر
[934] Bu şıklar arasında seçim yapma hakkı, Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh [v. 150/767] ve Ebû Yûsuf ’a [v. 182/798] göre avı öldüren kimseye aittir. İmam Muhammed’e [v. 189/805] göre ise hakemlere aittir.
وقَ [935] ُ َِ (ta ki tadsın) fiili, ٌاء َ َ kelimesine bağlıdır, yani ceza öde-
mesi yahut kefaret vermesi gerekir ki ihram yasağını çiğnemenin kötü bir şey olduğunu anlasın ve cezasını çeksin. Vebâl, kötü bir şey işlediğinde, sonuçta kişide hâsıl olan istenmeyen durum ve zarar demektir ki o işin ağır-lığından kaynaklanmıştır. ً ِ ا وَ ً ْ אهُ أَ ْ َ َ َ (“Biz de onu ağır / sert bir yaka-layışla yakaladık!” [Müzemmil 73/16]) âyetinde de ağırlık anlamında kullanıl-mıştır. ُ ِ َ ْ אمُ ا َ َّ .ise mideye oturan ve sindirilemeyen ağır yemek demektir ا
[936] “Allah geçmiştekileri affetmiştir.” Yani ihramlı iken avlanma ko-nusunda daha evvel Peygamber (s.a.)’e sorup da hükmünü öğrenmeden önce yapmış olduklarınız artık geride kalmıştır, Allah Teâlâ size onları so-racak değildir. Yahut Câhiliye döneminde yapmış olduğunuz şeyler çünkü onlar ibadetlerini öncekilerin şeriatlarıyla [şer‘u men kablenâ] yapmaktaydılar ve onların şeriatında da ihramlı iken av haramdı.
[937] “Ancak her kim yine bu işe” yani bu inen yasaktan sonra ihramlı iken av öldürmeye “dönerse Allah onu mutlaka cezalandırır!” ُ
ِ َ ْ َ cümlesi mahzuf bir mübtedanın haberidir ve ُ ْ ِ ُ ّٰ ُ ا
ِ َ ْ َ َ ُ َ (işte o, Allah’ın mutlaka cezalandı-racağı biridir!) takdirinde olup bu yüzden başına Fâ gelmiştir. Benzeri şudur: אفُ َ َ ِ ِّ َ ِ ْ
ِ ْ ُ ْ َ َ ... (“Artık kim Rabbine iman ederse, ne yaptığı iyiliklerin eksiltileceğinden korkar ne de üzerine kötülüklerinden fazlasının yükleneceğin-den...” [Cin 72/13]) Yani Allah Teâlâ onu âhiret günü cezalandırır.
[938] Dönene yeniden kefaret gerekip gerekmeyeceği konusunda ihtilaf edilmiştir. Atā [v. 115/733], İbrâhim [v. 96/714], Sa‘îd b. Cübeyr [v. 94/713] ve Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh [v. 110/728] gerektiği kanaatindedirler, ulemanın kahir ekseriyeti de bu görüştedir. İbn Abbâs [v. 68/688] ve Şureyh ise âyetin za-hirine tutunup zikredilmediğini ileri sürerek “kefaret gerekmez.” demişlerdir.
96. Âyetin Tefsiri
[939] Saydu’l-bahr (deniz avı) denizden avlanan ve yenilen yenilmeyen her şeydir, ta‘âmu’l-bahr ise yenilebilen deniz avlarıdır. Mâna şöyledir: De-nizde avladığınız her şeyden yararlanmanız size helâl kılınmıştır, yenilecek olanların da yenilmesi helâl kılınmıştır ki bunlar Ebû Hanîfe Rahimehu’l-lāh’a [v. 150/767] göre sadece balık cinsidir. İbn Ebi Leylâ’ya [v. 83/702] göre ise denizden avlanan her şeydir. Ona göre âyetin anlamı şöyledir: “Deniz canlılarını avlamak ve onu yemek size helâl kılındı.”
[940] ْ َכُ א ً א َ (bir metâ olmak üzere) ifadesi mef‘ûlün lehtir, yani size onlardan yararlanmanızı sağlamak için helâl kılındı. Bu kelime mef‘ûlün leh olmada ً َ ِ َא بَ ُ ْ َ אقَ وَ ُ إ َ َא ْ َ Ona İshâk’ı -ve fazladan Ya‘kūb’u- hibe“) وَوَettik.” [Enbiyâ 21/72]) âyetindeki nâfileten (fazladan) kelimesinin hal olma-sı mevkiindedir. Çünkü ْ َכُ א ً א َ denizden çıkan her şey için değil sadece yenilebilir olanlar için mef‘ûlün leh olmaktadır. Nitekim nâfile de Hazret-i Ya‘kūb’a özel hal olmaktadır. Yani yenilecek olan deniz ürünlerinden yarar-landırmak için helâl kılındı, böylece yerleşik halklar için taze taze yemeleri, yolculuk yapanlar / kervanlar için de kurutarak azık edinmek sûretiyle ye-meleri temin edilmiş oldu. Nitekim Hazret-i Mûsâ da Hızır ile olan buluş-ması için çıktığı yolculukta kurutulmuş balığı azık edinmişti.
[941] ُ ْ ُ .şeklinde de okunmuştur [deniz yiyecekleri] و[942] Saydu’l-berr karada avlanan hayvanlardır ki Ebû Hanîfe Rahime-
hu’llāh’a [v. 150/767] göre bunlar birtakım su kuşları gibi bazı vakitler suda yaşasalar bile üremeleri karada olan canlılardır. Bu konuda ihtilaf edilmiştir. Fukahâdan bir kısmı ihramlıya “av” denilen her şeyin avlanılmasının haram olduğu görüşündedirler. Hazret-i Ömer ve İbn Abbâs’ın [v. 68/688] görüş-leri böyledir. Ebû Hüreyre [v. 58/678], Atā [v. 114/732], Mücâhid [v. 103/723] ve Sa‘îd b. Cübeyr [v. 94/713] ihramlı olmayan birinin avlamış olduğu av hayvanını ihramlı için avlamış olsa da ihramlının yemesini -ihramlı, avı göstermemiş ve ona işaret etmemişse- câiz görmüşlerdir. İhramdan evvel kesmiş olduğu av hayvanının hükmü de aynıdır. Bu görüş de Ebû Hanî-fe Rahimehu’llāh ve ashâbına aittir. Mâlik, Şâfi‘î [v. 204/819] ve Ahmed [v. 241/855] ise “Av kendisi için avlanılmışsa ihramlının onu yemesi helâl değil-dir” demişlerdir. Şayet “Peki, Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh ‘kara avı’ tabirinin genelliği karşısında ne yapıyor?” dersen şöyle derim:Ebû Hanîfe “ihramlı bulunduğunuz sürece kara avı size haram kılınmıştır.” âyetinin mefhumu-nu esas almaktadır. Çünkü bu âyetin zahiri başkalarının avından değil ih-ramlıların avından söz ediyor zira muhatap olanlar ihramlılardır. Adeta “Ey ihramlılar! Karada avlamış olduğunuz av size haram kılındı” denmektedir. Hal böyle olunca ihramlı olmayanların avı ile kendilerinin ihramsızken av-lamış oldukları avlar hitap dışı kalmış olmaktadır. Buna “Ey iman edenler! Avı ihramlı iken öldürmeyin!” [Mâide 5/95] âyeti de delâlet eder.
[943] İbn Abbâs [v. 68/688] fâ‘il Allah Teâlâ olmak üzere ْ כُ ْ َ َ مَ َّ وّ َ ا ْ َ (Size kara avını haram kıldı) şeklinde okumuştur. ْ ُ ْ א دُ َ ifadesi de Dal’ın kesresi ile ْ ُ ْ دِ א َ şeklinde okunmuştur ki ام َ َ şeklinde telaffuz دَامَ edene göredir.
98. Âyetin Tefsiri
امَ [944] َ ْ َ ا ْ َ ْ -sıfatın kullanılışı gibi açıklık getirme değil, övgü amaç اlı atf-ı beyandır. َِّאس ِ א ً א ِ yani hem din hem de âhiret işleri için, hac ve umrelerinin tamam olacağı, ticaretlerinin revaç bulacağı ve sair menfaatler elde edebilecekleri bir kalkınma vesilesi dünyevî - uhrevî amaç ve hedefleri-ne ulaşabilmenin aracı… Atā [v. 114/732] şöyle dermiş: “Eğer onu tek bir yıl terketseler, bakılmaz olurlar ve ticaretleri bozulur.”
[945] “ Haram ay” haccın eda edildiği aydır ki Zilhicce olmaktadır çün-kü bu ayın “içinde hac ibadetinin ifa edilmesi” özelliği ile diğerleri arasında temayüz etmesi öyle bir ayrıcalıktır ki Allah Teâlâ onu ayrıca zikretmek sû-retiyle bunu bildirmiş olmaktadır. Bununla haram ayların tamamının cins olarak kastedildiği de söylenmiştir.
[946] “Kurbanlık ve gerdanlıkları…” yani gerdanlık takılan kurbanlık-ları… ki iri cüsseli develerdir. Çünkü bu kurbanların sevabı daha büyük-tür ve onlarla birlikte haccın değeri, getirisi daha belirgindir. “Bu” yani Kâbe’nin insanlar için (maddi-manevi) bir kalkınma vesilesi oluşu ya da söz konusu edilen şeyler, yani ihramlının avı terketmek sûretiyle hacca hürmeti vb. şeyler “de Allah’ın” her şeyi “bildiğini bilesiniz diyedir.” O, sizi yükümlü tuttuğu şeylerde sizin yararınıza olanları, kalkınmanıza medâr olacak şey-leri bilmektedir. Yasaklarını çiğneyenlere karşı “cezalandırması şiddetlidir” yasaklarına riayet eden kullarına karşı da “gerçekten bağışlayıcıdır, merha-metlidir.”
99. Âyetin Tefsiri
[947] “Resûle düşen sadece iletmektir!” Bu ifade, Allah’ın emrettiği şeyin yerine getirilmesinin gerekliliğini kuvvetlendirmekte ve Resûlün, üzerine düşen tebliğ vazifesini yerine getirmiş olduğunu, artık aleyhinize hüccetin ikame edilmiş bulunduğunu, itaate mecbur olduğunuzu ve dola-yısıyla ihmali halinde hiçbir mazeretinizin bulunmadığını sert bir şekilde göstermektedir.
100. Âyetin Tefsiri
[948] Murdar ile tertemiz [habîs ile tayyib] arasındaki mesafe her ne kadar sizce yakın olsa da Allah katında çok uzaktır. Bu itibarla, murdarın çokluğu karşısında şaşkınlık gösterip de çokluğuna kanıp onu helâl ve tertemiz olan aza tercih etmeyin. Çünkü ‘çokluk’ta vehmettiğiniz üstünlük, tertemizin ‘hiç olmayıp’ murdarın da ‘eksik oluşu’na paralel gitmemektedir73. Bu hüküm geneldir, helâl mal ile haram malı, salih amel ile işe yaramaz ameli, doğru gidişat [mezhep] ile yanlış gidişatı, insanların iyisi ile kötüsünü içine alır. “Öyle ise Allah’tan sakının” ve az da olsa tertemiz olanı çok da olsa murdar olana tercih edin. Bu âyet, -çoklukları ile öğünmeleri halinde- Cebrîlerin yüzüne çalınmayı hak eden bir âyettir. Nitekim şöyle söylenmiştir:
Sa‘d kabilesinin çokluğuyla öğünebilirsin çünkü Sa‘d kalabalıktır,ama Sa‘d’den ne vefa bekleyebilirsin ne de yardım!
Şöyle de denmiştir:
Sakın seni korkutmasın o kalabalıkları çünkü sığırdır çoğu, hatta tamamı!
[949] Bu âyetin Yemâme hacıları hakkında indiği söylenmiştir. Müslü-manlar onlara saldırmak istediklerinde -müşrik de olsalar- onlara saldırma-ları yasaklanmıştır.
102. Âyetin Tefsiri
73 Yani murdar hep çoktur, tertemiz ise hep azdır… Bunların birini azalttığınızda ona paralel olarak diğeri de azalıyor değildir. Tıybî’nin deyişiyle, Murdarın çokluğuyla tertemizin yokluğu arasında eşitlik ku-rulamaz çünkü çokluk karşılaştırması, ‘zaten hep çok olan murdar’ ile ‘daima çokluğun haricinde olan tertemiz’ arasında yapılmaktadır. Oysa 1, asla 2’ye galip gelemez. / ed.
[950] Şart cümlesi ile ona atfedilen cümle, yani ْ כُ ْ ُ َ ْ َכُ َ ْ ُ ve إِنْ ْ َכُ َ ْ ُ آنُ ْ ُ ْ لُ ا َّ َ ُ َ ِ א ْ َ ا ُ ئَ ْ َ אءَ cümleleri وَإِنْ ْ -nın sıfatı olup mâna şöy’أَledir: Peygamber (s.a.)’e soru sorup durmayın çünkü bu öyle bir noktaya varır ki ağır yükümlülükler hakkında da Peygamber’e soru sormaya başlar-sınız o da size gereğini bildirip sizi onunla mükellef kılınca da bu durum sizi gama sevk eder, ağır gelir ve onu sorup soracağınıza pişman olursunuz. Bu Surâka b. Mâlik [v. 24/645] veya Ukkâşe b. Mihsan [v. 10/632] hakkın-da rivayet olunana benzer bir durumdur. O şöyle demişti: “Ya Resûlallah! Hac üzerimize her yıl mı farz?” Peygamber (s.a.) soruyu üzerine almamış ve ona cevap vermemişti. Ama o sorusunu üç kez tekrarladı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Yazıklar olsun sana! Cevap olarak “Evet!” dememden seni emin kılan ne?! Allah’a yemin ederim ki eğer “Evet!” desey-dim, hac her sene vacip olacaktı; vacip olsaydı o zaman da gücünüz yetme-yecekti, terkedecek olsanız, o zaman da küfre düşecektiniz! Bu itibarla, ben sizi bıraktığım sürece siz de beni kendi halime bırakın. Sizden öncekiler hep çok soru sorup da peygamberlerine muhalefet etmeleri yüzünden helâk oldular. Ben size bir şeyi emretmişsem, elinizden geldiğince onu yapın. Size bir şeyi de yasaklamışsam ondan da kaçının.” [İbn Mâce, “Ferâiz”, 84]
[951] “ Kur’ân indirilirken bunları soracak olursanız (size açıklanacak-tır).” Eğer vahiy zamanında -ki Peygamber (s.a.)’in hâla aranızda bulundu-ğu ve vahye muhatap olduğu bir zamandır- bu ağır yükümlülüklerle ilgili sorular sorarsanız, o zaman sizi üzecek olan o ağır yükümlülükler size açık-lanır, yerine getirmek üzere onlarla memur olursunuz sonunda da onlar karşısında göstereceğiniz gevşeklik yüzünden kendinizi Allah’ın gazabına maruz kılarsınız. Allah, geçmişte bu tür sorularınız yüzünden sizi affetmiş bulunmaktadır ama bir daha tekrarlamayın. “Allah bağışlayıcıdır, halîm-dir.” Gösterdiğiniz gevşeklik yüzünden hak ettiğiniz cezayı verme konu-sunda acele etmez.
[952] Şayet “Neden [‘An ile] َאء ْ ْ أَ َ ا ُ ئَ ْ َ buyrulduğu halde, ardından א َ ْ َ لََ َ ْ َ değil de א َ َ َ َ ْ َ buyruldu?” dersen şöyle derim:א َ َ َ ’daki za-mir eşyâya gitmiyor ki ْ َ harf-i cerri ile geçişli kılınması icap etsin. Aksine zamir ا ُ ئَ ْ َ ifadesinin delâlet ettiği mes’eleye / soruşa râcidir, yani daha öncekilerden bir kavim de bu tip sorular sormuştu. “Sonra o sebeple”, yani sorunun gereği net olarak ortaya konunca veya sormaları sebebiyle “nan-körce inkâr eder hâle gelmişlerdi.” Şöyle ki İsrâiloğulları, nebîlerine birta-kım şeyler sorup çözüm isterlerdi; onlar emrettiğinde de onu terk ederler ve bu sebeple helâk olurlardı.
103. Âyetin Tefsiri
[953] [i] Câhiliye Arapları bir devenin beş batın döl vermesi ve sonun-cusunun da erkek olması halinde kulağını yararlar [bahîratun] ve ona binmeyi haram sayarlardı, hayvan bir daha hiçbir şekilde otlaktan kovulmaz, sudan men edilmezdi, yorgun biri rastladığında ona binmezdi. Buna bahîre denir-di. [ii] Yine bir adam “Yolculuğumdan döndüğümde yahut hastalığımdan iyileştiğimde devem salma / serbest [sâibetun] olsun” derdi ve onu kendisinden yararlanmanın haram olması noktasında aynen bahîre gibi sayardı. Denil-diğine göre, bir kimse bir kölesini azat ettiğinde “O sâibedir” dermiş ve bu durumda onunla arasında diyet ödeme ve mirasçı olma ilişkisi kalmazmış. [iii] Bir koyun dişi doğurursa kendilerinin, erkek doğurursa putlarının olur-du. Eğer hem erkek hem de dişi doğurursa, o takdirde “bu dişi, kardeşini kurtardı.” [vasīletun] derler ve erkek olanı ilahlarına kurban etmezlerdi. [iv] Bir erkek hayvanın dölünden on batın elde edildiğinde “Artık sırtını korudu!” [hâmin] derler ve ona binmezler ve yük yüklemezlerdi, onu su ve otlaktan men etmezlerdi.
[954] َ َ َ א َ yani kulağını yarma, serbest bırakma vb. uygulamalar hak-kında Allah din olarak herhangi bir hüküm indirmiş değildir “aksine inkâr-cı nankörler, kendi uydurdukları yalanı Allah’a mal ederek” bu tür haram-ları kendi kendilerine koymuşlardır, “ama çoğunun aklı ermez.” Aslında haram kılışı Allah’a isnat etmiyorlardı bu anlamda “mal etme / iftira” tabiri uygun olmayabilir ancak sözü edilen şeylerin haram kılınması konusunda körü körüne büyüklerine tâbi oluyorlardı.
104. Âyetin Tefsiri
[955] ْ ُ אؤُ آ כَאنَ ْ َ daki Vav, hâliyyedir; başına yadırgama bildiren’أوََHemze gelmiş olup takdiri şöyledir: ئًא ْ َ نَ ُ َ ْ َ َ ْ ُ אؤُ ْ כَאنَ آ َ ِכَ وَ ْ ذَ ُ ُ ْ َ ونَ أَ ُ َ ْ َ Ya, ataları bir şey bilmediği ve doğru yolda gitmediği halde böyle) وَ zannediyorlarsa?!) Demek istiyor ki ancak doğru yolda olan âlimin peşin-den gidilir; onun doğru yolda olup olmadığı da kesin delillerle bilinir.
105. Âyetin Tefsiri
[956] Müminler küstah ve inatçı kâfirlere karşı içlerinde bir tahassür duyarlar, onların İslâm’a girmelerini temenni ederlerdi. İşte onlara “Siz kendinize bakın!” denildi. Yani kendinizi düzeltme ve doğru yolda yürüme konusunda omzunuza yüklenmiş olan yükün gereğini yerine getirmeye ça-lışın. Sizin hidayet üzere olmanız halinde dalâlettekiler “size zarar veremez.” Bu aynen Yüce Allah’ın, peygamberine “Onlar için duyduğun üzüntüler yüzünden kendini helâk etme!” [Fâtır 35/8] buyurması gibidir. Fâsıkların içinde bulundukları fısk u fücûr ve günahlara karşı içerleyerek durmadan onların ayıp ve kusurlarını ananlar da aynı şekilde âyete muhataptırlar.
[957] Burada emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ‘ani’l-münkerin, yani iyiliği em-redip kötülükten men etmenin bırakılması istenmemektedir. Çünkü gücü olduğu halde bu görevi terk eden kimse zaten ‘hidayet üzere’ olamaz, ak-sine âyetin aralarını tefrik ettiği dalâlet ehlinden sayılır. Bu âyetin yanında okunduğu İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın [v. 32/653] şöyle dediği rivayet edilir: “Bunun zamanı değil çünkü bugün o kabul görmektedir. Fakat öyle bir zaman gele-cektir ki emredeceksiniz ve kabul edilmeyecektir, işte o zaman sadece ken-dinize bakın!” dedi. Buna göre âyet, emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ‘ani’l-mün-ker yapıp da kabul görmeyen kimseleri teselli etmiş ve onları mâzur bulmuş olmaktadır. Yine ondan nakledilmiştir: Kendisi “Bugün onun tevil zamanı değildir!” deyince “Peki, ne zamandır?” diye sorulmuş “Önünde kılıç, kır-baç ve hapis olduğunda!” demiş. Ebû Sa‘lebe el-Huşenî’den [v. 75/694-95]
rivayet edildiğine göre, bu soru ona da sorulmuş. Sorana demiş ki: “Tam da ehline sordun! Ben bunu bizzat Peygamber (s.a.)’e sormuştum o da şöyle buyurmuştu: Ma‘rûfu yaymaya çalışın, birbirinize münkeri yasaklayın. Ne zaman ki emrinden çıkılmayan bir ‘ben’lik ve peşine takılınan hevaî bir akıl, [âhirete] tercih edilen bir dünya ve görüş sahibi herkesin kendi re’yini beğendiğini gördün, işte o zaman, aman kendine bak ve avâmm-ı nâsı ken-di haline bırak. Önünüzde öyle günler var ki o gün sabretmek ateş korunu avuçta tutmak gibi olacak. O gün hayırlı ameller işleyene aynı ameli [bugün] işleyen elli adamın sevabı verilecek.” [Tirmizî, “Tefsir”, 6]
[958] Şu da söylenmiştir: “Biri Müslüman olduğunda ona ‘Atalarını kü-çük düşürdün!’ derler ve onu kınarlardı. ْ כُ َ ُ ْ ْ أَ כُ ْ َ َ âyeti işbu sebeple indi.
כ [959] isim fiildir ve “Kendinizi düzeltmeye bakın!” anlamındadır ve talep anlamı içerdiği için cevabı meczum olmuştur [ ْ כُ ْ ُ َ ]. Nâfi’nin [v. 169/785] כ ُ כ أ şeklinde merfû‘ okuduğu rivayet olunmuştur. Ce-vap, ْ כُ ُّ ُ َ şeklinde de okunmuş olup iki şekilde izah edilebilir. Birincisi, merfû‘ haber olmasıdır. Ebû Hayve’nin [v. 203/818; dāra - yadīru kullanımından] כُ ُ
ِ َ kıraatı da bunu destekler. İkincisi, meczum olarak emir / talep sıygasına cevap olmasıdır, bu durumda Râ’nın [ ْ כُ ُ ُ َ şeklinde] zammeli ola-bilmesi, idgam sonucu Râ’dan nakledilmiş olan Dād’ın zammesine uyumlu olması, yani ses uyumu içindir, aslı da כ وُّ ُ َ şeklindedir. Nehiy sıygası olması da mümkündür. Dāra - yadīruve dāra - yadūru şeklindeki kulla-nımlardan hareketle, Dād’ın hem kesresi hem de zammesi ile כ ُ
ِ َ ve כ ُ ُ َ şeklinde de okunmuştur.
108. Âyetin Tefsiri
َאنِ [960] ْ ْ kelimesi mübtedanın -yani اِ כُِْ َ אدَةُ َ ifadesinin- ha-
beri olmak üzere merfû‘ olmuştur. Takdiri şöyledir: Aranızdaki şa-hitlik, iki kişinin şahitliğidir. Ya da ْ כُ
ِْ َ אدَةُ َ ifadesinin fâ‘ili olup
mâna şöyledir: Size farz kılınan şeyler arasında iki kişinin şahitlik et-mesi de vardır. - Şa‘bî [v. 104/722], ٌאدَة َ şeklinde tenvinli okumuştur.
Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh [v. 110/728] ise mansūb ve tenvinli olarak ًאدَة َ şeklinde okumuştur ki li-yekum şehâdeten isnâni (İki kişi şahitlik yapsın!) tak-dirindedir. َ َ َ -da şehâdetin ne zaman yapılacağını be (gelip çattığında) إِذا lirtmektedir, ِ َّ
ِ َ ْ َ ا ِ (vasiyet edeceği zaman) ifadesi de ondan bedeldir. Va-siyetin ‘gelip çatma’dan bedel kılınması, vasiyetin Müslümanın gafletle ihmal etmemesi ve mutlaka yapması gereken vacip bir şey olduğunu göstermektedir. ‘Ölümün gelip çatması’, kişinin ölmek üzere olması ve ecelinin geldiğine dair göstergelerin belirmesi demektir.
[961] ْ כُ ْ ِ yani yakınlarınızdan, ْ כُ ِ ْ َ ِْ إِنْ .da yabancılardan demektir و
رَْضِ ْ ِ ا ْ ُ ْ َ َ ْ ُ ْ -Yani eğer ölüm yolculuk sırasında vuku buldu ise ve be أَraberinizde kendi yakınlarınızdan kimse yok idiyse o takdirde yabancılardan iki kişinin vasiyetinize şahitlik yapmalarını isteyin. Akraba olanlar öncelikli kılınmıştır. Çünkü onlar ölenin hâlini ve onun yararına olan şeyi daha iyi bi-lirler ve onun hayrını herkesten fazla isterler. ْ כُ ْ ِ ’den maksadın Müslüman-lar, ْ כُ ِ ْ َ ْ ِ dan maksadın da zimmîler olduğu da söylenmiştir. Yine, bu’وhükmün mensuh olduğu, zimmînin Müslüman aleyhine şahitlik yapmasının câiz olmadığı da söylenmiştir. Bu hüküm İslâm’ın ilk yıllarında câizdi zira Müslümanların sayısı azdı ve yolculuk esnasında ölenin yanında her zaman Müslüman bulunması zordu. Mekhûl [v. 112/730] “bu âyet Allah Teâlâ’nın “Sizden iki âdil şahit tutun!” [Talâk 65/2] âyeti ile nesh edilmiştir.” demiştir.
[962] Rivayete göre, Amr b. el-‘Âs’ın [v. 43/664] azatlı kölesi ve muhacir-lerden olan Büzeyl b. Ebî Meryem Şam’a ticaret için çıkmıştı. Beraberinde her ikisi de Hristiyan olan Adiyy b. Zeyd ve Temîm b. Evs vardı. Büzeyl yolda hastalandı. Bir pusula yazarak beraberinde ne olduğunu oraya kay-detti. Onu da eşyasının içine sakladı, ondan yol arkadaşlarına bahsetmedi. Onlara eşyalarını ailesine teslim etmelerini söyledi. Bir müddet sonra da öldü. Yol arkadaşları yükünü karıştırdılar ve üç yüz miskal altın ile nakış-lı bulunan bir gümüş kap buldular ve onu alıp sakladılar. Büzeyl’in ailesi eşyaları içindeki pusulayı buldular, gidip onlardan kabı istediler. Onlar da inkâr ettiler. Büzeyl’in ailesi bunun üzerine onları Peygamber (s.a.)’e şikayet etti. Âyet işte bu olay üzerine nâzil oldu. [Tirmizî, “Tefsir”, 6]
[963] “Namazdan” yani ikindi namazından sonra “sonra o ikisini yemin etmeleri için alıkoyarsınız.” Çünkü bu vakit insanların toplandığı vakittir. Ha-san-ı Basrî Rahimehu’llāh’ın [v. 110/728] ise “ikindi ya da öğle namazından sonra çünkü Hicazlılar hükümet işlerini bu iki vakitte yaparlardı.” dediği nakledilir.
Büzeyl hadisinde şöyle anlatılır: Peygamber (s.a.) ikindi namazını kıl(dır)ınca Adiyy ile Temim’i çağırttı ve onlara minberin yanında yemin verdirdi. Onlar da yemin ettiler. Ama daha sonra sözü edilen kap Mekke’de bulundu ve sahip-leri “Biz onu Temim ile Adiyy’den satın aldık!” dediler. Denildi ki bu namaz ehl-i zimmetin dua ve ayinleridir çünkü onlar ikindi ayinini önemserler ve ona saygı gösterirlerdi.
[964] “Şüphe ederseniz” cümlesi, yemin ile üzerine yemin edilen şey arasına girmiş olan cümle-i mu‘terizadır. Mâna şöyledir: Eğer durumların-dan şüphelenir ve onları itham ederseniz, o takdirde onlara yemin ettirin. Denildi ki eğer o iki kişiden şahitler kastedilmişse şahitlere yemin verdiril-mesi hükmü nesh edilmiştir. Eğer vasīler kastedilmişse o takdirde yemin ettirme hükmü mensuh değildir. Hazret-i Ali (r.a.)’ın, töhmet ve şüphe halinde hem şahide hem de raviye yemin verdirdiği rivayet olunmuştur.
[965] [ ْ ُ ذا כאنَ ْ َ وَ ًא َ َ ِ ِ ي ِ َ ْ َ ifadesinde geçen] bi-hîdeki zamir yemine, kânedeki zamir de lehine yemin edilene râcidir, “Para pul için Allah adına yalan yere yemin etmeyiz! Kendisi hakkında yemin ettiğimiz kişi bir ya-kınımız bile olsa!..” demektir. Şu mânada ki doğru ve güvenilir bulunma hususunda ve “Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun!” [Nisâ 4/135] âyetinin kapsamına girme konusunda daimi âdetleri böyle idi.
[966] “ Allah’ın şahitliği” yani korunmasını ve yüceltilmesini emir bu-yurduğu şahitliği… Şa‘bî [v. 104/722; ّٰ ا אدة terkibinde] אدة kelimesi üze-rinde durur sonra da yemin harfini atıp istifham Hemze’sini onun yerine ikame ederek Allāh lafzının A’sını uzatarak ّٰ -şeklinde okur ve söz başı ya آpardı. Uzatmasız okuduğu rivayeti de vardır ki bu, Sîbeveyhi’nin [v. 180/796] yemin harfini hazfedip istifham Hemze’sini onun yerine ikame etmeden okuyanlar olduğunu bildiren izahına uygundur. Buna göre Allāhi le-kad kâne kezâ (Allah’a yemin olsun ki, şöyle şöyle oldu!) denir.
[967] [ َ ِ ِ ْ ا َ ِ َ ifadesi] Hemze’nin harekesi hazfedilip Lâm’a nakli ve Nun’un da kendinden önceki harfe idğam edilmesi şekliyle -[Necm 53/50’deki َ و ْ אدًا ا ifadesinde] ُّ אدَ denmesi gibi- َ ِ ِ َّ ِ َ / le-mi’llâsimîne şeklinde de
okunmuştur. [968] Şayet“א َ ُ َ ُ ِ ْ َ (o ikisini alıkoyarsınız) ifadesinin i‘rabda mahalli
nedir?” dersen şöyle derim:İsti’nâf-ı kelâm, yani söz başıdır. Sanki bunlar-da bulunması istenen adalet şart koşulduktan sonra “Peki, bunlardan şüphe etmemiz halinde nasıl davranacağız?” diye bir soru sorulabileceği düşünüle-rek א َ ُ َ ُ ِ ْ َ ifadesiyle onların alıkonulmaları gerektiği bildirilmiştir.
[969] Şayet “Namaz mutlak zikredildiği halde onun ikindi namazı ol-duğu tefsiri nasıl yapılmıştır?” dersen şöyle derim:Onlara göre yeminin ikindi vaktinde yapılmakta olduğu belli olduğu için âyette öyle bir kayıt getirme gereği duyulmamıştır. Nitekim “Falanca imam / âlim namazdan sonra ders vermeye başlar” desen, bu sözden sabah namazının kastedildiği aşikârdır. es-Salâtın başındaki belirlilik takısının cins için olması, َة َّ إِنَّ اِ כَ ْ ُ ْ אءِ وَا ْ َ ْ ِ ا َ ْ َ (“Şüphesiz namaz yüz kızartıcı işlerden ve yadırgatı-cı şeylerden alıkoyar.” [‘Ankebut 29/45])âyeti bağlamında [herhangi bir] namaz akabinde yemin verdirmenin, kişinin doğru konuşması, yalana tevessül etmemesi ve yalancı şahitliğe yanaşmaması bakımından namazın ilâhî bir lütuf olarak değerlendirilmiş olması fehvasınca câizdir.
[970] “Şayet bu ikisinin, (yalan söyleyerek) günaha müstahak olduk-ları” yani günahı gerekli kılan ve kendileri için ‘Bunlar günahkârdır!’ den-mesini gerektirecek bir iş yaptıkları “anlaşılırsa o zaman, kendisi sebebiyle günaha müstahak oldukları kişilerin içinden ölüye daha yakın olan iki kişi, bunların yerine geçer.” ِ ْ َ َ ّ ِ ُ َ ا ِ َّ َ ا ِ [ifadesinde fiilin fâ‘ili olan gizli hüve zamiri el-isme râci olup] “kendisi sebebiyle günaha müstahak oldukları -yani suçun aleyhlerine işlendiği- kimselerden” demektir, bunlar da vasiyet eden ölünün yakınları ve aşiretidir. Büzeyl olayında o iki yol arkadaşının hain-likleri anlaşılınca, vârislerden iki kişi çıkıp yemin etmiş ve o kabın kendi adamlarına ait olduğunu ve kendi şahitliklerinin onların şahitliğinden daha şâyan-ı kabul olduğunu belirtmişlerdi.
אنِ [971] َ وَْ ْ -ona daha yakın olmaları ve onu tanımaları hasebiyle, şa“ اhitlik etmeye daha lâyık iki kişi” demektir. Kelimenin merfû‘ olması ise א َ ُ אنِ َ وَْ ْ -şeklinde mübteda - haber olmaları itibariyledir. Adeta “Bu ikisi kim اdir?” şeklinde bir soru sorulmuş, cevap olarak da ِאن َ وَْ ْ daha lâyık olan iki) اkişi) denmiştir. Yine, ِאن َ ُ َ fiilinin zamirinden ya da ِان َ َ -kelimesinden be آdel olabileceği de söylenmiştir. Ayrıca, ّ ِ ُ sebebiyle de merfû‘ olabilir ki اbuna göre [ölünün yakını olarak] işin hakikatine vâkıf olmaları sebebiyle şahit-lik etmeye daha lâyık olan iki kişinin şahitliğe çağrılmaya müstahak olmaları söz konusu olmaktadır. Yine, ْ ِ ْ َ َ َّ ِ ُ ْ َ ا ِ َّ ifadesinin sıfatı olmak üzere ا
ِ وَّ şeklinde de okunmuştur ki bu durumda mecrurdur, ayrıca (ilk’ler‘) ا-medh üzere- mansūb da olabilir. ‘İlk’liğin mânası, ölünün yakını olarak, yabancılara göre şahitlikte öncelikli olmalarıdır. Tesniye sıygasıyla ْ َ وَّ اşeklinde de okunmuş olup mansūb oluşu medihden kaynaklanmaktadır.
Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh [v. 110/728; “ölüye daha yakın olan iki kişi” değil de] ن وَّ -şeklinde okumuştur ki yeminin müddeîye döneceği gö (önceki iki kişi) اrüşünde olanlar bunu delil olarak kullanmışlardır. Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh [v. 150/767] ve ashâbı bu görüşte değillerdir; onlara göre bunun izahı şöyledir. Vârisler, o iki Hristiyanın hainlik ettiğine dair iddiada bulunmuşlar; onlar da yemin etmişlerdi. Yalanları ortaya çıkınca, bu kez gizledikleri şeyi satın aldık-larını iddia ettiler; vârisler de onların bu iddiasını inkâr ettiler. Yani yemin, [müddeî oldukları için değil] satın alma iddiasını inkâr ettikleri için vârislere düş-müştür.
[972] Şayet “َِאنِ وَْ ْ ُ ا ِ ْ َ َ َّ َ َ ْ şeklinde malum sıygasıyla okuyanların ا
-yani Hazret-i Ali, Übeyy ve İbn Abbâs’ın- kıraati [ki Hafs kıraati de bu şekilde-dir] nasıl izah edilebilir?” dersen şöyle derim:Mâna şöyledir: “Şahitliği hak edenlerden, şahitlik yapmak üzere belirlenmeye ve bu şekilde yalancıların yalanını ortaya çıkarmaya en lâyık iki kişi…
[973] “Bu” yani yukarıda açıklanan hüküm, “hem şahitliğin hakkıyla yapılmış olması açısından hem de ‘kendi yeminleri kaale alınmayıp baş-ka yeminlere başvurulması’ durumuna düşme endişeleri açısından” yani Büzeyl olayında olduğu gibi kendi yeminlerinden sonra başka şahitlerin yeminlerinin devreye sokulması ve yalanlarının ortaya çıkmasının sonucu olarak rezil ü rüsvay olmaları açısından “daha uygundur.”
ا [974] ُ َ ْ ”.yani icabet ve kabul etme amacıyla “kulak verin وَا
110. Âyetin Tefsiri
[975] ُ َ ْ َ مَ ْ َ (topladığı gün) zarfı, [Mâide 5/108’de, yani bir önceki âyette geçen] َ ّٰ ا ا ُ َّ -ifadesindeki mansūbdan bedeldir ki be (Allah’tan sakının) واdel-i iştimal olmuş olur, adeta “Allah’tan sakının, yani toplayacağı günden!” denilmiştir. Ya da [yine Mâide 5/108’deki] ي ِ ْ َ (iletmez) ifadesinin zarfıdır. Yani o gün -başkalarına yapıldığı gibi- cennetin yolunu onlara göstermez. Ya da “toplayacağı günü hatırla” şeklinde bir takdirle mef‘ûl olmak üzere mansūbdur. “Allah’ın peygamberleri topladığı gün şöyle şöyle olacak!” şek-linde bir takdir de söz konusu olabilir.
אذَا [976] َ kelimesi ْ ُ ْ ِ -fiilinin mef‘ûl-i mutlakı olmak üzere mansūb أُdur ve eyye icâbetin ucibtum (Size hangi icabet tarzıyla icabet edildi.) takdi-rindedir, ‘cevabın kendisi’ sorulmak istenseydi, ُ ْ ِ אذَا أُ َ ِ denirdi.74
[977] Şayet “Elçilere sormanın anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Kavimlerini azarlamak içindir. Tıpkı [Tekvir 81/8-9’de] diri diri gömülen kız çocuğuna sorulan sorunun, gömen kişiye yönelik bir azarlama olması gibi.
[978] Şayet“Elçiler, kendilerine ne cevap verildiğini bildikleri halde ne-den ‘Bizim bir bilgimiz yok’ dediler?” dersen şöyle derim:Çünkü biliyorlar-dı ki soru sorulurken cevap vermeleri istenmiyor, düşmanlar azarlanıyordu. Dolayısıyla, kavimlerinden çektikleri sıkıntılar yüzünden başlarına gelenle-ri, onların kötü muamelelerini O’nun ilim ve ihatasına havale etmişler, öç-lerinin alınması için şikâyetlerinin ve sığınmalarının ancak O’na olacağını ortaya koymuşlardır. Bu, yani hem Allah’ın azarlamasının hem de elçilerin onlara yönelik şikâyetlerinin bir araya gelmesi durumu kâfirlere karşı daha tesirli, güçlerini kırmada, hasret ve üzüntülerini celp etmede ve ellerinin böğürlerine düşmesinde / pişmanlık duymalarında daha etkin bir durum olmaktadır. Bunun örneği şudur: Sultana karşı isyana kalkışan biri sultanın yakınlarından birine karşı bir cürüm işlemiş, sultan da işlenen bu cürmü öğrenmiş, künhüne vâkıf olmuş ve onun öcünü o isyancıdan almayı aklına koymuş olsun. Sonunda o mağdur ile saldırgan isyancıyı huzuruna celp etsin ve o mağdura kendisi durumu bildiği halde sırf suçlu olanı azarlamış olmak ve ona ağır bir ders vermiş olmak için: “Bu isyancı sana ne yaptı?” diye sor-sun. O da işi bizzat sultanın ilmine havale etmek, ona güvencini belirtmek ve şikâyetini bildirip başına gelen felaketin büyüklüğünü ortaya koymak üzere “Onun bana yaptıklarını zât-ı âlileri daha iyi bilirler efendim?” desin.
74 Sorulan, ümmetlerin elçilere tasdik cevabı mı yoksa tekzip cevabı mı verdikleridir. Cevap verip verme-dikleri değil, cevaplarının nev‘i sorulmaktadır. / ed.
[ii] Şöyle de denildi: O günün dehşet ve şiddetinden elçiler ilk etapta korkup ne cevap vereceklerini şaşırırlar. Ne zaman ki üzerlerindeki korku gider ve akıl-ları başlarına gelir, işte o zaman ümmetleri hakkında şehadette bulunurlar. [iii] Yine, elçilerin şunu söylemek istedikleri de söylenmiştir: Bizim ilmimiz se-nin ilminin yanında hiçtir ve anlamsızdır. Çünkü sen ‘Allâmu’l-guyûb’sun, gizli kapaklı her ne var ise bilen, ümmetlerin peygamberlerine verdikleri karşılığı bilmez olur mu?! Bu itibarla, senin ilminin yanında bizim ilmimizin sözü mü olur?! [iv] Yine denilmiştir ki: “Bizim bir bilgimiz yok.” derlerken, kendilerin-den sonraki durumu kastetmişlerdir. Çünkü bir şey hakkında hüküm ancak sonucu itibariyle verilir. Yoksa elçiler nasıl olur da ümmetlerinin kendilerine verdikleri cevabı bilmezler! Kaldı ki onları yüzleri kapkara, gözleri mosmor / gök rengini almış ve azarlanmış bir vaziyette görmektedirler.
بَ [979] ُ ُ مَ ا َّ َ mansūb da okunmuştur. Şöyle ki َ ْ َّכَ أَ Şüphesiz Sen) إِ‘Sen’sin!) yani “ilim vb. maruf sıfatlarla muttasıf olan, Sen’sin!” şeklinde söz tamamlanınca, arkasından ihtisas üzere yahut nida olmak üzere ya da İn-ne’nin isminin sıfatı olmak üzere َب ُ ُ مَ ا َّ َ şeklinde mansūb kılınmıştır.75
[980] “O vakit Allah der ki” ifadesi “topladığı gün”den bedel olup mâna şöyledir: İşte o gün Allah Teâlâ kâfirleri, ümmetlerinin elçilere nasıl icabet ettiğini sorarak ve onların eliyle ortaya koyduğu muazzam ‘belge’leri sayıp dökerek azarlar. Bu âyetlere karşın ümmetler, peygamberlerini yalanlamış, onlara büyücü demişlerdir. Yahut tasdik sınırını aşıp işi onları tanrı edinmeye vardırmışlardır. Nitekim [i] İsrâiloğullarından bazıları Îsâ Aleyhisselâm’ın eliy-le ortaya konan ‘belge’ler hakkında, “Bu basbayağı sihir!” [Ahkāf 46/7] demiş, [ii] kimi de onu ve annesini kendilerine iki ilâh yapmışlardı.
ُכَ [981] ْ َّ ifadesi, seni destekledim, güçlendirdim anlamında olup أَef‘altuke vezninde ُכ ْ َ şeklinde de okunmuştur. “ Rûhu'l-kudüs'le…” yani آdinin kendisiyle hayatiyet kazandığı kelâmla… Rûh, kudse izâfe edilmiştir çünkü [ruh, yani ilâhî kelâm] günah kirlerinden arınmanın sebebidir. Rûhu’l-ku-düs’ten maksadın kelâm olduğunun delili, [devamında] “… insanlarla konu-şuyordun” buyrulmasıdır. ِ ْ َ ْ ا ِ (beşikte iken) ifadesi hal mahallindedir çünkü mâna “beşikte iken de, yetişkinken de insanlarla konuşuyordun” şek-lindedir. Şu kadar var ki [bebek tabiri Nûr 24/59’da ergenlik öncesine kadar kullanıldığı için] ْ َ ْ ِ ا ifadesinde bebekliğin nihaî sınırına bir delâlet bulunmaktadır.
75 1. Sen ‘Sen’sin, özellikle ‘Allâmu’l-guyûb’sun. 2. Sen ‘Sen’sin ey ‘Allâme’l-guyûb! 3. Sen -yani ‘Allâ-mu’l-guyûb- sensin. / ed.
Rûhu’l-kudüs’ün Cebrâil Salevâtu’llāhi Aleyh olduğu ve delil iyice pekişsin diye onunla desteklendiği de söylenmiştir. Şayet “Beşikte iken de yetişkinken de’ ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Şudur: [Ey Îsâ!] Her iki halde de onlarla konuşuyordun yani bebeklik halinde ikenki konuşman ile aklının olgunluğa gücünün kemâle erdiği ve peygamberlerin mühim mesajlarla nebî gönderildikleri vakit olan erginlik / yetişkinlik dönemindeki konuşman arasın-da hiçbir fark yoktu.
[982] “ Tevrat’ı ve İncil’i…” bunlar kitap ve hikmetin kapsamına dâ-hil olmakla birlikte özelin genele atfedilmesi kabilinden zikredilmişlerdir. Zira murat kitab ve hikmet cinsidir [ve bu haliyle onlar Tevrat ve İncil’i de içine almaktadır. Yalnız,] kitabın yazı, hikmetin ise sağlam doğru söz olduğu da söy-lenmiştir.
[983] ِ ْ َّ ِ ا ئَ ْ َ ifadesi, “kuşun şekli gibi bir şekil üzere”, “iznimle” yani כَkolaylaştırmam sayesinde demektir. א ِ ُ ُ ْ َ َ “Ona üflersin” zamir Kâf ’a râ-cidir çünkü Kâf, Îsâ Aleyhisselâm’ın ‘şekil vererek içine üflediği kuş şekli’nin sıfatıdır. Muzāfun ileyhi olan hey’ete râci değildir çünkü normal kuşun şek-linin, Îsâ Aleyhisselâm’ın şekil vermesiyle ya da üflemesiyle hiçbir alakası yoktur. ن כ ’deki zamir de aynı şekildedir.
[984] “Hani, Benim iznimle ölüleri” kabirlerinden “çıkartı”p onlara ha-yat veri“yordun.” Rivayete göre, Hazret-i Îsâ, Nûh Peygamber’in oğlu Sâm ile iki erkek, bir kadın ve bir de cariye diriltmiş.
ْכَ [985] َ َ ائِ ْ ِ إِ َ ُ ْ َ -Hani İsrâiloğullarının saldırgan elini se) وَإِذْ כَnin üzerinden çekmiştim.) ifadesiyle Allah Teâlâ, Îsâ’yı öldürmeye kararlı olan Yahudilerden onu koruduğunu kastetmektedir.
[986] Denildi ki: Allah Teâlâ Hazret-i Îsâ’ya “Sana olan nimetimi hatır-la!” buyurduğunda, o kıl aba giyiyor ot / ağaç [dağ yemişi] yiyor, yarın için hiçbir şey biriktirmiyor ve “Her günün rızkı beraberinde gelir.” diyordu. Evi yoktu ki harap olaydı, çocuğu yoktu ki öleydi. Nerede akşamlıyorsa orada geceliyordu.
115. Âyetin Tefsiri
[987] “Havarilere vahyetmiştim” yani peygamberlerin dili üzerinden onlara emretmiştim. “Biz müslimiz” yani ihlaslıyız, samimiyiz. َن ُ ِ ْ ُ keli-mesi, esleme vechehû li’llâh (Özünü Allah’a teslim etti.) kullanımından alın-mıştır. َ َ ْ َ َ ْ َ ا ِ א ifadesinde َ ِ kelimesi ا’in harekesine tâbi olmak üzere nasb mahallindedir. Nitekim و َ َ א ز dersin. Yaygın kullanım bi-çimi bu şekilde olmakla birlikte, و َ ُ א ز dediğin gibi, zammeli olması da câizdir. Bunun delili de şairin şu sözüdür:
Ey Amr oğlu Hâr [yani Hâris]! [Herkesin ağzında çiğnediği, güzel] uyuşturucu bir otumdur ben
Çünkü kelimenin son harfini düşürme işlemi ancak merfû‘ kelimelerde olur.
[988] Şayet “Peki, iman etmiş, ihlaslı samimi kimseler olmalarına rağ-men havariler nasıl olur da ‘Senin Rabbin yapabilir mi!’ diyebilirler?” dersen şöyle derim: Bir kere Allah Teâlâ onları iman ve ihlâs ile vasıflamadı, aksine onların kendi iddialarını dile getirdi sonra da َאل buyurarak söze devam إِذْ etti. Şu halde onların iman ve ihlas iddiaları batıl idi ve onlar şüphe içinde idiler. ‘Senin Rabbin yapabilir mi!’ ifadesi öyle bir sözdür ki onun Rabbini tazim eden imanlı kimselerden sadır olması düşünülemez. Aynı şekilde Îsâ Aleyhisselâm’ın onlar hakkındaki sözü de şu mânadaydı: Bir kere Allah’tan sakının ve O’nun güç ve kudretinden asla şüphe etmeyin, O’na olur olmaz taleplerde bulunmayın, heva ve heveslerinizin peşine düşerek olmayacak türden mucizeler istemeyin sonra onların gerçekleşmesinin ardından isyan etmeniz halinde helâk olursunuz!
[989] “Müminseniz…” yani iman etmiş olduğunuza dair iddianız doğ-ruysa.
[990] “Sen, Rabbinden isteyebilir misin?” anlamında ََّכ رَ ُ ِ َ ْ َ ْ َ 76 şeklinde de okunmuştur. Yani herhangi bir engelleyici durum olmadan böy-le bir talepte bulunabilir misin?
[991] Mâide, üzerinde yemek olan masa yani sofra demektir. “Ona ver-di, sundu / yaklaştırdı” anlamındaki mâdehû fiilinden türetilmiştir. [Fâ‘il vezninde olmakla birlikte mef‘ûl anlamındadır.] Adeta (sofra) kendisine gelene su-nulmaktadır.
[992] “… buna şahitlik edenlerden olalım” yani İsrâiloğullarından ora-da hazır bulunmayanlara onunla ilgili olarak tanıklık edelim. Yahut biz Al-lah’ın vahdaniyetine ve senin peygamberliğine bu vesile ile şahitlik eder ve onun başından ayrılmayız. -Bu durumda א ْ َ َ hal olmaktadır.- Şu söyledik-lerini yapmak istediklerine dair iddiaları da aynen iman ve ihlas iddiaları gibi idi. Buna rağmen Hazret-i Îsâ bunu istemiş ve duası kabul edilmiştir ki aleyhlerindeki hüccet tam olsun ve muhalefet etmeleri halinde üzerlerine azap gönderilsin.
[993] [ َ ِ ِ א َّ ا َ ِ א ْ َ َ نَ َכُ وَ א َ ْ َ َ ْ َ أنَْ َ َ ْ َ ifadesi] yu‘leme şeklinde meçhul وَsıygasıyla ve zamir kalplere râci olmak üzere, ta‘leme ve tekûne şeklinde Tâ ile okunmuştur. [Yani “ve senin bize gerçekten doğru söylediğini kalplerimiz bilsin ve buna şahitlik edenlerden olsun.”]
[994] َّ ُ ّٰ ّٰ ifadesinin aslı ا ا א ’tır. Nida harfi hazfedilmiş, ondan bedel olarak sonuna Mim eklenmiştir. א َّ .ikinci nidadır رَ
[995] “Sofra bize bayram olur” yani onun indirildiği gün bize bayram olur. O günün Pazar günü olduğu ve Hristiyanların o gün bu sebeple tatil yaptıkları söylenmiştir. Denilmiştir ki ُ ِ / kelimesi dönüp gelen sevinç اneşe demektir. O yüzden ِ مَ ْ َ [bayram günü] denir. Sanki mâna şöyledir: “Bizim için neşe ve sevinç kaynağı olacak bir sofra…”
[996] İbn Mes‘ûd (r.a.) [v. 32/653] emrin cevabı olmak üzere tekün şeklin-de okumuştur [“indir de bayram olsun”]. Bunun benzeri, ُ ِ َ ve ْ ِ َ şeklindeki okuyuşlardır [Meryem 19/5].76 Müfessir mânayı bu şekilde takdir etmiş olmakla birlikte, َّכ kıraatinde, “Sen Rabbine bunu ر
yaptırtabilir misin?” şeklinde bir anlam söz konusudur. Yani “Allah elbette gökten sofra indirebilir çün-kü O her şeye kadirdir, ama sen dua ettin diye bize gökten sofra indirir mi?” Buna göre, Allah’ın kudreti değil, Îsâ Mesih’in Allah nezdindeki konumu ve itibarı sorgulanmış olmaktadır. / ed.
א [997] ِ ِ א وَآ ِ وََّ ِ âmilin tekrarı ile א ’dan bedeldir, yani hem kendi za-manımızdaki dindaşlarımıza hem de bizden sonra gelenlere… “Bu ifadenin, Ondan insanların ilki yediği gibi sonu da yesin…” anlamında olduğu da söylenmiştir. “İleri gelenlerimiz de tâbi olanlar da yesin!” anlamında da ola-bilir. Zeyd’in kıraati ümmet ve cemaat takdiri ile müennes olarak li-ûlânâ ve uhrânâ [ilkimiz ve sonumuz için] şeklindedir.
ًא [998] ا َ kelimesi ta‘zîb/azap etmek anlamında ism-i masdardır veُ ُ ِّ َ -daki zamir masdara râcidir, eğer kendisi ile azap edilen şeye râci ol’ أُsaydı o takdirde mutlaka Bâ ile [ ِ بُ ِّ َ …“ kullanılması gerekirdi [Yani ifade [ أُonlara hiç kimseye etmediğim bir azap türüyle azap ederim!” anlamındadır].
[999] Rivayete göre, Hazret-i Îsâ talep üzerine dua etmeye karar verince, yün aba giyip “Üzerimize indir ya Rabbi!” demiş. Bunun üzerine iki bulut arasında kırmızı bir sofra görünmüş, bulutun biri sofranın altında diğeri üstünde imiş. Onlar bakmakta iken, nihayet sofra önlerine düşmüş. Hazret-i Îsâ ağlayarak “Allah’ım! Bizi şükredenlerden kıl! Allah’ım! Bu sofrayı hakkı-mızda rahmet kıl, ibretlik bir ceza eyleme!” diye dua etmiş. Sonra onlara: “Onu içinizde amel bakımından en iyi durumda olanınız açsın! Allah’ın adını üzerine ansın ve ondan yesin” demiş. Havarilerin başı olan Şem‘ûn demiş ki: “Bunun için içimizde en uygun olan kişi sensin!” Bunun üzerine Hazret-i Îsâ kalkıp abdest almış, namaz kılıp ağladıktan sonra Bismillahi hayru’r-râ-zıkîn (Rızık verenlerin en hayırlısı Allah’ın adıyla!) diye sofrayı açmış. Bir de bakmışlar ki içinde ızgara balık var. Pulu/derisi yok, kılçığı yok, semizliğin-den yağ damlıyor. Başının orada tuz, kuyruğunun orada sirke var. Etrafında envâ-‘i çeşit -pırasa hariç- bakliyat ve sebze var. Bir de bakmışlar ki beş tane de çörek var. Birinin üzerinde zeytin, ikincisinde bal, üçüncüsünde tereyağı, dördüncüsünde peynir ve beşincisinde de pastırma bulunuyor. Şem‘ûn demiş ki: “Sen ey Allah’ın insanlara kendisiyle hayat bahşettiği [Rûhallāh]! Bu, dünya taamı mı yoksa âhiret taamı mı?!” Hazret-i Îsâ: “Her ikisinden de değil. Lâkin Allah’ın bizzat yüce kudretiyle var etmiş olduğu bir sofradır. İstediğiniz şeyi yiyin ve şükredin ki Allah size imdat etsin, size olan lütuf ve keremini artır-sın.” demiş. Havariler: “Sen ey Allah’ın insanlara kendisiyle hayat bahşettiği [Rûhallāh]! Keşke bize bu mucizenin içinden bir başka mucize daha göstersen!” demişler. Hazret-i Îsâ: “Ey balık! Allah’ın izniyle diril!” demiş. Balık canlanıp hareket etmeye başlamış. Sonra ona “Eski haline dön!” deyince, balık pişmiş haline geri dönmüş. Sonra sofra uçup gitmiş… Sofranın ardından yine isyan etmişler, bu yüzden de maymuna ve domuza dönüştürülmüşler.
[1000] Rivayete göre, sofranın indirilme şartını -yani “Ama içinizden her kim bundan sonra da nankörce inkâr ederse onu öyle bir azaba uğratırım ki…” kavlini- işitince, hemen “Öyle ise istemiyoruz.” demişler ve sofra inmemiştir. Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh ’ın [v. 110/728] şöyle dediği nakledilmiştir: “Vallahi inmedi, inmiş olsaydı o takdirde א ِ ِ kavli gereğince kıyamete kadar bayram وَآolurdu!” Ama doğru olan, sofranın indirilmiş olmasıdır.
116. Âyetin Tefsiri
[1001] “Hâşa!” Senin bir ortağın olmasından seni tenzih ederim. “Benim, hakkım olmayan bir sözü söylemem bana yakışmaz.” “Benim içimdekini” yani kalbimde olanı. Mâna şöyledir: Sen benim bildiklerimi bilirsin, ben ise senin bildiklerini bilmem. Ancak bu mâna müşâkele [bir kelimenin (nefs) başka bir anlam-da tekrar edilmesi] üslubu ile ifade edilmiştir ki bu sanat sözün fesahat ve açık-lığından sayılmaktadır, müşâkele sebebiyledir ki ِ ْ َ ِ ’ye mukabil َכ ِ ْ َ ِ denilmiştir [Yoksa Allah için nefs kelimesi kullanılamaz].
[1002] “Doğrusu, bütün gaypları hakkıyla bilen (‘Allâmü’l-guyûb) yalnızca Sensin.” Bu kısım, her iki cümlenin de teyidi mahiyetindedir. Çünkü nefislerin içinde gizli olan, gayb cümlesindendir. Ve ‘Allâmu’l-guyûb olanın bildiği gayba başka hiç kimsenin ilmi erişemez.
118. Âyetin Tefsiri
[1003] َ ّٰ وا ا ُ ُ ْ i tefsiriyye yaparsan o takdirde mutlaka’أن ifadesindeki أنَِ اbir müfesser olması gerekir. Müfesser de ya söyleme ya da emretme fiili olmalı-dır ki her ikisi de bunun için uygun değildir. Söyleme fiili uygun değildir çünkü kendisinden sonra söylenecek söz herhangi bir şekilde tefsir harfine ihtiyaç du-yulmadan kullanılır. Buna göre, َ ّٰ وا ا ُ ُ ْ َّ أنَِ ا ْ إِ ُ َ ُ ْ ُ א َ demezsin, ْ ُ َ ُ ْ ُ א َ ّٰ وا ا ُ ُ ْ َّ ا dersin. Emretme fiili de uygun değildir çünkü o da Yüce Allah’a râci إِzamire isnat edilmiştir. Şayet ْ َّכُ ِّ وَرَ َّٰ رَ وا ا ُ ُ ْ diye tefsir edecek olsan, ifade اdüzgün olmaz çünkü Allah Teâlâ ْ َّכُ ِّ وَرَ َ رَ ّٰ وا ا ُ ُ ْ Rabbim ve Rabbiniz olan) اAllah’a kulluk edin!) demez. Onu fiile mevsūl kılman halinde ِ َ ْ َ א أَ َ (bana emrettiğin şey) ifadesinden ya da bi-hîdeki Hâ’dan bedel olması kaçınılmazdır. Ancak ikisi de uygun olmamaktadır çünkü bedel, mübdelün minhin yerine ge-çebilen şeydir. “Onlara sadece O’nun ibadetini söyledim.” anlamında ْ ُ َ ُ ْ ُ א َ َ ّٰ وا ا ُ ُ ْ َّ أنَِ ا denilmez çünkü ibadet söylenecek bir şey değildir. Aynı şekilde إِHâ zamirinden bedel yaptığında da söz düzgün olmaz çünkü َ ّٰ وا ا ُ ُ ْ -ifa أنَِ اdesini Hâ zamirinin yerine koyup da ّٰ وا ا ُ ُ ْ نَِ ا ِ ِ َ ْ َ א أَ َ َّ dediğinde ifade إdüzgün olmamaktadır. Çünkü bu durumda mevsūle sılasından râci olması ge-reken zamir bulunmamaktadır. Şayet “Peki, bu durumda nasıl izah edilecek?” dersen şöyle derim:Söyleme fiili emretme anlamına yorulur. Çünkü ُ ْ ُ א ِ ِ ِ َ ْ َ א أَ َ َّ ْ إِ ُ َ ifadesi ِ ِ ِ َ ْ َ א أَ َ ِ َّ ْ إِ ُ َ ْ َ א أَ َ (Ben onlara sadece senin bana emrettiğini emrettim.) anlamındadır. İşte o zaman emretme fiilinin َ ّٰ وا ا ُ ُ ْ أنَِ اْ َّכُ ِّ وَرَ in mevsūle olarak Hâ’أن .diye tefsir edilmesi câiz, söz de düzgün olur رَzamirinden bedel değil de onun için atf-ı beyan olması da câizdir.
[1004] “… üzerlerine ben şahittim” yani gözetleyici idim, tıpkı şahidin, tanıklık ettiği şeye yaptığı gibi onları gözetlemekte idim, böyle bir söz söyle-melerine ve onu din edinmelerine izin vermiyordum. “Ne zaman ki beni vefat ettirdin, onların görüp gözetleyicisi Sen oldun.” karşılarına diktiğin delillerle, indirdiğin açık belgelerle ve gönderdiğin elçilerle böyle bir sözü söylemelerine Sen mani oldun.
[1005] “Onlara” yani içlerinden asilik eden, Senin âyetlerini inkâr eden ve elçilerini yalanlayanlara “azap edersen (edersin) nihayet senin kullarındır. Ama onları bağışlarsan,” mükâfatlandırmaya ve cezalandırmaya kadir “mutlak izzet sahibi”, ceza ve mükâfatı mutlaka hikmete ve isabetli bir hükme dayalı olarak yapan “mutlak hikmet sahibi Sensin.”
[1006] Şayet “Kâfirlerin bağışlanması söz konusu değildir, bu durumda nasıl oldu da onlar hakkında ‘Ama onları bağışlarsan’ buyruldu?” dersen şöyle derim: Âyette [Hazret-i Îsâ] “Sen onları bağışlarsın” dememiştir, aksine َت ْ َ َ إنْ şeklinde şartlı bir ifade kullanmış ve şöyle demiştir: Onlara azap edersen, ada-letinle hükmetmiş olursun çünkü azaba müstahaktırlar. Eğer inkâr üzere olma-larına rağmen onları affedersen, o takdirde de onların bağışlanması için Senin bir hikmetin yok değildir çünkü bağışlama aklen her suçlu için güzel bir şeydir. Hatta suç ne kadar büyükse affı da o kadar güzel olur.
119. Âyetin Tefsiri
[1007] ُ َ ْ َ مُ ْ َ ا Merfû‘ ve izâfet iledir, mansūb da okunmuştur, bu du-rumda ya אل ’nin zarfı olur ya da ا mübteda, zarf da haberi olur. Mânası: Îsâ Aleyhisselâm’ın kelâmından bahsetmiş olduğumuz bu durum, …fayda vereceği gündedir. ُِכ ْ َ مَ ْ َ (“sahip olmadığı gün” [İnfitār 82/9]) âyetinde olduğu gibi fethalı olması câiz değildir çünkü burada mebnî olmayan fiile izâfe edilmiştir. A‘meş [v. 148/765] ٌ ْ َ ي ِ ْ َ א ً ْ َ ا ُ َّ Ve öyle bir günden sakının ki, o gün“) وَاkimsenin faydası olmaz” [Bakara 2/48]) âyetinde olduğu gibi ُ َ ْ َ مٌ şeklinde tenvinli okumuştur.
[1008] Şayet“ ْ ُ ُ ِْ َ ِ אدِ َّ ُ ا َ ْ َ ifadesinin anlamı nedir? Eğer âhiretteki
doğrulukları ise âhiret amel yurdu değildir. Yok, dünyada ikenki doğrulukları kastediliyorsa o takdirde de âyetin hakkında vârit olduğu husus ile arasında bir uygunluk yoktur çünkü âyette vârit olan Îsâ Aleyhisselâm’ın kıyamet günü cevap verdiği konuda doğru bir biçimde şahitlikte bulunmasıdır” dersen şöyle derim:Mânası sadıkların hem dünyada hem de âhirette devamlı sahip oldukları doğ-ruluk özellikleridir. Katâde’den [v. 117/735] şöyle nakledilmiştir: Kıyamet günü konuşacak iki kimse vardır: İblis “Aslında, Allah size gerçek bir vaatte bulun-muştu.” [İbrâhim 14/22] demiş ve o gün doğru konuşmuştur. Daha öncesinde ise yalancı idi, o yüzden, doğru söylemesi o gün kendisine fayda vermedi. Hazret-i Îsâ ise hem hayatta sadık idi hem de öldükten sonra. O yüzden, doğruluğu kendisine fayda verdi.
120. Âyetin Tefsiri
[1009] Şayet “Göklerde ve yerde hem akıllı varlıklar hem de başka varlıklar vardır. Bu durumda akıllı varlıkların galebe çaldırılarak َّ ِ ِ ْ َ denilmeli değil وَmiydi?” dersen şöyle derim:א ism-i mevsūlü bütün cinsleri genel bir kapsayıcı-lıkla içine alır. Dikkat edilirse, mesela sen uzaktan bir karartı gördüğün zaman, onun akıllı mı yoksa akılsız bir varlık mı olduğunu bilmeden önce א (Ne o?) dersin. Dolayısıyla א ’nın genellik bildirme açısından kullanımı daha uygundur.
[1010] Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Her kim Mâi-de sûresini okursa mükâfat olarak kendisine on hasene verilir, seyyiâtından da on tanesi silinir, dünyada nefes alıp veren her bir Yahudi ve Hristiyana karşılık derecesi on basamak yükseltilir.”