KURTUBÎ TEFSÎRİ

Mâide Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 7

64. Âyetin Tefsiri

Yahudiler: "Allah'ın eli bağlıdır" dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlandı ve onlara lanet edildi. Hayır, Allah'ın iki eli de açıktır. O, nasıl dilerse öyle infak eder. Yemin olsun ki, Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun küfür ve tuğyanlarını artıracaktır. Bununla beraber aralarında kıyâmet gününe kadar sürecek kin ve düşmanlık bıraktık. Onlar ne zaman bir Savaş ateşi yakmak isteseler, Allah onu söndürür. Yeryüzünde fesada koşarlar. Allah ise fesatçıları sevmez.

Yüce Allah'ın:

"Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır, dediler" âyeti ile ilgili olarak İkrime şöyle der: Bu sözü Fînhâs b. Âzûrâ -Allah'ın laneti üzeri ne olsun- ve arkadaşları söylemişti. Bunlar, varlıklı kimselerdi. Muhammet (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı inkâr edince, malları azaldı ve şöyle dediler: Şüphesiz Allah cimridir Ve Allah'ın eli bize birşeyler vermek noktasında kapalıdır (cimridir). Buna göre âyet-i kerîme yahudilerin bir kısmı hakkında hususidir. Şöyle de denilmiştir: Bir topluluk bu sözü söyleyince, diğerleri de buna karşı çıkmayınca, hep birlikte bu sözü söylemiş gibi oldular.

el-Hasen der ki: Âyetin anlamı şudur: Allah azâb için bize etini uzatmaz. Yine şöyle denilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın fakir ve malı az olduğunu diğer taraftan yüce Allah'ın:

"Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kimdir" (el-Bakara, 2/245) âyetini da işitip, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da diyetler hususunda kendilerinden yardım istediğini görünce: Muhakkak Muhammed'in ilahı fakirdir, dediler. Cimridir, dedikleri de olmuştur. İşte onların: "Allah'ın eli bağlıdır" şeklindeki sözlerinin anlamı budur. Bu ifade;

"Elini boynuna bağlanmış kılma." (el-İsra, 17/29) âyetinde olduğu gibi temsili bir ifadedir. Cimri olan kimseye temsilî ifade kabilinden olmak üzere: Parmak uçları içe doğru çekik, avucu yumuk, kapalı, parmakları yumuk, eli bağlı" gibi tabirler kullanılır.

Şair de der ki:

"Yezid orada olduğu sırada Horasan öyle bir yerdi ki

Onun her türlü hayır kapıları sonuna kadar açıktı.

Ondan sonra oraya onun yerine parmakları içe dûğru yumuk birisi geçti

Sanki yüzüne sirke serpilmiş gibi"

Arap dilinde el anlamına gelen "yed", yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi bilinen organ hakkında kullanılır:

"Eline bir demet ot al" (Sa'ad, 38/41) Ancak, bu anlamın Allah için düşünülmesi imkânsızdır.

Aynı kelime, nimet anlamında da kullanılır, Araplar: Filanın nezdinde benim nice elim vardır" derler. Benim kendisine bol bol ihsan ettiğim nice nimet vardır, demektir.

Yine el, kuvvet anlamında da kullanılır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ve kuvvet sahibi kulumuz Davud'u yâdet." (Sâ'd, 38/17) Görüldüğü gibi burada elt kuvvet anlamındadır Mâlik olmak ve kudret manasına da kullanılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir." (Âl-i İmrân, 3/73) Yine bu kelime, sıla (zâid zamir) anlamında da kullanılır.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:" Bizim, onlar için kendi ellerimizle... yaptıklarımızdan." (yasın, 36/71) Yani, bizzat bizim yaptıklarımızdan anlamındadır. Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Veya nikâh akdi elinde bulunan kimse bağışlamış olsun." (el-Bakara, 2/237) Yani, nikâh akdini yapmak hakkı kendisinin olan demektir. Bu kelime, desteklemek ve yardım etmek manasına da kullanılır.

Hazret-i Peygamberin: "Hakim hükmünü verinceye, Kasim (paylaştırıcı) da paylaştırmasını bitirinceye kadar Allah'ın eli onlarla birliktedir" hadisi de bu kabildendir. el-Heyseme, Mecmau'z-Zevâıd IV, 193

Bu kelimenin kendisinden haber verilen zatın şerefine işaret etmek, onun şanını yükseltmek için fiilin o kimseye izafe edilmesi için kullanıldığı da olur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ey îblis, kendi ellerimle yarattığım şeye secdeden seni ne alıkoydu?" (Sa'd, 38/75) O halde, burada elin organa hamledilmesi mümkün değildir Çünkü, şanı yüce Allah bir ve tektir. O'nun için bölümleme mümkün değildir. Yine buradaki anlamın güç, mülkiyet, nimet ve sıla olarak anlaşılması da düşünülemez. Zira, o takdirde Allah'ın dostu Âdem ile O'nun düşmanı İblis arasında bu nitelikler ortaklaşa sözkonusu olur ve sözü edilen şekilde onun İblise üstün kılındığı da -Ona bahşedilen özel hususun batıl oluşu sebebiyle- bu da batıl olur. O halde, geriye İblisin yaratılışı ile değil de, yalnızca Âdem'in şereflendirilmesi için yaratılması ile alakalı iki sıfata hamledilmesi ihtimalinden başka bir şey kalmıyor. Bu iki sıfatın Hazret-i Âdem'in yaratılışı ile ilgisi ise kudretin makdüra (kudret sonucu var edilene) taalluk etmesi kabilindendir. Direkt bir taalluk ile doğrudan doğruya temas bakımından taalluk kabilinden değildir. İşte, O şanı yüce ve Mübarek Rabbimizin "O, Tevrati kendi eliyle yazdı, keramet yurdunu cennetlikler için bizzat kendi eliyle dikti" şeklinde gelen rivâyetler ile, benzer diğer âyetler da bu şekildedir, her bir sıfatın kendi muktezâsına taalluku kabilindendir.

Yüce Allah'ın:

"Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlandı" âyetinde "yâ" harfı üzerinde görülmesi gereken ötre, "ya" üzerinde ağır geldiğinden hazf edilmiştir. Anlamı, ahrette bağlanacaktır, şeklindedir. Bunun kendilerine beddua olması da mümkündür. Aynı şekilde "söylediklerinden ötürü... onlara lanet edildi" âyeti de böyledir. Maksat, bize su âyetinde olduğu gibi bunu öğretmektir:

"Yemin olsun, inşaallah elbette Mescid-i Haram'a gireceksiniz." (el-Feth, 48/27) Yüce Allah burada, görüldüğü gibi istisna yapmayı, (yani, gelecekte yapılacak şeyleri inşaallah kaydına bağlamayı) öğretmektedir. Nitekim

"Ebû Leheb'in iki eli kurusun." (el-Mesed, 111/1) âyetinde de bize, Ebû Lehebe beddua etmemizi öğretmiştir:

Şöyle de denilmiştir: Maksat, onların insanların en cimrileri olduklarını anlatmaktır. Adi ve hakir olmayan hiçbir yahudi göremezsiniz. Bu görüşe göre "vav" harfi hazf edilmiştir. Yani onlar: "Allah'ın eli bağlıdır, dediler. Halbuki asıl onların elleri bağlanmıştır." "Lanet etmek" ise uzaklaştırmak demektir, buna dair açıklamalar daha önceden yapılmıştı.

Yüce Allah'ın:

"Hayır Allah'ın iki eli de açıktır" âyeti mübteda ve haberdir Hayır, O'nun nimeti yaygın ve açıktır, demektir. Burada "el" nimet anlamındadır.

Kimisi de şöyle demiştir: Yüce Allah'ın:

"Hayır, Allah'ın İki eli de açıktır" âyeti dolayısıyla bu yanlıştır. Zira yüce Allah'ın nimetleri sayılamayacak kadar çoktur. Nasıl olur da O'nun yalnızca yaygın iki nimetinden söz edilebilir.

Buna şöyle cevap verilmiştir Bunun, cins için tesniye olup muayyen iki şeyi ifade eden tesniye olmaması da mümkündür. Bu da Hazret-i Peygamber'im "Münafık, iki sürü koyun arasında şaşkın kalmış kararsız koyun gibidir." Müslim, Ş. Münâfikîn 17; Nesâî, Îman 31; Dârimî, Mukaddime 31; Müsned, II, 32, 47, 82, 88, 102 âyetine benzer. Bu iki nimetin birisinin cinsi dünya nimeti, diğerinînki ise ahiret nimetidir. Bu iki nimetin de biri dünyanın zahir, diğerininki de; batın olmak üzere dünyanın nimetleri olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ve açık ve gizli nimetlerini üzerinize tamamladı." (Lukman, 31/20)

İbn Abbâs da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bü hususta şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Zahir nimet, senin güzel hilkatindir. Batın nimet ise, senin içinsetredîpgizlediği kötü amelindir." Buhârî, Tefsir 11. sûre 2, Nafakat 1; Müslim Zekât 36, 37; İbn Mâce, Keffarât, 15; Müsned, II, 242, 314, 464.

Şöyle de denilmiştir: Allah'ın iki nimeti, bütün nimetlerin kendileri vasıtasıyla ve kendilerinden meydana geldiği yağmur ve bitki nimetleridir. Burada sözü geçen nimet (el), mübalağa içindir, Nitekim Araplar,:Buyû'r seni dinliyorum derken, (kullandıkları bu tesniye lâfızlarıyla) yalnızca, bunu iki defa yapmayı kast etmiyorlar. Bazân kişi, bu iş benim elimden gelmez diyerek, gücüm buna yetmez de demek istemektedir.

es-Süddî der ki: Yüce Allah'ın:

"İki eli" âyetinin anlamı, sevap ve ceza vermeye dair güçleridir. Ve yahudilerin: O'nun eli kendilerine azap etmekten yana çekilmiştir kendilerine azap etmeyecektir. Şeklindeki sözlerinin tam zıddı nadir.

Müslim'in Sahih'inde Ebû Hüreyre'den Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Yüce Allah buyurdu ki: İnfak et, Ben de sana infak edeyim." Buhârî, Tefsir 11. SÛRE 2, Tevhid 22; Müslim, Zekat 37; Tirmizî, Tefsir 5. SÛRE 3; İbni Mâce, Mukaddime 13; Müsned, II, 313, 500. Yine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın sağı dopdoludur. Hiçbir şey onu eksiltmez. Gece gündüz O, bol bol ihsan eder."

Gökleri ve yeri yarattığı günden itibaren infak ettiğini bir düşünün. Bütün bunlar, O'nun sağında bulunanları eksiltmemiştir. (Yine Hazret-i Peygamber) buyurdu ki: Arşı su üstündedir. Diğer elinde ise, kabz (ölüm) vardır. O, yükseltir ve alçaltır." Buhârî, Tefsir 11; Tevhid 22; Müslim, Zekât 37; Tirmizî Tefsir 5; İbn Mâce, Mukaddime 13; Müsned, II, 313, 500.

Bu hadisin bir benzeri de şanı yüce Allah'ın:

"Allah kabzeder (daraltır) ve genişletir" (el-Bakara, 2/245) âyetidir.

Bu (tefsirini yaptığımız) âyete gelince, İbn Mes'üd'un kıraatinde; şeklindedir ki, bunu el-Ahfeş nakletmiştir. el-Ahfeş der ki: tabiri kullanılır. Yani, Onun eli açık ve serbesttir demektir.

"O, nasıl dilerse öyle İnfak eder." Dilediği gibi rızık verir. Bu âyet-i kerimede "eKîn kudret anlamına gelmesi de mümkündür. Yani, O'nun kudreti kapsamlıdır. Dilerse genişletir, dilerse kısar.

"Yemin olsun ki, Rabbinden sana indirilen" yani, Rabbinden sana indirilene yemin olsun ki bu,

"onların çoğunun küfür ve tuğyanlarını arttıracaktır." Yani, Kur'ân-ı Kerîm’den bir bölüm nâzil oldu mu, onlar da bunu inkâr ederek küfürleri daha bir artar.

"Bununla beraber aralarında... kin ve düşmanlık bıraktık." Mücahid der ki: Yani, yahudilerle hıristiyanların arasında. Zira, bundan önce şöyle buyurulmuştu:

"Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyiniz." (Mâide, 5/54)

Şöyle de denilmiştir: Biz, yahudi taifeleri arasında kin ve düşmanlığı bıraktık, demektir. Nitekim, yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Sen onları bir arada sanırsın. Halbuki kalpleri darmadağınıktır." (el-Haşr, 59/14) O bakımdan onlar, ittifak halinde değil, birbirine buğzeden kimselerdir. Diğer taraftan, Allah'ın bütün yarattıkları arasında insanların en çok buğz ettikleri kimseler onlardır.

"Onlar" yahudileri kastetmektedir,

"ne zaman bir Savaş ateşi yakmak isteseler” yani, ne zaman bu iş için güçlerini bir araya getirip hazırlıklarını yapsalar, Allah onların topluluklarını darmadağınık etmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Yahudiler, fesat çıkartıp, Allah'ın Kitabı olan Tevrata muhalefet edince, Allah da üzerlerine Buht Nassar'ı gönderdi. Sonra bir daha. fesat çıkardılar. Bu sefer üzerlerine Romalı Petrus'u gönderdi. Bir daha fesat çıkartmaları üzerine, üzerlerine ateşperestleri gönderdi. Sonra yine fesat çıkartınca, Allah da üzerlerine müslümanları gönderdi. Böylelikle ne zaman işleri yoluna koyulacak olduysa, Allah da onları darmadağın etti.

Buna göre ne zaman bir ateş yaksalar ne zaman bir kötülüğü körüklemek isteseler ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a karşı Savaşmak üzere karar verseler, demektir.

"Allah onu söndürür." Onları kahreder ve bu kararlarını zayıflatıp güçsüzleştirir. Burada

"ateş" istiare yoluyla kullanılmıştır. Katade der ki; Her seferinde Allah onları zelil etmiştir. Yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı gönderdiğinde, onlar mecusilerin elleri altında idiler.

Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Yeryüzünde fesada koşarlar" İslamı iptal etmeye çalışırlar. Bu ise, fesadın en büyüğüdür. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada ateşten kasıt, kızgınlık ateşidir. Yani onlar, kendi nefislerinde ne zaman kızgınlık ateşini yakıp körükleseler, bedenleriyle ve içten verdikleri kararlarıyla da bu kızgınlık ateşini daha bir alevlendirmek için bir araya gelip toplanmışlarsa, zayıf ve güçsüz düşecekleri vakte kadar, Allah bu ateşi söndürmüştür. Bunu da -yüce AllahPeygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in önünde kendisine gönderdiği yardım olmak üzere kalplerine saldığı, yerleştirdiği korku ile gerçekleştirmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

Eğer Kitab ehli îman edip de sakınsalardı, elbette Biz de onların günahlarını bağışlar ve onları Naîm cennetlerine koyardık.

Âyetin tefsiri için bak:66

Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

Ve eğer onlar, Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbleri katından kendilerine İndirileni gereği gibi uygulasalardı, şüphesiz üstlerinden ve ayakları altından (rızıklarını) yerlerdi İçlerinden orta yolu tutan bir zümre varsa da, bir çoğunun yapmakta oldukları be pek kötüdür.

Şanı yüce Allah'ın:

"Eğer Kitap ehli..." âyetinde yer alan edatı ref mahallindedir. Aynı şekilde -bir sonraki âyette gelecek olan: "Ve eğer onlar Tevrat’ı... uygulasalardı" âyetinde de böyledir.

"îman edip" tasdik edip,

"sakınsalardı" yani, şirk ve günahlardan uzak dursalardı

"Elbette Bîz de onların...bağışlardık" âyetinin baş tarafındaki "lâm" harfi eğer'in cevabıdır, "(........): Bağışlardık" örterdik anlamındadır ki, buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

Tevrat'ın ve İncil'in gereği gibi ayakta tutulmasından kasıt ise, onların muktezası gereğince amel etmek ve onları tahrif etmemektir. Bu anlamdaki açıklamalar, el-Bakara Sûresi'nde (2/63-64. âyetlerin tefsirinde) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır.

"Rableri katından kendilerine indirileni." Yani, Kur'ân-ı Kerîm'i. Kastedilenin peygamberlere verilen kitaplar olduğu da söylenmiştir

"Şüphesiz üstlerinden ve ayakları altından yerlerdi" İbn Abbâs ve başkaları der ki: Bununla yağmur ve bitkiler kast edilmektedir. Bu da onların kıtlık ve kuraklık içerisinde bulunduklarına delalet etmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Anlamı şudur: O takdirde Biz, onların rızıklarını genişletir ve ardı arkasına rızıklarını yerlerdi. "Alt ve üstün" anılmasından kasıt ise, dünyada onlara ihsan edilecek nimetlerin çokluğunu ifade etmek için mübalağalı bir ifade kullanmaktır.

Şu âyetler da bu âyeti andırmaktadır:

"Kim Allah'tan korkarsa, ona bir kurtuluş yeri ihsan eder ve ona ummadığı bir yerden rızık verir" (et-Talâk 65/2-3);

"Ve eğer onlar o yol üzere dosdoğru gitseler, elbette Biz de onlara bol bol su içirirdik" (el-Cin, 72/16);

"Eğer o ülkeler halkı îman edip de sakınmış olsalardı, üzerlerine gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık." (el-A'raf, 7/96) Böylelikle yüce Allah -bu âyetlerde de görüldüğü gibi- takva sahibi olmayı, rızık sebeplerinden birisi olarak değerlendirmiş ve şükreden kimseye de üzerindeki nimetini daha da artıracağını vadederek:

"Yemin olsun ki şükrederseniz, elbette size artırırım" (İbrahim, 14/7) diye buyurmuştur.

Daha sonra yüce Allah, onların aralarından orta yolu seçen kimseler olduklarını haber vermektedir. Bunlar ise, Necaşî, Selman ve Abdullah b. Selam gibi aralarından Îman eden mü’minlerdir. Bu gibi kimselert orta yolu seçerek, Îsa ve Muhammed (ikisine de selam olsun) hakkında ancak onlara yakışan şeyleri söylediler.

Orta yolu seçenlerin îman etmedikleri halde (Peygamber ve mü’minlere) eziyet etmeyen, onlarla alay etmeyen kimseler oldukları da söylenmiştir.

Orta yolu seçmek (iktisad), amelde mu'tedil olmaktır. Ve bu kelime, kasd'dan gelmektedir ki, kasd da bir şeyi yapmak istemektir. Bu kelime, aynı anlamda olmak üzere harf-i cersiz mef'ûle geçiş yaptığı gibi, "lâm" ve "ila" harf-i cerleriyle de geçişi yapılır ve mana değişmez.

"Yapmakta oldukları ise pek kötüdür!" Onlar, ne kötü iş yaptılar! Peygamberleri yalanladılar ilahi kitapları tahrif ettiler ve haram yediler.

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer böyle yapmazsan, O'nun risâletinİ tebliğ etmemiş olursun. Allah, seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğuna hidâyet vermez.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Rasulün Görevi Tebliğ Etmektir:

Yüce Allah'ın:

"Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et" âyetinin tebliği açıkça yap demek olduğu söylenmiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber, İslam'ın ilk dönemlerinde müşriklerin korkusu ile tebliğini gizliyordu. Daha sonra bu âyet-i kerimede tebliğini açıkça yapması emrolundu. Allah da onu insanlardan koruyacağını bildirdi. Ömer (radıyallahü anh), müslüman olduğunu ilk olarak açığa vuran ve: "Gizlice Allah'a İbadet etmeyiz" diyen kimsedir. İşte yüce Allah'ın:

"Ey peygamber! Sana da, mü’minlerden sana uyanlara da Allah yeter" (el-Enfal, 8/64) âyeti de bu hususta nâzil olmuştur.

Böylelikle âyet-i kerîme: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) din ile ilgili herhangi bir hususu takiye olmak üzere gizlemiştir, diyenlerin görüşlerinin reddolunduğuna, bu görüşlerin batıl olduğuna delalet etmektedir. Böyle diyenler, Râfizîlerdir.

Yine âyet-i kerîme, Hz Peygamber'in herhangi bir kimseye din ile ilgili herhangi bir hususu gizlice bildirmemiş olduğuna da delalat etmektedir. Çünkü, âyet sana indirilenlerin tamamını açıktan açığa tebliğ et demektir. Eğer böyle olmasaydı yüce Allah'ın:

"Eğer böyle yapmazsan O'nun risaletini tebliğ etmemiş olursun" âyetinin herhangi bir anlam ifade etmesi sözkonusu olmazdı.

Şu açıklama da yapılmıştır: Esedoğullarından Cahş kızı Zeynep ile ilgili, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Bundan başka açıklamalar da yapılmıştır. Ancak, doğru olan, âyetin umum ifade ettiği görüşüdür.

İbn Abbâs der ki: Âyetin anlamı şudur: Rabbinden sana indirilenlerin tümünü tebliğ et. Eğer ondan herhangi bir şey gizleyecek olursan, O'nun risâletini tebliğ etmemiş olursun. Bu, hem Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a, hem de onun ümmeti arasında ilim taşıyıcılarına Peygamberin şeriati ile İlgili hiçbir şeyi gizlememelerine dair bir direktiftir. Yüce Allah, Peygamberinin kendisine bildirmiş olduğu vahiyden hiçbir şey gizlemeyeceğini bilmiştir.

Müslim'in Sahihinde de Mesrûk yoluyla Hazret-i Âişe'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Her kim sana Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vahiyden herhangi bir şey gizlediğini söyleyecek olursa, şunu bil ki o kimse yalan söylemiştir Yüce Allah ise:

"Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer böyle yapmazsan, O'nun risâletini tebliğ etmemiş olursun" diye buyurmaktadır. Buhârî, Tefsir 5. Sûre 1, 53. süre 1, Tevhid 46; Müslim. Îman 287; Tirmizî Tefsir 6. Sûre 5, 53- Sûre 3; Müsned, VI, 50

Allah; Muhammed Allah'ın kendisine vahyettiği şeyler arasından insanların muhtaç oldukları birşeyi gizlemiştir, diyen Rafitlerin müstehakkını versin.

2- Hazret-i Peygamber’in Allah Tarafından Korunması:

Yüce Allah'ın:

"Allah seni insanlardan koruyacaktır" âyeti, Onun peygamberliğine bir delildir Çünkü Yüce Allah, Orrun masum olduğunu haber vermektedir. Yüce Allah tarafından masumiyeti teminat altına alınan -kimsenin Allah'ın kendisine emretmiş olduklarından herhangi bir şeyi terketmiş olması mümkün değildir.

Bu âyetin nüzul sebebine gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir ağaç altında konaklamış iken, bedevi bir Arap gelip Hazret-i Peygamberin kılıcını çekti ve Peygambere: Seni benden kim kurtarabilir? diye sordu. Hazret-i Peygamber Allah cevabını verince, bedevi arabın korkudan eli titredi ve kılıç elinden düştü. Başını beyni dağılıncaya kadar ağaca vurdu. Bunu, el-Mehdevî nakletmektedir. Kâdı Iyâd da bunu "eş-Şifa adlı kitabında zikrederek şöyle der: Bu olay, Sahih'te de rivâyet edilmiş Buhârî, Meğazî 31; Müsned, III, 390 ve sözü geçen kimsenin Gavres b. Haris olduğu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisini affetmesi üzerine kavmine dönüp: Ben size insanların en hayırlılarının yanından geliyorum, dediği de zikredilmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar da yine bu sûrede yüce Allah'ın:

"Hani bir topluluk size ellerini uzatmak istemişlerdi" (el-Mâide, 5/11) âyeti ile, yine en-Nisa sûresinde korku namazı (en-Nisa, 4/102. âyet, 11. başlıkta) sözkonusu edilirken yeterince açıklanmış bulunmaktadır.

Müslim'in Sahih'inde de Cabir b. Abdullah'tan şöyle dediği kaydedilmektedir.: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Necid taraflarına doğru bir gaza yaptık. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) oldukça dikenli ve büyük bir ağaç türü olup, el-Idah diye bilinen ağaçlardan pekçok ağacın bulunduğu bir vadide bize yetişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir ağacın altına indi ve o ağacın dallarından birisine kılıcını astı. İnsanlar da ağaçların gölgeleri altına sığınmak üzere vadinin değişik yerlerine dağıldılar. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Ben uyuyorken bir adam yanıma geldi, kılıcımı aldı. O; tepemde duruyorken uyandım. Bir de baktım ki kılıcım elinde kınından sıyrılmış olarak duruyor. Bana: Seni benden kim koruyabilir? dedi. Ben de Allah, dedim. İkinci bir defa seni benden kim koruyabilir? dedi, ben yine: Allah dedim. Bu sefer, kılıcı tutup kınına soktu. İşte o adam şu oturan kişidir, dedi." Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona herhangi bir şey demedi. Müslim Fedm 13.

İbn Abbâs da şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Allah bana risaletini gönderince, ben bunu yerine getirememekten korktum. İnsanlar arasında beni yalanlayacakların da bulunacağını bildim. Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi." el-Vahidî, Esbâbu Nüzûli'l-Kur'ân, s. 204.

Ebû Talib, her gün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte onu korumak üzere Haşim oğullarından bazı kimseler gönderirdi. Nihayet: "Allah seni insanlardan koruyacaktır" âyeti nâzil olunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Amcacığım, Allah beni cinlerden de insanlardan da korumuş bulunuyor. O bakımdan, beni koruyacak kimselere ihtiyacım yok." el-Vâhıdî, a.g.e. s. 205; el-Heysemî, Mecma'u'z-Zevaid, VII, 17.

Derim ki: Bu rivâyetler bütün bunların Mekke'de cereyan etmiş olmasını, âyet-i kerimenin de Mekke'de inmiş olmasını gerektirmektedir. Oysa durum böyle değildir. Çünkü bu sûrenin icma ile Medine'de indiğine dair açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır. Bu âyet-i kerimenin Medine'de indiğine delâlet eden hususlardan birisi de Müslim'in Sahih'inde Hazret-i Aise'den rivâyet ettiği şu sözleridir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye gelişinden sonra bir gece uyuyamadı ve şöyle buyurdu; "Keşke ashâbımdan salih bir adam bu gece gelip beni korusa." Hazret-i Âişe der ki: Biz bu durumda iken, birbirine değen silahların seslerini işittik. Hazret-i Peygamber: "Kim o?"deyince, O, Sa'd b. Ebi Vakkas dedi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ne diye geldin" deyince, şöyle dedi: İçime Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) adına bir korku düştü. Onu korumaya geldim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ona dua etti, sonra da uyudu. Buhârî, Cihad 70; Müslim, Fedâilu's-Sahabe, 39, 40

Müslim'in Sahih'inden başkalarında da şöyle denmektedir: Âişe dedi ki: Biz bu durumda iken silah sesi duydum. Hazret-i Peygamber: "Kim o"deyince, gelenler: Biz Saad ve Huzeyfe'yiz seni korumaya geldik, dediler. Bunun üzerine Peygamber uykuya daldı öyle ki, onun derin uykudan mütevellîd ses çıkardığını dahi duydum. Ve sonra bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bu sefer Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) başını deriden yapılmış çadırından dışarı çıkartıp; "Ey insanlar, haydi gidiniz. Artık Allah beni korumasına aldı" diye buyurdu. Tirmizî Tefsir 5- sûre 4 (yakın lâfızlarla)

Medineliler; "Risaletlerini" diye çoğul olarak okumuşlardır. Ebû Amr ile Kûfeliler ise, "Risaletinî" şeklinde tekil olarak okumuşlardır. en-Nehhâs der ki: Her iki kıraat de güzeldir. Fakat çoğul daha açıktır. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a vahiy önce kısım kısım iniyor, sonra onu beyan ediyordu. Tekil gelmesi de çokluğa delâlet eder. Çünkü bu burada mastar kipidir. Mastar ise, çoğunlukla lâfzı ile türüne delaleti dolayısıyla çoğul ve ikil olarak zikredilmez. Yüce Allah'ın:

"Eğer Allah'ın nimetini birer birer saymak isterseniz, siz onları sayamazsınız"(İbrahim, 14/34) âyetinde olduğu gibi.

"Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğuna hidayet vermez" yani, onları doğruya iletmez. Hidâyete dair açıklamalar Önceden geçmiş bulunmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Sen tebliğ et, hidâyete elince o Bize aittir. Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah'ın:

"Rasule düşen ancak tebliğdir" (el-Mâide, 5/99) âyetidir, Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

De ki: "Ey kitap ehil, Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni gereği gibi uygulamadıkça bir şeye sahip olamazsınız." Yemin olsun ki, Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve tuğyanlarını elbette arttıracaktır. O halde artık o kâfirler topluluğuna üzülme.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç bağlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

İbn Abbâs der ki: Yahudilerden bir topluluk Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelip şöyle dediler: Sen, Tevrat'ın Allah'tan gelmiş hak bir kitap olduğunu kabul etmiyor musun? Hazret-i Peygamber ediyorum, deyince şöyle dediler: Biz de ona îman ediyoruz. Fakat onun dışında kalan kitaplara îman etmiyoruz. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Yani sizler, her iki kitapta (Tevrat ve İncil'de) yer alan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a îman edip, her iki kitabın belirttiği bu hüküm gereğince de amel etmedikçe, din namına bir şeye sahip olamazsınız. Ebû Alî el-Farisî der ki: Bunun, her iki kitabın nesh edilmeden önceki halleri hakkında sözkonusu olması mümkündür.

2- Allah'tan Gelen Hak, Kitap Ektinin Ancak înkârlarını Arttırmıştır:

Yüce Allah'ın:

"Yemin olsun ki, Rabbinden sana İndirilen, onlardan çoğunun küfür ve tuğyanlarını elbette arttıracaktır." Yani, sana indirilene kâfir olacaklar ve böylelikle küfürlerine küfür katmış olacaklardır.

Tuğyan; zulümde haddi aşmak ve bu konuda ilerice gitmek demektir. Çünkü, zulmün kimisi büyük, kimisi küçüktür. Her kim, küçük zulmün sınırını aşacak olursa, artık tuğyan etmiş olur. Yüce Allah'ın şu âyeti de buradan gelmektedir:

"Sakın... çünkü insan gerçekten tuğyan eder." (el-Alak, 96/6) Yani, hakkın dışına çıkmak hususunda sının aşar.

3- Kâfirler için Üzülme:

Yüce Allah'ın:

"O halde artık o kâfirler topluluğuna üzülme" âyeti onlar için kederlenme demektir. fiili, üzülmeyi ifade etmek için kullanılır Şair der ki:

"Ve aşırı kederinden gözlerinden yaş süzüldü."

Bu âyet, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bir tesellidir. Üzülmesini yasaklamak için değildir. Zira o, bunun önüne geçemezdi. Ancak, bir teselli ve kendisini üzüntüye maruz bırakmayı yasaklamaktadır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Âl-i İmrân Sûresi'nin son taraflarında (3/176) yeterince geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

Îman edenlerle yahudiler, sabiîler ve hıristiyanlar(dan), kim Allah'a ve âhiret gününe îman edip de iyi amellerde bulunursa, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.

Bütün bunlara dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır, Bunları tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

"Yahudiler" daha önce geçen

"îman edenler"e atf olduğu gibi,

"sabiîler" de-el-Kisâî ve el-Ahteşin görüşlerine göre- daha önce geçen

"yahudiler" kelimesindeki zamire atf edilmiştir. en-Nehhâs der ki: Ben, ez-Zeccâc'ı kendisine el-Ahfeş. ve el-Kisaî'nin görüşlerinin zikredildiği sırada şöyle derken dinledim: Bu, iki bakımdan bir yanlışlıktır.

Birincisi, te'kid edilmedikçe, merfu' zamire atıf çirkin bir şeydir. İkincisi ise, atıf edilen kendisine atıf edilenle ortaktır. Buna göre mana itibariyle : Sabiîler de yahudiliğin kapsamına girmiş olur. Ancak bu imkânsız bir şeydir. el-Ferrâ' ise şöyle demiştir:

"Sâbiîler" kelimesinin merfu’ gelmesinin câiz oluşunun sebebi: (öl") edatı amel bakımından Zayıftır Bu nedenle ancak isme etki eder, amele etki etmezler, kimseler kelimesinde ise i'rab açıkça gözükmemektedir. O nedenle irab bu iki husustan birisi üzerinde cereyan etmiştir. Bu nedenle sözün aslına dönülerek

"Sabiîler" kelimesinin merfû gelmesi câiz olmuştur.

ez-Zeccâc der ki: Üzerinde i'rabın etkisinin görüldüğü ile i'rabın görülmediği kelimenin durumu aslında aynıdır. el-Halil ve Sîbeveyh ise şöyle demişlerdir: Burada "sâblîler" kelimesinin merfu olması takdim ve tehire hamledilir, İfadenin takdiri şöyledir:

"Îman edenlerle yahudiler (den) kim Allah'a ve âhiret gününe îman edip de iyi amellerde bulunursa, onlar için hiçbir korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir. Sabiîler ve hıristiyanların durumu da böyledir." Sîbeveyh de buna benzer (takdim ve tehir'in bulunduğu) şöyle bir beyiti nakletmektedir:

"Aksi takdirde şunu biliniz ki, muhakkak ki bizler ve sizler.

Ayrılık içerisinde kaldığımız sürece bâğî (yani fesatçılık yapan,) kimseleriz.'

Dabi' el-Burcumi der ki:

"Kim yükü ve bineği ile birlikte Medine'de gecelemişse

Şüphesiz ki ben ve Kayyâr (atının veya devesinin adıdır)da orada yabancıyızdır."

Âyet-i kerimedeki Muhakkak" edatı "evet" anlamına gelen anlamında kullanılmıştır. Buna göre, "sabitler" anlamındaki kelime mübteda olarak merfu'dur. Haberi ise, ikincisinin ona delâleti dolayısıyla hazıf edilmiştir. Buna göre, "sâbiîler" kelimesinin atf edilmesi, sözün tamam oluşundan ve isim ile haberin de sona erişinden sonra tahakkuk etmiştir.

Şair Kays er-Rukayyat da der ki:

"Kınayıcı kadınlar sabahleyin

Erkenden başladılar beni kınamaya. Ben de kınarım onlara

Derler ki: Senin başın ağardı

Ve yaşlandın. Ben de:Evet öyledir, dedim."

el-Ahfeş der ki: Burada ; evet anlamındadır. Sonundaki "he" harfi ise, sekt (yani susarak durak yapmak) için gelmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun Biz, İsralloğullarından sapasağlam bir söz almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Onlara, hoşlarına gitmeyen şeyleri getiren bir peygamberin geldiği her seferinde kimisini yalanladılar, kimisini de öldürdüler.

Yüce Allah'ın:

"Yemin olsun Biz, İsralloğullarından sapasağlam bir söz atmış ve onlara peygamberler göndermiştik" âyetinde sözü geçen söz almanın mahiyetine dair açıklamalar daha önce, el-Bakara Sûresi'nde (2/27. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu söz Allah'tan başkasına ibadet etmemek ve diğer hususlan kapsar.

Bu âyet-i kerimedeki anlam da şudur: Sen, kâfirler topluluğuna üzülme! Çünkü Biz, onların ileri sürebilecekleri bir mazeret bırakmadık. Onlara peygamberler gönderdiğimiz halde sözlerini bozdular. Bütün bunlar ise, sûrenin başlangıcını teşkil eden:

"Akidleri yerine getirin" (el-Mâide, 5/1) âyeti ile alakalıdır.

"Onlara" yani, yahudilere

"hoşlarına gitmeyen" hevâlarına uygun düşmeyen

"şeyleri getiren bir peygamberin geldiği her seferinde kimisini yalanladılar, kimisini de öldürdüler." Yani, kimi peygamberleri yalanlayıp kimi peygamberleri öldürdüler. Îsa ve onun gibf diğer peygamberleri yalanladıkları gibi, Zekeriyya, Yahya ve bunlar dışında birtakım peygamberleri de öldürdüler.

Burada fiil şeklinde: Öldürürler, öldürüyorlar" diye kullanılması, âyetin başına riâyet içindir Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, kimi peygamberleri yalanladılar. Kimilerini de öldürdüler Kimi peygamberleri yalanlarlar, kimi peygamberleri öldürürler. Yani buf onların alışkanlıkları ve adetleridir. Böylelikle ifade daha özlü bir şekilde kullanılmış olmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Kimi peygamberleri yalanladılar öldürmediler, kimi peygamberleri hem öldürdüler, hem yalanladılar. Buna göre; Öldürdüler kelimesi, Kimi" kelimesinin sıfatıdır.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

71. Âyetin Tefsiri

Bir belâ gelmeyecek sandılar da (hakkı) görmez ve işitmez oldular. Sonra Allah onların tevbelerini kabul etti. Sonra onlardan bir çoğu yine (hakkı) görmez ve işitmez oldular. Allah, yaptıklarını görendir.

Yüce Allah'ın:

"Bir belâ gelmeyecek sandılar" âyetinin anlamı şudur: Kendilerinden söz alınmış olan bu kimseler, aziz ve celil olan Allah tarafından çeşitli zorluk ve sıkıntılar ile denenmeyeceklerîni ve belalarla karşılaşmayacaklarım zannettiler. Onlar bir taraftan: Biz, Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz sözlerine üİcbmdiklan için, diğer taraftan uzun süre kendilerine verilen mühlete kandıkları için böyle düşündüler,

Ebû Amr, Hamza ve el-Kisâî; Olmayacak (mealde: gelmeyecek) kelimesini merfu' olarak okudukları halde, diğerleri bunu mansub okumuşlardır. Merfu' okuyuş ise, Sandı kelimesinin; Bildi, kesin olarak bildi, anlamlarına göredir. İse, şeddeli (ve muhakkak anlamım ifade eden.) den tahfif edilmiştir. olumsuzluk edatının gelmesi ise, bunun şeddesiz oluşu dolayısıyla yerini tutmak için (ivaz) gelmiştir Zamirin hazf edilmesi de nahivcilerin, hemen akabinde fiilin gelmesini hoş görmeyişlerinden ve bu edatın hemen fiilin başına gelme özelliğini taşımayışından dolayıdır. O bakımdan, bu edat ile fiilin arasına gelmiştir.

Sözü geçen fiili, mansub olarak okuyanlar ise, fiili nasb eden edatlardan kabul etmişlerdir. Buna göre; "Sandı" fiilini de asıl anlamı olan şüphe ve diğer manaları üzere kabul etmişlerdir.

Sîbeveyh der ki: denilirse, "ben onun bunu söylediğini zannettim" anlamına gelir. Dilersen bunu (yani muzari fiili) nasb da edebilirsin. en-Nehhâs ise der ki:"Sandı" ve benzerlerinde, nahivcilere göre daha güzeldir.

Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Şuan bilin ki, Besbâae (adlı kadın) iddia etti ki, bugün gerçekten ben

Yaşlandım ve benim gibileri eğlencelerde hazır bulunmazlar."

Burada da olduğu gibi ref edilmesinin daha güzel oluşu ve benzeri olan diğer fiillerin, kesin bilmek ayarında bir anlam ifade edişleri dolayısıyladır. Çünkü bu, fiilen sabit olan bir şeydir.

Yüce Allah'ın:

"Görmez ve işitmez oldular." Yani, hidâyeti görmez, hakkı da işitmez hale geldiler. Zira onlar, ne gördüklerinden, ne de işittiklerinden yararlandılar.

'

"Sonra Allah, onların tövbelerini kabul etti" âyetinde hazfedilmiş kelimeler vardır. Yani, Ben başlarına bela getirdim. Bunun üzerine tevbe ettiler, Allah da kıtlığı sona erdirmek, yahut da îman ettikleri takdirde Allah'ın tevbelerini kabul edeceğine dair kendilerine haber verecek olan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı göndermek suretiyle tevbelerini kabul etti. İşte

"Allah onların tevbelerini kabul etti" âyetinin açıklaması budur. Yani, îman edip tasdik ettikleri takdirde Allah tevbelerini kabul eder Yoksa onlar gerçekten tevbe etmişler, anlamında değildir.

"Sonra onlardan birçoğu yine görmez ve işitmez oldular." Yani, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıtasıyla, hakkın kendilerine besbelli oluşundan sonra,

"onların pekçoğu görmez oldular, işitmez oldular."

"Bir çok" kelimesinin merfu' olması, "vav"dan (görmez ve işitmez oldular anlamındaki kelimelerdeki çoğul zamirden) bedel oluşundandır.

el-Ahfeş Said der ki: (Bu) bir kimsenin, Kavmini, onların üçteikisini gördüm, demek gibidir. Arzu edilecek olursa, Bir mübtedâ takdiri dolayısıyla da merfu' olduğu kabul edilebilir. Yani: ya da Körler ve sağırlar aralarında pek çoktur, takdirinde de olabilir.

Dördüncü bir cevap da bunu Beni pireler yediler, şeklinde söyleyenlerin söyleyişine göre olabilir. Nitekim şairin şu beyiti de bu kabildendir:

"Ama onun annesi de babası da Diyarıdırlar

Havran'da onun akrabaları zeytin yağı sıkarlar."

Yüce Allah'ın şu âyeti de bu kabildendir: " Zulmedenler, aralarında gizlice danıştılar..." (el-Enbiyâ, 21/3) Kur'ân'dan başka yerlerde, Bir çok kelimesinin (benzer cümle kuruluşlarında) hazf edilmiş bir mastarın sıfatı olmak üzere mansûb gelmesi de mümkündür.

Bu bölümü tek başına aç →

72. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki: "Meryem oğlu Mesih, hakikaten Allah'ın kendisidir" diyenler kâfir oldular. Halbuki Mesih: "Ey İsrailoğulları! Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin" demîşti. Çünkü kim Allah'a ortak koşarsa, şüphesiz Allah, cenneti ona haram kılmıştır. Onun varacağı yer ise ateştir. Zulmedenlerin de hiçbir yardımcıları yoktur.

Yüce Allah'ın:

"Yemin olsun ki: 'Meryem oğlu Mesih, hakikaten Allah'ın kendisidir' diyenler kâfir oldular" âyetinde sözü geçen, bu sözü söyleyen fırka Yakubîlerdir.

Yüce Allah onların da kabul ettikleri kafi bir delille bu iddialarını reddederek şöyle buyurmaktadır:

"Halbuki Mesih: Ey İsrailoğulları! Benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a İbadet edin" demişti.

Yani Mesih'in kendisi: Rabbim, Ey Allah'ım diyen bir kimse olduğuna göre, nasıl olur da kendi kendisine dua edebilir ve kendisinden isteklerde bulunabilir? Bu imkânsız bir şeydir.

"Çünkü kim Allah'a ortak koşarsa..." Bir görüşe göre bu âyetler da Hazret-i Îsa'nın sözleri arasında yer alır. Bir diğer görüşe göre, yüce Allah Hazret-i Îsa'nın sözünü naklettikten sonra kendisi söze devam buyurmuştur. Şirk koşmak ise, O'nunla birlikte bir var edicinin varlığına inanmak demektir.

"Mesih" kelimesinin türeyişi ile ilgili açıklamalar daha önce Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/45-46. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunduğundan tekrarlamanın anlamı yoktur.

"Zulmedenlerin de hiçbir yardımcıları yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

"Allah, gerçekten üçün üçüncüsüdür, diyenler" de yemin olsun kâfir oldular. Halbuki, bir tek ilâhtan başka hiçbir İlâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden o kâfir olanlara yemin olsun ki, pek acıklı bir azap dokunacaktır.

Yüce Allah'ın:

"Allah, gerçekten üçün üçüncüsüdür, diyenler de yemin olsun kâfir oldular." Üç ilahın biridir, anlamındadır. Burada üçüncü kelimesinin tenvinli okunması, ez-Zeccâc ve başkalarından nakledildiğine göre câiz değildir. Ancak, bu hususta Arapların bir başka kullanımları da vardır. Onlar: Üçün dördüncüsü derler Buna göre, cer ve nasb da caizdir. Zira, bunun anlamı, onlardan birisi olmak suretiyle üçü dört yapan kişi demektir. Aynı şekilde; İkinin üçüncüsü denilmesi halinde de tenvinli gelmesi caizdir.

Bu görüş, hıristiyan fırkalarından olan Melkânî, Nasturî ve Yakubîlerin görüşüdür Çünkü bu fırkalar, Baba, Oğul ve Ruhul- kudüs bir tek ilahtır, derler Bunlar, ayrı ayrı üç ilahtır demezler, Mezheblerinden anlaşılan budur. Ancak bunu kabul etmek ve itiraf etmek onlar için kaçınılmaz olduğu halde, bunu sözlü olarak ifade etmekten kaçınırlar. Bu durumda olan kimselerin ise, söylemeleri gereken ifadeyi de dile getirmeleri gerekir. Zira onlar, oğul bir ilâh, baba bir ilâh ve Ruhu'ul kudüs bir ilahtır, derler. Bu husustaki açıklamalar, daha önce en-Nisâ Sûresi'nde (4/171. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır

Allah bu sözü söyledikleri için onların kâfir olduklarını ifade ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:

"Halbuki bir tek ilahtan başka hiçbir İlâh yoktur." Yani, az önce geçtiği gibi, onların iddîalarına göre -bunu sözlü olarak açıkça ifade etmeseler dahi- üç ilâhı kabul ettiklerini söylemek zorunda olmakla birlikte, ilâh birden çok değildir. el-Bakara Sûresinde

"vâhid : bir, tek" kelimesinin anlamına dair açıklamalar, (2/163- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Buradaki; (........) edatı zaiddir. (O bakımdan mealde karşılığı yoktur). Kur'ân-ı Kerîm dışında benzer ibarelerde istisna olmak üzere Bir tek ilâh denilmesi mümkündür. el-Kisâî, bedel olmak üzere; esreli okuyuşa da uygun kabul etmiştir.

"Eğer vazgeçmezlerse" yani, teslîsi söylemekten geri durmayacak olurlarsa, yemin olsun ki dünyada da ahirette de onlara pek acıklı bir azap dokunacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

Hâlâ Allah'a tevbe etmeyecek ve O'ndan mağfiret dilemeyecekler mi? Halbuki Allah, günahları bağışlayandır, mağfiret edendir.

"Hâlâ... tevbe etmeyecekler mi"? Bu, hem onların durumunu anlatmakta, hem de onlara bir azardır. Yani, artık Ona tevbe etsinler ve Ondan günahlarım bağışlayıp örtmesini dilesinler. Maksat, aralarından kâfir olanlar, küfürde İsrar edenlerdir. Özellikle kâfirlerin sözkonusu edilmesi ise, bu sözleri söyleyenlerin (aralarından îman edenlerin değil de) kâfirler oluşundan dolayıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

75. Âyetin Tefsiri

Meryem oğlu Mesih, bir rasûlden başka bir şey değildi. Ondan önce de rasûller gelip geçmiştir. Anası ise sıddîka (dosdoğru) bir kadındı. İkisi de yemek yerlerdi. Bizim, âyetleri onlara nasıl açıkladığımıza bir bak! Sonra da onların nasıl döndürüldüklerine bir bak!

Yüce Allah'ın:

"Meryem oğlu Mesih, bir rasûlden başka bir şey değildi. Ondan,önce de rasûller gelip geçmiştir" âyeti, mübtedâ ve haberdir. Yani Mesih, her ne kadar mucizeler göstermiş bir kimse ise de bütün peygamberler mucize göstermişlerdir. Eğer o bir ilâh olsaydı, o halde bütün peygamberlerin de ilâh kabul edilmesi gerekirdi. İşte bununla, hem onların sözleri reddedilmekte, hem de onlara karşı bir delil gösterilmektedir.

Daha sonra, delil getirmekte işi ileriye götürerek şöyle buyurmaktadır:

"Anası ise sıddîka (dosdoğru) bir kadındı." Bu da mübtedâ ve haberdir. "İkisi de yemek yerlerdi." Yani o, hem bir anadan doğmuştur, hem de onun Rabbi, sahibi vardır. Analar tarafından doğurulup yemek yiyen bir kimse ise, diğer yaratıklar gibi sonradan varedilmiş, sonradan yaratılmış demektir. Onlardan hiçbir kimse bunu reddedememektedir. Peki, kendisi Rabbe kul olan bir kimse, nasıl Rabb olabilir?

Hıristiyanların iddia ettikleri: O, Nasûtu (insan kimliği (ile) yemek yerdi, lahûtu (ilâh kimliği ile) değil şeklindeki sözlerine gelince bu, onların işi katışıklığa götürmeleridir. Hiçbir şekilde ilâh olan ilâh olmayana karışmaz. Eğer kadimin muhdese (ezelî olanın sonradan yaratılmışa) karışması mümkün olsaydı, kadimin de muhdes olması mümkün olurdu. Îsa hakkında bu düşünülebilirse, başkası hakkında da düşünülebilmelidir. Öyle ki: Lahût, her muhdese karışmıştır denilebilmelidir.

Bazı müfessirler de yüce Allah'ın: "İkisi de yemek yerlerdi" âyetinin büyük ve küçük abdest yaptıklarından kinaye olduğunu söylemişlerdir. İşte bunda da her ikisinin de birer beşer olduğuna delalet vardır, Meryem, kadın bir peygamber değildi diyenler de, yüce Allah'ın:

"Anası ise sıddîka bir kadındı" âyetini delil göstermişlerdir.

Derim ki: Ancak bunun delil olması tartışılabilir. Çünkü, İdris (aleyhisselâm) gibi; peygamber bir kadın olmakla birlikte sıddîka olması da mümkündür. Nitekim Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/42. âyetin tefsirinde) buna delâlet eden açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Ona "sıddîka" denilişinin sebebine gelince, Rabbinin âyetlerini çokça tasdik etmesi ve oğlunun kendisine haber verdiği hususları da aynı şekilde doğrulaması idi. Bu açıklamalar el-Hasen ve başkalarından nakledilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

"Bizim, âyetleri (kesin deliller) onlara nasıl açıkladığımıza bir bak!. Sonrada onların nasıl döndürüldüklerine bir bak!" Yani, bu açıklamalardan sonra haktan nasıl çevirildiklerini bir gör. Döndürme fiilini ifade eden kelime Onu döndürdü, döndürür, şeklinde kullanılır.

Bu âyetler, Kaderiyye ve Mu'tezile'nin kanaatlerini reddetmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

De ki: "Allah'ı bırakıp da sizi hiçbir fayda ve hiçbir zarar vermeye gücü yetmeyen şeye ibadet mi ediyorsunuz? Halbuki Allah, işitendir, hakkıyla bilendir."

Yüce Allah'ın:

"De ki: Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve hiçbir zarar vermeye gücü yetmeyen şeye mi ibadet ediyorsunuz?" âyeti, açıklamaları ve onlara karşı delil ortaya koymayı daha da ileriye götürmektedir. Yani sizler, Îsa'nın bir zamanlar annesinin karnında bir cenin olduğunu, hiçbir kimseye bir fayda ve bir zarar veremediğini kabul etmektesiniz. Îsa'nın geçirdiği hallerden bir halde, işitmez, görmez, birşey bilmez, fayda sağlamaz, zarar vermez bir durumda olduğunu kabul ettiğinize göre, siz onu nasıl ilâh edindiniz?

"Halbuki Allah, işitendir, hakkıyla bilendir.” Yani O, ezelden beri işitendir, bilendir. Fayda ve zarar verebilendir. İşte ancak bu niteliğe sahip olan gerçek anlamda ilâh olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

De ki: "Ey kitab ehli, dinînizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan önce sapıklığa düşmüş, birçok kimseyi saptırmış ve sonra da dümdüz bir yoldan sapagelmiş bir kavmin hevalarına uymayın!"

Yüce Allah'ın:

"De ki: Ey kitab ehli, dininizde haksız yere haddi aşmayın" yani, yahudi ve hıristiyanların Îsa hakkında aşırıya gittikleri gibi siz de aşın gitmeyin.

Yahudilerin aşırıya gitmeleri, Hazret-i Îsa hakkında onun nikâhlı evlilik sonucu dünyaya gelmiş bir çocuk olmadığını söylemeleridir. Hıristiyanların aşırıya gitmeleri ise, O'nun ilâh olduğunu iddia etmeleridir.

Aşırıya gitmek (ğuluv), haddi aşmak, sınırı çiğneyip geçmek demektir. Buna dair açıklamalar, en-Nisa Sûresi'nde (4/171. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah'ın:

"... Bir kavmin hevâlarına uymayın" âyetindeki hevâlar (ehvâ), hevâ kelimesinin çoğuludur. Buna dair açıklamalar el- Bakara suresinde (2/87. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Hevâ'ya bu adın veriliş sebebi, sahibini ateşe kadar götürmesinden (aynı kökten gelen ve uçurumdan yuvarlamak anlamını veren yehvî fiili ile İzah etmektedir) dolayıdır.

"Bundan önce sapıklığa düşmüş" âyetiyle yahudiler kastedilmektedir. "Bir çok kimseyi saptırmış" yani insanların çoğunu da sapıklığa götürmüş, "ve sonra da dümdüz yoldan sapagelmiş bir kavmin hevalarına uymayın.'

Yani, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın doğru ve mutedil yolundan sapagelmiş bir kavmin hevalarına uymayın. "Sapıklığa düşmüş" anlamının tekrarlanması şu demektir: Bunlar, önceden sapıtmış oldukları gibi sonradan da sapıtmışlardır. Maksat ise, sapıklığı ilk olarak ortaya koyan ve sapıklığın gereğini yapan, böylelikle de sapıklık yolunu açan yahudi ve hıristi yani arın geçmişteki ileri gelenleri, önderleridir.

Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

İsrailoğullarından kâfir olanlar, Davud'un ve Meryem oğlu Îsa'nın diliyle lanetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmeleri ve haddi aşmalarından dolayı idi.

Yüce Allah'ın;

"İsrailoğullarından kâfir olanlar, Davud'un ve Meryem oğlu Îsa'nın diliyle lanetlenmişlerdir" âyeti ile ilgili açıklanacak tek bir husus vardır. O da; peygamberlerin soyundan gelenler olsalar dahi, kâfirlere lanet okumanın câiz olduğu nesebin kazandırdığı şerefin, bu gibi kâfirler hakkında mutlak olarak lânetlemeye engel olmadığıdır.

"Davud'un ve Meryem oğlu Îsa'nın diliyle" âyetinin anlamı ise: Zebur’da da İncil'de de bunlara lanet edilmiştir demektir. Çünkü Zebur Hazret-i Davud'un dili, İncil de Hazret-i Îsa'nın dili demektir. Yani Allah onlara her ikikitapdada lanet etmiştir. Bu kelimelerin (Zebur ve İncil'in) türeyişleri daha önceden açıklanmıştır.

Mücahid, Katade ve başkaları der ki: Onlara lanet edilmesi, maymunlara ve domuzlara dönüştürülmeleri demektir. Ebû Mâlik de der ki: Hazret-i Davud'un diliyle lanete uğrayanlar maymunlara dönüştürüldüler. Hazret-i Îsa'nın diliyle lanete uğrayanlar ise domuzlara dönüştürüldüler.

İbn Abbâs da der ki: Dâvud diliyle lanet edilenler Ashâbu's-Sebt yani, cumartesi yasağını çiğneyenlerdir. Hazret-i Îsa'nın diliyle lanet edilenler ise, Hazret-i Îsa'ya sofranın (Mâidenin) indirilişinden sonra o mucizeyi inkâr edenlerdir. Buna benzer bir rivâyet, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den de nakledilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı inkâr eden önct.-kiler de sonrakiler de Dâvud ve Îsa'nın diliyle lanetlenmişlerdir. Çünkü, bunların hepsine Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Allah tarafından gönderilecek bir peygamber olduğu bildirilmişti. O bakımdan bu iki peygamber de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a kâfir olanları la netle mislerdir.

Yüce Allah'ın:

"Bu onların isyan etmeleri...nden dolayı idi" âyetine gelince, buradaki Bu, mübtedâ olarak ref mahallindedir. Yani, onlara yapılan bu lanet, isyan etmelerinden ötürüdür. Bir mübtedâ takdiri de mümkündür. Yani, durumun böyle olması, onların isyan etmelerinden dolayıdır. Nasb mahallinde olması da mümkündür. Yani: İsyanları ve haddi aşmalarından dolayı Biz onlara bunu yaptık, demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

79. Âyetin Tefsiri

Onlar, işledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Onların yapmakta oldukları gerçekten ne kötü bir şeydi!

Yüce Allah'ın:

"Onlar, işledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı" âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Münkerden Sakındırmanın Gereği:

Yüce Allah'ın:

"Onlar... birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı." Yani, biri ötekini kötülükten vazgeçirmeye gayret etmezdi. "Onların yapmakta oldukları gerçekten ne kötü bir şeydi" âyeti de kötülükten sakındırmayı terkettiklerinden dolayı bir yergidir. Onlardan sonra gelenler de onlar gibi davranacak olurlarsa, aynı şekilde yerilirler.

Ebû Dâvûd Abdullah b. Mes'ûd'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İsrailoğullarının ilk eksikliği şöyle başlamıştı. Onlardan birileri (münker işleyen) birisini ilk gördüğünde ona: Ey filan, Allah'tan kork ve yapmakta olduğun şu işi terket. Çünkü bu işi yapmak senin için helal değildir der, fakat ertesi günü onunla karşılaşır, ancak bu durumu, onunla birlikte oturup yiyip içmesine engel teşkil etmezdi. Onlar bu işi yapınca, Allah da onların kalplerini birbirine çarptı." Daha sonra Hazret-i Peygamber:

"İsrailoğullarından kâfir olanlar Davud'un ve Meryem oğul Îsa'nın diliyle lanetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmeleri ve haddi aşmalarından dolayı idi." (el-Mâide, 5/78) âyetinden itibaren:

"Fakat onlardan birçoğu fasık kimselerdir" (el-Mâide, 5/81) âyetine kadar olan bölümleri okuduktan sonra şöyle buyurdu: "Allah'a yemin ederim ki hayır (böyle olmaz), ya iyiliği emreder, kötülükten alıkoyar, zalimin elini tutarak onun hakkın dışına çıkmasına fırsat vermez, yalnızca hak işlemeye mecbur edersiniz, yahut da Allah sizin de kalplerinizi birbirine çarpar ve onları lanetlediği gibi sizi de lanetler." Bu hadisi Tirmizî de rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Tefsir 5. sûre 6, 1; İbn Mâce, Fiten 20.

2- Münkerden Alıkoymanın Hükmü:

İbn Atiyye der ki: Gücü yeten, kendisine ve müslümanlara zarar gelmeyeceğinden emin olan kimse için kötülüğü sakındırmanın (nehy anil münker yapmanın) farz olduğu hususunda icma gerçekleşmiştir. Şayet bir kötülük gelmesinden korkacak olursa, kalbiyle ona karşı çıkar ve o münker işleyen kimseden uzak kalır, onunla birlikte oturup kalkmaz. İleri derecedeki ilim sahibi kimseler de şöyle demiştir: Kötülükten alıkoyan kimsenin hiçbir masiyet işlemeyen bir kimse olması şartı yoktur. Aksine, isyankâr kimseler de birbirlerini kötülükten alıkoymaya çalışmalıdırlar.

Kimi usul âlimleri de : Birbirleriyle kadeh tokuşturanların da bu işten vazgeçirmeye çalışmaları bir farzdır, der bu âyet-i kerimeyi delil göstererek şunu söylerler: Çünkü yüce Allah'ın:

"Onlar işledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı" âyeti, bu işi işlemekte ortak olmalarını ve birbirlerini bu kötülükten vazgeçirmeyi terkleri dolayısıyla yerilmiş olmalarını gerektirmektedir.

Yine âyet-i kerimede, günahkârlarla oturup kalkmanın yasaklığına ve onları terk edip onlardan uzaklaşmanın emredildiğine delil vardır. Yüce Allah bunu, yahudilerin yaptıklarını reddeden bir üslup ile indirdiği şu âyetinde deha da pekiştirmektedir: "Onlardan birçok kimsenin kâfirleri veli edindiklerini görürsün."

"Oldukları şey" âyetindeki "O Şey" lâfzının nasb mahallinde ondan sonraki ifadelerinde ona sıfat olması mümkündür. İfade: "Onların yaptıkları o şey, gerçekten de kötü idi" takdirin de olur. Ya da ret' mahallinde ve; anlamında olması da mümkündür.

Bu bölümü tek başına aç →

80. Âyetin Tefsiri

Onlardan birçok kimsenin kâfirleri veli edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendilerine hazırladığı şey ne kötü şeydir! Çünkü Allah onlara gazap etmiştir. Azapta da ebedi kalıcıdırlar.

Yüce Allah'ın:

"Onlardan yani, yahudilerden "birçok kimsenin" Kâ'b b. el-Eşref ve arkadaşları diye açıklandığı gibi, Mücahid, münafıkların kastedildiğini ifade etmiştir.

"Kâfirleri" yani, dinleri üzerinde olmadıkları halde müdrikleri,

"veli edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendilerine hazırladığı şey" yani, güzel ve süslü gösterdiği şey

"ne çirkin şeydir!" Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kendileri için ve öldükten sonraki hayatları için dünyadan gönderdikleri şey ne kadar kötüdür.

Yüce Allah'ın:

"Çünkü Allah onlara gazab etmiştir" âyetindeki edatı şu sözde olduğu gibi bir mübteda takdirine binaen ref mahallindedir: "Zeyd ne kötü bir adamdır."

Şöyle de denilmiştir: Bu, yüce Allah'ın;

"Ne kötü" (den) sonra gelen O) dan bedeldir. Ancak, bu edatın nekire kabul edilmesi gerekir ve yine o takdirde ref mahallinde olur.

Bunun

"Çünkü Allah onlara gazab etmiştir" anlamında nasb mahallinde olması da mümkündür. (Meal buna göre yapılmıştır).

"Azapta da ebedi kalıcıdırlar" âyeti de mübtedâ ve haberdir.

Bu bölümü tek başına aç →

81. Âyetin Tefsiri

Eğer Allah'a, Peygamber'e ve O'na indirilene îman etmiş olsalardı, onları veli edinmezlerdi. Fakat onlardan bir çoğu fâsık kimselerdir."

Yüce Allah'ın:

"Eğer Allah'a, Peygamber'e ve O'na indirilene îman etmiş olsalardı, onları veli edinmezlerdi" âyeti; bir kâfiri veli edinen bir kimsenin onun inandığı gibi inanması ve yaptığı işlerden razı olması, halinde; kâfir olduğuna delâlet etmektedir.

"Fakat onların birçoğu fasık kimselerdir." Yani, getirdiği âyeti tahrif ettikleri için kendi peygamberlerine îman etmenin dışına çıkmış, yahut da münafıklıkları dolayısıyla, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a imanın dışına çıkmış kimselerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun, insanlar arasında îman edenlere düşmanlıkta en şiddetli olanların yahudiler ve müşrikler olduğunu bulacaksın. Îman edenlere sevgi (beslemeleri) bakımından en yakınlarını da: "Biz hıristiyanlarız" diyenleri bulacaksın. Bu, aralarında keşişlerin, rahiplerin olmasından ve onların büyüklük taslamamalarındandır.

Yüce Allah'ın:

"Yemin olsun, İnsanlar arasında îman edenlere düşmanlıkta en şiddetli olanların yahudiler... olduğunu bulacaksın" âyetinde geçen "lâm" harfi, kasem (yemin) lamı'dır. el-Halil ve Sibevyeh'in görüşüne göre, fiilin sonunda gelen "nun" ise, hal ile müstakbel (gelecek) arasındaki farkı göstermek için gelmiştir.

"Düşmanlık (bakımından)" âyeti ise temyiz olarak mansub gelmiştir. Aynı şekilde:

"Îman edenlere sevgi bakımından en yakınlarını da: Biz hıristiyanlarız, diyenleri bulacaksın" âyeti de böyledir.

Âyetin Nüzul Sebebi:

İbn İshâk'ın Sîyret'i ve diğerlerinde meşhur olduğuna göre bu âyet-i kerîme, müşriklerden ve onların işkencelerinden korkarak müslümanların birinci Habeşistan Hicreti diye bilinen hicretleri esnasında Necaşî'nin ve arkadaşlarının yanına gitmeleri üzerine; onlar hakkında nâzil olmuştur. Sayıca az değillerdi. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret etti, fakat kendileri Hazret-i Peygamber'e ulaşamadılar. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile kendileri arasına (yani yanına gitmelerine) ortadaki Savaş hali engel olmuştu.

Bedir vakasında Allah'ın takdiri ile kâfirlerin ileri gelenleri öldürülünce, Kureyş kâfirleri şöyle dediler. Sız, intikamınızı Habeşistan topraklarında alabilirsiniz. Necaşî'ye bir takım hediyeler ile aranızdaki görüş sahibi kimselerden iki kişi gönderiniz. Belki yanında bulunanları size verir ve siz de Bedirde siz den öldürülenlere karşılık onları öldürebilirsiniz. Bunun üzerine Kureyş kâfirleri, Amr b. el-Âs ile Abdullah b. Ebi Rebia'yı bir takım hediyelerle gönderdiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bunu işitince, Amr b. Umeyye ed-Damriyi (Habeşistan'a) gönderdi ve onunla bidikte Necaşîye verilmek üzere bir mektup verdi. Amr b. Umeyye, Necaşî'nin yanına vardı. Ona Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın mektubunu okudu. Daha sonra da Cafer b. Ebi Talib ile Muhacirleri çağırdı. Ayrıca, rahiplere ve keşişlere de haber göndererek onları bir araya topladı. Arkasından Cafer'e bunlara Kur:ân-ı Kerîm okumasını emretti. O da Meryem Sûresi'ni okudu. Yerlerinden gözleri yaşla dola dola kalktılar. İşte yüce Allah: Îman edenlere sevgi beslemeleri bakım nidan en yakınlarını da: Biz hristîyanlarız diyenleri bulacaksın âyetini bunlar hakkında indirdi. Bunu:

"Artık bizi şahid olanlarla beraber yaz" (el-Mâide 5, 83) âyetini okudu.

Bu hadisi Ebû Dâvûd şöylece senedini zikrederek rivâyet etmiştir: Bize, Muhammed b. Seleme el-Muradî anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb anlattı dedi ki: Bana Yûnus, İbn Şihab'dan haber verdi, İbn Şihab, Ebû Bekr b. Abdurrahman b. el-Haris b. Hişam ile Said b. el-Müseyyeb ve Urve b. ez-Zübeyr'den naklettiğine göre ilk hicret, müslü mani arın Habeşistan'a yaptıkları hicrettir.., dedikten sonra hadisi uzun uzadıya nakletti. Burada anlatılanlar ile meselâ, Müsned, I. 201 vd., 461, V, 290'da ki rivâyetlerle karşılaştırınız.

Beyhakî de İbn İshâk'tan naklederek der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'de bulunduğu sırada Habeşistanda durumunun duyulması üzerine yirmi veya ona yakın sayıda hıristiyan, huzurana gelmişlerdi. Onu Mescidde buldular. Onunla konuştular, sorular sordular. Kureyş'ten bazı kimseler de Kâ'benin etrafındaki sohbet meclislerinde oturuyorlardı. Bu hıristiyanlar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sormak istedikleri sorulan bitirince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları çağırdı, onlara Kur'ân-ı Kerîm okudu. Kur'ân-ı Kerîm'i dinleyince, gözleri yaşla doldu. Sonra Hazret-i Peygamberin davetini kabul edip ona îman ettiler, onu tasdik ettiler. Kitaplarında durumuna ait niteliklerin onda bulunduğunu gördüler. Hazret-i Peygamberin yanından kalkıp gittiklerinde Ebû Cehil, Kureyşli bir gurup ile birlikte karşılarına çıkıp onlara şöyle dediler: Allah sizin gibi kafileyi iflah ettirmesin. Geride bıraktığınız sizin dindaşlarınız sizi kendileri adına bu adama dair haberleri kendilerine götürmek üzere gönderdiler. Fakat siz, onun-h oturur oturmaz hemen dininizi bıraktınız ve size söyledikleri şeylerde onu doğruladınız. Sizden daha ahmak bir kafile bilmiyoruz dediler; -ya da buna benzer şeyler söylediler. Bunun üzerine şu cevabı verdiler: Selam sizlere. Biz, sizinle cahillik yarışına girmeyeceğiz. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Biz, kendi adımıza iyilik yapmaktan geri durmayız.

Denildiğine göre, bu gelen kafile Necranlı hıristiyanlardan idi. İşte:

"Önceden kendilerine kitap verdiğimiz kimseler ona inanıyorlar... Size selam olsun. Biz cahilleri aramayız" (el-Kasas, 28/52-55) âyetlerinin, bu kimseler hakkında nâzil olduğu da söylenmektedir.

Yine denildiğine göre, Cafer ve arkadaşları, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna üzerlerinde yün elbiseler bulunduğu halde yetmiş kişi ile birlikte geldiler. Aralarında altmış ikisi Habeşistanlı, sekizi de Şamlı idiler. Şamlı olanlar ise, Rahib Bahira, İdris, Eşref, Ebrehe, Sümame, Rusem, Dureyd ve Eymen adındaki kimseler idiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlara Yâsîn Sûresi'ni sonuna kadar okudu. Onlar da Kur'ân-ı Kerîmi dinleyince ağladılar ve îman edip şöyle dediler: Bu, Îsa'ya inenlere ne kadar da benziyor. Bunun üzerine haklarında:

"Yemin olsun insanlar arasında îman edenlere düşmanlıkta en şiddetli olanların yahudiler ve müşrikler olduğunu bulacaksın. îman edenlere sevgi bakımından en yakınlarını da: Biz hıristiyanlarız diyenleri bulacaksın" âyeti nâzil oldu. Yani, Necaşî'nin gönderdiği heyet hakkında bu âyet nâzil olmuştur. Bunlar ise manastırlarda yaşayan kimselerdi.

Saîd b. Cübeyr de der ki: Yine yüce Allah bunlar hakkında;

"Ondan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler ona inanıyorlar... işte bunlara iki kere ecirleri verilir..." (el-Kasas, 28/52-54.) âyetlerini indirdi.

Mukâtil ve el-Kelbî der ki: Bunlar, Necran'lı Haris b. Ki'boğullarından, kırk, Habeşistanlılardan otuz iki, Şam halkından da altmış sekiz kişi idiler.

Katade ise der ki: Bu âyet-i kerîme kitab ehlinden olup, Îsa'nın getirmiş olduğu hak şeriat üzere bulunan bir takım kimseler hakkında inmiştir.. Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı peygamber olarak gonderince ona îman ettiler, Yüce Allah da onlardan övgü ile sözetti.

Yüce Allah'ın Bu, aralarında keşişlerin, rahiplerin olmasından..." âyetinde geçen; Kesifler lâfzının tekili; 'dır. Kutrub bu açıklamayı yapmıştır. Keşiş (Kıssis), bilgin demektir. Bu kelimenin aslı, bir şeyi izleyip onu ele geçirmek İstemek demek olan; den gelmektedir.

Şair recez vezninde şöyle demiştir:

"O kadınlar eziyet verici (laf alıp götürme)lerden, bunların arkasına takılmaktan habersizdirler."

(........) İse, geceleyin seslerine ne söylediklerini anlamak için kulak verdim demektir. Nemime (laf alıp götürmek) demektir. Yine kiss, din ve ilim bakımından hıristiyanlıkta bir makamın adıdır Çoğulu şeklinde gelir. da böyledir. Buna göre, Âl-im ve âbidlere tabi olanlar, onların arkalarından gidenler demektir. kelimesinin çoğulu kırık şeklinde de kullanılır. Burada çoğulda gelmesi gereken iki "sin"den birisi "vav"a değiştirilmiştir. Bunun aslı ise, şeklindedir İki "sineden birisini "sin"lerin çokluğu dolayısıyla "vav"a dönüştürmüşlerdir.

(.......) lâfzı ya Arapçadır veya rumca olup, Araplar bunu dillerine katmışlar; böylelikle bu kelime de onların dillerinden bir kelime haline gelmiştir. Zira Kitab-ı Kerîm’de (mukkaddime bölümünde) geçtiği üzere Arapça olmayan bir kelime yoktur. Ebû Bekr el-Enbârî der ki; Bize babam anlattı: Bize, Nasr b. Dâvud anlattı: Bize Ebû Ubeyde anlattı dedi, Tel: Muaviye b. Hişam'dan bana nakledildiğine göre, Muaviye, Nusayr et-Tai'den, o, es-Salt'dan, o, Hamiye b. Rebat'tan naklen dedi ki; Ben, Selman'a: "Bu aralarında keşişlerin ve rahiplerin olmasından....dır" âyetini okudum dedi ki: Şu keşişleri manastırlarda ve mihrablarda bırak da onu bana Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): Bu, aralarında sıddîklerin ve rahiplerin olmasından..,dır" diye okuttu,"

Urve b. ez-Zübeyr de der ki: Hıristiyanlar İncil'i kaybettiler. Ve ona İncil'den olmayan şeyleri sokuşturdular. İncil'i değiştirenler dört kişi idiler. Bunlar ise, Lükas, Markos, Yuhannas ve Mekbus'dur, (Minyos diye bilinen Matta olmalıdır), geriye ise bir tek keşiş hak ve istikâmet üzere kaldı. İşte kim onun dini ve yolu üzere kalmaya devam ettiyse, ona da keşiş (kıssîs) denilir.

Yüce Allah'ın:

"Rahiblerin" âyetine gelince, Rahibler (er-Ruhbân)t râhib kelimesinin çoğuludur. Şair Nâbiğa söyle demiştir:

"Eğer o (kadın) yaşım başım almış ve kadınlardan kendisini uzak

Tutarak ilâha ibadete yönelmiş bir rahibe görünecek olursa,

Uzun uzun ona bakıp durur ve tatlı sözünü (dinlemeye koyulur) ve o,

Bununla doğru yol üzre olmasa dahi, bu yaptığının doğru olduğunu zannederdi."

Bu isimden fiil şeklinde yapılır. Allah'tan korktu, demektir. Mastarları da şeklinde gelir.

Ruhbanlık (radıyallahü anhbbaniyet) ve ruhbanlık etmek (terahhub) ise, bir manastırda ibadete çekilmek anlamındadır. Ebû Ubeyd der ki: Bazan "ruhban" kelimesi hem tekil, hem de çoğul için de kullanılır, el-Ferrâ' ise der ki; Eğer ruhban kelimesi tekil için kullanılırsa çoğulu -kurban ve karabin kelimesinde olduğu gibi- Rehabine ve Rehâbîn şeklinde gelir. Cerir de bu kelimenin çoğulunu şöylece kullanmaktadır:

"Seni görseler eğer Medyen'in rahipleri de inerler

Ayaklarının bir bölümü beyaz olan dağların zirvelerindeki yaşlanmış dağ keçileri de inerler."

Bir diğeri de ruhbanı tekil kullanarak şöyle demektedir:

"Şayet dağlardaki manastırda bulunan rahibi görecek olsa,

O rahib dağdan dua ede ede yürüyerek aşağı inerdi."

Rahâbet ise, karnın üst tarafında, şekli dili andıran göğüsteki bir kemiğin adıdır.

Bu âyet, aynı zamanda aralarından küfürleri üzere ısrar edenler için değil de yalnızca Muhammed'e îman edenler için bir övgüdür, İşte bundan dolayı: "Ve onların büyüklük taslamamalarındandır" yani, hakka bağlanmakta büyüklük taslamamalarındandır, diye buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

Peygambere indirileni işittiklerinde hakkı bildiklerinden gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Derler ki: "Rabbimiz, Îman ettik. Artık bizi şahid olanlarla beraber yaz."

Şanı yüce Allah'ın: "Peygambere indirileni işittiklerinde, hakkı bildiklerinden, gözlerinin yaşla dolup taktığını görürsün" âyetindeki:

"Yaşla" ifadesi hal konumundadır.

"Derler ki" âyeti de böyledir. Şair İmruu’l-Kays der ki:

"Özlem duyarak gözyaşlarını taştı da

Bağrıma düştü, hatta gözyaşlarını kılıcımın kınını dahi ıslattı."

Yine aynı kökten gelen "müstefl(d) haber" de çokluktan dolayı suyun taşması gibi çoğalan ve yayılan haber demektir.

İşte ilim adamlarının hali budur. Onlar ağlarlar, fakat baygın düşmezler. Allah'tan dilerler. Fakat, feryad ve figan etmezler. Üzüntülü görünürler, fakat cenaze imiş gibi bir görüntü vermezler.

Nitekim yüce Allah:

"Allah sözün en güzelini:, müteşabih, tekrar tekrar edilen bir kitap halinde indirmiştir. Ondan ötürü Rabblerinden korkanların derileri titrer. Sonra Allah'ın zikrine derileri ve kalpleri yumuşar" (ez-Zümer, 39/23) diye buyurmaktadır.

Bir başka yerde de: "Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer..." (el-Enfal, 8/2) diye buyurmuştur. Yüce Allah'ın izniyle ileride en-Enfal Sûresi'nde (sözü geçen âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar gelecektir. Şanı yüce Allah bu âyet-i kerimelerde, kâfirler arasında müslümanlara karşı en katı, inatçı ve ileri derecede düşman olan kimselerin yahudiler olduklarını, müşriklerin de bunlara benzediklerini açıkladığı gibi, sevgi bakımından onlara daha yakın olanlarının ise hıristiyanlar olduklarını açıklamaktadır.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Yüce Allah'ın:

"Artık bizi şahid olanlarla beraber yaz" âyetine gelince, bizi de hakk ile şahidlik yapan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmeti ile birlikte yaz demektir. Bununla kendilerini yüce Allah'ın:

"Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık. Bütün insanlara karşı şahidler olasınız" (el-Bakara, 2/143) âyetinde geçen şahidler arasına katmasını istemektedirler. Bu açıklama İbn Abbâs ve İbn Güreyc'den nakledilmiştir. el-Hasen der ki: Îman ile şahidlik eden kimselerle beraber yaz, demektir, Ebû Ali de der ki: Peygamberim ve Kitabım doğrulayarak şahidlik eden kimselerle beraber yaz, demektir,

"Bizi... yaz kıl" demektir. O bakımdan bu, yazılıp tedvin edilen şey gibi bir anlam ifade eder.

Bu bölümü tek başına aç →

84. Âyetin Tefsiri

Rabbimizin bizi de salihler topluluğu ile birlikte (cennete) sokmasını ümid edip dururken, ne diye Allah'a ve bize gelen hakka îman etmeyelim?

Şanı yüce Allah'ın:

"... ne diye Allah'a ve bize gelen hakka îman etmeyelim" âyeti, onların din hususundaki basiretlerini açıklamaktadır. Yani, biz ne diye îman etmeyelim? Yani, ne diye İmâm terkedelim; derler. Buna göre "(.......): Îman ederiz" kelimesi, burada hal olarak nasb mahallindedir

"Rabbimizin bizi de salihler topluluğu ile birlikte (cennete) sokmasını ümid edip dururken." Yani, Muhammed ümmeti ile birlikle ... demektir. Buna delil de yüce Allah'ın:

"Muhakkak arza Benim salih kullarım mirasçı olacaktır" (el-Enbiya, 21/105) âyetinde Muhammed ümmetini kastetmiş elmasıdır.

Bu ifadelerde hazf edilmiş kelimeler vardır. Yani biz, Rabbimizin bizi cennete sokmasını ümid edip dururken.... demektir.

Buradaki

"Birlikte" lâfzının, "Arasında" anlamında olduğun söylenmiştir. Emiri karşılayanlarla birlikte idim, anlamamda kullanılması gibi, ümid etmek anlamındaki tama'ın masum şekillerinde gelebilir.

Bu bölümü tek başına aç →

85. Âyetin Tefsiri

Allah da onları söylediklerinden dolayı, altından nehirler akan cennetleri, orada ebedî kalmak üzere onlara mükâfat olarak ihsan etti. İşte ihsan edenlerin mükâfatı budur.

Yüce Allah'ın;

"Allah da onları söylediklerinden dolayı... cennetleri... onlara mükâfat olarak İhsan etti" âyeti, onların imanlarının îhlasına ve sözlerinin doğruluğuna bir delildir. Yüce Allah, onların dileklerini kabul etti, umduklarını gerçekleştirdi. İşte ihlaslı bir şekilde îman edip, doğru samimi bir yakîne sahip olan herkesin mükâfatı cennet olur.

Bu bölümü tek başına aç →

86. Âyetin Tefsiri

Kâfir olup ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar o çılgın ateşin arkadaşlarıdırlar.

"Kâfir olup" yahudi, hıristiyan ve müşrikler arasından küfürde kalıp,

"âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar o çılgın ateşin arkadaşlarıdırlar." Çılgın ateş (el-Cahîm) oldukça şiddetli yanan ateş demektir. Ateşi şiddetle yakmayı ifade etmek üzere Filan kişi ateşi kızıştırdı, denilir. Aynı şekilde aşın derecede parıldadığından dolayı arslanın gözüne de; denilir. Aynı tabir, Savaş hakkında da kullanılır. Şair der ki:

"Savaş öyle bir şey ki, onun alevli ateşi içerisinde kalanın

Ne hayal kurması olur, ne de sevinip coşması,

Ancak tehlikeli hallerde çok dirençli yiğitler ile

Tırnağı sağlam at kalır.

Bu bölümü tek başına aç →

87. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı o en temiz ve en güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.

Yüce Allah'ın;

"Ey îman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı o en temiz ve en güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın" âyetine dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Taberî'nin, İbn Abbâs'a kadar ulaşan bir sened ile naklettiğine göre âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip şöyle diyen bir kişi hakkında nâzil olmuştur: Ey Allah'ın Rasulü, ben et yedim mi, cinsi isteğim harekete geçer ve şehvetim bana galip gelir. O bakımdan et yemeyi haram kıldım. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Yine denildiğine göre bu âyet-i kerîme, aralarında Ebû Bekir, Ali, İbn Mes'ûd, Abdullah b. Ömer, Ebû Zer el-Ğıfarî, Ebû Huzeyfe'nin azadh kölesi Salim, el-Mikdad b. el-Esved, Selman-i Farisî ve Mâ'kil b. Mukarrin (Allah hepsinden razı olsun)in de bulunduğu, Resûlüllah ashâbından bir topluluk dolayısıyla nâzil olmuştur. Bunlar, Osman b. Maz'un'un evinde bir araya geldiler ve gündüzün oruç tutup, geceleyin namaz kılmak, döşek üzerinde uyumamak, et ve yağlı şeyler yememek, kadınlara yaklaşmamak, koku sürünmemek; buna karşılık kıldan elbiseler giyip dünyayı reddetmek, yeryüzünde dolaşmak, rahipliğe yönelmek ve erkeklik organlarını da kesmek üzere ittifak ettiler, Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi.

Her ne kadar nüzul sebebinden söz edilmiyorsa da bu anlamdaki rivâyetler pek çoktur. Bu rivâyetler de bir sonraki başlığımızın konusudur.

2- Dünyayı Terk Edip Ruhbanlığa Yönelmeye Dair Ashâbı Kiram'ın Eğilimi ve Hazret-i Peygamberin Bunu Reddi:

Müslim, Enes'den rivâyet ettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbından bir gurup, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımlarından onun gizlice işlediği amellere dair soru sordular. Daha sonra onlardan birisi: Ben kadınlarla evlenmeyeceğim dedi. Bir diğerleri: Ben de et yemeyeceğim, dedi. Bir başkası ise: Döşek üzerinde uyumayacağım dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah'a hamd-ü senada bulunduktan sonra şöyle buyurdu: "Şöyle şöyle diyen bir topluluğa ne oluyor ki, işte ben namaz da kılıyorum, uyuyorum da. Oruç da tutuyorum, orucumu açtığım da oluyor. Kadınlarla da evleniyorum- Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir." Müslim, Nikâh 5; Nesâî, Nikâh 4.

Bu hadisi Buhârî de yine Enes'den rivâyet etmiştir. Lâfzı da şöyledir: Enes dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımlarının odalarına üç kişi gelerek Peygamber efendimizin ibadetine dair soru sordular. Onlara (bu hususta istekleri) haber verilince, bunu (kendileri için) azımsar gibi oldular ve şöyle dediler: Biz nerede, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) nerede.? Allah onun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamış bulunuyor. Onlardan birisi şöyle dedi: Ben ebediyyen gece namazı kılacağım. Diğeri ise: Ben de sene boyunca oruç tutacağım ve asla oruç açmayacağım dedi, öteki de: Ben de kadınlardan uzak duracağım, ebediyyen evlenmeyeceğim dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip şöyle buyurdu: "Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz?. Bana gelince, Allah'a yemin ederim aranızda Allah'tan en çok korkanınız, O’na karşı en takvalı olanınız benim. Ama ben, oruç da tutarım, oruç açarım da. Namaz da kılarım, uyurum da. Hanımlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirecek olursa o, benden değildir." Buhârî, Nikâh 1; Müsned, III, 241.

Buhârî ve Müslim'de Sa'd b. Ebi Vakkas'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Osman b. Maz'un, kadınlardan temelli olarak uzaklaşmayı ve evlenmemeyi istedi de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona böyle yapmasını yasakladı. Şayet bu işi için ona cevaz vermiş olsaydı, biz de kendimizi buracaktik. Buhârî, Nikâh 8; Müslim Nikâh 7; Nesâî, Nikâh 4; Müsned, i, 175

İmâm Ahmed b. Hanbel (radıyallahü anh) da Müsned'inde şunu rivâyet etmektedir: Bize Ebû'l-Muğîre anlattı dedi ki: Bize, Muan b. Riraa anlattı, dedi ki: Bana, Ali b. Yezid, el-Kasım'dan anlattı. O, Ebû Umame el-Bahilî (radıyallahü anh)dan şöyle dediğini nakletti: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile sedyelerinden birisinde beraber çıktık. Adamlardan birisi, içinde bir miktar su bulunan bir mağaranın yanından geçti. Bu mağarada kalarak oradaki sudan İçip, etrafında bulunan bakliyattan yemeyi ve böylelikle dünyadan el etek çekmeyi içinden geçirdi. Sonra dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gidip ona bundan söz etsem (iyi olur). Bana izin verirse yaparım, aksi takdirde yapmam. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber'in yanına varıp şöyle dedi: Ey Allah'ın Peygamberi ben, beni yaşatacak kadar suyu ve bakliyatı bulunan bir mağaranın yanından geçtim. İçimden bu mağarada kalıp dünyadan el etek çekmek geçti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle buyurdu: "Ben, ne yahudilik ile gönderildim, ne de Hıristiyanlıkla. Aksine ben, müsamahakâr hanif dini ile gönderildim. Muhammed'in nefsi elinde bulunana yemin olsun ki, Allah yolunda sabahleyin bir yola çıkış, yahut da akşamleyin bir yola kovuluş, dünyadan ve dünyadaki herşeyden daha hayırlıdır. Sizden herhangi birinizin (Savaş için, ya da cemaatle namaz için) safta durması, altmış yıl (kendi başına nafile) namazından hayırlıdır." Müsned, V, 266; Tirmizî, Fedâilu'l-Cihad 17.

3. Zühdü Yanlış Anlayanlar İle Safilerden Boş İşlerle Uğraşanlar:

İlim adamlarımız (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun) derler ki: Bu âyet-i kerîme ile, ona benzeyen diğer âyetler ve bu anlamda varid olmuş Hadîs-i şerîfler, aşın giden zühd taslayıcıları ile mutasallallahü aleyhi ve sellemvıflar arasından işi tembelliğe vuranların yaklaşımları reddedilmektedir. Zira bunların her birisi kendi yolundan uzaklaşmış ve maksadını gerçekleştirmekten uzak düşmüştür.

Taberî der ki: Bir müslüman bunları kullanmaktan dolayı bir dereceye kadar zorluk ve sıkıntılar ile karşılaşacağından korksa bile Allah'ın mü’min kulları için helal kılmış olduğu şeylerden herhangi bir hoş ve temiz yiyeceği, giyeceği veya evlenmeyi haram kılması hiçbir müslüman için câiz değildir. İşte bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Osman b. Maz'un'un kadınlardan uzak durmak isteğini reddetmiştir. İşte, bununla da Allah'ın kulları için helal kılmış olduğu herhangi bir şeyi terk etmekte fazilet olmadığı sabit olmaktadır. Fazilet ve iyilik, Allah'ın kullarını teşvik ettiği şeyleri, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yapıp, ümmeti için sünnet kıldığı ve raşit İmâmların (halifelerin) izinden giderek tabi oldukları şeyleri yapmaktır. Zira yolun en hayırlısı Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yoludur.

Durum böyle olduğuna göre, helalinden pamuk ve ketenden yapılmış elbise giymeye gücü yettiği halde kıldan ve yünden yapılmış elbiseleri tercih edenlerin, aynı şekilde kadınlara ihtiyacının arız olmasından çekindiği için ve benzeri yiyecekleri terk edip bayağı şeyleri yemeyi tercih edenlerin yanlışlığı böylelikle ortaya çıkmaktadır,

Yine Taberî der ki: Kaba şeyleri giyip, yemenin, nefse ağır gelmesi ve ikisinden artan değeri ihtiyaç sahiplerine harcamak dolayısıyla hayrın söylediğimizden başka yolda olduğunu kim zannederse, hiç şüphesiz yanılmış olur. Çünkü, insana öncelikle gerekli olan, kendi nefsinin salâhı ve Rabbine itaat hususunda nefsine yardımcı olmasıdır, Bayağı şeyler yemekten daha çok vücuda zararlı hiçbir şey yoktur. Çünkü, bu bayağı şeyler kişinin aklını bozar, Allah'ın kendisine itaate sebep kıldığı organlarını zayıf düşürür.

Bir adam Hasan-ı Basrî'nin yanına gelerek şöyle demiş: Benim bir komşum var, bir türlü pekmez peltesi yemiyor. Hasan-ı Basrî: Neden diye sorunca adam, o, bunun şükrünü eda edemeyeceğini söylüyor. Hasan der ki: Peki o kişi soğuk su içiyor mu? Soruyu soran: Evet deyince, şu cevabı verdi: Senin komşun cahilmiş. Çünkü, yüce Allah'ın soğuk su nimeti onun üzerinde pekmez peltesi nimetinden daha fazladır.

İbnü'l-Arabî de der ki: İlim adamlarımız şöyle demiştir; Bu, dinin dos doğru uygulanması ve malın haram olmaması halinde böyledir. Şayet insanların dini fesada uğrar, haram yaygınlık kazanırsa, bu sefer evlenmekten uzak durmak daha efdal, lezzetleri terketmek daha uygundur. Helalinden bulacak olursa, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın haline uygun hareket daha faziletli ve daha üstündür.

el-Mühelleb der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın evlilikten uzak durmayı ve ruhbanlığı yasaklaması, kıyâmet gününde diğer ümmetlere karşı kendi ümmetinin çokluğuyla övünmesi, dünyada da onları yanına alarak kâfir taifeleriyle çarpışmasıdır. Kıyâmet gününde de onun ümmeti Deccal ile çarpışacaktır, İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan dolayı ümmetin neslinin çoğalmasını istemiştir.

4- Haddi Aşmanın Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Ve haddi aşmayın" âyetinin anlamı şöyle açıklanmıştır: Haddi aşarak Allah'ın haram kıldıklarını helâl kılmayınız. Buna göre, buradaki iki nehiy her iki yolu kapsamaktadır. Yani, işi sıkı tutarak helâl bir şeyi haram kılmayınız. Ruhsata kadar götürerek haram olanı da helal kılmayınız. Bu açıklamayı Hasan-ı Basrî yapmıştır. Bunun anlamının: "Haram kılmayın" âyetini te'kid etmektir. Bu açıklamayı da es-Süddî, İkrime ve başkaları yapmıştır. Yani, Allah'ın helâl kıldığı, meşru kıldığı bir şeyi haram kılmayınız. Ancak birinci anlam daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

5- Helâl Bir Şeyi Kendisine Haram Kılanın Hükmü:

Kim kendisine yiyecek, içecek veya kendisine ait bir cariyeyi, ya da Allah'ın kendisi için helâl kılmış olduğu herhangi bir şeyi haram kılacak olursa, Ma-Ük'e göre ona bir şey düşmez ve bunların herhangi birisi dolayısıyla ona keffaret de düşmez. Şu kadar var ki, o, cariyeyi kendisine haram kılmakla onu azad etmeyi niyet etmişse, o carîye hür olur ve onu azad ettikten sonra yeni bir nikâh ile nikâhlamadıkça onunla ilişki kurması haram olur.

Aynı şekilde hanımına: Sen bana haramsın diyecek, olursa, o istemese de üç talâk ile boşanmış olur. Çünkü, yüce Allah açık ve kinaye lâfızlar ile boşamak suretiyle hanımını kendisine haram kılmasını mubah kılmıştır.

"Haram" lâfzı ise, boşamadaki kinaye lâfızları arasındadır.

Yüce Allah'ın izniyle, et-Tahrîm sûresinde (66/1. âyet, 4. baslıkta) ilim adamlarının bu husustaki görüşleri açıklanacaktır.

Ebû Hanîfe der ki: Kim bir şeyi kendisine haram kılarsa, o şey kendisine haram olur. O şeyi alıp kullanacak olursa, keffâret vermesi gerekir Bu ise uzak bir İhtimaldir, âyet de onun görüşünü reddetmektedir.

Said b. Cubeyr ise der ki: Yemindeki lağıv (lağv yemini) haramı helal kılmaktır (yani, boş anlamsız bir davranıştır). Şâfiî'nin ileride geleceği üzere konu ile ilgili görüşünün de anlamı budur.

Bu bölümü tek başına aç →

88. Âyetin Tefsiri

Allah'ın size verdiği rızıktan helâl ve tertemiz olarak yiyin. Ve siz, îman ettiğiniz Allah'tan korkunuz.

Yüce Allah'ın:

"Allah'ın size verdiği rızıktan helal ve temiz olarak yiyin"

âyeti ile ilgili olarak tek bir hususu açıklayacağız:

Bu âyet-i kerimede

"yemek"; yemek, içmek, giyinmek, binmek ve buna benzer yollarla faydalanmaktan ibarettir. Özellikle "yemek"in sözkonusu edilmesi ise, insan için en önemli maksat ve en özel yararlanma yollarından biri oluşu dolayısıyladır. İleride el-A'raf sûresinde (7/31- âyetin tefsirinde) yemenin, içmenin ve giyinmenin hükmüne dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle gelecektir.

Lezzet veren şeylere karşı arzu duyup, canın çektiği çeşitli şeyleri elde etmek hususunda nefse karşı direnmeye gelince, bu hususta nefse imkân tanımak konusunda insanların farklı yaklaşımları vardır, Onlardan kimisi, nefsi bu işlerden alıkoyup arzuladığı şeylerin arkasından gitmekten alıkoymanın, nefsinin dizginlerini ele geçirebilmesi ve inadını hafifletmesi açısından daha uygun olduğu görüşündedir. Çünkü, eğer nefsinin isteğini gerçekleştirecek olursa, nefsinin arzularının esiri olur ve nefsi onu istediği yere götürür Nakledildiğine göre Ebû Hâzim, meyvenin yanından geçer, canı onu yemek İster, fakat: Senin bunlarla buluşma yerin cennettir, dermiş.

Başkaları da şöyle demektedir: Zevk aldığı şeyleri ele geçirmesi için nefse imkân tanımak, nefsi rahatlatacağından, istediği şeyi elde etmekle daha bir canlanacağından böylesi daha uygundur.

Başka bir kesim de şöyle demektedir: Bu hususta orta yolu tutmak daha uygundur. Çünkü nefsine istediği şeyleri kimi zaman verip kimi zaman vermemek, her iki yolu da telif etmektir. Bu ise, kusursuz bir orta yoldur.

Haddi aşmak (i'tidâ) ve rızkın anlamına dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (Haddi aşmak: 2/62. âyetin tefsirinde, rızık ise 2/3. âyetin tefsiri, 23- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır, Allah'a hamd olsun.

Bu bölümü tek başına aç →

89. Âyetin Tefsiri

Allah sizi yeminlerinizdeki lağivden dolayı sorumlu tutmaz. Fakat bağlanmış olduğunuz yeminlerinizden sorumlu tutar. Bunun keffâretî, ailenize yedirdiğinizin orta yollusundan on fakiri doyurmak yahut onları giydirmek, ya da bir köle azad etmektir. Fakat kim bulamazsa üç gün oruç tutsun. İşte yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keöareti budur. Yeminlerinizi koruyun, şükredersiniz diye Allah âyetlerini size böyle açıklar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı kırkyedi başlık halinde sunacağız:

1- Lağv Yemini ve Yemin:

Yüce Allah'ın:

"Allah sizi, yeminlerinizdeki lağivden dolayı sorumlu tutmaz" âyetinde geçen

"lağ"vin anlamı, el-Bakara Sûresi'nde (2/225. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"(........). yeminlerinizde" âyeti İse, yeminlerinizden dolayı demektir.

"Eyman: yeminler" yemin kelimesinin çoğuludur. Yemin kelimesinin hayır ve bereket anlamına gelen "yumrTden fail vezninde isim olduğu söylenmiştir.

Yüce Allah yemine bu ismi, kakları koruduğundan dolayı vermiştir. Yemin kelimesi hem müzekker, hem müennes olup, cem'i "eymân ve eymun" şeklinde gelir. Şair Züheyr der ki;

"Bizden de, sizden de yeminler toplanıp bir araya gelir."

2- Bu Âyetin Nüzul Sebebi:

Bu âyetin nüzul sebebi hakkında farklı görüşler vardır. İbn Abbâs der ki: Âyetin nüzul sebebi, helâl ve temiz olan yiyecek, giyecek ve hanımları kendilerine haram kılan kimselerdir- Onlar, bu hususa (bu helâlleri kendilerine haram kılmaya) yemin ettiler. Fakat:

"Allah'ın size helâl kıldığı o en temiz ve en güzel şeyleri haram kılmayın" (el-Mâide, 5/87) âyet-i nâzil olunca, peki yeminlerimizi ne yapacağız dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Bu görüşe göre âyetin anlamı şöyle olur: Sizler, önce yemin eder, sonra da o yemininizi lağv ederseniz. Yani, keffarette bulunmak suretiyle hükmünü kaldırır ve keffârette bulunacak olursanız, bundan dolayı Allah sizi sorumlu tutmaz. O, yeminlerinizi devam ettirip, yeminlerinizi lağv etmemeniz, yani keffaretini yerine getirmemeniz sebebiyle sizi sorumlu tutar.

Bununla, yeminin herhangi bir şeyi haram kılmadığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu, aynı zamanda Şâfiî'nin de yemin ile haramı helal kılmanın bir ilgisinin bulunmadığı ve helal olan bir şeyi haram kılmanın lağv (boş bir iş) olduğu görüşüne delildir. Tıpkı, haram olan bir şeyi helal kılmanın lağv olması gibi. Mesela bir kimse: Ben, şarap içmeyi helal kıldım, diyecek olursa, bu görüşe göre âyet-i kerîme sunu gerektirmektedir: Yüce Allah, helal olan bir şeyi haram kılmaya dair sözür o helal bir şey haram kılanamayacağından dolayı lağv kabul etmiştir. O bakımdan: "Allah sizi yeminlerinizdeki lağvden dolayı sorumlu tutmaz" yani, helâli haram kılmak suretiyle boş yeminden dolayı sorumlu tutmaz, demektir.

Rivâyet olunduğuna göre, Abdullah b. Revâha'nın yetimleri vardı. Ona misafir gelmişti. Gece bir miktar ilerledikten sonra işinden döndü ve misafirime yemek yedirdiniz mi dedi. Onlar: Seni bekledik dediler. Bu sefer: Allah'a yemin olsun bu gece onu yemiyeceğim, dedi. Misafiri de: Ben de yiyecek değilim, dedi. Yetimleri de: Biz de yemeyiz, dediler. Durumun böyle olduğunu görünce, o da yedi, diğerleri de yediler. Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına varıp durumu ona haber verince, Hazret-i Peygamber ona; "Sen, rahmana itaat ettin, şeytana da asi oldun"dedi ve bunun üzerine de bu âyet-i kerîme indi. Süyûtî, Lubabu'n-Nükûl (Mısır tarihsiz, Celaleyn kenarında) I, 152'de belirtiğine göre. İbn Ebi Hatim, bu rivâyeti Zeyd b. Estem'den nakletmektedir.

3- Yeminlerin Kısımları:

Şeriatte yeminler dört kısımdır: İki kısmında keffâret vardır, iki kısmında da keffâret yoktur.

Dârakutnî, Sünen'inde şöyle bir rivâyet kaydetmektedir: Bize, Abdullah b. Muhammed b. Abdülaziz anlattı. Bize, Halef b. Hişam anlattı. Bize, Abser, Leys'den anlattı, o, Hammâd 'dan, of İbrahim'den, o, Alkame'den, o da Abdullah b. Mes'dan şöyle dediğini nakletti: Yeminler dört türlüdür. İki yemin için keffaret vardır, iki yemin için de keffaret yoktur. Keffareti gerektiren iki yemin şunlardır: Bir kimse Allah adına yemin olsun şunu şunu yapmayacağım diye yemin edip o işi yaparsa keffarette bulunur. Yine bir adam, Allah'a yemin ederim, mutlaka şu şu işi yapacağım dediği halde yapmazsa, bunun için de keffaret gerekir. Keffareti gerektirmeyen iki yemine gelince; Bir kimse Allah'a yemin ederim ben, şunu şunu yapmadım dediği halde, eğer o işi yapmışsa (keffaret) gerekmez. Yine bir adam yemin eder ve yemin olsun ben şu şu işi yaptım, dediği halde yapmamış ise, (yine keffaret) gerekmez. Dârakutnî. IV, 162.

İbn Abdi’l-Berr dedi ki: Hem "Camİ'"nde hem Mervezi’nin de kendisinden naklettiğine göre Süfyan es-Sevrî şöyle demiş: Yeminler dörttür. İki yemin için keffaret vardır. O da bir kimsenin, Allah'a yemin ederim yapmam deyip yapması veya Allah'a yemin ederim mutlaka yapacağım deyip sonra da yapmaması şeklindeki yeminlerdir. İki yeminin de keffareti yoktur. Bu da bir kimsenin Allah'a yemin ederim ben yapmadım dediği halde, yapmış olması, ya da Allah'a yemin ederim ben bunu gerçekten yaptım dediği halde yapmamış olması halidir. el-Mervezî der ki: İlk iki yemin hususunda, ilim adamları arasında Süfyan'ın dediğinden farklı bir görüş beyan eden olmamıştır. Ancak, son iki yemin ile ilgili olarak ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Şayet, yemin eden kişi eğer şu şu işi yapmadığına dair yemin etmiş, yahut şu şu işi yaptığına dair yemin etmiş ve kendi kanaatine göre o, doğru söylediğini düşünüyor doğrunun da yemin ettiği gibi olduğu görüşünde ise, bundan dolayı onun için günah da yoktur, keffaret de yoktur. Mâlik, Süryan-ı Sevrî ve rey sahiplerinin görüşüne göre bu böyledir. Ahmed ve Ebû Ubeyd de böyle demiştir. Şâfiî ise onun için günah yoksa da keffarette bulunması gerekir, demektedir el-Mervezî der ki: Şâfiî'nin bu görüşü pek kuvvetli değildir. (el-Mervezî) devamla der ki: Şayet şu şu işi yapmadığına dair yemin eden kişi eğer o işi yapmış olmakla birlikte kasten yalan söylemiş ise, günahkârdır ve onun için yine keffaret gerekmez. Genel olarak ilim adamlarının görüşü budur. Mâlik, Süfyan-ı Sevrî, Rey sahipleri, Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd bu görüştedirler. Şâfiî ise, keffaret gerekir, demektedir.

(Yine el-Mervezî) der ki: Bazı tabiinden Şâfiî'nin görüşüne benzer rivâyetler kaydedilmiştir. el-Mervezî der ki: Ben, Mâlik ve Ahmed'in görüşüne meyletmekteyim. Genel olarak ilim adamlarının ittifakla lağv olduğunu kabul ettikleri lağv yeminine gelince, o da bir kimsenin, yemin akdetmek (yeminine bağlı kalmak) kastı olmaksızın ve böyle bir istekte de bulunmaksızın, konuşması esnasında: Hayır vallahi, evet vallahi demesidir. Şâfiî der ki: Bunun böyle olması tartışma, kızgınlık ve acele halinde sözkonusudur.

4- Yemin Çeşitlerinden Yemin-i Mün'akide:

Yüce Allah'ın:

"Fakat bağlanmış olduğunuz yeminlerinizden sizi sorumlu tutar" âyetinde "kâr harfi deo gelmek üzere şeddesizdir. Akd ise, ipi düğümlemek gibi maddi ve satış akdi gibi hükmî (akid) olmak üzere iki türlüdür. Şair der ki:

Bunlar, öyle bir topluluktur ki, himaye ettikleri

kimse lehine bir akidle bağlanacak olurlarsa alttan da düğüm atıp bağlarlar.

üstten de düğüm, atıp bağlarlar."

Mün'akide yemindeki "münâkide" kelimesi, akdden münfaile veznindedir. Bu ise, kalbin gelecekte herhangi bir işi yapmamak üzere karar verip, sonradan o işi yapması yahut bir işi mutlaka yapmak üzere karar vermekle birlikte yapmamasıdır. Az önce geçtiği gibi.

İşte ileride de geleceği üzere istisna "(inşaallah" demek) ve keffaretin çözdüğü yemin budur.

Bu kelime, "ayırfdan sonra "elif getirilerek laale vezni üzere; şeklinde okunmuştur. Bu ise, çoğunlukla iki kişi tarafından karşılıklı olarak (müşâreke) halinde yapılır. Bu durumda ikinci kişi, kendisiyle yapılan konuşma esnasında kendisi sebebiyle yemin olunan kişi de olabilir, mana: Üzerinde yemin akidlerîni yaptığınız şeylerden sizi sorumlu tutar, şeklinde de olabilir. Çünkü akdetti; ahitleşti, anlamına yakındır. Bundan" dolayı harf-i cer ile teaddi etmiş (geçiş yapmışldir. Zira bu kelime anlamım da ihtiva etmektedir. Bu ise, ikincileri harf-i cer ile olmak üzere iki mef'ûle teaddi eder. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kim de Allah ile ahd ettiği şeye bağlı kalırsa..." (el-Feth, 48/10) Bu da;

"Namaza çağırdığınızda" (el-Mâide, 5/58) âyetinin edatı ile teaddi etmesi gibidir. Oysa bu, Zeyd'e seslendim, demek gibi (harf-i cersiz olarak) teaddi etmelidir. Nitekim:

"ona Tûr'un sağ tarafından seslendik" (Meryem, 19/52) âyetinde de böyledir. Şu kadar var ki, burada seslenmek, davet etmek anlamına kullanıldığından dolayı; harfi ile teaddi etmiştir. Nitekim yüce Allah başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Alllah'a davet edenden daha güzel sözlü kimdir?" (Fussilet, 41/33) Daha sonra yüce Allah'ın;

"Fakat üzerine bağlanmış olduğunuz yeminlerinizden..," şeklindeki âyetinden harf-i cer hazf edilerek fiil hemen mef'ûle geçiş yapmakta ve; Hakkında akid yaptığınız, bağlandığınız.... haline gelmiş, arkasından yüce Allah'ın:

"Emrolunduğunu açıkça bildir" (el-Hicr, 15/94) âyetinden hazf edildiği gibi bundan da "he" zamiri hazf edilmiştir

Ya da burada; "vezni, O anlamında da olabilir. Yüce Allah'ın:

"Allah onları kahretsin" âyetinde olduğu gibi. Nitekim Arapçada müşâreke (işteşlik) için kullanılan bu vezin, kimi zaman müşâreke vezni anlamı olmaksızın tek kişi tarafından yapılan iş hakkında da kullanılır Yolculuk yaptım, yardımcı oldum, demek gibi.

"Bağlanmış olduğunuz" anlamına gelen kelime, "kaf harfi şeddeli olarak; diye de okunmuştur.

Mücahid der ki: Bu okuyuşun anlamı, kastî olarak bilerek yaptığınız yeminler demektir. İbn Ömer'den rivâyet edildiğine göre şeddeli kıraat tekrarı gerektirir. O bakımdan böyle bir kimse yeminini tekrarlamadıkça (ve tekrar bir daha bozmadıkça) keffârette bulunması gerekmez. Ancak, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle dediğine dair gelen rivâyet bunu reddetmektedir: "Şüphesiz ki ben Allah adına bir hususa dair yemin edersem de ondan bir başkasının o işten daha hayırlı olduğunu görürsem, -inşallah- mutlaka hayırlı olanı yaparım ve yeminimin keffaretini yerine getiririm." Buhârî, Eyman 1; Müslim, Eyman 7; Ebû Dâvûd, Eyman 14; Nesâî, Eyman 15; İbn Mâce, Keffarât 7; Müsned, IV, 398.

Görüldüğü gibi burada Hazret-i Peygamber tekrar yapılmayan yeminde keffaretin vacip olduğundan sözetmektedir.

Ebû Ubeyd der ki; Bu kıraate göre "karın şeddeli okunuşu defalarca ardı arkasına tekrarlanmasını gerektirir. Ben, bu şekilde okuyan kimsenin tek bir yeminini birkaç defa tekrarlamadığı sürece ona keffaretin gerekmeyeceği hususundan emin değilim. Ancakt bu icmaa aykın bir görüştür. Nâfi'nin rivâyetine göre İbn Ömer, yeminini pekiştirmeksizin bozacak olursa, on yoksul yedirirdi. Yeminini pekiştirdikten sonra bozacak olursa da bir köle azad ederdi. Nafi'a :Yeminini pekiştirmesinin (te'kid etmesinin) anlamı nedir, diye sorulunca, şu cevabı verdi: Bir şeye defalarca yemin etmesi demektir.

5- Yemin-i Gamûs:

Ğamûs yemini diye bilinen t kasten yalan yere) yeminin, münâkide yemini olup olmadığı hususunda farklı görüşler vardır.

Cumhûrun kabul ettiği görüşe göre ğamûs yemini bir hile, bir aldatma ve bir yalan yemindir. O bakımdan böyle bir yemin münâkid olmaz ve bunda keft'âret de yoktur. Şâfiî der ki: Bu, münâkide bir yemindir. Çünkü, kalp vasıtasıyla kast edilmiştir. Ve bir habere bağlı olarak; yüce Allah'ın ismiyle birlikte yapılmıştır, O bakımdan onda keffaret gerekmektedir. Ancak sahih olan birinci görüştür.

İbnü'l-Münzir der ki: Mâlik b. Enes ve Medinelilerden ona tabi olanların görüşü de budur. Evzaî ve ona muvafakat eden Şamlılar da böyle demişlerdir. es-Sevrî ve Iraklıların görüşü de budur. Ahmed, İshâk, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd ile Küfe halkından hadis ashâbı ile rey ashâbı da böyle demiştir. Ebû Bekr der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Her kim bir yemin eder de başkasının ondan daha hayırlı olduğunu görürse, daha hayırlı olanı yapsın ve yeminine keffarette bulunsun" ile: "Yemininin keffaretini yerine getirsin ve hayırlı olan şey ne ise onu yapsın" Müslim, Eyman 11-13; Tirmizî, Nüzûr 6; Nesâî, Eyman 15,16; İbn Mâce, Keffarat 7: Dârimî, Nüzûr 11, Müsned, II. 38, IV, 256, 378, 428. âyeti, keffaretin gelecekte bir işi yapmak üzere yemin ettiği halde yapmayan, yahut yine gelecekte bir işi yapmamak üzere yemin edip de onu yapan hakkında gerekli olduğuna delâlet etmektedir.

Bu meselede ikinci bir görüş daha vardır ki; o da kastî olarak Allah adına yalan yere yemin edip günah İşlemekle birlikte keftarette bulunması gerektiğidir. Bu da Şâfiî'nin görüşüdür. Ebû Bekir devamla der ki: Ancak biz, buna delil olabilecek bir haber bilmiyoruz. Kitap ve sünnet birinci görüşün lehine delalet etmektedir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah'ı yeminlerinizle iyilik etmenize, sakınmanıza, insanların arasını bulmaya engel yapmayın." (el-Bakara, 2/224") İbn Abbâs der ki: Kişi akrabalarını gözetmemek üzere yemin eder, ancak Allah da ona kelfarette bulunmak suretiyle bir çıkış yolu göstermektedir. Allah ismini gerekçe göstermemesini ve yemininin keffaretini yerine getirmesini emretmektedir Konu ile ilgili haberler, kendisine haram olan bir malı (bu yolla) kesip almasını sağlayacak bir yeminin keffaret olan şeylerle keffaret olunmayacak kadar büyük olduğunu göstermektedir.

İbnü'l-Arabî der ki: Âyet-i kerîme iki kısım yeminden sözetmektedir: Lağv yemini ve münâkide yemini. Çoğunlukla insanların yeminlerinde görülenler de bunlardır. Bunların dışında kalan yeminler isterse yüz kısım olsun, bunların herhangi birisine keffaret taalluk etmez.

Derim ki: Buhârî, Abdullah b. Amr'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Bedevi bir Arap gelip Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Ey Allah'ın Rasûlu, büyük günahlar (kebâir.) hangileridir, diye sormuş, Hazret-i Peygamber: "Allah'a ortak koşmak" diye buyurmuş. Bedevi: Daha sonra hangisidir diye sorunca, Hazret-i Peygamber: "Anne babaya karşı gelmektir"diye buyurmuş. Yine bedevi: Sonra hangisidir diye sorunca, Hazret-i Peygamber; "Ğamûs yeminidir" diye buyurmuş. Ben: Ğamûs yemini nedir, diye sordum, şöyle buyurdu: "Yaptığı yeminde yalan söylemekle birlikte müslüman bir kimseye ait olan bir malı o yemin vasıtasıyla kesip almaktır." Buhârî, Eymân 16; Tirmizî Tefsir 4 Süre 7; Nesâî, Tahrimu’d-Dem 3, Kasâme 48; Dârimî Diyat 9.

Müslim'de Ebû Umâme'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Her kim yaptığı yemini ile müslüman bir kimsenin hakkını kesip alırsa, Allah o kimseye cehennem ateşini vacip kılar, cenneti de ona haram kılar." Adam: Ey Allah'ın Rasulü, ya bu aldığı şey önemsiz bir şeyse de mi? diye sorunca, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "İsterse erak (misvak.) ağacından bir çubuk olsun." Buhârî, Eyman 17, Müslim Eymân 218; Nesâî, Adabu'l-K. 30; İbn Mâce, Ahkam 8, Dârimî Buyû'' 62; Muvatta’' Akdiye 11; Müsned, V, 260.

Abdullah b. Mes'ûd'un rivâyet ettiği hadise göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kim yalan yere ve kasfî olarak yemin edip de o yemin vasıtasıyla müslüman bir kimsenin malını haksızca alacak olursa, yüce Allah'a, kendisine gazap etmiş olduğu halde kavuşur."Bunun üzerine:

"Şüphesiz Allah'a olan ahidlerini ve yeminlerini az bir pahaya değiştirenler..." (Ali İmrân, 3/77) âyeti sonuna kadar nâzil oldu. Müslim, Îman 220; Buhârî Tefsir 3. süre 3, Eyman 17, Ahkam 30; Tirmizî Tefsir 3. sûre 4;Müsned V, 211.

Görüldüğü gibi burada keffaretten söz edilmemektedir. Eğer biz, böylesine keffarette bulunmayı gerekli görecek olursak, onun işlediği cürüm ortadan kalkar. Allah'ın huzuruna da kendisinden razı olmuş olarak çıkar. Böylelikle tehdit olunduğu azâbı da hak etmez. Hem bu niye böyle olmasın ki ? Çünkü, bu şekilde yemin eden bir kimse hem yalan söylemiş, hem başkasının malını bu yolla kendisine helal kabul etmiştir. Yüce Allah adına yemin etmeyi de hafife almıştır. Onu küçümsemiştir. Buna karşılık dünyayı da ta'zim edip büyütmüştür. Allah da onun tazim ettiği şeyi tahkir etmiş, onun küçük gördüğü şeyi de ta'zim etmiştir. İşte bu kadarı yeterlidir. Bundan dolayı da şöyle denilmiştir; Ğamûs yeminine bu adın veriliş sebebi, sahibini cehenneme ğams etmesi (yani bandırması)'nden ötürüdür.

6- Bir İşi Yapmamak Üzere Yemin Eden

Bir işi yapmamak üzere yemin eden bir kimse, o işi yapmadığı sürece yeminine bağlı demektir. Eğer o işi yapacak olursa, yeminini bozmuş ve keffârette bulunması gerekir. Çünkü yemine muhalefet etmiştir. Şayet "yapacak olursam" demiş olsa da durum aynıdır. Eğer mutlaka yapmak üzere yemin ederse, anında yeminini bozmuş demektir. Çünkü, muhalefet sözkonusudur. Eğer dediğini yaparsa, yeminini yerine getirmiş olur. Şayet "yapmazsam" diyecek olursa yine aynı durum sözkonusdur.

7- Olumlu ve Olumsuz Yeminlerin Kapsamı:

Yemin eden bir kimsenin; "mutlaka yapacağım ve eğer yapmazsam..." şeklindeki sözleri emir gibi, "yapmayacağım ve eğer yaparsam,.." şeklindeki sözleri de nehîy (yasak) gibi değerlendirilir.

Birinci durumda, hakkında, yemin ettiği şeyin tamamını yapmadığı sürece yeminini yerine getirmiş olmaz. Meselâ, şu ekmeği yiyeceğim diye yemin edip onun bir bölümünü yerse tamamını yemediği sürece, yeminini yerine getirmiş olmaz. Çünkü o ekmeğin herbir parçası hakkında yemin edilmiştir. Şayet -mutlak olarak- Allah'a yemin ederim ki muhakkak yiyeceğim diyecek olursa, yeme isminin hakkında kullanılabileceği asgari miktarını yerine getirmekle yeminini gerçekleştirmiş olur Çünkü, yeme mahiyeti fiilen ortaya konulmuştur.

Nehiy (olumsuz yemin) durumunda ise, o ismin hakkında kullanılabileceği asgari şeyi yapmakla yeminini bozmuş olur. Çünkü, nehyin muktezası gereğince nehyedilen şeylerin birimlerinden herhangi birisinin ortaya çıkmaması gerekir. Eğer bir eve girmemek üzere yemin etse de iki ayağından birisini o eve soksa yeminini bozmuş olur Buna delil de şudur: Biz, yüce Allah'ın şu âyetinde ismin, işin başlangıcı hakkında kullanılabilmesiyle haram hükmünü ağırlaştırdığını görüyoruz:

"Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayınız." (en-Nisa, 4/22) Buna göre, bir kimse bir kadınla nikâh akdi yapacak olsa, onunla gerdeğe girmeyecek olsa dahi o kadın hem babasına, hem oğluna haram olur. Fakat (üç talâk dolayısıyla ilk kocasına haram olmuş, bir kadının) tahli (hülle, ikinci bir koca ile evlenmesin)den sonra ilk kocasına helal olabilmesi için ismin ilk kullanılabildiği durum ile yetinmeyerek: "Hayır, sen onun balcağızından tatmadıkça, (olmaz)" diye buyurmuştur. Buhârî Talâk 7, 37, Libâs 6V 23, Müslim, Nikâh 111-115; Ebû Dâvûd Talâk 49; Nesâî, Talâk 9; İbn Mâce Nikâh 32; Muvatta’, Nikâh 17-18; Müsned II, 62, 85, III, 284, VI, 42, 62, 96, 193.

8- Kimin Adına Yemin Edilir?

Adına yemin edilen (el-mahlüfu bili ) şanı yüce Allah ve O'nun, Rahmân, Rahîm, Semi, Alîm, Halîm gibi güzel isimleri ile buna benzer diğer isim ve yüce sıfatlarıdır İzzeti, Kudreti, timi, İradesi, Kibriyâsı, Azameti, Ahdi, Misakı ve zatının diğer sıfatları gibi. Çünkü bütün bunlara yapılan yemin mahlûk olmayan Rahîm olan yüce Zat'a yemindir. Bunları zikrederek yemin eden kimse, yüce Allah'ın zatına yemin etmiş gibi olur. Tirmizî, Nesâî ve başkalarının rivâyetine göre, Cebrâîl (aleyhisselâm) cennete bakıp yüce Allah'ın huzuruna geri dönünce şöyle demiş: İzzetine yemin olsun ki, bunun varlığını(ve bu halini) işiten herkes mutlaka buraya girer. Cehennem hakkında da şöyle demiştir: İzzetin hakkı için onu(n bu halini) işitip de oraya giren kimse bulunmaz. Ebû Dâvûd, Sünne 22, Tirmizî Sifatu'l-Cenne 21; Nesâî, Eyman 3; Müsned, II, 333f 354, 373 Yine Tirmizî ve Nesâî ile başkaları da İbn Ömer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kalpleri evirip çeviren hakkı için hayır" diye; bir diğer rivâyete göre de: "Kalpleri evirip çeviren hakkı için hayır" diye yemin ederdi. Buhârî, Eyman 3, Kader 14, Tevhid 11; Tirmizî, Nüzûr 13, Nesâî, Eymân 1, 2, İbn Mâce Keffarât 1; Dârimî, Nüzûr 13; Muvatta’' Nüzûr 15; Müsned II, 26, 67, 68, 127, III, 112, 257.

İlim adamları icma ile vallahi, yahut billahi, ya da tallahi diye yemin edip yeminini bozan kimsenin keffâretle yükümlü olduğunu kabul etmişlerdir.

İbnü'l-Münzir der ki: Mâlik, Şâfiî, Ebû Ubeyd, Ebû Sevr, İshâk ve Rey sahipleri şöyle derlerdi: Her kim Allah'ın isimlerinden bir ismi zikrederek yemin eder de sonra yeminini bozarsa, ona keffaret düşer. Biz de bu görüşteyiz. Bu hususta bir görüş ayrılığı olduğunu da bilmiyorum.

Derim ki: Bununla birlikte "Kur'âna yemin etme" başlığında da şöyle demektedir: Yakub (b. İbrahim, Ebû Yûsuf) der ki: Kim Rahmân adına yemin eder de yeminini bozarsa, onun için keffaret gerekmez.

Derim ki: Rahmân da yüce Allah'ın isimlerindendir, bu hususta icma vardır ve bunda görüş ayrılığı yoktur.

9- Allah'ın Hakkına, Azametine, Kudretine, îlmine... Yeminin Hükmü:

Allah'ın hakkı için, azameti için, kudreti için, ilmi için, Allah'ın hayat sıfatı için Oe amrullahi"), Allah adına yemin ederim ( eymullahi ) lâfızları ile yemin hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.

Mâlik der ki: Bunların hepsi yemindir ve bunlar dolayısıyla keffaret gerekir.

Şâfiî der ki: Allah'ın hakkı, celali, azameti ve kudreti de, eğer bunlarla yemini niyet ederse birer yemindir. Eğer yemin kastı gütmezse bunlar yemin değildir. Çünkü bu ibarenin; Allah'ın hakkı vaciptir, kudreti yerini bulur anlamına gelme ihtimali de vardır, Allah'ın emaneti hakkında da Şâfiî şöyle demiştir: Bu yemin değildir. Le amnılllahi ve eymullahi lâfızlarına gelince, eğer bunlarla yemin kastedilmezse yemin değildir.

Rey sahipleri de derler ki: Kişi, Allah'ın azameti, izzeti, celali, kibriyası ve emâneti hakkı için deyip de yeminini yerine getirmeyecek olursa, keffarette bulunması gerekir.

el-Hasen der ki: Allah hakkı için (ve hakkullahi) yemin değildir, bunda keffaret de gerekmez. Ebû Hanîfe'nin de görüşü budur. Bu görüşü ondan er-Razi (el-Cessâs) nakletmiştir. Aynı şekilde Allah'ın ahdi, misakı, emaneti de yemin değildir. Mezhebine mensub bazı ilim adamı, bu bir yemindir, demektedir Tahavî der ki: Yemin değildir. Aynı şekilde Allah'ın ilmi hakkı için diyecek olsa bile bu da, Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre yemin değildir. Fakat arkadaşı Ebû Yûsuf bu hususta ona muhalefet ederek şöyle demektedir: Bu bir yemin olur

İbnü'l-Arabî der ki: Ebû Hanîfe'yi bu hususta yanıltan "ilim"in bazan "malûm" hakkında da kullanılmasıdır. Malûm ise muhdes (sonradan yaratılmış şey) dir. O bakımdan böyle bir tabir de yemin olmaz. Fakat kudretin de makdur (kudret ile var edilen) şey hakkında kullanıldığını hatırlanmamıştır. Onun makdur hakkında söyleyeceği her söz, bizim de malum hakkındaki delilimizdir.

İbnü'l-Münzir der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da şöyle dediği sabit olmuştur: "Allah'a yemin olsun (ye eymullah) o, gerçekten emirliğe lâyıktır." Buhârî, Eymân 2, Fedailu Ashâbin Nebiyy 17, Meğâzî 42, 87; Müslim, Fedâlu's-Sahabe 63, 64; Tirmizî, Menâkib 39; Müsned, II, 20. şeklindeki sözünü Zeyd ve oğlu Üsame ile ilgili olay münasebetiyle söylemiştir.

İbn Abbâs da: Ve eymullah diye yemin eder, İbn Ömer de böyle dermiş. İshâk der ki: Eğer kişi eymullah lâfzı ile yemin etmeyi murad ederse bu, iradesi dolayısıyla ve kalbinin bu konudaki kastı dolayısıyla o da bir yemin olur.

10- Kur'ân'a Yemin Etmek:

Kur'ân'a yemin hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. İbn Mes'ûd der ki: Her bir âyeti dolayısıyla bir yemin etmiş gibidir. Hasan-ı Basrî ve İbn el-mübarek de böyle demişlerdir.

Ahmed de der ki: Ben bu kanaati reddedecek herhangi birşey bilmiyorum. Ebû Ubeyd der ki: Tek bir yemin olur. Ebû Hanîfe ise, bunda keffâret yoktur, der Katade de mushafa yemin edermiş. Ahmed ve İshak da biz bunu (mushafa yemin etmeyi) mekruh görmüyoruz demişlerdir.

11- Allah'tan Başkası Adına Yemin:

Yüce Allah'tan, Onun isim ve sıfatlarından başkası ile yemin, yemin olmaz. Ahmed b. Hanbel der ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) adına yemin edecek olursa, yemini olur. Zira, kendisine îman olmaksızın imanın tamam olmayacağı bir şeye yemin etmiştir. Tıpkı Allah adına yemin etmiş gibi (yeminini bozacak olursa), keffarette bulunması gerekir.

Ancak bu görüşü, Buhârî, Müslim ve diğerlerinde sabit olan şu rivâyet reddetmektedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kafile ile birlikte bulunan Ömer b. el-Hattâb'a yetişti. O sırada Ömer babası adına yemin ediyordu, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara şöyle seslendi: "Şunu bilin ki, muhakkak Allah sizlere babalarınız adına yemin etmeyi yasaklamaktadır. Kim yemin edecek olursa, ya Allah adına etsin, yahut sussun." Buhârî, Edeb 74, Eyman 4, Tevhid 11, Şehadat 26; Müslim, Eyman 1, Ebû Dâvûd, Eymân Tirmizî, Eymân 8; Nesâî, Eyman 11, İbn Mâce Keffârat 2, Dârimî; Müsned, 7. 11, 34, 69,142.

Bu İse, az önce zikrettiğimiz gibi, yeminin yalnızca Allah adına, isimlerine ve sıfatlarına yemin edilebileceğini göstermekte, O'ndan başka hiçbir şeye yemin etmemeyi gerektirmektedir. Bunu tahkik eden hususlardan birisi de, Ebû Dâvûd, Nesâî ve başkalarının Ebû Hüreyre'den şöyle dediğine dair kaydettikleri şu rivâyettir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Babalarınız adına da, anneleriniz adına da, ortaklar adına da yemin etmeyiniz. Ancak Allah adına yemin ediniz. Allah adına da ancak siz doğru söylediğiniz halde yemin edebilirsiniz." Müslim, Eymân 3; Ebû Dâvûd, Eymân 4; Nesâî, Eyman 6.

Diğer taraftan: Âdem, İbrahim adına yemin edenlere de -kendilerine îman edilmeksizin imanın tamam olmayacağı kişiler adına yemin etmiş olduğu halde- keffâret yoktur, diyenlerin görüşlerini de Ahmed b. Hanbel'in (Hazret-i Peygamber hakkındaki bu özel görüşü) ile çelişmektedir.

12. Putlar Adına Yemin:

Lâfız "Müslim"in olmak üzere, hadis İmâmları Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet ederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sizden her kim yemin eder, yemininde de: Lat hakkı için diyecek olursa, Lâ ilahe illallah desin. Her kim de arkadaşına; Gel seninle kumar oynayalım, diyecek olursa, sadaka versin." Buhârî, Tefsir 53- Sûre 2, Edeb 74, İstizan 52, Eyman 5; Müslim Eymân 5; Ebû Dûvud, Eymân 3; Tirmizî Nüzûr 18; Nesâî, Eymân II, Müsned, II, 309

Nesâî de Mus'ab b. Sa'd'dan, onun da babasından rivâyetine göre Sa'd şöyle demiş: Bir husustan söz ediyorduk. O sırada ben, cahiliyyeyi henüz yemi bırakmıştım. Lat ve Uzza adına yemin ettim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashâbından birisi bana: Ne kötü bir söz söyledin! dedi. Bir diğer rivâyette de: Sen terkedilmesi gereken bir sözü kullandın, dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yanına vardım ve bunu ona nakledince şöyle buyurdu: De ki: "Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Mülk O'nundur. Hamd da O'nundur. O, herşeye gücü yetendir. Sonra da sol tarafına üç defa tükürür gibi yap ve şeytandan Allah'a sığın, bundan sonra da bir daha avnı şeyi yapma." Nesâî, Eyman 12; Müsned I, 183, 186

İlim adamları derler ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın böyle bir söz söyleyene bu sözü söyledikten sonra lâilahe illallah demesini emretmesi o söze keffâret, gafletten uyandırıp hatırlatmak ve nimeti tamamlamak İçindir. Özel olarak Lat'dan söz edilmesi ise, çoğunlukla dillerinde dolaşan put adının o olmasından ötürüdür. Diğer ilahlarının isimleri de aynı durumdadır. Zira, Lat ile diğer putlar arasında hiçbir fark yoktur.

Arkadaşına: Gel seninle kumar oynayalım diyene tasadduk etme emrini vermesine gelince, bu hususta yapılacak açıklamalar da Lat hakkında yapılan açıklamalar gibidir. Çünkü onlar, kumar oynamayı itiyat haline getirmişlerdi. Ayrıca kumar, malın batıl yollarla yenilmesine sebep teşkil eden yollardan birisidir.

13- Allah'ın Dininden Çıkmayı İfade Eden Sözler Söylemenin Hükmü:

Yahudi olayım, hıristiyan olayım, yahut İslamdan, Peygamberden, Kur'ân'dan uzak olayım, yahut Allah'a şirk koşmuş, Allah'ı inkâr etmiş olayım gibi sözler söyleyen bir kişi hakkında Ebû Hanîfe der ki: Bu sözler birer yemindir ve bunlardan dolayı da keffâret gerekir. Fakat, yahudilik, hıristiyanlık hakkı için, Peygamber ve Kâ'be hakkı için deyip, bunlar yemin kipinde kullanırsa keffâret gerekmez.

Bu hususta dayanağı, Dârakutnî tarafından Ebû Rân" yoluyla gelen şu rivâyettir: Ebû Rafı'in sahibi olan kadın, hanımı ile kendisini ayırmak istemiş ve; "eğer onları birbirinden ayırmayacak olursa, birgün yahudi, birgün hıristiyan olsun, bütün köleleri hür olsun. Ne kadar malı varsa, Allah yolunda olsun" diye yemin etmiş ve durumu Âişe, Hafsa, İbn Ömer, İbn Abbâs ve Ummu Seleme'ye sormuş, hepsi de ona: Senf Harut ile Marut gibi mi olmak istiyorsun (bunun için mi onu hanımından ayırmak istiyorsun) demişler, yeminine keffârette bulunup onları serbest bırakmasını emretmişler. Dârakutnî, VI, 163-164

Yine Dârakutnî, Ebû Rafi'den şöyle dediğini nakletmektedir: Efendim olan hanım, mutlaka seni hanımından ayıracağım demiş. Sahip olduğu bütün malları Kâ'be kapısında (sebil) olsun ve bir gün yahudi, bir gün hıristiyan, bir gün mecusî olayım eğer seni ve hanımını birbirinden ayırmıyacak olursam. (Ebû Rafı) der ki: Ben de mü’minlerin annesi Ummu Seleme'nin yanına gittim ve dedim ki: Benim efendim olan kadın beni hanımımdan ayırmak istiyor. Ummu Seleme bana şöyle dedi: Efendin olan kadına git ve ona şöyle de: Böyle bir şey yapmak senin için helal değildir. Ben de ona gittim. Sonra İbn Ömer'in yanına vardım. Ona durumu haber verdim. O da kapıya kadar geldi ve şöyle dedi: Harut ile Marut burada mıdırlar? Elendim olan kadın dedi ki: Ben, (eğer onları birbirinden ayırmayacak otursam) bana ait olan bütün malı Kâ'be'nin kapısına sebil olarak göndereceğimi söyledim. İbn Ömer, peki neden yiyeceksin diye sorunca, efendim tekrar: Ayrıca bir gün yahudi, bir gün hıristiyan, bir gün mecusî olayım diye de yemin ettim. Bu sefer İbn Ömer şöyle dedi: Eğer yahudi olursan öldürülürsün. Hıristiyan olursan öldürülürsün, mecusî olursan yine öldürülürsün. Bu sefer: Peki, bana ne yapmamı emredersin deyince, İbn Ömer şöyle dedi: Yeminine keffârette bulunursun ve kölen olan bu adamı ve cariyeyi yine bir araya getirirsin. Dârakutnî, Vl, 164.

İlim adamları, yemin eden bir kimse, eğer "Uksîmubillah; Allah adına kasem ederim" diyecek olursa, bunun yemin olacağını icma ile kabul etmekle birlikte "billah" demeksizin, "uksimu ya da eşhedu: kasem ederim,şahidlikederim ki", şöyle şöyle mutlaka olmalıdır diyecek olursa, farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik'e göre böyle demek, eğer Allah adına demeyi murad etmişse yemin olur. Eğer Allah adına demeyi kastetmemişse, bunlar keffâreti gerektiren yemin olmazlar.

Ebû Hanîfe, el-Evzaî, el-Hasen ve en-Nehaî ise, her iki durumda da bunlar birer yemindir, demişlerdir

Şâfiî de şöyle demektedir: Yüce Allah'ın ismini anmadıkça bunlar yemin olmazlar. Bu, Müzenî'nin ondan yaptığı rivâyettir. er-Rabih ise, Mâlikin görüşü gibi ondan bir rivâyet nakletmektedir.

14- Başkasına Yemin Vermek:

Bir kimse: Sana yemin veriyorum mutlaka şunu yapmalısın, diyecek olursa, eğer ondan bir şey istemek kastıyla bunu demişse, bu hususta bir keffâret yoktur ve bu yemin değildir. Eğer, yemin etmeyi kastetmişse, az önce sözünü ettiğimiz hususlar sözkonusu olur.

15- Alak'a İzafe Edilen Şeylere Yemin:

Biz kimsenin "Allah'ın yaratması rızık vermesi ve Beyti hakkı için" gibi Allah'a izafe eden sözlerle yemin etmesi halinde ona keffâret gerekmez, Çünkü bunlar câiz olmayan yeminlerdir ve Allah'tan başkası adına yemin etmektir.

16- Akdolan Yeminin Çözülmesi (Bozulması):

Yemin akd oldu mu, onu keffâret veya îstisnâ-inşaallah çözer. İbnü’l-Mâcisûn der ki: İstisna keffâretten bedeldir. Yoksa, yemini çözmek değildir. İbnü'l-Kasım da der ki: Yemini çözmektir. İbnü’l-Arabî der ki: İslam aleminin değişik bölgelerdeki fukahasının görüşü budurs sahih olan da budur.

İstisnanın şartı İse, onun (yemine) muttasıl olması ve lâfzan söylenmiş olmasıdır. Çünkü Nesâî ve Ebû Dâvûd, İbn Ömer'den Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedirler: "Her kim yemin eder de istisnada bulunursa, dilerse buna devam eder, dilerse de (yeminine bağlılığı) yeminini bozması sözkonusu olmaksızın terk eder," Ebû. Dâvud, Eymân 9; Tirmizî Nüzûr 7:Nesâî, Eyman 18; İbn Mâce Keffarat 6.

Şayet diliyle söylemeksizîn istisnayı niyet ederse veya özürsüz olarak istisnayı yemininden ayrı söyleyecek olur(sallallahü aleyhi ve sellem)bunun kendisine bir faydası olmaz. Muhammed b. el-Mevvâz da der ki: İstisna, yemin ile itikaden (kalbinde) birlikte bulunmalıdır. Velevki yemininin son harfi ile birlikte olsun. Eğer yeminini tamamladıktan sonra istisna yapacak olursa, bunun kendisine bir faydası olmaz. Çünkü yemin, istisnadan ayrı olarak bitirilmiş olur. îstisnânın yeminden sonra varid olması ise, tıpkı arada zaman fasılası geçmiş gibi bir etki yapmaz. Ancak bu görüşü: Kim yemin eder de akabinde istisnada bulunursa" hadisi ıed etmektedir. Çünkü bu ifadedeki "fe" harfi takib içindir. (Yani, yemininin tamamlanmasından sonra istisna etmesi gerekir.) İlim adamlarının Cumhûru (çoğunluğu) da bu görüştedir. Aynı şekilde böyle bir kanaat, baştan yapılmış bir yeminin hiçbir şekilde çözülmemesi gibi bir sonuç verir ki, böyle bir şey batıldır

İbn Huveyzimendâd der ki: Mezhebimiz âlimleri içinden ne zaman istisna yaparsa bunun, yemin ettiği şeyi tahsis edeceği hususlarında farklı görüşlere sahiptirler. Kimi mezheb âlimlerimiz şöyle demiştir İstisnası sahihtir, bununla da lehine yemin ettiği kimseye haksızlık etmiş olur. Kimisi de şöyle demiştir: Lehine yemin ettiği kişi bunu işitmedikçe istisnası sahih olmaz. Bazıları da şöyle demiştir: Lehine yemin ettiği kimse işitmeyecek olsa dahi, İstisna yaparken dilini ve dudaklarım kıpırdatması sahih olur. İbn Huveyzimendâd der ki: Bizim, kendi içinde yaptığı istisna sahihtir, dememizin sebebi, yeminlerin niyetler İîe muteber oluşundan dolayıdır. İstisna yaparken dilini ve dudaklarını kıptrdatmadıkça sahih olmaz, deyişimiz ise şundan Ötürüdür: Bu istisnayı söyleyip dilini ve dudaklarını kıpırdatmayan kimse söz söylemiş olmaz. İstisna da bir sözdür ve ancak söz ile vaki olur. Hiçbir şekilde istisna sahih olmaz, derken ise, bunun, lehine yemin edilen kişinin hakkı oluşundan ve hakimin yemini lehine istediği duruma göre bu yemin vaki oluşundan dolayıdır. Yemin, yemin edenin tercihi ile olmayacağına göre, aksine bu, ondan istenen birşey olduğuna göre, onun bu hususta herhangi bir hükmünün olmaması icabetmektedir.

İbn Abbâs ise der ki: Bir sene sonra bile yeminden istisna yapmak mümkündür. Bu hususta Ebû'l-Âl-iyye ve el-Hasen de ona tabi olmuşlardır. Bu görüşünü, yüce Allah’ın şu âyeti ile demlendirmektedir:

"Onlar ki, Allah ile birlikte başka bir ilâha ibadet etmezler,.." (el-Furkan, 25/68) âyetinin inişinden bir sene sonra;

"Ancak tevbe edenler... müstesnadır" (el-Furkan, 25/70) âyeti inmiştir. Mücahid der ki: Her kim iki sene sonra dahi inşaallah diyecek olsa, bu bile onun için yeterlidir. Saîd b. Cübeyr de der ki; Dört ay sonra istisna yapacak olsa, onun için yeter.

Tavus da der ki: Meclisinde bulunduğu sürece istisna yapma hakkı vardır. Katade der ki: Şayet yerinden kalkmadan veya konuşmadan önce istisna yapacak olursa, onun lehine bu istisnası geçerlidir. Ahmed b. Hanbel ve İshâk da derler ki; O mesele ve sadedde devam ettiği sürece istisna yapabilir. Atâ da der ki: Bol süt veren bir devenin sağımlığı kadarlık bir süre zarfında İstisna yapma hakkı vardır.

17- İbn Abbâs'ın İstisna ile Görüşünün Değerlendirilmesi:

İbnül-Arabî der ki: Âyet-i kerimede İbn Abbâs'in görüşüne delil diye ileri sürdüğü hususta onun lehine delil olabilecek bir taraf yoktur: Çünkü her iki âyet-i kerîme, yüce Allah'ın indinde ve Levh-i Mahfuz'unda bir aradadır. Allah'ın bu hususta bildiği bir hikmeti dolayısıyla nüzulü ertelenmiştir. Bununla birlikte nüzuldeki bu fasıladan güzel bir feri hüküm ortaya çıkmaktadır. O da şudur: Yemin eden bir kimse Allah'a yemin olsun eve girmeyeceğim ve eğer sen eve girecek olursan boğsun; diyecek olsa ve birinci yemininde kalbinde inşaallah diye istisna yapsa, ikinci yeminde de yine kalbinde belli bir süre veya bir sebep, yahut herhangi bir kimsenin dilemesi gibi yemini kaldırıp istisnaya elverişli olan bir şeyi geçirecek olursa ve bu istisnayı kendisi için yemin olunanı korkutmak kastıyla herhangi bir şekilde açık-İamayacak olursa, böyle bir tutumun ona faydası olur ve onun aleyhine her iki yemin de münâkid olmaz. Talâkta kendisine karşı beyyine getirilmediği sürece bunun bir faydası vardır. Eğer ona karşı delil getirilecek olursa, istisna iddiası ondan kabul olunmaz. Fetva sormak üzere geldiği takdirde böyle bir istisna niyetinin ona faydası olur.

Derim ki: istisnanın ona fayda vereceği şöyle açıklanır: Şanı yüce Allah, birinci âyeti açıklamış, diğerini ise, (bir yıl süre ile) saklı tutmuştur. Yemin eden de aynı şekilde korkutmak kastıyla yemin eder ve istisnayı gizlerse, aynı durumdadır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

İbnü'l-Arabî der ki: Ebul-Fadl el-Merağî, Medinetü's-Selâm (Bağdat'ta ders okuyordu. Şehrinden kendisine gelen mektupları bir sandığa koyar ve kendisini rahatsız edecek ve ilim talebini kesmesine sebep teşkil edecek bir haber alırım, korkusuyla hiçbir mektubu okumazdı. Aradan beş yıl geçip de ilim talebi maksadını bir dereceye kadar gerçekleştirdikten ve geri dönmeyi kararlaştırdıktan sonra, yüklerini bağladı, kitaplarını ortaya koyup o mektupları çıkardı. Mektuplarında okudukları arasından yalnızca bir tanesini dahi eğer kendisine ulaştıktan sonra okumuş olsaydı, artık ardından bir harf dahi ilim tahsil edemezdi. Bundan dolayı Allah'a hamd etti ve ev eşyasını bir bineğe yükleyerek, Horasan yolunun başladığı Babü'l-Halbe'ye çıktı. Bineğini ücretle tuttuğu delili önden gitti. Kendisi ise, yol azığını satın almak üzere fırıncının kapısına dikildi. O, azığını almak için uğraşırken, ekmekçinin bir başkasıyla konuşurken şöyle dediğini işitti: Sen ilim adamının -vaizi kastediyor-: İbn Abbâs bir sene sonra dahi istisna yapmayı câiz kabul etmektedir, dediğini duymadın mı? Bu sözü ondan işittiğimden beri hatırımdan çıkmadı. Üzerinde düşünmeye devam edip durdum. Fakat bu görüş doğru olsaydı, Yüce Allah da Hazret-i Eyyub'a:

"Eline bir demet (ot) al ve onunla vur ve yemininde de durmamazlık etme" (Sa'd, 38/44) diye buyurmazdı. Niye Allah ona: "İnşaallah de" demedi.

el-Merağî, fırıncının bu şekilde konuştuğunu duyunca, kendi kendisine şöyle dedi: Fırıncılarının bile bu derece ilimden pay sahibi olduğu bu seviyede bulunduğu bir şehri bırakıp Merağa'ya mı gideyim? Ebediyen böyle bir şey yapamam.

Daha sonra, ücretle tuttuğu binek sahibinin arkasından gitti ve ona verdiği ücreti de helâl edip, ölünceye kadar Bağdat'ta ikâmet etti.

18- İstisnanın Yemine Etkisi:

İstisna, Allah adına yapılan yemini kaldırır. Zira bu, yüce Allah'tan verilmiş bir ruhsattır. Bu hususta görüş ayrılığı yoktur

Ancak Allah'tan başkası adına yapılan yeminde istisnanın durumu hakkında görüş ayrılığı vardır. Şâfiî ve Ebû Hanîfe der ki: İstisna, her yeminde sözkonusudur Talâk, köle azad etmek ve bundan başka diğer yeminlerde tıpkı yüce Allah'ın yeminini kaldırdığı gibi (bunları da kaldırır). Ebû Ömer der ki: İcma ile kabul ettikleri haktır. Çünkü, yalnızca Allah adına yapılan yeminlerde istisna ile ilgili rivâyet varid olmuştur. Bunun dışındaki hususlarda vârid olmuş bir rivâyet yoktur.

19- Yemin Keffareti Ne Zaman Yerine Getirilir:

Yüce Allah'ın:

"Bunun keffâretİ..." âyeti ile ilgili olarak ilim adamları keffârette bulunmadan önce yemini bozmanın mubah ve güzel bir şey olduğunu, hatta bunun daha uygun olduğunu icma ile kabul etmekle birlikte, yemini bozmadan önce keffârette bulunmanın yeterli olup olmayacağı hususunda üç farklı görüşleri vardır:

1- Mutlak olarak (yani yemini bozmadan önce ya da sonra) keffârette bulunmak yeterlidir Buf ashâb-ı kiramdan ondört kişinin, fukahânın Cumhûrunun kabul ettiği bir görüştür. Mâlik'in mezhebinde meşhur olan görüş de budur

2- Ebû Hanîfe ve arkadaşları ise, keffâret yeminden sonra olmadıkça") hiçbir şekilde yeterli olmaz derler. Bu, aynı zamanda Eşheb'in Mâlik'ten rivâyetidir.

Câiz oluşu şöyle açıklanır: Ebû Mûsa el-Eşârî der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şüphe yok ki ben Allah'a yemin ederim -inşaallah- herhangi bir hususta yemin edip de ondan başkasının o husustan daha hayırlı olduğunu görecek olursam, mutlaka yeminimin keffâretinî yerine getirir ve daha hayırlı olanı yaparım." Bunu Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir.

Anlam bakımından da şöyle açıklanır: Yemin, keffârete sebeptir. Çünkü yüce Allah:

"İşte yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffareti budur" buyurmakta ve keffâreti yemine izafe etmektedir. Anlam ile ilgili manevi hususlar ise, onlara sebep teşkil eden şeylere izafe edilirler. Aynı şekilde keffâret yeminin gereğini yerine getirmemenin bedelidir. Dolayısıyla yeminin bozulmasından önce yapılması da câiz olur.

Daha önce keffâret vermeyi kabul etmeyenlerin görüşü de şöylece açıklanır: Müslim, Adiy b. Hatimeden şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Her kim bir hususa dair yemin eder, sonra ondan başkasının ondan hayırlı olduğunu görürse, hayırlı olanı yapsın." Nesâî: "Ve yemininin kefaretini yapsın" diye ilave etmiştir.

Mana cihetinden bakılacak olursa; keffaret günahı kaldırmak içindir. Kişi yeminine muhalefet etmediği sürece ortadan kaldırılması gereken birşey yok demektir. O halde keffâreti yerine getirmenin bir anlamı olmaz. Diğer taraftan yüce Allah'ın:

"İşte yemin ettiğiniz takdirde" âyetinin anlamı da; yemin edip de yemininizi bozduğunuz takdirde, demektir. Diğer taraitan vücubundan önce yapılan her bir ibadet, -namaz ve sair ibadetler nazarı itibara alındığı takdirde,- sahih değildir.

3- Şâfiî ise şöyle demektedir: Yemek yedirmek, köle azad etmek ve elbise giydirmek halinde, (daha Önce keffârette bulunulursa) yerini bulur. Ancak oruçla kerrarette bulunulursa yerini bulmaz. Çünkü, bedeni bir amel vaktinden öncesine alınmaz. Fakat bunun dışındaki hallerde keffâretin daha önce yapılması yeterli olur, bu da üçüncü görüştür.

20- Yemin Keffaretleri:

Şanı yüce Allah, yemin keffâretinde önce üç hususu zikrettikten sonra, bunlardan birisini yapmakta muhayyer bıraktı, akabinde de bunların mümkün olmaması halinde de oruç tutmayı emretti. Önce yemek yedirmekle başladı. Çünkü Hicaz topraklarında yemeğe olan ileri derecedeki ihtiyaç ve karınlarını doyuramamaları dolayısıyla bu daha faziletli idi. Bununla birlikte yemin keffâreti hususunda muhayyerlik bulunduğunda görüş ayrılığı yoktur.

İbnü'l-Arabî der ki: Benim kanaatime göre keffâret duruma göre olur. Eğer muhtaç birisi bulunduğunu biliyorsan, yemek yedirmen daha faziletlidir. Çünkü sen, köle azad ettiğin takdirde yemeğe muhtaçların ihtiyacını gidermiş olmazsın. Bunlara (yemek yedireceğin on kişiye) bir onbirinci kişiyi daha eklemiş olursun. Giydirmek de aynı şekilde bundan sonra gelir. Şanı yüce Allah, neye muhtaç olunduğunu bildiğinden dolayı öncelikli ve önemli olanı daha önce zikretmiştir.

21- Yemin Keffâreti Olarak Yoksul Yedirmek:

Yüce Allah'ın:

"Ailenize yedirdiğinizin orta yollusundan on fakiri dovurmak onlara yemek yedirmek" âyeti ile ilgili olarak, bize ve Şâfiî'ye göre, yoksullara çıkardığı yiyeceği temlik etmesi ve bunu mülk edinip onda tasarruf edecek şekilde onlara teslim etmesi kaçınılmazdır. Çünkü, yüce Allah şöyle buyurmaktadır;

"O, yediriyor, kendisi ise yedirilmiyor." (el-En'âm, 6/14) Hadîste de şöyle buyurulmuştur "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dedeye altıdabir yedirdi" Tirmizi, Ferâiz 11; Dârimî, Ferâiz 18 Çünkü bu, keffaretin iki çeşidinden birisidir. Bunda da temlikten başka türlüsü cafo olmaz. Ve bunun aslı (bu hükme varmaya esas teşkil eden hükmü) elbise giydirmek yoluyla keffârettir

Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Sabahlı akşamlı yoksulları doyuracak olursa bü da caizdir. Bizim (Mâliki mezhebi) âlimlerimizinden İbnül-Mâcişûn'un tercihi de budur. İbnü'l-Mâcişûn der ki: Yemek yemeğe imkân tanımak yemek yedirmektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onlar yemeği ona olan sevgilerine rağmen fakire, yetime ve esire yedirirler." (el-İnsan, 76/8) Buna göre, hangi yolla yoksula yemek yedirirse, âyetin kapsamına girmiş olur.

22. Yemek Yedirmenin Niteliği:

Yüce Allah'ın:

"Ailenize yedirdiğinizin orta yollusundan" âyeti ile ilgili olarak el-Bakara suresinde (2/143 âyet-i kerimenin tefsirinde) "vasat (ortalamadın en üstün ve iyi anlamına geldiğine dair açıklamalar geçmişti. Burada ise "vasat" iki konumun arasındaki orta yer ve iki uç arasındaki orta nokta demektir. "İşlerin en hayırlıları orta yollu (evsâtuhâ) olanlarıdır" hadisi de buradan gelmektedir..

İbn Mâce şöyle bir hadis nakletmektedir: Bize Muhammed b. Yahya anlattı: Bize Abdurrahman b. Mehdi anlattı; Bize Süfyan b. Uyeyne, Süleyman b. Ebil-Muğire'den anlattı: Süleyman, Saîd b. Cübeyr'den, o, İbn Abbâstan şöyle dediğini nakletti: Kimisi aile halkının yiyecek ihtiyacını bol bol karşılarken, kimisi de ailesinin yiyecek ihtiyacını kısarak karşılıyordu. Bunun üzerine: "Ailenize yedirdiğinizin orta yollusundan" âyeti nâzil oldu. ibn Mâce, Keffarât 10. İşte bu, (burada) "vasat"ın belirttiğimiz gibi ve iki şey arasında ortada bulunan olduğunu göstermektedir.

23- ifedirilecek Yemeğin Miktarı:

Mâlik'e göre, yedirilecek miktar, eğer keffârette bulunacak kişi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Medine'sinde bulunuyor ise, on yoksuldan her birisine bir mud'dur, Şâfiî ve Medineliler de bu görüştedir. Süleyman b. Yesâr der ki: Ben, insanları yemin keffâreti için yiyecek verirken, küçük mud ile bir mud buğday verdiklerini ve bunun kendileri için yeterli olacağı görüşünde olduklarını gördüm. Bu, aynı zamanda İbn Ömer, İbn Abbâs ve Zeyd b. Sabit'in de görüşüdür. Atâ b. Ebî Rebâh da böyle demiştir. Ancak, Peygamber Medinesi'nden başka bir yerde ise, durum farklıdır. İbnu'l-Kasım der ki: Her yerde bir mud, keffârette bulunana yeterli gelir.

İbnü'l-Mevvâz da şöyle der: İbn Vehb, Mısırda bunun bir buçuk mud, Eşheb ise bir mud ve bir muddun üçtebiri kadar verir demiştir, (Eşheb) der ki: Bir tam mud ile üçtebir mud, sabah akşam yemeğinde çeşitli bölgelerdeki geçimin ortala maşıdır.

Ebû Hanîfe de şöyle demektedir: Buğday verecekse yarım sa', hurma ve arpa verecekse bir sa.' verir. Bunu da Abdullah b. Sa'lebe b. Suayr'ın babasından yaptığı rivâyete dayanarak söylemiştir. Abdullah'ın babası Salebe b. Suayr der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbe irad etmek üzere ayağa kalktı ve fıtır sadakası olarak kişi başına bir sa' hurma, yahut iki kişi adına bir sa' arpa, yada bir sa' buğdayı vermeyi emr etti. Ebû Dâvûd, Zekat 21; Müsned, V, 432.

Süfyan ve İbnü’l-Mübarek de bunu delil almış, bu görüşü kabul etmişlerdir. Ayrıca bu görüş, Ali, Ömer, İbn Ömer ve Âişe (radıyallahü anhüm)’dan da rivâyet edilmiştir. Said b. el-Müseyyeb de bu görüştedir. Irak fukahâsının genel olarak görüşü budur. Çünkü İbn Abbâs şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir sa’ hurma ile keffârette bulunmuş ve insanlara böylece keffârette bulunmayı emretmiştir. Bunu bulamayan ise, aile halkınıza yedirdiğinizin orta yollusundan yarım sa' buğday versin. Bunu, İbn Mâce Sünen'inde rivâyet etmiştir. İbn Mâce, Keffarat 9.

24- Yemin Keffâretinde Kendilerine Yemek Verilmeleri Câiz Olmayanlar:

Yemin keffâretinde bulunan bir kimsenin zengin bir kimse ile nafakasını vermek zorunda olduğu yakın akrabasına yemek yedirmesi câiz değildir. Eğer nafakasını sağlamakla yükümlü olduğu kimselerden olursa, Mâlik der ki: Böyle birisine yemek yedirmesi hoşuma gitmez. Fakat, yapacak olursa ve bu akrabası da fakir ise yerini bulur. Şayet zengin olduğunu bilmediği halde zengin birisine yemek yedirecek olursa; el-Müdevvene ile başka bir kitapta bunun yeterli olmayacağı belirtilmekle birlikte, el-Esediyye de bunun yeterli olacağı kaydedilmektedir.

25- Keffâret Kişinin Yediği Cinsten Verilir:

Kişi yediğinden keffâret verir İbnü'l-Arabî der ki: Bu noktada bir gurup ilim adamı yanılarak şöyle demiştir; Eğer kendisi arpa yerken insanlar buğday yiyorsa, sair insanların yediğinden keffâretini versin. Ancak, bu apaçık bir yanılgıdır. Çünkü, ketîârette bulunacak kişi, eğer bizzat arpadan başkasını yiyemiyor ise, başkasına bundan başkasını vermesi ile mükellef tutulamaz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "'Bir sa' buğday ve bir sa’ arpa..."diye buyurmuştur. Bunları ayrı ayrı zikretmiş ki? herkes yediğinden üzerine düşeni versin diye. Bu hususta ise anlaşılmayacak kapalı bir taraf yoktur.

26- Yemek Yedirmek Sabahlı Akşamlıdır:

Mâlik der ki: Şayet on yoksulu sabahlı akşamlı yedirecek olursa, bu (keffâret olarak) o kimse için yeterli olur. Şâfiî ise der ki: Hepsine bir arada yemek yedirmesi câiz değildir. Çünkü, yemekte birbirleri arasında fark vardır. Bunun yerine her bir yoksula bir mud verir.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: On yoksula yalnızca bir öğün yedirmek yeterli olmaz. Yani, akşam yedirmeksizin yalnızca sabah, yahut sabah yedirmeksizin yalnızca akşam yemeği vermek yeterli olmaz. Mutlaka sabahlı akşamlı yedirmelidir. Ebû Ömer der ki: Değişik bölgelerde fetva önderlerinin görüşü de budur.

27- Keffâret Olarak Katıksız Ekmek Verilmez:

İbn Habib der ki: Katıksız yalnız başına ekmek yeterli olmaz. Ekmekle birlikte katık olarak zeytin yağı, keşk veya kameh Kâmeh: İştah açıcı sirkeli yiyecek:. Keşk: Gerek duyulacağında pişirilmek üzere un ve sütten yapılıp kurutulan bir yiyecektir, (el-Mu'cemu 'l-Vasît) veya mümkün olan herhangi bir şey verilmelidir. İbnü'l-Arabî der ki: Bu, görüşüme göre vacib olmayan bir fazlalıktır. Ekmekle birlikte çeker vermesi, et vermesinin müstehap olmasına gelince, bu doğrudur. Fakat, yemek için belli bir katığı tayin etmenin ise herhangi bir yolu yoktur Zira, "yiyecek" lâfzı bunu ihtiva etmez.

Derim ki: Âyetin ortalama yeme hakkında nâzil oluşu, ekmekle beraber zeytinyağı veya sirke vermeyi ya da buna benzer peynir, yahut İbn Habib'in dediği gibi keşk vermeyi gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Sirke ne güzel katıktır!" Müslim, Eşribe 164 vd.; Ebû Dâvûd, Et'ime 39; Tirmizî, Et'ime 35; Nesâî, Eyman 21; İbn Mâce, Et'ime 33; Dârimî, Et’ime 18.

Hasan-ı Basrî de der ki: Eğer yoksullara ekmek ve et, yahut ekmek ve zeytin yağı günde bir defa doyuncaya kadar yedirecek olursa, bu dahi onun için yeterlidir. Bu, İbn Şîrîn, Cabir b. Zeyd ve Mekhûl'ün görücüdür Bu görüş Enes b. Mâlik'ten de rivâyet edilmiştir.

28- Kefaretin Tek Bir Yoksula Verilmesi:

Bize göre keffâretin tek bir yoksula verilmesi câiz değildir. Şâfiî de bu görüştedir. Ebû Hanîfe'nin arkadaşları da keffâretin tümünün bir kimiye tek bir defada verilmesini kabul etmemekle birlikte, keffâretin tümünü bir günde fakat değişik miktarlarda ve ödemelerde vermesi halinde farklı görüşlere sahiptirler.

Kimisi bunu câiz görür ve eğer fiil bir kaç defa tekerrür etmişse, ikinci fiil ile ilgili olarak kendisine ilk olarak ketfâretten bir pay verilene bir daha verilmesine mani yoktur. Çünkü, miskîn (yoksul) ismi hâlâ onun için kullanılabilmektedir, demek yerinde olur.

Başkaları ise şöyle demektedir: Keffâreti (aynı günde değil de) birden çok günlerde aynı kişiye ödemek caizdir. Çünkü günlerin birden çok olması, yoksulların sayılarının yerini tutmaktadır. Ebû Hanîfeye göre bu şekilde bir ödeme onun için yeterli olur. Çünkü âyeti kerimeden maksat, yedirilecek miktarı bildirmektir. O, bu miktarı tek bir kişiye verecek olsa dahi onun için yeterli olur.

Bizim delilimiz; yüce Allah'ın, on kişiyi Kitabının nassında zikretmiş olmasıdır. Bundan vazgeçmek câiz değildir. Aynı şekilde böyle bir uygulama ile müslümanlardan bir topluluk canlandırılır ve bir gün dahi onların yetecek kadar ihtiyaçları karşılanır. Böylelikle onlar, bu zaman zarfında kendilerini yüce Allah'a ibadete ve duaya verebilirler. Bu sebepten ötürü de keffârette bulunana mağfiret olunur. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

29- Keffâretin Sebebi:

Yüce Allah'ın:

"Bunun keffaretl" âyetindeki zamir, nahvî tekniklere göre ya racidir. Bu durumda bu edatın; anlamına gelme ihtimali olduğu gibi masdariye olması ihtimali de vardır. Ya da zamir de her ne kadar açıktan açığa ondan söz edilmiyorsa bile, yemini bozma günahına raci olur Çünkü anlam, bunun böyle olmasını gerektirmektedir.

30- Aileniz

Yüce Allah'ın: âyeti, in kınk olmayan (salim) çoğuludur. Cafer b. Muhammed es-Sadık ise bu kelimeyi, diye okumuştur. Bu ise mükesser (kınk) bir çoğuldur. Ebul-Feth şöyle demiştir: gibi olup, kelimelerinin de çoğullarıdırlar. Araplar, şeklinde, (müzekker ve müennes olarak) kullanırlar. Şair der ki:

"Ve sevgiye ehil nice kimse vardır ki, ben de onları sevmeye kalktım.

Ve bu hususta onlara bütün gücümle övgülerde, iltifatlarda bulundum."

31- Keffâret Şekillerinden Birisi Olarak Yoksulları Giydirmek:

Yüce Allah'ın:

" Yahut onları giydirmek" âyetinde, "kef" harfi hem esreli, hem de ötreli olarak okunmuştur Bunlar iki ayrı söyleyiştir. Örnek" kelimesi gibi. Saîd b. Cübeyr ile Muhammed b. es-Semeyka el-Yemanî bunu: "Onlar gibi, onlara benzer şekilde" diye okumuştur ki, aile halkın gibi onları da giydir, anlamındadır.

Erkekter için giyim, bütün vücudu örten tek bir elbisedir. Kadınlar için giyim ise, namazda onlar için yeterli gelen asgari miktardır. Bu da vücudunu boydan boya örten elbise ( manto ve benzeri) ile başörtüsüdür. Küçüklerin hükmü de böyledir.

İbnü'l-Kasım el-Utabiyye" de şöyle demektedir: Küçük kız, büyük kadın gibi geydirilir, küçük çocuk da büyük gibi gevdirilir. Bu da yedirmeye kıyasen böyledir.

Şâfiî, Ebû Hanîfe, es-Sevrî ve el-Evzat de şöyle derler: Bu ismin, hakkında kullanılabileceği asgari miktar olmalıdır. Bu da tek bir örtüdür. Ebû'l-Ferec'in Mâlik'ten rivâyetinde -ki, ibrahim en-Nehaî ve Muğire de böyle demiştir- şöyle denilmektedir; Bedenin tamamını örten miktar verilir. Namazın bundan daha aşağısı bir elbise ile câiz olamayacağına binaen böyle denilmiştir.

Selmân (radıyallahü anh) dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: İç elbise elbise olarak ne iyidir! Taberî bunu, kesintisiz bir senetle rivâyet etmiştir. el-Hakem b. Uyeyne de şöyle demektedir: Başını saracak bir sarık yeterlidir. Aynı zamanda bu, es-Sevri’nin de görüşüdür.

İbnü'l-Arabî der ki: Ben şöyle denilmiş olmasını çok arzu ederdim: Kişiyi sıcak ve soğuğun rahatsız edici durumundan kurtaracak kadar örtecek elbiseden başkası yeterli olmaz, Nitekim, yemek hususunda kişiyi açlıktan kurtarıp doyuracak kadar vermekle yükümlü oluşu gibi. (Böyle denilmiş olsaydı) ben de böyle diyecektim. Sadece belden aşağısını örten bir izar verileceği görüşüne gelince, ben bunun nereden geldiğini bilmiyorum. Allah, yardımı ile bana da size de bilmenin yollarını açsın.

Derim ki: Elbise miktarı belirlenirken, bazıları alışılagelmiş ve örf haline gelmiş elbise ve giyimi gözönünde bulundurmuş, bazdan da şöyle demiştir: Tek bir elbise, ancak vücudun tamamını örten>-bir örtü olmadıkça yeterli olmaz.

Ebû Hanîfe ve arkadaşları da derler ki: Yemin keffâretinde giydirmek, her yoksul için bir sevb ve izar (yani vücudun belden aşağısını ve yukarısını örten iki örtü) yahut bir rida (aba veya cübbe gibi üstten giyilen elbise gibi), yahut kamîs (iç gömlek ve elbise), yahut kaba' (kaftan) veya bir kisâ (tam elbise) şeklindedir Ebû Mûsa el-Eşârf den de kendisi adına ikişer elbise verilmesini emrettiği rivâyet edilmiştir. el-Hasen ve İbn SÎrîn de bu görüştedir. İbnü'l-Arabî'nin tercih ettiği görüşün anlamı da budur- Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

32- Keffarette Bulunan Kimsenin Yiyecek Ya da Giyeceğin Kıymetini Vermesi:

Yiyecek ve giyeceğin kıymetini vermek yeterli olmaz. Şâfiî de bu görüştedir. Ebû Hanîfe ise yeterli olur, demiştir Çünkü o, zekâtta bile kıymet geçerlidir, keffarette nasıl geçerli olmaz demiştir.

İbnÜl-Arabî ise der ki: Onun dayanağı, maksat ihtiyacın giderilmesidir, ihtiyacın ortadan kaldırılmasıdır. Kıymet bu hususta yeterli iş görmektedir, der. Biz ise şöyle deriz: Eğer sizler, ihtiyacın giderilmesini göz önünde bulunduracak olursanız, ibadet nerede kalır? Kur'ân-ı Kerîmin muayyen üç şeyi nass ile tesbit etmesi nerede kalır. Kur'ân'ın beyanının bir türden öbür türe geçişinin anlamı ne olur?

33- Keffarette Zımmî Ya da Köleyi Giydirmek:

Keffarette bulunan kişi elbiseyi, bir zimmi ya da bir köleye verecek olursa bu onun için yeterli olmaz. Ebû Hanîfe ise yeterli olur, demiştir. Çünkü o da bir miskîn (yoksul) dur. Miskîn lâfzı onu da kapsamaktadır. Âyetin umumu onu da kapsamına almaktadır.

Deriz ki: Bunun, şu ifade ile tahsis edildiğini açıklayabiliriz: Bu, yoksullar için çıkartılıp verilmesi gereken bir bölüm maldır. Bunun kâfire verilmesi câiz değildir, bu görüşün asıl dayanağı ise zekâttır. Diğer taraftan biz, (Ebû Hanîfe ile) böyle bir malın mürtede ödenmesinin câiz olmadığını ittifakla kabul etmekteyiz. Mürteddi tahsis ettiğini kabul ettiği her bir delil, zimmî hususunda bizim de del ilimizdir.

Köle ise, yoksul olamaz. Çünkü köle, efendisinin kendisine sağladığı nafaka ile ihtiyaçtan kurtulmuştur. Zengin gibi, ona da keffâret verilmez.

34- Köle Âzâd Etmek:

Yüce Allah'ın:

"Yahut bir köle azad etmektir" buyuruğunda, "âzâd etmek (tahrîr)" kölelikten çıkarmak demektir. Esirlik, zorluk ve sıkıntı, dünyanın yoruculukları ve benzerlerinden kurtarmak hakkında da kullanılır. Hazret-i Meryem'in annesinin:

"Rabbim, karnımdakini azadlı bir kul olarak yalnız sana adadım" (Âl-i İmrân, 3/35) âyetindeki "muharraran kelimesi de buradan gelmektedir. Yani, dünyanın kötülüklerinden ve benzer şeylerinden kurtulmuş âzâde olarak demektir. el-Ferazdak b. Ğalib'in şu beyiti de bu kabildendir:

"Ey Ğudâneoğulları, şüphesiz ki, ben sizi hürriyete kavuşturdum da,

sizleri Atiyye b. Ci'âl'e bağışladım."

Ben, sizi hicv edilmekten yana kurtarıp özgürlüğünüze kavuşturdum demektir.

Âyet-i kerimede hürriyete kavuşturmaktan söz edilirken, özellikle insanın boynunun söz konusu edilmesi ise, genelde tasmanın insan boynuna takıldığı organ oluşundan dolayıdır. Ayağa bukağı vurmak ise çoğunlukla hayvanlarda görülen bir olaydır. O halde boyun, mülk edinilen kölenin mülkiyetinin görüldüğü yer olduğundan dolayı, özgürlüğe kavuşturmak da boyuna izafe edilmiştir.

35- Âzâd Edilecek Kölenin Niteliği:

Bize göre, ancak başkasının ortaklığı sözkonusu olmaksızın, tam ve mü’min bir köle azad etmekten başkası câiz değildir. Kölenin bir bölümünü azad etmek de belli bir süreye kadar azad etmek, kitabet, tedbîr (özgürlüğü sahibinin ölüm şartına bağlamak) da câiz olmadığı gibi, azad edilecek kölenin um veled (efendisinden çocuğu olduğu için efendisinin ölümünden sonra hürriyetine kavuşacak olan cariye) de olmaması gerekir, mülkiyetine geçirdiği takdirde, istemese de azad edilmesi gereken bir kimse olmaması gerekir. Yine azad edilecek kölenin, geçimini kazanmasını engelleyecek şekilde kocamış, yaşlı ve kötürüm olmaması, kusursuz ve sağlam olması gerekmektedir. Dâvud (ez-Zâhirî) ise bu hususta muhalefet ederek kusurlu kölenin azad edilmesini câiz kabul etmektedir.

Ebû Hanîfe de der ki: Kâfir köle azad etmek caizdir Çünkü (burada) lâfzın mutlak olması bunu gerektirmektedir.

Ancak, bizim delilimiz şudur: Bu, Allah Teâlâya yakınlaştırıcı farz bir iştir. Dolayısıyla zekât gibi, kâfirin bu işe konu olması sözkonusu değildir. Aynı şekilde Kur'ân-ı Kerîm’de bu kabilden mutlak olan bütün lâfızlar, hataen öldürmekte sözkonusu edilen ve kayıtlı olarak zikredilen köle azad etmeye racîdir,

"Kölede başkasının ortak olmaması gerekir" deyişimizin sebebi, yüce Allah'ın:

"Ya da bir köle azad etmektir" diye buyurmuş olmasıdır. Çünkü, kölenin bir parçası, kölenin tamamı demek olamaz. Yine, azad edilecek kölede azad otrtia akdinin sözkonusu olmaması gerektiğini söyledik. Çünkü, hürriyete kavuşturmak, daha önce sözkonusu edilmiş bir azatlığın gerçekleştirmesini mevzubahis olmaksızın başlı başına bir azadı gerektirmektedir. Azad edilecek kölenin kusursuz ve sağlıklı olmasını, yine yüce Allah'ın:

"Ya da bir köle azad etmektir" âyetinden dolayı söyledik. Çünkü, ifadenin mutlak olması, tam bir köle azadı gerektirir, (Meselâ, kör bir köle eksiktir.) Sahih-i Buhârî'de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in da şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Bir müslüman, bir başka müslümanı kölelikten azad edecek olursa, mutlaka azad ettiği onun cehennemden kurtuluşuna sebep olur. Azad edilenin her bir uzvu, azad edenin o uzvunun karşılığında -hatta ferci ferci karşılığında- (ateşten) kurtulur." Buhârî, Keffarât 6; Müslim, İtk 22, 23. Yakın lâfızlarla: Ebû Dâvûd, İtk, 13,14; Tirmizî, Nüzûr 20; İbn Mâce, İtk 4; Müsned, IV, 113, 147, 235, 344, 386, V, 29 Bu ise, gayet açık bir nasstır.

Tek gözü kör olan ile ilgili olarak da mezhebte (Mâliki mezhebinde) iki görüş rivâyet edilmiştir. Sağır ve hayaları burulmuş köle hakkında da aynı şey sözkonusudur.

36- Keffâret için Ayırdığı Malı Telef Olursa:

Bir kimse, bir keffâret dolayısıyla bir köle azad etmek üzere bir miktar malı bir kenara ayırmışsa, o malı telef olursa, keffârette bulunma yükümlülüğü üzerinde devam eder Halbuki, fakirlere ödemek, yahut da onunla bir köle satın almak üzere zekât olan bir malı bir kenara ayırdıktan sonra malı telef olanın durumu böyle değildir. Zekâtta böyle bir durum sözkonusu olduğu takdirde, zekât verenin emre uyması dolayısıyla başka bir malı aynı şekilde ödeme yükümlülüğü kalmaz.

37- Yemin Eden Kefaretini Yerine Getirmeden Önce Ölürse:

Fıkıh âlimleri, yemin eden keffâretten önce ölecek olursa, hükmün ne olacağı hususunda farklı görüşlere sahiptir.

Şâfıî ve Ebû Sevr der ki: Yemin keffâretleri ölenin sermayesinden çıkartılır. Ebû Hanîfe de der ki: Yemin keffâretleri onun bıraktığı mirasın üçtebirinden ödenir. Mâlik de; -bunu vasiyyet etmiş olması şartıyla -böyle demiştir.

38- Kişinin Keffârette Bulunacağı Sıradaki Hali Gözönünde Bulundurulur:

Zenginken yemin edip, fakir oluncaya kadar yemininin keffâretini yerine getirmezse, yahut fakirken yeminini bozmakla birlikte, zengin olacağı vakte kadar keffârette bulunmazsa, ya da kendisi köle iken yeminini bozup azad edilinceye kadar keffârette bulunmazsa, bütün bu hallerde, yeminini bozduğu vakit değil de, keffâretini yerine getireceği vakit gözönünde bulundurulur.

39- Yemine Bağlı Kalmanın Zararı Varsa:

Müslim, Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Allah'a yemin ederim, kişinin aile halkına zarar verecek şekilde etmiş olduğu yemininde sebat göstermesi, onun için Allah nezdinde, Allah'ın kendisine farz kılmış olduğu keffâretini ödemesinden daha bir günahtır." Buhârî, Eymân 1; Müslim, Eyman 26; Müsned, II, 317.

Burada yeminde sebat göstermekten kasıt, zorluk ve sıkıntıya sebep olsa; ve ister dünyevi, ister uhrevi herhangi bir menfaat bulunan işi terk etmeyi gerektirse dahi; yeminin gereğini yerine getirmeye devam etmektir. Eğer yemin dolayısıyla bu türden herhangi bir şey sözkonusu olacak olursa, uygun olanı, kişinin yeminini bozması ve keffâreti yerine getirmesidir. Yüce Allah'ın:

"Allah'ı yeminlerinizle iyilik etmenize ... bir engel yapmayın" (el-Bakara, 2/224) âyetinde açıkladığımız gibi, bu durumuna da yemini gerekçe göstermemelidir. Nitekim Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Kim herhangi bir hususa yemin eder de, başka bir şeyin ondan hayırlı olduğunu görürse, yemininin keffâretini yerine getirsin ve hayırlı olanı yapsın.". Daha çok hayırlı olanı yapsın, demektir.

40- Yemin, Yemin Ettirenin Niyetine Göredir:

Müslim, Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Yemin, yemin ettirenin niyetine göredir," Müslim, Eymân 21; İbn Mâce, Keffarat 4.

İlim adamları der ki: Bunun anlamı şudur: Herhangi bir hak ile ilgili olarak bir kimsenin yemin etmesi icabeder, o da bundan dolayı yemin ederse, bu sırada da kendisine yemin verdirenin niyetinden başka birşeyi niyet ederse, onun bu niyetinin kendisine bir faydası olmaz. Bu niyetiyle o yeminin kendisine kazandırdığı günahtan da kurtulamaz. Hazret-i Peygamberin bir başka hadisindeki mana da aynıdır: "Senin yeminin, arkadaşının seni hakkında doğrulayacağı şeye göredir" Bu: 'Onunla arkadaşının seni doğrulayacağı şekle göredir" diye de rivâyet edilmiştir. Bunu da aynı şekilde Müslim rivâyet etmektedir. Müslim, Eyman 20; İbn Mâce, Ahkâm 14.

Mâlik der ki: Her kim, kendisinden herhangi bir hakkı dolayısıyla alacaklı olanın isteği üzerine yemin ederse, ettiği bu yeminde de istisnada bulunsa, yahut dilini ya da dudaklarını kıpırdatsa veya bunu lafzen söyleyecek olsa, bu istisnasının o kimseye hiçbir faydası olmaz. Çünkü, bu gibi durumlarda muteber olan niyyet, isteği üzerine kendisine yemin edilenin niyetidir. Çünkü yemin, o kimsenin bir hakkıdır. Ve yemin, hakimin o kimse için yemini istiyeceği şekle göre vaki olur. Yemin edenin tercih edeceği şekle göre değil. Çünkü bu yemin, o kimseden istenmektedir. Mâlik'in konu ile ilgili görüşlerinden ve sözlerinden varılan netice budur.

41- Keffâret için Bu Üçünden Birisini Yerine Getirmek İmkânı Olmayan:

Yüce Allah'ın:

"Fakat kim bulamazsa" âyetinin anlamı şudur: Eğer kişi, yemek yedirmek, elbise giydirmek veya köle azad etmek diye belirtilen bu üç husustan herhangi birisine malik olmadığını tesbit ederse.-Âyetin bu anlama geldiği icmâ ile kabul edilmiştir Kişi, bu üç hususu bulamayacak olursa, o takdirde oruç tutar.

Bunları bulamamak ise iki türlü ölür. Ya malı eli altında değildir, veya malı fiilen yoktur. Birinci durum kendi asıl beldesinde olmaması halinde sözkonusu olur Eğer bu durumda da kendisine ödünç verecek birilerini bulabilirse, oruç tutması câiz olmaz. Şayet ödünç verecek kimse bulamayacak olursa, bu hususta farklı görüşler vardır. Beldesine dönünceye kadar bekler, denilmiştir.

İbnü’l-Arabî der ki: Hayır, bunu beklemek zorunda değildir Aksine, oruç tutarak keffârette bulunabilir. Çünkü, vücub (keffârette bulunma gereği) zimmetinde tahakkuk etmiştir. Bunu yerine getirememe şartı da tahakkuk etmiştir. O halde emri yerine getirmeyi ertelemenin açıklanır bir tarafı yoktur Bundan dolayı bu üç türden birisi ile keffârette bulunmaktan acze düştüğü için, olduğu yerde keffâretini öder. Çünkü yüce Allah:

"Fakat kim bulamazsa" diye buyurmaktadır.

Bir diğer görüşte de şöyle denilmektedir: Geçimini kendisiyle sağladığı sermayesinden fazla bir malı bulunmayan bir kimse, asıl bulamayan kişidir.

Yine şöyle denilmiştir: Bulamayan kişi, ancak bir gün ve bir gecelik yiyeceği bulunup, başkasına yedirecek fazla yiyeceği bulunmayan bir kimsedir. Şâfiî de bu görüştedir, Taberî de bunu tercih etmiştir. Mâlik ve arkadaşlarının görüşü de budur, İbnü'l-Kasım dan ise rivâyet olunduğuna göre, günlük nafakasından birşeyler artıran kimse, oruç tutamaz. Yine İbnü'l-Kasım, Kitabu İbn Müzeyyen' de şöyle demektedir: Eğer yeminini bozan kimsenin bir günlük yiyeceğinden fazla yiyeceği varsa, yemek yedirerek keffârette bulunur. Açlıktan korkması, yahut bu hususta kendisine yardım eli uzatılmayacak bir beldede olması hali müstesnadır.

Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Eğer onun yolunda (zekât) nisabı yoksa, o kimse bulamayan bir kimse demektir.

Ahmed ve İshâk der ki: Eğer bir gün ve bir gecelik yiyeceği bulunuyor İse, bundan arta kalanı yedirir.

Ebû Ubeyd de şöyle demektedir: Şayet yanında kendisinin ve ailesinin bir gün bir gecelik yiyeceği ve onlara yetecek kadar giyeceği varsa, bunlardan ayrı olarak da keftarette bulunacağı kadar bir miktara sahip bulunuyorsa bize göre o, bulan bir kimsedir.

İbnü'l-Münzir der ki: Ebû Ubeyd'in bu görüşü güzel bir görüştür.

42- Oruç Tutmak:

Yüce Allah'ın:

"Üç gün oruç tutsun" âyetini, İbn Mes'ûd; "Peşpeşe" fazlası ile okumuştur. Bu kıraat ile mutlak olan bu üç gün, kayıtlanmış olur. Ebû Hanîfe ve es-Sevrî de bu görüştedir. Şâfiî'nin iki görüşünden birisi de budur. el-Müzenî de zihâr keffâretinde oruca kıyasen ve Abdullah b. Mes'ûd'un kıraatini gözönünde bulundurarak bu görüşü tercih etmiştir.

Mâlik ile diğer görüşünde Şâfiî de şöyle demektedirler: Bunları ayrı ayrı tutması da yeterlidir. Çünkü, peşpeşe oruç tutmak, ancak bir nassa ya da nass ile bağlanmış bir hükme kıyas ile vacib olabilen bir sıfattır, burada ikisi de yoktur.

43- Keffâret Orucunda Unutarak Oruç Bozarsa:

Oruç tuttuğu günlerden herhangi bir günde unutarak orucunu yiyen bir kişi hakkında Mâlik: Kaza yapmakla yükümlüdür derken, Şâfiî kaza yapması gerekmez, demektedir. Nitekim buna dair açıklamalar, daha önce el-Bakara sûresinde (2/187. âyetin tefsirinde, 12. başlıkta) oruç ile ilgili açıklamalarda bulunulurken geçmişti.

44- Hür Olmayan Müslüman Keffârette Bulunur mu?

Yüce Allah'ın nass ile tesbit ettiği bu keffâret ittifakla, hür ve müslüman kimse için gereklidir Yeminini bozduğu takdirde köleye bunlardan hangisi vacib olduğu hususunda fukahâ arasında görüş ayrılığı vardır.

Süfyan-ı Sevrî, Şâfiî ve Rey ashâbı derlerdi ki: Köle için oruç tutmaktan başka bir keffâret şekli yoktur Başka bir şekilde keffârete kalkışması da onun için geçerli değildir. Ancak, bu hususta Mâlik'in görüşü farklı gelmiştir. İbn Nâfi’ köle, köle azad etmekle keffârette bulunmaz. Çünkü, bu durumda azad ettiği kölenin velâsı ona ait olmaz. Fakat bunun yerine efendisi ona izin verecek olursa, sadaka ile keffârette bulunur. Bununla birlikte en uygunu oruç tutmasıdir, dediğini nakletmektedir. İbnü'l-Kasım da Mâlik'ten şöyle dediğini nakleder: Köle, efendisinin izniyle dahi olsa, yemek yedirecek yahut elbise giydirecek olsa, bu çok açıkça söylenebilecek bir husus değildir. Bundan yana kalbimde (bu konuda tereddüde götüren) birşeyler vardır.

45- Yeminlerin Keffareti:

Yüce Allah'ın;

"İşte yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin kefareti budur" âyeti, yeminleriniz böyle örtülür, demektir. Bir şeyi örtmek ve gizlemek halinde "keffâret" tabiri kullanılır ki, buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

Bunun, yüce Allah adına yemindeki keffâret hakkında olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Tabiinden kimisi ise, yemin keffaretinin terk etmeye yemin ettiği hayrı işlemek olduğu görüşündedir. İbn Mâce de Sünen'inde: "O yeminin keffâreti onu terketmektir" diye bir başlık açtıktan sonra şöyle demektedir: Bize, Ali b. Muhammed anlattı. Bize Abdullah b. Numeyr, Harise b. Ebir'r-RicâTden anlattı, o, Amra'dan, o, Âişe'den şöyle dediğini nakletti: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:" Her kim, akrabalık bağını kesmek yahut da uygun olmayan bir şey hakkında yemin edecek olursa, o yeminine bağlı olması bu yemin ettiği şeye devam etmemesidir." İbn Mâcet Keffârât 8. Yine İbn Mâce, Amr b. Şuayb'dan, o, babasından, o, dedesi senediyle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetini kaydetmektedir: "Her kim bir şeye dair yemin ederse, bir başkasının ondan hayırlı olduğunu görürse, onu bıraksın. Çünkü onu bırakması, o yeminin keffâretidir." İbn Mâce, Keffârât 8.

Bu, Ebû Bekr es-Sıddik (radıyallahü anh)’ın başından geçen olayla da desteklenmektedir. Hazret-i Ebû Bekir, yemeği yememek üzere yemin edince, hanımı da kendisi yemedikçe o yemekten yememek üzere yemin etti. Misafir -veya misafirler- de kendisi yemedikçe yememek üzere yemin'etti (veya ettiler). Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir: Bu şeytandandır diyerek yemeğin getirilmesini istedi, kendisi de yedi, diğerleri de yediler. Bunu Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Mevakitus-Salât 41, Menakıb 25, Edeb 87, 88; Müslim Eşribe 176; Müsned, I, 198. Müslim şunu da eklemektedir: Sabah olunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gittim ve Ey Allah'ın Rasülû, onlar yeminlerinde durdular ben ise yeminimi bozdum deyip durumu ona anlatınca, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Bilakis sen, onların arasında sözüne en bağlı olan ve en hayırlılarısın"dedi. (Hadisi rivâyet eden) dedi ki: Bu hususta bana keffâret ile ilgili birşey ulaşmadı. Müslim, Eşribe 177.

46- Allah'tan Başkası Adına Yapılan Yemin Keffâreti:

Yüce Allah adından başkası adına yapılan yeminin keffâreti hususunda fukahanın farklı görüşleri vardır. Mâlik der ki; Kim malının sadakasına dair yemin ederse, malının üçtebirini çıkartıp verir. Şâfiî ise, bir yemin keffâretinde bulunması gerekir demektedir. İshâk ve Ebû Sevr de bu görüştedir. Aynı zamanda Hazret-i Ömer ve Hazret-i Âişe'den de bu görüş rivâyet edilmiştir. eş-Şahbî, Atâ ve Tavus ise, ona bir şey gerekmez, demişlerdir.

Bir kimse Mekke'ye yürüyeceğine dair yemin ederse, Mâlik ve Ebû Hanîfe'ye göre bu yeminini yerine getirmesi gerekir. Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ve Ebû Sevr'e göre ise, bir yemin keffâretinde bulunması onun için yeterlidir.

İbn Müseyyeb ve el-Kasım b. Muhammed ise şöyle demiştir: Ona bir şey gerekmez. İbn Abdi’l-Berr ise der ki: Medine'de ve ondan başka şehirlerdeki ilim adamlarının çoğunluğu, Mekke'ye yürümeye dair yeminde yüce Allah adına yeminde olduğu gibi, bir keffâreti vacip görürler. Bu, aynı zamanda ashâb ve tabiinden bir topluluğun görüşü olduğu gibi, müslümanların fukahâsının çoğunluğunun da görüşüdür. İbnü'l-Kasım, oğlu Abdussamed'e bu şekilde fetva vermiştir. Ayrıca, ona bunun el-Leys b. Sa'd'ın görüşü olduğunu da zikretmiştir. Ancak, İbnüİ-Kasım'dan meşhur olan, Mekke'ye yürüyerek gitmeye dair yeminde, oraya yürüyerek gitmeye gücü yeten müstesna keffâret olmadığıdır. Mâlik’in görüşü de budur.

Köle azad etmek için yemin eden kimsenin; Mâlik, Şâfiî ve diğerlerin görüşüne göre, azad edeceğine dair yemin ettiği köleyi azad etmesi gerekir. İbn Ömer, İbn Abbâs ve Hazret-i Âişe'den; bu kişi yemin keffâretînde bulunur; bizzat o köleyi azad etmesi gerekli değildir, dedikleri rivâyet olunmuştur. Atâ; herhangi birşeyi tasadduk eder demiştir. el-Mehdevî der ki: İlim adamlarından sözüne güvenilir kimseler, talâka yemin eden kimse için yeminini bozması halinde, talâkının sözkonusu olacağı hususunda icmâ etmişlerdir.

47- Yeminlerin Korunması:

Yüce Allah'ın:

"Yeminlerinizi koruyun" âyeti, yeminlerinizi bozduğunuz takdirde, yerine getirmeniz gereken keffâreti ifa etmekte çabuk hareket etmek suretiyle koruyun, demektir, Bu yemini terk etmek suretiyle koruyun. Çünkü sizler, yemin etmeyecek olursanız (keffâretin) bu yükümlülükleri de hakkınızda sözkonusu olmaz, diye de açıklanmıştır.

"Şükredesiniz diye." âyetinde geçen şükre dair açıklamalar, (el-Bakara, 2/52. ayet, 3-başlıkta) ve Diye edalına dair açıklamalar da el-Bakara Sûresi'nde (2/22. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamd olsun.

Bu bölümü tek başına aç →

90. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytanın pis işlerindendir. Artık bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onyedi başlık halinde sunacağız:

1- Âyeti Kerîmelerde Yasaklanan Hususlar:

Yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler" âyeti, bütün mü’minlere bu hususları terketmeye dair bir hitaptır. Zira bunlar, cahiliye döneminden beri yapageldikleri ve nefislere hakim olan birtakım arzu ve kötü adetlerden ibaretti. Mü’minlerden pek çok kimsenin nefislerinde henüz bunlardan bir takım kalıntılar devam ediyordu.

İbn Atiyye der ki: Kuşları uçurtma ve böylelikle bundan geleceğe dair hükümler çıkarma hevesleri, kitaplardan fal bakma ve buna benzer günümüz insanlarının yaptıkları şeyler de bu kabildendir.

İçki (el-Hamr) henüz haram kılınmamıştı- İçkinin haram kılınışı ise, Uhud vak'asından sonra, hicretin üçüncü yılında olmuştu. Uhud vak'ası ise hicretin üçüncü yılı Şevval ayında cereyan etmişti. Hamr kelimesinin türeyişi ile ilgili açıklamalar, daha önceden (el-Bakara 2/219- âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Yine kumar (el-Meysir)'in türediği köke dair açıklamalar da el-Bakara Sûresi'nde (2/219. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Âyet-i kerimede geçen "el-Ensab"ın pudar olduğu söylendiği gibi, zar ve satranç olduğu da söylenmiştir. Bu ikisine dair açıklamalar ise. Yûnus Sûresi'nde yüce Allah'ın:

"Artık haktan sonra dalâletten başka geriye ne kalır" (Yûnus, 10/32. ayetin tefsirinde, 5- başlıkta) âyeti açıklanırken gelecektir.

el-Ezlam ise, fal oklarıdır. Yine buna dair açıklamalar, bu sûrenin baş tarafında (3- âyetin tefsirinde 18. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Denildiğine göre, bunlar, Beytullah'da beyt'in bakıcıları ve putların hizmetkârları yanında bulunuyorlardı. Kişi, herhangi bir ihtiyacını karşılamak istediğinde, gelir ve bu oklardan birisini çekerdi. Şayet üzerinde: "Rabbîm bana emretti" yazısı bulunan ok çıkarsa, hoşuna gitsin veya gitmesin o ihtiyacı olan şeyi karşılamaya giderdi.

2- İçkinin Tedricî Olarak Haram Kılınışı ve Nüzul sebebi:

İçkinin haram kılınışı, tedricî bir şekilde ve birçok olay münasebetiyle gerçekleşmişti. Çünkü İslamdan önce, Araplar içki içmeye çok düşkün idiler. İçki hakkında ilk nâzil olan âyet:

"Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: İkisinde de hem büyük bir günah, hem de insanlar için bazı faydalar vardır" (el-Bakara, 2/219) âyetidir. Yani, içki ticaretinde bazı faydalar vardır, demektir.

Bu âyet-i kerîme nâzil olunca kimi insanlar, içki içmeyi terk ettiler ve: Buyû'k günahı bulunan bir şeye ihtiyacımız yoktur, dediler. Kimileri de içki içmeyi terk etmeyip: Biz, bu içkinin menfaatini alalım, günahını terk edelim, dediler.

Bu sefer:

"Sarhoşken... namaza yaklaşmayın" (en-Nisâ, 4/43) âyeti nâzil oldu. Yine bazı kimseler içki içmeyi terketti ve bizi namazdan alıkoyan birşeye ihtiyacımız yoktur, dediler.

Diğer bazıları ise:

"Ey Îman edenler!, İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytanın pis işlerindendir" (mealindeki) bu âyet-i kerîme nâzil oluncaya kadar içmeye devam ettiler. Bu âyet-i kerimenin nüzulü ile birlikte içki içmek onlar için kesin olarak haram oldu. O kadar ki, kimileri: Allah, şaraptan daha kesin ve ağır bir ifadeyle herhangi bir şeyi haram kılmış değildir, dediler.

Ebû Meysere der ki: Bu âyet-i kerimenin inişine sebep, Ömer b. el-Hattâb'dır. Çünkü o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a içkinin kusurlarını zikretmiş ve içki içmekten dolayı insanların başına gelenleri anlatmıştı. Haram kılınması için de yüce Allah'a dua etmiş ve; Allah'ım, içki hususunda bize rahatlatıcı açıklamalarda bulun, diye dua etmişti. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuş, Hazret-i Ömer de: Vazgeçtik, vazgeçtik demişti. Bu husus, el- Bakara Sûresi (2/219- ayetin tefsirinde) en-Nisa Sûresi'nde (4/43 âyet 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Dâvûd, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet eder:

"Ey îman edenler! Sarhoşken... namaza yaklaşmayınız" (en-Nisâ, 4/43) ile:

"Sana içkiyi ve kumarı sorarlar, de ki: İkisinde de hem büyük bir günah, hem de insanlariçin bazı faydalar vardır" (el-Bakara, 2/219) âyetlerini el-Mâide Sûresi'nde bulunan:'"İçkif kumar, putlar ve fal oktan.,." âyeti nesh etmiş bulunmaktadır. Ebû Dâvûd. Eşribe 1.

Müslim'in Sahih'inde de Sa'd b. Ebi Vakkas'tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kur'ân-ı Kerîm'den bazı âyetler benim hakkımda nâzil olmuştur... Bu arada şunu da zikretti. Ensar'dan bir topluluğun yanına gittim. Bana: Gel sana yemek yedirelim ve şarap içirelimt dediler. Bu ise, şarabın haram kılınışından önce idi. Onlarla beraber bir bostana gittik. Yanlarında kızartılmış bir deve başı ile bir tulum şarap vardı. Onlarla birlikte yedim, içtim. Yanlarında ensar ve muhacirlerden söz edildi, Muhacirler ensardan hayırlıdır, dedim. Adamın birisi, devenin çene kemiğini alarak onunla bana vurdu ve burnumu yaraladı. -Bir rivâyette- de burnumu çatlattı denilmektedir. Sa'd'ın burnu çatlak kalmıştı. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gittim, durumu bildirdim. Bu sebeple de yüce Allah benim hakkımda -yani, kendisi hakkında şarapla ilgili olarak-:

"İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytanın pis İşlerindendir. Artık bunlardan kaçının..." âyetini indirdi. Müslim, Fednilu's Sahabe 43.

3- İçkiyi Haram Kılan Âyetlerin İnişinden Önceki Durum

Bu hadisler, içki içmenin o dönemlerde mübâlı, uygulamada ve onlar tarafından reddolunmayacak ve değiştirilmesine gerek görülmeyecek şekilde bir maruf (uygun görülen bir iş) olduğunu göstermektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın de bunu ikrar ettiği (ses çıkarmadığına) delalet etmektedir. Bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Zaten az önce de geçtiği üzere, en-Nisâ süresindeki; "Sarhoşken namaza yaklaşmayınız" ayeti de buna delâlet etmektedir.

Acaba, sarhoş edecek miktarı içmek onlar için mubah mıydı? Hazret-i Hamza ile ilgili hadis, bu hususta gayet açıktır: Hazret-i Hamza, Hazret-i Ali'ye ait iki dişi devenin böğürlerini delmiş, hörgüçlerini kesmişti, Hazret-i Ali de durumu Paygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a haber verince, Hazret-i Hamza'nın yanına geldi. Hazret-i Hamza, Peygamber'e karşı gösterilmesi gereken saygı ve ihtİmâma uymayan ağır bir takım sözler sarfetti. Bu ise Hazret-i Hamza'nın sarhoşluk veren içki dolayısıyla aklının başından gittiğine delâlet etmektedir. Bundan dolayı, hadisi rivâyet eden şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Hamza'nın sarhoş olduğunu anladı. Sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Hamza'nın bu yaptığına karşı çıkmadığı gibi, bundan dolayı azarlamadı. Ne sarhoşken, ne de daha sonra böyle bir şey yaptı. Hatta Hazret-i Hamza: Siz babamın kölelerinden başka bir şey misiniz ki deyince, gerisin geri dönüp yanından çıkıp gitmişti. Buhârî Musakat 13, Humus 1, Meğâzi 12, Talâk 11; Müslim, Eşribe 1, 2; Ebû Dâvûd Harac 20; Müsned I, 142.

Bu ise, usulcülerin söyledikleriyle naklettiklerine uygun düşmemektedir. Çünkü onlar şöyle derler: Sarhoşluk bütün şeriatlerde haram idi. Çünkü şeriatler kolların maslahatları içindir. Onları fesada götürmek için değildir. Bütün maslahatların aslı ise akıldır. Nitekim bütün fesatların asıl kaynağı aklın gidişidir, o halde aklı gideren, yahut aklı karıştıran herşeyin yasaklanması gerekir. Ancak, Hazret-i Hamza ile İlgin bu hadis, Hazret-i Hamza'nın içki içmekle sarhoş olmayı kastetmediği, fakat bu hususta içki çabuk etki göstererek aklını örttüğü de ihtimal dahilindedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

4- Rics:

Yüce Allah'ın:

"Rics: Pis" âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs; bu âyet-i kerimedeki "rics"in gazab olduğunu söylemiştir. Kokuşmuş, necaset ve pisliklere de "rics" denilebilir. "Ze" harfi ile "ricz'r ise, yalnızca azâb anlamındadır, "lüks" sadece necaset hakkında kullanılır. Rics ise her ikisi hakkında da kullanılır.

"Şeytanın pis işlerindendir" âyetinin anlamı ise, şeytan bu işe itmek ve o işi süslü göstermek suretiyle bunu yapar, demektir. Şöyle de denilmiştir: Bu hususta kendisine uyuluncaya kadar bütün bu işleri baştan beri ilk yapan şeytanın kendisidir.

5- Bu Pis Şeylerden Uzak Durma Gereği:

Yüce Allah:

"Artık bunlardan kaçının" diye buyurmakla, bunları uzaklaştırın, bir kenara bırakın, demek istemektedir. Böylelikle yüce Allah, bu işlerden uzak durmayı emretmektedir Hadislerdeki nasslar ve ümmetin icmai ile birlikte bu emir sigası sonucunda, "uzak durmak" haram kılmak manasında olmuştur. İşte içki bununla haram kılınmış oldu. Müslüman ilim adamları arasında Mâide Sûresi'nin içkiyi haram kılan âyeti ihtiva ettiği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Yine bu sûrenin, Medine'de son İnen sûrelerden olduğu kabul edilmiştir. Bununla birlikte leşin, kanın ve domuz etinin haram kılındığı âyetler ise, yüce Allah'ın:

"De ki: Bana vahyolunanlar arasında... başka haram kılınmış bir şey bulmuyorum" (el-En'âm, 6/145.) âyeti ile diğer âyetlerde haber kipi şeklinde varid olmakla birlikte içki hakkında bu haram kılma nehiy ve bir yasak şeklinde varid olmuştur kîr bu da haram kılmanın en kuvvetli ve en pekiştirilmiş ifade şeklidir.

İbn Abbâs şöyle demektedir; İçkinin haram kılındığına dair âyet nâzil olunca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in arkadaşları, biri diğerinin yanına giderek şarap haram kılındı ve şirke denk kılındı, dediler. Yani, yüce Allah şarabın haram kılınışını, putlar için hayvan kesmek ile birlikte zikretmiştir ki, bu bir şirktir.

Daha sonra yüce Allah:

"Ta ki, kurtuluşa efesiniz" âyeti ile de kurtuluşa ermeyi bu emirlere bağlı kalarak zikretmiştir. Bu da vucubun (yani, bu emirlere bağlı kalışın) te'kidine delâlet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

6-İçki'nin Necaseti:

İçkinin (hamrın) haram kılınıp, şeriatın onu pis görmesi, hakkında "rics " tabirini kullanıp ondan uzak durmayı emretmiş olmasından Cumhûr, onun necis olma hükmünü de anlamıştır. Ancak bu hususta Rabia, el-Leys b. Sa'd, Şâfiî'nin arkadaşı el-Müzenî, müteahhir Bağdat'lı bazı ilim adamları bu hususta onlara muhalefet edip, içkinin tahir olduğu görüşünü kabul etmişler; haram kılınanın, yalnızca onu içmek olduğunu söylemişlerdir. Said b. el-Haddâd el-Kuravî de şarabın temizliğine, Medine yollarında dökülüşünü delil göstermiş ve şöyle demiştir: Eğer necis olsaydı, ashâb (Allah hepsinden razı olsun) bu işi yapmaz ve Peygamber yollarda defi hacette bulunmayı yasakladığı gibi bunu da yasaklardı.

Buna şöyle cevap verilir: Ashâb-ı kiramın bu isi yapmasının sebebi, şarabı İçine dökecekleri giderlerinin ve kuyularının olmayışından dolayıdır. Zira, onların çoğunlukla görülen durumları, evlerinde helalarının bulunmayışı şeklindeydi. Nitekim Âişe (radıyallahü anha) da evlerde hela edinmekten tiksiniyor olduklarını İfade etmiştir. Bk. Buhârî, Meğâzî 34, Tefsir 24. Sûre 6; Müslim, Tevbe 56; Müsned, VI, 195.

Dökülmek kastıyla şarabın Medine dışına taşınması ise, bir külfet ve bir zorluktur, Diğer taraftan böyle bir işe kalkışmak, derhal yapılması vacib olan bir işi de ertelerdi. Ayrıca, bunun pisliğinden sakınmak da mümkündü. Çünkü Medine'nin yolları genişti. Şarap da öyle yolun her tarafını kaplayacak nehir gibi akacak şekilde fazla değildi. Aksine, sakınmanın mümkün olduğu bazı yerlerde şarap akmıştı. Diğer taraftan bunun, Medine yollarında açıktan açığa dökülmesi gibi bir faydası vardı. Haram kılınması muktezasınca onun telef edilmesi ve ondan yararlanmamak şeklindeki uygulamanın yaygınlık kazanması gibi. Nitekim, insanlar da bunu peş peşe yapmış ve bu husus da aynı davranışı göstermişlerdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Denilse ki: Necis olmak şer'i bir hükümdür. Bu hususta ise bir nass yoktur. Bir şeyin haram kılınması ise necis olmasını gerektirmez. Şeriatta haram olup da necis olmayan nice şey vardır.

Deriz ki: Yüce Allah'ın:

"Rics" âyeti, içkinin necis olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü rics, dilde necaset demektir. Diğer taraftan eğer biz hakkında nass bulmadığımız sürece bir hüküm vermemek gibi bir kaideye riayet edecek olursak, şeriat işlemez hale gelir. Çünkü, şeriatteki nasslar azdır. Sidiğin, kazuratın, kanın, meytenin ve bundan başka birtakım şeylerin necis olduklarına dair hangi nass vardır? Bunlar, ancak ifadelerin zahirlerinden, umumlarından ve kıyaslardan anlaşılır. el-Hac Sûresi'nde (22/30-31- âyet, 3- başlık ve devamında) bu hususa dair açıklamalar, yüce Allah'ın İzniyle- gelecektir.

7- Uzak Durmanın Kapsamı:

Yüce Allah'ın:

"Artık bunlardan kaçının" âyeti, hiçbir şekilde ve herhangi bir şey ile yararlanmamak üzere, mutlak olarak kaçınıp uzak durmayı gerektirmektedir. Ne içmek suretiyle, ne satmak, ne sirkeye dönüştürmek, ne tedavi ve ne de başka herhangi bir yokla. Bu konuda varid olmuş hadisler de buna delâlet etmektedir.

Müslim'in İbn Abbâs'tan rivâyetine göre bir adam, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e şarap dolu bir kırbayı hediye etti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle dedi: "Allah'ın bunu haram kıldığını biliyor musun?" Adam: Hayır deyince, (İbn Abbâs) dedi ki: Bir adama gizlice bir şey söyledi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Ona ne fısıldadın?" diye sordu. Adam: Ben ona bu şarabı satmasını söyledim. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Onu içmeyi haram kılan, onu satmayı da haram kılmıştır." Bunun üzerine adam kırbayı açtı ve içinde ne varsa boşalıncaya kadar öylece tuttu. Müslim, Musakat 68, Nesâî, Buyû’ 90; Dârimî Buyû’ 35, Eşribe 9, Muvatta’, Eşribe 18, Müsned, IV, 227

İşte bu, söylediğimize delâlet eden bir Hadîs-i şerîftir. Zira, onda câiz olan herhangi bir fayda ve menfaat bulunsaydı, Resûlüllah ölü koyun ile ilgili olarak: "Niçin postunu alıp tabaklamadınız da ondan yararlanmadınız." Müslim., Hayz 100; Ebû Dâvûd, Libas 37, Tirmizî Libâs 7; Nesâî Feca 5 dediği gibi mutlaka açıklardı.

8- İçki ve Diğer Necis Şeyleri Satmanın Hükmü:

Müslümanlar, içki ve kan satımının haram olduğunu icma ile kabul etmislerdir. Bunda ise, pisliklerin, sair necasetlerin ve yenilmesi helâl olmayan şeylerin satışının da haram olduğuna bir delil vardır. İşte bundan dote^ -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır- Mâlik, hayvan pisliklerinin satışını mekruhta görmüştür. İbnü'l-Kasım İse, faydalı oluşu dolayısıyla buna ruhsat vermiştir. Ancak kıyas, Mâlik'in görüşü doğrultusundadır. Şâfiî'nin görüşü de böyledir. Ayrıca bu hadis de bunun doğruluğuna delâlet etmektedir.

9- Şarabı Sirkeye Donüştürmenin Hükmü:

Fukahâ'nın Cumhûru, şarabı sirkeye dönüştürmesinin kimseye câiz olmadiğini kabul etmişlerdir. Şayet, şarabı sirkeye dönüştürmek câiz olsaydu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) adamın kırbasının ağzını açıp şarabı dökmesine imkânmezdi. Çünkü sirke bir maldır. Malın boşa harcanması, zayi edilmesi ise yasaklanmıştır. Hiçbir kimse de müslümana ait bir şarabı döken kişinin, müslümana ait bir malı telef ettiğini söylememektedir. Osman b. Ebi'l-Âs'da bir yetime ait bir şarabı dökmüştür. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şarabı sirkeye dönüştürmek hususunda izin istenmiş, fakat kendisi: " Hayır" diyerek bunu yasaklamıştır. Müslim, Eşribe 11: Ebû Dâvûd, Eşribe 3; Tirmizî, Buyû’ 59; Dârimî, Eşribe 17; Müsned, III, 119, 180, 260.

Hadis ehli ile Rey ehlinden ilim adamlarından bir kesim bu kanaattedir. Suhnûn b. Said de buna meyletmiştir.

Bir başka kesim ise şöyle demektedir; Şarabın sirkeye dönüştürülmesinde bir mahzur olmadığı gibi, bir insanın müdahelesiyle veya başka bir yolla sirkeye dönüşmüş şaraptan yemenin de mahzuru yoktur, Bu, es-Sevrî, el-Evzaî, el-Leys b. Sa'd ve Kûfelilerin görüşüdür.

Ebû Hanîfe der ki: Şayet şaraba misk ve tuz atar, bu da bir çeşit marmelata dönüşür ve şarap halinden başka bir hale geçerse caizdir. Fakat, marmelat hususunda Muhammed b. Hasan ona muhalefet ederek şöyle demektedir; Şaraba ancak sirkeye dönüştürmek için müdahale yapılır.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Iraklılar, şarabın sirkeye dönüştürülmesi hususunda Ebû'd-Derdâ'yı delil gösterirler. Bu rivâyet, Ebû İdris el-Havlânîden, o, Ebû'd-Derdâ’dan pek kuvvetli olmayan bir yolla rivâyet edildiğine göre, Ebû'd-Derdâ, şaraptan dönüşmüş marmelatı yer ve: Güneş ile tuz bunu tabakladı, dermiş. Ancak, Ömer b. el-Hattâb ve Osman b. el-As, şarabın sirkeye dönüştürülmesi hususunda ona muhalefet ettiği gibi, sünnetin varid olduğu yerde herhangi bir kimsenin görüşü delil teşkil edemez. Başarı Allah'tandır.

Şarabın sirkeye dönüştürülmesinin yasaklanışının, şarabın haram kılındığı ilk sıralarda, İslâm'ın (bu yasağın) ilk yıllarında olma ihtimali de vardır. Böylelikle, şarap içmenin yasaklanışı üzerinden fazla bir zaman henüz geçmediği için, şarap alıkoymaya kimse devam etmesin. Bu ise, bu konudaki alışkanlığa son vermek istemekten dolayı idi. Eğer durum böyle idiyse, o takdirde buradaki yasak, şarabın sirkeye dönüştürülmesiyle ilgili olmadığı gibi, şarabın dökülmesi emrinin verilmesi, sirkeye dönüştürülmesinden sonra yenilmesine de engel teşkil etmez.

Eşheb de Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Hıristiyan bir kimse, bir şarabı sirkeye dönüştürecek olursa, onu yemenin bir mahzuru yoktur. Aynı şekilde müslüman bir kimse de onu sirkeye dönüştürüp Allah'tan mağfiret taleb ederse yine hüküm böyledir. Bu rivâyeti ise, İbn Abdi’l-Hakem Kitab'ında zikretmektedir.

Fakat, sahih olan Mâlik'in, İbnü'l-Kasım ve İbn Vehb'in rivâyetine göre söylediği; Müslümanın, sirkeye dönüştürmek kastıyla şaraba müdahale etmesi de helal değildir, onu satması da helâl değildir; ama, o şarabı tutup döksün, şeklindeki sözüdür.

10- Şarap Kendiliğinden Sirkeye Dönüşürse:

Mâlik'in ve arkadaşlarının: Eğer şarap kendiliğinden sirkeye dönüşecek olursa, o sirkeyi yemenin helâl olduğu hususunda farklı görüşleri yoktur. Bu, Ömer b. el-Hattâb, Kabîsa, İbn Şihab ve Rabiâ'nın görüşü olduğu gibi; Şâfiî'nin İki görüşünden birisi de böyledir. Ayrıca Şâfiî mezhebine mensub ilim adamlarının çoğunluğunun kanaatine göre Şâfiî'nin mezhebinden çıkartılan sonuç da budur.

11- Şarabın Mülkiyet Altına Alınabileceği Görüşü Zayıftır:

İbn Huveyzimendad, şarabın mülk edinilebileceğini zikretmektedir. O, bu görüşe, şarap vasıtasıyla boğaza tıkanan lokmaların giderilebileceğini ve yangının söndürülebileceğini söyleyerek varmıştır. Ancak bu, Mâlik'e ait olduğu bilinmeyen bir nakildir. Bilakis bu, şarabın tahir olduğu görüşünü kabul edenlerin kanaatine göre verilebilecek bir hükümdür. Eğer şarabı mülk edinmek câiz olsaydı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun dökülmesini emretmezdi. Aynı şekilde, mülkiyet bir tür menfaat sağlamaktır. Onu dökmek suretiyle de bu menfaat iptal edilmiştir, Hamd, Allah'a mahsustur.

12- Zar ve Satranç Oyunları da Haramdır:

Bu âyet-i kerîme, kumar olsun olmasın, zar ve satranç oyunlarının haram olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü yüce Allah, şarabı haram kıldığı âyetinde bunun haram kılınışına sebep teşkil eden hususu da şöylece açıklamaktadır: "Ey îman edenler! İçki, kumar... şeytanın pis işlerindendir." Bu ayeti kerimeden sonra da:

"Muhakkak şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin bırakmak... isler" diye buyurmaktadır.

Her bir oyunun azı, çoğunu da arkasından getirir ve bu oyuna dalanlar arasında kin ve düşmanlığı salar. Allah'ı zikretmekten, namazdan alıkoyar. O halde bu oyunlar da şarap gibidir. Böyle olmaları tıpkı içki gibi haram olmalarını gerektirmektedir. İçki içmek sarhoşluk verir. Sarhoşken ise namaz kılınamaz. Ancak, zar ve satranç oyunlarında bu özellik yoktur; denilse;

Buna şöyle cevap verilir; Şanı yüce Allah, içki ve kumarı haramlık hükmünde bir arada zikretmiş, her ikisini de insanlar arasında düşmanlık ve kin salmakla nitelendirmiş, Allah'ı zikretmekten, namazdan alıkoyduklarını ifade buyurmuştur.

Bilindiği gibi şarap sarhoşluk vermekle birlikte, kumar sarhoşluk vermez. Ancak, bu hususta içki ve kumarın birbirlerinden ayrı olmaları,-taşıdıkları ortak özellikler dolayısıyla- Allah nezdinde haram kılınmaları bakımından aynı seviyede olmalarına engel değildir. Yine şarabın azı sarhoşluk vermez. Tıpkı zar ve satranç oynamanın sarhoşluk vermediği gibi. Ama, şarabın azı da çoğu gibi haramdır. O halde, sarhoşluk vermese dahi zar ve satrançla oynamanın şarap gibi haram olmasına karşı çıkılamaz. Diğer taraftan oyuna başlamakla birlikte gaflet insanı sarar, Kalbi istila eden bu gaflet ise sarhoşluğun yerini tutar. Şayet şarap sarhoşluk verip bu sarhoşluk sonucunda namazdan alıkoyduğu için haram kabul ediliyorsa, o halde insanı gaflete düşürüp, bunun sonucunda da namazdan alıkoyduğundan dolayı zar ve satrançla oynamak da haram kabul edilmelidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

13- Nesih Hükmünün Mükellef Açısından Sübâtu için Nâsik Hükmün Varlığı Yeterli midir?

Hazret-i Peygambere bir şarap tulumu hediye eden kişi ile ilgili hadis, (içkinin helal olduğunu ifade eden âyeti) nesh edici âyetin, o kişiye varmamış olduğuna; onun o da önceki mübahlığı esas alarak hareket ettiğine delalet etmektedir. İşte bu şuna delildir: Bazı usul âlimlerinin söylediği gibi hüküm, nesh edid âyetin varlığı ile kalkmaz. Bu hadisin de delâlet ettiği gibi, nesh edici âyetin mükellefe varmasıyla kalkar. Sahih olan görüş de budur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o kişiyi azarlamamış, bunun yerine ona hükmü açıklamıştır. Zira o, ilk âyet gereğince amel etmekle muhataptır. Muhatap olduğu o âyeti terkedecek olsaydı, isyankâr olunacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Her ne kadar neshedici âyet fiilen varid olmuşsa da bu böyledir.

Nitekim Küba mescidinde namaz kılanlar için de böyle olmuştur, Onlar, haberci gelip kendilerine, (Beytü'l-Makdis'e yönelerek namaz kılmayı) nesh eden âyetin indiğini bildirinceye kadar, Beytü'l-Makdis'e doğru namaz kılıyorlardı. Haber kendilerine gelince, Kâ'be'ye doğru yöneldiler. Nitekim bu husus, el-Bakara sûresinde (2/142. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamd olsun.

Yine o sûrede, hamr'dan, onun türeyişinden ve meysir'den (kumardan) da söz edilmişti. (2/219- ayet, 1 ve 2. başlıklar) Bu sûrenin baş taraflarında da dikili taşlar ile fal oklarına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. C5/3- ayet, 17 ve 18. başlıklar) Cenab-ı Allah'a hamd olsun.

Bu bölümü tek başına aç →

91. Âyetin Tefsiri

Muhakkak şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin bırakmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?

14- İçki ve Kumarın Zararları ve 91. Ayetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah:

"Muhakkak şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin bırakmak... ister" âyeti ile kullarına, şeytanın düşmanlık ve kini, aramıza içki ve başka şeylerle düşürmek istediğini bildirmektedir. O bakımdan bizi bunlardan sakındırdı ve bunları bize yasakladı.

Rivâyete göre, ensardan iki kabile şarap içtiler ve sarhoş oldular. Biri ötekine hoş olmayan şeyler yaptı. Ayıklıklarında, onlardan birisi yüzünde kendisine yapılanların etkilerini gördü. Bunlar ise kardeş gibiydiler. Kalplerinde kin namına birşey yoktu. Onlardan birisi: Eğer kardeşim bana şefkatli olsaydı, bunu bana yapmazdı, dedi. Böylelikle aralarında kin başgösterdi. Bunun üzerine yüce Allah da:

"Muhakkak şeytan İçki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin bırakmak... İster" âyetini indirdi. el-Beyhakî, es- Sünenu'l-Kübrâ, VIII, 496.

15- Şeytan, Allah'ı Anmaktan ve Namaz Kılmaktan da Alıkoymak ister:

Yüce Allah:

"Ve sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister" âyeti ile bize şöyle diyor: Sarhoş olduğunuz vakit Allah'ı zikredemez, namaz kılamazsınız. Namaz kılacak olsanız dahi, Ali'nin başına geldiği gibi siz de karıştırırsınız. Bu hususun Abdurrahman (b. Avf)'ın başından geçtiği en-Nisâ sûresinde daha önce anlatıldığı gibi (4/43. ayet, 1. başlık) de rivâyet edilmiştir.

Ubeydullah b. Ömer de der ki: el-Kasım b. Muhammed'e, satranç hakkında, o bir kumar mıdır? Zar hakkında, da o bir kumar mıdır? diye sorulmuş, o da şu cevabı vermişti: Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoyan herşey bir kumardır. Ebû Ubeyd der ki: O, bu açıklamasını yüce Allah'ın:

"Sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak İster" âyetinden hareketle yapmıştır.

16- Şarap, Kumar ve Benzerlerinden Vazgeçiş:

"Artık vazgeçtiniz değil mi?" Ömer (radıyallahü anh) bunun "vazgeçiniz" lâfzının ifade ettiği manadan ayrı olarak ağır bir tehdit olduğunu da görünce; Vazgeçtik, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da münâdisine, Medine yollarında: Şunu bilin ki, şarap'artık haram kılındı diye seslenmesini emretti. Bunun üzerine küpler kırıldı ve şarap Medine yollarında akacak kadar yollara döküldü.

Bu bölümü tek başına aç →

92. Âyetin Tefsiri

Allah'a İtaat edin, Rasûle de itaat edin ve sakının. Eğer yüz çevirirseniz, biliniz ki, Peygamberimize düşen açıkça tebliğden ibarettir.

17- Allah'a ve Rasûle İtaatin Gereği:

Yüce Allah'ın:

"Allah'a itaat edin, Rasûle de itaat edin ve sakının" buyruğur bu haram kılmayı daha bir te'kid etmekte, tehdidi ağırlaştırmakta, emre uyma gereğini, yasak kılınan şeyden vazgeçmeyi pekiştirmektedir.

"Ve Allah'a itaat edin" âyetinin atf ile gelmesi de güzeldir. Çünkü, bundan önceki İfadelerde de "vazgeçin" anlamı yer almıştır. Allah Rasulu hakkında

"İtaat edin" âyetinin tekrarlanması ise te'kid içindir. Daha sonra emre muhalefet etmekten de sakındırmakta ve yüz çevirip geri dönmeye karşılık da âhiret azâbı ile tehditte bulunarak şöyle buyurmaktadır:

"Eğer yüz çevirirseniz" yani, muhalefet edecek olursanız, "bilin ki Haram olduğunu bildirmekle emrolunduğunu haram kılmak hususunda peygamberimize düşen açıkça tebliğden ibarettir." Kendisine İsyan olunması veya itaat olunmasına göre cezalandırmak, yahut mükâfat vermek ise, Peygamber gönderene aittir.

Bu bölümü tek başına aç →

93. Âyetin Tefsiri

Îman edip salih amel İşleyenlere, sakınır, îman eder ve salih amel İşledikleri, sonra da sakınıp îman ettikleri, sonra yine sakınıp İhsanda bulundukları takdirde, yaptıklarından dolayı bir vebal yoktur. Allah, ihsan edenleri sever.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

İbn Abbâs, el-Berâ b. Âzib ve Enes b. Mâlik der ki: İçkiyi haram kılan âyet nâzil olunca, ashâbtan bazıları: İçki içip kumar parasını yediği halde aramuzdan ölenlerin durumu nasıl olacak ? gibi bazı sözler söylediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Tirmizî, Tefsîr 5. sûre 10-12

Buhârî, Enes b. Mâliki'ten şöyle dediğini rivâyet eder: Ebû Talha’nın evinde içki içenlere içki veriyordum. Bunun üzerine içkinin haram kılındığına dair âyet nâzil oldu. Peygamber de, bir münadiye bunu yüksek sesle ilan etmesini emredince, Ebû Talha şöyle dedi: Dışarı çık da bu sesin ne olduğuna bir bak. Dışarı çıktım, (gelip) şöyle dedim: Bu, "haberiniz olsun muhakkak içki artık haram kılındı" diye ilan eden bir münadidir. Bu sefer Ebû Talha şöyle dedi: Git ve o şarabı dök. O şarap, el-Fadîh (diye bilinen, yarılmış taze hurmadan yapılıp ateşte pişirilmeyen bir şaraptı) den yapılmıştı. (Enes devamla.) der ki: Şarap, Medine sokaklarında akıp gitti. Kimisi şöyle dedi: Karınlarında (şarap) bulunduğu halde bir topluluk öldürüldü. Bunun üzerine yüce Allah:

"Îman edip salih amel İşleyenlere... tattıklarından dolayı bir vebal yoktur" âyetini indirdi. Buhârî, Tefsir 5. sûre 11. Mezâlim 21; Müslim., Eşribe 3; Dârimî, Eşribe 2, Müsned III, 227.

2- Hazret-i Peygamber Hayatında Hükmün İnişinden Önce Ölenlerin Durumu:

Bu âyet-i kerîme ile bu Hadîs-i şerîf, ashâb-ı kiramın ilk kıbleye doğru namaz kılarken ölen kimseler hakkındaki sorularını andırmaktadır. Bu soruyu sormaları üzerine;

"Allah, imanınızı boşa çıkarmaz" (el-Bakara, 2/143) âyeti nâzil olmuştur. Buna göre bir kimse, ölünceye kadar mubah olan bir işi yapacak olursa, bundan dolayı ne lehine, ne de aleyhine bir şey olur. Günah kazanması da, sorumlu tutulması da, yerilmesi de, ecir alması da, Övülmesi de sözkonusu değildir. Çünkü mubah, şeriat açısından her iki yönü de birbirine eşit olan iştir. Buna göre, içki mubah iken içkinin kalıntıları karnında bulunduğu halde ölen kimselerin durumu ile ilgili olarak korkuya kapılmamak ve soru sormamak gerekirdi. Ancak, bu soruyu soran kişi, mübahlığın delilinin farkına varmayarak, mübahlık hatırına gelmediğinden dolayı sormuş olabilir yahut da yüce Allah'tan korkusunun ileri derecede oluşundan, mü’min kardeşlerine şefkatinden dolayı, daha önce içki içmesi sebebiyle sorgulanmalarından, cezalandırılmalarından vehme kapılmış uluduğundan dolayı böyle bir soruyu sormuş olabilir, İşte, yüce Allah da: "îman edip salih amel işleyenlere... tattıklarından dolayı bir vebal yoktur" âyeti ile böyle bir vehmi ortadan kaldırdı.

3- Neblz Diye Bilinen İçki Sarhoşluk Verirse Şarap Demektir:

Âyetin nüzulüne dair bu Hadîs-i şerîfte, sarhoşluk vermesi halinde hurmadan yapılan nebîzin, hamr (şarap) olduğuna açık bir delil vardır. Bu, kendisine U'raz olunması câiz olmayan açık bir nastır. Çünkü ashâb-ı kiram (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun) dili bilen insanlardı. Onlar, bu içtikleri nebizin bir hamr olduğunu akletmişlerdi. Zira, o dönemde Medine'de bundan başka bir içkileri yoktu.

Şair el-Hakemî de şöyle demiştir:

"Bizim bir şarabımız var.

Fakat, asma şarabı değildir o.

Bunun yerine o, yüksek hurma ağaçlarının meyvesinden yapılır.

Bunlar semaya doğru yükselen asmalardır.

Meyvelerini toplamak isteyenlerin elleri ona ulaşamamıştır."

Buna açık delillerden birisi de Nesâî'nin kaydettiği şu rivâyettir. Bize el-Kasım b. Zekeriyya haber verdi: Bize, Ubeydullah, Şeyban'dan haber verdi. O, el-A'meş'den, o, Muharib b. Disar'dan, o, Cabir'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan, Hazret-i Peygamberin şöyle buyurduğunu nakletti; "Kuru üzüm ve hurma (dan yapılan içki) şarabın tâ kendisidir," Nesâî, Eşribe 3.

Yine sahih nakille sabit olduğuna göre, Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) -ki, dili ve şeriatı bilen bir kişi olarak o yeter- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın minberi üzerinde hutbe irad ederken şöyle demiştir: Ey insanlar, şunu bilin ki, şarabın haram kılınışı nâzil olduğu günde şarap beş şeyden yapılırdı: Üzümden, hurmadan, baldan, buğdaydan ve arpadan. Şarap (Hamr), aklı örten her şeydir. Bukârî, Tefsir 5- Sûre 10, Eşribe 2, 5; Müslim, Tefsir 32, 33; Ebû Dâvûd, Eşribe 1; saf, Esribe 2.

Bu ise, hamrın anlamı ile. ilgili en sarih açıklamadır. Ömer b. el-Hattâb, Medine'de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın minberi üzerinde sahabe topluluğunun huzurunda hutbe irad edip bu sözleri söyledi. Onlar bu dili bilen ehil insanlardı. Ve garaptan (hamrdan), bizim sözünü ettiğimiz şeyden başkasını da anlamamışlardı. Bu husus, böylece sabit olduğuna göre, "hamr ancak üzümden yapılır. Üzümden başkasından yapılana ise hamr denilmez ve hamr ismi onu kapsamaz. O içkilere ancak nebîz denilir" diyen Ebû Hanîfe ve Kûfelilerin görüşü de çürütülmüş olur. Nitekim şair de şöyle demiştir:

"Ben 'nebîai nebîz ehline terkettim.

Ve ben, onu ayıplayanla antlaşmalı dost oldum

O öyle bir içkidir ki, gencin şerefini kirletir

Ve kötülüğün kapılarını açar."

4- Şarap Dışındaki İçkiler:

İmâm Ebû Abdullah el-Mâzerî der ki: Seleften olsun, diğerlerinden olsun, ilim adamlarının çoğunluğunun kanaatine göre türü itibari ile sarhoşluk veren herşeyin içilmesi de haramdır. Az ya da çok olsun, çiğ ya da pişmiş olsun, üzümden veya başka şeyden yapılmış olsun fark etmez. Bunlardan herhangi birisinden kim birşey içerse, ona had vurulur. Sarhoşluk veren üzümden yapılan çiğ şaraba gelince, işte bir damlası dahi olsa, azının da çoğunun da haram olduğu icma ile kabul edilen budur Bunun dışında kalan içkilerin ise, Cumhûrun görüşüne göre haram olduğu kabul edilmiştir.

Ancak, Kûfeliler sözü geçenlerin dışında kalan içkilerden az olanda muhalefet etmişlerdir. Az miktardan kasıt sarhoşluk verecek dereceye ulaşmayan miktardır,

Üzümden çıkartıldığı halde pişirilmiş olması halinde de farklı görüştedirler. Basralılardan bir gurubun görüşüne göre, haramlık hükmü sadece üzümden sıkılan ve kuru üzümün ıslatılıp pişirilmemiş olan içeceği içindir. Üzüm ve kuru üzümün suyunun pişirilmiş olması ile bunların dışında kalanların pişirilmiş ve çiğ (pişirilmemiş) suları ise, sarhoşluk vermediği sürece helaldir

Ebû Hanîfe, haramlık hükmünün farklı hükümler taşımakla birlikte, yalnızca hurma ve üzüm meyvelerinden sıkılana münhasır olduğu görüşündedir. Onun görüşüne göre saf üzüm suyundan yapılmış şarabın azı da çoğu da haramdır. Ancak, üçte ikisi gidinceye kadar pişirilmesi hali müstesnadır. Islatılan kuru üzüm ve hurma İçeceğine gelince, bunlar herhangi bir miktar nazarı itibara alınmaksızın az dahi olsa ateş üzerinde bırakılmış olsa bile, bunların pişirilmiş olanları helaldir; çiğleri ise haramdır. Fakat o bunu haram kabul etmekle birlikte bunları içmekten dolayı haddi gerekli görmemektedir. Bütün bunlar ise, sarhoşluk sözkonusu olmadığı sürece sözkonusudur. Eğer, sarhoşluk verecek olurlarsa, hepsi birbirine eşit olurlar.

Hocamız fakih İmâm Ebû'l-Abbas Ahmed (radıyallahü anh) der ki; Bu meselede muhalif kanaatte olanlara hayret edilir. Çünkü bunlar derler ki: Üzümden sıkılarak elde edilen şarabın az miktarı çoğu gibi haramdır. Bu hususta icma da vardır. Bunlara; Şarabın az miktarı aklı gidermediğî halde ne diye haramdır denilecek olursa, mutlaka şöyle denilir: Çünkü onun az miktarını içmek daha çok içmeye götürür veya teabbüd için böyledir. Bu durumda onlara şöyle denilir: Şarabın azı hakkında kabul ettiğiniz herşey, aynen nebîzin azı hakkında da mevcuttur. O halde o da haram olmalıdır. Zira, -eğer bu kabul edilecek olursa- bunlar arasında yalnızca isim Farkı vardır. Böyle bir kıyas ise kıyas türlerinin en yükseğidir. Çünkü burada, fer' bütün nitelikleriyle asla eşittir. Bu ise, onun (Ebû Hanîfe'nin): "Kölelerimi azad ettim" diyen bir kimsenînf azad etme hükmünün hem erkek köleler, hem de cariyeler hakkında geçerli olmasını kıyasa dayanarak söylediğinin aynısıdır Diğer taraftan Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- gerçekten hayret edilir. Çünkü onlar, kıyasta o kadar ileri giderler ve kıyası ahad haberlere tercih dahi ederler. Bununla birlikte Kitap ve Sünnet ile ümmetin ilk dönemindeki ilim adamlarının icma ile desteklenmiş bu celî kıyası bir kenara İterek, muhaddislerin kitaplarında illetlerini beyan ettikleri şekilde hiçbirisi sahih olmayan ve hiçbirisi sahih kitaplarda yer almayan hadislere itimad etmişlerdir.

Yüce Allah'ın İzniyle bu meselenin geri katan kısmı en-Nahl sûresinde

(16/67. ayet, 2. başlıkta) gelecektir.

5- "Tatma"nın Mahiyeti:

Şanı yüce Allah'ın:

"Tattıklarından" âyetinde "tatmak; (taam)" aslında yemek hakkında kullanılır. Mesela: "Yemeğin tadına baktı, yedi ve içeceği içti," denilir. Ancak bu hususta, mecazî olarak da: "Ne ekmeğin, ne suyun, ne uykunun tadına baktım," denir. Şair de der ki:

"Vecra (denilen yer) de, yanakları meyilli deve kuşları vardır;

Uykunun tadına bakmazlar Ancak ayakta oldukları halde"

Daha önce el-Bakara sûresinde: "Fakat kim onu tatmazsa...(el-Bakara, 2/249. âyetin tefsirinde) yeteri kadar açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. (Ayrıca bk. 2/61. âyetin tefsiri)

6- Mubah ve Canın Çektiği Lezzetli Şeylerden Yararlanmanın Sınırı:

İbn Huveyzimendâd der ki: Bu âyet-i kerîme, mubah ve arzu edilen şeyleri alıp kullanmanın, yiyecek, içecek, evlenmek gibi zevk alınan herşeyden yararlanmanın -bu hususta aşınya gidilse ve bedeli ileri derecede olsa dahi- mübahlığını ihtiva etmektedir. Bu âyet-i kerîme, yüce Allah'ın şu âyetlerini andırmaktadır:

"Allah'ın size helal kıldığı o en temiz ve en güzel şeyleri haram kılmayın" (el-Mâide, 5/82);

"De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti ve hoş ve temiz rızıkları haram kılan kimdir?" (el-A'raf, 7/32)

7- Âyet-i Kerîmedeki Tekrarların Anlamı:

Yüce Allah'ın:

"Sakınır, îman eder ve salih amel işledikleri, sonra da sakınıp îman ettikleri, sonra yine sakınıp ihsan ettikleri taktirde, tattıklarından dolayı bir vebal yoktur. Allah İhsan edenleri sever" âyeti ile ilgili dört görüş vardır:

1- Takvanın (sakınmanın) anılmasında tekrar sözkonusu değildir. Anlamı şudur: İçki içmekten sakınır, haram olduğuna İnanırlarsa ikincisinin anlamı ise, sakınmaları (takvaları) ve îmanları devam ederse, üçüncüsünün anlamı ise, sakınıp ihsanda bulundukları takdirde .... şeklindedir.

2- içkinin haram kılınışından önce diğer haramlardan sakınır, haram kılınışından sonra da onu içmekten sakınırlar, sonra da geri kalan diğer amellerinde sakınmalarını devam ettirir ve davranışlarını güzel yapar, ihsanda bulunurlarsa, demektir.

3- Şirkten sakınır, Allah'a ve Rasulüne îman ederlerse; ikincisinin anlamı ise, sonra da büyük günahlardan sakınarak imanlarını attırırlarsa; üçüncüsünün anlamı ise: Sonra da küçük günahlardan sakınıp ihsanda bulunurlarsa, yani nafile ameller işlerlerse.... demektir.

4- Muhammed b. Cerir der ki: Birinci sakınma yüce Allah'ın emirlerini kabul ile karşılamak suretiyle sakınmak ve O'nu tasdik ederek O'na itaat edip gereğince amel etmektir. İkinci sakınmak ise tasdik üzere sebatı devam ettirmek suretiyle sakınmaktır. Üçüncü sakınmak ise, ihsan ile ve nafileler yaparak Allah'a yaklaşmak suretiyle sakınmaktır.

8- Sakınan ve İhsan Eden:

Yüce Allah'ın:

"Sonra yine sakınıp ihsanda bulundukları takdirde... Allah ihsan edenleri sever" âyeti, ihsan eden ve sakınan (muttaki) kimsenin, salih ameller işleyip îman eden muttaki kimseden daha faziletli olduğuna delildir. Fazileti ise, ihsanı dolayısıyla ona verilecek olan ecir iledir.

9- Bu Ayetin Yanlış Anlaşılması ve Kudame b. Mazûn:

Ashâbdan (radıyallahü anhüm) Cumalıoğullarından Kudame b. Maz'ûn, bu âyet-i (yanlış bir şekilde) te'vil etmiştir. Bu sahabi, Habeşistan'a iki kardeşi Osman ve Abdullah ile birlikte hicret edenlerdendir. Daha sonra Medine'ye hicret etmiş, Bedir'de hazır bulunmuş ve uzun bir ömür sürmüştür. Ömer b. el-Hattâb'ın kayın biraderi, oğlu Abdullah ve kızı Hazret-i Hafsa’nın dayısı idi. Ömer b. el-Hattâb onu, önce Bahreyn'e vali olarak tayin etmiş, daha sonra Abdulkays oğulları efendisi el-Carud'un onun aleyhine şarap içtiğine dair tanıklık etmesi üzerine azletmişti. Buhârî, Meğâzi 12.

Dârakutnî şu rivâyeti kaydederek der ki: Bize Ebû'l-Hasen Ali b. Muhammed el-Mısrî anlattı: Bize, Yahya b. Eyyub el-Allâf anlattı. Bana, Said b. Ufeyr anlattı. Bana, Yahya b. Fuleyh b. Süleyman anlatarak dedi ki: Bana, Sevr b. Zeyd İkrime'den anlattı, o, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletti:

İçki içenlere Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde ellerle, ayakkabılarla ve sopalarla vurulurdu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edinceye kadar bu böyle devam etti.

Ebû Bekir'in halifeliği döneminde içki içenler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dönemindekilerden daha fazlaydı. O bakımdan Ebû Bekir vefat edinceye kadar onlara kırkar sopa vururdu.

Ondan sonra gelen Ömer de aynı şekilde kırkar sopa vurarak cezalandırıyordu. Nihayet ona ilk muhacirlerden içki içmiş birisi getirildi. Ona sopa vurulmasını emretti. Adam: Bana niye sopa vurdun? Benimle senin aranda Allah'ın Kitabı hakem olsun, dedi. Hazret-i Ömer şöyle dedi: Peki, Allah'ın Kitabının neresinde sana sopa vuramayacağımı görüyorsun? Bunun üzerine adam şöyle dedi: Yüce Allah kitabında: "Îman edip salih amel işleyenlere... tattıklarından dolayı bir vebal yoktur" diye buyurmaktadır, işte ben de îman edip salih amel işleyen, sonra sakınıp îman eden, sonra yine sakınıp ihsan edenlerdenim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Bedir, Uhud, Hendek ve bütün önemli vakalarda hazır bulundum.

Hazret-i Ömer şöyle dedi: Bu söylediklerine karşı cevap vermiyor musunuz? İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet-i kerimeler, daha önce geçenler için bir mazeret, geri kalan insanlara karşı da bir delildir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ey îman edenler, içki, kumar..." Sonra, diğer ayeti de okuyarak devam etti. Eğer bu gerçekten îman edip salih amel işleyen kimselerden olsaydı, şüphesiz ki Allah ona içki içmesini yasaklamış bulunmaktadır. Bu sefer Ömer şöyle dedi: Doğru söyledin, Peki görüşünüz nedir?

Bu sefer Ali (radıyallahü anh) şöyle dedi: Şüphesiz bir kimse içti mi sarhoş olur. Sarhoş oldu mu, hezeyan eder. Hezeyan etti mi de iftiralarda bulunur. Müfteri kimseye de seksen sopa vurulur. Bunun üzerine Hazret-i Ömer emrederek ona seksen sopa vuruldu. Dârakutnî, III, 116.

el-Humeydi, Ebû Bekr el-Berkanî'den, o da İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmektedir: el-Carud, Bahreyn'den gelince dedi ki: Ey mü’minlerin emiri, Kudame b. Maz'ûn sarhoşluk verici içki içti. Ve ben, yüce Allah'ın haklarından bir hak görürsem onu sana getirmem, benim üzerime bir hak görev olur. Hazret-i Ömer: Senin söylediğinin doğruluğuna kim şahidlik eder, deyince. O: Ebû Hüreyre dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer, Ebû Hüreyre'yi çağırıp: Neye şahidlik edersin Ey Ebû Hüreyre? diye sormuş, O da: İçki içtiğinde ben onu görmedim ama, onu sarhoş ve kusarken gördüm. Hazret-i Ömer; Sen, şahidlikte işi aşırıya görürdün dedi, arkasından Hazret-i Ömer, Bahreyn'de bulunan Kudame'ye mektup yazarak yanına gelmesini emretti.

el-Carud henüz Medine'de iken Kudame geldi. el-Carud da Hazret-i Ömer'le konuşarak: Bu adama Allah'ın Kitabını uygula dedi. Hazret-i Ömer el-Caruda: Sen bir şahid misin? Yoksa bir hasım, bir davacı mısın? el-Carud: Ben şahidim dedi. Hazret-i Ömer: Sen şahidliğini yapmış bulunuyorsun demesi üzerine, el-Carud Hazret-i Ömer'e: Ben, Allah adına sana söylüyorum, dedi. Bu sefer Hazret-i Ömer şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, ya dilini tutarsın, yahut da sana kötülük yaparım.

Bu sefer, el-Carud: Allah'a yemin ederim senin bu davranışın hak değildir. Amcan oğlu içki içecek, bana kötü davranacaksın. Hazret-i Ömer onu tehdit etti. Bu sefer, oturmakta olan Ebû Hüreyre dedi ki: Ey mü’minlerin emiri, eğer sen bizim şahitliğimizden şüphe ediyor isen, İbn Maz'un'un hanımı, Velid'in kızı (Hind)'e sor Bunun üzerine Hazret-i Ömer, Hind'e Allah adına söylemesini istiyerek haberci gönderdi. Hint de kocası aleyhine şahidlik edince, Hazret-i Ömer şöyle dedi. Ey Kudame, ben sana sopa vuracağım. Bu sefer Kudame: Allah'a yemin ederim -eğer dedikleri gibi içki içmiş olsam dahi- Ey Ömer, senin bana sopa vurma hakkın yoktur. Hazret-i Ömer: Nedenmiş o, Ey Kudame deyince, Kudame şöyle dedi: Çünkü yüce Allah:

"Îman edip salih amel işleyenlere... tattıklarından bir vebal yoktur. Allah ihsan edenleri sever" diye buyurmaktadır, dedi.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer: Ey Kudame, yanlış tevil ediyorsun. Sen, eğer Allah'tan korksan, Allah'ın haram kıldığından uzak dururdun. Sonra Hazret-i Ömer, hazır bulunanlara dönerek şöyle dedi: Kudameye sopa vurmak hakkındaki görüşünüz nedir? Hazır bulunanlar: Hasta olduğu sürece ona sopa vurmam uygun görmüyoruz dediler. Hazret-i Ömer, sesini çıkarmayarak ona sopa vurmadı.

Birgün sabahleyin, yine yanındaki arkadaşlarına: Kudame'ye sopa vurmak hususundaki görüşünüz nedir, diye sorunca, hazır bulunanlar: Hasta olduğu sürece ona sopa vurmanı uygun görmüyoruz, dediler. Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, kamçının altında ölerek Allah'ın huzuruna çıkması, benim o sorumluluk boynumda olduğu halde Allah'ın huzuruna çıkmamdan daha çok hoşuma gider. Allah'a yemin ederim ona sopa vuracağım dedikten sonra, bana bir kamçı getirin, dedi. Hazret-i Ömer'in azadlısı Eslem ona ince ve küçük bir kamçı getirdi. Hazret-i Ömer o kamçıyı alıp eliyle sıvazladıktan sonra Eslem'e şöyle dedi: Kavminin kötü adeti olan iltimas seni etkiledi ha! Bana bundan başka bir kamçı getiriniz dedi. Bu sefer Eşlem ona tam bir kamçı getirdi. Bunun üzerine Ömer, Kudame'ye kamçı vurulmasını emretti. Bundan dolayı Kudame, Hazret-i Ömer'e öfkelendi ve ona darıldı. Kudame, Hazret-i Ömer'e dargın vaziyette ikisi de hacc ettiler. Nihayet haclarından geri döndüklerinde Ömer, es-Sukyâ denilen yerde konaklayıp uyudu. Uyandığında Ömer şöyle dedi: Çabuk bana Kudame'yi getiriniz. Haydi gidin bana onu getiriniz. Allah'a yemin ederim ben rüyamda birisinin bana gelip şöyle dediğini duydum: Kudame ile barış, çünkü o senin kardeşindir. Fakat Kudame'nin yanına gittiklerinde Hazret-i Ömer'in yanına gelmeyi kabul etmedi. Bu sefer Hazret-i Ömer, Kudame'nin yanına sürüklenerek getirilmesini emretti. Nihayet Hazret-i Ömer onunla konuştu ve onun için Allah'tan mağfiret diledi. Böylelikle dargınlıklarından sonra ilk defa barışmış oldular. el-Beyhakî, es-Sunenu'l-Kübrâ, VIII, 547-548; İlanul-Ashâb. Usdu'l-Gâbe, IV. 95; İbn Hacer, el-İsâbe, V, 323. 324

Eyyub b. Ebî Temime der ki: Bedir'e katılanlardan, şarap dolayısıyla ondan başka kimseye had vurulmuş değildi.

İbnü'l-Arabî der ki: İşte bu, sana âyetin te'vilini (ne anlama geldiğini) göstermektedir. Bu hususta, Dârakutnînin naklettiği hadiste, İbn Abbâs'tan zikredilenler ile, el-Berkani yoluyla gelen hadiste, Hazret-i Ömer'den gelen açıklamalar doğru olan açıklamalardır. Eğer şarap içen bir kimse, başka hususlarda da Allah'tan korkacak olsa (ve bundan dolayı haddi haketmediği kabul edilse), şarap dolayısıyla hiç kimseye had vurulmazdı. O bakımdan, böyle bir te'vil, en bozuk bir te'vildir. Kudame ise bunu farketmemişti. Ömer ve İbn Abbâs gibi (Allah ikisinden de razı olsun) Allah'ın başarı verdiği kimseler ise, bunun doğru anlamını kavramışlardı. Şair der ki:

"Ben zamanın üzüntü ve kederinden ağladığını görecek olursam;

Mutlaka bende Ömer'e ağlarım.."

Ali (radıyallahü anh)'dan rivâyet olunduğuna göre, Şam'da bir topluluk içki içtiler ve: Bu içki bizim için helaldir deyip, bu âyet-i kerimeyi yanlış bir surette te'vil ettiler. Hazret-i Ali ile Hazret-i Ömer, tevbe etmelerinin istenmesini, tevbe etmeyecek olurlarsa öldürülmeleri gerektiğini kararlaştırdılar. Bunu da el-Kiya et-Taberî zikretmiştir. el.-Kiyâ et-Taberî, Ahkâmu'l-Kuran. III, 103.

Bu bölümü tek başına aç →

94. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler, Allah gıyaben kendisinden korkanları ortaya çıkarmak için avdan, ellerinizin, mızraklarınızın erişebileceği bir şeyle sizi muhakkak deneyecektir. Artık bundan sonra kim aşırı giderse, onun için pek acıklı bir azap vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Ortamı:

Yüce Allah'ın:

"...Allah... sizi muhakkak deneyecektir" âyeti, muhakkak sizi sınayacaktır demektir. Denemek (ibtilâ), sınamak demektir.

Avlanma, Arab-ı Aribe'nin Arap Tarihçileri Arapları iki büyük kısma ayırırlar. I. Arab-ı Bâide Yaşayıp helâk olmuş, nesilleri tükenmiş Araplar. II. Arab-ı Bakiye, Soyları devam eden Araplar bunlar da : a) Arab-ı Aribe ve b) Arab-ı Musta'ribe olmak üzere iki kola ayrılırlar. Arab-ı Aribe Kahtanilerden ortaya çıkan kabilelerdir. Arab-ı Mustaribe ise soyları İsmail (aleyhisselâm)'a varan Araplardır (H. İbrahim Hasan. îstûm Tarihi, çevirenler; İ. Yiğit, S. Gümüş İstanbul 1985,1, 26-28) Merhum müfessir bü sözleriyle avlanmanın Arapların çok eski dönemlerden beri geçim kaynaklarından birini teşkil ettiğine işaret etmektedir. geçim yollarından birisi idi. Hepsi arasında oldukça yaygındı. Oldukça kullanılan bir yoldu. Allah da onları ihramlı iken ve Harem bölgesinde av hayvanları ile sınadı. Tıpkı, İsrailoğullarını Cumartesi gününde haddi aşmamakla sınadığı gibi.

Denildiğine göre, bu âyet-i kerîme Hudeybiye yılı nâzil olmuştur. Ashâbın bazıları, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte ihrama girdikleri halde, bazıları da ihrama girmemişti. O bakımdan, bir av göründü mü, durumları ve davranışları o hususta farklı farklı olurdu. Av ile ilgili hükümler kendileri için açık ve net olmadığından dolayı, durum ve fiillerinin hükümlerine, hacc ve umrelerinin yasaklarına dair bir beyan olmak üzere yüce Allah bu âyeti kerimeyi indirdi.

2- Bu Âyet-i Kerîme'nin Muhataptan:

İlim adamları, bu âyet-i kerimenin muhatapları ile ilgili olarak iki farklı görüş ileri sürmüşlerdir. Birincisine göre, bu âyetin muhatapları ihramlı olmayan kimselerdir. Bunu Mâlik söylemiştir.

İkinci görüşe göre ise bunlar ihramlı olanlardır. Bunu da İbn Abbâs söylemiş ve bu hususta yüce Allah'ın:

"Sizi muhakkak deneyecektir" âyetini delil göstermiştir. Çünkü, denemenin kendisi vasıtasıyla tahakkuk ettiği avlanmaktan uzak durma yükümlülüğü, ihram ile birlikte sözkonusu olur.

İbnü'l-Arabî ise şöyle demektedir: Ancak, bunun böyle olması gerekmez, Çünkü teklif, kendisi için avlanmakla ilgili koşulan çeşitli şartlar ile ve yine avlanma keyfiyetine dair kendisi için meşru kılınan niteliklerle tahakkuk eder. Doğrusu, bu âyet-i kerimedeki hitabın, ihramlı olsun, olmasın bütün insanlara yönelik olduğudur. Çünkü yüce Allah'ın:

"Sizi muhakkak deneyecektir" âyeti, mutlaka bununla mükellef kılacaktır, demektir. Teklif ise, bütünüyle bir denemedir. Fazilet iset bunun çokluk ve azlığında, zayıflık ve sıkıntılar arasındaki farklılıklarda ortaya çıkar.

3- Hangi Tür Av Hayvanlarıyla Deneme Sozkonusudur:

Yüce Allah'ın:

"Avdan.., bir şeyle" âyeti, avın bazılarıyla demektir. Burada geçen; dan," teb'îz (kismîlik) içindir. Bu da özel olarak kara avıdır. Bütün av hayvanlarını kapsamaz. Çünkü, denizin de avı vardır. Bu açıklama et-Taberî ve başkaları tarafından yapılmıştır. "Av (sayd)" ile ise, avlanan hayvanlar kastedilmiştir. Çünkü yüce Allah:

"Ellerinizin... erişebileceği" diye buyurmaktadır.

4- Av Neye Denir;

Yüce Allah'ın:

"Ellerinizin, mızraklarınızın erişebileceği" âyeti, küçük ve büyük av hayvanlarının durumunu açıklamaktadır.

İbn Vessâb ve en-Nehaî

"(..........) Erişebileceği" âyetini, alttan noktalı "ye" harfi ile (.......) diye okumuşlardır.

Mücahid der ki: Eller, yavruları, yumurtaları ve kaçamayanları alıp yakalayabilir. Mızraklar ise, büyük av hayvanlarına erişir. İbn Vehb dedi ki: Mâlik dedi ki: Yüce Allah :

"Ey îman edenler, Allah... ellerinizin, mızraklarınızın erişebileceği bir şeyle sizi muhakkak deneyecektir" diye buyurmaktadır. İnsanın eliyle, mızrağıyla, yahut herhangi bir silahı ile erişebilip de öldürdüğü her bir şey, yüce Allah'ın buyurduğu gibi avdır.

5- El ve Mızrak Tabirlerinin Kapsamı:

Yüce Allah'ın, özel olarak

"elleri" zikretmesinin sebebi, avlanmakta gösterilen çabanın büyük bir kısmının ellerle yapılışından dolayıdır. Avcılıkta kullanılan diğer hayvanlar, ipler, el ile yapılan tuzak ve ağlar da bunun kapsamına girer. (Silahlar arasından) özel olarak mızrakların anılışı ise, avı yaralayan araçların çoğunluğunu mızrakların teşkil edişi dolay ısıyladır. Ok ve benzeri şeyler de kapsamına girer. Avlanmada kullanılan hayvanlar ve oklara dair açıklamalar isef sûrenin baş tarafında (el-Mâide, 5/4. âyet, 4. başlık ve devamında) yeteri kadar yapılmış bulunmaktadır. Hamd, Allah'a mahsustur.

6- Kurulu Av Tuzak ve Ağlarına Yakalanan Avların Hükmü:

Tuzak ve ağlara yakalanan avlar, sahiplerine aittir. Herhangi bir kimse avı bunlara takılmak zorunda bırakacak olsa ve bu ağ ve tuzaklar olmaksızın bu avları yakalama imkânı yoksa, o takdirde bu ağların sahibi öbürü ile ortaktır. Dağda bulunan arı kovanlarına düşen arılar da sözü geçen ağ ve tuzaklar gibidir. Yüksek burçlarda bulunan güvercinler ise, eğer mümkünse sahiplerine geri verilir. Kovan arılarının durumu da böyledir. Bu, Mâlik'ten rivâyet edilmiştir.

Arkadaşlarından birisi de şöyle demektedir: Güvercin, ya da arıların yanına geldiği kimsenin, bunları geri vermek mükellefiyeti yoktur.

Eğer köpekler, bir avı bir kimsenin evine ya da odasına girmek zorunda bırakacak olursa, av hayvanı, köpekleri salan avcıya aittir ev sahibine değil. Eğer, köpeklerin mecbur bırakması sözkonusu olmaksızın eve girecek olsa, o takdirde o av hayvanı ev sahibine ait olur.

7- Âyet, Av Hayvanının Avt Yakalayana Ait Olduğuna Delil Gösterilmiştir:

Bazıları, av hayvanının avcı hayvanı kışkırtana değil de bizzat yakalayana ait olacağına bu âyeti delil göstermişlerdir. Çünkü, avcı hayvanı kışkırtanın el, ya da mızrağı henüz birşey ele geçirebilmiş değildir. Ebû Hanîfe'nin de görüşü budur.

8- Kitap Ehlinin Avı:

Mâlik, kitap ehlinin avını mekruh görmekle birlikte haram dememiştir. Çünkü yüce Allah:

"Ellerinizin, mızraklarınızın erişebileceği" derken, îman ehlini kastetmektedir Zira yüce Allah, âyetin baş tarafında: "Ey îman edenler" diye bîtap buyurmuştur. Böylelikle kitap ehli dışarıda bırakılmıştır.

İlim ehlinin Cumhûru ise, ona muhalefet etmiştir. Çünkü yüce Allah:

"Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helaldir" (el-Mâide, 5/5) diye buyurmuştur. Onlara göre, av da tıpkı kitap ehlinin kestikleri gibidir.

Bizim (Mâliki mezhebimizin) ilim adamlarımız ise, ayet-i kerîme, onların yiyeceklerini ihtiva etmekle birlikte, av başka bir türdür. O bakımdan genel olarak yiyeceklerin kapsamına girmez ve yiyecek, mutlak olarak kullanıldığı takdirde avı kapsamaz.

Derim ki: Bu açıklama, avlanmanın kitap ehli nezdinde meşru olmayışına binaen böyledir. Bu durumda av onların yiyeceklerinden olmaz. Böylelikle bu iddia bizim için bağlayıcı olmaktan da çıkar. Şayet av, eğer dinlerinde meşru ise, lâfız onu da kapsamına aldığından dolayı, bizim onların av hayvanlarının da etini yememiz gerekir. Çünkü, bu da onların yiyecekleri arasında yer alır,

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

95. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler! Sîz ihramdayken avı öldürmeyin. İçinizden kim onu bilerek öldürürse cezası, iki âdil kimsenin hükmü ile, öldürdüğü hayvanın benzeri Kâ'be'ye ulaştırılacak bir hayvan kurban etmektir. Yahut düşkünlere yemek yedirmek şeklindelti bir keffârettir. Veya bunun dengi oruç tutmaktır. Tâ ki ettiğinin vebalini tatmış olsun. Allah, geçmiştekileri bağışlamıştır. Fakat, kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikam alır. Allah, mutlak galiptir, intikam sahibidir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı otuz başlık halinde sunacağız:

1- Âyet-i Kerîmenin Muhatapları ve Nüzul Sebebi;

Yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler" şeklindeki bu hitabı, erkek olsun, dişi olsun bütün müslümanlaradır. Buradaki yasak ise, yüce Allah'ın;

"Ey îman edenler, Allah... avdan ellerinizin..,erişebileceği bir şeyle sizi muhakkak deneyecektir" (el-Mâide 5/94) âyetinde sözü geçen denemedir. Rivâyet olunduğuna göre, Ebû'l-Yeser, ki, ismi Amr b. Mâlik el-Ensaif dir. Ebû'l Yeser künyeli bu sahabinîn ismi: Ka'b b. Amr b. Abbad...dır- (İbn Hâcer, Tehzibut-Tehzib, VIII, 392). Hudeybiye yılında umre yapmak üzere ihrama girmişti. O sırada bir yaban eşeği öldürünce, onun hakkında:

"Siz ihramda İken avı öldürmeyin" âyet-i nâzil oldu.

2- Öldürmenin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Avı öldürmeyin" âyetinde geçen öldürmek, canın çıkmasına sebep olan herbir fiildir. Bu da çeşitlidir. Boynunu kesmek, boğazını kesmek, boğmak, vurmak ve buna benzer. Böylece yüce Allah, avlanmak hususunda ihramlı kimseye, canın çıkmasına sebep teşkil edecek hertürlü davranışı haram kılmış olmaktadır.

3- Avı Öldürmenin ve Ondan Yemenin Cezası:

Bir kimse, bir av hayvanını öldürse veya kesset ondan yiyecek olsa, onu öldürmesi dolayısıyla tek bir ceza ödemesi gerekir. Yediği için bir ceza gerekmez. Şâfiî de bu görüştedir.

Ebû Hanîfe ise şöyle der: Ona, yediğinin cezasını da vermek düşer. Yani, onun kıymetini vermelidir. Ancak, iki arkadaşı (Ebû Yûsuf ile Muhammed) ona muhalefet ederek şöyle derler: (Yemesinden dolayı) ona İstiğfar etmekten başka birşey gerekmez. Zira o, bundan başka bir meyte yemiş gibidir. Bundan dolayı bir başka ihramlı kişi ondan yiyecek olsa, ona da İstiğfardan başka bir şey düşmez.

Ebû Hanîfe'nin delili şudur: O, İhramı dolayısıyla kendisine yasak olan bir iş yapmıştır. Zira o av hayvanını öldürmek ihramın yasaklarındandır Bilindiği gibi öldürmekten maksat o hayvanın etini yemektir. Eğer maksada kendisi vasıtasıyla ulaşılan şey, ihramının yasağı ise, ve bu onun için bir cezayı gerektirmekte ise, bizzat maksadın kendisini gerçekleştirmesi, cezalandırılması için daha uygundur.

4- İhramlt Kimsenin Av Hayvanını Boğazlaması:

Bize (Mâliki mezhebine) göre, ihramlı bir kimsenin av hayvanım boğazlaması câiz değildir. Çünkü yüce Allah, ihramlı olan kimseye av hayvanını öldürmeyi yasaklamıştır. Ebû Hanîfe de bu görüştedir.

Şâfiî ise der ki: İhramlı kimsenin av hayvanını boğazlaması, bir serT kesimdir. O,-bunu ileri sürerken şunları delil gösterir: Şer'î kesim, ehliyete sahip bir kimseden -ki, o da müslümandır- sadır olmuştur. Ve bu kesimT mahalline izafe olunmuştur. Bunlar da davarlardır. O halde bu, onu yemeyi helal kılmak olan maksadını da gerçekleştirir. Bunun asıl dayanağı ise,ihramsızkimsenin kesebilmesidir.

Derim ki: Kesme işinin ehil kimseden sadır olduğuna dair iddianıza gelin' ce, ihramda olan bir kimse, av hayvanını kesme ehliyetine haiz değildir. Zira ehliyet, akla dayanılarak tesbit edilen bir durum değildir. Bunu belirleyen şeriattır. Bu da, şeriatın kesime izin vermesiyle yahut da bunu reddetmesiyle anlaşılır. Reddetmek de kesmenin yasaklanmasından anlaşılır. İhramlı olan kimseye ise, av hayvanını kesmesi yasak kılınmıştır. Çünkü yüce Allah:

"İhramda iken avı öldürmeyin" diye buyurmaktadır. Böylelikle bu nehiy sebebiyle ehliyet sözkonusu olmamaktadır. Diğer taraftan, bu maksadını gerçekleştirmektedir, sözünüze gelince, bizler ihramlı bir kimsenin av hayvanını kesmesi halinde onun, o av hayvanından yemesinin helâl olmayacağını ittifakla kabul ediyoruz. Ancak, size göre ondan başkası o av hayvanından yiyebilir. Eğer hayvanı kesmek, kesen için helâl olması gibi bir fayda sağlamıyor ise, ondan başkasına böyle bir fayda sağlamaması öncelikle sözkonusudur. Çünkü fer' hükümleri itibari ile aslına (yani, kıyasta ikinci önerme birinci önermenin hükümlerine) tabidir. Dolayısı ile, asıl için sabit olmayan şeylerin fer' için sabit olması sahih olamaz.

5- Av; Sayd:

Yüce Allah'ın:

"Av" âyeti, mastar olup, isim gibi muamele görmüştür. Avlanılan hayvan hakkında kullanılmıştır. Burada "av" lâfzı ister kara, ister deniz av hayvanı olsun, hepsi hakkında umumidir. Nihayet yüce Allah'ın:

"İhramda bulunduğunuz sûrece de icara avı size haram kılındı" âyeti gelince, bu âyetle yüce Allah deniz avını mutlak olarak mubah kıldı. Nitekim, yüce Allah'ın izniyle, bundan sonraki âyet-i kerimede buna dair açıklamalar gelecektir.

6- Yırtıcı Hayvanlar Kara Avının Kapsamı İçinde midir, Değil midir?:

Yırtıcı hayvanların, kara avı kapsamının dışında olup ondan tahsis edilip edilmediği hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.

Mâlik der ki: Kedi, tilki, sırtlan ve buna benzer saldırgan olmayan bütün yırtıcı hayvanları İhramU bir kimse öldüremez. Öldürecek olursa karşılığında fidyesini öder. Yine Mâlik der ki: Küçük sinekleri de ihramlı kimsenin öldürmesini uygun görmedim. Öldürecek olursa onların da fidyesini öder. Bunlar ise, karga yavruları gibi değerlendirilir.

Bununla birlikte, insanların üzerine çoğunlukla saldıran, hayvanların öldürülmesinde bir mahzur yoktur. Aslan, kurt, kaplan ve pars gibi. Aynı şekilde yılan, akrep, fare, karga ve çaylakın öldürülmesinde de bir mahzur yoktur. İsmail der ki: Bu ise, Hazret-i Peygamber'in şu âyeti dolayısıyladır: "Beş fasık vardır ki bunlar, Harem bölgesinde de Harem bölgesinin dışında da öldürülürler..."Bu Hadîs-i şerîf 7. başlıkta da gelecektir. Kaynakları orada gösterilecektir. Peygamber bunlara, "fasıklar" diye ad vermiş ve onları yaptıkları fiillerle vasfetmiştir Çünkü, fasık, fıskın ism-i failidir. Küçüklerinin bu gibi davranışlan yoktur. Köpeği saldırgan olmakla nitelendirmiştir. Köpek yavruları ise saldırmazlar. O bakımdan köpek yavruları bu sıfatın kapsamı içerisine girmezler.

Yine kadı İsmail der ki: Saldırgan köpek, insanlara zararı büyük olan hayvanlardandır. Yılan ve akrep de bu kabildendir. Çünkü bunlardan korkulur. Çaylak ve karga da böyledir. Çünkü bunlar insanların elinden eti kapıp gider.

İbn Bukeyr der ki: Akrebin öldürülmesine izin verilmesi, akrebin iğne ve zehirinin bulunmasından dolayıdır. Farenin öldürülmesine izin verilmesi ise, yolcu için hayati önemi olan su kabı ile ayakkabıları kemirmesinden dolayıdır. Karga ise, deve üstüne kendisini bırakır ve devenin etini gagalayıp sırtını oyar.

Mâlik'ten şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Karga ve çaylak, zarar vermeleri hali dışında öldürülmezler. Yine kadı İsmail der ki: Eşek ansı hakkında görüş ayrılığı vardır. Kimisi onu yılan ve akrebe benzetmiştir. Eğer, eşek ansı insanlara kendiliğinden saldırmayan bir hayvan olmasaydı, onlar için yılan ve akrepten daha çetin olurdu. Şu kadar var ki, yılan ve akrepinki kadar onun tabiatında saldırganlık yoktur. Hatta eşek arısı, rahatsız edilecek olursa kendisini korumaya çalışır. (Yine Kadı İsmail) der ki: Bir kimseye eşşek ansı gelir de, o da kendisini ona karşı sallallahü aleyhi ve sellemunacak olursa, onu öldürmekten dolayı ona birşey düşmez. Ömer b. el-Hattâb'dan eşek arısının öldürülmesinin mübahlığına dair rivâyet sabit olmuştur.

İmâm Mâlik ise der ki: Eşek arasını öldüren bir kimse, birşeyler yedirir. Yine Mâlik, pire, sinek, karınca ve benzeri hayvanları öldüren hakkında da aynı şeyleri söylemiştir.

Rey Ashâbı derler ki: Bütün bunları öldürenlere birşey düşmez. Ebû Hanîfe de der ki: İhramlı bir kimse, yırtıcı hayvanlar arasından yalnızca saldırgan köpeği ve kurtu öldürür. İster ilk saldıran bu hayvanlar olsun, ister bunlara ilk saldıran ihramlı olsun farketmez. Bunların dışında yırtıcı hayvanlardan herhangi birisini öldürecek olursa, onun fidyesini verir.

Yine Ebû Hanîfe der ki: Şayet köpek ve kurlun dışında herhangi bir yırtıcı hayvan ilk olarak ihramlıya saldıracak olursa, ihramlı da onu öldürürse, ihramlıya birşey düşmez. Yine yılan, akrep, karga ve çaylağı öldürmekten dolayı da ona birşey düşmez. Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının -Züfer müstesna- özetle görüşleri böyledir. el-Evzaîf es-Sevrf, el-Hasen de böyle demişlerdir. Delil olarak da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, bazı hayvanları muayyen olarak özellikle zikredip zararları dolayısıyla ihramlı kimsenin bunları öldürmesine ruhsat vermiş olmasını göstermişlerdir. O bakımdam bunlara herhangi bir hayvanı daha ilave etmenin izah edilir bir tarafı olamaz. Ancak, herhangi bir şey üzerinde icma edecek olurlarsa, bu da onların (Hazret-i Peygamber'in muayyen olarak öldürme ruhsatı verdiği hayvanların) kapsamı içerisinde değerlendirilir.

Derim ki: Ebû Hanîfe'ye -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- gerçekten hayret edilir O, kile ile ölçülme illeti dolayısıyla toprağı da buğday gibi değerlendirdiği halde, fısk ve saldırganlık illeti dolayısıyla diğer saldırgan yırtıcı hayvanları köpeğe kıyas etmemekte; Mâlik ve Şâfiî (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun)'nin yaptığı değerlendirmeyi yapmamaktadır.

Züfer b. el-Hüzeyl de der ki: İhramlı kimse yalnızca kurtu öldürebilir. İhramlı olduğu halde kurttan başka hayvan öldüren kişinin, ister bu hayvan ilk saldıran olsun, İster ilk saldıran olmasın fidye ödemesi gerekir. Çünkü, bu hayvan dilsiz (açma) bir hayvandır ve onun yaptığı bir hederdir. (Buhârî, Zekât 66, Diyat 28, 29; Müslim Hudûd 45, 46; Ebû Dâvûd, Diyât 21; Tirmizî, Zekât 16, Ahkâm 37; Nesâî, Zekât 28 vs...) hadîsine işaret edilmektedir. Aksini kabul etmek konu ile ilgili hadisi reddetmektir ve ona muhalefet etmektir.

Şâfiî ise der ki: Eti yenmeyen her bir hayvanı, ihramlı kimse öldürebilir. Bunların küçükleri ile büyükleri arasında fark yoktur. Bunlardan kurt ile sırtlandan doğma, melez yavru müstesnadır. Şâfiî der ki: Akbaba, hamamböceği maymun, şempanze ve etleri yenilmeyen hayvanlarda birşey yoktur. Çünkü bunlar av hayvanları arasında değildir. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır;

"İhramda bulunduğunuz sürece de kara avı size haram kılındı" (el-Mâide, 5/96) İşte bu da ihramlılara haram kılınan avların, ihrama girmeden önce helal olan avlar olduğunu göstermektedir. Bu ifadeyi Şâfiî'den el-Müzenî ve er-Rabi' nakletmiştir.

Denilse ki; Eziyet vermekle ve yenmemekle birlikte bitin neden fidyesini vermek gerekir? Buna şöyle cevap verilir: Bitin fidyesini ödemenin tek sebebi, tırnak, saç gibi şeyler ile ihramlının giymemesi gereken şeyi giymesi karşılığında vermesi gereken fidye kadar vermesi gereğidir. Çünkü bitin atılması suretiyle eğer baş ve sakalında bulunuyor ise, kendi üzerinden rahatsız edici bir şeyi atmış olur. O, böylelikle sanki saçının bir bölümünü atmış gibidir. Şayet bit, açıkta görülür ve öldürülecek olursa, bu durumda bitin bir eziyeti de olmaz, Bu hususta Ebû Sevr'in görüşü, Şâfiî'nin görüşüdür Bunu da Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) söylemiştir.

7- İhramlı Kimselerin Hadis Nassı ile Öldürebilecekleri Sabit Olanlar:

Hadis İmâmları, İbn Ömer'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu naklederler: "Beş canlı hayvan vardır ki, ihramlı için bunları öldürmekte bir vebal yoktur: Karga, çaylak, akrep, fare ve saldırgaa köpek." Lâfız Buhârînindir. Buhârî, Cezau’s Sayd 7, Bedu’l-Halk, 16; Müslim, Hacc 72, 76-79; Ebû Dâvûd, Menasik, 39; Nesâî, Menâsik 82, 84, 86-88; İbn Mâce Menasik 91: Muvatta’' Hacc 88-90. Ahmed ve İshâk da bu görüştedir.

Müslim'in kitabında da Hazret-i Âişe'den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Beş fasık (bozguncu hayvan) vardır ki, bunlar Harem bölgesinin dışında da, Harem bölgesinin içinde de öldürülürler: Yılan, alaca karga, fare, saldırgan köpek ve çaylak." Buhârî, Cezau's sayd 7; Müslim Hacc 66- 71; Ebû Dâvûd, Menasik Î9; Tirmizî, Hacc 21; Nesâî, Menâsik 83,113, 114, 116-119; İbn Mâce Menasik 91.

İlim ehlinden bir gurup da bu hadis gereğince görüş belirtmiş ve şöyle demişlerdir: Kargalardan yalnızca alaca olanı öldürülebilir. Çünkü, hadisteki ifade mutlak olanı kayıtlamaktadır.

Ebû Dâvûd'un Sünen'inde de Ebû Said el-Hudrî'den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Ve kargaya ok atar fakat onu öldürmez" Ebû Dâvûd, Menâsik 39, Tirmizî Hacc 21; İbn Mâcet Menasik 91. diye buyurmaktadır.

Mücahid de bu görüştedir. Cumhûr ise, İbn Ömer hadisi gereğince görüş belirtmişlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır,

Ebû Dâvûd ile Tirmizî'deki rivâyette ise, saldırgan yırtıcı hayvan da yer almaktadır. Ebû Dâvûd, Menâsik 39, Tirmizî Hacc 21. İşte bu da (bunların öldürülmesine müsaade edilmesinin, illetine) dikkat çekmektedir.

8. İkramda Avlanma Yasağının Kapsamına Giren Mükellefler;

Yüce Allah'ın:

"Siz İhramda iken" âyeti, erkek kadın, hür ve köle hakkında umumidir. Çünkü, " ihramlı erkek, ihramlı kadın" denilir. Bunun çoğulu da "îhramlılar" şeklinde gelir.

Harem bölgesine giren kimse, ifadesi hem zamanı, hem mekânı, hem ihramlı olma halini umum yoluyla değil de müşterek lâfız olmak bakımından kapsamaktadır. Meselâ: Haram aylara veya Haram bölgesine giren, yahut da ihram elbisesini giyen bir kimse hakkında müşterek olarak: tabiri kullanılır. Şu kadar var ki, zaman itibariyle Haram aylarına girmenin haram kılınışının nazar-ı itibara alınmayacağı icma ile kabul edilmiştir. Geriye yalnızca mekân ve ihramlı olma hali mükellefiyetin aslı olarak kalmaktadır. Bu açıklamayı, İbnü'l-Arabî yapmıştır.

9- Harem Bölgeleri ve Medine'nin Harem Bölgesi

Mekân olarak Harem bölgeler iki tanedir, Medine Harem bölgesi ile, Mekke Harem bölgesi. Şâfiî ise, Taif Harem bölgesini de bunlara ilave etmiştir. Ona göre, Taif in de ağacı kesilmez, avı avlanmaz, Bununla birlikte bunlardan herhangi birisini yapanın da bir cezası yoktur.

Medine Harem bölgesinde ise, hiçbir kimsenin avlanması, oranın ağaçlarım kesmesi, Mekke hareminde olduğu gibi, câiz değildir. Böyle bir iş yapacak olursa, Mâlik, Şâfiî ve arkadaşlarına göre yapana herhangi bir ceza düşmez, İbn Ebi Zi'b, ceza ödemesi gerekir demektedir, Sa'd ise şöyle demektedir: Buna verilecek ceza: Üzerindeki eşyanın alınmasıdır. Bu görüş Şâfiî'den de rivâyet edilmiştir.

Ebû Hanîfe ise der ki: Medine bölgesinin avını avlamak haram değildir. Ağaçlarını kesmek de böyle. Onun görüşünü kabul eden bazı kimseler, onun lehine Sa'd b. Ebi Vakkas'ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle dediğine dair naklettiği hadisi delil göstermişlerdir: "Her kimi, Medine sınırları içerisinde avlanır, yahut oranın ağaçlarını keserken görecek olursanız, onun beraberindeki eşyalarını alınız." Nitekim, Sa'd da bu şekilde davrananın beraberindeki eşyalarını (selebini) almıştır. Ebû Dâvûd, Menâsik 95; Müsned, 170. (Ebû Hanîfe) der ki; Fukaha, Medine'de avlanan kimsenin beraberindeki eşyalarının alınmayacağını ittifakla kabul etmişlerdir, Bu ise, bu hadisin mensûh olduğuna delâlet etmektedir. Yine Tahavî, böyle diyenlerin lehine Enes hadisini delil göstermiştir. Hazret-i Peygamber "en-Nuğayr ne yaptı?" diye sormuş, kuş avlanmasını ve kuşu yakalamasını tepki ile karşılamamıştır. Enes (radıyallahü anh)'in rivâyetine göre küçük kardeşinin kendisiyle oynadığı Nuğayr diye bilinen küçük bir kuşu varmış. Hazret-i Peygamber onu görünce şakalaşarak: "Ey Ebû Umeyr, ne yaptı Nugayr?" diye sorarmış, Buhârî, Edeb 81, 112; Müslim, Âdâb 30; Ebû Dâvûd, Edep 69 vd.

Ancak, bütün bunlarda delil olacak bir taraf yoktur. Birinci hadis pek kuvvetli bir hadis değildir. Diğer taraftan sahih olduğu kabul edilse bile, avlanan kimsenin beraberindeki eşyaların alınmasının nesh edilmesi, Medine bölgesinin Haremi ile ilgili sahih olan hadisleri ortadan kaldıramaz. Çünkü, nice haram şey vardır ki, dünyada onun için bir ceza yoktur, İkinci hadise gelince bu, harem bölgesi dışında avlanmış olabilir, Hazret-i Âişe yoluyla gelen hadis de böyledir. Bu hadîste belirtildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ait bir yabani hayvan vardı. Resûlüllah dışarı çıktı mı, bu hayvan oynar, hızlıca koşuşur, gider gelirdi. Fakat Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın geldiğini fark eder etmez, olduğu yerde durur ve ona eziyet verir korkusu ile hareketsiz yerinde dururdu. Müsned, VI, 113, 150, 209.

Bizim bunlara karşı delilimiz, Mâlik'in İbn Şihab'dan, onun, Said b. el-Müseyyeb'den rivâyetine göre, Ebû Hüreyre'nin şu sözleridir: Ben, ceylanları Medine'de otlar görecek olursam, onları rahatsız etmem. (Çünkü), Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "(Medine'nin) iki kara taşlığı arası, Haram bölgedir" Muvatta’', Cami' (Medine) 11, Buhârî, Fedailul-Medine 4; Müslim, Hacc 471, Bu manadaki diğer hadisler için bk. el-Mu'cemul-Mufehresti Elfazi'l-Hadis, VI, 151.

Ebû Hüreyre'nin: Ben onları ürkütmem, rahatsız etmem, şeklindeki ifadesi, Medine Haremi çevresinde av hayvanlarını ürkütüp korkutmanın câiz olmadığına delildir. Tıpkı Mekke Hareminde av hayvanlarını ürkütüp korkutmanın câiz olmadığı gibi. Aynı şekilde Zeyd b. Sabit de Şûrahbil b. Sa'd'ın Medine'de avlamış olduğu ve elinde bulundurduğu göçeğen kuşunu almış olması Muvatta’'i Cami' (Medine) 13 da, ashâb-ı kiramın Medine bölgesindeki av hayvanlarının haram kılınışı hususunda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın maksadını iyice kavramış olduklarına ve Medine'de avlanmayı da, avlanılan hayvanları mülk edinmeyi de câiz görmediklerine bir delildir.

İbn Ebi Zi'b'in, (Medine'de avlanan ceza verir şeklindeki) görüşüne gösterdiği dayanak ise, Hazret-i Peygamber'den gelip, Sahih'te yer alan şu âyetidir: "Allah'ım, şüphesiz İbrahim Mekke'yi Haram bölge ilan etti. Ben de Medine'yi o, ne ile Mekke'yi haram kılmış ise, ben de onun gibi ve onunla birlikte bir o kadar fazlası ile haram kılıyorum. (Medine'nin) bitkisi kopanlmaz, ağacı kesilmez ve av hayvanı ürkütülmez." Buhârî, İlm 39, Hacc 43, Lukata 7 Buyu' 28, Cizye 22; Müslim, Hacc 445, 448; Ebû Dâvûd Menasik 89; Nesâî, Menasik 110, 111120; İbn Mâce, Menâsik 103; Dârimî, Buyû’ 60. Bütün bu yerlerde; Mekke'yi haram kılanın yüce Allah olduğu belirtilmektedir.

Diğer taraftan, Medine haremi de avlanmanın yasak kılındığı bir Harem bölgedir. O halde Mekke hareminde olduğu gibi, bu bölgede yapılan avın da cezası-ödenmelidir. Kadı Abudulvehhab der ki: Bu görüş, benim kanaatime göre bizim (Mâliki) mezhebimiz usullerine en uygun bir kıyastır. Özellikle bizim mezheb âlimlerimize göre Medine, Mekke'den daha faziletlidir. Yine, Medine'de kılınan namaz, Mescid-i Haram'da kılınan namazdan daha faziletlidir.

Mâlik ve Şâfiî'nin Medine hareminde avlanan kimse hakkında ceza hükmü ve -Şâfiî'nin meşhur olan görüşüne göre- beraberindeki eşyasının alınmayacağı hükmünün verilmeyişine dair gösterdikleri deliller arasında Hazret-i Peygamber'in Sahih'te yer alan şu âyetinin genel ifadesi de vardır. "Medine'nin Ayr dağı ile Sevr dağı arasındaki bölgesi (harem bölgesidir). Kim orada bir suç işler, yahut cinayet işlemiş birisini barındıracak olursa, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. Allah, Kıyâmet gününde ondan herhangi bir hayır amelini ve fidyesini kabul etmesin," Buhârî, Efdalu'l- Medine 1, Cizye 10, 17, Ferâiz 21; Müslim, Hacc 467, İtk 20; Ebû Dâvûd, Menasik 95; Tirmizî, Vela 3; Müsned, I, 81, 126, 151.

Görüldüğü gibi burada Hazret-i Peygamber oldukça ağır tehditte bulunmuş, fakat bir keffâretten söz etmemiştir.

Sa'd'dan nakledilene gelince bu, Sa'd'a has bir görüştür. Çünkü, Sahih'te ondan rivâyet olunduğuna göre, o, el-Akikideki köşküne binip gittiği sırada, bir kölenin bir ağacı kesmekte -ya da meyvesini silkelemekte- olduğunu görür, o da beraberinde ne varsa ondan alır. Sa'd geri dönünce, bu köle sahipleri yanına gelip onunla kölelerinden aldıklarını, kölelerine ya da kendilerine vermesi için konuşurlar. Sa'd ise : Resûlüllah'ın bana ganimet olarak vermiş olduğu bir şeyi vermekten Allah'a sığınırım diyerek, köleden aldıklarını geri vermeyi kabul etmedi. Sa'd (radıyallahü anh)'ın başından geçen bu olaya bu başlığın baş taraflarında değinilmiş; kaynakları da orada gösterilmişti. İşte Sa'd'ın "bana verdiği ganimeti" şeklindeki sözünün zahirinden anlaşılan, bunun ona has olduğudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

10- İhramlıyken Kasten, Unutarak ve Hata ile Avlanmanın Hükmü:

"İçinizden kim onu bilerek öldürürse" âyetinde yüce Allah, kasten avı öldüreni sözkonusu etmekte, fakat hata ederek ve unutarak avlanandan söz etmemektedir. Burada kasten avlanandan kasıt, ihramlı olduğunu bilmekle birlikte bir ava kastedendir. Hata eden ise, kastı başka bir şeye olmakla birlikte ava isabet ettirendir. Unutan ise, avı kastetmekle birlikte ihramlı olduğunu hatırlamayan kimsedir. Bu hususta ilim adamlarının beş ayrı görüşü vardır.

1- Dârakutnî'nin senedini kaydederek İbn Abbâs'tan şöyle dediğine dair rivâyeti: "Keffaret, ancak kasten avlanmaktadır. Hata yoluyla avlanmakta cezayı ağırlaştırmaları ise, bir daha bu İşe tekrar dönmemeleri içindir." Dârakutnî, II, 245

2- Yüce Allah'ın:

"Bilerek (kasten)" diye buyurması, çoğunlukla görünen hale binaen buyrulmustur. Şeriat usulünde olduğu gibi, nadir olan da buna ilhak edilmiştir (aynı hükme tabi görülmüştür).

3- Hata edene ve unutana birşey düşmez. Taberî ve kendisinden nakledilen iki rivâyetten birisinde Ahmed b. Hanbel bu görüştedir. Bu görüş, İbn Abbâs ve Saîd b. Cübeyr'den de rivâyet edildiği gibi, Tavus ve Ebû Sevr de böyle demiştir. Davud'un görüşü de budur. Ahmed şöylece görüşüne delil göstermektedir: Şanı yüce Allah'ın, özel olarak bilerek ve kasten avlananı sözkonusu etmesi, böyle olmayanları farklı hükme tabi olduğunun delilidir. Şunu da İlave eder: Aslolan, zimmetin berâetidir. Dolayısıyla herkim, zimmetin herhangi bir hakla meşgul olduğunu iddia edecek olursa, delil getirmesi gerekir.

4- İster kasten, ister hata, isterse de unutarak avlansın, onun aleyhine ceza vermekle hüküm edilir. Bu görüşü İbn Abbâs ileri sürmüştür. Ayrıca, Ömer, Tavus, el-Hasen, İbrahim ve ez-Zührî'den de rivâyet edilmiştir. Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve arkadaşîan da bu görüştedirler. ez-Zührî der ki: Kasten avlanmada ceza Kur'ân ile öngörülmüştür. Hata ve unutarak avlanmada ceza ise sünnet gereği öngörülmüştür. İbnü'l-Arabî der ki: Eğer sünnetten kastı, İbn Abbâs'tan ve Ömer'den varid olan rivâyetler ise mesele yok. Ve zaten onlardan gelen bu rivâyetler örnek olarak ne kadar güzeldir.

5- Av hayvanını kasten öldürmesi, ihramlı olduğunu unutarak öldürmesi demektir. -Bu, Mücahidin görüşüdür. Çünkü yüce Allah, bundan sonra:

"Kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikam alır" diye buyurmuştur. (Mücahid) devamla der ki: Eğer ihramlı olduğunu hatırlayarak avlanacak olursa, ilk defa ona ceza vermek gerekirdi. İşte bu da yüce Allah'ın, ihramını unutarak, fakat av hayvanını öldürmeyi kastederek avlandığının sözkonusu edildiğine delil olmaktadır. Mücahid der ki: Eğer ihramlı olduğunu hatırlayarak avlanırsa, artık o, ihramdan çıkar ve onun haccetmesi sözkonusu olmaz: Çünkü o, ihramlı halinde yasak olan bir iş işlemiştir. Tıpkı namazda iken konuşması veya abdest bozacak bir durumu olması halinde olduğu gibi, haccı da batıl olur. İşte hata ederek avlanan kimseye cezanın faydası vardır

Bizim, Mücahide karşı delilimiz ise şudur: Şanı yüce Allah, ceza vermeyi öngörmüş, fakat fesaddan söz etmemiştir. Dolayısıyla kişinin, ihramlı olduğunu hatırlaması ile unutması arasında bir fark yoktur. Haccı namaza kıyas etmek de doğru olamaz. Çünkü bunlar birbirlerinden farklı şeylerdir. Yine Mücahid'den bu şekilde kastı olarak av hayvanını öldüren ihramlı aleyhine ceza hükmü verilmeyeceğini, Allah'tan mağfiret dileyeceği ve haccının da tamam olacağını söylediği de rivâyet edilmiştir, İbn Zeyd de bu görüştedir.

Dâvud (ez-Zahirî)'ye karşı delilimiz ise şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a, sırtlan hakkında soru sorulmuş, o da: "O bir av hayvanıdır"buyurmuş, böylelikle ihramlı bir kimse avladığı takdirde onun yerine bir koç fidye vermesini emretmiş ve orada kasıt veya hatadan gözetmemiştir. İbn Mâce. Menâsik 90:Dârimî. Menâsik 90v Muvatta’', Hacc 230, Dârakutnî, II, 246.

Bizim (Mâliki) mezhebimizin ilim adamlarından olan Bukcyr der ki: Şanı yüce Allah'ın:

"Bilerek" diye buyurması, kasten öldürülmesi halinde keffâret belirlemediği Âdemoğluna benzemediğini, av hayvanında keffâretin sözkonusu olduğunu ve bununla hata yoluyla öldürmede cezayı kaldırmayı kastetmediğini açıklamak içindir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

11- İhramlı Bir Kimse, Bir Çok Defa Av Hayvanı Öldürürse:

İhramlı olduğu halde, arka arkaya av hayvanı öldürecek olursa, Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve diğerlerinin görüşlerine göre, her bir öldürmesi karşılığında aleyhine ceza vermesi hükmü verilir. Çünkü yüce Allah:

"Ey Îman edenler! Siz ihramda iken avı öldürmeyin. İçinizden kim onu bilerek öldürürürse, cezası... öldürdüğü hayvanın benzeri bir hayran kurban etmektir" diye buyurmaktadır.

Bu âyette yasak, ihramlı hakkında süreklidir, O ihramda kaldığı sürece bu yasak da devam etmektedir. O bakımdan, ne vakit bir hayvan öldürürse, bundan dolayı onun bir ceza ödemesi gerekir.

İbn Abbâstan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: İslamda onun aleyhine iki defa ceza vermesi hükmü verilmez. Aleyhine yalnızca bir ceza vermesi hükmü verilir. İkinci bir defa bu işi tekrarlayacak olursa, aleyhine hüküm verilmez. Ona: Allah senden intikam alır, denilir. Çünkü yüce Allah:

"Fakat kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan İntikam alır" diye buyurmuştur, el-Hasen, İbrahim, Mücahid ve Şûreyh de bu görüştedir.

Bunlara karşı delilimiz ise, sözünü ettiğimiz şekilde onun ihramda kaldığı sürece bu avlanmanın haramlığı hükmünün devam etmesi ve İslâm dininde onun aleyhine bu şekilde hitabın yöneltilmiş olmasıdır.

12- Kıraat Farkları:

Yüce Allah'ın: "Cezası... öldürdüğü hayvanın benzeri" âyetinde, dört ayrı kıraat vardır, (Birincisi): "şeklinde, birinci kelime olan cezanın merfu' ve tenvinli okunması, ikinci kelimenin de sıfat olmak üzere ötreli gelmesi. Bu durumda haber ise saklıdır, ifadenin takdiri ise şöyledir: "Ona, öldürdüğü hayvanın benzeri bir ceza vacib olur." Bu kıraate göre "benzerin bizzat cezanın kendisi olması gerekir.

İkinci kıraat 'ın merfu' ve tenvinsiz olarak, nin de izafet ile okunmasıdır. Yani ona, öldürdüğünün benzeri ceza vardır. Bu halde- fazladan gelmiştir. Konuşma anında; ; Ben senin gibisine ikram ediyorum, deyip de bununla; Ben de sana ikram ediyorum demek istemesine benzer. Bunun bir benzeri de şanı yüce Allah'ın şu âyetleridir:

"Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürümesi için kendisine bir nûr verdiğimiz kimse, içinden çıkamayacağı karanlıklarda kalan kimse gibi midir?" (el-En'âm, 6/122) İfadenin takdiri ise,: Karanlıklardaki kimse gibi midir? seklindedir. (Yani, âyet-i kerimede yer alan ve ikinci bir benzetmeyi ifade eden mesel kelimesinin zâid geldiğini kastetmektedir). Yüce Allah'ın şu âyeti de böyledir:

"O'nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur." (eş-Şûra, 42/11) Yani, onun gibi hiçbir şey yoktur. Bu kıraate göre, Öldürülen avın cezasının, onun benzerinden başkasının olmasını gerekmektedir. Zira, hiçbir şey kendi kendisine izafe edilmez. Ebû Ali de der ki: Ceza olarak verilmesi gereken öldürülenin karşılığıdır. Yoksa, öldürülenin benzeri ceza olarak verilmez. İzafet ise, mislin karşılığının ceza olarak verilmesini gerektirir. Öldürülenin cezasını değil. Bu, ileride de geleceği gibi Şâfiî'nin görüşüdür.

Yüce Allah'ın:

"Hayvanın" âyeti, her iki kıraate göre de ceza"nın sıfatıdır.

el-Hasen ise, şeklinde "ayn" harfini sakin olarak okumuştur ki, bu da bir şivedir. Abdurrahman ise, şeklinde, ref ile ve tenvinli olarak; kelimesini ise mansub olarak okumuştur. Ebul-Feth der ki: kelimesinin mansub olması, bizzat "ceza" kelimesi iledir. Anlamı da: Öldürdüğünün benzerini ceza olarak verir, şeklinde olur

İbn Mes'ûd ve el-A'meş ise, "ne" zamirini izhar ederek; Onun cezası,, benzeri...dir" diye okumuşlardır. Bu zamirin, ava yahut da avı öldüren avcıya ait olması muhtemeldir.

13- İhramlı İken Avlanmanın Cezası Hangi Halde Sözkonusudur?

Ceza, yüce Allah'ın da buyurduğu gibi, av hayvanını bizzat yakalamakla değil de onu öldürmekle vacib olur. el-Müdevvene'de şöyle denilmektedir: Kim bir kuş avlar da onun tüylerini yolsa, sonra da onu bir yerde alıkoysa, o kuşun tüyleri bitip uçsa, bu kuşu avlayana bir ceza düşmez.

Aynı şekilde bir av hayvanın ön ayağını yahut arka ayağını, ya da organlarından herhangi birisini koparsa ve ölmezse sağlığına kavuşup diğer av hayvanlarına katılacak olsa, avcıya birşey düşmez. Ona, o av hayvanına verdiği eksiklik kadar bir ceza vermesi gerekir, de denilmiştir.

Eğer av hayvanı kaybolup ne yaptığını bilemeyecek olursa, onun tam cezasını Ödemesi gerekir. Av hayvanı kötürümleşip diğer hemcinslerine katılamayacak olursa yahut da onun için durumun tehlikesinden korkulacak bir halde bırakırsa, o hayvanın tam olarak cezasını ödemesi gerekir.

14- Cezası Gereken Av Hayvanları:

Cezası gereken av hayvanları, karada yaşayan hayvanlar ile kuşlar olmak üzere iki türlüdür. Karada yaşayan hayvanlardan, hilkat ve şekil itibariyle benzeri olanı ile cezalandırılır. O bakımdan, deve kuşunda büyük baş hayvanı, yaban eşeği, yaban öküzü karşılığında inek, ceylanda da koyun ceza olarak kesilir. Şâfiî de bu görüştedir.

Mâlik'e göre, ceza olarak yeterli olan asgari miktar, mümkün olan ve kurban edilebilen hediye kurbanıdır. Bu ise, koyun ve keçi türünden bir yaşında, onun dışındaki büyük başlardan ise seniy (inek türü için üç yaşında, deve için altı yaşında )dir. Cezası bu seviyeye ulaşmayanların karşılığında ya yemek yedirilir, yahut oruç tutulur.

Bütün güvercin türlerinde -Mekke güvercini müstesna- kıymetleri fidye olarak verilir. Ancak Mekke güvercini karşılığında bu hususta selefe uyularak bir koyun verilir. Dubsî (kara tüylü bir kumru çeşidi), üveyik kuşu ve kumru ile boynunda gerdanlığı andıran renkli tüyleri bulunan bütün kuşların hepsi de güvercin gibidir. İbn Abdilhakem'in, Mâlik'ten naklettiğine göre, Mekke güvercinleri ile yavruları karşılığında bir koyun ceza kurbanı kesilir. Yine Mâlik der ki: Bütün Harem bölgesinin güvercinleri de böyledir. Ancak, Harem bölgesi dışındaki güvercinlerde bilirkişi takdirine göre ceza verilir.

Ebû Hanîfe der ki: Avlanan hayvanın misli, kıymette muteberdir. Hilkatte değil, O bakımdan, avlanan hayvanın öldürüldüğü yerde o av satılmıyor ise, ona en yakın olan yerde dirhem olarak kıymeti belirlenir. O da bu kıymet ile dilediği takdirde bir hediye kurbanı satın alır. Yahut dilerse onunla yiyecek alır ve herbir yoksula dilediği takdirde yarımşar sa' buğday, yahut arpa veya hurmadan da birer sa' yedirir.

Şâfiî ise, öldürülen avın mislinin davarlardan takdir edilmesi gerektiği görüşündedir. Nasıl ki telef edilen birşeyin mislinin kıymeti nazar-ı itibara alınıyorsa, bunda da mislinin kıymeti tesbit edilir. Eşyanın kıymeti alındığı gibi, burada da Öldürülen hayvanın mislinin kıymeti esas alınır. Çünkü, vücutta aslolan misildir. Bu da gayet açıktır. İşte, şeklindeki izafetle kıraat de buna göre açıklanır.

Ebû Hanîfe delil göstererek der ki: Eğer, deve kuşunda büyük baş hayvan, yaban eşeğinde inek ve ceylanda bir koyun şeklinde hilkat bakımından benzerlik muteber olsaydı, âyet-i kerimede cezayı tesbit etmek, o hususta hüküm verecek adaletli iki kişinin hükmüne bağlı bırakılmazdı. Çünkü bu, bilinmiş olduğundan ayrıca görüş belirtip üzerinde düşünmeye gerek olmazdı. Âdil kişilerin takdirine ve konu üzerinde düşünmeye ihtiyaç duyulan şey, belirtip içinden çıkılması zor ve konu ile ilgili bakış açılarının farklı olduğu şeylerde sözkonusudur, Bizim ona karşı delilimiz, yüce Allah'ın: "Cezası... Öldürdüğü hayvanın benzeri kurban etmektir" âyetidir Benzerlik, zahiri itibariyle yaratılış ve suret bakımından benzerliği gerektirir. Mana bakımından benzerliği gerektirmez. Diğer taraftan yüce Allah:

"Öldürdüğü hayvanın benzeri" diye buyurmakla, benzerin cinsini beyan etmekte, bundan sonra ise "içinizden... iki âdil kimsenin hükmü İle" diye buyurmaktadır ki, burada hakkında hüküm verilecek olana ait olan zamir, hayvanın benzerine racidir. Çünkü, bundan önce zamirin kendisine raci olacağı ondan başka herhangi bir şeyden söz edilmemiştir. Daha sonra İse:

"Kâ'be'ye ulaştırılacak bir hayvan kurban etmektir" diye buyurulmaktadır. İşte kurban edinilmesi düşünülebilen hayvan, öldürülen hayvanın misli olmaktadır. Kıymete gelince, kıymetin hediye kurbanı olması düşünülemez. Ayru âyet-i kerimede ondan söz edilmiş değildir O halde, bizim zikrettiğimiz hususun doğruluğu ortaya çıkmaktadır. Allah'a hîimd olsun.

Onların: Eğer benzerlik muteber olsaydı, bu konuda hüküm vermek âdil kişilere bırakılmazdı, şeklindeki sözlerine de şöyle cevap verilir: Âdil kişilerin verecekleri hükmün muteber olması, av hayvanının küçüktük ve büyüklük gibî durumlarının, cinsinden davar bulunan ile, bulunmayanın tesbit edilmesi ile, hakkında nassın sözkonusu olduğu hayvanları, nassın sözkonusu olmadığı hayvanlara ilhak edilip edilmemesi içindir.

15- Avla Öldürülen Çeşitli Hayvanların Cezaları:

Bir kimse, Mekke'den ihrama girerek, evinin kapısını İçeride güvercin yavruları bulunduğu halde kapatacak olur da bu yavrular ölecek olursa, her bir yavruya karşılık bir koyun kurban keser.

Mâlik der ki: Av hayvanlarının küçüklerindeki ceza da büyüklerindeki ceza gibidir. Bu, aynı zamanda Atâ'nın da görüşüdür. Mâlik'e göre, hiçbir hayvanın sütten yeni kesilmiş dişi oğlak veya dört aylık kuzu ise fidyesi verilmez. Yine Mâlik der ki: Bu da diyet gibidir. Küçüğü ile büyüğü arasında bir fark yoktur, Mâlik'e göre keler ile cerboa karşılığında yiyecek olarak kiymetev Medavditef küçük ona mu.

edenler olduğu gibi, küçük baş hayvanlarda, bir yaşında, büyükbaş hayvanlardan olan ineklerde üç, develerde de altı yaşını nazar-ı itibara almak hususunda ona muhalefet eden ve Hazret-i Ömer'in şu görüşü doğrultusunda kanaat belirtenler vardır: Tavşana karşılık dişi oğlak, cerboa'ya karşılık da dört aylık kuzu ceza verilir. Bunu, Mâlik de mevkuf olarak rivâyet etmiştir. Muvatta’, Hacc 230.

Ebû'z-Zubeyr de Cabir'den, o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: İhramlı bir kimse bir sırtlan öldürecek olursa, karşılığında bir koç, ceylan öldürecek olursa bir koyun, tavşan öldürecek olursa, dişi oğlak, cerboa öldürecek olursa da dört aylık bir kuzu (cefra) ceza verir, O dedi ki: Cefra, sütten kesilmiş olup ot yemeye başlamış olan kuzudur. Bir başka rivâyette de şöyle denilmektedir: Ben, Ebû'z- Zubeyr'e; Cefra nedir, diye sordum, o da: Sütten kesilip otlamaya başlamış olan kuzudur dedi. Bunu da Dârakutnî rivâyet etmiştir. Dârakutnî, II, 247.

Şâfiî ise der ki: Devekuşuna karşılık bir büyükbaş hayvan, yavrusunda ise, sütten kesilmiş bir deve verilir. Yaban eşeğine karşılık bir inek, yaban keçisine karşılık ise, bir dana verilir. Çünkü, yüce Allah, hilkat itibari ile misli olmasını hükme bağlamıştır. Küçüklük ve büyüklük ise birbirinden farklı olabilir. O bakımdan bu gibi durumlarda küçüğü ve büyüğü, diğer telef olan şeylerde olduğu gibi nazar-ı itibara almak gerekir

İbnü'l-Arabî der ki: Bu doğrudur, ilim adamlarımızın tercihi de budur Onlar derler ki: Eğer, öldürülen av hayvanının bir gözü kör yahut bir ayağı topal veya kırık ise, ceza olarak verilecek olan benzeri davar da onun niteliğinde (bir gözü kör veya topal, ya da kırık) ise, mislinden oluş tahakkuk etmiş olur. Çünkü, bir şeyi telef eden, telef ettiğinden fazlası ile yükümlü tutulmaz.-Delilimiz ise, yüce Allah'ın; "Cezası., öldürdüğü hayvanın benleri...dir" diye buyurmuş ve küçük ile büyük arasında herhangi bir ayırım gözetmemiş olmasıdır.

Yüce Allah'ın:

"Kâ'be'ye ulaştırılacak bir hayvan kurban etmektir" âyeti ise, mutlaklık dolayısı ile, kurban olabilecek, kendisine kurban denilebilecek türden olmasını gerektirir. Bu da, kurbanın tam ve eksiksiz olmasına gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

16- Av Hayvanlarının Yumurtaları Telef Edilirse:

Devekuşu yumurtasında, Mâlik'e göre büyükbaş hayvanın kıymetinin onda biri ceza olarak verilir. Mekke güvercinleri yumurtası karşılığında ise yine ona göre, bir koyunun kıymetinin ondabiri ceza olarak verilir. İbnü’l-Kasım der ki: Yumurtada yavru bulunması ile bulunmaması arasında yumurtanın kınlısından sonra yavru canlı olarak çıkmadığı sürece- değişen birşey olmaz. Şayet -yumurtadan canlı çıkarsa, o kuşun büyüğünün cezası gibi tam ceza ödemesi gerekir. İbnü'l-Mevvâz, âdil iki kişinin vereceği hükme göre ceza verilir, demektedir.

İlim adamlarının çoğunluğu ise, her kuşun yumurtasına karşılık kıymetinin ceza olarak verileceği görüşündedirler. İkrime, İbn Abbâs'tan, o, Kâ'b b. Ucre'den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ihramlı bir kimsenin kırdığı devekuşu yumurtası hakkında, onun kıymetinin verilmesini hükme bağladığını rivâyet etmektedir. Bunu da Dârakutnî rivâyet etmiştir. Dârakutnî, II, 247.

Ebû Hüreyre'den de şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Herbir devekuşu yumurtasına karşılık ya bir gün oruç tutulur yahut bir yoksula yemek yedirilir." Dârakutnî, II. 249.

17- Davarlardan Benzeri Bulunmayan Av Hayvanları:

Serçe ve fil gibi benzeri bulunmayan av hayvanlarına gelince, bunların et olarak kıymetleri yahut bunun dengi yiyecek verilir. Bunların avlanmalarından gözetilen maksatlar ise nazar-ı itibara alınmaz. Çünkü, misli bulunanlar hakkında nazar-ı itibara alınan husus, onun mislinin kurban edilmesidir. Şayet misli yoksa, o takdirde gasb ve benzeri hususlarda olduğu gibi, kıymet onun yerini tutar. Çünkü insanlar, bu hususta iki görüş benimsemişlerdir. Kimisi bütün av hayvanlarında kıymeti nazar-ı itibara alır ve kimisi de yalnızca davarlardan benzeri bulunmayan hayvanlar hakkında kıymet verileceğini kabul eder. İşte bu husus, aynı zamanda misli bulunmayan avlar hakkında kıymetin muteber olacağı üzerinde icmaı da İhtiva etmektedir.

Fil hakkında, denildiğine göre, iki tane hörgücü bulunan büyük bir hecin devesi kurban edilir.

Hecîn develeri ise Horasanda olup beyaz tüylüdürler. Şayet bu develerden hiç bulunamıyor ise, o takdirde onun kıymeti kadar yiyeceğe bakılır ve bu kadar yiyeceği yoksullara yedirmesi gerekir. Bu hususta yapılacak uygulama ise şöyledir: Fü\ bir kayığa bindirilir. Bu kayığın suya ne kadar geçeceğine bakılır. Daha sonra fi) kayıktan çıkartılır, kayığa filin indirdiği sınıra ininceye kadar yiyecek (buğday ve benzeri yiyecekler) doldurulur. İşte, yiyecek bakımından onun dengi budur. Şayet kıymetine bakılacak olursa, şüphesiz ki, kemikleri, dişleri dolayısıyla büyük bir değeri vardır. O takdirde fidye olarak verilecek yiyecek de artar. Bu ise bir zarardır.

18- Âdil İki Kişinin Hükmü:

Yüce Allah'ın:

"İki âdil kimsenin hükmü ile..." âyeti ile ilgili olarak Mâlik, Abdulmelik b. Kurayb'den, o, Muhammed b. Sîrîn'den rivâyet ettiğine göre, bir adam Ömer b. el-Hattâb;a gelip şöyle demiş: Ben ve bir arkadaşım bir dağ yolu ağzına kadar iki atla yarıştık. İkimiz de İhramlı olduğumuz halde bir ceylan öldürdük. Görüşün nedir?

Ömer, yanındaki adama şöyle dedi: Gel de seninle beraber bu işe hüküm verelim. Hakkında bir keçi kurban etmesini hükme bağladılar.

Adam giderken şöyle diyordu: Şu Emiru'l-mü’minin olacak adama bakınız. Yanına onunla birlikte hüküm vermek üzere bir başka adamı çağırmayıncaya kadar bir ceylan hakkında hüküm veremiyor. Ömer b. el-Hattâb adamın bu sözünü işitince onu çağırdı ve el-Mâide sûresini biliyor musun diye sordu. Adam: Hayır deyince, bu sefer: Peki benimle beraber hüküm veren adamın kim olduğunu tanıyor musun, diye sordu, adam yine: Hayır deyince Hazret-i Ömer şöyle buyurdu: Eğer bana el-Mâide Sûresi'ni bildiğini söylemiş olsaydın, canını acıtacak kadar seni döverdim. Sonra şöyle dedi: Muhakkak yüce Allah Kitabında:

"İki âdil kimsenin hükmü ile öldürdüğü hayvanın benzeri Kâ’be’ye ulaştırdacak bir hayvan kurban etmektir" diye buyurmaktadır. Bu adam da Abdurrahman b. Avf'dır.

19- Hakemlerin İttifak Etmeleri ve Görüş Ayrılıklarının Etkisi:

İki hakem ittifak edecek olursa, verdikleri hükmün yerine getirilmesi gerekir. el-Hasen ve Şâfiî böyle demiştir. Şayet ihtilâf edilirse onlardan başka hakem aranır. Muhammed b. el-Mevvâz der ki: İki hakemin görüşünden daha yüksek bir görüş almaz. Çünkü bu, hakem tayini olmaksızın bir uygulama olur. Aynı şekilde eğer hakemler hükme bağlayacak olurlarsa, hilkat bakımından benzeri olan davan bırakıp yemek yedirme cihetine gitmez, Çünkü, artık bu yerine getirilmesi gereken bir husus olmuştur. Bunu da İbn Şaban söylemiştir.

İbnü'l-Kasım ise der ki: Eğer avı öldürmüş olan kişi, öldürdüğü hayvanın davarı bırakıp benzerini hükme bağlamalarını istemişse, onlar da böyle yapmış İseler, o da bunu bıraksp yemek yedirme yolunu seçecek olursa, câiz olur.

İbn Vehb -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- de, "el-Utbiyye" de şöyle demektedir: Hakemlik edeceklerin, avı öldüreni muhayyer bırakmaları sünnettir. Nitekim, yüce Allah'ın onu: "Kâ'be'ye ulaştıracak bir hayvan kurban etmektir, yahut keftareti, düşkünlere yemek yedirmektir veya bunun dengi oruç tutmaktır"dan birisini seçmekte muhayyer bıraktığı gibi.

Eğer o3 kurban göndermeyi tercih edecek olursa, hakemler de kendi görüşlerine göre öldürdüğü av hayvanına denk düşecek yemek yedirme veya bunun dengi oruç tutmak ile öldürdüğü hayvanın dengi bir koyun olup olmamasını gözönünde bulundurarak hüküm verirler. Çünkü koyun, kurbanın asgarisidir. Şayet, öldürdüğü hayvanın dengi koyuna ulaşamıyor ise, o takdirde buna karşılık yemek yedirme hükmünü verirler, sonra da bu miktan yoksullara yedirmesi, yahutta bunun yerine her bir mud karşılığında bir gün oruç tutması arasında muhayyer bırakılır. Mâlik de el-Müdevvene’de böyle demiştir.

20- Öldürülen Avlara Karşılık Geçmişte Belirlenmiş Cezalar Nazarı İtibara Alınır mı?

Hakkında âdil kişilerin hüküm verdiği olsun olmasın, her meselede yeniden hüküm verilir. Şayet ashâb-ı kiramın vermiş olduğu av hayvanlarının cezalarını kabul edip, onların hakemlikleriyle yetinecek olursa bu güzel bir şeydir.

Mâlik'ten rivâyet olunduğuna göre, Mekke güvercinleri, yaban eşekleri, ceylan ve devekuşu müstesna, diğerlerinde yeniden âdil kişilerin hükümlerine başvurmak gerekir. Bu dört hayvanda ise, geçmişteki seleflerin verdikleri hükümlerle yetinilir.

21- Avı Öldürmüş Olan (Cani) Hakemlik Yapabilir mi?

Avı öldürmüş olanın ikt hakemden birisi olması câiz değildir. Ebû Hanîfe de bu görüştedir. Şâfiî ise iki görüşünden birisinde şöyle demektedir: Cani, iki hakemden birisi olabilir.

Ancak bu, onun bir parça müsamahakârca verdiği bir hükümdür. ÇünküT âyetin zahiri bir cani ile iki hakemin ortada olmasını gerektirmektedir. Sayılardan birisini kaldırmak, zahiri ıskat etmektir, manayı da ifsad etmektir. Çünkü kişinin kendi lehine hüküm vermesi câiz değildir. Şayet bu câiz olsaydı, o takdirde kendisi bu iş için yeterli olur, başkasına da ihtiyaç olmazdı. Zira bu, kendisiyle Allah arasında vereceği bir hükümdür. Onun yanına ikinci bir kişinin katılması ise, bu hükmün bağımsız iki kişi tarafından verilmesi gerektiğine delildir.

22- Bir Topluluk Tek Bir Av Hayvanını Öldürürse:

İhrama girmiş bir topluluğun, tek bir avın öldürülmesine katılmaları haliyle ilgili olarak Mâlik ve Ebû Hanîfe : Bunların herbirisi tam bir ceza öder demektedir, Şâfiî ise şöyle der: Ömer ve Abdurrahman (radıyallahü anh)'ın bu konudaki hükümleri dolayısıyla hepsine tek bir keffaret düşer.

Dârakutnî'nin rivâyetine göre, İbn ez-Zubeyr'in azatlı köleleri, yanlarından geçen bir sırtlana asalarını fırlatıp atarlar. Sırtlana isabet ettirmeleri üzerine içten içe rahatsız olurlar. (Daha önce bir sahabiye sormuş, o da herbirinin ayrı birer keffârette bulunacağını onlara söylemişti). Sonra İbn Ömer'e giderek ona durumu anlatırlar, o da şöyle der: Hepinize bir koç düşer. Onlar: Herbirimize mi bir koç düşer, deyince o: Size böyle denilmek suretiyle gerçekten aleyhinize olmak üzere iş sıkı tutulmuş. Hepinize bir koç düşer, diye cevap verir. Dârakutnî, II, 250

Yine İbn Abbâs'tan rivâyet olunduğuna göre, o, bft sırtlan öldürmüş bir topluluk hakkında: Hepsine bir koç düşer. Onlar bunu kendi aralarında paylaşırlar, demiştir. Dârakutnî, II, 250.

Delilimiz ise, yüce Allah'ın:

"İçinizden kim onu bilerek öldürürse, cezası iki âdil kimsenin hükmü ile öldürdüğü hayvanın benzeri... bir hayvan kurban etmektir" âyetidir. İşte bu, av öldüren herkese yönelik bir fritabtır. Avı öldürmeye katılanların herbirisi ise, tam ve eksiksiz bir canın katilidir. Buna delil de bir kişiyi öldüren bir topluluğun o kişi karşılığında öldürülmesidir. Eğer bu böyle olmasaydı onlara kısas gerekmezdi. Bu durumda bütün katillere kısas uygulamanın vücubunu, biz de, onlar da icma halinde söylemiş bulunuyoruz. O halde bizim dediğimiz sabit olmaktadır.

23- îkram Olmayanların Harem Bölgesinde Av Hayvanları öldürmeleri:

Ebû Hanîfe der ki: Hepsi de ihramlı olmayan, harem bölgesinde bulunan bir topluluk, orada bir av hayvanı öldürecek olurlarsa, ihramlı kimselerin Harem bölgesi içerisinde veya dışında öldürmeleri halinin aksine tek bir ceza ödemekle yükümlü olurlar. Çünkü, Un ramlılar için) durumda herhangi bir farklılık olmaz.

Mâlik ise der ki: Onların herbirisi için tam bir ceza sözkonusudur. Bu da bir kimsenin Harem bölgesine girmekle birlikte ihranılı bir kişi olması esasına binaendir. Tıpkı bir kimsenin ihram için telbiye getirmesiyle ihrama girmiş kabul edildiği gibi. BU iki fiilden herbirisi o kişiye, bir yasağın kendisine taalluk ettiği bir nitelik kazandırmıştır. Bu kişi de bu haliyle (yani avı öldürmesiyle) her iki halde de bu yasağı çiğnemiş olur,

Ebû Hanîfe'nin delili de, Kadı Ebû Zeyd ed-Debûsİ'nin zikrettiğine göre şöyledir: Buradaki sır şudur: İhramda cinayet ibadete karşı bir cinayettir. Onlardan her birisi ayrı ayrı kendi ihramına ait bir yasağı işlemiştir. İhramlı bir kimse Harem bölgesinde bir av hayvanını öldürecek olursa, öldürülmemesi gereken bir canı öldürmüş olur ve böylelikle bu, bir topluluğun bir canı öldürmesi gibi olur. O takdirde, onların herbirisi bir canı öldürmüş demek olur. Bu durumda da hepbirlikte kıymetini ortaklaşa öderler.

İbnü’l-Arabî der ki: Ebû Hanîfe delil itibari ile bizden daha güçlüdür. Bizim ilim adamlarımız bu delili küçümserler ama, bizim için bundan ayrılmak zordur.

24- Kâ'be'ye Ulaştırılacak Kurban:

Yüce Allah'ın:

"Kâ'be'ye ulaştırılacak bir hayvan kurban etmektir" âyetinin anlamı şudur: Her iki hakem de eğer kurban kesilmesi hükmünü verecek olurlarsa, bu kurbana hediye kurbanına uygulandığı gibi işaret koyma, gerdanlık koyma işlemleri yapılır ve Harem dışındaki bölgeden Mekke'ye gönderilir, o kurbanlık orada kesilerek orada sadaka olarak dağıtılır. Çünkü Yüce Allah'ın:

"Kâ'beye ulaştırılacak bir hayvan kurban etmektir" âyeti bunu gerektirmektedir.

Burada muayyen olarak kastedilen Kâ'be değilir Çünkü hediye kurbanı oraya ulaşamaz. Zira Kâ'be Mescid-i Haramın içindedir. Maksat, Harem bölgesidir, bu hususta görüş ayrılığı yoktur.

Şâfiî de der ki: Gönderilecek hediye kurbanının mutlaka haremin dışındaki bölgeden gönderilmesi gereği yoktur. Çünkü, küçük av hayvanına karşılık, küçük hediye göndermek gerekir. O takdirde bu hediye Haremden satın alınır ve orada hediye olarak verilir.

25- îhramhyken Avlanmanın Keffâreti Olarak Yoksullara Yemek Yedirmek:

Yüce Allah'ın:

"Yahut keffareti düşkünlere yemek yedirmektir" âyetinde sözü geçen keffâret, avlanmanın keffare tidir. Hediye kurbanının yerine bir keffâret değildir. İbn Vehb der ki: Mâlik dedi ki: Av hayvanı öldüren kişi hakkında işittiklerimin en güzeli, o konuda avlanan aleyhine şu şekilde hüküm verilmesidir: Öldürdüğü av hayvanına kıymet biçilir. O değerde ne kadar yiyecek alınabileceğine bakılır. Her bir yoksula bir mud yedirilir, yahut her bir mud karşılığında bir gün oruç tutar.

İbnü’l-Kasım da Mâlik'Een naklen şöyle demektedir: Eğer Öldürülen av hayvanına dirhem türünden kıymet biçilecek olursa, sonra da bununla yiyecek olarak ne alınacağı tesbit edilirse bu da onun için yeterlidir. Ancak doğrusu birincisidir. Abdullah b. Abdulhakem de onun gibi demiştir.

Yine, Abdullah b. Abdulhakem, Mâlik'ten şöyle dediğini nakletmiştir: Av öldüren, bu üç hususta muhayyerdir. Yani, İster maddi imkânı bulunsun ister bulunmasın, hangisini yaparsa onun için yeterlidir. Atâ ve fukahânın Cumhûru da bu görüştedir. Çünkü "veya, yahut" gibi anlamlara gelen; (........) muhayyerlik ifade eder.

Mâlik der ki: Şanı yüce Allah'ın Kitabında keffâretler hakkında; şu veya şu denilen her hususta sahibi muhayyerdir. Bunların hangisini yapmak isterse yapabilir

İbn Abbâs'tan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: îhramlı bir kimse, bir ceylan veya ona benzer bir hayvan öldürecek olursa, Mekke'de kesilmek üzere bir koyun kurban eder. Eğer bulamayacak olursa, altı yoksula yemek yedirir. Yine bulamayacak olursa üç gün oruç tutması gerekir. Şayet bir dağ keçisi veya onun gibi bir av hayvanı öldürecek olursa, bir inek kurban etmesi gerekir Bulamayacak olursa, yirmi yoksula yemek yedirir. Eğer bulamayacak olursa, yirmi gün oruç tutar, Şayet bir devekuşu yahut bir eşek öldürecek olursa, büyükbaş hayvan kurban etmesi gerekir. Bulamadığı takdirde otuz yoksula yemek yedirir. Yine bulamayacak olursa, otuz gün oruç tutar. Yoksullara yemek yedirme miktarı ise, doymaları için herbirisine birer mud verilir.

İbrahim en-Nehaî ve Hammâd b. Seleme de böyle demişlerdir. Onlar derler ki: "Yahut keffareti yemek yedirmektir" âyeti, kurban bulamadığı takdirde yemek yedirir, demektir. et-Taberî de İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmektedir: îhramlı bir kimse bir av hayvanı öldürecek olursa onun hakkında onun karşılığım ceza olarak vermesi hükme bağlanır. Eğer onun karşılığını bulabilecek olursa, onu keser ve sadaka olarak dağıtır.

Şayet, yanında onun karşılığını alacak para yoksa, karşılığına dirhem cinsinden kıymet biçilir. Sonra, dirhemlerle ne kadar buğday alınacağı tesbit edilir. Ondan sonra da herbîr yarım sa' karşılığında bir gün oruç tutar.

Yine İbn Abbâs der ki: Yemek yedirmekle orucun durumu açıklanmak istenmiştir. Yemek yedirme imkânı bulamayan bir kimse, elbette onun karşılığını bulabilir. Bunu, ayrıca es-Süddî'den de senediyle kaydetmektedir. Fakat bu görüş, âyetin zahiri ile tearuz, çatışma, halindedir ona uygun düşmemekîedir.

26- Öldürülen Hayvanın Kıymeti Ne Zaman Nazarı İtibara Alınır?

İlim adamları, telef edilen hayvanın nazar-ı itibara alınacağı zamanı tesbitte farklı görüşlere sahiptir. Bir gurup, hayvanın telef edildiği gün nazar-ı itibara alınır derken, başkaları da bunun cezasını vereceği gün nazar-ı itibara alınır, demektedir.

Başkaları da; telef eden, hayvanı telef ettiği günden hükmün verileceği güne kadar iki değerden hangisi daha fazla ise onu yerine getirmek zorundadır, derler

İbnü'l-Arabî ise der ki: Bizim ilim adamlarımız da onlar gibi ihtilaf etmişlerdir. Doğru olan ise, avı telef ettiği günkü kıymeti ödemekle yükümlü olduğudur. Buna delil de şudur: O hayvanın varlığı, aleyhine telef olunana ait bir hak idi. Telef eden onu ortadan kaldırdığına göre, misli ile onu var etmek zorundadır. Bu da o hayvanı telef ettiği vakittir.

27- Öldürülen Av Hayvanının Keffâreti Nerede Yerine Getirilir?

Eğer kelfâret kurban şeklinde verilecekse, bunun mutlaka Mekke'de olması gerektiği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Çünkü yüce Allah:

"Kâ'be'ye ulaştırılacak bir hayvan kurban etmektir" diye buyurmaktadır.

Yemek yedirmek hususunda ise, Mekke'de mi olur, yoksa hayvanın öldürüldüğü yerde mi, olur hususunda Mâlik'in farklı görüşleri gelmiştir Şâfiî, bunun Mekke'de olacağı görüşünü benimsemiştir. Atâ ise der ki: Eğer ceza, kan (kurban) yahut yemek yedirmek şeklinde ise Mekke'dedir. Orucu da dilediği yerde tutabilir. Oruç hususunda Mâlik'in görüşü de budur, bu hususta görüş ayrılığı yoktur.

Kadı Ebû Muhammed Abdulvehhâb der ki: Oruç müstesna, avlanma cezasından herhangi birisini Harem bölgesi dışına çıkarmak câiz değildir.

Hammâd ile Ebû Hanîfe ise derler ki: Kayıtsız ve şartsız olarak av hayvanını öldürdüğü yerde keffârette bulunur

Taberî de şöyle demektedir: Mutlak olarak dilediği yerde keffârette bulunur. Ebû Hanîfe'nin görüşünün kıyas açısından İzah edilir bir tarafı olmadığı gibi, bu hususta herhangi bir rivâyette yoktur.

Dilediği yerde oruç tutar, diyenlerin görüşüne gelince, oruç, oruç tutana has bir ibadettir. O bakımdan diğer keffâretler dolayısıyla ve başka sebeplerle oruç tutmakta olduğu gibi her yerde olabilir.

Yemek yedirmenin Mekke'de olması gerektiğine gelince, çünkü yemek yedirmek, hediye kurbanına bedeldir veya onun benzeridir. Hediye kurbanı ise Mekke yoksullarının bir hakkıdır. Bundan dolayı onun bedeli veya benzeri de Mekke'de olmalıdır.

Her yerde olur, diyenlerin görüşüne gelince, onlar bu hususta hertürlü yemek yedirme ve fidyeyi nazar-ı itibara alırlar. O bakımdan bunun her yerde yapılmasını câiz kabul ederler. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

28- Avlanma Keffâreti Olarak Oruç Tutmak:

Yüce Allah'ın: "Veya bunun dengi oruç tutmaktır" âyetinde geçen "Denk" kelimesinin "ayn' harfi üstün de esreli de okunabilir. Bunu, el-Kisâî söylemiştir, el-Ferrâ' der ki: Bu kelimenin "ayn" harfi esreli okunursa onun cinsinden benzeri demektir. Üstün okunursa, başka cinsten onun benzeri anlamına gelir. Bu görüş el-Kisaî'den nakledilmektedir. O bakımdan, konuşma esnasında; "Yanımda senin dirhemlerinin dengi, benzeri dirhemler vardır" derken, "ayn" harfi esreli söylenir. Buna karşılık; Yanımda senin dirhemlerine denk elbise vardır," denildiği zaman da "ayn" harfi üstün olarak söylenir. Ancak, el-Kisaîden sahih olan rivâyet, her ikisinin de birer söyleyiş olduğu şeklindedir. Basralıların görüşü de budur. Orucun yemeğe denkliği ise, sayıdan daha yakın bir şekilde düşünülemez.

Mâlik der ki: Her mud için bir gün oruç tutar. İsterse bu iki yahut üç aydan fazlasına tekabül etsin. Şâfiî de bu görüştedir.

Bizim mezhebimiz âlimlerinden Yahya b. Ömer de der ki: Bunun yerine şöyle denilir: Bu avla kaç kişi doyabilir? Böylelikle onla doyacak insan sayısını öğrenir. Sonra: Bu sayıdaki kişiye ne kadar yemek (buğday) yeter diye sorar. Ondan sonra dilerse bunu yiyecek olarak çıkarıp verir, dilerse bu yiyeceğin (buğdayın) mud miktan kadar oruç tutar. Bu ise, ihtiyatı gözönünde bulunduran güzel bir görüştür. Çünkü kimi zaman av hayvanının yiyecek türünden kıymeti az olabilir. Bu uygulama ile yemek yedirme miktan da çoğalmış olur.

İlim ehli arasından kimisi de ceza orucunun iki ayı geçmeyeceği görüşündedir. Bunlar derler ki: Çünkü iki ay kefaretlerin en üst sinindir. İbnü’l-Arabî de bunu tercih etmiştir. Ebû Hanif'e de (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şöyle der; Rahatsızlık dolayısıyla oruç tutma fidyesi nazar-ı İtibara alınarak, her iki mud karşılığında bir gün oruç tutar.

29- Bu Ceza Yaptığının Vebalini Tatması İçindir:

Yüce Allah'ın:

"Tâ ki, ettiğinin vebalini tatmış olsun" âyetinde yer alan "tatmak", istiare yoluyla kullanılmıştır. Yüce Allah'ın:

"Tat Çünkü sen, aziz ve kerim imişsin" (ed-Duhân, 44/49);

"Allah da onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı" (en-Nahl, 16/112) âyetinde olduğu gibi, "Tatmak" ise, gerçekte tat alma duyusu olan dil ile olur. Burada tatmak, bütün bu âyetlerde istiare yoluyla kullanılmıştır, "Kim, Rabb olarak Allah'tan razı olursa, imanın tadını almış olur" Müslim, Îman 56; Tirmizî, Îman 10; Müsned, I, 208. hadisindeki tatmak da bu kabildendir.

Vebal; kötü akıbet demektir. (Aynı kökten gelen): Vebil mer'a ise, yenilmesinden sonra rahatsızlık veren mer'adır. Vebil yiyeyecek İse, ağırlık veren ve ağır gelen yiyecek demektir. Şairin şu mısra) da bu kabildendir:

"Açın düşmanlık eden ve oldukça ağır bir yiyeceği andıran

bir yaşlı adamın hanımı..."

Yüce Allah burada "ettiği" ile bütün halini İfade etmiştir.

30- Geçmişi Allah Affetmiştir. Tekrar Bu İşe Dönenden de Allah İntikam Alacaktır:

Yüce Allah'ın:

"Allah geçmiştekileri bağışlamıştır" âyeti, cahiliye döneminizde iken av hayvanını öldürmenizi bağışlamıştır, demektir. Bu açıklamayı Atâ b. Ebi Rabalı ile, bir topluluk yapmıştır.

Keffâret ile ilgili hükmün nüzulünden öncekileri bağışlamıştır, anlamında olduğu da söylenmiştir, "Fakat kim bir daha böyle yaparsa" yani, kim bir daha bu yasaklanan işi işleyecek olursa, "Allah ondan" keffâret ile "intikam alır." "Allah ondan İntikam alır" âyetinin anlamı hakkında şöyle de denilmiştir: Yani, eğer bu işi helal belleyerek yapmışsa, Allah âhirette ondan intikâm alır ve zahir hükme göre de keffârette bulunur.

Şurcyh İle Saîd b. Cübeyr derler ki: İlk defasında onun aleyhinde keftâret hükmü verilir. Bir daha tekrarlayacak olursa, hakkında hüküm vermez, ona: Git, Allah senden intikamım alacaktır, denilir. Yani, senin günahın keffâret ile bağışlanmaktan daha büyük bir şeydir. Tıpkı yalan yere kastı olarak yapılan yeminin (yemin-i facirenin) ilim ehlinin çoğunluğuna göre günahının büyüklüğünden Ötürü keffâret siz oluşu gibi. Verâ ve takva sahipleri, ise, keffârette bulunmak yoluyla Allah'ın intikamından sakınmaya çalışırlar.

İbn Abbâs'tan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Böyle bir kimse bir daha tekrar bu işi yapacak olursa, ölünceye kadar sırtına kamçı vurulur. Zeyd b. el-Mualla’dan da rivâyet olunduğuna göre, adamın birisi ihramlı iken bir av hayvanı öldürdü. Bu durumu affolunduktan sonra bir daha aynı işi tekrarladı, Bunun üzerine yüce Allah gökten bir ateş indirdi ve o ateş o kimseyi yaktı. İşte bu da ümmet ve haddi aşan kimselerin masiyetten uzak durmaları için bir ibrettir.

Yüce Allah'ın:

"Allah mutlak galiptir, intikam sahibidir" âyetinde geçen

"mutlak galip: aziz" âyeti mülkünde güçlüdür. Kimse ona zarar veremez ve istediğini yapar, ona karşı konulamaz demektir.

"İntikam sahibidir", dilediği takdirde kendisine karşı gelenlerden, isyankârlardan intikam alır.

Bu bölümü tek başına aç →

96. Âyetin Tefsiri

Deniz avı ve onu yemek, size de yolcuya da bir fayda olmak üzere sizin için helâl kılındı. İhramda bulunduğunuz sürece de kara avı size haram kılındı. Sonunda huzuruna varacağınız Allah'tan korkun.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onüç başlık halinde sunacağız:

1- Deniz Avı:

Yüce Allah'ın:

"Deniz avı... sizin için helâl kılındı" âyeti, deniz avının helal kılınışına dair bir hükümdür. Deniz avı ise, denizde avlanan bütün balıklardır. Burada av (sayd) ile kastedilen, avlamlandır. Denize izale edilmesi ise, bir sebep vasıtasıyla denizden olduğundan dolayıdır. Deniz (el-Bahr) ile ilgili açıklamalar, daha Önce el- Bakara Sûresinde (2/50. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamd olsun.

“Bir fayda olmak üzere" kelimesi, mastar (mef'ûl-i mutlak) olarak mansubtur. Yani Kendisi ile Faydalandırılmanız... anlamındadır.

2- Denizin Yiyeceği:

Yüce Allah'ın,

"Ve onu yemek" âyetindeki; müşterek bir lâfız olup, yenilen herşey hakkında kullanıldığı gibi, yalnızca su, yalnızca buğday, yalnızca hurma, yalnızca süt gibi özel bir yiyecek hakkında da kullanılır. Daha önce (5/93 ayet, 5. başlıkta) geçtiği üzere uyku uyumak hakkında da kullanılır. Burada ise, denizin kıyıya attığı ve deniz üstüne çıkan şeylerden ibarettir.

Dârakutnî, İbn Abbâs'tan senedini de kaydederek yüce Allah'ın:

"Deniz avı ve onu yemek size de, yolcuya da bir fayda olmak üzere sizin için helâldir" âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Deniz avı, denizden avlananlardır. Onu yemek ise, denizin kıyıya attığıdır. Dârakutnî, IV, 270. Ebû Hüreyre'den de onun benzerini rivâyet etmektedir. Dârakutnî, IV, 270. Bu, ashâb ve tabiinden büyük bir topluluğun görüşüdür.

İbn Abbâs'tan, onun yiyeceğinden kastın, denizde ölen olduğu da rivâyet edilmiştir ki, bu da bu manadadır. Yine ondan şöyle dediği rivâyet edilmiştir Onun yiyeceğinden kasıt, deniz avından tuzlanıp sonraya bırakılandır. Bir topluluk da onunla bu görüşü paylaşmıştır. Bir başka topluluk da şöyle demektedir: Denizin yiyeceği, suyundan ve içinde bulunan bitki ve benzeri başka şeylerden oluşan tuzudur.

3- Deniz Ürünleri Arasında Yenilenler ve Yenilmeyenler:

Ebû Hanîfe der ki: Ölüp de su yüzüne çıkmış balıklar yenilmez. Ancak, onun dışında kalan sair balıklar yenilir. Denizde yaşayan bütün canlılar arasında balıktan başkası yenmez.

Aynı zamanda bu, Ebû İshak el-Fezari’nin kendisinden yaptığı rivâyete göre es-Sevrî'nin de görüşüdür. el-Hasen de, ölüp su yüzüne çıkmış balığın yenilmesini mekruh görmüştür. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'dan da bunu mekruh gördüğüne dair rivâyet vardır.

Yine Hazret-i Ali'den gelen rivâyete göre, yılan balığını mekruh gördüğü de rivâyet edildiği gibi, bütün ondan bunların yenileceğine dair bir rivâyet gelmiştir, daha sahih olan rivâyet de budur. Bunu da Abdurrezzak, es-Sevrî'den, o, Cafer b. Muhammed'den rivâyetle Hazret-i Ali'nin şöyle dediğini nakle tmiştir: Çekirgeler ve bahklar temizdir. Ancak, Hazret-i Ali'den, ölüp de su yüzüne çıkmış balığın yenileceği hususunda farklı rivâyetler geldiği gibi, Hazret-i Cabir'den bunu mekruh gördüğüne dair rivâyet, ihtilafsız olarak nakledilmiştir. Aynı zamanda bu, Tavus, Muhammed, İbn Şîrîn ve Cabir b. Zeyd'in de görüşüdür. Delil olarak, yüce Allah'ın:

"Leş size haram kılındı" (el-Mâide, 5/3) âyetinin umumi ifadesi ile, Ebû Dâvûd ve Dârakutnî'nin şu rivâyetlerini göstermişlerdir: Cabir b. Abdullah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Denizin çekilip de kıyıda bıraktıklarını, denizin kıyıya attıklarını yiyiniz. Fakat, kendiliğinden ölmüş, yahut ölüp de suyun üzerine çıkmış olanı ise yemeyiniz." Dârakutnî der ki: Bu hadisi Vehb b. Keysan'dan, o da Cabir'den yalnızca Abdulaziz b. Ubeydullah rivâyet etmiştir. Abdulaziz ise zayıftır, rivâyeti delil gösterilemez. Ebû Dâvûd, Et’ime 35; İbn Mâce, Sayd 18: Dârakutnî. IV, 267-268.

Süfyan es-Sevrî de Ebû Zübeyr'den, o, Cabir'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den buna yakın bir rivâyet nakletmektedir.

Dârakutnî der ki: Bunu, es-Sevrî'den müsned olarak Ebû Ahmed ez-Zübeyrî'den başkası rivâyet etmemiştir. Ancak, el-Veki' ve el-Aderûyyân Abdurrezzak, Müemmel, Ebû Âsım ve başkaları ise ona muhalefet ederek, bunu es-Sevrî'den mevkuf olarak rivâyet etmişlerdir ki, doğru olan da budur. Dûrakutnî, IV, 268.

Aynı şekilde Eyyub es-Sahtiyanî, Ubeydullah b. Ömer, İbn Cüreyc, Züheyr, Hammâd b. Seleme ve diğerleri de Ebû'z-Zübeyr'den mevkuf olarak rivâyet etmişlerdir. Ebû Dâvûd der ki: Bu hadis, zayıf bir yoldan, İbn Ebi Zi'frden, o, Ebû'z-Zübeyr'den, o, Cabir'den, o da Peygamber'den de rivâyet edilmiştir. Ebû Dâvûd, Et’ime 35.

Dârakutnî der ki: Ayrıca bu, ismail b. Umeyye'den ve İbn Ebi Zib'den, o, Ebû Zübeyr'den merfu’ olarak rivâyet etmiş ise de merfu' rivâyeti sahih değildir. Bunu, Yahya b. Süleym, ismail b. Umeyye'den yoluyla merfu' olarak rivâyet ettiği halde, başkası bunu mevkuf olarak rivâyet etmiştir. Dûrakutnî, IV, 268.

Mâlik, Şâfiî, İbn Ebi Leyla, el-Evzaî ve el-Escaî'nin rivâyetine göre, es-Sevrî ise şöyle demiştir: Denizde yaşayan balık ve diğer canlılar ile denizde bulunan sair hayvanlar, ister avlanmış olsunlar, isterse de ölü bulunmuş olsunlar yenilirler. Mâlik ve ona uyanlar, Hazret-i Peygamber'in deniz ile ilgili olarak söylemiş olduğu: "O, suyu temiz ve ölüsü helal olandır" Ebû Dâvûd, Tahâre, 4; Tirmizî Tahâre 52, Nesâî, Tahâre 46; İbn Mâce, Tahâre 38, Sayd 18; Dârimî, Vudû' 53, 54, Sayd 6, Muvatta’' Tahâre 12, Stıyd 12; Müsned, II, 237. 361, 378, 3935 III, 373, V, 365. hadisini delil göstermişlerdir.

İsnad bakımından bu konuda en sahih rivâyet, Cabir b. Abdullah yoluyla gelen Amber diye bilinen balık ile ilgili rivâyet ettiği hadistir Ayrıca bu, hadisler arasında en sağlam yollardan sabit olmuş hadislerdendir. Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmişlerdir ki, bu hadiste şunlar da yer almaktadır: Biz Medine'ye gelince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına vardık, Ona bu hususu zikredince, şöyle buyurdu: "O, Allah'ın sizin için çıkardığı bir rızıktır. Beraberinizde bize yedirmek üzere etinden bir parça var mı?" Biz de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ondan bir parça gönderdik, O da onu yedi, Bu lâfız, Müslim'e aittir. Müslim, Sayd 17, 18; Buhârî, Zebâih 12; Meğazi 65; Ebû Dâvûd; Nesâî, Sayd 35, Dârimî Sayd Ğ; Müsned, III, 309, 311

Dârakutnî de İbn Abbâs'tan senedini kaydederek şöyle dediğini nakletmektedir: Ben, Ebû Bekir hakkında şöyle dediğine şahidlik ederim: Ölüp de su yüzüne çıkan balık, onu yemek isteyen için helaldir. Yine ondan, senedini kaydederek şöyle dediğini nakletmektedir: Ben, Ebû Bekir hakkında şahidlik ederim ki o, ölüp de su yüzüne çıkmış balığı yemiştir Darekutnî, IV, 269-270.

Ebû Eyyub'den de senedini zikrederek şunu nakletmektedir: Ebû Eyyûb, arkadaşlarından bir kaç kişi ile birlikte denizde yolculuğa çıktılar. Ölüp su üzerine çıkmış bir balık buldular. Ona bu balık(ın yenilip yenilemeyeceği) hakkında soru sordular, O da şu cevabı verdi: O, henüz tadı bozulmamış ve hoş mudur? Onlar: Evet deyince, şu cevabı verdi: O balığı yiyebilirsiniz, ondan payıma düşeni de bir kenara ayırınız. O sırada Ebû Eyyub oruçlu idi. Dârakutnî, IV 270. Yine senedini kaydederek, Cebele b. Atiyye'den naklettiğine göre, Ebû Talha’nın arkadaşları, ölüp su üstüne çıkmış bir balık ele geçirdiler. Durumu hakkında Ebû Talha'ya soru sormaları üzerine o da: Onu bana hediye ediniz diye cevap vermiştir. Dârakutnî, IV,271.

Ömer b. el-Hattâb da şöyle demiştir: Balık tümüyle helaldir, yenir. Çekirge de tümüyle helaldir yenir. Bunu da Dârakutnî rivâyet etmiştir. Dârakutnî. IV, 270. İşte bu rivâyetler, bunun mekruh olduğunu söyleyenlerin görüşlerini reddetmekte, âyetin umumî iradesini tahsis etmektedir Bunlar, Cumhûrun lehine delildir.

Şu kadar var ki Mâlik, sadece su domuzunu (bir çeşit Yûnus) ismi bakımından mekruh görür, fakat haram kabul etmeksizin şöyle derdi: Siz buna domuz ismini veriyorsunuz.

Şâfiî ise der ki: Su domuzunu yemekle bir mahzur yoktur.

el-Leys (b. Sa'd) da der ki: Denizde kendiliğinden ölmüş hayvanı yemekte bir beis yoktur. Yine el-Leys şöyle demektedir; Su köpeği (köpek balığı) ile su aygırı da böyledir. Yine el-Leys şöyle demektedir: Ancak, ne su insanı, ne de su domuzu yenir.

4- Hem Karada, Hem Denizde Yaşayan Hayvanların Durumu:

Hem karada hem de denizde yaşayan iki yaşayışları amfibi hayvanın îhramlı tarafından avlanılmasının helal olup olmadığı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Mâlik, Ebû Miclez, Atâ, Saîd b. Cübeyr ve başkaları der ki: Karada yaşayıp da orada da hayatını sürdürebilen her bir hayvan kara avıdır. Eğer ihramlı bir kimse böyle bir hayvanı öldürecek olursa, onun fidyesini öder.

Ebû Miclez, bu kabilden ayrıca kurbağaları, kaplumbağaları ve yengeci de ilave etmektedir. Ebû Hanîfe'ye göre ise, bütün kurbağa türleri haramdır.

Kurbağa yemenin câiz olmadığı hususunda Şâfiî'den gelen rivâyetler arasında farklılık yoktur. Ancak, denizde yaşamakla birlikte, karada eti yenmeyen domuz, köpek ve buna benzer hayvanlara benzeyenler hakkında farklı görüşleri gelmiştir. Doğru olan ise bütün bunların yenileceğidir. Çünkü, Şâfiî'nin su domuzunun yenileceğine dair açık bir ifadesi vardır. Halbuki, denizde yaşayan bu hayvanın karada eti yenmeyen bir benzeri vardır. Ama, timsah, tirş ("bir cins köpek batığı) ve Yûnus balığının eti ona göre yenilmez. Diğer taraftan, azı dişi bulunan bütün hayvanlar da -Hazret-i Peygamber'in azı dişi bulunan bütün hayvanları yemeyi yasaklaması dolayısıyla- yenmez.

İbn Atiyye der ki; Bu türler, sürekli olarak suda bulunurlar. O halde bunların deniz avından olmaları kaçınılmaz bir şeydir. İşte İmâm Mâlikin el-Müdevvene'de verdiği: Kurbağalar da deniz avındandır şeklindeki cevabı böyle açıklanır. Atâ b. Ebi Rabâh'tan ise, bu naklettiğimize muhalif bir kanaat rivâyet edilmiştir. O- hayvanın çoğunlukla nerede yaşadığını nazar-ı itibara alır, Ona, ibnü’l-ma' diye bilinen hayvan hakkında, o bir kara avı mıdır, yoksa bir deniz avı mıdır diye sorulunca: Nerede daha çok bulunuyorsa, oranın hayvanlarındandır. Nerede yavruhıyorsa, oranın hayvanlarındandır, demiştir. Bu, Ebû Hanîfe'nin de görüşüdür. Doğrusu ise, ibnü’l-ma’ denilen hayvanın kara avı olduğudur. Çünkü o, hem otlar, hem de tane yer.

İbnül-Arabî der ki: Hem karada hem denizde yaşayabilen hayvan hakkında sahih olan, bunun yasaklanmış olmasıdır, Çünkü, bu gibi hayvan hakkında iki delil tearuz (çatışma) halindedir. Haram oluşuna dair delil ile helâl oluşuna dair delil çatışmaktadır. Dolayısıyla ihtiyata uyarak, haram oluşuna dair delil tercih edilir.

5- Deniz Avı Yolculuk Yapana da Mukim Olana da Helâldir:

Yüce Allah'ın;

"Yolcuya da" âyeti ile ilgili iki görüş vardır:

1- Birinci görüşe göre, hem mukim olana, hem yolcu olana helâldir. Nitekim, Ebû Ubeyde yoluyla gelen Hadîs-i şerîfte, kendileri yolcu oldukları halde deniz avından yedikleri gibi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mukim olduğu halde ondan yemiştir.

Böylelikle yüce Allah, yolcu olana deniz avını helal kıldığı gibi, mukim olana da deniz avını helal kıldığını beyan etmektedir.

2- Yolculuk yapanlar, (es-Seyyâre) denizde yolculuk yapanlardır. Nitekim Mâlik ve Nesâî tarafından rivâyet edilen hadiste şöyle denilmektedir: Adamın birisi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a şöyle sormuş: Biz, denizde yolculuk yapıyor, fakat yanımıza az su alabiliyoruz. Eğer o sudan abdest alacak olursak susuz kalabiliriz. Durum bu iken deniz suyu ile abdest alabilir miyiz? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "O, suyu temiz ve meytesi helal olandır." Bu hadis de 3. başlıktı geçmiş olup, kaynakları orada gösterilmiştir.

İbnü'l-Arabî der ki: İlim adamlarımız şöyle demişlerdir Şayet Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Evet (abdest alabilirsiniz)" demekle yetinmiş olsaydı, yalnızca susuz kalmaktan korkulması halinde deniz suyundan abdest almak câiz olabilirdi. Çünkü, cevap soru ile ilişkilidir. Bu durumda verilen cevap da soruya göre açıklanırdı. Ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yeni bir kaide tesis etti ve şeriatin hükmünü beyan ederek: "O, suyu temiz ve meytesi helal olandır" diye buyurmuştur.

Derim ki, Allah Rasulü'nün hakkında tahsis ifade ettiğine dair açık ifadeler ihtiva edenler dışında "bir kişi hakkındaki hükmü, genel hakkında da geçerlidir" şeklinde kabul edilmiş şer'i hüküm bulunmasaydi; elbette verilen özel cevabın o özel şahıslan aşarak, başkaları hakkında geçerli olması sözkonusu olmazdı. Hazret-i Peygamber'in Ebû Burde'ye -dişi oğlak hakkında- hitaben söylediği "onu kurban kesebilirsin; ancak o, senden başka kimse için artık geçerli olmaycaktır" Müslim. Edahi 4. 7, 8 âyeti bu kabulden açık bir tahsisi ihtiva eden buyraklara bir örnektir.

6- İhramlı Kimse, Kara Avından Yararlanamaz:

Yüce Allah'ın:

"İhramda bulunduğunuz sürece de kara avı size haram kılındı" âyetinde sözü geçen "haram kılmak" ayrılara (eşyaya) ait bir sıfat değildir. Fiillerle alakalıdır Buna göre yüce Allah'ın:

"Kara avı size haram kılındı" buyuruğu, avlanmak haram kılındı, demektir. Bu ise, avlanmanın yasaklanışı anlamına gelir. Ya da burada av, avlanılan hayvan anlamında olabilir. Bu da mef'ûle (yani avlanılana) -az önce geçtiği gibi- fiilin (avlanma) İle adlandırılması kabilindendir ki, daha kuvvetli olan görüş de budur.

Çünkü İlim adamları ihramlı bir kimsenin kendisine bağışlanan avı kabul etmesinin câiz olmadığını, av hayvanı satın almanın da avlamasının da ihramlı iken herhangi bir yolla onu mülk edinmenin de câiz olmadığım, icmâ ile kabul etmişlerdir. Bu hususta îslâm âlimleri arasında görüş ayrılığı yoktur. Çünkü yüce Allah'ın:

"İhramda bulunduğunuz sürece de kara avı size haram kılındı" âyetinin umumiliği bunu gerektirmektedir. Ayrıca ileride geleceği üzere es-Sa'd b. Cessâme'nin naklettiği hadis de bunu ifade etmektedir.

7- İkramli Kimse Av Hayvanı Etinden Yiyebilir mi?

İlim adamları, ihramlı kimsenin av hayvanından yemesi hususunda farklı görüşlere sahiptirler, Mâlik, Şâfiî, arkadaşları ve Ahmed -ki, İshâk'tan da bu görüş rivâyet edilmiştir, Hazret-i Osman b. Affan'dan sahih olarak gelen rivâyet de böyledir- şöyle demektedirler: İhramlı bir kimsenin -eğer onun için ve ondan dolayı avlanılmamış ise- avdan yemesinde bir beis yoktur. Çünkü Tirmizî, Nesâî ve Dârakutnî'nin Hazret-i Cabir'den rivâyet ettiklerine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kara avı -bizzat siz onu avlamadığınız, yahut sizin için avlanmadığı sürece- sîzin için helaldir."Ebû Îsa (et-Tirmizî) der ki: Bu, bu konuda en iyi hadistir. en-Nesâî de der ki: Amr b. Ebi Amr -her ne kadar Mâlik ondan rivâyette bulunuyor ise de- hadiste pek kuvvetli değildir. Ebû Dâvûd, Menâsik, 40; Tirmizî, Hacc 25, Menasik 81; Dârakutnî, II, 290.

Şayet kendisi için avlanmış bir av hayvanından yiyecek olursa, onun fidyesini öder, el-Hasen b. Salih ve el-Evzaî de bu görüştedir. Muayyen bir ihramlı için avlanılan av hususunda Mâlik'ten nakledilen görüşler farklı olmakla birlikte arkadaşları nezdinde onun meşhur olan görüşü şudur: İhramlı olan kimse, muayyen olan ya da olmayan bir ihramlı için avlanılan avdan yemez. O, bu hususta ihramlı iken kendisine av eti getirilen Hazret-i Osman'ın, arkadaşlarına söylemiş olduğu: Sîz, bundan yiyebilirsiniz. Benim gibi değilsiniz, çünkü bu av benim için avlanmıştı; sözünü delil olarak kabul etmemektedir. Ancak, Medine'den bir kesim bu görüştedir. Mâlik'ten de bu görüş rivâyet edilmiştir.

Ebû Hanîfe ve arkadaşları derler ki: İhramlı bir kimsenin av etinden yemesi, ihramlı olmayan bir kimse avlamış olması şartıyla, durum ne olursa olsun caizdir. İster onun için avlanmış olsun, ister onun için avlanmamış olsun. Çünkü Yüce Allah’ın: "Siz ihramda iken avı öldürmeyin" âyetinin zahirî bunu gerektirmektedir. Bu âyet, av hayvanının avlanıp öldürülmesini ihramlılara haram kılmaktadır. Başkalarının avlamış olduğu avı haram kılmamaktadır. Ayrıca bunlar, el-Behzî'nin -ki, ismi Zeyd b. Kâ'b'dır- rivâyet ettiği şu hadisi delil gösterirler; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ebû Bekir'e ayağı olmayan yaban eşeğini yol arkadaşları arasında paylaştırmasını emretti. Bu hadis ise, Mâlik ve başkaları tarafından rivâyet edilmiştir. Muvatta’, Hacc 79; Menâsik 78. Onlar, Ebû Katade'nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet ettiği ve şu ifadelerin de yer aldığı hadisi delil gösterirler: "Bu, yüce Allah'ın size ikram ettiği bir yemektir." Buhârî, Cihad 18; Müslim, Hacc 57; Muvatta’, Hacc 76.

Bu, aynı zamanda Ömer b. el-Hattâb ve kendisinden nakledilen bir rivâyete göre, Osman b. Affan'ın, Ebû Hüreyre’nin ez-Zubeyr b. el-Avvam'ın, Mücahid'in, Atâ ve Said b. Zübeyr'in de görüşüdür.

Ali b. Ebî Tâlib, İbn Abbâs ve İbn Ömer'den ise ihramlı bir kimsenin, durum ne olursa olsun av hayvanından yemesirun câiz olmadığını söyledikleri rivâyet edilmiştir. Bu av hayvanı ister ihramlı için avlanılmış olsun, ister olmasın, Çünkü yüce Allah'ın:

"İhramda bulunduğunuz sürece de kara avı size haram kılındı" âyetinin genel ifadeleri bunu gerektirmektedir,

İbn Abbâs da şöyle demektedir: Bu âyet müphemdir. Tavus, Cabir b. Zeyd ve Ebû'ş-Şa'sâ da bu görüştedir. Aynı görüş, es-Sevrî'den de rivâyet edilmiştir, İshâk da böyle demiştir. Bunlar, Leys’li es-Sa'b b. Cessâme'nîn hadisini delil gösterirler. Bu hadise göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir yaban eşeği hediye edilmişü. Hazret-i Peygamber o sırada Ebvâ veya Veddân denilen yerde bulunuyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu geri çevirmişti, (es-Sa'b) der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) benim yüzümdeki ifadeyi görünce şöyle dedi: "Bizim bunu sana geri çevirmemizin Eek sebebi, bizim ihramlı oluşumuzdur." Bu hadisi, hadis İmâmları rivâyet etmiştir, lâfız ise Mâlik'indir. Muvatta’', Hacc 83; Buhârî, C. Sayd 6, Hibe 6, 17; Müslim, Hacc 50, 53, 55; Tirmizî, Hacc 26, Nesâî, Menasik 79, İbn Mâce, Menâsik 92; Dârimî, Menâsih 22; Müsned, IV, 38, 71, 72, 73.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr, Miksem Atâ ve Tâvus'un kendisinden rivâyetlerine göre şöyle demiştir: es-Sa'b b. Cessâme, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bir yaban eşeği eti hediye etti. Saîd b. Cübeyr de naklettiği rivâyetinde şöyle demektedir: (Hazret-i Peygamber'e) âdeta o sırada avlanmış gibi kan damlayan bir yaban eşeğinin kalça tarafı (hediye edildi), Miksem rivâyetinde; "Bir yaban eşeğinin ayağı demektedir." Atâ ise rivâyetinde; Avlanmış (yaban eşeğinin) Ön ayağı Hazret-i Peygambere hediye edildi, o ise bu hediyeyi kabul etmeyip: "Biz ihramlıyız" dedi, Tavus da. rivâyetinde av etinden bir ön ayak demektedir. Bunu da İsmail, Ali b. el-Medinî'den, o, Yahya b. Said'den, o, İbn Cüreyc'den, o, el-Hasen b. Müslim'den, o, Tâvus'dan, o da İbn Abbâs'dan diye rivâyet etmiştir. Şu kadar var ki, onlardan kimisi bu hadisi İbn Abbâs'dan, kimisi de Zeyd b. Erkam’dan diye rivâyet etmektedir. İsmail der ki: Ben, Süleyman b. Harb'in, bu hadisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için özel olarak avlanılmış diye te'vil ettiğini duydum. Eğer durum böyle olmasaydı, onu yemek câiz olurdu. Süleyman der ki: O avın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için özel olarak avlanılmış olduğuna delalet eden hususlardan birisi de, Hadîs-i şerîfte (rivâyet edenlerin) kullandıkları şu ifadelerdir: Âdeta o sırada avlanmış gibi kan damlar haliyle onu geri çevirdi. İsmail der ki: Evet, Süleyman bu hadisi te'vil etmiştir. Çünkü, te'vil edilmeye ihtiyacı vardır. Mâliksin rivâyetinin ise te'vile bir ihtiyacı yoktur. Çünkü ihramlı bir kimsenin canlı bir avı yakalaması da câiz değildir, onu kesmesi de câiz değildir. Yine İsmail der ki: Süleyman b. Harbin te'viline göre, bütün bu merfu' hadisler -yüce Allah'ın İzniyle- arasında ihtilaf kalmaz. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr XI, 297-298.

8- İhrama Girdiği Sırada Elinde Ya da Evinde Av Hayvanı Bulanan Kimse Ne Yapar:

Elinde yahut evinde ailesinin yanında av hayvanı bulunuyorken ihrama giren bir kimse hakkında Mâlik şöyle demektedir: Şayet elinde av hayvanı bulunuyor ise, onu serbest bırakmalıdır. Eğer ailesi yanında bulunuyor ise onu serbest bırakmakla yükümlü değildir. Bu, aynı zamanda Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel'in de görüşüdür,

Şâfiî ise iki görüşten birisinde şöyle demektedir: İster elinde olsun, ister evinde bulunsun, onu serbest bırakmakla yükümlü değildir. Ebû Sevr de bu görüştedir, Mücahîd ve Abdullah b. el-Haris'ten de buna benzer bir görüş rivâyet edildiği gibi, Mâlik'ten de bu görüş rivâyet edilmiştir.

İbn Ebi Leylâ, es-Sevrî ve diğer görüşünde de Şâfiî şöyle demektedir: Onu serbest bırakmakla yükümlüdür. Bu av hayvanı ister elinde bulunsun, ister evinde bulunsun farketmez. Eğer onu serbest bırakmayacak olursa, tazminatını öder. Serbest bırakılması görüşü şöyle açıklanır: Yüce Allah'ın;

"İhramda bulunduğunuz sürece de kara avı size haram kılındı" âyeti, hem mülk edinmek hakkında, hem de bütün tasarruflar hakkında umumidir. Alıkoyabileceğine dair görüşün açıklaması da şöyledir: Bu hususun ihrama girmeye engel bir tarafı yoktur Dolayısıyla böyle bir avın mülkiyetinin devamına ihram engel olmaz. Bu hükme varmaya (kıyasta esas teşkil eden") asıl delil nikâh hakkındaki hükümdür.

9- îhramsız Bir Kimsenin Harem Bölgesi Dışında Avladığı Av Hayvanından Yemenin Hükmü:

İhramsız bir kimse, Harem bölgesi dışında yakaladığı avı. Harem bölgesine sokacak olursa, orada onu kesmek ve etini yemek gibi her türlü tasarrufta bulunması caizdir. Ebû Hanîfe ise câiz değildir, der.

Delilimiz şudur: Bu, av hakkında yapılan bir uygulamadır. Harem bölgesinde ihramsız bir kimsenin bu uygulamayı yapması caizdir. Tıpkı, onu yakalaması ve satın alması gibi. Nitekim bu hususlarda görüş ayrılığı yoktur.

10- İhramiî Bir Kimse, İhramlı Olmayana Av Hayvanım Goste

İhramlı bir kimse, îhramlı olmayana bir av hayvanını gösterir, ihramsız kimse de o av hayvanını öldürecek olursa, hükmün ne olacağı hususunda görüş ayrılığı vardır,

Mâlik, Şâfiî ve Ebû Sevr derler ki: Bu durumda ihramlıya bir şey düşmez. Bu, İbn el-Mâcişûn'un da görüşüdür.

Kûfeliler, Ahmed, İshâk, ashâb ve tabiinden bir topluluk ise ona, bunun cezasını ödemek düşer. Çünkü ihramlı bir kimse, ihrama girmek suretiyle böyle bir taarruzu terk etmeyi kabullenmiştir, derler. Tıpkı bir kimsede emanet bırakan bir kişinin bir hırsıza çalmak üzere yol göstermesi gibi, bu yol göstermesi dolayısıyla emanetin tazminatını ödemesi gerektiği gibi .

11- İhramlı Bir Kimsenin Bir Başka îkramlıya Av Hayvanım Göstermesi:

İhramlı bir kimsenin bir başka ihramlıya av hayvanını göstermesi hususunda da ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Kûfeliler ve bizim (mezhebimiz mensublarından) Eşhebin görüşüne göre, herbiri ayn bir ceza öderler.

Mâlik, Şâfiî ve Ebû Sevr ise şöyle demektedirler: Ceza, avı öldüren ihramlıya düşer. Çünkü yüce Allah:

"İçinizden kim onu bilerek öldürürse" (el-Mâide, 5/95) diye buyurmakta ve cezanın vücubunu öldürmeye bağlamaktadır. İşte bu, cezanın başkası hakkında sözkonusu olmayacağının delilidir. Diğer taraftan öbürü sadece avı göstermiştir. Bu göstermesi dolayısıyla onun herhangi bir ceza Ödemesi gerekmez, Bu, ihramsız bir kimsenin Harem bölgesi içerisinde, yine harem bölgesi içerisinde bulunan bir av hayvanını göstermesi gibidir.

Kûfeliler ile Eşheb ise, Hazret-i Peygamber'in Ebû Katade tarafından rivâyet edilen hadisteki: "Siz, ava işaret ettiniz, yahut yardımcı oldunuz mu? Müslim, Hacc 61; Nesâî, Menasik 81; Dârimî, Mennsik 22; Müsned V, 302. ifadesini delil gösterirler, Bu isef ceza vermenin vücubuna delalet etmektedir. Ancak, birincisi daha sahihtir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

12- Kökü Harem Dışında, Dalları Harem Bölgesi İçerisinde (Veya Aksi Durumda) Olan Ağacın Üzerindeki Avı Avlamanın Hükmü:

Kökü Harem bölgesi dışında, dalları ise Harem bölgesinde bulunan bir ağacın üzerindeki av öldürülecek olursa, bu av dolayısıyla ceza gerekir. Çünkü avcı, Harem bölgesinde bulunan bir şeyi almış olur. Eğer, kökü Harem bölgesinde, dalları ise haremin dışında ise, ağacın üzerinden alınan av hususunda ilim adamlarımızın iki farklı görüşü vardır: Ceza, köke nazarandır diyen bir görüş ile, dalı nazar-ı itibara alarak cezanın verilmeyeceğini kabul edenler.

13- Huzuruna Varacağınız Allah'tan Korkun:

Yüce Allah'ın:

"Sonunda huzuruna varacağınız Allah'tan korkun" âyeti ise, bu helâl ve haram kılma hakkında bir uyarı ve buna riâyet etmemenin cezasının ağırlığına bir işarettir. Bundan sonra ise, bu hükümlere aykırı davranmaktan sakındırmakta daha ileri bir adım atılarak, öldükten sonra dirilip mahşerde toplanma ve kıyâmet de hatırlatılmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

97. Âyetin Tefsiri

Allah, Kâ'be'yi, Beyti Haram’ı, Haram ayları, kurbanı ve boyunları gerdanlıklı kurbanlıkları da İnsanlar için bir kıyam sebebi kılmıştır. Bu da Allah'ın göklerde ve yerde olan herşeyi bîldiğini ve Allah'ın her şeyi en iyi bilen olduğunu sizin de bilmeniz içindir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1. Kâ'be:

Yüce Allah'ın:

"Allah Kâ'be'yi... kılmıştır" âyetinde yer alan

"kılmak", burada yaratmak anlamında olup buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

"Kâ'be"ye bu adın veriliş sebebine gelince, bunun dörtgen şeklinde olması dolayısıyladır. Arapların evleri ise çoğunlukla dairesel bir şekildedir. Kâ'be'ye bu adın veriliş sebebinin onun tümsekliği ve ortada görünüşü dolayısıyla olduğu da söylenmiştir. Çünkü, tümsek olup, açıkta görünen her şeye "kâ'b" denir. Bu, ister dairevi bir şekilde olsun ister olmasın farketmez. Ayağın topuğuna kâ'b denilmesi mızrağın yüksek yerlerine "kûub" (kâ'b'ın çoğulu) denilmesi de buradan gelmektedir. Memelerin göğüste belirginleşip görünür hale gelmesini ifade etmek için de bu kökten gelen fiil kullanılır. Beytullah'a bu ismin veriliş sebebi ise, duvarlarının ve tavanının oluşundan dolayıdır. İşte, içinde sakin bulunmasa dahi "beyt"in gerçek anlamı da budur. Şanı yüce Allah'ın oraya, "haram" ismini vermesi ise, onu haram kılması (saygıdeğer kılması) dolayısıyladır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; "Şüphesiz Mekke'yi Allah haram kılmıştır. Ama, İnsanlar onun haramlığına riayet etmemektedir. " Buhârî, İm 37, Cezau's-Sayd 8, Meğâzî 51; Müslim Hacc 446; Tirmizî Hacc 1; Müsned, VI, 385.

Çoğunlukla bu açıklamalar daha önceden yeterli oranda geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamd olsun.

2- Kıyamın Anlamı:

Yüce Allah'ın:

"İnsanlar için bir kıyam sebebi" âyeti, insanların orada emniyet altında olmaları için (dolayısıyla) bir salâh ve bir geçim yolu demektir. Buna göre "kıyam", orada ikâmet edecekleri yer anlamında olur. "Kıyam"ın , onunla ilgili şer’i hükümleri yerine getirirler ifa ederler anlamında olduğu da söylenmiştir.

İbn Âmir ve Âsım bu kelimeyi, diye okumuşlardır Bu iki kelime de "vav"lıdır. Bu "vav" harfi önceki harf esreli olduğundan dolayı, "yâ"ya dönüştürülmüştür, "Kıyâm"ın şeklinde okunduğu da söylenmiştir.

İlim adamları derler ki: Şanı yüce Allah'ın, bu gibi şeyleri insanlar için kıyam sebebi kılışındaki hikmet şudur: Şanı yüce Allah, insanları kıskançlık, birbirleriyle yarışmak, birbirleriyle ilişkilerini kesmek, birbirlerine sırt çevirmek, baskın, talanr öldürmek ve intikam gibi bir takım karakterlere sahip olarak yaratmıştır. O bakımdan, ilâhî hikmet ve ezelî meşîetin (durumun) devam etmesini sağlayacak ve güzel sonuca erişilmesini gerçekleştirecek şeyleri de takdir etmesi kaçınılmazdır O bakımdan yüce Allah:

"Şüphesiz ki Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım" (el-Bakara, 2/30) diye buyurarak, onlara halifeliği emretmiş ve böylece işlerini yönetme yetkisini, kendilerini anlaşmazlıklardan alıkoyacak ve ilişkilerini koparmaktan vazgeçip birbirleriyle kaynaşmaya İtecek, zalimi zulmetmekten alıkoyacak, herkesin meşru yoldan eline geçirdiği mülkiyetini kabul edip, korumasını gerçekleştirecek bir halifenin yönetimine vermelerini emretmiştir.

İbnül-Kasım der ki: Bize Mâlik'in anlattığına göre, Osman b. Affan (radıyallahü anh) şöyle dermiş: "İmâmın engel oldukları, Kur'ân'ın engel olduklarından daha çoktur." Bunu Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- nakletmektedir. Yöneticinin bir yıl zulmü, insanların bir anlık düzensiz ve anarşik ortam İçerisinde kalmalarının verdiği rahatsızlıklardan daha azdır. İşte bu fayda dolayısıyla yüce Allah halifeyi yaratmıştır. İşler onun görüşüne göre cereyan etsin ve Allah, onun vasıtası ile çoğunluğun yapmak istediği saldırganlıkları önlesin.

İşte bundan ötürü yüce Allah Beyt-i Haram’ı kalplerinde gereği gibi ta'zim etmelerini istemiş, ruhlarına onun heybetini yerleştirmiş, Beyt'in kıymetini aralarında ta'zim etmiştir, O bakımdan ona sığınan, onun sayesinde güvenlik altına alınır, zulüm ve baskı gören orada bulunmakla himaye görür Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"İnsanlar, etraflarından kapılıp alınmakta iken, Bizim kendilerine emin bir Haram (belde) kıldığımızı görmediler mi?" (el-Ankebut, 29/67)

İlim adamları derler ki: Kâ'be, özel bir yer olup her mazlum oraya ulaşamadığından, korkuya kapılan herkes oraya varamadığından dolayı, yüce Allah, Haram ayı bir başka sığınak olarak tesbit etmiştir. Bu ise bir sonraki başlığımızın konusunu teşkil etmektedir.

3- Haram Aylar:

"eş-Şehru'l-Haram" bir cins ismidir. Bununla kastedilenler ise, Arapların icma ile (haram ay) kabul ettikleri üç aydır.

Yüce Allah, kalplerine bu aylara saygı duymayı yerleştirmişti. Bu aylarda, bundan dolayı hiçbir kimseyi korkutmaz ve hiçbir kanın intikamını almak istemez, bu aylarda intikam alınmasını da ummazlardı.

O kadar ki adam, babasının, oğlunun, kardeşinin katilini görür, fakat ona hiçbir eziyet vermezdi. Bu ayları haram kılmakla böylelikle zamanın üçte birini bir kenara çıkarmış oluyorlardı.

Bu ayların üçünü peşpeşe haram ay kabul ederek güven, rahat ve huzur içerisinde seyahat edebilmek için bir alan, rahatlayabilecekleri geniş bir zaman elde etmek istediler. Bu aylardan birisini de, saygınlığı iyice telafi etmek için senenin oltasında haram kabul eltiler ki, bu da Receb el-Asam veya Mudar'ın Recebi diye bilinen aydır. Ona, Receb el-Asam denilmesinin sebebi ise, bu Savaşta demir (silah) sesi işitilmediğinden dolayıdır. (el-Asam sağır demektir). Bu aya (silahların sivri uçlarının yerinden ayrılmasını sağlayan anlamında:) "Munsilu'l Esinne" ismi da verilir. Çünkü onlar, bu ayda mızrakların uçlarındaki sivri demirleri çekip çıkarıyorlardı. Bu, Kureyş'in ayı idi, İşte Avf b. el-Ahvaz bu ay için şöyle demektedir:

"O, Ümeyyeoğulları ile kanların boyayıp süslemiş olduğu halde

Gönderilen hediye kurbanlıklarının ayıdır."

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'da bu aya "Şehrullah" ismini vermiştir. Bu ise "Şehru hilali" anlamındadır. Çünkü Harem ehline " lillah" denilirdi. (Anlamı da: Allah'ın tesbit ettiği harem bölgesinde yaşayanların ayı şeklinde olur).

Bizzat yüce Allah'ın ayını kastetmiş olması da muhtemeldir. Çünkü yüce Allah, bu ayın hürmetini sağlamlaştırmış ve pekiştirmiştir. Zira, Araplardan pek çok kimse bu ayın haram olduğu görüşüne sahip değildi, İleride et-Tevbe Sûresi'tide (9/36. âyetin tefsirinde) (bu haram) ayların isimleri gelecektir.

Daha sonra yüce Allah, onlara ilhamını kolaylaştırdı ve şerefli rasulleri aracılığıyla hediye kurbanlıkları ile gerdanlıklılar hakkındaki hükümlerini teşri buyurdu ki, bu da bir sonraki başlığın konusudur.

4- Gerdanlıklı ve Hediye Kurbanlıklar;

Araplar, bir deve aldıkları vakit, onu kan ile işaretler, üzerine bir ayakkabı asarlardı. Veya kişi bazan -bu sûrenin baş taraflarında açıklanmış olduğu gibi- bizzat kendisine böyle bir surette gerdanlık takarsa kimse onu gördüğü yerde tedirgin etmez, korkutmazdı. Bu, kendisini takib eden, yahutta ona zulmeden ile kendisi arasına âdeta bir set oluştururdu.

Nihayet, yüce Allah İslâmı gönderdi ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıtasıyla hakkı beyan etti. Böylelikle din rayına oturdu ve hak hedefini buldu. Önderlik ona teslim edildi, insanlar için önderliğin (İmâm tayininin) vücubu da buna binaen farz kılındı. Bu da yüce Allah'ın şu âyetinde şöylece ifade edilmektedir:

"Sizden îman edip salih amel işleyenleri Allah mutlaka onları yeryüzünde halife yapacağını vadetti.." (en-Nûr, 24/55) el-Bakara Sûresi'nde (2/30. ayet, 3- başlık ve devamında) İmâmlığın hükümlerine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. O bakımdan onları tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

5- Bunlar, Bilesiniz Diye Böyledir:

Yüce Allah'ın:

"Bu da, sizin de bilmeniz İçindir" âyetindeki "bu" tamiri ile, yüce Allah'ın bu işleri bir kıyam sebebi kılmasına bir işarettir. Yani, yüce Allah bunları, şanı yüce Allah'ın göklerin ve yerin durumları ile ilgili tafsilatı bildiğini ve ey insanlar, önceden de sonradan da sizin maslahatınıza olanı bildiğini bilmeniz içindir. O bakımdan, kâfir olmalarına rağmen O'nun, kullarına ne kadar lütufkâr olduğuna ibrette bakınız.

Bu bölümü tek başına aç →

98. Âyetin Tefsiri

Bilin ki Allah, hem cezası pek çetin olandır, hem de muhakkak Allah mağfiret edendir, çokça merhamet sahibidir.

Yüce Allah'ın:

"Bilin ki Allah, hem cezası pek çetin olandır" âyeti, bir korkutma ihtiva etmektedir.

"Hem de muhakkak Allah mağfiret edendir, çokça merhamet sahibidir"

âyeti de, mü'mînlere bir umut vermektedir. Bu anlamdaki açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

99. Âyetin Tefsiri

Rasule düşen ancak tebliğdir. Neyi açıklar neyi gizlerseniz Allah hepsini bilir.

Yüce Allah'ın;

"Rasule düşen ancak tebliğdir" âyeti şu demektir: Hidayet vermek, îmana muvaffakiyet, sevap ve mükâfat vermek onun işi değildir. Ona düşen sadece tebliğ etmekten ibarettir. Bu ise, önceden de geçtiği gibi Kaderiyye'nin görüşlerini reddetmektedir.

Belâğ (tebliğ), asıl anlamı itibariyle varmak demek olan "bulûğ" demektir. Belagat terimi de buradan gelmektedir. Çünkü belagat, güzel lâfızlar ile anlamı insanın ruhuna ulaştırmak demektir. Delil olmamakla birlikte, kişinin belâğatli konuşmaya kalkışması hali, diye anlatılır. "Belâğ" yeterli olmak anlamına da gelir. Çünkü, böylelikle ihtiyacı karşılayacak miktar elde edilir

"Neyi açıklar...sanız Allah bilir” yani, neyi açığa çıkarırsanız, izhar ederseniz Allah onu bilir. Bu kökten gelmek üzere; Kişi sırrı açıkladı, açıklıyor, denilir.

"Neyi gizlerseniz" yani, kalplerinizde gizleyip saklı tuttuğunuz küfrü de münafıklığı da bilir.

Bu bölümü tek başına aç →

100. Âyetin Tefsiri

De ki: "Murdar ile temiz -murdarın çokluğu boşuna gitse de- hiçbir zaman bir olmaz. Şimdi ey akıl sahipleri Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz."

Yüce Allah'ın:

"De ki murdar ile temiz, hiçbir zaman bir olmaz" âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Murdar İle Temizden Kastedilen:

el-Hasen der ki: "Murdar ile temte" helal ile haram demektir. es-Süddî; : Mü’min'ile kâfir demektir, der. İtaatkâr ile isyankâr demek olduğu söylendiği gibi, adi ve bayağı ile iyi ve kaliteli demek olduğu da söylenmiştir. Bu, bir örneklemedir.

Sahih olan ise, bu lâfzın bütün hususlar hakkında umumi olduğudur. Kazanılan şeylerde, amellerde, insanlar hakkında elde edilen bilgilerde ve diğer şeylerde sözkonusudur. Bütün bunların murdar olanı asla iflah olmaz ve bir sonuç vermez. Çok oba dahi onun güzel bir akibeti olamaz.

Temiz İse, az olsa dahi faydalıdır ve akıbeti itibariyle güzeldir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Güzel beldenin nebatı, Rabbinin izniyle (güzel) çıkar. Murdar olandan ise, faydası pek az olan birşeyden başkası çıkmaz." (el-A’raf, 7/58.) Bu ayetin bir diğer benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir;

"Îman edip salih amel işleyenleri, yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi kılarız!? Yahut sakınanları facirler gibi mi kılarız." (Sa'd, 38/28.) Yüce Allah'ın şu âyeti de buna benzemektedir:

"Yoksa kötülükleri kazanıp duranlar kendilerini, îman edip salih amel işleyenler gibi kılacağımızı... mı sandılar?" (el-Câsiye, 45/21)

Murdar olan hiçbir zaman ne miktar itibariyle ne infak İtibariyle, ne yeri, ne gidişi itibariyle temize eşit olabilir. Temiz olan, uğurlu ve güzel (yemin) cihetine gider. Murdar olan ise, uğursuz yere (şimal)'e gider. Temiz olan cennette, murdar olan cehennemdedir. Bu da gayet açıktır. Eşit olmak (istiva) ise, hakikatte tek bir cihette durmak demektir. İstikamet de bunun gibidir. İstikametin zıddı ise, İ'vicâc (eğrilik)'dir. Söz buraya gelmişken, bundan sonraki başlıkta bazı eğrilikleri sözkonusu edelim:

2- Fâsid Alışverişin Hükmü:

(Mezhebimize mensub) bazı ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Fâsid alışveriş fesli olunur ve pazar değişmesi yahut bedenin değişmesi sebebiyle de geçerlilik kazandırılarak, bu hususta sahih alışveriş ile eşit kabul edilmez. Aksine, durum ne olursa olsun fesli olunur. Satın alan eğer malı kabz etmişse, verdiği bedel ona iade olunur. Şayet mal elinde telef olunmuşsa tazminatını öder. Çünkü o, satın aldığı malı emanet olmak üzere kabzetmiş değildir, Bir akid şüphesi ile kabz etmiştir.

Şöyle de denilmiştir; Satış fesh olunup, aradan zaman geçtikten sonra geri iade edilecek olursa, satanın aleyhine bir zarar ve bir ğabn (aldanış) sözkonusu olacağından dolayı fesh olunmaz. Çünkü böyle bir durumda eğer mal yüz (para birimi) ediyor ise, ona yirmi ederi ile geri verilir. Halbuki mali konularda cezalandırma sözkonusu değildir. Ancak, birinci görüş, âyetin umumi kapsamı ve Hazret-i Peygamber'in: "Her kim, bizim şu işimize uygun olmayan bir iş yapacak olursa, o merduttur" Buhârî, Buyû’ 60, Sulh 5; Müslim, Akdiye 17, 18; Ebû Dâvûd, Sünne 5; İbn Mâce, Mukaddime 2; Müsned, VI, 146. âyeti dolayısıyla daha sahihtir.

Derim ki: Fıklıî meseleler hususunda eşitliğin olmaması hallerinde bu nokta araştırılacak olursa, bunların pekçok ve fazla oldukları görülecektir. Bunlardan birisi de gasıp ile ilgili hükümlerdir. Bu da bir sonraki başlığımızın konusunu teşkil etmektedir.

3- Gasp İle İlgili Bazı Meseleler:

Bir kişi gasp edilmiş bir arazide bina yapsa yahut ağaç dikse, o binayı yıkması, diktiklerini de sökmesi için mecbur edilir. Çünkü böyle bir şey "murdar" bir iştir. Araziyi olduğu gibi geri vermelidir. Bu ise: Bu durumda binayı yıkmaz, diktiği ağacı sökmez, bunları yapan bunların kıymetini alır, diyen Ebû Hanîfe'nin görüşüne muhaliftir. Hazret-i Peygamberin: "Zalim bir kimsenin kökünün bir hakkı yoktur" Buhârî, Hars 15; Ebû Dâvûd, Harac ve İmare 37; Tirmizî , Ahkâm 38; Muvatta’' Akdiye 26; Müsned III, 338, 381, V, 327 âyeti Ebû Hanîfe'nin bu görüşünü da reddetmektedir. Hişam derdi ki: "Zalim kök" kişinin bu vesileyle oraya hak kazanması için başkasına ait arazide ağaç dikmesidir. Ebû Dâvûd, Harâc ve İmare 37.

Mâlik der ki: Zalim kök, haksız yere birşey alan, kazı yapan ve birşeyler diken herkesin yaptığını kapsar. Ebû Dâvûd ve Muvatta’', aynı yerler.

Yine Mâlik der ki: Bir kimse bir araziyi gasb edip orayı ekse yahut kiraya verse ya da bir ev gasb edip orada yerleşse yada kiraya verse sonra da arazi sahibi orayı hakettiği için geri alacak olsa, gasb edenin, orada kaldığı sürenin kirasını veya kiralamışsa aldığı kirayı ona vermesi gerekir. Gasp ettiği o evde yerleşmez yahut araziyi atıl bırakıp ekmemesi durumu ile ilgili olarak, farklı görüşleri nakledilmiştir. Mezhebinde meşhur olan görüşe göre ise, bu durumda herhangi bir şey ödemesi gerekmez. Bununla birlikte bütün bunların kirasını ödemekle yükümlü olduğuna dair bir görüşü de rivâyet olunmuştur. Zekeriyyâ b. Yahya el-Mısrî diye bilinen bir fakihtir. el-Vekkâr bu görüşü tercih ettiği gibi Şâfiî'nin görüşü de budur. Çünkü, Hazret-i Peygamber'in: "Zalimin kökünün bir hakkı yoktur" hadisi de bunu gerektirmektedir.

Ebû Dâvûd, Ebû'z- Zübeyr'den rivâyet ettiğine göre, iki kişi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda davalaştı. Bunlardan birisi bir diğerine ait araziye hurma ağaçları dikmişti. Hazret-i Peygamber, arazi sahibi lehine arazisinin verilmesini hükme bağladı, hurma ağaçlarım dikene de ağaçlarını oradan sökmesini emretti. (Ebû'z- Zübeyr) der ki: Ben bu hurma ağaçlarının -tam olgunlaşmış boylu poslu hurma ağaçları oldukları halde- topraktan çıkartılıncaya kadar köklerine baltalarla vurulduğunu gördüm. Ebû Dâvûd. Harâc ve îmare 37. Bu açık bir nasstır.

İbn Habib der ki: Böyle bir durumda hüküm şudur: Araai sahabi, zulmedene yapılacak uygulamada muhayyer bırakılır. Dilerse, sökülmüş halleriyle kıymetlerini ödeyerek bunları kendi arazisinde alıkoyar, dilerse de bunların arazisinden sökülmesini ister. Sökme ücreti de gasb edene aittir.

Dârakutnî, Hazret-i Âişe'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Her kim bir topluluğa ait yerde izinleri ile bina yapacak olursa, ona o binanın kıymeti verilir. İzinleri olmaksızın bina yapacak olursa, o takdirde o yaptığını yıkar." Dârakutnî, IV, 243.

İlim adamlarımız derler ki: Ona yaptığının kıymetinin veriliş sebebi, menfaatine malik olduğu bir yerde bina etmiş olmasıdır. Bu da şuna benzer: Bir kimse, şüpheye mebni olarak bir yerde bina yapsa yahut ağaç dikse, onun bir hakkı vardır. Eğer mal sahibi dilerse mevcut haliyle bu yaptığı binanın yahut diktiği ağaçların kıymetini öder. Şayet mal sahibi bunu kabul etmeyecek olursa, bina yapan yahut ağaç dikene: Sen buna arazisinin çıplak olarak kıymetini öde, denir. Şayet o da bunu kabul etmezse, ikisi de ortak olurlar. İbnü’l-Macişûn der ki: Onların ortaklığı şöyle açıklanır: Evvela araziye çıplak olarak kıymet biçilir. Sonra mamur haliyle ona kıymet biçilir Bu imar dolayısıyla çıplak araziye nisbetle kıymetindeki artış kadar bu işleri yapan kişi orada arazi sahibine o oranda ortak olur. Dilerlerse paylaştırırlar, dilerlerse olduğu gibi (paylaştırmaksızın aynı oranda alıkorlar). İbnü’l-Cehm der ki: Şayet arazi sahibi, arazide yapılan imarın kıymetini ödeyip arazisini alacak olursa, buna karşılık bu imar üzerinden geçen yılların kirasını almak hakkını elde eder

İbnü'l-Kasım ve başkalarından rivâyet olunduğuna göre ise, bir kimse başkasına ait arazide onun izniyle bina yapacak olsa, sonra da bu bina sahibi o binayı oradan kaldırmak istese, arazi sahibi o kişiye binasının dökülmüş (enkaz) halindeki kıymetini öder. Birinci görüş ise, Hazret-i Peygamberin: "Ona binanın kıymeti verilir"âyeti dolayısıyla daha sahihtir Fukahânın çoğunluğu da bu görüştedir. Murdarın çokluğu imrendirmesin.

Yüce Allah'ın:

"Murdarın çokluğu hoşuna gitse de" âyetinde hitabın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yönelik olmakla birlikte, maksadın onun ümmeti olduğu söylenmiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "murdar"dan hoşlanmaz. Maksadın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bizzat kendisi olduğu da söylenmiştir. Murdardan hoşlanması ise, onun kâfirlerin ve haram malın çokluğunu, buna karşılık mü’minlerin ve helal malın azlığını görmesinden dolayı hayrete düşmesi demektir.

"Şimdi ey akıl sahipleri, Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz" bu âyetine dair açıklamalar, daha önce (benzer âyetlerde) geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

101. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler! Size açıklanınca üzüleceğiniz bir takım şeyleri sormayınız. Şayet onları Kur'ân’ın indirildiği sırada sorarsanız, size açıklanır. Allah onu affetti. Allah mağfiret edendir, ceza vermede acele etmeyendir.

Âyetin tefsiri için bak:102

Bu bölümü tek başına aç →

102. Âyetin Tefsiri

Sizden önce de bir kavim onları sordu, sonra da onları inkar eden kimseler oldular.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebepleri:

Lâfız Buhârî’nin olmak üzere- Buhârî, Müslim ve başkalarının Enes'den rivâyetlerine göre, Enes şöyle demiştir: Adamın birisi, Ey Allah'ın Peygamberi, benim babam kim? diye sormuş, Hazret-i Peygamber: "Baban filandır"deyince, yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler! Size açıklanınca üzüleceğiniz bir takım şeyleri sormayınız" âyeti nâzil oldu. Yine Buhârî Enes'den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyetine göre, hadiste şu ifadeler de vardı: "Allah'a yemin ederim, bana her ne hakkında soru sorarsanız, bu yerimde bulunduğum sürece mutlaka size ona dair haber vereceğim (iç yüzünü anlatacağım)."Bunun üzerine bir adam yerinden kalkıp: Ey Allah'ın Rasulü, benim gireceğim yer neresidir? diye sorunca, Hazret-i Peygamber: "Ateştir"diye cevap verdi. Bunun üzerine Abdullah b. Huzafe kalkıp şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, benim babam kimdir?. Hazret-i Peygamber: "Baban Huzafe'dir"dedi ve (Enes) hadisin geri kalan kısmını zikretti. Her iki rivâyet için: Buhârî, Tefsir 5. sûre 12, Deavât 35, Fiten 15; Müslim 11 134, 135; Tirmizî Tefsir 5. sûre 16; Müsned, III 206, 254.

İbn Abdi’l-Berr der ki: Abdullah b. Huzafe erken dönemlerde İslama girmiş, Habeşistan'a ikinci hicrette bulunanlar arasına katılmış ve Bedir'de hazır bulunmuştu. Bir dereceye kadar şakacı bir kimseydi. Rasulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, mektubunu Kisra'ya iletmek üzere gönderdiği elçisi idi. Ey Allah'ın Rasulü, benim babam kimdir diye sorunca, O da; "Baban Huzafe'dir"diye cevap vermişti. Annesi ise ona şöyle demişti: Ben, anne-babasına karşı senden daha kötü davranan bir evlat görmedim. Senin annenin cahiliye dönemi kadınlarının yaptıklarını da yapmamış olacağından emin mi oldun? O takdirde herkesin gözü önünde anneni rezil edecektin. Bunun Üzerine Abdullah şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, eğer babamın siyahi bir köle olduğunu söylemiş olsaydın, ben de onu babam diye bilecektim,

Tirmizî ve Dârakutnîde Ali (radıyallahü anh)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Şu:

"Ona yol bulabilenlerin, o evi haccetmeleri Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır" (Âl-i İmrân, 3/97) ayeti nâzil olunca, Ey Allah'ın Rasulü, her yıl mı? diye sordular. Hazret-i Peygamber sustu. Yine her yıl mı diye sordular. Hazret-i Peygamber bu sefer: "Hayır, ama evet demiş olsaydım, elbette (her yıl) farz olacaktı,"Bunun üzerine yüce Allah:

"Ey Îman edenler, size açıklanınca üzüleceğiniz bir takım şeyleri sormayınız..." âyeti sonuna kadar nâzil oldu. Tirmizî, Hacc 5, Tefsir 5. sûre 15; İbn Mâce, Menasik 2; Müsned I. 113; Dârakutnî, H, 280-281. Lâfız Dârakutnî'nindir.

Buhârî'ye bu hadis hakkında sorulmuş, o da şu cevabı vermiş: Hasen bir hadistir. Ancak mürseldir. (Çünkü hadisi, Hazret-i Ali'den rivâyet eden) Ebû’l-Bahteri Hazret-i Ali'ye yetişmemiştir. Asıl ismi da Saiddir.

Yine bu hadisi, Dârakutnî, Ebû İyad’dan, o, Ebû Hüreyre'den şöylece rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Ey insanlar! üzerinize hac (farz) yazılmıştır." Bir adam kalkıp şöyle dedi: Her yıl mı Ey Allah'ın Rasulü. Hazret-i Peygamber ondan yüz çevirdi. Adam tekrar her yıl mı Ey Allah'ın Rasulü diye sorunca, Hazret-i Peygamber: "Bunu kim sordu?"diye sorunca, filan, kişi dediler. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olana yemin ederim, eğer evet diyecek olsam farz olurdu, Farz olsaydı, siz bunu yerine getiremezdiniz. Getiremeyince de şüphesiz küfre sapardınız." Bunun üzerine yüce Allah:

"Ey îman edenler, size açıklanınca üzüleceğiniz birtakım şeyleri sormayınız" âyetini indirdi. Dârakutnî, II, 282.

Hasan-ı Basrî de bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a, yüce Allah'ın affetmiş olduğu cahiliyyeye ait bir takım işler hakkında soru, sordular. Halbuki, yüce Allah'ın affettiği şeyler hakkında soru sormanın bir anlamı yoktu.

Mücahid de İbn Abbâs'dan rivâyet ettiğine göre, bu âyet-i kerîme, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a, Bahîre, Sâibe, Vasile ve Ham hakkında soru soran bir topluluk hakkında nâzil oldu. Bu aynı zamanda Saîd b. Cübeyr'in de görüşüdür.

Nitekim şöyle demektedir: Bundan sonra yüce Allah'ın:

"Allah, Bahîre, Sâibe, Vasîte ve Hâm diye birşey (meşru) kılmamıştır" (el-Mâide, 5/103) diye buyurduğunu görmüyor musun?

Derim ki: Sahih ve müsned (senedinde kopukluk olmayan) rivâyetlerde yeterlilik vardır. Âyet-i kerimenin, hepsine cevap olmak üzere inmiş olması da muhtemeldir. O takdirde bu sorulan sorular, zaman itibariyle birbirlerine yakın dönemlerde sorulmuş olmalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

(Şeyler) anlamına gelen, kelimesi, veznindedir. Bu kelime gayr-i munsarıftır. Çünkü (hamr'a) kelimesine benzemektedir. Bu açıklama el-Kisaî'ye aittir. Bu kelimenin vezninin olduğu da söylenmiştir. Kelimesinin tekil ve çoğulu gibi. Bu açıklama ise el-Ferrâ' ve el-Ahfeş'den nakledilmiştir. Bunun küçültme ismi ise, diye yapılır el-Mâzinî der ki: Bu kelimenin küçültme isminin; diye gelmesi gerekir. Nitekim, Arkadaşlar kelimesinin küçültme ismi müennes olarak; (............) şeklinde, müzekker olarak da; ...diye gelir.

2- Yasaklanan Çokça Soru Sormanın Mahiyeti:

İbn Avn der ki: Ben Nâfı'e, yüce Allah'ın:

"Size açıklanınca üzüleceğiniz bir takım şeyleri sormayınız" âyeti hakkında sordum da şu cevabı verdi: O andan bu yana çokça soru sormak hatâ hoşlanılmayan bir şeydir.

Müslim de el-Muğire b. Şu'be'den, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetini rivâyet etmektedir: "Muhakkak Allah, annelere kötü davranmayı, kız çocukları diri diri gömmeyi, vermeniz gerekeni vermeyip, istememeniz gerekeni de istemeyi haram kıldı. Sizin için üç şeyi de hoş görmedi: Kîl-u kal'i (boş sözler söylemeyi), çokça soru sormayı ve malı boşu boşuna zayi etmeyi," Buhârî, Rikaak 22, Edeb, İstikraz 19; Müslim, Akdiye 14; Dârimî Rikaak 38; Müsned, IV, 246, 254, 255.

Birçok ilim adamı da şöyle demiştir: "Çokça soru sormak" ile kastettiği, işi yokuşa sürmek için ve fıkhı meselelere dair zorlanarak meydana gelmedik hususlar ile ilgili soru sormak için kendisini zorlamak, şaşırtıcı sorular sormak ve meselelerden yeni yeni meseleler türetmek suretiyle hükümleri hakkında soru sormaktır. Selef ise, bunu hoş görmez ve böyle bir işi mükellef kılındığımız işlerden görmezler ve şöyle derlerdi: Olay meydana gelecek olursa, bu hususta kendisine soru sorulana (uygun cevap vermesi için.) muvaffakiyet verilir.

Mâlik der ki; Ben, bu şehir halkına yetiştim. Yanlarında Kitap ve sünnetten başka ilim yoktu. Bir olay meydana geldi mi, şehir valisi hazır bulunan ilim adamlarım o mesele için bir araya getirirdi. İttifakla kabul ettiklerini uygulamaya koyardı. Sizler ise çokça soru soruyorsunuz. Halbuki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlardan hoşlanmamıştı.

Şöyle de denilmiştir: Çokça soru sormaktan kasıt, insanlardan ısrarla ve kendi mal ve servetini çoğaltmak kastı ile, çokça mal ve İhtiyacı olan şeyleri İsteyip dilenmektir. Mâlik de bu görüşü ifade etmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Çokça soru sorulmaktan maksat, insanların saklı kalması gereken yönlerinin açığa çıkmasına, hoşlarına gitmeyen hallerine muttali olunmasına götürecek şekilde insanların çeşitli durumlarına dair ve fayda vermeyen hususlarda soru sormaktır. Bu ise, yüce Allah'ın şu âyetine benzemektedir:

"Birbirinizin kusurunu araştırmayın, kiminiz kiminizin gıybetini de yapmasın." (el-Hucurât, 49/12)

İbn Huveyzimendâd der ki: İşte bundan dolayı mezhebimize mensub bazı ilim adamları şöyle demişlerdir: Ona bir yemek ikram edilecek olursa, bu nereden gelmiştir; yahut ona satın almak üzere bir şey gösterilirse, bu nereden diye sormaz, müslümanların İşlerini selamet ve sıhhat esası üzere yorumlamaya çalışır.

Derim ki: Uygun olan, hadisi umumu üzere alıp yorumlamaktır. O takdirde hadis, bütün bu hallerin tümünü kapsar. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

3- Soru Sorma Yasağının Kapsamı;

İbnu'l-Arabî der ki: Gafillerden bir topluluk, bu âyet-i kerimeye yapışarak, meydana gelmedikçe olaylar hakkında soru sormanın haram olduğuna inanmıştır. Oysa durum böyle değildir. Çünkü bu âyet-i kerîme, hakkında soru sormanın yasaklandığı şeyin, verilen cevaptan dolayı hoşlanılmaması haliyle ilgili olduğunu açıkça ifade etmektedir. Oysa, bulunulan zamanda karşılaşılan meselelere cevap vermenin kötü ve hoşa gitmeyecek bir taralı yoktur. O bakımdan bu iki durum birbirinden farklıdır.

Derim ki: "Gafillerden bir topluluk inanmaktadır" şeklindeki ifadesi bir dereceye kadar çirkindir. Çünkü ona yakışan: "Kimisi ise, olaylar ile İlgili soru sormayı haram görmüştür" şeklinde bir ifade kullanması idi. Fakat o, burada da, adet üzere bir ifade kullanmıştır. Ona yakışan, daha uygun olan, dememizin sebebine gelince, seleften bir topluluk, bu gibi hallerle ilgili soru sormaktan hoşlanmazdı. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) olmadık şeyler hakkında soru soran kimseleri lanetlerdi. Bunu, Dârimî Müsned'inde zikretmiştir. Dârimî, Mukaddime 18, hadis no: 123.

Yine Dârimî, ez-Zührî'den şöyle dediğini nakletmektedir; Bize ulaştığına göre ensardan olan Zeyd b. Sabit, bir mesele hakkında kendisine soru soruldu mu: Böyle bir şey oldu mu diye sorarmış. Şayet ona: Evet oldu derlerse, o takdirde o mesele hakkında bildiğine göre hadis nakledermiş. Şayet, hayır Öyle bir şey olmadı diyecek olurlarsa, bunu oluncaya kadar bırakın dermiş. Dârimî, Mukaddime 18. hadis no: 124.

Yine Dârimî, Ammâr b. Yâsir'den, kendisine sorulan bir mesele hakkında şöyle demiş olduğunu senediyle kaydetmektedir: Henüz böyle bir şey oldu mu? Onların, hayır demeleri üzerine: Oluncaya kadar bizi bırakınız. Eğer, böyle bir şey olursa, o takdirde sizin için o meselenin üzerine gideriz demiştir. Dârimî, Mukaddime 18, hadis no: 125.

Yine Dârimî der ki: Bize, Abdullah b. Muhammed b. Ebi Şeybe anlattı, dedi ki: Bize, İbn Fudayl’ın Atâ'dan naklettiğine göre İbn Abbâs şöyle demiş: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashâbından daha hayırlı bir topluluk görmedim. Ona, vefat ettiği vakte kadar yalnızca onüç mesele hakkında soru sordular. Ve bunların hepsi Kur'ân-ı Kerîm’dedir.

"Sana haram ay hakkında soru sorarlar" (el-Bakara, 2/217);

"Sana ay hali hakkında soru sorarlar" (el-Bakara, 2/222) ve benzerleri bunlar arasındadır. Onlar ancak kendilerine faydalı olan şeyler hakkında sûru sorarlardı. Dârimî, Mukaddime 18, hadis no; 127.

4- Günümüzde Soru Sormanın Hükmü:

İbn Abdi’l-Berr der ki: Bugün soru sormaktan dolayı haram ve helâle dair herhangi bir hükmün ineceğine dair korkulmamaktadır. Buna göre, bir kimse ilme arzusu ve bilgisizliğini gidermek isteği, dinî bakımdan bilinmesi gereken bir hususa dair konuyu anlamak hakkında soru soracak olursa, bunda bir mahzur yoktur Çünkü, cahilliğin devası soru sormaktır. Kim de İşi yokuşa sürmek ve bilgisini artırmak kastı ya da öğrenmek amacı olmaksızın soru soracak olursa, işte az da olsa, çok da olsa soru sorması helal olmayan budur.

İbnü'l-Arabî der ki: İlim adamına yakışan, delilleri geniş geniş açıklayan, delil(ler üzerinde düşünme ve kıyas yolların) açıklayıp, içtihadın Ön bilgilerini elde etmek, hüküm çıkarmaya yardımcı olacak araçları hazırlamakla uğraşmak olmalıdır. Böyle birisine herhangi bir mesele arz edilecek olursa, o mesele uygun bir yolla araştırılır, bulunabileceği yerlerde tetkik edilir, Allah da onun doğru hükmü bulması için önünde kapıları açar.

5- Ayet-i Kerîmenin Anlaşılması

Yüce Allah'ın:

"Şayet onları Kur'ân’ın İndirildiği sırada sorarsanız, size açıklanır" âyetinde bir kapalılık vardır. Çünkü, âyetin baş tarafında soru sormak yasaklanırken, daha sonra: "Şayet onları Kur ânın indirildiği esnada sorarsanız size açıklanır" diye buyurularak soru sormak onlara mubah kılınmaktadır.

Bununla ilgili olarak şöyle denilmiştir: Âyet, eğer ihtiyaç duyulan başka şeyler hakkında soru soracak olursanız... demektir. Burada rauzaf hazf edilmiş bulunmaktadır. Bunun böyle bir hazf olduğu takdiri kabul edilmeksizin doğru olarak anlaşılması mümkün değildir. el-Cürcanî der ki: "Onları âyetindeki zamir, başka şeylere racidir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Yemin olsun Biz, insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık," (el-Mu'minun, 23/12) Burada insandan kastedilen Hazret-i Âdem'dir. Daha sonra gelen:

"Sonra onu bir nutfe kılıp..." (el-Mu'minun, 23/13) âyetinde de kastedilen Âdem'in oğullarıdır. Çünkü Âdem (aleyhisselâm) sağlam bir yerde bir nutfe olarak yaratılmamıştır. Fakat, Âdem'in kendisi olan insan sozkonusu edilmesi onun gibi bir insandan söz edildiğine, delalet etmektedir. Bu, halin karînesi ile bilinmiş olmaktadır. Âyetin anlamı buna göre şöyle olur: Eğer sizler, Kur:ân-ı Kerîm'in indirildiği sırada birtakım şeyler ile ilgili olarak, helal, haram veya herhangi bir hüküm hakkında soru soracak olursanız ya da durumunuz bir şeyin açıklanmasını gerektirecek olursa, işte böyle bir durumda soru sorduğunuz takdirde size bunlar açıklanır.

Böylelikle bu âyetinde yüce Allah, bu kabilden soru sormayı mubah kılmıştır, Bunun örneği de şudur: Şanı yüce Allah, boşanmış kadının, kocası ölmüş kadının ve hamile kadının iddetini beyan etmekle birlikte, ne ay hali olan, ne de hamile olan kadının iddeti sözkonusu edilmemiştir. Onlar da buna dair soru sorunca, yüce Allah'ın şu âyeti nâzil olmuştur:

"Ay halinden kesilmiş olanlarla, asla ay hali olmayanların iddeti ise..." (et-Tahrim, 65/4) Buna göre yasak, hakkında soru sorma ihtiyacı duyulmayan şeyler hakkındadır. Açıklanmasına ihtiyaç duyulan şeyler hakkında soru sormanın yasaklanması sözkonusu olmamıştır.

6- Allah'ın Affettikleri:

Yüce "Allah'ın: "Allah onu affetti" âyetinde kastedilen, onların geçmişte sordukları sorulardır. Burada affedilenlerin, cahiliyye ile ilgili ve o kabilden olup, haklarında soru sordukları şeyler olduğu da söylenmiştir. "Affetme"nin, terketmek anlamına olduğu da söylenmiştir. Yani, Allah onları ne helâl, ne de harama dair birşey bildirmeksizin oldukları gibi bırakmıştır. Bunlar, affolunmuş şeyler olduğundan dolayı bunları araştırmayınız. Olur ki, bunlara dair hüküm size açıklanacak olursa, sizin hoşunuza gitmez.

Ubeyd b. Umeyr şöyle dermiş: Muhakkak Allah, helâl ve harama dair hükümler indirmiştir. Helâl kıldığı şeyi siz de helâl biliniz. Haram kıldığı şeylerden uzak durunuz. Bunlar arasında da bazı şeyleri helâl ya da haram kılmaksızın bırakmıştır. Bu da Allah'tan bir aflır (Hükmü açıklanmadan bırakılmış olan şeylerdir). Daha sonra da bu âyet-i kerimeyi okurmuş.

Dârakutnî de Ebû Sa'lebe el-Huşenî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Muhakkak yüce Allah, bir takım farzlar farz kılmıştır. Onları kaybetmeyiniz. Bazı haramları haram kılmıştır, onları da çiğnemeyiniz. Bir takım hadler belirlemiştir. Onları aşmayınız. Bazı şeyler hakkında unutma sebebiyle olmayarak hiçbir şey söylememiştir. Siz de onları araştırmayınız." Dârakutnî, IV, 184.

Buna göre, âyette takdim ve tehir vardır. Yani, yüce Allah'ın açıklamadan bıraktığı, sözkonusu etmeksizin haklarında herhangi bir hüküm vermediği, ama size açıklandığı takdirde hoşunuza gitmeyecek bir takım şeylere dair soru sormayınız.

Şöyle de denilmiştir: İfadede takdim de yoktur, tehir de, Aksine, anlamı şöyledir: Allah sizin geçmişe dair sorduğunuz soruları affetmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bunlardan hoşlanmamış olsa dahi. Artık benzeri şeyleri tekrar sormaya kalkışmayınız.

Buna göre yüce Allah'ın:

"Onu" âyetinden kasıt, daha önce de açıkladığımız gibi, soru sormayı, yahut sorular sormayı affetti, demek olur.

7- Öncekilerin Sordukları Sorulara Aldıkları Cevaplara Karşı Tavırları:

Yüce Allah:

"Sizden evvel de bir kavim onları sordular. Sonra da onları inkâr eden kimseler oldular" âyeti ile, bizden önce bunun gibi birtakım âyetler hakkında soru sormuş, (ya da mucizeler istemiş) bir topluluktan haber vermektedir. Bu topluluk, istekleri yerine getirilip, hükümleri üzerlerine farz kılındığı halde onları inkâr ettiler ve: Bunlar Allah'tan değildir dediler. Salih kavminin dişi deve mucizesini istemeleri, bu Hazret-i Îsa'nın arkadaşlarının gökten bir sofra indirilmesini istemeleri bu kabilindendir, İşte bu da geçmiş ümmetlerin yaptıklarının benzerini yapmaktan bir sakındırmadın Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

8- Gereksiz Soruyu Yasaklayan Bu Âyet-i Kerîme ile Bilenlere Soru Sormayı Emreden Âyetlerin Anlaşılması:

Birisi dese ki: Burada sözünü ettiğiniz soru sormanın mekruhluğu ile bunun yasaklanmış olması iddiasına, Yüce Allah’ın:

"Eğer bilmiyorsanız zikir ekline sorunuz" (en-Nahl, 16/43 ve el-Enbiyâ, 21/7) âyeti ile tearuz (çelişki) gibi halindedir.

Buna şöyle cevap verilir: Allah'ın kullarına vermiş olduğu bu emir, onlar için gereğince amel etmelerinin vacip olduğu kesinleşmiş ve sabit olmuş şeylerdir. Yasak ise, yüce Allah'ın onları yerine getirmekle kullarının kendisine ibadet etmelerini istemediği ve Kitabında da söükonusu etmediği şeylerdir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

9- Bir Kişi, Hakkında Soru Sorduğu için Bir İşin Haram Kılınması:

Müslim'in rivâyetine göre, Âmir b. Sa'd, babasından Sa'd b. Ebî Vakkas'tan şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Müslümanlar arasında günahı en ağır olan müslüman kişi, müslümanlara haram kılınmamış bir şey hakkında soru sorup da, onun bu soru sorması dolayısıyla onlara o şeyin haram kılınmasına sebep teşkil edendir." Buhârî İ'tisam 3; Müslim, Fedâil 132. 133: Ebû Dâvûd. Sünne 6: Müsned. 7. 176. 179.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: Eğer el-Aclanî (hanımın zinası hakkında) soru sormamış olsaydı, lian sabit olmazdı.

Ebû'l-Ferec el-Cevzî de şöyle demektedir: Bu, birşey hakkında işi yokuşa sürmek ve boşla iştigal etmek için soru sorup bu kötü maksadı dolayısıyla hakkında sorduğu şeyin haram kılınması ile cezalandırılan kimse hakkında hamledilir. Bu durumda haram kılınan şey ise, herkes hakkında umumi bir hüküm halini alır.

10- Kaderiyye'nin Bir iddiası ve Cevabı:

İlim adamlarımız derler ki: Yüce Allah bir şeyi bir başka şey için ve başka bir şey sebebiyle yapar şeklindeki iddialarına Kaderiyye'nin bu hadisi herhangi bir şekilde delil gösterebilmelerine imkân yoktur. Çünkü yüce Allah bundan münezzehtir. Şüphesiz O, herşeye gücü yetendir. O, herşeyi bilendir. Aksine, sebep ve gerekçe dahi O'nun fiillerindendir. Fakat, kaza ve takdir, hakkında soru sorulan şeyi o hususta soru sorma vaki olduğu zaman haram kılmak şeklinde cereyan etmiştir. Yoksa o soru bu haram kılmayı gerektirdiği ve ona bir gerekçe olduğu için değildir. Bunun benzeri ise, pek çoktur. Üstelik:

"O, yaptıklarından, dolayı sorumlu olmaz. Halbuki, onlar sorulurlar." (el-Enbiya, 21/23)

Bu bölümü tek başına aç →

103. Âyetin Tefsiri

Allah, Bahire, Sâibe, Vasile ve Hâm diye bir şey (meşru) kılmamıştır. Fakat o kâfirler Allah'a yalan söyleyip iftira ediyorlar. Onların pek çoğunun da aklı ermez.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Allah, Bu Gibi Şeyleri Meşru Kılmamıştır:

Yüce Allah'ın:

"Allah... kılmamıştır" âyetinde yer alan : kelimesi burada "adım koydu" anlamındadır. Nitekim yüce Allah

"Muhakkak Biz onu Arapça bir Kur’ân kıldık" (ez-Zuhruf, 43/3) âyetindeki

"kılmak" ismini koymak demektir. Yani Biz, onu Arapça bir Kur'ân diye adlandırdık. Bu âyet-i kerimedeki anlamı ise: Allah bu gibi adlar koymamıştır ve böyle bir hüküm teşri buyurmamıştır, şer'an de bunlarla kullarının kendisine ibadet etmelerini istememiştir. Şu kadar var ki O, bunların olacağını bilerek, bu hususta kaza olarak bunu tayin etmiş, kudret ve iradesiyle bunu yaratıp var etmiştir. Çünkü yüce Allah, hayır olsun şer olsun, fayda olsun, zarar olsun, itaat olsun masiyet olsun, herşeyin yaratıcısıdır.

2- Bahîre, Sâibe ve Diğerleri:

Yüce Allah'ın:

"Bahire, Sâibe...." âyetindeki edatı zaiddir.

Bahire, mef'ûl anlamında faile veznindedir. Bu da Natîha ve Zebîha (tos vurulmuş ve boğazlanmış) kelimeleri veznindedir.

Sahih (i Buhârî'de, Said b. el-Müseyyeb'den şöyle dediği nakledilmektedir: Bahire, tağutlar (putlar) için sütü alıkonulan demektir. İnsanlardan kimse bu gibi hayvanları sağamıyordu. Sâibe ise, ilahları adına serbest bıraktıkları davarlardı. Buhârî, Menakıb 9, Tefsir 5, sûre 13; Müslim, Cennet 51.

Şöyle de denilmiştir: Bahire, sözlükte kulağı yarık dişi deve demektir. sözü, ben, dişi devenin kulağını genişçe yardım, demektir. Bu şekildekt deveye de Balura ve Mebhûra denilir. Bu şekilde bir yarık açmak onun serbest bırakıldığına alâmet teşkil ediyordu. İbn Sîde der ki; Denildiğine göre Bahire, çobansız, serbest bırakılan deve demektir. Aynı şekilde sütü çok bol dişi deveye de Bahîra denilmektedir.

İbn İshâk der ki: Bahîra, Sâibe diye bilinen dişi devenin dişi yavrusudur. Sâibe ise, arada erkek yavrulamaksızın ardı arkasına on dişi yavrulayan devedir. Böyle bir devenin sırtına binilmez, tüyü kopanlmaz ve sütü -misafir dışında- içilmezdi. İşte bundan sonra yine dişi yavrusu olursa, o yavrunun da kulağı yarılır, annesi ile birlikte serbest bırakılır, sırtına binilmez, tüyü alınmaz, misafir müstesna kimse onun sütünü İçmezdi. Annesine yapılan ona da yapılırdı. Buna göre Bahîra, Sâibe diye bilinen devenin yavrusudur.

Şâfiî de der ki: Dişi deve, beş tane dişi yavrulayacak olursa, kulağı kesilir ve artık o haram ilan edilirdi- Şair der ki:

"O haram kılınmıştır. İnsanlar onun etinin tadına bakma a

Biz de aynı durumdayız, Bahiralar da böyledir,"

İbn Uzeyz de der ki: Bakıra şudur: Eğer bir dişi deve, beşincisi erkek olmak üzere beş tane yavru doğurursa, bu erkek yavruyu boğazlarlar, erkekler kadınlar ondan yerlerdi. Şayet beşincisi dişi olursa, o yavrunun kulağını yararlardı. Bu durumda o yavrunun eti de sütü de kadınlara haram olurdu. -İkrime de böyle demiştir,- Bu dişi yavru öldü mü, ölüsü kadınlara da helâl olurdu.

Sâibe'ye gelince bu, kişinin mesela Allah kendisini hastalığından kurtaracak yahut da evine selâmetle vardıracak olursa, böyle bir iş yapacağına dair yapılan bir adak ile serbest bırakılan erkek devedir- Bu gibi develerin otlamalarına, su içmelerine engel olunmaz ve kimse de sırtlarına binmezdi. Ebû Ubeyd de böyle açıklamıştır. Şair de der ki;

"Ve bir Sâibe ki, Allah için yayılıp gelişecek

Eğer Allah Âmir'e veya Mücâşi'a afiyet verirse."

Deve dışındaki davarları da Sâibe olarak bıraktıkları olurdu. Bir köleyi Sâibe bırakmaları halinde, onun üzerinde kimsenin velâ hakkı olmazdı. Sâibe'nin üzerinde herhangi bir yular bulunmaksızın, çobansız olarak serbest bırakılmış dişi deve demek olduğu da söylenmiştir. Bu kelime mef'ûl anlamında fail veznindedir. Razı (olunan) bir hayat" tabiri gibi ki, bu da mef'ûl anlamını vermektedir. Bu anlamıyla Sâibe ( Yılan ) serbestçe dolaştı tabirinden alınmıştır. Şair der ki;

"Siz, Rabbim için Sâibe kılınmış bir dişi deveyi kestiniz

Haydi ceza için ayağa kalkınız."

Vasile ile Ham'a gelince; İbn Vehb der ki: Mâlik dedi ki: Cahiliyye dönemi insanları deve ve koyunları azad eder ve onları serbest bırakırlardı. (Sâibe yaparlardı) Ham ise, yalnızca deveden olurdu. Erkek devenin dişiler üzerine aşırılması bitti mi, üzerine tavus kuşları tüylerinden bırakırlar ve onu serbest bırakırlardı. Vasile ise, ardı ardına dişi yavrulayan koyunlardan olurdu. Bu koyunları da serbest bırakırlardı.

İbn Uzeyz der ki; Vasile koyundan olurdu. Yine İbn Uzeyz der ki: Koyun, yedi defa yavruladı mı, yavrularına bakarlardı. Eğer yedincisi erkek ise, kesilir ve erkeklerle kadınlar müştereken ondan yerlerdi. Eğer dişi ise, diğer koyunlar arasına katılırdı. Şayet yedinci doğumu erkek ve dişi birlikte (ikiz) ise, bu dişi yavru erkek kardeşine yetişti, derler ve bu durumu dolayısıyla kesilmezdi. Ancak, bu dişi yavrunun eti kadınlara haram olduğu gibi, yine o dişi yavrunun sütü de kadınlara haram olurdu. Bu iki yavrudan birisi ölecek olursa, o yavruyu erkekler ve kadınlar da müştereken yerlerdi. Hamt ise, yavrusunun yavrusunun sırtına binilecek hale gelen erkek devedir.

Şair der ki:

"Ebû Kâbus himaye etti onu.

Sahip olduğu şeylerin en kıymetlileri arasında;

Tıpkı erkek devenin yavrularının yavrularına himaye etmesi gibi."

Şöyle de denilmektedir: Eğer, o erkek devenin sulbünden on batın dünyaya gelirse; bu kendi sırtını himaye etti, derler ve ne sırtına binilir, ne de herhangi bir otlakta otlaması, ne de bir sudan içmesine engeî olunurdu.

İbn İshâk der ki: Vasile, aralarında erkek olmaksızın ardı arkasına beş batında on tane dişi yavru yapan koyundu. O vakit, bu vasletti, denilir. Artık, bundan sonra o koyunun yavruları, yalnızca erkeklerine ait olur, kadınlara onlardan birşey verilmezdi. Ancak, bunlardan birisi ölecek olursa, erkekleri de kadınları da onlardan müştereken yerlerdi.

3- Davarlara Dair Bu Hükümlerin Ortaya Çıkması ve Allah'ın Şeriatine Aykırı Hüküm Koymak:

Müslim, Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Ben, Huzaalı Amr b. Amir'i cehennemde bağırsaklarını sürüklerken gördüm. Şaibeleri ilk olarak serbest bırakan o olmuştu." Müslim, Cennet 51; Müsned, II 275 Bir başka rivâyette de şöyle denilmektedir: "Şu Kâ'b oğullarına mensub Amr b. Luhay b. Kamia b. Hindif’i cehennemde bağırsaklarını sürüklerken gördüm" denilmektedir. Müslim, Cennet 50, Aynı muhtevadaki başka rivâyetler. Buhârî, el-Amel fi's-Salah 11, Menâkıb 9- Tefsir 5 sûre 13; Müslim, Kusuf, Nesâî, Kusuf 11; Müsned, I, 446, II, 366.

Ebû Hüreyre de rivâyetle der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı Eksem b. el-Cûn'a şöyle derken dinledim: "Ben, Amr b. Luhay b. Kamia b. Hindif'i cehennem'de bağırsaklarını sürüklerken gördüm. Ne senden daha çok ona benzeyeni, ne ondan sana daha çok benzeyeni gördüm." Eksem: Ey Allah'ın Rasulü, ona benzemenin bana zarar vereceğinden korkarım deyince, şöyle buyurdu: "Hayır, sen bir mü’minsin. O ise bir kâfirdi, Çünkü o, İsmail'in dinini ilk değiştiren, Bahîra'nın kulağını ilk yaran, Sâibe'yi ilk serbest bırakan, Hâmi'nin sırtına binilmez diyen ilk kişidir." Az farkla: Hakim el-Müsterek , IV, 607. Aynen bk. Müsned, V, 138. Bir diğer rivâyette de şöyle denilmektedir: "Ben onu, kısa boylu, gür saçlı, saçları kulaklarının yumuşaklarına kadar varan bir kişi olarak cehennemde bağırsaklarını sürüklerken gördüm."

İbnü'l-Kasım'ın ve ondan başkalarının Mâlikten, onun Zeyd b. Eslem'den, onun da Atâ b. Yesar'dan rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; "O, cehennem halkını kokusu ile rahatsız eder." Bu hadis ise görüldüğü gibi mürseldir, bunu da İbnü'l-Arabî nakletmektedir. İbnu'l-Arabî, Ahkamu'l Kur'ân II, 701.

Bunları ilk olarak ortaya çıkartanın Cunade b. Avf olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Bu konudaki sahih rivâyetler ise yeterlidir.

İbn İshâk’ın rivâyetine göre, putların dikiliş ve İbrahim (aleyhisselâm)'ın dininin değiştirilmesinin sebebi, Amr b. Luhay'dır. Mekke'den Şam'a gitmişti. el-Belka toprakları içerisinde kalan Meâb'a da gitti. O günlerde orada, İmlik -Imlâk da denilir- b. Lâvit b. Sâm b. Nûh soyundan gelen Amâlikalılar yaşamaktaydı. Onların putlara taptıklarını görünce, onlara: Sizin taptığınızı gördüğüm şu putlar da ne oluyor diye sormuş, onlar da: Bunlar, kendileri aracılığı ile yağmur istediğimiz ve bunun üzerine bize yağmur gelen, yine kendileri aracılığıyla yardım ve zafer istediğimiz, bu sebeple de bize yardım ve zafer gelen putlardır, Bunun üzerine onlara; Bana bunlardan bir put vermez misiniz dedi ve bir put alıp Arap topraklarına götüreyim, ona ibadel etsinler. Ona, "Hubel" ismi verilen bir put verdiler. O da bunu Mekke'ye getirip o putu orada dikti. İnsanlar da ona ibadete ve onu ta'zim etmeye koyuldular. Şanı yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı peygamber olarak gönderince üzerine: "Allah, Bahire, Şaibe, Vasile ve Hâmdiye birşey (meşru) kılmamıştır" "Fakat o kâfirler" yani, Kureyş, Huzaa ve Arap müşrikleri arasından kâfir olanlar, "Allah'a yalan söyleyip iftira ediyorlar" âyetini indirdi. Çünkü onlar: Allah bunları haram kılmayı emretti diyorlar ve onlar bütün bu işleri Allah'a itaat yolunda, rablerinİ razı etmek için yaptıklarını iddia ediyorlardı. Oysa Allah'ın itaatinin ne olduğu O'nun âyetinden anlaşılır. Halbuki, bu hususta onların yanında ondan gelmiş bir âyet yoktu. İşte o bakımdan bütün bunlar, onların Allah'a karşı yalan uydurdukları şeyler cümlesindendirler.

Ayrıca onlar şöyle demişlerdi: "Şu davarların karınlarındald yavrular, yalnız erkeklerimize helaldir." Yani, bu davarların doğurdukları yavrular ve sütler yalnız erkeklerimize helaldir. "Kadınlarımıza haramdır şayet ölü doğarsa" yani, eğer ölü yavrularsa, o takdirde erkek ve kadınlar onda ortak olurlardı. İşte yüce Allah'ın:

"Onlar bunda ortaktırlar" âyetinde kastettiği budur. "Onlara, yakıştırmalarının cezasını verecektir." Yani, Allah'a karşı yalan uydurduklarından dolayı, ahîrette onları azaplandıracaktır

"Muhakkak ki O, sapasağlam hüküm koyandır, herşeyi bilendir." (el-En'âm, 6/139) Yanif haram ve helal kılmak suretiyle.

Yine yüce Allah, Peygamberine şunu indirmiştir;

"De ki: Allah'ın size indirdiği ve kendisinden haram ve helal kıldığınız rızıktan ne haber? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?" (Yûnus, 10/59) Yine yüce Allah Peygamberine,

"Sekiz çift..." (el-En'âm, 6/14) âyeti ile:

"Birtakım hayvanlarda vardır ki, üzerlerine Allah'ın ismini -Ona yalan, iftira ederek- anmazlar" (el-En'âm, 6/138) âyetlerini indirmişti.

4- Ebû Hanîfe'nin, Bu Âyete Dayanarak Vakfi Gayri Meşru Görmesi ve Bu Görüşünün Münakaşası;

Ebû Hanîfe -Allah ondan razı olsun- vakıfları kabul etmeme görüşüne, yüce Allah'ın Arapları, davarları serbest bırakma (Sâibe), onları himaye etme (Hami) şeklindeki uygulamalarını ve kendilerini bunlardan mahrum etmelerini ayıplamış olmasını dayanak göstermekte ve vakfı, Bahîre ile Şaibeye kıyas etmektedir Oysa aradaki fark gayet açıktır. Şayet bir kimse kalkıp kendisine ait bir arazi hakkında: Bu vakıf olsun, meyvesi toplanmasın, arazisi ekilmesin, hiçbir şekilde ondan yararlanılmasın diyecek olsa, onun bu durumunun Bâhîra veya Sâibe'ye benzetilmesi mümkün olurdu.

Nitekim Alkame de bu gibi şeylere dair soru soran kimseye: Sen,cahiliye uygulamalarından olup, geçip gitmiş olan birşeyden ne istiyorsun? İbn Zeyd de buna benzer bir söz sarfetmişti.

Ancak, Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Züfer müstesna, -ki bu, Şüreyh'in de görüşüdür- İlim adamlarının büyük çoğunluğu, vakfın câiz olduğunu söylemişlerdir. Şu kadar var ki Ebû Yûsuf bu hususta İbnu Leyye kendisine Hazret-i Ömer ile ilgili bir durumu nakledince, Ebû Hanîfe'nin görüşünden vazgeçmiştir. İbn Uleyye Ebû Yûsuf'a, İbn Avn'dan, o, Nafi'den, o da İbn Ömer'den naklettiğine göre, ibn Ömer Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan Hayber'deki payını sadaka olarak bağışlamak hususunda izin isteyince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle buyurmuş: "Aslını alıkoy ve mahsulünü de sebil olarak dağıt." Nesâî, Libas 3; İbn Mâce, Sadakat 4; Müsned, II, 114.

İşte vakıfları câiz gören herkes bunu delil göstermektedir. Ve bu, sahih bir hadistir. Bunu da Ebû Ömer ifade etmiştir.

Aynı şekilde bu mesele hakkında ashâbın icmaı da vardır. Şöyle ki; Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Âişe, Fatıma, Âmr b. el-As, İbn ez-Zübeyr ve Câbir -bunların hepsi- vakıflar yapmışlardır. Mekke ve Medine'de bunlara ait vakıflar bilinmektedir ve meşhurdur. Rivâyete göre Ebû Yûsuf, Harun er-Reşid'in huzurunda Mâlik'e şöyle demiş: Vakıf câiz değildir. Mâlik, ona şöyle demiş: İşte bu vakıflar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ve Hayber'deki ve Fedek'teki vakıfları diğer ashâbının vakıflarıdır.

Ebû Hanîfe'nin âyeti delil göstermesine gelince, bu hususta delil gösterilecek bir taraf, yoktur. Çünkü, bu davarlardan yararlanılma yolunu kesip yüce Allah'ın nimetini ortadan kaldırmak, bu develerde kullar lehine olan maslahatı izale etmek hususlarında kendilerine tevcih olunmuş bir şeriat veya farz kılınmış bir mükellefiyet olmaksızın, akılları ile böyle bir uygulama? ya kalkışmaları dolayısıyla şanı yüce Allah onları ayıplamıştır İşte bu bakımdan, bu gibi hususlar ile vakıflar arasında fark ortaya çıkmaktadır.

Yine Ebû Hanîfe ve Züfer'in delil olarak gösterdikleri şeyler arasında Atâ'nın İbn el-Müseyyeb'den yaptığı şu rivâyet de vardır: Ben, Şüreyh'e, evini çocuklarından birisine vakfeden bir kimse hakkında soru sordum da söyle dedi; Allah'ın tayin ettiği farizalardan alıkoyarak vakıf yapmak sözkonusu değildir. İste (bu görüşü savunanlar) derler ki: İşte Ömer, Osman ve Ali gibi raşid halifelerin hakimliğini yapan Şüreyh, bu doğrultuda hüküm vermiştir.

Yine İbn Lehia'nın, kardeşi Îsa'dan, onun İkrime'den, onun da İbn Abbâs'tan yaptığı şu rivâyeti de delil göstermektedir İbn Abbâs der ki: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı en-Nisa sûresinin İndirilmesinden ve yüce Allah orada ferâizi (mirasa dair hükümleri) indirmesinden sonra vakıf yapmayı yasaklarken dinledim,

Taberî der ki: Sadaka verenin hayatta iken yüce Allah'ın Peygamberi vasıtasıyla izin verişine uygun olarak, Raşid halîfelerin de uygulamasına uygun olarak geçerli kıldığı herhangi bir sadaka, Allah'ın farizalarından bir şeyi engelleyip alıkoymak değildir. Bu hususta ne Şüreyh'in görüşüne, ne de sünnete ve bütün insanlara karşı delil teşkil eden ashâbın uygulamasına muhalif herhangi bir görüşe delil vardır. İbn Abbâs'ın hadisine gelince, onu İbn Lehia rivâyet etmiştir, O ise, ömrünün sonlarında aklı karışmış bir kimsedir. Kardeşi ise bilinen bir ravi değildir. O bakımdan o hadiste delil olacak bir taraf yoktur. Bu açıklamayı da İbnü'l-Kassar yapmıştır

Bir arazi vakfedilmek suretiyle hiçbir kimsenin mülkiyetine verilmeksizin sahiplerinin mülkiyetinden nasıl çıkartılır, diye sorulabilecek, bir soruya Tahavî şöyle cevap vermektedir: Bunlara denir ki: Bunun nesine karşı çıkılıyor ki? Sen de, hasmın da o araziyi sahibinin müslümanlara orayı mescid yapabileceğini ve müslümanları o mescidle başbaşa bırakabileceğini kabul ediyorsun. Böylelikle bu gibi bir arazi, bir kişinin mülkiyetinden çıkmış ve kimsenin de mülkiyetine geçmemiştir. Yüce Allah'ın mülkü olmuştur. Çeşmeler, tahta ve taştan yapılmış köprüler de böyledir. Sana muhalif kanaatte olan aleyhine delil getirdiğin her bir husus, aynı şekilde bütün bu hususlarda sana karşı da delildir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

5- Vakfedenin Vakıftaki Tasarrufu:

Vakfı câiz kabul edenler, vakfedenin, vakfettiği şeyde ki tasarrufu hususunda farklı görüşlere sahiptirler Şâfiî der ki: Vakfedene (hürriyetine kavuşturduğu kölenin rakabesine malik olması haram olduğu gibi) onun mülkü haram olur. Şu kadar var ki, vakfın sadakasını dağıtma görevini (mütevellilik), üstlenmesi ve bu sadakayı dağıtıp ne için vakfetmişse, o alanlarda sebil etmesi caizdir. Çünkü Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) bize ulaştığına göre, yüce Allah onun ruhunu kabz edinceye kadar vakfının sadakasını dağıtmaya devam etmiştir. (Şâfiî devamla) der ki: Ali ve Fatima (Allah ikisinden de razı olsun) da kendi (vakıflarının) sadakalarını dağıtmayı (mütevelli ligini yapmayı) bizzat sürdürüyorlardı. Ebû Yûsuf da bu görüştedir.

Mâlik ise der ki; Bir kişi bir araziyi veya bir hurma bahçesini yahut bir evi yoksullara vakfedip Ölünceye kadar bu vakıf elinde bulunmak suretiyle o vakfın işlerini görür, kiraya verir ve gelirini yoksullar arasında dağıtmaya devam ederse bu vakıf, başkaları tarafından geçerli kabul olunmadıkça vakıf olmaz, miras kalır. Yine Mâlik'e göre, konaklanılan yer, bahçeler ve arazinin -at ve silahtan farklı olarak-mütevelliliğini vakfedenden başkası yapmadığı sürece bunların vakfe dilmeleri geçerli değildir ve vakıf olarak bunlardan yararlanılamaz. Mâliki mezhebine mensub ilim adamlarının bir topluluğuna göre mezhebinden anlaşılan ve varılan netice budur.

6- Vakfedenin Vakfından Yararlanmasının Hükmü:

Vakfeden kimsenin vakfından yararlanması câiz değildir. Çünkü o, bunu Allah için elinden çıkarmış ve mülkiyetinden kesip ayırmıştır. Onun herhangi bir bölümünden yararlanması ise, verdiği bu sadakadan bir dönüştür. Ancak, vakıfta böyle bir şart koşmuşsa yahut vakfeden kişi ya da onun mirasçıları fakir düşmüşse o vakfın gelirinden yemeleri câiz olur.

İbn Habib, Mâlik'ten şöyle dediğini nakletmektedir: Her kim, bir asıl malı, mahsulleri yoksullara verilmek üzere vakfedecek olursa, fakir düşmeleri halinde o vakfın gelirinden çocuklarına da verilir. Vakfı yaptığı gün zengin veya takır olmaları farketmez. Şu kadar var ki, vakfın sonu gelir korkusuyla gelirin tümü onlara verilmez. Ancak, yine yoksullara ondan bir pay verilmeye devam edilir ki, vakıf ismi da onun hakkında kullanılabilsin. Bu hususta çocuklar hakkında da yoksullardan ayrıca hak sahibi olduktan için değil deV onlara verilenlerin yoksul olmaları sebebiyle verildiğine dair bir kayıt düşülür.

7- Sâibe Lâfzını Kullanarak Köle Azad Etmek:

Sâibe lâfzım kullanarak köle azad etmek caizdir. Bu ise, efendinin kölesine: -Onu azad etme niyetiyle- sen hürsün, demesi veya, Sâibe olmak üzere sem azad ettim, demesi şeklinde olur. Mâlik'in arkadaşlarından bir topluluk nezdinde meşhur olan görüşüne göre, böyle bir kölenin velâ hakkı, müslümanlar topluluğuna ait olup, azadı da geçerlidir. İbnü'l-Kasım, İbn Abdilhakem, Eşheb ve başkaları ondan bunu böylece rivâyet ettikleri gibi, İbn Vehb de böyle demiştir.

Yine İbn Vehb Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet eder: Hiçbir kimse Sâibe denilerek azad edilmez. Çünkü, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) velâ hakkının satışını da hibe edilmesini de yasaklamıştır. Buhârî, Feraiz 21; Müslim Itk ı<5; Ebû Dâvûd, Feraiz 14; Tirmizî Buyû’ 20 Vela 2; Nesâî, Buyû’ 78; İbn Mâce, Ferâiz 15; Dârimî Buyû'’, 36, Feraiz 53; Muvatta’', Itk 20; Müsned, II, 9V 79, 107.

İbn Abdi’l-Berr der ki: Bu, aynı zamanda onun tuttuğu yolu izleyen herkesin de kanaatidir. Ancak, bu hadis Sâîbe suretinde azad etmenin mekruh olduğu şeklinde anlaşılır, başka türlü anlaşılmaz. Böyle birşey yapılacak olursa geçerli olur ve onun hakkındaki hüküm zikrettiğimiz gibidir.

Yine İbn Vehb ve İbnü'l-Kasım, Mâlikten şöyle dediğini rivâyet ederler: Ben, Sâibe yoluyla azad etmeyi mekruh görüyorum ve bunun yapılmamasını uygun görüyorum. Bununla birlikte böyle birşey yapılacak olursa, geçerli olur ve onun velâsı müslümanlar cemaatine miras olur. Ödenmesi gereken bir diyet altına girerse de onlar tarafından ödenir.

Esbağ der ki: Sâibe yoluyla azad etmekte bir mahzur yoktur. O, bu görüşüyle, Mâlikî mezhebinde meşhur olan kanaati benimsemiş bulunmaktadır. Kadı İsmail b. İshâk da onun lehine delil getirmiş ve onun görüşünü taklit etmiştir. Bu husustaki delillerinden birisi de şudur: Sâibe yoluyla azad etmek, Medine’de oldukça yaygındır ve hiçbir alim de buna karşı çıkmamaktadır. Abdullah b. Ömer ve selefe mensup ondan başkası da Sâibe yoluyla köle azad etmişlerdir. Ayrıca bu, İbn Şihâb, Rabia ve Ebû'z-Zinad'dan rivâyet edilmiştir. Ömer b. Abdülaziz, Ebû'l-Âl-iyye, Atâ, Amr b. Dinar ve diğerlerinin de görüşü budur.

Derim ki: Basralı ve Temimoğullarından Ebû'l-Aliye er-Reyahî (radıyallahü anh), Sâibe olarak azad edilmiş kimselerdendir. Onu; Riyahoğullarına mensup olan hanım efendisi, Allah rızası için Sâibe olarak azad etmiş ve mesciddeki halkaları dolaşarak bunu ilan etmiştir. Asıl ismi ise Rafi' b. Mihrân'dir. İbn Nâfi' der ki: Bugün İslamda Sâibe diye bir azad şekli yoktur, Her kim Sâibe yoluyla azad edecek olursa, o kölenin velâsı ona ait olur. Şâfiî, Ebû Hanîfe ve İbnü’l-Mâcişûn da böyle demiştir, İbnü'l-Arabî de bu görüşe meyletmiştir. Bunlar, Hazret-i Peygamber'in şu âyetlerini delil gösterirler: "Kim Sâibe yoluyla köle azad ederse, o kölenin velâsı o kimseye (azad edene) aittir". "Velâ, ancak onu azad edene aittir." Hadisin geçtiği yerlerin bazısı: Buhârî, Salât 70; Şurüt 3, 10,13,.. Müslim Itk 5, 6...; Ebû Dâvûd, Feraiz 12; Tirmizî, Feraiz 20.; Nesâî, Zekat 99..; İbn Mâce, Itk 3; Darimİ, Talâk 15; Muvatta’'; Itk 17-19; Müsned, I, 281, 321...

Böylelikle Hazret-i Peygamber, velâ hakkının azad edenden başkasına ait olmasını kabul etmemektedir. Yine bunlar, yüce Allah'ın:

"Allah, Bahire, Sâibe... diye bir şey meşru kılmamıştır" âyeti ile: "İslâm'da Sâibe yoktur". hadisini, ayrıca Ebû Kubeys'in Huzeyl b. Şûrahbil’den şu rivâyetini de delil göstermişlerdir: Huzeyl dedi ki; Bir adam Abdullah (b. Mes'ûd'a) dedi ki: Ben, bana ait bir köleyi Sâibe olarak azad ettim. Bu husustaki görüşün nedir? Abdullah şu cevabı verdi: Müslüman olanlar, Sâibe diye birşey yapmazlar Ancak cahiliyye halkı Sâibe uygulamasında bulunurlardı. Buraya kadar Buhârî, Ferâiz 20. Sen onun mirasçısısın ve onun nimeti (azad etme nimeti)nin velisisin. (Yani, velâsı sana aittir)

Bu bölümü tek başına aç →

104. Âyetin Tefsiri

Onlara: "Allah'ın indirdiğine ve Rasulüne geliniz" denildiği zaman: "Atalarımızı üzerinde bulduğunuz şey bize yeter" dediler. Ya ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yola gitmeyen kimseler idiyse.

Yüce Allah'ın:

"Onlar; Allah'ın indirdiğine ve Rasulüne geliniz denildiği zaman: Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter dediler" âyetinin anlamı ve buna dair açıklamalar, daha önce el-Bakara sûresinde (2/170. âyetin tefsirinde) geçmiş olduğundan burada tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →