Mâide SûresiKurtubî Tefsîri

MÂİDE SÛRESİ

Rahmân ve Rahîm Allah'ın İsmi ile

Rabbim, sen kolaylaştır.

Allah'ın yardım ve inayeti ile başlıyoruz:

Bu sûre, icmâ ile Medine'de İnmiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Hudeybiye'den dönüşünde nâzil olduğu da rivâyet edilmiştir. en-Nakkâş, Ebû Seleme'den şöyle dediğini zikretmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiye'den döndüğünde şöyle buyurdu: "Ey Ali, üzerime Mâide sûresinin nâzil olduğunu farkettin mi? Hem onun faydası ne kadar da büyüktür!"

İbnü'l-Arabî der ki: Bu uydurma bir hadistir. Herhangi bir müslümanın buna (hadis olarak) inanması helâl değildir.

Biz ise: "Mâide sûresi faydası ne kadar büyük bir sûredir" deriz ve bunu herhangi bir kimseden rivâyet etmeyiz. Ancak, güzel bir sözdür.

İbn Atiyye ise der ki: Bana göre bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sözüne benzememektedir. Bununla birlikte Hazret-i Peygamberin şöyle buyurduğu da rivâyet edilmiştir: "Mâide sûresi Allah'ın melekûtunda el-Munkıze (kurtarıcı) diye anılır- Çünkü bu sûre, sahibini azap meleklerinin ellerinden kurtarır," Bu sûrede Veda Haccı esnasında inen âyetler olduğu gibi, Mekke'nin tethedildiği yılda nâzil olan âyetler da vardır ki, bu da yüce Allah'ın:

"Bir kavme karşı beslediğiniz kin... sürüklemesin" (el-Mâide, 5/2) âyetidir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in hicretinden sonra Kur'ân-ı kerîmden indirilen bütün âyetler, Medenîdir. İster Medine'de indirilmiş olsun, isterse de herhangi bir seferde indirilmiş olsun. Hicretten önce indirilen de Mekke'de inmiştir diye kayd edilir.

Ebû Meysere der ki: el-Mâide sûresi son İnen âyetlerdendır. O sûrede mensûh bir hüküm yoktur. Yine bu sûrede, başka sûrelerde bulunmayan onsekiz farz hüküm vardır ki, bunlar şu âyetlerde ifade edilmektedir:

"Boğularak, vurularak, yüksek bir yerden yuvarlanarak, süsülerek ve yırtıcı bir hayvan tarafından yenilmiş hayvanlar; dikili taşlar üzerinde (onlar adına) boğazlananlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı." (el-Mâide, 5/5);

"Allah'ın size oğrettikleriyle alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanların, da sizin için tutuverdiklerinden yiyin," (el-Mâide, 5/4);

"Ehl-i kitab'ın yiyeceği size helaldir...Sizden önce kitap verilenlerden iffetti kadınlar" (el-Mâide, 5/5) ile

"Namaza kalkacağınız zaman..." (el-Mâîde, 5/6) âyetinde dile getirilen abdest almak;

"Hırsızlık eden erkekle, hırsızlık eden kadının..." (el-Mâide, 5/38);

"Siz, ihramda iken avı öldürmeyin" âyetinden itibaren

"Allah mutlak galiptir (Azizdir), intikam sahibidir" (el-Mâide, 5/95) âyetine kadar Üc;

"Allah bahire, saîbe, vasile ve hâm diye bir şey (meşru) kılmamıştır" (el-Mâide, 5/103) ve yüce Allah'ın:

"Sizden birinize Ölüm gelip çattığı zaman... aranızda şahidlik..." (el-Mâide, 5/106) âyetlerinde hükme bağlanan âyetlerdir. es-Suyutî, ed-Dürru'l-Mensûr, III, 4.

Derim ki: Bundan başka ondokuzuncu bir farz daha vardır ki, bu da yüce Allah'ın:

"Namaza çağırdığınızda,," (el-Mâide, 5/58) âyetinde dile getirilmektedir. Kur'ân-ı kerim'de bu sûre dışında herhangi bir yerde ezandan söz edilmemektedir. el-Cumua sûresinde geçen ezan ise, Cuma gününe has bir ezandır. Bu sûrede sözü edilen ezan ise bütün namazlar hakkında umumî bir ezandır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan Veda Haccı esnasında el-Mâide sûresini okuyup şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Ey insanlar, şüphesiz ki Mâide sûresi (Kur'ândan) nâzil olan son bölümlerdendir. O bakımdan onun helâl bildirdiğini helâl belleyiniz, haram bildirdiğini de haram belleyiniz," Benzer muhtevadaki bazı rivâyetler için bk. es-Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, III, 3-4; el-Hâkim, el-Müstedrek, Il5 311; el-Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, II, 278.

Buna yakın bir rivâyet, Hazret-i Aise'den de - ona mevkuten- nakledilmiş bulunmaktadır. Cubeyr b. Nufeyr der ki: Âişe (radıyallahü anha)’nın huzuruna girdim, şöyle dedi: Mâide sûresini okuyor, (biliyor) musun? Ben, evet dedim, şöyle dedi: Mâide süresi Allah'ın indirdiği son âyetlerdendır. O bakımdan, o sûrede helâl diye bulduğunuz şeyi helâl biliniz, haram diye bulduğunum şeyi de haram diye belleyiniz.

en-Nehaî der ki: Bu sûreden yüce Allah'ın:

"Haram olan aya hediye edilen kurbanlıklara... saygısızlık etmeyin" (el-Mâide, 5/2) âyetinden başka neshedilmiş bir âyet yoktur Bazıları da şöyle demektedir: Bu sûrede:

"Yahud sizden olmayan diğer iki kişi (şahid) olsun" (el-Mâide, 5/106) bölümü nesh olmuştur.

1

Ey îman edenler! Akidleri yerine getirin. İhramda iken avlanmayı helâl saymamak şartı ile ve size okunacak olanlar hariç olmak üzere, size dört ayaklı davarlar helâl kılındı. Şüphesiz Allah, dilediği hükmü koyar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Kurânı Kerîm’in Azameti:

Yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler..." âyeti ile ilgili olarak Alkame şöyle der: Kur'ân-ı kerîmde

"Ey îman edenler" nidası ile başlayan bütün âyetler Medine'de inmiştir.

"Ey insanlar" nidası ile başlayan âyetler da Mekke'de inmiştir. Ancak bu, bu türden hitaplar hakkında çoğunlukla doğrudur. Buna dair diğer açıklamalar, daha önceden (el-Bakara, 2/21. âyetin tefsirinde.) geçmiş bulunmaktadır.

Bu âyet-i kerîme, söz söyleme hakkında basiret sahibi olan herkese, fesahati ve lâfızlarının azlığına rağmen ihtiva ettiği manalarının çokluğu ile, açıkça kendisini gösteren bir âyettir. Bu âyet-i kerîme beş hüküm ihtiva etmektedir:

1) Akidleri yerine getirme emri,

2) Dört ayaklı davarların helâl kılınması,

3) Bundan sonra gelenlerin istisna edilmesi

4) Avlanılanlar hususunda, ihramlı iken avlanılanların istisna edilmesi,

5) Âyet-i kerimenin iktizâ ettiği, ihramlı olmayan kimseler için avlanmanın mubah oluşu.

en-Nakkâş'ın naklettiğine göre, el-Kindî'nin arkadaşları ona şöyle demişler: Ey Hakim (bilge kişi), bize şu Kur'ân'ın benzerini yap. O, olur onun bir bölümünün benzerini yapayım demiş ve uzun sayılabilecek bir süre kimseye görünmemiş. Sonra ortaya çıkıp şöyle demiş: Allah'a yemin ederim buna gücüm yetmiyor, kimse de buna güç yetiremez. Ben, mushafı açtım, karşıma Mâide süresi çıktı, Baktım ki, ahde vefayı dile getirmekte, onu bozmayı yasaklamakta. Genel olarak bir takım şeyleri helâl kılmakta, arkasından da ardı arkasına bazı şeyleri İstisna etmekte, daha sonra da kendi kudret ve hikmetini bize haber vermektedir. Bütün bunları da iki satırda ifade etmektedir. Herhangi bir kimse bunları ancak ciltlerle ifade edebilir.

2- Ahid, Akid Ve Sözlere Bağlılık:

Yüce Allah'ın:

"Yerine getirin" anlamına gelen âyetindeki fiilin, İle şeklinde iki söyleyişi vardır. Yüce Allah:

"Allah'tan daha çok ahdîni kim yerine getirir" (et-Tevbe, 9/111) diye buyurduğu gibi:

"Ahdini yerine getiren İbrahim..." (en-Necm, 53/37) diye buyurmaktadır. Şair de şu beyitinde iki söyleyişi bir arada kullanmış bulunmaktadır:

"İbn Tavk'a gelince o, gerçekten sorumluluğunu eksiksiz yerine getirmiştir.

Tıpkı Ülker yıldızına (mehir olarak) takdim edilen yıldızları önüne katıp

sürenin, ahdine vefa gösterdiği gibi."

"Akidler", bağlar demektir. Tekili bağ anlamına gelendır. Ahdi ve ipi akdettim, denildiği gibi, "ğıl" li tasma'yı akdettim, de denilir, Akid kelimesi, hem maddi şeyler hakkında hem de manevi şeyler hakkında kullanılır. Şair el-Hutay'a der ki:

"Onlar öyle bir kavimdir ki, komşularına (ya da himayelerinde olanlara) bir akid akdettikleri takdirde,

Bağlarını üst üste herbir yandan sıkı sıkıya bağlarlar."

Şanı yüce Allah, akidleri yerine getirmeyi emr etmektedir. el-Hasen der ki: Yüce Allah, bunlarla borçlanma akidlerini kastetmektedir. Bunlar ise, kişinin alım satım, icare, kiralama, nikâh, boşama, müzâraa, musâlaha, temlik, muhayyer bırakma, azad etme, tedbir (köleyi ölümünden sonrası şartıyla azad etmek) ve buna benzer kendi üzerine yaptığı akidlerdir. Elverir ki bunlar şeriatın dışında olmasın. Yine kişinin Allah için kendi üzerine akdettiği, (adattığı.) hac, oruç, itikâf, kıyanı, adak ve buna benzer İslâm dininde itaat kabul edilip, kişinin gerçekleştirmeyi üzerine aldığı hususlardır. Mubah olan adağa gelince, ümmetin icmâı ile bağlayıcı değildir. Bunu İbnü'l-Arabî söylemiştir,

Denildiğine göre âyet-i kerîme yüce Allah'ın şu âyeti sebebiyle kitap ehli hakkında nâzil olmuştur:

"Hani bir zamanlar Allah kendilerine Kitap verilenlerden onu muhakkak insanlara açıklayıp anlatacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz diye teminat almıştı." (Âl-i İmrân, 3/187) İbn Cüreyc der ki: Bu kitap ehline has bir akiddir ve bu âyet-i kerîme de onlar hakkında nâzil olmuştur.

Âyet-i kerimenin umumî olduğu da söylenmiştir, doğru olan da budur. Çünkü mü’minler lâfzı, kitap ehlinin mü’minlerini de kapsamına alır. Çünkü, onlar ile Allah arasında kitaplarında bulunan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in durumu ile ilgili hususlardaki emaneti yerine getireceklerine dair bir akid vardır. O bakımdan onlar, bu akdi hem yüce Allah'ın:

"Akidleri yerine getirin" âyeti ile, hem de başka yerlerdeki benzeri emirlerle yerine getirmekle emr olunmuşlardır.

İbn Abbâs der ki: "Akidleri yerine getirin" âyeti, helâl ve haram kıldığı, farz kıldığı ve diğer hususlara dair belirlemiş olduğu sınırlar hakkında akidleri yerine getirin, demektir, Mücahid ve başkaları da böyle demiştir. İbn Şihab der ki: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Amr b. Hazm'ı, Necranlılara gönderdiği sırada ona yazmış olduğu mektubu okudum. Mektubun başında şu ifadeler yer almaktaydı: "Bu, Allah'tan ve Rasulünden insanlara bir tebliğdir: "Ey îman edenler, akidleri yerine getirin." O, burada yüce Allah'ın:

"Muhakkak Allah, hesabı pek çabuk görendir" (el-Mâide, 5/4) âyetine kadar bütün âyetleri yazdı.

ez-Zeccâc der ki: Âyetin anlamı şudur: Allah'ın, sizin üzerinizdeki akidlerini ve sizin birbirinize karşı yaptığınız akidleri yerine getiriniz.

Bütün bu açıklamalar, buradaki akidlerin umum ifade ettiği görüşüne racidir. (Umum kapsamına girmektedir.) Konu ile ilgili sahih olan görüş de budur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Mü’minler şartlarını yerine getirirler" Buhârî, İcârc 14; Ebû Dâvûd, Akdiye 12; Tirmizî, Ahkâm 17; İbn Mâce, Ahkâm 23. Yine şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın Kitabında bulunmayan her bir şart -İsterse yüz şart olsun- batıldır." Buhârî, MUMKbl. 2, 3, ?,Şurûc 17; TVuatj Talâk 31; Müsned, VI, 183.

Böylelikle Hazret-i Peygamber, kendisine vefa gösterilip yerine getirilmesi gereken cart veya akdin, Allah'ın Kitabına, yani Allah'ın dinine uygun olan şart ve akid olduğunu beyan etmektedir Eğer bunlar arasında Allah'ın dinine uymayan bir şey bulunduğu açığa çıkarsa, o red olunur. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Her kim, bizim şu işimizin üzerinde bulunmadığı bir amel İşleyecek olursa, o red olunur." Buhârî, Buyû’ , Sulh 5; Müslim, Akdiye 17, 18; Ebû Dâvûd, Sünne 5; İbn Mâce, Mukaddime 2; Müsned, VI, 146.

İbn İshak şunu nakletmektedir: Kureyşlîlerden bazı kabileler -şerefi ve nesebi dolayısıyla- Abdullah b. Cud'ân'ın evinde toplandı. Ve "Mekke'de, ister Mekke halkından olsun, ister olmasın herhangi bir kimsenin zulme uğradığını görecek olurlarsa, onun bu uğradığı haksızlık giderilinceye kadar o kimsenin yanında yer alacaklarına" dair akidleştiler ve birbirleriyle ahidleştiler. Kureyşliler, o bakımdan bu ahidleşmeye "Filfu'l-Fudûl" ismini verdiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hakkında şu sözleri söylediği ahid işte budur: "Andolsunki ben, Abdullah b. Cud'an'ın evinde öyle bir antlaşmaya şahit oldum ki, ona karşılık bana kırmızı tüylü develerin dahi verilmesini tercih etmezdim- Eğer İslâm geldikten sonra da bu ahdi yerine getirmem için çağırılacak olursam, şüphesiz bu çağrıyı kabul ederim." İbn Sa'd, Tabakat, 1, 129. İşte Hazret-i Peygamberin: "Cahiliye döneminde yapılmış herhangi bir ahidleşmeyi İslâm ancak pekiştirir, sağlamlığını artırır" Müslim, Fedailu's-Sahabe 206; Ebû Dâvûd; Tirmizî, Siyer 29", Dârimî, Siyer 80; 1, 190, 317. âyetinde kastettiği antlaşma budur. Çünkü bu antlaşma (muhtevasıyla) şeriata uygundur. Zira, zalimden hakkın alınmasını emr etmektedir. Zulüm ve talan üzre yapmış oldukları fasid ahidleriyle batıl akidlerine gelince, İslâm bunları yıkmıştır. Yüce Allah'a hamd olsun.

İbn İshak (devamla") der ki: Velid b. Utbe, Hazret-i Ali'nin oğlu Hazret-i Hüseyin'e mali bir konuda -Velîd'in Medine valisi olmak hasebiyle sahib olduğu otoriteye güvenerek- haksızlıkta bulunmak istedi. Hazret-i Hüseyin ona şöyle dedi: Allah adına yemin ederek söylüyorum. Ya hakkımı bana verirsin, yahut da şu kılıcımı alır sonra da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Mescidinde ayakta dikilir, sonra da insanları Hılfu'l-FudûTun gereğini yerine getirmek için davet ederim.

Abdullah b. ez-Zübeyr de dedi ki: Ben de Allah adına yemin ederek söylüyorum ki, eğer beni davet edecek olsa, mutlaka kılıcımı alır sonra da hakkını alıncaya, yahut hep birlikte Ölünceye kadar onun yanında yer alırım. Bu söz, el-Misver b. Mahreme'ye varınca, o da aynısını söyledi. Teym oğullarından Abdurrahman b. Osman b. Ubeydullaha ulaştı o da aynı şeyleri söyledi. Velid bunu öğrenince Hazret-i Hüseyin'e hakkını verdi.

3- Dört Ayaklı Davarlar:

Yüce Allah'ın:

"Dört ayaklı davarlar size helâl kılındı." âyetinde, gereken şekliyle ve mükemmel olarak îmana bağlı olan herkese hitab edilmektedir. Arapların bahire, sâibe, vasile ve hâm gibi -ileride açıklaması gelecektir- davarlar hakkında duydukları birtakım yasaları; hükümleri vardı. Bu âyet-i kerîme, işte o hayalî vehimleri batıla ve bozuk görüşleri ortadan kaldırmak üzere nâzil olmuştur.

Dört ayaklı davarların anlamı hususunda farklı görüşler belirtilmiştir. Behîrne, aslında dört ayaklı her hayvanın adidir. Konuşma ve anlayış bakımından eksikliği, temyiz gücü ve aklı bulunmaması dolayısıyla ona bu isim verilmiştir. Kapalı anlamında; müphem bir kapı ile (kapkaranlık bir gece anlamında;.) leylim behîmun tabirleri buradan gelmektedir. Ne şekilde üstesinden gelineceği bilinemeyen kahraman kimseye "buhme" denilmesi de buradan gelmektedir

el-En'âm ise, deve, inek ve koyunların ortak adıdır. Yürümelerindeki yumuşaklık dolayısıyla onlara bu isim verilmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Davarları da yarattı ki, bunlarda sizin için ısıtıcı ve koruyucu şeyler ve bir çok faydalar vardır,. Hem onlar, ağırlıklarınızı da yüklenirler..." (en-Nahl, 16/5-7) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

"Davarlardan yük taşıyacak ve döşek yapılacakları da vardır." (el-En'am, 6/142.) Yani, büyükleri de var, küçükleri de var demektir. Daha sonra yüce Allah bunları beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

"Sekiz çift (yarattı)... Yoksa Allah bunu size tavsiye ettiği zaman hazır mıydınız?" (el-En'am, 6/143-144) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

"Ve sizin için davarların derilerinden ge rek göç gününüzde ve gerek ikamet ettiğiniz günde hafifçe taşıyacağınız evler ve tüylerinden" koyunları kastediyor

"ve yapağılarından" bununla da develeri kastediyor,

"ve kıllarından" bununla da keçi kılını kastediyor

"bir zamana kadar.,." (en-Nahl, 16/80) İşte bunlar "en'âm" isminin bu üç türü ihtiva ettiğinin üç ayrı delilidir. Söz konusu bu üç tür ise deve, inek ve koyun türüdür. Bu da İbn Abbâs ve el-Hasen'in görüşüdür. el-Herevî der ki: Eğer "en-Neam" denilecek olursa, özel olarak deve türü kastedilmiş olur

Taberî der ki:

"Dört ayaklı davarlar" âyeti hakkında bazıları şöyle demiştir: Bunlardan kastedilenler ceylan, yaban öküzü, yaban eşekleri ve buna benzer yabani hayvanlardır, Taberî'den başkası da bunu es-Süddî, er-Rabî, Katade ve ed-Dahhâk'tan nakletmiştir. Buna göre yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: Size, el-En'âm helâl kılındı. Böylelikle cins, kendisinden daha özel anlam ifade edilen şeye izafe edilmiş olmaktadır, İbn Atiyye der ki: Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü, el-En'âm (6/143'te kendilerine işaret olan) sekiz çifttir. Bunlara eklenen sair hayvanlara ise, onlarla birlikte bulundukları için En'âm denilir. Arslan ve azı dişli her bir yırtıcı hayvan da En'âm kapsamı dışında kalıyor gibidir. Behimetü'l-En'âm (dört ayaklı davarlar) ise, dört ayaklılar arasında bulunup da otlaklarda yayılan hayvanlar demektir.

Derîm ki: Bu açıklamaya göre, tırnaklılar da bunların kapsamına girmektedir. Çünkü bu tırnaklılar da hem otlaklıklarda yayılır, hem de yırtıcı değildir. Fakat durum bu şekilde değildir. Zira yüce Allah:

"Davarları da yarattı ki, bunlardan sizin için ısıtıcı... ve bir çok menfeatler vardır" (en-Nahl, 16/5) diye buyurmakta, sonra da onlara şöylece atıf yapmaktadır:

"Hem binmeniz için, hem zinet olmak üzere de atları, katırları ve merkebleri de (yarattı)." (en-Nahl, 16/8) Yüce Allah'ın, bunları yeniden zikredip, daha önce geçen En'am'a atf etmesi, bunların diğer davarlardan olmadığını göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Dört ayaklı davarlar (Behîmetü’l-Enrâm)"ın av hayvanı olmayanlar anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü, av hayvanına behîme değil de vahş (yabanî hayvan) denilir. Bu ise birinci görüşe racidir Abdullah b. Ömer'in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Dört ayaklı davarlar"dan kasıt, kesim esnasında annesinin karınlarından çıkan ceninlerdir. Bunlar, ayrıca şer'î kesime gerek olmaksızın yenilirler. İbn Abbâs da böyle demiştir. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü yüce Allah:

"Size okunacak olanlar hariç olmak üzere" diye buyurmaktadır. Ceninler arasında istisna edilenler yoktur, Mâlik der ki; Bir davarı kesmek, eğer ceninine canlı olarak yetişilemeyecek ve tüyleri bitip hilkati tamamlanmış bulunuyor ise, o cenini için de bir kesimdir. Şayet hilkati tamamlanmayıp henüz tüyleri de bitmemiş ise, canlı olarak yetişilip kesilmediği sürece eti yenilmez. Şayet onu kesmek için hemen davranmalarına rağmen kendiliğinden ölecek olursa, onun temiz olduğu söylendiği gibi, temiz olmadığı (yenilemeyeceği de) söylenmiştir. Yüce Allah'ın izniyle ileride buna dair daha geniş açıklamalar gelecektir.

4- Sünnet De Kur'ân-ı Kerîm'in Kapsamı İçerisindedir:

"Size okunacak olanlar hariç olmak üzere." Yani, Kur'ân’ı kerîmde ve Sünnet-i seniyyede size okunacak olun

"leş, size haram kılındı" (el-Mâide, 5/3) âyeti ile Hazret-i Peygamberin: "Yırtıcı hayvanlardan azı dişli olan herbir hayvan haramdır" Buhârî, Sayd 29; Müslim, Sayd 15; Nesâî, Sayd 28; İbn Mâce, Sayd 13; Muvatta’', Sayd 13-14; Müsned, IV, 194. Ayrıca bk. Buhârî, Tıb 57; Müslim, Sayd 12, 13, H, 16; Ebû Dâvûd, Sünne 5; Tirmizî, Sayd, 6, Siyer 11; Müsned, I, 147, II, IV, 193- 194. âyeti ve benzerlerinde size okunanlar demektir. Eğer: Bize okunan Kitaptır, sünnet değildir denilecek olursa, şöyle cevap veririz: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın her bir sünneti Allah'ın Kitabındandır.

Bunun delili ise şu iki husustur:

Birincisi, bir kişinin yanında ücretle çalışıp (yanında çalıştığı adamın hanımı ile) zina eden kişiye dair Hadîs-i şerîfte, Hazret-i Peygamberin: "Yemin olsun ki, aranızda Allah'ın Kitabı gereğince hüküm vereceğim" Buhârî, Sulh 5, Şurut 9, Eyman 3, Hudûd 30, 34, 38, 46. Ahkâm 39, Ahâd 1, Müslim, Hudûd 25; Ebû Dâvûd, Hudud 24; İbn Mâce, Hudûd 7; Dârimî, Hudûd 12; Muvatta’', Hudud 6; Müsned, IV, 115, İlâ. şeklinde buyurmuş olmasıdır. Halbuki recm, Allah'ın Kitabında nass ile zikredilmiş değildir,

İkincisi ise, Abdullah b. Mes'ûd'un hadisidir. O, şöyle demiştir; Hem Allah'ın Kitabında yer alan hem de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın lanetlediği kimseye ben ne diye lanet etmeyeyim... demiştir Buhârî, Tefsir 59, sûre 4, Libas 82; 84, 85- 87; Müslim, Libâs 120; Ebû Dâvûd, Tereccul 5; Tirmizî, Edeb 33, Nesâî, Zinet 24, 26, 71; İbn Mâce, Nikâh 52. Buna dair açıklamalar el-Haşr sûresinde (59/6-7. âyetler, 6. başlık ve devamında) gelecektir.

Bununla birlikte

"size okunacak olanlar hariç olmak üzere" âyeti ile şu andakilerin kastedilmiş olması muhtemel olduğu gibi, gelecekte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından size tebliğ olunacak olanlar arasında... anlamına gelme ihtimali de vardır. O takdirde bu âyette, acilen yerine getirilmesi gerekli olmayan bir zamandan sonraya beyanı ertelemenin câiz oluşuna dair delil var, demek olur.

5- Avlanma Yasağı:

Yüce Allah'ın:

"Avlanmayı helâl saymamak şartıyla" âyeti, av hayvanı sizin için ihramlı iken değil de İlıramsızken helâldir. Av hayvanı olmayanlar ise her iki durumda da helaldir. Nahivciler Okunacak olanlar hariç olmak üzere" âyetinin İstisna olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptir. Basralılar bu, "dört ayaklı davarlar"dan istisnadır, derler. "İhramda iken avlanmayı helâl saymamak şartı İle" ifadesinin İse, yine ondan Ekinci bir istisna olduğunu kabul ederler. Buna göre her iki İstisna da yüce Allah'ın:

"Dört ayaklı davarlar" buyruğundandır. Kendisinden istisna olunan budur, ifadenin takdiri de şöyle olur: İhramlı iken avlanmak müstesna ve size okunacak olanlar hariç olmak üzere,.. Yüce Allah'ın şu âyeti ise bundan farklıdır:

"Dediler ki, gerçekten biz, günahkâr bir kavme gönderildik. Ancak, Lût'un ailesi bunlardan müstesnadır." (el-Hicr, 58/5?) Nitekim ileride gelecektir.

Bunun hemen kendisinden önce gelen istisnadan (yani, "avlanmayı helâl saymamak şartıyla" istisnasından) istisna olduğu da söylenmiştir. O takdirde bu, (az önce) yüce Allah'ın şu âyetine benzer: "Gerçekten biz, günahkâr bir kavme gönderildik..." Ancak, durum böyle olsaydı ihramlı iken avlanmanın mubah olması gerekirdi. Çünkü bu istisna yasaktan yapılmış bir istisna olurdu. Zira yüce Allah'ın:

"Size okunacak olanlar hariç olmak üzere" âyeti, mübahlıktan bir istisnadır, O bakımdan böyle bir görüş tutarsızdır. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Sizler ihramlı iken avlanmayı helâl kılmaksızın ve av hayvanları dışında size okunacak olanlar da müstesna olmak üzere, dört ayaklı davarlar size helâl kılınmıştır.

Yine bunun anlamının şöyle olması da mümkündür: İhramlı iken avlanmayı helâl kundaksızın, akidleri yerine getirin, Ve sizlere size okunacaklar müstesna dört ayaklı davarlar helâl kılınmıştır

el-Ferrâ'; "size okunacaklar hariç olmak üzere" âyetinin tıpkı ile atıf yapıldığı gibi, İle atıf yapmak şartıyla bedel olmak üzere ref mahallinde olmasını câiz kabul etmektedir. Ancak Basralılar, böyle bir şeyi ya nekre olması halinde veya: "Kavim geldi ancak Zeyd gelmedi" kabilinden nekreye yakın cins isimlerinde câiz kabul ederler.

Yine el-Ferrâ':Avlanmayı helâl saymamak şaru ile" âyetinin; "Yerine getirin" buyruğundakı zamirden hal olarak mansub olduğu görüşündedir. el-Ahfeş der ki: Ey îman edenler, (ihramlı iken) avlanmayı helâl kabul etmeksizin akidleri yerine getirin. Başkaları da şöyle demektedir: Bu "size" anlamına gelen; deki (ve siz anlamına gelen) "kef ile "mim" zamirinden haldir. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Sîz, ihramlı iken avlanmayı helâl görmeksızin, size dört ayaklı davarlar helâl kılındı.

Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: Helâl kılmanın insanlara raci olması da mümkündür. Yani, (ey insanlar) ihramlı halde iken avlanmayı helâl görmeyiniz.

Bunun, yüce Allah'a raci olması da mümkündür. Yani Ben, sizlere ihram vaktinde av hayvanı olması müstesna, dört ayaklı davarları helâl kıldım. Nitekim, bir kimsenin: Ben, şu işi sana Cuma günü mubah kılmaksızın helâl kıldım, demesi bu kabildendir. Eğer, helâl kılmanın insanlara raci olduğu kabul edilecek olursa, âyetin anlamı; (İhramlı iken) avlanmayı sizler helâl görmeksizin,. şeklinde olur, Bu durumda kelimesinin sonundaki "nûn" hafifletmek maksadıyla hazf edilmiş demek olur.

6- İkram Ve Harem Bölgesi:

Yüce Allah'ın:

"İhramda iken" âyetinden kasıt, hac ve umre kastı ile ihrama ginnişkendir, Hac için ihrama giren kimseye; "haram" çok kişi olmaları halinde de; "Kurum" denilir Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

"Dedim ki ona! Kendine dön, çünkü ben

İhrama girdim ve bundan sonra da telbîye getireceğim"

Buna ihram deniliş sebebi ise, ihrama giren kimsenin, kendisine kadınlarını, hoş kokuyu ve benzeri şeyleri haram kılmasıdır. Aynı şekilde Harem'e girmek hakkında da bu tabir kullanılır

el-Hasen, İbrahim ve Yahya b. Vessab kelimesini "radıyallahü anh" harfini sakin olarak okumuştur. Bu, Temimlilerin bir söyleyişidir. Onlar kelimesini şeklinde, kelimesini ise diye söylerler. Buna benzer diğer çoğul kelimeleri de böylece kullanırlar.

7- Allah Dilediği Gibi Hüküm Koyandır:

Yüce Allah'ın:

"Şüphesiz Allah dilediği hükmü koyar" âyeti, Arapların alışageldikleri hükümlere aykırı olan bu şer’i hükümleri daha bir pekiştirmektedir. Yani ey, Arapların alışagelmiş olduğu şu hükümlerin nesh olduğunu işiten Muhammed, dikkatli ol, kendine gel. Çünkü herşeye mutlak olarak sahip ve mâlik olan "dilediği hükmü koyar." Allah (dilediği gibi) hükmeder.

"Onun hükmünü kovuşturacak yoktur." (er-Râd, 13/41) Dilediği şekilde, dilediği şer'i hükmü dilediği gibi koyar.

2

Ey îman edenler! Allah'ın şeâirine, haram olan aya (Beytullah'a) hediye edilen kurbanlıklara, (boyunları) gerdanlıklılara ve Rablerinden hem bir lütuf, hem de bir rıza arayarak Beyti haramı kastedip gelenlere saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınızda (isterseniz) avlanın. Sizi Mescid-i haramdan alıkoydular diye bir kavme karşı beslediğiniz kin, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva üzere birbirinizin yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde ise yardımlaşmayın. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, cezası pek şiddetli olandır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onüç başlık halinde sunacağız:

1- Mü’minlerin Allah'ın Yasaklarını Çiğneyçmeyecekleri:

Yüce Allah'ın:

"Allah'ın şeâirine... saygısızlık etmeyin" âyeti, gerçek mü’minlere bir hitaptır. Yani, herhangi bir hususta Allah'ın sınırlarını aşmayınız.

Şeâir kelimesi, "faile" vezninde "şaîre"nîn çoğuludur. İbn Fâris der ki: Tekil olarak "şiâre" de denilir ve bu daha güzeldir.

Şaire ise, hediye olarak gönderilen büyük baş (özellikle deve) demektir, iş'ârı ise, onun hediyelik kurban olduğu bilinmesi için kan akıncaya kadar hörgücünün yaralanmasıdır. İş'âr ise hissettirmek yoluyla bildirmek demektir. tabiri, hediyelik kurban olduğunun bilinmesi için kurbanlığa alâmet koyması demektir. Alâmetler anlamına gelen "meşâir" de buradan gelmektedir. Tekili de meş'ar'dır. Meşâir, alâmetlerle şiârlandırılmış yerler demektir. (Saçın) "Şa'r" diye adlandırılması da buradan gelmektedir. Çünkü şuurun gerçekleştiği yerde olur. Şair de buradan gelmektedir. Çünkü o, ince zekâsı sayesinde başkasının farketmediği şeyleri farkeder. Başındaki incecik kılı dolayısıyla (arkaya) şaîr denilmesi de buradan gelmektedir,

Şeâir, bir görüşe göre, Beytullaha hediye olarak gönderilmek üzere nişanlanan, alâmet konulan hayvanlardır. Bir diğer görüşe göre ise, bütün hac menâsikidir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Mücahid der ki: Safa, Merve, hediyelik kurbanlıklar, develer bunların hepsi şeâir'dendir. Şair der ki:

"Öldürüyorum onları nesil be nesil; görürsün ki onlar

Kendileri ile yaklaşılan kurbanlık şeâirdir."

Müşrikler de hacceder, umre yapar ve hediye kurbanlık gönderirlerdi. Müslümanlar onlara baskın yapmak istediler. Bunun üzerine yüce Allah:

"Allah'ın şeairine... saygısızlık etmeyin" âyetini indirdi. Atâ b. Ebi Rebah dedi ki: Allah'ın şeâiri, Allah'ın bütün emirleri ve yasaklarıdır.

el-Hasen der ki: Allah'ın dininin tümü Allah'ın şeâiridir Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"İşte bu (böyledir). Kim Allah'ın şeâirini ta'zim ederse o, kalplerin takvâsındandır," (el-Hac, 22/32).

Derim ki: Genelliği dolayısıyla başkasına göre kendisine öncelik tanınması gereken tercihe değer görüş budur. Hediyelik kurbanların iş'arı (alâmetlendirilmesi, nişanlanması) hususunda ise ilim adamlarının farklı görüşü bulunmaktadır ki, bu da bir sonraki başlığın konusudur.

2- Hediyelik Kurbanların Nişanlanması, Alâmetlendirilmesi:

Cumhûr, bunu câiz görmekle beraber, bu alâmetin hangi tarafta yapılacağı hususunda farklı kanaatlere sahiptirler. Şâfiî, Ahmed ve Ebû Sevr der ki: Bu işaretleme sağ tarafında yapılır. Bu görüş İbn Ömer'den de rivâyet edilmiştir. İbn Abbâs'tan sabit olan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) devesinin hörgücünün sağ tarafım işaretlemiştir. Bunu Müslim ve başkaları da rivâyet etmiştir. Müslim, Hacc 205; Ebû Dâvûd, Menasik 14; Nesâî, Menâsik 64; Dârimî, Menasik 68; Müsned, 1, 216, 254, 280, 339, 344, 347, 372. Sahih olan da budur.

Hazret-i Peygamber'in hediyelik kurbanlıklarının sol taraflarını işaretlediği de rivâyet edilmiştir. Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr der ki: Bu, kanaatimce İbn Abbâs yolu ile münker bir hadistir. Sahih olan ise, Müslim'in İbn Abbâs'tan yaptığı rivâyettir. İbn Abbâs'tan bundan başka sahih bir rivâyet yoktur.

Bir başka kesim şöyle demektedir: İşaretleme sol yanında olur. Bu Mâlik'in görüşüdür. Ayrıca der ki: Sağ yanda yapılmasında da bir sakınca yoktur. Mücahid ise, İki yandan hangisinde isterse işaretleyebilir. Ahmed'in iki görüşünden birisi de budur. Ancak, Ebû Hanîfe bütün bunları uygun görmeyerek şöyle der: İşaretleme hayvana bir azaptır. Ancak, hadis Ebû Hanîfe'nin bu kanaatini reddetmektedir. Aynı şekilde bu, -önceden de geçtiği gibi- kendisi vasıtasıyla kimin mülkiyetinde olduğu bilinmesi için yapılan işaretleme hükmündedir. Şu kadar var ki İbnül-Arabî, Ebû Hanîfe'nin bu şekilde alâmetlendirmeyi uygun görmediğinden dolayı, bu kanaatini reddetmekte ve tepki göstermekte aşırıya giderek şöyle der: Sanki o, şeriatteki bu şaîrayı hiç işitmemiş gibidir. Halbuki bu, onun ilim adamları arasındaki şöhretinden daha yaygın bir husustur.

Derim ki: Benim, Hanefî âlimlerinin kitaplarında açıkça ifade edildiğini gördüğüm Ebû Hanüe'nin görüşüne göre alâmetlendirmenin mekruh olduğu, Ebû Yûsuf ve Muhammed'in görüşüne göre ise, mekruh da olmayıp, sünnet de olmadığı, sadece mubah olduğu şeklindedir. Çünkü, bu şekilde bir işaretleme bir bildirme olduğundan dolayı gelenek seviyesinde bir sünnet demektir. Bir yara açmak ve bir müsle olması bakımından ise haram olması gerekir. O halde böyle bir iş, bir taraftan sünneti, diğer taraftan da bid'ati kapsadığından dolayı mubah kabul edilmiştir. Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre ise, böyle bir alâmetlendirme bir müsledir ve hayvana azap verici olması bakımından da haramdır, o bakımdan mekruhtur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu işi yaptığına dair gelen rivâyetler ise, Arapların hediye kurbanlık olduğu tayin edilen dışında, hertürlü malı gasb ve talan ettikleri başlangıç dönemlerinde idi. Ve o sırada hediye kurbanlıkları ancak böyle bir alâmetle ayırd edebiliyorlardı. Daha sonra böyle bir gerekçenin ortadan kalkması dolayısıyla, bu şekilde alâmetlendirme de ortadan kalkmıştır. İbn Abbâs'tan da böylece rivâyet edilmiştir.

Şeyh İmâm Ebû Mahsur el-Mâturidî (yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun) nin de şöyle dediği nakledilmektedir: Ebû Hanîfe'nin kendi çağında yaşayan insanların alâmetlendirmelerini mekruh görmüş olması da muhtemeldir. Çünkü, yaranın kangrenleşmesinden korkulacak şekilde yara açmakta mübalağa gösteriliyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın döneminde yapıldığı şekilde haddi aşmaksızın yapılan alametlendirmeye gelince, bu güzel bir şeydir. Ebû Cafer et-Tahavî bunu böylece zikretmektedir. İşte Hanefî ilim adamlarının alâmetlendirmeye dair varid olmuş hadis ile ilgili olarak Ebû Hanîfe'nin lehine gösterdikleri mazeret budur. Onlar, bu hadisi İşitmişler, bu hadis onlara ulaşmış ve onlar bu hadisin ne olduğunu bilmişler ve şöyle demişlerdir; Alâmettendirmenin mekruh oluşu görüşüne göre ise kişi, hediyelik kurbanlıkları aiâmedendîrmekle ihrama girmiş olmaz. Çünkü mekruh bir işi yapmak haccın menasikinden sayılmaz.

3- Haram Aylara Saygısızlık:

Yüce Allah'ın:

"Haram olan aya... saygısızlık etmeyin" âyetinde geçen

"haram ay", bütün haram aylar hakkında cins. ismi ifade eden tekil bir isimdir. Bu haram aylar, birisi tek, üçü de ardarda gelmek üzere dört aydır. Bunlara dair açıklamalar Berae sûresinde (et-Tevbe, 9/5- âyet, 1. başlıkta) gelecektir.

Âyetin anlamı şudur: Bu haram aylarda Savaşmayı, baskın düzenlemeyi helâl kılmayın ve bu ayları başka aylarla da değiştirmeyin. Çünkü, bu ayları değiştirmek de onları helâl kılmak demektir. Bu ise onların yaptıkları Nesi' uygulaması idi. Yüce Allah'ın:

"Hediye edilen kurbanlıklara, (boyunları) gerdanlıklılara da... saygısızlık etmeyin" âyeti de böyledir. Yani, bunlara da saldırıyı helâl görmeyin. Âyet-i kerimenin bu bölümünde bir muzafin hazfı sözkonusudur ki, ibaresi, takdirindedir, (Mealde: "Gerdanlıklilar" ibaresinde bu izafe de belirtilmiştir.)

Şanı yüce Allah, genel olarak hediye kurbanlıkları helâl görmeyi yasakladıktan sonra, gerdanlık takılmış olanların hurmiyetlerine dikkat çekmeyi te'kid etmek ve bunun oldukça ileri bir tecavüz olduğunu belirtmek üzere, özellikle gerdanlıklı olan hediye kurbanlıkları zikretmiş bulunmaktadır.

4- Hediyelik Kurbanlıklar İle Gerdanlıktılar:

Yüce Allah'ın:

"Hediye edilen kurbanlıklara ve (boyunları) gerdanlıklılara..." âyetinde geçen "hediy": Beytullah'a hediye edilen deve, inek veya koyun demektir. Bunun tekili; şeklinde gelir.

"Şeâir" ile kastedilen haccın menaslkidir diyenler şunu söyler: Yüce Allah burada, hediyelik kurbanlıkları, bunların özekliklerine dikkat çekmek üzere zikretmiştir.

"Şeâir"den kasıt hediye kurbanlıklardır, diyenler ise şöyle demektedir: Şeâir, hörgücünden kan akıtmak suretiyle alâmetlendirilmiş olandır. Hediye kurbanlık ise, bu şekilde ona alâmet yapılmayan ve yalnızca gerdanlık takılmakla yetinilendir.

Şöyle de denilmiştir: Aradaki fark şudur: Şeâir, davarlar arasından gönderilen develerdir. Hediye kurbanlık ise inek, koyun ve örtü ile hediye olarak gönderilen her şeydir.

Cumhûr ise şöyle demektedir: Hediye tabiri kendisiyle Allah'a yaklaşılmak istenen bütün kurbanlık ve sadakalar hakkında umumi bir tabirdir. Hazret-i Peygamber'in şu âyeti de bu kabildendir:

Cuma günü erken vakitte namaza gelen, bir deve hediye (kurban) etmiş gibidir... Bir yumurta hediye (kurban.) etmiş gibidir." Yakın manada: Buhârî, Cumua 4; Müslim, Cumua 10; Ebû Dâvûd, Tahâre 127ı Tirmizî, Cumua 6; Nesâî, Cumua 14; Muvatta’', Cumua 1; Müsned, 11, 460. böylelikle o, bunlara "hedy" ismini vermiş bulunmaktadır. Yumurtaya da bu adın verilmesinin, bununla sadakayı kastetmiş olması hali dışında açıklanacak bir tarafı yoktur. İşte ilim adamları da böyle demiştir: Bir kişi, ben şu elbisemi hediy kıldım diyecek olursa, o elbisesini tasadduk etmesi gerekir. Şu kadar varki, bu kelime mutlak olarak kullanıldığı takdirde deve, inek ve koyun türünden biri hakkında ve bu birinin Hareme götürülerek orada kesilmesi anlamında kabul edilir. Bu ise yüce Allah'ın şu âyetinde yer alan serî Örften alınmadır:

"Eğer alıkonulursanız, o halde kolayınıza giden kurbandan gönderin." (el-Bakara, 2/196) Bununla da koyunu kast etmektedir. Bir başka yerde ise:

"İçinizden adaletli iki kimsenin hükmü ile öldürdüğü hayvanın benzeri Kâ'beye ulaştırılacak bir hediye kurbanı göndermektir." (el-Mâide, 5/95) Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Kim, hac zamanına kadar umreden faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban (kesmelidir). "(el-Bakara, 2/196) Bunun asgarisi ise, fukahâya göre bir koyundur.

Mâlik der ki: Benim bu elbisem hediye olsun diyecek olursa, onun kıymetinde hediyelik bir kurban alır,

"el-Kalâid"e gelince bu, insanların kendilerine bir güvenlik sağlamak üzere takındıkları şeylerdir. O bakımdan bu âyette da bir muzafın hazfı sözkonusudur. "Gerdanlıklı olanlara da. " anlamında olup daha sonra bu nesh olmuştur.

İbn Abbâs der ki: el-Mâide sûresinden nesh edilmiş iki âyet vardır. Bunlardan birisi gerdanlıklılara dair ayet-i kerimedir, diğeri ise -ileride geleceği üzere- yüce Allah'ın:

"Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet." (el-Mâide, 5/49) âyet-i kerimesidir.

Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah, gerdanlıklılar ile bizzat gerdanlıkların kendisini kast etmiştir. Bu âyeti ile O, güvenlik altında olmak amacı ile gerdanlık olarak kullanılması için Haremdeki ağaçların kabuklarım almayı yasaklamaktadır Bu açıklamayı, Mücahid, Atâ ve Mutarrif b. es-Şıhhîr yapmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Hediyenin gerçek mahiyeti, karşılığında herhangi bir bedel sözkonusu edilmeksizin verilen her şeydir. Fukahâ ittifakla şunu kabul etmişlerdir: Birisi, Allah için bir hediye kurbanı göndereceğim diyecek olursa, o kurban bedelini Mekke'ye göndermelidir.

Gerdanlıktılara gelince; gerdanlık, hediyelik kurbanlıkların hörgüçleri ve boyunlarına, bunların Allah için olduklarına dair alâmet olmak üzere asılan ayakkabı veya başka herhangi bir şeydir. Bu, Hazret-i İbrahim'in bir sünnetidir. Cahiliye döneminde olduğu gibi kalmış, İslâm, da bunu kabul edîp benimsemiştir. İnek ve koyunlardaki sünnet budur. Âişe (radıyallahü anha) der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir seferinde Beytullah'a bir takım koyunları hediye olarak gönderdi ve onlara gerdanlık koydu. Bunu Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Hacc 110; Müslim, Hacc 367, İbn Mâce, Menâsik 95; Müsned, VI, 42.

İlim adamlarından Şâfiî, Ahmed, İshak, Ebû Sevr ve İbn Habib gibi bir topluluk bu görüşü kabul etmekle birlikte Mâlik ve rey ashâbı bunu kabul etmemişlerdir. Koyunlara gerdanlık takmak hususuna dair bu hadis onlara ulaşmamış veya ulaşmakla birlikte bu hadisi Hazret-i Âişe'den yalnızca Esved (münferiden) rivâyet ettiğinden dolayı onu red etmiş de olabilirler. Ancak bu hadise uygun görüş belirtmek daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

İneklere gelince, şayet bunların sırtlarında hörgücü andıran yükseklikleri bulunuyorsa, tıpkı develer gibi bunlara da alâmet yapılır. Bunu İbn Ömer söylemiştir. Mâlik de bu görüştedir. Şâfiî ise; bunlara -mutlak olarak- gerdanlık takılır ve alâmet yapılır, der. Bu konuda bir fark gözetmemişlerdir.

Said b. Gübeyr der ki: (İneklere) gerdanlık takılır fakat alâmet yapılmaz. Bu görüş daha sahihtir. Çünkü, ineklerin hörgücü olmaz ve bunlar develerden daha çok koyunlara benzerler. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

5- İhrama Girmek Niyetiyle Kurbanlıklara Gerdanlık Takmak:

İhram niyetiyle bir davara gerdanlık takıp bunu Harem-i Şerife gönderenin bu suretle ihrama girmiş olacağını ilim adamları ittifakla kabul etmişlerdir. Çünkü yüce Allah :

"Allah'ın şeâirine saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınızda (isterseniz) avlanın" diye buyurmuş ve ihramdan söz etmemiştir. Ancak, gerdanlık takmaktan söz etmesi dolayısıyla bunun ihrama girmek gibi olduğu anlaşılmaktadır.

6- Hangi Şartlarda Hediyelik Kurban Gönderilirse Gönderen Ikram Sayılır:

Hediyelik kurban göndermekle birlikte, bunları bizzat kendisi gütmeyecek olur ise, ihıamlı olmaz. Çünkü, Hazret-i Âişe yoluyla gelen hadiste şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın gönderdiği hediye kurbanlıkların gerdanlıklarını ellerimle ben büktüm. Daha sonra Peygamber, bu gerdanlıkları kendi elleriyle taktı. Sonra da bunları babamla birlikte gönderdi- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a hediyelik kurbanlıklar kesilinceye kadar Allah'ın kendisi için helâl kılmış olduğu herhangi bir şey haram olmadı. Bunu Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Hacc 109; Müslim, Hacc 9, -yakın lâfızlarla- Müslim, Hacc 362, 364, 366; Ebû Dâvûd, Menâsik 16; Nesâî, Menâsik 66, 68; Müsned, VI, 78.

Mâlik, Şâfiî, Ahmed, İshak ve ilim adamlarının çoğunluğunun görüşü budur. İbn Abbâs'tan ise, bununla ihrama girmiş olur, dediği rivâyet edilmiştir. İbn Abbâs dedi ki: Bir kimse bir hediye kurbanlık gönderecek olur ise, bu hediye kurbanlık kesilinceye kadar hacceden kimseye (ihram dolayısıyla) neler haram oluyorsa ona da haram olur. Bunu Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Hîicc 109.

İbn Ömer, Atâ, Mücahid ve Saîd b. Cübeyr'in görüşü budur, el-Hattabi bunu rey ashâbından da nakletmiştir. Bunlar, Cabir b. Abdullah yoluyla rivâyet edilen şu hadisi delil göstermişlerdir. Cabir dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında oturuyordum. Üzerindeki gömleğini yakası tarafından yırttıktan sonra ayaklarından çıkardı. Hazır bulunanlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bakınca, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Ben, göndermiş olduğum develerime şu şu yerde gerdanlık takılıp onlara alâmet yapılmasını emrettim. Ve unutarak gömleğimi giydim. Bu gömleğimi başımdan çıkarmamalıydım (onun için böyle yaptım)." Müsned, 111,400. Hazret-i Peygamber develerini göndermiş, kendisi de Medine'de ikâmet etmişti. Bu hadisin senedinde ise Abdurrahman b. Atâ b. Ebi Lebibe de vardır ki, zayıf bir ravidir.

Bir koyuna gerdanlık takip kendisi de onunla birlikte yola koyulacak olursa, Kûfeliler bununla ihrama girmiş olmaz, derler. Çünkü koyuna gerdanlık takmak sünnet de değildir, şeâirden de değildir. Zira koyuna kurdun saldırmasından, bunun sonucunda da -develerden farklı olarak- Hareme varamamasından korkulur. Çünkü develer suya varıp su içinceye, ağaçlardan otlayıncaya ve sonunda Hareme varıncaya kadar terk edilebilirler. Buhârînin Sahih'inde ise, mü’minlerin annesi Hazret-i Âişe'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben, hediye kurbanlıkların gerdanlıklarını yanımda bulunan boyanmış yünden (ihn) büktüm... Buhârî, Hacc 11; Ebû Dâvûd, Menasik 16; Nesâî, Menâsik 66. İhn, boyanmış yün demektir. Yüce Allah'ın şu âyeti de böyledir:

"Dağlar da atılmış renkli yün gibi olacaktır." (el-Karia, 101/5)

7- Hediyelik Kurbanlıklara Dair Bazı Hükümler:

Hediyelik kurbana gerdanlık takılır yahut alâmet yapılırsa, satılması da hibe edilmesi de câiz değildir. Çünkü o kurbanın Beyt-i Haram'a hediye olarak gönderilmesi vacib olmuştur. Eğer bunu gönderen vefat edecek olursa, bu hediyelik kurban ondan miras alınmaz ve hediye olarak tayin ettiği şekilde yerine getirilir.

Udhiye (kurban bayramı günü kesilen kurbanlık) ise böyle değildir. Mâlik’e göre böyle bir kurbanlık ancak kesim ile vacib olur. Söz ile onu kurban etmeyi kendisine vacip kılmış olması hali ise müstesnadır. Kesimden önce sözlü olarak onu kesmeyi kendisine vacib kılarak: "Ben bu koyunu kurbanlık olarak tayin ediyorum" dese, muayyen olarak onu kurban etmesi gerekir. Buna göre eğer bu tayin ettiği kurbanlık telef olur (kaybolur) sonra kurban kesim günlerinde veya daha sonra onu bulacak olursa, yine onu keser ve o tayin ettiği kurbanlığı satması câiz olmaz.

Şayet ondan başka bir kurbanlık satın almış ise, Ahmed ve İshak'ın görüşüne göre her ikisini de birlikte keser. Şâfiî der ki: Tayin ettiği bu kurbanlık kaybolur veya çalınacak olursa, ayrıca onun yerine birisim bedel olarak kesme mükellefiyeti yoktur. Çünkü bedelini kesmek vacib olanlar hakkında sözkonusudur.

İbn Abbâs'tan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bu şekilde tayin ettiği kurbanlık kaybolursa, artık onun tayini yerine gelmiş olur. Kurban kesmeden önce kurban bayramı günü vefat eden kimsenin keseceği kurbanbk, hediyelik kurbandan farklı olarak diğer malları gibi ondan miras alınır.

Ahmed ve Ebû Sevr ise: Durum ne olursa olsun böyle bir kurbanlık kesilir, demişlerdir. el-Evzaî ise şöyle demektedir: Böyle bir kurbanlık kesilir. Ancak, üzerinde borç bulunup da borcu ancak bu kurbanın bedelinden ödenebilecekse, o takdirde borcunun ödenmesi için bu kurbanlık satılır. Şayet bu kurbanını kestikten sonra Ölürse, mirasçıları o kurbanı ondan miras alamazlar Kendisi hayatta iken böyle bir kurbana uygulayabileceği kurban etinden yemek ve sadaka gibi şeyleri onlar da yaparlar Fakat, miras olmak üzere onun etini kendi aralarında pay edemezler. Kesimden önce kurbana isabet eden kusurlar dolayısıyla o kurban sahibinin -yine hedy kurbanından farklı olarak- bedelini kesmesi icabeder. Mâlikin görüşlerinden bu sonuçlara varılır. Böyle bir durumda hediye kurbanı gönderen kimsenin de onun bedelini göndereceği söylenmiş ise de birincisi daha doğrudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

8- Beyt-i Haram’ı Kastedip Gelenler Ve Nüzul Sebebi:

Yüce Allah'ın: âyetinden kasıt, Beyt-i Haram'ı kastedip gelenlerdir. Arapların kastettim anlamında; şeklindeki sözlerinden alınmıştır. el-A'meş bunu, şeklinde izafet terkibi olarak okumuştur. Yüce Allah'ın: Avlanmayı helâl saymamak şartıyla âyeti gibi.

Âyetin anlamına gelince: Sizler, ibadet ve Allah'a yaklaşmak maksadıyla Beyti Haramı kasteden kâfirleri engellemeyiniz.-Buna binâen şöyle denilmiştir: Bu âyet-i kerimede yer alan müşriklere dair herhangi bir yasak, yahut gerdanlık suretiyle ona dair saygı gösterilmesi gereken şeylere saygı göstermek veya Beytullah'ı kastetmek ile ilgili yasakların tümü, yüce Allah'ın âyetü's-Seyf (kılıç âyeti) diye bilinen şu âyeti ile nesh olunmuştur:

"Müşrikleri nerede bulursanız öldürün" (et-Tevbe, 9/5);

"Onun için bu yıllarından sonra artık onlar Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar." (et-Tevbe, 9/28) Buna göre, hiçbir müşrike haccetme imkânı verilmez. Haram aylarda o güvenlik altında olamaz. îsterse hediye kurbanlığı göndersin, gerdanlık taksın ve haccetmeye kalkışsın. Bu görüş, İbn Abbâs'tan rivâyet edildiği gibi, ileride de belirtileceği üzere İbn Zeyd'in de görüşüdür.

Bir kesim de şöyle demektedir: Âyet-i kerîme muhkemdir Nesh olmuş değildir, müslümanlar hakkındadır. Şanı yüce Allah, müslümanlar arasında kendi Beytini kastedenleri korkutmayı yasaklamaktadır. Bu yasak ise, gerek haram aylarda gerek onların dışında kalan zamanlarda umumidir. Şu kadar var ki, özel olarak haram ayları ta'zlm ve faziletlerini vurgulamak için zikretmiştir, Bu görüş ise Atâ'nın görüşüne uygun düşmektedir. Çünkü onun görüşüne göre âyetin anlamı (yani Allah'ın şeâirine saygısızlık etmeyin âyetinin anlamı) Allah'ın alâmetlerini helâl kılmayın, demektir. Onun alâmetleri isef emirleri, yasakları ve insanlara bildirdiği şeyleridir. İşte bunları çiğnemeyi (saygısızlık etmeyi.) helâl kılmayın. Bundan dolayı Ebû Meysere, bu âyet-i kerîme muhkemdir, demiştir. Mücahid de der ki: Bu âyet-i kerimeden (Gerdanlıklardan)dan başka bir şey nesh olmuş değildir. Kişi, harem bölgesindeki ağaç kabuklarından herhangi bir şeyi alır, boynuna takardı, bundan dolayı da kimse ona yaklaşmazdı. İşte bu hüküm nesh olundu.

İbn Cüreyc ise der ki: Bu âyet-i kerîme, hacıların yollarının kesilmesine dair bir yasaklama getirmektedir.

İbn Zeyd der ki: Âyet-i kerîme, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz Mekke'de iken, Mekke fethi yılı nâzil olmuştur. Müşriklerden bir gurup gelip hac ve umre yapmak istediler. Müslümanlar, Ey Allah'ın Rasûlü dediler, bunlar müşrik kimselerdir. Onlara baskın yapmaksızın onları bırakmayacağız. Bunun üzerine Kur'ân'dan: "Beyt-i Haram'ı kastedip gelenlere..." âyeti nâzil oldu.

Yine denildiğine göre bu âyetin iniş sebebi, -el-Hutam lakabh- Şureyh b. Dubay'a el-Bekrî'nin durumudur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) umre yaptığı sırada Resûlüllah'ın askerleri onu yakaladı, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Daha sonra da -az önce belirttiğimiz gibi- bu hüküm nesh oldu, burada sözü geçen el-Hutam, Yemamelilerin İrtidat etmeleri sırasında da hayatta idi ve mürted olarak öldürüldü. Ona dair rivâyet edilen haberlerden birisine göre o, atlılarını Medine'nin dışında bırakarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelerek dedi ki; Sen insanları neye çağırıyorsun? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Allah'tan başka ilâh olmadığına şahidlik etmeye, namazı kılmaya ve zekâtı vermeye." el-Hutam: Güzel dedi. Şu kadar var ki, benim danıştığım bir takım kumandanlarım vardır. Onlar olmaksızın hiçbir işi kestirip atmıyorum. Belki ben de müslüman olur ve onları da birlikte getirebilirim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da (onun gelişinden önce) ashâbına şöyle demişti: "Yanınıza bir şeytan dili ile konuşan bir adam girecek." Daha sonra el-Hutam, Hazret-i Peygamber'in yanından çıkıp gidince, yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştu: "Yemin olsun ki, bir kâfir yüzüyle girdi ve sözünde durmamayı kararlaştıran bir kişi olarak arkasını dönüp gitti. Bu adam müslüman bir kimse değildir." Daha sonra Medine dışında otlayan, müslümanlara ait davarların yanından geçti, onları da önlerine katıp götürdü. Müslümanlar, onu takip edip yakalamak istedilerse de bunu başaramadılar. Es-Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, III,9-10. O da şu beyitleri söyleyerek yoluna devam etti:

"Gece onları insafsız bir gudücU ile sarıp sarmaladı

Bu ne bir deve çobanı, ne de bir koyun çobanıydı

Kasap tezgâhı üzerinde eti parçalayan kasap da değildi

Uyuyarak geceyi geçirdi onlar. Fakat uyumadı Hind'in oğlu

Fal okları gibi bir delikanlı onların sıkıntılarını çekti gece boyunca

İri bacaklı ve enli ayaklı."

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kaza umresi için Mekke'ye çıktığında, Yemameden gelen hacıların telbiyelerini işitince şöyle buyurdu: "İşte bu, el-Hutam ve onun arkadaşlarıdır." Bu sırada da Medine çevresinde otlarken talan ettiği davarlara, gerdanlık takmış ve Mekke'ye hediye olarak sürmüş idi, Ashâb onu takib etmek üzere yola koyulunca, bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Yani, müşrik olsalar dahi, işaretlendirilmiş olan hayvanlara karşı saygısızlık etmeyin. Bunu İbn Abbâs rivâyet etmiştir.

9- Âyet-i Kerîmede Nesh Edilen Âyetler İle Îlgili Görüş Ayrılıkları:

Âyetin muhkem olduğu görüşüne göre yüce Allah'ın:

"Allah'ın şeâirine saygısızlık etmeyin" âyeti, hac menasikinin tamamlanmasını gerektirir. Bundan dolayı ilim adamları şöyle demiştir: Kişi hacca başlayıp sonra onu ifsad edecek olur ise, haccın bütün işlerini yapması gerekir. Haccı ifsad olsa dahi bunlardan herhangi bir şeyi terketmesi câiz değildir. Daha sonra ikinci yıl o haccını kaza eder.

Ebû’l-Leys es-Semerkandî der ki: Yüce Allah'ın:

"Haram olan aya" âyeti, yine yüce Allah'ın:

"Müşrikler sizinle nasıl topluca Savaşırlarsa, siz de onlarla topluca Savaşın" (et-Tevbe, 9/36) âyeti ile nesh olmuştur Yüce Allah'ın:

"Hediye edilen kurbanlıklara ve gerdanlıklılara" âyeti ise muhkemdir, nesh olmamıştır, Buna göre hediye olarak gönderdiği kurbanlıklara gerdanlık koyan ve bununla ihrama girmeye niyet eden herkes ihrama girmiş olur, artık onun ihrama aykırı işleri yapması câiz olmaz. Buna delil bu âyet-i kerimedir, O halde bu hükümlerin kimi, kimine atfedilmiş bulunmaktadır. Bunların kimi nesh olmuştur, kimi de nesh olmamıştır.

10- Kâfirin Kendi Kanaatine Göre İbadeti:

Yüce Allah'ın;

"Rablerinden hem bir lütuf, hem de bir rıza arayarak Beyt-i Haramı kastedip gelenlere.." âyeti ile ilgili olarak, müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Bunun anlamı, ticarette lütuf ve kârı arayarak, bununla birlikte de kendi kanaat ve umutlarına göre Allah'ın rızasını anyarak gelenlere... şeklindedir.

Denildiğine göre, aralarından ticaret kastıyla gelenler olduğu gibi, hacc ile -buna nail olmasa dahi- Allah'ın rızasını arayanları da vardı. Araplar arasında ölümden sonra amellerinin karşılığım göreceğine ve öldükten sonra diriltileceğine inanan kimseler de vardı. Bu gibi kimseler için cehennemde azâbın bir çeşit hafifletilmesi uzak bir ihtimal değildir.

İbn Atiyye der ki: Bu âyet-i kerîme, yüce Allah'ın Arapların kalplerini ısındırması ve onlara karşı nazik davranması kabilindendir. Böylelikle ruhları rahatlasın ve insanlar arasına karışabilsinler. Hac mevsimine katılıp Kur'ân'ı dinlesinler, îman kalplerine girsin ve onlar açısından olması gereken şekliyle (îman etmelerinin zaruretini ortaya koyan) deliller ortaya konulsun. Bu âyet-i kerîme Mekke'nin fetih yılı nâzil olmuştur. Allah, hicretin dokuzuncu yılından sonra, Hazret-i Ebû Bekir'in haccedip herkese Berae (et-Tevbe) sûresi açıkça okunup ilan edilmesinden sonra nesh olunmuştur.

11- İhramdan Sonra Avlanmanın Hükmü Ve Aslen Mubah Olan Bir Şeyin Yasaklanmasından Sonraki Durumu:

Yüce Allah'ın:

"İhramdan çıktıktan sonra (isterseniz) avlanın" emri, herkesin icmâı ile mübahlık bildiren bir emirdir. Daha önce ihram sebebiyle sözkonusu olan yasağı kaldırmaktadır. Bunu, ilim adamlarının birçoğu böyle nakletmekle birlikte bu sahih değildir. Aksine, yasaklamadan sonra varid olan "yap" emri, aslı üzere rücu ifade eder. Bu, Kadı Ebû't-Tayyıb ve diğerlerinin görüşüdür. Çünkü, vücubu gerektiren şey hâlâ olduğu gibi durmaktadır Bundan önceki yasaklık ise, mani olmaya elverişli değildir. Buna delil de yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Haram olan aylar çıktı mı, artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün." (et-Tevbe, 9/5) İşte buradaki "yap" emri vücup ifade eder. Çünkü bununla kastedilen cihaddır. Mâide süresindeki bu âyetten ve buna benzer:

"Artık namaz kılındı mı, yeryüzüne dağılın" (el-Cuma, 62/10) âyeti ile

"İyice temizlendiler mi, o zaman,, onlara yaklaşın" (el-Bakara, 2/222) âyetlerden, bunların manalarına ve bu hususta icmaa bakarak anlaşılan mübahlıktan çıkartılmıştır. Yoksa buradaki emir sigasından alınmış değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

12- Kin Ve Adalet:

Yüce Allah'ın:

"Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoydular diye, bir kavme karşı beslediğiniz kin, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin" âyetindeki;

"Sakın sürüklemesin" âyeti, sizi buna itmesin, anlamındadır. Bu açıklama İbn Abbâs ve Katade'den nakledilmiştir. Aynı zamanda el-Kisâî ve Ebû'l-Abbas'ın da görüşü budur. Bu kelime iki mef'ûle teaddi eder, Sana olan kinim beni bu işi yapmaya itti, denir. Yani, beni bunu yapacak noktaya kadar götürdü. Şair de der ki:

"Ebû Uyeyne'yi -andalun- öyle bir yaraladın ki,

Bundan sonra bu, Fezâre'lileri kızıp öfkelenmeye mecbur etti."

el-Ahfeş der ki: Bu, sizi böyle bir iş yapmak zorunda bırakmasın, anlamındadır. Ebû Ubeyde ve el-Ferrâ' der ki: "Sakın sizi... sürüklemesin" âyeti, bir kavme olan kininiz sizi, hakkı aşıp banla gitmeye, adaleti bırakıp da zulme yönelmeye itmesin, size böyle bir davranış kazandırmasın demektir. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Sana emanet bırakana, sen de emaneti geri ver. Fakat sana hainlik edene sen hainlik etme." Ebû Dâvûd, Buyû' 79; Tirmizî, Buyû' 38; Dârimî, Buyû' 57. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah'ın su âyetidir:

"... Onun için size kim saldırırsa, sîz de tıpkı onların size saldırdıkları gibi karşılık verin-" (el-Bakara, 2/194) Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden (işaret edilen âyetin tefsirinde geçmiş bulunmaktadır). Filan kişi, ehlinin cerimesidir Yani, onlara bu işi kazandırıcıdır, şeklinde de kutlanılır. Buna göre cerime ve cari, kazanan anlamındadır. Filan kişi cürm etti tabiri de günah kazandı anlamındadır. Şairin şu beyiti de buradan gelmektedir;

"Bir dağın tepesinde yiyeceğini kazanmak isteyen (kartal yavrusu)

Toparladığı kemiklerinin yağı (nın aktığını) görür."

İşte binasında aslolan anlam budur. İbn Faris de der ki: Bu, şekillerinde kullanılır. tabiri ise mutlaka ve kaçınılmaz manasınadır. Bu kelimenin aslı ise, kazanmak anlamına gelen (pir)'dendir. Şair der ki;

"Bundan sonra bu Fezarelilere kızıp öfkelenmeyi kazandırdı."

Bir diğer şair de şöyle demektedir:

"Ey Ukl'den ve yaptıklarından (cinayetlerinden) diğer kabilelere şikâyet eden;

Öldürmelerinden ve sıkıntı ve kederlere boğmalarından ötürü,"

Bir şeyi kesmeyi anlatmak için de denilir. er-Rummanî Ali b. Îsa der ki: Asıl olan da budur. Çünkü bu kelime, bir şeyi başkasından kesmek dolayısı ile bir şeye itmek, mecbur etmek anlamındadır. Kişiyi yalnızca kazanmaya ittiği için kazanmak anlamında da kullanılır. Ayrıca hak etmek anlamında da kullanılır Çünkü bu hak sebebiyle onun hakkında bir şey kesilip tesbît edilir. el-Halil der ki:

"Şüphe yok ki, onlar için ateş vardır" (en-Nahl( 16/62) âyeti: Yemin olsun ki, onlar için azâb hak olmuştur, demektir. el-Kisâî der ki: kullanışları aynı anlamda iki kullanış olup, ikisi de kazanmak anlamım ifade etmektedir.

İbn Mes'ûd, "...sizi... sürüklemesin" anlamındaki âyeti, "ye" harfini -üstün yerine- ötreli olarak şeklinde okumuştur- Anlamı da yine aynı şekilde, size... kazandırmasın, sizi sürüklemesin şeklindedir. Basralılar ise, (hemze'li kullanılışım kabul etmedikleri için) bu kelimenin ötreli okunuşunu bilmezler. Onlar sadece şeklinde kullanırlar.

Kin demektir. Bu kelime, "nûn" harfi üstün ve sakin olarak da okunmuştur. Mastar olarak; Adama kin duydum, duyarım, şeklinde kullanılır. Bütün bunlar İse, birisine kin duymak, buğz etmek anlamındadır. Yani, onların sizleri alıkoymaları sebebiyle bir kavme karşı duyduğunuz kin, sizi haksızlığa sürüklemesin. Size haksızlık (günahını) kazandırmasın. Maksat, bir kavme karşı duyduğunuz kindir. O bakımdan mastar, mef'ûle izafe edilmiştir. (Çünkü âyet-i kerimede izafet şeklinde olup, kelime kelime anlamı: Bir kavmin kini... şeklindedir).

İbn Zeyd der ki: Müslümanlar, Hudeybiye antlaşmasının yapıldığı yıl Beytullah'ı ziyaretten alıkonulunca, umre yapmak isteyen bir takım müşrik kimseler yakınlarından geçti. Bunun üzerine müslümanlar: Bunların benzerleri bizi Beytullah'a gitmekten alıkoydukları gibi, biz de bunları alıkoyalım. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Yani siz, bunlara herhangi bir saldırıda bulunmayın ve onlar sizi Mescid-i Haram'dan alıkoydular diye siz de onların benzerlerini, arkadaşlarını alıkoymayın.

Şeklindeki okuyuş, onlar sizi alıkoydukları için... anlamında olup, mef'ûlün leh şeklindedir. Ancak Ebû Amr ve İbn Kesîr bunu, şeklinde, hemzeyi esreli olarak (şart cümlesi halinde) okumuşlardır. Ebû Ubeyd'in tercih ettiği kıraat budur.

el-A'meş'den ise; Sizi alıkoyarlarsa.... şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir. İbn Atiyye der ki: buradaki edat, şart edatıdır. Yani, eğer gelecekte böyle bir işin benzeri meydana gelirse., demek olur. Birinci kıraat ise mana itibariyle daha bir sağlamdır.

en-Nehhâs der ki: Bunun şart cümlesi halindeki okunuşuna gelince, ileri gelen nahiv, hadis ve kıyas âlimleri çeşitli sebepler dolayısıyla böyle bir kıraati uygun görmezler. Bu sebeplerden birisi şudur: Âyet-i kerîme Mekke'nin fetih yıh olan sekizinci yılda nâzil olmuştur. Müşrikler ise, hicretin altıncı yılında gerçekleştirilen Hudeybiye barışı yılında müslümanları alıkoymuşlardı. O halde bu alıkoyma, âyetin inişinden önce olmuştur. Eğer şart edatı olarak hemze esreli okunacak olursa, böyle bir alıkoymanın âyetin nüzulünden sonra olmasından başka türlü gerçekleşmiş olması düşünülemez. Nitekim: Seninle çarpışacak olursa, filana hiçbir şey verme demek böyledir. Böyle bir şey ancak gelecekte sözkonusu olur. Şayet hemzeyi üstün okuyacak olursak, o takdirde bu geçmiş hakkında sözkonusu olur. Buna göre, kıraatinden başka türlü câiz olmamalıdır. Aynı şekilde eğer bu hadis sahih olarak varid olmasaydı bile, yine üstün olarak okunması gerekirdi. Çünkü, yüce Allah'ın:

"Allah'ın şeâîrine... saygısızlık etmeyin" âyeti, -âyetin sonuna kadar- Mekke'nin müslümanların elinde bulunduğuna delalet etmekte ve onların ancak Beyt-i Haram'a gelenleri alıkoymaya güç yetirdikleri bir halde iken böyle bir tutumun kendilerine yasaklandığını ortaya koymaktadır. İşte bundan dolayı da 'in üstün okunması icabetmektedir. Çünkü bu, geçmiş olan bir durumu anlatmak içindir.

Sizi haddi aşmaya" âyeti nasb mahallindedir. Çünkü bu, mef'ûlün bih'tîr. Yani, bir kavme karşı duyduğunuz kin, sakın sizleri haddi aşmaya, haksızlık yapmaya itmesin. Ebû Hatim ile Ebû Ubeyd ise Kin kelimesindeki birinci "nûn"un sakin okunmasını kabul etmezler. Çünkü mastar kelimeler böyle bir durumda ancak harekeli olarak gelirler. Ancak diğerleri bu konuda onlara muhalefet etmekte ve şöyle demektedir: Bu kelime mastar değildir. Bilakis Tembel, kızgın kelimelerinin vezninde ism-i faildir.

13- Yardımlaşmanın Esası:

Yüce Allah'ın:

"İyilik ve takva üzere birbirinizle yardımlasın..." âyeti ile illgili olarak el-Ahfeş der ki: Bu âyetlerin sözün baştarafı ile ilgisi yoktur. Bu, bütün insanlara iyilik ve takva üzere yardımlaşmaya dair bir emirdir. Yani, yüce Allah'ın emrettiği hususlar üzere birbirinize yardımcı olunuz ve birbirinize bunu teşvik edinip bunlar gereğince amel ediniz. Allah'ın yasakladıklarından da birbirinizi vazgeçiriniz ve uzak tutunuz. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen şu rivâyete uygun düşmektedir: "Bir hayrı gösteren, onu işleyen kimse gibidir." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, I, 311, 137.

Şerri gösteren de onu işleyen gibidir, denilmiştir.

Diğer taraftan şöyle denilmiştir: Birr ve takva aynı anlama gelen iki lâfızdır. Farklı lâfızlar ile bu anlamı te'kid etmek ve mübalağa kastıyla tekrarlanmışlardır. Çünkü herbir "birr (iyilik)" aynı zamanda takvadır, herbir takva da bir birrdir.

İbn Atiyye ise der ki: Ancak bu açıklamada bir dereceye kadar müsamaha sözkonusudur. Zira, bu iki lâfzın delâletinde bilinen şu ki; birr, vacibi ve mendubu da kapsamına almakla birlikte, takva, vacib olan şeylere riayeti ihtiva eder Bunlardan biri ötekisinin yerine kullanılması, kelimenin anlamlarını aşmak suretiyle mümkün olur.

el-Maverdi ise der ki: Şanı yüce Allah, iyilik üzere yardımlaşmaya teşvikte bulunup bunu, kendisine karşı Ukvalı olmakla birlikte zikretmektedir. Çünkü takvada yüce Allah'ın rızası sözkonusudur. Birr (iyilik) de ise insanların rızası sözkonusudur. Yüce Allah'ın rızası ile insanları hoşnut etmeyi bir arada bulunduran kimse ise, tam anlamı ile mutlu olur, elde ettiği nimet de umumi bir nimet olur.

İbn Huveyzîmendad "Akkâm"ında der ki: İyilik ve takva üzere yardımlaşmak çeşitli şekillerde olur. Alim olan kimsenin, ilmi ile insanlara yardım edip onlara öğretmesi icabeder. Zengin olan da insanlara malıyla yardımcı olur, Kahraman olan kimse de Allah yolunda gösterdiği kahramanlıkla yardımcı olur. Ve müslümanlar tek bir el gibi birbirini destekleyen kimseler olmalıdırlar. "Mü’minlerin kanları birbirine denktir, Onların en aşağılarda olanları dahi onların sorumluluklarını yerine getirmeye çalışır, onlar kendilerinin dışında kalanlara karşı tek bir el gibidirler. Ebû Dâvûd, Cihâd 147, Diyât 11; Nesâî, Kasâme 10, lî; İbn Mâce, Diyât 31; Müsned, 1, 119, 122; II, 180, 192, 211, 215. "Haksızlık yapandan yüz çevirmek, ona yardımcı olmayı terk edip içinde bulunduğu durumdan da onu döndürmek İcabeder.

Daha sonra yüce Allah:

"Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde ise yardımlaşmayla" diye buyurarak, bize yasaklamada bulunmaktadır. (İsm : günah) işlenen suçlardan dolayı kişiyi bulan hükümdür. "Haddi aşmak : udvan" ise insanlara zulmetmek demektir. Arkasından yüce Allah genel bir itade ile yine takvayı emredip tehditte bulunarak: "Allah'tan korkun, şüphesiz Allah cezası pek şiddetli olandır" diye buyurmaktadır.

3

Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlananlar, (henüz canlı iken yetişip) kestikleriniz hariç olmak üzere boğularak, vurularak, yüksek bir yerden yuvarlanarak, süsülerek (ölmüş olanlar) ve yırtıcı bir hayvan tarafından yenmiş hayvanlar, dikili taşlar üzerinde (onlar adına) boğazlananlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bütün bunlar fisktır. Bugün kâfirler dininizden ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, Benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Ve size din olarak islâmı beğenip seçtim. Kim son derece aç ve çaresiz kalır da günaha meyletmeksizin (bunlardan) yemeye mecbur kalırsa, şüphesiz Allah mağfiret edendir, merhamet edendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmi altı başlık halinde sunacağız:

1. El-Bakara 173. Âyetinde Haram Oldukları Belirtilenler:

Yüce Allah'ın:

"Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlananlar... size haram kılındı" âyetine dair açıklamalar daha önce (el-Bakara sûresinde 2/173. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

2- Boğularak Öldürülenler:

Yüce Allah'ın:

"Boğularak" âyeti ile boğulmak suretiyle öldürülen hayvan kast edilmektedir. Boğmak ise, ister bir insan tarafından bu iş yapılması suretiyle olsun, isterse de ipine dolandığı yahut iki sopa arasında kaldığı veya buna benzer bir sebeple aldığı nefesinin engellenmesi, tıkanmasıdır. Katade'nin naklettiğine göre, cahiliye dönemi insanları koyun ve başka hayvanları boğularak ölmelerinden sonra da yiyiyorlardı. İbn Abbâs da bunun benzerini zikretmiştir.

3- Vurularak Öldürülenler:

Yüce Allah'ın;

"Vurularak" âyetine gelince, şer ölçülere uygun olarak kesilmeksizin, ölünceye kadar kendisine bir taş atılan, yahut taş ya da sopa ile vurulan hayvandır. Bu açıklama şekli İbn Abbâs, el-Hasen, Katade, ed-Dahhâk ve es-Süddî'den nakledilmiştir.

Onu şiddetle vurdu, vurur, şiddetlice vurulmuş, tabirleri buradan gelmektedir. şiddetlice vurmak demektir. ise, dövülerek oldukça ağırlaştırılmış, ölüm noktasına getirilmiş kimse demektir. Katade der ki: Cahiliyye dönemi insanı bu işi yapıyor ve böylece öldürdüklerini de yiyorlardı.

ed-Dahhâk der ki; Cahlliyye dönemi insanları, ilahları adına davarları öldürünceye kadar tahta kütüklerle vuruyor ve sonra da onların etlerinden yiyorlardı. Bunduk yayı içi boş boru şeklinde olup içinden yuvarlatılmış taş ve benzeri şeyler atılan boru. Bk. el-Mu'cemu’l-Vasît, Bendeka maddesi. ile öldürülenler de bu kabildendir.

el-Ferazdak der ki:

"O, öyle bir devedir ki, kaldırdığı ayağıyla sütten kesilmiş yavruyu

vurup öldürür. Genç develere ise memelerinin ön uçlarından süt içirir."

Müslim'in Sahih'inde Adiy b. Hâtem'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ey Allah'ın Rasulü ben, tüysüz okla ava atış ediyor ve isabet ettiriyorum. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Tüysüz okla atış yapıp da okun avı delip geçerse, ondan yiyebilirsin. Eğer enine isabet edecek olursa, ondan yeme." Müslim, Sayd 1; Ebû Dâvûd, Edâhî, 22; Sayd 21; Müsned, IV, 377; Müslim, Sayd 3; Nesâî, Sayd 25; Müsned, IV, 380. Bir rivâyette de: "Çünkü o, vurularak ölmüş (vakîz) bir hayvandır."

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bunduk (yuvarlatılmış taş ve benzeri sert cisimler), Vaş ve tüysüz ok ile avlanmak hususunda ilim adamları, önceki dönemlerde de daha sonraki dönemlerde de farklı görüşlere sahiptirler. İbn Ömer'den gelen rivâyete uygun olarak bunun, vurularak Öldürülmüş (vakîz) olduğu kanaatine sahip olanlar -canlı iken yetişilip kesilenler müstesna-câiz kabul etmezler. Bu, Mâlik'in, Ebû Hanîfe'nin ve arkadaşlarının es-Sevrî ve Şâfiî'nin de görüşüdür. Bu hususta Şam (Suriye) âlimleri onlara muhalefet etmişlerdir. el-Evzaî tüysüz ok hususunda şöyle demiştir Avı delip geçerek öldürülmüş olsun, yahut delip geçmeksizin öldürülmüş olsun o avı yiyebilirsin. Çünkü, Ebû'd-Derda ile Fedale b. Ubeyd ve Abdullah b. Ömer ile Mekhul, bunda herhangi bir sakınca görmüyorlardı. Ebû Ömer (İbn Abdi'l-Berr) der ki: Evet, el-Evzaî bunu böylece Abdullah b. Ömer'den zikretmiştir. Fakat, Abdullah b. Ömer'in bilinen görüşü, Mâlik'in Nafi'den, Nafi'in de İbn Ömer'den naklettiği şekildeki görüştür.

Bu hususta asıl delil ile uygulamaya esas olup kendisine başvuran için delil teşkil eden Adiy b. Hatim yoluyla gelen Hadîs-i şerîftir ki, orada şu ifadeler de yer almaktadır; "Tüysüz okun eniyle isabet ettiği (ve öldürdüğünü ise) yeme. Çünkü o, vurularak öldürülmüştür." İbn Abdi’l-Berr, İstizkâr, XV, 261-266.

4- Yüksek Bir Yerden Yuvarlanarak Ölenler:

Yüce Allah’ın: "Yüksek bir yerden yuvarlanarak..." anlamına gelen el-mutereddiye, yukardan aşağı doğru yuvarlanarak ölen hayvan demektir Yuvarlandığı yer ister bir dağdan aşağı olsun, ister bir kuyuya ve benzer bir yere düşmek şeklinde olsun, fark etmez.

Bu kelime, helâk olmak anlamına gelen'den mütefa'ile veznindedir. İster kendiliğinden düşmüş olsun, ister başkası onu yuvarlamış olsun farketmez. Ok, ava isabet edip de bu av dağdan yere düşecek olursat bu av yine haram olur, Çünkü o av hayvanının okla değil de yukardan aşağı yuvarlanmak ve aldığı sadme sonucu ölmüş olması ihtimali vardır. "Eğer sen avını suda gömülmüş görürsen onu yeme. Çünkü, onu su mu (boğulma sonucu) öldürdü, yoksa okun mu onun ölümüne sebep oldu bilemezsin" hadisi de bu kabildendir. Bunu da Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Sayd 6 ve 7. hadislerde birbirini tamamlayan aynı hususa dair iki cümle halinde; Ebû Dâvûd, Edâhî 22 (kısmen); Nesâî, Sayd 18.

Cahiliye dönemi insanları; yüksekçe yerlerden düşüp ölen hayvanları yer ve cahiliye dönemi, ancak hastalık ve buna benzer bilinen bir sebep olmaksızın ölen hayvanların meyte (leş) olduğuna inanırlardı. Bu gibi sebepler ise onlara göre tıpkı bir kesim gibi idi. Şeriat ise, kesimi ileride açıklanacağı üzere belli bir niteliğe hasretmiş bulunmaktadır. Bunun dışında kalan bütün şekiller, meyte (ölü ve leş) olarak değerlendirilmiştir. Bütün bunlar ittifakla kabul olunan muhkem hükümlerdendir.

Aynı şekilde süsülerek öldürülen ve yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanılarak yenilen hayvanların hükmü de böyledir.

5- Süsülerek Öldürülenler:

"Süsülerek" öldürülen hayvan anlamına gelen "en-Natiha" kelimesi, fail vezninde olup mef'ûl anlamını vermektedir. Bu da bir başkası tarafından toslanarak veya buna benzer bir şekilde vurularak kesilmeden önce Ölen hayvandır. Bazıları "en-Natîha" kelimesini mef'ûl anlamında değil de ismi fail (toslayan) anlamında almışlardır. Çünkü, kimi zaman iki koyun (koç) birbiriyle toslaşır ve sonunda ikisi de ölebilir.

Yüce Allah'ın âyetinde; şeklinde ve fail vezninde, sonunda bu "te"nin gelmemesi gerektiği halde "tenli olarak gelmesine gelince, bilindiği gibi aynı vezinde kullanılan: Kınalanmış bir el ve yağ sürülmüş bir sakal lâfızları da aynı vezin olmakla birlikte yuvarlak "te" zikredilmemistir. Ancak âyet-i kerimenin bu kelimesinde yuvarlak "teinin zikrediliş sebebi şudur: Bu "te"nin "faîle" vezninin sonundan hazf edilmesi lafzen söylenmiş bir mevsufa sıfat olması halindedir. O bakımdan; Süsülerek öldürülmüş koyun ve öldürülmüş kadın denilir (ken bu veznin sonunda yer alan "te" harfleri hazf edilmiştir). Eğer mevsuf zikredilmemiş ise "te" harfi zikredilerek: Filan oğullarından olup, öldürülmüş kadını gördüm ve bu koyunlar tarafından süsülerek öldürülmüştür, denilecek olursa, "te" harfi zikredilir. Eğer, "te" harfi zikredilmeksin; Filan oğullarından olup öldürülen kişiyi gördüm denilecek olursa, öldürülenin erkek mi, kadın mı olduğu bilinmez.

Bununla birlikte Ebû Meysere bu kelimeyi; Toslanarak öldürülmüş (anlamında ve isim mef'ûl vezninde) okumuştur.

6-Yırtıcı Hayvanlar Tarafından Yenilmiş Olanlar:

"Yırtıcı bir hayvan tarafından (parçalanarak) yenilmiş (ve ölmüş) hayvanlar" âyeti ile yüce Allah, hayvanlar arasından parçalayıcı azı dişi ve tırnağı (pençesi) olup bunlar tarafından yakalanan (ve parçalanan) hayvanları kastetmektedir. Aslan, kaplan, tilki, kurt, sırtlan ve buna benzer bütün bu hayvanlar yırtıcı hayvanlardır.

"Yırtıcı hayvanlar" anlamına gelen; kelimesi dişi ile ısırmak anlamına gelen; Yden türemiştir. Yine bu kelime, ayıplamak ve onun hakkında ileri geri konuşmak anlamında da kullanılır.

İlahî âyette hazf edilmiş kelimeler de vardır. Anlamı şöyledir: Yani, yırtıcı hayvanların kendisinden bir bölümünü yedikleri,.. Çünkü, hayvanın yediği zaten telef olup gitmiştir Araplar arasından (yırtıcı hayvan anlamına gelen): ismini yalnızca arslan hakkında kullananlar da vardır.

Araplar, yırtıcı bir hayvan bir koyunu yakalayıp, daha sonra bu yırtıcı hayvandan o koyun kurtulacak olursa, o kovunu alır yerlerdi. Bir bölümünü yemiş olsa dahi kalanım yerlerdi. Bunu da Katade ve başkaları söylemiştir, el-Hasen ile Ebû Hayve, bu kelimeyi "be" harfini sakin olarak okumuşlardır. Bu da Necid'lilerin bir söyleyişidir. Hassan (radıyallahü anh) da Ebû Lebeb'in oğlu Utbe hakkında şöyle demiştir:

"Bu yıl ailesinin yanına kim dönebilir

Çünkü yırtıcı hayvanın yediği geri dönemez."

İbn Mes'ûd âyet-i kerimenin bu bölümünü; şeklinde okuduğu gibi, Abdullah b. Abbas; Yırtıcı hayvanların yedikleri şeklinde okumuştur.

7- Ölmeden Önce Kesilebilenler:

Yüce Allah'ın: "(Henüz canlı iken yetişip) kestikleriniz hariç olmak üzere" anlamındaki âyeti, ilim adamlarının ve fakahânın Cumhûrunun görüşüne göre muttasıl bir istisna olmak üzere nasb mahallindedir. Bu İstisstâ, sözü geçen hayvanlar arasından hayatta iken yetişilip kesilebilen bütün bu anılanlara racidir. Bütün bu anılan hayvanlarda, şer'i kesim etkisini gösterir. Çünkü istisnanın hakkı, daha önce geçen sözlerle alakalı olmasını ve -kabul edilmesi gerekli bir delil bulunmadıkça- bu istisnanın munkatı' kabul edilmemesini gerektirir.

İbn Uyeyne, Şureyk ve Cerir; er-Rukeyn b. er-Rabiden, o, Ebû Talha el-Esedîden şöyle dediğini rivâyet ederler: İbn Abbâs'a, bir kurdun saldırısına uğrayıp, kurt tarafından karnı yarılan, bağırsaktan dışarı çıkan, sonra da ölmeden önce yetişip kestiğim koyunun durumu hakkında soru sordum. Bana dedi ki: Bu şekilde kestiğin koyunu yiyebilirsin. Ancak, onun dışarı çıkmış bağırsaklarını yeme.

İshâk b. Rahaveyh der ki: Koyunda sünnet olan, İbn Abbâs'ın belirttiği şekildedir. Böyle bir koyunun bağırsakları her ne kadar dışarı çıkmış olsa dahi, henüz hayattadır. Onun kesim yeri de herhangi bir zarar görmemiştir. Kesim esnasında o hayvanın canlı olup olmadığına bakılır. Yoksa, aynı durumdaki bir koyunun yaşayıp yaşamadığına bakılmaz. Hasta olan koyunun da durumu böyledir Yine İshâk der ki: Kim buna muhalefet ederse, ashâbın Cumhûru ile genel olarak ilim adamlarının uygulamalarına (sünnetine) muhalefet etmiş olur.

Derim ki: İbn Habib de bu görüştedir. Aynı zamanda bu görüş Mâliki mezhebi âlimlerinden de nakledilmiştir İbn Vehb'in görüşü ile Şâfiî mezhebinin meşhur olan görüşü de budur. el-Müzenî der ki: Ben bu hususta Şâfiî'nin bir başka görüşünü de biliyorum. Buna göre, eğer eti yenen hayvan, yırtıcı hayvanın saldırısına, hayatının devam etmesine imkân olmayacak şekilde uğrayacak veya yuvarlanma sonucu bu hale gelecek olursa, o hayvan yenilmez.

Aynı zamanda bu, Medinelîlerin de görüşüdür. Mâlik’in meşhur olan görüşü de budur. Abdulvehhab'ın "et-Thlkîn" adlı eserinde naklettiği görüş bu olduğu gibi, Zeyd b. Sabit'den de rivâyet edilmiştir. Zeyd b. Sabit'in bu görüşte olduğunu Mâlik, Muvatta’'’ında zikretmektedir. Kadı İsmail İle Bağdatlı Mâliki mezhebi âlimlerinden bir topluluk da bu görüştedir. Bu görüşe göre, âyet-i kerimedeki bu istisna munkatı'dır. Yani, size bu anılan şeyler haram kılınmıştır. Fakat kendi kestikleriniz bundan müstesnadır, size haram olmayan da odur.

İbnü'l-Arabî der ki: Bu hususlarda Mâlik'in görüşleri farklı farklı gelmiştir. Ondan sahih bir şekilde kesilen hayvanlar dışındakilerin yenilmeyeceğine dair rivâyet geldiği gibi, Muvatta’''daki rivâyet de şöyledir: Eğer, hayvan nefes alıp vermekte iken ve kıpırdaması esnasında o hayvanı kesecek olursa, o hayvanı yiyebilir. Bizzat kendi eliyle yazıp ömrü boyunca her beldeden insanlara karşı okuduğu sahih görüşü de budur. O bakımdan onun bu görüşünün kabul edilmesi, konu ile ilgili nadir rivâyetlerden daha önce gelmelidir. Bizim ilim adamlarımız, hasta hayvan hakkında mutlak olarak şunu belirtirler; Mezhebin kabul edilen görüşü, böyle bir hayvanın, eğer onda henüz hayat kalıntısı varsa, Ölümü yaklaşmış olsa dahi kesiminin câiz olduğudur. Olaya dikkatle ve mantıkî bir şekilde bakılacak olursa, düşünceler her türlü şüpheden kendisini kurtaracak olursa, şunu sormak isteriz. Hastalık dolayısıyla geride kalan bir hayat kalıntısı ile, yırtıcı bir hayvanın saldırısı dolayısıyla kalan hayat kalıntısı arasındaki fark nedir? Bir bilebilsem.

Ebû Ömer de der ki: Hayatta kalması umulmayan hasta hayvan hakkında (fukaha) icmâ ile şunu belirtirler: Böyle bir hayvanın kesilmesi, eğer kesim esnasında henüz onda hayat varsa ve zikrettikleri şekilde on ayağını, yahut arka ayağını, ya da kuyruğunu hareket ettirmek veya buna benzer bir hareket ile onun hayatta olduğu bilinecek olursa, kesilmesi onun için şer'i bir kesim (tezkiye) dir. Yine icmâ ile şunu kabul etmişlerdir: Böyle bir hayvan, can çekişirken, hiçbir şekilde ön ve arka ayağını hareket ettirmiyor ise, bunun için şer'i kesim sözkonusu değildir. Yüksek yerden düşüp yuvarlanan hayvan ile, âyeti kerimede onunla birlikte zikredilenlerin de kıyasa göre hükümlerinin böyle olması icabeder. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

8- Tezkiye (Şefi Kesim)’in Mahiyeti İle Anne Karnındaki Ceninin Kesimi:

Yüce Allah'ın:

"Kestiklerinle" âyetinde geçen; Kesmek mastarı, Arapçada boğazlamak, kesmek demektir. Bunu Kutrub söylemiştir, İbn Side de "el-Mukkem" adlı eserinde şöyle demektedir: Araplar "Ceninin kesilmesi, annesinin kesilmesidir" demektedirler. İbn Atiyye ise der ki: Hayır, bu bir hadistir. ise, hayvanı kesti, boğazladı, anlamındadır, Şair'in şu sözleri de bu kabildendir:

"Onları mızraklar ve oklar keser"

Derim ki: İbn Atıyye'nin işaret ettiği hadisi, Dârakutnî, Ebû Said ile Ebû Hüreyre'den, Ali ve Abdullah (b. Mes'ûd) dan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöylece rivâyet etmektedir "Ceninin kesimi annesinin kesimidir." Ebû Dâvûd, Edâhî V, Tirmizî, Sayd 10; İbn Mâce, Zebâih 15; Dârimî, Edâhî 17; III, 31, 39, 45, 53; Dârakutnî, IV, 274, 275.

İlim ehlinin büyük bir topluluğu da bu görüştedir. Bundan tek istisna, Ebû Hanîfe'den gelen şöyle dediğine dair rivâyettir: Eğer cenin, annesinin karnından ölü olarak çıkacak olursa onu yemek helâl olmaz. Çünkü bir canın kesimi, iki can için kesim olmaz.

İbnü'l-Munzir ise şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Ceninin kesimi annesinin kesimidir" âyetinde ceninin anneden ayrı olduğunun bir delili vardır. O, (Ebû Hanîfe) ise şöyle der; Hamile olan bir cariye azad edilecek olursa, ceninin azadı annesinin azİsmi ile gerçekleşir. Bu ise, ceninin kesiminin annesinin kesimi ile gerçekleşmiş olmasını kabul etmesini gerektirmektedir. Çünkü, tek bir kişinin azadının, iki kişinin azadı demek olmasını uygun gördüğüne göre, tek bir canın kesiminin de iki canın kesimi için sözkonusu olması câiz olur. Üstelik Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen haber ile, ashâbından gelen rivâyetler ve insanların büyük çoğunluğunun kabul ettikleri görüş, bu konuda söz söyleyen kimselerin sözüne ihtiyaç bırakmamaktadır. İlim adamları itinâ ile şunu kabul etmektedirler: Cenin, annesinin karnından canlı olarak çıkacak olursa, annesinin kesimi cenin için kesim olmaz. Şu kadar var ki, karnında cenin bulunan annenin tezkiye edilmesi halinde farklı görüşleri vardır. Mâlik ve bütün arkadaşları der ki: O ceninin kesimi, eğer hilkati tamamlanmış ve tüyleri bitmiş ise, annesinin kesimi ile gerçekleşir. Bu da ceninin Ölü olarak çıkması yahutta hayattan eser taşıyarak çıkması halinde böyledir. Şu kadar var ki, hareket eder halde annesinin karnından çıkması halinde kesilmesi de müstehabtır. Şayet yetişip kesemezlerse yine yenilir. İbnü'l-Kasım der ki: Bir koyunu kurban ettim. Onu kesince, bu sefer yavrusu annesinin karnında hareket etmeye başladı. Bu yavrusu annesinin karnında ölünceye kadar o koyunu bırakmalarını emrettim. Daha sonra da onlara, emredip koyunun karnını yardılar, yavruyu karnından çıkarttılar ve onu da kestim, onun da kanı aktı. Çocuklarıma onu közde pişirmelerini söyledim,

Abdullah b. Kâ'b b. Mâlik de der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashâbı derlerdi ki: Ceninin tüyleri bitmiş İse, onun kesimi annesinin kesimidir.

İbnü'l-Munzir der ki: Ceninin kesimi annesinin kesimidir deyip de tüyünün bitip bitmediğinden söz etmeyenlerden birisi de Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) ile Said b. el-Müseyyeb, Şâfiî, Ahmed ve İshak'tır. Kadı Ebû’l-Velid el-Bâci der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Ceninin kesimi, annesinin kesimidir. Tüyleri bitmiş olsun veya bitmemiş olsun" Dârakutnî, IV, 271, (Ebû't-Tayyib'in hadis ile ilgili talikinde, râvileri arasında çeşidi bakanlardan tenkid edilmiş nmter olduğu belirtilmektedir); Beyhakî, Sünen, IX, 563. Ayrıca bk: el-Hakim, el-Müstedrek, IV, 114; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, II, 35. Şu kadar var ki bu, zayıf bir hadistir. Mâlikin mezhebi, konu ile ilgili görüşlerin sahih olanıdır. İslam diyarının çeşitli bölgelerindeki Fukahâ genel olarak bu görüştedir.

9- Tezkiye’nin Kelime Anlamları:

Yüce Allah'ın:

"Kestikleriniz... " anlamındaki kelimenin mastarını teşkil eden,'in sözlükteki asıl anlamı, tamam olmak demektir. Yaşın tamam olması anlamında da kullanılır. ise, atın bütün dişlerinin çıkıp tamamlanması üzerinden bir sene geçmesi anlamındadır Bu da atın gücünün kemal noktasına varmasını ifade eder. Bu fiilin mazi ve muzari şekilleri, şeklinde gelir. Araplar; Dişleri tamamlanmış ve bunun üzerinden bir yıl geçmiş atların koşusu, yarış koşusudur, tabirini kullanırlar. "Zekâ" kalbin (kavrayışın) keskinliğini ifade der. Şair der ki:

"Ona karşı (düşmanlıkla) birleştikleri vakit onu üstün kılan

Onun yaşının tamamlanmış olması (olgunluğu) ve zekâsıdır."

Zekâ, kavrayış hızı demektir. Bunun fiilleri ise şeklinde, mastarı da-, ...diye gelir. ise, ateşin alevinin kendisiyle artıp beslendiği şey demektir. Savaşı ve ateşi kızıştırdım anlamında da: tabirleri kullanılır. Güneşin bir ismi de'dır. Çünkü, güneş de ateş gibi yakıcı bir parlaklığa sahiptir. Sabah da güneşin ışıkları dolayısıyla aydınlandığı için, diye anılır.

Buna göre Kestikleriniz"in anlamı, tam anlamıyla kesimine yetişebildiğiniz, kesimini gerçekleştirebildiğiniz demektir. Bu tabirin boğazlanan hayvan için kullanılması ise, hoş kokulu olmak, iyi ve güzel olmak, lezzetli olmak anlamlarından alınmadır. Mesela, Hoş koku tabiri kullanılır. Hayvanın da kanı akıtılması suretiyle hoş ve temte kılınmış olur. Çünkü, bunun sonucunda çabucak kurutulabilir. Muhammed b. Ali (radıyallahü anhüma) yoluyla gelen rivâyette ise: Yerin temizlenmesi onun kurumasıdır" dediği nakledilmektedir. Bununla, yerin necasetten temizlenmesini kastetmektedir. O halde hayvanın kesimi onun için bir temizlemedir. Ve onun, yenilmesinin mubah kılınması için bir yoldur. (Muhammed b. Ali) necislikten sonra yerin kurumasını, yerin temizlenmesi olarak ve orada namaz kılınmasının mubah olması olarak değerlendirmiş ve bu şekildeki temizlenmeyi de hayvanın boğazlanmak suretiyle temizlenmesi ayarında kabul etmiştir. Bu, (yerin bu şekilde temizleneceği) Iraklı âlimlerin de görüşüdür.

Bu husus, bu şekilde olduğuna göre, şunu da bil ki tezkiye, şer'î bir terim olarak kanın akıtılması ve kesilen hayvanlarda şah damarlarının kopartılması, boğazlanmak suretiyle kesilen hayvanlarda boğazlanmaları (boğazının kesilmesi) buna güç yetirilemeyenler için de herhangi bir şekilde kanının aksilmesi) buna güç yetirilemeyenler için de herhangi bir şekilde kanının akmasını sağlayacak şekilde yaralanmaları (el-Akr) demektir. Bununla beraber, bunun Allah için yapılması niyetinin ve Allah adının da anılması gerekir. İleride açıklanacağı üzere.

10- Tezkiye (Kesim)'in Yapılacağı Âletler:

İlim adamları, hangi âlet ile tezkiyenin gerçekleşeceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler, İlim adamlarının çoğunluğunun (Cumhûrun) kabul ettiği görüşe göre, konu ile ilgili mutevatiren gelen rivâyetlere ve değişik bölgelerin fukahasının görüşlerine göre, diş ve kemik dışında şah damarları kopartıp kan akıtan herbir şey şer'i kesim aracıdır. Kesim aracı olarak yasak kılınan diş ile tırnak, yerlerinden kopartılmamış olanlardır. Çünkü, bunlarla kesim yapılacak olursa, o, kesim değil boğmak olur.

İbn Abbâs da: İşte boğmak budur, diyerek bu kanaatte olduğunu belirtmiştir. Yerlerinden kopartılmış diş ve tırnak ise, şah damarları kopartıyor ise, fukahaya göre bunlarla kesim câiz olur

Bazıları da durum ne olursa olsun, ister yerlerinden kopartılmış ister kopartılmamış olsun diş, tırnak ve kemik ile kesimi mekruh görmüşlerdir. Bunu mekruh görenler arasında İbrahim, el-Hasen ve el-Leys b. Sa'd da vardır. Bu görüş, Safirden de rivâyet edilmiştir. Bunların delili ise, Rafı' b. Hadîc yoluyla gelen hadisi şerifin zahirinin ifadesidir. Rafi’ b. Hadîc dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, yarın bizler düşmanla karşılaşacağız. Beraberimizde ise bıçak yoktur. -Bir rivâyette: - Peki, kamış (ve benzeri ağaç) kabuklarıyla kesebilir miyiz?" Müslim, Edahi 22; Tirmizî, Sayd 18; İbn Mâce, Zebâih 5.

Mâlik'in Muvatta’''ında Nafi'den, o, Ensar'dan bir adamdan, o da Muaz b. Sa'd'dan veya Sa'd b. Muaz'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kâ'b b. Mâlik’e ait bir cariye, Sevr tepesinde Kâ'b'a ait koyunları güdüyordu. Koyunlardan birisi rahatsızlanınca yetişip onu bir taş ile kesti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bu hususta soru sorulunca şöyle buyurdu: "Onda bir mahzur yoktur, onu yiyebilirsiniz." Muvatta’', Zebâih 4.

Ebû Dâvûd'un Mûsannefinde de (Sünen'inde) şöyle denilmektedir: Merve (mermer gibi beyaz ve ucu keskinleştirilip sivri(lebilen bir taş çeşidi) ile asalarımızdan yardığımız parçalarla keselim mi? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Elini çabuk tut ve kes. Kanı akıtan (bir şey ile kesilip) üzerinde de Allah'ın ismi anılanı ye. Diş ile tırnak müstesna. Şimdi ben sana bunları anlatayım. Diş, bir kemiktir. Tırnak ise Habeşlilerin bıçağıdır." Bu hadisi Müslim de rivâyet etmiştir. Müslim, Edahi 20; Ebû Dâvûd, Edâhi 15. Kesim aleti ile ilgili diğer bazı rivâyetler için bk.: Buhârî, Zebâih 18, 19, 36; Müslim, Edâhi 20 vd.

Said b. el-Müseyyeb'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kamış (ve benzeri sair ağaç) kabuğu, sopa kabuğu, ince ve keskin taşlar ile kesilenler helal ve temizdir.

Kamış (ve benzeri ağaç) kabuğu ile hem küçük baş hayvanlar kesilebilir, hem de deve boğazlanabilir. Sopa kabukları ile küçükbaş hayvanları kesilebilir. Çünkü bu kabukların oldukça ince bir tarafı vardır İnce ve keskin taşlar ile de küçükbaş hayvanları kesebilmekle birlikte deve türü hayvanların boğazlanmasına imkân yoktur. Şu kadar var ki, develere konulan hurçlara geçirilen kenarları sivri tahta parçalan ile deve türü hayvanlar boğazlanabilir. Çünkü bu harbe ve benzerleri gibidir. Ancak bunlarla kesim mümkün olmaz.

11- Kesimin Keyfiyeti:

İmâm Mâlik ve bir topluluk der ki: Kesim, ancak boğazın, sağ ve solundaki şah damarların kesimi ile sahih olabilir.

Şâfiî ise der ki: Boğazın ve yemek borusunun koparılması ile kesim sahih olur. Ayrıca şah damarların kopartılmasına gerek yoktur. Çünkü yiyecek ve içecekler bunlardan geçer. Bunlar kesildi mi de hayatta kalmak mümkün olmaz. Ölümden maksat da budur.

Mâlik ve diğerleri ise, ölümde etin de temizlenmesini sağlayacak şekli nazarı itibara almışlardır. Böyle bir kesimle helal olan -ki o da ettir- damarların kopartılmasıyla çıkan haram olan şeyden - ki kandır- ayrılmaktadır. Ebû Hanîfe'nin görüşü de budur. Rafi' b. Hadîc yoluyla gelen hadisteki: "Kanı akıtan" İfadesi de buna delalet etmektedir.

Bağdatlılar (Bağdatlı Mâlikî mezhebi âlimleri), Mâlik'ten dört şeyin kesiminin şart olduğunu söylediğini nakletmektedirler: Boğaz, sağ ve soldaki iki damar ile yemek borusu. Bu, Ebû Sevr'in de görüşüdür. (Mâlik'in) meşhur olan görüşü ise, daha önce geçen görüştür, aynı zamanda o, el-Leysln de görüşüdür

Diğer taraftan mezhebimizin âlimlerinin iki damardan birisi ile boğazın kesilmesi halinde, bunun şer'î bir kesim olup olmadığı hususunda iki farklı görüşleri vardır.

12. Boyun Bölgesinde Kesimin Yeri:

İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Eğer kesim, boğazda ve gırtlağın altında yapılmış ise, kesim tamamlanmış olur. Fakat, kesim gırtlağın üst tarafında yapılır ve gırtlak beden tarafında kalacak olursa bu, şer'î bir kesim olur mu, olmaz mı hususunda farklı iki görüş vardır;

Mâlik'ten bunun yenilmeyeceğine dair rivâyet gelmiştir. Aynı şekilde hayvanı boynun arka tarafından kesip, kesilmesi gereken yerleri de tamamlayıp, kanı akıtarak gırtlağını ve iki damarı kesecek olsa dahi yine yenilmez.

Şâfiî: Yenilir, demektedir. Şâfiî ve Hanbelîlere göre boğaz ve yemek borusu kesilinceye kadar hayvanın canlılığı sürmelidir. Bu durumda kesilen bu hayvanın eti yenilebilir. Aksi takdirde yenilmez. (Dr. ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-İslami, 111, 657) Çünkü maksat hasıl olmuştur. (Mâlik'in.) bu görüşü de belli bir asla dayanmaktadır. O da şudur: Şer'i kesimden kasıt, her ne kadar kanın akıtılması ise de onda bir çeşit teabbüd vardır. Hazret-i Peygamber, (küçükbaşların) boğazlarını kesmişs deve ve benzerlerini de göğsün üstünde, boyun kısmından boğazlamış ve: "Şer'î kesim ancak (deve dışındaki küçükbaşlarda) boğazda ve (devede) ise, göğsün üstünde boyun bölgesinde yapılır" Buhârî, Zebaih 24 İbn Abbâs'ın sözü olarak); Ebû Dâvûd, Edahi 15: Tirmizî, Sayd 13; 'Nesâî, Dahâyâ 25; İbn Mâce, Zebaih 9; Dârimî, Edahi 120 ve Müsned, IV, 334. diye buyurarak kesimin yerini açıklayıp nerede yapılacağını tayin etmiş, bunun faydasını beyan etmek üzere de; "Kanı akıtan (şey) ile kesilip üzerinde de Allah'ın ismi anılarak kesilenden ye" diye buyurmuştur. Onuncu başlıkta: "Elini çabuk tut ve kes..." diye başlayan hadisin bir bölümü olarak geçti. Kaynakları için oraya bukdabilir

Bu husus ihmal edilecek olursa, niyet de olmazsa, herhangi bir şart ve özel bir niteliğe de riayet edilmezse, bu kesim işinden teabbüd payı ortadan kalkmış olur, bundan dolayı da böyle bir hayvanın eti yenilmez. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

13- Kesim Kaç Defada Tamamlanmalıdır:

Kesimi tamamlamadan önce, elini kaldırsa ve derhal yine kesime devam edip kesimi tamamlayan kimse hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.

Bunun yeterli olduğu söylendiği gibi, yeterli olmadığı da söylenmiştir. Ancak birincisi daha sahihtir. Çünkü o, önce hayvanı yaralamış, sonra da henüz hayatta iken onu şer'î usule göre kesmiş olur.

14- Kesicinin Nitelikleri:

Halinden razı olunanlar dışındakilerin kesim yapmamaları müstehabtır. Bununla birlikte, müslüman veya kitap ehlinden otmak şartıyla kesmeye gücü yetip, bunu sünnete uygun veçhile gerçekleştirebilen, baliğ olsun olmasın, erkek veya dişi herkesin kesimi caizdir. Müslümanın kesimi, kitap ehline mensup kişinin kesiminden daha faziletlidir. Ancak, nüsûk (ibadet için kesilen kurbanlık ve benzeri) ise, sadece müslüman kesebilir. Nüsûk olan bir hayvanı (kurbanlığı), kitap ehlinden birisinin kesmesi hususunda Farklı görüşler vardır. Mezheb (imiz) den anlaşılana göre bu, câiz değildir. Fakat, Eşheb bunu câiz kabul etmektedir.

15- Yabanileşen Evcil Hayvanların Kesimi:

Aslen evcil olup da yabanileşen bir hayvanın kesimi, ancak evcil hayvan gibi kesilirse câiz olur. Bu, İmâm Mâlik'in, mezhebine mensup fukahânın, Rabia ve el-Leys b. Sa'd'ın görüşüne göre böyledir.

Kuyuya düşen bir hayvanın durumu da budur. Ancak boğazında veya göğsünden yukarı boğazlama yerinde kesim sünnetine uygun olarak kesilirse yenilmesi helal olur.

Bu iki meselede, Medineli bazı ilim adamı ile bunların dışında kalanlar muhalefet etmişlerdir. Ancak, konu ile ilgili olarak Rafi' b. Hadîc'in hadisi vardır ki, daha önceden geçmiş bulunmaktadır Hazret-i Peygamber'in: "Tırnak da Habeşlilerin bıçağıdır" diye buyurduktan sonra hadisin devamı şöyledir: Biz, baskın sonucu bir takım deve ve koyunları ele geçirdik. Onlardan bir deve kaçıp kurtuldu. Adamın birisi de ona bir ok attı ve onun kaçışını önledi, "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Şüphesiz bu develerin, tıpkı yabani hayvanlar gibi yabanileşmeleri ve ürküp kaçışmaları vardır. Bunlardan herhangi birisi eğer elinizden kurtulacak olursa, ona böylece yapınız. -Bir rivâyette de:- Onu yiyiniz" diye buyurmuştur.

Ebû Hanîfe ve Şâfiî de bu görüştedir. Şâfiî der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in böyle bir davranışı tavsiye etmesi, bunun bir kesim olduğunun delilidir. Şaftı ayrıca, Ebû Dâvûd ile Tirmizî'nin Ebû'l-Uşera'dan, Onun, babasından yaptığı şu rivâyeti de delil göstermektedir. Babası dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, kesim ancak boğaz ve göğsün üstünde ve boyun bölgesinde olur değil mi? diye sordu, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Sen, o hayvanın baldırında dahi yara açacak olursan, bu bile sana yeter" Yezid b. Harun dedi ki: Bu hadis sahih bir hadistir. Ahmed b. Hanbel'i bile hayrete düşürmüş ve o bunu Ebû Dâvûd'dan rivâyet etmiş, huzuruna giren hadis hafızlarına da bunu yazmasını işaret etmiştir. Ebû Dâvûd der ki: Böyle bir şey ancak, yukarıdan aşağıya düşen ile, ürküp kaçan (yabanileşen) hayvan hakkında uygundur. Onikinci başlıkta geçti. İlgili notu bakılabilir.

İbn Habib ise bu hadisi, aşağıya doğru düşüp yuvarlanan ve ancak kesim yeri dışında ona yaralayıcı darbe vurulmak suretiyle kesilebilen hayvanlar hakkındadır, diye yorumlamıştır. Bu ise, Mâlik'ten ve arkadaşlarından tek başına naklettiği bir görüştür.

Ebû Ömer der ki: Şâfiî'nin görüşü ilim ehlinin abasında daha bir yaygın ve güçlüdür. Yabani hayvan ne şekilde yenilebilir hale geliyor ise, böyle bir hayvanın da o şekilde yenilebileceğini belirtmiştir. Buna gerekçe ise, Rafi’ b. Hadîc'in rivâyet ettiği hadistir. Aynı zamanda buf İbn Abbâs ve İbn Mes'ûd'un da görüşüdür. Kıyas bakımından (bu görüşün doğruluğuna) gelince: Yabani hayvana güç yetirilecek olursa, o da ancak evcil hayvanın helâl olabileceği şekilde kesilmesi halinde helâl olur. Çünkü bu yabani hayvan, (evcil hayvanın kesimi gibi") kesilebilecek hale gelmiştir. Buna göre kıyasen, evcil bir hayvan yabanileşecek, yahut kendisim koruma ve kollama bakımından yabanileşmiş gibi bir hale gelecek olur ise, yabani hayvanın helâl olduğu kesim şekli ile helâl olması gerekir. İbn Abdî’l-Berr, el-İstizkâr, XV, 272.

Derim ki: İlim adamlarımız, Rafi' b. Hadic'in hadisi ile ilgili olarak şu sözleriyle cevap vermektedirler: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın böyle bir fiile müsaade etmesi, onun hayvanın kaçışını önlemesiyle ilgilidir. Onun kesim şekliyle ilgili değildir. Hadisin muktezası da budur, zahiri de bunu ifade eder. Çünkü hadiste: "Böylece onun kaçışını önledi" denilmekte, okun o hayvanı öldürdüğü ifade edilmemektedir. Aynı şekilde, bu gibi hayvanlara çoğu hallerde şer'î usule uygun olarak kesime güç yetirilebilir. Dolayısıyla bunların nadir olanına riayet edilmez. Bu gibi şeyler av hususunda geçerlidir. Hadîs-i şerîfteki ifade, atılan okun o hayvanın kaçışını önlediği açıkça ifade edilmiştir. Bu hayvan, engellendikten sonra artık sert usule göre kesilebilir hale gelmiş olur. Dolayısıyla ancak, kesim ya da boğazlama ile helâl olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Ebû'l-Uşerâ yoluyla gelen hadise gelince, Tirmizî onun hakkında şöyle demiştir: Bu, garip bir hadîstir. Biz bunu ancak Hammâd b. Seleme yoluyla biliyoruz. Ebû'l-Uşerâ’nın babası yoluyla bundan başka rivâyet ettiği bir hadisini de bilmiyoruz Ebû'l-Uşerâ'nın adının ne olduğu hususunda (ilim adamları) ihtilaf etmişlerdir. Kimisi adının Usame b. Kıhtım'dır derken, kimisi de ismi, Yesar b. Berz -Belz de denilir- olduğunu söylemektedir. Başkaları da adının Utarid olduğu ve dedesine nisbet edildiğim söylemişlerdir. Tirmizî, Sayd 13.

O halde bu, senedinde meçhul bir ravî bulunan bir hadistir ve bu hadis delil olmaya elverişli değildir, Yezid b. Harun'un dediği gibi, hadisin sahih olduğu kabul edilse dahi yine bu hadiste delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü hadisin muktezasi, kesime güç yetirilen ve yetirilmeyen hayvanların tümü hakkında ve hangi organda olursa olsun şer'î kesimin câiz olmasını gerektirmektedir. Bu hadisin, kesime güç yetirilenler ile ilgili olduğunu kimse söyleyemez. Hadisin zahiri kati olarak murad edilmiş değildir. Ebû Dâvûd ile İbn Habib'in bunu te'villeri ise ittifakla kabul edilmiş değildir. O halde bu hadiste delil olacak bir taraf yoktur Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Ebû Ömer (İbn Abdi'l-Berr) der ki: Mâlik'in delili de şudur: Fukaha icma ile şunu kabul eden Eğer, evcil olan bir hayvan kaçıp ürkmüyor ise ancak, kesimine güç yetirilebilen gibi kesilmelidir. Bundan sonra ise (ilim adamları) ihtilaf etmişlerdir. O halde onlar ittifak etmedikleri sürece bu hayvanın kesimi de asıl kesimi neyse Öyle olur. Ancak bu hususta delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü, ilim adamları, kesimine güç yetirilenin durumu hakkında icma etmişlerdir. Burada mevzubahis olan ise, kesimine güç yetirilemeyen (ürküp kaçmış, yabanileşmiş) hayvandır. İbn Abdi'l-Berr, el-İstizkâr XV, 272

16- Kesilecek Hayvana Güzel Davranmak:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyeti, konunun tamamlayıcı bir unsurudur: "Muhakkak Allah, ihsanı (iyilik ve güzelliği) herşeye yazmıştır. O bakımdan, öldürdüğünüz zaman öldürmenizi güzelleştiriniz. Kestiğiniz zaman kesiminizi güzelleştiriniz. Sizden (kesim yapacak) herhangi bir kimse bıçağını iyice bilesin ve keseceği hayvanı rahatlatsın." Bu hadîsi Müslim, Şeddad b. Evs'den rivâyet etmiştir Şeddad dedi ki: İki husus vardır ki, ben bunları Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan belledim. Resûlüllah şöyle buyurdu: "Muhakkak Allah, ihsanı her şeye yazdı..." deyip hadisi zikretti. Müslim, Sayd 57; Ebû Dâvûd, Edâhî 11; Tirmizî, Diyât 14; Nesâî, Dahaya 22, 26, 27; İbn Mâce, Zebaih 3; Dârimî, Edâhi 10; Müsned, IV, 123, 124, 125.

İlim adamlarımız der ki: Dört ayaklı davarları kesimde ihsan, onlara güzel ve yumuşak davranmaktır. Hayvanı şiddetle yere yıkmamalıdır. Bir yerden bir yere çekerek sürüklememelidir. Bıçağını bilemeli ve Allah'a yakınlaşmak ile Allah'ın adıyla onu mubah kılmak niyetini taşımalı, hayvanı kıbleye döndürmeli ve işini çabucak bitirmeli, iki şalı damarını ve gırtlağını kesmeli, hayvanı rahatlatıp soğuyuncaya kadar terk etmeli. Allah'ın bu lütfunu itiraf edip bu nimetine şükretmelidir. Allah dilemiş olsaydı emrimize verdiği bu hayvanları bize musallat kılabileceğini, yine bize mubah kıldığı bu hayvanları dilemiş olsaydı bunları bize haram kılabileceğini düşünerek Onun lütfunu itiraf edip nimetine şükretmelidir. Rabia dedi ki: Yine bir hayvanı, bir diğerinin gözü Önünde kesmemek de kesimi güzel yapmanın kapsamına girer. Mâlik'den bunun câiz olduğu nakledilmiş ise de birincisi daha uygundur.

Öldürmenin güzel yapılmasına gelince; bu, gerek hayvan kesiminde, gerek kısasta, gerek hadlerin uygulanmasında ve gerekse diğer hallerde. Hepsinde umumi bir âyettir. Ebû Dâvûd, İbn Abbâs ile Ebû Hüreyre'den şöyle dediklerini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şeytan kesimini, yasakladı. İbn Îsa hadisinde şunu da eklemektedir: "Şeytan kesimit boğazlanırken derisi kesilip şah damarları koparılmaksızın ölünceye kadar böylece terk edilendir. Ebû Dâvûd, Dahaya 16. Ayrıca bk. Müsned, I, 289.

17- Dikili Taşlar Üzerinde Kesilenler:

Yüce Allah'ın:

"Dikili taşlar üzerinde (onlar adına) boğazlananlar..." âyeti ile îgili olarak İbn Faris şöyle demektedir: af... Dikili taşlar," dikine kondurulup, kendisine ibadet olunan ve kesilen hayvanların kanlarının üzerine boşaltıldığı bir taştır.

Buna aynı zamanda da denilir ise, kuyunun ağzı etrafında destek olmak üzere dikilen taşlardır. Yukarı doğru yükselen toz bulutuna da denilir. 'ın (dikili taşlar anlamında) çoğul olduğu, tekilinin ise şeklinde olduğu ve bu bakımdan Eşek, eşekler kelimesine benzediği de söylenmiştir. Bununla birlikte âyet-i kerimede geçen şeklinin tekil olup, çoğulunun ise şeklinde geldiği de söylenmiştir. Bu dikili taşlar üçyüz altmış tane idî.

Bu kelimeyi Talha, "sad" harfini sakin olarak; diye okumuştur. İbn Ömer'den ise bu kelimeyi, "nun" harfini üstün, "sad" harfini de sakin olarak; diye okuduğu da rivâyet edilmiştir. el-Cahderî ise bu kelimeyi isim şeklinde Dağ ve deve kelimeleri gibi tekil bir isim olarak okumuştur. Çoğulu ise şeklinde; Develer, dağlar şeklinde gelir.

Mücahid der ki: Dikili taşlar, Mekke etrafında üzerlerinde hayvan kestikleri taşlardı, İbn Cüreyc der ki: Araplar Mekke'de davarlarını keser "ve kanlarını evin ön tarafına doğru sıçratırlar di. Eti parçalar ve bu taşlar üzerine bırakırlardı. İslam gelince müslümanlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şöyle dediler: Bu gibi davranışlarla Beyti ta'zim etmeye biz daha bir lâyıkız. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu sanki mekruh görmedi. Bunun üzerine yüce Allah da:

"Onların (kurbanların) etleri ve kanları Allah'a ulaşmaz..." (el-Hac, 22/37) âyetini indirdiği gibi: "Dikili taşlar üzerinde boğazlananlar..." âyeti de nâzil oldu. Yani: Eğer bunlarda niyyet, o dikili taşlan ta'zim ise... Yoksa o taşlar üzerinde kesmek câiz değildir, anlamında değildir. el-A'şâ der ki:

"Sakin sen o dikili taştan olana asla ibadet ötme!

Afiyette olmak için sen yalnız Rabbin olan Allah'a ibadet et."

Âyet-i kerimedeki Üzerinde edatının "lâm" anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani, dikili taşlar için boğazlananlar... anlamında olur. Kutrub dedi ki: İbn Zeyd dedi ki: Dikili taşlar üzerine kesilenler ile Allah'tan başkasının ismi anılarak kesilenler aynı şeylerdir. İbn Atiyye der ki: Dikili taşlar üzerinde kesilenler, Allah'tan başkasının ismi anılarak kesilenlerin bir bölümüdür. Fakat, Allah'tan başkasının adına kesilenler, tür olarak zikredildikten sonra özellikle bunların anılması ise, bu işin şöhret bulmuş olması, kesildikleri yerin şerefi ve insanların böyle bir işi ta"zim etmeleridir.

18- Fal Okları Ve Onun Hükmündeki Sair Davranışlar:

Yüce Allah'ın:

"Fal oklarıyla kısmet aramanız..." âyeti de kendisinden önceki âyetlere atfedilmiştir, ref mahallindedir. Yani, size bu şekilde kısmet aramanız da haram kılınmıştır.

Fal okları (el-Ezlâm) denilen şeyler ise, kumar için kullanılan Özel oklardır. Bunun tekili (........) şeklinde gelir. Şair der ki:

"Fal okları gibi bir delikanlı onların sıkıntılarını çekti gece boyunca."

Bir diğeri de bunu çoğul olarak kullanarak şöyle demiştir;

"Eğer Cezimeliler ileri gelenlerini öldürecek olursa

Onların kadınları fal oklarını vururlar (çekerler)."

Muhammed b. Cerir'in naklettiğine göre, İbn Veki' kendilerine babasından, o, Şureyk'ten, o, Ebû Husayn'den o, Saîd b. Cübeyrden naklederek dedi ki: Fal okları (el-Ezlam), açtıkları beyaz çakıl taşlan idi. Muhammed b. Cerir dedi ki: Bize Süfyan b. Veki' dedi ki: Bunlar satranç diye bilinen taşlardır.

Lebid'in:

"Ayakları toprak üzerinden kayardı."

Şeklindeki ifadelerine gelince; bu şiiri açıklayanlar der ki: Lebid burada, ezlâm ile yaban öküzünün tırnaklarını kastetmektedir.

Arapların Ezlâm'ı ise üç türlü idi:

Bunlardan bir tür, herkesin kendisi adına edindiği üç oktu. Bunlardan birincisinin üzeride yap, ikincisinin üzerinde yapma yazılı idi. Üçüncüsünde ise hiçbir yazı yoktu, O bu oklarını beraberinde taşıdığı bir torbaya koyardı, Herhangi bir işi yapmak istedi mi, elini torbaya daldırır -ki, oklar birbirine benzerlerdi- bu oklardan birisi çıktı mır çıkan oka göre o işi yapar veya yapmazdı. Şayet üzerinde hiçbir yazı bulunmayan oku çekecek olursa, tekrar okunu çekerdi. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Hazret-i Ebû Bekir hicret ettikleri sırada onları takibe koyulan Süraka b. Mâlik b. Cu'şum'un çektiği fal okları bunlardır.

Bu fiile "istiksûm: kısmet aramak" denilmesinin sebebi, bu fal oklarını çekmek suretiyle rızık ve istedikleri kısmeti aramak istemelerinden dolayıdır. Nitekim yağmur dilemek için yapılan duaya "istiskâ" denildiği gibi. Yüce Allah'ın haram kıldığı bu İşin bir benzeri de müneccimlerin ("yıldız falcılarının) söyledikleri: Şu yıldızın doğuşu dolayısıyla çıkma, fakat şu yıldızın doğuşu dolayısıyla çık demeleri de bu kabildendir. Nitekim yüce Allah;

"Ve hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilemez" (Lukmân, 31/34) diye buyurmuştur. İleride buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle yeterince gelecektir.

İkinci tür ise, Kabe'nin İçinde Hubel'in yanında bulunan yedi tane ok idi. Bunların üzerinde insanlar arasında meydana gelen çeşitli olaylar yazılı idi.

Bu okun her birisi üzerinde bir yazı vardı. Bunlardan birisi üzerinde diyet ile ilgili hususlarda "diyet" yazılı idi. Bir diğerinde "sizdendir", bir başkasında "sizden başkalarındandır", bir diğerinde ise "ne sizin İranızda nesebi vardır, ne de antlaşması vardır" anlamında (mulsak) ifadesi yazılı idi. Diğerlerinde ise sulara dair hükümler ve başka şeyler yazılı bulunurdu. İşte Abdulmuttalib'in çocukları arasında çektiği kur'a bü kabildendi. O, çocukları on kişi oldukları takdirde birisini kesmeyi adamıştı. Buna dair meşhur haberi İbn İshâk zikretmiştir Yine bu yedi ok, aynı şekilde Kabe'de Hubel'in yanında olduğu şekilde her bir Arap kâhini ve hakimi yanında da bulunurdu.

Üçüncü türe gelince, sayıları on tane olan kumar oklarıydı. Bunlardan yedisinin üzerinde çizgiler bulunurdu. Üç tanesi ise boştu. Bu okları kumar oynamak, oyalanmak ve oyun olsun diye çekerlerdi. Aralarında aklı başında olanlar, kışın soğukların arttığı ve iş yapıp meslek icra etme imkânı bulunmadığı zamanlarda yoksul ve hiçbir şey bulamayanlarına (bu yolla) yemek yedirme maksadını güderlerdi.

Mücahid der ki; Ezlâm denilen şey Farsların ve Bizanslıların kumar oynadıkları zarlardır. Süfyan ile Vekî ise, Ezlâm'dan kasıt satrançtır derler. Bütün bunlarla kısmet aramanın hepsi, açıklamış olduğumuz gibi, kısmet ve pay arayışıdır. Bu da malın batıl yollarla yeniliş şekillerindendir ve haramdır. İster güvercin, ister zar, ister satranç, İsterse de bu oyunların dışında herhangi bir oyun ile oynanan her türlü kumar, yine Ezlâm hükmünde bir kısmet aramadır ve hepsi haramdır. Ve bunlar da bir çeşit kâhinliğe soyunmak ve gaybı bilmek iddiasına kalkışmaya benzer.

İbn Huveyzimendâd der ki: İşte bundan dolayıdır ki, bizim mezheb âlimlerimiz, müneccimlerin (yıldız falcılarının) beraberlerinde bulunan oklar ile bunlara benzer fal açtıktan parçalar ile, yollarda yaptıkları işleri yasaklamışlardır.

el-Kiya et-Taberî de der ki: Allah'ın gaybı ilgilendiren hususlarla alakalı olarak bunları yasaklaşıyının sebebi, hiçbir kimsenin yarın kendisine ne isabet edeceğini bilememesidir. Bu fal oklarının gaybî şeyleri öğretmekte herhangi bir etkisi olamaz. Ancak cahillerden kimisi, köleler arasından azad edilecek kimseyi tesbit etmek üzere kur'a çekmek hususunda Şâfiî'nin kanaatinin reddedileceği sonucunu çıkartmıştır. Halbuki bu cahil kişi bilmez ki, Şâfiî'nin söylediği, konu ile ilgili sahih haberlere bina edilmiştir. Ve bu, yasak kılınmış bulunan ve bundan dolayı da itiraz olunan fal oklarıyla kısmet arama şekillerinden değildir. Çünkü köle azad etmek şer'î bir hükümdür. Şeriatın davayı ve düşmanlıkları sona erdirmek, yahut uygun gördüğü herhangi bir maslahat dolayısıyla azad edilme hükmünü tesbit etmek için kur'a'nın çıkışını bir alamet olarak tesbit etmesi caizdir. Böyle bir şey ise herhangi bir kimsenin kalkıp: Şunu yapacak olursan, yahut şunu diyecek olursan bu, gelecekte şu işlerden herhangi bir işe seni götürür demesine eşit olamaz. Fal oklarının çıkışının, meydana gelecek herhangi bir iş için bilgi sebebi kabul edilmesi câiz değildir. Ancak, kur'a'nın, kafi olarak kimin azad edileceğini tesbit edilişine dair bir alâmet olarak kabul edilmesi caizdir. Böylelikle her iki husus arasındaki fark açıkça ortaya çıkmaktadır.

19- İyiye Yormak (Tefe'ül):

İyiye yormak istemek bu kabilden değildir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ey Raşid ve Ey Necih (ey doğru yolda olan, ey başarılı olan gibi) isimleri işitmekten hoşlanırdı. Bunu Tirmizî rivâyet etmiş olup, sahih ve garib bir hadistir, demiştir. Tirmizî, Siyer 47. Hazret-i Peygamberin bu şekilde hayra yorulacak şeylerden hoşlanmasının sebebi ise, hayra yormakla insan nefsinin rahatlaması, İhtiyacın karşılanıp arzulanan şeyin elde edileceği müjdesi ile sevinmesi dolayısıyladır. Bunun sonucunda kişi, yüce Allah'tan gelecekler hakkında güzel zan besler. Yüce Allah da (kudsî hadiste): "Ben, kulumun benim hakkımda zannettiği gibi tecelli ederim" Buhârî, Tevhid 15; Müslim, Tevbe 1, Zikir 2, 19; Tirmizî, Zühd 51, Deavât 132; İbn Mace. Edeb 58; Dârimî, Rikaak 22; Müsned, II, 251, 413 diye buyurmuştur. Diğer taraftan Hazret-i Peygamber, herhangi bir şeyi uğursuz saymaktan hoşlanmazdı. Çünkü bu, müşriklerin uygulamaları arasında idi. Ve ayrıca kötüye yormak, yüce Allah hakkında kötü zan beslemeye sebeptir.

el-Hattabi der ki: İyiye yormak ile uğursuz saymak arasındaki fark şudur: İyiye yormak, yüce Allah On takdiri) hakkında güzel zan beslemek kabilindendir. Uğursuz saymak ise, O'ndan başka herhangi bir şeye tevekkül edip güvenmek kabil indendir. el-Esmaî der ki: Ben, İbn Avn'a tefe'ül (iyiye yormak)'ın mahiyeti hakkında soru sordum, o da bana şöyle dedi: İyiye yormak, kişinin hasta iken ey salim, (sağlıklı) diye bir söz işitmesi, yahut da kaybettiği bir şeyi ararken ey vacid (ey aradığını bulan) diye seslenildiğini işitmesidir. İşte Tirmizî'nin rivâyet ettiği hadisin anlamı da budur. Müslim'in Sahih'inde Ebû Hüreyre'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Uğursuzluğa kapılmak diye bir şey yoktur. Bunun en hayırlısı ise te'l (tefe'ül) hayra yormaktır." Ey Allah'ın Rasûlü fe'l dediğin şey nedir, diye sorulunca, o da şöyle dedi: "Sizden herhangi birinizin işittiği güzel sözdür." Buhârî, Tıb 43, 44, 54; Müslim, Seklin 110-112; Ebû Dâvûd, Tıb 24; Müsned, II, 266, 267, 406, 453, 524.

İleride yüce Allah'ın izniyle bu şekilde uğursuz saymanın anlamına dair açıklamalar gelecektir.

Ebû'd-Derdâ (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: İlim ilim öğrenmekle elde edilir Hilim (tahammülkârlık) ise, kişinin kendisini tahammülkârlığa zorlamasıyla elde edilir. Kim hayrı arayıp bulmak isterse, araştırırsa o hayır ona verilir. Kim serden sakınmak isterse, o kötülükten korunur Fakat üç kişi vardır ki, bunlar yüksek derecelere asla ulaşamazlar: Kâhinlik yapmaya kalkışan, fal oklarıyla kısmet arayan, yahut da uğursuz sayarak başladığı bir yolculuğundan geri dönen.

20- Fısk'ın Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Bütün bunlar fısktır" âyeti ile, fal oklarıyla kısmet aramaya işaret edilmektedir. Fısk ise, doğru yoldan çıkış anlamındadır. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/27- ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Burada işaretin, sözü geçen bütün bu haram kılınan şeyleri helâl kabul etmeye raci olduğu da söylenmiştir. (Meal buna göre yapılmıştır). Bunların herbirisi bir fısktır. helâl sınırından çıkıp haram sınırına bir geçiştir Bu haramlardan uzak durmak, akidleri yerine getirmek kapsamı içerisinde yer alır. Çünkü yüce Allah (sûrenin baş tarafında):

"Akidleri yerine getirin" diye buyurmuştur.

21-Ümit Kesen Kâfirler Ve Onlardan Korkmama Gereği:

Yüce Allah'ın:

"Bugün kâfirler dininizden ümidlerini kestiler" yani, sizin tekrar kâfirler olarak dinlerine gerisin geri döneceğinizden yana ümitlerini kestiler.

ed-Dahhâk der ki: Bu âyet-i kerîme Mekke'nin fethedildiği sırada nâzil olmuştur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hicretin dokuzuncu yılı, Ramazanın bitimine sekiz gün kala Mekke'yi fethetmiş ve Mekke'ye girdikten sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın münadisi şöyle seslenmişti: "Şunu bilin ki, Lâilahe ilallah diyen güvenlik altındadır. Silahını bırakan güvenlik altındadır, kapısını kapatan güvenlik altındadır."

Ümitlerini kestiler" ifadesi, iki türlü kullanılabilir. Birincisi; şeklinde, ikincisi; şeklinde gelir. Bu açıklamayı en-Nadr b. Şumeyl yapmıştır.

"Artık onlardan korkmayın. Benden korkun." Yani, onlardan değil de asıl Benden korkun, Çünkü sizi zafere erdirmeye güç yetiren gerçekten Benim.

22. Kemale Erdirilen Din;

Yüce Allah'ın:

"Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim" âyeti ile şuna işaret edilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'de bulunduğu sırada, yalnızca namaz farizası vardı.

Medine'ye hicret ettikten sonra yüce Allah, Hazret-i Peygamber haccedene kadar helâl ve harama dair hükümlerini indirdi. Hazret-i Peygamber haccedip din kemale erince, şu:

"Bugün sizin için dininizi kemale erdirelim" âyetini -ileride açıklayacağımız üzre- indirdi. Hadis İmâmları Târik b. Şihab (ez-Zührî)"den şöyle dediğini rivâyet ederler: Yahudilerden bir adam, Ömer (radıyallahü anh)'ın yanına gelerek şöyle dedi; Ey mü’minlerin emiri, Kitabınızda okuduğunuz bir ayeti kerîme vardır, eğer o âyet biz yahudiler topluluğu üzerine indirilmiş olsaydı, o âyetin indiği günü bayram edinirdik- Hazret-i Ömer: Bu hangi âyettir diye sorunca, yahudi: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak Eslamı beğenip seçtim" ayetidir. Hazret-i Ömer şöyle dedi: Şüphe yok ki ben, bu âyeti kerimenin indirildiği günü de, indirildiği yeri de çok iyi biliyorum. Bu âyet-i kerîme Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Cuma günü Arefe'de nâzil olmuştur. Müslim'in lâfzı bu şekildedir, Buhârî, îman 33, Tefsir sûre 2, Müslim, Tefsir 3-5; Tirmizî, Tefsir 5, sûre 1,2; Nesâî, Îman 18; Müsned, I, 39. Nesâîde ise "Cuma akşamı" ifadesi vardır. Nesâî, Menasik 194; Müsned, I, 28.

Bu âyeti kerimenin Hacc-ı Ekber günü nâzil olup; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu âyeti okuduğu, bunun üzerine de Hazret-i Ömer'in ağladığı rivâyet edilmiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Ne diye ağlıyorsun?" diye sorunca, Hazret-i Ömer şu cevabı verdi: Beni ağlatan şu ki biz, dinimiz bakımından bir artış içerisinde bulunuyorduk. Bu dîn artık kemale erdiğine göre, ne kadar kemal bulmuş bir şey varsa mutlaka eksilmeye koyulur (işte bunun için ağlıyorum). Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Doğru söyledin" Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, III, 18. dedi.

Mücahid bu âyet-i kerimenin, Mekke'nin fethedildiği günü nâzil olduğunu rivâyet etmektedir.

Derim ki: Birinci görüş daha sahihtir. Bu âyet-i kerîme, Cuma günü nâzil olmuştur. Nâzil olduğu gün ise, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arefe'de, el-Adbâ diye anılan devesi üzerinde bulunuyor iken,hicretin onuncu yılında, Veda Haccında Arefe günü ikindiden sonra nâzil olmuştur. Bu âyet nâzil olduğu sırada, âyetin ağırlığından dolayı devenin bacakları neredeyse çatlayacaktı. O bakımdan dayanamayıp çöktü.

Teum: gün" tabiri, günün bir parçası hakkında da kullanılabilir. Nitekim ayın bir bölümü hakkında da ay tabirinin kullanıldığı gibi. Biz, şu işi şu şu ayda, şu şu senede yaptık, denilir. Bilindiği gibi yapılan o iş, ayın ya da senenin tümünü kapsamaz. Bu da gerek Arapların dilinde, gerek Arap olmayanların dilinde bu şekilde kullanılır.

Din: Bizim için teşri buyurduğu şer'î hükümler ile, bizim için öngördüğü yasalardır. Bu şer'î hükümler bölüm bölüm nâzil olmuştur. Bundan en son nâzil olan da bu âyet-i kerimedir. Bundan sonra hüküm ifade eden bir âyet nâzil olmamıştır.

Bu görüş, İbn Abbâs ve es-Süddî'ye aittir. Cumhûr ise der ki: Bundan kasıt, farz, helâl ve harama dair hükümlerin büyük çoğunluğudur. Derler ki: Bundan sonra Kur'ân'ın pek çok bölümü nâzil olmuştur, ayrıca Riba âyeti de nâzil olduğu gibi, Kelâle âyeti ve buna benzer daha başka âyetler de inmiştir. Bu âyetin nüzulü sırasında kemale eren dinin büyük bir bölümü ile hacca dair hususlardır. Zira, bu senede mü’minlerle birlikte herhangi bir müşrik Beytullah'ı tavaf etmediği gibi, çıplak bir kimse de Beytullah'ı tavaf etmedi. Ve bütün insanlar da Arefe'de vakfe yaptı.

"Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim" âyetinin düşmanlarınızı helâk ettim, dininizi diğer bütün dinlere üstün kıldım, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bir kimseye düşmanına karşı yardım olunup, düşmanının zaran önlenecek olursa "istediğimiz bizim için tamamlanmış oldu" der.

23- Tamamlanan İlâhî Nimet:

“Üzerinizdeki nimetimi tamamladım." Şer'î hükümleri, ahkâmı tamamlamakla size vadettiğim şekilde İslâm dinini üstün kılmakla bunu gerçekleştirdim, demektir. Zira, Ben daha önce sizlere:

"Tâ ki, size olan nimetimi tamamlayayım..." (el-Bakara, 2/150) diye buyurmuştum. Bu ise, güvenlik içerisinde huzur ile Mekke'ye girmek ve buna benzer bu Hanif dinin ihtiva ettiği yüce Allah'ın rahmeti ile cennete girmeye kadar diğer bütün hususları kapsamaktadır.

24- Bu Âyetin Nüzulünden Önce Din Eksik Miydi? Ve Bundan Önce Vefat Edenlerin Durumu:

Birisi şöyle diyebilir: Yüce Allah'ın:

"Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim" âyeti, dinin bir zamanlar kâmil olmadığının delilidir. Bu ise, daha Önce vefat eden Muhacir, Ensar, Bedir ve Hudeybiye'de bulunmuş, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a her iki bey’ati de yapmış, Allah için canlarını feda etmiş kimselerin karşı karşıya kaldıkları büyük ve türlü mihnetlere rağmen, eksik bir din üzere ölmelerini; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da bu durumda İnsanları eksik bir dine davet etmesini gerektirir. Bilindiği gibi eksiklik de bir kusurdur. Allah'ın dini ise dosdoğru bir dindir. Nitekim yüce Allah:

"Dosdoğru bir dine..." (el-En'âm, 6/161.) diye buyurmaktadır.

Böyle bir şüpheye şu şekilde cevap verilebilir: Neye dayanarak her bir eksikliğin bir kusur olduğunu söylüyorsunuz? Buna dair deliliniz nedir? Ayrıca şunlar da söylenir: Ayın eksik olması bir kusur mudur? Yolcunun namazının eksik olması o namaz için bir kusur mudur? Yüce Allah'ın:

"Uzun ömürlü birisinin ömrünün uzatılması da ömrünün eksiltilmedi de ancak bir kitaptadır" (Fâtır, 35/11) âyetinde işaret ettiği şekilde, dilediği ömrün eksikliği o ömür için bir kusur mudur? Alışılmıştan daha eksik olan ay hali günleri, hamilelik günlerinin eksik oluşu, hırsızlık, yangın veya sel baskını dolayısıyla sahibini fakir bırakmadığı takdirde malın eksikliği, acaba bir kusur mudur? O bakımdan senin, yüce Allah'ın ilminde bulunan dinin geri kalan bölümlerinin bildirilmesinden önce sert hükümler açısından dinin bölümlerindeki eksikliğe karşı gösterdiğin bu tepkir aslında böyle bir tepkiyi gerektiren herhangi bir kusur veya olumsuz bir yönden dolayı değildir. Yüce Allah'ın:

"Bugün sîzin için dininizi kemale erdirdim" el-Hakim, el-Müstedrek, II, 427-428 âyetinin anlamı ile ilgili olarak senin olumsuz gördüğün şey, iki şekilde açıklanabilir:

Birincisi şudur: Ben, bu dini, benim kaza ve kaderim gereğince,nezdimdebelirlediğim en ileri noktaya kadar ulaştırmış oldum, anlamı kastedilmiş olabilir. Bu ise, bundan önceki durumunun ayıplanacak bir eksiklik olmasını gerektirmez. Aksine o takdirde mukeyyed bir eksiklikle nitelendirilebilir ve buna şöyle denilebilir: Bu din, o zamanki haliyle yüce Allah nezdinde, kendisine ekleyeceği ve katacağını bildiği şeylere nisbetle eksikti. Nitekim yüce Allah'ın yüzyıl yaşatacağı bir kimseye, Allah onun ömrünü tamamlasın denilir. Ancak bundan, yaşı altmış olduğu sırada ömrünün bir kusur ve bir tutarsızlık anlamında eksik olmasını gerektirmez. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururdu: "Allah, her kimi altmış yıl yaşatır ise, artık ömür bakımından onun ileri süreceği bir mazereti kalmamış olur." Ama bu durumdaki kimsenin, mukayyed olmak şartıyla eksiklik ile nitelendirilmesi ve şöyle denilmesi mümkün olur; Aitmiş yaşında iken, yüce Allah'ın bilgisine göre, o kişiyi ulaştıracağı ve yaşatacağı ömürden daha eksik idi. Şanı yüce Allah, öğlen, ikindi ve yatsı namazlarını (farzlarını) dört rekate ulaştırmıştır. Eğer dört rekâte çıkardıktan sonra: Allah bunları tamamladı denilecek olursa bu, doğru bir ifade olur. Ancak, bu namazlar ikişer rekât iken, kusur ve bir ayıp olacak şekilde eksik idiler, demeyi gerektirmez, Ancak, yüce Allah'ın daha sonra bunlara ekleyeceği ve İlave edeceği sayıya göre eksik idiler denilecek olursa, o takdirde bu doğru bir ifade olur, İşte, yüce Allah'ın bu dini ezelî ilminde ulaştıracağım takdir ettiği son noktaya vardırıncaya kadar peyder pey ger'î hükümlerini indirmesi de böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bir başka açıklama şekli de şöyledir Yüce Allah:

"Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim" âyeti ile şunu kastetmiş olabilir: O, dinin rükünlerinden başka herhangi bir rüknün kalmamış olduğu, hacca da onları muvaffak kıldı ve haccettiler. Böylelikle bütün rükünlerini eda ve farzlarını yerine getirmek suretiyle dini onlar için tamamlamış ve bütünlemiş oldu, Hazret-i Peygamber de: "İslam beş esas üzerine bina edilmiştir..." Buhârî, Îman 2, Tefsir 2. sûre 30; Müslim, Îman 19-22; Tirmizî, Îman 3; Nesâî, îman 13; Müsned, il, 93, 120, 143. diye buyurmuştur. Bundan önce ise şehadet kelimesini getirmişler, namaz kılmışlar, zekât vermişler, oruç tutmuşlar, cihad etmişler, umre yapmışlardı, ama henüz haccetmemişler di. İşte o gün Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte haccedince şanı yüce Allah, onlar Arefe akşamı vakfe yerinde iken: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdi m, üzerinizdeki nimetimi tamamladım..." âyetini indirdi. Bununla da dinini onlar için vaz edişini tamamlamış olduğunu kastetmektedir. İşte bunda, Allah'a yapılan bütün itaatlerin bir din, îman ve İslâm olduğuna dair açık delil vardır.

25- Allah'ın Razı Olduğu Din:

Yüce Allah’ın: "Ve size din olarak İslâm'ı beğenip seçtim" âyeti, Ben size, din olarak sizin için ondan razı olduğumu bildirdim, anlamındadır. Şanı yüce Allah, her zaman için din olarak bizim İslâm'a bağlanmamıza razıdır. Yoksa bu âyeti zahirine göre yorumluyarak, razı oluşunun yalnızca o gün için tahsis edilmesinin bir faydası olmaz.

Din olarak" kelimesi, temyiz olarak nasb edilmiştir. İkinci mef'ûl olarak nasbedilmiş olduğu da kabul edilebilir.

Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir Eğer, sizler Benim sizin için şeriat olarak belirlemiş olduğum dine uyacak olursanız, sizden razı olurum. "Ve size din olarak İstâmı beğenip seçtim" âyeti ile şunu kastetmiş olması ihtimali de vardır: Bugün üzerinde bulunduğunuz dininiz İslâm'ı bütün kemati ile, ondan hiçbir şeyi nesh etmeksizin ve ebediyyen kalıcı olmak üzere beğenip seçtim. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu âyeti kerimede sözü geçen İslâm, yüce Allah'ın:

"Şüphesiz Allah nezdindeki din İslâmdır" (Âl-i İmrân, 3/19) âyetinde sözü geçen İslamın aynısıdır Yine, Hazret-i Cebrâîl'in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sorduğu soruyu açıklayan da budur. Bu İslâm ise îman , ameller ve diğer imanın çeşitli şubeleridir.

26- Zorunluluk Hali:

"Kim son derece aç ve çaresiz kalır da..." âyeti, her kimin içinde bulunduğu zorunluluk hali, meyleden ve bu âyet-i kerimede haram kılınmış diğer şeylerden yemeye mecbur bırakılırsa., demektir. Âyet-i kerimede geçen

“Son derece aç" kelimesi, açlık ve insanın kamının boş olması demektir. ise, karnın zayıflaması ve içe çekilmesi anlamındadır.

Erkek için; seklinde, kadın için de; şeklinde kullanılır. Ayağının iç tarafı fazlaca çukur glanı nitelemek için de; denilir. Bu kelime açlık hakkında çokça kullanılır.

Şair Ahşâ der ki:

"Siz kış vakti karınlarınız dolu olarak geceleri geçirirsiniz

Komşu hanımlarınız ise aç ve karınları içeri geçmiş olarak geceyi geçirirler."

Yani, açlıktan dolayı karınları zayıflamış, içeri geçmiş olarak geceyi geçirirler. Şair Nâbiğa da zayıflığı bakımından karnının içeri çekilmiş olması hakkında şöyle demektedir:

"Karnı ise boğum boğumdur; bununla birlikte içeri geçmiş ve yumuşaktır.

Boynuna gelince, bükülemeyen sert meme üzerinde yükselmektedir.'

Hadîs-i şerîfte de: "Karınları içe geçmiş sırtlarının yükü bakımından ise hafiftirler..." İbnu'l-Ashâb, en-Nikâye, II, 80. kelimesi, karnı içeri geçmiş demek olan; 'ın çoğuludur ki, zayıf demektir. Hazret-i Peygamber bu Hadîs-i şerîfinde, bu kimselerin insanların mallarına tenezzül etmeyen tok gözlü kimseler olduklarını haber vermektedir... Yine: "Kuşlar, sabahleyin karınları boş olarak yuvalarından çıkar giderler, akşamleyin ise karınları tok ve doymuş olarak geri dönerler" Tirmizî, Zühd 33; İbn Mâce, Zühd 14; Müsned, I, 30, 52. hadisinde de ("karınları boş" anlamındaki) bu kelime aynı kökten gelmektedir.

(.......) bir kumaş çeşididir. el-Esmaî der ki: Bunlar, çeşitli işaretleri bulunan ipek veya yünden yapılmış elbiselerdir. Siyah renkli olurlar. Eskiden İnsanların giydikleri elbiseler arasında bunlar da vardı.

Zorunluluk halinin anlamı ve hükmü ile ilgili açıklamalar daha önce el-Bakara sûresinde (2/172-173. âyetin tefsirinde, 21, 22. başlıklar ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

27- Zorunluluk Halinde Bile Günaha Meyledilmez:

Yüce Allah'ın:

"Günaha meyletmeksizin..." âyeti, harama meyletmeksizin anlamındadır. Bu da:

"Saldırmamak ve haddi aşmamak..." (el-Bakara, 2/173.) anlamındadır. Bunun anlamı ise, (daha önceden işaret edilen âyet-i kerimenin bölümü açıklanırken) geçmiş bulunmaktadır, âyeti kerimede geçen; Meyletmek demektir, Günah ise, haram anlamındadır.

Ömer (radıyallahü anh)'ın -Ramazan günü insanların oruçlarını açmasından sonra güneşin görünmesi üzerine- söylediği: "Biz bu hususta bir günaha meyletmedik" sözü de bu kabildendir. Biz, bilerek ve kasti olarak bu işi yapmaya yönelmedik, anlamındadır. Meyletme İşini yapan herkese de; denilir. Âyet-i kerimede geçen ve "meyleden" anlamına gelen kelimesini en-Nehaî, Yahya b. Vessâb ve es-Sülemi, elipsiz olarak diye okumuşlardır. Mana itibariyle bu şekil daha beliğdir. Zira, aynül fiilin (fiil kökünün ikinci harfinin ki, burada "nun" harfidir), şeddeli okunuşu mananın daha mübalağalı, daha ileri derecede olmasını, hükmünün de daha bir sağlamlığını gerektirir, (âyeti kerimedeki kipi ile) tefâul vezni ise, sadece bir şeyin taklid edilmesi ve ona yaklaşılması anlamını ifade eder. Nitekim Dal eğildi denilecek olursa, dalın eğilmek suretiyle yakınlaşmış olduğunu ifade eder Buna karşılık; denilecek olursa, eğilme hükmünün fiilen sabit olduğu anlatılmış olur.

Aynı şekilde Adam kendisini korumaya çalıştı ile Korudu kipleri de böyle olduğu gibi, Akıllı olmaya çalıştı ile Hilen akıllandı kipleri de böyledir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Maksadında bir masiyet İşleme kastını gütmeksizîn... Bu şekildeki açıklama, Katade ve Şâfiî'ye aittir.

"Şüphesiz Allah, mağfiret edendir, merhamet edendir." Yani Allah böyle birisini bağışlar, ona merhamet buyurur. Burada "Ona" anlamına gelen W hazf edilmiştir. Sîbeveyh de (bu kabilden bazfe örnek olmak üzere) şöyle bir beyit nakletmektedir:

"Um el-Hiyâr, artık iddia eder oldu

Aleyhime bir günah işlediğimi.

Halbuki ben onu büsbütün işlemedim."

Şair burada, fiilin sonunda Onu işlemedim" anlamını verecek şekilde "o" zamirini hazf etmiş bulunmaktadır Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

4

Senden, kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: "Size bütün İyi ve temiz şeyler helâl kılındı. Allah'ın size öğrettiklerî ile alıştırıp Öğrettiğiniz avcı hayvanların avları da. Artık onların sizin için tutuverdiklerinden yeyin. Üzerine Allah'ın ismini anın ve Allah'tan korkun. Muhakkak Allah hesabı pek çabuk görendir."

Bu âyete dair açıklamalarımızı onsekiz başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

"Senden... soruyorlar" âyeti kerimesi Adiy b. Hatim, Zeyd b. Muhelhilîn -ki o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın kendisine "Zeydü’l-Hayr" ismini vermiş olduğu "Zeydü'l-Hayfdır- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şunu sormaları üzerine nâzil olmuştur:

Ey Allah'ın Rasûlü, biz, köpeklerle ve şahinlerle avcılık yapan bir topluluğuz. Köpekler ise inek, eşek ve ceylanları yakalamakla birlikte bunlardan kimisini yetişip kesebiliyoruz, kimisini de köpekler öldürmekte ve biz bunları yetişip kesemiyoruz. Allah; meyteyi (leşi) haram kılmış bulunmaktadır. Bizim için helâl olan nelerdir?. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. el-Vâhidî, Esbabu Nüzuli'l Kur'ân, S, 194; Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, III, 21-22.

2- Helâl Kılınan Şeyler:

"...Kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki; Size bütün iyi ve temiz şeyler helal kılındı" âyetinde yer alan;

"Ne" edatı, mübteda olarak ref mahallindedir. Haberi ise;

"Kendilerine neyin helâl kılındığını... " âyetidir. Buradaki ise fazladan gelmiştir Bu, anlamında da kabul edilebilir O takdirde haber:

"De ki: e bütün iyi ve temiz Şeyler helâl kılındı" âyetidir İyi ve temiz şeyler anlamındaki "et-Tayyibât" helâl olan şeyler demektir. Haram olan her şey ise Tayyıb (iyi ve temiz) olamaz. Tayyıb'ın tanımı ile ilgili olarak şöyle de denilmiştir: O, yeyip içenin lezzetini aldığı ve bu hususta dünyada da ahirette de kendisine zarar vermeyen herşeydir. Tayyibâttan kastın kesilen hayvanlar olduğu da söylenmiştir. Çünkü, şer'î kesim ile bu hayvanlar temizlenmiş olur.

3- Eğitilmiş Av Hayvanlarının Avladıkları:

"Alıştırıp öğrettiğini...." anlamındaki; âyeti "alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanların avlan da" anlamındadır. Buna göre ifadede hazfedilmiş (avladıkları anlamını veren bir) kelime vardır. Bunun takdiri mutlaka gereklidir. Eğer bu takdir olmasaydı, helâl olup olmadıkları hakkında sorulan sorunun,

"alıştırıp öğretilen avcı hayvanları" kapsaması gerekirdi. Oysa bu, kimsenin kabul ettiği bir görüş değildir.

Diğer taraftan yırtıcı hayvanların etini mubah kabul eden kimseler de bu yırtıcı hayvanların mübahlığının eğitilmiş olması şartına bağlı olarak tahsis etmemektedir, ileride bu gibi hayvanların yenilmesi ile ilgili olarak ilim adamlarının görüşleri yüce Allah'ın izniyle el-En'âm suresinde (6/145- âyetin tefsirinde) gelecektir,

Kur'ân ahkâmına dair eser yazmış bazı kimseler, âyet-i kerimenin ifade ettiği mübahlığın, bizim eğitmiş olduğumuz avcı hayvanları kapsamına aldığına delil teşkil ettiğini de zikretmektedir. Bu, hem köpeği, hem de diğer yırtıcı ve avlayıcı kuşları kapsamaktadır. Bu da diğer yollarla onlardan yararlanmanın mubah olmasını gerektirir. Köpeğin ve diğer avlayıcı hayvanların satışının câiz olmasına, -bir delil ile tahsis edilen müstesna- diğer çeşitli menfaat şekilleriyle onlardan yararlanmanın da câiz oluşuna delalet etmektedir. Sözü geçen istisna da "cevârilı" diye anılan ve avlayıcı olan köpek ve diğer yırtıcı kuşların yenilmesini ihtiva eder. Adiy b. Hatim'in özel isim verdiği beş tane köpeği vardı. Alıştırmış olduğu bu av köpeklerinin İsimleri ise, Selheb, GaJlâb, Muhtelifi ve Mütenâis idi. es-Süheylî der ki: Beşincisinin ismi hususunda şüphe etmekteyim. Bunun adının Ahtab mı, yoksa Vessab mı olduğu hususunda mütereddidim.

4- Köpek Vasıtasıyla Avlanan Hayvanın Yenilmesi İçin Aranan Şartlar:

Ümmet, eğer köpek siyah renkli olmayıp, müslüman tarafından eğitilmiş, ava salındığı zaman giden, çağırıldığı zaman gelen, avı ele geçirmesinden sonra uzaklaşması istenince uzaklaşan, avını yaralamak yahut da dişini ona geçirmekle birlikte yakaladığı avdan yemeyen bir köpek ile müslüman avlanacak ve o avcı köpeği salması esnasında Allah'ın ismini anacak olursa, böyle bir köpeğin avının sahih olup yenileceğini hilafsız olarak İcma ile kabul etmiştir.

Bu şartlardan birisi bulunmayacak olursa, görüş ayrılıkları sözkonusu olur. Şayet avlanmada kullanılan sırtlan ve benzeri köpek dışında bir hayvan, yahut da doğan, şahin ve benzeri kuşlar olursa, ümmetin Cumhûru eğitilmelerinden sonra avladıkları bütün avların yenileceği görüşündedir. Böyle bir avlayıcı hayvan, (âyet-i kerimede nitelendirilen şekliyle) cârin (yani kâsib, kazama) dır. Çünkü, bir kimse bir şey kazanacak olursa, aynı kökten gelen: tabirleri kullanılır. (Organ anlamına gelen) el-Câriha da buradan gelmektedir. Çünkü, onun vasıtası ile birşeyler kazanılır. " Kötülüklerin kazanılması" tabiri de buradan gelmektedir.

Şair el-A'şâ der ki:

"(Benim hicvettiğim kimsenin sözleri) boşa gider, hederdir. (Buna karşılık benim hicvim) oldukça etki bırakan bir dağlamayı andırır.

(Onların hicivleri benimkine denk almadığı için) hiciv İle Mt şeyler kazanana

kendi işlediklerini hatırlatır."

Âyet-i kerimede de: " Gündüzün de ne kazandığınızı bilir.,." (el-En'âm, 6/60) diye buyurulmaktadır. Bir başka yerde de:

"Yoksa kötülükleri kazananlar...mı sanırlar?" (el-Câsiye, 45/21.) diye buyurulmaktadır.

5- Avlanmak için Kullanılan Hayvanın Eğitilmesi:

Yüce Allah'ın:

"Alıştırıp öğrettiğiniz" âyetinin anlamı: Alıştırıp Öğreten kimseler demektir. Eğiten ve tedip eden kimse anlamındadır. Bunun: Tıpkı, köpeklerin alıştırıldığı gibi, avlanmak hususunda ısrar edenler olarak anlamında olduğu da söylenmiştir. er-Rummânî der ki: Her iki anlamın da kastedilmesi ihtimali vardır.

"Alıştırıp öğrettiğiniz" kelimesinde, kelimenin kökü, (köpek anlamına gelen kelb'den geldiği için) yalnızca köpeklerin avladıklarının mubah olduklarına dair delil yoktur. Çünkü bu kelime, "mü’minler" demesi gibidir Her ne kadar; yalnızca köpeklerin avladıkları mubahtır, diyenler buna yapışmış iseler de yine onların görüşlerine delil olacak bir taraf yoktur. İbnü'l-Münzir'in naklettiğine göre, İbn Ömer'in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Doğan ve benzeri avcılıkta kullanılan kuşların yakaladıklarına gelince; bunların yakaladıklarını ölmeden önce yetişecek ve kesebilecek olursan onu kes, onu yemek senin için helâldir. Aksi takdirde ondan yeme.

İbnü’l-Münzir der ki: Ebû Cafer'e doğan kuşu ile avlanmanın helâl olup olmadığı soruldu o, hayır yetişip de onu kesmen müstesna diye cevap verdi.

ed-Dahhâk ile es-Süddî:

"Allah'ın size öğrettikleri ile alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanların avları da" âyetinin, köpekler hakkında hususi olduğunu söylemişlerdir. Eğer köpek, simsiyah ise, Hasan (el-Basrî), Katade ve en-Nehaî onunla avlanmaya mekruh görmüşlerdir. Ahmed ise der ki: Köpeğin simsiyah olması halinde avcılıkta kullanılmasına ruhsat veren kimse olduğunu bilmiyorum. İshâk b. Rahaveyh de bu görüştedir.

Medine ile Kûfe'deki ilim ehlinin geneli ise, eğitilmiş herbir köpek ile avlanmanın câiz olduğu görüşündedirler. Siyah köpekle avlanmayı uygun görmeyenler, buna gerekçe olarak Hazret-i Peygamber'in: "Siyah köpek bir şeytandır" hadisi dolayısıyla bu görüşe varmışlardır. Bu hadisi, Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Salât 265; Ebû Dâvûd, Salat 109; Tirmizî, Salât 136; Nesâî, Kıble 7; İbn Mâce, İkametu's-Salat 38; Müsned, V, 149, 151, 160; VI, 157» 280.

Cumhûr ise, âyetin umum ifade ettiğini delil gösterdiği gibi, doğan kuşu ile avlanmanın câiz oluşu hususunda da âyetin nüzul sebebi ile ilgili olarak zikredilenleri ve Tirmizî'nin Adiy b. Hatim'den rivâyet ettiği şu hadisi delil gösterirler. Adiy b. Hatim dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a doğan kuşu ile avlanma hususunda soru sordum, şöyle buyurdu: "Senin için yakaladığından yiyebilirsin." Tirmizî, Sayd 3.

Hadisin isnadında Mücahid vardır. Ve bu hadis ancak Mücahid yoluyla bilinmektedir. Mücahid zayıf bir ravidîr.

Ayrıca konu ile ilgili manayı da delil göstermişlerdir. O da şudur: Avcılıkta köpekten beklenen herbîr şey, mesela parstan da beklenir. Bu konuda (hükme) etkileyici bir özelliği bulunmayan hususlar dışında aralarında hiçbir fark yoktur. İşte, asılda bulunan manaya yapılan kıyas da budur. Kılıcın kamaya, cariyenin de köleye kıyas edilmesi gibi. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

6- Avcının Dikkat Etmesi Gereken Hususlar:

Bu husus anlaşıldığına göre, şunu bilmelisin ki, avalanacak kimsenin hayvanını gönderdiğinde, hayvanın şerl kesimini ve onu yemenin mubah oluşunu kastetmesi gerekmektedir. Bu hususta hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) söyle buyurmuştur: "Köpeğini salarken (avının üzerine) Allah'ın ismini andığın takdirde (o avdan) yiyebilirsin." Buhârî, Zebâib 2, 7, Tevhîd 13; Müslim, Sayd 1-3: Ebû Dâvûd, Edahi 22; Tirmizî, Sayd 1, â; Nesâî, Sayd 1, 3. 7, 8, İS, 21; İbn Mâce, Sayd 3. Bu ise, hem niyet etmeyi hem de Allah'ın ismini anmayı (Bismillah demeyi) gerektirmektedir. Bununla birlikte eğer hoşça vakit geçirmeyi kastedecek olursan, Mâlik bu avdan yemeyi mekruh kabul etmekle birlikte İbn Abdülhakem bunu câiz görmüştür. el-Leys'in şu sözünün zahirinden anlaşılan da odur: "Ben, bundan daha çok -ki avlanmayı kastediyor- batıla benzeyen bir hak görmüş değilim."

Şayet hayvanı şer'î usule göre kesmek niyetini taşımaksızın bu işi yapacak olursa, o takdirde (o avladığı hayvan eti) haram olur. Çünkü bu, herhangi bir menfeat sağlamaksızın bir hayvanı telef etmek ve fesat yapmak kabilindendir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, yeme kastı dışında hayvanın öldürülmesini yasaklamıştır. İlim adamlarının Cumhûru ise, hayvanı salması esnasında sözlü olarak Allah'ın ismini anmanın (Besmele çekmenin) mutlaka gerekli olduğu görüşündedir. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Allah'ın ismini andığın takdirde" diye buyurmuştur. Eğer herhangi bir şekilde besmele çekilmezse, o takdirde avtamlan hayvan yenilemez. Zahirî mezhebi mensupları ile hadis ehlinden bir topluluğun görüşü budur. Bizim mezheb âlimlerinden -ve onların dışında- bir topluluğun görüşüne göre ise, kasti olarak besmeleyi terk etmesi halinde müslümanın avladığı ve kestiği hayvanın yenilmesinin câiz olduğunu kabul etmişlerdir. Onlar, bu hususta besmele çekme emrinin mendupluk ifade ettiğini kabul etmişlerdir. Mâlik ise, meşhur olan görüşüne göre, besmele çekmeyi kasten terketmek ile yanıtarak terketmek arasında fark olduğu kanaatindedir ve şöyle demektedir: Besmele çekmek kasten terkedilecek olursa yenilmez, yarularak terkedilirse yenilir. İslam aleminin değişik bölgelerindeki fukahanın görüşü de budur. Şâfiî'nin iki görüşünden birisi de budur. Bu mesele, yüce Allah'ın izniyle el-En'âm sûresinde (6/121. âyetin tefsirinde) gelecektir.

Diğer taraftan köpeğin salınması esnasında, dizgininin avcının elinde bulunup, avcının eliyle gönderilmesi de kaçınılmazdır. Avcı onu serbest bırakacak, avın üzerine gitmesi için onu kışkırtacak ve köpek de onun üzerine gidecektir. Yahut da avlayıcı hayvan, avı görmekle birlikte, yerinde hareketsiz durmalı, avcının kışkırtması ile olmaksızın yerinden hareket etmemelidir. Bu ise, avlayıcı hayvanın dizginlerinin avcının elinde bulunup, onu avın üzerine salarak serbest bırakması durumuna benzemektedir. Konu ile ilgili iki görüşten birisine göre bu böyledir.

Şayet avlayıcı hayvan avcının göndermesi ve kışkırtması sözkonusu olmaksızın kendiliğinden gidecek olursa Cumhûra, Mâlik'e, Şâfiî'ye, Ebû Sevr'e ve rey ashâbına göre avı câiz değildir, yenilmesi de helâl olmaz. Çünkü, böyle bir durumda avcı hayvan salınmaksızın kendisi için avlamış ve kendi adına yakalamış olur. Bu hususta avcının herhangi bir katkısı da yoktur. Dolayısıyla o avlayıcı hayvanın gönderilmesi avcıya nisbet edilemez. Çünkü Hazret-i Peygamberin: "Eğitilmiş köpeğini saldığın takdirde." Buhârî, Vudu 33; Müslim, Sayd 1; Nesâî, Sayd 3; Müsned, IV, 377. ifadesi buna uymamaktadır. Atâ b. Ebi Rebah ile el-Evzaî ise, avlanmak kastı ile onu dışarı çıkartmış olması halinde, hayvanın avladığının yenileceğini söylemişlerdir.

7- Kıraat Farkları:

Cumhûr, "alıştırıp öğrettiğiniz" anlamına gelen; kelimesini "ayn ve lâm" harfini üstün olarak okumuşlardır. İbn Abbâs, ve Muhammed b. el-Hanefıyye ise, bu kelimeyi "ayn" harfini ötreli, "lâm" harfini de esreli okumuşlardır. Yani: Avlayıcı hayvanlar ile onlarla avlanmaya dair size Allah tarafından öğretilenler ile., demek olur.

el-Cevârfli: Kazananlar, kazanıcılar anlamındadır. İnsan azalarına bu adın veriliş sebebi ise, bunların (iyilik ya da kötülük) kazanmaları ve tasarrufta bulunmaları dolayısıyladır. Bunlara bu adın veriliş sebebinin, bunların (yaralamak anlamına gelen cerhten geldiği nazarı itibara alınarak) yaralayıp kan akıtmaları olduğu da söylenmiştir. O takdirde bu kelime, yaralamak anlamına gelen (el-Cirâh)'dan gelmiş olması gerekir ki, bu zayıf bir görüştür. Dil bilginleri de bundan farklı bir kanaate sahiptirler. Ayrıca İbnü'l-Münzir bu görüşü bir gurup kimseden de nakletmiştir

"Alıştırıcılar" kelimesini Cumhûr, "kef" harfini üstün, "lâm" harfini de şeddeli olarak okumuşlardır, "el-Mukellib" ise, köpek eğiticisi ve onları avlanmaya alıştıran kimse demektir. Köpekten başkasını eğitenlere de aynı şekilde "Mükellib" denilir. Çünkü o da eğittiği o hayvanı nihayet köpeğe benzetmektedir. Bunu kimi dil bilginleri nakletmistir. Avcının kendisine de "Mükellib" denilin Buna göre, âyet-i kerimedeki bu kelimenin anlamı "avlayıcılar olarak" şeklinde olur. Mükellib'in, köpeklerin sahibi anlamına geldiği de söylenmiştir.

el-Hasen ise bu kelimeyi, "keP harfini sakin, "lâm" harfini de şeddesiz olarak diye okumuştur. Bunun anlamı ise, köpeklere sahip olanlar şeklindedir. Nitekim, davarları çoğalan kimse hakkında; denildiği gibi, köpekleri çok olan kimse hakkında da; denilir. el-Esmaî ise (Nâbiğa'ya ait) şu beyiti nakletmektedir:

Her bir delikanlının davarları çoğalır, büyük servet sabibi olsa dahi Mutlaka onu ölüm dünyadan çekip alacaktır,"

8- Avcılıkta Kullanılan Hayvanın Eğitiminde Aranan Şartlar İle Avcılıkta Kullanılacak Kuşlar:

Allah'ın size öğrettikleri ile alıştırıp öğrettiğiniz. âyetindeki zamirin müennes olarak gelmesinin sebebi "el-Cevârih" kelimesinin lâfzına riâyet etmek içindir. Çünkü bu da "câriha" kelimesinin çoğuludur.

Öğretmek hususunda şu iki şartın arandığında ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur: Avcı hayvana emir verildiği vakit emre riâyet etmeli (gönderildiğinde gitmeli) ve geri çağırılması halinde de geri gelmelidir.

Köpeklerle onların hükmünde bulunan diğer vahşi ve yırtıcı hayvanlarda bu iki şartın arandığında görüş ayrılığı olmamakla birlikte, avcılıkta kullanılan kuşlar hususunda ise görüş ayrılığı vardır. Meşhur olan, Cumhûrun kuşlarda da bunları şart gördüğüdür İbn Habibın naklettiğine göre, kuşlarda çağırıldığında geri gelmeleri şart değildir. Çünkü, çoğunlukla bu, kuşlarda mümkün olmaz. O bakımdan, kuşlara emir verildiğinde itaat etmeleri yeterlidir.

Rabia der ki; Çağrıldığı vakit, çağrıya uyan hayvanlar, eğitilmiş avcı hayvandır. Çünkü, hayvanların çoğu, tabiatı dolayısı ile gönderildiği vakit gider.

Şâfiî ile ilim adamlarının çoğunluğu (Cumhûr), eğitilmiş olmakta avcı hayvanın sahibi adına yakalamasını da şart koşmuşlardır. Ancak, kendisinden nakledilen meşhur görüşünde Mâlik bu şartı öngörmemiştir Şâfiî der ki: Öğretilmiş olan avcı hayvan, sahibi tarafından gönderildiği vakit giden, geri dönmesi için çağırdığı vakit sahibine geri dönen, avı sahibi adına yakalayan ve ondan bir şey yemeyendir. Avcı hayvan bunu defalarca tekrarladığı takdirde ve bu işi bilen ehil kimseler, artık bu hayvan eğitilmiş oldu diyecek olurlarsa, o taktirde o hayvan eğitilip öğretilmiş hayvan olur.

Yine Şâfiî'lerle Kûfelilerden nakledildiğine göre, salındığı vakit giden, avı yakaladığı vakit ona dokunmayan ve bunu ardı ardına defalarca yapan hayvanın üçüncü defa bu şekilde av yakalaması halinde avı yenilir.

İlim adamlarından, bunu üç defa yaparsa dördüncüsünde avladığı yenilir diyenler de vardır. Yine aralarında; Bunu, bir defa yapacak olursa, o hayvan alıştırılıp öğretilmiş olur ve ikincisinde de o hayvanın avladığı yenilir, diyenler de vardır.

9- Hayvanın Avcı için Yakalamasının Anlamı:

Yüce Allah'ın;

"Artık onların sizin için tutuverdiklerinden yiyin" âyeti, sizin adınıza yakaladıklarından ve ilişmediklerinden yiyin demektir.

İlim adamları, bu âyetin te'vili (anlamı) hususunda farklı görüşlere sahiptirler,

İbn Abbâs, Ebû Hüreyre, Nehaî, Katade, İbn Cübeyr, Atâ b. Ebi Rebah, İkrime, Şâfiî, Ahmed, İshak, Ebû Sevr, en-Numan (Ebû Hanîfe) ve mezhebine mensup ilim adamları derler ki: Âyet, ondan yemeyecek olursa, anlamındadır Eğer avdan yiyecek olursa, geri kalanı yenilmez. Çünkü bu durumda o, Kendisi için yakalamış, sahibi adına yakalamamış olur. Ebû Hanîfe ve mezhebine mensup ilim adamlarına göre pars da köpek gibidir. Şu kadar var ki, kuşlarda bunu şart konmamışlardır. Aksine kuşların yediklerinden arta kalan yenilir.

Sa'd b. Ebi Vakkas, Abdullah b. Ömer, Selman-ı Farisî ve yine Ebû Hüreyre ise şöyle demektedirler: Bu, ondan yemiş olsa dahi anlamındadır. Eğer avcı hayvan, -köpek, pars ya da kuş olsun- avdan yiyecek olursa, avın geri kalanı -geriye bir parçacık kalmış olsa dahi- yenilir. Bu, Mâlikin ve mezhebine mensup bütün ilim adamlarının da görüşüdür. Aynı zamanda bu, Şâfiî'nin ikinci görüşüdür. Kıyas da bunu gerektirir.

Konu ile ilgili olarak zikrettiğimiz bu anlamlarda iki tane hadis vardır. Birincisi, Adîy b. Hatim'in rivâyet ettiği, alıştırılmış köpeğe dair hadiste geçen şu ifadelerdir: "Eğer (avdan) yiyecek olursa, sen (kalanı) yeme. Çünkü bu durumda o kendisi için avlamış olur." Hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Zebâih 2, 7. 10; Müslim, Sayd 2, 3; Ebû Dâvûd, Edâhî 22; Tirmizî, Sayd 6; Nesâî, Sayd 1, 7; İbn Mâce, Sayd 3; Müsned, IV, 257.

İkincisi ise, Ebû Salebe el-Huşeni yoluyla gelen hadistir. Ebû Salebe dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) köpek avı hakkında şöyle buyurdu: "Köpeğini salarken üzerine Allah'ın ismini andığın takdirde sen (o avdan) ye. Köpeğin ondan yemiş olsa dahi. Sağ elinin sana kazandırdığından ye." Bunu, Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Edâhi 23; Müsned, TV, 195. Bu, Adiy'den de rivâyet edilmiş ise de sahih değildir. Adiy'den gelen sahih rivâyet, Müslim'in rivâyet ettiği hadistir.

Konu ile ilgili iki rivâyet arasında tearuz olduğundan dolayı, bizim mezheb âlimlerimizden ve onların dışında olanlardan kimisi, bu iki hadisin arasını bulma yoluna gitmiştir. O bakımdan, yasaklamayı ihtiva eden hadisi, tenzihi kerahete ve veralı davranmaya, bunu mubah kılan hadisi de cevaza ait olarak kabul etmiş ve şöyle demişlerdir: Adiy zengin birisi idi. O bakımdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona veralı ha ket etmek suretiyle yememesi şeklinde fetva verirken, muhtaç bir kimse olan Ebû Sa'lebe'ye yemesi hususunda cevazı belirterek fetva vermiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Bu te'vilin doğruluğuna Hazret-i Peygamber'in Adiy hadisinde kullandığı şu ifade de delâlet etmektedir: "Çünkü gerçekten ben, o takdirde (o avcı hayvanın) kendisi adına yakalamış olacağından korkarım." İşte bizim ilim adamlarımızın tevili budur. Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) "el-İstizkâr" adlı eserinde der ki: Adiy yoluyla gelen bu hadis ile Ebû Sa'lebe hadisi tearuz halindedir, Zahir görülen o ki, Ebû Sa'lebe hadisinin onu nesh ettiğidir. Çünkü Hazret-i Peygambere: Ey Allah'ın Rasûlü; ondan yemiş olsa dahi diye sorup, Hazret-i Peygamber'in: "Ondan yemiş olsa dahi" demesi bunu göstermektedir.

Derim ki; Ancak bu, nesh iddiası su götürür. Çünkü bunun tarihini bilemiyoruz. Bu durumda iki hadisin telifi ise, -hadislerin varid oldukları tarih bilinmediği sürece- daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allahur.

Şâfiî mezhebinin âlimlerine gelince, onlar da şöyle demektedir: Eğer avlanılan hayvandan köpeğin yemesi, aşın açlığı dolayısı ile ise, o av hayvanı yenilir, aksi takdirde yenilmez. Çünkü o takdirde bu, onun kötü eğitilmesinin bir neticesidir. Seleften bir topluluğun da bu hususta ayırım gözettiğine dair rivâyetler vardır. Buna göre köpek ile parsın avlayıp kendisinden yediklerinin yenilmeyeceğini, buna karşılık doğan'ın kendisinden yediği avın yenilmesinin câiz olduğunu kabul etmişlerdir. Bu görüş en-Nehaî, es-Sevrî, rey ashâbı ve Hammâd b. Süleyman'ın görüşüdür. İbn Abbâs'tan da nakledilmiştir. Bunlar derler ki: Çünkü köpek ile parsın dövülmesi ve bundan dolayı azarlanmaları mümkündür. Kuşa böyle bir uygulamanın imkânı yoktur. Kuşun öğretilmiş olmasının sınırı ise çağırıldığında geri gelmesi, salındıgında da gitmesidir. Kuşun eğitiminde bundan daha ilerisine imkân yoktur, onu vurmak ise ona eziyettir.

10- Eğitilmiş Hayvanın, Avlanılan Hayvanın Kanından İçmesi:

İlim adamlarının Cumhûruna göre, eğitilmiş hayvan av hayvanının kanından içecek olursa avı yenilir. Atâ der ki: Kam içmek, av hayvanını yemek değildir. Bununla birlikte en-Nehaî ile Süfyan-ı Sevrî böyle bir av hayvanım yemeyi mekruh görmüşlerdir. Ancak avın mubah oluş sebebinin eğitilmiş av hayvanının avı yaralayıp kanını akıtması olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bu yaralamanın muhakkak olarak gerçekleştiğinden emin olunması, bunda herhangi bir şüphenin olmaması gerekir. Şüphe bulunması halinde ise av hayvanının yenilmesi câiz olmaz. Bunu, ayrı bir başlıkta ele alalım:

11- Avın Avcı Hayvan Tarafından Yaralanmış Olması:

Avcı, kendi köpeği ile beraber bir başka köpeği de bulacak olur ise diğer köpeğin bir başka avcı tarafından gönderilmemiş olduğu kabul edilir. Bu ikinci köpeğin kendi tabiatı gereği ve kendiliğinden gönderildiği varsayılır Bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Eğer ona (avlanmasına) ondan başka köpekler de karışmış ise ondan yeme -bir başka rivâyette de şöyle denilmektedir-: Çünkü sen, ancak kendi köpeğin için besmele çektin, ondan başkası için besmele çekmedin." Buhârî, Zebaih 7, 8, 10; Müslim, Sayd 2. 4, 5; Nesâî, Sayd 2, 6, 7; İbn Mâce, Sayd 3; Müsned, IV, 257, 258, 379, 380.

Şayet bir başka avcı, ikinci köpeği göndermiş ve her iki köpek de o av hayvanını ortaklaşa avlamış ise, iki avcının da avlanılan o hayvanda ortak olması hakkıdır. İki köpekten birisi o av hayvanını öldürücü bir şekilde yaralamış, daha sonra ikincisi gelmiş ise, o avr onu Öldürücü şekilde yaralayan eğitilmiş hayvanın sahibine aittir. Aynı şekilde kendisine bir ok atılarak dağdan aşağı yuvarlanan yahut bir suya gömülen hayvan da yenilmez. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Adiy b. Hatim'e şöyle demiştir: "Ve eğer okunu atacak olursan, Allah'ın ismini an (arak at). (Avın) bir gün gözünden kaybolup avında kendi okunun izinden başka bir şey bulamayacak olursan (avını) yiyebilirsin. Şayet onu suya gömülmüş bulacak olursan ondan yeme. Çünkü sen o hayvanı suyun mu, kendi okunun mu öldürdüğünü bilemezsin." Müslim, Sayd 6,7; Nesâî, Sayd 18; Müsned, IV, 379. Bu da, açık bir nasstır.

12- Avlanılan Hayvan Yaralanmaksızın Ölürse:

Av hayvanı köpeklerin ağızlarında fakat yara almaksızın ölecek olursa yenilmez. Çünkü boğularak ölmüş olur. Bu da kör bir bıçakla kesilip boğazı kesilmeden önce kesim esnasında çektiği izdıraptan ölmüş gibi olur.

Şayet yırtıcı hayvanlardan o av hayvanını kurtarıp kesme imkânı bulmakla birlikte av hayvanı ölünceye kadar bu işi yapmazsa o hayvan yenilmez. Ve hayvanı kesmek hususunda kusurlu hareket etmiş olur. Çünkü bu durumda hayvan kesilecek bir hale gelmiş idi. Kesilebilen hayvanın İslâmi kesimi ise kesilemeyeninkinden farklıdır.

Şayet o hayvanı avlayıcı hayvanlardan kurtardıktan sonra bıçağını çıkarmadan önce ölürse veya beraberinde bulunan bıçağını eline alır (takat kesmeden) ölürse o hayvanın yenilmesi câiz olur. Bıçak beraberinde bulunmamakla birlikte bıçağı aramayıp başka bir şeyle oyalanacak olursa o hayvan yenilmez.

Şâfiî der ki: Avlayıcı hayvanların yakalayıp herhangi bir şekilde yaralamadığı av hayvanı hakkmda iki görüş vardır. Birincisine göre, yaralanmadığı sürece o hayvan yenilemez. Çünkü yüce Allah:

"Avcı hayvanların..." diye buyurmaktadır. Bu da İbnü'l-Kasım'ın görüşüdür. Diğeri ise bu hayvanın yenilmesinin helâl olduğudur. Bu da Eşheb'in görüşüdür. Eşheb der ki: Eğer av hayvanı köpeğin çarpmasından ötürü ölürse yenilir.

13- Kaybolan Avın Hükmü:

Hazret-i Peygamberin (11. başlıkta geçen) Hadîs-i şerîfteki: "Şayet onu bir gün süreyle kaybeder ve onda kendi okunun izinden başka bir yara izi bulmuyacak olursan (ondan) yiyebilirsin" âyeti ile buna yakın ifadelerin yer aldığı, Ebû Sa'lebe yoluyla gelen ve Ebû Dâvûd tarafından: "Üçgün sonra dahi olsa -kokmamış olması şartıyla- onu yiyebilirsin," Müslim, Sayd 10, 11; Ebû Dâvûd, Edahî 24; Müsned, IV, 194. fazlalığıyla yer alan Hadîs-i şerîfe, Hazret-i Peygamberin: " Gözünün önünde seni ri bir şekilde (av hayvanın veya av aletinle) öldürdüğünü ye. Fakat, gözünün önünden kaybolduktan sonra ölenden yeme" Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IV, 30, 102 hadisi arasında bir tearuz bulunmaktadır.

(Bundan dolayı) gölden kaybolan av hayvanının yenilmesi ile ilgili olarak ilim adamları üç farklı görüş ortaya atmışlardır:

1) Avın ölümüne sebep teşkil eden ister ok, ister köpek olsun yenilir.

2) Gözden kaybolması halinde hiçbir şey yenilmez. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Gözünün önünde ve süratlice öldürdüğünü ye, gözünden kaybolup da öleni yeme" diye buyurmuştur. Yenilmeyiş sebebi ise, okun dışında başka birtakım haşerelerin avın ölümünde katkısı bulunmuş olması korkusudur.

3) Ok ile köpek avı arasında fark gözetenler. Bunların görüşlerine göre, ok ile öldürülen yenilir, köpek tarafından öldürülen ise yenilmez.

Bünun izahı şöyle yapılabilir: Ok, belli bir cihetten av hayvanının ölümüne sebep teşkil eder. Ve bu konuda içinden çıkılamayacak bir durum olmaz. Köpek gibi av hayvanları ise, değişik yerlerden av hayvanının Ölümüne sebep teşkil etmiş olabilirler. O bakımdan nasıl öldüğü hususu içinden çıkılamayabilir. Bu üç görüş de bizim (mezhebimizin) ilim adamları tarafından ileri sürülmüş görüşlerdir.

Mâlik, Muvatta’''ın dışındaki eserlerde şöyle demektedir Av ölür, daha sonra onu ölü olarak eline geçirdiğinde doğanın, köpeğin ya da okun onun öldürücü bir tarafına İsabeti sözkonusu değilse ondan yiyemez.

Ebû Ömer (b. Abdi'l-Berr) der ki: İşte bu da bize şunu göstermektedir. Eğer avlama aracı avın öldürücü yerlerine isabet edecek olursa, ona (Mâlik'e) göre üzerinden bir gece geçmiş olsa dahi helâldir ve onu yiyebilir. Şu kadar var ki, üzerinden gece geçmişse ondan yemeyi mekruh kabul etmektedir. Çünkü İbn Abbâs'tan: "Eğer gözünden bir gece kaybolacak olursa (onu) yeme" dediği rivâyeti gelmiştir. Buna yakın bir rivâyet de es-Sevrî'den gelmiştir. O şöyle demektedir: Eğer av hayvanı bir gün kaybolacak (görülmeyecek) olursa ben onu yemeyi mekruh kabul ederim.

Şâfiî der ki: Kıyasa göre, onun nerede öldüğünü göremeyecek olursa, o av hayvanını yiyemez.

Evzaî der ki: Ertesi günü o av hayvanım ölmüş ve okunu av hayvanında saplı bulur, yahut köpeğinin onda açtığı yara izini görürse ondan yiyebilir

Eşheb, Abdulmelik ve Esbağ da buna yakın görüş belirterek şöyle derler:

Eğer avlanılanın öldürücü yerleri isabet almışsa, üzerinden bir gece geçmiş olsa dahi avlanılan hayvanin yenilmesi câiz olur. Hadîs-i şerîfteki "kokuşmadığı sürece" ifadesi ise, bir ta'lîl'dir. Çünkü, hayvan kokuşacak olursa, senin tabiatın kaldırmadığı pis şeyler arasına katılmış olur. Bundan dolayı da onu yemek tiksinti verir (veya mekruh olur); bununla birlikte ondan yiyecek olursa caizdir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kokuşmuş (bozulmuş) bir yağlı sulu yemeği, (kokuşmuş olmasına rağmen.) yemiştir. Bk. Buhârî, Buyu' 14, Rehn 1, Meğazî 29; Tirmizî, Buyû’ 7- Müsned, III, 133, 180... Şöyle de denilmiştir Bu (kerahiyet hükmü) yiyenin zarar görmesinden korktuğu şeyler ile maluldür. Bu, ta'lile göre eğer zarar görme korkusu muhakkak ise onu yemek haram olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

14. Gayr-i Muzlimlerin Avlanmak için Eğitilmiş Köpekleriyle Avcılık Yapmak:

Bu kabilden olmak üzere ilim adamları, eğitilmiş olması halinde yahudi ve hıristiyanın köpeği ile avlanmanın hükmü hususunda farklı görüşlere sahiptirler, Hasan-ı Basrî bunu mekruh görmüştür.

Mecusî tarafından eğitilmiş köpek, doğan ve şahin ile avlanmayı ise Cabir b. Abdullah, el-Hasen, Atâ, Mücahid, en-Nehaî, es-Sevrîve İshak mekruh görmüşlerdir. Mâlik, Şâfiî ve Ebû Hanîfe ise, avcının müslüman olması halinde bunlara ait köpeklerle avlanmayı câiz görmüş ve: Bu (eğitilmiş avcı hayvanlar) böyle birisine ait bıçak gibidir.

Şayet avcı kitap ehlinden ise, ümmetin Cumhûru -Mâlik müstesna- avının yenilmesini câiz olduğunu kabul ederler. Mâlik ise, kitap ehline mensup kimsenin avı ile kestiği hayvan arasında fark gözetmiş ve şu âyet-i kerimeyi okuyarak:

"Ey Îman edenler, Allah ... avdan ellerinizin, mızraklarınızın erişebileceği bir şeyle sizi muhakkak deneyecektir" (el-Mâide, 5/94) âyetini delil gösterip şöyle demiştir; Yüce Allah burada yahudilerden de hıristiyanlardan da söz etmemektedir.

İbn Vehb ile Eşheb ise şöyle derler: Yahudi ile hıristiyanın avı, tıpkı kestiği hayvan gibi helâldir. Muhammed'in Kitab'ında ise, Sabiinin avının da kesiminin de câiz olmayacağı belirtilmektedir. Sabiiler, yahudilerle hıristiyanlar arasında bir topluluk olup muayyen bir dinleri yoktur.

Şayet avcı mecusî ise, Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve bunların arkadaşları ile bütün insanların büyük çoğunluğu avının yenilmesini kabul etmemişlerdir. Ebû Sevr ise bu hususta iki görüş vardır demektedir: Bir görüş bütün bunların görüşü gibidir. Diğeri ise, mecusiler kitap ehlindendir ve onların avları (nın yenilmesi) caizdir şeklindedir.

Sarhoş bir kimse avlanır yahut hayvan kesecek olursa, onun avı da kestiği de yenilmez. Çünkü, şer'î kesimin (zekât, tezkiye) maksada (niyete) ihtiyacı vardır. Sarhoş kimsenin ise maksat güderek bir iş yapması sözkonusu değildir.

15- Av için Eğitilmiş Hayvan Avdan Yiyecek Olursa:

Nahivciler, yüce Allah'ın:

"Sizin için tutuverdiklerinden" âyetindeki; ...den edatının durumu hakkında farklı görüşlere sahiptirler. el-Ahfeş, bu da yüce Allah'ın:

"Onun meyvesinden yiyiniz" (el-En'âm, 6/141) âyetindeki gibi fazladan gelmiştir, der Basralılar ise onun bu hususta hatalı olduğunu belirtirler ve bu edatın olumlu cümlede fazladan gelmeyeceğini, ancak nefy (olumsuz) ve soru cümlelerinde fazladan gelebileceğini belirtirler. Şanı yüce Allah'ın:

"Meyvesinden" âyeti ile

"Günahlarınızdan bir kısıntını bağışlar" (el-Bakara, 2/271) ve:

"Günahlarınızdan bazısını bağışlasın..." (el-Ahkâf, 46/31) âyetinde bu edat tab'îz (kismîlik) bildirmek içindir Buna karşılık el-Ahfeş şöyle cevap vermektedir: Yüce Allah, kimi yerde bu edatı zikretmeksizin:

"Günahlarınızı bağışlar..." (es-Sâf, 61/12) diye buyurmaktadır. İşte bu da olumlu cümlede bu edatın fazladan gelebileceğine bir delildir. el-Ahfeş'e şu şekilde cevap verilmektedir: Buradaki bu edat, tab'îz içindir. Çünkü avlanılan hayvandan helâl olan yalnızca ettir. Kan ve diğer pislikler bunun dışındadır.

Derim ki: Yemek hususunda asıl maksat ve alışılmış şey bu değildir ki, bununla onun dedikleri çürütülebilsin. Bununla birlikte; Tutuverdiklerinden" âyeti ile eğitilmiş hayvanların geriye bıraktıklarından... anlamının kastedilmiş olması da muhtemeldir. Bu açıklama: Eğer köpek avlanılan hayvandan yiyecek olursa bunun zararı olmaz diyenlerin görüşüne uygun bir açıklamadır. İşte bu ihtimal sebebiyle ilim adamları -az önce de geçtiği üzere- eğitilmiş av hayvanlarının avdan yemesi halinde avlanılan o hayvanın yenilmesinin câiz olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

16- Köpek Barındırmanın Câiz Olduğu Haller:

Âyet-i kerîme, avlanmak kastıyla köpek edinmenin ve köpek barındırmanın câiz olduğuna delâlet etmektedir. Bu husus, sünnette sabit olduğu gibi, sünnet buna ekin ve davar için köpek barındırma hallerini de ilave etmiştir. İslamin ilk dönemlerinde köpeklerin öldürülmesi emredilmişti. Öyleki, çölden gelen bir kadıncağızın arkasından takılıp gelen köpek dahi öldürülürdü. Müslim, İbn Ömer'den Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Her kim, av yahut davar köpeği dışında bir köpek barındıracak olursa, her gün onun ecrinden iki kırat eksilir." Buhârî, Zebâih 6; Müslim, Müsâkaat 51, 52, 54-56, 59; Tirmizî, Sayd 17; Nesâî, Sayd 12, 13; Dârimî. Sayd % Muvatta’', îsii'zân 13; Müsned, II, 4, 8, 37, Al, 55, 60, 113, 147. Yine Ebû Hüreyreden şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Davar, av veya ekin köpeği dışında her kim köpek edinecek olursa, hergün onun ecrinden bir kırat eksilir." Buhârî, Hars 3, Bed'u’l-Halk 17; Müslim, Müsakaat 53. 57, 58, 60; Ebû Dâvûd, Edâhi 22; Tirmizî, Sayd 17; Nesâî, Sayd 14; İbn Mâce, Sayd 2; Müsned, II, 267, 345; II, 79'da bu manada ve İbn Ömer'den.

ez-Zührî der ki: İbn Ömer'e, Ebû Hüreyre'nin dediğinden sözedilince şöyle dedi: Allah Ebû Hüreyre'ye rahmet buyursun. O da ekin sahibi bir kimse idi.

Böylelikle sünnet bizim dediğimize delalet etmiş olur. Hazret-i Peygamber, sözü geçen bu faydalardan herhangi birisi sözkonusu olmaksızın köpek barındıranın ecrinin eksileceğini belirtmiştir. Bu ise, köpeğin müslümanları korkutmasından, havlamasıyla onları şaşırtmasından dolayı olabilir.

Nitekim, Basralı şairlerden birisi, Ammar'ın yanına misafir olarak konaklamıştı. Köpeklerinin havladığını işitmiş ve bunun üzerine şöyle demişti:

"Biz, Ammar'a konuk olduk.

O da köpeklerini kışkırttı üzerimize

Az kalsın iki evi arasında (onlar tarafından) yenilip bitirilecektik

Arkadaşlarıma gizlice dedim ki:

Bugün(ün eziyeti) mi daha uzun, yoksa kıyâmet günü mü?"

Köpek barındırmanın yasaklanış sebebi, meleklerin eve girmelerine engel olmaları, yahut -Şâfiî'nin görüşüne göre- necis olmaları veya fayda sağlamayan herhangi bir şeyi edinmeye dair yasağın kapsamına girmesi dolayısıyla da olabilir.

Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

İki rivâyetten birisinde "iki kırat" denilirken, diğerinde "bir kırat" denilmektedir Bundan dolayı âyetin, biri diğerinden daha fazla eziyet verici iki tür köpek hakkında olması muhtemeldir. Hazret-i Peygamberin öldürülmesini emrettiği ve öldürülmelerini yasaklaması esnasında istisna edilenlerin arasına sokmadığı siyah köpek gibi. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "İki noktalı (benekli) simsiyah köpeği öldürmeye bakınız. Çünkü o bir şeytandır." Müslim, Müsakaat 47; Müsned, III, 333; Ayrıca bk: Ebû Dâvûd, Edahi 21; Tirmizî, Sayd 16; Nesâî, Sayd 10; İbn Mâce, Sayd 2; Dârimî, Sayd 3; Müsned, III, 333, IV, 85, V, 54, 56, 57, 158. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.

Bu farklılığın, köpeğin beslendiği yerlerin farklı olması dolayısıyla olması da muhtemeldir Mesela, Mekke veya Medine'de köpek barındıranın ecrinden iki kırat, başka yerlerde barındıranın ecrinden bir kırat eksilmesi de mümkündür. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Barındırılması mubah olan köpeklere gelince, böyle bir köpeği barındıranın ecrinden -at ve kedi beslemek gibi- bir şey eksilmez. Böyle bir köpeğin alım ve satımı da câiz olur. Hatta Sahnûn şöyle demektedir: Böyle bir köpeğin satış bedeli ile hac dahi edebilir. Mâlik'e göre barındırılması mubah olan davar köpeği davarlarla birlikte gidip gelen köpektir. Evde hırsızlara karşı davarları koruyan köpek değildir. Ekin köpeği ise, gece ve gündüz vahşi hayvanlara karşı ekini koruyan köpektir. Hırsızlara karşı koruyan değil. Mâlik'in dışındaki ilim adamları ise, şehirden uzak yerlerde (badiyede.) davar, ekin ve ev hırsızlarına karşı köpek edinmeyi câiz kabul etmişlerdir.

17- Alimin Cahile Üstünlüğü:

Bu âyet-i kerimede bilgili olanın, cahilin sahip olmadığı üstünlük ve fazilete sahip olduğuna bir delil vardır. Çünkü köpek eğitilip öğretildiği takdirde diğer köpeklere daha üstün olur. Buna göre ilim öğrenen insanın diğer insanlara üstünlüğü öncelikle sözkonusudur. Özellikle de bildikleriyle amel edecek olursa. Nitekim bu, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'ın dediği rivâyet edilen şu sözünü andırmaktadır: "Her şeyin bir kıymeti vardır Kişinin kıymeti ise, onun güze) bir şekilde yaptığı (ihsan ettiği) dir.

18- Allah'ın İsmini Anarak Avlanmak:

Yüce Allah'ın:

"Üzerine Allah'ın ismini anın" âyeti, besmele çekme emrini ihtiva etmektedir. Bu besmelenin eğitilmiş hayvanı avın üzerine gönderme esnasında çekileceği söylenmiştir. Böylelikle besmele çekmek hususunda avlanmak ile hayvan kesme arasında bir uygunluk bulunmaktadır. Buna dair açıklamalar, el-En'âm suresinde (6/121. âyetin tefsirinde) gelecektir.

Burada besmele çekmekten kastın yerken besmele çekmek olduğu da söylenmiştir, ifadeden daha açıkça anlaşılan budur.

Müslim'in Sahihinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Ömer b. Ebi Seleme'ye şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Ey çocuk, Allah'ın ismini an, sağ elinle ye ve önünden ye" Buhârî, Et’ime 2; Müslim, Eşribe 107-109; Ebû Dâvûd, Et'ime 19; Tirmizî, Et’ime 47; İbn Mâce, Et'ime 8; Müsned, IV, 26.

Hazret-i Huzeyfe yoluyla gelen hadiste de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Şüphe yok ki şeytan, üzerinde Allah'ın adının anılmaması sebebiyle yemeği kendisine helâl kabul eder " Müslim, Eşribe 102; Ebû Dâvûd, Et’ime 15; Müsned, V, 383, 398

Eğer yemeğin basında besmele çekmeyi unutacak olursa, sonrasında besmele çeksin. Nesâî, Umeyye b. Mahşîden -ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashâbındandı- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, besmele çekmeksizin yemek yiyen birisini gördüğünü, son lokmaya gelince: Başında da sonunda da bismillah dediğini, bunun üzerine de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Şeytan onunla yemeye devam edip durdu. Fakat besmele çekince yediklerini kustu." Ebû Dâvûd, Et’ime 15.

19. Allah Korkusu (Takva):

Yüce Allah:

"Ve Allah'tan korkun" âyeti ile, genel olarak Allah'tan korkmayı (takvayı) emretmektedir. Bu emrin yakın işareti ise, bu âyeti kerimenin ihtiva ettiği emirler ile ilgilidir. Hesabın çabucak görülmesi ise, yüce Allah'ın bilgisinin herşeyi kuşatmış olması ve her şeyi sayısıyla tek tek bilmiş olması bakımındandır. O bakımdan O'nun, hesab edenlerin yaptığı gibi herhangi bir şekilde saymaya ve basamaklara ayırmaya kalkışmasına ihtiyacı yoktur. İşte bundan dolayı (bir başka yerde) şöyle buyurmaktadır;

"Hesab ediciler olarak Biz yeteriz," (el-Enbiya, 21/47)

Şanı yüce Allah, bütün mahlukatın hesabını bir defada görecektir. Bunun kıyâmet günü ile tehdit anlamına gelmesi ihtimali de vardır. Şöyle buyurmuş gibidir: Şüphesiz, Allah'ın sizi hesaba çekeceği gün pek çabuk gelecektir. Çünkü kıyâmet günü pek yakındır.

Hesap ile amellerin karşılığının verilmesini kastetmiş olması da muhtemeldir. Âdeta, dünya hayatında Allah'tan korkmadıkları takdirde çok çabuk ve pek yakında bir karşılık görmeyi (cezalandırmayı) hatırlatarak tehditte bulunmuş gibidir.

5

Bugün size iyi ve temiz olan şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir. Sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mü’min kadınlardan İffetli olanlar ile, sizden önce kitap verilenlerden iffetli kadınlar -iffetinizi korumanız, zina etmemeniz, gizli dost edinmemeniz ve mehirlerini vermeniz şartıyla- size helaldir. Kim Îmanı İnkâr ederse, ameli boşa gitmiş olur. Ve o, âhirette en çok zarara uğrayanlardandır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:

1- Temiz Şeylerin Helâl Kılınışı Ve Dînin Üstünlüğü:

Yüce Allah'ın:

"Bugün size iyi ve temiz olan şeyler helâl kılındı" âyeti, yani: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim" ve "Bugün size iyi ve temiz olan şeyler helâl kılındı" takdirindedir. Burada "bugün" lâfzı, te'kid olmak üzere tekrar edilmiştir. Yani, kendilerine dair soru sorduğunuz iyi ve temiz peyler size helâl kılınmış bulunmaktadır. İyi ve temiz şeyler, esasen bu âyet-i kerimenin nüzulünden önce müslümanlara mubah kılınmıştı. Bu da onların Sorularına bir cevaptı. Çünkü: Bize helâl kılman şeyler nelerdir diye sormuşlardı.

Âyette geçen: Bugün" ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın çağına işaret edildiği de söylenmiştir. Nitekim, bunlar filanın günleridir, denilmektedir. Yani, işte bu vakitler sizin üstün geldiğiniz ve İslâmın yayıldığı zamanlardır. İşte ben, bununla dininizi kemale erdirdim ve sizin için iyi ve temiz olan şeyleri helâl kıldım.

Âyet-i kerimede, geçen:

"İyi ve temiz şeyler: et'tayyibat" den bundan önce de söz edilmiş idi.

2- Kitap Ehlinin Yiyecekleri:

Yüce Allah'ın: '

"Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği de size helâldir" âyeti, mübteda ve haberdir.

Yiyecek (et-Ta'âm), yenecek şeylerin adıdır, Kesilenler de bunlar arasındadır. Te'vil ilmînde ehil bir çok kimsenin görüşüne göre, burada bununla özel olarak kesilen hayvanlar kastedilmektedir. Onların yiyeceklerinden bize haram kılananlar ise bu hususta varid olmuş hitabın genel kapsamı içerisine girmemektedir. İbn Abbâs der ki: Yüce Allah:

"Üzerinde Allah'ın ismi anılmamış olan şeylerden yemeyiniz" (el-En'âm, 6/121) diye buyurduktan sonra:

"Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir" âyeti ile bundan istisnada bulunmuştur. Bununla da yahudi ve hıristiyanın kestiğini kastetmektedir. Her ne kadar hıristiyan, kesim esnasında: Mesih adına, Yahudi de: Uzeyr adına diyorsa da bu böyledir. Çünkü, onlar esas itibari ile benimsedikleri dine göre kesmektedirler. Atâ der ki: Mesih adına dese dahi hıristîyanın kestiğini ye. Çünkü yüce Allah onların neler söylediklerini bildiği halde kestiklerini mubah kılmıştır, el-Kasım b. Muhaymere ise şöyle demektedir; Hıristiyan kimse, Sercis -onlara ait bir kilisenin adıdır- adına, diyecek olsa dahi onun kestiğini ye. Aynı zamanda bu, ez-Zührî, Rabia, Şa'bî ve Mekhul'ün de görüşüdür. Ashâb-ı kiramdan Ebû'd-Derdâ ve Ubade b. es-Samit'ten de bu görüş rivâyet edilmiştir.

Bir kesim de şöyle demektedir: Sen, kitap ehline mensub kimsenin, yüce Allah'tan başkasının adına kestiğini işitecek olursan, sakın ondan yeme. Ashâb-ı kiramdan Ali, Âişe ve İbn Ömer bu görüştedir. Bur Tavus ve el-Hasen'in de görüşüdür. Onlar, yüce Allah'ın.:

"Üzerlerine Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyin. Çünkü o, elbetteki bir fısktır" (el-En'âm, 6/121) âyetine dayanarak bu görüştedirler. Mâlik ise, bunu haram kılmaksızın: Ben bunu (bundan yemeyi) mekruh görüyorum, demekle yetinmiştir

Derim ki: Kitap ehlinden olanın kestiğini yemenin câiz olduğunun ittifakla kabul edildiğini nakleden, sonra da bunu hayvanı keserken besmele çekmenin şart olmadığına delil göstererek şöyle diyen el-Kiyâ et-Taberî'nin şu sözleri gerçekten hayrete değer: "Şüphe yok ki, bunlar kestikleri hayvanlar üzerinde ancak Mesih ve Uzeyr gibi gerçek anlamda mabud olmayan ilâh edindikleri kimselerin ismini anarlar. Şayet gerçek manada ilâh olan Allah'ın adım anacak olsalar dahi onların bu amslan, ibadet suretiyle olmaz. Bir başka şekilde olabilir. İbadet suretiyle olmaksızın Allah'ın ismini şart koşmak ise, aklen kavranılabilecek bir şey değildir. Kâfirin, Allah'ın ismini anması ile anmaması ise -kendisinden ibadet kastı tasallallahü aleyhi ve sellemvur olunamayacak olursa- aynı seviyededir.

Diğer taraftan hıristiyan, ancak Mesih adım anarak keser. Yüce Allah da mutlak olarak (kayıtsız ve şartsız bir şekilde) onların kestiklerinin helâl olduğuna hüküm vermiştir. İşte bunda, besmele çekmenin –Şâfiî’nin de dediği gibi- asla şart olmadığına dair bir delil vardır"

Bu hususta ilim adamlarına ait değişik görüşler, yüce Allah'ın izniyle el-En'âm sûresinde (6/121. âyetin tefsirinde) gelecektir.

3- Kitap Ehlinin Kesim Hayvanları Dışında Kalan Yiyecekleri:

Meyve ve buğday gibi ayrıca bir çabayı gerektirmeyen yiyecekler kabilinden olup, şer'î kesime gerek duymayan (kitap ehlinin) yiyeceklerinin yenilmesinin câiz olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Zira, herhangi bir kimsenin bunları mülk edinmesinin bunlara bir zararı olmaz. Bir çaba sonucu elde edilen yiyecekler ise iKi türlüdür. Birincisi din ile bir ilgisi bulunmayan ve bir yapını çabası sonucu ortaya çıkan, undan yapılan ekmek, yağ çıkarmak ve benzeri şeylerdir. Eğer, zımmiye ait bu gibi yiyeceklerden uzak durulursa, bu sadece tiksinti duyulduğu için uzak kalınacak türden kabul edilir. İkincisini ise, din ve niyeti gerektiren sözünü ettiğimiz şer'î tezkiye.

Kıyas, onların kestiklerinin câiz olmamasını gerektirir. -Nitekim bizim, onların Allah tarafından kabul edilebilecek bir namazları ve bir ibadetleri olmaz dememiz de böyledir.- Ancak, yüce Allah, onların kestikleri hayvanlar hususunda bu ümmete ruhsat vermiş ve -böylelikle daha önce İbn Abbâs'ın görüşünü nakledilirken de belirtildiği üzere- nass ile de bunu kıyasın kapsamı dışına çıkarmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

4- Kitap Ehlinin Kesiminin Hükme Etkisi:

Kitap ehlinin şer'î usule uygun kesimleri, kendileri için haram kılınmış olan şeylerde etkili olur mu, olmaz mı hususunda ilim adamlarının farklı iki görüşü vardır. Cumhûr, kendileri için helal olanda da olmayanda da kesilen hayvanın tümünde bu kesimin etkili olacağını kabul etmektedir Çünkü, şer'î usule uygun bir şekilde kesilmiştir.

Bir gurup ilim ehli ise şöyle demektedir. Onların kestiklerinden bize helal olan, yalnızca onlar için helal olandır. Çünkü, onlar için helal olmayan şeylerde onların şer’î usule uygun kesimlerinin etkisi olmaz. O bakımdan bu kanaate sahip olan ilim adamları, kitap ehlinin kestiklerinden diğerleri sırtına yapışık olan ile safi yağların yenilmesini câiz kabul etmezler. Âyet-i kerimedeki

"yiyecek (et-Taam)" lâfzını, kesilen hayvanın bir bölümü hakkında münhasır olarak kabul etmişlerdir.

Birinci kesim ise bu lâfzı (bizim için) yenilebilen bütün şeyler hakkında umumu üzere kabul etmiştir. Bu görüş ayrılığı Mâliki mezhebinde sözkonusudur. Ebû Ömer (b. Abdi'l-Berr) der ki: Mâlik, yahudîlerin iç yağlan ile kestikleri develeri yemeyi mekruh görmektedir, İlim adamlarının çoğunlulğu ise bunda herhangi bir sakınca görmemektedirler. Buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle, En'âm sûresinde (6/146. ayetin tefsirinde) gelecektir.

Mâlik, -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- müslümanın kestiği bulunurken onların kestiklerini yemeyi mekruh kabul ederdi. Aynı şekilde onlara (kitap ehline) kestiklerini satacakları pazarlarının olmasını da mekruh görmüştür. Bu görüş onun, -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bir tenezzühüdür (Şüphelerden dahi uzak durmak isteme eğilimidir).

5- Mecusîlerin Kestikleri:

Mecusîlerin kestiklerine gelince, ilim adamları -istisnalar hariç- onların kestiklerinin yenilmeyeceğini ve onların kadınları ile evlenilemeyeceğini icma ile kabul etmişlerdir Çünkü ilim adamlarınca meşhur kabul edilen görüşe göre mecusîler kitap ehli olan kimseler değildir. Bununla birlikte kestiklerinden olmadığı ve şerl kesime gerek bırakmadığı sürece, müşrikler ve puta tapıcılar gibi kitabı olmayanların yiyeceklerini yemekte mahzur yoktur. Bundan tek istisna ise, ölmüş hayvanın (oğlakların) bağırsaklarından alınan maya ile yapılan peynirdir.

Çocuğun babası mecusı, annesi kitap ehli ise, Mâlike göre çocuk babasının hükmünü alır. Mâlik'ten başkalarının görüşüne göre ise, eğer ebeveyninden sadece birisinin kestiği yenmeyen kimselerden ise, kestiği yenilmez.

6- Sonradan Yahudi Ve Hıristiyan Olanların Durumu:

Tağliboğulları hıristiyanları ile, sonradan yahudi ve hıristiyanlığa girmiş herkesin kestiklerine gelince, Ali (radıyallahü anh) Arap oldukları için Ta ğliboğull arının kestiklerini yemeyi yasaklıyor ve: Bunlar hıristiyanlık adına şarap içmekten başıma birşeye sahiplenmemislerdir, diyordu. Bu ayru zamanda Şâfiî'nin de görüşüdür. Buna göre, aralarından gerçekten hıristiyan olan kimselerin kestiklerini yemeyi yasaklamıyor demektir.

Ümmetin Cumhûru ise, şöyle demektedir: İster Tağliboğullarından olsun, ister başkalarından olsun, her hıristiyanın kestiği helaldir. Yahudi de böyledir. İbn Abbâs ise, yüce Allah'ın:

"İçinizden kim onları veli edinirse muhakkak o da onlardandır" (el-Maîde, 5/51) ayetini delil göstermekte (ve şöyle demekte)dir: Şayet Tağliboğullarının hırıstiyanlıkları, yalnızca onları veli edindiklerinden ibaret olsaydı dahi, yine de onların kestikleri yenilirdi.

7- Kâfirlere Ait Kap Kaçakların Kullanılması:

Altın, gümüş yahut domuz derisinden yapılmış olmadıktan sürece bütün kâfirlere ait her türlü kapkacakda yemek de, içmek de, yemek pişirmek de yıkanılıp kaynatıldıktan sonra bir mahzur yoktur. Çünkü, kâfirler necasetlerden sakınmazlar ve meyteleri yerler. Bu gibi kapkacaklarda pişirdikleri takdirde bu kapkacaklar necis olur. Hatta bu necasetler, topraktan yapılmış tencerelerin bazı bölümlerine dahi sirayet edebilir. İşte bundan sonra bu gibi kapkacaklarda yemek pişirilecek olursa, onlarda ikinci defa olarak pişirilen yiyeceklere bu necaset parçacıklarının karışması tehlikesi onaya çıkar O halde vera’lı hareket etmek bunlardan uzak durmayı gerektirir. İbn Abbâs'tan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Eğer kap, bakır veya demirdense yıkanılır Şayet çömlek türünden ise, ona su konularak kaynatılır, sonra da yıkanılır. (Tabi bu, böyle bir kaba ihtiyaç duyulacak olursa böyledir). Mâlik de bu görüştedir.

Yemek pişirmekten başka bir maksat için kullandıkları kaplara gelince, bunları yıkamaksızın kullanmakta bir beis yoktur. Çünkü, Dârakutnî'nin Hazret-i Ömer'den rivâyetine göre o, hıristiyan bir erkeğin evinden hıristiyan bir kadına ait (tahta veya fil dişinden yapılmış) bir kabdan abdest almıştır. Dârakutnî, 1,32. Sahih olan da budur ve buna dair yeterli açıklamalar el-Fûrkan suresinde (25/48. ayet, 5- başlıkta) gelecektir.

Müslim'in Sahih'inde de Ebû Sa'lebe el-Huşenî yoluyla gelen hadiste şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vardım ve dedim ki: Ey Allahın Rasulü, bizler, kitap ehlinden bir kavmin topraklarında bulunuyoruz. Onların kapkacaklarında yeriz, Yine bizim topraklarımız av topraklarıdır. (Kimi zaman) yayımla avlanırım, kimi zaman da eğitilmiş köpeğimle avlanırım. Eğitilmemiş köpeğimle avlandığım da olur. Şimdi sen bana, bunlardan bizlere neyin helal olduğunu bildir. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Sizin kitap ehlinden bir topluluğun topraklarında bulunuşunuza dair söz ettiğine gelince, onların kaplarından yemek yiyebilirsiniz. Eğer kaplarından başkalarını bulabilirseniz, onlara ait kaplarda yemeyiniz. Şayet başkalarını bulamayacak olursanız. Onların kaplarını önce yıkayınız, sonra da o kaplarda yemek yiyebilirsiniz..." Buhârî, Zebâih 4, 10, 14- Müslim, Sayd B; Ebû Dâvûd, Et'ime 45; Tirmizî, Sayd 1, Et'ime 7, Siyer 11; İbn Mâce, Sayd 3; Dârimî, Siyer 56; Müsned, H, 184, IV, 193, 194, 195. Sonra da hadisin geri kalan bölümünü nakletti.

8- Kitap Ehli Bizim Yiyeceklerimizi Yiyebilir:

Yüce Allah'ın:

"Sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir" âyeti onların, şeriatimizin tafsili hükümleri ile de muhatap olduklarına bir delildir. Yani onlar, bizden et satın alacak olurlarsa, o eti yemek onlara helâl olduğu gibi, karşılığında onlardan alman bedel de bizim için helâldir.

9- İffetli Mü’min Kadınlar Ve Kitap Eklinin Kadınları:

Yüce Allah'ın: 'Mü’min kadınlardan iffetli olanlar ile, sizden Önce kitap verilenlerden iffetli kadınlar... âyetinin anlamına dair açıklamalar, daha önce gerek el-Bakara sûresinde (2/221. ayetin 1, başlığında ve devamında) gerekse en-Nisa sûresinde (4/24. ayet 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamdolsun.

İbn Abbâstan yüce Allah'ın:

"Sizden önce kitap verilenlerden iffetli kadınlar" âyeti ile ilgili olarak şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bu âyet, dar-ı harpteki kitap ehli kadınlar hakkında değil, antlaşmalı olan kitap ehli kadınları hakkındadır O takdirde bu âyet has olur.

Başkaları ise şöyle demektedir: Âyeti kerimenin umumi oluşu dolayısıyla, kadın ister zımmi olsun, ister harbi olsun nikâhlauması caizdir, İbn Abbâs'tan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir:

"İffetli kadınlar (el-Muhsanat)" iffetli ve akıllı kadınlar demektir. en-Nehaî der ki: Bundan kasıt, kadının iffetini koruması ve zina etmemesi, cünupluktan da yıkanmasıdır. en-Nehaî de bu kelimeyi "sad" harfini esreli olarak; (........) diye okumuştur. el-Kisâî de böyle okumuştur.

Mücahid der ki: "İffetli kadınlardan kasıt, hür olan kadınlardır. Ebû Ubeyd der ki: O, bu görüşü ile kitap ehlinden olan cariyeleri nikâhlamanın helâl olmadığı kanaatini ifade etmektedir. Çünkü, yüce Allah'ın:

"O halde, sahip olduğunuz mü’min cariyelerinizden,." (en-Nisa, 4/25) âyeti bunu gerektirmektedir. İşte, ileri gelen ilim adamlarının görüsü de budur.

10- Îmanı İnkâr Etmenin (Kâfir Olmanın) Cezası:

Yüce Allah:

"Kim imanı inkâr ederse" âyeti ile ilgili olarak şöyle denmiştir: Yüce Allah:

"Sizden önce kitap verilenlerden iffetli kadınlar" diye buyurunca, kitap ehline mensup kadınlar dediler ki: Eğer yüce Allah bizim dinimizden razı olmamış olsaydı, bizimle evlenmeyi size mubah kılmazdı. Bunun üzerine:

"Kim Îmanı inkâr ederse..." Yani, Muhammed'e indirilenlere kâfir olursa... âyeti nâzil oldu. "Amelî boşa gitmiş olur". İbn es-Semeyka; "Boşa gitti kelimesini, şeklinde "be" harfini üstün olarak okumuştur.

Yine şöyle denilmiştir: Yerine getirilmesi gereken bir takım farz ve hükümler sözkonusu edilince, bu sefer bunlara muhalefete dair tehdit sozkonusu edildi. Çünkü, böylelikle bunlara riayet etmemeye dair yasak daha bir pekiştin lmektedir. İbn Abbâs ve Mücahidden âyetin anlamının şöyle olduğu rivâyet edilmiştir: Kim Allah'ı inkâr ederse., el-Hasen b. el-Fadl der ki: Eğer bu rivâyet sahih ise, bunun anlamı: Kim imanın Rabbini inkâr ederse şeklinde olur.

eş-Şeyh Ebû'l-Hasen el-Eşarî der ki: Haşviye ve es-Salimiye'ye hüafen Allah'a "îman " ismini vermek câiz değildir. Çünkü îman , dan mastardır. Bunun ismi faili de "mü’min"dir. Îmanı tasdikin kendisidir. Tasdik ise ancak söz ile olur. Şanı yüce Allah'ın ise söz olması düşünülemez.

6

Ey îman edenler, namaza kalkacağınız kaman yüzlerinizi ve dirseklerle beraber ellerinizi (kollarınızı) yıkayın. Başlarınıza mesh edin. Her iki topuğunuzla beraber ayaklarınızı da (yıkayın). Eğer cünup iseniz yıkanıp temizleniniz. Şayet hasta veya yolculukta iseniz yahut İçinizden biri ayak yolundan gelirse ya da kadınlara yaklaşmış da su bulamazsanız o vakit, tertemiz toprakla teyemmüm edin. Bununla yüzlerinize ve ellerinize sürün. Allah, size güçlük çıkarmak istemez. Ama, sizi iyice temizlemeyi ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. Tâ ki, şükredesiniz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı otuz iki başlık halinde sunacağız:

1- Nüzul Sebebi:

el-Kuşeyrî ile İbn Atiyye, bu âyet-i kerimenin el-Mureysî gazvesinde gerdanlığım kaybeden Hazret-i Âişe hakkında nâzil olduğunu nakletmektedirler. Bu âyet-i kerîme aynı zamanda abdest ayetidir.

İbn Atiyye der ki: Abdest daha önce onlar tarafından bilinen ve uygulanan birşey olduğundan dolayı, ayeti kerîme bu hususta âdeta onların abdeste dair bu âyeti tilavet etmelerinden başkaca bir şeylerini artırmamış gibidir. Bununla birlikte teyemmüm ile ilgili ruhsatı ve böyle bir faydayı da onlara vermiş olmaktadır. Bizler ise, en-Nisa sûresinde yer alan âyet-i kerimede (4/43- ayet, 20. başlıkta) bundan farklı bir husus zikretmiş bulunuyoruz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu âyet-i kerimenin muhtevası, yüce Allah'ın (baştaraflarda) emretmiş olduğu akidlere ve şer'î hükümlere tamamıyle bağlı kalmak ile sözünü ettiği nimetin tamamlanması kapsamı içerisindedir. Çünkü böyle bir ruhsat da nimetin tamamlanması arasında yer alır.

2- "Namaza Kalkmak" İle İlgili İlim Adamlarının Görüşleri:

İlim adamları, yüce Allah'ın:

"Namaza kalkacağınız zaman" âyeti ile hangi mananın kastedildiği hususunda farklı görüşler belirtmişlerdir. Bir kesim şöyle demektedir; Bu, -namaz kılmak isteyen kişi İster abdestli olsun, ister abdestsiz olsun-, her namaz kılmak isteme hali hakkında umumi bir lâfızdır. O bakımdan namaz kılmak isteyen herkesin abdest alması gerekmektedir. Nitekim Hazret-i Ali de böyle yapar ve bu âyet-i kerimeyi okurdu. Bunu, Ebû Muhammed ed-Dârimî, Müsned'inde zikretmiştir. Dârimî, Vudû' 3. Bunun bir benzeri İkrime'den de rivâyet edilmiştir. İbn Sîrin de der ki: Halîfeler her namaz için ayrıca abdest alırlardı.

Derim ki; Bu açıklamalara göre âyet-i kerîme muhkemdir, bunda herhangi bir nesh sözkonusu değildir.

Bir kesim de der ki: Bu hitap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a hastır. el-Ğasîl diye bilinen Abdullah b. Hanzala b. Ebi Âmir der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) her namaz için abdest almakla emrolundu. Bu, kendisine ağır geldi. Sonra (her namazdan önce) misvak kullanması emr olundu ve hades hali müstesna abdest alma yükümlülüğü kaldırıldı. Alkame b. el-Feğvâ babasından -ki, o ashâb-ı kiramdandi ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Tebuk'a giderken kılavuzluk yapmıştı- şöyle dediğini nakletmektedir: Bu âyet-i kerîme Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ruhsat bildirmek üzere indirilmiştir. Çünkü, Hazret-i Peygamber abdestsiz hiçbir iş yapmazdı. Kimse ile konuşmaz, kimsenin selamını almaz ve buna benzer hiçbir işi abdestsiz yapmazdı. Yüce Allah bu âyet-i kerîme ile Ona, abdestin diğer ameller bir yana yalnızca namaza kalkmak için sözkonusu olduğunu bildirdi. Bu manada ve daha kısa olarak: Ebû Dâvûd, Tahâre 65; Dârimî, Tahâre 3; Müsned, V, 225.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Âyet-i kerîme ile kastedilen fazileti elde etmek üzere her namaz için abdest almaktır. Bunlar, buradaki emri mendupluğa hamletmişlerdir. Aralarında İbn Ömer'in de bulunduğu birçok sahabe-i kiram bu fazileti ele geçirmek arzusuyla her bir namaz için abdest alırlardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Mekke'yi fethettiği gün -ümmetine (bir abdestle birden çok farzı kılmanın mümkün olduğunu) beyan etmek arzusuyla, beş vakit namazı tek bir abdestle kıldığı güne kadar bu şekilde hareket ederdi.

Derim ki, bu görüşün zahirine göre neshedici hükmün varid oluşundan önce her bir namaz için abdest almak vacip değil de müstehab idi. Ancak, durum böyle değildir. Çünkü, emir varid olduğu takdirde vücubu gerektirir. Özellikle ashâb-ı kiram nezdinde bu böyledir. Çünkü onların yaşayışlarından bildiğimiz ve öğrendiğimiz budur.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Önceleri herbir namaz için abdest almak farzdı. Daha sonra bu, Mekke fethedildiği gün nesh olundu. Ancak bu, Enes yoluyla rivâyet edilen şu hadis dolayısıyla yanlıştır. Enes der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) her bir namaz için abdest alırdı. Onun ümmeti ise, böyle değildi. Ebû Dâvûd, Tahâre 65; Tirmizî, Tahâre, 44; Nesâî, Tahâre 101; İbn Mâce, Tahâre 72. Bu hadis ileride gelecektir. Yine Süveyd b. en-Nu'manın hadisi dolayısıyla da bu farzın nesh olduğu görüşünün yanlış olması gerekmektedir Süveyd b. en-Nu’man'ın rivâyetine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) (Hayber yakınlarında bir yer olan) es-Sahbâ denilen yerde iken aynı abdestle ikindi ve akşam namazlarını kıldı. Bu Hayber gazvesinde olmuştu. Buhârî, Vudû' 51; Muvatta’', Tahâre 20. Hayber gazvesi ise hicretin altıncı yılındadır. Yedinci yılında olduğu da söylenmiştir. Mekke'nin fethi ise sekizinci yılında olmuştur. Bu da Mâlikin Muvatta’''ında rivâyet ettiği sahih bir hadistir. Buhârî ve Müslim de bunu rivâyet etmiştir. Böylelikle bu iki Hadîs-i şerîfle Mekke'nin fethinden önce herbir namaz için abdest almanın farz olmadığı açıkça ortaya çıkmaktadır.

Denilse ki: Müslim, Bureyde b. el-Husayb, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın her bir namaz için abdest aldığını rivâyet etmektedir. Mekke fethedildiği gün ise, bütün (bir günün) namazlarını tek bir abdestle kıldı ve mestlerine mesh etti. Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: Bugün daha önce yapmamış olduğun birşeyi yaptın? Hazret-i Peygamber: "Ben bunu kasten yaptım Ey Ömer" diye buyurdu. Müslim, Tahâre 86; Ebû Dâvûd, Tahâre 65; Tirmizî, Tahâre 45; Nesâî, Tahâre 101; Müsned, V, 350, 358. Peki, niye Hazret-i Ömer ona böyle bir soru sordu ve durumu öğrenmek istedi?

Böyle diyene şu şekilde cevap verilir: Hazret-i Ömer ona Hayber'de (ikindi ve akşamı tek abdestle kıldığı) namazından itibaren edindiği adete muhalefeti dolayısıyla bu soruyu sormuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Tirmizî de Enes'den rivâyet ettiğine göre; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), abdestli olsun olmasın her namaz için abdest alırdı. Humeyd der ki: Enes'e sordum: Peki ya siz nasıl yapıyordunuz? Enes dedi ki: Bizler ise, bir tek abdest alırdık. (Tirmizî) dedi ki: Bu, Hasen sahih bir hadistir)- Az önce bu hadise ve kaynaklarına işaret edilmiştir. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Abdest üstüne abdest bir nurdur."

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buna göre herbir namaz için yeni bir abdest alırdı. Küçük abdestini bozarken, bir kişi kendisine selam verdiği halde teyemmüm edinceye kadar selamını almadı. Teyemmümden sonra selamını aldı ve: "Ben yüce Allah'ı abdestli olmaksızın zikretmekten hoşlanmadım" diye buyurdu. Bunu da Dârakutnî rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Tahâre 8; İbn Mâce, Tahâre 27; Müsned, V; Dârakutnî, 1,121,123,177,197. es-Süddî ile Zeyd b. Eslem der ki:

"Namaza kalkacağınız zaman" âyeti, yataklarınızdan, yani uykudan uyanıp kalktığınız zaman, anlamındadır. Bu tevile göre âyetin maksadı, bütün hades hallerini zikretmektir. Özellikle de hakkında bizatihi hades midir değil midir diye ihtilaf edilen uyku zikredilmiş olmaktadır. Bu açıklamaya göre âyet-i kerimede bir takdim ve tehir vardır ve ifadenin takdiri şöyledir: Ey îman edenler, uykudan uyanıp namaz için kalkacağınız vakit, yahut sizden herhangi bir kimse ayak yolundan gelirse, ya da kadınlara yaklaşmış -yani bundan kasıt küçük temas olan dokunmaktır- iseniz... yıkayınız.

Böylelikle küçük hadesli olanın hükümleri tamamlanmış olmaktadır. Daha sonra da:

"Eğer cünup iseniz yıkanıp temizleniniz" diye buyurdu ki bu, bir başka hades türünün hükmünü ifade etmektedir. Bundan sonra ise her iki (küçük ve büyük) hades türü için de:

"Şayet hasta veya yolculukta iseniz ve su bulamazsanız o vakit, tertemiz toprakla teyemmüm edin" diye buyurulmuştur.

Mâlik'in -Allah'ın rahmeti Üzerine olsun- arkadaşlarından Muhammed b. Mesleme ve başkaları da âyet-i kerimenin bu te'vilini benimsemişler ve bu doğrultuda görüşlerini ifade etmişlerdir.

İlim ehlinin çoğunluğu ise şöyle demektedir: Âyetin manası: Sizlerhadesliolduğunuz halde namaza kalkacağınız zaman... Buna göre ise âyet-i kerimede herhangi bir takdim ve tehir yoktur. Aksine, âyet-i kerimede yüce Allah'ın:

"Temizleniniz" âyetine kadar su bulanın hükmü ifade edilmekte ve "abdesısiz olduğunuz halde" ifadesinin kapsamına da küçük temas da girmektedir. Bundan sonra da yüce Allah'ın:

"Eğer cünup iseniz yıkanıp temizleniniz" âyeti de her iki hades türü ile ilgili olup su bulamayan kimsenin hükmü zikredilmektedir. Bu durumda da

"kadınlara dokunmak" (yaklaşmak) cima demek olur. O bakımdan tıpkı su bulan kimse nasıl zikredîlmişse, su bulamayan cünubun da zikredilmesi kaçınılmazdır. Bu ise, Şâfiî'nin ve diğerlerinin te'vili (açıklaması) dır. Sa'd b. Ebi Vakkas, İbn Abbâs, Ebû Mur sa el-Eş'arî ve bunların dışında birçok sahabinin görüşleri de bu doğrultuda gelmiştir.

Derim ki: Bu iki tevil, âyet-i kerîme hakkında söylenenlerin en güzelidir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

"Kalkacağınız zaman" (namaz) kılmak istediğiniz zaman, demektir. Nitekim yüce Allah:

"Kurban okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın" (en-Nahl, 16/98) âyetinde, Kur'ân okumak istediğinde... demektir. Çünkü namaza kalkış halinde abdest almaya imkân yoktur.

3- Abdest Alırken Yüzü Yıkamak:

"Yüzlerinizi yıkayın..." âyetinde yüce Allah dört organ zikretmektedir. Birisi yüzdür. Bunu yıkamak farzdır. Eller de aynı şekilde. Başın farzı ise ittifakla meshedilmesidir. Ayaklarda ise ileride geleceği üzere ihtilaf edilmiştir. Âyet-i kerimede bunların dışında herhangi bir organdan söz edilmemektedir. Bu ise, bunların dışında kalanların bir takım âdab ve sünnetler olduğunun delilidir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Yüzün yıkanması esnasında suyun yüze götürülerek elin de yüz üzerinde gezdirilmesi kaçınılmazdır. Bize göre yıkamanın gerçek mahiyeti budur. Biz, bu hususu en-Nisa sûresinde (4/43- ayet, 13. başlıkta) açıklamış bulunuyoruz. Bizden başkaları ise şöyle demektedir: Abdest alanın yapması gereken şey, sadece suyu akıtmaktır. Eliyle ovalamak mükellefiyeti yoktur. Şüphe yok ki kişi, kendisini suya daldırsa ve beraberinde yüz ya da ellerini de daldırıp ovalamayacak olsa, onun hakkında yüz ve ellerini yıkadı denilir. Bilindiği gibi bu hususta ancak o iş için verilen ismin hasıl olmasına itibar edilir. Bu hasıl olursa yeterlidir.

Sözlükte vech (yüz); muvaceheden alınmadır, Vech, bir takım azaları kapsayan eni ve boyu olan bir organdır. Onun uzunlamasına sının, alnın üst tarafının başlangıcı olup, çenelerin sonuna kadar devam eder. Enine sının ise iki kulak arasıdır Bu husus, tüysüz kimse hakkında böyledir. Sakallı kimse ise, eğer çeneleri sakalla kaplı bulunuyor ise, sakalı ya seyrektir, yahut sıktır. Şayet sakalı seyrek olup alttan teni görünüyor ise, suyun tene ulaştırılması kaçınılmazdır. Şayet sık ise, bu sefer farz -tıpkı başta bulunan saçta olduğu gibi- sakala intikal etmiş olur (yani sakalın yıkanması gerekir).

Diğer taraftan sakalın çeneden arta kalan ve aşağı doğru sarkan bölümü ile ilgili olarak Sulınûn, İbnü’l-Kasım'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Mâlik'e: Sen ilim ehlinden herhangi bir kimsenin sakal yüzdendir, o bakımdan onun üzerinden su geçilmesi gerekir, diyen bir kimse işittin mi şeklinde sorulurken, şövle dediğini dinledim: Evet, abdest esnasında sakalın hilallendirilmesi insanlarım yapmaları gereken bir iş değildir, dedikten sonra da bunu yapanı ayıpladı.

Yine İbnü'l-Kasım, Mâlikten şöyle dediğini nakletmektedir: Abdest alan kişi, içine suyu sokmaksızın sakalının dış tarafını hareket ettirir. Devamla: Sakal tıpkı ayak parmakları gibidir, der.

İbn Abdilhakem der ki: Sakalın hilallendirilmesi, abdest alırken de guslederken de vaciptir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan, -hepsi de zayıf olan- çeşitli yollardan abdest alırken sakalını hilallediği rivâyet edilmiştir, İbn Huveyzimendâd da rukahâ, abdest esnasında sakalın hilallendirilmesinin vacib olmadığı üzerinde ittifak ettiklerini nakletmektedir. Bundan tek istisna, Saîd b. Cübeyr'den rivâyet edilen şu sözüdür: Kişi ne diye sakalları bitmeden önce sakalını (bittiği yeri) yıkıyor da, bu sakalı bitti mi orayı yakamıyor? Ve tüysüz kimse ne diye çenesini yıkıyor da sakalı olan kimse yıkamıyor?

Tahavî der ki: Teyemmümde vacib olan yüzde tüyün bitiminden önce tenin mesh edilmesidir. Ancak tüyün bitiminden sonra bu, onların (fukahanın) hepsine göre de sakıt olur Abdestte de durum böyledir.

Ebû Ömer der ki: Kim sakalın tümünün yıkanmasını vacib kabul ederse, sakalı da yüz gibi kabul etmiş olur. Çünkü vech (yüz) muvaceheden alınmıştır. Yüce Allah ise, sakallı ile sakalsız kimse arasında herhangi bir tahsise gitmeksizin mutlak bir emir ile yüzün (vechin) yıkanmasını emretmiş bulunmaktadır. O halde Kur'ân'ın zahirine göre sakalın yıkanması vacib olur. Çünkü sakal, (yüzde) tenin bedelidir.

Derim ki: İbnül-Arabî de bu görüşü tercih etmiş ve ben de bu görüşteyim, demiştir. Çünkü, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sakalını yıkardı. Bunu, Tirmizî ve başkaları rivâyet etmiştir. Böylelikle Hazret-i Peygamber, fiili ile muhtemel olan bir şeyi tayin etmiş olmaktadır, İbnü’l-Munzir de İshâk'dan kasten sakalını hilallendirmeyi terk edenin tekrar bunu iade edeceğini belirttiğini nakletmektedir. Tirmizî de Osman b. Affan (radıyallahü anh)'den rivâyet ettiğine göre, sakalını hilallendirirdi. Tirmizî dedi ki: Bu, hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tahâre 23; İbn Mâce, Tabire 50; Dârimî, Vudû' 33

Ebû Ömer der ki: Sakalın sarkan bölümünü yıkamayı vacib kabul etmeyen, yıkanması emrolunan asıl yerin ten olduğu görüşündedir. Dolayısıyla ona göre, tenin üstünde zahir olanın yıkanması vacib olmaktadır. Sakalın sarkan bölümünün altında ise, yıkanması icabeden herhangi bir yer yoktur. Dolayısıyla, sakalın (tenin üstünde kalan bölümünün) yıkanması ondan bedel olmaktadır.

Yine fukahâ, favoriler ile kulak arasındaki bölümün yıkanması hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Vehb, Mâlik'ten şöyle dediğini nakletmektedir: Sakal, saçının gerisinde kalan (ve tüy bitmeyen) çeneye kadar gelen bölüm yüzden değildir. Ebû Ömer ise der ki: Ben, İbn Vehb'in Mâlik'ten rivâyet ettiği görüşü çeşitli bölgelerde yaşayan fukahâdan herhangi bir kimsenin söylediğini bilmiyorum.

Ebû Hanîfe ve arkadaşları ise derler ki; Favoriler ile kulak arasında saç bitmeyen bölüm yüzdendir ve yıkanması vacibtir Şâfiî ve Ahmed de buna yakın görüş belirtmişlerdir. Saç bitmeyen bu bölümü yıkamanın müstehab olduğu da söylenmiştir İbnü'l-Arabî der ki; Bence sahih olan, o bölümü, sakalı olan kimse için değil de tüyü bitmemiş kimsenin yıkamasının gerektiğidir.

Derim ki: Kadı Abdülvehhab'ın tercihi de budur. Konu ile ilgili görüş ayrılığının sebebi ise, bu bölüm hakkında muvacehe adının verilip verilmeyeceğinden kaynaklanmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. İşte bu ihtimal dolayısıyla da yine fukahâ arasında yüzün yıkanma emrinin burnun ve ağzın iç tarafını kapsayıp kapsamadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Ahmed b. Hanbel, İshâk ve onlardan başkaları, abdestte de gusulde de bunun vacib olduğunu kabul ederler. Şu kadar var ki, Ahmed şöyle demektedir: Abdest alırken, burnuna su çekmeyi (istinşak) terkeden kimse, daha sonra bunu iade eder. Fakat mazmazayı (ağzına su verip çalkalamayı) terkeden kimse bunu iade etmez. Genel olarak fukahâ ise şöyle demektedir: İkisi de abdestte de gusulde de birer sünnettir. Çünkü emir, ancak zahiri kapsar, batını (gizli ve görünmeyen bölümü kapsamaz). Araplar ise, ancak muvaceher kapsamına giren şeyler hakkında veclı tabirini kullanırlar. Diğer taraftan yüce Allah bunları Kitabında zikretmiş değildir. Müslümanlar da bunları vacib görmediler ve herkes bu hususta da ittifak etmemiştir. Farz olan bir hüküm ise ancak bu yollardan birisi ile sabit olur. Bu kabilden açıklamalar daha önce en-Nisa sûresinde (4/43. ayet, 17. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Gözlere gelince, herkes icma ile gözlerin iç tararının yıkanmasının gerekmediğini kabul etmiştir. Şu kadar var ki, Abdullah b. Ömer'den, gözlerine hafifçe su serptiği rivâyet edilmiştir. Bunları yıkamanın sakıt oluş sebebi ise, bundan dolayı rahatsızlanmak ihtimali ile bu işin zor oluşudur. İbnü'l-Arabî der ki: Bundan dolayı, Abdullah b. Ömer görmez olduktan sonra, gözlerini yıkardı. Zira bundan dolayı rahatsız olmazdı.

Yüz ile ilgili bu hüküm Ger) böylece anlaşıldığına göre, herhangi bir sınırlama sözkonusu olmaksızın, yüz ile birlikte baştan bir bölümün yıkanması kaçınılmazdır. Nitekim başın tümünün mesh edilmesi ile birlikte belli bir miktar tayini sözkonusu olmaksızın yüzün de küçük bir bölümünün mesh edilmesinin vacib olduğunu kabul eden görüş de buna benzemektedir. Bu hüküm ise, usul-u fıkıhta bir kaideyi teşkil eden: "Kendisi olmaksızın vacibin tamam olmadığı bir şey tıpkı onun gibi vacibtir" kaidesine dayanmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

4- Abdestte Niyetin Hükmü:

İlim adamlarının Cumhûru, abdestte niyetin mutlaka gerekli olduğu görüşündedir Çünkü Hazret-i Peygamber: "Ameller ancak niyetler iledir" diye buyurmuştur. Buhârî, Bed'u Vahy 1, Îman 41, Nikâh 5, Talâk 11 v.s.,.; Müslim, İmare 155; Ebû Dûvûd, Talâk 11; Tirmizî Fedail-Cihâd 16; Nesâî, Tahare 59, Talâk 24, Eymân 19; İbn Mâce, Zuhd 26; Müsned I, 25, 43. Buhârî der ki: Böylelikle îman , abdest, namaz, zekât, hac, oruç ve diğer ahkâm da bunun (hadisin) kapsamına girmektedir. Yüce Allah da:

"De ki: Herkes kendi tabiatına göre hareket eder" (el-İsra, 17/84) diye buyurmaktadır ki, bu da niyetine göre hareket eder, demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Fetihten sonra hicret yoktur. Fakat, cihad ve niyet vardır" diye buyurmuştur. Buhârî, Îman 41. "...Fakat cihad ve niyet vardır" hadisi ayrıca şuralarda yer almaktadır: Buhârî, Îman 41, Sayd 10, Cihâd 1, 27, 194, Cizye 22, Menâkıbul-Ensâr 45 Meğâzi 53; Müslim, İmâre 85, 86; Ebû Dâvûd, Cihâd 2; Tirmizî, Siyer 32; Nesâî, Bey'at 15; Dârimî, Siyer 69; Müsned, I, 226, 266..., III, 32, 401, V, 187, VI, 137

Sâfiîlerden pek çok kişi ise niyete gerek yoktur, demektedir. Bu, Hanefîlerin de görüşüdür. Derler ki: Niyet, ancak bizatihi maksat olarak gözetilen ve başkalarına sebep teşkil etmeyen farzlarda vacibtir. Bir diğer fiilin sahih olması için şart olan amellere gelince, o fiili emreden âyet ile birlikte bir başka delalet olmadığı sürece, bizzat emrin kendisi ile o işte niyet icâbetmez. Tahâret ise şarttır Üzerinde namazın farz olmadığı bir kimseye taharet farzı da vacib değildir. Ay hali ve lohusa olan kadın gibi.

Bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımız ile, kimi Şâfiîler ise, yüce Allah'ın:

"Namaza kalkacağınız zaman yüklerinizi... yıkayın" âyetini delil göstermişlerdir. Yıkama fiili vacib olduğuna göre, o Fiilin sahih olabilmesi için niyet de şart olur. Çünkü yüce Allah tarafından farz kılmak, Allah'ın emrettiği işin yapılmasını icabettirir. Buna göre bizler: Bunun için niyet vacib değildir diyecek olursak, yüce Allah'ın emrettiğini yapmak için bir maksat taşımanın onun için vacib olmadığını söylemiş oluruz. Bilindiği gibi serinlemek veya herhangi bir maksat için gusleden bir kimse, o vacibi eda etme maksadını gözetmiş değildir. Hadiste de abdestin (küçük günahlar için) keffaret teşkil ettiği sahih olarak sabit olmuştur. Eğer abdest, niyetsiz olarak sahih olur denilecek olursa, günahlara keffaret olmaz. Diğer taraftan yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Halbuki onlar, Allah'a ancak dinlerini O'na halis kılanlar ve hanifler olarak ibadet etmelerinden... başkasıyla emr olunmadılar." (el-Beyyine, 98/5)

5- Niyetin Takdim Ve Tehir Edilmesi:

İbnü'l-Arabî der ki: Kimi ilim adamımız şöyle demektedir: Bir kimse gusletmek niyetiyle nehre gitmek üzere çıkarsa bu onun için yeterli olur. Şayet yolda iken niyeti kaybolacak (hatırından gidecek olursa) -ve eğer hamama gitmek için de yola çıkar, yolda da niyeti kaybolacak olursa- niyeti batıl olur. Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî -Allah ondan razı olsun- der ki: Sıradan müftü geçinen kimseler, buna dayanarak şöyle demişlerdir: Namaz için niyet, bu konudaki her iki görüşe göre de uygun düşebilir. Ayrıca onlar, bu hususta zan ile yakin arasında herhangi bir fark gözetemeyenlerden bir nass da irad etmişler ve bunun şöyle dediğini nakletmişlerdir: Namazda niyetin tekbirden önce olması caizdir. Müftü ve müctehid olmak isteyip de Allah'ın başarı ihsan etmediği ve doğruya iletmediği böyle bir topluluğun Allah yardımcıları olsun, onların yaptıklarını herkes görüp de ibret alsın. Şunu bilin ki, -Allah'ın rahmeti üzerinize olsun- abdestte niyetin vacib olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır. Bu hususta Mâlik'in görüşü de farklı farklı gelmiştir. Bu konuda ittifak sözkonusu olmadığından dolayı, bazı yerlerde niyetin öne alınmasında müsamaha gösterilmiştir. Namaz hususunda ise, İmâmlardan herhangi bir kimsenin görüş ayrılığı yoktur. Ve namaz,' bizzat maksat olarak gözetilen aslî bir ibadettir. Üzerinde ittifak edilmiş maksat olarak gözetilen aslî bir husus, nasıl hakkında görüş ayrılığı bulunan ve asıl olmayıp tabi olan fer'î bir hususa hamledilerek aynı hükme tabi kabul edilebilir? Bu, aşırı ahmaklıktan başka bir şey olabilir mi? Oruca gelince, şeriat, oruç hakkında başlama vakti, gafil olunan (uykuda bulunulabilen) bir zaman olduğundan dolayı, niyetin başlama vaktinden öne alınmasını kabul etmekle bu husustaki zorluğu gidermiş olmaktadır.

6- Ellerin Yıkanması:

Yüce Allah'ın:

"Ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın" âyeti ile ilgili olarak, dirseklerin yıkanacak sınırlar içerisinde olup olmadığı hususunda insanlar farklı görüşlere sahiptirler. Kimileri, evet dahildir demektedir. Çünkü:... e, a kadar" edatından sonra gelen, eğer kendisinden öncekinin türünden ise kapsamına girer. Bunu Sîbeveyh ve başkaları söylemiştir. Bu husustaki açıklamalar, geniş bir şekilde açıklanmış olarak, el-Bakara sûresinde (2/187. ayet 18. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Dirseklerin yıkamanın kapsamına girmediği de söylenmiştir Bu husustaki her iki rivâyet de Mâlik'ten rivâyet edilmiştir. İkincisi, Eşheb'e ait bir rivâyettir. İlim adamlarının çoğunluğu ise birinci rivâyeti kabul etmiştir, sahih olan da budur. Çünkü, Dârakutnî'nin Hazret-i Cabir'den rivâyetine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) abdest aldığında, suyu dirsekleri üzerinde gezdirirdi. Dârakutnî, 1, 83.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: "...... a kadar", "birlikte : beraber" anlamındadır. Nitekim, Arapların: Küçük deve sürüsü küçük deve sürüsüne katılırsa, büyük bir sürü olur" demesine benzer. Yani, küçük sürü, küçük sürü ile beraber... demektir.

Ancak, daha önce en-Nisa sûresinde (4/2. âyet, 4, başlıkta) açıkladığımız gibi, buna gerek yoktur. Çünkü, Araplara göre "el" tabiri ile parmak uçlarından kola kadar olan bölüm kastedilir. Yine "ayak" ile, parmaklardan baldırın dibine kadar olan bölüm kastedilir. O halde, dirsekler de "el" isminin kapsamı içerisine girmektedir. O bakımdan, şayet âyetin anlamı "dirseklerele beraber" şeklinde olsaydı, ayrıca bunun ifade ettiği bir mana olmazdı. Burada yüce Allah;... a kadar" diye buyurduğuna göre, yıkamanın sınırı olarak dirsekler tesbit edilmiş olmakta ve böylelikle dirseklerden tırnaklara kadar olan bölümün yıkanması gerektiği anlaşılmaktadır. Bu, doğru ve yerinde bir sözdür, hem lügat hem de anlam itibari ile usule uygundur.

İbnül-Arabî der ki: Bu meselenin kesişme noktasını, kadı Ebû Muhammed'den başka kimse anlamadı. O, şöyle demiştir: "Dirseklere kadar" âyeti ellerden yıkanmaksızın bırakılacak sınırı ifade etmektedir. Yoksa, onların yıkanacak olan sınırını değil İşte bundan dolayı dirsekler yıkamanın kapsamına girer.

Derim ki: Sözlükte el ve ayak kelimeleri, bizim dediğimiz yerleri de kapsadığından dolayı, Ebû Hüreyre abdest alırken, ellerini yıkarken koltuk altlarına kadar ve ayaklarını yıkarken de bacaklarını da yıkar ve şöyle derdi: Ben, dostum (sallallahü aleyhi ve sellem)'i: "Mü’minin (kıyâmetle) süsü, abdestin ulaştığı yere kadar ulaşır" derken dinledim. Müslim, Tahâre 40; Nesâî, Tahâre 110; Müsned, II, 232, 371.

Kâdı Iyâd ise der ki: Fakat insanlar, bundan farklı bir husus üzerinde icma etmişler ve abdestin sınırlarını aşmaması gerektiğini kabul etmişlerdir. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Kim bundan fazlasını yaparsa, haddi aşmış ve zulmetmiş olur" Nesâî, Tahâre 105; İbn Mâce, Tahâre 48. diye buyurmuştur.

Ondan başkaları ise şöyle demiştir: Bu şekildeki bir uygulama, onun (Ebû Hüreyre'nin) bir mezhebi (görüşü) idi ve bu onun tek başına kabul ettiği görüşlerden birisidir. Diğer taraftan o, bu uygulamayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den nakletmeyip, bunu Hazret-i Peygamberin: "Sizler abdest dolayısıyla yüzleri, elleri ve ayakları nurlandırılacak olan kimselersiniz" Müslim, Tahâre 34'de bu lâfızla; yakın manalarda: Buhârî, Vudû’ 3; Müslim, 35-39; Tirmizî, Cumua 74; Nesâî, Tahâre 110; İbn Mâce, Tahâre 6 v.s. hadisi ile kendisinin de zikrettiği gibi: "Kıyâmet gününde mü’minin süsü... ulaşır" hadisinden istinbat etmiştir.

7- Başlara Mesh Etmek:

Yüce Allah'ın:

"Başlarınıza mesh edin" âyetine gelince, en-Nisa sûresinde (4/43- ayet, 43. başlıkta) meshin müşterek bir lâfız olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. "Baş" İse, insanların zorunlu olarak bildiği ve yüzün de bir bölümünü teşkil ettiği organın tümünden ibarettir. Yüce Allah, abdestte onu zikredip yüzün ise muayyen olarak yıkanacağım belirttiğine göre, başın geri kalan bölümü de mesh için kalmaktadır.

Eğer (yüzün) yıkanacağını sözkonusu etmemiş olsaydı, başın tamamını mesh etmek gerekirdi. Başın üzerinde saç bulunan bölümü de, göz, burun ve ağzın bulunduğu (yüz) bölümü de (mesh edilecekti).

Mâlik, başın meshinin vücubu hususunda bizim zikrettiğimiz bu noktaya da işaret etmiştir. Kendisine, abdest alırken başının bir bölümünü mesh etmeyi terkeden kimse hakkında soru sorulunca, o şu cevabı vermiştir: Ne dersin, eğer yüzünün bir bölümünü yıkamayı terketmiş olsaydı, bu o kimse için yeterli olur muydu?

İşte, bizim zikretmiş olduğumuz bu husus ile, kulakların baştan sayıldıkları ve onların da başın hükmünü aldıkları açıkça ortaya çıkmaktadır. Ve bu şu sözü söyleyen Zührî'nin kanaatine muhaliftir: Kulaklar yüzdendir ve yüzle beraber yıkanırlar. Yine şu sözleri söyleyen Şabî'nin kanaatine de muhaliftir; Kulakların karşıdan görünen bölümleri yüzdendir, arkalan ise baştandır. Aynı zamanda bu, el-Hasen ve İshâk’ın da görüşüdür, bunu İbn Ebi Hüreyre de Şâfiî'den nakletmiştir. İleride (el-Hasen ve İshâkın) bu husustaki delilleri gelecektir.

Başa, baş (Re's) denilmesinin sebebi, yüksekliği ve onda saçın bitmesi dolayısıyladır. Dağ başı (radıyallahü anh'sü'l-Cebel) da burdan gelmektedir. Bizim "baş, bir takım organların tümünün adıdır" dememizin sebebi ise, Şairin şu beyiti (nde dile getirdiği anlam) dolayısıyladır:

"Onlar başımı yüklenip götürdüklerinde -ki, başta benim çoğunluğum vardır-

Kavuşma yeri geçilip sonra da beni götürseler..."

8- Baştan Mesh Edilmesi Gereken Miktar:

Baştan meshedilecek miktarın tayini hususunda ilim adamlarının onbir ayrı görüşü vardır. Bunların üçü Ebû Hanîfeye, ikisi Şâfiî'ye, altısı da bizim (mezhebimize mensub) ilim adamlarımıza aittir. Bunlardan sahih olan ise yalnızca bir tanedir. O da belirttiğimiz gerekçeler dolayısıyla genelinin meshedilmesinin vacib olduğudur İlim adamları icma ile başını tamamen meslı edenin güzel bir iş yaptığını ve yapması gerekeni de ifa etmiş olacağını kabul etmişlerdir.

"Başlarınıza" âyetinin başındaki "be" harfi zaiddir Teblz (kısmilik bildirmek) için değildir. Manası; Başlarınızı mesnediniz şeklindedir.

Şöyle de denilmiştir: Bu harfin burada gelmesi, yüce Allah'ın:

"Yüzlerinizi... meshediniz" (en-Nisa, 4/43) âyetinde teyemmüm ile ilgili olarak yer alması gibidir. Eğer, bu harfin ifade ettiği anlam, kısmîlik olsaydı, burada da bu kısmîlik anlamını ifade etmesi gerekirdi. Ve bu(radıyallahü anhda) kısmîlik ifade etmediği kesindir.

Şöyle de denilmiştir: Bu harfin gelmesi, güzel bir mana ifade etmek içindir. O da şudur: Sözlükte yıkamak, kendisiyle yıkanılan bir şeyi de gerektirir. Meshetmek ise, sözlükte kendisiyle mesh olunan bir şeyi gerektirmez. Buna göre, eğer ("be" harfi olmaksızın): "Başlarınıza mesh ediniz" demiş olsaydı, el ile (eli) herhangi bir şey ile ıslatmaksızın başın üzerinde gezdirmek yeterli olacaktı. Bu harfin burada gelmesi, kendisiyle mesh olunacak şeyi İfade etmek içindir, o da sudur. Sanki; Ve su ile başlarınıza mesh edin buyurulmuş gibidir. Bu da lügatte, iki şekilde açıklanabilecek fasih bir söyleyiştir Ya Sîbeveyhin naklettiği şu beyit gibi kalb yoluyla bir söyleyiştin

"Dudakları ak bir güvercinin, tüylerinin yanlarını andırmaktadır.

Diş etlerini ise sanki sürme tozuna sürmüş gibidir."

Sürme tozu ile mesh olunan, diş etleri olmakla birlikte (şair burada) bunu kalb ederek söylemiştir.

Yahut da bu âyet, fiilde ortaklık ve nisbetinde eşitlik olmak üzere "be" ile kullanılmıştır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi;

"Onlar, geceleyin (kötülük yapmak için) yürürken salınan kirpileri

andırırlar ki, kötülükleri Necran'a kadar ulaşmıştır; hatta Hecer'e.

"Be" harfinin anlamı ile ilgili olarak ilim adamlarımızın söyledikleri bunlardır.

Şâfiî ise şöyle demektedir: Yüce Allah'ın:

"Başlarınıza mesh edin" âyetinin, başın bir bölümü ile başın tamamını mesh ediniz anlamlarına gelme ihtimali vardır. Sünnet de bunun bir bölümünü mesh etmenin yeterli olduğuna delalet etmiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) başının üst tarafım mesh etmiştir. Bir başka yerde de şöyle demektedir: Denilse ki, teyemmüm ile ilgili olarak yüce Allah:

"Yüzlerinizi mesnedin" diye buyurmaktadır. Peki, teyemmümde yüzün bir bölümünü meshetmek yeterli olur mu? Böyle diyene şu şekilde cevap verilir: Teyemmümde yüzün mesh edilmesi, yüzün yıkanmasından bedeldir, O bakımdan yüzün yıkanması gereken yerlerinin tamamının mesh edilmesi kaçınılmaz bir şeydir. Başın meshedilmesi ise (bedel değil) bir asıldır. İşte aralarındaki fark budur.

Bizim ilim adamlarımız İse, hadis ile ilgili olarak şu sözleriyle cevap vermişlerdir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir mazeret dolayısıyla bunu yapmış olabilir. Özellikle onun bu uygulaması, sefer esnasında olmuştur. Sefer ise, birtakım mazeretlerin bulunması muhtemel olan bir haldir. Acele ve kısadan kestirip atma zamanıdır. Birtakım meşakkatler ve tehlikeler dolayısıyla bir çok farizalar hazfedilir. Diğer taraftan Hazret-i Peygamber, sarığının üzerine meshetmedikçe, başının üst tarafına meshetmekle yetinmemiştir. Bunu da Müslim, Muğire b. Şu'be yoluyla rivâyet ettiği hadiste zikretmektedir. Müslim, Tahâre 81; Müsned, IV, 244, 248, 250, 251 Eğer başın tamamını meshetmek vacib olmasaydı, sangının üzerine ayrıca mesh etmezdi.

Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

9- Başa Kaç Kere Mesh Verilir:

İlim adamlarının Cumhûruna göre, tam ve kapsamlı tek bir defa mesh etmek yeterli olur. Şâfiî ise der ki: Abdest alan kişi, başını üç defa mesh eder. Enes ile Saîd b. Cübeyr ve Atâ'dan böylece rivâyet edilmiştir. İbn Sîrin ise, başını iki defa mesh ederdi. Ebû Dâvûd der ki: Hazret-i Osman yoluyla gelen bütün sahih hadisler, başın bir defa meshedileceğine delalet etmektedir, Çünkü onlar, abdestin (diğer organların yıkanmasının) üç defa tekrarlanacağından söz etmekle birlikte, bu rivâyetlerde: "Ve başına mesnetti" demekte ve herhangi bir sayı da zikretmemektedirler. Ebû Dâvûd Tahâre 51, hadis no: 108.

10- Meshin Keyfiyeti ve Başlama Yeri;

Başının meshedilmeye nereden başlanacağı hususunda (fukahâ) farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik der ki: Başının ön tarafından meshetmeye başlar, sonra da ellerini başının arka tarafına doğru götürür, daha sonra ön tarafına tekrar geri getirir. Tıpkı, Müslim'in rivâyet ettiği, Abdullah b. Zeyd yoluyla gelen hadiste olduğu gibi. Buhârî, Vudû' 39, 42, 46; Müslim, Tahâre 18; Tirmizİ, Tahâre 24; Nesâî, Tahâre 11; Müsned, IV, 39.

Şâfiî ve İbn Hanbel de bu görüştedir. el-Hasen b. Hayy ise şöyle derdi: Muavviz b. Afra’nın kızı er-Rubeyyi'in rivâyet ettiği hadise göre de başının arka tarafından başlar. Ancak bu, lâfızlarında ihtilaf bulunan bir hadistir ve bütün yollarıyla Abdullah b. Muhammed b. Akil'den gelmektedir. Hadis âlimlerine göre ise, kuvvetli bir hafız (belleyip) değildir. Bu hadisi, Ebû Dâvûd, Bişr b. el-Mufaddal'dan, o, Abdullah'tan, o, er-Rubeyyî yoluyla rivâyet etmiştir. İbn Adan da ondan (Abdullah b. Muhammed b. Akil'den) o da er-Rubeyyi'den şunu rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizim yanımızda, abdest aldı. Başının tümünü, saçın bütün bitim yerlerinden itibaren dört bir yanından mesh etti. Ancak, saçın üzerinde bulunduğu halini değiştirmedi.

Bu nitelikte bir abdest alma şekli, İbn Ömer'den de rivâyet edilmiş olup, bunda başının arka tarafından meshe başladığı da belirtilmektedir. Ebû Dâvûd, Tahâre 51, 128 ve 129 no'ltı hadisler-, ayrıca bk. Tirmizî, Tahâre 25, 26; İbn Mâce, Tahâre 52.

Bu hususta en sahih rivâyet, Abdullah b. Zeyd'in rivâyetidir. Başın bir bölümünün meshini câiz kabul eden herkes, başın meshedilecek bölümünün ön tarafı olduğu görüşündedir. İbrahim ile en-Nehaî'den şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir Başının hangi tarafını meshedersen bu senin için yeterli olur. İbn Ömer ise, başın sadece tepe (bıngıldak) bölümünü meshetmekle yetinmiştir.

Her iki elle bir arada mesh etmenin müstalısen olduğu hususu üzerinde de tek bir elle meshin de yeterli olduğu üzerinde de icma vardır.

Bununla birlikte başın meshedilmesini gördüğü bölümünü mesh edinceye kadar tek bir parmakla mesheden kimse hakkında ise farklı görüşler vardır. Meşhur olan kanaate göre bunun yeterli olduğudur. Bu, Süfyan es-Sevri'nin görüşüdür. Süfyan der ki: Başım tek bir parmak ile mesh edecek olursa, bu dahi onun için yeterlidir. Bunun yeterli olmadığı da söylenmiştir. Çünkü bu, mesh sünnetinin dışına bir çıkıştır, sanki bir oyun gibidir. Ancak, böyle bir şey hastalık zarureti dolayısıyla yapılacak olursa, bunun yeterli geleceği hususunda ihtilaf olmamalıdır.

Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed derler ki: Üç parmaktan daha az parmakla başın meshedilmesi yeterli değildir.

Birinci defa meshetmenin Kur'ân nassı ile farz olduğu icma ile kabul edilmekle birlikte; ellerin başın saçları üzerinde geri getirilmesinin, farz mı, sünnet mi, olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Cumhûr, bunun sünnet olduğu görüşündedir, farz olduğu da söylenmiştir.

11- Başını Meskedecek Yerde Yıkarsa:

Abdest alan bir kimsenin, başını meshedecek yerde yıkaması, (hususu ile ilgili olarak) İbnü’l-Arabi şöyle demektedir: Bunun, o kimse için yeterli olacağı hususunda görüş ayrılığı olduğunu bilmiyoruz. Ancak, İmâm Fahru'l-İslâm eş-Şâşi, bize ders verdiğinde kendi mezheb âlimlerinden Ebû'l-Abbas b. el-Kâss'ın bunun yeterli olmayacağını söylediğini bize haber verdi. Ancak bu, yüce Allah'ın şu âyetinde yermiş olduğu ve şeriatı iptal eden zahire tabi olmak kabilinden fasid Dâvudî (Zahiriye) mezhebinden bir aşırılıktan başka birşey değildir;

"Onlar, ancak dünya hayatının zahir kısmını bilirler" (er-Rûm, 30/7);

"Yahut sözün zahirine göremi. " (er-Ra'd, 13/33) Yoksa, bu şekilde başını yıkayan bir kimse, emr olunduğu şeyi fazlasıyla yapmış olmaktadır.

Denilse ki; Bu, kendisi ile ibadet olunan lâfzın kapsamı dışına çıkmış bir fazlalıktır O zaman şöyle deriz: Ancak, fiilin mahalline ulaştırılması hususunda ifade ettiği anlamın dışına çıkmamıştır. Aynı şekilde bir kimse, önce başını meshetse, sonra da başını tıraş edecek olsa, meshini iade etmekle mükellef değildir.

12- Başta Bulunan Diğer Organların Meshi:

Mâlik, Ahmed, es-Sevrî, Ebû Hanîfe ve diğerlerine göre, kulaklar başın kapsamı içerisindedirler. Ancak, bunlar için ayrıca su almak hususunda farklı görüşleri vardır. Mâlik ve Ahmed der ki: Başını mesh ettiği sudan ayrı olarak kulakları için yeni bir su alır. İbn Ömer'in yaptığı gibi. Şâfiî de suyun yenilenmesi hususunda böyle demiştir. Ayrıca der ki: Kulakların meshedilmesi, başlı başına bir sünnettir. Kulaklar, yüzden de değildir, baştan da değildir. Çünkü, ilim adamları, hacc sırasında kulaklar üzerinde bulunan saçı kestirmiyeceğini ittifakla kabul etmişlerdir. Ebû Sevrin bu husustaki görüşü Şâfiî'ninki gibidir.

es-Sevrî ile Ebû Hanîfe der ki: Kulaklar, baş ile birlikte mesh olunurlar. Seleften bir topluluktan, ashâb ve tabiinden bu görüşün bir benzeri de rivâyet edilmiştir. Dâvud (ez-Zahirî) der ki: Kulaklarını meshedecek olursa, iyi bir şeydir, Meshetmezse de birşey gerekmez. Çünkü kulaklar Kur'ân-ı Kerîm’de zikredilmiş değillerdir. Ona şöyle denilir: -Önceden de açıkladığımız gibi- baş, zaten onları İhtiva etmektedir.

Ayrıca, Nesâî, Ebû Dâvûd ve diğerlerinin kitaplarında sahih hadislerde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kulaklarının dış taraflarını da İç taraflarını da meshettiğini, parmaklarını kulaklarının deliklerine soktuğunu göstermektedir. Ebû Dâvûd, Tahflre 51; ayrıca bk. Nesâî, Tahâre 84, 85. Kulakların Kur'ân-ı Kerîm’de zikredilmemiş olması, onların mesh edilmesinin, yüz ve ellerin yıkanması gibi bir farz olmadıklarına delalet etmektedir. Mesh edilmeleri ise sünnet ile sabit olmuştur.

İlim ehli, abdest alan bir kimsenin kulaklarını meshetmeyi terketmesini mekruh görürler ve böyle bir şeyi yapan bir kimsenin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sünnetlerinden birisini terkettiği görüşündedirler. Bununla birlikte -İshâk dışında- kulaklarına meshi iadeyi de vacib görmezler. İshâk ise der ki: Eğer kulaklarını meshetmeyi terkedecek olursa, (bu abdesti) onun için yeterli olmaz. Ahmed der ki: Kasten kulaklarını meshetmeyi terkedecek olursa (abdestini) tekrar iade etmesini müstehab görürüm.

Mâlikin arkadaşlarından Ali b. Ziyad'dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kim kasti olarak abdeşt yahut namaz sünnetlerinden birisini terkedecek olursa iade eder. Ancak fukahâya göre bu, zayıf bir görüştür. Böyle bir görüşü, geçmiş âlimlerden (seleften) söyleyen bir kimse olmadığı gibi, bunun kıyas bakımından (aklî açıdan) kabul edilecek bir tarafı da yoktur. Durum böyle olsaydı, farz ve vacib olan bir şey diğerinden ayırt edilemezdi.

Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Kulakların yüzden olduğunu kabul edenler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın secde ettiği esnada söylediği sabit olan şu duasını delil gösterirler:

Yüzüm, kendisini yaratan, ona suret veren, ona işitmek için kulaklar ve görmek için gözler bahşedene secde ediyor." Müslim, Salatul-Müsafirin 201; Ebû Dâvûd, Salât 119; Tirmizî, Cumua 55, Deavüt 33; Nesâî, Tatbik 67-70; İbn Mâce, İkâmetu's-Salât 70. Görüldüğü gibi burada Hazret-i Peygamber, işitmeyi yüze izafe etmiştir. Böylelikle onların da yüzün hükmünü almaları gerektiği sabit olmaktadır.

Ebû Dâvûd'un Mûsannef inde (Sünen'inde) Hazret-i Osman yoluyla gelen hadiste şöyle denilmektedir: Böylelikle o, kulakların iç ve dış tarafını bir defa mesh etti, sonra ayaklarını yıkadı, sonra şöyle dedi; Abdest hakkında soru soranlar nerede? İşte ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı bu şekilde abdest alırken gördüm. Ebû Dâvûd, Tahâre 51; Hadis kaynaklarında pekçok yerde geçen bu hadisin geçtiği yerler için bk. el-Mu'cemut Mufehres li Elfazi'l-Hadisi'n-Nebevi, VI, 236.

Kulaklarının dış taraflarını yüz ile birlikte yıkar; iç taraflarını da baş ile birlikte mesheder, diyenler de yüce Allah'ın yüzü yıkamayı, başı da mesh etmeyi emrettiğini delil gösterirler. Buna göre, kulaklardan sana karşı görünenin yıkanması gerekir, çünkü o yüzdendir, sana karşı görünmeyenin de meshedilmesi icabeder Çünkü o baştandır.

Ancak, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Hazret-i Ali, Hazret-i Osman, İbn Abbâs, er-Rubeyyi' ve diğerleri yoluyla rivâyet edilen hadislerde kulaklarının iç ve dış taraflarını meshettiğini belirten rivâyetler bunu reddetmektedir.

Kulaklar baştandır, diyenler de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın es-Sunabihî yoluyla gelen hadisteki şu sözünü delil gösterirler; "Başını mesh ettiği takdirde günahlar başından -hatta kulaklarından çıkıncaya kadar- çıkar." Bu hadisi de Mâlik rivâyet etmiştir. Nesâî, Tahâre 85; İbn Mâce, Tahâre; Muvatta’'; Tahâre 30, 31.

13- Ayaklar:

Yüce Allah'ın:

"Ayaklarınızı da" âyetini Nafi', İbn Âmir ve el-Kisâî "lâm" harfini nasb ile; şeklinde okumuşlardır. el-Velid b. Müslim de Nafi'den bunu: şeklinde "lâm" harfini ötreli olarak okuduğunu rivâyet etmektedir. Bu aynı zamanda el-Hasen ve el-A'meş Süleyman'ın da kıraatidir. İbn Kesîr, Ebû Amr ve Hamza ise, bu kelimeyi "lâm" harfini esreli olarak; şeklinde okumuşlardır. İşte ashâb ve tabiin de bu kıraatteki farklılığa göre farklı görüşlere sahiptirler. Bu. kelimenin "lâm" harfini üstün okuyan, bunda âmilin Yıkayın" âyeti olduğunu kabul etmiş ve ayaklar hakkında farz olan şeyin mesh değil de yıkamak olduğunu belirtmişlerdir.

Cumhûrun ve ilim adamlarının büyük çoğunluğunun görüşü budur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın uygulamasından sabit olan da budur. Birden çok Hadîs-i şerîfte, onun söylediğinden de anlaşılması gereken budur. Nitekim Hazret-i Peygamber, topuklarını yıkamadıkları belli olan abdest almış bir topluluğu görünce, sesini çıkarabildiği kadar: "Ateşten çekeceklerinden dolayı topukların vay haline! Abdestinizi iyice alınız" diye yüksek sesle bağırmıştır. Buhârî, İlim 3, Vudû 27; Müslim, Tahâre 25-30; Ebû Dâvûd, Tahâre 46; Tirmizî, Tahâre 31; Nesâî, Tahâre 89; İbn Mâce, Tahâre 55; Muvatta’'', Tahâre 5; Müsned II, 193. Diğer taraftan yüce Allah, ayakların sınırlarını da tıpkı ellerde: "Dirseklere kadar" diye buyurduğu gibi, ayaklar hakkında da: "Her iki topuğunuza kadar" diyerek belirtmiştir. İşte bu, onların yıkanmalarının vacib olduğuna bir delildir.

Bu kelimenin "lâm" harfini esreli okuyan kimse ise, bundaki âmili "başlarınıza" kelimesinin başında gelen "be" harfi kabul etmiştir İbnü'l-Arabî der ki: İlim adamları ayakların yıkanmasının vücubunu ittifakla kabul etmişlerdir. Ben, müslümanların takilılerinden Taberî ile onların dışında Rafızilerden başka bunu reddeden kimse bilmiyorum. Taberî de delil olarak bu "lâm" harfinin esreli kıraatine yapışmıştır.

Derim ki: İbn Abbâs'tan ise: Abdest, iki yıkama ve iki meshdir dediği rivâyet edilmiştir. Yine el-Haccâc'ın, Ehvâzda hutbe irad edip abdesti söz konusu ederken şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Yüzlerinizi ve ellerinizi yıkayınız. Başlarınıza mesnediniz. Ayaklarınızı da (yıkayınız"). Çünkü Âdemoğlunun ayaklarından daha çok kirlenme ihtimali yüksek herhangi bir uzvu yoktur. O bakımdan ayaklarınızın iç tarafını, üstlerini ve topuklarım yıkayınız. Enes b. Mâlik bunu işitince şöyle dedi: Allah doğru söylemiştir. Haccac ise yalan söylemiştir. Yüce Allah ise: Başlarınıza mcshcdin. Ayaklarınızı da (mesh edin)" diye buyurmuştur Bu olayı rivâyet eden der ki: (Enes b. Mâlik) ayaklarını mesh ettiğinde onları ıslatırdı. Yine Enes'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir; Kur'ân mesh ile nâzil olmuş, sünnet ise yıkamayı emretmekle varid olmuştur.

İkrime de ayaklarını mesh eder ve şöyle dermiş: Ayaklar hakkında yıkama söz konusu değildir. Onlar hakkında mesh nâzil olmuştur. Âmir en-Nehaî de der ki: Cibril meshi indirmiştir. Nitekim teyemmümde de yıkanması emr edilmiş organların mesh edilmesi istenmekte, mesh edilmesi emredilmiş olanlar ise bağışlanmaktadır. Katade de der ki: Allah, iki tane yıkama ve iki tane meshi farz kılmıştır.

İbn Cerir et-Taberî, ayaklar hakkında farz olanın, yıkamak ile mesh etmekten birisi arasında muhayyerlik olduğu görüşündedir. Ve bu husustaki iki kıraati iki ayrı rivâyet gibi değerlendirmiştir. en-Nehhâs der ki: Bu hususta söylenenlerin en güzellerinden birisi de şudur: Hem mesh hem de yıkamak birarada vacibtir. "Ayaklarınız" anlamına gelen kelimenin "lâm" harfini esreli okuyanların kıraatine göre mesh vacibtir, onu üstün okuyanların kıraatine göre ise yıkamak vacibtir Bu iki kıraat ise iki ayrı âyet durumundadır.

İbn Atiyye der ki: "Lâm" harfini esreli okuyanlardan kimisi, ayaklar hakkında mesh etmenin onları yıkamak anlamında olduğu görüşündedir.

Derim ki: Sahih olan da budur. Çünkü imeslıtI lâfzı müşterek bir lâfızdır. Hem "mesh" anlamında kullanılır, hem de "yıkamak" anlamında kullanılır, el-Herevî der ki: Bize el-Ezherî haber verdi. Bize, Ebû Bekr b. Muhammed b. Osman b. Said ed-Dârî haber verdi. Ebû Bekr, Ebû Hatîm'den, o, Ebû Zeyd el-Ensarî'den şöyle dediğini nakletti: Arapçada mesh, hem yıkamak, hem de meshetmek anlamına gelir. İşte bundan dolayı, abdest alıp da azalarını yıkayan kimse hakkında; "Temessüh etti" denilir. Yine yüce Allah seni günahlarından arındırsın ve yıkayıp temizlesin anlamında "mesh" kelimesi kullanılarak; denilir.

Araplardan nakil yoluyla meshin yıkamak anlamına geldiği de sabit olduğuna göre, buradaki "lâm" harfinin esreli okunuşu ile kast edilen yıkamaktır, diyenlerin görüşleri tercihe değer olur, ağırlık kazanır. Bu tercih ise, mesh ve yıkama ihtimaline gelmeyen nasb kıraati sebebiyle ve yıkamayı tesbit eden hadislerin çokluğu ile, hadis İmâmlarının rivâyet ettiği, sayılamayacak kadar çok sahih haberlerde ayakları yıkamayı terk edenlere yapılan tehditlerle daha da ağırlık kazanır.

Diğer taraftan baş hakkında mesh, ayaklardan önce mef'ûl olmak üzere yıkanan şeyler (eller ve ayaklar) arasına girmek suretiyle sırasını beyan etmek için girmiştir. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Sizler yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi, topuklarınıza kadar ayaklarınızı yıkayınız, başlarınıza da mesh ediniz. Baş ayaklardan önce bir mef'ûl olduğuna göre, tilavette de onlardan öne gelmiştir. -Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır-. Yoksa baş, ayaklardan önce zikredildiği için abdestin sıfatı hususunda ayaklar onunla ortak özellikte olduklarından dolayı değildir.

Âsım b. Küleyb, Ebû Abdurrahman es-Sülemi'den şöyle dediğini rivâyet e-der: Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- bana: diye (ayaklarınızı da mesnedin anlamına gelecek şekilde lâm harfini esreli olarak) okudular. Bu sırada davacılar arasında hüküm vereh Ali (radıyallahü anh) bunu işitti ve: Ayaklarınızı da (yıkayın anlamına gelecek şekilde "lâm" harfini üstün olarak) diye düzeltti. İşte bu, (âmili itibariyle) mukaddem olan, söz ve söylenişi İtibari ile mualıher olan türdendir.

Ebû İshâk, el-Haris'ten, o, Ali"(radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ayakları topuklara kadar yıkayınız. İbn Mes'ûd ile İbn Abbâs'tan da bu kelimenin "lâm" harfini nasb ile; Ayaklarınızı da (yıkayın), şeklinde okudukları rivâyet edilmiştir.

"Ayaklar" anlamındaki kelimenin "lân harfinin esreli okunuşu, ayakların kayıtlı olarak mesh edileceklerini belirtmek için gelmiştir. Bu kayıt da ayakların mestli olmaları halidir. Biz bu kaydı, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan öğrenmiş bulunuyoruz. Zira, ayaklarında mest bulunmaksızın ayaklarını meshettiğine dair sahih bir rivâyet gelmiş değildir. Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), fiili ile hangi durumda ayağın yıkanacağını, hangi durumda da mesh edileceğini belirtmiş olmaktadır, da denilmiştir. Bu da güzel bir açıklamadır.

Denilse ki: Mestler üzerine mesh etmek el-Mâide sûresi ile (bu âyet-i kerimedeki bu kelimenin esreli okunuşu ile) nesh edilmiştir. Nitekim İbn Abbâs böyle demiş, Ebû Hüreyre ve Âişe neshi reddetmiş, Mâlik de pndan gelen bir rivâyete göre onu reddetmiştir. Şöyle cevap verilir. Bir şeyi bir kimse reddeder, ondan bir başkası da kabul ederse, reddedenin delili yok demektir Mestler üzerine mesh edileceğini ise, ashâbtan ve başkalarından pek çok sayıda kimse kabul etmiştir.

el-Hasen der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbından yetmiş kişi, mestler üzerine mesh ettiklerini bana nakletmişterdir. Hemmam'dan sahih nakil ile sabit olduğuna göre o şöyle demiştir Cerir, önce küçük abdest bozdu, sonra abdest aldı ve mestleri üzerine mesh etti. İbrahim en-Nehaî der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da önce küçük abdestini bozdu, sonra abdest aldı ve mestleri üzerine mesh etti. İbrahim en-Nehaî devamla der ki: Bu hadis, (ilim adamlarının) hoşlarına giderdi. Çünkü Cerir'in İslama girmesi, el-Mâide sûresinin nüzulünden sonra olmuştu. Hadis ve devamı için bk. Buhârî, Salât 25; Müslim, Tahâre 72; Ebû Dâvûd, Tahâre 60; Tirmizî, Tahâre 70; Nesâî, Tahâre 96; İbn Mâce, Tahâre 84. Bu ise karşı görüşü sallallahü aleyhi ve sellemunup da el-Vakidînin, Abdulhamid b. Cafer'den, onun babasından, Cerir'in Ramazan ayının onaltıncı gününde İslama girdiğini ve el-Mâide sûresinin İse Zülhicce ayında, arefe gününde nâzil olduğu şeklinde varid olan ve delil diye gösterdikleri bu rivâyeti reddeden açık bir nasstır. Çünkü onların naklettikleri bu rivâyet, oldukça vâhî (gevşek ve sağlam olmayan) bir rivâyet olduğundan dolayı sabit olamayan bir hadistir. el-Mâide sûresinden, arafe gününde nâzil olan daha önce de belirtildiği gibi:

"Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim..." ayetidir. Ahmerî b. Hanbel der ki: Ben, mestler üzerine mesh hususunda Cerir'in rivâyet ettiği hadisi güzel buluyorum. Çünkü orîün İslama girişi el-Mâide sûresinin nâzil oluşundan sonradır. Ebû Hüreyre ve Âişe (radıyallahü anhüma)'dan gelen rivâyetler ise onlardan sahih olarak gelmiş değildir. Zira, Âişe'nin bu hususta herhangi bir bilgisi yoktu. Bundan dolayı Hazret-i Âişe bu hususta kendisine soru soran kimseyi Ali (radıyallahü anh)'a göndermiş ve ona havale ederek şöyle demiştir; Sen ona sor. Çünkü o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yolculuğa çıkardı... Müslim, Tahâre 85; Nesâî, Tahâre 99; İbn Mâce, Tahâre 86; Müsned, I, 96, 100, 113.

İmâm Mâlik'ten gelen ve onun mestler üzerine meshi reddettiğine dair rivâyet ise münk,er bir rivâyettir ve sahih değildir. Sahih ise, onun ölümü esnasında İbn Nâfi'e söylediği şu sözlerdir: Ben, özet olarak kendim ayakları yıkama görüşünü alırdım. Bununla birlikte (mestler üzerine) ayaklarını mesh eden kimsenin yerine getirmesi gerekenler hususunda kusurlu davrandığı görüşünde de değildim. İşte Ahmed b. Hanbel de, İbn Vehb'in Mâlikten naklettiği: "Ben, mukimken olsun, yolculukta iken olsun mesh etmem" şeklindeki sözlerim buna göre yorumlamıştır. Ahmed der ki: Nitekim İbn Ömer'den de onun etrafındakilere mestlerine mesh etmelerini emrettiği halde, kendisinin mestlerini çıkartıp abdest alırken onları yıkadığını ve; "Abdest almak bana sevdirildi" dediği rivâyet edilmiştir. Buna yakın bir rivâyet Ebû Eyyub'dan da gelmiştir. Ahmed (radıyallahü anh) der ki: Her kim bunu (mestler üzerine mesh etmeyi). İbn Ömer, Ebû Eyyub ve Mâlik'in yaptığı şekilde terkedecek olursa, bu yaptığını reddetmem. Bununla birlikte de böyle birisinin arkasında namaz kılarız ve ayıplamayız. Ancak, bunu bir takım bid'at ehli kimselerin yaptığı gibi mestler üzerine meshi câiz görmediği için terketmesî hali müstesnadır, böyle birisinin arkasında namaz kılmayız. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Yüce Allah'ın: şeklindeki üâm harfinin esreli okunuşu şeklindeki) kıraatin sadece lâfza atfedilip, manaya atfedilmemiş olduğu da söylenmiştir.

Bu da aynı şekilde yıkamaya delâlet eder. Çünkü, gözönünde bulundurulan manadır, lâfız değildir. Onun esreli okunuşu ise, Arapların yaptığı gibi, civar (yakınlık, komşuluk) dolayısıyla bir çerdir. Bu husus, Kurân-ı Kerîm’de olsun, başka yerlerde olsun varid olmuştur Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Üzerinize alevli ateş ve erimiş bakır bırakılır" (er-Rahmân, 55/35) şeklinde (ötreli olması gerekiyorken) esreli olarak okunmuştur. "Nûhâs : Erimiş bakır" kelimesini İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Mücâhid ve Ebû Amr esreli okumuşlardır. (Kurtubî, er-Rahmân, 55/35- âyetin tefsiri).

Çünkü, bilindiği gibi nühâs, duman anlamındadır. Yine yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Bilakis o, çok şerefli bir Kur'ân'dır. Levh-i mahfuzdadır" (el-Burûc, 85/21-22) şeklinde (son kelimesi) esreli olarak okunmuştur.evh"in sıfatı olarak cer ile okumuşlardır.

Şair İmruu’l-Kays da der ki:

"(Yağmur kendisini tepeden tırnağa kadar ıslatmış olduğu için babamız),

İnsanlar arasında baştan aşağıya çizgili bir elbiseye bürünmüş yaşlı bir kimseye benziyordu.'

Böylelikle o, mısraın son kelimesinin i'rabı merfu' olması gerekiyorken, civar dolayısıyla esreli okumuştur. Şair Züheyr de şöyle demektedir:

"Zaman onu oyuncak etti ve değiştirdi onu

Benden sonra önüne kattığı toprağı sürükleyip götüren rüzgârlar ve yağmurlar,"

Ebû Hatim der ki: Burada (yağmur anlamına gelen) son kelimenin merfu' olması gerekirdi. Ancak o, kendisinden önceki kelimeye civarı dolayısıyla esreli okumuştur. Nitekim Araplar şöyle der: Bu harab olmuş bir kertenkele deliğidir. Burada (harab olmuş anlamına gelen kelimeyi) merfu' olması gerekirken esreli okumuştur. Bu, el-Ahfeş ile Ebû Ubeyde'nin görüşüdür, en-Nehhâs ise bunu kabul etmez ve şöyle der: Bu büyük bir yanlışlıktır. Çünkü, civarın konuşmada kıyasa esas kabul edilmemesi gerekir. Çünkü bir yanlışlıktır, bu yanlışlığın (şiirdeki) benzeri ise "ikvâ"dır. İkva: Şiirin kusurlarından olup kâfiyeyi teşkil eden kelimelerin i'râbmın birbirinden farklı olması demektir. (İbn Manzfir, Lisanu'l-Arab, XV, 207-20,)

Derim ki: Ayaklar hakkında farz olanın yıkamak olduğu hususunda hükmü kesinleştiren daha önce verdiğimiz açıklamalar ile, Hazret-i Peygamberin söylediği sabit olan: "Topukların ve ayakların iç taraflarının ateşten vay hallerine". Tirmizî, Tahâre 31; Müsned. IV, 191. âyetidir. Hazret-i Peygamber, yüce Allah'ın muradına muhalefet dolayısıyla bize ateşi hatırlatarak bizi korkutmaktadır. Bilindiği gibi, vacibi (Farzı) terkedenden başkası ateş ile azâb edilmez.

Yine bilindiği gibi mesh etmek, uzvun tamamım kaplaması anlamına gelmez. Ayakların meshedileceğini söyleyenler, ayakların iç taraflarının değil de, üst taraflarının mesti edileceği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bu hadis-î şerif ile ayakların mesh edileceğini söyleyenlerin görüşlerinin batıl olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Zira, meshi kabul edenlere göre, ayakların iç taraflarının meşinle bir ilgisi yoktur. Ayakların iç taraflarına mesh ile değil, ancak yıkamakla ulaşılır

İcma cihetinden bir diğer delil de şudur: Ayaklarını yıkayan bir kimsenin üzerinde vacib olanı yerine getirdiği ittifakla kabul edilmiş olmakla birlikte, ayaklarını mesh eden kimse hakkında bu açıdan ihtilaf etmişlerdir. O halde yakın (kesin) olan, hakkında ihtilaf edilen değil, icma ile kabul olunandır. Buyû'k bir çoğunluk, kâfenin kâffeden (yani mütevatir şekilde), onların da peygamberlerinden şunu naklettikleri sabittir: Hazret-i Peygamber abdest aldığı sırada bir iki ve üç defa -onları iyice temizleyinceye kadar- yıkardı. Daha önce yaptığımız açıklamalar ile birlikte ayakların yıkanacağına dair delil olarak bu kadarı yeterli görülmelidir. Böylelikle açıkça ortaya çıkmış oluyor ki, bu kelimenin lâm harfinin esreli okunuşunun da anlamı -Önceden de açıkladığımız gibi- mesh etmek değil, yıkamaktır. Ve yüce Allah'ın

"Ayaklarınızı da (yıkayın)" âyetindeki amil, yüce Allah'ın;

"Yıkayım" âyetidir. Araplar ise fiil, birden çok şeyler arasında yalnızca birisine ait olmakla birlikte bir diğer şeyi de o şeye atfedebılmektedir. Mesela, ekmek ve süt yedim denilir Bu da, ekmek yedim, süt içtim demektir. Şairin şu mısraı da bu kabildendir:

"Ben ona yem olarak saman ve soğuk su verdim.

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Kocanı Savaşta gördüm ben

Bir kılıç kuşanmış ve bir de mızrak.

Bir diğeri de şöyle demektedir:

"...Ve yavruladı

İki vadinin etrafında Ceylanları ve Deve kuşları.

Bir diğer şair de şöyle demektedir:

"Sütü çokça içen ve hurmayı ve keş'i."

Bu ifadelerin takdiri ise (sırası ile) şöyledir: Ben ona yem olarak saman verdim ve ona su içirdim; Kılıç kuşanmış ve mızrak taşımış olarak; vadinin iki tarafında Ceylanları yavruladı, Deve kuşları ise yumurtladı. -Çünkü Deve kuşları yavrulamaz, olsa olsa yumurtlar-; Süt içen ve Hurma ve keş yiyen... Bu durumda yüce Allah'ın:

"Başlarınıza mesh edin... ayaklarınızı da (yıkayın)" âyetinde, lafzen meshe atıf olmakla birlikte, mana ciheti ile yıkamaya atıf olup, maksat ayakların yıkanmasıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

14. Topuklar:

Yüce Allah; "Her iki topuğunuza kadar..." diye buyurmaktadır.

Buhârî şunu rivâyet eder: Bana Mûsa anlattı, dedi ki: Bize, Vuheyb Amr'dan -İbn Yahya- haber verdi, Amr babasından dedi ki: Ben, Amr b. Ebî Hasen'in, Abdullah b. Zeyd'e Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın abdesti hakkında soru sorduğuna şahit oldum. (Abdullah b. Zeyd) su dolu bir kab getirilmesini istedi. Onlara Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın abdest alıcı gibi abdest aldı. Kaptan eline su boşalttı ve ellerini üç defa yıkadı. Daha sonra elini su kabına sokarak üç avuç alıp ağzını çalkaladı, burnuna su çekti ve sümkürdü. Sonra, elini (yine su kabına) sokarak üç defa yüzünü yıkadı. Sonra yine elini (kaba) sokarak üç defa (Buhârî'de iki defadır) dirseklerine kadar ellerini yıkadı. Daha sonra yine elini (kaba) sokarak başını nıesh etti ve bir defa ellerini öne ve arkaya getirip götürdü. Sonra da ayaklarını topuklara kadar yıkadı. Buhârî, Vudu 39; Müslim, Tahâre 18; Nesâî, Tahâre 80; Dârimî, Vudû 21; Müsned, IV, 39.

İşte bu Hadîs-i şerîf, yüce Allah'ın:

"Başlarınıza mesh edin" âyetinde yer alan "be" harfinin zaid olduğunun delilidir. Çünkü, (hadis rivâyetinde) bu harfi kullanmaksızın "başını mesh etti" demiştir. Diğer taraftan başın meshi bir defadır. Müslim'in Sahih'inde bu husus, Abdullah b. Zeyd yoluyla gelen hadiste "ellerini ileri ve geri götürüp getirdi" sözünün açıklaması şöylece gelmiştir: (Meshetmeye) başının ön tarafından başladı ve sonra da ellerini kafasının arkasına kadar götürdü. Daha sonra da yine ellerini başladığı yere getirinceye kadar geri getirdi. Müslim, Tahâre 18.

İlim adamları, "topuklar" hakkında ihtilaf etmişlerdir. Cumhûr, ayağın her iki tarafında tümsekçe görülen iki kemik olduğu görüşündedir. el-Esmaî ise, insanların, topuk ayağın üst tarafındadır, şeklindeki sözlerini kabul etmez. Bunu es-Sıkah'la nakletmektedir.

İbnü'l-Kasımın da böyle dediği rivâyet edildiği gibi, Muhammed b. el-Hasen de böyle demiştir. İbn Atiyye de der ki: Ben, herhangi bir kimsenin abdest sınırını buraya kadar kabul ettiğini bilmiyorum. Fakat Abdulvehhab "et-Telkin" adlı eserinde bu hususta karışık ve insanı tereddüde düşüren ifadeler kullanmıştır.

Şâfiî (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) da şöyle demektedir: Topukların, bacak ekleminin (ayakla) birleştiği yerdeki iki kemik olduğu hususunda farklı kanaat bildiren kimseyi bilmiyorum Taberî de Yûnus'tan, o, Eşheb'den, o, Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Abdestin kendilerine kadar ulaştırılması gereken iki topuk, ayak ökçesinin karşısında bulunan ve bacağa bitişik (çıkıntı yapan) iki kemiktir. Yoksa topuk, ayağın üst tarafındaki çıkıntı değildir.

Derim ki: Hem dilde, hem de Hazret-i Peygamberin sünnetinde sahih olan da budur. Çünkü, Arapçada topuk (el-Ka'b) kelimesi, yükseklik anlamından alınmıştır. Kâ'beye bu isim buradan verilmiştir. Memelerin tomurcuklanmasını ifade etmek için de bu tabir kullanılır. Kanalın ka'b'i, kanal borusu demektir. Her iki boğum arasındaki boruya da kab denilir. Teşbih yoluyla şeref ve şan hakkında da kullanılabilir Hadîs-i şerîfteki: "Allah'a yemin olsun ki, şan ve şerefin devamlı yüksek kalacaktır." Bu, Hazret-i Peygamberin Temimli Mahreme kızı Kayle'ye hitaben söylediği bir sözdür. (İbn Hacer, el-lsabe, VIII, 288).

Sünnetten bu lâfzın topuk anlamına geldiğine dair delile gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Dâvûd'un en-Nu'man b. Beşir'den rivâyetine göre şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin ederim, ya saflarınızı dosdoğru yaparsınız, yahut da Allah kalpleriniz arasına ayrılık koyar" (en-Nu'man) dedi ki: Bunun üzerine baktım ki kişi, omuzunu arkadaşının omuzuna, dizini arkadaşının dizine, topuğunu (ka'b'ını) arkadaşının topuğuna (kab'ına) yapıştırıyor. Buhârî, Ezan 76; Ebû Dâvûd, Salat 93; Müsned, IV, 276. Akb ise, ayağın arka tarafında ökçe sinirinin altındadır. Ökçe siniri (ukûb) ise bacak ve ayağın eklem yeridir,

Hazret-i Peygamberin ayak ökçesi ile bacağın arka tarafının birleştikleri kalınca (kıkırdakımsı) damarın "(ukrûb'un: ökçe sinirinin) ateşten dolayı vay haline" İbn Mâce, Tahâre 55; Müsned, II, 201, 471, III, 369, 393, VI, 40. diye buyurmuştur. Yani buralar yıkanmayacak olursa,. Nitekim Hazret-i Peygamber: "Ayak topuklarının ve ayakların iç taraflarının cehennemden dolayı vay hallerine.".

15- Ayak Parmaklarının Arasını Yıkamak (Hilalleme):

İbn Vehb, Mâlikten şöyle dediğini nakletmektedir: Abdest alırken olsun, guslederken olsun, kişinin ayak parmaklarının arasını yıkamak yükümlülüğü yoktur. Zora koşmakta ve aşırıya gitmekte de bir hayır yoktur. İbn Vehb der ki: Ayak parmaklarının arasını yıkamak teşvik edilmiş bir husustur. El parmaklarının arasının yıkanması ise kaçınılmaz bir şeydir. İbnü'l-Kasım, Mâlik’ten şöyle dediğini nakletmektedir: Ayak parmaklarının arasını hilallemeyene birşey gerekmez. Muhammed b. Halid, İbnül-Kasım'dan, o, Mâlik'ten bir nehirde abdest alıp ayaklarını hareket ettiren kimse hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Elleriyle ayaklarını yıkamadığı sürece bu kendisi için yeterli değildir. İbnü'l-Kasım da der ki: Ayaklarından birini diğeri ile yıkiyabilirse, bu da onun için yeterli olur.

Derim ki: Sahih olan, ayağın diğer kısımlarında olduğu gibi, her iki ayağın (parmaklarının) arasını da yıkamadıkça bunun yeterli olmayacağıdır, Çünkü, nasıl ki el parmakları elden ise, bunlar da ayaktandırlar. El parmaklarının birbirlerinden rahat ayrılabilir olmalarıyla ayak parmaklarının birbirine bitişik olmalarına da itibar edilmez. Çünkü, kişi nasıl elinin tümünü yıkamakla emrolunmuş ise, ayağının da tümünü yıkamakla emr olunmuştur.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet olunduğuna göre, abdest aldığı vakit, serçe parmağıyla ayak parmaklarının arasını ovalardı. Ebû Dâvûd, Tahâre 59; Tirmizî, Tahâre 30. Diğer taraftan, Hazret-i Peygamberin ayaklarını yıkadığına dair rivâyetler de sabit olmuştur. Bu rivâyetler ise umumu (parmak araları dahil olmak üzere tamamını) yıkamayı gerektirir. Mâlik (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) ömrünün sonlarında, ya serçe parmağıyla veya herhangi bir parmağıyla ayak parmaklarının arasını ovalardı. Buna sebep ise, İbn Vehb'in kendisine, İbn Lehîa'dan, el-Leys b. Sa'd'ın da Yezid b. Amr el-Gıfarî'den, o, Abdurrahman el-Hubullîden, o, el-Müstevrid b. Şeddâd el-Kureyşî'den naklettiği şu hadisi şeriftir. el-Müstevrid dedi ki: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı abdest alırken gördüm. Serçe parmağı ile ayak parmaklarının arasını hilallerdi. İbn Vehb dedi ki: Mâlik bana, bu gerçekten güzel bir şeydir ve ben bunu ancak şu anda işittim, dedi İbn Mâce, Tahâre 54; Müsned, IV, 229

İbn Vehb der ki: Ben, Mâlik'e bundan sonra abdest alırken parmak aralarını hilalleme hakkında soru sorulduğunu ve bunun yapılmasını emrettiğini duydum.

Huzeyfe de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Parmak aralarını hilalleyin (yıkayın) ki, onların aralarına ateş girmesin." Dârakutnî, I, 95. Bu ise, hilallemeyi terki tehdit hususunda açık bir nasstır. Böylelikle bizim dediğimiz sabit olmaktadır.

Başarıya ulaştıran Allah'tır.

16- Abdest Fiillerini Ardı Arkasına Yapmak (Muvalât):

Âyetin lâfızları, abdest azaları arasında muvalâtı (birini diğerinin ardı arkasına yıkamayı) gerektirmektedir Muvalât; abdest alan kimsenin abdest bölümleri arasında herhangi bir süre sokmaksızın, fiilleri ardı arkasına yapması ve abdestten olmayan bir fiili de araya sokuşturmaması demektir.

Bu Hususta ilim adamlarının farklı görüşleri vardır İbn Ebi Seleme ile İbn Vehb der ki: Bu, hatırında olsun veya olmasın abdest farzlarından bir farzdır. Her kim, kasti olarak ya da unutarak abdest azalarını (yıkamakta) birbirinden ayırırsa, bu onun için yeterli olmaz.

İbn Abdilhakem ise, ister unutsun isterse de kasti olarak terketsin (muvalâtsız olarak) aldığı abdest onun için yeterlidir. Mâlik ise, el-Müdevvene ve Kitab-ı Muhammed'de şöyle demektedir: Muvalât sakıttır. (Yani, muvalât mükellefiyeti yoktur). Şâfiî de böyle demiştir. Mâlik ve İbnü'l-Kasım der ki: Kasti olarak ayrı ayrı yıkarsa, bu abdesti olmaz. Unutarak yaparsa olur.

Mâlik, İbn Habib yoluyla gelen rivâyette şöyle demiştir: Muvalâtı terketmek, yıkanan abdest azaları hakkında olur, fakat meshedilen aza için yeterli olmaz.

Bu hususta böylece beş ayrı görüş ortaya çıkmaktadır ki, bunların iki asli dayanağı vardır. Birincisi: Şanı yüce Allah mutlak bir emir vermiş bulunmaktadır. O halde sen, bu emirleri istersen peş peşe yerine getir, istersen ayrı ayrı yerine getir. Çünkü asıl maksat, namaza kalkmak esnasında bütün azaların yıkanmış olmasıdır.

İkincisi ise, bu organları yıkamak değişik rükünleri olan birtakım ibadetlerdir. Namazda olduğu gibi bunların da ardı arkasına yapılması icabeder. Bu ise daha sahihtir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

17- Tertip (Sıralama) :

Yine âyet-i kerimenin lâfızları tertibi de ihtiva etmektedir. Bu hususta görüş ayrılığı vardır. el-Ebherî der ki: Tertip (âyette zikredilen sıraya uygun abdest almak) bir sünnettir. Mezhebin zahir görüşü, unutan kimse için sıralamayı bozarak abdest almanın dahi yeterli olacağı şeklindedir

Kasten bu sırayı bozan hakkında ise farklı görüşler vardır. Bu şekilde sırayı bozması onun için yeterli olmakla birlikte, gelecekte tertibe uygun olarak abdest alır, denilmiştir.

Kadı Ebû Bekr ve başkaları İse, böyle bir şekildeki abdest yeterli olmaz, demektedir. Çünkü böyle bir kişi, abes bir iş yapmaktadır. Şâfiî ve diğer arkadaşları da bu kanaattedir. Ahmed b. Hanbel, Ebû Ubeyd el-Kasim b. Sellâm, İshâk ve Ebû Sevr de bu görüştedir, Mâlik'in arkadaşı Ebû Mus'ab da bu kanaattedir ve bunu Muhtasar'ında zikretmiştir. Bunu, Medine âlimlerinden nakletmektedir ki, Mâlik de, abdest alırken ellerini (dirseklerine kadar) yüzünden önce yıkayıp âyet-i kerimedeki tertibe riayet etmeden abdest alan kimsenin, o abdest ile kılmış olduğu namazlan iade etmekle yükümlü olduğu hususunda Medine âlimleri ile aynı görüştedir.

Bununla beraber Mâlik, kendisinden nakledilen rivâyetlerin çoğunda ve en meşhurlarında şu kanaattedir: "Vav" atıf edatı, arka arkaya yapmayı gerektirmediği gibi, tertibi ve sıralamayı da ifade etmez. Ebû Hanîfe'nin, arkadaşlarının, es-Sevrî'nin, Evzaî'nin, Leys b. Sa'd'ın, Müzenî'nin ve Dâvud b. Ali'nin görüşü de budur.

el-Kiya et-Taberî der ki: Yüce Allah'ın:

"Yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın" âyeti, Şâfiî'nin mezhebinde sahih kabul edilen görüşe göre, ister ayrı ayrı yıkasın, ister bir arada yıkasın, ister peş peşe yıkasın yeterli olmasını gerektirmektedir. Aynı zamanda bu, ilim adamlarının çoğunluğunun da görüşüdür.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Ancak Mâlik, daha sonra kılacağı namazlar için, sıraya uygun şekilde yeniden abdest almasını müstehab kabul etmekle birlikte böyle bir şeyi yapmanın vacib olduğu görüşünde değildir. Onun mezhebinden anlaşılan budur. Ali b. Ziyad da Mâlikten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bir kimse, önce kollarını yıkasa, sonra yüzünü yıkasa, daha sonra da sırasını hatırlayacak olsa, kollarını tekrar yıkar. Eğer namaz kılıncaya kadar bu sırayı hatırlamayacak olursa, abdestini de namazını da iade eder. Ali (b. Ziyad) dedi ki: Bundan sonra ise şöyle dedi: Hayır namazı iade etmez, fakat daha sonra kılacağı namazlar için abdestini tekrar eder.

Bu husustaki görüş ayrılığının sebebine gelince, yüce Allah'ın:

"Yıkayın" âyetindeki "fa" harfinin takibi gerektirdiği hususudur. Bu harf, bir şartın cevabı olarak geldiğinden dolayı, şart koşulanı bu şarta bağlamış olur. Buna göre, hepsinde tertibi gerektirmektedir. Buna şu şekilde cevap verilmektedir: Bu "fa" yüzden başlamayı gerektirmektedir. Zira, şartın cevabı budur. Hepsinde tertibi gerektirmesi ise, şartın cevabının tek bir mana olması halinde sözkonusu olurdu. Hepsi ayrı cümleler halinde bir cevap teşkil ettiklerine göre, artık hangisini yıkamaya başlarsan aldırma. Zira istenen şey, bu şartın cevabının gerçekleştirilmesidir.

Şöyle de denilmiştir: Tertibe riayet âyeti kerimedeki atıf için kullanılan "vav"dan ötürüdür. Ancak durum böyle değildir. Zira, bir kimse, Zeyd ve Amr dövüştü. Bekir ve Halid davalaştı diyecek olursa, buradaki "vav" harfinin umüfâale" kipi dolayısıyla kullanılması, "vav"ın tertip (sıralama) için kullanılmasına imkârî vermez. Doğru olan şöyle demektir: Abdest azaları ile ilgili tertib dört husustan anlaşılmaktadır:

1) Hazret-i Peygamberin hacc esnasında: "Allah'ın kendisinden başladığından biz de başlarız" Müslim, Hacc 147; Ebû Dâvûd, Menâsik 56; Tirmizî, Hacc 38, Tefsir 2. Sûre 14; Nesâî, Hacc 168, 172; İbn Mâce, Menâsik 84; Dârimî, Menasik, 34; Muvatta’', Hacc 126. dediği şekilde, Allah'ın başladığı ile başlamak,

2) Selefin icmaı. Çünkü onlar tertibe riayet ediyorlardı.

3) Abdesti namaza benzetmek,

4) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu hususa devam etmesi.

Bunun (yani tertibe riayet etmemenin) câiz olduğunu kabul edenler cünupluk dolayısıyla organların yıkanması için tertibin gerekmediği hususunda icmaın bulunduğunu delil gösterirler. İşte abdest azalarını yıkamakta da durum böyledir. Çünkü, abdestte nazarı itibara alınan husus yıkamaktır. Sıraya göre başlamak değildir.

Hazret-i Ali'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben, abdestimi tamam aldıktan sonra azalarımdan hangisiyle başladığıma aldırış etmem. Dârakutnî, I, 89 Abdullah b. Mes'ûd'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ellerinden önce ayaklarını yıkamaya başlamanda bir mahzur yoktur. Dârakutnî der ki: Bu, mürsel bir rivâyettir, sabit olmaz. Dârakutnî, I, 89. Yine aynı yerde kaydedildiğine göre; Abdullah b. Mes'ûd'a; abdest alıp sol azalarını sağ azalarından önce yıkayanın abdestinin hükmü sorulmuş, o da; "Bir sakıncası yoktur" diye cevap vermiştir. Dârakutnî, bu rivâyeti de "sahih" diye nitelendirilmiştir. Evla olan ise tertibin vücubudur. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

18- Abdest Almak Halinde Namaz Vakti Çıkacaksa:

Abdestle uğraşmak halinde, eğer namaz vakti çıkacaksa, ilim adamlarının çoğunluğuna göre teyemmüm etmez.

Mâlik; böyle bir durumda teyemmüm etmeyi câiz kabul eder. Çünkü teyemmüm asıl itibariyle namaz vaktini muhafaza etmek için gelmiştir Eğer böyle bir durum söz konusu olmasaydi, namazın suyun bulunacağı zamana kadar tehir edilmesi icabederdi.

Cumhûr ise, yüce Allah'ın:

"Su bulamamıssanız o vakit... teyemmüm edin" âyetini delil göstermişlerdir. Böyle bir kimse ise gerçekte su bulmaktadır. Dolayısıyla o, teyemmümün sahih olabilmesi için gerekli şarttan mahrumdur, o bakımdan teyemmüm edemez.

19- Necasetin İzale Edilmesi:

Kimi İlim adamı bu âyet-i kerimeyi necasetin izale edilmesinin vacib olmadığına delil göstermiştir. Çünkü yüce Allah:

"Namaza kalkacağınız zaman" diye buyurmuş ve istincadan söz etmeksizin abdest almaktan söz etmiştir. Eğer necasetin izale edilmesi vacib olsaydı, öncelikle ondan söz edilmesi gerekirdi. Bu, Ebû Hanîfe'nin, mezhebine mensup ilim adamlarının görüşüdür. Ayrıca, 'Eşheb'in Mâlik'ten yaptığı bir rivâyet de böyledir.

İbn Vehb ise, Mâlik'ten şöyle dediğini nakletmektedir; İster hatırlasın, ister unutmuş olsun necasetin izale edilmesi vacibtir. Bu, aynı zamanda Şâfiî'nin de görüşüdür.

İbnü'l-Kasım der ki: Hatırlaması halinde izale edilmesi vacibtir. Unuttuğu takdirde ise, sakıt olur.

Ebû Hanîfe ise der ki: Eğer Bağlı dirhem bununla miskal şeklindeki büyükçe dirhemi kastetmektedir- miktarından fazla olursa, necasetin izale edilmesi icabeder. Ebû Hanîfe bunu, af olunan ve necasetin alışılmış çıkış yerine kıyasen söylemiştir. Sahih olan ise, İbn Vehb'in yaptığı rivâyettir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kabirdeki iki kişi ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "Şüphe yok ki bu iki kişiye azap edilmektedir. Bununla birlikte büyük bir şeyden ötürü onlara azap edilmiyor. Bunlardan birisi laf alıp götürürdü. Diğeri ise, sidiğinden gereği gibi korunmuyordu." Nesâî, Cenâiz 116; İbn. Mâce, Tahare 19; ayrıca: Buhârî, Vudû’ 55, 56, Cenâiz 82, 83, Edeb 46, 49; Müslim, Tahâre 111; Ebû Dâvûd, Tahâre 11; Tirmizî, Tahâre 53; Nesâî, Tahâre 27, Cenâiz 116; İbn Mâce, Tahâre 26; Dârimî, Vudû' 61; Müsned, I, 226.

Azap ise, ancak vacib olan birşeyin terkedilmesi dolayısıyla sözkonusu olur. Kur'ân-ı Kerîmin (bu âyetinin) zahirinde ise buna dair (aleyhte) delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü şanı yüce Allah, abdest ile ilgili âyet-i kerimede özel olarak abdestin niteliklerini beyan buyurmuş ve ne necasetin izale edilmesini, ne de başka herhangi bir şeyi sözkonusu etmiştir.

20- Mestler Üzerine Mesh Etmek;

Ayeti kerîme aynı şekilde -açıkladığımız gibi- mestler üzerine meshe de delalet etmektedir. Bu hususta îmam Mâlik'ten üç rivâyet vardır:

1) Haricilerin söylediği gibi mutlak olarak mestin üzerine meshetmeyi kabul etmemek. Böyle bir rivâyet münker bir rivâyettir ve sahih değildir. Bu konudaki açıklamalar da önceden geçmiştir.

2) Mukimken değil de yalnızca yolculuk halinde iken meshetmek. Çünkü mesh ile ilgili hadislerin büyük çoğunluğu, yolculuk halinde varid olmuştur.

3) Ancak, Hazret-i Peygamber'in çöplükte abdest bozduğuna dair Hadîs-i şerîf, mukimken de meshin câiz olduğuna delalet etmektedir. Bu hadisi Müslim Hazret-i Huzeyfe yoluyla rivâyet etmiştir. Huzeyfe dedi ki: Ben ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte yürüyorduk. Hazret-i Peygamber bir duvarın arka tarafında bulunan bir feavmin çöplüğüne gitti. Sizden herhangi biriniz nasıl ayakta dikiliyorsa öylece durdu ve küçük abdestini bozdu. Ben ondan uzaklaştım. Bana işaret edince geldim ve topuğunun yanında işini bitirinceye kadar ayakta durdum. Buhârî, Vudû’ 60, öl, Mezâlim 27; Müslim, Tahâre 74; Nesâîr Tahâre 24; İbn Mâce, Tahâre 13; Dârimî, Vudû’ 9; Müsned, V, 394 Bir rivâyette de şu fazlalık vardır: Sonra abdest aldı ve mestleri üzerine mesh etti. Müslim, Tahâre 73; Ebû Dâvûd, Tahâre 12; Tirmizî, Tahâre 9; Nesâî, Tahâre 17, 24; Müsned, V, 402.

Bunun bir benzeri de Şureyh b. Hâni yoluyla gelen şu Hadîs-i şerîftir. Şureyh dedi ki: Ben, Âişe'ye mestler üzerine meshe dair soru sormak üzere gittim, şöyle dedi: Sen, İbn Ebi Talib'in yanına git. Ona sor. Çünkü, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte o yolculuk yapardı. Ona sorunca şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yolcu için, geceli gündüzlü üç gün, mukim için de bir gün ve bir gece (mesh etme süresi) tayin eni Müslim, Tahâre 89; Nesâî, Tahare 99; İbn Mâce, Tahâre 86; Müsned, I, 96, 100, 113. Bu ise Mâlik'ten gelen üçüncü rivâyettir ve buna göre hem mukimken, hem de yolculukta meslı ederdi. Buna dair açıklamalar da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

21- Mesh Etme Süresi:

Mâlik'e göre yolcu, belli bir vakitle sınırlı olmasızın mestlerine mesh edebilir. Aynı zamanda bu, el-Leys b. Sa'd'ın da görüşüdür. İbn Vehb der ki: Ben, Mâlik'i şöyle derken dinledim: Bizim bu şehrimiz ahalisine göre bu hususta belli bir süre sözkonusu değildir.

Ebû Dâvûd da Ubey b. Umare'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ey Allah'ın Rasulü, mestler üzerine mesh edeyim mi? Hazret-i Peygamber: “Evet” diye buyurdu. Bir gün mü, diye sordu, Hazret-i Peygamber; “Evet bir gün”, diye buyurdu. Yine: İki gün mü, diye sordu, Hazret-i Peygamber: “Evet, iki gün” diye buyurdu. Peki, üç gün mesh edebilir miyim diye sorunca, Hazret-i Peygamber: “Evet istediğin kadar süreyle meshedebilirsin” diye buyurdu. Bir rivâyette de: "Evet, mesh etmek istediğin sürece meshedebilirsin " diye buyurdu. Ebû Dâvûd der ki: Ancak bu hadisin senedinde ihtilaf vardır. Pek kuvvetli değildir. Ebû Dâvûd, Tahâre 61.

Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, en-Nu'man (b. Sabit, yani, Ebû Hanîfe) ve Taberî der ki: Mukim kimse bir gün bir gece, yolcu olan da geceli gündüzlü üç gün mesh eder. Bu görüşlerini Şureyh yoluyla, ve onun benzeri yollarla hadislere binaen belirtmişlerdir. Mâlik'ten de Harun'a veya halifelerden birisine gönderdiği mektubunda bu görüş rivâyet edilmekle birlikte, Mâlik'in mezhebine mensup ilim adamları bunu kabul etmemektedirler.

22- Mestin Abdestli îken Giyilmesi Gereği:

Hepsine göre mesh etmek, mestlerini abdestli olarak giyen kimse için mümkündür. Çünkü, Muğire b. Şube yoluyla gelen hadiste Muğire şöyle demiştir: Bir yolculukta, bir gece Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte idim... Bu hadiste şunlar da zikredilmektedir: Onun mestlerini çıkarmak için eğildim, şöyle buyurdu: "Onları bırak. Çünkü ben, mestlerimi temiz iken (abdestli iken) giydim" dedi ve mestleri üzerine mesh etti. Buhârî, Vudû 49; Müslim, Tahâre 79; Ebû Dâvûd, Tahâre 60.

Esbağ ise, Hazret-i Peygamber'in burada sözünü ettiği temizliğin (taharetin) teyemmüm olduğu görüşündedir. Bu kanaatini de, teyemmümün hadesi kaldırdığına dair görüşüne binaen söylemiştir.

Dâvud ise İstisna olarak şöyle demiştir: Burada taharetten kasıt, yalnızca necasetten taharettir. Kişinin ayakları necasetten yana temiz ise, mestleri ferine mesh etmesi de câiz olur, Bu görüş ayrılığının sebebi ise, "taharet" isminin müşterek bir isim oluşudur.

23- Belikti Mest Üzerine Meşk Etmek:

Mâlik'e göre, basit bir yırtığı bulunsa dahi mestin üzerine mesh etmek caizdir. İbn Huveyzimendâd der ki: Bunun anlamı, yırtığın ondan yararlanmaya ve onu giymeye engel olmamasıdır. Benzeri bir yırtığı bulunan mestle yürümenin de mümkün olmasıdır. Mâlik'in bu görüşünün bir benzerini Leys, Sevrît Şâfiî ve Tabert de ifade etmiştir. Yine Sevrî ve Taberî'den, tamamı ile yırtık mestin üzerine meshin câiz olduğu görüşü de rivâyet edilmiştir el-Evzaî der ki: (Yırtık olan) mest üzerine de mesh eder, ayağın görünen kısmı üzerine de mesh eder. Bu, Taberî'nin de görüşüdür.

Ebû Hanîfe ise der ki: Eğer, ayağın görünen bölümü üç parmaktan az ise mesh edebilir. Üç parmağı görünüyor ise mesh edemez. Ancak bu konu ile ilgili tevkife (yani delile) gerek kılan bir sınırlandırmadır. Bilindiği gibi, ashâb-ı kiramın (Allah onlardan razı olsun) mestleri de onların dışında tabiinin mestleri de az miktardaki yırtıklardan kurtulamıyordu. Bu kadarı ise, onların Cumhûruna göre arTedilmiştir.

Şâfiî'den de rivâyet edildiğine göre, eğer yırtık ayağın ön tarafında bulunuyor ise, mestin üzerine mesh câiz olmaz. el-Hasen b. Hayy de der ki: Eğer mestin açılan kısmını çorap örtmekte ise, mestin üzerine mesh edebilir. Şayet ayağın herhangi bir bölümü açığa çıkıyor ise mesh edemez.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bu, kalın olmaları halinde çoraplar üzerinde meshe dair kanaatine binaendir. Aynı zamanda bu, Sevrî, Ebû Yûsuf ve Muhammed'in de görüşüdür ki, bu husus bir sonraki başlığın konusudur.

24- Çoraplar Üzerine Mesh Etmek:

Ebû Hanîfe ve Şâfiî'ye göre, çoraplar üzerine mesh, ancak bunların deri ile kaplanmış olmaları halinde câiz olur. Mâlik'in iki görüşünden birisi de budur. Mâlik'in bir başka görüşüne göre ise, deri ile kaplanmış olsalar dahi çoraplar üzerine mesh câiz değildir.

Ebû Dâvûd'un Kitabında ise, Muğire b. Şube'den gelen rivâyete göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) abdest aldı ve çorapları ve nalinleri üzerine mesh etti. Ebû Dâvûd dedi ki: Abdurrahman b. Mehdi bu hadisi nakletmezdi. Çünkü, Muğire'den bilinen, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın mestler üzerine mesh ettiğidir Bu hadis, Ebû Mûsa el-Eşarîden, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan diye de rivâyet edilmekle birlikte, pek kuvvetli de değildir, muttasıl da değildir. Ebû Dâvûd der ki: Ali b. Ebî Tâlib, Ebû Mes'ûd, el-Berâ b. Azib, Enes b. Mâlik, Ebû Umame, Sehl b. Sa'd ve Amr b. Hureys, çoraplar üzerine mesh etmişlerdir. Bu husus, aynı zamanda Ömer b. el-Hattâb ve İbn Abbâs'tan da rivâyet edilmiştir. Ebû Dâvûd, Tahare 62; ayrıca bk.: Tirmizî, Tahâre 74; İbn Mâce, Tahâre 88; Müsned, IV, 252. Allah hepsinden razı olsun.

Derim ki: Nalinlere (ayakkabılara) meshe gelince, Ebû Muhammed ed-Dârimî Müsned'inde şu rivâyeti kaydetmektedir: Bize Ebû Nuaym anlattı, bize Yûnus Ebû İshâk'tan haber verdi. Ebû İshâk, Abdu Hayr'dan dedi ki; Ben, Ali'yi abdest alıp nalinlere mesh ettiğini ve bunu geniş tuttuğunu gördüm. Sonra dedi ki: Şayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı benim şu yaptığım gibi yaparken görmemiş olsaydım, şüphesiz ayakların iç taraflarının üst taraflarından mesh edilmeye daha bir lâyık olduğu görüşüne varırdım. Ebû Muhammed ed-Dârimî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Bu hadis, yüce Allah'ın:

"Başlarınıza meshedin. Her iki topuğunuza kadar ayaklarınızı da (yıkayın)" âyeti ile nesh olmuştur. Dârimî, Vudû'43.

Derim ki: Ali (radıyallahü anh)'ın: "Ayakların iç taraflarının üst taraflarına göre mesh edilmeye daha lâyık oldukları görüşüne varırdım" şeklindeki sözünün bir benzerini mestler üzerine mesh hakkında da söylemiştir. Bunu Ebû Dâvûd, Hazret-i Ali'den gelen bir söz olarak şöylece kaydetmiştir: Şayet din, görüş ile tesbit edilen bir şey olsaydı, mestin iç taraflarım mesh etmek üst taraflarını mesh etmekten daha evla olması gerekirdi. Ve ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı mestlerinin üst tarafını mesh ederken gördüm. Ebû Dâvûd, Tahare 63.

Mâlik ve Şâfiî, iç taraftarına mesh etmeyip, mestlerinin üst tarafımmeshedenkimse hakkında; bu kadarı onun için yeterlidir, demişlerdir. Ancak Mâlik şunu da söyler: Kim bu şekilde mesh edecek olursa, vakit çıkmadan (kıldığı namazım) iade eder. Her kim mestlerinin iç taraflarım mesh edip, üst taraflarını mesh etmeyecek olursa bu, yeterli olmaz. Vakit içinde de vakit çıktıktan sonra da (kıldığı namazı) iade etmesi gerekir. Mâlik'in bütün arkadaşları da böyle demiştir.

Ancak, Eşheb'den şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: Mestlerin iç tarafları ile dış tarafları arasında bir fark yoktur. Her kim dış taraflarına mesh etmeyip yalnızca iç taraflarını mesh edecek olur ise, yalnızca vakit içerisinde (kılmış olduğu namazı vakit çıkmadıkça) iade eder.

Safirden de, dış taraflarım mesh etmeksizin yalnızca iç taraflarını mesh etmenin yeterli olduğunu ifade ettiği rivâyet edilmiştir Ancak, mezhebinden meşhur olan şudur: Her kim mestlerinin yalmzcalç taraflarını mesh eder ve bu kadarıyla yetinirse bu, onun için yeterli değildir ve o kimse mestine mesh etmiş olmaz.

Ebû Hanîfe ve es-Sevrî derler ki: Mestlerinin yalnızca üst taraflarını mesheder, iç taraflarını meshetmez. Ahmed b. Hanbel, İshak ve bir topluluk da böyle demişlerdir.

Mâlik, Şâfiî ve arkadaşlarınca tercih edilen görüş , mestlerin hem üst, hem alt taraflarım mesh etmektir. Bu, aynı zamanda İbn Ömer ve İbn Şihab'ın da görüşüdür. Çünkü Ebû Dâvûd ile Dârakutnî, Muğire b. Şube'den şöyle dediğini rivâyet etmişlerdir: Tebûk gazvesinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın abdest almasına yardımcı oldum. Mestinin üstünü ve altını mesh etti. Ebû Dâvûd dedi ki: Sevr'in bu hadisi, Recâ b. Hayve'den işitmediği de rivâyet edilmiştir. Ebû Davüd, Tahâre 63; Darâkutnî, I, 195.

25- Mestlerine Meşk Etmiş Olduğu Halde Mestlerini Çıkarmak:

Mestlerine mesh etmiş iken, mestlerini çıkartan kimsenin durumu hakkında tükahanın üç farklı görüşü vardır:

1) Bunun yerine ayaklarını yıkar, eğer gecikecek olursa, yeniden abdest alır. Bunu, Mâlik ve Leys söylemiştir.

Şâfiî, Ebû Hanîfe ve arkadaşları da böyle demektedir Ancak yeniden abdest almasına gerek yokıur." Yani yalnız ayaklarını yıkamakla yetinir. el-Evzaîden ve en-Nehaî’den de bu rivâyet gelmekle birlikte, "bunun yerine" diye birşeyden söz etmezler.

2) Yeniden abdest alır. Bunu, el-Hasen b. Hayy demiştir. el-Evzaî ve en-Nehaî'den de böyle dedikleri rivâyet edilmiştir.

3) Ona hiçbir şey gerekmez ve bu haliyle namaz kılar. Bunu da İbn Ebi Leyla ve Hasan-ı Basrî söylemiştir. Bu, aynı zamanda, İbrahim en-Nehaîden gelen bir rivâyettir -Allah onlardan razı olsun.

26- Cunup Olanın Temizlenmesi Gereği:

Yüce Allah'ın:

"Eğer cünup iseniz, yıkanıp temizleniniz" âyetinde geçen "cünub"un anlamına dair açıklamalar daha önce en-Nisâ sûresinde (4/43. ayet, 8 baslıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Yıkanıp temizleniniz" âyeti ise, su ile yıkanma emrini vermektedir. Bundan dolayı Hazret-i Ömer ile İbn Mes'ûd (radıyallahü anhüma) cünup olan bir kimsenin hiçbir şekilde teyemmüm etmeyeceği, aksine, suyu bulacağı vakte kadar namazım kılmayacağı görüşünde idiler.

İnsanların Cumhûru ise şöyle demişlerdir: Hayır, buradaki bu ibare, su bulan kimse içindir. Su bulan kimseye dair hükümler açısından cünubun durumu ise, bundan sonra yüce Allah'ın: "Ya da kadınlara yaklaşmış da su bulamazsanız" âyetinde zikredilmiştir. Burada geçen yaklaşmak (mülâmese) ise, cima demektir.

Hazret-i Ömer ile İbn Mes'ûd'dan ise, genel olarak kabul gören görüşü benimsedikleri ve cünubun teyemmüm edeceğini de ifade ettikleri sahih olarak sabit olmuştur. İmrân b. Husayn hadisi ise bu hususta açık bir nasstır. O da şöyledir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) topluluk arasında kenarda duran ve namaz kılmayan bir kimse gördü ve:

"Ey filan, toplulukla birlikte namaz kılmaktan seni alıkoyan nedir?" diye sorunca, adam: Ey Allah'ın Rasulü, ben cünup oldum ve su da bulamadım dedi, Hazret-i Peygamber: "(Böyle bir durumda) sen, temiz toprağa yönel. Çünkü o sana yeterlidir" diye buyurdu. Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Teyemmüm 6,9; Nesâî, Tahare 202; Müsned, IV, 484.

27- Umum Lâfız, Çoğunlukla Görülen Âdet ile Tahsis Edilebilir mi?

Yüce Allah'ın:

"Şayet hasta veya yolculukta iseniz, yahut içinizden biri ayak yolundan gelirse..." âyetine dair açıklamalar, en-Nisa sûresinde (4/43- ayet, 20. başlık ve devamında) yeteri kadar açıklanmış bulunmaktadır. Burada ise, orada sözkonusu etmediğimiz usul(-ı fıkha dair) bir meseleyi eklemek istiyoruz. O da umumun, galip görülen adet ile tahsis edilmesi meselesidir.

Ayet-i kerimede geçen "el-Gâit (ayak yolu)" yine en- Nisa sûresinde açıkladığımız gibi, iki necaset çıkış yerinden çıkan hadeslerden kinayedir. Ve bu umumi bir ifadedir. Şu kadar var ki, ilim adamlarımızın çoğunluğu bunu, alışılmış şekilde ve çıkması alışılmış hadesler ile tahsis etmişlerdir. Küçük çakıl taşları ile kurt gibi alışılmadık şeyler çıksa, yahut da alışılmış olan şey kendisini tutamadığı için ve hastalık dolayısıyla çıkacak olursa, bunların herhangi birisi abdest bozucu olmaz. Bu hususta lafia yönelmelerinin sebebi de şudur: Lâfız, her ne kadar medlulü için sözkonusu ise de kullanımdaki çoğunluğu bir örf haline gelir ve örten çoğunlukla kullanılan anlam, bu lâfzın mutlak olarak kullanılması halinde o lâfzı duyan tarafından anlaşılır. Bunun dışında kalan (ve istisnai olarak anlaşılan) bununla birlikte lâfzın kendisi hakkında kullanıldığı anlamlar ise zihne gelmez, uzak kalır. Dolayısıyla bu lâfız, bu istisnai şeylere delalet etmez. Böyle bir lâfız, tıpkı "dâbbe" lâfzındakî durum gibi bir hal alır. Zira, bu kelime mutlak olarak kullanıldığı takdirde, hatıra dört ayaklılar gelir. Bu lâfzı işitenin hatırına karınca hiçbir zaman gelmez- Dolayısıyla böyle bir lâfız kullanıldı mı, karınca zahiren bu lâfzın delâletine girmez ve kastedilmiş de olmaz

Muhalif kanaate sahip olan (usulcüler) ise derler ki: Çoğunlukla kast edilenin öncelikle hatıra gelmesi, nadiren o lâfız ile kastedilenin kastedilmemiş olmasını gerektirmez. Çünkü, lâfzın kullanımı (vaz'ı) her ikisini de kapsamaktadır. Bu da bu lâfzı söyleyen kimsenin şuurunda, her ikisini de kast etmiş olduğuna delalettir,

Ancak birinci görüş daha sahihtir. Konu ile ilgili tamamlayıcı diğer açıklamalar ise usul(-i fıkıh) kitaplarındadır.

28- Kadınlara Yaklaşmak, Yakut Dokunmak:

Yüce Allah’ın: "Ya da kadınlara yaklaşmış da su bulamazsanız..." âyetinde geçen yaklaşma (lems)" ile ilgili olarak Ebû Ubeyde, Abdullah b. Mes'ûd'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Öpmek, lemstendir. Çımadan daha aşağı bütün fiiller de birer lemsdir. İbn Ömer de böyle demiştir. Muhammed b. Yezid de bunu tercih ederek şöyle der: Çünkü âyet-i kerimenin baş tarafında cimada bulunan kimseye ne gerektiği yüce Allah'ın:

"Eğer cünup iseniz yıkanıp temizleniniz" âyeti ile ifade edilmiştir.

Abdullah b. Abbas ise der ki: Lems ile mes ve gışyân, cima demektir. Fakat, yüce Allah kinayeli hitab eder. Yine Mücahid, yüce Allah'ın:

"Boş söz ile karşılaştıklarında da şereflice geçerler" (el-Furkan, 25/72) âyeti hakkında şöyle demiştir: Yani, nikâhı sözkonusu ettiklerinde ondan kinayeli lâfızlarla söz ederler, en- Nisa sûresinde (4/43. ayet, 26. başlıkta.) geçmiş bu hususa dair yeterli açıklamalar bulunmaktadır. Allah'a hamd olsun.

29- Su ve Tbprak Bulamayanın Hükmü:

Yüce Allah'ın:

"Su bulamazsanız" âyeti ile ilgili açıklamalar en-Nisâ sûresinde (4/43. ayet, 27. başlık ve devamında) geçtiği gibi; sağlıklı ve mukîm bir kimsenin hapse atılmak yahut bağlanarak tutuklamak suretiyle bu durumda olacağına dair açıklamalar da orada geçmiş bulunmaktadır. İşte hakkında: Eğer su da toprak da bulamayacak olur, vaktin de çıkacağından korkarsa diye sözedilen kimsedir.

Fukaha, böyle bir kimsenin hükmü hususunda dört farklı görüşe sahiptir:

1) İbn Huveyzimendâd der ki: Mâlik'in mezhebine göre sahih olan, böyle bir kimse namaz kılmaz ve onun üzerinde herhangi bir yükümlülük de yoktur. Yine İbn Huveyzimendâd der ki: Medineli âlimler, bunu Mâlik'ten rivâyet etmişlerdir. Mezhebin sahih olan görüşü de budur.

2) İbnü'l-Kasım der ki: Namaz kılar ve iade eder. Bu, aynı zamanda Şâfiî'nin görüşüdür.

3) Eşheb der ki: Kılar, fakat iade etmez.

4) Esbağ der ki: Ne kılar, ne de kazasını yapar. Ebû Hanîfe de bu görüştedir. Hanefî mezhebinde kabul edilen görüş, böyle bir kimsenin niyetsiz, ve kıraatsız olarak icma ile namaz kılıcağı, su ya da toprak kullanma imkânını bulduğu takdirde de namazını iâde edeceği şeklindedir.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr der ki: Ben, İbn Huveyzîmendâd'ın Mâlikî mezhebinden sahih olanın, zikrettiği husus olduğunu nasıl kabul etmeye kalkıştığını bilemiyorum? Çünkü, selefin Cumhûru da, tükahanın geneli de Mâlikîler topluluğu da buna muhalif kanaattedir. Zannederim, Mâlik'in de rivâyet ettiği hadiste geçen: "...Ve su kenarında da değillerdi..." hadisindeki zahir İfadeden bu neticeye varmıştır. Bu hadiste namaz kıldıklarından söz edilmemektedir. Ancak, bu hadiste buna dair delil olamaz. Çünkü, Hişam b. Urve babasından, o, Hazret-i Âişe'den bu hadiste şunu da zikretmektedir; Abdestsiz olarak namaz kıldılar. Buhârî, Teyemmüm 1, 2; Müslim, Hnyz 108-109; Muvatta’'; Tahâre 89. Şu kadar var ki, namazlarını iade ettiklerinden söz etmemiştir. Fukahadan bir kesim de bu görüştedir. Ebû Sevr der ki: Kıyas da bunu gerektirmektedir.

Derim ki: el-Müzenî, el-Kiyâ et-Taberî'nin belirttiğine göre, Hazret-i Âişe (radıyallahü anha)'ın gerdanlığının kaybolması olayında sözü geçen hususları delil göstermistir. Bu hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, gerdanlık aramak üzere gönderdiği ashâbı, teyemmümsüz ve abdestsiz olarak namaz kıldılar ve bunu Hazret-i Peygambere haber verdiler. Bundan sonra teyemmüm âyeti nâzil oldu, Hazret-i Peygamber onların bu şekilde abdestsiz ve teyemmümsüz olarak namaz kılmalarına da karşı çıkmadı. Teyemmüm İse, henüz meşru kılınmamış olduğuna göre onlar, tamamiyle taharetsiz olarak namazlarını kılmış oldular. Buradan hareketle el-Müzenî der ki: Böyle bir kimse için namazını iade etmesi sözkonusu değildir. Bu da gerçekleştirilmesine imkân olmaması halinde mutlak olarak taharetin olmamasına rağmen namaz kılmanın câiz oluşu hususunda açık bir nasstır.

Ebû Ömer der ki: Bunun, baygın hakkında da böylece kabul edilmesi gerekmez. Çünkü, baygın bir kimse, aklını kaybetmiştir. Ne su, ne de toprak kullanamayan kimse ise aklı başında bir kimsedir.

İbnül-Kasım ve diğer ilim adamları ise derler ti; Aklı başında olduğu takdirde namaz kılmak onun için vacibtir. Bunları kullanmaya engel olan husus oltadan kalktığı takdirde abdest alır, yahut teyemmüm eder ve namazını kılar.

Şâfiî'den de iki rivâyet gelmiştir. Ondan meşhur olan rivâyete göre, olduğu gibi namaz kılar. Ancak bu, uzak bir ihtimaldir, el-Müzenî der ki: Şayet temiz toprak kullanmaya güç yetiremeyecek şekilde mahbus bulunuyor ise, namazını kılar ve iade eder. Bu, aynı zamanda Ebû Yûsuf, Muhammed, es-Sevrî ve Taberî'nin de görüşüdür.

Züfer b. el-Hüzeyl der ki: Mukimken hapsedilen kişi, temiz toprak bulacak olsa dahi namaz kılmaz. Bu ise onun kabul ettiği asıl kaideye göredir. Çünkü ona göre, -önceden de geçtiği üzere- mukim iken teyemmüm etmek sözkonusu değildir.

Ebû Ömer der ki: Olduğu halde namaz kılar ve taharet almaya güç yetirdiği takdirde namazını iade eder diyen kimseler, abdestsiz olarak namaz kılmayı ihtiyaten kabul etmiş ve şöyle demişlerdir: Hazret-i Peygamber: "Allah, taharetsiz olarak hiçbir namazı kabul etmez" Buhârî, vudu' 2 (aynı manada); Müslim, Tahâre 1; Nesâî, Tahâre 104, Zekât 48; İbn Mâce, Tahâre 2; Dârimî, Vudû 21; Müsned, 11,5 buyururken, abdest ve taharet almaya güç yetiren kimseleri kastetmiştir. Buna güç yetiremeyen kimsenin durumu ise böyle değildir. Çünkü, vakit bir farzdır. Ve o, vakit içinde kılmaya güç yetirmektedir. Dolayısıyla vakit içinde güç yetirebildiği şekilde namazını kılar, sonra iade eder. Böylelikle hem vakit, hem de taharet hususunda bir arada ihtiyata uygun olanı yapmış olur.

Namaz kılmaz diyenler ise, hadisin zahirinden hareketle bu görüşe sahip olmuşlardır. Bu da Mâlik, İbn Nafî' ve Esbağın görüşüdür. Onlar derler ki: Su ve temiz toprak bulamayan bir kimse, namazını da kılmaz, namaz vakti çıkacak olursa kazasını da yapmaz. Çünkü, namazın şartlan gerçekleşmediği için kabul edilmeyişi, şartlarını gerçekleştirme imkânım bulamadığı halde, namaz ile muhatap olmadığına delalet etmektedir. Dolayısıyla onun zimmetinde herhangi bir yükümlülük sözkonusu olmaz, bundan dolayı da kaza yapmaz. Bu açıklamayı Ebû Ömer'den başkaları yapmıştır. Bu görüşe göre taharet, namazın vücubunun şartlarından olur.

30- Toprakla Teyemmüm:

Yüce Allah'ın:

"Tertemiz toprakla teyemmüm edin" âyeti ile ilgili olarak, ilim adamlarının tertemiz toprak (es-sa'îd)e dair açıklamalar, daha önce en-Nisâ sûresinde (4/43. ayeti 41. başlıkta) geçmiş bulumaktadır. İmrân b. Husayn'ın rivâyet ettiği hadis ise Mâlikin söylediğine delil olabilecek açık bir nasstır. Çünkü, eğer sa'îd (tertemiz toprak) toprak, olsaydı, Hazret-i Peygamber'in o adama: Sana toprağı tavsiye ederim, o senin için yeterlidir, demesi gerekirdi, Hazret-i Peygamber, "Sana sa'îdi tavsiye ederim" demekle onu, yeryüzüne havale etmiş olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır

"Bununla yüzlerinize ve ellerinize sürün." âyetine dair açıklamalar da en-Nisâ sûresinde (4/43. ayetin, 43- başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Orada konuyu takip edebilirsiniz.

31- Abdestin Fazileti:

Âyete dair açıklamalarımız bu noktaya gelmişken, şunu bil ki, ilim adamları abdest ve taharetin faziletinden de söz etmişlerdir. Bu da bu bölümün sonucunu teşkil eder. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Abdest imanın yarısıdır." Bunu Müslim, Ebû Mâlik el-Eş'arî yoluyla rivâyet etmiştir. Müslim, Tahâre 1; Tirmizî, Deavat 85; Nesâî, Zekât 1; Dârimî, Vudû' 2; Müsned, V, M2-344.

Buna dair açıklamalar el-Bakara sûresinde daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

İbnü'l-Arabî der ki: Abdest, dinde aslî bir İbadettir Müslümanların temizliğidir. Âlemler arasında bu ümmete özel olarak verilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın abdest alıp şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "İşte bu, benim abdest şeklimdir. Benden önceki peygamberlerin de abdest şeklidir, atam İbrahim'in de abdest şeklidir." Ancak bu rivâyet, sahih değildir. Ondan (İbnü'l-Arabî'den) başkaları da şöyle demiştir: Bu, Hazret-i Peygamberin: "Sizin başkalarında bulunmayan bir alametiniz vardır" âyeti ile çatışma halinde değildir. Çünkü, öncekiler de abdest alırlardı. Bu ümmete has olan ise, abdest değil, gurre ve tahcil’dir. (Abdest azaları olan yüz, kol ve ayaklardaki aydınlık ve parlaklıktır). Bunlar ise yüce Allah'ın, bu ümmetin ve Peygamberinin şerefini artırmak için bu ümmete tahsis edip lütfettiği şeyler arasındadır. Diğer ümmetlere göre sahip olduğu sair üstünlükler gibi. Nitekim bu ümmetin Peygamberi de Makam-ı Mahmud ve diğer şeyler ile sair peygamberlerden üstün kılınmıştır.

Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Ebû Ömer der ki: Peygamberlerin de abdest alıp bu yolla gurre ve tahciî'i kazanmış olmaları, Fakat onlara tabi olanların abdest almamış olmaları da mümkündür. Nitekim Hazret-i Mûsa'dan şöyle dediği nakledilmektedir: "Rabbim, hepsi de peygamberleri andıran bir ümmet bulmaktayım. O ümmeti benim ümmetim kıl. Yüce Allah ona: "Hayır, o ümmet Muhammed'in ümmetidir" şeklindeki karşılıklı konuşma uzunca bir hadiste geçmektedir. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, II, 180.

Yine Salim b. Abdullah b. Ömer, Kâ'b el-Ahbar'dan şunu rivâyet etmektedir: Kâ'b el-Ahbar, şöylece rüyasını anlatan bir adamı dinlemiş: İnsanlar hesab için bir araya getirilip toplanmış, daha sonra peygamberler -her bir peygamber ile ümmeti de birlikte olmak üzere- davet edilmiş, her bir peygamberin aralarında yürüdüğü iki nuru olduğunu görmüş. Ümmetinden ona tabi olanların ise, aydınlığında yürüdüğü tek bir nuru varmış. Nihayet Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) çağrılmış. Başındaki saçın ve yüzünün bütünüyle nûr olduğunu, ona bakan herkesin bunu gördüğünü görmüş. Ümmetinden ona tabi olanların da peygamberlerin nurları gibi ikişer nuru varmış, Kâ'b, bu anlatılanın rüya olduğunu bilmeksizin ona şöyle demiş: Sana bu hadisi kim nakletti ve bunu sana kim öğretti? Adam ona, bu anlattığının rüya olduğunu bildirmiş. Kâ'b ona, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah adına yemin verdirerek, gerçekten sen bu söylediklerini rüyanda mı gördün diye sormuş adam Allah'a yemin ederim ki evet; ben bunu rüyamda gördüm deyince, Kâ'b şöyle demiş: Nefsim elinde olan Allah'a -veya: Muhammed'i hak ile gönderene- yemin ederim ki işte bu; Allah'ın kitabında Ahmed’in ve onun ümmetinin niteliğidir peygamberlerin niteliği de böyledir. Senin bu söylediklerin sanki Tevrat'tandır İbn Abdi’l-Berr bunu, et-Temktd adlı kitabında senediyle kaydetmiştir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Yine sair ümmetlerin de abdest aldıkları da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Ancak ben bunu, sahih bir yolla bilmiyorum. İbn Abdil-Berr, el-İstizkâr, II, 180; Temhîd, XX, 258-259.

Müslim, Ebû Hüreyre'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Müslüman -veya mü’min- abdest aldığı ve yüzünü yıkadığı vakit, iki gözü ile nazar ettiği her bir günah su ile -yahut suyun son damlası ile-birlikte çıkar gider. Ellerini yıkadığında, elleriyle yakalamış olduğu her bir günah su ile -yahut suyun son damlası ile- birlikte ellerinden çıkar gider. Ayaklarını yıkadığında, ayakları ile yürüyüp işlediği her bir günah, su ile -veya suyun son damlası ile- birlikte ayağından çıkıp gider. Ve nihayet bütün günahlardan arınmış olarak çıkar." Müslim, Tahâre 32; Muvatta’' Tahâre 31; Müsned, II, 303.

Mâlik'in, Abdullah es-Sunabihî'den rivâyet ettiği hadis İse, bundan daha tamamdır. Doğrusu adının Abdullah değil, Ebû Abdullah (es-Sunâbihî) olduğudur Bu da Mâlik'in yanıldığı hususlardan birisidir. Asıl ismi ise, Abdurrahman b. Useyle'dir. Şamlı büyük bir tabiidir. Çünkü Hazret-i Ebû Bekir'in halifeliğinin ilk dönemlerine yetişmiştir, Ebû Abdullah es-Sunâbihî der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Yemen'den muhacir olarak geldim. el-Cuhfe denilen yere vardığımızda, bir bineklî ile karşılaştık, ona ne haber diye sorduk, o da; üç gün Önce Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı defnettik dedi... Muvatta’', Tahâre 3; Nesâî, Tahâre 85; İbn Mâce, Tahâre 6. îmân.

İşte bu hadisler ile bu manadaki Amr b. Akabe yoluyla rivâyet edilen hadis ve diğerleri bize, bunlarla kast edilenin abdestin günahları uzaklaştırmak için meşru kılınmış bir ibadet olduğunu ifade etmektedir. Bu ise, abdestin şer'i bir niyete de muhtaç olmasını gerektirmektedir. Çünkü abdest, günahları silmek ve Allah nezdinde dereceleri yükseltmek için meşru kılınmıştır.

32- Yüce Allah'ın Tekliften Kastı Ümmete Zorluk Değil, Ümmeti Arındırmak, Nimetini Tamamlamaktır:

Yüce Allah'ın: -Allah size güçlük çıkarmak istemez âyeti dinde sizin için bir darlık meydana getirmek istemez demektir. Bunun bir delili de Yüce Allah'ın:

"Dinde size güçlük vermedi" (el-Hac, 22/78) âyetidir.

Bu âyet-i kerimedeki, sıladır. Yani, size güçlük çıkarmak istemedi, demektir.

"Ama sîzi, iyice temizlemeyi... diler." Ebû Hüreyre ile es-Sunâbihî yoluyla gelen hadislerde zikredildiği gibi, günahlarınızı temizlemek ister. Buradaki temizlemenin hades ve cünupluktan olduğu da söylenmiştir. Allah'a itaat edenlerin niteliği olan temizlenmişlikle vasfedilmeye hak kazanasınız diye... anlamında olduğu da söylenmiştir,

Said b. el-Müseyyeb Sizi temizlemeyi..." âyetini, diye okumuştur. Mana birdir.

"Ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister." Hastalık ve yolculuk halinde size teyemmüm yapma ruhsatını vermek sûretiyle.

Bu tamamlamanın, şeriat hükümlerini açıklamakla olacağı söylendiği gibi, günahların bağışlanmasıyla olacağı da söylenmiştir. "Nimetin tamamlanması, cennete girmek ve cehennemden kurtuluştur" denildiği de haber olarak nakledilmiştir.

"Tâ. ki, şükredesiniz." Yani, nimetlerine şükredip O'na itaate yönelesiniz...

7

Allah'ın size verdiği nimetini ve: "Dinledik ve itaat ettik" dediğiniz zaman sizi andı ile bağladığı o sözünü de hatırlayın ve Allah'tan korkun. Şüphe yok ki Allah, göğüslerde gizleneni çok iyi bilendir.

Yüce Allah'ın:

"Allah'ın size verdiği nimetini ve: Dinledik ve itaat ettik dediğiniz zaman sizi andı ile bağladığı o sözünü de hatırlayın..."

âyetinde sözü geçen

"söz ve misak"ın, yüce Allah'ın:

"Hani Rabbin, Âdem oğullarının sırtlarından... zürriyetlerini çıkarıp almış." (el-A'raf, 7/172) âyetinde geçen söz olduğu söylenmiştir ki, bunu Mücahid ve başkalan söylemiştir. Bizler böyle bir sözün alındığını her ne kadar hatırlamıyor isek dahi, doğru sözlü yüce Rabbimiz bize bunu haber vermektedir. Dolayısıyla bizden alınan böyle bir söze bağlı kalmakla emrolunmamız mümkündür.

Bu âyetin Tevrat'ta kendilerinden alınan sözleri gereği gibi korumak üzere yahudilere bir hitab olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbâs, es-Süddî gibi müfessirlerin çoğunluğunun kabul ettiği görüşe göre ise bu, (ashâb-ı kiram'ın) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile yaptıkları hoşlarına giden ve gitmeyen hususlarda onu dinleyip itaat edeceklerine dair verdikleri söz ve misaktir. Onlar, Hazret-i Peygambere dinledik ve itaat ettik; demişlerdi. Nitekim, Akabe gecesi ve ağacın altındaki bey'at de böyle cerayan etmişti. Yüce Allah da bunu, kendi zatına izafe ederek şöyle buyurmuştur:

"Ancak Allah'a bey'at etmiş olurlar..." (el-Feth, 48/10) diye buyurmuştur. Ashâb-ı kiram, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Akabe yakınlarında, bizzat kendilerini, hanımlarım ve evlatlarını korudukları gibi onu da korumak, ashâbı ile birlikte kendilerine hicret etmek üzere bey'atleştiler. Ona ilk bey'at eden el-Berâ b. Ma'rûr olmuştu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) lehine işi sağlama bağlamak ve bu hususta anılan akdi oldukça sıkı tutmak hususunda oldukça övülmeye değer bir konumu olmuştu o gece. "Seni hak ile gönderen adına yemin olsun ki, kendi çoluk çocuğumuzu ne şekilde koruyor isek seni de o şekilde koruyacağız. Ey Allah'ın Rasulü, bize bey'at et! Bizler, Allah'a yemin olsun ki, Savaş erleriyiz, güzel silah kullanan kimseleriz. Biz bunu atalarımızdan miras aldık..." Buna dair haber oldukça meşhurdur ve İbn İshâk Sîretî'nde yer almaktadır. Rıdvan bey'atine dair açıklamalar da yeri gelince (el-Feth, 48/18. ayetin tefsiri) yapılacaktır.

Bu âyet, (sûrenin baş tarafında yer alan) yüce Allah'ın:

"Akidleri yerine getirin." (el-Mâide 5/1) âyeti ile ilişkili bulunmaktadır. Onlar, verdikleri sözlere bağlı kaldılar. Allah, peygamberlerine ve İslama yaptıkları hizmetlerin mükâfatlarını versin, onlardan razı olsun ve onları razı etsin.

"Ve Allah'tan korkun" yani, O'na muhalefet etmek hususunda ondan korkun. Çünkü O, her şeyi bilendir.

8

Ey Îman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar, adaletle şahidlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil olun. Çünkü o, takvaya daha yakın olandır. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.

Yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar..." âyetinin anlamı, daha önce Nisa sûresinde (4/135- ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır, Anlamı şudur: Ben, sizin üzerinizdeki nimetimi tamamladığıma göre, siz de Allah için hakkı ayakta tutan kimseler olun.

"Allah için" âyetinden kasıt ise, Allah'tan alacağınız sevap için O'nun hakkını yerine getirin ve akrabalarınıza meyletmeksizin düşmanlarınıza da haksızlık etmeksizin, hakka uygun ve adaletli olarak şahidlik yapın.

"Bir topluluğa olan kininiz" sizi adaleti terketmeye ve düşmanlık duygularıyla hareket etmeyi de hakka tercih etmeye itmesin.

Bu âyette, düşman bir kimsenin Allah için düşmanlık yaptığı kimse aleyhindeki hükmünün ve yine onun aleyhindeki şahidliğinin geçerli olduğuna da delil vardır. Çünkü o kimseye buğz etmekle birlikte ona adaleti emretmektedir. Şayet ona buğz etmekle birlikte düşmanının aleyhindeki hükmü ve şahidliği câiz olmamış olsaydı, onun hakkında adaleti gözetme emrini vermenin izah edilir bir tarafı olmazdı.

Yine âyet-i kerîme, kâfirin küfrünün kendisine adaletli davranmaya engel olmadığına ve yalnızca aralarından kendisiyle Savaşılmaya ve köle edinmeye lâyık olan kimselere karşı çıkmakla yetinmeye, onlara müsle yapmanın câiz olmadığına da delâlet etmektedir. İsterse onlar, kadınlarımızı ve çocuklarımızı öldürmüş ve davranışlarıyla da bizleri kedere boğmuş olsunlar. Bizim onları gam ve kedere boğmak için kastı olarak müsle yaparak (azalarını keserek, ya da işkence yaparak) onları öldürmek hakkına sahip değiliz. İşte o meşhur kıssada Abdullah b. Revâha, söyledikleriyle buna işaret etmiştir. İşte âyet-i kerimenin anlamı budur.

"Bir topluluğa olan kininiz.." âyetinin anlamı; bu sûrenin baş tarafında (5/2. ayet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. " Sizi sürüklemesin" âyeti, şeklinde de okunmuştur. el-Kisâî der ki: Bu iki okuyuş iki ayrı söyleyiştir. ez-Zeccâc ise şöyle demektedir: İkinci okuyuşun anlamı, sizi suça, günaha sokmasın şeklindedir. Nitekim, beni günaha soktu, demek isterken, demek gibi.

"Çünkü o, takvaya daha yakındır" âyeti sizin Allah'a karşı takvalı davranmanıza daha yakındır, demektir. Ateşten sakınmanız için daha uygundur, anlamında olduğu da söylenmiştir.

9

Allah, îman edip de salih ameller işleyenlere "onlar için mağfiret ve çok büyük bir mükâfat vardır" diye va'delmiştir.

"Onlar için mağfiret ve çok büyük bir mükâfat vardır" âyetinin anlamına gelince: Yani Allah, mü’minler hakkında: "Onlar için mağfiret ve çok büyük bir mükâfat vardır" diye buyurmuştur. Bu da bu mükâfatın mahiyetini, özünü, İnsanların kavrayışlarının bilmesine imkân yoktur demektir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Onlar için o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan neler gizlendiğini hiçbir kimse bitemez" (es-Secde, 32/17)

Yüce Allah:

"Çok büyük bir ecir çok şerefli bir ecir, büyük bir ecir" diye buyurduğu takdirde, bunun ölçüsünü kim takdir edebilir ki? Allah'ın va'di, onlara verilen bu söz "kavi: demek" kabilinden olduğu için

" Onlar için mağfiret... vardır" âyetinin başına "lâm" harfinin getirilmesi uygun düşmüştür. Ve bu âyet nasb mahallindedir. Çünkü, va'dolunan şey mahallindedir ve onlara kendileri için mağfiret olduğunu vadetmiştir. Veya, onlara mağfiret va'detmiştir, anlamındadır. Ancak cümle, (i'rab bakımından) tek bir kelime gibidir. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Salihler için şöyle bir mükâfat olduğunu gördük;

Cennetler ve Selsebil pınarı.

Görüldüğü gibi, burada da cümle nasb mahallindedir. işte bundan dolayı, bu-cümleye yapılan atıflar da mansub gelmiştir.

Bu âyetin, va'dolunan şeyin mahzuf olmak üzere ref’ mahallinde olduğu da söylenmiştir. Takdiri de şöyledir: Onlara yaptığı vaadler içerisinde onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır Bu anlamdaki bir açıklama el-Hasen’den nakledilmiştir.

10

Kâfir olup da âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar da Cahîmin sakinleridir.

"Kâfir olup da..." âyeti ise, Nadiroğulları hakkında nâzil olmuştur. Bütün kâfirler hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir.

11

Ey îman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayınız. Hani, bir topluluk size ellerini uzatmak İstemişlerdi de, onların ellerini sizden geri çekmişti. Allah'tan korkun. Mü’minler, ancak Allah'a güvenip dayanmalıdır.

Yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayınız. Bani, bir topluluk size ellerini uzatmak istemişlerdi de..." âyeti ile ilgili olarak bir topluluk şöyle demiştir; Bu âyet-i kerîme, Zâtur-Rikaa’ gazvesinde bir bedevi arabın yaptığı sebebiyle nâzil olmuştur. Bu bedevi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kılıcını kınından çekmiş ve: Ey Muhammed, seni benden kim koruyabilir, demişti...en-Nisâ sûresinde (4/102. ayet, İL başlıkta) geçtiği gibi.

Buhârî'de rivâyet olunduğuna göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) beraberinde bulunanları çağırdı, onlar da (bu bedevi Arap) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında oturuyor olduğu halde gelip toplandılar ve Hazret-i Peygamber onu cezalandırmadı. Buhârî, Meğazi 31; Müsned, III, 390.

el-Vakidî ve İbn Ebi Hatim bu kişinin müslüman olduğunu zikrederler. Bir başka topluluk ise, bu bedevinin başını bir ağacın gövdesine ölünceye kadar vurup durduğundan söz etmektedirler.

Buhârî'de Zâtu'r Rikaa' gazvesinde, Buhârî, Meğazi 31. bu kişinin adının Ğavres b. el-Haris olduğu zikredilmektedir. Bazıları adının, (ğayn harfi ötreli olarak) Ğuvres olduğunu söylemiş olsa da, birincisi daha sahihtir. Ebû Hatim Muhammed b. İdris er-Razi ile Ebû Abdullah Muhammed b. Ömer el-Vakidî, bu kişinin adının Du'sûr b. el-Hâris olduğunu zikretmektedirler. Az önce geçtiği gibi, (el-Vâkidî) bunun İslama girdiğini de sözkonusu etmiştir. Muhammed b. İshâk ise, bu kişinin adının Amr b. Cihâş olduğunu zîkretmiştir ki bu Nadiroğullarındandır. Kimisi de bu Amr b. Cihaş olayının bundan başka bir olay olduğunu da zikretmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Katade, Mücâhid ve başkaları da şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme, yahudilerden bir topluluk hakkında nâzil olmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), (aradaki antlaşma gereği) bir diyetin ödenmesi için kendilerinden yardım istemek üzere yanlarına gitmişti. Onlar ise, Hazret-i Peygamberi Öldürmek istediler, Allah da Hazret-i Peygamberi onlara karşı korudu.

el-Kuşeyrî der ki: Bir âyet-i kerîme, önce bir olay hakkında nâzil olur, sonra da bir defa daha o olaydan söz eden bir âyet -geçmişi hatırlatmak için-nâzil olabilirdi.

"Size ellerini uzatmak istemişlerdi." Yani size kötülük etmek istemişlerdi "de onların ellerini sizden geri çekmişti." Yani size kötülük etmelerine engel olmuştu.

12

Yemin olsun ki, Allah, İsrail oğullarından, söz almıştı. Biz, İçlerinden on iki de nakîb ayırmıştık. Allah buyurmuştu ki: "Ben şüphesiz sizinle beraberim. Yemin olsun ki, eğer namaz kılar, zekât verir, peygamberlerime inanır ve onlara gereği gibi yardım eder, . Allah'a güzel bir borç verirseniz, elbette günahlarınızı örter, sizi altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra İçinizden kim kâfir olursa, muhakkak doğru yoldan sapmış olur."

Bu âyetin;

"Yemin olsun, Allah İsrail oğullarından söz almıştı. Biz, içlerinden oniki de nakîb ayırmıştık" bölümüne dair açıklamalarımızı üç baş lık halinde sunacağız:

1- Âyetin Önceki Âyetle Bağlantısı ve Nakîbliğin Mahiyeti:

İbn Atiyye der ki: "İsrail oğullarının, yüce Allah'ın kendilerinden aldıkları sözleri bozduklarını ihtiva eden bu âyet-î kerimeler, bir önceki âyet-i kerimede söz konusu edilen, "ellerinin geri çekilmesi" ile ilgili âyetin Nadiroğulları hakkında olduğu tezini güçlendirmektedir. Te'vil ehli, nakîbin kavmin ileri geleni ve onların işlerini araştırıp maslahatlarını tetkik edip ortaya çıkartan kimse olduğunu icma ile kabul etmekle birlikte, bu nakîblerin hangi yolla ayrılıp gönderilmiş olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. (Aynı kelimeden gelen ve mübalağalı ism-i fail olan) en-Nakkâb: İnsanlar arasında bu şekilde hareket eden büyük kişi demektir. İşte bundan dolayı Hazret-i Ömer hakkında: "Şüphesiz ki o, bir nakkâb idi" denilmiştir. Nakîbler (nukabâ), teminat altına alan kimseler demektir. Bunun tekili nakîbdir. Nakîb İse, bir topluluğun şahidi ve onların teminatçısıdır. Onlar için nakîblik etti ve o, nakibesi güzel olan, yani hilkati güzel olan kimse de'denilir. Nakb ve nukb ise, dağdaki yol anlamındadır. Nakîb denilmesi İse, böyle bir kişinin kavminin işlerinin iç yüzlerini, onların menâkibini bilmesinden dolayıdır. Menkab ise, işlerini bilmenin yolludur. Bazıları da şöyle demiştir: nakîbler, kavimleri hakkında emin ve güvenilir olan kimselerdir. Bütün bunlar, birbirlerine yakın açıklamalardır, nakîb, mevki itibari ile ariften daha yüksektir.

Atâ b. Yesar der ki; Kur'ân taşıyıcıları (hafızlan), cennetliklerin arifleridir. Bunu, Dârimî Müsned’inde zikretmiştir. Dârimî, Fedâilu'l- Kuran 33. Katade -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- ve başkaları da şöyle demiştir; Burada sözü geçen nakîbler, her bir koldan Sıbt'tan ileri gelen kimseler idiler. Bunların her birisi, kendi Sıbt’ının Allah'a îman edip, Allah'tan korkmaları hususunda garanti vermişti, İşte, Akabe gecesinde nakîb olanlar da buna benzer bir konumda idiler. O gece, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yetmiş erkek ve iki hanım bey'at etmiş, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da yetmiş kişi arasından on iki erkek seçmişti. Bunlara da Mûsa (sallallahü aleyhi ve sellem)a uyarak "nâkîbler" diye ad vermişti. er-Rabi', es-Süddî ve başkaları der ki: İsrailoğullarından nâkîbler, güvenilir kimseler olarak zorbaların bulunduğu şehirde zorbaları yakından görmek, onların güç ve savunma imkânlarını tesbit etmek üzere gönderilmişlerdi. Onlar da o şehirde bulunanların durumunu denemek üzere yola çıktılar Dönüp Hazret-i Mûsa'ya onlara karşı yapılacak Savaşın durumunu iyice düşünmek ve tetkik etmek için orada gördüklerini bildirmek üzere gitmişlerdi. Orada bulunan zorbaların -ileride de açıklanacağı üzere- büyük bir güce sahip olduklarını gördüler ve onlara karşı koyamayacaklarını sandılar. Kendi aralarında bunu İsrailoğullarından gizlemek ve durumu Hz Mûsa'ya bildirmek üzere sözleştiler. Ancak, İsrailoğullarına vardıklarında aralarından on kişi sözlerinde durmadı, yakınlarına ve sır saklamakta güvendikleri kimselere durumu bildirdiler. Bu haber ise, İsrailoğullarının durumunu bozacak noktaya gelecek şekilde yaygınlık kazandı ve bunun üzerine de onlar:

"Git, sen ve Rabbin Savaşın. Biz de buracıkta oturuyoruz" (el-Mâide, 5/24) dediler.

2- Haberi Vahidin Kabulü:

Âyet-i kerimede, kişinin ihtiyaç duyduğu hususlarda ve dinî ve dünyevî meseleleriyle ilgili bilgi sahibi olmaya gerek duyduğu konularda haber-î vâhidîn kabul edilebileceğine dair bir delil vardır. Bu haberi vahide binaen hükümler oluşturulup, ona bağlı olarak helal ve haram hükümleri belirlenir. Bunun benzeri hususlar İslamda da görülmüştür. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hevâzinlilere: "Sizin arifleriniz, işlerinizi bize getirip bildirinceye kadar geri dönünüz" diye buyurmuştur. Bunu da Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Itk 33, Hibe 24, Hums 15, Ahkam 26, Vekâlet 7, Megazi; Ebû Dâvûd, Cihâd 121; Müsned, IV, 327.

3- Casusluk:

Bu âyet-i kerimede, casus kullanmaya dair de delil vardır. Tecessüs: Araştırmak demektir Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da, (Bedir gazvesinde) Besbes(e'y)i casus olarak göndermişti. Bunu Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, İmâre 145 İleride Besbesle casusluk ile ilgili hükümler Mumtehine sûresinde (60/1. âyetin tefsirinde) yüce Allah'ın izniyle gelecektir.

İsrailoğullarından gönderilen nakîblerin isimlerine gelince, Muhammed b. Habib, el- Muhabbar adlı eserinde isimlerini zikrederek şunları söylemektedir: Rubil sıbtından Şemû b. Rekûb, Şeni'un sıbtından Şokot b. Hori, Yehuza sıbtından Kâlib b. Yukanna, Sahir sıbtından Yoğol b. Yusuf, Efraim b. Yusuf sıbtından Yuşa b. Nûh, Bünyamin sıbtından Yeza b. Roko, Rebalun sıbtından Kerabil b. Soda, Menşa b. Yusuf sıbtından Kedi b. Susa, Dan sıbtından Amail b. Kesel, Şir sıbtından Setür b. Mihail, Neftal sıbtından Yuhanna b. Vakuşa, Kâz sıbtından Keval b. Muhi. Bk. Ahd-i Atik, Sayılar 13. Aralarından îman eden iki kişi de Yuşa ve Kâlîb'dirler. Mûsa (aleyhisselâm) da diğerlerine beddua etti, onlar da gazaba uğramışlar olarak helâk edildiler. Bu açıklamaları el-Maverdî yapmıştır.

Akabe gecesi nakîblerine gelince, bunlarda İbn İshâk'ın Sireti'nde zikredilmişlerdir, isimlerini görmek isteyenler oraya bakabilirler.

Yüce Allah'ın:

"Allah buyurmuştu ki: Ben şüphesiz sizinle beraberim. Yemin olsun ki, eğer namaz kılar..." âyeti ile ilgili olarak, er-Rabî b. Enes der ki: Bu sözler nakîblere söylenmişti. Başkası ise şöyle demektedir: Yüce Allah bunu bütün İsrail oğullarına demişti.

" Ben şüphesiz" âyetindeki 'nin esreli olması, söz başlangıcı olduğundan dolayıdır, Sizinle beraberim, zarf olduğundan dolayı nasb mahallindedir. Yani, yardım ve desteğimle sizinle birlikteyim. Daha sonra yeni bir hitaba başlayarak: "Yemin olsun ki, eğer namaz kılar diye söze başladı ve "Elbette günahlarınızı örter." yani bunları yapacak olursanız "sizi altından ırmaklar akan cennetlere sokarım" diye buyurdu.

"Yemin olsun ki, eğer" âyetinin başındaki "lâm" te'kid içindir ve yemin anlamındadır. Aynı şekilde "(.......) Elbette... nızı örter" âyeti ile

"Sizi... sokarım" âyetindeki "lâm"lar da böyledir.

Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Yemin olsun ki, namazı dosdoğru kılacak olursanız, yemin ederim ki, günahlarınızı örterim. Ayrıca, yüce Allah'ın:

"Günahlarınızı Örterim" âyeti dolayısıyla bu, bir başka şart daha ihtiva etmektedir. Yani, siz böyle yapacak olursanız, Ben de günahlarınızı örterim, demektir. Yüce Allah'ın:

"Yemin olsun ki, eğer namaz kılar... sanız." âyetinin, yüce Allah'ın:

"Ben şüphesiz sizinle beraberim" âyetinin cevabı olduğu da söylenmiştir. Aynı zamanda bu: "Günahlarınızı örterim" âyetinin da şartıdır.

(Âyet-i kerimedeki) Ta'zir: (Mealde gereği gibi yardım etmek): Ta'zim ve gereği gibi saygı duymak demektir. Ebû Ubeyde şu beyiti nakletmektedir:

"Onların nice keremli ve şerefli kişileri vardır

Ve meclislerde ta'zim olunan nice aralatılan,"

Ta'zir, aynı zamanda hadden daha aşağı miktarda vurmak demektir, Geri çevirmek anlamına da gelir. Filanı ta'zir ettim denildiğinde, onu te'dip ettim ve çirkin isterden geri çevirdim demek istenir. Buna göre, yüce Allah'ın Onlara gereği gibi yardım eder...seniz" Düşmanlarını onlardan Savarsanız, geri çevirirseniz, demektir.

"Allah'a güzel bir borç verirseniz" den kasıt ise, sadakalardır. Burada (güzel borç terkibindeki borç anlamına gelen "karz" mastarı) şeklinde gelmemiştir. Bu, mastarın gelmesi gereken şekilden farklı şekilde kullanıldığı yerlerden birisidir. Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Ve Allah sizi yerden bitki gibi bitirmiştir" (Nûh, 71/17);

"Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti..." (Âl-i İmrân, 3/37)

Nitekim buna dair açıklamalar önceden (belirtilen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Diğer taraftan: "(Borcun niteliği olarak) güzel" diye buyurulmasının, gönül hoşluğu ile verirseniz anlamında olduğu söylendiği gibi, bununla, Allah'ın rızasını anyarak veya helâlinden... anlamında olduğu da söylenmiştir.

"Bir borç" kelimesinin, mastar değil de isim olduğu da söylenmiştir

"Bundan" yani, bu söz alıştan

"sonra, İçinizden kim kâfir olursa, muhakkak doğru yoldan sapmış olur." Yani, doğru yolu kaybetmiş ve şaşırmış olur.

Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

13

Böyle iken onlar sözlerini bozdukları için, Biz de onları lanetledik. Kalplerini katılaştırdık. Kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif ederler. Onlar, kendilerine verilenlerden bir pay almayı da unuttular, içlerinden pek azı müstesna olmak üzere, sen onların daima hainliklerini göreceksin. Sen yine onları affet, aldırış etme. Şüphe yok ki Allah, îyiük edenleri serer.

Yüce Allah'ın:

"Böyle İken onlar, sözlerini bozdukları için." Âyeti, sözlerini bozmaları sebebiyle, demektir. Buradaki) edatı, Katade ve diğer ilim ehli kimselerden nakledildiğine göre, te'kid için fazladan gelmiştir. Çünkü bu edat, ifadenin güzelliği ve te'kid için İfadeyi artırması bakımından ruhta iyice yer etmesi anlamını verecek şekilde söze güç katmaktadır. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

"Başa geçip lider olan, herhangi bir şey dolayisı ile başa geçirilir-"

Te'kid için öngörülmüş herhangi bir alâmet ile te'feid yapmak, tıpkı tekrarlamak suretiyle yapılan te'kid gibidir.

"Biz de onları lanetledik" âyetini İbn Abbâs : Cizye ile azaplandırdık, diye açıklamıştır. el-Hasen ve Mukâtil ise: mesti etmek (yani, onları maymun ve domuzlara dönüştürmek.) suretiyle azaplandırdık. Atâ İse, onları uzaklaştırdık diye açıklamıştır. Lânetlemek ise, rahmetten kovup uzaklaştırmak anlamındadır.

"Kalplerini katılaştırdık" yani, hiçbir hayrı anlayamayacak ve hiçbir hayır yapmayacak şekilde sertleştirdik: Katı ve inatçı aynı anlama gelir.

el-Kisâî ve Hamza Kati kelimesini, elif siz olarak ve "ye" harfini şeddeli olarak, diye okumuşlardır, Aynı zamanda bu, İbn Mes'ûd, Nehaî ve Yahya b. Vessab'ın da kıraatidir, ise, yağmuru olmayan, zorlu, sıkıntılı yıl demektir. Bu kelimenin bozuk ve adi dirhemler anlamına gelen den türetildiği de söylenmiştir. O halde bu okuyuşa göre bu kelime, kalpleri halis ve samimi îmana sahip olmadı anlamına gelir. Yani kalplerinde bir miktar münafıklık vardır. en-Nehhâs der ki: Bu da güzel bir görüştür. Çünkü: Eğer dirhem, bakır veya bir başka şey ile karıştırılmış ise, denilir, ise, kalp dirhem demektir. Bunu, Ebû Ubeyd zikretmekle ve kazmaların taşlarda çıkardıkları sesleri vasfeden şu beyiti de örnek göstermektedir:

"Onların sağır taşlarda çıkardıkları bir sesleri vardır

Sarrafların elindeki kalp dirhemlerin çıkardıkları sesler gibi."

Esmaî ve Ebû Ubeyd ise, tabiri "kaşî dirhem"den Arapçalaştırılmış gibidir, demektir, el-Kuşeyrî ise şöyle der: Bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm’de Arapçada olmayan bir tabir yoktur. Aksine, tabiri de yine sertlik ve katılıktan gelmektedir. Çünkü, oyulma (işlenme) imkânı az olan bir şey, sert ve katı olur.

el-A'meş de bu kelimeyi "ya" harfini şeddesiz olarak diye okumuştur. Bu okuyuşu ise, 'dan gelir, 'den değil.

Diğerleri, bu kelimeyi, "kâsiye" şeklinde okumuşlardır. Ebû Ubeyd'in tercih ettiği de budur, Bu İki okuyuş ise, gibi iki ayrı söyleyiştir. Ebû Cafer en-Nehhâs der ki: Bu hususta evlâ olan; şeklinde ve anlamında olmasıdır. Şu kadar var ki, veznindeki kip, (........) kipinden daha beliğdir.

Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Bizler, onların kalplerini imandan uzak ve Bana itaate tevfîkten ırak, katı kıldık. Çünkü onlar, îman namına hiçbir sıfata sahip değildiler ki, kalpleri -başka madenlerle karıştırılmış kalp dirhemler gibi- bir miktar küfrün karıştığı îmana sahip olmakla vasfedilebilsin. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Artık ben, oldukça yaşlandım ve her tarafım kupkuru (kaskatı) kesildi-

Nitekim yaşıtlarım da öylece kaskatı kesildiler."

"Kelimeleri yerlerinden oynatarak tahfif ederler." yani, Allah'ın âyetlerini olmadık şekilde te'vil ederler ve bunu avama böylece telkin ederler. Kelimelerin harflerini değiştirdikleri anlamında olduğu da söylenmiştir,

"Tahrif ederler" âyeti nasb mahallindedir. Yani Biz, onların kalplerini katı ve tahrif ediciler kıldık, demektir. es-Sülemi ve en-Nehaî

"Kelimeleri" âyetini, şeklinde "elif ile (ve sözü anlamına gelecek şekilde) okumuştur. Çünkü onlar, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın niteliklerini ve recm âyetini değiştirmişlerdi

"Onlar, kendilerine verilenlerden bir pay almayı da unuttular." Yani, peygamberlerin kendilerinden Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e îman etmeye ve niteliklerini açıklamaya dair aldıkları Allah'ın ahdini unuttular.

İçlerinden pek azı müstesna olmak üzere, sen onların daima hainliklerini göreceksin." Yani, Ey Muhammed, sen de şu anda onların hainliklerini gömmektesin.

Âyet-i kerimedeki hainlik demektir, Katade der ki: Sözlükte böyle bir kullanım caizdir. Bu, Arapların kaylûle anlamında kaile kelimesini kullanmalarına benzer. Bunun, hazfedilmiş bir kelimenin sıfatı olduğu da söylenmiştir. İfadenin: Hainlik eden bir kesim (in varlığını göreceksin) takdirinde olduğu da söylenmiştir.

Tek bir kişi için de kullanılır. Nitekim, Çok iyi neseb bilgini ve çok alim bir kimse denildiği gibi. Bu açıklamaya göre ise bu kelime, mübalağa ifade eder. Bir kimsenin hainliğinin ileri derecede olduğunu anlatarak nitelemek istersek, deriz. Şair der ki:

"Sen, kendi kendine vefa göstermeyi telkin ettin ve hiç bir zaman olmadın.

Ahdi bozmak için hainlik eden ve bir parmak kadar dahi ahdinde durmayan (sın)."

İbn Abbâs der ki: "Hainlik burada masiyet anlamındadır. Bunun, yalan ve günahkârlık anlamına geldiği de söylenmiştir. Onların hainlikleri ise, kendileri ile Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki ahdi bozmaları ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a karşı Savaşmak hususunda müşriklere yardımcı olmaları idi. Ahzab (Hendek) günü (müşriklere yardımcı olmaları) ile bunun dışında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı öldürmeye kalkışmaları ve ona dil uzatmaları gibi.

"İçlerinden pek azı müstesna" onlar hainlik etmezler. Bu ise,

"Onların hainliklerini" âyetindeki

"onlar" zamirinden muttasıl bir istisnadır.

"Sen yine onları affet, aldırış etme." Âyetinin anlamı ile ilgili olarak iki görüş belirtilmiştir: Seninle onlar arasında bir antlaşma bulunup zimmet ehli oldukları sürece onları affet, onlara aldırış etme. Diğer görüşe göre, bu âyet kılıç âyeti ile nesh edilmiştir. Bunun, yüce Allah'ın:

"Eğer bir kavmin hainliğinden kesin endişe edersen..." (el-Enfal, 8/58) âyetiyle nesh olduğu da söylenmiştir.

14

Bîz nasrânîyiz" diyenlerin de sağlam bir şekilde sözlerini almıştık. Onlar da kendilerine verilen öğütlerden bir pay almayı unuttular. Biz de, kıyâmet gününe kadar aralarına kin ve düşmanlığı yerleştirdik. Allah, yakında onlara yaptıklarını haber verecektir.

Yüce Allah'ın:

"Biz nasrânîyiz diyenlerin de sağlam bir şekilde sözlerini almıştık" âyeti, hıristiyanlardan da tevhid ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a îmana dair söz almıştık, demektir. Çünkü bu husus İncil'de yazılı idi.

"Onlar da... bir pay almayı unuttular." Âyetinde söz konusu bu pay ise, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a îman etmektir. Yani, emrolundukları gereğince amel etmediler, Kendi hevaları doğrultusunda yaptıklarını ve bu tahrifi, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı inkâra sebep kıldılar.

"Sözlerini almıştık" âyeti ise, senin: Ben, Zeyd'den elbisesini ve dirhemini aldım sözüne benzer. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır. Âyetin baş tarafının, takdiri şöyle olmalıdır: Biz, hıristiyanız diyenlerden de sözlerini almıştık. İfadenin Kûfelilere göre takdiri ise şöyledir: Biz hıristiyanız diyen kimseler arasından sözlerini aldığımız kimseler vardır. Bu takdirlere sebep ise, nahivcilerin zamirin, zahirden (zamirin ait olduğu isimden) önce zikredilmesini kabul etmeyişleridir

Hıristiyanların:

"Biz nasrânîyiz" şeklindeki sözleri nakledilip, "biz nasranilerdeniz" denilmeyişi, onların nasraniliği bidat olarak ortaya attığına ve bu ismi böylece aldıklarına bir delil vardır. Bu anlamda bir açıklama el-Hasen'den rivâyet edilmiştir.

"Biz de... aralarına kin ve düşmanlığı yerleştirdik." Yani, bunu körükledik. Bunu onlara yapışık kıldık, anlamına geldiği de söylenmiştir. O takdirde bu kelime, -tutkal anlamına gelen den alınmış olur. Bu ise zamk ve buna benzer, bir şeyi bir şeye yapıştıran demektir. ise, âdeta yapışırcasına bir şeye alışmak anlamındadır. er-Rummânî'nîn naklettiğine göre "iğrâ" birbirlerine musallat edilmeleri demektir. Bunun kışkırtma anlamına geldiği de söylenmiştir. Asıl anlamı ise, yapışmak demektir.

Şair Küseyyir der ki:

"Artık yavaş ol» dendi mi, gözler kesintisiz yaş boşaltır.

Birbirine yapışık (sicim gibi) damlalar halinde ve sağnak yaşlar onu besler durur."

Yapıştırmak için kullanılan tutkal (el-Ğirâ) da buradan gelmektedir. Bir şeye iğrâ, üzerine musallat kılmak cihetiyle onu o şeye yapıştırmak demektir. Köpeğin iğrâsı ise, avlanmaya alıştırılması demektir,

"Aralarına ifadesi, düşmanlığın zarfıdır. (Yani, düşmanlık aralarına yerleştirilmiştir).

Yüce Allah bununla, -daha önceden sözkonusu edildiklerinden ötürü- yahudi ve luristiyanlara işaret etmektedir. es-Süddî ve Katadeden; birbirlerine düşmandırlar diye açıklamada bulundukları nakledilmektedir. Şöyle de denilmiştir: Bu âyetle, özel olarak hıristiyanların fırkalara ayrılışına işaret edilmektedir. Bu açıklamayı da er-Rabî' b. Enes yapmıştır. Çünkü, bu âyette kendilerine en yakın işaret edilenler onlardır. Diğer taraftan, Hıristiyanlar, Yakubîler, Nasturîler ve Melkânîler olmak üzere ayrı fırkalara ayrılmışlardır. Yani bunların biri ötekini tekfir etmiştir.

en-Nehhâs der ki: Yüce Allah'ın:

"Biz de...aralarına kin ve düşmanlığı yerleştirdik" âyetinin anlamı ile ilgili olarak yapılan açıklamaların en güzellerinden birisi de şudur: Yüce Allah, kâfirlere düşmanlık beslenilmesini ve onlara karşı kin duyulmasını emretmiştir. O bakımdan, her bir fırka, diğer fırkaya düşmanlık edip ona kin beslemekle -kâfir oldukları gerekçesiyle- enir olunmuştur.

Yüce Allah'ın:

"Allah, yakında onlara... haber verecektir" âyeti, onlara yönelik bir tehdittir. Yani, pek yakında, ahdi bozmalarının cezası ile karşılaşacaklardır.

15

Ey kitab ehli, size, kitab(ınız) dan gizlediğiniz şeylerin çoğunu açıklayıp, birçoğunu da açıklamadan geçiveren Peygamberimiz gelmiştir. Size, muhakkak ki Allah'tan bir nûr ve apaçık bir kitap da gelmiştir.

"Ey kitab ehli" âyetinde kitap, "kitaplar" anlamında cins ismidir. O bakımdan, bütün kitap ehli buna muhataptırlar.

"Size, kitab(ınız)dan” yani, kitaplarınızdan. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a îman ve recm âyeti, maymunlara dönüştürülen, cumartesi yasağını çiğneyenlere ait kıssa gibi -çünkü onlar bütün bunları gizliyorlardı-

"gizlediğiniz şeylerin çoğunu açıklayıp, birçoğunu da açıklamadan geçiveren." Yani, açıklamaksızın bırakıveren, "Peygamberimiz" Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)

"gelmiştir." O, sadece peygamberliğine delil teşkil eden hususları, onun doğruluğuna delalet eden risaletine tanıklık ihtiva eden hususları açıklıyor ve açıklanmasına bu açıdan gerek olmayan şeyleri bırakıyordu.

"Bir çoğunu da açıklamadan geçiveren" âyeti ile ilgili olarak şöyle de denilmiştir: Yani, birçok şeyi affedip bağışlayarak size onu haber vermemektedir. Nakledildiğine göre, hahamlarından birisi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek şöyle sordu: Ey Filan, sen bizi affettin mi?. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan yüz çevirdi ve ona bir açıklamada bulunmadı. Yahudi ise, Hazret-i Peygamberin sözlerinin çelişkili olduğunu ortaya çıkarmak istemişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bu konuda bir açıklamada bulunmayınca, Hazret-i Peygamberin huzurundan kalkıp gitti ve arkadaşlarına şöyle dedi: Onun bu söylediklerinde doğru olduğunu zannediyorum. Çünkü o, Kitabında Hazret-i Peygamberin kendisine sorduğu soruya cevap vermeyeceğine dair bir açıklama bulmuştu.

"Size muhakkak ki Allah'tan bir nûr" yani aydınlık

"gelmiştir." Bu nurun İslam olduğu söylendiği gibi, ez-Zeccâc'dan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu da söylenmiştir.

"Ve apaçık bir kitab da" Yani, Kur'ân-ı Kerîm

"de gelmiştir." Çünkü Kur'ân-ı Kerîm, ahkâmı açıklamaktadır. Buna dair açıklamalar da daha önceden (en-Nisâ, 4/174'de) geçmiş bulunmaktadır.

16

Allah, onunla rızasına uyanları selâmet yollarına İletir. Onları, İzniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve kendilerini dosdoğru yola iletir.

"Allah onunla rızasına uyanları" yani, Allah'ın razı olduğu şeyleri izleyenleri,

"selamet yollarına" yani, her türlü âfetten münezzeh, korkulacak herşeyden güvenliğe kavuşturucu olan selâmet yurdu olan cennete götüren esenlik yollarına

"İletir."

el-Hasen ve es-Süddî der ki; "es-Selâm", aziz ve celil olan Allah'tır. Bunun anlamı ise, Allah'ın dinine, yani İslama iletir demektir. Nitekim yüce Allah:

"Muhakkak Allah katında din İslâm'dır" (Âl-i İmrân, 3/19) diye buyurmuştur.

"Onları izniyle" yani, onları muvaffak kılmasıyla ve iradesiyle

"karardıklardan aydınlığa çıkarır." Küfrün ve cehaletlerin karanlıklarından, İslâm'ın ve hidâyet yollarının aydınlığına çıkartır.

17

Yemin olsun ki: "Allah, Meryem oğlu Mesihtir" diyenler kâfir oldular. De ki: "Şayet Meryem oğlu Mesih'i, anasını ve yeryüzünde bulunanların hepsini helâk etmek isterse Allah'a karşı kim birşey yapabilir? Göklerin, yerin ve aralarındaki her şeyin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır O. Allah her şeye gücü yetendir.

Yüce Allah'ın:

"Yemin olsun ki: Allah Meryem oğlu Mesihdir diyenler kâfir oldular" âyetine dair açıklamalar ve bu konu ile ilgili söylenecek sözler, en- Nisa sûresinin sonlarında (4/171. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu âyetin delâletine göre, hıristiyanların küfre sapmaları, bunu dinlerinin bir esası kabul etmek suretiyle: "Muhakkak Allah, Meryem oğlu Meslhin kendisidir" demeleridir. Çünkü onlar, bu sözü kabul etmemek şanıyla sadece nakil etmek üzere söylemiş olsalardı, kâfir olmazlardı.

"De ki;... Allah'a karşı kim birşey yapabilir." Kim Allah'ın emrine karşı durabilir? Yani, kim Allah'ın yapmak istediklerinden herhangi bir şeyi önleyebilir, ona karşı durabilir. Böylelikle yüce Allah şunu bildirmektedir. Şayet Mesih bir ilâh olsaydı, gerek kendisinin gerek başkasının başına gelecek şeyleri önleyebilecek miydi. Yüce Allah, onun annesinin canını aldığı halde O; annesinin ölümünün önüne geçememiştir. Yine onu öldürecek olsa, ondan ölümü kim geri çevirebilir yahut kim Önleyebilir?

"Göklerin, yerin ve aralarındaki herşeyin mülkü Allah'ındır." Mesih ve onun annesi de göklerle yer arasında sınırlı ve İşgal ettikleri yer belli olan iki yaratıktır. Çevresini saran sınır belli olan ve sonucu olan bir varlık ise ilâh olamaz.

Yüce Allah burada:

"İkisi arasında" diye buyurmuş, "aralarında" diye buyurmamıştır. Çünkü O, iki tür ve iki sınıfı (yer ile gökleri) kastetmek istemiştir.

Bir çobanın söylediği şu beyitte olduğu gibi:

"işte kederlerimin ikisi de kapımı çalıp geldiler.

Ben de ikisini ağırlıyorum.

Genç devlerle ve yayı andıran hamile olan ve olmayan develerle."

Şair burada "ikisi... çaldılar" dedikten sonra, "İşte benim kederlerim" diye çoğul İfade kullanmıştır.

"Dilediğini yaratır O." Kullarına bir âyet (birliğine belge ve alâmet) olmak üzere Îsa'yı babasız, anneden yaratması gibi.

18

Yahudi ve hıristiyanlar: "Biz Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz" dediler. De ki: "Öyleyse günahlarınız yüzünden niçin sizi azaplandırıyor?" Hayır, siz O'nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediği kimseye mağfiret eder, dilediği kimseyi de azaplandırır. Göklerin, yerin ve her ikisinin arasındaki her şeyin mülkü Allah'ındır. Sonunda dönüş O'nadır.

Yüce Allah'ın:

"Yahudi ve Hıristiyanlar: Biz Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz dediler." âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şunları söylemektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yahudilerden bir topluluğu, Allah'ın cezalandırması ile korkutunca şöyle dediler: Biz korkmayız. Çünkü biz, Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz. Bunun üzerine bu âyet-î kerîme indi. İbn İshâk der ki: Nu'man b. Edât Bahrî b. Amr ile Şas b. Adiy, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanına geldiler. Aralarında karşılıklı konuşmalar oldu. Allah Rasulü kendilerini Allah'ın yoluna çağırdı ve Allah'ın azabından korkuttu. Bunun üzerine: Sen bizi ne diye korkutuyorsun Ey Muhammed? Biz, Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz -hıristiyanların dedikleri gibi- dediler. Bunun üzerine yüce Allah da onlar hakkında;

"Yahudi ve hıristiyanlar: Biz, Allah'ın oğulları ve sevdikleriyim dediler. De ki: Öyleyse günahlarınız yüzünden niçin sizi azaplandıriyor?" âyeti sonuna kadar nâzil oldu. Bunun üzerine Muâz b. Cebel ile, Sa'd b. Ubade ve Ukbe b. Vehb onlara: Ey yahudiler topluluğu Allah'tan korkunuz dediler, Allah'a yemin olsun ki sizler, onun Allah'ın Rasulü olduğunu gerçekten biliyorsunuz. Gerçekten siz, peygamber olarak gönderilmeden önce ondan bize söz ediyordunuz ve bize onun niteliklerini anlatıyordunuz.

Bunun üzerine Rafi’ b. Hureymele ile Vehb b. Yehuza şöyle dediler: Hayır, biz size böyle bir şey demedik. Allah da Mûsa'dan sonra herhangi bir kitap göndermemiştir ve Mûsa'dan sonra uyarıcı ve müjdeci olmak üzere bir peygamber de göndermiş değildir. Bunun üzerine yüce Allah:

"Ey kitab ehli, peygamberlerin arasının kesildiği bir zamanda size açıklayıp duran Rasulümüz gelmiştir. Allah her şeye gücü yetendir." (el-Mâide, 5/19) âyetini indirdi. Her iki rivâyeti de es-Suyûti, ed-Dürru'l Mensur, III. 44-45.

es-Süddî der ki: Yahudiler, yüce Allah'ın, İsrail (Yakub) aleyhisselama: Senin oğlun benim de ilk oğlumdur diye vahyettiğini iddia etmişlerdir. Süddîden başkaları da der ki: Hıristiyanlar da: Biz, Allah'ın oğullarıyız dediler. Çünkü İncil'de Hazret-i Îsa'dan: "İşte ben, benim de babam, sizin de babanız olana gidiyorum" dediği nakledilmektedir.

Bu âyetin anlamının: Biz, Allah'ın elçilerinin oğullarıyız, şeklinde olduğu da söylenmiştir, O takdirde bir muzafin hazf edilmesi sözkonusudür. Özetle onlar, kendilerinin bir üstünlüğe sahip oldukları görüşünde idiler. Yüce Allah da onların bu iddialarını reddederek:

"Öyleyse günahlarınız yüzünden niçin sizi azaplandiriyor?" diye sormaktadır. Dolayısı ile, onlar iki şıktan birisi ile karşı karşıya bulunuyorlardı. Ya, O bize azâb edecektir diyeceklerdi, o taktirde onlara: O halde siz, ne Allah'ın oğullarısınız, ne de sevdiklerisiniz. Çünkü seven, sevdiğine azâb etmez. Siz de O'nun sizi azaplandıracağım ikrar etmektesiniz. Bu da sizin yalan söylediğinizin delilidir denilirdi. Bu ise, cedelciler nezdinde "burhan-ı halef diye bilinen usuldür. Veya: O bize azâb etmeyecektir diyerek, kitaplarında bulunanı ve peygamberlerinin getirdiklerini yalanlayacaklar, aralarından isyan edenlerin azaba uğratılacaklarını itiraf ettikleri halde masiyet islemeyi mubah göreceklerdi. Kitaplarının-hükümlerine bağlı kalmalarının sebebi de işte budur.

"Niçin sizi azaplandırıyor" âyetinin, niçin sizi azaplandırdı anlamında olduğu da söylenmiştir. O takdirde bu, mazi (geçmiş) anlamındadır. Yani, neden sizleri maymunlara ve domuzlara dönüştürdü. Ve niçin sizden önceki yahudi ve hıristiyanları -onlar da sizin gibi oldukları halde- çeşitli azaplarla azaplandırdı? Çünkü yüce Allah, henüz meydana gelmemiş herhangi bir şeyi onlara karşı delil olarak getirmez. Zira, onlar böyle bir soruya: Yarın bize azâb edilmeyecektir, diye cevap verebilirler, O bakımdan bildikleri şeylerle onlara karşı delil getirilmiştir.

Daha sonra yüce Allah:

"Hayır siz, O'nun yarattığı insanlardansınız" diye buyurmaktadır. Yani, sizler de O'nun diğer yaratıkları gibisiniz, itaat ve masiyetiniz dolayısı ile sîzi hesaba çeker ve herkese yaptığı amelin karşılığını verir.

"O, dilediği kimseye mağfiret eder." Yani, yahudilerden tevbe eden kimselere mağfiret eder. "Dilediği kimseyi Yahudilik üzere ölenleri de azaplandırır."

"Göklerin, yerin ve her ikisinin arasındaki her şeyin mülkü Allah'ındır." O'na karşı duracak, O'nun hiçbir ortağı yoktur

"Sonunda dönüş O'nadır." Ahirette, kulların işleri yalnız O'na dönecektir.

19

Ey kitab ehli, peygamberlerin arasının kesildiği bir zamanda size (dini) açıklayıp duran Rasulümüz gelmiştir. "Bize bir müjdeleyici ve bir korkutucu gelmedi" demeyesiniz diye. İşte size gerçekten müjdeleyici ve korkutucu bir peygamber gelmiş bulunuyor. Allah herşeye gücü yetendir.

Yüce Allah'ın:

"Ey kitab ehli... size, Rasûlümüz gelmiştir" âyetinde kastedilen Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır,

"Size, (dini) açıklayıp duran" yarın bize bir peygamber gelmedi diyemesinler diye, onların ileri sürebilecekleri bir delillerinin kalmadığını açıklayan peygamberimiz "Peygamberlerin arasının kesildiği bir zamanda geldi."

(Arasının kesildiği anlamı verilen) Fetret; Sükûn demektir. Bunun, iki peygamber arasındaki kesinti süresi olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama Ebû Ali ile ilim ehlinden bir guruptan rivâyet edilmiştir. Bunu da er-Rummanî nakletmektedir. Der ki: Fetrette aslolan, o zamana kadar gayretle yapılan çalışmanın kesintiye uğramasıdır. Ve bu; " İşini kesti ve onu işinden alıkoydum" tabirlerinden alınmıştır. Suyun sıcaklığının sona erip soğumaya başlaması (ılıması)nı anlatmak üzere kullanılan; tabiri de buradan gelmektedir. Keskin bakışı kalmamış kadın hakkında kullanılan; tabiri de buradan gelmektedir. Bedenin füturu da suyun füturu (soğuması) gibidir. Fitr ise, şehadet parmağı ile baş parmağın açılışı halinde aradaki boşluğun adıdır.

Âyet: Peygamberler, ondan bir süre önce gelip geçmiştir anlamındadır, Bu fetret süresinin ne kadar olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Muhammed b. Sad, "et-tabakat" adlı kitabında İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmektedir; İmrân oğlu Mûsa ile Meryem oğlu Îsa (ikisine de selam olsun) arasında binyediyüz yıl geçmiştir. Her ikisi arasında fetret dönemi olmamıştır. İkisi arasında -diğer kavimlerden gönderilen peygamberler müstesna- yalnızca İsrail oğullarından bin peygamber gönderilmiştir. Hazret-i Îsa'nın doğumu ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında ise, beşyuz altmış dokuz yıl geçmiştir. Bu sürenin baş taraflarında üç peygamber gönderilmiştir ki, yüce Allah'ın şu âyetinde kendilerinden söz edilmektedir:

"O zaman Biz onlara, iki elçi göndermiştik de, onlar da ikisini de yalanlamışlardı. Biz de üçüncü birisi ile takviye etmiştik." (Yasin, 36/14) Takviye olarak gönderilen peygamber ise "Şem'ûn"dur, O da havarilerdendi, Allah'ın hiçbir peygamber göndermediği fetret dönemi İse, dörtyüzotuzdört yıldır. İbn Sa'd, Tabakaat, I, 53. ' el-Kelbînin naklettiğine göre ise, Hazret-i Îsa ile Hazret-i Muhammed arasında beşyüzaltmışdokuz yıl geçmiş ve ikisi arasında dört peygamber gönderilmiştir. Bunlardan birisi, Absoğullarından Halid b. Sinan adında Arap bir peygamberdir.

el-Kuşeyrî der ki: Böyle bir şey ise, ancak sadık bir haber ile bilinebilen türden şeylerdir. Katade de der ki: Hazret-i Îsa ile Hazret-i Muhammed arasında altoyuz yıl geçmiştir. Mukalil. ed-Dahhâk ve Vehb b. Münebbih de bu görüştedir. Şu kadar var ki, Vehb buna yirmi yıl daha ilave etmektedir. Yine ed-Dahhâk'tan dörtyüzotuz küsur yıl geçtiğini söylediği de nakledilmiştir.

İbn Sa'd, İkrime'den şöyle dediğini nakletmektedir: Âdem ile Nûh arasında on kam (nesil) geçmiştir ki, bunların hepsi müslüman idiler. Yine İbn Sa'd der ki: Bize, Muhammed b. Amr b. Vakid el-Eslemî, birden çok kişiden şöyle dediklerini haber vermiştir: Âdem ile Nûh arasında on kam (asır) geçmiştir Bir karn ise yüzyıldır. Nûh ile İbrahim arasında on asır geçmiştir. Yine her bir asır yüz yıldır. İbrahim ile İmrân oğlu Mûsa arasında on asır geçmiştir. Her bir asır yüz yıldır. İbn Sa'd, aynı yer. İşte, Âdem ile Muhammed (ikisine de selam olsun) arasında geçen asırlar ve yıllar bunlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Bize, bir müjdeleyici" müjde veren bir kimse

"ve bir korkutucu" korkutup uyaran bir kimse

"gelmedi demeyesiniz diye." Böyle demeniz istenmediğinden dolayı anlamındadır. O bakımdan bu, nasb mahallindedir.

İbn Abbâs der ki: Muaz b. Cebel ile Sa'd b. Ubade ve Ukbe b. Vehb, yahudilere: Ey yahudiler Allah'tan korkunuz. Allah'a yemin ederiz ki, hiç şüphesiz sizler Muhammed'in Allah'ın Rasulü olduğunu biliyorsunuz. Ve gerçekten sizler, peygamber olarak gönderilmeden önce, ondan bize söz ediyor ve bu nitelikleriyle bize onu anlatıyordunuz, dediler. Bunun üzerine yahudiler: Allah, Mûsa'dan sonra ne bir kitab indirdi, ne de ondan sonra herhangi bir müjdeci ve uyarıcı kimse gönderdi, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. es- Süyutî, ed-Dürru'l-Mensur, III, 45.

"Allah herşeye gücü yetendir." Yarattıklarından dilediğini peygamber olarak göndermeye güç yetirendir. Müjdelediği ve uyarıp korkuttuğu şeyleri gerçekleştirmeye gücü yetendir, diye de açıklanmıştır.

20

Hani Mûsa kavmine demişti ki: "Ey kavmim, Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün ki, içinizden peygamberler göndermiş ve sizi hükümdarlar yapmış, âlemlerden hiç kimseye vermediğini de size vermişti.

Yüce Allah :

"Hani Mûsa kavmine demişti ki: Ey Kavmim, Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün..." âyeti, yüce Allah tarafından onların (Hazret-i Peygamberin çağdaşı olan yahudilerin) geçmişlerinin Hazret-i Mûsa'ya karşı direndiklerini ve ona isyan ettiklerini beyan etmektedir. İşte bunlar da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a karşı aynı tavırları sürdürmektedirler. Bu, Hazret-i Peygambere bir tesellidir. Yani, ey îman edenler, hem Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın, hem de Mûsa'nın başından geçen olayı hatırlayın.

Abdullah b. Kesir'den; "Ey kavmim... düşünün âyetini, "mim" harfini ötreli olarak şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir. Benzeri âyetler da böyledir, ifadenin takdiri ise: Ey hitab ettiğim kavim, topluluk... anlamındadır,

"İçinizden peygamberler göndermiş" âyetindeki peygamberler anlamına gelen (........) kelimesi, munsarıf değildir. Çünkü sonunda müenneslik elifi bulunmaktadır.

"Ve sizi hükümdarlar yapmış" yani, kendi işinizin sahibi ve Mâlikî kılmıştır. Daha önce Fir'avun'un mülkiyeti ve onun kahr-u galebesi altında bulunuyorken, şimdi size kimse galip gelememektedir. O, sizi firavundan, onu suda boğmak suretiyle kurtarmış oldu. Bu anlamda onlar, hükümdarlar idiler.

es-Süddî, el-Hasen ve başkaları da buna yakın ifadelerle bu âyeti açıklamışlardır. es-Süddî der ki: Onların herbirisi kendisine, aile halkına ve malına mâlik idi.

Katade de der ki: Yüce Allah, onlar hakkında: "Sizi hükümdarlar yapmış" diye buyurmuştur. Çünkü bizler, Âdemoğulları arasında kendilerine ilk hizmet edilen kimselerin onlar olduğundan söz ederdik.

İbn Atiyye der ki: Ancak bu açıklama zayıftır. Çünkü kiptiler, İsrailoğullarını kendi hizmetlerinde kullanmakta idiler, Âdemoğullarının uygulamalarından açıkça anlaşılan şu ki, nesilleri artıp çoğaldıkları zamandan bu yana, onların kimisi kimisinin emri altında çalışırdı. Ümmetlerin arasındaki farklılık sadece bu mâlik oluşun anlamı bakımındandı.

Âyetin bu bölümü şöyle de açıklanmıştır: O, sizi izin alınmaksızın yanınıza girilmeyecek şekilde ev ve mesken sahibi kimseler kıldı. Bu anlamdaki bir açıklama, ilim ehlinden bir topluluktan rivâyet olunmuştur.

İbn Abbâs der ki; Eğer bir kimsenin evine, kendisinin izni olmaksızın girilmiyor ise, o bir melik (hükümdar) dır.

Yine el-Hasen'den ve Zeyd b. Eslem'den nakledildiğine göre, her kimin bir evi, hanımı ve hizmetçisi varsa o kimse bir hükümdardır. Bu aynı zamanda Müslim'in Sahihi'nde nakledildiği üzere Abdullah b. Amr'ın da görüşüdür. "

Müslim'in Sahihi'nde Ebû Abdurrahman el-Hubullîden şöyle dediği nakledilmektedir: Ben, Abdullah b. Amr b. el-Âs'ı -bir adamın kendisine soru sorması üzerine- şöyle derken dinledim: Bizler, muhacirlerin fakirlerinden değil miyiz? Abdullah ona: Senin yanında yattığın bir hanımın var mı? O, evet dedi. Yine Abdullah; Peki mesken olarak kullandığın bir evin var mı diye sordu, adam evet dedi. Abdullah: O halde sen zenginlerdensin, dedi. Adam: Benim bir hizmetçim de var deyince, Abdullah b. Amr: O halde sen hükümdarlardansın, diye cevap verdi. Müslim, Zühd 37.

İbnü’l-Arabî der ki: Bunun faydası şu ki, kişi üzerine bir keffaret vacib olursa o da eve ve hizmetçiye sahip ise keffaretini yerine getirmek için bunları satıp oruç tutması câiz olmaz. Çünkü, köle azad etmeye gücü yeten bir kimsedir Hükümdarlar ise, oruç tutarak keffarette bulunmazlar. Köle azad etmekten aciz olmakla da nitelendirilmezler.

İbn Abbâs ve Mücahid der ki: Allah, onları men, selva (suyun kendisinden fışkırdığı) taş ve onları gölgelendiren bulut ile hükümdarlar yapmıştı. Yani onlar, tıpkı hükümdarlar gibi kendilerine hizmet edilen kimselerdi.

Yine İbn Abbâs'tan, bununla hizmetçi ve evin kastedildiği nakledilmiştir. Mücahid, İkrimet el-Hakeni b. Uyeyne de böyle demiş ve bunlar ayrıca hanımı da ilave etmişlerdir. Zeyd b. Eslem de böyle demiştir. Şu kadar var ki, onun bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan naklettiği de bilinmektedir: "Her kimin içinde barınacağı bir evi, hanımı ve kendisine hizmet edecek bir hizmetçisi varsa, o bir hükümdardır." Ebû Dâvûd, el- Merâsil, 181. Bunu en-Nehhâs nakletmistir.

Şöyle de denilmektedir: Her kim, kendisinden başkasına muhtaç olmuyorsa o kimse bir hükümdardır. Bu da Hazret-i Peygamberin şu âyetini andırmaktadır "Her kim kafilesi (çoluk çocuğu arasında) güvenlik içerisinde, bedenî afiyette sabahı eder ve günlük yiyeceğine de sahip bulunuyor ise, ona âdeta dünya herşeyiyle verilmiş gibidir." Tirmizî, Zühd 34; İbn Mâce, Zühd 9.

Yüce Allahın:

"Âlemlerden hiç kimseye vermediğini de size vermişti."

âyetindeki hitap, müfessirlerin Cumhûruna göre, Hazret-i Mûsa tarafından kavmine yapılmıştır. İfadenin akışı da böyle olmasını gerektirir. Mücahid der ki: Burada verilenlerle kast edilen men, selva, (suyun kaynadığı) taş ve onları gölgeleyen buluttur. Verilenlerden kastın, aralarındaki çok peygamber ile kendilerine gelen âyetler olduğu da söylenmiştir. Kötülük ve aldatma niyetinden uzak, selim kalpler olduğu söylendiği gibi, ganimetlerin ve onlardan yararlanmanın helal kılınması olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: Bu, red olunan bir görüştür. Çünkü ganimetler, sahih hadiste sabit olduğuna göre, bu ümmetten başka herhangi bir kimseye helal kılınmış değildir. Yüce Allah'ın izniyle buna dair açıklamalar ileride gelecektir.

Hazret-i Mûsa tarafından bu sözler izzet-i nefse sahip olmalarını ve zorbaların topraklarına kuvvet ile girme emrine uymalarını sağlamaya hazırlamak için söylenmiştir. Bu hususta Allah'ın aziz kıldığı ve şanını yücelttiği kimselerin davranışı gibi oraya girmelerine hazırlık olsun diyedır

"Âlemlerden" âyeti, el-Hasen'den nakledildiğine göre, çağdaşınız olan âlemlerden anlamındadır. İbn Cübeyr ve Ebû Mâlik ise derler ki: Burada hitab Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmeti nedir. Bu ise, benzeri ifadelerin güzel kaçmadığı sözün zahirinden bir uzaklaşmadır.

Dimaşk'ın, zorbaların oturdukları yer olduğuna dair birbirini destekleyen haberler varid olmuştur,

21

"Ey kavmim! Allah'ın size yazdığı arz-ı mukaddese girin. Gerisin geriye dönmeyin. Yoksa kaybedenler olarak geri dönersiniz.

"Arzı mukaddes" demek, tertemiz kılınmış arz demektir. Mücahid ise, mübarek kılınmış arz demektir der. Bereket ise, kıtlık, açlık ve benzeri şeylerden arındırılmak anlamındadır, Katade der ki: Burası Şam (Suriye) memleketidir. Mücahid ise. Tur ve çevresidir demektedir. İbn Abbâs, es-Süddî ve İbn Zeyd, burası Eriha'dır derler. ez-Zeccâc der ki: Arz-ı mukaddes, Dimaşk, Filistin ve Ürdün'ün bir bölümüdür. Katade'nin sözü ise bütün bunları kapsamaktadır.

"Allah'ın size yazdığı" yani, içerisine girmeyi üzerinize farz kılıp, oraya girmeyi ve orayı size yerleşeceğiniz yurt kılmayı vadettiği arz demektir İsrail oğulları, Mısır'dan çıkınca, yüce Allah onlara, Filistin topraklarında bulunan Erihalılar ile cihad etmeyi emretti. Onlar, biz bu ülkeyi bilmiyoruz dediler. Bu sefer, (Hazret-i Mûsa) Allah'ın emri ile her bir koldan bir kişi olmak üzere aralarından oniki nakîb gönderdi. Bunlar, -daha önce geçtiği gibi- haber toplayıp tecessüs edeceklerdi. O beldenin sakinlerinin Amalikalılardan zorba kimseler olduklarını gördüler. Dehşet verecek iri yapıda olduklarını tesbit ettiler. Hatta şöyle denilmiştir: Bu kimselerden birisi, bu nakîbleri gördü, onları alıp bahçesinden toplamış olduğu meyveler arasına elbisesinin yenine koydu. Ve onları hükümdarın önüne getirip önüne saçtı ve dedi ki: Bunlar bizimle Savaşmak istiyorlar. Hükümdar kendilerine şöyle dedi: Haydi, adamınızın yanına geri dönün ve ona bizim durumumuzu -az önce geçtiği gibi- haber verin, dedi. Yine denildi ki: Geri döndüklerinde, o bölgenin üzümünden bir salkım aldılar. Denildiğine göre bu salkımı bir kişi taşıdı, yine bu salkımı oniki nakîb'in birlikle taşıdığı da söylenmiştir.

Derim ki: Bu doğruya daha yakın görünmektedir. Çünkü, denildiğine göre nakibler, zorba topluluğun yanına varmışlar ve onlardan herhangi birisinin elbisenin yenine, kendilerinden iki ikisinin girecek kadar iri olduklarını, onlardan birisinin salkımını, nakîblerden ancak beş kişinin bir tahta üzerinde taşıyabildiğini, taneleri boşaltıldığı takdirde onlara ait bir nar kabuğunun yarısı içerisine beş ya da dört kişi girdiğini görmüşlerdir.

Derim ki: Bununla birincisi arasında herhangi bir çelişki yoktur Çünkü, onları elbisenin yeni içerisine alan zorba kişi -ki, kucağına aldığı da söylenmiştir- Uc b. Anâk'dır. Uc ise, aralarında boyu en uzun, yaratılışı en iri kimse idi, -Yüce Allah'ın izniyle ileride anlatılacağı üzere-, diğerlerinin uzunluğu ise, Mukâtil ’in görüşüne göre, altıbuçuk zira idi. el-Kelbî der ki: Onlardan herbirisinin boyu sekiz zira idî. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. Yûşa İle Yukanna oğlu Kâlib dışında nakîbler bu haberi yayıp, İsrail oğulları cihada çıkmayı kabul etmeyince, bu isyankârlar ölüp de çocukları yetişinceye kadar kırk yıl süreyle Tih'de kalmakla cezalandırıldılar. Daha sonra bunların yetişen çocukları zorbalarla Savaştı ve onları yenik düşürdüler.

"Gerisin geriye dönmeyin" Yani, bana itaat etmekten ve benim size emretmiş olduğum bu zorbalarla Savaşmaktan geri dönmeyin. Anlamının: Yüce Allah'a itaatten vazgeçip O'nun masîyetine dönmeyin şeklinde olduğu da söylenmiştir ki, ikisinin de anlamı birdir.

22

Dediler ki: "Ey Mûsa, orada zorba bir topluluk var. Doğrusu onlar oradan çıkmadıkça biz de oraya asla girmeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, biz de o zaman gireriz."

"Dediler ki; Ey Mûsa, orada zorba bir topluluk var." Yani, iri yan, uzun boylu kimseler var. Buna dair açıklamalar az önce geçti. Uzun boylu hurma anlamında denilir. Cebbar, ululanan, zillet ve fakirlikten uzak kalan kimse demektir. ez-Zeccâc der ki: İnsanlardan cebbar kişi zorba demektir. Bu da insanları istediği şeyi yapmaya cebreden (mecbur eden zorlayan) kimse demektir. Buna göre bu kelimenin aslı, zorlamak (ikrah) demek olan icbardan gelmektedir. Böyle bir kişi, başkalarını istediği şeyi yapmaya cebreder, zorlar.

Bunun, kemiğin cebredilmesinden alındığı da söylenmiştir. Buna göre ise "cebbardın asıl anlamı, kendi işini ıslah eden, düzelten demektir. Daha sonra ise hak veya batıl olsun kendisine menfaat sağlayan her kimse hakkında kullanılır, olmuştur. Şöyle de denilmiştir: Kemiğin cebredilmesi (kırık kemiğin kaynaması) da aynı şekilde zorlama anlamı ile alakalıdır

el-Ferrâ' der ki: Ben, "fe'ârveznine vezninden sokulmuş yalnızca iki kelime biliyorum. Bunlardan birisi Cebbar, zorba kelimesi, elan, diğeri ise Yetişen kelimesi de den gelmiştir.

Diğer taraftan şöyle de denilmektedir: Bu zorba kimseler, Âd kavminin kalıntıları idi. Yine denildiğine göre bunlar, İshâk oğlu İso'nun soyundandırlar. Bunlar Rumlardan idiler. Ûc b. el-Anek de beraberlerinde idi. Onun boyu ise, üçbin üçyüz otuzüç zira imiş. Bunu İbn Ömer söylemiştir. Uc, elindeki bastonu ile bulutlan çeker bulutlardan su içer, denizin dibinden balıkları alır, güneşe doğru kaldırarak güneşin hareretinde balığı kızartır sonra da yermiş. Nûh (aleyhisselâm)'ın tufanı olduğu sırada, yükselen sular, dizkapaklarını aşmamıştı, O sırada ise, üçbin altıyüz yaşında idi. Hazret-i Mûsa'nın askerleri kadar bir kaya parçasını üzerlerine atmak için sökmüş, ancak yüce Allah bir kuş göndermiş bu kuş o kaya parçasını gagasına atmış ve bu kaya parçası Ucun boynuna düşerek onu yere yıkmış. On zira (arşın) uzunluğunda olan Hazret-i Mûsa da yine on zira uzunluğundaki sopası ile gelmiş, ayrıca yukarı doğru on zira daha yükseltildiği halde ancak onun yere yıkılmış haliyle topuğuna kadar yükseltilmiş ve onu öldürmüştü.

Şöyle de denilmiştir: Hazret-i Mûsa onu, topuğunun altındaki sinirine vurmuş, böylece onu yere yıkarak Ûc ölmüştü. Ûc, Mısır'daki Nil nehrine düşmüş ve bir sene boyunca nehirde onlara köprü vazifesini görmüştü. Bu anlamdaki rivâyetleri, birtakım farklı lâfızlarla birlikte Muhammed b. İshâk, Taberî, Mekkîve başkaları zikretmiştir. el-Kelbî der ki: Ûc, Harut İle Marutun zina ettikleri ve bunun sonucunda hamile kalmış kadının çocuklarındandı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Doğrusu onlar, oradan çıkmadıkça" âyetinde kast edilenin İlya beldesi veya Eriha olduğu söylenmiştir; yani Savaşsız, olarak orayı onlar bize teslim etmedikçe

"biz de oraya asla girmeyiz."

Şöyle de denilmiştir: Onlar, bu sözleri zorbalardan korktukları için söylemişlerdi. Yoksa, isyan kastı ile söylememişlerdi. Çünkü onlar:

"Eğer oradan çıkarlarsa, biz de o zaman gireriz" demişlerdi.

23

(Allah'tan) korkan kimselerden, Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki kişi dedi ki: "Onların üzerine kapıdan girin. Oradan girdiniz mi, muhakkak siz galip gelirsiniz. Eğer Îman edenler iseniz, yalnız O'na güvenip dayanınız."

"(Allah'tan) korkan kimselerden., iki kişi dedi ki: ..." İbn Abbâs ve başkaları şöyle demiştir: Bu iki kişi, Yûşa ile Yûkanna oğlu Kâlib'dir. Babasının adının Kâniyâ olduğu da söylenmektedir. Bunların ikisi de oniki nakîbden idiler.

"Korkan" yani, zorbalardan korkan kimseler. Katade ise, Allah'tan korkan kimseler, diye açıklamıştır. ed-Dahhâk da der ki: Burada sözü geçen iki kişi, zorbalar şehrinde ve Mûsa'nın dinini kabul etmiş iki kişi idiler. Bu görüşe göre

"korkan kimselerden" olanlar, Amalikalılardan idiler. Ve bunlar, tabiatları gereği imanlarından haberdar, edilip dinleri dolayısıyla işkenceye maruz kalmaktan korkmuşlar, fakat Allah'a güvenmişlerdi. Buradaki korkmaktan, kasıt, İsrail oğullarının zayıflık göstermesinden ve korkaklığa kapılmasından korkan kimseler diye de açıklanmıştır,

Mücahid ve İbn Cübeyr:" Korkan kimseler" kelimesini "ve" harfi ötreli olarak Korkulan kimseler diye okumuşlardır ki, bu da bu iki kişinin Mûsa'nın kavminden olmadıkları görüşünü pekiştirmektedir,

"Allah'ın kendilerine" İslam ile yahut kesin inanç (yakin) ve salah ile

"nimet verdiği iki kişi dedi ki: Onların üzerine kapıdan girin. Oradan girdiniz mi, muhakkak siz galip gelirsiniz." Bunlar, İsrail oğullarına şöyle dedilen Bunların cüsselerinin büyüklüğü sizi korkutmasın. Kalpleri sizden korku ile dolup taşmış bulunuyor. Evet, cüsseleri iridir ama kalpleri güçsüzdür.

Çünkü bunlar daha önceden sözü geçen kapıdan üzerlerine girdikleri takdirde, girenlerin galip geleceklerini biliyorlardı.

Bu iki kişinin bu sözlerini, Allah'ın va'dine olan güvenleri dolayısıyla söylemiş olmaları da muhtemeldir.

Daha sonra bu iki kişi sözlerine şöyle devam etti:

"Eğer Îman edenler iseniz yalnız O'na güvenip dayanınız." Eğer O'nu tasdik eden kimseler iseniz, O'na güvenip dayanınız. Çünkü O, muhakkak size yardıma olacaktır.

Diğer taraftan birinci görüşe göre şöyle de denilmiştir: Bu iki kişi bu sözlerini söyleyince, İsrailoğulları onları taşa tutmak istediler ve ikinizi doğrutayıp diğer on kişinin söylediklerini mi bırakacağız diye çıkışmışlardır.

24

Onlar da dediler ki: "Ey Mûsa, onlar orada bulundukça biz asla oraya girmeyiz. Git, sen ve Rabbin Savaşın. Biz de buracıkta oturuyoruz."

Daha sonra da Hazret-i Mûsa'ya:

"Dediler ki; Ey Mûsa, onlar orada bulundukça biz asla oraya girmeyiz." Bu ise, bir inatlaşma ve Savaşma emrinden yan çizme, Allah'ın yardımından da ümit kesmenin ifadesidir. Daha sonra, Şanı Yüce ve Mübarek Rabbimizın sıfatını bilmezlikten gelerek:

"Git, sen ve Rabbin Savaşın" diyerek, yüce Allah'ı -bundan yüce ve münezzeh olduğu halde- gitmek ve hareket etmek, intikal etmekle nitelendirdiler. Bu, da onların müsebbibe'den olduklarının delilidir. el-Hasen’in açıklamasının anlamı budur, Çünkü el-Hasen şöyle demiştir Bu onların Allah'a kâfir olmalarının ifadesidir. Bu sözlerden daha zahir olarak anlaşılan da budur.

Şöyle de denilmiştir: Senin Rabbinin sana yardım edip zafer vermesi, bizim sana yardımcı olmamızdan daha uygundur. Eğer sen O'nun Rasulü isen, O'nun seninle beraber Savaşması, bizim Savaşmamızdan daha uygundur. Buna göre de yine onların bu sözleri kütür olur. Çünkü Hazret-i Mûsa'nın risaletinden yana şüphe etmiş oluyorlardı.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Haydi git sen Savaş ve Rabbin de sana yardım etsin.

Burada:

"Rab" kelimesi ile Harun'u kastettikleri de söylenmiştir. Çünkü Harun, Hazret-i Mûsa'dan daha büyüktü ve Hazret-i Mûsa ona itaat ederdi. Özetle onlar, bu sözleriyle fasıklık ettiler. (Doğru yoldan çıktılar). Çünkü yüce Allah:

"Artık sen de o fasıklar topluluğu için tasalanma." Yani, üzülme diye buyurmuştur.

Devamla:

"Biz de buracıkta oturuyoruz" dediler. Yani, buradan ayrılmayız ve Savaşa da katılmayız. Oturuyoruat sözünün hal olarak Oturanlarız, olması da mümkündür. Çünkü bu âyetten önceki ifadeler tam bir anlam ifade etmektedir.

25

(Mûsa): "Rabbim ben, kendim ve kardeşimden başkasına sahip değilim. Artık bizim aramızla o fâsıklar topluluğunun arasını ayır" dedi.

Yüce Allah'ın:

"Rabbim, ben kendimle kardeşimden başkasına sahip değilim... dedi" âyetine gelince, bu sözleri söylemesinin sebebi, Hz Harun'un, Hazret-i Mûsa'ya itaat eden bir kimse oluşudur Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Rabbim ben, kendimden başkasına sahip olamıyorum. Daha sonra yeni bir cümle ile, "kardeşim de." Yani, kardeşim de aynı şekilde kendisinden başkasına sahip olamamaktadır, dedi. Birinci görüşe göre "kardeşim" anlamındaki kelime, "kendime" anlamındaki kelimeye atf edilmek suretiyle nasb mahallindedir. İkinci görüşe göre ise, ref mahallindedir.

Bu kelime (nin ismi olan "ya" (ben)e de atfedilebilir. Yani, ben de kardeşim de herbirimiz ancak kendimize sahip olabiliyoruz. Arzu edildiği takdirde "sahip değilim" anlamındaki kelimede yer alan zamire de atf edilebilir. Yani, ben de kardeşim de ancak kendimize sahip olabiliyoruz, anlamında olur.

"Artık bizim aramızla o fasıklar topluluğunun arasını ayır." Hazret-i Mûsa, yüce Allah'tan kendisiyle bu fasıklar topluluğunun arasını hangi yolla ayırmak istemiştir, diye sorulacak bir soruya, birkaç türlü cevap verilebilir:

1) Onların haktan uzak kaldıklarına ve işledikleri bu masiyet dolayısı ile doğrudan alabildiğine uzklaştıklarına delalet edecek bir şeyle. Bu da, Tîh'de karşı karşıya kaldıkları zorluklarla gerçekleşmiştir.

2) Kendileri ile fasıklar topluluğunu birbirinden ayırd etmek suretiyle. Yani, bizi onların, genelinden ve onların cemaatinden ayırt et. Cezada bizi onlara katma.

Anlamın; bizi, kendilerini mübtelâ ettiğin masiyetten korumak suretiyle bizimle onların arasında hükmünü ver, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın şu âyeti de bu kabildendir:

"O gecede her hikmetli bir iş bizden bir emir ile ayırd edilir." (ed-Duhan, 44/4-5) Buradaki ayırd etmekten kasıt, hükmolunur şeklindedir. Yüce Allah da Tih'de onları öldürmek suretiyle bunu yerine getirmiştir. Buradaki ayırd etmenin âhirette olmasını kast ettiği de söylenmiştir. Yani, sen bizleri cennete koy ve cehennemde onlarla birlikte bizi bulundurma.

Bütün durumlarda uzak kalmaya delâlet eden "ayırt etme" anlamına kullanıldığına dair şahit da şairin şu beyitindeki ifadeleridir:

"Rabbîm, benimle onun arasını öyle bir ayır ki,

îki kişinin arasına ayırıp ayırt ettiğin en ileri derecede (olsun).

İbn Uyeyne de Amr b. Dinar'dan, o, Ubeyd b. Umeyr'den "ayır anlamındaki kelimeyi "radıyallahü anh" harfini esreli olarak şeklinde okuduğunu rivâyet etmektedir.

26

(Allah) buyurdu ki: "Artık orası onlara kırk yıl haram edildi. Onlar, o yerde şaşkın şaşkın dolaşacaklardır. Artık sen de o fâsıklar topluluğu için tasalanma.

Yüce Allah'ın:

"Buyû'rdu ki: Artık orası onlara kırk yıl haram edildi. Onlar o yerde şaşkın şaşkın dolaşacaklardır." âyetinde dile getiren ! Mûsa'nın duasını kabul buyurdu ve kırk yıl Tîh'de bırakmakla onları cezalandırdı.

Tih, sözlükte asıl anlamı itibari ile şaşkınlık ve hayret demektir. Bu anlamda olmak üzere şaşıran kaybolan bir kimse hakkında) denilir şekillerinde "vav" ile de "ya" ile de kullanılır ise de "ya" ile kullanımı daha çoktur. Kendisinde şaşırılan ve doğru yolun bulunamadığı yer anlamındadır. de aynı manadadır. Şair (el-Accâc) bu anlamda olmak üzere şöyle demiştir:

"Sabredemeyen ve yol bulamayan kimseler için alabildiğine şaşırtıcı,

hayrette bırakıcıdır"

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Kupkuru ve yol bulunamaz bir yerde binekler ise âdeta

Yumurtasından çıkmış yavruları bulunan, ele avuca gelmez keklikler gibiydi."

İsrailoğulları, oldukça az miktarda fersahlar içerisinde yol alıp duruyorlardı. Bu miktarın altı fersah olduğu söylenmiştir. Gece gündüz bu alan içerisinde yol alıyorlar, akşamı ettikleri yerde sabah, sabahı ettikleri yerde de akşam oluyordu. Hiçbir şekilde dur durak bilmez, devamlı yol alıyorlardı.

Beraberlerinde Hazret-i Mûsa ile Hazret-i Harun'un bulunup bulunmadığı hususunda da görüş ayrılığı vardır. Beraberlerinde olmadıkları söylenmiştir. Çünkü Tih’te bulunmak bir ceza idi. Tîh'de kaldıkları yılların sayısı, buzağıya taptıkları günlerin sayısı kadardır. Buzağıya taptıkları her bir gün karşılığında bir yıl Tih'te kalmakla cezalandırıldılar. Hazret-i Mûsa da:

"Artık bizim aramızla o fasıklar topluluğunun arasını ayır" diye dua etmişti. (Duası kabul edilerek onlarla beraber bulundurulmamışlardı).

Hazret-i Mûsa ile Hazret-i Harun'un İsrailoğulları ile beraber oldukları, ancak tıpkı yüce Allah'ın, ateşi Hazret-i İbrahim için esenlikli ve serin kılışı gibi, bu Tîh'in İşini de onlara kolaylaştırdığı da söylenmiştir.

"Haram edildi" âyeti ise, onların oraya girmeleri engellenmiştir, demektir. Nitekim Allah yüzünü ateşe haram etsin, denirken senin ateşe girişin haram kılınsın, (ateşe girmeyesin) denilmek istenir Buradaki haram kılış, engelleme anlamında bir haram kılıştır. Şer'î manada bir haram kılış değildir Nitekim şair de şöyle demiştir

"Beni yere düşürmek için bir dolaştı, ben ona: Vazgeç bu işten, dedim.

Çünkü ben, senin yıkman haram olan (imkânsız olan) birisiyim."

Yani, ben iyi ata binen bir kimseyim. Sen beni kolay kolay yere yıkamazsın.

Ebû Ali de der ki: Buradaki haram kılışın, teabbudî bir haram kılış olması da mümkündür. Şöyle sorulabilir: Aklı başında büyük bir topluluğun az miktardaki fersahlardan oluşan bir alan içerisinde yol alıp oradan çıkış yolunu bulamayışları nasıl mümkün olabilir? Cevap: Ebû Ali dedi ki: Bu, yüce Allah'ın, üzerinde bulundukları toprağı, uyudukları vakit değiştirip böylelikle onları başladıkları noktaya geri döndürmesi suretiyle mümkün olabilir. Bunun dışında, onları şüphe ve tereddüde düşürecek başka şekil ve oradan çıkışlarım engelleyecek çeşitli sebeplerle harikulade bir mucize olmak üzere gerçekleştirilmesi de mümkündür.

Kırk kelimesi, el-Hasen ve Katade'nin görüşüne göre Tîh'in zaman zarfıdır. Derler ki: Onlardan hiçbir kimse o beldeye girmedi. Bu görüşe göre kelimesi üzerinde vakıf yapılır. er-Rabi' b. Enes ve başlan ise

"Kırk sene" kelimesi, haram kılışın zarfıdır. Bu görüşe göre ise, vakıf üzerinde yapılır.

Birinci görüşe göre, onların çocukları oraya girmişlerdir. Bu görüşü İbn Abbâs ifade etmiştir. Onlardan geriye ancak Yuşa ve Kâlib kalmıştır. Yûşa, onların soylarından gelen çocuklarla birlikte o şehre girdi ve o şehri fethetti. İkinci görüşe göre ise, kırk yıl sonrasında onlardan kalanlar o şehire de girmiş oldular.

İbn Abbâstan rivâyet olunduğuna göre, Hazret-i Mûsa ile Hazret-i Harun Tflı'de vefat etmişlerdir. Başkası ise şöyle demiştir; Allah Hazret-i Yûşaa peygamberlik verdi ve ona o zorbalarla Savaşmayı emretti. İşte şehre girinceye kadar güneşin batması bu esnada olmuştu. Ganimetten çaldığını tesbit ettiği kişileri yakması da. bu sırada olmuştur, Ganimet aldıkları vakit, semadan beyaz bir ateş iner ve ganimetleri yerdi. Bu da ganimetlerin kabul olunduğuna delildi. Eğer ganimetlerde bir hırsızlık yapılmışsa, bu ateş o ganimetleri yemezdi. Bunun yerine yırtıcı hayvanlarla yabani hayvanlar gelir, o ganimetleri yerdi.

Bu sırada ateş inmekle birlikte aldıkları ganimeti yakmadı. Bunun üzerin peygamberleri, aranızda ganimetten çalan vardır. Şimdi, her bir kabile gelsin bana bey'at etsin. Her bir kabile gelip ona bey'at etti. Onlardan birisinin eli, peygamberin eline yapıştı. Ganimetten hırsızlık yapan aranızdadır, dedi. Haydi, sizin aranızdaki her bir kimse gelsin bana bey'at etsin, dedi. Nihayet onlardan birisinin eti, onun etine yapıştı, bu sefer şöyle dedi: Ganimetten çalan sensin. da altından inek başını andıran bir şey çıkardı. Bu sefer ateş indi ve ganimetleri yaktı. Bk. Buhârî, Hums 8; Müslim, Cihâd 32; Müsned, II, 318. Naklettiklerine göre, bu ağaç sesini andıran bir sesi ve kuş kanadı gibi bir kanadı bulunan, gümüş gibi beyaz bir ateşti. Yine naklettiklerine göre bu peygamber, ganimetten bu altını çalan kişiyi ve onun beraberindeki eşyayı, bugün "Ğavr Âciz" denilen yerde yaktı. Bu kişi, ganimet hırsızı anlamına gelen: el-Ğâll diye tanındı. Asıl ismi Aciz idi

Derim ki: Bu rivâyetten, bizden önce ganimetten hırsızlık yapanların cezasının ne olduğu anlaşılmaktadır. Dinimizde ise, ganimet hırsızının hükmüne dair açıklamalar daha önceden (Âl-i-İmrân, 3/161. âyet, 2 ve 3- başlıklar ile devamında) geçmiş bulunmaktadır. Aynı şekilde, Ebû Hüreyre'den gelen sahih hadiste sözü geçen ve ismi müphem bırakılan peygamber ile ganimetten hırsızlık yapanın kimlikleri de açıklanmıştır. Söz konusu hadiste Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Peygamberlerden bir peygamber gazaya çıktı..." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiş ve bu rivâyette şöyle denilmektedir: "Peygamber gazaya çıktı ve ikindi namazı vakti veya ona yakın bir vakitte kasabaya yaklaştı. Güneşe: Sen de emir altındasın ben de emir altındayım, dedi. Allahım, sen güneşi bir süre alıkoy. Güneş bunun üzerine, yüce Allah ona zafer verinceye kadar alıkonuldu... Nihayet aldıkları ganimeti topladılar. Ateş o ganimeti yakmak üzere geldi, fakat onu azıcık dahi olsa yakmaya yanaşmadı. Bu sefer peygamberleri; Aranızda ganimet hırsızlığı yapan vardır. Her kabileden bir kişi gelsin, bana bey'at etsin. Ona gelip bey'at ettiler. Eli, iki ya da üç kişinin eline yapıştı. Ganimetten hırsızlık yapanlar sizlersiniz, dedi..." Bir önceki dipnotta belirtilen yerler. deyip az önce geçen açıklamalara benzer şeyler zikretti.

İlim adamlarımız der ki: Erihalılar ile Savaşıp, onu, cuma akşamına doğru fethetmek üzere iken, güneşin hareketten alık onu İma sındaki ve onun da fetihten önce güneşin batışından korkma sındaki hikmet şudur: Eğer güneşin hareketi alıkonulmam iş olsaydı, cumartesi günü dolayısıyla Savaşması ona haram olacaktı. Böylelikle düşmanları da bu durumu bilip kılıçlarıyla onları doğrayıp kökten imha edecekti.

Bu ise, denildiğine göre, Mûsa (aleyhisselâm)'ın haber vermesiyle onun peygamberliğinin sabit oluşundan sonra, ona özel olarak verilen bir mucize idi. Doğrusunu en iyî bilen Allahtır.

Sözü geçen Hadîs-i şerîfte Hazret-i Peygamber ayrıca şöyle buyurmaktadır; Ganimetler, bizden önce hiçbir kimseye helal kılınmış değildir. Çünkü yüce Allah bizim zayıflığımızı ve acizliğimizi bildiğinden, ganimetleri bize helal kılmıştır. Bu da yüce Allah'ın:

"Âlemlerden hlçkimseye vermediğini de size vermişti" (el-Mâide, 5/20) âyeti ile ilgili olarak; bu, ganimetlerin ve onlardan yararlanmanın helal kılınışıdır, şeklindeki açıklamayı reddetmektedir.

Hazret-i Mûsa'nın Tih'te vefat ettiğini söyleyenlerden birisi de Amr b. Meymun el-Evdî'dir. Ayrıca o, Hazret-i Harun'un da Tih'de vefat ettiğini kaydeder. Her ikisi de Tih'de bir mağaraya çekilmiş, Hazret-i Harun vefat etmiş, Hazret-i Mûsa da onu defnedip İsrail oğullarına gitmişti. Harun ne yaptı diye sormaları üzerine, ve fat etti deyince, İsrail oğulları, yaîan söyledin, sen, bizim ona olan sevgimiz dolayısıyla onu öldürdün, dediler, Hazret-i Harun İsrail oğulları arasında sevilen bir kimse idi. Yüce Allah da Mûsa'ya; İsrail oğullarını al ve onları Harun'un kabrine götür. Ben onu, senin onu, öldürmediğini söyleyip eceliyle öldüğünü kendilerine haber vermesi için dirilteceğim, dedi. Hazret-i Mûsa, İsrail oğullarını alıp Hazret-i Harun'un kabrine gitti. Ey Harun, diye seslendi. Kabirden başım (topraklarını) silkeleyerek kalktı, Hazret-i Mûsa ona, seni ben mi öldürdüm diye sorunca, hayır ben öldüm, dedi. Bu sefer Hazret-i Mûsa, haydi yattığın yere geri dön, dedi ve yanından ayrılıp gitti.

el-Hasen der ki: Mûsa Tih'de ölmedi. Ondan başkası ise: Mûsa, Eriha'yı fethetti, dedi, Yûşa da öncü kuvvetler arasında idi. Erihada bulunan zorbalarla Savaştı, sonradan da Hazret-i Mûsa İsrail oğulları ile birlikte Eriha'ya girdi ve Allah'ın dilediği kadar orada ikamet etti. Daha sonra da yüce Allah onun canını aldı. Kabrini, insanlardan hiçbir kimse bilmemektedir, es-Sa'lebî der ki: Bu konudaki görüşlerin en sahihi budur.

Derim ki: Müslim, Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ölüm meleği, Mûsa (aleyhisselâm)'a gönderildi. Melek Hazret-i Mûsa'ya gelince, ona bir tokat vurdu, gözünü çıkardı. Melek Rabbine geri dönüp: "Sen, ölmek istemeyen bir kula beni gönderdin" dedi. Allah, meleğe gözünü gerisin geri iade etti ve şöyle buyurdu: "Ona dön ve elini bir öküzün sırtına koymasını söyle. Elinin kapattığı her bir kıl karşılığında onun için bir yıllık ömür verilecektir." (Melek dönüp ona durumu anlatınca) Hazret-i Mûsa dedi ki: "Rabbim, sonra ne olacak?"

Yüce Allah:

"Sonra ölüm" diye buyurunca, bu sefer Hazret-i Mûsa: "O halde şimdi (öleyim)" dedi. Yüce Allah'tan kendisini bir taş atımlık mesafe kadar Ârz-ı Mukaddese yaklaştırmasını diledi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Eğer orada olsaydım, şüphesiz sizlere, kırmızı (kum) tepeciğinin alt tarafındaki yolun kenarında kabrini gösterirdim." Buhârî, Cenâiz 69; Müslim Fedâil 157, 158, Nesâî, Cenâiz 121; Müsned, II, 269, 315.

İşte bizim Peygamberimiz, Hazret-i Mûsa'nın kabrinin nerede olduğunu bilmiş ve yerini onlara tavsif etmiştir. İsra ile ilgili hadiste de, onu orada kabrinde ayakta namaz kılarken görmüştüm, Müslim, Fedail 164; Nesâî, Kıyame 1; Leyl 15. Şu kadar var ki: Yüce Allah Hazret-i Mûsa'nın kabrini, Peygamberimiz dışında diğer insanlardan saklı tutmuş ve onun bilinmesini engellemiş olabilir. Bunun böyle olması da ona ibadet edilmesi ihtimali ile olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allahür.

Hadîs-i şerîfte, Hazret-i Peygamberin yoldan kastettiği, Beytül- Makdise giden yoldur. Bazı rivâyetlerde ise yol tabiri yerine Tur'un yan tarafı denilmektedir.

İlim adamları, Hazret-i Mûsa'nın, ölüm meleğinin gözünü tokatlamasının tevili ile ilgili olarak farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Bunlardan birisi de şudur: Bu göz, hakiki anlamda bir göz değil, hayali bir gözdür. Ancak bu batıl bir görüştür. Çünkü bu; peygamberlerin gördükleri melek suretlerinin hakikati olmayan suretler olduğu sonucuna götürür.

Bir diğer açıklamaya göre bu göz, manevi bir gözdü. O gözü yerinden çıkartılması delil ile olmuştu. Bu ise, hakikati olmıyan mecazi bir anlatımdır. Bir diğer açıklama da şudur: Hazret-i Mûsa, onu ölüm meleği olarak tanımamış, kendisinden izinsiz olarak evine giren ve ona kastetmek isteyen bir kimse olarak görmüş, o da kendisini savunmak isterken gözüne bir tokat indirip gözünü çıkarmıştır. Böyle bir durumda ise, mümkün olan herbir yolla savunmaya girmek gerekir. Bu da güzel bir açıklamadır. Çünkü hem göz, hem de göze tokat vurmak hususunda hakiki bir anlatımı İfade etmektedir. Bu açıklamayı, İmâm Ebû Bekr b. Huzeyme yapmıştır. Şu kadar var ki: hadisteki ifadelerle ona itiraz edilmiştir. O da şudur. Ölüm meleği, yüce Allah'a dönünce şöyle demiştir: "Rabbim, ölmek istemeyen bir kula beni gönderdin." Eğer Hazret-i Mûsa onun kimliğini bilmemiş olsaydı, ölüm meleğinin bu sözü doğru olamazdı. Yine bir başka rivâyette: Melek, Hazret-i Mûsa'ya: "Rabbinin emrine icabet et" demiştir. Bu da meleğin kendisini tanıttığım göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Bir diğer açıklama da şöyledir. Hazret-i Mûsa çabuk öfkelenen birisi idi. Öfkelendiği vakit ise, başından duman gibi bir şey çıkar, vücudundaki (sertleşen) kılları, bedeni üzerindeki cübbesini kaldırırdı. Çabucak kızması ise, ölüm meleğine böylece tokat vurmasına sebep teşkil etmişti. İbnü'l-Arabî der ki: Bu ise, gördüğün gibi (kıymetsiz bir görüştür). Çünkü peygamberler ister hoşnut oldukları halde, ister kızgınlık halinde böyle bir işi yapmaktan masumdurlar.

Bu konudaki açıklamalardan birisi de -ki bu, görüşler arasında sahih olanıdır- şöyledir: Hazret-i Mûsa, ölüm meleğini tanımıştı. O meleğin ruhunu kabzetmek üzere geldiğini de bilmişti. Fakat bu melek muhayyerlik sözkonusu olmaksızın Hazret-i Mûsa'nın ruhunu kabzetmekle erar olunduğunu ifade ederek, kati olarak ruhunu almakta kararlı bir eda ile gelmişti. Hazret-i Mûsa ise, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da açık bir şekilde ifade ettiği şekilde: "Şüphesiz Allah, muhayyer bırakmadıkça hiçbir peygamberin ruhunu almaz" Müsned, VI,274. hususunu da biliyordu. İşte bu melek, Hazret-i Mûsa'ya bildirilen bu şekilden başka bir üslupla varınca, güçlü ruhi yapısı ve şehametiyle onu te'dibe kalkıştı ve ona attığı bir tokat ile, ölüm meleği için de bir imtihan olmak üzere, gözünü çıkardı. Zira bu ölüm meleği, Hazret-i Mûsa'ya muhayyer olduğunu açıkça ifade etmemişti. Bu açıklamanın doğruluğuna delalet eden hususlardan birisi de şudur: Ölüm meleği tekrar Hazret-i Mûsa'ya geri dönünce, hayat ile ölüm arasında onu muhayyer bıraktı, Hazret-i Mûsa da ölümü tercih edip, bu emre teslimiyetini gösterdi. Allah, gaybını daha doğru ve daha iyi bilendir.

Bu, Mûsa (aleyhisselâm)'ın vefatı ile ilgili olarak söylenenlerin en sahih olanıdır. Müfessirler bu hususta öyle bir takım kıssa ve haberler zikretmektedir ki, bunların sıhhat derecelerini Allah bilir. Sahih rivâyetler ise onlara ihtiyaç bırakmamaktadır.

Hazret-i Mûsa yüzyirmi yıl yaşadı. Rivâyet olunduğuna göre Yûşa, vefalından sonra rüyasında onu görmüş ve ona: Ölümü nasıl buldun diye sormuş, o da: "Diri diri bir koyunun derisinin yüzülmesi gibi" diye buyurmuştur. Bu doğru bir ifadedir. Çünkü Hazret-i Peygamber, sahih hadiste "et-Tezkîre" adlı eserimizde açıkladığımız üzre: "Şüphesiz ölümün bir takım sekerâtı vardır" diye buyurmuştur. Buhârî, Rikaak 42.

Yüce Allah'ın: