KURTUBÎ TEFSÎRİ
Mâide Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 8
105. Âyetin Tefsiri
Ey mü’minler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolu bulursanız, o sapanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yaptıklarınızı size haber verecektir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Bu Âyetin Bir Önceki Buyruklarla İlişkisi:
İlim adamlarımız derler ki: Bu âyetin bundan önceki âyetlerle ilişkisi, sakındırılmask gereken şeylerden sakındırmak yönü iledir Bu da bundan önce nitelikleri geçmiş bulunan ve dîni hususunda atalarının ve geçmişlerinin taklidine yönelen kimselerin durumudur.
Âyetin zahiri, kişinin bizzat kendisi dosdoğru olması halinde iyiliği emredip münkerden alıkoymanın, vacib olmadığına ve hiçbir kimsenin başkasının günahı dolayısıyla sorumlu olmayacağına delâlet etmektedir. Şayet sünnet-i seniyyede bu âyetin tefsirine dair varid olmuş âyetler ile, ashâbın ve tabiinin sözleri -yüce Allah'ın yardımıyla biraz sonra açıklayacağımız gibi- vârid olmasaydı, anlam bu olacaka.
2- Kişinin Kendisine Bakmasının Anlamı:
Yüce Allah'ın:
"Siz kendinize bakın" âyeti kendinizi masiyetlerden koruyun, demektir. Meselâ; Zeyd'e dikkat et, denilecek olursa bu Zeyd'i kolla, gözet, ondan ayrılma, demektir. Ancak, (muhatap değil de) gaib sigasıyla: Zeyd'e dikkat etsin, gözkulak olsun şeklinde bir tabir (Arapçada) kullanılamaz. Çünkü, böyle bir ifade ancak muhataplara ve üç lâfız (kelam, söz) ile söylenir. ise, Zeyd'i tut, anlamındadır. İfadesi de Amr yanındadır, huzuruna gelmiştir, anlamındadır, Zeyd senin yanındadır, sana yakındır anlamlarına gelir. Şair de şöyle demiştir:
"Ey kovayı doldurmak için kuyunun dibine inmiş adam;
İşte benim kovam senin yanındadır."
ifadesi ise, şâz (kullanımı istisnaî) dır.
3- İyiliği Emredip Kötülükten Sakındırmanın Gereği:
Ebû Dâvûd, Tirmizî ve başkaları, Kays b. Ebû Hazımdan şöyle dediğini-n-vayet ederler: Ebû Bekir es-Sıddik (radıyallahü anh) bize bir hutbe irad edip dedi ki: Siz. şu âyeti okuyor ve onu doğru olmayan bir şekilde te'vil ediyorsunuz:
"Ey Îman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolu bulursanız o sapanlar size zarar veremez." Hiç şüphesiz ben de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Muhakkak ki insanlar zalimi gördükleri takdirde, eğer ellerini yakalamaz ve zulümden çekmez iseler, aradan fazla bir zaman geçmeksizin Allah kendi nezdinden onların hepsini kuşatacak bir azap gönderir." Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu, hasen, sahih bir hadistir. Ebû Dâvûd, Melahim 17; Tirmizî, Filen 8, Tefsir 5. sûre 17; İbn Mâce, Fiten 20; Müsned, I, 2, 5, 7, 9.
İsbâk b. İbrahim dedi ki: Ben, Amr b. Ali'yi şöyle derken dinledim: Ben, Vekî'i şöyle derken dinledim: Ebû Bekir'den, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan yoluyla, sahih tek bir hadis dahi yoktur. Ben (İshâk b. İbrahim) derim ki : İsmail b. Ebi Halidin Kays yoluyla sahih tek bir rivâyeti dahi yoktur. İshak b. İbrahim der ki: İsmail, Kays'dan mevkuf olarak rivâyet etmiştir. en-Nakkâş da der ki: Bu, Vekî'in bir aşırılığıdır (Çünkü), bu hadisi Şu'be, Süf'yan'dan, İshâk da İsmail'den merfu' olarak rivâyet ettiği gibi, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve başkaları da Ebû Umeyye eş-Şa'banîden rivâyet etmektedirler. eş-Şa'bânî dedi ki: Ebû Salebe el-Huşenî'ye varıp dedim ki: Sen şu âyeti nasıl anlamaktasın? O: Hangi âyet diye sorunca, ben de: Yüce Allah'ın:
"Ey mü’minler siz kendinize bakın. Siz. doğru yolu bulursanız, o sapanlar size zarar veremez" âyeti dedim. Şöyle dedi: Allah'a yemin ederim ki, sen bu hususta bilen birisine sordun. Ben de bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a sordum, dedi ki: "(Anladığınız gibi yapmayın). Aksine, birbirinize iyiliği emredin, kötülükten sakındırın. Nihayet kendisine itaat olunan bir cimrilik, ardından gidilen bir heva, tercih olunan bir dünya ve her kişinin kendi görüşünü beğendiğini görecek olursan, o takdirde özel olarak kendine bak ve umuma ait işlerle uğraşmayı bırak. Çünkü, şüphe yok ki, ileride öyle günler gelecek ki, o günlerde sabretmek, avuçta ateş tutmak gibidir. O günlerde (hayırlı) amellerde bulunan kimseler için sizin ameliniz gibi amel yapan elli kişinin ecri kadar ecir verilir."Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: Ey Allah'ın Rasulü, bizden elli kişinin mi, yoksa onlardan elli kişinin mi ecri kadar? Hazret-i Peygamber: "Hayır, sizden elli kişinin ecri kadar..."diye buyurdu, Ebû Îsa dedi ki: Bu, hasen garip bir hadistir. Tirmizî,Tefsir 5. SÛRE 18; Ebû Dâvûd Melahim 17; İbn Mâce Fiten 21.
İbn Abdi'l-Berr der ki: Hazret-i Peygamberin: "Hayır, sizden..."ifadesini, kimi raviler ifâde etmemiş ve onu zikretmemişlerdir. Bu, daha önceden geçmiş bulunmaktadır
Yine Tirmizî Ebû Hüreyre'den, o da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir; "Sizler, öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki, sizden kendisine emrolunan şeylerin ondabirini terk eden olursa helâk olur. Daha sonra öyle bir zaman gelecek ki, onlardan emrolunduğunun ondabirini yapan kurtulacaktır" (Tirmizî.) der ki; Bu, garip bir hadistir. Tirmizî, Fiten 79.
İbn Mes'ûd'dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bu zaman, bu âyetin zamanı değildir. Sizden kabul olunduğu sürece hakkı söyleyiniz. Eğer söylediğiniz hak reddolunacak olunsa, o vakit kendinize bakınız. Süyûtî, ed-Dürru'l Mensur, III, 219.
İbn Ömer'e, fitne zamanlarından birisinde şöyle sorulmuş: Keşke şu günlerde söz söylemeyi bırakıp da iyiliği emredip kötülükten sakındırmasan. Şu cevabı verdi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize dedi ki: "Hazır bulunan, hazır bulunmıyana tebliğ etsin." Bizler ise hazır bulunduk. O bakımdan size tebliğ etmemiz gerekir. Yakında öyle bir zaman gelecek ki, dönemde hak söylenecek olursa kabul olunmayacaktır. Bir rivâyette de Hazret-i Peygamber'in: "Hazır bulunan kimse hazır bulunmayana tebliğ etsin" âyetinden sonra şöyle demiştir: "İşte hazır bulunanlar bizlerdik, hazır bulunmayanlar da sizlersiniz. Fakat, bu âyet-i kerîme bizden sonra gelecek bir takım kavimler içindir ki, onlar hakkı söyleyecek olurlarsa onlardan kabul olunmayacaktır." Süyûtî, Durru'l Mensâr, III, 216-217.
İbnü'l-Mübarek der ki: Yüce Allah'ın:
"Siz kendinize bakın" âyeti bütün mü’minlere bir hitaptır. Yani, siz kendi dininize mensup olanlara bakınız, onlara dikkat ediniz. Yüce Allah'ın:
"Kendinizi öldürmeyiniz:" âyeti gibidir. Sanki, biriniz Ötekine iyiliği emretsin ve biriniz diğerini kötülükten alıkoysun, demiş gibidir. O bakımdan bu âyet, iyiliği emredip münkerden alıkoymanın vücubuna bir delildir. Bununla birlikte müşriklerin, münafıkların ve kitap ehlinin sapıklıklarının size bir zararı olmaz. Çünkü, iyiliği emretmek, -önceden de geçtiği gibi- müslümanlardan olup isyankâr kimselere yapılır. Bu anlamda bir açıklama, Saîd b. Cübeyr'den de rivâyet edilmiştir.
Said b. el-Müseyyeb ise der ki: Âyet-i kerimenin anlamı şudur: Siz, iyiliği emredipv münkerden alıkoyduktan sonra, hidayet bulduğunuz takdirde, sapıtanların size hiçbir zararı olmaz.
İbn Huveyzimendad der ki: Âyet-i kerîme insanın özel olarak kendisiyle uğraşmasını, İnsanların kusurlarına el atıp onlarla uğraşmayı terk etmesini, onların gizli hallerini araştırmaktan vazgeçmesini ihtiva etmektedir. Çünkü, onlar onun durumunun iç yüzünü sorup araştırmadıkları gibi, o da. onların durumları hakkında sorup araştırmaya kalkışmasın. Bu da yüce Allah'ın:
"Herkes kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır" (el-Müddesir, 74/38) ile:
"Hiçbir günahkâr bir başkasının günahım yüklenmez" (el-En'âm, 6/164) buyruklarım andırmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da şu âyetine benzemektedir: "O takdirde evinde otur ve yalnız kendi nefsine bak.".
Bununla iyiliği emredip, münkerden sakındırmanın mümkün olmayacağı bir zamanı kastetmiş olması da mümkündür. O takdirde kalbiyle o münkeri reddeder ve bizzat kendisini ıslah etmekle meşgul olur.
Derim ki: İbn Lehîa tarafından rivâyet edilen garip bir hadis vardır: İbn Lehia dedi ki: Bize, Bekr b. Sevâde el-Cüzami anlattı. Bekr, Ukbe b. Âmir'den şöyle dediğini nakletti: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İkiyüzüncü yılın başı oldu mu, artık hiçbir İyiliği emretme, hiçbir münkerden sakındırma ve bizzat kendine bak."
İlim adamlarımız derler ki: Hazret-i Peygamberin bunu söyleyiş sebebi, zamanın değişmesi, hallerin bozulması ve yardımcıların azlığından dolayıdır.
Cabir b. Zeyd dedi ki: Âyet-i kerimenin anlamı şudur; Ey şu Bahîra'nın kulaklarını yaran ve Sâibe develeri başıboş bırakanların evlatları, din üzere istikamet hususunda siz kendinize bakın. Siz hidayet bulduğunuz takdirde, geçmişlerin sapıklıklarının size bir zararı olmaz. (Cabir) der ki: Kişi İslama girdi mi, kâfirler ona şöyle derlerdi: Böylelikle alalarını beyinsizlikle suçlamış oldun, onların sapık olduklarını iddia ettin ve şunu şunu yaptın. Bunun üzerine yüce Allah bu sebepten dolayı bu âyet-i kerimeyi indirdi.
Şöyle de denilmiştir: Âyet-i kerîme, öğüt vermenin kendilerine hiç bir fayda sağlamadığı hevâ ehli kimseler hakkındadır. Sen bir topluluğun öğüdünü kabul etmeyecekleri, aksine onu hafife alıp kötülüklerini açıktan yapacaklarını bilecek olursan, sesini çıkarma.
Yine şöyle denilmiştir: Âyet-i kerîme, bazıları irtidat edecek noktaya gelinceye kadar müşriklerin işkenceye tabi tuttukları ashâb kimseler hakkında nâzil olmuştur, islam üzere kalmaya devam edenlere de: Siz kendinize bakınız. Arkadaşlarınızın irtidat etmelerinin size bir zararı olmaz, denilmektedir.
Saîd b. Cübeyr der ki: Âyet-i kerîme kitab ehli hakkındadır.
Mücahid de der ki: Ayet-i kerîme yahbdi, hıristiyan ve onlara benzeyen kimseler hakkındadır. Onlar bu kanaatleriyle âyetin anlamının şu olduğunu kabul etmiş oluyorlar: Cizyeyi ödemeleri şartıyla kitab ehlinin küfürlerinin size bir zararları olmaz.
Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerîme, iyiliği emredip, münkerden alıkoymayı, yasaklayan âyetlerle nesh olmuştur. Bunu da ekMehdevî ifade etmiştir. İbn Atiyye der ki; Bu, zayıf bir görüştür ve bunu kimin söylediği bilinmemektedir. Derim ki: Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellam'dan şöyle dediği nakledilmiştir: Şanı yüce Allah'ın Kitabında hem nasihi, hem de mensûhu bir arada toplamış bu âyetten başka bir âyet-i kerîme yoktur. Başkası da şöyle demiştir: Bu âyette nesh edici âyet, "doğru yolu bulursanız" âyetidir ki, burada hidayet bulmak, iyiliği emredip münkerden alıkoymak demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
4- Emri bil-maruf Nehy-i anil-münkerde Bulunmanın Hükmü:
İyiliği emredip, kötülükten alıkoymak, kabul edilmesi umulduğu yahut da sertlikle dahi olsa, zalimin vazgeç irilmesi ümidedildiği takdirde, -emreden kişi- özel olarak kendisine gelecek bir zarardan ya da müslüm ani arın başına gelmesine sebep teşkil edeceği bir fitneden korkmadığı sürece teayyün eder. Bu fitne ise, ya birliğin bölünmesi yahut da insanlardan bir kesime bir zararın gelmesi suretiyle olur. İşte böyle birşeyden korkulacak olursa, "siz kendinize bakın" âyeti muhkemdir ve o sınırda durulması icabeder. Diğer taraftan kötülükten nehyedecek kimse de -az önce geçtiği gibi- adaletli genel olarak büyük günahları ve özellikle nehyettiği o kötülüğü işlemeyen bir kimse olması şartı yoktur. İlim ehli topluluğu bu görüştedir, bunu bil.
106. Âyetin Tefsiri
Ey Îman edenler! yolculuk halinde iken, ölüm musibeti gelip birinizi bulmuşsa, vasiyyet vaktinde aranızda şahitlik (şöyle olsun): Ya içinizden adalet sahibi iki kişi, yahut sizden olmayan başka iki kişi (şahid) olsun. Haklarında şüpheye düşerseniz, bu iki kişiyi namazdan sonra alıkoyarsınız da, Allah'a şöyle yemin ederler: "Bu iki kişi akraba dahi olsa yeminimizi hiçbir bedele satmayacağız ve Allah'ın şahidliğini gizlemeyeceğiz. O takdirde muhakkak günahkârlardan oluruz."
Âyetin tefsiri için bak:108
107. Âyetin Tefsiri
Eğer onların bir vebali hakkettikleri gerçekten ortaya çıkarılırsa, haksızlığa uğrayan (mirasçı)lardan ölene en yakın başka iki kişi bunların yerine geçer ve: "Bizim şahidliğimiz o iki kişinin şehadetinden elbette daha doğrudur. Biz aşırı da gitmedik. O takdirde muhakkak zâlimlerden oluruz" diye Allah adına yemin ederler.
Âyetin tefsiri için bak:108
108. Âyetin Tefsiri
Bu, şahidliği gerektiği şekilde yerine getirmelerine yahut yeminlerinden sonra yeminlerin (mirasçılara) tevcih edileceğinden korkmalarına daha yakındır. Allah'tan korkun ve dinleyin, Allah, fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.
Bu âyetlere dair açıklamalarımızı yirmiyedi başlık halinde sunacağız:
1- Ayetlerin Anlaşılması ve Nüzul Sebepleri:
Mekkî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Bu üç âyet-i kerîme, meânî âlimlerince Kur'ân-ı Kerîm’de i'rab, mana ve hüküm bakımından içinden çıkılması en zor (müşkil) âyetlerdendir.
İbn Atiyye de der ki: Bu, bu âyetlerin tefsiri ile ilgili olarak kalbi rahatlatacak bir kanaate sahip olmayan kimsenin söyleyeceği bir sözdür. Nitekim bu hususun böyle olduğu, Onun -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- kitabından açıkça anlaşılmaktadır.
Derim ki: Mekkî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- nin sözünü ettiği bu hususu ondan daha önce Ebû Ca'fer en-Nehhâs da aynı şekilde zikretmiş bulunmaktadır. Ben, bu âyet-i kerimelerin, Temim ed-Darî ile, Adiyy b. Beddâ dolayısıyla nâzil oldukları hususunda herhangi bir görüş ayrılığı bulunduğunu da bilmiyorum. Buhârî, Dârakutnî ve başkalarının rivâyetine göre İbni Abbas şöyle demiştir: Temim ed-Darî ile Adiyy b. Beddâ Mekke'ye gider gelirlerdi. Onlarla birlikte Sehmoğullarından bir genç de yola çıkmıştı. Hiçbir müslümanın bulunmadığı bir yerde vefat etti. Vasiyetini bu iki kişiye söyledi. Bunlar da gelip onun terikesini, akrabalarına teslim ettiler. Bununla birlikte altın ile sırmalanmış gümüş bir kabı yanlarında alıkoydular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) her ikisine de: "Bunu saklamadınız ve bundan haberiniz de yoktur"diye yemin (ediniz, deyip yemin) etmelerini istedi. Daha sonra sözkonusu kab, Mekke'de bulununca, (kabı elinde bulunduranlar): Biz bunu Adiyy ile Temim'den satın aldık. Bu sefer, Sehm'li gencin mirasçılarından iki kişi gelerek, bu kabın Sehmli yakınlarına ait olduğunu söyleyip; bizim şahidîiğimiz diğer iki kişinin şahidliğinden daha doğrudur ve biz haksızlık yapmadık, diye yemin ettiler Bu sefer o kabı aldılar. İşte bu âyet-i kerîme bunlar hakkında nâzil oldu, Dârakutnînin lâfzıyla bu hadis böyledir. Buhârî, Vesayâ 35; Ebû Dâvûd, Akdiye 19; Tirmizî Tefsir 5. sûre 19, 20; Dârakutnî, IV, 169.
Tirmizî'nin rivâyetine göre de Temim ed-Darî, şu:
"Ey Îman edenleri yolculuk halinde iken... aranızda şahidlik,..” âyeti hakkında şöyle demiştir: Benden ve Adiyy b. Beddâ'dan başka bütün insanlar bu âyet-i kerîme ile kastedilmiş olmaktan uzaktırlar. -O sırada her ikisi de hıristiyandılar- İslama girmeden önce Şam'a gider, gelirlerdi. Ticaret mallarıyla birlikte Şam'a vardılar. Onların bulundukları yere, Sehmoğullarının Budely b. Ebi Meryem adında bir azadlı, yanındaki ticaret mallarıyla birlikte geldi, Beraberinde de kirala vermek istediği gümüş bir kab da bulunuyordu. Ticaret malının en büyük bölümünü de bu teşkil ediyordu. Hastalanınca, vasiyetini bunlara bildirdi ve geriye bıraktığı malları yakınlarına götürmelerini istedi. Temim der ki: Bu genç vefat edince, biz de o kabı alıp bin dirheme sattık- Sonra da ben ile Adiyy b. Beddâ onu aramızda paylaştırdık. Akrabalarının yanına geldiğimizde beraberimizde bulunan ne varsa onlara verdik. Eşyaları arasında o kabı bulamayınca bize ne olduğunu sordular, biz de bunlardan başka birşey terketmedi, bize bundan başka birşey vermedi, dedik, Temim (devamla) der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Medine'ye gelişinden sonra, ben İslama girince, bu olaydan dolayı günah kazandığım kanaati bende uyandı. Yakınlarının yanına gidtp onlara durumu bildirdim ve kendilerine beşyüz dirhem ödedim. Öbür arkadaşımın yanında da bu kadar bir meblağ bulunduğunu onlara haber verdim. Adamı alıp Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına götürdüler. O da kendilerinden delil göstermelerini istedi fakat bir delil bulamadılar. Hazret-i Peygamber, bu sefer onlara kendi din mensupları nezdinde ağır bir yemin olarak kabul edilecek sözlerle ona yemin ettirmelerini emretti. Adam da yemin edince, yüce Allah da: "Ey îman edenler! Yolculuk halinde iken...sonra yeminlerin (mirasçılara) tevcih edileceğinden korkmalarına daha yakındır" âyetine kadar olan âyetler nâzil oldu. Bu sefer, Amr b. el-As ile onlardan bir başka kişi kalkıp yemin ettiler ve böylelikle Adiyy b. Beddâ'nın elinden de beşyüz dirhem alınmış oldu.
Ebû Îsa (et-Tirmizî) der ki: Bu, garip bir hadistir. Senedi sahih değildir, Tirmizî, Tefsir. 5, süre 19.
el-Vakidînin naklettiğine göre, bu üç âyet-i kerîme Temim ve arkadaşı hakkında nâzil olmuştur. İkisi de hıristiyandılar. Mekke'ye ticaret yaparlardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret edince, Amr b. el-Âs’ın azadlısı İbn Ebi Meryem de Şam'a ticarete gitmek kastıyla Medine'ye geldi. O da Temim ve arkadaşı Adiyy ile birlikte yola koyuldu, dedikten sonra hadisin geri kalan bölümlerini nakletti.
en-Nekkâş da şunları zikretmektedir: Bu âyet-i kerîme, el-Âs b. Vâil es-Sehmî'nin azadlısı Budeyi b. Ebi Meryem hakkında nâzil olmugtur. Bu kişi, Necaşî topraklarına (Habeşistan'a) deniz yoluyla yolculuğa çıkmıştı. Beraberinde de hiristiyan iki kişi vardı. Bunlardan biri Lahim'li olup Temim adında, diğeri ise Adiyy b. Bedda adında idi. Gemide oldukları sırada Budeyi öldü. Onu tutup denize attılar. Vasiyetini de yazdıktan sonra eşyası arasına bırakmış ve: Bu eşyayı yakınlarıma götürünüz demişti, Budeyl'in ölümünden sonra ona ait malları aldılar ve malları arasından beğendiklerini aldılar. Bu aldıkları arasında da üç mıskal ağırlığında ve altın suyu ile nakş edilmiş bir gümüş kab da vardı... dedikten sonra hadisin geri kalan bölümünü zikretti.
Bunu da Süneyd nakletmiş ve şöyle demiştir: Şam'a vardıklarında Budeyi vefat etti. Budeyi müslüman idi... diyerek hadisi aktardı.
2- Kur’ânı Kerîm’de "Şahidlik" Kelimesinin Kullanıldığı Anlamlar:
Şanı yüce Allah'ın:
"Aranızda şahidlik..." âyetinde geçen "şehâdet" lâfzı, şanı yüce Allah'ın Kitabında çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Bunlardan birisi yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Erkeklerinizden iki şahidi şahid tutun." (el-Bakara, 2/282) Denildiğine göre, burada "şahid tutun" âyeti , hazır bulundurun anlamındadır, Şahid oldu, kelimesinin bildirdi anlamına kullanılması da bu kabildendir ki, bu anlamda kullanılışını Ebû Ubeyde ifade etmiştir. Şanı yüce Allah'ın:
"Allah, kendisinden başka ilâh olmadığına şahidlik etti" (Âl-i İmrân, 3/18) âyeti gibi.
Bir anlamı da; ikrar etti, şeklindedir Yüce Allah'ın:
"Melekler de şahidlik ederler" (en-Nisa, 4/66) âyetinde olduğu gibi.
Bir diğer anlamı da hüküm verdi şeklindedir. Yüce Allah:
"Ve onun yakınlarından bir şahid şahidlik etti" (Yûsuf, 12/26) âyetinde olduğu gibi.
Bir diğer anlamı da; yemin etti, şeklindedir. Liân'da olduğu gibi.
Vasiyet etti, anlamında da kullanılmıştır. Yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler... aranızda şahidlik" âyetinde olduğu gibi. Burada; vasiyet için hazır bulunmak anlamında olduğu da söylenmiştir. Mesela, filan kişinin vasiyetinde şahid oldum. Yani, hazır bulundum, denilir.
Taberî, şehâdetin yemin anlamına olduğu kanaatindedir. Bu durumda âyetin anlamı şöyle olur: Aranızdaki yemin, İki kişinin... yemin etmesi şeklindedir. O, buradaki şahidliğin lehine şahidlik eden kişi için yerine getirilen bir şahidlik olmadığına; şahidin yemin etmesi gereken Allah'ın herhangi bir hükmünün olduğunun bilinmemesini delil göstermiştir. el-Kaffâl de bu görüşü tercih etmiştir. Yemine şehadet anlamının verilmesi İse, şahidlikle sabit olduğu gibi, yemin ile de hükmün sabit oluşundan dolayıdır. İbn Atiyye'nin tercihine göre ise buradaki şehadet, bellenilip öğrenilen ve edâ edilen (ifa edilen, yerine getirilen) şehâdettir. Buradaki şehâdetin hazır bulunmak ve yemin etmek anlamına gelebileceği görücünü de zayıf kabul etmektedir.
3- Aranızda"ki Şahidliğin Anlamı;
Yüce Allah'ın:
"Aranızda" âyetinin, anlamında olup, bundan 'ın hazfedilip "şahidlik" in zarfa izafe edilmesi, bunun sonucunda da hakikat anlamında isim olarak kullanıldığı söylenilmiştir. İşte bu, nahivciler tarafından "el-mef'ûl ale's-sia" diye adlandırılır. Şairin şu mısraında olduğu gibi:
"Ve bir gün ki, biz ona (onda; Kays-ı Aylaı'a mensub iki kabile olan) Süleym ve Âmir’i de gördük,"
Şair burada; biz onda., gördük, demek istemiştir. Yüce Allah da Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır:
"Hayır, sizin gece gündüz hilekârlığınız..." (Sebe', 34/33) Gece ve gündüz vakitlerinde yaptığınız hilekârlıklar... anlamındadır. Yine şair şöyle demiştir:
Bana düşmanlık eden kiminle karşılaşırsan
Onu affedersin; beni de gözünün önünde görüyorsun işte,"
Şair burada demek istemiştir.
Fakat bu edat hazfedilmiştir. Şanı yüce Allah'ın:
"İşte bu, benimle senin ayrılışımızdır" (el-Kehf, 18/78) âyeti de anlamındadır.
4- Ölümün Gelip Çatması:
Yüce Allah'ın:
"Gelip çattığı zaman" âyeti; gelme vakti yaklaştığı zaman, anlamındadır. Yoksa, ölüm fiilen hazır olduğu takdirde, ölen bir kimse şahid tutamaz. Bu da yüce Allah'ın şu âyetlerini andırmaktadır:
"Kur’ân okuduğun vakit Allah'a sığın" (en-Nahl, 16/98);
"Kadınları boşadığınızda... boşayın." (et-Talâk, 65/1) Buna benzer âyetler da pek çoktur.
"Zaman" da âmil olan
"Şahidlik" anlamındaki mastardır.
5- Vasiyet Zamanı:
Yüce Allah'ın:
"Vasiyet vaktinde.,.iki kişi" âyetinde; Vaktinde" zaman zarfıdır. Bundaki amil de; Gelip çattı" fiilidir. "İki kişi" âyeti ise, mutlak olarak iki şahsın şahitliğini gerektirmekle birlikte, şahid tutulacakların iki erkek olmasının istendiği ihtimali de vardır. Şu kadar var ki, bundan sonra yüce Allah'ın;
"Adalet sahibi" buyurması, artık iki erkeğin şahidlik etmesini murad ettiğini açıklamaktadır. Çünkü, ancak erkek (müzekker) için kullanılabilen bir lâfızdır.
Nitekim: " ...li, sahibi" edatı da ancak müennesler için kullanılabilir.
İki kişi"nin merfu’ gelmesi ise, "Şahidliği anlamındaki mübtedâ olan kelimenin haberi olduğundan dolayıdır. Ebû Ali ise der ki: Şahidlik kelimesi, mübtedâ olarak merfu'dur. Haber ise yüce Allah'ın:
"İki kişi" âyetinde yer almaktadır.
İfadenin takdiri de şöyledir: Vasiyetlerinizde, aranızdaki şahidlik; iki kişinin şahidliğidir." Burada, muzaf hazf edildikten sonra, muzafun ileyh onun yerine kullanılmıştır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi: Onun hanımları ise anneleridir."(el-Ahzab, 33/6) Yani, anneleri gibidir.
(......) ile merfu' olması da mümkündür. İfadenin takdiri de şöyle olur: "Size indirilen âyetler arasında da... şahidlik etmesidir. Veya sizden şahidlik yapacak iki kişi bulunsun veya iki kişi şahidlik etsin," şeklinde de olabilir.
6- Şahidlik Yapacak İki Kişinin Niteliği:
Yüce Allah'ın:
"İçinizden adalet sahibi..." âyetindeki; "Adalet sahibi" âyeti, "İki kişi"nin sıfatıdır, İçinizden" kelimesi ise, sıfattan sonra gelmiş ikinci bir sıfattır. Diğer taraftan yüce Allah'ın:
"Yahut sizden olmayan başka îki kişi" âyeti ise: Yahut, sizden olmayan başka iki kişinin şahidliği anlamındadır. Buna göre "Sizden olmayan" ve "sizden başkasından" ifadeleri, "başka" kelimesinin sıfatı olmaktadır İşte bu âyet-i kerimede müşkil (içinden çıkılamaz) görülen bölüm budur. Bu hususta tahkik sonucu söylenebilecek de şudur: İlim adamları bu hususta üç farklı görüş ortaya atmışlardır:
1- Yüce Allah'ın:
"İçinizde" anlamındaki âyetinde yer alan "kâf ve mim", müslümanlara ait bir Zamirdir. "Yahut sizden olmayan başka iki kişi" âyetinde ise, kâfirlere aittir. Buna göre kitab ehlinin müslümanlara karşı şahidliği, vasiyet ile ilgili olması halinde, yolculukta caizdir, ilgili hadislerin bu konuda belirledikleri ile birlikte, âyetin akışından anlaşılması daha uygun olan da budur. Bu, yüce Allah'ın âyetlerinin indirilişine şahit olan ashâb-ı kiramdan üç kişinin de gös"üşüdür: Ebû Mûsa el-Eş'ari, Abdullah b. Kays ve Abdullah b. Abbas. Abdullah b. Kays’ın doğru şekli, "Abdullah b. Mes'ûd" olmalıdır.
Bu görüşe göre ayetin baştan sona kadar anlamı şöyle otur: Yüce Allah, ölümünün yaklaşması halinde vasiyette bulunana karşı yapılacak şahidliğe dair hükmünün âdil iki kişinin şahid tutulması ile gerçekleşeceğini haber vermektedir. Eğer kişi, yolculukta bulunup, yanında mü’minlerden herhangi bir kimse yoksa, bu sefer yanında hazır bulunan kâfirlerden iki kişiyi şahid tutsun. Bu iki kişi yolculuklarından dönüp, onun vasiyetine dair şahidliklerini eda fifa) edecek olurlarsa, namazdan sonra yalan söylemediklerine, hiçbir değişiklik yapmadıklarına ve yaptıkları şahidliklerinin gerçek olduğuna, şahidlikten hiçbir şeyi gizlemediklerine dair yemin ederler ve onların bu şahidlikleri gereğince hüküm verilir. Şayet bundan sonra, onların yalan söyledikleri veya hainlik ettikleri, ya da bunun gibi günah olan herhangi bir durumları tesbit edilecek olursa, bu sefer yolculukta iken vasiyette bulunan kişinin velilerinden iki kişi yemin ederler, o takdirde şahidlik yapan iki kişi, aleyhlerine olan durumun (yaptıkları hainliğin), ortaya çıkmasının tazminatını öderler.
Ebû Mûsa el-Eş'ari, Said b. el-Müseyyeb, Yahya b. Ya'mer, Saîd b. Cübeyr, Ebû Miclez, İbrahim, Şüreyh ve Abîde es-Sehnânî ile İbn Şirin, Mücahid, Katade, es-Süddî, İbn Abbâs ve diğerlerinin görüşlerine göre âyet-i kerimenin anlamı budur.
Fukâhadan Süfyan es-Sevrî de bu görüştedir. Ayrıca, bu görüşü benimseyenlerin çokluğu dolayısıyla Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm da bu görüşe meyi etmiştir, Ahmed b. Hanbel de bu görüşü tercih ederek şöyle demiştir: Yolculukta müslümanların bulunmaması halinde, müslümanlar hakkında zimmet ehlinin şahidliği caizdir. Hepsi de buradaki "içinizden" âyeti ile mü’minlerin,
"sizden olmayan" âyeti ile de kâfirlerin kastedildiğini söylemişlerdir.
Kimisi de şöyle demektedir: Bunun böyle oluşu, âyet-i kerimenin indiği sırada Medine dışında herhangi bir yerde hiçbir mü’minin bulunmadığı dönemde oluşu dolayısıyladır. Mü’minler o sırada, kitab ehli, puta tapıcılar ve çeşitli kâfirler ile yol arakadaşîığı yaparak ticaret yapmak üzere yolculuğa çıkarlardı. Ebû Mûsa, Şureyh ve diğerlerinin görüşlerine göre âyet-i kerîme muhkemdir.
2- Yüce Allah'ın:
"Yahut içinizden olmayan başka iki kişi" âyeti nesh olmuştur. Bu, Zeyd b. Eslem, Nehaî, Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve onların dışında birtakim fakihlerin görüşüdür. Ancak, Ebû Hanîfe bu hususta bunlara muhalefet ederek şöyle demektedir: Kâfirlerin birbirleri hakkındaki şahidlikleri caizdir, ama müslümanlar hakkında câiz değildir.
Bu görüşü savunanlar yüce Allah'ın şu buyruklarım delil gösterirler:
"Şahidlerden razı olacağınız kimseler arasından..." (el-Bakara, 2/282);
"içinizden adalet sahibi iki kişiyi şahid bulundurun." (et-Talâk, 65/2) İşte bu görüşü savunanlar, deyn (borçlanma ile ilgili 2/282) âyetinin son nâzil olan âyetlerden olduğunu ve bu âyet-i kerimede de: "Şahidlerden razı olacağınız kiniselerden" âyetinin yer aldığını, o halde bu âyetin (tefsiri yapılmakta olan) bu âyet-i kerimedeki şahidliği nesh edici olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü, bu âyet-i kerimenin nâzil olduğu günlerde Medine dışında İslam yoktu. Bundan dolayı kitab ehlinin şahidliği câiz görülmüştü. İslam ise bugün yeryüzünün her tarafında yaygındır, O bakımdan da kâfirlerin şahidliği sakıt olmuştur. Diğer taraftan müslümanlar, fasıkların şahidliğinin câiz olmayacağını icma ile kabul etmişlerdir. Kâfirler ise fasıklar arasındadırlar. O bakımdan şahidlikleri câiz olamaz.
Derim ki: Sözünü ettiğiniz şeyler doğrudur. Ancak bizler, bu âyetin gereği ne ise o görüşü benimseyerek, müslümanın bulunmaması şartına bağlı olmak üzere, zaruret dolayısıyla özel olarak yolculuk halindeki vasiyette, zimmet ehlinin müslümanlar hakkındaki şahidliğinin câiz olduğunu Söylüyoruz. Ancak, bu durumda eğer şahidlik yapacak müslüman varsa, zimmet. ehlinin şahidliği olmaz. Kur'ânın indirilişine şahit olan hiçbir kimseden sizin iddia ettiğiniz neshe dair bir rivâyet gelmiş değildir. Üstelik, birinci görüşü, ashâb-ı kiramdan üç kişi ifade etmiştir. Bunun dışındaki diğer görüşlerde bu durum yoktur. Ashâb-ı kirama muhalefet edip başkalarının görüşlerini kabul etmeyi ise, ilim ehli olan kimseler reddederler. Ayrıca bunu şu husus da pekiştirmektedir. el-Mâide Sûresi Kur'ân-ı Kerîm'in son inen sûreleri arasındadır. Hatta, İbn Abbâs, el-Hasen ve başkaları şöyle demektedir: el-Mâide sûresinde mensuh bir hüküm yoktur. Sizin nesh iddianız ise sahih değildir. Çünkü, nesh iddiasının kabul edilebilmesi için neshedici âyetin sonradan inmiş olduğu tesbit edilmekle birlikte, nâsih ile mensûhun bir arada mütaala edilmesine imkân olmayacak şekilde nâsihin de tesbit edilmesi kaçınılmazdır. O bakımdan bunların sözünü ettikleri âyetlerin neshedici olması doğru olamaz. Çünkü, sözü geçen ve neshedici olduğu belirtilen âyetler, vasiyet ile ilgili -ve ihtiyaç ve zorunluluk hali ile alakalı- bir olayın dışındaki bir olay hakkında inmiştir. Zaruret hallerinde ise hükmün farklılığı olmayacak birşey değildir. Ayrıca şahid tutulan kâfir, belki de müslüman nezdinde güvenilir ve zaruret halinde şahidliği kabul olunabilecek bir kimse olarak da görülebilir. Buna göre, bunların söylediklerine göre, neshedici bir âyet bulunmamaktadır.
3- Âyet-i kerimede nesh sözkonusu değildir. Bu görüş de ez-Zührî, el-Hasen ve İkrime'ye aittir. Buna göre, yüce Allah'ın:
"İçinizden" âyeti, aşiretinizden ve yakınlarınızdan demek olur. Çünkü bunlar, vasiyeti daha-iyi beller, daha iyi tesbit ederler ve unutma ihtimalleri daha uzaktır. Buna karşılık: "Yahut sizden olmayan başka iki kişi" âyeti de, akraba ve aşiretinizden olmayan diğerleri demek olur.
en-Nehhâs der ki: Bu görüş, Arapçada oldukça incelikli, anlaşılması zor bir hususa dayalıdır. Bu da; "Başka, diğer" kelimesinin Arapçadaki anlamının birincisinin türünden olması ile ilgilidir. Mesela: "Bir kerim kişiye ve ondan başka bir diğer kerîme uğradım" denilir. Bu durumda, buradaki "başka, diğer" kelimesi ikincisinin, birincisinin türünden olduğuna delâlet etmektedir. Arapça dil bilginlerine göre, bir kerim kimseye uğradım ve bir diğer cimriye uğradım demek mümkün değildir. Yine, bir adama uğradım, ve bir başka şeye uğradım da denilmez. İşte bu bakımdan yüce Allah'ın:
"Yahut sizden olmayan başka İki kişi" âyetinin, yani adaletli iki kişi anlamına gelmeşini gerektirmektedir. Kâfirler ise hiçbir şekilde adaletli olamazlar. İşte bu görüşe göre: "Sizden olmayan" âyetini müslümanlar arasından ama aşiretinizden olmayan diye açıklayanların görüşlerinin doğru olduğunu ortaya koyar.
Bu, dil bakımından güzel bir anlam ve inceliktir. Hatta bu Mâlik'in ve onun görüşünü kabul edenlerin lehine delil de olabilir. Çünkü onlara göre "sizden olmayan" âyetinin anlamı, kabilenizden olmayan şeklindedir. Bununla birlikte bu görüşe, ayetin başında; "Ey îman edenler" diye hıtab edildiği ve mü’minler topluluğuna böylelikle seslenildiği belirtilerek itim olunmuştur.
7- Zimmet Eklinin Şahidliği:
Ebû Hanîfe bu âyet-i kerimeyi, kâfirlerden olan zimmet ehlinin kendi aralarındaki şahidliklerinin câiz oluşuna delil göstermiş ve şöyle demiştir: Yüce Allah'ın:
"Yahut sizden olmayan başka İki kişi" âyetinin anlamı, dininize mensub olmayan başka iki kişi demektir. İşte bu da onların birbirleri hakkındaki şahidliklerinin câiz oluşuna delâlet etmektedir,
Ebû Hanîfe'ye şöyle denilir: Sen bu âyetin muktezâsı gereğince görüş belirtmiyorsun. Çünkü, âyet-i kerîme, zimmet ehlinin müslümanlar hakkındaki şahidliğinin kabul edilmesi ile ilgili olarak nâzil olduğu halde sen bunu kabul etmemektesin. O halde bu ayeti delil göstererek bu görüşü ileri sürmen doğru olamaz.
Denilse ki: Bu âyet-i kerîme, mantık yoluyla zimmet ehlinin müslümanlar hakkındaki şahidliğinin kabul edilmesinin câiz olduğuna delâlet ettiği gibi, tenbihi (dikkat çekmesi") yoluyla da zimmet ehlinin, yine zimmet ehli hakkındaki şahidliklerinin kabul edilmesine delâlet etmektedir. Çünkü, onların müslümanlar hakkındaki şahidliği, kabul edildiğine göre, zimmet ehli hakkındaki şahidliklerinin kabulü öncelikle sözkonusudur. Diğer taraftan delil, onların müslümanlar hakkındaki şahidliklerinin batıl olacağına delâlet etmektedir. O halde geriye zimmet ehlinin, kendileri gibi kimseler hakkındaki şahidlikleri olduğu gibi kalmaktadır.
Ancak, bu görüşün hiçbir kıymeti yoktur. Zira, zimmet ehlinin, yine zimmet ehli hakkındaki şahidliklerinin kabul edilmesi, onların müslümanlar hakkındaki şahidliklerinin kabul edilmesinin bir feri durumundadır. Zimmet ehlinin müslümanlar hakkındaki şahidliğinin kabul edilmesi -ki, asıl budur-batil kabul edildiğine göre, zimmet ehlinin, zimmet ehli hakkındaki şahidliğinin -bu da bu aslın fer’i durumundadır- batıl olması daha uygun ve daha bir yerindedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
8- Yolculuk Halinde Vasiyyet ve Ölümü Hatırlamak:
Yüce Allah'ın:
"Yolculuk halinde iken" âyetinde şu takdirde hazfedilmiş ifadeler vardır: "Yolculuk halinde iken sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman" siz de kendi kanaatinizce adaletli olduğunu zannettiğiniz iki kişiye vasiyette bulunup da beraberinizde bulunan malı kendilerine teslim ettikten sonra ölürseniz, bu iki kişi de sizin bıraktığınız terikeyi alıp mirasçılarınıza götürseler ve mirasçılar bu iki kişinin durumu hakkında şüpheye düşüp hainlik ettikleri iddiasında bulunacak olurlarsa, hüküm şudur: Bu iki kişiyi namazdan sonra alıkoyarsınız. Yani, onlardan teminat alırsınız.,.
Yüce Allah'ın bu âyet-i kerimede "ölüm"ü "musibet" diye adlandırması ile ilgili olarak ilim adamlarımız şöyle demektedir: Ölüm, her nekadar büyük bir musibet ve oldukça ağır bir darbe ise de, ölümden gafil olmak ondan daha büyük bir musibettir. Ölümü hatırlamaktan yuzçevirmek, onun üzerinde düşünmeyi terketmek, ölüm dolayısıyla ameli terk etmek, bundan daha büyük bir musibettir. Şüphesiz ibret almak isteyen kimseler için yalnızca ölümde bile ibret, düşünmek istiyenler için üzerinde düşünülecek bir çok hususlar vardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Eğer hayvanlar, sizin ölüm hakkında bildiklerinizi bilecek olsalardı, onlardan semiz tek bir hayvan yiyemezdiniz," Bk. Kenzu'l-Ummâl, XV, 552.
Nakledildiğine göre, bedevi arabın birisi devesi üzerinde yol almaktaymış. Deve ölü olarak yere yıkılınca, bedevi de üzerinden inmiş. Etrafında dolaşıp durumu hakkında tefekkür etmeye ve şöyle demeye koyulmuş? Sana ne oldu da ayağa kalkamıyorsun. Sana ne oldu da hareket edemiyorsun? İşte azaların olduğu gibi eksiksiz duruyor. Organların sapasağlam. Ne oldu sana? Halin ne? Seni ayakta tutan neydi? Seni hareket ettiren neydi? Seni yere yıkan ne oldu? Seni hareket etmekten alıkoyan ne? Sonra da durumu hakkında düşünerek bu durumundan hayret içerisinde devesini bırakıp gitti.
9- Hapsetmek:
Yüce Allah'ın:
"Bu iki kişiyi,., alıkoyarsınız" âyeti hakkında Ebû Ali şöyle demektedir: Bu kelime, Başka iki’nin sıfatıdır. Sıfat ile mevsuf arasına da yüce Allah'ın:
"Haklarında şüpheye düşerseniz,.," âyeti araya girmiştir. (Ancak, mealde bu durum nazar-ı itibara alınmıştır). Bu âyet-i kerîme, üzerinde herhangi bir hakkı ödemesi vacib olanın hapsedilmesinde aslî bir dayanak teşkil etmektedir.
Haklar ise İki kısımdır Bazı hakların acilen elde edilmesi, bazı hakların ise, ancak daha sonra tahsil edilmeleri mümkündür. Eğer, üzerinde hak bulunan kişi serbest bırakılacak olursa, gözden kaybolur, saklanır, böylelikle hak batıl olur ve ortadan kalkabilir. O halde, bu hakkın yerine getirilmesinden emin olmak, bunun için işi sağlama almak kaçınılmazdır. Bu ise, ya o hakkın bir İvazı olan bir şeyi almakla mümkün olur, buna da rehin ismi verilir, ya da hakkın ve alacağın talebi hususunda onun yerini tutacak bir başka kişi vasıtasıyla gerçekleşir ki, buna da kefil denilir. Bu da birincisinden daha aşağı bir mertebededir. Zira kefilin de diğeri gibi ortadan kaybolması ve öbürü gibi bulunamaması mümkündür, Ancak, bundan daha fazla birşey yapmaya imkân da yoktur. Şayet bu iki belgeleme yoluna da imkân bulunmazsa, geriye üzerinde hak bulunanın hapsedilmesi suretiyle işi sağlama almaktan başka bir yol kalmaz. Bu durumda üzerinde hak bulunan kişi üzerindeki hakkı ödeyeceği veya ödeme zorluğu çektiği anlaşılacağrvakte kadar devam eder.
10- Bedenî Haklar Dolayısıyla Hapis:
Şayet hak, hadler ve kısas gibi bedeli kabil olmayan bedenî bir hak olur da, onun acilen tahsil edilmesi mümkün değilse, böyle bir durumda üzerinde hak bulunan kimseyi hapsetmekle işi sağlama bağlamaktan başka bir yol kalmaz, İşte bu hikmet dolayısıyla haps (tutukluluk) meşru görülmüştür Ebû Dâvûd, Tirmizî ve diğerlerinin rivâyetlerine göre, Behz b. Hakim babasından, o da dedesinden, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bir itham dolayısıyla birisini hapsetmiştir. Ebû Dâvûd, Akdiye 29; Tirmizî, Diyar 20; Nesâî, Kat'u's-Sarik 2.
Ebû Dâvûd'un rivâyetine göre de, Amr b. es-Şirrîd babasından, o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle dediğini nakletmektedir: "Ödeme imkânı bulan kimsenin sallallahü aleyhi ve sellemsaklaması, onun ırzını şeref ve haysiyetinin zedelenmesini ve cezalandırılmasını helal kılar." İbnü'l-Mübarek der ki: Irzının helal olması; ona ağır ve kaba sözler söylenmesi, cezalandırılması ise, üzerindeki hak dolayısıyla haps edilmesidir. Ebû Dâvûd, Akdiye 29. Hadisi ayrıca Buhârî, İstikraz 13; ( muallak olarak); Nesâî, Buyû’ 100; İbn Mâce; Müsned, IV, 22, 388, 389'da da kaydedilmektedir. el-Hattabî de der ki: Hapis iki türlüdür. Ceza olarak hapis ve durumun ortaya çıkarılması kastıyla hapis (tutuklama), Buna göre ceza, ancak ödenmesi gereken bir hak halinde sözkonusu olur. Bir itham dolayısıyla hapse gelince, böyle bir hapis, ithamın arkasındakinin (gerçeğin) ortaya -çıkarılması içindir
Yine rivâyet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber, itham dolayısıyla bir kişiyi bir süre hapsettikten sonra serbest bırakmıştır.
Ma'mer, Eyyub'dan, o, İbn Sîrîn'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Şureyh, bir kişi aleyhine bir hak (ödemesi) hükmünü verecek olursa, kendisi yerinden kalkıncaya kadar o kişinin mescidde alıkonulmasını emrederdi. Eğer başkasının üzerindeki hakkını ödeyecek olursa onu serbest bırakırdı. Aksi takdirde hapse götürülmesini emrederdi.
11. Alıkoyma Hali Namazdan Sonra Olacaktır:
Yüce Allah'ın:
"Bu iki kişiyi namazdan sonra alıkoyanınız" âyetindeki "namaz"dan kasıt, ikindi namazıdır. İlim adamlarının çoğunluğu böyle demiştir. Çünkü, çeşitli din sahipleri bu vakti ta'zim eder, bu vakitte yalan söylemekten, yalan yere yemin etmekten çekinirler.
el-Hasen öğle namazıdır derken, bunun, herhangi bir namaz olduğu da söylenmiştir. Şahidlikte bulunan kişiler, kâfir iki kişi olduklarına göre, kendi namaz vakitlerinden sonra hapsedilirler, de denilmiştir Bu görüş, es-Süddî'ye attir
Yine denildiğine göre, bu alıkoymanın namazdan sonra olmasının şart kosulmasındaki fayda, vakti ta'zim etmek ve bu suretle şahidlikte bulunacakları korkutmaktır Çünkü melekler o vakitte (ikindi vaktinde) hazır bulunurlar. Sahih hadiste de şöyle denilmektedir: "Her kim ikindiden sonra yalan yere yemin edecek olursa, yüce Allah'ın huzuruna -Allah, kendisine gazab etmiş olduğu halde- çıkar." Buhârî, Musakaat 10, Şehadât 26 yakın ifadelerle.
12- Yeminlerin Tağlizi (Ağırlaştırılması):
Bu âyet-i kerîme, yeminlerin tağlîzinde aslî bir dayanaktır. Tağlîz ise, dört şeyle gerçekleşir:
1- Sözünü ettiğimiz şekilde zaman ile
2- Mescid ve minber gibi mekân ile. Bu hususta Ebû Hanîfe ve arkadaşları muhalif kanaattedir. Çünkü onlar şöyle derler: Herhangi bir kimsenin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in minberi yanında veya Rükn-ı Hacerî İle Makam-ı İbrahim arasında ister az ister çok bir şey için yemin ettirilmesine gerek yoktur. Buhârî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- de şöyle bir başlık açmakla bu görüşü benimsemiş görünmektedir:
Müddea aleyh, yemin etmesi üzerine nerede vacib olmuşsa orada yemin eder ve bir yerden başka bir yere gönderilmez." Buhârî, Şehadât 23.
Mâlik ile Şâfiî ise şöyle demektedirler: Kasame yeminlerinde bulunacak kimseler -Mekke çevresinde bulunuyorlarsa- Mekke'ye getirilir ve bunlar Rükün ile Makam arasında yemin ederler. Medine çevresinde bulunanlar da Medine'ye getirilir, minber üzerinde yemin ederler.
3- Durum ile yeminin ağırlaştırılması: Mutarrif ile İbnü'l-Mâcişûn ve Şâfiî'nin kimi arkadaşlarının rivâyetlerine göre kişi, ayakta yüzünü kıbleye çevirmiş olarak yemin eder. Zira böyle bir yemin kişiyi (yalan söylemekten) daha bir alı koyar ve engeller.
İbn Kinane : Oturarak yemin eder, der. İbnü’l-Arabî de şöyle demektedir; Benim kanaatime göre, bu hususta hakkında nasıl hüküm verilirse Öyle yemin eder Eğer, ayakta yemin etmesine hüküm verilmişse ayakta, oturarak yemin etmesine hüküm verilmişse oturarak yemin eder. Zira, ne herhangi bir rivâyette, ne de aklen, ayakta ya da oturarak yemin etmenin nazar-ı itibara alınacağına dair herhangi bir şey sabit olmuş değildir.
Derim ki; Kimi ilim adamı, Alkame b. Vâil'in babası yoluyla naklettiği hadiste yer alan: "Yemin etmek üzere gitti" sözünden, ayakta yemin etme gerektiği sonucunu çıkartmışlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Sözkonusu bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Îman 223; Ebû Dâvûd, Eyman 1, Akdiyye 26; Tirmizî, Ahkâm 12
4- Lâfız ile tağlîz (yeminin ağırlaştırılması): Bazıları, yalnızca billahi (Allah adına) denilerek yemin edileceğini ve buna ayrıca birşey eklenmeyeceğini kabul etmişlerdir Çünkü, yüce Allah:
"Allah'a şöyle yemin ederler" diye buyurmaktadır. Yine yüce Allah'ın:
"De ki, Rabbim hakkı için evet" (Yûnus, 10/53);
"Allah'a yemin ederim ki, muhakkak putlarınız için bir tuzak hazırlayacağım'" (el-Enbiya, 21/57.) Hazret-i Peygamber "Kim yemin edecekse, ya Allah adına yemin etsin, yahut sussun," Tirmizî. diye buyurması ile adamım "Allah'a yemin ederim bunlara birşey eklemem". Buhârî, Savm 1, Şehadât 26, Hıyel 3; Müslim, Îman 8; Ebû Dâvûd, Salât 1; Nesâîf Salât 4, Siyam 1; Dârimî Salat: 208; Muvatta’', Kasru's-Salât, 94; Müsned, I, 162, 143, 191. demesi, bunu gerektirmektedir,
Mâlik der ki: Kişi, "kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah adına yemin ederim ki onun benden alacak bir hakkı yoktur. Hakkımdaki iddiaları batıldır" diye yemin eder. Bu görüşüne delil ise, Ebû Dâvûd'un kaydettiği şu rivâyettir: Bize Müsedded anlattı dedi ki: Bize, Ebû'l-Ahvas anlattı, dedi ki: Bize, Atâ b. es-Sâib anlattı dedi ki: Ebû Yahya'dan, o, İbn Abbâs'tan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu nakletti: -Kendisine yemin teklif eden adama- dedi ki: "Kendisinden başka ilâh olmayan Allah adına onun sende hiçbir hakkının bulunmadığına dair yemin et." Yani, müddainin (davacının) sende bir hakkı bulunmadığına dair (yemin et!) Ebû Dâvûd dedi ki; Ebû Yahya’nın ismi Ziyad'dır. Kûfetidir, güvenilir ve sağlam bir ravidir. Ebû Dâvûd, Akdiye, 24.
Kûfeliler ise şöyle derler Yalnızca Allah adına yemin eder. Şayet hakim onun itham altında olduğunu kabul ederse, yeminini ağırlaştırır, O takdirde kendisinden başka ilâh bulunmayan, gizliyi ve açığı bilen Rahmân ve Rahîm olup açığı nasıl biliyorsa gizliyi de öyle bilen, güzlerin hain bakışını, kalplerin gizlediklerini dahi biten Allah adına yemin etmesini ister.
Şâfiî mezhebine mensub ilim adamları, ayrıca Mushafa el basarak yeminin ağırlaştmlacağını ifade etmişlerdir. İbnü'l-Arabî der ki: Bu ise, bir bidattir, ashâb-ı kiramdan hiçbir kimse böyle bir yeminden sözetmiş değildir. Şâfiî ise San'a hakimi İbn Mazîn'in Mushafa yemin ettirdiğini ve arkadaşlarına bunu emrettiğini, bu şekilde yemini de İbn Abbâs'tan rivâyet ettiğini söylerken gördüğünü iddia etmiş ise de böyle bir rivâyet sahih değildir.
Derim ki: "el-Mühezzeb" adlı kitapta şöyle denilmektedir: Eğer Mushafa ve onda bulunan Kur'ân-ı Kerîme yemin edecek olursa, Şâfiî'nin Mutarrif ten naklettiğine göre, İbn ez-Zübeyr, Mushafa yemin ettirirmiş. (Şâfiî devamla) der ki: Ben, San'a'da Mutarrif Mushafa yemin ettîririrken gördüm. Yine Şâfiî der ki: Bu, güzel bir şeydir. İbnü'l-Münzir ise der ki: Hakimin talaka, köle azad etmeye ve Mushafa yemin ettirmesi gerekmediğini (fukahâ) icma ile kabul etmişlerdir.
Derim ki: Yeminler ile ilgili olarak, Katade'nin Mushafa yemin ettirdiğine dair ifadeler önceden geçmiş bulunmaktadır. Ahmed ve İshâk da derler ki: Böyle bir şey mekruh değildir. Bunu, onlardan İbnü'l-Münzir nakletmektedir.
13. Kendisi Sebebiyle Yemin Teklif Edilecek Miktar:
Bu bahis ile ilgili olarak hakkın tesbit edilmesi için, kendisi dolayısıyla yemin edilmesi gereken mal miktarının ne kadar olması hususunda Mâlik ve Şâfiî'nin farklı görüşleri vardır.
Mâlik der ki: Hakkın tesbiti için üç dirhemden daha az miktar için yemin teklif edilmez. Bu da el kesme cezasının uygulanmasına kıyasen böyledir. Kendisi sebebiyle elin kesildiği ve böylelikle o organa saldırının haramlığının kaldırıldığı her bir mal, büyük bir mal demektirŞâfiî ise der ki: Böyle bir durumda yemin, zekâta kıyasen, yirmi dinardan daha aşağı miktardaki mat için teklif edilmez. Aynı şekilde, her mescidin yakınındaki minberde yemin ettirmek de böyledir.
14. Allah Adına Yemin:
Yüce Allah'ın:
"Allah'a şöyle yemin ederler" âyetindeki "fe" harfi, cümleyi cümleye atfeden bir edat, yahut bir cevap ve cezadır Çünkü: "o iki kişiyi,, alikoyarsınız" âyetinin anlamı, O ikisini alıkoyunuzdur. Yani, yemin etsinler diye alıkoyunuz. O halde bu, ifadenin delâlet ettiği emrin cevabıdır. Şöyle denilmiş gibidir: : Onları alıkoyduğunuz takdirde yemin etsinler." Şair -Rimme der ki:
"Ve gözbebeğim bazan suyu (gözyaşını) tutuverir.
Ve birçok defalar da bol bol yaş akıtır da suya gömülür."
Nahivcilere göre bu ifade :Eğer, gözyaşını tutacak olursa, bu sefer onda boğucu gözyaşları görülür, takdirindedir.
15. Yemin Edecekler Kimlerdir:
Yüce Allah'ın:
"Bu İkisi yemin ederler" âyeti ile kastedilenlerin kimler oldukları hususunda larklı görüşler vardır. Söylediklerinde şüpheye düşülecek olursa, yemin edeceklerin iki vasi olduğu söylendiği gibi, adaletli olmamaları ve sözlerinden şüpheye düşmesi halinde hakimin yemin teklif edeceği iki şahid olduğu da söylenmiştir.
ffanuY-Araâı' bu görüşün tutarsızlığını ifâde ederek şöyle demektedir: -Sıdât olmakla birlikte- benim işittiğime göre, İbn Ebi Leylâ, hak talebinde bulunan kimseyi iki şahid ile birlikte, şahidlik ettiklerinin hak olduğuna dair yemin ettirir, O takdirde (yeminleriyle yalan söyledikleri ortaya çıktığı takdirde) hak sahibine hakkına dair hüküm verilir. Bana göre bu ise, hakimin o miktarın kabzedilmesi hususunda şüphe etmesi halindedir. Bu durumda kişi, (hak sahibi) bu miktarın halen mevcut olduğuna dair yemin eder. Bunun dışındaki hallerde ise, buna iltifat edilemez. Bu müddai (davacı) hakkında böyledir. Peki, şahid nasıl hapsedilebilir ve ona nasıl yemin ettirilir? Bu, kendisine iltifat olunmayacak bir iddiadır.
Derim ki: Şahidlik edene yemin etmesinin vacib olduğu, Allah'ın herhanmaktadır. Şöyle denilmiştir: İki şahide yemin ettirilmesinin sebebi, müddea aleyh (davalı) oluşlarından dolayıdır. Çünkü mirasçılar, malda hainlik ettiklerini iddia etmiş olurlar.
16. Vasiyete Şahidlik Edenlere Yemin Ettirmenin Şartı:
Yüce Allah'ın:
"Şüpheye düşerseniz" âyeti, bir şarttır. Bu şart, bulunmadığı sürece şahidlere yemin teklifi sözkonusu otmaz. Şüphe ve anlaşmazlık sözkonusu olmadığı takdirde de yemin de sözkonusu değildir. İbn Atiyye der ki: Ebû Mûsa'nın zimmilere yemin ettirmesinden; hükmünden onların yeminleri ile şahîdlikleri tamamlanır ve o takdirde hak sahipleri lehine vasiyetin gereği yerine getirilir, şeklinde anlaşılan hususa gelince; Ebû Dâvûd'un en-Nehaîden rivâyetine göre, Müslümanlardan bir kişi, şu Dakuka diye bilinen bir yerde vefat etti. Ölümü esnasında vasiyetine şahidlik edecek hiçbir müslüman bulamadı. Bunun üzerine kitap ehlinden iki kişiyi şahid tuttu. Bunlar Kûfe'ye gelip, Ebû Mûsa el-Eş'arî'ye vardılar ve ona durumu haber verdiler, Adamın terikesini ve vasiyetini de beraberlerinde getirdiler. el-Eş'arî dedi ki: Sizin bu durumunuz, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın döneminde görülenden sonra meydana gelmiş değildir. Daha sonra ikindi namazı akabinde, bu iki şahide: "Hainlik etmediklerine, yalan söylemediklerine, değiştirmediklerinet gizlemediklerine, hiçbir değişiklik yapmadıklarına ve bunun, o adamın vasiyeti ve terikesi olduğuna dair yemin ettirdi." Sonra da onların şahidliklerinin gereğim uygulamaya koydu. Ebû Dâvûd, Akdiye 19.
İbn Atiyye der ki: Bu şüphe, âyetin mensûh olmadığı görüşünde olanlara göre, hainlikte ve lehine vasiyette bulunulan kimselerin bir kısmına meylederken, bir kısmına da meyletmeme ithamı halinde sözkonusu olur. İşte bunu kabul edenlerin görüşüne göre, o takdirde yemin ettirilir. Âyetin mensûh olduğu görüşünde olanlara gelince, yemin ettirme ancak hainlik şüphesi, yahut da herhangi bir haksızlık şüphesi halinde sözkonusu edilir. Bu görüşü kabul edenlere göre yemin ettirme, inkârda bulunan aleyhine İddiaya göre yapılır. Yoksa, şahidliği tamamlamak için yapılmaz.
İbnü'l-Arabî der ki: Şüphe ve itham dolayısıyla yemin iki kısımdır. Bir kısmında şüphe, hakkın sübutu ve davanın uygun görülmesinden sonra sözkonusu olur. Bu durumda yeminin vücubunda görüş ayrılığı yoktur. Diğer bir kısmında ise, hak ve hadlerde mutlak ithamın varlığı sözkonusudur. Bu ise, etraflı açıklamaları gerektiren bir konu olup buna dair geniş bilgiler furü (fıkıh) kitaplarındadır. Burada ise, zikrolunan rivâyetlerden de görüldüğü gibi, iddia tahakkuk etmiş ve güç kazanmış bulunmaktadır. (Onun için iddiayı inkâr edene yemin tevcih olunur.)
17. Âyeti Kerîmedeki Bu Şartın İlgili Olduğu Âyet:
Yüce Allah'ın:
"Şüpheye düşerseniz" âyetindeki şart, yüce Allah'ın:
"Bu iki kişiyi... akkoyarsınız âyeti ile alakalıdır. "Şöyle yemin ederler" âyeti ile alakalı değildir. Çünkü bu alıkoyma, yeminin sebebini teşkil etmektedir.
18. Yakın Akraba Dahi Olsa, Lehine Yalan Yere Yemin Edilemez:
Yüce Allah'ın:
" Akraba dahi olsa yeminimizi hiçbir bedele satmayacağız" âyetinin anlamı şudur: Yani, bu iki kişi yeminlerinde şöyle derler: Bizler, yaptığı vasiyet yerine bedel olarak alacağımız herhangi bir ivaz karşılığında yemin etmiyoruz. Ve bu malı kimseye tesfirn. etmiyoruz. İsterse lehine yemin ettiğimiz kişi bizim yakın bir akrabamız olsun.
Arapçada, kullanılan ifadelerde birtakım kelimelerin hazfi çokça görülen bir husustur. Yüce Allah'ın:
"Melekler, her kapıdan üzerlerine girerler: Selam sizlere" (er-Râd, 13/23.) âyeti, selam sizlere diyerek...demektir. Burada, satın almak, ise, satmak demek olmayıp, birşeyi tahsil etmek, ele geçirmek anlamındadır.
19. Herhangi Bir Menfaat için Şehâdet Değiştirilemez:
Yüce Allah'ın:
"Satmayacağız" âyeti, Yemin ederter" âyetinin cevabıdır. Çünkü kasem (yemin), yemin ettirilen maksada göre yapılır Bu da nef'y halinde; ile olumsuz edatları, olumluluk halinde; ): Muhakkak ve (te'kid için gelen) "lâm" kullanılır. "O): Bununla" (yani yeminimizle.) deki zamir, yüce Allah'ın adına aittir. Çünkü, buna en yakın anılan isim odur. Yani: Biz, dünyevî karşılık mukabilinde Allah'tan alacağımız mükâfatımızı vermeyiz
Bunun, şahidliğe ait olma ihtimali de vardır. O takdirde şahidlik, "kavi: Söz söylemek" anlamı nazar-ı itibara alınarak müzekker gelmiştir. Hazret-i Peygamber'in şu âyetinde olduğu gibi: "Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü, şüphesiz o beddua ile Allah arasında bir perde yoktur." Buhârî, Zekât 63, Mezalim 9, Cihad 180, Meğâzi 60; Müslim, îman 29; Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 6; Nesâî, Zekat 46; İbn Mâce, Zekât 1; Dârimî, Zekât 1; Müsned, I, 233. Görüldüğü gibi burada; O zamirini, beddua anlamına ait kılmıştır. Buna dair açıklamalar daha önce en-Nisa sûresinde (4/8. âyet, 9- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
20. Bedel Ne Demektir
Yüce Allah'ın:
"Bedel" âyeti ile ilgili olarak Kûfeliler şöyle demişlerdir: Bedeli (değeri.) olan yani, değeri bulunan herhangi bir mal anlamındadır. Burada muzaf hazf edilmiş, muzafun ileyh onun yerini almıştır.
Bize ve birçok ilim adamına göre ise, semen; paha, bedel bizzat kendisi olabileceği gibi, malın kendisi de olabilir. Çünkü bize göre semen, nasıl satın alınan bir şey ise, semen mukabili verilen şey de satın alınan bir şeydir. Satılan ve satın alınan herbir şey, satış ister mal ve nakit, ister iki mal, isterse de iki nakit alıp vermek suretiyle de yapılmış olsun, herbirisine hem semen, hem mesmun denilir.
Bu asla binaen, şu mesele de ele alınır: Satın alan kişi iflas edip, satıcı sattığı malı iflas edenin yanında bulacak olursa, onu öncelikle almak hakkına sahip olur mu? Ebû Hanîfe: Onu öncelikle almak hakkında sahip olamaz, der ve bu görüşünü bu asla binaen ileri sürer ve şöyle der: O malın sahibi de diğer alacaklılar seviyesindedir. Mâlik ise şöyle der: Ölümde değil de, iflas halinde o mal sahibi malını almaya daha bir hak sahibidir. Şâfiî ise: İflas halinde de ölüm halinde de hak sahibi onu almakta önceliklidir, der.
Ebû Hanîfe, sözünü ettiğimiz delili gerekçe gösterdiği gibi, gunu da gerekçe göstermektedir: Külli asıl kaide, borcun hem iflas edenin, hem ölenin zimmetinde bulunduğudur. Onların ellerinde bulunan mal ise, ödemenin kendisiyle yapılacağı şeydir. O halde bütün alacaklılar o malda kendi alacakları olan ana malları oranında ortaktırlar. Bu hususta malların ayni olarak bulunmaları ile bulunmamaları arasında, da bir fark yoktur. Çünkü, sözkonusu mal, artık satıcının mülkiyetinden çıkmış ve bunlar lehine bu malların bedelleri alıcının zimmetinde vacib olduğu ıcma ile kabul edilmiştir. O halde alacaklıların, ancak sattıkları malların semenleri, yahutta bu mallardan bulunanları (hakları oranında) verilir. Mâlik ve Şâfiî ise, bu kaideyi, hadis İmâmları Ebû Dâvûd ve başkalarının bu hususta rivâyet etmiş oldukları bir takım haberlerle tahsis etmişlerdir.
21. Allah'ın. Şahidliği:
Yüce Allah’ın: "Allah'ın şahidliğini gizlemeyeceğiz" âyeti, Allah'ın bize bildirmiş olduğu şahidliği gizlemeyeceğiz, demektir.
Burada yedi ayrı kıraat sözkonusudur. Bunları öğrenmek isteyen "et-Taksil" adlı kitapta ve başkalarında bulabilîr.
22. Şahidlerin Günah Hakettikleri Ortaya Çıkarsa:
Yüce Allah'ın;
"Eğer onların bir vebali hakettikferi gerçekten ortaya çıkarılırsa" âyeti ile ilgili olarak Ömer, bu âyet-ı kerîme bu sûrede bulunan ahkâm arasında içinden çıkılması en zor âyetlerdendir demiştir.
ez-Zeccâc da der ki: Kur'ân-ı Kerîm’de irabı en zor olan, yüce Allah'ın:
"Aleyhlerine hak kazananlardan en yakın İki kişi" Dikkat edilecek olursa burada ......kelimesi Âsım kıraatinden farklı olarak meçhul okunmuştur. Ona muttali olundu, demektir: Mesela Onun bir hainliğine muttali oldu, anlamındadır. Benden başkasını ona muttali kıldım anlamındadır. Yüce Allah'ın: "Böylece Biz onlara muttali olunmasını sağladık" (el-Kehf, 18/21) âyeti de buradan gelmektedir. Çünkü öbürleri bunları (Kehf ashâbını) arayıp bulmak istiyorlardı. Onların yerlerinin nerede olduğunu bilemiyorlardı. Aslında; mastarı, birşeyin üzerine düşmek demektir. Arapların, parmağa çarpan birşey sebebiyle düşecek olur ise Adam düştü tabirini kullanırlar. Yine ) tabirini de, bir sadme parmağına isabet edip üzerine düştüğü Takdirde kullanırlar. Tökezleyen ve düşen at (ye benzerleri) hakkında da; derler. Şair el-A'şa da şöyle demektedir:
"O güçlü ve kuvvetli dişi deve ki, tökezlediğinde
Onun yere düşmesi, benim ona kalk deyişimden daha yakındır
(daha kalk diyemeden o kalkıverir.)"
Yükselen toza da; denilir. Çünkü bu yükselen toz, yüzün üzerine düşer. ise, gizli olan iz ve etki demektir, Çünkü bu da gizliden gizliye fark edilebilen bir şeydir.
Yüce Allah'ın:
"Onların İkisinin" âyetindeki zamir, -Saîd b. Cübeyr'den nakledildiğine göre- yüce Allah'ın:
"İçinizden adalet sahibi iki kişi" âyetinde, kendilerinden söz edilen iki vasiye aittir. İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre iki şahide ait olduğu da söylenmiştir. "Hakettikleri", kendileri hakkında günahın vacib olduğu
"Vebali", hainlikleri dolayısıyla ve kendilerinin olmayan birşeyi aldıkları için. Yahut yalan yere yemin etmeleri, ya da batıl şahidlıkleri sebebiyle bir vebali hakettikleri ortaya çıkarılırsa; demektir.
Ebû Ali der ki; Burada vebal, alınan şeyin adıdır. Çünkü, onu alan bir kimse, aldığından dolayı günahkâr olur. O bakımdan haksızca alınan bir şeye "mazleme" denildiği gibi, buna da "ismr vebal" ismi verilmiştir. Sîbeveyh ise der ki: Maileme, senden alman şeyin adıdır. Aynı şekilde burada da alınan şey, mastar İsmi ile "ism: vebal" diye adlandırılmıştır ki, alınan bu şey, gümüş bir kab idi.
23. Vebal Hakedenlerin Yerine Geçecek Diğer İki Kişi:
Yüce Allah'ın: "(Ölene) en yakın başka iki kişi yeminlerde ve şehadette bunların yerine geçer" Burada "başka İki kişi" âyeti, mirasçıların (o kişinin mirasçılarının) iki kişi olmaları dolayısıyladır. Yine bunun merfu’ gelmesi, gizli bir fiil dolaylıyladır, Geçer" ise, sıfat mahsûl indedir. " Bunların yerine" ifadesi ise, mastardır. Takdiri de şöyledir: Onların yeri gibi bir yere geçerler. (Onların yerlerini tutarlar). Sonra, sıfat mevsuf yerine ikâme edilmiş, muzat' da muzafun ileyh yerine ikâme edilmiştir.
24. Haksızlığa Uğrayanlar:
Yüce Allah'ın:
"Haksızlığa uğrayan (mirasçı)lardan..." en yakın iki kişi ......âyeti ile ilgili olarak İbn es-Serrî şöyle demektedir: Yani, aleyhlerine yapılan vasiyetin hak kazanıldığı kimselerden demektir. en-Nehhâs der ki: Bu açıklama âyet ile ilgili olarak yapılan açıklamaların en iyilerindendir. Çünkü burada bir harf bir başka harfin yerine konulmamaktadır, İbnü'l-Arabî de bunu tercih etmiştir. Aynı şekilde tefsir de buna göre yapılmıştır. Çünkü âyetin anlamı, tefsir bilginlerine göre şöyledir: Aleyhlerine olmak üzere vasiyete hak kazanılanlardan...
"En yakın iki kişi" ise, yüce Allah'ın: :
"Başka iki kişi" âyetinden bedeldir. Bu açıklamayı İbn es-Serrî yapmış ve en-Nehhâs da bunu tercih etmiştir. Bu ise, nekireden marifenin bedel yapılmasıdır. Nekireden marifetlin bedel yapılması ise caizdir.
Şöyle de denilmiştir: Eğer nekireden daha önce söz edilmiş, sonra ondan bir daha söz edilirse o, marife olur. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi
"içinde kandil bulunan bir kandillik gibidir." Daha sonra ise
"O kandil de bir sırça içindedir" diye buyurduktan sonra da? " sırça da..." (en-Nûr, 24/35.) âyetinde görüldüğü gibi, (Önce nekireden söz edilmiş, daha sonra ondan marife olarak bedel yapılmıştır.)
Bunun, Yerine geçer" âyetindeki zamirden bedel olduğu da söylenmiştir. Buna göre şöyle buyrulmuş gibidir: "O takdirde en yakın olan iki kişi... yerine geçer," Yahut da hazfedilmiş bir mübtedânın da haberi olabilir İfadenin de takdiri şöyle olur: Başka iki kişi, bunların yerine geçerler ki, bunlar da en yakın iki kişidirler. İbn Îsa da şöyle demektedir: En yakın iki kişi" Haksızlığa uğrayan; kelimesinin muzafın hazfi takdirine göre mef'ûldür Yani, onlar hakkında ve onlar sebebiyle önceki iki kişinin günahının hak edilmiş olduğu İki kişi anlamına gelir. Buna göre burada ise, (anlamındadır. ): Süleymanın mülkü üzere' (el-Bakara, 2/102) âyetinin, Süleymanın mülkünde" anlamına geldiği gibi. Şair de şöyle demektedir:
"Ne zaman onu tanımazlıktan gelir, hakkında, şüpheye düşerseniz
onu tanırsınız; Onun dört bir yanından kanlar dökülecektir
Yani, anlamındadır.
Yahya b. Vessâb, el-A'meş ve Hamza Öncekiler şeklinde : Önceki kelimesinin çoğulu olarak? ve"; Kimseler kelimesinden veya; Haksızlığa uğrayanlar, anlamındaki kelimenin sonunda yer alan (ne ve mim) zamirinden bedel olmak üzere okumuşlardır.
Hafs isekelimesini, "te ve ha" harfini üstün olarak okumuştur. Bu kıraat, Ubeyy b. Kâ'b'dan da rivâyet edilmiştir. Faili ise; En yakın iki kişi" âyetidir. Mef ul ise hazf edilmiştir. İfadenin takdiri ise: Ölenin yaptığı vasiyete hak kazandığı halde haksızlığa uğrayan ölene yakın kişilerden ikisi... şeklindedir. Onlara karşı yeminlerin reddedilmesi hakkını kazanan kimseler olduğu da söylenmiştir.
el-Hasen'den de; Önceki iki kişi kıraati rivâyet edildiği gibi, İbn Sîrin'den de; kıraati rivâyet edilmiştir, en-Nehhâs ise der ki: Bu iki kıraat de lahn'dır. (Doğru ve düzgün değildir). Çünkü, hiçbir zaman tesniye olarak; kalıbında bir kelime kullanılmaz. Şu kadar var ki, el-Hasen'den; Yani, size söyleyeceğim bu sözler dolayısıyla sözünü ettiğim bu askeri birlik, kan dökülmesine sebep teşkil edecek bir Savaşm kızışmasına neden olacaktır. diye bir kıraat rivâyet edilmiştir.
25. Ölenin Yakınlarının Yapacakları Yemin:
Yüce Allah'ın:
"Diye Allah adına yemin ederler" âyeti şu demektir: Vasiyette şahitlik edenlerin yerine geçen o diğer iki kişi şöylece yemin ederler: Bizim adamımızın vasiyetinde söyledikleri doğrudur. Size, vasiyetiyle teslim ettiği mal ise, sizin bize getirdiğinizden daha fazla idi. Ve şüphesiz ki sözünü ettiğimiz bu kab da bizim adamımızın beraberinde götürdüğü ve vasiyetinde de yazdığı eşyaları cümlesindendir. Siz ise bu hususta hainlik ettiniz. İşte yüce Allah'ın:
"Bizim şahidliğimiz, o iki kişinin şahadetinden elbette daha doğrudur" yani, bizim yeminlerimiz, onların yeminlerinden daha gerçektir, anlamındaki âyeti bunu ifade etmektedir Böylelikle şehadetin yemin anlamında kullanıldığı da sahih olarak sabit olmaktadır, Yüce Allah'ın şu âyeti de bu kabildendir:
"Onların her birisinin şahitliği dört defa Allah adına... diye şehadet etmesi (yemin etmesi)...dir. " (en-Nûr, 24/8)
Ma'mer, Eyyub'dan, o, İbn Sîrîn'den, o, Abideden şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bunun üzerine ölenin yakınlarından iki kişi kalkıp yemin ettiler.
" Bizim şahidliğimiz... daha doğrudur" âyeti mübteda ve haberdir.
Yüce Allah'ın:
"Biz aşırı da gitmedik" de, biz bu yeminimizde hakkı aşmadık anlamındadır. "O takdirde muhakkak zâlimlerden oluruz" yani, biz batıl üzere yenlin edecek ve hakkımız olmayan bir şeyi alacak olursak, zâlimlerden oluruz.
26. Yeminlerin Reddi:
Yüce Allah'ın:
"Bu.... daha yakındır" âyeti mübtedâ ve haberdir, ise nasb mahallîndedir. Getirmeleri" de, ile nasb edilmiştir, " Yahut... korkmalarına" âyeti de buna atfedilmiştir. " Tevcih edileceğinden" âyeti ise, "Korkmalarına" fiili ile nasb mahalliindedir;
" Yeminlerinden sonra yeminlerin" âyeti ile ilgili olarak; Getirmeleri" ve; Korkmaları kelimelerindeki zamir, kendilerine vasiyet yapılan kişilere racidir. Âyetin akışına daha uygun olan da budur. Bununla kastedilenlerin insanlar olduğu da söylenmiştir. Yani, insanların hainlikten sakınarak yeminlerin davacıya tevcih edilmesi suretiyle rezil olmak korkusu ile, hak ile şahidlikte bulunmalarına daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
27. Allah'tan Korkup Emirlerine İtaat Etmek ve basıklardan Olmamak:
Yüce Allah'ın:
"Allahtan korkun ve dinleyin" âyeti, bir emirdir. İşte bundan dolayı, fiillerin sonlarında gelmesi gereken "nûn"lar hazfedilmiştir.
Yani, size söylenenlere kulak verin, bu söylenenleri kabul edin. Bu hususta Allah'ın emrine tabi olanlar olun.
"Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez" Fasıklık ve fısk, itaatin dışına çıkıp masiyete yönelmek hakkında kullanılır ki, buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/26. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
109. Âyetin Tefsiri
Allah Peygamberleri toplayacağı gün: "Size ne cevap verildi" buyuracak. Onlar da: "Bizim hiçbir bilgimiz yok. Şüphesiz gayıpları çok iyi bilen ancak Sensin" diyecekler.
Yüce Allah'ın:
"Allah Peygamberleri toplayacağı gün," âyeti ile ilgili olarak, bu ayetin kendisinden önceki âyetlerle ilişki yönü nedir diye sorulacak olursa, cevabı şudur: Buradaki ilişki şudur: Vasiyette veya başka bir husus hakkında, iç yüzün hilâfına açıklama yapmanın yasak kılınması, böyle bir yanlış açıklamayı yapana ceza verecek olanın bu durumunu çok iyi bildiğini ortaya koymaktadır, Gün" kelimesi zaman zarfıdır. Bunda âmil ise; "İşitiniz" şeklindeki mukadder fiildir. Yani, öyle bir günün haberini dinleyiniz, işitiniz demektir. İfadenin takdirinin: şeklinde, yani Allah'ın peygamberleri toplayacağı günden korkunuz şeklinde, olduğu da ez-Zeccâc"dan nakledilmiştir. İfadenin takdirinin: Allah’ın peygamberleri toplayacağı vaki olan, Kıyâmet gününden sakının, yahut o günü hatırlayın şeklinde olduğu da söylenmiştir Anlamlar birbirlerine yakındır. Maksat, tehdit ve korkutmaktır.
"Size ne cevap verildi buyuracak" yani, ümmetleriniz size ne şekilde karşılık verdi? Siz, kendilerini Beni tevhide çağırdığınız vakit kavminiz size nasıl karşılık verdi.
"Bizim hiçbir bilgimiz yok... diyecekler" Te'vil âlimleri, peygamberlerin: "Bizim hiçbir bilgimiz yok" sözleriyle kastedilen mananın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bunun anlamının: Biz, ümmetlerimizin bize verdikleri cevabın iç yüzünü bilmiyoruz, şeklinde olduğu söylenmiştir. Çünkü, ceza veya mükâfatı verilecek şey budur, Böyle bir açıklama, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edilmiştir.
Manası: : Bize öğrettiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yoktur, şeklinde olduğu ve burada, bize öğrettiğinden başka, ifadesinin hazfedilmiş olduğu da söylenmiştir ki, bu açıklama İbn Abbâs'tan ve biraz farklı olarak Mücahid'den rivâyet edilmiştir. Yine İbn Abbâs şöyle demektedir: Bunun anlamı şöyledir: Bizim bu konudaki bilgimiz, mahiyetini Senin bizden daha İyi bildiğin bir bilgiden başka bir şey değildir.
Şöyle de denilmiştir: Onlar, böyle bir sorudan dolayı dehşete kapılacak ve korkularından cevap veremeyecekler. Akıllan başlarına geldikten sonra cevap verecekler ve:
"Bizim hiçbir bilgimiz yok" diyeceklerdir. Bu açıklamayı da el-Hasen, Mücahid ve es-Süddî yapmıştır. en-Nehhâs ise, böyle bir şey sahih olamaz, demiştir. Çünkü peygamberler (Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun) için herhangi bir korku da yoktur ve onlar üzülmezler de.
Derim ki: Evet, kıyâmet hallerinin birçoğunda bu böyledir. Bize ulaşan haberde şöyle denilmektedir: "Cehennem getirildiğinde bir sefer kaynayıp coşar Ne kadar peygamber ve sıddîk varsa mutlaka dizleri üstüne çöker." Yine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Cibril, Kıyâmet gününden beni o kadar korkuttu ki, sonunda beni ağlattı. Ve şöyle dedim: Ey Cibril, günahımın geçmişi de geleceğimde bana bağışlanmadı mı? Bana şöyle dedi: Ey Muhammed, o günün dehşetinden öyle şeylere şahit olacaksın ki, bu bağışlamayı sana unutturacaktır."
Derim ki: Eğer kimilerinin de söylediği gibi bu soru, cehennemin kaynayıp coşması esnasında olacaksa, Mücahid ve el-Hasen'in açıklamaları doğrudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
en-Nehhâs ise der ki: Bu hususta sahih olan şudur: Âyetin anlamı şöyledir: Gizli ve açık hallerde size ne şekilde cevap verildi? Bu soru kâfirlere azar olsun diye sorulacaktır. . Peygamberler ise: Bizim hiçbir bilgimiz yok, diyecekler. Bununla da Mesih'i ilâh edinenleri yalanlamış olacaklardır. İbn Cüreyc de der ki: Yüce Allah'ın:
"Size ne cevap verildi" âyetinin sizden sonra neler yaptılar demektir. Onlar da:
"Bizim hiçbir bilgimiz yok. Şüphesiz gaybları çok iyi bilen ancak Sensin" diyeceklerdir
Ebû Ubeyd de der ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bir hadisi de bu açıklamaya benzemektedir. O, şöyle buyurmuştur: "(Kıyâmet gününde) bazı kimseler Havz'in başında yanıma gelecekler. Fakat oradan çekip uzaklaştırılacaklardır. Ben de: Onlar Ümmetimdendirler diyeceğim. Bu sefer: Sen, senden sonra bunların (dinde olmayan) neler ortaya çıkardıklarını bilemezsin denilecektir." Buhârî, Tefsir 5- sûre 14, 21. sûre 2, Rikaak 45, 53, Fiten 1; Müslim,Tahâre 39 Salât 53.
Gayblar kelimesinin "ğayn" harfini, Hamza, el-Kisâî ve Ebû Bekr esreli okumuşlar, diğerleri ise ötreli okumuşlardır.
el-Maverdî der ki; Yüce Allah'ın kendilerinden daha iyi bildiği bir hususu ne diye onlara soracaktır diye sorulacak olursa, buna iki türlü cevap verilir:
1- O, peygamberlere kendilerinin bilmedikleri, ümmetlerinin küfür, münafıklık ve kendilerinden sonra haklarında uydurdukları yalanları öğretmek için;
2- O, böylelikle ümmetlerini herkesin gözü önünde rezil etmek istediği için soruyu soracaktır. Tâ ki bu onlar için, bir çeşit ceza olsun.
110. Âyetin Tefsiri
Allah, o zaman şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu Îsa! Senin üzerindeki ve ananın üzerindeki nimetimi hatırla. Hani Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile desteklemiştim. Beşikteyken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncili de öğretmiştim. Hani Benim iznimle çamurdan bir kuş suretine benzer bir şey yapıyordun, ona üfürüyordun da, iznimle bir kuş oluveriyordu. Anadan doğma körü, abraşı da yine Benim iznimle İyi ediyordun. Yine Benim iznimle ölüleri (diri olarak) çıkartıyordun. Ve hani, İsrail oğullarını kendilerine apaçık mucizelerle geldiğin zamanda senden çekmiştim de, içlerinden kâfir olanları: 'Bu, apaçık bir sihirden başka birşey değildir' demişlerdi."
Yüce Allah'ın:
"Allah o zaman şöyle diyeceki Ey Meryem oğlu Îsa, senin üzerindeki... nimetimi hatırla" âyetinde geçen bu durum, Kıyâmet gününün niteliklerindendir. Sen, Allah'ın peygamberleri toplayacağı ve Îsa'ya şunları şunları söyleyeceği günleri hatırla! diye buyurmuş gibidir, Bu açıklamayı, el-Mehdevî yapmıştır.
"Îsa" kelimesinin ref mahallinde olması,
"Meryem oğlu" da ikinci bir nida olması mümkün olduğu gibi, bunun da nasb mahallinde olması da mümkündür. Çünkü o, mansub bir nidadır. Şairin şu mısraında oluduğu gibi:
Ey CarudTun oğlu, MünziiMn oğlu Hakemt "
Eğer ikincisi muzaf ise -et- Tuval'ın Nahiv bilgini Muhammed b. Ahmed b. Abdullah et-Tuvâl (v. 243); el-Kisâî'nin yakın öğrencilerindendi. dışında hiçbir kimseye göre merfu' olması câiz değildir.
Yüce Allah'ın:
"Senin üzerindeki nimetimi hatırla" âyetine gelince, Hazret-i Îsa bunları hatırlayan bir kimse olmakla birlikte, Allah'ın kendi üzerindeki ve annesinin üzerindeki nimetini hatırlamasını emretmesi şu iki sebepten dolayıdır:
1- Sair ümmetlere, Allah'ın kendilerine özel olarak tahsis ettiği şan ve şerefi onlara ayrıcalıklı olarak vermiş olduğu yüksek mevkiini Kitab-ı Kerîminde okunması,
2- Bununla delilini pekiştirmesi ve onu inkâr edenlerin kanaatlerini reddetmesi.
Daha sonra yüce Allah, nimetlerini saymaya geçerek şöyle buyurmaktadır:
"Hani, Ben seni., desteklemiştim" yani, gücüne güç katmıştım. Te’yid (desteklemek), güç, kuvvet anlamına gelen; dan alınmıştır. Bu desteklemeye dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/87. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Ruhu'l-Kudüs" iki şekilde açıklanmıştır. Birincisi, daha önce geçen;
"Ve kendinden bir ruh" (en-Nisa, 4/171. ayet, 3. başlıkta) âyetinde geçmiş olduğu gibi; Allah'ın kendisine has olarak vermiş olduğu tertemiz ruhtur. İkincisi ise, Cebrâîl aleyhisselamdır ki, daha sahih olan da budur Bu da daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/87. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
tuğun gibi, yetişkin iken de peygamber olarak onlarla konuşuyordun. Bu hususa dair açıklamalar, daha önce Âl-i İmrân sûresinde (3/45-46. ayetlerin tefsirinde) geçmiş olduğundan bunları tekrarlamanın bir anlamı yoktur.
"İsrail oğullarını kendilerine apaçık mucizelerle" yani, bu âyeti kerimede sözü geçen apaçık belge ve mucizelerle
"geldiğin zamanda" seni öldürmek istediklerinde
"senden çekmiştim" yani onların zararlarını önlemiş ve engellemiştim
"de, içlerinden kâfir olanları" yani, sana îman etmeyip peygamberliğini inkâr edenleri,
"bu" mucizeler,
"apaçık bir sihirden başka bir şey değildir demişlerdi."
Âyet-i kerimedeki Sihir" kelimesini, Hamza ve el-Kisâî; Sihirbaz, büyücü diye okumuşlardır. Yani, bu adam ancak oldukça güçlü bir sihirbaz olabilir, anlamındadır.
111. Âyetin Tefsiri
Hani, havarilere: "Bana ve Rasûlüme îman edin" diye vahyetmiştim de: "Îman ettik. Gerçekten müslümanlar olduğumuza Sen de şahid ol" demişlerdi.
Yüce Allah'ın:
"Hani, havarilere: Bana ve Rasulüme îman edin, diye vahyetmiştim" âyetinin anlamlarına dair açıklamalar daha önceden (Âl-i İmrân, 3/52. âyet ve devamında.) geçmiş bulunmaktadır.
Vahiy, Arapça'da ilham demektir. Birkaç kısımdır: Hazret-i Cebrâîl'in peygamberlere gönderilmesi anlamında vahiy, bu âyet-i kerimede olduğu gibi ilham anlamında vahiy. Yani Ben, onlara ilham etmiş ve kalplerine böyle bir manayı bırakmıştım. Nitekim yüce Allah'ın:
"Ve Rabbin bal arısına ilham etti (vahy)" (en-Nahl, 16/68);
"Ve Mûsa'nın annesine ilham ettik (vahy)" (el-Kasas, 28/7.) âyeti bu kabildendir. Uyanıkken ve uykuda İken bildirmek anlamına da gelir. Ebû Ubeyde der ki: Vahyettim, emrettim anlamına gelir.
(........) ise, sıla için gelmiştir. aynı anlamda kullanılır. Nitekim yüce Allah'ın:
"Çünkü Rabbin ona vahyetmişti" (ez-Zilzal, 99/5) âyetinde bu anlamda kutlanılmıştır. Şair el-Accâc da şöyle demektedir:
"Ona karar bulmasını vahyetti, o da karar buldu."
Yanı, ona karar bulmasını emretti, o da karar buldu, demektir.
Burada:
"Vahyetmiştim" âyetinin, onlara emretmiştim anlamına olduğu da söylenmiştir. Onlara açıklamıştım, diye de açıklanmıştır.
"Gerçekten müslümanlar olduğumuza Sen de şahid ol" âyetinde; "Gerçekten bizlerin..." âyeti aslı üzere çift "nûn" ile gelmiştir. Araplardan bu iki nun'dan birisini hazf eden de vardır. Şahid ol Ey Rab! demektir. Bunun: Ey Îsa, gerçekten bizim Allah'a teslim olmuş kimseler olduğumuza şahidlik et? anlamında olduğu da söylenmiştir.
112. Âyetin Tefsiri
Hani, havariler: "Ey Meryem oğlu Îsa, Rabbin gökten bize bir sofra indirebilir mi?" demişlerdi. O: "Eğer îman edenlerdenseniz Allah'tan korkun" demişti.
Yüce Allah'ın:
"Hani havariler: Ey Meryem oğlu Îsa... demişlerdi" âyetinin i'rabı, az önce geçen (110. âyetin baş tarafının) i'rabı gibidir.
" Rabbin.... ebilir mi" âyetinin, Kisaî, Ali, İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr ve Mücahid tarafından kıraati; ebilir misin" şeklinde "te" ile ve; "Rabbin kelimesi de nasb ile okunmuştur. Ayrıca el-Kisâî; "soru edatının "lâm" harfini, daha sonra gelen "te" harfine idğam etmiştir. Diğerleri ise, "te" yerine "ye" ile ve; "Rabbin" kelimesini de merfu' olarak okumuşlardır. Ancak bu kıraatin açıklanması birinçişinden daha zordur. es-Süddî der ki: ("te"li okuyuşa göre) âyetin anlamı şudur: Sen, Rabbinden üzerimize bir sofra indirmesini isteyecek olursan, Rabbin sana itaat eder mi? Buna göre; Edebilir" âyeti, "İtaat eder anlamındadır. Nitekim; Duasını kabul etti, isteğini yerine getirdi, kipinin (karşılık verdi, cevap verdi anlamına) kullanıldığı olmaktadır. İşte burada da (..... Güç yetirdi: İtaat etti) anlamındadır.
Âyetin anlamının: "Rabbin güç yetirebilir mi" anlamında olduğu da söylenmiştir. Ancak, böyle bir soru, onların yüce Allaha dair bilgileri sağlamlaşmadan önce, işin başında vukua gelmişti. Bundan dolayı Hazret-i Îsa, onların bu yanlışlıkları ve yüce Allah hakkında câiz olmayan bir şeyi câiz kabul etmeleri üzerine: "Eğer îman edenlerdenseniz Allah'tan korkun" demiş idi. Yani, yüce Allah'ın kudretinde hiçbir şüpheye düşmeyin, demişti.
Derim ki: Ancak bu açıklamanın, tartışılır bir yönü vardır. Zira Havariler, peygamberlerin en yakın ve gözde adamları, onların en samimi ve onlara en yakın yardımcı olan kimselerdir. Nitekim, Hazret-i Îsa: "Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kimlerdir" dediğinde, "Havariler, Allah'ın (dininin) yardımcıları bizleriz" demişlerdi. (es-Saff, 61/14) Hazret-i Peygamber de: "Her bir peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim ise ez-Zübeyr'dir." diye buyurmuştur. Buhârî, Cihât, 40, 41, 135, Fedailu Ashâbi'n-Nebiyy 13, Meğâzi 29; Müslim, Fedaulu's-Sahâbe 48; İbn Mâce, Mukaddime 11; hadîs no: 122; Müsned, 89, 102, 103, III, 307, 3143J8, 365.
Bilindiği gibi peygamberler -Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun- yüce Allah hakkında vacib câiz ve imkânsız olan şeyleri öğretmek, bütün bunları da ümmetlerine tebliğ etmek üzere gelmişlerdir. Peki bu husus, peygamberlerin gözde ve özel adamları için yüce Allah'ın kudretini bilmeyecek kadar nasıl gizli kalabilir? Şu kadar var ki, şöyle demek de mümkündür; 6u ifadeler, onlarla beraber bulunan kimselerden sadır olmuştur. Nitekim, bazı cahil bedevi Araplar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a :Bunların (silahlarını astıkları ve tapındıkları) Zatu Envât diye bir ağaçları olduğu gibi, bize de bir Zatu Envât yap, demişlerdi. Tirmizî, Fiten 18; Müsned, V, 218. Yine, Hazret-i Mûsa'nın kavminden bazı kimseler:
"Bunların bir takım tanrıları bulunduğu gibi, sen de bizim için bir tanrı yap" (el-A'raF, 7/138) demişlerdi. Nitekim, ileride buna dair açıklamalar, yüce Allah'ın izniyle el-A'raf sûresinde (belirtilen ayet-i kerimenin tefsirinde) gelecektir.
Şöyle de denilmiştir: Bu, istekte bulunanlar şanı yüce Allah'ın bu işe güç yetirebileceğinde şüpheye düşmemişlerdi. Çünkü bunlar mü’min, Allah'ı bilen ve tanıyan kimselerdi. Onların bu ifadeleri, senin bir kimseye, bu işe güç yetire bileceğini bilmenle birlikte, filan kişi gelebilir mi demen kabilindendir. O takdirde mana: Bunu yapar mı ve benim bu isteğimi yerine getirir mi şeklinde olur. Bu istekte bulunanlar, şanı yüce Allah'ın buna da başka şeylere de güç yetirebildiğini, hem delâlet yoluyla, hem peygamberlerinin verdiği haber yoluyla, hem de akılları yoluyla biliyorlardı. Ancak, bunu bir de gözleriyle görerek (ayne'l yakin) de aynı şekilde bilmek istemişlerdi. Tıpkı İbrahim (sallallahü aleyhi ve sellem)'in -önceden de geçtiği üzere-:
"Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster" (el-Bakara, 2/260.) dediği gibi. Halbuki Hazret-i İbrahim bunu, bu konudaki haber ve aktf yoluyla elde ettiği bilgilerle bilmişti. Bununla birlikte herhangi bir şüphe ve tereddüdün müdahale etmediği gözleriyle görerek bilmek istemişti. Zira, mantıkî yoldan elde edilen bilgi ile haber yoluyla elde edilen bilgi hakkında şüphe sözkonusu olabilir ve itirazlar yöneltilebilir. Ancak, gözle görülerek elde edilen bilgi hakkında bunların herhangi birisi sözkonusu olmaz. Bundan dolayı havariler de tıpkı Hazret-i ibrahim'in:
"Fakat kalbimin yatışması için istiyorum" (el-Bakara, 2/260) dediği gibi, onlar da: "Kalplerimiz yatışsın,., diye" demişlerdi.
Derim ki: Bu, güzel bir te'vildir. Fakat, bundan da daha güzel te'vil şudur: Bu sözleri, havarilerle birlikte olanlar söylemişlerdi- -İleride açıklanacağı üzere-. İbnü'l-Arabî, "el-Mustatî; Güç yetîren"i yüce Allah'ın isimleri arasında sayar. Ve şöyle der; Bunun, isim olarak kullanıldığı ne Kitapta ne sünnette vârid değildir. Fakat bu, yüce Allah'ın fiili olarak varid olmuştur Daha sonra da havarilerin: "Rabbin... indirebilir mi" sözlerini zikreder. Ancak, İbnü’l-Hassâr, "Şerhü's-Sünne" adlı eserinde ve başkalarında onun bu görüşünü reddetmiştir. İbnül-Hassâr der ki: Şanı yüce Allah'ın, havarilerin Hazret-i Îsa'ya söylediklerini haber verdiği: "Rabbin.., indirebilir mi" ifadesinde, Rabbin güç yetirebilmesînde şüphe sözkonusu değildir. Bu, ince bir şekilde soru sormak ve yüce Allah'a karşı edeptir. Zira, mümkün olan her bir gey, ezelî ilminde mutlaka vuku bulacaktır ve herkes için vaki olacaktır, diye bir şey sözkonusu değildir. Havariler ise, Hazret-i Îsa'ya îman edenlerin en hayırlıları idiler.
Yüce Allah'ın, mümkün olan her birşeye güç yetirebileceğinin onlar tarafından bilinmemesi nasıl zannedilebilir. Güç yetirebilir mi?" âyetinin " İle (yapabilir misin) şeklindeki kıraatine gelince, şöyle denilmiştir: Yani, Rabbinden böyle bir istekte bulunabilir misin. Bu, Âişe ve Mücahid'in -Allah ikisinden de razı olsun- görüşüdür. Âişe (radıyallahü anha) dedi ki: Bu havariler: "Rabbin güç yetirebilir mi?" demeyecek kadar yüce Allah'ı bilen kimseler idi. Ama onlar: "Sen, Rabbinden dileyebilir misin" demişlerdi. Yine Hazret-i Âişe'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Havariler, şanı yüce Allah'ın sofra indirmeye kadir olduğunda şüphe etmiyorlardı. Ama onlar, "Rabbin İndirebilir mi" değil de; "Sen, Rabbinden istiyebilir misin?" demişlerdi.
Muâz (b. Cebel) dedi ki: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı defalarca "te" harfi :Rabbinden isteyebilir misin?" diye okuduğunu işitmişimdîr.
ez-Zeccâc da der ki: Yani, istediğin bu hususta, Rabbinin isteğini yerine getirmesini istiyebilir misin? Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Rabbine bu hususta dua edip O'ndan dilekte bulunabilir misin? İkisinin de anlamı birbirine yakındır, fakat bir mahzuf takdiri de kaçınılmazdır. Yüce Allah'ın:
"O kasabaya sor" (Yûsuf, 12/82.) âyetinde olduğu gibi. Ancak, "te" "ye" ile okuyuşta herhangi bir ifadenin hazfedildiğini söylemeye gerek yoktur.
"Eğer îman edenlerdenseniz" Yani, eğer sizler, Ona ve benîm getirdiklerime îman eden kimseler iseniz. -Çünkü size, yeteri kadar âyetler, mucizeler gelmiş bulunmaktadır-
"Allahtan korkun demişti" O'na isyan etmekten ve çokça isteklerde bulunmaktan sakının. Çünkü sizler bu mucizeleri istemeniz halinde başınıza neler geleceğini bilemezsiniz. Zira yüce Allah, kulları için daha uygun olanı yapar.
113. Âyetin Tefsiri
Dediler ki; "Biz, istiyoruz ki o sofradan yiyelim. Kalplerimiz yatışsın. Senin bize gerçekten doğru söylediğini bilelim ve biz de ona şahidlik edenlerden olalım.
Yüce Allah'ın:
"Dedilerki: Biz istiyoruz ki o sofradan yiyelim" âyetinde
"yiyelim" anlamındaki fiil; ile nasb edilmiştir. Daha sonra gelen,
"kalplerimiz yatışsın. Senin bize gerçekten doğru söylediğini bilelim ve biz de ona şahidlik edenlerden olalım" anlamındaki âyetlerde de bütün fiiller ona atfedilin iştir. Bu ifadeleriyle böyle bir istekte bulunmaları kendilerine yasaklanınca, bu isteklerinin sebebini açıklamış oldular
Onların:
"O sofradan yiyelim" şeklindeki sözleri, iki türlü açıklanabilir: Evvela onlar, böyle bir şeye ihtiyaç duydukları için o sofradan yemek istemişlerdi. Çünkü Hazret-i Îsa, şehir dışına çıktığında ona beşbin kişi veya daha fazla bir kalabalık uyardı. Onların bazıları da onun ashâbı idi. Bazıları ise, herhangi bir hastalıkları veya bir rahatsızlıkları dolayısıyla ondan kendilerine dua etmesini istiyen kimselerdi- Bunlar da kötürüm veya kör kimseler idiler. Kimisi de olanları seyreder ve alay ederdi.
Yine bir gün bir yere çıkmışken, yollan bir dağdan geçti. Beraberlerinde yiyecek birşey yoktu. Bunlar acıktılar. Havarilere şöyle dediler: Îsa'ya söyleyin de üzerimize gökten bir sofra inmesi için dua etsin. Havarilerin başı Şem'un Hazret-i Îsa'nın yanına vardı ve insanların kendilerine gökten bir sofra indirmesi için dua etmesini istediklerini haber verdi- Hazret-i Îsa Şem'un'a; "Onlara deki, eğer gerçekten mü’min kimseler iseniz Allah'tan korkun." Şem'un bunu bu teklifte bulunanlara haber verince, bu sefer ona şöyle dediler: Ona de ki:
"Biz, istiyoruz ki o sofradan yiyelim..." diye âyette geçen sözlerini iletti.
İkinci açıklama şekli de şöyledir:
"O sofradan yiyelim" yani, biz böyle bir şeye olan ihtiyacımızdan dolayı değil, onun bereketini elde edelim diye bunu istiyoruz. el-Maverdî der ki: Bu daha uygun görünmektedir. Çünkü gerçekten muhtaç olsalardı, bu istekte bulunmaları kendilerine yasak 1 anmazdı.
"Kalplerimiz yatışsın" şeklindeki sözlerinin de üç anlama gelme ihtimali vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın, seni bize bir peygamber olarak gönderdiği hususunda kalplerimiz yatışsın ve bundan emin olsun. İkincisi, yüce Allah'ın bizi, bu davetimiz için seçtiğinden yana kalplerimiz mutmain olsun. Üçüncüsü de şanı yüce Allah'ın bizim isteğimizi kabul ettiğinden yana kalplerimiz huzur bulsun, emin olsun. Bu üç türlü açıklamayı da el-Mâverdî zikretmektedir.
el-Mehdevî de şöyle der: Yani, yüce Allah'ın bizim orucumuzu ve amellerimizi kabul ettiğine dair kalplerimizin yatışmasını istiyoruz.
es-Sa'lebî der ki: Böylelikle onun kudretine yakînen (kesinlikle) inanalım ve kalplerimiz bunun sonucunda yatışsın,
"Senin bize gerçekten doğru söylediğini bilelim." Senin Allah'ın Rasulü olduğunu gerçekten bilelim,
"ve biz de ona şahidlik edenlerden olalım." Yani, Allah hakkında vahdaniyetine, senin de risalet ve peygamberliğine şahidlik edenlerden olalım.
“Ve biz de ona şahidlik edenlerden olalım" âyetinin: Bu sofranın indirilişini görmeyenlerin nezdinde, yanlarına vardığımızda senin lehine şahidlik edenlerden olalım, anlamında olduğu da söylenmiştir.
114. Âyetin Tefsiri
Meryem oğlu Îsa: "Allah'ım, Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir ki, bizim için hem önceden gelenlerimize, hem sonra geleceklerimize bir bayram ve Senden bir âyet olsun. Bizi rızıklandır. Çünkü Sen rızık verenlerin en hayırlısısın" dedi.
Yüce Allah'ın:
"Meryem oğlu Îsa: Allah'ım, Rabbimiz" âyetinde geçen (ve Allah'ım anlamına gelen): kelimesinin aslı, Sîbeveyh'e göre, "Ya Allah" şeklindedir Sondaki iki tane "mîm" ise, "yâ" nida harfinden bedeldir. "Rabbimiz" ise ikinci bir nidadır. Sîbeveyh bundan başkasını câiz kabul etmez. Bunun sıfat olması da câiz değildir. Zira, kelimenin aldığı şekil dolayısıyla bu kelime nidaya ve seslenişe benzemektedir.
Mâide'nin anlamı: "Bize gökten bir sofra indir" âyetindeki" Sofra (el-Mâide), üzerinde yemek bulunan yükseltilmiş tahtalar (masa) dır. Kutrub der ki: Üzerinde yemek bulunmadıkça Mâîde ismini almaz. Eğer yemek yoksa ona "hivân: masa" denilir. "Mâide" kelimesi, kölesine yemek yedirdiği veya verdiğini anlatmak üzere kullanılan 'den; "fâüe" veznindedir. Buna göre Mâide, üzerindeki şeyleri veren; anlamına gelir. el-Ahfeş'in naklettiği Ru'be'nin şu beyiti de bu kabildendir:
"Lüks ve nimetler içerisinde yaşayan ve denk kimselerin başları hediye
olarak sunulur. Kendisinden istekte bulunulan mü’minlerin emirine."
Bu beyitin son kelimesi, kendisinden birşeyler vermesi istenen, dilekte bulunulan kimse demektir. (Ve Mâide kelimesi de aynı kökten gelmektedir). Buna göre Mâide, yemek yiyenlere yemek yediren ve yemeği veren demektir. Mecazi olarak yemeğin kendisine de Mâide denilmektedir. Çünkü yemek Mâide üzerinde yenilir. Nitekim, Arapların yağmura "semâ" demeleri de böyle mecazî bir ifadedir, Kûfeliler derler ki: Ona "Mâide" denilmesi, üzerindekiler ile 'hareket etmesi dolay ısıyladır. Ve bu, Arapların meyledip hareket eden bir şey hakkında kullandıkları; tabirlerinden gelmektedir.
Şair de şöyle demektedir:
"Bir güvercin şakıdığında belki ağlarsın
Ağacın eğilmiş dalı onu hareket ettirdiğinde.
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Ondan sonra Kinanelinin öldürülmesi huzursuz etti beni;
O, uçsuz bucaksız yer, az kalsın altımda sarsılıyordu."
Yüce Allah'ın:
"çalkalayıp sarsar diye yeryüzünde sabit dağlar koydu (yarattı)." (en-Nahl, 16/15)
Ebû Ubeyde der ki: Mâide, "mef'ûle" anlamında faile veznindedir. Tıpkı
"Hoşnut bir yaşayış içinde" (el-Hâkka, 69/2) hoşnut olunan bir yaşayış anlamında olması gibi. Yine
"Atılan bir su" (et-Târık, 86/6) âyetindeki atılan da, kendisi "atılan" (ism-i fail) değil de ismi mef'ûl anlamında başkası tarafından atılan demektir.
Yüce Allah'ın:
"Bizim için... bir bayram olsun" âyetindeki; " Olsun, kelimesi, Mâide'nin sıfatıdır. (Emrin) cevabı değildir
el-A'meş ise bunu cevap olmak üzere şeklinde cevap olarak okumuştur. Âyetin anlamı ise: Bu sofranın ineceği gün "hem bizim için, hem önceden gelenlerimize" yani, hem ümmetimizin baştan gelenlerine, hem sonradan geleceklerine bayram olsun, şeklindedir, id: Bayram'ın anlamı denildi ki: Sofra, üzerlerine pazar günü sabah ve akşam indirildi. Bundan dolayı pazarı bayram edindiler. Bayram anlamına gelen; tekildir, çoğulu ise şeklinde gelir. Bu kelimenin aslı "vav"lı olmakla birlikte uyâ" ile çoğul yapılması, tekilde de bu "yâ"nın ortada sabit oluşu dolayısıyladır. Şöyle de denilmiştir: Sopanın çoğulu olan, Sopalar ile bayramlar arasındaki farkın anlaşılması için "ya" ile çoğul yapıldığı da söylenmektedir. ise, bayram yaptılar, bayramda hazır bulundular, anlamındadır. Bunu, el-Cevherî ifade etmiştir.
Bu kelimenin aslının, dönmek anlamına gelen; fiilinden geldiği de söylenmiştir. Buna göre bu kelime (yani bayram): şeklinde "vav"lıdir. "VaV'dan önceki harf esreli olduğundan dolayı "yâ"ya dönüştürülmüştür.-Mîzan, mîkat ve mîad kelimeleri gibi. Fıtır ve kurban günlerine İyd (bayram) denilmesinin sebebi ise; bunların her sene tekrar avdet etmeleri (dönmeleri) dolayısı iledir.
el-Halil der ki: îyd (bayram), insanların âdeta kendisine dönüşlerini ifade ediyormuş gibi, toplandıkları her güne denilir İbnü'l-Enbarî der ki; İyd'e bu ismin veriliş sebebi, sevinç ve huzur içerisinde dönüşü (avdet etmesi)nden dolayıdır. Çünkü bayram, bütün insanların sevindikleri bir gündür. Nitekim, bu günde bile hapiste olan tutuklulardan, borçlarının istenmediği, cezalandırılmadığı, yabanî hayvanların, kuşların avlanmadığı, çocukların okullara gitmediği görülen bir şeydir.
Şöyle de denilmiştir: Bayrama "İyd" deniliş sebebi, her insanın kendi makam ve mevkiine, bunun gerektirdiklerine avdet etmesi dolayısıyladır. Nitekim, bayramda onların giydikleri, kılık kıyafetleri ve yedikleri birbirinden farklı olabilmektedir. Kimisi misafir kabul eder, kimisi misafir olur. Kimisi başkasına merhamet eder, kimilerine de merhamet olunur. Bayrama bu ismin verilişinin; "İyd"e benzeterek şerefli bir gün oluşundan dolayı olduğu da söylenmiştir.' Çünkü İyd, aslında Araplarca oldukça meşhur, son derece değerli ve kendisine nisbet ettikleri (ismi mensüb yaptıkları) bir erkek deveye verdikleri addır. İsm-i mensub yapılarak (........): İyd'e mensub develer denilir, Şair de şöyle demektedir:
"Ona karşılık oldukça yüksek fiyatta dinarların ödendiği bir deve."
Bu beyit daha önceden (el-Bakara, 2/283. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Zeyd b. Sabit; (........) kelimelerini çoğul olarak; "Önceden gelenlerimize, sonra geleceklerimize" şeklinde çoğul olarak okumuştur,
İbn Abbâs der ki: Yani, onların ilki o sofradan yediği gibi, insanların sonuncusu da ondan yesin, anlamındadır.
"Senden bir âyet" yani, bir delâlet ve bir belge olsun,
"Bizi rızıklandır." Bize ver
"Çünkü Sen, rızık verenlerin" bağışlayanların rızık ihsan edenlerin
"en hayırlısısın." Çünkü Sen, hiçbir şeye muhtaç olmayan gani, her türlü övgüye lâyık olan hamidsin.
115. Âyetin Tefsiri
Allah buyurdu ki: "Gerçekten Ben onu size İndireceğim. Ama bundan sonra sîzden kim kâfir olursa Ben onu âlemlerden kimseyi azaplandırmayacağım bir azapla azaplandıracağim."
"Allah buyurdu ki: Gerçekten Ben onu size indireceğim" âyeti, yüce Allah tarafından verilmiş bir vaa'd olup, bununla Hazret-i Îsa'nın dileğini kabul ettiğini ifade etmektedir. Nitekim, Hazret-i Îsa'nın böyle bir dilekte bulunması da havarilerin isteklerini kabul ederek gerçekleşmiştir. Bu ise, yüce Allah'ın böyle bir sofrayı indirmiş olmasını gerektirmektedir. Zaten onun vaadi haktır. Ancak, bu sofranın indirilişinden sonra buna şahit olan topluluk inkâr edip kâfir oldular, O bakımdan maymun ve domuzlara dönüştürüldüler. İbn Ömer der ki: Kıyâmet gününde insanlar arasında azâbı en çetin olanlar münafıklar, Mâide'nin sahiplerinden kâfir olanlar ve Firavn ve hanedanıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ama bundan sonra sizden kim kâfur olursa, Ben onu âlemlerden kimseyi ayıplandırmayacağım bir azapla azaplandıracağım" diye buyurmaktadır.
İlim adamları, Mâide'nin İnip inmediği hususunda farklı görüşlere sahiptirler- Cumhûrun kabul ettiği ve doğru olan görüş Mâide'nin indiğidir. Çünkü yüce Allah:
"Gerçekten Ben onu size indireceğim" diye buyurmuştur. Mücahid ise şöyle demektedir. Mâide inmedi. Bu, ancak yüce Allah'ın insanlara vermiş olduğu bir Örnektir, Bununla peygamberlerinden mucizeler istemelerini yasaklamaktadır.
Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah onlara, isteklerini kabul edeceği vaadinde bulundu. Fakat kendilerine:
"Ama bundan sonra kim kâfir olursa,.," deyince, bu İstekten vazgeçtiler, Allah'tan bağışlanmalarını dilediler ve; hayır, böyle birşey istemeyiz, dediler. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır. Ancak, bu görüş ile bundan önceki görüş yanlıştır. Doğrusu bu Mâide'nin indiğidir.
İbn Abbâs der ki: Meryem oğlu Îsa, İsrail oğullarına şöyle dedi: Otuz gün oruç tutunuz, sonra Allah'tan ne isterseniz dileyiniz. O size bunu verecektir. Bunun üzerine onlar da otuz gün oruç tuttular ve şöyle dediler: Ey Îsa, biz bir kimseye bir iş yapsak, sonra da işimizi bitirsek, şüphesiz daha sonra bize yemek yedirirdi. Biz ise oruç tuttuk ve acıktık. Allah'a dua et de üzerimize gökten bir sofra indirsin. Bunun üzerine melekler, taşıdıkları bir sofra ile geldiler. Bu sofra üzerinde yedi ekmek ve yedi balık vardı. Bunları önlerine koydular. En son kişi de tıpkı ilk kişi gibi yedi (ve doydu).
Ebû Abdullah Muhammed b. Ali et-Tirmizî el-Hakîm de, "Nevâdiru'l-Usûl" adh eserinde şöyle demektedir: Bize, Ömer b. Ebi Ömer anlattı, dedi ki: Bize Ammâr b. Harun es-Sakafı anlattı, Zekeriya b. Hakîm el-Hanzalî'den, o, Ali b. Zeyd b. Cud'ân'dan, o, Ebû Osman en-Nehdî’den, o, Selman el-Farisî'den şöyle dediğini nakletti: Havariler, Meryem oğlu Îsa'ya -Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun- sofrayı istediklerinde, o da kalkıp yün elbiselerini bıraktı, bunun yerine siyah kıldan elbiselerini giyindi. Ayağa kalktı, ayaklarını ve topuklarını birbirine yapıştırdı. Baş parmağını baş parmağına değdirip, sağ elini sol elinin üzerine koydu. Sonra yüce Allah'a huşu' içerisinde başını eğdi. Arkasından gözyaşlarını salıvererek ağladı. Yaşlar sakalları üzerinden akıp gitti. Gözyaşları damla damla göğsüne düşmeye başladı, sonra şöyle dedi: "Allah'ım, Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir ki, bizim için hem önceden gelenlerimize hem sonra geleceklerimize bir bayram ve Senden bir âyet olsun. Bizi rızıklandır. Çünkü sen rızık verenlerin en hayırlısısın. Allah buyurdu ki: Gerçekten Ben onu size indireceğim..."
Sofra, birisi altında birisi üstünde olmak üzere iki bulut arasında kırmızı renkli ve yuvarlak bir sofra halinde insanların gözü önünde indi. Îsa (aleyhisselâm) dedi ki: "Allah'ım sen bunu bir rahmet kıl. Bunu bir fitneye düşme sebebi kılma, Ey benim yüce İlahım, ben senden hayret verici dileklerde bulunuyorum ve sen veriyorsun,"
Sofra, Hazret-i Îsa'nın önünde, bir mendil ile örtülü olduğu halde indi, Hazret-i Îsa, beraberindeki havarilerle birlikte secdeye kapandı. Sofranın daha önce benzerini almadıkları güzel kokusunu alıyorlardı. Hazret-i Îsa şöyle dedi: "Aranızda Allah'a en çok ibadet eden, Allah'a karşı en cesaretli, Allah'a en çok güveneniniz hangisi ise, şu sofranın üzerini açsın ki, ondan yiyelim, Allah'ın ismini anarak yiyelim ve bundan dolayı da Allah'a hamd edelim.
Havariler dediler ki: Ey Ruhullah, bu işe sen daha lâyıksın. Bunun üzerine Hazret-i Îsa -Allah'ın salavâü üzerine olsun- kalktı, güzel bir şekilde abdest aldı. Güzel bir namaz kıldı, uzun uzun dua etti. Sonra sofraya oturdu, üzerini açtı. Sofrada kızartılmış bir balık vardı. Bu balıkta kılçık diye birşey yoktu. Yağ gibi akıyordu. Etrafına ise, pırasa müstesna her türlü bakliyattan konulup hazırlanmıştı. Baş tarafında ise, tuz ve sirke vardı. Kuyruğunun yanında ise beş ekmek vardı. Ekmeklerden birisinin üzerinde de beş tane nar, diğerinin üzerinde hurmalar, diğerinin üzerinde de zeytin vardı.
es-Sa'lebî der ki: Ekmeklerden birisinin üzerinde zeytin, ikincisi üzerinde bal, üçüncüsü üzerinde yumurta, dördüncüsü üzerinde peynir, beşincisi üzerinde ise kuru et vardı.
Bunun haberi yahudilere ulaşınca keder ve üzüntü ile geldiler. Kahrolmuş bir vazıyette ona baktılar, hayret edecek bir durum gördüler, Şem'ûn - ki, bu havarilerin başıdır- dedi ki: Ey Ruhullah, bu dünya yiyeceğinden midir, cennet yiyeceğinden midir? Îsa -Allah'ın salavâtı üzerine olsun- şöyle dedi: Bu sorulardan hâlâ vazgeçmeyecek misiniz? Sizin azaba uğratılmanızdan gerçekten çok korkuyorum. Şem'ûn dedi ki: İsrail oğullarının ilahına yemin olsun ki, ben bununla kötü bir maksat gütmedim.
Dediler ki: Ey Ruhullah, keşke bu mucize ile birlikte bir başka mucize daha olsaydı. Îsa (aleyhisselâm) dedi ki: "Ey balık, Allah'ın izniyle diril" Balık gözleri parıldar bir şekilde dinç ve taze bir balık haline gelerek silkelenmeye, hareket etmeye başladı. Havariler korkuya kapılınca, Hazret-i Îsa şöyle dedi: Bana ne oluyor ki, bir şey istiyorsunuz, size o şey verildi mit ondan hoşlanmıyorsunuz. Azaba uğra turnanızdan gerçekten çok korkuyorum. Yine şöyle buyurdu: Bu sofra, üzerinde ne dünya yiyeceği ne de cennet yiyeceği olmadığı halde indi. Bu yiyeceği, yüce Allah sonsuz kudretiyle yarattı. Ona ol dedi, o da oluverdi.
Bu sefer Îsa dedi ki: Ey balık eski haline dön. Balık eskiden olduğu gibi kızarmış haline döndü. Havariler dediler ki; Ey Ruhullah, ondan ilk olarak sen ye. Hazret-i Îsa şöyle dedi: Bundan Allah'a sığınırım. Bundan onu isteyen, onu dileyen yesin. Havariler, bunun bir azap ve bir fitne olacağı korkusuyla yemek istemediler. Hazret-i Îsa bunu görünce, bu sofraya fakir, yoksul, hasta, kö türüm, cüzzamlı, ayakları felç olmuş, kör ve sarîsu hastalığına yakalanmışları çağırarak dedi ki: Rabbinizin rızkından, peygamberinizin duasından yiyiniz ve bunun için de Allah'a hamd ediniz. Daha sonra Hazret-i Îsa şöyle dedi: Bundan dolayı afiyet sizin için olacak, azap da sizden başkaları için olacaktır. Onlar da bu sofradan yediler. Öyle ki, yedi bin üç yüz kişi o sofradan gegirerek kalktı ve o sofradan yiyen herbir hasta iyileşmiş oldu. O balıktan yiyen herbir fakir, ölünceye kadar muhtaç düşmedi. Bunu gören diğer insanlar, sofraya kalabalıklar halinde üşüştüler. Küçük, büyük, ihtiyar, genç, zengin ve fakir ne kadar varsa, mutlaka gelip ondan yediler. Biri ötekini çekiştirdi. Hazret-i Îsa durumu görünce onları nöbetleşe sıraya koydu.
Bu sofra bir gün iner, bir gün inmezdi. Tıpkı, Semud kavmine gönderilen dişi devenin bir gün odayıp, bir gün su içmesi gibi. Bu sofra kırk gün. süreyle indi. Kuşluk vaktinde iner ve bulunduğu yeri gölge kapatıncaya kadar öy lece kalırdı.
Sa'lebî der ki: Sofra bu şekilde kalır ve ondan yemek yenirdi. Nihayet gölge üzerine düşünce, yükseliverirdi. Yükselinceye kadar insanlar ondan yemeye devam eder, sonra da göğe geri dönerdi. İnsanlar da gözlerinden kayboluncaya kadar onun gölgesine bakar dururlardı.
Kırk gün tamamlanınca yüce Allah Îsa (aleyhisselâm)'a şöyle vahyetti: "Ey Îsa, Benim bu soframı zenginleri dışarda tutarak yalnız fakirlere ver." Ancak, bu hususta zenginler şüpheye düştüler ve fakirlere düşmanlık etmeye başladılar. Kendileri şüpheye düştükleri gibi, diğer insanları da şüpheye düşürmeye çalıştılar. Yüce Allah, Ey Îsa dedi. Ben, ileri sürdüğüm şart dolayısıyla (azâb ile) yakalayıp, sorumlu tutacağım.
Onlardan otuzüç kişi, pislikleri çöplüklerden ayıklayan domuz haline dönüştürüldü. Halbuki, daha önce güzel yemekler yerler, yumuşak döşeklerde uyurlardı, İnsanlar bunu görünce, ağlaşarak Hazret-i Îsa'nın etrafında toplandılar. Domuzlar da gelip Hazret-i Îsa'nın önünde dizleri üzere çöktüler. Gözyaşlarını akıta akıta ağlamaya koyuldular. Hazret-i Îsa onları tanıdı, sen filan kişi değil misin diye soruyor, o domuza döndürülmüş kişi de başı ile işaratte bulunuyor, fakat konuşamıyordu. Bu halleriyle yedi gün kaldılar. -Dört gün kaldılar diyenler de vardır.- Sonra Hazret-i Îsa, yüce Allah'a, canlarını kabzetsin diye dua etti. Kimse onların nereye gittiğini bilemedi. Yer mi onları yuttu, yoksa ne oldular (bilinmedi).
Derim ki: Bu hadis hakkında söylenecek sözler vardır. Senet bakımından da sahih değildir. İbn Abbâs ve Ebû Abdurrahman es-Sülemî'den nakledildiğine göre, Mâide'deki yemek, ekmek ve balıktı. İbn Atiyye der ki: O balıkta her yiyeceğin kokusunu alıyorlardı. Bunu da es-Sa'lebî nakletmiştir. Ammar b. Yasir ile Katade derler ki: Mâide, üzerinde cennet meyvelerinden meyveler bulunduğu halde semadan inerdi. Vehb b. Münebblh ise şöyle demektedir: Yüce Allah, arpa ekmekleri ve bir takım balıklar indirdi.
et-Tirmizî de Tefsir bölümünde, Ammâr b. Yâsir'den şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Mâide, semadan et ve ekmek olarak indirildi. Hainlik etmemek, yarma hiçbir şey saklamamakla emrolundukları halde, hainlik de ettiler, ertesi güne saklayarak, yarına birşeyler ayırdılar. Bunun üzerine maymunlar ve domuzlar haline dönüştürüldüler."Ebû Îsa (et-Tirmizî) der ki: Bu, Ebû Âsım ve başka bir kişinin Said b. Ebi Arûbe'den, o, Katade'den, o, Hilâs'tan, o, Ammar b. Yâsir'den mevkuf olarak rivâyet ettiği bir hadistir. Biz bu hadisi, merfu' olarak ancak el-Hasen b. Kaza'a yoluyla biliyoruz. Bize, Humeyd b. Mes'ade anlattı dedi ki: Bize, Süfyan b. Habib anlattı, Said b. Ebi Arûbe'den buna yakın bir hadis nakletti fakat bunu Peygamber'e merfu'en zikretmedi. Bu, ise el-Hasen b. Kazae'nin hadisinden daha bir sahihtir. Ancak biz, bu hadisin merfu' bir rivâyetini asla bilmiyoruz. Tirmizî, Tefsir 5. sûre 21.
Said b. Cübeyr der ki: Mâide üzerinde ekmek ve et müstesna herşey indirildi. Atâ ise şöyle demiştir: Balık ve et müstesna, Mâide üzerinde herşey indirildi, Kâ'b der ki: Mâide, semadan basaşağı olarak melekler onu sema ile arz arasında uçurarak nâzil oldu. Et dışında üzerinde her yiyecek vardı.
Derim ki: Bu üç görüş, Tirmizînin naklettiği hadise muhaliftir. Tirmizînin hadisi ise bunlardan daha uygundur. Zira, merfu’ olarak sahih değilse bile, mevkuf olarak büyük bir sahabiden sahih olarak rivâyet edilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Kesinlikle söylenebilecek şu ki; Mâide, üzerinde yenecek yiyecekler bulunduğu halde indirilmiştir. Ancak bu yemeğin tayinini en iyi bilen Allah'tır.
Ebû Nuaym'ın Kâ'b'den naklettiğine göre Mâide, ikinci olarak İsrailoğullarının âbid bazı kimselerine nâzİİ oldu. Kâ'b dedi ki: İsrail oğullarından âbid üç kişi bir araya geldi. Bunlar, geniş bir düzlük arazide toplandılar. Onların her birisi yüce Allah'ın isimlerinden bir ismi biliyordu. Birileri dedi ki: Benden isteyin, ben de sizin için istediğinizi dua ederek Allah'tan dileyeyim. Onlar dediler ki: Senden yüce Allah'a, bu yerde akan bir pınar, yeşil, yemyeşil bahçeler çıkarması için dua etmeni istiyoruz, O da dua etti, akan bir pınar ve güzel, yemyeşil bahçeler meydana geldi. Daha sonra bir diğerleri benden de isteyiniz, ben de ne isterseniz dua ederek onu Allah'tan sizin için isteyeyim. Şöyle dediler: Yüce Allah'a, cennet meyvelerinden bize birşeyler yedirmesi için dua etmeni istiyoruz. Üzerlerine taze bir hurma indi. Ondan yemeye başladılar. Evirip çevirdikçe mutlaka ondan başka bir lezzet yediler, sonra kaldırıldı. Daha sonra bir diğerleri şöyle dedi: Benden isteyin, ben de ne isterseniz sizin için Allah'a dua edeyim. Senden, Allah'a üzerimize Îsa'ya indirmiş olduğu Mâide'yi indirmesi için dua etmeni istiyoruz. O kişi de dua edince bu Mâide indi, Ondan İhtiyaçlarını karşıladıktan sonra bu sofra kaldırıldı. Daha sonra da haberin geri kalan bölümlerini nakletti.
Bir mesele: Sözü geçen Selman'ın hadisinde, Mâide'ye dair açıklamalar yer aldı ve bu Mâide'nin ayakları bulunan bir masa (Mâide) şeklinde değil de bir sofra halinde indiği açıklanmaktadır. Sofra ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ve Arapların yemek yedikleridir. Ebû Abdullah et-Tirmizî el-Hakîm şunu nakletmektedir: Bize, Muhammed b. Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize, Muaz b. Hişam anlattı dedi ki: Bana babam anlattı. Yûnustan, o, Katade'den, o, Enes'den dedi ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hiç bir zaman bir masa üzerinde yemediği gibi, katık konulan yemek kaplarından da yemedi, onun için hiçbir zaman yufka da pişirilmedi. Enes'e dedim ki: Peki, ne üzerinde yemek yerlerdi? O, sofralar üzerinde yerlerdi, dedi. el-Hakim et-Tirmizî, Nevadiru'l-Usül, 288. Muhammed b. Beşşâr der ki: Burada sözü geçen Yûnus, Ebû Furat el-İskâf’dır.
Derim ki: Bu, sahih, sabit bir hadistir, Senedinde yer alan ravilerden, Buhârî ve Müslim ittifakla hadis almıştır. Tirmizî de bunu rivâyet ederek şöyle demiştir: Bize Muhammed b. Beşşâr anlattı dedi ki: Bize, Muâz b. Hişam anlattı, diyerek hadisi zikretti ve hakkında: "Hasen, gariptir" dedi. Tirmizî, Et'ıme 1. Ayrıca bk. Buhârî, Et’ime 8, 23; İbn Mâce, El'ime 20; Müsned, İH, 120.
et-Tirmizî Ebû Abdullah el-Hakîm dedi ki: Hıvâm (masa), Arap olmayanların yaptıkları, sonradan yapılmış birşeydir. Araplar bu gibi şeyleri yapmıyorlardı. Onlar, sofralar üzerinde yemek yerlerdi. Sofra ise, derilerden yapılan ve kapanıp açılan bağları ve askıları bulunan bir şeydi, İşte açılması dolayısıyla ona sufra denilmiştir. Zira bağları çözüldüğü vakit açılır ve içinde bulunanları açığa çıkartır (isfâr) idi. işte bundan dolayı ona sufra ismi verilmiştir. Sefere, sefer denilmesi de, kişinin bizzat evlerden isfârı (ayrılması) dolayısıyladır. Katıkların ve iştah açıcı yiyeceklerin konduğu yemek kablan kullanmaması ise, çeşitli ve ekmeğin bandırıldığı yemekler ve bu yemekler için kab kullanmadıklarından dolayıdır. Çünkü, onların yiyecekleri, üzerinde kesilmiş et parçalan bulunan tirit idi. Hazret-i Peygamber de şöyle buyururdu; "Etleri dişlerinizle sıyırarak yiyiniz. Çünkü, böylesi hem daha canın çektiği birşeydir, hem de hazmi daha kolaydır. el-Hakim, aynı yer, Hadis, Ebû Dâvûd, Et'ime 20; Tirmizî, Et'ime 32; Dârimî, Et'ime 30; Müsned, III 400 VI, 465'de yer almaktadır.
Denilse ki: Mâide'den bir takım hadislerde söz edilmektedir. Bunlardan birisi de İbn Abbâs'ın şu sözüdür: Eğer keler haram olsaydı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Mâidesi üzerinde yenmezdi. Bunu da Müslim ve başkaları rivâyet etmiştir. Buhârî, Hibe 7, Ec'ime 8; Müslim, Sayd 46;Ebû Dâvûd, Et'ime 27; Nesâî, Sayd 26; Müsned, I, 255, 322, 329, 340, 347.
Âişe (radıyallahü anha)'dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kişinin Mâide'si, yerde konulmuş halde kaldığı sürece melekler ona dua ederler." el-Hakîm et-Tirmizî, Nevadiru'l-Usül, I, 289. Bunu da güvenilir raviler rivâyet etmiştir.
Yine şöyle denilebilir: Mâide, uzatılan ve serilen -mendil ve elbise gibi- her şeydir. O halde bu kelimedeki "dal" harfinin iki tane olması gerekirdi. O bakımdan bunlar (Araplar) iki "dal" harfinden birisini "yâ"ya dönüştürerek "Mâide" dediler. Fiil de bu şekilde kullanılmaktadır. O bakımdan bu kelimenin "Memdûde : Uzatılan, yayılan şey" şeklinde olması gerekirdi. Fakat bu kelime dilde fail vezninde kullanılmıştır. Nitekim, Mektûm (gizlenen) denilmesi gerektiği halde -ism-i fail kipiyle Gizli sır, hoşnut olunan bir geçim için de yine aynı şekilde Hoşnut bir yaşayış diye tabirler kullanılmıştır. Yine dilde kendisi fail vezninde olduğu halde mef'ûl şeklinde kullanılan tabirler de vardır Araplar Uğursuz bir adam" diyerek mef'ûl vezninde kullanmışlardır. Oysa bunun anlamı fail veznindedir. Yine; Örten bir perde (dediklerinde)" mef'ûl vezninde kullanmışlardır. Halbuki o, fail anlamındadır. Hivân (masa) ayakları ile yerden yükselendir. Mâide ise yayılan ve serilendir Sofra içinde gizli olanı açığa çıkartan demektir. Çünkü sofra, askılarıyla toplanmış ve kapatılmıştır. el-Hasen'den de şöyle dediği nakledilmektedir: Masalar üzerinde yemek yemek kıralların işidir. Mendil (yere yayılan bez sofra) üzerinde yemek yemek ise Arap olmayanların işidir, sofra ise Arapların uygulamasıdır. Sünnet olan da budur. el-Hakîın et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl, I, 289.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
116. Âyetin Tefsiri
Allah: "Ey Meryem oğlu Îsa! İnsanlara, Allah'ı bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edinin, diye sen mi söyledin" diyeceği zaman, (Îsa) der ki: "Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Şayet ben onu söylemiş İsem, zaten sen onu bilmişsindk- Sen, içimde olanı bilirsin. Ama ben, senin nefsinde (gaybında) olanı bilmem. Şüphesiz Sen, gaybia ti çok iyi bilensin."
Yüce Allah'ın:
"Allah: Ey Meryem oğlu Îsa! İnsanlara, Allah'ı bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edinin diye sen mi söyledin, diyeceği zaman" âyetinde sözkonusu edilen bu sözün, söyleneceği zaman hakkında farklı görüşler vardır.
Katade, İbn Cüreyc ve müfessirlerin çoğu, yüce Allah bu sözü Îsa'ya Kıyâmet gününde söyleyecektir derken, es-Süddî ve Kutrub da derler ki: Yüce Allah Îsa'ya bu sözü onu semâya yükselttiği sırada, hıristiyanların da onun hakkında söylediklerini söylemeleri üzerine söylemiştir. Buna delil olarak da Hazret-i Îsa'nın söylediği nakledilen:
"Eğer sen onları azaplandırırsan, şüphe yok ki onlar senin kullarındır" (el-Mâide, 5/118) âyetini delil göstermişlerdir. Çünkü Arapçada, edatı geçmiş zaman hakkında kullanılır.
Ancak, birinci görüş daha sahihtir. Buna da, bundan önce gelen, yüce Allah'ın:
"Allah peygamberleri toplayacağı gün,," (el-Mâide, 5/109) âyeti delalet etmektedir. Bundan sonra gelecek olan:
"Bugün doğru söyleyenlerin doğruluklarının fayda vereceği bir gündür" (el-Mâide, 5/119) âyeti de buna delildir. Buna göreedatı, anlamında kullanılmış demektir. (Diyeceği zaman anlamına gelir). Şanı yüce Allah'ın şu âyetinde oluduğu gibi:
"Onlara korku geldiği zaman bir görsen..." (Sebe’, 34/51) âyetin da; "Korku geleceği zaman" demektir. Ebû'n-Necm de şöyle demiştir:
"Sonra Allah benim yerime mükâfatlandıracağı zaman onu mükâfatlandırsın
Yüksek semâlarda Adn cennetleriyle."
Görüldüğü gibi burada da "mükâfatlandıracağı zaman" anlamındadır, el-Esved b. Cafer el-Ezdî de şöyle demektedir:
"Şimdi ise onlarla şakalaşmak istediğimde
Derler ki: Dikkat edin, şu yaşlı adam herhangi bir anlamlı iş yapmıyor."
Bununla, onlarla şakalaşacağı zamanı kastetmektedir Böylelikle geleceği mazi ile ifade etmiş olmaktadır. Çünkü bu işin tahakkuk edeceğini ve artık bunun böyle olacağının belgelerini görmüş bulunmaktadır, âdeta gerçekten meydana gelmiş gibidir.
Kur'ân-ı Kerîm’de de şöyle buyrulmaktadır:
"Ve cehennemlikler cennetliklere seslendi (seslenecek)." (el-A'raf, 7/50) Bunun benzerleri pek çoktur. Bu husustaki açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
Her ne kadar soru şeklinde varid olmuş olsa dahi, gerçekte soru olmayan bu âyetin anlamı hakkında te'vil âlimleri iki farklı görüş ortaya atmışlardır. Birincisine göre, yüce Allah, Hazret-i Îsa'ya bu soruyu Îsa hakkında bu iddiada bulunanları azarlamak için sormuştur (soracaktır). Böylelikle bu sorudan sonra Hazret-i Îsa'nın böyle bir şeyi reddetmesi, onların iddialarını yalanlamakta daha bir beliğ olsun, azar ve sitem bakımından da daha ağır olsun.
İkinci açıklamaya göre bu sorudan maksat; Ona kavminin kendisinden sonra dinini değiştirdiklerini ve hakkında söylemediği şeyleri iddia ettiklerini bildirmektir,
Hıristiyanlar Meryem'i ilâh edinmemişlerdi. Onlar hakkında bunu nasıl söyledi? denilse şu şekilde cevap verilir: Onlar, Meryem bir insan doğurmadı. O, ancak bir ilâh doğurdu, dediklerine göre; onların anne çocuk arasındaki ilişki dolayısı ile, annenin de doğurduğu kişi mesabesinde olması gerektiğini kabul etmek zorundadırlar. Bunu kabul etmek zorunda olduklarına göre, Hazret-i Meryem hakkında da bizzat bunu söylemiş gibi olurlar.
Yüce Allah'ın: "(Îsa) der ki:
"Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Şayet ben onu söylemişsem zaten Sen onu bilmişsindir." âyeti ile ilgili olarak Tirmizî, Ebû Hüreyre'den gelen şöyle bir rivâyet kaydetmektedir: Yüce Allah'ın:
"Allah: Ey Meryem oğlu Îsa! İnsanlara, Allah'ı bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edinin diye sen mi söyledin..." âyetinde Îsa, hem kendi hüccetini öğrenmiş, hem de Allah ona bunu öğretmiş bulunmaktadır. Ebû Hüreyre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Yüce Allah kendisine: "Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz." Âyetini(n) tamamı ile söyleyeceği sözleri telkin etti. Ebû Îsa der ki: Bu, hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 5. sûre 22.
Hazret-i Îsa, şu iki husus dolayısıyla cevap vermeden önce yüce Allah'ı tesbih etmektedir. Birincisi kendisine izafe edilen şeylerden yüce Allah'ı tenzih etmek, ikincisi ise, Allah'ın izzeti karşısında boyun eğemek ve onun satvetinden korkmak.
Denildiğine göre, Şanı yüce Allah, Hz Îsa'ya:
"Beni ve anamı İki İlah edinin diye sen mî söyledin" sözü karşısında bu sözden dolayı öyle bir titredi ki, içinde kemiklerinin çıkardığı sesleri dahi duydu. Bunun üzerine: "Seni tenzih ederim" diye cevap verdikten sonra: "Hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz" diye cevap vermiştir. Yani, kendi adıma hakkım olmayan bir şeyi iddia edemem.
Bunun da anlamı şudur: Ben, Rabbi olan bir kimseyim. Rabb değilim. Ben, kulum. Kendisine ibadet olunan Mabud değilim. Daha sonra; "Şayet ben onu söylemiş İsem, zaten Sen onu bilmişsindir" diyerek işi Allah'ın ilmine havale edecektir. Halbuki, yüce Allah onun böyle bir sözü söylemediğini bilmiştir. Fakat, Hazret-i Îsa'yı ilâh edinenleri azarlamak üzere ona böyle bir soru soracaktır.
Daha sonra Hazret-i Îsa şöyle buyuracaktır: "Sen içimde olanı bilirsin. Ama ben Senin nefsinde olanı bilmem," Yani Sen benim gaybımda olanı bilirsin, ben Senin gaybını bilemem. Şöyle de açıklanmıştır: Sen benim bildiğimi bilirsin. Ama, ben Senin bildiğini bilemem. Bir başka açıklamaya göre, benim gizlediğimi Sen bilirsin. Fakat, Senin gizlediğini ben bilemem. Şöyle de açıklanmıştır: Benim ne istediğimi Sen bilirsin. Fakat ben Senin ne dilediğini bilemem. Bir diğer açıklamaya göre: Sen benim gizlediklerimi bilirsin, ben Senin gizliliklerini bilemem. Çünkü, gizli olan birşey (sır)'in mevkii nefistir. (O bakımdan âyet-i kerimede "nefs" tabiri kullanılmıştır). Dünya yurdunda benim neler yaptığımı bilirsin. Fakat, âhiret yurdunda ben Senin neler yapacağını bilemem.
Derim ki: Bütün bu açıklamalarda ileri sürülen görüşler birbirine yakındır. Yani, Sen benim sırlarımı, yaratmış olduğun kalbimin içinde sakladıklarımı bildiğin halde, ben Senin kendine sakladığın gaybından ve ilminden hiçbir şey bilemem, diye de açıklanmıştır.
"Şüphesiz Sen, gaybları çok iyi bilensin." Olanı, olmakta olanı, olmamışı ve olacağı bilirsin.
117. Âyetin Tefsiri
Ben onlara, bana emrettiğinden başkasını söylemedim, Rabbim ve Rabbinîz olan Allah'a ibadet edin, diye (söyledim). Ben, aralarında bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir şahid îdîm. Beni aralarından aldıktan sonra artık onlar üzerinde gözetleyici Sen oldun. Sen herşeye hakkıyla şahidsin,"
"Ben onlara, bana emrettiğinden başkasını söylemedim." Yani ben dünyada onlara yalnızca tevhidi emrettim.
“Allah'a İbadet edin diye (söyledim.)" âyetindeki (af) edatının i'rabta mahalli yoktur. Bu, şanı yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi müfessire (açıklayıcı) dır;
"Aralarından elebaşıları yürüyün... diye ileri atıldılar." (Sa'd, 38/6) Bununla birlikte nasb mahallinde olması da mümkündür. Yani, ben kendilerine ancak Allah'a ibadetten sözettim, Cer mahallinde olması da mümkündür. Yani şeklinde olabilir. "Nün" harfinin ötreli okunması ise daha uygundur. Çünkü Araplar esreden sonra ötre söyleyişi ağır bulurlar. Esreli okuyuş ise iki sakinin yanyana gelmesi esasına göre caizdir.
Yüce Allah'ın:
"Ben, aralarında bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir şahid idim" âyeti, onlara verdiğin emirler konusunda onları gözetlemekte idim, demektir. "Aralarında bulunduğum müddetçe" âyetindeki; nasb mahallindedir. Ben aralarında kalmaya devam ettiğim sürece demektir.
"Beni aralarından aldıktan sonra artık onlar üzerinde gözetleyici Sen oldun!" âyeti ile ilgili olarak denildiğine göre bu, yüce Allah'ın Hazret-i Îsa'yı göklere kaldırmadan önce vefat ettirmiş olduğuna delâlet etmektedir. Ancak böyle bir iddianın hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü konu ile ilgili haberler onun göğe yükseltildiğini ve semâda diri olduğunu, semâdan inip -İleride açıklanacağı üzere- Deccâli öldüreceğini ortaya koymakta ve rivâyetler birbirini pekiştirmektedir. Âyetin anlamı şudur: Sen beni semâya yükselttikten sonra,.,
el-Hasen der ki: Vefat; yüce Allah'ın Kitabında üç anlama gelir: Ölüm vefatı. Allah'ın:
"Ölümleri vaktinde canları vefat ettiren Allah'tır" (ez-Zümer, 39/42) âyeti bunu ortaya koymaktadır. Yani, eceli bittiği zaman canları alan O'dur. Diğer anlam, uyku vefatıdır. Bu da yüce Allah'ın:
"Geceleyin sizi vefat ettiren O'dur" (el-En'am, 6/60) âyetinde olduğu gibi Yani, sizi uyutan Odur. Bir de yükseltme vefatı. Yüce Allah:
"Ey Îsa, şüphesizki Ben seni vefat ettireceğim" (Âl-i İmram, 3/55) âyeti de bunu ifade etmektedir.
Yüce Allah'ın:
"Sen oldun" âyetinde yer alan; Sen" burada te'kid içindir. "Gözetleyici ise, "Oldun" kelimesinin haberidir. Anlamı ise, onların gözetleyicisi sen oldun. Onların durumlarını bilen ve fiillerine şahit olan Sen oldun. Gözetleyici (radıyallahü anhkib); asıl itibariyle murakabe (gözetleme) anlamındadır. Bunun da anlamı görüp gözetmek, riâyet etmektir. Gözetleme yeri demek olan "markabe" de buradan gelmektedir ki, yerinin yüksekliği bakımından gözetleyici (radıyallahü anhkîb) konumundadır.
"Sen, her şeye hakkıyla şahidsin" yani benim söylediklerime de, onların söylediklerine de tanıksın. Kimin isyan ettiğine, kimin itaat ettiğine tanıksın, anlamında olduğu da söylenmiştir,
Müslim'de, İbn Abbâs'tan şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir öğütte bulunmak üzere hutbe irad etmek kastıyla ayağa kalktı. Dedi ki: "Ey İnsanlar, şüphesiz sizler Allah'ın huzurunda çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsız olarak haşrolunacaksınız. "Daha önce yaratmaya başladığımız gibi onu iade ederiz. Biz bunu vaadetmiştik. Elbette Biz onu yapanlarız," (el-Enbiyâ, 21/104) Şunu bilin ki, Kıyâmet gününde insanlar arasında kendisine elbise giydirilecek ilk kişi İbrahim (aleyhisselâm)’dır. Şunu biliniz ki, ümmetimden birtakım kimseler getirilecek ve onlar sol tarafa doğru alınıp götürüleceklerdir. Ben, Rabbım, ashâbım, diyeceğim. Bana şöyle denilecek: Sen, senden sonra uygun olmayan ne gibi şeyler onaya koyduklarını bilmiyorsun. Bu sefer ben de, Allah'ın salih kulunun dediği gibi derim: "Ben aralarında bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir şahid idim. Beni aralarından aldıktan sonra artık onlar üzerinde gözetleyici sen oldun. Sen her şeye hakkıyla şahid sin. Eğer onları azaplandırırsan, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Ve eğer onlara mağfiret edersen, yine şüphe yokkl sen aziz ve hakim olansın" (Devamla Hazret-i Peygamber) buyurdu ki: Bana şöyle denilecek: Onlar, kendilerinden ayrıldığından itibaren ökçeleri üzerinde geri dönmüş ve irtidat etmiş olarak devam edip durdular." Buhârî, Enbiyâ 8, 48, Tefsir 5. sûre 14,15, 21. süre 2, Rikaak 45; Müslim, Cennet 53; Tirmizî, Tefsir 21. sûre 4; Nesâî, Cenâiz 119; Müsned, I, 235, 253.
118. Âyetin Tefsiri
"Eğer onları azaplandırırsan, şüphe yok ki onlar Senin kullarındır. Ve eğer onlara mağfiret edersen, yine şüphe yok ki Sen, Azizsin ve Hakîmsin."
Yüce Allah'ın:
"Eğer onları azaplandırırsan, şüphe yok ki onlar senin kullarındır" âyeti, şart ve cevabını bir arada ihtiva etmektedir.
"Ve eğer onlara mağfiret edersen, yine şüphe yok ki sen Azizsin, Hakimsin" âyeti de onun gibidir.
Nesâî, Ebû-Zer'den şöyle dediğini rivâyet eder: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sabahı edinceye kadar gece boyunca tek bir âyeti okuyarak namaz kıldı. Sözkonusu âyet ise:
"Eğer onları azaplandırırsan şüphe yok ki onlar Senin kullarındır. Ve eğer onlara mağfiret edersen, yine şüphe yok ki sen, Azizsin, Hakimsin" âyetidir. Nesâî, İftitah 79; İbn Mâce, İkametu’s -Salât, 179; Müsned, V, 156.
Bu âyetin tevili hususunda farklı görüşler ifade edilmiştir. Denildiğine göre, Hazret-i Îsa bu sözü Allah'ın onlara karşı şefkat ve merhamet etmesini dilemek sadedinde söylemiştir. Tıpkı, efendinin kölesine şefkat etmesi istendiği gibi, İşte bundan dolayı Hazret-i Îsa; onlar Sana isyan ettiler, dememiştir.
Bir diğer açıklamaya göre de, Hazret-i Îsa bu sözleri, -hiçbir kâfire mağfiret olunmayacağını bildiği halde- Allah'ın emrine teslimiyetini arzetmek ve azabından sığınmak üzere söyleyecektir.
"(İstetil): Onları azaplandırırsan" buyrugundaki
"onlar" anlamına gelen "lıe ve nün" harfinden ibaret zamir, aralarından küfür üzere ölen kimse aralarından tevbe eden kimseler içindir. Bu güzel bir açıklamadır.
Hazret-i Îsa, kâfire mağfiret olunmayacağını bilmiyordu, diyenlerin sözlerine gelince, bu yüce Allah'ın Kitabına karşı cüretkârca bir iddiadır. Çünkü, şanı yüce Allah tarafından verilen haberler nesh olmazlar.
Yine şöyle denilmiştir: Hazret-i Îsa'nın kanaatine göre, onlar bir takım masiyetler işlemişler ve ondan sonra Hazret-i Îsa'nın kendilerine emretmediği şeyleri yapmışlar, ama yine de dininin esası üzerine kalmaya devam etmişlerdi. O bakımdan: "Eğer benden sonra işledikleri masiyetlerini mağfiret edecek olursan" demiştir. Ve ayrıca: "Şüphe yok ki Sen, Azizsin, Hakimsin" diye eklemiş, ama olayın gerektirdiği ilahi emre teslimiyet ve işi hükmüne havale etmenin gerektirdiği ifadeler olan: "Muhakkak sen, bağışlayansın, Rahîmsin dememiştir. Şayet, Sen bağışlayansın, Rahîmsin demiş olsaydı, şirk üzere ölen kimseler için mağfiret olunma duasında bulunma gibi bir ihtimal verecekti ki, böyle bir şeye de imkân yoktur. O bakımdan ifadenin takdiri şöyledir: Eğer Sen onları ölene kadar küfürleri üzere bırakacak ve azaplandıracak olursan, şüphesiz ki onlar Senin kullarındır, şayet onları Seni tevhide ve Sana itaate iletecek ve onlara mağfiret edersen şüphesiz ki Sen, dilediğine karşı konulup engellenmeyen Aziz olansın, yaptıkları hikmetle dolu Hakim olansın. Dilediğini saptırırsın, dilediğini hidâyete erdirirsin.
Bir topluluk ise, âyetin sonunu: Şühhesiz ki sen Gafûrsun, Rahîmsin" diye okumuşlar ise de bu kıraatin mushafla bir ilgisi yoktur. Bunu da Kadı îyad "eş-Şifa" adlı eserinde zikretmiştir.
Ebû Sekr el-Anbârî de der ki: Yüce Allah'ın:
"Şüphe yok ki, Sen Azizsin, Hakimsin" âyeti, yüce Allah'ın:
"Ve eğer onlara mağfiret edersen" âyetine uygun düşmemektedir diyen kişi, Kur'ân-ı Kerîme karşı dil uzatmış olur. Güya bunları söyleyenler, mağfiretten söz edildiğine göre, Sen Gafûrsun, Rahîmsin diye sözün bitirilmesi gerektiğini ileri sürerler Buna cevap şöyledir: Burada Allah'ın indirdiği şekilden başka bir ifade kullanmaya ihtimal yoktur. Ne zaman bu itirazcının söylediği şekilde ifadeler sona erecek olsaydı, âyetin anlamı oldukça zayıflardı. Çünkü, Gafûr ve Rahîm, sadece ikinci şart ile alakalı olur. Birinci şartla hiçbir ilgisi olmaz. Oysa bu âyet, yüce Allah'ın indirdiği şekildedir. Müslümanlar da icma ile ilk ve ikinci şartların her ikisini de böylece okumuşlardır. Zira, bu âyetin hulasası söyledin Eğer onları azaplandıracak olursan, şüphesiz ki Sen Azizsin, Hakimsin, Ve eğer onlara mağfiret edecek olursan, yine şüphesiz ki Sen Azizsin, Hakimsin, Azap etmekte de, mağfiret etmekte de, her iki hususta da Sen Aziz ve Hakimsin. Buna göre âyetin umumiliği dolayısıyla bu yerde Aziz ve Hakim diye sona ermesi daha uygun düşmektedir. Çünkü böylelikle her iki şartla da alakalı olmaktadır. Fakat, Gafûr ve Rahîm isimleri buna uygun düşmemektedir. Zira, Aziz ve Hakim âyetlerinin ihtiva ettiği genel ifade bunlarda yoktur. Bütün âyet-i kerimede yüce Allah'ın tazim, adalet ve ona övgüye ait bütün âyetler ile, sözü geçen her iki şart bakımından hepsine uygun düşen ifadeler elbetteki sözün bir bölümüne elverişli, bir bölümüne elverişli olmayan ifadelerden daha bir yerinde ve mana itibariyle daha sağlamdır.
Müslim, birkaç yolla Abdullah b. el-Amr el-As'dan rivâyet ettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), yüce Allah'ın, Hazret-i İbrahim'den söylediğini naklettiği;
"Rabbim, çünkü onlar insanlardan bir çoğunu sapıklığa sürüklediler. Bundan sonra kim bana uyarsa işte o bendendir. Kim de bana isyan ederse gerçekten Sen Gafûrsun, Rahîmsin" (İbrahim, 14/36) âyeti ile Hazret-i Îsa'nın söylediğini naklettiği:
"Eğer onları azaplandırırsan şüphe yok ki onlar Senin kullarındır. Ve eğer onlara mağfiret edersen, yine şüphe yok ki Sen Azizsin, Hakimsin" âyetini okudu, sonra da ellerini kaldırıp: "Allah'ım, ümmetim" dedi ve ağladı. Yüce Allah da söyle buyurdu: "Ey Cebrâîl, Muhhammed'e git -Rabbin en iyi bilendir ya- ona sor: Seni ağlatan nedir, diye." Cebrâîl (aleyhisselâm) ona gelerek sordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da neler söylediğini -O daha iyi biliyor ya-O'na haber verdi.
Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: "Ey Cebrâîl, Muhammed'e git ve ona de ki: Şüphesiz Biz, ümmetin hakkında seni razı edeceğiz ve seni hoşuna gitmeyecek bir durumla karşı karşıya bırakmayacağız." Müslim, Îman 346.
Kimi ilim adamı şöyle demektedir: Âyet-i kerimede takdim ve tehir vardır ki, bunun anlamı şöyledir: Eğer Sen onları azaplandırırsan, şüphesiz ki sen Azizsin, Hakimsin. Eğer onlara mağfiret edecek olursan, şüphesiz ki onlar Senin kullarındır.
Ancak, âyetlerin asıl şekilleri ile anlaşılmaları -açıkladığımız sebepler dolayısıyla- daha uygundur. Başarı Allah'tandır.
119. Âyetin Tefsiri
Allah buyurur: "Bugün doğru söyleyenlerin doğruluklarının fayda vereceği bir gündür." Onlar için -orada ebedi ve daimi kalıcılar olmak üzere- altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır. İşte en büyük kurtuluş budur.
"Allah buyurur: Bugün doğru söyleyenlerin doğruluklarının kendilerine fayda vereceği bir gündür" âyeti şu demektir: Onların dünyadaki doğrulukları kendilerine fayda verecektir. Âhirette doğruluğun bir faydası olmaz. Dünyadaki doğruluklarına gelince, yüce Allah için yaptıkları ameldeki doğruluklarının kastedilmiş olması muhtemel olduğu gibi, Allah'a ve peygamberlerine karşı yalan söylemeyi terk etmek şeklindeki doğruluk olma ihtimali de vardır. Doğruluk, her ne kadar bütün günlerde her zaman faydalı ise de, özellikle o günde onlara faydalı oluşunun sebebi, amellerin karşılığının o gün verile ceğindendir.
Şöyle de denilmiştir: Maksat, onların âhiretteki doğruluklarıdır. Bu ise, Peygamberlerinin tebliğde bulunduklarına dair şahidlikteki doğrulu klandır. Ayrıca, kendileri hakkında işledikleri amellere dair yapacakları tanıklıktaki doğruluktur. Bu doğruluğun fayda sağlaması ise, şahadeti gizlemedikleri için sorumluluktan kurtulmaktır- Peygamberleri lehine ve kendileri aleyhine ikrarları sebebiyle kendilerine mağfiret olunacaktır. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah'tır.
Nafi ve İbn Muhaysın; ": Gün kelimesini nasb ile okumuşlardır. Diğerleri ise bunu merfu olarak okumuşlardır ki, mübtedâ ve haber olarak açıkça anlaşılan ve izah edilebilen kıraat de budur. Buna göre; "Fayda vereceği gündür, âyeti, " Bu" kelimesinin haberidir. Cümle de bütünüyle; Allah buyurur, anlamındaki âyet ile nasb mahallindedir.
Nafi’ ve İbn Muhaysın'ın kıraatine gelince, İbrahim b. Humeyd, Muhammed b. Yezid'den naklettiğine göre bu kıraat câiz değildir. Çünkü, bu kıraate göre mübtedânın haberi olan kelime nasb edilmektedir. Oysa bunda bina câiz değildir
İbrahim b. es-Sevrî ise şöyle demektedir: Bu kıraat şu anlamda caizdir:
" Allah bu sözleri Meryemoğlu Îsa'ya doğru söyleyenlerin doğruluklarının kendilerine fayda vereceği günde söyledi" anlamında olur. Bu durumda da; Gün, "kavi:....âyetin zarfı olur. Bu ise, "kavi"in mef'ûlü olur. Takdiri de şöyle olur: Allah bu sözü doğru söyleyenlerin doğruluklarının kendilerine fayda vereceği günde söyleyecektir.
Takdirin şöyle olduğu da söylenmiştir: Yüce Allah şöyle buyuracaktır İşte bu gibi şeyler Kıyâmet gününde fayda verir.
el-Kisâî ve el-Ferrâ' da der ki: Burada; Gün kelimesini nasb üzere bina edişinin sebebi, isim olmayan birşeye muzaf oluşundan dolayıdır. Mesela, O gün gitti demek gibi. Daha sonra el-Kisâî şu beyiti nakletmektedir:
"Ağaran saçlarıma gençliğim için sitem ettiğim ve:
Bu ağaran saçlar, (oyundan, eğlenceden) alıkoyucu bir unsur olarak artık kendime gelmeyecek miyim, dediğim zaman..."
ez-Zeccâc der ki: Basralılar ise el-Kisâî ve el-Ferrâ''nıri bu söylediklerini zarfın muzari fiile izafe edilmesi halinde kabul etmezler. Eğer bu izafe, mazi fiile yapılacak olursa, beyitte geçtiği üzere güzel olur. Fiilin zaman zarflarına izafe edilmesinin câiz oluşu ise, fiilin burada mastar anlamında oluşu dolayısıyladır.
Şöyle de denilmiştir: Burada "gün" anlamına gelen kelimenin zarf olarak mansub olması ve mübtedânın haberinin de; Bu olması da mümkündür. Çünkü, bununla bir olaya işaret edilmektedir
Zaman zarflan Bugün Savaş olacaktır, çıkış şu saattedir" denilebilir. Ayet-i kerimedeki cümle de (buyurur) anlamındaki "kavi" ile nasb mahallindedir.
Şöyle de denilmiştir: Bu, kelimesinin mübtedâ olarak ref mahallinde; Gün kelimesinin de mübtedânın haberi olması ve bundaki âmilin mahzuf olması da mümkündür. O vakit ifadenin takdiri şöyle olur
Allah buyuracak ki: İşte bu anlattığımız olay, doğru söyleyenlere doğruluklarının fayda vereceği günde meydana gelecektir."
Burada üçüncü bir kıraat daha vardır ki o da; Fayda vereceği bir günde; şeklinde tenvinli kıraattir. Bu takdirde ifadede; Kendisinde takdirinde hazfedilmiş bir ifade vardır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Bir de öyle bir günden korkun ki, kimse kimseye hiçbir fayda veremez, "(el-Bakara, 2/48) Bu şekilde (tenvinli kıraat) ise, el-A'meş'in kıraatidir.
Yüce Allah'ın:
"Onlar için... cennetler vardır" mübteda ve haberdir. Akan iset sıfat mahallindedir.
"Altından" ise, yani köşklerinin ve ağaçlarının altından ırmaklar akar demektir ki bu kabilden açıklamalar daha önceden geçmiştir.
Daha sonra yüce Allah, onların alacakları mükafaatı ve kendilerinden artık bir daha ebediyyen gazaplanmamak üzere razı olduğunu açıklamaktadır
"Onlar da Ondan hoşnut olmuşlardır." Yani, Allah'ın kendilerine mükâfat olarak verdiği mükafaattan hoşnut olmuşlardır. İşte en büyük kurtuluş budur. Yani; hayrı büyük ve pek çok olan, umduğunu elde ediş sahibinin mevkii ve şerefini yükselten zafer budur.
120. Âyetin Tefsiri
Göklerin, yerin ve onlarda ne varsa hepsinin mülkü Allah'ındır. O, herşeye gücü yetendir.
Yüce Allah'ın:
"Göklerin, yerin... mülkü Allah'ındır" âyeti kerimesi, hıristiyanların Hazret-i Îsa hakkında ilâh olduğu şeklindeki iddiaları ile ilgili söylenenlerin akabinde yer almakta, yüce Allah bununla, göklerin ve yerin mülkünün Îsa'nın da değil, diğer hiçbir mahlukun da değil, yalnızca Allah'ın olduğunu haber vermektedir.
Âyetin anlamının şöyle olması da mümkündür- Göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan Allah, daha önce sözü geçen cennetleri kulları arasından itaatkâr olanlara verecektir. Allah, lütuf ve keremiyle bizi onlardan kılsın.
el-Mâide Sûresi burada sona ermektedir. Yüce Allah'a hamdü senalarla.