KEŞŞÂF TEFSİRİ

Nisâ Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ — Sayfa 2

147. Âyetin Tefsiri

[515] “Allah size neden azab etsin ki?” Bununla, -kralların ceza-landırırken yaptıkları gibi- öfkesini mi dindirecek, intikam mı ala-cak, bir fayda mı elde edecek, bir zarar mı savacak? Kendisi için bun-ların hiçbirisi söz konusu olmayan ‘mutlak zengin’ O’dur. Kötüyü cezalandırması, tamamen ilâhî hikmetin gerektirdiği bir durumdur. Eğer O’nun nimetlerine karşılık gerektiği gibi şükreder, O’na inanır-sanız, azaba müstahak olmayı kendinizden uzaklaştırmış olursunuz.

“Allah iyiliği karşılıksız bırakmaz.” Sizleri mükâfatlandırır, ecrinizi tasta-mam verir, şükür ve imanınızla neyi hak ettiğinizi “bilir.” Şayet“Neden şükrü, imana önceledi?” dersen şöyle derim:Çünkü aklı başında biri, yaradılışındaki ve mazhar kılındığı faydalardakimuazzam nimetlere bakar ve belli belirsiz bir şükran hissi duyar. Tefekkürü onu nihayet, nimeti verene iman etmeye götürünce, bu defa detaylı bir biçimde şükretmeye başlar. Dolayısıyla, şükür imandan öncedir ve kendini yükümlü görme-nin adeta temeli ve eksenidir.

Bu bölümü tek başına aç →

149. Âyetin Tefsiri

[516] “Haksızlığa uğrayanlarınki hariç...” Yani haksızlığa uğrayanların kötü sözü alenen söyleyişi hariç... Allah’ın alenen söylenmesini sevmedi-ği kötü sözden mazlumunki istisna edilmiş oldu, yani mazlumun zalime beddua etmesi ve bu bedduasında, onun yaptığı kötülüğü alenen dile getir-mesi. Bunun, birisi kendisine sövünce onun bu sövgüsüne sövgüyle karşı-lık vermesi olduğu da söylenmiştir. “Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, bunlara hiçbir sorumluluk yoktur.” [Şûrâ 42/41] âyeti de buna işaret etmektedir.

[517] Söylendiğine göre, bir adam bir yere misafir olmuş, fakat karnını doyurmamışlardı. O da bunlardan yakınmaya başlayınca, bu şikâyetlerin-den dolayı azarlanmış. İşbu âyet de bunun üzerine inmiş.

[518] İstisnâ-i munkatı‘ olmak üzere malum olarak illâ men zaleme şek-linde de okunmuştur; “fakat zalim Allah’ın sevmediği işi işleyerek kötü sözü açıktan söyler” anlamındadır. İllâ men zulimenin merfû‘ olması da câiz-dir, adeta şöyle denilmektedir: Allah kötülüğün alenen söylenmesini sev-mez, bunu sadece zālim58 sever. Bu kullanım, -mâ câ’enî illâ ‘Amrun (Bana Amr’dan başkası gelmedi) anlamında- mâ câ’enî Zeydun illâ ‘Amrun (Bana Zeyd değil, Amr geldi) diyenlere göredir. ِرَْض ْ اتِ وَا َ ٰ َّ ِ ا ْ َ ُ َ ْ َ َ ْ ُ ُ ّٰ َّ ا َ اِ ْ َ ْ De ki: Göklerde ve yerde olan hiç kimse gaybı bilmez; sadece“) اAllah bilir.” [Neml 27/65]) âyeti gibidir.

.ifadesinden bu kelimenin “zalim” değil “mazlum” olması gerektiği anlaşılıyor. / ed إ 58

[519] Hakkını almak amacıyla alenen kötü söz söylenmesini serbest bıraktıktan ve bunun [Allah katında] sevimli bir şey olduğunu belirttikten sonra, hakkını almak sûretiyle de olsa kimsenin kimseye açıktan kötü söz söylememesini teşvik etti. Böylece kendi nezdinde daha sevimli ve efdal ola-nı, değer, alçakgönüllülük ve kulluğa daha uygun düşeni teşvik etmiş oldu. Benliği affa hazırlamak için gizli -açık iyilik yapmaktan söz etti ve sonra, kendisine özen gösterdiğini belirtmek, yüksek dereceli ve çok hayırlı oldu-ğuna dikkat çekmek için affı bu ikisine atfetti. İyiliğin gizli - açık yapılma-sını belirtmesinden kastın af olduğuna delil, “Allah gerçekten affedicidir, kudretlidir” buyrulmasıdır. Yani, Allah cezalandırmaya gücü yettiği halde suçluları affeder. Dolayısıyla siz de O’nun bu âdetini örnek almalısınız.

Bu bölümü tek başına aç →

151. Âyetin Tefsiri

[520] Daha önce belirttiğimiz gerekçeden dolayı, “Allah’a iman edip elçilerini inkâr edenler”, “Allah’a ve bazı elçilerine iman edip diğer bir kıs-mını inkâr edenler” hem Allah’ı hem elçilerini tümden inkâr etmiş kabul edildiler. “ ً ِ َ ِכَ َ ذَ ْ َ [Bunun arasında] bir yol tutma”nın anlamı, iman ile küfür arasında ortada bir din edinmeleridir. Bu kullanıma örnek şu âyet-i kerimedir “Dua ederken sesini ne çok yükselt ne de iyice kıs, bu ikisi arasın-da [َِכ َ ذَ ْ َ ] bir yol tut.” [İsrâ 17/110] Yani okumada seslilikle sessizlik arasında orta bir yol tut. Oysa bunlar yanıldılar çünkü küfür ile iman arasında orta yol yoktur. Bu sebeple, “Gerçek kâfirler bunlardır işte!” buyurdu, yani ‘tam’ kâfirler…

[521] Hakkan (gerçek) kelimesi cümlenin içeriğini pekiştirmektedir, huve ‘abdu’llāhi hakkan (O gerçekten Allah’ın kuludur) cümlesinde olduğu gibi ki hakka zâlike hakkan demektir. Bu da onların tam kâfir olduklarını ifade eder. Ya da kâfirûnenin masdarının sıfatıdır, yani hakkıyla, kesin, ger-çek ve kuşkusuz bir küfürle kâfirliğe sapanlar bunlardır işte!

Bu bölümü tek başına aç →

152. Âyetin Tefsiri

[522] ŞayetBeyne [arasında] kelimesi iki veya daha fazla şeyi gerektirdiği halde ahadin [hiçbiri] kelimesinin başına gelmesi nasıl uygun düşmüştür?” dersen şöyle derim:Ahad kelimesi erkek - kadın tek kişi için de bunların ikil ve çoğulları için de kullanılmaktadır. Mesela, herkesi kastederek, mâ ra’eytu ahaden (hiç kimseyi görmedim) dersin. Dikkat edersen, bu cümle-den istisna yaparken “falanın oğulları veya falancanın kızları hariç” dersin. Bu bakımdan mâna, “Onlardan ikisi veya peygamberler topluluğu arasında ayrım yapmadılar.” şeklindedir. ِאء َ ِّ َ ا ِ ٍ َ َّ כَאَ ُ ْ َ (“Siz başka kadınlar gibi değilsiniz.”[Ahzâb 33/32]) ifadesi de bu tür bir kullanımdır. “Allah mükâfat-larını ileride verecektir.” Bunun anlamı şudur: Mükâfatlarının verilmesi, gecikse bile, hiç kuşkusuz gerçekleşecektir. Dolayısıyla, gelecek zaman kul-lanılmasının amacı, mükâfatın gecikeceğini ifade etmek değil, vaadi pekiş-tirmek ve kesinliğini vurgulamaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

159. Âyetin Tefsiri

[523] Rivayete göre Kâ‘b b. Eşref, Finhas b. Âzûrâ ve başkaları Pey-gamber (s.a.)’e “Gerçekten peygambersen, Hazret-i Mûsâ’nın getirdiği gibi bize gökten toplu halde bir kitap getir!” dediler. Bunun üzerine bu âyet indi. “Senin Allah’ın elçisi olduğuna ilişkin [Allah’tan] falana bir mektup, filana bir mektup…” ve “İnerken basbayağı seyredeceğimiz bir kitap…” istedikleri de söylenmiştir. Bunu sadece inat olsun diye önermekte idiler. Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh [v. 110/728] şöyle demiştir: “Gerçeği öğrenmek için böyle bir istekte bulunsalardı Allah onlara verirdi. Oysa kendilerine verilen zaten yeterliydi.”

[524] “Mûsâ’dan istemişlerdi” ifadesi varsayılan bir şartın cevabı olup anlam şöyledir: Senden istediklerini büyük görüyorsan Mûsâ’dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi! Böyle bir istek Hazret-i Mûsâ zamanındaki ataları -yani Mûsâ’nın seçtiği yetmiş temsilci- tarafından dile getirildiği hal-de, bunlara [yani Peygamber devri Yahudilerine] isnat edilmiştir ki bu, Peygamber devri Yahudilerinin onların yolunda olmaları, onların isteklerini onaylama-ları ve inatçılıkta onlara benzemeleri sebebiyledir.

[525] “Açıkça” ayan beyan, O’nu bize açıkça göster de kendisini göre-lim, anlamında. “Zulümleri sebebiyle” yani Allah’ı görmek istemeleri sebe-biyle… Mümkin bir şey istemiş olsalardı, zālim diye adlandırılmazlardı ve yıldırım onları yakalamazdı! Nitekim İbrâhim Aleyhisselâm Allah’dan ölüle-ri nasıl dirilteceğini kendisine göstermesini istediğinde, onu zālim diye ad-landırmamış ve üzerine yıldırım göndermemişti. [Görülebileceğini ileri sürerek] O’nu yaratıklarına benzetenlere yazıklar olsun, üzerlerine yıldırımlar düşsün!..

[526] “Mûsâ’ya da onlar üzerinde âşikâr bir nüfuz ve kudret verdik.” Tövbelerinin kabulü için birbirlerini öldürmelerini emrettiğinde kendisi-ne itaat ederlerken Mûsâ’ya apaçık bir otorite ve yetki vermiştik. Evlerinin avlularında çömelik vaziyette dururlarken kılıçlar tepelerine tepelerine ini-yordu [ya hani]59. Ne aşikâr bir otorite imiş gerçekten!..

59 Bkz. Bakara 2/54. / ed.

[527] “Verdikleri söz sebebiyle…” Ta ki korksunlar da sözlerinden dön-mesinler.

[528] Tūr tepelerindeyken “onlara dedik ki ‘Kapıdan secde ederek girin’ ve ‘cumartesi konusunda haddi aşmayın.’ “Başüstüne!” diyerek sözlerini mutlaka gerçekleştirmeleri gerektiğine dair bu konuda kendilerinden söz alınmıştı. Fakat daha sonra anlaşmayı bozdular.

وا] [529] ُ ْ َ َ ifadesi] lâ ta‘tedû ve -Tâ’nın Dal’a idğamıyla- lâ te‘addû şek-linde de okunmuştur.

[530] ْ ِِ ْ َ א َ ِ َ ifadesi fe bi-nakdıhim [(sözlerini) bozmaları sebebiyle] anla-

mındadır. Mâ, pekiştirmek için eklenmiştir. Şayet“Bâ nereye müteallıktır ve pekiştirmenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Ya mahzuf bir fiile müteallıktır, Fe bi-mâ nakdıhim mîsâkahum fa‘alnâ bi-him mâ fe‘alnâ (On-lara yaptıklarımızı sözlerini bozmaları sebebiyle yaptık!) denilmiş gibidir ya da ْ ِ ْ َ َ َא ْ َّ َ (Onlara haram kıldık [Nisâ 4/160]) ifadesine müteallıktır. Bu durumda אدُوا َ َ ِ َّ َ ا ِ ٍ ْ ُ ِ َ (Yahudilerden bir zulüm sebebiyle [Nisâ 4/160]) ifadesi ْ ُ َ َא

ِ ْ ِِ ْ َ א َ ِ َ (ahitlerini bozmaları sebebiyle) ifadesinden bedel

olur. Pekiştirmenin anlamına gelince, o da bu cezanın veya tertemiz şeyleri kendilerine yasak etmenin sırf ahitlerini bozmaları ve -buna bağlı olarak- inkârları, peygamberlerini katletmeleri vs. sebebiyle olduğunu kesin bir dille belirtmektir. Şayet“Bâ’nın taalluk ettiği mahzuf fiilin א َ ْ َ َ ُ ّٰ َ ا َ َ ْ َ (bilakis Allah onları mühürlemiştir [Nisâ 4/155]) ifadesinin delâlet ettiği şey olduğunu iddia etseydin ya? Ki bu durumda cümlenin açılımı şöyle olurdu: Fe bi-mâ nakdıhim mîsâkahum taba‘a’llāhu ‘alâ kulûbihim (Allah, kalpleri-ni ahitlerini bozmaları sebebiyle mühürlemiştir.)” dersen şöyle derim:Bu varsayım doğru olmaz çünkü ْ

ِ ِ ْ כُ ِ א َ ْ َ َ ُ ّٰ َ ا َ َ ْ َ (bilakis Allah, kalpleri-ni kendi inkârları yüzünden mühürlemiştir) ifadesi ٌ ْ ُ َא ُ ُ ُ (kalplerimiz perdelidir) sözlerini reddetmekte, kınamaktadır, dolayısıyla orayla ilgilidir. Şöyle ki “kalplerimiz perdelidir” ifadesiyle onlar, “Allah kalplerimizi perdeli yaratmıştır” demek istiyorlardı. Yani bir kılıfın içinde olup ona hiçbir hatır-latma ve öğüt ulaşamaz demek istiyorlardı. Bu tıpkı Allah’ın müşriklerden naklettiği “Şayet Rahman dileseydi biz putlara tapamazdık.” [Zuhruf 43/20] şeklindeki iddiaya ve -Allah rezil edesice! -Cebrîlerin görüşüne benzer. İşte bunlara denilmektedir ki “Bilakis, Allah o kalplerden yardımını kesmiş, lüt-funu esirgemiş, böylece tıpkı mühürlenmiş hale gelmişlerdir. Yoksa özünde öğüt almaya elverişsiz ve onu kabul etme imkânından yoksun biçimde per-deli yaratılmamışlardır.

[531] Şayet“ ِْ ِ ْ כُ ِ (inkârları sebebiyle) ifadesi nereye ma‘tūftur?” der-

sen şöyle derim:Doğru görüş ْ ِِ ْ َ א َ ِ َ (bozmaları sebebiyle) ifadesine atfe-

dilmesi ve bir ara cümle olarak ِْ ِ ْ כُ ِ א َ ْ َ َ ُ ّٰ َ ا َ َ ْ َ (bilakis Allah, kalplerini

kendi inkârları yüzünden mühürlemiştir) ifadesinin ٌ ْ ُ َא ُ ُ ُ ْ ِِ ْ َ -kalp) وَ

lerimiz perdelidir demeleri60 yüzünden) cümlesine tâbi bir söz kabul edilme-sidir. Takip eden ْ

ِ ِ ْ כُ ِ (küfürleri sebebiyle) ifadesine atfedilmesi de câizdir. [532] Şayet“Ma‘tūfun aleyh ister harf-i idrab olan belden önceki ister

sonraki olsun -yani ِ ّٰ َאتِ ا אٰ ِ ِْ ِ ْ ve [Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri yüzünden] وَכُ

ِْ ِ ْ כُ ِ [inkârları yüzünden] ifadeleri- küfrün yine kendi anlamındaki başka bir

kelimeye atfen getirilmesinin anlamı nedir? [Bir şey kendisini içeren başka bir şeye nasıl atfedilebilir?]” dersen şöyle derim:Çünkü inkâr onlardan tekrar tekrar sadır olmuştur. Zira Hazret-i Mûsâ’yı, sonra Hazret-i Îsâ’yı, sonra da Pey-gamber (s.a.)’i inkâr etmişlerdir. Dolayısıyla, inkârlarının bir kısmı bir kıs-mına atfedilmiştir. Ya da atfedilenlerin tamamı kendisine atıf yapılanların tamamına bağlanmıştır. Şöyle denilmiş gibi: Ahitlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, peygamberlerini katletmeleri, “Kalplerimiz perde-lidir!” demeleri şeklindeki suçlarla inkâr etmeleri, Hazret-i Meryem’e iftira atmaları ve Hazret-i Îsâ’yı öldürmekle iftihar etme suçlarını kendilerinde bulundurmaları yüzünden onları cezalandırdık. Yahut “Bilakis inkârları ve inkârla birlikte şu şu suçları kendilerinde bulundurmaları sebebiyle kalple-rini mühürledik” demektir.

[533] el-Bühtânu’l-‘azîmu (Büyük iftira), Hazret-i Meryem’e zina isna-dında bulunmalarıdır. Şayet“Onlar Îsâ’yı inkâr ediyorlar, onu düşman bili-yorlardı. Onu öldürmeye kastetmişlerdi. Ona ‘sihirbaz’ ve ‘sihirbazın oğlu’, ‘zinakâr’ ve ‘zinakârın oğlu’ demişlerdi. Nasıl olur da ‘Biz Allah resûlû Îsâ Mesih’i öldürdük.’ demiş olabilirler?” dersen şöyle derim:Bunu alay için söylüyorlardı. Tıpkı Firavun’un “Şu size gönderilen elçi kesinlikle bir deli!” [Şu‘arâ 26/27] demesi gibi. İfadeyi kendilerinden naklederken Yüce Allah’ın onların çirkin sözlerinin yerine güzel bir söz yerleştirmiş olması da müm-kündür ki bu da Hazret-i Îsâ’yı yaftaladıkları şeylerden onu tenzih etmek ve yakıştırdıkları şeylerden berî olduğunu belirtmek içindir. Tıpkı şu âyet-i kerimelerdeki gibi: “Gerçek şu ki onlara ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, kesinlikle ‘Onları, ‘mutlak izzet ve ilim sahibi’ (‘Azîz, ‘Alîm) yarattı’ derler. O ki Arz’ı sizin için beşik kılmış, doğru yolda gidesiniz diye orada sizin için yollar var etmiştir.” [Zuhruf 43/9-10]. 60 Bu kısmın Arapça karşılığı âyette و şeklinde olmakla birlikte, metinde de Gülnuş Valide Sultan (vr.

75a) ve Damad İbrâhim Paşa (vr. 106b) nüshalarında da ا א .şeklindedir. / ed و

[534] Rivayete göre, Yahudilerden bir grup Hazret-i Îsâ’ya ve annesine sövmüş, o da “Ya Rabbi! Sen benim Rabbimsin. Beni kelimenle yarattın. Allah’ım! Bana ve anneme sövene lânet eyle!” şeklinde beddua etmiş, Allah da sövenleri maymun ve domuza çevirmiş... Yahudiler onu öldürmek için söz birliği etmişlerdi. Allah ona, kendisini Yahudilerle beraber yaşamaktan kurtarıp semaya yükselteceğini haber verdi. O da havarilerine “Benim sûre-time girmeyi kabul ederek öldürülüp çarmıha gerilip cennete girmeyi han-giniz kabul eder?” deyince, içlerinden birinin [ Yahuda Iskariyot] “Ben kabul ederim!” demesi üzerine ona Hazret-i Îsâ’nın sûreti giydirilmiş ve [ Îsa Mesih yerine] bu zât öldürülüp çarmıha gerilmiştir.

[535] Denilmiştir ki Hazret-i Îsâ’ya karşı ikiyüzlü davranan bir adam vardı. Hazret-i Îsâ’yı öldürmek istediklerinde bu münafık “Ben size Îsâ’nın yerini gösteririm!” dedi. Bu amaçla Hazret-i Îsâ’nın evine girdi. Îsâ göğe kaldırıldı, sûreti ise münafığa giydirildi. Suikastçılar Îsâ’nın evine girdiler ve o adamı Îsâ sanarak öldürdüler. Sonra [Hazret-i Îsâ hakkında insanlar] ihtilâfa düştüler. Bazıları dedi ki “O tanrıdır, öldürülmesi mümkün değil!”. Bazıları dedi ki “O öldürüldü ve çarmıha gerildi.” Bazıları da dedi ki “Eğer bu Îsâ ise arkadaşımız nerede? Eğer bu arkadaşımızsa, Îsâ nerede?”. Bazıları da “Îsâ göğe kaldırıldı” dedi, bazıları ise “Yüz tıpkı Îsâ’nın yüzü, beden arkadaşımı-zın bedeni!” dediler.

[536] ŞayetŞubbihe (öyle gösterildi) fiilinin nâib-i fâ‘ili nedir? Eğer bu fiili Mesih’e isnad edersen Mesih, ‘benzeyen’ değil ‘benzetilen’dir. Maktule isnad edersen maktulün adı geçmedi ki?” dersen şöyle derim:Fiil, huyyi-le ileyhi (kendisine …mış gibi göründü) kullanımında olduğu gibi, car ve mecrura [ ْ ُ َ / onlar] isnad edilmiştir. Adeta “Fakat onlara öyle gösterildi, bir belirsizlik meydana geldi” denilmektedir. Fiilin maktule giden bir zamire isnad edilmesi de câizdir çünkü “Biz onu öldürdük” demeleri bir maktulün varlığını gösterir. Bu durumda da şöyle denilmiş gibi olur: Ve lâkin şubbihe le-hum men katelûhu (Fakat o öldürdükleri kişi onlara Îsâ diye gösterildi).

[537] ِّ َّ אعَ ا َِّ َّ ا -Bu, istisnâ-i munka (…Zanna tâbi olmaktan başka) اِ

tı‘dır çünkü zanna tâbi olmak ilim cinsinden değildir. “Fakat zanna tâbi oluyorlar” anlamındadır.

[538] ŞayetŞekketmekle nitelendirildiler. Şekk ise iki mümkün şıktan hiçbirinin diğerine göre ağır basmamasıdır. Sonra da zan ile nitelendirildi-ler. Oysa zan, iki mümkün şıktan birinin ağır basmasıdır. Nasıl hem şekket-miş hem de zannetmiş oluyorlar?” dersen şöyle derim:Kastedilen şudur: Hiçbir bilgilerinin bulunmaması sebebiyle şek içindedirler, fakat onlara bir belirti görünürse zannetmeye başlarlar. Bu belirti de şudur: “Onu yakînen öldürmemişlerdir” yani onu kesin bir öldürüş ile öldürmüş değillerdir. Ya-hut -“ Mesih’i gerçekten biz öldürdük!” sözlerinde iddia ettikleri gibi- öl-dürdüklerinin o olduğuna yakînen inanıyor değillerdir. Ya da yakīnen keli-mesi ve mâ katelûhu ifadesinin tekidi kılınabilir. Mâ katelûhu hakkan (Onu gerçek anlamda öldürmediler) ifadesinde olduğu gibi ki, hakka’ntifâ’u kat-lihî hakkan (onu öldürmemiş oldukları kesin bir gerçektir.) Şöyle de denil-miştir: Bu ifade Arapların kateltu’ş-şey’e ‘ilmen (Onu kesin olarak biliyorum) ve nehartuhû ‘ilmen (Biliyorum ki deveyi kestim) sözlerine benzer, bunu bir konuda ileri seviyede bilgi sahibi olduğunda söylersin. Âyetteki ifadede onlarla alay edilmektedir. Çünkü [“Bu konuda hiçbir bilgileri yok” buyrulurken] istiğrak edatıyla bilgi tümden nefyedilip, ardından, “bunu yakînî ve etraflı bir ilim ile bilmiyorlar” denince bu, alaydan başka bir şey ifade etmez.

[539] “Ona muhakkak iman edecektir” ifadesi, mahzuf bir mevsūfun sı-fatı olarak gelmiş yemin cümlesidir. Açılımı şöyledir: Ve in min ehli’l-kitâbi ahadun illâ le-yu’minenne bi-hî [ Ehl-i Kitap’tan hiçbir fert yoktur ki (ölmezden evvel) ona kesinlikle iman edecek olmasın]. Şu âyet-i kerimeler de buna örnektir: َّ َّא اِ ِ א َ وَمٌ ُ ْ َ אمٌ َ َ ُ َ (“[Biz meleklerden] hiçbirimiz yoktur ki belli bir makamı olmasın.” [Sāffât 37/164]); א َ وَارِدُ َّ اِ ْ כُ ْ ِ -İçinizden hiç kimse yoktur ki cehenne“) وَاِنْ me varacak olmasın.” [Meryem 19/71]). Mâna şöyledir: Yahudi ve Hristiyan-lardan hiçbir fert yoktur ki ölümünden önce Îsâ’ya, onun Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna kesin olarak inanmasın. Yani, ruhu çıkmadan önce gerçeği görünce… Fakat yükümlülük devri sona erdiğinden, imanın fayda verme-yeceği bir anda… Şehr b. Havşeb’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Haccâc - bu âyeti kastederek- bana şöyle dedi: ‘Bir âyet var ki onu her okuduğum-da ona ilişkin içimde bir kuşku uyanır.’ Ve devamla dedi ki: ‘Bana Yahudi ve Hristiyan bir esir getirilir, ben boynunu vururum, ama ondan böyle bir şey duymam!’ Dedim ki: ‘ Yahudi ölmek üzere olunca melekler sırtına ve yüzüne vurarak şöyle derler: ‘Ey Allah’ın düşmanı! Sana Îsâ geldi, sen onu yalanladın.’ Der ki: ‘Şu anda onun peygamber bir kul olduğuna inandım.’

Aynı konumdaki Hristiyana ‘Sana Îsâ peygamber olarak geldi, sen onun Allah veya Allah’ın oğlu olduğunu iddia ettin!’ derler. Bunun üzerine o, imanının kendisine fayda vermeyeceği bir anda Hazret-i Îsâ’nın Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna inanır.” Şehr b. Havşeb dedi ki: “Haccâc yaslanıyordu. Doğruldu ve bana bakarak ‘Bu bilgi kimden?’ dedi. Dedim ki: ‘Bana Hazret-i Ali’nin oğlu Muhammed b. Hanefiyye anlattı.’ Haccâc değneğiyle yeri çizmeye başladı ve ‘Sen bu bilgiyi duru bir pınardan -veya kaynağından- almışsın!’ dedi. Kelbî de şöyle demiştir: “ Şehr b. Havşeb’e ‘ Hazret-i Ali’nin oğlu Muhammed b. Hane-fiyye’ derken ne demek istedin?’ dedim de Ali adını ekleyerek Haccâc’ı kızdır-mak istedim’ dedi.” Çünkü o zât, “İbn Hanefiyye” adıyla meşhurdu.

[540] Nakledildiğine göre, İbn Abbâs (r.a.) [v. 68/688] da âyeti bu şe-kilde yorumlamaktaymış, İkrime ona demiş ki: “Yani sana bir adam gelse ve onun boynunu vursan da mı?” İbn Abbâs demiş ki: “Îsâ’ya inandığına ilişkin dudaklarını depreştirmedikçe ruhu çıkmaz!” İkrime, “Bir evin çatı-sından düşse veya ateşte yansa ya da yırtıcı bir hayvan yese de mi?” deyince, şöyle cevap vermiş: “Havadayken bunu söyler, Îsâ’ya inanmadıkça ruhu çık-maz.” Übeyy b. Kâ‘b’ın [v. 33/654] Nûn’un zammesiyle [yani fiilin çoğul şekliyle] illâ le yu’minunne bi-hî kable mevtihimşeklindeki kıraati de buna delildir. Anlam şöyledir: Onlardan hiç kimse yoktur ki ölümünden önce ona ina-nacak olmasın. Çünkü ahad [hiç kimse] kelimesi çoğul için de kullanılmaya elverişlidir.

[541] Şayet“Ölümlerinden önce Îsâ’ya inanacaklarını bildirmenin ne faydası var ki?” dersen şöyle derim:Faydası tehdittir. Ve yakında ölüm geldiğinde ona mutlaka inanacaklarını fakat bunun onlara bir yararı ol-mayacağını bilsinler!.. Böylece, imanın fayda vereceği bir zamanda, bir an evvel inanmaya teşebbüse etmeleri gerektiğini hatırlatmakta ve onları uyar-maktadır. Bununla ayrıca, bahanelerinin kaldırılması da amaçlanmıştır. “Kıyamet günü o da aleyhlerinde şahit olacaktır!” ifadesi de böyledir, ken-disini yalanladıkları için Yahudiler aleyhinde, kendisini “Allah’ın oğlu” diye adlandırdıklarından dolayı da Hristiyanlar aleyhinde şahitlik edecektir.

[542] Her iki zamirin [‘o’na ve ölüm‘ü’] de Hazret-i Îsâ’ya gittiği de söylen-miştir. Bu durumda anlam şöyle olur: Onlardan hiçbiri yoktur ki Îsâ’nın ölü-münden önce Îsâ’ya inanacak olmasın. ‘İnanacak olanlar’dan maksat Haz-ret-i Îsâ’nın [kıyamete yakın] yeryüzüne inmesi zamanında yaşayacak Yahudi ve Hristiyanlardır. Rivayete göre, âhir zamanda Hazret-i Îsâ gökten inecek,

Ehl-i Kitap’dan ona inanmayan hiç kimse kalmayacak, din tek -yani İslâm dini- olacak ve Îsâ zamanında Allah Deccal’ı helâk edecek, yeryüzüne öyle bir emniyet hâkim olacak ki aslan - deve, kaplan - sığır, kurt - koyun birlikte yayı-lacak, çocuklar yılanlarla oynayacaklar… Îsâ yeryüzünde kırk yıl yaşayıp, sonra vefat edecek, namazını Müslümanlar kıldıracak ve onu defnedecekler.

[543] Şu kastedilmiş de olabilir: Hazret-i Îsâ geldiğinde Allah Ehl-i Ki-tab’ı mezarlarında diriltecek ve bunlardan Hazret-i Îsâ’ya inanmayan hiçbir fert kalmayacak. Böylelikle Allah Hazret-i Îsâ’nın indiğini ve iniş sebebini onlara bildirecek. Onlar da imanın kendilerine fayda vermeyeceği bir anda inanmış olacaklar.

[544] “Ona”daki zamirin Allah’a gittiği de, Hazret-i Muhammed’e git-tiği de söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

162. Âyetin Tefsiri

[545] “Yine, Yahudiyim diyenlerden sadır olan bir zulüm yüzünden” ki ne zulüm!.. Mâna şudur: Tertemiz şeyleri onlara sadece kendi yaptıkları büyük zulüm yüzünden haram kıldık. Bu da Allah’ın onların eylemi olarak saydığı inkârcılık ve büyük günahlardır. Kendilerine haram kılınan terte-miz şeyler ise “Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık...” [En‘âm

6/146] âyetinde belirtilenlerdir. Ayrıca, süt ürünleri de kendilerine haram kılınmıştı. Küçük olsun büyük olsun ‘her’ günah işlediklerinde Allah onla-ra yiyecek vb. tertemiz bazı şeyleri haram kılmıştır.

ا [546] ًِ כَ ِ ّٰ ِ ا ِ َ ْ َ ْ

ِ ِّ َ ِ ifadesi ya “çok sayıda insanı’ veya ‘çokça وَdöndürmeleri’ yüzünden” anlamındadır. “Haksız yere” yani [mahkemelerde karar verirken] kitabı tahrif ederken alt tabakadaki insanlardan almış olduk-ları rüşvetle...

[547] “Fakat ilimde derinleşmiş olanlar…” Yani sağlam temellere daya-nan tahkik ehli, bilinçli âlimler. Bu ifade ile Yahudilerin içindeki Abdullah b. Selâm vb. iman etmiş olanları kastediyor. “Ve müminler…” Yani Yahu-dilerden iman etmiş olanlar yahut Muhacir ve Ensâr müminleri. er-Râsihū-ne (Derinleşmiş olanlar) kelimesi mübteda olmak üzere merfû‘dur, yu’minû-ne (iman ederler) ise onun haberidir. Ve’l-mukīmîne’s-salâte ifadesi ikâme-i salâtın (yani daha ziyade namaz vb. ritüellerde tezâhür eden gerçek din-darlığın) faziletini belirtmek için başında varsayılan bir emdehu (hele hele) fiiliyle mansūptur. Bu yaygın bir kullanımdır. Sîbeveyhi [mülhitlerce bu ifadeye yöneltilen] itirazı misaller ve şahitlerle çürütmüştür. Bazılarının Mushaf hat-tında bir yanlışlık meydana geldiğine ilişkin iddialarına da itibar edilmez. Böyle bir şeye itibar edenler Kur’ân’a iyice bakmayanlar, Arapların bu tür kullanımlarını -bu tür kelimeleri- “hāssaten / hele hele” anlamını vermek ve bir çeşitlilik katmak için mansūp okuduklarını- bilmeyenlerdir. Böyleleri bilmiyorlar ki Tevrat ve İncil’de kendilerinden övgüyle bahsedilmiş, bilinci saf olan sahâbe nesli, İslâm’a toz kondurmama ve ona yöneltilen her türlü itirazı bertaraf etme konusunda Allah’ın kitabında kendilerinden sonraki-lerin kapatacakları bir gedik ve gelecektekilerin fark edebileceği bir kusur bırakmayacak kadar büyük bir hassasiyete sahip idiler! َ ِ ِ ُ ْ kelimesinin وَاכَ ْ َ لَ اِ ِ ْ א اُ َ ِ ibaresine atfedildiği [ve bu sebeple mecrur olduğu] da söylenmiştir, yu’minûne bi’l-kitâbi ve bi’l-mukīmîne's-salâte (Kitaba ve gerçek dindarlara iman edenler…) ki gerçek dindarlar peygamberlerdir. İbn Mes‘ûd musha-fında vav ile ve’l-mukīmûne şeklindedir. Bu aynı zamanda Mâlik b. Dînâr, Cahderî ve Îsâ es-Sakafî’nin de kıraatidir.

Bu bölümü tek başına aç →

166. Âyetin Tefsiri

כَ [548] ْ َ اِ َא ْ َ اوَْ َّא ifadesi, Ehl-i Kitabın, Peygamber (Sana vahyettik) اِ(s.a.)’den kendilerine gökten bir kitap indirmesine ilişkin isteklerini cevap-lamakta ve kendisine vahyedilme konusunda onun durumunun tıpkı ken-disinden önceki diğer peygamberlerin durumu gibi olduğunu belirtmekle bahanelerini ortadan kaldırmaktadır.

ر] [549] ُ -kelimesi] Ze’nin zammesiyle, kitap anlamına gelen zibrin ço زَğulu olarak zubûran şeklinde de okunmuştur.

[550] ً ُ כَ ,kelimesi (Elçiler) رُ ْ َ َא إِ ْ َ anlamına gelen (sana vahyettik) أوَْgizli bir erselnâ (gönderdik), nebbe’nâ (haber verdik) vb. bir fiille mansūp-tur. Yahut mansūp olması kasasnâhum (onları anlattık) fiilinin ışık tuttuğu [gizli kasasnâ] fiili iledir. Übeyy kıraatinde ise bu cümle, ve rusulun kad kasas-nâhum ‘aleyke min kablu ve rusulun… (Nice elçiler var ki bunları daha evvel sana anlattık; nice elçiler var ki…) şeklindedir.

[551] َ ّٰ َّ ا ifadesini İbrâhim [v. 96/714] ve (Allah Musa ile konuştu) وכ Yahyâ b. Vessâb’ın ve kellema’llāhe… ( Musa Allah ile konuştu) şeklinde Al-lah lafzı mansūp olarak okudukları da rivayet edilmiştir. Bid‘at tefsirlerden biri de, bu kelimenin kelm (yaralama) kökünden kabul edilip ifadeye, “Al-lah Mûsâ’yı türlü türlü mihnet tırnakları ve imtihan pençeleriyle yaraladı.” anlamı verilmesidir.

[552] َ رِ ِ ْ ُ وَ َ ِ ِّ َ ُ ً ُ -ifade (müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler) رُsindetercih edilen görüş, gizli bir emdehu fiiliyle mansūp olmasıdır. Önceki âyette geçen ً ُ -kelimesinin tekrarı kabul edilerek mansūp olması da câiz رُdir. [Yani “Hele, o müjdeci ve uyarıcı elçiler…”]

[553] Şayet “Peygamberler gelmezden evvel61 insanların Allah’a karşı getirecek ne kanıtları olabilir ki!? Allah’ın ‘düşündükleri takdirde kendile-rini gerçek bilgiye ulaştıracak delilleri’ gözlerinin önüne sermesiyle birlikte kendilerine nice deliller getirilmiştir. Hatta peygamberler bile gerçek bilgi-ye ancak bu deliller üzerinde düşünerek ulaşmışlardır, onların Allah’ın elçisi oldukları da ancak bu deliller üzerinde düşünerek bilinmektedir” dersen şöyle derim:Peygamberler, dinî konulara ilişkin hususları açık - net biçim-de anlatarak, yükümlülük hallerini açıklayarak, ilâhî kanunları öğreterek üzerlerine yüklenen görevi tebliğ ederken, Ehl-i ‘adl ve’t- tevhid âlimlerinde gördüğün gibi, insanları gafletten uyandırmakta ve gözleme dayalı tefekkü-re sevketmektedirler. Bu yönüyle, gönderilişleri, bahaneleri ortadan kaldır-mak ve delilin insanları bağlayışını ikmal etmeye yöneliktir. Ta ki insanlar “Bize bir elçi gönderseydin de, bizi gaflet uykusundan uyandırsaydı, dikkat etmemiz gereken hususlara dikkat çekseydi!..” diyemesinler.

[554] ُ َ ْ َ ُ ّٰ ِ ا ـכِ ٰ ifadesini Sülemî [v. 73/692] Nun’un şeddesiyle lâkinna’l-lāhe yeşhedu (Fakat Allah şahitlik eder.) şeklinde okumuştur. ŞayetFakat de-mek, evvelinde istidrâk edilecek bir şey olmasını gerektirir, ‘Fakat Allah şahit-lik eder’ ifadesinde bu nerede?” dersen şöyle derim:Ehl-i Kitap Peygamber (s.a.)’in gökten bir kitap indirmesini isteyip bu bahaneyle inat edince, Allah “[Şuna şuna vahyettiğimiz gibi işte] sana da vahyettik” diyerek, onlara karşı delil getirdi ve ardından “Fakat Allah şahitlik eder” buyurdu. Bu, “Onlar şahitlik etmezler, fakat Allah şahitlik eder” demektir. Şöyle de denilmiştir: “Sana da vahyettik” ifadesi inince “Biz senin hakkında buna şahitlik etmeyiz!” demiş-ler, bunun üzerine “Fakat Allah şahitlik eder” ifadesi nâzil olmuştur. “Allah’ın, Peygamber’e indirdiklerine şahitlik etmesi”nin anlamı, tıpkı iddiaların delil-lerle ispat edilmesi gibi, mucizeler göstererek onun doğruluğunu kanıtlama-sıdır. Meleklerin şahitliği ise onun tamamen gerçek ve dosdoğru olduğuna tanıklık etmeleridir. Şayet “Peki, ‘Meleklerin buna şahitlik ettikleri nasıl bi-linebilir ki?’ derlerse kendilerine ne cevap verilecek?” dersen şöyle derim:Kendilerine bunun Allah’ın şahitliğiyle bilineceği söylenerek cevap verilebilir. Çünkü Allah’ın mucizeler göstererek onun doğruluğuna şahit olduğu bili-nince, meleklerin de O’nun şahitlik ettiklerinin doğruluğuna şahitlik ettiği bilinmiş olur. Çünkü meleklerin şahitliği Allah’ın şahitliğine tâbidir. 61 165. âyette,“… ki bu elçilerden sonra insanların Allah’a karşı bir kanıtı kalmasın” buyrulmasından,

insanların mazeret üretmesinin ancak peygamber göndermek sûretiyle önlenebileceği gibi bir sonuç çıkmaktadır. / ed.

[555] Şayet“‘Allah onu ilmiyle indirdi’ ifadesinin anlamı ve kendisinden önceki cümleyle ilişkisi nedir?” dersen şöyle derim: “Onu kendisinden baş-kasının bilmediği özel ilmiyle birlikte indirdi” anlamındadır. Bu da Kur’ân’ı söz ve edebiyat ustalarının, benzerini getirmekten âciz olduğu bir söz dizimi ve üslup üzere telif etmesidir. Öncesindeki ifadeye karşı durumu ise, tefsir edici cümlenin mevkii ile aynıdır. Çünkü şahitliği açıklamakta, onun doğ-ruluğına ilişkin tanıklığının “Allah’ın, onu insan gücünü aşan mu‘ciz bir söz dizimi ile indirmesi” olduğunu belirtmektedir. İfadenin “Onu sana, senin buna layık olduğunu ve bunu tebliğ edeceğini bilerek indirmiştir.” anlamına geldiği de söylenmiştir. Yine denilmiştir ki “Onu, kulların yararına olacağını bildiği şeylerle ve bunların hepsini içerecek şekilde indirmiştir.” anlamında-dır. Şöyle de anlaşılabilir: Onu, bilerek, gözeterek, melekleri de gözetleyici kılmak sûretiyle şeytanlardan koruyarak indirmiştir. Melekler de buna şahit-lik etmektedir. Nitekim Cin sûresinin sonunda bunu belirtmiştir; “Onların bütün yapıp ettiklerini ihâta ettiği halde…” [Cin 72/28] âyetinde -dikkat eder-sen- ihâta tam anlamıyla bilmek anlamındadır.

[556] “Şahit olarak Allah yeter,” isterse O’ndan başkası şahitlik etmesin. Çünkü gerçek şahitlik mucize ile doğrulamaktır. “De ki: Şahitlik itibariyle hangi varlık daha büyüktür?’ De ki: Allah.” [En‘âm 6/19]

Bu bölümü tek başına aç →

169. Âyetin Tefsiri

ا [557] ُ َ َ وا وَ ُ َ yani inkârcılığı (zulmederek nankörce inkâr edenler) כَve günahkârlığı kendilerinde birleştirenler. Ya da bir kısmı kâfir iken, bir kısmı büyük günah işleyen zalimler de olabilirler. Çünkü tövbesiz bağış-lanmamaları açısından iki grup arasında fark yoktur. “Ve onları bir yola iletmeyecektir” onlara lütufla muamele etmeyecek onlar da cehenneme götüren yola gireceklerdir. Veya kıyamet günü onları cehennem yolundan başka bir yola iletmeyecektir. “Kolaydır.” yani Allah’ı bundan döndürebile-cek hiçbir şey / kimse yoktur!

Bu bölümü tek başına aç →

171. Âyetin Tefsiri

[558] “O halde, gelin kendi hayrınıza olana iman edin” ifadesindeki ا ً ْ َ kelimesinin mansūp olması gizli bir fiilledir, ْ َכُ ا ً ْ َ ا ُ َ ْ buna son) اِverip kendi yararınıza olana yönelin) ifadesi de böyledir. Şöyle ki: Allah Teâlâ onları imana ve teslisten vazgeçmeye teşvik edince onları önemli bir işe yönlendirdiği anlaşıldı. Bunun üzerine, “içinde bulunduğunuz küfür ve teslisten vazgeçip sizin için daha hayırlı olana -ki iman ve tevhiddir- yönelin ya da gelin” buyurdu.

[559] “Dininizde aşırıya kaçmayın.” Yahudiler Hazret-i Îsâ’yı [hâşâ] gayr-ı meşru ilan ederek onu derecesinden aşağı düşürmekle, Hristiyanlar da onu ilahlaştırarak gerçek derecesinin üzerine çıkartmakla aşırıya kaçmış-lardır. “Allah hakkında sadece gerçeği söyleyin.” Bu da O’nu ortak ve evlat sahibi olmaktan tenzih etmektir.

[560] Ca‘fer b. Muhammed [v. 301/913; inneme’l-mesîhu ifadesini] sikkît vez-ninde inneme’l-missîhu şeklinde okumuştur.

[561] Hazret-i Îsâ’ya kelimetullāh (Allah’ın kelimesi) ve kelimetun minhu (O’ndan bir kelime) denilmesi, bir baba ve sperm olmaksızın Allah’ın bir sözü ve emriyle varedilmesinden dolayıdır, başka bir anlamı yoktur. Ona aynı sebeple, rûhullah ve rûhun minhu (Allah’dan bir ruh) denilmiştir. Çün-kü o, zîruh (canlı) birinin -canlı bir babadan ayrılıp gelen bir sperm gibi- bir parçası olmaksızın varlık sahnesine çıkmış bir zîruhtur, Allah katından, salt O’nun kudretiyle tamamen ‘yok’tan icat edilmiştir. “Meryem’e ilettiği” ifadesi, ona ulaştırdığı ve onun içinde meydana getirdiği anlamındadır.

[562] ٌ َ َ َ (Üç’tür) ifadesi gizli bir mübtedanın haberidir. Eğer kendile-rinden nakledilenler doğruysa şöyle diyorlar: Tanrı, üç uknum halinde tek bir cevherdir. Baba uknumu, oğul uknumu ve Rûhulkudüs uknumu. Baba uknumu ile zâtı, oğul uknumu ile ilmi, Ruhulkudüs uknumu ile de hayatı kastediyorlar. Dolayısıyla, ifadenin açılımı Allāhu selâsetun [Allah ‘üç’tür (deme-yin)] şeklindedir. Yok, eğer onlardan nakledilen doğru değilse açılımı şöyle-dir: el-Âlihetu selâsetun [“Tanrılar üçtür” (demeyin)]. Kur’ân’dan anlaşılan, onların Allah, Mesih ve Meryem’i ‘üç ilah’ kabul ettikleri; Îsâ’nın da Allah’ın Mer-yem’den olma oğlu olduğu şeklindedir. -Şu âyet-i kerimelere dikkat ediniz: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara, ‘Beni ve annemi Allah’tan başka iki tanrı edinin’ dedin?” [Mâide 5/116]; “Hristiyanlar da ‘ Mesih, Allah’ın oğludur’ dediler.” [Tevbe 9/30]- Bununla birlikte meşhur ve yaygın olan, Hristiyanların şu görüşte olduklarıdır: Mesih’te baba cihetinden ilâhî [lâhûtî] bir yön, anne cihetinden ise beşerî [nâsûtî] bir yön vardır. “ Meryemoğlu Îsâ Mesih…” ifa-desi de buna delâlet eder. Bu âyet kanıtlamaktadır ki o, Meryem’in oğludur, onunla ilişkisi ‘çocuğun annesiyle ilişkisi’ gibidir. Allah Teâlâ ile ilişkisi ise O’nun elçisi oluşu ve bizzat O’nun emriyle, babasız olarak canlı bir beden halinde ön örneği olmaksızın var edilmiş olması cihetiyledir. Yani onun Al-lah’la ilişkisinin, ‘çocuğun babasıyla ilişkisi’ şeklinde olduğu yaklaşımını red-detmiştir. “O, çocuğu olmayacak kadar yücedir!” ifadesi de bunu gösterir ki Allah’ın anlatışı başkasının anlatışından çok daha güvenilirdir. َن َכُ ُ أنَ َ א َ ْ ُ ٌ َ ُ وَ َ ifadesinin anlamı sebbehahû tesbîhan min en yekûne le-hû veledun (Allah, bir çocuğu olmaktan kendisini son derece tenzih etmektedir.) şeklindedir. Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh [v. 110/728] bu ifadeyi iki cümle kabul ederekن] َכُ -yi] Hemze’nin kesresi ve Nun’un zammesiyle in yekûnu şeklinde oku’انْ muştur, “hâşâ, O’nun bir çocuğu olamaz!” anlamında.

[563] “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur” ifadesi, kendisine yakıştırılandan son derece uzak olduğunu beyan etmektedir, yani göklerde ve yerde bulunan her şey O’nun mahlûku ve raiyetidir. O’nun hâkimiyeti altındaki herhangi bir şey nasıl olur da ondan bir parça olabilir!? Üstelik parça ancak cisimler için söz konusudur. Allah ise cisim ve arazların nitelik-lerinden son derece yücedir.

[564] Bütün varlıkların, tüm işlerinde güvenip dayanacağı bir “vekil olarak da Allah yeter.” Çünkü onlar O’na muhtaçken, O’nun onlara hiçbir ihtiyacı yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →

172. Âyetin Tefsiri

[565] “Yüksünmez” kibirlenerek, izzet-i nefis meselesi yaparak uzak durmaz. Yestenkifu fiili, yanağına dökülmüş gözyaşlarını parmağınla sil-diğin zaman söylediğin nekeftu’d-dem‘a kullanımından alınmıştır. “Ne de gözde melekler…” Hatta Îsâ Mesih’den kadri daha yüksek daha hatırlı me-lekler bile... Bunlar, Cebrâil, Mikâil, İsrâfil ve onların tabakasındakiler gibi Arş’ın etrafındaki Allah’a yakın [kerûbî] meleklerdir.

[566] Şayet“‘Ne de gözde melekler…’ ifadesi nasıl ‘ondan daha üstün olanlar bile…’ anlamına geliyor ki?” dersen şöyle derim:Ma‘ânî ilminin bundan başkasını gerektirmemesi nedeniyle. Şöyle ki: Bu ifade, Hristiyan-ların görüşünü ve Îsâ Aleyhisselâm’ı kulluk derecesinin üstüne çıkarmadaki aşırılıklarını reddetmek için getirilmiştir. Dolayısıyla, onlara şöyle denmesi icap etmiştir: Îsâ kendini kul olmaktan asla üstün görmez. Hatta ondan daha yüksek derecede olanlar bile… Adeta şöyle denmektedir: Gözde me-lekler bile O’na kulluk etmekten yüksünmezler ki Îsâ nasıl yüksünsün!? En yüksek dereceli olmaları ve en yüksek makamda bulunmaları cihetiyle göz-de meleklerin özellikle belirtilmesi bu yaklaşıma son derece açık bir delildir. Bunun bir örneği de şairin şu sözüdür:

Ne cömert rakiplerinden Hâtim-i Tā’î dengidir onun; Ne de kabardıkça yükselen dalgalarıyla engin deniz…

Dalgalı deniz ile şairin, cömertlik bakımından Hâtim’den daha ileri olan bir şeyi kasdettiği şüphesizdir. Edebî zevke sahip herkes farkı açıkça görmek için bu âyetle birlikte “Senden ne Yahudiler ne de Hristiyanlar razı olurlar” [Bakara 2/120] âyetini okusun.

[567] Hazret-i Ali (r.a.) ism-i tasğîr ile ‘ubeyden li’llâh (Allah’ın küçük kulu / kulcağızı) şeklinde okumuştur.

[568] Rivayete göre, Necran Hristiyan heyeti gelip Peygamber (s.a.)’e, “Neden efendimizi küçük düşürüyorsun?” demişler. Resûlullah “Sizin efen-diniz kim?” diye sorunca “Îsâ” demişler. Resûlullah “Ne diyormuşum ki ben?” demiş, “Onun Allah’ın kulu ve elçisi olduğunun söylüyorsun!” demişler.

“Onun Allah’ın bir kulu olması utanılacak bir şey değil ki” buyurmuş. “Elbette öyledir!” demeleri üzerine işbu âyet nâzil olmuş. Yani Îsâ bundan yüksünmez, siz de onun adına bundan yüksünmeyin. Şayet bu, yüksünülecek bir şey olsay-dı, en önce Îsâ yüksünürdü. Çünkü ‘utanılacak’ böyle bir husus daha çok onu ilgilendirmektedir.

[569] Şayet“ ُ ئِכَ ٰ َ ْ ا َ ”?ifadesi nereye ma‘tūftur (…Ne de melekler) وَdersen şöyle derim:[Şu üç şıkkın dışında bir şeye ma‘tūf değildir:] Ya el- Mesih’e ya yekûnenin ismine [gizli bir huveye] ya da ism-i fâ‘il anlamı taşıyan ‘abden kelimesinde gizli olan zamire. ‘Abden kelimesinin ism-i fâ‘il anlamı taşıma-sı, ibadet etme anlamını ifade etmesindendir. Bu tıpkı merartu bi-raculin

‘abdin ebûhu” (babası köle olan birine uğradım) cümlesindeki ‘abde benzer. [Ebûhu, ‘abdin fâ‘ilidir.] Zâhir olan, atfın mesîha yapıldığıdır çünkü bunun dı-şındaki bir seçenek hedeflenen mânadan biraz sapmaya götürür. O mâna da kulluktan ne Mesih’in ne de fevkindekilerin yüksünmesi ya da hem onun hem de onun fevkindeki varlıkların Allah’a kulluk etmesidir. Şayet“Bu atıfla melekleri -bir ‘topluluk’ oldukları halde- Allah’a ‘bir’ kul yapmakta-sın, bunun dayanağı nedir?” dersen şöyle derim:Bunun iki dayanağı var. Birincisi: Ve lâ kullu vâhidin mine’l-melâ’iketi (Ne de meleklerden herhangi biri…) şeklindeki açılım. İkincisi: Ve le’l-melâ’iketu’l-mukarrabûne en yekûne ‘ibâden li’llâh (Ne de gözde melekler Allah’ın kulları olmaktan...) şeklinde-ki açılım. Fakat ‘abden li’llâh ifadesi özet biçimde buna delâlet ettiğinden, hazfedilmiştir. Ve le’l-melâ’iketu (ne de melekler) ifadesini ‘abdendeki zamire atfedersen zaten böyle bir soru kendiliğinden düşer.

[570] ْ ُ ُ ُ ْ َ َ َ fiili Şın’ın zamme ve kesresiyle ve Nun ile [fe-senahşuru-hum - fe-senahşiruhum şeklinde] de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

175. Âyetin Tefsiri

[571] Şayet“[‘İmdi…’ buyrularak yapılan] tafsil, tafsil ettiğiyle uyumlu de-ğil çünkü burada tafsil iki grubu içerirken, tafsil edilen, bir gruptan iba-rettir.” dersen şöyle derim:Bu senin şöyle demene benzer: “Hükümdar asileri topladı. Kendisine başkaldırmayanlara elbise ve binek hediye etti, başkaldıranları ise ibret verici bir şekilde cezalandırdı.” Bu üslup iki açıdan doğrudur. Birincisi: Tafsilin ışık tutması sebebiyle ayrıca, birinin zikredil-mesi öbürünün de varlığını gösterdiği için, iki gruptan birinin hazfedilmiş olmasıdır. Nitekim iki gruptan biri bunun akabinde gelen “Artık, her kim Allah’a iman edip ‘o’na tutunursa…” [Nisâ 4/175] tafsilinde de kaldırılmış-tır. İkincisi: Başkalarına verilecek lütfun onları üzüntüye boğan bir husus olmasıdır. Dolayısyla bu da, onlara verilecek ibret dolu cezanın kapsamına dâhildir. Adeta şöyle denilmektedir: Kim Allah’a tekebbür ederek kulluktan yüksünürse güzel amel işleyenlerin aldığı mükâfatı görünce hayıflanmayla ve de bizzat uğratıldığı ilâhî azapla cezalandırılacaktır.

[572] “Kanıt” ve “apaçık nur” Kur’ân’dır. Ya da “kanıt” ile Hakk’ın dini-ni veya Peygamber (s.a.)’i, “apaçık nur” ile de dini beyan eden ve Peygam-ber’i tasdik eden mucize kitabı kastetmiştir.

[573] “Kendinden bir rahmet ve geniş nimet içine…” Hak edilen bir mükâfat ve fazladan bir lütuf içine… “Ve kendisine” yani kulluğuna “götü-ren dosdoğru bir yola getirir” ki İslâm yoludur. Bu, Allah’ın onları başarılı kılması, ayaklarını [doğru yolda] sabit tutması anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

176. Âyetin Tefsiri

[574] Rivayete göre bu, en son nâzil olan ahkâm âyetidir. Peygamber (s.a.) veda haccına gitmek üzere Mekke yolunda iken Câbir b. Abdullah [v. 78/697] yanına gelerek demiş ki: “Bir kızkardeşim var, ölürse mirasından bana ne kadar düşer?” Yine şöyle rivayet edilmiştir: Câbir b. Abdullah hastaymış, Peygamber (s.a.) onu ziyarete gidince, Resûlullah’a “Benim çocuğum yok. Malımı ne yapacağım?” diye sormuş. Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuş [Buhārî, “Ferâiz”, 13. Bu rivâyetin daha muhtasar başka bir versiyonu].

َכَ [575] َ ؤٌا ُ ْ İmru’un kelimesi helekenin (…Şayet bir adam ölürse) اِنِ اışık tuttuğu gizli bir fiilin [heleke] fâ‘ili olmak üzere merfû‘dur [in heleke’m-

ru’un heleke].

[576] ٌ َ وَ ُ َ َ ْ َ (çocuğu olmayan) cümlesi hal olmak üzere mahallen mansūp değil, imru’unun sıfatı olmak üzere mahallen merfû‘dur, in heleke’m-ru’un ğayru zî-veledin…(Çocuğu olmayan biri ölürse) anlamındadır. Veled (çocuk) erkek ve kız için kullanılan müşterek bir isim olmakla birlikte, bu-rada oğul kastedilmektedir. Çünkü oğul, kızkardeşi mirastan mahrum eder. Fakat -İbn Abbâs (r.a.)’ın [v. 68/688] görüşü hariç- kız çocuğu kızkardeşin miras hakkını düşürmez. “Kızkardeşi varsa…” ifadesinde kızkardeşten ka-sıt, sadece ana-bir değil, ana-baba bir kızkardeştir. Çünkü Allah ona mira-sın yarısını vermiş, erkek kardeşini ise ‘ asabe (geri kalana sahip) yapmış ve “Erkeğe iki kız hissesi düşer.” [4/110] demiştir. Sadece ana-bir kızkardeş ise miras âyetinde belirtildiği gibi erkek kardeşiyle eşit olarak mirasın 1/6’ini alır. “Erkek de kızkardeşine mirasçı olur” yani durum tersine gerçekleşip kızkardeş ölür, erkek kardeş ona mirasçı olursa “eğer o kızkardeşin çocuğu” yani oğlu “yoksa…” Çünkü erkek çocuk erkek kardeşin mirastan pay alma-sını engeller, kız evlat engellemez.

[577] Şayet“Erkek kardeşi mirastan mahrum bırakan sadece oğul de-ğildir. Baba da erkek kardeşi mirastan mahrum bırakır. O halde, neden sadece oğulun yokluğu belirtilmekle yetinildi?” dersen şöyle derim:Oğu-lun yokluğu durumunda ne yapılacağı beyan edilmiş, fakat babanın yoklu-ğunda ne yapılacağı Sünnet’in açıklamasına bırakılmıştır. O da şu hadis-i şeriftir: “Miras paylarını sahiplerine verin. Kalan ise yakın erkek akrabala-rındır.” [Buhārî, “Ferâiz”, 5] Baba, erkek kardeşten daha önceliklidir. Bu ikisi, “birisinin hükmü Kitap’la, diğerininki Sünnet’le açıklanmış” ilk iki hüküm de değildir. Ayrıca, oğulun bulunmamasına dair hükümden, babanın bu-lunmamasına dair hüküm de anlaşılabilir çünkü oğul ölüye [anasına] baba-sından daha yakındır. Erkek kardeş, ‘daha yakın’ ile birlikte mirasçı olabi-liyorsa ‘daha uzak’la birlikte pekâlâ mirasçı olabilir. Kaldı ki kelâle, baba ve oğulun ikisinin birden olmadığını ifade etmektedir. Bu bakımdan, birinin yokluğunun belirtilmesi diğerinin de yokluğunu göstermiş olur.

[578] Şayet“ ِ ْ َ َ ْ َא ا َ אِنْ כَא َ (Şayet iki kızkardeş iseler) ve ًة َ ْ ا اِ ُ eğer] وَاِنْ כَא(iki ve daha fazla erkekli kızlı) kardeş iseler] ifadelerindeki ikil ve çoğul zamirle-ri kime râcidir?” dersen şöyle derim:ifadenin aslı şudur: Fe-in kâne men yerisu bi’l-uhuvveti isneteyni ve in kâne men yerisu bi’l-uhuvveti zukûran ve inâsen (Kardeşlik vasfıyla mirasçı olan, iki kızkardeş ise ve kardeşlik vasfıyla mirasçı olanlar kızlı-erkekli üç veya daha fazla iseler…) Ayrıca, kânetâ ve in kânû denmesi, men kânet ummuke (Senin annen kim?) ifadesindeki gi-bidir, yani nasıl haberin (ummuke) müennesliğinden dolayı menin zamiri müennes kullanılıyorsa aynı şekilde haberin birinde ikil, ikincisinde çoğul olmasından dolayı kânetâ ve kânû fiillerinde de men yerisunun zamiri ikil ve çoğul kullanılmıştır. [Erkek kardeşler için kullanılan] ihvetenden kasıt, erkek kardeş tağlib edilerek, hem erkek hem kızkardeşlerdir.

ا [579] ُّ ِ َ ifadesi mef‘ûlun leh olup “şaşırmanızı (şaşırırsınız diye) انَْ istemediği için” demektir.

[580] Peygamber (s.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: Kim Nisâ sûresini okursa mirasçı olan her mümin erkek ve kadına bir iyilikte bulunmuş gibi olur, kendisine özgürlüğüne kavuşturmak üzere bir köle satın almış kadar mükâfat verilir, şirkten tertemiz temizlenir ve Allah’ın meşîetinde ‘günahın-dan geçilen kimseler’ arasında yer alır.

Bu bölümü tek başına aç →