İbn Kesîr'i Tefsiri

Nisâ Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri — Sayfa 4

165. Âyetin Tefsiri

Muhammed İbn îshâk der ki: Muhammed İbn Ebu Muhammed kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayete göre; o, şöyle demiştir: Sükeyn ve Adiyy İbn Zeyd: Ey Muhammed, Musa'dan sonra Allah'ın beşerden birine bir şey indirdiğini bilmiyoruz, dediler de onların bu sözleri üzerine bu konuda Allah Teâlâ : «Nuh'a, ondan sonra gelen peygamberlere... Vahyettiğimiz gibi, şüphesiz sana da vahyettik...» âyetlerini indirdi,

İbn Cerîr der ki: Bize Hâris'in... Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî'-den rivayetine göre; o* şöyle demiştir: Allah Teâlâ: «Kitâb ehli, senin kendilerine gökten bir kitâb indirmeni isterler... Küfretmeleri ve Mer­yem'e büyük iftirada bulunmalarından.» (Nisa, 153 -156) âyetlerini indirdi. Hz. Peygamber, bu âyetleri Yahudilere okuyup onların yaptık­ları çirkin davranışları kendilerine haber verdiğinde, Allah Teâlâ'nın indirdiklerinin bütününü inkâr edip : Allah Teâlâ beşer üzerine hiçbir şey indirmerniştir. Ne Musa'ya, ne îsâ'ya, ne de herhangi bir peygam­bere, dediler. Hz. Peygamber dizlerinde olan ellerini çözerek : Hiç kimse üzerine mi? buyurdular. Ve Allah Teâlâ da : «Allah hiçbir insana bir şey indirmedi, demekle Allah'ı, sânına yaraşır şekilde tanıyamadılar.» (En'âm, 91) âyetini indirdi.

Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî'nin bu söyledikleri şüphelidir. Zîrâ En'âm süresindeki bu âyet» Mekke'de nazil olmuştur. Nisa süresindeki bu âyet ise, Medine'de ve Hz. Peygamber (s.a.) den, gökten üzerlerine bir kitâb indirilmesini istediklerinde onlara redd makamında nazil ol­muştur. Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme'de : «Musa'dan, bundan daha bü­yüğünü istemişlerdi...» buyurup onların kepazeliklerini, ayıplarını, için­de bulundukları durumu ve hâli hazırdaki yalan ve iftiralarını zikret­mektedir. Sonra Allah Teâlâ, daha önce geçen peygamberlere vahyettiği gibi kulu ve elçisi Muhammed (s.a.) e de vahyettiğini zikrederek : «Nuh'a, ondan sonra gelen peygamberlere... vahyettiğimiz gibi, şüphe­siz sana da variyettik. Davud'a da Zebur'u verdik.» buyurmaktadr.

Zebur, Allah Teâlâ'nm Dâvûd (a.s.) a vahyetmlş olduğu kitabın İsmidir. Bu peygamberlerden her 'birinin hal tercümelerini, inşâallah gelecek sûrelerdeki kıssaları sırasında zikredeceğiz. Güvenimiz ve te­vekkülümüz Allah'adır,

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Kıssalarını daha önce sana anlattığı­mız peygamberlerle, kıssasını (mekkî sûreler ile başka sûrelerde ve bu âyetten önce) sana anlatmadığımız peygamberlere de...» Kur'an-ı Ke-rîm'de isimleri açıkça belirtilen peygamberlerin isimleri şunlardır : Âdem, İdrîs, Nûh, Hûd, Salih, İbrahim, Lût, İsmâîl, îshâk, Ya'kûb, Yû­suf, Eyyûb, Şuayb, Musa, Hârûn, Yûnus, Dâvûd, Süleyman, îlyâs, el-Yesâ', Zekeriyyâ, Yahya, îsâ, müfessirlerden bir çoğuna göre Zülkifl ve hepsinin efendisi Muhammed (s.a.).

Allah Teâlâ : ((Kıssasını sana anlatmadığımız peygamberlere de...» buyuruyor ki; bunlar, Kur'an'da isimleri zikredilmeyenlerdir.

Peygamber ve Rasûllerin sayısında ihtilâf edilmiştir. Bu konuda Ebu Zerr hadîsi meşhur olup bunu îbn Merdûyeh tefsirinde rivayet etmiştir. Şöyle ki: Bize İbrahim îbn Muhammed'in... Ebu Zerr'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Ey Allah'ın Rasûlü, peygamberler kaçtır? diye sordum. Yüzyirmidörtbindir, buyurdular. Ey Allah'ın Rasûlü, onlardan kaçı Rasûl'dür? diye sordum. Üçyüzonüç olarak büyük bir kalabalıktır, buyurdular. Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, ilkleri kim idi, diye sordum. Âdem'dir, buyurdular. Ey Allah'ın Rasûlü, o peygamber ve Rasûl mü­dür? diye sordum. Evet, Allah onu bizzat yaratmış, ona kendi ruhun­dan üfürmüş, sonra ilk olarak onu mükemmel-kılmıştır, buyurup şöyle devam ettiler: Ey Ebu Zerr, dört tanesi süryânıdir: Âdem, Şît, Nûh, Hanûh. Bu (Hanûh), îdrîs olup kalemle yazanların ilkidir. Dördü arap^ tandır: Hûd, Salih, Şuayb ve ey Ebu Zerr, senin peygamberin. İsrâil-oğullan peygamberlerinden ilki Mûsâ, sonuncuları ise isa'dır. Peygam­berlerin ilki Âdem, sonuncuları ise, senin peygamberindir.

Bu hadîsi uzun şekliyle İbn Ebu Hatim İbn Hibbân el-Büsti «el-. Enva' ve et-Tekâsîm» isimli kitabında rivayet etmiş ve sahîh olarak ni­telemiştir. Ancak Ebu'l-Ferec İbn el-Cevzî bu konuda ona muhalefetle hadîsi «el-Mevzûât» adlı eserinde zikrederek, İbrahim İbn Hişâm tara­fından uydurulduğunu ileri sürmüştür. Şüphe yok ki, bu hadîs yüzün­den Cerh ve ta'dîl imamlarından bir çoğu onun hakkında konuşmuşlar­dır. En doğrusunu Allah bilir.

Bu hadîs başka bir kanaldan ve başka bir sahâbîden de rivayet edilmiştir. Şöyle ki; İbn Ebu Hatim der ki : Bize Muhammed İbn Avfın... Ebu Ümâ'me'den rivayetine göre; o, ey Allah'ın Peygamberi, peygamberler kaçtır? diye sormuş ve Allah Rasûlü de şöyle buyurmuş­lar : Yüzyirmidörtbin olan bu büyük kitleden 315 i (meşhur) dur.

Bu hadîsin râvîlerinden olan Meân İbn Rifâ'a, Ali İbn Yezîd ve Kasım Ebu Abdurrahmân zayıftırlar.

Hafız Ebu Ya'lâ el-Mavsılî der ki: Bize Ahmed İbn İshâk Ebu Ab­dullah el-Cevherî el-Basrî'nin... Enes'den rivayetine göre; Allah Ra­sûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Allah Teâlâ sekizbin peygamber gönder­miştir. Bunlardan dörtbini İsrâiloğullanna, dörtbini de diğer insanlara.

Bu hadîsin isnadı zayıf olup râvîler arasında, bulunan Mûsâ İbn Ubeyde er-Rebesî ile onun şeyhi Yezîd er-Rufcâî zayıftırlar. En doğru­sunu Allah bilir.

Ebu Ya'lâ der ki: Bize Ebu Rebî'in... Enes'ten rivayetine göre; Al­lah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Benden önce geçen peygam­ber kardeşlerim sekizbin peygamberdi. Sonra Meryem oğlu îsa geldi. Sonra da ben geldim.

Bu hadîs bize Enes'den başka bir kanaldan da rivayet edildi. Şöyle ki: Bana Hafız Ebu Abdullah ez-Zehebî'nin... Ene& îbn Mâlik'den ri­vayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular: îsrâiloğullanndan üçbin peygamberin peşinden ben gönderildim. Bu hadîs, bu kanaldan rivayetinde garîbtir. İsnadının bir zaram (zayıf tarafı) olmayıp Ahmed İbn Tank dışındaki bütün râvıleri bilinen râvîlerdir. Ahmed İbn Ta­rık'ın âdil mi yoksa, mecruh mu olduğunu ise bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir.

Muhammed İbn Hüseyn el-Acürrî der ki: Bize Ebu Bekr Ca'fer îbn Muhammed İbn Firyâbî'nin... Ebu Zerr'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Mescide girmiştim, baktım ki Allah Rasûlü (s.a.) yalnız başı­na oturuyor. Yanma oturdum ve : Ey Allah'ın Rasûlü, sen bana namazı emrettin, dedim, az veya çok olsun namaz, mevzuların en hayırlısıdır, buyurdular. Ben : Ey Allah'ın Rasûlü, amellerin en üstünü hangisidir? diye sordum; Allah'a îmân ve onun yolunda cihâddır, buyurdular. Ben : Ey Allah'ın Rasûlü, mü'minlernı hangisi en üstündür? diye sordum. Huyca en güzel olanı, buyurdular. Ben : Ey Allah'ın Rasûlü, müslüman-ların hangisi en iyi müslümandır? diye sordum; insanların dilinden ve elinden emîn olduğu kişi buyurdular. Ben : Ey Allah'ın Rasûlü, hic­retin hangisi en üstündür? diye sordum. Kötülüklerden ayrılan (hicret eden) kişinin hicretidir, buyurdular. Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, namaz­ların hangisi en üstündür? diye sordum. Kunût'u uzun olandır, buyur­dular. Ben: Ey Allah'ın Rasûlü oruçların hangisi en üstündür? diye sordum. Farz olanı yeterlidir ve Allah katında karşılığı kat kat fazla­dır, buyurdular. Ben : Ey Allah'ın Rasûlü, cihâdın hangisi en üstün­dür? diye sordum. Atı yaralanan ve kanı akıtılan kişinin cihâdıdır, bu­yurdular. Ben : Ey Allah'ın Rasûlü, kölelerin en üstünü hangisidir? diye sordum. Fiyatı en yüksek ve ehli katında en güzel olanıdır, buyurdular. Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, sadakaların hangisi en üstündür? diye sor­dum. Fakirin güç yetirebileceği kadarı ve fakire gizlice verilenidir, bu­yurdular. Ben : Ey Allah'ın Rasûlü, sana indirilen âyetlerin hangisi en büyüktür? diye sordum; Kürsî âyetidir, buyurduktan sonra şöyle de­vam ettiler: Ey Ebu Zerr, Kürsî ile birlikte yedi gök, çöle atılmış bir halka gibidir. Arş'm kürsîye olan üstünlüğü; çölün, o halkaya olan üs­tünlüğü gibidir. Ben : Ey Allah'ın Rasûlü, peygamberler kaçtır? diye sordum. Yüzyirmidörtbindir, buyurdular. Ey Allah'ın Rasûlü, bunlar­dan kaçı rasûldür? soruma üçyüzonüç kalabalık ve temiz bir topluluk, cevâbını verdiler. Ben : İlkleri kim idi? diye sordum. Âdem, buyurdu­lar. O, hem nebî hem de rasûl müdür? diye sordum. Evet, Allah onu biz­zat yaratmış, ona kendi ruhundan üfürmüş ve ilk önce onu mükemmel kılmıştır, buyurduktan sonra şöyle devam ettiler : Ey Ebu Zerr, dördü Süryânîdir : Âdem, Şît, Hanûh —ki bu, İdrîs olup kalem ile yazanların ilkidir— ve Nûh. Dördü araptandır : Hûd, Şuayb, Salih ve ey Ebu Zerr senin peygamberin. îsrâiloğullanndan peygamberlerin ilki Mûsâ, so­nuncuları îsâ'dır. Rasûllerin ilki Âdem, sonuncuları ise Muhammed'dir. Ben : «Ey Allah'ın Rasûlü, Allah kaç kitap indirmiştir? diye sordum. Yüzdört kitâb: Allah, Şît'e elli sayfa, Hanûh'a otuz sayfa, İbrahim'e on sayfa. Tevrat'tan önce Musa'ya on sayfa indirmiştir. İncil, Zebur ve Furkân.

Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, İbrahim'in sayfaları ne İdi? diye sordum. Şöyle buyurdular : Tamâmı şu idi: Ey güçlü, mağrur ve imtihan edilen kral; ben seni, kat kat dünya malı toplaman için göndermedim. Fakat ben seni mazlumun duasını benden çeviresin, diye gönderdim. Kâfir bile olsa Ben, mazlumun duasını geri çevirmem. Onda şu misâl de vardı: Akıllıya gerekir ki; onun saatleri olsun : Rabbına yalvaracağı saat, nef­sini hesaba çekeceği saat, Allah'ın işleri üzerinde düşüneceği saat, yeme içme gibi ihtiyâçlarına tahsis edeceği saat. Akıllı kişinin şu üç şeyden başkasına meyletmemesi gerekir: Âhireti için azık hazırlama, hayatım düzeltme, ya da haram olmayan bir lezzet. Akıllı kişi zamanım iyi gör­meli, (zamanı hakkında basiret sahibi olmalı), işlerine yönelmeli, dilini korumalıdır. Sözünü, amelinden hesâblı tutan kişinin, kendini ilgilen­diren hususla* dışında sözü az olur.

Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, Musa'nın sayfalan neydi? diye sordum. Bütünüyle ibretlerden ibaretti: Ölümü hakkı ile bilip de sonra sevinene, kaderi kesinlikle bilip sonra kendini yorana, dünyayı ve dünya ehliyle birlikte onun değişmesini görüp de sonra onda huzur bulana, hesaba çekilmeyi kesinlikle bilip sonra da amel işlemeyene şaşarım.

Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, bizim ellerimizde İbrahim ve Musa'nın ellerinde olanlardan ve Allah'ın sana indirdiğinden herhangi bir şey var mı? diye sordum. Evet ey Ebu Zerr; «Doğrusu, arınan ve Rabbmın adını anıp namaz kılan felah bulmuştur. Fakat siz, dünya hayatını ter-cîh ediyorsunuz. Halbuki âhiret, daha hayırlı ve daha bakîdir. Şüphesiz ki, bu ilk sahîfelerdedir. İbrahim'in ve Musa'nın sahîfelerinde...» (A'lâ, 14-19) âyetlerini oku, buyurdular. Ben : Ey Allah'ın Rasûlü, bana tav­siye et, dedim. Sana Allah'tan korkmayı tavsiye ederim, zîrâ bu, senin işlerinin başıdır, buyurdular. Ben : Ey Allah'ın Rasûlü, bana daha fazla (bilgi) ver, dedim. Kur'an okumaya ve Allah'ın zikrine sanl; zira o, gökte senin için bir zikir, yeryüzünde senin için bir nurdur, buyurdular. Ben : Ey Allah'ın Rasûlü, bana arttır, dedim. Çok gülmekten sakın. Zîrâ o, kalbi öldürür ve yüzün nurunu giderir, buyurdular. Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, bana arttır, dedim. Cihâda sarıl; zîrâ o, ümmetimin ruhbanlığıdır, buyurdular. Ben yine : Bana arttır, dedim. Hayır dışında, susmalısın. Muhakkak ki, susmak şeytânı kovucu, dinî işlerinde sana yardımcıdır, buyurdular. Ben yine : Bana arttır, deyince; senden aşağı olana bak, senden yukarda (üstün) olana baikma. Sana yakışan Allah'ın senin üzerine olan nimetlerini küçümsememendir, buyurdular. Benim : Bana arttır, demem üzerine; fakirleri sev ve onlarla birlikte otur. Zîrâ sana yakışan, Allah'ın sana olan nimetlerini küçümsememendir, buyur­dular. Ben yine: Bana arttır, deyince: Senden çekinseler bile yakın­larınla irtibat kur. (Onlara git, gel) buyurdular. Ben yine; bana art­tır, dedim. Acı bile olsa, gerçeği söyle, buyurdular. Ben: Bana arttır, dedim. Allah konusunda ayıplayanlann ayıplamasından korkma, buyur­dular. Ben yine : Bana arttır, dedim. İnsanlara kendi nefsinden bildi­ğin cevâbı ver (karşılığı ver). Sevdiğin hususlarda onlara kızma. Kendi nefsinden bilmediğin şeyleri, insanlardan bilmen ve sevdiğin hususlar­da onlara kızman, sana ayıp olarak yeter, buyurdular. Daha sonra eliyle göğsüme vurup : Ey Ebu Zerr, tedbîr gibi akıl, (kötülükten ken dini) kaçınmak gibi takva ve güzel huy gibi soysop yoktur, buyurdular.

Abdullah İbn İmâm Ahmed der ki: Babamın kitabında kendi el yazısıyla şöyle bulmuştum: Bana Abdülmüteâlî îbn Abdülvehhâb'ın... Ebu Vedâk'tan rivayetine göre; o, şöyle dedi: Ebu Saîd : Sen, haricîler Deccâl iledir dedin mi? diye sordu. Ben de dedim ki: Hayır, Allah Ra­sûlü (s.a.) şöyle buyurdular :.Ben, bin ya da daha çok peygamberin sonuncusuyum. Kendisine tâbi olunan hiçbir peygamber gönderilmemiş­tir ki, ümmetini ondan (Deccâl'den) sakındırmış olmasın. Başka hiç kimseye açıklanmayan şeyler bana açıklandı; o şaşıdır, muhakkak ki Habbınız ise şaşı değildir. Sağ gözü şaşı, gizlenemeyecek şekilde patlak­tır. Sanki kireçle sıvanmış bir duvardaki tükrük gibidir. Sol gözü ise, parlak bir yıldız gibidir. O, her dil hakkında bilgi sahibidir (her dili bilir). Yanında yeşil içinde sular akan cennet suretiyle, duman tüten siyah cehennem sureti vardır.

Bbu Ya'lâ el-Mavsılî'nin rivayetlerinin bulunduğu bir cüz'den bize şöyle rivayet edildi: Yahya İbn Maîn kanalıyla... Ebu Saîd'den rivayete göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular : Ben, bin kere bin veya daha çok peygamberi sona erdirdim. Allah Teâlâ'nm göndermiş olduğu hiçbir peygamber yoktur ki, kavmini Deccâl'den sakındırmış olmasın... ve râvî, hadîsin tamâmım zikretti. Hadîsin lafzında «Bin» kelimesi fazla­lığı vardır ki (diğer rivayetlerde bu) çıkarılmış olabilir. En doğrusunu Aîlalh bilir. İmâm Ahmed'in rivayetinin akışı ise, daha sağlam ve sahîh olmaya daha uygundur. Bu hadîsin isnâdmdaki râvîlerin hakkında bir şey söylenmiş değildir. Bu hadîs Câbir İbn Abdullah kanalıyla da riva­yet edilmiştir ki; Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr şöyle der : Bize Amr îbn Ali'­nin... Câbir'den rivayetine göre, Allah Rasûlü şöyle buyurdular : Ben, bin veya daha çok peygamberin sonuncusuyum. Onlardan hiçbir pey­gamber yoktur ki; kavmini Deccâl'den sakındırmış (Deccâl ile korkut­muş) olmasın. Onlardan hiçbirine açıklanmayan şeyler bana açıklan­mıştır. O (Deccâl) şaşıdır. Rabbımz ise asla şaşı değildir.

«Ve Allah Mûsâ ile konuşmuştur.» âyeti Mûsâ (a.s.) yi bu sıfatla şe­reflendirme olup bunun için kendisine «Kelîm» denilmiştir. Hafız Ebu Bekr îbn Merdûyeh der ki: Bize Ahmed İbn Muhammed İbn Süleyman el-Mâlikî'nin... Abdülcebbâr İbn Abdullah'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir ; Bir adam Ebu Bekr İbn Ayyâş'a gelerek : Birisinin «Ve Mûsâ, Allah ile konuşmuştu.» şeklinde okuduğunu duydum, dedi. Ebu Bekr de : Bunu ancak fcâfir olan okur. Ben A'meş'e, A'meş de İbn Vessâb'a, Yahya İbn Vessâb da Ebu Abdurrahmân es-Sülemî'ye, Ebu Abdurrahmân da Ali İbn Ebu Tâlib'e, Ali İbn Ebu Tâlib ise Rasûluîlah (s.a.) a «Ve Allah, Mûsâ ile de konuşmuştu.» şeklinde okumuştur. Ebu Bekr İbn Ayyaş —Allah ona rahmet eylesin— böyle okuyana şiddetle kızmıştır. Zîrâ bu, Kur'an'ın lafzını ve mânâsını tah­riftir. Böyle okuyan kişi, Allah'ın Mûsâ (a.s.) ile veya yaratıklarından biriyle konuştuğunu inkâr eden .Mu'tezile mezhebinden idi. Bize Mu'te-zile'den biri tarafından rivayet edildiğine göre; bu kişi, âlimlerden birine «Ve Mûsâ, Allah ile de konuşmuştu.» şeklinde okuyunca o âlim : Ey kokmuşun oğlu, «Mûsâ ta'yîn ettiğimiz vakitte gelince ve Rabbı onunla konuşunca...» (A'râf, 143) âyetini ne yapacaksın? demiş ve bununla bu konunun tahrif ve yorum ihtimâli olmadığını kasdetmiştir.

îbn Merdûyeh der ki: Bize Muhammed İbn Ahmed İbn İbrahim'in... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; Allah Rasülü şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ Mûsâ ile konuştuğunda, Safa üzerinde karanlık gecede ka­rıncanın hareketi görülürdü. Bu, garîb bir hadîs olup isnadı sahîh de­ğildir. Mevkuf olarak sahîh olsaydı daha iyi olurdu.

Mustedrek'inde Hâkim ve İbn Merdûyeh, Humeyd İbn Kays el-A'raç kanalıyla... İbn Mes'ûd'dan rivayet ettiler ki; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Rabbı kendisiyle konuştuğu günde Musa'nın üzerinde yünden bir cübbe, yünden bir örtü, yünden bir şalvar ve merkeb deri­sinden iki nalın vardı.

İbn Merdûyeh'in Cüveybir kanalıyla... îbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Teâlâ üç günde Musa'ya yüzkırkbin keli­me ile seslendi. Tamâmı vasiyyetler idi. Mûsâ, insanların sözünü du­yunca kulaklarında Rabbın kelâmından vuku' bulan (te'sîrden) dolayı onlara kızmıştı. Bu hadîsin de isnadı zayıftır. Hadîsin isnâdmdaki Cü­veybir zayıftır. Dahhâk ise İbn Abbâs'a yetişmemiştir. İbn Ebu Hatim, İbn Merdûyeh ve başkalarının Fadl îbn îsâ er-Rakkâşî kanalıyla.., Câ-bir İbn Abdullah'dan rivayet ettikleri hadîse gelince; Câbir İbn Abdul­lah §öyle demiş : Allah Teâlâ Tûr günü Mûsâ ile konuştuğunda onunla, ona nida ettiği gündeki sözünden başka bir sözle konuşmuştur. Mûsâ Rabbma : Ey Rabbım, bu, benimle daha önce konuştuğun sözün müdür? diye sormuş; Allah Teâlâ da : Hayır ey Mûsâ, ben seninle onbin dil kuv­vetiyle konuştum. Bütün dillerin kuvveti, Benim içindir ve Ben onların hepsinden daha kuvvetliyim, demişti. Mûsâ, İsrâiloğullarma dönünce Ey Mûsâ, bize Rahmân'ın sözünü tavsif et, dediler. Onun; buna gücüm yetmez, demesi üzerine; bize onun benzerini söyle, demişler ve o da: «Yıldırımların sesini duymadınız mı? O, ona yakındır, ama o da de­ğildir, diye cevâb vermiştir. Bu hadîsin isnadı da zayıf olup isnâdmdaki Fadl îbn îsâ er-Rakkâsî zayıftır.

Abdürrezzâk der ki: Bize Ma'mer'in... Kâ'b'dan rivayet ettiğine göre; o, şöyle demiştir : Allah Teâlâ Mûsâ ile konuştuğunda, kendi sözü dışındaki bütün dillerle konuşmuştur. Mûsâ ona : Ey Rabbım, bu Senin sözün mü? diye sormuş. Allah Teâlâ da : Hayır, şayet seninle kendi sö­zümle konuşsaydım, bu ona uygun gelmezdi, buyurmuştur. Musa'nın: Ey Rabbım, yaratıklarından Senin sözüne benzer bir şey var mıdır? so­rusuna karşılık da Allah Teâlâ : Hayır, yaratıklarımdan Benim sözüme en fazla benzeyeni yıldırımlardan işittiğinizden daha şiddetlidir, buyur* muştur. Bu hadîs, Kâ'b el-Ahbâr'da mevkuf olup o, bunu İsrâiloğul-larının haberlerini içeren geçmiş kitaplardan hikâye etmektedir. Bu kitaplarda ise hem zayıf hem de kuvvetli kaviller bulunmaktadır.

Allah Teâlâ: «Müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler olarak...» bu­yuruyor ki onlar, Allah'a itaat eden, O'nun rızâsına hayırlarla uyan­ları müjdeler, O'nun emrine'muhalefet eden ve Rasûllerini yalanlayan­ları da azâb ve ceza ile korkuturlar.

Allah Teâlâ: «Tâ ki peygamberler geldikten sonra insanların, Al­lah'a karşı hüccetleri kalmasın. Allah Azız ve Hakîm olandır.» buyuru­yor.

Allah Teâlâ kitaplarını indirmiş, Rasûllerini müjde ve uyanlarla göndermiş, sevip hoşlandıklarını, hoşlanmayıp kabul etmediklerini, hiç kimsenin bir ma'zereti kalmasın diye beyân edip açıklamıştır. Başka âyetlerde de Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Eğer onları daha evvel azaba uğratarak yoketseydik; Rabbımız, bize bir peygamber gönderseydin de alçak ve rezîl olmazdan Önce âyetlerine uysaydık olmaz miydi? diyecek­lerdi.» (Tâhâ, 134), «Yaptıklarından ötürü başlarına bir musibet geldiği zaman...» (Kasas, 47).

Buhârî ve Müslim'de İbn Mes'ûd'dan rivayet edilen bir hadîs-i şe-rîf'te Allah Rasûlü şöyle buyurur: Allah'tan daha kıskanç hiç kimse yoktur. Bu sebeple gizli ve açık bütün kötülükleri (haddi tecâvüz olan her bir ameli) yasaklamıştır. Övmeyi Allah'dan daha fazla seven hiç kimse yoktur. Bunun için Allah Teâlâ, nefsini övmüştür. Allah Teâlâ'-dan Özür dilemenin kendisine daha sevimli olduğu hiç kimse yoktur. Bunun içindir ki Allah Teâlâ, peygamberleri müjdeleyici ve korkutucu (uyarıcı) olarak göndermiştir. Hadîsin bir başka ifâdesinde ise, «Bu se­bepledir ki; Rasûllerini göndermiş, kitaplarını indirmiştir.» denilmiştir.

*****************************************

Bu bölümü tek başına aç →

170. Âyetin Tefsiri

«Nuh'a, ondan sonra gelen peygamberlere... vahyettiğimiz gibi şüp­hesiz sana da vahyettik...» âyet-i kerîme'si Hz. Peygamber (s.a.) in pey­gamberliğini îsbât ve onun peygamberliğini inkâr eden müşrikler ile ehl-i kitâb'a bir redd mânâsı taşıdığı için, burada Allah Teâlâ : «Lâkin Allah sana indirdiiğne şâhidlik eder.» buyurmaktadır. Yani ey Rasûlüm, seni yalanlayıp sana muhalefet eden kâfirler sana inanmıyor ve küfredi­yorlarsa da Allah Teâlâ senin, O'nun elçisi olduğuna şehâdet eder. Öyle bir elçisin ki sana : «Önünden de, ardından da bâtıl sokulamaz. O, Ha­kîm, Hamîd katından indirilmiştir,» (Fussilet, 42) olan Kur'an-ı Azîm'i indirmiştir. Bunun içindir ki, burada «Onu, bilerek indirmştir.» buyur­maktadır. Onda Allah Teâlâ'nm kullarına bildirmek istediği ilmi var­dır. Onda hüccetler, hidâyet, furkân, Allah'ın sevip hoşnûd oldukları, hoş görmeyip kabul etmedikleri, geçmiş ve geleceğe dâir gayb ilimleri, Allah Teâlâ'nın bildirdikleri dışında ne bir nebinin, ne bir rasûl'ün, ne de ona yakın meleğin bilemeyeceği mukaddes sıfatlarının zikri vardır. Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur: «Dilediği kadarından başka O'nun ilminden hiçbir şey kavrayamazlar.» (Bakara, 255), «Onların hiçbirinin ilmi asla bunu kavrayamaz.» (Tahâ, 110).

tbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseynin... Atâ îbn Sâib'den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Ebu Abdurrahmân es-Sülemî bana Kur'an okuttu. Kendisine birisi Kur'an okuduğunda şöyle derdi: Al­lah'ın ilmini aldın. Bu gün, ameli ile olan üstünlük dışında senden da­ha üstün hiç kimse yoktur. Sonra da şu âyeti okudu :, «Onu bilerek in­dirmiştir. Melekler de şâhidlik ederler. Esasen şâhid' olarak Allah ye­ter.»

Allah Teâlâ: «Melekler de şâhidlik ederler.» buyuruyor ki, Allah Teâlâ'nın bu hususta sana şâhidlik etmesiyle birlikte onlar da Allah Teâlâ'nm sana vahyedip indirdiği ve sana gelen şeylerin doğruluğuna şâhidlik ederler.

Muhammed İbn İsh&k der ki: Muhammed İbn Ebu Muhammed kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayete göre; o, şöyle demiştir: Yahudiler­den bir grup Rasûlullah (s.a.) in yanına vardı. Allah Rasûlü onlara şöyle buyurdu : Muhakkak ki ben, Allah'ın Rasûlüyüm. Onlar: Biz bu­nu bilmiyoruz, dediler de Allah Teâlâ: «Lâkin Allah sana indirdiğine şâhidlik eder, onu bilerek indirmiştir...)) âyetini indirdi.

Allah Teâlâ : «Muhakkak ki küfredip insanları Allah yolundan alı­koyanlar, şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüşlerdir.» buyuruyor ki; onlar kendileri küfredip hakka uymamışlar, insanları ona uymak ve tâbi olmaktan çevirmeye çalışmışlar, haktan çıkararak saptırmışlar ve ondan bütün bütün uzaklaşmışlardır.

Sonra Allah Teâlâ; âyetlerini, kitabını ve Rasûlünü inkâr eden, bununla ve insanları Allah'ın yolundan çevirmekle (yasakladığı) günâh­ları işlemekle, haramlarım hiçe saymakla kendilerine zulmedenler hak­kındaki hükmünü haber veriyor, onları asla bağışlamayacağım onları (hayır) yoluna iletmeyeceğini ancak cehennem yoluna ileteceğini, onların orada temelli kalıcı olduklarım bildirmektedir.

Allah Teâlâ :L «Ey insanlar, peygamber size Rabbmızdan gerçekle geld. Kendi yararınıza olarak hemen îmân edin,» buyuruyor ki, Mu­hammed (s.a.) size hidâyeti, hak dini, Allah'dan şifâ verici (yeterli) açıklamayı getirmiştir. Onun getirdiğine îmân edin ve ona uyun ki; bu, sizin yararınıza olacaktır.

Sonra Allah Teâlâ: «Eğer küfrederseniz; muhakkak ki, göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır.» buyuruyor. Allah Teâlâ sizden ve sizin îmânınızdan müstağnidir. Sizin küfretmenizle ona, hiçbir zarar gelmez. Nitekim 4)aşka bir âyette: «Mûsâ: Siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi nankörlük etseniz muhakkak ki Allah; (hepinizden) müstağni ve hamde lâyık olandır, demişti.» (îbrâhîm, 8) buyururken; burada da şöy­le buyurmaktadır : «Allah Teâlâ (sizden kimin hidâyete hak kazandığını) bilir de onu hidâyete eriştirir. Kimin azgınlık ve sapıklığa (hak ka­zandığını) bilir de (onu sapıklığa düşürür.) O, sözlerinde, işlerinde, şe­riatında ve takdirinde) hakîm olandır.»

Bu bölümü tek başına aç →

171. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ haddi aşmak ve övmede ileri gitmekten men'ediyor. Bu, Hıristiyanlarda çoktur. Onlar İsa'yı doğrulamanın hududunu te­câvüz etmişler ve onu Allah Teâlâ'nın kendisine vermiş olduğu derece­nin üstüne yükseltmişlerdir. Onu, peygamberlik makamından alıp Al­lah'a ibâdet ettikleri gibi Allah'dan başka ibâdet edecekleri bir ilâh edinmişlerdir. Hattâ onun dini üzere olduklarım sananlardan bazısı, onun taraftarları ile ona uyanlar hakkında da haddi aşarak onların günahsız olduklarını ileri sürmüşler, hak ya da bâtıl olsun, sapıklık ya da doğru yol olsun, sıhhatli ya da yalan olsun, onların her söylediklerine uymuşlardır. Bunun içindir ki, Allah Teâlâ: «Onlar Allah'dan gayrı hahamlarım ve râhiblerini rablar edindiler...» (Tevbe, 31) buyur­muştur.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hüşeym'in... Ömer'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

Hıristiyanların Meryem oğlu (îsâ'yı) övmede ileri gittiği gibi, beni aşın övmeyiniz. Muhakkak ki ben, sadece O'nun kuluyum. Binâenaleyh; Allah'ın kulu ve Rasûlü, deyin.

Hadîsi İmâm Ahmed ve Ali İbn el-Medînî, Süfyân İbn Uyeyne'den, o da Zührî'den rivayet etmiştir. Ali İbn el-Medînî hadîsin isnadının sa­hih olduğunu söylemiştir. Hadîsi Humeydî kanalıyla... Zührî'den riva­yet eden Buhârî'nin lafzı şöyledir : Muhakkak ki ben sadece bir kulum. Allah'ın kulu ve elçisi deyiniz.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hasan îbn Musa'nın... Enes İbn Mâlik'-den rivayetine göre; bir adam :

Ey Muhammed, ey efendimiz, ey efendimizin oğlu, ey en hayırlımız ve en hayırlımızın oğlu, demişti. Allah Rasûlü şöyle buyurdular: Ey insanlar, bu sözünüzden sakının. Şeytân sizi alıp götürmesin (şeytân sizi saptırmasın). Ben Abdullah oğlu Muhammed'im. Allah'ın kulu ve elçisiyim. Allah'a yemîn ederim ki, Allah Teâlâ'nın beni koymuş olduğu dereceden daha yükseğine beni yükseltmenizi sevmem ve istemem. Ha­dîsi bu yönden sadece İmâm Ahmed rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ : «Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin.» buyuruyor. O'na iftira etmeyin; O'nun arkadaşı ve çocuğu vardır, demeyin. Allah Teâlâ bütün bunlardan yücedir, münezzehtir, mukaddestir, büyüklü­ğünde, azametinde, yegânedir. O'ndan başka ilâh ve Rabb yoktur. Bu­nun içindir ki: «Meryem oğlu îsâ Mesîh Allah'ın peygamberi, O'nun Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur.» buyurmuştur. O, Allah'ın kullarından bir kul, Allah'ın yaratıklarından bir yaratıktır. Ona; ol, demiş, o da olmuştur. O'nun elçilerinden bir elçi ve O'nun Meryem'e ulaştırdığı bir kelimesidir. Yani Allah Teâlâ, onu Cibril (a.s.) in Meryem'e getirdiği bir kelime ile yaratmıştır. Cibril, Rabbınm izni ile ruhundan ona üfürmüş ve Allah'ın izni ile îsâ olmuştur. Cibril, Meryem'in elbisesinin yenine üfürmüş ve bu onun avret mahalline inmiştir ki bu, babanın anayı döllemesi kabîlindendir. Hepsi de Allah Teâlâ'nın yaratmasıyla olmuştur. Bunun içindir ki, îsa'ya «O, Allah'ın bir kelimesi ve O'ndan bir ruhtur.» denilmiştir. Zîrâ onun, kendisinden doğduğu bir baba yoktur. O, ancak Cibril'in ona söylemiş olduğu «Ol» kelimesi ile olmuş ve Cibril'in Meryem'e getirdiği ruhtan neş'et etmiş­tir. Allah Teâlâ başka âyet-i kerîme'Ierde de şöyle buyurur: «Meryem oğlu Mesîh, peygamberden Traşka bir şey değildir. Ondan Önce de pey­gamberler geçmiştir. Annesi de dosdoğru bir kadındı. îkisi de yemek yerlerdi.» (Mâide, 75), «Hakîkat, Allah katında îsâ'nın durumu Âdem'in durumu gibidir. Allah onu toprakdan yarattı. Sonra ona «Ol» dedi, o da oluverdi.» (Âl-i îmrân, 59), «Mahrem yerini koruyan (Meryem'e) de ruhumuzdan üflemiş, onu da oğlunu da âlemler için bir mucize kıl­mıştık.» (Enbiyâ, 91), «Mahrem yerini korumuş olan İmrân kızı Mer­yem'i de...» (Tahrîm, 12).

Allah Teâlâ Mesîh'den bahsederek de şöyle buyurmuştur: «O, sa­dece kendisine nimet verdiğimiz... bir kuldur.» (Zuhruf, 59).

Katâde'den rivayetle... Abdürrezzâk der ki: «O'nun Meryem'e ulaştırdığı kelimesi...» «Ol» sözü gibidir ve o da olmuştur.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed îbn Sinan el-Vâsıtî'nin rivaye­tine göre o; «O'nun Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur.» âyeti hakkında Şâz İbn Yahya'nın şöyle dediğini işitmiş: Ke­lime, îsâ olmuş değildir. Ancak kelime ile îsâ olmuştur.

Bu, İbn Cerîr'in ((Meryem'e ulaştırdığı kelimesi...» âyeti hakkında; ona bildirdiği kelimesi, şeklindeki açıklamasından daha güzeldir. İbn Cerîr: «Melekler demişti ki: Ey Meryem, Allah kendinden bir keli­meyi sana müjdeliyor.» (Âl-i îmrân, 45) âyetinde de böyle bir açıklama getirmiş ve bunları: «Sen, Sana bu Jdtâbın verileceğini ummazdm. Bu, ancak Rabbınm bir rahmetidir.» (Kasas, 86) âyeti gibi değerlendiril­miştir. Ancak sahîh olanı, Cibril'in kelimeyi Meryem'e getirdiği ve ona Allah'ın izni ile üfürerek îsâ (a.s.) nın olduğudur.

Buhârî der ki: Bize Sadaka İbn Fadl'ın... Ubâde İbn Sâmit'den ri­vayetine göre; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Kim tek ve ortağı olmadığı halde Allah'dan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna İsa'nın Allah'ın kulu, elçisi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve O'ndan bir rûh olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna şehâdet ederse; Allah Teâlâ yapmış olduğu amel üzerine onu cennete koyar. Râvî Velîd der ki: Bana Abdurrahmân İbn Yezîd îbn Câbir'in... Cünâde'den rivayetinde şu fazlalık vardır: Cennetin sekiz kapısından dilediğinden onu cennete sokar.

Hadîsi Müslim de Dâvûd îbn Rüşeyd kanalıyla... İbn Câbİr'den, değişik bir kanaldan da Evzaî'den rivayet etmiştir.

Gerek âyette ve gerekse hadîste geçen «Kendinden bir ruhtur.» kısmı; «Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini, size müsahhar kılmış­tır.» (Câsiye, 13) âyeti gibidir ki; O'nun yaratmasından ve O'nun ka-tmdandır, anlamında olup buradaki harfi cer Hıristiyanla­rın —Allah'ın devamlı la'neti onların üzerine olsun— söylediği gibi teb'îz için olmayıp gayenin başlangıcı içindir. Nitekim diğer âyette de böyledir.

«Kendisinden bir ruhtur.» âyeti hakkında Mücâhİd : O'ndan bir el­çidir, açıklamasını getirirken; bir başkası da; O'ndan bir sevgidir; açık­lamasını getirir ki, birinci açıklama daha kuvvetli olup o, yaratılmış bir ruhtan yaratılmıştır. Ruhun Allah'a izafe edilmesi ise, şu âyetlerdeki deve ve Beyt'in Allah'a izafesi gibi onu şereflendirme kabîlindendir: «İşte size bir âyet olarak Allah'ın dişi devesi...» (A'râf, 73), «Tavaf edenler... için evimi temiz tut...» (Hacc, 26). Nitekim sahîh bir hadîste; ftabbımın huzuruna O'nun evinde girerim; Duyurulmuştur ki; burada Allah Rasûlü şereflendirme maksadıyla evi Allah'a izafe etmiştir. Bun­ların hepsi aynı kabilden, aynı cinstendir.

Allah Teâlâ: «Allah'a ve peygamberine îmân edin.» buyuruyor.

Allah'ın Vâhid, Ahad olduğunu, arkadaşı ve çocuğu olmadığını tasdîk ediniz. Kesin olarak biliniz ki îsâ, Allah'ın kulu ve elçisidir. Bunun içindir ki, «Allah üçtür demeyin.» buyurmuştur. îsâ'yı ve annesini Al­lah'la birlikte O'na iki ortak koşmayınız. Allah Teâlâ bundan yüce ve münezzehtir.

Allah Teâlâ; Mâide sûresinde: «Allah, gerçekten üçün üçüncüsü-dür, diyenler andolsun ki, kâfir olmuşlardır. Halbuki" hiçbir tanrı yok­tur. Ancak bir tek tanrı vardır.» (Mâide, 116) buyurmuş, yine aynı sû­renin başında da: «Andolsun ki; Allah, ancak Meryem oğlu Mesih'tir, <Jiyenler kâfir olmuşlardır.» (Mâide, 17) buyurmuştur. Hıristiyanlar —Allah'ın lâ'neti onların üzerine olsun— in bilgisizliklerine ve küfür­lerine hadd ve hudûd yoktur. Onların sözleri ve sapıklıkları yayılmıştır. Onlardan îsâ'nın ilâh olduğuna, onun Allah'ın ortağı olduğuna, onun Allah'ın oğlu olduğuna inananları vardır. Onlar, bir çok gruplara, muh­telif görüşlere ve bir araya gelmeyen sözlere sahiptirler. Mütekellim-lerden birisi; Hıristiyanlardan on kişi bir araya gelse; mutlaka onbir çeşit görüşe ayrılırlardı, demekle ne güzel söylemiştir, Onlann meşhur âlimlerinden birinin —ki bu, hicrî dörtyüz senesi dolaylarında tsken-tjeriyye patriği olan Saîd İbn el-Batrîk'tır.— zikrettiğine göre; onların ifadeleriyle büyük konsil, aslında küçük ve hakîr bir hıyanet olan büyük bir konsilde toplanmışlardı. Bu, meşhur (Konstantaniyye) şehrinin bânîsi olan Konstantin'in hükümranlık günlerinde idi. Onlar, sayısız ihtilâflar içine düşüp bölünmüşlerdi. İkibinden daha fazla papaz bir araya gelmişti. Bir çok hiziplere ayrılmışlardı. Onlardan her elli kişi, her yirmi kişi, her yüz kişi, her yetmiş kişi ve daha fazlasıyla, daba eksi­ğiyle —gruplar değişik söz ve görüşlere sahiptiler. Onlardan bir grup üçyüzonsekiz kişinin bir söz ve görüşte birleştiklerini görünce kral —fi­lozof ve hey'et' sahibi birisiydi— onlann görüşünü alıp yardım ve des-tekde bulundu. Diğer görüşlerin ise imhasını, bâtıl kabul edilmesini emretti. Bu üçyüzonsekiz kişinin hilesi bir nizâma sokuldu, onlar İçin kiliseler bina edildi^onlar için kitaplar ve kanunlar koydular, küçük ço­cuklara telkin ettikleri, inanmak ve çocukların vaftiz edilmesi sırasında söylenmek üzere bir amentü ihdas ettiler. Bunlara tâbi olanlar Melî-kiyye diye adlandırılır. Sonra ikinci bir konsilde toplanmışlar ve içle­rinde Ya'kûbiyye ortaya çıkmıştır. Toplanan üçüncü konsilde ise, arala­rında Nastûriyye meydana geldi. Bu mezheplerin hepsi de mesîh hak­kında ekânîm-i selâse'yi kabul eder. Ancak bunun keyfiyyeti, lâhût ve nâsût konularında ihtilâf etmeleridir. Lâhût ve Nâsût birleşmiş mi, bir-leşmemiş mi, imtizaç etmiş mi, yoksa ayrılmış mı? Bu konuda her bir mezheb, kendi zanları doğrultusunda olmak üzere üç görüşe ayrılmış­tır. Onlardan her biri diğer mezhebi tekfir eder, biz ise her üçünü bir­den tekfir ederiz. Bunun için Allah Teâlâ «Kendi yararınıza olarak bundan vazgeçin. Allah sadece bir tek ilâhtır. Çocuğu olmaktan mü­nezzehtir. Göklerde olanlar da, yerde olanlar da O'nundur. Vekîl olarak Allah yeter.» buyurmuştur. Bütün bunlar O'nun mülkü, yaratığıdır. On­da olanların hepsi O'nun kullan olup O'nun tedbîr ve tasarrufu altın­dadır. O, her şey üzerine vekîl'dir. O'nun onlardan dostu ve çocuğu nasıl olabilir? Nitekim başka âyetlerde de şöyle 'buyurmaktadır : «Gökleri ve yeri yoktan varedendir. O'nun nasıl çocuğu olabilir?» (En'âm, 101), «Bir kısım kimseler : Rahman çocuk edindi, dediler. Andolsun ki, or­taya çok kötü bir şey attanız... Kıyamet günü hepsi O'na tek olarak ge­lecektir.» (Meryem, 88-89, 95).

Şeyh Abdülganî en-Nablûsî (Kuddise sırnhu) Keşf isimli eserinde der ki: Hıristiyanların besmelesi Vâhid, Ahad ve mutlak gayba âit olan ilâhî emrin üç hazretine işaret etmektedir. Baba, Allah Teâlâ'nın ilk mahlûku olan ruha işarettir. Nitekim haberde böyle vârid olmuştur. Ve bu akıl, kalem ve Muhammedî hakîkat adını alır. Ve o, Allah Teâlâ'-ya izafe edilerek teşrif ve ta'zîm için Allah'ın ruhu denir. Allah'ın devesi dendiği gibi. Ruh el-Kudüs ise, aynı şekilde ona işarettir. Onun, Hz. Meryem'in bedenine üfürülmüş düzgün bir insan suretinde zuhur et­mesi nedeniyle ona rûh denir. Oğul ise, îsâ Aleyhisselâm'a işarettir. Ve o, ruhun üfürülmesi sebebiyle tekevvün ettiğinden dolayı ruhun oğlu­dur. Baba oğuldur. Oğul gerçekte Rûh el-Kudüs ve mutlak gaybtır. Her üç sıfattan münezzeh ve mukaddestir. Çünkü o, kendisi olarak; onunla beraber hiçbir şey yoktur, ve olması da mümkün değildir. Bu sebeple o, münezzehtir. Öyleyse İncil'in besmelesi ilâhî sıfatların ve rabbânî isim­lerin makâmlarındandır. Yoksa kudsî zâtın makamlarından değildir. Sonra hiçbir vehmedenin öyle vehmetmemesi gerekmektedir. Çünkü bizim sûfî efendilerimizin sözlerinden, hıristiyanlann sözlerine benzer bazı mırıltılar aktarılmıştır. Onların meşrebinden zevk almamış, sözle­rinin hakîkatma muttali olmamış kimselerin iddiaları bu vecihdedir. Çünkü sûfî efendilerimiz (Allah bizi onlardan yararlandırsın) gözü perdeli olanların onlara nisbet ettikleri tecsîm, ayniyet, ittihâd ve hulul gibi inançlardan uzaktırlar. Onlar tecsîm görüşünü serdetmemişlerdir. Ancak onlara göre, Hak sübhânehû'nun sâf varlık olduğu kendi zâtıyla var olduğu, kendi zâtıyla kâim olduğu ve teayyün ettiği kesinleşmiş­tir. Her cisim amâ hakîkatlara dağılmış olan, vücûd şeklinde yok olan mâhiyetlerinin, kabiliyetleri gereğince taayyün etmiştir. Yok olan mâ­hiyetleri gereğince yaygınlaşmış olan taayyün eden sûretleriyle kendi zâtları taayyün etmiş olan mâhiyetten mücerred varlık diye birşey yok­tur. Öyleyse kendi zâtıyla taayyün eden mâhiyetten mücerred bir varlığın cisim hali diye birşey de yoktur. Ve o; mâhiyetten mücerred, kendi zâtıyla cisim olarak taayyün eden vücûd diye birşeyin bulunmadığı şeye dönüşür ki, istenen de budur.

Onlar, ayniyet görüşünü de söylememişlerdir. Çünkü Hak Teâlâ, sâf varlıktan bilinenin kendisidir. Yaratıklar ise, yok olan mâhiyetleri uyarınca taayyün etmiş, gerçeklere yayılmış olan varlıkta zahir olmuş suretlerdir. Ve kendi zâtıyla taayyün etmiş mâhiyet ve bu taayyün ediş uyarınca mâhiyete yaklaşmış mâhiyetten mücerred hiçbir şey yoktur. Buna Şeyh el-Ekber (Muhyiddin tbn el Arabî) Kuddise Sırrıhu'nun Fü-tûhâtın beşyüzellisekizinci babında söylemiş olduğu görüş şehâdet eder. Orada bast halinden sonra bedî hazretini zikrederken der ki, bu da sana gösteriyor ki; bu alem, Hafck'm aynından ibaret değildir. Sadece Hakk'ın vücuduyla zahir olmuştur. Eğer Hakk'ın aynı olsaydı, onun sonradan var edilmiş olması doğru olmazdı, Gaybın anahtarları O'nun katandadır. O'ndan başkası gaybı bilemez, kavli de bu babta söylenmiştir. Çünkü Allah Teâlâ, gaybın bilgisiyle eşsiz olduğunu belirtmiş ve kendinden baş­kasında bilgiyi nefyetmiştir. Bu âyet te sana gösteriyor ve bildiriyor ki; sen o değilsin. Eğer o olsaydın, kendi zâtında gaybm anahtarlarını bilirdin. Sen onu, ancak bir duruşla bildiğine göre, sen duruşun aynı da değilsin. Daha başkalan da böyle demişlerdir. Şeyh Şerâfeddîn İsmâîl, Şerh el-Tecelliyât isimli eserinde Şeyh el-Ekber Kuddise Sırrıhûdan nak­len der ki; mümkün varlıklar, Allah Teâlâ'nın izhâr edişiyle zahir ol­duklarından ve böylece kesinlik kazandığından mümkün varlığın bu hakikati ortadan kaldırması imkânsızdır. Binâenaleyh Allah'ın büyük­lüğü karşısında, alçak gönüllü olmak ona huşu' etmek durumunda kal­mıştır. Bu ebedî secdedir ki, kulun kendi hakikatim bilmesinden iba­rettir.

Buradan Allah Teâlâ'nın, «Ben onun gören gözü ve işiten kulağı olurum,» kudsî hadîsinin hakikati öğreniyor. Bu görüntüden bazı ger­çekler, güçsüz kimselere ayan olunca dediler ki, ben Hakk'ım. Bunun üzerine sarhoş olup sayha vurdular. Onun gayb olması nedeniyle hakî-katı gerçekleşmemiştir.

Sûfî efendilerimiz ittihâd görüşünü de söylememişlerdir. Çünkü ittihâd ya sâf varlığın maddeden mücerred olan, bizâtihî sâf olan varlı­ğın yok olan mâhiyete ilişmesi ve onun sayesinde taayyün etmesiyle, ya da aksi ile olur. Bu ise, her İM şekli ile muhaldir. Çünkü mâhiyetten te-cerrüd Allah Teâîâ'nın zâtına hâs bir özelliktir. Ona yaklaşmak ise, mümkünün zâtına hâs bir özelliktir. Zâta hâs özellik ise zail olmaz,

Şeyh-i Ekber (Kuddise Sırnhu)nun ma'rifet kitabında belirttiği gibi; ittihâd, iki zâtı bir tek zât kılmak ise; bu muhaldir. Çünkü iki zât ittihâd halinde mevcûd iseler, bu takdirde onlar bir zât değil iki zâttırlar. Eğer bir varlık yok olur diğeri sabit olursa, bu takdirde iki zâtın bir­leşmesi yok, tek bir zât vardır. Ya kitabında —ki bu Huve kitâbııdr— şöyle der: îttihâd imkânsızdır. Ve konuyu inceledikten sonra neticede şu görüşü zikreder. İttihâd, ne mânâ bakımından ne de suret bakımın­dan kesinlikle yoktur. Fütûhât'm beşinci babında da Hak Teâlâ'nın küllî ruha seslenişi sadedinde der ki: Ben, ilâhî esrarı sana ulaştırma şeklini bilmeni engelledim. Çünkü senin, onun müşahedelerine tahammül gü­cün yoktur. Eğer sen o esrarı bilecek olsaydın, inniyet ile birlik olurdun. İnniyet ile birlik ise muhaldir. Bu sebeple senin o esrarı görmen mu­haldir. Bileşik inniyeti, basitin inniyetine dönüşebilir mi? Hakîkatları ters çevirmeye imkân yoktur.

Hulul fikrini de Sûfî efendilerimiz söylememişlerdir. Çünkü onlar, hululü bazen bağlılık yoluyla meydana gelme, bazen de var olanın bir yerde kâim olması şeklinde tefsir etmişlerdir. Bilindiği gibi vâcib Teâlâ; kendi zatıyla kâim olan ve aynı şekilde taayyün eden sâf varlıktır. Onun başkası ile kâim olması muhaldir. Şeyh el-Ekber (Kuddîse Sırnhu) Fü­tûhât'm ikiyüzdoksanikinci babında der ki: Güneşin ışığı dolunayın üzerini aydınlattığında, dolunaysız verdiği hükümden daha farklı hü­küm verir elbette. (?) Bunda şüphe yoktur. Aynı şekilde ilâhî iktidar da bir kişide tecellî edince, yaratıktan birçok fiiller zuhur eder. Herne kadar bu fiiller, ilâhî iktidar yoluyla ise de hüküm farklı olur. Çünkü o, aynada tecellîsi görülen suretin parlaklığı gibidir. Bilindiği gibi akıl yoluyla ayın kendiliğinden güneşin ışığından bir ışık olmadığı bilinir. Ve güneş bizatihi aya intikâl etmiş değildir. Sadece ay, güneş tarafın­dan aydınlatılmıştır. Kul da böyledir. Onda yaratıcısından hiçbir şey yoktur ve hiçbir şey ona hulul etmemiştir. O, sadece yaratıcı tarafından aydınlatılmıştır. Bu aydınlık, ona tahsis edilmiş ve gösterilmiştir.

Hululün reddi konusundaki ifâde de budur. Münkirlerin ve gerçek­ten gözü kapalı olanların yanılmalarının kaynağı, bu efendilerimizin (Allah bizi onlardan yararlandırsın) sözlerini anlamamalarıdır. Onu, söyledikleri anlama göre kavrayamamalarıdır. Onlar hulul ile tecellî­nin arasını ayırd edememektedirler. Ve bir şeyin, bir başka şey tarafın­dan aydınlanmış olmasının, o şeyin mahalli anlamına gelmediğini bil­memektedirler. Çünkü aynada görünen, bizatihi aynanın dışındadır. Bu kesindir. Bir mahalle yerleşme ise bunun hilâfmadır. Çünkü yerleş­me o mahalle girmedir. Zuhur, hululün gaybıdır. Çünkü zuhur, her türlü tenzihlerden uzak Kuddûs ve Vâsi' olanın tecellîlerindendir. Hulul ise bunun aksinedir. Evet, Sûfî efendilerimizin sözlerinde hulul ta'bîri yer almıştır. Onların bundan maksadı zuhurdur...

Zahire göre doğru olan, bu gibi ifâdeleri kullanmamaktır. Ancak efendilerimizin öyle halleri ve makamları vardı ki, bizim anlayışımız o makamlara erişemez. Onların ma'zeretleri insaflı kişilerin katında açık­tır.

Bu bölümü tek başına aç →

172. Âyetin Tefsiri

172 _ Mesîh, Allah'a kul olmaktan asla çekinmez. Gözde melekler de. Kim O'na kulluktan çekinir ve büyük­lük taslarsa; bilsin ki o, hepsini huzuruna toplayacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

173. Âyetin Tefsiri

îbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... «Mesîh de... Allah'a kul olmaktan asla çekinmez.» âyeti hakkında îbn Abbâs'tan rivayetine göre o, asla büyüklük taslamaz, anlamına gelir, demiştir.

Katâde ise; Mesîh de, gözde melekler de Allah'a kul olmaktan asla utanmaz, diye tefsir etmiştir. Meleklerin beşerden daha üstün olduğu görüşüne zâhib olanların bir kısmı, bu âyeti delil getirmişlerdir. Âyette «Gözde melekler de» buyurulmuştur. Ancak burada buna delâlet yok­tur. Zîrâ melekler, sadece Mesîh üzerine atfedümişlerdir. Çekinmek, imtina' etmektir. Melekler ise buna Mesîh'den daha fazla güç yetirirler. Bunun İçindir ki, «Gözde melekler de» buyurulmuştur. Onların imti-nâya daha fazla güç yetirici ve kuvvetli olmaları onların daha üstün olmalarım gerektirmez.

Başka bir görüşe göre ise; meleklerin burada zikredilmesinin se­bebi; Mesîh gibi meleklerin de Allah ile beraber ilâh edinilmeleridir. Al­lah Teâlâ, onların da kulları ve yaratıkları cümlesinden olduğunu haber vermiştir. Nitekim başka bir âyette de Allah Teâlâ, şöyle buyurmuştur : «Dediler ki: Rahman çocuk edindi. O'nun sânı yücedir. Hayır, onlar (melekler) şerefli kılınmış kullardır.» (Enbiyâ, 26).

Allah Teâlâ : «Kim O'na kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa; bilsin ki; O, hepsini huzurunda toplayacaktır.» buyuruyor. Allah Teâlâ onları kıyamet günü huzurunda toplayacak, asla zulmetmeyeceği ada­letli hükmü ile aralarını ayıracaktır. Bunun içindir ki: «îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince; onlara mükâfatlarını ödeyecek ve da­ha fazlasını da ihsan edecektir.» buyurmuştur. Sâlih amelleri mikta-rınca onlara sevâb verecek; fazlı, ihsanı, geniş rahmeti ve nimetinden onlara daha da arttıracaktır.

İbn Merdûyeh'in Bakiyye kanalıyla... Abdullah îbn Mes'ûd'dan ri­vayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) «Onlara mükâfatlarını ödeyecek ve daha fazlasını da ihsan edecektir.» âyeti hakkında şöyle buyurmuşlar­dır : Onların mükâfatları; Allah Teâlâ'nın onları cennete koyması, da­ha fazlasını ihsan etmesi ise; dünyalarında iyilik yapmış olanların ken­dilerine cehennem vâcib olanlar hakkında şefaatte bulunmasıdır. Bu hadîsin isnadı sabit olmayıp îbn Mes'ûd'dan, mevkuf olarak rivayet edilseydi bu, daha iyi. olurdu.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Kulluk etmekten çekinenleri (Allah'a itaat ve ibâdetten imtina' edenleri), büyüklük taslayanları elem verici bir azaba uğratacaktır. Onlar kendilerine Allah'tan başka bir dost ve yardımcı bulamazlar, w Başka bir âyette ise Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler hor ve hakîr ola­rak cehenneme gireceklerdir.» (Ğâfir, 60).

Bu bölümü tek başına aç →

175. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ bütün insanlara hitaben, onlara kendisinden büyük bir delil (bürhân) geldiğini haber vermektedir. Bu, özrü kesinlikle ortadan kaldıran, şüpheyi gideren bir delil ve hüccettir. Bunun içindir ki; «Size apaçık bir nûr (hakka açıkça delâlet eden bir ışık) indirdik.» buyur-muştur, tbn Cüreyc ve başkalarının söylediğine göre; bu, Kur'an'dır. Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Allah'a îmân edenleri ve ona sarılan­ları...» kulluk makâmıyla bütün işlerinde Allah'a tevekkül makamları­nı birleştirenleri. İbn Cüreye bu âyeti Allah'a îmân edenleri ve Kur'an'a sarılanları, şeklinde tefsir etmiştir. Bu görüşü, İbn Cerîr rivayet eder.

«Allah rahmetine ve bol nimetine «kavuşturacaktır.» Onlara acıya­cak (merhamet edecek), onları cennete koyacak, onlara ihsanı ve ni­meti ile sevâblarını arttıracak, derecelerini kat kat yükseltecektir. «On­ları kendisine götüren doğru yola ektirecektir.» Onlan, sapma ve eğ­rilikler bulunmayan doğru ve açık yola eriştirecektir. Bu, mü'minlerin dünya ve âhiretteki sıfatlarıdır. Onlar, dünyada bütün inanç ve amel­lerinde doğruluk ve selâmet yolu üzredirler. Âhirette ise, cennet bah­çelerine götüren Allah'ın doğru yolu üzerindedirler. A'ver kanalıyla Ali îbn Ebu Tâlib (r.a.) den rivayet edilen bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.) : Kur'an Allah'ın doğru yolu ve onun sağlam ipidir, buyurmuş­tur. Hadîsi Tirmizî rivayet etmiş olup, tefsîrin başında tâm olarak geç­mişti Hamd ve minnet Allah'a mahsûstur.

Bu bölümü tek başına aç →

176. Âyetin Tefsiri

Buhârî der ki: Bize Muhammed îbn Harb'ın... Bera'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Son nazil olan sûre Berâ'e (Tevbe) sûresi, son nazil olan âyet de Kelâle âyetidir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ca'fer'in... Câbir îbn Abdullah'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Ben aklı ermez hasta iken Allah Rasûlü (s.a.) yanıma girdi. Abdest alıp üzerime su serpti —yada üzerine su serpiniz buyurdu— aklım başıma geldi ve : Bana sa­dece Kelâle vâris olabilecek, mîrâs nasıl olacaktır? diye sordum. Bunun üzerine Ferâiz âyeti nazil oldu. Buhârî ve Müslim bu hadisi, Şu'be'den rivayetle Sahîh'lerinde tahrîc etmişlerdir. Hadîsi Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla... Câbir'deri bir cemâat <ia rivayet etmiştir. Bu rivayetlerin bazısının lafızlarında mîrâs âyeti olan «Senden fetva isterler. De ki: Size babası ve çocuğu olmayanın mîrâsı hakkındaki fetvayı Allah veri­yor...» âyeti nazil oldu, kısmı da vardır.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah İbn Ye-zîd'in... Ebu Zübeyr —Câbir'i kasdediyor—den rivayetine göre; o, «Sen­den fetva isterler. De ki: Size babası ve çocuğu olmayanın mirası hak­kındaki fetvayı Allah veriyor.» âyeti benim hakkımda nazil oldu, de­miştir.

En doğrusunu Allah bilir ama, burada sanki mânâ «Senden kelâle hakkında fetva isterler. De ki, kelâle hakkındaki fetvayı Allah veriyor.»

şeklinde olacaktır. Daha sonra zikredilen kelimesi, daha önceki cümlede terkedilen aynı kelimeye delâlet etmektedir. Kelâle hak­kında ve onun hangi kökten geldiği hususunda daha Önce bilgi vermiş­tik. Bu kelime; saçı yanlarından kapatıp örten tâç anlamındaki kelimesinden alınmıştır. Bunun için âlimlerin bir çoğu kelâleyi; çocuğu ve babası olmaksızın ölen kişi, diye tefsir etmişlerdir. Bazıları ise; «çocuğu olmayan bir erkek ölürse» kısmmm da delâleti ile kelâle'yi, çocuğu olmadan ölen kişi olarak tefsir etmişlerdir.

Buhârî ve Müslim'de mevcûd bir hadîste de açıkça görüleceği üze­re; kelâlenin hükmü mü'minlerin emîri Ömer İbn Hattâb (r.a.) a müp­hem ve şüpheli gelmişti. O, şöyle diyor : «Üç şey vardır ki; Allah Rasûlü (s.a.) nün bize- bu konularda başvurabileceğimiz bir ahid ve söz bırak­masını isterdim: Dede, kelâle ve faiz bâblarmdan bâblar.

İmâm Ahmed der ki: Bize İsmail'in... Ömer İbn Hattâb'dan riva­yetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) ne kelâleyi sordu­ğumdan daha fazla hiçbir şeyi sormadım. Nihayet parmağı ile göğsü­me vurarak : Nisa sûresinin sonundaki yaz âyeti —ki bu âyet yaz mev­siminde nazil olmuştur— sana yeter, buyurdular. İmâm Ahmed bu hadîsi kısa şekliyle rivayet ederken, İmâm Müslim bundan daha uzun şekliyle rivayet ve tahrîc etmiştir.

Hadîsin başka bir kanaldan rivayeti şöyledir: İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Nuaym'm... Ömer'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) ne kelâleyi sordum. Yaz âyeti sana yeter, buyurdular. Relâleyi Allah Rasûlü (s.a.) ne sormuş olmam kırmızı develere sahib olmaktan bana daha sevimlidir. Bu hadîsin isnadı ceyyid olmakla birlikte Ömer ile İbn İbrâhîm arasında kopukluk vardır. Zîrâ İbrahim, Ömer'e yetişmemiştir.

Hz. Peygamber (s.a.), kelâle âyetinin yeterli olduğunu söyleyerek Hz. Ömer'e onu anlamaya çalışmasını öğütleyince Ömer; kelâlenin ne anlama geldiğini Hz. Peygamber (s.a.) e sormayı unutmuş ve bunun için de; kelâleyi Allah Rasûlü (s.a.) ne sormuş olmam bana kırmızı de­velerim olmasından daha sevimlidir, demiştir.

İbn Cerîr der ki: Bize İbn Vekî'in... Saîd İbn Müseyyeb'den riva­yetine göre; o, şöyle demiştir : Ömer İbn Hattâb Hz. Peygamber (s.a.) e kelâleyi sordu. Allah Rasûlü (s.a.) Allah Teâlâ bunu beyân etmemiş midir? buyurdular da «Senden fetva isterler...» âyeti nazil oldu. Ka-tâde der ki: Bize anlatıldığına göre; Ebubekir es-Sıddîk bir hutbesinde şöyle demiştir: Nisa sûresinin başında nazil olan âyet ferâiz hakkın­dadır. Allah Teâlâ bu âyeti, çocuk ve baba hakkında indirmiştir. İkinci âyeti koca, kan, ana bir kardeşler hakkında indirmiştir. Nisa sûresinin sonundaki âyeti ise; babadan ve anadan kız ve erkek kardeşler hakkın­da indirmiştir. Enfâl sûresinin sonundaki âyeti ise, asabe yoluyla ak­rabalıkları olanlardan Allah'ın kitabında bazısı bazısından üstün tu­tulan akrabalar hakkında indirmiştir. Hadîsi ibn Cerîr rivayet" eder. Yardım Allah'tandır, tevekkül de O'nadır.

Allah Teâlâ : «Bir kişi Ölür ve çocuğu olmaz ise...» buyurmaktadır. Baba olmamasının, kelâlenin şartından olmadığını savunanlar bu kıs­ma dayanmaktadırlar. Onlara göre; çocuğun olmaması kelâle olmak için yeterlidir. Bu, Ömer İbn Hattâb'dan gelen rivayetlerden birisidir. îbn Cerlr bunu sahîh bir isnâd ile Ömer'den rivayet etmiştir. Ancak Cum-hûr'un kavli ve Ebu Bekr es-Sıddîk'in hükmettiğine göre kelâle; ço­cuğu ve babası olmadan ölendir. «Bir kız kardeşi bulunan erkek ölürse; bıraktığının yansı kız kardeşe kalır.» kısmı da buna delâlet etmektedir. Şayet kız ile birlikte baba bulunsaydı, kız hiç miras alamazdı.1 Zîrâ ba­ba; icmâ' ile kızı mirastan mahrum etmektedir. Kelâlenin, çocuğu ol­madan ölen kimse olduğuna Kur'an âyeti açıkça delâlet etmektedir. Babası olmaması durumu ise, birazcık düşünme ile yine Kur'an met­ninden anlaşılacaktır. Zîrâ baba ile birlikte kız kardeşe mîrâsın yarısı verilmemiştir. Bilakis onun için mirastan hiçbir şey ayrılmamaktadır.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hakem İbn Nâfi'nin... Zeyd İbn Sâbit'-den rivayetine göre; Zeyd îbn Sâbit'e kocanın, baba bir kız kardeşin ve annenin mirastaki durumu soruldu. O, kocaya yanm, kız kardeşe de ya­rım hisse verdi. Bu konuda (ileri geri) konuşulunca Allah Rasûlü (s.a.) nün bu şekilde hükmettiğinde yanında hazır bulundum, dedi. Hadîsi, bu kanaldan rivayette İmâm Ahmed tek kalmıştır. İbn Cerîr ve baş­kalarının İbn Abbas ve İbn Zübeyr'den naklettiklerine göre; onlar, bir kız ve bir kız kardeş bırakarak ölen kişi hakkında şöyle derlerdi: Kız kardeş için «Çocuğu olmayıp bir kız kardeşi bulunan erkek ölürse; bı­raktığının yarısı kız kardeşe kalır.» âyetinin delâleti ile hiçbir şey yok­tur. Bir kız çocuğu bırakmışsa, çocuk bırakmış olur ki; kız kardeş için hiçbir şey yoktur. Cumhur, İbn Abbâs ve İbn Zübeyr*e muhalefetle bu konuda şöyle der : Ferâize göre kız yarım alır. Asabe yoluyla kız kardeş kalan yarıyı alacaktır. Ancak buna delil başka âyetlerdedir. Kız kar­deşe bu şekilde mîrâsm yansının verilmesi ise bu âyette belirtilmekte­dir. Asabe yoluyla vâris olmasına gelince: Buhârî'nin Süleyman kana­lıyla... Esved'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü'nün hayatında Muâz İbn Cebel; bizim hakkımızda mîrâsm yarısı kız çocu­ğu, yansı da kız kardeşe aittir, şeklinde hükmetti. Süleyman: Bizim hakkımızda hükmetti, kısmım zikredip Allah Rasûlü (s.a.) nün haya­tında, kısmını zikretmemiştir. Buhârî'nin Sahîh'inde Hüzeyl İbn Şurah-bil'den rivayete göre; o, şöyle demiştir; Ebu Mûsâ el-Eş'arî'ye kız ile oğulun (ve kız kardeşin) kızlannın mirastaki durumu sorulduğunda şöyle dedi: Kız çocuğu için mîrâsm yansı, kız kardeş için de yansıdır. İbn Mes'ûd'a git; o da bana uyacaktır. İbn Mes'ûd'a gidip sordular ve Ebu Musa'nın sözünü aktardılar. Şöyle dedi: O halde ben dalâletteyim ve hidâyete erenlerden değilim. Allah Rasûlü (s.a.) nün hükmü ile hük­medeceğim : Kız çocuk için mîrâsın yarısı, üçte ikiye tamamlamak üzere oğulun kızı için 1/6, geri kalan ise kız kardeş içindir. Ebu Musa'ya gidip îbn Mes'ûd'un sözünü ona naklettik de: Bu derin âlim içiniz-deyken, bana sormayınız, dedi.

Allah Teâlâ : «Fakat kız kardeşinin çocuğu yoksa, kendisi ona ta­mamen vâris olur.» buyurur. Kız kardeş kelâle olarak çocuğu ve babası olmadan ölürse; erkek kardeş onun bütün malına vâris olur. Şayet kız kardeşin babası olursa, erkek kardeşi mirastan hiçbir şey alamaz. Onun­la birlikte koca, ana bir erkek kardeş gibi pay sahiplerinden birinin var olduğu farzedilirse onun (erkek kardeşin) payı ona (bu pay sahibine) çevrilir ve kalan da erkek kardeşe verilir. Buhârî ve Müslim'de İbn Ab-bâs'tan rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) : Paylan sahiple­rine veriniz. Paylardan geri kalan ise erkek akrabalaradır, buyurmuştur.

Allah Teâlâ : «Eğer iki kız kardeş kalmışsa; bıraktığının üçte ikisi onlaradır.» buyurmuştur. Şayet kelâle olarak ölenin iki kız kardeşi var­sa; mîrâsın üçte ikisi onlara ayrılır. İki kız kardeşten fazlası da onların hükmündedir. Bir grup, iki kızın hükmünü buradan çıkarmaktadırlar. Nitekim kız kardeşlerin hükmü de, «Eğer kadınlar ikinin üstünde ise; bırakılan malların üçte ikisi onlarındır...» (Nisa, 11) âyetinden istifâde ile kızlardan çıkarılmıştır.

Allah Teâlâ: «Eğer erkekli kadınlı bir çok kardeşi varsa; erkeğe, iki kadının hissesi kadar pay vardır.» buyurmaktadır ki, bu; erkek ço­cukların ve erkek kardeşlerin erkek çocuklarından ibaret asabelerin ^hükmüdür. Erkekli kadınlı olarak toplandıklarında erkeğe; iki kadının hissesi kadar verilir.

Allah Teâlâ «(Farzlarını size bildirmek ve hadlerini ta'yîn etmek" suretiyle) Allah size (kanunlarım) açıklandıktan sonra haktan sapma-yasınız diye Allah size açıklıyor. Allah Teâlâ her şeyi hakkıyla bilendir.» buyuruyor. O, islerin sonuçlarını, faydalı olanlarını, onlarda kullarının hayrına olanları, ölene yakınlığına göre akrabalardan her birinin hak kazandıklarını en iyi bilendir.

Ebu Ca'fer İbn Cerîr der ki: Bana Ya'kûb'un... Muhammed îbn Sîrîn'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Bir yolculukta idiler. Hu­zeyfe'nin binitinin başı Allah Rasûlü (s.a.) nün binitinin terkisi ya­nında, Ömer'in binitinin başı da Huzeyfe'nin binitinin terkisi yanın­daydı. «Senden fetva isterler, de ki: Size babası ve çocuğu olmayan (kelâle) mîrâsı hakkındaki fetvayı Allah veriyor...» âyeti nazil oldu. Allah Rasûlü (s.a.) âyeti Huzeyfe'ye öğretti. Huzeyfe de onu Hz. Ömer'e öğretti. Bilâhare Ömer, onu Huzeyfe'ye sorduğunda; Huzeyfe : «Allah'a yemîn ederim ki; bu âyeti Allah Rasûlünün bana anlattığı şekilde sana nakletmediğimi sanıyorsan budalanın birisisin. Allah'a yeihîn ederim ki, onun üzerine asla hiçbir fazlalık yapmayacağım, dedi, Ömer şöyle derdi: Ey Allah'ım, bu âyeti ona açıklamişsan doğrusu o, bana açık­lamadı.

Hadîsi, İbn Cerîr bu şekilde rivayet eder. Yine İbn Cerîr hadîsi, Hasan îbn Yahya kanalıyla İbn Sîrîn'den de rivayet etmiştir. Ancak bu rivayetin isnadı, İbn Şîrîn ile Huzeyfe arasında kopuktur.

Hafız Ebu Bekr Ahmed İbn Amr el-Bezzâr Müsned'inde der ki: Bize Yûsuf İbn Hammâd'm... Ebu Ubeyde îbn Huzeyfe'den, onun da babasından rivayetine göre; kelâle âyeti, Hz. Peygamber (s.a.) e onun bir yolculuğunda nazil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.) durup, Huzeyfe'yi gördü. Huzeyfe'nin devesinin başı Hz. Peygamber (s.a.) in izan (ya da devesinin örtüsü) nın yanında idi. Âyeti ona ulaştırdı. Huzeyfe baktı ve Ömer (r.a.) i gördü. Huzeyfe âyeti Ömer'e ulaştırdı. Ömer'in halife­liğinde o, kelâle hususuyla ilgilendi : Huzeyfe'yi çağırıp âyeti ona sordu. Huzeyfe şöyle dedi: Muhakkak ki, Allah Rasûlü onu bana ulaştırdı ve ben de o'nun bana ulaştırdığı gibi sana naklettim. Allah'a yemîn ede­rim iki; ben doğru söyleyenim. Yine Allah'a yemîn ederim ki; bunun üzerine asîâ hiçbir şey ziyâde etmeyeceğim.

Bezzâr der M: Bu hadîsi Huzeyfe'den başkasının rivayet ettiğini bilmiyoruz. Huzeyfe'ye ulaşan bundan başka bir kanal da bilmiyoruz. Bu hadîsi Hişâm'dan sadece Abd'ül-A'lâ rivayet etmiştir. Hadîsi Abdü'l-A'lâ'dan îbn Merdûyeh de rivayet etmiştir.

Osman İbn Ebu Şeybe der ki: Cerîr'in... Saîd İbn Müseyyeb'den rivayetine göre; Ömer, kelâle'nin nasıl vâris kılınacağını (ya da kelâle-nin mirasının nasıl paylaştırılacağını) Allah Rasûlü (s.a.) ne sordu. Allah Teâlâ da «Senden fetva isterler...» âyetini indirdi. Fakat Ömer sanki anlamamıştı. Hafsa'ya: Allah Rasûlü (s.a.) nün rahat bir zama­nında bunu o'na sor, dedi. Hafsa da Hz. Peygamberi sevinçli bir zama­nında görüp o'na bunu sordu. Allah Rasûlü (s.a.) : Bunu sana baban mı söyledi? Babanın bunu bildiğini (anladığını) sanmıyorum, buyur­dular. Ömer: Bunu bildiğimi, (anladığımı) sanmıyorum, derdi. Allah Rasûlü (s.a.) (O sırada) söylediklerim söylemiştir. Hadîsi İbn Merdûyeh rivayet etmiştir.

Yine İbn Merdûyeh'in İbn Uyeyne kanalıyla... Tâvûs'dan rivayetine göre; Ömer Hafsa'ya, Hz. Peygambere (s.a.) kelâleyi sormasını emret­miş ve bunu onun için bir kürek kemiğine yazmıştı. Allah Rasûlü (s.a.) Onu sana kim emretti? Ömer mi? Onun, bunu iyice anlayabileceğini sanmıyorum. Yaz âyeti —Süfyân'm söylediğine göre; yaz âyeti, «Eğer mîrâs bırakan erkek veya kadın; çocuğu ve ana-babası olmayan bir kimse olur da...» (Nisa, 12) âyetidir— ona yetmiyor mu? buyurdular. Allah Rasûlü (s.a.) ne (Kelâleyi yine) sorduklarında Nisa sûresinin sonundaki âyet nazil oldu da Ömer (Hafsa için yazmış olduğu) kürek kemiğini attı. Bu hadîste de bu şekilde belirtilmiş olup hadîs mürseldir.

tbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb'in Tank îbn Şihâb'dan rivaye­tine göre; o, şöyle demiştir: Ömer, bir kürek kemiği alıp Hz. Peygam­ber (s.a.) in ashabım topladı ve: Kelâle hakkında kadınların husûsi odalarında bahsetmiş oldukları (rivayet etmiş oldukları) hükümle hük­medeceğim, dedi. O esnada evden bir yılan çıktı da dağıldılar. Ömer bunun üzerine: Şayet Allah Teâlâ, bu işin tamâm olmasını dileseydi, mutlaka tamâmlardı, dedi. Bu hadîsin isnadı sahihtir.

Hâkim Ebu Abdullah en-Neysabûrî der ki: Bize Ali İbn Muham-med İbn Ukbe eş-Şeybânî'nin Kûfe'de... Ömer İbn Hattİb'dan rivayeti­ne göre; o, şöyle demiştir: Kırmızı develerim olmasındansa şu üç şeyi Allah Rasûlü (s.a.) ne sormuş olmayı daha çok isterdim : Kendisinden sonra halîfe kim olacaktır? Mallarımız hakkında bize zekât yazıldı. Ama onu sana vermeyeceğiz, diyen bir kavimle muharebe etmek helâl mıdır? Kelâle (nin mîrâstaki hükmü) nedir? Neysâbûrî hadîsin Buhârî ve Müs­lim'in şartlarına göre, sahîh olduğunu, ancak ikisinin de tahrîc etme­diklerini ekler. Yine Neysabûrî'nin Süfyân İbn Uyeyne'ye varan bir is-nâd ile... Ömer'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: «Üç şey var ki Allah Rasûlü (s.a.) onları bize açıklamış olsaydı bana dünyadan ve dünyada olan şeylerden daha sevimli olacaktı: Halifelik, kelâle ve faiz. Neysabûrî hadîsin Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre, sahîh olduğu­nu ancak ikisinin de hadîsi tahrîc etmediklerini söyler.

Yine Süfyân îbn Uyeyne'ye varan bu isnâd ile rivayete göre... îbn Abbâs şöyle demiştir: Ömer'e yetişen insanların sonuncusu bendim. Söz benim söylediğimdir, dediğini duydum da sordum: Senin söyledi­ğin nedir? Şöyle dedi: Kelâle, çocuğu olmayandır. Bu hadîsin de Bu­hârî ile Müslim'in şartlarına göre sahîh olduğu ve ikisi tarafından da tahrîc edilmediği Neysabûrî tarafından kaydedilmiştir.

îbn Merdûyeh'in Zem'a İbn Salih kanalıyla... İbn Abbâs'tan riva­yetine göre; o, şöyle demiştir: Ömer İbn Hattâb'a ulaşanların sonun­cusu idim. Dedi ki : Ben ve Ebubekir kelâle hakkında ihtilâfa düştük. Söz, benim söylediğimdir. îbn Abbâs şöyle devam eder: Anlatıldığına göre Ömer, babadan ve anadan erkek kardeşler ile anneden erkek kar­deşler arasını bir arada bulunduklarında üçte bir konusunda müşterek kabul etmiş, Ebubekir (r.a.) ise bu konuda ona muhalefet etmiştir.

îbn Cerîr der ki: Bize İbn Vekî'in... Saîd İbn Müseyyeb'den riva­yet ettiğine göre; Ömer, dede ve kelâle (nin mirastaki durumu) hakkın­da bir mektup yazmıştı. İstihareye yatıp; ey Allah'ım, eğer bunda hayır görüyor isen geçerli kıl, demişti. Ancak ihtiyarlığında bu mektubu is­teyip imha ettirdi. Onda ne yazılı olduğunu hiç kimse bilemedi. Şöyle demişti: Dede ve kelâle (nin mirastaki durumu hakkında) bir mektup yazmıştım. Bu konuda istiharede bulundum da sizi içinde bulunduğunuz halde bırakmayı uygun gördüm.

îbn Cerîr der ki: Ömer (r.a.) in şöyle dediği rivayet edilir: Bu ko­nuda Ebubekir'e muhalif olmaktan utanırım. Ebubekir (r.a.); o, çocuk ve babanın dışındakilerdir, derdi.

Sahabenin cumhûr'u, tâbiûn, eski ve yeni zamanlardaki imamlar Ebubekir es-Sıddîk'ın görüşünü kabul etmişlerdir. Dört imâm ile Fu-kahâ-i Seb'a'nm mezhebi de budur. Kesin olarak âlimlerin görüşü böy­ledir. Kur'an'ın da delâleti bu veçhiledir. Nitekim Allah Teâlâ : "Şaşı­rırsınız diye Allah size açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, âye­tinde bunu beyân etmiş ve açıklığa kavuşturmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →