ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ

Nisâ Sûresi — ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ — Sayfa 6

100. Âyetin Tefsiri

"Allah yolunda hicret eden kişi, yeryüzünde gidilecek çok yer ve genişlik bulur. Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse» onun ecrini vermek Allah'a düşer. Allah bağışlar ve merhamet eder."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Allah yolunda hicret eden kişi, yeryüzünde gidilecek çok yer ve genişlik bulur..." âyetini açıklarken:

“Âyette geçen Murâğem'den kasıt, bölgeden bölgeye geçip dolaşmaktır. Genişlikten kasıt ise rızıktır" demiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) ifadesini:

“Kişinin hoşlanmadığı bir şeyden uzaklaşması" şeklinde açıklamıştır.

Tastî'nin Mesâil'de bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) ifadesinin anlamını sorunca, İbn Abbâs:

“Huzeyl lehçesinde genişlik anlamındadır" dedi. Nâfi':

“Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Evet, bilirler. Şâirin:

"Cehre topraklarım bırakıp gidiyorum

Yolculuk ve yer değiştirmede genişlik umuyorum " dediğini işitmedin mi?"

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Murâğem, hicret edilecek yer anlamındadır" demiştir.

İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) ifadesini:

“Rızık aranacak yer" şeklinde açıklamıştır.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Sahr: (.....) ifadesini:

“Genişlik" şeklinde açıklamıştır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“Allah yolunda hicret eden kişi, yeryüzünde gidilecek çok yer ve genişlik bulur..." âyetini açıklarken:

“Sapıklıktan çıkıp hidâyete erişecek yerlere gider ve fakirlikten kurtulup zenginliğe ulaşır" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ: (.....) ifadesini açıklarken:

“Bolluk, rahatlık" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbnu'l-Kâsım'a: (.....) ifadesinin anlamı sorulunca:

“Birçok yer ve bölge anlamındadır" demiştir.

Ebû Ya'lâ, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Ebû Nuaym, el-Ma'rife'de ravileri güvenilir olan bir senedle İbn Abbâs'tan bildirir: Damra b. Cündüb hicret etmek üzere evinden çıkmak isteyince ailesine:

“Beni müşriklerin bölgesinden Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına götürün" dedi. Ancak Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına varmadan önce yolda öldü. Bunun üzerine:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer. Allah bağışlar ve merhamet eder" âyeti nazil oldu.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim başka bir kanallla İbn Abbâs'tan bildirir: Mekke'de Bekr oğullarından Damra adında bir adam vardı ve hastaydı. Bir gün ailesine:

“Beni Mekke'den çıkarın; zira burası bana çok sıcak geliyor" dedi. Ailesi:

“Seni nereye çıkaralım?" diye sorunca eliyle Medine yoluna doğru işaret etti. Sonrasında onu Medine'ye doru yola çıkardılar. Ancak Mekke'den iki mil ötede öldü. Bunun üzerine:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer. Allah bağışlar ve merhamet eder"' âyeti nazil oldu.

Ebû Hâtim es-Sicistânî, el-Muammerîn'de Âmir eş-Şa'bî'den bildirir: İbn Abbâs'a:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer..." âyetini sorduğumda:

“Eksem b. Sayfî hakkında nazil oldu" dedi. "Leys oğullarından olan kişi hakkında nazil olmadı mı?" diye sorduğumda:

“Hayır, Eksem, ondan çok zaman önceydi. Bu âyet özel inen, ancak genele hitap eden bir âyettir" dedi.

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Beyhakî, Sünen'de Saîd b. Cübeyr'den bildirir: Mekke'de Damra b. el-îs b. Zinbâ' (veya îs b. Damra b. Zinbâ') adında Huzaalı bir adam vardı. Hicret emri geldiğinde kendisi hastaydı. Ailesine kendisine bir sedir hazırlamalarını söyledi. Hazırlanan sedirin üzerinde de yatarak onu Medine'ye doğru yola çıkardılar. Ten'îm bölgesine geldiğinde de öldü. Bunun üzerine:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer. Allah bağışlar ve merhamet eder" âyeti nazil oldu.

İbn Ebî Hâtim başka bir vecihle Saîd b. Cübeyr'den bildirir: Ebû Damra b. îs ez-Zurakî gözlerini kaybetmişti ve Mekke'de bulunuyordu. "Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar müstesnadırlar" âyeti nazil olduğu zaman:

“Ben zengin biriyim ve hicrete gücüm imkanım var" dedi. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına hicret için hazırlığını yapıp yola çıktı, ancak Ten'îm bölgesinde vefat etti. Bunun üzerine:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer. Allah bağışlar ve merhamet eder'" âyeti nazil oldu.'

İbn Cerîr başka bir vecihle Saîd b. Cübeyr'den bildirir:

“Müminlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz..." âyeti nazil olduğu zaman mazeretleri olan bazı Müslümanların Mekke'de kalmalarına ruhsat verildi. Ancak savaşa çıkan mücahitlerin geride kalanlara olan üstünlüklerini ifade eden âyet nazil olunca bunlar:

“Yüce Allah mücahitlerin geride kalanlara olan üstünlüklerini açıkladı, ancak özür sahiplerine de ruhsat verip mazur gördü" dediler. "Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: «Ne yaptınız bakalım?» deyince, «Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik» diyecekler, melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!" âyeti nazil olduğunda:

“Bu, Cehennemi gerektiren bir şeydir" dediler. "Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar müstesnadırlar" âyeti nazil olduğu zaman ise Leys oğullarından biri olan ve gözleri görmeyen Damra b. el-îs:

“Benim hicrete gücüm ve malım var! Beni buradan götürün" dedi. Hasta bir şekilde Mekke'den ayrıldı, ancak Ten'îm'e vardığında öldü. Ten'îm mescidinin yanında da defnedildi. Bunun üzerine:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer. Allah bağışlar ve merhamet eder" âyeti nazil oldu.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'den bildirir: Hicret konusunda bu âyetler nazil olduğu zaman Mekke'de bulunan müminlerden bîri olan Damra (veya: Sebra) adında biri:

“Vallahi bendeki mal beni Medine'den daha da ileriye götürür. Ama ben Medine'ye gideceğim" dedi. Ailesine kendisini Mekke'den çıkarmalarını istedi. Hasta olduğu halde kendisini çıkardılar, ancak Harem bölgesinin dışına çıkamadan Yüce Allah ruhunu teslim aldı ve öldü. Bunun üzerine:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer. Allah bağışlar ve merhamet eder'" âyeti nazil oldu.'

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr başka bir vecihle Katâde'den bildirir:

“Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: «Ne yaptınız bakalım?» deyince, «Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik» diyecekler, melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!"' âyeti nazil olduğu zaman hasta olan Müslümanlardan biri:

“Vallahi benim bu konuda herhangi bir mazeretim yok. Zira yolları çok iyi bilirim ve malım da var. Onun için beni alıp buradan çıkarın" dedi. Ailesi onu Mekke'den taşıyarak çıkardılar. Ancak yoldayken vefat etti. Bunun üzerine:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer. Allah bağışlar ve merhamet eder" âyeti nazil oldu.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İkrime'den bildirir:

“Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: «Ne yaptınız bakalım?» deyince, «Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik» diyecekler, melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir! Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar müstesnadırlar"" âyetleri nazil olduğu zaman Damra oğullarından hasta olan biri:

“Beni bu rahatlıktan çıkarın" dedi. Ailesi de onu Mekke'den taşıyarak çıkardı. Ancak Hashâs'a varınca vefat etti. Bunun üzerine:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer. Allah bağışlar ve merhamet eder" âyeti nazil oldu.'

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İlbâ b. Ahıner:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer..." âyetini açıklarken:

“Huzaa'dan bir adam hakkında nazil oldu" demiştir.

İbn Cerîr, Süddî'den bildirir: Damra b. Cündüb ed-Damrî, "Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: «Ne yaptınız bakalım?» deyince, «Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik» diyecekler, melekler de:

“Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!" âyetini işittiği zaman hasta olduğu halde ailesine:

“Bana bineğimi hazırlayın! Zira Mekke beni çok sıkıyor. Belki çıkar biraz rahatlarım" dedi. Hazırlanan bineğe de binip Medine'ye doğru yola çıktı. Ancak yolda iken öldü. Bunun üzerine:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer..." âyeti nazil oldu. Zira Damra, Medine'ye doğru yola çıkarken:

“Allahım! Sana ve Resûlü'ne hicret ediyorum" demişti.

Süneyd ve İbn Cerîr, İkrime'den bildirir:

“Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: «Ne yaptınız bakalım?» deyince, «Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik» diyecekler, melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!" âyeti nazil olduğu zaman Cündüb b. Damra el-Huzâî:

“Allahım! Bu konuda geçerli özrü bildirip hüccetini ortaya koydun. Benim de burada kalmaya ne bir mazeretim, ne de hüccetim var" dedi. Çok yaşlı biri olmasına rağmen Mekke'den çıkıp Medine'ye doğru yola koyuldu. Ancak yolda iken öldü. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı:

“Hicret etmeden öldü. Onun için bizden biri olarak ölüp ölmediğini bilmiyoruz" deyince de:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer..." âyeti nazil oldu.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Dahhâk'tan bildirir: Bedir savaşında müşriklerle beraberken öldürülen Müslümanlar hakkında nazil olan:

“Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: «Ne yaptınız bakalım?» deyince, «Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik» diyecekler, melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!" âyetini Mekke'de oturan, ancak Müslüman olan Leys oğullarından bir adam işitince ailesine:

“Bu geceyi de Mekke'de geçirmeyeceğini!" dedi. Oysa Yüce Allah'ın âyetle özürlü saydığı kişilerdendi ve çok yaşlı birisiydi. Ailesi onu alıp Mekke'den çıkardı. Medine yolunda Ten'îm denilen yere ulaştığında da vefat etti. Bunun üzerine:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer..." âyeti nazil oldu.'

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İkrime bu âyeti açıklarken:

“Cünda' oğullarından biri olan Leys oğullarından biri hakkında nazil oldu" demiştir.

İbn Sa'd ve İbnu'l-Münzir, Yezîd b. Abdillah b. Kusayt'tan bildirir: Cünda' b. Damra el-Cündaî Mekke'de iken hastalandı. Çocuklarına:

“Beni Mekke'den çıkarın! Zira tasası beni öldürecek!" dedi. Çocukları:

“Nereye?" diye sorunca, Cünda' hicret etmek istediğini belirtir gibi eliyle Medine'ye doğru işaret etti. Çocukları onu alıp Mekke'den çıkardı. Medine yolunda Ğifâr oğullarının göletine ulaştıkları sırada da vefat etti. Bunun üzerine Yüce Allah:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer..." âyetini indirdi.

İbn Cerîr, İbn Zeyd'den bildirir: Kinâne oğullarından bir adam Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına hicret etmek üzere yola koyuldu. Ancak henüz yolda iken öldü. Yolda iken ölümü dolayısıyla bazıları ardından alay edip:

“Ne istediği yere gidebildi, ne de ailesinin yanında kaldı da defin işlerini yapabilsinler" demeye başladılar. Bunun üzerine:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer...'" âyeti nazil oldu."

Abd b. Humeyd, Hasan (-ı Basrî)'den bildirir: Bir adam Müslüman olduktan sonra Mekke'den çıkıp Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına hicret etmek istedi, ancak yaramadan yolda iken öldü. Ardından:

“Bu adam herhangi bir şey elde edemedi" denilince, Yüce Allah:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer..." âyetini indirdi.

İbn Ebî Hâtim ve Ebû Nuaym, el-Ma'rife'de Hişâm b. Urve'den, o da babasından naklen bildirdiğine göre Zübeyr b. el-Avvâm şöyle demiştir: Hâlid b. Hişâm, Habeşistan'a hicret etti. Ancak oraya varmadan yolda bir yılan tarafından ısırıldı ve öldü. Bunun üzerine:

“...Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer. Allah bağışlar ve merhamet eder" âyeti nazil oldu. Ben de Habeşistan'da onun gelmesini bekliyordum. Ölüm haberini aldığıma üzüldüğüm kadar hiçbir şeye üzülmedim. Zira Kureyşlilerden Habeşistan'a hicret edenlerin çoğu yanında mutlaka ailesinden veya akrabalarından birilerini de getirmişti. Oysa benim Esed b. Abdiluzza oğullarından ondan başka kimsem yoktu ve ondan başkasının gelmesini de beklemiyordum.

İbn Sa'd, Ahmed ve Hâkim, Abdullah b. Atîk'ten bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim:

“Yücc Allah yolunda cihad etmek üzere evinden çıkan kişi -ki nerededir Allah yolunda cihad edenler?- bineğinden düşüp ölürse Yüce Allah onun ecrini verir. Veya kendisini bir hayvan sokup ölürse Yüce Allah onun ecrini verir. Veya Allah yolunda cihad ederken yatağında ölürse Yine Allah onun ecrini verir. Vurulup yerinde yığılıp ölen kişiye de Cennet vacip olur." Vallahi "Hatme enf" ifadesinin yatak anlamına geldiğini Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) önce Araplardan hiç kimseden işitmiş değilim,

Ebû Ya'lâ ve Beyhakî'nin Şuab'da Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Hac için çıkıp da ölen kişiye kıyamet gününe kadar hac sevabı yazılır. Umre için çıkıp da ölen kişiye kıyamet gününe kadar umre sevabı yazılır. Allah yolunda savaş için çıkıp da ölen kişiye kıyamet gününe kadar Allah yolunda savaşan gazi sevabı yazılır. "

Bu bölümü tek başına aç →

101. Âyetin Tefsiri

"Yolculuk ettiğinizde, kafirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur. Zira kafirler, size apaçık düşmandırlar"

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Adenî, Dârimî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbnu'l-Cârud, İbn Huzeyme, Tahâvî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Nehhâs, Nâsih'de ve İbn Hibbân, Ya'lâ b. Ümeyye'den bildirir: Ömer b. el-Hattâb'a:

“Yüce Allah:

“Yolculuk ettiğinizde, kafirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur..." buyuruyor. Peki, şimdi müslümanlar güven içindeyken durum nasıl olacak?" dediğimde şu karşılığı verdi:

“Senin şaşırdığın gibi ben de buna şaşırmış ve bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sormuştum. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) de:

“Yüce Allah bunu size bir sadaka (iyilik) olarak vermiştir. Siz de bu sadakayı kabul edin!" karşılığını verdi.

İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd, Ebû Hanzala'dan bildirir: İbn Ömer'e yolculuk namazını sorduğumda:

“İki rekat olarak kılınır" dedi. Ona:

“Ama Yüce Allah:

“...Kafirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız..."buyuruyor. Oysa biz güven içindeyiz" dediğimde:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sünneti böyledir" karşılığını verdi.

Abd b. Humeyd, Nesâî, İbn Mâce, İbn Hibbân ve Beyhakî'nin Sünen'de bildirdiğine göre Ümeyye b. Abdillah b. Hâlid b. Esîd, İbn Ömer'e:

“Yolculukta namazlarını kısaltma konusunda ne dersin? Biz böyle bir namazın Kur'ân'da zikredildiğini göremiyoruz. Zikredilen de korku namazıdır" deyince, İbn Ömer şu karşılığı verdi:

“Yeğenim! Yüce Allah, Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdiğinde biz bir şey bilmiyorduk. Biz Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yaptığı şeyleri yaparız. Yolculukta namazların kısaltılması da Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) uyguladığı bir Sünnettir."

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî, Hârise b. Vehb el-Huzâi'den bildirir:

“Müslümanların en kalabalık ve güven içinde oldukları bir zamanda Minâ'da Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasında öğle ile ikindi namazlarını iki rekat olarak kıldım."

İbn Ebî Şeybe, Tirmizî ve Nesâî, İbn Abbâs'tan bildirir:

Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte herhangi bîr korku içinde değilken ve güvendeyken Mekke ile Medine arasında namazları iki rekat olarak kıldık."

İbn Cerîr, Ebu'l-Âliye'den bildirir: Mekke'ye gittiğimde namazlarımı iki rekat olarak kılıyordum. Bu bölgeden bazı kuralarla (hafızlarla) karşılaştığımda bana:

“Namazları nasıl kılıyorsun?" diye sordular. "İki rekat olarak kılıyorum" karşılığını verdim. "Sünnete mi yoksa Kur'ân'a mı dayanarak böyle kılıyorsun?" diye sorduklarında:

“Hem sünnete, hem de Kur'ân'a göre böyle kılıyorum. Zira Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de yolculuklarda iki rekat olarak kıldı" karşılığını verdim. "Ama o zaman savaş ortamındaydı" dediklerinde ise şu karşılığı verdim:

“Yüce Allah:

“Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve (namazlarınızı) kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz...'" buyurmuştur. Yine:

“Yolculuk ettiğinizde, kafirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur. Zira kafirler, size apaçık düşmandırlar... Namazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yan yatarak hep Allah'ı anın. Güvene kavuştunuz mu namazı tam olarak kılın. Çünkü namaz, mü'minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır" buyurmuştur.

İbn Cerîr, Hazret-iAli'den bildirir: Tüccarlardan bir topluluk Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yâ Resûlallah! Değişik yerlere yolculuklara çıkıyoruz. Namazlarımızı nasıl kılalım?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Yolculuk ettiğinizde namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur...'" âyetini indirdi. Sonrasında vahiy bir süre kesildi. Bir yıl sonrasında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir savaşa çıktığında öğle namazına durdu. Müşrikler:

“Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabı arkadan saldırmamız için bize uygun bir fırsat verdiler" dediler. İçlerinden biri:

“Bu namazın ardından aynı şekilde bir namaz daha kılacaklar" deyince, Yüce Allah iki namaz arasında:

“...Kafirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız. Zira kafirler, size apaçık düşmandırlar. Sen içlerinde olup da namazlarını kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar; secdeyi yaptıktan sonra onlar arkanıza geçsinler; kılmayan öbür kısım gelsin, seninle beraber kılsınlar, tedbirli olsunlar, silahlarını alsınlar. Kafirler, size ansızın bir baskın vermek için, silah ve eşyanızdan ayrılmış bulunmanızı dilerler. Yağmurdan zarar görecekseniz veya hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanıza engel yoktur, fakat dikkatli olun. Allah kafirlere şüphesiz ağır bir azab hazırlamıştır'" âyetlerini indirdi. Korku namazı da bu şekilde inmiş oldu.

İbn Ebî Şeybe, İbrâhîm(-i Nehaî)'den bildirir: Adamın biri:

“Yâ Resûlallah! Tüccar bir adamım ve Bahreyn'e gidip geliyorum" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) namazlarını iki rekat kılmasını söyledi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ubey b. Ka'b bu âyeti: (.....) lafzıyla okur, (.....) ifadesini okumazdı. Osmân'ın kıraatinde ise âyet: (.....) lafzıyladır.

İbn Cerîr, Muhammed b. Abdillah b. Muhammed b. Abdirrahman b. Ebî Bekr es-Sıddîk'tan, o da babasından naklen bildirir: Hazret-i Âişe'nin yolculuklar konusunda:

“Namazlarınızı tam olarak kılın" dediğini işittim. Ona:

“Ama Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yolculuk sırasında namazlarını iki rekat olarak kılardı" denilince de şu karşılığı verdi:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) savaş ortamında bulunuyordu ve düşmandan yana korku taşıyordu. Peki, siz şu an öyle bir korku taşıyor musunuz?"

İbn Cerîr, İbn Cüreyc'den bildirir: Atâ'ya:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından hangileri yolculuklarda namazları tam kılarlardı?" diye sorduğumda:

“Hazret-i Âişe ile Sa'd b. Ebî Vakkâs" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ümeyye b. Abdillah, Abdullah b. Ömer'e:

“Allah'ın Kitab'ında korku anında namazların kısaltılmasını görüyoruz, ancak yolculuklarda namazın kısaltılmasını göremiyoruz" deyince, İbn Ömer:

“Bu konuda Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu şekilde amel ettiğini gördük, biz de aynı şekilde amel ettik" karşılığını verdi.

Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Yolculuk ettiğinizde, kafirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Âyet Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Usfân'da, müşrikler ise Dacnân'da bulunduğu sırada nazil oldu. İki ordu karşılaştığında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkıp ashâbına öğle namazını dört rekat olarak kıldırdı. Rükû, secde ve kıyamları da hepsini aynı anda yaptı. Ancak Müslümanların hepsi bu şekilde namaza durunca müşrikler eşyalarına ve yüklerine saldırmaya yeltendiler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“...Bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar..." âyetini indirdi. Bu âyetin nazil olmasından sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ikindi namazını kıldırmak üzere ashabını iki saf yaptı. Sonra hepsi için iftitah tekbirini getirdi. İlk rekatın secdesine ise sadece ön safta olanlar katıldılar diğerleri ayakta kaldı. İlk rekatın secdesinden kalktıktan sonra hepsi için yine bir tekbir getirdi. İkinci rekatta hepsi rükuya gidip kalktıktan sonra öndeki saf arkaya geçti. Arkadaki saf ise öne geçti ve Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ile secdeye gittiler. Arkadaki safta olanlar ise secdeye gitmedi. Bu şekilde ikindi namazını kısaltıp iki rekat olarak kıldırdı.

Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Tâvus:

“...Kafirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Korku ve savaş anında, istenilen yöne, binek üzerinde veya yürüyerek kılınabilen namazdır. Ancak Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında kıldığı, diğer Müslümanların da yolculuk esnasında kıldıkları iki rekatlık namaz âyette bahsedilen kısaltılmış namaz değil, yolculuk esnasındaki tam namazdır."

Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Amr b. Dînâr:

“...Kafirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Bu, kafirlerden yana korku içinde olunduğu zamanlar için geçerlidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından daha sonra kılınan ve sünnet olan iki rekatlık namaz âyette bahsedilen kısaltılmış namaz değil, yolculuk esnasındaki tam namazdır."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:

“Yolculuk ettiğinizde, kafirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Yolculuk anında namazlarını iki rekat olarak kılarsan namazı eda etmiş olursun. Namazın kısatılması ise ancak kafirlerden yana korku içinde olunduğu zaman caiz olur. Namazın kısaltılması da bir rekat olarak kılınmasıdır. Böylesi bir namazda imam öne geçer. Askerler de arkada iki grup halinde saf tutarlar. Bir grup imamın arkasında, diğer grup da düşmanın karşısına gelecek şekilde dururlar. İmam, arkasındaki gruba bir rekat namaz kıldırdıktan sonra namaz kılan grup gerisin geriye yürüyerek diğer grubun yerini alır. Gerisin geriye yürümek de işte bu şekildedir. Sonra düşmana karşı duran grup da gelip imamın arkasında bir rekat namazı kılar. İmam bu rekattan sonra oturup selam verirken, arkadaki grup kalkıp kendi başlarına kalan bir rekatı kılarlar. Sonra eski yerlerine geçerler ve diğer grup gelip kalan bir rekatı kılar. Bazıları ise bu konuda:

“Hayır, iki rekat tek bir rekat olarak kılınır. Her bir asker sadece bir rekat kılar" diyorlar. Bu durumda imamın kıldığı ikinci rekat da diğerlerinin adına da kılınmış olur. Yüce Allah'ın:

“...Tedbirinizi alın...'" âyetinden kasıt da budur.

Tastî'nin Mesâil'de bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) âyetini anlamını sorunca, İbn Abbâs:

“Hevezân şivesiyle, size eziyet etmelerinden ve sıkıntıya sokmalarından korkarsanız, anlamındadır" dedi. Nâfi':

“Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Evet, bilirler. Şairin:

Allah'ın kullarından her biri Mekke vadisinde

İşkence, eziyet ve zulüm görmektedir" dediğini işitmedin mi?"

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Simâk el-Hanefî'den bildirir: İbn Ömer'e yolculuk namazını sorduğumda:

“Yolculuklarda namaz iki rekat olarak kılınır ve bu şekilde kısaltılmış olarak değil tam olarak kılınmış olur. Zira kısaltma korku anında olur" dedi. "Korku namazı nasıl olur?" diye sorduğumda da şöyle dedi:

“İmam önce bir gruba bir rekat kıldırır, sonra kılan grup kılmayan grubun, kılmayan grup da kılan grubun yerine geçer. İmam onlara da bir rekat kıldırır. Bu şekilde imam iki rekat kılarken her bir grup da birer rekat kılmış olurlar."

Mâlik, Abd b. Humeyd, Buhârî ve Müslim, Hazret-i Âişe'den bildirir:

“İkamet halinde ve yolculukta namazlar ikişer rekat olarak farz kılındı. Sonradan yolculuk namazı aynı kalırken ikamet halinde kılınan namaz arttırıldı."

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd, Hazret-i Âişe'den bildirir:

“Namaz Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'de iken ikişer rekat olarak farz kılındı. Medine'ye hicret ettiğinde ise yolculuk namazı iki rekat olarak kalırken ikamet halinde kılınan namazlar dört rekata çıkarıldı."

Ahmed ve Beyhakî, Sünen'de Hazret-i Âişe'den bildirir:

“Namazlar akşam namazı dışında ikişer rekat olarak farz kılındı. Akşam namazı ise üç rekat olarak farz kılındı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yolculuğa çıktığı zamanlarda ilk haliyle yani ikişer rekat olarak kılardı. İkamet halinde de her birine iki rekat daha ilave yapardı. Akşam namazını ise vitr olduğu için, sabah namazını da kıyamda kıraati uzun olduğu için her durumda olduğu gibi kılardı."

Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Mekke ahalisi! Namazları dört bürüd'den (fersahtan) daha az olan bir mesafede, Mekke ile Usfân arası uzaklıktan daha az olan bir mesafe içinde kısaltarak kılmayın" buyurmuştur.

Şâfiî ve Beyhakî, Atâ b. Ebî Rebâh'tan bildirir:

“Abdullah b. Ömer ile Abdullah b. Abbâs dört fersah ve üzeri uzaklıkta olan yolculuklarda namazları iki rekat olarak kılar, oruçları da tutmazlardı."

İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs'a:

“Arafat'a kadar olan yolculuklarda namazları kısaltarak mı kılıyorsun?" diye sorulunca:

“Hayır ama Usfân, Cidde ve Tâif'e kadar olan yolculuklarda kısaltarak kılıyorum" demiştir.

İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve Nehhâs, İbn Abbâs'tan bildirir:

“Yüce Allah namazları Peygamberinin (sallallahü aleyhi ve sellem) diliyle mukim olanlar için dört, yolcu olanlar için iki, korku anlarında ise bir rekat olarak farz kıldı."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Yolculuk ettiğinizde, kafirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Namazın kısaltılması hakkındadır. Namaz vakti düşmanla karşılaştığın zaman ister binekli, ister yaya ol, tekbir getirir, başını eğer ve imayla namazını kılarsın. Namazı kılsatma da budur."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“...Namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Savaş anında kılınan namazdır. Binekli olan kişi öylesi bir durumda tekbir getirir ve hangi yönde ise oraya doğru namazını kılar."

Bu bölümü tek başına aç →

102. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:103

Bu bölümü tek başına aç →

103. Âyetin Tefsiri

"Sen içlerinde olup da namazlarını kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar,- secdeyi yaptıktan sonra onlar arkanıza geçsinler; kılmayan öbür kısım gelsin, seninle beraber kılsınlar, tedbirli olsunlar, silahlarını alsınlar. Kafirler, size ansızın bir baskın vermek için, silah ve eşyanızdan ayrılmış bulunmanızı dilerler. Yağmurdan zarar görecekseniz veya hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanıza engel yoktur, fakat dikkatli olun. Allah kafirlere şüphesiz ağır bir azab hazırlamıştır. Namazı kıldıktan sonra, Allah'ı ayakta iken, otururken, yan yatarken de anın. Emniyete kavuştuğunuzda, namazı gereğince kılın. Namaz şüphesiz, inananlara belirli vakitlerde farz kılınmıştır."

Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Dârakutnî, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî, Ebû Ayyâş ez-Zurakî'den bildirir: Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte Usfân'da idik. Hâlid b. el-Velîd'in komutasında olan müşriklerle karşılaştık. Kıble ile aramızda duruyorlardı. Orada Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize öğle namazını kıldırdı. Müşrikler:

“Onlar bu şekilde namazda iken haklarından gelseydik!" dediler. Ancak daha sonra:

“Onlar için şimdi oğullarından ve kendi canlarından daha değerli olan bir namaz gelecek" dediler. Bunun üzerine öğle ile ikindi namazı arasında Cebrâil:

“Sen içlerinde olup da namazlarını kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar...'" âyetiyle geldi.

İkindi namazı vakti gelince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) silahlarımızı almamızı söyledi ve bu şekilde arkasında iki saf olarak durduk. Rükû'a gittiğinde hep birlikte rükû'a gittik. Secdeye ise sadece hemen arkasında duran safla birlikte gitti. Diğerleri ise aytakta kalıp onları düşmana karşı korudu. İlk saftakiler secdelerini bitirip kalktıklarında diğer grup da secdeye gitti. Onlar da kalktıklarında arkadakiler öne, öndekiler de arkaya geçti. Bu şekilde hep birlikte ikinci rekatın rükû'na gittiler. Rükû'dan sonra Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hemen arkasındaki saf secdeye giderken diğerleri kıyamda kalıp onları korudular. Öndeki saf secdeyi bitirip oturunca arkadakiler de secdeye gidip oturdular. Sonrasında Allah Resûlü selam verip namazı bitirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) biri Usfân'da, biri de Süleym oğulları topraklarında olmak üzere bu şekilde namazı iki defa kıldırdı.

Tirmizî ile İbn Cerîr, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Dacnân ile Usfân arasında bir yerde karargâhı kurdu. Müşrikler:

“Bunların ikindi namazı diye bir namazları var ki onlar için babalarından ve oğullarından daha kıymetlidir. Bu namaza durdukları zaman hazırlanıp hep birlikte üzerlerine saldırın!" dediler. Ancak Cebrâil, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelerek ashabını iki gruba ayırmasını, bir gruba namazı kıldırırken diğer grubun arkada silahlarını kuşanmış bir şekilde hazır beklemesini, ilk grub bir rekat kıldıktan sonra geriye geçip silahlarını kuşanmış bir şekilde tetikte beklemesini, kalan grubun da öne geçip bir rekat namazı kılmalarını söyledi. Bu şekilde her iki grup birer rekat namaz kılarken Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) iki rekat kılmış oldu.

İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Yezîd el-Fakîr'den bildirir: Abdullah b. Ömer'e:

“Yolculukta namazı kısaltıp iki rekat olarak kılayım mı?" diye sorduğumda:

“Yolculukta namazları iki rekat kılman, tam olarak kılman demektir. Namazın kısaltılması savaş esnasında olur ve bir rekat olarak kılınır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bir savaşta iken namaz için kamet getirildi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz için durdu. Müslümanlardan da bir grup arkasında dururken bir grup da düşmana karşı durdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ardında duranlara iki secdelik bir rekat namaz kıldırdı. Sonra bunlar kalkıp düşmana karşı duranların yerine geçtiler. Onlar da gelip Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ardından namaza durdular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlara da iki secdelik bir rekat kıldırdı. Son oturuşta Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlarla birlikte selam verip namazı bitirdi. İlk önce namaz kılan grup da selam verip namazlarını bitirdiler. Bu şekilde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) iki rekat, Müslümanlardan her iki grup da birer rekat namaz kılmış oldu" dedi ve:

“Sen içlerinde olup da namazlarını kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar..." âyetini okudu.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süleymân el-Yeşkurî, Câbir b. Abdillah'a namazın kısaltılması âyetinin nasıl bir günde nazil olduğunu sorunca, Câbir şu karşılığı verdi: Şam'dan gelen Kureyş kervanını karşılamak üzere çıkmıştık. Hurmalıklardan birinde konaklamışken müşriklerden biri gelip:

“Ey Muhammed!" diye seslendi. Allah Resûlü:

“Evet, söyle" karşılığını verdi. Adam:

“Benden korkuyor musun?" deyince, Allah Resûlü:

“Hayır" karşılığını verdi. Adam:

“Peki, şu an seni benden kim koruyacak?" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) :

“Allah beni senden korur" buyurdu. Bunun üzerine adam kılıcını çekip tehditler savurdu. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yola çıkma ve silahları kuşanma emrini verdi. Namaz vakti için ezan okununca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanlardan bir gruba namaz kıldırırken diğer grup onları korumak için geride durdu. İlk gruba iki rekatlık namaz kıldırdı. Sonra bunlar geriye, diğerlerinin yerine çekilip koruma konumuna geçtiler. Diğer grup yaklaştı ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara da iki rekat namaz kıldırdı. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) selam vererek namazı bitirdi. Bu şekilde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) dört, Müslümanlar ise ikişer rekatlık namaz kılmış oldular. İşte bu günde Yüce Allah namazın kısaltılması ve namazda iken silah taşınması hükmünü indirdi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve İbn Ebî Hâtim, Zührî vasıtasıyla Sâlim'den bildirir: Babam:

“Sen içlerinde olup da namazlarını kıldırdığın zaman..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Korku namazı hakkında bir âyettir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) iki gruba ayırdığı Müslümanlardan ilk gruba bir rekat namaz kıldırırken diğer grup düşmana karşı durdu. Daha sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile namaz kılan grup gidip düşmana karşı diğer grubun yerini aldı. Onlar da gelip Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ardında bir rekat namaz kıldılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) selam verip namazı bitirdikten sonra her bir grup kendi başına birer rekat daha kıldı."

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Sen içlerinde olup da namazlarını kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Bu namaz korku anında kılınacak olan namazdır. Bu namazda imam önde durur, Müslümanlar da bir grup arkasında saf tutarken diğer grup silahlarını alıp düşman karşında dururlar. İmam arkasındakilerle birlikte bir rekat namaz kıldıktan sonra kalkmadan oturur. Arkasındakiler ise kalkıp ikinci rekatı kendi başlarına kılarlar. Sonra gidip düşmana karşı duran grubun yerini alırlar. O grup da gelip imamla birlikte bir rekat namaz kılar. Bu bir rekatı kıldıktan sonra imam selam verirken arkasındakiler kalkıp kendi başlarına ikinci rekatı kılarlar. Nahle vadisindeki hadise zamanında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazı bu şekilde kıldırmıştı."

Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Hâkim, İbn Abbâs'tan bildirir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Zû Kared'de korku namazı kıldırdı. O zaman Müslümanlar iki saf olmuşlardı. Bir saf Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasında dururken, diğer saf ise düşmanın önünde durdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasındakilere bir rekat namaz kıldırdıktan sonra kılanlar gidip diğerlerinin yerini aldı. Onlar da gelip Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasında bir rekat namaz kıldılar. Sonradan da (kısalttıktan) bu namazı kaza etmediler."

İbn Ebî Şeybe, Zeyd b. Sâbit'ten bildirir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) korku namazı kıldı." Ravi Süfyân derki:

“Sonrasında Zeyd, İbn Abbâs'ın rivâyetinin aynısını zikreder."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Cerîr, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî, Sa'Iebe b. Zehdem'den bildirir: Taberistan'da Saîd b. el-Âs ile beraberdik. Bize:

“Hanginiz Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile korku namazı kıldı?" diye sorunca, Huzeyfe:

“Ben kıldım" dedi. Sonra nasıl kılındığını göstermek için kalktı. Oradakilerin bir kısmını arkasında saf haline soktu. Kalan kısmını da düşmanın önünde durdurdu. Arkasındakilere bir rekat kıldırdıktan sonra, düşmanın önünde duranlarla yer değiştirdiler. Onlara da bir rekat kıldırdı ve bu namazı da sonradan kaza etmediler.

Ebû Dâvud, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî, Hazret-i Âişe'den bildirir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Zâturrikâ'da korku namaz kıldırdı. Kıldırırken insanları iki kısma ayırdı. Bir kısmı arkasında saf tutarken kalan kısmı da düşmana karşı durdu. Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz için tekbir getirince arkasındaki cemaat de tekbir getirdi. Rükû' edince onlar da rükû' etti, secdeye varınca onlar da secdeye gitti. Secdeden kalkınca onlar da kalktı. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ikinci secdeye gitmedi ve oturup bekledi. Arkasındakiler ise ikinci secdeyi de yaptılar. Sonra kalkıp gerisin geriye düşmanın karşısında duran kısmın arkasına geçtiler. Düşmana karşı duran grup da gelip namaza durdu. Kendi başlarına tekbir aldılar, rükû' ettiler. Sonra secdeye vardılar. Onlar birinci secdeye giderken Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlarla birlikte ikinci secdesini yaptı. Secdeden sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkarken onlar ikinci secdeye kendi başlarına gittiler. Sonrasında her iki kısım da Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasında saf tuttu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte rükû' ile secdelerini yaptılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) secdeden başını kaldırınca onlar da hep birlikte secdeden kalktılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de tüm bunları biraz hızlıca yapıyordu. Sonrasında selam verince onlar da hep birlikte selam verdiler. En son kalktıklarında namazın tümünü Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte kılmış oldular."

Hâkim, Câbir'den bildirir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) korku namazı kıldırmak üzere kalktı. Müslümanları iki gruba ayırdı. Bir grup arkasında saf tutarken diğer grup da onların arkasında, yüzleri Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) dönük bir şekilde oturdular. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tekbir getirince her iki grupta tekbir getirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) rükû' ile secdesini yaptı. Sadece arkasında ilk safta olanlar onunla birlikte rükû' ile secde ettiler. En arkadakiler ise öyle oturup beklediler. İlk rekat bitince hemen arkasında olanlar gerisin geriye gidip oturanların yerine geçip onlar da oturdu. Daha önce oturan grup da Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasında rükû' ve secdeleriyle birlikte bir rekat kıldılar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) selam verip namazını bitirince her iki grup kalkıp kendi başlarına rükû' ve secdeleriyle birer rekat daha kıldılar."

Mâlik, Şâfiî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Cerîr, Dârakutnîve Beyhakî, Sâlih b. Havvât'tan bildirir:

“Zâturrikâ'da Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile korku namazı kılanlardan birinin bana anlattığına göre iki kısma ayrılan Müslümanlardan bir kısmı Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ardında saf turaken kalan kısmı düşmana karşı durdu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ardında duranlara bir rekat namaz kıldırdıktan sonra ayakta durdu. Saftakiler kalan bir rekatı kendi başlarına kılıp tamamladılar. Sonra gidip diğerlerinin yerine düşmana karşı saf tuttular. Kalan grup da gelince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara da bir rekat namaz kıldırıp selam vermeden oturdu. Diğerleri kalkıp kendi başlarına bir rekat namaz kıldılar. Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte selam verip namazı bitirdiler."'

Abd b. Humeyd ve Dârakutnî, Ebû Bekre'den bildirir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına korku namazını kıldırırken ilk önce bir kısmına iki rekat kıldırıp selam verdi. Kılanlar geri çekilince kalanlar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasına geçtiler. Allah Resûlü onlara da iki rekat kıldırıp selam verdi. Bu şekilde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) dört rekat namaz kılarken diğerleri ikişer rekat namaz kılmış oldular."

Dârakutnî ve Hâkim, Ebû Bekre'den bildirir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına korku anında akşam namazını kıldırdı. Ashabının bir kısmına akşam namazını üç rekat olarak kıldırıp selam verdi. Sonra kalan kısmına da üç rekat kıldırıp selam verdi. Bu şekilde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) altı, diğerleri üçer rekat kılmış oldular."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Dârakutnî, İbn Mes'ûd'dan bildirir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere korku namazı kıldırdı. Müslümanlar iki gruba ayrıldılar. Bir grup Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasında saf tutarken diğer grup düşman karşısında durdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasındaki gruba bir rekat namazı kıldırdıktan sonra arkasında olanlar düşmana karşı duran grupla yer değiştirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara da bir rekat kıldırıp selam verdi. Sonra gruplar bir daha yer değiştirdi ve namaz kılan ilk grup kendi başlarına bir rekat daha kılarak selam verdiler."

Abd b. Humeyd ve Hâkim, Urve'den bildirir: Mervân, Ebû Hureyre'ye:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte korku namazı kıldın mı?" diye sorunca, Ebû Hureyre:

“Evet!" karşılığını verdi. Mervân:

“Ne zaman?" diye sorunca, Ebû Hureyre şöyle dedi:

“Necd gazvesinin yapıldığı yıl böyle bir namaz kıldık. O zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ikindi namazını kıldırmak için kalktı. Müslümanlardan bir bölümü arkasında saf tutarken kalan bölümü sırtları kıbleye gelecek şekilde düşmana karşı durdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz için tekbir getirince herkes tekbir getirdi. Rükû' edince sadece ardında saf tutanlar rükû' etti. Secdeye gidince de sadece ardında saf tutanlar secdeye gitti, diğerleri öylece düşmana karşı durdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) secdeden kalkınca arkasında saf tutanlar da kalkıp diğerleriyle yer değiştirdiler ve bu kez onlar düşmana karşı durdular. Diğerleri de gelip Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasında durdular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ayakta öylece dururken onlar bir rekat kılıp ayakta durdular. İkinci rekata Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte devam ettiler. Secdelerden sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasındakilerle birlikte oturunca düşmana karşı duranlar da gelip bir rekatı rükû' ve secdeleriyle birlikte kendi başlarına kıldılar. Onlar da oturduktan sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) selam verdi. Hep birlikte diğerleri de selam verip namazı bitirdiler. Bu şekilde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) İki rekat kılarken, diğerleri Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) İle birlikte birer rekat kılmış oldular."

Dârakutnî, İbn Abbâs'tan bildirir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) korku namazı kılmamızı istediği zaman kendisi namaz için kalktı. Biz de arkasında iki saf oluşturduk. Tekbir getirince hep birlikte tekbir getirdik. Rükû' edince hep birlikte rükû' ettik. Secdeye gidince ise sadece arkasındaki ilk safta olanlar secdeye gitti. İkinci safta olanlar ise ayakta kalıp secde eden arkadaşlarını korudular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) secdeden ayağa kalktığı zaman bu kez ikinci safta olanlar kendi başlarına iki secde edip kalktılar. Kalktıktan sonra ön saftakiler arkaya arka saftakiler ise öne geçti. Her iki saf ikinci rekatın rükû'sunu yaptıktan sonra sadece ilk safta olanlar Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte secdeye gittiler. İkinci safta olanlar ayakta bekleyip arkadaşlarını korudular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) secdeleri bitirip oturduğu zaman bu kez arka saftakiler kendi başlarına iki secde edip oturdular. Sonrasında Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) selam verip namazı bitirdi."

Dârakutnî, Câbir'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Nahl'de Muhârib oğullarını kuşatmışken namaz için:

“Namaz bir araya getiricidir" şeklinde çağrı yapıldı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanları iki kısma ayırdı. Bir kısmı arkasında namaz için saf tutarken diğerleri düşmana karşı durdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasındakilere iki rekat namaz kıldırıp selam verdi. Sonrasında arkasındakiler ile düşmana karşı duranlar yer değiştirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara da iki rekat kıldırıp selam verdi. Bu şekilde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dört, diğer Müslümanlar ise ikişer rekat kılmış oldular.

Bezzâr, İbn Cerîr ve Hâkim, ibn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir savaşa çıkınca müşriklerle Usfân'da karşılaştı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) öğle namazını kılarken müşrikler onun ashabıyla birlikte rükû' edip secdeye gittiğini görünce birbirlerine:

“Namaz kılarken üzerlerine saldırsaydınız sizi fark edene kadar onları yok etmiş olurdunuz" demeye başladılar. Ancak içlerinden biri de:

“Ailelerinden ve mallarından daha fazla sevdikleri bir namazları daha olacak. O vakit gelene kadar sabredin de o zaman hep birlikte üzerlerine saldırıya geçeriz" dedi. Bu arada Yüce Allah:

“Sen içlerinde olup da namazlarını kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar..." âyetini indirdi ve müşriklerin planlarını ona bildirdi. Müşrikler kıble tarafında bulunuyordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ikindi namazını kıldırırken Müslümanları iki saf halinde arkasında durdurdu. Tekbir getirince her iki saf tekbir getirdi. Rükû' edince her iki saf da rükû' etti. Secdeye gidince sadece arkasındaki ilk safta olanlar secdeye gitti. Arka saftakiler ise düşmana karşı ayakta kaldılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) secdesini bitirip kalkınca ikinci safta olanlar kendi başlarına secdeye gittiler. Secdeden kalktıklarında birinci saftakiler geriye çekildi, ikinci saftakiler Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hemen arkasına geçtiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ikinci rekat için rükû' edince herkes rükû' etti. Rükû'dan kalkınca herkes kalktı. Secdeye gidince sadece arkasındaki ilk safta olanlar secdeye gitti. İkinci saftakiler ise düşmana karşı ayakta kaldılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) secdesini bitirip arkasındaki ilk safla birlikte oturunca ikinci safta olanlar kendi başlarına secdeye gittiler ve secde sonrası oturdular. Sonra hep birlikte Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile selam verip namazı bitirdiler. Müşrikler Müslümanların namazı kılarken bir kısmının secde edip bir kısmının beklediğini görünce:

“Niyetimiz onlara bildirildi" demeye başladılar.

İbn Ebî Şeybe, Ebu'l-Âliye er-Riyâhî'den bildirir:

“Ebû Mûsa el-Eş'arî, Isbehân'a yakın bir yerdeydi. O vakit düşmandan yana önemli herhangi bir korku yoktu, ancak yanındakilere bu yönde dinlerini ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetini öğretmek istedi. Namazda Müslümanları iki safta durdurdu. Bir saf arkasından namaz için dururken onların da arkasındaki saf silahlarını kuşanmış bir şekilde düşmana karşı durdular. Ebû Mûsa ilk saftakilere bir rekat namaz kıldırdı. Namaz kılanlar gerisin geriye arkaya geçtiler. Arka saftakiler ise aralarından Ebû Mûsa'nın arkasına geçip namaz için saf tuttular. Ebû Mûsa onlara da bir rekat kıldırıp selam verdi. Sonra birinci saf ile ikinci saftakiler kendi başlarına birer rekat daha kıldılar ve selam verdiler. Bu şekilde imam cemaatle iki rekat kılarken diğerleri cemaatle birer rekat kılmış oldular."

İbn Ebî Şeybe ile İbn Cerîr, Mücâhid'den bildirir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Usfân'da müşrikler ise Dacnân'da bulunuyordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) öğle namazını kılarken müşrikler onun rükû' edip secdeye gittiğini gördüler. Namaz kılarken de saldırıya geçmek üzere aralarında anlaştılar. İkindi namazı vakti geldiği zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanları arkasında iki saf halinde durdurdu. Tekbir getirince hepsi birden tekbir getirdi. Rükû' edince hepsi birden rükû' ettiler. Secdeye gidince sadece ilk saftakiler secdeye gitti. Arka saftakiler ise silahlarıyla birlikte düşmana karşı ayakta beklediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) secdeden başını kaldırınca ikinci safta olanlar kendi başlarına secdeye gittiler. Sonra hepsi birden ayağa kalktılar. İkinci rekat için Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) rükû' edince hepsi birden rükû' ettiler. Secdeye gidince sadece ilk saftakiler secdeye gitti. Arka saftakiler ise silahlarıyla birlikte düşmana karşı ayakta beklediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) secdeden başını kaldırınca ikinci safta olanlar da kendi başlarına secdeye gittiler. Bu şekilde hep birlikte tekbir, rükû ve selam vermiş oldular. Sadece secdeleri nöbetleşe oldu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) daha öncesinde korku namazını kılmamıştı, o günden sonra da bir daha kılmadı."

İbn Ebî Şeybe, Hazret-iAli'den bildirir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte korku namazlarını ikişer rekat olarak kıldım. Sadece akşam namazını olduğu gibi üç rekat olarak kıldırdı."

Abdurrezzâk, Mücâhid'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) korku namazı hakkındaki hüküm nazil olmadan önce savaş ortamında ashabıyla öğle namazını kıldı. Müşrikler namazda iken onları gördüklerinde saldırıya geçmediklerine hayıflandılar. İçlerinden biri:

“Güneş batmadan önce kıldıkları bir namaz daha var ki bu namazı canlarından daha fazla severler. O namazı kılarlarsa saldırıya geçeriz. O anı bekleyelim" deyince korku namazı hakkındaki âyet nazil oldu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o günün ikindi namazını korku namazı şeklinde kıldırdı.

İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr, Ebu'z-Zübeyr vasıtasıyla Câbir'den bildirir:

Hazret-i Peygamber'le (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikteyken Nahl'de müşriklerle karşılaştık. Bizim kıblemizde bulunuyorlardı. Öğle namazı vakti geldiği zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) toplu bir şekilde bize bu namazı kıldırdı. Öğle namazını bitirince müşrikler:

“Keşke hepsi namaza durmuşken üzerlerine saldırsaydık!" dediler. İçlerinden bazıları:

“Onların, çocuklarından daha fazla sevdikleri bir namazı daha var ve onu bekleyecekler. O namaza durdukları zaman da saldırıya geçin" deyince Cebrâil, Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip bunu bildirdi ve namazı nasıl kıldıracağını da öğretti. İkindi namazı vakti gelince Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklere karşı namaza durdu. Biz de arkasında iki saf halinde durduk. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) tekbir getirince hep birlikte tekbir getirdik..." Ravi der ki:

“Sonrasında Câbir olayın benzerini nakleder."

Bezzâr, Hazret-iAli'den bildirir:

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) korku namazını kıldıracağı zaman Müslümanların silahlarını yanlarına almalarını söyledi. Müslümanlardan bir bölümü düşmana karşı dururken bir bölümü gelip Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasında bir rekat namaz kıldı. Namazı kılan grup kılmayan grubun yerini alıp düşmana karşı durdu. Daha önce düşmana karşı duranlar da gelip Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasına geçtiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara secdeleriyle birlikte bir rekat kıldırdı ve selam verdi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) selam verince bu kez düşman karşısında bulunan grup kalkıp tekbir getirdiler ve kendi başlarına bîr rekat kıldılar."

Ahmed, Câbir'den bildirir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) korku namazı hakkındaki hüküm nazil olmadan önce altı savaş yaptı. Korku namazının kılınması ise hicretin yedinci yılında oldu."

İbn Cerîr'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Sen içlerinde olup da namazlarını kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar; secdeyi yaptıktan sonra onlar arkanıza geçsinler; kılmayan öbür kısım gelsin, seninle beraber kılsınlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Müslümanlardan bir grup silahlarını alıp düşman karşısında dururken diğer grup imamla birlikte bir rekat namaz kılarlar. Bir rekatı kıldıktan sonra silahlarını alıp diğer arkadaşlarının yerinde düşman karşısında dururlar. Bu kez kılmayanlar gelip imamla birlikte bir rekat namaz kılarlar. Bu şekilde imam iki, diğerleri birer rekat kılmış olurlar. İmam dışında kalanlar kalan bir rekatı kaza ederler ki bu şekilde namazları tamamlanmış olur."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Secdeyi yaptıktan sonra onlar arkanıza geçsinler..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Arkanda duran ilk grup seninle birlikte namazı kılıp secdelerini de tamamladıktan sonra kalksınlar, düşmana karşı duran ve seninle birlikte namaza henüz başlamamış olanların yerlerini alsınlar, anlamındadır."

Buhârî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Yağmurdan zarar görecekseniz veya hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanıza engel yoktur..."' âyetini açıklarken:

“O zamanlar yaralı olan Abdurrahman b. Avf hakkında nazil oldu" demiştir.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mükâtil b. Hayyân bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Korku namazında özür bulunması halinde silah taşınmamasına ruhsat verilmiş, ancak yine de tedbirli ve dikkatli olunması emredilmiştir. Yüce Allah âyetin sonunda kafirler için büyük ve ağır bir azap hazırladığını da belirtmiştir. "Namazı kıldıktan sonra, Allah'ı ayakta iken, otururken, yan yatarken de anın. Emniyete kavuştuğunuzda, namazı gereğince kılın..." buyruğunda korku namazının kılınmasından sonra dil ile Allah'ın zikredilmesi, güven ve emniyete kavuştuktan sonra da namazların tam kılınması söylenmiştir.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah'ı ayakta iken, otururken, yan yatarken de anın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Yüce Allah'ı gece, gündüz, karada denizde, yolculukta ikamet halinde, bollukla ve darlıkta, hastalıkta ve sağlıkta, gizli ve açıktan, herhâlükarda zikredin."

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd, ayakta iken Allah'ı zikreden bir topluluktan haberdar edilince yanlarına gidip :

“Neden öyle yapıyorsunuz?" diye sordu. "Yüce Allah'ın:

“...Allah'ı ayakta iken, otururken, yan yatarken de anın..." buyurduğunu işittik" karşılığını verdiklerinde:

“Kişi ayakta iken namaz kılamıyorsa oturarak kılar. Âyetten kasıt budur" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Emniyete kavuştuğunuzda, namazı gereğince kılın..." âyetini açıklarken:

“Yolculuğunuzu bitirip mukim olduğunuzda artık namazlarınızı tam olarak kılın, anlamındadır" demiştir.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Emniyete kavuştuğunuzda..." âyetini açıklarken:

“Yurdunuza dönüp güven içinde olduğunuzda namazlarınızı tam kılın, anlamındadır" demiştir.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Emniyete kavuştuğunuzda, namazı gereğince kılın..." âyetini açıklarken:

“Güven içinde olduğunuzda artık namazlarınızı tam olarak kılın, anlamındadır" demiştir.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:

“...Emniyete kavuştuğunuzda..." âyetini açıklarken:

“Yurdunuza dönüp mukim olduğunuzda, anlamındadır" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:

“...Emniyete kavuştuğunuzda..." âyetini açıklarken:

“Bir yere yerleştiğinizde, anlamındadır" demiştir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'în bildirdiğine göre Süddî:

“...Emniyete kavuştuğunuzda..." âyetini açıklarken:

“Korku durumu geçtiğinde, anlamındadır" demiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:

“...Emniyete kavuştuğunuzda, namazı gereğince kılın..." âyetini açıklarken:

“Güvene kavuştuğunuz zaman artık namazı binek üzerinde veya yürürken veya otururken kılmayın" demiştir.

İbrı Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:

“Namaz inananlara belirli vakitlerde farz kılınmıştır" şeklinde açıklamıştır.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesinden kasıt farz olmasıdır" demiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) ifadesini:

“Farz kılınmıştır" şeklinde açıklamıştır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) ifadesini:

“Yerine getirilmesi gereken bir farz" şeklinde açıklamıştır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî): (.....) ifadesini:

“Yerine getirilmesi gereken bir farz" şeklinde açıklamıştır.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“Namaz şüphesiz, inananlara belirli vakitlerde farz kılınmıştır" âyetini açıklarken:

“İbn Mes'ûd, namazın da hac gibi belli bir vaktinin olduğunu söylerdi" demiştir.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:

“Namaz şüphesiz, inananlara belirli vakitlerde farz kılınmıştır" âyetini açıklarken:

“Namaz belirli vakitlere bölünmüştür. Bir vakit geçtiği zaman diğer bir vakit gelir" demiştir.

Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, ibn Huzeyme ve Hâkim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Cebrail, Kabe'nin yanında bana iki defa imam olup namaz kıldırdı. İlkinde güneş batıya kayıp gölgesi terlik kayışı kadar olduğunda öğle namazını, sonra her şeyin gölgesi kendi boyu kadar olduğu bir vakitte ikindi namazını, sonra oruçlunun orucunu açtığı zaman akşam namazını, sonra şafak kaybolduğu zaman yatsı namazını, oruçluya yeme içmenin haram olduğu vakitte de sabah namazını kıldırdı. İkinci gün, her şeyin gölgesi kendi boyu kadar olduğu bir vakitte öğle namazını, sonra her şeyin gölgesi kendi boyunun iki katı olduğu bir vakitte ikindi namazını, sonra oruçlunun orucunu açtığı zaman akşam namazını, sonra gecenin üçte biri geçtiğinde yatsı namazını, ortalık ağarınca da sabah namazını kıldırdı. Sonrasında bana dönüp: «Ey Muhammed! Bu vakit senden önceki peygamberlerin de namaz vakitleriydi. Sen de namazları kıldırdığım bu iki vakit arasında kıl» dedi.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed ve Tirmizî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Namaz vaktinin bir başı, bir de sonu vardır. Öğle vaktinin başlangıcı güneşin tepe noktasını aşmasıdır. Sonu da ikindi namazı vaktinin girmesidir. İkindi vaktinin başı bu vaktin girişidir. Sonu da güneşin (batmak üzere) sararmasıdır. Akşam vaktinin başı güneşin batması, sonu ise ufuktaki kızıllığın kaybolmasıdır. Yatsı namazının başı ufuktaki kızıllığın kaybolması, sonu ise gece yarısıdır. Sabah namazının başı şafağın ağarması, sonu ise güneşin doğmasıdır. "

Bu bölümü tek başına aç →

104. Âyetin Tefsiri

"O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da, sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah'tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. Allah ilim ve hikmet sahibidir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini:

“Zaafiyet göstermeyin" şeklinde açıklamıştır.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhak: (.....) âyetini:

“Düşmanın peşine düşüp aramada zafiyet, gevşeklik göstermeyin" şeklinde açıklamıştır.

İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da, sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah'tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz..." âyetini açıklarken:

“Eğer siz acı duyuyorsanız bilin ki onlar da sizler gibi acı çekmektedirler. Ancak sizler hayırları umuyorsunuz" demiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:

“Düşmanın peşine düşmede zaafiyet ve gevşeklik göstermeyin. Şâyet siz acılar çekiyorsanız bilin ki onlar da acı çekmektedir. Ancak sizler onların beklemediği ecir ve sevapları bekleyip ummaktasınız."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:

“Düşmanın peşine düşmede zafiyet ve gevşeklik göstermeyin. Şâyet siz yaralarınızdan dolayı acılar çekiyorsanız bilin ki onlar da acı çekmektedir. Ancak sizler onların beklemediği ecirleri Allah'tan beklemektesiniz."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mükâtil b. Hayyân:

“...Üstelik siz Allah'tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz..." âyetini açıklarken:

“Dünyada yaşam, rızık, şehadet ve zafer umuyorsunuz" demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

105–112. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:113

Bu bölümü tek başına aç →

113. Âyetin Tefsiri

"Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında bükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma! Allah'tan mağfiret dile. Allah bağışlar ve merhamet eder. Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez. Allah'ın razı olmadığı sözü gece kurarlarken» onu» insanlardan gizliyorlar da kendileriyle beraber olan Allah'tan gizlemiyorlar. Allah işlediklerinin hepsini bilmektedir. Haydi sîz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz» ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut onlara Mm vekil olacak? Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır. Kim günah işlerse bunu ancak kendi aleyhine yapmış olur. Allah her şeyi bilicidir, büyük hikmet sahibidir. Kim yanılır veya suç işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş» apaçık bir günah yüklenmiş olur. Eğer sana Allah'ın bol nimeti ve rahmeti olmasaydı» onlardan bir takımı seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar, sana da bir zarar vermezler. Allah sana Kitap ve hikmet indirmiş, sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın sana olan nimeti ne büyüktür."

Tirmizî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebû'ş-Şeyh ve Hâkim, Katâde b. en-Numân'dan bildirir: Bizlerden, kendilerine Ubeyrik oğulları denilen bir aile vardı. Bu çocukların adı da Bişr, Büşeyr ve Mübeşşir idi. Büşeyr münafık ve şair birisiydi. Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabını hicveden şiirler söyler, bu şiirleri de Arap şairlerden birine mal ederek:

“Falan şair şöyle şöyle dedi. Filan şair şöyle şöyie dedi" derdi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı da bu şiirleri duydukları zaman:

“Bunları şu pis adamdan başkası söylememiştir" derlerdi ki bu konuda şair:

"Adamlar ne zaman bir kaside söylese

Kızıp, Ubeyrik'in oğlu demiştir derler" demiştir.

Bu aile hem Cahiliye döneminde, hem de İslam döneminde muhtaç ve yoksul bir durumdaydı. Medine'den insanların yiyeceği hurma ve arpadan ibaretti. Maddi imkanı biraz iyi olanlar, Şam'dan has un yüklü ticaret kervanı geldiğinde sadece kendisi için bu undan satın alır, çoluk çocuk ise yine hurma ve arpa yerlerdi.

Günün birinde Şam'dan bir ticaret kervanı gelince amcam Rifâa bin Zeyd has undan bir yük satın aldı ve kendisine ait bir depoya koydu. Deponun içinde silah, zırh ve kılıç gibi malzemeler de vardı. Ancak bir gece evin altından bu depo delinerek içine girildi ve silahlarla yiyecekler çalındı. Sabah olunca amcam Rifâa yanıma geldi ve şöyle dedi:

“Ey yeğenim! Bildiğin gibi dün gece evimize girildi, depomuz alttan delinerek içindeki yemek ve silahlarımız alındı. Mahallede sorup soruşturduğumuzda bize:

“Ubeyrik oğulları dün gece yemek ateşi yaktılar ve sanıyoruz ki bu ateş sizin yemekler içindi" denildi." Ubeyrik oğulları da:

“Mahallede biz de bunu soruşturuyoruz. Vallahi aradığınız kişinin Lebîd b. Sehl olduğunu düşünüyoruz" dediler. Lebîd, bizden biriydi, salih ve dindar birisiydi. Ubeyrik oğullarının böyle dediğini duyan Lebîd kılıcını çekti ve yanlarına gelip:

“Ben mi çalacağım! Vallahi ya bunu ispatlarsınız ya da şu kılıç bedeninize karışacaktır!" diye çıkıştı. Bunun üzerine Ubeyrik oğulları:

“Bizden uzak dur! Bu işi sen yapmış olamazsın!" dediler.

Mahallede soruşturmamız sonucu bu işi Ubeyrik oğullarının yaptığına dair bir şüphemiz kalmadı. Amcam bana:

“Ey yeğenim! Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem)gitsen ve bu durumu ona anlatsan?" deyince, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldim. Ona:

“Yâ Resûlallah! Bizim mahallede komşularına eziyet veren bir aile, amcam Rifâa b. Zeyd'in evine girdi, ona ait bir depoyu delerek silah ve yiyeceğini aldı. Silahlarımızı bize geri versinler! Aldıkları yemeğe de artık ihtiyacımız yok!" dedim. Hazret-i Peygamber de (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bununla ilgileneceğim" buyurdu.

Bunu duyan Ubeyrik oğulları kendilerinden olan Üseyr b. Urve adındaki bir adamın yanına gelip onunla bu konuyu konuştular. Ubeyrik oğulları, mahalle ahalisinden bir toplulukla Allah Resûlü'nün (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldiler ve:

“Yâ Resûlallah! Katâde b. en-Numân ve amcası, bizden olan, salih ve dindar bir aileyi, kanıt ve ispat olmadan hırsızlıkla suçladılar" dediler. Ben de gidip Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) konuşunca, bana:

“Dindar ve salih kimseler olarak bilinen bir aileyi, kanıtın ve ispatın olmadan hırsızlıkla mı suçluyorsun?" buyurdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle deyince yanından ayrıldım. Ama keşke malımın bir kısmı gitmiş olsaydı da Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda konuşmasaydım, diye düşündüm. Amcam Rifâa yanıma geldi ve:

“Ey yeğenim! Ne oldu?" diye sordu. Amcama, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bana söylediklerini aktardım. Amcam:

“Yardım edecek olan Yüce Allah'tır!" dedi.

Çok geçmedi şu âyetler nazil oldu:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma!'" Yani Ubeyrik oğullarının savunucusu olma. "Allah'tan mağfiret dile. Allah bağışlar ve merhamet eder." Yani, Katâde'ye söylediğin şey için bağışlanma dile. "Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez. Allah'ın razı olmadığı sözü gece kurarlarken, onu, insanlardan gizliyorlar da kendileriyle beraber olan Allah'tan gizlemiyorlar. Allah işlediklerinin hepsini bilmektedir. Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak? Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır." Yani Yüce Allah'tan bağışlanma dileselerdi, onları bağışlardı. "Kim günah işlerse bunu ancak kendi aleyhine yapmış olur. Allah her şeyi bilicidir, büyük hikmet sahibidir. Kim yanılır veya suç işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur." Bu da, Ubeyrik oğullarının Lebîd için söyledikleri hakkındadır. "Eğer sana Allah'ın bol nimeti ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir takımı seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar, sana da bir zarar veremezler. Allah sana Kitap ve hikmet indirmiş, sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın sana olan nimeti ne büyüktür.'"

Bu âyetler nazil olunca silahlar Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) getirildi ve onları Rifâa'ya gönderdi. Ben de silahları amcama getirdim. Amcamın Cahiliye döneminde görme özelliği iyice zayıflamış ve yaşı da ilerlemişti. Müslümanlığına da şüpheyle bakıyordum. Silahları ona getirdiğimde bana:

“Ey yeğenim! Bunları Yüce Allah'ın yoluna vakfediyorum" dedi. İşte o an gerçek bir Müslüman olduğunu anladım. Sözkonusu âyetler nazil olduğunda Büşeyr kaçıp müşriklerden Sülâfe binti Sa'd b. Sümeyye'ye sığındı. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber'e karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir gidiş yeridir. Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar. Allah'a ortak koşan, muhakkak ki, derin bir sapıklığa düşmüştür" âyetlerini indirdi. Büşeyr, Sülâfe'ye sığınınca şair Hassan birkaç beyitlik bir şiirle Sülâfe'yi yerdi. Bunun üzerine Sülâfe, Büşeyr'in eşyalarını başının üzerine koydu ve gidip Ebtah'a attı. Büşeyr'e de:

“Bana Hassân'ın (beni yeren) şiirlerini mi getirdin! Zaten senden bana hiçbir hayır gelmiş değildir!" dedi.

İbn Sa'd, Mahmud b. Lebîd'den bildirir: Büşeyr b. el-Hâris, Katâde b. en- Numân'ın amcası Rifâa b. Zeyd'e ait olan bir depoyu arkadan delip içinde bulunan yiyecek, zırh gibi eşyaları çaldı. Katâde b. en-Numân, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip durumu anlatınca Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), Büşeyr'i çağırdı ve bunu ona sordu. Büşeyr çaldığını inkar etti ve bu suçu mahalleden asil ve şerefli biri olan Lebîd b. Sehl'in üzerine attı. Ancak Yüce Allah:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma... Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır... Kim yanılır veya suç işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur'" âyetlerini indirerek Büşeyr'i yalanlayıp Lebîd b. Sehl'i temize çıkardı. Âyetlerde kötülük yapıp bağışlanma dilemesi söylenen kişi Büşeyr b. Ubeyrik'tir. Üzerine suç atılan kişi de Lebîd b. Sehl'dir ki Büşeyr onu hırsızlıkla suçlamıştı. Büşeyr hakkında bu âyetler nazil olup açığa çıkınca Mekke'ye kaçtı. Mekke'de Sülâfe binti Sa'd b. eş-Şehîd'in yanında misafir oldu. Hassân b. Sâbit de durmadan onu yeren şiirler söyleyince dönmek zorunda kaldı. Bu olay hicretin dördüncü yılında gerçekleşti.

İbn Sa'd başka bir vecihle Mahmud b. Lebîd'den bildirir: Useyr b. Urve düzgün konuşan, zarif ve güler yüzlü bir adamdı. Katâde b. en-Numân'ın Ubeyrîk oğulları hakkında amcasının deposunu delip içeri girdikleri, içerde bulunan yiyecek ve iki zırhı çaldıkları yönünde Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) dediklerini işitince kabilesinden topladığı bir grupla birlikte Allah Resûlü'ne geldi. Useyr:

“Katâde ile amcası bizim kabileden asil, soylu ve dindar olan bir aileye ellerinde herhangi bir kanıt ve delil olmadan bazı suçlamalarda bulunup, kötü laflar ediyorlar" dedi. Katâde ve amcası hakkında bu yönde laflar ettikten sonra da oradan ayrıldı. O gittikten sonra Katâde bu konuyu konuşmak için Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldi. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu asık bir yüzle karşıladı ve:

“Ne kötü bir şey yaptın! Ne kötü bir aracılıkta bulundun!" buyurdu. Katâde de:

“Keşke ailemi ve malımı kaybetseydim de bu konuda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile bir şey konuşmasaydım! Bu konuda artık bir şey söylemeyeceğim!" diyerek oradan ayrıldı. Yüce Allah da bu konuda:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma! Allah'tan mağfiret dile. Allah bağışlar ve merhamet eder. Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez"' âyetlerini indirdi. Burada kendilerine ihanet edenlerden kasıt Useyr ile arkadaşlarıdır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında bükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma... Bir sadaka vermeyi, yahut iyilik yapmayı, yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz"" âyetlerini açıklarken şöyle demiştir: Bu âyetler Tu'me b. Ubeyrik ve çaldığı demir zırh konusunda nazil oldu. Ubeyrik'in mümin arkadaşları zırhı çalma suçunu masum bir Yahudinin üzerine attılar ve Ubeyrik için, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İnsanların önünde onun suçsuz olduğunu söyle" dediler.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Katâde'den bildirir: Bize anlatılana göre bu âyetler Tu'me b. Ubeyrik ve kendini suçsuz çıkarmak için Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) söylediği sözler hakkında nazil olmuştur. Ancak Yüce Allah bu âyetlerle Tu'me b. Ubeyrik'in niyetini açıklamış ve Hazret-i Peygamber'i (sallallahü aleyhi ve sellem) böylesi hainlere taraf olmama konusunda onu uyarmıştır. Tu'me b. Ubeyrik, Ensâr'dan ve Zafer oğullarından bir adamdı. Tu'me, amcasının emanet olarak yanında bıraktığı zırhı çaldı daha sonra Zeyd b. es-Semîn adında bir Yahudinin çaldığını söyledi. Yahudi de Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip şikâyette bulundu. Tu'me'nin akrabaları da durumu görünce Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip Tu'me'yi savunmasını istediler. Allah Resûlü de Tu'me'yi savunmak üzereyken Yüce Allah:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma... Kim yanılır veya suç işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur'" âyetlerini indirdi. Zira Tu'me suçu masum olan birine atmıştı. Ancak Yüce Allah, Tu'me'nin durumunu ortaya koyunca dinden çıkıp müşriklere katıldı. Yüce Allah da onun hakkında:

“Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!" âyetini indirdi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Avfî vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Ensâr'dan bir grup Hazret-i Peygamber'le (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte bir savaşta bulundular ve içlerinden birinin zırhı çalındı. Ensâr'dan bir adamın bunu çaldığını düşündüler. Zırhın sahibi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip :

“Tu'me b. Ubeyrik zırhımı çaldı" dedi. Zırhı çalan kişi durumu görünce de onu alıp masum birinin evine attı ve aşiretinden bir gruba:

“Zırhı filanın evine atıp ortadan kaldırdım. Onu bu kişinin evinde bulabilirsiniz" dedi. Bu grup da Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip:

“Yâ Resûlallah! Bizim arkadaşımız suçsuzdur. Onu çalan da filan kişidir. Bunu kesin bir şekilde biliyoruz. Onun için herkesin önünde arkadaşımızın suçsuz olduğunu söyle ve onu savun. Zira Yüce Allah onu senin vasıtanla korumayacaksa helak oldu demektir" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de kalkıp herkesin önünde onun suçsuz olduğunu söyledi ve onu savundu. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma. Allah'tan mağfiret dile. Allah bağışlar ve merhamet eder. Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez" âyetlerini indirdi. Burada Allah'ın gösterdiğinden kasıt, vahiy olarak indirdikleridir. Sonrasında gece vakti hırsız olan arkadaşlarını temize çıkarmak için Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) gelenler hakkında:

“Allah'ın razı olmadığı sözü gece kurarlarken, onu, insanlardan gizliyorlar da kendileriyle beraber olan Allah'tan gizlemiyorlar. Allah işlediklerinin hepsini bilmektedir. Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?" âyetlerini indirdi. Hırsız ve onu savunanlar konusunda yine:

“Kim günah işlerse bunu ancak kendi aleyhine yapmış olur. Allah her şeyi bilicidir, büyük hikmet sahibidir" âyetini indirdi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında adamın biri çaldığı demirden bîr zırhı Yahudi bir adamın evine atmıştı. Yahudi de:

“Ey Ebu'l-Kâsım! Vallahi zırhı çalan ben değilim! Bu zırh evime atılmış" dedi. Zırhı çalan kişinin ise kendisini masum çıkaran ve suçu Yahudi olan kişinin üzerine atan komşuları vardı. Bunlar:

“Yâ Resûlallah! Bu Yahudi pis adamdır! Hem Allah'ı, hem de sana indirileni inkar ediyor" diyorlardı. Bu söylenenler üzerine de Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) asıl hırsızdan yana tavır takınacak gibi oldu ki Yüce Allah ona sitem babında şu âyetleri indirdi:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma. Allah'tan mağfiret dile..." Yani Yahudi için dediklerinden dolayı mağfiret dile. "...Allah bağışlar ve merhamet eder." Hırsızı temize çıkaran komşular konusunda da:

“Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?" âyetini indirdi. Sonra bütün bunlardan dolayı Yüce Allah tövbe etmelerini söylemiş ve devamında:

“Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır. Kim günah işlerse bunu ancak kendi aleyhine yapmış olur. Allah her şeyi bilicidir, büyük hikmet sahibidir. Kim yanılır veya suç işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur... Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!'" buyurmuştur. Bu âyetlerde kişi bir günah işlediği zaman bunu ancak kendi aleyhine işleyeceği ve bunun kendisinden başkasını ilgilendirmeyeceği, yapılan bir suçu müşrik de olsa başka birine atmanın iftira ve büyük bir günah olduğu bildirilmiştir. Fakat hırsız kendisine sunulan bu tövbeyi reddedip Mekke'ye müşriklerin yanına kaçmış, orada çalmak için delip girdiği bir evin başına yıkılması ile de ölmüştür.

İbnu'l-Münzir, Hasan (-ı Basrî)'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında adamın biri demirden bir zırh çaldı. Zırhın yanında bulunmasından korkarak da onu Yahudi birinin evine attı ve:

“Zırhı benim çaldığımı söylüyorsunuz! Vallahi zırhın filan Yahudinin yanında olduğunu öğrendim" dedi. Konu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) intikal ettirilince hırsızın arkadaşları gelip onu temize çıkarmaya çalıştılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) aleyhte açık bir kanıt bulamayıp hırsızı suçsuz bulacak gibi olunca Yüce Allah:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma! Allah'tan mağfiret dile. Allah bağışlar ve merhamet eder. Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez. Allah'ın razı olmadığı sözü gece kurarlarken, onu, insanlardan gizliyorlar da kendileriyle beraber olan Allah'tan gizlemiyorlar. Allah işlediklerinin hepsini bilmektedir. Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?"âyetlerini indirdi. Sonra:

“Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır. Kim günah işlerse bunu ancak kendi aleyhine yapmış olur. Allah her şeyi bilicidir, büyük hikmet sahibidir. Kim yanılır veya suç işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur" buyurarak hırsıza tövbe kapısını açtı, suçu Yahudi olan adama atmanın büyük bir günah olduğunu bildirdi. Daha sonra Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) hitaben:

“Eğer sana Allah'ın bol nimeti ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir takımı seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar, sana da bir zarar vermezler. Allah sana Kitap ve hikmet indirmiş, sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın sana olan nimeti ne büyüktür"' buyurarak Yahudinin masum olduğunu söyledi ve zırhı çalanın kim olduğunu bildirdi. Hırsız da:

“Bu şekilde Müslümanlar arasında açığa çıktım ve zırhı benim çaldığımı herkes öğrendi. Artık buralarda kalamam" diyerek müşriklere katıldı. Yüce Allah da bu konuda:

“Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir! Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür" buyurdu.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma" âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Burada gösterilenden kasıt, Allah'ın gönderdiği vahiydir. Âyet Tu'me b. Ubeyrik hakkında nazil oldu. Yahudilerden bir adam kendisinin yanında emanet olarak bir zırh bıraktı. Beraber gidip Tu'me'nin evinde bir çukup açıp gömdüler. Yahudi gittikten sonra Tu'me çukuru açıp zırhı aldı. Daha sonra Yahudi gelip zırhı isteyince Tu'me böylesi bir emaneti inkar etti. Yahudi de akrabalarından bazılarına gidip:

“Benimle birlikte gelin! Zırhın nerede olduğunu biliyorum" dedi. Tu'me bunu öğrenince zırhı alıp Ensâr'dan biri olan Ebû Muleyi'in evine attı. Yahudiler gelip zırhın gömülü olduğu yere baktılar, ancak bir şey bulamadılar. Bunun üzerine Tu'me ile bazı akrabaları Yahudiye ağır laflar ettiler. Tu'me, Yahudilere:

“Beni hırsızlıkla mı suçluyosunuz?" dedi. Sonra Tu'me'nin evini aramaya başladılar. Ararken üst taraftan Ebû Muleyl'in evine bakınca zırhın orada olduğunu gördüler. Bunun üzerine Tu'me:

“Zırhı Ebû Muleyl almış!" dedi. Ensar da Tu'me'yi savununca, Tu'me:

“Benimle birlikte Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelin! Beni savunmasını, Yahudinin kanıtını boşa çıkarmasını söyleyin. Zira ben yalancı çıkacak olursam, Yahudi bütün Medine ahalisini yalancı çıkartmış olacak" dedi. Bunun üzerine Ensâr'dan bir grup Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiler ve:

“Yâ Resûlallah! Tu'me'yi savun ve Yahudiyi yalancı çıkar" dediler.

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) dedikleri yönde bir tavır koymak üzereyken Yüce Allah:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma! Allah'tan mağfiret dile. Allah bağışlar ve merhamet eder. Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez'" âyetlerini indirdi. Sonra Ensâr'ı ve Tu'me'yi savunmalarını zikredip:

“Allah'ın razı olmadığı sözü gece kurarlarken, onu, insanlardan gizliyorlar da kendileriyle beraber olan Allah'tan gizlemiyorlar. Allah işlediklerinin hepsini bilmektedir. Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?" buyurdu. Daha sonra onları tövbe etmeye çağırıp:

“Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır" buyurdu. Tu'me'nin zırhı Ebû Muleyl'in çaldığını söylemesi konusunda da:

“Kim günah işlerse bunu ancak kendi aleyhine yapmış olur. Allah her şeyi bilicidir, büyük hikmet sahibidir. Kim yanılır veya suç işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur" buyurdu.

Daha sonra Ensar'ın Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip Tu'me'yi savunmasını ve ona taraf olmasını istemeleri konusunda:

“Eğer sana Allah'ın bol nimeti ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir takımı seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar, sana da bir zarar vermezler. Allah sana Kitap ve hikmet indirmiş, sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın sana olan nimeti ne büyüktür'" buyurdu. Ensâr'ın, Tu'me için yalan söylemeyi aralarında gizlice konuşmaları hakkında da:

“Bir sadaka vermeyi, yahut iyilik yapmayı, yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz" buyurdu.

Yüce Allah bu şekilde indirdiği âyetlerle Tu'me'nin hırsızlığını Medine'de açığa çıkarınca Tu'me kaçıp Mekke'ye sığındı ve Müslümanken tekrar küfre döndü. Mekke'de Haccâc b. İlât es-Sülemî'nin yanında misafir oldu. Ancak Haccâc'ın evini soymak istedi ve bir yerden delik açtı. Haccâc, evde tıkırtı ile darbe sesi işitince gidip baktı. Tu'me yi görünce:

“Hem misafirim, hem amcam oğlusun! Buna rağmen beni mi soyuyorsun!" dedi ve onu evinden çıkardı. Tu'me, Süleym oğullarının taşlığında kafir biri olarak öldü. Yüce Allah onun hakkında:

“Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!" buyurdu.

Süneyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İkrime'den bildirir: Ensâr'dan bir adam içinde zırh da bulunan bir depoyu Tu'me b. Ubeyrik'e emanet edip yolculuğa çıktı. Yolculuk dönüşü gelip depoya girince zırhın içerde olmadığını gördü. Zırhı, Tu'me b. Ubeyrik'e sorunca, Zeyd b. es-Semîn adında bir Yahudinin çaldığını söyledi. Ancak adam Tu'me b. Ubeyrik'i zırhından sorumlu tuttu. Tu'me'nin akrabaları durumu görünce Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip Tu'me'ye sahip çıkması konusunda onunla konuştular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Tu'me'den yana tavır koymak üzereyken de Yüce Allah:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma! Allah'tan mağfiret dile. Allah bağışlar ve merhamet eder. Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez'" âyetlerini indirdi. Burada hıyanet edenlerden kasıt, Tu'me ile akrabalarıdır. Sonrasında Yüce Allah, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Tu'me'nin akrabaları hakkında:

“Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?" buyurdu. Hırsız diye suçlanan Zeyd b. es-Semîn ile ona iftira atan Tu'me b. Ubeyrik hakkında:

“Kim yanılır veya suç işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur" buyurdu. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ve kendisini saptırmaya çalışan Tu'me'nin akrabaları hakkında:

“Eğer sana Allah'ın bol nimeti ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir takımı seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar, sana da bir zarar vermezler... Bir sadaka vermeyi, yahut iyilik yapmayı, yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur..." buyurdu. Tüm insanlar için de:

“Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!" buyurdu.

Tu'me b. Ubeyrik, hakkında nazil olan bu âyetlerden sonra Kureyş'e sığınıp İslam'dan çıktı. Mekke'de iken Haccâc b. İlât el-Behzî'ye ait olan bir depoyu delip soymaya çalışırken üzerine bir taş düştü ve yerinde kaldı. Sabah olunca bu yaptığından dolayı müşrikler onu Mekke'den çıkardı. Mekke'den çıktıktan sonra Kudâa kabilesinden bir kafileyle karşılaştı. Önlerine çıkıp:

“Yolda kaldım ve hiçbir şeyim yok!" dedi. Bunun üzerine onu yanlarına aldılar. Ancak gece olunca kafilenin mallarını çalıp kaçtı. Kafiledekiler onun peşine düştü, yakaladıklarında taşlayarak öldürdüler, işte:

“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür'" âyetine kadar bu âyetler onun hakkında nazil oldu.

İbn Cerîr, Dahhâk'tan bildirir: Bu âyet, kendisine emanet olarak verilen bir zırhı sonradan sahibine inkar eden Ensâr'dan bir adam hakkında nazil oldu. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bazıları onun peşine düşünce akrabaları buna öfkelenip Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiler ve:

“Yâ Resûlallah! Arkadaşımız güvenilir bir Müslüman iken onlar kendisini hain çıkardılar. Arkadaşımızın suçsuz olduğunu açıkla ve onu suçlayanları azarla" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) adamın masum olduğunu ve hırsız olduğu yönünde yalan söylendiğini sandığı için adamın suçsuz olduğunu söyledi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma! Allah'tan mağfiret dile. Allah bağışlar ve merhamet eder. Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez. Allah'ın razı olmadığı sözü gece kurarlarken, onu, insanlardan gizliyorlar da kendileriyle beraber olan Allah'tan gizlemiyorlar. Allah işlediklerinin hepsini bilmektedir. Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?" âyetlerini indirdi ve adamın hain olduğunu açıkladı. Adam, hırsız olduğu ortaya çıkınca Mekke'deki müşriklere sığındı ve İslam dininden çıktı. Yüce Allah da onun hakkında:

“Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!" buyurdu.

İbn Ebî Hâtim, Atiyye el-Avfî'den bildirir: Tu'me b. Ubeyrik adında bir adam Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında bir zırh çaldı. Dava Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) intikal ettirilince adam çaldığı zırhı bir adamın evine attı. Arkadaşlarına da:

Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gidin ve benim suçsuz olduğumu, zırhın filan kişinin evinde olduğunu söyleyin" dedi. Arkadaşları suçsuz olduğunu söylemek üzere Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gittiklerinde Yüce Allah:

“Kim yanılır veya suç işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur" âyetini indirdi ve adamın hırsız olduğunu, başkasına iftira attığını açıkladı.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Enar'dan bir adam amcasının zırhını çaldı ve suçu komşusu olan bir Yahudinin üzerine attı. Adamın akrabaları zırh konusunda amcasıyla tartıştılar. Dava Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) intikal edince, Allah Resûlü onu suçsuz bulacak gibi oldu. Bu âyet nazil olunca da adam kaçıp müşriklere sığındı. Kaçması üzerine de:

“Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra. Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!" âyeti nazil oldu.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Kendi görüşünüze göre hüküm vermekten sakının! Zira Yüce Allah Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye..." buyurmuş, "kendi gördüğün şekilde" dememiştir.

İbnu'l-Münzir, Amr b. Dînar'dan bildirir: Adamın biri Hazret-iÖmer'e:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin...'" deyince, Ömer:

“Yavaş ol! Bu sadece Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) has bir şeydi" karşılığını verdi.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atiyye el-Avfî:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde..."" âyetini açıklarken:

“Kur'ân'da gösterdiği şekilde, anlamındadır" demiştir.

İbn Ebî Hâtim, Mâlik b. Enes vasıtasıyla Rabîa'dan bildirir:

“Yüce Allah, Kur'ân'ı indirdi, ancak sünnete de yer bıraktı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de sünneti ortaya koydu, ancak görüşe de yer bıraktı."

İbn Ebî Hâtim, ibn Vehb'den bildirir: Mâlik bana şöyle dedi:

“İnsanlar içinde iki şekilde hüküm verilir. Kur'ân ve sünnete göre verilen hüküm olması gereken ve isabetli olan hükümdür. İkincisi, hakkında Kur'ân ve sünnette herhangi bir şey bulunmayan bir konuda kişinin kendi içtihadına göre verdiği hükümdür. Umulur ki Yüce Allah kişiyi bu hükmünde muvaffak kılar. Bunun üçüncüsü de vardır ki kişinin bilmediği bir konuda hüküm vermeye çalışmasıdır. Kişi böylesi bir hüküm verirken de muvaffak olamaz."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin..." âyetini açıklarken:

“Yüce Allah'ın kitapta sana açıkladığına göre, anlamındadır" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Matar:

“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin..." âyetini açıklarken:

“Delil ve şahitlere göre hükmetmek, anlamındadır" demiştir.

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim hem mevkuf, hem de merfû olarak İbn Mes'ûd'dan bildirir: Kişi yalnızken kılamayacağı bir namazı insanların önünde kıldığı zaman Rabbine değer vermemiş, onu aldatmış demektir. Zira Yüce Allah:

“Allah'ın razı olmadığı sözü gece kurarlarken, onu, insanlardan gizliyorlar da kendileriyle beraber olan Allah'tan gizlemiyorlar. Allah işlediklerinin hepsini bilmektedir" buyurur."

Abd b. Humeyd de Huzeyfe'den benzerini:

“Yanında insanların Allah'tan daha fazla değerli olmasından utanmaz mı!" ziyadesiyle zikreder.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Rezîn: (.....) âyetini açıklarken:

“Allah'ın razı olmayacağı sözler kurmalarıdır" demiştir.

İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır'" âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Yüce Allah bu âyette hilmini, bağışlamasını, cömertliğini, rahmetinin ve mağfiretinin genişliğini bildirmiştir. Kişi küçük veya büyük bir günah işlediğinde, günahı göklerden, yerlerden ve dağlardan daha büyük olsa da bağışlanma dilediği zaman Yüce Allah'ı bağışlayıcı ve esirgeyici olarak bulacaktır."

İbn Cerîr, Abd b. Humeyd, Taberânî ve Beyhakî'nin Şuabu'l-îman'da bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:

“İsrail oğullarından biri bir günah işlediği zaman diğer günün sabahında bu günahının keffaretini kapısında yazılı bulurdu. Üzerine sidik bulaştığı zaman da temizlemek için bulaşan yeri makasla kesip atardı" dedi. Adamın biri:

“Yüce Allah, İsrâil oğullarına pek hayırlar ihsan etmiş" deyince, İbn Mes'ûd şu karşılığı verdi:

“Yüce Allah'ın size ihsan ettiği onlara ihsan ettiğinden daha hayırlıdır. Zira suyu size temizleyici kıldı ve günahlar konusunda:

“Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır"' buyurdu."'

Abd b. Humeyd, İbn Mes'ûd'dan bildirir: Nisâ Sûresi'nden:

“Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır" âyeti ile, "Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı" âyetini okuyup da bağışlanma dileyen kişi bağışlanır.

İbn Cerîr, Habîb b. Ebî Sâbit'ten bildirir: Kadının biri Abdullah b. Muğaffel'e geldi ve fuhuş ile hamile kalan ve bundan doğan çocuğunu öldüren kadının durumunu sordu. Abdullah:

“Onun için Cehennem ateşinden başka bir şey yoktur!" karşılığını verdi. Kadın ağlayarak oradan ayrılınca, Abdullah onu geri çağırdı. Kadına:

“Senin meselen şu iki durumdan biridir" dedi ve:

“Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır" âyetini okudu. Kadın bunu duyunca gözlerini silip gitti.

İbn Ebî Hâtim, İbnu's-Sünnî, Amelu'l-Yevm ve'l-Leyle'de ve İbn Merdûye, Ali vasıtasıyla Ebû Bekr'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim:

“Günah işleyen kul güzelce abdest alır, kalkıp namaz kılar ve bağışlanma dilerse Yüce Allah onu mutlaka bağışlar. Zira:

“Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır" buyurur."

Ebû Ya'lâ, Taberânî ve İbn Merdûye, Ebu'd-Derdâ'dan bildirir: Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte bir yerde otururken bir ihtiyaçtan dolayı kalkacağı zaman şâyet geri dönecekse oturduğu yere ayakkabısını veya üzerindeki bir şeyi bırakır öyle giderdi. Bir defasında bu şekilde oturduğu yere ayakkabısını bırakıp kalktı. Ben de bir kap su alıp peşinden gittim. Bir müddet sonra geldi, ancak hacetini gidermemişti. Gelince:

“Rabbimden bana bir elçi geldi ve:

“Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır" dedi, Ben de bunun müjdesini ashabıma vereyim dedim" buyurdu. Daha önce nazil olan:

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..." âyeti insanlara pek ağır gelmişti. "Yâ Resûlallah! Zina edip hırsızlık yapsa sonra Rabbinden bağışlanma dilese Allah onu yine bağışlar mı?" diye sorduğumda:

“Evet, bağışlar" karşılığını verdi. Aynı şeyi bir daha sorduğumda yine:

“Evet, bağışlar" karşılığını verdi. Üçüncü defa sorduğumda ise:

“Evet! Uveymir (Ebu'd-Derdâ) istemese de bağışlar" karşılığını verdi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Şîrîn:

“...Onu bir suçsuzun üzerine atarsa...'" âyetini açıklarken:

“Burada suçsuz olan kişiden kasıt Yahudidir" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Sana bilmediğini öğretmiştir..." âyetini açıklarken:

“Yüce Allah, kıyamet gününde kullarına karşı hüccet olsun diye Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) ahiret ile dünya hayatının anlamını, helal ile haramları öğretti" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“...Sana bilmediğini öğretmiştir..." âyetini açıklarken:

“Hayır ile şerri öğretti" demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

114. Âyetin Tefsiri

"Bir sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı yahut da İnsanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz"

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Abdurrahman b. Zeyd b. Eşlem:

“Bir sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Kim sana bunları (sadaka vermeyi, iyilik yapmayı veya insanların arasını düzeltmeyi) gizlice konuşmak için gelirse onun bu gizli konuşmasını kabul et. Ancak bunun dışında seninle gizlice konuşmak isteyenlere engel ol ve öyle bir konuşmayı kabul etme, mânâsındadır."

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân:

“Bir sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı..." âyetini açıklarken:

“Burada iyilikten kasıt, borç vermektir" dedi.

Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Ebi'd-Dünyâ, es-Samt'ta, Abdullah b. Ahmed, Zühd'de, İbnu'l-Münzir, İbn Merdûye ve Beyhakî, Şuabu'l- îmân'da, Muhammed b. Yezîd b. Huneys vasıtasıyla bildiriyor: Süfyân es-Sevrî hasta iken ziyaretine gitmiştik. Beraberimizde Saîd b. Hassan el-Mahzûmî de bulunmaktaydı. Süfyân, Saîd b. Hassân el-Mahzûmî'ye:

“Bana Ümmü Salih'ten anlatmış olduğun hadisi bir daha anlat" deyince şöyle dedi:

“Salih'in kızı Ümmü Sâlih, Safiyye binti Şeybe'den o da Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hanimi Ümmü Habîbe'den, Resûlullah'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir:

“İyiliği emredip kötülüğü nehyetmek ve Yüce Allah'ı hatırlatacak şeyler söylemek dışında Ademoğlunun bütün konuşmaları faydasına değil zararınadır." Muhammed b. Yezîd:

“Bu hadis ne kadar zordur" deyince, Süfyân şöyle karşılık verdi:

“Bu hadisin zorluğu nedir? Bu hadisi bir kadın diğer bir kadından nakletmiştir. Bu konuda Yüce Allah'ın, Peygamberinize (sallallahü aleyhi ve sellem) göndermiş olduğu kitapta:

“Bir sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur..." buyurduğunu, yine:

“Cebrail ve meleklerin dizi dizi durdukları gün, Rahman olan Allah'ın izni olmadan kimse konuşamayacaktır. Konuştuğu zaman da doğruyu söyleyecektir" buyurduğunu, yine:

“İkindi vaktine (Asra; çağa) and olsun ki, insan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine gerçeği tavsiye edenler ve sabırlı olmayı tavsiye edenler bunun dışındadır" buyurduğunu işitmedin mi? Hadis de bu âyetlerin aynısıdır."

Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, İbn Mâce ve Beyhakî'nin, Ebû Şureyh el- Huzâî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'a ve âhiret gününe iman eden kişi ya hayır söylesin, ya da sussun" buyurmuştur.

Buhârî ve Beyhakî'nin, Sehl b. Sa'd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim bana iki çenesi ve iki bacağı arasındaki şeyleri muhafaza etme hususunda garanti verirse ben de ona Cennet hususunda garanti veririm" buyurmuştur.

Ahmed, Buhârî, el-Edeb'de, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İnsanların Cehenneme girmelerine en fazla sebep olan şey iki uzuvlarıdır. Bunlar da ağız ve cinsel organdır" buyurdu.

Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî, Süfyân b. Abdillah es- Sekafî'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yâ Resûlallah! Bana öyle bir şey emret ki onunla İslam'a sımsıkı sarılayım" dediğimde:

“«Allah'a iman ettim» de ve sonra dosdoğru ol" buyurdu. Yine:

“Yâ Resûlallah! Benim için en fazla korktuğun şey nedir?" diye sorduğumda, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) dilinin ucunu tutarak:

“îşte budur" karşılığını verdi.

Beyhakî, Ebû Amr eş-Şeybânî'den bildiriyor: Bu evin sahibi (Abdullah b. Mes'ûd) bana şöyle anlattı:

Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hangi amel üstün ameldir?" diye sorduğumda:

“Vaktinde kılınan namazdır" buyurdu. Yine:

“Yâ Resûlallah! Bundan sonra hangi ameldir?" diye sorduğumda:

“Anne babaya karşı iyi davranmaktır" buyurdu. Yine:

“Yâ Resûlallah! Bundan sonra hangi ameldir?" dediğimde ise:

“İnsanların senin dilinden emin olmasıdır" karşılığını verdi ve sustu. Eğer sormaya devam etseydim cevap vermeye devam edecekti.

Tirmizî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ukbe b. Âmir der ki:

“Yâ Resûlallah! Kurtuluş nedir?" diye sorduğumda:

“Diline sahip ol, evin seni sığsın (sana dar gelmesin) ve hatalarını hatırladığında ağla" karşılığını verdi.

Buhârî, Târih'te İbn Ebi'd-Dünyâ, es-Samt'ta ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Esved b. Asram el-Muhâribî der ki:

“Yâ Resûlallah! Bana tavsiyede bulun" dediğimde, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Diline sahip olabilir misin?" buyurdu. Ona:

“Dilime sahip olamazsam neye sahip olabilirim ki" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eline sahip olabilir misin?" diye sorunca:

“Elime sahip olamazsan neye sahip olabilirim ki" karşılığını verdim. Bunun üzerine:

“O zaman dilin iyilikten başka bir şey söylemesin. Elin de hayır işlerinden başka bir şeye uzanmasın" buyurdu.

Beyhakî, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor: Bize bildirilene göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Konuştuğu zaman kazanan ve sustuğunda selamette olan kuluna Allah merhamet etsin" buyurmuştur.

Beyhakî'nin, Enes b. Mâlik'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) üç defa (peş peşe):

“Konuştuğu zaman kazanan ve sustuğunda selamette olan kuluna Allah merhamet etsin" buyurdu.

Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd, Safa tepesine çıkıp:

“Ey dil! Hayır konuş ve kazan veya pişman olmadan önce susup da selamette ol" dedi. Oradakiler:

“Ey Ebû Abdirrahman! Bu senin kendinden söylediğin bir şey mi yoksa işittiğin bir şey mi?" diye sorduklarında:

“Hayır, benim söylediğim bir şey değildir. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Âdemoğlunun hatalarının çoğu dilinden dolayıdır» buyurduğunu işittim" karşılığını verdi.

Ahmed, Zühd'de ve Beyhakî, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: İbn Abbâs'ın, dilinin ucunu tutarak:

“Ey dil! Hayırlı şeyler söyle kazan veya kötü söyleyip de pişman olmadan önce sus" dediğini gördüm. Bir kişi kendisine:

“Hayırdır, dilinin ucunu tutarak şöyle şöyle dediğini görüyorum" deyince:

“Bana nakledildiğine göre kul kıyamet gününde en fazla diliyle işlemiş olduğu günahlara pişman olacaktır" karşılığını verdi.

Ebû Ya'la ve Beyhakî'nin, Enes b. Mâlik'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim kurtuluşa ermeyi isterse daima az konuşsun" buyurmuştur.

Beyhakî, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Zer ile karşılaştı ve ona:

“Ey Ebû Zer! Sana, yapılması kişiye hafif gelen ancak Mizan'da her şeyden ağır olan iki haslet söyleyeyim mi?" diye sorunca, Ebû Zer:

“Söyle, yâ Resûlullah!" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sürekli güzel ahlâklı ol ve az konuş. Muhammed'in canı elinde olana yemin olsun ki, insanların bundan daha güzel yapabileceği bir şey yoktur" buyurdu.

Beyhakî, Ebû Zer'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yâ Resûlallah! Bana tavsiyede bulun" dediğimde:

“Sana Allah'tan korkmayı tavsiye ediyorum. Çünkü bu, yapacağın bütün amellerin en güzelidir" buyurdu. Ben:

“Arttır" dediğimde:

“Sürekli Kur'ân oku ve Allah'ı zikret. Zira bu senin için gökyüzünde (melekler tarafından) anılma, yeryüzünde ise bir nurdur" buyurdu. Ben yine:

“Arttır" dediğimde:

“Çoğu zaman sükût et. Bu, şeytanı uzaklaştırır ve sana din işlerinde yardımcı olur" buyurdu. Ben yine:

“Arttır" deyince:

“Çok gülmekten sakın, çünkü çok gülmek kalbi öldürür ve yüzdeki nuru yok eder" buyurdu. Ben bir daha:

“Arttır" deyince:

“Acı da olsa gerçeği söyle" buyurdu. Ben bir daha:

“Arttır" dediğimde:

“Allah için, kınayanın kınamasından korkma" buyurdu. Ben yine:

“Arttır" deyince:

“Kendi ayıplarınla meşgul olman, insanların kusurlarıyla uğraşmana mani olsun" buyurdu.

Beyhakî'nin, Rekb el-Mısrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Bildiğiyle amel edip malının fazlasını infak eden ve gereksiz sözlerden sakınan kişiye ne mutlu" buyurmuştur.

Tirmizî ve Beyhakî'nin Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İnsan sabahladığı zaman bedenindeki bütün azalar dile yalvararak: «Bizim hakkımızda Allah'tan kork. Sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilirsen biz de eğriliriz» derler. "

Ahmed, Zühd'de ve Beyhakî, Zeyd b. Eslem'den, o da babasından bildiriyor: Ömer b. el-Hattâb, Ebû Bekr'in dilini uzattığını görüp:

“Ne yapıyorsun ey Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) halifesi?" diye sorunca, Ebû Bekr şöyle dedi:

“Beni belalara sokan budur (dilimdir). Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): «Bedende dilin günahlarından şikayetçi olmayan tek bir organ yoktur» buyurmuştur."

Beyhakî'nin, Ebû Cuhayfe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah'ın en sevdiği amel hangisidir?" diye sorunca sahabeler sustu ve kimse bir cevap vermedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Dili muhafaza etmektir" buyurdu.

Beyhakî'nin, İmrân b. Husayn'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İnsanın suskun kalması (az konuşması) altmış yıl ibadet etmesinden daha üstündür" buyurdu.

Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî, Muâz b. Cebel'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber Tebuk gazvesinde idik. Bir rüzgar çıkmış ve bütün insanları dağıtmıştı. Ben etrafıma bakındığımda Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) herkesten daha yakın bir yerde olduğumu gördüm. Kendi kendime:

“Bugün Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu yalnızlığından faydalanacağım" dedim ve Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) yaklaşıp:

“Yâ Resûlallah! Bana, beni Allah'a yaklaştıracak —veya:

“Beni Cennete sokup— Cehennemden uzaklaştıracak bir amel öğret" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sen çok büyük bir şey istedin. Ancak Allah bunu kime kolaylaştırırsa onun için kolay bir şey olur. Sen, Allah'a ibadet et ve hiçbir şeyi ona ortak koşma. Farz namazları kıl ve zekatını ver. Hac vazifesini yerine getir ve Ramazan orucunu tut. Dilersen sana hayır kapılarını da göstereyim" buyurdu. Ben:

“Göster, yâ Resûlullah!" deyince:

“Oruç bir kalkan, sadaka günahların kefaretidir. Kulun Allah rızasını gözeterek gece ibadetine kalkması da günahların kefaretidir" buyurdu ve:

“Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için), vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar'" âyetini okudu.

Sonra:

“Dilersen sana işin başını, direğini ve zirvesini söyleyeyim" buyurdu. Ben:

“Olur söyle, yâ Resûlullah!" deyince:

“Her işin başı İslam, direği ise namazdır. Zirvesi ise cihaddır. Dilersen sana bunların en önemlisini haber vereyim" buyurdu. Ben:

“Nedir yâ Resûlullah!" diye sorunca parmağıyla ağzını işaret etti. Bunun üzerine:

“Her konuştuğumuz şeyden dolayı hesaba çekilecek miyiz?" dediğimde:

“Annen sensiz kala ey Muâzl İnsanları Cehenneme yüzüstü düşürecek şey, dillerinin söylemiş olduğu kötü şeylerden başka bir şey midir? Senin konuştuğun ya lehine, ya da aleyhine değil midir?" buyurdu.

Beyhakî'nin, Şuab'da, Mekhûl'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda Muâz'a:

“Sustuğun müddetçe selamettesin. Konuştuğunda ya lehinedir, ya da aleyhinedir" buyurmuştur.

Beyhakî, Atâ b. Ebî Rebâh'tan bildiriyor: Sizden öncekiler, Allah'ın Kitab'ını okumak, iyiliği emredip kötülükten nehyetmek ve geçinmek için gerekli olan konuşmanın dışındaki konuşmaları boş laflardan sayarlardı. Sağınızda ve solunuzda oturmuş olan, her konuşulanı yazan, koruyucu ve hazır bulunan Kirâmen Kâtibin meleklerini hatırlıyor musunuz? Sizden biriniz günün ortasını geçirir de o gün daha âhiret için bir amel işlememişse sahifesinin açılmasından utanç duymaz mı?

İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre Enes b. Mâlik:

“Kişi diline sahip olmadıkça Allah'tan hakkıyla korkmuş sayılmaz" demiştir.

Ahmed'in, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kulun kalbi doğru olmadıkça imanı doğru olmaz. Dili de doğru olmadıkça kalbi doğru olmaz. Komşusu şerrinden emin olmadıkça Cennete de giremez" buyurdu.

Abdullah b. Ahmed, Zühd'de ve Hakîm et-Tirmizî'nin, Nevâdiru'l-Usûl'da bildirdiğine göre Ebu'd-Derdâ şöyle demiştir:

“Yüce Allah'ın, mümin kişinin uzuvlarından en fazla sevdiği dilidir ve onunla onu Cennete sokar. Kâfir kişinin de uzuvlarından en fazla nefret ettiği dilidir ve onunla onu Cehenneme sokar."

Ahmed'in, Zühd'de bildirdiğine göre Abdullah b. Amr b. el-Âs:

“Seni ilgilendirmeyen şeyi konuşma ve dirhemlerini koruduğun gibi dilini (kötü söylemekten) koru" demiştir.

İbn Ebî Şeybe ve Ahmed'in Zühd'de bildirdiğine göre Selmân el-Fârisî:

“Kıyamet gününde en çok günahkâr olan kişiler, Allah'a masiyet konusunda çok konuşan kişilerdir" dedi.

Ahmed'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:

“Hatası en çok olan insanlar, en çok batıl şeyler konuşanlardır" dedi.

Ahmed'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:

“Kendisinden başka ilah olmayana yemin olsun ki yeryüzünde dilden başka uzun bir süre hapsedilmesi gerekli olan bir şey yoktur" demiştir.

İbn Adiy'in, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Üç şey dışında yalan caiz değildir. Bunlar da kişinin hanımını razı etmesinde, savaşta ve insanların arasını düzeltmekte söylenen yalanlardır" buyurmuştur.

Beyhakî'nin, Nevvâs b. Sem'ân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Üç şey dışında yalan caiz değildir. Bunlar da savaşta düşmanı aldatmak için, kişinin hanımını razı etmesi için ve iki kişiyi barıştırmak için söylenen yalanlardır" buyurmuştur.

Beyhakî'nin, Esmâ binti Yezîd'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Üç şey dışında yalan caiz değildir. Kişi hanımının kendisinden razı olması için, insanların arasını düzeltmek için ve savaşta düşmanı aldatmak için yalan söyleyebilir" buyurmuştur.

Beyhakî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İnsanın hiçbir ameli sadakadan, dargınları barıştırmaktan ve güzel ahlâktan daha üstün değildir" buyurmuştur.

Beyhakî'nin Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“En güzel sadaka, dargınları barıştırmaktır" buyurmuştur.

Beyhakî, Ebû Eyyûb'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:

“Ey Ebû Eyyûb! Yüce Allah'ın sevabı ne ile büyüttüğünü ve ne ile günahları sildiğini haber vereyim mi? İnsanların arasında fitne ve fesat olursa onların aralarını düzeltmek için uğraşmandır. Allah bu sadakanın yapılmasını sever" buyurdu.

Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve Beyhakî'nin Ümmü Gülsüm binti Ukbe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İnsanların arasını düzeltmek için gerçeğe bir şeyler ekleyen veya hayırlı şeyler söyleyen kişi yalancı değildir" buyurmuştur. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), insanların yalan söylemesine sadece üç şekilde ruhsat verdiğini işittim. Bunlar savaşta, insanların arasını düzeltmek için ve kocanın karısını veya karının kocasını idare etmesi için söylenen yalanlardır.

Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Beyhakî'nin, Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Size derece olarak oruçtan, namazdan ve sadakadan daha üstün olan şeyi haber vereyim mi?" diye sorduğunda, ashâb:

“Evet ver" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Dargın olan insanları barıştırmaktır" buyurdu ve:

“İnsanların arasını bozmak ise iyilikleri alıp götürür" diye ekledi.

Beyhakî, Ebû Eyyûb'dan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:

“Ey Ebû Eyyûb! Yapılmasıyla Allah ve Resulünü razı edecek bir sadakayı sana haber vereyim mi?" diye sorunca:

“Olur ver" dedim. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Araları bozulan insanların arasını düzeltmek ve araları açılıp birbirlerinden uzaklaşanların aralarını bulup birbirlerine yaklaştırmaktır" buyurdu.

Bezzâr'ın, Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Eyyûb'a:

“Ey Ebû Eyyûb! Sana kazançlı bir ticareti haber vereyim mi?" diye sorunca, Ebû Eyyûb:

“Olur ver" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Araları bozulan insanların arasını düzeltmen ve araları açılıp birbirlerinden uzaklaşanların aralarını bulup birbirlerine yaklaştırmandır" buyurdu.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Abdullah b. Habîb b. Ebî Sâbit'ten bildiriyor: Muhammed b. Ka'b el-Kurazî ile beraber otururken adamın biri geldi. Çevredekiler ona:

“Neredeydin?" diye sordu. Adam:

“Araları bozuk olan bazı kişilerin arasını düzelttim" cevabını verince, Abdullah b. Ka'b:

“Mücahitlerin ecri gibi ecir aldın" dedi ve:

“Bir sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur..." âyetini okudu.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân:

“...Kim bunları sırf Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa..." âyetini açıklarken:

“Burada sadaka vermek, borç vermek ve araları bozuk olan insanların arasını düzeltmek kastedilmektedir" dedi.

Ebû Nasr es-Siczî, el-İbâne'de, Enes'ten bildiriyor: Bedevinin biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:

“Ey Bedevi! Yüce Allah bana Kur'ân'da:

“Bir sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz'" âyetini indirdi. Ey bedevi! Büyük mükâfattan kasıt Cennettir" buyurdu. Bunun üzerine Bedevi:

“Bizi İslam'a eriştiren Allah'a hamd olsun" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

115. Âyetin Tefsiri

"Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürürüz ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!"

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Ömer der ki: Muâviye beni çağırıp:

“Kardeşin oğluna biat et" deyince:

“Ey Muâviye!" dedim ve:

“Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürürüz ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!"' âyetini okudum. Bunun üzerine sustu ve bana başka bir şey söylemedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Döndüğü yöne döndürürüz..." âyetini açıklarken:

“Burada batıl ilahlar kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in Mâlik'ten bildirdiğine göre Ömer b. Abdilazîz şöyle derdi:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve sonrasındaki Raşit halifeler sünnetler kılmışlardır. O sünnetlere uymak demek Allah'ın Kitab'ını tasdik etmek, tam mânâsıyla Allah'a itaat etmek ve Allah'ın dinini kuvvetlendirmek demektir. Bunları kimse değiştiremez ve bunlara muhalif olan şeylere uyamaz. Bu sünnetlere uyan kişi, hidayete ermiş ve onunla yardım isteyene yardım edilmiş olur. Kim de sünnetlere muhalif olup müminlerin yolundan başka bir yolda giderse Allah da onu dönmüş olduğu yöne döndürüp Cehenneme sokar. Orası ne kötü bir dönüş yeridir."

Tirmizî ve Beyhakî, el-Esmâ' ve's-Sifât'ta, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah bu ümmeti asla sapıklık üzerine bir araya getirmez. Allah'ın koruma ve muhafazası cemaatle beraberdir. Kim cemaatten ayrılırsa Cehenneme gitmiş olur" buyurdu.

Tirmizî ve Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah ümmetimi - veya: bu ümmeti— sapıklık üzerine bir araya getirmez. Allah'ın koruma ve muhafazası cemaatle beraberdir" buyurdu.

Bu bölümü tek başına aç →

116. Âyetin Tefsiri

Muhakkak ki Allah, kendine ortak koşanları bağışlamaz. Bu günahdan başkasını, dilediği kimseden mağfiret buyurur (bağışlar). Kim Allah’a eş (ortak) koşarsa, şüphesiz çok uzak bir sapıklığa sapmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

117–118. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:119

Bu bölümü tek başına aç →

119. Âyetin Tefsiri

"Onlar, Allah'ı bırakırlar da, yalnız dişilere taparlar. Böylece ancak inatçı şeytana tapmış olurlar. Allah onu lanetlemiş, o da şöyle demişti: «Celalin hakkı için kullarından belirli bir kısmını alacağım. Ve mutlaka onları saptıracağım ve her durumda onları kuruntulara düşürüp, olmayacak kuruntularla aldatacağım, mutlaka onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar ve yine mutlaka onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler.» Ayrıca her kim Allah'ı bırakıp şeytanı dost edinirse, şüphesiz açıktan açığa bir zarara düşmüştür!"

Abdullah b. Ahmed, Müsned'de, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Diyâ, el- Muhtâre'de bildirdiğine göre Ubey b. Ka'b:

“Onlar, Allah'ı bırakırlar da, yalnız dişilere taparlar...'" âyetini açıklarken:

“Her putla beraber dişi bir cin vardır" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik:

“Onlar, Allah'ı bırakırlar da, yalnız dişilere taparlar..." âyetini açıklarken:

“Burada Lât, Uzza ve Menât kastedilmektedir. Bunların hepsi de dişidir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“Onlar, Allah'ı bırakırlar da, yalnız dişilere taparlar..." âyetini açıklarken:

“Burada dişi olarak adlandırdıkları Lât, Menât ve Uzza kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Onlar, Allah'ı bırakırlar da, yalnız dişilere taparlar..." âyetini açıklarken:

“Burada ölüler kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) bu âyeti açıklarken:

“Burada dişilerden kasıt, kuru taş veya kuru ağaçlar gibi cansız ve ölü olan her şeydir" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Yalnız dişilere..." ifadesini açıklarken:

“Burada ölü olan cansız şeyler kastedilmektedir" dedi.

Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) şöyle dedi: Arap kabilelerinden her kabilenin:

“Filan kabilenin dişisi" diye adlandırdıkları dişi bir putu vardı. Bu sebeple Yüce Allah:

“Onlar, Allah'ı bırakırlar da, yalnız dişilere taparlar..." âyetini indirdi.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“Onlar, Allah'ı bırakırlar da, yalnız dişilere taparlar..." âyetini açıklarken şöyle dedi: Müşrikler:

“Melekler Allah'ın kızlarıdır ve biz onlara bizi Allah'a yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz" dediler. Müşrikler onları Rab edinip kadın kılığında tasvir ederek onlara kolyeler gerdanlıklar taktılar ve melekleri kastederek:

“Bunlar kendisine ibadet ettiğimiz Allah'ın kızlarına benziyorlar" dediler.

Abd b. Humeyd'in Kelbî'den bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (.....) şeklinde okur ve:

“Her putla bir dişi şeytan vardır" derdi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Yalnız dişilere..." ifadesini açıklarken:

“Burada sadece putlar kastedilmektedir" dedi.

Ebû Ubeyd, Fedâilu'l-Kur'ân'da, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbnu'l-Enbârî'nin, Mesâhifte bildirdiğine göre Hazret-i Âişe bu âyeti: (.....) şeklinde okurdu. İbn Cerîr'in lafzında ise rivayet şöyledir:

“Bu âyet Hazret-i Âişe'nin Mushaf'ında: (.....) şeklindedir."

Hatîb'in, Târih'te Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti: (.....) şeklinde okudu.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân:

“...Böylece ancak... şeytana tapmış olurlar"' âyetini açıklarken:

“Burada İblis kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süfyân:

“...Böylece ancak... şeytana tapmış olurlar" âyetini açıklarken:

“Hiç bir putun içinde mutlaka bir şeytan vardır" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“İnatçı" ifadesini açıklarken:

“(Şeytan) Allah'a masiyette inatlaşmıştır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân:

“...O da şöyle demişti:

“Celalin hakkı için kullarından belirli bir kısmını alacağım..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu İblis'in söylemiş olduğu şeydir. O: «Her bin kişiden dokuzyüzdoksan dokuz kişiyi Cehenneme alıp bir kişiyi de Cennete bırakacağım» demektedir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“...O da şöyle demişti:

“Celalin hakkı için kullarından belirli bir kısmını alacağım..." âyetini açıklarken:

“Onlar putları ilah edinerek şeytanın taraftarı olurlar" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“...Belirli bir kısmını alacağım..." âyetini açıklarken:

“Burada belli bir sayı kastedilmektedir" dedi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Rabî' b. Enes:

“...O da şöyle demişti:

“Celalin hakkı için kullarından belirli bir kısmını alacağım..." âyetini açıklarken:

“Her bin kişiden dokuzyüz doksandokuz kişi kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:

“Ve mutlaka onları saptıracağım ve her durumda onları kuruntulara düşürüp, olmayacak kuruntularla aldatacağım. Mutlaka onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar..." âyetini açıklarken:

“Bu, İblis'in bahîre ve sâibe gibi kendilerine koymuş olduğu dini kurallardır" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Hayvanların kulaklarını yaracaklar..." âyetini açıklarken:

“Tâğutları için bahîre ve şaibelerin kulaklarını keserlerdi" dedi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“...Hayvanların kulaklarını yaracaklar..." âyetini açıklarken:

“Hayvanların kulaklarının kesilmesi kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Hayvanların kulaklarını yaracaklar..." âyetini açıklarken:

“Müşriklerin hayvanın kulaklarını yarıp ona bahîre adını takarak tağutlarına adamalarıdır" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs kısırlaştırmayı çirkin bir şey olarak gördü ve:

“Bu konuda:

“...Mutlaka onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler..." âyeti nâzil oldu" dedi.

Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Enes b. Mâlik kısırlaştırmayı çirkin bir şey olarak gördü ve:

“Bu konuda:

“...Mutlaka onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler...'" âyeti nâzil oldu" dedi. Abdurrezzâk'ın lafzı ise:

“Kısırlaştırmak Allah'ın yarattığını değiştirmek sayılır" şeklindedir.

İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Hayvanları kısırlaştırmak müsledir" dedi ve:

“...Mutlaka onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler..." âyetini okudu.

Âdem, Abd b. Humeyd ve Beyhakî'nin, Sünen'de değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Mutlaka onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler..." âyetini açıklarken:

“Burada iğdiş etmek kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) atları ve diğer hayvanları iğdiş etmeyi yasakladığını söyleyerek:

“Zira onda neslin çoğalması vardır" dedi.

İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir canlıyı hedef yaparak öldürmeyi ve havanları iğdiş etmeyi yasaklamıştır" dedi.

İbn Ebî Şeybe, Beyhakî ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Ömer şöyle der: Ömer b. el-Hattâb, hayvanları iğdiş etmeyi yasaklar ve:

“Neslin çoğalması ancak erkeklikle değil midir?" derdi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Şubeyi der ki: Şehr b. Havşeb:

“...Allah'ın yarattığını değiştirecekler..." âyetini okudu ve:

“İğdiş etmek de bunun içindedir" dedi. Ebu't-Teyyâh'a, Hasan(-ı Basrî)'ye koyunların iğdiş edilmesini sormasını istedim. Bu konu da Hasan:

“Bunda bir sakınca yoktur" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime:

“...Allah'ın yarattığını değiştirecekler..." âyetini açıklarken:

“Burada iğdiş etmek kastedilmektedir" dedi.

İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer iğdiş etmeyi çirkin görür ve:

“Çünkü yaratıkların çoğalması bu yolla olur" derdi.

İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime iğdiş etmeyi çirkin gördü ve:

“Bu konuda:

“...Mutlaka onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler..." âyeti indi" dedi.

İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Urve kendisinin olan bir katırı iğdiş etmiştir.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Tâvus kendisinin olan bir deveyi iğdiş etmiştir.

İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Muhammed b. Sîrîn'e damızlıkların iğdiş edilmesi sorulunca:

“Bunda bir sakınca yoktur. Eğer damızlıklar iğdiş edilmezlerse birbirlerini yerlerdi" dedi.

İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“Hayvanları iğdiş etmekte bir sakınca yoktur" dedi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ebû Saîd b. Abdillah b. Busr:

“Ömer b. Abdilazîz bize atları iğdiş etmemizi emretti. Ancak Abdulmelik b. Mervân bunu yasakladı" dedi.

İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh)'a damızlık hayvanın iğdiş edilmesi sorulduğunda ısırması ve arsız olması durumunda kısırlaştırmada bir sakınca görmediğini söyledi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Mutlaka onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler..." âyetini açıklarken:

“Burada Allah'ın dini kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“...Allah'ın yarattığını değiştirecekler..." âyetini açıklarken der ki:

“Burada Allah'ın dini kastedilmektedir. "...Zira Allah'ın yaratışında değişme yoktur..."buyruğunda da Allah'ın dini kastedilmektedir."

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbrâhim(-i Nehaî):

“...Mutlaka onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler..." âyetini açıklarken:

“Burada Allah'ın dini kastedilmektedir" dedi.

Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Mutlaka onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler..." âyetini açıklarken:

“Burada Allah'ın dini kastedilmektedir" dedi.

Abdurrezzâk, Âdem, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Mutlaka onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler...'" âyetini açıklarken:

“Burada Allah'ın dini kastedilmektedir" dedi ve:

“Zira Allah'ın yaratışında değişme yoktur; işte dosdoğru din budur..." âyetini okudu.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Allah'ın yarattığını değiştirecekler..." âyetini açıklarken:

“Burada dövme yapmak kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:

“Allah; dövme yapanları, güzellik için ön dişlerinin arasını açanları, yüzündeki kılları yolduranları ve Allah'ın yaratmış olduğu hilkati değiştirenleri lanetlemiştir" dedi.

Ahmed'in bildirdiğine göre Reyhâne der ki:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şu on şeyi yasaklamıştır: Ön dişlerin törpülenerek inceltilmesini, dövme yaptırmayı, (yüzdeki) tüylerin yolunmasını, aralarında bir örtü olmaksızın erkeğin erkekle (çıplak bir şekilde) yatmasını, aralarında bir örtü olmaksızın kadının kadınla (çıplak bir şekilde) yatmasını, kişinin elbiseleri altına ipek ekleyerek Acemlere benzemesini, Acemler gibi kişinin omuzlarına ipek koymasını, mal yağmalamayı, kaplan postu üzerine oturmayı ve idareci olmadığı halde (mühürlü) yüzük takınmayı."

Ahmed'in bildirdiğine göre Hazret-i Âişe şöyle dedi:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüz boyayan, boyatan, dövme yapan, yaptıran, saçına ek yapan ve yaptıran kadına lanet etmiştir."

Ahmed ve Müslim'in Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), saçına ek yaptıran kadını azarlamıştır.

Ahmed, Buhârî ve Müslim, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Ensâr'dan bir kız evlendi ve saçları döküldü. Saçlarına ek yapma konusunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorunca, Allah Resûlü:

“Allah saç ekleyene de, ekletene de lanet etmiştir" buyurdu.

Ahmed, Buhârî ve Müslim, Esmâ binti Ebû Bekr'in şöyle dediğini bildirir: Bir kadın, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Yâ Resûlallah! Yeni evlenen bir kızım kızamık oldu ve saçları döküldü. Ona saç ekleyebilir miyim" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah saç ekleyene de, ekletene de lanet etmiştir" buyurdu.

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim bildirdiğine göre Katâde:

“...Mutlaka onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler..." âyetini açıklarken:

“Bazı cahil topluluklara ne oluyor da Allah'ın yarattığını ve şeklini değiştiriyorlar!" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

120. Âyetin Tefsiri

Şeytan onlara vadeder, onları uzun emel ve kuruntulara düşürür, Şeytanın kendilerine vaad ettikleri aldatmadan başka bir şey değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

121. Âyetin Tefsiri

İşte onların varacakları yer Cehennemdir ve ondan kurtuluşa hiç bir çare bulamayacaklardır.

Bu bölümü tek başına aç →

122. Âyetin Tefsiri

"İnanıp yararlı İşler yapanları, Allah'ın gerçek bîr sözü olarak, içinde temelli ve ebedi kalacakları, içinden ırmaklar vardır?"

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:

“Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamıdır" dedi.

Beyhakî, Şuabu'l-İmân'da, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor: Gelecek her şey yakın olandır. Bilin ki, uzak olan her şey gelmeyecek olandır. Bilin ki, Yüce Allah hiç kimsenin acele etmesiyle acele etmez. İnsanların istedikleri kendisi için önemli değildir. İnsanların değil, Allah'ın dilediği olur. Allah bir şey ister, insanlar da başka bir şey ister. Ama insanlar istemese de Allah'ın dilediği olur. Sözlerin en doğrusu Allah'ın Kitabı'dır. Hidâyetlerin en güzeli Hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlardır. Her sonradan çıkarılan bidattir. Her bidat ta dalalettir. Kalbe bırakılan en hayırlı şey yakîndir. En hayırlı zenginlik gönül zenginliğidir. En hayırlı ilim faydalı olan ilimdir. En hayırlı yol tâbi olunan yoldur. Az olup yeten çok olup oyalayandan daha hayırlıdır. Kişinin sonunda gideceği yer dört arşınlık bir yerdir. İnsanları usandırmayın ve bıkkınlığa düşürmeyin. Her nefsin dinç ve doğruya yöneleceği durumlar olduğu gibi bıkkınlık gösterip sırt çevireceği durumlar da vardır. En kötü rivayet, yalan yere yapılan rivayettir. Yalan kişiyi fücura, fücûr da ateşe götürür. Doğru söylemeye bakınız. Doğruluk kişiyi iyiliğe, iyilik de kişiyi Cennete götürür. Bu durumdan ibret alınız. Bu iki gruptan biriyle karşılaşıldığında doğruya:

“Doğru söyledi ve iyi oldu" denilir. Yalancıya ise:

“Yalan söyledi ve fâcir oldu" denilir. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kul devamlı doğru söyler ve sonunda doğrulardan yazılır. Yine kul devamlı yalan söyler ve sonunda yalancılardan yazılır" buyurduğunu işittik.

Bilin ki, ne ciddi olarak, ne de şaka olarak yalan söylemek caiz değildir. Yine sizden birinin oğluna söz verip tutmaması caiz değildir. Sakın Ehl-i Kitâb'a bir şey sormayınız. Çünkü onların üzerinde uzun bir zaman geçti ve kalpleri katılaşıp dinlerinde bidatlar çıkardılar. Eğer mutlaka soracaksanız verdikleri cevaplardan kitabınıza uygun olanı alınız, kitabınıza ters düşeni ise almayınız ve bu konuda söz söylemeyiniz. Bilin ki, boş olan ev içinde Allah'ın Kitâb'ından bir şey olmayan evdir. İçinde Allah'ın Kitâb'ından bir şey olmayan ev, onu inşa edecek kimsenin bulunmadığı harabe ev gibidir. Şeytan, içinde Bakara Sûresinin okunduğu evden çıkar.

Beyhakî, Delâil'de, Deylemî ve İbn Asâkir, Ukbe b. Âmir'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber Tebuk gazvesine gitmiştik. Tebuk'e bir günlük mesafede iken konakladık. Bir gece uyumuştuk ve güneş bir mızrak boyu çıkana kadar uyanamamıştık. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Bilal! Sana fecir vakti bizi uyarmanı söylemedim mi?" diye sorunca, Bilal:

“Yâ Resûlallah! Senin gibi ben de uyuyakalmışım" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) oradan yakın bir yere gitti ve namaz kıldı. Sonra hızlı bir şekilde bir gün bir gece yol aldık ve Tebuk'e ulaştık. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah'a yakışır bir şekilde hamdü sena ettikten sonra şöyle buyurdu:

“En doğru söz Allah'ın Kitabı, en sağlam bağ takva sözüdür. En hayırlı millet İbrahim'in (aleyhisselam) milleti, en hayırlı sünnet Muhammed'in sünnetidir. En üstün söz Allah'ı zikretmek, en güzel kıssa Kur'ân'dır. İşlerin en hayırlısı severek yapılan şeylerdir. En kötüsü de bidatlerdir. Hidayetin en güzeli peygamberlerin gösterdiği yol, en güzel ölüm şehit olarak ölmektir. En kötü körlük hidayetten sonra delalete düşmektir. En hayırlı ilim faydalı olan ilim, en hayırlı yol tâbi olunan yoldur. En kötü körlük kalbin körlüğüdür. Veren el alan elden üstündür. Az olup yeten çok olup oyalayandan daha hayırlıdır. En kötü mazeret ölüm anında ileri sürülen mazeret, en kötü pişmanlık kıyamet günündeki pişmanlıktır. Bazı insanlar namazı vaktin sonunda kılar, kimisi de Allah'ı ancak hastalık (sıkıntılı) anında zikreder. Dilin en büyük günahı yalan söylemesidir. En güzel zenginlik gönül zenginliği, en hayırlı azık takvadır. Hikmetin başı Yüce Allah'tan korkmaktır. Kalplere yerleşen en hayırlı şey yakin, şüphe etmek ise küfürdür. Ölü arkasından ağıt yakmak cahiliye adetlerindendir. Ganimet malına hıyanet etmek Cehennemde kendine yer hazırlamak, mal biriktirmek ise dağlamadır. Şiir İblis'in zurnası, içki kötülüklerin tümüdür. Kadınlar şeytanın ipi, gençlik de delilikten bir parçadır. En kötü kazanç faiz kazancı, en kötü yemek yetim malı yemektir.

Mutlu, başkasının durumundan ibret alan, bedbaht, annesinin karnında bedbaht olandır. Kişinin sonunda gideceği yer dört arşınhk bir yerdir. Önemli olan kişinin son ameli olduğu gibi en geçerli ameli de son amelidir. En kötü rivayet yalan rivayettir. Gelen her şey yakındır. Mümine sövmek günah, öldürmek küfür, etini yemek (gıybet etmek) Allah'a masiyettir. Malı da kanı gibi haramdır. Kim yalan yere yemin ederse Allah onun yalanını açığa çıkarır. Kim başkasının kusurunu affederse kendi kusuru da affedilir. Kim iffetli olursa Allah onun ailesini de iffetli kılar. Kim öfkesini yenerse Allah ona ecrini verir. Kim de bir musibete karşı sabrederse Allah ona bu musibeti bir şekilde telafi eder. Kim gösteriş için amel ederse, Allah (kıyamet gününde) onun gösteriş ettiğini herkese gösterir. Kim de sabrederse Allah ona kat kat sevap verir, kim de Allah'a asi olursa Allah onu azaplandırır." Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) uç defa:

“Allahım! Beni ve ümmetimi bağışla" dedi ve:

“Allah'tan sizin ve benim için bağışlanma dilerim" diye dua etti.

İbn Ebî Şeybe ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd hutbesinde:

“Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamıdır" dedi ve devamla bir önceki hadisi zikretti.

Bu bölümü tek başına aç →

123. Âyetin Tefsiri

"İş, ne sîzin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bîr dost ne de bîr yardımcı bulabilir."

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki: Araplar:

“Tekrar diriltilmeyeceğiz ve hesaba çekilmeyeceğiz" dediler. Yahudiler ve Hıristiyanlar da:

“Yahudi veya Hıristiyan olmayan kimse elbette cennete girmeyecek" ve:

“Ateş bize sadece sayılı birkaç gün değecektir" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“iş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir" âyetini indirdi.

Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in Mesrûk'tan bildirdiğine göre Müslümanlar ve Ehl-i Kitâb'dan olanlar tartıştılar. Müslümanlar:

“Bizim yolumuz sizin yolunuzdan daha doğrudur" dediler. Ehl-i Kitâb da:

“Hayır, bizim yolumuz sizin yolunuzdan daha doğrudur" deyince:

“İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir"' âyeti indi ve Müslümanlar Ehl-i Kitab'a üstün geldiler.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mesrûk der ki: Hıristiyanlar ve Müslümanlar birbirlerine üstünlük taslayarak her biri diğerine:

“Biz sizden daha üstünüz" deyince:

“İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir" âyeti indi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Bize bildirilene göre Müslümanlar ve Ehl-i Kitâb birbirlerine üstünlük tasladılar. Ehl-i Kitâb:

“Bizim Hazret-i Peygamber sizin Peygamberinizden önce gönderilmiştir. Kitabımız da kitabınızdan önce gönderilmiştir. Allah katında biz sizden daha öncelikliyiz" dediler. Müslümanlar da:

“Biz Allah katında sizden daha öncelikliyiz. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamberlerin sonuncusudur. Kitabımız da daha önceki kitapları hükümsüz bırakmıştır" karşılığını verdiler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“iş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir. Erkek veya kadın, mümin olarak, kim yararlı işler işlerse, işte onlar cennete girerler, kendilerine zerre kadar zulmedilmez. İyilik yaparak kendisini Allah'a teslim edip, hakka yönelen ibrâhîm'in dinine uyandan, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah İbrâhîm'i dost edinmişti" âyetlerini indirdi. Bu şekilde Müslümanlar Ehl-i Kitâb'dan olanlara ve kendilerine karşı övünenlere karşı galip geldiler.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildiriyor: Müslümanlardan, Yahudilerden ve Hıristiyanlardan bazıları bir araya geldiler. Yahudiler, Müslümanlara:

“Biz sizden daha üstünüz. Dinimiz dininizden önce, kitabımız kitabınızdan önce ve (Mûsa) Peygamber, Peygamberinizden önce gönderilmiştir. Biz İbrâhîm'in (aleyhisselam) dini üzereyiz. Cennete de sadece Yahudi olan girecektir" dediler. Hıristiyanlar da aynı şeyi söyleyince, Müslümanlar dediler: ki "Kitabımız, kitabınızdan sonra, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Peygamberinizden sonra ve dinimiz dininizden sonra gönderilmiştir. Sizlere de bulunduğunuz durumu terk edip bize uymanız emredilmiştir. Biz sizden daha üstünüz. Biz İbrâhîm'in (aleyhisselam), İsmâil'in (aleyhisselam) ve İshâk'ın (aleyhisselam) dini üzereyiz. Cennete de ancak bizim dinimizden olan girecektir." Yüce Allah Müslümanların ve Ehli Kitaâb'ın söylediklerine:

“İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir'" âyetiyle cevap verdi. Sonra müslümanların onlardan daha üstün olduğunu bildirerek:

“Allah'a teslim edip, hakka yönelen İbrâhîm'in dinine uyandan, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah İbrâhîm'i dost edinmişti" âyetini indirdi.

İbn Cerîr'in, Ubeyd b. Süleyman vasıtasıyla bildirdiğine göre Dahhâk der ki:

“Kitap ehli aralarında tartıştılar ve Yahudiler:

“Kitabımız, kitapların ilki ve hayırlısı, Peygamberimiz, Peygamberlerin hayırlısıdır" dediler. Hıristiyanlar da aynı şeyi söyleyince, Müslümanlar şöyle dediler:

“İslam'dan başka din yoktur. Kitabımızda bütün kitapları neshetmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Peygamberlerin sonuncusudur. Bize, kitabımızla amel etmemiz, kitabınıza da iman etmemiz emredilmiştir. Yüce Allah:

“iş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir" âyetiyle aralarında hüküm vermiş, sonra:

“Allah'a teslim edip, hakka yönelen ibrâhîm'in dinine uyandan, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah İbrâhîm'i dost edinmişti" âyetiyle de dinler arasında hangi dinin daha üstün olduğunu bildirmiştir."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in, Cuveybir vasıtasıyla bildirdiğine göre Dahhâk şöyle dedi: Din sahibi olanlar dinleriyle övünürken Yahudiler şöyle dedi:

“Kitabımız, kitapların en hayırlısı ve Allah katında en değerli olanıdır. Allah katında peygamberlerin en değerlisi Peygamber Musa'dır. Çünkü Allah onunla baş başa buluşup gizlice konuşmuştur. Dinimiz en hayırlı dindir." Hıristiyanlar:

“İsa (aleyhisselam) peygamberlerin sonuncusudur. Allah ona Tevrat'ı ve İncil'i indirdi. Eğer Muhammed kendisine yetişmiş olsaydı ona uyardı. Dinimiz en hayırlı dindir" dediler. Mecusiler ve Arap kâfirler:

“Dinimiz dinlerin ilki ve en hayırlısıdır" dediler. Müslümanlar ise:

“Allah'ın Resûlü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamberlerin sonuncusu ve bütün peygamberlerin efendisidir. Kur'ân, Allah katından indirilen son kitaptır ve bütün kitapların emiridir. İslam da bütün dinlerden daha hayırlıdır" dediler. Yüce Allah:

“İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir"' âyetiyle Yahudilerin, Hıristiyanların, Mecusi ve kâfir Arapların aralarında hüküm vermiş, sonra:

“Allah'a teslim edip, hakka yönelen İbrâhîm'in dinine uyandan, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah ibrahim'i dost edinmişti" âyetiyle dinler arasında islam dininin daha üstün olduğunu bildirmiştir.

İbn Cerîr'in, Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle dedi: Yahudiler:

“Kitabımız, kitapların en hayırlısıdır ve sizin kitaplarınızdan önce inmiştir. Hazret-i Peygamber de, Peygamberlerin en hayırlısıdır" dediler. Hıristiyanlar da aynı şeyi söyleyince, Müslümanlar:

“Kitabımız bütün kitapları neshetti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, peygamberlerin sonuncusudur. Size de bize de kitabınıza iman edip, kitabımıza uymak emredildi." dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir" âyetiyle din sahipleri arasında hüküm vermiş, sonra:

“Allah'a teslim edip, hakka yönelen İbrâhîm'in dinine uyandan, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah İbrâhîm'i dost edinmişti" âyetini indirmiştir.'

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Salih şöyle dedi: Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar bir yerde oturup birbirlerine:

“Biz sizden daha üstünüz" demeye başladılar. Bunun üzerine Yüce Allah:

“İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir'" âyetini indirdi. Sonra Müslümanlara has olarak:

“Erkek veya kadın, mümin olarak, kim yararlı işler işlerse, işte onlar cennete girerler..." âyetini indirdi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“iş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir..." âyetini açıklarken:

“Burada Kureyşliler ve Ka'b b. el-Eşref kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Şeybe, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor:

“İman, ne güzel görünmek, ne de temenni etmekledir. İman, kalpte halis olan şeyden ve amelin onu tasdik etmesinden ibarettir."

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Yahudiler ve Hıristiyanlar:

“Bizden başka kimse Cennete girmeyecektir" dediler. Kureyşliler ise:

“(Öldükten sonra) tekrar diriltilmeyeceğiz" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir" âyetini indirdi. Burada kötülükle şirk kastedilmektedir.

Ahmed, el-Adenî, Hennâd, Abd b. Humeyd, Hakîm et-Tirmizî, Ebû Ya'la, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Hibbân, İbnu's-Sünnî, Amelu'l-Yevmu ve'l- Leyle'de, Hâkim, Beyhakî, Şuabu'l-İmân'da ve Diyâ, el-Muhtâre'de Ebû Bekr es-Sıddîk'den bildirir:

“Yâ Resûlallah! "İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır....'" âyetinden sonra her yaptığımız suçun cezasını göreceksek nasıl kurtuluşa ulaşırız?" diye sorduğumda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah seni bağışlasın ey Ebû Bekri Sen hasta olmuyor musun? Hiç dertlenmiyor musun? Hiç üzülmüyor musun? Sıkıntılara maruz kalmıyor musun?" buyurdu. Ben:

“Evet" dediğimde, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bunlar gördüğünüz cezalardır" karşılığını verdi.

Ahmed, Bezzâr, İbn Cerîr, İbn Merdûye ve Hatîb, el-Muttefik ve'l- Mufterik'de, İbn Ömer'den naklen bildirdiğine göre Hazret-i Ebû Bekr der ki:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Günah işleyen (mümin) kişi cezasını dünyada çeker" buyurdu.

İbn Sa'd, Hakîm et-Tirmizî, Bezzâr, İbnu'l-Münzir ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Ömer asılmış olan Abdullah b. Zübeyr'i görünce:

“Allah sana merhamet etsin ey Ebû Hubeyb! Baban Zübeyr'in şöyle dediğini işittim:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): «Günah işleyen (mümin) kişi cezasını dünyada çeker» buyurdu" dedi.

Abd b. Humeyd, Tirmizî ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ebû Bekr es- Sıddîk der ki:

“Ben Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında iken:

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir" âyeti indi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Ebû Bekr! Bana inen bir âyeti sana okuyayım mı?" diye sorunca:

“Oku, yâ Resûlullah!" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) âyeti okurken bilmediğim bir şekilde sırtımda bir ağırlık hissettim ve bundan dolayı gerindim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Ebû Bekr! Neyin var?" diye sorunca:

“Yâ Resûlallah! Annem babam sana feda olsun. Hangimiz günah işlemiyor ki? Yaptığımız bütün kötülüklerin cezasını çekeceğiz" dedim. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Ebû Bekri Sen ve mümin arkadaşların Allah'a günahsız olarak kavuşmanız için günahlarınızın cezasını dünyada çekersiniz. Kâfirler ise kıyamet gününde cezalandırmak için günahlarının cezası ertelenir" buyurdu.

İbn Cerîr, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..."' âyeti inince Ebû Bekr:

“Yâ Resûlallah! Her yaptığımızın cezasını çekecek miyiz?" diye sordu. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Ebû Bekr! Sen şuna şuna maruz kalmıyor musun? İşte bunlar günahlarının kefaretidir" buyurdu.

Saîd b. Mansûr, Hennâd, İbn Cerîr, Ebû Nuaym'ın, Hilye'de ve İbn Merdûye, Mesrûk'dan bildirir: Ebû Bekr:

“Yâ Resûlallah! "...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..." âyeti ne kadar ağırdır" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Musibetler, hastalıklar ve üzüntüler dünyadaki cezalardır" buyurdu.

Saîd b. Mansûr, Ahmed, Buhârî, Târih'te, Ebû Ya'la, İbn Cerîr ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da sahîh bir isnâdla, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre bir kişi:

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..." âyetini okudu ve:

“Eğer işlediğimiz her günahın cezasını çekeceksek helak oluruz" dedi. Bu durum Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verilince:

“Evet, mümin kişi günahlarının cezasını kendi nefsi ve bedeninde eziyetlerle dünyada iken çeker" buyurdu.

Ebû Dâvud, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Hazret-i Âişe'den bildirir:

“Yâ Resûlallah! Ben Kur'ân'da en ağır âyetin hangi âyet olduğunu biliyorum" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Aişe! Hangi âyettir?" diye sorunca:

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..."' âyetidir" dedim. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :

“Ey Aişel Burada mümin kulun günahlarından dolayı çekeceği azap kastedilmektedir. Müminin bir musibete maruz kalması onun için bir azaptır (günahlarına kefarettir). Günahları sorgulanan kişi helak olur. Günahından dolayı hesaba çekilen de azab görür" buyurdu. Ona:

“Yâ Resûlallah! Yüce Allah:

“Kolay bir hesapla hesaba çekilecek" buyurmuyor mu?" dediğimde:

“O arz edilmektir. Hesaba çekilecek kişi mutlaka azab görecektir" buyurdu.

İbn Merdûye, Hazret-i Aişe'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..." âyeti sorulunca:

“Mümin kişinin her şeyi (sıkıntısı) günahları için bir kefarettir. Hatta ölüm anında canının çıkması bile bir kefarettir" buyurdu.

Ahmed'in, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğer (mümin) kulun günahları çoğalır da bu günahlarını telafi edecek amelleri yoksa Yüce Allah günahlarına kefaret olsun diye ona üzüntü verir" buyurmuştur.

İbn Râhûye, Müsned'de, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Hâkim, Ebû Mühelleb'den bildiriyor:

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..." âyetini sormak üzere Hazret-i Âişe'nin yanına girdiğimde:

“Burada dünyada yaşadığınız sıkıntılar kastedilmektedir" dedi.

Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de, Ebû Hureyre'den bildiriyor:

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..." âyeti indiği zaman bu Müslümanlara ağır gelmiş ve kendilerini bir hayli üzmüştü. Müslümanlar bu durumu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) arz ettiklerinde:

“Siz orta yolda gidin ve doğruya yönelin. Müslümanın başına gelen her şey onun günahları için bir kefarettir. Hatta ona batan bir diken veya sendelemesi günahları için bir kefarettir" buyurdu.

İbn Merdûye'nin lafzında rivayet şöyledir: Bu âyet inince ağladık, üzüldük ve:

“Yâ Resûlallah! Bu âyet bize bir şey bırakmadı" dedik. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Canım elinde olana yemin olsun ki, bu âyet sizin için inmiştir. Siz sevinin, orta yolda gidin ve doğruya yönelin. Sizden birinizin başına dünyada bir musibet gelirse bu, mutlaka günahları için bir kefârettir. Birinizin ayağına bir dikenin batması bile günahlarına kefâret olur" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî ve Müslim'in, Ebû Hureyre ve Ebû Saîd'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Mümin kişinin bir acı çekmesi veya yorgun düşmesi veya uzun süren bir hastalığa yakalanması veya bir üzüntüye kapılması veya dertlenmesi günahları için bir kefârettir" buyurmuştur.

Ahmed, Müsedded, İbn Ebi'd-Dünyâ, el-Keffârât, Ebû Ya'la, İbn Hibbân, Taberânî'nin, M. el-Evsat'ta, Hâkim ve Beyhakî, Ebû Saîd'den bildiriyor: Bir kişi:

“Yâ Resûlallah! Yakalandığımız bu hastalıkları gürüyor musun, bunlar bizim için nedir?" diye sorunca:

“Bu sizin için kefârettir" buyurdu. Ubey:

“Hastalık hafif olsa bile durum aynı mıdır?" deyince:

“Diken batması ve üzeri şeyler de de durum aynıdır" buyurdu.

İbn Râhûye, Müsned'de, Muhammed b. el-Munteşir'den bildiriyor: Bir kişi Ömer b. el-Hattâb'a:

“Kur'ân'daki en ağır âyeti biliyorum" deyince, Ömer üzerine yürüyüp ona kırbaçla vurdu ve:

“Sana ne oluyor ki, araştırdın ve bu âyeti buldun" dedi. Adam gidip ikinci gün geri gelince, Ömer:

“Dün zikrettiğin âyet hangi âyettir?" diye sordu. Bunun üzerine adam:

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..."' âyetini okudu ve:

“Kim bir günah işlerse mutlaka cezasını çeker" diye ekledi. Ömer:

“Bu âyet indiği zaman:

“Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bulur" âyeti ininceye kadar yemekten ve içmekten kesilmiştik" dedi.

Tayâlisî, Ahmed, Tirmizî ve Beyhakî, Umeyye binti Abdillah'tan bildirir: Hazret-i Âişe'ye:

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..."" âyetini sorunca şöyle dedi:

“(Bu âyeti) Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorduğum zamandan beri bana bunu kimse sormadı. Ben bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorduğumda da şöyle buyurmuştu:

“Ey Âişe! Bu, Allah'ın kullarına olan ahdidir. Allah, kulunu sıtma hastalığı veya bir musibet vererek veya cebine koymuş olduğu bir miktar malını kaybettirerek üzer ve kaybettiğini koltuğunun altında buldurur. Sonra kul kırmızı altının ateşle temizlenmesi gibi günahlarından temizlenir. "

Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ, İbn Cerîr ve Beyhakî, Rabî' b. Ziyâd'dan bildiriyor: Ubey b. Ka'b'a:

“Allah'ın Kitâb'ndaki bir âyet beni hüzünlendirdi" dedim. O:

“Hangi âyet?" diye sorunca:

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..." âyetidir" dedim. Ubey şöyle karşılık verdi:

“Ben seni gördüğümden daha bilgili bilirdim. Mümin kişiye isabet eden ayak sürçmesi veya yaralanma veya bir karınca tarafından ısırılma dahi mutlaka bir günahından dolayıdır. Allah'ın bağışladığı da cezalandırdıklarından daha fazladır. Hatta (bir hayvan tarafından) ısırılma veya tepilme bile bu günahların cezalarındandır" dedi.

Hennâd ve Ebû Nuaym, Hilye'de, İbrâhim b. Murra'dan bildiriyor: Bir kişi Ubey'ye gelip:

“Ey Ebu'l-Münzir! Allah'ın Kitâb'ındaki bir âyet beni kederlendirdi" deyince, Ebu'l-Münzir:

“Hangi âyet?" diye sordu. Adam:

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..." âyetidir" deyince,

Ubey:

“Bu mümin kişidir. Onun başına bir musibet geldiği zaman sabreder ve günahsız bir şekilde huzura çıkar" karşılığını verdi.

İbn Cerîr, Atâ' b. Ebî Rebâh'tan bildiriyor:

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..." âyeti indiği zaman Ebû Bekr:

“Beli kıran âyet indi" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bunlar dünyadaki musibetlerdir" buyurdu.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Ömer, İbn Abbâs'ı üzüntülü görünce ona:

“İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..." âyetini sordu. İbn Abbâs:

“Bu âyette sizinle ilgili ne var ki? Bu âyet Kureyş müşrikleri ve Ehl-i Kitâb'tan olanlara inmiştir" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir" âyetini açıklarken:

“Şirk koşan cezasını çekecektir. Âyetteki kötü işten kasıt da budur. Ancak ölümünden önce tövbe eden kişinin Allah tövbesini kabul eder" dedi.

Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Hennâd, Hakîm et-Tirmizî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Hasan:

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Burada Allah'ın küçük düşürmek istediği kişiler kastedilmektedir. Ancak Yüce Allah şerefli kılmak istediği kişilerin bütün günahlarını bağışlar ve onları Cennetlikler arasında kılar. Bu önceden kendilerine verilen doğru sözdür."

Beyhakî, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir ağacın yanına geldi ve bir miktar yaprak dökülünceye kadar ağacı salladı. Sonra:

“Ağrılar ve musibetler insandan günahları, benim bu ağaçtan yaprakları dökmemden daha hızlı döker" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Müminler günahsız bir şekilde Allah'ın huzuruna çıkıncaya kadar nefislerinde, çocuklarında ve mallarında musibetler eksik olmaz" buyurmuştur.

Ahmed'in, Sâib b. Hallâd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Mümin kişinin başına gelen her musibetten, hatta kendisine batan bir dikenden dolayı Yüce Allah mutlaka ona sevap yazar ve bir günahını bağışlar" buyurdu.

Ahmed, Buhârî ve Müslim'in, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Müslüman kişinin başına gelen hiçbir musibet yoktur ki mutlaka Yüce Allah o musibeti günahlarının kefareti sayar. Hatta Müslüman kişiye diken batması bile bir günahına kefaret olur" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Müslim ve Hakîm et-Tirmizî'nin, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Müslüman bir kişiye diken batması ve bunun üstündeki eziyetlerde Yüce Allah mutlaka onu bir derece yükseltir ve günahlarından birini siler" buyurmuştur.

Ahmed, Hazret-i Âişe'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) rahatsızlandı ve acılar içinde yatağında kıvranmaya başladı. Ona:

“Eğer bizden biri bu şekilde kıvransaydı ona ayıplardın" dediğimde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Salih kişilere ağır yükler yüklenir. Bir mümine bir diken batması ve bunun üstündeki eziyetlerde Yüce Allah onun günahlarından birini siler ve derecesini yükseltir" buyurdu.

Ahmed, Buhârî, Müslim ve Tirmizî'nin Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, mümin bir kişiye çöken yorgunluğu, üzüntüyü, hastalığı ve kendisini üzecek her şeyi, hatta kendisine batan bir dikeni bile mutlaka bir kısım günahlarına karşı kefaret olarak sayar" buyurmuştur.

Ahmed ve Hennâd, Zühd'de, Ebû Bekr es-Sıddîk'ten bildiriyor:

“Müslüman kişi her şeye karşı ecir alır. Başına bir musibet gelse, ayakkabısının ipi kopsa veya cebine koymuş olduğu bir miktar parasını kaybedip üzülse ve sonra kaybettiğini koltuğunun altında bulsa bile ona ecir yazılır."

İbn Ebî Şeybe, Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan bildiriyor:

“Yâ Resûlallah! En fazla belaya maruz kalanlar kimlerdir?" diye sorduğumda:

“Önce peygamberler sonra da faziletli olan insanlardır. Kul günahlarından arınmış bir şekilde Allah'ın huzuruna çıkana kadar belalar kendisini bırakmaz" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed ve Beyhakî'nin, Muâviye'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Mümin kişinin bedenine eziyet verecek bir şey olduğu zaman mutlaka Allah bir kısım günahlarını bundan dolayı bağışlar" buyurmuştur.

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî'nin, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Müminin baş ağrısından veya kendisine batan bir dikenden veya eziyet duyduğu bir şeyden dolayı kıyamet gününde Allah derecesini arttırır ve bunları günahlarının bir kısmına kefaret olarak sayar" buyurmuştur.

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Bureyde el-Eslemî'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim:

“Müslüman kişinin sendeleme ve daha üstü bir şeye maruz kalması iki şeyden dolayıdır. Yüce Allah, sadece böylesi musibetler sebebiyle bağışladığı günahlarından birini bağışlar. Ya da sadece böylesi bir musibetle ancak yükselebilecek olan derecesini yükseltir."

Bureyde der ki:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun içinde kişiye diken batmasını bile saydı."

İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor:

“Ağrılardan dolayı kişiye sevap yazılmaz. Çünkü sevap sadece amellere karşılık yazılır. Fakat Yüce Allah ağrıları günahlara karşı kefâret sayar."

İbn Sa'd ve Beyhakî, Abdullah b. İyâs b. Ebî Fâtıma'dan, o babasından, o da dedesinden naklen bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hanginiz iyileşip de hasta olmamayı ister?" diye sorunca, ashâb:

“Yâ Resûlallah! Hepimiz isteriz" karşılığını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yolunu kaybetmiş, birbirine saldıran eşekler gibi olmayı mı istersiniz? Dert sahibi olup da bu derdin günahlarınıza kefâret olmasını istemez misiniz? Canım elinde olana yemin olsun ki, Yüce Allah, mümin kulunun kendi katında değerli olmasından dolayı onu belalara maruz bırakır. Kul için Cennette öyle dereceler vardır ki, kişi amelleri ile o dereceye nail olamaz. Allah mümin kulunu o dereceye erdirmek için öylesi belalara maruz bırakır. "

Ahmed, İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî'nin, Muhammed b. Hâlid es- Sülemî'den, onun babasından, onun da sahabeden olan babasından naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Allah'ın takdirinde yazılmış olan dereceye kul ameliyle erişemediği zaman Yüce Allah onu cesedinde veya malında veya çocuğunda mubteli kılar. Sonra ona sabır vererek erişemediği dereceye ulaştırır. "

Beyhakî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'ın takdirinde yazılmış olan dereceye kul ameliyle erişemediği zaman, Yüce Allah onu o dereceye erdirene kadar sevmediği şeylerle mubteli kılar" buyurdu.

Beyhakî, Ahmed b. Ebi'l-Havârî vasıtasıyla bildirdiğine göre Ebû Süleyman der ki: Mûsa (aleyhisselam) sürekli ibadet eden bir adamın yanına uğramıştı. Bir zaman sonra Mûsa (aleyhisselam) bu kişinin yanına bir daha gittiğinde onun aslanlar tarafından parçalanmış olduğunu gördü. Başı, ayaklan ve kalbi yerlerdeydi. Mûsa (aleyhisselam):

“Ey Rabbim! Bu kulun sana itaat eden birisiydi ve ona öyle bir musibet verdin" deyince, Yüce Allah da:

“Ey Mûsa! Bu kişi benden ameliyle erişemeyeceği bir derece istedi. Ben de o dereceye erişmesi için ona öyle bir musibet verdim" diye vahyetti.

Beyhakî'nin, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Mümin birinin her damar atmasında, Allah mutlaka onunla bir günahını siler, ona bir sevap yazar ve makamı bir derece yükseltilir" buyurmuştur.

Beyhakî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah kulunun bütün günahlarını temizlemek için onu hastalıklara maruz bırakır" buyurmuştur.

Beyhakî'nin, Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kimin Allah yolunda başı ağırır da sabrederse Yüce Allah geçmiş günahlarını bağışlar" buyurdu.

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî'nin, Yezîd b. Ebî Habîb'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Baş ağrısı ve sıtma, Müslüman kişiyi (günahlardan arındırıp) beyaz gümüş gibi yapmadıkça bırakmaz" buyurmuştur.

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, el-Hudr'in kardeşi Âmir'den bildiriyor: Bizim için darulharp olan bir yerde sancak ve bayraklarla karşılaşınca:

“Bu nedir?" diye sordum. Oradakiler:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) burada" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir ağacın gölgesinde bir elbisenin üzerinde oturuyordu. Ashâb da etrafındaydı. Ben de gelip yanlarında oturdum. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hastalığı zikrederek şöyle buyurdu:

“Eğer mümin kula bir hastalık gelir de sonra Allah ona şifa verirse, bu hastalık geçmiş günahları için kefaret, gelecek için de kendisine öğüt olur. Münafık kişi hastalanıp da şifa bulursa, sahibi tarafından önce bağlanan sonra bırakılan, niçin bağlandığını ve niçin bırakıldığını bilmeyen deve gibi olur." Bir kişi:

“Yâ Resûlallah! Hastalık nedir?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sen hiç hasta olmadın mı?" dedi. Adam:

“Hayır" karşılığını verince: Allah Resûlü:

“Yanımızdan kalk git, sen bizden değilsin" buyurdu.

Beyhakî'nin, Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kul hastalıktan dolayı ağrılara maruz kalırsa, Yüce Allah ona şifa vereceği zaman günahlardan arınmış olur" buyurdu.

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî'nin, Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kul hasta olduğu zaman Yüce Allah meleklerine: «Ey meleklerimi Kuluma benim vereceğim musibetlerden bir musibet verdiğimde onu öldürürsem bağışlarım. Eğer şifa verirsem, geçmiş günahlarını silerim» buyurur. Sizden birinin altını ateşte denemesi gibi Yüce Allah kulunu bildiği halde onu hastalıklarla sınar. Kimisi (hastalıktan) saf altın gibi çıkar. Bu kişi, Allah'ın günahlardan temizlemiş olduğu kişidir. Kimisi de (hastalıktan) saf altından başka bir şekilde çıkar. Bu kişi bazı şeylerde şüpheye düşen kişidir. Kimisi de (hastalıktan) siyah altın gibi çıkar. Bu kişi de fitneye düşmüş kişidir. "

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Beşîr b. Abdillah b. Ebî Eyyûb el-Ensârî'den, o babasından, o da dedesinden bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ensâr'dan hasta birini ziyaret etti ve yanına eğilip durumunu sordu. Adam:

“Ey Allah'ın Peygamberi! Yedi geceden beri uyumadım ve yanıma kimse uğramadı" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) iki defa:

“Sabret ey kardeşim" buyurduktan sonra şöyle devam etti:

“Sabret ki, günahlara girdiğin gibi günahlardan temizlenesin" buyurdu. Sonra:

“Hastalık anları, günah anlarını temizler" buyurdu.

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî'nin, Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hastalık anları, günah anlarını temizler" buyurmuştur.

Beyhakî'nin Hakem b. Uteybe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Eğer (mümin) kulun günahları çoğalır da bu günahlarını telafi edecek amelleri yoksa Yüce Allah günahlarına kefaret olsun diye ona üzüntü verir. "

İbn Adiy ve Beyhakî'nin» İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah kulunu, kirden temizlenmiş gümüş gibi günahlardan temizlemek için onu bela ve üzüntülere maruz bırakır" buyurdu.

Beyhakî, Müseyyeb b. Râfî'den bildiriyor: Ebû Bekr es-Sıddîk:

“Müslüman kişi insanların içinde günahsız bir şekilde yürür" deyince, oradakiler:

“Niye ki, ey Ebû Bekr?" dediler. Ebû Bekr:

“Bu, hastalıkla, kendisine isabet eden taşla, batan dikenle ve ayakkabı bağının kopmasıyla olur" karşılığını verdi."

Ahmed'in Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hastalık ve sıtma, Müslüman kişiyi günahları Uhud dağı kadar olsa bile bir hardal tanesi miktarınca günah kalmayıncaya kadar kendisini bırakmaz" buyurdu.

Ahmed'in Hâlid b. el-Kasrî'den onun da dedesi Yezîd b. Esed'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hasta olan kişinin günahları, yaprakların ağaçtan dökülmesi gibi dökülür" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ebu'd- Derdâ:

“Bir gece ateşlenip hasta olmam bana kırmızı develer verilmesinden daha sevimlidir" dedi.

İbn Ebî Şeybe, İyâd b. Ğutayf'tan bildiriyor: Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh hasta iken yanına ziyarete gittik. Yüzü duvara doğru dönmüş hanımı da başucunda oturuyordu. Hanımına:

“Ebû Ubeyde geceyi nasıl geçirdi?" diye sorduğumuzda:

“Geceyi sevap alarak geçirdi" karşılığını verdi. Sonra Ebû Ubeyde yüzünü bize çevirip:

“Ben geceyi sevap alarak geçirmedim. Yüce Allah kimi bedeninde mubteli kılarsa o bela kişinin günahlarını götürür" dedi.

İbn Ebî Şeybe, Selmân'dan bildiriyor:

“Yüce Allah mümin kişiyi önce hasta eder, sonra şifa verir. Bu hastalık müminin günahlarına kefâret, geleceği için de öğüt olur. Fâcir kişiyi de Allah hasta edip iyileştirir. O da sahibi tarafından bağlanan ve niye bağlandığını bilmeyen, sonra bırakıldığında niye bırakıldığını bilmeyen deve gibidir."

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ammâr'ın yanında bedevi biri vardı. Bu kişi hastalığı zikredince, Ammâr:

“Hiç hasta olmadın mı?" diye sordu. Bedevi:

“Hayır, olmadım" karşılığını verince, Ammâr:

“Sen bizden değilsin. Mümin kişi hasta olduğu zaman mutlaka günahları yaprakların ağaçtan dökülmesi gibi dökülür. Hasta olan kâfir, bağlı olan ve sonra bırakılan, niçin bağlandığını ve niçin bırakıldığını bilmeyen deve gibidir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..." âyetini açıklarken:

“Kötü kelimesiyle şirk kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr'den bunun aynısını bildirir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır..." âyetini açıklarken:

“Burada kâfir kastedilmektedir" dedi ve:

“...Biz nankörden başkasına ceza mı veririz?" âyetini okudu.

Bu bölümü tek başına aç →

124. Âyetin Tefsiri

"Erkek veya kadın, mümin olarak, kim yararlı işler işlerse, işte onlar Cennete girerler, kendilerine zerre kadar zulmedilmez."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mesrûk der ki:

“İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir"' âyetini indiği zaman Ehl-i Kitâb'dan olanlar:

“Biz sizlerle eşitiz" dediler. Bunun üzerine:

“Erkek veya kadın, mümin olarak, kim yararlı işler işlerse, işte onlar cennete girerler, kendilerine zerre kadar zulmedilmez" âyeti indi ve müminleri diğerlerine karşı üstün kıldı.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Süddî:

“Erkek veya kadın, mümin olarak, kim yararlı işler işlerse..." âyetini açıklarken:

“Yüce Allah imanı ancak salih amellerle kabul eder, mânâsındadır" dedi.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Ömer, İbn Abbâs ile karşılaşınca kendisine:

“...Kim yararlı işler işlerse..." âyetinin açıklamasını sordu. Bunun üzerine İbn Abbâs:

“Burada farzlar kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:

“Erkek veya kadın, mümin olarak, kim yararlı işler işlerse..." âyetini açıklarken:

“Yahudiler, Hıristiyanlar ve müşrikler yararlı işler yaparlar, ancak bu işleri kendilerine sadece dünyada fayda sağlar" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“Erkek veya kadın, mümin olarak, kim yararlı işler işlerse...'" âyetini açıklarken:

“Yüce Allah, kişinin salih amellerini ancak kişi iman üzere olduğu zaman kabul eder" dedi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) kelimesiyle hurma çekirdeğinin üstündeki beyaz nokta kastedilmektedir" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre el-Kelbî: (.....) hurma çekirdeğinin üzerindeki kabuk, (.....) çekirdeğin ortası ve (.....) hurma çekirdeğinin üstündeki beyaz noktadır" demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

125. Âyetin Tefsiri

"İyilik yaparak kendisini Allah'a teslim edip, hakka yönelen İbrâhîm'in dinine uyandan, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah İbrâhîm'i dost edinmişti."

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Müslümanlar:

“İslam'dan başka din yoktur. Kitabımız bütün kitapları neshetti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Peygamberlerin sonuncusudur. Dinimiz en hayırlı dindir" deyince, Yüce Allah:

“İyilik yaparak kendisini Allah'a teslim edip, hakka yönelen İbrâhîm'in dinine uyandan, din bakımından daha iyi kim olabilir?.."' buyurdu.

Hâkim'in, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah konuşmak için Musa'yı (aleyhisselam), dost olarak da İbrahim'i (aleyhisselam) seçmiştir" buyurdu.

İbn Cerîr ve Taberânî, es-Sünne'de bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Yüce Allah, İbrâhim'i (aleyhisselam) dostluk, Mûsa'yı (aleyhisselam) konuşmak ve Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) de kendisini görmek özelliğiyle seçmiştir."

İbn Ebî Şeybe, Buhârî ve İbnu'd-Durays'ın bildirdiğine göre Muâz b. Cebel Yemen'e gelip sabah namazını halka imam olarak kıldırdı. Namazda:

“...Allah İbrâhîm'i dost edinmişti" âyetini okuyunca, cemaatten biri:

“İbrâhîm'in (aleyhisselam) annesinin gözü aydın olsun" dedi.

Hâkim, Cündüb'den bildirir:

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat etmeden önce:

“Yüce Allah, İbrahim'i (aleyhisselam) dost edindiği gibi beni de dost edindi" buyurdu.

Taberânî ve İbn Asâkir'in, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, İbrahim'i (aleyhisselam) dost edindi. Sizin arkadaşınız da Allah'ın dostudur. Muhammed kıyamet gününde insanların efendisidir" buyurdu ve:

“...Belki de Rabbin seni övülecek makama yükseltir" âyetini okudu.

Taberânî'nin Semure'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kıyamet gününde normal dostluklar dışında her iki Peygamber birbiriyle dost olur. O gün de benim dostum Allah'ın dostu İbrahim'dir (aleyhisselam)" buyururdu.

Bezzâr ve Taberânî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Cennette inciden yapılmış bir köşk vardır. Onda ne bir çatlaklık, ne de bir zayıflık bulunur. Allah bu köşkü dostu İbrâhîm (aleyhisselam) için konak yeri olarak hazırlamıştır" buyurdu.

Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“İbrâhîm'in (aleyhisselam) Allah'la dostluğuna, Mûsa'nın (aleyhisselam) Allah'la konuşmasına ve Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah'ı görmesine mi şaşıyorsunuz?" dedi.

Tirmizî ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Ashâbdan bazıları Hazret-i Peygamber'i (sallallahü aleyhi ve sellem) beklemek için oturmuştu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) çıkıp geldi ve yanlarına yaklaştığında onların bir şeyler konuştuklarını gördü. Biri:

“Allah yarattıklarından bir dost edindi. Bu dostu da İbrahim'dir" diyordu. Diğer bir kişi:

“Mûsa'nın (aleyhisselam) Allah'la konuşması da şaşılacak bir şeydir" diyordu. Diğer bir kişi:

“İsa (aleyhisselam), Allah'ın kelimesi ve ruhudur" diyordu. Başka biri:

“Âdem (aleyhisselam), Allah'ın şeçkin kılmış olduğu kişidir" diyordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanlarına yetişince selam verip şöyle buyurdu:

“Konuştuklarınızı ve şaştığınız şeyleri işittim. İbrahim (aleyhisselam), Allah'ın dostudur ve bu bir gerçektir. Mûsa (aleyhisselam) Allah'ın konuştuğu kişi, Isa (aleyhisselam), Allah'ın ruhu ve kelimesidir. Adem (aleyhisselam) ise Allah'ın seçkin kıldığı kişidir ve bu bir gerçektir. Dikkat edin, ben Allah'ın sevgilisiyim ve bunda övünme yoktur. Kıyamet gününde ilk şefaat edecek ve şefaati kabul edilecek kişi benim. Cennet kapılarının halkalarını ilk hareket ettirecek (kapıyı çalacak) kişi benim. Yüce Allah, Cennet kapılarını açacak ve benimle beraber olan fakir müminler Cennete girecektir. Bunda da övünme yoktur. Ben kıyamet gününde öncekilerin ve sonrakilerin efendisiyim. Bunda da övünme yoktur. "

Zübeyr b. Bekkâr, el-Muvaffakiyyât'ta der ki: Allah, İbrahim'e (aleyhisselam):

“Seni niye dost edindiğimi biliyor musun?" diye vahyedince:

“Hayır, bilmiyorum, ey Rabbim" karşılığını verdi. Yüce Allah:

“Çünkü senin kalbine baktım, malından vermeyi seven ve almayı istemeyen biri olduğunu gördüm" buyurdu.

İbnu'l-Münzir, İbn Ebzâ'dan bildirir: İbrâhim (aleyhisselam) evine girince ölüm meleği tanımayacağı bir gencin suretiyle yanına girdi. İbrâhim (aleyhisselam):

“Sen kimin izni ile içeri girdin?" diye sorunca, ölüm meleği:

“Evin Rabbinin izniyle girdim" karşılığını verdi. İbrâhim (aleyhisselam) onu tanıyınca, ölüm meleği kendisine:

“Allah kullarından bir dost edindi" dedi. İbrâhim (aleyhisselam):

“Bu kişi kimdir?" deyince, ölüm meleği:

“Onu ne yapacaksın ki?" dedi. İbrâhim (aleyhisselam):

“Ölünceye kadar ona hizmetçi olacağım" cevabını verdi. Bunun üzerine ölüm meleği:

“O sensin" dedi. İbrâhim (aleyhisselam):

“Allah beni hangi sebeple dost edindi?" diye sorunca:

“Çünkü sen vermeyi seven ve almayı sevmeyen birisin" karşılığını verdi.

Beyhakî'nin, Şuab'da, Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Cibril! Allah niye İbrahim'i (aleyhisselam) dost edindi?" diye sorunca:

“Ey Muhammed! Yemek yedirmesinden dolayıdır" karşılığını verdi.

Deylemî'nin zayıf bir isnâdla, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Abbâs'a şöyle dedi:

“Ey amca! Allah'ın İbrahim'i (aleyhisselam)niçin dost edindiğini biliyor musun? Cibril, İbrahim'in (aleyhisselam)yanına inince ona: «Allah'ın seni niçin dost edindiğini biliyor musun?» diye sordu. İbrahim (aleyhisselam): «Ey Cibril! Bilmiyorum» deyince, Cibril: «Çünkü sen veriyor ve almıyorsun» dedi. "

Hâfız Ebu'l-Kâsım Hamza b. Yûsuf es-Sehmî'nin Fedâilu'l-Abbâs'ta, Vasile b. el-Eska'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Yüce Allah, Âdem'in (aleyhisselam) çocuklarından İbrahim'i (aleyhisselam) seçti ve onu dost edindi. Sonra ibrahim'in (aleyhisselam) çocuklarından da İsmail'i (aleyhisselam) seçti. İsmail'in (aleyhisselam) çocuklarından Nizâr'ı seçti. Sonra Nizâr'ın çocuklarından Mudar'ı seçti. Mudar'ın çocuklarından Kinâne'yi seçti. Sonra Kinâne'den Kureyş'i seçti. Kureyş'ten de Hâşim oğullarını seçti. Sonra Hâşim oğullarından Abdulmuttalib oğullarını seçti. Sonra da Abdulmuttalib oğullarından beni seçti."

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de, Beyhakî, Şuabu'l-İmân'da, İbn Asâkirve Deylemî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah, İbrahim'i (aleyhisselam) dost edinmiş, Musa'yı da (aleyhisselam)gizli konuşmak için seçmişti. Beni de habîbi olarak seçtikten sonra: «İzzetime yemin olsun ki, ben habîbimi hem dostuma hem de gizli konuştuğuma tercih edip üstün tutarım» buyurdu."

Beyhakî, el-Esma ve's-Sıfât'ta Ali b. Ebî Tâlib'den bildiriyor:

“Kıyamet gününde elbise giydirilecek ilk kişi İbrahim'dir. O beyaz ketenden iki elbise giyecektir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise hibare (Yemen yapımı) elbisesi giyecek ve Arş'ın sağında bulunacaktır."

Bu bölümü tek başına aç →

126. Âyetin Tefsiri

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah’ın ilim ve kudreti her şeyi kuşatıcıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

127. Âyetin Tefsiri

"Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: «Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor.» Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kadınlar hakkında senden fetva isterler..."' âyetini açıklarken şöyle dedi: Cahiliye döneminde çocuklar büyüyene kadar kendilerine mirastan bir pay verilmezdi. Kadınlara ise hiç verilmezdi. İslam geldikten sonra Yüce Allah bu konuda:

“Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki:

“Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor... size okunmakta olan âyetlerde bunu açıklıyor..." buyurdu. Size okunmakta olan âyetlerden kasıt da bu sûrenin başlarında olan miras âyetleridir."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Cahiliye döneminde sadece buluğ çağına ermiş, malı işletip çalıştırabilecek kişilere mirastan pay verilirdi. Çocuklara ve kadınlara hiçbir pay verilmezdi. Nisâ Sûresi'ndeki miras hükümlerini bildiren âyetler inince bu, insanlara ağır gelmişti. Bu sebeple:

“Malı çalıştırıp idare edemeyecek çocuklar ve kadınlar, erkekler gibi pay mı alacaklar?" dediler. Bu kişiler bu konuda âyet gelir diye ümit ederek bir süre beklediler. Ancak bu konuda âyet inmediğini görünce:

“Bu böyle kalırsa kesinlikle yerine getirilmesi gereken bir farz olur" dediler. Sonra:

“Bu konuyu sorun" deyip bunu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) sordular. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: «Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor." Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor..."' âyetini indirdi. Sûrenin ilk âyetlerinde de miras hükümlerini açıklamaktadır. Veli, eğer kadın güzel biri ise ve malı var ise onunla evlenmek isterdi. Onunla evlenerek mirastan da payını alırdı. Eğer kadın çirkin ve malı yoksa onunla evlenmez, başkasıyla evlendirirdi."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken şöyle dedi:

“Cahiliye insanları kadınlara ve çocuklara mirastan bir pay vermeyip: «Bunlar ne savaşa katılır, ne de ganimetten bir pay alırlar» derlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah onlara mirası hak ve farz kıldı.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbrâhim(-i Nehaî) bu âyeti açıklarken şöyle dedi:

“Eğer kız yetim ve çirkin biri ise ona mirastan bir pay vermezler ve ölünceye kadar onu evlenmekten menederlerdi. Ölünce de mirasını alırlardı. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyeti indirdi."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle dedi:

“Yetim kız erkek birinin himayesi altında olurdu. Bu kişi kadınla evlenerek ona malını vermek istemezdi. Temennisi onun ölmesi ve malını almasıdır. Bu kızın bir akrabası öldüğü zaman da ona mirasından bir şey verilmezdi. Bunlar cahiliye döneminde olan şeylerdi. Allah bu âyetle onlara mirasın hükmünü açıklamıştır. Daha önce çocuklara ve zayıflara mirastan bir pay vermezlerdi. Yüce Allah onlara bu kişilerin mirastan paylarını vermelerini emretti."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle dedi:

“Câbir b. Abdillah'ın kör ve çirkin bir amcası kızı vardı. Fakat babasından miras olarak malı vardı. Câbir onunla evlenmek istemiyordu. Ancak kocası malını alır korkusuyla başkasıyla da evlendirmek istemiyordu. Bu durumu Hazret-i Peygamber 'e (sallallahü aleyhi ve sellem) sordu. Başka kişilerin de Câbir gibi himayeleri altında bulunan kızlar vardı. Bunun üzerine Yüce Allah onlar hakkında bu âyeti indirdi."

İbn Ebî Şeybe'nin, Süddî vasıtasıyla bildirdiğine göre Ebû Mâlik:

“...Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Önceleri kadın, eğer velisinin yanındaysa ve velisi onunla evlenmek istemezse başkasıyla da evlendirmezdi. Mirası büyükten küçüğe doğru büyükten başlayarak verirlerdi.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: «Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor.» Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor..."âyeti hakkında:

“Burada sûrenin başındaki miras hükmünü açıklayan âyetler kastedilmektedir. Cahiliye döneminde kadınlara ve buluğ çağına ermemiş çocuklara mirastan bir pay vermezlerdi" dedi.

İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre Hazret-i Âişe:

“Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: «Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor.» Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor..." âyetini yorumlarken şöyle dedi:

“Bu kişi, yanında velisi ve mirasçısı olduğu yetim kız bulunan kişidir. Bu kız bir hurma salkımında bile olmak üzere kendisine bütün malında ortak olmuştur. Veli bununla evlenmek istemediği gibi, başkasının da kızın malına ortak olmaması için onu evlendirmek istemezdi. Bunun üzerine bu âyet inmiştir."

Buhârî, Müslim, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hazret-i Âişe şöyle dedi: Bu âyet haklarında indikten sonra insanlar bu konuda Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) fetva almak istedi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: «Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor.» Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor..." âyetini indirdi. Allah'ın zikretmiş olduğu fetvadan kasıt:

“Eğer, velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz..." âyetidir. Yüce Allah'ın:

“...Ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara..." âyeti da:

“Birinizin himayesinde olan kızın malının azlığından ve çirkin olmasından dolayı onunla evlenmek istemeyişidir. Malı az ve çirkin olan yetim kızlarla evlenmek istemedikleri için de adaleti gözetmeleri dışında malı çok olan ve güzel olan yetim kızlarla da evlenmeleri yasaklandı."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Cahiliye döneminde kişi yanında bulunan yetim kızın üzerine elbisesini atardı. Öyle yaptığı zaman da kimse onunla evlenemezdi. Eğer kız güzel ise ve onu beğenirse onunla evlenip malını yerdi. Eğer çirkin ise ölünceye kadar onu kimseyle evlendirmezdi. Öldüğü zaman da varisi olurdu. Yüce Allah bunu haram kılarak yasakladı. Cahiliye döneminde çocuklara ve kızlara mirastan bir pay vermezlerdi. Allah'ın:

“Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: «Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor.» Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor...'" âyeti de bunu ifade etmektedir. Yüce Allah bunları yasaklayarak büyük olsun, küçük olsun her pay sahibine payını beyan etti."

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle dedi:

“Kişinin himayesi altında olan yetim kız çirkinse bu kişi kızın malına olan isteğinden dolayı onunla ne evlenir, ne de başkasıyla evlendirirdi."

Kâdî İsmâil, Ahkâmu'l-Kur'ân'da, Abdulmelik b. Muhammed b. Hazm'dan bildiriyor: Amre binti Hazm, Sa'd b. Rabî'nin nikahı altındaydı. Bu kişi Uhud savaşında öldürüldü. Amre binti Hazm'ın bu kişiden bir kızı vardı. Kızının mirasını istemek için Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gitti. Bunun üzerine kendisi hakkında:

“Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: «Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor.» Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir" âyeti nâzil oldu.

İbnu'l-Münzir'in, İbn Avn vasıtasıyla bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) ve İbn Şîrîn bu âyete biri:

“Kendileriyle evlenmek istediğiniz" şeklinde, diğeri:

“Kendileriyle evlenmek istemediğiniz" şeklinde anlam vermiştir.

İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî): (.....) âyetini:

“Kendileriyle evlenmek istediğiniz" şeklinde açıklamıştır.

İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ubeyde: (.....) âyetini:

“Kendileriyle evlenmek istemediğiniz" şeklinde açıklamıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

128–132. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:133

Bu bölümü tek başına aç →

133. Âyetin Tefsiri

"Eğer bîr kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bîr günah yoktur. Uzlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik eder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Adil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında eşitlik yapamayacaksınız, bari bir tarafa kalben tamamen meyletmeyin kî diğerini askıdaymış gibi bırakmış olmayasınız. İşleri düzeltir ve haksızlıktan sakınırsanız bilin ki Allah şüphesiz bağışlar ve merhamet eder. Ayrılırlarsa, Allah her birini nimetinin genişliğiyle yoksulluktan kurtarır, Allah her şeyi kaplayandır. Hamid'dir. Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah'ındır. And olsun kî, sizden önce Kitap verilenlere ve size, Allah'tan sakınmanızı tavsiye ettik. İnkar ederseniz bilin ki, göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter. Ey insanlar! Allah dilerse sîzi yok eder, başkalarını getirir, O, buna Kadirdir."

Tayâlisî, Tirmizî, İbnu'l-Münzir, Taberânî ve Beyhakî'nin, Sünen'de ibn Abbâs'tan bildirir: Sevde, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisini boşamasından korktu ve:

“Yâ Resûlallah! Beni boşama ve benim günümü Hazret-i Âişe'ye say" dedi. Resûlullah da (sallallahü aleyhi ve sellem) öyle yapınca:

“Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından, yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Uzlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik eder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır"' âyeti indi. Yani karı ve kocanın herhangi bir şey üzerinde anlaşma yapması caizdir.'

İbn Sa'd, Ebû Dâvud, Hâkim ve Beyhakî, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımızda kalacağı zaman günlerini taksim etme hususunda hiç birimizi diğerimizden üstün tutmazdı. Hemen hemen her gün bütün kadınlarını dolaşır ve ilişkiye girmeksizin onlara yaklaşırdı. Bu, günü olan hanımına ulaşıncaya kadar öyle devam eder ve günü olanın yanında gecelerdi. Sevde binti Zem'a yaşlanınca Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisini boşamasından korkarak:

“Yâ Resûlallah! Benim günüm Âişe'nin olsun" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de bu teklifi kabul etti. Yüce Allah da bu konuda:

“Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından, yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Uzlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik eder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır" âyetini indirdi.

İbn Ebî Şeybe, Buhârî, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hazret-i Âişe:

“Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur...'" âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Bir kişinin eşi yanında bulunur. Ancak adam ona fazla da yaklaşmaz. Boşamak istediğini söyleyince de kadın:

“Ben kendi durumum hakkında seni serbest bırakıyorum" der. Bu âyet de bu konuda nâzil olmuştur.

İbn Mâce'nin bildirdiğine göre Hazret-i Âişe der ki: Birinin uzun bir süre beraber olduğu hanımı vardı. Bu hanımından çocukları da olmuştu. Adam bu kadını boşayıp başkasını almak isteyince, kadın, kocasının yanında kalması ve kendisine gün ayırmaması üzere kendisini boşamamaya razı etti. "...Uzlaşmak daha hayırlıdır..." âyeti de bunlar hakkında inmiştir.

Mâlik, Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Hâkim'in bildirdiğine göre Râfi' b. Hadîc'in nikahı altında olan yaşlı bir eşi vardı. Kendisi genç bir kadın aldı ve genci yaşlı eşine tercih etti. Bunun üzerine yaşlı eşi yanında kalmayı kabul etmeyince Râfi' onu boşadı. Boşama iddetinin dolmasına az bir süre kala Râfi':

“Dilersen seni geri döndüreyim. Ama sen de öbür eşimi tercih etmeme sabredersin. Dilersen de seni boşarım" dedi. Kadın:

“Hayır, beni geri döndür" dedi ve Râfi' onu geri döndürdü. Ancak kadın kocasının öbür eşini tercih etmesine tahammül edemeyince Râfi' genç eşini tercih ederek yaşlı eşini ikinci defa boşadı. Bize söylendiğine göre Yüce Allah'ın:

“Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Uzlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik eder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır" âyetindeki anlaşma da bu şekildedir."

Şafiî, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî, Saîd b. el-Müseyyeb'den bildirir: Muhammed b. Mesleme'nin kızı, Râfi' b. Hadîc'in nikahı altındaydı. Râfi' onun bir durumunu veya yaşlılığını beğenmeyerek boşamak isteyince, eşi:

“Beni boşama ve benim hakkımda dilediğini yap" dedi. Bu şekilde anlaşarak sünneti yerine getirmiş oldular. Sonra da:

“Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Uzlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik eder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır"' âyeti indi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre bir kişi Hazret-i Ömer'e bir âyetin açıklamasını sorunca, Ömer bundan hoşlanmayarak ona kamçısıyla vurdu. Bir başkası da:

“Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur..." âyetini sorunca:

“İşte böyle şeyler sorun" dedi ve şöyle devam etti:

“Bu âyette kocasının yanında bulunan yaşlı bir kadından bahsedilmektedir. Adam çocuğu olsun diye başka biriyle evlenmek ister. Bu sebeple yaşlı eşiyle beraber bir anlaşma yapmaları caizdir."

Tayâlisî, İbn Ebî Şeybe, İbn Râhûye, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib'e bu âyetin açıklaması sorulunca şöyle dedi:

“Bu âyette yanında iki eşi olan kişiden bahsedilmektedir. Bu kişi eşlerinden birini yaşlı veya güzel olmayışından dolayı boşamak ister. Kadın kocasıyla yanımda bir gece, diğer hanımının yanında birkaç gece kal diye anlaşma yapar ve kendisinden ayrılmaz. Eğer kadın bu anlaşmayı kendi gönül rızasıyla yaparsa bunda bir sakınca yoktur. Ancak sözünden geri dönerse kocası geceleri aralarında eşit kılar."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle dedi:

“Bu âyet kocasının yanında yaşlanana kadar kalan kadından bahsetmektedir. Kocası kendisine kuma getirmek isteyince, yaşlı eşi ile aralarında anlaşma yaparlar. Yani yaşlı eşinin yanında bir gece diğer eşinin yanında iki veya üç gece geçirmek üzere anlaşma yaparlar."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle dedi:

“Bu âyette iki eşi olup da, birinde sevdiği şeyleri bulamayan ve diğerini buna tercih eden kocadan bahsedilmektedir. Yüce Allah, bu durumda olan kişinin, eşine:

“Dilersen diğer eşimi sana tercih etmeme tahammül gösterirsin, ben de senin yalnızlığını giderir, nafakanı sağlarım ve yanımda kalırsın. Dilersen de seni serbest bırakırım" demesini emretti. Kocası eşini muhayyer bıraktıktan sonra eşi bu duruma razı olursa bunda bir sakınca yoktur. Yüce Allah'ın:

“...Uzlaşmak daha hayırlıdır..."" âyeti da bu mânâdadır. Yani kocanın eşini ayrılmak veya kalmak konusunda muhayyer bırakması, uzun bir süre diğer eşini kendisine tercih etmesinden daha hayırlıdır.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle dedi. "Bu âyette eşi yaşlı olan adamdan bahsedilmektedir. Bu kişi, genç birini eşinin üzerine kuma getirince çocuklarının annesini bırakmak istemeyip, kendi nefsinden ve malından bir şeyler vererek onunla anlaşır. Bu anlaşmanın kendi gönül rızasıyla olması gerekir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken:

“Bu âyet Ebu's- Senâbil b. Ba'kek hakkında inmiştir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken:

“Bu âyet Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Sevde binti Zem'a hakkında inmiştir" dedi.

Ebû Dâvud, İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'ın helallatdan en sevmediği şey talaktır" buyurmuştur.

Hâkim'in Kesîr b. Abdillah'tan, onun babasından, onun da dedesinden bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Müslümanlar arasında anlaşmak caizdir. Ancak helali haram kılarak veya haramı helal kılarak yapıları anlaşma caiz değildir. Haramı helal kılan şartlar dışında Müslümanlar şartlarına bağlıkalırlar" buyurmuştur.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır..." âyetini açıklarken:

“Kadın anlaşma anında kocasından payını alırken bencilleşir" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır..." âyetini açıklarken:

“Bir şeye heveslenerek onu korumasıdır" dedi. "Adil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında eşitlik yapamayacaksınız..." âyeti hakkında ise:

“Sevgide ve cinsel hayatta eşitsizlik olur mânâsındadır" dedi. "...Bir tarafa kalben tamamen meyletmeyin ki diğerini askıdaymış gibi bırakmış olmayasınız..." âyetini açıklarken de:

“Yani ne dul ne de evli gibi askıda bırakmayın mânâsındadır" dedi.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Ebî Muleyke'den bildirir:

“Adil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında eşitlik yapamayacaksınız..." âyeti Hazret-i Âişe hakkında inmiştir. Zira Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu bütün hanımlarından daha fazla severdi."

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve İbnu'l- Münzir'in bildirdiğine göre Hazret-i Âişe der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gecelerini hanımları arasında eşit bir şekilde paylaştırır ve:

“Allahım! Benim elimden gelen taksimat budur. Senin gücünün yettiği ve benim gücümün yetmediği şeylerde beni kınama" diye dua ederdi.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve İbn Cerîr'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kimin iki eşi olur da birine fazla meylederse, kıyamet gününde vücudunun bir tarafı çarpık olarak haşrolunur" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:

“Öncekiler kumalar arasında eşit davranmayı müstehap görürlerdi. Hatta kişi hanımlarının yanına gittiği zaman aynı kokuyu sürünürdü."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Câbir b. Zeyd:

“Benim iki hanımım vardı. İkisi arasında adil davranırdım. Hatta öpücükleri bile sayardım" dedi.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Muhammed b. Şîrîn iki hanımı olan kişi hakkında:

“Önceleri kişi, birinin evinde abdest alıp diğerinin evinde almamayı hoş görmezdi" dedi.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbrâhim(-i Nehaî) şöyle demiştir:

“Öncekiler (Sahabe ve diğerleri), kumalar arasında o kadar adil davranırlardı ki, yiyeceklerden artakalan kavut (dövülmüş buğday) ve yiyecekleri ölçülemediği için avuçlayarak aralarında bölüştürürlerdi."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Mes'ud:

“Adil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında eşitlik yapamayacaksınız..." âyetini açıklarken:

“Burada cinsel ilişki kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Abîde:

“Adil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında eşitlik yapamayacaksınız..." âyetini açıklarken:

“Burada sevgi ve cinsel ilişki kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“Adil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında eşitlik yapamayacaksınız..." âyetini açıklarken:

“Burada sevgi kastedilmektedir" dedi. "...Bir tarafa kalben tamamen meyletmeyin..." âyeti hakkında ise:

“Burada cinsel ilişki kastedilmektedir" dedi. "...Ki diğerini askıdaymış gibi bırakmış olmayasınız..." âyetini açıklarken de:

“Yani ne dul, ne de evli gibi askıda bırakmayın mânâsındadır" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid:

“Adil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında eşitlik yapamayacaksınız..." âyetini açıklarken:

“Burada sevgi kastedilmektedir" dedi. "...Bir tarafa kalben tamamen meyletmeyin ki diğerini askıdaymış gibi bırakmış olmayasınız..." âyetini açıklarken de:

“Burada da kötülüğe taammüt etmek kastedilmektedir" dedi."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken:

“Âyetteki meyletmekten kasıt, birine nafaka vermeyip ona gün ayırmamaktır" dedi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Dahhâk bu âyeti açıklarken:

“Burada birini sevip birini sevmemek kastedilmektedir. Sen aralarında adil davran" dedi.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Diğerini askıdaymış gibi bırakmış olmayasınız..." âyetini açıklarken:

“Eşinizi hem boşanmamış hem de kocası yokmuş gibi muallakta bırakmayın mânâsındadır" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Askıdaymış gibi..." ifadesini açıklarken:

“Hapisli gibi tutmayın mânâsındadır" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Ayrılırlarsa..." ifadesini açıklarken:

“Burada boşanmak kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“.. .Allah her şeyi kaplayandır, Hamid'dir" âyetini açıklarken:

“Yaratıklarına ihtiyacı olmayan ve kendisine hamd edilendir, mânâsındadır" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Hazret-i Ali'den bunun aynısını bildirir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Vekil olarak Allah yeter" âyetini açıklarken:

“Koruyucu olarak Allah yeter, mânâsındadır" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katide:

“Ey insanlar! Allah dilerse sizi yok eder, başkalarını getirir...'" âyetini açıklarken:

“Vallahi Allah yarattıklarından dilediğini helak etmeye ve onlardan sonra başkalarını yaratmaya kadirdir, mânâsındadır" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

134. Âyetin Tefsiri

Kim dünya mükâfatını isterse, bilsin ki, dünyanın da, âhiretin de bütün mükâfatı Allah’ın katındadır. Allah söylenenleri işitici ve yapılanları görücüdür.

Bu bölümü tek başına aç →

135. Âyetin Tefsiri

"Ey Mü’minler! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin; ister zengin, ister fakir olsun, Allah onlara daha yakındır. Adaletinizde heveslere uymayın. Eğer eğriltirseniz veya yüz çevirirseniz bilin ki, Allah işlediklerinizden şüphesiz haberdardır."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Ey Mü’minler! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin; ister zengin, ister fakir olsun, Allah onlara daha yakındır. Adaletinizde heveslere uymayın. Eğer eğriltirseniz veya yüz çevirirseniz bilin ki, Allah işlediklerinizden şüphesiz haberdardır" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yüce Allah, müminlere kendileri, ana babaları ve çocukları aleyhine olsa bile hakkı söylemelerini, kişiyi zenginliğinden dolayı kayırmamalarını, kişiye miskinliğinden dolayı merhamet etmemelerini, hakkı bırakarak haksızlık etmemelerini ve şahitlik ederken (gerçeği gizlemek için) gereksiz şeyler söylememelerini emretmiştir.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Zühd'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebû Nuaym'ın, Hilye'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Ey Mü’minler! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin; ister zengin, ister fakir olsun, Allah onlara daha yakındır. Adaletinizde heveslere uymayın. Eğer eğriltirseniz veya yüz çevirirseniz bilin ki, Allah işlediklerinizden şüphesiz haberdardır'" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“İki davalının davalaşmak için hakimin yanında oturması halinde, hakimin birine yumuşak davranırken diğerinden yüz çevirmesi kastedilmektedir" dedi.

İbnu'l-Münzir, İbn Cerîr vasıtasıyla İbn Abbâs'ın azatlısından bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Medine'ye geldiği zaman ilk olarak Bakara Sûresi, sonrasında da Nîsa Sûresi inmişti. Kişi bir davada, oğlu veya yakın akrabaları için şahitlik ederdi. Bu yakınının darlık içinde olmasından dolayı, eli genişleyince ödemesi için şahitlik ederken boş şeyler söyler ve gerçekleri gizlerdi. Bunun üzerine:

“Ey Mü’minler! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin; ister zengin, ister fakir olsun..." âyeti indi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî bu âyet hakkında şöyle dedi:

“Bu âyet Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında İnmiştir. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında biri zengin, biri fakir iki kişi davalaşmıştı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) fakirin zengine zulmetmeyeceğini düşünerek fakirden yanaydı. Yüce Allah bunu, fakir ve zengin arasında adaletle hükmetmesi dışında kabul buyurmadı."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle dedi: Burada şahitlikten bahsedilmektedir. Ey insanoğlu! Kendi nefsine, anne babanın, yakınlarının, akrabalarının veya toplumun ileri gelenleri aleyhine olsa bile şahitlikte doğruluktan ayrılma. Şahitlik insanlar için değil Allah içindir. Yüce Allah adalet ve doğruluğa razı olmuştur. Yeryüzündeki mizan da adalettir. Allah onunla kuvvetliden zayıfa, yalancıdan doğru söyleyene, haksızdan hak edene vermektedir. Adaletle doğru söyleyeni doğrulayıp, yalan söyleyeni yalanlamaktadır. Yüce Allah zulmedeni kınayıp, adaletle insanların arasını sulh etmektedir. Ey insanoğlu! "...İster zengin, ister fakir olsun, Allah onlara daha yakındır..."' âyeti şu mânâdadır:

“Allah zengini de, fakiri de bilendir. Ne zenginin zenginliği, ne de fakirin fakirliği seni bildiğin şeyde şahitlik ederken haktan alıkoymasın. Doğru olan da budur. Bize bildirilene göre Allah'ın Peygamberi Hazret-i Musa:

“Ey Rabbim! Yeryüzüne vermiş olduğun en değerli şey nedir?" deyince, Yüce Allah:

“Verdiğim en yüce şey adalettir" buyurmuştur.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Eğer eğriltirseniz veya yüz çevirirseniz..." âyetini açıklarken:

“Doğru söyleyip gerçeği göstererek şahitlik etmemek için gereksiz şeyler söylemektir. Yüz çevirmekten kasıt, şahitlik yapmamaktır" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Mücâhid'den bildirir: (.....) ifadesinden kasıt, gerçeği söylememektir. (.....) ifadesinden kasıt da şahitlik etmemektir."

Âdem ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Eğer eğriltirseniz..." ifadesini açıklarken:

“Gerçekleri değiştirerek söylemek mânâsındadır" demiştir. "...Yüz çevirirseniz..." ifadesi için de:

“Burada şahitlik etmemek kastedilmektedir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

136. Âyetin Tefsiri

"Ey Mü’minler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği Kitab'a inanmakta sebat gösterin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkar ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır."

Sa'Iebî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Abdullah b. Selâm, Esed, Useyd b. Ka'b, Sa'lebe b. Kays, Selâm (Abdullah b. Kays'ın kız kardeşinin oğlu), kardeşi oğlu Seleme ve Yamîn b. Yamîn, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına giderek şöyle dediler:

“Yâ Resûlallah! Biz sana, Kitab'ına, Mûsa'ya (aleyhisselam), Tevrât'a ve Uzeyr'e (aleyhisselam) iman ettik. Diğer peygamberler ve kitapları da inkar edeceğiz" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'a, peygamberi Muhammed'e, kitabı Kur'âtı'a ve önceki bütün kitaplara iman edin" buyurdu. Onlar:

“Hayır öyle yapmayacağız" deyince:

“Ey Mü’minler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği Kitap'a inanmakta sebat gösterin...'" âyeti indi. Bunun üzerine onların hepsi iman ettiler.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“Ey Mü’minler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitap'a ve daha önce indirdiği Kitap'a inanmakta sebat gösterin..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Burada Ehl-i Kitâb kastedilmektedir. Yüce Allah onlardan Tevrât'a, İncîl'e ve Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) İman edeceklerine dair ahid almıştı. Onlar da Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) iman edeceklerine dair söz vermişti. Allah, Peygamberini gönderdiği zaman onları Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Kur'ân'a iman etmeye çağırarak onlardan almış olduğu ahdi hatırlattı. Ehl-i Kitâb'dan bir kısmı iman ederken bir kısmı da inkar etti."

Bu bölümü tek başına aç →

137. Âyetin Tefsiri

"Doğrusu inanıp sonra inkar edenleri, sonra inanıp tekrar inkar edenleri, sonra da inkarları artmış olanları Allah bağışlamaz; onları doğru yola eriştirmez."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:

“Burada Yahudiler ve Hıristiyanlar kastedilmektedir. Yahudiler önce Tevrât'a iman edip sonra inkar etmişlerdir. Hıristiyanlar da incil'e iman ettikten sonra inkar etmişlerdir."

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“Doğrusu inanıp sonra inkar edenleri, sonra inanıp tekrar inkar edenleri, sonra da inkarları artmış olanları Allah bağışlamaz; onları doğru yola eriştirmez" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Burada Tevrât'a iman edip sonra inkar eden Yahudiler ve İncîl'e iman edip sonra inkar eden Hıristiyanlar kastedilmektedir. Sonra onlar küfürlerinde aşırı giderek Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) inkar etmişlerdir. Allah'ın âyetlerini inkar etmelerinden dolayı Yüce Allah onları doğru yola erdirmeyecektir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd bu âyeti açıklarken:

“Burada iki defa iman ettikten sonra iki defa inkar eden münafıklar kastedilmektedir. Sonra onlar bu küfürlerinde aşırı gitmişlerdir" dedi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken:

“Burada münafıklar kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali mürted hakkında:

“Ben dinden çıkan kişinin üç defa tövbe etmesini isterim" dedi. Sonra da:

“Doğrusu inanıp sonra inkar edenleri, sonra inanıp tekrar inkar edenleri, sonra da inkarları artmış olanları Allah bağışlamaz..."' âyetini okudu.

İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin Sünen'de bildirdiğine göre Müslümanlardan düşmana kaçmış birini Fudâla b. Ubeyd'in yanına getirdiler. Fudâla b. Ubeyd, ona nasıl Müslüman olacağını öğretti ve bu kişi Müslüman oldu. Bu adam ikinci defa düşmana kaçınca onu bir daha getirdiler. Yine ona nasıl Müslüman olacağını öğretti ve bir daha Müslüman oldu. Üçüncü defa kaçınca onu bir daha yanına getirdiler. Fudâla b. Ubeyd:

“Doğrusu inanıp sonra inkar edenleri, sonra inanıp tekrar inkar edenleri, sonra da inkarları artmış olanları Allah bağışlamaz; onları doğru yola eriştirmez"' âyeti ile hüküm vererek adamın boynunu vurdu.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Sonra da inkarları artmış olanları Allah bağışlamaz..." âyetini açıklarken:

“Burada ölene kadar küfürleri üzerinde kalanlar kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Mücâhid'den bunun aynısını bildirir.

Bu bölümü tek başına aç →

138. Âyetin Tefsiri

Kendileri için gerçekten acıklı bir azap olduğunu münâfıklara müjdele!...

Bu bölümü tek başına aç →

139. Âyetin Tefsiri

"Onlar, inananları bırakıp da kâfirleri dost edinirler; onların tarafında bir şeref ve kudret mi arıyorlar? Doğrusu kudret bütün olarak Allah'ındır."

Hâkim, Târih'te, Deylemî ve İbn Asâkir'in, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah her gün: «Ben izzet sahibi Rabbinizim. Kim dünya ve âhiret izzetini isterse izzet sahibine itaat etsin» buyurur."

Bu bölümü tek başına aç →

140. Âyetin Tefsiri

"O, size Kitâb'da «Allah'ın âyetlerinin inkar edildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, başka bir söze geçmedikçe, onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz» diye İndirdi. Doğrusu Allah münafıkları ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ebû Vâil:

“Kişi bîr mecliste oturur ve beraber oturduğu kişileri güldürmek için onlara yalandan şeyler anlatır. Bunun üzerine Yüce Allah o meclisin tümüne öfkelenir" dedi. Bu sözü İbrâhim en-Nehaî'ye zikredilince şu karşılığı verdi:

“Ebû Vâil doğru söylemiştir. Bu konu Allah'ın Kitâb'ında:

“O, size Kitâb'da "Allah'ın âyetlerinin inkar edildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, başka bir söze geçmedikçe, onlarla bir arada oturmayın..." şeklinde geçmiyor mu?"

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki: En'âm Sûresinin:

“Âyetlerimizi çekişmeye dalanları görünce, başka bir bahse geçmelerine kadar onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle beraber oturma" âyeti indikten sonra, bundan daha ağır olan Nisâ Sûresinin:

“...Yoksa siz de onlar gibi olursunuz..." âyeti indi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle dedi:

“Müşrikler, Müslümanlarla oturdukları zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Kur'ân'ı alay konusu ediyorlardı. Yüce Allah, müşrikler başka bir bahse geçmedikçe Müslümanların onlarla oturmasını yasakladı."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Allah münafıkları ve kafirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır" âyetini açıklarken:

“Burada Kur'ân'ı alay konusu edinen Medine'nin münafıkları ile Mekke müşrikleri kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Sizi gözleyenler, Allah'tan size bir zafer gelirse... Eğer kafirlere bir pay çıkarsa, onlara: «Size üstünlük sağlayarak sizi müminlerden korumadık mı?» derler" âyetini açıklarken şöyle dedi: Burada müminleri gözetleyen münafıklardan bahsedilmektedir. Eğer Müslümanlar düşmanlarından bir ganimet elde ederlerse, münafıklar:

“Biz sizinle beraber değil miydik? Ganimetten aldığınız gibi bize de bir pay verin" derler. Eğer kâfirler Müslümanlardan bir şey elde ederlerse münafıklar onlara:

“Biz sizin galip gelmeniz için size yardımda bulunmadık mı? Sizi Müslümanların mağlup etmesinden korumadık mı?" derler.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Size üstünlük sağlayarak sizi müminlerden korumadık mı?, derler" âyetini açıklarken:

“Sizin galip gelmenizi sağlamadık mı?" mânâsındadır, dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

141. Âyetin Tefsiri

"Sîzi gözleyenler, Allah'tan sîze bîr zafer gelirse, «Sizinle beraber değil miydik?» derler; eğer kâfirlere bir pay çıkarsa, onlara: «Sîze üstünlük sağlayarak sîzi müminlerden korumadık mı?» derler. Allah kıyamet günü aranızda hüküm verir. Allah inkarcılara, inananlar aleyhinde asla fırsat vermeyecektir."

Abdurrezzâk, Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Hâkim'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali'ye:

“Yüce Allah:

“...Allah inkarcılara, inananlar aleyhinde asla fırsat vermeyecektir" buyurur. Oysa onlar bizimle savaşıyor ve bize galip gelerek bizi öldürüyorlar" denilince, Ali soran kişiye:

“Yaklaş! Yaklaş!" dedi ve:

“Allah kıyamet günü aranızda hüküm verir. Allah inkarcılara, inananlar aleyhinde asla fırsat vermeyecektir" âyetini okudu.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali:

“Allah inkarcılara, inananlar aleyhinde asla fırsat vermeyecektir" ' âyetini açıklarken:

“Yüce Allah'ın, inkarcılara bu fırsatı âhirette vermeyeceği kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Allah inkarcılara, inananlar aleyhinde asla fırsat vermeyecektir" âyetini açıklarken:

“İnkarcılara bu fırsatı kıyamet gününde vermeyecek, mânâsındadır" dedi. '

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Ebû Mâlik'ten bunun aynısını bildirir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) ifadesini açıklarken:

“İnkarcıların kıyamet gününde hiçbir delillerinin olmayacağı kastedilmektedir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

142. Âyetin Tefsiri

"Şüphesiz münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar; halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) bu âyeti açıklarken şöyle dedi:

“Kıyamet gününde münafığa da, mümine de birer nur (ışık) verilecektir. Kıyamet gününde o nurla yürüyeceklerdir. Ancak sırat köprüsüne gelindiğinde münafığın nuru sönecek ve mümin kendi nuruyla yoluna devam edecektir. Allah'ın oyunlarını başlarına çevirmesi de bu şekildedir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Onların oyunlarını başlarına çevirmektedir..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Kıyamet gününde münafıklara da (mümin gibi) bir nur (ışık) verilecektir ve dünyada olduğu gibi Müslümanlarla beraber yürüyeceklerdir. Sonra Yüce Allah onların nurlarını söndürecek ve kendilerini karanlıklar içinde bırakacaktır."

İbnu'l-Münzir de Mücâhid ve Saîd b. Cübeyr'den bunun aynısını bildirir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc bu âyeti açıklarken:

“Bu âyet Abdullah b. Ubey ve Ebû Âmir b. en-Nu'mân hakkında inmiştir" dedi.

İbn Ebi'd-Dünyâ, es-Samt, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyete dayanarak kişinin:

“Üşeniyorum" demesini sevmezdi.

Ebû Ya'la'nın İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim insanların gördüğü yerde namazını güzelce kılar, yalnız kaldığı yerde de kötü kılarsa bu kişi Rabbini hafife almış olur" buyurmuştur.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“Onlar... insanlara gösteriş yaparlar..." âyetini açıklarken:

“Vallahi münafık, insanların arasında olmasaydı namaz kılmazdı. Onlar ancak gösteriş ve nam için namaz kılarlar" dedi.

İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Allah'ı da pek az hatıra getirirler..." âyetini açıklarken:

“Az olmasının sebebi, ibadetlerinin Allah'tan başkasına olmasından dolayıdır" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Allah'ı da pek az hatıra getirirler..." âyetini açıklarken:

“Münafığın zikrinin az olması, Allah'ın zikrini kabul etmeyişindendir. Allah'ın red ettiği bütün şeyler az, kabul ettiği her şey de çoktur" dedi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali:

“Takva ile olan amel azalmaz. O zaman Allah'ın kabul ettiği amel nasıl az olur!" demiştir.

Müslim, Ebû Dâvud ve Beyhakî'nin, Sünen'de Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Böylesi bir namaz münafığın namazıdır. O oturup güneşi gözetir. Güneş şeytanın iki boynuzu arasında olduğu zaman kalkar ve bir çırpıda dört rekat namazı kılar. O bu namazının içinde Allah'ı çok az zikreder" buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

143. Âyetin Tefsiri

"Münafıklar, küfür ile iman arasında bocalamaktadırlar. Ne bu müminlere bağlanırlar, ne de şu kâfirlere. Allah kimi doğru yoldan saptırırsa, sen artık ona kurtuluş yolu bulamazsın."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki:

“Müminin, münafığın ve müşrikin durumu bir vadinin kenarına gelen üç kişiye benzer. Biri vadinin içine inip karşı tarafa geçer. Diğeri inip vadinin ortasına ulaşınca vadinin üst kenarında duran kişi kendisine: «Vay haline nereye gidiyorsun? Helak olmaya mı, tekrar yerine dön» diye seslenir. Karşı tarafa geçen de kendisine: «Kurtuluşa gel» diye seslenir. Bu kişi de bir ona, bir buna bakarken sel gelir ve kendisini helak eder. Burada vadiyi geçen kişi mümindir. Helak olan kişi, bir ona bir buna bakan ve ne karşıya geçen, ne de geri dönen münafıktır. Yerinde kalan kişi de kâfirdir."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“Münafıklar, küfür ile iman arasında bocalamaktadırlar. Ne bu müminlere bağlanırlar, ne de şu kâfirlere..."' âyetini açıklarken şöyle dedi: Bunlar ne halis mümin olanlar, ne de açıkça şirk koşanlardır. Bize bildirilene göre bu konuda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) örnek vererek mümini, münafığı ve kâfiri vadi kenarında olan üç kişilik bir gruba benzetirdi. Mümin vadiye iner ve karşı tarafa geçer. Sonra münafık iner ve müminin yanına varacağı zaman kâfir kendisine:

“Yanıma gel sana bir şey olmasından korkuyorum" diye seslenir. Mümin kişi de:

“Yanıma gel, yanımda şu şu var" diye yanındaki şeyleri saymaya başlar. Münafık ikisinin arasında tereddütte kalır ve bu sırada su gelip kendisini helak eder. Yani münafık sürekli şek ve şüphe içinde kalır. Ölüm geldiği zaman da o şek ve şüphe üzere ölüp gider.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Münafıklar, küfür ile iman arasında bocalamaktadırlar. Ne bu müminlere bağlanırlar, ne de şu kâfirlere..." âyetini açıklarken:

“Münafıklar ne Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına, ne de Yahudilere bağlanırlar" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd: (.....) âyetini açıklarken:

“İslam ile küfür arasında bocalayıp dururlar" dedi.

Abd b. Humeyd, Buhârî, Târih'te, Müslim, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Münafığın durumu iki sürü arasında şaşırıp kalan koyun gibidir. Bir o sürüye, bir diğer sürüye gidip gelir. Hangisine katılacağını da bilmez" buyurmuştur.

Ahmed ve Beyhakî'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kıyamet gününde münafığın durumu iki sürü arasında kalan koyun gibidir. Hangi sürüye katılsa onu süserler" buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

144. Âyetin Tefsiri

"Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?"

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Kendi aleyhinize Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?" âyetini açıklarken:

“Yüce Allah'ın insanlar hakkında kesin delilleri vardır ki:

“Kendi aleyhinize apaçık delil mi vermek istiyorsunuz?" buyurmaktadır.

Abdurrezzâk, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kur'ân'da geçen her "Sultân" kelimesi delil mânâsındadır" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

145–146. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:147

Bu bölümü tek başına aç →

147. Âyetin Tefsiri

"Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasmdadırlar. Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın. Ancak tövbe edip durumlarını düzelten, Allah'a sarılan ve dinlerini Allah için halis kılanlar müstesnadırlar. Bunlar müminlerle birliktedirler. Allah müminlere büyük bir ecir verecektir. Eğer sîz îman eder ve şükrederseniz» Allah size neden azap etsin! Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir."

Firyâbî, ibn Ebî Şeybe, Hennâd, Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ, Sifatu'rı- Nâr'da, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:

“Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar..."' âyetini açıklarken:

“Münafıklar üstlerine kilitlenmiş demir tabutlar içinde Cehennem ateşine atılacaklardır" dedi. Diğer bir lafızda:

“Bu tabutlar üzerlerine kilitlidir ve onu nereden açacaklarını bilemezler" dediği zikredilen Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre:

“Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar.. ." âyetini açıklarken:

“En aşağı tabakadan kasıt, kapıları olan demirden evler ki, bu kapılar üzerlerine kapatılıp alttan ve üstten yakılacaklardır" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre:

“Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar..." âyetini açıklarken:

“Burada üzerlerine kapatılacak olan tabutların içinde olacakları kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar..." âyetini açıklarken:

“Burada ateşin en alt tabakası (yani dibi) kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Abdullah b. Kesîr:

“Tabakalar ifadesiyle üst üste evler kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebi'd-Dünyâ'nın, Sifatu'n-Nâr'da, Ebu'l-Ahvas'tan bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:

“Cehennem ahalisinin hangi kısmı azabın şiddetlisini çekecektir?" deyince, bir kişi:

“Münafıklar çekecektir" cevabını verdi. İbn Mes'ûd:

“Doğru söyledin, nasıl azaplandırılacaklarını biliyor musun?" diye sorunca da bu kişi:

“Hayır bilmiyorum" karşılığını verdi. Bunun üzerine İbn Mes'ûd şöyle dedi:

“Bunlar demir tabutlar içine konulurlar ve tabutlar üzerlerine kapatılarak Cehennemin alt tabakalarında ok demirinden daha dar fırınlara bırakılırlar. Buraya: «Hüzün kuyusu» denilir. Bu kuyular amellerinden dolayı sonsuza kadar üzerlerine kapanır."

İbn Ebi'd-Dünyâ, îhlâs'ta, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî, Şuab'da Muâz b. Cebel'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni Yemen'e gönderdiği zaman:

“Bana tavsiyede bulun" dedim. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Dininde ihlâslı (samimi) ol ki, az amel sana kâfi gelsin" buyurdu.

İbn Ebi'd-Dünyâ, îhlâs'ta ve Beyhakî'nin, Şuab'da bildirdiğine göre Sevbân der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Dininde ihlâslı olanlara ne mutlu. Onlar hidayetin ışığıdırlar. Onların üzerindeki karanlık fitnelerin her türlüsü aydınlanır" buyurdu.

Beyhakî'nin bildirdiğine göre Eşlem kabilesinden biri olan Firâs der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bana dilediğinizi sorun" deyince, bir kişi yüksek bir sesle:

“Yâ Resûlallah! İslam nedir?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Namaz kılmak ve zekat vermektir" buyurdu. Bu kişi:

“İman nedir?" deyince de, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İhlastır" cevabını verdi. Adam:

“Yakin nedir?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kıyamet gününe inanmaktır" karşılığını verdi.

Bezzâr'ın hasen bir isnâdla Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Veda haccında şöyle buyurmuştur:

“Benim diyeceklerimi işiten ve iyice anlayan kişiyi Yüce Allah güzelleştirsin. Zira nice bilgi sahibi kişi vardır ki bu bilgiyi anlamaktan uzaktır. Şu üç şeyi mümin kişinin kalbi reddetmez. Allah için ihlâslı amel etmeyi, Müslümanların idarecisine bağlı olmayı ve cemaatten ayrılmamayı. Çünkü onların duaları arkalarını korur" buyurmuştur.

Nesâî, Mus'ab b. Sa'd'dan bildirir: Babam kendini Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı olmayan kişilerden daha üstün olduğunu düşününce Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah zayıfların duası, namazı ve ihlâsıyla bu ümmete yardım etmektedir" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, el-Mervezî, Zühd'de ve Ebu'ş-Şeyh b. Hayyân, Mekhûl'den bildirir: Bize ulaştığına göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kul kırk gün halis bir şekilde Allah'a ibadet ederek sabahlarsa mutlaka hikmet pınarları kalbinden diline akar" buyurmuştur.

Ahmed ve Beyhakî'nin, Ebû Zer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İhlaslı bir şekilde kalbiyle iman eden, kalbi selim ve dili sadık olan, nefsi mutmain ve ahlâkı doğru olan, kulakları dinleyen, gözleri hakikati gören kişi kurtuluşa ermiştir. Kulaklar hakkı dinler, gözler de kalbin idrak ettiğini ikrar eder. Kalbi idrak eden kişi kurtuluşa ermiştir. "

Hakîm et-Tirmizî'nin, Nevâdiru'l-Usûl'da, Zeyd b. Erkam'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Halis bir kalple: «Lâ ilâhe illallah» diyen kişi Cennete girecektir" buyurdu. Ashâb:

“Yâ Resûlallah! "Lâ ilâhe illallah'ın" ihlâsı nedir?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Lâ ilâhe illallah'ın sahibini haramlardan korumasıdır" karşılığını verdi.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Zühd'de, Hakîm et-Tirmizî ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Sumâme der ki: Havâriler, İsa'ya (aleyhisselam):

“Ey Allah'ın ruhu! Allah'a karşı muhlis olan kimdir?" diye sorunca:

“Amelini Allah için yapan ve amelinden dolayı insanlar tarafından methedilmeyi sevmeyen kişidir" cevabını verdi.

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Ebû İdrîs der ki:

“Kişi, Allah için yaptığı bir amelden dolayı methedilmeyi sevdiği müddetçe ihlâsın hakikatine eremez."

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin. Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir." âyetini açıklarken:

“Yüce Allah şükredenlere ve müminlere azap etmeyecektir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

148. Âyetin Tefsiri

"Allah, zulme uğrayanların dışında, çirkin sözün açıkça söylenmesinden hoşlanmaz. Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Allah, zulme uğrayanların dışında, çirkin sözün açıkça söylenmesinden hoşlanmaz..." âyetini açıklarken:

“Allah, kişinin kişiye, mazlum olması dışında beddua etmesini sevmez. Fakat mazlumun zalime beddua etmesine izin vermiştir. Ancak sabrederse kendisi için daha hayırlıdır" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) bu âyeti açıklarken şöyle dedi:

“Burada birine zulmedenden bahsedilmektedir. Mazlum zulmedene beddua etmesin. Fakat:

“Allahım! Ona karşı bana yardımcı ol, hakkımı ondan al ve kendisiyle istediği şeyin arasına gir" diyerek buna benzer bir şekilde dualar edebilir.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken:

“Yüce Allah, mazlum kişinin beddua etmesini mazur görmüştür" dedi.

Ebû Davud'un bildirdiğine göre Hazret-i Âişe'nin bir şeyi çalındı ve beddua etmeye başladı. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ona beddua ederek (günahından dolayı hak etmiş olduğu cezayı) hafifletme" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe ve Tirmizî'nin, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kendisine zulmeden kişiye beddua eden kişi zulmedenden hakkını almış olur" buyurmuştur.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'den bildirir:

“Allah, zulme uğrayanların dışında, çirkin sözün açıkça söylenmesinden hoşlanmaz..." âyeti bir sahrada birine misafir olmak isteyen, ancak o kişi tarafından ağırlanmayan kişi hakkında inmiştir. Bize bildirilene göre de adam sadece onu misafir kabul edemeyeceğini söylemiştir."

Firyâbî, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken şöyle dedi: Burada birinin yanına misafir olarak giden ve ev sahibi tarafından gereği gibi ağırlanmayan, oradan ayrıldıktan sonra:

“Bu kişi bana kötü davrandı ve beni iyi ağırlamadı" diyen kişiden bahsedilmektedir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle dedi: Yüce Allah kişinin açıkça beddua etmesini sevmez. Fakat:

“Zulmedilen kişinin zulmedildiği kadar karşılık vermesinde bir sakınca yoktur" buyurmaktadır.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:

“Babam bu âyeti (.....) şeklinde okumuştur" deyip şöyle devam etti:

“Münafık kişi münafıklığından vazgeçinceye kadar ona açıkça kötü sarfedilebilir."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İsmâil:

“Allah, zulme uğrayanların dışında, çirkin sözün açıkça söylenmesinden hoşlanmaz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Dahhâk b. Muzâhim şöyle derdi:

“Bu mukaddem ve muahher olan şeydedir. Yüce Allah: (.....) Eğer siz iman eder ve şükrederseniz (çirkin söz söylemezseniz) Allah size neden azap etsin. Ancak zulmedilenlerin açıkça çirkin söz söylemelerinde bir sakınca yoktur" buyurmaktadır. Dahhâk âyeti bu şekilde okurdu. Sonra Dahhâk:

“Allah, zulme uğrayanların dışında, çirkin sözün açıkça söylenmesinden hoşlanmaz..." âyetini okuyarak:

“Durum ne olursa olsun Allah çirkin sözün açıkça söylenmesinden hoşlanmaz" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

149. Âyetin Tefsiri

Eğer hayırlı bir işi açıklar, yahut gizlerseniz veya size yapılan fenalığı bağışlarsanız, (bilin ki) Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır. Her şeye kadirdir.

Bu bölümü tek başına aç →

150–151. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:152

Bu bölümü tek başına aç →

152. Âyetin Tefsiri

"Onlar, Allah'ı ve peygamberlerini inkar ederler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isterler. «Kimine inanırız, kimini inkar ederiz» derler. Bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar, gerçek kafirlerdir, Biz de kafirler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Allah'a ve peygamberlerine iman edenler ve onlar arasında ayırım yapmayanlara (Allah) pek yakında mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle dedi:

“Burada Yahudiler ve Hıristiyanlar kastedilmektedir. Yahudiler, Tevrât ve Musa'ya (aleyhisselam) iman edip, İncîl'i ve İsa'yı (aleyhisselam) inkar ettiler. Hıristiyanlar da İncîl'e ve İsa'ya (aleyhisselam) iman edip, Kur'ân'ı ve Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) inkar ettiler. Onlar Yahudiliği ve Hıristiyanlığı din edindiler. Halbuki ikisi de bu şekilde Allah'tan değildir. Bunlar sonradan edinilen bidatlerdir. Onlar, bütün peygamberlerin kendisiyle gönderilmiş olan Allah'ın dini İslam'ı terk ettiler.

İbn Cerîr, Süddîve İbn Cüreyc'ten bunun aynısını bildirir.

Bu bölümü tek başına aç →

153–155. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:156

Bu bölümü tek başına aç →

156. Âyetin Tefsiri

"Ehl i Kitâb senden» kendilerine gökten bîr kitap indirmeni istiyor. Onlar Musa'dan» bunun daha büyüğünü istemişler de» «Bize Allah'ı apaçık göster» demişlerdi. Zulümleri sebebiyle hemen onları yıldırım çarptı. Bilâhare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler. Biz bunu da affettik ve Musa'ya apaçık delil (ve yetki) verdik. Söz vermeleri (ni takviye) için Tûr'u başlarına diktik de onlara, «Baş eğerek kapıdan girin» dedik, «Cumartesi günü sınırı aşmayın» dedik. Kendilerinden sağlam söz aldık. Sözleşmelerini bozmaları, Allah'ın âyetlerini inkar etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri, «Kalblerimiz perdelidir» demelerinden ötürü Allah» evet, inkarlarına karşılık onların kalblerini mühürledi, onun için bunların ancak pek azı inanır. İnkâr etmeleri ve Meryem'e büyük bir iftirada bulunmalarıdır.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b el-Kurazî der ki: Yahudilerden bazı kişiler Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Musa (aleyhisselam), Allah katından levhalar ile geldi. Sen de bize Allah katından levhalar getir ki, seni tasdik edelim" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ehl-i Kitâb senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor. Onlar Musa'dan, bunun daha büyüğünü istemişler de, «Bize Allah'ı apaçık göster» demişlerdi. Zulümleri sebebiyle hemen onları yıldırım çarptı. Bilâhare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler. Biz bunu da affettik. Ve Musa'ya apaçık delil (ve yetki) verdik. Söz vermeleri (ni takviye) için Tûr'u başlarına diktik de onlara, «Baş eğerek kapıdan girin» dedik, «Cumartesi günü sınırı aşmayın» dedik. Kendilerinden sağlam söz aldık. Sözleşmelerini bozmaları, Allah'ın âyetlerini inkar etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri, «Kalblerimiz perdelidir» demelerinden ötürü Allah, evet, inkarlarına karşılık onların kalblerini mühürledi, onun için bunların ancak pek azı inanır. İnkâr etmeleri ve Meryem'e büyük bir iftirada bulunmalarıdır'" âyetlerini indirdi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc bu âyeti açıklarken şöyle dedi: Yahudiler ve Hıristiyanlar, Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bize Allah katından: «Allah'dan filan ve filan kişiye! Siz Allah'ın Peygamberisiniz» diyen bir sahife getirmediğin müddetçe bizi davet etmiş olduğun şeyi kabul etmeyeceğiz" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ehl-i Kitâb senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor. Onlar Musa'dan, bunun daha büyüğünü istemişler de, «Bize Allah'ı apaçık göster» demişlerdi. Zulümleri sebebiyle hemen onları yıldırım çarptı. Bilâhare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler. Biz bunu da affettik. Ve Mûsa'ya apaçık delil (ve yetki) verdik" âyetini indirdi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle dedi: Yahudiler:

“Eğer gerçekten Allah'ın peygamberi isen, Mûsa'nın (aleyhisselam) getirmiş olduğu sahife gibi sen de bize gökyüzünden içinde yazı olan bir sahife getir" dediler.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“"Ehl-i Kitâb senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor..."âyetini açıklarken:

“Kendilerine (Yahudilere ve Hıristiyanlara) has bir kitap kastedilmektedir, (.....) kelimesi de:

“Apaçık mânâsındadır" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Bize Allah'ı apaçık göster..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Onlar Allah'ı görseler zaten görmüş olurlar. Ama onlar açıkça:

“Bize Alah'ı göster" dediler." Âyetteki kelimelerde takdim ve tehir vardır."

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb bu âyeti: (.....) şeklinde okumuştur.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:

“...Onları yıldırım çarptı..."âyetini açıklarken:

“Burada ölüm kastedilmektedir. Allah onları dediklerinden dolayı ceza olarak ecellerinden önce öldürdü. Dilediğince ölü bıraktıktan sonra da tekrar diriltti" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Tûr'u başlarına diktik..." âyetini açıklarken şöyle dedi: Allah, eteğinde bulundukları Tur dağını kaldırıp üstlerinde bulut gibi tuttu ve:

“Ya emrimi tutarsınız ya da dağı üzerinize bırakırım" buyurdu. Bunun üzerine onlar:

“Emrini tutacağız" deyince Allah dağı üzerlerine bırakmadı.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Onlara, «Baş eğerek kapıdan girin» dedik... «Cumartesi günü sınırı aşmayın» dedik...'" âyetini açıklarken:

“Bunun Beytu'l-Makdis'in kapılarından bir kapı olduğunu konuşurduk. Onlara Cumartesi günü balık yememe ve avlanmama emredilerek başka her şey helal kılındı" dedi. "Kendilerinden sağlam söz aldık...«Kalblerimiz perdelidir» demelerinden ötürü... Onların kalblerini mühürledi..."' âyeti hakkında ise şöyle dedi:

“Burada onların vermiş oldukları ahitleri bozmaları ve hakikati anlamadıkları kastedilmektedir. Onlar Allah'ın emirlerini bırakıp Peygamberlerini öldürdüklerinde, âyetlerini inkar ettiklerinde ve ahitlerini bozduklarında, Allah onların kalplerini mühürledi. Bunları yaptıkları zaman da onları lanetledi."

Bezzâr ve Beyhakî'nin, Şuab'da, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Mühürleyici kişi Arş'ın direğinde asılıdır. Allah'ın kanunları ihlal edilip cesaretle günah işlenince, Yüce Allah mühürleyici kişiyi gönderir ve günah işleyen kişinin kalbini mühürletir. Bundan sonra da onun hiçbir ameli kabul edilmez. "

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Meryem'e büyük bir iftirada bulunmalarıdır" âyetini açıklarken:

“Burada, Meryem'e (aleyhisselam) zina iftirasında bulunmaları kastedilmektedir" dedi.

Buhârî, Târih'te ve Hâkim'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:

“Senin durumun İsa'nın durumu gibidir. Yahudiler ona buğzedip annesine zina iftirasında bulundular. Hıristiyanlar ise onu çok severek, onu gerçekte olmadığı bir makama koydular. "

Bu bölümü tek başına aç →

157. Âyetin Tefsiri

"Allah'ın Resûlü Meryem oğlu İsa Mesih'i biz öldürdük, demeleri sebebiyledir. Oysa onu öldürmediler, asmadılar da. Fakat onlara öyle gösterildi. İhtilaf ettikleri konuda şüphe içindedirler. Onların zanna uymaktan başka bir bilgileri de yoktur. Kesinlikle onu öldürmediler."

Abd b. Humeyd, Nesâî, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Yüce Allah, İsa'yı (aleyhisselam) göğe yükseltmek isteyince, İsa (aleyhisselam) odasından içinde on iki havarisi bulunan diğer bir odaya başından su damlar bir şekilde geçti ve:

“Aranızdan bir kişi bana iman ettikten sonra beni on iki defa inkar edecektir. Benim benzerliğim hanginizin üzerine bırakılsın ve benim yerime öldürülüp benimle beraber benim derecemde olsun" diye sordu, içlerinden yaşça en küçük olan bir genç kalkınca, ona:

“Otur!" dedi. İsa (aleyhisselam) aynı şeyi tekrar edince, yine aynı genç ayağa kalktı. Ona bir daha:

“Otur!" dedi. Üçüncü defa aynı şeyi sorunca aynı genç bir daha kalkıp:

“Ben" dedi. Bunun üzerine İsa (aleyhisselam):

“İşte, sen osun" dedi ve İsa'nın (aleyhisselam) benzerliği onun üzerine bırakıldı. Sonra da İsa (aleyhisselam) evin küçük bir penceresinden göğe yükseltildi. Yahudilerin onu araması üzerine bu genci alıp götürdüler. Onu öldürdükten sonra da çarmıha gerdiler. Onlardan bazıları İsa'ya (aleyhisselam) iman ettikten sonra onu on iki defa inkar etti.

Bundan sonra insanlar iiç fırkaya ayrıldılar. Bir fırka:

“Allah bir süre bizimle beraberdi. Sonra göğe çıktı" dedi. Bunlar Ya'kûbiler idi. Diğer bir fırka:

“Allah'ın oğlu bir süre bizimle beraber idi. Sonra Allah onu göğe yülseltti" dedi. Bunlar da Nastûrî'lerdi. Sonuncu fırka:

“Allah'ın kulu ve Resûlü aramızdaydı" dedi. Bunlar da Müslümanlardı. Kâfir iki fırka Müslümanlara üstün gelerek onları öldürdüler. Ondan sonra Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilinceye kadar İslam gizli kalmıştı. Yüce Allah bu konuda:

“İsrâiloğullarından bir tâife îmân etti, bir tâife de inkar etti. Biz, inananları düşmanlarına karşı destekledik de üstün geldiler'" âyetini indirdi. Burada İsa (aleyhisselam) zamanında iman eden ve inkar eden iki fırka ile Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) dini ile kafirlere üstün gelmesi kastedilmektedir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“Allah'ın Resulü Meryem oğlu İsa Mesih'i biz öldürdük, demeleri sebebiyledir. Oysa onu öldürmediler, asmadılar da. Fakat onlara öyle gösterildi. İhtilaf ettikleri konuda şüphe içindedirler. Onların zanna uymaktan başka bir bilgileri de yoktur. Kesinlikle onu öldürmediler" âyetini açıklarken şöyle dedi: Bunlar iftihar ederek isa'yı (aleyhisselam) öldürüp çarmıha gerdiklerini iddia eden Yahudilerdir. Bize nakledildiğine göre İsa (aleyhisselam) ashâbına:

“Benzerliğim hanginizin üzerine atılsın ve öldürülsün?" diye sorunca, ashâbından bir kişi:

“Benim üzerime" dedi. O kişinin öldürülmesiyle Yüce Allah, Peygamberini korudu ve onu katına yükseltti.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Onlara öyle gösterildi..." âyetini açıklarken:

“Onlar İsa'ya (aleyhisselam) benzeyen başka birini Isa (aleyhisselam) sanarak çarmıha gerdiler. Ancak Yüce Allah, İsa'yı (aleyhisselam) diri olarak katına yükseltmiştir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Kesinlikle onu öldürmediler"' âyetini açıklarken:

“Onu öldürdüklerini zannettiler, ancak bu zanlarını kesin bir bilgiyle gideremediler" dedi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken:

“Onlar bu zanlarını kesin bir bilgi ile gidermediler" dedi.

İbn Cerîr, Cuveybir ve Süddî'den bunun aynısını bildirir.

Abdurrezzâk, Ahmed, Zühd'de ve İbn Asâkir'in, Sâbit el-Bunânî vasıtasıyla bildirdiğine göre Râfi':

“İsa b. Meryem yükseltildiği zaman yanında bir yün elbise, bir çift çoban mesti ve kuş avladığı sapanı vardı" dedi.

Ahmed, Zühd'de, Ebû Nuaym ve İbn Asâkir'in, Sâbit el-Bunânî vasıtasıyla bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:

“İsa (aleyhisselam) yükseltildiği zaman geriye bir yün elbise, bir çift çoban mesti ve kuş avladığı sapanından başka bir şey bırakmadı" dedi.

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Abdulcebbâr b. Abdillah b. Selmân der ki: İsa (aleyhisselam) yükseltildiği günün gece ashabının yanına gelip onlara:

“Allah'ın Kitab'ını geçim kaynağı olarak kullanmayın. Eğer böyle yapmazsanız, Allah sizi öyle minberlere oturtur ki, o minberlerin bir taşı dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır" dedi. Bu oturaklar Yüce Allah'ın, Kur'ân'da:

“Muktedir bir hükümdarın katında, doğruluk meclisindedirler" diye zikrettiği oturaklardır. Sonra, İsa (aleyhisselam) yükseltildi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Vehb b. Münebbih'den bildirir: Yüce Allah, İsa'ya (aleyhisselam) onun dünyadan çıkacağını haber verdiğinde Isa (aleyhisselam) ölümden korktu ve bu kendisine ağır geldi. Havarileri yanına davet ederek onlara yemek yaptı ve:

“Bu gece yanıma gelin, çünkü size ihtiyacım var" dedi. O gece Havariler yanına geldiğinde İsa (aleyhisselam) onlara yemek yedirdi ve kendilerine hizmette bulundu. Havariler yemeği bitirince, İsa (aleyhisselam) onların ellerini yıkamaya, kendi eliyle abdest aldırmaya ve ellerini kendi elbisesiyle silmeye başladı. Havariler bu hareketi ağır bir şey görerek bundan hoşlanmadılar. İsa (aleyhisselam):

“Dikkat edin. Bu gece yapacaklarımdan dolayı biri bana bir şey söylerse o benden değildir, ben de ondan değilim" dedi. Onlar da bunu kabul ettiler. İsa (aleyhisselam) onlara hizmette işlerini bitirince:

“Bu gece yaptıklarım size bir hizmettir. Benim yapmış olduğum gibi kendi nefsinizle birbirinize hizmet edin ve birbirinize karşı büyüklenmeyin. Bu gece sizden istediğim yardım ise, ecelimi geciktirmesi için var gücünüzle Allah'a dua etmenizdir" dedi. Havariler dua etmek için kendilerini zorladıklarında onları öyle bir uyku bastırdı ki dua etmeye güç yetiremez oldular. İsa (aleyhisselam) onları uyarmaya çalışarak:

“Sübhanallah, bana yardım edeceğiniz bu gecede sabredemez misiniz?" demeye başladı. Havariler:

“Vallahi bize ne olduğunu bilmiyoruz. Biz geceleri çokça sohbet ederdik. Ancak bu gece nedense buna gücümüz yetmiyor. Dua etmek istediğimiz zaman aramıza bir şeyler giriyor" karşılığını verdiler. İsa (aleyhisselam):

“Çoban götürülecek ve koyun sürüsü dağılacaktır" gibi şeyler söyleyerek öleceğini haber vermeye başladı. Sonra:

“Hakikat şu ki, sabah vakti horoz ötmeden önce biriniz beni üç defa inkar edecek, biriniz de beni az bir paraya satarak o parayı yiyecektir" dedi. Havariler oradan çıktılar ve dağıldılar.

Yahudiler, İsa'yı (aleyhisselam) arıyordu ki, Havarilerden Şemûn'u yakaladılar ve:

“Bu onun arkadaşlarındandır" dediler. Şemûn:

“Hayır, ben onun arkadaşı değilim" deyince onu bıraktılar. Şemûn başkaları tarafından bir daha yakalanınca yine İsa'nın (aleyhisselam) ashâbından olduğunu inkar etti. Bu sırada horozun sesini işitince ağladı ve üzüldü. Sabah vakti Havarilerden bir kişi, Yahudilere giderek:

“Size Mesih'in yerini söylersem bana ne vereceksiniz?" dedi. Onlar da kendisine otuz dirhem verince, bu parayı alıp onlara Mesih'in yerini söyledi. Bu sırada bir kişi İsa'ya (aleyhisselam) benzetilmişti. Bu kişiyi aldılar ve İsa (aleyhisselam) olduğundan emin bir şekilde onu iplerle bağladılar. Bir taraftan onu çekiyor, bir taraftan da:

“Hani sen ölüleri diriltir ve delileri iyileştirirdin. Kendini bu iplerden kurtarmayacak mısın?" diyerek ona tükürüyor ve üzerine dikenler atıyorlardı. Çarmıha gerileceği direğin yanına gelene kadar böyle devam ettiler. Yüce Allah, İsa'yı (aleyhisselam) katına yükseltti ve Yahudiler, İsa'ya (aleyhisselam) benzeyen kişiyi çarmıha gerdiler.

Bu kişi öylece orada yedi gün kaldı. Sonra İsa'nın (aleyhisselam) annesi ve tedavi ettiğinde Allah'ın deliliğini giderdiği kadın çarmıha gerilmiş kişinin yanına gelip ağlamaya başladılar. Isa (aleyhisselam) gelip:

“Niçin ağlıyorsunuz?" diye sorunca:

“Senin için ağlıyoruz" dediler. İsa (aleyhisselam):

“Yüce Allah beni kendi katına yükseltti ve bana hayırdan başka bir şey gelmedi. Bu kişi Yahudiler için benim bir benzerimdir. Havarilere söyleyin beni filan yerde beklesinler" dedi. On bir Havari, İsa'yı (aleyhisselam) o yerde beklediler. Ancak İsa'yı (aleyhisselam) satıp da yerini söyleye kişiyi kaybetmişlerdi. Isa (aleyhisselam) ashabına o kişiyi sorunca:

“Yaptığına pişman oldu ve kendini boğarak öldürdü" karşılığını verdiler. İsa (aleyhisselam):

“Eğer tövbe etseydi Yüce Allah tövbesini kabul ederdi" dedi. Sonra da Havarilere tâbi olan, kendisine Yuhanna denilen çocuğu sorup:

“O sizinle beraberdir, gidin, Yüce Allah her kişiye bir kavmin dilini verecektir. Kavminizi uyarın ve Allah'a davet edin" dedi.

İbnu'l-Münzir, Vehb b. Münebbih'den bildirir:

“İsa (aleyhisselam) yolculuk ettiği bir sırada su içmek için bir kadının yanına geldi ve:

“Bana içen herkesin öleceği suyundan içir, ben de sana içen herkesin hayat bulacağı suyumdan içireyim" dedi. İsa'nın (aleyhisselam) karşılaştığı bu bilge kadın:

“Herkesin hayat bulacağı su sana yetmiyor mu ki, içen herkesin öleceği sudan istiyorsun?" diye sorunca, İsa (aleyhisselam):

“Senin suyun acil olan dünya suyudur, benim suyum ise uhrevi (kişiye âhirette hayat veren iman) suyudur" dedi. Kadın:

“Sanırım sen İsa b. Meryem denilen kişisin" deyince:

“Evet o kişi benim. Seni, Allah'tan başkasına ettiğin ibadetleri bırakıp sadece Allah'a ibadet etmeye davet ediyorum" karşılığını verdi. Kadın:

“Dediklerin için bana bir delil getir" deyince de, İsa (aleyhisselam) "Bunun delili, kocanın yanına gittiğin zaman seni boşalmasıdır" karşılığını verdi. Kadın:

“Bunda apaçık bir delil var ki, İsrail oğullarının içinde kocası için benden daha değerli bir kadın yoktur. Eğer dediğin gibiyse senin doğru söyleyen biri olduğunu anlamış olurum" dedi. Kadın kocasının yanına geri döndü. Kocası genç ve kıskanç biriydi. Ona:

“Seni geciktiren şey nedir?" diye sorunca:

“Bana bir adam uğradı" diyerek İsa'yı (aleyhisselam) ona haber vermek istedi. Bunun üzerine adamın üzerine kıskançlık çöktü ve kadını boşadı. Kadın:

“Arkadaşım doğru söyledi" deyip, İsa'nın (aleyhisselam) peşinden gitti ve ona iman etti.

İsa (aleyhisselam) yirmi yedi Havarisi ile beraber bir eve gitmişti. Yahudiler onları burada kuşatıp içeri girince, Yüce Allah o Havarilerin hepsini İsa'nın (aleyhisselam) suretinde kıldı. Yahudiler:

“Bize büyü yaptınız, ya bize İsa'nın (aleyhisselam) kim olduğunu açıklarsınız ya da hepinizi bir bir öldürürüz" dediler. İsa (aleyhisselam) ashabına:

“Kim canının Cennet karşılığı satar?" diye sorunca, aralarından bir kişi:

“Ben satarım" dedi. Bu kişiyi alıp götürdüler ve öldürerek çarmıha gerdiler. İşte o zaman onlar için bir kişi İsa'ya (aleyhisselam) benzetildi ve Yahudiler, İsa'yı (aleyhisselam) öldürüp çarmıha gerdiklerini sandılar. Hıristiyanlar da onu İsa (aleyhisselam) sanmışlardı. Yüce Allah, İsa'yı (aleyhisselam) o gün katına yükseltmişti. O kadın İsa'nın (aleyhisselam) öldürülüp çarmıha gerildiği haberini alınca o ağacın yanında bir mescid edinerek ibadet edip İsa (aleyhisselam) için ağlamaya başladı. Ancak kadın üzerinden bir ses işitti. Bu ses tanıdığı bir ses, İsa'nın (aleyhisselam) sesiydi ve şöyle diyordu:

“Ey Filan! Vallahi onlar beni öldürmedi ve çarmıha germedi. Fakat onlar için bir kişi bana benzetildi. Buna delilim de bu gece Havariler senin evinde toplanacaklardır. Onlar on iki fırkaya ayrılacaklar ve her fırka bir kavmi Allah'ın dinine davet edecektir."

Akşam olup Havariler kadının evinde toplanınca, kadın onlara:

“Bu gece işittiğim bir şeyi size anlatacağım. Beni yalanlasanız da bu bir gerçektir. İsa'nın (aleyhisselam) sesini işittim, o:

“Ey filan! Vallahi ben öldürülmedim ve çarmıha gerilmedim" diyordu. Bunun delili de sizin evimde toplanmanızdır. Siz on iki fırkaya ayrılacaksınız" dedi. Havariler:

“Senin işittiğin doğrudur. Çünkü İsa (aleyhisselam) öldürülmedi ve çarmıha gerilmedi. Onun yerine filan kişi öldürülüp çarmıha gerildi. Biz de evinde ancak İsa'nın (aleyhisselam) demiş olduğu şey için toplanmış bulunmaktayız. Biz yeryüzünde davetçiler olarak çıkmak istiyoruz" dediler. Nastûr ve iki arkadaşı Rum tarafına (Anadolu'ya) gideceklerdi. Nastûr bir işinden dolayı o iki arkadaşıyla beraber gidememişti. Fakat iki arkadaşı gideceği zaman onlara:

“Yumuşak olun ve sert olmayın. Hiç bir şeyle de oyalanmayın" dedi.

Bu iki kişinin şehre gelmesi o şehrin bayram gününe kadar gelmişti. Kral ve ahalisi dışarı çıkmıştı ki bu iki kişi yanlarına giderek kralın önünde durdular. Sonra:

“Allah'tan korkun, siz Allah'a masiyette bulunup Allah'ın haram kıldığı şeyleri yapmaktasınız" diyerek Allah'ın dilediğince bir şeyler söylediler. Kral söylenenlerden dolayı üzüldü ve onları öldürmeye niyetlendi. Halk:

“Bu gün kan akıtılmayacak bir gündür. Sen bu iki kişiye üstün gelmiş bir durumdasın. Dilersen bayramımız bitene kadar onları hapsedelim. Sonra onlara dilediğini yaparsın" dedi. Kral onların hapsedilmesini emretti. Sonra da onları unuttu. Nastûr gelip onları sorunca onların hapiste olduğunu haber verdiler. Onların yanına hapse giderek şöyle dedi:

“Ben size yumuşak olun, sert olmayın ve hiç bir şeyle de oyalanmayın demedim mi? Siz neye benzediğinizi biliyor musunuz? Siz yaşlanıncaya kadar çocuğu olmayan ve yaşlandıktan sonra çocuk sahibi olan bir kadın gibisiniz. Ancak kadın çocuğu çabucak büyütüp ondan faydalanabilmek için ona midesinin kaldıramayacağı şeyler yedirerek onu öldürdü." Sonra onlara:

“Hiçbir şeyle oyalanmayın" diyerek çıkıp gitti ve kralın kapısına geldi.

İnsanlar oturduğu zaman kralın tahtı konulur kral da tahtına kurulurdu. İnsanlar da önünde sessiz bir şekilde otururdu. Onlar helal ve haram şeyler konusunda ihtilafa düştüklerinde durumu krala arz ederlerdi. Kral bu duruma bakar ve mecliste kendi tarafında oturanlara o şeyi sorardı. Oradakiler de konu bütün meclisi dolaşana kadar birbirlerine sorardı. Yine öyle bir durumda iken Nastûr geldi ve grubun sonunda oturdu. Cevap verecekler krala cevap verdiklerinde Nastûr'un da cevabını krala söylediler. Kral işittiği şeyde bir nur görmüş ve hoşuna gitmişti. "Bunu söyleyen kimdir?" diye sorunca, oradakiler:

“Grubun gerisinde oturan bir kişidir" dediler. Kral:

“Onu bana getirin" dedi. Onu getirdiklerinde kral kendisine:

“Şunu şunu diyen sen misin?" diye sordu. Nastûr:

“Evet benim" cevabını verdi. "Peki, şu şu konuda ne dersin?" diye sorunca da:

“Şöyle şöyle derim" karşılığını verdi. Kral kendisine ne sorduysa, Nastûr mutlaka ona açık cevaplar verdi. Bunun üzerine kral:

“Sende bu ilim varken grubun gerisinde mi oturuyorsun! Ona tahtımın yanında yer verin" dedi. Sonra:

“Eğer oğlum bile gelirse bu yerinden onun için kalkma" diye ekledi. Sonrasında kral halkı bırakıp Nastûr'a doğru döndü. Nastûr, kralın yanındaki değerini anlayınca onu hidayete davet etmek istedi ve:

“Ey kral! Ben evi ve köyü uzakta olan biriyim. Eğer istersen ve bana bir ihtiyacın kalmadıysa aileme gitmek istiyorum" dedi. Kral:

“Ey Nastûr! Bırakıp gidemezsin. Ancak aileni buraya getirmek istersen sana güzel bir yer vardır. Devlet hazinesinden bir şeyler alıp ailene göndermek istersen de gönder" karşılığını verince Nastûr sustu ve sesini çıkarmadı.

Bir gün biri ölünce, Nastûr:

“Ey kral! Bana söylendiğine göre bir ara senin dinini ayıplayan iki kişi yanına gelmiş" dedi. Kral onları hatırladı ve onları yanına getirterek:

“Ey Nastûr! Sen bilge bir adamsın. Onlarla benim aramda hakem ol. Sen bu konuda ne dersen razıyım" dedi. Nastûr:

“Evet ey kral! Bu kişi İsrail oğullarından ölen bir kişidir. Bu iki kişiye bu ölüyü diriltmelerini emret. İşte bu da apaçık bir delil olur" karşılığını verdi. Ölüyü getirdiklerinde bu iki kişi kalkıp abdest aldı ve Rablerine dua ettiler. Bunun üzerine ölü canlandı ve konuşmaya başladı. Nastûr:

“Ey kral! Bu olayda apaçık bir delil vardır. Fakat onlara başka bir şeyi emret. Memleketinin bütün ahalisini topla ve ilahlarına bu iki kişiye zarar vermelerini söyle. Eğer ilahların bu iki kişiye zarar verebilirse bu yaptıklarının bir değeri yok demektir. Ancak bu iki kişi senin ilahlarına zarar verebilirlerse iddia ettikleri şey kuvvetlidir demektir" dedi.

Kral halkını topladı ve ilahlarının bulunduğu tapınağa girdi. Kral tapınağa girdiğinde kendisi ve halkı secdeye kapandı. Nastûr da beraberlerinde secdeye kapanarak:

“Allahım! Ben sana secde ediyor ve senden başka ilahlar edinilen bu ilahları aldatıyorum" dedi. Sonra kral başını kaldırarak:

“Bu iki kişi sizin dininizi değiştirmek istiyor ve bizi sizden başka bir ilaha ibadet etmeye davet ediyorlar. Onların gözlerini çıkarın veya onları cüzamlı yapın veya felç edin" dedi. Ancak ilahları ona hiçbir cevap vermiyordu. Nastûr arkadaşlarına beraberlerinde kazma getirmelerini söylemişti. Nastûr:

“Ey kral! Bu iki kişiye ilahlarına bir zarar verip veremeyeceklerini sor" dedi. Kral:

“İlahlarımıza bir zarar verebilir misiniz?" diye sorunca:

“Bizi onlarla baş başa bırak" dediler ve karşılarına geçip ilahları parçaladılar. Bunun üzerine Nastûr:

“Ben bunların Rabbine iman ettim" dedi. Kral:

“Ben de bu iki kişinin Rabbine iman ettim" dedi. Oradaki bütün herkes de:

“Biz bu iki kişinin Rabbine iman ettik" diyerek krala katıldılar. Bunun üzerine Nastûr arkadaşlarına:

“Yumuşak olup sert olmamak böyledir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

158. Âyetin Tefsiri

"Doğrusu Allah, O nu kendine doğru yükseltti. Allah her zaman İzzet ve hikmet sahibidir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:

“Allah her zaman izzet ve hikmet sahibidir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Yahudi biri, İbn Abbâs'a:

“Siz, Allah izzet ve hikmet sahibi idi diyorsunuz. Bu gün hangi durumdadır?" deyince, İbn Abbâs:

“İzzet ve hikmet Allah'ın zatında (daim) olan bir şeydir" karşılığını verdi.

Bu bölümü tek başına aç →

159. Âyetin Tefsiri

"Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın. Kıyamet gününde o, onlara şahitlik edecektir."

Firyâbî, Abd b. Humeyd ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın..." âyetini açıklarken:

“Burada İsa b. Meryem'in tekrar (dünyaya) geleceği kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın..." âyetini açıklarken:

“Burada İsa'nın (aleyhisselam) ölümü kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken:

“ İsa (aleyhisselam) yeryüzüne tekrar gönderildiği zaman Ehl-i Kitâb'dan bir kesim ona iman edecektir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın..." âyetini açıklarken:

“Burada ölümlerinden önce iman edecek Yahudiler kastedilmektedir" dedi.

Tayâlisî, Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın..." âyetini açıklarken:

“Bu âyet Ubey'yin kıraatında: (.....) şeklindedir. Hiçbir Yahudi yoktur ki ölmeden önce İsa'ya (aleyhisselam) iman etmiş olmasın" dedi. İbn Abbâs'a:

“Kişi bir evin damından düşüp ölecek olursa nasıl iman edecek?" denilince:

“O havada iken iman ettiğini söyleyecek" dedi. Yine:

“Peki, onlardan birinin boynu vurulacak olursa nasıl olacak?" denilince, İbn Abbâs:

“Kekeleyerek iman ettiğini söyleyecektir" karşılığını verdi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Boynu vurulsa bile İsa'ya (aleyhisselam) iman etmeden canı çıkmayacaktır" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Yahudi kişi silahla öldürülse bile İsa'nın (aleyhisselam), Allah'ın kulu ve Resûlü olduğuna şahitlik etmeden ölmeyecektir."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın..." âyetini açıklarken:

“Eğer Yahudi biri bir köşkün damından atılacak olsa yere yetişmeden önce İsa'nın (aleyhisselam), Allah'ın kulu ve Resûlü olduğuna iman eder" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken:

“Yahudi kişi İsa'ya (aleyhisselam) iman etmeden ölmeyecektir" dedi. Kendisine:

“Kılıçla vurulsa bile mi?" denildiğinde:

“Kişi o anda iman ettiğini söyler" dedi. "O yüksek yerden atılsa bile mi?" denilince de:

“O havada iken iman ettiğini söyler" karşılığını verdi.

İbnu'l-Münzir'in Ebû Hâşim ve Urve'den bildirdiğine göre bu âyet Ubey b. Ka'b'ın mushafında: (.....) şeklindedir.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Şehr b. Havşeb:

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın..." âyetini açıklarken, Muhammed b. Ali b. Ebî Tâlib'in (İbnu'l- Hanefiyye) şöyle dediğini bildirir:

“Ehl-i Kitâb'dan hiç kimse yoktur ki mutlaka melekler gelip yüzüne ve arkasına vurur. Sonra kendisine şöyle denilir:

“Ey Allah'ın düşmanı! İsa, Allah'ın ruhu ve kelimesidir. Ancak sen, Allah'a iftirada bulunup, İsa'nın Allah olduğunu iddia ettin. Oysa İsa (aleyhisselam) ölmedi ve göğe yükseltildi. Kıyamet kopmadan önce yeryüzüne inecek, ona iman etmeyen hiçbir Yahudi ve Hıristiyan kişi kalmayacaktır."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Şehr b. Havşeb der ki: Haccâc bana:

“Ey Şehr! Allah'ın Kitâb'ında:

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın..." âyetini okuduğum zaman mutlaka içimde bir soru işareti kalmıştır. Bana esirler getirilir ve ben onların boyunlarını vururum. Ancak öldükleri zaman bir şey dediklerini işitmiyorum" deyince şu karşılığı verdim:

“Bu âyet sana başka bir kanalla anlatılmış. Hıristiyan kişinin canı çıkacağı zaman melekler ona önünden ve arkasından vurarak:

“Pis adam! Allah veya Allah'ın oğlu veya üç ilahtan biri olduğunu iddia ettiğin Mesih, Allah'ın kulu, ruhu ve kelimesidir" derler. İşte o anda iman eder. Ancak bu iman edişi kendisine bir fayda sağlamaz. Yahudi kişinin canı çıkacağı zaman melekler ona önünden ve arkasından vurarak:

“Ey pis adam! Öldürdüğünü zannettiğin Mesih, Allah'ın kulu ve ruhudur" derler. İşte o anda iman eder. Ancak bu iman edişi kendisine bir fayda sağlamaz. Bu durum İsa'nın (aleyhisselam) yeryüzüne indiği zaman ise ölülerinin iman etmiş olduğu gibi dirileri de iman edecektir." Haccâc:

“Bu rivâyeti nereden aldın?" diye sorunca:

“Muhammed b. Ali'den aldım" karşılığını verdim. O da bana:

“Sen bunu tam yerinden almışsın" dedi. Vallahi bana bunu Ümmü Seleme anlatmıştı. Ancak ben onu kızdırmak istemiştim.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın..." âyetini açılarken:

“İsa (aleyhisselam) indiği zaman bütün din sahiplerinin ona iman edeceği kastedilmektedir" dedi. "...Kıyamet gününde o, onlara şahitlik edecektir" âyeti hakkında ise:

“İsa'nın (aleyhisselam), Allah'ın emirlerini tebliğ ettiğini ve Allah'ın kulu olduğunu bildirdiğine dair şahitlik edeceği kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın..." âyetini açıklarken:

“İsa (aleyhisselam) yeryüzüne inip Deccâl'ı öldürdüğü zaman, yeryüzünde kendisine iman etmeyen hiçbir Yahudi kalmayacaktır. Ancak bu imanları kendilerine bîr fayda sağlamayacaktır" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik:

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın..."" âyetini açıklarken:

“Bu, İsa b. Meryem'in yeryüzüne indiği zaman olacaktır. O zaman Ehl-i Kitâb'dan, kendisine iman etmeyen hiç kimse kalmayacaktır" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın..." âyetini açıklarken:

“Bu İsa'nın (aleyhisselam) ölümünden önce olacaktır. Vallahi şu anda o, Allah katındadır ve diridir. Yeryüzüne indiği zaman herkes ona iman edecektir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre bir kişi Hasan(-ı Basrî)'a:

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın..." âyetinin anlamını sorunca:

“Bu, İsa'nın (aleyhisselam) ölümünden önce olacaktır. Yüce Allah, İsa'yı (aleyhisselam) yanına yükseltmiştir. Kıyamet gününde onu öyle bir konumda gönderecektir ki iyiler de, kötüler de kendisine iman edecektir" dedi.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Buhârî ve Müslim, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Canım elinde olana yemin olsun ki, yakın bir zamanda Meryem'in oğlu adil bir idareci olarak inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır. Mal o kadar çoğalacak ki kimse malı kabul etmeyecektir. Bir secde dünya ve içindekilerden daha değerli olacaktır" buyurdu. Dilerseniz bu konuda:

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın. Kıyamet gününde o, onlara şahitlik edecektir" âyetini okuyun.

İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yakın bir zamanda Meryem'in oğlu adil bir idareci olarak inecek, Deccâl'ı ve domuzu öldürecek, haçı kıracak, cizyeyi kaldıracak ve mal çoğalacaktır. Bir secde dünya ve içindekilerden daha değerli olacaktır. Secdeler de sadece alemlerin Rabbi Allah'ın olacaktır" buyurdu. Dilerseniz:

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın. Kıyamet gününde o, onlara şahitlik edecektir" âyetini okuyun. Burada İsa b. Meryem'in ölümü kastedilmektedir." Ravi der ki: Ebû Hureyre son sözünü üç defa tekrar etti.

Ahmed, İbn Cerîr ve İbn Asâkir, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Isa b. Meryem inecek, domuzu öldürüp haçı yok edecek ve namaz için yanına toplanacaklardır. O mal verecek, ama malı kimse kabul etmeyecektir. Vergiyi de kaldıracaktır. Revhâ'ya inerek hac veya umre veya ikisini birden yapacaktır" buyurdu. Yüce Allah:

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın. Kıyamet gününde o, onlara şahitlik edecektir" buyurur. Burada İsa'nın (aleyhisselam) ölümünden önce ona iman edecekleri kastedilmektedir.

Ahmed, İbn Ebî Şeybe ve Müslim'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İsa b. Meryem, hac veya umre veya ikisini birden yapmak için Feccu'r-Revhâ'da ihrama girecektir" buyurmuştur.

Ahmed, Buhârî, Müslim ve Beyhakî'nin, el-Esmâ' ve's-Sıfât'ta, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İmamınız kendinizden iken Meryem'in oğlu inerse ne yaparsınız?" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Ebû Dâvud, İbn Cerîr ve İbn Hibbân'ın, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Bütün peygamberler kardeştir. Anneleri farklı, dinleri birdir. Ben, İsa b. Meryem'e insanların en yakınıyım. Çünkü benimle onun arasında hiçbir peygamber yoktur. O ümmetimin halifesidir ve mutlaka yeryüzüne tekrar inecektir. Onu gördüğünüzde tanıyın. O kırmızıya ve beyaza çalan bir tendedir. Üzerinde sarıya çalan iki elbisesi vardır. Başına ıslaklık değmese bile başından su damlar gibidir. O haçı kıracak ve domuzu öldürecektir. Vergiyi kaldıracak ve insanları İslam'a davet edecektir. Onun zamanında Yüce Allah, İslam dışında bütün dinleri helak edecektir. Yine onun zamanında Allah, Mesih Deccâl'ı helak edecektir. Sonra yeryüzüne emân bırakılacaktır. Bunun üzerine aslanlar develerle, kaplanlar sığırlarla, kurtlar koyunlarla, çocuklar da yılanlarla oynayacak ve birbirlerine zarar vermeyeceklerdir. İsa yeryüzünde kırk yıl kalacak, sonra vefat edince de müslümanlar namazını kılıp onu defnedeceklerdir. "

Ahmed'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğer İsa yeryüzüne inene kadar yaşarsam onunla görüşmeyi arzulardım. Eğer ben erken ölürsem ve sizden biriniz onu görürse ona selamımı iletsin" buyurdu.

Taberânî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Bilmiş olunuz ki, benimle İsa arasında hiçbir Peygamber ve hiçbir Resûl yoktur. O benden sonra ümmetime halifedir. O, Deccâl'ı öldürüp haçı kıracak ve vergiyi kaldıracaktır. Onun zamanında savaş silahları kaldırılacaktır. Sizden kim ona yetişirse ona selamımı iletsin."

Taberânî ve İbn Asâkir'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İsa b. Meryem yeryüzüne inecek ve insanların arasında kırk yıl kalacaktır" buyurdu.

Ahmed ve İbn Asâkir'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“İsa b. Meryem adaletli bir imam ve adaletli bir hakem olarak inecek, haçı kırarak, domuzu öldürecektir. Tekrar barışı getirip kılıçları orak yapacaktır. Her hummalının humması da gidecektir. Gökyüzü rızıklarını indirip, yeryüzü bereketini çıkaracaktır. Hatta çocuk yılanlarla oynayacak ve yılanlar ona bir zarar vermeyecektir. Kurt koyunları, aslan da sığırları otlatacak ve onlara bir zarar vermeyeceklerdir."

Ahmed, Taberânî ve İbn Asâkir'in, Semure b. Cündüp'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Deccal çıkıp gelecektir. Sol gözü kör ve o gözünde büyük bir et parçası olacaktır. O dilsizleri ve hastaları iyileştirip ölüleri dirilterek: «Ben Rabbinizim» diyecektir. «Sen rabbimizsin» diyen kişi fitneye düşmüş olacaktır. «Rabbim diri olan ve ölmeyen Allah'tır» diyen kişi ise fitneden masum olacaktır. Bu kişinin üzerinde fitne ve azap olmayacaktır. Deccâl, Allah'ın dilediğince yeryüzünde kalacak ve sonra İsa b. Meryem, Muhammed'i ve ümmetini tasdik edici olarak Batı'dan gelecektir. Isa, Deccal'ı öldürecek ve o zaman kıyamet kopacaktır." Taberânî'nin lafzı:

“İsa, Doğu'dan gelecektir" şeklindedir.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Ebû Ya'la ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Hazret-i Âişe der ki: Ben ağlarken Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanıma girdi ve:

“Seni ağlatan nedir?" diye sordu. Ben:

“Ey Allah'ın Resûlü! Sen Deccâl'ı zikrettin, ondan ağlıyorum" deyince de şöyle buyurdu:

“Ağlama! Eğer Deccâl, ben sağ iken gelirse sizin yerinize ben onu mağlub ederim. Eğer ben ölürsem Rabbiniz kör değildir. O İsbehân Yahudilerinin içinde çıkacak ve Medine'nin kenarına gelince orada konaklayacaktır. O zaman Medine'nin yedi kapısı olup her kapıda da iki melek olacaktır. Medine'nin bütün kötüleri Deccâl'ın yanına inecektir. Filistin topraklarında olan Şam şehrinde Ludd kapısına geldiği zaman, İsa inecek ve onu öldürecektir. Sonra İsa yeryüzünde adaletli bir imam ve hakem olarak kırk yıl kalacaktır."

Ahmed'in Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Deccâl, din sahiplerinin zayıf, az ve ilimden uzak oldukları bir zamanda çıkacak ve yeryüzünde kırk gün seyahat edecektir. Ancak bu kırk günün bir günü bir yıl kadar, bir günü bir ay kadar, bir günü bir hafta kadar olacaktır. Diğer günleri ise normal bu günleriniz gibi olacaktır. Onun bir bineği olacaktır. İki kulağının arası kırk arşındır. O insanlara: «Ben Rabbinizim» diyecektir. O kör biridir. Muhakkak ki Rabbiniz kör değildir. Onun alnında ayrık harflerle (.....) (kafir) yazılıdır. Okumayı bilen ve bilmeyen her mümin kişi bu yazıyı okuyabilecektir. O yeryüzünde kendisine Allah'ın haram kılmış olduğu Mekke ve Medine dışında her yere uğrar. Bu şehirleri korumak için melekler kapılarında duracaktır. Kendisiyle beraber olanlar dışındaki insanlar yokluk içindeyken Deccâl'da ekmekten dağlar olacaktır. Onda benim ne olduklarını bildiğim iki nehir vardır. Bir nehre: «Cennet» bir nehre de: «Cehennem» diyecektir. Onun Cennet diye adlandırdığı nehre girenler Cehenneme, Cehennem diye adlandırdığı nehre girenler de Cennete girmiş olacaktır.

Onunla beraber insanlarla konuşan şeytanlar gelecektir. Onda büyük fitneler vardır. O gökyüzüne emredecek ve insanların gözü önünde yağmur yağacaktır. Yine o insanların gözü önünde birini öldürüp tekrar dirütecektir. Ancak bunları orada bulunan insanlar dışında kimse görmeyecektir. O insanlara: «Ey insanlar! Böyle şeyleri Rab olandan başka kimse yapabilir mi?» deyince, Müslümanlar Şam'da ed-Duhân denilen dağa kaçacaktır. O da gelip Müslümanları dağda kuşatacak ve kuşatma ile Müslümanlar çok zor durumlarda kalacaktır. Sonra İsa inecek ve seher vaktinde: «Ey insanlar! Bu pis yalancıya karşı çıkmanıza engel nedir?» diye seslenecektir. Müslümanlar İsa için: «Bu bir cindir» diyecekler. Gidip baktıklarında da İsa olduğunu görecekler. Namaz için kamet getirilecek ve: «Ey Allah'ın ruhu! Öne geç, bize namazı kıldır» diyecekler. Bunun üzerine İsa: «İmamınız öne geçsin ve namazı kıldırsın» diyecektir. Sabah namazını kıldıktan sonra Deccâl'a gidecekler. Deccâl, İsa'yı gördüğü zaman suda eriyen tuz gibi eriyecektir. İsa, Deccâl'ın üzerine yürüyecek ve onu öldürecektir. O zaman ağaçlar bile dile gelerek: «Ey Allah'ın ruhu! Bu da Yahudi'dir» diyecekler. Deccâl'a tabi olup da öldürülmeyen hiçbir kimse kalmayacaktır. "

Ma'mer, Câmi'de, Zührî'den, o da Amr b. Ebî Süfyân es-Sekafî'derı, o da Ensâr'dan bir kişiden o da ashâbdan birinden bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Deccâl'ı zikredip şöyle buyurdu:

“Deccâl, Medine'nin çorak topraklarına iner. Çünkü Medine'ye girmesi haram kılınmıştır. Medine bir veya iki defa sallanacak yani deprem olacak ve orada bulunan bütün münafıklar Deccâl'a gidecektir. Sonra Deccâl, Şam'a doğru gidip orada bazı dağları kuşatacaktır. Kalan Müslümanlar da dağın zirvesine sığınmış Deccâl da dağın dibinde onları muhasara etmiş durumda olacaktır. Muhasara uzun sürünce, içlerinden biri: «Düşman aşağıda beklerken ne zamana kadar burada bekleyeceksiniz? Siz ya şehitlik ya da muzaffer olmak gibi iki güzel olan şey arasında değil misiniz?» diyecek. Bunun üzerine savaşmak için gönülden bir anlaşma yapacaklardır. Sonra üzerlerine öyle bir karanlık çöker ki kişi kendi avucunu bile göremez olur. Sonra Meryem'in oğlu inerek bu karanlığı yok eder. Aralarında saçları kulak memesine kadar inen birine Müslümanlar: «Sen kimsin?» diye sorunca: «Ben Allah'ın kulu, ruhu ve kelimesi İsa'yım. Şu üç şeyden birini seçin. Ya Allah'ın, Deccâl'a ve askerlerine büyük bir azap göndermesini, ya onları yere batırmasını ya da silahlarınızla onlarla savaşmayı» karşılığını verir. Müslümanlar üçüncü seçenek için: «Yâ Resûlallah! İşte bu bizim içimizi rahatlatacak olandır» derler. O gün uzun boylu, iriyarı, çok yiyen ve çok içen Yahudilerin korkudan elleri kılıçlarına gitmeyecektir. Müslümanlar onlara inecek ve Deccâl, İsa'yı gördüğü zaman eriyecektir. Sonra İsa onu öldürecektir."

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Taberânî ve Hâkim'in Osmân b. Ebi'I-Âs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Müslümanların biri iki denizin birleştiği yerde, biri Hîra'da diğeri de Şam topraklarında olmak üzere üç şehri olacaktır. İnsanlar üç defa korkacak, Deccâl ordunun bir kenarından çıkacak ve doğu tarafından hezimete uğratılacaktır. Deccâl'ın ilk olarak gideceği şehir iki denizin birleştiği yerdeki şehir olacaktır. O şehrin ahalisi üç fırkaya ayrılacaktır. Bir grup yerinde kalarak: «Deneniyoruz, bunun kim olduğuna bakalım» diyecek, bir fırka bedevilerin yanına gidecek ve diğer fırka kendilerine yakın olan diğer bir şehre gidecektir. Deccâl ile beraber yeşil elbiseli yetmiş bin asker olacaktır. Onun yanında bulunanların çoğu Yahudi ve kadınlar olacaktır. Sonra yanlarındaki şehre gidecek ve o şehrin ahalisi yine üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka: «Deneniyoruz, bunun kim olduğuna bakalım» diyecek, bir fırka bedevilerin yanına gidecek ve diğer fırka kendilerine yakın olan diğer bir şehre gidecektir. Sonra Deccâl Şam topraklarındaki Müslümanlara varınca, Müslümanlar Akabetu Efîk kasabasına gidecektir. Onlar sürülerini salınca, sürüleri Deccâl tarafından ele geçirilecek ve bu, kendilerine ağır gelecektir.

Müslümanlar şiddetli bir açlık ve yokluğa maruz kalacaktır. Hatta kişi kendi yayının ipini yakarak yiyecek duruma gelecektir. Onlar bu durumda iken sahradan biri üç defa: «Ey insanlar! Size yardım geldi» diye seslenecek, onlar birbirlerine: «Bu karnı tok bir kişinin sesidir» diyecektir. Sabah namazı vakti İsa yanlarına inecek ve onların emîri: «Ey Allah'ın ruhu! Öne geç ve bize namazı kıldır» diyecektir. İsa: «Siz bu ümmette birbirinizin emîrisiniz. Öne geç ve bize namazı sen kıldır» karşılığını verince o da öne geçip namazı kıldıracaktır. Namaz bittiğinde İsa kısa mızrağını alarak Deccâl'a doğru gidince, Deccâl, İsa'yı görüp kurşunun erimesi gibi eriyecektir. Sonra İsa kısa mızrağını Deccâl'ın göğsüne saplayarak onu öldürünce, Deccâl'ın arkadaşları da kaçacaktır. O gün onların saklanması için hiçbir şey bulunmayacak, hatta taşlar ve ağaçlar dile gelerek: «Ey mümin! Bu kafirdir, onu öldür» diyecektir."'

Hâkim'in bildirdiğine göre Ebu't-Tufeyl der ki: Ben Kûfe'de iken:

“Deccâl çıktı" dediler. Bunun üzerine Huzeyfe b. Esîd'in yanına gittik ve ona:

“Bu Deccâl dedikleri çıktı" dedim. O:

“Otur!" deyince oturdum. Bu sırada biri:

“Bu Sebbâğ'ın yalanıdır" diye seslenmeye başladı. Sonrasında Huzeyfe şöyle dedi:

“Eğer Deccâl sizin zamanınızda çıkacak olsaydı, çocuklar onu sapanlarıyla vurup yıkarlardı. Fakat o insanların az ve dinlerine sıkıca bağlı olmadıkları kötü bir zamanda çıkacaktır. O, yeryüzünde her yere uğrar ve yeryüzü onun önünde koyun derisi gibi bükülüp kısalır. O, Medine'nin yanına gelecek ve içeri giremeyecektir. Sonra o îliyâ dağında bir grup Müslümanı muhasara edecektir. Onlarla beraber olan biri:

“Bu tâğutla (yalancı ilâhla) savaşarak Allah'a kavuşmak veya muzaffer olmak için daha ne diye bekliyorsunuz?" diyecektir. Onlar akşam vaktinden sabahladıkları zaman savaşacaklarına dair bir anlaşma yapacaklar ve sabahladıklarında beraberlerinde İsa b. Meryem'i bulacaklardır. İsa, Deccâl'ı öldürecek ve Deccâl'ın arkadaşları kaçacaktır."

Müslim ve Hâkim'in, Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Deccâl çıkacak ve Allah'ın dilediğime ümmetimin arasında kalacaktır. O kırk zaman kalacaktır. Ama bu zaman kırk gece mi, kırk ay mı veya kırk yıl mı bilmiyorum. Sonra Yüce Allah, İsa b. Meryem'i gönderecektir. İsa, Urve b. Mes'ûd es-Sekafi'ye benzemektedir. İsa, Deccâl'ı helak edene kadar bırakmayacaktır. Sonra yedi yıl boyunca ortalık sakin kalacak ve iki kişinin arasında bile bir düşmanlık olmayacaktır. Sonra Yüce Allah, Şam tarafından soğuk bir rüzgar göndererek kalbinde zerre kadar iman olan hiç kimseyi sağ bırakmayacaktır. Hatta kişi o soğuktan korunmak için dağı içine girmiş olsa bile o rüzgar dağın içine geçip onu da öldürür. Sonra iyilikleri ve kötülükleri bilmeyen, kuş tüyü hafifliğinde, aslanlar tabiatında insanlar kalacaktır. Şeytan onlara gelerek: «Bize icabet etmeyecek misiniz?» diye sorunca, onlar: «Bize ne emredersin?» diyecektir. Bunun üzerine şeytan onlara putlara tapmalarını emredecektir. Onlar da bol rızık ve güzel yaşam içinde iken putlara tapacaklardır. Sonra Sür'a üfürülecektir."

Ebû Dâvud ve Ibrı Mâce, Ebû Umâme el-Bâhilî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize hutbe verdi. Hutbesinin çoğu Deccâl hakkındaydı. Ona karşı bizi uyararak şöyle buyurdu:

“Yüce Allah, Adem'in zürriyetini yarattığı zamandan beri yeryüzünde Deccâl gibi büyük bir fitne olmamıştır. Allah ne kadar peygamber gönderdiyse mutlaka Deccâl hakkında ikazda bulunmuştur. Ben peygamberlerin sonuncusu, siz de ümmetlerin sonuncususunuz. Şüphe yok ki, o sizin aranızdan çıkacaktır. Ben aranızda mevcut iken çıkacak olursa her Müslüman için onu ben yeneceğim. Eğer benden sonra çıkarsa herkes kendi başının çaresine baksın. Allah her müslümanın yardımcısıdır. O, Şam ve Irak arasında bir yerden çıkacaktır ve sağa sola gidecektir. Ey Allah'ın kulları, sebat edin. Ben onu size öyle bir vasıflandıracağım ki, benden önce hiçbir peygamber onu böylesine vasfetmemiştir.

O sözüne: «Ben Peygamberim» diye başlayacaktır. Ancak benden sonra peygamber yoktur. Sonra: «Ben sizin Rabbinizim» iddiasında bulunacaktır. Ancak siz ölmeden Rabbinizi görmeyeceksiniz. O kördür, ama Rabbiniz kör değildir. Onun alnında okumayı bilen bilmeyen herkesin okuyabileceği şekilde: «Kâfir» kelimesi yazılıdır. Beraberinde olan Cennet ve Cehennem onun fitnelerindendir. Onun Cehennemi Cennet, Cenneti de Cehennemdir. Onun Cehennemine düşen Allah'a sığınsın ve Kehf Sûresinin ilk âyetlerini okusun. Onun Cehennemi bu âyetleri okuyan kişi için, ateşin İbrâhim'e olduğu gibi serin ve selamet olur. Onun bedevi birine: «Eğer senin anneni ve babanı diriltirsem benim Rabbin olduğuma şahitlik eder misin?» demesi de fitnelerindendir. Bedevi: «Evet ederim» deyince, iki şeytanı onun annesi ve babası kılığına sokacak ve bu şeytanlar: «Ey oğlum! Buna uy, bu senin Rabbindir» diyeceklerdir. Şu da onun fitnelerindendir. O bir nefsi hükmü altına alıp onu testere ile keserek iki parça edecek ve: «Bu kuluma bakın, şimdi onu dirilteceğim. O benden başka bir Rabbinin olduğunu iddia edecektir» der. Allah onu diriltince, Deccâl ona: «Rabbin kimdir?» diye sorar. O: «Rabbim Allah ve sen Allah'ın düşmanı Deccâl'sın. Vallahi! Bu günkü gibi senin hakkında hiç bu kadar basiretli olmamıştım» der.

Bir diğer fitnesi şudur: O gökyüzüne yağmur yağdırması emrini verecek ve yağmur yağacaktır. Yeryüzüne ot bitirmesini emredecek ve ot bitecektir. O bir yere uğrayacak ve o yer halkı kendisini inkar edince o halkın bütün hayvanları helak olacaktır. Diğer bir fitnesi şudur: Yine başka bir yere uğrayacak ve o yer halkının kendisini tasdik etmesi üzerine gökyüzüne yağmur yağdırması emrini verecek ve yağmur yağacaktır. Yeryüzüne ot bitirmesini emredecek ve ot bitecektir. Hayvanları o güne kadar hiç olmadığı kadar büyük, semiz, böğürleri etle, memeleri de sütle dolu olacaktır. Mekke ve Medine dışında yeryüzünde gitmediği ve galip gelmediği bir yer kalmayacaktır. O bu iki şehre gelen yollardan herhangi birine geldiği zaman, mutlaka melekler kılıçlarını çekmiş bir şekilde onları karşılayacaktır. Bunun üzerine onlar da kırmızı tepelerin yanında, çorak toprakların bittiği yerde konaklayacaklardır. Bu sırada Medine üç defa sallanacak ve içinde bulunan bütün münafıklar Deccâl'ın yanına gidecektir. Bu şekilde ateşin demiri temizlediği gibi Medine, münafıklardan temizlenecektir. O gün «Kurtuluş günü» diye adlandırılacaktır."

Ebu'l-Aker'in kızı Ümmü Şerîk:

“Yâ Resûlallah! O gün Araplar nerede olacak ki?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Araplar o gün az olacaklar, ama çoğu Beytü'l-Makdis'te olacaktır. Salih bir kişi imamları olacaktır. İmamları sabah namazını kıldırmak için öne geçince, İsa b. Meryem inecek ve imam namazı İsa'nın kıldırması için geri çekilecektir. Ancak İsa ellerini imamın omuzlarına koyarak: «Namazı senin kıldırman için kamet getirildi, öne geç ve namazı kıldır» diyecek ve imamları namazı kıldıracaktır. Namaz bittiğinde İsa: «Kapıyı açın» diyecektir. Kapı açılınca da arkasında Deccâl ve kılıçlarını kuşanmış yetmiş bin Yahudi görünecektir. Deccâl, İsa'ya bakınca tuzun suda erimesi gibi eriyecek ve kaçmaya başlayacaktır. İsa: «Benim sana vuracağım öyle bir darbe var ki, benden asla kurtulamayacaksın» diyecek ve ona Ludd'un doğu kapısında yetişerek öldürecektir. Bunun üzerine Yüce Allah Yahudileri bozguna uğratacaktır. Alah'ın yaratmış olduğu şeylerden Yahudileri saklayacak hiçbir şey kalmayacaktır. Yüce Allah, taşı, ağacı, hayvanı, duvarı -Yahudilerin ağacı olan ve konuşmayan Garked ağacı hariç- her şeyi dile getirecek ve her şey: «Ey Allah'ın Müslüman kulu! Bu Yahudi'dir, gel bunu öldür» diyecektir."

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle devam etti:

“Deccâl'ın aranızda kalacağı süre kırk yıldır. Bir yılı yarım yıl, bir yılı bir ay, bir ayı bir hafta, diğer günleri de kıvılcım gibidir. Biriniz sabah vakti Medine'nin bir kapısında olsa diğer bir kapıya akşam vaktine kadar yetişemeyecektir." Bunun üzerine ashâb:

“Yâ Resûlallah! Bu kısa günlerde nasıl namaz kılacağız?" diye sorunca:

“Bu uzun günlerde zamanı nasıl takdir ediyorsanız o kısa günlerde de bu şekilde takdir ederek namazınızı kılın" buyurdu ve şöyle devam etti:

“İsa, ümmetimde adaletli bir hakim, ve imam olacaktır. O haçı kıracak, domuzu kesecek, cizyeyi kaldıracak, ancak sadakayı olduğu gibi bırakacaktır. O zaman bir koyun ve bir deve arkasından koşulmayacaktır. Kin ve düşmanlık giderilecek ve her hummalının humması üzerinden kaldırılacaktır. Hatta çocuk elini yılanın ağzına geçirecek ve yılan ona bir zarar vermeyecektir. Yine çocuk aslanı ürkütecek ve aslan çocuğa bir zarar vermeyecektir. Kurt koyunların içinde onları koruyan köpekleri gibi olacak, bir kabın su dolması gibi yeryüzü barışla dolacaktır. O zaman söz bir olacak ve sadece Allah'a kulluk edilecektir. Savaş silahları kaldırılacak ve Kureyş malını geri alacaktır. Yeryüzü gümüş bir tepsi gibi olup Âdem'in zamanındaki gibi bitkiler verecektir. Bir grup bir salkım üzümden yiyecek ve bu salkım hepsini doyuracaktır. Bir grup bir nardan yiyecek ve bu nar hepsine yetecektir. Bir öküz şu kadar şu kadar para ederken bir at basit bir para edecektir."

Ashâb:

“Yâ Resûlallah! Atı o kadar ucuz yapan şey nedir?" diye sorunca:

“Savaş için asla binilmeyişindendir" buyurdu. Ashâb:

“Öküzü pahalı kılan nedir?" deyince de şöyle buyurdu:

“Yeryüzündeki bütün toprakların sürülüp ekilecek olmasındandır. Deccâl çıkmadan önce insanlar üç yıl şiddetli bir açlık yaşayacaktır. Yüce Allah gökyüzüne yağmurun üçte birini hapsetmesini, yeryüzüne de bitkisinin üçte birini hapsetmesini emredecektir. İkinci yıl gökyüzü Allah'ın emri üzerine yağmurunun üçte ikisini, yeryüzü de bitkisinin üçte ikisini hapsedecektir. Üçüncü yıl gökyüzüne yağmurun hepsini hapsetmesini emredecek ve bir damla dahi yağmur yağmayacaktır. Yeryüzüne de bitkisinin hepsini hapsetmesini emredecektir ve hiçbir yeşillik bitmeyecektir.

Allah'ın dilediği dışında çift tırnaklılardan helak olmayan hayvan kalmayacaktır," Ashâb:

“O zaman insanlar ne ile yaşayacak?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Tehlîl, tekbîr, tesbîh ve tahmîd ile yaşayacaklardır. Çünkü bunlar onlara yemek gibi gelecektir" buyurdu.

Ahmed ve Müslim'in, Câbir'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Her zaman ümmetimden bir topluluk kıyamet kopana kadar hak üzere savaşıp galip gelmeye devam edecektir. Sonra İsa b. Meryem inecek ve bu kavmin lideri: «Bize imam ol da namaz kılalım» diyecektir. Bunun üzerine İsa: «Hayır, siz birbirinizin emîrisiniz. Bu, Allah'ın bu ümmete bir ikramıdır» diyecektir. "

Taberânî'nin, Evs b. Evs'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İsa b. Meryem, Dimaşk'ta (Şam'da) beyaz minarenin yanına inecektir" buyurdu.

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usül'da, Abdurrahman b. Semure'den bildiriyor: Hâlid b. el-Velîd, Mute savaşı sonrası beni müjdeci olarak Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) göndermişti. Yanına girip:

“Yâ Resûlallah!" dediğimde, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yavaş ol ey Abdurrahman! Sancağı Zeyd b. Hâris alarak ölene kadar savaştı. Allah, Zeyd'e rahmet etsin. Sonra sancağı Cafer aldı ve ölene kadar savaştı. Allah, Cafer'e rahmet etsin. Sonra sancağı Abdullah b. Revaha aldı ve ölene kadar savaştı. Allah, Abdullah'a rahmet etsin. Sonra sancağı Hâlid aldı ve Allah fethi Hâlid ile gerçekleştirdi. Hâlid, Allah'ın kılıçlarından bir kılıçtır" karşılığını verdi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) etrafında ashâb ağlamaya başlayınca:

“Niçin ağlıyorsunuz?" diye sordu. Ashâb:

“Bizim hayırlılarımız, eşrafımız ve üstün olanlarımız öldürüldü. Nasıl ağlamayalım ki" karşılığını verdiler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ağlamayın! Benim ümmetim sahibi tarafından ağaç diplerindeki filizleri kesilen, etraf kazılan, kuru dalları budanan ve üç yıl üst üste iyi mahsûl veren bahçe gibidir. Sanırım en son alınacak meyve, en güzel dal ve en güzel filizdedir. Beni hak ile gönderene yemin olsun ki, İsa b. Meryem ümmetimden, Havarilerinin yerini tutacak kişiler bulacaktır" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Hakîm et-Tirmizî ve Hâkim, Abdurrahman b. Cübeyr b. Nufeyr el-Hadramî'den, o da babasından bildiriyor: Mute savaşında ölenlerden dolayı Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabının üzüntüsü artınca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) üç defa:

“Deccâl bu ümmetten sizin gibiler veya sizden daha hayırlı olanlar zamanında çıkacaktır" dedi. Sonra:

“İlkinde benim, sonunda da İsa b. Meryem'in bulunduğu bir ümmeti Allah zelil kılmaz" buyurdu. Zehebî:

“Mürsel ve münker bir haberdir" demiştir.

Hâkim'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ümmetimden bir kesim İsa b. Meryem zamanına yetişecek ve Deccâl'ı öldürüşüne şahit olacaktır" buyurdu.

Hâkim ve İbn Asâkir'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İsa b. Meryem adil bir hakem ve doğru bir önder olarak inecektir. Hac veya umre için yola çıkıp mezarıma gelecektir. O bana selam verecek ben de onun selamını alacağım" buyurdu." Ravi der ki: Sonrasında Ebû Hureyre şöyle dedi:

“Ey yeğenlerim! Eğer İsa'yı (aleyhisselam) görürseniz: «Ebu Hureyre'nin sana selamı var» deyin."

Hâkim'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sizden, İsa b. Meryem'e yetişen kişi ona selamımı iletsin" buyurdu.

Ahmed'in, Zühd'de Ebû Hureyre'den bildirir: İsa (aleyhisselam) yeryüzünde kırk yıl kalacaktır. Batha vadisine:

“Bal ak" dese vadiden bal akacaktır.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed ve Tirmizî'nin, Mucemmi' b. Câriye'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İsa b. Meryem, Deccâl'ı, Ludd kapısında öldürecektir" buyurmuştur.

Ahmed'in, Sevbân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah ümmetimden iki topluluğu ateşten koruyacaktır. Biri Hind ile savaşan topluluk diğeri de İsa b. Meryem ile beraber olan topluluktur" buyurdu.

Tirmizî ve İbn Asâkir, Muhammed b. Yusuf b. Abdillah b. Selâm'dan, o babasından, o da dedesinden bildirir "Tervrat'ta, Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıfları ve İsa b. Meryem'in, Muhammed'le (sallallahü aleyhi ve sellem) beraber defnedileceği yazılıdır."

Buhârî, Târih'te ve Taberânî, Abdullah b. Selâm'dan bildirir:

“İsa b. Meryem, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ve iki arkadaşı (Ebû Bekr ve Ömer) ile beraber defnedilecek, mezarı da dördüncü mezar olacaktır."

Bu bölümü tek başına aç →

160. Âyetin Tefsiri

"Yahudilerin zalimlikleri ve Allah yolundan çevirmeleri sebebiyle onlara helal edilmiş olan birçok temiz ve hoş nimetleri kendilerine yasakladık."

Saîd b. Mansür, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti (.....) şeklinde okumuştur.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“Yahudilerin zalimlikleri ve Allah yolundan çevirmeleri sebebiyle onlara helal edilmiş olan bir çok temiz ve hoş nimetleri kendilerine yasakladık"' âyetini açıklarken:

“Yahudilere, zulmedip azgınlık etmelerinden dolayı cezalandırılıp bazı şeyler haram kılınmıştır" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Allah yolundan çevirmeleri sebebiyle onlara helal edilmiş olan birçok temiz ve hoş nimetleri kendilerine yasakladık'" âyetini açıklarken:

“Burada kendilerini ve başkalarını Allah yolundan çevirmeleri kastedilmektedir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

161. Âyetin Tefsiri

Kendilerine yasaklanan fâizi almaları ve haksız yere insanların mallarını yemeleri sebebiyledir ki, evvelce kendilerine helâl kılınmış pak ve hoş şeyleri kendilerine harâm ettik. Onlardan kâfir bulunanlara acıklı bir azap hazırladık.

Bu bölümü tek başına aç →

162. Âyetin Tefsiri

"Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlara, sana indirilen Kitab'a ve senden önce indirilen Kitab'a inanan müminlere, namaz kılanlara, zekat verenlere, Allah'a ve âhiret gününe inananlara, elbette büyük ecir vereceğiz."

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlara..." âyetini açıklarken:

“Allah onlardan bazılarını müstesna kılmıştır. Bunlar, Allah'a iman edenler, kendilerine ve Allah'ın peygamberlerine indirilene iman ederek tasdik eden ve hakkın Rableri katından geldiğini bilenlerdir" demiştir.

İbn İshâk ve Beyhakî'nin, Delâil'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlara..." âyetini açıklarken:

“Bu âyet Yahudileri bırakıp da Müslüman olan Abdullah b. Selâm, Useyd b. Sa'ye ve Sa'lebe b. Sa'ye hakkında inmiştir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Dâvud, Masâhifte ve İbnu'l-Münzir, Zübeyr b. Hâlid'den bildirir: Ebân b. Osmân b. Affân'a:

“Önünde ve arkasındaki (.....) kelimeleri merfû iken (.....) ifadesi niçin mansub olarak gelmiştir?" diye sorduğumda şöyle dedi:

“Kâtip bu âyeti yazarken bu kelimeye yetiştiğinde:

“Ne yazayım?"diye sordu. Kendisine: (.....) şeklinde yaz denildi ve kâtip kendisine söylendiği şekilde yazdı."

Abd b. Humeyd, Fedâil'de, Saîd b. Mansür, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbn Ebî Dâvud ve İbnu'l-Münzir, Urve'den bildirir: Hazret-i Âişe'ye, Kur'ân'daki: (.....) ve (.....) ve (.....) âyetlerindeki gramer hatalarını sorduğumda:

“Ey kız kardeşim oğlu! Bu katiplerin işidir. Onlar yazarlarken hata etmişlerdir" karşılığını verdi.

İbn Ebî Dâvud'un bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr der ki: Kur'ân'da grameri konusunda ihtilaf bulunan dört ifade vardır. Bunlar: (.....) , (.....) , ve (.....) ifadeleridir.

İbn Ebî Dâvud, Abdulalâ b. Abdillah b. Âmir el-Kureşî'den bildirir:

“Mushafın yazılışı bittiği zaman onu Osmân'a getirdiler. Osmân mushafa bakıp: «Onu iyi ve güzel bir şekilde yazmışsınız. Diğer bütün Araplar da lehçelerini buna göre düzelteceklerdir» dedi."

İbn Ebî Dâvud da bunu açıklarken şöyle demiştir:

“Araplar Kur'ân'ı, yazarken kullandığımız bu lehçeye göre okuyup kendi lehçelerini düzelteceklerdir. Yoksa yazımda bütün Arapların kabul edemeyeceği bir hata olsaydı Osmân onu okunması için hiçbir topluluğa göndermezdi."

İbn Ebî Dâvud'un bildirdiğine göre İkrime der ki:

“Mushaf, Osman'a getirildiği zaman onda (başka lehçelere göre) bir gramer hatası buldu ve:

“Eğer okuyan kişi Huzeyl kabilesinden, yazan da Sakif kabilesinden olsaydı bu şey olmazdı" dedi.

İbn Ebî Dâvud'un, Katâde'den bildirdiğine göre Mushaf, Osmân'a getirildiğinde:

“Bunda bir gramer hatası vardır ve Araplar bunu kendi lehçeleriyle düzeltecektir" dedi.

İbn Ebî Dâvud'un Yahya b. Ya'mur'dan bildirdiğine göre Osmân:

“Kur'ân'da bir gramer hatası vardır ve Araplar bunu dilleriyle düzeltecektir" dedi.

İbn Ebî Dâvud'un bildirdiğine göre İbn Avn:

“İnsanlar Kur'ân'da bir ifadenin iki farklı yazılışı hakkında ihtilafa düşebilir. Ancak ikisi de doğrudur" demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

163. Âyetin Tefsiri

"Biz, Nûh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimız gibi, sana da vahyettik. İbrâhîm'e, ismail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyüb'e, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleyman'a da vahyetmiştik. Davûd'a da Zebûr vermiştik."

ibn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin, Delâil'de bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki. Sukeyn ve Adiy b. Zeyd:

“Ey Muhammed! Allah'ın, Musa'dan sonra beşer üzerine bir şey indirdiğini bilmiyoruz" deyince, Yüce Allah:

“Biz, Nûh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmâîl'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyüb'e, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleyman'a da vahyetmiştik. Davud'a da Zebûr vermiştik'" âyetini ve sonrasındaki üç âyeti indirdi."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî' b. Huseym:

“Biz, Nûh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik..."' âyetini açıklarken:

“Yüce Allah, Muhammed'den (sallallahü aleyhi ve sellem) önceki bütün Peygamberlere vahyettiği gibi kendisine de vahyettiğini bildirmektedir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

164. Âyetin Tefsiri

"Daha önce sana bazılarını anlattığımız, bazılarını da anlatmadığımız peygamberler gönderdik. Allah, Mıısa ile de bizzat konuştu."

Abd b. Humeyd, Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usul'da, İbn Hibbân, Sahîh'de, Hâkim ve İbn Asâkir, Ebû Zer'den bildirir: Allah Resûlüne:

“Yâ Resûlallah! Kaç nebî vardır?" diye sorduğumda:

“Yüz yirmidört bin nebi vardır" karşılığını verdi. "Yâ Resûlallah! İçlerinden kaçı resûldür?" diye sorduğumda ise:

“Üçyüz onüçü resûldür ki büyük bir toplulukturlar" buyurdu ve şöyle devam etti:

“Ey Ebû Zer! Bunlardan Âdem, Şîs, Nuh ve Hanûh yani Îdrîs olmak üzere dördü Süryânî'dir. Îdrîs kalemle ilk yazan kişidir. Hûd, Sâlıh, Şuayb ve senin Peygamberin olmak üzere dördü Araplardandır. îsrâil oğullarının ilk peygamberi Mûsa, sonuncusu da İsa'dır. İlk peygamber Adem, son peygamber de senin Peygamberindir. "

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Umâme der ki:

“Ey Allah'ın Peygamberi! Nebîlerin sayısı kaçtır?" diye sorduğumda:

“Yüz yirmidört bindir. Onların üç yüz on beşi resûldür ve büyük bir toplulukturlar" buyurdu.

Ebû Ya'la ve Ebû Nuaym'ın, Hilye'de zayıf bir isnâdla Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah sekiz bin peygamber göndermiştir. Dört bini İsrail oğullarına, dört bini de diğer insanlaradır" buyurmuştur.

Ebû Ya'la ve Hâkim'in zayıf isnâdla Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Geçmiş ümmetlere peygamber kardeşlerimden sekiz bin kişi gelmiştir. Sonra İsa b. Meryem, sonra da ben geldim" buyurmuştur.

Hâkim'in zayıf bir isnâdla bildirdiğine göre Enes der ki:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sekiz bin peygamberden sonra gönderilmiştir. Bunların dört bin tanesi İsrail oğullarındandır."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali:

“...Bazılarını da anlatmadığımız peygamberler gönderdik..." âyetini açıklarken:

“Yüce Allah, Kur'ân'da kendisinden Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) kıssasını anlatmadığı Habeşli köle bir peygamber göndermiştir" dedi. Başka bir lafızda:

“Habeşli bir peygamber gönderilmiştir" şeklindedir.

İbn Asâkir, Ka'bu'l-Ahbâr'dan bildirir:

“Yüce Allah, Âdem'e (aleyhisselam) peygamberlerin ve mürsellerin sayısınca âsalar indirmiştir. Sonra Âdem (aleyhisselam) oğlu Şîs'e dönerek şöyle dedi:

“Ey oğlum! Sen benden sonraki halifesin. Bu âsayı al ve Allah'ın sağlam ipine tutunarak takva ile hükmet. Her Allah'ı zikredişinde, yanında Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ismini de zikret. Çünkü ben daha çamur ve ruh arasında iken onun isminin Arş'ın direğinde yazılı olduğunu gördüm. Sonra bütün gökyüzünü dolaştım ve her yerde Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) isminin yazılı olduğunu gördüm. Rabbim beni Cennetinde kıldı ve ben orada ne kadar köşk ve saraylar gördüysem oralarda Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) isminin yazılı olduğunu gördüm. Yine Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) isminin hurilerin boğazlarında, cennet kamışının yapraklarında, Tûba ağacının yapraklarında, Sidretü'l-Münteha denilen ağacın yapraklarında, perdelerin kenarlarında ve meleklerin gözlerinde yazılı olduğunu gördüm. Onu çokça zikret. Melekler onu her an zikrederler."

Taberânî ve Hâkim, Ebû Yûnus, Simâk b. Harb, İkrime ve İbn Abbâs'tan bildiriyor: Abs oğullarından kendisine Hâlid b. Sinân denilen kişi kavmine:

“Size Hadesân ateşini söndüreceğim" deyince kavminden Umâre b. Ziyâd:

“Ey Hâlid! Vallahi şu ana kadar bize doğrudan başka bir şeyi söylemiş değilsin. Söndüreceğini iddia ettiğin Hadesân ateşinden ne istiyorsun?" karşılığını verdi. Bunun üzerine Hâlid b. Sinân yola düşünce Umâre ve kavminden otuz kişi beraberinde gittiler. Bir dağın, Harretu'l-Eşca' denilen yerinde bir çatlaktan çıkan ateşin yanına geldiler. Hâlid onlara bir yer çizdi ve çizdiği yere onları oturttu. Sonra:

“Eğer gecikirsem beni ismim ile çağırmayın" dedi. Ateş çatlaktan kırmızı atlar gibi arka arkaya çıkmaya başladı. Hâlid ateşin karşısına geçti ve ona asasıyla vurup:

“Belli olur! Belli olur! Doğru olan her şey belli olur! Keçi çobanının oğlu buradan elbiselerim ıslak bir şekilde çıkamayacağımı iddia etti" diyerek ateşin çıktığı çatlağın içine girdi. İçerde gecikip çıkmayınca Umâre:

“Vallahi eğer arkadaşınız sağ olsaydı geri çıkardı" dedi. Oradakiler:

“O kendisini ismiyle çağırmamamızı söyledi" karşılığını verdiler. Umâre bir daha:

“Vallahi eğer arkadaşınız sağ olsaydı geri çıkardı" dedi ve onu ismiyle çağırdılar. Bunun üzerine o kellesini elleriyle tutmuş bir şekilde çıktı ve:

“Size, beni ismimle çağırmamanızı söylemedim mi? Vallahi siz beni öldürdünüz. Beni defnedin, eğer yanınıza eşek sürüsü gelir de içlerinde kuyruğu kesik eşekler bulunursa beni tekrar mezardan çıkarın" dedi.

Onlar da kendisini defnettiler. Yanlarına bir eşek sürüsü gelince ve içlerinde kuyruğu kesik eşekler bulununca:

“Onu mezarından çıkarın, o öyle istemişti" dediler. Umâre onlara:

“Mudar kavmine bizim ölüleri mezarlarından çıkardığımızı söyletmeyin. Vallahi onu asla çıkarmayacağız" dedi. Ancak Hâlid, hanımının yanında bir çuvalda iki levha olduğunu, bir şeyde ihtilafa düşerlerse bu levhalara baktıklarında sorunlarının giderileceğini ve hayızlı kişinin onlara dokunmamasını söylemişti. Bunlar hanımının yanına gidip levhaları sorunca, hanımı hayızlı olduğu halde levhaları getirdi. Bunun üzerine levhaların üzerindeki bilgiler yok oldu." Ebû Yunûs'un bildirdiğine göre Simâk b. Harb bu olayı Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) dayandırıp:

“B, kavminin heba ettiği bir peygamberdi" buyurduğunu bildirdi. Hâlid'in oğlu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu:

“Merhaba ey kardeşim oğlu" diyerek karşıladı.

Hâkim der ki:

“Buhârî'nin şartına göre hadis sahîhtir. Ebû Yûnus da Hâtim b. Ebî Sağîra'dır." Zehebî:

“Münker hadistir" demiştir.

İbn Sa'd, Zübeyr b. Bekkâr, Muvaffakiyât'ta ve İbn Asâkir, Kelbî'den bildirir:

“Yüce Allah yeryüzünde ilk peygamber olarak Ehnûh b. Yerd'in oğlu İdrîs'i (aleyhisselam) göndermiştir. O da Yârid İbn Mehlâîl b. Kaynân b. Enûşe b. Şîs b. Âdem'dir. Sonra Nûh b. Lemke b. Mettûşeleh b. Ehnûh b. Yâred gönderilene kadar başka bir peygamber gönderilmemiştir. Sâm b. Nûh Peygamberdi. Yine İbrâhim (aleyhisselam) gönderilene kadar başka bir peygamber gönderilmemiştir. O, İbrâhim b. Târih'dir. Târih ise Âzer b. Nâhûr b. Şârûh b. Erğû b. Fâliğ (Fâliğ yeryüzünü taksim eden Fâlih'tir) b. Âbir b. Şâleh b. Fahşed b. Sâm b. Nûh'tur. Sonra Mekke'de vefat edip orada defnedilen İsmâil b. İbrâhim gönderildi. Sonra Şam'da vefat eden İshâk b. İbrâhim, Lût b. Hârân b. Târih gönderilmiştir. İbrâhim onun amcasıdır ve kendisi İbrâhîm'in kardeşi oğludur. Sonra İsrâil b. İshâk'ın oğlu Ya'kûb, sonra Yusuf b. Ya'kûb, sonra Şuayb b. Yevbeb b. Ayfâ b. Medyen b. İbrâhim, sonra Hûd b. Abdillah b. el- Hulûd b. Âd b. Avs b. İrem b. Sâm b. Nûh, sonra Sâlih b. Âsif b. Kemâşic b. Ervim b. Semûd b. Câser İbn İrem b. Sâm b. Nûh, sonra Mûsa, Hârun b. İmrân b. Kâhis b. Lâvî b. Ya'kûb gönderilmiştir. Sonra Eyyûb b. Râzih b. Emûsî b. Lîfzen b. el-îs b. İshâk b. İbrâhim, sonra Hudrûn b. Amrâil b. Lîfzen b. el-îs'ın oğlu el-Hadir, sonra Dâvud b. îşâ b. Uveyd b. Bâir b. Selmûn b. Bahşûn b. imyanâzib b. Râm b. Hasrûn b. Fârıs b. Yahûze b. Ya'kûb gönderilmiştir.

Sonra Süleyman b. Dâvud, sonra Bünyamîn b. Ya'kûb'un torunlarından Yunus b. Mettâ, sonra Revbîl b. Ya'kûb ve İyâs b. Beşîr b. el-Âzir b. Hârun b. İmrân'ın torunlarından el-Yesa' gönderilmiştir. Sonra Yahûde b. Ya'kûb'un torunlarından Zil-Kifl gönderilmiştir. Mûsa b. İmrân ve İsa'nın (aleyhisselam) annesi Meryem binti İmrân arasında bin yedi yüz yıl vardır. Bunlar "torunlardan" değildir. Sonra Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilmiştir. Îdrîs, Nûh, Lût, Hûd ve Sâlih peygamber dışında Kur'ân'da zikredilen her peygamber İbrâhim'in (aleyhisselam) çocuklarındandır. Beş peygamber dışında Araplardan peygamber gönderilmemiştir. Bunlar: Hûd, Sâlih, İsmâil, Şuayb ve Muhammed'dir . Araplar diye adlandırılmalarının sebebi ise onlardan başka hiçbir peygamberin Arapça konuşmamasındandır."

İbnu'l-Münzir, Taberânî ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“On peygamber dışındaki bütün peygamberler İsrail oğullarindandir. Bu on peygamber: Nûh (aleyhisselam), Hûd (aleyhisselam), Sâlih (aleyhisselam), İbrâhim (aleyhisselam), Lût (aleyhisselam), İsmâil (aleyhisselam), İshâk (aleyhisselam), Ya'kûb (aleyhisselam), Şuayb (aleyhisselam) Ve Muhammed'dir . Isa (aleyhisselam) ve Ya'kûb'un (aleyhisselam) dışında hiçbir peygamberin iki ismi yoktur. Ya'kûb'un (aleyhisselam) ikinci ismi İsrail, İsa'nın (aleyhisselam) ikinci ismi ise Mesih'tir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde der ki:

“Âdem (aleyhisselam) ve Nûh (aleyhisselam) arasında bin yıl vardır. Nûh (aleyhisselam) ve İbrâhim (aleyhisselam) arasında bin yıl vardır. Mûsa (aleyhisselam) ve İsa (aleyhisselam) arasında dört yüz yıl vardır. İsa (aleyhisselam) ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında altı yüz yıl vardır."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre A'meş der ki. "Mûsa (aleyhisselam) ve İsa (aleyhisselam) arasında bin peygamber vardır."

Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Âdem'in (aleyhisselam) ömrü bin yıldı. Âdem (aleyhisselam) Ve Nûh (aleyhisselam) arasında bin yıl vardır. Nûh (aleyhisselam) ve İbrâhim (aleyhisselam) arasında bin yıl vardır. İbrâhim (aleyhisselam) ve Mûsa (aleyhisselam) arasında yedi yüz yıl vardır. Mûsa (aleyhisselam) ve İsa (aleyhisselam) arasında beş yüz yıl vardır. İsa (aleyhisselam) ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında ise altı yüz yıl vardır."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Vâil b. Dâvud:

“...Allah, Musa ile de bizzat konuştu" âyetini açıklarken:

“Yüce Allah, Mûsa (aleyhisselam) ile defalarca konuşmuştur" dedi.

Taberânî ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Abdulcebbâr b. Abdillah der ki: Bir adam Ebû Bekr b. Ayyâş'a gelip:

“Bir kişinin:

“(=Musa, Allah ile de bizzat konuştu) şeklinde okurken işittim" deyince, Ebû Bekr b. Ayyâş şu karşılığı verdi:

“Bunu öyle okuyan kişi kâfirdir. Ben bunu A'meş'e:

“...Allah, Musa ile de bizzat konuştu" şeklinde okudum. A'meş de bunu Yahya b. Vessâb'a, Yahya b. Vassâb da Ebû Abdurrahman es-Sülemî'ye, Ebû Abdurrahman es-Sülemî de Ali b. Ebî Tâlib'e, Ali de Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bu şekilde okudu."

Abdullah b. Ahmed'in, Zühd'de bildirdiğine göre Sâbit der ki:

“Mûsa b. İmrân öldüğü zaman melekler gökyüzünde birbirlerini dolaşarak ellerini yüzlerine koyup:

“Allah'ın konuşturduğu Mûsa öldü, kim ölmeyecek ki?" dediler.

Bu bölümü tek başına aç →

165. Âyetin Tefsiri

"Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."

Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbnu'l-Münzir ve İbn Merdûye'nin, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Allah'dan daha kıskanç hiç kimse yoktur. Bu sebeple gizli açık tüm kötülükleri haram kılmıştır. Hiç kimse Allah'dan daha fazla övülmeyi sevmez. Bu sebeple kendi nefsini övmüştür. Hiç kimse de Allah kadar kendisinden özür dilenmesini sevmez. Bu sebeple peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndermiştir."'

Ahmed, Buhârî, Müslim ve Hakîm et-Tirmizî'nin Muğîre b. Şu'be'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hiç kimse Allah kadar kendisinden özür dilenmesini sevmez. Bu sebeple müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler göndermiştir. Hiç kimse Allah'dan daha fazla methedilmeyi sevmez. Bu sebeple de Yüce Allah Cenneti vaad etmiştir" buyurdu.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Çünkü insanlar, müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler gönderilmemiş olsa «Bize peygamber göndermedin» diyeceklerdir."

Bu bölümü tek başına aç →

166. Âyetin Tefsiri

"Fakat Allah, sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik eder. Şahit olarak Allah yeter."

İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Delâil'de, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Yahudilerden bir grup Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girince onlara:

“Vallahi ben sizin, benim Allah'ın Resûlü olduğumu bildiğinizi biliyorum" buyurdu. Yahudiler:

“Hayır, biz bunu bilmiyoruz" deyince, Yüce Allah:

“Fakat Allah, sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik eder. Şahit olarak Allah yeter" âyetini indirdi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“Fakat Allah... şahitlik eder" âyetini açıklarken:

“Vallahi Allah'ın şahitliği şüphe ve yalan barındırmayan bir şahitliktir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

167. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz ki küfredip insanları Allah yolundan çevirenler, hakdan çok uzak bir sapıklıkla saptılar.

Bu bölümü tek başına aç →

168–169. Âyetlerin Tefsiri

(168-169) Şüphe yok ki, küfredip haksızlık edenleri Allah bağışlayacak değil, cehennem yolundan başka bir yola çıkaracak da değil. Onlar, o Cehennem’de devamlı olarak kalacaklardır. Bu ise Allah’a pek kolaydır.

Bu bölümü tek başına aç →

170. Âyetin Tefsiri

Ey insanlar! Gerçekten size, Rabbinizden islâm dîni ile Peygamber geldi. Hakkınızda hayırlı olmak için hemen ona îman edin. Eğer inanmayacak ve küfredecek olursanız, şüphe yok ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Allah her şeyi bilicidir, hükmünde hikmet sahibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

171. Âyetin Tefsiri

"Ey Kitap ehlî! Dininizde taşkınlık etmeyin. Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bîr ruhtur. Allah'a ve peygamberlerine inanın, üçtür' demeyin, vazgeçin, bu hayrınızadır. Allah ancak bîr tek ilahtır, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde olanlar da yerde olanlar da O nundur. Vekil olarak Allah yeter."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Taşkınlık etmeyin..."ifadesini açıklarken:

“Bidatlar edinmeyin mânâsındadır" dedi.

Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur..."' âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Burada Allah'ın kelimesinden kasıt:

“Ol!" demesiyle İsa'nın (aleyhisselam) oluvermesidir."

Abd b. Humeyd, Hâkim ve Beyhakî, Delâil'de Ebû Mûsa'dan bildiriyor: Necâşî, Câfer'e:

“Peygamberiniz, Meryem'in oğlu hakkında ne diyor?" diye sorunca, Câfer şu karşılığı verdi:

“Allah'ın buyurduğu gibi:

“O, Allah'ın ruhu ve kelimesidir. Onu kimsenin dokunmadığı el-Betûl el-Azrâ'dan çıkarmıştır" diyor." Necâşî yerden bir çöp alarak:

“Ey papaz ve rahipler! Bunlar, sizin Meryem'in oğlu hakkında söylediğinizden bu çöp kadar dahi fazlasını söylemiyorlar" dedi.

Beyhakî, Delâil'de İbn Mes'ûd'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizi Necâşî'ye göndermişti. Seksen kişi idik ve beraberimizde Câfer b. Ebî Tâlib vardı. Kureyş, Umâre ve Amr b. el-Âs'ı bir hediyeyle Necâşî'ye gönderdi. Bunlar Necâşî'nin yanına girdiklerinde ona secdeye kapandılar. Hediyeyi Necâşî'ye verip:

“Bizden bazı kişiler dinlerinden çıkarak senin topraklarına yerleşti" dediler. Necâşî:

“Bu kişiler nerededir?" diye sorunca:

“Onlar senin topraklarındadır" dediler. Necâşi bu kişilere haber gönderip yanına geldiklerinde ona secde etmediler. Umâre ve Amr b. el-Âs onlara:

“Size ne oluyor da krala secde etmiyorsunuz?" deyince, Câfer:

“Allah bize bir Peygamberini gönderdi ve Allah'tan başka hiç kimseye secde etmememizi emretti" karşılığını verdi. Amr b. el-Âs, krala:

“Bunlar İsa ve annesi hakkında sana muhalefet ediyorlar" deyince, kral:

“İsa ve annesi hakkında ne diyorlar?" diye sordu. Müslümanlar:

“Biz, Allah'ın buyurduğu gibi: «O, Allah'ın, kimsenin dokunmadığı Betûl el-Azrâ'ya bırakmış olduğu kelimesi ve ruhudur» diyoruz" dediler. Bunun üzerine Necâşî bir çöp alarak:

“Ey papaz ve rahipler! Siz bu çöp ağırlığınca olsa bile bunların Meryem'in oğlu hakkında dediğinden daha fazla bir şey demiyorsunuz" dedi. Sonra bize:

“Size ve yanından geldiğiniz kişiye merhaba. Ben de onun peygamber olduğuna şahitlik ediyorum. Onun yanında olup ayakkabılarını taşımak isterdim. Benim topraklarımda dilediğiniz yerde yerleşin" dedi.

Buhârî'nin, Hazret-i Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hıristiyanların İsa b. Meryem'i övdüğü gibi siz de beni övmeyin. Benim için: «O, Allah'ın kulu ve Resûlüdür» deyin" buyurdu.

Müslim'in Ubâde b. es-Sâmit'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim, Allah'dan başka ilah olmadığına, Allah'ın tek ve ortaksız olduğuna, Muhammed'in onun kulu ve Resûlü olduğuna, İsa'nın (aleyhisselam), Allah'ın kulu, Resûlü ve ruhundan Meryem'e bıraktığı kelimesi olduğuna, Cennet ve Cehennemin hak olduğuna şahitlik ederse, ameli ne olursa olsun, Yüce Allah onu sekiz kapısı olan Cennete dilediği kapıdan sokar."

Bu bölümü tek başına aç →

172. Âyetin Tefsiri

"Mesih de, Allah'a yakın melekler de, Allah'a kul olmaktan asla çekinmezler. Kim Allah'a kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki, O» onların hepsini huzuruna toplayacaktır."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Asla çekinmezler..."ifadesini açıklarken:

“Büyüklenmezler mânâsındadır" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

173. Âyetin Tefsiri

"İman edip salih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek ve lütfundan onlara daha da fazlasını verecektir. Allah'a kulluk etmekten çekinenlere ve büyüklük taslayanlara gelince; (Allah) onları elem dolu bir azaba uğratacaktır ve onlar kendilerine Allah'tan başka bir dost ve yardımcı da bulamayacaklardır."

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, Hilye'de ve İsmâilî'nin Mu'cem'de zayıf bir isnâdla İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“...Mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek ve lütfundan onlara daha da fazlasını verecektir...'" âyetini açıklarken şöyle buyurmuştur:

“...Mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek..."buyruğuyla onları Cennete sokması, «...Lütfundan onlara daha da fazlasını verecektir...» buyruğuyla da Cehennemi hakeden kişilerin dünyada iken kendilerine iyilik yaptıkları kişilerin şefaatine nail olmalarıdır. "

Bu bölümü tek başına aç →

174. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:175

Bu bölümü tek başına aç →

175. Âyetin Tefsiri

"Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik. Allah'a iman edip ona sımsıkı sarılanları ise (Allah), kendisinden bir rahmet ve lütfa kavuşturacak ve onları kendisine varan doğru bir yola iletecektir."

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Mes'ûd gece yatağında döndüğü zaman:

“Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik" derdi.'

İbn Asâkir'in, Süfyân es-Sevrî'den, babasından bildirdiğine göre adını bilmediği biri:

“Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik" âyetini açıklarken:

“Burada delilden kasıt Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), nurdan kasıt ise Kur'ân'dır" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Rabbinizden kesin bir delil..." âyetini açıklarken:

“Burada hüccet kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik" âyetini açıklarken:

“Âyette geçen burhan ifadesinden kasıt delil, nurdan kasıt ise Kur'ân'dır" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:

“...Ona sımsıkı sarılanları..." âyetini açıklarken:

“Kur'ân'a sarılmak kastedilmektedir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

176. Âyetin Tefsiri

"Senden fetva İsterler. De kî:

“Allah, sîze kelâle (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Eğer çocuğu olmayan bîr kimse ölür de onun bir kızkardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı bunundur. Kızkardeş ölüp çocuğu olmazsa erkek kardeş de ona vâris olur. Kızkardeşler iki tane olursa (erkek kardeşlerinin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş mevcut ise erkeğin hakkı, iki kadın payı kadardır. Şaşırmamanız için Allah size açıklama yapıyor. Allah her şeyi bilmektedir."

İbn Sa'd, Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah der ki:

“Ben hastalanmıştım. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanıma girdiğinde kendimde değildim. O abdest alıp abdest suyunu üzerime dökünce kendime geldim ve:

“Bana varis olacak ne çocuğum ne de babam var, miras nasıl olacak?" dediğimde miras âyeti nâzil oldu.

İbn Sa'd ve İbn Ebî Hâtim, Câbir'den bildirir:

“Senden fetva isterler. De ki:

“Allah, size kelâle (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor...âyeti benim hakkımda indi.

İbn Râhûye ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ömer, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kelâle'nin miras durumu nasıl olacak?" diye sorunca:

“Senden fetva isterler. De ki:

“Allah, size kelâle (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor:

“Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kızkardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı bunundur. Kızkardeş ölüp çocuğu olmazsa erkek kardeş de ona vâris olur. Kızkardeşler iki tane olursa (erkek kardeşlerinin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş mevcut ise erkeğin hakkı, iki kadın payı kadardır. Şaşırmamanız için Allah size açıklama yapıyor. Allah her şeyi bilmektedir"" âyeti nâzil oldu. Ömer sanki durumu anlamamıştı ve Hafsa'ya:

“Eğer Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sakin olduğunu görürsen bu konuyu kendisine sor" dedi. Hafsa, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sakin olduğunu görünce ona bu konuyu sordu. Bunun üzerine, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bunu sana baban mı söyledi? Babanın bunu anlayacağını sanmıyorum" buyurdu.

Ravi der ki: Bundan dolayı Ömer:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle dedikten sonra bunu anlayacağımı sanmıyorum" derdi.

Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, İbn Merdûye, Tâvus'tan bildiriyor: Hazret-i Ömer, Hafsa'ya kelâle'nin mirasının nasıl olacağını Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sormasını istedi. Hafsa da sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu kendisine bir kürek kemiğine yazdı ve:

“Bunu sormanı Ömer mi istedi? Onun bu konuyu anlayacağını sanmıyorum. Ona «Yaz âyeti» yetmiyor mu?" buyurdu. Süfyân der ki:

“Yaz âyeti, Kelâle âyeti olan Nisâ Sûresi'ndeki:

“Eğer çocukları yoksa karılarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Eğer çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. (Bu paylaştırma, ölen karılarınızın) yaptıkları vasiyetlerin yerine getirilmesi yahut borçlarının ödenmesinden sonradır. Eğer sizin çocuğunuz yoksa bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Eğer çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. (Yine bu paylaştırma) yaptığınız vasiyetin yerine getirilmesinden yahut borçlarınızın ödenmesinden sonradır. Eğer kendisine varis olunan bir erkek veya bir kadının evladı ve babası olmaz ve bir erkek veya bir kız kardeşi bulunursa, ona altıda bir düşer. Eğer (kardeşler) birden fazla olurlarsa, üçte birde ortaktırlar. (Bu paylaştırma varislere) zarar vermeksizin yapılan vasiyetin yerine getirilmesinden yahut borcun ödenmesinden sonra yapılır. (Bütün bunlar) Allah'ın emridir. Allah, hakkıyla bilendir, Halim'dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)"âyetidir. Bu konuyu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorduklarında Nisâ Sûresinin son âyeti indi.

Mâlik, Müslim, İbn Cerîr ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ömer der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), kelâle'nin mirası konusunu sorduğum kadar başka bir şeyi sormuş değilim. Hatta en sonunda parmağını göğsüme dayararak:

“Sana Nîsa Sûresinin sonundaki «Yaz âyeti» yeter" buyurdu.

Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Berâ b. Âzib der ki:

“Bir kişi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip kelâle'nin miras durumunu sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sana yaz âyeti yeter" buyurdu.

Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Merâsil'de ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ebû Seleme b. Abdirrahman der ki: Bir kişi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip kelâle'nin mirası konusunu sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yaz mevsiminde nâzil olan:

“Senden fetva isterler. De ki:

“Allah, size kelâle (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor..."âyetini işitmedin mi? Çocuğu ve babası olmayan kişinin varisleri kelâledir (ikinci derece akrabalardır)" buyurdu.

Hâkim mevsul olarak Ebû Seleme ve Ebû Hureyre'den bunun aynısını nakletmiştir.

Abdurrezzâk, Buhârî, Müslim, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hazret-i Ömer der ki:

“Üç şey vardır ki bu konuda Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), bize kendisiyle amel edebileceğimiz bir söz bırakmış olmasını isterdim. Bunlar dede ile kelâle'nin miras durumu ve faiz konularından bazı konulardır."

Ahmed'in bildirdiğine göre Hazret-i Ömer der ki: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) kelâle'nin miras durumunu sorduğumda:

“Sana yaz âyeti yeter" buyurdu. Bunu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) sormuş olmam benim için kırmızı develere sahip olmamdan daha sevimlidir."

Abdurrezzâk, Adenî, İbnu'l-Münzir ve Hâkim'in bildirdiğine göre Hazret-i Ömer der ki:

“Kırmızı develerimin olması yerine şu üç şeyi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sormuş olmayı isterdim. Kendisinden sonraki halifenin kim olduğunu, bir kavmin:

“Mallarımıza zekat farz oldu, ama biz malımızın zekatını sana vermeyeceğiz" demesi üzerine onlarla savaşmanın helal olup olmadığını ve kelâlenin miras durumunu sormak isterdim."

Tayâlisî, Abdurrezzâk, Adenî, İbn Mâce, Şâşî, İbn Cerîr, Hâkim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ömer der ki:

Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bize şu üç şeyi bildirip açıklamış olması benim için dünya ve içindekilerden daha değerlidir. Bunlar halifelik, kelâle ve faiz konularıdır."

Taberânî, Semure b. Cündüb'den bildiriyor: Bir kişi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip, anne baba bir kardeşlerini kastederek:

“Yâ Resûlallah! Bunlar kelâle'den midir?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Nîsa Sûresinin kelâle hakkındaki âyetini okuma dışında bir cevap vermedi. Bir zaman sonra adam bir daha gelip aynı şeyi birkaç defa sorunca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ona kelâle âyetini okudu. Adam mala olan hırsından dolayı Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) meseleyi tam olarak açıklaması için bağırarak başladı. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti okudu ve:

“Vallahi! Bana gönderilen dışında sana bir şey söylemeyeceğim" buyurdu.

Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: İnsanlar arasında Ömer'le görüşen son kişi bendim. Onun:

“Mesele benim dediğim gibidir" dediğini işittim. Kendisine:

“Ne dedin?" diye sorduğumda:

“Kelâle, ölen kişiden geriye çocuğunun kalmasıdır" dedim" karşılığını verdi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Târik b. Şihâb der ki: Hazret-i Ömer bir kürek kemiği alarak Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbını topladı ve:

“Kelâle konusunda öyle bir hüküm vereceğim ki kadınlar bunu odalarında konuşacaklar" dedi. Bu sırada evde bir yılan çıkınca herkes dağıldı. Bunun üzerine Ömer:

“Eğer Allah bu konunun tamam olmasını dileseydi mutlaka tamamlardı" dedi.

Abdurrezzâk ve İbn Cerîr, Saîd b. el-Müseyyeb'den bildiriyor: Hazret-i Ömer, dede ile kelâle'nin mirası hakkında bir yazı yazdı. Sonra:

“Allahım! Eğer bunda bir hayır görüyorsan bunu geçerli kıl" diyerek istihareye yattı. Ancak suikasta uğradığı zaman yazıyı istedi ve onu imha etti. Yazdığı sahifede ne yazılı olduğunu kimse bilmiyordu. Ömer:

“O sahifede dedenin mirası ve kelâle hakkında bir yazı yazmıştım. Bunun için istihareye yattım. Ancak bu konuda sizi olduğunuz halde bırakmayı uygun gördüm" dedi.

Abdurrezzâk, İbn Sa'd ve Ahmed'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Hazret-i Ömer suikasta uğradığı zaman yanına gelen ilk kişi bendim. O bana:

“Benden şu üç şeyi ezberle. Zira insanların bana yetişememesinden korkuyorum. Ben kelâle hakkında hüküm vermiyor ve benden sonra halife tayin etmiyorum" dedi. Yine bütün kölelerini azat ettiğini söyledi.

İbn Sa'd, Nesâî, İbn Cerîr ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre Câbir der ki: Hastalandığımda Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) beni ziyarete geldi. Ona:

“Yâ Resûlallah! Kardeşlerime malımın üçte birini vasiyet edeyim mi?" dediğimde:

“Daha iyisini ver" buyurdu. "Yarısını vereyim mi?" dediğimde de:

“Daha iyisini ver" buyurdu ve çıkıp gitti. Sonra bana tekrar gelip:

“Senin bu rahatsızlığından dolayı öleceğini sanmıyorum. Yüce Allah bu konuda âyet indirdi ve kız kardeşlerine ne vereceğin belli oldu. Onlara malının üçte ikisini ver" buyurdu. "Senden fetva isterler. De ki:

“Allah, size kelâle (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor..." âyeti de benim hakkımda indi.

Adenî, Müsned'de, Bezzâr, Müsned'de ve Ebu'ş-Şeyh, el-Ferâid'de sahîh bir isnâdla Huzeyfe'den bildirir: Yolculukta olduğumuz bir sırada kelâle âyeti Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) indi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti bana okudu. Ben de yanımda bulunan Ömer'e okudum. Ömer halifeliği zamanında kelâle konusunda beni çağırarak konuyu sordu. Ben de:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti bana okumuş, ben de sana okumuştum. Vallahi ona hiçbir şey ekleyecek değilim" dedim.

Ebu'ş-Şeyh'in, el-Ferâid'de bildirdiğine göre Berâ der ki: Kelâle konusu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorulunca:

“(Kelâle) ölen kişiden geriye baba veya çocuğun kalmamasıdır" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Dârimî ve İbn Cerîr, Ebu'l-Hayr'dan bildiriyor: Bir kişi, Ukbe b. Âmir'e kelâle konusunu sorunca:

“Bunun bana kelâle konusunu sormasına şaşırmıyor musunuz? Çünkü hiçbir şey Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbını kelâle konusu kadar uğraştırmamıştır" dedi.

Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Dârimî, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir ve Beyhakî'nin Sünen'de bildirdiğine göre Şa'bî der ki: Kelâle konusu Ebû Bekr'e sorulunca:

“Bu konuda kendi görüşümü söyleyeceğim. Eğer doğru ise bu tek olan ve ortağı olmayan Allah tarafındandır. Eğer yanlış ise bu, benden ve şeytandandır, Allah bundan beridir. Bana göre kelâle, ölen kişiden geriye baba veya çocuğun kalmamasıdır" dedi. Ömer halife olduğu zaman:

“Kelâle, ölen kişiden geriye çocuğun kalmamasıdır" dedi. Suikasta uğradığı zaman da:

“Ebû Bekr'e muhalefet etmekle Allah'tan hayâ ederim" demişti.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ebû Bekr es-Sıddîk der ki:

“Ölüp de çocuğu veya babası olmayan kişinin mirasçısı kelâledir" dedi. Ali bundan dolayı ona kızınca Ebû Bekr'in sözüne geri döndü.

Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Amr b. Şurahbîl:

“Kelâlenin, ölen kişiden geriye çocuğu veya babası kalmaması durumu olduğu konusunda ashâbın ittifak ettiklerini gördüm" dedi.

Abdurrezzâk, Saîd b. Mansür, İbn Ebî Şeybe, Dârimî, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir ve Beyhakî'nin Sünen'de bildirdiğine göre Hasan b. Muhammed b. el- Hanefiyye der ki: İbn Abbâs'a kelâleyi sorduğumda:

“Kelâle, ölen kişiden geriye baba veya çocuğun kalmamasıdır" dedi. Kendisine:

“...Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kızkardeşi bulunursa..."' âyetini okuduğumda ise kızdı ve beni azarladı.

İbn Cerîr'in, Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kelâle, ölen kişiden geriye baba veya çocuğun kalmamasıdır" dedi.

İbnu'l-Münzir, Şa'bî'den bildirir: Ömer:

“Kelâle, ölen kişiden geriye baba veya çocuğun kalmamasıdır" derdi.

İbnu'l-Münzir, Şa'bî'den bildirir:

“Kelâle, ölen kişiden geriye kalan baba ve çocukların dışında kardeş veya başka asabe akrabalar gibi varislerdir. Ali, İbn Mes'ûd ve Zeyd b. Sâbit aynı şeyi söylemişlerdir."

İbn Ebî Şeybe, Musannef’te ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kelâle ölen kişinin kendisidir" dedi.

İbn Cerîr'in, Ma'dân b. Ebî Talha el-Ya'merî'den bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hiçbir konuda bana kelâle konusundaki gibi ağır konuşmadı. Veya Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) hiçbir konuda kelâle konusundaki gibi rahatsız etmemiştim. Hatta göğsüme vurup:

“Bu konuda sana yaz âyeti olan:

“Senden fetva isterler. De ki:

“Allah, size kelâle (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor..." âyeti yeter" buyurdu. Ben de bu âyetle okuyanın da, okumayanın da bileceği bir hüküm vereceğim. Kelâle, ölen kişiden geriye baba kalmamasıdır."

Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Şîrîn der ki:

“Senden fetva isterler. De ki:

“Allah, size kelâle (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor..." âyeti indiği zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yolculukta idi. Yanında Huzeyfe b. el-Yemân vardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti Huzeyfe'ye okumuştu. Huzeyfe de arkasından gelen Ömer'e okumuştu. Ömer halife olduğu zaman bu âyeti Huzeyfe'ye sordu ve tefsirini biliyor olmasını arzuladı. Huzeyfe:

“Vallahi eğer halifeliğinin bana o gün söylenmeyen bir şeyi şimdi söyleteceğini sanıyorsan aciz birisin demektir" dedi. Bunun üzerine Ömer:

“Allah sana merhamet etsin! Ben senden bunu istemiyorum" karşılığını verdi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hazret-i Ömer:

“Kelâle konusunu bilmeyi, Şam saraylarının vergisinin benim olmasından daha fazla severim" dedi.

İbn Cerîr, Hasan b. Mesrûk'dan o da babasından bildiriyor: Ömer b. el- Hattâb hutbe verirken kendisine akrabalarımdan kelâle varislerini sorduğumda:

“Kelâle, kelâle, kelâle" dedikten sonra sakalını tutarak şöyle dedi:

“Vallahi bunu bilmeyi yeryüzünde en değerli şeyin benim olmasından daha fazla severim. Bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorduğumda üç defa: «Yazın inen âyeti işitmedin mi?» buyurmuştu."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Seleme der ki: Bir kişi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip kelâleyi sorunca:

“Yaz mevsiminde inen "Senden fetva isterler. De ki: Allah, size kelâle (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: «Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kızkardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı bunundur. Kızkardeş ölüp çocuğu olmazsa erkek kardeş de ona vâris olur. Kızkardeşler iki tane olursa (erkek kardeşlerinin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş mevcut ise erkeğin hakkı, iki kadın payı kadardır. Şaşırmamanız için Allah size açıklama yapıyor. Allah her şeyi bilmektedir»âyetini işitmedin mi?" buyurdu.

Ahmed'in ceyyid bir isnâdla bildirdiğine göre Zeyd b. Sâbit'e ölüden geriye kalan koca ve anne baba bir kız kardeşin durumu sorulunca, malın yarısını kocaya diğer yarısını da kız kardeşe verdi. Bunu niçin öyie yaptığını sorduklarında:

Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bu şekilde taksim ettiğini gördü m" dedi.'

Abdurrezzâk, Buhârî, Hâkim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Esved der ki: 'Muaz b. Cebel, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında, ölen kişiden geriye bir kız çocuğu ve bir kız kardeş kalma durumunda malın yarısını kız çocuğuna diğer yarısının da kız kardeşe verilmesine hükmetti."

Abdurrezzâk, Buhârî, Hâkim ve Beyhakî, Huzeyl b. Şurahbîl'den bildiriyor: Ebû Mûsa el- Eş'arî'ye ölen kişiden geriye kalan kız çocuğu, oğlun kızı ve anne baba bir kız kardeşin mirası sorulunca:

“Malın yarısı kız çocuğunun, diğer yarısı da kız kardeşindir. Git İbn Mes'ûd'a sor, o da aynı şeyi söyleyecektir" dedi. Bunun üzerine İbn Mes'ûd'a sorulup bu konuda Ebû Musa'nın görüşü de söylenince şöyle dedi:

“Ben de onun dediğini diyecek olursam haktan sapmış ve doğru yoldan ayrılmış olurum. Oysa ben Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hükmettiği gibi hüküm vereceğim. Malın yarısı kız çocuğuna, üçte fkmın tamamlayıcısı olarak da oğlun kızma altıda bir, geriye kalan da kızkardeşindir." ibn Mes'ûd'un dediğini Ebû Mûsa'ya haber verince:

“Bu âlim kışı aranızda olduğu müddetçe bana bir şey sormayın" dedi.

Abdurrezzâk, İbnu'l-Münzir, Hâkim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs'a, ölüp de geriye bir kız çocuğu ve anne baba bir kız kardeşin mirası sorulunca şöyle dedi:

“Malın yarısı kız çocuğunundur. Kız kardeşe ise bir şey yoktur. Geriye kalan da asabeden akrabalaradır." Kendisine:

“Ömer kız kardeşe malın yarısını verdi" denilince, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı daha iyi bilir? Yüce Allah:

“...Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kızkardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı bunundur..." buyurmaktadır. Ancak siz:

“Çocuğu da olsa malın yarısı kız kardeşindir" diyorsunuz."

İbnu'l-Münzir ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Allah'ın Kitâb'ında ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetinde bulamadığınız:

“Malın yarısı kız çocuğunun, diğer yarısı da kız kardeşindir" hükmünü bütün insanlar da bulursunuz. Oysa Yüce Allah:

“...Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kızkardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı bunundur..."buyurmaktadır.

Buhârî ve Müslim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Belli payları sahiplerine veriniz. Geriye kalan da ölüye en yakın olan erkek kişilerindir" buyurmuştur.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Senden fetva isterler..." âyetini açıklarken:

Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) kelâlenin mirası sorulmuştur" dedi. "...Şaşırmamanız için Allah size açıklama yapıyor..."âyetini açıklarken de:

“Burada da miras kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbnu'd-Durays, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre Berâ der ki:

“Tam olarak inen son sûre Tevbe Sûresi'dir. Bu sûreyi bitiren son âyet de:

“Senden fetva isterler. De ki:

“Allah, size kelâle (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor..." âyetidir.

İbn Cerîr, Abd b. Humeyd ve Beyhakî, Sünen'de Katâde'den nakleder: Bize bildirilene göre Ebû Bekr es-Sıddîk hutbesinde şöyle demiştir:

“Bilmiş olunuz ki, Nisâ Sûresi'nde inen ilk âyet Allah'ın mirasta anne ve baba hakkında indirmiş olduğu âyettir. İkinci âyet ise koca, karı ve anne bir kardeşler hakkında inmiştir. Nisâ Sûresi'ni hatmeden âyet ise anne baba bir olan kız ve erkek kardeşler hakkında inmiştir. Enfâl Sûresi'ni hatmeden âyet baba tarafından akrabalar hakkında inmiştir. Baba tarafından akraba olanlar Allah'ın Kitâb'ında yakınlığa göre birbirlerinden daha önceliklidirler."

Taberânî, M. es-Sağîr'de Ebû Saîd'den bildiriyor:

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir merkebe binip hala ve teyzenin varis olması konusunda istihare yapmak için Kubâ'ya giderken Yüce Allah onlara miras düşmediğini bildiren âyeti indirdi."

Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Şîrîn der ki: Ömer b. el-Hattâb:

“...Şaşırmamanız için Allah size açıklama yapıyor..." âyetini okuduğu zaman:

“Allahım! Kelâle konusunu ona açıklamışsın ama o bana açıklanmadı" derdi.

Ahmed, Amr el-Kârî'den bildirir: Sa'd hastalığına yenik düştüğü zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girdi. Sa'd:

“Yâ Resûlallah! Benim malım var ve varislerim kelâledir. Malımı vasiyet veya tasadduk edeyim mi?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hayır" karşılığını verdi. Sa'd:

“Malımın üçte ikisini tasadduk edeyim mi?" dediğinde, yine:

“Hayır" karşılığını verdi. "Yarısını tasadduk edeyim mi?" diye sorduğunda yine:

“Hayır" karşılığını verdi. "Üçte birini" dediğinde ise:

“Evet et, ama o da çoktur" buyurdu.

Taberânî'nin Hârice b. Zeyd b. Sâbit'ten bildirdiğine göre Zeyd b. Sâbit, Muâviye'ye şöyle bir mektup yazdı:

“Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle. Zeyd b. Sâbit'ten, Allah'ın kulu, müminlerin emîri Muâviye'ye. Allah'ın selamı ve rahmeti senin üzerine olsun, ey müminlerin emîri! Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a hamd ederim ve derim ki: Mektubunda bana dedenin ve kardeşlerin mirastaki paylarını sormuşsun. Kelâle'nin ve birçok şeyin mirastaki miktarını Allah'tan başka kimse bilmez. Ancak böylesi durumlarda Resûlullah'tan sonra (sallallahü aleyhi ve sellem) halifelerin hüküm vermesinde hazır bulunmuştuk. Onlardan öğrenebildiğimizi öğrendik. Biz de bundan sonra miras hakkında daha önce bize fetva vermiş olanlar gibi fetva vereceğiz."

Bu bölümü tek başına aç →