ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ
Nisâ Sûresi — ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ — Sayfa 5
40. Âyetin Tefsiri
"Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. İyilik olursa onu kat kat arttırır ve yapana büyük sevap verir"
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz..." âyetini açıklarken:
“Kırmızı karınca başı kadar olsa bile haksızlık yapmaz" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Zerre kadar..."âyetini açıklarken:
“Bir karınca kadar" demiştir.
İbn Ebî Dâvud, Mesâhifte Atâ vasıtasıyla bildirdiğine göre Abdullah bu âyeti: (=Allah bir karınca kadar da olsa haksızlık yapmaz) lafzıyla okumuştur.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Zerre kadar..." âyetini açıklarken:
“Zerre ağırlığı kadar" demiştir.
Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî, İbn Ömer'den bildirir:
“Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır..." âyeti bedeviler hakkında nazil oldu. Adamın biri:
“Peki, Muhacirlere ne var?" diye sorunca Yüce Allah:
“Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. İyilik olursa onu kat kat arttırır ve yapana büyük sevap verir" âyetiyle cevap verdi. Yüce Allah da bir şeye büyük dedi mi o şey gerçekten de büyük demektir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti okudu ve:
“İyiliklerimin kötülüklerimden zerre kadar fazla çıkması, benim için dünya ve içindekilerden daha iyidir" dedi.
Tayâlisî, Ahmed, Müslim ve İbn Cerîr'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah, müminin yaptığı iyiliği boşa çıkararak ona zulmetmez. Yaptığı bu iyiliğe karşı dünyada iken rızkını alır, kıyamette de karşılığını alır. Kafir ise bir iyilik yaptığı zaman bunun karşılığı dünyada iken kendisine verilir. Bu şekilde kıyamet gününde kendisine karşılığı verilecek bir ameli olmaz. "
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Mâce, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kalbinde zerre kadar olsa dahi iman bulunan kişi Cehennemden çıkar" buyurdu. Bu konuda şüphesi olan:
“Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz..." âyetini okusun.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Mes'ûd'dan bildirir: Kıyamet gününde önceki ve sonraki tüm insanlar bir yerde toplandığı zaman biri öne çıkarılır ve Allah katından biri:
“İşte filan oğlu filan önünüzde. Kimin bunda hakkı varsa gelip alsın" diye seslenir. Bu çağrı üzerine kişi az da olsa babası veya çocuğu veya eşinde bir hakkının olmasını arzu edecek ve sırası geldiğinde bunu almaya sevinecektir. Yüce Allah'ın Kitab'ındaki:
“Sûr'a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır" âyeti de bunu doğrulamaktadır. Sonra öne çıkarılan kişiye:
“Sende hakkı bulunanlara haklarını ver!" denilir. Adam:
“Rabbim! Dünya hayatı bitip gitmişken haklarını nasıl vereyim?" diye sorunca, Yüce Allah meleklere:
“Bu adamın iyi amellerine bakın ve hak sahiplerine haklarını bunlardan verin" buyurur. Herkese hakkı verildikten sonra kişide zerre kadar iyi bir amel kalmışsa, melekler:
“Rabbimiz! Herkese hakkını verdik. Geriye zerre kadar iyi ameli kaldı" derler. Yüce Allah da:
“Zerre kadar olan bu iyi amelini arttırın ve rahmetimle onu Cennete koyun" buyurur. Yüce Allah'ın Kitab'ındaki:
“Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. İyilik olursa onu kat kat arttırır ve yapana büyük sevap verir'" âyeti de bunu doğrulamaktadır. Burada büyük ecirden kasıt Cennettir. Ancak hak sahiplerine hakları verilirken iyi amelleri bitip geriye kötüleri kalırsa, melekler:
“ilahımız! İyi amelleri bitti, ancak henüz haklarını almayanlar var" derler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“O zaman hak sahiplerinin kötülüklerinden alıp onun kötülüklerine ekleyin ve Cehenneme gideceğine dair bir yazı yazın" buyurur.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...iyilik olursa..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Kişinin iyilikleri zerre kadar da olsa kötülüklerinden daha ağır bastığı zaman bu iyilikleri kat kat arttırılır. Müşriğe gelince, yaptığı iyilikler onun cezasını hafifletir, ancak Cehennemden asla çıkmaz."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ebû Recâ bu âyeti: (.....) lafzıyla, harfini şeddeli olarak okumuştur.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Osmân'dan bildirir: Ebû Hureyre'nin:
“Yüce Allah müminin yaptığı bir iyiliğe bir milyon iyilik sevabı verir" dediği bana ulaştı. Yanına gidip bunu sorduğumda şöyle dedi:
“Doğrudur! Hatta bir iyiliğine iki milyon iyilik sevabı verir. Yüce Allah:
“Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. İyilik olursa onu kat kat arttırır..." buyurur. Kat kat arttırmanın da ne kadar olduğunu kim bilebilir?"
İbn Cerîr, Ebû Osmân en-Nehdî'den bildirir: Ebû Hureyre ile karşılaştığımda ona:
“Yüce Allah müminin yaptığı bir iyiliğe bir milyon iyilik sevabı verir" dediğin bana ulaştı" dediğimde şu karşılığı verdi:
“Bunun nesine şaşırıyorsun ki? Vallahi Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Yüce Allah müminin yaptığı bir iyiliğe iki milyon iyilik sevabı verir» buyurduğunu işittim."
İbn Ebî Şeybe, Abdullah b. Ahmed, Zevâidu'z-Zühd'de, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre:
“...Büyük ecir verir"" âyetini açıklarken:
“Bundan kasıt Cennettir" demiştir.
41. Âyetin Tefsiri
"Her bîr ümmetten bîr şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nice olacak!"
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Tirmizî, Nesâî, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Delâil'de değişik vecihlerle İbn Mes'ûd'dan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bana Kur'ân oku" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Kur'ân sana inmişken ben mi sana okuyacağım!" dediğimde:
“Başkasından duymayı seviyorum" karşılığını verdi. Bunun üzerine Nisâ Sûresi'ni okumaya başladım. "Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nice olacak!'" âyetine geldiğim zaman:
“Şimdilik yeter" buyurdu. Baktığımda gözlerinden yaş akıyordu.
Hâkim, Amr b. Hureys'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdullah b. Mes'ûd'a:
“Kur'ân oku!" buyurunca, İbn Mes'ûd:
“Kur'ân sana inmişken ben mi sana okuyacağım!" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Başkasından duymayı seviyorum" buyurunca, İbn Mes'ûd, Nisâ Sûresi'ni okumaya başladı. "Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nice olacak!" âyetine geldiğinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ağlamaya başladı. Bunun üzerine İbn Mes'ûd okumayı bıraktı.
İbn Ebî Hâtim, Hasan b. Süfyân, Ebû Nuaym, Ma'rife'de, Bağavî, Mücem'de ve Taberânî hasen bir senedle ashâbdan biri olan Muhammed b. Fadâle'den bildirir: Zafer oğullarının yanındayken Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi. Yanında İbn Mes'ûd, Muâz b. Cebel ve ashabından birkaç kişi daha vardı. Birine Kur'ân okumasını söyleyince içlerinden biri Nisâ Sûresi'ni okumaya başladı. "Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nice olacak!" âyetine geldiğinde Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ağlamaktan sakalları ve yüzü ıslandı. Sonrasında:
“Rabbim! İçlerinde bulunduğum kişilere şahitlik ederim de görmediğim kimseler konusunda nasıl şahitlik edeyim!" buyurdu.
Taberânî, Yahya b. Abdirahman b. Lebîbe'den, o babasından, o da dedesinden naklen bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nice olacak!" âyetini okuduğu zaman ağlar ve:
“Rabbim! İçlerinde bulunduğum kişilere şahitlik ederim de görmediğim kimseler konusunda nasıl şahitlik edeyim!" buyururdu.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nice olacak!" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Her ümmetin peygamberi getirilir ve risaleti bildirdiğine dair şahitlik eder. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur'ân okurken bu âyete geldiğinde gözleri yaşarırdı.
İbn Cerîr, İbn Mes'ûd'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nice olacak!'" âyetini açıklarken şöyle buyurmuştur:
“Rabbim! Aralarında olduğum sürece şahitleri bendim. Ancak vefat ettiğimde onları gözeten sendin."
42. Âyetin Tefsiri
"O gün, inkar edip Peygambere baş kaldırmış olanlar, yerle bir olmayı ne kadar isterler ve Allah'tan bir söz gizleyemezler."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Avfî kanalıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Yerle bir olmayı ne kadar isterler..." âyetini açıklarken:
“Yer ile dağların üzerlerine yığılıp dümdüz olmasını dilerler" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken:
“Yerin yarılmasını ve içine girip yok olmayı isterler" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“...Yerle bir olmayı ne kadar isterler..." âyetini açıklarken:
“Yerin yarılmasını ve içine girip üzerlerine kapanmasını isterler" demiştir.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'da Saîd b. Cübeyr'den bildirir: Adamın biri İbn Abbâs'a geldi ve:
“Kur'ân'da bazı âyetler bana birbirine zıtmış gibi geldi ve anlayamadım" dedi. İbn Abbâs:
“Hangi âyetler? Yoksa Kur'ân hakkında şüphelerin mi var?" diye sorunca, adam:
“Hayır, şüphe değil. Sadece anlayamadım" karşılığını verdi. İbn Abbâs:
“Sana ters gelen ve anlayamadığın yerleri söyle bakalım" deyince, adam şöyle dedi:
“Yüce Allah, Kur'ân'da:
“Sonra, «Rabbimiz Allah'a and olsun ki bizler ortak koşanlar değildik» demekten başka çare bulamazlar" buyurur. Başka bir yerde ise:
“...Allah'tan bir söz gizleyemezler"' buyurur. Oysa bir önceki âyette bir gizleme sözkonusudur. Yine:
“Sûr'a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır" buyurur. Başka bir yerde ise:
“Birbirlerine dönüp soruşurlar" buyurmuştur.
Yine:
“Siz yeri iki günde yaratanı mı inkar ediyor ve O'na eşler koşuyorsunuz! O, alemlerin Rabbidir" de. Yeryüzüne üstünden ağır baskılar (dağlar) yerleştirdi, onu bereketli kıldı; arayıp soranlar için gıdalarını tam (toplam) dört gün içinde yetiştirmesi kanununu koydu (takdir etti). Sonra, duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne:
“İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin" dedi. İkisi de:
“İsteyerek geldik" dediler" âyetlerinde yeryüzünün gökten daha önce yaratıldığını bildirmiştir. Ancak:
“Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki onu Allah bina edip yükseltmiş ve ona şekil vermiştir. Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır. Ardından yeri düzenlemiştir" âyetlerinde göğün yerden daha önce yaratıldığını ifade etmiştir.
Yine farklı âyetlerde:
“...Allah, Azîz ve Hakîm'di", "...Allah, Gafur ve Rahim'di" ve:
“...Allah, İşiten ve Gören'di" buyurarak sanki önceden öyleymiş de şimdi değilmiş gibi bir anlam var." Başka bir lafızda geçtiğine göre adam:
“Bu âyetlerde neden "(Allah... idi)" ifadesi kullanılmıştır?" demiştir.
Bunun üzerine İbn Abbâs şöyle cevap verdi:
“Sonra, «Rabbimiz Allah'a and olsun ki bizler ortak koşanlar değildik» demekten başka çare bulamazlar'" âyetinde, müşrikler kıyamet gününde huzura geldikleri zaman, Yüce Allah'ın Müslümanları bağışladığını, ne kadar büyük olursa olsun günahları bağışladığını ancak müşrikleri affetmediğini gördüklerinde belki bağışlanırlar umuduyla dünyada şirk koştuklarını inkar eder:
“...Rabbimiz Allah'a and olsun ki bizler ortak koşanlar değildik...'" demeye başlarlar. Ancak Yüce Allah onların ağızlarına mührü vurur ve elleri ile ayakları yaptıklarını bir bir anlatmaya başlar. İşte:
“O gün, inkar edip Peygambere baş kaldırmış olanlar, yerle bir olmayı ne kadar isterler ve Allah'tan bir söz gizleyemezler" âyeti de bu durumu anlatmaktadır.
"Sûr'a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır" âyeti ise Sûr'a ilk üfürülüşte olan durumu anlatmaktadır. Yüce Allah:
“Sûr'a üflenir ve Allah'ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür..."buyurur ki bu üfürülüşte aradaki akrabalık ve yakınlık biter, kimse kimseyi sormaz. Devamında da:
“...Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar" buyurur ki bu üfürülüşten sonra birbirlerini sormaya başlarlar.
"Siz yeri iki günde yaratanı mı inkar ediyor ve O'na eşler koşuyorsunuz..." âyetine gelince, yeryüzü gökten önce yaratıldı. Gök duman kütlesiydi. Yüce Allah yeri yarattıktan sonra göğü iki günde yedi kat olarak yaratıp düzenledi. "...Ardından yeri düzenlemiştir" âyetinde de yerin yaratılmasından sonra üzerindeki dağların, nehirlerin, ağaçların ve denizlerin yerleştirilmesi dile getirilmiştir. "(Allah... idi)" ifadesine gelince, Allah öyle idi, hâlâ öyle ve hep öyle kalacaktır. Yüce Allah, Azîz ve Hakîm'dir. Alim ve Kadîr'dir ve hep öyledir. Kur'ân'da anlayamadığın ve sana, birbirine zıtmış gibi gelen diğer konular da bu söylediklerime benzemektedir. Yüce Allah neyi indirmişse doğrusunu indirmiş ve her şeyde isabet etmiştir, ancak insanların çoğu bilmez, anlamazlar."
İbn Cerîr, Cüveybir vasıtasıyla Dahhâk'tan bildirir: Nafi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'ın yanına geldi ve:
“Ey İbn Abbâs! Bana:
“O gün, inkar edip Peygambere baş kaldırmış olanlar, yerle bir olmayı ne kadar isterler ve Allah'tan bir söz gizleyemezler" âyeti ile, "...Rabbimiz Allah'a and olsun ki bizler ortak koşanlar değildik..." âyetini açıklar mısın?" dedi. İbn Abbâs şöyle cevap verdi:
“Sanırım arkadaşlarının yanından kalkarken, İbn Abbâs'a müteşabih âyetleri sorayım, dedin. Arkadaşlarına geri döndüğün zaman onlara şöyle de:
“Yüce Allah kıyamet gününde tüm insanları tek bir yerde topladığı zaman müşrikler:
“Yüce Allah kendisini birleyenler ve tevhid'e tutunanlar dışında kimsenin amellerini kabul etmiyor. O zaman gelin biz de onu birlediğimizi söyleyelim" derler. Yüce Allah da onları hesaba çektiğinde:
“Rabbimiz! Vallahi bizler müşrik değildik" derler. Oysa ağızlarına mühür vurulur ve konuşmaya başlayan azaları onları müşrik olduklarını doğrular. İşte böylesi bir anda Allah'tan bir söz gizlemek yerine yerin dibine geçmiş olmayı arzu ederler."
İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in bildirdiğine göre Huzeyfe:
“...Allah'tan bir söz gizleyemezler" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Kıyamet gününde huzura, Yüce Allah'ın kendisine çok mal verdiği bir kul getirilir. Kendisine:
“Dünyada iken amel olarak ne yaptın?" diye sorulunca:
“Rabbim! Herhangi bir amelim yok, ama bana çok mal vermiştin. Ben de birilerine bir şey sattığım zaman ödemede onları sıkıştırmaz, yardımcı olurdum" der. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Kuluma yardım etmede ben daha fazla hak sahibiyim. Kulumun günahlarını görmezden gelin" buyurur.
Ravi Ebû Mes'ûd el-Ensârî:
“Bunu Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ağzından bu şekilde işittim" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Allah'tan bir söz gizleyemezler" âyetini açıklarken:
“Kişinin uzuvları konuşacağı için hiçbir şey gizli kalmaz" demiştir.
43. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenleri Sarhoş iken ne söylediğinizi bitinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince ya da eşlerinizle cinsel ilişkide bulunup, su da bulamazsanız o zaman temiz bir toprağa yönelip yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Şüphesiz Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır."
Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Nehhâs ve Hâkim, Ali b. Ebî Tâlib'den bildirir: Abdurrahman b. Avf (içki yasağından önce) bir yemek yapıp bizleri davet etti. Yemekte içki de içirince sarhoş olduk. Namaz vakti geldiğinde beni öne geçirdiler. Namazı kıldırırkan Kâfirûn Sûresi'ni:
“De ki ey kafirler! Ben sizin ibadet ettiğinize ibadet etmem. Biz sizin ibadet ettiğinize ibadet ederiz" şeklince okuyunca, Yüce Allah:
“Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bitinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın..."' âyetini indirdi.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Hazret-i Ali'den bildirir: Ben, Abdurahman b. Avf ve bir kişi daha içki içmiştik. Abdurrahman b. Avf bize namaz kıldırırken Kâfirûn Sûresi'ni okudu. Sûreyi okurken karıştırınca:
“Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın..." âyeti nazil oldu.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Âyet Ebû Bekr, Ömer, Ali, Abdurrahman b. Avf ve Sa'd hakkında nazil oldu. Ali bunlara yemek yapıp davet etmiş, yemekte içki de içmişlerdi. Ali, akşam namazını onlara kıldırırken Kâfirûn Sûresi'ni okudu. Ancak son âyetini:
“Ne benim dinim var, ne de sizin dininiz var" şeklinde okudu. Bunun üzerine:
“Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın..." âyeti nazil oldu."
Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Nesâî, Nehhâs ve Beyhakî'nin Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir:
“Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın..." âyetinin hükmünü, "Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz" âyeti neshetmiştir.
İbn Cerîr'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken:
“İçki yasaklanmadan önce nazil olan bir âyettir" demiştir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken:
“Bu âyetle Müslümanların sarhoş iken namaz kılmaları yasaklanmıştır. İçkiyi haram kılan âyetle de bu hüküm neshedilmiştir" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim ve Nehhâs, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın..." âyetinin hükmünü, "Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın..." âyeti neshetmiştir.
İbnu'l-Münzir, İkrime'den bildirir:
“Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın..." âyetinin hükmünü, "Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın..." âyeti neshetmiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın..." âyetini açıklarken:
“İçtiğiniz şeyden kendinizi kaybedip sarhoş olduğunuzda ne okuduğunuzu anlayıp bilene kadar namaz yaklaşmayın" demiştir.
Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk bu âyeti açıklarken:
“Burada kasıt, içkiden dolayı olan sarhoşluk değil uyku sarhoşluğudur" demiştir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Sarhoş iken..."âyetini açıklarken:
“Bundan kasıt, uyku sarhoşluğudur" demiştir.
Buhârî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişinin namazda iken uykusu geldiği zaman namazı bırakıp gitsin, uyusun ki namazda ne okuduğunu anlayabilsin" buyurmuştur.
Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, Musannef te, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Sünen'de bildirdiğine göre Hazret-iAli:
“...Yolcu olmanız durumu müstesna cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyet yolcu iken cünup olan kişi hakkında nazil olmuştur ki bu durumda olan kişi teyemmüm edip namazını kılar."
İbn Ebî Hâtim'in lafzı ise şöyledir:
“Kişi cünüp iken namaza yaklaşamaz. Ancak yolcu iken cünüp olup da su bulamadığı zaman suyu buluncaya kadar teyümmüm edip namazını kılar."
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Yolcu olmanız durumu müstesna cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Cünüpken ve su varken yıkanmadan namaza yaklaşmayın. Ancak su bulamazsanız teyemmümle namaz kılmanız helal olur."
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Yolcu olmanız durumu müstesna cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın..." âyetini açıklarken:
“Bu, yolcu iken su bulamayan kişi içindir. Bu kişi teyemmüm edip namaz kılar" demiştir.
Abd b. Humeyd, Mücâhid'den bildirir: Cünüp veya hayız olan mescide giremez. "...Yolcu olmanız durumu müstesna cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın..." âyeti, yolculuk esnasında cünüp olan ve su bulamayan kişi hakkında nazil olmuştur. Bu kişi teyemmüm edip namazını kılar.
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Yolcu olmanız durumu müstesna cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın..." âyetini açıklarken:
“Bunlar, yıkanmak için su bulamayan yolculardır" demiştir"
Hasan b. Süfyân, Müsned'de, Kâdi ismâil, Ahkâm'da, Tahâvî, Müşkilü'l- Âsar'da, Bağavî, Bâverdî, es-Sahâbe'de, Dârakutnî, Taberânî, Ebû Nuaym, el- Ma'rife'de, ibn Merdûye, Beyhakî, Sünen'de ve Diyâ el-Makdisî, el- Muhtâre'de Esla' b. Şerîk'ten bildirir: Yolculuklarda Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) devesini ben yüklerdim. Bir defasında soğuk bir gecede cünüp oldum. O gecede de Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yola çıkmak istedi. Devesini cünüpken yüklemeyi istemedim, ancak soğuk suyla yıkanıp ölmekten veya hasta düşmekten de çekindim. Bunun üzerine Ensâr'dan bir adama deveyi yüklemesini istedim. Sonra sıcak taşlar getirip bir suyun içine attım ve soğukluğunu giderdim. Soğuğu giden o suyla da yıkandım. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabına yetiştiğimde Allah Resûlü:
“Ey Esla'! Bakıyorum yükleme şeklin değişmiş" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Yükü yükleyen ben değilim. Ensâr'dan biri yükledi" dedim. "Neden?" diye sorunca da:
“Cünüp olmuştum. Soğukta yıkanmadan çekindiğim için yükü onun yüklemesini söyledim. Sonra sıcak taşlar getirip su ısıttım ve o suyla yıkandım" dedim. Bunun üzerine:
“Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince ya da eşlerinizle cinsel ilişkide bulunup, su da bulamazsanız o zaman temiz bir toprağa yönelip yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Şüphesiz Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır" âyeti nazil oldu.
İbn Sa'd, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, Taberânî ve Beyhakî, Sünen'de başka bir vecihle Esla'dan bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hizmetinde bulunur yolculuklarda devesini yüklerdim. Bir gece bana:
“Ey Esla'l Kalk ve yükü hazırla!" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Cünüp oldum" dediğimde az bir sustu. Daha sonra Cebrâil, teyemmüm ilgili bu âyeti getirdi. Bu âyet indikten sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) teyemmümün nasıl alınması gerektiğini gösterdi. Önce ellerini toprağa vurup yüzünü sildi. Sonra bir daha vurup birini diğeriyle ovaladı. Sonra tozunu silkelediği elleriyle dirseklere kadar kollarının iç ve dışını sildi.
İbn Ebî Hâtim'in Atâ el-Horasânî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Namaza yaklaşmayın..." âyetini açıklarken:
“Namazdan kasıt mescittir" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Sünen'de Atâ b. Yesâr vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Yolcu olmanız durumu müstesna cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Cünüp iken mescide girilmez. Ancak oturmayacak şekilde içinden geçip gidilebilir."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Yezîd b. Habîb:
“...Yolcu olmanız durumu müstesna cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Ensâr'dan bazılarının evleri mescide açılırdı. Bazen cünüp olup da su bulunmadığında su bulmak için mescitten geçmeleri gerekiyordu. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyeti indirdi."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“...Yolcu olmanız durumu müstesna cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın..." âyetini açıklarken:
“Yolcu olmaktan kasıt, mescidin içinden geçip gitmektir" demiştir."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Oturmadıktan sonra cünüp veya hayız olanın mescidin içinden geçmesinin bir sakıncası olmaz" demiştir.'
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ebû Ubeyde:
“Cünüp olan kişi, mescidin içinden geçip gidebilir, ancak oturamaz" dedi ve:
“...Yolcu olmanız durumu müstesna cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın..." âyetini okudu.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Atâ:
“...Yolcu olmanız durumu müstesna cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın..." âyetini açıklarken:
“Cünüp olan kişi, mescidin içinden geçip gidebilir" demiştir.
Abdurrezzâk ve Beyhakî'nin Sünen'de bildirdiğine göre İbn Mes'ûd, cünüp kişinin mescidin içinden geçip gitmesine izin verir ve buna:
“...Yolcu olmanız durumu müstesna cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın..." âyetini dayanak gösterirdi.
Beyhakî'nin bildirdiğine göre Enes:
“...Yolcu olmanız durumu müstesna cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın..." âyetini açıklarken:
“Kişi oturmadan mescidin içinden geçip gidebilir" demiştir.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Câbir:
“Bazen birimiz cünüp olduğu halde mescidin içinden geçip gider, ancak içerde oturmazdı" demiştir.
İbnu'l-Münzir ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Eğer hastaysanız..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Ensâr'dan bir adam hakkında nazil olmuştur. Bu kişi hasta idi ve abdest almak için kalkamıyordu. Abdest almada kendisine yardım edecek bir hizmetçisi de yoktu. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip durumunu sorunca Yüce Allah bu âyeti indirdi."
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Eğer hastaysanız..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Çiçek hastalığına yakalanmış veya yarası olan veya çıbanı bulunan kişi, cünüp olduğu zaman yıkanması halinde ölmekten endişe ediyorsa teyemmüm eder."
Hâkim ve Beyhakî'nin el-Ma'rife'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Eğer hastaysanız..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah yolunda bir yara alan veya çiçek hastalığına yakalanan veya bir çıbanı olan kişi cünüp olduğu zaman yıkandığında ölüm endişesi taşıyorsa teyemmüm eder" buyurmuştur.
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Eğer hastaysanız...'" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyet, hasta kişinin cünüp olması halinde yıkandığı zaman ölüm tehlikesi varsa teyemmüm alması yönünde bir ruhsattır. Bu hastanın da durumu yolcu iken cünüp olan ve su bulamayan kişinin durumu gibidir."
Abdurrezzâk, Mücâhid'den bildirir: Yaralı olan veya bu yönde bir rahatsızlığı bulunan hastanın abdest almama ruhsatı vardır. Yüce Allah:
“...Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız ..." buyurur. Bu, âyetten tevil yoluyla çıkarılan bir hükümdür."
İbn Cerîr, İbrahim en-Nehaî'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabının yaralan vardı ve bu yaralar açıldı. Bazıları cünüp olunca Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip durumu bildirdiler. Bunun üzerine:
“...Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince ya da eşlerinizle cinsel ilişkide bulunup, su da bulamazsanız o zaman temiz bir toprağa yönelip yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Şüphesiz Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır" âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“...Eğer hastaysanız..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Teyemmüm etmesine ruhsat verilen hasta, kırığı veya yarası olan hastadır. Bu kişi cünüp olduğu zaman şâyet yıkanması halinde bir tehlike arzadecekse yara yerini açıp yıkamaz, teyemmüm eder"
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr ile Mücâhid, yarası olan ve yıkanması halinde yarasının ağırlaşmasından endişelenen cünüp kişi hakkında:
“Bu kişi yolcu olup da su bulamayan kişi gibidir. Teyemmüm alır" demişlerdir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Kendisine su getirecek biri bulunmayan hasta kişi, şâyet suyu kendisi getiremiyorsa veya bu konuda ona yardımcı olacak hizmetçisi de yoksa teyemmüm edip namazını kılar.'"
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini açıklarken: (.....) ifadesi vadi anlamına gelir" demiştir.
Abdurrezzâk, Saîd b. Cübeyr, Müsedded, Müsned'de, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd: (.....) âyetini açıklarken şöyle demiştir: (.....) ifadesi cinsel ilişki dışındaki şeylerdir. Bunlardan biri de öpüşmedir ki bundan dolayı abdest almak gerekir.
Taberânî'nin bildirdiğine göre ibn Mes'ûd: (.....) âyetini açıklarken:
“Bundan kasıt, kadınlara dokunmaktır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Ömer kadını öpmekten dolayı abdest alır ve:
“Öpüşmek de âyette belirtilen mülâmese'dendir" derdi.
Şâfiî, el-Ümm'de, Abdurrezzâk, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, İbn Ömer'den bildirir:
“Kişinin karısını öpmesi ve eliyle ona dokuması âyette ifade edilen mülâmese'dendir. Bunun için karısını öpen veya eliyle ona dokunan kişi abdest alsın."
Hâkim, Dârakutnî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Öpüşme de âyette bahsedilen mülâmese'dendir. Onun için öpüşünce abdest al" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib:
“Âyette geçen (.....) ifadesi cinsel ilişki anlamındadır, ancak Yüce Allah âyette bunu kinayeli bir şekilde zikretmiştir" demiştir.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in değişik kanallardan bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:
“Bundan kasıt, kadınlarla cinsel ilişkiye girmektir" demiştir.
Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: İbn Abbâs'ın odasının yanında oturuyorduk. Yanımızda Atâ b. Ebî Rebâh ile mevâlilerden (Arap olmayanlardan) bir grup ve Ubeyd b. Umeyr ile Araplardan bir grup vardı. "Lems" konusunu müzakere ederken ben, Atâ ve mevâli olanlar:
“Lems, el ile dokunmadır" derken, Ubeyd b. Umeyr ile yanındaki Araplar:
“Lems, cinsel ilişki anlamındadır" diyorlardı. İbn Abbâs'ın yanına girip konuyu ona anlattığımda:
“Araplar bu konuda doğruyu söylemiş, mevâli olanlar ise yanılmışlardır" dedi ve şöyle devam etti:
“Lems, mes, mübâşere cinsel ilişki anlamına gelir, ancak Yüce Allah dilediği şeyi istediği şekilde kinaye ile zikreder."
Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) âyetinin anlamını söyler misin?" diye sorunca, İbn Abbâs:
“Kadınlarla cinsel ilişkiye girdiğiniz zaman, anlamındadır. Ancak Hüzevl kabilesi ise 'lems' kelimesini el ile dokunmak anlamında kullanırlar" dedi. Nâfi':
“Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:
“Tabi ki bilirler. Lebîd b. Rabîa'nın:
"Yakudinin namaz kılması gibi
Evdeki yaygılara eli ile dokunuyor" dediğini işitmedin mi? Yine el-A'şâ şöyle der:
Sarı renkte öyle güzel bir gömleğimiz var ki
Altına dokunmak isteyenler için de deliği vardır. "
Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre İbrahim en-Nehâî bu âyeti: (.....) lafzıyla okumuş ve:
“Cinsel ilişki dışındaki şeylerdir" demiştir.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr, Muhammed b. Sîrîn'den bildirir: Abîde'ye: (.....) âyetinin anlamını sorduğumda, bir şeyi tutup kavrar gibi eliyle işaret etti. Bana bildirilene göre İbn Ömer'de avret yerine dokunduğu zaman abdest alırdı. Sanırım İbn Ömer'in bu davranışı ile Abîde'nin bu hareketi aynı anlama gelmektedir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ebû Osmân:
“Lems, el ile dokunmaktır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ebû Ubeyde:
“Lems, cinsel ilişki dışındaki şeylerdir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Şa'bî:
“Mulâmese, cinsel ilişki dışındaki şeylerdir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Mulâmese, cinsel ilişkidir" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süfyân:
“...Temiz bir toprağa yönelip yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin..." âyetini açıklarken:
“Temiz bir toprak bulun ve teyemmüm edin" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) ifadesini:
“Üzerinde ağaç veya bitki bulunmayan yer, toprak" olarak açıklamıştır.
İbn Cerîr, Amr b. Kays el-Mulâî'den bildirir: (.....) ifadesi toprak anlamına gelir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Temiz topraktan kasıt, üzerine yağmur inip temizlenmiş topraktır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süfyân: (.....) âyetini açıklarken:
“Bu durumda teyemmüm etmeniz size helaldir" demiştir.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“En temiz topraklardan biri, ekim için de kullanılan topraklardır" demiştir.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Hammâd'dan bildirir: Ellerini üzerine koyabildiğin her şey (.....) demektir.
Hatta eyerin altına konulan örtüdeki toz bile bu kapsamdadır ve onunla teyemmüm edilebilir.
Şîrâzî, Elkâb'da İbn Abbâs'tan bildirir: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) hangi toprağın daha temiz olduğu sorulunca:
“Ekin toprağı" karşılığını vermiştir.
İbn Ebî Şeybe, Musannef’te Ebû Hureyre'den bildirir:
“Teyemmümle ilgili âyet nazil olduğu zaman nasıl teyemmüm edileceğini bilemedim. Sormak için Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiğimde onu bulamadım. Aramak için çıktığımda da onunla karşılaştım. Beni görünce ne için geldiğimi bildi. Küçük abdestini yaptıktan sonra ellerini yere vurdu. Sonra da yüzünü ve avuçlarını meshetti."
İbn Adiy, Hazret-i Âişe'den bildirir:
“Teyemmümle ilgili âyet nazil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) nasıl yapıldığını göstermek için ellerini yere vurdu ve yüzüne sürdü. Sonra bir daha yere vurarak ellerine sürdü."
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce, Âmmâr b. Yâsir'den bildirir: (Teyemmümle ilgili âyet nazil olduktan sonra) bir yolculuk sırasında cünüp olunca toprağın üzerinde yuvarlandım ve öyle namazımı kıldım. Daha sonra bu yaptığımı Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) anlattığımda, ellerini yere vurup yüzüne ve avuçlarına sürdü. Sonra:
“Bu şekilde yapman senin için yeterli olurdu" buyurdu.
Taberânî ve Hâkim'in İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Teyemmüm, biri yüze, diğeri de dirseğe kadar kollara sürmek için elleri iki defa yere vurmaktan ibarettir" buyurmuştur.
Hâkim, İbn Ömer'den bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte teyemmüm ettik. Temiz toprağa ellerimizi vurduk, sonra silkeleyip yüzlerimize sürdük. Sonra ellerimizi bir daha yere vurup silkeledik ve kollarımızı dirsekten parmak uçlarına kadar dışarıdan ve içerden sildik."
İbn Cerîr, Ebû Mâlik'ten bildirir:
“Ammâr teyemmüm ederken elleri ile yüzünü sildi, ancak kolunu silmedi."
İbn Cerîr, Mekhûl'den bildirir: Teyemmüm yüz ve bileklere kadar eller için toprağa vurmaktan ibarettir. Yüce Allah abdest konusunda:
“...Dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın..."' buyurmuştur. Teyemmüm konusunda ise:
“...Ellerinizi meshedin..." buyurmuş, ancak abdestte olduğu gibi dirsekleri katmamıştır. Yüce Allah yine:
“Erkek hırsızın ve kadın hırsızın ellerini, yaptıklarına karşılık kesin..." buyurmuştur. Hırsızın eli de bilekten kesilir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Zührî:
“Teyemmümde kollar koltuk altına kadar silinir" demiştir.
İbn Cerîr ve Beyhakî, Sünen'de Ammâr b. Yâsir'den bildirir:
“Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte bir yolculukta iken Âişe'nin bir gerdanlığı kayboldu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de gerdanlık bulunana kadar bir yerde şafak sökünceye kadar konakladı. Konakladıkları yerde namaz için su bulunmadığından Ebû Bekr, Âişe'ye kızdı. Bunun üzerine toprakla teyemmüme ruhsatı nazil oldu. Ebû Bekr, Âişe'nin yanına girdi ve:
“Sen bereketli birisin, zira senin yüzünden ruhsat nazil oldu" dedi. Bu âyetin nazil olmasından sonra biri yüzümüz için, biri de omuz ve koltuk altlarına kadar olmak üzere ellerimizle iki defa yere vurup teyemmüm etmeye başladık."
Şâfiî der ki:
“Bu, neshedilmiştir. Zira ilk alınan teyemmüm, teyemmüm âyetinin nazil olmasıyla gerçekleşmiştir. Daha sonrasında gelen ve öncekine muhalif olan her türlü şey de onu nesheder."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Hâkim ve Beyhakî, Ebû Zer'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında ganimet malı toplanınca bana:
“Ey Ebû Zer! Bunları çöl ahalisine götürüp dağıt" buyurdu. Bu malları alıp Rebeze'ye gittim. Ancak bazen cünüp oluyor ve bu şekilde beş altı gün kalabiliyordum. Sonrasında Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip durumu anlattığımda:
“Böylesi durumlarda on yıl sürse dahi Müslüman abdestini temiz olan toprakla alır. Suyu bulduğunda da yıkanırsın" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe ve Müslim'in Huzeyfe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Su bulamadığımız zaman yerin toprağı bize temizlenme vesilesi kılındı" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Osmân en-Nehdî'den bildirir: Bana ulaşana göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yerle temastan geri durmayın; zira yer size bir anne gibidir" buyurmuştur.
Taberânî ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Sünnet olan, kişinin teyemmümle sadece tek bir vakit namazı kılmasıdır. Diğer bir namaz için yeniden teyemmüm etmelidir."
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hazret-iAli:
“Her bir namaz için ayrı ayrı teyemmüm edilir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Amr b. el-Âs:
“Her bir namaz için ayrı ayrı teyemmüm edilir" demiştir.
44. Âyetin Tefsiri
"Kendilerine Kitaptan nasip verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar!"
İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Delâil'de İbn Abbâs'tan bildirir: Rifâa b. Zeyd b. et-Tâbût, Yahudilerin ileri gelenlerinden birisiydi. Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) konuştuğu zaman dilini eğip büker ve:
“Ey Muhammed! Bize iyice kulak ver ki bizi iyice anlayabilesin" derdi. Daha sonra İslam dinine dil uzatınca:
“Kendilerine Kitap'tan nasip verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar! Allah, sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah, dost olarak yeter. Allah, yardımcı olarak da yeter. Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygambere karşı) "İşittik ve karşı geldik", "dinle, dinlemez olası", "râinâ" derler. Eğer onlar "işittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet" deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı; fakat küfürleri (gerçeği kabul etmemeleri) sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Artık pek az inanırlar" âyetleri nazil oldu.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime:
“Kendilerine Kitap'tan nasip verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar! Allah, sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah, dost olarak yeter. Allah, yardımcı olarak da yeter. Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirirler..." âyetlerini açıklarken:
“Yahudi Rifâa b. Zeyd b. et-Tâbût hakkında nazil oldu" demiştir.
45. Âyetin Tefsiri
"Allah, sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah, dost olarak yeter. Allah, yardımcı olarak da yeter"
İbn Ebî Hâtim, Vüheyb b. el-Verd'den bildirir: Yüce Allah şöyle buyurur:
“Ey Âdemoğlu! Öfkelendiğin zaman beni an ki ben de öfkelendiğim zaman seni anayım ve yok ettiklerimle birlikte seni de yok etmeyeyim. Haksızlığa uğradığın zaman sabret ve yardımımıza razı ol. Zira benim sana edeceğim yardım, senin kendi kendine edeceğin yardımdan daha hayırlıdır."
46. Âyetin Tefsiri
"Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygambere karşı) «İşittik ve karşı geldik», «dînle, dinlemez olası», «râinâ» derler. Eğer onlar «İşittik, itaat ettik, dînle ve bizi gözet» deselerdi şüphesiz kendiler! İçin daha hayırlı ve daha doğru olacaktı; fakat küfürleri (gerçeği kabul etmemeleri) sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Artık pek az inanırlar"
İbn Ebî Hâtim'in Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirirler..."' âyetini açıklarken:
“Tevrat'ta Yüce Allah'ın yasaklarını tahrif edip değiştirirler" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildirir: (.....) buyruğunda Yahudiler'in Tevrat'ı tahrif edip değiştirmeleri dile getirilmiştir. (.....) buyruğunda Yahudilerin, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dediğini işittik, ancak sana itaat etmeyiz" dedikleri ifade edilmiştir. (.....) âyeti:
“Dediklerin kabul edilecek şeyler değil" anlamındadır. (.....) âyeti, dili eğip bükerek muhalefet amacıyla konuşmak anlamındadır. (.....) buyruğunda ise Yahudilerin, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Acele etme iyice anlayalım" demeleri zikredilmiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirirler..." âyetini açıklarken:
“Allah'ın hükümlerini olduğu şekliyle uygulamaz, değiştirirler" demiştir.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî, İbn Abbâs'tan bildirir: (.....) buyruğunda, Yahudilerin:
“Bizi dinle, dinlemez olası!" demeleri zikredilmiştir. (.....) buyruğunda, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bize kulak ver!" dedikleri ifade edilmiştir, (.....) buyruğunda gerçekleri yalan söyleyerek tahrif ettikleri dile getirilmiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildirir: Yahudilerden bazıları, dinle ama umursama anlamında:
“Duy ama dinleme" derlerdi. Dili eğip bükme de istihza ve alay ederek konuşmaktır. Saldırdıkları dinden kasıt da Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) dinidir.
Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Katâde'den bildirir:
“Âyetteki (.....) ifadesinden kasıt, dili eğip bükerek konuşmaktır."
47. Âyetin Tefsiri
"Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip de tersine çevirmeden yahut cumartesi halkını Iânetlediğimiz gibi onları lanetlemeden, yanınızda bulunanı (Tevrat'ı) doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu kitaba (Kur'ân'a) iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir."
İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Delâil'de İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) içlerinde Abdullah b. Sûriyâ ve Ka'b b. Esed'in de bulunduğu Yahidilerin ileri gelenleri ile konuştu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Yahudileri Allah'tan korkun ve Müslüman olun! Vallahi size getirdiğim şeyin hak olduğunu siz de biliyorsunuz!" buyurunca:
“Ey Muhammed! Böyle bir şeyi bilmiyoruz" karşılığını verdiler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip de tersine çevirmeden yahut cumartesi halkını Iânetlediğimiz gibi onları lânetlemeden, yanınızda bulunanı (Tevrat'ı) doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu kitaba (Kur'ân'a) iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir" âyetini indirdi.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Ey kendilerine kitap verilenler..." âyetini açıklarken:
“Kaynukâ oğullarından Mâlik b. es-Sayf ve Rifâa b. Zeyd b. et-Tâbût hakkında nazil oldu" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Birtakım yüzleri silip de tersine çevirmeden..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüzlerin silinmesinden kasıt, gözlerin kör edilmesidir. Tersine çevirmeden kasıt da yüzlerinin ense tarafına çevrilmesi, gözlerinin ensede kılınmasıdır. Bu şekilde de gerisin geriye yürüyeceklerdir."
Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi'i b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) âyetinin anlamını sorunca, İbn Abbâs:
“Yaratılış şeklini değiştirmek, silmek anlamındadır" demiştir. Nâfi':
“Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:
“Tabi ki bilirler. Ümeyye b. Ebi's-Salt'ın:
"Yüce Allah gözlerini silip yok ettiği zaman
Artık aydınlatacak ne bir Güneş, ne de Ay'ları kalır" dediğini işitmedin mi?"
İbn Ebî Hâtim, Ebû İdrîs el-Havlânî'den bildirir: Ebû Müslim el-Halîlî, Ka'b'ın öğretmeniydi. Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) tanışmasında geç bıraktığı için de Ka'b kendisini kınardı. Ka'b der ki:
“Bir defasında öğretmenim beni Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdi ve: «Gidip bak, gerçekten denildiği gibi peygamber mi» dedi. Medine'ye geldiğimde birinin Kur'ân okuduğunu işittim. "Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip de tersine çevirmeden yahut cumartesi halkını lanetlediğimiz gibi onları lânetlemeden, yanınızda bulunanı (Tevrat'ı) doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu kitaba (Kur'an'a) iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir" âyetini işittiğimde yıkanmak için hemen su aramaya koyuldum. Denildiği gibi silinip silinmediğini anlamak için de yüzüme dokunuyordum. Yıkandıktan sonra da Müslüman oldum."
İbn Cerîr, İsâ b. el-Muğîre'den bildirir: İbrâhim'in yanında Ka'b'ın Müslüman oluşunu konuşurken İbrâhim şöyle dedi:
“Ka'b, Ömer zamanında Müslüman oldu. Beytu'l-Makdis'e doğru giderken Medine'ye uğradı. Ömer yanına gidip:
“Ey Ka'b! Müslüman ol" dedi. Ka'b:
“Siz kitabınızda:
“Tevrat'la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir..." âyetini okumuyor musunuz? İşte ben de Tevrat'a göre amel ediyorum" karşılığını verdi. Oradan ayrılıp Humus'a vardığında Humus ahalisinden birinin:
“Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip de tersine çevirmeden yahut cumartesi halkını lanetlediğimiz gibi onları lânetlemeden, yanınızda bulunanı (Tevrat'ı) doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu kitaba (Kur'an'a) iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir" âyetini okuduğunu işitti. Bu âyette bahsedilen durumun başına gelmesinden korktuğu için de:
“Rabbim! İman ettim! Rabbim! Müslüman oldum!" diyerek Müslüman oldu. Sonrasında Yemen'e ailesinin yanına döndü. Onları da Müslüman ederek Medine'ye geldi."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini:
“Bazı yüzleri hak yoldan çevirip dalâlete sürüklemeden..." şeklinde açıklamıştır.
İbnu'l-Münzir, Dahhâk'tan bildirir: Âyette zikredilen (.....) ifadesi geri küfre dönüp asla hidâyeti bulamamaktır. "...Cumartesi halkını lanetlediğimiz gibi onları lânetlemeden..." buyruğundaki lanet de aşağılık maymunlara çevrilmeleridir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Birtakım yüzleri silip de tersine çevirmeden..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Babam bu konuda şöyle derdi:
“Burada yüzlerin silinmesinden kasıt,
Yahudilerin bulundukları yerdeki izlerinin silinmesi ve geldikleri yer olan Şam'a tekrar döndürülmeleridir."
Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan (-ı Basrî) bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Âyette zikredilen (.....) ifadesi hak yoldan çevrilmedir. Tersine çevirmekten kasıt da eskiden olduğu gibi tekrar dalâlete sürüklenmeleridir. Lanetlenmeleri de maymunlara dönüştürülmeleridir."
48. Âyetin Tefsiri
"Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asîa bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bîr günah işleyerek iftira etmiş olur."
İbn Ebî Hâtim ve Taberânî, Ebû Eyyûb el-Ensârî'den bildirir: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Haram olan hiçbir şeyden geri durmayan bir yeğenim var" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hangi dinden?" diye sorunca, adam:
“Namaz kılan ve Allah'ı birleyen biri" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dinini sana bağışlamasını söyle. Kabul etmezse para verip dinini adamdan satın al" buyurunca adam gidip bunları teklif etti. Ancak yeğeni kabul etmedi. Adam dönüp:
“Dini konusunda da onu hırslı buldum" deyince, "Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar..." âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Bezzâr, İbn Ömer'den bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı olarak cana kıyan, yetim malı yiyen, yalan şahitlik eden ve akrabalık bağlarını kesen kişinin Cehennemlik olduğunu söyler ve bu konuda şüphe etmezdik. Ancak:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar..." âyeti nazil olunca bu yöndeki sözlerimizden döndük.
İbn Ebî Hâtim, İbn Ömer'den bildirir: Yüce Allah'ın Kitab'ında Cehennemi gerektiren yasakları işleyen kişinin Cehenneme gireceğinden yana şüphe etmezdik. Ancak:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar..." âyeti nazil olunca bu yöndeki sözlerimizden döndük ve bu yöndeki hükmü Allah'a bıraktık.
İbnu'd-Durays, Ebû Ya'lâ, İbnu'l-Münzir ve İbn Adiy sahih bir senedle İbn Ömer'den bildirir: Büyük günah işleyen kişilere bağışlanma dilemezdik. Ancak Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem), "Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar..." âyeti ile:
“Ben duam ile şefaatimi ümmetimden büyük günah işleyen kişiler için saklıyorum" âyetini işittiğimizde böylesi kişilere yönelik olan bir sürü şeyi içimizde tuttuk. Daha sonra ise affedileceklerini umup onlara bağışlanma dilemeye başladık.
İbnu'l-Münzir, Mu'temir b. Süleymân vasıtasıyla Süleymân b. ütbe'den, o da İsmail b. Sevbân'dan bildirir: Büyük fitne öncesi Mescid'de bulunmuştum. Müslümanların:
“Bir müminin diğer mümini yanlışlık dışında öldürmesi asla caiz değildir..." âyetini okuduklarını ve Mühâcir ile Ensar'ın:
“Bunu yapan kişiye Cehennem vacip olur" dediklerini işittim. Ancak:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar..." âyeti nazil olunca:
“Allah'ın dilediği olur. Allah neyi dilemişse ancak o olur" demeye başladılar.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Ömer'den bildirir:
“...Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir" âyeti nazil olduğu zaman, adamın biri kalkıp:
“Yâ Resûlallah! Şirki de affeder mi?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan hoşlanmadı ve:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar..." âyetini okudu.
İbnu'l-Münzir, Ebû Miclez'den bildirir:
“...Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir" âyeti nazil olduğu zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) minbere çıktı ve bu âyeti okudu. Bunun üzerine adamın biri kalkıp:
“Allah'a şirk koşma da affedilir mi?" diye sorunca Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) susup bir cevap vermedi. Adam aynı soruyu iki üç kez sorunca:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar..." âyeti nazil oldu. İlk âyet Zümer Sûresi'nde yazılırken, bu âyet de Nisâ Sûresi'nin âyetleri içinde yazıldı.
Ebû Dâvud, Nâsih'de ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah kafir olarak ölenlere mağfiret dilemeyi yasaklamıştır. Tevhid inancına sahip olan kişilerin de umutsuzluğa düşmemelerini dilemiş ve bağışlanma yönünde umutlu olmalarını istemiştir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Bekr b. Abdillah el-Müzenî:
“...Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar...'" âyetini açıklarken:
“Yüce Allah'ın, kitabın tümü üzerinden yaptığı bir istisnadır" demiştir.
Firyâbî ve Tirmizî, Hazret-iAli'den bildirir: Kur'an'da en çok sevdiğim âyet:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar..." âyetidir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Cevzâ'dan bildirir: İbn Abbâs'ın yanına onüç yıl boyunca gidip geldim. Neredeyse Kur'ân'da olan tüm şeyleri ona sordum. Benim elçim de devamlı olarak Hazret-i Âişe'nin yanına gidip geldi. Her ikisinden de hiçbir zaman bir günah için Yüce Allah'ın:
“Bağışlamam" dediğini işitmiş değilim.
Ebû Ya'lâ ve İbn Ebî Hâtim'in Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah'a şirk koşmadan ölen her bir kişi için mağfiret geçerli olur. Yüce Allah dilerse onu bağışlar, dilerse de günahlarından dolayı onu cezalandırır. Zira Yüce Allah günahlara yönelik istisnada bulunmuş ve:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar...'" buyurmuştur.
Ebû Ya'lâ'nın Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah bir kula, yaptığı amele karşılık ödüllendireceğini vaad etmişse bu vaadini mutlaka yerine getirir. Bir ameline karşılık cezalandıracağını vaad etmişse de muhayyerdir. Dilerse cezalandırır, dilerse affeder. "
Taberânî'nin Selmân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Günahlar, bağışlanmayan, karşılıksız bırakılmayan ve bağışlanan olmak üzere üç çeşittir. Bağışlanmayan günah Allah'a şirk koşmaktır. Bağışlanan günah, kul ile Allah arasında olan günahlardır. Karşılıksız bırakılmayan günah ise kulların birbirlerine zulümleridir."'
Ahmed, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin Şuabu'l-Iman'da Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah'ın katında günahların kaydının tutulduğu üç tür divan vardır. Bunlardan biri Allah'ın, içindekileri önemsemeyeceği divandır. Diğeri içindekileri karşılıksız bırakmayacağı divandır. Bir diğeri de içindekileri bağışlamayacağı divandır. İçindekileri bağışlamayacağı divan içinde Yüce Allah'a şirki barındıran divandır. Ki:
“...Kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram eder..."' buyurmuştur. Yine bu konuda:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar..." buyurur. Yüce Allah'ın içindekileri önemsemeyeceği divan ise kul ile Allah arasında olan eksik kılınan namaz, eksik tutulan oruç gibi şeyleri içeren divandır. Yüce Allah dilerse bunları bağışlar, dilerse de sahibini cezalandırır. İçindekileri karşılıksız bırakmayacağı divan ise kulların birbirlerine haksızlıklarını içeren divandır. Bunlarda kısas kaçınılmazdır.
Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbn Merdûye, Ebû Zer'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldiğimde bana:
“Lâ ilahe ilallah deyip de bu hal üzere ölen kişi Cennete girer" buyurdu. "Zina etmiş, hırsızlık yapmış olsa da mı?" dediğimde:
“Zina etmiş, hırsızlık yapmış olsa da" karşılığını verdi. Yine:
“Zina etmiş, hırsızlık yapmış olsa da mı?" dediğimde:
“Zina etmiş, hırsızlık yapmış olsa da" karşılığını verdi. Üç defa bu şekilde sorduktan sonra dördüncüsünde:
“Ebû Zer istemese de öyle!" buyurdu.
Ahmed ve İbn Merdûye'nin Ebû Zer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah şöyle buyurur: «Kulum! Bana ibadet ettiğin ve rahmetimi umduğun sürece günahlarını bağışlarım. Ey kulum! Bana ortak koşmadıktan sonra dünya dolusu kadar günahla huzuruma gelsen ben de dünya kadar bağışlanma ile seni karşılarım.»"
İbn Merdûye'nin Ebû Zer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur. "Kişi Allah'a hiçbir şeyi eş tutmadan öldüğü zaman kumlar kadar günahı olsa dahi bağışlanır."
Ahmed'in Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a şirk koşmadan ölen kişi Cennete girer" buyurmuştur.
Taberânî ve Beyhakî'nin el-Esmâu ve's-Sifât'da İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Yüce Allah buyurur ki:
“Günahları bağışlamaya muktedir olduğumu bilen kişinin, bana şirk koşmadıktan sonra günahlarını önemsemem, bağışlarım. "
Ahmed'in Seleme b. Nuaym'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şirk koşmadan Allah'ın huzuruna çıkan kişi, zina etmiş ve hırsızlık yapmış olsa da Cennete girer" buyurmuştur.
Ahmed, Ebu'd-Derdâ'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'tan başka ilah yoktur. Tektir ve ortağı bulunmamaktadır diyen kişi Cennete girer" buyurdu. "Zina etmiş, hırsızlık yapmış olsa da mı?" dediğimde:
“Zina etmiş, hırsızlık yapmış olsa da" karşılığını verdi. Yine:
“Zina etmiş, hırsızlık yapmış olsa da mı?" dediğimde:
“Zina etmiş, hırsızlık yapmış olsa da" karşılığını verdi. Bir daha:
“Zina etmiş, hırsızlık yapmış olsa da mı?" dediğimde:
“Zina etmiş, hırsızlık yapmış olsa dal Ebu'd-Derdâ istemese del" karşılığını verdi. Çıkıp bunu insanlara da bildirmek istedim. Ancak Ömer'le karşılaştığımda bana:
“Geri dön! İnsanlar bunu öğrenirlerse buna güvenir ameli bırakırlar" dedi. Dönüp Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) söylediğimde:
“Ömer doğru söylemiş" buyurdu.
Hennâd, İbn Mes'ûd'dan bildirir: Yüce Allah'ın Kitab'ında, Nisâ Sûresi'nde dört âyet var ki bunlar benim için kırmızı ve siyah develerden daha sevimlidir. Biri:
“Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz..." âyetidir. Diğeri:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar..." âyetidir. Bir diğeri:
“...Onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip Allah'tan mağfiret dileseler ve Peygamber de onlara mağfiret dileseydi, Allah'ın tövbeleri daima kabul ve merhamet eden olduğunu görürlerdi""' âyetidir. Diğeri de:
“Kim bir kötülük yapar, yahut kendine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlama dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulur" âyetidir.
49. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:50
50. Âyetin Tefsiri
"Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Allah dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar haksızlık yapmaz. Bak, nasıl da Allah hakkında yalan uyduruyorlar; apaçık bir günah olarak bu yeter!"
İbn Cerîr, Avfî vasıtasıyla ibn Abbâs'tan bildirir: Yahûdiler:
“Ölen çocuklarımız Allah katında bizim için kurban gibidirler. Bize şefaat edecek ve bizi temize çıkaracaklar" deyince, Yüce Allah da Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Allah dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar haksızlık yapmaz" buyurdu.
İbn Ebî Hâtim, İkrime vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Yahudiler erkek çocuklarını öne alır öyle namaz kılarlardı. Kurban keserler ve çocuklarının hatalarının, günahlarının olmadığını söylerlerdi. Oysa yalan söylüyorlardı. Yüce Allah da bu iddialarına karşılık:
“Ben bir günahkarı günahı olmayan biriyle temize çıkarmam" buyurdu ve:
“Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Allah dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar haksızlık yapmaz" âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Yahudilerdi. Hata ve günahlarının olmadığını iddia ettikleri erkek çocuklarını ayinlerinde öne alırlar ve onların arkasında ibadet ederlerdi. Kendilerini temize çıkarma da budur."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik:
“Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yahudiler hakkında nazil oldu. Namazlarında erkek çocuklarını öne alır ve:
“Bunların günahları yoktur" derlerdi.
İbn Cerîr, İkrime'den bildirir: Ehli kitaptan olanlar henüz günah işleme yaşına ulaşmayan erkek çocuklarını öne alır, üzerlerine namaz kılar ve:
“Bunların günah yok" derlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Allah dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar haksızlık yapmaz" âyetini indirdi.
Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi...'" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Yahudi ve Hıristiyanlardır. Zira:
“Biz Allah'ın oğulları ve dostlarıyız" diyorlardı. Yine:
“Cennete ancak Yahudi ve Hıristiyan olanlar girecek" diyorlardı.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Zira Yahudiler:
“Biz çocuklarımıza Tevrat'ı henüz çocukken öğretiyoruz. Onlar da günahsız olduğuna göre, biz de onlar gibi günahsısız. Gündüz vakti yaptığımız günahlarımız gece vakti bağışlanır" derlerdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Kişi bazen gâyet dindar bir şekilde sabah dışarıya çıkar, ancak geri döndüğünde dinarlığından geriye bir şey kalmaz. Zira kendisine faydası veya zararı olmayacak biriyle karşılaşır ve:
“Vallahi sen şöylesin böylesin" der. Geriye döndüğü zaman herhangi bir ihtiyacını karşılayamamış olduğu gibi Yüce Allah'ı da öfkelendirmiş olur" dedi ve:
“Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Allah dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar haksızlık yapmaz'" âyetini okudu.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:
"Fetîl ifadesi iki parmak arasından çıkan kir anlamındadır" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in değişik vecihlerle bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Fetîl, iki parmak arasını ovma sonucunda çıkan şeylerdir" demiştir.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Nakîr, hurma çekirdeğidir. Fetîl, hurma çekirdeğinin yarığında bulunan iplikçiktir. Kıtmîr ise hurma çekirdiğinin kabuğudur."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Fetîl, hurma çekirdeğinin üzerindeki yarıktır" demiştir.
Tastî ve İbnu'l-Enbârî, el-Vakf ve'l-îbtidâ'da bildirdiğine göre Nâfi' b. el- Ezrak, İbn Abbâs'a:
“Bana Yüce Allah'ın: (.....) âyetinin anlamını açıklar mısın?" diye sorunca, İbn Abbâs:
“İnsanların iyilik veya kötülüklerinden hurma çekirdeğinin üzerindeki yarık olan fetîl kadarı bile heba edilmez, anlamındadır" demiştir. Nâfi':
“Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:
“Tabi ki bilirler. Zübyân oğullarından olan Nâbiğa'nın:
"Binlerce kişilik orduyu toplayıp savaşa çıkar da
Düşman kendisine bir fetîl kadarı bile zarar veremez" dediğini işitmedin mi? Yine şöyle demiştir:
Bazı sözlerini üzerime alıyorum, ama sövme
Çünkü sövmenin fetîl kadar yararı olmaz. "
İbnu'l-Münzir, Mücâhid'den bildirir:
“Nakîr, hurma çekirdeğinin dışarıdan orta yerinde olur. Fetîl ise hurma çekirdeğinin içinde olur. Hurma çekirdeğinin ovulması sonucu üzerinden çıkan kir olduğunu da söylemişlerdir. Kıtmîr ise hurma çekirdeğinin veya yumurtanın veya kamışın kabuğudur."
Abd b. Humeyd, Atiyye el-Cedelî'den bildirir:
“Hurma çekirdeği üç bölümden oluşur. Biri kıtmîrdir ki çekirdeğin kabuğudur. Diğeri nakîrdir ki o da çekirdeğin içidir. Bir diğeri de fetîldir ki o da çekirdeğin dışarıdan orta yeridir."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Dahhâk'tan bildirir: Bazı Yahudiler:
“Çocuklarımızın doğdukları gün ne kadar günahları varsa, bizim de ancak o kadar günahımız var. Şâyet onların günahı varsa bizim de günahımız var. Zira biz de onlar gibiyiz" deyince, Yüce Allah cevap olarak:
“Bak, nasıl da Allah üzerine yalan uyduruyorlar; apaçık bir günah olarak bu yeter'" âyetini indirdi.
51–52. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:53
53. Âyetin Tefsiri
"Kendilerine Kftap'tan bîr nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar ribt'e ve tâğût'a inanıyorlar. İnkâr edenler için de, «Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır» diyorlar. Onlar, Allah'ın lânet ettiği kimselerdir. Allah, kime lânet ederse, artık ona asla bir yardımcı bulamazsın. Yoksa onların hükümranlıkta bir payı mı var? Öyle olsa insanlara bir çekirdek bile vermezler."
Taberânî ve Beyhakî, Delâil'üe İkrime vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Huyey b. Ahtab ile Ka'b b. el-Eşref, Mekke'ye Kureyşlilerin yanına geldiler ve Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı savaşmak üzere onlarla anlaşma yaptılar. Kureyşliler onlara:
“Sizler eski ilimleri biliyorsunuz ve bir kitabınız var. Bizim ile Muhammed'in durumunu söyleyin" dediler. Huyey ile Ka'b:
“Sizler nasıl birileriniz ve Muhammed nasıl biri?" diye sorunca, Kureyşliler:
“Biz en güzel develeri keseriz, su kaynaklarında süt dağıtırız. Esirlerin fidyesini verip kurtarırız, hacılara su dağıtırız ve akrabalık bağlarını gözetiriz" dediler. Huyey ile Ka'b:
“Muhammed nasıl biri?" diye sorunca, Kureyşliler:
“Muhammed kimsesi olmayan biridir. Akrabaları birbirinden ayırdı, Gifâr oğullarından hacıları soyan kişiler O'na tâbi oldu" karşılığını verdiler. Huyey ile Ka'b:
“O zaman sizler ondan daha hayırlısınız ve daha doğru yoldasınız" deyince de Yüce Allah:
“Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar cibt'e ve tâğût'a inanıyorlar. İnkâr edenler için de, «Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır» diyorlar" âyetini indirdi.'
Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim İkrime'den mursel olarak bir öncekinin aynısını zikretmiştir.
Ahmed, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Ka'b b. el-Eşref, Mekke'ye geldiği zaman Mekkeliler ona:
“Medine ahalisinin en hayırlısı ve efendisi sen değil misin?" diye sordular. Ka'b:
“Evet" karşılığını verdi. Mekkeliler:
“Şu kavminden ayrılan ve soyu kesik olan adamı görmüyor musun? Hacıları ağırlayan, Kâbe'nin hizmetini gören, hacılara su dağıtan bizlerden daha hayırlı biri olduğunu söylüyor!" dediklerinde de:
“Siz ondan daha hayırlısınız" karşılığını verdi. Bunun üzerine:
“Asıl soyu kesik olan sana kin duyandır" âyeti ile:
“Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar cibt'e ve tâğût'a inanıyorlar. İnkâr edenler için de, «Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır» diyorlar. Onlar, Allah'ın lânet ettiği kimselerdir. Allah, kime lânet ederse, artık ona asla bir yardımcı bulamazsın"' âyetleri nazil oldu.
Abdurrezzâk ile İbn Cerîr, İkrime'den bildirir: Ka'b b. el-Eşref Kureyş müşriklerinin yanına gidip Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı savaşmak üzere onlardan asker yardımı istedi. "Ben de sizlerle beraber ona karşı savaşırım" deyip Allah Resûlü'ne karşı savaşmalarını istedi. Kureyşli müşrikler:
“Siz Ehl-i Kitab'dan olan bir topluluksunuz, onun da bir kitabı var. Bunun bize karşı kurduğunuz bir tuzak olmasından çekiniyoruz. Güvenmemiz için de şu iki puta secde et ve onlara iman ettiğini söyle" deyince, Ka'b dediklerini yaptı. Ona:
“Sence biz mi daha doğru yoldayız, yoksa Muhammed mi? Biz ki en iri develerimizi kurban kesiyor, su kaynaklarında süt ikram ediyor, akrabalarımızı gözetiyor, misafirimizi ağırlıyor ve Kâbe'yi tavaf ediyoruz. Oysa Muhammed akrabalarıyla bağlarını kesip beldesini terk etti" dediklerinde, Ka'b:
“Tabi ki siz ondan daha hayırlı ve daha doğru yoldasınız" karşılığını verdi. Bunun üzerine:
“Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar cibt'e ve tâğût'a inanıyorlar, inkâr edenler için de, «Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır» diyorlar" âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Bu âyet:
“Kureyş kafirleri Muhammed'den daha doğru yoldalar" diyen Ka'b b. el-Eşref hakkında nazil oldu.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Süddî vasıtasıyla Ebû Mâlik'ten bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Âmir oğullarından öldürülen iki kişinin diyeti konusunda Yahudi Nâdir oğullarından yardım istemesi sırasında Nâdir oğulları Allah Resûlü'nü öldürme teşebbüsünde bulunmuş, ancak durumdan haberdâr edilen Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geri dönmüştü. Bu olayın ardından Ka'b b. el-Eşref kaçarak Mekke'ye geldi. Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı savaşmak üzere Mekkeli müşriklerle anlaşma yaptı. Ebû Süfyân ona:
“Ey Ebû Saîd! Siz ki elinizdeki kitabı okuyorsunuz ve bilgilisiniz. Bizim ise bu tür konularda bilgimiz yok. Sence bizim dinimiz mi daha hayırlı, yoksa Muhammed'in dini mi?" diye sorunca, Ka'b:
“Bana dininizi anlatın" dedi. Ebû Süfyân da:
“Biz en iyi develerimizi kurban olarak sunuyoruz. Hacıların su ihtiyacını karşılıyor, misafirlerimizi ağırlıyoruz. Rabbimizin evi olan Kâbe'nin bakımını yapıyor atalarımızın da yaptığı gibi ilahlarımıza tapıyoruz. Oysa Muhammed tüm bunları bırakıp kendisine tâbi olmamızı istiyor" deyince, Ka'b:
“Dininiz Muhammed'in dininden daha hayırlıdır, onun için dininize sıkı sıkı sarılın. Görmüyor musunuz Muhammed tevazuyla gönderildiğini söylediği halde istediği kadınlarla evleniyor. Kadınlara sahip olmaktan daha büyük bir mülkiyet de bilmiyoruz" karşılığını verdi. İşte:
“Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar cibt'e ve tâğût'a inanıyorlar. İnkâr edenler için de, «Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır» diyorlar"' âyetinde bahsedilen durum da budur.
İbn İshâk ve İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildirir: Hendek savaşı için Kureyş, Ğatafân ve Kurayzalıları bir araya getirenler Huyey b. Ahtab, Sellâm b. Ebi'l- Hukayk Ebû Râfi', Rabî' b. Rabî b. Ebi'l-Hukayk, Ebû Ammâr, Vahvah b. Âmir ve Hevze b. Kays'tır. Vahvah, Ebû Ammâr ve Hevze, Vâil oğullarından, diğerleri ise Nadîr oğullarındandı. Bunlar Kureyş'e geldikleri zaman, Kureyşliler birbirlerine:
“Bunlar Yahudilerin din adamlarıdır ve Tevrat hakkında bildikleri olan kişilerdir. Bizim dinimiz mi, yoksa Muhammed'in dini mi daha hayırlıdır bunlara soralım" dediler ve bunu onlara sordular. Bunlar da:
“Sizin dininiz onun dininden daha hayırlıdır. Ayrıca siz ondan ve ona tâbi olanlardan daha doğru yoldasınız" dediler. Bunun üzerine:
“Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar cibt'e ve tâğût'a inanıyorlar. İnkâr edenler için de, «Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır» diyorlar. Onlar, Allah'ın lânet ettiği kimselerdir. Allah, kime lânet ederse, artık ona asla bir yardımcı bulamazsın. Yoksa onların hükümranlıkta bir payı mı var? Öyle olsa insanlara bir çekirdek bile vermezler. Yoksa, insanları; Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği şey dolayısıyla kıskanıyorlar mı? Şüphesiz biz, İbrahim ailesine de kitap ve hikmet vermişizdir. Onlara büyük bir hükümranlık da vermiştik" âyetleri nazil oldu.
Beyhakî, Delâil'de ve İbn Asâkir, Târih'de Câbir b. Abdillah'tan bildirir: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) suikast girişimi yapıldıktan sonra Ka'b b. el- Eşref, Nadîr oğullarından ayrılıp Mekkelilere katıldı ve Allah Resûlü için:
“Onunla ne savaşırım, ne de ona karşı savaşanlara yardım ederim" dedi. Mekke'de ona:
“Ey Ka'b! Bizim dinimiz mi daha hayırlıdır yoksa Muhammed ile ona tâbi olanların dini mi?" diye sorulunca:
“Sizin dininiz daha hayırlıdır. Hem sizin dininiz eski, onun dini ise henüz yenidir" dedi. Bunun üzerine:
“Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar cibt'e ve tâğût'a inanıyorlar. İnkâr edenler için de, «Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır» diyorlar" âyeti nazil oldu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştin Bize bildirilene göre bu âyet, Yahudi Nadîr oğullarından olan Ka'b b. el-Eşref ile Huyey b. Ahtab hakında nazil olmuştur. Bunlar hac mevsiminde Kureyşlilerle karşılaşınca müşrikler onlara:
“Biz mi daha doğru yoldayız, yoksa Muhammed ile ashâbı mı? Zira biz Kâbe'nin hizmetini görüyor, hacıların su ihtiyacını karşılıyoruz ve Harem bölgesinin insanlarıyız" dediler. Ka'b ile Huyey de:
“Aksine siz, Muhammed ve ashabından daha doğru yoldasınız" karşılığını verdiler. Oysa yalan söylediklerini biliyorlardı ve bunu da sırf Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashâbına olan hasetlerinden dolayı söylemişlerdi.
Abdurrezzâk ve İbn Cerîr, İkrime'den bildirir:
“Âyette geçen cibt ile tâğût iki puttur."
Firyâbî, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Rüşte, îman'da bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb:
“Âyette geçen cibt sihirbaz, tâğût ise şeytan anlamındadır" demiştir.
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr, Mücâhid vasıtasıyla bu yorumun benzerini zikreder.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Âyette geçen cibt Huyey b. Ahtab, tâğût ise Ka'b b. el-Eşref'tir" demiştir.
İbn Cerîr, Dahhâk'tan bunun aynısını zikreder.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Âyette geçen cibt'ten kasıt putlardır. Tâğût ise bu putların önünde duran, onlar adına konuşup insanları saptırmak için yalandan yorumlar yapan kimselerdir."
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Cibt, şeytanın Habeş dilindeki ismidir. Tâğut ise Arapların kahinidir."
Abd b. Humeyd, İkrime'den bildirir:
“Cibt, şeytanın Habeş dilindeki ismidir. Tâğut ise kahin anlamındadır."
İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr'den bildirir:
“Cibt, Habeş dilinde sihirbaz demektir. Tâğut ise kahin anlamındadır."
İbn Cerîr, Ebu'l-Âliye'den bildirir:
“Tâğut sihirbaz anlamındadır. Cibt ise kahin demektir."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'den bildirir:
“Cibt'in şeytan, Tâğut'un ise kahin olduğu bize söylenirdi."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Leys vasıtasıyla bildirdiğine göre Mücâhid şöyle demiştir:
“Cibt'ten kasıt Ka'b b. el-Eşref'tir. Tâğut ise insan suretine girmiş bir şeytandı."
Abdurrezzâk, Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Ebî Hâtim'in Kabîsa b. Muhârik'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kuş uçurarak yorumlar yapmak, çakıl taşları ile fal açmak ve uğursuzluğa inanmak, cibt'tendir" buyurmuştur.
Rüşte, îınân'da bildirdiğine göre Mücâhid:
“...İnkâr edenler için de, «Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır» diyorlar'" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bunlar Yahudilerdir. Zira:
“Kureyşliler Muhammed ve ashabından daha doğru yoldadırlar" diyorlardı.
İbnu'l-Münzir ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Yoksa onların hükümranlıkta bir payı mı var..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunların hükümranlıkta nasipleri yoktur. Olsaydı da insanlardan bir çekirdek tanesini bile esirgerlerdi."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken:
“Şâyet hükümranlıktan nasipleri olsaydı Muhammed'e bir çekirdek tanesi dahi vermezlerdi" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in beş değişik kanaldan bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Âyette zikredilen nakîr, hurma çekirdeğinin üzerindeki nokta şeklindeki oyuktur" demiştir.
Tastî, Mesâil'de bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a "nakîr" kelimesinin anlamını sorunca, İbn Abbâs:
“Hurma çekirdeğinin üzerindeki çiziktir ki hurma ağacı da buradan çıkar" karşılığını verdi. Nâfi':
“Araplar öylesi bir kelimeyi bilir mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir: Tabi ki bilirler. Şairin:
"Senden sonra insanlar bir çekirdeğin çiziği bile etmezler
Senden sonra bir serap ve yankıdan başka bir şey değiller" dediğini işitmedin mi?"
İbnu'l-Enbârî, el-Vakf ve'l-îbtidâ'da bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) âyetindeki "nakîr" kelimesinin anlamını sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:
“Hurma çekirdeğinin üzerindeki çiziktir. Şair de bu konuda şöyle der:
"Zübeyr oğullarının köpekleri bile açlıktan ölür
Zira dilenciye bir çekirdeği dahi vermezler.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in Ebu'l-Âliye vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs başparmağının ucunu işaret parmağının iç tarafına koyup bastırdı ve oluşan izi göstererek:
“Âyette bahsedilen nakîr budur" dedi.
54. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:55
55. Âyetin Tefsiri
"Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mî çekemiyorlar? Oysa İbrahim ailesine kitap ve hikmet verdik, onlara büyük hükümranlık bahşettik. Böylece onlardan kimi ona îman etti, kimi de sırt çevirdi. (O iman etmeyenlere) çılgın ateş olarak cehennem yeter."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemiyorlar..." âyetini açıklarken:
“Çekemeyenlerden kasıt Yahudilerdir" demiştir.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim, Avfî vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Ehli kitaptan olanlar:
“Muhammed tevazu ile gönderildiğini söylüyor, ancak dokuz tane kadınla evlendi. Evlenmekten başka derdi de yok. Bundan daha iyi bir hükümranlık var mı ki!" dediklerinde, Yüce Allah:
“Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemiyorlar? Oysa İbrahim ailesine kitap ve hikmet verdik, onlara büyük hükümranlık bahşettik'" âyetini indirdi. Büyük hükümranlıktan kasıt, Hazret-i Süleyman'a verilen hükümranlıktır.
İbnu'l-Münzir, Atiyye'den bildirir: Yahudiler, Müslümanlara:
“Muhammed'in bu dinle tevazu üzerine gönderildiğini söylüyorsunuz. Ancak dokuz tane hanımı var. Bundan daha büyük bir hükümranlık olabilir mi?" deyince, Yüce Allah:
“Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemiyorlar? Oysa İbrahim ailesine kitap ve hikmet verdik, onlara büyük hükümranlık bahşettik" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, Dahhâk'tan bu yorumun benzerini zikreder.
İbnu'l-Münzir ile Taberânî'nin Atâ vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemiyorlar..." âyetini açıklarken:
“Burada bahsedilen ve çekilmeyen kişiler bütün insanlar değil, sadece Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı olan bizleriz" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:
“Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemiyorlar..." âyetini açıklarken:
“Burada çekilmeyen kimselerden kasıt, sadece Hazret-i Peygamber'dir (sallallahü aleyhi ve sellem)" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemiyorlar..." âyetini açıklarken:
“Burada çekilmeyen kimselerden kasıt, sadece Hazret-i Peygamber Muhammed'dir (sallallahü aleyhi ve sellem) " demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Mükâtil b. Hayyân'dan bildirir: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) yetmiş küsur genç gücü verilince Yahudiler onu kıskanıp çekemediler. Bunun üzerine:
“Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemiyorlar..."' âyeti nazil oldu.
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik bu âyeti açıklarken:
“Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerinden olmadığı için onu çekemediler ve kafir oldular" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemiyorlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yahudiler, Yüce Allah'ın kendilerinden bir peygamber gönderdiği ve lütuflarda bulunduğu Araplardan olan bu topluluğu çekememişlerdir."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemiyorlar..." âyetini açıklarken:
“Verilen bol nimetten kasıt peygamberliktir" demiştir.
Ebû Dâvud ve Beyhakî'nin Şuab'da Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hasetten sakının! Zira ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi haset de iyilikleri yiyip bitirir" buyurmuştur.
Beyhakî'nin Şuab'da Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanın içinde iman ile haset bir arada bulunmaz" buyurmuştur.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Oysa İbrahim ailesine kitap ve hikmet verdik, onlara büyük hükümranlık bahşettik" âyetini açıklarken şöyle demiştir: İbrahim ailesinden kasıt, Hazret-i Süleymân ile Hazret-i Dâvud'dur. Kitap ve hikmetten kasıt peygamberliktir. Büyük hükümranlık da kadınlar konusundadır. Yüce Allah Hazret-i Davud'un doksan dokuz, Hazret-i Süleyman'ın da yüz kadınla evlenmesine izin vermişken Muhammed'in bu kadar kadınla evlenmesine mi izin vermeyecek."
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Hazret-i Süleyman cinsel yönden yüz adam gücündeydi. Üç yüz tane karısı, üçyüz tane de cariyesi vardı."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hemmâm b. el-Hâris:
“...Onlara büyük hükümranlık bahşettik" âyetini açıklarken:
“Melekler ile ordularla desteklenmişlerdir" demiştir.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Onlara büyük hükümranlık bahşettik" âyetini açıklarken:
“Bu hükümranlık peygamberliktir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Hasan (-ı Basrî)'den bu yorumun benzerini zikreder.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Onlardan kimi ona iman etti..."" âyetini açıklarken:
“Yahudilerden bazıları Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) indirilene iman etti" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Onlardan kimi ona iman etti, kimi de sırt çevirdi..."' âyetini açıklarken:
“Onlardan kimi iman edip Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) tâbi oldu, kimi de yüz çevirip ona tâbi olmadı" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildirir: Bir yıl Hazret-i İbrahim ekinini ekti, diğer insanlar da ektiler. Ancak Hazret-i İbrahim'in ekinleri iyi ürün verirken diğer insanların ekinleri telef oldu. İnsanlar Hazret-i İbrahim'e muhtaç kaldılar ve ondan bir şeyler istemeye başladılar. Hazret-i İbrahim:
“İman edene istediğini vereceğim, ancak iman etmeyene üründen bir şey vermeyeceğim" deyince kimisi iman etti ve üründen bir şeyler aldı. Kimisi de iman etmedi ve üründen bir şey alamadı, işte:
“Böylece onlardan kimi ona iman etti, kimi de sırt çevirdi. (O iman etmeyenlere) çılgın ateş olarak cehennem yeter" âyeti bunu anlatmaktadır.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Oysa İbrahim ailesine kitap ve hikmet verdik..." âyetini açıklarken:
“Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) de İbrahim'in ailesinden birisidir" demiştir.
Zübeyr b. Bekkâr, Muvaffakiyyât'ta bildirdiğine göre Muâviye:
“Ey Hâşim oğulları! Peygamberliğin size verildiği gibi hilafetin de sizlere verilmesini istiyorsunuz. Oysa bu ikisi bir ailede bir araya gelmez. Yine hükümran olduğunuzu iddia ediyorsunuz" deyince, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:
“Peygamberlikle birlikte hilafeti hak etmediğimizi söylüyorsun. Hilafeti peygamberlikle hak edemeyeceksek ne ile hak edeceğiz? Peygamberlik ile hilafetin bir ailede bir arada olamayacağını söylüyorsun. Peki, Yüce Allah'ın:
“...Oysa İbrahim ailesine kitap ve hikmet verdik, onlara büyük hükümranlık bahşettik" âyetini nasıl açıklayacaksın? Âyette kitaptan kasıt peygamberlik, hikmetten kasıt sünnet, hükümranlıktan kasıt da hilafettir. Biz de İbrâhim'in ailesinden, soyundanız. Yüce Allah'ın İbrâhim için takdir ettiği şey bizim için de geçerlidir. Sünnet de hem bizim, hem de onlar için geçerlidir. Ayrıca hükümran olduğumuzu iddia ettiğimizi söylüyorsun. Bunun iddia olduğunu söylemek Allah'ın Kitab'ına şüphe sokmak demektir. Oysa herkes bilir ki bizim hükümranlığımız olmuştur. Siz bir gün hükümranlık sürdüğünüzde biz iki gün süreriz. Siz bir ay hükümranlık sürdüğünüzde biz iki ay süreriz. Siz bir yıl hükümranlık sürdüğünüzde biz iki yıl süreriz."
56. Âyetin Tefsiri
"Şüphesız âyetlerimizi inkâr edenleri biz ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Süveyr vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz..."' âyetini açıklarken:
“Derileri yandıkça beyaz kağıtlar gibi yeniden yenileriz" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Taberânî, M. el-Evsat'ta ve İbn Merdûye zayıf bir senedle Nâfi' vasıtasıyla ibn Ömer'den bildirir: Hazret-iÖmer'in yanında:
“...Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz..." âyeti okununca, Muâz şöyle dedi:
“Ben bunun açıklamasını biliyorum. Yanan derileri kısa bir zaman içinde yüz defa yenilenir." Ömer de:
“Ben de Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu bu şekilde işittim" karşılığını verdi.
İbn Merdûye ve Ebû Nuaym, Hilye'de İbn Ömer'den bildirir: Hazret-iÖmer'in yanında adamın biri:
“...Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz..." âyetini okuyunca, Ka'b:
“Ben bu âyeti biliyorum, zira Müslüman olmadan önce de okumuştum" dedi. Ömer de:
“Söyle bakalım ey Ka'b! Şâyet Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) işittiğimiz gibiyse sana inanırız" karşılığını verdi. Ka'b:
“Müslüman olmadan önce bu âyeti: «Derileri yanıp döküldükçe bir anda derilerini yüz yirmi defa tekrar yenileyeceğiz» şeklinde okudum" deyince. Ömer:
“Ben de Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu bu şekilde işittim" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan (-ı Basrî) bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Bana bildirdiğine göre onlardan birinin derileri günde yetmiş bin defa yakılır. Ateş derilerini yiyip bitirince:
“Yenilen!" denilir ve deri yenilenir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Dahhâk bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Ateş derilerini yiyip etten kazır ve kemiklere kadar ulaşır. Ancak derileri yenilenir ve Yüce Allah onlara şiddetli azabı tattırır. Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) yalanlamaları ve Allah'ın âyetlerini inkar etmelerine karşılık bu halleri sonsuza kadar devam eder."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Yahya b. Yezîd el-Hadramî:
“...Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bana bildirilene göre kafire yüz tane deri çekilir ve her iki deri arasında farklı bir azaba maruz kalır."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî' b. Enes bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Daha önceki kitapta yazıldığına göre bunlardan birinin derisi kırk arşın genişliğinde, dişi yetmiş arşın büyüklüğünde olur. Karnı da o kadar büyük olur ki içine dağ konulsa sığar. Ateş derilerini yakıp yedikçe derileri yenilenir.""
İbn Ebi'd-Dünyâ, Sifatu'n-Nâr'da Huzeyfe b. el-Yemân'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yalnız olduğumuz sırada bana şöyle buyurdu:
“Ey Huzeyfe! Cehennemde ateşten aslanlar, ateşten köpekler, ateşten kancalar ve ateşten kılıçlar bulunur. Melekler gönderilerek yanaklarından o kancalarla asılırlar ve bedenleri o kılıçlarla parça parça doğranır. Kesilen parçalar da ateşten aslanlar ile köpeklerin önüne atılır. Kesilip koparılan her bir parça da yeniden eski halini alır."
İbn Ebî Şeybe, Ebû Sâlih'ten bildirir: İbn Mes'ûd, Ebû Hureyre'ye:
“Cehennemde kafirin derisinin kalınlığı ne kadar olacaktır, biliyor musun?" diye sorunca, Ebû Hureyre:
“Orada kafirin derisi kırk iki arşın olacaktır" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“Cehennemde kafirin derisi kırk arşın kalınlığında olur" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cehennem ahalisi orada irileşirler. Öyle ki birinizin büyüklüğü şu şu kadar olur. Birinizin dişinin büyüklüğü de Uhud dağı kadar olur" buyurmuştur.
57. Âyetin Tefsiri
"İman edip salih ameller işleyenleri ise, içinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Onları, koyu gölgeler altında bulunduracağız."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî' b. Enes:
“...Onları, koyu gölgeler altında bulunduracağız" âyetini açıklarken:
“Bu gölge hiçbir zaman yok olmayan Arş'ın gölgesidir" demiştir.
58. Âyetin Tefsiri
"Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür."
İbn Merdûye'nin Kelbî vasıtasıyla Ebû Sâlih'ten bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi... emreder...'" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'yi fethettiği zaman Osmân b. Talha b. Ebî Talha'yı çağırdı. Gelince de ona:
“Bana Kabe'nin anahtarını göster" buyurdu. Osmân anahtarı getirip Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) vermek için elini uzatınca Abbâs kalktı ve:
“Yâ Resûlallah! Anam babam sana feda olsun. Sikâye (hacılara su verme) işiyle birlikte anahtarı (Kabe'nin hizmetkarlığını) da bana ver" dedi. Osmân bunu işitince elini geri çekti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Osmân! Anahtarı bana göster" buyurunca, Osmân anahtarı vermek için elini uzattı. Abbâs bir daha aynı şeyi söyledi. Osmân bunu işitince yine elini geri çekti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Osmân! Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsan anahtarı bana verirsin" buyurunca, Osmân:
“Allah'ın bir emaneti olarak anahtarı al" dedi ve anattarı Allah Resûlü'ne verdi.
Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kâbe'nin kapısını açıp içeriye girdi. İçerde Hazret-i İbrâhim'in bir heykelini buldular. Yanında da fal için kullanılan oklar vardı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunları görünce:
“Şu müşriklerin yaptığına bakın! Allah canlarını alsın! İbrâhim'in fal oklarıyla ne işi olabilir" buyurdu. Sonra bir kap içinde su istedi. Hazret-i İbrâhim'in heykelini bu suyun içine batırdı. Sonra diğer heykelleri de batırdı. İçerde bulunan Makam-ı İbrâhim'i (Kâbe'yi inşa ederken basamak olarak kullandığı taşı) Kâbe'nin dışına çıkardı. Sonra:
“Ey insanlar! Kıbleniz burasıdır!" buyurdu. Bize bildirilene göre Kâbe'yi tavaf ettikten sonra da Cebrâil geldi ve anahtarın Osmân'a geri verilmesini istedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de Osmân'ı çağırdı, anahtarı ona verdi ve:
“Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür" buyurdu.
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi... emreder..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Âyet, Osmân b. Talha hakkında nazil olmuştur. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'yi fethettikten sonra ondan Kâbe'nin anahtarını alıp Kâbe'nin içine girdi. Bu âyeti okuyarak da dışarı çıktı ve Osmân'ı çağırıp anahtarı ona verdi. Bu âyeti okuyarak dışarı çıktığı zaman da Ömer b. el-Hattâb:
“Anam babam ona feda olsun! Daha önce bu âyeti okuduğunu hiç işitmedim" dedi.
İbn Sa'd, Taberânî ve İbn Asâkir'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Talha oğulları! Kâbe'nin hizmetkarlığını sonsuza kadar sizde kalacak şekilde alın! Bunu da sizden ancak zalim olanlar alabilir" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:
“Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder..." âyetini açıklarken:
“Bu âyet insanların işlerini ellerine alan yöneticiler hakkında nazil oldu" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Şehr b. Havşeb'den bildirir:
“Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder..." âyeti, yöneticilere özel nazil olmuş bir âyettir.
Firyâbî, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ali b. Ebî Tâlib'den bildirir:
“Devlet yöneticisinin Allah'ın indirdiği ile hükmetmesi ve emanetleri ehline vermesi, yerine getirmesi gereken bir haktır. Böyle yapması halinde de insanların onu dinlemeleri, ona itaat etmeleri ve çağrılarına icabet etmeleri ona karşı yerine getirmeleri gereken bir haktır."
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi... emreder..." âyetini açıklarken:
“Bundan kasıt, yöneticinin kadınlara nasihatte bulunmasıdır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi... emreder..." âyetini açıklarken:
“Bu hem iyiler, hem de kötüler için geçerlidir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî' bu âyeti açıklarken:
“Bu emanetler mal ve başka konularda insanlarla senin aranda olan şeylerdir" demiştir.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da İbn Mes'ûd'dan bildirir:
“Allah yolunda öldürülme, emanet dışında kişinin tüm günahlarına keffaret olur. Kişi Allah yolunda öldürülmüş olsa dahi kıyamet gününde huzura çıkarılır ve:
“Üzerindeki emaneti teslim et!" denilir. Adam:
“Dünya hayatı bitmişken onu nasıl teslim edeyim?" karşılığını verince:
“Bunu alıp Cehenneme götürün" denilir. Cehennemin dibinde teslim etmesi gereken emanet aldığı günkü haliyle karşısına çıkınca onu alıp Cehennemden çıkmak ister. Boynuna alıp tırmanmaya başlar. Tam çıktım diye düşünürken emanetle birlikte tekrar aşağı doğru düşer ve bu durum sonsuza kadar devam eder."
Ravi Zâzân der ki: Bunu İbn Mes'ûd'dan işittikten sonra Berâ b. Âzib'e geldim ve:
“Kardeşin İbn Mes'ûd'un ne dediğini işittin değil mi?" dedim. Berâ şu karşılığı verdi:
“Doğru söylemiş; zira Yüce Allah: «Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi... emreder...» buyurur. Emanet de namazda olur, cenabet durumunda gusulde olur, konuşmada olur, ölçü ve tartıda olur. En önemlisi de emanet olarak bırakılan eşyalarda olur."
İbn Cerîr'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs: :
“Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi... emreder..." âyetini açıklarken:
“Ne zengine, ne de fakire emaneti vermeyip elinde tutma gibi bir ruhsat verilmiş değildir" demiştir.
İbn Cerîr, Katâde'den bildirir: Hasan'ın bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Emaneti sahibine teslim et ve sana ihanet eden birine sen de ihanet etme" buyururdu.
Ebû Dâvud, Tirmizî, Hâkim ve Beyhakî'nin Şuabu'l-îman'da Ebû Sâlih vasıtasıyla Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Emaneti sahibine teslim et ve sana ihanet eden birine sen de ihanet etme" buyurmuştur.
Müslim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Üç şey bir kişide bulunduğu zaman namaz kılıp oruç tutsa da, Müslüman olduğunu söylese de münafık biridir. Bu üç şey de kişinin konuşurken yalan söylemesi, verdiği sözde durmaması ve emanete ihanet etmesidir. "
Beyhakî'nin Şuab'da Sevbân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Emaneti olmayan kişinin imanı da yoktur. Abdesti olmayan kişinin namazı da yoktur" buyurmuştur.
Beyhakî'nin Şuab'da İbn Amr'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Dört şey sende varsa dünyada kaybettiklerine üzülme. Bunlar emaneti muhafaza etme, doğru sözlü olma, güzel bir ahlâk sahibi olma ve helal olan şeyleri yemedir. "
Beyhakî'nin Ömer b. el-Hattâb'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanlar arasında çekilip alınacak ilk şey, emanete sadakattir. İbadetlerden geriye en son kalacak olanı da namazdır. Ancak nice namaz kılan kişide bir hayır olmayacaktır" buyurmuştur.
Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu ümmetten ilk önce kaldırılacak iki şey, hayâ ile emanete sadakattir. Onun için bunları Yüce Allah'tan çokça dileyin" buyurmuştur.
Abdurrezzâk ve Beyhakî, İbn Ömer'den bildirir:
“Kişinin namazına ve orucuna değil; doğru konuşurken doğru sözlü olup olmamasına, kendisine verilen emanete ihanet edip etmemesine ve günahlar karşısında Allah'tan korkup korkmamasına bakın."
Beyhakî, Ömer b. el-Hattâb'dan bu sözün aynısını zikreder.
Beyhakî'nin Meymûn b. Mihrân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Üç şey, karşıdaki kişi iyi de olsa kötü de olsa yerine getirilmelidir. Bunlardan biri iyi de olsa kötü de olsa akraba olan kişiyle bağlar koparılmamalıdır. Diğeri iyi de olsa kötü de olsa kişinin verdiği emanet kendisine iade edilmelidir. Üçüncüsü de kişi iyi de olsa kötü de olsa kendisine verilen söz yerine getirilmelidir. "
Beyhakî'nin bildirdiğine göre Süfyân b. Uyeyne:
“Kişinin sermayesi yoksa kendisinde bulunan emaneti sermaye olarak kullanabilir" demiştir.
Beyhakî'nin bildirdiğine göre Enes:
“İçinde hıyanet olan bir evde bereket olmaz" demiştir.
Ebû Dâvud, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'da Ebû Yunus'tan bildirir: Ebû Hureyre:
“Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür" âyetini okudu ve başparmaklarını kulaklarına, işaret parmaklarını da gözlerine koyup şöyle dedi:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti okuduğunu ve parmaklarını bu şekilde koyduğunu gördüm."
İbn Ebî Hâtim, Ukbe b. Âmir'den bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“...Şüphesiz Allah işitir ve görür" âyetinin okunduğunu ve açıklarken:
“Her şeyi görür" buyurduğunu işittim.
59. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e itaat edin ve sîzden olan ulu'l-emre de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Eesûlü'ne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ:
“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ulu'l-emre de..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Peygambere itaat Kitab ile Sünnet'e itaattir. Ulu'l-emre itaat ise fakihlere ve alimlere itaattir."
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Delâil'de Saîd b. Cübeyr vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ulu'l-emre de..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyet, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bir birliğin komutanı olarak gönderdiği Abdullah b. Huzâfe b. Kays b. Adiy hakkında nazil oldu."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hâlid b. el-Velîd'in komutasında, içlerinde Ammâr b. Yâsir'in de bulunduğu bir müfreze gönderdi. Düşmana doğru yola koyuldular ve onlara yakın bir yerde konakladılar. Ancak gece vakti casus düşman topluluğa gidip durumu bildirdi. Bir kişi hariç hepsi de kaçtı. Kalan kişi de ailesine eşyaları toplamalarını söyledi. Kendisi de gece vakti yola düşüp Hâlid'in karargâhına geldi. Ammâr bir Yâsir'i arayıp buldu. Yanına geldiğinde ona:
“Ey Ebu'l-Yakzân! Ben Müslüman oldum. Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in de O'nun kulu ve resûlü olduğuna şehadet ediyorum. Kavmim sizin gelişinizi duyunca kaçtılar. Geride bir tek ben kaldım. Bu şekilde Müslüman olmamın yarın için bana bir faydası olur mu? Zira olmayacaksa ben de kaçacağım" dedi. Ammâr:
“Tabi ki yarar, bir yere kaçmana gerek yok" karşılığını verdi. Ammâr'ın bu sözü üzerine adam kaçmayıp yerinde kaldı.
Sabah olduğunda Hâlid ordusuyla birlikte saldırıya geçti. Ancak o adamdan başka hiç kimseyi bulamadılar. Bunun üzerine adamı yakaladılar, malına da el koydular. Ammâr durumdan haberdâr olunca Hâlid'e geldi ve:
“Adamı serbest bırak! Zira Müslüman oldu ve ben ona eman verdim" dedi. Hâlid ise:
“Sen hangi hakla ona eman veriyorsun?" karşılığını verdi. Bu konuda birbirlerine ağır laflar ettiler ve Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda davalaştılar. Allah Resûlü, Ammâr'ın verdiği emanı geçerli saydı ve bir daha komutanın izni olmadan böyle bir şey yapmamasını söyledi. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda da birbirlerine ağır laflar etmeye başladıklarında Hâlid:
“Yâ Resûlallah! Bu organları kesik adamın bana dil uzatmasına müsaade mi edeceksin?" dedi. Allah Resûlü:
“Ey Hâlid! Ammâr'a dil uzatma! Zira Ammâr'a dil uzatan kişiye Allah da dil uzatır. Ammâr'ı öfkelendiren kişiye Allah da öfke duyar. Ammâr'a lanet eden kişiye Allah da lanet eder" buyurdu. Ammâr öfkeli bir şekilde oradan ayrılınca Hâlid peşinden gitti ve giysisinden tutup özür diledi. Ammâr razı olunca da Yüce Allah bu âyeti indirdi.
İbn Asâkir bunu Süddî vasıtasıyla Ebû Sâlih'ten o da İbn Abbâs'tan bildirir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Meymûn b. Mihrân:
“...Sizden olan ulu'l- emre..." âyetini açıklarken:
“Bunlar, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) dönemindeki ordu komutanlarıdır" demiştir.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre:
“...Sizden olan ulu'l- emre..." âyetini açıklarken:
“Bunlar idarecilerdir" demiştir. Başka bir lafızda:
“Bunlar ordu komutanlarıdır" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mekhûl:
“...Sizden olan ulu'l-emre..."âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bunlar:
“Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür" âyetine muhatap olan kişilerdir.
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Bana itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Emirime itaat eden de bana itaat etmiş olur. Bana karşı çıkan Allah'a karşı çıkmış olur. Emirime karşı çıkan da bana karşı çıkmış olur. "
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Sizden olan ulu'l-emre..."âyetini açıklarken şöyle demiştir: Babam bana dedi ki:
“Bunlar yöneticilerdir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“İtaat konusunda dikkatli olun ve itaat edin! Zira itaat konusunda sınanırsınız" buyurmuştur. Yine:
“Yüce Allah dileseydi bu işi peygamberlerine has kılardı" buyurmuştur. Yani peygamberlerin yanında onlara da itaat emredilmiştir. Yahya b. Zekeriya'nın öldürülmesi konusunda nasıl hüküm verildiğini görmüyor musun?"
Buhârî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Başı kuru üzüm tanesi gibi olan bir Habeşli başınıza getirilse dahi ona itaat edin" buyurmuştur.
Ahmed, Tirmizî, Hâkim ve Beyhakî, Şuab'da Ebû Umâme'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), Vedâ haccında hutbe verirken şöyle buyurduğunu işittim:
“Rabbinize ibadet edin, beş vakit namazlarınızı kılın. Ramazan orucunuzu tutun ve mallarınızın zekatını verin. Başınızda bulunan yöneticiye de itaat edin ki Rabbinizin Cennetine giresiniz."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Sizden olan ulu'l-emre..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlardan kasıt din alimleri, fakihler, insanlara dinlerini öğreten ve iyiliği emredip kötülükten nehyeden kişilerdir. Yüce Allah bunlara itaati farz kılmıştır."
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah:
“...Sizden olan ulu'l-emre..." âyetini açıklarken:
“Bunlar din alimleri ve hayırlı kişilerdir" demiştir.
İbn Adiy, el-Kâmil'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Sizden olan ulu'l- emre..." âyetini açıklarken:
“Bunlardan kasıt din alimleridir" demiştir.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Sizden olan ulu'l-emre..." âyetini açıklarken:
“Bunlar fakihler ile din alimleridir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Sizden olan ulu'l-emre..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı, fakihler ile din alimleridir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“...Sizden olan ulu'l-emre..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar alimlerdir. Yüce Allah'ın:
“...Halbuki onu, Resûl'e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi...'" buyurduğunu görmez misin?"
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“...Sizden olan ulu'l-emre..."âyetini açıklarken:
“Bunlar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı, davetçiler ve ravilerdir" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İkrime:
“...Sizden olan ulu'l-emre..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Ebû Bekr ve Ömer'dir" demiştir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Kelbî:
“...Sizden olan ulu'l-emre..."âyetini açıklarken:
“Bunlar Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Ali ve İbn Mes'ûd'dur" demiştir.
Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre İkrime'ye ümmü veledlerin durumu sorulunca:
“Bunlar özgürdür" demiştir. Ona:
“Bunu neye dayanarak söylüyorsun?" diye sorduklarında:
“Kur'ân'a dayanarak" dedi. Ona:
“Hangi âyete dayanarak bunu diyorsun?" diye sorduklarında da şu karşılığı vermiştir:
“Yüce Allah: «Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ulu'l-emre de...» buyurur. Ömer de ulu'l-emr olanlardan biridir ve bu konuda: «Ümmü veled efendisinden olan çocuğu düşürse dahi azat edilir» demiştir."
İbn Ebî Şeybe ile İbn Cerîr'in İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah'a isyan olan bir konuda olmadıktan sonra Müslüman kişinin (emirine) istese de istemese de itaat etmesi gerekir. Ancak Allah'a isyan konusunda bir emir verilirse bu emir ne dinlenilir, ne de ona itaat edilir."'
İbn Cerîr'in Ebü Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Benden sonra başınıza bazı kişiler gelecektir. İyi olan iyilikle kötü olan da kötülükle sizi idare edecek. Hakka uygun olduğu sürece onların emirlerini dinleyip itaat edin ve arkalarında namaz kılın. Şayet iyi olurlarsa bunun sevabı hem onların, hem sizin olur. Kötülük ederlerse de sizler itaatin sevabını alır, kötülüğün günahı da onlara kalır. "
Ahmed, Enes'den bildirir: Muâz:
“Yâ Resûlallah! Senin sünnetine uymayan ve emirlerine riâyet etmeyen kişilerin başımıza geçmesi durumunda ne yapmamızı emredersin?" diye Sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem): Allah'a itaat etmeyene itaat olmaz" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Ebû Ya'lâ, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, Hâkim ve İbn Mende, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Alkame b. Mücezzir'i bir birlikle savaşa gönderdi. İçlerinde ben de vardım. Yolun bir yerine vardığı zaman ordudan bir gruba ayrılmaları için izin verdi ve başlarına Abdullah b. Huzâfe b. Kays es-Sehmî'yi komutan atadı. Abdullah, Bedir savaşına katılmıştı ve şakacı birisiydi. Yolun bir yerine geldiğimizde askerler bir şeyler yapmak için ateş yaktılar. Abdullah:
“Benim emirlerimi dinleyip itaat etmek zorunda değil misiniz?" diye sorunca, askerler:
“Evet!" dediler. Abdullah:
“Ben size bir şeyi emretsem yapmak zorunda değil misiniz?" diye sorunca, askerler yine:
“Evet!" karşılığını verdiler. Bunun üzerine Abdullah:
“Bana itaat etme hakkına dayanarak bu ateşin içine atlamanızı emrediyorum!" dedi. Bunun üzerine bazı askerler ateşe atlamak için hazırlandılar. Abdullah onların ateşin içine gireceklerini anlayınca:
“Durun! Ben sadece şaka yapıyordum!" dedi. Geri döndüğümüzde bu olayı Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) anlattılar. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Komutanlarınızdan biri Yüce Allah'a isyan etmeye yönelik bir emir verirse ona itaat etmeyin!" buyurdu. İbn Mende'nin lafzı ise:
“Böyle bir şeyi emrettikleri zaman, Yüce Allah'a isyan olan bir konuda onlara itaat etmeyin" şeklindedir.
İbnu'd-Durays Rabî' b. Enes'den bildirir: Önceki (bir kutsal) kitapta şöyle yazılıdır:
“Kişi Allah'a isyan olan bir konuda birinin emrine itaat edilmesi gerektiğini düşündüğü sürece Allah onun amelini kabul etmez. Kişi Allah'a isyan etmeye razı olduğu sürece de Allah amelini kabul etmez."
İbn Ebî Şeybe'nin Hasan (-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a isyan konusunda hiç kimseye itaat yoktur" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, İmrân b. Husayn'dan bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a isyan konusunda hiç kimseye itaat yoktur" buyurduğunu işittim.
İbn Ebî Şeybe, İbn Sîrîn'den bildirir: Hazret-iÖmer bir vali tayin ettiği zaman, ahaliye okunmak üzere:
“Sizlere karşı adil olduğu sürece emirlerini dinleyip itaat edin!" diye bir ferman yazardı.
İbn Ebî Şeybe, Hazret-iÖmer'den bildirir: Başınıza organları kesik Habeşli bir köle tayin edilse dahi ona itaat et! Şâyet sana zarar verirse sabret. Seni bazı şeylerden mahrum bıraksa yine sabret. Ancak dinini eksiltecek olan bir şeyi yapmanı emrederse:
“Dinimi eksilteceğine kanımı dökerim!" de.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Süfyân'dan bildirir: İbnu'z-Zübeyr bize bir hutbe verip şöyle dedi:
“Nasıl bir fitnenin içinde olduğumuzu görüyorsunuz. Onun için Yüce Allah'a itaat olan olan bir emir verdiğimiz zaman bunu dinleyip itaat etmeniz gerekir. Allah'a itaati içermeyen bir emir verdiğimiz zaman ise sizden buna itaat etme ve dinlemeyi isteme hakkımız yoktur."
İbn Ebî Şeybe ve Tirmizî, Ümmü'l-Husayn el-Ahmesiyye'den bildirir: Hz, Peygamber'i (sallallahü aleyhi ve sellem) giysisini koltuğunun altına dolamış bir şekilde hutbe verirken:
“Başınıza organları kesik Habeşli bir köle geçirilse dahi Allah'ın Kitab'ına göre hükmettiği sürece ona itaat edin" buyurduğunu işittim.
İbn Ebî Şeybe, Ali b. Ebî Tâlib'den bildirir:
“Yöneticinin Yüce Allah'ın indirdiklerine göre hükmetmesi ve emanetleri ehline teslim etmesi gerekir. Bunu yaptığı zaman da Müslümanların ona itaat etmeleri ve çağrılarına icabet etmeleri gerekir."
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Mes'ûd:
“Allah'a isyan konusunda hiç kimseye itaat olmaz" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin Hazret-iAli'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Allah'a isyan konusunda hiç kimseye itaat yoktur" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, Hazret-iAli'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir müfreze gönderdi. Başlarına Ensâr'dan birini komutan atadı, askerlere de onun emirlerini dinleyip itaat etme emrini verdi. Bir ara bir konuda komutanı kızdırdıklarında, komutan:
“Odun toplayın'." dedi. Odun topladıklarında:
“Ateş yakın'." emrini verdi. Ateşi yaktıklarında da onlara:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana itaati emretmedi mi?" diye sordu. Askerler:
“Evet, emretti" dediklerinde komutan:
“O zaman ateşe girin!" emrini verdi. Ancak askerler birbirlerine bakarak:
“Zaten biz (Cehennemdeki) ateşten kurtulmak için Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelmiştik!" dediler. Bunu duyan komutanın öfkesi dindi ve ateş söndürüldü. Geri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) döndüklerinde, olanları ona anlattılar. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şayet ateşe girselerdi oradan asla çıkamazlardı". Bilin ki itaat ancak iyi şeylerde olur" buyurdu.
Taberânî, Hasan (-ı Basrî)'den bildirir: Ziyâd, Hakem b. Amr el-Ğifârî'yi orduya komutan olarak atadı. İmrân b. Husayn onunla karşılaşınca şöyle dedi:
“Yanına neden geldiğimi biliyor musun? Komutanı kendisine:
“Kalk ve ateşe gir!" emrini vermesi üzerine ateşe girmek için hazırlanan ancak sonradan vazgeçen kişinin durumu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) anlatıldığında:
“Şayet ateşe girseydi Cehenneme girerdi. Allah'a isyan konusunda hiç kimseye itaat yoktur" buyurduğunu hatırlıyorsun değil mi?" Hakem:
“Evet, hatırlıyorum" karşılığını verince, İmrân:
“Sana bu hadisi hatırlatmak istedim" dedi.
Buhârî, Târih'de, Nesâî ve Beyhakî'nin Şuab'da Hâris el-Eş'arî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah'ın bana emrettiği beş şeyi ben de size emrediyorum. Bunlar cemaatten ayrılmama, söz dinleme, emirlere itaat etme, hicret ve Allah yolunda cihaddır. Cemaatten bir karış dahi ayrılan kişi, tekrar dönene kadar boynundan İslam boyunduruğunu çıkarmış olur."
Beyhakî'nin Mikdâm'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Başınızdaki idarecilere itaat edin. Benim getirdiğim dine uygun size bir şey emrettikleri zaman bunun sevabını alırlar. Siz de bu emre itaat etmenin sevabını alırsınız. Benim getirdiğim dine uygun olmayan bir şeyi emrettikleri zaman bunun günahı onlara olur. Bu emre itaat etmenin günahından da beri olursunuz. Yüce Allah'ın huzuruna çıktığınızda: «Rabbimiz! Burada haksızlık yapılmaz» dersiniz. Yüce Allah: «Evet, burada haksızlık olmaz» karşılığını verir. Siz: «Rabbimiz! Bize bir elçi gönderdin, biz de senin iznin ve emrinle ona itaat ettik. Daha sonra başımıza halifeler getirdin. Yine senin iznin ve emrinle onlara itaat ettik. Başımıza idareciler getirdin. Bunlara da senin iznin ve emrinle onlara itaat ettik» dediğiniz de Yüce Allah: «Doğru söylüyorsunuz! Onun için dine uygun olmayan emirlerinin günahları onlaradır ve siz bunun sorumluluğundan berisiniz» buyurur. "
Ahmed ve Beyhakî, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Başınıza kalpten sevdiğiniz ve gördüğünüzde size huzur veren yöneticiler gelecektir. Yine sevmediğiniz ve gördüğünüzde tüylerinizi diken diken eden yöneticiler de gelecektir" buyurdu. Adamın biri:
“Yâ Resûlallah! Bunlarla savaşalım mı?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Namaz kıldıkları sürece hayır" karşılığını verdi.
Beyhakî, Abdullah'tan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Benden sonra adam kayırma ve hoşlanmadığınız şeylerle karşılaşacaksınız" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Böylesi bir durumda ne yapmamızı emredersin?" diye sorduğumuzda:
“Siz üzerinizde olan hakları ifa edin ve sizin olan şeyleri Allah'tan dileyin" karşılığını verdi.
Ahmed, Ebû Zer'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Benden sonra da sizin başınıza yöneticiler geçecektir. Sakın başınıza geçen kişinin değerini düşürmeyin. Zira onun değerini düşürmek isteyen kişi İslam boyunduruğunu boynundan çıkarmış olur. Yöneticide açtığı yarayı tekrar kapatana -ki bunu zor yapar- ve ona gerekli değeri verene kadar da tövbesi kabul görmez" buyurdu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ÜÇ şeyden hiçbir zaman geri durmamamızı emretti. Bunlardan biri iyiliği emretmektir. Diğeri kötülükten nehyetmektir. Bir diğeri de insanlara sünnetleri öğretmektir.
Ahmed, Huzeyfe b. el-Yemân'dan bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müslümanların cemaatinden ayrılan ve yöneticinin değerini düşüren kişi, Yüce Allah'ın huzuruna çıktığında bakacak bir yüzü olmaz" buyurduğunu işittim.
Beyhakî, Şuab'da Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh'tan bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yöneticiye sövmeyin! Zira yöneticiler Yüce Allah'ın yeryüzündeki gölgeleridir" buyurduğunu işittim.
İbn Sa'd ve Beyhakî, Enes b. Mâlik'ten bildirir:
“Büyüklerimiz olan Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı bize yöneticilere sövmememizi, onları aldatmamamızı, onlara isyan etmememizi, Allah'tan korkup sabretmemizi, zira kıyametin yakın olduğunu öğrettiler."
Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib:
“İyi biri de olsa, kötü biri de olsa insanları ancak bir lider ıslah edebilir" dedi. Kendisine:
“İyi olan kişiyi anladık da kötü biri nasıl ıslah edecek?" diye sorulunca da şu karşılığı verdi:
“Yüce Allah, kötü bir yöneticiyle yolların güvenliğini sağlar. Düşmana karşı onunla savaşılır, onunla ganimet elde edilir, onunla hadler ikame edilir, onunla haccedilir. Müslüman biri ölene kadar güven içinde onunla Allah'a ibadet eder."
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde onu Allah ve Resûlü'ne arz edin..." âyetini açıklarken:
“Alimler bir konuda ihtilafa düştükleri zaman Yüce Allah'ın Kitab'ı ile Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetine müracaat ederler" dedi ve:
“...Halbuki onu, Resûl'e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi..." âyetini okudu.
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Meymûn b. Mihrân bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Anlaşmazlık halinde Yüce Allah'ın Kitab'ına ve Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) başvurulur. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat etmişse de sünnetine başvurulur."
İbn Cerîr, Katâde ile Süddî'den bunun benzerini zikreder.
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini açıklarken:
“Bu, sevap bakımından daha güzel, sonuç olarak daha hayırlıdır" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“....." âyetini açıklarken:
“Bu, sevap ve mükafat bakımından daha güzeldir" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini açıklarken:
“Bu, sonuç bakımından daha güzeldir" demiştir.
60–62. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:63
63. Âyetin Tefsiri
"Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mî? Tâğut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor. Münafıklara, «Allah'ın indirdiğine (Kur'ân'a) ve Peygambere gelin» dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün. Kendi işledikleri yüzünden başlarına bir musibet geldiği, sonra da «Biz İyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka bir şey istememiştik» diye Allah'a yemin ederek sana geldikleri zaman hâlleri nasıl olur? Onlar, Allah'ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Öyleyse onlara aldırma. Onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında etkili ve güzel söz söyle."
İbn Ebî Hâtim ve Taberânî sahih bir senedle İbn Abbâs'tan bildirir: Ebû Burde el-Eslemî, Yahudiler arasındaki anlaşmaları çözen bir kahindi. Müslümanlardan bazıları yanma gelip anlaşmazlıklarını çözmek istediklerinde de:
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğût'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor. Münafıklara, «Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) ve Peygambere gelin» dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün. Kendi işledikleri yüzünden başlarına bir musibet geldiği, sonra da «Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka bir şey istememiştik» diye Allah'a yemin ederek sana geldikleri zaman hâlleri nasıl olur?'" âyetleri nazil oldu. "
İbn İshâk, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Tövbe etmeden önce Cülâs b. es-Sâmit, Muattib b. Kuşeyr, Râfi' b. Zeyd ve Beşîr Müslüman olduklarını söylerlerdi. Kavimlerinden Müslüman olan bazı kimseler aralarında bulunan bir sorundan dolayı bunlarla Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda davalaşmak istediler. Ancak bunlar Cahiliye döneminde bu tür davalara bakan kahinlere gitmek istediler. Bunun üzerine:
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğût'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor" âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir, Şa'bî'den bildirir: Yahudilerden bir adam ile münafıklardan (başka bir lafızda: Müslüman olduğunu iddia eden) bir adam arasında bir husumet vardı. Yahudî diğer adamı Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda davalaşmak için çağırdı; çünkü Allah Resûlü'nün (sallallahü aleyhi ve sellem) hüküm verme konusunda rüşvet almadığını biliyordu. Diğer adam ise Yahudilerin davalarda rüşvet aldıklarını bildiği için onu Yahudi birinin huzurunda davalaşmaya çağırdı. Sonrasında Cüheyne kabilesinden bir kahinin yanında davalaşmak üzere anlaştılar. Bunun üzerine:
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğût'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor... Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar" âyetleri nazil oldu.
İbn Cerîr, Süleymân et-Teymî'den bildirir: Hadramî'nin dediğine göre Yahudilerden bir adam Müslüman oldu. Bu adamın başka bir Yahudi ile de bir hak konusunda husumeti vardı. Yahudi olan kişi:
“Allah'ın Peygamberine gidelim" deyince, Müslüman olmuş kişi Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem), aleyhinde hüküm vereceğini anladı ve gitmeyi kabul etmedi. Sonrasında kahin olan bir adamın yanına gidip davalaştılar. Bunun üzerine:
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğût'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor" âyeti nazil oldu.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'den bildirir:
“Bize bildirilene göre bu âyet, aralarında bir husumet olan Yahudi bir adamla Ensâr'dan bir adam hakkında nazil oldu. Bunlar Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) bırakıp Medine'de bulunan bir kahinin yanında davalaştılar. Bunun üzerine bu âyetle Yüce Allah onları kınamıştır. Yine bize bildirilene göre Yahudi olan kişi Ensâr'dan olan kişiyi Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda davalaşmaya çağırıyordu; zira Allah Resûlü'nün (sallallahü aleyhi ve sellem) haksızlık yapmayacağını biliyordu. Ancak Müslüman olduğunu söyleyen ve Ensâr'dan olan kişi bunu kabul etmiyordu. Bunun üzerine Yüce Allah işittiğiniz gibi bu âyeti indirmiş ve Müslüman olduğunu iddia eden kişi ile Ehl-i Kitab'dan olan kişiyi bu konuda kınamıştır."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Yahudilerden bazıları Müslüman olmuştu. Bunlardan bazıları da münafıktı. Cahiliye döneminde Nadîr oğullarından biri Kurayza oğullarından birini öldürdüğü zaman kısas uygulanır ve öldüren kişi öldürülürdü. Kurayza oğullarından biri Nadîr oğullarından birini öldürdüğü zaman ise kısas uygulanmaz, bunun verine diyet olarak altmış vesk hurma verilirdi. Kurayza ve Nadîr oğullarından bazıları Müslüman olduktan sonra Nadîr oğullarından birisi Kurayza oğullarından birini öldürdü. Davalaşmak üzere de Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiler. Nadîr oğullarından biri:
“Yâ Resûlallah! Cahiliye döneminde böylesi durumlarda onlara diyet öderdik. Şimdi de diyeti vermek istiyoruz" deyince, Kurayza oğulları:
“Olmaz! Zira hem soy, hem de dinde biz sizin kardeşleriniziz ve kanımız da kanınız değerindedir. Cahiliye döneminde böylesi durumlarda bize diyet ödemeniz bizden daha güçlü olduğunuz içindi. Ancak Yüce Allah İslam'ı gönderdi" karşılığını verdiler.
Bunun üzerine Yüce Allah:
“Orada onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe dişle ve yaralara karşılıklı ödeşme yazdık. Kim hakkından vazgeçerse bu, onun günahlarına keffaret olur. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar zalimlerdir" âyetini indirerek Yahudilerin birbirlerine karşı bu tutumlarını kınadı. Yüce Allah yine Nadîr oğullarından olan kişinin:
“Cahiliye döneminde böylesi durumlarda onlara diyet olarak altmış vesk hurma öderdik. Biz kısas olarak onlardan katili öldürür, ancak onlar öldüremezdi" demesini de kınayarak:
“Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar..." âyetini indirdi. Dava sonunda Nadîr oğullarından olan katil kısas olarak öldürüldü.
Nadîr oğulları ile Kurayza oğulları birbirlerine karşı övünmeye başladılar. Nadîr oğulları:
“Biz Allah'a sizden daha yakınız" derken, Kurayza oğulları:
“Biz sizden daha üstünüz" demeye başladılar. Sonra Medine'de kahin Ebû Burde el-Eslemî'nin yanına girdiler. Kurayza ve Nadir oğullarından olan münafıklar:
“Ebû Burde'nin yanına gidip bu konuda bize hüküm vermesini isteyelim" derken, Kurayza ve Nadîr oğullarından Müslüman olanlar ise:
“Hayır! Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gidelim, hükmü o versin" dediler. Fakat Münafıklar kabul etmediler ve Ebû Burde'nin yanına gittiler. Durumu anlatıp hüküm vermesini istediklerinde, Ebû Burde:
“Buna karşılık bana vereceğiniz lokmayı (rüşveti) büyük tutun" dedi. Münafıklar:
“Sana on vesk (yiyecek) veririz" karşılığını verdiler. Ebû Burde:
“Hayır! Diyet kadarı olan yüz vesk vereceksiniz. Zira Nadir oğullarının lehine hüküm versem Kurayza oğullarının beni öldürmesinden, Kurayza oğullarının lehine hüküm versem Nadîr oğullarının beni öldürmesinden korkarım" dedi; ancak on veskten daha fazla vermeyi kabul etmediler. O da hüküm vermeyi kabul etmedi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğût'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor... Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar" âyetlerini indirdi.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Tâğut, Yahudilerden Ka'b b. el-Eşref adında birisidir. Yahudiler aralarında hüküm vermek üzere Yüce Allah'ın indirdiklerine ve Allah Resûlü'ne çağrıldıkları vakit:
“Biz Ka'b'ın huzurunda sizlerle davalaşırız" derlerdi. "...Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar..." âyeti da bu anlamdadır.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Münafıklardan bir adam ile Yahudilerden bir adam bir konuda anlaşmazlığa düştüler. Münafık olan kişi:
“Hüküm vermesi için Ka'b b. el-Eşref'e gidelim" derken Yahudi olan kişi:
“Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) gidelim" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğût'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor'" âyetini indirdi. '
İbn Cerîr, Rabî' b. Enes'ten bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından iki adamın arasında husumet vardı. Bunlardan biri mümin, biri de münafık idi. Mümin olan, davalaşmak için diğerini Peyagmberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) çağırınca, münafık olan kişi hüküm vermesi için mümini Ka'b b. el- Eşref'e çağırdı. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Münafıklara, «Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) ve Peygambere gelin» dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün" âyetini indirdi.
Sa'lebî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Âyet münafıklardan Bişr adında birisi hakkında nazil oldu. Bu adam Yahudi bir adamla hasım oldu. Yahudi bunu hüküm vermesi için Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) çağırınca, münafık onu Ka'b b. el-Eşref'e çağırdı. Daha sonra Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda davalaştılar. Allah Resûlü de Yahudinin lehine hükmü verdi. Ancak münafık bu hükme razı olmadı ve:
“Gel Ömer b. el-Hattâb'ın yanına gidip hüküm vermesini isteyelim" dedi. Gittiklerinde Yahudi olan kişi Ömer'e:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda hükmü verdi, ancak adam razı olmadı" deyince, Ömer, münafık adama:
“Doğru mu söylüyor?" diye sordu. Münafık:
“Evet!" karşılığını verince, Ömer:
“O zaman tekrar yanınıza çıkana kadar burada bekleyin" dedi. Ömer içeri girip kılıcını aldı ve çıkıp münafığın boynunu vurdu.
Adam ölünce de Ömer:
“Yüce Allah'ın ve Resûlünün hükmüne razı olmayan kişi hakkında hükmüm budur!" dedi. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“...Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar..." âyetini açıklarken:
“Burada tağuttan kasıt Ka'b b. el-Eşref'tir" demiştir.
İbnu'l-Münzir, Mücâhid'den bildirir:
“Tağut, insan suretinde bir şeytandır. İnsanlar onun yanında muhakemeleşirler ve işlerini ona teslim ederler."
İbn Ebî Hâtim, Vehb b. Münebbih'ten bildirir: Câbir b. Abdillah'a yanlarında muhakemeleşilen tağutları sorduğumda şöyle dedi:
“Cüheyne kabilesinde bir tane, Eşlem kabilesinde bir tane, Hilâl kabilesinde bir tane ve her kabilede bir tane vardır. Bunlar şeytandan ilham alan kahinlerdir."
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“Münafıklara, «Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) ve Peygambere gelin» dendiği zaman..." âyetini açıklarken:
“Müslüman biri Yahudi olan hasmını davalaşmak için Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) davet etmişti" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Atâ: (.....) âyetini açıklarken:
“Sudûd ifadesi, yüz çevirme anlamındadır" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Kendi işledikleri yüzünden başlarına bir musibet geldiği zaman..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah bunların başına gelecekleri ve yapacaklarını önceden haber verip açıklamıştır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“...Başlarına bir musibet geldiği zaman..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Kendi yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet gelmesidir. Yüce Allah bu yönde olanları ile olacakları Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) haber vermiş ve:
“Sana geldiklerinde onlara etkili sözler söyle" demiştir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Kendi işledikleri yüzünden başlarına bir musibet geldiği zaman..." âyetini açıklarken:
“Bu musibet, münafık olmalarının ve Allah'ın hükmüne razı olmamalarının karşılığıdır" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“...öyleyse onlara aldırma..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah burada Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem), kendilerine etkili ve güzel söz söyledikten sonra onlara aldırmasını da söylemiştir."
64. Âyetin Tefsiri
"Biz her peygamberi sırf, Allah'ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı."
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Biz her peygamberi sırf, Allah'ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Allah'ın da izni ile insanların peygamberlere itaatleri farzdır. Hiç kimse de Allah'ın izni olmadan onlara itaat edemez."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı" âyetini açıklarken:
“Burada söz konusu kişiler, Ka'b b. el- Eşref'e gidip muhakeme olan Yahudiyle müslümandır" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: İstiğfar, biri sözle, biri de amelle olmak üzere iki şekilde olur. Sözle istiğfar konusunda Yüce Allah:
“...Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı" buyurur. Amel ile istiğfar konusunda ise:
“Oysa sen onların içinde iken, Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir" buyurmuştur. Yüce Allah bu âyetle bağışlanmayı gerektiren amelde bulunmayı kastetmiştir. Bana bildirilene göre diğer dinlerden olan ve Müslüman olduğunu söyleyen bazı kimseler, dilleriyle bağışlanma dilemelerine rağmen Cehenneme gireceklerdir.
65. Âyetin Tefsiri
"Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar."
Abdurrezzâk, Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân ve Beyhakî, Zührî vasıtasıyla Urve b. ez-Zübeyr'den o da Abdullah b. ez- Zübeyr'den bildirir: Zübeyr b. el-Avvâm, Ensâr'dan olan ve Bedir savaşına katılan biriyle kayalıklardan akan bir su kanalı konusunda Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda davalaştı. Her ikisi de bu kanaldan hurmalıklarını suluyordu. Ensâr'dan olan adam:
“Suyu bırak ben de hurmalığımı sulayayım" deyince, Zübeyr suyu bırakmayı kabul etmedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Zübeyr! Önce sen hurmalığını sula, sonra da suyu bırak" buyurunca, Ensarlı kızdı ve:
“Yâ Resûlallah! Halan oğlu olduğu için mi bu hükmü verdin?" dedi. Bu söz üzerine Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzünün rengi değişti ve:
“Ey Zübeyr! Hurmalığını sula, sonra suyun önünü kapat ağaçların köklerine kadar yükselsin. Ardından suyu komşuna bırak" buyurdu. Bu şekilde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Zübeyr'e hakkını tam olarak verdi. Oysa öncesinde hem Zübeyr, hem de Ensarlı olan adam için uygun olacak şekilde hüküm vermişti. Ensarlı bu şekilde konuşunca da Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Zübeyr'e hakkını sonuna kadar kullanması yönünde açık hükmünü verdi. Bundan dolayı Zübeyr:
“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar" âyeti sanıyorum bu konuda nazil oldu" demiştir.
Humeydî, Müsned'de, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir ve Taberânî, M. el-Kebîr'de Ümmü Seleme'den bildirir: Zübeyr bir adamla Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda davalaştı. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), Zübeyr'in lehine hüküm verince diğer adam:
“Halası oğlu olduğu için onun lehine hüküm verdi" demeye başladı. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar" âyetini indirdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb:
“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Zübeyr b. el-Avvâm ile Hâtib b. Belta'a hakkında nazil oldu. Sulama konusunda Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda davalaşınca Allah Resûlü önce bahçesi üst tarafta olan kişinin, ondan sonra da altta olan kişinin sulamasına hüküm verdi."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:
“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar" âyetini açıklarken:
“Yahudiler hakkında nazil oldu" demiştir.
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar" âyetini açıklarken şöyle der:
“Ka'b b. el-Eşref'in yanında muhakemeleşen Yahudiyle Müslüman biri hakkında nazil oldu."
İbn Cerîr de Şa'bî'den aynısını zikreder ancak Ka'b yerine kahin ifadesini kullanır.
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Lehî'a vasıtasıyla Ebu'l-Esved'den bildirir: İki adam Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda davalaştılar. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) aralarında hüküm verdikten sonra aleyhinde hüküm verilen kişi:
“Davayı bir daha görmek için bizi Ömer b. el-Hattâb'a gönder" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“Tamam, Ömer'e gidin" buyurdu. Ömer'in yanına gittiklerinde lehine hüküm verilen kişi:
“Ey Ömer! Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) benim lehime hükmü verdi. Bu adam ise davayı bir daha görmek için ondan bizi sana göndermemizi istedi" dedi. Ömer adama:
“Öyle mi?" diye sorunca, adam:
“Evet!" karşılığını verdi. Bunun üzerine Ömer:
“Yanınıza geri çıkıp hüküm verene kadar siz burada bekleyin "dedi ve içerden aldığı kılıcıyla yanlarına çıktı. "Bizi Ömer'e gönder" diyen adamı kılıcıyla öldürdü, diğer adam da kaçıp Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gitti. "Yâ Resûlallah! Ömer benimle birlikte giden adamı öldürdü. Vallahi yetişebilseydi beni de öldürecekti" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“Ömer'in müminleri öldürmeye kalkışacağını düşünmüyordum" karşılığını verdi. "Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar'" âyeti nazil olunca da öldürülen adamın kanını heder saydı ve Ömer beraat etti. Ancak Yüce Allah böylesi bir olayın tekrarlanmaması ve adet haline dönüşmemesi için:
“Eğer biz onlara, "Hayatlarınızı feda edin veya yurtlarınızdan çıkın" diye yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğütleri tutsalardı, elbette haklarında hem daha hayırlı, hem de (imanlarını) daha çok pekiştirici olurdu" âyetini indirdi.
Hafız Duhaym, Tefsîr'de Utbe b. Damra'dan, o da babasından bildirir: İki adam Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda davalaştılar. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) haklı olan kişinin lehine hükmü verdi. Ancak diğer kişi:
“Bu hükmü kabul etmem" dedi. Lehine hüküm verilen adam:
“Peki, ne istiyorsun?" diye sorunca:
“Ebû Bekr es-Sıddîk'in yanında davalaşmak istiyorum" karşılığını verdi. Ancak Ebû Bekr de Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) verdiği hükmün aynısını verdi. Adam yine:
“Kabul etmem" deyince bu sefer Ömer'in yanına geldiler. Ömer olanları öğrenince evine girip elinde kılıcıyla çıktı ve hükme razı olmayan adamı öldürdü. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar" âyetini indirdi.
Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de Mekhûl'den bildirir: Münafıklardan bir adam ile Müslümanlardan bir adamın arasında bir konuda anlaşmazlık vardı. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldiklerinde Allah Resûlü münafığın aleyhinde hüküm verdi. Yeniden davalaşmak üzere Ebû Bekr'e gittiklerinde:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) verdiği hükme razı olmayanların davasına bakacak değilim!" karşılığını verdi. Ömer'in yanına gidip durumu anlattıklarında Ömer:
“Acele etmeyin, bir içeri girip çıkayım" dedi. İçeri girip kılıcını aldı ve çıkıp münafığı öldürdü. Sonra da:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hükmüne razı olmayan kişi hakkındaki hükmüm böyledir" dedi. Olayın ardından Cebrail, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Ömer adamı öldürdü. Yüce Allah da Ömer'in diliyle hak ile batılı ayırdı" dedi. Bundan dolayıdır ki Ömer'e (hak ile batılı ayıran anlamında) "Fâruk" denilirdi.
Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: âyetinin anlamı ne?" diye sorunca, İbn Abâs:
“Anlaşmazlığa düştükleri konularda, anlamındadır" dedi. Nâfi':
“Araplar böylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:
“Evet, bilirler. Züheyr'in:
"Ne zamarı bir topluluk anlaşmazlığa düşse, ileri gelenler
Bunu biz hallederiz, derler ve adaletle razı ederler" dediğini İşitmedin mi?"
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) ifadesini:
“Şüphe" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Dahhâk: (.....) ifadesini:
"Kötü, günah" şeklinde açıklamıştır.
İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc'den bildirir: Bu âyet nazil olduğu zaman sulama konusunda Zübeyr'in hasmı ve Ensâr'dan biri olan kişi:
“Bu hükme razı oldum" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Saîd el-Hudrî gusletmenin ancak meninin çıkmasıyla olacağı konusunda Ensâr'dan olanlarla tartışıyordu. Onlara:
“Sizin dediğiniz şeyin diğer ashabın da dediği gibi olduğunu bilseydim böylesi bir durumda yıkanmaz mıydım?" diye sorunca:
“Tabi ki, ama vallahi Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hüküm verdiği bir konuda içinde bir şüphe ve sıkıntı kalmasın diye söylüyoruz" dediler.
66. Âyetin Tefsiri
"Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, onlar için hem daha hayırlı, hem de (imanlarını) daha pekiştirici olurdu."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Yahudiler ve Araplardır. Mûsa'nın (aleyhisselam) arkadaşlarına bıçaklarla birbirlerini öldürme emredildiği gibi bunlara da birbirlerini öldürmelerini veya yurtlarından çıkmaları emredilseydi bunu pek azı yapardı."
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Süfyân:
“Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı..."' âyetini açıklarken şöyle elemiştir:
“Sâbit b. Kays b. Şemmâs hakkında nazil oldu. Onun hakkında nazil olan diğer bir âyet de:
“...Hasat günü de hakkını (öşürünü) verin, fakat israf etmeyin..."' âyetidir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Sâbit b. Kays b. Şemmâs ile Yahudilerden bir adam karşılıklı övünmeye başladılar. Yahudi:
“Yüce Allah birbirimizi öldürmeyi emredince birbirimizi öldürdük" deyince, Sâbit:
“Vallahi, Allah bize de birbirimizi öldürmeyi emretseydi biz de öldürürdük" karşılığını verdi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, onlar için hem daha hayırlı hem de (imanlarını) daha pekiştirici olurdu" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, Ebû İshâk eş-Şa'bî'den bildirir:
“Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı..." âyeti nazil olduğunda adamın biri:
“Şâyet bize böylesi bir emir verilirse yaparız. Ancak bizi afiyette kılan Allah'a hamdolsun" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu duyunca:
“Ümmetimden öyle kişiler var ki kalplerindeki iman, yüce dağlardan daha sağlamdır" buyurdu.
İbnu'l-Münzir, İsrâil vasıtasıyla Ebû İshâk'tan, o da Zeyd b. Hasan'dan bildirir:
“Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı..." âyeti nazil olduğu zaman Ensâr'dan bazıları:
“Vallahi Yüce Allah böyle bir şeyi bize emretse bu emri yerine getirirdik. Ancak bizi böylesi bir şeyden afiyette kılan Allah'a hamdolsun. Bizi afiyette kılan Allah'a hamdolsun" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“İman, Ensâr'dan olanların kalbinde yüce dağlardan daha sağlam bir şekilde yerleşmiştir" buyurdu.
İbn Ebî Hâtim, Hişâm vasıtasıyla Hasan (-ı Basrî)'den bildirir:
“Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı..." âyeti nazil olduğu zaman ashâbdan bazıları:
“Rabbimiz böyle bir şeyi bize emretse bu emri yerine getirirdik" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu dediklerini işitince:
“İman, sahiplerinin kalbinde yüce dağlardan daha sağlam bir şekilde yerleşmiştir" buyurdu.
İbn Ebî Hâtim, Âmir b. Abdillah b. ez-Zübeyr'den bildirir:
“Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı..." âyeti nazil olduğu zaman Hazret-iEbû Bekr:
“Yâ Resûlallah! Kendimi öldürememi emretmen halinde bunu yaparım!" dedi. Allah Resûlü de (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Doğru söylüyorsun ey Ebû Bekr!" karşılığını verdi.
İbn Ebî Hâtim, Şurayh b. Ubeyd'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı..." âyetini okuduktan sonra eliyle Abdullah b. Revâha'ya işaret ederek:
“Şayet Yüce Allah öylesi bir emir verecek olsa bunu yerine getirecek azınlığın içinde bu da olur" buyurdu.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süfyân bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Böylesi bir emir verilecek olsa bunu yerine getirecek azınlığın içinde İbn Ümmü Abd (Abdullah b. Mes'ûd) da olur" buyurmuştur.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mükâtil b. Hayyân bu âyeti açıklarken:
“Abdullah b. Mes'ûd böylesi bir emir verilmesi halinde kendini öldürecek kişilerden biridir" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İkrime:
“Abdullah b. Mes'ûd ve Ammâr b. Yâsir bu emri yerine getirecek azınlığın içindedirler" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini:
“İmanlarını tasdik edici..." olarak açıklamıştır.
67. Âyetin Tefsiri
Elbette o zaman, kendilerine, tarafımızdan büyük bir mükâfat verirdik.
68. Âyetin Tefsiri
Ve onları, muhakkak doğru yola iletirdik.
69. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:70
70. Âyetin Tefsiri
"Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır. Bu lütuf Allah'tandır. Hakkıyla bilen olarak Allah yeter."
Taberânî, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, Hilye'de ve Diyâ el-Makdisî, Sifatu'l- Cenne'de, Hazret-i Aişe'den bildirir: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Seni kendimden ve çocuklarımdan daha fazla seviyorum. Evimdeyken aklıma düşüyor ve gelip seni görmeden edemiyorum. Ancak herkesin de öleceğini hatırladığımda, sen ölünce Cennete girip Peygamberlerin yanında olacaksın. Ben öldüğümde ise Cennete girmem halinde senin görememekten korkuyorum." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) adama herhangi bir cevap vermedi. Sonunda Cebrail:
“Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler..." âyetiyle geldi.
Taberânî ve İbn Merdûye, Şa'bî vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Seni öyle seviyorum ki aklıma düştüğünde gelip seni görmesem canım çıkacak gibi oluyor. Ancak Cennete girmem halinde senden daha aşağı derecede olmak beni korkutuyor. Oysa ben de seninle aynı yerde olmak istiyorum." Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) adama herhangi bir şey demedi. Yüce Allah:
“Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler..." âyetini indirince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) adamı çağırdı ve bu âyeti ona okudu.
Saîd b. Mansûr, Hennâd, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Şa'bî'den bildirir: Ensâr'dan bir adam Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Seni kendimden, çocuklarımdan, ailemden ve malımdan daha çok seviyorum. Gelip seni görmesem de canım çıkacak gibi oluyorum" dedi. Sonra ağlamaya başladı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Neden ağlıyorsun?" diye sorunca, adam:
“Senin gibi bizim de öleceğimiz aklıma geldi. Ancak sen Cennette peygamberlerle birlikte olacakken biz, Cennete girmemiz halinde senden daha aşağıda olacağız" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) buna karşılık adama bir şey demedi. Yüce Allah:
“Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır. Bu lütuf Allah'tandır. Hakkıyla bilen olarak Allah yeter" âyetlerini indirince adama:
“Ey Ebû Fülân! Sana müjdeler olsun!" buyurdu.
İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: Ensâr'dan bir adam üzgün bir şekilde Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelince, Allah Resûlü:
“Ey Fülan! Neden seni üzgün görüyorum?" diye sordu. Adam:
“Yâ Resûlallah! Bir şey düşündüm de beni üzdü" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Neyi düşündün?" diye sorunca, adam:
“Şu an sabah akşam yanına gelip gidiyoruz. Yüzünü görüp yanında oturuyoruz. Ancak yarın peygamberlerin katına çekileceksin ve artık sana ulaşamayacağız" dedi. Allah Resûlü adamın bu sözüne karşılık bir şey demedi. Cebrâil:
“Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır" âyetiyle gelince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) adamı çağırdı ve bunun müjdesini verdi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Mesrûk'tan bildirir: Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı:
“Yâ Resûlallah! Dünyadayken senden ayrılmayız, ancak vefat ettiğinde bizden daha üst bir makama çıkarılacaksın ve artık senin göremeyeceğiz" dediklerinde, Yüce Allah:
“Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır" âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, İkrime'den bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına genç bir çocuk geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Şu an dünyada iken seni görebiliyoruz ancak kıyamet gününde Cennette yüksek derecelerde bulunacağın için seni göremeyeceğiz" dedi. Yüce Allah bu konuda:
“Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler..." âyetini indirince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“İnşaallah sen de Cennette benimle beraber olacaksın" buyurdu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Katâde'den bildirir: Bize anlatılana göre bazı adamlar:
“Hazret-i Peygamber'i (sallallahü aleyhi ve sellem) dünyada iken görüyoruz, ancak kıyamet gününde faziletinden dolayı üst makamlarda olacağından onu göremeyeceğiz" deyince, Yüce Allah:
“Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, Süddî'den bildirir: Ensâr'dan bazıları:
“Yâ Resûlallah! Yüce Allah seni Cennetine aldığı zaman en yüksek yerinde bulunacaksın. Bizler seni özleyince ne yapacağız?" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, Rabî'den bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine inanan ve tasdik edenlerden derece bakımından daha üstün olduğunu biliyoruz. Cennette farklı derecelerde bulunanlar birbirlerini nasıl görecekler?" dediler. Yüce Allah da bu konuda bu âyeti indirdi. Sonrasında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennette yüksek derecede bulunanlar kendilerinden daha alt derecede bulunanların yanına inip Cennet bahçelerinde bir araya gelirler. Burada Yüce Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri zikredip onu överler" buyurdu.
Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, Rabîa b. Ka'b el-Eslemî'den bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında geceler, abdest için suyunu hazırlar hizmetini görürdüm. Bir defasında bana:
“Dile!" buyurunca:
“Cennette seninle beraber olmayı diliyorum" dedim. Bana:
“Başka bir şey istesen?" buyurunca:
“Sadece bunu istiyorum" dedim. Bunun üzerine:
“O zaman bu isteğini yerine getirmem için sen de çokça namaz kılarak bana yardımcı ol" buyurdu.
Ahmed, Amr b. Murra el-Cühenî'den bildirir: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Allah'tan başka ilah olmadığına, senin Allah'ın resûlü olduğuna şehadet ettim. Beş vakit namazımı kıldım, malımın zekatını verdim ve Ramazan orucunu tuttum" dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu hal üzere olan kişi anne babasına da asi olmadıktan sonra kıyamet gününde peygamberler, sıddîklar ve şehitlerle beraber şu şekilde olacaktır" buyurdu ve iki parmağını yan yana getirip gösterdi.
Ahmed ve Hâkim'in Muâz b. Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah yolunda bin ayet okuyan kişi kıyamet gününde inşaallah peygamberler, sıddîklar ve şehitlerle beraber yazılır. Bunlar da ne güzel arkadaştır,"
Buhârî, Müslim ve İbn Mâce, Hazret-i Âişe'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hasta olan her bir peygambere dünya (hayat) ile ahiret (ölüm) arasında tercih yapması istenilir" buyurduğunu işittim. Vefatına sebep olan hastalığı sırasında Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sesi kısıldı. Kısık sesiyle de:
“Yüce Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddîklar ve şehitler ile beraber" dediğini işittim. Bunu işitince de O'ndan da tercih yapması istenildiğini anladım.
İbn Cerîr, Mikdâd'dan bildirir: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Eşlerin konusunda:
“Benden sonra onlar için sıddîkların olmasını umuyorum" buyurdun" dediğimde:
“Sıddîklar ile siz kimleri kastediyorsunuz?" diye sordu. "Küçük iken ölen çocuklarımızı kastederiz" dediğimde:
“Hayır! Sıddîklar, sadaka verenlerdir" buyurdu.
71–75. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:76
76. Âyetin Tefsiri
"Ey Mü’minler! İhtiyatlı davranın, bölük bölük veya hep birden savaşa gidin, şüphesiz aranızda pek ağır davrananlar vardır,- size bir musibet gelirse «Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım» der. Eğer Allah'tan size bir lütuf (zafer) erişse, bu sefer de; sizinle kendisi arasında hiç tanışıklık yokmuş gibi şöyle der: «Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarıya (ganimete) ulaşsaydım.» O hâlde, dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz. Size ne oluyor da: «Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lütfet» diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz? İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır."
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mükâtil b. Hayyân:
“...İhtiyatlı davranın..." âyetini açıklarken:
“Silah yönünden hazırlığınızı yapın, anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:
“Bölük bölük veya toptan hep birlikte savaşa çıkın" şeklinde açıklamıştır.
Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a:
“Yüce Allah'ın: (.....) âyetinin ne anlama geldiğini bana söyle" deyince, İbn Abbâs:
“On ve daha fazla kişi ile savaşa çıkma anlamındadır" karşılığını vermiştir. Nâfi':
“Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:
“Tabi ki bilirler. Amr b. Külsûm et-Tağlibî'nin:
"Onlardan çekinmeye haşladığımız gün
Sahalı vakti süvarilerimiz bölükler halinde hazırda beklerler' dediğini işitmedin mi?"
Ebû Dâvud, Nâsih'de, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Sünen'de Atâ vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Nisâ Sûresi'ndeki:
“...Bölük bölük veya hep birden savaşa gidin" âyetini, Tevbe Sûresi'ndeki:
“İnananlar toptan savaşa çıkmamalıdır..." âyeti neshetmiştir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) ifadesini:
“Sayısı az topluluklar" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini açıklarken:
“Küçük topluluklar halinde Peygamberle birlikte savaşa çıkın" demiştir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Veya hep birden savaşa gidin" âyetini açıklarken:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşa çıktığı zaman savaştan kimsenin geri kalmaması gerekir" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Şüphesiz aranızda pek ağır davrananlar vardır; size bir musibet gelirse «Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım» der. Eğer Allah'tan size bir lütuf (zafer) erişse, bu sefer de; sizinle kendisi arasında hiç tanışıklık yokmuş gibi şöyle der:
“Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarıya (ganimete) ulaşsaydım" âyetlerini açıklarken:
“Yüce Allah burada münafık olan kişiden bahsetmektedir" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mükâtil b. Hayyân:
“Şüphesiz aranızda pek ağır davrananlar vardır; size bir musibet gelirse «Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım» der. Eğer Allah'tan size bir lütuf (zafer) erişse, bu sefer de; sizinle kendisi arasında hiç tanışıklık yokmuş gibi şöyle der:
“Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarıya (ganimete) ulaşsaydım" âyetlerini açıklarken şöyle demiştir: Bize bildirilene göre savaş konusunda ağır davranan, cihattan geri kalan kişi münafıkların başı Abdullah b. Ubey b. Selûl'dür. Düşman tarafından Müslümanların başına zorluk, sıkıntı gibi kötü bir şey geldiği zaman münafık olan kişi:
“Allah bana lütfetti de onlarla birlikte bulunmadım. Onların başına gelen belalar benim başıma gelmedi" demeye başlar. Ancak düşman karşısında Müslümanlar zafer kazanıp ganimet elde ettiği zaman münafık kişi savaşa katılmadığına pişman olur ve sanki aynı dini paylaşmıyor, Müslümanlarla arasında herhangi bir bağ yokmuş gibi:
“Keşke ben de onlarla birlikte bulunsaydım da ben de onlar gibi ganimetten payıma düşeni alsaydım" demeye başlar.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Şüphesiz aranızda pek ağır davrananlar vardır; size bir musibet gelirse «Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım» der. Eğer Allah'tan size bir lütuf (zafer) erişse, bu sefer de: «Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarıya (ganimete) ulaşsaydım» der..." âyetlerini açıklarken şöyle demiştir:
“Ağır davranma, cihad ve Allah yolunda savaş konusundadadır. Bir musibet geldiğinde: «Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım» diyenler yalancılardır. Bir lütuf eriştiği zaman da: «Keşke ben de onlarla beraber olsaydım» diyenler de haset edenlerdir."
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“Şüphesiz aranızda pek ağır davrananlar vardır; size bir musibet gelirse «Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım» der. Eğer Allah'tan size bir lütuf (zafer) erişse, bu sefer de: «Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarıya (ganimete) ulaşsaydım» der..." âyetlerini açıklarken şöyle demiştir: Münafıklar Müslümanları Allah yolunda cihat etmekte yavaşlatırlar. Düşmanlar Müslümanları öldürdükleri zaman alay edercesine:
“Allah bana lütfetti de onlarla birlikte bulunmadım" derler. Ancak Müslümanlar düşmana karşı zafer kazanıp ganimet elde ettikleri zaman buna haset eder ve:
“Keşke ben de onlarla beraber olsaydım" derler.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar..." âyetini açıklarken:
“Ahiret hayatını kazanmak için dünyadaki hayatlarını satanlardır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“O hâlde, dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz"' âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Müşriklere karşı Allah'a itaat yolunda savaşın. Düşman tarafından öldürülen veya müşriklere karşı zafer kazanan kişiye Cennette yeteri kadar mükafat vereceğiz. Burada Yüce Allah müşriklerle cihad edip savaşırken ölen veya öldüren kişileri mükafatta ortak kılmıştır."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:
“Size ne oluyor da Allah yolunda ve zavallı olanların yolunda savaş mıyorsunuz?" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Avfî vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir:
“Âyette zikredilen zavallılar Mekke'de bulunan ve oradan çıkamayan Müslümanlardır."
Buhârî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ben ve annem de zavallı olanlardandık" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken:
“Müminlerin, Mekke'de bulunan zavallı müminler için savaşmaları emredilmiştir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hazret-i Âişe:
“...Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar..." âyetini açıklarken:
“Halki zalim olan bu şehir Mekke'dir" demiştir.
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bu yorumun benzerini zikreder.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid ile İkrime:
“...Katından bize bir yardımcı lütfet..."' âyetini açıklarken:
“Katından bize sağlam olan bir hüccet gönder, anlamındadır" demişlerdir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“... İnkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar..." âyetini açıklarken:
“Tağut'un yolunda savaşmaktan kasıt, şeytan yolunda savaşmaktır" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir:
“Şeytanı gördüğünüz zaman ondan korkmayın ve üzerine saldırın. Zira Yüce Allah:
“... Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır" buyurur."
Mücâhid der ki:
“Şeytan bazen namazda bana görünürdü. İbn Abbâs'ın bu sözünü hatırlayıp üzerine gittiğimde de yok olurdu."
77. Âyetin Tefsiri
"Kendilerine, ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin, denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir grup hemen Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da «Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen olmaz mıydı?» dediler» Onlara de ki:
“Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez"
Nesâî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de İkrime vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Abdurrahman b. Avf ile bazı arkadaşları Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Yâ Resûlallah! Müşrikken izzet içindeydik, ancak Müslüman olduktan sonra zillete düştük" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şimdilik bana affetmek emredildi. Onun için müşriklerle savaşmayın" buyurdu. Daha sonra Yüce Allah Medine'ye hicret etmesini takdir edip savaşa da izin verince bu sefer Müslümanlar savaştan geri durdular. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Kendilerine, ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin, denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir gurup hemen Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da «Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen olmaz mıydı?» dediler. Onlara de ki:
“Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez" âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Hicret öncesi Mekke'de bazı Müslümanlar müşriklerle savaşmakta sabırsız ve acele davranıyorlardı. Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İzin ver silahlar edinip müşriklerle savaşalım" diyorlardı. Bize anlatılana göre de Abdurrahman b. Avf da bunu diyenlerden biriydi. Ancak Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerle savaşmalarına izin vermedi ve:
“Henüz savaşmam emredilmedi" buyurarak böyle bir şeyden uzak durmalarını istedi. Hicret ettikten sonra Müslümanların savaşmaları emredilince de bazı Müslümanlar bunu istemedi ve bildiğiniz şeyleri yaptılar. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez" buyurdu.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar savaş farz kılınmadan önce Müslüman olan bir topluluktu. Namaz kılıp zekat vermekten başka da bir yükümlülükleri yoktu. Ancak Allah'tan müşriklere karşı savaş izini istediler."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildirir:
“Kendilerine, ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin, denilen kimseleri görmedin mi..." âyeti ile:
“Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu yayarlar; halbuki o haberi Peygamber'e veya kendilerinden buyruk sahibi olanlara götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya kadir olanlar onu bilirdi. Allah'ın size bol nimeti ve rahmeti olmasaydı, pek azınız bir yana, şeytana uyardınız" âyeti arasında söz konusu olanlar Yahudilerdir.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir gurup hemen Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar...'" âyetini açıklarken:
“Yüce Allah bu ümmete âyette zikredilen kişilerin yaptığı şeyi yapmalarını yasakladı" demiştir.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Yakın bir süreye kadar ertelesen..." âyetini açıklarken:
“Burada yakın bir süreden kasıt ölümdür" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“...Yakın bir süreye kadar ertelesen..." âyetini açıklarken:
“Normal bir ölümle ölünceye kadar" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Hişâm'dan bildirir: Hasan:
“...Dünya menfaati önemsizdir..." âyetini okudu ve şöyle dedi:
“Allah'ın rahmeti dünyaya bu gözle bakabilen ve öyle yaşayan kişinin üzerine olsun. Başından sonuna kadar dünya hayatı kişinin uyuyup rüyasında sevdiği şeyleri görmesi gibidir. Uyandığında rüyasında gördüğü şeylerden hiçbirini bulamayacaktır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Meymûn b. Mihrân:
“Dünya hayatı az bir şeydir. Bu azın da çoğu gitmiş azı kalmıştır" dedi.
78. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:79
79. Âyetin Tefsiri
"Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. Onlara bir iyilik gelirse, «Bu, Allah'tandır» derler. Onlara bir kötülük gelirse, «Bu, senin yüzündendir» derler. De ki; «Hepsi Allah'tandır.» Bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar! Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir. Seni insanlara peygamber gönderdik, şahid olarak Allah yeter."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Nerede olursanız olun..."âyetini açıklarken:
“Dünyada her nerede bulunursanız bulunun, anlamındadır" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini:
“Sarp ve sağlam kaleler içinde bulunsanız dahi" şeklinde açıklamıştır.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime: (.....) âyetini:
“Alçı ile süslenmiş kaleler içinde olsanız dahi" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini açıklarken:
“Gökte inşa edilen beyaz kaleler içinde" demiştir.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye: (.....) âyetini açıklarken:
“Gökte inşa edilen kaleler içinde" demiştir.
Abd b. Humeyd ile İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Süfyân bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Âyette bahsedilen kalelerin gökte yapılan kaleler olduğu söylenirdi."
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebû Nuaym, Hilye'de Mücâhid'den bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilişinden önce bir kadın ve bu kadının bir hizmetçisi vardı. Kadın doğum yapınca hizmetçisine:
“Git ve bana ateş bul getir" dedi. Hizmetçi ateş bulmak için çıktığında kapıda duran iki adamla karşılaştı. Bu iki adamdan biri diğerine:
“Kadın ne doğurdu?" diye sorunca, diğeri:
“Kız doğurdu" karşılığını verdi. Yine ikisinden biri diğerine:
“Doğan kız yüz kişiyle zina etmeden ve bu hizmetçiyle evlenmeden ölmeyecek. Ölümü de bir örümcekle olacaktır" deyince, hizmetçi:
“Vallahi sizin bu sözlerinizi yalan çıkaracağım!" dedi ve elindekini bırakıp bir bıçak aldı. Bıçağı iyice biledikten sonra o iki kişiye:
“Yüz kişiyle zina ettikten sonra benimle evlenecek diyordunuz değil mi?" diyerek bıçağı doğan kızın göbeğine sapladı. Kızı öldürdüğünü düşündü ve bıçağı atıp kaçtı. Kız çocuğu bağırınca annesi kalktı ve karnının yarılmış olduğunu gördü. Kızının karnını dikerek tedavi etti ve onu iyileştirdi.
Hizmetçi ise başını alıp gitti. Gittiği yerde bir süre kalıp bu süre içinde çokça mal kazandı. Kim öldü kim kaldı diye öğrenmek istedi ve memleketine geri döndü. Döndüğünde ihtiyar bir kadının yanında misafir oldu. Kadına:
“Bana beldenin en iyi kadınını bul. Ondan faydalanayım ve mal da vereyim" dedi. İhtiyar kadın da zamanında bıçaklanan ve bölgenin en güzel kızı olan o kızın yanına gitti. Kızı adamın yanına davet etti ve:
“Ondan iyi para alırsın" dedi. Kız ise:
“Daha önce öylesi şeyler yapıyordum ancak şimdi öyle bir şeyi yapmak istemiyorum" dedi ve ihtiyar kadının tekifini reddetti. İhtiyar kadın adamın yanına dönüp durumu anlatınca adam ona:
“O zaman evlenmek üzere o kızı bana iste" dedi. İhtiyar kadın o kızı istedi ve adamla evlendiler. Adam da kızı çok beğendi. Bir ara başından geçenleri kıza anlatınca, kız:
“Vallahi şâyet anlattığın doğru ise bil ki annem de bana senin bu olayı anlattı ve o bahsettiğin küçük kız da benim" dedi. Adam:
“Sen misin?" diye sorunca, kız:
“Evet, benim" karşılığını verdi. Adam:
“Vallahi şâyet o kız sen isen o zaman üzerinde saklanamayacak bir iz de bulunmalı" dedi ve kızın karnını açıp baktı. Karnında da bıçak izini gördü. O zaman adam:
“O iki adam bana doğruyu söylemişler. Vallahi sen yüz kişiyle zina ettin ve eski hizmetçiniz olan ben seninle evlendim. Şimdi dedikleri üçüncü şey olacak ve bir örümcek yüzünden öleceksin" dedi. Kız:
“Vallahi dediğin gibi oldu ancak zina ettiğim kişiler yüz mü daha az mı daha çok mu tam olarak bilemiyorum" karşılığını verdi. Adam:
“Vallahi ne az ne de fazla tam yüz kişi!" dedi.
Sonrasında adam örümcek korkusuyla kentin bir kenarında ev yaptırdı. Bir zaman geçtikten sonra kadının eceli geldiği sıralarda adam bakmak için eve gitti. Evin tavanında asılı bir örümcek gördü. Kadın da örümceğin yanında duruyordu. Adam:
“Vallahi örümceğin evin tavanında olduğunu görüyorum" deyince, kadın:
“Beni öldüreceğini söylediğiniz örümcek bu mu? Vallahi o beni öldürmeden ben onu öldüreceğim" karşılığını verdi. Adam kalkıp örümceği tavandan yere indirdi. Kadın:
“Vallahi onu benden başkası öldürmeyecek!" diyerek ayağını üzerine koyup örümceğin kafasını ezdi. Ancak örümcekten sıçrayan zehir kadının ayak parmağının eti ile tırnağı arasına girdi. Sonrasında kadının ayağı simsiyah kesildi ve öldü. Yüce Allah da Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdikten sonra bunu anlatırcasına:
“Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır..."' âyetini indirdi.
Abdurrezzâk ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Onlara bir iyilik gelirse, «Bu, Allah'tandır» derler. Onlara bir kötülük gelirse, «Bu, senin yüzündendir» derler. De ki:
“Hepsi Allah'tandır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Âyette nimet ile musibetlerden bahsedilmiş ve bunların hepsinin Allah'tan olduğu ifade edilmiştir."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Âliye'den bildirir:
“...Onlara bir iyilik gelirse, «Bu, Allah'tandır» derler. Onlara bir kötülük gelirse, «Bu, senin yüzündendir» derler..." âyeti kişinin bolluk ve darlık halleriyle ilgilidir. "Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir..." âyeti da iyilikler ile kötülükler konusundadır.
İbn Cerîr, İbn Zeyd'den bildirir:
“...Onlara bir iyilik gelirse, «Bu, Allah'tandır» derler..." âyeti savaş hakkında nazil olmuştur. "...De ki:
“Hepsi Allah'tandır..." âyeti da savaş sonrası zafer veya hezimet hakkındadır.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...De ki: Hepsi Allah'tandır... Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“İyilik de, kötülük de Allah'tandır. İyilik Yüce Allah'ın sana bir ihsanıdır. Kötülük de seni sınamasıdır. Allah katından Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelen iyilik, Bedir savaşındaki zafer ve elde ettiği ganimetlerdir. Kötülük ise Uhud savaşındaki hezimet ile savaş sırasında yüzünün yaralanması, dişinin kırılmasıdır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mutarrif b. Abdillah:
“Kader konusunda ne istiyorsunuz? Nisâ Sûresi'ndeki:
“...Onlara bir iyilik gelirse, «Bu, Allah'tandır» derler. Onlara bir kötülük gelirse, «Bu, senin yüzündendir» derler. De ki:
“Hepsi Allah'tandır..." âyeti bu konuda size yetmiyor mu?" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Sana ne kötülük dokunursa kendindendir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bahsedilen kötülük Uhud savaşında olanlardır. Burada Yüce Allah:
“Başına gelen sıkıntılar kendi yaptıkların yüzündendir. Bu yaptıklarına karşılık böylesi bir sıkıntıyı ben sana takdir ederim" demiştir."
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Sâlih:
“...Sana ne kötülük dokunursa kendindendir..." âyetini:
“Başına gelen sıkıntılar kendi yaptıkların yüzündendir. Bu yaptıklarına karşılık böylesi bir sıkıntıyı ben sana takdir ederim" şeklinde açıklamıştır.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Sana ne kötülük dokunursa kendindendir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Kişinin başına gelen kötülük ve sıkıntılar kendi işlediği günahlar yüzündendir. Bize bildirilene göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişiye kıymık batması, ayağının kayması ve damar seğirtmesi ancak işlediği bir günah dolayısıyla olur.
Yüce Allah'ın affettiği günahlar ise cezasını verdiklerinden daha çoktur" buyurmuştur.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Sana ne kötülük dokunursa kendindendir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Kişinin başına gelen kötülük ve sıkıntılar kendi işlediği günahlar yüzündendir. Aynı şekilde Uhud savaşına katılan müslümanlara da:
“Başkalarını iki misline uğrattığınız bir musibete kendiniz uğrayınca mı: «Bu nereden?» dersiniz? De ki: «O, kendi tarafınızdandır.» Doğrusu Allah her şeye Kadir'dir" buyurmuş ve böylesi bir sonucun kendi günahları dolayısıyla olduğunu bildirmiştir.
İbnu'l-Münzir ve İbnu'l-Enbârî, Mesâhifde Mücâhid'den bildirir: Bu âyet Ubey b. Ka'b ile Abdullah b. Mes'ûd'un kıraatinde:
“(=Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir. Bunu ben sana yazmışımdır)" şeklindedir.
İbnu'l-Münzir, Mücâhid'den bildirir: İbn Abbâs bu âyeti:
“(=Sana ne kötülük dokunursa kendindendir. Bunu ben sana yazmışımdır)" şeklinde okurdu. Ubey b. Ka'b ile İbn Mes'ûd'un kıraati de bu şekildedir.
80. Âyetin Tefsiri
"Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!"
İbnu'l-Münzir ile Hatîb, İbn Ömer'den bildirir: Ashâbdan bir grupla Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanındaydık. Bir ara bize:
“Hey sizler! Yüce Allah'ın sizlere gönderdiği bir elçi olduğumu biliyorsunuz değil mi?" diye sordu. "Evet, biliyoruz" dedik. "Yüce Allah Kitab'ında, bana itaat edenin Allah'a itaat etmiş olacağım yazdığını da biliyorsunuz değil mi?" diye sorunca:
“Tabi ki, şehadet ederiz ki sana itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Sana itaat etmek de Allah'a itaattendir" karşılığını verdik. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
"Bana itaat etmeniz Allah'a itaat etmeniz demektir. İmamlarınıza (yöneticilerinize) itaat etmeniz de bana itaat demektir. Onun için onlar oturarak size namaz kıldırsalar dahi siz de hepiniz oturarak namaz kılın. "
Abd b. Humeyd ile İbnu'l-Münzir, Rabî' b. Huseym'den bildirir: Kur'ân'da bir söz var ki ne önemli bir sözdür! O da:
“Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur..." sözüdür. Yüce Allah burada Resûlü'ne itaati emretmiştir ki hayırlı olan bir şeyden başkasını emretmez.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd'e:
“...Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik" âyeti sorulunca şöyle demiştir:
“Bu, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderildiği ilk zamanlar için olan bir durumdur. Bu zamanlarda Yüce Allah ona:
“...Sana düşen, sadece tebliğdir..." buyurmuştur. Ancak daha sonra Müslüman olana kadar onlarla cihad etmeyi ve sert davranmayı kendisine emreden vahiyler inmiştir."
81. Âyetin Tefsiri
"Peki" derler, fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden bir takımı, geceleyin senin dediklerinden başka bir şey kurarlar. Allah gece tasarladıklarını yazıyor, onlara aldırış etme. Allah'a güven, vekil olarak Allah yeter."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Peki" derler, fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden bir takımı, geceleyin senin dediklerinden başka bir şey kurarlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bunlar canları ile malları konusuna güvende olmak için Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında:
“Allah'a ve Resûlü'ne iman ettik" diyen bir takım kimselerdi. Ancak Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından ayrıldıklarında bunlardan bazıları diğerlerinin imana yönelik Allah Resûlü'nün yanında dediklerine muhalif davranırlardı. Yüce Allah bu konuda:
“...İçlerinden bir takımı, geceleyin senin dediklerinden başka bir şey kurarlar...'" buyurarak onları kınamış ve Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) dediklerini değiştirdiklerini bildirmiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Peki" derler..."âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bunlar, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip de kendilerine bir emir verdiği zaman:
“Peki, tamam" diyen münafıklardır. Ancak Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından çıktıklarında içlerinden bazıları Allah Resûlü'nün kendilerine verdiği emri değiştirirlerdi. Yüce Allah:
“...Allah gece tasarladıklarını yazıyor..." buyurarak bu yönde söylediklerini yazdığını bildirmiştir.
İbn Cerîr'in ikrime vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...içlerinden bir takımı, geceleyin senin dediklerinden başka bir şey kurarlar. Allah gece tasarladıklarını yazıyor" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar gündüz vakti Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine dediklerini gece olunca değiştirmişlerdir."
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...içlerinden bir takımı, geceleyin senin dediklerinden başka bir şey kurarlar. Allah gece tasarladıklarını yazıyor" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar gündüz vakti Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine dediklerini gece olunca değiştirirler. Ancak Yüce Allah yaptıkları bu değiştirmeyi yazdığını ifade etmiştir."
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“...İçlerinden bir takımı, geceleyin senin dediklerinden başka bir şey kurarlar..." âyetini açıklarken:
“Bunlar münafıklardır" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde: :
“...İçlerinden bir takımı, geceleyin senin dediklerinden başka bir şey kurarlar..." âyetini açıklarken:
“Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gündüz vakti verdikleri sözü gece vakti değiştirirler" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Osmân b. Atâ'dan bildirdiğine göre babası Atâ:
“...Allah gece tasarladıklarını yazıyor..." âyetini açıklarken:
“Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gündüz vakti söylediklerini gece vakti değiştirmelerini yazmaktadır" demiştir.
82. Âyetin Tefsiri
"Kur'ân'ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi, onda çok aykırılıklar bulurlardı."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Kur'ân'ı durup düşünmüyorlar mı..." âyetini açıklarken:
“Zikredilen tedebbür, düşünerek ve anlayarak okumaktır" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi, onda çok aykırılıklar bulurlardı" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah'ın kelamında çelişkiler olmaz. Onun kelamı haktır ve içinde batıl şeyler bulunmaz. Çelişkiler ancak insanların sözlerinde olur."
İbn Ebî Hâtim, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'den bildirir: İbnnu'l- Münkedir:
“...Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi, onda çok aykırılıklar bulurlardı" âyetini okudu ve şöyle dedi:
“Aykırılıklar ve çelişkiler ancak kulların kalplerinden doğar. Ancak Yüce Allah'tan gelen sözlerde çelişki olmaz."
İbn Cerîr, İbn Zeyd'den bildirir: Kur'ân âyetleri birbirini yalanlamaz ve birbiriyle çelişmezler. Böylesi bir çelişki görenler de ancak cehaletlerinden ve kıt akıllarından dolayı görürler. Yüce Allah:
“...Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi, onda çok aykırılıklar bulurlardı" buyurur. Bundan dolayıdır ki bir mümine düşen:
“Kur'ân'ın tümü Allah katındandır" demesidir. Bunun yanında müteşabihlere inanmalı ve âyetleri birbirleriyle karşılaştırmamalıdır. Anlamadığı ve bilgisi yetmediği bir şeyle karşılaştığı zaman:
“Yüce Allah'ın dediği haktır" demeli ve Allah bir söz söylediği zaman bununla çelişen başka bir söz söylemeyeceğini bilmelidir. Mümin, Allah'tan gelen şeylerin hakikatine iman etmelidir.
83. Âyetin Tefsiri
"Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar; halbuki onu, Resul'e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onlann arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz."
Abd b. Humeyd, Müslim ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs vasıtasıyla Ömer b. el-Hattâb'tan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarından ayrı durduğu zamanlarda Mescid'e girdim. İnsanların sıkıntıdan ufak taşları alıp yerlere attığını ve:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) eşlerini boşadı!" dediklerini gördüm. Bunun üzerine Mescid'in kapısında durdum ve yüksek sesle:
“Allah Resûlü eşlerini boşamadı!" diye bağırdım. "Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar; halbuki onu, Resûl'e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi...'" âyeti de benim bu tavrım konusunda nazil oldu. Zira işin gerçeğini ben bilmiştim.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar..."âyetini açıklarken:
“Böylesi bir haberi yayarlar ve yaymak için de çalışırlar" demiştir. "...Halbuki onu, Resûl'e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi...'" âyetini açıklarken de:
“Konunun iç yüzünü daha iyi anlayanlar işin aslını ortaya çıkarırlardı" demiştir.
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar; halbuki onu, Resûl'e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Müslümanlara savaşa çıkan birlikten bir haber geldiği zaman, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda kendilerine herhangi bir bilgi vermesini beklemeden:
“Müslümanlar düşmanlardan şu şu kadar kişiyi öldürdüler. Düşmanlar da Müslümanlardan şu kadar kişiyi ödürdüler" şeklinde bu haberi ilan edip yayarlardı. Oysa bu konuları kendilerinden daha iyi bilen, dini bilgisi daha fazla olan birilerinin kendilerine haber vermesini bekleseler daha iyi olurdu.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar; halbuki onu, Resûl'e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Müslümanlar düşmandan yana güven veya korku haber aldıkları zaman hemen bu haberi yayar, düşmanın kulağına kadar ulaştırırlar ve durumdan onları da haberdar etmiş olurlardı. Oysa durumu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) veya yönetici olarak başlarında duran kişiye bildirip sorsalar öğrenmek istediklerini doğrusuyla öğrenirlerdi."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar..." âyetini açıklarken:
“Bunlar münafıklardır" demiştir.
İbn Cerîr, Ebû Muâz'dan bu yorumun benzerini zikreder.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Hemen onu yayarlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Anlatıp yayılmasını sağlarlar. Bunu yapan da ya münafıklar, ya da zayıf olanlardan belirli bir kesimdir."
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Halbuki onu, Resûl'e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi..." âyetini açıklarken:
“Yetki sahibi kimselerden kasıt alimlerdir" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Burada yetki sahibi kişiler ordu komutanlarıdır. Bunlar düşmana yönelik gelen haberleri inceleyip araştırır ve doğruluğunu ortaya çıkarırlar."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“...Onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi..." âyetini açıklarken:
“Bunlar gelen haberin iç yüzünü araştırıp doğruluğunu ortaya çıkarabilenlerdir" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yetkili kimseler: «Ne oldu? Neler duydunuz?» şeklinde sorularla gerçeği ortaya çıkarırlar."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in Saîd vasıtasıyla bildirdiğine göre Katâde:
“...Onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi ..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar pek az bir kısmı dışında gelen haberin kaynağını araştırıp doğruyu ortaya çıkarabilecek yetkili kişilerdir. Yüce Allah devamında:
“...Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz" buyurur."
Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Ma'mer vasıtasıyla bildirdiğine göre Katâde:
“...Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Allah'ın lütfü olmasaydı pek azınız şeytana uyardınız. Pek az kişiden kasıt da:
“...Onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi ..." buyruğunda zikredilen kimselerdir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ali vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Yüce Allah:
“...Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı şeytana uyup giderdiniz" buyurmuş sonrasında da:
“...Pek azınız müstesna" eklemesini yapmıştır. Bu istisna da âyetin başında:
“Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar..." buyruğunda bahsedilen münafıkların dışında kalanlardır ki bunlar da müminlerdir.
İbn Cerîr, İbn Zeyd'den bildirir: Bu âyette takdim ve tehir yapılmıştır. Buna göre âyetin anlamı:
“Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince pek azı hariç hemen onu yayarlar. Halbuki onu, Resûl'e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, hep birlikte şeytana uyup giderdiniz" şeklindedir.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“...Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıdır. Pek azı hariç şeytanın işlerinden olan bir şeyi birbirlerine anlatmışlardır."
84. Âyetin Tefsiri
"Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Müminleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah'ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir."
İbn Sa'd'ın Hâlid b. Ma'dân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Tüm insanlığa peygamber olarak gönderildim. Tüm insanlar davetime icabet etmezse Araplardan sorumluyum. Araplar bana icabet etmezse Kureyşlilerden sorumluyum. Kureyşliler bana icabet etmezse Hâşim oğullarından sorumluyum. Hâşim oğulları da bana icabet etmezlerse sadece kendimden sorumluyum. "
Ahmed ile İbn Ebî Hâtim, Ebû İshâk'tan bildirir: Berâ'a:
“Müşriklerin üzerine saldırıya giren kişi kendi kendini tehlikeye atmış olur mu?" diye sorduğumda şu karşılığı verdi:
“Atmış olmaz. Zira Yüce Allah:
“Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun..." buyurur. Kişinin kendisini tehlikeye atmasından bahseden âyet sadaka konusunda nazil olmuştur."
İbn Merdûye, Berâ'dan bildirir:
“Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Müminleri de savaşa teşvik et..." âyeti nazil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabına:
“Rabbim savaşma emri verdi. Siz de savaşın!" buyurdu.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Sinân:
“...Müminleri de savaşa teşvik et..." âyetini açıklarken:
“Savaşmaları yönünde onlara öğütler ve nasihatler ver, anlamındadır" demiştir.
İbnu'l-Münzir, Usâme b. Zeyd'den bildirir: Bir gün Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabına:
“Cennete girmek üzere hazırlanmak isteyen yok mu? Bilin ki Cennetin bir benzeri yoktur. Kâbe'nin Rabbine andolsun ki Cennet parlayan bir nurdur, salınan reyhan çiçeği gibidir. înşa edilmiş saraylardır, akan nehirlerdir.
Taptaze ve bol meyvelerdir. Güzel zevceler ve çeşit çeşit giysilerdir. Sonsuza kadar göz alıcı nimetler içinde, yükek sağlam ve güzel evlerde ikamet yeridir" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Biz bunlara hazırız!" dediklerinde Allah Resûlü:
“İnşâattaki, deyin" buyurdu. Sonrasında cihadı anlatıp bu yönde teşviklerde bulundu.
İbn Ebî Hâtim ile İbn Abdilber, Temhîd'de Süfyân b. Uyeyne'den bildirir: İbn Şübrüme' nin bu ayeti: (=Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünün bir kısmını kırar) lafzıyla okuduğunu işittim. İbn Mes'ûd'un kıraati de bu şekildedir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini:
“Allah'ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir" şeklinde açıklamıştır.
85. Âyetin Tefsiri
"Kim İyi bîr İşe aracılık ederse onun da o İşten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe aracılık ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını verir."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Kim iyi bir işe aracılık ederse..." âyetini açıklarken:
“Birilerinin birilerine bir konuda aracılık etmesidir" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Hasan (-ı Basrî)'den bildirir: Kişi iyi bir şeyde birine aracılık ettiği zaman bu aracılığı kabul görmese dahi bunun sevabını alır. Zira Yüce Allah:
“Kim iyi bir işe aracılık ederse onun da o işten bir nasibi olur...'" buyurmuş, aracılığının kabul edilmesini şart koşmamıştır.
İbn Cerîr, Hasan (-ı Basrî)'den bildirir:
“Kişi iyi bir şeyde birine aracılık ettiği zaman aracılık ettiği şeyin faydası devam ettiği sürece ona da bundan sevap yazılır."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini:
“Onun da bu işten bir nasibi olur" şeklinde açıklamıştır. (.....) âyetini açıklarken de:
“Kifl, günah anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî ile Rabî': (.....) âyetini:
“Onun da bunda bir payı olur" şeklinde açıklamışlardır.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“Kifl ile pay aynı anlamdadır" dedi ve:
“...Size rahmetinden iki kat pay versin..." âyetini okudu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin el-Esmâu ve's- Sifât'de bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:
“Allah her şeyi muhafaza edendir" şeklinde açıklamıştır.'
Ebû Bekr b. el-Enbârî, el-Vakf ve'l-İbtidâ'da, Taberânî, M. el-Kebîr'de ve Tastî, Mesâil'de bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) ifadesinin anlamını sorunca, İbn Abbâs:
“Kadir ve muktedir, anlamındadır" demiştir. Nâfi':
“Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca da İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:
“Evet, bilirler. Uhayhe b. el-Ensârî'nin:
"Kötü davranmaya muktedir iken
Ona karşı olan kinimden vazgeçtim " dediğini işitmedin mi?"
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, îsa b. Yunus'tan, o da İsmail'den, o da bir adamdan naklen bildirdiğine göre adamın biri Abdullah b. Revâha'ya:
“...Allah her şeyin karşılığını verir" âyetini sorunca, Abdullah:
“Yüce Allah her bir insana ameli kadarıyla rızık verir" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) ifadesini:
“Şahit olan" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr'in başka bir vecihle bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) ifadesini:
“Şahit olan, hesaplayan, muhafaza eden" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr: (.....) ifadesini:
“Her şeye kadir olan" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“Mukît, muktedir anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr, İbn Zeyd'den bu yorumun aynısını zikreder.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Mukît, rızık veren anlamındadır" demiştir.
86. Âyetin Tefsiri
"Size bir selam verildiği zaman» ondan daha iyisiyle selam verin veya ayniyle mukabele edin. Allah her şeyin hesabını gereği gibi yapandır."
Ahmed, Zühd'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve İbn Merdûye hasen bir senedle Selmân el-Fârisî'den bildirir: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Allah'ın selamı üzerine olsun" diye selam verdi. Allah Resûlü:
“Allah'ın selamı ve rahmeti senin de üzerine olsun" karşılığını verdi. Başka biri gelip:
“Yâ Resûlallah! Allah'ın selamı ve rahmeti senin üzerine olsun" diye selam verdi. Allah Resûlü:
“Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi senin de üzerine olsun" diye selamını aldı. Başka bir adam daha geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun" şeklinde selam verdi. Allah Resûlü:
“Senin de üzerine olsun" karşılığını verdi. Adam:
“Yâ Resûlallah! Anam babam sana feda olsun! Falan kişi ile filan kişi gelip sana selam verdiklerinde sen bana verdiğin cevaptan daha fazlasıyla karşılık verdin" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Sen bize, karşılık verecek bir şey bırakmadın ki. Yüce Allah:
“Size bir selam verildiği zaman, ondan daha iyisiyle selam verin veya ayniyle mukabele edin..." buyurur. Biz de sana aynısıyla karşılık verdik."
Buhârî, el-Edebu'l-Müdred'de Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir mecliste otururken adamın biri uğradı ve:
“Allah'ın selamı üzerinize olsun" dedi. Allah Resûlü:
“On iyilik sevabı aldı" buyurdu. Başka bir adam oradan geçerken:
“Allah'ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun" diye selam verdi. Allah Resûlü:
“Yirmi iyilik sevabı aldı" buyurdu. Başka bir adam daha oradan geçerken:
“Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun" diye selam verdi. Allah Resûlü:
“Otuz iyilik sevabı aldı" buyurdu.
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da İbn Ömer'den bildirir: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Allah'ın selamı üzerinize olsun" dedi. Allah Resûlü:
“On (iyilik sevabı aldı)" buyurdu. Başka bir adam geldi ve:
“Allah'ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun" diye selam verdi. Allah Resûlü:
“Yirmi (iyilik sevabı aldı)" buyurdu. Başka bir adam daha gelip:
“Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun" diye selam verince, Allah Resûlü:
“Otuz (iyilik sevabı aldı)" buyurdu.
Beyhakî'nin Sehl b. Huneyf'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah'ın selamı üzerinize olsun diyen kişiye Yüce Allah on iyilik sevabı yazar. Allah'ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun diyen kişiye yirmi iyilik sevabı yazar. Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun diyen kişiye de otuz iyilik sevabı yazar. "
Ahmed, Dârimî, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî, İmrân b. Husayn'dan bildirir: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Allah'ın selamı üzerinize olsun" dedi. Allah Resûlü adamın selamını aldı ve:
“On (iyilik sevabı aldı)" buyurdu. Başka biri geldi ve:
“Allah'ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun" diye selam verdi. Allah Resûlü adamın selamını aldı. Adam oturduktan sonra da:
“Yirmi (iyilik sevabı aldı)" buyurdu. Başka bir adam daha geldi ve:
“Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun" diye selam verdi. Allah Resûlü adamın selamını aldı. Adam oturduktan sonra da:
“Otuz (iyilik sevabı aldı)" buyurdu.
Ebû Dâvud ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Muâz b. Enes el-Cühenî:
“Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi..." diyerek bir öncekinin benzerini şu ilaveyle zikretmiştir:
“...Başka biri gelip:
“Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi ve mağfireti üzerinize olsun" diye selam verdi. Allah Resûlü:
“Kırk (iyilik sevabı aldı)" buyurdu. İşte sevap artışı da bu şekilde olur."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“Size bir selam verildiği zaman, ondan daha iyisiyle selam verin veya ayniyle mukabele edin..." âyetini açıklarken şöyle der:
“Biri sana selam verdiği zaman sen ona: «Allah'ın selamı ve rahmeti senin de üzerine olsun» de veya kendisinin dediği gibi sadece: «Allah'ın selamı üzerine olsun» karşılığını ver."
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Atâ:
“Size bir selam verildiği zaman, ondan daha iyisiyle selam verin veya ayniyle mukabele edin..." âyetini açıklarken:
“Bu sadece Müslümanlar arasında geçerlidir" demiştir.
Beyhakî'nin Şuabu'l-îman'da bildirdiğine göre İbn Ömer, biri kendisine selam verdiği zaman aynıyla selamı alırdı. Kişi ona:
“Allah'ın selamı üzerine olsun" dediği zaman o da:
“Allah'ın selamı üzerine olsun" karşılığını verirdi.
Beyhakî'nin bildirdiğine göre adamın biri Urve b. ez-Zübeyr'e:
“Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun" diye selam verince, Urve:
“Bize, karşılık olarak verecek bir şey bırakmadı. Zira selam bereket dilemede biter" dedi.
Buhârî, el-Edebu'l-Müfred'de Abdullah b. Amr'ın azatlısı Sâlim'den bildirir: İbn Amr, biri kendisine selam verdiği zaman ziyadesiyle selamı alırdı. Bir defasında yanına geldim ve:
“Allah'ın selamı üzerinize olsun" dedim. "Allah'ın selamı ve rahmeti sizin de üzerinize olsun" karşılığını verdi. Başka bir zaman gelip:
“Allah'ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun" dedim. "Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi sizin de üzerinize olsun" karşılığını verdi. Başka bir zaman gelip:
“Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun" diye selam verdiğimde:
“Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi ve tüm güzellikler üzerinize olsun" karşılığını verdi.
Beyhakî'nin Mübarek b. Fadâle vasıtasıyla bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Size bir selam verildiği zaman, ondan daha iyisiyle selam verin veya ayniyle mukabele edin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Müslüman kardeşin:
“Allah'ın selamı üzerine olsun" diye sana selam verdiği zaman sen de ona:
“Allah'ın selamı ve rahmeti sizin de üzerinize olsun" şeklinde karşılık ver. Sana:
“Allah'ın selamı ve rahmeti sizin de üzerine olsun" demediği zaman sen de ona verdiği şekliyle yani:
“Allah'ın selamı senin de üzerinize olsun" şeklinde karşılık ver. Sadece:
“Senin de üzerine" şeklinde cevap verme.
İbnu'l-Münzir'in Yûnus b. Ubeyd vasıtasıyla bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Size bir selam verildiği zaman, ondan daha iyisiyle selam verin veya ayniyle mukabele edin..." âyetini açıklarken:
“Müslümanlara karşı daha iyisiyle, Ehl-i Kitab'dan olanlara karşı ise aynısıyla mukabelede bulunulur" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Size bir selam verildiği zaman, ondan daha iyisiyle selam verin veya ayniyle mukabele edin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Müslümanlara karşı daha iyisiyle, Ehl-i Kitab'dan olanlara karşı ise aynısıyla mukabelede bulunulur. Hasan (-ı Basrî) ise bunu açıklarken her ikisinin de Müslümanlar için olduğunu söylemiştir."
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, el-Edebu'l-Müfred'de, İbn Ebi'd-Dünyâ, es-Samt'ta, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Biri sana selam verdiği zaman Yahudi, Hıristiyan, Mecûsi her ne olursa olsun selamına karşılık ver. Zira Yüce Allah:
“Size bir selam verildiği zaman, ondan daha iyisiyle selam verin veya ayniyle mukabele edin..."' buyurur.
Buhârî, Edeb'de ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildirir: Şâyet Firavun bana:
“Allah mübarek kılsın!" diyecek olsa ben de ona:
“Allah sana da mübarek kılsın" karşılığını verirdim.
Buhârî, el-Edebu'l-Müfred'de ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Selam vermek sünnet, selama karşılık vermek ise farzdır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Selam, Allah'ın isimlerinden biridir ve onu yeryüzüne koymuştur. Onun için aranızda selamı yayın. Biri uğradığı bir topluluğa selam verip de onlar selamını aldıkları zaman, kendilerine Allah'ı hatırlattığı için onlardan bir derece daha üstün olur. Verdiği selama karşılık vermemeleri halinde onlardan daha hayırlı olanlar (melekler) bu selamına karşılık verir. "
Buhârî, el-Edebu'l-Müfred'de ve Beyhakî, İbn Mes'ûd'dan bunu mevkûf (onun sözü) olarak zikreder.
Buhârî, el-Edebu'l-Müfred'de Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Selam, Allah'ın isimlerinden biridir ve onu yeryüzüne koymuştur. Onun için aranızda selamı yayın" buyurmuştur.
Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Selam, Yüce Allah'ın isimlerinden biridir ve onu yeryüzüne koymuştur. Onun için aranızda selamı yayın" buyurmuştur.
Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Selam, Yüce Allah'ın isimlerinden biridir. Onun için ne kadar çok selam verirsen Allah'ı o kadar çok zikretmiş olursun" demiştir.
İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Selam, Yüce Allah'ın isimlerinden biridir ve onu kulları arasında koymuştur. Onun için kişinin, kendisine selam veren birini hayırdan başka bir şekilde anması helal olmaz" buyurmuştur.
İbn Merdûye'nin Abdullah b. Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Selamı aranızda yayın, zira selam Cennet ahalisinin esenlik dileme şeklidir. Kişi karşılaştığı birilerine selam verdiği zaman, selamına karşılık vermeleri halinde onlardan bir derece daha üstün olur. Selamına karşılık vermemeleri durumunda ise onlardan daha hayırlı olanlar selamına karşılık verirler ki onlar da meleklerdir."
Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de bildirdiğine göre Ebû Bekr es-Sıddîk:
“Selam, yeryüzünde Yüce Allah'ın verdiği bir güvencedir" demiştir.
Hakîm et-Tirmizî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İlk önce selam veren kişi, Allah ve Resûlü'ne daha yakın olmayı hak eder" buyurmuştur.
Buhârî, Edeb'de ve İbn Merdûye, Hazret-i Âişe'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yahudiler, selamlaşma ve amin deme konusunda sizi kıskandıkları kadar hiçbir şeyde kıskanmazlar" buyurmuştur. İbn Merdûye'nin lafzı ise şöyledir:
“Yahudiler kıskanç bir topluluktur. Müslümanları en çok selamlaşma konusunda kıskanırlar. Zira Yüce Allah selamı dünyadayken bize vermiştir ve Cennet ahalisinin esenlik dileme şeklidir. Bizleri kıskandıkları diğer bir konu da namazda imamın ardından «Amin» dememizdir."
Beyhakî, Hâris b. Şurayh'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Müslüman müslümanın kardeşidir. Onunla karşılaştığı zaman verilen selama aynısıyla veya daha iyisiyle karşılık verir. Başına geçtiği zaman ona nasihatte bulunur. Düşmana karşı kendisinden yardım istediği zaman ona yardım eder. Yol sorduğu zaman yardımcı olur ve gerekli tarifleri yapar. Düşmana karşı bir saldırı için kendisinden ödünç bir istediğinde ona verir, ancak Müslüman birine saldırmak için bir şeyi ödünç istediğinde vermez. Düşmana karşı kalkanını verir. Aynı şekilde mâun'u ondan esirgemez." Ashab:
“Yâ Resûlallah! Mâun da ne?" diye sorduklarında, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Mâun taş, su ve demirden olur" buyurdu. Ashab:
“Demir olanı ne?" diye sorduklarında:
“Bakır tencereler ile işlerinizde kullandığınız demir kazmalardır" buyurdu. Ashab:
“Taş olanları ne?" diye sorduklarında:
“Taştan yapılmış kaplardır" buyurdu.
Beyhakî'nin Ömer b. el-Hattâb'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İki mümin karşılaştığında biri diğerine selam verip kucaklaştıklarında, içlerinden Allah'a en sevimli olanı karşısındakine daha fazla güleryüz gösterendir. Karşılaşan iki müminin arasına yüz tane rahmet iner. Bunun doksanı ilk selam verenin, kalan onu da ilk kucaklaşanındır. "
Beyhakî'nin Hasan (-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanlara güleryüzle selam vermen de bir sadakadır" buyurmuştur.
Taberânî ve Beyhakî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah selamı ümmetimiz için esenlik dileme, zimmîler için de bir güvence kıldı" buyurmuştur.
Beyhakî'nin Zeyd b. Eslem'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Binekli olan yürüyene, yürüyen oturana, sayıca az olan çok olana, küçük olan büyüğe selam verir. Topluluk içinden sadece birinin selam vermesi yeterli olur. Verilen selama topluluk içinden sadece birinin karşılık vermesi de yeterli olur. "
Hâkim, İbn Ömer'den bildirir:
“Üzerinde kırmızı renkte iki parçalık giysi bulunan bir adam Hazret-i Peygamber'Ie (sallallahü aleyhi ve sellem) karşılaşınca ona selam verdi. Ancak Allah Resûlü adamın selamına karşılık vermedi."
Beyhakî, Saîd b. Ebî Hilâl el-Leysî'den bildirir:
“Topluluk içinden birinin selam vermesi yeterli olur. Topluluk içinden de birinin selama karşılık vermesi yeterli olur."
Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Verilen selama karşılık vermeyi nasıl hak olarak görüyorsam, yazılan mektuba cevap yazmayı da aynı şekilde hak olarak görüyorum."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süfyân b. Uyeyne:
“Size bir selam verildiği zaman, ondan daha iyisiyle selam verin veya ayniyle mukabele edin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunun sadece selam konusunda olduğunu mu sanıyorsunuz? Böylesi bir karşılık her şey için geçerlidir. Biri sana iyilik yaptığı zaman da sen de ona bir iyilikle karşılık ver. Şâyet iyilik yapma imkanın yoksa adama dua et veya kardeşlerinin yanında onun hakkında iyi şeyler söyle."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Allah her şeyin hesabını gereği gibi yapandır" âyetini açıklarken:
“Yüce Allah selam ve diğer bütün konularda kişinin yaptıklarını görür" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) ifadesini:
“Gözeten, kollayan" şeklinde açıklamıştır.
87. Âyetin Tefsiri
Kendinden başka ilâh olmıyan bir Allah hakkı için ki, o, şüpheden âri olan kıyâmet gününde sizi toplıyacaktır. Allah’dan daha doğru sözlü kim olabilir?
88. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:89
89. Âyetin Tefsiri
"Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir. Allah'ın saptırdığını siz mî yola getirmek istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimseye sen hiç yol bulamayacaksın. Sîzin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin."
Tayâlisî, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Beyhakî, Delâil'de Zeyd b. Sâbit'ten bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Uhud savaşına çıkanlardan bazıları geri dönmüşlerdi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı bu dönenler konusunda iki gruba ayrıldılar. Bir grup onlar hakkında:
“Onları öldürelim" derken, diğer grup:
“Hayır, öldürmeyelim" diyordu. Yüce Allah bu konuda:
“Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir. Allah'ın saptırdığını siz mi yola getirmek istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimseye sen hiç yol bulamayacaksın" âyetini indirince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Medine temiz ve pak bir yerdir. Ateşin gümüşteki kiri temizlemesi gibi kirli ve pis olanı dışarıda bırakır" buyurdu.
Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Abdulazîz b. Muhammed vasıtasıyla Zeyd b. Eslem'den, o da Sa'd b. Muâz el-Ensârî'nin oğullarından birinden bildirir:
“Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir...'" âyeti bizim hakkımızda nazil oldu. Bir defasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkıp bir konuşma yaptı ve:
“Bana eziyet edeni, bana eziyet edenleri evinde toplayanı kim bertaraf eder?" diye sordu. Sa'd b. Muâz kalktı ve:
“Yâ Resûlallah! Şâyet bizden biri ise onu öldürürüz. Hazredi kardeşlerimizden biri ise de vereceğin emre itaat ederiz" dedi. Ancak Sa'd b. Ubâde kalktı ve:
“Ey Ubâde'nin oğlu! Sen Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) itaat etme derdinde değilsin! Asıl maksadını biliyorum" diye çıkıştı. Useyd b. Hudayr da kalkıp:
“Ey Ubâde'nin oğlu! Sen münafık birisin ve münafıkları da seversin!" diye araya girdi. Muhammed b. Mesleme de kalkıp:
“Sakin olsun ey insanlar! Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) aramızda. Bu konuda onun vereceği emri yerine getiririz" deyince Yüce Allah:
“Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Avfî vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Mekke'de bazıları Müslüman olduklarını dile getirdiler, ancak müşriklere de yardım ediyorlardı. Bazı işleri için Mekke'den çıktılar ve:
“Muhammed'in arkadaşlarıyla karşılaşmamız halinde bize bir zararları olmaz" dediler. Müminler, onların Mekke'den çıktığı haberini alınca bazıları:
“Bineklerimize binip gidelim ve o pis insanları öldürüleim. Zira size karşı düşmanlarınıza yardım ediyorlar" dedi. Bazıları da:
“Sübhanallah! Sizler gibi Müslüman olduklarını söyleyen kişileri mi öldüreceksiniz? Sırf yurtlarını bırakıp sizin gibi hicret etmedikleri için mi kanları ve mallarını helal sayacaksınız?" karşılığını verdiler. Onlar hakkında müminler bu şekilde iki gruba ayrıdılar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de yanlarında bulunmasına rağmen her iki gruba da olumlu veya olumsuz bir şey demedi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir. Allah'ın saptırdığını siz mi yola getirmek istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimseye sen hiç yol bulamayacaksın. Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin" âyetlerini indirdi. Bununla da diğer müminler gibi hicret etmedikleri sürece veya hicretten yüz çevirmeleri halinde öldürülmelerine izin verildi.
Ahmed munkatı' bir senedle Abdurrahman b. Avf'tan bildirir: Bir topluluk Medine'ye Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip Müslüman oldular. Ancak Medine'nin havasına alışamayıp hummaya yakalandılar. Bundan dolayı Medine'den çıktılar. Çıktıktan sonra ashâbdan bazılarıyla karşılaştılar. Ashap:
“Neden geri döndünüz?" diye sorunca:
“Medine'de hastalığa yakalandık" karşılığını verdiler. Ashap da:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda sizler için en güzel örnek değil miydi?" dediler. Sonrasında ashâbdan bazıları onlar için:
“Münafıktır" derken, bazıları:
“Hayır, münafık değillerdir" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir. Allah'ın saptırdığını siz mi yola getirmek istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimseye sen hiç yol bulamayacaksın" âyetini indirdi.
İbn Ebî Hâtim başka bir vecihle Ebû Seleme b. Abdirrahman'dan bildirir: Arap kabilelerinden bir topluluk Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına hicret etti. Bir süre Medine'de ikamet ettikten sonra kabilelerine geri döndüler. Dönüşte Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bir grupla karşılaşınca sahabeler onları tanıdı. Ashap:
“Neden döndünüz?" diye sorduklarında mazeretler öne sürdüler. Bunun üzerine ashâbdan bazıları onların münafık olduklarını söyledi. Onların münafık oldukları ağızdan ağza dolaşmaya başlayınca Yüce Allah onlar hakkında:
“Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir. Allah'ın saptırdığını siz mi yola getirmek istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimseye sen hiç yol bulamayacaksın"' âyetini indirdi. '
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bir topluluk Müslüman olduklarını söyleyerek Mekke'den Medine'ye hicret etti. Ancak sonradan dinden döndüler. Mekke'ye gidip bazı ticari mallarını getirmek için Allah Resûlünden izin isteyince müminler onların durumu hakkında ihtilafa düştü. Müminlerden bazıları onların münafık olduğunu söylerken diğer bir grup da mümin olduklarını söyledi. Ancak Yüce Allah indirdiği bu âyetle onların münafık olduğunu bildirdi ve öldürülmelerini emretti. Mekke'ye dönen grup ticari eşyalarını aldıktan sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile aralarında anlaşma bulunan Hilâl b. Uveymir el-Esletrıî'nin yanma gittiler. Âyette belirtildiği gibi Hilâl, müminlerle veya kendi kabilesiyle savaşmayı içine sindirmeyen kişidir. Hilâl'e sığındıkları ve Hilâl'in, Hazret-i Peygamber'le (sallallahü aleyhi ve sellem) anlaşması olduğu için Mekke'den dönüp kendisine sığınan bu topluluğa dokunulmamıştır."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bize bildirilene göre âyet, iki kişi hakkında nazil olmuştur. Kureyşli olan bu iki kişi Müslüman olduklarını söylemiş, ancak Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına hicret etmemiş ve müşriklerle Mekke'de kalmışlardı. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bir grup bu iki kişiyle Mekke'ye doğru giderken karşılaşmış bazıları:
“Canlan ve malları helaldir" derken, bazıları da:
“Canları ve mallan size helal olmaz" demiştir. Müslümanlar bu iki kişi konusunda bu şekilde çekişince Yüce Allah:
“Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir. Allah'ın saptırdığını siz mi yola getirmek istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimseye sen hiç yol bulamayacaksın. Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin. Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı da sizinle savaşırlardı...'" âyetlerini indirdi.
İbn Cerîr, Ma'mer b. Râşid'den bildirir: Bize bildirilene göre Mekke ahalisinden bir grup Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) mektup yazarak Müslüman olduklarını bildirdiler. Ancak yalan söylemişlerdi. Müslümanlar onlarla karşılaşınca durumları konusunda ihtilafa düştüler. Müslümanlardan bazıları:
“Kanları bize helaldir" derken, bazıları:
“Kanları bize haramdır" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Bunlar Hazret-i Peygamber'le (sallallahü aleyhi ve sellem) hicret etmeyip Mekke'de kalan ancak iman ettiklerini söyleyen kişilerdir. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı bunların durumu konusunda ihtilafa düştü. Müslümanlardan bazıları bunları dost edinirken, bazıları ise onlardan beri olduklarını bildirdiler ve:
“Bunlar Hazret-i Peygamber'le (sallallahü aleyhi ve sellem) hicret etmeyip geride kaldılar" dediler. Yüce Allah da bunlar hakkında âyet indirip münafık olduklarını, Müslümanların onları dost edinmemeleri gerektiğini bildirdi. Bunun yanında hicret edene kadar da onların dost edinilmemesini emretti.
İbn Cerîr, Süddî'den bildirir: Münafıklardan bir grup Medine'den çıkmak istedi. Müminlere:
“Medine'nin havası bize iyi gelmedi, hasta etti. Yaylaya doğru çıkıp da biraz kendimize gelelim sonra geri döneriz. Zira biz yaylada yetişmiş bir topluluğuz" dediler. Bu şekilde Medine'den çıktıklarında ashâb onların durumu hakkında ihtilafa düştü. Bir kısmı:
“Bunlar Allah düşmanı münafıklardır. İsterdik ki Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize izin versin de onları öldürelim" derken, bir kısmı da:
“Hayır! Onlar bizim kardeşlerimizdir. Ancak Medine'nin havası onlara iyi gelmedi. Temiz hava almak için de yaylaya doğru çıtılar. Kendilerine geldiklerinde de geri dönerler" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir...'" âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Müslümanlardan bazıları müşriklerden mal aldılar ve Yemâme'ye ticaret için bu malları götürdüler. Geride kalan Müslümanlar bunların durumu konusunda ihtilafa düştü. Bir grup:
“Şâyet onlarla karşılaşırsak öldürür ve ellerindeki malları alırız" derken, diğer bir grup:
“Bunu yapamazsınız! Zira onlar din kardeşlerinizdir ve sadece ticaret için gittiler" dediler. Bunun üzerine de:
“Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir..." âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr'in İbn Vehb vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: İfk hadisesinde Hazret-i Âişe hakkında malum şeyleri söyleyen İbn Ubey hakkında nazil olmuştur. O zamanlar bu yönde:
“...O halde Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin" âyeti nazil olunca Sa'd b. Muâz, Abdullah b. Ubey b. Selûl'ü kastederek:
“Onun dediklerinden Allah'a ve Resûlü'ne sığınırım" dedi.
İbn Ebî Hâtim, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'den, o da babasından naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hutbe verip:
"Resûlullah'ın ashabını küçük düşüreni, Yüce Allah temize çıkardığı halde Resûlullah'ın ailesi hakkında kötü sözler söyleyen kişi konusunda ne dersiniz?" buyurdu. Daha sonra Hazret-i Âişe'nin masum olduğu konusunda Yüce Alah'ın indirdiği âyetleri okudu. "Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir. Allah'ın saptırdığını siz mi yola getirmek istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimseye sen hiç yol bulamayacaksın'" âyeti nazil olduktan sonra da bu konuda hiç kimse tek bir söz dahi söylemedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:
“Allah onları baş aşağı etmiştir" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in Atâ el-Horasânî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini:
“Geri döndürdü" şeklinde açıklamıştır.
Tastî'nin Mesâil'de bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a ifadesinin anlamını sorunca, İbn Abbâs:
“Yaptıklarından dolayı onları Cehennemde tuttu, anlamındadır" dedi. Nâfi':
“Araplar böylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:
“Evet, bilirler. Ümeyye'nin:
"Asi oldukları için Cehennemde tutuldular
Zira yalan dolan söyleyip yalana şahitlikte bulundular" sözünü İşitmedin mi?"
Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“ âyetini:
“Yaptıklarından dolayı onları helak etti" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) ifadesini:
"Saptırmıştır" şeklinde açıklamıştır.
Taberânî, Zeyd b. Sâbit'ten bildirir: Münafıklar ile Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı bir evdeydi. Müslümanlardan bazıları:
“İsterdik ki karşımıza çıksınlar ve onlarla savaşalım" derken, bazıları bunu hoş karşılamadı. Bu konuda tartışıp sesleri yükselince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanlarına çıktı ve Zeyd'e:
“Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir. Allah'ın saptırdığını siz mi yola getirmek istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimseye sen hiç yol bulamayacaksın" âyetini yaz!" buyurdu.
90. Âyetin Tefsiri
"Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse; Allah, onlara saldırmak için size bir yol (yetki) vermemiştir."
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, Delâil'de Hasan(-ı Basrî)'den, o da Surâka b. Mâlik el-Müdlicî'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir ve Uhud savaşında müşriklere karşı zafer elde edip çevredekiler de Müslüman olunca kabilem olan Müdlic oğullarının üzerine Hâlid b. el-Velîd'i göndereceğini duydum. Bunun üzerine yanına gittim ve:
“Sana verilen nimet aşkına!" dedim. Yanındakiler:" Yavaş ol!" dediler, ama Allah Resûlü:
“Bırakın!" buyurdu ve:
“Ne istiyorsun?" diye sordu. "Kabileme birlik göndereceğini öğrendim. Bense onlarla anlaşma yapmanı istiyorum. Şâyet senin kavmin (Kureyşliler) Müslüman olurlarsa onlar da Müslüman olur, İslam'a girerler. Müslüman olmamaları halinde de onlara sert davranma" karşılığını verdim. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), Hâlid'in elini tuttu ve:
“Bununla birlikte git ve istediğini yap" buyurdu. Hâlid de Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı düşmanlara yardım etmemeleri, Kureyşlilerin Müslüman olmaları halinde Müslüman olmaları, yanlarına gelen başkalarının da bu anlaşma üzerinden muameleye tutulacağı üzerine bir anlaşma yaptı. Sonrasında Yüce Allah:
“Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka..." âyetini indirdi. Bu âyete göre de Müdlic oğullarına sığınanlar da aynı anlaşmaya tâbi oldu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İkrime vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyet, Hilâl b. Uveymir el-Eslemî, Surâka b. Mâlik el-Müdlicîve Huzeyme b. Âmir b. Abdimenâf oğulları hakkında nazil oldu."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Şâyet küfürlerini açıkça ortaya koyarlarsa onları bulduğunuz yerde öldürün. Bunlardan biri anlaşmalı olduğunuz bir kavme sığındığı zaman ona zimmet ahalisinden olana yaptığınız muameleyi yapın."
Ebû Dâvud, Nâsih'de, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Nehhâs ve Beyhakî, Sünerı'de İbn Abbâs'tan bildirir:
“Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka..." âyetinin hükmünü:
“Haram aylar çıkınca bu Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün..." âyeti neshetmiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Savaşmayı içlerine sığdıramayıp size gelenler başka..." âyetini açıklarken:
“Ne sizinle, ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sindiremeyenlerdir" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini:
“Dönüp aranıza katıldıklarında" şeklinde açıklamıştır. (.....) âyetini ise:
“İçleri daraldığında" şeklinde açıklamıştır.
İbnu'l-Münzir ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti, "İstemeyerek, içten gelmeyerek" anlamına gelecek şekilde: (.....) lafzıyla okumuştur.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî': (.....) âyetini:
“Size barış teklif ederlerse" şeklinde açıklamıştır.
Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Nehhâs, Katâde'den bildirir:"Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka..."' âyetinin hükmünü:
“Haram aylar çıkınca bu Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün..." âyeti neshetmiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan (-ı Basrî) ile İkrime bu âyeti açıklarken:
“Tevbe Sûresi'ndeki âyet bu âyetin hükmünü neshetmiştir" demişlerdir.
91. Âyetin Tefsiri
"Hem sîzden, hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız. Bunlar her ne zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı dalarlar. Eğer sizden uzak durmaz, barış teklif etmez ve ellerini çekmezlerse onları yakalayın, rastladığınız yerde öldürün. İşte onlar üzerine sizin için apaçık yetki verdik."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Hem sizden hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Mekke'den bir topluluktur. Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiklerinde ikiyüzlülükle selam verirler, Kureyşlilere gittiklerinde de putperestliğe geri dönerlerdi. Bununla da hem Müslümanlardan, hem de müşriklerden yana güven içinde olmak isterlerdi. Barışa yanaşmadıkları veya müşriklerden ayrılmadıkları sürece bunlarla savaş emredilmiştir."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Hem sizden, hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız. Bunlar her ne zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı dalarlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Ne zaman bir fitnenin içinden çıkmak isteseler bir daha içine düşerler. Mekke'de Müslüman olduğunu söyleyen biri görüldüğü zaman yanına değnek, taş, akrep veya bir böcek yaklaştırılıp:
“Bu benim Rabbimdir!" demeye zorlanırdı."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Hem sizden hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız. Bunlar her ne zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı dalarlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bunlar:
“Yâ Resûlallah! Ne sana karşı, ne de kendi kabilemize karşı savaşırız!" diyen Tihâmeli bir kabiledir. Bu şekilde hem Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) yana, hem de kendi kavminlerinden yana güven içinde olmak istemişlerdir. Ancak Yüce Allah bu âyetle onların, ne zaman bir beladan kaçmak isteseler o belayla helak olduklarını bildirmiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildirir:
“Hem sizden, hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız. Bunlar her ne zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı dalarlar..." âyetinde zikredilen kişi Nuaym b. Mes'ûd el-Eşcaî'dir. Nuaym, hem Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) hem de müşriklerden yana güven içinde olmak için iki taraf arasında söz götürüp getirirdi. Âyette bahsedilen fitneden kasıt da şirktir.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“...Bunlar her ne zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı dalarlar...'" âyetini açıklarken:
“Ne zaman bir fitneye maruz kalsalar, kurtulamayıp içine gömülürler" demiştir.
92. Âyetin Tefsiri
"Yanlışlıkla olması dışında bîr müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, bir mümin köleyi azad etmesi ve öldürülenin ailesi bağışlamadıkça, ona diyet ödemesi gerekir. Eğer o mümin, sîze düşman bîr topluluktan ise mümin bir köleyi azad etmek gerekir. Şayet aranızda anlaşma olan bir millettense, ailesine diyet ödemek ve mümin bir köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz..." âyetini açıklarken:
“Müslüman olurken Yüce Allah'a verdiği söze ve bu yönde gelen hükümlere göre kişinin mümin birini öldürme hakkı yoktur" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz..."âyetini açıklarken:
“Bir mümin bir mümini öldüremez" demiştir.
İbn Cerîr, İkrime'den bildirir: Âmir b. Lüey oğullarından biri olan Hâris b. Yezîd b. Nübeyşe, Ebû Cehl ile birlikte Ayyâş b. Ebî Rabîa'ya Mekke'de iken işkence etmişti. Hâris daha sonra Medine'ye Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına hicret etti. Ayyâş, Harre'de onunla karşılaşınca hâlâ kafir biri olduğunu zannedip kılıcıyla öldürdü. Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip durumu bildirince:
“Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz..." âyeti nazil oldu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) de Ayyâş'a:
“Gidip bir köle azat eti" buyurdu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Ebû Cehl'in anne bir kardeşi olan Ayyâş b. Ebî Râbîa, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) tâbi olduğu için Ebû Cehl ile birlikte kendisine işkence eden ve sonradan mümin olan bir adamı öldürdü. Ancak Ayyâş onu hâlâ kafir biri olarak düşündüğü için öldürmüştü. Ayyâş mümin biri olarak Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına Medine'ye hicret etti. Daha sonra anne bir kardeşi olan Ebû Cehl yanına geldi ve:
“Annen aranızdaki yakınlık ve üzerindeki hakkı aşkına yanına geri dönmeni istiyor" dedi. Ayyâş'ın annesi Esmâ binti Mahreme idi. Bunun üzerine Ayyâş, Ebû Cehl ile birlikte yola çıktı. Mekke'ye ulaşana kadar da Ebû Cehl onu sıkıca bağladı. Mekke müşrikleri onu gördüklerinde küfürleri ve sapkınlıkları daha da arttı ve:
“Ebû Cehl, Muhammed'e istediğini yapabilir. Arkadaşlarını yakalayıp bağlayabilir" demeye başladılar.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Süddî:
“Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz...'" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Ayyâş b. Ebî Râbîa el-Mahzûmî hakkında nazil oldu. Ayyâş Müslüman olduktan sonra Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına Medine'ye hicret etmişti. Ebû Cehl ile Hâris b. Hişâm'ın da anne bir kardeşleriydi. Annesi diğer çocuklar içinde en fazla Ayyâş'ı severdi. Ayyâş'ın Medine'ye hicret etmesi annesine çok ağır geldi ve Ayyâş'ı görene kadar bir evin çatısı altına girmeyeceğine dair yemin etti. Bundan dolayı Ebû Cehl ile Hâris, Medine'ye Ayyâş'ın yanına gittiler. Annesinin içinde bulunduğu zor durumu anlattılar, onu görmesi için kendileriyle beraber Mekke'ye gitmesini istediler. Annesi onu gördükten sonra da onu serbest bıracaklarına dair söz verdiler.
Bu sözleri üzerine Ayyâş onlarla birlikte yola çıktı. Ancak Medine dışına çıktıklarında üzerine saldırıp onu sıkıca bağladılar ve yüz kadar da sopa attılar. Bunu yapmalarında Kinâne oğullarından bir adam da onlara yardım etti. Bundan dolayı Ayyâş, imkan bulması halinde Kinâne oğullarından olan bu adamı öldüreceğine dair yemin etti. Bu şekilde Ayyâş, Mekke'nin Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından fethedilmesine kadar hapis kaldı. Fetihten sonra kurtulunca Kinâne oğullarından olan o adamla karşılaştı. Ancak adam Müslüman olmuştu ve Ayyâş bunu bilmiyordu. Ayyâş onunla karşılaşınca da vurup öldürdü. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, bir mümin köleyi azad etmesi ve öldürülenin ailesi bağışlamadıkça, ona diyet ödemesi gerekir..." âyetini indirdi. Burada yanlışlıkla ifadesinden kasıt, onun mümin olduğunu bilmemedir. Öldürülenin ailesinin bağışlaması da diyeti almamalarıdır.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Ayyâş b. Ebî Râbîa el-Mahzûmî, Âmir b. Lüey oğullarının azatlısı olan Hâris b. Yezîd'i öldürmek üzere yemin etmişti. Ayyâş bu yemini ettiği zaman Hâris henüz müşrik biriydi. Hâris daha sonra Müslüman oldu, ancak Ayyâş onun Müslüman olduğundan haberdâr değildi. Onunla Medine'de karşılaşınca da öldürdü. Bu öldürmesi de hatayla öldürme sayıldı."
İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Sünen'de Abdurrahman b. el-Kâsım'dan, o da babasından bildirir: Hâris b. Zeyd, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı çok düşmanca davranırdı. Ancak sonradan Müslüman olmak için Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldi. Bundan haberi olmayan Ayyâş b. Rabîa onunla karşılaşınca da saldırıp öldürdü. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Ebu'd-Derdâ tarafından öldürülen bir adam hakkında nazil olmuştur. Bir müfrezede bulunan Ebu'd-Derdâ, ihtiyacı için müfrezeden ayrılıp bîr vadiye yöneldi. Orada düşman topluluktan, koyunlarını otlatan bir adam gördü ve kılıcıyla ona saldırdı. Adam:
“Lâ ilâhe illallah" dedi, ancak Ebu'd-Derdâ adamı vurup öldürdü. Koyun sürüsünü de aldıktan sonra müfrezeye tekrar katıldı. Ancak sonradan bu yaptığından dolayı içine bir sıkıntı düştü. Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip durumu anlatınca, Allah Resûlü:
“Kalbini açıp baksaydın yal" karşılığını verdi. Ebu'd-Derdâ:
“Yâ Resûlallah! Açıp baksam su veya kandan başka bir şey mi göreceğim?" deyince, Allah Resûlü:
“Diliyle Müslüman olduğunu sana söylemesine rağmen ona inanmadın öyle mi?" buyurdu. Ebu'd-Derdâ:
“Yâ Resûlallah! Şimdi benim durumum ne olacak?" diye sorunca, Allah Resûlü:
“Peki, adamın «Lâ ilâhe illallah» demesi ne olacak?" karşılığını verdi. Ebu'd-Derdâ bir daha:
“Yâ Resûlallah! Şimdi benim durumum ne olacak?" diye sorunca, Allah Resûlü yine:
“Peki, adamın «Lâ ilâhe illallah» demesi ne olacak?" karşılığını verdi. Bundan dolayı Ebu'd- Derdâ:
“O anda henüz yeni Müslüman olmayı çok istedim" demiştir. Bunun üzerine:
“Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, bir mümin köleyi azad etmesi ve öldürülenin ailesi bağışlamadıkça, ona diyet ödemesi gerekir..." âyeti nazil oldu. Burada öldürülenin ailesinin bağışlaması da diyeti almamalarıdır.
Rûyânî, İbn Mende, el-Ma'rife'de ve Ebû Nuaym, el-Ma'rife'de Bekr b. Hârise el-Cühenî'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdiği bir müfrezenin içindeydim. Müşriklerle karşılıklı çarpışmaya başladığımızda müşriklerden birinin üzerine saldırdım. Benden İslam'a sığındı ancak ben dinlemeyip onu öldürdüm. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu işitince bana kızdı ve kendinden uzak tuttu. Sonrasında Yüce Allah kendisine:
“Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz..."âyetini indirince, benden razı oldu ve yakınlarında bulunmama izin verdi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, bir mümin köleyi azad etmesi ve öldürülenin ailesi bağışlamadıkça, ona diyet ödemesi gerekir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Mümin köleden kasıt, ergenlik çağına erip kendi iradeyisle iman eden, orucunu tutup namazını kılan köledir. Kur'ân'da mümin sıfatıyla birlikte kullanılmayan köle ifadesi, henüz bebek olan köleyi de içine alır. Yanlışlıkla mümin birini öldüren kişinin köle azat etmenin yanında öldürülen kişinin ailesine diyet ödemesi de gerekir. Ancak ölenin ailesi diyeti ona bağışlarlarsa ödemesi gerekmez."
Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd, Katâde'den bildirir: Ubey b. Ka'b'ın kıraatinde bu âyeti:
“(=Bir mümin köleyi azat etmesi gerekir. Ancak azat edilecek kölenin çocuk olması geçerli değildir)" şeklindedir.
Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud ve Beyhakî, Sünen'de, Ebû Hureyre'den bildirir: Adamın biri siyah bir cariyeyle Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Mümin bir köle azat etmem gerekiyor" dedi. Allah Resûlü, cariyeye:
“Allah nerede?" diye sorunca, cariye parmağıyla göğe işaret etti. "Ben kimim?" diye sorunca, cariye "Sen Allah'ın Resûlüsün" anlamında önce Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra da göğe işaret etti. Bunun üzerine Allah Resûlü:
“Bunu azat et, zira mümin biridir" buyurdu.
Abd b. Humeyd, İbn Abbâs'tan bildirir: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Mümin bir köle azat etmem gerekiyor ve yanımda siyah bir cariye var" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), adama:
“Onu yanıma getir" buyurdu. Cariye gelince ona:
“Allah'tan başka ilah olmadığına, benim de Allah'ın Resûlü olduğuma şehadet ediyor musun?" diye sordu. Cariye:
“Evet!" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), cariyenin efendisine:
“Onu azat et" buyurdu.
Abdurrezzâk, Ahmed ve Abd b. Humeyd, Ensâr'dan bir adamdan bildirir: Siyah bir cariyemle Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldim ve:
“Yâ Resûlallah! Mümin bir köle azat etmem gerekiyor. Bu cariyeyi mümin biri olarak görüyorsan onu azat edeceğim" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), cariyeye:
“Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ediyor musun?" diye sorunca, cariye:
“Evet!" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Benim Allah Resûlü olduğuma şehadet ediyor musun?" diye sorunca, cariye:
“Evet!" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ölümden sonra tekrar dirilmeye iman ediyor musun?" diye sorunca, cariye yine:
“Evet!" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:
“Onu azat et, zira mümin biri" buyurdu.
Tayâlisî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifat'da Muâviye b. Hakem es-Sülemî'den bildirir: Cariyelerimden birine bir tokat attım. Bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) söylediğimde bunun ağır bir şey olduğunu söyledi. Ona:
“Yâ Resûlallah! Cariyeyi azat edeyim mi?" diye sorduğumda:
“Tabi, onu yanıma getir" buyurdu. Cariyeyi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdiğimde:
“Allah nerede?" diye sordu. Câriye:
“Allah göktedir" dedi. Allah Resûlü:
“Ben kimim?" diye sorunca, cariye:
“Sen Allah'ın Resulüsün" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:
“Bu mümin bir cariyedir. Onu azat et" buyurdu.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Şihâb:
“...Ona diyet ödemesi gerekir..." âyetini açıklarken:
“Bize bildirilene göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu diyetin yüz deve olduğunu söylemiştir" dedi.
Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve İbnu'l-Münzir, İbn Mes'ûd'dan bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hatayla birini öldürmede diyetin iki yaşına girmiş yirmi dişi deve, iki yaşına girmiş yirmi erkek deve, üç yaşına girmiş yirmi dişi deve, beş yaşına girmiş yirmi dişi deve ve dört yaşına girmiş yirmi dişi deve (olmak üzere yüz deve) olduğuna hükmetti."
Ebû Dâvud ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) diyeti oniki bin (dirhem) olarak takdir etti."
İbnu'l-Münzir'in Ebû Bekr b. Amr b. Hazm'dan, o babasından, o da dedesinden naklen bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Yemen ahalisine içinde farzlar, sünnetler ve diyetleri içeren bir mektup yazıp bunu Amr b. Hazm ile gönderdi. Mektubun içinde:
“Diyeti altın olarak verecekler, bunu bin dinar olarak verirler" ifadesi de vardı.
Ebû Dâvud, Câbir b. Abdillah'tan bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) diyet konusunda, diyeti deve olarak vereceklerin yüz deve, sığır olarak vereceklerin ikiyüz sığır, koyun olarak vereceklerin ikibin koyun, giysi olarak vereceklerin de bunu ikiyüz giysi olarak vermelerini takdir etti."
Ravi der ki:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) diyeti tahıl olarak verecekler için de bir miktar tayin etti, ancak bunu rivâyet eden Muhammed b. İshâk bu miktarı aklında tutamamıştır."
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“dilli âyetini:
“Tam diyet" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb:
“ âyetini açıklarken:
“Muselleme'den kasıt tam diyettir" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini:
“Ölenin ailesi almaktan vazgeçmediği sürece diyet ödenir" şeklinde açıklamıştır.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini:
“Ölenin ailesine diyet ödenir. Ancak ölenin ailesi diyeti almaz, bunu öldürene bağışlarlarsa o zaman verilmeyebilir" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Öldürülenin ailesi bağışlamadıkça, ona diyet ödemesi gerekir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Öldüren kişinin ailesi, bu diyeti ölen kişinin ailesine teslim eder. Ancak ölenin ailesinin bu diyeti öldüren kişiye bağışlaması kendileri için daha hayırlı olur. Köle azat edilmesine gelince de bunun, öldüren kişinin malından yerine getirilmesi farzdır."
İbn Cerîr, Bekr b. eş-Şerûd'den bildirir: Ubey b. Ka'b'ın mushafında bu âyet: (.....) şeklindedir.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbrahim en-Nehaî:
“...Öldürülenin ailesi bağışlamadıkça, ona diyet ödemesi gerekir..." âyetini açıklarken:
“Bu hüküm, öldürülen kişinin ve varisleri olan ailesinin Müslüman olması durumunda geçerli olur" demiştir.
"...Eğer o mümin, size düşman bir topluluktan ise...'" âyetini açıklarken:
“Burada söz konusu olan kişi kendisi Müslüman, ancak ailesi ile kavmi müşrik olan ve Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) aralarında anlaşma bulunmayan kişidir" demiştir. "...Şayet aranızda anlaşma olan bir millettense..." âyetini açıklarken de şöyle demiştir:
“Burada söz konusu olan kişi kendisi Müslüman, ancak ailesi ile kavmi müşrik olan ve Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) aralarında anlaşma bulunan kişidir. Böylesi bir kişinin hatayla öldürülmesi durumunda varisleri Müsiümanlardır. Ancak diyeti ailesi ve kavmi ödeyeceği için katil tarafından verilecek diyeti de onlar alır."
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Eğer o mümin, size düşman bir topluluktan ise..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Kişi darulharpte mümin bir şekilde yaşarken yine Müslüman biri tarafından öldürüldüğü zaman onu öldüren kişinin mümin bir köle azat etmesi veya peş peşe iki ay oruç tutması gerekir. Diyet ödemesi ise gerekmez." "...Şayet aranızda anlaşma olan bir millettense..." âyetini açıklarken de şöyle demiştir:
“Şâyet zimmet ahalisinden kafir biri ise ve Müslüman biri tarafından öldürülürse öldüren kişinin ölen kişinin ailesine diyet ödemesi ve bir köleyi azat etmesi gerekir."
İbn Cerîr'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Eğer o mümin, size düşman bir topluluktan ise..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada söz konusu olan kişi; mümin bir şekilde müşriklerin içinde yaşayan, savaş için Müslüman ordusunun geldiğini duyunca müşrik olan kavmi kaçıp kendisi kalan ve kafir olduğu düşünülerek Müslümanlar tarafından öldürülen kişidir. Bu durumda onu öldüren kişinin bir köle azat etmesi gerekir."
İbn Cerîr ve Beyhakî'nin Sünen'de İkrime'den bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Eğer o mümin, size düşman bir topluluktan ise...'" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Kendisi Müslüman kabilesi ise kafir olan kişinin öldürülmesi durumudur. Böylesi bir durumda diyet ödemek gerekmez, ama öldüren kişinin mümin bir köle azat etmesi gerekir."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Atâ b. es-Sâib vasıtasıyla Ebû İyâd'dan bildirir: Bazen kişi gelip Müslüman olduktan sonra müşrik olan kavmine geri döner ve içlerinde yaşardı. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdiği birlikler de bunlarla savaşır, içlerinden Müslüman olanlar da ölürdü. Bu konuda Yüce Allah:
“...Eğer o mümin, size düşman bir topluluktan ise mümin bir köleyi azad etmek gerekir..." âyetini indirdi. Bu şekilde öldürülen kişi için de diyet ödemek gerekmez.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî'nin Sünen'de Atâ b. es-Sâib vasıtasıyla Ebû Yahyâ'dan bildirdiğine göre ibn Abbâs:
“...Eğer o mümin, size düşman bir topluluktan ise..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bazen kişi Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip Müslüman olur ve müşrik olan kavmine geri döner içlerinde yaşardı. Müslüman birlikler de o kavme bir saldırı durumunda böyle kişilerden hatayla öldürdükleri de olurdu. Bu şekilde öldürülenler için bir köle azat edilirdi." "...Şayet aranızda anlaşma olan bir millettense..."âyetini açıklarken de şöyle demiştir:
“Bazen mümin kişi Müslümanlarla anlaşması olan bir kavimden ve içlerinde yaşıyor olabilir. Böylesi bir kişiyi hatayla ödüren müslümanın diyet vermesi ve bir köle azat etmesi gerekir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Eğer o mümin, size düşman bir topluluktan ise mümin bir köleyi azad etmek gerekir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Mirdâs b. Amr hakkında nazil olmuştur. Kendisi Müslüman olmuştu; ancak kavmi Müslümanlarla savaşta olan kafir bir topluluktu. Usâme b. Zeyd de Mirdâs'ı hatayla öldürmüştü. Harp ehlinden oldukları için diyet verilmemiş sadece köle azat edilmiştir."
İbnu'l-Münzir'in Cerîr b. Abdillah el-Becelî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müşriklerle ikamet eden kişiden zimmet de kalkar" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Şa'bî:
“...Şayet aranızda anlaşma olan bir millettense..." âyetini açıklarken:
“Bu kişi Müslümanlarla aralarında anlaşma bulunan bir topluluktan olan, ancak mümin olmayan kişidir" demiştir.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Câbir b. Zeyd:
“...Şayet aranızda anlaşma olan bir millettense..." âyetini açıklarken:
“Söz konusu kişi, mümin olan kişidir" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Şayet aranızda anlaşma olan bir millettense..." âyetini açıklarken:
“Bu kişi Müslümanlarla anlaşmalı bir topluluktan olan mümin biridir" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik:
“...Şayet aranızda anlaşma olan bir millettense..." âyetini açıklarken:
“Söz konusu kişi kafir olan kişidir" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin İkrime vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Şayet aranızda misak bulunan bir millettense..." âyetini açıklarken:
“Misak'tan kasıt anlaşmadır" demiştir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Şihâb:
“...Şayet aranızda anlaşma olan bir millettense, ailesine diyet ödemek ve mümin bir köleyi azat etmek gerekir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bize bildirilene göre önceleri anlaşmalı olan kişinin diyeti, Müslüman olan kişinin diyeti kadardı. Ancak daha sonra bu uygulama kaldırıldı ve anlaşmalı olanın diyeti, Müslüman olan kişinin diyetini yarısı kadar oldu. Yüce Allah öldürülen anlaşmalı kişinin diyetinin ailesine teslim edilmesini ve diyetin yanında mümin bir köle azat edilmesini emretti."
Ebû Dâvud, Amr b. Şuayb'dan, o babasından, o da dedesinden naklen bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında müslümanın diyeti, sekiz yüz dinar veya sekiz bin dirhemdi. Ehli Kitap'tan olan birinin diyeti de Müslüman birinin diyetinin yarısı kadardı. Hazret-iÖmer halife olana kadar da diyette uygulama bu şekildeydi. Ömer halife olduğu zaman verdiği bir hutbede:
“Develerin fiyatı arttı" dedi ve altını bulunanların diyeti bin dinar, gümüşü olanların diyeti oniki bin dirhem, sığırı olanların diyeti iki yüz sığır, koyunu olanların diyeti ikibin koyun ve giysisi olanların da diyeti iki yüz giysi olarak vermelerini takdir etti. Zimmilerin diyetinde ise herhangi bir yükseltme yapmadı ve öyle bıraktı.
İbn Ebî Şeybe, Nesâî ve Hâkim'in Ebû Bekre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cennetin kokusu yüz yıllık bir mesafeden dahi duyulur. Yüce Allah, Müslümanlarla anlaşması bulunan bir cana kıyan kişiye hem Cenneti, hem de Cennetin kokusunu haram eder,"
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, İbn Mâce ve Hâkim'in Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zimmilerden birini öldüren kişi Cennetin kokusunu dahi alamaz. Cennetin kokusu da kırk yıllık bir mesafeden duyulur" buyurmuştur.
Tirmizî ve Hâkim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Bilin ki Allah'ın ve Resülünün güvence verdiği zimmilerden birini öldüren kişi Allah'ın sözünü bozmuş olur ve Cennetin kokusunu dahi alamaz. Cennetin kokusu da yetmiş yıllık bir mesafeden duyulur" buyurmuştur.
Şâfiî, Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in Saîd b. el-Müseyyeb'ten bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb:
“Ehli kitaptan olan birinin diyeti kırk bin dirhemdir. Mecusi olan kişinin diyeti ise sekiz yüz dirhemdir" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbrâhîm(-i Nehaî):
“Hatayla öldürme, birini kastederken başkasını öldürmektir" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Bunları bulamayan kimsenin iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Mümin birini hatayla öldüren kişi, köle azat etme imkanı yoksa iki ay peş peşe oruç tutar. Bu âyet de hata ile birini öldüren Ayyâş b. Ebî Rabîa hakkında nazil olmuştur."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Bunları bulamayan kimsenin iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır..." âyetini açıklarken:
“Köle azat etme imkanı olmayan kişi, iki ay peş peşe oruç tutar" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“...Bunları bulamayan kimsenin iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır..." âyetini açıklarken:
“Köle azat etme imkanı olmayan kişi bu şekilde oruç tutar. Ancak diyet hiçbir durumda ortadan kalkmaz ve her halükârda ödenmesi gerekir" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mesrûk'a, "...Bunları bulamayan kimsenin iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır..."' buyruğunda bahsedilen orucun sadece köle azat etme imkanı olmayan kişi için mi, yoksa hem köle azat etme, hem de diyet ödeme imkanı olmayan kişi için mi olduğu sorulunca:
“Âyette bahsedilen imkansızlıktan kasıt, hem köle azat etme, hem de diyettir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid'e, "...Bunları bulamayan kimsenin iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır..."' buyruğundaki oruç konusu sorulunca şöyle demiştir:
“Kişi bu orucu iki ay boyunca ara vermeden ve orucu bozmadan tutar. Şâyet hastalık veya herhangi bir özür olmadan bu süre içinde orucunu bozarsa iki ayı yeni baştan tutar. Ancak hastalık veya başka bir özür dolayısıyla orucunu bozmak zorunda kalırsa hastalığı veya özrü bittiği zaman kalan günleri tutar. Bu iki ayı tutmadan ölen kişi için de her birine bir müd tahıl yiyecek vermek üzere altmış yoksul doyurulur."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Bunları bulamayan kimsenin iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır..." âyetini açıklarken:
“Hatayla birini öldüren kişi için Yüce Allah'ın ağırlaştırılmış bir şekilde verdiği cezadır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Bu, tövbenin Allah tarafından kabulü için bir vesiledir. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Hatayla öldürmeye karşılık keffâret ve diyet uygulaması Yüce Allah'ın, bu ümmetin bu yöndeki günahlarının bağışlanmasına bir vesiledir. Arap müşriklerle anlaşma yapma da:
“Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün..." âyetiyle neshedilmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Farklı dinlerden olanlar birbirlerine mirasçı olamaz" buyurmuştur.
93. Âyetin Tefsiri
"Kim bîr mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lanetlemiş ve büyük azab hazırlamıştır."
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc vasıtasıyla İkrime'den bildirir:
“Ensâr'dan bir adam Mikyâs b. Dubâbe'nin kardeşini öldürünce Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mikyâs'a diyet verdi ve Mikyâs bunu kabul etti. Ancak sonradan kardeşinin katiline saldırıp onu öldürdü."
İbn Cüreyc der ki: Başkası ise bunu rivâyet ederken şöyle der:
“Ensâr'dan bir adam Mikyâs'ın kardeşini öldürünce Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Neccâr oğullarını diyeti ödemekle yükümlü tuttu. Daha sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mikyâs ile Fihr oğullarından bir adamı bir iş için gönderdi. Yolda giderken de güçlü biri olan Mikyâs, Fihr oğullarından olan o adamı yere çaldı. Başını da iki taş arasında ezdi. Sonrasında da şöyle söylenmeye başladı:
"Kardeşime karşı Fihr oğullarından olan adamı öldürdüm
Diyetini de Neccâr oğullardan Fâri'li efendilere ödettim. "
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) durumdan haberdar olunca:
“Sanırım başka bir şey olmuştur da onu öldürmüştür. Yoksa kasıtlı bir şekilde onu öldürmüşse ne Haram bölgesinde ne de dışında, ne savaşta ne de barışta ona güven yoktur!" buyurdu. Mekke'nin fethi sırasında da öldürüldü." İbn Cüreyc der ki:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lanetlemiş ve büyük azab hazırlamıştır'" âyeti de onun hakkında nazil olmuştur.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Mikyâs b. Dubâbe el-Kinânî hakkında nazil olmuştur. Mikyâs,
Medine'deyken kardeşi Hişâm b. Dubâbe ile birlikte Müslüman oldu. Bir gün Mikyâs kardeşi Hâşim'i Ensâr'dan olan Neccâr oğullarında ölü olarak bulunca Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip durumu bildirdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kureyş'ten Fihr oğullarından bir adamı Mikyâs ile birlikte evleri Kubâ'da bulunan Neccâr oğullarına gönderdi ve:
“Katilin kim olduğunu biliyorsanız onu Mikyâs'a teslim edin. Kim olduğunu bilmiyorsanız da ona diyeti ödeyin" emrini verdi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) elçisi Neccâr oğullarına gelip emri iletince:
“Allah ve Resûlünün emrini işittik ve itaat ediyoruz. Ancak vallahi katilin kim olduğunu bilmiyoruz. Onun için diyet vereceğiz" dediler. Sonrasında Mikyâs'a kardeşinin diyeti olarak yüz deve verdiler. Mikyâs ile Fihr oğullarından olan adam Kubâ'dan Medine'ye dönüşe geçtiklerinde Mikyâs, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) elçisi Fihr oğullarından olan adama saldırıp öldürdü. İslam dininden de çıktı. Diyet olarak aldığı develerden birine bindi, diğerlerini de önüne katıp Mekke'ye doğru yola koyuldu. Giderken de şöyle bir şiir okuyordu:
"Kardeşime karşı Fihr oğullarından olan adamı öldürdüm
Diyetini de Neccâr oğullardan Fâri li efendilere ödettim
Bu şekilde intikamımı alıp rahatladım
Eskiden olduğu gibi de putperestliğe dönüyorum. "
Haksız yere cana kıyması, diyeti alması, İslam dininden çıkması ve kafir olarak Mekke'ye dönmesi üzerine de hakkında:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir..." âyeti nazil oldu.
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Kelbî vasıtasıyla Ebû Sâlih'ten, o da İbn Abbâs'tan aynısını zikreder.
Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Cerîr ve Taberânî, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: Müminin öldürülmesi konusunda Küfe ahalisi ihtilafa düştüler. Ben de kalkıp İbn Abbâs'a gittim ve bu konuyu sordum. İbn Abbâs şöyle dedi:
“Bu konuda nazil olan son âyet:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir..." âyetidir. Bunu nesheden başka bir âyet de inmiş değildir."
Saîd b. Mansûr, Ahmed, Abd b. Humeyd, İbn Mâce, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Nehhâs, Nâsih'de ve Taberânî, Sâlim b. Ebi'I- Ca'd'dan bildirir: Adamın biri İbn Abbâs'a geldi ve:
“Birini kasıtlı bir şekilde öldüren kişi hakkında ne dersin?" diye sordu. İbn Abbâs şu karşılığı verdi:
“Yüce Allah: «Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lanetlemiş ve büyük azab hazırlamıştır» buyurur. Bu âyet son nazil olan âyetlerdendir ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edene kadar bunu nesheden bir âyet inmiş değildir." Adam:
“Peki, birini kasten öldüren kişi tövbe edip salih amel işlese ve doğru yoldan ayrılmazsa?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:
“Neye tövbe edecek ki? Zira Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim:
“Birini kasıtlı bir şekilde öldüren kişi annesiz kala! Kıyamet gününde bu şekilde öldürülen kişi katilini sağ veya sol tarafına almış, kesik başı sağ veya sol elinde, boyun damarlarının kanları Arş'a doğru fışkırır bir şekilde çıkar ve: «Rabbim! Bu kuluna sor, beni neden öldürdü?» der,"
Tirmizî'nin Amr b. Dînar vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde öldürülen kişi, kendisini öldüren kişinin perçemi ve başından tutmuş, kesilen boyun damarlarının kanları da fışkırır bir şekilde huzura çıkar. Katilini Arş'a kadar yaklaştırır ve: «Rabbim! Bu adam beni öldürdü» der."
Amr b. Dînar der ki: İbn Abbâs'a birini kasıtlı bir şekilde öldüren kişinin tövbe etmesi konusu sorulunca:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lanetlemiş ve büyük azab hazırlamıştır" âyetini okudu ve:
“Bu âyet neshedilmemiş ve hükmü değişmemiştir. Bu durumda nasıl tövbe etsin?" dedi.
Abd b. Humeyd, Buhârî ve İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: Abdurrahman b. Ebzâ bana:
“İbn Abbâs'a:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir..."- âyetini sor" dedi. Sorduğumda İbn Abbâs:
“Bu âyeti nesheden başka bir âyet yoktur" karşılığını verdi. "Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah'ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar" âyeti hakkında da:
“Bu âyet müşrikler hakkında nazil olmuştur" dedi.
Abd b. Humeyd, Buhârî, İbn Cerîr, Hâkim ve İbn Merdûye, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: Abdurrahman b. Ebzâ, "Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir..." âyeti ile "Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah'ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar" âyetini İbn Abbâs'a sormamı istedi. Sorduğumda İbn Abbâs şöyle dedi:
“Kişi Müslüman olup da dinin emir ve yasaklarını öğrendikten sonra kasıtlı bir şekilde mümin cana kıyarsa onun cezası Cehennemdir ve bunun tövbesi de yoktur. Furkân Sûresi'ndeki âyet ise Mekke müşrikleri hakkında nazil oldu. Zira Mekke müşrikleri Allah'a ortaklar koşmuş, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymış ve her türlü çirkin işleri yapmışlardı. "Bütün bunları yaptıktan sonra Müslüman olmamızın bize ne faydası dokunacak?" demeleri üzerine:
“Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir" âyeti nazil oldu. Bu da müşrikler hakkındadır."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Şehr b. Havşeb'ten bildirir: İbn Abbâs'ın şöyle dediğini işittim:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir...'" âyeti, "Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir" âyetinden bir yıl sonra nazil oldu.
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir..." âyeti, "Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah'ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar... Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir" âyetlerinden sekiz yıl sonra nazil oldu.
İbn Cerîr, Nehhâs ve Taberânî, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: İbn Abbâs'a:
“Mümin birini kasten öldüren kişi için tövbe var mı?" diye sorduğumda:
“Hayır, yok" dedi. Ona, "Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah'ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar" âyetini okuduğumda ise şöyle dedi:
“Bu âyet Mekkî bir âyettir ve Medenî bir âyet olan:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir..." âyetiyle neshedilmiştir."
Abdurrezzâk ve İbn Cerîr, Zeyd b. Sâbit'ten bildirir: Tehdit içeren:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir..."âyeti, kolaylık gösteren:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar...'" âyetinden altı ay sonra nazil oldu.
Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Zeyd b. Sâbit'ten bildirir: Tehdit içeren:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir..." âyeti, kolaylık gösteren:
“Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah'ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar" âyetinden altı ay sonra nazil oldu.
Ebû Dâvud, İbn Cerîr, Nehhâs, Taberânî, İbn Merdûye ve Beyhakî, Zeyd b. Sâbit'ten bildirir:
“Nisâ Sûresi'ndeki âyet, Furkân Sûresi'ndeki âyetten altı ay sonra nazil oldu."
Taberânî ve İbn Merdûye, Zeyd b. Sâbit'ten bildirir:
“Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah'ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar" âyeti nazil olduğu zaman hoşgörülü ve yumuşak yaklaşımından dolayı hepimiz şaşırdık. Ancak yedi ay sonra:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir..." âyeti nazil oldu.
Abdurrezzâk, Dahhâk'tan bildirir:
“İnme zamanı bakımından Nisâ Sûresi'ndeki âyet ile Furkân Sûresi'ndeki âyet arasında sekiz yıl vardır."
Semmûyeh, Fevâid'de Zeyd b. Sâbit'ten bildirir: Nisâ Sûresi'ndeki âyet, "Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar..." âyetinden dört ay sonra nazil oldu.
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildirir: En büyük günahlar, Allah'a şirk koşmak ve Allah'ın haram kıldığı cana kıymaktır. Çünkü Yüce Allah:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lanetlemiş ve büyük azab hazırlamıştır" buyurur.
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Şirk ve cana kıyma konusu kurtuluşu olmayan, çıkış yolu bilinmeyen iki konudur."
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir..." âyetini açıklarken:
“Muhkem bir âyettir ve başka âyetler bunu daha da pekiştirmektedir" demiştir.
Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir, Kurdum'den bildirir: Ebû Hureyre, İbn Abbâs ve İbn Ömer'e mümin birini kasden öldüren kişinin durumu sorulunca:
“Böylesi bir kişi ölümden kaçabilir mi? Kaçmak için yerde bir gedik açabilir veya semaya bir merdiven dayayabilir mi? Veya öldürdüğü kişiyi geri diriltebilir mi?" karşılığını verdiler.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, Saîd b. Mîna'dan bildirir: Ebû Hureyre'nin yanında otururken adamın biri geldi ve ona:
“Mümin birini öldüren kişi için tövbe var mı?" diye sordu. Ebû Hureyre:
“Hayır, yoktur! Vallahi bu kişi, deve iğne deliğinden geçmedikçe Cennete de giremez" dedi.
İbnu'l-Münzir'in Ebû Rezîn vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Kurtuluşu, çıkış yolu kapalı kalan bir konudur ve bunu yapan kişi için tövbenin varlığı bilinmemektedir" demiştir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Mümin birini öldüren kişi için tövbe yoktur ve bu âyet neshedilmemiştir" demiştir.
Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir, Saîd b. Mîna'dan bildirir: Bir arkadaşım ile çarşı esnafından birinin arasında bir konuda çekişme vardı. Arkadaşım eline aldığı bir sandalye ile esnafa vurdu ve onu öldürdü. Ancak daha sonra buna pişman oldu ve:
“Malımı dağıtacak ve kendimi Allah yoluna adayacağım!" dedi. Ona:
“Kalk İbn Ömer'e gidip senin için tövbenin olup olmadığını soralım" dedim. Birlikte İbn Ömer'e gidip yanına girdik. Ona durumu olduğu şekilde anlattım ve:
“Sence arkadaşım için tövbe imkanı var mı?" diye sordum. İbn Ömer:
“Off! Ye, iç sonra yanımdan kalk git!" karşılığını verdi. Ona:
“Ama onu kasten öldürmediğini söylüyor" dediğimde:
“Yalan söylüyor! Biriniz eline aldığı bir sopa ile Müslüman birinin kafasına vurur ve:
“Onu öldürmek istemedim!" der. Yalan söylüyor! Off! Dilediğin kadar ye ve iç sonra da yanımdam kalk git!" karşılığını verdi. Yanından kalkana kadar da bize başka bir şey demedi.
Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Mümini öldürmede kişinin tövbe kapısı kapalı olur" demiştir.
Buhârî'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişi haram olan bir cana kıymadıktan sonra dini konusunda kendisini bir rahatlık içinde bulacaktır" buyurmuştur.
Ahmed, Nesâî ve İbnu'l-Münzir'in Muâviye'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişinin kafir olarak ölmesi veya bir mümini kasden öldürmesi hariç Yüce Allah'ın bütün günahları bağışlaması umulur" buyurmuştur.
İbnu'l-Münzir'in Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişinin müşrik biri olarak ölmesi veya bir mümini kasden öldürmesi hariç Yüce Allah'ın bütün günahlarını bağışlaması umulur" buyurmuştur.
İbnu'l-Münzir'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yarım kelimeyle bile olsa bir müminin öldürülmesine yardımcı olan kişi kıyamet günü alnında: «Allah'ın rahmetinden ümit kesmiştir» yazılı bir şekilde huzura çıkar" buyurmuştur.
İbn Adiy ve Beyhakî'nin Şuab'da İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yarım kelimeyle bile olsa bir müslümanın öldürülmesine yardımcı olan kişinin kıyamet günü alnına: «Allah'ın rahmetinden ümit kesmiştir» yazılır" buyurmuştur.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ebû Avn:
“Kur'ân'da cezası "sonsuz" ifadesiyle zikredilen suçların tövbesi yoktur" demiştir.
Abd b. Humeyd'in Hasan (-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Rabbimle, mümin birini öldüren kişiye tövbe kapısını açık bırakması için çok konuştum, ama kabul etmedi" buyurmuştur.
İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Ebû'l Kâsım b. Bişrân, Amâlî'de zayıf bir senedle Ebû Hureyre'den bildirir:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir..." âyeti hakkında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah cezalandırırsa bunu yapan kişinin cezası budur" buyurdu.
İbn Ebî Hâtim, Dahhâk'tan bildirir: İbn Abbâs:
“Böylesi bir şeyi yapan kişiyi Yüce Allah cezalandıracaksa cezası Cehennemdir. Bu da kafir için değil mümin içindir. Zira Yüce Allah mümini dilerse bağışlar, dilerse de cezalandırır" derdi.
İbnu'l-Münzir'in Âsim b. Ebi'n-Nücûd'dan bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir..." âyetini açıklarken:
“Böyle bir şeyi yapanın cezası budur. Ancak Yüce Allah dilerse bağışlar, dilerse de cezalandırır" demiştir.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin el- Ba's'da bildirdiğine göre Ebû Miclez:
“...Cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir..." âyetini açıklarken:
“Böyle bir şeyi yapanın cezası budur. Ancak Yüce Allah onu bağışlamayı dilerse affedip bağışlar" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Avn b. Abdillah:
“...Cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir..." âyetini açıklarken:
“Yüce Allah cezalandırırsa bunu yapan kişinin cezası budur" demiştir.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Ebû Salih'ten benzerini zikreder.
İbnu'l-Münzir, İsmail b. Sevbân'dan bildirir: Büyük salgın hastalığın başgösterdiği zamanda büyük mescitte oturuyordum. Mescitte bulunanların şöyle dediklerini işittim:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lanetlemiş ve büyük azab hazırlamıştır" âyeti nazil olduğu zaman Mühacir ile Ensâr:
“Bunu yapan kişiye Cehennem ateşi vacip olur" dediler. Ancak:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar..." âyeti nazil olunca, Mühacir ile Ensâr:
“Yüce Allah böylesi bir şeyi yapan kişi konusunda dilediğini yapar" demeye başladılar." Bunları duyunca da bir şey demedim.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, el-Ba's'da Hişâm b. Hassân'dan bildirir: Muhammed b. Sîrîn'in yanındaydık. Adamın biri bir konuda:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lanetlemiş ve büyük azab hazırlamıştır"' âyetini okuyunca Muhammed ona kızdı ve: Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar..."' âyetine ne dersin? Kalk yanımdan! Dışarı çık!" dedi. Bunun üzerine adam dışarıya çıkarıldı.
Beyhakî, el-Ba's'da Kureyş b. Enes'den bildirir: Amr b. Ubeyd:
“Kıyamet günü Yüce Allah'ın huzuruna çıkarıldığımda bana:
“Neden katil kişinin Cehennemlik olduğunu söyledin?" diye soracak, ben de:
“Bunu sen dedin" karşılığını vereceğim" dedi ve:
“Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lanetlemiş ve büyük azab hazırlamıştır" âyetini okudu. Evde bulunların en küçüğü de bendim. Ona:
“Peki, Yüce Allah sana:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar..." buyurdum. Katil birini bağışlamak istemeyeceğimi nereden biliyorsun?" derse ne yapacaksın?" diye sorduğumda bana cevap veremedi.
Abd b. Humeyd, Ebû İshâk'tan bildirir: Adamın biri Ömer'e geldi ve:
“Mümini öldüren biri için tövbe var mı?" dedi. Ömer:
“Evet, var" karşılığını verdi ve:
“Hâ Mîm. Bu kitabın indirilmesi, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen, günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı ağır olan, lütuf sahibi Allah tarafındandır..." âyetlerini okudu.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, mümin birini öldüren kişi hakkında:
“Pişman olduktan sonra tövbe edebileceği söylenirdi" demiştir.
Abd b. Humeyd, İkrime'den bunun aynısını zikreder.
Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Sünen'de Kurdum'den bildirir: Adamın biri İbn Abbâs'a geldi ve:
“Su havuzumu doldurdum ve develerimin gelip içmesini bekledim. Ancak sabah uyandığımda bir adamın devesini o havuzdan suladığını gördüm. Deve içerken de havuz delindi ve içindeki su akıp gitti. Ben de o öfkeyle kalkıp kılıcımla adamı öldürdüm" dedi. İbn Abbâs:
“Senin durumun âyette belirtilen kişinin durumu gibi değildir" dedi ve tövbe etmesini söyledi.
Ravi Süfyân der ki: Âlimlere bu yönde bir soru sorulduğu zaman böylesi bir kişinin tövbesinin olmayacağını söylerlerdi. Ancak böylesi bir musibete maruz kalan kişiye de:
“Tövbe et!" derlerdi.
Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Abdullah b. Câfer:
“Öldürmenin keffâreti öldürülmektir" demiştir.
Abd b. Humeyd ve Nehhâs, Sa'd b. Ubeyde'den bildirir: İbn Abbâs mümin birinin öldüren kişi için tövbenin olacağını söylerdi. Bir defasında adamın biri geldi ve ona:
“Mümin birini öldüren kişiye tövbe var mıdır?" diye sordu. İbn Abbâs:
“Yoktur! Bu kişinin yeri Cehennemdir" karşılığını verdi. Adam gittikten sonra yanında oturanlar:
“Sen bu konuda bize bu şekilde fetva vermezdin. Mümin birini öldüren kişinin kabul görebilecek tövbesinin olduğunu söylerdin" dediklerinde, İbn Abbâs:
“Bu adamın çabuk öfkelenen biri olduğunu ve birini öldürmek istediğini düşünüyorum" karşılığını verdi. Adamın peşinden gidip baktıklarında gerçekten de öyle olduğunu gördüler.
Nehhâs, Nâfi' veya Sâlim'den bildirir: Adamın biri Abdullah b. Ömer'e:
“Birini kasten öldüren kişi hakkında ne dersin?" diye sorunca, Abdullah:
“Sen mi öldürdün?" dedi. Adam:
“Evet!" karşılığını verince, Abdullah:
“Allah'a tövbe et ki tövbeni kabul etsin" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:
“Katilin, kısas olarak öldürülmedikçe veya affedilmedikçe veya diyeti ödemedikçe tövbesi yoktur" demiştir.
Abd b. Humeyd, Süfyân'dan bildirir:
“Bize ulaşana göre birini kasten öldüren kişinin keffâreti ya kısas olarak öldürülmesi ya da maktülün velileri tarafından affedilmesi veya diyeti ödemesidir. Bunlardan birinin olması halinde keffâreti olmasını umarız. Sonrasında Yüce Allah'tan bağışlanma diler. Ancak bunlardan birinin olmaması halinde artık Allah'ın takdirine kalmıştır. Yüce Allah dilerse onu bağışlar dilerse bağışlamaz."
Süfyân der ki:
“Bunun için birini öldürmeyen biri gelip de bu konuyu sana sorduğu zaman fetvayı sıkı tut ve ruhsat verme ki bunu kullanmasın. Ancak birini öldüren biri gelip bu konuyu sorduğu zaman onu ümitsizliğe sevketme ve bunu ona bildir. Belki tövbe eder."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Şirkten tövbe etmem benim için mümin birini öldürmekten dolayı tövbe etmemden daha iyidir" demiştir.
Ahmed'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah'ın huzuruna şirk koşmadan, karşılığını Allah'tan bekleyerek, gönül hoşluğuyla malının zekatını vermiş ve verilen emirleri dinleyip itaat etmiş olarak çıkan kişi Cennete girer. Beş şeyin de keffâreti yoktur. Bunlar Allah'a şirk koşma, haksız yere cana kıyma, mümine iftira atma, savaş alanından kaçma ve bir malı haksız bir şekilde elde etmek için yalan yere yemin etmedir. "
İbn Ebî Şeybe, Ebû Hureyre'den bildirir:
“Kişi kıyamet gününde bin defa öldürülür."
Ebû Zür'a:
“Bu, dünyada birini öldürmesine karşılıktır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kıyamet gününde insanlar arasında hükmü verilecek ilk davalar kan davalarıdır" buyurmuştur.
İbnu'l-Münzir'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Vallahi dünya ve içindekiler Müslüman birinin haksız yere öldürülmesinden daha değersizdir" buyurmuştur.
Nesâî ve Nehhâs'ın Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah'ın katında dünyanın yok olup gitmesi, Müslüman birinin öldürülmesinden daha değersizdir" buyurmuştur.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Amr:
“Müminin öldürülmesi, Allah katında dünyanın yok olup gitmesinden daha büyüktür" demiştir.
Beyhakî'nin Şuab'da İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Nefsim elinde olana yemin olsun ki Müminin öldürülmesi, Allah katında dünyanın yok olup gitmesinden daha büyüktür" buyurmuştur.
İbn Adiy ve Beyhakî'nin Şuab'da Büreyde'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müminin öldürülmesi, Allah katında dünyanın yok olup gitmesinden daha büyüktür" buyurmuştur.
Saîd b. Mansûr ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Abdullah b. Mes'ûd'dan bildirir:
“Kişi ellerini kana bulamadığı müddetçe dini konusunda bir genişlik içinde olacaktır. Ancak elleri haram olan kana bulaştığı zaman utanma duygusu çekilip alınır."
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde kişi birinin elinden tutmuş bir şekilde huzura çıkar ve: «Rabbim! Bu kişi beni öldürdü» der. Yüce Allah:
“Onu neden öldürdün?" diye sorunca, öldüren kişi: «İzzet sadece senin olsun diye öldürdüm» der. Bunun üzerine Yüce Allah: «Zaten izzet sadece benimdir» buyurur. Yine kişi birinin elinden tutmuş bir şekilde huzura çıkar ve: «Rabbim! Bu kişi beni öldürdü» der. Yüce Allah: «Onu neden öldürdün?» diye sorunca, öldüren kişi: «İzzet filan kişinin olsun diye öldürdüm» der. Bunun üzerine Yüce Allah: «Ancak izzet onun olamayacaktır! Şimdi günahını yüklen!» buyurur. "
İbn Ebî Şeybe de bunu Amr b. Şurahbîl'den mevkûf (sahabi sözü) olarak zikreder.
Beyhakî, Ebu'd-Derdâ'dan bildirir: Kıyamet gününde öldürülen kişi bir yerde oturur. Kendisini öldüren kişi oradan geçtiği zaman onu yakalayıp Yüce Allah'ın huzuruna götürür ve:
“Rabbim! Buna sor, beni neden öldürmüş" der. Yüce Allah adama:
“Onu neden öldürdün?" diye sorunca, adam:
“Filan kişi onu öldürmemi söyledi" der. Bunun üzerine hem kendisi, hem de öldürme emrini veren kişi azaba maruz kalır.
İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin Ebû Saîd ile Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şayet tüm gök ahalisi ile yer ahalisi bir müminin öldürülmesi olayına karışacak olsa Yüce Allah tümünü yüzüstü Cehennem ateşine atar" buyurmuştur.
İbn Adiy, Beyhakî, Şuab'da ve İsbehânî, et-Terğîb'de Berâ b. Âzib'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah'ın yanında dünyanın yok olup gitmesi, Mümin birinin öldürülmesinden daha değersizdir. Şayet tüm göklerin ahalisi ile yer ahalisi bir müminin öldürülmesi olayına karışacak olsa Yüce Allah tümünü Cehhenneme atar. "
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da İbn Abbâs'tan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında Medine'de birisi öldürüldü ve katili bilinemedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) minbere çıktı ve şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Ben aranızdayken biri öldürüldü ve öldüren kişiyi de bilmiyoruz. Bilin ki tüm gök ahalisi ile yer ahalisi birinin öldürülmesine karışacak olsa, bu konuda emrettiği şeyi yerine getirmedikçe Yüce Allah hepsini de cezalandırır. "
Abdurrezzâk ve Beyhakî'nin Cündüb el-Becelî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kişi elinden geldiği kadar Cennete girmesine engel olacak, bir avuçluk da olsa Müslüman birinin kanını akıtmamaya çalışmalıdır. Zira kıyamet gününde Cennet kapılarından hangisine gelse akıttığı bu kan kapıyla arasına girecektir."
İsbehânî'nin Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müslüman kişi haram olan kanı akıtmadığı sürece ameli ve itaatiyle huzur içinde olacaktır. Ancak böylesi bir kanı akıttığı zaman kendini helak etmiş demektir" buyurmuştur.
İsbehânî'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Tüm insanlar ve cinler bir müminin öldürülmesine karışacak olsa Yüce Allah hepsini yüzüstü Cehenneme atar. Yüce Allah öldürene de, öldürme emrini verene de Cenneti haram etmiştir" buyurmuştur.
Beyhakî'nin Şuabu'l-îman' da ashâbdan birinden bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cehennem ateşi yetmiş bölüme ayrıldı. Bunlardan altmış dokuzu öldürmeyi emredene, biri de öldürenedir" buyurmuştur.
Beyhakî, Muhammed b. Aclân'dan bildirir: İskenderiye'de iken bir adamın vefatına şahit oldum. Tanıdığımız insanlar içinde Allah'tan en çok korkan ve huşû sahibi olan biriydi. Ona telkinlerde bulunuyor, o da bize karşılık veriyordu. "Sübhanallah, Elhamdülillah, de" şeklinde telkinlerde bulunduğumuzda bunu yapıyor, ancak "Lâ ilâhe illallah" demesini istediğimizde kabul etmiyordu. Ona:
“Tanıdığımız insanlar içinde Allah'tan en çok korkan ve huşû sahibi olan kişi sensin. Sana "Sübhanallah, Elhamdülillah, de" şeklinde telkinlerde bulunduğumuzda bunu yapıyor ancak "Lâ ilâhe illallah" demeni istediğimizde neden demiyorsun?" diye sorduğumuzda:
“Onunla aramda bir engel olduğu için diyemiyorum. Zira gençken birini öldürmüştüm" karşılığını verdi.
İbn Mâce, İbn Merdûye ve Beyhakî, Ukbe b. Âmir'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişi şirk koşmadan ve haram kılınan bir kana bulaşmadan Allah'ın huzuruna çıktığı zaman Cennetin dilediği kapısından içeriye girer" buyurduğunu işittim.
Beyhakî, Zührî'nin kardeşi Abdullah b. Müslim'den bildirir: Medinelilerden birkaç kişiyle Sâlim b. Abdillah'ın yanında otururken adamın biri:
“Vali az önce birini kırbaçlayarak öldürdü" dedi. Bunun üzerine Sâlim:
“Yüce Allah, kafir birini dahi öldürdü diye Mûsa'yı (aleyhisselam) kınamıştı" karşılığını verdi.
Beyhakî, Şehr b. Havşeb'ten bildirir: Bedevinin biri Ebû Zer'e geldi ve:
“Hacılardan birini haksız yere öldürdüm. Bunun vebalinden kurtulma yolum var mı?" dedi. Ebû Zer, bedeviye:
“Yazık sana! Annen baban sağ mı?" diye sorunca, bedevi:" Hayır!" dedi. Ebû Zer:
“Anne babandan biri sağ mı?" diye sorunca, bedevi:
“Hayır!" karşılığını verdi. Ebû Zer:
“Şâyet anne baban veya ikisinden biri hayatta olsaydı belki bir çıkış yolun olabilirdi, ancak şu durumda kurtulman için üç şeyi yapmandan başka bir şey göremiyorum" dedi. Bedevi:
“Bunlar nedir?" deyince, Ebû Zer:
“Onu öldürdüğün gibi geri diriltebilir misin?" diye sordu. Bedevi:
“Vallahi yapamam" dedi. Ebû Zer:
“Peki ölümden kaçabilir misin?" diye sorunca, bedevi:
“Vallahi kaçamam, zira herkes mutlaka ölecektir. Peki, üçüncüsü ne?" dedi. Ebû Zer:
“Kaçmak için yeri delebilir veya göğe merdiven dayayabilir misin?" diye sorunca, bedevi feryat figan ederek kalktı ve oradan ayrıldı. Giderken onunla karşılaşan Ebû Hureyre neyi olduğunu sordu. Bedevi durumu anlatınca, Ebû Hureyre ona:
“Yazık sana! Anne baban sağ mı?" diye sordu. Bedevi:
“Hayır!" karşılığını verince, Ebû Hureyre:
“Şâyet hayatta olsalardı senin için belki bir çıkış yolu olurdu.
Ancak Allah yolunda cihada çık ve şehit olmaya bak. Bu şekilde bağışlanman umulur" dedi.
94. Âyetin Tefsiri
"Ey İman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekil araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, «Sen mümin değilsin» demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce sız de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır."
Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, Buhârî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Müslümanlardan bir topluluk yanında koyun sürüsü bulunan bir adama yetiştiler. Adam onlara:
“es-Selâmü aleyküm" dedi ancak onu öldürüp yanındaki koyunları aldılar. Bunun üzerine:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, "Sen mümin değilsin" demeyin..." âyeti nazil oldu. Burada geçici menfaatten kasıt, adamdan aldıkları koyunlardır.
Ravi der ki: İbn Abbâs âyetteki "Selam" anlamındaki ifadeyi: (.....) lafzıyla okudu.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildirir: Süleym oğullarından bir adam koyun sürüsünü güderken Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bir grupla karşılaştı. Onlara selam verdi, ancak onlar:
“Bizden korunmak için selam verdi" dediler ve adama saldırıp öldürdüler.
Koyunlarını da alıp Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdiler. Bunun üzerine:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, «Sen mümin değilsin» demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır"' âyeti nazil oldu.
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Harâitî, Mekârimu'l-Ahlâk'ta, Taberânî, Ebû Nuaym, Delâil'de ve Beyhakî, Delâil'de Abdullah b. Ebî Hadred el-Eslemî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizi müfreze olarak İdam'a gönderdi. Müfrezenin içinde Ebû Katâde Hâris b. Rib'îve Muhallim b. Cessâme b. Kays el-Leysîde vardı. İdam denilen bölgenin düzlüğüne vardığımızda Âmir b. Adbat el-Eşcaî'yle karşılaştık. Âmir devesine binmiş, yanında az bir eşyası, bir de yağ tulumu vardı. Yanımıza ulaştığında Müslümanlar gibi bize selam verdi. Bize bu şekilde selam verince ona dokunmadık. Ancak Muhallim b. Cessâme aralarında bulunan bir şeyden dolayı ona saldırıp öldürdü. Öldürdükten sonra da devesi ile eşyalarını aldı. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geri dönüp olanları anlattığımızda, hakkımızda:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, «Sen mümin değilsin» demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır" âyeti nazil oldu.
İbn İshâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Bağavî, Mu'cem'de Yezîd b. Abdillah b. Kusayt vasıtasıyla Ebû Hadred el- Eslemî'den, o da babasından bunun benzerini rivâyet eder. Ancak dönüşte Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem), Muhallim'e:
“Adam Allah'a iman ettiğini söylemesine rağmen onu öldürdün mü?" buyurduğu ve bunun üzerine söz konusu âyetin nazil olduğu zikredilir.
İbn Cerîr, İbn Ömer'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Muhallim b. Cessâme'yi bir birlikle gönderdi. Âmir b. Adbat kendileriyle karşılaşınca Müslümanlar gibi onlara selam verdi. Ancak Muhallim ile Âmir arasında Cahiliye döneminden kalma bir kin olduğu için Muhallim attığı bir okla Âmir'i öldürdü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de durumdan haberdâr oldu. Muhallim iki parçalık bir giysi ile geldi ve bağışlanma dilemek için Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) önünde oturdu. Allah Resûlü:
“Allah sen bağışlamasın emil" buyurdu. Muhallim de gözyaşlarını giysisiyle silerek kalkıp gitti. Az bir zaman geçtikten sonra da Muhallim öldü. Onu gömmek istediler, ancak yer onu dışarıya attı. Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip durumu anlattıklarında:
“Yer sizin bu arkadaşınızdan daha kötü olanlarını kabul eder, ancak bununla Yüce Allah size ders vermek istemiştir" buyurdu. Bunun üzerine Muhallim'i bir dağa attılar ve üzerini taşlarla örttüler. Bu konuda da:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, «Sen mümin değilsin» demeyin..."' âyeti nazil oldu.'
Bezzâr, Dârakutnî, el-îfrâd'da ve Taberânî, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) içinde Mikdâd b. el-Esved'in de bulunduğu bir müfreze gönderdi. Müfreze düşman bölgesine geldiğinde herkesin kaçmış olduğunu gördüler. Ancak malı çok olan bir adam kaçmamış yerinde kalmıştı. Bu adam Müslüman askerlerini görünce:
“Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim" dedi. Ancak Mikdâd adama saldırıp öldürdü. Arkadaşlarından biri de:
“Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet eden birini mi öldürdün? Vallahi bunu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) anlatacağım" dedi. Geri döndüklerinde:
“Yâ Resûlallah! Adamın biri Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet etti, ancak Mikdâd onu öldürdü" dediler. Allah Resûlü:
“Bana Mikdâd'ı çağırın" buyurdu. Gelince de ona:
“Ey Mikdâd! Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet eden birini mi öldürdün? Kıyamet gününde adamın bu şehadetine karşı ne yapacaksın?" buyurdu. Yüce Allah:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, «Sen mümin değilsin» demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır" âyetini indirince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Mikdâd'a şöyle buyurdu:
“Mümin biri kafir olan bir topluluğun içinde imanını gizliyordu, imanını açığa çıkarınca da sen onu öldürdün. Oysa sen de önceleri imanını bu şekilde gizliyordun. "
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Bazen kişi Müslüman olduğunu, Allah'a ve Resûlü'ne iman ettiğini ifade eder ve kafir olan kavmi içinde yaşamaya devam ederdi. Müslümanlardan bir müfreze bu kavme geldiği zaman da bu kişi kendi kavmine Müslüman olduğunu açıklar ve aynı dini paylaştığı müminlerden korkmazdı. Onlarla karşı karşıya geldiği zaman onlara selam verirdi. Ancak müminler, adam selam vermesine rağmen ona:
“Sen mümin değilsin" derler ve onu öldürürlerdi. Yüce Allah bu konuda:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, «Sen mümin değilsin» demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır..." âyetini indirdi. Yüce Allah bu âyetle Müslümanlara şunu demiştir:
“Yanındaki mala tamah ederek mi böylesi birini öldüreceksiniz? Oysa bu, dünya hayatının geçici bir menfaatidir. Benim yanımda bolca ganimet vardır siz benden onları istemeye ve elde etmeye çalışın." Âyetin nüzulüne vesile olan kişi Mirdâs'tır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Leys oğullarından biri olan Kuleyb komutasında Mirdâs'ın kavmine bir birlik gönderdi. Birlik bölgeye vardığında herkes kaçtığı için kimseyi bulamamıştı. Kavimden sadece Mirdâs geride kalmıştı. O da Müslümanlarla karşılaştığında onlara selam verdi. Ancak yine de onu öldürdüler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Mirdâs'ın ailesine diyet verilmesini emretti. Kendisinden alınan mal ailesine teslim edildi ve bir daha Müslümanların öyle bir şeyi yapmamalarını söyledi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bu âyet Ğatafân kabilesinden olan Mirdâs hakkında nazil oldu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ğâlib el-Leysî komutasında Fedek ahalisi üzerine bir ordu gönderdi. Bölgede içlerinde Mirdâs'ın da bulunduğu Ğatafân kabilesinden bazıları da vardı. Müslümanların ordusu gelince Mirdâs'ın arkadaşları kaçtılar, ancak kendisi:
“Ben mümin biriyim ve sizinle birlikte kaçmayacağım" dedi. Sabah vakti Müslüman süvarilerle karşılaşınca onlara selam verdi. Ancak Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı onu öldürdüler ve yanında bulunan malları aldılar. Bu konuda Yüce Allah:
“...Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, «Sen mümin değilsin» demeyin..." buyurdu. Çünkü Müslümanların birbirlerine esenlik dilemesi selam iledir. Birbirlerini bu şekilde tanır, bu şekilde birbirlerine esenlik dilerler.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî: :
“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Usâme b. Zeyd komutasında Damra oğulları üzerine bir ordu gönderdi. Orada Mirdâs b. Nehîk adında bir adamla karşılaştılar. Yanında bir koyun sürüsü ile kırmızı bir devesi vardı. Mirdâs onları görünce bir mağaraya doğru yöneldi. Usâme de peşinden gitti. Mirdâs mağaraya koyunlarını koyduktan sonra Müslümanların yanına döndü ve:
“es-Selâmü aleyküm! Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın Resûlü olduğuna şehadet ederim" dedi. Ancak Usâme koyunları ve kırmızı devesini almak için ona saldırıp öldürdü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de Usâme'yi komutan olarak bir yere gönderdiği zaman onu hayırla yâd eder ve arkadaşlarından onu sorardı. Ancak bu dönüşünde onu sormadı. Dönenler de Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) olanları anlatmaya ve:
“Yâ Resûlallah! Usâme'yi görmeliydin. Adamın biri onunla karışalınca:
“Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın Resûlü olduğuna şehadet ederim" dedi ancak Usâme ona saldırıp öldürdü" demeye başladılar. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) de dinlemek istemiyor ve onlara yüz vermiyordu. Ancak bu şekilde ısrarla anlatmaya devam ettiklerini görünce başını kaldırıp Usâme'ye baktı ve:
“Lâ ilahe illallah sözüne karşı olan bu tavrın nedir?" buyurdu. Usâme:
“Yâ Resûlallah! Adam bizden korunmak için bu sözü söyledi" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kalbini de yarıp içine baksaydın ya!" buyurdu. Usâme:
“Yâ Resûlallah! Kalbi de bedeninden bir parça değil mi ki?" deyince, Yüce Allah bu durumu açıklayan âyetini indirdi ve Usâme'nin adamı devesi ve koyunları için öldürdüğünü bildirdi. Usâme bu adamı öldürmesine karşılık nazil olan âyet ile Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu tavrından sonra artık "Lâ ilahe illallah" diyen hiç kimseyi öldürmeyeceğine dair yemin etti.
İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Delâil'de Hasan (-ı Basrî)'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bir grup devriye için çıktıkları bir sırada düşmanlarla karşılaştılar ve onları püskürtüp hezimete uğrattılar. İçlerinden bir adam kaçmaya başlayınca, Müslümanlardan biri de onun malını almak için mızrakla peşinden gitti. Kendisine yetişince de kaçan kişi:
“Ben müslümanım! Ben de müslümanım" demeye başladı. Ancak Müslüman olan kişi mızrakla ona vurarak öldürdü ve malını aldı. Dönüşte bu olanlar Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) anlatıldı. Allah Resûlü, katile:
“Adam Müslüman olduğunu söylemesine rağmen onu öldürdün öyle mi?" diye sorunca, adam:
“Yâ Resûlallah! Benden kurtulmak için Müslüman olduğunu söyledi" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kalbini de açıp baksaydın ya" buyurunca, adam:
“Ne diye açayım yâ Resûlallah?" dedi. Allah Resûlü:
“Doğru söyleyip söylemediğini bilmen için" buyurunca, adam:
“Yâ Resûlallah! Bu şekilde bunu öğrenebilir miydim ki?" dedi. Allah Resûlü de (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Adam inandığını dili ile ifade ediyordu! Adam inandığını diliyle söylüyordu" buyurdu.
Çok zaman geçmedi ki katil olan bu kişi öldü. Arkadaşları ona bir mezar açıp gömdüler. Ancak sabah olunca yerin onu dışarı attığını gördüler. Bir daha mezar açıp gömdüklerinde ikinci gün sabah yine toprağın onu dışarı attığını gördüler. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı bu şekilde iki mi üç mü kaç defa gömdüklerini hatırlamıyorum. Her defasında da toprak onu dışarıya atıyordu. Yerin bu şekilde onu kabul etmediğini gördüklerinde ayaklarından tutup tenha yollardan birine attılar. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, «Sen mümin değilsin» demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır"' âyetini indirdi. Vallahi yer aslında ondan daha kötülerini içinde barındırır, ancak Yüce Allah bu şekilde Müslümanlara öğüt vermek istemiştir.
Abdurrezzâk ve İbn Cerîr'in Ma'mer vasıtasıyla bildirdiğine göre Katâde:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bana ulaşana göre Müslümanlardan biri müşriklerden bir adama saldırdı. Müşrik olan kişi:
“Ben müslümanım! Lâ ilâhe ilallah!" dedi ancak bunu demesine rağmen Müslüman onu öldürdü. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) durumdan haberdâr olunca katile:
“Lâ ilâhe illallah demesine rağmen onu öldürdün öyle mi?" buyurdu. Adam da mazeret babından:
“Yâ Resûlallah! Benden kurtulmak için böyle dedi, yoksa Müslüman olmuş değil" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“«Adamın kalbini açıp baksaydın ya!» karşılığını verdi." Daha sonra adamı öldüren bu kişi öldü ve defnedildi, ancak yer onu geri dışarıya attı. Durum Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirilince yeniden gömülmesini emretti. Bir daha gömüldü, ancak yer bir daha onu dışarıya attı. Bu şekilde üç defa gömülüp yer onu dışarıya atınca Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yer onu içine almayı kabul etmiyor! Onu mağaralardan birine koyun" buyurdu.
Ma'mer der ki: Bazıları bunu rivâyet ederken Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yer bundan daha kötü olanlarını barındırıyor, ancak Yüce Allah bunun size ibret olmasını murad etti" buyurduğunu zikrederler.
İbn Cerîr, Ebu'd-Duhâ vasıtasıyla Mesrûk'tan bildirir: Müslümanlardan bir grup yanında koyun sürüsü olan bir müşrikle karşılaştılar. Müşrik onlara:
“es- Selâmü aleyküm! Ben müminim" dedi; ancak Müslümanlar onun kurtulmak için böyle dediğini düşündüler ve adamı öldürüp koyunlarını aldılar. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, «Sen mümin değilsin» demeyin...'" âyetini indirdi.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: Mikdâd b. el-Esved, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdiği bir müfreze içinde çıktı. Yanında koyunları bulunan bir adamla karşılaştıklarında adam:
“Ben müslümanım" dedi. Ancak Mikdâd onu öldürdü. Geri döndüklerinde bu olayı Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) anlattılar. Bunun üzerine:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, «Sen mümin değilsin» demeyin..." âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“Bu âyet Ebu'd-Derdâ'nın öldürdüğü bir adam hakkında nazil oldu" demiş ve Usâme b. Zeyd'den rivâyet edilen kıssanın benzerini zikretmiştir. Kıssayı zikrettikten sonra da:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, «Sen mümin değilsin» demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır" âyeti nazil oldu, demiştir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, «Sen mümin değilsin» demeyin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Selam veren söz konusu kişi bir grup müslümanla karşılaşan ve koyunları bulunan bir adamdır. Müslümanlar, adamın:
“es-Selâmü aleyküm! Ben müslümanım" demesini kabul etmemişler ve onu öldürüp yanındaki mallarını almışlardır.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, «Sen mümin değilsin» demeyin...'" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Yüce Allah, Müslümanlara ölü etini yemeyi yasaklaması gibi "Lâ ilâhe illallah" diyen kişiye:
“Sen mümin değilsin!" demelerini de yasaklamıştır. Bunu diyen kişinin malı ve canı konusunda güvende olacağını ifade etmiş, kişinin imanına yönelik bu sözünün reddedilmemesi gerektiğini bildirmiştir.
Saîd b. Mansûr ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ebû Recâ ile Hasan (-ı Basrî) bu âyeti: (.....) lafzıyla okumuşlardır.
Saîd b. Mansûr ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid ve Ebû Abdirrahman es-Sülemî, bu âyeti: (.....) lafzıyla okurlardı.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu. Onun için iyice araştırın..."' âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu çobanın kavmine karşı imanını gizlemesi gibi siz de müşriklere karşı önceden imanınızı gizli tutuyordunuz. Yüce Allah lütfedip İslam'ı muzaffer kılınca da imanınızı açığa vurdunuz. Onun için Yüce Allah'ın bu konudaki uyarısını iki defa araştırıp dikkate alın."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu..." âyetini açıklarken:
“Daha önce siz de kafir idiniz, ancak Yüce Allah size lütufta bulunup doğru yola iletti" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mesrûk:
“...Daha önce siz de öyle idiniz..." âyetini açıklarken:
“Siz de daha önce mümin değildiniz, anlamındadır" demiştir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Numân b. Sâlim:
“Bu âyet Hüzeyl kabilesinden bir adam hakkında nazil oldu" demiştir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Âsim bu âyeti: (.....) lafzıyla okumuştur.
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, Usâme'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizi bir müfreze olarak gönderdi. Hüzeyl kabilesine ait olan Hurakât denilen yere geldiğimizde bir adamı yakaladım. Adam:
“Lâ ilâhe ilallah!" dedi, ancak adamı vurarak öldürdüm. Daha sonra bu yaptığımdan dolayı içime bir sıkıntı girdi. Bunu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) anlattığımda:
“Lâ ilâhe ilallah demesine rağmen onu öldürdün mü?" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Silah korkusuyla bunu söyledi" dediğimde, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Samimi olup olmadığını anlamak için kalbini yarıp baksaydın yal" karşılığını verdi. Bu sözü bana o kadar tekrar etti ki o günü henüz yeni Müslüman olmayı temenni ettim.
İbn Sa'd, Câfer b. Burkân'dan bildirir: Yemâme ahalisinden biri olan Hadramî bana şöyle anlattı: Bize ulaşana göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Usâme b. Zeyd komutasında bir müfreze gönderdi. Usâme bunu şöyle anlatır: Dönüşte olanları Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) anlatmaya başladım. "Düşmanlar kaçmaya başladı. Ben bir adama yetiştim ve mızrağımı ona doğru tuttum. Adam:
“Lâ ilâhe ilallah!" dedi. Ancak ben mızrakla vurup onu öldürdüm" dedeğimde, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzünün rengi değişti. "Yazık sana ey Usâme! Lâ ilâhe ilallah sözüne karşı bu tavrın nedir?" buyurdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu o kadar çok tekrar ett ki yapmış olduğum tüm amellerden sıyrılıp henüz o gün Müslüman olmuş olmayı diledim. Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) bu duyduklarımdan sonra vallahi artık bundan sonra "Lâ ilâhe ilallah" diyen biriyle asla savaşmam.
İbn Sa'd, İbrâhim et-Teymî'den, o da babasından naklen bildirir: Usâme b. Zeyd:
“Lâ ilâhe ilallah, diyen biriyle asla savaşmam" deyince, Sa'd b. Mâlik:
“Vallahi ben de "Lâ ilâhe ilallah, diyen biriyle asla savaşmam" dedi. Bunun üzerine adamın biri her ikisine de:
“Yüce Allah:
“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın..."' buyurmuyor mu?" deyince:
“Biz fitne kalmasın diye savaştık ve din tamamen Allah'ın oldu" karşılığını verdiler.
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Ahmed ve Nesâî, Ukbe b. Mâlik el-Leysî'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdiği bir müfreze bir topluluğa saldırdı. Adamın biri bu topluluktan ayrılınca Müslüman askerlerden biri kılıcını çekip peşinden gitti. Adam:
“Ben müslümanım" dedi, ancak asker onun ne dediğine bakmadan vurup öldürdü. Bu olay Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirilince bunu yapan adama ağır sözler söyledi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözleri de adamı öldüren müslümana ulaştı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir ara hutbe verirken bu adam kalktı ve:
“Vallahi öldürdüğüm o adamın Müslüman olduğunu söylemesi ölüm korkusundan başka bir şey değil!" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) adamdan ve o tarafta bulunanlardan yüz çevirdi ve hutbesine devam etti. Adam bir daha kalkıp:
“Yâ Resûlallah! O adam ölüm korkusuyla Müslüman olduğunu söyledi!" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yine adamdan ve o tarafta bulunanlardan yüz çevirdi ve hutbesine devam etti. Ancak adam dayanamadı ve bir daha:
“Yâ Resûlallah! Vallahi adam ölüm korkusundan dolayı Müslüman olduğunu söyledi!" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) adama doğru döndü. Üzüntüsü yüzünden okunuyordu. Adama üç defa:
“Yüce Allah mümin birini öldürmeme karşı çıktıl" buyurdu.
Şâfiî, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve Beyhakî, el- Esmâu ve's-Sifât'da Mikdâd b. el-Esved'den bildirir:
“Yâ Resûlallah! Müşriklerden bir adam ile savaşa girişsek, adam benim elimi kesse ancak ona üstün geldiğim bir anda "Lâ ilâhe ilallah" dese, onu öldüreyim mi bırakayım mı?" dediğimde, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onu bırak" buyurdu. Ona:
“Ama elimi kesiyor?" dediğimde:
“Şayet Lâ ilâhe ilallah dedikten sonra onu öldürecek olursan adam onu ödürmeden önceki halin gibi (Müslüman), sen ise adam bu sözü söylemeden önceki hali gibi (kafir) olursun" buyurdu.
Taberânî, Cündeb el-Becelî'den bildirir: Gönderdiği müfrezeden zafer ve fetih müjdesini getiren adam Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldiği zaman ben de onun yanındaydım. Adam:
“Yâ Resûlallah! Yüce Allah'ın da yardımıyla hezimete uğrattığımız topluluğun peşindeyken adamın birine kılıcımla yetiştim. Adam kaçarken kılıcın ona yetiştiğini anlayınca: «Ben müslümanım! Ben müslümanım!» demeye başladı" deyince, Allah Resûlü:
“Peki, onu öldürdün mü?" diye sordu. Adam:
“Yâ Resûlallah! Bunu benden kurtulmak için söyledi!" deyince, Allah Resûlü:
“Samimi olup olmadığını görmek için kalbini yarıp baksaydın yal" karşılığını verdi. Adam:
“Kalbini yarıp baksaydım ne görecektim ki? Kalbi kan ve etten başka bir şey mi ki?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ne kalbindekini biliyorsun, ne de söylediğine inanıyorsun" karşılığını verdi. Adam:
“Yâ Resûlallah! Bana bağışlanma dile" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sana bağışlanma dilemem" karşılığını verdi. Bu adam ölünce kendisini defnettiler, ancak sabah olunca toprağın üstüne çıktığını gördüler. Bir daha gömdüler ama sabah yine onu toprağın üzerinde buldular. Bu şekilde üç defa gömdüler, ve her defasında sabah vakti adamın toprağın üzerine çıktığını gördüler. Üçüncüsünden sonra adamın başına gelenlerden dolayı çok utandılar ve adamı alıp vadilerden birine attılar.
Ebû Nuaym, el-Ma'rife'de Cez' b. el-Hidricân'dan bildirir: Kardeşim Kudâd b. el-Hidricân b. Mâlik hem kendi, hem de ailesi adına Müslüman olduğunu bildirmek üzere Yemen'den elçi olarak Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi. Yolda gelirken müfreze olarak çıkan Müslümanlarla karşılaştı. Kudâd onlara:
“Ben müminim" dedi, ancak kabul etmediler ve gece karanlığında onu öldürdüler. Olayı öğrendiğimizde Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gittim ve olanları anlattım. Kardeşimi öldürenlerin de cezalandırılmasını istedim. Bunun üzerine:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, «Sen mümin değilsin» demeyin..." âyeti nazil oldu. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana kardeşimin diyetini verdi.
95. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:96
96. Âyetin Tefsiri
"Müminlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Allah hepsine de güzellik vaad etmiştir, ama mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir."
İbn Sa'd, Abd b. Humeyd, Buhârî, Tirmizî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbnu'l-Enbârî, Mesâhifte, Bağavî, Mu'cem'de ve Beyhakî, Sünen'de Berâ b. Âzib'den bildirir:
“Müminlerden yerlerinde oturanlar..." âyeti nazil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bana filan kişiyi çağırın" buyurdu (Başka bir rivâyette Zeyd'in çağrılmasını emrettiği zikredilir). İstenilen kişi yanında divit, levha ve kürek kemiği ile geldi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“«Müminlerden yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz» yaz" dedi. Bunu yazdırırken İbn Ümmü Mektûm, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasında duruyordu. "Yâ Resûlallah! Ama ben kör biriyim" deyince yazdırdığı âyetin yerine:
“Müminlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz..." âyeti nazil oldu.
İbn Sa'd, Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Ebû Nuaym, Delâil'de ve Beyhakî, İbn Şihâb'dan, o da Sehl b. Sa'd es-Sâidî'den, o da Mervân b. el-Hakem'den, o da Zeyd b. Sâbit'ten bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:
“Müminlerden yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz" âyetini yazdırdı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu bana yazdırırken İbn Ümmü Mektûm geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Şâyet cihada katılma imkanım olsaydı katılırdım" dedi. İbn Ümmü Mektûm gözleri görmeyen biriydi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) de dizi benim dizimin üzerindeydi. Dizi o kadar ağırlaştı ki dizimin ezileceğinden korktum. Sonrasında üzerine çöken o ağırlık kalktı ve Yüce Allah âyetin:
“özürsüz olarak"' kısmını indirdi.
Tirmizî der ki:
“Hasen sahih bir hadistir. Ancak hadiste sahabeden olan Sehl b. Sa'd'ın tabiînden olan Mervân b. el-Hakem'den rivâyeti söz konusudur. Mervân da Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) hadis işitmiş değildir."
Saîd b. Mansûr, İbn Sa'd, Ahmed, Ebû Dâvud, İbnu'l-Münzir, İbnu'l-Enbârî, Taberânî ve Hâkim, Hârice b. Zeyd b. Sâbit vasıtasıyla Zeyd b. Sâbit'ten bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında otururken üzerine bir sükûnet indi. Bu esnada Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) dizi benim dizimin üzerine düştü ki Allah Resûlü'nün dizinden daha ağır bir şey görmüş değilim. Sonrasında o hal üzerinden kalktı ve bana:
“Yaz!" buyurdu. Bir kürek kemiğine:
“Müminlerden yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz..." âyetini sonuna kadar yazdım. Âmâ biri olan İbn Ümmü Mektûm cihad edenlerin bu üstünlüğünü işitince:
“Yâ Resûlallah! Müminlerden cihada gücü yetmeyenlerin durumu nedir?" diye sordu. İbn Ümmü Mektûm sözünü bitirince aynı sükûnet Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) üzerine çöktü. Dizi yine benim dizimin üzerine düştü. İlk seferinde olduğu gibi aynı ağırlığı hissettim. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) üzerinden o hal gidince bana:
“Ey Zeyd! Yazdırdığımı oku!" buyurdu. Âyetin:
“Müminlerden yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir kısmını okuduğumda» bana:
“«Özürsüz olarak» ilavesini yaz" dedi ve âyeti bu şekilde yeniden yazdırdı. Âyetin "Özürsüz olarak" olan kısmı başlı başına nazil oldu ve onu ben yazıp ekledim. Nefsim elinde olana yemin olsun ki kemikte bulunan çatlağın yanındaki bu ilaveyi hâlâ görür gibiyim.
İbn Fehd, Fedâilu Mâlik'te ve İbn Asâkir, Abdullah b. Râfi'den bildirir: Harun Reşid, Medine'ye geldiği zaman Bermekî'yi İmam Mâlik'e gönderdi ve:
“Tasnif ettiği eseri bana getir de senden dinleyeyim" dedi. Ancak İmam Mâlik, Bermekî'ye:
“Ona selamımı ilet ve:
“İlim ziyaret edilir, kendisi ziyarete gelmez, ilmin yanına gidilir. İlim başka birinin ayağına gitmez" de" karşılığını verdi. Bunun üzerine Bermekî, Harun Reşid'in yanına döndü ve:
“Ey müminlerin emiri! Şimdi Irak ahalisi Mâlik'i çağırdığını, ancak yanına gelmediğini öğrenecek. Onun için baskı yap da yanına gelsin" dedi. O esnada İmam Mâlik içeriye girdi, ancak yanında telif ettiği eseri yoktu. Selam vermek için gelmişti. Girdiğinde:
“Ey müminlerin emiri! Yüce Allah ilmin dolayısıyla seni bu konuma getirdi. Onun için ilmi ilk küçük gören sen olma ki Allah da seni küçük düşürmesin. Ailenden olmayan ancak bu ilme değer verip gerekli saygıyı gösteren birçok kişi gördüm. Oysa amcan oğlunun ilmine herkesten daha fazla değer vermeye ve gereken önemi göstermeye layıksın" dedi. İmam Mâlik bu şekilde konuşmaya devam edince sonunda Harun ağlamaya başladı.
Sonrasında İmam Mâlik şöyle dedi: Zührî'nin, Hârice b. Zeyd vasıtasıyla bana bildirdiğine göre Zeyd b. Sâbit şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) önünde bir kürek kemiğine:
“Müminlerden yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz..." âyetini yazıyordum. İbn Ümmü Mektûm de orada bulunuyordu. Bu âyeti duyunca:
“Yâ Resûlallah! Yüce Allah cihadın fazileti konusunda işittiğimiz şeyleri indirdi. Ancak ben kör biriyim. Bu konuda bana ruhsat var mıdır?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bilmiyorum" karşılığını verdi. Benim de kalemim hâlâ ıslaktı, kurumamıştı. O esnada Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) Vahiy inmeye başladı. Dizi de dizimin üzerine düştü ki vahyin ağırlığından dizimin ezileceğini sandım. Sonra o hali üzerinden gidince bana:
“Özürsüz olarak" ilavesini yaz" buyurdu." Şimdi ey müminlerin emiri! Bir cümle için Cebrâil ile melekler elli bin yıllık bir yoldan Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelirken ben böylesi bir ilme değer vermeyip gereken saygıyı göstermeyeyim mi?
Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Sünen'de Miksam vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir:
“Müminlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz..."âyeti, Bedir savaşından geri duranlarla savaşa katılanlar hakkında nazil olmuştur. Bedir savaşı için emir gelince Abdullah b. Cahş ile İbn Ümmü Mektûm:
“Yâ Resûlallah! Bizler körüz. Savaşa katılmamaya ruhsatımız var mı?" diye sordular. Bunun üzerine:
“Müminlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz..."âyeti nazil oldu ve Yüce Allah mücahitleri, savaşa katılmayanlara bir derece üstün kıldı. "...Mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır" buyurarak da, mücahitlerin, özrü olmadan savaşa katılmayan müminlerden kat kat derecelerle üstün kıldığını belirmiştir.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, Buhârî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Miksam vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Bedir savaşına katılmayıp geride kalanlar ile bu savaşa katılanlar bir değildir" demiştir.
İbn Cerîr ve Taberânî, M. el-Kebîr'de ravileri güvenilir olan bir senedle Zeyd b. Erkam'dan bildirir:
“Müminlerden yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz" âyeti nazil olduğu zaman İbn Ümmü Mektûm geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Benim için savaşa katılmama ruhsatı var mıdır?" dedi. Allah Resûlü:
“Hayır, yok" karşılığını verdi. İbn Ümmü Mektûm:
“Allahım! Ben kör biriyim! Bu yönde bana ruhsat ver" diye dua edince, Yüce Allah:
“Özürsüz olarak"' âyetini indirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de bunun âyete eklenip yazılmasını emretti.
Abd b. Humeyd, Bezzâr, Ebû Ya'lâ, İbn Hibbân ve Taberânî, Feletân b. Âsım'dan bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanındayken kendisine vahiy inmeye başladı. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) de kendisine vahiy geldiği zaman gözleri açık ve sabit kalır, kalbi ile kulaklarını vahiyde yoğunlaştırırdı. Bu halini gördüğümüzde de kendisine vahiy indiğini anlardık. Vahyin inişi bittikten sonra katibine:
“«Müminlerden yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz» yaz" dedi. Bunun üzerine kör olan kişi kalkıp:
“Yâ Resûlallah! Peki, bizim suçumuz ne?" dedi. Bu sorunun ardından Allah Resûlü'ne tekrar vahiy inmeye başladı. Biz kör olan adama:
“Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) vahiy iniyor" dediğimizde, adam aleyhinde bir şeyler inmesinden korkup:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) öfkesinden Allah'a sığınırım!" demeye başladı. Vahyin inişi bittikten sonra katibine:
“«Özürsüzolarak» ilavesini yaz" buyurdu.
İbn Cerîr'in Avfî vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir:
“Müminlerden yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz" âyeti nazil olduğu zaman Abdullah b. Ümmü Mektûm bunu işitti. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Yâ Resûlallah! Cihad konusunda Yüce Allah malum şeyleri indirdi. Ancak ben kör biriyim ve cihad edemem. Savaş esnasında geride kalmam konusunda Yüce Allah bana ruhsat verir mi?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Senin dediğin konuda bana herhangi bir emir verilmedi. Sana ve senin gibi olanlara bu konuda ruhsat var mı bilmiyorum" karşılığını verdi. İbn Ümmü Mektûm da:
“Allahım! Gözlerim konusunda sana yalvarıyorum" diye dua edince Yüce Allah bu âyeti:
“Müminlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz..." şeklinde indirdi.
Abd b. Humeyd, Taberânî ve Beyhakî'nin Ebû Nadra vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyet çeşitli hastalık ve rahatsızlıklardan dolayı cihada katılamayan bir topluluk hakkında nazil oldu. Yüce Allah vahiyle onları bu konuda mazur gördüğünü bildirdi."
Saîd b. Mansûr ve Abd b. Humeyd, Enes b. Mâlik'ten bildirir:
“Özürsüz olarak"' âyeti İbn Ümmü Mektûm hakkında nazil oldu. İbn Ümmü Mektûm'u bazı savaşlarda elinde sancakla gördüm.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Abdullah b. Şeddâd'dan bildirir: Cihad konusunda:
“Müminlerden yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz..." âyeti nazil olunca, İbn Ümmü Mektûm kalkıp:
“Yâ Resûlallah! Gördüğün gibi ben kör biriyim" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah âyetin:
“Özürsüz olarak'" kısmını indirdi.
Abd b. Humeyd, Katâde'den bildirir: Bize anlatılana göre bu âyet nazil olduğu zaman Abdullah b. Ümınü Mektûm:
“Yâ Resûlallah! Benim körlüğüm ne olacak?" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah âyetin:
“Özürsüz olarak" kısmını indirdi.
İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr'den bildirir:
“Müminlerden yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz" âyeti nazil olduğu zaman kör biri kalkıp:
“Yâ Resûlallah! Ben cihad etmeyi seviyorum ancak bu halimle cihada katılamam" dedi. Bunun üzerine âyetin:
“Özürsüz olarak" kısmı nazil oldu.
İbn Cerîr, Süddî'den bildirir: Bu âyet nazil olduğu zaman İbn Ümmü Mektûm:
“Yâ Resûlallah! Ben kör biriyim ve cihada katılamam" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah âyetin:
“Özürsüz olarak" kısmını indirdi.
İbn Sa'd, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Ziyâd b. Feyyâd vasıtasıyla Ebû Abdirrahman'dan bildirir:
“Müminlerden yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz" âyeti nazil olduğu zaman Amr b. Ümmü Mektûm:
“Rabbim! Beni böylesi bir şeyle mübtela kıldın!" dedi. Bunun üzerine âyetin:
“Özürsüz olarak" kısmı nazil oldu.
İbn Sa'd ve İbnu'l-Münzir, Sâbit vasıtasıyla Abdurrahman b. Ebî Leylâ'dan bildirir:
“Müminlerden yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz" âyeti nazil olduğu zaman İbn Ümmü Mektûm:
“Rabbim! Benim bu özrüm ne olacak?" dedi. Bunun üzerine âyetin:
“Özürsüz olarak" kısmı nazil oldu ve daha önce nazil olan âyetin içine yerleştirildi. Bundan dolayıdır ki İbn Ümmü Mektûm savaşlarda:
“Sancağı bana verip iki saf arasında koyun. Zira asla kaçmam" derdi.
İbnu'l-Münzir, Katâde'den bildirir: İbn Ümmü Mektûm hakkında dört âyet nazil oldu. Bunlardan biri:
“Müminlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz..."âyetidir. Diğeri:
“Savaşa katılmayan köre vebal yoktur..." âyetidir. Diğeri:
“...Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler kör olur" âyetidir. Diğeri de:
“Yanına kör bir kimse geldi diye yüzünü asıp çevirdi" âyetidir. Bundan dolayıdır ki Abese Sûresi'ndeki bu âyetler nazil olunca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu yanına çağırıp yakınında tuttu ve:
“Rabbimin kendisi için bana sitem ettiği kişisin" buyurdu.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyetleri açıklarken şöyle demiştir:
“Düşmanla cihad eden kişi ile savaştan geride kalan kişinin derecesi ve değeri bir olmaz. Yüce Allah hem cihad edene, hem de özründen dolayı geride kalana güzellikler vaad etmiştir. Ancak mücahidleri özrü olmadan geride kalanlardan daha büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Yüce Allah yetmiş derece ile onları üstün kılarak bağışlaması ile merhametini göstermiştir."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:
“Özrü bulunanlar" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“...Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı..." âyetini açıklarken:
“Özrü olup da oturanlardan derece olarak üstün kıldı" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı..." âyetini açıklarken:
“Güzellikten kasıt Cennettir. Yüce Allah da her bir fazilet sahibine bunun karşılığını verir" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“...Allah, mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir..." âyetini açıklarken:
“Allah, mücahidleri özürsüz bir şekilde geride kalanlardan üstün kılmış, katından dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Denilirdi ki Müslüman olmak bir derecedir. Hicret islam'da bir derecedir. Cihat hicrette bir derecedir. Öldürme de cihatta bir derecedir."
İbn Cerîr, İbn Vehb'den bildirir: İbn Zeyd'e:
“...Allah, mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir...'" buyruğundaki dereceleri sordum. Şöyle karşılık vedi: Bu dereceler Tevbe Sûresi'nde, "Medinelilere ve çevrelerinde bulunan Bedevilere, savaşta Allah'ın Peygamberinden geri kalmak, kendilerini ona tercih etmek yaraşmaz. Çünkü Allah yolunda susuzluğa, yorgunluğa, açlığa uğramak, kafirleri kızdıracak bir yeri işgal etmek ve düşmana başarı kazanmak karşılığında, onların yararlı bir iş yaptıkları mutlaka yazılır. Doğrusu Allah iyilik yapanların ecrini zayi etmez. Allah onları, yapmakta olduklarının en güzeli ile mükâfatlandırmak için küçük büyük yaptıkları her masraf, geçtikleri her vâdi mutlaka onların lehine yazılır" âyetlerinde zikredilen yedi derecedir. İlk önce cihad derecesi genel bir şekilde yer alırdı ve kişi malı ile cihad ettiği zaman da cihadını yapmış sayılırdı. Ancak üstünlük ve dereceler ayrıntılı bir şekilde gelince cihada bizzat katılmayan kişi cihadın genel kapsamından çıkarıldı ve ancak malıyla cihad edebileceği bildirildi. Tevbe Sûresi'nde belirtilen susuzluğa uğrama veya yorgun düşmenin karşılığı cihada malıyla katılan değil bizzat katılan kişiler içindir. Küçük büyük yapılan masrafın karşılığı da savaşa katılmayıp malıyla cihad eden kişiler içindir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Muhayrîz:
“...Allah, mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir..." âyetini açıklarken:
“Bu dereceler yetmiş tanedir ve iki derece arasında dört nala koşturulan bir at, yetmiş sene boyunca yol alabilir" demiştir.
Abdurrezzâk, Musannef’te bildirdiğine göre Ebû Miclez:
“...Allah, mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir..." âyetini açıklarken:
“Bana anlatılana göre bu dereceler yetmiş tanedir ve iki derece arasında dört nala koşturulan bir at yetmiş sene boyunca yol alabilir" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir..."" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bize bildirilene göre Muâz b. Cebel bu konuda şöyle derdi:
“Yüce Allah yolunda öldürülen kişinin altı özelliği olur. Akan ilk kan damlası tüm günahlarına keffâret olur. Üzerine iman giysisi giydirilir. Azaptan kurtulur. Kıyamet günündeki büyük korkudam emin olur. Cennette ikamet eder. Cennet hurileriyle evlendirilir."
Buhârî ve Beyhakî'nin el-Esmâu ve's-Sifât'da Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cennette Yüce Allah'ın, yolunda cihad edenler için hazırladığı yüz derece vardır. Her iki derece arası yerle gök arası kadardır. Allah'tan bir şey dileyeceğiniz zaman ondan Firdevs'i dileyin. Zira Firdevs, Cennetin ortasında en yüksek yerdedir. Üzerinde de Rahman'ın Arş'ı vardır. Cennetin ırmakları da buradan çıkar."
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennette Yüce Allah'ın, yolunda cihad edenler için hazırladığı yüz derece vardır. Her iki derece arası yerle gök arası kadardır" buyurmuştur.
Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve Hâkim, Ebû Saîd'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Rab olarak Allah'a, din olarak İslam'a ve Resul olarak Muhammed'e razı olan kişiye Cennet vacip olur" buyurdu. Bu sözü çok hoşuma gidince:
“Yâ Resûlallah! Bunları bana tekrar eder misin?" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözü bana tekrarladı ve:
“Başka bir şey daha var ki Yüce Allah bundan dolayı Cennette kulunun derecesini yüz derece yükseltir ki her iki derece arası yerle gök arası kadardır" buyurdu. "Bu nedir?" diye sorduğumda da:
“Allah yolunda cihattır" karşılığını verdi.
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Mes'ûd'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Bir oku düşmana isabet ettirene Cennette bir derece vardır" buyurdu. Adamın biri:
“Yâ Resûlallah! Bu derece nedir?" diye sorunca, Allah Resûlü:
“Bu derece annenin evindeki kapı eşiği gibi değildir! İki derece arasında yüz yıllık bir mesafe vardır" karşılığını verdi.
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin Ubâde b. es-Sâmit'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennette yüz derece vardır ki her iki derece arası yerle gök arası kadardır" buyurmuştur.
İbn Ebî Hâtim, Yezîd b. Ebî Mâlik'ten bildirir:
“Denilirdi ki Cennette yüz derece vardır ve her iki derece arası yerle gök arası kadardır. Bu derecelerde yakutlar ve güzel giysiler bulunur. Her bir derecenin emiri bulunur ki herkes onun fazileti ile önderliğini bilir."
97–98. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:99
99. Âyetin Tefsiri
"Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: «Ne yaptınız bakalım?» deyince, «Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik» diyecekler, melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir! Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar müstesnadırlar. Umulur ki, Allah bu kimseleri affeder. Çünkü Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır."
Buhârî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildirir: Müslüman olmuş bazı kişiler hâlâ müşriklerle beraber yaşıyorlar ve Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı olan savaşlarda onların sayılarını çok gösteriyorlardı. Bazen Müslüman saflarından gelen bir ok bunlardan birini öldürüyor veya aldığı bir darbeyle ölebiliyordu. Bu konuda Yüce Allah:
“Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: «Ne yaptınız bakalım?» deyince, «Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik» diyecekler, melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!'" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildirir: Mekkelilerden bazıları Müslüman olmuş, ancak bunu Mekke ahalisinden gizlemişlerdi. Müşrikler de bunları Bedir savaşına çıkardı. Savaşta bazıları yaralandı bazıları da öldürüldü. Müslümanlar:
“Öldürülen arkadaşlarımız Müslümandı ve müşrikler tarafından zorla buraya getirilmişlerdi. Onun için onlara af dileyin" deyince:
“Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: «Ne yaptınız bakalım?» deyince, «Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik» diyecekler, melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!'" âyeti nazil oldu. Bunun üzerine Mekke'de kalan Müslümanlara bu âyet yazılıp bildirildi ve bu konuda herhangi bir mazeretlerinin kalmadığı ifade edildi. Mekke'de kalan Müslümanlar bunun üzerine Mekke'den çıktılar. Ancak müşrikler onlara yetiştiler ve dinlerini değiştirme konusunda onları fitneye sürüklediler. Bunun üzerine onlar hakkında:
“insanlardan öyleleri vardır ki, «Allah'a inandık» derler. Ama Allah uğrunda bir ezaya uğratılınca, insanlardan gördükleri baskı ve işkenceyi Allah'ın azabı gibi tutar. Andolsun, Rabbinden bir yardım gelecek olsa mutlaka, «Biz de sizinle beraberdik» derler. Allah, herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?"âyeti nazil oldu.
Müslümanlar bu âyeti yazıp Mekke'de kalan Müslümanlara gönderdiler. Mekkeli Müslümanlar bundan dolayı çok üzüldüler ve bütün hayırlardan yana ümitsizliğe düştüler. Sonrasında:
“Rabbin, türlü eziyete uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah uğrunda savaşan ve sabreden kimselerden yanadır. Rabbin şüphesiz bundan sonra da bağışlar ve merhamet eder" âyeti nazil oldu. Müslümanlar, Mekke'de kalan Müslümanlara bu âyeti yazdılar ve:
“Yüce Allah sizlere bir çıkış yolu gösterdi. Onun için Mekke'den çıkın" diye haber gönderdiler. Mekkeli Müslümanlar Mekke'den çıktılar ancak müşrikler yine onlara yetişti. Birbirleriyle savaştıktan sonra kimisi öldü kimisi de kurtuldu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: «Ne yaptınız bakalım?» deyince, «Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik» diyecekler, melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyet Kays b. Fâkih el-Muğîre, Hâris b. Zem'a b. el-Esved, Kays b. Velîd b. el-Muğîre, Ebu'l-Âs b. Münebbih b. el-Haccâc ve Ali b. Ümeyye b. Halef hakkında nazil oldu. Kureşliler ve onlara katılanlar, Ebû Süfyân b. Harb ile Kureyş kervanını Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabından korumak, bunun yanında Nahle vadisinde kendilerinden alınanları geri almak için yola çıktıklarında daha önceden Müslüman olmuş bazı gençleri de yanlarında zorla götürdüler. Bu şekilde iki ordu önceden herhangi bir kararlaştırma olmadan Bedir'de karşı karşıya geldi. Daha önceden müslüman olan ve adlarını saydığımız bu gençler Bedir'de İslam'dan döndüler ve kafir olarak savaşıp öldürüldüler."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Muhammed b. İshâk:
“Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: «Ne yaptınız bakalım?» deyince, «Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik» diyecekler..."' âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Kureyş gençlerinden olan beş kişidir. Biri Ali b. Ümeyye, diğeri Ebû Kays b. el- Fâkih, diğeri Zem'a b. el-Esved, diğeri Ebu'l-âs b. Münebbih'tir. Beşincisinin adını ise unuttum."
İbn Cerîr'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Hazret-i Peygamber'le (sallallahü aleyhi ve sellem) hicret etmeyip geride kalanlardır. Bunlardan Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına hicret etmeden ölenlerin melekler yüzlerine ve arkalarına vurmuşlardır."
Taberânî, İbn Abbâs'tan bildirir: Mekkelilerden bir topluluk Müslüman olmuştu. Ancak Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret edince bunlar hicret etmeyi istememişler ve korkmuşlardı. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: «Ne yaptınız bakalım?» deyince, «Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik» diyecekler, melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir! Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar müstesnadırlar" âyetlerini indirdi.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar bir grup münafıktır. Hazret-i Peygamber'le (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte Medine'ye hicret etmeyip Mekke'de kalmışlardı. Bedir savaşına da müşriklerle beraber çıkmışlardı. Bu savaşta içlerinden kimisi yaralandı, kimisi de öldürüldü. Yüce Allah da haklarında bu âyeti indirdi."
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildirir: Bedir savaşında Abbâs, Akîl ve Nevfel esir düşünce Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Abbâs'a:
“Hem kendin hem de kardeşinin oğlu için fidye ver" buyurdu. Abbâs:
“Yâ Resûlallah! Biz sizinle aynı kıbleye namaz kılmadık mı? Senin getirdiğin şehadeti getirmedik mi?" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Abbâs! Siz bize karşı hasım oldunuz, buna karşılık biz de size hasım olduk" buyurdu ve:
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: «Ne yaptınız bakalım?» deyince, «Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik» diyecekler, melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!'" âyetini okudu. Bu âyetin nazil oluşundan sonra hicret etmeyen kişiler hicret edinceye kadar kafir sayıldılar. Sadece hicret için gerekli mali gücü ve yolu bulamayan zayıf kimseler bunun dışında tutuldu.
İbn Abbâs der ki:
“Ben de bunlardan, zavallı çocuklardan biriydim."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Bana anlatılana göre bu âyet, Mekkelilerden Müslüman olduklarını söyleyen, ancak Bedir savaşına Allah düşmanı Ebû Cehl ile birlikte katılan ve orada öldürülen bazı kişiler hakkında nazil olmuştur. Bu konuda kendilerince bir mazeret göstermişler, ancak Yüce Allah onların bu mazeretlerini kabul etmemiştir. "Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan..."âyetinden kasıt da yine Mekkeli bazı kişilerdir ki Yüce Allah da içinde bulundukları durumdan dolayı onları mazur görmüştür. İbn Abbâs da:
“Ben ve annem âyette bahsedilen çaresiz kalan ve hicrete yol bulamayanlardandık" derdi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken:
“Bu âyet, Kureyş kafirleri içindeyken Bedir savaşında öldürülen zayıf ve güçsüz kişiler hakkında nazil oldu" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilip muzaffer kılınınca ve iman her tarafa yayılınca aynı şekilde münafıklık da ortaya çıkıp yayıldı. Bir ara bazı adamlar Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Yâ Resûlallah! Vallahi kavmimizin bizi cezalandırmalarından ve türlü sıkıntılara maruz bırakacaklarından endişe etmeseydik biz de Müslüman oldurduk. Ancak Allah'tan başka ilah olmadığına, senin de Allah'ın Resûlü olduğuna şehadet ediyoruz" dediler. Bunu bizzat Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) diyorlardı. Bedir savaşı sırasında müşrikler:
“Bizimle savaşa katılmayıp geride kalanların evlerini yıkacak ve mallarına el koyacağız!" dediler. Daha önce Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gizlice Müslüman olduklarını söyleyenler bu tehdidin ardından müşriklerle beraber Bedir savaşına çıktılar. Bunlardan bazıları öldürülürken bazıları da esir düştü. Yüce Allah'ın haklarında:
“Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: «Ne yaptınız bakalım?» deyince, «Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik» diyecekler, melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir! Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar müstesnadırlar"' buyurduğu kişiler de bunlardır. Zira kendilerini zavallı bırakan topluluğu bırakıp başka yerlere hicret etmeleri gerekirdi.
Sonrasında:
“Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar müstesnadırlar" buyurarak gerçekten bu konuda samimi olanları, hicrete kalkışmaları halinde ölüme maruz kalacakları bu hükmün dışında bıraktı. Yine:
“Umulur ki, Allah bu kimseleri affeder. Çünkü Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır'" buyurarak bunların müşriklerin içinde kalmalarını affedeceğini bildirdi.
Bedir savaşında bunlardan esir düşenler:
“Yâ Resûlallah! Sen de biliyorsun ki yanına gelip Allah'tan başka ilah olmadığına, senin de Allah'ın Resûlü olduğuna şehadet ediyorduk. Ancak korkumuzdan dolayı müşriklerle buraya geldik" deyince, Yüce Allah cevaben:
“Ey Peygamber! Elinizde bulunan esirlere söyle:
“Allah kalblerinizde bir iyilik bulursa, size sizden alınanın daha hayırlısını verir, sizi bağışlar, Allah bağışlayandır, merhamet edendir. Esirler sana hıyanet etmek isterlerse, bilsinler ki esasen daha önce de Allah'a hıyanet etmişlerdi, Allah bundan ötürü onları yenmen için sana imkan verdi" buyurdu. Bu âyetlerde müşriklerle birlikte Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı savaşa çıkmaları konusunda kalplerinde iyiliğin bulunması halinde kendilerinden alınan fidyeden daha hayırlısının verileceği bildirildi. Ancak hıyaneti düşünüyorlarsa da zaten müşriklerle birlikte savaşa çıkmaları ile önceden bunu yaptıkları ama Yüce Allah onları yenik düşürdüğü dile getirildi.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, Buhârî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ben ile annem âyette bahsedilen zavallı kimselerdendik. Ben zavallı çocuklardan annem de zavallı kadınlardandı" demiştir.
Abd b. Humeyd, Buhârî, İbn Cerîr, Taberânî ve Beyhakî'nin Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar müstesnadırlar" âyetini okudu ve:
“Ben ile annem bu âyetle mazur görülenlerdendik" dedi.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) her namaz sonrası:
“Allahım! Çaresiz kalan ve hicrete yol bulamayan Velîd, Seleme b. Hişâm, Ayyaş b. Ebî Rabîa ve zavallı Müslümanları müşriklerin elinden kurtar" diye dua ederdi.
Buhârî, Ebû Hureyre'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yatsı namazını kıldırırken rükûdan kalkıp:
“Semiallahu limen hamideh" dedikten sonra secdeye gitmeden:
“Allahım! Ayyaş b. Ebî Rabîa'yı kurtar. Allahım! Seleme b. Hişâm'ı kurtar. Allahım! Velîd b. el-Velîd'i kurtar. Allahım! Zayıf bırakılmış müminleri kurtar. Allahım! Mudar kabilesinin üzerine baskını ağırlaştır. Yusuf zamanındaki gibi onlara kıtlık ver" diye dua etti.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime:
“Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan..." âyetini açıklarken:
“Bunlar yaşlılar, düşkün ihtiyarlar, küçük kız ve erkek çocuklarıdır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Muhammed b. Yahya b. Hibbân'dan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kırk gün boyunca sabah namazlarında rükûdan sonra kunut yaptı. Kunutta da:
“Allahım! Velîd b. el-Velîd'i, Ayyâş b. Ebî Rabîa'yı, Âs b. Hişâm'ı ve hicret etmeye güçleri yetmeyen, hicret için yol bulamayan Mekke'deki zavallı müminleri kurtar" duasını etti.
Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: «Ne yaptınız bakalım?» deyince, «Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik» diyecekler, melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir! Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar müstesnadırlar" âyetlerini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar, Mekke'de bulunan bazı Müslümanlardı. Müşriklerle birlikte Müslümanlara karşı bir savaşa katılmışlar ve öldürülmüşlerdi. Yüce Allah da bu konuda bazılarını mazur görmüş, mazur görmediklerini de helak etmiştir. Annemle birlikte ben de bu konuda mazereti bulunanlardan biriydim."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc: (.....) âyetini:
"Hiçbir çareye gücü yetmeyen" şeklinde açıklamıştır.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:
“...Çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan..." âyetini açıklarken:
“Medine'ye hicret etmeye gücü, imkanı olmayan ve yol bulamayan, anlamındadır" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“ âyetini:
“Medine'ye hicret için yol bulamayan" şeklinde açıklamıştır.