ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ

Mâide Sûresi — ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ — Sayfa 4

1. Âyetin Tefsiri

"Ey iman edenler! Akitlerinizi yerine getirin. îhramlı iken avlanmayı helâl saymamanız kaydıyla, okunacak (bildirilecek) olanlardan başka hayvanlar size helâl kılındı. Şüphesiz Allah istediği hükmü verir."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Akitlerinizi yerine getirin..." âyetini açıklarken:

“Allah'ın helal ve haram kıldığı hususlara, farzlara ve Kur'ân'da koymuş olduğu sınırlara uyun, hainlik etmeyin ve sözünüzde durun" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Akitlerinizi yerine getirin..." âyetini açıklarken şöyle dedi: Burada Cahiliye akdi kastedilmektedir. Bize nakledildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Cahiliye akülerini yerine getirin. Ancak İslam'da bu şekilde akitleri yeniden yapmayın" buyurmuştur.

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Akitlerinizi yerine getirin..." âyetini açıklarken:

“Burada Cahiliye zamanında yapılan akitler kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Abdullah b. Ubeyde der ki:

“Akitler beş çeşittir. Bunlar, yemin akdi, nikah akdi, alışveriş akdi, biat akdi ve sözleşme akdidir."

Beyhakî, Delâil'de Ebû Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm'dan bildiriyor: Bizde bulunan bu mektup Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), Amr b. Hazm'a, sünneti öğretme ve zekatları toplama konusunda Yemen ahalisine okuması için gönderdiği mektuptur. Mektupta şunlar yazılıydı:

“Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle. Bu, Allah ve Resûlünden bir mektuptur: «Ey iman edenler! Akitlerinizi yerine getirin...» Bu, Allah Resûlünün, Amr b. Hazm'a yazmış olduğu bir akittir. Ona bütün işlerinde Allah'tan korkmasını emretti. Zira Yüce Allah kendisinden korkan ve iyilikte bulunanlarla beraberdir. Yine sadakaları toplaması ve halkı hayırlarla müjdeleyip onlara hayrı emretmesi emredildi..."

Hâris b. Ebî Usâme'nin, Müsned'de, Amr b. Şuayb'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Mütefiklerinizle yaptığınız antlaşmaları yerine getirin" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Antlaşmalar nelerdir?" denildiğinde:

“Diyetlerini ödemek ve onlara (maddi olarak) yardım etmektir" karşılığını verdi.

Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân der ki:

“Ey iman edenler! Akitlerinizi yerine getirin..." âyeti hakkında bize bildirilene göre burada iman edenlere, Kur'ân'da emredilenleri yapmaları, yasaklanan şeyleri yapmamaları hususunda verdikleri akit, müşriklerle aralarında olan anlaşmalar ve diğer insanlar ile aralarında olan sözleşmeler kastedilmektedir."

Tastî'nin Mesâil'de bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) âyetini açıklar mısın?" deyince, İbn Abbâs:

“Burada deve, sığır ve koyunların helal kılındığı ifade edilmiştir" dedi. Nâfi' b. el-Ezrak:

“Araplar böylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca da, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Evet, bilirler. A'şâ'nın:

"Kırmızı çadırlar, deve ve sığır sürüleri sahipleri,

Kırmızı çadırlar ve at sürüleri sahipleri... " dediğini İşitmedin mi?"

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Hayvanlar size helâl kılındı..." âyetini açıklarken:

“Burada develer, sığırlar ve koyunlar kastedilmektedir" dedi.

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs hayvanın karnından çıkan ceninin kuyruğundan tuttu ve:

“Behîme denilerek size helal kılınan budur" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Ömer: (.....) âyetini açıklarken:

“Burada hayvanın karnındaki yavrunun helal kılındığı ifade edilmiştir" dedi. Ona:

“Eğer ölü çıkarsa onu yine de yiyeyim mi?" denilince:

“Evet, ye" karşılığını verdi.

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Okunacak (bildirilecek) olanlardan başka hayvanlar size helâl kılındı..."' âyetini açıklarken:

“Burada ölü olan ve Allah'ın adı zikredilmeden kesilenler dışındaki bütün hayvanlar kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Okunacak (bildirilecek) olanlardan başka hayvanlar size helâl kılındı..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, (henüz canı çıkmamış iken) kestikleriniz hariç; boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı, işte bütün bunlar fısk (Allah'a itaatten kopmak)tır. Bugün kâfirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak islâm'ı seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden) yerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir" âyetinde sayılan hayvanlar haram kılınan hayvanlardır."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Okunacak (bildirilecek) olanlardan başka..." âyetini açıklarken:

“Ölü ve beraberinde sayılan hayvanlar kastedilmektedir" dedi. "...İhramlı iken avlanmayı helâl saymamanız kaydıyla..." âyeti hakkında ise:

“Kişinin ihramda iken avlanmayı helal saymaması şartıyla (şiddetli açlık durumunda) helal kılınmıştır" dedi.

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Eyyûb der ki: Mücâhid'e maymun eti yenilir mi?" diye sorulduğunda:

“Bu dört ayaklı hayvanlardan değildir" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî' b. Enes bu âyeti açıklarken:

“Vahşi hayvanlar dışında bütün hayvanlar helaldir. Vahşi olanları ise av hayvanıdır ki ihramlı olana bunlar haramdır" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Şüphesiz Allah istediği hükmü verir..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Allah insanlar hakkında dilediği gibi hüküm kılıp, kullarına dilediği şeyleri açıklamıştır. Dilediği farzları ve yasakları koyup, kendisine itaat etmeyi emretmiş, asi olmayı da yasaklamıştır."

Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

"Ey İman edenler! Allah'ın nişanelerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek Kabe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva yardımlaşmayın. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Nehhâs'ın, Nâsih'te bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah'ın nişânelerine... sakın saygısızlık etmeyin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Müşrikler Kâbe'yi ziyaret ederek hac ediyor, hediyeler sunuyor, Allah'ın şiarını yüceltip haclarında kurbanlar kesiyorlardı. Müslümanlar onları bundan men etmek isteyince Yüce Allah:

“...Allah'ın nişânelerine... sakın saygısızlık etmeyin..." âyetini indirdi. "...Haram aya... sakın saygısızlık etmeyin..." âyetini açıklarken de:

“Haram ayda avlanmayı helal kılmayın mânâsındadır" dedi. "...Kâbe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin..." âyeti hakkında ise şöyle dedi:

“Eskiden müşrikler ve müminler Kâbe'yi beraber ziyaret ederlerdi. Yüce Allah müminlere, mümin olsun kâfir olsun Kâbe'yi ziyaret etmekten kimseyi men etmemelerini veya onlara zarar vermemelerini emretmişti. Sonra da:

“...Müşrikler mutlaka pis insanlardır, bu yıldan sonra artık onları Mescid-i Harâm'a yaklaştırmayın..." âyetini indirdi. "...Lutuf ve rıza bekleyerek..."âyetini açıklarken:

“Onlar haclarıyla Allah'ın rızasını kazanmak isterler" dedi. "...Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın..." âyeti hakkında ise şöyle demiştir:

“Aranızdaki düşmanlık sizi Allah'ın emirleri dışına sevk etmesin. İyilik ifadesinden kasıt, Allah'ın emretmiş olduğu şeyler, takva ifadesiyle de Allah'ın yasaklamış olduğu şeyler kastedilmektedir."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah'ın nişânelerine... Kâbe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin" âyetini açıklarken:

“Allah'ın yasakladığı şeyler, ihramda iken avlanmak, gerdanlıklı, gerdanlıksız kurbanlara ve hac etmek isteyenlere zarar vermektir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah'ın nişânelerine... sakın saygısızlık etmeyin'" âyetini açıklarken:

“Burada hac ibadetleri kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Allah'ın nişânelerine... sakın saygısızlık etmeyin" âyetini açıklarken:

“Burada nişâlerden kasıt, Safâ ile Merve'dir" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Atâ'ya, Allah'ın nişâneleri sorulunca:

“Allah'a hürmet, Allah'ı öfkelendirecek şeylerden sakınıp tâatine uymaktır. İşte bunlar Allah'ın nişâneleridir" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Nehhâs'ın, Nâsih'te bildirdiğine göre Katâde:

“Ey iman edenler! Allah'ın nişanelerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek Kâbe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu, neshedilmiş bir âyettir. Cahiliye zamanında bir kişi hac etmek için evinden çıktığı zaman kamıştan veya kıldan gerdanlıklar takar ve kendisine kimse karışmazdı. O zaman müşriklerin Kâbe'ye girilmesine engel olunmuyordu. Yüce Allah hem haram aylarda, hem de Kâbe'nin yanında müşriklerle savaşmayı yasakladı. Sonra:

“...Müşrikleri nerede bulursanız öldürün..." âyetiyle bunu neshetti.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Bu âyetin:

“...Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek Kâbe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin..." kısmı, Tevbe Sûresi'ndeki "...Müşrikleri nerede bulursanız öldürün...", "Allah'a ortak koşanların, inkarlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah'ın mescidlerini imar etmeleri düşünülemez..." ile "Ey iman edenler! Allah'a ortak koşanlar ancak bir pislikten ibarettir. Artık bu yıldan sonra, Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar..." âyetiyle neshedildi. Âyetteki bu yıldan kasıt, Ebû Bekr'in hac emirliği yaptığı yıldır. Bu âyetleri insanlara Hazret-i Ali okumuştu.

İbnu'l-Münzir, Mücâhid'den bildirir:

“Ey iman edenler! Allah'ın nişanelerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek Kâbe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir" âyetini:

“...Müşrikleri nerede bulursanız öldürün..." âyeti neshetti.

Abd b. Humeyd, Dahhâk'tan bunun aynısını bildirir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Atâ' der ki:

“Müşrikler Mekke'de ağaçların kabuklarından gerdanlıklar yapıp takarlar ve Mekke'den çıktıklarında kendilerini güvende hissederlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Allah'ın nişanelerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek Kâbe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir" âyetini indirdi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Allah'ın nişanelerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek Kâbe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin...'" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“İnsanların ve hayvanlarının ağaç kabuklarından gerdanlıklar takmaları güvenlikleri içindi. Safâ, Merve ve semiz kurbanlar Allah'ın nişanelerindendir. Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı:

“Bütün bunlar Cahiliye amellerindendir" dediler. Yüce Allah da ağaç kabuklarıyla yapılıp takılan gerdanlıklar dışındaki tüm şeyleri İslam ile yasakladı.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Atâ' bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:

“Bu gerdanlıklar Mekke'de ağaç kabuklarından yapılan gerdanlıklardır. Müşrikler böylesi gerdanlıklar takarak güven içinde olurlardı. Yüce Allah, Harem bölgesinden bulunan ağaçların kabuklarından gerdanlıklar yapmalarını yasakladı."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime:

“...Haram ay..." ifadesini açıklarken:

“Bu ay Zilkade ayıdır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hudeybiye'de iken müşrikler Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbını Mekke'ye girmekten alıkoymuş ve bu, ashâbın çok ağırına gitmişti. Doğudan gelen bazı müşrikler umre yapmak isteyince, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı:

“Onların bizi bundan men ettiği gibi biz de onları men edeceğiz" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“...Sizi Mescid - i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin..." âyetini indirdi.

İbn Cerîr, Süddî'den bildirir: Hutam b. Hind el-Bekrî, Medine'ye geldi. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına giderek:

“Sen insanları neye davet ediyorsun?" dedi. Resûlullah da (sallallahü aleyhi ve sellem) ona İslam'a davet ettiğini söyledi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de daha önce ashâbına:

“Bugün yanınıza Rabîa'dan şeytan diliyle konuşan biri gelecektir" demişti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu İslam'a davet edince:

“Benim istişare edeceğim kişiler vardır. Bekle ben de Müslüman olurum" dedi ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından çıkıp gitti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

"O kâfir bir yüzle içeri girdi ve hain düşüncelerle çıkıp gitti" buyurdu. Hutam b. Hind el-Bekrî, giderken Medine Müslümanlarına ait bir sürü gördü ve onu da beraber sürüp götürdü. Bir yıl sonra da hac için gerdanlık takarak hediyeleriyle geldi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabını üzerine göndermek isteyince, Yüce Allah:

“...Kâbe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin..."âyetini indirdi. Onun arkadaşlarından bazı kişiler:

“Yâ Resûlallah! Bizi onunla baş başa bırak o bizim arkadaşımızdır (ne olduğunu biliriz)" deyince:

“O gerdanlık takmıştır" buyurdu. Bunun üzerine ashâb:

“Bu Cahiliye zamanında yaptığımız bir şeydi" dedi. Fakat Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu kabul etmedi ve bu âyet indi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İkrime'den bildiriyor: Hutam b. Hind el-Bekrî kendisine ait yiyecek taşıyan bir kervanla Medine'ye geldi. Onu sattıktan sonra Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girip ona biat etti ve Müslüman oldu. Arkasını dönüp giderken de Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanındakilere:

“O fâcir bir yüzle girdi ve hain olarak geri çıktı" buyurdu. Hutam b. Hind el-Bekrî, Yemâme'nin yanına gidince İslam'dan geri çıktı. Yiyecek taşıyan kervanıyla Zilkâde ayında Mekke'ye gitmek istedi. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı bunu duyunca, Muhacirlerden ve Ensâr'dan bir grup gidip kervanıyla beraber onun yolunu kesmek istediler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Allah'ın nişanelerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek Kâbe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir" âyetini indirdi. Bunun üzerine ona saldırmak isteyen grup bundan vazgeçti.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:

“...Kâbe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Mekke'nin fethedildiğinde müşriklerden bazı kişiler umre yapmak için Kâbe'ye gelmişti. Müslümanlar:

“Yâ Resûlallah! Bu müşrikler diğer müşrikler gibidir. Onları bırakmayalım ve üstlerine saldıralım" dediler. Bunun üzerine:

“...Kâbe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin...'" âyeti nâzil oldu.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid :

“...Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek Kâbe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin..." âyetini açıklarken:

“Müşrikler Kâbe'ye, Rablerinin rızasını kazanmak ve ticaret etmek için gelirlerdi. Yüce Allah bu yönde onlara korku vermeyi herkese yasakladı" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek..." âyetini açıklarken:

“Burada dünyalık kazanmak için Rablerinin rızasını gözeten müşrikler kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki: Allah'ın Kitâb'ında beş âyet ruhsattır ve farz değildir. Bunlardan biri:

“...İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz..." âyetidir ki kişi dilerse avlanır, dilerse de avlanmaz. Bir diğeri:

“Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın..."' âyetidir. Bir diğeri:

“...Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin..." âyetidir. Diğeri de:

“...Artık ondan hem kendiniz yeyin, hem de yoksula, fakire yedirin" âyetidir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ' der ki: Allah'ın Kitâb'ında beş âyet ruhsattır ve farz değildir. Bunlardan biri:

“...Artık ondan hem kendiniz yeyin, hem de yoksula, fakire yedirin" âyetidir ki kişi dilerse yer, dilerse yemez. Diğeri:

“...İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz..." âyetidir ki kişi dilerse avlanır, dilerse de avlanmaz. Diğeri:

“...Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin..."âyetidir ki kişi dilerse oruç tutar dilerse tutmaz. Diğeri:

“...Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve câriyelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın..."âyetidir ki kişi dilerse bu mükatebeyi yapar, dilerse yapmaz. Bir diğeri de:

“Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın..." âyetidir. Buna göre de kişi dilerse öyle yapar dilerse namaz kılıdığı yeri terk etmez.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin..." âyetini açıklarken:

“Bazı gruplara olan kininiz sizi onlara karşı tahrik etmesin mânâsındadır" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Rabî' b. Enes der ki:

“...Kâbe'ye yönelenler..." buyruğuyla, hac etmek isteyenler, "...Rablerinden lutuf... bekleyerek..." buyruğuyla, hacda ticaret etmek isteyenler, "...Rıza..." ifadesiyle de hac etmek isteyenler kastedilmektedir. "...Bir topluma karşı olan kininiz..." âyeti ise:

“Bir topluma olan düşmanlık mânâsındadır. "...İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın..." buyruğunda iyilikten kasıt, sana emredilenler, takvadan kasıt ise yasaklananlardır.

Ahmed, Abd b. Humeyd ve Buhârî'nin, Târih'te bildirdiğine göre Vâbise der ki: Ben iyilik ve kötülük hakkında her şeyi sormak arzusuyla Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gittim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:

“Ey Vâbise! Bana neyi sormak için geldiğini söyleyeyim mi?" buyurdu. "Evet, söyle" dediğimde:

“Sen bana iyilik ve kötülük hakkında şeyler sormak için geldin" buyurdu. Sonra üç parmağını birleştirip göğsüme vurarak şöyle devam etti:

“Ey Vabise! Sen kalbine bak. İyilik kalbin ve nefsin kendisinden mutmain olduğu şeydir. Kötülük ise kalbi tırmalayan ve göğsün kendisinde tereddüt ettiği şeydir. İnsanlar sana fetva verse de sen vicdanına bak."

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Edeb'de, Müslim, Tirmizî, Hâkim ve Beyhakî'nin Şuab'da bildirdiğine göre Nevvâs b. Sem'ân der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) iyiliği ve kötülüğü sorduğumda:

“İyilik güzel ahlâk, kötülük ise kalbini rahatsız eden ve insanların görmesini istemediğin şeydir" buyurdu.

Ahmed, Abd b. Humeyd, İbn Hibbân, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre bir kişi Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) kötülüğü sorunca, ona:

“İçini tırmalayıp rahatsız eden şeyleri terk et" buyurdu. "İmân nedir?" dediğinde ise:

“Kötülüğü, kendisini üzen ve iyiliği kendisini sevindiren kişi mümindir" buyurdu.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Abdullah b. Mes'ûd:

“Kötülük, kalbe rahatsızlık veren şeydir" dedi.

Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:

“Kötülük, kalbe rahatsızlık veren şeydir. Eğer bir şey birinizin içinde rahatsızlık veriyorsa o şeyi kalbinden atsın" dedi.

Beyhakî'nin, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kötülük, kalplere rahatsızlık ve acı veren şeydir. Kişinin kötülüğe her bakışında Şeytanın kişiyi günaha düşürme arzusu vardır" buyurmuştur.

Ahmed ve Beyhakî'nin, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kimin dili hakkı söyler de onunla amel edilirse, kıyamet gününde mutlaka ecrini alır. Sonra Yüce Allah onu kıyamet gününde sevabına kavuşturur" buyurmuştur.

Beyhakî'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Dâvud, Rabbi ile konuşurken: «Ey Rabbiml En fazla sevdiğin kulun kimdir? Ben de onu senin sevginle seveyim» dedi. Yüce Allah: «Ey Dâvud! En fazla sevdiğim kul kalbi, elleri temiz olan ve söz taşımayandır. Dağlar yok olsa da beni seven, beni seveni seven, beni kullarıma sevdiren kişi yok olmaz» buyurdu. Dâvud: «Ey Rabbim! Seni ve seni seveni sevdiğimi biliyorsun. Ancak seni kullarına nasıl sevdireyim?» diye sorunca, Yüce Allah: «Ey Dâvud! Onlara nimetlerimi ve musibetlerimi hatırlat. Mazlum kişiye yardım eden veya ona destek olanın, ayakların kayacağı günde ayaklarını sabit kılarım» buyurdu."

Ahmed'in Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim kardeşinin ırzını korursa, Yüce Allah kıyamet gününde onun yüzünden ateşi çevirir" buyurmuştur.

İbn Mâce'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yarım kelimeyle olsa bile bir müminin öldürülmesine yardım eden kişi, Allah'ın huzuruna, alnında: «Allah'ın rahmetinden ümitsizdir» yazısıyla çıkar" buyurdu.

Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Hâkim'in, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim batılla hakkı yenmek için bir zalime yardım ederse, bu kimse Allah'ın ve Resülünün zimmetinden uzaktır" buyurmuştur.

Hâkim'in İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hasımlardan haksız olana yardım eden kişi bu işi bırakana kadar Allah'ın gazabı altında kalır" buyurmuştur.

Buhârî, Târih'te, Taberânî ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-îmân'da Evs b. Şurahbîl'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Her kim bir zalime yardım etmek maksismiyle, onun zalim olduğunu bildiği halde onunla birlikte yürürse, İslam'dan çıkmış olur" buyurmuştur.

Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Allah'ın hadleri konusunda birine şefaatçi olan kişi Allah'ın emirlerine muhalafet etmiş olur. Kim borçlu olarak ölürse (kıyamet günü) borcunu dinar ve dirhemle değil iyiliklerinden alacaklıya verilerek ve alacaklının günahları kendisine yüklenerek ödenir. Batıl bir konuda bilerek tartışan bu işi bırakana kadar Allah'ın gazabı altında kalır. Kim mümin kardeşinde olmayan bir şeyi söylerse, söylediğinden geri dönene kadar Allah onu Cehennem ahalisinin irinleri içinde bırakır. "

Beyhakî, Fuseyle'den bildirir: Babam Vasile b. e!-Eskân'ın şöyle dediğini işittim:

Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kişinin kavmini sevmesi kavmiyetçilik midir?" diye soruduğumda:

“Hayır değildir, ancak kişinin kavmine zulmünde yardım etmesi kavmiyetçiliktir" buyurdu.

Beyhakî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim bir konuda şahit olmadığı halde bir topluluğun yanında şahit diye yer alırsa o kişi yalancı bir şahittir. Kim haklıyı haksızı bilmeden taraflardan birine yardım ederse bu işi bırakana kadar Allah'ın gazabı altında olur. Müslümanla savaşmak küfür, ona sövmek ise faşıklıktır."

Hâkim ve Beyhakî, Abdurrahman b. Abdillah b. Mes'ûd'dan, o da babasından naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bir kavme zulümlerinde yardımcı olan kişi, çukura düşüp kuyruğundan çekilerek çıkarılan deve gibidir" buyurmuştur. Hâkim'in lafzı ise:

“Kavmine haksız yere yardım eden ve zulümlerinde yardımcı olan kişi, çukura düşüp çıkarılması için kuyruğunu uzatan deve gibidir" şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

"Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen; boğulmuş, vurulmuş, yukardan düşmüş, boynuzlanmış, canavar yırtmış olup da canlı iken kesmedikleriniz; dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet (şans) aramanız size haram kılındı. Bunların hepsi doğru yoldan çıkmaktır. Bugün kâfirler, dininize karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm'ı beğendim. Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir."

İbn Ebî Hâtim, Taberânî, İbn Merdûye ve Hâkim'in bildirdiğine göre Ebû Umâme der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), kavmimi, Allah'a ve Resûlüne davet etmem, onlara Allah'ın şiarını ve İslam'ı anlatmam için beni göndermişti. Kavmimin yanına gidip bunları anlatırken bir tabak kan getirdiler. Onu yemek için toplandılar ve bana:

“Gel ey Sudeyi Sen de ye" dediler. Ben:

“Vay halinize! Ben bunu size haram kılan kişinin yanından geliyorum. Allah bu konuda hüküm indirdi" dedim. Onlar:

“Bu hüküm nedir?" diye sorunca, onlara:

“Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen;

Nâfi':

“Bana: (.....) âyetini açıkla" deyince, İbn Abbâs şöyle karşılık verdi:

“Ezlâm, fal okları demektir. Cahiliye döneminde işlerini bu fal oklarına göre yaparlardı. Oklardan birinin üzerinde:

“Rabbim bunu emretti", diğerinin üzerinde de:

“Rabbim bunu yasakladı" yazılıydı. Bir iş yapacakları zaman putlarının yanına giderler ve okları bir giysiyle kapatırlardı. Birini çekerler ve çıkana göre o işi yapar veya ondan geri dururlardı." Nâfi':

“Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorduğunda, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Evet, bilirler. Hutaya'nın:

"Yanından uçup giden kuşlara hiçbir şey demez,

Bir iş yapacağı zaman fal oklanyla kura çekmez" dediğini İşitmedin mi?"

Buhârî ve Müslim, Adiy b. Hâtim'den bildirir. "Yâ Resûlallah! Ben avı okumla vurup düşürüyorum" dediğimde:

“Eğer ok avı delerse onu ye. Ama ok enlemesine ava çarparsa yeme. Çünkü o av, vurarak öldürülenlerden olur" buyurdu.

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: (.....) kuyuya düşen, (.....) ise dağda yüksek bir yerden düşen anlamına gelir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Meysere bu âyeti: (.....) lafzıyla okurdu.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (.....) lafzıyla okumuştur.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali:

“Vurularak, düşerek veya dövüşerek ölmek üzere olan hayvanı, elini veya ayağını kıpırdatır halde yetişip kesersen etini ye" dedi.

Hâkim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Boğazı kesilmeden yaralanıp da ölen hayvanın etini yeme, çünkü o şeytanın kestiğidir" buyurdu. İbnu'l-Mübârek:

“Burada hayvanın boğazı kesilmeden, yaralanmasından dolayı canının çıkması kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanan hayvanlar..."' âyetini açıklarken:

“Cahiliye zamanında hayvanlarını Kâbe'nin etrafındaki taşların üzerinde keserlerdi. Diledikleri zaman da o taşları daha güzel taşlarla değiştirirlerdi" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Fal oklarıyla kısmet (şans) aramanız size haram kılındı..." âyetini açıklarken:

“Burada Arapların okları ve Perslerin zarları kastedilmektedir. Bu oklar ve zarlarla kumar oynarlardı" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid: Cahiliye zamanında insanlar sefere, savaşa veya ticarete çıkıp çıkmamayı fal oklarından çıkan sonuca göre tayin ederlerdi" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Fal oklarıyla kısmet (şans) aramanız size haram kılındı..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Cahiliye zamanında insanlar bir sefere çıkacakları zaman çıkmak için bir ok, kalmak için de bir ok seçerlerdi. Çektikleri ok üzerinde çıkmaya izin veren ok ise sefere çıkarlar, kalmayı söyleyen ok ise de sefere çıkmaktan vazgeçerlerdi."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Fal oklarıyla kısmet (şans) aramanız size haram kılındı..." âyetini açıklarken:

“Burada fal baktıkları beyaz çakıl taşları kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) bu âyeti açıklarken şöyle dedi: Cahiliye zamanında insanlar bir iş yapacağı zaman veya bir sefere çıkacağı zaman üç ok alırlardı. Birinin üzerine:

“Bana emret", birinin üzerine de:

“Bana yasakla" yazılırdı. Üçüncü oku aralarını bulsun diye yazısız bırakırlardı. Sonra bu üçünden birini çekerlerdi. Eğer:

“Bana emret" yazılı ok çıkarsa niyet ettikleri o işi yaparlardı. "Bana yasakla" oku çıkarsa o işi yapmaktan vazgeçerlerdi. Eğer yazısız ok çıkarsa, yeniden başlayıp tekrar çekerlerdi.

Taberânî ve İbn Merdûye'nin, Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kâhine giden, fal oklarıyla kısmetini arayan ve bir şeyi uğursuz sayarak seferden geri dönen kişi Allah katındaki yüksek derecelere nail olamaz" buyurmuştur.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Bugün kâfirler, dininize karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir..." âyetini açıklarken:

“Tekrar onların dinine dönmenizden tamamen ümidi kestiler" dedi.

Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Bugün kâfirler, dininize karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir..." âyetini açıklarken şöyle dedi: Mekke ahalisi sizin tekrar onların dinine dönmenizden, putlara tapmanızdan ümidi kesmiştir. "...Onlardan korkmayın, benden korkun..." âyeti:

“Siz Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) dinine tabi olmaktan değil de, putlara tapmaktan ve Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) yalanlamaktan korkun" mânâsındadır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ellerini duaya kaldırarak Arafat'ta durmuş Müslümanlar da, Allah'a dua ederken Cibrîl:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..." âyetini indirdi. Burada helal ve haram belirtilmektedir. Bu âyetten sonra da helal ve haram hakkında başka bir âyet inmemiştir. Allah'ın nimetini tamamlayışı, hac esnasında bizimle beraber hiç bir müşriğin bulunmayışıdır. "...Beğendim..." ifadesi de:

“Size din olarak İslam'ı beğendim mânâsındadır. Bu âyet indikten sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) seksen bir gün yaşadı ve sonra vefat etti.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Bugün kâfirler, dininize karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir... Bu gün dininizi kemale erdirdim..." âyetini açıklarken:

“Bu dini indirmemle bunlar oldu" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:

“...Onlardan korkmayın, benden korkun..." âyetini açıklarken:

“Size üstün gelecekler diye bir korkunuz olmasın" dedi.

Müslim'in Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şeytan, Arap yarımadasında namaz kılanların kendisine ibadet etmesinden ümidini kesmiştir. Ancak yine de onları tahrik etmektedir" buyurdu.

Beyhakî'nin Şuab'da, Ebû Hureyre ve Ebû Saîd'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şeytan, sizin bu topraklarınızda kendisine ibadet etmenizden ümidini kesmiştir. Fakat sizden yana küçümsediğiniz günahlara da razı olmuştur" buyurdu.

Beyhakî'nin İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şeytan, Arap yarımadasında putlara tapmanızdan ümidini kesmiştir. Fakat bunun dışında sizin küçümsediğiniz günahlarınıza da razı olacaktır. Bunlar kıyamet gününde tehlikeli olan günahlardandır. Gücünüzün yettiğince haksızlık etmekten sakının" buyurmuştur.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Yüce Allah, Peygamberine ve müminlere imanlarını tamamladığını haber verip daha fazlasına gerek duymayacaklarını, Allah tamamlandıktan sonra kimsenin onu eksiltemeyeceğini, ona göre amel edenlere buğzetmeyeceğini bildirmiştir."

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..."' âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Allah, onlara dinlerini kemale erdirdi ve müşrikleri Kâbe'den çıkardı. Bize nakledildiğine göre bu âyet Arefe günü nâzil olmuştur. O gün de Cuma gününe kadar gelmiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..." âyetini açıklarken: Bize nakledildiğine göre bu âyet Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah müşrikleri el-Mescidu'l-Haram'dan çıkarıp Müslümanların haccını halis kıldığı Cuma günü Arafat'ta inmiştir" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Önceleri Müslümanlar ve müşrikler beraber hac ederlerdi. Tevbe Sûresi nâzil olduğu zaman müşrikler Beytu'l-Harem'den çıkarıldı ve Müslümanlar aralarında hiçbir müşrik bulunmaksızın haclarını eda ettiler. Bu da:

“...Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım" âyetinde olduğu gibi Müslümanların nimetlerinin tamamlanmasıdır.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..." âyetini açıklarken:

“Haccın tamam olması ve müşriklerin Kâbe'den çıkarılmasıdır" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Şa'bî'den bildirir:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..." âyeti, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafat'ta vakfede iken nâzil oldu. Bu âyet inince Cahiliye inançları ve hac ibadetleri yok olup şirk helak oldu. Sonra da çıplak olarak kimse tavaf etmedi. O yıl Müslümanlarla beraber müşriklerden kimse hacca katılamadı. İşte o zaman Yüce Allah:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim...'" âyetini indirdi.

Abd b. Humeyd, Şa'bî'den bildiriyor:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..." âyeti Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), Arafat'ta inmiştir. Bir âyet, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hoşuna gittiği zaman onu sûrenin başına koyardı. Aynı zamanda Cibrîl, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) hacda nasıl ibadet edeceğini de öğretiyordu."

Humeydî, Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Hibbân ve Beyhakî'nin Sünen'de bildirdiğine göre Târik b. Şihâb der ki: Yahudiler Ömer'e:

“Sizin kitabınızda okuduğunuz bîr âyet vardır. Eğer o âyet biz Yahudilere inmiş olsaydı, biz o günü bayram ilan ederdik" dediler. Ömer:

“O hangi âyettir?" diye sorunca:

“...Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım" âyetidir" karşılığını verdiler. Bunun üzerine Ömer:

“Vallahi bu âyetin indiği günü ve zamanı biliyorum. Bu âyet Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Cuma günü Arefe gecesi inmiştir" dedi.

İshâk b. Râhûye, Müsned'de ve Abd b. Humeyd, Ebu'l-Âliye'den bildiriyor: Yahudiler Ömer'in yanındayken söz konusu âyeti zikrettiler. Ehl-i Kitâb'dan bir kişi:

“Eğer bu âyetin hangi gün nâzil olduğunu bilseydik o günü bayram ilan ederdik" dedi. Bunun üzerine Ömer:

“Allah'a hamd olsun ki, Yüce Allah bize o günü ve diğer günü bayram kılmıştır. Bu âyet Arefe günü nâzil oldu. Diğer gün de kurban (bayramı) günüdür. Allah bize dinimizi tamamladı. Sonra her tamam olan şeyin eksildiğini öğrendik" dedi.

İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Antere der ki:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..." âyeti indiği zaman büyük hac günüydü ve Ömer ağlamıştı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ömer'e:

“Seni ağlatan nedir?" diye sordu. Ömer "Dinimiz artış içinde olan bir dindi. Şimdi ise tamamlanmış bulunmaktadır. Her tamamlanan şey de mutlaka eksilir" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Doğru söyledin" buyurdu.

İbn Cerîr'in, Kabîsa b. Zueyb'den bildirdiğine göre Ka'b:

“Eğer bu âyet başka bir ümmete inmiş olsaydı, bu günü beklerler ve bu âyetin nâzil olduğu günde toplanarak o günü bayram ilan ederlerdi" dedi. Ömer:

“Ey Ka'b! Bu hangi âyettir?" deyince, Ka'b:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..."âyetidir" karşılığını verdi. Bunun üzerine Ömer:

“Ben bu âyetin nâzil olduğu günü ve yeri biliyorum. Bu âyet Cuma gününe denk gelen Arefe gününde nâzil olmuştur. Allah'a hamdolsun ki, bu iki gün de bize bayramdır" dedi.

Tayâlisî, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Cerîr, Taberânî ve Beyhakî'nin, Delâil'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..." âyetini okuyunca bir Yahudi:

“Eğer bu âyet bize inmiş olsaydı, bu âyetin indiği günü bayram ilan ederdik" dedi. Bunun üzerine İbn Abbâs:

“Bu âyet iki bayram günü olan Cuma ve Arefe gününde inmiştir" karşılığını verdi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İsa b. Hârise el-Ensârî der ki: Biz bir mecliste otururken Hıristiyan bir kişi bize:

“Ey İslam ahalisi! Size inmiş olan bu âyet eğer bize inmiş olsaydı bu âyetin indiği günü ve zamanı iki kişi kalsak bile bayram ilan ederdik. Bu âyet de:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..."âyetidir" dedi. Ona kimse bir cevap vermemişti. Muhammed b. Ka'b el- Kurazî ile karşılaşıp bu konuyu kendisine sorduğumda şöyle dedi:

“Ona bir cevap vermediniz mi? Ömer b. el-Hattâb bu konuda şöyle demişti:

“Bu âyet Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Arefe günü vakfede iken inmiştir. O gün bütün Müslümanlara bayram kılınmış ve Müslümanlardan bir kişi kalsa bile bayram olarak kalacaktır."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dâvud der ki: Âmir eş-Şa'bî'ye:

“Yahudiler:

“Nasıl olur da Araplar, Allah'ın kendilerine dinlerini tamamladığı günü akıllarında tutmazlar?" diyorlar" dediğimde, Âmir:

“O günün hangi gün olduğunu bilmiyor musun?" diye sordu. Ben:

“Hangi gündür?" dediğimde:

“O gün Arefe günüdür. Allah bu âyeti Arefe gününde indirdi" karşılığını verdi.

İbn Cerîr ve İbn Merdûye, Hazret-i Ali'den bildirir:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..."" âyeti, Arefe gecesi Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vakfede iken inmiştir.

İbn Cerîr ve Taberânî'nin, Amr b. Kays es-Sekûnî'den bildirdiğine göre Muâviye minberde:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..." âyetini sonuna kadar okudu ve:

“Bu âyet Arefe ve Cuma günü nâzil oldu" dedi.

Bezzâr, Taberânî ve İbn Merdûye, Semure'den bildirir:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..." âyeti, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Cuma günü Arafat'ta vakfede iken nâzil oldu.

Bezzâr'ın sahîh bir isnâdla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..." âyeti, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafat'ta iken kendisine inmiştir" dedi.

İbn Cerîr'in zayıf bir isnâdla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..." âyetini açıklarken:

“Bu, insanlar tarafından hangi gün olduğu bilinen bir gün değildir" dedi."

İbn Cerîr, Taberânî, İbn Merdûye ve Beyhakî' Delâil'de İbn Abbâs'tan bildirir: Peygamberiniz (sallallahü aleyhi ve sellem) Pazartesi günü doğdu, Peygamberlik kendisine Pazartesi günü verildi. Mekke'den Pazartesi günü çıktı, Medine'ye Pazartesi günü girdi. Mâide Sûresinin:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim...'" âyeti Pazartesi günü nâzil oldu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de Pazartesi günü vefat etti.

İbn Merdûye ve İbn Asâkir'in zayıf bir isnâdla bildirdiğine göre Ebû Saîd el- Hudrî der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ğadîr Hum günü Ali'yi görevlendirip onun velisi olduğunu ilan ettiği zaman Cibrîl:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..." âyeti ile indi.

İbn Merdûye, Hatîb ve İbn Asâkir'in zayıf bir isnâdla bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki: Ğadîr Hum günü Zilhicce'nin on sekizinci günüydü. O gün Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ben kimin velisi isem Ali de onu velisidir" buyurdu. Sonra Yüce Allah:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..."- âyetini indirdi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bu âyet Arefe günü indi. Bu âyetten sonra helal ve haram hakkında başka bir âyet inmedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hacdan geri döndükten sonra da vefat etti. Esmâ binti Umeys bu konuda şöyle demişti:

“Ben Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber hac ediyordum. Biz yolculuk halinde ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bineği üzerinde iken Cibrîl tecelli etti. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bineği âyetin ağırlığına dayanamadı ve çöktü. Ben de yanına gidip üstümdeki hırkayı üzerine açtım."

İbn Cerîr, İbn Cüreyc'den bildirir:

“...Bu gün dininizi kemale erdirdim..."âyeti indikten sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) seksen bir gece yaşadı.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde der ki:

“Bize nakledildiğine göre kıyamet gününde her din sahibinin dini karşısına çıkacaktır. İman, sahibini ve inananları müjdeleyerek hayırlara götürecektir. İslam huzura geldiği zaman:

“Ey Rabbim! Sen Selâm'sın, ben de İslam'ım" der. Yüce Allah da:

“Bu gün seninle amelleri kabul edip seninle amellerin karşılığını vereceğim" buyurur."

Ahmed, Alkame b. Abdillah el-Muzenî'den, o da bir kişiden bildirir: Ben, Ömer b. el-Hattâb'ın meclisinde iken Ömer oradakilerden birine:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) İslam'ı nasıl vasıflandırdığını işittin mi?" diye sordu. O kişi:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İslam bir yaşında başladı, sonra iki yaşında oldu, sorıra dört yaşında, sonra altı yaşında sonra da sekiz yaşında oldu" buyurduğunu işittim" karşılığını verdi. Bunun üzerine Ömer:

“Sekiz yaşından sonra da eksiklikler başlar" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur..." âyetini açıklarken:

“Âyetin başında zikredilen haram şeylerin Allah'a karşı gelme diye bir niyet taşımadan sadece açlıktan dolayı yenmesinde bir günah yoktur" dedi.

Tastî'nin, Mesâil'de bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a:

“Bana: (.....) âyetini açıkla" deyince, İbn Abbâs:

“Şiddetli açlık anlamındadır" karşılığını verdi. Nâfi':

“Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca da İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Evet, bilirler. A'şâ'nın:

"Siz kışın evlerinizde tok yatarken,

Komşularınız aç yatmaktadır" dediğini işitmedin mi?"

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur..." âyetini açıklarken:

“Burada kişinin açlıktan dolayı, günaha meyletmeksizin yiyebileceği ifade edilmiştir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:

“Kişinin şiddetli açlık durumunda günaha meyletmeksizin yemesine ruhsat verilmiştir. Günah niyetiyle yiyene, haddi aşana veya Allah'a ma'siyete giderken açlık çekerek yiyene ise haramdır."

Ahmed ve Hâkim'in bildirdiğine göre Ebî Vâkid el-Leysî der ki: Ashâb:

“Yâ Resûlallah! Biz açlık çektiğimiz bir bölgede yaşıyoruz. Ölü eti yemek bize ne zaman helal olur?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sabah ve akşam yemeği için sebze (yeşillik) olarak bir şey bulamadığınız zaman yiyebilirsiniz" buyurdu.

İbn Sa'd ve Ebû Dâvud'un bildirdiğine göre Fucey' el-Âmirî:

“Yâ Resûlallah! Bize ölü etinden ne kadar bir miktar helaldir?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sizin yemeğiniz ne kadardır?" buyurunca:

“Sabah ve akşam süt içeriz" karşılığını verdi. Ukbe de:

“Sabah bir bardak, akşam bir bardak süt içeriz" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Babama yemin olsun ki bu açlıktır" buyurdu ve bu hal üzerine onlara ölü etini helal kıldı.

Hâkim'in, Semure b. Cündüb'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğer akşam vakti ailene süt içirebiliyorsan, Allah'ın yasaklamış olduğu yemeklerden uzak dur" buyurdu.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

"(Ey Muhammed!) Sana, kendilerine nelerin helâl kılındığını soruyorlar. De ki:

“Size temiz ve hoş olan şeyler, bir de Allah'ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu (avlar) helâl kılındı. Onların sizin için tuttuklarından yiyin. Onu (av için) salarken üzerine Allah'ın adını anın (Besmele çekin). Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir."

Firyâbî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de Ebû Râfi'den bildirir: Cibrîl, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip içeri girmek için izin istedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) izin verdi. Cibrîl içeri girmekte gecikince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) elbisesini üstüne alıp dışarı çıktı. Cibrîl'in kapıda durduğunu görüp:

“Sana girmen için izin verdik" buyurdu. Cibrîl:

“Verdin, ama biz içinde köpek ve resim bulunan eve girmeyiz" dedi. Baktıklarında evlerin (odaların) birinde köpek yavruları olduğunu gördüler. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), bana Medine'deki bütün köpekleri öldürmemi emretti. Ben de öyle yaptım. Bazı kişiler gelip:

“Yâ Resûlallah! Öldürülmesini istediğin bu köpeklerden hangilerini beslemek bize helaldir?" diye sordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sessiz kalınca, Yüce Allah:

“(Ey Muhammed!) Sana, kendilerine nelerin helâl kılındığını soruyorlar. De ki:

“Size temiz ve hoş olan şeyler, bir de Allah'ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu (avlar) helâl kılındı...'" âyetini indirdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğer kişi Allah'ın ismini zikrederek köpeğini avı tutması için bırakırsa ve köpek avı yemeden getirirse kişi o avı yiyebilir" buyurdu.

İbn Cerîr, İkrime'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Râfi'yi köpekleri öldürmesi için göndermişti. Ebû Râfi' köpekleri öldürme işinde kenar mahallelere kadar vardı. Âsim b. Adiy, Sa'd b. Hayseme ve Uveym b. Sâide, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Yâ Resûlallah! Bu köpeklerden hangilerini beslememiz bize helaldir?" dediler. Bunun üzerine:

“(Ey Muhammed!) Sana, kendilerine nelerin helâl kılındığını soruyorlar. De ki:

“Size temiz ve hoş olan şeyler, bir de Allah'ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu (avlar) helâl kılındı. Onların sizin için tuttuklarından yiyin. Onu (av için) salarken üzerine Allah'ın adını anın (besmele çekin). Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir" âyeti nâzil oldu.'

İbn Cerîr, Muhammed b. Ka'b el- Kurazî'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), köpeklerin öldürülmesini emredince:

“Yâ Resûlallah! Bu köpeklerden hangilerini beslememiz bize helaldir?" diye sordular. Bunun üzerine:

“(Ey Muhammed!) Sana, kendilerine nelerin helâl kılındığını soruyorlar. De ki:

“Size temiz ve hoş olan şeyler, bir de Allah'ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu (avlar) helâl kılındı. Onların sizin için tuttuklarından yiyin. Onu (av için) salarken üzerine Allah'ın adını anın (besmele çekin). Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir" âyeti nâzil oldu.

İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: Tây kabilesinden olan Adiy b. Hâtim ile Zeyd b. el-Muhelhil, Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Yâ Resûlallah! Biz köpeklerle ve kuşlarla avlanan bir topluluğuz. Zerîh kabilesinin av köpekleri; inekleri, eşekleri ve kelerleri avlayıp öldürmektedir. Allah bize ölü etini haram kıldı. Biz ne yiyeceğiz?" deyince:

“(Ey Muhammed!) Sana, kendilerine nelerin helâl kılındığını soruyorlar. De ki:

“Size temiz ve hoş olan şeyler, bir de Allah'ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu (avlar) helâl kılındı..." âyeti indi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Adiy b. Hâtim et-Tâî, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip köpeklerle avlanmayı sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine ne cevap vereceğini bilmiyordu. Bunun üzerine:

“...Allah'ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu (avlar) helâl kılındı..."' âyeti indi.

İbn Cerîr, Urve b. Zübeyr'den o da kendisine anlatan birinden bildirir: Bedevinin biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) av konusunda Allah'ın haram ve helal kıldığı şeyleri sormaya gitmişti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ona:

“Allah, sana temiz şeyleri helal, pis şeyleri de haram kılmıştır. Ancak zor durumda kalıp yemek bulamazsan o pis şeyden sana yetecek kadar yiyebilirsin" buyurdu. Bedevi:

“Helal kılacak kadar ihtiyaç sahibi olmak ve haram kılacak kadar ihtiyaçsız olmak nedir?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğer sana bir şey geleceğini ümid ediyorsan, ümid ettiğin şey gelene kadar (ölmüş olan) hayvanlarının eti ile yetinmeye bak. Veya beklediğin bir şey varsa o şey gelene kadar yine (ölmüş olan) hayvanlarının eti ile yetinmeye bak ve ailene de yetecek kadar yedir" buyurdu. Bedevi:

“Bana ondan yetecek miktar ne kadardır?" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğer ailene bir gece içerebileceğin süt bulursan, Allah'ın sana haram kılmış olduğu yiyecekten uzak dur. Eğer bulamazsan hayvanın bütün eti helaldir" buyurdu.

Taberânî, Safvân b. Umeyye'den bildirir: Urfeta b. Nehîk et-Temîmî:

“Yâ Resûlallah! Ben ve ev halkım bu av ile rızıklanmaktayız. Bunda bize bir kısmet ve bereket vardır. Ancak avcılık oyalayan, Allah'ın zikrinden ve cemaat namazından alıkoyan bir şeydir. Yine de bizim buna ihtiyacımız vardır. Bunu bize helal mı haram mı kılarsın?" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Allah helal kılmıştır, ben de sana bunu helal kılıyorum. Avcılık ne güzel bir iştir. Allah da mazeretini kabul etmeye herkesten fazla layıktır. Vallahi benden önceki peygamberlerin hepsi avlanmaktaydı veya avlanmak istiyordu. Sen rızkını aramaya çıkmışken cemaat namazını kılamıyorsan, sana cemaati ve ahalisini sevmen, Allah'ın zikrini ve ahalisini sevmen, kendin ve ailen için helal rızık için çalışman yeterlidir. Bunların hepsi Allah yolunda cihad gibidir. Bilmiş ol ki, Yüce Allah'ın yardımı, salih tüccarla beraberdir.""'

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Bir de Allah'ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu (avlar) helâl kılındı... Onu (av için) salarken üzerine Allah'ın adını anın (Besmele çekin)..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Burada av için eğitilen köpekler ve kuşlar kastedilmektedir, (.....) kelimesi köpek ve pars cinsinden olan hayvanlar mânâsındadır. (.....) kelimesi eğitilmiş hayvanlar mânâsındadır. Onların yakaladıkları avları yiyebilirsiniz. Eğer hayvan yakaladığı avın bir kısmını yerse o avı yeme. Hayvanı av için bırakacağın zaman Allah'ın adını zikret (Besmele çek) ve öyle bırak. Ancak bunu unutursan bir sakınca yoktur.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Eğitip alıştırdığınız avcı hayvanlar..." âyetini açıklarken:

“Burada kuşlar ve köpekler kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu (avlar) helâl kılındı..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Burada eğitilen hayvanlar kastedilmektedir. Köpeğini veya kuşunu salarken veya okunu atarken Allah'ın ismini zikredersen, hayvanın avı tutar veya öldürürse o avı yiyebilirsin."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, Mecûsi birinin eğitmiş olduğu köpeği veya kuşu veya parsı veya kartalı alan ve onlarla avlanan Müslüman kişi hakkında şöyle dedi:

“Hayvanı ava bırakırken Besmele çekmiş olsan bile bu avı yeme. Çünkü avcı hayvan, Mecusi kişi tarafından eğitilmiştir. Yüce Allah da:

“...Allah'ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu (avlar) helâl kılındı..." buyurmaktadır.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Eğitip alıştırdığınız avcı hayvanlar..." âyetini açıklarken:

“Burada eğitilip de avlanan köpek, pars ve benzeri şeyler kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Allah'ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanlar..." âyetini açıklarken:

“Onlara avlanmayı Allah'ın size öğrettiği gibi öğretirsiniz" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Köpeğin eğitilmiş olmasının işareti, yakaladığı avı sahibi yanına gelinceye kadar yememesidir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Eğer köpek avı yakalar ve ondan yerse, sen ondan yeme. Çünkü köpek onu kendisi için avlamıştır" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Adiy b. Hâtim der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), doğan kuşunun avını sorduğumda:

“Senin için avladığını ye" buyurdu."

Buhârî ve Müslim'in bildirdiğine göre Adiy b. Hâtim der ki:

“Yâ Resûlallah! Eğitilmiş köpekleri Allah'ın adını zikrederek bırakıyorum" dediğimde:

"Eğitilmiş köpeğini bıraktığın zaman Allah'ın adını zikrettiysen yakaladıklarını ye" buyurdu. "Avı öldürse de mi?" dediğimde:

“Öldürse de yel Ancak köpeğin avı yakalarken başka köpekler de karışırsa yeme. Çünkü sen sadece kendi köpeğin için Besmele çektin" buyurdu.

İbn Ebî Hâtim, Adiy b. Hâtim'den bildiriyor:

“Yâ Resûlallah! Biz köpekler ve kuşlarla avlanan bir topluluğuz. Avladıklarından bize helal olan nedir?" dediğimde:

“Allah'ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu avlar helaldir. Size yakaladıkları avları Allah'ın adını anarak yiyin" buyurdu ve şöyle devam etti:

“Allah'ın adını anarak köpeğini bıraktığın zaman yakaladığı avı ye." Ona:

“Avı öldürse de mi?" dediğimde:

“Avdan yemediği takdirde öldürse de ye" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Köpeğim başka köpeklerin arasına karışsa da mı?" diye sorduğumda:

“Avı köpeğinin yakaladığını bilinceye kadar yeme" buyurdu. "Biz okla avlanan bir topluluğuz, bize avladıklarımızdan ne helaldir?" dediğimde ise:

“Allah'ın adını zikredersen ve okun avı delerse ye" buyurdu.

Abd b. Humeyd'in, Ali b. el-Hakem'den bildirdiğine gören Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a:

“Besmele çekerek köpeğimi bırakırsam ve köpek avı öldürürse onu yiyebilir miyim?" diye sorduğunda:

“Evet yiyebilirsin" dedi. Nâfi':

“Yüce Allah:

“...Ancak yetişip kesmeniz hariç..." buyurmaktadır. Sen ise: «Öldürse de ye» diyorsun" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Yazık sana, ey İbnu'l-Ezrak! Eğer kedi bana bir av yakalasa ben de onu canlıyken yetişip kessem bunda bir sakınca olur muydu? Vallahi ben bu âyetin hangi köpekler hakkında indiğini biliyorum. Bu âyet Tayy kabilesinden Nebhân oğulları köpekleri hakkında inmiştir. Yazık sana, ey İbnu'l-Ezrak! Bunu böylece bil!"

Abd b. Humeyd'in, Mekhûl'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğitilmemiş köpeğin bir avı yakalar da o avı kesmeye yetişirsen onu ye. Eğer kesmeye yetişemezsen yeme" buyurdu.

Abd b. Humeyd'in naklettiğine göre İbn Abbâs:

“Eğer köpek avdan yerse sen yeme. Eğer (avcılık yapan) kuş avdan yerse sen de yiyebilirsin. Çünkü köpeğe vurup yemesine engel olabilirsin. Fakat kuşa engel olmaya gücün yetmez" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Urve'ye:

“Ekin kargası temiz yiyeceklerden midir?" diye sorulunca:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu fâsık diye adlandırdıktan sonra nasıl temiz yiyeceklerden olabilir?" karşılığını verdi.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

"Bu gön sîze temiz ve hoş şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helâl» sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir. Mü'min kadınlardan iffetli olanlarla, daha önce kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz kaydıyla; evlenmek, zina etmemek ve gizli dost tutmamak özere size helâldir. Her Mm de inanılması gerekenleri inkar ederse, bütün işlediği boşa gider. Âhirette de o, ziyana uğrayanlardandır."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Nehhâs ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size... helâldir..." âyetini açıklarken:

“Burada Ehl-i Kitâb'dan olanların kestikleri kastedilmektedir" dedi. "...Daha önce kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz kaydıyla; evlenmek, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir..."âyeti hakkında ise:

“Gizli ve açık olarak zina etmeyen kadınlarla belli bir mehir vermeniz kaydıyla evlenmeniz helaldir" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size... helâldir..." âyetini açıklarken:

“Burada Ehl-i Kitâb'ın kestikleri kastedilmektedir" dedi.

Abdurrezzâk'ın, Musannef te bildirdiğine göre İbrâhim(-i Nehaî):

“...Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size... helâldir..."' âyetini açıklarken:

“Burada Ehl-i Kitâb'ın kestikleri kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Daha önce kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadınlar..." âyetini açıklarken:

“Yüce Allah bize iki tür iffetli kadını helal kılmıştır. Bunlar mümin kadın ve Ehl-i Kitâb'dan olan kadınlardır. Bizim kadınlarımız onlara haram, onların kadınları ise bizlere helaldir" demiştir.

İbn Cerîr'in, Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Biz Ehl-i Kitâb'ın kadınlarıyla evlenebiliriz, ama onlar bizin kadınlarımızla evlenemezler" buyurdu.

Abdurrezzâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb:

“Müslüman kişi Hıristiyan bir kadınla evlenebilir. Ancak Hıristiyan kişi Müslüman bir kadınla evlenemez" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken:

“Ehl-i Kitâb'dan olanların yemekleri ve kadınları bize helal kılınmıştır" dedi.

Taberânî ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Yahudi ve Hıristiyanların Tevrât'a ve İncîl'e iman etmiş olmalarından dolayı kestikleri bize helal kılınmıştır" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Daha önce kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadınlar... size helaldir" âyetini açıklarken:

“Burada hür kadınlar kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Dahhâk: (.....) âyetini:

“Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadınlar" şeklinde açıklamıştır.

Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Şa'bî:

“...Daha önce kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadınlar... size helaldir'" âyetini açıklarken:

“Burada iffetini koruyan ve cünüplükten temizlenip gusleden kadın kastedilmektedir" dedi.

Abdurrezzâk ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah'a, Müslüman kişinin Yahudi veya Hıristiyan kadınla evlenmesi sorulunca:

“Mekke'nin fethi sırasında Müslüman kadınlar çok bulunmadığından Ehl-i Kitâb'dan olan kadınlarla evlenmiştik. Geri döndüğümüz zaman onları geri boşadık. Onların kadınları bize helal, bizim kadınlarımız ise onlara haramdır" dedi.

Abd b. Humeyd'in naklettiğine göre Meymûn b. Mihrân der ki: İbn Ömer'e Ehl-i Kitâb'dan olan kadınlarla evliliği sorduğumda bana:

“...Mü'min kadınlardan iffetli olanlarla, daha önce kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz kaydıyla; evlenmek, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir..." âyetini ve:

“...Allah'a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin..." âyetini okudu.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî)'ye:

“Kişi Ehl-i Kitâb'dan olan kadınla evlenebilir mi?" diye sorulduğunda:

“Birçok Müslüman kadın durmuşken niçin Ehl-i Kitâb'dan evleniyor? Eğer biri mutlaka Ehl-i Kitâb'dan bir kişiyle evlenecekse iffetli olup olmadığına dikkat etsin" dedi:

“İffetli olmadığı nasıl belli olur?" diye sorulunca:

“Adam kadına baktığında o da aynı şekilde kendisine bakar" karşılığını verdi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Burada kadının dost edinmesi kastedilmektedir. Bize söylendiğine göre bazı kişiler:

“Onlar bir din, biz başka bir din üzerinde iken nasıl onların kadınlarıyla evleniriz?" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“...Her kim de inanılması gerekenleri inkar ederse, bütün işlediği boşa gider. Âhirette de o, ziyana uğrayanlardandır" âyetini indirdi. Hayır, vallahi Allah ameli ancak imanla kabul eder.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Her kim de inanılması gerekenleri inkar ederse..." âyetini açıklarken:

“Burada imanı inkar etmekle Allah'ı inkar etmek kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Her kim de inanılması gerekenleri inkar ederse, bütün işlediği boşa gider..."' âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Allah, imanın tutunulacak sağlam bir kulp olduğunu, ameli ancak imanla birlikte kabul ettiğini ve ancak onu terk eden kişiye Cenneti haram kılacağını bildirmiştir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), mümin muhacirlerden olan kadınlar dışındaki bütün kadınlarla evlenmeyi yasaklamıştır. Zira Yüce Allah:

“...Her kim de inanılması gerekenleri inkar ederse, bütün işlediği boşa gider..." buyurmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

"Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Hasta iseniz yahut yolculukta iseniz yahut biriniz abdest bozmaktan gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız, su da bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin. Bunun için de yüzlerinizi ve ellerinizi o toprakla meshedin. Allah size bir güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve şükredesiniz diye de üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor."

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî'nin zayıf bir isnâdla bildirdiğine göre Alkame b. Feğvâ der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) küçük abdest bozarken onu konuştururduk, ama bize cevap vermezdi. Ona selam verirdik, o yine evine gidip namaz abdesti gibi abdest alana kadar cevap vermezdi. Kendisine:

“Yâ Resûlallah! Seni konuşturuyoruz cevap vermiyorsun. Selam veriyoruz yine bize cevap vermiyorsun" dediğimizde:

“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Hasta iseniz yahut yolculukta iseniz, yahut biriniz abdest bozmaktan gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız, su da bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin. Bunun için de yüzlerinizi ve ellerinizi o toprakla meshedin. Allah size bir güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve şükredesiniz diye de üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor'" âyeti indi."

Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî'nin bildirdiğine göre Bureyde der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) her namaz vakti abdest alırdı. Ancak Mekke'nin fethinde abdest alıp mestlerinin üzerine meshetti ve bir abdestle beş vakit namazı kıldı. Hazret-i Ömer:

“Yâ Resûlallah! Daha önce yapmamış olduğun bir şey yaptın" deyince:

“Ey Ömer! Bunu kasıtlı yaptım" buyurdu.

Ebû Dâvud ve Tirmizî, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) heladan çıkınca kendisine yemek getirdiler. Ona:

“Abdest için de sana su getirelim mi?" diye sorduklarında:

“Sadece namaz kılmak için abdest almam emredildi" buyurdu.

Ahmed, Ebû Dâvud, İbn Cerîr, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî, Abdullah b. Hanzala b. el-Ğasîl'den bildiriyor:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) abdestli olsun olmasın her namaz vakti abdest almakla emrolunmuştu. Bu, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) zor gelince kendisine her namaz vakti (abdestli ise) misvak kullanması emredildi. Böylece abdestsiz olması dışında her namaz vakti abdest alması kaldırıldı."

İbn Cerîr ve Nehhâs'ın, Nâsih'te bildirdiğine göre Hazret-i Ali her namaz vakti abdest alır ve:

“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Hasta iseniz, yahut yolculukta iseniz, yahut biriniz abdest bozmaktan gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız, su da bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin. Bunun için de yüzlerinizi ve ellerinizi o toprakla meshedin. Allah size bir güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve şükredesiniz diye de üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor" âyetini okurdu.

Beyhakî'nin, Sünen'de Rifâ'a b. Râfi'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını güzel kılmayan bir kişiye:

“Sizden biriniz, Allah'ın emretmiş olduğu gibi yüzünü, ellerini dirseklere kadar yıkayarak, başını ve ayaklarını topuklarına kadar meshederek abdest almadıkça namazı caiz olmaz" buyurdu.

Mâlik, Şafiî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Nehhâs'ın bildirdiğine göre Zeyd b. Eslem'den:

“...Namaz kılmaya kalktığınız zaman..." âyetini açıklarken:

“Yatağınızdan yani uykudan kalktığınız zaman anlamındadır" demiştir.

İbn Cerîr, Süddî'den bunun aynısını bildirir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman..." âyetini açıklarken:

“Burada abdestsiz olarak namaza kalktığınız zaman abdest almak kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hasan:

“...Yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın..." âyetini açıklarken:

“Burada yıkamaktan kasıt ovmaktır" dedi.

Dârakutnî, Sünen'de ve Beyhakî'nin Sünen'de bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) abdest aldığı zaman suyu dirsekleri etrafında döndürürdü" dedi.

İbn Ebî Şeybe, Talha'dan, o babasından, o da dedesinden bildiriyor:

Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) abdest alırken şu şekilde başını meshettiğini gördüm" dedi. Hafs iki eliyle başını arka tarafına kadar meshetti ve nasıl meshedildiğini gösterdi.

İbn Ebî Şeybe'nin, Muğîre b. Şu'be'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) abdest aldı ve başının ön tarafı ile sarığının üzerini meshetti.

Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Nehhâs'ın bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti lafzıyla nasb ile okudu ve:

“Bu kelime, yıkama fiiline atfedilmiştir" dedi.

Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali bu âyeti (.....) lafzıyla okudu ve:

“Bu kelime, yıkama fiiline atfedilmiştir" dedi.

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve Nehhâs'ın bildirdiğine göre İbn Mes'ûd bu âyeti (.....) şeklinde nasb ile okudu.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Urve bu âyeti (.....) lafzıyla okudu ve:

“Bu kelime, yıkama fiiline atfedilmiştir" dedi.

Abdurrezzâk ve Taberânî, Katâde'den bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:

“Yüce Allah'ın: (.....) buyruğunda ayakların yıkanması gerektiği bildirilmiştir" dedi.

İbn Cerîr, Ebû Abdirrahman'dan bildirir: Hasan ve Hüseyin bu âyeti: (.....) şeklinde okurlardı. Bunu insanların arasında hüküm veren Hazret-i Ali işitince: (.....) şeklinde okudu ve:

“Âyette takdim tehir vardır" dedi.

Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre Enes bu âyeti (.....) lafzıyla okumuştur.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini açıklarken:

“Burada başı ve ayakları mesh etmek kastedilmektedir" dedi.

Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe ve İbn Mâce'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“İnsanlar ayaklar konusunda yıkamaktan başka bir şeyi kabul etmiyor. Ancak ben bunu Allah'ın Kitâb'ında sadece meshetmek olarak buluyorum" dedi.

Abdurrezzâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Abdest almak iki yıkama ve iki meshetmekten ibarettir" dedi.

İbn Ebî Şeybe, İkrime'den bunun aynısını bildirir.

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Alah iki yıkama ve iki meshetmeyi farz kılmıştır. Teyemmümü zikredip iki yıkama yerine iki meshi zikrettiğini görmüyor musun?" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Katâde'den bunun aynısını bildirir.

Saîd b. Mansür, İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Enes'e: Haccâc'ın hutbesinde:

“Yüzünüzü ve ellerinizi yıkayın. Başınızı ve ayaklarınızı meshedin. Ancak insanoğlunun pisliğe en yakın yeri ayaklarıdır. Bu sebeple ayaklarınızın altını, üstünü ve topuklarını yıkayın" dediği söylendi. Bunun üzerine Enes:

“Allah doğru, Haccâc ise yalan söyledi. Zira Yüce Allah: (.....) buyurmuş ve ayakların meshedilmesini emretmiştir" dedi. Enes ayaklarını meshederken onları ıslatırdı.

Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Şa'bî der ki:

“Cibrîl ayakları mesh etmeyi bildirmek üzere inmiştir. Yıkanan yerin teyemmümde meshedildiğini ve meshedilen yerin terk edildiğini görmüyor musun?"

Abd b. Humeyd ve Nehhâs'ın bildirdiğine göre Şa'bî:

“Kur'ân meshetmeyi emretti, ancak sünnette uygulama yıkama şeklinde oldu" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre A'meş:

“Öncekiler bu âyeti (.....) şeklinde esre ile okurlar ve ayaklarını yıkarlardı" dedi.

Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre Abdurrahman b. Ebî Leylâ:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı ayakların yıkanması görüşünde ittifak etmişlerdir" demiştir.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hakem:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Müslümanlar zamanında ayaklar yıkanırdı" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh):

“Kimsenin ayaklarını meshettiğini görmedim" demiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Enes:

“Kur'ân meshetmeyi, sünnet ise yıkamayı emretti" dedi.

Taberânî, M. el-Evsat'ta Berâ b. Âzib'den bildirir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Mâide Sûresi inmeden önce de, sonra da vefat edene kadar abdest alırken mest üzerine meshederdi."

Taberânî, M. el-Evsat'ta İbn Abbâs'tan bildirir: Sa'd ve Abdullah b. Ömer, Hazret-i Ömer'in yanında meshi zikredince, Abdullah'a:

“Sa'd senden daha fakihtir" dedi. Ben de:

“Ey Sa'd! Biz Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) mesh ettiğini inkar etmiyoruz. Fakat Mâide Sûresi indikten sonra meshetti mi? Bu sûre her şeye hükmü koyan ve Tevbe Sûresi dışında Kurân'da inen son sûredir" dedim. Bunu dediğimde oradakilerden hiç kimse sesini çıkarmadı.

Ebu'l-Hasan b. Sahr'ın, Hâşimiyyât'ta zayıf bir isnâdla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Cibrîl, amcam oğluna (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın..." âyetini indirdi ve ayakları, yüz ile el arasına koymasını (yıkamasını) istedi.

Buhârî, Müslim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Cerîr küçük abdestini bozduktan sonra abdest aldı ve mestlerini meshederek:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) meshettiğini gördükten sonra ben niye meshetmeyeyim?" dedi. Oradakiler:

“Bu, Mâide Sûresi inmeden önceydi" dediklerinde:

“Ben de zaten Mâide Sûresi nâzil olduktan sonra Müslüman oldum" karşılığını verdi.

Abdurrezzâk ve İbn Ebî Şeybe, Cerîr b. Abdillah'tan bildirir:

“Ben Mâide Sûresi indikten sonra Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldim ve mestlerini meshettiğini gördüm."

İbn Adiy, Bilal'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Mestlerinizi meshedin" buyurduğunu işittim.

İbn Cerîr, Kâsım b. Fadl el-Huddânî'den bildirir: Ebû Câfer:

“Âyette:

“İki topuk" diye zikredilen yer neresidir?" diye sordu. Oradakiler:

“İşte burasıdır" deyince:

“Burası baldırın başıdır. Topuklar ise burada, eklemin yanındadır" karşılığını verdi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Eğer cünüp iseniz temizlenin..." âyetini açıklarken:

“Yıkanın mânâsındadır" dedi.

İbn Ebî Şeybe, İbn Ömer'den bildirir: Biz Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında iken güzel elbiseli, güzel kokulu ve güzel yüzlü bir adam gelip:

“Allah'ın selamı üzerine olsun yâ Resûlullah!" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'ın selamı senin de üzerine olsun" diye karşılık verdi. Adam:

“Sana yaklaşmak istiyorum" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yaklaş" deyince, dizleri Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) dizlerine değene kadar yaklaştı ve:

“Yâ Resûlallah! İslam nedir?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak, hac etmek ve cünüplükten temizlenmektir" cevabını verince:

“Doğru söyledin" dedi. Bunun üzerine biz:

“Bugüne kadar öyle birini görmemiştik. Vallahi sanki bunları Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) öğretiyordu" demeye başladık.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Vehb ez-Zimârî der ki: Zebur'da:

“Kim yıkanır ve cünüplükten temizlenirse benim hakiki kulumdur. Kim de yıkanıp cünüplükten temizlenmezse benim hakiki düşmanımdır" yazılıdır.

Abd b. Humeyd, Atâ (b. Ebî Rebâh)'ın şöyle dediğini bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında cüzamlı biri ihtilam olmuş ve ona yıkanmasını söylemişlerdi. Adam da yıkanıp ölmüştü. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Onu öldürdüler, Allah da onları öldürsün. Adamı yok ettiler, Allah da onları yok etsin" buyurdu.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs'ın gözleri görmez olduktan sonra tavaf ediyordu. Tavaf ederken bazılarının (Kur'ân'da geçen ifadelerden) mücâme'a, mülâmese ve refes'in aynı şeyler mi yoksa farklı farklı şeyler mi olduğu konusunu konuştuklarını işitince şöyle dedi:

“Yüce Allah Kur'ân'ı bütün Arap kabilelerinin dili ile indirdi. İnsanların dile getirmekten utanmayacakları şeyi açıklamış, utanacakları şeyleri de kinayeli bir şekilde dile getirmiştir. Ancak Araplar bunun mânâsını bilmektedir." Sonrasında "mücâme'a, mülâmese ve refes" dedikten sonra parmaklarıyla kulaklarını tıkayarak:

“Bilin ki bunlar cinsel ilişkiye girme anlamındadır" dedi.

Tastî'nin Mesâil'de bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) âyetinin anlamını söyler misin?" diye sorunca, İbn Abbâs:

“Kadınlarla cinsel ilişkiye girdiğiniz zaman, anlamındadır. Ancak Hüzeyl kabilesi ise 'lems' kelimesini el ile dokunmak anlamında kullanırlar" dedi. Nâfi':

“Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Tabi ki bilirler. Lebîd b. Rabîa'nın:

"Yahudinin namaz kılması gibi

Evdeki yaygılara eli ile dokunuyor" dediğini işitmedin mi? Yine el-A'şâ şöyle der:

"Sarı renkte öyle güzel bir gömleğimiz var ki

Altına dokunmak isteyenler için de deliği vardır. "

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Temiz bir toprakla teyemmüm edin. Bunun için de yüzlerinizi ve ellerinizi o toprakla meshedin..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Suyu kullanma imkanın olmazsa temiz toprağa elini sürmek, sonra ellerini silkeleyip yüzünü meshetmek sana zor gelmez. Artık cünüplükten temizlenmek için yıkanmaya, namaz için abdest almaya gerek kalmaz. Toprakla teyemmüm edip sonra namaz kılan kişi su bulduğu zaman yıkanmak zorundadır. Kılmış olduğu namazları da bir daha kılmasına gerek yoktur. Suyu az olup da susuzluktan korkan kişi toprakla teyemmüm ederek suyunu idareli kullansın. Bu durumda olan kişi bununla emredilmektedir. Yüce Allah özürleri kabul etmeye herkesten daha fazla layıktır."

Abd b. Humeyd, Buhârî ve Müslim, Hazret-i Âişe'nin şöyle dediğini bildirir: Medine'nin girişinde Beydâ denilen yerde gerdanlığım düşmüştü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bineğini çöktürüp indi ve başını dizimin üzerine koyarak uyudu. Ebû Bekr gelip bana sert bir yumruk vurdu ve:

“Gerdanlığın yüzünden insanları yolundan ettin" dedi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) dizimde uyuyor olmasından dolayı ölü gibiydim. Babam da canımı yakmıştı. Sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) uyandı ve sabah namazı vakti oldu. Suya baktığında su bulamadı. O sırada:

“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Hasta iseniz, yahut yolculukta iseniz, yahut biriniz abdest bozmaktan gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız, su da bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin. Bunun için de yüzlerinizi ve ellerinizi o toprakla meshedin. Allah size bir güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve şükredesiniz diye de üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor'" âyeti nâzil oldu. Bu âyetin nâzil olmasından sonra Useyd b. Hudayr:

“Ey Ebû Bekr ailesi! Yüce Allah sizin sayenizde insanlara bereket verdi" dedi.

Abdurrezzâk, Ahmed, Abd b. Humeyd ve İbn Mâce, Ammâr b. Yâsir'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye yakın bir yerde dinlenmek için konaklamıştı. Beraberinde Hazret-i Âişe de bulunmaktaydı. Hazret-i Âişe'nin Yemen boncuğundan olan gerdanlığı kopup düşünce şafak sökene kadar gerdanlığı aramaktan dolayı herkes orada kalmıştı. Kimsede de su yoktu. O zaman Yüce Allah, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) temiz toprakla teyemmüm etme ruhsatı verdi. Müslümanlar, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber kalkıp ellerini toprağa vurdular. Toprak almadan ellerini tekrar kaldırdılar ve yüzlerini meshettiler. Sonra tekrar ellerini toprağa vurarak ellerinin tersinden omuza kadar, içinden de koltuk altına kadar meshettiler.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Bir güçlük..." ifadesini açıklarken:

“Burada sıkıntı ve zorluk kastedilmektedir" dedi.

Mâlik, Müslim ve İbn Cerîr'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Müslüman kul abdest alırken yüzünü yıkadığı zaman gözüyle bakarak yapmış olduğu bütün hataları su ile veya suyun son damlası ile beraber gider. Ellerini yıkadığı zaman elleriyle vurarak işlemiş olduğu hataların tümü su ile veya suyun son damlası ile beraber gider. Ayaklarını yıkadığı zaman yürüyerek işlemiş olduğu hataların tümü su ile veya suyun son damlası ile beraber gider. Böylece günahlardan arınıp tertemiz olur. "

İbn Mübârek, Zühd'de, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Şuabu'l-İmân'da Muhammed b. Ka'b el-Kurazî vasıtasıyla Abdullah b. Dâre'den, o da Osman'ın azatlısı Humrân'dan o da Osmân b. Affân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kul abdest alıp namaza kalktığı zaman, diğer namaz vaktine kadar işlemiş olduğu hatalar mutlaka bağışlanır" buyurmuştur. Muhammed b. Ka'b el-Kurazî der ki: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından olan birinden bir hadis işittiğim zaman onu Kur'ân'da arardım. Bu konuyu aradığımda da:

“Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir" âyetlerini buldum. Anladım ki Yüce Allah kulunun günahlarını bağışlayınca nimetlerini tamamladı. Sonra Mâide Sûresi'nde:

“Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Hasta iseniz, yahut yolculukta iseniz, yahut biriniz abdest bozmaktan gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız, su da bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin. Bunun için de yüzlerinizi ve ellerinizi o toprakla meshedin. Allah size bir güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve... diye de üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor" âyetini okudum. Burada da bildim ki Yüce Allah kulunun günahlarını bağışlayarak nimetlerini tamamlamıştır.

İbn Ebî Şeybe'nin, Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Müslüman kişi abdest aldığı zaman günahları kulaklarından, gözlerinden, ellerinden ve aytaçlarından akar gider. Bu kişi doğrulduğunda bağışlanmış olarak oturur" buyurdu.

Taberânî'nin, M. el-Evsat'ta sahîh bir isnâdla Ebû Umâme el-Bâhilî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sizden biri abdestinde ağzına su aldığı zaman ağzıyla işlemiş olduğu günahları, yüzünü yıkadığı zaman yüzüyle işlemiş olduğu günahları dökülür gider. Ellerini yıkadığa zaman elleriyle işlemiş olduğu günahları dökülür gider. Başını meshettiği zaman günahları saçlarının köklerinden dökülür gider. Ayaklarını yıkadığı zaman da ayaklarıyla işlemiş olduğu günahları dökülür gider."

Ahmed ve Taberânî'nin hasen bir isnâdla Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse namaz kılmak için abdest alırken ellerini yıkadığı zaman bütün günahları suyun ilk damlası ile ellerinden akıp gider. Ağzına, burnuna suyu alıp çıkardığı zaman günahları dilinden ve dudaklarından suyun ilk damlası ile akıp gider. Yüzünü yıkadığı zaman kulaklarından ve gözlerinden günahları ilk su damlası ile akıp gider. Ellerini dirseklere, ayaklarını da topuklara kadar yıkadığı zaman annesinden doğmuş olduğu gün gibi bütün günahlarından temizlenir. Namaza kalktığı zaman Yüce Allah derecesini yükseltir. Oturduğu zaman da selamet içerisinde olur."

Ahmed ve Taberânî'nin, Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim güzel bir şekilde abdest alıp ellerini, yüzünü yıkar, başını ve kulaklarını da meshettikten sonra namaza kalkarsa, Yüce Allah bu kişinin o günde ayaklarının yürümüş, ellerinin tutmuş, kulaklarının işitmiş, gözlerinin görmüş ve düşünmüş olduğu kötü şeyleri bağışlar" buyurmuştur.

Taberânî'nin, Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Hiçbir Müslüman yoktur ki abdest alıp, ağzını yıkayarak emredildiği gibi abdestini tamamladığı zaman, Yüce Allah bu kişinin o günde diliyle bulaştığı bütün günahlarını bağışlamasın. Yine bu kişinin elleriyle tuttuğu, ayaklarıyla kendisine yürüdüğü günahları bağışlanır. Hatta günahları etrafından dökülür ve iner. Sonra mescide yürüdüğü zaman her adım atışında ayağının biri bir sevabın yazılmasına vesile olurken diğeri de bir günahı sildirir. "

Taberânî'nin, Sa'lebe b. İbâd'dan, o da babasından, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir:

“Kul, hakkıyla abdest alıp yüzünü yıkadığında su sakalından damladığı zaman, ellerini yıkadığında su dirseklerinden aktığı zaman, ayaklarını yıkadığında topuklarından aktığı zaman ve sonra namaza kalktığı zaman Yüce Allah mutlaka geçmiş günahlarını affeder."

Taberânî'nin, M. el-Evsat'ta sahîh bir isnâdla Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Bir Müslüman namaz için abdest alıp mazmaza yaptığı zaman, dilinin konuşmuş olduğu her kötü şeyin günahı mutlaka su damlalarıyla akıp gider. îstinşak ettiği (burnuna su alıp sümkürdüğü) zaman da kötü olarak hissettiği her koku su damlalarıyla akıp gider. Yüzünü yıkadığı zaman gözleriyle bakmış olduğu her kötülüğün günahı su damlalarıyla akıp gider. Ellerini yıkadığı zaman mutlaka vurarak işlemiş olduğu günahlar su damlalarıyla akıp gider. Ayaklarını yıkadığı zaman kendisiyle yürümüş olduğu bütün kötülüklerin günahları su damlalarıyla akıp gider. Mescide giderken de attığı her adımda bir sevap yazılır ve bir günahı silinir. Bu mesciddeki namaz yerine yetişene kadar öyle devam eder. "

İbn Sa'd ve İbn Ebî Şeybe, Amr b. Abese'den bildirir:

“Yâ Resûlallah! Bana abdesti anlat" dediğimde şöyle buyurdu:

“Sizden hiç kimse yoktur ki, abdest almaya geldiğinde mazmaza yaptığı zaman suyu püskürtür ve istinşak edip sümkürürse mutlaka ağzının ve burnunun günahları su ile akıp gider. Allah'ın emrettiği gibi yüzünü yıkadığı zaman mutlaka günahları sakalının etrafından akıp gider. Sonra ellerini dirseklere kadar yıkadığında ellerinin günahları su ile beraber parmakları ucundan akıp gider. Sonra Allah'ın emrettiği gibi başını meshederse, başının günahları su ile beraber saçlarının etrafından akıp gider. Sonra Allah'ın emrettiği şekilde ayaklarını topuklara kadar yıkadığı zaman günahları su ile beraber ayak parmaklarının etrafindan akıp gider. Sonra kalkıp Allah'a layık bir şekilde hamdü sena ettikten sonra iki rekat namaz kıldığı zaman mutlaka annesinden doğmuş olduğu gün gibi bütün günahlarından temizlenir. "

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor" âyetini açıklarken:

“Nimetinin tamamlanması Cennete girmektir. Cennetine sokmadığı hiçbir kula nimeti tamamlanmış değildir" dedi.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, el-Edeb'de, Tirmizî, Taberânî, Beyhakî, el-Esmâ' ve's-Sıfât'ta ve Hatîb'in bildirdiğine göre Muâz b. Cebel der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allahım! Senden sabır diliyorum" diyen bir adamın yanına geldi ve:

“Allah'tan belayı istedin, afiyet de iste" dedi. Sonra:

“Allahım! Nimetlerinin tamamını diliyorum" diyen bir kişinin yanına geldi. Ona da:

“Ey Âdemoğlu! Nimetin tamamının ne olduğunu biliyor musun?" diye sorunca adam:

“Yâ Resûlallah! Bu, kendisiyle hayır temenni ettiğim bir duadır" karşılığını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Nimetin tamamı Cennete girmek ve ateşten kurtulmaktır" buyurdu. Sonra da:

“Ey Celal ve İkram sahibi!" diyen bir adamın yanına gelince:

“Kula nimet ancak Cennete girmesiyle tamamlanır" buyurdu.

İbn Adiy'yin, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hiçbir kul yoktur ki, nimeti ancak Cennet ile tamamlanır" buyurdu.

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

"Allah'ın, üzerinizdeki nimetini ve »İşittik, itaat ettik» dediğinizde sizden aldığı ve kendisiyle sizi bağladığı ahdini hatırlayın. Allah'tan korkun, çünkü Allah göğüslerin özünü çok iyi bilir."

İbn Cerîr ve Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Allah'ın, üzerinizdeki nimetini ve «İşittik, itaat ettik» dediğinizde sizden aldığı ve kendisiyle sizi bağladığı ahdini hatırlayın..."' âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Burada Allah'ın, Peygamberini gönderip ona Kur'ân'ı indirdiği zaman kastedilmektedir. O zaman, müminler:

“Biz Kitab'a inandık ve Tevrat'ta bulunanları ikrar ettik" dediler. Bu sebeple Yüce Allah onların vermiş oldukları sözü hatırlatarak onlara sözlerinde durmalarını emretmiştir."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Allah'ın, üzerinizdeki nimetini ve «İşittik, itaat ettik» dediğinizde sizden aldığı ve kendisiyle sizi bağladığı ahdini hatırlayın..." âyetini açıklarken:

“Burada Allah'ın nimetleri ve insanlar daha Âdem'in (aleyhisselam) sulbünde iken Allah'ın onlardan aldığı söz kastedilmektedir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

"Ey îman edenler! Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bîr kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır."

İbn Cerîr'in, İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre Abdullah b. Kesîr:

“Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır" âyetini açıklarken şöyle dedi: Bu âyet Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürmek isteyen Yahudiler hakkında inmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir diyet hususunda kendilerinden yardım talebinde bulunmak için gitmiş, onlar da Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürmek istemişti:

“...Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır'" âyeti de bu olaya işaret etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

Allah, îman edip sâlih amel işleyenlere vaad etti ki, onlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

Küfre varıp âyetlerimizi tekzip edenlere gelince, onlar, cehennemliktirler.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

"Ey îman edenler! Allah'ın sîze olan nimetini unutmayın; hani bîr topluluk sîze el uzatmaya yeltenmişti de Allah, onların ellerini sizden çekmişti. Allah'tan korkun ve müminler yalnızca Allah'a güvensinler."

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Delâil'de Câbir b. Abdillah'tan bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yerde konaklamak için indi ve müslümanlar gölgelenmek için çokça dikenli olan muğaylan ağaçlarının altına dağıldılar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) silahını bir ağaca asmıştı. Bedevi biri gelip kılıcı alarak kınından çekti ve Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) yönelerek:

“Seni benden kim kurtaracak?" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah" karşılığını verdi. Bedevi iki veya üç defa:

“Seni benden kim kurtaracak?" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) her defasında:

“Allah" diye karşılık verdi. Bunun üzerine bedevi kılıcını kınına geri soktu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbını çağırıp bedevinin yaptığını anlattı. Bedevi, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında oturmuştu ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine bir ceza vermemişti.

Ma'mer der ki: Katâde buna benzer bir olay anlatmış ve Araplardan bazı kimselerin bu bedeviyi göndererek Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürtmek istediklerini söylemiştir. "Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini unutmayın; hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti de Allah, onların ellerini sizden çekmişti. Allah'tan korkun ve müminler yalnızca Allah'a güvensinler" âyeti de bu olaya işaret etmektedir.'

Hâkim, Câbir'den bildirir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Nahl denilen yerde Muhârib b. Haşefe ile savaşmıştı. Yahudiler, Müslümanların bir açığını gördüler. Aralarından Ğavres b. el-Hâris, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) başı ucuna gelerek kılıcını çekti ve:

“Seni benden kim kurtaracak?" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah" karşılığını verince, kılıç adamın elinden yere düştü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kılıcı alarak:

“Seni benden kim kurtaracak?" dedi. Adam:

“Esirine iyilikle davranan biri ol" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim Allah'ın Resûlü olduğuma şahitlik et" buyurdu. Adam:

“Seninle savaşmayacağıma ve seninle savaşanlarla olmayacağıma dair söz veriyorum" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) adamı serbest bıraktı. Bu kişi kavmine gelip:

“Ben size insanların içinde en hayırlı olanın yanından geldim" dedi. Namaz vakti olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) korku namazı kıldı(rdı). Müslümanlar iki gruba ayrılmıştı. Bir grup düşman karşısında, bir grup da Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber namaz kılmaktaydı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), beraberinde olanlarla iki rekat kıldıktan sonra, bu grup geri çekilerek düşman karşısında olanların yerine geçtiler. Onlar da Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasına gelip iki rekat namaz kıldılar. Bu şekilde ashâb ikişer rekat, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise dört rekat kılmıştır.

İbn İshâk ve Ebû Nuaym, Delâil'de Hasan vasıtasıyla Câbir'den bildiriyor. Kendisine Ğavres b. el-Hâris denilen Muhârib'li bir kişi kavmine:

“Ben size Muhammed'i öldüreyim mi?" dedi. Onlar:

“Bu nasıl olacak?" diye sorunca:

“Bunun için fırsat kollayacağım" karşılığını verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) oturmuş kılıcı da önünde idi. Adam Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) karşısına gelerek:

“Ey Muhammed! Şu kılıcına bakabilir miyim?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evet, bakabilirsin" buyurdu. Adam kılıcı alıp kınından çekti. Kılıcı sallayarak Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürmeye davranıyor, ama Allah onu engelliyordu. Adam:

“Ey Muhammed! Benden korkmuyor musun?" deyince:

“Hayır, korkmuyorum" buyurdu. Adam bir daha:

“Elimde kılıç olduğu halde benden korkmuyor musun?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hayır, korkmuyorum! Allah, beni senden koruyor" buyurdu. Sonra adam kılıcı kınına koyarak tekrar Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) iade etti. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini unutmayın; hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti de Allah, onların ellerini sizden çekmişti. Allah'tan korkun ve müminler yalnızca Allah'a güvensinler" âyetini indirdi.

Ebû Nuaym, Delâil'de Atâ' ve Dahhâk vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildiriyor: Amr b. Umeyye ed-Damrî, Maûna kuyusundan gidince Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) emanları olan Kilab oğullarından iki kişi ile karşılaştı ve onları öldürdü. Onlara eman verildiğini bilmiyordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) diyetlerini ödemek için beraberinde Ebû Bekr, Ömer ve Ali ile Nadîr oğullarının yanına gitti. Nadîr oğulları kendilerini karşılayıp:

“Merhaba ey Ebu'l-Kâsım! Niçin geldin" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ashabımdan bir kişi Kilab oğullarından emanları olan iki kişiyi öldürdü. Onların diyeti benden istenmektedir. Bana yardım etmenizi istiyorum" buyurdu. Nadîr oğulları:

“Otur da biz sana bu meblağı toplayalım" deyince hisarın dibinde oturdular. Nadîr oğulları birbirleriyle anlaştılar ve hisarın üzerinden bir taş atarak Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürmek istediler. Cibrîl gelip Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), Nadîr oğullarının niyetlerini bildirince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve beraberindekiler oradan kalktılar. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini unutmayın; hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti de Allah, onların ellerini sizden çekmişti. Allah'tan korkun ve müminler yalnızca Allah'a güvensinler" âyetini indirdi.

Ebû Nuaym, Kelbî vasıtasıyla Ebû Sâlih ve İbn Abbâs'tan bunun aynısını bildirir.

Ebû Nuaym, Kelbî vasıtasıyla Urve'den bunun aynısını bildirdi ve âyetin nâzil olması kısmından sonra şunu ekledi:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Nadîr oğullarının yapmış olduğu şeyden dolayı onlara memleketlerini terk etmelerini emretti. Onlar:

“Nereye gidelim?" diye sorunca:

“Haşr denilen yere" gidin buyurdu.

İshâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Âsim b. Ömer b. Katâde ile Abdullah b. Ebî Bekr'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Amr b. Umeyye ed-Damrî'nin Âmiri'lerden öldürmüş olduğu iki kişinin diyetini ödeyebilmek için Nadîr oğullarının yanına (maddi) yardım istemeye gitmişti. Nadîr oğulları birbirleriyle gizli olarak görüşüp:

“Muhammed'i bir daha size bundan daha yakın bulamazsınız. Kim evin üzerine çıkar da onun üzerine bir kayayı atarak bizi ondan kurtarır" dediler. Amr b. Cihâş İbn Ka'b:

“Ben bunu yaparım" dedi. Bu tuzak (Cibrîl tarafından) Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verilince oradan ayrıldı. Bunun üzerine Yüce Allah, Nadîr oğullarının bu niyetinden dolayı:

“Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini unutmayın; hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti de Allah, onların ellerini sizden çekmişti. Allah'tan korkun ve müminler yalnızca Allah'a güvensinler" âyetini indirdi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Burada Yahudiler kastedilmektedir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların bir bahçesine girmişti. Ashâbı da duvarın arkasındaydı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) diyeti ödemek için onlardan yardım istemeye gitmişti. Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanlarından kalkınca kendi aralarında Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürmek için anlaştılar. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) geri geri kendilerine bakarak yürümeye başladı. Sonra ashâbını teker teker yanına çağırdı ve yanına toplandılar."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Yezîd b. Ebî Ziyâd der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekr, Ömer ve Ali ile beraber ödenmesi gereken bir diyeti toplayabilmek için Nadîr oğullarından yardım taleb etmeye gitmiş ve:

"Ödemem gereken diyet hususunda bana yardımda bulunun" buyurmuştu.

Nadîr oğulları:

“Evet, ey Ebu'l-Kâsım! Senin de bize gelip yardım istemen hakkındır. Otur, sana yemekler yedirelim ve istediğini de sana verelim" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) oturdu, arkadaşları da kendisini bekliyordu. Huyey b. Ahtab gelip arakadaşlarına:

“Bir daha (Muhammed'i) size bundan daha yakın bulamazsınız. Üzerine bir taş atın ve öldürün. Bir daha da asla bir kötülük görmezsiniz" dedi. Büyük bir değirmen taşını üzerine atmak için geldiler. Yüce Allah onlara engel oldu ve Cibrîl gelip Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) yerinden kaldırdı. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini unutmayın; hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti de Allah, onların ellerini sizden çekmişti. Allah'tan korkun ve müminler yalnızca Allah'a güvensinler" âyetini indirdi. Allah, Peygamberine, Nadîr oğullarının yapmak istedikleri şeyi haber vermişti.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in Süddî vasıtasıyla bildirdiğine göre Ebû Mâlik:

“Bu âyet, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) hıyanet edip kendisini öldürmek isteyen Ka'b b. el-Eşref ve arkadaşları hakkında inmiştir" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İkrime'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Akabe gecesi büyüklerinden olan Münzir b. Amr'ı, Muhacir'lerden ve Ensâr'dan oluşan otuz kişilik bir süvari grubuyla Ğatafân kabilesine gönderdi. Âmir kuyularının yanında karşılaştılar ve savaşa başladılar. Kaybolmuş bir şeylerini arayan üç kişi dışında, Münzir b. Amr ve arkadaşlarının tümü öldürüldü. Bu üç kişiye gökyüzünde gagalarından pıhtılaşmış kanlar damlayan kuşlar görünmüştü. Onlar:

“Rahman'a yemin olsun ki, arkadaşlarımız öldürüldü" dediler. İçlerinden biri arkadaşlarının yanına giderken biriyle karşılaştı ve birbirleriyle vuruşmaya başladılar. Bu kişi bir darbe alınca yüzünü gökyüzüne kaldırdı ve gözlerini açıp:

“Allahu Ekber! Âlemlerin Rabbine yemin olsun ki Cenneti görüyorum" dedi. Sonradan bu kişinin ölüme bile bile gittiği söylenirdi. Onun iki arkadaşı yollarına devam ederken Suleym oğullarından iki kişi ile karşılaştılar. Onları Âmir oğullarından sandılar ve öldürdüler. Ancak öldürülenlerin kavmi ile Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında anlaşma olduğu için Allah Resûlü'nden onların diyetlerini istediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekr, Ömer,

Osmân, Ali, Talha, Zübeyr ve Abdurrahman b. Avf ile çıkıp diyet hususunda yardım taleb etmek için Nadîr oğullarının yanına gitti. Onlar da:

“Tamam yardım edeceğiz" dediler. Yahudiler, Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashâbını öldürmek için toplandı. Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashâbını öldürmek için yemekler yaptılar. Cibrîl, Yahudilerin bu yaptıklarını Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) oradan ayrıldı ve Ali'yi çağırıp:

“Sen buradan ayrılma. Ashabımdan sana uğrayıp da beni soran olursa: «Medine'ye doğru gitti. Siz de ardından gidin» de" buyurdu. Ashâb, Ali'nin yanına gelip Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) sormaya başlayınca, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) emrettiği gibi söylemeye başladı. En sonuncu kişi de gelip sorduktan sonra onların arkasından gitti. Bu olay üzerine:

“Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini unutmayın; hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti de Allah, onların ellerini sizden çekmişti. Allah'tan korkun ve müminler yalnızca Allah'a güvensinler'" âyeti nâzil oldu.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:

“Yahudilerden bir grup, Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashâbını öldürmek için yemekler yapmışlardı. Yüce Allah bu durumu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) vahyedince, Allah Resûlü o yemeğe gitmedi ve ashâbına da gitmemelerini söyledi."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle dedi: Bize bildirildiğine göre bu âyet, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yedinci savaşında Batn-ı Nahle'de iken inmiştir. Sa'lebe oğulları ve Muhârib oğulları, Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürmek istemiş, Yüce Allah da bu durumunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirmişti. Yine bize söylendiğine göre bir kişi Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürmek istedi ve Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldi. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) kılıcı asılıydı. Bu kişi:

“Ey Allah'ın Peygamberi! Kılıcına bakabilir miyim?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Al, bakabilirsin" buyurdu. Adam:

“Kılıcı kınından çıkarabilir miyim?" deyince:

“Çıkarabilirsin" buyurdu. Bunun üzerine adam kılıcı kınından çekip:

“Seni benden kim kurtaracak?" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Beni Senden Allah korur" buyurdu. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı bu adamı tehdit edip ağır sözler söyleyince kılıcı tekrar kınına soktu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına yola çıkılmasını emretti ve bu sırada korku namazı hakkındaki âyet kendisine nâzil oldu.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

"Andolsun Kî, Allah, İsrail oğullarından söz almıştı, içlerinden on iki kefil de göndermiştik ve Allah: «Haberiniz olsun Ben sizinle beraberim. Andolsun ki, eğer siz namazı kılar, zekâtı verir, peygamberime inanır, kendilerine kuvvetle yardım eder ve Allah'a gönülden ödünç verirseniz, kesinlikle günahlarınızı silerim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra içinizden her kim nankörlük edip küfre saparsa, artık düz yolun ortasından sapmış, kendini zayi etmiş olur» diye buyurmuştu."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:

“Andolsun ki, Allah, İsrail oğullarından söz almıştı, içlerinden on iki kefil de göndermiştik..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Allah, İsrail oğullarından kendisine ihlâsla bağlanmaları ve sadece kendisine kulluk etmeleri hususunda söz almıştı. Allah'ın emir ve yasaklarını yerine getireceklerine dair vermiş oldukları sözü yerine getirmeleri için, içlerinden on iki kefil göndermiştik mânâsındadır."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...On iki kefil..." ifadesini açıklarken şöyle dedi:

“Mûsa (aleyhisselam), zorbalara İsrâil oğullarının kabilelerinden birer kişi göndermişti. Müsa'nın (aleyhisselam) gönderdiği kişiler bu zorbaların çok iri yapılı olduklarını görmüşlerdi.

Kendilerinden iki kişi, zorbanın elbisesinin kolunun içine girebilirdi. Yine onların üzümlerinden bir salkımı ancak kendilerinden beş kişi bir sopa üzerinde taşıyabilirdi. Eğer bir narın yarısının içini boşaltacak olsalar o narın içine dört veya beş kişi sığardı. Bunun üzerine geri döndüler ve kabilelerinin de savaşmasına engel oldular. Ancak Yûşa' b. Nûn ve Kâlibe b. Yâfenne kabilelerine bu zorbalarla savaşıp mücadele etmelerini emrettiler. Fakat kabileleri onların sözünü dinlemeyip diğerlerine uydular. İşte bu iki kişi Allah'ın nimetlendirmiş olduğu kişilerdir. İsrâil oğulları kırk yıl boyunca oldukları yerde dönüp durdular. Akşamladıkları yerde sabahlıyor, sabahladıkları yerde de akşamlıyorlardı. Mûsa (aleyhisselam) taşa vurdu ve her kabileye bir pınar çıktı. Onlar bu taşı yanlarında taşıyorlardı. Mûsa (aleyhisselam), kendilerine:

“İçin ey eşekler!" deyince, Allah kendisini bundan nehyetti ve:

“Bunlar insandır, onları eşek kılma!" buyurdu. Sıbt, falan oğulları ve filan oğulları denildiği gibi soy anlamına gelmektedir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî der ki: Yüce Allah, İsrâil oğullarına Erîhâ denilen Beyt-i Makdis (Kudüs) topraklarına gitmelerini emretti. Bu emir üzerine yola çıktılar. Erîhâ'ya varmak üzere iken, Mûsa (aleyhisselam), İsrâil oğulları kavimlerinden on ikiyi kişi seçip oraya gönderdi. Onlar zorbalardan haber getirmek istiyordu. Yolda, kendisine Âc denilen bir zalimle karşılaştılar. Bu kişi kendilerini tutup iki koltuğu altına aldı. Başında da bir bağ odun vardı. Bu on iki kişiyle hanımının yanına gitti ve:

“Şunlara bak, bunlar bizimle savaşmak istediklerini söylüyorlar" dedi. Sonra onları hanımının önüne atarak:

“Onları ayaklarımla ezeyim mi?" dedi. Hanımı:

“Hayır, onları bırak ki gördüklerini kavimlerine anlatsınlar" karşılığını verdi. Âc da öyle yaptı ve onları serbest bıraktı. Bu on iki kişi oradan ayrılınca birbirlerine:

“Ey kavim! Eğer bu durumu İsrâil oğullarına söyleyecek olursanız, Allah'ın Peygamberini terk ederler. Siz bu durumu onlardan gizleyin. Bu durumu sadece Allah'ın iki peygamberi Mûsa ile ve Hârun'a (aleyhimesselam) haber verin ki, onlar da bildikleri gibi tedbir alsınlar" demeye başladılar. Bu meseleyi gizli tutacaklarına dair de birbirlerine söz verdiler. Sonra kavimlerine döndüklerinde o gruptan on kişi vermiş oldukları sözü bozdu. Her kişi kendi kardeşine ve babasına Âc'dan görmüş olduklarını anlatmaya başladı. Ancak iki kişi sözlerinde durup sadece Mûsa ile Hârun'a (aleyhimesselam) gördüklerini anlattılar, işte Yüce Allah'ın:

“Andolsun ki, Allah, İsrail oğullarından söz almıştı, içlerinden on iki kefil de göndermiştik...'" âyeti de bu olay hakkındadır."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...İçlerinden on iki kefil de göndermiştik..." âyetini açıklarken:

“Burada kefilden kasıt, her kavimden bir kişinin kendi kavmine edeceği şahitliktir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî': (.....) ifadesi güvenilir kişiler mânâsındadır" dedi.

Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) ifadesini bana açıkla" deyince, İbn Abbâs:

“Bunlar sonradan peygamber olmuş on iki vezirdir" dedi. Nâfi' b. el-Ezrak:

“Araplar böylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca da İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Evet, bilirler. Şairin:

"Savaşa çıkanlara hak bir söz söyleyeceğim

Ulaştığı vezire yol gösterecek bir nasihat edeceğim " dediğini İşitmedin mi?"

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...On iki kefil (nakîb) ..." ifadesini açıklarken şöyle dedi:

“Bunlar İsrâil oğullarındandır. Mûsa (aleyhisselam) onları kente bakmaları için göndermişti. Bu on iki kişi kentin meyvelerinden bir tanesini getirmişti. Meyvenin bir tanesini ancak bir kişi taşıyabiliyordu. Bunu gördüklerinde:

“Meyveleri böyle olanların güçlerini ve savaştaki sertliğini artık siz düşünün" dediler. Bu şekilde fitneye düştüler ve Mûsa'ya (aleyhisselam):

“Bu savaşa güç yetiremeyiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın" dediler.

İbn Ebî Hâtim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğer Yahudilerden on kişi bana iman edip tabi olsaydı bütün Yahudiler Müslüman olurdu" buyurmuştur. Ka'b der ki:

“Bunlar on iki kişidir:

“...İçlerinden on iki kefil de göndermiştik..."' âyeti de bunu doğrulamaktadır.

Ahmed ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd'a:

“Bu ümmete kaç halife gelecektir?" diye sorulunca şu karşılığı verdi:

“Biz bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sormuştuk. Bize:

“İsrail oğullarının kefilleri sayısınca, yani on iki halife gelecektir" buyurmuştu."

İbn Ebî Hâtim, Rabî' b. Enes'ten bildiriyor: Mûsa (aleyhisselam) seçmiş olduğu on iki kefile:

“Onların yanına gidin ve bana onların durumlarını ve işlerini haber verin. Korkmayın "...Siz namazı kılar, zekatı verir, peygamberime inanır, kendilerine kuvvetle yardım eder ve Allah'a gönülden ödünç verirseniz..."

Allah sizinle olacaktır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini:

“Yardım ederseniz" şeklinde açıklamıştır.

İbn Ebî Hâtim, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) ifadesini:

“Yardım ederseniz" şeklinde açıklamıştır.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd der ki:

“Kuvvetlendirip saygı göstermek, yardım edip itaat etmek mânâsındadır" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

"Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler. Kendilerine öğretilen ahkâmın önemli bîr bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç» onlardan daima bîr hainlik görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Sözlerini bozmaları sebebiyle..." âyetini arkalarken:

“Burada Allah'ın, Tevrat'a tabi olanlardan almış olduğu söz kastedilmektedir. Onlar bu sözü bozmuştu" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) ifadesini açıklarken:

“Burada sözlerini bozmaları kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Sözünüzü bozmaktan sakının. Yüce Allah onunla müjdeledi ve onunla ceza vaadetti. Aynı zamanda bu, Kur'ân'ın birçok âyetlerinde müjde, öğüt ve delil olarak zikredilmiştir. Akıl ve ilim sahiplerinin yanında Allah'ın büyüttüğü şeyden daha büyük bir şey yoktur. Yine Allah'ın ahdi bozmaktan dolayı vaad ettiği cezayı hiçbir günah için vaad ettiğini bilmiyoruz.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler..." âyetini açıklarken şöyle dedi: Burada Allah'ın, Tevrat'taki hükümleri kastedilmektedir. Yahudiler:

“Eğer Muhammed, size kendi inancınız doğrultusunda emirler verirse yapın, bunun dışında bir şeyler emrederse ondan sakının" derlerdi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Kendilerine öğretilen ahkâmın önemli bir bölümünü de unuttular..." âyetini açıklarken:

“Kitabı (Tevrat'ı) unuttular" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Kendilerine öğretilen ahkâmın önemli bir bölümünü de unuttular..."âyetini açıklarken:

“Allah'ın kendilerine indirmiş olduğu kitabı (Tevrat'ı) unuttular" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Kendilerine öğretilen ahkâmın önemli bir bölümünü de unuttular..." âyetini açıklarken:

“Nasiplerini terk ettiler" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan:

“...Kendilerine öğretilen ahkâmın önemli bir bölümünü de unuttular..." âyetini açıklarken:

“Onlar amellerin sadece kendisiyle kabul edileceği, dinlerindeki esas şeyleri ve görevlerini unuttular" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle dedi:

“Onlar, aralarında olan Allah'ın kitabını, onlardan almış olduğu ahdi, emrettiği şeyleri ve farzları unutup, cezaları tatbik etmez oldular. Allah'ın peygamberlerini öldürüp, kitaplarını da arkalarına attılar" dedi.

İbnü'l-Mübârek ve Ahmed'in, Zühd'de bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:

“Bana göre kişi bildiği bir şeyi günah işleyerek unutur" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Onlardan daima bir hainlik görürsün..." âyetini açıklarken:

“Bunlar bahçelerine giren Hazret-i Peygamber'i (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürmek isteyen Yahudiler gibidir" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Onlardan daima bir hainlik görürsün..."' âyetini açıklarken:

“Burada hainlik, yalan ve fücûr kastedilmektedir" dedi. "...Yine de sen onları affet ve aldırış etme..." âyeti hakkında ise şöyle demiştir: O zaman Allah onlarla savaşmayı emretmemiş, onları affedip yaptıklarına aldırış etmemelerini emretmişti. Daha sonra:

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah'ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm'ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın" âyetiyle bu hüküm neshedildi.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

"«Biz Hıristiyanız» diyenlerden de söz almıştık. Onlar da kendilerine hatırlatılan şeylerin çoğunu unutmuşlardı. Biz de onların arasına» kıyamete kadar sürecek kin ve düşmanlık soktuk. Allah, ne yapmış olduklarını onlara elbette haber verecektir."

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“"Biz hıristiyanız" diyenlerden..." âyetini açıklarken:

“Nasâra diye adlandırılmalarının sebebi Nâsire denilen bir köyde oturmalarıydı. İsa (aleyhisselam) o köyde ikamet ederdi" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“«Biz hıristiyanız» diyenlerden de söz almıştık. Onlar da kendilerine hatırlatılan şeylerin çoğunu unutmuşlardı...'" âyetini açıklarken:

“Onlar Nâsire denilen bir köydeydi. İsa (aleyhisselam) o köye inince bu ismi aldılar. Siz Nasâra'sınız denilmedi. Onlar, aralarında olan Allah'ın kitabını, Allah'ın onlardan almış olduğu ahdi, emrettiği şeyleri ve farzları unuttular" dedi. "...Biz de onların arasına, kıyamete kadar sürecek kin ve düşmanlık soktuk..." âyeti hakkında ise:

“Onların kötü amellerinden dolayı aralarına düşmanlık ve kin soktuk. Eğer bu topluluk Allah'ın kitabına ve emirlerine uymuş olsaydı birbirlerine buğzetmezler ve dağılmazlardı" dedi.

Ebû Ubeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir bildirdiğine göre İbrahim:

“...Biz de onların arasına, kıyamete kadar sürecek kin ve düşmanlık soktuk..." âyetini açıklarken:

“Onları din konusunda husumet ve çekişmelerle birbirlerine düşman etti" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbrahim et-Teymî bu âyeti açıklarken:

“Bu âyetteki "İğrâ" ifadesinin değişik arzulardan başka bir şey olduğunu görmüyorum" dedi.

İbn Cerîr, Rabî'den bildiriyor: Yüce Allah, İsrail oğullarına, âyetlerini az paraya satmamalarını, ilim öğretmelerini ve buna karşılık bir ücret almamalarını emretmişti. Ancak bu emri onların çok azı yerine getirmişti. Onlar hüküm verirken rüşvet almışlardı. Yahudiler, Allah'ın emirleri dışında hükmedince, Yüce Allah onlar hakkında:

“...Biz de onların arasına, kıyamete kadar sürecek kin ve düşmanlık soktuk..." buyurdu. Hıristiyanlar hakkında ise:

“Onlar da kendilerine hatırlatılan şeylerin çoğunu unutmuşlardı. Biz de onların arasına, kıyamete kadar sürecek kin ve düşmanlık soktuk..." buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

15–16. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:17

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

"Ey kitap ehli! Kitaptan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açıklayan, çoğunu da affeden peygamberimiz size geldi» Ayrıca size, Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap da gelmiştir- Allah, onunla rızası peşinde olanları selâmet yollarına iletir ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir."

İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc'den bildirir: Hazret-i Peygamber'i (sallallahü aleyhi ve sellem) recm konusunda tasdik eden kör Samuel b. Sûriye kitaplarında recmin olduğunu kabul edip:

“Fakat biz bunu gizliyoruz" deyince Yüce Allah:

“Ey kitap ehli! Kitaptan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açıklayan, çoğunu da affeden peygamberimiz size geldi...'" âyetini indirdi. Bu kişi Fedek ahalisinden, genç, beyaz, ince ve uzun bir kişi idi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“Ey kitap ehli! Peygamberimiz size geldi..." âyetini açıklarken:

“Burada Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) kastedilmektedir" dedi. "...Kitaptan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açıklayan..." âyetini açıklarken:

Hazret-i Peygamber Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) size, kitabınızda olup da insanlardan gizlemiş olduğunuz ve göstermediğiniz birçok şeyi açığa çıkaracaktır" dedi. Evli olup da zina edenlerin recmedilmesi onların kitaplarında gizledikleri şeylerdendir. Bu da Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) açığa çıkardığı bir şeydi.

İbn Cerîr, İkrime'den bildiriyor: Yahudiler Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) recmin hükmünü sormaya gelmişti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hanginiz bilgili olanınızdır?" diye sordu. Yahudiler İbn Sûriye'yi işaret edince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), İbn Suriye'ye, Tevrât'ı ve Musa'ya (aleyhisselam) indiren, Tur dağını kaldıran, kendilerinden ahid alan Allah'ın hakkı için doğru söyleyeceğine dair yemin ettirdi. İbn Sûriye titremeye başladı ve:

“Recmedilme bizde çoğalınca yüz sopa vurup başlarını traş etmeye başladık" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de onlara recmedilme hükmünü verdi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ey kitap ehli! Kitaptan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açıklayan, çoğunuda affeden peygamberimiz size geldi. Ayrıca size, Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap da gelmiştir. Allah, onunla rızası peşinde olanları selâmet yollarına iletir ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir"' âyetlerini indirdi.

İbnu'd-Durays, Nesâî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Recmi inkar eden kişi, hesab etmediği bir şekilde Kurân'ı inkar etmiş olur. Zira Yüce Allah:

“Ey kitap ehli! Kitaptan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açıklayan, çoğunuda affeden peygamberimiz size geldi..." buyurmaktadır. Recmetme hükmü de gizledikleri şeylerdendi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Çoğunu da affeden..."- âyetini açıklarken:

“Burada toplumun bir çok günahı kastedilmektedir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine uyulduğu takdirde günahları silici olarak gelmiştir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“Allah, onunla rızası peşinde olanları selâmet yollarına iletir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Allah'ın yolları, kullarına koyduğu ve ona uymaya davet ettiği, onunla peygamberler gönderdiği şeriattır. Yine ne Yahudilik, ne Hıristiyanlık, ne de Mecusilik, sadece kendisiyle amellerin kabul göreceği İslam'dır."

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

"Yahudiler ve Hıristiyanlar «Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz» dediler. De ki: Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Doğrusu siz de onun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah'a aittir. Sonunda dönüş de ancak onadır."

İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Nu'mân b. Adâ, Bahrî b. Amr ve Şa'ş b. Adiy, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelmişlerdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları, Allah yoluna davet etti, azabından yana onları uyardı. Onlar da Hıristiyanlar gibi:

“Bizi korkutamazsın ey Muhammed! Vallahi biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Yahudiler ve Hıristiyanlar «Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz» dediler. De ki: Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Doğrusu siz de onun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah'a aittir. Sonunda dönüş de ancak onadır" âyetini indirdi.

Ahmed, Enes'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bir grupla bir yere gidiyordu. Gittikleri yolda da bir çocuk vardı. Çocuğun annesi onların geldiğini görünce çocuğunun ezilmesinden korkup ona koşarak:

“Oğlum, oğlum!" diye bağırmaya başladı. Çocuğa yetişerek onu yoldan aldı. Bunun üzerine ashap:

“Yâ Resûlallah! Bu kadın çocuğunu ateşe atar mı?" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Hayır, atmaz. Allah da sevdiğini ateşe atmaz" buyurdu.

Ahmed'in Zühd'de , Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Vallahi Allah dostuna azab etmez, ama onu dünyada belalara düçar kılar" buyurmuştur.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“...O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder..." âyetini açıklarken:

“Allah dilediğini dünyada hidayete erdirip bağışlar, dilediğini de küfür üzere öldürüp cezalandırır" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

"Ey Kitap ehli! Peygamberlerin arası kesildiğinde, «Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi» dersiniz dîye, size açıkça anlatacak elçimiz geldi. Şüphesiz O, size müjdeci ve uyarıcı olarak gelmiştir. Allah her şeye Kadir'dir."

İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nîn Delâil'de bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Yahudileri İslam'a davet etti. Onları hem İslam'a teşvik etti, hem Allah'ın azabıyla korkuttu. Fakat onlar bunu kabul etmemişti. Bunun üzerine Muâz b. Cebel, Sa'd b. Ubâde ve Ukbe b. Vehb onlara:

“Ey Yahudiler topluluğu! Allah'tan korkun. Vallahi siz Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah'ın Peygamberi olduğunu biliyorsunuz. Çünkü siz, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilmeden önce geleceğini biliyor ve bize onun sıfatlarını anlatıyordunuz" dediler. Râfi' b. Hureymel ve Vehb b. Yahûde:

“Biz size bunları anlatmadık ve Yüce Allah, Mûsa'dan (aleyhisselam) sonra hiçbir kitap göndermedi. Yine hiçbir müjdeci ve hiçbir uyarıcı göndermedi" karşılığını verdiler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ey Kitap ehli! Peygamberlerin arası kesildiğinde, «Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi» dersiniz diye, size açıkça anlatacak elçimiz geldi. Şüphesiz O, size müjdeci ve uyarıcı olarak gelmiştir. Allah her şeye Kadir'dir" âyetini indirdi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Peygamberlerin arası kesildiğinde... size açıkça anlatacak elçimiz geldi..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Burada hak ile batılı birbirinden ayıran ve hak üzere gelen Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) kastedilmektedir. Onda delil, nasihat, nur ve hidayet vardır. Ona tabi olan kişi kötülüklerden korunur. Bize söylendiğine göre İsa (aleyhisselam) ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında altıyüz yıl veya bu süreye yakın bir zaman vardı."

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in, Ma'mer vasıtasıyla bildirdiğine göre Katâde:

“...Peygamberlerin arası kesildiğinde..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“İsa (aleyhisselam) ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında beşyüz altmış yıl vardır." Ma'mer der ki:

“el-Kelbî ise bu sürenin beşyüz kırk yıl" dediğini söylemiştir."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:

“Fetret süresi beşyüz yıldı" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“Fetret süresi, yani İsa (aleyhisselam) ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki süre dörtyüz otuz küsür yıldı" dedi.

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Selmân der ki:

“Fetret süresi, yani İsa (aleyhisselam) ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki süre altıyüz yıldı" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

"Musa Kavmine şöyle demişti:

“Ey kavmim! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. O, içinizden peygamberler çıkardı. Sizi hükümdarlar yaptı. Ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“Musa kavmine şöyle demişti:

“Ey kavmim! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. O, içinizden peygamberler çıkardı. Sizi hükümdarlar yaptı..."' âyetini açıklarken:

“Vallahi Allah içinizden Peygamber çıkarmış ve sizi insanlara hükümdar kılmıştır. Allah'ın nimetlerine şükredin, Yüce Allah nimetler veren ve şükredenleri sevendir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“Musa kavmine şöyle demişti:

“Ey kavmim! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. O, içinizden peygamberler çıkardı. Sizi hükümdarlar yaptı..." âyetini açıklarken:

“İlk hizmetçi edinenlerin ve ilk hükümdar olanların İsrâil oğulları olduğunu konuşurduk" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Sizi hükümdarlar yaptı..." âyetini açıklarken:

“Onlara hizmetçiler edindirdi. Onlar ilk hizmetçi edinen kişilerdir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Sizi hükümdarlar yaptı..."âyetini açıklarken:

“İsrâil oğullarından bir hanımı, bir hizmetçisi ve bir evi olan kişiye hükümdar denilirdi" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Sizi hükümdarlar yaptı..." âyetini açıklarken:

“Burada kişinin hanımı, hizmetçisi ve evinin olması kastedilmektedir" dedi.

Firyâbî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-İmân'da bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:

"İçinizden peygamberler çıkardı, mânâsındadır" dedi. "...Sizi hükümdarlar yaptı..." âyetini açıklarken ise:

“Burada kişinin hanımının ve hizmetçisinin olması kastedilmektedir" dedi. "...Âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi..." âyeti hakkında ise:

“O zamanlar kimseye vermediğini size verdi mânâsındadır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İsrâil oğullarından birinin bir hizmetçisi, bir atı ve bir hanımı bulunursa o kişi hükümdar olarak yazılırdı" buyurmuştur.

İbn Cerîr ve Zübeyr b. Bekkâr'ın, Muvaffakiyât'ta Zeyd b. Eslem'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evi ve hizmetçisi olan her kişi hükümdardır" buyurdu.

Ebû Dâvud'un Merâsil'de bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:

“...Sizi hükümdarlar yaptı..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu yönde:

“Kişinin hanımı, evi ve hizmetçisi bulunursa hükümdardır" buyurmuştur.

Saîd b. Mansûr ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Abdullah b. Amr b. el-Âs'a bir kişi:

“Biz Muhacirlerin fakirleri değil miyiz?" diye sorunca, Abdullah:

“Sığınacağın bir hanımın var mı?" dedi. Adam:

“Evet var" deyince:

“Oturacağın evin var mı?" diye sordu. Adam yine:

“Evet var" dedi. Abdullah:

“O zaman sen zenginlerdensin" karşılığını verdi. Adam:

“Benim hizmetçim de var" deyince, Abdullah:

“O zaman sen hükümdarlardansın" karşılığını verdi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Sizi hükümdarlar yaptı..."' âyetini açıklarken:

“Burada Allah'ın onlara eş, hizmetçi ve ev ihsan etmesi kastedilmektedir" dedi. "...Âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi" âyeti hakkında ise:

“Burada kudret helvası, bıldırcın, (kendisinden pınarlar fışkıran) kaya ve onları gölgelendiren bulut kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan:

“...Sizi hükümdarlar yaptı..."âyetini açıklarken:

“Hükümdarlık binek, hizmetçi ve ev sahibi olmaktan ibaret değil midir?" dedi.

İbn Cerîr'in Mücâhid vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi" âyetini açıklarken:

“Burada kudret helvası, bıldırcın, (kendisinden pınarlar fışkırttığı) taş ve onları gölgelendiren bulut kastedilmektedir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

"Ey kavmim! Allah'ın size yazdığı kutsal toprağa girin. Sakın ardınıza dönmeyin. Yoksa ziyana uğrayanlar olursunuz."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Kutsal toprağa girin..."âyetini açıklarken:

“Burada Tür dağı ve etrafındaki topraklar kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Burada (zorbaların şehri) Erîhâ kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Kutsal toprak..." âyetini açıklarken:

“Burada mübârek topraklar kastedilmektedir" dedi.

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Muâz b. Cebel:

“Kutsal topraklar, Arîş ve Fırat arasındaki topraklardır" dedi.

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Kutsal toprak..." âyetini açıklarken:

“Burada Şam şehri kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Allah'ın size yazdığı..."âyetini açıklarken:

“Allah'ın size girmenizi emrettiği, anlamındadır" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken:

“Kavmin o şehre girmesi namazın, zekatın, haccın ve umrenin emredilmesi gibi emredilmişti" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:23

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

"Ey Musa! Orada zorba bîr mîllet vardır, onlar oradan çıkmadıkça bîz oraya girmeyeceğiz, eğer çıkarlarsa, biz de gireriz, demişlerdi. Korkanların içinden Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle demişti: «Onların üzerine kapıdan girin. Oraya girdiniz mi artık sîz kuşkusuz galiplersiniz. Eğer mü'minler iseniz, yalnızca Allah'a tevekkül edin.»"

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir bildirdiğine göre Katâde:

“...Orada zorba bir millet vardır...'" âyetini açıklarken:

“Bize nakledildiğine göre orada öyle insanlar vardı ki başka hiçbir yerde onlar kadar iriyarı kimse yoktu" dedi.

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“Ey Musa! Orada zorba bir millet vardır..." âyetini açıklarken:

“Onlar boy olarak bizden daha uzun, güç olarak da daha güçlü idiler" dedi.

İbn Abdilhakem'in, Futûh Mısır'da bildirdiğine göre İbn Cuveybir:

“Mûsa'nın (aleyhisselam) kavminden yetmiş kişi, Amâlik halkından (ölmüş) bir kişinin kafatası gölgesinde gölgelendi" dedi.

Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:

“Bize söylendiğine göre bir sırtlan ve yavrularının, Amâlik halkından ölmüş bir kişinin göz çukurunu barınak yaptığı görülmüştü" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Enes b. Mâlik bir asa alıp onunla bir şey ölçtükten sonra (yerde) elli veya elli beş boy ölçüp:

“Amâlik'lerin boyu işte bu kadardır" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Mûsa'ya (aleyhisselam) zorbaların şehrine girmesi emredilmişti. Yanında olanlarla beraber Erîhâ denilen bu şehrin yakınlarına bir yere geldiler ve orada konakladılar. Her kabileden bir öncü olmak üzere on iki kişiyi o şehre gönderdi. Kendisine şehirdeki haberleri getireceklerdi. Şehre girdiklerinde çok büyük bir şeyle, yani heybetli ve iriyarı insanlarla karşılaştılar. Bunun üzerine onlardan birinin bahçesine girdiler. Bahçe sahibi meyve toplamaya geldi ve meyveleri toplarken bunların izini gördü. İzlerini takip etmeye ve on iki kişiyi yakalayana kadar her birini gördüğünde alıp eteğine meyvelerin yanına koymaya başladı. Onları eteğinde krallarına götürdü ve önüne saçtı. Kral:

“Bizim durumumuzu gördünüz, gidin bu durumu arkadaşınıza söyleyin" dedi. Bu on iki kişi Musa'nın (aleyhisselam) yanına geri dönüp gördüklerini ona anlattılar. Bunun üzerine Mûsa (aleyhisselam):

“Gördüklerinizi gizli tutun" dedi. Ancak bu kişiler gördüklerini babalarına ve arkadaşlarına da söyleyerek:

“Bunu benden işittiğini söyleme" diyorlardı. Bu şekilde haber askerlerin arasında yayıldı. Fakat iki kişi bunu kimseye söylememişti. Bunlar Yûşa' b. Nûn ve Kâlib b. Yukanna'dır. Yüce Allah:

“Korkanların içinden Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle demişti:

“Onların üzerine kapıdan girin. Oraya girdiniz mi artık siz kuşkusuz galiplersiniz. Eğer mü'minler iseniz, yalnızca Allah'a tevekkül edin'" âyetini bu iki kişi hakkında indirmiştir.'

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Kutsal toprağa girin..." âyetini açıklarken şöyle dedi: Burada zorbaların şehri kastedilmektedir. Mûsa (aleyhisselam) o şehre yakın bir yerde konakladığı zaman kendisine o şehirden haber getirmeleri için, Allah'ın zikretmiş olduğu on iki kişiyi gönderdi. Bu on iki kişi yola çıktı. Zorbalardan bir kişi onları bulup eteğine koydu ve şehre götürdü. Bu zorba kabilesini çağırınca herkes yanına toplandı. Sonra:

“Siz kimsiniz?" diye sordular. "Biz Mûsa'nın (aleyhisselam) kavmindeniz. Hakkınızda bilgi toplamamız için bizi gönderdi" dediler. Zorbalar, bunlara bir kişiye yetecek büyüklükte bir üzüm tanesi vererek:

“Mûsa'nın ve kavminin yanına gidip:

“Meyvelerine göre artık onların nasıl olduğunu takdir edin" deyin" dediler. Bu on iki kişi kavimlerinin yanına gelince:

“Ey Mûsa! "...Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız" dediler. Korkanların içinden Allah'ın kendilerine nimet verdiği ve Müslüman olup Mûsa'ya (aleyhisselam) tabi olan Medine ahalisinden olan iki adam ise:

“Onların üzerine kapıdan girin. Oraya girdiniz mi artık siz kuşkusuz galiplersiniz" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...İki adam şöyle demişti...'" âyetini açıklarken:

“Bu kişiler Yûşa' b. Nûn ile Kâlib b. Yûkanna'dır" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...İki adam şöyle demişti..." âyetini açıklarken:

“Bu kişiler Yûşa' b. Nûn ile Kilâb b. Yûkanna'dır" dedi.

Abd b. Humeyd, Katâde'den bildirir:

“Bize söylendiğine göre şehre girmesini söyleyen iki kişi Yûşa' b. Nûn ile Kâlib b. Yûkanna'dır."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“...İki adam şöyle demişti..."âyetini açıklarken:

“Bu kişiler Yûşa' b. Nûn ile Kâlib'dir" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Atiyye el-Avfî:

“...İki adam şöyle demişti..." âyetini açıklarken:

“Bu kişiler Kâlib ile Mûsa'nın (aleyhisselam) hizmetçisi Yûşa' b. Nûn'dur" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Bazı kıraatlerde bu âyet: (.....) şeklindedir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr, âyetteki (.....) harfini ötre ile (.....) şeklinde okurdu.

İbnu'l-Münzir bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“Bu iki kişi önceleri düşmanlardan idiler. Sonra Mûsa (aleyhisselam) ile beraber oldular" dedi.

Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (.....) şeklinde harfini damme ile okurdu.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Âsim: (.....) âyetini: (.....) şeklinde harfini mansûb olarak okudu.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk :

“Korkanların içinden Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle demişti..." âyetini açıklarken:

“Allah onları hidayetle doğru yola erdirdi. Onlar Mûsa'nın (aleyhisselam) dini üzere olup zorbaların şehirlerindeydiler" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Sehl b. Ali:

“Korkanların içinden Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle demişti..." âyetini açıklarken:

“Kalplerine Allah korkusunu yerleştirdi" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Korkanların içinden Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle demişti..." âyetini açıklarken:

“Burada (şehre gönderilen on iki kişiden olan) iki reis kastedilmektedir" dedi. "...Onların üzerine kapıdan girin..." âyetini açıklarken de:

“Burada zorbaların şehri kastedilmektedir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

"«Ey Musa! Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu bfz burada oturacağız» demişlerdi."

Ahmed, Nesâî ve İbn Hibbân, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir'e giderken savaş konusunda Müslümanlara görüşlerini sordu.

Ebû Bekr kendi görüşünü söyledi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir daha Müslümanlara görüşlerini sorunca, Ömer de görüşünü söyledi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yine Müslümanlara görüşlerini sorunca, Ensâr'dan bazıları:

“Ey Ensâr topluluğu! Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sizin ne düşündüğünü öğrenmek istiyor" dediler. Bunun üzerine Ensâr, Allah Resûlüne:

“Biz İsrail oğullarının Musâ'ya (aleyhisselam):

“Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturuyoruz" dedikleri gibi demeyiz. Seni hak olarak gönderene yemin olsun ki atları Berku'l Ğimâd'e sürsen seni takip ederiz" dediler.

Ahmed ve İbn Merdûye'nin, Utbe b. Abd es-Sülemî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ashâbına:

“Savaşmayacak mısınız?" diye sorunca:

“Evet, savaşacağız ve İsrâil oğullarının, Musâ'ya (aleyhisselam):

“Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturuyoruz" dedikleri gibi demeyeceğiz. Fakat sen ve Rabbin gidin savaşın, biz de sizinle beraber savaşacağız" karşılığını verdiler.

Ahmed, Târik b. Şihab'ın şöyle dediğini bildirir: Mikdâd, Bedir gününde Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Biz sana, İsrâil oğullarının, Musâ'ya (aleyhisselam):

“Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturuyoruz" dedikleri gibi demeyeceğiz. Fakat sen ve Rabbin gidin savaşın, biz de sizinle beraber savaşacağız" dedi.

Buhârî, Hâkim, Ebû Nuaym ve Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki: Mikdad'ın öyle bir şey yaptığına şahid oldum ki, o şeyi benim yapmış olmam benim için ondan başka her şeyden daha güzeldir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), müşriklere beddua ederken, o gelip:

“Vallahi, yâ Resûlullah! Biz sana, İsrâil oğullarının, Musâ'ya (aleyhisselam):

“Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturuyoruz" dedikleri gibi demeyeceğiz. Fakat senin sağında, solunda, önünde ve arkanda savaşacağız" dedi. Bu sözlerden dolayı Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzünün parladığını ve sevindiğini gördüm.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Müşriklerin, kurbanlıkları geri çevirip, Müslümanların hac etmelerine engel oldukları Hudeybiye günü, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbına:

“Kurbanlıkları götürüp Kabe'nin yanında keseceğim" buyurdu. Bunun üzerine Mikdâd b. el-Esved şöyle dedi:

“Vallahi biz sana, İsrail oğullarının Musâ'ya (aleyhisselam):

“Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturuyoruz" dedikleri gibi demeyeceğiz. Fakat sen ve Rabbin gidin savaşın, biz de sizinle beraber savaşacağız."

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

"Musa: «Ey Rabbim! Ben, kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle bu fâsık kavmin arasını ayır» dedi."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî der ki: Mûsa (aleyhisselam), kavmi kendisine:

“Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturuyoruz" dediği zaman onlara kızmış ve:

“Ey Rabbim! Ben, kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle bu fâsık kavmin arasını ayır" diye dua etmişti. Mûsa (aleyhisselam) bu konuda acele etmişti. Onlar şaşkın bir duruma düştüklerinde Mûsa (aleyhisselam) öyle bir dua ettiğine pişman olmuştu. Bu pişmanlık üzerine Allah:

“...Artık böyle yoldan çıkmış kavme üzülme" âyetini indirdi. Yani Yüce Allah, Mûsa'ya (aleyhisselam) fasıklar diye adlandırdığın kavim için üzülme buyurmuştu.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir:

“...Ayır..." ifadesi, onlarla aramda hüküm ver, mânâsındadır."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Artık bizimle bu fâsık kavmin arasını ayır" âyetini açıklarken:

“Artık bizimle bu fâsık kavmin arasını aç, mânâsındadır" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

"Allah, şöyle dedi: «O hâlde, orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır. Bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dönüp dolaşacaklar. Artık böyle yoldan çıkmış kavme üzülme.»"

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“...O hâlde, orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır..." âyetini açıklarken:

“Orası ebedi olarak kendilerine haram kılındı" demiştir. "...Yeryüzünde şaşkın şaşkın dönüp dolaşacaklar..." âyeti hakkında ise:

“Kavmin yeryüzünde kırk yıl şaşkın şaşkın dönüp dolaşacak mânâsındadır" dedi.

Abd b. Humeyd, Katâde'den bildiriyor: Bize söylendiğine göre kendilerine haber getirmeleri için o şehre her kabileden bir öncü gönderdikleri zaman, on kişi kabilesini şehirde gördükleriyle korkuttu ve o şehre girmenin kötü olduğunu söyledi. Yûşa' b. Nûn ve arkadaşı, Allah'ın emri doğrultusunda şehre girmelerini isteyip kabilelerini buna teşvik ederek galip geleceklerini haber verdi. Kavim şehre girmekten korkarak Allah'ın emirlerini terk edince ve:"...Biz burada oturacağız..." deyince, Yüce Allah:

“...O hâlde, orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır. Bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dönüp dolaşacaklar..." buyurdu. Onlar yeryüzünde kırk yıl şaşkın şaşkın dolaşarak kuyulardan su içtiler. Ne bir köy, ne de bir şehre ulaşabildiler. Ne de bir yerleşim mekanına doğru bir yol bulabildiler.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Katâde'den bildiriyor:

“Şehre girmek onlara haram kılınmıştı. Onlar ne bir şehre iniyor, ne de öyle bir şeye güç yetirebiliyordu. Onlar kırk yıl kuyuların etrafında dolaşmıştı. Bize nakledildiğine göre Mûsa (aleyhisselam) kırkıncı yılda vefat etmiştir. Beytü'l- Makdis'e çocuklarından ve o iki kişiden (Yûşa' b. Nûn ve Kâlib b. Yukanna'dan) başka kimse girmemişti."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Onlar kırk yıl boyunca çölde şaşkın şaşkın dolaştılar. Kırkıncı yılda Mûsa (aleyhisselam), Hârun (aleyhisselam) ve kırk yaşını geçen her kişi öldü. Kırk yıl geçtikten sonra, Yûşa' b. Nûn halife oldu. Bu kişi Mûsa'dan (aleyhisselam) sonra onları toparlayan ve Beytü'l-Makdisi fetheden kişidir. Bu kişiye:

“Bu gün Cuma günüdür" demişlerdi. Onlar Beytü'l-Makdis'i fethederken güneş batmak üzere idi. Yûşa' b. Nûn, geceye kadar kalıp Cumartesi gününün gelmesinden korkunca, güneşe:

“Ben de Allah'ın emrindeyim, sen de" dedi. Bunun üzerine güneş fetih gerçekleşene kadar durdu ve batmadı. Daha önce hiç görülmemiş bir şekilde ganimetler elde ettiler. Bu ganimetleri ateşe yaklaştırdılar, ama ateş onları yemedi. Bunun üzerine Yûşa' b. Nûn:

“Aranızda hain vardır" dedi ve her kabilenin liderinin çağırdı. Bunlar on iki kişiydi. Bu on iki kişi kendisine biat etti. Ancak birinin eli kendisinin eline yapışık kalınca:

“İhanet senin yanındadır! Aldığını çıkar" dedi. Adam, yakut gözlü, inci dişli altından bir inek başı çıkarıp kurbanın (ganimetlerin) üstüne bıraktı. Sonra ateş gelip kurbanı yedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:

“İsrâil oğulları kırk yıl boyunca şaşkın şaşkın dolaşıp durdular. Şaşkınlıklarından akşamı ettikleri yerde sabahlıyor, sabahı ettikleri yerde de geceliyorlardı."

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de Vehb b. Münebbih'ten bildiriyor: Yüce Allah, İsrâil oğullarına Beytü'l-Makdis'e girmeyi haram kılınca kırk yıl boyunca yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaştılar. Bu durumdan dolayı şikayette bulunarak Mûsa'ya (aleyhisselam):

“Ne yiyeceğiz?" dediler. Mûsa (aleyhisselam):

“Allah size yiyeceğinizi verecektir" karşılığını verdi. İsrâil oğulları:

“Nereden?" diye sorunca:

“Allah size pişirilmiş ekmek gönderecektir" karşılığını verdi. Onlara kudret helvası, yani yufka ekmeği inmekteydi. Bu da darı ekmeği gibiydi. "Biz katık olarak ne yiyeceğiz, etten bir payımız yok mudur?" dediler. Mûsa (aleyhisselam):

“Allah size onu da verecektir" deyince:

“Nereden?" diye sordular.

Onlara rüzgarla beraber güvercinlere benzer semiz bıldırcın kuşları gelmeye başladı. İsrâil oğulları:

“Ne giyeceğiz?" deyince:

“Kırk yıl hiç birinizin elbisesi eskimeyecektir" cevabını verdi. "Ayağımıza ne giyeceğiz?" diye sorunca, Mûsa (aleyhisselam):

“Kırk yıl boyunca hiç birinizin ayakkabı bağı bile kopmayacaktır" dedi. "Aramızda küçük çocuklar doğacaktır. Onlar ne giyecekler?" diye sorunca da:

“Küçük elbiseler onlarla beraber büyüyecektir" karşılığını verdi. "Peki, suyumuzu nereden karşılayacağız?" dediklerinde ise:

“Allah size onu verecektir" karşılığını verdi. Sonrasında su için Yüce Allah, Mûsa'ya (aleyhisselam) asasıyla taşa vurmasını emretti. İsrâil oğulları:

“Ne ile göreceğiz? Karanlıklar üstümüzü örtmektedir" deyince, Allah onlara askerlerin ortasında nurdan bir direk yarattı ve hepsini birden aydınlattı. "Ne ile gölgeleneceğiz, üzerimizde şiddetli sıcak vardır" deyince de:

“Allah sizi bulutla gölgelendirecektir" karşılığını verdi.

İbn Cerîr, Rabî' b. Enes'ten bildiriyor:

“Onlar çölde şaşkın şaşkın dolaşırken, beş veya altı fersah büyüklüğünde bir bulut üzerlerinde onları gölgelendiriyordu. Sabahladıkları zaman yola çıkıyor, akşamladıkları zaman da sabah vakti çıkmış oldukları yere geliyorlardı. Bu şekilde kırk yıl dolaştılar. Onlar bu durumda olduğu müddetçe Allah tarafından onlara kudret helvası ve bıldırcın gönderiliyordu. Elbiseleri de hiç eskimiyordu. Beraberlerinde taşıdıkları, Tur dağı taşlarından bir taş vardı. Bir yerde konakladıkları zaman Mûsa (aleyhisselam) ona asasıyla vuruyor ve ondan on iki pınar fışkırıyordu."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Bu kavim çölde iken, Allah onlara eskimeyen ve kirlenmeyen elbiseler yaratmıştı" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Tâvus:

“İsrâil oğulları çölde şaşkın şaşkın dolaşıyordu. Kendileri büyüdüğü zaman elbiseleri de kendileriyle beraber büyüyordu" dedi.

Abd b. Humeyd, Hasan(-ı Basrî)'ın şöyle dediğini bildirir: Mûsa (aleyhisselam), kavmi için su isteyince, Yüce Allah ona asasıyla taşa vurmasını emretti. Mûsa (aleyhisselam) asasıyla taşa vurunca ondan on iki pınar fışkırdı. Kavmine:

“İçin ey eşekler topluluğu!" deyince, Yüce Allah:

“Sen kullarıma «Eşekler topluluğu» dedin. Ben de size Mukaddes topraklara girmenizi haram kıldım" diye vahyetti. Mûsa (aleyhisselam) da:

“Ey Rabbim! Mezarımı o topraklara bir taş atımı kadar yakın kıl" diye dua etti.

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda:

“Eğer Mûsa'nın (aleyhisselam) mezarını görecek olursanız, onun Mukaddes toprakların bir taş atımı kadar yakınında olduğunu görürdünüz" buyurmuştur.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid derki: Mûsa (aleyhisselam), kavmi için su isteyince onlara su verildi. Mûsa (aleyhisselam):

“İçin ey eşekler topluluğu!" deyince, Yüce Allah, Mûsa'yı (aleyhisselam) bundan nehyederek:

“Kullarıma eşek deme" buyurdu.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini açıklarken:

“Üzülme mânâsındadır" dedi.

Tastî'nin, Mesâil'de bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a:

“Bana: (.....) ifadesini açıkla" deyince İbn Abbâs:

“Üzülme mânâsındadır" dedi. Nâfi':

“Araplar böylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Tabi ki bilirler. İmriul-Kays'ın:

"Beni hedefe koyup bunca yaptıklarına rağmen

Yoldaşlarım, üzülme ve tahammül et diyorlar" dediğini işitmedin mi?"

Abdurrezzâk, Musannef te ve Hâkim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Peygamberlerden bir Peygamber bir şehir ahalisi ile savaşmıştı. Fetih gerçekleşmek üzere iken güneşin batmasından korktu ve: «Ey Güneşi Sen de ben de Allah'ın emrindeyiz. Sana olan hürmetimden dolayı bir saat daha dur batma» dedi. Bunun üzerine Allah onu şehir fethedilene kadar yerinde tuttu. Onlar bir ganimet elde ettikleri zaman onu kurban diye sunarlar ve ateş gelip onları yerdi. Onlar ganimetlerini kurban olarak sunmuş ama ateş gelip onu yememişti. Oradakiler: «Ey Allah'ın Peygamberi! Ne oluyor ki kurbanımız kabul edilmiyor?» dediklerinde, Peygamberleri: «Aranızda hain vardır» karşılığını verdi. Kavim: «Peki, hainin kim olduğunu nasıl bulacağız?» deyince: «Her kabilenin reisi bana biat edecek» dedi. Onlar da on iki kabileydi. Her kabilenin reisi kendisine biat etti. Biat ederken bir kişinin eli kendisinin eline yapıştı. Bunun üzerine ona: «Ganimete hainlik sizdedir» dedi. Reis: «Bunu nasıl bulacağım?» diye sorunca: «Kabileni çağır ve onlardan teker teker biat iste» dedi. O da öyle yaptı. Bir kişinin eli eline yapışınca: «Ganimete hainlik sendedir» dedi. O da: «Evet, ganimet malı bendedir» karşılığını verdi. Reis: «O nedir?» diye sorunca, adam: «Altından bir öküz başıdır. Beğendim ve onu aldım» karşılığını verdi. Sonra onu getirip ganimetlerin üzerine bırakınca ateş gelip ganimetleri yedi."

Ravi der ki: Bunu dinleyen Ka'b:

“Allah ve Resulü doğru söyledi. Vallahi! Allah'ın kitabı yani Tevrat'ta da bu böyle geçmektedir" dedi. Sonra:

“Ey Ebû Hureyre! Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu peygamberin hangi peygamber olduğunu söyledi mi?" diye sordu. Ebû Hureyre:

“Hayır, söylemedi. Fakat bu peygamber, Yûşa' b. Nûn'dur" dedi. Ka'b:

Hazret-i Peygamber buranın hangi şehir olduğunu söyledi mi?" diye sorunca, Ebû Hureyre:

“Hayır, söylemedi. Ama orası Erîha şehridir" dedi. Abdurrezzâk'ın rivâyetinde ise:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) :

“Bizden önce ganimet hiç kimseye helal kılınmamıştır. Yüce Allah bizim zayıflığımızı gördü ve onu bize helal kıldı" buyurduğu da zikredilir. Yine söylendiğine göre güneş ne öncesi, ne de sonrasında hiç kimse için durdurulmamıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

"Onlara, Âdem'in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat: İkisi birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerıninki edilmemişti. Kabul edilmeyen, «And olsun seni öldüreceğim» deyince, kardeşi: «Allah sadece takva sahiplerinden kabul eder» demişti."

İbn Cerîr, İbn Mes'ûd'dan ve bazı sahabelerden bildiriyor: Âdem'in (aleyhisselam) her erkek çocuğu doğduğunda mutlaka beraberinde kız çocuğu da doğuyordu. Bir karında doğan erkek çocuğunu diğer karında doğan kız çocuğuyla evlendiriyordu. Bir karında doğan kız çocuğunu da diğer karında doğan erkek çocuğuyla evlendiriyordu. Kâbil ve Hâbil doğana kadar bu böyle devam etti. Kâbil çiftçi, Hâbil ise sığır ve davar sahibiydi. Kâbil yaşça büyük olandı. Kâbil'in kız kardeşi Hâbil'in kız kardeşinden daha güzeldi. Hâbil, Kâbil'in kız kardeşiyle evlenmek istemişti. Kâbil bunu kabul etmeyip:

“Bu benimle beraber doğmuştur ve senin kız kardeşinden daha güzeldir. Onunla evlenmekte ben senden daha fazla hak sahibiyim" dedi. Babası ona, kardeşini Hâbil ile evlendirmesini emretti, ama Kâbil bunu kabul etmedi. Hangisinin kızda hak sahibi olduğunu bilmek için ikisi de Allah'a kurban sundu. Bu sırada Âdem (aleyhisselam), Kâbil ile Hâbil'i bırakarak Mekke'ye gitti ve gökyüzüne:

“Çocuklarımı emanet olarak koru" dedi. Ama gökyüzü bunu kabul etmedi. Yeryüzüne söyledi o da kabul etmedi. Dağlara söyledi onlar da bunu kabul etmedi. Sonra bunu Kâbil'e teklif edince:

“Tamam sen git, geldiğinde aileni sevinecek şekilde bulacaksın" dedi.

Âdem (aleyhisselam) gidince onlar kurbanlarını sundular. Kâbil övünerek:

“O benim kız kardeşimdir, ben senin büyüğünüm ve babamın vasiyet ettiği kişi benim. Bu sebeple ben onda senden daha fazla hak sahibiyim" dedi. Kurbanları sundukları zaman Hâbil besili bir koç, Kâbil ise bir bağ buğday sunmuştu. Kâbil bu buğday bağının içinde büyük bir başak görmüş ve onu ufalayarak yemişti. Ateş inince Hâbil'in kurbanını yedi ve Kâbil'in kurbanını bıraktı. Kâbil kızarak:

“Kardeşimle evlenmeyesin diye seni öldüreceğim" dedi. Bunun üzerine Hâbil:

“...Allah sadece takva sahiplerinden kabul eder. Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Ben isterim ki, sen kendi günahınla benim günahımı da yüklenesin. Böylece cehennemliklerden olasın. İşte bu zalimlerin cezasıdır" dedi. Burada Hâbil:

“Beni öldürmenin günahı boynundaki diğer günahların üstünedir" demek istemiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Asâkir ceyyid bir isnâdla İbn Abbâs'tan bildiriyor: Kadının ikiziyle evlenmesi yasaklanmış ve diğer bir kardeşiyle evlenmesi emredilmişti. Her doğumda Âdem'in (aleyhisselam) bir oğlu bir de kızı oluyordu. Hal böyle iken bir doğumda çok güzel bir kızı, bir doğumda da çirkin bir kızı olmuştu. Çirkin kızın erkek kardeşi güzel kızın kardeşine:

“Beni kız kardeşinle evlendir, ben de seni kardeşimle evlendireyim" dedi. O:

“Hayır ben kardeşimde senden daha fazla hak sahibiyim" karşılığını verdi. Bunun üzerine kurbanlar sundular. Koyun sahibi olan iri gözlü ve boynuzlu beyaz bir koç, çiftçi ise az bir miktar tahıl sunmuştu. Allah, koç sahibinin kurbanını kabul buyurup bunu kendisine Cennette kırk koç olarak sakladı. İbrâhîm'in (aleyhisselam) kestiği koçta bu koçlardan birisiydi. Çiftçiden ise kurbanını kabul buyurmamış, bu sebeple de kardeşini öldürmüştü. Bütün insanlarda işte o nankörün çocuklarıdır."

İshâk b. Bişr, el-Mübtedâ'da ve İbn Asâkir'in Târih'te Cuveybir ve Mukâtil vasıtasıyla Dahhâk'tan bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Âdem'in (aleyhisselam) yirmisi erkek yirmisi de kız çocuğu olmak üzere kırk çocuğu olmuştu. Bunlardan hayatta kalanlar Hâbil, Kâbil, Sâlih, Abdurrahman, Abdulhâris ve Vud'dur. Vud'da, Şîs ve Hibetullah'da denilirdi. Kardeşleri onu liderleri seçmişti. Onun Suvâ', Yağûs, Yaûk ve Nesr adında çocukları olmuştu. Yüce Allah nikahta aralarını ayırmasını ve bir karında doğanı diğerinin kız kardeşiyle, diğer bir karında doğanı da diğer birinin kız kardeşiyle evlendirmesini emretti."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Âdem'in (aleyhisselam) çocukları zamanında sadaka verecek kişiler bulunmadığı için kişi kurban sunarak Allah'a yaklaşırdı. Âdem'in (aleyhisselam) çocukları oturuyorken:

“Allah'a bir kurban sunsak" dediler. Kişi kurban sunduğu zaman eğer Allah o kurbanı kabul buyurursa bir ateş gönderir ve bu ateş kurbanı yerdi. Kabul buyurmadığı zaman da gönderdiği ateş sönerdi. Bunların her ikisi de birer kurban sundular. Biri çoban diğeri de çiftçi idi. Çoban olan en güzel ve en besili koçunu kurban olarak sunarken, çiftçi ise ekininden bazı şeyler sundu. Sonra ateş gelip koçu yedi ve ekini bıraktı. Çiftçi kişi kardeşine:

“İnsanlar senin sunduğun kurbanın kabul olunduğunu, benim kurbanımın da kabul olunmadığını bildikleri halde onların arasına mı gideceksin? Hayır, vallahi sen benden daha hayırlı iken insanlar ikimize bakmayacaktır. Bu sebeple seni öldüreceğim" dedi. Kardeşi:

“Suçum ne ki? Allah muttakilerin kurbanını kabul eder. Sen beni öldürmek istesen de ben yardım istemeyecek ve seni öldürmek için elimi kaldırmayacağım" karşılığını verdi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Amr der ki:

“Âdem'in (aleyhisselam) kurban sunan çocuklarının biri çiftçi, diğeri de koyun sürüsü sahibiydi. İkisi de kurban sunmakla emrolundular. Sürü sahibi gönül hoşluğuyla en güzel ve en besili koçunu kurban olarak sundu. Çiftçi ise gönül hoşluğu olmadan, en kötü ekininden içinde delice otu bulunan çekilmemiş buğday sundu. Yüce Allah sürü sahibinin kurbanını kabul etmiş, çiftçinin kurbanını ise kabul etmemişti. Bunların olayı Allah'ın Kitâb'ında anlatılan kıssadır. Vallahi öldürülen kişi öldüren kişiden daha güçlüydü. Fakat o günahtan ve hatadan kaçındığı için kardeşine el kaldırmamıştı."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Onlara, Adem'in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat..." âyetini açıklarken şöyle dedi: Bunlar Âdem'in (aleyhisselam) zürriyeti Hâbil ve Kâbil'dir. Hâbil bir yaşını doldurmuş en güzel bir koçu kurban olarak sundu. Kâbil ise ekininden bir bağ ekin sunmuştu. Koç sahibinin kurbanı kabul edilince, Kâbil:

“Seni öldüreceğim" dedi ve onu öldürdü. Bunun üzerine Yüce Allah onu öldürdüğü günden kıyamet gününe kadar ayağının birini uyluğuna dolaştırdı ve yüzünü Güneş'e doğru çevirdi. Güneş ne tarafa dönse yüzü güneşe doğru dönüyordu. Kışın üzerinde kar, yazın da bir ateş harmanı vardı. Yanında yedi melek bulunuyordu. Bir melek gittiğinde yerine diğeri geliyordu.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“Onlara, Âdem'in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat..." âyetini açıklarken:

“Bunlar Âdem'in (aleyhisselam) kendi sulbünden değil İsrâil oğullarındandır. Kurban sunanlar İsrâil oğullarındandı. Âdem de (aleyhisselam) ilk ölen kişiydi" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'd-Derdâ:

“Allah'ın bir tek namazımı kabul ettiğini bilmem, benim için dünya ve içindekilerden daha sevimlidir. Zira Yüce Allah:

“...Allah sadece takva sahiplerinden kabul eder" buyurmaktadır" dedi.

İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr, Adiy b. Sâbit'ten bildirir:

“Muttakilerin kurbanının namaz olduğu söylenirdi."

İbn Ebi'd-Dünyâ'nın Takvâ'da bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib:

“Takva ile yapılan hiçbir amel az değildir. Böyle iken nasıl kabul edilen bir amel az sayılır" dedi.

İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Ömer b. Abdilazîz bir kişiye:

“Sana, Allah'tan korkmayı öğütlüyorum. Allah takvadan başka bir şeyle amelleri kabul etmez, takva ehlinden başka kimseye merhamet etmez ve sadece takvayla sevap verir. Takvayı öğütleyen çok, ama onunla amel eden azdır" diye bir mektup yazdı.

İbn Ebi'd-Dünyâ, Ebû Yezîd el-Fayd'den bildiriyor: Mûsa b. A'yun'a:

“...Allah sadece takva sahiplerinden kabul eder" âyetinin açıklamasını sorduğumda:

“Harama düşme korkusuyla helal olan şeylerden de uzak kaldılar. İşte bunları Yüce Allah muttakiler diye adlandırdı" dedi.

İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Fadâle b. Ubeyd der ki: Yüce Allah'ın, amellerimden hardal tanesi kadar bir şeyi kabul ettiğini bilmem benim için dünya ve içindekilerden daha değerlidir. Zira Yüce Allah:

“...Allah sadece takva sahiplerinden kabul eder" buyurmaktadır.

İbn Sa'd ve İbn Ebi'd-Dünyâ'nın, Katâde'den bildirdiğine göre Âmir b. Abdi Kays şöyle demiştir: Kur'ân'daki bir âyeti, dünyadaki her şeyin bana verilmesinden daha fazla severim. O da Allah'ın beni muttakilerden kılmasıdır. Zira Yüce Allah:

“...Allah sadece takva sahiplerinden kabul eder" buyurmaktadır.

İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Hemmâm b. Yahya der ki: Âmir b. Abdillah ölüm anında ağlamıştı. Kendisine:

“Seni ağlatan nedir?" diye sorduklarında:

“Kur'ân'daki bir âyettir" cevabını verdi. Yanındakiler:

“Bu hangi âyettir" diye sorunca da:

“...Allah sadece takva sahiplerinden kabul eder" âyetidir" karşılığını verdi.

İbn Ebî Şeybe'nin, Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah kulundan razı olmadığı müddetçe onun amellerini kabul etmez" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe'nin, Sâbit'ten bildirdiğine göre Mutarrif:

“Allahım! Benim bir namazımı ve bir günlük orucumu kabul buyurup bana sevap yaz" der, sonra da:

“...Allah sadece takva sahiplerinden kabul eder" âyetini okurdu.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Dahhâk:

“...Allah sadece takva sahiplerinden kabul eder" âyetini açıklarken:

“Burada şirkten sakınanlar kastedilmektedir" dedi.

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Hişâm b. Yahya'nın babası der ki:

“Bir dilenci İbn Ömer'in yanına girmişti. İbn Ömer, oğluna:

“Ona bir dinar ver" dedi. Oğlu da dilenciye bir dinar verdi. Dilenci çıkıp gidince, İbn Ömer'in oğlu:

“Babacığım! Allah senden bunu kabul buyursun" dedi. Bunun üzerine İbn Ömer:

“Allah'ın bir secdemi veya bir dirhemlik sadakamı kabul ettiğini bilsem, benim için meçhul olan ölümden daha sevimli bir şey olmaz. Allah'ın kimden kabul buyurduğunu biliyor musun? "...Allah sadece takva sahiplerinden kabul eder" karşılığını verdi.

Ya'kûb b. Süfyân, Târih'te ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:

“Yüce Allah'ın bir amelimi kabul ettiğini bilmem, benim için yeryüzü doluşunca altınım olmasından daha sevimlidir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:29

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

"Andolsun! Sen benî öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Ben isterim ki, sen kendi günahınla benîm günahımı da yüklenesin. Böylece cehennemliklerden olasın. İşte bu, zalimlerin cezasıdır."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım" âyetini açıklarken:

“O zamanlar öldürülmek istenen kişinin öldürecek kişiye karşı koymaması emredilmişti" dedi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc bu âyeti açıklarken şöyle dedi: İsrâil oğullarından bir kişi birini öldürmek istediği zaman, öldürülecek kişiye ölene veya bırakılana kadar öldürecek kişiye engel olmaması emredilmişti. Allah'ın:

“Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım" âyeti de bu mânâdadır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Ben isterim ki, sen kendi günahınla benim günahımı da yüklenesin..." âyetini açıklarken:

“Senin, hem kendi günahlarını hem benim kanımın günahını yüklenerek bütün günahlarla Cehennemliklerden olmanı istiyorum mânâsındadır" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Ben isterim ki, sen kendi günahınla benim günahımı da yüklenesin..." âyetini açıklarken:

“Burada öldürmenin günahı ve daha önceki günahlar kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr, Dahhâk'tan ve Katâde'den bunun aynısını bildirir.

Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a:

“(.....) âyetini açıkla" deyince İbn Abbâs:

“Hem benim günahlarımı, hem işlemiş olduğun günahı yüklenip Cehennemliklerden olasın mânâsındadır" dedi. Nâfi':

“Araplar böylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca da İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Evet, bilirler. Şairin:

"Geçim derdinden "bıkanlar bizlere gelsin

Ya arzularına kavuşsun ya daha da sıkıntı çeksin" dediğini İşitmedin mi?"

Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Hâkim, Sa'd b. Ebî Vakkâs'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Mutlaka fitneler olacaktır. Bu fitne zamanlarında oturan ayakta durandan daha hayırlıdır. Ayakta duran yürüyenden daha hayırlıdır. Yürüyen de koşandan daha hayırlıdır" buyurdu. Ona:

“Şayet biri evime girer ve beni öldürmek için el kaldırırsa?" dediğimde:

“Âdem'in oğlu (Hâbil) gibi ol" karşılığını verdi.

Ahmed, Müslim ve Hâkim'in bildirdiğine göre Ebû Zer der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir eşeğe bindi, beni terkisine bindirdi. Bir ara:

“Ey Ebû Zer! Eğer döşeğinden kalkıp mescide gelecek gücün kalmayacak kadar insanları açlık vursa ne yaparsın?" diye sordu. Ben:

“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dedim. "Böylesi durumlarda haramlardan ve kötülüklerden sakın" buyurdu ve:

“Ey Ebû Zer! İnsanlara çok ölüm gelip de bir evin (kabrin) değeri bir köle değerinde olduğu zaman ne yaparsın?" diye sordu. Ben:

“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Böylesi zamanlarda sabret" buyurdu ve:

“Ey Ebû Zer! Medine'deki Hicâretü'z-Zeyt'i kanlar içinde bırakacak kadar insanların birbirlerini öldürdüğünü görsen ne yaparsın?" diye sordu. Ben yine:

“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dedim. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evinde otur ve kapını kapat" buyurdu. "Eğer beni bırakmazlarsa" dediğimde:

“Sen kendilerinden olduğun kişilerin yanına katıl" buyurdu. "Silahımı da alayım mı?" deyince:

“Eğer silahını alırsan onlara ortak olmuş olursun. Ancak birinin sana kılıç çektiğini gördüğünde elbiseni yüzüne çek. Seni öldürmesi halinde hem senin günahını, hem de kendisinin günahını yüklenir ve Cehennem ahalisinden olur" buyurdu.

Beyhakî'nin, Ebû Mûsa'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“(O fitne anında) kılıçlarınızı kırıp oklarınızın iplerini kesin ve evlerinizden dışarı çıkmayın. Evinizde de Âdem'in iki oğlundan hayırlı olanı (Hâbil) gibi olun" buyurmuştur.

İbn Merdûye, Huzeyfe'nin şöyle dediğini bildirir: Eğer birbirinizle savaşırsanız, ben evimin en kuytu odasına girerim. Biri üzerime gelecek olursa, ona:

“Haydi (beni öldürüp) günahım ve günahınla geri dön ki, ben de Âdem'in (aleyhisselam) iki oğlundan hayırlı olanı gibi olayım" derim.

İbn Sa'd ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Ebû Nadra der ki: Ebû Saîd el- Hudrî, Harre vakasında bir mağaraya girmişti. Arkasından bir kişi mağaraya girince Ebû Saîd el-Hudrî elindeki kılıcını yere bırakıp:

“Haydi (beni öldürüp) günahım ve günahınla geri dön ki, Cehennem ahalisiyle beraber olasın" (İbn Sa'd'ın lafzı:

“Günahım ve günahınla geri dönüp Cehennem ahalisiyle beraber olmanı istiyorum") dedi. Bu kişi:

“Sen Ebû Saîd el-Hudrî misin?" deyince:

“Evet benim" karşılığını verdi. Adam:

“Bana istiğfar et" deyince, Ebû Saîd el- Hudrî:

“Allah seni bağışlasın" diye dua etti.

Abdurrezzâk ve İbn Cerîr'in Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Âdem'in çocukları bu ümmete örnek verilmiştir. Siz onlardan hayırlı olanı örnek alınız" buyurmuştur.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Hasan der ki:

“Bize söylendiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey insanlar! Bilin ki, Âdem'in çocukları size örnek verilmiştir. Siz onlardan hayırlı olanına benzeyin, kötü olanına benzemeyin" buyurmuştur.

İbn Cerîr, Mu'temir b. Süleyman vasıtasıyla babasından bildirir: Bekr b. Adillah'a:

Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem): «Âdem'in çocukları size örnek verilmiştir. Siz onlardan hayırlı olanı örnek alın ve kötü olanı bırakın» buyurduğu sana ulaştı mı? dediğimde:

“Evet, ulaştı" karşılığını verdi.

Hâkim sahîh bir isnâdla Ebû Bekre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bilmiş olun ki, bir fitne kopacaktır. Bilmiş olun ki, sonra bir fitne daha kopacaktır. Bu fitneler zamanında oturan ayakta durandan daha hayırlıdır. Ayakta duran yürüyenden daha hayırlıdır. Yürüyen de koşandan daha hayırlıdır. Bu fitne indiği zaman develeri olan develerinin, koyunları olan da koyunlarının ardına gitsin. Arazisi olan da arazisine gitsin" buyurdu. Ashâb:

“Yâ Resûlallah! Eğer kişinin öyle şeyleri yoksa ne yapsın?" diye sorunca:

“Bir taş alsın ve taşla vurarak kılıcının ağzını köreltsin. Sonra da bu fitneye bulaşmaktan kurtulmaya gücü yeterse kurtulsun" karşılığını verdi. Sonra üç defa:

“Allahım! Ben bunu tebliğ ettim" buyurdu. Bir kişi:

“Ben istemesem de beni bir saftan diğer bir safa götürürlerse ve biri bir ok atıp ya da kılıçla vurarak öldürürse ne yapacağım?" deyince, yine üç defa:

“O, senin ve kendisinin günahıyla geri dönüp Cehennem ahalisinden biri olur" karşılığını verdi.

Hâkim'in bildirdiğine göre Huzeyfe'ye:

“Namaz kılanlar birbirleriyle savaşırsa bize ne yapmamızı emredersin?" diye sorulunca şu karşılığı verdi:

“Evinin en kuytu odasına sığınmanı tavsiye ederim. Eğer biri seni öldürmek için içeri girerse, ona: «Haydi (beni öldürüp) günahım ve günahınla geri dön ki, Âdem'in (aleyhisselam) oğlu (Kâbil) gibi olasın» de."

Ahmed ve Hâkim'in Hâlid b. Urfuta'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisine:

“Ey Hâlid! Şüphesiz ki, benden sonra bazı olaylar, fitneler ve ihtilaflar olacaktır. O zaman elinden geldiğince katil değil de Allah'ın öldürülmüş kullarından olmaya çalış" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, İbn Mes'ûd'dan bildrir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İlerde fitneler olacaktır. O zaman uyuyan uzanmış olandan, uzanmış olan oturandan, oturan yürüyenden, yürüyen de koşandan daha hayırlıdır. Böylesi bir fitnede ölen de öldürülen de Cehennemdedir" buyurdu. Ona:

“Yâ Resûlallah! O zamanın gelmesi halinde ne yapmamızı emredersin?" diye sorduğumda:

“Evine gir" buyurdu. "Peki, biri (beni öldürmek için) içeri girerse ne yapayım?" dediğimde ise:

“«Günahım ve günahınla geri dön» de ve öldürülenlerden ol" karşılığını verdi.

Beyhakî, Şuabu'l İmân'da ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre el-Evzaî der ki: Kim haksız yere öldürülürse Yüce Allah bütün günahlarını bağışlar. Bu Kur'ân'da:

“Ben isterim ki, sen kendi günahınla benim günahımı da yüklenesin..." şeklinde ifade edilmiştir"

İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre Habbâb b. el-Eret'ten bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir fitneden bahsetmişti. O fitnede oturanın ayakta durandan, ayakta duranın yürüyenden, yürüyenin koşandan daha hayırlı olacağını bildirdi. O zamana yetişenlerin Allah'ın öldüren değil, öldürülen kulu olmalarını tavsiye etti."

İbn Ebî Şeybe, İbn Ömer'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Biri sizi öldürmek için gelirse şöyle de yapamaz mısınız?" buyurdu ve göstermek için ellerini üst üste koydu. Sonrasında şöyle devam etti:

“Öyle duran kişi Adem'in hayırlı oğlu (Hâbil) gibi olur ve yeri Cennettir. Öldüren ise Cehennemdedir. "

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

"Bunun üzerine nefsi kendine kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi, tuttu onu öldürdü, artık hüsrana düşenlerden olmuştu."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Nefsi kendine kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi..." âyetini açıklarken:

“Nefsi kendisini, kardeşini öldürmede cesaretli kıldı mânâsındadır" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Nefsi kendine kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi..." âyetini açıklarken:

“Nefsi kendisine, kardeşini öldürmeyi güzel gösterdi mânâsındadır" dedi

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd ve sahabelerden bazı kişiler:

“...Nefsi kendine kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi..." âyetini açıklarken şöyle dediler: Kardeşi (Kâbil) onu (Hâbil'i) öldürmek isteyince dağ başlarında saklanmaya başladı. Bir gün kardeşi koyunları otlatırken uyumuştu. O da bir kaya parçasıyla kafasını ezerek öldürdü ve öylece onu açıkta bıraktı. Onu nasıl defnedeceğini bilmiyordu. Bunun üzerine Yüce Allah kardeş olan iki kargayı gönderdi. Onlar birbirleriyle kavga ettiler ve biri diğerini öldürdü. Sonra bir çukur açarak onu gömdü. O da bunu görünce:

“...Yazıklar olsun bana, şu karga olup da kardeşimin cesedini gömemedim..." dedi.

İbn Cerîr, İbn Cüreyc'in şöyle dediğini bildirir:

“Âdem'in (aleyhisselam) oğullarından kardeşini öldüren kişiye Şeytan kuş şeklinde görünmüştü.

Şeytan bir kuş alarak kafasını iki taşın arasına koydu ve ezdi. Böylece ona kardeşini nasıl öldüreceğini göstermiş oldu."

İbn Cerîr, Mücâhid'den bunun aynısını bildirir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hayseme:

“Âdem'in (aleyhisselam) oğlu kardeşini öldürdüğü zaman yeryüzü onun kanını emip kurutmuş ve bundan dolayı da lanetlenmişti. Bu sebeple de ondan sonra yeryüzünden kan hiç eksik olmadı.

İbn Asâkir'in, Hazret-i Ali'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şam'da, Kâsiyûn denilen bir dağ vardır. Adem'in (aleyhisselam) oğlu o dağda kardeşini öldürmüştür" buyurdu.

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Amr b. Cübeyr eş-Şâ'bânî der ki: Ka'bu'l- Ahbâr ile beraber Şam'a yakın bir dağda idik. O dağda parlak bir akıntı görünce:

“Âdem'in (aleyhisselam) oğlu işte burada kardeşini öldürdü. Bu da kanının izidir. Allah bunu âlemlere delil ve ibret olarak bıraktı" dedi.

İbn Asâkir'in başka bir kanalla bildirdiğine göre Ka'b:

“Kâsiyûn dağındaki kan, Âdem'in (aleyhisselam) oğlunun kanıdır" dedi.

İbn Asâkir, Vehb'den bildirir:

“Yeryüzü öldürülmüş olan Âdem'in (aleyhisselam) oğlunun (Hâbil'in) kanını içince, Âdem (aleyhisselam) onu lanetlenmişti. Bu sebeple de yeryüzü Hâbil'in kanından sonra kıyamet gününe kadar yeryüzünden kan hiç eksik olmayacaktır" dedi.

Nuaym b. Hammâd'ın el-Fiten'de bildirdiğine göre Abdurrahman b. Fadâla der ki:

“Kâbil, Hâbil'i öldürdüğü zaman, Allah onun aklını alıp kalbini köreltti ve bu şekilde ölünceye kadar başıboş yaşadı."

Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Haksız yere öldürülen her canın kanının günahından Adem'in (aleyhisselam) oğlu Kabil'e bir pay vardır. Çünkü o öldürme işini ortaya çıkaran ilk kişidir" buyurdu.

İbnu'l-Münzir ve İbn Asâkir'in Berâ b. Âzib'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Haksız yere öldürülen hiçbir can yoktur ki, kanının günahından Âdem'in (aleyhisselam) oğlu Kabil'e bir pay olmasın. Çünkü o öldürme işini ortaya çıkaran ilk kişidir" buyurdu.

İbn Cerîr, Abdullah b. Amr'dan bildirir:

“İnsanların içinde en bedbaht olan kişi kardeşini öldüren Âdem'in (aleyhisselam) oğlu Kabil'dir. Kardeşini öldürdüğü zamandan kıyamet kopacağı zamana kadar yeryüzünde akıtılan her kandan mutlaka kendisine bir kötülük ulaşır. Çünkü o öldürme işini ortaya çıkaran ilk kişidir."

Taberânî ve İbn Asâkir'in İbn Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İnsanların en bedbahtı üç kişidir. Bunlar(dan ikisi), Semud kavminin devesini kesen ve kardeşini öldüren Âdem'in (aleyhisselam) oğlu Kabil'dir. Yeryüzünde akıtılan her kanın günahından mutlaka Kabil'e de bir pay ulaşır. Çünkü o öldürme işini ortaya çıkaran ilk kişidir,"

İbn Cerîr ve Beyhakî'nin Şuabu'l-İmân'da bildirdiğine göre İbn Amr:

“Âdem'in (aleyhisselam) katil olan oğlu Cehennem ahalisinin azabını gerçek mânâda paylaşır. Onların her birinin azabının yarısını kendisi alır" dedi.

İbn Ebi'd-Dünyâ, Men Âşe Ba'del-Mevt'te ve İbn Asâkir, Abdullah b. Dînar vasıtasıyla Ebû Eyyûb el-Yemânî'den, o da kabilesinden Abdullah adından birinden bildirir: Kabilemden bir grupla denizde bir yolculuğa çıktık. Hava günlerce kapalı kalmıştı. Sonra hava açıldı ve bir köye yaklaştık. Ben su aramaya çıkmıştım. Rüzgar kapalı kapıları gıcırdatıyordu. Seslendim ama bana kimse cevap vermedi. Ben bu halde iken iki atlı geldi ve ne istediğimi sordu. Onlara denizde başımıza gelenleri ve su aramak için çıktığımı söyleyince:

“Bu yolda git, bir havuza geleceksin. Oradan suyunu doldur ve orada göreceğin şeyden korkma" dediler. Kendilerine rüzgarla kapıları gıcırdayan evleri sorduğumda:

“Bunlar ölülerin ruhlarının evidir" dediler. Sonra havuza yetişene kadar yoluma devam ettim. Orada baş aşağı asılı bir adam vardı. Eliyle su almak istiyor, ama suya yetişemiyordu. Beni gördüğünde:

“Ey Abdullah! Bana su ver" dedi. Bardağı doldurup kendisine vereceğim anda birileri tarafından elim tutuldu. Bunun üzerine kendisine:

“Bana kim olduğunu söyle" dediğimde:

“Ben Âdem'in oğlu, yeryüzünde ilk kan akıtan kişiyim" karşılığını verdi.

İbn Asâkir'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim kardeşinden bir yıl boyunca ayrı durursa Allah'ın huzuruna Adem'in (aleyhisselam) oğlu Kabil gibi günahkâr biri olarak çıkacaktır. Onu o durumdan ancak ateşe girmek kurtarır. "

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

"Nihayet Allah, ona kardeşinin ölmüş cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. «Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz miyim ben?» dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Atiyye'den bildirir: Kâbil kardeşini öldürdüğü zaman pişman olmuş ve kokusu çıkana kadar onu kucağında tutmuştu. Kuşlar ve yırtıcı hayvanlar onu yemek için cesedin bırakılmasını beklemeye başlamıştı. Kâbil, Hâbil'i babasına götürerek onu üzmek istemiyordu. Allah iki karga gönderdi ve biri diğerini öldürdü. Kâbil de onları seyretmekteydi. Sonra karga gagası ve ayaklarıyla yerde bir çukur eşti. Ölü kargayı başıyla iterek o çukura attı ve ayaklarıyla toprak atarak onu gömdü. Kâbil karganın yaptığını görünce:

“...Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz miyim ben...'" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'dan bildiriyor: Yüce Allah birbirleriyle kavga eden iki karga gönderdi ve biri diğerini öldürdü. Sonra da onu gömene kadar üzerine toprak attı. Bunun üzerine Âdem'in (aleyhisselam) oğlu Kâbil:

“...Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz miyim ben..." dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Bir karga ölü bir karganın yanına gelip onu gömene kadar üzerine toprak attı. Kardeşini öldüren Kâbil bunu görünce:

“...Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz miyim ben..." dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Kâbil kardeşini bir yıl boyunca bir torbanın içinde omuzunda taşıyıp durdu. Yüce Allah iki karga gönderdi ve bu kargalar yeri eşeledi. Kâbil onları görünce:

“...Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz miyim ben..." dedi ve kardeşini toprağa gömdü.

İbn Cerîr ve İbn Asâkir, Sâlim b. Ebi'l-Ca'd'ın şöyle dediğini bildirir: Kâbil, Hâbil'i öldürdüğü zaman Âdem (aleyhisselam) yüz yıl boyunca üzüldü ve hiç gülmedi. Yüz yılın başına geldiği zaman kendisine:

“Allah sana uzun ömürler versin ve makamını yüceltsin" denilip bir çocukla müjdelenince güldü.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib der ki: Kâbil kardeşini öldürdüğü zaman Âdem (aleyhisselam) ağlayıp:

"Memleketler ile insanları değişti

Yerin rengi kötü toza boyandı Her şeyin tadı da rengi de gitti

Mütebessim gülen yüzler azaldı" demeye başladı. Âdem'e (aleyhisselam) cevaben şöyle denildi:

"Ey Hâbil'in babası! Her ikisi de öldü

Diri olan şimdi kesilmiş bir ölüye döndü

Öyleb ir kötü bir şey yaptı ki

Onun korkusuyla feryad ediyor. "

Hatîb ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Kâbil kardeşini öldürdüğü zaman Hazret-i Âdem:

"Memleketler ile insanları değişti,

Yerin rengi kötü toza boyandı

Her şeyin tadı da rengi de gitti

Mütebessim gülen yüzler azaldı

Kâbil kardeşi Hâbil'i öldürdü

"Ak ak! Güzel yüzlüm yok oldu" dedi. İblis de Âdem'e (aleyhisselam) cevaben şöyle dedi:

"Dünyadan da sakinlerinden de uzak dur

Ebedi mekandaki genişlik bile sana dar geldi

Oysa eşinle birlikte bolluk içindeydin

Dünya sıkıntılarından yana için de rahattı

Ancak tuzaklarım ve oyunlarım peşini bırakmadı Ki sonunda elindekini de kaybettin. "

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

"Bunun içindir ki, İsrâiloğulları'na: «Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur» hükmünü yazdık. Şüphesiz kı onlara peygamberlerimiz açık delillerle geldiler. Yine de bundan sonra onların birçoğu yeryüzünde aşırı gitmektedirler."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“...Bunun içindir ki, İsrâil oğullarına... hükmünü yazdık..." âyetini açıklarken:

“Kâbil'in haksız yere kardeşi Hâbil'i öldürmesi üzerine" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs ve sahabelerden bazı kişiler:

“...Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur..." âyetini açıklarken şöyle demişlerdir:

“Kişi, birini öldürmekle diğer tüm insanları öldürmüş gibi olur. Birini yaşatmakla da diğer tüm insanları yaşatmış gibi olur."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Bütün insanları öldürmüş gibi olur..." âyetini açıklarken:

“Bütün insanları öldürmüş gibi günaha girer" dedi. "Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa..." âyetini açıklarken de:

“Burada öldürmekten uzak duran kişi kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken:

“Diriltmek demek, Allah'ın haram kıldığı hiçbir canı öldürmemek demektir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken:

“Kim bir peygamberi veya adil bir idareciyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir peygamberi veya adil bir idareciyi yardımıyla güçlendirirse bütün insanları kurtarmış gibi olur" dedi.

İbn Sa'd, Ebü Hureyre'nin şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Osmân'ı evinde kuşattıkları zaman kendisine:

“Sana yardıma geldim" dedim. O, bana:

“Ey Ebû Hureyreî Ben dâhil bütün insanları öldürmek hoşuna gider mi?" diye sordu. Ben:

“Hayır" deyince:

“Bir kişiyi öldürecek olsan bile bütün insanları öldürmüş gibi olursun" dedi. Bunun üzerinden yanında ayrıldım.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Mücâhid'den bildirir:

“...Bütün insanları öldürmüş gibi olur..." âyeti, Nîsa Sûresi'ndeki:

“Kim bir mü'mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır" âyeti gibidir. Bir mümini kasten öldüren kişi bütün insanları öldürecek olsa azabına bir şey eklenecek değildir.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Kim, bir cana kıymayan... nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur..." âyetini açıklarken:

“Bu kişi bütün insanları öldürmüş gibi günaha girer" dedi. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur..."' âyetini açıklarken de:

“Bu kişi bütün insanları kurtarmış gibi sevap kazanır" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa..." âyetini açıklarken:

“Burada kişiyi boğulmaktan, yanmaktan, enkazdan veya helak olmaktan kurtarmak kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan:

“...Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa..." âyetini açıklarken:

“Kişinin samimi dostu öldürülür de bu kişi öldüreni affederse bütün insanları diriltmiş gibi olur" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre bu âyet hakkında Hasan(-ı Basrî)'ye:

“Bu âyetin hükmü İsrâil oğullarına olduğu kadar bizim için de geçerli mi?" diye sorulunca:

“Kendisinden başka ilah olmayan hakkı için evet, geçerlidir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:34

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

" Allah'a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Âhirette de onlara büyük bir azap vardır. Ancak onları ele geçirmenizden önce tövbe edenler bıınun dışındadırlar. Artık Allah'ın çok bağışlayıcı, çok merhamet edici olduğunu bilin."

Ebû Dâvud ve Nesâî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Allah'a ve Resulüne savaş açanların..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu âyet çaresiz kalıp da yakalanmadan önce tövbe eden müşrikler hakkında inmiştir. Bu âyet Müslüman kişiye uygulanacak cezaya mani değildir. Müslüman kişi birini öldürür veya fesat çıkarır veya Allah ve Resûlüne karşı savaş açar da sonra yakalanmadan kâfirlere kaçarsa, sonradan tövbe etse dahi bu tövbesi had uygulamasına mani olmaz."

İbn Cerîr ve Taberânî'nin, M. el-Kebîr'de bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyet hakkında şöyle dedi:

“Ehl-i Kitâb'dan bir kavim ile Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında bir anlaşma vardı. Ehl-i Kitâb'dan olanlar anlaşmayı bozarak yeryüzünde fesat çıkardılar. Bunun üzerine Yüce Allah, Hazret-i Peygamber'i muhayyer bıraktı. Dilerse onları öldürür, dilerse asar, dilerse el ve ayaklarını çaprazlamasına keser. Sürgün ise Müslüman topraklarından kafirlerin topraklarına sürgün edilmeleridir. Eğer yakalanmadan gelip tövbe eder ve İslam'a girerse bu, kendisinden kabul edilir ve geçmiş şeyler için kendisine had (şeri ceza) uygulanmaz."

İbn Merdûye, Sa'd'dan bildirir:

“Allah'a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut o yerden sürülmeleridir..." âyeti, Harûrîler hakkında inmiştir.

Abdurrezzâk, Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Nâsih'te Nehhâs ve Beyhakî, Delâil'de Enes'ten bildiriyor: Ukl kabilesinden bir grup Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelerek Müslüman oldular. Ancak Medine havası kendilerine yaramayınca hasta oldular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara sadaka develerine gidip idrarlarından ve sütlerinden içmelerini söyledi. Onlar çobanı öldürdüler ve develeri sürüp götürdüler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları getirmek için iz sürmeyi bilen kişiler gönderdi. Onları getirdiklerinde ellerini ve ayaklarını kestiler ve gözlerine mil çekerek öylece ölüme terk ettiler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Allah'a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Âhirette de onlara büyük bir azap vardır" âyetini indirdi.

Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Ömer:

“Muhâribîn (Müslümanlarla savaş halinde olanlar) âyeti, Ureyne'liler hakkında nâzil olmuştur" dedi.

İbn Cerîr, Cerîr'den bildirir: Ureyne'den bir grup Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) çıplak ve hasta olarak geldiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara yaylaya çıkmalarını emretti. Bu grup iyileştiği zaman sağmal hayvanların çobanını öldürdüler ve bu hayvanları alıp kavimlerinin topraklarına gittiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları getirmek için beni Müslüman bir grupla beraber arkalarından gönderdi. Onları getirdiğimizde ellerini ayaklarını çaprazlama kesti ve gözlerine mil çekti. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Allah'a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Âhirette de onlara büyük bir azap vardır" âyetini indirdi.

İbn Cerîr, Yezîd b. Ebî Habîb'ten bildiriyor: Abdulmelik b. Mervân, Enes'e bir mektup yazıp bu âyetin açıklamasını sordu. Enes cevaben bu âyetin Becile'den olan Ureyne'liler hakkında nâzil olduğunu bildirip mektubunda şöyle dedi:

“Bunlar İslam'dan çıkıp çobanı öldürdüler, develeri güdüp götürdüler, yol keserek etrafa korku saldılar ve haram olan ırza tecavüz ettiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Cibrîl'e bu şekilde savaş açanlar hakkındaki hükmü sorunca, Cibrîl:

“Hırsızlık yapıp korku salan kişinin hırsızlıktan dolayı elini, korku salmasından dolayı da ayağını kes ve öldüreni öldür. Öldüreni, yol kesip korku salanı ve ırza girmeyi helal sayanı ise as" karşılığını verdi.

Hâfız Abdulğanî b. Saîd'in, îdâh el-İşkâl'de Ebû Kilâbe vasıtasıyla Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'a ve Resûlüne savaş açanların... cezası..." âyetini açıklarken:

“Bunlar Ukl kabilesindendir" buyurdu.

Abdurrezzâk, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Fezâre oğullarından bir grup Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelmişti. Bunlar zayıflıktan dolayı ölü gibiydiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara sağmal hayvanların yanına (yaylaya) gitmelerini söyledi. İyileşinceye kadar onların sütlerinden içtiler. Sonra da onların sağmallarını çaldılar. Yakalanıp Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) getirildikleri vakit, onların ellerini ayaklarını kesti ve gözlerine mil çekti. "Allah'a ve Resûlüne savaş açanların... cezası..." âyeti de bunlar hakkında inmiştir. Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gözlere mil çekmeyi terk etti.

Abdurrezzâk ve İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Süleym oğullarından bazı kişiler Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip biat ederek Müslüman oldular. Fakat onlar yalancıydılar. Onlar:

“Medine havası bizi hasta etti" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) :

“Bu sağmallar sabah akşam yanınıza gelirler, onların idrarlarından ve sütlerinden için" buyurdu. Onlar bu durumda iken bir kişi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Çobanı öldürdüler ve hayvanları sürüp götürdüler" dedi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bazı atlılar izlerinden giderek bir kaçını yakaladı ve Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Allah'a ve Resulüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Âhirette de onlara büyük bir azap vardır'" âyetini indirdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bazılarını öldürdü, bazılarını astı, bazılarının el ve ayaklarını kestirdi, bazılarının da gözüne mil çekti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan ne daha önce, ne de daha sonra kimsenin gözüne mil çekmemiştir. Müsle'yi de yasaklayarak:

“Hiçbir şekilde müsle yapmayın" buyurmuştur.

Müslim, Nâsih'te Nehhâs ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Enes:

“Onlar çobanın gözlerine mil çektiler diye Resûlullah da (sallallahü aleyhi ve sellem) onların gözlerine mil çektirdi" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“Allah'a ve Resûlüne savaş açanların... cezası..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu âyet Ureyne zencileri hakkında nâzil olmuştur. Bunlarda sarı su hastalığı var iken Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiler ve hastalıklarını bildirdiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara zekat develerinin yanlarına gitmelerini söyledi ve:

“Onların sütlerinden ve idrarlarından için" buyurdu. Onlar da öyle yaptılar. İyileştiklerinde çobanı öldürdüler ve develeri sürüp götürdüler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların arkasından adam gönderdi. Yakalanıp getirildiklerinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların gözlerine mil çektirmek istedi. Ancak Allah, kendisini bundan menederek onlara emri doğrultusunda hadleri (şeri cezaları) uygulamasını emretti.

İbn Cerîr, Velîd b. Müslim'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), onların (Ureyne'lilerin) gözlerine mil çektirmeyi bırakıp el ve ayaklarını keserek ölüme terk etmesini Leys b. Sa'd ile konuştum. O bu konuda şöyle dedi:

“Muhammed b. Aclân'ın şöyle dediğini işittim:

“Bu âyet Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kınama olarak indi. Kendisine kesme, öldürme ve sürgün etme ile böylesi cezaların nasıl tatbik edileceğini öğretti. Ondan sonra da kimsenin gözüne mil çekilmedi." Bu görüş Ebû Amr'a zikredildiği zaman bu âyetin Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) kınama olarak inme görüşünü hoş görmeyip:

“Bu ceza onlara has bir şeydir. Daha sonra bu âyet inerek onlardan sonra kendileriyle savaşanların cezasını bildirdi ve gözlere mil çekmek kaldırıldı" dedi.

Beyhakî, Sünen'de Muhammed b. Aclân'dan, o da Ebû'z-Zinâd'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), sağmallarını çalanların ellerini kesip, gözlerine kızgın demirlerle mil çektiği zaman, Allah kendisini kınadı. Sonrasında da:

“Allah'a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Âhirette de onlara büyük bir azap vardır" âyetini indirdi.

Şâfiî, el-Ümm'de, Abdurrezzâk, Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Allah'a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Âhirette de onlara büyük bir azap vardır" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Allah ve Resûlüne karşı savaşan kişi malı alır da kaçarsa yakalandığında öldürülmez, el ve ayakları çaprazlama kesilir. Eğer öldürüp de mal almadan kaçarsa, yakalandığında öldürülür. Eğer hem öldürür, hem de mal alırsa yakalandığında öldürülür ve asılır. Eğer bu kişi yol kesip korku salan biriyse kendisinden ne mal alınır, ne de öldürülür. Sadece sürgün edilir.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Nehhâs'ın Nâsih'te bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Allah'a ve Resulüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Âhirette de onlara büyük bir azap vardır" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Kim İslam diyarında silah çekip terör estirir ve yol kesip fesatçılık ederse bu kişi yakalandığında, Müslümanların idarecisi bu kişiyi öldürmek, asmak veya el ve ayaklarını kesmekte muhayyerdir" dedi. "...Yahut o yerden sürülmeleridir..." âyetini açıklarken de:

“Böylesi bir kişiyi İslam diyarından harb (kafirlerin) diyarına sürgün etmek kastedilmektedir" dedi.

Ebû Dâvud, Nesâî, Nâsih'te Nehhâs ve Beyhakî'nin, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Müslüman kişinin kanı, şu üç şeyden biri olmaması durumunda helal değildir. Evli olup da zina eden kişi recmedilir. Kasten öldüren kişi (kısasla) öldürülür ve İslam'dan çıkıp Müslümanlara karşı savaşan kişi, ya öldürülür, ya asılır ya da İslam topraklarından sürgün edilir. "

Harâitî, Mekârimu'l-Ahlâk'da, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Ureyne'den bir grup Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip Müslüman oldular. Onlardan bazılarının kasları bozulmuş, uzuvları çolak olmuş, yüzleri sararmış ve karınları büyümüştü. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara zekat develerinin yanına çıkmalarını, develerin sütlerinden ve idrarlarından içmelerini söyledi. Onlar da öyle yapıp şifa buldular ve sağlıklarına kavuştular. Sonra Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) çobanını öldürdüler, develeri sürüp götürdüler ve İslam'dan çıktılar. Cibrîl gelip:

“Ey Muhammed! Arkalarından adam gönder" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların arkalarından adamlar gönderdi. Cibrîl, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allahım! Gökte senin, yer de senindir. Doğu da senin batı da senindir. Allahım! Onlara yeryüzünü genişliğiyle beraber bir oğlak derisi kadar dar et ki onları yakalayayım" diye dua et" dedi. Onları yakalayıp getirdiklerinde Yüce Allah:

“"Allah'a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Âhirette de onlara büyük bir azap vardır'" âyetini indirdi. Cibrîl, mal alıp da öldüren kişilerin asılmasını, öldürüp de mal almayan kişilerin öldürülmesini, mal alıp da öldürmeyen kişilerin ellerinin ve ayaklarının çapraz kesilmesini söyledi.

İbn Abbâs der ki:

“Bu dua, kaçan köle veya herhangi bir şeyi kaybolan kişi içindir. Bu duayı edip de bir kağıda yazarak temiz bir yere gömen kişi kaybettiği şeyi mutlaka bulur."

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde ve Atâ el-Horasânî:

“Allah'a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Âhirette de onlara büyük bir azap vardır" âyetini açıklarken şöyle demişlerdir:

“Burada Muhârib olup da yol kesen hırsız kastedilmektedir. Eğer kişi öldürür ve mal alırsa asılır. Eğer öldürür de mal almazsa sadece öldürülür. Eğer mal alır da öldürmezse eli ve ayağı çapraz kesilir. Eğer bir şey almadan yakalanırsa sürgün edilir. "Ancak onları ele geçirmenizden önce tövbe edenler bunun dışındadırlar...'" buyruğunda ise özel olarak müşrikler kastedilmektedir. Müşrik olup da muharebe halinde iken Müslümanlardan bir şey elde eden kişi yani mal alan veya kan döken kişi yakalanmadan önce tövbe ederse geçmiş hataları affedilir mânâsındadır.

İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd, Atâ ve Mücâhid'den bildiriyor:

“Bu durumda idareci, muharib için vereceği hüküm hakkında muhayyerdir ve istediğini yapar. İsterse keser, isterse asar, isterse de sürgün eder."

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb, Hasan ve Dahhâk bu âyeti açıklarken:

“İdareci kişi muharib hakkında muhayyerdir. Onun hakkında dilediği gibi hüküm verir" dediler.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk der ki:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile aralarında anlaşma olan bir kavim vardı. Bunlar anlaşmayı bozarak yol kestiler ve yeryüzünde fesat çıkardılar. Allah, Peygamberini onlar hakkında muhayyer bıraktı. Buna göre isterse öldürür, isterse asar, isterse el ve ayaklarını çaprazlama keser. "...Yahut o yerden sürülmeleridir..."buyruğunda da çaresiz kalıp yakalanan kişi kastedilmektedir. Yakalanmadan önce tövbe eden kişinin tövbesi kabul edilir.

Ebû Dâvud'un Nâsih'te bildirdiğine göre Dahhâk:

“Bu âyet müşrikler hakkında inmiştir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Âyetteki "Nefy" ifadesiyle muharibin yakalanması kastedilmektir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Enes b. Mâlik der ki:

“Âyetteki "Nefy" ifadesiyle idarecinin muharibi yakalama emri vermesi kastedilmektedir. Onu ele geçirdiği zaman kendisine Allah'ın zikretmiş olduğu meşru cezalardan bir tanesini uygular" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Yahut o yerden sürülmeleridir..." âyetini açıklarken:

“Burada muharibin bir şehirden diğer bir şehire sürgün edilmesi kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr, Hasan(-ı Basrî)'nin şöyle dediğini bildirir:

“Âyetteki "Nefy" ifadesiyle muharibin yakalanması için takib edilmesi kastedilmektedir."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Zührî: (.....) âyetini açıklarken:

“Burada muharibin peşine düşülmesi ve yakalanamaması, bir yerde olduğu duyulduğunda yine peşine düşülmesi kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî' b. Enes bu âyeti açıklarken:

“Muharibleri o topraklardan sürgün ederler. Onları nerede bulurlarsa oradan başka bir yere sürgün ederler. Tâ ki düşman topraklarına yetiştirinceye kadar hep takip ederler" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyeti açıklarken:

“Müslümanlara yolda korku veren kişi, o şehirden başka bir şehire sürgün edilir" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların..." âyetini açıklarken:

“Burada zina eden, hırsızlık yapan, birini öldüren, arazileri ve nesli helak eden kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b el-Kurazî ve Saîd b. Cübeyr şöyle dediler: Mal almayan ve kan dökmeyen muharib biri gelip tövbe etti. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ancak onları ele geçirmenizden önce tövbe edenler bunun dışındadırlar..." âyetini indirdi.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ, el-Eşrâfta, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Şa'bî'den bildirir: Hârise b. Bedr et-Teymî, Basra ahalisinden olup yeryüzünde fesat çıkaran ve Müslümanlara karşı savaşan biriydi. O Kureyş'li bazı kişilerden, Hazret-i Ali'den kendisine emân almalarını istedi. Fakat onlar bunu kabul etmedi. Sonra Saîd b. Kays el-Hemdânî'ye gidip bunu ondan istedi. Saîd b. Kays el-Hemdânî, Ali'ye gidip:

“Ey müminlerin emiri! Allah ve Resûlüne karşı savaş açanların ve yeryüzünde fesat çıkaranların cezası nedir?" diye sordu. Ali:

“Ya öldürülürler, ya asılırlar, ya el ve ayaklan çaprazlamasına kesilir ya da sürgün edilirler" dedi ve:

“Ancak onları ele geçirmenizden önce tövbe edenler bunun dışındadırlar..." âyetini okudu. Saîd:

“Bu kişi Hârise b. Bedr olsa bile mi?" deyince, Ali:

“Hârise b. Bedr olsa bile" karşılığını verdi. Bunun üzerine:

“Hârise b. Bedr tövbe etmiş olarak geldi. Ona emân var mı?" diye sorunca Ali:

“Evet, var" cevabını verdi. Sonra Saîd onu Ali'ye getirdi. O da, Ali'ye biat etti ve Ali biatini kabul edip ona emân verildiğine dair bir ferman yazdı.

İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd, Eş'as'tan, o da birinden bildiriyor: Bir kişi sabah namazını Ebû Mûsa el-Eş'arî ile beraber kılıp:

“Burası tövbe edenlerin sığınma yeridir. Ben filan kişinin oğlu filanım. Ben, Allah ve Resûlüne karşı savaşanlardandım. Şimdi ise yakalanmadan önce tövbe etmiş olarak geldim" dedi. Bunun üzerine Ebû Mûsa:

“Filan oğlu filan Allah ve Resûlüne karşı savaşanlardandı. Şimdi ise yakalanmadan önce tövbe etmiş olarak geldi. Kimse ona iyilikten başka bir şey yapmasın. Eğer doğru söylüyorsa istediğimiz yoldadır demektir. Eğer yalan söylüyorsa umulur ki Allah ona cezasını verir" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Atâ'ya:

“Hırsızlık yapıp da yakalanmadan önce gelip tövbe eden birine had (şeri ceza) uygulanır mı?" diye sorulunca:

“Hayır, uygulanmaz" dedi ve:

“Ancak onları ele geçirmenizden önce tövbe edenler bunun dışındadırlar. Artık Allah'ın çok bağışlayıcı, çok merhamet edici olduğunu bilin" âyetini okudu.

Ebû Dâvud'un, Nâsih'te bildirdiğine göre Süddî:

“Allah'a ve Resûlüne savaş açanların... cezası..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Duyduğumuza göre bu kişi öldürmüşse öldürülür, eğer mal almış ama öldürmemişse, mal aldığı için eli, savaştığı için de ayağı kesilir. Eğer hem öldürüp hem de mal almışsa, eli ve ayağı kesildikten sonra asılır. "Ancak onları ele geçirmenizden önce tövbe edenler bunun dışındadırlar..."âyeti hakkında ise şöyle demiştir:

“Bu kişi yakalanmadan önce tövbe ederek idareciye gelirse, idareci ona emân verir. Sonrasında kendisine emân verildiğini söylediği halde bir kişi onu öldürürse, kısas olarak o da öldürülür. Eğer idarecinin ona emân verdiğini bilmiyorsa maktulün diyetini öder."

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

"Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının, O'na yaklaşmaya vesile arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz."

Abd b. Humeyd, Firyâbî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:

“Burada Allah'a yaklaşmak kastedilmektedir" dedi.

Hâkim'in bildirdiğine göre Huzeyfe: (.....) âyetini açıklarken:

“Burada Allah'a yaklaşmak kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...O'na yaklaşmaya vesile arayın..." âyetini açıklarken:

“Allah'a itaat ederek ve razı olacağı ameller işleyerek kendisine yaklaşın mânâsındadır" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ebû Vâil:

“(Allah'a) yaklaşmak amellerle olur" dedi.

Tastî ve İbnu'l-Enbârî'nin, el-Vakfve'l-îbtidâ'ta, bildirdiğine göre Nâfi b. el- Ezrak, İbn Abbâs'a:

“Bana: (.....) âyetini açıkla" deyince:

“Burada ihtiyaç kastedilmektedir" karşılığını verdi. Nâfi:

“Araplar bunu biliyor mu?" diye sorunca:

“Evet biliyor, Antere el-Absî'nin:

"Şüphesiz ki erkeklerin sana ihtiyacı vardır

Seni alacakları zaman sürme gekin ve kına yakın dediğini İşitmedin mi?" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:37

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

"Doğrusu, yeryüzünde olan bütün şeyler ve onların bîr katı daha kâfirlerin olsa da, kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye verseler kabul edilmez. Onlara elem verici azab vardır. Ateşten çıkmak isterler, ama ondan çıkabilecek değillerdir. Onlara sürekli bir azap vardır."

Müslim, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin, Câbir b. Abdillah'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bazı kavimler Cehennemden çıkıp Cennete gireceklerdir" buyurdu. Yezîd el-Fakîr der ki: Câbir b. Abdillah'a:

“Yüce Allah:

“Ateşten çıkmak isterler, ama ondan çıkabilecek değillerdir..." buyurmaktadır" dediğimde, o:

“Bir önceki:

“Doğrusu, yeryüzünde olan bütün şeyler ve onların bir katı daha kafirlerin olsa da, kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye verseler kabul edilmez..." âyetini oku. Burada kâfirler kastedilmektedir" dedi.

Buhârî, el-Edebü'l-Müfred'de, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Şuab'da bildirdiğine göre Talk b. Habîb der ki: Ben herkesten daha fazla şefaati yalanlayanlardan biri idim. Câbir b. Abdillah ile karşılaştığımda, Allah'ın, Cehennem ahalisinin ebedi olarak orada kalacaklarını zikrettiği ayetlerden bildiklerimin tümünü ona okudum. Bunun üzerine o:

“Ey Talk! Sen, Allah'ın Kitab'ını ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetini benden daha iyi bildiğini mi düşünüyorsun? Okumuş olduğun ayetler, müşrikler hakkındadır. Fakat (Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kasdettiği) bu topluluklar günah işleyip de azaplandırılan topluluklardır. Bunlar Cehennemden çıkarılırlar" dedikten sonra ellerini kulaklarına götürerek:

“Eğer ben Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Onlar Cehenneme girdikten sonra tekrar çıkacaklardır» buyurduğunu işitmediysem bunlar sağır olsun. Biz de bu âyetleri senin okuduğun gibi okumaktayız" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Nâfi b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a:

“Yüce Allah:

“Ateşten çıkmak isterler, ama ondan çıkabilecek değillerdir..." buyurmuşken, sen bazı toplulukların Cehennemden çıkacağını mı iddia ediyorsun?" deyince:

“Yazık sana! Bir önceki âyeti okusana. Bu âyette kâfirler kastedilmektedir" karşılığını verdi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İkrime'den bildiriyor: Yüce Allah, yaratıklarının kaderini belirledikten sonra, Arş'ının altından, içinde:

“Rahmetim gazabımı geçti. Ben merhametlilerin en merhametlisiyim" yazılı bir kitap çıkaracak. Allah Cennet ehli kadar veya iki katı kadar kişileri Cehennemden çıkaracaktır." -İkrime boğazına işaret ederek- :

“Burasında Allah'ın azatlısı" diye yazılıdır" dedi. Bir kişi ona:

“Ey Ebû Abdillah! Yüce Allah:

“Ateşten çıkmak isterler, ama ondan çıkabilecek değillerdir..."buyurmaktadır" deyince:

“Yazık sana! Onlar Cehennem ahalisinin kalıcılarıdır" karşılığını verdi.

İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin, Şuab'da bildirdiğine göre Eş'as der ki: Hasan(-ı Basrî)'ye:

“Şefaati hak olarak mı görüyorsun?" diye sorunca, Hasan:

“Evet, haktır" karşılığını verdi. Peki, Allah'ın:

“Ateşten çıkmak isterler, ama ondan çıkabilecek değillerdir..." âyetini gördün mü?" diye sorduğumda:

“Vallahi! Sen hiç bir şeyde yanlış etmezsin. Allah'ın buyurmuş olduğu gibi Cehennemin kendisinden çıkmayacak ahalisi vardır" dedi.

Ebu'ş-Şeyh, Ebû Mâlik'ten bildiriyor: (.....) âyeti:

“Ara verilmeden sürekli azap vardır mânâsındadır" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

"Yaptıklarına bîr karşılık ve Allah'tan caydırıcı bir müeyyide olmak üzere hırsız erkek ile hırsız kadının ellerini kesin. Allah» mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Necd el-Hanefî der ki: İbn Abbâs'a:

“...Hırsız erkek ile hırsız kadının ellerini kesin..." âyeti hususi mi, umumi midir?" diye sorduğumda:

“Umumudir" karşılığını verdi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Necd b. Nufey' der ki: İbn Abbâs'a:

“...Hırsız erkek ile hırsız kadının ellerini kesin. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir" âyetinin açıklamasını sorduğumda:

“Hırsız, erkek te olsa, kadın da olsa eli kesilir" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Mes'ûd bu âyeti (.....) şeklinde okumuştur.

Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbrâhîm en-Nehaî der ki:

“Bu âyet bizim kıraatımızda" -Belki de Abdullah'ın kıraatında demiştir-(.....) şeklindedir.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Allah'tan caydırıcı bir müeyyide olmak üzere..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu konuda onlara acımayın Çünkü Yüce Allah bunu emretmektedir. Bize nakledildiğine göre Ömer b. el-Hattâb:

“Fasıklara karşı katı olun ve onları birbirinden ayırıp bir araya gelmelerine engel olunuz" derdi.

Buhârî ve Müslim'in, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hırsızın eli bir dinarın dörtte birini veya daha fazlasını çalmasıyla kesilir" buyurmuştur.

Abdurrezzâk, Musannef’te, İbn Cüreyc ve Amr b. Şu'ayb'dan bildiriyor: İslam'da ilk had uygulaması hırsızlık yapıp ta Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) getirilen kişiye yapılmıştı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) elinin kesilmesini emretmişti. Adamın etrafı sarılınca Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzüne bakıldı ve sanki yüzüne kül serpilmişti. Bunun üzerine ashâb:

“Yâ Resûlallah! Bunu kesmek sana ağır geldi galiba!" deyince:

“Siz kardeşinize şeytana karşı yardımcı olduktan sonra beni bundan kim men eder?" buyurdu. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İstersen onu bırak" dediklerinde:

“Onu, bana getirmeden önce niye bırakmadınız ki? İdareci kişi cezayı hak eden kişinin cezasını durduramaz" buyurdu.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

"Kim (bu) haksız davranışından sonra tövbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir."

Ahmed, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Abdullah b. Amr'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında hırsızlık yapan bir kadının sağ eli kesilmişti. Kadın:

“Yâ Resûlallah! Benim tövbem kabul edilir mi?" diye sorunca:

“Evet edilir, sen bu günahından dolayı bu gün annenden doğmuş gibi günahsız birisin" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah, Mâide sûresinin:

“Kim (bu) haksız davranışından sonra tövbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir" âyetini indirdi.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Kim (bu) haksız davranışından sonra tövbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder..." âyetini açıklarken:

“Had, günahın kefaretidir" dedi.

Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Muhammed b. Abdirrahman b. Sevbân der ki: Hırka çalan bir kişi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) getirilmişti ki, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Onun çalmış olduğunu zannetmiyorum, çaldın mı?" diye sordu. Adam:

“Evet çaldım" karşılığını verince:

“Onu götürüp elini kesin ve kanını durdurup bana geri getirin" buyurdu. Ashâb öyle yapıp adamı geri getirdiğinde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:

“Allah'a tövbe et" buyurdu. O da:

“Allah'a tövbe ettim" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allahım! Onun tövbesini kabul et" diye dua etti.

Abdurrezzâk, İbn Münkedir'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kişinin elini kesti ve kanının durdurulmasını emretti. Kanı durdurulunca da ona:

“Allah'a tövbe et" buyurdu. O da:

“Allah'a tövbe ettim" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kişi hırsızlık yapıp eli kesildiği zaman o eli ateşe düşer. Bu kişi hırsızlığa devam ederse elinin peşinden gitmiş olur. Eğer tövbe ederse elini ateşten çıkarmış olur" buyurdu. Yani onu ateşten almış olur.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

Ey İnsan! Sen bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülk ve tasarrufu Allah’ındır. O dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye kadirdir.

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

"Ey Peygamber! Kalpten inanmadıkları hâlde, ağızlarıyla «İnandık» diyenler (münafıklar) ile Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar (Yahudiler) yalan uydurmak için (seni) dinlerler, sana gelmeyen bir topluluk hesabına dînlerler. Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra yerlerini değiştirir ve şöyle derler: «Eğer size şu hüküm verilirse, onu tutun. O verilmezse sakının.» Allah, kimin azaba uğramasını istemişse artık sen onun için asla Allah'a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemeyi istemediği kimselerdir. Onlara dünyada bir rüsvaylık, âhirette ise yine onlara büyük bir azap vardır."

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Kalpten inanmadıkları hâlde, ağızlarıyla «İnandık» diyenler (münafıklar) ile Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin...'" âyetini açıklarken:

“Burada Yahudiler ve münafıklar kastedilmektedir" dedi.

Ahmed, Ebû Dâvud, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir-, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Yüce Allah:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir, ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, zalimlerin ta kendileridir, ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, fasıkların ta kendileridir" âyetlerini Yahudilerden iki grup hakkında indirmiştir. Cahiliye zamanında gruplardan biri diğerini kahretmişti. Ancak şartlı olarak anlaşıp sulh yapmışlardı. Bu anlaşma, eğer eşraftan sayılan kişi zelil olanlardan birini öldürürse diyet olarak elli vesak, zelil kişi eşraftan sayılan birini öldürürse diyet olarak yüz vesak hurma verecek şeklindeydi. Bu durum Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye gelene kadar öyle devam etti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) daha onlarla savaşmamış iken o iki grupta gelmesinden dolayı zelil olmuştu. Zelil olanlardan bir kişi eşraftan bir kişiyi öldürmüştü. Eşraf, zelillere diyet olarak yüz vesak hurma göndermeleri için haber gönderdi. Bunlar da:

“Bu iki grupta bu asla olmaz. Dinleri, nesepleri ve şehirleri bir olduğu halde birinin diyeti, diğerinin diyetinin yarısı kadar olur mu! Biz bunu size zulmünüzden korktuğumuz için ödüyorduk. Ancak şimdi Muhammed gelmiş bulunmaktadır. Size istediğinizi vermeyeceğiz" dediler. Aralarında tekrar savaş başlıyacakken barış yaptılar ve Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) aralarında hakem kıldılar. Eşraf bunu düşünüp:

“Vallahi Muhammed, sizin onlara verdiğinizin daha fazlasını verecek değildir. Onlar doğru söylüyor. Bize bu şekilde vermeleri bizim onlan kahredip zulmetmemizdendir. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), bize görüşünü bildirecek birini gönderin. Eğer size istediğinizi verecek olursa hükmünü kabul edersiniz. Eğer istediğiniz gibi vermezse ondan sakınırsınız" dediler ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) görüşünü almak için münafıklardan bir grup gönderdiler. Bunlar Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldiklerinde, Yüce Allah, Resûlüne onların durumunu ve isteklerini bildirip:

“Ey Peygamber! Kalpten inanmadıkları hâlde, ağızlarıyla «İnandık» diyenler (münafıklar) ile Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar (Yahudiler) yalan uydurmak için (seni) dinlerler, sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinlerler. Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra yerlerini değiştirir ve şöyle derler:

“Eğer size şu hüküm verilirse, onu tutun. O verilmezse sakının." Allah, kimin azaba uğramasını istemişse artık sen onun için asla Allah'a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemeyi istemediği kimselerdir. Onlara dünyada bir rüsvaylık, âhirette ise yine onlara büyük bir azap vardır... İncil ehli Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsin. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, fasıkların ta kendileridir" âyetlerini indirdi. Vallahi! Bu âyetler onlar hakkında inmiştir. Yüce Allah bu âyetlerde onları kasdetmektedir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Âmir eş-Şa'bî:

“...Kalpten inanmadıkları hâlde, ağızlarıyla «İnandık» diyenler (münafıklar) ile Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin..." âyetini açıklarken:

“Yahudilerden bir kişi kendi dinlerinden birini öldürmüştü. Öldüren taraf Müslümanlarla anlaşmalı olduğu kişilere:

“Bu konuyu Muhammed'e sorun. Eğer diyeti ödeme hükmünü verirse yanında muhakeme yaparız. Eğer öldürmeye hüküm verecekse yanına gitmeyiz" dediler.

İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Sünen'de Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Medine'ye geldiği zaman Yahudilerin hahamları medreselerinde toplandılar. Yahudilerden evli bir adam, evli bir kadınla zina etmişti. Hahamlar:

“Bu erkeği ve kadını Muhammed'e gönderin. Bunların hükümlerinin ne olduğunu sorun ve onun bu konuda hüküm vermesini isteyin. Eğer sizin yaptığınız gibi zifte batırılmış iple dövüldükten sonra yüzlerini kömürle karartmanızı, her birini bir eşeğe ters bindirmenizi söylerse ona uyun. Çünkü böyle bir hüküm verecek olursa o, kavmin efendisi ve kralıdır. Eğer onlar hakkında recmetme hükmü verirse o, peygamberdir ve elinizdekini çekip almasından sakının" dediler. Onlar Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Ey Muhammed! Bu evlendikten sonra evli bir kadınla zina etmiş biridir. Bunlar hakkında hüküm ver. Biz bunlar hakkında hüküm verme işini sana bıraktık" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yürüyüp hahamlarının yanına medreseye gitti. Onlara:

“Ey Yahudiler topluluğu! Bana bilgili kişilerinizi çıkarın" buyurdu. Yahudiler Abdullah b. Sûriye, Ebû Yâsir b. Ahtab ve Vehb b. Yahûde'yi çıkarıp:

“Bunlar âlimlerimizdir" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara sorular sorup durumlarını öğrendi. Sonunda Abdullah b. Sûriye için:

“Bu kişi, Tevrat konusunda aramızdaki en bilgili kişidir" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o zaman Abdullah b. Sûriye ile baş başa kaldı. O, Yahudi âlimlerinin en genci ve yaşça en küçükleri olanıydı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla bu konuyu konuşup:

“Ey Abdullah b. Sûriye! Allah için söylemeni isterim ve İsrâil oğulları zamanında Allah'ın neler yaptığını hatırlatırım. Evli olup da zina eden kişi hakkında Allah'ın, Tevrat'ta hüküm verdiğini bilmiyor musun?" diye sorunca:

“Allahıma yemin olsun ki, biliyorum. Vallahi! Ey Ebu'l-Kâsım! Senin gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyorlar ve sana hased ediyorlar" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) çıktı ve taşlanmalarını emretti. Bunun üzerine Mescid'inin önünde recmedildiler. Sonra İbn Sûriye küfretti ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamberliğini inkar etti. Yüce Allah da:

“Ey Peygamber! Kalpten inanmadıkları hâlde, ağızlarıyla «İnandık» diyenler (münafıklar) ile Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar (Yahudiler) yalan uydurmak için (seni) dinlerler, sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinlerler. Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra yerlerini değiştirir ve şöyle derler: «Eğer size şu hüküm verilirse, onu tutun. O verilmezse sakının.» Allah, kimin azaba uğramasını istemişse artık sen onun için asla Allah'a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemeyi istemediği kimselerdir. Onlara dünyada bir rüsvaylık, âhirette ise yine onlara büyük bir azap vardır" âyetini indirdi.

Abdurrezzâk, Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ilk recmettiği kişiler Yahudilerdendir. Yahudiler birbirlerine:

“Haydi bu Peygambere gidelim. O, cezaları hafifletmek üzere gönderilmiş bir peygamberdir. Eğer bize recm dışında bir fetva verirse kabul ederiz ve bunu hüccet olarak gösterip: «Bu fetvayı bize peygamberlerinden bir Peygamber vermişti» deriz" dediler. Bu şekilde Mescid'de ashâbıyla beraber oturan Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına giderek:

“Ey Ebu'l- Kâsım! Zina eden bir erkek ve kadın hakkında ne dersin?" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların medreselerinin kapısına varıncaya kadar bir şey konuşmadı. Kapıya ulaşınca da:

“Size, Tevrat'ı, Mûsa'ya (aleyhisselam) indiren hakkı için soruyorum! Evli olup da zina edenlerin hükmünü Tevrat'ta nasıl buluyorsunuz?" diye sordu. Oradakiler:

“Yüzü kömürle karartılır, tecbih edilir ve celd edilir" dediler." -Tecbih etmek, zina edenlerin merkebe ters bindirilmeleridir.- "Fakat aralarından bir genç sessiz kalmıştı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu gencin sessiz kaldığını görünce, ona ısrarla yemin ettirdi. Genç:

“Allah adına bize yemin ettirdiğin için söylüyorum ki, biz Tevrat'ta recmi buluyoruz" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Tevrat'ta ilk hafifletip kolaylaştırdığınız olay nedir?" diye sorunca, genç:

“Krallarımızdan birisinin bir yakını zina etmiş ve kral onun recmedilmesini ertelemişti. Başka biri zina edince kral onun recmedilmesini emretti. Bunun üzerine bu kişinin yakınları:

“Vallahi! Senin yakının recmedilmedikçe bizim yakınımızda recmedilmeyecektir" dediler ve bu ceza üzerine anlaştılar" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ben Tevrat ile hükmedeceğim" buyurdu ve emri üzeri recmedildiler. Zührî der ki:

“Bize söylendiğine göre:

“Şüphesiz Tevrat'ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. (Allah'a) teslim olmuş nebiler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi..." âyeti onlar hakkında inmiştir. Hazret-i Peygamber de (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla hükmedenlerdendir.

Ahmed, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî, Nâsih'te Nehhâs, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Berâ b. Âzib der ki: Yüzü kömürle karartılmış ve kırbaçlanmış biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) getirilmişti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Yahudileri çağırıp:

“Zina eden kişiye had (ceza) olarak kitabınızda bunu mu buldunuz?" buyurdu. Yahudiler:

“Evet" cevabını verince onlardan âlim olan birini çağırdı ve:

“Allah için soruyorum! Siz zina eden kişi için had (şeri ceza) olarak kitabınızda bunu mu buluyorsunuz?" diye sordu. O:

“Hayır! Eğer bana yemin ettirmeseydin sana bunu söylemezdim. Biz kitabımızda onu recm olarak buluyoruz. Ancak zina, şerefli saydığımız kişiler arasında çoğaldı. Bu konuda şerefli birini yakalarsak onu geri bırakıyor, zayıf birini yakalarsak ona had (şeri ceza) uyguluyoruz. Bunun üzerine «Gelin şerefliye de, zayıfa da uygulayacağımız bir şeyde birleşelim» dedik ve yüzü kömürle karartmaya ve recm yerine de kamçı vurmaya karar kıldık" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allahım! Öldürülmüş olan emrini ilk ihya eden benim" deyip recmedilmesini emretti ve adam recmedildi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ey Peygamber! Kalpten inanmadıkları hâlde, ağızlarıyla «İnandık» diyenler (münafıklar) ile Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar (Yahudiler) yalan uydurmak için (seni) dinlerler, sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinlerler. Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra yerlerini değiştirir ve şöyle derler:

“Eğer size şu hüküm verilirse, onu tutun..."âyetini indirdi. Yahudiler:

“Muhammed'e gidin, eğer size yüzü boyamak ve kamçı vurmak üzere fetva verirse alınız. Eğer recm ile fetva verirse sakınınız" diyordu. Bu konuda Yüce Allah "...Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir" âyetini indirdi. Yine Yahudiler hakkında Yüce Allah "...Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerdir, ...Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıklardır" âyetlerini indirdi. Bu âyetlerin hepsi de kâfirler hakkında inmiştir.

Buhârî ve Müslim'in bildirdiğine göre İbn Ömer der ki:

“Yahudiler, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip, kendilerinden bir erkekle bir kadının zina ettiğini söyleyince:

“Siz bu konuda Tevrat'ta ne buluyorsunuz?" diye sordu. Yahudiler:

“Onları halkın içinde ifşa ederek rezil etmeyi ve kırbaçlamayı buluyoruz" cevabını verdiler. Abdullah b. Selâm:

“Yalan söylüyorsunuz, Tevrat'ta recm bulunmaktadır" dedi. Tevrat'ı getirip baktıklarında bir kişi recm âyetinin üzerine elini koyup elinin dışında kalan bölümü okudu. Bunun üzerine Abdullah b. Selâm:

“Elini kaldır" deyince, elini kaldırdı ve recm âyeti ortaya çıktı. Sonra Yahudiler:

“Doğru söyledi" dediler. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) emri üzere de bu kişiler recmedildi.

İbn Cerîr, Taberânî ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Eğer size şu hüküm verilirse, onu tutun. O verilmezse sakının..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Burada Yahudiler kastedilmektedir. Onlardan bir kadın zina etmişti. Tevrat'ta da zinanın hükmü recmedilmekti. Onlar kadını recmetmeyi istemeyip:

“Siz Muhammed'e gidin. Umulur ki, yanında öyle bir şeye ruhsat vardır. Eğer onda öyle bir ruhsat varsa kabul edin" dediler. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Ey Ebu'l-Kâsım! Bizden bir kadın zina etmiştir. Onun hakkında ne hüküm verirsin?" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara:

“Tevrat'ta, zina hakkında Allah'ın hükmü nedir?" diye sorunca:

“Tevrat'ı bırak, senin yanında bu konuda ne hüküm vardır?" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Mûsa'ya indirilmiş olan Tevrat üzerinde içinizde en bilgili olan kişileri bana getirin" buyurdu. (Onlarda içlerinde Tevrat'ta en bilgili kişiyi getirince, ona):

“Sizi Firavun ailesinden kurtaran ve denizi ikiye bölerek sizi kurtarıp ta Firavun ailesini helak eden hakkı için söyleyin! Zina hakkında Tevrat'taki hüküm nedir?" diye sorunca:

“Tevrat'taki hüküm recimdir" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kadının recmedilmesini emretti ve kadın taşlandı.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah:

“...Onlar (Yahudiler) yalan uydurmak için (seni) dinlerler, sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinlerler..." âyetini açıklarken:

“Burada Medine ve Fedek Yahudileri kastedilmektedir" dedi. "...Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra yerlerini değiştirir ve şöyle derler..."' âyeti hakkında ise:

“Fedek Yahudileri, Medine Yahudilerine: «Eğer size kırbaçlama hükmünü verirse kabul edin. Eğer başka bir şey verirse ondan sakının» derlerdi" dedi.

Humeydî, Müsned'de, Ebû Dâvud, İbn Mâce, İbnu'l-Münzir ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah der ki:

“Fedek ahalisinden bir kişi zina etmişti. Fedek ahalisi, Medine Yahudilerinden birilerine:

“Bu konuyu Muhammed'e sorun. Eğer size kırbaçlamayı emrederse onu tutun. Eğer recmi emrederse tutmayın" diye bir mektup yazdılar. Medine Yahudileri bu konuyu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorduklarında:

“İçinizden en bilgili iki kişiyi bana getirin" buyurdu. Bunun üzerine Yahudiler kendisine İbn Sûriye denilen kör biri ile başka birini daha getirdiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu iki kişiye:

“İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanınızda mı?" deyince:

“Evet yanımızdadır" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“isrâil oğullarına denizi yaran, onları bulutla gölgelendiren, onları Firavun ailesinden kurtaran, Tevrat'ı Mûsa'ya indiren ve İsrâil oğullarına bıldırcın ve kudret helvası indiren hakkı için söyleyin! Recm hakkında Tevrat'ta ne bulmaktasınız?" diye sorunca da, biri diğerine:

“Daha önce asla böylesi bir yemin ettirilmemiştim" dedi. Sonra:

“Biz, kadına bakmayı, sarılmayı ve onu öpmeyi zina sayarız. Eğer dört kişi erkeğin kadının üstünde gidip geldiğini ve erkeklik organının kadının cinsel organından milin sürme kabında kaybolması gibi kaybolduğunu görüp şahitlik ederlerse recmedilmesi o zaman vacip olur. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evet öyledir" buyurup adamın recmedilmesini emretti ve adam recmedildi. Sonra da:

“...Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirecek olursan, sana asla hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedecek olursan, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah, âdil davrananları sever" âyetini indirdi.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:

“... Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Bu âyet Ensâr'dan bir kişi hakkında inmiştir. Bu kişinin Ebû Lübâbe olduğu zannedilmektedir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Kureyza'lıları kuşattığı zaman, bunlar Ebû Lübâbe'ye işaret ederek (Muhammed) bize ne yapacak diye sorduklarında, o da, onlara (boğazını) işaret ederek:

“Kesecektir" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Onlar (Yahudiler) yalan uydurmak için (seni) dinlerler..." âyetini açıklarken:

“Bunlar Ebû Busr ve arkadaşlarıdır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil:

“...Sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinlerler..." âyetini açıklarken:

“Burada Hayber Yahudileri kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinlerler..." âyetini açıklarken:

“Burada Yahudileri dinleyenler kastedilmektedir" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbrâhîm en-Nehaî:

“...Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra yerlerini değiştirirler..." âyetini açıklarken:

“Tevrat'ta: «Ey İsrâil oğulları! Ey hahamlarımın çocukları» derken, onlar bunu değiştirip:

“Ey ilk evlatlarımın çocukları" diye yazdılar. "...Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra yerlerini değiştirirler..." âyeti da bu mânâdadır. İbrâhîm bunu: (.....) şeklinde okumaktaydı.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra yerlerini değiştirir ve şöyle derler: «Eğer size şu hüküm verilirse, onu tutun. O verilmezse sakının.» Allah, kimin azaba uğramasını istemişse artık sen onun için asla Allah'a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemeyi istemediği kimselerdir. Onlara dünyada bir rüsvaylık, âhirette ise yine onlara büyük bir azap vardır" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu olayın Kureyza ve Nadîr oğulları hakkında olduğu söylenmektedir. Nadîr oğullarından bir kişi Kureyza oğullarından birini öldürmüştü. Nadîr oğulları da, Kureyza oğullarından daha üstün sayıldığı için öylesi bir durumda katil öldürülmez maktülün kanına karşılık diyet verilirdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye gelince Kureyza oğulları kısas isteriz diyerek aralarını bulması için davayı Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) çıkarmak istediler. Münafıklardan bir kişi kendilerine:

“Katil kişi bunu kasıtlı öldürmüştür. Eğer bu davayı Muhammed'e çıkarırsanız size kısas uygulamasından korkuyorum. Eğer sizden diyeti kabul edecek olursa ona uyun. Bunun dışında ondan sakının" dedi.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Eğer size şu hüküm verilirse, onu tutun..." âyetini açıklarken:

“Yahudiler münafıklara: «Eğer vereceği hüküm, sizin istediğinize mutabık ise ona uyun. Aksi takdirde ondan sakının» demekteydi" dedi.

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, el-Esma ve's-Sıfât'ta bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“"...Kelimelerin... yerlerini değiştirirler... Eğer size şu hüküm verilirse, onu tutun... Allah, kimin azaba uğramasını istemişse artık sen onun için asla Allah'a karşı hiçbir şey yapamazsın" âyetini açıklarken şöyle dedi: Burada Allah'ın, Tevrat'taki hadleri kastedilmektedir. (Yahudiler) "Eğer Muhammed size, sizin bulunduğunuz şey üzere emir verirse onu tutun. Aksi takdirde ondan sakının" derlerdi. Allah birinin sapıklığa düşmesini dilediği zaman da, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) artık bir şey yapamayacağı kastedilmektedir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Onlara dünyada bir rüsvaylık... vardır" âyetini açıklarken:

“Onların dünyadaki rüsvaylıkları Mehdî'nin gelip Kostantiniyye'yi fethettiği zaman onları öldürmesidir" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İkrime:

“...Onlara dünyada bir rüsvaylık... vardır" âyetini açıklarken:

“Rum şehirlerinden bir şehrin fethedilmesi ve esir düşmeleri kastedilmektedir" dedi.

Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Katâde:

“...Onlara dünyada bir rüsvaylık... vardır" âyetini açıklarken:

“Onların küçülmüş bir şekilde elleriyle cizye vermeleri kastedilmektedir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

"Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirecek olursan, sana asla hiçbir adaletle hükmet. Çünkü Allah, âdil davrananları sever.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok yiyenlerdir...'" âyetini açıklarken:

“Burada onların hüküm verirken rüşvet aldıkları ve yalan hükümler verdikleri kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“Onlar, yalanı çok dinleyen ve haramı çok yiyenlerdir..." âyetini açıklarken:

“Burada çokça yalan sözler dinleyen ve rüşvet yiyen Yahudiler kastedilmektedir" dedi.

Abdurrezzâk, Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:

“Suht" ifadesi dinde rüşvet mânâsındadır" demiştir. Süfyân ise:

“Yani hüküm verirken rüşvet almaktır" dedi.

İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-îmân'da bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:

“Kim bir kişiye bir zulmünden dolayı veya bir haksızlığı üzerinden atması için şefaat eder de, sonra kendisine bu kişi tarafından bir hediye verilirse o da bu hediyeyi kabul ederse işte bu suhttur" dedi. Kendisine:

“Ey Ebû Abdirrahman! Biz suht ifadesini hüküm vermedeki rüşvet sanırdık" dediklerinde:

“O küfürdür, zira Yüce Allah:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir" buyurmaktadır" dedi.'

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Taberânî ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Mes'ûd'a suht ifadesinin mânâsı sorulunca:

“Bu rüşvettir" cevabını verdi. "Bu, hüküm vermede midir?" denilince de:

“O (dediğin) küfürdür, zira Yüce Allah:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir" buyurmaktadır" dedi.

Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Mes'ûd'a suht ifadesinin mânâsı hüküm vermede rüşvet almak mıdır?" diye sorulunca:

“Hayır, zira Yüce Allah:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir... Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, zalimlerin ta kendileridir, ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, fasıkların ta kendileridir" buyurmaktadır. Biri senden, bir haksızlığa karşı yardım talebinde bulunur ve sen ona yardımda bulunursun. Sonra o sana bir hediye takdim eder. İşte senin de bu hediyeyi kabul etmen suhttur" karşılığını verdi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mesrûk der ki: Ömer b. el-Hattâb'a:

“Sana göre hüküm vermede rüşvet almak suhttan mı sayılır?" diye sorduğumda:

“Hayır hüküm vermede rüşvet almak suht değil küfürdür. Birinin kralın yanında bir değeri ve makamı olur. Diğer birinin de kralın yanında bir haceti vardır. Bu kişi biri vasıtasıyla krala bir hediye vermedikçe o hacetini giderememektedir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hakimin rüşvet alması haramdır. Bu da Allah'ın Kitâb'ında zikretmiş olduğu suhttur" buyurmuştur.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Merdûye'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Suht ile gelişen her beden ateşe daha layıktır" buyurmuştur. "Yâ Resûlallah! Suht nedir?" denildiğinde:

“Hüküm vermede rüşvet almaktır" karşılığını verdi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Zeyd b. Sâbit'e suht ifadesinin mânâsı sorulunca:

“Bu, rüşvettir" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib'e, suht ifadesinin mânâsı sorulunca:

“Bu, rüşvettir" dedi. Kendisine:

“Bu, hüküm vermede alınan rüşvet mi?" diye sorulunca:

“Hayır, o (dediğin) küfürdür" karşılığını verdi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hazret-i Ömer. "İnsanların yediği iki çeşit suht vardır. Bunlar hüküm verirken alınan rüşvet ve fuhuş işleyen kadının aldığı ücrettir" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali der ki:

“Şuhtun sekiz kapısı vardır. Bunların başta geleni hâkimin aldığı rüşvettir. Diğerleri ise zina karşılığında alınan ücret, damızlık hayvanın tohumu karşılığında alınan ücret, ölü hayvanın satışında elde edilen ücret, içki alışverişinden elde edilen ücret, köpek alışverişinden elde edilen kazanç, hacamatçının aldığı ücret ve kâhinin aldığı ücrettir."

Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Tarf der ki:

“Hazret-i Ali bazı kişilerin arasında ücretle taksimat yapan birini görünce, ona:

“Sen suht yiyorsun" dedi.

Firyâbî ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre:

“Zina karşılığı alınan ücret, av köpekleri hariç köpek alışverişinden elde edilen kazanç ve hüküm vermede alınan bir şey suhttandır" dedi.

Abdurrezzâk ve İbn Merdûye'nin, Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İdarecileri verilen hediye suhttur" buyurmuştur.

İbn Merdûye ve Deylemî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Altı haslet vardır ki, bunlar suhttan sayılır. Bunlar, idarecinin rüşvet alması ki, bu en pis olanıdır. Köpek alışverişinden elde edilen kazanç, damızlık hayvanın tohumu karşılığında alınan ücret, zina karşılığı alınan ücret ve hacamatçının aldığı ücret ve kâhinin aldığı ücrettir. "

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Tâvus:

“Memurlara verilen hediye suhttur" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Yahya b. Saîd der ki:

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdullah b. Revâha'yı, Hayber ahalisine elçi olarak gönderdiği zaman ona hediyeler verdiler. Abdullah b. Revâha:

“Bu, suhttur" dedi ve hediyeleri kabul etmedi.

Abdurrezzâk, Hâkim ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da bildirdiğine göre Abdullah b. Amr b. el-Âs:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) rüşvet alanı da, verenide lanetlemiştir" dedi.

Ahmed ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Sevbân:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) rüşvet alanı, vereni ve aracı olanı lanetlemiştir" dedi.

Hâkim'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) rüşvet alanı, vereni ve aracı olanı lanetlemiştir.

Hâkim'in, İbn Abbâs'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim on kişinin idareciliğini üstüne alır da onların istediği şekilde hüküm verirse kıyamet gününde elleri kelepçeli bir şekilde gelir. Hükmünde adil davranıp rüşvet almayan ve ikramı kabul etmeyen kişinin Allah ellerini çözer. Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyip rüşvet alan ve ikramı kabul edenin elleri kenetlenir ve Cehenneme atılır. Beşyüz senede de Cehennemin dibine ulaşamaz. "

İbn Merdûye'nin, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Benden sonra içkiyi şıra diye helal kılacak, pis şeyleri sadaka sayacak, şuhtu (haramı) hediye sayacak, toplumu sindirmek için suçsuzları öldürecek idareciler olacaktır. Onlara nasihat edildiğinde daha da azarlar" buyurmuştur.

Hatîb'in, Târih'te, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hacamat yapanın elde ettiği ücret, köpek alışverişinden elde edilen kazanç ve zina karşılığında alınan ücret suhttandır" buyurdu.

Saîd b. Mansûr ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Hüküm verirken rüşvet almak, zina karşılığı ücret almak, köpek, maymun domuz ve içki alışverişiyle kazanç elde etmek, ölü hayvanın satışından elde edilen ücret, kan parası, damızlık hayvanın tohumu karşılığında alınan ücret, ağıt yaparak ve şarkı söyleyerek elde edilen kazanç, kâhinlik ve sihirbazlık ederek elde edilen kazanç, kıssa anlatarak elde edilen kazanç, tabaklanmış olanlar dışında vahşi hayvanların derisinden elde edilen kazanç, (canlılara ait) resim yapmaktan elde edilen kazanç, aracılık için verilen hediye ve birinin yerine savaşa çıkma karşılığı alınan para suhttandır."

Abd b. Humeyd, Abdullah b. Şakîk'in:

“Öğretmenlerin aldığı bu (hediye) ekmekler suhttandır" dediğini söylemiştir.

İbn Ebî Hâtim, Nâsih'te Nehhâs, Taberânî, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Mâide süresinde iki âyet neshedilmiştir. Bunlar Kalâid âyeti ve:

“...Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir..." âyetidir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda muhayyer bırakılmıştı. Dilerse Yahudiler arasında hüküm verir, dilerse de onları kendi hükümlerine red ederdi. "Aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma..." âyeti nâzil oldu ve Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), aralarında kendi kitabımıza göre hüküm vermesi emredildi.

Ebû Ubeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir...'" âyetini:

“Aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma..." âyeti neshetti" dedi.

Abdurrezzâk, İkrime'den bunun aynısını bildirir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Şihâb:

“Mâide süresindeki "...Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir..." âyeti recm ile ilgilidir" dedi.

İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, İkrime vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildiriyor: Mâide süresindeki:

“...Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirecek olursan, sana asla hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedecek olursan, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah, âdil davrananları sever" âyeti Nadîr oğulları ve Kureyza oğullarının diyeti hakkında nâzil olmuştur. Nadîr oğulları Kureyza oğullarından daha üstün sayıldıkları için, Kureyza oğulları kendilerinden birini öldürdüğü zaman tam diyet öderdi. Nadîr oğulları ise Kurayza oğullarına yarım diyet öderdi. Bu konuda Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) davalaşmak için geldiklerinde Yüce Allah bu âyeti indirdi. Bu âyetle de Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara hakkı gösterip aralarında eşitlik sağladı.

İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Hâkim ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Kureyza oğulları ve Nadîr oğulları vardı. Nadîr oğulları, Kureyza oğullarından daha üstün sayılırdı. Nadîr oğullarından biri Kureyza oğullarından birini öldürürse diyet olarak yüz vesak hurma öderdi. Kureyza oğullarından biri Nadîr oğullarından birini öldürürse kısas yapılıp katil öldürülürdü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Medine'ye geldiği zaman Nadîr oğullarından biri Kureyza oğullarından birini öldürdü. Kureyza oğulları:

“Katili bize verin, onu öldüreceğiz" deyince, Nadîr oğulları:

“Aramızda bu meseleyi halledecek Allah'ın Peygamberi bulunmaktadır, ona gidelim" dediler. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldiklerinde:

“...Eğer hükmedecek olursan, aralarında adaletle hükmet...'" âyeti nâzil oldu. "Kist" ifadesi cana karşı can demektir. Sonra da:

“Onlar hâlâ Cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar..."' âyeti nâzil oldu.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu âyet nâzil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle bir şeyden sorumlu değildi. İsterse aralarında hüküm verir, istemezse de vermezdi. Sonra:

“...Onlardan yüz çevirecek olursan, sana asla hiçbir zarar veremezler..." âyetini "Aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma..." âyeti neshetti.

Abd b. Humeyd ve Nehhâs'ın, Nâsih'te bildirdiğine göre Şa'bî:

“...Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir..." âyetini açıklarken:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) isterse aralarında hüküm verir, istemezse de vermez" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbrâhîm(-i Nehaî) ve Şa'bî:

“Yahudiler, Müslüman bir hâkimin yanına geldiklerinde isterse aralarında hüküm verir, istemezse de vermez. Eğer hüküm verecekse aralarında Allah'ın indirdikleriyle hüküm verir" dediler.

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh) bu âyeti açıklarken:

“O (hüküm verip vermemekte) muhayyerdir" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr, zimmet ahalisinden Müslüman hâkimlerin yanına gidenler hakkında:

“Onlar, aralarında Allah'ın indirdikleriyle hükmederler" dedi.

Ebu'ş-Şeyh, Mücâhid'in:

“Zimmet ahalisi Müslümanların yanma gittikleri vakit, onlara Müslümanların hükmü ile hükmedilir" dediğini bildirir.

Saîd b. Mansür, Abd b. Humeyd, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbrâhîm et-Teymî:

“...Eğer hükmedecek olursan, aralarında adaletle hükmet..." âyetini açıklarken:

“Burada recmetmekle hükmetmek kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik:

“...Çünkü Allah, âdil davrananları sever" âyetini açıklarken:

“Burada hem söz, hem amel ile adil olanlar kastedilmektedir" dedi.

Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Zührî bu âyeti açıklarken şöyle dedi: Sünnete göre, onlar haklarında ve miras konularında kendi dinlerine havale edilirler. Ancak kendi istekleriyle bir ceza hususunda hüküm almak için bize gelecek olurlarsa, aralarında Allah'ın Kitabı ile hükmedilir. Zira Yüce Allah, Peygamberine:

“...Eğer hükmedecek olursan, aralarında adaletle hükmet..." buyurmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

"İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu halde nasıl seni hakem kılıyorlar da sonra, bunun arkasından yüz çevirip gidiyorlar? Onlar inanmış kimseler değildir"

İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Berâ b. Âzib der ki: Yüzü kömür ile karartılmış ve kırbaçlanmış Yahudi bir adam Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına getirilince:

“Buna ne olmuş?" diye sordu. "Bu zina etmiştir" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Yahudilere:

“Siz kitabınızda zina eden kişi için had (şeri ceza) olarak ne buluyor sunuz?" deyince:

“Biz haddi, yüzü kömürle karartmak ve kırbaçlamak olarak buluyoruz" cevabını verdiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“En bilgili kişiniz hanginizdir?" diye sorunca da: -yemin ederek bir adam için- "Filan kişidir" dediler. O kişiyi getirtip bunu kendisine de sordu. O:

“Biz haddi, yüzü kömürle karartmak ve kırbaçlamak olarak buluyoruz" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ona yemin ettirerek: Allah için soruyorum! Siz kitabınızda zina eden kişi için had (ceza) olarak ne buluyorsunuz?" diye sordu. Adam:

“Biz kitabımızda onu recm olarak buluyoruz. Ancak zina, şerefli saydığımız kişiler arasında çoğaldı. Bunun üzerine bunu şerefli kişilerden kaldırıp sadece zayıf kişilere uygulamaya başladık. Biz de bunların aralarında eşit olacak bir şey yapalım dedik ve yüzü kömürle karartıp kırbaçlamaya başladık" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allahım! Öldürülmüş olan emrini ilk ihya eden benim" deyip, recmedilmesini emretti ve adam recmedildi. Yahudiler, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) bu haberi veren adama saldırıp sövmeye ve:

“Eğer senin öyle şeyler söyleyeceğini bilseydik: «En bilgili kişimiz budur» demezdik" demeye başladılar. Bundan sonrada Yahudiler, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) zina eden kişi için had olarak ne bulduğunu sormaya başladılar. Bunun üzerine Yüce Allah:

“içinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu halde nasıl seni hakem kılıyorlar da sonra, bunun arkasından yüz çevirip gidiyorlar? Onlar inanmış kimseler değildir" âyetini indirdi. Resûlullah ta (sallallahü aleyhi ve sellem) Onlara bu âyeti okudu.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu halde nasıl seni hakem kılıyorlar..."' âyetini açıklarken:

“Burada Allah'ın hadleri kastedilmektedir. Yüce Allah, Tevrat'taki hükümlerini de Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) beyan ederek:

“Orada onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe dişle ve yaralara karşılıklı ödeşme yazdık...'" buyurmuştur" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu halde nasıl seni hakem kılıyorlar..." âyetini açıklarken:

“Tevrat'ta, tartıştıkları öldürme hakkındaki hükmün açıklanmış olduğu kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân:

“İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu halde nasıl seni hakem kılıyorlar da sonra, bunun arkasından yüz çevirip gidiyorlar? Onlar inanmış kimseler değildir" âyetini açıklarken:

“Tevrat'ta, evli olup da zina eden erkek ve kadının recm edilmesi ve Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) iman edip onu tasdik etmek gerektiği bildirilmektedir. Buna rağmen her şey açıklandıktan sonra Yahudiler haktan yüz çevirdiler" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

"Şüphesiz Tevrat'ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. (Allah'a) teslim olmuş nebiler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabb'e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi, çünkü bunlar Allah'ın Kitab'ını korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar Tevrat'ın hak olduğuna da şahit idiler. Şu hâlde, siz de insanlardan korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mukâtil:

“Şüphesiz Tevrat'ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. (Allah'a) teslim olmuş nebiler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabb'e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi. Çünkü bunlar Allah'ın Kitab'ını korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar Tevrat'ın hak olduğuna da şahit idiler. Şu hâlde, siz de insanlardan korkmayın..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Tevrat'ta insanları doğru yola ileten hidayet ve karanlıkları aydınlatan bir nur vardır. Mûsa'dan (aleyhisselam), İsa'ya (aleyhisselam) kadar olan bütün peygamberler lehlerine ve aleyhlerine onunla hükmetmişlerdir. Yine Rabbaniler ve hahamlar onunla hükmetmişlerdir. Onlar Allah'ın Kitâb'ından recm olayını ve Muhammed'e iman etmenin gerekli olduğunu öğrenmişlerdir. Burada Yüce Allah:

“Muhammed'i ve recmi açığa çıkarın ve onları gizlemekle benden korkun" buyurmaktadır.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“Şüphesiz Tevrat'ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. (Allah'a) teslim olmuş nebiler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabb'e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Rabbaniyyun ifadesiyle yahudilerin bilginleri, Ahbâr ifadesiylede âlimleri kastedilmektedir. Bize nakledildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyet nâzil olduğu zaman:

“Yahudiler hakkında ve onların dışındaki dinler ahalisi hakkında da biz hüküm vereceğiz" buyurmuştur.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan:

“...(Allah'a) teslim olmuş nebiler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi..." âyetini açıklarken:

“Burada Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Yahudiler kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre ikrime:

“...(Allah'a) teslim olmuş nebiler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi...'" âyetini açıklarken:

“Burada Allah'ın indirmiş olduğu hükümlerle hükmeden Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve kendisinden önce geçen diğer peygamberler kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“...Kendilerini Rabb'e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi..." âyetini açıklarken:

“Burada Yahudilerin (Tevrat) okuyucuları ve fakihleri kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Kendilerini Rabb'e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi..."' âyetini açıklarken:

“Burada Yahudilerin fakihleri ve âlimleri kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Rabbaniyyun ifadesiyle Ahbâr'dan daha üstün olan Yahudilerin fakih âlimleri kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“Rabbaniyyun ifadesiyle Yahudilerin fakihleri, Ahbâr ifadesiylede âlimleri kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:

“Rabbaniyyun ifadesiyle Yahudilerin idarecileri, Ahbâr ifadesiyle de âlimleri kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Yahudilerden kendilerine İbn Sûriye'nin iki oğlu denilen iki kardeş vardı. Bu iki kardeş Müslüman olmadan Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) tabi olmuşlar ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine Tevrat'tan ne sorarsa ona söyleyeceklerine dair ahid vermişlerdi. Bunlardan biri Rabbani, diğeri de Hibr idi. Onlar Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) birşeyler öğrenebilmek için kendisine tabi olmuşlardı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunları çağırıp ileri gelenlerin ve zayıfların zina etmesi durumunda hükmün ne olduğunu ve bu hükmü nasıl değiştirdiklerini sordu. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Şüphesiz Tevrat'ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. (Allah'a) teslim olmuş nebiler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabb'e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi...'" âyetini indirdi. Burada Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve İbn Sûriye'nin iki oğlu kastedilmektedir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan:

“Rabbaniyyun ifadesiyle Allah'a ibadet edip te Allah'tan hakkıyla korkanlar kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“Rabbaniyyun ifadesiyle Allah'a ibadet edenler, Ahbâr ifadesiyle de âlimler kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Rabbaniyyun ifadesiyle derin âlimler kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: (.....) ifadesiyle müminler, (.....) ifadesiyle de kâriler kastedilmektedir. "...Onlar Tevrat'ın hak olduğuna da şahit idiler..." âyeti ise, Rabbâniyyun ve Ahbâr'ın, Tevrat'ın Allah katından hak olarak geldiğini bildiren Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) şahitlik etmeleri mânâsındadır. Yahudiler Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelmiş ve o, aralarında Allah'ın indirdikleriyle hüküm kılmıştır."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:

“...Şu hâlde, siz de insanlardan korkmayın, benden korkun..."" âyetini açıklarken:

“Burada Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ümmetine hitab edilmiştir" dedi.

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdirul-Usûl'da ve İbn Asâkir, Nâfi'nin şöyle dediğini bildirir: İbn Ömer ile beraber bir yolculukta idik. Bir arslanın ileride yolcuların yolunu kestiği söylenince, İbn Ömer bineğini hızlandırıp arslanın yanına yetişti. Onun kulağını çekerek oturttu ve:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «İnsanoğluna korktuğu şey musallat edilir. İnsanoğlu Allah'tan başka bir şeyden korkmayacak olsa kendisinden başka kimseyi ona musallat kılmaz. İnsanoğlu kime ümidini bağlarsa Allah bu kişiyi ona muhtaç eder. Eğer insanoğlu, Allah'tan başka kimseye ümit bağlamasa Allah onu kendisinden başka kimseye muhtaç etmez» buyurduğunu işittim" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“...İnsanlardan korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin ..."' âyetini açıklarken:

“Böylesi bir korku yüzünden veya az bir şeye karşılık indirdiklerimi gizli tutmayın mânâsındadır" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:

“...Âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin..." âyetini açıklarken:

“Kitabımı kullanarak haram yemeyin mânâsındadır" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler..." âyetini açıklarken:

“Allah'ın indirdiği hükümleri inkar eden kâfirdir. Ancak bu hükümlerin hak olduğunu ikrar edip te onlarla hükmetmeyen kişi ise zalim ve fasıktır" dedi.

Saîd b. Mansûr, Firyâbî, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir" âyetini açıklarken:

“Buradaki küfür, dinden çıkma veya milletini değiştirme gibi bir küfür değildir. Böylesi bir küfürden daha aşağı bir küfürdür" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir" âyetini açıklarken:

“Burada küfür vardır. Ancak Allah'ı ve âhiret gününü inkar etme gibi bir küfür değildir" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Atâ b. Ebî Rebâh:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir, ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir, ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir" âyetini açıklarken:

“Burada küfürden daha aşağıda bir küfür, zulümden daha az bir zulüm, fısktan daha az bir fasıkhk kastedilmektedir" dedi.

Saîd b. Mansür, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir" âyeti, özel olarak Yahudiler hakkında nâzil olmuştur" dedi.

İbn Cerîr, Ebû Sâlih'in şöyle dediğini bildirir:

“Mâide süresindeki:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir, ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir, ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir" bu üç âyette İslam ahalisi hakkında bir şey yoktur. Bunlar kâfirler hakkında inmiştir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir, ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir, ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir'" âyetlerini açıklarken:

“Bu âyetler, Ehl-i Kitâb hakkında inmiştir" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:

“Bu âyetler Ehl-i Kitâb hakkında inmiştir" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbrâhîm en-Nehaî:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir, ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir, ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir" âyetlerini açıklarken:

“Bu âyetler İsrâil oğulları hakkında inmiştir. Ancak (Yüce Allah) bu âyetleri bu ümmete de geçerli kılmıştır" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir" âyetini açıklarken:

“Bu âyet, Yahudiler hakkında nâzil olmuştur; ama bizim için de geçerlidir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, Şa'bî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Mâide süresindeki:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler.. ." diye geçen üç âyetin birincisi bu ümmet, ikincisi Yahudiler, üçüncüsü de Hıristiyanlar hakkında nâzil olmuştur."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir" âyetini açıklarken: Allah'ın Kitab'ını bırakıp kendi eliyle yazdığı kitapla hükmeden ve bunun Allah katından olduğunu iddia eden kişi küfre girmiş olur" dedi.

Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in bildirdiğine göre Huzeyfe'nin yanında:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir, ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir, ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir'" bu üç âyet zikredilince, bir kişi:

“Bu âyetler İsrâil oğulları hakkında inmiştir" dedi. Bunun üzerine Huzeyfe:

“İsrâil oğulları sizin için ne güzel kardeştir. Her tatlı olan sizlerin, her acı olan da onlarındır. Hayır, Vallahi! Öyle değildir. Sizler iki yakasının birbirine yakınlığı gibi bir yakınlıkta onların yolunda gideceksiniz" dedi.

İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'ın:

“Siz ne güzel bir kavimsiniz. Tatlı bir şey olduğu zaman sizlerin, acı bir şey olduğu zamanda Ehl-i Kitâb'ındır" dediğini bildirir. Sanki o:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir" âyetinin Müslümanlar hakkında nâzil olduğu görüşündeydi.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Müslümanlar Ebû Miclez'in yanına gelip:

“Ey Ebû Miclez! "...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir" doğru mu?" deyince:

“Evet, doğrudur" dedi. ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir'" doğru mu?" dediklerinde:

“Evet, doğrudur" dedi. "...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir" deyince de:

“Evet, doğrudur" dedi. Müslümanlar:

“Onlar da Allah'ın indirdikleriyle hükmeder mi?" diye sorunca:

“Evet, onlar bu dinle hüküm veriyor, onunla konuşuyor ve ona davet ediliyorlardır. Ondan bir şey bıraktıkları zaman bu zulmün kendilerinden olduğunu biliyorlar. Bu âyetler Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyen Yahudiler, Hıristiyanlar ve müşrikler hakkında inmiştir" dedi.

Abd b. Humeyd, Hâkim b. Cübeyr'in şöyle dediğini bildirir: Saîd b. Cübeyr'e, Mâide süresindeki:

“...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir, ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir, ...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir" bu üç âyeti sorup:

“Bazı kişiler bu âyetlerin İsrâil oğulları hakkında nâzil olduğunu ve bizimle alakalı olmadığını iddia ediyor" dedim. Bunun üzerine bana:

“Ondan önceki ve sonraki âyeti oku" dedi. Ben de bu âyetleri okuyunca:

“Hayır, bu âyetler bizim hakkımızda indi" dedi. Sonra İbn Abbâs'ın azatlısı Miksem'i gördüm. Mâide süresindeki bu âyetleri ona sorup:

“Bazı kişiler bu âyetlerin İsrâil oğulları hakkında nâzil olduğunu ve bizimle alakalı olmadığını iddia ediyorlar" dedim. O:

“Bu âyetler, İsrâil oğulları ve bize nâzil olmuştur. Bize inen onlara, onlara inen de bize inmiştir" dedi. Sonra Ali b. Hüseyn'in yanına girdim. Mâide süresindeki bu âyetleri ona sorup bunu Saîd b. Cübeyr ve Miksem'e sorduğumu da anlattım. Bana:

“Miksem sana ne dedi?" diye sorunca, Miksem'in bana söylemiş olduğunu söyledim. O da:

“Doğru söylemiş, küfürdür; ama şirk küfrü gibi değildir. Fısktır, ama şirk fışkı gibi değildir. Zulümdür, ama şirk zulmü gibi değildir" dedi. Saîd b. Cübeyr ile karşılaşıp ona bunları söylediğimde bana:

“Ne düşünüyorsun? Ben, onun senden, benden ve Miksem'den daha üstün olduğunu düşünüyorum" dedi.

Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre Hazret-i Ömer:

“Bu üç âyet gibi iki insanın arasını bulan âyetler görmedim" dedi.

İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre Yahya b. Saîd der ki: Ebu'd-Derdâ'yı hâkim olarak tayin ettiklerinde onu tebrik etmeye başladılar. O da:

“Beni hâkimlikle mi tebrik ediyorsunuz? Ben buradan, Ebyen'in şehri Adana arasındaki mesafeden daha uzak bir derinlikteki uçurumun başına konuldum. Eğer insanlar hâkimlikte nelerin olduğunu bilselerdi hâkim olmamak için aralarında kura çekerlerdi. Yine insanlar ezan okumakta ne kadar sevap olduğunu bilselerdi ezan okumak için aralarında kura çekerlerdi" dedi.

İbn Sa'd, Yezîd b. Mevhib'den bildiriyor: Hazret-i Osmân, Abdullah b. Ömer'e:

“İnsanların arasında hâkim ol" deyince:

“Hayır, ben iki kişinin arasında bile hükmetmem. İki kişiye bile idareci olmam" dedi. Osmân:

“Bana karşı mı geliyorsun?" deyince:

“Hayır, fakat bana hâkimliğin üç çeşit olduğu söylendi. Bilmeden hüküm veren kişi cehennemdedir. Hükmünde birine zulmeden ve hevasına uyan kişi yine cehennemdedir. Hüküm verip te hükmünde isabetli olan kişi yeterli olandır. Onun ne ecri, ne de bir günahı vardır" dedi. "Senin baban (Hazret-i Ömer de) hâkim idi" denildiğinde:

“Babam meseleyi çözemediği zaman Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) sorardı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) çözemediği meseleyi Cibril'e sorardı. Şimdi ben soracak birini bulamıyorum. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem):

“«Allah'a sığınan kişi sığınılması gereken yere sığınmıştır" buyurduğunu işitmedin mi?" deyince, Osmân:

“Evet, işittim" dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Ömer:

“Beni hâkim kılmandan Allah'a sığınırım" deyince, Osmân da onu muaf görüp:

“Bunu kimseye söyleme" dedi.

Hakîm et-Tirmizî'nin, Nevâdiru'l-Usûl'de bildirdiğine göre Abdulazîz b. Ebî Revvâd der ki: Bize söylendiğine göre İsrâil oğulları zamanında bir hâkim vardı. Bu kişi içtihismiyle, Rabbinden doğru veya yanlış hüküm verdiğinde belli olacak bir şekilde alâmet vermesini istedi. Bunun üzerine kendisine:

“Evine gir, sonra elini duvara uzat ve parmaklarının ulaştığı yeri çiz. Bir konuda hüküm verdiğin zamanda evine girip elini duvardaki çizgiye uzat. Eğer hak üzere bir hüküm vermişsen ellerin çizgiye yetişecektir. Eğer yanlış hüküm vermişsen yetişmeyecektir" denildi. O hüküm vermeye gittiği zaman hakkı bulmaya çalışarak hüküm verirdi ve her zaman hak üzere hüküm verirdi. Meclisinden kalktığı zaman da hiçbir şey yemeden, içmeden, ailesine uğramadan önce odasına gider ve ellerini duvardaki çizgiye uzatırdı. Elleri çizgiye yetişirse Allah'a hamd ederdi ve kendisine helal kılınmış yemek ve içeceklerden yer içerdi. Yine bir gün hüküm meclisindeyken yanına iki kişinin geldiğini gördü. Sanki davalaşmak için geldikleri içine düşmüştü. Gelenlerden biri yakın bir dostuydu. Kalbinden bu arkadaşının haklı çıkarak lehine hüküm vermeyi geçirmişti. Konuştukları zaman hakkı dostuna çevirip aleyhine hüküm verdi. Meclisinden kalktığı zaman yine her zamanki gibi gidip ellerini duvardaki çizgiye uzattı. Duvardaki çizgi yükselip tavana yetişmişti ve çizgiye yetişememişti. Secdeye kapanarak:

“Ey Rabbim! Ben bunu kasıtlı ve isteyerek yapmadım. Neden böyle oldu!?" demeye başladı. Bunun üzerine kendisine:

“Allah'ın kalbinin içini göremeyeceğini ve arkadaşının haklı çıkıp onun lehine hüküm vermek istediğini bilemeyeceğini mi sandın. Sen onu istedin ve sevdin. Fakat Yüce Allah, sen istemesen de hakkı sahibine verdi" denildi.

Hakîm et-Tirmizî'nin bildirdiğine göre Leys der ki: Ömer b. el-Hattâb'a davalaşmak için iki kişi gelince, onların davasını tecil etti. Kendisine niçin öyle yaptığı sorulunca:

“Bana geldiklerinde birine diğerinden daha fazla kızmıştım. Bu şekilde aralarında hüküm vermek istemedim. İkinci gelişlerinde yine bu kızgınlığımdan daha bir şeyler hissettiğimden bu şekilde hüküm vermek istemedim. Bir daha geldiklerinde ise kızgınlığımdan bir şey kalmadığı için aralarında hüküm verdim" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

"Biz onlara, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı kısas (ödeşme) yazdık. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa bu, kendi günahlarına kefâret olur. Ayrıca kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki: Kureyza oğulları, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi kitaplarında gizli tuttukları recm ile hükmettiğini görünce:

“Ey Muhammed! Bizimle kardeşlerimiz Nadîr oğulları arasında hüküm ver" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye gelmeden önce de aralarında kan davası vardı. Nadîr oğulları da, Kureyza oğullarından daha kuvvetli idi ve diyetleri Nadîr oğullarına ödedikleri diyetin yarısı kadar ödenirdi. Kureyza oğulları, Nadîr oğullarına diyet olarak yüz kırk vesak hurma öderken, Nadîr oğlulları kendilerine yetmiş vesak öderdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kurayza oğullarının kanı, Nadîr oğullarının kanına eşittir" deyince Nadîr oğulları hiddetlenerek:

“Biz sana recm hükmünde itaat etmeyiz, ancak daha önce uyguladığımız cezayı uygularız" dediler. Bunun üzerine:

“Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah'ınkinden daha güzeldir?"' ve:

“Biz onlara, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı kısas (ödeşme) yazdık. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa bu, kendi günahlarına kefâret olur. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir"' âyeti nâzil oldu.

İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Biz onlara... yazdık..." âyetini açıklarken:

“Tevrat'ta yazdık mânâsındadır" dedi.

Abdurrezzâk ve İbnu'l-Münzir'in Mücâhid vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Biz onlara, cana can... yazdık..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu onlara Tevrat'ta yazılmıştır. Önceleri köleye karşı hür kişiyi öldürürler ve: «Bize cana karşı can yazıldı» derlerdi."

Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb:

“O, İsrail oğullarına yazılmıştır. Ancak bu âyet bize ve onlara yazılmıştır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“Biz onlara, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı kısas (ödeşme) yazdık. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa bu, kendi günahlarına kefâret olur. Ayrıca kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir" âyetini açıklarken kendisine:

“Bu özel olarak Yahudilere mi inmiştir?" diye sorulduğunda:

“Bu, onlara ve bütün insanlara inmiştir" karşılığını verdi.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:

“Biz onlara, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı kısas (ödeşme) yazdık. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa bu, kendi günahlarına kefâret olur. Ayrıca kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir'" âyetini açıklarken:

“Bu, onlara Tevrat'ta yazılmıştır. Duyduğunuz gibi Ehl-i Kitâb, Allah'ın Kitab'ını atıp hadlerini uygulamayarak Allah'ın peygamberlerini öldürdükleri zaman yazılmıştır" dedi.

Abdurrezzâk'in Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim bir köleyi öldürürse biz de onu öldürürüz. Kim bir kölenin burnunu keserse biz de onun burnunu keseriz" buyurdu. Bu konuda Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) müracaat ettiklerinde:

“Allah cana karşı can diye hüküm kıldı" buyurdu.

Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Şihâb der ki:

“Biz onlara, cana can... yazdık..." âyeti indiği zaman kadını öldüren erkeğin öldürülebileceği hükmü, bilerek yaralamaya karşı da kısas hükmü sabit oldu."

Beyhakî'nin bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb:

“Erkek öldürdüğü kadına karşılık öldürülür. Zira Yüce Allah:

“Biz onlara, cana can... yazdık..."buyurmaktadır" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı kısas (ödeşme) yazdık. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa..." âyetini açıklarken:

“Cana karşı can öldürülür ve göze karşı göz çıkarılır. Buruna karşı burun kesilir ve dişe karşı diş sökülür. Yaralara karşı da kısas yapılır. Kim kısas hakkını bağışlarsa bu davalı için kefâret, bağışlayan kişi için de sevap olur" dedi.

Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Hâkim ve İbn Merdûye'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti: (.....) şeklinde (.....) ibaresini fetha, (.....) ibaresini ise ötre ile okudu ve âyeti olduğu gibi tamamladı.

İbn Sa'd, Ahmed, Buhârî, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin, Enes'ten bildirdiğine göre Rubeyyi', bir cariyenin dişini kırmıştı. Davalaşmak için Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gittiklerinde:

“Kısas uygulanacak" buyurdu. Bunun üzerine kardeşi Enes:

“Yâ Resûlallah! Filan kişinin dişi mi kırılacak?" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Enes! Allah'ın Kitâb'ında kısas vardır" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh) der ki:

“Yaralamaya karşı kısas uygulanır. Liderin dövme ve hapsetme yetkisi yoktur. Çünkü yaralamanın cezası kısastır. Zira Yüce Allah bunu unutmuş değildir. Eğer dileseydi hapsetmeyi ve dövmeyi emrederdi" dedi.

Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş- Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre Abdullah b. Amr:

“...Kim kısas hakkını bağışlarsa bu, kendi günahlarına kefâret olur..." âyetini açıklarken:

“Bağışlamış olduğu hak miktarınca günah üzerinden düşer" dedi.

İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Kim kısas hakkını bağışlarsa bu, kendi günahlarına kefâret olur..." âyetini açıklarken:

“Burada yaralanan kişinin günahlarına kefaret olacağı kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah:

“...Bu kendi günahlarına kefaret olur..." âyetini açıklarken:

“Burada yaralanan kişi kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Şa'bî:

“...Bu kendi günahlarına kefaret olur..." âyetini açıklarken:

“Burada bağışta bulunan kişi kastedilmektedir" dedi.

İbn Merdûye'nin, Ensâr'dan bir kişiden bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“...Kim kısas hakkını bağışlarsa bu, kendi günahlarına kefâret olur..." âyetini açıklarken:

“Burada dişi kırılan, eli veya herhangi bir uzvu kesilen veya yaralanan kişi, hakkını bağışlarsa, bağışta bulunduğu kadar günahları affedilir. Eğer hakkı diyetin dörtte biri ise günahlarının dörtte biri, üçte biri ise günahlarının üçte biri, eğer tam diyetse bu şekilde bütün günahları affedilir" buyurdu.

Deylemî'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“...Kim kısas hakkını bağışlarsa bu, kendi günahlarına kefâret olur..." âyetini açıklarken:

“Dişi kırılan veya herhangi bir yerinden yaralanan kişi, hakkını bağışlarsa bağışlamış olduğu hak miktarınea günahı affedilir. Eğer hakkı diyetin yarısı ise günahlarının yarısı, dörtte biri ise günahlarının dörtte biri, üçte biri ise günahlarının üçte biri, eğer tam diyetse bütün günahları affedilir" buyurdu.

Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr ve İbn Merdûye, Adiy b. Sâbit'ten bildiriyor: Muâviye zamanında adamın biri bir kişinin dişini kırmıştı. Bu kişiye diyet verildi; ama kabul etmedi ve "İlla ki, kısas isterim" dedi. İki diyet verildi, yine kabul etmedi. Üç diyet verildiğinde, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bir kişi şöyle dedi:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim bir öldürülme veya daha aşağı bir şeyden dolayı kısastan vazgeçip hakkını bağışlarsa, bu bağışlama o kişinin doğduğu günden öleceği güne kadar olan bütün günahlarına kefâret olur" buyurdu.

Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce ve İbn Cerîr, Ebu's-Sefer'in şöyle dediğini bildirir: Kureyş'Ii biri, Ensâr'dan bir kişinin dişini kırmıştı. Muâviye Kureyş'liye yardım etmek isteyerek ona:

“Biz onu razı ederiz" dedi. Fakat bu kişi ısrarla kısas isteyince, Muâviye:

“Arkadaşınla davanı istediğin gibi sen hallet" dedi. Ebu'd-Derdâ da orada bulunmaktaydı ki, bu olay üzerine şöyle dedi:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Bir müslümanın vücuduna bir zarar verilecek olur da, bu kişi zarar vereni affederse, Yüce Allah mutlaka onun derecesini yükseltir ve bu bağışlamayla onun günahlarını affeder» buyurduğunu işittim" dedi. Bunun üzerine davacı:

“Ben de onu bağışladım" dedi.

Ahmed ve Nesâî'nin, Ubâde b. es-Sâmit'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :

“Her kim vücudundan yaralanır da, yaralayanı bağışlarsa, mutlaka Yüce Allah bağışta bulunduğu kadar günahlarını affeder" buyurmuştur.

Ahmed'in bildirdiğine göre sahabeden bir kişi:

“Kim vücudunda bir zarara uğratılır ve bunu Allah'a havale ederse, bu kendi günahları için kefâret olur" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Yûnus b. Ebî İshâk der ki: Mücâhid, Ebû İshâk'a:

“...Kim kısas hakkını bağışlarsa bu, kendi günahlarına kefâret olur..." âyetinin açıklamasını sorunca, Ebû İshâk:

“Burada affeden kişi kastedilmektedir" dedi. Mücâhid:

“Hayır, burada yaralayan kişi yani günah sahibi kastedilmektedir" dedi.

Firyâbî, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Kim kısas hakkını bağışlarsa bu, kendi günahlarına kefâret olur..." âyetini açıklarken:

“Burada yaralayan kişiye kefâret olduğu kastedilmektedir. Affedenin sevabı ise Allah'a aittir" dedi.

İbn Ebî Şeybe'in bildirdiğine göre Mücâhid ve İbrâhim(-i Nehaî):

“...Kim kısas hakkını bağışlarsa bu, kendi günahlarına kefâret olur..." âyetini açıklarken:

“Burada yaralayan kişiye kefâret olduğu kastedilmektedir. Yaralananın sevabı ise Allah'a aittir" dedi.

İbn Ebî Şeybe'in bildirdiğine göre Câbir b. Zeyd:

“...Bu kendi günahlarına kefâret olur..." (.....) âyetini açıklarken:

“Burada yaralayan kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Kim kısas hakkını bağışlarsa bu, kendi günahlarına kefâret olur..." âyetini açıklarken:

“Burada affedilen kişinin günahlarına kefâret olduğu kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Kim kısas hakkını bağışlarsa bu, kendi günahlarına kefâret olur...'" âyetini açıklarken:

“Kim yaralanıp ta yaralayan kişiyi affederse, artık yaralayan kişiye bir günah yoktur. Yaralanan kişinin onu affetmesi sebebi ile ona kısas uygulanmaz, diyet ödetilmez ve hiçbir şekilde rahatsız edilmez. Bu bağışlama yaralayan kişinin işlemiş olduğu bu suça bir kefarettir" dedi.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem bu âyeti açıklarken:

“Kişi affederse veya kısası uygularsa veya diyeti kabul ederse bu, suçu işleyen kişi için kefâret olur" dedi.

Hâtib'in, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kanlısını affeden kişinin sevabı ancak Cennettir" buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:47

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

"O peygamberlerin izleri özere Meryem oğlu İsa'yı, önündeki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gönderdik. Ona, içerisinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayan, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için doğru yola iletici ve bir öğüt olarak İncil'i verdik. İncil ehli Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsin. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, fasıkların ta kendileridir."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mukâtil: (.....) âyetini açıklarken:

“O peygamberlerin izleri üzere Meryem oğlu İsa'yı gönderdik mânâsındadır" dedi.

Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a:

“Bana Yüce Allah'ın: (.....) âyetini açıkla" deyince:

“(İsa b. Meryem'i) Peygamberlerin izleri üzere gönderdik" (anlamındadır) dedi. Nâfi b. el- Ezrak:

“Araplar bunu biliyor mu?" deyince:

“Evet biliyor, Adiy b. Zeyd'in:

"Onların kervanı bizim kervanın peşinden gelince

Ve kabile gece karanlığı yarılıp yükünü yükleyince..." dediğini İşitmedin mi?" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:

“İncil ehli Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsin. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, fasıkların ta kendileridir" âyetini açıklarken:

“Burada İncil ehlinin yalancıları kastedilmektedir. Kur'ân'da geçen fasık kelimelerinin çoğu yalancı mânâsındadır" dedi. Sonra:

“...Eğer fasıkın biri size bir haber getirirsen onun doğruluğunu araştırın..." âyetini okuyup:

“Burada da fasık kelimesi yalancı mânâsındadır" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

"Kur'ân'ı, önce gelen kitapları tasdik ederek ve ona şahid olarak gerçekle sana indirdik. Allah'ın indirdiği ile aralarında hükmet; gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre, onların heveslerine uyma! Her bîriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık; eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı, fakat bu, verdikleri sîzi denemesi içindir; o halde iyiliklere koşuşun, hepinizin dönüşü Allah'adır. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri sîze bildirir."

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Yüce Allah, size sizden önceki Ehl-i Kitâb'ın kötü amellerini, Allah'ın hükümlerinden başka hükümlerle hükmettiklerini, peygamberlerine, müminlere açık ve ikna edici nasihat verdiğini bildirdiği zaman, idareci olup da hüküm verecek kişiler bilsin ki, kul ile Allah arasında iyi şeyi verdirecek veya kötü şeyi def edecek itaat ve iyi amelden başka bir şey yoktur. Allah, Peygamberine ve müminlere Ehl-i Kitâb'ın yaptıklarını gösterip onları uyararak:

“Kur'ân'ı, önce gelen kitapları tasdik ederek ve ona şahid olarak gerçekle sana indirdik...'" buyurmuştur. Yani daha önceki kitapları tasdik edici olarak Kur'ân'ı gönderdik, dernektir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kur'ân'ı, önce gelen kitapları tasdik ederek ve ona şahid olarak gerçekle sana indirdik..." âyetini açıklarken:

“Kur'ân, Tevrat ve İncil'in hak kitaplar olduğuna şahittir. Kur'ân kendinden önce gelen kitaplara hem güvence, hem de hükmedendir" dedi.

Firyâbî, Saîd b. Mansür, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Esmâ' ve's-Sıfât'ta bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini açıklarken:

“Kur'ân onlara bir güvencedir" demiştir.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini açıklarken:

“Kur'ân kendisinden önceki bütün kitaplar için bir güvencedir" demiştir.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atiyye: (.....) ifadesini açıklarken:

“Kur'ân, Tevrat ve İncil için bir güvencedir. Kur'ân, hem Tevrat'a, hem İncil'e hükmeder. Ancak Tevrat ve İncil, Kur'ân'a hükmetmezler" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini açıklarken:

“Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün kitaplar için bir güvencedir" dedi.

Âdem b. Ebî İyâs, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) ifadesini açıklarken:

"Kur'ân Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) emanet edilmiştir. Muheymin ifadesi ise, Kur'ân'ın kendisinden önceki kitaplara (hak kitaplardır diye) şahit olmasıdır" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini açıklarken:

“Kur'ân kendisinden önceki bütün kitaplara (hak kitaplardır diye) şahittir" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Revk: (.....) ifadesini açıklarken:

“Kur'ân, Allah'ın bütün yaratıklarının amellerine şahittir" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah'ın indirdiği ile aralarında hükmet..." âyetini açıklarken:

“Burada Allah'ın hadleri (şeri cezalar) kastedilmektedir" dedi.

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, Firyâbî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:

“Burada yol ve sünnet kastedilmektedir" dedi.

Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a:

“Bana: (.....) âyetini açıkla" deyince:

“Şir'a din, minhâc ise yol mânâsındadır" dedi. Nâfi b. el-Ezrak:

“Araplar bunu biliyor mu?" deyince:

“Evet biliyor, Ebû Sûfyan b. el-Hâris b. Abdilmuttalib'in:

"Güvenilir kişi sıdk ve hidayetle seslendi,

Böylece islam'a hem din, hem yol gösterdi" dediğini işitmedin mi?" karşılığını verdi. Burada da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kastedilmektedir.

Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık..." âyetini açıklarken:

“Burada tek olan din ve muhtelif olan şeriatlar kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Burada yol ve sünnet kastedilmektedir. Sünnetler muhteliftir. Çünkü Tevrat'ın şeriatı başka, İncil'in şeriatı başkadır. Kur'ân'ın şeriatı da daha başkadır. Yüce Allah kullarını masiyet ve itaatta sınamak için şeriatlarında dilediğini helal, dilediğini de haram kılmıştır. Ancak peygamberlerin getirmiş olduğu tevhid ve ihlâs dini tektir ve Allah ondan başka hiç bir dini kabul etmez."

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Abdullah b. Kesîr:

“...Fakat bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir..." âyetini açıklarken:

“Burada size verilen kitaplar kastedilmektedir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

"Aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur'ân'ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır."

İbn İshâk, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Delâil'de, İbn Abbâs'tan bildiriyor. Ka'b b. Esed, Abdullah b. Sûriye ve Şa's b. Kays:

“Haydi Muhammed'e gidelim. Belki onu dini hususunda fitneye düşürürüz" dediler. Sonra Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gidip:

“Ey Muhammed! Bizim Yahudilerin bilginleri, ileri gelenleri ve efendileri olduğumuzu biliyorsun. Eğer biz sana tabi olursak, Yahudiler muhalefet etmeden bize uyarlar. Şu anda bizimle kavmimiz arasında bir husumet vardır. Seni hakem tayin edelim ve yanında davalaşalım. Sen de bizim lehimize hüküm ver. O zaman biz de sana iman eder ve seni tasdik ederiz" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu kabul etmedi ve Yüce Allah:

“Aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur'ân'ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır. Onlar hâlâ Cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah'ınkinden daha güzeldir?" âyetlerini indirdi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“Aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet..." âyetini açıklarken:

“Yüce Allah daha önce Yahudilere hüküm verip vermemekte Peygamberini muhayyer bırakmıştı. Ancak bu âyetle aralarında hüküm vermesini emretti ve bu âyet önceki âyeti neshetti" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Bu sûreden:

“...Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir..." âyeti neshedildi. Daha önce Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hüküm verip vermemede muhayyer idi. Ancak:

“Aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet...'" âyetiyie Allah, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur'ân'daki hükümlerle hüküm kılmasını emretti.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine Mücâhid:

“Aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet..." âyetini açıklarken:

“Bu âyet:

“...İster aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir..." âyetini neshetti" dedi.

Abdurrezzâk, Musannef te bildirdiğine göre Mesrûk, Ehl-i Kitâb'ı Allah adına yemin ettirdi ve Yüce Allah:

“Aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet..."' âyetini indirdi" derdi.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

"Ey Mü’minler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez."

İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Beyhakî, Delâil'de ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Ubâde b. el- Velîd b. Ubâde b. es-Sâmit der ki: Kaynuka oğulları, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile savaştığı zaman, Abdullah b. Ubey İbn Selûl onların başı olmuştu. Ubâde b. es-Sâmit Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip, Allah ve Resûlü'nü dost kabul ederek Yahudilerden biri olmuştu. Ubâde, Afv b. el-Hazrec kabilesinden idi. Onun da, Abdullah b. Ubey gibi Yahudilerden dostları vardı. Ama onların hepsini terkedip Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) dost edinerek:

“Ben Allah'ı, Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) ve müminleri dost ediniyorum. O kâfirlerden olan dostlarımı bırakıp Allah ve Resûlünü dost ediniyorum" dedi. "Ey Mü’minler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.", "...Şüphesiz Allah taraftarları galiplerin ta kendileridir'" âyetleri, Ubâde b. es-Sâmit ve Abdullah b. Ubey hakkında nâzil olmuştur.

İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Abdullah b. Ubey İbn Selûl Müslüman olduktan sonra:

“Benim, Kureyza ve Nadîr oğullarından dostlarım vardır. Ben bir şeylerin ters gitmesinden korkuyorum" dedi ve tekrar kâfir oldu. Ubâde b. es-Sâmit te:

“Ben Kurayza ve Nadîr oğullarından dostlarımı bırakıp, Allah'ı, Resulünü ve iman edenleri dost ediniyorum" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ey Mü’minler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez. İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, «Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz» diyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar" âyetlerini indirdi. Burada Abdullah b. Ubey kastedilmektedir. "Sizin dostunuz ancak Allah'tır, Resulüdür ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekâtı veren mü'minlerdir" âyetinde de Ubâde b. es-Sâmit ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı kastedilmektedir. Yüce Allah: 'Eğer Allah'a, Peygamber'e ve ona indirilene (Kur'ân'a) inanıyor olsalardı, onları (müşrikleri) dost edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fasık kimselerdir" buyurmaktadır.

İbn Merdûye'nin, Ubâde b. el-Velîd vasıtasıyla babasından, onun da dedesinden bildirdiğine göre Ubâde b. es-Sâmit der ki:

“Bu âyet, ben Yahudi dostlarımı bırakıp Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) dost edindiğim zaman hakkımda inmiştir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Müslümanların onlara karşı galip gelmeleri için yardımcı oldum.

İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Atiyye b. Sa'd der ki: Ubâde b. es-Sâmit, Hâris b. el-Hazrec oğullarından Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Yâ Resûlallah! Benim Yahudilerden çok sayıda dostlarım vardır. Ben o dostlarımı terk edip Allah ve Resûlünü dost ediniyorum" dedi. Abdullah b. Ubey ise:

“Ben bir şeylerin ters gitmesinden korkan biriyim. Bu sebeple dostlarımı bırakmıyorum" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisine:

“Ey Ebu'l-Habbâb! Ubâde b. es-Sâmit'e karşı kendisiyle cimri davrandığın Yahudilerin dostluğu onun değil de senin olsun" buyurdu. Abdullah b. Ubey de:

“Tamam kabul ettim" deyince, Yüce Allah:

“Ey Mü’minler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez, işte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, «Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz» diyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar"' âyetlerini indirdi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Zührî der kî: Bedir ahalisi hezimete uğradığı zaman Müslümanlar, Yahudilerden olan dostlarına:

“Allah size Bedir'de olduğu gibi bir musibet vermeden önce iman edin" dediler. Mâlik b. Sayf:

“Savaşmayı bilmeyen Kureyş'lileri yenmeniz sizi aldatmaktadır. Biz size karşı birleşecek olursak bizimle savaşmanız mümkün değildir" dediler. Ubâde:

“Yâ Resûlallah! Benim Yahudi dostlarım güçlü kişilerdir. Onların silahları ve çevreleri çoktur. Ben onların dostluğunu bıraktığımı Allah'a ve Resûlüne bildiriyorum. Benim Allah'tan ve Resulünden başka bir dostum yoktur" dedi. Abdullah b. Ubey ise:

“Ben Yahudi dostlarımı bırakmıyorum. Ben onlar için vazgeçilmez biriyim" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Ebu'l-Habbâb! Ubâde b. es-Sâmit'e karşı layık görmediğin Yahudilerin dostluğu onun değil sadece senin olsun" buyurdu. Abdullah b. Ubey de:

“Tamam kabul ettim" deyince, Yüce Allah:

“Ey Mü’minler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez. Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir.'" âyetlerini indirdi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî der ki: ühud savaşı, bir gruba ağır gelmiş ve bu grup kâfirlerin kendilerine galip gelmesinden korkmuştu. Bir kişi arkadaşına:

“Ben Yahudilerden filan kişiye gidip ondan eman alacağım ve Yahudi olacağım. Yahudilerin bize üstün gelmesinden korkuyorum" dedi. Diğer bir kişi:

“Ben de Şam topraklarında bulunan filan Hıristiyanın yanına gideceğim ve ondan eman alıp Hıristiyan olacağım" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ey Mü’minler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez"' âyetini indirdi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime:

“Ey Mü’minler! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu âyet Ebû Süfyan'a, Kureyş'lilerle beraber Müslümanların kalelerine girelim diye mektup yazarak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile aralarındaki anlaşmayı bozan Kurayza oğulları hakkında inmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Lübâbe b. Abdilmünzir'i, onlara kalelerinden inmelerini söylemesi için göndermişti. Onlar da bunu kabul edince Ebû Lübâbe b. Abdilmünzir boğazına işaret ederek kesilmek, kesilmek diye işaret etti. Talha ve Zübeyr Hıristiyanlarla ve Şam ahalisiyle mektuplaşırlardı. Bana söylendiğine göre Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bazı kişiler bir ihtiyaç ve fukaralık durumuna düşüp te onlara muhtaç olma korkusuyla Kureyza ve Nadîr oğulları Yahudileriyle mektuplaşırlardı. İleride kendilerinden bir menfaat sağlayıp onlara sığınabilmek için Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara haberler verirlerdi. Sonra bundan yasaklandılar.

İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle dedi:

“Tağlib oğullarının kestiklerinden yiyin ve kadınlarıyla evlenin. Zira Yüce Allah:

“Ey Mü’minler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır..." buyurmaktadır. Yani Tağlib oğulları onlardan (Hıristiyanlardan) olmasa bile onlarla dost olmaları onlardan olmaları için yeterlidir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Ey Mü’minler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez" âyetini açıklarken:

“Burada Ehl-i Kitâb'ın kestikleri kastedilmektedir. Kim bir kavmin dinine girerse onlardan olur" dedi.

İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da, İyâd'dan bildiriyor: Hazret-i Ömer, Ebû Mûsa el-Eş'arî'ye gelir ve giderleri bir deriye yazıp kendisine vermesini istedi. Ebû Mûsa el-Eş'arî'nin Hıristiyan bir katibi vardı. Ömer katibi gördüğünde onu beğenmiş ve:

“Bu muhafaza edici biridir. Sen bize Şam'dan gelen bir mektubu Mescid'de okur musun?" deyince, Ebû Mûsa el-Eş'arî:

“Hayır, onun buna gücü yetmez" dedi. Ömer:

“O cünüp müdür?" diye sorunca da:

“Hayır, o Hıristiyandır" karşılığını verdi. Bunun üzerine Ömer beni azarlayıp baldırıma vurarak:

“Onu dışarı çıkarın!" dedi ve:

“"Ey Mü’minler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez" âyetini okudu.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Huzeyfe:

“Sizlerden biriniz bilmeden Yahudi veya Hıristiyan olmaktan sakınsın" dedi ve:

“...Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır..." âyetini okudu.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

"İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, «Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz» diyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atiyye:

“İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, «Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz» diyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün...'" âyetini açıklarken:

“Burada Abdullah b. Ubey gibilerinin (Yahudi ve Hıristiyanların) dostluklarına koşmaları kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, «Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz» diyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar" âyetini açıklarken:

“Burada Yahudiler ile iş yapan, onlara iyi haberler veren ve çocuklarını onlara emzirten münafıklar kastedilmektedir. Onlar:

“Biz bir şeylerin ters gitmesinden ve Yahudilerin bize galip gelmesinden korkuyoruz" diyordu. Ancak Yüce Allah Müslümanlara genel olarak bir fetih getirdiği zaman veya münafıklara has bir emir indirdiği zaman münafıklar içlerinde gizlemiş olduklarından dolayı pişmanlık duyarlar" dedi.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:

“İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, «Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz» diyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar"' âyetini açıklarken:

“Burada münafıkların kalplerinde şüphe olduğu ve müşriklerin kendilerine galip gelmelerinden korkmaları kastedilmektedir. Allah katından gelecek fetihten kasıt Mekke'nin fethi, emirden ise cizye kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:

“İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanları... görürsün. Ama Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar" âyetini açıklarken:

“Burada müminleri bırakıp Yahudileri seven, onlarla samimi olan münafıklar kastedilmektedir. Fetih ifadesiyle de Allah'ın hükmü kastedilmektedir" dedi.

İbn Sa'd, Saîd b. Mansûr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Amr, İbnü'z- Zübeyr'in bu âyeti: (.....) şeklinde okuduğunu söyledi.

Saîd b. Mansûr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Amr, İbnü'z-Zübeyr'in bu âyeti:

“.."şeklinde okuduğunu söyleyip:

“Bu şekilde âyeti mi okudu, yoksa tefsir mi etti bilmiyorum" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

Münâfıkların hâli açığa çıkınca mü'minler birbirlerine şöyle diyeceklerdir:

“ Sizinle beraber olduklarına, kuvvetli yeminleriyle, Allah’a yemin edenler şunlar mı? onların bütün yapatıkları boşa çıktı da âhirette hüsran (perişanlık) içinde kaldılar.”

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

"Ey îman edenleri Sîzden kim dînînden dönerse, (bîlîn kî) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Onlar mü'mînlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfü geniş olandır, hakkıyla bilendir."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin, İbn Asâkir'den bildirdiğine göre Katâde der ki: Yüce Allah bazı kişilerin dinlerinden döneceğini biliyordu ki bu âyeti indirmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiği zaman üç mescid dışında Arapların geneli İslam'dan çıktı. Bunlar, Medine, Mekke ve Abdü'l-Kays'tan Cuvâse ahalisidir. Dinlerinden çıkanlar:

“Biz namaz kılarız, ama zekat vermeyiz. Vallahi! Mallarımız gaspedilemez" diyordu. Bu konuda kendilerini affetmesi için Ebû Bekr ile konuşuldu. Müslümanlar Ebû Bekr'e:

“Eğer onlara zekatın ne olduğunu öğretirlerse onu öderler" dedi. Bunun üzerine Ebû Bekr:

“Vallahi! Allah'ın birleştirmiş olduğu şeylerin arasını açacak değilim. Onlar Allah'ın ve Resûlünün farz kıldığı zekata bir örgü bile vermeyecek olsalar onu alıncaya kadar onlarla savaşırım" dedi. Yüce Allah, Ebû Bekr ile beraber bir kaç Müslüman grubunu gönderdi. Onlarla zekatı kabul edene kadar savaştılar. Biz:

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfü geniş olandır, hakkıyla bilendir" âyetinin Ebû Bekr ve arkadaşları hakkında nâzil olduğunu konuşurduk.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“...Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler..." âyetini açıklarken:

“Burada Ebû Bekr ve ashâbı kastedilmektedir. Araplardan bazıları İslam'dan çıkınca, Ebû Bekr ve ashâbı onlar tekrar İslam'a dönene kadar onlarla mücadele ettiler" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Hayseme el-Atrabiusî, Fedâilu's-Sahâbe'de ve Beyhakî'nin, Delâil'de bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler...'" âyetini açıklarken:

“Burada Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatından sonra İslam'dan çıkan Araplar ile savaşan Ebû Bekr ve ashâbı kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Şureyh b. Ubeyd der ki:

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler..." âyeti indiği zaman, Ömer:

“Yâ Resûlallah! Onlar ben ve kavmim midir?" diye sorunca, Ebû Mûsa el-Eş'arî'ye işaret ederek:

“Hayır, bu ve kavmidir" karşılığını verdi.

İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Müsned'de, Abd b. Humeyd, Hakîm et-Tirmizî, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Hâkim ve Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre İyâd el-Eş'arî:

“...Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler..." âyeti indiği zaman, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Mûsa el-Eş'arî'ye işaret ederek:

“Onlar (sevilecek topluluk) bunun kavmidir" buyurdu.

Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Hâkim, Beyhakî ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Ebû Mûsa el-Eş'arî der ki:

“...Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler..." âyeti Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında okunduğu zaman:

“Ey Ebû Mûsa! Onlar senin Yemenli kavmindendir" buyurdu.

İbn Ebî Hâtim, Hâkim, el-Kunâ'da, Taberânî, M. el-Evsat'ta ve hasen senetle İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“... Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler..." âyeti sorulduğunda:

“O kavimler, Yemen, Kinde, Sekûn ve Tucîb kabilelerindendir" buyurdu.

Buhârî, Tarih'te, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“... Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler..." âyetini açıklarken:

“Bunlar Yemen, Kinde ve Sekun kabilelerindendir" dedi.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“... Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki..." âyetini açıklarken:

“Burada Kâdisiyye ahalisi kastedilmektedir" dedi.

Buhârî'nin, Târih'te bildirdiğine göre Kâsım b. Muhaymire der ki:

“İbn Ömer'in yanına gittiğimde Bana merhaba dedikten sonra:

“...Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler..." âyetini okudu. Sonra omuzuma vurup üç defa:

“Allah'a yemin ederim ki, bunlar sizden olan Yemen ahalisidir" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“... Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki..." âyetini açıklarken:

“Burada Sebe' kavmi kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler..." âyetini açıklarken:

“Burada İslam dininden çıkanların yerine Yüce Allah'ın kendilerinden daha hayırlılarını getireceğini vaadettiği kastedilmektedir" dedi. (.....) ifadesi hakkında ise:

“Onların müminlere karşı merhametli olmaları kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali:

“...Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar..." âyetini açıklarken:

“Onlar dinlerinden olanlara karşı alçak gönüllü, dinlerinde kendilerine muhalefet edenlere karşı ise sert ve güçlüdürler" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:

“...Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar..." âyetini açıklarken:

“Kendi aralarında yumuşak kafirlere karşı serttirler" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar..." âyetini açıklarken:

“Kafirlere karşı serttirler mânâsındadır" dedi. "...Allah yolunda cihad ederler..." âyeti hakkında ise:

“Allah yoluna savaşa koşarlar" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk der ki:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiği zaman Araplardan bazı fırkalar İslam dininden çıkmıştı. Yüce Allah onlara Ebû Bekr'i ve yardımcılarını gönderdi. Onlar tekrar İslama girene kadar kendileriyle savaştılar. Bu âyetin tefsiri bu şekildedir."

İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Taberânî ve Beyhakî'nin, Şuab'da bildirdiğine göre Ebû Zer der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana şu yedi şeyi emretti. Miskinleri sevip onlara yakın olmayı, benden üstün olanlara bakmayıp benden altta olanlara bakmayı, akrabalar sırt çevirse bile onlarla akrabalık bağını kesmemeyi, Arş'ın altındaki hazinesinden olan "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (=Güç ve kuvvet ancak Allah sayesindedir)" demeyi çoğaltmayı, gerçek acı da olsa söylemeyi, Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamayı ve insanlardan bir şey istememeyi.

Ahmed'in, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bilmiş olunuz ki! Sizden biriniz insanlardan korkarak görmüş olduğu veya şahid olmuş olduğu hak bir şeyi söylemekten çekinmesin. Zira hakkı söyleyip Yüce Allah'ı hatırlatmak ne eceli yaklaştırır, ne de rızkı keser" buyurmuştur.

Ahmed ve İbn Mâce'nin, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kimse kendi nefsini küçümsemesin. Eğer kişi bir şey görür de Allah için o şeyi söylemesi gerekir de söylemezse, kıyamet gününde kendisine: «Filan ve filan şeyi söylemekten seni alıkoyan neydi?» diye sorulur. Bu kişi de: «İnsanlardan korkmam beni söylemekten alıkoydu» cevabını verir. Bunun üzerine kendisine: «Önce benden korkman gerekirdi» denilir" buyurdu.

İbn Asâkir'in Târih'te bildirdiğine göre Sehl b. Sa'd es-Sâidî der ki: Ben, Ebû Zer, Ubâde b. es-Sâmit, Ebû Saîd el-Hudrî, Muhammed b. Mesleme ve bir kişi daha, Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza dair Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) biat etmiştik. Ancak altıncı kişi biat ettikten sonra bu biatini bozdu.

Buhârî'nin, Târîh'te, Zührî vasıtasıyla bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb:

“Eğer insanların işlerinden birinin sorumluluğunu üstüne alırsan bu konuda Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasını önemseme" dedi.

İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre Ebû Zer:

“İnsanlara iyiliği emredip kötülükten nehyederek hakkı söylemem, etrafımda hiçbir dost bırakmadı" dedi.

İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Nesâî ve İbn Mâce'nin bildirdiğine göre Ubâde b. es-Sâmit: Biz, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem), iyi günde kötü günde, darlıkta ve bollukta, bir başkası yerimize tercih edilse bile verilen emirleri dinleyip yerine getireceğimize, işi ehline teslim edip onlarla bu konuda çekişmeyeceğimize ve nerede olursak olalım hiç kimsenin kınamasından korkmadan hakkı ifa edeceğimize dair biat ettik" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

"Sizin dostunuz önce Allah, sonra peygamberi, sonra namaza devam eden ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek zekat veren mü'minlerdir."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atiyye b. Sa'd:

“Sizin dostunuz önce Allah, sonra peygamberi... dir" âyeti Ubâde b. es-Sâmit hakkında inmiştir" dedi.

Hatîb, el-Muttefik ve'l-Mufterik'te bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Hazret-i Ali rükuda iken yüzüğünü tasadduk etti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dilenciye:

“Sana bu yüzüğü kim verdi?" diye sorunca, dilenci:

“Şu rükûdaki adam verdi" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Sizin dostunuz önce Allah, sonra peygamberi, sonra namaza devam eden ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek zekat veren mü'minlerdir" âyetini indirdi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Sizin dostunuz önce Allah, sonra peygamberi, sonra namaza devam eden ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek zekat veren mü'minlerdir'" âyetini açıklarken:

“Bu âyet Ali b. Ebî Tâlib hakkında inmiştir" dedi.

Meçhul bir isnâdla Taberânî, M. el-Evsat'ta ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ammâr b. Yâsir der ki: Hazret-i Ali nafile namazında rükûda iken bir dilenci gelip yanında durdu. Ali yüzüğünü çıkarıp dilenciye verdi. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip bu durumu kendisine anlattı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sizin dostunuz önce Allah, sonra peygamberi, sonra namaza devam eden ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek zekat veren mü'minlerdir" âyeti nâzil oldu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti ashâbına okuyup:

“Ben kimin velisi isem Ali de onun velisidir. Allahım! Ona yardım edene yardım, düşmanlık edene de düşmanlık et" buyurdu.

Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib der ki:

Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sizin dostunuz önce Allah, sonra peygamberi, sonra namaza devam eden ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek zekat veren mü'minlerdir" âyeti evinde iken nâzil oldu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) evinden çıkıp Mescid'e girdi. Müslümanlar namaz kılıyor, kimisi rükûda, kimisi secdede, kimisi de kıyamdaydı. Mescid'de bir de dilenci bulunmaktaydı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey dilenci! Kimse sana bir şey verdi mi?" diye sordu. Dilenci Ali b. Ebî Tâlib'i işaret ederek:

“Hayır, bana yüzüğünü veren şu rükûdaki kişi dışında kimse bir şey vermedi" dedi.

İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Seleme b. Kuheyl: Hazret-i Ali rükûda iken yüzüğünü tasadduk etti. Bunun üzerine "Sizin dostunuz önce Allah, sonra peygamberi, sonra namaza devam eden ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek zekat veren mü'minlerdir'" âyeti nâzil oldu" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Sizin dostunuz önce Allah, sonra peygamberi, sonra namaza devam eden ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek zekat veren mü'minlerdir" âyetini açıklarken:

“Rükûda iken tasadduk eden Ali b. Ebî Tâlib hakkında inmiştir" dedi.

İbn Cerîr, Süddî'den ve Utbe b. Ebî Hakîm'den bunun aynısını bildirir.

İbn Merdûye'nin, Kelbî vasıtasıyla, Ebî Sâlih'ten bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Abdullah b. Selâm ve Ehl-i Kitâb'dan bir grup öğle vakti Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip:

“Yâ Resûlallah! Evlerimiz uzakta. Bu Mescid'dekiler dışında bizimle beraber oturup konuşacak kimse bulamıyoruz. Kavmimiz bizim Allah'a ve Resûlüne inanıp dinimizi terk ettiğimizi görünce açıkça bize düşman oldular. Bizimle beraber oturmamaya ve bizimle yemek yememeye yemin ettiler. Bu da bize ağır gelmektedir" dediler. Onlar bu konuda Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) şikayette bulunurken "Sizin dostunuz önce Allah, sonra peygamberi, sonra namaza devam eden ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek zekat veren mü'minlerdir" âyeti nâzil oldu. Sonra öğle namazı için ezan okundu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mescid'e gittiğinde fakir birinin dilendiğini gördü. Ashâbın kimisi rükûda, kimisi secdede, kimisi kıyamda, kimisi de oturmuştu. Fakir kişide dilenmekteydi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mescid'e girdiğinde ona:

“Kimse sana bir şey verdi mi?" diye sordu. Adam:

“Evet, verdi" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim verdi?" diye sorunca da:

“Şu adam verdi" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hangi durumda iken verdi?" deyince:

“Rükûda iken verdi" dedi. Gösterdiği kişi de Ali b. Ebî Tâlib'di. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tekbir getirerek:

“Kim Allah'ı, O'nun peygamberini ve inananları dost edinirse, bilsin ki şüphesiz Allah taraftarları galiplerin ta kendileridir'" âyetini okudu.

Taberânî, İbn Merdûye ve Ebû Nuaym'ın, Ma'rife'de bildirdiğine göre Râfi' der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) uykuda iken veya kendisine vahiy iniyorken yanına girdim. Evin bir tarafında bir yılan vardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) uyanır düşüncesiyle yılana dokunmak istemedim. Belki Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) vahiy geliyor diye uyandırmaktan korkmuştum. Bunun üzerine yılanla Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arasına uzandım. Eğer yılandan bir kötülük gelecekse ona değil bana gelsin dedim. Bir saat (süre) bu şekilde kaldım. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sizin dostunuz önce Allah, sonra peygamberi, sonra namaza devam eden ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek zekat veren mü'minlerdir" âyetini okuyarak uyandı ve:

“Ali'ye nimetini tamamlayan Allah'a hamd olsun. Yine Allah'ın, Ali'ye vermiş olduğu lutfundan dolayı Ali'ye ne mutlu" dedi.

İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Ali b. Ebî Tâlib namaza kalkmıştı. Kendisi rükûda iken bir dilenci geldi ve o dilenciye rükûda iken yüzüğünü verdi. Bunun üzerine:

“Sizin dostunuz önce Allah, sonra peygamberi, sonra namaza devam eden ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek zekat veren mü'minlerdir" âyeti nâzil oldu."

İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Sizin dostunuz önce Allah, sonra peygamberi, sonra namaza devam eden ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek zekat veren mü'minlerdir" âyetini açıklarken:

“Bu âyet, Ali b. Ebî Tâlib başta olmak üzere iman edenler hakkında inmiştir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Sizin dostunuz önce Allah, sonra peygamberi, sonra namaza devam eden ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek zekat veren mü'minlerdir'" âyetini açıklarken:

“Müslüman olanlar Allah'ı, Resûlünü ve müminleri dost edindi mânâsındadır" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Câfer'e bu âyet hakkında:

“İman edenler kimlerdir?" diye sorulunca:

“Müminlerdir" dedi. Kendisine:

“Bize söylendiğine göre bu âyet Ali b. Ebî Tâlib hakkında nâzil olmuştur" denilince:

“Ali'de iman edenlerdendir" karşılığını verdi.

Ebû Nuaym'ın, Hilye'de bildirdiğine göre Abdulmelik b. Ebî Süleyman der ki: Ebû Câfer Muhammed b. Ali'ye:

“Sizin dostunuz önce Allah, sonra peygamberi, sonra namaza devam eden ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek zekat veren mü'minlerdir" âyetinin açıklamasını sorduğumda:

“Burada Muhammed'in ashâbı kastedilmektedir" dedi. Ona:

“Bu âyetin Ali hakkında nâzil olduğunu söylüyorlar" dediğimde:

“Ali de onlardandır (ashâbtandır)" karşılığını verdi.

İbn Ebî Dâvud'un, Mesâhifte bildirdiğine göre Cerîr b. el-Muğîre der ki:

“Bu âyet Abdullah'ın kıraatında: (.....) şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

"Kim Allah'ı, O'nun peygamberini ve inananları dost edinirse, bilsin ki şüphesiz Allah taraftarları galiplerin ta kendileridir."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:

“Kim Allah'ı, O'nun peygamberini ve inananları dost edinirse, bilsin ki şüphesiz Allah taraftarları galiplerin ta kendileridir" âyetini açıklarken:

“Yüce Allah burada kimin galip geleceğini göstererek:

“Bir şeylerin ters gidip başınıza bir felaket gelmesinden korkmayın" buyurmuştur" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

"Ey iman edenler! Sizden önce Kendilerine kitap verilenlerden dinînizi alaya alıp oyuncak edinenleri ve öteki kâfirleri dost edinmeyin. Eğer mü'minler iseniz Allah'a karşı gelmekten sakının."

İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Bu âyet Müslüman olup da münafıklık yapan Rifâa b. Zeyd b. et-Tâbut ve Suveyd b. el-Hâris hakkında inmiştir. Müslümanlar bunlarla dostluk kurmaktaydı. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alaya alıp oyuncak edinenleri ve öteki kâfirleri dost edinmeyin. Eğer mü'minler iseniz Allah'a karşı gelmekten sakının. Size geldiklerinde «İnandık» derler, oysa yanınıza inkarcı olarak girmiş ve yine inkarcı olarak çıkmışlardır. Gizlemekte olduklarını Allah daha iyi bilir" âyetlerini indirdi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd bu âyeti: (.....) şeklinde okurdu.

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

"Siz namaza çağırdığınız vakit onu alaya alıp eğlence yerine koyuyorlar. Bu, şüphesiz onların akılları ermeyen bir toplum olmalarındandır."

Beyhakî'nin Delâil'de, Kelbî vasıtasıyla Ebû Sâlih'ten bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Siz namaza çağırdığınız vakit onu alaya alıp eğlence yerine koyuyorlar. Bu, şüphesiz onların akılları ermeyen bir toplum olmalarındandır"' âyetini açıklarken:

“Namaz için ezan okunduğunda veya kamet getirildiğinde alay eden ve Allah'ın emirlerine akıl erdiremeyen Yahudiler kastedilmektedir" dedi.

el-Kelbî derki:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) müezzini ezan okuduğunda Müslümanlar namaza kalkınca, Yahudiler ve Hıristiyanlar:

“İşte kaktılar, Allah onları kaldırmıyaydı" derlerdi. Secdeye gittikleri zaman da onlara güler ve alay aderlerdi."

Yine el-Kelbî: Yahudilerden bir tüccar vardı. Müezzinin ezan okuduğunu işitince:

“Allah yalancıyı yaksın" derdi. Hal böyle iken bu kişinin cariyesi eve bir ateşle girdi. Ateşten bir kıvılcım sıçradı ve hem evi, hem bu Yahudiyi yaktı" dedi.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:

“Siz namaza çağırdığınız vakit onu alaya alıp eğlence yerine koyuyorlar..." âyetini açıklarken: Medine'de Hıristiyan biri, müezzinin:

“Eşhedu enne Muhammedün Resûlullah (=Muhammed'in Allah'ın Resûlü olduğuna şehadet ederim)" dediğini işittiği zaman:

“Allah yalancıyı yaksın" derdi. Bir gece bu Yahudi ailesiyle beraber evinde uyurken hizmetçisi bir ateşle eve girdi. Ateşten sıçrayan kıvılcım evi, kendisini ve ailesini yaktı.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Muhammed b. Şihâb ez-Zührî:

“Yüce Allah ezanı Kitab'ında zikrederek:

“Siz namaza çağırdığınız vakit" buyurmuştur" dedi.

Abdurrezzâk'ın, Musannef’te bildirdiğine göre Ubeyd b. Umeyr der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashâbı namaz vaktini bildirecek bir şey bulmak için istişare ettiler ve namaz vakti olunca çan çalmaya karar verdiler. Ömer b. el-Hattâb çan için iki direk satın almak isterken rüyasında bu haber vericiyi çan kılmayın ezan okuyun diye gördü. Bunun üzerine Ömer gördüğü rüyayı haber vermek için Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gitti. Resûlullah'a da aynı vahiy gelmişti. Ömer, Bilal'ın ezan okuduğunu görünce şaşırmıştı. O, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bu rüyasını anlatınca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu konuda vahiy seni geçti" buyurdu.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

"De ki: Ey kitap ehli! Allah'a, bîze indirilene ve daha önce indirilene inanmamızdan ve çoğunuzun fasık olmasından ötürü mü bizden hoşlanmıyorsunuz?"

İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“İçlerinde Yâsir b. Ahtab, Nâfi b. Ebî Nâfi, Âzer b. Amr, Zeyd, Hâlid, İzâr b. Ebî İzâr ve Eşya'nın bulunduğu Yahudilerden bir grup Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip hangi peygamberlere iman ettiğini sordular. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ben, Allah'a, İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına gönderilene, Musa ve İsa'ya verilene, Rableri tarafından peygamberlere verilene iman ediyorum. Biz onları birbirinden ayırt etmeyerek inandık, biz O'na teslim olanlarız" buyurdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), İsa'yı (aleyhisselam) zikrettiği Zaman Onun, Yahudiler İsa'nın (aleyhisselam) peygamberliğini inkar ederek:

“Biz İsa'ya ve ona iman edene iman etmeyiz" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah bunlar hakkında:

“De ki: Ey kitap ehli! Allah'a, bize indirilene ve daha önce indirilene inanmamızdan ve çoğunuzun fasık olmasından ötürü mü bizden hoşlanmıyorsunuz?" âyetini indirdi.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

"De kî: «Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mî? Onlar, Allah'ın lanetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır ,»

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd: (.....) ifadesi mükâfat/ceza mânâsındadır. Hayrın mükafatı ve şerrin cezası gibi deyip: (.....) şeklinde okudu.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini açıklarken:

“Burada Allah katındaki sevap kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Onlar... içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler..." âyetini açıklarken:

“Kendilerinden hayvanlar çıkarılan kişiler Yahudilerdir" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mâlik'e:

“İnsanların sureti değiştirilmeden önce maymunlar ve domuzlar var mıydı?" diye sorulunca:

“Evet vardı, onlar da yaratılan ümmetlerdendiler" dedi.

Müslim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki:

Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Maymunlar ve domuzlar, Allah'ın suretlerini değiştirdiği insanlardan mıdır?" diye sorulunca:

“Yüce Allah bir kavmi helak ettiği" -veya bir kavmin suretini değiştirdiği- "zaman mutlaka onların nesil ve soylarını devam ettirmez. Bundan önce de maymunlar ve domuzlar vardı" buyurdu.

Tayâlisî, Ahmed, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Domuzlar ve maymunlar Yahudilerin neslinden midir?" diye sorduğumuzda:

“Hayır, Yüce Allah bir kavmi lanetleyip suretini değiştirdiği zaman asla onların nesillerini devam ettirmez. Bunlar daha önce de mevcut olan yaratıklardır. Allah Yahudilere buğzettiği zaman onları hayvan suretine çevirdi ve bu hayvanlar gibi kıldı" buyurdu.

ibn Merdûye'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yılanlar da, domuzlar ve maymunlar gibi suretleri değiştirilen cinlerdir" buyurmuştur.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin azatlısı Amr b. Kesîr b. Eflah der ki: İsrâil oğullarının domuzlara dönüştürülmesi bana şöyle anlatıldı: İsrâil oğullarının şehirlerinden bir şehirde bir kadın vardı. Bu şehirde de İsrâil oğullarının kralı bulunmaktaydı. İsrâil oğulları helak olmak üzere idi. Bu kadın da geriye kalmış olan İslami hükümler üzere yaşayan biri idi. Bu kadın onları Allah'a davet etmeye başladı ve bir kısım insanlar yanına toplanarak onun emirlerine uydu. Kadın onlara:

“Allah'ın dini yolunda cihad etmenizle beraber kabilelerinizi bu yola davet etmeniz gerekmektedir. Şimdi bu davet için gidin, ben de gitmekteyim" dedi. Kadın davet için yola çıkınca kral ve adamları gidip kadına uyan kişilerin hepsini öldürdü. Ancak kadın aralarından kaçıp kurtulmuştu. Bu kadın bir daha insanları Allah'a davet etti ve bir daha bir kısım insanlar etrafına toplandı. Yeteri kadar kişi toplanınca onlara davet için gitmelerini emretti ve onlarla beraber yola çıktı. Bu kişiler de kral tarafından öldürüldü. Kadın yine aralarından kaçıp kurtulmuştu. Yine Allah'a davet etti ve bir kısım insanlar etrafında toplandı. Onlara da Allah'a davet için yola çıkmalarını emretti, onlar da kral tarafından öldürüldüler. Fakat kadın yine aralarından kaçarak onlardan kurtulmuştu. Ancak bu defa kadın ümidini kaybaderek kendi kendine:

“Sübhanallah, eğer bu dinin dostu ve yardımcısı varsa bundan sonra mutlaka galip gelir" dedi. Kadın o geceyi üzüntülü olarak geçirmişti. O şehrin halkı da domuzlar olarak şehrin etrafında dolaşmaya başladılar. Yüce Allah onları o gece domuzlara dönüştürmüştü. Kadın sabahladığı zaman onların bu durumunu görünce:

“Bugün anladım ki, Yüce Allah dinini aziz kılarak emrini yerine getirdi" dedi. İsrâil oğullarının domuzlara dönüştürülmesi de işte bu kadın sebebiyle olmuştur.

İbn Ebi'd-Dünyâ'nın, Zemmü'l-Melâhi'de , Osmân b. Atiyye vasıtasıyla babasından bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ümmetimde yere batma, deprem ve maymunlarla domuzlara dönüştürülme olacaktır" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Zuheyr der ki: Ebû Leylâ'ya:

“Talha (.....) ifadesini nasıl okurdu?" dediğimde: (.....) şeklinde okurdu" dedi ve:

“Burada tâğutlara (yalancı ilahlara) hizmet etmek kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Atiyye b. es-Sâib der ki:

“Ebû Abdurrahman bu âyeti: (.....) şeklinde (ayn) ve (be) harfini nasbederek okurdu" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Câfer en-Nahvî bu âyeti: (.....) gibi (.....) şeklinde okurdu" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Bureyde el-Eslemî bu âyeti: (.....) şeklinde okurdu.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Abdurrahman b. Ebî Hammâd der ki: Hamza bana A'meş ve Yahya b. Ebî Vessâb'ın bu âyeti (.....) şeklinde okur ve:

“Burada onlara hizmet etmek kastedilmektedir" derlerdi. Bunu Hamza da bu şekilde okurdu.

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

"Size geldiklerinde «İnandık» derler, oysa yanınıza İnkarcı olarak girmiş ve yine inkarcı olarak çıkmışlardır» Gizlemekte olduklarını Allah daha iyi bilir."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“Size geldiklerinde «İnandık» derler, oysa yanınıza inkarcı olarak girmiş ve yine inkarcı olarak çıkmışlardır. Gizlemekte olduklarını Allah daha iyi bilir'" âyetini açıklarken:

“Yahudilerden bazıları Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girip iman ettiklerini haber vererek getirdiklerine razı olduklarını söylerlerdi. Ancak onlar sapıklıklarına ve küfürlerine tutunmuş idiler. Onlar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girdikleri şekilde geri çıkarlardı" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Size geldiklerinde «İnandık» derler, oysa yanınıza inkarcı olarak girmiş ve yine inkarcı olarak çıkmışlardır..." âyetini açıklarken:

“Onlar Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girdiklerinde hak olarak konuşur, ama kalplerinde küfür gizlidir. "...İnkarcı olarak çıkmışlardır..." âyeti da bu mânâdadır" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken:

“Bunlar Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına kâfir olarak girip kâfir olarak geri çıkan Yahudilerden bazı münafık kişilerdir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:63

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

"Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta, haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür! Bunları, dîn adamları ve bilginler günah söz söylemekten ve haram yemekten sakındırsalardı ya! Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!"

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:

“Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta., birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür'" âyetini açıklarken:

“Burada Yahudiler kastedilmektedir. (.....) ile (.....) ifadesi aynı anlamdadır.

Günah işlemekten nehyetmeyenlerin ve günah işleyenlerin yaptıkları ne kötü bir şeydir mânâsındadır" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta, haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün..." âyetini açıklarken:

“Burada aranızda bulunan Yahudi hâkimler kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Bunları, din adamları ve bilginler günah söz söylemekten ve haram yemekten sakındırsalardı ya..." âyetini açıklarken:

“Din adamları ve bilgin kişileri, fakihler ve âlimler oldukları halde onları haram şeylerden sakındırmaları gerekmiyor muydu?" dedi.

Ebu'ş-Şey'n'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“Bunları, din adamları ve bilginler günah söz söylemekten ve haram yemekten sakındırsalardı ya..." âyetini açıklarken:

“Âlimler ve din adamları onları sakındırmıyor muydu?" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Yapmakta oldukları şey ne kötüdür" âyetini açıklarken:

“Burada din adamlarının Yahudileri(n işledikleri günahlara karışmayıp) kendi hallerine bırakmaları kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“...Yapmakta oldukları şey ne kötüdür"' âyetini açıklarken:

“Burada Yahudileri yalan konuşmalarından ve haram yemelerinden sakındırmamaları kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali hutbesinde şöyle dedi:

“Ey insanlar! Sizden önce helak olanlar işledikleri masiyetlerden dolayı helak oldular. Din adamları ve bilginleri onları bu masiyetlerden sakındırmazdı. Bunlar masiyette ileri gidince, din adamları ve bilginleri onları bu masiyetlerden sakındırmadı. Bu sebeple de onların başlarına ceza olarak musibetler geldi. Onların başına gelenler sizin başınıza gelmeden önce iyiliği emredip kötülükten nehyedin. Bilin ki, iyiliği emredip kötülükten nehyetmek ne rızkı keser, ne de eceli yaklaştırır."

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kur'ân'da bu âyetten daha fazla azarlayan ve tehdit eden başka bir âyet yoktur" dedi ve âyeti (.....) şeklinde okudu.

İbn Mübârek, Zühd'de, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Dahhâk b. Muzâhim:

“Kur'ân'da (.....) âyetinden daha fazla korkutan başka bir âyet yoktur" dedi ve günah işlemekten sakındırmayan din adamlarını, âlimleri ve günah işleyenleri yermiştir" dedi.

Abd b. Humeyd'in, Seleme b. Nubayt vasıtasıyla bildirdiğine göre Dahhâk:

“Bunları, din adamları ve bilginler günah söz söylemekten ve haram yemekten sakındırsalardı ya..." âyetini açıklarken:

“Rabbâniyyun ve ahbâr ifadeleriyle, Yahudilerin fakihleri, kârileri ve âlimleri kastedilmektedir" dedikten sonra:

“Bu âyetten ne kadar çok korkuyorum" dedi.

Ahmed, Ebû Dâvud ve İbn Mâce'nin, Cerîr'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğer bir toplulukta masiyet işleyen biri olur da, o toplulukta masiyet işleyene engel olabilecek güçte birileri bulunduğu halde ona engel olmazlarsa Yüce Allah o topluluğu ondan dolayı mutlaka azaba uğratır" buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

"Yahudiler, «Allah'ın eli çok sıkıdır» dediler. Söyledikleri söz sebebiyle onların elleri bağlansın ve lanete uğrasmlar! Aksine Allah'ın elleri açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü azdırıyor. Biz, onların aralarına tâ kıyamete kadar düşmanlık ve kin atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozğunculuğa koşarlar. Şüphesiz Allah bozguncuları Sevmez."

İbn İshâk, Taberânî, M. el-Kebîr'de ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Yahudilerden kendisine Şa's b. Kays denilen kişi:

“Rabbin cimri ve eli sıkı biridir" deyince, Yüce Allah:

“Yahudiler, «Allah'ın eli çok sıkıdır» dediler. Söyledikleri söz sebebiyle onların elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar! Aksine Allah'ın elleri açıktır, dilediği gibi verir..." âyetini indirdi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah'ın eli çok sıkıdır" dediler..." âyetini açıklarken:

“Bu âyet Kaynuka Yahudilerinin başı Finhâs hakkında nâzil olmuştur" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime:

“...Allah'ın eli çok sıkıdır" dediler..." âyetini açıklarken:

“Bu âyet Yahudi, Finhâs hakkında nâzil olmuştur" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah'ın eli çok sıkıdır" dediler..." âyetini açıklarken:

“Yahudiler, Allah'ın eli cimridir demek istemiştir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah'ın eli çok sıkıdır" dediler..." âyetini açıklarken:

“Burada sıkı ifadesinden kasıtları bağlı mânâsında değildir. Onlar:

“Allah cimri biridir ve yanındaki rızıkları tutmaktadır" demişlerdir. Allah dediklerinden çok daha yücedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk : (.....) ifadesini açıklarken:

“Yahudiler bu ifadeyle: «Allah cimridir, cömert değildir» demek istemiştir" dedi. "...Onların elleri bağlansın...'" âyetini açıklarken de:

“Onların eli bağlanarak nafaka verip hayır işlemeyemesin mânâsındadır" dedi.

Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs'te, hadisi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) dayandırarak Enes'ten şöyle bildirir:

“Yahya b. Zekeriya Rabbine yakararak: «Ey Rabbiml Beni öyle bir şey kıl ki, insanlar hakkımda kötü söyleyip iftira etmesin» diye dua etti. Bunun üzerine Yüce Allah: «Ey Yahya! Bu kendime bile has kılmadığım bir şeydir. Nasıl olur da sana öyle bir şeyi yaparım. Sen Kur'ân'ı oku, onda Yahudilerin:

“Uzeyr, Allah'ın oğludur" dediler. Hıristiyanlar ise:

“İsa Mesih, Allah'ın oğludur..." dediğini, yine:

“...Allah'ın eli çok sıkıdır..." diyerek bana bile iftira ettiklerini görürsün» buyurdu."

Ebû Nuaym'ın, Hilye'de bildirdiğine göre Câfer b. Muhammed der ki:

“Eğer kardeşinin senin hakkında kötü söylediğini işitirsen üzülme. Eğer bu şey kardeşinin dediği gibiyse sana peşin olarak ödetilen cezadır. Eğer öyle değilse bu yapmadığın bir şey için bir sevaptır. Mûsa (aleyhisselam):

“Ey Rabbim! Senden beni herkesin hayırla anmasını istiyorum" deyince, Allah:

“Ben bunu kendime bile yapmış değilim" buyurdu.

Ebû Nuaym'ın, Vehb'den bildirdiğine göre Mûsa (aleyhisselam):

“Ey Rabbim! İnsanların hakkımda kötü konuşmasını engelle" diye dua edince, Yüce Allah:

“Eğer bunu yapacak olsaydım, kendim için yapardım" buyurdu.

Ebû Ubeyd, Fedâil'de, Abd b. Humeyd, İbn Ebî Dâvud, İbnu'l-Enbârî, Mesâhifte ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd bu âyeti: (.....) şeklinde okumuştur.

Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Tirmizî, İbn Mâce ve Beyhakî'nin, el-Esmâ' ve's-Sıfât'ta, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'ın sağ eli doludur ve gece gündüz ondan harcaması onu eksiltmez. Allah, gökleri ve yeri yarattığı zamandan beri neler verdiğini bir görseniz. Yine de bu verdikleri sağ elindekini eksiltmemiştir. Arşı da su üzerindedir. Diğer eli ise kabzeden elidir. O, yükseltir ve alçaltır" buyurdu.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü azdırıyor..." âyetini açıklarken:

“Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) Ve Araplara olan hasedlerinden dolayı Kur'ân'ı bıraktılar. Onlar Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) kitaplarında yazılı olduğunu buldukları halde kendisini ve dinini inkar ettiler" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Rabî' der ki:

“Âlimler ezberleyip öğrendiklerine göre şöyle dediler:

“Yeryüzünde Allah'ın indirdiklerinden başka hükümlerle hükmeden her kavmin arasına Yüce Allah mutlaka düşmanlık ve kin bırakır. Yahudiler Allah'ın indirdiği hükümlerden başka hükümlerle hükmettikleri için Yüce Allah:

“...Onların aralarına tâ kıyamete kadar düşmanlık ve kin atmışızdır..." âyetiyle içlerine düşmanlık bıraktığı haberini vermektedir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Onların aralarına tâ kıyamete kadar düşmanlık ve kin atmışızdır..." âyetini açıklarken:

“Burada Yahudiler ve Hıristiyanlar kastedilmektedir" dedi. "...Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür..." âyeti hakkında ise:

“Onlar ne zaman savaş için bir plan yapacak olsalar Allah onların planlarını bozar mânâsındadır" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa..." âyetini açıklarken:

“Burada Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile yapmak istedikleri savaşlar kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür..." âyetini açıklarken:

“Ne zaman bir şey için topiansalar Allah onları dağıtıp güçlerini yok ederek ateşlerini söndürdü ve kalplerine bir korku bıraktı" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür..." âyetini açıklarken:

“Burada Allah'ın düşmanları Yahudiler kastedilmektedir. Onlar ne zaman savaş için bir ateş yaktılarsa Allah o ateşi söndürdü. Her şehirde Yahudileri o şehrin hakir olan kişileri olarak görürsünüz. Onlar Mecusilerin hükmü altındayken İslam geldi. Yahudiler kötü amellerinden dolayı insanların en hakir ve en çok küçümsenen kişileriydi.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür..." âyetini açıklarken:

“Bu aşağılık kişiler ne zaman Arapları öldürmek için toplandıysa Allah onları hakir kıldı" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

"Eğer kitap ehli iman etseler ve Allah'a karşı gelmekten sakmsalardı, muhakkak onların kötülüklerini örterdik ve onları Naim cennetlerine sokardık."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Eğer kitap ehli iman etseler ve Allah'a karşı gelmekten sakınsalardı...'" âyetini açıklarken:

“Allah'ın indirdiklerine iman edip haram kıldığı şeylerden sakınmak mânâsındadır" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

"Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi. Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır. Ama onların birçoğunun yaptığı ne kötüdür!"

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mâlik b. Dînar der ki:

“Naim Cenneti, Cennetü'l-Firdevs ve Cennetü'l-Adn arasındadır. Orada Cennet güllerinden yaratılan Huri kızları vardır" dedi. Kendisine:

“Orada kimler oturacaktır?" diye sorulunca:

“Masiyet yapmak için karar veren ve Yüce Allah'ın azametini işitince bu masiyeti işlemekten vaz geçenler oturacaktır" karşılığını verdi.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı..." âyetini açıklarken:

“Tevrat'ı ve İncil'i uygulamakla onlarla amel etmek, Rableri tarafından kendilerine indirilenle de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve kendisine indirilenler kastedilmektedir" dedi. "...Elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi. Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır..." âyeti hakkında ise:

“Onlara gökyüzünden yağmur gönderir ve yeryüzünde kendilerini zengin edecek bitkiler çıkarıp bol bol rızık verirdim. Salih zümreden kasıt ise Ehl-i Kitâb'dan Müslüman olan kişilerdir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi..." âyetini açıklarken:

“Allah göklerden yağmur gönderecek ve yeryüzü bereketini çıkaracaktı mânâsındadır" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken:

“Gökyüzünden inecek ve yeryüzünde çıkacak rızıklardan yiyeceklerdi" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:

“"...Elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi. Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır..." âyetini açıklarken:

“Gökyüzü bereketini, yeryüzü de bitkilerini verecekti" dedi. "...Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır..." âyeti hakkında ise:

“Allah'ın Kitab'ına ve emrine uyan bir topluluk vardı mânâsındadır" dedi. Sonra çoğu kavimleri yerip:

“...Ama onların birçoğunun yaptığı ne kötüdür!" buyurdu.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Rabî' b. Enes'in şöyle dediğini bildirir:

“Orta yolda olan ümmet, dinde fasıklık etmeyen ve aşırı gitmeyenlerdir. Aşırı gitmek arttırmak, fasıklık ise yoldan çıkmak anlamındadır."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır..." âyetini açıklarken:

“Burada müminler kastedilmektedir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in, Cübeyr b. Nufeyr'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İlmin kadırılması yakındır" buyurdu. Ziyâd b. Lebîd:

“Yâ Resûlallah! Biz Kur'ân'ı okumuş ve çocuklarımıza öğretmiş iken nasıl olur da ilim kaldırılır?" diye sorunca:

“Annen seni kaybetsin ey İbn Lebîd! Ben seni Medine ahalisinden en aklı başında olarak görürdüm. Tevrat ve İncil Yahudilerin ve Hıristiyanların elinde değil mi? Onlar Allah'ın emirlerini bırakınca onlardan geriye ne kaldı?" buyurdu ve:

“Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi. Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır. Ama onların bir çoğunun yaptığı ne kötüdür!'" âyetini okudu.

Ahmed ve İbn Mâce'in Sâlim b. Ca'd vasıtasıyla bildirdiğine göre Ziyâd b. Lebîd derki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir konudan bahsetti ve:

“İşte bu, ilmin gitmesi zamanındadır" buyurdu. Biz:

“Yâ Resûlallah! Biz Kur'ân'ı okurken, onu çocuklarımıza okuturken ve kıyamet gününe kadar onlar da çocuklarına okutacakken nasıl olur da ilim gider (yok olur)?" dediğimizde:

“Annen seni kaybetsin ey Ümmü Lebîd'in oğlu! Ben seni Medine erkeklerinin en aklı başında/kavrayışlısı biri olarak görürdüm. Yahudiler ve Hıristiyanlar, Tevrat ve İncil okuyup ta ondan hiç faydalanmaz (onunla amel etmez) durumda değiller mi?" buyurdu.

İbn Merdûye'nin, Ya'kûb b. Zeyd b. Talha ve Zeyd b. Eşlem vasıtasıyla bildirdiğine göre Enes b. Mâlik der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir konuyu anlattıktan sonra:

“Müsa'nın (aleyhisselam) ümmeti yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Onların yetmiş fırkası Cehennemde, bir fırkası da Cennettedir. İsa'nın (aleyhisselam) ümmeti yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Onların bir fırkası Cennette, yetmiş bir fırkası da Cehennemdedir. Benim ümmetim ise bunlardan daha fazla fırkaya ayrılacaktır. Bu fırkaların biri Cennette, diğer yetmiş iki fırkası ise Cehennemdedir" buyurdu. Ashâb:

“Bu (Cennetlik) fırka kimlerdir?" diye sorunca iki defa:

“Cemaatler fırkasıdır" buyurdu. Ya'kûb b. Zeyd ekliyor: Ali b. Ebî Tâlib bu hadisi anlattığı zaman:

“Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi. Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır. Ama onların birçoğunun yaptığı ne kötüdür!'" âyeti ile:

“Yarattıklarımızdan bir topluluk hakkı gösterirler ve onunla hükmederler" âyetini okuyup:

“Burada da Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti kastedilmektedir" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →