ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ
Mâide Sûresi — ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ — Sayfa 5
67. Âyetin Tefsiri
"Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et Eğer bunu yapmazsan, O'nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir."
Ebu'ş-Şeyh'in, Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah, beni peygamber olarak gönderdiği zaman bu bana ağır gelmiş ve insanların beni yalanlayacağını bilmiştim. Allah, bana tebliğ etmemi aksi takdirde bana azab edeceğini vaad etti ve: «Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et...» âyetini indirdi."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:
“...Rabbinden sana indirileni tebliğ et..." âyeti indiği zaman, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Rabbiml Ben tek başımayım. İnsanlar üstüme üşüştüğü zaman ne yapacağım?" deyince:
“...Eğer bunu yapmazsan, O'nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun..." âyeti nâzil oldu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Eğer bunu yapmazsan, O'nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun..." âyetini açıklarken:
“Eğer sana indirilenden bir âyet bile gizleyecek olursan peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun mânâsındadır" dedi.
İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Eb'u Saîd el- Hudrî:
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et..." âyeti, Ğadîr Hum günü Ali b. Ebî Tâlib hakkında nâzil olmuştur" dedi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki: Biz, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında:
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et..." âyetini okur ve:
“Ali müminlerin efendisidir" ifadesini eklerdik. Sonra:
“...Eğer bunu yapmazsan, O'nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur..." şeklinde devam ederdik.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Antere der ki: Ben İbn Abbâs'ın yanında iken bir kişi gelip:
“Bazı kişiler bize gelip, sizin yanınızda Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) size söylediği ve halktan gizli tuttuğu bir şeylerin var olduğunu söylüyorlar" dedi. Bunun üzerine İbn Abbâs:
“«Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et...» âyetini bilmiyor musun? Vallahi! Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize yazılı bir kağıt bile bırakmadı" karşılığını verdi.
İbn Merdûye ve Diyâ'nın, el-Muhtâre'de bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Senin için gökyüzünden indirilen en ağır âyet hangisidir?" diye sorduklarında şöyle buyurdu:
“Ben hac mevsiminde Mina'daydım. O zamanlar Arap müşrikleri ve birçok insan hac mevsiminde toplanmıştı. O zaman Cibrîl bana: «Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur...» âyetini indirdi. Ben de Akabe'nin yanında ayağa kalkıp: «Ey insanlar! Kim Cennet karşılığında bana Rabbimin risâletini tebliğ etmemde yardımcı olur? Ey insanlar! Allah'tan başka ilah olmadığını ve benim Allah'ın Resulü olduğumu söyleyin. Kurtulur ve Cennete gidersiniz» diye seslendim. Bütün erkekler kadınlar ve çocuklar üzerime toprak ve taş atıp yüzüme tükürerek: «Atasının dininden çıkan yalancı» demeye başladı. Biri bana yaklaştı ve: «Ey Muhammed! Eğer sen Allah'ın Resulü isen, Nuh'un (aleyhisselam) kavmine helak olmaları için beddua ettiği gibi senin de onlara beddua etmek hakkındır» dedi. (Ravi der ki) Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allahım! Kavmime hidayet ver, onlar bilmemektedir. Beni onlara galip et ki, sana itaatte bana uysunlar" diye dua etti. Bu sırada Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) amcası Abbâs gelip kendisini onların elinden kurtardı ve onları etrafından uzaklaştırdı. A'meş der ki:
“İşte Abbâs'ın oğulları bununla övünür ve:
“Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O, doğru yola gelecekleri daha iyi bilir'" âyeti bizim hakkımızda indi" derler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Tâlib'i hidayet etmek isterken, Yüce Allah Abbâs b. Abdi'l-Muttalib'i hidayet etti.
Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş- Şeyh, Hâkim, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, Delâil'de ve Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre Hazret-i Âişe der ki:
“...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olana kadar Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) muhafızlar tarafından korunurdu. Ancak bu âyet nâzil olduktan sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) başını çadırından dışarı çıkararak:
“Ey insanlar! Dağdın, artık Allah beni koruması altına almıştır" buyurdu.
Taberânî ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Saîd el-Hudrî der ki: Abbâs, Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) koruyan muhafızlardan biri idi. "...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) korunmayı bıraktı.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah der ki:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yere gittiği zaman Ebû Tâlib, beraberinde koruma olarak birkaç kişi gönderirdi. "...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olduktan sonra yine Ebû Tâlib Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber korumalar göndermek isteyince:
“Amcacığım! Allah beni koruması altına aldı. Beraberimde kimseyi göndermene gerek yoktur" buyurdu.
Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, Delâil'de ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) koruma altına alınmıştı. Amcası Ebû Tâlib her gün Hâşim oğullarından bazı kişileri Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber koruma olarak gönderirdi. "...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olduktan sonra yine amcası, beraberinde korumalar göndermek isteyince:
“Amcacığım! Allah beni cinlerden ve insanlardan yana koruması altına aldı" buyurdu.
Ebû Nuaym'ın, Delâil'de bildirdiğine göre Ebû Zer der ki:
“...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olana kadar hainlerden korkumuzdan dolayı Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ancak biz etrafında onu korurken uyurdu.
Taberânî ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İsmet b. Mâlik el-Hatmî der ki:
“Geceleri Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) koruma altına alırdık. "...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olunca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) korumaları iptal etti.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Enmâr oğulları ile savaştığı zaman en yüksek yerde bulunan bir hurmalıkta konaklamıştı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kuyu başında oturdu ve ayaklarını kuyuya sarkıttı. Neccar oğullarından Ğavres (b. el-Hâris):
“Ben Muhammed'i öldüreceğim" dedi. Arkadaşları ona:
“Onu nasıl öldüreceksin?" deyince:
“Ona: «Bana kılıcını ver» derim. Eğer verirse onu kendi kılıcıyla öldürürüm" karşılığını verdi. Sonra Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gidip:
“Ey Muhammed! Bana kılıcını ver de onu kınından çekeyim" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona kılıcı verince Ğavres'in eli titredi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah ikimizin arasına girdi, ne istiyorsun?" dedi ve Yüce Allah:
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir" âyetini indirdi.
İbn Hibbân ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber bir yolculukta bulunduğumuz sırada gölgelenmesi için en büyük ağacı kendisine bırakırdık ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o ağacın altında konaklardı. Yine bir gün bir ağacın altında konakladı ve kılıcını ağaca astı. Bir kişi gelip kılıcı alarak:
“Ey Muhammed! Seni benden kim kurtaracak?" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Beni, Allah senden korur, kılıcı bırak" dedi ve adam kılıcı bıraktı. Sonra da:
“...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil oldu.
Ahmed'in bildirdiğine göre Ca'de b. Hâlid b. es-Sımmat el-Cuşemî der ki: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) bir adam getirildi ve:
“Bu seni öldürmek istedi" denildi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Korkma, korkma, sen beni öldürmek istesen de Allah seni bana musallat etmez" buyurdu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken:
“Yüce Allah, kendisini insanlara muhtaç etmeyeceğini ve onu onlardan koruyacağını Peygamberine haber vererek, tebliğ etmesini emretti. Bize söylendiğine göre Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Saklansan" dediklerinde:
“Vallahi! Sağ kaldığım müddetçe insanların arasında kalacağım" buyurdu.
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr der ki:
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olduğu zaman, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Benim korumacılığımı yapmayın. Allah beni koruması altına aldı" buyurdu.
İbn Cerîr ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Şakîk der ki: Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bazı kişiler koruması altına almıştı. "...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olduğu zaman, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) çıkıp:
“Ey insanlar! Kendi işlerinize bakın. Allah beni insanlardan yana koruması altına aldı" buyurdu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Muhammed b. Ka'b el- Kurazî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı tarafından sürekli koruma altındaydı. "...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olduğunda ve Yüce Allah, Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) insanlardan koruyacağını haber verdiği zaman ashâb O'nu korumayı bıraktı.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b el-Kurazî der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) konaklamak için bir yerde indiği zaman ashâbı kendisine en büyük gölgeyi seçerdi ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o gölgede dinlenirdi. (Bir gün) Bedevi biri gelip kılıcını çekerek:
“Seni benden kim kurtaracak?" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah" karşılığını verince Bedevinin eli titredi ve kılıcı elinden düşürdü. (Kendisi de düşüp) kafasını bir ağaca vurunca beyni dağıldı. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Allah, seni insanlardan korur...'" âyetini indirdi."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kureyş'ten çekinirdi. "...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sırt üstü uzanarak iki veya üç defa:
“Dileyen beni yalnız bıraksın" buyurdu.
Abd b. Humeyd ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Rabî' b. Enes der ki:
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir" âyeti nâzil olana kadar Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı korumacılığını yapardı. Bu âyet nâzil olunca ashâbının yanına çıkıp:
“Benim korumacılığımı bırakın, Allah beni insanlardan koruması altına aldı" buyurdu.
68. Âyetin Tefsiri
"De ki: «Ey Kitap ehli! Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni uygulamadıkça hiçbir şey üzere değilsiniz.» Andolsun ki sana Rabbinden İndirilen bu Kur'ân, onlardan çoğunun taşkınlık ve küfrünü artıracaktır. Öyle ise o kâfirler toplumu için üzülme."
İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Râfi' b. Hârise, Selâm b. Mişkem, Mâlik b. es-Sayfî ve Râfi' b. Hureymil gelip:
“Ey Muhammed! Sen, İbrâhîm'in milleti ve dini üzeri olduğunu, yanımızdaki Tevrat'a iman edip onun Allah'tan gelen hak kitap olduğunu iddia etmiyor musun?" diye sordular. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, ediyorum. Ancak siz ortaya bir şeyler çıkardınız ve sizden alınan misağı (sözü) inkar ettiniz, İnsanlara açıklamasıyla emrolunduğunuz şeyleri de gizli tuttunuz. Ben çıkardığınız şeylerden uzağım" buyurdu. Bu kişiler:
“Biz elimizdeki Tevrat'a uyarız, biz hidayet ve hak üzereyiz. Biz sana iman etmeyiz ve sana uymayız" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“De ki: Ey Kitap ehli! Tevrat'ı, incil'i ve Rabbinizden size indirileni uygulamadıkça hiçbir şey üzere değilsiniz." Andolsun ki sana Rabbinden indirilen bu Kur'ân, onlardan çoğunun taşkınlık ve küfrünü artıracaktır. Öyle ise o kâfirler toplumu için üzülme" âyetini indirdi.
69. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz dilleriyle imân eden münâfıklarla Yahûdî’lerden, Sâbîîlerden ve Hristiyanlardan kim Allah’a ve âhiret gününe ]ve son peygamber Muhammed aleyhisselâm'ın bütün getirdiklerine[ îman edip de ]Hazret-i Peygamberin şerîatı üzerine[ sâlih âmel işlerse, artık onlara korku yoktur ve onlar, mahzun da olacak değillerdir.
70. Âyetin Tefsiri
Andolsun ki, biz, Allah’a ve Peygamberine îman hususunda, İsrâîl oğullarından kuvvetli söz almış ve kendilerine Peygamberler göndermiştik. Ne zaman bir peygamber, nefislerinin istemediği bir hükmü kendilerine getirdi ise, o peygamberlerin bir kısmını yalanladılar ve bir kısmını da öldürüyorlardı.
71. Âyetin Tefsiri
"Bir fitne kopmayacağını sandılar, körleştiler, sağırlaştılar; sonra Allah tövbelerini kabul etti, yine de çoğu körleştiler ve sağırlaştılar. Allah, işlediklerini görür."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Bir fitne kopmayacağını sandılar..." âyetini açıklarken:
“Burada Yahudiler kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Bir fitne kopmayacağını sandılar.."' âyetini açıklarken:
“Burada bela kastedilmektedir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Bir fitne kopmayacağını sandılar..."' âyetini açıklarken:
“Kavim belaların gelmeyeceğini sandı mânâsındadır" dedi. "...Körleştiler, sağırlaştılar..." âyeti hakkında ise:
“Onlara her bela gelmesinde, onunla mübteli olup helak oldular" dedi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“Bir fitne kopmayacağını sandılar..." âyetini açıklarken:
“Hiçbir şeyle mubteli olmayacaklarını sandılar ve hakkı görmeyerek körleştiler" dedi.
72. Âyetin Tefsiri
"Andolsun, «Allah, Meryem oğlu Mesih'tir» diyenler kesinlikle kâfir oldu. Oysa Mesih şöyle demişti: «Ey İsrailoğulları! Yalnız, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin. Kim Allah'a ortak koşarsa, artık, Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır. Onun barınağı da ateştir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.»"
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b der ki: Yüce Allah, İsa'yı (aleyhisselam) (göğe) yükselttiği zaman İsmâil oğulları âlimlerinden yüz kişi toplanarak birbirlerine:
“Sizler çoksunuz, fırkalara ayrılmaktan korkuyoruz.
On kişiyi dışarı çıkarın" dediler ve on kişiyi dışarı çıkardılar. Sonra yine:
“Siz çoksunuz, on kişiyi dışarı çıkarın" dediler ve on kişiyi dışarı çıkardılar. Sonra bir daha:
“Siz çoksunuz, on kişiyi daha dışarı çıkarın" dediler ve on kişiyi daha dışarı çıkardılar. Sadece on kişi kalana kadar öyle devam ettiler. Sonra:
“Siz şimdi de çoksunuz, altı kişiyi dışarı çıkarın" dediler ve dört kişi kaldılar. Sonra birbirlerine:
“İsa hakkında ne diyorsunuz?" demeye başladılar. Aralarından bir kişi:
“Allah'tan başka gaybı bilen birini biliyor musunuz?" diye sorunca:
“Hayır" dediler. "Allahtan başka ölüleri dirilten birini biliyor musunuz?" deyince, yine:
“Hayır" dediler. "Allah'tan başka dilsizleri ve sedef hastalarını iyileştiren birini biliyor musunuz?" dediğinde, yine:
“Hayır" dediler. Bunun üzerine adam:
“Bu, Allah'tır, dilediğince yeryüzünde kaldı ve dilediği zaman gökyüzüne çıktı" dedi. Diğer bir kişi:
“Biz İsa'yı da, annesini de biliyoruz. O, Allah'ın oğludur" dedi. Yine diğer bir kişi:
“Ben sizin dediğiniz gibi demiyorum. Annesi onu zina ederek dünyaya getirdi" dedi. Sonuncu kişi de:
“Ben sizin dediğiniz gibi demiyorum. İsa (aleyhisselam) bize, Allah'ın kulu, kelimesi ve Meryem'e (aleyhisselam) bıraktığı ruhu olduğunu söylüyordu. Ben de İsa'nın kendisi için dediklerini diyorum. Sizin çok büyük şeyler söylemiş olmanızdan korkuyorum" dedi. Sonra da halkın yanına dışarı çıktılar. Dışarıdakiler çıkanlardan bir kişiye:
“Sen ne dedin?" diye sorunca:
“O dilediğince yeryüzünde kalan ve dilediği zaman gökyüzüne çıkan Allah'tır, dedim" dedi. Bunun üzerine bu kişiye bir grup tabi oldu. İşte bu grup ta Roma imparatorunun dininden olanlardır. Diğer bir kişiye:
“Sen ne dedin?" dediklerinde:
“Annesi onu zina ederek dünyaya getirdi, diyorum" dedi. Buna da bir grup tâbi oldu. Sonra üçüncü kişiye:
“Sen ne dedin?" diye sorduklarında:
“O, Allah'ın oğludur, dedim" karşılığını verdi. Ona da bir grup tabi oldu. Bunlar da Nastûriler ve Ya'kûbîlerdir. Dördüncü kişiye:
“Sen ne dedin?" dediklerinde:
“Allah'ın kulu, ruhu ve Meryem'e (aleyhisselam) bıraktığı ruhudur, diyorum" cevabını verdi ve bu kişiye de bir grup tabi oldu.
Muhammed b. Ka'b el-Kurazî:
“Yüce Allah bütün bunları Kur'ân'da zikretmiştir" dedi ve:
“Andolsun, «Allah, Meryem oğlu Mesih'tir» diyenler kesinlikle kâfir oldu. Oysa Mesih şöyle demişti:
“Ey İsrailoğulları! Yalnız, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin. Kim Allah'a ortak koşarsa, artık, Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır. Onun barınağı da ateştir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.» Andolsun, «Allah, üçün üçüncüsüdür» diyenler kâfir oldu. Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse, andolsun onlardan inkar edenlere elbette, elem dolu bir azap dokunacaktır. Ayrıca küfürleri sebebiyle ve Meryem hakkında pek büyük bir iftirada bulunmaları sebebiyle lanete uğramışlardır. Eğer kitap ehli iman etseler ve Allah'a karşı gelmekten sakınsalardı, muhakkak onların kötülüklerini örterdik ve onları Naim cennetlerine koyardık. Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi. Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır. Ama onların bir çoğunun yaptığı ne kötüdür!" âyetlerini okudu. Sonra:
“...Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır..." âyetindeki zümreden kasıt: «İsa (aleyhisselam), Allah'ın kulu, ruhu ve Meryem'e (aleyhisselam) bıraktığı ruhudur» diyenlerdir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Andolsun, «Allah, üçün üçüncüsüdür» diyenler kâfir oldu..." âyetini açıklarken:
“Burada İsa (aleyhisselam) hakkında:
“Üçün üçüncüsüdür" deyip te yalan söyleyen Hıristiyanlar kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“İsrâil oğulları, Isa (aleyhisselam) hakkında üç fırkaya ayrıldı. Bir fırka:
“O, Allah'tır" dedi. Bir fırka:
“O, Allah'ın oğludur" dedi. Bir fırka da:
“O, Allah'ın kulu ve ruhudur" dedi. İşte bu fırka orta yolda giden ve teslim olan Ehl-i Kitâb fırkasıdır" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Andolsun, «Allah, üçün üçüncüsüdür» diyenler kâfir oldu..." âyetini açıklarken:
“Hıristiyanlar: «İsa (aleyhisselam) ve annesi Allah'tır» dediler. Bu sözler Yüce Allah'ın:
“...Sen mi insanlara, Allah'ı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin, dedin..." âyeti da bunu göstermektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim der ki: Abdullah b. Hilâl ed-Dimaşkî'nin, Ahmed b. el- Havârî'den bildirdiğine göre Ebû Süleyman ed-Dârânî:
“Ey Ahmed! Vallahi! Onların dillerine: «O, üç ilahın üçüncüsüdür» dedirten ancak Allah'tır. Dileseydi onların dillerini lal ederdi" demiştir.
73. Âyetin Tefsiri
“Allah, üç ilâhdan üçüncüsüdür.” diyenler, elbette kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek İlâh’dan başka hiç bir ilâh yoktur. Eğer bu söylediklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden küfürde kalanlara muhakkak çok acıklı bir azap değecektir.
74. Âyetin Tefsiri
Hâlâ Allah’a tevbe edip mağfiret dilemiyecekler mi? Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
75. Âyetin Tefsiri
Meryem’in oğlu Mesih, ancak bir peygamberdir. Ondan önce bir çok peygamberler geçti. Anası çok doğru bir kadındı. İkisi de yemek yerlerdi. Bak ki, âyetlerimizi onlara nasıl açık açık anlatıyoruz. Sonra da bak hakdan nasıl çevriliyorlar.
76. Âyetin Tefsiri
De ki: Allah’ı bırakıp da size ne bir zarar, ne de bir fayda sağlamayan şeylere mi tapıyorsunuz? Hâlbuki Allah, bütün söylediklerinizi işitendir, bütün yaptıklarınızı bilendir.
77. Âyetin Tefsiri
"De ki «Ey Kitap ehli! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve dosdoğru yoldan da şaşmış bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın.»"
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Dininizde aşırı gitmeyin..." âyetini açıklarken:
“Bidatler edinmeyin mânâsındadır" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Dininizde aşırı gitmeyin..." âyetini açıklarken:
“Burada aşırı gitmekten kasıt, hakkı terk etmektir. Allah'ın eşi ve oğlu olduğunu iddia edenler de aşırı gidenlerdendi" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî' b. Enes der ki: Yahudilerin bir süre sünneti ve kitabı uygulayan bir liderleri vardı. Bir gün şeytan ona gelip:
“Sen, senden önce de yapılan bir iz üzerinde gidiyorsun ve bununla övülmüyorsun. Ama sen kendin bir bidat çıkar ve ona davet edip insanları buna zorla" dedi. Bu lider de öyle yaptı. Bir süre sonra bu yaptığından dolayı tövbe etmek istedi. Liderlikten ve mülkünden vazgeçerek ibadete çekilmek istedi. Günlerce ibadet ettikten sonra şeytan gelip:
“Sen işlemiş olduğun günahtan dolayı tövbe etmek istiyorsun, ama seninle Rabbin arasında tövbeni kabul edecek İsa (aleyhisselam) vardır. Fakat senin yolunda filan ve filan kişi dinlerini terk ederek sapıklığa düştüler. Onları bir daha nasıl hidayete erdireceksin? Senin tövben asla kabul olunmaz" dedi. "De ki: Ey Kitap ehli! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve dosdoğru yoldan da şaşmış bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın" âyetinin bu ve buna benzer şeyler hakkında nâzil olduğunu işittik.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Dosdoğru yoldan da şaşmış bir millet..." âyetini açıklarken:
“Burada Yahudiler kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“De ki:
“Ey Kitap ehli! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve dosdoğru yoldan da şaşmış bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın"" âyetini açıklarken:
“Burada kendileri ve kendilerine uyanları doğru yoldan sapıklığa düşürenler kastedilmektedir" dedi.
78. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:79
79. Âyetin Tefsiri
"İsrailoğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü. İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü"
Abdurrezzâk, Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-îmân'da, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İsrâil oğullarının arasında (dini konulardaki) ilk eksiklik şöyleydi: Bir kişi (günah işleyen) diğer bir kişiyle karşılaşır ve ona: «Ey filan! Allah'tan kork ve yaptığın bu şeyi terk et. Çünkü bu, sana helal değildir» derdi. Bu kişi ikinci gün onunla karşılaştığı zaman aynı durumda olmasına rağmen onunla beraber yemekten, içmekten ve beraberinde oturmaktan geri kalmıyordu. Onlar böyle yapınca Yüce Allah onların (iyilerin ve kötülerin) kalplerini bir birine karıştırdı." Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Israiloğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü. Eğer Allah'a, Peygamber'e ve ona indirilene (Kur'ân'a) inanıyor olsalardı, onları (müşrikleri) dost edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fasık kimselerdir'" âyetlerini okuyup:
“Hayır, vallahi! Siz iyiliği emredip kötülükten nehyedeceksiniz ve zalimin elinden tutarak onu zorla hak yola getireceksiniz" buyurdu.
Abd b. Humeyd, Ebu'ş-Şeyh, Taberânî ve İbn Merdûye'nin, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İsrâil oğulları günah işledikleri zaman âlimleri kendilerini ayıplayarak bundan nehyettiler. Sonra da bu âlimler, İsrâil oğulları bir önceki gün günah işlememiş gibi onlarla beraber oturdular ve beraber yiyip içtiler. Yüce Allah onların böyle yapması üzerine onların (iyilerin ve kötülerin) kalplerini birbirine karıştırdı ve onları bir Peygamberin diliyle lanetledi" buyurdu. Sonra da:
“İsrailoğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu isa diliyle lânetlendi..." âyetini okuyup bitirince:
“Yaptıkları ne kötü şeydir" buyurup şöyle devam etti:
“Vallahi! Siz iyiliği emredip kötülükten nehyedeceksiniz ve zalimin elinden tutarak onu zorla hak yola getireceksiniz. Ya da Allah kalplerinizi birbirine karıştırıp İsrâil oğullarını lanetlediği gibi sizi de lanetleyecektir,"
Abd b. Humeyd'in, Muâz b. Cebel'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Size bir mal verildiği zaman alın. Ancak verilen şey dininizden taviz vermeniz için rüşvet ise almayın. Siz malı terk etmeyeceksiniz. Fakirlik ve korku buna engel olacaktır. Merh oğulları gelecek ve İslam değirmen gibi dönecektir. Siz Kur'ân neredeyse oraya dönün. Yakın zamanda idareciler ve Kur'ân savaşıp ayrı düşeceklerdir. Öyle idarecileriniz olacak ki, kendileri için ayrı, sizin için ayrı hüküm vereceklerdir. Eğer onlara uyarsanız sizi sapıklığa düşürecek, karşı gelirseniz sizi öldüreceklerdir" buyurdu. Ashâb:
“Yâ Resûlallah! Eğer öyle bir şeye ulaşırsak ne yapacağız?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“İsa'nın (aleyhisselam) testerelerle biçilen ve direklere asılan ashâbı gibi olun. Çünkü itaat üzere ölmek, masiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır. İsrâil oğullarının ilk eksikliği şöyleydi. Onlar kişiyi ayıplarcasına iyiliği emredip kötülükten nehyederdi. Onlardan biri ayıpladığı arkadaşını gördüğü zaman sanki onu ayıplamamış gibi onunla oturur ve yine onunla beraber yiyip içerdi. Bunun üzerine Yüce Allah onları peygamberleri Davud'un (aleyhisselam) ve İsa'nın (aleyhisselam) diliyle lanetledi. "Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.'" Canım elinde olana yemin olsun ki, siz iyiliği emredip kötülükten nehyedeceksiniz. Ya da Allah size kötülerinizi musallat edecektir. Sonra hayırlı olanlarınız dua ettiklerinde onların duaları kabul edilmeyecektir. Canım elinde olana yemin olsun ki, siz iyiliği emredip kötülükten nehyedeceksiniz ve zalimin elinden tutarak onu zorla hak yola getireceksiniz. Ya da Allah kalplerinizi birbirine karıştıracaktır."
İbn Râhûye, Buhârî, el-Vuhdân'da, İbnü's-Seken, İbn Mende, Bâverdî, Ma'rifetü's-Sahâbe'de, Taberânî, Ebû Nuaym ve İbn Merdûye, İbn Ebzâ'dan, o da babasından bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbe verip Allah'a hamdü sena ettikten sonra Müslümanlardan bazı fırkaları da zikredip onlara hayırlarla dua etti. Sonra da şöye buyurdu:
“Ne oluyor ki, bazı kavimler komşularına bir şey öğretmiyor, onlara ilim vermiyor, onlara hatırlatmada bulunmuyor ve iyiliği emredip kötülükten nehyetmiyor? Yine ne oluyor ki, bazı kavimler komşularından öğrenmiyor, onlardan ilim ve ibret almıyor? Canım elinde olana yemin olsun ki, ya komşularına öğretecek, onlara ilim verecek, onlara hatırlatmada bulunacak ve iyiliği emredip kötülükten nehyedecek kavimler olacaksınız ve komşularından öğrenen, onlardan ilim ve ibret alan kavimler olacaksınız, ya da onlara dünyada iken cezalarını acele olarak vereceğim." Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) minberden inip evine girdi. Bunun üzerine Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı birbirine:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözleriyle kimleri kasdetti?" demeye başladılar. Bazıları:
“Bu sözleriyle ancak Eş'arileri kasdetmiştir. Çünkü Eş'ariler fakih ve âlim kişilerdir. Onların su kenarlarında kaba ve cahil komşuları vardır. Eş'arilerden bir grup toplanarak Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girdiler ve:
“Müslümanlardan bazı fırkaları hayırla anarken bazılarını da şer ile andın, ne oluyor ki?" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Komşularınıza öğretecek, onlara ilim verecek, onlara hatırlatmada bulunacak ve onlara iyiliği emredip kötülükten nehyedeceksiniz ya da dünyada iken cezanızı acele olarak vereceğim" buyurdu. Ashâb:
“Yâ Resûlallah! Bize bir yıl mühlet ver. Biz onlara öğretiriz, onlarda öğrenir" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara bu mühleti verip:
“israiloğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü. İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü!" âyetlerini okudu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İsrailoğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanetlendi..." âyetini açıklarken:
“Zebur'da ve İncil'de lanetlenmişlerdir mânâsındadır" dedi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İsrailoğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü" âyetini açıklarken:
“Mûsa (aleyhisselam) zamanında Tevrat'ta, İsa (aleyhisselam) zamanında İncil'de, Davud (aleyhisselam) zamanında Zeburda, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında ise Kur'ân'da her dille lanetlenmişlerdir, mânâsındadır" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İsrailoğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü'" âyetini açıklarken:
“Yasaklayan Yahudiler sonradan yasakladıkları kişilerle ticaret üzere ortaklık kurdular. Allah onların kalplerini birbirine karıştırmış ve Dâvud (aleyhisselam) ile İsa b. Meryem dilleriyle lanetlenmişlerdir" dedi.
Ebû Ubeyd, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Ebû Mâlik el-Ğifârî'nin bu âyet hakkında şöyle dediğini bildirir:
“İsrâil oğulları, Dâvud'un (aleyhisselam) diliyle lanetlenip maymuna dönüştürüldüler. İsa'nın (aleyhisselam) diliyle de lanetlenip domuza dönüştürüldüler."
İbn Cerîr, Mücâhid'den bunun aynısını bildirir.
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde bu âyet hakkında:
“Yüce Allah, İsrâil oğullarını, Dâvud'un (aleyhisselam) zamanında onları Dâvud'un (aleyhisselam) diliyle lanetlemiş ve onları maymuna dönüştürerek zelil kılmıştır. Yine onları İncil'de, İsa'nın (aleyhisselam) diliyle lanetleyip domuza dönüştürmüştür" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü" âyetini açıklarken:
“İsrâil oğullarının masiyeti neydi biliyor musunuz? Onlar "İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü" dedi.
Ebu'ş-Şeyh, Ebû Amr b. Himâs'tan bildiriyor: İbnü'z-Zübeyr, Ka'b'a:
“Allah kullarına öfkelendiği zaman bu belli olur mu?" diye sorunca (Ka'bu'l-ahbâr):
“Evet, Allah onları zelil kılar ve onlar o zaman iyiliği emredip kötülükten nehyetmezler. Bu Kur'ân'da:
“İsrailoğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu isa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü'" şeklinde geçmektedir" dedi.
Deylemî'nin, Müsnedü'l-Firdevs'te bildirdiğine göre Ebû Ubeyde b. el- Cerrâh, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şu sözünü nakleder:
“İsrâil oğulları günün başlangıcında kırk üç peygamberi öldürmüştür. O peygamberlere uyan kişilerden yüz on iki kişi kalkıp onlara iyiliği emredip kötülükten nehyedince günün sonunda onlarında hepsini öldürdüler. Allah'ın:
“Israiloğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu Isa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü" âyetinde zikrettiği kişiler de bunlardır. "
Ahmed, Tirmizî ve Beyhakî'nin, Huzeyfe b. el-Yemân'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Canım elinde olana yemin olsun ki, ya iyiliği emredip kötülükten nehyedeceksiniz ya da Allah size yakın bir zamanda ceza gönderir. Sonra da Allah'a dua edersiniz ve duanızı kabul etmez" buyurdu.
İbn Mâce'nin, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dua edip te duanız kabul edilmez olmadan önce iyiliği emredip kötülükten nehyedin" buyurmuştur.
Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle öfkesini belirtsin. Bu da imanın en zayıf derecesidir" buyurdu.
Ahmed'in, Adiy b. Umeyra'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah seçkin kişilerin kötülüğü yüzünden bütün toplumu azaplandırmaz. Ancak toplum, bu seçkin kişilerin kötülüğünü görür ve bu kötülüğü değiştirmeye gücü yettiği halde değiştirmezse, işte o zaman ileri gelen kişilerin kötülüğü ile bütün toplum azaplandırır" buyurdu.
Hatîb'in, Ruvâtu Mâlik'te, Ebû Seleme vasıtasıyla babasından bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Muhammed'in canı elinde olana yemin olsun ki, ümmetimden bazı kişiler mezarlarından maymun ve domuz suretinde çıkacaklardır. Bunlar günah işleyenlere yağcılık yapıp, güçleri yettiği halde sessiz kalarak onları bu günahlardan nehyetmeyen kişilerdir" buyurdu.
Hakîm et-Tirmizî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Eğer ümmetin dünyayı tazim ederlerse üzerlerinden İslam'ın heybeti çekilir. İyiliği emredip kötülükten nehyetmeyi terk ederlerse vahyin bereketinden mahrum kalırlar. Eğer birbirlerine söverlerse Allah'ın gözünden düşerler" buyurdu.
Taberânî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yâ Resûlallah! İçinde salih kişiler bulunan bir yer helak olur mu?" diye sorulunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, olur" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Niye ki?" denilince de:
“Yüce Allah'a karşı işlenen isyanlara engel olmayıp sessiz kalmalarındandır" buyurdu.
Taberânî'nin, Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Sizden önce İsrâil oğulları günah işleyen birini gördükleri zaman onu ayıplayarak o günahtan nehy ederler di. ikinci gün de sanki bir gün önce onun günah işlediğini görmemiş gibi onunla oturur, yer ve içerlerdi. Allah onların öyle yaptığını görünce onların (iyilerin ve kötülerin) kalplerini birbirine karıştırdı ve onları Dâvud'un (aleyhisselam) ve İsa b. Meryem'in diliyle lanetledi. «...Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.» Muhammed'in canı elinde olana yemin olsun ki, siz iyiliği emredip kötülükten nehyedeceksiniz ve günah işleyenin elinden tutarak onu zorla hak yola getireceksiniz. Ya da Allah kalplerinizi birbirine karıştırıp İsrâil oğullarını lanetlediği gibi sizi de lanetleyecektir.
Deylemî'nin, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kadınlar kadınlarla, erkekler erkeklerle cinsel ilişkide bulunursa, onları doğudan gelecek kızıl bir esintiyle müjdele. Onların bir kısmı bu esintiyle hayvan suretine döndürülürken bir kısmı da yere batar. "...Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü" buyurdu.
80. Âyetin Tefsiri
"Onlardan çoğunun, inkar edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür: Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar!"
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür..." âyetini açıklarken:
“Burada nefislerinin kendilerine emrettikleri şeyler kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim, Harâitî, Mesâviu'l-Ahlâk'da, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Şuab'da, Huzeyfe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Müslümanlar topluluğu! Zinadan sakının ki, üçü dünyada diğer üçü de âhirette olmak üzere onda altı haslet vardır. Dünyada olanlar, (zina eden) kişinin güzelliğinin yok olması, fakirliğinin daim olması ve ömrünün kısa olmasıdır. Âhirette olanlar ise, Allah'ın, kendisine olan öfkesi, çok kötü bir hesap görmesi ve sürekli olarak Cehennemde kalıcı olmasıdır" buyurdu. Sonra da:
“...Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür: Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar"' âyetini okudu.
81. Âyetin Tefsiri
"Eğer Allah'a, Peygambere ve ona indirilen Kur'ân'a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi, fakat onların çoğu fasıktır."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Eğer Allah'a, Peygambere ve ona indirilen Kur'ân'a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi..." âyetini açıklarken:
“Burada münafıklar kastedilmektedir" dedi.
82–83. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:84
84. Âyetin Tefsiri
"(Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah'a ortak koşanlar olduğunu görürsün. Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da mutlaka «Biz Hıristiyanlarız» diyenler olduğunu görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar. Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. «Ey Rabbimiz! İnandık. Artık bizi (hakikate) şahitlik edenler ile beraber yaz» derler. Rabbimizin, bizi salihler topluluğuyla beraber (cennete) sokmasını umarken, Allah'a ve bize gelen gerçeğe ne diye inanmayalım?"
Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yahudi biri Müslüman biriyle yalnız kaldığı zaman mutlaka onu öldürmeyi istemiştir" buyurdu. Başka bir lafızda ise:
“Mutlaka onu öldürmeyi düşünmüştür" şeklindedir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da mutlaka «Biz Hıristiyanlarız» diyenler olduğunu görürsün..." âyetini açıklarken:
“Burada Câfer ve ashâbı ile beraber Habeşistan'dan gelen grup kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rabâh):
“Allah'ın, Hıristiyanlardan iyi kişiler olarak zikrettiği kişilerin hepsinde de Necâşî ve ashâbı kastedilmektedir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rabâh):
“...Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da mutlaka «Biz Hıristiyanlarız» diyenler olduğunu görürsün..."- âyetini açıklarken:
“Burada mümin Muhacirler geldiği zaman, iman eden Habeşliler kastedilmektedir" dedi.
Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Abdullah b. ez-Zübeyr:
“...Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün...'" âyeti, Necâşî ve ashâbı hakkında inmiştir" dedi.
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebî Hâtim, Ebû Nuaym, Hilye'de ve Vahidî, İbn Şihâb vasıtasıyla bildiriyor: Saîd b. el-Müseyyeb, Ebû Bekr b. Abdirrahman b. el- Hâris b. Hişâm ile ürve b. ez-Zübeyr derler ki:
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir mektup yazarak Amr b. Umeyye'yi Necâşî'ye gönderdi. Bu kişi Necâşi'nin huzuruna varıp Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) mektubunu okudu. Sonra Necâşî, Câfer b. Ebî Tâlib'i ve beraberindeki muhacirleri çağırıp rahipleri ve keşişleri de topladıktan sonra, Câfer b. Ebî Tâlib'e, onlara Kur'ân okumasını emretti. Bunun üzerine Câfer b. Ebî Tâlib kendilerine Meryem sûresini okudu. Onlar da Kur'ân'a iman ederek gözyaşları dökmeye başladılar. İşte:
“...Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da mutlaka «Biz Hıristiyanlarız» diyenler olduğunu görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar. Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. «Ey Rabbimiz! İnandık. Artık bizi (hakikate) şahitlik edenler (Muhammed'in ümmeti) ile beraber yaz» derler"' âyetleri bunlar hakkında nâzil olmuştur.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr şöyle dedi:
“...Onların içinde keşişler ve rahipler vardır..." âyetini açıklarken: Burada, Necâşî'nin kavminden yaş ve ilim olarak en hayırlı olanları seçerek Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) göndermiş olduğu yetmiş kişi kastedilmektedir. Necâşî onlar vasıtasıyla Müslüman olmuştu. Başka bir rivayette ifade şöyledir:
Necâşî, ashâbından ileri gelenlerden otuz kişiyi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdi. Bu otuz kişi Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girdiği zaman kendilerine "Yâsin" sûresini okudu. Kur'ân'ı işittikleri zaman ağladılar ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hak olduğunu anladılar. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Onların içinde keşişler ve rahipler vardır..." âyetini indirdi. Yine:
“Kendilerine daha önceden kitap verdiklerimiz buna da inanırlar. Kur'ân onlara okunduğu zaman: «Ona inandık, doğrusu o Rabbimizden gelen gerçektir; biz şüphesiz daha önceden müslüman olmuş kimseleriz» derler. İşte onlara, sabırlarından dolayı, ecirleri iki defa verilir; onlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da sarfederler" âyetleri onlar hakkında inmiştir.
İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Urve der ki: (Ashâb) "Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün..." âyetinin Necâşî hakkında nâzil olduğu görüşündeydi."
Abd b. Humeyd, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman..." âyetini açıklarken:
“Bunlar denizci idiler. Câfer b. Ebî Tâlib ile beraber Habeşistan'dan gelmişlerdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), onlara Kur'ân okuyunca iman ettiler ve gözyaşları döktüler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Topraklarınıza döndüğünüz zaman dininizden geri dönersiniz" buyurduğunda:
“Hayır biz dinimizden geri dönmeyiz" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman..." âyetini indirdi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Bize nakledildiğine göre bu âyet Câfer ile beraber Habeşistan'dan gelen bir grup hakkında nâzil olmuştur. Câfer Kureyş'ten kırk, Eş'arî'lerden ise elli kişiyle beraber Habeşistan'a gitmişti. Eş'arîlerin içinde en büyükleri Ebû Âmir el-Eş'arî, en küçükleri ise Âmir'di. Aralarında Ak'ten de dört kişi bulunmaktaydı. Bu grubu yakalatmak için Kureyş'Iiler aralarından Amr b. el-Âs'ı ile Umâre b. el-Velîd'i Necâşî'ye gönderdiler. Bu ikisi Necâşî'ye varıp:
“Bunlar kavimlerinin dinlerinde fesat çıkaranlardır" dediler. Necâşî onları getirterek durumu kendilerine sordu. Bunun üzerine onlar:
“Bizden önceki ümmetlerde olduğu gibi, Allah bize de bir tek olan Allah'a davet eden peygamber gönderdi. Bu peygamber bize iyiliği emredip kötülükten nehyetmektedir. Akrabalarla ilgilenmeyi ve akrabalık bağlarını kesmemeyi emretmektedir. Söz verdiğimizde sözümüzde durmayı ve ahde vefasızlık etmemeyi emretmektedir. Biz bu Peygamber'e inanıp iman ettiğimiz zaman kavmimiz aşırı gidip bizi topraklarımızdan çıkardılar. Biz de senden başka sığınacak birini bulamadık" dediler. Necâşî:
“İyi ettiniz" dedi. Amr ve arkadaşı:
“Bunlar İsa hakkında senden farklı şeyler söylüyorlar" deyince Necâşî:
“İsa hakkında ne diyorsunuz?" diye sordu. Onlar:
“Biz, Allah'ın kulu, Peygamberi ve el-Betül el-Azrâ'ya (bekar ve evlenmeyen Meryem'e) bırakmış olduğu kelimesi ve ruhudur, diyoruz" karşılığını verdiler. Necâşî:
“Yanlış bir şey söylemediniz" dedikten sonra Amr ve arkadaşına:
“Eğer sizler topraklarımda olmasaydınız sizleri şöyle şöyle yapardım" dedi. Bize söylendiğine göre Câfer ve arkadaşları geri döndükleri zaman onlar da (Necâşî'nin bazı adamları da) beraber gelmiş ve Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) iman etmişlerdi. Bir kişi:
“Eğer bunlar topraklarına dönecek olurlarsa tekrar eski dinlerine dönerler" dedi. Yine bize anlatıldığına göre Câfer yetmiş kişi ile beraber geri dönmüştü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara Kur'ân okuduğu zaman onların gözlerinden yaşlar akmıştı.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî der ki: Necâşî, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) yedisi keşiş, beşi de rahip olmak üzere on iki kişi gönderdi. Bunlar Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile görüşüp bazı şeyler soracaklardı. Bu kişiler Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) vardıklarında, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine Allah'ın kendisine indirmiş olduğu âyetlerden okudu. Bunun üzerine onlar ağladılar ve iman ettiler. Bu sebeple Yüce Allah onlar hakkında:
“Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. «Ey Rabbimiz! İnandık. Artık bizi (hakikate) şahitlik edenler (Muhammed'in ümmeti) ile beraber yaz» derler" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Mekke'de ashâbı için müşriklerden korkunca, Câfer b. Ebî Tâlib, İbn Mes'ûd ve Osmân b. Maz'ûn'u ashâbından bir grupla bebarer kral Necâşî'nin yanına, Habeşistan'a gönderdi. Müşrikler bu haberi alınca Amr b. el-Âs'ı bir grupla Necâşî'ye gönderdi. Bu grup Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) grubundan önce Necâşî'ye varıp:
“Aramızda Kureyş'lilerin akıllarının az ve emellerinin boş olduğunu iddia eden bir adam çıktı. Bu kişi peygamber olduğunu iddia etmektedir. Kavminde fesat çıkarmak için bir grup göndermiş bulunmaktadır. Biz de bunu sana haber vermek istedik" dediler. Necâşî:
“Eğer bana gelirlerse dedikleri şeye bir bakarım" karşılığını verdi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı Necâşî'nin kapısına gelip:
“Allah'ın dostlarına izin ver" dediler. Necâşî. "Onlara izin vardır, Allah'ın dostlarına merhaba" dedi. Ashâb yanına girip selam verince, müşriklerden bir grup:
“Görüyorsun ey kral! Biz sana doğru söylemekteyiz. Onlar gerektiği gibi sana selam vermemekteler" dedi. Necâşî:
“Beni gerektiği gibi selamlamanızdan alıkoyan nedir?" diye sorunca:
“Biz seni Cennet ahalisinin ve meleklerin selamıyla selamladık" cevabını verdiler. Necâşî:
“Arkadaşınız, İsa ve annesi hakkında ne demektedir?" deyince:
“İsa'nın (aleyhisselam), Allah'ın kulu, peygamberi ve Meryem'e (aleyhesselam) bıraktığı ruhu ve kelimesidir" demektedir. Meryem'in (aleyhesselam) hakkında ise: «Temiz el-Betûl el- Azrâ (bekar ve evlenmeyen kadın)dır» demektedir" dediler. Bunun üzerine Necâşî yerden bir çöp alarak:
“Arkadaşınız, İsa'nın dediğine bu çöp kadar bir şey eklememiştir" dedi. Müşrikler bu durumdan hoşlanmamış ve yüzlerinin rengi değişmişti. Necâşî ashâba:
“Size indirilenden bir şey okuyor musunuz?" deyince:
“Evet, okuyoruz" karşılığını verdiler. Necâşî:
“O zaman okuyun" deyince de ashâb okudu. Necâşî'nin etrafında keşişler, rahipler ve diğer yardımcıları bulunmaktaydı. Keşişlerden ve rahiplerden bir grup her âyet okunmasında bunların haktan olduğunu anladılar ve gözyaşları akmaya başladı. Bunun için Yüce Allah onların hakkında:
“(Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah'a ortak koşanlar olduğunu görürsün. Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da mutlaka «Biz Hıristiyanlarız» diyenler olduğunu görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar. Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. «Ey Rabbimiz! İnandık. Artık bizi (hakikate) şahitlik edenler (Muhammed'in ümmeti) ile beraber yaz» derler"' âyetlerini indirdi."
Taberânî, Selmân'ın Müslüman oluşunu anlatırken şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Medine'ye geldiği zaman yemek yapıp yanına gittim. "Bu nedir?" buyurduğunda:
“Sadakadır" cevabını verdim. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabına:
“Yiyin" buyurdu. Bir müddet sonra bir daha yemek yapıp götürdüğümde:
“Bu nedir?" diye sordu. Ben:
“Bu hediyedir" dediğimde ondan yiyerek ashâbına da:
“Yiyin" buyurdu. Ben:
“Yâ Resûlallah! Bana Hıristiyanlıktan haber ver" dediğimde:
“Ne onlarda,, ne de onları sevenlerde bir hayır vardır" buyurdu. Bu dediği bana ağır gelmiş bir şekilde yanından kalkmıştım. Sonra Yüce Allah:
“(Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah'a ortak koşanlar olduğunu görürsün. Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da mutlaka «Biz Hıristiyanlarız» diyenler olduğunu görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar. Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün..." âyetlerini indirdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), beni çağırtıp:
“Ey Selmânl Senin arkadaşların Allah'ın burada zikretmiş olduğu kişilerdir" buyurdu.
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da mutlaka «Biz Hıristiyanlarız» diyenler olduğunu görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar'" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Ehl-i Kitâb'dan bazı kişiler (Nasraniler), İsa'nın (aleyhisselam) getirmiş olduğu hak şeriat üzereydiler. Ona iman etmiş ve ona uymuşlardı. Allah, Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdiği zaman kendisine inandılar ve iman ettiler. Getirdiği hak şeylerin de Allah katından olduğunu bildiler. Allah ta işittiğiniz gibi onları bu şekilde övdü."
Ebû Ubeyd, Fedâil'de, İbn Ebî Şeybe, Müsned'de, Abd b. Humeyd, Buhârî, Târih'te, Hâris b. Ebî Usâme, Müsned'de, Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l- Usûl'da, Bezzâr, İbn Ebî Dâvud, İbnu'l-Enbârî, Mesâhifte, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve İbn Merdüye'nin bildirdiğine göre Selmân'a:
“...Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır...'" âyetinin açıklaması sorulunca şöyle dedi:
“Burada manastırdaki rahipler kastedilmektedir. Bu âyet Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem): (.....) şeklinde inmiştir. Hakîm et-Tirmizî'nin lafzı ise şöyledir:
“Ben bu âyeti Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem): (.....) şeklinde okudum.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise bu âyeti: (.....) şeklinde okudu.
Beyhakî, Delâil'de, Selmân'dan bildiriyor: Ben Râmahurmuz'da yetim bir kişi idim. Râmahurmuz idarecisinin oğlu sürekli öğretmeninin yanına gider gelirdi. Bu sebeple ben de onun yakınında bulunmak istedim. Benden büyük kendini beğenmiş kibirli bir ağabeyim vardı. Ben ise yoksul bir kişi idim. Öğretmen dersi bitirip öğrenciler dağıldığı zaman, Râmahurmuz idarecisinin oğlu elbisesiyle yüzünü kapatır ve dağa çıkardı. Bunu çok sık olarak yapardı. (Bir gün kendisine) "Niçin şöyle şöyle yapıyorsun ve beni beraber götürmüyor sun?" dediğimde:
“Sen çocuksun ve durumumuzu ifşa etmenden korkuyorum" cevabını verdi. Ona:
“Korkma!" deyince:
“Bu dağda bir mağarada, ibadet edip Yüce Allah'ı ve âhireti zikreden salih kişiler vardır. Bunlar ateşperestlerin ve putperestlerin dinsiz olduğunu iddia ediyorlar" dedi. Kendisine:
“Beni de beraberinde bu kişilerin yanına götür" dediğimde:
“Onlardan izin almadan öyle bir şey yapamam. Senin bizi açığa çıkarıp ta babamın bu durumu öğrenerek onları öldürmesinden ve bu kişilerin benim yüzümden helak olmasından korkuyorum" karşılığını verdi. "Ben öyle bir açık vermem" dedim. Onlardan benim için izin alıp:
“Yanımda yetim bir çocuk vardır. Bu çocuğun yanınıza gelip sizleri dinlemesini istiyorum" dedi. Onlar da:
“Eğer kendisine güveniyorsan getir" deyince:
“Kendisinden size ancak hoşlandığım şeylerin gelmesini temenni ederim" dedi. Onlar da:
“O zaman onu da beraberinde getir" dediler.
Bunun üzerine bana:
“Senin benimle gelmen için kendilerinden izin aldım. Benim dersten çıkış saatimde gittiğimi gördüğünde yanıma gel ve bunu kimse bilmesin. Eğer babam bunu anlarsa onları öldürür" dedi. Râmahurmuz idarecisinin oğlunun dersten çıkış saati geldiğinde kendisini takip ettim. Bir dağa çıktık ve bahsettiği kişilerin yanına vardık. Onlar bir mağaradaydılar." —Ali der ki:
“Zannımca Selmân:
“Bunlar altı veya yedi kişiydiler" dedi.— Onların ibadet etmekten sanki canları çıkmıştı. Onlar gündüzleri oruç tutup geceleri ibadet ediyor buldukları yeşilliklerden yiyorlardı. Yanlarına oturduk. Râmahurmuz idarecisinin oğlu beni methederek hakkımda hayırlı şeyler söyledi. Onlar da, Allah'a hamdü sena ederek geçmiş resuller ve peygamberlerden bahsettiler. Sıra İsa b. Meryem'e gelince:
“Allah onu (Meryem'den) erkeksiz olarak gönderdi. Allah onu peygamber olarak gönderip ona ölüleri diriltme, çamurdan kuş yaratma, körleri ve sedef hastalarını iyileştirme gücü verdi. Bazı kavimler kendisine tâbi olurken bazıları da inkar etti. O, Allah'ın kendisiyle (insanları) imtihan ettiği kulu ve elçisiydi" dediler. Bunları söylemeden önce de:
“Ey çocuk! Senin bir Rabbin vardır. Yine senin geri döneceğin bir yer vardır. Önünde Cennet ve Cehennem vardır ki, gideceğin yer ikisinden biridir. Ateşperestler sapıklığa düşmüş dalalet ehlidir. Allah onların yaptıkları şeylerden razı değildir ve onlar hiçbir din üzere değildirler" dediler.
Râmahurmuz idarecisinin oğlunun yanlarından çıkış saati gelince ben de kendisiyle beraber gittim. Sonra bir daha yanlarına gittiğimizde önceki gibi ve daha güzel şeyler söylediler. Ben de yanlarında kalmak istedim. Bana "Ey Selmân! Sen daha çocuksun, sen bizim yaptığımızı yapmaya güç yetiremezsin. Sen ye, iç, namaz kıl ve yat" dediler. Râmahurmuz idarecisi, oğlunun bu yaptığını gördü ve atına binip onu takip ederek bu mağaraya yanlarına geldi. Onlara:
“Ey sizler! Bana komşu oldunuz ve ben size iyi komşuluk ettim ve benden bir kötülük görmediniz. Ancak siz oğlumu bana karşı bozdunuz. Size üç gün mühlet veriyorum. Eğer üç gün sonra sizi burada bulursam mağaranızı yakarım. Siz kendi topraklarınıza geri dönün. Benim tarafımdan size bir kötülük gelmesini istemiyorum" dedi. Onlar da:
“Biz sana karşı kötü bir şey kasdetmedik. Ancak senin için hayırlı şeyler istedik" dediler. Bu idareci oğlunu onların yanına gitmekten alıkoydu. İdarecinin oğluna:
“Allah'tan kork, bu dinin Allah'ın dini olduğunu, babanın ve bizim başka dine tabi olduğumuzu biliyorsun. Bunlar ateşe tapmaktadır ve Allah'ı tanımamaktadırlar. Âhiretini başkasının dünyası için satma" dedim. O:
“Ey Selmân! Mesele söylediğin gibidir. Babam onları yok etmesin diye yanlarına çıkmamaktayım. Eğer yanlarına gidecek olursam babam beni yine atıyla takip edecektir. Zaten benim yanlarına gitmemden korkarak onları oradan kovdu. Onların haklı olduğunu bilmekteyim" dedi. Bunun üzerine kendisine:
“Sen bilirsin" dedim.
Sonra ağabeyime durumu anlatıp bu kavmin yanına gitmeyi teklif ettim. Ağabeyim:
“Ben kendi maişetim için uğraş veren biriyim" dedi. Bunlar dağdan göçecekleri gün yanlarına çıktım. Bana:
“Ey Selmân! Biz sakınmaktaydık, ancak olanları görmektesin. Allah'tan kork ve bil ki, din sana vasiyet ettiğimiz gibidir. Bu ateşperestler Allah'ı bilmemekte ve anmamaktalar. Onlardan kimse seni aldatmasın" dediler. Onlara:
“Ben sizden ayrılacak değilim" deyince:
“Sen bizimle olmaya güç yetiremezsin. Biz gündüz oruç tutup gece de ibadet ediyoruz. Biz bitkilerden ve bulduğumuz şeylerden yiyoruz. Sen buna güç yetiremezsin" dediler. Ben yine:
“Ben sizden ayrılacak değilim" dedim. Onlar:
“Sen bilirsin, biz halimizi sana arzettik. Eğer bizden ayrılmayı kabul etmiyorsan seninle beraber gelecek birini getir ve beraberinde yiyecek şeyler al. Çünkü sen bizim yaptıklarımıza güç yetiremezsin" dediler. Ben de öyle yapıp ağabeyime benimle gelmesini söyledim, ama o bunu kabul etmedi.
Yanlarına çıktığımda eşyalarını yüklendiler ve beraber yola çıktık. Allah, selametle Musul'a varmamızı nasip etti. Orada bir mabede gittik. İçeri girdiklerinde oradakiler kendilerini neşe ve sevinçle karşılayarak:
“Nerelerde idiniz?" dediler. Onlar da:
“Biz, Allah'ın zikredilmediği ateşperestlerin bulunduğu bir şehirdeydik. Bizi oradan kovdular ve sizin yanınıza geldik" dediler. Bir zaman sonra:
“Ey Selmân! Bu dağda dindar bir kavim bulunmaktadır. Biz onların yanına gitmek istiyoruz. Sen de bunlarla beraber burada kal. Bunlar da dindardır ve onlardan hoşlanacağın şeyler göreceksin" dediler. Ben:
“Ben sizden ayrılacak değilim" deyince:
“Mabettekiler de bana nasihat ederek:
“Bizimle beraber kal, gücümüz nispetinde bir şeyden geri kalmazsın" dediler. Ben yine:
“Ben sizden ayrılacak değilim" dedim ve beraberlerinde yola çıktım. Dağların arasına vardığımızda dibinde birçok su testileri ve çokça ekmek bulunan bir kayanın yanına vardık. Bu kayanın dibinde konakladık. Güneş çıktığı zaman dağların arasından birer birer birçok kişi çıkıp gelmeye başladı. Sanki canları çıkmış gibiydiler. Toplandıkları zaman arkadaşlarımı sevinçli ve neşeli bir şekilde karşılayarak:
“Nerelerde idiniz, sizi görmüyorduk?" dediler. Arkadaşlarım:
“Biz, Allah'ın zikredilmediği ve ateşperestlerin yaşadığı bir şehirdeydik. Biz orada Allah'ı zikrediyorduk, ama bizi oradan kovdular" cevabını verdiler. Bu gelenler:
“Bu çocuk ta nedir?" diye sorunca, arkadaşlarım beni överek:
“Bu, o şehirden bir arkadaşımızdır, ondan hayırlı şeylerden başka bir şey görmedik" dediler. Vallahi! Biz bu durumda iken mağaradan bir kişi çıkıp geldi ve selam vererek oturdu. Arkadaşlarım onu sevinçli ve neşeli bir şekilde saygıyla karşılayıp çepeçevre etrafında oturdular.
Bu kişi onlara:
“Nerede idiniz?" diye sorunca durumu kendisine anlattılar. "Bu çocuk ta nedir?" dediğinde beni överek kendilerine katılışımı anlattılar. Daha önce hiç görmediğim bir şekilde ona saygı gösteriyorlardı. Bu kişi Allah'a hamdü sena ettikten sonra Allah'ın göndermiş olduğu peygamberleri zikrederek karşılaştıkları ve yaptıkları şeyleri anlattı. İsa b. Meryem'e gelince de, Allah'ın onu erkeksiz olarak Meryem'den yarattığını, peygamber olarak gönderdiğini, Allah'ın kendisine ölüleri diriltme, körleri ve sedef hastalarını iyileştirme, çamurdan kuş yapıp ona üfleyerek Allah'ın izniyle ona can verme gücü verdiğini, Allah'ın kendisine İncil'i indirdiğini ve Tevrât'ı öğrettiğini, kendisini İsrâil oğullarına peygamber olarak gönderdiğini ve bazı kavimlerin kendisine iman edip bazılarının da inkar ettiğini söyledi. Yine İsa'nın (aleyhisselam) karşılaştığı bazı durumları anlatarak Allah'ın kendisine nimetler verdiği bir kul olup Allah'ın kendisini mükâfatlandırmış ve ondan razı olduğunu söyledi. Etrafındakilere nasihat etmeye devam edip:
“Allah'tan korkun ve İsa'nın (aleyhisselam) getirdiklerine tabi olun. Ona karşı gelmeyin, aksi takdirde Allah sizi ayrılıklara düşürür" diyordu. Sonra:
“Kim bu şeylerden (yiyecek ve içecekten) almak isterse alsın" dedi. Bunun üzerine her kişi kalkıp bir testi su ve yemeklerden bir şeyler almaya başladı. Sonra beraberlerinde geldiğim arkadaşlarım bu kişinin yanına gelip kendisine saygıyla selam verince kendilerine:
“Bu dinde sebat edin ve fırkalara ayrılmaktan sakının. Bu çocuk hakkında da hayırlı şeyler vasiyet edin" dedi. Bana da:
“Ey çocuk! Bu anlatmış olduğum Allah'ın dinidir. Diğerleri ise küfürdür" dedi. Ben de kendisine:
“Ben senden ayrılacak değilim" dediğimde:
“Sen benimle olmaya güç yetiremezsin, çünkü ben bu mağaradan sadece pazar günleri çıkmaktayım.
Bu şekilde sen benimle kalamazsın" dedi. Sonra ashâbına dönünce, ashâbı:
“Ey çocuk! Sen onunla olmaya güç yetiremezsin" dediler. Ben yine:
“Ben senden ayrılacak değilim" deyince:
“Ey çocuk! Ben şimdi sana bir daha söylüyorum ki, ben buraya gireceğim ve gelecek pazar gününe kadar çıkmayacağım. Artık sen bilirsin" dedi. Ben yine de:
“Ben senden ayrılacak değilim" dedim. Ashâbı bu kişiye:
“Ey filan! Bu daha bir çocuktur, ona bir şey olmasından korkuyoruz" dediler. Bu kişi bana:
“Yine de sen bilirsin" dedi. Ben yine:
“Ben senden ayrılacak değilim" dedim.
Benim ilk beraber olduğum arkadaşlarım kendilerinden ayrılacağım zaman ağlamaya başladılar. Bu kişi bana:
“Bu yemekten ve sudan sana gelecek haftaya yetecek kadar al" deyince ben onlardan bir miktar aldım. Her kişi de tekrar kendi yerine geri döndü. Bu kişi dağdaki mağaraya girinceye kadar arkasından gittim. Bana:
“Sen de olanları indir ve yiyip iç " diyerek kendisi namaza durdu. Bende kendisiyle namaza durdum. O bana doğru dönüp:
“Senin buna gücün yetmez, fakat namaz kıl ve yat, yemek ye ve iç" dedi. Ben de öyle yaptım. Onun yemek yiyip bir şey içtiğini görmedim. Diğer pazar gününe kadar onu sadece rükuda ve secdede gördüm. Sabahladığımız zaman:
“Su testini al ve dışarı çık" dedi. Ben de çıktım ve o kayanın dibine gittim. Yine o kişiler dağlardan çıkıp geldiler ve toplanmaya başladılar. Bu kişinin çıkmasını bekliyorlardı. Bu kişi çıkıp oturduktan sonra çok güzel şeyler anlatarak bir hafta önce anlatmış olduğu konulara benzer bir şeyler anlattı. Sonra:
“Bu dine tutunun ve fırkalara ayrılmayın. Allah'tan korkun ve bilin ki İsa b. Meryem, Allah'ın kulu ve nimetlendirdiği kişidir" dedi. Sonra oradakiler benden sözederek:
“Ey Filan! Bu çocuğu nasıl buldun?" deyince, beni övüp hayırlı şeyler söyledikten sonra Allah'a hamdü senalar etti. Ekmek ve su bolca var idi. Herkişi kendine yetecek kadar bir miktar almaya başladı. Ben de öyle yaptım. Sonra yine geldikleri dağlara dağıldılar. Bu kişi tekrar mağarasına dönünce ben de kendisiyle döndüm. Bir müddet öyle devam etti. Her pazar günü mağaradan çıkıyor ve arkadaşları her pazar yanına geliyordu. Her haftada her zamanki gibi onlara nasihatlar veriyordu. Yine bir pazar günü toplandıklarında Allah'a hamd edip onu ta'zîm ettikten sonra her zamanki gibi diyeceğini dedi ve:
“Ey sizler! Ben artık yaşlanmış ve zayıf biriyim. Ecelim de yaklaşmış bulunmaktadır. Şimdiye kadar Beytü'l- Makdis'e (Kudüs'e) gitmedim. Oraya muhakkak gitmeliyim. Bu çocuğa dikkat edin ve hakkında hayırlı şeyler yapın. Onun iyi bir çocuk olduğunu görüyorum" dedi. Ashâb bu dediğinden dolayı korkmuştu. Onların korkulan gibi bir korku da daha önce görmemiştim. Onlar:
“Ey Ebû Filân! Sen yaşlı ve yalnız birisin. Senin başına bir şey gelip gelmemesinden emin değiliz. Şimdi de sana her zamankinden daha fazla ihtiyacımız vardır" dediler. Bu kişi:
“Beni yolumdan geri çevirmeyin, ben muhakkak gitmeliyim. Fakat bu çocuk hakkında hayırlı şeyler yapın. Şöyle şöyle yapın" dedi.
Bunun üzerine ben de kendisine:
“Ben senden ayrılacak değilim" dedim. O:
“Ey Selmân! Benim durumumu ve ne üzere olduğumu biliyorsun. Bu ise diğer şeyler gibi değildir. Ben yürürüm ve gündüz oruç tutar, gece ibadet ederim. Bu sebeple beraberimde azık veya başka bir şey taşıyamam. Senin de buna gücün yetmez" dedi. Ben yine:
“Ben senden ayrılacak değilim" dedim. O:
“Sen bilirsin" dedi. Ashabı:
“Ey filan! Biz senin ve yanındaki çocuk hakkında endişeleniyoruz" deyince:
“Bu çocuk durumu bilmektedir. Ben kendi durumumu ona anlattım. Bundan daha önceki durumumu da gördü" dedi. Ben yine:
“Ben senden ayrılacak değilim" dedim. Sonra ağlıyarak onunla vedalaştılar. Onlara:
“Allah'tan korkun ve nasihat ettiğim gibi olun. Eğer yaşarsam umulur ki size tekrar dönerim. Eğer ölürsem, Allah diridir ve ölmeyendir" dedi. Sonra onlarla vedalaşıp bana:
“Bu ekmekten yiyeceğin kadar bir şeyler al" dedi ve beraber yola çıktık.
O yürürken Allah'ı zikrediyordu. Etrafına bakmıyor ve hiçbir şeyin yanında durmuyordu. Akşam olunca bana:
“Ey Selmân! Sen namaz kıl ve yat. Yemek ye ve iç (sürekli oruç tutma)" dedi. Sonra kendisi namaza kalktı. Beytü'l- Makdis'e varana kadar bu böyle devam etti. O akşamladığı zaman hiç gökyüzüne bakmazdı. Beytü'l-Makdis'e vardığımız zaman Beytü'l-Makdis'in (Kudüs'ün) kapısında kötürüm biri oturuyordu. Bu kötürüm kişi:
“Ey Allah'ın kulu! Benim halimi görüyorsun. Bana bir tasaddukta bulun" dedi. Ancak o, bu kötürüm kişiye bakmadan mabede girdi. Bende beraberinde girdim. O mabedin değişik yerlerinde namaz kılmaya başladı. Sonra:
“Ey Selmân! Ben şu şu zamandan beri uyumamışım ve bir uyku tadı bulamamaktayım. Gölge filan filan yere ulaştığı zaman beni uyandırırsan uyuyacağım. Çünkü bu mabedde uyumak istiyorum. Yoksa gene de uyumazdım" deyince:
“Tamam ben seni uyandırırım" dedim. O:
“Ben uyuduğumda gölge filan filan yere ulaştığı zaman beni uyandır" dedi ve uyudu.
Ben de kendi kendime:
“Bu filan filan zamandan beri uyumamaktadır. Bu sebeple uykuya doyuncaya kadar onu uyandırmayacağım" dedim. O yürürken bana doğru döner ve nasihat vererek benim Rabbimin olduğunu önümde Cennet, Cehennem ve hesabın bulunduğunu söylerdi. Yine bana bunları öğretip, pazar günleri arkadaşlarına hatırlattığı şeyleri bana hatırlatırdı. Hatta bana anlattıkları arasında:
“Ey Selmân! Yüce Allah, Ahmed adında Tihâme'den çıkacak bir peygamber gönderecektir." - O, Arap olmadığı için Tihâme ve Ahmed sözcüklerini tam telaffuz edemeyen biri idi- "Onun alameti hediye olan şeyden yemesi, sadakadan ise yememesidir. Omuzlan arasında peygamberlik mührü vardır. Bu zaman da yaklaşmış bulunmaktadır. Ben yaşlı biriyim. O zamana yetişeceğimi sanmıyorum. Eğer sen ona yetişirsen onu tasdik et ve ona tâbi ol" demişti. Ona:
“Dinimi terk etmemi emretse bile mi?" diye sorunca:
“Dinini terk etmeni emretse bile ona uy. Çünkü getirdikleri hak üzeredir ve Allah'ın rızası söyledikleri şeylerdedir" demişti. Az bir zaman geçmişti ki, korkup Allah'ı zikrederek uyandı ve:
“Ey Selmân! Gölge burayı geçti, ama ben Allah'ı zikretmedim, hani beni uyandıracaktın?" dedi. Bunun üzerine ona:
“Sen bana şu şu zamandan beri uyumadım" demiştin. Ben de bu sebeple uykuya doyuncaya kadar uyumanı istedim" dedim. O, Allah'a hamd ederek kalkıp yürüyünce ben de arkasından gittim. Kötürüm kişi:
“Ey Allah'ın kulu! Mabede girerken senden sadaka istedim bir şey vermedin. Çıkarken de istedim yine bir şey vermedin" dedi. Bunun üzerine o etrafına bakınıp kendisini kimsenin görüp görmediğine baktı ve kötürüme yaklaşarak:
“Bana elini ver!" dedi. Kötürüm elini verince:
“Allah'ın ismiyle kalk!" dedi ve kötürüm bağlı olduğu ipinden kurtulan kişi gibi ayağa kalktı. Kötürümlüğünden hiçbir eser kalmamıştı. Sonra onun elini bırakıp yoluna devam etti. Yine hiçbir tarafa bakmıyor ve hiç kimsenin yanında durmuyordu.
Kötürümlükten kurtulan kişi:
“Ey çocuk! Bana eşyalarımı yüklenmeme yardım et te gidip durumumu aileme haber vereyim" dedi. Ben eşyalarını yüklenmesine yardım ettikten sonra adam bana bakmadan yoluna devam etti. Ben de kendisini iyileştiren yaşlı kişinin peşine düştüm. Onu her karşılaştığım kişiye sorduğumda:
“Önündedir" dediler. Kelb kabilesinden bir kafileyle karşılaştım ve bu yaşlı kişiyi kendilerine sordum. Konuşma şivemi işittiklerinde biri devesini çöktürüp beni devesinin terkisine bindirdi. Ülkelerine vardığımızda beni Ensâr'dan bir kadına sattılar. O da bakmam için beni bir bahçesine yerleştirdi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiği bana haber verilince hurmalardan bir miktar alarak yanına gittim. Yanında bazı kişiler vardı ve en yakınında Ebû Bekr bulunmaktaydı. Hurmaları önüne koyunca:
“Bu nedir?" diye sordu:
“Ben de:
“Sadakadır" dediğimde, oradakilere:
“Yiyin!" buyurdu ve kendisi yemedi. Bir zaman sonra bir daha hurma alarak yanına gittim. Yine Ebû Bekr kendisine en yakın kişiydi. Hurmaları önüne bıraktığımda:
“Bu nedir?" diye sordu. Ben de:
“Hediyedir" dedim. Bunun üzerine:
“Bismillah!" dedi ve yanındakilerle beraber yemeye başladı. Kendi kendime:
“İşte bu, onun işaretleridir" dedim. Arkadaşım Arap olmayan biri idi. Bu sebeple Tihâme diyemeyip:
“Tihmet ve Ahmed" demişti. Arkasına geçtiğimde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) mührü görmek istediğimi sezip giysisini gevşetince sol omuzunun kenarında peygamberlik mührünü gördüm. Mühre dikkatlice baktıktan sonra tekrar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) önüne gelip:
“Allah'tan başka ilah olmadığına ve senin Allah'ın Resûlü olduğuna şehadet ederim" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sen kimsin?" diye sorunca:
“Ben bir köleyim" diye cevap verdim. Sonra da beraber olduğum adamın dediklerini ve bana emrettiklerini anlattım. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sen kimin kölesisin?" deyince:
“Beni bakmam için bir bahçesine bırakan Ensâr'dan bir kadının kölesiyim" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Ey Ebû Bekr!" deyince, Ebû Bekr:
“Emrindeyim" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onu satın al!" buyurdu. Bunun üzerine Ebû Bekr beni satın alıp azad etti. Bir müddet sonra Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip selam verdim ve önünde oturarak:
“Yâ Resûlallah! Hıristiyanlar hakkında ne diyorsun?" diye sordum. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ne onlarda, ne de dinlerinde bir hayır vardır" buyurdu. İçime çok büyük bir şey düşmüştü. Beraber olduğum kişi, kendisinden öyle şeyler gördüğüm kişi ve Allah'ın kötürümü eliyle iyileştirdiği kişide ve dininde bir hayır yok muydu? İçimde birçok şeylerle çıkıp gittim. Sonra Yüce Allah, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“...Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar" âyetini indirdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Selmân'ı çağırın" buyurunca elçisi beni çağırmaya geldi. Ben korkmuştum. Gelip Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) önünde oturduğumda:
“Rahman ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle" deyip:
“...Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır.
Onlar büyüklük de taslamazlar'" âyetini okudu. Sonra:
“Ey Selmân! Beraber olduğun arkadaşların Hıristiyan değildir, onlar müslümandır" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Seni hak olarak gönderene yemin olsun ki, Senin dinine tabi olmamı emretmişti. Ona: «Dinini ve üzeri olduğun şeyi terk etmemi emretse bile terkedeyim mi?» dediğimde: «Evet terk et, çünkü hak olan ve Allah'ın sevdiği şeyler sana emrettiği şeylerdedir» karşılığını verdi" dedim.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan: (.....) ifadesini açıklarken:
“Burada (Hıristiyanların) âlimleri kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd: (.....) ifadesi Hıristiyanların âbidleri kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn İshâk der ki: Zührî'ye:
“...Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar" âyeti ile:
“...Bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman onlara güzel ve yumuşak söz söylerler" âyetinin açıklamasını sorduğumda:
“Ben sürekli âlimlerimizin: «Bu âyetler, Necâşî ve arkadaşları hakkında nâzil olmuştur» dediklerini işitirdim" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve İbn Merdûye'nin değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Bizi (hakikate) şahitlik edenler ile beraber yaz..." âyetini açıklarken:
“Muhammed'in ümmeti ile beraber yaz mânâsındadır" dedi. Başka bir rivayette ise:
“Şahitlikle Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ümmeti kastedilmektedir. Onlar Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ve diğer peygamberlerin tebliğ ettiğine şahitlik etmişlerdir" şeklindedir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“Rabbimizin, bizi salihler topluluğuyla beraber (cennete) sokmasını umarken..." âyetini açıklarken:
“Burada salih kavimle Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashâbı kastedilmektedir" dedi.
85. Âyetin Tefsiri
İşte böyle demelerine karşılık Allah da kendilerine sevap olarak ağaçları altından ırmaklar akan cennetleri verdi ki, içlerinde ebediyyen kalıcı haldedirler. İşte iyilik yapanların mükâfatı budur.
86. Âyetin Tefsiri
Küfredip âyetlerimizi yalanlayanlar ise, onlar, hep cehennemliktirler.
87. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:88
88. Âyetin Tefsiri
"Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, sınırı da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah'a karşı gelmekten sakının."
Tirmizî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbn Adiy, el-Kâmil'de, Taberânî ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Bir kişi Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Yâ Resûlallah! Ben et yediğim zaman kadınlara karşı şehvetim artmaktadır. Bu sebeple kendime et yemeyi haram kıldım" dedi. Bunun üzerine:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..." âyeti nâzil oldu.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..." âyetini açıklarken şöyle dedi: Bu âyet sahabeden bir grup hakkında nâzil olmuştur. Onlar:
“Erkeklik organlarımızı keserek dünya arzularından uzak duralım ve rahipler gibi yeryüzünde seyahat edelim" dediler. Bu durum Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verilince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu kişileri çağırtıp söylenenleri kendilerine sordu. Onlar da:
“Evet söyledik" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben bazen oruç tutuyor bazen de tutmuyorum. Bazen namaz kılıyor, bazen de uyuyorum ve kadınlarla evleniyorum. Kim sünnetime uyarsa o bendendir. Kim de sünnetime uymazsa o benden değildir" buyurdu.
Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Merâsil'de ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bu âyet, Osmân b. Maz'ûn ve arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Onlar kendilerine, kadınları ve birçok arzularını haram kılmışlardı. Hatta onlardan bazısı erkeklik organını kesmeye karar verdi. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyeti indirdi.
Buhârî ve Müslim, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbmdan bazı kişiler, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarına Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) gizli olarak yaptığı ibadetleri sordular. Sonra bu ashâbdan bazısı:
“Ben et yemeyeceğim" derken bazısı:
“Ben evlenmeyeceğim" dedi. Bazısı da:
“Ben artık yatağımda yatmayacağım" dedi. Bu durum Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verilince:
“Ne oluyor ki, bu kavmin bazıları şöyle şöyle diyor. Ben bazen oruç tutuyor, bazen de iftar ediyorum. Bazen uyuyor, bazen de kalkıyorum, et yiyor ve kadınlarla evleniyorum. Kim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Ebu'ş- Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de, İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber bir gazvede idik ve beraberimizde kadınlarımız yoktu. Bu sebeple:
“Kendimizi hadım edelim mi?" dedik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizi bundan nehyederek belli bir zamana kadar bir giysi karşılığında bir kadınla evlenmemize ruhsat verdi. Sonra da:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez" âyetini okudu.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime der ki: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bazı kişiler kendilerini hadım ederek kadınlardan uzak durmaya ve et yememeye karar verdiler. Bunun üzerine:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez" âyeti nâzil oldu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İkrime'den bildiriyor: Aralarında Osmân b. Maz'ûn'un da bulunduğu ashâbdan oluşan bir grup vardı. Onlardan biri:
“Ben artık et yemeyeceğim" dedi. Diğeri:
“Ben artık yatağımda yatmıyacağım" dedi. Diğer biri:
“Ben evlenmeyeceğim" dedi. Diğer bir kişi ise:
“Ben hergün oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğini" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez" âyetini indirdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbrâhîm en-Nehaî:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..." âyetini açıklarken:
“(Müslümanlardan bazı kişiler) Temiz olan şeyleri ve eti kendilerine haram kılmışlardı. Bu sebeple Allah onlar hakkında bu âyeti indirdi" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Ebû Kılâbe'nin şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bazı kişiler dünya nimetlerini ve kadınları terk ederek rahipler gibi olmak istediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkıp onlara ağır şeyler söyleyerek:
"Sizden önceki kavimler zorluklardan dolayı helak oldular. Onlar kendi nefislerine zorluklar çıkarınca Allah da onlara zorluklar çıkardı. Bugünkü manastır ve mabedlerde bulunanlar da onlardan geriye kalanlardır. Siz Allah'a ibadet edin ve hiçbir şeyi ona ortak koşmayın. Siz hac ve umre yaparak doğru olunki, size de dürüst davranılsın" buyurdu. Sonra da:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez'" âyeti nâzil oldu.
Abdurrezzâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..." âyetini açıklarken:
“Bu âyet Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından dünya nimetlerini, kadınları terk eden ve zahid olmak (ruhbanlık) isteyen bazı kişiler hakkında nâzil olmuştur. Bunların arasında Ali b. Ebî Tâlib ve Osmân b. Maz'ûn bulunmaktaydı" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bize söylendiğine göre Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bazı kişiler kadınlarla beraber olmayı ve et yemeyi terkederek manastırlar edinmek istediler. Bu durum Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirilince:
“Benim dinimde kadınlara yaklaşmamak ve et yemeyi terk ederek manastırlar edinmek yoktur" buyurdu. Yine bize nakledildiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında üç kişi anlaşarak, biri:
“Ben gece boyu ibadet edip uyumayacağım" dedi. Diğeri:
“Ben sürekli oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğini" dedi. Diğer kişi ise:
“Ben artık kadınlara yaklaşmayacağım" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlara haber göndererek yanına çağırıp:
“Sizin şöyle şöyle yapacağınız haberini aldım" deyince:
“Evet, yâ Resûlallah! Biz hayırdan başka bir şey yapmak istemedik" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ancak ben geceleri ibadet ediyor ve uyuyorum. Bazı günler oruç tutuyor, bazı günler de tutmuyorum. Kadınlara da yaklaşıyorum. Sünnetime yüz çeviren kişi benden değildir" buyurdu. Bazı kıraatlerde: (.....) ifadesi âyete eklenirdi.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in, Ebû Abdirrahman'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben size keşişler ve rahipler olmanızı emretmiyorum" buyurdu.
İbn Cerîr, Süddî'nin şöyle dediğini bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün oturup insanlara hatırlatmada bulunarak onları fazla korkutmadan kalktı. Aralarında Ali b. Ebî Tâlib ve Osmân b. Maz'ûn'un bulunduğu Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbmdan on kişi birbirlerine:
“Eğer biz bir amel yapmayacaksak Allah'tan hakkıyla korkmuş sayılmayız. Hıristiyanlar kendilerine bazı şeyleri haram kıldılar. Biz de bazı şeyleri kendimize haram kılacağız" dediler. Bunun üzerine bazıları et ve iç yağı yemeyi, kendilerine haram kıldılar. Bazıları da kendilerine uykuyu haram kılarken, bazıları kendilerine kadınlara yaklaşmayı haram kıldı. Osmân b. Maz'ûn da kadınlara yaklaşmayı kendine haram kılanlardan biriydi. Ne kendisi eşine yaklaşır, ne de eşi kendisine yaklaşırdı. İsmi Havle olan Osmân b. Maz'ûn'un hanımı, Hazret-i Âişe'nin yanına gelmişti. Hazret-i Âişe ve orada bulunan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer eşleri:
“Ey Havle! Ne oluyor ki, rengin değişmiş, artık taranmıyor ve koku sürünmüyorsun?" diye sorunca:
“Kocam şu şu zamandan beri bana yaklaşmayıp giysimi üstümden çıkarmazken nasıl taranayım?" dedi. Oradakiler Havle'nin bu sözlerine gülmeye başladı. Bu sırada Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) içeri girdiğinde onlar hâlen gülüyordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizi güldüren şey nedir?" deyince, Hazret-i Âişe:
“Yâ Resûlallah! Havle'ye bu durumunu sorduğumda: «Kocam şu şu zamandan beri giysimi üstümden çıkarmadı» dedi" karşılığını verdi.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona haber gönderip yanına çağırdı. Ona:
“Ne oluyor sana ey Osmân!" deyince:
“Allah'ın rızasını kazanmak için onu terk ettim ve kendimi ibadete verdim" diyerek durumu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) anlattı. Hata Osmân hadım olmak bile istemişti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu durumundan geri dönüp ailenle birleşmen için sana and veriyorum" buyurdu. Osmân:
“Yâ Resûlallah! Ben orucum" deyince:
“Orucunu aç" buyurdu. Bunun üzerine Osmân orucunu açıp eşiyle birleşti. Sonra Havle, Hazret-i Âişe'nin yanına sürme çekinmiş, taranmış ve koku sürünmüş bir şekilde geldi. Hazret-i Âişe gülerek:
“Ne oluyor sana ey Havle?" diye sorunca:
“Dün eşim bana yaklaştı" cevabını verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ne oluyor ki, bazı kavimler kendilerine kadınlara yaklaşmayı, yemeği ve uykuyu haram kılıyorlar. Ben hem uyuyor, hem ibadet ediyorum. Bazen oruç tutuyor, bazen de tutmuyorum. Kadınlara da yaklaşıyorum. Sünnetimden yüz çeviren kişi benden değildir" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez" âyetini indirdi. Burada Osmân'a:
“Hadım olma, zira bu haddi aşmaktır" denilmekteydi. Yine Yüce Allah yemin kefâreti vermelerini emrederek:
“Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin kefâreti, ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden on yoksulu doyurmak, yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim (bu imkânı) bulamazsa, onun kefâreti üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin kefâreti budur. Yeminlerinizi tutun. Allah, size âyetlerini işte böyle açıklıyor ki şükredesiniz" buyurmaktadır.
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:
“Aralarında Osmân b. Maz'ûn'un ve Abdullah b. Amr'ın bulunduğu bazı kişiler bekar kalarak ve kendilerini hadım ederek rahip elbiseleri giymek istediler. Bunun üzerine:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez" âyeti nâzil oldu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, İkrime'den bildiriyor: Osmân b. Maz'ûn, Ali b. Ebî Tâlib, İbn Mes'ûd, Mikdâd b. el-Esved, Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Selmân ve Kudâme, bekar kalmak isteyip evlerinde oturdular. Kadınlarına yaklaşmaz oldular ve rahip elbiseleri giydiler. İsrâil oğullarının seyyahlarının yemeği ve giyecekleri gibisi dışında, bütün güzel yiyecekleri ve giyecekleri kendilerine haram kıldılar. Yine kendilerini hadım etmeye ve gece boyu ibadet edip gündüzleri oruç tutmaya karar verdiler. Bunun üzerine:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez'" âyeti nâzil oldu. Bu âyet nâzil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları çağırtıp:
“Sizin nefislerinizin ve ailenizin üzerinizde bir hakkı vardır. Namaz kılın ve uyuyun. Oruç tutun ve iftar edin. Sünnetimi terk eden benden değildir" buyurdu. Onlar da:
“Allahım! Biz sana inandık ve peygamberlerinle indirdiğin şeylere uyduk" dediler.
İbn Merdûye, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Aralarında Osmân b. Maz'ûn'un da bulunduğu Muhammed'in ashâbından bazı kişiler kendilerine et yemeyi ve kadınlara yaklaşmayı haram kıldılar. Kendilerini sadece Rablerinin ibadetine verebilmek için ustura aldılar ve erkeklik organlarını kesip şehvetlerini öldürmek istediler. Bu durum Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verilince:
“Ne yapmak istiyorsunuz?" diye sordu. Onlar:
“Şehvetimizi öldürüp insanlardan uzak kalarak kendimizi Rabbimizin ibadetine vermek istedik" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben bununla emredilmedim. Ancak ben dinimde evlenmekle emrolundum" buyurdu. Bunun üzerine onlar da:
“Biz Allah'ın Peygamberine itaat edeceğiz" dediler ve:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah'a karşı gelmekten sakının'" âyetleri nâzil oldu. Onlar:
“Yâ Resûlallah! Ettiğimiz yeminler ne olacak?" diye sorunca:
“Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar..." âyeti nâzil oldu.
İbn Merdûye, Hasan el-Uranî'nin şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Ali de şehvetlerini öldürmek isteyenlerin arasındaydı ki, Yüce Allah:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez'" âyetini indirdi.
Ebu'ş-Şeyh'in, İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre Muğîre b. Osmân der ki: Osmân b. Maz'ûn, Ali, İbn Mes'ûd, Mikdâd, Ammâr ve sahabelerden bazı kişiler kendilerini hadım etmeyi ve kendilerine et yemeyi haram kılarak rahip elbiseleri giymek istediler. Osmân b. Maz'ûn birkaç kişiyle beraber Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) giderek bu durumu sorunca:
“Kadınlarla evlenin ve et yiyin. Oruç tutun ve tutmayın. Namaz kılın, uyuyun ve giysiler giyin. Ben bekarlık ve ruhbanlık üzere gelmedim. Ancak ben müsamahakâr hanif bir dinle geldim. Her kim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir" buyurdu. İbn Cüreyc:
“Sonra:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın...'" âyeti nâzil oldu" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Zeyd b. Eslem'den bildiriyor: Abdullah b. Revâha, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında iken akrabalarından evine bir misafir gelmişti. Abdullah b. Revâha eve döndüğünde kendisini beklediklerinden dolayı daha misafire yemek verilmediğini gördü. Hanımına:
“Benim yüzümden misafirime yemek vermedin öyle mi! Bu yemek bana haram olsun" dedi. Hanımı:
“O zaman bana da haram olsun" deyince, misafir:
“Bana da haram olsun" dedi. Abdullah b. Revâha bu durumu görünce elini yemeğe uzatarak:
“Allah'ın ismiyle yiyin!" dedi. Sonra Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip bu durumu haber verince:
“İyi etmişsin" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..."' âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî): (.....) âyetini açıklarken:
“Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, sınırı da aşmayın mânâsındadır" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Muğîre der ki:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..." âyeti hakkında, İbrâhim(-i Nehaî)'ye:
“Burada kişinin Allah'ın helal kıldığı şeyi kendine haram kılması mı kastediliyor?" dediğimde:
“Evet" karşılığını verdi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyeti açıklarken:
“Burada kişinin akrabasını ziyaret etmeyeceğine veya Allah'ın helal kıldığı şeyi kendine haram kılacağına dair yemin etmesi kastedilmektedir. Kişi bunları yapar ve yemin kefâreti verir" dedi.
İbn Sa'd, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî değişik kanallarla İbn Mes'ûd'dan bildiriyor: Ma'kil b. Mukarrin ona:
“Ben yatağımı kendime bir yıl haram kıldım" dedi. İbn Mes'ûd:
“Yatağında uyu ve yemin kefâreti öde" diyerek:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, sınırı da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez" âyetini okudu.
Buhârî, Tirmizî ve Dârakutnî'nin bildirdiğine göre Ebû Cuhayfe der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Selmân ile Ebu'd-Derdâ arasında kardeşlik bağı kurmuştu. Selmân, Ebu'd-Derdâ'yı ziyaret etti ve Ümmü'd-Derdâ'yı süsten uzak dağınık bir şekilde gördü. Ona:
“Sorunun nedir?" diye sorunca da:
“Kardeşin Ebu'd-Derdâ'nın dünya ihtiyacı kalmamıştır" dedi. Ebu'd-Derdâ gelip kendisine yemek yapıp:
“Ben orucum sen ye" deyince, Selmân:
“Sen yemeden ben de yemiyeceğim" dedi. Bunun üzerine o da beraberinde yedi. Gece vakti Ebu'd-Derdâ gece namazı için kalkmak isteyince Selmân ona:
“Yat!" dedi. O da yattı. Sonra bir daha kalkmak isteyince, yine Selmân kendisine:
“Yat!" dedi. Gecenin sonunda iken Selmân ona:
“Şimdi kalk ve eşinle beraber namaz kıl" dedi. O da kalkıp namaz kıldı. Selmân:
“Senin üzerinde Rabbinin hakkı vardır. Senin üzerinde nefsinin bir hakkı vardır. Senin üzerinde ailenin bir hakkı vardır. Herkese hakkını verilmesi gerektiği gibi ver" dedi. Sonra Ebu'd-Derdâ, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip durumu anlatınca:
“Selman doğru söylemiş" buyurdu.
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:
“Ey Abdullah! Senin gündüz oruç tutup gece ibadet ettiğini haber almadım mı sanıyorsun?" deyince:
“Evet öyledir, yâ Resûlullah!" dedim. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Böyle yapma, bazen oruç tut, bazen de tutma. Gece namazına kalk, sonra da uyu. Senin üzerinde bedeninin ve gözlerinin bir hakkı vardır. Senin üzerinde eşinin ve seni ziyaret edenlerin bir hakkı vardır. Sen ayda üç gün oruç tut. Senin her sevabına karşılık on sevap verileceğine göre bütün yılı oruç tutmuş gibi olursun" buyurdu. Ben:
“Bundan daha fazlası için güç bulmaktayım" dediğimde:
“O zaman Davud'un (aleyhisselam) orucu gibi oruç tut ve daha fazlasını tutma" buyurdu. "Dâvud (aleyhisselam) ne kadar oruç tutardı?" deyince de:
“O yılın yarısını tutardı" karşılığını verdi.
Abdurrezzâk, Musannef’te, Saîd b. el-Müseyyeb'den bildiriyor: Aralarında Ali b. Ebî Tâlib ve Abdullah b. Amr'ın da bulunduğu Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bir grup bekar kalıp evlerinde oturmaya, kadınlarına yaklaşmayıp kendilerini hadım etmeye, bütün geceyi ibadetle geçirip her gün oruç tutmaya karar vermişti. Bu durum Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verilince onları çağırarak:
“Ben namaz kılıyor ve uyuyorum. Bazen oruç tutuyor, bazen de tutmuyorum. Kadınlarıma da yaklaşıyorum. Her kim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir" buyurdu.
Abdurrezzâk ve Taberânî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Âişe anlatıyor: Osmân b. Maz'ûn'un Havle binti Hakîm adındaki hanımı pejmürde bir şekilde yanıma girdi. Ona:
“Sorunun nedir?" diye sorunca:
“Kocam gece ibadet eder, gündüzde oruç tutar" cevabını verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) içeri girdiğinde bu durumu ona anlattım. Osmân b. Maz'ûn, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile karşılaşınca:
“Ey Osmân! Rahiplik bize yazılmış bir şey değildir. Ben senin için bir örnek değil miyim? Vallahi! İçinizde en fazla Allah'tan korkan ve yasaklarına uyan kişi benim" buyurdu.
Abdurrezzâk'ın, Ebû Kilâbe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evlenmekten sakınan kişi, bizden değildir" buyurmuştur.
İbn Sa'd, İbn Şihâb'dan bildiriyor: Osmân b. Maz'ûn kendini hadım edip yeryüzünde seyyah olmak isteyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine:
"Senin için bende güzel bir örnek yok mudur? Ben kadınlara yaklaşıyor ve et yiyorum. Bazen oruç tutuyor, bazen de tutmuyorum. Ümmetimin hadım edilmesi oruç tutmasıdır. Hadım eden veya kendini hadım ettiren kişi ümmetimden değildir" buyurdu.
İbn Sa'd, Ebû Burde'den bildiriyor: Osmân b. Maz'ûn'un eşi Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarının yanına girdi. Onu kötü (pejmürde) bir şekilde gördüler ve:
“Sana ne olmuş?" dediler. O:
“Eşimden bana bîr şey yoktur. Onun gecesi ibadet, gündüzü de oruçla geçmektedir" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) içeri girdiğinde bu durumu kendisine anlattılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Osmân b. Maz'ûn! Ben senin için bir örnek değil miyim?" buyurunca, Osmân b. Maz'ûn:
“Ne yapmışım ki?" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Gündüzü oruç, geceyi de ibadet ile geçirmektesin" buyurdu. Bunun üzerine o:
“Evet öyle yapmaktayım" karşılığını verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Öyle yapma! Senin üzerinde gözünün ve bedeninin bir hakkı vardır. Senin üzerinde ailenin bir hakkı vardır. Namaz kıl ve yat (uyu), bazen oruç tut, bazen de tutma" buyurdu. Daha sonra Osmân b. Maz'ûn'un eşi Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) eşlerinin yanına yeni gelin gibi kokulu bir şekilde gelince ona:
“Ne oldu?" dediler. O da:
“Biz de herkesin yaptığını yaptık" cevabını verdi.
İbn Sa'd, Ebû Kilâbe'den bildiriyor: Osmân b. Maz'ûn bir odaya çekilerek orada sürekli ibadet etmeye başladı. Bu, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verilince yanına geldi ve bulunduğu oda kapısının yanlarına ellerini dayayarak —iki veya üç defa— "Ey Osmân! Allah beni rahip olarak göndermedi" buyurdu. Sonra:
“Allah katında en hayırlı din müsamahkar olan hanif dindir" dedi.
Taberânî, Ebû Umâme'nin şöyle dediğini bildirir: Osmân b. Maz'ûn'un eşi güzel biri idi. O kocasına karşı güzel koku sürünmeyi ve güzel giyinmeyi severdi. Hazret-i Âişe kendisini ziyaret etti ve onun kötü bir durumda olduğunu gördü. Bunun üzerine ona:
“Sana ne oldu?" diye sorunca:
“Aralarında Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Revâhe ve Osmân b. Maz'ûn'un da bulunduğu Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bir grup kendilerini ibadete verdiler. Onlar kadınlara yaklaşmaktan ve et yemekten sakınarak gündüz oruç tutup gece ibadet etmeye başladılar. Ben de ona karşı çekici olmamak için eskisi gibi süslenerek kendimi göstermek istemedim" cevabını verdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) içeri girdiği zaman Hazret-i Âişe durumu ona haber verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) pabucunu sol elinin işaret parmağına alıp hızlı bir şekilde giderek bu kişilerin yanına girdi ve onlara durumlarını sordu. Onlar:
“Biz ancak hayır istedik" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben bidatlar edinen rahip olarak gönderilmedim. Şüphesiz ki müsamahakâr hanifbir din üzere gönderildim. Et yiyin ve hanımlarınıza yaklaşın. Bazen oruç tutun, bazen de tutmayın. Namaz kılın ve uyuyun. Zira ben bunlarla emrolundum" buyurdu.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce'nin, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizden kimin evlenmeye gücü yeterse hemen evlensin, çünkü evlilik gözü (harama) daha çok kapatır ve namusu daha çok korur. Evlenmeye gücü yetmeyen kişi ise oruç tutsun. Çünkü bu, onun nefsinde olan şehveti giderir" buyurdu.
Abdurrezzâk'ın, Osmân b. Affân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizden kimin maddi olarak evlenmeye gücü yeterse hemen evlensin, çünkü evlilik gözü (harama) daha çok kapatır ve namusu daha çok korur. Evlenmeye gücü yetmeyen kişi ise oruç tutsun. Çünkü bu, onun nefsinde olan şehveti giderir" buyurdu.
Abdurrezzâk ve İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki:
“Eğer dünyada bir günüm kalacak olsa bile o günde bile bir eşimin olmasını isterdim."
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb bir kişiye:
“Sen evlendin mi?" diye sorduğunda, bu kişi:
“Hayır, evlenmedim" dedi. Bunun üzerine Ömer:
“Sen ya ahmaksın, ya da facir (günahkâr) birisin" dedi.
Abdurrezzâk ve İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbrâhîm b. Meysere der ki: Tâvus bana:
“Ya evlenirsin ya da sana Ömer'in, Ebu'z-Zevâid'e dediği gibi derim. Ancak ihtiyarlık ve fücur seni evlilikten alıkoyar" dedi.
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih:
“Bekar kişi, geniş bir arazide rüzgarın bir taraftan bir tarafa salladığı bir ağaç gibidir" dedi.
Abdurrezzâk'ın, Saîd b. Hilâl'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evlenin ve çoğalın. Çünkü ben (kıyamet gününde) diğer ümmetlere karşı sizinle övünürüm" buyurmuştur.
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin bildirdiğine göre Sa'd b. Ebî Vakkâs: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Osmân b. Maz'un'un kadınlara yaklaşmamasını red etmiştir. Eğer ona öyle bir izin vermiş olsaydı biz kendimizi hadım ederdik" dedi.
İbn Sa'd ve Beyhakî, Şuabu'l-İmân'da, Âişe binti Kudâme b. Maz'ûn vasıtasıyla babasından, o da kardeşi Osmân b. Maz'ûn'dan bildiriyor: O:
“Yâ Resûlallah! Savaşlarda bekarlık bana ağır gelmektedir, izin ver de kendimi hadım edeyim" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Osmân b. Maz'ûn! Öyle yapma, ama oruç tut. Çünkü oruç tutmak ta, kendini hadım etmek gibidir" buyurdu.
Ahmed'in, Hazret-i Aişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) evlenmeyip bekar kalmayı yasaklamıştır.
İbn Ebî Şeybe'nin, Semure'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) evlenmeyip bekar kalmayı yasaklamıştır.
Ahmed, Buhârî ve Müslim, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bir grup Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarına onun gizli olarak yaptığı ibadetleri sordular. Bunun üzerin kimisi:
“Artık ben et yemeyeceğim", kimisi:
“Artık ben yatağımda uyumayacağım" kimisi de:
“Hergün oruç tutacağım" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkıp Allah'a hamdü sena ettikten sonra:
“Ne oluyor da bazı kavimler şöyle şöyle diyor? Ben, namaz kılar, sonra uyurum, bazen oruç tutar, bazen de tutman ve hanımlarıma yaklaşırım. Her kim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir" buyurdu.
Abdurrezzâk ve Beyhakî'nin Sünen'de, Ubeydullah b. Sa'd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evlenmek benim sünnetimdir. Fıtratımı seven kişi sünnetime uysun" buyurdu.
Beyhakî'nin Sünen'de, Meymûn Ebû Muğallis'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evlenmeye gücü yetip te evlenmeyen kişi bizden değildir" buyurmuştur.
Abdurrezzâk'ın Ebû Eyyûb'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sünnetime uyan kişi bendendir. Evlenmekte sünnetimdendir" buyurmuştur.
Abdurrezzâk ve Ahmed'in bildirdiğine göre Ebû Zer der ki: Akkâf b. Bişr adlı bir kişi Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Sen evli misin?" diye sorunca:
“Hayır, değilim" dedi. "Cariyen var mıdır?" deyince de:
“Cariyem de yoktur" karşılığını verdi. "Maddi durumun iyi midir?" dediğinde:
“Evet iyidir" diye cevap verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“O zaman sen şeytanların kardeşi gibisin, eğer Hıristiyanlardan olsaydın rahiplerden olurdun. Evlenmek sünnetimdendir. Sizin en kötüleriniz (evlenmeye gücü yetip te) evlenmeyeniniz, en hakir olarak öleniniz de (yine evlenmeye gücü yetip te) bekar olarak Öleninizdir. Şeytana mı tabi oluyorsunuz? Evli olanlar dışında salihlere karşı şeytanın kadınlardan daha güzel bir silahı yoktur. Bu evli olanlar kötülüklerden uzak olan temizlerdir. Yazık haline ey Akkâf. Bunlar (bütün kadınlar) Hazret-i Eyyüb'un, Davud'un, Yusuf'un (aleyhimusselam) ve Kursuf un zamanındaki kadınlar gibidir." Bişr b. Atiyye:
“Yâ Resûlallah! Kursuf kimdir?" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu kişi deniz sahillerden bir sahilde üç yüz yıl boyunca sürekli Allah'a ibadet eden biriydi. Gündüz oruç tutar, gece de ibadet ederdi. Sonra bu kişi aşık olduğu bir kadın yüzünden Yüce Allah'a karşı küfre girdi ve Rabbi için yaptığı amelleri terk etti. Sonra Yüce Allah, önceden işlemiş olduğu ibadetler yüzünden imdadına yetişti ve (o tövbe edince) tövbesini kabul buyurdu. Yazık haline ey Akkâf! Evlen, yoksa sen de şaşkınlardan olursun" buyurdu.
Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da bildirdiğine göre Atiyye b. Bişr el-Muzenî der kî: Akkâf b. Vedâa el-Hilâlî, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelmişti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine:
“Ey Akkâf! Sen evli misin?" diye sorunca:
“Hayır, değilim" dedi. "Cariyen var mıdır?" deyince de:
“Cariyem de yoktur" karşılığını verdi. "Maddi durumun iyi midir?" dediğinde:
“Evet, Allah'a şükür iyidir" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“O zaman sen şeytanlardansın. Eğer Hıristiyanların rahipleri gibi olmak için evlenmiyorsan demek ki onlardansın. Eğer bizden isen, o zaman bizim yaptığımız gibi yap (ve evlen). Çünkü evlenmek sünnetimizdendir. Sizin en kötüleriniz (evlenmeye gücü yetip te) evlenmeyeniniz, en hakir olarak öleniniz de (yine evlenmeye gücü yetip te) bekar olarak öleninizdir. Şeytana mı tabi oluyor sunuz? Evli olanlar dışında salihlere karşı şeytanın kadınlardan daha güzel bir silahı yoktur. Bu evli olanlar kötülüklerden uzak olan temizlerdir. Vay haline ey Akkâf! Evlen, çünkü bunlar (bütün kadınlar) Hazret-i Eyyüb'un, Davud'un. Yusuf'un (aleyhimusselam) ve Kursuf un zamanındaki kadınlar gibidir." Atiyye:
“Yâ Resûlallah! Kursuf kimdir?" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu kişi deniz sahillerden bir sahilde yaşamış İsrâil oğullarından biriydi. Gündüz oruç tutar, gece de ibadet ederdi. Bu kişi namazdan ve oruçtan hiç bıkmazdı. Sonra bu kişi aşık olduğu bir kadın yüzünden Yüce Allah'a karşı küfre girdi ve Rabbi için yaptığı amelleri terk etti. Sonra Yüce Allah, önceden işlemiş olduğu ibadetler yüzünden imdadına yetişti ve (o tövbe edince) tövbesini kabul buyurdu. Vay haline ey Akkâfl Evlen, sen şaşkınlardan birisin" buyurdu.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî'nin, Ebû Necîh'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Maddi durumu müsait olupta evlenmiyen kişi benden değildir" buyurmuştur.
Saîd b. Mansür ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ebû Necîh der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yoksuldur, hanımı olmayan kişi yoksuldur" buyurdu. Ashâb:
“Yâ Resûlallah! Bu kişi zengin olup mal sahibi olsa da mı?" diye sorunca:
“Zengin olup malı olsa da" buyurdu. Sonra:
“Yoksuldur, yoksuldur, kocası olmayan kadın yoksuldur" buyurunca, ashâb:
“Yâ Resûlallah! Bu kişi zengin olup çok mal sahibi olsa da mı?" diye sorunca:
“Öyle de olsa yoksuldur" buyurdu. Beyhakî der ki:
“Ebû Necîh'in ismi Yesâr'dır. Yesâr, Abdullah b. Ebî Necîh'in oğludur ve tabiûndandır. Hadis bu durumda mürseldir."
Saîd b. Mansür, Ahmed ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Enes der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize evlenmemizi emredip şiddetle bekar kalmamızı yasaklar ve:
“Sevimli ve doğurgan kadınlar ile evlenin. Çünkü ben kıyamet gününde sizin çokluğunuzla diğer peygamberlere karşı övüneceğim" buyururdu.
Beyhakî'nin, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kul evlendiği zaman dinin yarısı tamam olur. Öbür yarısı için de Yüce Allah'dan korksun" buyurdu.
Beyhakî'nin başka bir kanalla Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah kime saliha bir kadınla evlenmeyi nasip ederse ona dininin yarısında yardım etmiş olur. Öbür yarısı için de Yüce Allah'dan korksun" buyurdu.
Beyhakî'nin bildirdiğine göre Enes der ki: İsrâil oğullarından kendini ibadete veren biri vardı. Bu kişi insanlardan ayrılmış ve kendisine ait bir mağaraya çekilmişti. İsrâil oğulları onun ibadetini beğenirdi. Bunlar peygamberlerinin yanında iken bu kişiyi zikrederek onu övdüler. Peygamberleri ise onlara:
“Eğer o, sünnetim olan evlenmeyi terk etmemiş olsaydı dediğiniz gibi biri olurdu" dedi.
İbn Sa'd ve İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Şeddâd b. Evs:
“Beni evlendirin. Çünkü Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), bana bekar olarak Allah'ın huzuruna çıkmamamı vasiyet etti" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hasan der ki:
“Muâz ölümüne sebep olan hastalığında:
“Beni evlendirin, bekar olarak Allah'ın huzuruna çıkmak istemiyorum" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ömer:
“Erkek kişi üç kefenle kefenlenir. (Daha fazla kefen kullanarak) haddi aşmayın. Zira Yüce Allah haddi aşanları sevmez" dedi.
89. Âyetin Tefsiri
"Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin kefâreti, ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden on yoksulu doyurmak yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim (bu imkânı) bulamazsa, onun kefâreti üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin kefâreti budur. Yeminlerinizi tutun. Allah, size âyetlerini işte böyle açıklıyor ki şükredesiniz."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“...Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..." âyeti, kendilerine kadınları ve et yemeyi yasak edenler hakkında nâzil olduğu zaman, bunlar:
“Yâ Resûlallah! Bu ettiğimiz yeminler ne olacak?" diye sordular. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz..." âyetini indirdi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ya'la b. Müslim der ki: Saîd b. Cübeyr'e:
“...Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar..." âyetinin açıklamasını sorduğumda:
“Bir önceki âyeti oku" dedi. Ben de:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah'a karşı gelmekten sakının. Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz..." âyetine kadar okudum. Bunun üzerine o:
“Burada boş sözlerden kasıt, Allah'ın helal kıldığı şeyleri kendine haram kılman ve bunun gibi bazı şeylerdir. Burada yemin kefâreti ödersin ve o şeyleri kendine haram kılmazsın. İşte bu yeminler Allah'ın sizi sorumlu tutmadığı yeminlerdir. Ancak Yüce Allah sizi bile bile ettiğiniz yeminlerden sorumlu tutar. Eğer o yemin üzeri ölürseniz onunla sorumlu tutulursunuz" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz..." âyetini açıklarken:
“Burada helal olan şeyi yemin ederek haram kılan kişi kastedilmektedir. Zira Yüce Allah:
“...Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz..." buyurarak haram kılmayı terk edip yemin kefâretinin ödenmesi gerektiğini bildirmektedir. "...Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar..." âyeti hakkında ise:
“Burada edilen yeminin üzerinde ısrarla durmak kastedilmektedir" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Burada alışveriş eden iki kişi kastedilmektedir. Biri diğerine:
“Vallahi! Şu kadar paraya bunu sana satmam" demesi, birinin de:
“Vallahi! Şu kadar paraya bunu senden satın almam" demesidir.
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbrâhim(-i Nehaî) der ki:
“Boş söz insanın sözleriyle yemine kadar gitmesidir. Mesela, «vallahi geleceksin, vallahi yiyeceksin, vallahi içeceksin» gibi buna benzer şeylerdir. Kişi burada yemin etmek istememektedir ve kasıtlı olarak yemin etmemektedir. Böyle boş bulunarak ettiğiniz yeminlere kefâret gerekmemektedir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik der ki: Üç çeşit yemin vardır. Biri kefâreti gerektiren yemin, biri kefâreti gerektirmeyen yemin, biri de Allah'ın sorumlu tutmadığı yemindir. Kefâreti gerektiren yemin şöyledir: Kişi akrabasıyla alakayı kesmeye veya Allah'a karşı bir masiyet üzere yemin eder. Bu yeminin kefâreti ödenir. Kefâreti olmayan yemin, kişinin bilerek yalan yere yemin etmesidir. Bununda kefâreti olmaz. Allah'ın sorumlu tutmadığı yemin ise, kişi kendi kanaatine göre doğru söylediğini düşünür ve meselenin yemin ettiği gibi doğru olduğunu sanır. Bu da boş yemindir ki, bunun da kefâreti yoktur.
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde der ki:
“Boş yemin hata ile edilen yemindir. Yani sen meseleyi yemin ettiğin şekilde görürsün ve o mesele de aslında öyle değildir. Bu yeminden dolayı affedilirsin ve bu yeminin kefâreti yoktur. Ancak:
“...Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar..."' buyruğunda olduğu gibi bilerek kötü bir şey için yemin ettiğin zaman kefâret ödersin.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar..." âyetini açıklarken:
“Burada kasıtlı olarak yaptığınız yeminler kastedilmektedir" dedi.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz..." âyetini açıklarken: Kişinin meseleyi yemin ettiği şekilde görmesi ve o meselenin gerçekte öyle olmamasıdır" dedi. "...Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar..." âyeti hakkında ise:
“Burada kişinin kasıtlı olarak yaptığı yemin kastedilmektedir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hazret-i Âişe:
“Boş bulunarak edilen yemin münakaşada, alay ve şakada kasıtsız olarak yapılan yemindir. Ciddi olarak kasıtlı bir şekilde öfke veya başka şey sebebiyle, «yapacağım veya yapmayacağım» diyerek edilen yemin, Allah katında kefâret gerektiren yemindir" dedi.
İbn Mâce ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yemin kefâretini bir ölçek kuru hurma olarak ödedi ve insanlara bu şekilde ödemelerini emretti. Bir ölçek kuru hurmayı bulamayan kişi buğdaydan yarım ölçek öder.
İbn Merdûye'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yemin kefâretini önceki müd ile bir müd buğday olarak verirdi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Esmâ binti Ebî Bekr:
“Yemin kefâreti olarak bir müd yiyecek verirdik" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb der ki:
“Bazı kavimlere vermeyeceğim diye yemin edip sonra da vermem gerektiğini düşünürdüm. Sonra görürsün ki, veririm ve on yoksula yemek yediririm. Her yoksula bir ölçek arpa veya bir ölçek hurma veya yarım ölçek buğday verirdim.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib der ki:
“Yemin kefâreti on yoksula yemek vermektir. Bu on yoksuldan her birine yarım ölçek buğday verilir."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Yemin kefâreti yarım ölçek buğdaydır" dedi.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Kur'ân'da yemin kefâretinde ve başka şeylerde zikredilen her yiyecek yarım ölçektir" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Yemin kefâreti (on) yoksulun her birine bir müd buğday vermektir" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Zeyd b. Sabit yemin kefâreti hakkında:
“(On) yoksuldan her kişiye bir müd buğday verilir" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Ömer yemin kefâreti hakkında:
“On yoksula birer müd buğday verilir" dedi.
İbnu'l-Münzir bildirdiğine göre Ebû Hureyre:
“Üç şey vardır ki, bunların kefâreti birer müd olarak verilir. Bunlar yemin kefâreti, zıhar kefâreti ve oruç kefâretidir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib:
“...Yeminin kefâreti, ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu doyurmaktır..." âyetini açıklarken:
“Burada on yoksulu sabah akşam doyurmak kastedilmektedir. İstersen yemek olarak ekmekle et veya ekmekle zeytinyağı veya ekmekle yağ veya ekmekle hurma verirsin" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Muhammed b. Şîrîn yemin kefâreti hakkında:
“(On yoksula sadece) bir defa yemek verilir" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Şa'bî'ye yemin kefâreti sorulduğunda:
“Her yoksula iki ekmek ve eti alınmış bir kemik verilir" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh'in, Süfyân es-Sevrî'den bildirdiğine göre Câbir der ki: Şa'bî'ye:
“Ben bir yoksula on gün yemek versem olur mu?" diye sorulunca:
“On yoksula vermediğin takdirde caiz değildir" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), yemin kefâretinde bir yoksula on defa yemek verilmesinde bir sakınca görmezdi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden..." âyetini açıklarken:
“Burada varlığınızda ve yokluğunuzda olan orta hâl kastedilmektedir" dedi.
İbn Mâce'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Kimisi ailesinin yemeğini bol olan şeylerden verirdi. Kimisi de az ve zor bulunan şeylerden verirdi. Bunun üzerine:
“...Ailenizeyedirdiğinizin orta hâllisinden..." âyeti nâzil oldu.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Kimisi ailesine kaliteli şeyler yedirirken kimisi de basit şeyler yedirirdi. Bunun üzerine:
“...Ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden..."âyeti nâzil oldu. Yani verilecek şey ailene yedirdiğinden ne daha üstün, ne de daha aşağı olmamalıdır" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:
“...Ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden..." âyetini açıklarken açıklarken:
“Burada ailemize yedirdiğimiz orta halli şeyler kastedilmektedir. Yani ekmekle hurma veya ekmekle zeytinyağı veya ekmekle yağdır. Yedireceğimiz en güzel şey ise ekmekle ettir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Şîrîn:
“Ashâb en üstünün ekmekle et, orta hâlin ekmekle yağ, en düşüğün ise ekmekle hurma olduğunu söylerdi" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr der ki:
“Medine ahalisi (yemin kefareti vereceği zaman) hürü köleye, büyüğü küçüğe tercih ederek:
“Küçük kendine göre, büyük te kendine göredir" derlerdi. Bunun üzerine:
“...Ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden..." âyeti nâzil olunca ne en üstün, ne en düşük olmamak üzere kefareti orta halli vermekle emrolundular.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Orta hâllisinden..."ifadesini açıklarken:
“Orta halli yemekleri eşitleyecek şeyler kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh):
“...Orta hâllisinden..." ifadesini açıklarken:
“Ailenize yedirdiğiniz şeylere benzer şeyler kastedilmektedir" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden..." âyetini açıklarken:
“Buğday hariç yemeklerden bir ölçek verilir" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh):
“(Kefâretlerde) Yoksula verilecek her şey Medine'lilerin müddü ile bir müddür" dedi.
Taberânî ve İbn Merdûye'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“...Yahut onları giydirmek..." âyetini açıklarken:
“Her yoksula bir aba yeter" buyurdu.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Huzeyfe der ki:
“Yâ Resûlallah! "...Yahut onları giydirmek..." âyeti ile ne kastedilmektedir?" diye sorduğumda:
“Her yoksula bir aba yeter" buyurdu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Yahut onları giydirmek..." âyetini açıklarken:
“Her yoksula bir aba veya bir hırka yeter" dedi.
Ebû Ubeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Yahut onları giydirmek..." âyetini açıklarken:
“Her yoksula bir elbise verilir. Aba da o zamanlar elbise yerini tutardı" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Ömer:
“(Yemin kefâreti için her yoksula) bir elbise veya bir izar yeterlidir" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Yahut onları giydirmek..." âyetini açıklarken:
“Bir elbise veya bir cübbe veya bir izar yeter. Yemin kefâreti için don dışında her türlü elbiseyi vermek caizdir" dedi.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Yahut onları giydirmek..." âyetini açıklarken:
“(Yemin kefâreti için) En az bir elbise verebilir, fazla olarak da dilediğini verirsin" dedi.
Abdurrezzâk ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb:
“...Yahut onları giydirmek..." âyetini açıklarken:
“Bir izar veya bir sarık yeter" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Zührî:
“(Yemin kefâreti olarak yoksula) Şalvar ve don vermek caiz değildir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İmrân b. Husayn'a:
“...Yahut onları giydirmek..." âyetinin açıklaması sorulunca:
“Eğer bir grup sizin valinize gelse ve vali onlara birer don verse:
“Onlar için: «Onlar giydirildiler» dersiniz" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh), yemin kefâreti olan birinin beş kişiyi giydirip beş kişiye de yemek verme durumu hakkında:
“Caizdir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyeti: (.....) seklinde okudu ve:
“Ailenize yedirdiğiniz yemeklerin orta şeklinden" mânâsını verdi.
İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Kefâret öderken kör veya kötürüm bir köleyi azad etmek caiz değildir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Fadâla b. Ubeyd der ki:
“Kefâret öderken zina ile olan çocuğu azad etmek caizdir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atâ' b. Ebî Rebâh:
“Kefâret öderken çocuk azad etmek caizdir" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), kefâret öderken kâfir birini azad etmekte bir sakınca görmezdi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Tâvus:
“Yemin kefâreti öderken zina ile olan çocuğu azad etmek caiz değildir. Ancak Yahudi ve Hıristiyan birini azad etmek caizdir" dedi.
İbn Cerîr ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs yemin kefâreti âyeti hakkında:
“Kefâret ödeyecek kişi bu üç şeyde muhayyerdir. Makbul olanı ilk olanlardır. Eğer bunları bulamazsa üç gün peşpeşe oruç tutar" dedi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Kefâret âyeti indiği zaman Huzeyfe:
“Yâ Resûlallah! Biz bu konuda muhayyer miyiz?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sen muhayyersin, dilersen köle azad edersin, dilersen elbise giydirirsin, dilersen de yemek yedirirsin. Eğer kişi bunları bulamazsa üç gün peşpeşe oruç tutar" buyurdu.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“İki dirhemi olan kişi kefârette yedirmek zorundadır" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Elli dirhemi olan kişi varlıklı sayılır ve kefârette yedirmek zorundadır. Elli dirhemden az ise varlıklı sayılmaz ve üç gün oruç tutar" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbrâhîm en-Nehaî:
“Yirmi dirhemi olan kişi kefârette yedirmek zorundadır" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Dâvud, Mesâhifte, İbnu'l- Münzir, Hâkim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ubey b. Ka'b bu âyeti: (.....) şeklinde okurdu.
Mâlik ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Mekke'li Humeyd b. Kays der ki: Mücâhid ile beraber tavaf ederken bir kişi gelip "Kefâret orucu peşpeşe mi tutulmalıdır?" diye sordu. Ben de:
“Hayır" deyince, Mücâhid göğsüme vurdu ve:
“Bu, Ubey b. Ka'b'ın kıraatında: (.....) şeklindedir" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbnu'l-Enbârî, Mesâhifte ve Ebu'ş-Şeyh'in değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Mes'ûd bu âyeti: (.....) şeklinde okurdu. Süfyân:
“Rabî' b. Huseym'in mushafına baktım ve bu âyeti: (.....) şeklinde gördüm" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd, Kur'ân'daki bu kelimelerin tümünü: (.....) şeklinde okurdu.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (.....) şeklinde okurdu.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Ramazan orucunun kazası dışında, Kur'ân'daki bütün oruçlar peşpeşedir. Çünkü kişi Ramazan orucunda tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ali yemin kefâreti olan üç gün oruçta ara vermezdi" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) yemin kefâreti orucu hakkında:
“Bu oruç peşpeşe tutulur. Eğer bir özürden dolayı tutamayacak olursa, kaza olarak her gün için bir gün tutar" dedi.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin kefâreti budur. Yeminlerinizi tutun. Allah, size âyetlerini işte böyle açıklıyor ki şükredesiniz" âyetini açıklarken:
“Burada bilerek edilen yeminin kefâretinden bahsedilmektedir. Yalan yere yeminler etmeyiniz. Yüce Allah bunun kefâretini işte bu şekilde belirtmektedir. Kim iki gün oruç tutar ve sonra yoksula yedirecek bir yemek bulursa yedirsin ve orucunu nafile orucu saysın" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Buhârî ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Hazret-i Âişe der ki: Ebû Bekr, kefâret âyeti nâzil olana kadar yemin ettiği zaman ettiği yeminini bozmazdı. Bu âyet nâzil olduktan sonra:
“Bir şeye dair yemin edip te başka şeyi daha hayırlı gördükten sonra, Allah'ın vermiş olduğu ruhsatı kabul ederim ve mutlaka o hayırlı olanı yaparım" derdi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Kim bir malı elde etmek için yemin ederse o yeminine kefâret olarak o malı bıraksın ve bırakmakla beraber bir sadaka versin" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Cübeyr b. Mut'im, yeminini on bin dirheme satın aldı ve:
“Kâbe'nin Rabbine yemin olsun ki, ben doğru şey üzere yemin ettim. Ancak yeminime karşı bunu fidye olarak ödedim" dedi.
Ebu'ş-Şeyh, Ebû Necîh'den bildiriyor: Ehli Beyt'ten bazı kişiler Kâbe'de elli kişiye kasame yemini ettirdiler. Sanki bu kişiler yalan yere yemin etmişti. Sonra bunlar giderken yolda bir kayanın altında öğle istirahatına oturdular. Onlar kayanın altında otururken kaya üstlerine düştü. Sonra kayanın altından çıkmaya çalıştılar. Kaya elli parçaya ayrıldı ve her parçası bir kişiyi öldürdü.
90–92. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:93
94–114. Âyetlerin Tefsiri
...
....
115. Âyetin Tefsiri
"Hanı havariler de, «Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mî?» demişlerdi. İsa da, «Eğer mü'minler iseniz, Allah'a karşı gelmekten sakının» demişti. Onlar, «İstiyoruz kî ondan yiyelim, kalplerimiz yatışsın. Senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona, görmüş şahitlerden olalım» demişlerdi. Meryem oğlu İsa, «Allahım! Rabbimiz! Bize ve bizden sonra geleceklere bayram ve Sen den bir delil olarak gökten bîr sofra indir, bizi rızıklandır, Sen rızık verenlerin en hayırlısısın» dedi. Allah da, «Ben onu size indireceğim. Ama ondan sonra sizden her kim inkâr ederse, artık ben ona kâinatta hiçbir kimseye etmeyeceğim azabı ederim» demişti."
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Havariler, Allah'ı:
“Rabbin güç yetirebilir mi?" demeyecek kadar bilen kimseler idiler. Fakat onlar:
“Sen Rabbinden dua edip isteyebilir misin?" demişlerdi.
Hâkim, Taberânî ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Abdurrahman b. Ğanm der ki: Muâz b. Cebel'e, Havarilerin: (.....) veya: (.....) deyişini sorduğumda:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), bana bunu: (.....) şeklinde okudu" dedi.
Ebû Ubeyd, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (.....) şeklinde (.....) harfi ile (.....) ifadesini de nasb (fetha) ile okudu.
Ebû Ubeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyeti: (.....) şeklinde okudu ve:
“Sen Rabbinden isteyebilir misin, mânâsındadır" dedi.
İbn Ebî Hâtim, Âmir eş-Şa'bî'den bildiriyor: Hazret-i Ali bu âyeti: (.....) şeklinde okurdu ve:
“Rabbin senin isteğini kabul eder mi, mânâsındadır" derdi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Yahya b. Vessâb ve Ebû Recâ bu âyeti: (.....) şeklinde ile ötre ile okumuşlardır.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“«Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?» demişlerdi..." âyetini açıklarken:
“Onlar: «Sen Rabbinden istersen Rabbin senin isteğini kabul eder mi?» dediler Bunun üzerine Allah onlara gökten bir sofra indirdi. O sofrada et hariç bütün yemekler mevcuttu" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr: (.....) ifadesiyle:
“Sofra", (.....) ifadesiyle de:
“Yakînen kavramak kastedilmektedir" demiştir.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Bize ve bizden sonra geleceklere bayram ve Sen'den bir delil olarak gökten bir sofra indir, bizi rızıklandır..." âyetini açıklarken:
“Sofranın indiği günü bayram edinelim, biz ve bizden sonrakiler bu güne saygı duysunlar mânâsındadır" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Bize ve bizden sonra geleceklere bayram ve Sen'den bir delil olarak gökten bir sofra indir, bizi rızıklandır..." âyetini açıklarken:
“Kendilerinden sonra gelenler için bir bayram günü olmasını istemişlerdi" dedi.
Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'da, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, el- Azame'de ve Ebû Bekr eş-Şâfiî, "el-Ğaylâniyât" isimli Fevâid'inde bildirdiğine göre Selmân el-Fârisî der ki: Havariler, İsa b. Meryem'den sofra istedikleri zaman, Hazret-i İsa bu istekten hiç hoşlanmamış ve:
“Allah'ın size yeryüzünde vermiş olduğu şeylerle kanaat edin. Gökten bir sofra istemeyin. Eğer öyle bir sofra inecek olursa bu, Rabbinizden sizin aleyhinizde bir delil olacaktır. Semûd kavmi peygamberlerinden mucize istedikleri zaman helak olmuşlardı. Semud kavmi o mucize ile imtihan olmuş ve bu mucize helaklarına sebep olmuştu" dedi. Fakat onlar yine de kabul etmeyerek mucize istedikleri için:
“...İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz yatışsın. Senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona, görmüş şahitlerden olalım..." dediler. İsa (aleyhisselam), Havarilerin bunu kabul etmediğini ve sofrayı istemekte ısrar ettiklerini görünce, kalkıp üstündeki yün elbiseyi atarak siyah kıldan bir cübbe ve bir hırka giyindi.
Sonra abdest alıp gusletti ve namazgâha girip bir müddet namaz kıldı. Namazını bitirdiğinde kalkıp kıbleye dönerek ayaklarını bir hizaya getirdi. Topuklarını birleştirip parmaklarını da bir hizaya getirdi. Sağ elini sol elinin üzerine koyarak göğsüne götürdü. Sonra gözlerini yumup Allah korkusuyla başını eğdi ve gözyaşı dökerek ağlamaya başladı. Sürekli gözyaşı akıyor ve sakalının etrafından dökülüyordu. Başını eğmiş olduğu için yüzünün altı gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Bunu görünce Allah'a:
“Allahım! Rabbimiz! Bize ve bizden sonra geleceklere bayram ve Sen'den bir delil olarak gökten bir sofra indir." Bu, senden bize bir öğüt veya seninle bizim aramızda bir işaret olsun. Onun üzerinde bize yiyecekler ver; zira «Sen rızık verenlerin en hayırlısısın»" diye dua etmeye başladı. Bunun üzerine Yüce Allah onlara iki bulut arasından kırmızı bir sofra indirdi. Bir bulut sofranın üstünde, bir bulut ta altındaydı. Havariler de gökyüzü boşluğundan sofranın kendilerine gelişini seyrediyordu. İsa (aleyhisselam), Allah'ın sofrayı indirmek için koştuğu şarttan dolayı korkarak ağlıyordu. Çünkü sofra indikten sonra onu inkar edecek kişilere âlemlerden hiç kimseye azap vermediği bir şekilde azap verecekti.
Yine İsa (aleyhisselam) yerinde durmuş:
“Allahım! Onu bize rahmet kıl. Allahım! Onu bize azap kılma! Allahım! senden ne acaip şeyler istedim bana hep verdin. Allahım! Bizi sana şükredenlerden kıl. Allahım! Bunu bize gazap ve ceza olarak indirmiş olmandan sana sığınıyorum. Allahım! Onu bize selamet ve afiyet kıl, fitne ve ibret eyleme" dedi. Sofra önüne ininceye kadar İsa (aleyhisselam) durmadan böyle dua ediyordu. Havariler ve arkadaşları etrafında güzel kokular alıyorlardı. Daha önce öylesi bir kokuyu asla almamışlardı. İsa (aleyhisselam) ve Havariler, Yüce Allah kendilerini hesap etmedikleri bir yerden rızıklandırdığı ve kendilerine büyük, ibret verici, acayip bir mucize gösterdi diye şükür secdesine kapandılar. Yahudiler de gelip sofrayı seyretti. Acayip şeyler gördüklerinde şiddetli bir üzüntü ve kedere kapıldılar. Yine şiddetli bir öfkeyle oradan ayrıldılar. İsa (aleyhisselam), Havariler ve arkadaşları sofranın etrafına oturunca sofranın bir bezle kapanmış olduğunu gördüler. Bunun üzerine İsa (aleyhisselam):
“Sofranın üstünden bu bezi kaldırmaya hangimiz daha cesaretli, kendine daha fazla güvenir ve Rabbi katında imtihan edilmeye en uygun olandır? Bu kişi sofranın üzerini açsın ki, onu görelim. Rabbimize hamd edip ismini zikrederek bize verdiği rızıktan yiyelim" deyince, Havariler:
“Ey Allah'ın Ruhu ve kelimesi! Sen içimizde en öncelikli ve onu açmakta en fazla hak sahibi olansın" dediler. İsa (aleyhisselam) bir daha abdest alarak namazgaha girdi ve bir kaç rekat namaz kıldı. Uzun bir süre ağlayarak, sofrayı açması için izin istedi, onu kendisi ve kavmine bereket ve rızık kılması için Allah'a dua etti.
Sonra sofranın yanına gelip oturdu ve bezi tutarak:
“Rızık verenlerin en hayırlısı Allah'ın ismiyle" deyip sofranın üzerinden örtüyü kaldırdı. Sofrada pişmiş iri bir balık gördüler. Üzerinde pul, içinde de kılçık yoktu. Ondan yağ sızıp akıyordu. Etrafında pırasa dışında bütün yeşilliklerden vardı. Başının yanında sirke, kuyruğunun yanında da tuz bulunmaktaydı. Yeşilliklerin etrafında beş ekmek vardı. Birinin üzerinde zeytin, birinin üzerinde hurma, diğerlerinin üzerinde beş tane nar vardı. Havarilerin başı Şemûn, İsa'ya (aleyhisselam):
“Ey Allah'ın ruhu ve kelimesi! Bu dünya yiyeceğinden midi, yoksa Cennet yiyeceğinden mi?" diye sorunca:
“Delillerden gördüklerinizden dolayı ibret alma ve soru sormaktan sakınma zamanı gelmedi mi? Bu mucize'den dolayı cezalandırılmanızdan ne kadar korkuyorum" karşılığını verdi. Şem'ûn:
“Hayır, İsrail'in ilahına yemin olsun ki, ben bu soru ile kötü bir şey kastetmedim ey doğru kadının oğlu!" dedi. İsa (aleyhisselam):
“Bu gördüğünüz ne Cennet, ne de dünya yemeğidir. Bu Yüce Allah'ın galip ve kahir kudretiyle havada icad ettiği şeydir. Ona: «Ol!» dedi ve göz kapatıp açmaktan daha hızlı bir şekilde oluverdi. Allah'ın ismiyle istediğiniz şeyden yiyin ve bundan dolayı Rabbinize hamd edin. Allah size ondan daha da verecek ve arttıracaktır. Zira Allah yoktan var eden kudret sahibi ve nimet verendir" dedi. Havariler:
“Ey Allah'ın ruhu ve kelimesi! Bize bu mucizenin içinde de bir mucize gösterilmesini isteriz" deyince, İsa (aleyhisselam):
“Sübhanallah! Gördüğünüz bu mucize size yetmiyor mu ki başka bir mucize istiyorsunuz?" diyerek balığa döndü ve:
“Ey balık! Allah'ın izniyle önceden olduğun gibi tekrar diril" dedi. Balık Allah'ın kudretiyle taze ve diri bir balık oldu. Aslanın ağzının etrafını yalaması gibi ağzının etrafını yalıyor ve beyaz gözlerini açıp kapıyordu. Pulları da üzerine geri gelmişti.
Havariler korkmuş ve geri çekilmişti. Bunun üzerine İsa (aleyhisselam):
“Size ne oluyor mucize istiyorsunuz da Rabbiniz size gösterince ondan hoşlanmıyorsunuz. Yaptığınızdan dolayı cezalandırılırsınız diye ne kadar korkmaktayım. Ey balık! Allah'ın izniyle eski haline dön!" dedi. Balık yine Allah'ın izniyle ilk olduğu gibi eski haline döndü. Havariler, İsa'ya (aleyhisselam):
“Ey Allah'ın ruhu! Ondan ilk yiyen kişi sen ol, sonra da biz yeriz" deyince:
“Bunu yapmaktan Allah'a sığınırım. Yemeğe onu isteyenler önce başlar" karşılığını verdi. Havariler ve arkadaşları peygamberlerinin yemediğini görünce onun inişinin bir gazap olmasından ve kendilerinin ibretlik olmalarından korktular. İsa (aleyhisselam) bu durumlarını görünce fakirleri ve kötürümleri çağırarak:
“Rabbinizin rızkından ve Peygamberinizin duasından yiyin. Bunu size indiren Allah'a hamd edin. O sizin için afiyet başkası içinde ceza olacaktır. Allah'ın ismiyle yemeğe başlayıp hamd ile bitirin" dedi. Onlar da öyle yaptılar. Ondan erkek ve kadın olmak üzere bin üç yüz kişi yemek yedi. Her kişi sofradan karnı doymuş ve geğirir bir şekilde kalkıyordu. İsa (aleyhisselam) ve Havariler sofraya baktıklarında gökten indiği gibi duruyordu. Ondan hiçbir şey eksilmemişti. Sonra sofra herkesin gözü önünde göklere geri çekildi. Ondan yiyen her fakir zenginleşti, her kötürüm de iyileşti. Ölene kadar da zengin ve sağlıklı kaldılar. Havariler ve arkadaşları ondan yemedikleri için ölene kadar dudakları akarak ve o yemekler kalplerinde hasret kalarak pişman olmuşlardı.
Bundan sonra da sofra indiği zaman bütün İsrâil oğulları her yerden sofraya geliyor izdiham yaşanıyordu. Zengin fakir, kadın, büyük, küçük, sağlıklı olanlar, hasta olanlar birbirlerini sırtına binercesine akın ediyorlardı. İsa (aleyhisselam) bu durumu görünce aralarında bunu nöbetleşe yaptı. Sofra bir gün iniyor, bir gün inmiyordu. Bu şekilde kırk gün devam ettiler. Sofra güneş biraz yükseldiği zaman iniyor, öğle istirahatı zamanı gelene kadar ondan yiyorlardı. Öğle istirahatı zamanı da herkesin gözü önünde tekrar gökyüzüne çekiliyordu. Onlar da kayboluncaya kadar yerdeki gölgesine bakardı. Yüce Allah, İsa'ya (aleyhisselam):
“Sofradaki bu rızkımı yetimlere, fakirlere ve kötürümlere ver, zenginlere verme" diye vahiy indirdi. Allah böyle yapınca zenginler şüpheye düşerek kendilerini hakir gördüler. Bunun üzerine sofra hakkında şüpheye düştükleri gibi başka insanları da onun hakkında şüpheye düşürdüler. Sonra da sofra hakkında çirkin ve kötü şeyler çıkardılar. Böylece şeytan onlardan ihtiyacını karşılamış oldu. Vesveselerini şüphe edenlerin kalplerine bıraktılar. Onlar da İsa'ya (aleyhisselam):
“Bize sofranın gökten inişinin hak olup olmadığını haber ver. Bizden çok kişi bu konuda şüpheye düştü" dediler. Bunun üzerine İsa (aleyhisselam):
“Mesih'in ilahına yemin olsun ki, helak oldunuz. Rabbinizden istemesi için siz Peygamberinizden ısrarla sofra istediniz. Bunu yaptığı zaman da Allah sofrayı size rahmet ve rızık olarak gönderdi. Aynı zamanda ibret alacağınız mucizeler gösterdi. Siz onu yalanladınız ve hakkında şüpheye düştünüz. Azapla müjdelenin, sizden, Allah'ın rahmet ettiği kişiler dışında üzerinize azap inecektir. Yüce Allah, İsa'ya (aleyhisselam):
“Şartlarımı yalanlayanlara ve sofra indikten sonra onu inkar edenlere daha önce hiç kimseye azap vermediğim bir şekilde azap vereceğim" diye vahiy indirdi. Şüphe edenler akşamladıkları vakit en güzel bir şekilde eşleriyle beraber emin olarak yataklarına girdiler. Gecenin sonuna doğru Allah onları domuza dönüştürmüştü. Sabahladıklarında çöplüklerdeki pislikleri karıştırmaya başladılar.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildiriyor: İsa b. Meryem, İsrâil oğullarına:
“Siz otuz gün oruç tutup sonra da Allah'tan istediklerinizi isteyip size verilmesini ister misiniz? Şüphesiz ki çalışan kişi ücretini mal sahibinden alır" dedi. İsrâil oğulları öyle yapıp:
“Ey hayrın öğretmeni! Sen bize:
“Çalışanın ücreti kendisine çalışılan kişiye aittir" dedin ve bize otuz gün oruç tutmamızı emrettin. Biz de otuz gün oruç tuttuk. Eğer bir kişiye otuz gün çalışmış olsaydık mutlaka bize yemek verirdi. "Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?" dediler. İsa da (aleyhisselam):
“Eğer mü'minler iseniz, Allah'a karşı gelmekten sakının" dedi. Yüce Allah:
“Onlar, «İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz yatışsın. Senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona, görmüş şahitlerden olalım» demişlerdi. Meryem oğlu İsa, «Allahım! Rabbimiz! Bize ve bizden sonra geleceklere bayram ve Sen'den bir delil olarak gökten bir sofra indir, bizi rızıklandır, Sen rızık verenlerin en hayırlısısın» dedi. Allah da, "Ben onu size indireceğim. Ama ondan sonra sizden her kim inkâr ederse, artık ben ona kâinatta hiçbir kimseye etmeyeceğim azabı ederim" buyurmuştu. Sonra melekler gökten sofra ile uçarak geldiler. Sofrada yedi balık ve yedi ekmek bulunmaktaydı. Ondan ilk kişilerin yediği gibi son kişiler de yedi.
Tirmizî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, el-Azdâd'da İbnu'l-Enbârî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin, Ammâr b. Yâsir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Gökyüzünden gelen sofrada et ve ekmek indirildi. Onlara hainlik etmemeleri ve yarın için yemek kaldırmamaları emredildi. Ancak onlar hainlik edip yemek kaldırınca maymunlara ve domuzlara dönüştürüldüler" buyurdu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim başka bir vecihle Ammâr b. Yâsir'den mevkûf olarak bunun aynısını bildirir. Tirmizî, mevkûf olan rivâyetin sahîh olduğunu söylemiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ammâr b. Yâsir:
“Sofra indiği zaman üzerinde Cennet meyvelerinden meyveler vardı" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Sofra, balık ve ekmekten ibaretti" dedi.
Süfyân b. Uyeyne'nin, İkrime'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Eğer İsrâil oğulları olmasaydı ekmek küflenmez ve et kokmazdı. Ancak onlar eti ve ekmeği yarın için saklayınca ekmek küflenip et koktu" buyurdu.
İbnu'l-Enbârî'nin, el-Azdâd'da bildirdiğine göre Ebû Abdirrahman es- Sülemî:
“...Bize ve bizden sonra geleceklere bayram ve Sen'den bir delil olarak gökten bir sofra indir..." âyetini açıklarken:
“Sofrada ekmek ve balık bulunmaktaydı" dedi.
İbnu'l-Enbârî ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Sofra yemeklerle kaynar bir şekilde inmişti. Oturarak ondan yerlerdi. Hainlik ettikleri zaman biraz yukarı kaldırıldı ve dizlerinin üzerine çökerek yemeye başladılar. Yine hainlik ettiklerinde biraz daha kaldırıldı ve ayakta yemeye başladılar. Sonra bir daha hainlik ettiklerinde tümden kaldırıldı.
İbnu'l-Enbârî, Vehb b. Münebbih'ten bildiriyor: O öyle bir sofraydı ki ona dört bin kişi birden oturuyordu. Aralarında zayıf olanlar için:
“Bunlar elbiselerimizi kirletmektedir. Sofrayı yükseltecek bir seki yapsak" dediler ve bir seki yaptılar. Bunun üzerine zayıf olanlar yemekten bir şeye erişemez oldu. Allah'ın emirlerine karşı gelince de Allah, sofrayı onlardan tümden kaldırdı.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbnu'l-Enbârî, el- Azdâd'da ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atiyye el-Avfî:
“Mâide, kendisinde her yiyeceğin tadı bulunan bir balıktır" dedi.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İkrime:
“Sofrada indirilen ekmek pirinçtendi" dedi.
İbn Cerîr'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İsa'ya (aleyhisselam) ve Havarilere içinde ekmek ve balık olan bir sofra indirildi. Onlar nerede olursa olsun konakladıkları zaman isterlerse ondan yerlerdi" dedi.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Enbârî'nin, el-Azdâd'da, İkrime vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs sofra hakkında:
“Onlar nerede konaklarsa yemek te gökten kendileri için oraya inerdi" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Onlar nerede konaklarsa yemek te yanlarına inerdi" dedi.
İbn Cerîr, İshâk b. Abdillah'tan bildiriyor: Sofra İsa b. Meryem'e inmişti. Onda yedi ekmek ve yedi balık vardı. Onlar diledikleri gibi ondan yerlerdi. Aralarından bir kişi:
“Belki bir daha inmez" diyerek ondan bir şeyler çaldı.
Bunun üzerine sofra kaldırıldı ve bir daha inmedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Enbârî ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'den bildiriyor: Bize nakledildiğine göre sofrada inen meyveler Cennet meyvelerinden idi. Onlara sofradan bir şey saklamamaları, hainlik etmemeleri ve yarın için bir şey kaldırmamaları emredildi. Allah onları bu şekilde imtihan etmekteydi. Onlar böylesi bir şey yapacağı zaman İsa (aleyhisselam) onları uyarıyordu. Ancak kavim hainlik edip bir gün sonrası için bir şeyler sakladı."
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Sofrada et dışında her şey indirilmişti. (.....) ifadesiyle de sofra kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Meysere ve Zâzân:
“İsrâil oğullarına sofra indiği zaman bütün yemeklerde elleri birbirine karışırdı (herkes istediğinden yerdi)" dediler.
İbn Ebî Hâtim, Vehb b. Münebbih'ten bildiriyor: Kendisine, Allah tarafından İsrâil oğullarına indirilen sofra sorulunca:
“Her gün kendilerine bu sofrada Cennet meyvelerinden inerdi. Herkes istediği meyvelerden yerdi. O sofraya dört bin kişi oturuyordu. Onlar yemek yediği zaman Yüce Allah yerlerini diğer dört bin kişiyle değiştirirdi. Bu bir müddet öyle devam etti" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Bize ve bizden sonra geleceklere bayram ve Sen'den bir delil olarak gökten bir sofra indir..." âyetini açıklarken:
“Bu, misal olarak verilmiş bir şeydir. Gerçekte onlara bir şey inmemiştir" dedi.
Ebû Ubeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Mücâhid'den bildiriyor: Üzerinde yemekler olan sofra indirileceği zaman, onu inkar etme durumlarında kendilerine verilecek azap arz olundu. Bunun üzerine onlar da sofranın indirilmesini kabul etmediler.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbnu'l-Enbârî'nin bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) der ki:
“Onlara:
“Sizden her kim inkâr ederse, artık ben ona kâinatta hiçbir kimseye etmeyeceğim azabı ederim" denilince:
“Ona ihtiyacımız yoktur" dediler ve kendilerine öyle bir sofra indirilmedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Sizden her kim inkâr ederse, artık ben ona kâinatta hiçbir kimseye etmeyeceğim azabı ederim" âyetini açıklarken:
“Bize nakledildiğine göre onlar sofra konusunda öyle şeyler yapınca domuzlara dönüştürüldüler" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Sizden her kim inkâr ederse, artık ben ona kâinatta hiçbir kimseye etmeyeceğim azabı ederim" âyetini açıklarken:
“Sofra indikten sonra inkar eden kişilere edeceğim azabı sofra ehlinden başka kimseye etmeyeceğim, mânâsındadır" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Abdullah b. Amr:
“Kıyamet gününde en şiddetli azabı görecek olanlar sofra olayına tanıklık edip te onu inkar edenler, münafıklar ve Firavun ailesidir" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Âsim (.....) bu âyeti: (.....) şeklinde şeddeli olarak okumuştur.
116. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:117
117. Âyetin Tefsiri
"Allah, kıyamet günü şöyle diyecek: «Ey Meryem oğlu İsa! Sen mî insanlara, Allah'ı bırakarak beni ve annemi iki ilâh edinin, dedin?« İsa da: «Seni bütün eksikliklerden uzak tutarım. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem, benim için söz konusu olamaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen bunu bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ama ben sende olanı bilemem, şüphesiz ki yalnızca sen gaybları hakkıyla bilensin» diyecektir. Ben onlara, sadece bana emrettiğin şeyi söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin (dedim.) Aralarında bulunduğum sürece onlara şahit idim. Ama beni içlerinden aldığında, artık üzerlerine gözetleyin yalnız sen oldun. Sen, her şeye hakkıyla şahitsin."
Tirmizî, Nesâî, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Deylemî, Ebû Hureyre'den bildiriyor: İsa'ya (aleyhisselam) hücceti telkin edilecektir. Yüce Allah onu:
“Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, «Allah'ı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin» dedin" şeklinde telkin etti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah onu: «Seni bütün eksikliklerden uzak tutarım. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem, benim için söz konusu olamaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen bunu bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ama ben sende olanı bilemem. Şüphesiz ki yalnızca sen gaybları hakkıyla bilensin» şeklinde telkin etmiştir" buyurdu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Meysere:
“Yüce Allah: «Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, «Allah'ı bırakarak beni ve annemi iki ilâh edinin» dedin...»' buyurduğu zaman, İsa'nın (aleyhisselam) bütün eklem kemikleri titreyip yere yığılacaktır" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Allah: «Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, Allah'ı bırakarak beni ve annemi iki ilâh edinin, dedin» buyurduğu zaman, İsa'nın (aleyhisselam) bütün eklem kemikleri korkudan dolayı yerinden oynayacaktır" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde'ye:
“Sen mi insanlara, «Allah'ı bırakarak beni ve annemi iki ilâh edinin» dedin?" sorusu ne zaman sorulacaktır?" denilince:
“Bu, kıyamet gününde olacaktır. Allah'ın: «Bugün, doğrulara, doğruluklarının yarar sağlayacağı gündür» buyurduğunu görmüyor musun" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Sen mi insanlara, «Allah'ı bırakarak beni ve annemi iki ilâh edinin» dedin" âyetini açıklarken:
“Allah, İsa b. Meryem'i yanına kaldırdığı zaman Hıristiyanlar diyeceğini dedi ve bunu kendilerine İsa b. Meryem'in söylediğini iddia ettiler. Bunun üzerine Allah kendisi hakkında bu denilenleri sorunca:
“Seni bütün eksikliklerden uzak tutarım. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem, benim için söz konusu olamaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen bunu bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ama ben sende olanı bilemem. Şüphesiz ki yalnızca sen gaybları hakkıyla bilensin" dedi.
Abdurrezzâk, Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Tâvus bu âyet hakkında der ki:
“İsa'ya (aleyhisselam) Rabbi soru sordu ve kendisini:
“Seni bütün eksikliklerden uzak tutarım. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem, benim için söz konusu olamaz" demeye muvaffak etti.
Ebu'ş-Şeyh, Tâvus vasıtasıyla Ebû Hureyre'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Yüce Allah, İsa'yı sorguya çekti. İsa da bu konudaki mazeretini dile getirdi. Yüce Allah onu sorguya çekerken: «Sen mi insanlara, "Allah'ı bırakarak beni ve annemi iki ilâh edinin" dedin?» diye sordu."
İbn Merdûye'nin, Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde ümmetler toplandığı zaman her topluluk kendi lideriyle çağrılacaktır. îsa çağrılınca ona: «Ey İsa! "Sen mi insanlara, Allah'ı bırakarak beni ve annemi iki ilâh edinin, dedin"» diye sorulacaktır. İsa da:
“Seni bütün eksikliklerden uzak tutarım. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem, benim için söz konusu olamaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen bunu bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ama ben sende olanı bilemem. Şüphesiz ki yalnızca sen gaybları hakkıyla bilensin" diyecektir. Ben onlara, sadece bana emrettiğin şeyi söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin (dedim.) Aralarında bulunduğum sürece onlara şahit idim. Ama beni içlerinden aldığında, artık üzerlerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen, her şeye hakkıyla şahitsin. Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin»s diye cevap verecektir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc, "Sen mi insanlara, «Allah'ı bırakarak beni ve annemi iki ilâh edinin» dedin?" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Yüce Allah, Hazret-i İsa'ya insanların duyacağı şekilde bunu sormuştur. Böylece Hazret-i İsa'ya, Allah'a kul olduğunu ikrar ettirmiş ve Hazret-i İsa hakkında aslı olmayan şeyleri söyleyenler, bu söylediklerinin batıl olduğunu anlamışlardır."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin" âyetini açıklarken:
“Benim de, sizin de efendiniz olan Allah'a kulluk edin, mânâsındadır" dedi.
Taberânî'nin, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): (.....) âyeti:
“Aralarında bulunduğum sürece onlara şahit idim» mânâsındadır" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Esmâ' ve's-Sıfât'ta, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbesinde:
“Ey insanlar! Sizler mahşerde Allah'ın huzuruna yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak çıkacaksınız" buyurdu. Sonra:
“Yaratmaya ilk başladığımız gibi katımızdan verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu biz yaparız" âyetini okuyarak şöyle devam etti:
“Bilinki, kıyamet gününde ilk giydirilecek kişi İbrâhîm'dir. Bilin ki, benim ümmetimden bazı adamlar getirilecek ve sol tarafa alınacaklardır. Bunun üzerine ben: «Ey Rabbim! Ashâbım, ashâbım» diyeceğim. Bana: «Sen bunların senden sonra ne yaptığını bilmiyorsun» denilecektir. Ben de salih kulun demiş olduğu gibi: «Aralarında bulunduğum sürece onlara şahit idim. Ama beni içlerinden aldığında, artık üzerlerine gözetleyici yalnız sen oldun» diyeceğim. Yine bana: «Sen aralarından ayrıldıktan sonra, topuklarının üstünden geriye dönmüş mürtedlerdir» denilecektir. "
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Artık üzerlerine gözetleyici yalnız sen oldun..." âyetini açıklarken:
“Onları koruyucu yalnız sen oldun, mânâsındadır" dedi.
Abdurrezzâk, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Artık üzerlerine gözetleyici yalnız sen oldun..." âyetini açıklarken:
“Onları koruyucu yalnız sen oldun, mânâsındadır" dedi.
118. Âyetin Tefsiri
"Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin."
İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, Ahmed, Nesâî, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de, Ebû Zer'den bildirir: Bir gece Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz kıldı ve sabaha kadar:
“Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin" âyetini okudu. Rükuyu da, secdeyi de bu sözlerle yapıyordu. Sabahladığı zaman:
“Yâ Resûlallah! Sabahlayana kadar hep bu âyeti okudun" dediğimde:
“Ben Rabbimden ümmetim için şefaat istedim ve bana bunu verdi. Kişi şirk koşmadıktan sonra -inşallah bu vaad- geçerlidir" buyurdu.
İbn Mâce, Ebû Zer'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gece namazında sabaha kadar:
“Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin" âyetini okudu.
Müslim, Nesâî, İbn Ebi'd-Dünyâ, Hüsnü'z-Zan'da, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Taberânî ve Beyhakî, el-Esmâ' ve's-Sıfat'ta, Abdullah b. Amr b. el- Âs'tan bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), İbrâhîm süresindeki:
“Rabbim! O putlar çok insanları saptırdı; bana uyan bendendir, bana karşı gelen kimseyi Sana bırakırım; Sen bağışlarsın, merhamet edersin" âyetini okudu. İsa b. Meryem ise:
“Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin'" âyetini okumuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ellerini kaldırarak:
“Ümmetim, ümmetimi" diyerek ağladı. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey Cibrîl! Muhammed'e git ve: «Ümmetin konusunda seni razı edeceğiz ve seni üzmeyeceğiz» de" buyurdu.
İbn Merdûye, Ebû Zer'den bildiriyor: Bir gün Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine şefaat dileyerek geceyi geçirdi. Namazını hep:
“Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin" âyeti ile kılıyordu. Sabaha kadar bu âyetle rüku ve secde ediyor bu âyetle kalkıp oturuyordu.
İbn Merdûye, Ebû Zer'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Annem babam sana feda olsun. Bütün Kur'ân'ı bildiğin halde geceyi bir âyetle geçirdin. Eğer bizden biri bunu yapmış olsaydı bunu onun aleyhinde bir şey sayardık" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ümmetime dua ettim" dedi. Bunun üzerine:
“Sana ne cevap verildi?" dediğimde:
“Bana, ümmetimin bundan haberi olursa birçok kişi namazı terk ederdi cevabı verildi" buyurdu. "İnsanlara müjde vereyim mi?" dediğimde:
“Olur, ver" dedi. Ömer dedi ki:
“Yâ Resûlallah! Eğer bu haberi insanlara verecek olursan ibadetlerden uzaklaşırlar" dediğimde, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Zer'e:
“Geri dön!" diye seslendi. O da geri döndüğünde gece ibadetinde okumuş olduğu:
“Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin'" âyetini okudu.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır..." âyetini açıklarken:
“Onlar dedikleriyle azabı hak eden kullarındır" dedi. "...Eğer onları bağışlarsan..."âyeti hakkında ise:
“Bunlar, İsa'nın (aleyhisselam) yeryüzüne inip de Deccal'ı öldüreceği zamana kadar ömürlerini uzattığın, bunu görüp de dediklerinden geri dönerek senin tek olduğunu ve senin kulların olduğunu söyleyen kişilerdir. Eğer onları dediklerinden geri döndüler diye bağışlarsan:
“...Yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin" dedi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin" âyetini açıklarken:
“Eğer onları Hıristiyanlık üzeri bırakıp öldürecek olursan azap onlara hak olur. Şüphe yok ki, onlar senin kullarındır.
Eğer onları Hıristiyanlıktan çıkarıp İslam'a hidayet edersen şüphe yok ki, sen güç mutlak sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin" dedi. Yine Süddî, İsa'nın (aleyhisselam) bunu dünyada iken söylediğini bildirmiştir.
119. Âyetin Tefsiri
"Allah, şöyle diyecek: «Bugün, doğrulara, doğruluklarının yarar sağlayacağı gündür.» Onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte bu, büyük başarıdır."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Bugün, doğrulara, doğruluklarının yarar sağlayacağı gündür..." âyetini açıklarken:
“Bugün tevhid ehlinin tevhidlerinin kendilerine yarar sağladığı gündür" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Bugün, doğrulara, doğruluklarının yarar sağlayacağı gündür...'" âyetini açıklarken:
“Bu, İsa'nın (aleyhisselam) sözlerinden bir kısımdır. O gün ise kıyamet günüdür" dedi.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'den bildiriyor: Kıyamet gününde Allah'ın Peygamberi İsa (aleyhisselam) ve Allah'ın düşmanı İblis konuşacaktır. İblis:
“Doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size söz verdim ama, sonra caydım; esasen sizi zorlayacak bir nüfuzum yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz" diyecektir. Allah'ın düşmanı o gün doğru söylemiş olacaktır. Ancak dünyada iken yalancıydı. İsa (aleyhisselam) ise Allah'ın bildirmiş olduğu gibi:
“Allah, şöyle diyecek: «Bugün, doğrulara, doğruluklarının yarar sağlayacağı gündür.» Onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte bu, büyük başarıdır" diyecektir. Yüce Allah:
“Bugün, doğrulara, doğruluklarının yarar sağlayacağı gündür" buyurmaktadır. İsa (aleyhisselam) dünya hayatında ve ölümden sonra da doğru söyleyendir.
120. Âyetin Tefsiri
"Göklerin, yerin ve bunlardaki her şeyin hükümranlığı yalnızca Allah'ındır. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir."
Ebû Ubeyd'in, Fedâil'de, Ebu'z-Zâhiriyye'den bildirdiğine göre Hazret-i Osmân, Mâide Sûresinin sonuna:
“(=Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca Allah'ındır. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir)" ifadesini yazmıştı.