İRŞÂD, EBU'S-SUÛD TEFSÎRİ
Nisâ Sûresi — İRŞÂD, EBU'S-SUÛD TEFSÎRİ — Sayfa 2
O şahsın öldürülmesi, İslâm'ının kusurlu olmasından değil fakat onun kalbi ile lisanı arasında mutabakat olmadığı vehminden kaynaklanmakta idi. Zira bu âyet-i kerîme, Fedek ahâlisinden Mirdas b. Nehîk hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki
Mirdas (radıyallahü anh), Müslüman olmuştu, ancak kavmi içinde kendisinden başka Müslüman yoktu. Sonra Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), oraya Galib b. Fudale el-Leysî kumandasında bir müfreze (seriye) gönderdi. Müfreze oraya varınca, hepsi kaçtılar. Yalnız Mirdas, İslâm'ına güvendiği için orada kaldı ve atlıları görünce koyunlarını dağın sarp bir yerine sürdü, kendisi de dağa tırmandı. Nihayet atlılar arkadan yetişip tekbir getirince kendisi de tekbir getirdi ve:
"- Lâ ilahe illallah, Muhammedün Rasûlullah. Esselâmü aleyküm!" dedi.
Fakat yine de Üsâme b. Zeyd ((radıyallahü anh), onu öldürdü ve koyunlarını sürüp Medine'ye getirdi.
Ashâb, olayı kendilerine anlatınca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), buna çok üzüldü ve:
"- Siz, onu yanında bulunan (malları) almak için öldürdünüz !" buyurdu.
Usame ise:
"- O, kalbiyle değil, diliyle onu söyledi !"
Ve bir rivâyete göre de:
"- O, silahtan korktuğu için o sözleri söyledi !" dedi.
Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"- Niçin kalbini yarıp bakmadın ?" buyurdu ve sonra da bu âyeti okudu.
Usame:
"- Ya Resûlallah! Benim için Allah'tan mağfiret düe (istağfir k)!"dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da:
"- Onun söylediği lâilâhe illallah, ne olacak ?" bu)mrdu.
Üsame (radıyallahü anh) diyor ki:
"- Resûlüllah, bu sözü o kadar çok tekrar etti ki, ben, (bu vebalden kurtulmak için) daha önce değil de yeni Müslüman olmuş olmayı temenni ettim. Sonra Resûlüllah, benim için mağfiret diledi ve:
Bir köle âzad et (k'tiık rakabeh)!" buyurdu.
Diğer bir görüşe göre ise, bu âyet, başka biri hakkında nazil oldu.
O şahıs:
Ya Resûlallah! Biz, Allahü teâlâ'nın hezimete uğrattığı bir düşman kavmi kovalıyorduk. Nihayet ben, bir adama yetiştim. Adam, kılıcı görünce:
Ben Müslümanım; dedi ama ben yine onu öldürdüm !" demiş.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sormuş:
"- Sen, bir müslümanı mı öldürdün ?" O:
"- O, ölümden kurtulmak için öyle dedi !" cevabını vermiş.
Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"- Kalbini yarıp bakmadın mı ?" buyurmuş.
D- "Şüphe yok ki Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır."
Şüphesız ki, Allahü teâlâ, sizin açık ve gizli bütün yaptıklarınızdan ve onların hepsinin keyfiyetinden hakkıyla haberdardır. Bunun için O, hayrın hayır olarak ve şerrin de şer olarak karşılığını verecektir. Bundan dolayı siz, katli hafife almayın; onda çok ihtiyatlı davranın.
Bu cümle, makablinin illeti mahiyetindedir.
95
"Mü'minlerden (özürsüz) oturanlarla mallan ve canları ile Allah yolunda cihad edenler bir ve ayni (müsavî) olamaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri derece itibariyle oturanlardan üstün kıldı (tafdıl etti). Allah, hepsine de cenneti va'detmiştir. Bununla beraber Allah, mücâhıdleri oturanlar üzerine büyük bir mükâfat (ecr-i a'zıîm) ile üstün kılmıştır."
A- "Mü'minlerden (özürsüz) oturanlarla malları ve canları ile Allah yolunda cihad edenler bir ve ayni (müsavî) olamaz."
Bundan önce cihada enir ve mü'minler cihada teşvik edilmişti. Şimdi burada da mü'minlerin cihaddaki mesâilerine göre mertebelerinin de değişik olduğu beyân ediliyor ki savaştan geri kalanlar, kendi durumlarından utanç duysunlar, derecelerinin düşmesinden sakınsınlar ve rütbece yükselmek için cihada rağbet etsinler.
"Oturanlar kaaıi'dûn" dan maksad, cihada çıkmayan ve evlerinde oturmalarına izin verilenlerdir.
İbn Abbâs (radıyallahü anh) a göre "Bu âyette anlatılanlar, Bedir savaşına katılanlarla katılmayanlardır."
Zahire ve nüzul târihine uygun olan da bu görüştür.
Bunların, Tebük seferine çıkanlar olduğuna dâir gelen rivâyet ise, nüzul târihine uygun değildir (Tebük seferi Hicretin dokuzuncu yık vuku bulmuştur). Kaldı ki o sefere katılmayanlar için böyle bir ruhsat verilmemiştir.
Âyetin başında "mü'minlerden — mine'l-mü'minîne " buyrulması,
- onların sefere katılmayıp evlerinde oturmalarının,
- îmânlarına halel getirmediğini,
- aşağıda zikredilecek güzelliklere hakları bulunduğunu baştan bildirmek içindir.
"Zarar sahibi olmak / ülichdzarari", hastalık, âmâlik, topallık ve kötürümlük gibi sakatlıklar demektir. Silah ve gerekti eşyanın olmaması da geçerli bir mazerettir.
Rivâyete göre Zeyd b. Sabit (radıyallahü anh) diyor ki:
Bir gün, Resûlüllah'ın yanında bulunuyordum. Bir ara vahiy hâli onu kapladı (fe ğaşıyethü's-sekînetü) ve o sırada onun bacağı benim bacağımın üstüne düştü. Benim bacaklarıma öyle bir ağırlık çöktü ki, kırılmasından korktum. Sonra vahiy hâli geçince hemen bana:
"- Yaz (Üktüb)!" dedi. Ben de o anda bana söylediği bu âyetin " Mü'minlerden evlerinde oturanlarla cihad edenler bir ve aynı olamazlar" mealindeki kısmını yazdım. Bunun üzerine orada bulunan ve aynı zamanda âmâ olan Abdullah ibni Ümmi Mektûm:
"- Ya Resûlallah! Mü'minlerden gücü yetmeyenler ne yapacak ?" diye sordu. Tam o sırada ikinci kez vahiy hâli onu kapladı. Sonra vahiy hâli geçince bana yine:
"- Yaz (Üktüb)!" buyurdu ve bu sefer "ğayrü üli'd-dzarari / mazeretsiz, özürsüz olarak veya mazereti, özrü olmadan" ifâdesinin de içinde bulunduğu âyetin tamamını yazdım."
Âyette, savaşa katılanların,
- yukarda İbn Abbâs (radıyallahü anh)ın ifâdesinde geçtiği gibi, sefere çıkanlar olarak değil, fakat mücâhıdler olarak vasıflandırılması,
- cihadın, mal ve can ile Allah yolunda yapılan bir mücadele olarak kayitlandırılmasi,
- onları bu vasıflarla medhetmek ve mertebece terfie hak kazandıklarının illet ve sebebini bildirmek içindir.
"Oturma / el-kuu'd" nın karşısında "yol — el-sebü" un zikredilmiş olması da başka bir güzelliktir.
Önce evlerinde oturanların zikredilmiş olması eşitsizliğin, onların karşıtlarından değil fakat kendilerinden kaynaklandığını bildirmek içindir. Çünkü ziyâde veya noksandık şeklinde farklı olan iki şey arasındaki eşitsizlikte akla ilk gelen sebeb kusurlunun kusuru veya eksikliğidir. Nitekim,
"Hiç kör ile gören bir olur mu? Ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu?" (Ra'd 13/16) meâlindeki âyette de kusurlu, önce zikredilmiştir. Ancak:
"Hiç Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer 39/9) meâlindeki âyette üstün olanın önce zikredilmiş olması ise, ilmin, cahil için köklü bir kazanım olmasından dolayıdır.
B- "Allah, malları ve canları ile cihad edenleri derece itibariyle oturanlardan üstün kıldı."
Bu istinaf cümlesi,
- o iki fırkanın eşit olmadıklarını,
- aralarında bir fark bulunduğunu ve bu farkın keyfiyet ve kemiyetini icnıâlen beyân eder.
Bu cümle, kelâmın siyakından anlaşılan gizli (mukadder) bir sualin, "Bu nasıl olmuştur?" un cevabıdır.
C- "Allah, hepsine de cenneti va'detmiştır. Bununla beraber Allah, mücâhidleri oturanlar üzerine büyük bir mükâfat (ecr-i a'zıîm) ile üstün kılmıştır."
Bu ifâde, iki fırkadan birinin diğerine üstün kılınmasından doğabilecek bir ihtimâli, ikinci fırkanın cennetten mahrum kalabileceği vehmini ortadan kaldırır. Daha açık bir deyişle Allah (celle celâlühü), cihat edenlerle evlerinde oturanlardan yalnız birine değil, fakat her ikisine de o güzel mükâfaü, cenneti va'detmiştir. Ancak cihad edenleri amellerinin karşılığı olarak, evlerinde oturanlara pek büyük bir mükâfat ile üstün kılmıştır.
96
"Kendi katından dereceler, mağfiret ve rahmet vermiştir. Allah, bağışlaması bol (Gafur)dur, çok merhamet edici (Rahîym)dir."
Buradaki "derecât — dereceler" kelimesi, bundan önce zikredilen pek büyük mükâfatı ve üstün kılmanın kemiyetini açıklar.
"Mınhü - Kendi katından" ifâdesi de, bu derecelerin azametine ve şânının yüceliğine delâlet eder.
İbni Muhayriz (radıyallahü anh) diyor ki:
"Bu dereceler yetmiş basamaktır ve her iki derece arasındaki mesafe en yürük atın süratiyle yetmiş senedir."
Tabiînden Süddî'ye göre:
"Bu dereceler, yedi yüz basamaktır."
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) den rivâyet olunduğuna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Allahü teâlâ, kendi yolunda cihad edenler için cennette yüz derece hazırlamıştır. Eler iki derece arasındald uzaklık, yer ile gök arası kadardır."
"Derecât / dereceler" kelimesi, fiilin mânâsını pekiştiren mas dar olarak da (onları oldukça üstün kılmıştır, anlamında) kabul edilebilir.
"Mağfiret / bağışlama" kelimesi de bu mükâfatın bedeli veya karşılığı olarak yer alan bir açıklamadır. Ancak bu, bir kısmın, bütünün (küllün) bedeli olması kabilindendir. Çünkü bu mükâfatın diğer bir kısmı da, mağfiret babından değildir. (Bu itibârla mükâfat, mağfiretten ibaret değildir.)
Yani onların işledikleri öyle günahlar mağfiret olunur ki, bu günahlar, savaşa katılmayanların kazandıkları sevapların kefaret olabildiği günahlar değildir. Zira mücâhidlerin hususiyetlerinden olan mağfiretin böyle olması gerekir.
"Rahmet" kelimesi de, tıpkı anılan "derecât /dereceler" gibi, mükâfata bedel bir açıklamadır.
Mağfiret ve rahmet kelimelerinin, kendi köklerinden mukadder (gizli) birer fiilin mef'ûlü (tümleci) oknaları da caizdir. Bunun anlamı şudur:
"O, onları mağfireüyle mağfiret ve onlara ralımeüyle rahmet buyurmuştur."
Bundan önceki âyette, "tafdîl / üstün kılma" fiilinin,
- birbirine atıf yoluyla tekrar -ki atıf yoluyla tekrar, mutlaka farklı olmalarını gerektirir- edilmesi,
- kelâmın ve nazmın güzelliğinin gereği olarak, "üstün, kılınan / mufaddal" ile "kendilerinden üstün kılınan / mufaddal aleyh" değişmediği hâlde;
- birinci tafdîlde sadece "derece",
- ikinci tafdîlde ise "derecât / dereceler" kelimesinin kullanılmasının sırrı şudur:
- Ya bu iki tafdîl fiili, derece ile derecât kelimeleri arasındaki vasfı farklılık, zatî farklılık gibi kabul edilmiştk ve mânâya daha fazla vuzuh vermek için önce ibhâm, sonra tefsir uygulanmıştır. Nitekim:
"Emrimiz gelince, Hûd'u ve onunla beraber îmân edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; onları ağır bir azabtan kurtardık." (Hûd 11/ 58) meâlindeki âyette de, ibhâmdan sonra tefsir uygulaması vardır.
Sanki şöyle denmiştir:
Allah, mücâhıdleri, evlerinde oturanlardan, takdiri ve mâhiyetinin kavranması imkânsız bir derece ile üstün kılmıştır.
Ve iki fırka arasındaki büyük fark, evlerinde oturanların tamamen mahrumiyetlerini vehmettirince,
"Hepsine de cennet va'detmiştir — Ve küllen vaa'de-llâhüi-hüsna" cümlesi ilâve edilmiştir. Sonra da derece kelimesinin nekire olmasından kaynaklanan ibhamın tefsiri cihetine gidilmiştir. Ve mübarek ne de güzel açıklık getirmiştir.
- Ya da anılan iki tafdîl fiili, derece ve derecât kelimeleri, farklı anlamlara gelmektedir. Bu takdirde:
1- Birinci tafdîlden (üstün kılmaktan) murad, Allahü teâlâ'nın dünyada mücâhıdlere bahşettiği ganimet, zafer ve güzel bir şöhret olur ki bunlar gerçekten bir derece sayılmaya lâyıktır.
2- İkinci tafdîlden murad da Allahü teâlâ'nın âhirette mücâhidlere bahşedeceği sayısız yüksek derecelerdir.
Nitekim birincinin takdimi, ikincinin tehiri ve ikisinin arasında cennet va'dmin zikredilmesi de, bunu zımnen bildirir niteliktedir. Özetle:
Allahü teâlâ, mücâhidleri, evlerinde oturanlardan dünyada bir derece, âhirette ise sayısız derecelerle üstün kılmıştır. Ve ikisinin arasında da cennet va'dedilmıştir. Böylece her iki fırkanın da hâlleri açıklığa kavuşturulmuş ve üstün kılınmayan fırkaya acele bir teselli getirilmiştir.
"Allah, cümle ilim sahiplerinden çok daha iyi bilir."
İşte bu, mücâhidlerle mazeretleri olmadan evlerinde oturup cihada çıkmayanlar arasındaki farktır.
Bu sıfatın mefhûm-i muhalifinden hareketle nefyden (olumsuzluktan) gelen istisnanın isbat olduğunu söyleyenlere göre ise özür sâhıbı olanlar mücâhidlere eşittir.
Bu kanıda olmayanlara göre, nass ibaresinin buna delâleti yoktur. Ancak rivâyet olunduğuna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mücâhidlere şöyle buyurmuştur:
"Siz arkanızda Medine'de öyle topluluklar bıraktınız ki, nereye vardıysanız, hangi vadiyi geçtiyseniz, onlar muhakkak sizinle beraber idiler."
Onlar, iyi niyetli, güvenlik ve gönülden cihadı arzuladıkları hâlde sefere manı mazeretleri olan kimselerdi.
Söz konusu bu hadis diğer bir ibare ile şöyledir:
"Medine'de öyle topluluklar var ki, yolda siz nereye vardıysanız ve hangi vadiyi geçtiyseniz, onlar da muhakkak orada sizinle beraber idiler."
Ashâb sordular:
"- Ya Resûlallah! Onlar Medine'de oldukları hâlde mi ?"
Resûlüllah da:
"Evet onlar Medine'dedir ; fakat özürleri, onları bahsetmiştir."buyurdu.
Müfessirler derler ki:
Bu eşitliğin, mazeretten başka bir şartı daha vardır; o da Tevbe (9) sûresinin 91. âyetinde zikredikr:
"Allah ve Resulü için insanlara öğüt verdikleri takdirde, zayıflara, hastalara ve harcayacak bir şey bulamayanlara (cihaddan geri kalmaları sebebiyle) günah yoktur." (Tevbe 9/ 91)
Diğer bir görüşe göre ise, âyette geçen birinci oturanlar, mazeret sahibleri, ikinci oturanlar da başkalarıdır.
Ancak bu tefsir âyetin nazmında açık bir dağınıklığa yol açar.
Hiç şüphesiz mazeretleri olanlar, diğerlerinden bir derece üstündür. Ama dünyevî dereceye göre onların mücâhidlerin derecesinden aşağı olduklarında da hiç şüphe yoktur. (Zira onlara ganimetten pay verilmez.)
Allah'ın bağışlaması bol (Gafur) ve çok merhametli (Rahîym) olduğu cümlesi açıklayıcı bir zeyl mahiyetindedir.
97
"Melekler kendilerine zulmedenlerin canlarını aldıklarında onlara şöyle derler:
"- Siz neredeydiniz?"
Onlar da şöyle cevap verirler:
"- Biz yeryüzünde zayıf, çaresiz kimselerdik."
Melekler:
"- Allah'ın arzı geniş değil miydi? Oradan (bir başka yere) göçseydiniz ya!" derler.
İşte böylelerinin barınak (me'va)ları cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir."
A- "Melekler kendilerine zulmedenlerin canlarını aldıklarında onlara şöyle derler :
"- Siz neredeydiniz (Fîme küntüm)?"
Allah (celle celâlühü) yolunda cihada çıkmayanların hâh beyân edildikten sonra şimdi burada da Allah (celle celâlühü) yolunda hicret etmeyenlerin hâli anlatılıyor.
Bu insanların kendi nefislerine zulmetmeleri, Allah (celle celâlühü) yolunda hicreti göze alamayarak dinî vecibelerini yerine getirmelerine engeller çıkaran kâfirlerin komşuluğunu tercih etmeleridir.
Bu âyet, hicretin farz olduğu dönemde Mekke'den hicret etmeyen bazı Müslümanlar hakkında nazil olmuştur. İşte melekler, bunlardan hicret etmeden ölenlerin canlarını alırken, Müslüman olduklarını açığa vurmakta ve namaz gibi bazı farzları yerine getirmekteki kusurlarını açıklamak ve bundan dolayı onları kınamak üzere kendilerine:
"- Siz dünyada din işlerinizi ne yapıyordunuz ?" diye soracaklarını belirtiyor.
B- "Onlar da şöyle cevap verirler (Kaalü):
"- Biz yeryüzünde zayıf, çaresiz kimselerdik."
Bu istinaf cümlesi, meleklerin sualinin hikâye edilmesinden çıkan bir gizli sorunun cevabıdır. Sanki:" Onlar, bu sualin cevabı olarak ne dediler?" diye sorulmuş ve cevabında da böyle denmiştir. Yani onlar, kusurlarını sarih olarak ikrar etmekten kaçındılar ve kendi asılsız iddialarına göre buna mecbur olduklarını ileri sürerek dediler ki:
"- Biz Mekke topraklarında Mekkekler arasında dinimizin icablarını yerine getirmekten âciz idik."
C- "Melekler:
"- Allah'ın arzı geniş değil miydi? Oradan (bir başka yere) göçseydiniz ?" derler."
Melekler, onların gerekçelerini çürütmek ve kendilerin iskât etmek üzere derler ki:
"- Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi! Siz de, Medine'ye ve Habeşistan'a hicret edenler gibi dininizin icablarını yerine getirebilecek başka bir bölgeye hicret etseydiniz!"
Onların gerekçe beyânını, hicret etmek aczinin ifâdesine hamletmek ve meleklerin cevabını da onları tekzib olarak saymak, mümkün değildir. Çünkü hicret aczinin sebebi, hicret edecek yer bulamamaktan ibaret değildir. Fakat bazen hicret edememek, fakirlik veya kâfirlerin engel olması gibi sebeplerden dolayı da olabilir. Binâenaleyh bu görüşe göre, meleklerin, yeryüzünün geniş olduğunu söylemeleri, onları tekzip ve red olamaz. Fakat ıskatın tam olması için, onların hicrete muktedir olduklarını da ilâve etmeleri gerekirdi.
Bir diğer görüşe göre ise, söz konusu topluluk (Müslüman olduklarını açığa vurmadan Mekke'de kalanlar), müşriklerle birlikte Bedir savaşına çıkmışlardı. Bunlar arasında Kays b. Fâkih b. Muğîre, Kays b. Velid b. Muğîre gibileri vardı. Ve bunlar Bedir savaşında öldürüldüler. İşte melekler, bunların canlarını alırken, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak o sözleri söylemişlerdi.
Bu görüşe göre, melekler, onların, kâfirlere yardımlarından ve kâfir ordusuna katılmalarından dolayı onları azarlamak ve kınamak üzere o sözleri söylediler. Onlar da kâfirlerin kahrı altında olduklarını ve kerhen onlarla birlikte Bedir savaşına çıktıklarını ileri sürdüler. Melekler de hicret etmek ve kâfirlerin kahrından kurtulmak imkânına sâhib olduklarını söyleyerek savunmalarını çürüttüler.
Ç- "İşte böylelerinin barınak (me'va)ları cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir (Vesâet masura)."
İşte bu kötü hâlleri anlatılanların, dünyadaki barınakları küfür yurdu olduğu gibi, kesin farizayı terk ettikleri için âhiretteki barınakları da cehennemdir.
Bu âyet-i kerîme, bir kimsenin, hangi sebepten olursa olsun, dinin gereklerini yerine getiremediği, yerden hicret etmesinin vâcib olduğunu gösterir.
Rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"- Bir müslüman, dini uğruna, bir karış bile olsa, bir yerden bir yere firar ederse cennet ona vâcib ve o atası İbrâhîm ile Peygamberi Muhammed e arkadaş olur / Men ferra bidînihi min ar di ilâ ar eki ve in kâne şibran mı-ne'l-ardii istevcebet lehü'l-cennetü ve kâne rafîka ebîhı ibrahîme ve nebiyyehu muhammedin a'leyhime's-salâtü ve's-selâm."
98
"Erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan âciz ve zayıflar, çaresiz kalan ve hiçbir yol bulamayanlar müstesna."
"Vıldan — çocuklar" dan eğer köleler, bulûğa yaklaşmış oğlanlar kasdediliyorsa, onların zikredilmiş olmasının sebebi açıktır. Ama eğer onlardan çocuklar kasdediliyorsa, o zaman onların zikredilmiş oknası, hicretin önemini belirtmek içindir. Yani hicret o kadar önemlidir ki, mükellef olmayan çocuklar bile, güçleri yetmiş olsaydı, onlara bile vâcib olurdu. Bulûğa erer ermez, onlar için de hicretin vücûbu kesin ve kaçınılmazdır ve sanki bulûğdan önce de mümkün olduğu anda onları da hicret ettirmek gerekir.
"Lâ yestettiûne hkleten / bir çare bulamayanlar" ifadesiyle "velâ yelıtedûne sebîlâ — bir yol bulamayanlar" ifâdesi, "müstad'afin / âcizler" kelimesinin sıfatlarıdır veya tefsiridir. Çünkü âcizliğin veçheleri çok olduğundan izaha muhtaçtır.
Hicret çaresine muktedir olmak, onun esbabını ve imkânlarını bulmak demektir. Hicret yolunu bilmek veya bulmak hicret edilecek yerin yolunu ya bizzat veya kılavuz yardımıyla bulmek demektir.
99
"Umulur ki Allah, onları affeder. Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır."
Burada ümid veren bir ifâde ile bir aff kelimesinin kullanılması, hicretin son derece önemli bir vâcib olduğunu, kendisine hicret vâcib olmayan kimselerin bile onu terk etmeleri hâlinde aflarınin kesin olmadığını fakat ümitle yalvarıp yakararak bağışlanmalarını isteyecekleri bir günah sayılması gerektiğim belirtir.
Elbette Allah çok affedici ve çok bağışlayıcıdır. Bu cümle, makabk için açıklayıcı bir zeyl mahiyetindedir.
100
"Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde barınacak bir çok yer ve genişlik bulur. Kim Allah ve Resulüne hicret niyetiyle evinden çıkar da kendisine ölüm yetişirse, artık onun mükâfatını vermek Allah'a aktır. Allah, Gafûr'dur, Rahîym'dir."
A- "Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde barınacak bir çok yer ve geniştik bulur."
Bu âyet-ı kerîme, hicret için büyük bir teşvik vardır. Allahü teâlâ yolunda hicret edenler, dünyada gidecek bir çok bereketti yerler bulacaklardır.
"Murağanı / barınacak ve geçinecek yer" kelimesinin kullanılması, teşviki te'kid içindir. Muhacir, gittiği yerde öyle hayır ve nimetler bulur la, bunlar kendilerinden ayrıldığı kavmin burunlarının sörtülmesine sebep olur.
Murağam kelimesinin kökü olan rağm, burnun toprağa sürtülmesi demektir.
Diğer bir görüşe göre de, hicret edecek kimse, yeyüzünde bir yol bulur; kavminin burunlarını toprağa sürterek (onlara rağmen) kendilerim terk eder demektir.
B- "Kim Allah ve Resulüne hicret niyetiyle evinden çıkar da kendisine ölüm yetişirse, artık onun mükâfatını vermek Allah'a aittir."
Burada "ve men yuhacir — kim hicret eder" ifâdesi yerine "ve men yahruc min beytihi — kim evinden çıkar" ifâdesinin tercih edilmiş olmasının anlamı şudur:
Bir kimse hicret niyetiyle evinden çıktıktan sonra evinin önünde bile ölse yine o bu mükâfata mazhar olur.
Allahü teâlâ ve Resulü yolunda hicret ederek o yolda ölenlerin mükâfatının Allah'a âidiyyeti zorunluymuş gibi onun Allahü teâlâ katında sabit olması demektir.
Rivâyete göre, Resûlüllah hicret hakkındaki bu âyetleri Mekke Müslümanlarma göndermce, çok yaşlı bir ihtiyar olan Cündüb b. Damre, çocuklarına dedi ki:
"- Beni deveme bindirin! Çünkü ben âcizlerden değilim ve yolu da biliyorum. Vallahi, ben bu gece Mekke'de yatmayacağım!"
Bunun üzerine onu bir tahtıravan üzerinde deveye bindirip Medine'ye doğru yola çıkardılar. Nihayet Mekke yakınında bulunan Ten'îm denilen yere varınca ölümü yaklaştı. O zaman sağ elini sol elinin üzerine koydu ve:
"- Allahım, bu senin için ve bu da Resulün için ; Resulün, ne üzerine Sana bey'at ettiyse, ben de onun üzerine Sana bey'at ediyorum !" dedi ve övgüye lâyık bir şekilde öldü.
Sonra bu haber Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Ashabına ulaşınca dediler ki:
Eğer o, Medine'ye ulaşıp da burada ölseydi, mükâfatı daha mükemmel olumdu."
İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.
İslâm âlimleri diyorlar ki; ilim öğrenmek, yahut haccetmek, yahut cihad etmek gibi dinî bir gaye için yapılan her hicret, Allah (celle celâlühü) ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) uğrunda hicret sayılır.
C- "Allah bağışlaması bol (Gafur)dur, çok merhametli (Ralıîym)dir."
Allahü teâlâ'nın mağfireti sonsuzdur; Binâenaleyh O, işlenen günahları ve ezcümle bu gibilerin hicret gecikmelerini de bağışlar. Yine, Allah (celle celâlühü)'ın rahmeti de sınırsızdır; onun için bu gibilere rahmet edip onların mükâfatını tamamlar.
101
"Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur; eğer kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz. Şüphe yok ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır."
A- "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur."
Burada,
- sefer,
- düşmanla karşılaşma,
- hastalık (el-maraz),
- yağmur (el-matar) gibi zaruret hâllerinde kılınan namazın keyfiyeti anlatılır. Bu âyet, aynı zamanda hicret azmini kuvvetlendirir ve seferde edâ edilecek ibâdetleri tahfif eder.
Burada sefer mutlak olarak zikredilmiştir. Nasıl bir sefer olursa olsun hüküm aynıdır. Betahsis Allah ve Resulü uğruna sefer veya hicret kaydı yoktur.
Namazlarda kısaltma ruhsatını veren seferin asgari mesafesi, İmam Ebû Hanîfe'ye göre, vasat deve ve yaya yürüyüşü ile üç gün ve üç gecelik mesafedir.
İmam Şâfî'ye göre ise iki günlük mesafedir.
Âyet-i kerîmenin zahirine göre, seferde namazları kısaltma hükmü zorunlu değil fakat seçimliktir ve en faziletli olan, namazları kısaltmadan tam olarak, kılmaktır.
İmam Şâfî'nın delili bu âyetin hem zahiri hem de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in, seferde namazları tam kıldığı rivâyetidir.
Aîşe den rivâyet olunduğuna göre, kendisi, seferde namazları bazen tam olarak kılınış ve bazen de kisaltmıştir.
Osman (radıyallahü anh) dan rivâyet olunduğuna göre, kendisi de, seferde bazen namazları tam kılar ve bazen kisaltirdı.
Biz Hanefîlere göre seferde namazları kısaltmak kesin olarak vâcibtir.
Yalnız bu vacibi,
- akimlerimizden bazıları, "azimet" başka bir deyişle "asıl hüküm",
- bazıları ise, "iskat ruhsatı" yani rahatlık ve ferahlık sağlayan bir ruhsat değil, fakat namazların tam edasının caiz olmadığı bir ruhsat kabul etmişlerdir.
Zira hafif (ehaf) edâ ile ağır (eşkal) edâ arasında muhayyerhk tanımanın bir anlamı olmaz. (Yani bu durumda nekesin hafifi tercih edeceği açıktır.)
Bu, Ashâbtan Ömer (radıyallahü anh), Ali (radıyallahü anh), Abdullah İbn Abbâs (radıyallahü anh), Abdullah İbni Ömer (radıyallahü anh) ve Câbir'in (radıyallahü anh) görüşleridir.
Tabiînden Hasen el-Basrî, Ömer b. Abdüaziz ve Katâde de bu görüşü benimsemişlerdir.
İmam Maliktin içtihadı da böyledir.
Rivâyete göre Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiştir:
"Sefer namazı, Peygamberiniz (sallallahü aleyhi ve sellem) in lisanıyla, kısaltılmış değil, fakat tam olarak iki rekattır / Salâtü's-seferu rek'a'tani tamamün ğayru kasrtin alâ lisani nebiyyüküm aleyhi's-selâm."
Enes b. Mâlik (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etmiştir:
"- Biz, peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber Medineden Mekke'ye gitmek üzere yola çıktık. Medine'ye donünceye kadar Peygamber namazları hep ikişer rekat olarak kıldı."
İmran b. Hasın (radıyallahü anh) de şöyle rivâyet ediyor:
"Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in seferde iki rek'atten fazla namaz kıldığını hiç görmedim."
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'de de iki rek'at kıldıktan sonra yerlilere:
"- Sız namazınızı tamamlayın (Etimmû); bizler seferiyiz, buyurdu."
Abdullah İbni Mesüd (radıyallahü anh), mü'minlerin emiri Osman (radıyallahü anh) ın, Mina'da namazı dört rek'at olarak kıldığını duyunca:
"Gerçekten bizler Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz!" sözleriyle hayretini beyân ettikten sonra dedi ki:
"- Ben, Mina'da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile iki rek'at kıldım. Ebûbekir (radıyallahü anh) ile iki rek'at İvildim. Ömer (radıyallahü anh) ile iki rek'at kıldım. Keşke benim dört rek'atten nasibim, kabul olunan iki rek'at olsaydı!"
Osman (radıyallahü anh) ise, Mekke'den evlenmiş olmakla özür beyân etmiştir.
İbni Şihab el-Zührî'den riveyet olunduğuna göre şöyle demiştir:
"Osman (radıyallahü anh) Mekke'de ikamet etmeye azmettiği için Mina'da namazını dört rek'at olarak kılmıştır"
Rivâyete göre Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiştir:
"Namaz ilk farz kılındığında bütün vakitler için ikişer rek'at olarak farz kılındı. Sefer için böyle kararlaştı; hazarda ziyâdeleşti / Evvelü ma fürızati's-salâtü fürizat rek'a'teyni rek'a'teyni; feükırrat fi's-seferi; ve zîdet fî'l-hazar."
Âişe (radıyallahü anha) nin, namazları tam olarak kıldığına dâir gelen rivâyet için de onun:
"- Ben, mü'minlerin annesiyim; onun için nereye gitsem, orası benim evim sayılır." diyerek özür beyân ettiği söylenmiştir.
Seferde namazların kısaltılması vâcib okluğu hâlde âyette,
"Namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur / feleyse a'leyküm cünahun en taksurû mine's-salâti" buyrulmuştur. Çünkü onlar, namazları tam olarak kılmaya aksaklarından kısaltmanın kendileri için bir nakısa olabileceğini düşüneceklerdi. İşte bundan dolayı onların gönlünün hoş ve mutmain olması için, bunda kendilerine vebal olmadığı sarahatle bildirildi. Nitekim Safa ile Merve sa'yi hakkında da:
"Şüphesiz Safa ile Merve, Allah'ın şeâ'kın dendir. O hâlde kim Beyt'i hacc veya umre kasdı ile ziyaret ederse onları tavaf etmesinde bir salanca yoktur." (Bakara 2/158) buyurulmuştur.
Oysa Safa ile Merve arasındaki tavaf (sa'y), biz Hanefîlere göre vâcib, Şafiî'ye göre ise rükündür.
B- "Eğer kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz."
Bu şart cümlesinin cevabı açık olarak zikredilmeyip hazfedilmiştir. Çünkü mâkabli ona delâlet eder. Bunun anlamı şudur:
Eğer kafirlerin size saldırmalarından veya başka türlü bir kötülük yapmalarından korkar veya endişe ederseniz namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur.
Bu şart (kâfirlerin kötülüklerinden endişe etmek), cemaatle kılınan korku namazı için muteberdi", Mutlak olarak namazın kısaltılması hakkında ise bu şart ittifakla muteber değildir. Çünkü bundan önce tafsilatıyla açıklandığı gibi, Sünnet, bu şart olmaksızın da onun meşruiyeti şeklinde tezahür etmiştir.
Ahmet Tahavî, "Şerh'ul- Âsâr" adlı eserinde Ya'lâ b. Ümeyye'ye ((radıyallahü anh) ölm.656) dayanarak şu sözleri nakletmektedir:
"- Ben, Ömer b. el-Hattab (radıyallahü anh) a dedim ki; Allahü teâlâ,
"- Namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur ; eğer kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz. " buyuruyor.
Şimdi ise insanlar, kâfirlerin kötülüğünden emniyetteler. Bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh) bana,
"- Senin taaccüb ettiğin şeye ben de taaccüb ettim ve nihayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) a sordum ; o da şöyle buyurdu (fekaale):
"- Bu, Allah'ın size bahşettiği bir sadakadır; siz de O'nun sadakasını kabul edin !" dedi.30
Bu hadis de, seferde namazı tam olarak kılmanın caiz olmadığına delildir. Konuyla ilgili kitaplarda izah edildiği gibi, temliki kabil oknayan hususlardaki (Yani namazın lasaltılması gibi maddî olmayan) tasadduk, mahza iskat (kaldırmak) olup reddedilmesi mümkün, değildir.
Bu hadisin, âyete muhalif olduğu velımedilmemekdir. Çünkü biz Hanefîlere göre, bir şart ile yapılan takyid; (burada sefenlik) yalnız, şartın vücudu hâlinde hükmün sübûtuna delâlet eder. Şart mevcut değilse, hükmün de mevcut olmayacağı belirtilmemiş, o husus meskût bırakılmıştır.
Eğer şart mevcut değilse,
- hükmün sübûtü için bir delil varsa, hüküm yine sâbıt olur;
- eğer delil yoksa, kendi hâli üzere gayrı sabit olarak kalır. Bu durumda hükmün sabit olmaması,
- yokluğunun delili tahakkuk ettiği için değil,
- fakat delil tahakkuk etmediği içindir.
Ve yukarıda (kâfirlerin kötülüğünden endişe edilmediği seferlerde de namazın kısaltılmasına dair) dinlediğin vazıh deliller, bunu (delilin tahakkuk etmediğini) söylemekten seni nehyeder.
Mefhûm-u muhalif ile hükmedenlere göre de izahı şöyledir:
Meflıûm-u muhakf, ancak şart -başka bir faydası yoksa- bulunmadığı zaman hükmün olmayacağına delâlet eder. Buradaki şart, genel olarak zikredilmiştir. (Yani bu faydası da vardır.) Nitekim,
"Dünya hayâtının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın." (Nûr 24/33)meâlindeki âyet de bu kabildendir.
Hattâ deriz ki; bu âyet-ı kerime,
- kısaltmanın miktarı ile keyfiyeti,
- hangi namazlar için olduğu,
- seferin süresi ve mesafenin miktarı hakkında mücmeldir.
Bu itibârla emniyet haklideki kısaltmanın, dört rek'atlı namazları yarıya indirme ve belli bir sefer müddetine tahsisi konularında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) den gelen bütün hadisler, âyetin icmâlini beyân eder.
Bir görüşe göre ise, âyetin,
"Eğer kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz."
bölümü, mâkablinden tamamen ayrı olup mâba'dindeki (kendisinden sonraki) korku namazı ile bağlantılıdır. Hattâ rivâyete göre Ebû Eyyûb Elalid b. Zeyd el-Ensarî (radıyallahü anh) şöyle demiştir:
"Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur" mealindeki âyet indikten bir yıl sonra Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), vaakıi sual üzerine:
"Eğer kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur" meâlindeki bölüm nazil oldu."
Bir kırâete göre, ’in hıftüm / eğer korkar, endişe ederseniz" kısmı anılan âyette yoktur.
Buna göre anlam, "Kâfirlerin size kötülük etmelerini istemediğimiz için, namazın kısaltılması size meşru kılındı." olur. Zira devamlı namazla meşgul olmak, kâfirlerin kötülük yapmaya muktedir olacaklarını akla getırebilir.
C- "Şüphe yok ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır."
Bu ifâde, kâfirlerin kötülük yapmalarından endişe edilmesinin sebebi ve illetidir. Onların mü'minlere olan sonsuz düşmanlığı, mü’minlere kötülük yapmalarını gerektirir.
102
"Ey Resûlüm! Sen aralarında bulunup da onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar, silâhlarını da üzerlerine alsınlar, nihayet secde ettikleri zaman arkanıza geçsinler. Namaz kılmamış olan diğer kısım gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da tedbirlerini ve silâhlarını alsınlar. O kâfirler isterler ki sız silâhlarınızdan ve eşyanızdan gaafil olasınız da, birden bire üzerinize baskın yapsınlar. Eğer size yağmurdan bir eziyet dokunur veya hasta olursanız, silâhlarınızı bırakmanızda sizin için bir engel yoktur. Yine de tedbirlerinizi alın. Şüphesiz Allah, kâfirler için alçaltıcı bir azab hazırlamıştır."
A- "Ey Resûlüm! Sen aralarında bulunup da onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar, silâhlarını da üzerlerine aksınlar, nihayet secde ettikleri zaman arkanıza geçsinler. Namaz kılmamış olan diğer kısım da gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da tedbirlerini ve silâhlarını alsınlar."
Bu âyet, tam zaruret bulunduğu zaman, namazın kısaltılmasının meşruiyetine ilişkin olarak makablinde bulunan icmâk tafsil ve o namazın keyfiyetini tasvir eder. Seferi namazda Sünnetin beyânı ile iktifa edildiği hâlde korku namazı için bu açıklamalara yer verilmesi, buna fazlasıyla ihtiyaç olduğu içkidir. Çünkü korku namazında, namazın ask şeklinde çok değişiklikler vardır.
Âyetin konusu, kısaltıklmış olarak kılınan korku namazıdır; diğer korku namazının hükmü de, bunun hükmünden anlaşılır.
Bu âyetin hitabı tecrid yoluyla yalnız Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) mahsustur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ın vefatından sonra korku namazı olmadığını söyleyenler, bu âyetin zahirini delil gösterirler. Ancak açık bir gerçektir ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) den sonra gelen imamlar (Müslümanlar tarafından seçilen halifeler) de Peygamberimizin vekilleridir ve onun vazifelerini ifâ ederler. Bu itibârla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) e yapılan hitapların hükmü onları da kapsar. Nitekim:
"Onların mallarından sadaka al ." (Tevbe 4/ 103) âyetindeki hitab da böyledir.
Rivâyet olunuyor ki, Said b. As, Taberistan'da korku namazım kıldırmak isteyince, Sahabîlere seslenerek:
"- İçinizden Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber korku namazını kılan var mı?" diye sormuş; bunun üzerine Huzeyfe b. Yeman (radıyallahü anh) ayağa kalkıp korku namazının keyfiyetini ona anlatmış ve Said b. As da, onun tarif ettiği gibi korku namazını kıldırmış.
Bu hâdise, Sahabenin huzurunda cereyan etmiş, hiç kimse buna karşı çıkmamış olduğundan icmâ niteliğindedir.
Sünen kitablarında rivâyet olunduğuna göre islâm ordusu, Abdurrahman b. Semüre ((radıyallahü anh) kumandasında Kabil'de savaşırken Abdurrahman (radıyallahü anh) onlara korku namazı kıldırmıştır.
Bu âyetin tertib ve tafsik şöyledir:
"Ey Resûlüm! Sen, düşman karşısında, mücâhidler arasında bulunduğun ve onlara namaz kıldırmak istediğin zaman,
- mücâhidleri iki gruba ayır;
- onlardan birinci grup, seninle beraber namaza dursun;
- ikinci grup da sizi korumak için düşman karşısında nöbet beklesin;
- seninle beraber namaza duracak olanlar silâhlarını yere koymasınlar, üzerlerinde bulundursunlar;
- nihayet secde edip birinci rek'atı tamamladıkları zaman da arkanıza çekilip nöbet için düşman karşısına geçsinler.
- Henüz namaz kılmamış olan ve düşman karşısında bekleyen ikinci grup seninle beraber, kalan ikinci rek'ati kılsın."
Âyet-i kerîmede, her iki grubun kalan ikinci rek'atlerinin keyfiyeti beyân edilmemiştir; fakat o rek'atlerin keyfiyeti Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) uygulaması, başka bir deyişle, Sünnetle açıldığa kavuşturulmuştur. Nitekim İbni Ömer (radıyallahü anh) ve İbni Mes'ûd'dan (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) korku namazını kıldırırken, âyette belirtildiğı gibi:
- birinci ve ikinci gruba birer rek'at kıldırmış,
- sonra birinci grup gelmiş ve ikinci grup düşman karşısına geçmiş;
- birinci grup, ikinci rek'atlerini kıraetsiz olarak kılıp selam vermişler;
- bunlar düşman karşısına geçtikten sonra onların yerine gelen ikinci grup ilk rek'atlerini kıraetle kılmışlardır.
Böylece her iki grup da iki rek'at namazı bu sûrede tamamlamışlardır.
Âyette, ikinci grup için, hem silâhlarını hem de birinci gruptan fazla olarak gerekli tedbirleri almaları emredilmiştir. Çünkü o sırada kâfirler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber namaza duran birinci grubun meşguliyetim öğrenebilecekleri düşünülmüştür.
Her iki grup da namazda silâhlarını almakla mükellef kılınmışlardır. Çünkü namazla meşgul olmak, silâhları ve her türlü tedbiri bırakmanın gereğini akla getirebilir.
B- "O kâfirler isterler ki siz silâhlarınızdan ve eşyanızdan gaafıl olasınız da birden bire üzerinize baskın yapsınlar. Eğer size yağmurdan bir eziyet dokunur veya hasta olursanız, silâhlarınızı bırakmanızda sizin için bir engel yoktur."
Bu İlâhî kelâm, korku namazlarında silah taşıma zaruretinin, düşman saldırısının beklendiği anlar olmasından kaynaklandığını belirtir.
Bu hitab her iki fırkayı da kapsar. Bu bir önemli uyarıdır. Şöyle ki:
"- Düşmanlarınız, size karşı âni bir saldırıya geçmek için sizin gaflet ve hazırlıksız zamanınızı kollarlar."
"Eşya / emtia "dan maksad, mutlak eşya değil savaşta gerekli olan eşyadır.
Silâhları ve tedbirleri alma emri, vücûb içindir. Nitekim,
"Eğer size yağmurdan bir eziyet dokunur veya hasta olursanız / İn kâne biküm ezen min matarin ev kümüm merdâ... " ifâdesinden de bu anlaşılır. Zira yağmur veya hastalık sebebiyle silâhları taşımaları kendilerine ağır geldiği zaman, onları bırakmak için kendilerine ruhsat verilmiştir.
C- "Yine de tedbirlerinizi alın."
Söz konusu hâllerde silâhlarınızı bıraktığınız takdirde de düşmanın anı saldırısına mâruz kalmamak için tedbirlerinizi alın.
Kelbî'nin Ebû Salih'ten rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ashabı ile Benî Muharib ile Benî Enmar kabilelerine karşı sefere çıkmış. Nihayet düşman yurduna varmışlar fakat onlardan kimseyi görememişler. O zaman mücâhıd-ler, silâhlarını çıkarmışlar; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da, silahını çıkardıktan sonra haceti için oradan uzaklaşmış ve vadinin karşı tarafına geçmiş; bu sırada hava da serpiştiriyormuş. Sonra vadi taşmış ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ashabı arasında bir engel oluşturmuş. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) oturup beklemeye başlamış. Bu sırada Gavres b. Haris el-Muharibî, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) i görmüş ve hemen karar vermiş:
"- Ben de seni öldürmezsem, Allah benim canımı alsın!" Kılıçlı olarak dağdan inmiş.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), hiç farkında olmamış ve ancak, kınından çeltikmiş kılıcıyla tepesine dikildikten sonra onu görmüş.
Gavres sormuş:
"- Ya Muhammed! Simidi serti benden kim koruyacak ?"
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"- Allah a'zze ve celle.." dedikten sonra şöyle duâ etmiş:
"- Allahım! Gavres b. Haris'e dilediğin şekilde müstahakkını ver!"
Gavres, Resûlüllah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) vurmak için kılıcını kaldırmış, fakat o anda yüzükoyun yere kapaklanmış, kılıcı da elinden fırlayıp düşmüş.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), kalkıp kılıcı eline almış ve sonra:
"- Ya Gavres! Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak ?" demiş; o hemen cevap vermiş:
"- Hiç kimse!.."
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle devam etmiş:
"- Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna şahadet edersen kurtulursun ve kılıcını da sana veririm !"
Gavres:
"- Hayır, onu söylemem (Lâ); fakat sana karşı savaşmamaya ve senin düşmanına yardım etmemeye söz veririm."
Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), kılıcını kendisine vermiş. O zaman Gavres:
"- Vallahi, sen gerçekten benden hayırlısın !" demiş.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"- Hayırlı olmak, senden önce benim hakkım !" sözleriyle ona mukabele etmiş.
Sonra Gavres, arkadaşlarının yanma dönmüş ve olanları kendilerine anlatmış. Bunun üzerine onların bir kısmı îmân etmiş.
Kekti diyor ki; vadinin sek indikten sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Ashabının yanına dönüp olanları onlara anlatmış.
Ç- "Şüphesiz Allah, kâfirler için alçaltıcı bir azab hazırlamıştır."
Bu cümle, tedbirleri alma emrinin illetidir. Yani Allahü teâlâ, onları rezil ve size nusret etmek suretiyle onlara alçaltıcı bir azab hazırlamıştır. O hâlde siz, işlerinize önem verin, sebeblere sarılın; ihmalkâr davranmayın ki, Allahü teâlâ'nın azabı sizin ellerinizle onlara ulaşsın.
Bir diğer görüşe göre ise, düşmana karşı savunma tedbirlerini alma emri, onların galibiyetinin ve üstünlüklerinin beklendiğini vehmettirdiği için, Allahü teâlâ, Müslümanların kalblerini kuvvedendirmek ve cesaretlerini artırmak için, onlara nusret edeceğini ve düşmanlarını alçaltacağını beyân buyurmak suretiyle o vehmi gidermiştir.
103
"Namazı bitirince, ayakta dururken, otururken ve yanlarınız üzerine yatarken Allah'ı anın! Güvene kavuşunca da namazı gereğince kılın. Şüphesiz namaz, mü'minlere vakitleri belli bir farzdır."
A- "Namazı bitirince, ayakta dururken, otururken ve yanlarınız üzerine yatarken Allah'ı anın !"
Korku namazını edâ edince, artık ayakta, otururken ve yanlarınız üzerinde yatarken, her halü kârda ve hattâ savaş sırasında, kılıçlarla vururşurken Allahü teâlâ'yı anmaya, O'nu tefekkür etmeye, O'na yakarışta bulunmaya ve O'ndan yardım dilemeye devanı edin. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede de meâlen şöyle buyurulur:
"Ey îmân edenler ! (Düşman) bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çokça anın ; umulur ki, felâha erersiniz." (Enfâl 8/45)
B- "Güvene kavuşunca da namazı gereğince kılın."
Savaş sona erdikten sonra gönlünüz korkudan sükûnet bulup sizde güven veya itmi'nan duygusu hâsıl olunca, artık vakti gelen namazı gereği gibi ta'dil-i erkân ile ve şartlarına uygun olarak kılın.
Bir görüşe göre de üç hâldeki (ayakta, otururken, yatarken) zikirden (Allah'ı anmaktan) maksad, o hallerdeki namazdır. Namaz kılmak istediğiniz zaman:
- savaşta kılıçla vuruşurken ayakta;
- ok atarken dizleriniz üzerinde;
- yaralarınız sebebiyle yanlarınız üzerinde yatarken namaz kılın.
Sonra kısmen huzura kavuştuğunuz zaman da, o sıkıntık hâllerde kılmış olduğunuz namazları kaza edin. İmam Şafiî'nin (radıyallahü anh) görüşü budur, Ancak bu tefsirin hakikatten uzak olduğu açıktır.
C- "Şüphesiz namaz, mü'minlere vakitleri belli bir farzdır."
Namaz, muvakkat (vakte bağlı) bir farzdır. Tâbiî'nden Mücâhide göre:
"Allahü teâlâ, namazı mü'minler için vakitlendirmiştir. Bundan dolayı korku hâlinde bile beyân edilen şekilde namazı kılmak lâzımdır."
Bir görüşe göre de namaz, hazarda bazıları dört rek'at olarak, seferde ise iki rek'at olarak takdir edilmiş bir farzdır. Binâenaleyh namaz, her vakitte rek'at sayısı takdir edildiği miktarda kılınmalıdır.
104
"Düşman topluluğu ile karşılaşmakta gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çeldyorsanız, sizin çektiğiniz gibi onlar da acı çekiyorlar. Oysa siz, Allah'tan onların ummayacakları şeyleri ummaktasınız. Allah, A'lîm'dir, Hakîm'dir."
A- "Düşman topluluğu ile karşılaşmakta gevşeklik göstermeyin."
Düşmanla savaşmakta, kısa mızraklarla onları vurmakta gevşeklik etmeyin.
B- "Eğer siz acı çeldyorsanız, sizin çektiğiniz gibi onlar da acı çekiyorlar. Allah, A'lîm'dir, Hakîm'dir."
Bu cümle, anılan nehyin illetini beyân etmekte ve mü'minlere cesaret vermektedir. Yani acı sadece, size mahsus değildir, fakat sizinle onlar arasında müşterektir. Onlar, bu acılara sabrediyorlar; şu hâlde siz niye sabretmiyorsunuz? Oysa bu sabır, onlardan fazla size yaraşır. Zira siz, Allah'tan dininizi diğer dinlerden üstün kılmak için, onların hiç akıllarında geçirmediği âhiret mükâfatlarını umuyor ve bekliyorsunuz.
Bu âyet, küçük Bedir seferi hakkında nazil olmuştur.
Allahü teâlâ'nın ilmi sınırsızdır; bundan dolayı O, sizin yaptıklarınızı da, sırlarınızı da gayet iyi bilir. Ve Allah (celle celâlühü), bütün emir ve yasaklarını sayısız hikmetler üzerine bina etmiştir. Binâenaleyh siz, emir ve yasaklara uymaya gayret gösterin; zira hepsinde mutlu sonlar vardır.
105
"Şüphesiz ki Biz, sana insanlar arasında Allah'ın gösterdiği şekilde hükmedesin diye Kitab'ı hakla indirdik. Sakın hâinlerden yana olma !"
Rivâyet edildiğine göre, Ensar'dan ve Benî Zafer kabilesinden Tu'me b. Ubeyrık denen şahıs, Katâde b. Numan adındaki komşusundan un çuvalı içinde gizleyerek bir zırh çalmış. Tu'me, çuvalı taşırken çuvalın yırtık yerinden un dökülüp yerlerde iz bırakmış. Tu'me, çuvalı Yahudî Zeyd b. Seminin evine götürüp orada saklamış. Katâde, önce zırhını Tu'me'nin evinde aramış, fakat orada bulamamış; Tu'me de zırhı almadığına ve o konuda hiç bilgisi olmadığına yemin etmiş.
Katâde de onu bırakmış ve dökülen unun yerlerdeki izlerini takip ederek nihayet Yahudînm evine kadar gelmiş ve zırhı bulup almış. Yahudi, Tu'me'nin bunu kendisine verdiğini söylemiş ve Yahudilerden bazı şahıslar da buna şâhidlik etmişler. Benî Zafer:
"Haydi bizimle beraber Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a gelin!" diyerek onları Resûlüllah'ın hakemliğine davet etmiş ve kendi adamlarının suçsuz olduğuna ve Yahudînin bu hırsızlığı yaptığına şâhidlik ettikten sonra Resûlüllah'tan, kendi adamları lehinde hükmetmesini istemiş.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da, dâvanın zahirî durumuna bakarak buna niyetlenmiş. Ancak tam o sırada bu âyet-i kerîme nazil olmuş.
Rivâyet olunuyor ki, adı geçen Tu'me, Medine'den Mekke'ye kaçmış, orada irtidad etmiş ve Mekke'de hırsızlık yapmak için bir duvarı delmiş ve duvar, üstüne göçüp onu öldürmüş.
Bir görüşe göre de Tu'me, Mekke'de Benî Sekm'den Haccac b. Alat adında bir şahsa konuk olmuş, sonra hırsızlık yapmak için onun evinin duvarını delmiş ve o sırada üzerine büyük bir taş düşmüş, böylece açtığı delikte sıkışıp kalmış, sonra ev sahibi onu yakalamış ve öldürmek istemiş, fakat kendisine:
"- Bırak onu; ne de olsa bu adanı sana sığınmış" demişler.
O da onu öldürmekten vazgeçmiş ve onu Mekke'den kovmuşlar. Sonra Tu'me, Şam tarafına gitmekte olan Kuzaa kabilesinden bir tüccara iltihak etmiş. Kervan bir yerde konaklamış. Bu sırada Tu'me, onların bazı eşyasını çalıp kaçmış, onlar da peşine düşüp onu yakalamışlar ve taşlayarak öldürmüşler.
Bir görüşe göre ise, Tu'me, (anılan hâdisede de ölmemiş), Cidde'ye giden bir gemiye binmiş ve gemide içinde çok miktarda dinar bulunan bir torba çalmış ve yakalanıp denize atılmış.
Burada söylenmek istenen şudur:
"- Ey Resûlüm Muhammed! Şüphesiz Biz, Allah in sana valıyettiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye bu Kur’ân'ı hak olarak indirdik. Sen Tu'me ile kendisini destekleyen kavmi gibi hainlerden yana olma. Onları müdafaa etme, onları beraet ettirmek için Yahudilerle çekişme."
Bu nehıy, âyetin siyakından anlaşılan gizli bir emre atıftır. Yani sen onunla hükmet ve hainler için taraf olma, demektir.
106
"Allah'tan mağfiret diîe. Çünkü Allah, bağışlaması bol (Gafur)dur, çok merhametli (Rahîym)dir."
"- Resûlüm, sen onların şahadetine göre vermeye niyetlendiğin hükümden dolayı da Allahü teâlâ'dan mağfiret dile! Zira şüphesiz Allah (celle celâlühü), kendisinden mağfiret dileyenler hakkında ziyadesiyle bağışlayıcı ve merhametlidir."
107
"Kendilerine ihanet edenlerden yana mücadele etme. Şüphesiz Allah, ihanette İsrar eden hiçbir günahkârı sevmez."
A- "Kendilerine hiyanet edenlerden yana mücadele etme."
Günah işlemek suretiyle kendi nefislerine hiyanet edenlerden taraf mücadele etme! Nitekim diğer bir âyette de meâlen şöyle buyurulur:
"Allah sizin nefislerinize yazık (ihanet) ettiğinizi bildi ."(Bakara 2/187)
İlâhî kelâmda, âsilerin isyanı, nefse zulüm olarak vasıflandırıldığı gibi ihanet olarak da vasıflandırılır. Çünkü isyanın zararı insanın kendi nefsine döner.
Bu hainlerden maksad,
- ya sözü geçen Tu'me ve benzerleridir,
- ya da o ve ona yardım eden, suçsuzluğuna şâhitlik eden kavmidir.
Çünkü onlar da, günah ve ihanette onun ortaklarıdır.
B- "Şüphesiz Allah, ihanette İsrar eden hiçbk günahkârı sevmez."
Allah (celle celâlühü) hıyanette ifrat ve ısrar eden hiçbir günahkârı sevmez.
108
"İnsanlardan saklıyorlar da, Allah'tan saklamıyorlar.
Zaten onlar O'nun razı olmadığı sözleri geceleyin kurarlarken O, onlarla beraberdi. Allah, onların yaptıklarını ilmiyle kuşatmıştır."
A- "insanlardan saklıyorlar da, Allah'tan saklamıyorlar.
Zaten onlar, O'nun razı olmadığı sözleri geceleyin kurarlarken O, onlarla beraberdi."
Onlar, isanlardan utandıkları ve onların verecekleri zarardan korktukları için yaptıklarını onlardan saklıyorlar da, Allahü teâlâ'dan utanmıyorlar. Oysa asıl O'ndan utanmaları ve O'nun azabından korkmaları gerekir. Zaten onlar, suçsuz insanları suçlamak, yalan yere yemin etmek ve yalan şâhitlikte bulunmak gibi Allahü teâlâ'nın razı olmadığı sözleri geceleyin gizlice düşünüp kurarken Allahü teâlâ onlarla beraberdi. Onları ve hâllerini gayet iyi bihyordu. Şu hâlde onların, yaptıklarını Allahü teâlâ'dan saklamaları mümkün değildir. Onlar için tek çıkar yol, O'nun çirkin ve muâhaze sebebi saydığı fiilleri terk etmektir.
B- "Allah, onların yaptıklarını ilmiyle kuşatmıştır."
Allahü teâlâ, onların açık veya gizli yaptıkları her şeyi her zaman kuşatmıştır; onların yaptıklarından hiçbir şey O'nun nazarından kaçmaz.
109
"Haydi siz dünya hayâtında onlardan yana mücadele ettiniz
. Ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak veya onların vekâletini kim üzerine alacak ?"
Burada hitabın, değiştirilip doğrudan doğruya onlara tevcih edilmesi, onların cinayetlerinin, kınama ve azarlama gerektirdiğim bildirmek içindir. Yani tutalım ki siz dünyada Tu'me ve benzerlerinden yana mücadele verdiniz; ya kıyamet günü onlar, ilâhî azaba duçar olurken onları kim savunacak veya onların vekâletini kim üzerine alıp onları Allahü teâlâ'nın azabından, intikamından koruyacak?
110
"Kim bir kötülük işler veya nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok mağfiret ve rahmet edici bulur (.)"
- Kim bir kötülük işler,
- yalan söyler,
- yalan yere yemin eder,
- veya başka bir suretle nefsine zulmeder de,
- sonra sâdık kalacağı bir tevbe ile Allahü teâlâ'nın mağfiretine sığınırsa, O'nu çok bağışlayıcı ve rahmet edici bulacaktır.
Bir görüşe göre, sû', şirkin dışındaki bütün günahlardır.
Diğer bir görüşe göre ise, sû', küçük, nefsine zulmetmek de büyük günahlardır.
Bu âyet-i kerîme, günah işleyen bir kimsenin tevbe edip mağfiret dilemesi için ziyadesiyle teşvik edicidir. Daha önce geçtiği gibi tevbe edenin, mağfiret ve rahmet eserlerini müşahede etmesi de ilâve bir nimettir.
111
"Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah, her şeyi hakkıyla bilen (A'lîm)dır, hükümlerinde hikmet sahibi (Hakîm)dir."
Kim bir günah kazanırsa, bu günahın zararı ve vebâk, ancak kendisine aittir; başkasına değil. Bu itibârla insanlar, kendi nefislerini dünyada ve âhirette azaba mâruz kılmaktan sakınsınlar.
Allahü teâlâ, her zaman her şeyi gayet iyi bilir ve bütün kader ve kazasında hikmeti gözetir. İşte bundan dolayı hiç kimse başkasının günahını yüklenmez.
112
"Kim kasıtlı veya kasıtsız bir günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa şüphesiz büyük bir iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olur."
Yukarda sözü geçen Tu'me'nin Zeyd'e yaptığı gibi kim,
- küçük, yahut kasıtsız,
- büyük, yahut kasıtlı herhangi bir günah işler de,
- sonra onu suçsuz birinin üzerine atarsa,
iftira veya bühtan etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.
Bühtan, iğrenç ve korkunç olmasından dolayı duyanları hayrete düşüren bir iftiradır.
Diğer bir görüşe göre bühtan, büyüklüğünden dolayı hayreti mûcib olan iftiradır.
Bir kimsenin işlediği suçu, masum birinin üzerine atmasının, ne kadar korkunç olduğu aşikârdır. Şu hâlde bu günahın büyüklüğü, başkasının üzerine atılan suçun, atana âit olmasından dolayıdır. Zira kasıtk veya kasıtsız, büyük veya küçük bir suçu, masum bir insanın üzerine atmak, bizatihi bühtan ve günahtır. Bu asılsız isnat, yalandır, bütün dinlerde haramdır ve bizatihi gerçek bir günahtır.
Bu suçun isnad edene âit olmasıyla suç daha da ağırlaşır ve çirkinliği artar. Çünkü bu isnad, kendi suçunu masum birine yüklemek ve cezasını ona çektirmek kaselim taşır. Nitekim âyette "tihtemele / / yüklenme" fıilinin kullanılması da bunu ifâde eder. Bir de yüklenme fiili, bunun vebalinin ağır ve durumun çetin olduğunu bildirir.
113
"Ey Resûlüm! Allah'ın lûtfu ve rahmeti üzerinde olmasaydı muhakkak onlardan bir topluluk, seni saptırmaya çalışıyordu. Oysa onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar; sana da hiçbir zarar veremezler.
Allah, sana Kitab'ı ve hikmeti indirmiş ve sana bikmediğini öğretmiştir. Zaten Allah'ın sana olan lütfü pek büyüktür."
A- "Ey Resûlüm! Allah'ın lûtfu ve rahmeti üzerinde olmasaydı muhakkak onlardan bir güruh, seni saptırmaya çalışıyordu."
Allahü teâlâ, onların gerçek durumlarını vahiy ile sana bildirmeseydi, hak için seni uyarmasaydı, yahut sana Peygamberlik ve ismet bahşetmeseydi, muhakkak Zafer Oğulları kabilesinden sözü geçen Tu'me'yi savunanlar, işin hakikatim bildikleri hâlde seni, hak ile hükmetmekten saptırmağa muvaffak olmuşlardı.
Bu tâıfe veya topluluktan maksad, Zafer Oğulları kabilesinin tamamı da olabilir. Buna göre, i insanlardan bir topluluk demek olur.
Diğer bir görüşe göre, adı geçen taife, Sakîf kabilesinden gelen bir heyet idi. Bunlar, Resûlüllah'a
"- Biz sana beyat etmek için geldik; ancak şu şartla ki, bizim putlarımızı kırmayacaksın ve bizden zekât, öşür akmayacaksın!" demişlerdi.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, onların teklifini reddetmişti.
Onların nefyedilmesi gayretlerinin hiç etkisi olmayacağını bildirmek içindir.
Başka, bir görüşe göre ise, burada şartın cevabı " le hemmet tâifetün / muhakkak, bir topluluk çalışırdı" cümlesi değildir; fakat şartın cevabı mahzûftur. Daha açık bir deyişle bu:
"Allah'ın lütfü ve rahmeti üzerinde olmasaydı, muhakkak seni saptirırlardı, " demektir.
"Le hemmet tâifetün" bir istinaf cümlesidir. Yani andolsun kı, bir taife, seni saptırmağa çalıştı, demektir.
B- "Oysa onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ; sana da hiçbir zarar veremezler."
Onların kurdukları düzenlerin vebali, kendilerine münhasırdır. Onlar sana hiçbir zarar veremezler, çünkü Allah Teâla seni korumaktadır.
Ey Resûlüm! Senin aldına gelen hüküm, o konuda şahittik edenlerin sözlerine itimat ederek görünen hale göre hükmetmek idi. Hakikatin, böyle olmadığı senin aklından bile geçmemişti.
C- "Allah, sana Kitab'ı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediğini öğretti. Zaten Allah'ın sana olan lütfü pek büyüktür."
Allahü teâlâ sana, Kur’ân'ı indirmiş ve vahiy yoluyla sana bilmediklerini öğretmiştir. Bütün insanlığa kucaklayan Peygamberlikten ve tam riyasetten daha büyük bir lütuf da yoktur.
114
"Onların kendi aralarındaki gizli konuşmaların bir çoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka vermeyi ya da bir iyilik (ma'rûf) yapmayı veya insanların arasını ıslah etmeyi emredenlerinki müstesna. Kim bunları Allah'ın rızası (merdati-llâh)nı kazanmak için yaparsa Biz de ona yakında büyük bir mükâfat (ecr-i a'zıim) veririz."
A- "Onların kendi aralarındaki gizli konuşmaların bir çoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka vermeyi ya da bir iyilik yapmayı veya insanların arasını ıslah etmeyi emredenlerinki müstesna."
O insanların kendi aralarında gizlice konuşmalarında, yahut kendi aralarında gizlice konuşan o insanlarda hiçbir hayır yoktur; yalnız bir sadaka, yahut bir mâruf, yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenler müstesna, onların bu konulara ilişkin gizli konuşmalarında hayır vardır.
"Mâruf, dinin güzel saydığı ve aldın da reddetmediği her şeydir. Bu itibarla güzelin bütün sınıflarını ve hayır işlerinin bütün çeşitlerini kapsar.
Bu âyetteki mâruf,
- karz-ı hasen (karşılıksız ödünç verme),
- mazlumun yardımına koşma,
- nafile sadaka verme olarak tefsir edilmiştir.
Bu görüşe göre, âyetteki sadakadan, vâcib (farz) olan sadakalar kastedilmiştir.
İnsanlar arasını düzeltmek, insanlar arasında küslük ve düşmanlık meydana geldiği zaman, şeriat sınırları dışına çıkmadan aralarını bulmaktır.
Ebû Eyyûb el-Ensarî (radıyallahü anh) den rivâyet olunduğuna göre:
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), sormuş:
"- Sana, kızıl develerden daha değerli bir sadaka anlatayım mı?" O da:
"- Buyur, ya Resûlallah!" demiş. O da:
"- insanların arası bozulduğu zaman aralarını bulman ve insanlar, birbirlerinden uzaklaştıkları zaman onları birbirlerine yaklaştırman " buyurmuş.
İslâm âlimleri diyorlar ki; her halde bu âyet-i kerimede, bu üç hayrın özellikle zikredilmesin delil sır şu olmalıdır:
insanlara yönelik yapılan hayirlı işler,
- ya onlara bir menfaat sağlamak,
- ya da gelecek bir zararı önlemek içindir.
Menfaat de,
- ya malî yardım gibi maddidir; âyetteki "yalnız bir sadaka emredenler müstesna" ifâdesi buna işaret eder;
- ya da manevî ve ruhîdir.
İşte Âyetteki mârufu emretmek (emrd bilmârûf) de buna işaret eder.
Gelecek zararı önlemek de, "yahut da insanların arasını düzeltmek" ifadesiyle belirtilmiştır.
B- "Kim bunları Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa Biz de ona yakında büyük bir mükâfat veririz."
Bu zikredilenler pek yakında geçtiği halde onlar için uzak işareti olan "zâlike / işte onlar"ıtin kullanılması, onların mertebece yüksek olmasındandır.
Burada asıl maksad, fiili teşvik etmektir. Onları emretmenin hayırlı olduğunu belirtmek, bu fiillerin de hayırlı olduklarına delâlet eder. Çünkü bir emrin güzel veya çirkin oknasi, emredilen şeyin güzel veya çirkin olmasına bağlıdır. Şu halde bunları emretmenin hayırlı olduğu sabit olunca, o fiillerin de hayırlı olduğu sabit olmuş olur. Bu ifâde aynı zamanda onları emretmeyi de teşvik eder.
"Zâlike / işte onlar" kelimesi de o hususları emretmeyi işaret eder. Yanı,
"Kim onları Allah'ın rızasını elde etmek için emrederse..." anlamına gelir.
Bu görüşe göre de, ilâhî mükâfat vaadinin bunun tahsiline bağlanması hususunda da yine yukarıda verilen izahat geçerlidir. Çünkü onları emretmenin büyük mükâfatı gerektirmesi, onların yapılmasına vesile ve sebep olduğu içindir.
Söz konusu hayırlı işler, Allah'ın rızasını kazanmak niyeti ile takyid edilmiştir. Çünkü ameller, niyetlere bağlıdır ve bu niyeti beslemeden bir hayır yapan kimse, mahrumiyetten başka bir şey elde edemez.
115
"Kim kendisine hidâyet tebeyyün ettikten (doğru yol belli olduktan) sonra Resule karşı çıkar ve mü'minlerin yolundan gayri bir yola uyarsa Biz de onu o yöne döndürürüz ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir."
Burada Resul unvanının kullanılması, ona muhalefet edip karşı gelmeye cüret etmenin vehametini ortaya koymak ve bir de, ondan sonraki hükmün illetini belirtmek içindir. Bunun anlamı şudur:
Kim, hakkın sübutuna delâlet eden mucizelere şâhid olmak suretiyle kendisi için doğru yol belli olduktan sonra yine de Peygamber Mîc karşı çıkar ve mü'minlerin itikad ve amel olarak uydukları dosdoğru din yolundan başka bir yola uyarsa, Biz de onu, döndüğü dalâlete yönlendiririz. Onu seçtiği île başbaşa bırakıp ilâhî inayetten mahrum ederiz ve onu Cehenneme koyarız. Cehennem, ne kötü bir varış yeridir.
Bu âyet-i kerime, icmâm hüccet ve icmâa muhalefetin haram olduğuna delalet etmektedir. (Zira âyet, mü'minler camiasına muhalefet etmemeyi, onların yoluna uymayı emretmektedir.)
116
"Şüphesiz Allah, kendisine ortak (şerik) koşulmasını bağışlamaz. Bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak ki o haktan uzak bir dalâlete düşmüştür."
A- "Şüphesiz Allah, kendisine ortak (şerik) koşulmasını bağışlamaz.."
Bu metnin tefsiri, daha önce Nisa (4) sûresinin 48. âyetinin tefsirinde geçti. Bu tekrar, tekid ve teşdid içindir. Yahut adı geçen Tu'me kıssası için tekrar edilmiştir. Nitekim onun kâfir olarak öldüğü beyan edilmişti.
İbn Abbâs (radıyallahü anh) tan rivâyet olunduğuna göre:
"Bir gün yaşlı bir Arap Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) e gelip dedi ki:
"- Ben günahlara batmış bir ihtiyarım. Yalnız ben Allah'ı tanıdığım günden beri O'na ortak koşmadım ve yalnız O'na îmân ettim; O'ndan başka dost edinmedim; Allahü teâlâ'ya karşı cür'et göstererek günahlara düşmedim; bir göz kıpması kadar bile kaçarak Allah'ı âciz bırakıp O'ndan kurtulacağımı vehmetmedim ve ben gerçekten tevbekârım, mağfiret dilemekteyim. İmdi sen Allahü teâlâ katında hakini nasıl görüyorsun?"
İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu."
B- "Kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak ki o haktan uzak bir dalâlete düşmüştür."
Allah (celle celâlühü) a ortak koşmak, dalâletin en büyüğü, haktan ve istikametten en uzağıdır. Bu aynı zamanda iftira ve pek büyük bir günahtır.
117
"Onlar O'nu bırakıp yalnız dişilere taparlar. Böylece ancak inatçı şeytana tapmış olurlar."
A- "Onlar O'nu bırakıp yalnız dişilere taparlar."
Onlar, Lât, Uzzâ, Menât ve benzeri putlara tapıyorlar.
Hasen el-Basrî diyor ki:
"Câhiliye devrinde Arap kabilelerinden her birinin mutlaka bir putu vardı; ona tapıyorlardı ve o putu "filan oğullarının dişisi" diye isimlendiriyorlardı.
Bir görüşe göre, câhiliye Arapları, putları için: "- Bunlar Allah'ın kızlarıdır!" diyorlardı.
Diğer bir görüşe göre de, o putlarına çeşitli ziynetler takıyorlar ve onları kadın şeklinde süslüyorlardı.
Başka bir görüşe göre de, âyetteki dişilerden maksat meleklerdir. Çünkü onlar melekler için "Allah'ın kızları" diyorlardı.
Bir başka görüşe göre de, o putların dişi olarak vasıflandırılması, adlarının dişi adları olduğu içindir. Veya bu putların maddeleri cansız varlıklardı ve cansız varlıklar da dişiler gibi infial sıfatlarından dolayı dişi sayılırlar.
Âyette, o putların dişi olarak vasıflandirılmaları, onlara tapanların hamakat ve cehaletlerinin büyüklüğüne dikkat çekmek içindir.
B- "Böylece ancak inatçı şeytana tapmış olurlar."
Onlar, putlara tapmakla aslında ancak inatçı şeytana tapmış oluyorlar. Çünkü o putlara tapmalarını emreden ve onları putlarla aldatan şeytandır. Bu itibarla şeytana itaat etmeleri, ona tapmaları sayılır.
118
"Allah, o şeytana lâ'net etti. Ve şeytan şöyle demişti:
"- Yemin ederim ki, kullarından belirli bir nasib alacağım ; "
Bu cümle, önceki cümleye atıftır. Yanı o hayırsız şeytan, hem Allahü teâlâ'nın lanetine uğramış, hem de o sözü söylemiştir.
Âyette, putlara tapmanın dalâletin son noktası olduğu şöyle isbat edilmiştir:
Onların taptıkları putlar ihtiyarî (iradî) bir fiile sahip olmayıp fakat kendileri başkasının fiiline muhtaçtır. Bu ise, ülûhiyete (tanrılığa) son derece münâfı bir vasıftır.
Bundan sonra da bu gerçeğe şöyle delil gösterilmiştir:
Onların putlara tapmaları şeytana tapmaktır. Bu da üç yönden dalâletin en çirkin şeklidir:
Birincisi, şeytan, tamamen dalâlete batmıştır. Onun için hayır ve hidâyet asla sözkonusu değildir. Bu itibarla şeytana itaat etmek, haktan pek uzak bir sapıklıktır.
İkincisi, şeytan dalâletinden dolayı Allah'ın lanetine uğramıştır. Bunun için ona itaat etmek, lanet ve dalâletten başka bir şey getirmez.
Üçüncüsü, şeytan, onları saptırmak ve helâk etmek yolunda son derece gayret göstermektedir. Bu itibarla o vasıfları taşıyan şeytana tapmak şöyle dursun, onu dost edinmek bile dalâletin son aşamasıdır.
"Mafrûz" kelimesi, maktu (kesin) demektir. Yani benim için belirlenmiş bir nasibi alacağım; anlamındadır.
119
"Onları elbette dalâlete düşüreceğim; onları boş kuruntu (ümniye)lara kaptıracağım ve onlara emredeceğim de, hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar) ve yine onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştire (tağyir ede)cekler."
Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse, gerçekten apaçık bir ziyana uğramıştır."
A- "Onları elbette dalâlete düşüreceğim ; onları boş kuruntu (ümniye)lara kaptıracağım."
Boş kuruntular, uzun yaşamayı istemek, ölümden sonra bir âhiret âltiret hayatı olduğunu inkâr etmek ve benzen düşüncelerdir.
B- "Ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar."
Onlar, tereddütsüz ve gecikmeksizin benim emrime uyarak hayvanların kulaklarını yaracaklar ve onlara bahire ve sâibe isimleri verecekler.
C- "Ve yine onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecek (tağyir edecek)ler."
Onlar işkence yaparak, kulak, burun gibi organları keserek Allahü teâlâ'nın yarattığı suret ve sıfatı değiştirecekler.
Buna, hamın (on nesli dölleyen erkek devenin) gözünü oymak, köleleri iğdiş etmek, dövme yaptırmak, dişleri (iptidaî yöntemlerle ve sağlıksız olarak) inceltmek ve benzerleri dahildir.
Bu genel ifâde karşısında bir insanı iğdiş etmek mutlak olarak yasaktır. Ancak fukahanın seçkinleri, ihtiyaç halinde hayvanların iğdiş edilmelerine ruhsat vermişlerdir.
Âyette, lânetli şeytandan hikâye edilen cümleler, onun lisanının söz veya hâl olarak ifâde ettikleridir
Ç- "Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse, gerçekten apaçık bir ziyana uğramıştır."
Kim, şeytanın istediklerini Allahü teâlâ'nın emirlerine tercih ederse ve Allah'ı (celle celâlühü) bırakıp şeytana itaat ederse, apaçık bir zarara uğraması kesindir. Çünkü o, sermayesini tamamıyla kaybetmiş ve cennetteki yerim cehennem, ile değiştirmiştir.
120
"Şeytan onlara va'deder ve onları boş umutlarla oyalar. Şeytanın onlara va'dettikleri aldatmacadan başka bir şey değildir.
Şeytan, onlara gerçekleştiremeyeceği asılsız vaatlerde bulunur ve onlara boş umutlar verir. Bu aldatmacadan başka bir şey değildir.
Aldatmaca va'd, aslında zararlı olan bir şeyin faydalı gösterilmesidir. Şeytanın bu va'di, ya vesvese vermekle, ya da dostlarının lisaniyle olur.
121
"İşte onların yeri cehennemdir. Oradan kaçacak bir yer de bulamazlar."
"Zâlike / işte onlar", şeytanın dostlarını işaret eder. Bunlar için uzak işaretinin kullanılması, onların hüsran mertebesinin çok derin olduğunu zımnen bildirmek içindir.
122
"İman eden ve sâlih amel (iş) işleyenleri de altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız; onlar orada sürekli (muhalleden) kalacaklardır. Allah'ın va'di haktır. Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?"
A- "İman eden ve sâlih amel (iş)işleyenleri de altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız ; onlar orada sürekli kalacaklardır. Allah'ın va'di haktır."
Kâfirlere yönelik vaîdin hemen yanında mü'minlere mükâfat va'din de bulunulması, mü'minlerin sevincini ve kâfirlerin de üzüntüsünü arttırmak içindir.
B- "Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir ?"
Bu cümle, son derece beliğ bir üslupla mâkabkni tekid eder. Burada şeytanın kendi dostlarına verdiği yalan va'dlerin karşısında, Allahü teâlâ'nın kendi dostlarına verdiği doğru va'dler zikredilmiştir.
123
"(Allah'ın mükâfatları) sizin kuruntularınıza veya Ehl-i Kitab'ın kuruntularına göre değildir. Küm bir kötülük işlerse onun karşılığım görür. O, kendisi için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamaz."
A- "(Allah'ın mükâfatları)sizin kuruntularınıza veya Ehl-i Kitabin kuruntularına göre değildir."
Ey Müslümanlar! Allahü teâlâ'nın va'dettiği mükâfatlar ne sizin kuruntularınızla ne de Ehl-i Kitabin kuruntularıyla hasıl olur. Onlar ancak îmân ve sâlih ameller ile hasıl olur.
Ehl-i Kitab'ın bilinen kuruntularının yanında Müslümanların kuruntularının da zikredilmesi, herhalde Müslümanların dahi kuruntularının hiç yarar sağlamayacağını bildirmek içindir. Nitekim,
"Yoksa (o kabulü va'dedilen tevbe) kötülük işlemekteyken ölüm gelip çatınca "Şimdi ben tevbe ettim!" diyenler için değildir. Kâfir olarak ölenler için de değildir." (Nisa 4/18) meâlindeki âyet de bu kabildendir. Daha önce izahı geçti.
Hasen el-Basrî diyor ki:
"İman, temenni ile olmaz ; fakat geçerli olan îmân kalbe iyice yerleşen ve amel ile tasdik edilen îmândır."
Rivâyet olunuyor ki, mağfiret kuruntuları bir kavmi oyaladı ve nihayet güzel ameller işlemeden dünyadan ayrıldılar. Onlar dünyada:
"- Biz, Allah hakkında hüsnü zanda bulunuyoruz" diyorlardı.
Ama onlar yalan söylediler; çünkü eğer Allahü teâlâ bakında hüsnü zanda bulunsalardı, muhakkak güzel işler yaparlardı.
Diğer bir görüşe göre de Müslümanlarla Ehl-i Kitab, birbirlerine karşı tefahurda bulundular.
Ehl-i Kitab:
"- Bizim peygamberimiz, sizin peygamberinizden öncedir ve Kitabımız da, sizin Kitabınızdan öncedir. Bundan dolayı biz, Allahü teâlâ'ya sizden daha yakınız "dediler.
Müslümanlar da:
"- Hayır, biz sizden daha üstünüz ; bizim peygamberimiz, peygamberlerin sonuncusudur ve bizim Kitabımız da, önceki Kitabların hükümlerini kaldırmıştır " dediler. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu (Fenezelet).
Bir görüşe göre ise, bu âyetteki hitab, müşrikler içindir. Bundan önceki (116-121) âyetlerin müşrikler hakkında olması da, bu görüşü destekler niteliktedir. Yani gerçekler, müşriklerin kuruntularına göre değildir. Onların kuruntuları:
"- Cennet ve cehennem yoktur ; "
"- Durum, bunların iddia ettikleri gibi de olsa, bizim hatimiz daha hayırlı va daha güzel olacaktır ; "
"- Muhakkak surette bana mal ve evlad verilecektir ; " sözleri ile ifâde ettikleridir.
Yine gerçekler, Ehl-ı Kitab'ın kuruntuları gibi de değildir. Onların sözleri de::
"- Yahudi veya Hıristiyan olmayan hiç kimse cennete giremez." (Bakara 2/111)
"Ateş sayılı günden başka bize asla dokunmayacaktır." (Bakara 2/80)
A- "Kim bir kötülük işlerse onun karşılığını görür."
Bu cümle, mâkabkni açıklar. Dünyada bir kötülük işleyen kimse, dünyada veya ahirette onun cezasını mutlaka görür (A'cılen ev ecelen). Rivâyete göre bu âyet-i kerime nazil olunca Ebû Bekir (radıyallahü anh) sormaktan kendini alamadı:
"- Ya Resûlallah! Buna göre kim Allah (celle celâlühü) in azabından kurtulabilir ?"
Resülallâh (sallallahü aleyhi ve sellem):
"- Pekiyi, sen dünyada üzülmüyor musun veya hastalanmıyor musun (ev temradu) veya başına bir musibet gelmiyor mu? "buyurdu.
Ebû Bekir de: "Elbette bunlar oluyor (Beli)!" dedi.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "İşte bu ceza onlardır (Hüve zâke)!" buyurdu.
B- "O, kendisi için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamaz."
Allahü teâlâ'nın dostluğu ve yardımı dışında, ilâhî azabı önlemek için ona sahip çıkıp kendisine yardım edecek bir dost ve yardımcı da bulamaz.
124
"Erkek ve kadın, kim bir mü'min olarak sâlih amel işlerse işte onlar cennete gireceklerdir. Ve onlara kıl kadar haksizlik edilmeyecektir."
Burada sâlih amellerden maksad, onların tamamı olmayıp fakat bir kısmıdır. Çünkü her fert, bütün sâlih amelleri gerçekleştiremez ve zaten bununla mükellef de değildir.
Sâlih amellerin sevabı mûcib olması için îmân ile beraber olması şarttır. İman olmadan saklı amel işlenmesi mümkün değildir.
Bura da "zâkke" (işte onlar) kelimesinin kullanılması, daha önce çok kere izah edildiği gibi, işaret edilenlerin, derecelerinin ve şeref mertebelerinin çok yüksek olduğunu zımnen bildirmek içindir.
Kimseye kıl kadar haksizlik yapılmayacak, itaatkârların mükâfatları tenkıis; âsilerin cezaları da tezyid edilmeyecektir. Nasıl aksi iddia edilebilir ki, cezayı veren Erhamu'rrahımîn'dir (merhametiilerin en büyük merhametiisidır).
125
"Din bakımından, iyilik yaparak özünü Allah'a teslim eden ve İbrâhîm'in hanîf dinine uyandan daha güzel kim olabilir? Allah, İbrâhîm'i dost (Halîl) edinmişti."
A- "Din bakımından, iyilik yaparak özünü Allah'a teslim eden ve İbrâhîm'in hanîf dininine uyandan daha güzel kim olabilir."
Bu cümlenin tefsirinde değişik görüşler ileri sürülmüştür. Şöyle ki:
Kim kendini Allahü teâlâ'ya hâlis kılıp O'ndan başka Rab tanımazsa...
Kim yüzüyle yalnız ona secde ederse...
Kim bütün amellerini Maşla yalnız Allah (celle celâlühü) için yaparsa...
Kim bütün işlerini Allahü teâlâ'ya havale ederse...
Din bakımından bunları yapan kimseden, daha güzel veya ona eşit biri olamaz. Her ne kadar ibarede, ona eşit olmanın reddi sarahaten yoksa da, genel örf ve yaygın istimal (kullanım) bu şekildedir. Nitekim,
"Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir!" (Ankebût 29/68) mealindeki âyet ile benzerlerinde de bu mânâ kastedilir.
Kimin dini, (muhsin olarak)kendini ihlâsla (samimiyetle) Allahü teâlâ'ya veren, bâtıla değil Hakka yönelen;
İbrâhîm'in, İslâm'a muvafık, sağlıklı ve kabulünde ittifak bulunan dininden daha güzel olabilir?
Âyet-i kerime, bu mertebenin, beşerî gücün ulaşabileceği son nokta olduğuna dikkat çekmektedir.
"Muhsin" kelimesi, hasenatı (iyilikleri) yapan ve kötülükleri terk eden veya salih amelleri layikı veçhile ifâ eden demektir.
Amellerin bu vasfı güzelliği, onun zatî güzelliğini de gerektirir.
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ihsanı şöyle açıklamıştır:
"İhsan, Allah'ı görüyormuş gibi O'na ibâdet etmendir (En ta'büdu-llâhe keenneke terahü); sen O'nu göremüyorsun ama, O, seni görüyor (Fe in lem tekün terahü feinnehu yerake)."1
B- "Allah İbrâhîm'i dost edinmişti."
Allahü teâlâ, İbrâhîm'i (aleyhisselâm) seçip üstün kılmış ve dostun dosta yaptığı ikramlara benzer ikramlarla onu taltif etmiştir.
İbrâhîm adının zamir makamında zahir olarak zikredilmesi, onun şânını tazim ve bir de bu kirazı (bağlantısız) cümlenin istiklâlini tekid içindir.
1-Halil kelimesinin mastarı olan hullet, hilal (karışmak) anlamındandır. Çünkü dostluk, nefse ve ruha karışan bir sevgidir.
2-Halil, halel anlamındandır. Zira iki dost, birbirinin halelini (eksiğini) tamamlar.
3-Halil, hail veya kumdaki yol demektir. Çünkü iki dost, aynı yolda, uyum içinde olurlar.
4-Halil, hallet yani haslet anlamındandır. Zira iki dostun hasletleri birbirine benzer.
Bu arızî (bağlantısız) cümlenin büyük faydaları vardır. Şöyle ki:
İbrâhîm (aleyhisselâm) in dinine uymaya teşvik eder. Zira Allahü teâlâ katında Halil olarak isimlendirilmeye hak kazanacak kadar O'na yakın olan bir kimsenin yoluna uymak, en büyük himmet ve gayretin hedefi ve gözlerin dikildiği en yüksek şeref olmaya lâyıktır.
Rivâyet olunuyor ki, İbrâhîm (aleyhisselâm), insanların maruz kaldığı bir erzak sıkıntısı (kriz) döneminde Mısır'da bulunan bir dostuna haber gönderip ondan erzak istedi. Onun dostu da şöyle bir cevap gönderdi:
"- Eğer İbrâhîm, kendisi için erzak isteseydi, veriridim; fakat o, misafirleri için istiyor; insanların çektiği sıkıntıyı biz de çekiyoruz."
Böylece İbrâhîm in adamları boş döndüler. Nihayet yumuşak kumlarla kaplı bir dereden geçerken, insanlara karşı mahcubiyet olmasın diye çuvallarını kum doldurdular ve onları İbrâhîm'in evine getirip indirdikten sonra dağıldılar. Onlardan biri de, İbrâhîm in huzuruna çıkıp olanları kendisine arz etti.
İbrâhîm özellikle de erzak almak umuduyla kapısında toplanan insanlar için çok üzüldü. O sırada bir uyku bastırdı. Kendisi uyurken bundan habersiz olan eşi Sâre, gidip çuvallara baktı; çuvalların en yüksek kalite beyaz buğdaylarla dolu olduğunu gördü, sonra onlardan bolca ekmek yaptı. Bir rivâyete göre, yaptığı ekmekleri de insanlara dağıttı. İbrâhîm uyanınca, sıcak ekmek kokusunu aldı ve sordu:
"- Bu ekmekleri nereden buldunuz?"
Sâre:
"- Nereden olacak? Senin Mısırlı dostundan bulduk" dedi.
İşte o zaman İbrâhîm:
"- Hayır, bu, dostum Allah (celle celâlühü) katındandır!" dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ da, ona Halil adını verdi.
126
"Göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Ve Allah, her şeyi kuşatmıştır."
A- "Göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır."
Bu ibtidaî cümle, Allahü teâlâ'ya itaat etmenin, bütün göklerin ve yerin sakinlerine vacib olduğunu bildirir. Bu cümle,
göklerde ve yerde bulunan her şeyin yaratılış ve mülkiyet olarak Allah'a (celle celâlühü) ait olduğunu hiçbir varlığın O'nun hükümranlığı dışına çıkamayacağını beyan eder. Binaenaleyh herkese, yaptıklarına göre hayır veya şer olarak karşılığını verecektir.
Bir görüşe göre de, bu cümle şunu belirtir:
Allah (celle celâlühü) ın, İbrâhîm'i (aleyhisselâm) Halil (dost) edinmesi, Allahü teâlâ'nın bu dostluğa ihtiyacı olduğundan değildir. Oysa insanlar arasında dostlukların temelinde birbirlerine duydukları ihtiyaç vardır. Çünkü insanlar işlerinde birbirlerine muhtaçtır.
Allah (celle celâlühü) ın, İbrâhîm'i dost edinmesi ise, sırf ona ikramda bulunmak ve ona şeref kazandırmak içindir.
Diğer bir görüşe göre de, bu cümle şunu ifâde eder:
Allah (celle celâlühü) ın, İbrâhîm'i (aleyhisselâm) dost edinmesi, sadece Allahü teâlâ'nın iradesiyle olmuştur. Yani göklerde ve yerde bulunanlar, hepsi Allah (celle celâlühü) ındır; onlardan dilediği şeyleri dilediği kimseler için seçer.
B- "Allah her şeyi kuşatmıştır."
Bu cümle de, zikredilen veçhelere göre makablini açıklayıcı zeyl mahiyetindedir. Zira Allahü teâlâ'nın ilim ve kudret olarak bütün eşyayı ve ezcümle göklerde ve yerde bulunan mükellefleri ve onların amellerini kuşatmış, ihata etmiş olması, zikredilen hususları en mükemmel şekilde açıklar.
127
"Kadınlar hakkında senden fetva istiyor (istifta' ediyor)lar.
(Resûlüm) de ki:
Onlar hakkındaki fetvayı size Allah veriyor:
Yazılmış olan (miras hakkın)ı kendilerine vermeyip de nikahlamak istediğiniz yetim kadınlara, zavallı çocuklara ve yetimlere hakkaniyetle davranmanız hakkında Kitab'ta size okunan âyetler var. Hayır olarak her ne yaparsanız Allah, şüphesiz onu hakkıyla bilir."
A- "Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. (Resûlüm) de ki:
Onlar hakkındaki fetvayı size Allah veriyor.
Yazılmış olan (miras hakkın)ı kendilerine vermeyip de nikahlamak istediğiniz yetim kadınlara, zavallı çocuklara ve yetimlere hakkaniyetle davranmanız hakisin da Kitab'ta size okunan âyetler var."
"- Resûlüm; senden kadınlar hakkındaki hükümleri soruyorlar."
Onların sordukları özellikle kadınların mirastaki payları değildi. Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) kadınlarla ilgili bir çok şey sormuşlardı. Sorulan konulardan bir çoğuna ilişkin hükümlerin beyanı, Kur’ân'ın ilgili âyetlerine havale edilmiştir.
Bazı hükümler de burada açıklanıyor.
"Ve mâ yütlâ a'ieyküm fi'l- Kitabi / Kitabta size okunan" bir arızî (ara) cümle de olabilir. Buna göre Kitab'tan maksad, Levh-ı Mahfûz'dur ve amaç okunan âyetlerin yüceliğini ortaya koymak, Kitab'ın tesis ettiği hukuka göre adaleti ve hakkaniyeti sağlamaktır.
Bu tefsire göre, "mâ yütlâ/ okunanlar" kavramı hem daha önce geçen âyetlerde okunanları, hem de bundan sonraki âyetlerde okunacakları kapsar.
"Ve mâ yütlâ aleyküm fi'l Kitabi / Kitab'ta size okunan" cümlesi, yemin cümlesi de olabilir. Buna göre, üzerine yemin edilenin şanını tazım için zikredilmiş olur. Yani
"De ki:
- Ve Kitab'ta size okunanlara yemin ederim." anlamına gelir En zahir (açık) olan ilk tefsire göre:
"Fi yetâme'n-nisâ — yetim kadınlar hakkında", ifadesi, "ve ma yütlâ a'ieyküm’-- size okunan" ile bağlantılıdır.
Bu takdirde anlam:
"Yetim kadınlar hakkında size okunan..." şeklinde olur.
Ondan sonraki iki tefsir görüşüne göre ise bu ifade, "fi hin ne / kadınlar hakkında" lafzına yöneliktir.
Bu takdirde de anlam:
"O kadınlar da şunlardır." şeklinde olur.
O yetim kadınlar için yazılı haklar da miras hakları ile ilgilidir.
Cahiliye devrinde insanlar, yetim kadınların şahıslarına değil fakat onların mallarına rağbet ederek, onları yemek için, ya da onların meliklerini tam olarak vermemek için onlarla evleniyorlardı.
Aışe'den (radıyallahü anha) rivâyet olunduğuna göre, bu âyette zikredilen yetim kadınlardan murad, velisinin (nikâhı düşen uzak akrabasının) yanında bulunan yetim kızlar veya kadınlardır. Velileri onların malına ve güzelliğine rağbet ederek diğer eşlerinin mehrınden aşağı bir mahirle onlarla evleniyorlardı. İşte bu yetim kızların mehirleri adaletle ödenmeden onlarla evlenmek yasaklandı.
Yahutta "en tenkihûhünne — o yetim kadınları nikahlamak" fiilinin başında "fi" harfi, değil de, "an" harfi gizlidir (mukadderdir).
Bu takdirde anlam;
"Nikahlamak istemediğiniz yetim kadınlar..." olur.
Aışe'den rivâyet olunduğuna göre, bunlar o yetim kızlardı ki, velileri miraslarına göz dikerek ne kendileri onlarla evleniyor, ne de onları başkalarıyla evlendiriyorlardı.
Âişe'den (radıyallahü anha) gelen diğer bir rivâyete göre de, bunlar velilerinin yanında bulunan yetim kadınlardı. Velileri, onların hem varisi ve hem de hurma ağaçları dahil bütün mallarına ortak idiler. Bu veliler, kendileri o yetim kızlarla evlenmedikleri gibi, onları başkalarıyla da evlendirmiyorlar, onların kocalarını mallarına ortak yapmak istemiyorlar, evlenmelerine engel oluyorlardı.
Birinci görüş (yetim kadınları mallarını yemek için nikahlamak istemek) ile son görüşe (nikahlamak istememek) göre, onlar için yazılmış olan haktan murad, miras paylarıdır ve onlar hakkında okunan âyetlerden de murad:
"Yetimlere mallarını verin." (Nisa 4/2) ve
"Sız de o malları büyüyecekler diye israf ederek tez elden yemeyin." (Nisa 4/6) mealindeki âyetler ve onların mallarına dokunmamakla ilgili diğer nasslardır.
İkinci tefsir (o yetim kadınları meliklerini tam olarak vermeden nikahlamak istiyorsunuz) görüşüne göre ise, kendileri için yazılmış olan haktan murad, melikleridir ve onlar hakkında okunan âyetlerden murad da,
"Eğer yetimler hakkında adalet icrasından korkarsanız..." (Nisa 4/3) mealindeki âyettir.
Yaşı küçük çaresiz çocuklar hakkında okunan âyet de,
"Allah çocuklarınızın veraseti hakkında size şunu emrediyor: Erkeğe iki kadın payı vardır." (Nisa 4/11) mealindeki âyettir.
Bilindiği gibi cahiliye Arapları, kadınlara mirastan hak vermedikleri gibi yaşı küçük çocuklara da miras vermiyolardı, Miras ancak iş gören erkeklere has idi.
Rivâyete göre Uyeyne b. Hısn el-Fezarî, Resûllullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzuruna gelip dedi ki:
Haber aldık ki (Ahberena) sen (bıenneke), ölenin kızına mirasın yarısını veriyormuş sun (ta'tıî'l-ibııete'n-nısfe) ve ölenin kızkardeşine de mirasın yansını veriyormuşsun (ve'l-uhte'n-nisfe), Biz ise ancak, savaşanları ve ganimet alanları vâris yapıyorduk."
Peygamber
"- Ben öyle emrolundum / Kezâlike ümırtü." buyurdu.
Yetim çocuklara karşı âdil davranmak hakkında okunan âyet de,
"Yetimlere mallarını verin; temiz (tayyib)ı, murdar (habîs) ile değiştirmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin." (Nısâ 4/2) mealindeki âyet ile benzerleridir.
Bu hıtab, ya idareciler içindir, ya da veliler ve vasiler içindir.
B- "Hayır olarak her ne yaparsanız Allah, şüphesiz onu hakkıyla bük."
1-Zikredilenlerle ilgili hayır olarak her ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bük ve onun karşıhğını verir.
2-Mutlak mânâda hayır olarak ne yaparsanız Allah, onun da karşılığım verir. Bu tefsire göre de, zikredilenlerle ilgili hayırlar, öncelikle buna dahildir.
128
"Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden veya kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse aralarında barış (sulh) yapmalarında bir sakınca yoktur. Ve barış daha hayırlıdır. Nefisler ise bencilliğe hazırdır. Eğer iyi davranır ve haksızlıktan sakınırsanız Allah, şüphesiz yaptıklarınızdan haberdardır."
A- "Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden veya kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse aralarında barış yapmalarında bir sakınca yoktur."
Burada, daha önce beyan edilmeyen hükümlerin bazıları açıklanıyor. Bir kadın, herhangi bir sebeple kocasının, kendisini sevmediğinden, hatta nefret ettiğinden, kendisi ile konuşmaktan kaçındığından veya az konuştuğundan veya ondan yüz çevirdiğinden,
- kısaca ilgi göstermediğinden, endişe etmekte ise: kadının, kocasını,
- mehirinin tamamından veya bir kısmından vazgeçmek,
- veya yanında yatma hakkından muaf tutmak,
- veya onun sevgisini kazandıracak bir şeyi ona vermek gibi bir davranışla aralarında bir anlaşma zemini bulmalarında kendileri için bir vebal yoktur.
Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in eşlerinden Şevde binti Zemaa (radıyallahü anha), Resûlüllahin (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisini boşamasını istemediği için kendi yatma gününü Âişe'ye (radıyallahü anha) bağışlamıştı. 2
Eşlerin anılan şekillerde anlaşmalarında vebal sözkonusu olmadığı halde bu ifadenin kullanılması, bu anlaşma için verilen şeyin, veren için de, alan için de haram olan rüşvet kabilinden olmadığını beyan etmek içindir.
B- "Ve barış daha hayırlıdır."
Eşlerin anlaşmaları, ayrılmaların dan veya geçimsizlik içinde yaşamalarından veya husumet içinde olmalarından daha hayırlıdır.
Yahut eşlerin anlaşmaları bir hayırdır. Bu arızî cümle, makabli için açıklama mahiyetindedir.
C- "Nefisler ise bencilliğe hazırdır."
Bu cümle de önceki gibi makabli için bir açıklamadır. Yani nefsin yaratılışında bencillik vardır. Bu vasıf, ebedî olarak ondan ayrılmaz. Bu da bir çok uyuşmazlığın sebeblerinden biridir.
Geçimsizlik belirtileri baş gösterince sulh ve anlaşma tesis etmek için eşler birbirini teşvik etmelidir. Hep kendini düşünmemelidir. Çünkü bu, mevcut durumun ve geçimsizliğin devamını mûcibtir. Fakat her biri arkadaşının halini düşünmelidir.
Ç-"Eğer iyi davranır ve haksızlıktan sakınırsanız Allah, şüphesiz yaptıklarınızdan haberdardı."
Eğer zevcelerinizden yüz çevirmek için sebeb meveud olmakla beraber yine de beraberliğinizin hukukunu gözetip buna sabrederseniz, güzel geçinirseniz ve onları, haklarından vazgeçmeye zorlamazsanız, şüphesiz Allahü teâlâ, sizin bu ihsan ve takvanızı muhakkak bilir. Binaenaleyh O, elbette size sabır gücü bahşedecek ve bu yaptıklarınızın karşılığını verecektir.
Âyette doğrudan doğruya zevç (koca)lere hıtab edilmesi,
- eşlerin haklarının gözetilmesi belirtilirken ihsan,
- geçimsizlik ve yüz çevirmekten sakınılması tavsiye edilirken takva kelimelerinin kullanılması,
- Allahü teâlâ'nın mükâfat va'dinin de ona bağlanması, eşlerin güzel geçim için çaba harcamalarının ilâhî lütfü mûcib olduğunu bildirmek içindir.
2 Kureyş'in Benî Amir kolundan Şevde bint-i Zemaa (radıyallahü anha), kendisi gibi Müslüman olan Sekran b. Amr (radıyallahü anh) ile evliydi. Sekranin Hicret'ten üç yıl kadar önce vefati ile dul kalan Şevde (radıyallahü anha), Hazret-i Hatice (radıyallahü anha) nin vefatından sonra Bi'set'in 10. yılı Ramazan ayında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile evlendi. Uzun boylu, iri gövdeli ve oldukça yaşlı bir hatun olan Şevde (radıyallahü anha), çok iyi huylu, şefkatli, yumuşak ve merhametli, cömert ve ayni zamanda uyumlu ve geçim ehliydi. Hicret'ten sonra Âişe (radıyallahü anha) nin aynı eve gelin gelmesi onu fazla rahatsız etmedi. Zaten Sevde'nin Âişe (radıyallahü anha) ile rekabet etmesi mümkün değildi. Esasen o da bu konuda kıskançlık göstermedi. Ona Peygamber eşi olmak şerefi yetiyordu. O mahşer gününe kadar bu şerefi kaybetmek istemiyordu. Onun bütün amacı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) memnun etmekten ibaretti. Bu duygunun etkisiyle olacak kendi yatak nöbetim de Âişe (radıyallahü anha) ye bağışladı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ı kendisiyle aynı yatağı paylaşmaya zorlamadı.
Rivâyete göre bu âyet-i kerime, Amre binti Muhammed b. Mesleme ile kocası Sa'd b. Rebi' haklarıda nazil olmuştur, öyle ki:
Sa'd, Amre'nin gençliğinde onunla evlendi. Sonra Amre yaşlanınca, Sa'd, ikinci bir genç kızla evlendi ve onu Amre'ye tercih edip ona karşı huysuzluk göstermeye başladı. Bunun üzerine Amre, onu Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) şikâyet etti.
Bir diğer görüşe göre, bu âyet, Ebû Sâib hakkında nazil olmuştur.
Şöyle ki:
Ebû Sâib'in yaşlı bir karısı ve ondan doğmuş çocukları vardı. Ebû Sâıb, karısını boş ayıp başkasıyla evlenmek istedi. O zaman karısı şunu teklif etti:
"- Beni boşama; beni çocuklarımın başında bırak; iki ayda bir benimle yat ya da hiç yatma!"
Ebû Sâib:
Eğer bu olabilirse, ben de bunu isterim" dedi. Ebû Sâib, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a gelip danıştı. İşte bu âyet nazil oldu.
129
"Ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adaleti sağlamaya güç yetiremezsiniz. O halde birine tamamen meyledip de diğerini muallak (boşluk)ta bırakmayın. Eğer arayı ıslah eder ve haksızlıktan sakınırsanız şüphesiz Allah, bağışlaması bol (Gafur)dur, çok merhametli (Rahîym)dir."
A- "Ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adaleti sağlamaya güç yetiremezsiniz."
Kadınlar arasında tam olarak adaleti sağlamak için ne kadar uğraşsanız başaramazsınız. Herhangi bir konuda onlardan birine daha fazla meyil göstermeden, bütün ilişkilerinizde hepsine aynı mesafede olmanız imkânsızdır.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) zevceleri arasında âdil bir taksimat yaptıktan sonra:
"- Allah'ım, bu benim mâlik olduğum taksimdir (Allâhümme hazâ kısmeti fîmâ emlıkü). Allah'ım, Senin mâlik olup da benim mâlik olamadığım eşitsizliklerden beni muahaze eyleme (Felâ tuahıznî fîma temlikti velâ emlikü)!" derdi.
Bir rivâyete göre de Resûlüllah
"- Allah'ımı, Sen, elimden gelmeyeni benden daha iyi bilirsin (Ve ente ea'lemü bima lâ emlikü)!" derdi.
Bu sözleriyle Âişe'ye (radıyallahü anha) olan sevgisini kasdederdi.
B- "O halde birine tamamen meyledip de diğerini muallak (boşluk) ta bırakmayın."
Rağbet etmediğiniz eşe haksızlık edip de onu kocasız veya boşanmış gibi bırakmayın ve elinizden geldiğince adaleti sağlamaya çalışırı. Çünkü elinizden gelmeyenle değil elinizden gelenle mükellefsiniz.
Bir kıraate göre "muallaka" kelimesi "mescûne / hapsedilmiş" şeklinde de okunmuştur.
Bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur:
"Bir kimsenin iki karısı olup da ihtiyari olarak birine fazla meylederse, kıyamet günü mahşer yerme, bir tarafa meyilli olarak gelecektir."
C- "Eğer arayı ıslah eder ve haksızlıktan sakınırsanız şüphesiz Allah, bağışlaması bol (Gafur) dur, çok merhametli (Rahîym)dir."
Eğer bozduğunuz işleri düzeltir ve gelecekte o haksız meyilden sakınırsanız, şüphesiz Allah Gafur'dur. Sizin haksız meylinizi bağışlar ve rahmetliyle size ihsanda bulunur.
130
"Eğer ayrıhrlarsa Allah, onlardan herbirini geniş kudretiyle zenginleştirir. Allah, lûtfu ile geniş (Vâsi')tir, hükümlerinde hikmet sahibi (Hakim)dir."
Eğer bütün gayretlere rağmen karı koca arasının düzeltilmesi için bir yol bulunamazsa ve sonunda ayrıhrlarsa, Allahü teâlâ, her birini diğerinden müstağni ve kendi zenginliğinden ve kudretinden kendilerini yeterli kılar.
Bu ilâhî kelâm, eşlerin, birbirlerini sıkıntıya düşürmek için ayrılmalarını men'eder.
Allahü teâlâ, her şeye muktedirdir. Bütün işleri ve hükümleri bir hikmete müsteniddir.
131
"Göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Andolsun ki sizden önce kendilerine Kitab verilenlere ve size Allah'tan sakınmanızı tavsiye (emr)ettik. Eğer inkâr ederseniz şunu bilin ki, göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah, hiçbir şeye muhtaç değil (Ganî)dır, bütün övgüler O'na aid (Hamîd)dir."
A- "Göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır."
Göklerde ve yerde bulunan bütün varlıklar, canlıların rızıkları dahil her şey yalnız Allah (celle celâlühü) ındır.
Bu istinaf cümlesi, dikkatleri Allahü teâlâ'nın bereketinin sonsuzluğuna ve kudretinin azametine çeker.
B- "Andolsun ki sizden önce kendilerine Kitab verilenlere ve size Allah'tan sakınmanızı tavsiye ettik."
Sizden önce Yahudilere, Hıristiyanlara ve onlardan önceki, ümmetlere kendi Kitablarında; size de Allah'tan (celle celâlühü) sakınmanızı, korkmanızı emrettik.
C- "Eğer inkâr ederseniz şunu bilin ki göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır."
Bu cümlenin, bu ümmete hitab eden bir istinaf cümlesi olabileceği gibi, kavim mekuulü (söylenen söz) de olması câizdır. Buna göre:
Ya önceki kavlin mekuulüdür. Zira tavsiye, söylemek anlamındadır. Yani sizden önce kendilerine Kitab verilenlere ve size:
"Allah'tan sakının ve eğer inkâr ederseniz şunu bilin ki, göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır." dedik.
Ya da kavi fiili bu cümlenin başında mukadderdir. Yani Biz, onlara ve size takvayı emrettik ve onlara ve size dedik ki:
"Eğer inkâr ederseniz..."
Bu tefsirlerden hangisi tercih edilirse edilsin emrolunan şey "göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsinin Allah'a aid" olduğunu bilmektir.
Yani eğer inkâr ederseniz, biliniz ki, göklerde ve yerde bulunan bütün yaratıklar yalnız Allah'ındır. Var olmak ve nimetlenmek için O'na muhtaçtır. Bütün yaratılmışlar, bir göz kırpacak kadar kısa zaman için bile O'nun lütfundan müstağni kalamaz. Bu itibarla Allahü teâlâ'ya itaat etmek, O'nun azabından sakınmak ve O'nun mükâfatını ummak, kullar üzerine kesin bir haktır.
Ç- "Allah, hiçbir şeye muhtaç değil (Ganî)dır, bütün övgüler O'na ait (Hamîcl)dir."
Allahü teâlâ, mahluklardan ve onların ibâdetlerinden müstağnidir ve mahluklar, O'na hamdetseler de etmeseler de, O, kendi zatında mahmûddur (bütün övgülerin yegâne gerçek merciidir). Binaenaleyh onların şükür ve takvalarının Allah'a (celle celâlühü) hiçbir faydası olmadığı gibi, onların küfür ve isyanlarının da O'na hiçbir zararı olmaz. Onlara takvayı tavsiye buyurması ise, ihtiyacı olduğu için değil, fakat onlara olan rahmetindendir.
132
"Göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Vekil olarak Allah, yeter."
A- "Göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır."
Bu ibtidaî kelâm, bundan önce hikâye edilen kavle dahil değil fakat muhatabları gelecek şart cümlesine hazırlamak içindir. Yani göklerde ve yerde olan bütün mahluklar, yaratılış olarak da, mülk olarak da yalnız Allah'ındır (celle celâlühü). Allahü teâlâ, icad, idam, ihya ve imate olarak mahlukaatı üzerinde dilediği gibi tasarruf eder.
B- "Vekil olarak Allah, yeter."
Bütün mahlukların işlerinin tedbiri için her işte vekil olarak Allah, (celle celâlühü) yeter. Binaenaleyh O'ndan başkasına değil, yalnız O'na tevekkül etmelidir.
133
"Ey insanlar! Allah, dilerse sizi yok eder ve başkalarını getirir. Allah, elbette kaadirdir."
A- "Ey insanlar! Allah, dilerse sizi yok eder ve başkalarını getirir."
Ev insanlar! Allahü teâlâ dilerse, hepinizi bir anda yokeder ve sizin yerinize başka bir kavım, yahut insanların yerine başka tür canlılar getirir. Sizin isyanlarınıza rağmen hayatta bırakılmanız,
Allahü teâlâ'nın sizin taat ve ibâdetlerinizden tamamen müstağni olmasından,
ve O'nun iradesinin sizi yoketmeye yönelmemesinden dolayıdır. Yoksa aczinden değildir ve O, aczden tamamen münezzehtir.
B- "Allah, buna elbette kadirdir."
Allahü teâlâ, bir anda hepinizi yoketmeye ve sizin yerinize başkalarını icad etmeye tam mânâsiyle muktedirdir.
Bir görüşe de bu hıtab, Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) düşmanlık eden Araplar içindir. Yanı:
Ey Resûlüllah'a düşmanlık besleyen Araplar! Allah dilerse, sizm hepinizi öldürür ve sizin yerinize Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) dost başka insanları getirir. Buna göre bu âyet,
"Eğer ondan yüz çevirirseniz, yerinize başka bir toplum getirir; sonra onlar sizin gibi de olmazlar." (Muhammed 47/38) âyeti mânâsındadır.
Rivâyete göre bu ayet-i kerime nazil olunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), elini Selman'ın sırtına vurdu ve Farsları kasdederek:
"- İşte onlar bunun kavmidir" buyurdu.
134
"Kim dünya nimeti isterse bilsin ki dünya ve âhıiret nimeti Allah katındadır. Allah, her şeyi hakkıyla işiten (Semî')dir, her şeyi hakkıyla gören (Basıîr)dır."
A- "Kim dünya nimeti isterse bilsin ki dünya ve âhıiret nimeti Allah katındadır."
Ganimet elde etmek için cihad edenler, bilsinler ki, dünya mükâfatı da âhıiret mükâfatı da yalnız Allah (celle celâlühü) katındadır. O halde onlara ne oluyor ki, o iki mükâfatın değersiz olanını istiyorlar! Onlar da:
"- Ey Rabbımiz! Dünyada da bize iyilik ver, âhirette de bize iyilik ver!" diyenler gibi her ikisini de istemelidirler.
Yahut ikisinden en değerli olanı istesinler. Çünkü hâlis en Allahü teâlâ rızası için cihad edenler, asla ganimetsiz kalmazlar ve onların âhıiret mükâfatı yanında bu ganimetlerin hiçbir değeri yoktur.
Yanı hem dünya mükâfatı, hem de âhıiret mükâfatı Allahü teâlâ (celle celâlühü) katındadır; kime dilerse ona verir. Nitekim diğer bir âyette de meâien şöyle buyurulur:
"Kim ahıret kazancını istiyorsa, onun kazancını arttırırız." (Şûra 42/20)
B- "Allah, her şeyi hakkıyla işiten (Semî')dir, her şeyi hakkiyle gören (Basıîr)dir."
Allahü teâlâ, bütün işıtilenleri ve bütün görülenleri kemaliyle bilir. Binaenaleyh onların arzularıyla ilgili olan sözleri ve hareketleri de öncelikle buna dahildir.
135
"Ey îmân edenler! Adaleti dimdik ayakta tutan (kavvam), velev kendiniz yahut ana-babanız ve akrabanız aleyhinde olsun Allah için şâhidlik edenler olun. Çünkü zengin olsun, fakir olsun Allah, her ikisine de (himaye için sizden) daha yakındır, O halde arzuları (heva)nıza uyup adaletten şaşmayın. Eğer dilinizi eğer bükerseniz veya (şâhidlikten) kaçınırsanız, Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır."
A- "Ey îmân edenler! Adaleti dimdik ayakta tutan (kavvam) velev kendiniz yahut ana-babanız ve akrabanız aleyhinde olsun Allah için şâhidlik edenler olun. Çünkü zengin olsun, fakıîr olsun Allah, her ikisine de (himaye için sizden) daha yakındır."
Adaleti bütün işlerde ikame etmek, dimdik ayakta tutmak için hakkıyla uğraşan ve Allah (celle celâlühü) rızası için şâhidlik eden kimseler olun. İsterse o şâhidlik:
kendi aleyhinizde bir hakkın ikrarı ya da ana-babanız ve akrabanız aleyhinde olsun.
- veya aleyhinde şâhidlik edeceğiniz kimseden size bir zarar gelsin. Aleyhinde şâhidlik edilen kimse,
ister âdete göre rızası istenen ve gazabından sakınılan bir zengin,
ister herkesin acıdığı bir fakir olsun.
Ne zenginin rızasını kazanmak arzusuyla, ne de fakire acımak duygusuyla yalan şahidlikte bulunmayın. Çünkü Allahü teâlâ, zenginlere de, fakirlere de sizden daha yakındır. Eğer onların aleyhinde şâhidlik etmek, onların gerçekten iyiliğine olsaydı, Allah (celle celâlühü) bu şahıdliği emir buyurmazdı.
B- "O halde arzuları (heva)nıza uyup adaletten şaşmayın."
Arzularınıza, heva ve heveslerinize uymayın. Zira arzulara uyulduğu takdirde zulüm ihtimali doğar. Zulümden de korkmak ve sakınmak gerekir.
Bir diğer tefsire göre:
insanlar arasında adaleti gerçekleştirmek istememek suretiyle arzularınıza uymayın;
ya da insanlar arasında adaleti gerçekleştirmek isteyip de arzularınıza uymayın;
veya haktan ayrılmak istemek suretiyle arzularınıza uymayın.
C- "Eğer dilinizi eğer bükerseniz veya (sahidlikten) kaçınırsanız şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır."
Eğer ki, dilinizi hak olan şahadetten, yahut adaletten eğer bükerseniz, onu lâyikı veçhile ifâ etmezseniz, yahut şahidlikten cayar veya sakınırsanız, bilin ki, Allahü teâlâ, bütün bu yaptıklarınızdan haberdardır. Binaenaleyh bunun cezasını mutlaka verir.
136
"Ey îmân edenler! Allah'a, Resulüne, Resulüne indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği Kitab'a îmân edin. Kim Allah'ı, meleklerini, Kitablarını, Resullerini ve âhıiret gününü inkâr ederse muhakkak ki haktan uzak bir dalâlete düşmüş olur."
A- "Ey îmân edenler ! Allah'a, Resulüne, Resulüne indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği Kitab'a îmân edin."
Bu hıtab bütün Müslümanlaradır. Yani bunlara îmânda sebat ve devam edin ve îmânda itminanı (gönül kanışı) ve yakıîni (kesinlik derecesini) artarın veya tahkiki îmân ile îmân edin. Zira bazı Müslümanların îmânı icmalidir.
İkinci Kitabtan maksad, bütün semavî Kitabları kapsayan Kitab cinsidir. Nitekim Bakara 2/285. ile Nisa 4/136. ve Tahrim 66/12. âyetlerinde "Kitab" kelimesi "Kütüb / Kitablar" şeklinde çoğul olarak zikredilir.
Eski semavî Kitablara îmân etmek, o Kıtablarm her birinin Allahü teâlâ katından muayyen bir Resule, ümmetini, onlar için şeriat olarak seçtiği emirlere ve yasaklara irşad etmek için nazil olduğuna inanmaktır. Ancak bu Kıtablarm her birine olan îmân,
onlardan her birine ayrı ayrı bir hususiyet atfetmek anlamında değildir,
o Kitabların içerdikleri hükümlerin hepsinin hâlâ geçerli oldukları anlamında da değildir ;
hâlâ geçerli olan hükümlerinin de, o eski Kitabların parçaları olmaları itibariyle de değildir.
Fakat o Kitabların hepsine olan îmân,
Allah'ın (celle celâlühü) son Resulüne indirilen Kitaba îmânda münderic bulunması,
o eski semavî Kitabların hükümlerinin nesholuncaya kadar yürürlükte kalması,
nesholunmayan hükümlerinin de, nesh ve tebdilden masun bu Kitab-ı Celıl'in (Kur’ân'ın) hükümlerinden olması itibariyledir.
Nitekim Bakara (2) sûresinin 285. âyetinin tefsirinde geçti.
Bir diğer görüşe göre ise, bu âyetin hitabı, Tevrat ehli mü'mmleri içindir. Çünkü rivâyete göre, Abdullah b. Selâm ile kızkardeşinin oğlu Selâm e, kardeşinin oğlu Seleme, Esed b. Kâ'b, Üsyed b. Kâ'b, Sa'lebe b. Kays ve Yamîn b. Yamîn adlarındaki şahıslar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) e gelip dediler ki:
"- Biz sana, senin Kitabına, Mûsa'ya, Tevrat'a ve Uzeyr'e îmân ediyoruz (İnna nü'minü bike ve bikitabike ve bimûsâ ve't-tevrati ve u'zeyri) ; ama bunun dışındaki Kitabları ve Peygamberleri inkâr ediyoruz (ve nekfüru bima sevâhü mine'l-kütübi ve'r-rusuli)."
Bunun üzerine Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
"- Hayır (Bel), Allah'a, Resulü Muhammed'e, Kitabı Kur’ân'a ve ondan önceki bütün semavî Kitablara îmân edin (Aminû billahi ve rasûlihi muhammedin ve kitabihi'l-kur'âni ve bikülli kitabin kâne kablihi)!"
Onlar da:
"- Hayır, biz böyle îmân etmeyiz!" dediler.
İşte o zaman bu âyet nazil oldu.
Bunun üzerine onlar da hepsine îmân ettiler.
Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Onlara, bu îmânlarından önce de Tevrat'a îmân ettikleri Tevrat'ı da kapsar şekilde Kitablara îmân etmelerini emir buyurması, yukarıda belirtildiği gibi Kur’ân'a olan îmân zımnında Tevrat'a îmândır; yoksa eski îmânları değildir. Bir de, bu emredilen îmânda onları, tasdik noktasında Tevrat ile diğer Kitabları eşit tutmaya sevk anlamı vardır. Çünkü semavî Kitablar Allahü teâlâ katından nazil olma vasfında müşterektir.
Başka bir görüşe göre, bu âyetin hitabı iki Kitab (Tevrat ile incil) ehli içindir. Yanı semavî Kitabların yalnız birine değil, hepsine îmân edin. Bu emir, her taifeye, Kitabların cinsine îmân zımnında kendi Kitablarına da îmân emridir.
Bir diğer görüşe göre anılan hitap, münafıklar içindir. Yani yalnız dillerinizle değil, kalblerinizle îmân edin, demektir.
B- "Kim Allahı, meleklerini, kıtablarını ve âhiret gününü inkâr ederse muhakkak ki, haktan uzak bir dalâlete düşmüş olur."
Bunların birini inkâr eden bir kimse, artık bir daha yolunu bulamayacak kadar hedeften sapmıştır.
1-İmanı emreden cümlede melekler ve âhiret günü olmadığı halde küfrü anlatan bu cümleye melekler ve ahıret günü de ilâve edilmiştir. Çünkü bunlardan birinin inkârı halinde îmân asla tahakkuk etmez.
2-Burada yine îmân cümlesinden far İdi olarak Kitablar ve Resuller çoğul olarak zikredilmiştir. Çünkü Kitablar dan veya Resullerden birini inkâr etmek, hepsini inkâr etmek gibi küfürdür.
3-İman cümlesinde önce Resulün zikredilmesi, ondan sonra Kitabın ona indirildiğini ifade etmek içindir.
4-Bu cümlede, melekler ve Kitablar Resullere takdim edilmiştir. Çünkü melekler, Kitabların indirilmesinde Allahü teâlâ ile Resuller arasında vâsıta olmuşlardır.
137
"Şüphesiz ki onlar önce îmân sonra inkâr ettiler. Sonra yine îmân ve sonra yine inkâr ettiler. Sonra da inkârlarını artırdılar. Allah, onları asla bağışlamayacak ve doğru yola iletmeyecektir.
Tâbıî ulemasından Katâde'ye göre bunlar Yahudîlerdir. Çünkü onlar:
önce Mûsa'ya (aleyhisselâm) îmân ettiler;
sonra buzağıya tapmakla kâfir oldular;
sonra Mûsâ (aleyhisselâm), Tûr'dan yanlarına dönünce, yine îmân ettiler;
sonra Isa (aleyhisselâm) ile İncil'i inkâr etmekle yine kâfir oldular;
sonra da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) î inkâr etmekle küfürlerini arttırdılar."
Bir görüşe göre de bunlar, ırtidatları tekerrür ve küfürde ısrar eden ve daha da ileri giden bir kavimdi.
İşte Allahü teâlâ, onları ne bağışlayacak, ne de onlara hidâyet edecektir. Çünkü onların küfürden tevbe edip îmânda sebat göstermeleri imkânsızdır. Zira onların kalblerine küfür basılmış ve irtidad içlerine sindirilmiştir. Onlara göre îmân, en değersiz şeydir. Yoksa bu ilâhî kelâm, "onlar ihlaslı olarak da îmân etseler, îmânları kabul olunmaz ve bağışlanmazlar" anlamında değildir.
138
"Münafıklara kendileri için can yakıcı (elîm) bir az ab olduğunu müjdele."
Bu âyet zahirde îmân edip de kalben defalarca inkâr eden ve küfür ile nifaklarını arttıranlarla ilgilidir. Burada uyarma yerine tebşir kelimesinin kullanılması istihza içindir.
139
"Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler onların yanında izzet (kuvvet ve galebe) mi arıyorlar? Şüphesiz ki bütün izzet Allah indir."
A- "Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler onların yanında izzet (kuvvet ve galebe) mi arıyorlar."
Mü'minleri bırakıp da kendilerine kâfirleri dost ve yardımcı edinenler münafıklardı. Münafıklar:
"- Nasıl olsa Muhammed'in işi başarıya ulaşmaz; onun için siz, Yahudileri dost edinmeye çaksın!" diyorlardı.
İşte bu âyet, onların görüşlerini reci ve ibtal ile onların umut ve arzularının hüsranını açığa vurur. Ve aynızamanda şu soruyu sorar:
"- Onlar, kâfirlerin dostluğuyla kuvvet ve üstünlük mü arıyorlar?"
B- "Şüphesiz ki bütün izzet Allah'ındır."
Bu cümle, inkârı istifhamın ifade ettiği görüşün bâtıl ve ve o görüşte olanların sonlarının hüsran olduğunun sebebini vuzuha kavuşturur. Çünkü bütün kuvvet, kudret ve galibiyet Allahü teâlâ'ya münhasırdır ve
"Oysa bütün kuvvet, ancak Allah'ın, Resulünün ve mü'minlerindir." (Münafıkun 63/8) âyetinde ifade edildiği gibi Allahü teâlâ'dan ve O'nun dostlarından başkasıyla üstünlük sağlamak bâtıl ve imkânsızdır.
Bir diğer görüşe göre ise bu cümle, mahzûf bir şart cümlesinin cevabıdır. Yani eğer onların yanında kuvvet arıyorlarsa, bilsinler ki, bütün kuvvet Allah'ındır.
140
"Allah, size Kitab (Kur’ân)da şunu da indirdi:
Allah'ın âyetlerinin inkâr ve onlarla istihza edildiğini duyduğunuz zaman onlar başka bir söze dalın caya kadar yanlarında oturmayın. Yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Şüphe yok ki. Allah, münafıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır."
A- "Allah, size Kitab (kur'an)da şunu da indirdi:
Allah'ın âyetlerinin inkâr ve onlarla istihza edildiğini duyduğunuz zaman onlar başka bir söze dalıncaya kadar yanlarında oturmayın."
Bu hitab, doğrudan doğruya münafıklara olup onların sayılan cinayetlerinin gerektirdiği kınamanın daha da ağırını ifade ettiği gibi, onların hallerinin son derece çirkin ve isyanlarının had safhada olduğunu bildirir.
Bundan önce bir ara (mutariz a) cümlesiyle,
bütün kuvvet ve kudretin Allah'a aid olduğu,
kâfirleri dost edinmek için bir sebeb bulunmadığı,
belirtilmişti. Şimdi onlarla beraber oturmanın da sakıncasına işaret ediliyor ve bu sakıncanın devamı süresince onlarla beraber oturmaya yasak getiriliyor. Fakat yine de bazılarının kâfirleri dost edinmeye devam ettikleri görülüyor. Oysa Allahü teâlâ daha önce Mekke'de indirdiği bir âyetle "Allah'ın inayetlerinin inkâr ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar, başka bir söze dahncaya kadar yanlarında oturmayın." buyurmuştu.
Mekke döneminde yasağı getiren En'am (6) sûresinin 68. âyetidir. Şöyle ki:
"Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşanları gördüğünde, onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir."
İşte bu âyet, onlarla dostluk kurmak ve onlardan kuvvet almak şöyle dursun, o çirkin halde oldukları zaman, onlarla beraber oturmayı bile men eder.
Ayetler kelimesinin ısm-i celile izafe edilmesi, "Allah'ın âyetleri / âyati-llâh" denmesi, âyetleri şereflendirmek (teşrif), onların yüce kadrini ve onları inkâr etmenin korkunçluğunu belirtmek içindir.
1-Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) e nazil olan âyetlerde özellikle ona hitab ediliyorsa bu, aynı zamanda onun ümmetine hitab ediliyor demektir.
2-Onlardan yüz çevirmeyi gerektiren şey, onların âyetler hakkında inkâr ve istihza yolu laflara daldıklarının bilinmesidir. Bundan dolayıdır ki bu hal,
bir âyette görme (rüyet) (6/68),
diğer bir âyette işitme (istima) (4/140) şeklinde ifade edilmiştir.
Onlardan yüz çevirmekten maksad, onların meclisinden kalkmak suretiyle onların söylediklerine karşı olduğunu göstermektir yoksa yalnız kalben onlara muhalefet etmek veya yüzünü döndürmek değildir.
B- "Yoksa siz de onlar gibi olursunuz."
Bu cümle istinafı olup indirilen (Allah size Kitabda şunu indirdi:) şeye dahil değildir; nehyin illetini belirtir. Yani o lafların konuşulduğu sırada onlarla beraber oturmayın; eğer bunu yaparsanız küfürde ve azaba istihkakda onlar gibi olursunuz.
C- "Şüphe yok ki Allah, münafıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır."
Bu cümle, o kâfirlerle beraber oturanların, onlar gibi sayılmalarını mûcib azab ortaklığını ve onların küfürde o kâfirler gibi sayılmalarının illetini belirtir.
Münafıklardan murad,
ya muhatablardır; buna göre zamir makamında münafıklar kelimesinin zahir olarak kullanılması, onların nifakını tescil etmek ve bu hükmün sebebinin, nifak olduğunu belirtmek içindir;
ya da münafıkların cinsidir ve muhatablar da öncelikle onlara dahildir.
Münafıkların, kâfirlerden önce zikredilmesi, muhataplara olan ceza va'dinı ağırlaştırmak içindir.
141
"Onlar sizi gözlüyorlar. Eğer Allah'tan size bir fetih (zafer ve ganimet) nasib olursa:
"- Biz sizinle beraber değil miydik?" derler.
Kâfirlerin fetihten bir nasibi olursa onlara:
"- Biz sizden üstün iken sizi kollamadık mı ve mü'minlerden korumadık mı?" derler.
Kıyamet günü Allah, aranızda hükmedecektir. Allah, mü'minlerın aleyhine kâfirlere bir yol vermeyecektir."
A- "Onlar sizi gözlüyorlar. Eğer Allah'tan, size bir fetih (zafer ve ganimet) nasib olursa:
"- Biz sizinle beraber değil miydik ?" derler."
Eğer kâfirlerin (fetihten) bir nasibi olursa onlara:
"- Biz, sizden üstün iken sizi kollamadık mı ve mü'minlerden korumadık mı ?" derler.
Burada hıtab mü'mınlere tevcih edilmiştir. Bu cümle,
- ya kâfirleri dost edinenleri,
- ya da yalnız münafıkları anlatır. Çünkü Müslümanları gözleyip duranlar, kâfirler değil, münafıklardır. O münafıklar, sizin durumunuzu, kazanacağınız zaferi veya uğrayacağınız hezimeti beklerler. Eğer Allahü teâlâ'dan size bir zafer lütfedılirse,
"- Biz sizinle beraber değil miydik? Biz size yardım etmedik mi? Bize de ganimetten pay verin!"derler.
Kâfirlerin savaşta zaferden bir nasibi olursa, bu defa kâfirlere:
Biz size karsı üstün durumda iken, sizi öldürmek ve esir almak imkânına sahip olduğumuz halde sizi kendi halinize bırakmadık mı ve üstelik mü'minleri engellemedik mı? Onların moralini bozmadık mı? Onlara za'fiyet vermedik mi? Onlara yardım etmekte ağırdan almadık mı? Yoksa siz, onlara yağma olurdunuz. Şimdi siz elde ettiğiniz ganimetlerden bizim payımızı verin!" derler.
Müslümanların zaferinin fetih, kâfirlerin zaferinin de nasib olarak ifade edilmesi, Müslümanların şânını yüceltmek ve kâfirlerin nasibini küçültmek içindir.
B- "Kıyamet günü Allah, aranızda hükmedecektir "
Allahü teâlâ, âhiret gününde her birinizin haline uygun olan mükâfat veya cezaya hükmedecektir. Dünyada ise Allah (celle celâlühü), şahadet kelimesini ikrar edene,
İslâm'ın hükümlerinin uygulanmasını,
ve münafık da olsa ona karşı kılıç kullanılmamasını emir buyurmuştur.
C- "Allah, mü'minlerin aleyhine kâfirlere bir yol vermeyecektir"
Allah (celle celâlühü), dünyada ibtila (imtihan) ve ıstıdrac (bol bol nimete mazhar kılmak, günaha devam etmesini sağlamak, durumunu ağırlaştırmak suretiyle tedricî olarak azaba yaklaştırmak) için, mü'minlerin aleyhine kâfirlere yol verdiği gibi, kıyamet günü asla onlara bu imkânı vermeyecektir;
ya da "sebil/yoı", hüccet demektir. Buna göre Allahü teâlâ, dünyada mü'minlerin aleyhine kâfirlere hüccet imkânı vermeyecektir, demektir.
142
"Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışıyorlar. Allah, onların hud'a'larını kendilerine çevirir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek (mütekâsilen) kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve onlar Allah'ı pek az anar (hatırlar)lar."
A- "Münafıklar Allah'ı aldatmaya çalışıyorlar. Allah, onların hud'a'larını kendilerine çevirir."
Bu âyet, o münafıkların yaptıkları çirkinliklerin başka bir yüzünü beyan eder. Onlar, tıpkı başkalarını aldatmağa çalışan insanların yaptıkları gibi görünürde îmânlarını açıklar fakat kalblerinde inkârı gizlerler. Allahü teâlâ da, onlara, aldatmada üstün olanın yaptığına benzer bir muamele yapar. Allah dünyada onların kanlarını ve mallarını dokunulmaz kılmış, fakat âhirette onlar için cehennemin en aşağı katını hazırlamıştır. Bu konu ile ilgili izahlar, Bakara (2) sûresinin başında geçti.
Bir görüşe göre ise, kıyamet günü Suat'tan geçerken münafıklara da, mü'minlere verildiği gibi bir nûr verilir. Onlar da mü'minler gibi Sırati geçmeye çalışırlar. Sonra münafıkların nuru söner; mü'minlerin nuru kalır. O zaman onlar, mü'minlere seslenerek:
"- Bizi de gözetin; biz de sizin nurunuzdan yararlanakm!" derler.
B- "Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek (mütekâsilen) kalkarlar."
Münafıklar namaza kalktıklar zaman tekâsül gösterirler, zoraki kalkiyorlarmiş gibi ağır davranırlar ve kendilerini mü'min sansınlar diye gösteriş yaparlar.
"Yürâûne'n-nâse — insanlara gösteriş yaparlar" cümlesi,
ya istinafı olup kelâmdan doğan bir sualin, başka bir deyişle "Onların üşenerek kalktıkları namazdan maksadları nedir?" şeklindeki bir sualin cevabıdır;
ya da önceki cümle ile bağlantılı olup onların halini anlatmaktadır.
C- "Ve onlar Allah'ı pek az anarlar."
Bu cümle, "insanlara gösteriş yaparlar" cümlesine atıftır. Bu konuda değişik tevcihler yapılmıştır. Şöyle ki:
Münafıklar,
1-Allah'ı (celle celâlühü) pek az, ancak dilleriyle anarlar. Dil ile anmak, kalben anmaya göre pek az sayılır.
2-Pek az Allah'ı hatırlarlar.
3-Pek az namaz kılarlar. Çünkü onlar ancak insanlara gösteriş için bunu yaparlar.
4-Namazda ancak tekbir alırken ve selâm verirken Allah'ı anarlar.
143
"İkisi (iman ile küfür) arasında mütereddit (müzebzeb)dirler.
Ne onlara ne bunlara katikrlar. Allah'ın şaşırttığı (idlâl ettiği) kimse için sen yol bulamazsın."
A- "İkisi (iman ile küfür) arasında mütereddit (müzebzeb)dirler."
Onlar, küfür ile îmân arasında müzebzeb, mütereddit ve şaşkındırlar; onları şeytan şaşırtmıştır.
Müzebzeb kelimesinin gerçek mânâsı, her iki tarafından da savunulan kişi demektir.
"Müzebzebîn" kelimesi, "müzebzibîn" olarak da okunmuştur. Yani onlar kendi kalblerini veya görüşlerini veya dinlerini tereddütte ve arada bırakmışlar veya arada kalmışlar (mütezebzıbîn)dır.
Abdullah İbni Mes'ûd (radıyallahü anh) Mushafında bu kelime "mütezebzibîn" şeklinde yazılmıştır.
Diğer bir kırâete göre ise, bu kelime "müdebdebîn" olarak geçer. Bunun anlamı "bir bu yola, bir o yola giren" dir.
"Ne onlara ne bunlara katılırlar" cümlesi de, onlar ne Müslümanlara ne de kâfirlere mensubtur; ne öncekilerin yolundan, ne de sonrakilerin yolundan gidiyorlar; demektir.
B- "Allah'ın şaşırttığı (idlâl ettiği) kimse için sen yol bulamazsın."
Allahü teâlâ'nın şaşırttığı kimsenin hidâyet ve tevfike istidadı olmadığından onu hak ve doğru yola hidâyet etmek şöyle dursun, ona öyle bir yol bulman da mümkün değildir.
Bu hitab, muhatab olabilen herkes içindir.
144
"Ey îmân edenler! Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah'a aleyhinizde apaçık bir hüccet (sultan) vermek mi istiyorsunuz?"
A- "Ey îmân edenler ! Mü'mınleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin ."
Münafıkların hali açıklanırken mü'mınleri bırakıp kâfirleri dost edinmek yasaklanmıştı. Şimdi burada kâfirlerden dost edinmek sarahatle nehyediliyor. Amaç yasaklama ve sakmdırmayi kuvvetlendirmektir.
B- "Allah'a aleyhinizde apaçık bir hüccet (sultan) vermek mi istiyorsunuz."
Sız bunu yapmakla, münafık olduğunuza dâir Allah'a (celle celâlühü) apaçık bir hüccet mi vermek istiyorsunuz? Zira kâfirleri dost edinmek, nifakın en açık delillerındendir. Yahut sizi cezasına çarptıracak bir sultan mı istiyorsunuz?
"Allah'a aleyhinizde apaçık bir hüccet vermek mi istiyorsunuz?" buyrulmak suretiyle inkâr,
-irâdenin taalluk ettiği fiile değil,
-fakat irâdeye tevcih edilmiştir (.. .bir hüccet vermek mi istiyorsunuz?).
Bundan amaç inkârı daha kuvvetle belirtmek ve durumun korkunçluğunu bildirmek içindir, ifadenin vurgulamak istediği şudur:
"Kâfirleri dost edinmek şöyle dursun, bunu istemek bile akıllı işi değildir."
"Yoksa sız de bundan önce Mûsa'ya sorulduğu gibi, Peygamberinizi sorgulamak mı istiyorsunuz? "(Bakara 2/108) mealindeki âyet de bu kabildendir.
145
"Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı katında (csfelin-e) dırlar. Onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın."
A- "Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı batındadırlar."
"Derkil- esfei", cehennemin tabanındaki kattır. Münafıklar, kâfirlerin en habisi oldukları için en şiddetli azaba uğrayacaklardır. Çünkü onlar, küfürlerine İslâm ve Müslümanlarla, alay ve aldatma gayretlerini de ilâve etmişlerdir.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in: "Uç şey var ki, onların bulunduğu kimse, oruç da, tutsa, namaz da kilsa ve Müslüman olduğunu iddia da etse, o kimse münafıktır (Selâsün men künne fîhi fehüve münafikun ve in sâme ve salla ve zea'me ennehü müslımun):
Konuştuğu zaman yalan söyler (men iza haddese kezebün);
Söz verir fakat yerine getirmez (ve iza vea'de ahlefe);
Emanet bırakıldığı zaman ona hiyanet eder (ve ize'tümine hâne)."
hadisi ile benzerleri ise, caydırıcılığı kuvvetlendirmek amacıyla teşdid, tehdit ve ağırlaştırma kabilin dendir.3
3 Ebî Hüreyre (radıyallahü anh) tarafından rivâyet edilen bu hadis Sünen-i Tırmızî'de yer almaktadır. Bunun bir eşi daha vardır. Şöyle ki: Kendisinde dört haslet bulunan kışı münafıktır (Erbaun men künne fîhi kâne münâfıkan). Kendisinde bunlardan bir haslet bulunursa, o hasleti terk edinceye kadar onda nifaktan bir haslet olacaktır: Konuştuğu zaman yalan söyleyen (Men iza haddese kezebe), söz verdiği zaman sözünde durmayan (ve iza vea'de ahlefe), dava ettiği zaman itidal ölçülerini aşan (ve iza hasame fecera), anlaştığı zaman anlaşmayı bozan kişi (ve iza âiıede ğadera) (Bak: Sünen-i Tirmizî Tercemesi, Yûnus Emre Yayınları, Cilt: 4, Sayfa: 386, Hadis No: 2766, 2767, 2768).
B- "Onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın."
Onları bu cehennem azabından kurtaracak bir yardımcı bulman mümkün değildir. Bu hitab da, geçmiş hitab gibidir.
146
"Ancak tevbe ve ıslah-ı nefs edenler, Allah'a sımsıkı sarılıp dînlerini Allah için hâlis kılanlar müstesna. İşte onlar, mü'minlerle beraberdirler. Allah da mü'mınlere pek büyük mükâfat verecektir."
Bu istisna münafıklardandır. Onlar ancak,
nifaktan tevbe edip hallerini düzeltenler,
Allah'a, O'nun dinine sımsıkı sarılanlar,
dinlerini Allah için hâlis kılanlar,
O'na itaatten ve rızasını elde etmekten başka bir şey aramayanlar müstesna.
İşte Bu vasıfları taşıyanlar, cennetin yüksek derecelerinde, îmân ettikleri günden beri kendilerinden nifak asla sadır olmayan hâlis mü'minlerle beraberdir.
"Allah da mü'mınlere pek büyük mükâfat verecektir" cümlesi, onların yüksek derecelerini beyan eder. İşte onlar bu büyük mükâfatı, hâlis mü'minlerle paylaşırlar.
147
"Eğer siz îmân ve şükrederseniz Allah size neden az ab etsin? Allah, her zaman şükredenleri mükâfatladıran (Şakır) ve her şeyi hakkıyla bilen (A'lîm)dir."
A- "Eğer siz îmân ve şükrederseniz Allah, size neden az ab etsin ?"
Bu istinaf cümlesi açıkça şunları belirtir:
1- Onların azaba uğramalarının sebebi başka değil ancak kendi küfürleridir.
2- Önceki nifaklarından tevbe etmeleri halinde mükâfatlandırılacaklardır.
O takdirde Allah size neden azab etsin?
Hükümdarlarda olduğu gibi hâşa,
öfkesini mi çıkaracak,
intikam mı alacak,
bir menfaat mi sağlayacak,
bir zararı mı önlemiş olacak?
Allahü teâlâ, bu gibi hallerden müstağnidir, münezzehtir. Bu ilâhî azab, sizin küfrünüzün mûcıb olduğu bir sonuçtan başka bir şey değildir. Bu itibarla küfrünüz, îmân ve şükürle zail olunca, azab da kesinlikle kalkar.
Âyette îmândan önce şükür zikredilmiştir. Çünkü şükür, îmâna ulaştıran bir yoldur. Zira insan, önce, kendisine bahşedilmiş enfüsî (dahilî) ve afakî (haricî) nimetleri idrâk eder ve mübhem olarak şükrü edâ eder; sonra o nimetleri bahşedenin marifetine erişir ve ona îmân eder.
B- "Allah, her zaman şükredenleri mükâfatlandıran (Şâkir) ve her şeyi hakkıyla bilen (Aiîm)dır."
Allahü teâlâ tarafından olan şükür, kullarının az miktarda itaat ve ibâdetlerine rıza göstermek ve karşılığında kat kat mükâfat vermektir. İşte bu mânâda Allahü teâlâ, kullarına şükredendir.4 Yine O, her şeyi ve ezcümle sizin şükrünüzü ve îmânınızı da eksiksiz olarak bilendir. Binaenaleyh sizin mükâfatlarınızı vermemesi imkânsızdır.
148
"Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ; ancak zulme uğrayan müstesna. Allah her şeyi hakkıyla işiten (Semi')dir, her şeyi hakkıyla bilen (A'lim)dir."
A- "Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak zulme uğrayan müstesna."
Allahü teâlâ'nın bir şeyi sevmemesi ona buğzetmesinden kinayedir. Allah (celle celâlühü) kimsenin herhangi bir kötü söz söylemesinden hoşlanmaz. Ancak zulme uğrayan kimsenin, zâlime beddua etmesine veya kendisine yapılan zulümden yakınmasına ve o zâlimin kötülüklerini anlatmasına bir engel yoktur.
Bir diğer görüşe göre de, kendisine hakaret edene hakaretle karşılık vermek bu istisnanın şumûlü içindedir.
Nitekim diğer bir âyette de meâlen şöyle buyrulur:
"Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, artık onların aleyhine bir yol yoktur." (Şûra 42/41)
Başka bir görüşe göre ise, bir şahıs, bir kavme misafir olmuş; onlar ona yemek yedirmemişler. Bundan dolayı misafir de, onlardan şikâyette bulunmuş; fakat onlardan şikâyet ettiği için ayıplanmış. İşte bunun üzerine bu âyet-i ketime nazil olmuş.
Bir kıraate göre "zuiıme / zulmedilmiş, zulme uğramış" fiili, "zaleme / zulmetti" şeklinde fail kipi ile de okunmuştur. Buna göre anlam:
"Fakat zâlim Allahü teâlâ'nın sevmediğini işler, kötü sözü açıkça söyler" şeklinde olur.
B- "Allah her şeyi hakkıyla işiten (Semî)dir, her şeyi hakkıyla bilen (Aiîm)dır."
Allahü teâlâ her zaman her şeyi işitendir; buna zâlim ve mazlumun sözleri de dahildir. Yine O, zâlim ve mazlumun hallerinin de dahil olduğu her şeyi bilir. Bu itibarla bu cümle, istisnanın ifade ettiği hususu açıklar.
149
"Bir hayrı açıklar veya gizlerseniz veya bir kötülüğü bağışlarsanız şüphesiz Allah da çok bağışlayıcıdır, her şeye gücü yetendir."
Kavlî veya fiili hayırlardan her ne olursa olsun, siz bir hayrı açıklarsanız veya gizlerseniz veyahut size karşı işlenmiş bir suçtan dolayı muahaze hakkınız var iken affederseniz, biliniz ki şüphesiz Allahü teâlâ da her zaman fazlasıyla affedicidir.
Bir suçu affetmek, bir hayrı açıklamaya ve gizlemeye dahil iken ayrıca zikredilmesinin sebebi, asıl amacın o olmasıdır. Hayrı açıklamak ve gizlemek, onun sebepleri olduğu için zikredilmişlerdir. Nitekim "şüphesiz Allah da her zaman fazlasıyla affedicidir" cümlesi de, bunu bildirir. Bu cümlenin, şartın cevabı olarak zikri, asıl umdenin, kudreti olduğu halde affetmek olduğuna delâlet eder. Hulâsa Allahü teâlâ, muahaze kudreti olduğu halde ziyadesiyle affedicidir.
Hasen el-Basrî, bu cümlenin tefsirinde diyor ki:
"Allahü teâlâ intikam almaya muktedir olduğu halde canileri affeder. Binaenaleyh siz de, Allahü teâlâ'nın sünnetine uymalısınız."
Kelbî de, bu cümlenin tefsirinde şöyle der:
"Allahü teâlâ, sizin günahlarınızı affetmeye, sizin, size zulmedenin günahlarını affetmeye muktedir olmanızdan çok daha muktedirdir."
Bir görüşe göre de Allah (celle celâlühü), affedeni ziyadesiyle affedicidir ve sevabı ona ulaştırmaya kaadirdir.
150
"Onlar ki Allah ve Resulünü inkâr ederler; Allah ile Resulleri arasını ayırmak isterler de "Kimine îmân, kimini inkâr ederiz." derler. Böylece bu ikisi (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isterler."
Allah ile Peygamberlerini inkâr edenler, bunu sarahatle ifade etmeseler de dinî maçları bu sonuca varır. Nitekim,
"Allah ile Resulleri arasını ayırmak isterler / ve yürîdûne en yüferrikuu beync-llâhi ve rusulihi" cümlesinden de bu mânâ anlaşılır. Daha açık bir deyişle onlar Allahü teâlâ'ya îmân, fakat Peygamberlerini inkâr ederler. Bu da yine sarih ifadeleri ile, değil, fakat istilzam yoluyladır. Nitekim,
"Kimine îmân, kimini inkâr ederiz, derler / ve yekuulûne nü'minü biba'dıin ve nekfüru biba'dıin" cümlesi de, bunu anlatır. Gerçekten Yahudiler:
"- Biz, Mûsa'ya, Tevrat'a ve Uzeyr'e îmân ederiz; onlardan ötesini de inkâr ederiz" dediler.
Bu da, Allahü teâlâ'yı ve peygamberlerini inkâr etmekten ve îmânda Allahü teâlâ ile Peygamberlerini birbirinden ayırmaktan başka bir şey değildir. Zira Allah (celle celâlühü), bütün Peygamberlere inanmayı emretmiştir. Ve hiçbir peygamber yoktur ki, kendi kavmine Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) in dininin hak olduğunu haber vermiş olmasın. Bu itibarla bu Peygamberlerden birini inkâr eden kimse, hiç farkında olmadan bütün Peygamberleri ve hatta Allahü teâlâ'yı inkâr etmiş olur.
İşte onlar, bu sözleri ile, îmân ile küfür arasında başka bir yol tutup onda yürümek istiyorlar. Oysa ikisinin arasında kesinlikle bir orta yol yoktur. Zira hak, taaddüt (kesret) kabul etmez ve hakkın ötesi ancak dalâlettir (İzi'l-hakkıı lâ yetea'ddedü ve maza ba'de'l-hakku illâ'd-dalâl).
151
"İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz, kâfirler için aşağılayıcı bir az ab hazırladık."
O çırkm sıfatları taşıyanlar, tam ve kâmil mânâda kâfir olmuşlardır; onların îmân olarak iddia ettikleri ve öyle isimlendirdikleri inanç, geçerli değildir.
"Plak" kelimesi,
ya cümlenin anlamını tekid eder; yani onların tam kâfir oldukları bir gerçektir;
ya da "kâfirler" kelimesinin mastarı olan küfrün sıfatıdır; yani onlar gerçekten küfre düşmüşlerdir; bu seksiz, şüphesiz sabittir; demektir.
Zamir makamında "kâfirler" kelimesinin zahir olarak kullanılması, onları zemmetmek ve onların vasfını hatırlatmak içindir. Yahut bu zemm ve hatırlatma bütün kâfirler içindir ve onlar da öncelikle buna dahildir.
152
"Allah'a ve Resulüne îmân eden ve onlardan birini diğerlerinden ayırmayanlara gelince; Allah böylelerinin mükâfatını yalanda verecektir. Allah, bağışlaması bol (Ğafur)dur, çok merhametli (Rahîym)dir."
"Ey îmân edenler! Allah'a, Resulüne, Resulüne indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği Kitab'a îmân edin. Kim Allah'ı, meleklerini, Kitablarını, Resullerini ve âhıiret gününü inkâr ederse muhakkak ki haktan uzak bir dalâlete düşmüş olur." (4/136) mealindeki âyetin tefsirinde anlatıldığı gibi:
Allah'a ve Peygamberlerine îmân edip onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlar,
kâfirlerin yaptıkları gibi kimilerine îmân, kimilerini inkâr etmeyenler var ya; işte Allahü teâlâ, onların mükâfatlarını mutlaka verecektir. Allah (celle celâlühü) onların taksiratları için çok bağışlayıcıdır ve mükâfatlarını arttırmak için de onlara son derece merhametlidir.
153
"Ehl-i Kitab senden semâdan bir kitab indirmeni istiyor. Onlar Mûsa'dan daha büyüğünü istemişlerdi. Demişlerdi ki:
"- Allah'ı bize apaçık göster!"
Zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra kendilerine gelen bunca açık deliler (beyyinat)in ardından buzağıyı ilâh edindiler. Biz bunu da affettik. Ve Mûsa'ya apaçık bir kudret (sultan) verdik."
A- "Ehl-i Kitab, senden semâdan bir Kitab indirmeni istiyor."
Bu âyetin nüzûlsebebi aşağıdaki şu olaydır:
Yahudî âlimleri, Resûlüllah'a -ifc:
"- Eğer sen gerçekten Peygambersen, Mûsa'nın (aleyhisselâm) getirdiği gibi, sen de gökten toptan bir kitap getir!" demişlerdi.
Diğer bazı görüşlere göre de:
Eğer sen gerçekten peygambersen, Tevrat gibi, sen de bize, levhalar üzerine semavî yazı ile yazılmış bir kitap getir!" yahut
"- Gökten inerken göreceğimiz bir kitap getir!" yahut
"- Bizim hazır bulunduğumuz bir mecliste Resûlüllah olduğuna dâir bir kitap getir!" demişlerdi.
Yahudi âlimlerinin bu istekten amaçları sadece tehakküm (tekebbür) ve teannüt (hata yakalamak, sıkıştırmak) idi.
Plasen el-Basrî diyor ki:
"- Eğer o Yahudî âlimleri, hakkın ortaya çıkması için sualler sormuş olsalardı, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) istedikleri delilleri kendilerine verecekti ve zaten onlara getirdiği deliller de yeterli idi."
B- "Onlar Mûsa'dan daha büyüğünü istemişlerdi. Demişlerdi ki :
"- Allah'ı bize apaçık göster!"
Bu cümle, mukadder bir şartın cevabıdır. Yani:
"- Ey Resûlüm! Eğer onların senden istediklerini büyük bir şey olarak görüyorsan bil ki onlar, Mûsa'dan daha büyüğünü istemişlerdi."
Bir görüşe göre de, bu cümle, cevabın illetidir. Yani:
"- Ey Resûlüm! Onlar senden bunu istiyorlarsa da, onların istemelerine aldırma, zira onlar, Mûsa'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi."
Bu istek, her ne kadar o Yahudî âlimlerinin seleflerinden sâdır olmuşsa da, bunlar yaptıkları ve yapmadıkları işlerde seleflerine uydukları için onların istekleri, bunlara izafe edilmiştir. Yani :
"- Ey Resûlüm! Onların senden istedikleri, cehaletlerinin ilk eseri değildir. Onlar Mûsâ (aleyhisselâm) ya da Allah'ı bize apaçık göster, Allah'ı gözlerimizle apaçık görelim, demişlerdi."
C- "Zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarptı."
Gökten bir ateş inip onları helâk etti. Bu da onların zulmü, taannütlerı ve kendileri için imkânsız olan bir şeyi istemeleri sebebiyle olmuştu.
Ancak bu, Allahü teâlâ'yı mutlak olarak görmenin imkânsız olduğu anlamına gelmez.
Ç- "Sonra kendilerine gelen bunca açık delillerin ardından buzağıyı ilâh edindiler."
Bu deliller, Mûsâ (aleyhisselâm) nın asâ, beyaz el (yedıi- beyza) ve denizi yarması (falkı'l-bahr) ve diğerleri gibi firavuna gösterdiği mûcizelerdir. Tevrat ise bu mucizelere dahil değildir; çünkü henüz o inmemişti.
D- "Biz, bunu da affettik."
Onlar, tamamen yok edilmeyi hak ettikleri halde Biz onu yapmadık ve kendilerini affettik.
Bir görüşe göre bu ilâhî kelâm, onları tevbeye davet anlamındadır. Başka bir deyişle:
"- O suçları işleyenler, tevbe ettiler; Biz de onları affettik. O halde siz de tevbe edin ki, sizi de affedelim" demektir.
E- "Ve Mûsa'ya apaçık bir kudret (sultan) verdik."
Nitekim Mûsâ onların isyanlarının tevbesi olarak kendi nefislerini öldürmelerini emretmişti.
154
"Kendilerinden alınan mîsaka bağlı kalmaları için Tûr'u üzerlerine kaldırdık. Ve onlara dedik ki: "- Kapıdan secde ederek girin!" Ve yine onlara dedik ki:
"- Cumartesi yasağını aşmayın (tecavüz etmeyin)!" Kendilerinden ağır bir mîsak da aldık."
A- "Kendilerinden alınan mîsaka bağlı kalmaları için Tûr'u üzerlerine kaldırdık."
Kendilerinden alınan misâkı bozmamaları için Tûr dağını başları üzerine kaldırdık. Nitekim rivâyete göre onlar verdikleri mîsakı bozmaya yeltendiler; bunun üzerine Allahü teâlâ, Tûr dağını onların üstüne yükseltti. O zaman onlar mîsakı bozmaktan vazgeçtiler. Bundan sonra gelecek olan "Kendilerinden ağır bir mis âk da aldık" cümlesine en uygun mânâ da budur.
B- "Ve onlara dedik k:
"- Kapıdan secde ederek girin !"
Onlar, Tûr dağının gölgesinde bulundukları bir sırada Biz, Mûsa'nın (aleyhisselâm) diliyle onlara böyle söyledik.
Tabiî âlimlerinden Katâde diyor ki:
"- Biz kendi, aramızda bunu konuşurken, bu kapının, Beytülmakdisin kapılarından biri olduğunu söylerdik."
Ancak bu konudaki kanaatler muhteliftir. Şöyle ki:
1 - Bu kapıdan maksad Kudüs'tür.
2-Bu kapı Eriha şehri kapısıdır.
3-el-Bâb / Kapı, bir kasabanın adıdır.
4-Bu kapı, namazda yöneldikleri Kubbe'nin kapısıdır.
Ancak Mûsâ (aleyhisselâm) kavminin, onun hayatında Beytülmakdis'e girmediği tarihî bir gerçektir.
C- "Ve yine onlara dedik ki :
"- Cumartesi yasağını aşmayın "
Cumartesi günü büyük balıkları avlama yasağını çiğnemeyin, dedik.
Ç- "Kendilerinden ağır bir mîsak da aldık."
Mükellefiyetlerini yerine getirmeleri için onlardan kesin ve ağır bir söz de aldık. Bu söz, Allahü teâlâ'nın, Tevrat'ta kendilerinden aldığı ahiddir.
Bir görüşe göre onlar, dinden döndükleri takdirde Allahü teâlâ'nın dilediği gibi kendilerini azaba uğratması konusunda mîsak vermişlerdi.
155
"Başlarına gelenler, mîsaklarmı bozmalarından, Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerinden, Peygamberleri haksız yere (biğayr-ı hakkın) katletmelerinden ve "bizim kalblerimiz kılıflıdır" demelerındendır.
Hayır, Allah, küfürleri sebebiyle onların kalblerıni mühürlemiştir. Pek azı müstesna îmân etmezler."
A- "Başlarına gelenler, mîsaklarmı bozmalarından, Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerinden, Peygamberleri haksız yere katletmelerinden ve "bizim kalblerimiz kılıflıdır" demelerındendır."
Misaklarını bozmaları sebebiyle, Biz de, onları lânetiedik, meshettık, onlara ve onların haleflerine ulaşan az ablarımızla gerekeni yaptık.
Rivâyete göre, onlar, Dâvûd (aleyhisselâm) zamanında cumartesi yasağını ihlâl ettiler. Bu yüzden lanetlendiler ve meshedilip muymunlara döndürüldüler.
Kur’ân'da veya kendi Kitablarmda yazılı Allah'ın (celle celâlühü) âyetlerini inkâr ettiler, Zekeriyya ile Yahya (aleyhisselâm) gibi Peygamberleri haksız yere öldürdüler ve:
"- Kalplerimiz kılıflıdır", yani cibilliyetimizde bulunan bir perde ile örtülüdür; Muhammed in getirdikleri kalblerimize ulaşmaz!" dediler ve çeşitli azaba uğradılar.
İbn Abbâs ile Atâ'ya göre, âyetin metnindeki "ğulf kelimesi "ağlef' in değil fakat mahfaza anlamındaki "ğılaf in çoğuludur. Yani :
"- Bizim kalplerimiz ilimlerin mahfazasıdır; onun için bizim ilmimiz bize yeter, başkasına ihtiyacımız yoktur." demektir.
Kelbî'ye göre ise:
"- Bizim kalplerimiz o kadar kuvvetlidir ki, onlara ne ulaşırsa, hemen hıfzedilir; eğer senin sözlerinde hayır olsaydı, kalplerimiz onları da hıfzederdı." demektir.
B- "Hayır, Allah küfürleri sebebiyle onların kalblerıni mühürlemiştir."
Birbirine matuf olan iki cümle arasında bir istitrat (ara)cümlesi olan bu kelâm onların fâsid iddialarını bir an önce reddetmek içindir. Bunun anlamı şudur:
Hakkın onların kalblerine ulaşmaması, kalbleri doğuştan kılıflı olduğu için değildir. Fakat küfürleri sebebiyle Allah (celle celâlühü) onların kalblerini mühürlemiştir.
C- "Pek azı müstesna îmân etmezler."
Abdullah b. Selâm ve benzerleri gibi pek azından başkası îmân etmez. Yahut hakikatlerden ancak pek azma îmân ederler ve bu îmân da geçerli değildir.
156
"Küfürleri ve Meryem'e karşı büyük bir bühtan olan sözleri sebebiyle."
Burada küfrün tekrar zikredilmesi, onların küfrünün tekerrür ettiğini bildirmek içindir. Nitekim onlar, Mûsa'yı (aleyhisselâm), sonra Isâ (aleyhisselâm)'yı ve nihayet Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı inkâr ettiler.
Meryem hakkındaki bühtanları da, ifadelere sığmayacak kadar pek büyüktür. Nitekim onlar, Meryem'e bin konak uzak olan bir fiili nisbet etmişlerdir. 5
5 Muhterem müellif bu şeni iftirayı edeben ancak böyle anlatmaktadır.
157
"Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu İsa'yı katlettik." demeleri sebebiyle. Oysa onu katletmediler, onu asmadılar da. Fakat o, onlara benzer gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler ondan yana şüphe içindedirler. Onların bu konuda hiçbir bilgileri yoktur; sadece zanna uyuyorlar. Onu yakıinen katletmediler."
A- "Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu İsa'yı katlettik" demeleri sebebiyle."
Onların bu sözlerinin de, teşhir edilen cinayetleri meyanmda zikredilmesi,
sadece yalan olduğundan dolayı değil, fakat onların bu sözlerinin aynı zamanda,
-İsâ Peygamber'i (aleyhisselâm) hâşa öldürmekten sevinç duyduklarını,
-onunla alay ettiklerini zımnen ifade etmesi sebebiyledir.
Çünkü onların, İsâ'dan (aleyhisselâm) Resul unvanı ile bahsetmeleri, alay yoluyladır.
"Dediler la (Ve kaalû):
Ey kendisine Kur’ân'ındirilen Muhammed, sen gerçekten bir mecnunsun!.." (Hicr 15/6) âyeti de bu kabildendir.
Ancak onların, İsâ (aleyhisselâm) hakkında alay için kullandıkları bu vasıf, Allahü teâlâ tarafından övgü olarak kullanılmıştır. Bu da,
İsâ (aleyhisselâm) yi medhetmek,
onun mertebesinin yüceliğini belirtmek,
onun katline kalkışmanın pek büyük bir cinayet ve bununla övünmenin büyük bir hayasızlık olduğunu bildirmek içindir.
B- "Oysa onu katletmediler, onu asmadılar da. Fakat o, onlara benzer gösterildi."
Bu konuda birbirinden farklı rivâyetler ve görüşler vardır. Şöyle ki:
1- Yahudilerden birtakım insanlar, İsâ (aleyhisselâm) ile annesine kötü sözler söylediler. İsâ da onlara beddua etti. Allahü teâlâ da, o insanları maymunlar ve domuzlar şekline soktu (mesnetti). Sonra Yahudiler, İsa'yı öldürmeye karar verdiler. Allahü teâlâ, İsa'ya kendisini göğe kaldıracağını (ref) vahyetti. İsâ (aleyhisselâm) da, Ashabına (Havarilere) sordu:
"- Hanginiz bana benzetilip öldürülmeye, asılmaya ve cennete girmeye razı olur? "İçlerinden biri:
"- Evet, ben razıyım!" dedi.
Allahü teâlâ da, o havariyi İsa'ya benzetti ve o havari, İsâ (aleyhisselâm) diye öldürüldü ve asıldı.
2-Bir adam, İsa'ya (aleyhisselâm) karşı münafıklık yapıyordu. Yahudiler, İsâ'yı öldürmek için onu aramaya başlayınca, o adam:
"- Ben size onun yerini gösteririm" dedi. Nihayet o adam, İsa'nın bulunduğu odaya girince, İsâ (aleyhisselâm) semâya kaldırıldı (ferufea') ve o adam, İsa'ya (aleyhisselâm) benzetildi. Onu arayanlar içeri girip İsâ (aleyhisselâm) diye onu öldürdüler.
3-Tatyanus adındaki Yahudî, İsa'nın (aleyhisselâm) bulunduğu bir eve girdi; fakat İsa'yı bulamadı. Allahü teâlâ da, o anda onu İsa'ya benzetti. Dışarı çıkınca İsâ (aleyhisselâm) olduğu sanıldı ve yakalanıp öldürüldü.
Peygamberlik asrında bu gibi harikulade hadiselerin vukuu garib telâkki edilmemelidir.
4-Yahudiler, İsa'yı (aleyhisselâm) öldürmeye kalkışıp da Allahü teâlâ, onu semâya kaldırınca, Yahudî reisleri, avam halk arasında fitne (karışıldık) çıkmasından korktular ve bunu önlemek için bir adamı yakalayıp öldürdüler ve astılar ve insanların kafasını karıştırıp bunun Mesih olduğunu söylediler. İnsanlar da, İsa'nın (aleyhisselâm) ancak adını duymuşlardı. Çünkü İsâ ancak pek az sayıda insanla görüşüyordu.
İsâ (aleyhisselâm) hakkındaki benzetme;
ya onunla öldürülen şahıs arasında,
ya da öldürme işinde olmuştur.
Bu da, aslında hiç kimsenin öldürülmediği, fakat İsa'nın (aleyhisselâm) öldürülmesi ile ilgili yalan bir haber uydurulduğu ve bu haberin insanlar arasıda yayıldığı görüşüne göredir.
B- "Onun hakkında ihtilâfa düşenler ondan yana şüphe içindedirler. Onların o konuda hiçbir bilgileri yoktur sadece zanna uyuyorlar."
Yukarıda anlatılan hadise vaakıî olunca, insanlar İsâ (aleyhisselâm) hakkında ihtilafa düştüler:
Bazı Yahudiler,
"- Isâ, bir yalancı idi (innehu kâne kâziben); biz de onu kesinlikle öldürdük (fekatelnahü hatemen)" dediler.
Diğerleri ise tereddüde düştüler.
Bir kısmı:
Eğer o öldürülen İsâ ise (in kâne ıi'sâ) pekiyi, bizim arkadaşımız nerede (feeyne sahıibüna) ?"
Bir kısmı da:
"- Yüz, İsa'nın yüzü (el-vechü, vechü lisâ), beden ise arkadaşımızın bedeni (ve'l-bedenü, bedenü sâhibina)." dediler.
"Şüphesiz Allah beni semâya kaldıracaktır (İnne-llâhe yerfeu'nî ile's-se-mâi)" haberini duyan Havariler de:
"- Isâ gerçekten semâya kaldırıldı (inne rufla' iie's-semâî)." dediler.
Bazı insanlar da:
"- İsa'nın insan boyutu (nasûtu) asıldı (sulibe'n-nasûtü), ruh boyutu (lâ-hutu) ise semâya yükseltildi (ve suıi'de'ldah'u tü)."
Bu konu daha önce geçti.
"Şekk" kelimesi, karışık bilgi için kullanıldığı gibi, mutlak tereddüt anlamında ve ilmin (kesin bilginin) karşıtı olarak da kullanılır. İşte bundan dolayıdır kı şek, "Onların o konuda hiçbir bilgileri yoktur; sadece zanna uyuyorlar" ifadesi ile de tekıd edilmiştir.
Şek, cehalet; ilim ise, kesin bilgi olsun veya olmasın, kalbin mutmain olduğu inanç (itikat) olarak da tefsir edilebilir.
C- "Onu yakıînen katletmediler"
Onlar:
"- Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu İsa'yı katlettik" sözleriyle İsa'yı öldürdüklerini iddia etmişlerse de, kesinlikle onu öldürmüş değillerdir.
Bir görüşe göre ise, İsa'yı kesinlikle bilemediler, demektir. Buna göre bu ifade, onlarla alay etmek anlamını taşır. Zira ilk görüş, onların Isâ (aleyhisselâm) hakkında kısmen bilgi sahibi olduklarını bildirirken, bu görüşe göre onların İsâ (aleyhisselâm) hakkında hiç bilgi sahibi olmadıkları beliretilmiş olur.
158
"Hayır, Allah, onu kendisine yükseltti. Allah her şeye gaalib ve üstün (A'zîz)dir, hükümlerinde hikmet sahibi (Hakim)dir."
Bu kelâm, onların, İsa'yı öldürme iddialarını reci ve onun Allahü teâlâ katına kaldırıldığını isbat eder. Allahü teâlâ, her zaman yegâne gaalibdir. İrade ettiği hiçbir işte hiçbir zaman mağlup olmaz ve Allahü teâlâ, bütün işlerini hikmetler üzerine bina eder. Ve Allah'ın (celle celâlühü) İsâ hakkındaki tedbirleri öncelikle bu işlere dahildir.
159
"Ehl -i Kitab'dan ölmeden önce ona îmân etmeyecek hiç kimse yoktur. Kıyamet günü o, onlara sahicilik edecektir."
A- "Ehl-i Kitab'dan ölmeden önce ona îmân etmeyecek hiç kimse yoktur."
Kitab ehlinden olan her fert, andolsun ki, dünyada can vermeden önce, İsâ nin Allah'ın (celle celâlühü) kulu ve Resulü olduğuna îmân edecektir. Ancak o zaman, îmân zamanı değildir; çünkü can verme zamanı, mükellefiyetlerin tamamen kalktığı bir andır.
Rivâyete göre Ibni Abbas (radıyallahü anh) da bu âyeti böyle tefsir etmiştir. Bunun üzerine İklime, sordu:
"- Pekiyi, bir adam gelip aniden bir Ehl-i Kitabin boynunu vursa, ne olacak?"
İbn Abbâs:
"- O, bunu söylemek için dudaklarını kıpırdatmadan ruhu bedeninden ayrılmaz."
İklime:
"- Pekiyi, bir ehl-ı kitab, bir evin çatısından düşse, yansa ya da yırtıcı hayvanlar tarafından parçalama, ne olur?"
Ibni Abbas:
"- Düşen, havada iken o sözleri söyler ve diğerleri de, İsa'ya (aleyhisselâm) îmân etmeden ruhları bedenlerinden ayrılmaz." dedi.
Şehr b. Havşeb de bu konuda şunları söylüyor:
"- Haccac, bir âyet var kı ne zaman okusam, kalbimde bir tereddüt uyanıyor" dedi ve şöyle devam etti:
Bana Yahudî ve Hıristiyan esirler getiriliyor; ben de onların boyunlarını vurduruyorum; ama onlardan îmân sözü duymuyorum."
Ben de ona dedim ki:
Yahudî ölürken, melekler onun yüzüne ve arkasına vurarak:
"- Ey Allah'ın düşmanı! İsâ sana Peygamber olarak geldi ama sen onu yalanladın!" derler.
Yahudî de:
"- Ben onun Allah'ın kulu ve Peygamberi olduğuna îmân ettim!"der. Yine melekler, ölmek üzere olan Hırıstiyana:
"- İsâ sana Peygamber olarak geldi ama sen onun Allah veya Allah'ın oğlu olduğunu iddia ettin!" derler.
Hıristiyan da:
"- Ben onun Allah'ın kulu ve Resulü olduğuna îmân ettim!" der.
Ama o anda onların îmânları kendilerine bir fayda vermez. Ben bunları söyleyince Haccac, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve bana bakıp:
"- Bunları kimden işittin?" dedi.
Ben de:
"Muhammed b. Ali b. el-Hanefıyye bana anlattı" dedim. Haccac, kılıcıyla toprağı eşelemeye başladı ve sonra: "- Ben aradığımı temiz bir kaynaktan aldım" dedi.
Ehl-i Kitabın halim bu şekilde haber vermek, onlar için ceza va'dıdır ve faydasız bir îmâna mecbur olmadan önce kendilerini îmân için aceleye teşvik eder.
Bir diğer görüşe göre ise, her iki zamir de (bihi ile mevtihı kelimelerindeki "hı" zamiri) İsa'nın (aleyhisselâm) yerini tutar. Yani İsâ (aleyhisselâm), gökten indiği zaman
Ehl-i Kitabin hepsi, İsa'nın ölümünden önce ona mutlaka îmân edeceklerdir.
Rivâyete göre:
İsâ (aleyhisselâm), âhir zamanda gökten inecek;
o zaman Kitab Ehlinden ona îmân etmeyecek hiç kimse kalmayacak;
insanlar tek millet, yani islâm milleti olacak;
Allahü teâlâ, onun zamanında Deccali helâk edecek;
dünyada tam bir güvenlik ortamı gerçekleşecek.
Öyle ki, büyük kara yılanlar develerle, kaplanlar sığırla, kurtlar koyunlarla bir arada geçinecekler ve çocuklar yılanlarla oynayacaklar.
İsâ yeryüzünde kırk yıl yaşadıktan sonra vefat edecek, Müslümanlar onun namazını kılıp cenazesini defnedecekler.
Bir diğer görüşe göre ise, anılan cümledeki birinci zamir (yanı bihi, zamiri), Allahü teâlâ'ya veya Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) e râcıdır. (Yanı Ehl-i Kitab tan her fert, ölümünden önce Allah'a veya Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) e mutlaka îmân edecektir)6
B- "Kıyamet günü o, onlara şâhidlik edecektir."
Kıyamet gününde İsâ (aleyhisselâm) Ehl-i Kitab aleyhinde:
Yahudilere karşı kendisini tekzip ettiklerine;
Hıristiyanlara karşı da ona -hâşa summe hâşa- Allah'ın oğlu dediklerine şahadet edecektir.
160
"Yaptıkları zulümler ve bir çoklarını Allah yolundan alıkoymaları sebebiyle önceleri kendilerine helâl olan bir takım güzel ve temiz şeyleri Yahudilere haram kıldık."
Yahudilerin zulüm vasfı ile zikredilmesi, zulümlerinin son derece büyük olduğunu belirtmek içindir. Zira bu zulmün, buzağıya tapmaktan tevbeden sonra vaakıî olduğu hatırlatılmaktadır. Hem de öyle korkunç bir tevbe ki, kabulü için nefislerini öldürmeleri şart koşulmuştu.
O zulümleri sebebiyledir ki, önceleri kendilerine ve kendilerinden öncekilere helâl kılınmış olan bir takım güzel ve temiz şeyler veya o günahlardan her birini işlediklerinde, daha önce onlara helâl olan güzel ve temiz şeyler, bir çeşit ceza olarak kendilerine haram kılındı, fakat onlar yine de Allahü teâlâ'ya iftira edip diyorlardı ki:
"- Bu nimetlerin haranı kılındığı ilk insanlar biz değiliz. Bizden önce Nuh'a, İbrâhîm'e ve onlardan sonra gelenlere de haram kılınmıştı ve nihayet bu yasak bize kadar da ulaştı."
Allahü teâlâ, onların bu iddialarını birçok kez yalanladı ve şu mealdeki âyetle susturdu:
"Tevrat'ın indirilmesinden önce İsrail (Yakub)in, kendine haram kıldıkları dışında, bütün yiyecekler İsrâiloğullarına helâl idi.
(Resûlüm) de ki:
- Haydi Tevrat'ı getirip de okuyun! Eğer sâdık (özü, sözü doğru) lardan iseniz..." (Al-i İmrân 3/93)
Eğer bu yasağın kadîm (pek eski) bir yasak olduğunu iddia ediyorsanız.
Rivâyet olunuyor ki, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Tevrat'ı getirmelerini isteyince, içlerinden hiçbiri Tevrat'ı çıkarmaya cesaret edemedi. Zira o tahrimlerın kendi zulümleri sebebiyle olduğu Tevrat'ta yazılı idi. İşte o zaman onlar şaşırakaldılar ve küçük düşerek geri döndüler.
161
"Ve riba almaları sebebiyle. Oysa ondan nehyedilmişlerdi.
Bir de insanların mallarını bâtıl sebeblerle yiyorlardı. Onlardan kâfir olanlar için can yakıcı bir azab (azab-ı elim) hazırladık."
A- "Ve riba almaları sebebiyle . Oysa ondan nehyedilmişlerdi. Bir de insanların mallarını bâtıl sebeblerle yiyorlardı."
Faiz (riba), bize haram kılındığı gibi onlara da haram kılınmıştı. Nehıy, nehyedilen şeyin haram olduğuna delâlet eder.
İnsanların mallarını haksız yollarla yemek, rüşvetle veya diğer meşru olmayan yollarla yemek demektir.
B- "Onlardan kâfir olanlar için can yakıcı bir azab hazırladık."
Onlardan tevbe edip îmân edenlere değil, fakat küfürde ısrar edenlere pek acıklı bir azab hazırlamışızdır. Onlar, dünyada, bazı nimetlerin kendilerine haram kılınması cezasını tattıkları gibi, âhirette de bu azabı tadacaklardır.
162
"Fakat onlardan ilimde derinleşmiş (râsih) olanlar ve mü'miriler sana indirilene ve senden önce indirilenlere îmân ederler. Namazı kılar, zekâtı verir, Allah'a ve âhıiret gününe îmân ederler. İşte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz."
A- "Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve mü'minler sana indirilene ve senden önce indirilenlere îmân ederler. Namazı lalar zekâtı veri, Allah'a ve âhıiret gününe îmân ederler."
Bu cümle, "Onlardan kâfir olanlar için can yakıcı bir azab hazırladık --Ve ea'tedna lilkâfirîne minhüm azaben elîmâ." cümlesine istidrâk (ondan hasıl olan vehmi izâle etmek)olup bazılarının dünyada da, âhıirette de onlardan farklı olduklarını açıklar. Yani onlardan, cahiller gibi zanna uyanlar değil, fakat ilimde derinleşmiş, sağlam bilgilere sahip ve basiretli olanlar. Bunlardan maksad Abdullah b. Selam ve arkadaşlarıdır.
İlmî derinlik, îmânı da icab ettiği ve atıfta iki matuf arasında farklılık olması gerektiği halde, burada onların ilmî derinlikle vasıflandırıldıktan sonra ayrıca atıf yoluyla îmân ile de vasıflandırılmış olması, vasfı farklılığın, zatî farklılık gibi değerlendirilmiş olmasındandır.
Bir görüşe göre, âyetteki "ve namaz kılanlar", "sana indirilen (kur'an)e" üzerine atıftır. Buna göre, namaz kılanlardan murad. Peygamberler (aleyhisselâm) Onlar, ilâhî Kıtablara ve Peygamberlere îmân ederler.
Ya da namaz kılanlardan murad meleklerdir. Mekkî (b. İbrâhîm el-Belhı) diyor ki:
"- Yani sıfatları namaz kılmak olan meleklere îmân ederler. Nitekim bir âyette de şöyle buyurulur:
"Onlar gece gündüz Allah'ı tesbih ederler; hiç usanmazlar."(Enbiyâ 21/20)
Bir başka görüşe göre ise, "ve namaz kılanlar", "Heykeldeki "ke" zamirine atıftır. Buna göre:
"- Sana indirilene ve namaz kılanlara, yani, Peygamberlere indirilenlere îmân ederler." demek olur.
Diğer bir görüşe göre de "ve namaz kılanlar", "minhüm"deki zamire atıftır. Buna göre de:
"Onlardan ve namaz kılanlardan ilimde derinleşmiş olanlar..." demektir.
Bir kırâete göre "vel- mukîmine's - salâte / namaz kılanlar", "ve'î-mukıîmûne's salâte" şeddinde okunmuştur.
Bu kırâete göre "mulviîmûn" kelimesi, "mü'minûn" kelimesi üzerine atıftır ve bu atıf da, daha önce belirtildiği gibi, vasfı farklılığın, zati farklılık gibi kabul edilmesi kabilındendir.
Keza, bundan sonra gelen "ve zekât verenler / ve'i-mü'tûne'z-zekâte" ile "Allah'a ve ahiret gününe îmân ederler / ve'l-mü'minûne billahi ve'l-yevmıi-âhıır" kelimelerinin atfı da yine böyledir. Zira bu kelimelerin hepsinden murad, Ehl-ı Kitabin mü'minleridır.
1- Onların önce:
ilimde derinleşmiş (rüsûh kazanmış) olmakla tavsifi,
bu vasfın, kesinlikle îmânı gerektirdiği,
bunun dışın dalaletin küfürde ınad etmelerinin, ilimde derinlesmemiş olmalarından ileri geldiğini;
2- Onların sonra:
Peygamberlere indirilmiş bütün Kıtablara inanmış, o Kıtablardakı şeriat ve ahkâmı uygulamış olmakla vasıflandırılmalari;
o şeriat ve hükümler içinden diğer bedenî ve malî ibâdetleri de zımnen temsil eden ıkame-i salât ve itâ -i zekâtın zikriyle iktifa edilmesi;
onların mebde' ve meadı kucaklayan fıtrî bir îmâna sâhib olduklarını belirtmek;
bunun dışında kalanların, hakikatte ne mebde', ne de meâde îmân etmediğini tariz yollu bildirmek içindir.
Zira Ehl-i Kitab,
"Uzeyır, Allah'ın oğludur." (Tevbe 9/30) demekle, Allahü teâlâ'ya ortak koşuyor ve:
"Ateş, sayılı günden başka bize asla dokunmayacaktır." (Bakara 2/80) demekle de, âhiret gününü inkâr ediyorlardı.
B- "işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz."
Burada da "ülâıke / işte onlar" nın kullanılması, onların fazilet derecesinin pek yüksek ve mertebelerinin pek uzak olduğunu zımnen bildirmek içindir.
Onlar, yukarıda sayılan güzel sıfatları taşıdıkları için, kendilerine pek büyük bir mükâfat vereceğiz.
Bu ifade, yukarıda geçen istidrâk'ten (hâsıl olan vehmi izâle eden ve ancak ile ifade edilen bir nevi istisnadan) önceki ifadeye en uygun olanıdır. Zira öncekilere, çok acı bir azab, sonrakilere de büyük bir mükâfat va'dedılmiştır
163
"Biz, Nuh'a ve ondan sonraki Peygamberlere vahyettiğimiz gibi (Resûlüm) sana da variyettik. Biz İbrâhîm'e, İsmâî'ie, İsbaak'a, Ya'kuub'a ve onun torunlarına (el-esbat), İsa'ya, Eyyûb'a Yûnus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyetmiştik. Davud'a da Zebur'u verdik."
A- "Biz, Nuh'a ve ondan sonraki Peygamberlere vahyettiğimiz gibi (Resûlüm) sana da vahyettik."
Bu cümle ile, Ehl-i Kitabın, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)den, kendilerine gökten bir kitap indirmesini istemelerine cevap verilmekte ve onlara karşı hüccet olarak şu hakikat gösterilmektedir:
Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) in hali, diğer peygamberlerin halinden farklı değildir. İrsalin hakikatinde ve vahyin aslında onun durumu, kimsenin, nübüvvetinden şüphe etmediği ünlü Peygamberlerin hali gibidir.
Burada ilk önce Nûh (aleyhisselâm) zikredilmiştir. Çünkü o, insanların babası ve Allahü teâlâ'nın, şeriat ve hükümleri diliyle tebliğ ettiği daveti reddetmelerinden dolayı ümmetini cezalandırdığı ve duâsıyle yeryüzü sakinlerini helâk ettiği ilk Peygamberdir.
B- "Biz İbrâhîme, İsmâil'e, İshaak'a, Ya'kuub'a ve onun torunlarına, İsa'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyetmiştik."
"Esbat", Yakub (aleyhisselâm)un çocuklarıdır. Burada adları geçen Peygamberler daha önce söz konusu edilen "Nebiyyîn / Peygamberler" e dahil oldukları halde ayrıca özel olarak burada zikredilmeleri, onları şereflendirmek ve faziletlerini göstermek içindir. Nitekim:
"Kim, Allah'a, meleklerine. Resullerine, Cebrâîl’e ve Mikâil'e düşman ise bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır." (Bakara:2/98) âyeti de bu kabildendir.
Bir de, bu Peygamberlerin özellikle belirtilmesi, Yahudilerin ataları olan peygamberleri sarahatle hatırlatmak içindir.
Vahiy fiilinin tekrar edilmesi de,
vahiy olayının önemini vurgulamak,
adları geçen Peygamberlerin özel ve müstakil bir grup ve vahyin özel bir nevine mazhar olduklarına dikkat çekmek içindir.
Kurtubî diyor ki:
"Zebur'da yüz elli sûre vardır; bu sûrelerde hiçbir hüküm yoktur; bunlar tamamen hikmetlerden, öğütlerden ve Allahü teâlâ'yı hamdü sena ve tazîm etmekten ibarettir."
"Zebur" kelimesi, "Zübûr" olarak da okunmaktadır. Zebur, "zibr" in çoğulu olup "mezbûr/yazılmiş" mânâsmdadır.
"Davud'a da Zebur'u verdik." cümlesi, daha önce geçen "vahyettik / evhaynâ " cümlesine atıf olup onun hükmündedir. Çünkü Zebur'un verilmesi, valıyetmek kabilindendir. Anlamı itibariyle, adları geçen Resullere vahyettiğimiz gibi, Davud'a da Zebur'u verdik, demektir.
Davud (aleyhisselâm) hakkında "vahyettik / evhaynâ" ifadesine "verdik / âteyna" ifadesinin tercihi, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) açısından:
hem vahyetmekteki,
hem de Kitab verilmesindeki mümaseleti isbat içindir.
164
"Nice Resuller var ki bundan önce sana onları anlattık. Nice Resuller de var ki onları sana anlatmadık. Allah, Mûsâ ile kelime / kelime konuştu."
A- "Nice Resuller var ki bundan önce sana onları anlattık ."
Bu kelâm ile de, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) in, hem vahiyde hem de kitap verilmede, nübüvvetleri herkesçe müsellem diğer Peygamberleden farkı olmadığı isbat edilir. Çünkü resuller kelimesi, onun Allahü teâlâ tarafından gönderildiğini açıkça ortaya koyar.
"Daha önce — min kabli" den maksacl, bu sûreden veya bu günden önce demektir. Burada verilen haber şudur:
Ey Resûlüm Muhammed!
- Biz, Nuh'a, İbrâhîm'e ve ondan sonraki Peygamberlere valıyettiğimiz gibi, sana da vahyettik;
Davud'a (aleyhisselâm) Zebur'u verdiğimiz gibi, sana da Kur’ân'ı verdik;
Daha önce kıssalarını anlattığımız ve anlatmadığımız Resulleri gönderdiğimiz gibi, seni de gerçek bir Resul olarak gönderdik.
Vahye mazhar olmak ve Resul olarak gönderilmek açısından seninle onlar arasında hiçbir fark yoktur.
O halde o kâfirlere ne oluyor ki, o Resullerden hiçbirine verilmemiş bir şeyi senden istiyorlar?
B- "Allah, Mûsâ ile kelime kelime konuştu."
Ferrâ diyor ki:
"Araplar, hangi yoldan olursa, olsun, insana ulaşan ifadeye kelâm derler. Ancak fiil, masdar ile tekid edilince, ondan gerçek kelâm kasdedilır." (Burada da âyetin metninde kelleme/konuştu fiilinden sonra onun mastarı olan tekhm zikredilmektedir.)
Bu kelâm, kıssanın kıssaya atfı kabilinden, "Biz sana da vahyettik." (4/163) kelâmına atıftır.
Bu, bir hâl cümlesidir. Allahü teâlâ'nın, Mûsâ (aleyhisselâm) ile vasıtasız olarak konuşması, vahiy mertebelerinin sonu, en yüksek derecesidir. Bu neviden vahiy yalnız Mûsa'ya (aleyhisselâm) tahsis edilmiştir. Fakat Mûsa'nın bu özelliği, diğer Peygamberlerin nübüvvetine engel değildir.
Şu halde Tevrat'ın, Mûsa'ya toptan inmesi, Kur’ânin bölüm bölüm indirildiği Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) in nübüvvetinin sıhhatine elbette halel getirecek değildir. Kaldı kı, Tevrat'ın, Mûsa'ya (aleyhisselâm) toptan inmesi de, o şartlarda hikmetin öyle icab ettırmesındendir.
Ezcümle, Isrîloğullarının inat ve serkeşliği o kadar şiddetli idi ki, eğer Tevrat'ın nüzulü böyle olmasaydı, ona asla îmân etmezlerdi. Böyle nazil olduğu halde de yine de onların inanmaları kolay olmadı.
Ve Allahü teâlâ, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) i bütün Peygamberlerden üstün kılmış, her bir peygambere verdiği üstünlüğün bir benzerini ona da vermiştir.
165
"Mübeşşir (müjdeleyici) ve Münzir (uyarıcı, korkutucu) olarak Resuller gönderdik kı o Resuller geldikten sonra insanların Allah'a karşı bir hüccetleri olmasın. Allah, her şeye gaalib ve üstün (A'zîz)dır, hükümlerinde hikmet sahibi (Hakîm)dir."
İtaat ehline cennetle müjdeleyici ve âsilere de cehennemle korkutucu olarak Peygamberleri gönderdik ki, onların gönderilmesinden ve şer'î hükümlerin ümmetlere onların diliyle tebliğinden sonra insanların Allahü teâlâ'ya karşı:
"- Ya Rabbi! Bize bir Peygamber göndereydin de, Senin şeriatını, ahkâmından bilmediklerimizi bize açıklayıp öğretseydı. Çünkü beşerî kuvvetimiz, Senin hikmet ve maslahatını anlamaktan âcizdir!" diyecek mazeretleri kalmasın.
Nitekim bir âyette de meâlen şöyle buyurulur:
"Eğer Biz, bundan önce onları bir azab ile helâk etseydik, muhakkak şöyle diyeceklerdi (Velev ennâ ehlekna hüm bia'zâbin rnin kablihi lekaalû):
- Ey Rabbimiz! Bize bir Peygamber gönderseydin de biz zelil ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık!" (Tâ - Hâ 20/134)
Onların mazereti, hüccet olarak ifade edilmiştir. Oysa bir kulun her hangi bir fiilinden dolayı Allahü teâlâ'ya karşı bir hücceti olması imkânsızdır. Hatta Allahü teâlâ, dilediği her şeyi dilediği gibi yapmak hakkına sâhibtir. Böyle iken hüccet kelimesinin kullanılması, şu noktaya dikkat çekmek, içindir:
Allahü teâlâ'nın, kullarına olan lütuf ve kereminin gereği olarak, O'nun katında mazeretin kabulü, geri çevrilmeyen kesin hüccet mertebesindedir. Ondan dolayıdır ki bir âyette şöyle buyurulur:
"Biz bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz." (Isrâ 17/15)
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadisinde buyuruyor ki:
"Allahü teâlâ'dan daha gayretli kimse yoktur (Mâ ehadün eğyaru mine-llâhi teâlâ). Bundan dolayıdır ki (Velizâlike), kötülüklerin açığını da, gizlisini de haram kılmıştır (harrame'l-fevahişe mazahara min ha vema batan).
Allahü teâlâ'dan daha çok övülmeyi seven kimse de yoktur (Vemâ ehadün ehabbü ileyhi'l-medhu mine-llâhi teâlâ). Bunun içindir kı (Velizâ-like) Allah (celle celâlühü) kendi kendini medhetmiştir (Medeha nefsehu).
Allahü teâlâ'dan daha çok mazeretlerin gerekçelerini ortadan kaldırmayı seven kimse de yoktur (Vemâ ehadün ehabbü ileyhi'l-i'zâru mine-llâhi teâlâ). Bundan dolayıdır ki (Vehzâlike), Resuller göndermiş ve Kitablar indirmiştir (ersele'r-rusule ve enzele'l-kütüb)."
Allahü teâlâ'ın herhangi bir işinde iradesine karşı durulamaz. O yegâne gaalibtir ve bunun gereği olarak da, o müteannit (inada eksiklik arayan) Yahudilerin, isteklerini yerine getirmez.
Allahü teâlâ'nın bütün işlerinde ve ezcümle Peygamberler göndermesinde ve Kitablar indirmesinde nice hikmetler vardır. Nitekim,
Peygamberlerin ve İlâhî Kitabların çokluğu,
ilâhî Kitabların nüzul keyfiyetinin değişikliği,
şeriat ve hükümlerin bir çok bakımlardan farklılığı,
ümmetlerin mükellefiyetlerini şekillendiren değişik hallerden ileri gelir. Bundan dolayıdır kı Allahü teâlâ,
tekvinî iradesinin gereği olarak, ümmetleri değişik yönlerde ve farklı vasıflarda yaratmış;
teşriî hikmetinin gereği olarak, onları, değişik durumlarına ve farklı istidatlarına uygun mükellefiyetlerle yükümlü kılmış,
Peygamberlerin gönderilmesinde, Kitabların indirilmesinde, dünya ve âhiretle ilgili diğer işlerde hep onların maslahatım gözetmiştir.
Binaenaleyh onların Allahü teâlâ tarafından bir kitabın toptan gönderilmesini istemeleri, anlamsızdır. Çünkü o takdirde mükellefiyetler,
mükelleflerin halleriyle uyumsuz,
onların, mükelleflerce kabulü ve üstesinden gelinmesi ağır olur.
İlâhî Kitabın, sebeplere peralel olarak bölüm bölüm inmesi ise, hem kabulü ve hem de uygulanması itibariyle daha kolaydır.
166
"Fakat Allah, sana indirdiğini kendi ilmi ile indirdiğine şahadet eder. Melekler de şahadet ederler. Şâhid olarak Allah, yeter."
A- "Fakat Allah, sana indirdiğini kendi ilmi ile indirdiğine şahadet eder."
Bu cümle, makablinden anlaşılan bir vehmi giderir. Onlar, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) e sordukları o sorularla teannüt gösterince ve onlara karşı:
"Biz sana vahyettik." (âyet: 163) hücceti getirilince, sanki, dendi ki:
"- Ama onlar buna şahadet etmezler fakat Allahü teâlâ, sana indirdiği o mucizenin ve senin nübüvvetini bildiren o Kitabin hak olduğuna şahadet eder.
Bir diğer görüşe göre de, "Biz sana vahyettik." (4/163) âyeti nazil olunca, onlar dediler ki:
"- Biz senin için buna şahadet etmeyiz / Ma neşhedü leke bizâlike."
İşte bunun üzerine "Fakat Allah sana indirdiğini kendi ilmiyle indirdiğine şahadet eder." âyeti nazil oldu.
Allahü teâlâ, Kur’âni, kendisinden başka hiç kimsenin bikmediği, kendine has ilmi ile indirmiştir. Bunun dekdi, bu kutsal Kitabın bütün belagat erbabının, benzerini meydana getirmekten âciz olduğu son derece garip, güzel ve mükemmel bir üslubta telif edilmiş okrıasıdır.
Yahut Allahü teâlâ, Kur’âni, Resulünün kudsî nurları iktibas etmeye ehil ve müstaıd olduğunu bilerek indirmiştir.
Yahut Allahü teâlâ, Kur’âni, insanların hayatları ve ahiretleri için muhtaç oldukları ilâhî ilimleri muhtevi olarak indirmiştir.
Bu cümle makabli için tefsir mahiyetindedir.
B- "Melekler de şahadet ederler. Şâhid olarak Allah yeter "
Melekler de, onun doğru ve hak olduğuna şâhidlik ederler.
Ey Resûlüm! Senin peygamberliğinin doğruluğuna şâhid olarak Allahü teâlâ kâfidir. Nitekim Allah (celle celâlühü), Peygamberliğinin hak olduğunu ısbatlayan öyle parlak mucizeler ve açık hüccetler ortaya koymuştur ki başka şahide gerek yoktur.
167
"Şüphesiz ki inkâr ve (insanları) Allah yolundan men edenler haktan çok uzak bir dalâlete düşmüşlerdir."
Kur’ânı Allah (celle celâlühü) ın indirdiğini ve ona şahadet ettiğini,
- ya da îmân edilmesi gereken her şeyi inkâr edenler,
- İslâm'ın yolundan gitmek isteyenleri, "Biz, Kitabımız Tevrat'ta Muhammed'in sıfatını görmedik, bilmiyoruz" demek suretiyle insanları hak yoldan alıkoyanlar, bu inkârları ve hak yoldan alıkoymaları sebebiyle pek uzak bir sapıklığa düşmüşlerdir. Çünkü onlar hem dalâlete düşmüşler (haktan sapmışlar), hem de insanları dalâlete düşürmüşler (haktan saptırmışlar)dir. Bir de, dalâlete düşüren kimsenin dalâleti daha derin ve hidâyete yaklaştırilmasi çok daha güç olur.
168
"Şüphesiz ki inkâr ve zulmedenleri Allah, bağışlamaz ve başka bir yola iletmez."
Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) in Peygamberliğini inkâr etmek,
onun üstün sıfatlarını gizleyip başka şeyleri onların yerlerine koymak,
insanları, hayatlarının ve mematlarının hayrına olan yoldan alıkoymak sûretile Allah'a ve Resulüne zulmedenleri Allah (celle celâlühü) elbette bağışlamaz. Çünkü ilâhî mağfiret kâfire ulaşmaz.
169
"Ancak onları cehennem yoluna iletir. Onlar orada, sürekli (muhalleden) kalırlar. Bu da Allah, için pek kolaydır."
Çünkü onların, cennet yolu olan hakka ve sâlih amellere hidâyet istidadı yoktur, Allah'ın (celle celâlühü) onları cehennem yoluna hidâyetinden murad,
ya onların, kendilerini cehenneme götürecek amellerin iktisabı için kudret ve tercihlerini kullandıklarında Allahü teâlâ'nın da o kötü amelleri yaratması,
ya da kıyamet gününde onların melekler vasıtasıyla cehenneme sevkedilmeleridir.
"Haiidîn/sürekli kalırlar" kelimesinden sonra ebedî kelimesinin istimali., (halid'in mastarı olan) hulûd'un, uzun zaman kalmak mânâsına hamledilme ihtimalini ortadan kaldırmak içindir.
Onları ebediyen cehennemde bırakmak Allah için pek kolaydır; çünkü Allahü teâlâ'nın murad ettiği her hangi bir şeyin O'nun için zorluğu mümkün değildir.
170
"Ey insanlar! Resul, Rabb'ınızdan size hakkı getirmiştir. Artık kendi hayrınıza ona îmân edin. Eğer inkâr ederseniz, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah, her şeyi hakkıyla bilen (A'lîm)dır, hükümlerinde hikmet sahibi (Hakim)dır."
A- "Ey insanlar! Resul, Rabb'ınızdan size hakkı getirmiştir."
Bundan önce,
-Yahudilerin bâtıl iddia ve istekleri,
vahiy gerçeği,
Peygamber ın durumu ve onun nübüvvetinin diğer Resullerden farklı olmadığı,
- buna Allah ve meleklerinin şahadet ettikleri açıklanmıştı. Şimdi burada,
bütün mükellef insanlara Allah'a ve Resulüne inanmaları emir,
ve bu emri reddedenlere de ceza va'dedilmektedir.
Bu cümle, o şahadetin tekrarı, şahadetin hak ve gerçek olduğunun izahı ve bundan sonraki îmân emrine bir hazırlıkdır.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Resul unvanıyla zikri, ona itaatin vücûbunu tekıd içindir.
Haktan murad, Kur’ân-ı Kerim'dir.
Allahü teâlâ'nın "Rabb" unvanıyla ve muhatab zamirine izafetle zikri (Rabbinizden, denmesi), kulların terbiyesi ve kemale erdirilmesi maksadına matuftur. Nitekim bundan sonra gelen emre uymaları teşvik edilir.
B- "Artık kendi hayrınıza ona îmân edin."
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a, onun getirdiği hakka îmân edin; içinde bulunduğunuz küfürden hayırlı olan bu işe yönelin!
C- "Eğer inkâr ederseniz, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır."
İster göklerin ve yerin hakikatlerine dahil olup onların mahiyetlerinin daha iyi ve daha mükemmel anlaşılmasına vâsıta olan varlıklar olsun,
ister akıl sahibleri ve diğer canlılar gibi onların dışında kalan varlıklar olsun,
göklerde ve yerde bulunan her şey, yalnız Allah Sındır.
Binaenaleyh muhatablar da öncekide bunlara dahildir.
Bütün kâinat, yaratılış, mülk ve mutlak tasarruf itibariyle yalnız Allahü teâlâ'ya aittir. Hiçbır şey, O'nun hâkimiyet va kaahir kudreti dışında değildir.
Bu yüce kudret, hiç şüphesiz küfrünüzden dolayı size az ab etmeve de kaadırdır. Böyle bir kudretin, ne size, ne de başkalarına ihtiyacı yoktur. Sizin küfrünüz O'na bir zarar veremeyeceği gibi îmânınız da O'na bir yarar sağlayacak değildir.
Bu yüce kudrete sâhib Rabbinizin, elbette kendisine ibâdet eden ve emirlerine boyun eğen kulları da vardır.
Ç- "Allah, her şeyi hakkıyla bilen (A'lim)dir, hükümlerinde hikmet sahibi (Haldm)dır."
Allahü teâlâ'nın ilmi sınırsızdır. Bu itibarla O, herkesin hâlini ve elbette o kâfirlerin küfrünü de bilir. Yine O, Hakîm'dir; bütün işlerinde ve ezcümle azabında da hikmetler vardır.
171
"Ey Ehl-i Kitab! Dininizde gulüv (aşırılık, taşkınlık) yapmayın. Allah hakkında yalnız hakkı söyleyin. Meryem oğlu İsâ Mesîh sadece Allah'ın Resulü, Meryem'e ilka ettiği kelimesi ve O'ndan bir ruhtur. Artık Allah'a ve Resullerine îmân edin ve "Allah üçtür" demeyin. Kendi hayrınıza bundan vazgeçin. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehdir. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah yeter."
A- "Ey Ehl-ı Kitab ! Dininizde gulüv (aşırılık, taşkınlık) yapmayın."
Burada, hitab yalnız Hıristiyanlara tahsis edilmiştir. Maksad, onları içinde bulundukları küfür ve dalâletten men'etmektir. Demek istenen şudur:
"- Ey Hıristiyanlar! İsa'nın şânını yüceltmek için ifrata kaçmayın ve onun tanrılığını iddia etmeyin.
Yahudilerin İsa'nın (aleyhisselâm) değerini düşürmek için onu, nesebi belli olmayan biri gibi gösterme cinayetleri, daha önce teşhir edilmişti.
B- "Allah hakkında yalnız hakkı söyleyin ."
Allah'ı kendisi hakkında imkânsız olan hulul (başkasının varlığında görünmek), ittihat (başkasının varlığıyla birleşmek) ve eş, çocuk edinmek gibi vasıflarla vasıflandırmayın. O'nu bütün bunlardan tenzih edin!
C- "Meryem oğlu İsâ Mesîh, sadece Allah'ın Resulü ; Meryem'e ilka ettiği kelimesi ve O'ndan bir ruhtur."
Mesîh kelimesinin tefsiri, Al-i İmrân (3) sûresinde geçti, Bu kelime bir kırâete göre, mübalağa sıygasiyle "Missîh" olarak da okunmuştur.
1-Burada "Meryem oğlu İsâ" kimliğinin açıkça söylenmesi, onu Allahü teâlâ'nın oğlu şeklinde tavsifin bâtıl olduğunu belirtmek içindir.
Bu istinaf cümlesi, o bâtıl sözün niçin men'edildiğini açıklar. Bu da, onun zıddı olan Hakk emridir. Yani İsa'nın (aleyhisselâm) mertebesi, risalede sınırlıdır; bunu geçmez.
2-İsâ (aleyhisselâm), baba ve nutfe (meni) olmadan, Allahü teâlâ'nın Meryem'e ulaştırdığı "Kün/Ol!" kelimesi ve emri ile var edilmiştir (mükevvene bikeîimetihi ve emrihi-llezî hüve kün min gayri vâsıtati ebın velâ nutfetin). Allahü teâlâ, onu Meryem'in rahmine Cebrâîl’in üfürmesiyle koymuştur (Evsaleha ileyha ve cea'leha fîha bineflııi cibrîle).
Allahü teâlâ, onu, Meryem'e müjde olarak bildirmiş, haber vermiştir. Nitekim diğer bir âyette de meâlen şöyle buyrulur:
"Hani melekler şöyle demişlerdi:
"- Ey Meryem! Şüphesiz Allah, seni kendinden bir kelime ile müjdeler. Onun ismi Meryem oğlu İsâ Mesîh'dir." (3/45)
Âyet-i kerîmede geçen "rûh"un nasıl anlaşıkması gerektiği hususunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Şöyle ki:
1- Ruh, Cebrâîl’in (aleyhisselâm), Meryem'in gömleğine üfürmesidir. Bunun sonucu olarak Meryem, Allahü teâlâ'nın izniyle hâmile kalmıştır.
"Minhü / O'ndan" kelimesindeki "min" harfi,
başlangıç ve son (ibtidâ ve gaye) mânâsı vermek içindir (yanı o ruhun başlangıcı Allahü teâlâ'dır; son ulaştığı yer de Meryem'dir);
Hıristiyanların iddia ettiği gibi ba'ziye değildir (rûh Allahü teâlâ'dan bir parça değildir).
Anlatıldığına göre, Halife Harun el-Reşîd'in Hıristiyan olan tabibi, bir gün Ali b. Hüseyin el Vakıdî el- Mervezî ile tartışmaya girip:
"- Sizin Kitabınız Kur’ân'da, İsa'nın (aleyhisselâm) Allahü teâlâ'nın bir parçası olduğuna delâlet eden ifadeler var." dedi ve bu âyet-i kerimeyi okudu.
Bunun üzerine Vakıdî de:
"O, göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsini kendi katından size müsahhar kıldı." (Câsiye 45/13) âyetini okudu ve:
"- Sizin anlayışınıza göre, bu eşyanın hepsinin Allahü teâlâ'nın bir parçası olmak gerekir. Oysa Allah (celle celâlühü) bundan münezzehdır." dedi.
Onu dinleyen Hıristiyan hekim, cevabtan âciz kaldı ve Müslüman oldu. Harun el-Reşîd, buna çok sevindi ve Vakıdî'ye değerli armağanlar verdi.
Hulâsa bu rûh, Allahü teâlâ cihetinden Meryem'e ulaştırılmıştır. Onu Cebrâîl (aleyhisselâm) de üfürmüş olsa, bu üfürme Allahü teâlâ'nın emriyledir. Bu sebeble onun Allahü teâlâ'dan olduğu ifade edilmiştir.
2-İsâ idi, ölülere hayât verdiği için (li-ihy âhi'l-emvat) "Rûh" ismiyle isimlendirilmiştir
3-İsâ (aleyhisselâm), kalblere hayât verdiği için (k-ıhyâhi'l-kulûb) kendisine "Rûh" adı verilmiştir. Nitekim,
"İşte böylece sana da emrimizden bir Rûh (Kur’ân) vahyettik." (Şûra 42/52) âyetinde ifade edildiği gibi Kur’ân'a da, aynı sebepten dolayı "Rûh" denmiştir.
4- Buradaki ruhtan maksad, Meryem'e müjde olarak yapılan vahiydir.
5- Câri âdete göre, insanlar bir şeyi son derece temiz olarak vasıflandırmak istedikleri zaman, "Bu gerçekten ruhtur / İnnehu ruhun" derlerdi. Bu noktadan hareketle, İsâ (aleyhisselâm) da, nutfeden değil, fakat üfürmeden vücud bulduğu için rûh olarak vasıflandırılmıştır.
Âyette, İsa'nın (aleyhisselâm) Allah'ın Resulü sıfatının, vücude gelmesinden ve Allahü teâlâ'nın kelimesi ve ruhu olmasından önce zikredilmesi, ışın basında, tevile yer vermeyen kesin bir ifade ile hakkı tesbit ve tayın etmek ve bâtıl, tevil kapısını önceden kapatmak içindir.
Ç- "Artık Allah'a ve Resullerine îmân edin ve "Allah üçtür" demeyin. Kendi hayrınıza bundan vazgeçin!"
Ulûhiyeti yalnız Allahü teâlâ'ya tahsis edin ve bütün Peygamberlerini de o sıfatlarıyla tanıyın. Onların bir kısmını ilâh mertebesine çıkartmayın ve:
"- ilâh üçtür: Allah, Mesîh ve Meryem" demeyin.
Nitekim,
"Allah:
Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara "Allah'ı bırakıp da beni ve annemi iki ilâh edinin!" diye sen mi söyledin?" (Mâide 5/116) meâlindeki âyet de bunu bildirir.
Eğer Hıristiyanların:
"- Allah bir cevherdir; üç uknum (asıl)u vardır: Baba, Oğul, Ruhui-Ku -düs" dedikleri;
birincisinden zatı veya vücûdu,
ikincisinden ilmi,
üçüncüsünden hayatı kasdettikleri doğru ise, söz konusu âyetin beyanı bu iddiaya karşıdır.
D- "Allah, ancak bir tek ilâhtır. O çocuğu olmaktan münezz elidir."
Allahü teâlâ zâtı itibarıyla herhangi bir veçhile taaddütten (kesretten, adetten) münezzehdir.
"Sübhanehu " kelimesı, gizli bir fiiün mefûlüdür (tümlecidir). Yani,
"- Ben O'nu çocuk sahibi olmaktan tenzih edelim", ya da:
Siz O'nu çocuk sahibi olmaktan tenzih edin! "demektir.
Çünkü çocuk sahibi olmak, ancak benzeri bulunan ve fâni olan varlıklar için tasavvur edilebilir. Allahü teâlâ ise, bu gibi şeylerden münezzehdir.
E- "Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah yeter."
Bu istinaf cümlesi, Allahü teâlâ'nın niçin bundan münezzeh olduğunu açıklar. Yani göklerde ve yerde bulunan her şey, yaratılış, mülk ve tasarruf itibariyle yalnız O'nundur; İsa'nın da dahil olduğu bütün eşya, O'nun hâkimiyeti dışına çıkamaz. O halde İsa'nın Allahü teâlâ'nın oğlu olduğu nasıl düşünülebilir?
Herkes işlerini O'na havale eder. O, bütün âlemlerden müstağnidir. Şu halde işlerini yürütmek için yerlerine geçecek birilerine muhtaç olan âcizlerin şânı olan çocuk edinmek, O'nun hakkında nasıl tasavvur edilebilir?
172
"Mesîh ve Mukarrabîn (Allah'a çok yakın) melekler, Allah'a kulluktan asla kaçınmazlar (istinkâf etmezler). Kim O'na kulluktan kaçınır ve büyüklük taslarsa bilsin ki O, onların hepsini huzurunda toplayacaktır."
A- "Mesîh ve Mukarrabîn melekler, Allah'a kulluktan asla kaçınmazlar."
Mesîh İsâ Allahü teâlâ'nın kuludur ve kulluğunun gereği olarak, taât ve ibâdete devamdan âr duymaz. Çünkü bu, en yüksek şereftir.
Kaldı ki İsâ (aleyhisselâm), Allahü teâlâ'ya kul olmakla iftihar eder. Nitekim onun hallerinden ve sözlerinden bu husus açıkça anlaşılır. Bilindiği üzere İsâ'nın (aleyhisselâm) insanlara ilk sözü:
"- Ben, Allah'ın kuluyum. O, bana Kitab verdi ve beni Peygamber yaptı." (Meryem 19/30) olmuştur.
Ancak burada kâfirlerin söylediklerine cevap verildiği için bu kadarla yetinilmiştir.
Rivâyet olunuyor ki, Medine'ye gelen Necran Hıristiyan heyeti, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) e:
"- Sen niçin bizim adamımızı küçültüyorsun (Lime ta'yebü sâhibena)?" dediler.7
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sordu:
"- Sizin adamınız kim (Ve men sâhibiküm)?" Onlar:
"- İsa'dır" dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yine sordu: "- Ben ne diyorum ? " Onlar:
"- Sen onun için Allah'ın kulu diyorsun (Tekuulü lehu a'bdullah)" dediler.
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem). cevab verdi:
"- Allah'ın kulu olması onun için bir âr değil ki (İnnehu leyse biâ'ri en yekûne a'bde-llâh)!.."
Onlar:
"- Hayır, bu, onun için bir nakısadır" dediler. İşte bu olay üzerine bu âyet nazil oldu.
Ar veya utanç sebebi sayılan şeyin, Allahü teâlâ'ya ibâdet değil de, O'nun kulu olmak şeklinde zikredilmesinin sırrı da budur. Buna ilâve olarak, bu ifadenin bir faydası daha vardır ki, o da, İsa'nın bu hususta hiç âr duymadığının belirtilmiş olmasıdır. İsa'nın Allah'a (celle celâlühü) kul olmaktan âr duymaması, O'na ibâdetten de âr duymaması demektir.
Allahü teâlâ'ya yakın melekler de, Allah'a (celle celâlühü) kul olmaktan ar duymazlar.
Meleklerin, Peygamberlerden üstün olduğunu söyleyenler, bu âyeti hüccet göstererek derler ki:
"- Burada meleklerin zikrinden maksad, Hıristiyanların, İsâ Mesih'i kulluk makamından yukarı çıkarmak iddialarını reddetmektir. Melekler Allah'a kulluktan âr duymadıklarına göre İsa'nın (aleyhisselâm) da Allah'a kulluk ve ibâdetten evleviyetle âr duymaması gerekir."
Buna şöyle cevap verilebilir:
Hıristiyanların küfürlerinin ana sebebi,
İsa'nın (aleyhisselâm) babasız olarak doğması,
bazı gayb olaylarını bilmesi,
göğe yükseltilmiş olması gibi özellikleri sebebiyle kulluktan öte bir mertebeye çıkarmaktır.
Burada dereceleri çok yüksek (mukarreb) meleklerin Allah'a Ülkul olmaktan âr duymadıkları ifade edilirken, İsa'nın (aleyhisselâm) da Allah'a (celle celâlühü) kul olmaktan âr duymadığına atıf yapıkmıştır. Çünkü bikndiği gibi melekler de, babasız ve anasız yaratılmışlardır; onlar da insanların bilmediği birçok gayb haberlerini bilirler; göklerin yüksek katlarında bulunurlar.
Bu hususlarda onların derece itibariyle insanlardan daha yüksek olduğunda bir tartışma yoktur. Tartışma ibâdetlerden hasıl olan sevab bakımından insanlardan üstün olup olmadıkları noktasındadır.
Bu âyeti, meleklerin Peygamberlerden üstün olduğuna delil sayanlara diğer bir cevap da şudur:
Bu âyet, yalnız Hıristiyanlar için değil fakat aynı zamanda meleklere tapanların inançlarını da reddetmek amacına matuftur. Bu takdirde, âyetin onların söyledikleri ile bir ilgisi kalmaz.
Eğer bu âyetin, Hıristiyanların iddialarını redde mahsus olduğu habul edikrse herhalde burada meleklerin İsa'ya (aleyhisselâm) atfından maksad:
1-Teksir ve tafsil itibariyle olan mübalâğadır; yoksa tekbir ve tafdîl (üstün kılma)itibariyle olan mübalağa değildir.
2-Eğer tafdîl kasdedıldiği kabul edilirse, bu ifade olsa olsa, Mukarrabîn meleklerin yani Arş in etrafında bulunan "Kerubiyyûn veya Kerrubiyyûn" meleklerin veya mertebece daha yüksek meleklerin, Mesîh Peygamberlerden daha üstün olduklarına delâlet eder. Bundan da, mutlak olarak bir cinsin (meleklerin) diğer cinse (Peygamberlere) üstünlüğü lazım gelmez. Tartışma konusu olan ise, mutlak olarak bir cinsin diğer cinse üstünlüğüdür.
B- "Kim ona kulluktan kaçınır ve büyüklük taslarsa bilsin kı O, onların hepsini huzurunda toplayacaktır."
Burada ibâdetten maksad, Allahü teâlâ'ya itaattir. Bu itibarla bütün kâfirleri kapsar. Çünkü onların Allahü teâlâ'ya gerçek itaati yoktur. Onların itaatsizlik vasıflarını inkâr etmelerine de imkân yoktur.
Eğer,
"- Niçin âyette, onların Allahü teâlâ'ya itaatsizliği, istinkâf (çekinmek, kaçınmak, ar duymak) şeklinde ifade edilmiş; oysa onların bu inançları, istinkâf yoluyla değil, fakat bunun Allahü teâlâ tarafından olduğunu inkâr yoluyla idi." denirse cevap olarak deriz ki:
"- Onlar, Resûlüllah'a itaatten istinkâf ediyorlardı. Bu ise, Allahü teâlâ'ya itaatten istinkâf etmekten başka bir şey değildir. Çünkü;
"- Kim Resûl'e itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur." (Nisa 4/80) âyetinde açıkça belirtildiği gibi Peygamber yalnız Allah'ın emirlerini dile getirmiştir.
Istıkbâr (kibir, büyüklük taslamak), istihkakı (liyakati) olmadığı halde nefsinde büyüklük görme' isteğidir. Bu, kendi nefsini büyük sayıp öyle inanmak demektir. Bunun isteğe delâlet eden bir kelime ile ifade edilmesi, netice olarak bir istekten ibaret kaldığını, matlûbun hasıl olamayacağını bildirmek içmdir. Nitekim,
"Onlar, Allah'ın yolundan alıkoyarlar ve o yolu eğriltmek isterler." (A'raf 7/45, Hûd 11/19) meâlindeki âyette de buna benzer çabalar, taleble ifade edilmiştir. Çünkü âyetin konusu olan zâlimler, Allahü teâlâ'nın bu yolunun, eğriliğine inanıyorlar ve öyle hükmediyorlardı. Ancak bunun taleb olarak ifade edilmesi, az önce söylendiği gibi, orada talebin ötesinde bir şey olmadığını bildirmek içindir.
Istıkbâr kelimesi, istinkâftan daha hafif bir vasıf belirtir. Zira istinkâf, istinkâf edilen şeyden âr ve nakısa bulaşmak vehmini de kapsar.
Âyetin başında ne Mesîh, ne de Mukarrabîn meleklerin, Allahü teâlâ'ya kul olmaktan isünkâf etmedikleri zikredildiği halde tafsilat bölümünde (Kim O'na kulluktan kaçınır ve büyüklük taslarsa...) o iki fırkadan birinin zikredil memesi, tafsilatın iki fırka hakkında olduğunun bilinmesi ve bir fırkanın haşrinin (Allah'ın huzurunda toplanmasının), diğerinin de haşrini gerektirdiği içindir. Zira hasrın, bütün insanlar için olduğu, zorunlu olarak kabul edilen bir gerçektir. Nitekim "Allah'a îmân edip de..." (Nisa 4/175) âyetinde ki tafsilattan önceki hitab umumi olup iki fırkayı da kapsar. Fakat tafsilatta iki fırka da zikredilmemiştir. Bunun sebebi iki fırkadan birinin mükâfatlandırılmasının, diğerinin cezalandırılmasını gerektirdiği içindir. Zira cezanın (amellerin karşılığının verilmesinin) hepsine şümulü zarurîdir.
Bir diğer görüşe göre ise "onlar" zamiri, isünkâf edenlere râcidir ve burada mukadder (gizli) bir cümle vardır. Yani Allah (celle celâlühü), mükâfat ve cezalarını vermek üzere bütün kulları huzuruna toplayacağı gün istinkâf edenleri de toplayacaktır.
Ancak bu görüşe itiraz olarak denebilir ki münasib olan, hepsinin haşrinin icmalen birden zikredilmesidir.
173
"îman edip sâlih ameller işleyenlere gelince; Allah, onların mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek ve onlara lûtfundan daha fazlasını verecektir. Kulluk etmekten kaçınanlar ve büyüklük taslayanlara gelince; onlara da can yakıcı bir azab ile azab edecektir. Onlar kendileri için Allah'tan başka bir dost ve bir yardımcı da bulamazlar."
A- "İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince; Allah, onların mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek ve onlara lûtfundan daha fazlasını verecektir."
Bu kelâm, daha önceki icmali ifadede maksûd olan fırkanın halini beyan eder.
Bu fırkanın, makabline ve mâba'dine (sonrasına) münasib olan adem-i istinkâf vasfıyla zikredilmeyip îmân ve sâlih amel vasfıyla zikredilmesi, akabinde zikredilen sevabı gerektiren unsurların bunlar olduğuna dikkat çekmek içindir.
Allahü teâlâ, îmân ve salih amel sahiplerinin mükâfatlarını kat kat arttıracak ve onlara, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir insan aklının hayal edemediği büyük mükâfatlar bahşedecektir.
B- "Kulluk etmekten kaçınanlar ve büyüklük taslayanlara gelince ; onlara da can yakıcı bir azab ile azab edecektir. Onlar kendileri için Allah'tan başka bir dost ve bir yardımcı da bulamazlar."
Allahü teâlâ'ya kulluktan ar duyup büyüklük taslayanlara gelince; onlara da, bu davranışları sebebiyle, anlatılamayacak kadar acıklı bir azab ile azab edecektir. Onlar, kendilerini azabtan kurtaracak Allahü teâlâ'dan başka ne bir dost ve ne de yardımcı bulamayacaklardır.
174
"Ey insanlar! Şüphesiz Rabb'ınızdan size bir burhan (kesin delil) geldi ve size apaçık bir nûr indirdik, "
A- "Ey insanlar! Şüphesiz Rabb'ınızdan size bir burhan (kesin delil) geldi."
Kâfirlerin içinde bulunduğu:
her çeşit küfür ve dalâlet ortaya konduktan;
onlar sağır dağların bile, karşısında secdeye kapandığı kesin delillerle ilzam edildikten;
boş şüpheleri apaçık delillerle giderildikten sonra burada hitab bütün mükellef insanlara tevcih edilmiş; ve artık onlar için hüccet tamamlanmış;
- ileri sürülebilecek hiçbir mazeret kalmamıştır. Demek istenen şudur:
"- Ey insanlar! Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) in nübüvvetinin doğruluğunu gösteren, içindeki, hükümler ve âyet-i kerimelerle hakkın hak, bâtılın bâtıl olduğunu isbat eden o kesin delil, yani Kuran size ulaştı ve inkâra mahal bırakmayacak şekilde kalbinize yerleşti." "Burhan"dan ne anlamak gerektiği konusunda değişik düşünceler vardır:
1 - Rivâyete göre İbn Abbâs (radıyallahü anh) diyor ki:
Burhan, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) dir. Ona bu adın verilmesi, sıdkına şahadet eden mucizelerindendir.
2-Burhan, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) in gösterdiği mucizelerdir.
3-Burhan, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) in getirdiği hak dindir.
Allah'ın (celle celâlühü), muhatabların zamirine izafe edilen Rabb unvanıyla zikredilmesi, onlara ilâhî lütfü izhar etmek ve Kur’ânin (veya Peygamberimizin) gönderilmesinden amaç, insanların terbiyesi ve kemale erdirilmesi olduğunu bildirmek içincür.
B- "Ve size apaçık bir nur indirdik."
Bu apaçık nurdan da maksad, Kur’ân-ı Kerim'dir. Bundan önce Kur’ân'a niçin burhan dendiği açıklandı. Burada Kur’ânin, parlayan ve başkalarını da aydınlatan bir nûr olarak vasıflandırılması şu gerçeği bildirmek içindir:
Kur’ân-ı Kerim, mir olarak vasıflandırılmıştır. Çünkü: apaçıktır; hak ve Allah katından olduğu kendi icâziyla isbattan müstağnidir; başka bir şeye muhtaç değildir; insanları küfür karanlığından îmân aydınlığına çıkarmıştır.
Âyetin bu iki cümlesi de Kur’âni anlattığına göre, aralarında bir mugayeret (farklılık) yoktur. Oysa atıf cümleleri arasında mugayeret olmak gerekir. Ancak iki cümle arasındaki vasfı mugayeret, zatî mugayeret olarak mülâhaza edildiği için bu üslup kullanılmıştır.
"Rabbınizden size bir burhan geldi / kad câeküm burhânün min rabbiküm." cümlesinde Kur’ân'a gelmek fiili izafe edilmiştir
Bu, Kur’ânin son derece kuvvetli bir burhan olduğunu belirtmek içindir. Sanki Kur’ân, kendiliğinden gelip kendi hükümlerini isbat ve kâfirlerin şüphelerini ibtal etmiştir.
"Ve size apaçık bir nûr indirdik / ve enzelnâ ileyküm nûran mübînâ." cümlesinde ise, Kur’ân için ınzâl fiili kullanılmıştır. Bu da onun nûr vasfına en münasib olan fiildir. Böylece Kur’ânin her vasfına uygun fiil kullanılmıştır.
Kur’ân hakkında iltifat yoluyla "indirdik / ve enzelnâ" buyrulması Kur’ân'a şeref kazandırmak içindir.
Bu izahlar, "burhan" kelimesinin, Kur’ân-ı Kerîm olarak anlaşılması takdirine göredir.
Ama eğer yukarda zikredildiği gibi, "burhan", kelimesinden murad Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) veya onun eliyle gösterilen mucizeler veya hak din demek ise o zaman iş kolaydır.
"Size indirdik / ve enzelnâ ileyküm" buyrulması sebebine gelince; Kur’ân her ne kadar bizzat Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) e indirilmiş ise de, hedef onun vasıtasıyla bütün insanlardır. Nitekim,
"Şüphesiz ki Biz sana insanlar arasında Allah'ın gösterdiği şekilde hükmedesin diye Kitabi hakla indirdik." (Nisa: 105) âyeti ile benzerleri bu kabildendir. Burada Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in bizzat kendisine değil, bilvasıta olan haline itibar edilmiştir. Bunun da amacı,
Allah'ın (celle celâlühü), kullarına olan sonsuz lütfunu izhar etmek;
onların mazeret beyanlarını ortadan kaldırmak;
Kur’ânin onlara ulaştığını şahadetle tesbit etmek içindir.
175
"Allah'a îmân edip O'na sımsıkı sarılanları Allah, kendinden bir rahmet ve fadl (lûtf)a sokacak ve onları kendisine giden sıirat-ı müstaktîme (dosdoğru yola) hidâyet edecektir."
A- "Allah'a îmân edip O'na sımsıkı sarılanları Allah, kendinden bir rahmet ve fadl (lûtf)a sokacak."
Kendilerine gelen burhan gereğince Allahü teâlâ'ya îmân edip onunla nefislerim şeytandan koruyanlar var ya; işte Allah onları, kendinden bir rahmet ve lûtfa idhal edecektir.
İbn Abbâs (radıyallahü anh) diyor ki:
"Buradaki rahmet, cennettir ve lütuf da, cennet ehline verilen gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve akılların hayal edemediği nimetlerdir."
B- "..Ve onları kendisine giden sıirat-ı müstakıîme hidâyet edecektir ."
Allah (celle celâlühü) onları kendisine ya da va'dedilen mükâfatlara veya ibâdet ve kulluğuna giden sıirat-ı müstakime, yani İslâm'a, dünyada taâte, ahirette de cennete iletecektir.
Gerçekleşmedeki sıraya göre hidâyet, cennete girmekten önce geldiği halde âyette, bu sıranın aksine cennet va'dinin hidâyetten önce zikredilmesi, aslî maksadı müjdelemekte acele edilmesindendir.
Bir diğer görüşe göre "sıratan" kelimesi, mahzûf bir fiilin mef ûlü (tümleci) dür. Bu mahzûf fiil, hidâyet fiilinden anlaşılmaktadır. Yani onlara sırat-ı müstakimi öğretecektir.
176
A- "(Resûlüm) senden fetva istiyorlar. De ki:
- Allah, size kelâle (babası ve çocuğu olmayan kimse)nin mirası hakkındaki hükmünü şöyle açıklar."
Fetva istedikleri konunun açık olarak zikredilmemesi, ondan sonraki anlatımın yeterli sayıldığı içindir.
Kelâle kelimesinin tefsiri, bu sûrenin başında geçti.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) e bu fetvayı soran, Câbir b. Abdullah'dır (radıyallahü anh)
Rivâyet olunuyor ki, Vedâ Hacet yılında Mekke yolunda Câbir (radıyallahü anh), Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
"- Benim bir kızkardeşim var; bu durumda kızkardeşim ölürse, onun mirasından ben ne alacağım?" diye sordu.
Diğer bir rivâyete göre ise, Câbir b. Abdullah (radıyallahü anh), hasta iken Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), onu ziyarete gitti. O sırada kendisi, Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
"- Ben kelâle (babası ve çocukları olmayan) bir kimseyim; buna göre ben malımı ne yapacağım?" diye sordu.
Rivâyete göre Câbir b. Abdullah (radıyallahü anh) diyor ki:
"- Ben hasta iken, şuurum yerinde olmadığı bir sırada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni ziyarete geldi ve abdest alıp abdest suyundan benim üstüme serpince şuurum yerine geldi. O zaman ben:
"- Ya Resûlallah! Benim mirasım kime kalacak? Bana kelâle (babam ve çocuklarım olmayan) yakınlarım mı vâris olacak ?" diye sordum. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.
B- "Çocuğu olmayan ve kız kardeşi bulunan bir erkek ölürse terekenin yarısı onundur."
1-Bir erkek, çocuksuz ve babasız olarak ölürse ve onun sadece bir kız kardeşi varsa, mirasın yarısı onundur.
2-Kalan yarısı da, eğer asabe (muayyen bir payı olmayan) varisler varsa onlara aittir; yoksa o da, red yoluyla (başkaca varisler olmadığından) kızkardeşe kalır.
Kelâle, hem çocuksuz, hem de babasız ölen bir kimsenin durumudur, Babanın yolduğunun açıkça zikredilmemiş olması, meselenin gayet açık olmasından ve varislerle ilgili tafsilatın buna delâlet etmesinden dolayıdır.
3-Kız kardeşten murad, yalnız ana bu- kız kardeş değildir. Çünkü onun hissesi altıda birdir. Bununla ilgili açıklama, bu sûrenin başında geçti.
C- "Çocuğu Olmayan kız kardeş ölürse, erkek kardeş ona vâris olur."
Kızkardeş ölür de, erkek kardeş kalırsa ve ölen kızkardeşin erkek veya kız çocuğu bulunmuyorsa, erkek kardeş vâris olur. Daha açık bir ifadeyle mirasın tamamını alır. Çünkü hiç çocuğu olmaması, mirasın tamamını almasının şartıdır; yoksa kısmen vâris olması değildir. Kısmen vâris olması, miras bırakanın kızının olması haklide söz konusu olur.
Bu âyette, erkek kardeşlerin, çocuklardan başkasıyla mirastan sakıt olup olmadıklarına delalet eden bir şey yoktur. Ancak Sünnet (hadis), onların baba ile sakıt oldukları yönündedir.
Ç- "Eğer ölenin iki kız kardeşi varsa, terekenin üçte ikisi onlarındır."
Eğer kızkardeşler iki veya daha fazla iseler, mirasın üçte ikisi onlarındır.
D- "Eğer kardeşler erkek ve kadın iseler, erkeğin payı iki kadın payı kadardır. Şaşırmayasınız diye Allah, size açıklama yapıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilen (Alîm)dır."
Bu durumda tereke, asabe yoluyla (kimseye belli ve değişmeyen bir pay verilmeden) kadına bir, erkeğe iki pay olmak üzere kardeşler arasında taksim edilir.
Bu âyet-i kerîme, Kur an'da ahkâm konusunda en son nazil olan âyettir.
Rivâyete göre Ebubekir el-Sıddîk (radıyallahü anh), hutbesinde dedi ki:
"Haberiniz olsun ki, Allahü teâlâ'nın Nisa (4) sûresinde ferâız (miras hukuku) ile ilgili indirdiği âyetler şöyledir:
Bu âyetlerden:
birincisi, çocuklar ve babalar hakkındadır;
ikincisi, karı koca ve ana bir kardeşler hakkındadır,
sûrenin sonundaki âyet ise, ana-baba bir veya baba bir kardeşler ve kızkardeşler hakkındadır.
Enfâl (8) sûresinin sonundaki âyet ise, ülü'l erham (kardeş ve anıca kızları gibi, mirastan belli bir nisbette hissesi olan varisler ile asabe, yani bir hissesi olmayıp hisselerden artanı alan varisler dışındaki akrabalar) hakkındadır.
Allahü teâlâ, her şeyi ve ezcümle sizin hayatınız ve mematınızla ilgili bütün hallerinizi eksiksiz olarak bilir. Binaenaleyh O, sizin hâl ve menfaatlerinize olan hükümleri ortaya koyar.
Rivâyet olunduğuna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle demiştir:
"Kim, Nisa sûresini okursa, miraslardan pay alan bütün mü'min erkeklere ve mü'mine kadınlara sadaka vermiş gibi sevab alır; yine, bir köle satın alıp âzad etmiş gibi sevap alır; şirkten uzak kalır ve Allahü teâlâ'nın, mağfiretlerini dilediği zümreye dahil olur (Men karae sûrete'n-nisâi fekeennema tesaddaka a'lâ külli mü'minin ve mü'minetin verişe mîrasen ü'tıî minel-ecri kemen iştera muharraran ev beriî mine'ş-şirld ve kâne fi meşîeti-llâhi tealâ mine-llezîne yütecavezü a'nhüm.)
Allahü teâlâ, cümle ilim sahiplerinden daha iyi bilir.