Ğ- "İşte Allah, âyetlerini insanlara böyle açıklıyor ki sakınsınlar."
Bu son derece mükemmel belâgatle yapılan açıklamalarda olduğu gibi, Allah (celle celâlühü), insanlar için teşri buyurduğu hükümleri muhtevi âyetlerini her zaman apaçık bildirir. Umulur ki insanlar, sakınırlar, ıttıka ederler.
188
"Mallarınızı aranızda bâtıl (haksız, boş) sebeblerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bilerek günahla yemek için onları hâkimlere aktarmayın."
A- "Mallarınızı aranızda bâtıl sebeblerle yemeyin."
Bundan önce insanların. Ramazan ayında gündüzleri kendi mallarını yemeleri yasaklanmıştı. Şimdi bu âyetle insanların, birbirlerinin mallarını Allah'ın hükümlerine aykırı olarak yemeleri yasaklanıyor ve şöyle buyruluyor:
"Ey insanlar! Birbirinizin mallarını Allah'ın (celle celâlühü) mubah kılmadığı yollarla yemeyin!"
B- "İnsanların mallarından bir kısmını bilerek günahla yemek için onları hâkimlere aktarmayın."
Haksız olduğunuzu bile bile insanların mallarını kısmen, yalancı şâhitlik ve yalan yemin gibi haksız yollarla bilvasıta yahut doğrudan doğruya hakimlere rüşvet vererek yemeyin.
"Ve en tüm ta'lemûn -- bile bile, bildiğiniz hâlde" demektir. Çünkü günahları bilerek işlemek çok daha çirkindir.
Rivâyet olunuyor la, Abdan el-Hadrami, Ümrüi'l-Kays el-Kındî'den bir parça arazi iddia etti. Ancak şahidi yoktu. Resûlüllah Ümrüi'l-Kays'in yemin etmesine hükmetti. Ümrüi'l-Kays, yemin etmeye hazırlandı. O anda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"- Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedel ile satanlar var ya; işte âhirette onların hiçbir nasibi yoktur." (Al-i İmrân 3/77) mealindeki âyeti okudu. Bunun üzerine Ümrüi'l-Kays 11 yeminden vazgeçip o araziyi Abdan'a teslim etti. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
11 Hadîsde adı geçen Ümrüi'l-Kays, Cahiliye devrinde şiirleri Kabe duvarına asılan ünlü şair değildir. Çünkü bu büyük Arap şairi Benî Esed kabilesi reisi Hacr el-Kindî'nin oğludur. Babası öldürülünce, onun intikamını almak ve yerine geçmek istedi. Ancak Münzie b. Mâüssema'dan kaçmak zorunda kaldı. İstanbul'a gelip İmparator justınyanus'tan yardım istedi. İmparator da ona ikramda bulundu ve Filistin emirliğini verdi. Fakat Ümrüi'l-Kays, hastalanarak 540 yılında Ankara'da öldü. Görüldüğü gibi şair Ümrüi'l-Kays, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) doğumundan çok önce ölmüştür.
Rivâyet olunduğuna göre iki hasım, dâvaları için Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) başvurdular. Peygamberimiz de onlara dedi ki
"- Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Dâvanızın halk için bana başvuruyorsunuz. Olabilir ki, bazınız, kendi delillerini hasmından daha iyi anlatır; ben de, ondan dinlediğime göre onun lehine hükmederim. Onun için ben, dinlediğim delillere bakarak birinize, aslında kardeşinin hakkı olan bir şeyin verilmesine hükmedersem, ona bir parça ateş verilmesine hükmetmiş olurum."
Bunu duyan o iki hasım ağlamaya başladılar ve her ikisi de: "Benim hakkım, arkadaşımın olsun" dediler. Peygamberimiz de onlara:
"- Haydi gidin de birbirinize kardeşlik verin, sonra birbirinize helâl edin!" buyurdu.
189
"(Resûlüm) sana hilâllerden soruyorlar. De ki: "- Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir." Evlere arkalarından girmek birr (hayır) değildir. Fakat asıl birr, sakınmak (ittika)dır. Pivlere kapılarından gelin. Allah'tan sakın ki, felâha eresiniz."
A- "(Resûlüm), sana hilâllerden soruyorlar. De kı (Kul):
"- Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir."
Muaz b. Cebel ile Saiebe b. Ğanem (radıyallahü anh), bunu Peygambere sordular:
"- Ya Resûlallah! Niçin hilâl, önce ip gibi ince doğuyor; sonra kalmlaşıp nihayet dolunay hâline geliyor; sonra yavaş yavaş incelip nihayet ilk doğduğu hâle dönüyor?"
Başkaları da, Ay'ın, şeklinin ve durumunun değişmesindekı hikmeti sormuşlardı, işte bunun üzerine Allah (celle celâlühü), meâlen şöyle cevap vermesini emir buyurdu:
"- Ay'ın durumundaki zahirî hikmet, insanların ibâdetlerinde ve özellikle de hac ibâdetinde zaman ölçüsü olmasıdır. Çünkü ha cem gerek edasında, gerek kazasında vakit gözetilmesi gerekir. Yine aylar, insanların sosyal ve ticarî ilişkilerinde, ittifak ettikleri vakitlerin tesbitinde de ölçü olarak, kullanılır."
Mutlak olarak müddet (el-müddete'l- mutlaka); Ay'ın, kendi yörüngesinde, (feleğinde) dönerken başlangıç noktasından (mebdeden) sonuna (müntehasma) kadar olan hareketi boyunca devam (imtidad) eden süredir.
Zaman da, geçmiş zaman (mâzî), şimdiki zaman (hâl) ve gelecek zaman (istikbal) dilimlerine bölünmüş olan müddettir (müddet-i maksûme).
Vakit de, herhangi bir iş için belirlenmiş zamandır.
B- "Evlere arkalarından girmek birr değildir. Fakat asıl birr sakınmaktır."
Sahabîlerden Ensar, ihrama girdikten sonra ne bir eve, ne de bir çadıra kapısından girmezlerdi. Fakat evlerin veya çadırların arka kısmında açtıkları delik veya aralıktan içeri girerlerdi Ve bunu da hayır ve iyilik sayarlardı. İşte bu cahiliye geleneğininin hayır olmadığı onlara açıklandı ve meâlen buyruldu ki:
"Asıl hayır, haramlardan ve gayri meşru şehvetlerden sakınmaktır."
Âyetin bu bölümünün makabli ile bağlantısı şöyledir:
1- Müslümanlar, hem Ayin şekil ve durumundaki değişikliğin hikmetim hem de ihramlı iken evlerin ve çadırların kapısından girmenin hükmünü sormuşlardı. Onun için her ikisine bir arada cevap verilmiştir.
2 - Bundan önce Ayin, hac zamanının ölçüsü olduğu, sonra da ona bağlı olarak insanların İslâm öncesinden gelen gelenekleri zikredilrrüştir.
3- Onlar, kendilerini ilgilendirmeyen ve Peygamberlikle de ilgisi bulunmayan bir konuyu sordular. Çünkü Peygamber eşyanın hakikatini değil fakat dinin hükümlerini bildirmek için gönderilmiştir.12 Onlar ise, kendilerini ve nübüvveti ilgilendiren konuları bir kenara bırakarak başka şeyler sordular. İşte dikkatleri, dinî hükümleri sormanın gereğine çekmek için, ihramh iken evlere kapılarından değilde arkalarından girmenin hükmü zikredildi.
12 "Eşyanın hakikati" ve "Dinin hükümleri" ayırımı, üzerine bir dünyâ görüşü binâ edilecek incelik ve sağlamlıkta bir tesbittir. Bir mânâda "Din ve dünyâ ayrımı" nı da içerir. Ne var ki İslâm iki dünya arasında denge demektir. Bunun en güzel ifâdesi de Din Hükümlerini tebliğle görevli Yüce Peygamberin "Yarabbı bana eşyanın hakikatini göster." diye duâ etmesidir. Bu göstermektedir kı bir muinin için yerlerini ayırmak şartıyla hem din hükümlerini hem de eşyanın hakikatini öğrenmek gerektir. Ayrıca her ikisi arasında yüksek seviyelerde bir yakınlık olduğunu da işaret etmektedir. Tefekkürü ibâdet sayan bir din için ne güzel ölçü?
C- "Evlere kapılarından gelin. Allah'tan sakının (Vettekuiiahe). Umulur ki felâhe erersiniz."
Bu, "evlere kapıları dururken arkadan girmek hayır ve iyilik değildir; işlere tersten değil önden başlayın ve Allah'ın (celle celâlühü) hükümlerini değiştirmekten, yahut bütün işlerinizde Allah'ın koyduğu kurallara aykırı davranmaktan sakının!" demektir.
Burada "Vettekuiiahe / Allah'tan sakının!" emrinin ikinci kez tekrarlanması, takvaya çok önem verildiğini göstermek ve "Lea'lleküm tüflihûn — Umulur ki felâha erersiniz" cümlesinin mukaddimesini yapmak içindir. Netice itibariyle söylenmek istenen şudur:
Allah'ın koyduğu kurallara aykırı davranmaktan sakının ki hayır ve hidâyete eresiniz.
190
"Size karşı savaşanlarla Allah yolunda siz de savaşın; ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez."
A- "Size karşı savaşanlarla Allah yolunda siz de savaşın"
Bu âyetin mânâ ve medlulü hakkında değişik görüşler vardır. Şöyleki:
1- Bu âyet "Allah'ın dinini aziz kılmak (i'zaz-ı din) ve O'nun kelâmını yüceltmek (i'lâ-i kelimetullah) için, size karşı savaşanlarla siz de savaşın." demektir.
2- Bu âyet, Müslümanlara karsı savaş açmış veya açmamış olsun bütün müşriklere karşı topyekün savaş izni ve emri verilmeden önce nazil olmuştur.
3- Bu âyet, "size düşmanlık besleyen ve sizinle savaşmaları beklenen müşriklere karşı siz de savaşın; yaşlıları, çocukları, kendini ibâdete vermiş rahipleri ve kadınları öldürmeyin" demektir.
4- Bu âyet, "bütün kâfirlere karşı savaşın; çünkü onlar, Müslümanlarla savaşmak istiyorlar" demektir.
Ancak şu rivâyet birinci görüşü teyid eder niteliktedir:
Hicretin 6. yılı (M. 628) Zilka'de ayında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) umre ziyareti amacıyla Ashabı ile Medine'den çıktı. Fakat müşrikler geçit yerlerini tutarak ve Müslümanlar üzerine taş ve ok yağdırarak ilerlemelerine ve Mekke'ye girmelerine engel oldular. Resûlüllah Mekke'ye bîr günlük mesafede Hudeybîye köyüne çekilmek zorunda kaldı. Müşriklerle yapılan çetin müzakereler sonunda Hudeybiye Mûsalahasi imzalandı. Böylece umre gelecek yıla kaldı.
Müslümanlar, Hicretin 7. yılı, bir önceki yıl yapamadıkları umreyi kaza için Mekke'ye geldiklerinde müşriklerin, andlaşmaya bağlı kalmayıp Harem toprağında ve haram ayda kendileri ile savaşmalarından endîşe ettiler ve bu durumdan hoşlanmadılar. İşte bunun üzerine bu âyet nâzıl oldu. Bu âyetin, hacem hükümlerinin beyân edildiği âyetlerle beraber zikredilmesi de bu görüşü destekler.
B- "Ancak aşırı gitmeyin (Velâ ta'tedû). Çünkü Allah, aşırı gidenleri sevmez "
Sebebsiz veya bir saldırı olmadan ansızın savaş başlatmak; arada andlaşma bulunanlara karşı savaş açmak, işkence etmek, bedenin uzuvlarını ezcümle burun, kulak kesmek; kadın ve çocukları öldürmek gibi davranışlarla aşırı gitmeyin. Çünkü Allah (celle celâlühü) aşırı gidenleri asla sevmez; onlar için hayır ve iyilik dilemez.
191
"Onları nerede bulursanız öldürün. Onların sızı çıkardıkları gibi siz de onları oradan çıkarın. Fitne katilden daha kötüdür. Mescid-i Haram yanında onlar size karşı savaşmadıkça siz de onlarla orada savaşmayın. Fakat sizi öldürürlerse siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası budur."
A- "Onlari nerede bulursanız öldürün. Onların sizi çıkardıkları gibi siz de onları oradan çıkarın."
O saldırgan müşrikleri hill (harem dışı alan) veya harem, nerede bulursanız öldürün ve onlar vaktiyle sizi Mekke'den çıkardıkları gibi siz de onları oradan çıkarın. Nitekim Mekke'nin fethinde Müslüman olmayanlar Mekke'den çıkarıldılar.
B- "Fitne katilden daha kötüdür."
İnsanları yurtlarından çıkarmak gibi bazı mihnetler ve cefalar, onları öldürmekten beterdir. Çünkü o tür mihnet ve cefaların acısı devamlıdır yahut o Mekke müşriklerinin, Harem toprağında şirki yaşatmaları ve sizin Mekke'ye girmenize engel olmaları, sizin, o müşrikleri Harem toprağında öldürmenizden daha kötüdür.
C- "Mescid-i Haram yanında onlar size karşı savaşmadıkça siz de onlarla orada savaşmayın. Fakat sizi öldürürlerse siz de onları öldürün."
Mescid-i Haram yanında onlar size karsı savaşmadıkça, önce savaşı başlatan siz olmayın ve Mescid-i Haramin hürmetini çiğnemeyin; ama onlar orada sizinle savaşırlarsa, siz de onları orada öldürün ve Mescid-i Haramin yanında savaştığınıza bakmayın. Çünkü o takdirde Mescid-i Haramin hürmetini çiğneyen onlardır. Bu yüzden de onlar, en şiddetli azaba müstahaktır.
Fakat bir kıraate göre müfaale (mukatele) babından olan "Velâ tükatilûhüm... hattâ yukatilüküm / Onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın" fiilleri "velâ taktülûhüm hattâ yaktülûküm / Onlar sizi katletmedikçe siz de onları katletmeyin" şeklinde de okunmuştur.
Bikndiği gibi mufaale (mukatele) kipi karşılıklı olarak birbirini öldürmek, çarpışmak, savaşmak, yani müşareket mânâsı içerir. "Ka-te-le, yaktülü" kipinde ise müşareket yoktur fiil münferiddır. Yani burada birinin diğerini öldürmesi söz konusudur. Bunun anlamı onlar, sizin bir kısmınızı öldürmedıkçe, siz de onları öldürmeyin; demektir.
Ç- "İşte kâfirlerin cezası budur."
Onların, başkalarına yaptıklarının benzeri böylece kendilerine yapılır.
192
"Artık vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan (Ğafûr), çok merhamet eden (Rahim) dir.."
O Mekke müşrikleri, savaşa ve küfürlerine son verirlerse, Allah, yine onların geçmiş günahlarını bağışlar.
193
"Fitne ortadan kalkıncaya ve din, Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse artık düşmanlık olmaz. Zâlimler müstesna."
Şirk, ülkeden tamamen temizleninceye ve din yalnız Allah'a ait oluncaya, şeytanın dinde hiç nasibi kalmaymcaya kadar müşriklerle savaşın. Eğer bu savaştan sonra düşmanlıklarına son verirlerse, onlara düşmanlık yapmayın. Çünkü zulüm, ancak zâlime yapılır; zâlimin zulmüne karşılık verilir.
"Felâ u'dvane illâ ale'z-zâlimîn / zâlimlerden başkasına düşmanlık olmaz" buyrulmak suretiyle cezaya düşmanlık (a'davet) denmesi, ifâdede benzeyiş olması içindir.
Nitekim, "Kim sîze saldırırsa saldırısının misliyle siz de ona saldırın." (Bakara 2/194) buyrulmuştur.
Eğer adavet ve küfürlerine son verenlere dokunursanız, o zaman siz, zâlimlerden olursunuz ve durum aksine sizin aleyhinize döner.
194
"Haram ay, haram aya karşılıktır. Hurmetler mütekabildir. Kim size saldırırsa saldırısının misliyle siz de ona saldırın. Allah'tan sakının ve şunu iyi bilin ki Allah, hiç şüphesiz müttekıîlerle beraberdir."
A- "Haranı ay, haranı aya karşılıktır. Hürmetler mütekabildir. Kim size saldırırsa saldırısının misli (ayni)yle siz de ona saldırın."
Hudeybiye andlaşmasimn yapıldığı H.6/M.628 yık müşrikler, Müslümanları Mekke'ye sokmamış ve umre ziyareti bu sebeble yapılamamıştı. Ertesi yıl, Müslümanlar haram aylardan sayılan Zılka'de'de yine umre niyetiyle yola çıktıklarında, bir savaşla karşı karşıya kalmaktan endişe ediyorlardı, işte o zaman bu âyet nazil oldu ve Müslümanlara şöyle buyruldu:
"- Bu haram ay, o haram aya ve bu ayın hürmetinin çiğnenmesi yine o ayın hürmetinin çiğnenmesine karşılıktır."
Hürmetler mütekabildir. Korunması gereken her hürmette kısas vardır. Şu hâlde onlar, bir sene önce bu ayın hürmetini çiğneyerek ve size karşı savaş durumuna geçerek Mekke'ye girmenize engel oldukları gibi, siz de bu sene onların üzerine gidin ve eğer sizinle savaşırlarsa, siz de onları öldürün. Kim size saldırırsa saldırısının misliyle siz de ona saldırın.
B- "Allah'tan sakının (Vettekuiiahe). Ve şunu iyi bilin ki Allah, hiç şüphesiz müttekıîlerle beraberdir."
Zafer kazanınca, dinen izin verilmeyen hareketlerden sakının ve bilin la Allah, takva sahipleri ile beraberdir; onları korumaktadır; zafer ve geniş imkânlar bahşederek onların durumlarını ıslah etmektedir.
195
"Allah yolunda in fak edin. Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever."
A- "Allah yolunda infak edin. Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın, "
Bu âyet-i kerîmede farklı tevcihler yapılmıştır. Şöyle ki:
1- Mallarınızı israf ederek, geçiminizi daraltarak kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın.
2- Savaştan ve savaş için harcama yapmaktan kaçınarak kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Çünkü savaştan ve savaş için harcama yapmaktan kaçınmak, düşmanlarınızı kuvvetlendirir ve onların size musallat olmalarına yol açar. Şu rivâyet de bu mânâyı teyid eder:
Rivâyet olunduğuna göre Ebû Eyyûb Ilâlid b. Zeyd el-Ensarî (radıyallahü anh) bu konuda şöyle demiştir:
"Cenab-ı Allah, İslâm'ı aziz (üstün) kılıp mensubları çoğalınca biz de ailelerimizin ve mallarımızın yanma döndük ve mallarımızın ıslahı ile meşgul olmaya başladık. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu."
3- Allah yolunda (fî sebîlillâh) harcamaktan kaçınarak ve dünya malını pek severek kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın. Çünkü bunlar ebedî helake sebep olur. Bundan dolayıdır ki bahilliğe, cimriliğe helâk denmiştir.
"Bi eydîküm / ellerinizle" den maksad kişinin nefsidir. (Bir çok konuda olduğu gibi burada da eller mecaz olarak insanın varlığının tamamı anlamında kullanılmıştır.)
B- "İyilik edin (Ve ahsinû). Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever."
Amellerinizi, işlerinizi ve ahlâkınızı güzelleştirin. Yoksullara iyilik edin. Çünkü Allah da iyilik edenlere, hayır ve iyilik murad eder.
196
"Haecı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban yeterlidir. Kurban, mahalline varıncaya kadar başınızı tıraş etmeyin. Bununla beraber içinizden her kim hasta olur veya başından bir ezası bulunursa ona fidye olarak oruç tutmak veya sadaka vermek veyahut kurban kesmek (vâcib olur). Emin olduğunuz zaman kim hac zamanına kadar umre ile temettü etmek (sevab kazanmak) isterse kolayına gelen bir kurban kesmek (vâcib olur). Fakat kurban bulamayan bir kimseye hac günlerinde üç gün, geri döndükten sonra yedi gün oruç tutmak vâcib olur. İşte bu tam on gün eder. Bu hüküm, ehli (ailesi) Mescid-i Haram'da oturmayanlar içindir. Allah'tan sakının. Şunu iyi bilin ki Allah'ın azabı şiddetlidir."
A- "Hacci ve umreyi Allah için tamamlayın."
Bu âyet, başlanan bir hac veya umrenin tamamlanması gereğini, hacca ve umreye halel getiren hâllerin telâfi şeklini beyân eder. Ancak âyet, hac ve umrenin farz olup olmadığı konusuna dokunmaz. Bu da tıpkı " Sonra geceye kadar orucu tamamlayın" (Bakara 2/187) âyeti kabilindendir. Nitekim bu âyette, orucun farz olup olmadığına temas edilmez. Fakat başlanan bir orucu akşama kadar tamamlanması gereği (vücûbu) vurgulanır.
Orucun farziyeti:
"Ey imân edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı." (Bakara 2/183) âyeti ile sabit olmuştur.
Haccın farziyeti de:
" Yoluna gücü yetenlerin o Beyt'i haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır." (Al-i İmrân 3/97) mealindeki âyet ile sabittir.
Çünkü başlatılmış olan herhangi bir fiili tamamlama emri, o fiilin aslını emretmek sayılmaz ve bunu gerektirmez. Bu itibârla bu âyet, umrenin farz olduğuna asla delil olamaz.
Hac ve umreyi tamamlama emri onları tam ve eksiksiz olarak inşa edin; demektir.
" Hacci ve umreyi Allah için tamamlayın." âyeti,
" Hacca ve umreyi Allah için ikame edin" şeklinde kıraat edilse bile aksine bir delil olmadıkça bu tıp emirler vücub (farziyet) ifâde etmezler. Bu, hac ve umrenin asıl hükmüne (farz olup olmadığına) girmeksizin, başlatilmış bir hac ve umrenin itmam veya ikamesinin vücubunu belirtir.
Hulâsa, bu ifâde "başlanmış olan bir hac ve umrenin rükünlerini, şartlarını ve bilinen diğer seri fiillerini Allah (celle celâlühü) rızâsı için tamamlayın; bunlardan hiçbirini ihlâl etmeyin, eksik bırakmayın; " demek olur.
Hac ve umrenin tamamlanmasının ne ifâde ettiği konusunda başka görüşler de vardır:
Hac ve umreyi tamamlamak, ferdin ailesinin yaşadığı evlerin bitişinden itibaren ihrama girmesidir.
Bu görüş Ali b, Ebî Tâlib, İbn Abbâs ve İbn-i Mes'ud (radıyallahü anh) tarafından rivâyet edilmiştir.
Hac ve umreyi tamamlamak, onların her biri için ayrı bir sefer yapmaktır.
İmam Muhammed b. Hasen el-Şeybanî (öl: 804) şöyle demiştir:
"Kûfe'den başlayan bir hac ve Kûfe'den başlayan bir umre daha faziletlidir."
Hac ve umreyi tamamlamak, onları helâl kazançlarla yapmaktır.
Hac ve umreyi tamamlamak, bu iki ibâdeti ıhlâsla ve dünyevî hiçbir gaye karıştırmadan yapmaktır.
Bu mânâlarda umrenin farz olduğuna delâlet eden hiçbir şey yoktur.
Ne İbn Abbâsin (radıyallahü anh), "Umre, haccın arkadaşıdır" sözleri ne de Ömer b. Hattabin (radıyallahü anh) bir zâtın, kendisine:
"- Baktım ki, hac ile umre üzerime yazılmış; ben de her ikisi için ihrama girdim; " demesi sebebiyle ona:
"- Sen, Peygamberinin sünnetini bulmuşsun"
şeklinde cevap vermesi de umrenin farzıyetini ifâde etmekten çok uzaktır. Kaldı ki bunun aksine rivâyetler de vardır.
Gerçekten Câbir (radıyallahü anh):
"- Ya Resûlallah! Umre de hac gibi farz mıdır?" diye sormuş ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"- Hayır, umre farz değildir; ancak umre de yaparsan senin için daha hayırlı olur / Lâ velâkin en ta'temira hayrun lek." cevabını vermiştir.
Yine Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Hac, cihaddır; umre ise gönüllü bir ibâdettir — el-haccü cihadün ve'l-umretü tetavvuun" buyurmuştur.
B- "Eğer engellenirseniz (İhsar ile karşılaşırsanız) kolayınıza gelen bir kurban yeterlidir. Kurban mahalline varıncaya kadar başınızı tıraş etmeyin."
"Hasira-Ehsara-yuhsıru" kökünden türeyen "ihsar" mâni olmak, alıkoymak, araya girmek demektir. Meçhul sığasiyla "ühsıir" engellenmek, alıkonulmak anlamına gelir."
İmam Malik île İmam Şafiî'ye göre, burada ıhsar'dan maksad, düşman tarafından engellenmektir. Çünkü bu âyetin devamında "Feiza emintüm... / emîn veya güven içinde olduğunuz zaman..." buyrulur.
Kaldı ki bu âyet, Hudeybiye andlaşmasi sırasında, Müslümanlar, müşrikler tarafından Mekke'ye girmekten engellendikleri zaman nazil olmuştu. İbn Abbâs (radıyallahü anh) diyor ki:
"Düşmanın İh sarından (engellemesinden) başka ihsar yoktur."
İmam Ebû Hanîfe Numan b. Sabit'e göre (öl:767) ise, düşmandan veva hastalıktan olsun, her türlü engellenme ıh sardır. Çünkü rivâyet olunduğuna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Hac yolculuğu sırasında bir uzvu kırılan yahut aksak, topal duruma düşen kimse, ertesi yıl haccetmekdir."
Hulâsa, ekser ulemânın re'yine göre ihramda bulunan (muhrim) bir kimse hac ve umreden alıkonulursa ve bu durumda ihramdan çıkmak isterse, bulunduğu yerde deve, sığır ve koyundan kolayına gelen bir kurban keser ve öylece ihramdan çıkar.
Biz Hanefîlere göre ise, o kurbanı Harem'e gönderir (Harem, Mekke çevresinde sınırları belli bir alandır. Mekke'ye en yakın sınırı 6 km. uzaklıkta bulunan Tenim; en uzak sınırı da Mekke'ye 16 km. mesafede bulunan Ci'rane'dir). Kurbanı yanında gönderdiği kimseye, (Mina'da kurbanı kesmesi için) bir gün ve vakit belirler. Nihayet o gün ve o vakit gelip de kurbanın kesildiğine kani olunca, ihramdan çıkar. Çünkü âyette, "Kurban, yerine varıncaya kadar başınızı tıraş etmeyin" buyrulmaktadır. Bunun anlamı:
"- Harem'e gönderdiğiniz kurbanın, kesileceği yere vardığını anlayıncaya kadar ihramdan çıkmayın" demektir.
Hanefî mezhebi dışındaki ekser ulemâ ise, "..hattâ yeblüğa'l-hedyü mahilleh / kurban, yerine varıncaya kadar" emrini, Harem bölgesi olsun, olmasın, muhrimin bulunduğu yerde kurbanın kesilmesi anlamında yorumlamışlardır. Onların bu konudaki gerekçeleri de Hudeybiye andlaşmasının yapıldığı yıl Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kurbanını orada kesmiş olmasıdır. Hudeybiye bilindiği gibi Harem sınırları dışındadır.
Onlara cevap olarak biz de deriz ki; Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) ihsar (engellenme) yeri, Mekke'nin aşağı kısmı yönünde Hudeybiye tarafı idi. Orası da Harem sınırları içinde kalır.
İbn-ı Şıhâb el-Zührî'ye göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hudeybiye yık kurbanını Harem sınırları içinde kesmiştir.
Muhammed Vakıdî (öl: 822) de diyor ki:
"Hudeybiye, Harem bölgesi sınırında, Mekke'ye dokuz mil uzaklıktadır."
C- "Bununla beraber içinizden her kim hasta olur veya başından bir ezası bulunursa ona fidye olarak oruç tutmak veya sadaka vermek veyahut kurban kesmek (vâcib olur)."
Sizden biri, saçlarını kestirmesini (halkı) gerektiren bir has tanktan ya da yara ve bit gibi başındaki bir ezadan dolayı tıraş olursa, o zaman fidye olarak ya oruç tutması ya sadaka vermesi ya da kurban kesmesi gerekir.
Âyette fidyenin cinsi bu şeklide beyân edilmiştir. Fidyenin miktarına gelince; rivâyet olunuyor ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)-, Kâ'b b. Ucre'ye
"- Galiba başındaki haşarat, seni rahatsız ediyor?" buyurdu.
o da:
"- Evet Ya Resûlallah!" deyince:
"- Tıraş ol da üç gün oruç tut veya altı yoksula bir fark hurma tasadduk et veya bir koyun kurban kes!" buyurdu.
Fark, üç sâ'dır. (Sâ' da, daha önce de belirtildiği gibi, şer'î dirheme göre, 2, 917 kg., örfî dirheme göre, 3, 333 kg.)
Ç- "Emîn (güvende) olduğunuz zaman kim hac zamanına kadar umre ile temettü etmek (yararlanmak, sevab kazanmak) isterse kolayına gelen bir kurban kesmek vâcib olur "
İhsardan emîn olduğunuz, yahut güven ve genişlik içinde bulunduğunuz zaman, her kim hac ayları içinde, hac ile umreyi cem etmek veya haçtan önce umre ibâdeti ile Allah'a yakınlaşmak (takarrüb-i ilâ'llah) dilerse veyahut her kim umre ihramından çıktıktan sonra hac için ihrama girinceye kadar ihram yasaklarından yararlanmak, başka bir deyişle ihram yasakları dışında kalmak isterse, bu temettü sebebi ile, ona kolayına gelen bir kurban kesmek vâcib olur.
Bu dem, zorlama kurbanı olup hac için ihrama girildikten sonra kesilir. Şafiî'ye göre, sahibi bu kurbanın etinden yiyemez; biz Hanefîlere göre ise, bu kurban udhiye (kurban bayramında belirli şartları haiz kimselerin kesmeleri vacip olan kurban) gibidir.
D- "Fakat kurban bulamayan kimseye hac günlerinde üç gün, geri döndükten sonra yedi gün oruç tutmak vâcib olur. İşte bu tam on gün eder. "
Hac günlerinden maksad, hac aylarında umre ihramı ile hac ihramı arasındaki zaman demektir. Şafiî'ye göre ise, bu günlerden maksad, hac ihramından sonra bu ihramdan çıkmadan önce bayramdan evvel hac menâsiki (ibâdetleri) ile meşgul olunduğu günlerdir. Bu üç gün orucun en faziletlisi Zilhicce ayının yedinci, sekizinci ve dokuzuncu günleri tutulanıdır. Kurban günü (bayramının birinci günü) ile teşrik günleri (bayramın ikinci, üçüncü ve dördüncü günleri) oruç tutmak sahih değildir. Kalan yedi gün de, hac ibâdetleri tamamen bittikten sonra tutulur. Şafiî'nin iki görüşünden birine göre ise haccı yerine getiren kimse, kalan yedi günü ailesinin yanma döndükten sonra tutar.
"Tilke aşeretün kâmile / İşte bu tam on gün eder." cümlesi, hesabın fezlekesidir; faydası, gün adedinin ayrı ayrı ve toplam olarak bilinmesini sağlamaktır. Başka bir deyişle burada muhayyerlik yoktur. Aded üç veya yedi gün değildir. Toplam on gündür. Bunun bu kadar açık olarak belirtilmesinin sebebi o günün hesap bilmeyen insanlarını uyarmak ve muhayyerlik ihtimalini ortadan kaldırmaktır.
E- "Bu hüküm, ehli (ailesi) Mescid-i Haram'da oturmayanlar içindir."
Bu hüküm, temettü haccı yapanlar ve Şâfîîye göre ailesi Mescid-i Haram çevresinde oturmayanlar içindir. Bunlar Mekke'ye uzaktan gelmiş olanlardır.
Şâfıîlere göre bu uzaklık, Harem sınırından itibaren kasr mesafesidir (dört rek'atli namazların seferi olarak ikişer rek'at kılınabilmesi için aranan uzaklık).
Biz Hanefîlere göre ailesi Mescid-i Haram çevresinde oturmayanlar, meskenleri, inikat sınırları dışında olanlardır.
Bilindiği gibi mıkad Mekke'ye gelenler için ihrama giriş yerleridir. Güneyden gelenlerin mıkad mahalli Mekke'ye 54 km. mesafedeki Yelemlem; doğu ve kuzey doğudan gelenler için mikad mahalli Mekke'ye 96 km. mesafedeki Kam; batı ve kuzey batıdan gelenler için Mekke'ye 187 km. mesafedeki Cuhfe; kuzeyden gelenler için Mekke'ye yaklaşık 450 km. mesafedeki Zülhuleyfe'dir.
Tâbiîn'den Tavus'a göre, ailesi Mescid-i Haram çevresinde oturmayanlar, Hill (Harem bölgesi ile mikat sınırları arasında kalan yerler) sakinleridir.
İmam Malik'e göre ise, bunlar, Mekke'de oturmayanlardır.
F- "Allah'tan sakının (Vettekuiiahe). Şunu iyi bilin ki Allah'ın azabı şiddetlidir."
Her zaman ve özellikle de hac sırasında Allah'ın emir ve yasaklarına riâyet edin; onlara aykırı davranışlardan sakının. Allah'tan korkun ve bilin ki, sakınmayanlar için Allah'ın cezası pek şiddetlidir.
Burada zamir yerinde ism-ı celâlin zikredilmesi, ilâhî heybeti ziyadesiyle ifâde etmek ve isyankârların kalbine korku salmak içindir.
197
"Hac bilinen aylardadır, Her kim o aylarda haca kendine farz kılarsa artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek, kavga etmek yoktur. Hayırdan ne yaparsanız Allah, onu bilir. Kendiniz için azık hazırlayın. Şüphesiz azıkların en hayırlısı takva azığıdır. Ey akıl sahibleri, Benden sakının."
A- "Hac bilinen aylardadır."
Hac vakti, insanlar arasında öteden beri mâruf olan aylardır. Bunlar Şevval ile Zilka'de'nin tamamı ve biz Hanefîlere göre Zilhicce'nin ilk on günüdür.
Şâfiîlere göre Zilhicce ayının ilk dokuz günü ve bayram gecesidir.
İmam Malik'e göre Zilhicce ayının da tamamıdır.
Müctehid imamlar arasındaki ihtilafın kaynağı şudur:
Hac vaktinden maksad ihram vakti, hac amel ve mistiklerinin ifa vaktidir. Başka bir deyişle hac menâsikinden başka işlerin hoş karşılanmadığı mutlak vakittir.
İmam Malik, Zilhicce ayının ilk on gününden sonra umre yapmayı mekruh görür. (Ona göre Zilhicce ayının tamamı hac vaktine dahildir.)
İmam Ebû Hanîfe de. Şevval ayından önce hac için ihrama girmeyi sahih görürse de, mekruh sayar.
Çoğulun asgarisi üç olduğu hâlde âyette, iki ay ile üçüncü ayın bir kısmına aylar denmesi, ya ayın bir kısmının tamamı yerine ikamesinden ya da burada çoğulun ikiden yukarısı için kullanılmış olmasındandır.
B- "Her kim o aylarda haccı kendine farz kılarsa artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek, kavga etmek yoktur."
Kim hac aylarında ihrama girmek, telbiye getirmek veya hedy denen hac kurbanı sevketmek suretiyle haccı bilfiil kendisine farz kılarsa, artık hac günlerinde ne cinsel ilişki (refes), ne kötü söz söylemek ve günah işlemek suretiyle şeriat sınırları dışına çıkmak (füsuuk) ne de hizmetçilerine bağırıp çağırmak veya arkadaşlarıyla münakaşa ve kavga etmek (cidal) yoktur.
Hac kelimesi yerine zamir kullanılmaması hacca çok önem verildiğini açıklamak (izhar-ı kemâl-i itinâ) ve hükmün sebebinin bu olduğunu bildirmek (iş'ar-ı bh'lleti'l-hükm) içindir. Çünkü Beyt-i Muazzama'yi ziyaret etmek ve o vesileyle Allah'a (celle celâlühü) yaklaşmak, bu kabil fiillerin terkini gerektirir.
Âyette nefy (olumsuzluk) ifâdesinin tercih edilmesi (hac günlerinde refes, füsûk, cidal yok; denmesi), nehyi (yasağı) ağırlaştirmak ve bunların hacca hiç yakışmadığını bildirmek içindir. Çünkü haddi zâtında çirkin olan bir şey, hac esnasında çok daha çirkin olur. Meselâ, namazda ipek elbise giymek ve Kur’ân'ı oyun havasında okuyarak oynamak gibi. Zira hac, kötü huy ve âdetleri terk ile sadece ibâdete yönelmektir.
Refes ile füsûk kelimeleri "rafesün velâ füsuukun" şeklinde merfu ve cidal kelimesi de "cidale" şeklinde mansub olarak da okunmuştur. Buna göre mânâ "Hacda refes ve füsuuk asla olmasın ve hacda ihtilaf yoktur." şeklinde tecelli eder.
Câhiliye devrinde Kureyş kabilesine mensub hacılar, diğer Arap hacılara muhalefetle Arafat'a çıkmadan Meş'ar-i Haram'da (Müzdelife) vakfe yapıyorlardı. İslâmiyet gelince, Kureyş hacılarına da Arafat'ta vakfe yapmaları emredildi ve bu aykırılık ortadan kaldırıldı.
C- "Hayırdan ne yaparsanız Allah onu bikir."
Allah (celle celâlühü) yapılan hayırların mükâfatını mutlaka verecektir. Hac günlerinde kötülük yasaklandıktan sonra işte bu cümle ile insanlar hayra teşvik edilmektedir.
Ç- "Kendiniz için azık hazırlayın (Ve tezevvedû). Şüphesiz azıkların en hayırlısı takva azığıdır."
Ey mü'minler! Anketiniz için takva azığı hazırlayın; çünkü en hayırlı azık takvadır.
Bir görüşe göre, bu âyet, Yemenli hacılar hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki:
Yemenli hacılar, hacca gelirken azık hazırlamıyor ve:
"- Biz, Allah'a tevekkül ediyoruz!" diyor ve insanlara yük oluyorlareh.
İşte bundan dolayı onlara hac yolculuğu için azık hazırlamaları, dilenmekten ve insanlara yük olmaktan kaçınmaları emredildi.
D- "Ey akıl sahibleri, Benden sakının."
Allah'tan (celle celâlühü) korkmak ve O'nun emir ve nehiylerine ayları hareketlerde bulunmaktan sakınmak, gerçek aklın gereğidir.
Âyetin daha önceki bölümünde Allah insanları takvaya teşvik etmişti. Şimdi burada da takvanın kendisine karşı olmasını emretmektedir.
Gerçek akıl sahibi insan, mâsivâdan, Allah'tan başka her şeyden beri olmalı, hiçbir varlığın ve gücün hükmünde ve etkisinde kalmamalıdır. Hevâ ve heveslerden arınmış gerçek aklın gereği budur.
İşte bu ilâhî hitab, bu sebeble gerçek akıl sahiplerine tahsis buyurulmuştur.
198
"Hac mevsiminde Rabbinizin fadhnı aramanızda bir günah yoktur. Arafat'tan akın ederken Meş'ar-i Haram yanında Allah'ı zikredin. O, size nasıl hidâyet ettiyse siz de O'nu öyle zikredin. Nitekim siz bundan önce dalâlete düşmüş (doğru yoldan sapmış) kimselerdendiniz."
A- "Hac mevsiminde Rabbinizin fadhnı aramanızda bir günah yoktur."
Cahiliye döneminde Araplar geçimlerini Ukâz, Mecenne ve Zülmecaz gibi pazar ve panayır yerlerinde yaptıkları alışverişle sağlıyorlardı ve bunlar hac mevsiminde kuruluyordu. İslâmiyet gelince bu nevi ticarî faaliyetleri bir cahiliye dönemi geleneği sayarak günah endişesiyle ondan kaçındılar. İşte bu âyeti kerîme bu sebeble nazil oldu.
B- "Arafat'tan akın ederken Meş'ar-ı Haram yanında Allah'ı zikredin."
Arafat, kelimesi "a'refe" kökünden gelmektedir. Hacda vakfe yapılan bu alana "Arafat" adı verilmesinin değişik sebebleri olduğu ilen sürülmüştür:
1- Burası, daha önce İbrâhîm (aleyhisselâm) e tarif edilmişti.
İbrâhîm (aleyhisselâm), görür görmez oranın, kendisine tarif edilen yer olduğunu tanıdı. "Arefeh / onu tanıdı" demektir. Arap yazısında önceleri nokta işaretleri yoktu. Kelime sonundaki "h" harfi ile "yuvarlak t" harfinin yazılışı aynı idi. Bundan dolayı bu kelimenin sonundaki "h" harfi "t" olarak "Arefet" şeklinde okundu ve bu sahanın geniş olmasından dolayı çoğullaştirılarak "Arafat" olarak telaffuz edildi.
(Arafat, Mekke'nin yaklaşık 25 km. güney doğusunda, yaya yaklaşık 6 saat mesafede Harem sınırları dışında bir bölgenin adidir. Hanefî mezhebine göre haccın iki rüknünden biri olan "Vakfe", Zilhicce ayının 9. günü burada yapılır. "Cebel-i Rahme" denilen tepe de buradadır.)
2- Cebrâîl Söi, İbrâhîm'i hac ibâdetlerinin yapılacağı yerleri dolaştırırken İbrâhîm orayı görünce "Areftü / tanıdım!" dedi.
3- Âdem ile Havva orada buluştular, birbirlerini tanıdılar (tearriif ettiler). Bu sebeble bu alan Arafat dendi.
4- Hacca gelen insanlar, bu bölgede toplandıkları, tearrüf ettikleri, birbirleriyle tanıştıkları için bu arazi parçasına Arafat adı verildi.
5- Bazı dilcilere göre Arafat, "arifin (düzensiz) çoğuludur.15
6- Bu âyetin bu cümlesi, Arafat, vakfesinin farz olduğuna delildir.
Çünkü ifaza (toplu hâlde akın etmek), ancak Arafat vakfesinden sonra olur. Bakara (2) sûresinin 199. âyetinde de:
"Sümme efîdû / Sonra ifaza edin / toplu olarak akın edin." emri vardır. Zaten Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de;
"Hac, Arefe demektir. Arefeye yetişen hacca yetişmiş olur" buyurmuştur.
7- Âyetin bu cümlesi, bundan sonraki cümlede emir buyurulan zikir için bir mukaddimedir. Ancak bu görüş, izaha muhtaçtır. Çünkü bundan sonra emir buyurulan zikir, farz değildir ve zikir emri de mutlak olmayıp Meş'ar-i Haram'da olmakla kayıtlıdır.
Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikretmek, telbiye, tehlil ve duâ ile olur.
Meş'ar-i Haram, Kuz eh Dağı üzerinde bir tepe olup hac imamı, burada vakfe yapar.
Bir başka görüşe göre ise, Meş'ar-i Haram, Arafat'ın iki boğazı ile Muhassır Vadisi arasında kalan sahadır. Ancak şu rivâyet birinci görüşü teyid eder:
"Câbir'den (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre:
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), sabah namazım Müzdelife'de alaca karanlıkta kıldıktan sonra devesine bincü ve nihayet Meş'ar-i Haram'a geldi; sonra orada duâ etti; tekbir getirdi; tehlilde bulundu ve ortalık aydınlanıncaya kadar vakfesini sürdürdü."
"Meş'ar-i Haram" olarak adlandırılan tepeye "Meş'ar" denmesi, hac ibâdetlerinden birinin ifa edildiği yerin işareti olmasından dolayıdır. "Haram" olarak vasıflandırılması da hürmete şayan olduğu içindir.
"Inde'l-meşa'ri'l-haram / Meş'ar-i Haramin yanında" ifâdesi, Meş'ar-i Haramin çevresindeki ve yakınlarındaki yerler demektir. Çünkü buralarda vakfe yapmak, daha faziletlidir. Yoksa, Muhassir Vadisi dışında bütün Müzdelife bölgesinde Müzdelife vakfesi yapılabilir.
C- "O, size nasıl hidâyet ettiyse siz de onu öyle zikredin."
Allah'ın (celle celâlühü) size öğrettiği gibi O'mı zikredin. Allah'ın (celle celâlühü), haccı ve İslâm'ın diğer hususiyetlerini size güzelce müyesser kıldığı gibi, siz de O'nu güzel bir anışla anın.
Ç- "Nitekim siz bundan önce dalâlete düşmüş (doğru yoldan sapmış) kimselerdendiniz."
Allah (celle celâlühü) size hidâyet buyurmadan önce siz hiç şüphesiz imân ve itaatin yabancısı idiniz.
199
"Sonra insanların akın ettiği yerden siz de öyle akın edin. İstiğfar edin. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan (Gafur), çok merhamet eden (Rahim) dir."
1- Bu hitab Kureyşlilere yöneliktir. Şöyle ki:
"- Ey Kureyş halkı! Siz de diğer hacılar gibi toplu hâlde Arafat'tan dönün."
Câhiliye devrinde diğer insanlar Arafat'ta vakfe yaptıkları hâlde, Kureyşliler, onlara karşı büyüklük taslamak maksadı ile, Arafat'a çıkmayıp Müzdelife yakınında Harem sınırının hemen ötesinde Arafat vakfesi yapıyorlardı. İşte bundan dolayı Kureyşlilere, diğer insanlarla eşit olmaları emir buyuruidu.
2- Bu hitab sadece Kureyş'e mahsus değil geneldir.
Bu ifaza (toplu hâlde dönüş), Arafat'tan Müzdelife'ye ve Müzdelife'den de Mına'ya akın etmektir ve hitab geneldir.
(Mina, Müzdelife ile Mekke arasında, Harem sınırları içinde bir mevkiin adıdır. Büyük, Orta ve Küçük Cemreler buradadır. Bayram günleri "remy-i cimâr / şeytan taşlama" burada yapılır. Hac ile ilgili kurbanlar da genellikle burada kesikr.)
" Sonra siz de insanların akın ettiği yerden akın edin" âyetkideki "e'n-nâsü" kelimesi bir kıraatte sinin kesriyle "e'n-nâsî / unutan kimse" şeklinde de okunmuştur. Nitekim Tâ-Hâ (20) sûresinin 115. âyetinde:
"Velekad a'hidnâ ilâ âdeme min kablü fenesiye Andolsun ki Biz Âdeme'e daha önce ahid verdik de o unuttu. Biz onda bir azim bulmadık." buyrulur.
Bu kırâete göre "nâsî / unutan kimse", Âdem'dir (aleyhisselâm).
Demek oluyor ki Arafat'tan alan etmek, Âdem'den beri süregelen eski bir dinî gelenektir; bu itibârla sız de onu değiştirmeyin.
Haccın menâsikmi değiştirdiğiniz için Allah'tan istiğfar edin, mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, mağfiret dileyenin günahlarını bağışlar ve ona ihsanda bulunur.
200
"Hac menâsikini bitirdiğiniz zaman atalarınızı zikrettiğiniz gibi hattâ ondan daha şiddetle Allah'ı zikredin, insanlardan kimileri:
"- Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver!" derler. Böylelerinin âhıirette bir nasibi yoktur."
A- "Hac menâsikini bitirdiğiniz zaman atalarınızı zikrettiğiniz gibi hattâ ondan daha şiddetle Allah'ı zikredin."
Hacla ilgili ibâdetlerinizi bitirince kuvvetle Allah'ı (celle celâlühü) zikredin. Tıpkı cahiliye devrinde haçtan sonra atalarınızı andığınız gibi.
O dönemde Araplar, haccın nüsüklerini bitirince, Mina'da şimdiki Mescıd ile dağ arasında durup babalarının zamanındaki iftihar vesilelerini ve güzellikleri anarlardı.
Siz de ey mü'minler! Hac ibâdetlerinizi bitirince, cahiliye devrinde atalarınızı andığınız gibi hattâ ondan daha şiddetle Allah'ı zikredin.
b- "İnsanlardan kimileri:
"- Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver; derler. "
Böylelerinin âhıirette bir nasibi yoktur
Burada Allah'ı zikirden beklenen dünyalıklarla, iki cihan hayrı olanlar açıklanmaktadır, Amaç, hem Allah'ı (celle celâlühü) çokça anmak, hem de ikinci sınıfa dahil olmaktır.
Yani insanlardan kimileri Allah'ı anıyor ve:
"- Ey Rabbimiz! Bize ne vereceksen, özellikle dünyada ver!" diyorlar. Ancak böylelerinin âhirette hiçbir nasibi yoktur. Çünkü onların bütün azmi, gayreti ve endişesi dünya içindir. Onların duaları sırf dünyevî isteklere ilişkindir.,
201
"Onlardan kimileri de derler ki:
"- Ey Rabbimiz! Bize hem dünyada hem de âhıirette iyilik (hasene) ver ve bizi ateş azabından koru."
İnsanlardan kimileri de şöyle duâ ederler:
"- Ey Rabbimiz! Bize dünyada iyilik, yani sağlık, kimseye muhtaç olmayacak kadar yeterli rızık ve hayra muvaffakiyet ihsan eyle. Âhirette de iyilik, yani mükâfat ve rahmet lûtfeyle; af fin ve mağfiretinle bizi ateş azabından koru!"
Rivâyete göre Ali şöyle demiştir:
"Dünyada iyilik, sâliha kadındır; âhirette iyilik de hurilerdir. Ateş azabı da kötü kadındır."
Hasen-ı Basrî'ye (radıyallahü anh) göre:
"Dünyada iyilik ilim ve ibâdettir; âhirette iyilik de cennettir."
"Ve kına a'zabe'n-nâr / bizi ateş azabından koru!" duası da,
"- Ey Rabbimiz! Cehennem ateşine götüren şehvetlerden ve günahlardan bizi koru!" demektir.
" "Elifini, !
202
"İşte onlar için kazandıklarından bir nasib vardır Allah hesabı çabuk, görendir."
Uzaktaki eşyayı işaret için kullanılan ve "İşte onlar" diye Türkçeye çevrilen "Ülâike" kelimesi dünya ve âhirette iyilik dileyenlerin fazilet ve derecelerinin, yüksek ve mertebelerinin âlî olduğuna delâlet eder.
Onların dualarına "kesb" (kazandıkları) denmesi duaların da amellerden sayılmasın dandır.
Allah (celle celâlühü), kullarının ve onların amellerinin çokluğuna rağmen göz açıp kapayacak kadar kısa bir zamanda hepsinin hesabını görebilecek bir kudrete mâliktir. Öyleyse Allah'a (celle celâlühü) itaatsizlikten sakının. Kıyamet gününe hazırlıklı olun. O'nun emirlerini ifâya ve hayırlar kazanmaya bakın.
203
"Sayılı günlerde Allah'ı zikredin. Bunlardan her kim iki günde Mina'dan dönmekte acele ederse ona günah yoktur. Kim geri kalırsa ona da günah yoktur. Ama bu takva sahibleri içindir. Allah'tan sakının, Ve şunu iyi bilin ki ancak O'nun huzurunda toplanacaksınız."
A- "Sayılı günlerde (tekbir alarak) Allah'ı zikredin."
"Eyyam-ı teşrik / teşrik günlerinde" farz namazların hemen arkasından, kurbanlar kesikrken, şeytanlar taşlanırken ve diğer zamanlarda tekbir getirmek suretiyle Allah'ı zikredin.
Teşrik günleri, Zilhiccemin on birinci, on ikinci ve on üçüncü günlerine denir. Oysa bu tekbirler, Zilhicce'nin dokuzuncu ve onuncu günleri de alınır. Fakat tekbirlerin ekseriyeti, teşrik günlerinde olduğu için "teşrik tekbirleri" diye o günlere izafe edilmiştir.
Remy-i cimâr, cemrelere; taş kümelerine ufacık taşlar atmak demektir. Cemreler, Mina'da birbirine bir ok atımı uzaklıkta üç taş kümesidir. Bunlar şöyle sıralanır:
Akabe Cemresi veya Büyük Cemre, (Büyük Şeytan)
Orta Cemre, (Orta Şeytan),
Küçük Cemre, (Küçük Şeytan),
B- "Bunlardan her kim iki günde Mina'dan dönmekte acele ederse ona günah, yoktur. Kim geri kalırsa ona da günah yoktur."
Her kim bayramın birinci gününden sonra memleketine dönmek için acele ederek iki günde (bayramın üçüncü gününde) ibâdetlerini bitirirse, bundan dolayı ona bir günah yoktur. Kim de geri kalıp bayramın dördüncü gününde de zeval vaktinden önce veya sonra, -Şafiî'ye göre ise yalnız zeval dan sonra- Cemrelere taş atarsa, ona da geri kalmasından dolayı bir günah yoktur.
Maksad hacıları, acele (teaccül) ile, gecikme (teahhur) arasında muhayyer kılmaktır. Ancak bu muhayyerlik, ikinci seldin daha faziletli olmasına engel değildir.
Muhayyerlik için "günah yoktur" denmesi, Câhiliye insanlarının iddiasını açıkça reddetmek içindir. Zira Câhiliye döneminde kimileri acele edenleri, kimileri de geri kalanları, gecikenleri günahkâr sayarlardı.
C- "Ama bu takva sahibleri içindir (Limeni'ttekaa)."
Gerek acele eden (müteaccil)lere, gerek teahhur eden (müteahhitlere bir günah yazılmaması, Allah'ın emirlerine aykırı davranmaktan sakınanlar (ıttika edenler) içindir. Çünkü hakikati hâlde haçtan fayda görenler onlardır.
Muhayyerlik, takva ehli içindir ki, bu iki şıktan birini ihtiyar etmekle günaha girmezler.
Ç- "Allah'tan sakının (Vetteku'llahe). Ve şunu iyi bilin ki ancak O'nun huzurunda toplanacak (haşrolunacak) siniz."
Bütün işlerinizde vâcibleri yerine getirmek ve sakıncaları terk etmek suretiyle Allah'ın (celle celâlühü) emirlerine karsı gelmekten sakının ki, O da, size değer versin ve siz de söz konusu hükümlerden ve ruhsatlardan faydalananlardan olasınız. Şunu iyi biliniz ki siz amellerinizin karşılığını almak üzere diriltikp O'nun huzurunda haşrolunacaksınız.
"Haşr", dağınık şeyleri bir araya toplamaktır.
Valemû / Ve şunu bilin ki" takva emrinin te'kididir ve bu emri yerme getirmeyi tazammun eder. Çünkü haşri, Allah'ın (celle celâlühü) huzurunda görülecek hesabı, ceza ile mükâfatı kesin olarak bilmek, takvaya bağlı kalmanın en büyük sebeplerindendir.
204
"İnsanlardan öylesi vardır ki onun dünya hayâtı hakkındaki sözleri sana hayret verir (senin hoşuna gider). O kalbinde olana da Allah'ı şâhid tutar. Oysa o, düşmanın en azılısıdır."
A- "İnsanlardan öylesi vardır ki onun dünya hayâtı hakkındaki sözleri sana hayret verir "
Burada ilâhî hitab yalnız Peygambere tevcih buyurulmuştur. Bu bir ıbtida cümlesi olup insanların takva konusunda iki gruba ayrıldıklarını ve her birinin sonunu bildirir. Bu cümle iki türlü anlaşılabilir:
Nifakı meslek edinen insanlardan öylesi vardır ki onun dünya hayâtı ve dünya işleri ile ilgili olarak düzgün, insicamlı ve ahmlı ifâdelerle anlattıkları sana hayret verir. Çünkü onun imândan ve Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), muhabbetden amacı dünyalıktır.
Yine iki yüzlü insanlardan öylesi vardır ki onun dünyaya ilişkin tatlı ve güzel sözleri senin hoşuna gider. Fakat âhirette öyle olmayacaktır. Çünkü o zaman o sözlerin çirkin bir yalan olduğu ortaya çıkacaktır.
B- "O kalbinde olana da Allah'ı şâhid tutar."
O, samimi olduğuna, kalben ve yürekten inandığına Allah'ı (celle celâlühü) şâhid tutar.
"- Allah bilir ki, kalbimde olanlar dilimle söylediklerime tamamen uygundur." der.
C- "Oysa o, düşmanların en azılısıdır."
Görünüşte tatlı dilli o münafık, aslında Müslümanlara şiddetle düşmandır.
Rivâyete göre bu âyet, Ahnes b. Şureyk el-Sekafî hakkında nazil olmuştur. Bu adam yakışıklı ve güzel konuşan biriydi. Sık sık huzura gelerek İslâm'a ve Resûlüllah'a, muhabbetini dile getirirdi.
Bir görüşe göre de âyet, genel olarak münafıklar hakkında nazil olmuştur.
205
"Dönüp gitti mi yeryüzünde fesad çıkarmaya, ekinleri ve nesilleri yok etmeye çalışır. Allah fesadı sevmez."
Resûlüm, o senin meclisinden kalkıp gitti mi, yahut iş başına geçti mi, yetyüzünde bozgunculuk yapmaya, ekinleri ve nesilleri yok etmeye çalışır. Nitekim adı geçen Ahnes, gece baskını ile Sakı dilerin ekinlerini yakmış ve hayvanlarını telef etmişti. Allah (celle celâlühü), bozguncuları sevmez ve bozgunculuğa razı olmaz.
206
"Ona Allah'tan kork; dendiği zaman gururu onu günaha sürükler. Artık ona cehennem yeter. O, ne kötü bir yataktır."
Ona öğüt ve nasihat yoluyla:
"- Allah'tan kork! Fesad ve nifakı bırak; bunların kötü akıbetinden sakın!" dendiği zaman, kibri ve cahiliyet gururu, inadına kendisini günaha sürükler.
207
"İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah'ın rızâsı uğrunda kendini satar. Allah kullarına karşı çok merhametlidir."
İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızâsı uğruna cihad ederek, meşakkatli ibâdetlere katlanarak ve savaşlarda tehlikelere göğüs gererek kendini feda eder yahut kendi hayâtına da mâl olsa, emr-i bi'l mâruf (iyiliği emretmek) ve nehy-i anı'l münker (kötülüğü nehyetmek) vazifesini yerine getirir.
Bu mutlu İnsanlar, bundan önceki âyetlerde anlatılan bedbaht insanlara karşılık zikredilmiştir, Çünkü o bedbahtlar takva emrini gururlarına yediremezken, bu mübarek insanlar, hayâtları bahasına, takvaya Sarılmışlardır.
Bir rivâyete göre de, bu âyet, Suheyb b. Sınan el-Rûmî hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki:
Müşrikler, Suheyb'i yakalamışlar ve dininden dönmesi için ona işkence etmişlerdi. Suheyb onlara:
"- Ben çok yaşlı bir insanım. Sizinle beraber olsam size bir faydam olmaz; size karşı olsam size zararım olmaz. Onun için beni kendi hâlime bırakın. Mallarımı alın!" demiş ve onlar da mallarım alıp onu serbest bırakmışlardı.
Bu rivâyete göre mânâ, Allah'ın rızâsını kazanmak için kendini kendi malı ile satın alır, demek olur. Zira durum, kendini satın almak şeklinde cereyan etmiştir.
İşte bundan dolayıdır ki Allah kullarını takva ile mükellef kılmakta ve onlara sevap kazanına imkânları bahşetmektedir.
208
"Ey imân edenler! Hepiniz İslâm'a girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır."
A- "Ey imân edenler! Hepiniz İslâm'a girin."
Hitabın yöneldiği muhataba göre değişik yorumlar yapılabilir:
Münafıklara hitab:
"- Ey imân etmiş görünenler veya görünüşte imân etmiş olanlar! Hepiniz birden, tamamen açık ve de gizli hâllerinizle Allah'a teslimiyet ve itaat içine, yani İslâm'a girin."
Ehl-i Kitab'a hitab:
"- Ey Ehl-i Kitab! Hepiniz tamamiyle İslâm'a girin ve ona başka bir şey karıştırmayın. Müslüman olduktan sonra eski dininizin bazı hükümlerini, korumaya kalkışmayın. Bütün peygamberlere ve bütün mukaddes kitablara imân edin."
Yahudi veya Hıristiyan iken İslâmiyeti kabul edenlerin imân ile tavsif edilmiş olmaları, ya tağlîb (hitap tarzında imân ehlinin galip kılınması, onların nazara alınması) yoluyladır, ya da Ehl-i Kitabin eski imânları itibariyledir.
Buna göre, onların imânları ancak şu anda teklif edilenleri samimiyetle kabul etmeleri hâlinde sahih olur.
3- Müslümanlara hitab:
Hepiniz bütün anlam ve kapsamı ile İslâm'a girin. Onun hükümlerinden hiçbirine halel getirmeyin.
B- "Şeytanin adımlarını izlemeyin, Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır "
Dağılmak ve dağıtmak suretiyle yahut size verilen buyruklara muhalefetle o şeytanın izinden gitmeyin! Çünkü o, sizin en amansız ve aşikâr düşmanınızdır.
209
"Size apaçık delil (beyyine)ler geldikten sonra yoldan çıkar (Tezellüle uğrar)sanız şunu bilin ki Allah, her şeye üstün ve gaalib (Aziz), hükümlerinde hikmet sahibi (Hakîm)dir."
Size, İslâm'ın hakikatine delâlet eden ve emirlerine tam teslimiyetle riâyeti gerektiren bunca kesin delil geldikten sonra yine de teslimiyetten kaçınır ve doğru yoldan saparsanız, bilin ki Allah (celle celâlühü), Azız ve Hakîm'dir.
"O, Azîz'dir. Çünkü emirlerinda her şeye üstün ve gaalıbdır. Hiçbir güç, sizden intikam almasına engel olamaz, O'nu âciz bırakamaz."
"O, Hakîm'dir. Çünkü O, hikmeti gereği emirlerina karşı gelenleri, suçluları muahaze etmeden bırakmaz."
Mûsa ailesi (Âl-i Mûsa) ile Harun ailesinin (Âl-i Harun) bıraktıklarından bakiyye veya kalıntılar, ilk Tevrat'ın yazılı olduğu levhaların kırık parçaları, Mûsa'nın (aleyhisselâm) asası, elbiseleri ve Tevrat'ın bir kısmı idi. Mûsa'nın (aleyhisselâm) vefatından sonra Allah (celle celâlühü), tâbût'u semâya kaldırmıştı.
Mûsa ile Harun'un aileleri, onların çocukları yahut kendileridir. Aile kelimesi, onların şânını tazim için kullanılmıştır.
Yahut da onların aileleri, İsrâiloğullarının Peygamberleridir.
B- "Eğer gerçekten mü’minler iseniz bunda sizin için ibretler vardır." (2/248)
Eğer Mûsa'nın Allah'ın kelâmına muhatab olduğuna ve onunla ilgili âyet ve delillere inanıyorsanız...
"Inne fî zâlike / işte bunda" işareti, yukarıda anlatılan tâbût'un yüce şânı ile ilgili bilgileri gösterir.. Buna göre bu cümle de, o Peygamber'in, kavmine söylediği kelâma dahildir yahut bu işaret, kıssanın naklini gösterir. Buna göre cümle, kıssaya dahil değil fakat Allah tarafından ibtidaen söylenmiş bir kelâmdır. Kıssanın tamamlanmasından önce zikredilmesi ise, kıssaya çok önem verildiğini göstermek içindir. Yani bunda, Tâlût'un hükümdarlığına veya Muhammed'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) nübüvvetine açık bir delâlet vardır. Çünkü Muhammed hiç kimseden duymadığı o târihî hâdiseyi bu tafsilatıyla haber vermiştir.
210
"Onlar beyaz buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Bütün işler Allah'a döner."
Onlar, ilâhî emirlere uymadıkları ve yasaklardan sakınmadıkları ve bunda da inatla ısrar ettikleri için; bizzat Allah'ın veya Allah'ın emir ve azabı ile meleklerinin beyaz buluttan gölgeler içinde kendilerine gelmesini ve helâk işmın gerçekleşmesini mi bekliyorlar?
Bu bir istifham-ı inkârîdir. (Red edici soru) Bunun anlamı onların bekledikleri gibi ne Allah'ın ne de meleklerinin beyaz buluttan gölgelikler içinde kendilerine gelmıyeceğidir.
Kâfirlerden gaaib kipiyle bahsedilmesi, kötü hareketleri sebebiyle kendilerinden yüz çevrildiğini bildirmek ve işledikleri cinayetleri insaf ehline duyurmak içindir.
Onların helâk emrine intizar ediyor olmaları da azabı mûcib kötülüklere dalmış gözükmeleri sebebiyle o cezaların gelmesini zımnen istemekte ve onları beklemekte olduklarını bildirmek içindir.
Azabın özellikle beyaz bulut (gamam)dan gelmesi, hayır beklenen yerden şer gelmesi gibidir. Beyaz buluttan rahmet beklenirken azab gelmesi korkunç ve umut kırıcıdır. Beklenmedik yerden şer gelmesi, daha da çetindir. O hâlde hayır ve rahmet dururken neden şer ve azab istemekdır?
Âyette Allah'tan (celle celâlühü) sonra bir de melekleri zikredilmiştir. Çünkü Allah'ın emirlerinin insanlara ulaşmasında vâsıtalar, meleklerdir. Hattâ gerçekte Allah'ın (celle celâlühü) azabını getirenler de onlardır.
Azabın veya helâk işinin bitirilmesi, sonuçlandırılması da onların beklediği şeylere dahildir. "Kudıiye'l-emr / iş bitirildi" ibaresinde, geçmiş (mazi) kipi kullanılması onun kesinliğini, helakin günün birinde mutlaka gerçekleşeceğini bekitmek içindir.
Yahut anılan cümle, o kâfirlerin bekledikleri şeylere dahil değildir; bu bir istinaf cümlesi olup önceki cümle mefhumunun gerçekleşmiş olduğunu haber vermektedir. Yani zaten onların helâk edilme işi bitirilmiştir.
"Kudıiye 1-emr" ibaresi "kadâü'l-emr / emrin kazası, infazı" şeklinde de okunmuştur. Bu takdirde mânâ:
"Onlar beyaz buluttan gölgeler içinde Allah'ın, meleklerinin ve emrin infazının gelmesinden başka bir şey beklemiyorlar" şeklinde olur.
211
"îsrâiloğullarına sor; Biz onlara ne kadar açık âyetler verdik.
Kim Allah'ın nimetini kendisine geldikten sonra tebdil ederse bilsin ki Allah'ın azabı çok şiddetlidir."
A- "îsrâiloğullarına sor; Biz onlara ne kadar açık âyetler verdik "
Bu hitab, Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) veya herhangi birine yöneliktir. Sormaktan maksad, onları susturmak, kınamak ve apaçık delillerin geldiğini anlatmaktır. Bu apaçık deliller, peygamberler eliyle gösterilen mucizeler ve İslâm'ın gerçekliğini ifâde eden belgelerdir.
B- "Kim Allah'ın nimetini kendisine geldikten sonra tebdil ederse bilsin ki Allah'ın azabı çok şiddetlidir."
Allah'ın (celle celâlühü) nimeti O'nun apaçık ve üstün delilleridir. Çünkü bunlar, nimetlerin en büyüğü olan hidâyet sebepleridir. Onları değiştirmek, ya onları dalâletin ve ilâhî gazabın artmasının sebebi hâline getirmek; ya da âyetleri tahrif etmek ve yanlış yorumlamak demektir.
Allah'ın (celle celâlühü) nimeti olan delillerin gelmesi de, bu delillerin kendisine ulaşması ve onları anlamak imkânına sahip olması demektir. Delillerin değiştirilmesi, o delillerin kendilerine gelmesinden önce tasavvur edilemediği hâlde böyle ifâde edilmesi, onların, bu delillerin tafsilatına vakıf olduktan sonra onları değiştirdiklerini zımnen bildirmek içindir. Nitekim böyleleri hakkında:
"Oysa onlardan bir zümre, Allah'ın kelamını işitirler de iyice anladıktan sonra bile bile onu tahrif ederler." (Bakara 2/75) buyurulmuştur.
Bir görüşe göre de âyetin takdiri şöyledir:
"- İsrâiloğullarma sor! Kendilerine nice apaçık deliller verdik de, onlar o delilleri değiştirdiler. Kim Allah'ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirirse, o da bilsin ki Allah'ın cezası pek şiddetlidir."
Ancak "onlar o delilleri değiştirdiler" cümlesi, açık olması itibariyle sarahaten zikredilmesine ihtiyaç olamadığından hazfedilmiştir.
Âyetteki "... bilsin ki, Allah'ın cezası çok şiddetlidir" cümlesi, aslında şart cevabının illet ve sebebidir. Yani kim Allah'ın nimetini değiştirirse, Allah onu pek şiddetli ceza ile cezalandırır; demektir.
Bilsin kı, Allah'ın cezası çok şiddetlidir." cümlesinde Allah'ın (celle celâlühü) zamir ile değil de ısm-i celil ile belirtilmesi, ilâhî mehabeti artırmak ve kalplere Allah (celle celâlühü) korkusu salmak içindir.
212
"O kâfirlere dünya hayâtı süslendi (güzel gösterildi/tezyin edildi). Onlar imân edenleri alaya alırlar. Oysa sakınanlar (takva sahipleri) kıyamet gününde onların fevkındedir. Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır."
A- "O kâfirlere dünya hayati süslendi."
Kâfirlere dünya hayâtı güzel gösterildi ve onun muhabbet şarabi kalblerine içirildi de nihayet onlar, dünyadan başka her şeyden yüz çevirip doymak bilmeyen bir iştahla ona daldılar; onun yüzünden birbirleriyle çetin kavga ve rekabete girdiler.
Tezyin etmek; güzel ve câzıb göstermek, süslemek, yaratmak ve icad bakımından Allah'a (celle celâlühü) isnad edilmektedir. Nitekim meçhul kipi ile "züyyine / tezyin edildi" vârid olması da, bu hakikati belirtir. Çünkü her şeyin Halikı (Yaratıcısı) ancak Allah'tır (celle celâlühü), Şeytan, hayvani kuvvetler, dünyadaki güzel işler ve cazib şeyler ise, bizzat değil fakat zahiri ve mecazî (bi'l araz) tezyin edicilerdir.
B- "Onlar imân edenleri alaya alırlar."
"Ve yesharune / alaya alırlar" şeklinde istikbal (gelecek, Türkçede geniş zaman) kıpının kullanılması, onların, imân edenlerle alaylarının devam ettiğine delâlet eder. Alay ettikleri Bilâl, Ammar ve Suheyb (radıyallahü anh) gibi fakır mü'minler idi. O müşrikler, bu muhterem Müslümanların dünyalığa itibâr etmeyip âhire te yönelmelerinden dolayı onlarla eğleniyorlardı.
C- "Oysa sakınanlar (takva sahiplen) kıyamet gününde onların fevkındedır."
Takvaya erenler veya Allah'tan (celle celâlühü) ıttıka edenler, butun benlikleri ile imân etmiş olanlardır. Onların takva ile zikredilmesi, bu muhteiem zada un, dunvadan yuz çevirmiş olmalarından, onun zararlarından sakınmalarından-dır. Çunku onlar, dünyayı kendilerim tamamen Cenab-ı Allah'a vermelerine engel görmüşler, kendilerini bundan meşgul edeceğine inanmışlardır.
Takva sahibi o muhterem Sahabîler, kıyamet gününde, dünyada kendileriyle alay edenlerin elbette üstündedir. Çünkü bu zâtlar, yükseklerin yükseğinde; onlarla alay eden müşrikler ise alçakların alçağındadır yahut bu mübarek zâtlar, şeref ve faziletin zirvesinde, onlarla alay eden bedbaht müşrikler ise, zillet ve hakaret çukurundadir veyahut dünyada kendileri ile alay edilen o mübarek zâtlar, âhirette onlardan büyük olduklarını gösterecekler ve dünyada kendileri ile alay ettikleri gibi onlarla alay edeceklerdir.
Bu hakikatin bir isim cümlesi ile anlatılması onun devamlılığını gösterir.
Ç- "Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır."
Allah (celle celâlühü), her iki cihanda da kime dilerse, ona hesapsız rızık verir; dünyada bazen istidrac (tedricî olarak azaba yaklaştırmak), bazen de imtihan ıçıtı rızıkları genişletir.
213
"İnsanlar (evvelce) bir tek ümmet (ümmet-i vahide) idi. Sonra Allah, mübeşşir (müjdeleyici) ve münzir (korkutucu, uyarıcı, inzar edici) olarak Peygamberleri gönderdi. Onlarla beraber ihtilâfa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere hak olarak Kitab da indirdi. Kendilerine Kitab verilenler gelen bunca açık delilden sonra hasedlerinden dolayı (o Kitab hakkında) anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle ihtilâfa düştükleri konuda hidayet etti (hakka ve gerçeğe ulaştırdı). Allah, dilediğini sırat-ı müstekıîme ulaştırır (hidâyet eder)."
A- "İnsanlar (evvelce) bir tek ümmet (ümmet-i vâhide) idi."
Önceleri insanlar, hak kelâm ve Din-i İslâm üzerinde ittifak hâlinde idiler. Bu olgu, Âdem ile İdris (aleyhisselâm) ya da Âdem ile Nûh (aleyhisselâm) arasındaki yahût da Nûh (aleyhisselâm) tûfanından hemen sonraki dönemde idi.
B- "Sonra Allah, mübeşşir (müjdeleyici) ve münzir (korkutucu, uyarıcı, inzar edici) olarak Peygamberleri gönderdi."
Bir tek ümmet iken insanlar uyuşmazlığa düştüler ve ayrıldılar. Sonra Allah (celle celâlühü), Peygamberler gönderdi. Abdullah b. Mes’ud’un (radıyallahü anh) kıraetine göre böyledir. (İbn-i Mes’ud kıraâtinde) "fahtelefü"/ sonra ihtilafa düştüler" cümlesi de vardır.) Mânâ itibâriyle bu cümle var iken lâfız olarak hazfedilmesi, daha sonra bu cümlenin zikredilmiş olmasındandır.
Rivâyet olunduğuna göre ahbardan Kâ’b (Ebû İshak Kâ’b b. Mati’) diyor ki;
"Benim bildiğim Peygamberlerin (aleyhisselâm) adedi yüz yirmi dört bindir. Peygamberlerden resûl olanlar ise üç yüz on üçtür."
Ku’an’da isimleri zikredilen peygamberlerin sayısı ise yirmi sekizdir.
Bir görüşe göre ise, insanlar, İdris (aleyhisselâm) ya da Nûh’tan (aleyhisselâm) önceki fetret devrinde (Peygambersiz geçen dönemde) küfür ce dalâlet üzerinde ittifak etmiş tek bir ümmet idi. Sonra Allah (celle celâlühü) Peygamberler gönderdi fakat insanlar onlara imânda ihtilâfa düştüler.
Ancak âyetin nazm-i celiline en münasip olan birinci tefsirdir.
C- "Onlarla beraber ihtilâfa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere hak olarak Kitab da indirdi."
İnsanların anlaşmazlığa düştükleri hak konusunda ya da genel olarak şüpheye düştükleri diğer konularda doğruyu göstermek yâhut ba’sedilen peygamberlerin insanlar arasında ona bakarak hüküm vermesi için, onlarla beraber hakka irşad eden, hak kitablar da indirdi.
Ç- "Kendilerine Kitab verilenler gelen bunca açık delilden sonra hasedlerinden dolayı (o Kitab hakkında) anlaşmazlığa düştüler. "
Kendilerine, ihtilafları gidermek ve ayrılıkları ortadan kaldırmak için. Allah (celle celâlühü) tarafından kitab verilenler, bunca apaçık delil geldikten ve akıllarma da yatuktan sonra aralarındaki kıskançlık ve dünyaya olan düşkünlükleri ve bağlılıkları yüzünden hak olarak gönderilen kitab hakkında anlaşmazlığa düştüler ve işi tersine çevirdiler. Çünkü anlaşmazlıkları gidermek için gönderilen kitabi, anlaşmazlığın daha da derinleşmesinin sebebi yaptılar.
"Kendilerine kitab indirilmiş olanlar" değil de "ellezine ûtûhü / kendilerine o (Kitab) verilenler" denmesi, onların, kitabtaki hakka vakıf olduklarına baştan dikkat çekmek içindir. Çünkü "ünzile / indirildi" kelimesi, bu hakikati ifâde etmez.
D- "Bunun üzerine Allah, kendi izniyle ihtilâfa düştükleri konuda hidâyet etti. Allah dilediğini sırat-ı müstakıîme ulaştırır."
Allah (celle celâlühü), o kitaba imân edenlere, insanların anlaşmazlığa düştükleri gerçeği kendi emri ve izniyle yahut lûtfu ile gösterdi; onu görmeyi mü'minlere müyesser kıldı. Zaten Allah kimi dilerse, onu doğru yola ve hakka ulaştırır.
Bu cümle, öncekiler için bir açıklama mahiyetindedir.
214
"Yoksa siz, sizden öncekilerin çektikleri başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklara (el-be'sâü) ve sıkıntılar (e'd-darrâü) dokundu ve öyle sarsıldılar (tezelzüle uğradılar) ki Peygamber ve beraberinde bulunan imân edenler:
"- Allah'ın yardımı ne zaman?" diye sormaya başladılar. Haberiniz olsun; Allah'ın yardımı yakındır."
A- "Yoksa siz, sizden öncekilerin çektikleri başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?"
Bundan önceki âyetlerde geçmiş ümmetlerin birçok konuda ihtilâfa düştükleri anlatıldıktan sonra burada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ona iman edenler, kâfirlere karşı direnmeye, zorluklara katlanmaya, güçlüklere sabır ve tahammül göstermeye teşvik edilmektedir. Yine bu âyette, geçmiş ümmetlere gönderilen Peygamberlerle onlara imân edenlerin hak din uğruna çektikleri büyük sıkıntılar ve üzüntüler anlatılır ve sonunda zaferin kendilerine ait olacağı beyân edilir ve şöyle demek istenir.
"-Ey imân edenler! Yoksa siz, sizden önceki peygamberlerin ve onların yanlarında bulunan mü’minlerin başlarına gelen korkunç hâller ve sıkıntılar, sizin de başınıza gelmeden onların bazı belâlarla imtihan edildikleri gibi siz de imtihan edilmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? O sıkıntılar, henüz başınıza gelmedi. Oysa mutlaka gelmesi beklenmelidir."
B- "Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki Peygamber ve beraberinde bulunan imân edenler:
"Allah’ım yardım ne zaman? diye sormaya başladılar."
Bu cümle, bir istinaf olup akla gelen bir soruya cevap vermektedir. Sanki,
"-O eski peygamberler ile onların ümmetlerinin hâli nasıldı?" diye sorulmuş ve cevap olarak şöyle buyurulmuştur:
"-Onlara hakkı savunmak ve bâtıla karşı durmak uğruna korku ve yoksulluk gibi sıkıntılar, acılar ve hastalıklar dokunmuş, onlar o korkunç baskılar karşısında öyle sarsılmış ve bunalmışlardı ki, sonunda, insanlar içinde Allah’ın (celle celâlühü) işlerini en iyi bilen ve O’nun yardımına en çok güvenen Peygamber ve o Peygamberin getirdiklerine uyan, onun nûrları ile aydınlanan mü’minler bile, bu zorluk karşısında "Allah’ın yardımı ne zaman?" diye sormaktan kendilerini alamamışlardı.
Onlar, hak için mücadele uğruna maruz kaldıkları acı ve sıkıntı döneminin pek uzun sürdüğünü ifâde ve ilâhî inâyet ve yardımı talep ve temenni için bunu söylemişlerdi. Malûm olduğu üzere onların bu hâli, hak uğruna çekilen acıların ve sıkıntıların son aşaması, maruz kalınan baskıların son sınırıdır. Peygamberler, sabır ve sebatta pek yüksek bir seviyede bulundukları hâlde böylesine feryât ve figan edecek duruma geldiklerine göre, muhtemeldir ki umutsuzluk sınırına dayanmışlar.
C- "Haberiniz olsun Allah'ın yardımı yakındır."
İşte onların beklentilerine ve arzularına cevap olarak kendilerine böyle söylendi.
Yakınlıktan maksad, zaman yakınlığıdır. Burada makabline münasip olan fiil cümlesi iken, isim cümlesinin tercih edilmesi ve cümlenin başında "Elâ / Haberiniz olsun, dikkat edin!" tenbih ve te'kid edatının bulunması, beklenen yardımın tam manâsıyla gerçekleşeceğine delâlet eder.
Eski peygamberlere ve beraberlerinde bulunan mü'minlere ilâhî zafer va'dinin hikâye edilmesi, Resûlüllah ile, ona imân etmiş olan Müslümanlara yeni bir zafer va'di hükmündedir. Ancak gerçekleşmiş olan zaferin kendisinin hikâye edilmemesi, buna ihtiyaç olmadığındandır. Çünkü ilâhî va'din yerde kalması imkânsızdır.
Bu âyet açıkça belirtmektedir ki, yüksek manevî mertebelere erişmek, ancak dünya lezzetlerini terk etmek ve meşakkatlerine katlanmakla mümkün olabilir. Nitekim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Cennet, nefsin hoşlanmadığı şeylerle, cehennem de, nefsin arzu ettiği şeylerle kuşatılmıştır" buyurmuştur.
215
"(Resûlüm) senden neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki:
Mal olarak verecekleriniz ana, baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak ne yaparsanız elbette Allah, onu bilir."
A- "(Resûlüm) senden neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Mal olarak verecekleriniz ana, baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir."
"- Ey Resûlüm! Sana mallarından hangilerini, harcayacaklarını soruyorlar. De ki:
"- Mallarınızın hangisinden infak ederseniz edin; harcayacağınız mal, ana, baba, akrabalar, muhtaç yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar için olmakdır.
Bu âyet-i kerîme bize malların bütün çeşitlerinden infakın caiz olduğunu bildirmektedir. Ancak sorunun cevabının, infakın yapılacağı yerlerin açıklanması suretiyle zımnen verilmesi, harcamanın sayılan yerlere yapılmasının önemini bildirmek içindir. Çünkü yapılan harcama, harcamanın yapıldığı yerler itibarîyle değerlendirilir.
"İbn Abbâs'tan (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre pek çok malı olan Amr b. el-Cemûh adındaki yaşlı bir adam Resûlüllah'ın huzuruna gelerek sordu:
"- Ya Resûlallah! Hangi mallarımızdan in fakta bulunalım ve in fakları nerelere yapakm?"
Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu."16
B- "Hayır olarak ne yaparsanız elbette Allah, onu bilir "
Binaen aleyh Allah (celle celâlühü), bütün hayırlı harcamaların mükâfatını verecektir.
Bundan önceki cümlede infak yapılacak yerler sayılırken dilenen yoksullara ve hürriyetlerine kavuşturmak için kölelere yapılan yardımın zikredilmemesi ya başka âyetlerde zikredildıği için ya da bunların bu cümlede betirtilen genel harcamaya dahil oldukları içindir. Çünkü bu cümlede ifâde edilen genel infak, bütün hayırlı harcamaları kapsamaktadır.
Bir de şunu belirtmekte yarar vardır. Bu âyette, zekâtın fârziyetı ile çelişen bir ifâde yoktur. Tabiînden İsmail el-Süddî'den nakledildiği gibi bu âyetin, zekâtın farz kılındığını bildiren âyetle neshedildiği söylenemez.
216
"Savaş (kıtal), sizin için hoş olmasa da üzerinize farz kılındı (yazıldı). Olur ki bir şey hoşunuza gitmediği hâlde sizin için o, bir hayırdır; sevdiğiniz bir şey de sizin için şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz."
A- "Savaş, sizin için hoş olmasa da üzerinize farz kitindi."
Bunun açık anlamı şudur: Size saldıran ve İslâm'ın tebliğini engelleyen kâfirlerle savaşmak size farz kılındı.
Bu âyet bir kırâete göre meâlen:
"Allah, size saldıran ve islâm'ın tebliğini engelleyen kâfirlerle savaşmayı size farz kıldı"; bir diğer kırâete göre de:
"Size saldıran ve İslâm'ın tebliğini engelleyen kâfirleri öldürmek size farz kılındı" şeklinde okunmuştur.
Savaş, bir çok korku ve sıkıntıya katlanmayı gerektirdiği için insan, tabiatının hoşlanmadığı bir olaydır. İnsanlar savaşa âdeta icbar edilirler.
Âyette geçen ve "ke-ri-he" kökünden gelen "kürh" kelimesi, nefret etmek, sevmemek, hoşlanmamak, iğrenmek, tiksinmek demektir. Aynı kökten gelen "ikrah" ise zorlamak, icbar etmek anlamında kullanılır. Şu hâlde savaş hoşa gitmeyen fakat mecburen katlanılan bir hâldir.
B- "Olur ki bir şey hoşunuza gitmediği hâlde sizin için bir hayırdır ; "
Bu cümle itirazî (makablinden bağımsız) olup İslâm'ın emir buyurduğu savaşlarda hayır bulunduğunu ifâde eder.
C- "Sevdiğiniz bir şey de sizin için şer olur."
Bunlar da, yasaklanmış olan şehvetler ve lezzetlerdir.
Ç- "Allah bilir, siz bilmezsiniz."
Allah (celle celâlühü), sizin için hayırlı olanı da, şer olanı da bilir. Siz işlerin iç yüzünü bilemediğinizden sizin için hayırlı olacak şeyden hoşlanmazsınız. Bu itibârla kendi istek ve arzularınıza değil Allah'ın emirlerine uyun.
217
"(Resûlüm) senden haram ayda savaşın (kıtal) hükmünü sorarlar. De ki: Haram aylarda savaş büyük vebaldir. Ancak Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkâr etmek (küfür), insanları Mescid-i Haram'dan engellemek ve hakanı oradan çıkarmak Allah katında (indallah) ondan daha büyük bir günahtır. Fitne de kıtalden daha büyüktür. Eğer onların gücü yetmiş olsa sizi dininizde döndürüceye kadar sizinle savaşmaktan vazgeçmezler, içinizden kim dininden döner (irtidad eder) ve kâfir olarak ölürse artık onların bütün amelleri dünya ve âhiret boşa gitmiştir. İşte onlar cehennem ashabıdır. Onlar orada sürekli olarak kalacaklardır."
A- "(Resûlüm), senden haram ayda savaşın hükmünü sorarlar "
Rivâyete göre Resûlüllah Bedir savaşından iki ay kadar önce Cumazıl âhir ayında, Abdullah b. Cahş'ı (radıyallahü anh) sekiz kişilik bir müfrezeye kumandan tâyin ederek seriyye ile görevlendirdi. Bu müfreze Mekke ile Tâif arasındaki Nahle Vadisi'ne kadar inerek orada Kureyş'in hareketlerini gözetleyecekti. Müfreze bu gözetleme sırasında bir Kureyş Kervanı ile karşılaştı. Kervanda Amr b. Abdullah el-Hadremî ile üç kişi daha bulunuyordu. Müfrezeden Vâkıd b. Abdullah, müşriklerden Amr b. Abdullah el-Haclremî'yi oklayarak öldürdü ve onun iki arkadaşını da esir aldı. Üçüncüsü kaçtı. Müfreze bütün yükü ile kervanı ve esirleri Medine'ye getirdi. Hâdisenin vuku bulduğu o gün, Cumazilâhirin sonu ve Receb ayının biriydi. Abdullah b. Cahş ve arkadaşları ise, o günü Cumazilâhir'den sanıyorlardı. İşte bunu istismar eden Kureyşliler:
"- Muhammed, halkın geçim için çalıştığı ve korku, içindekilerin güven duyduğu haram ayları helâl saydı; Receb ayında kan döktü!" diyerek ortalığı velveleye verdiler.
Resûlüllah ise onların düşündüklerinin aksine kervanı durdurdu, ganimeti kabul etmedi ve müfreze mensublarına:
"- Ben haram ayda size savaş emretmedim." diyerek tepki gösterdi; kervanı ve esirleri geri gönderdi.
Müfrezedeki Sahabîler de:
"- Tevbemizin kabulüne dâir bir âyet inmedikçe biz de bulunduğumuz yerden kalkmayacağız!" dediler.
İbn Abbâs'tan (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre:
"- Bu âyet nazil olunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), ganimetleri yoldan geri çevirdi ve aldı."
Elbette âyet şümulü itibariyle bu hâdise ile sınırk değildir. Burada amaçlanan mutlak olarak savaştır.
B- "De ki: Haram aylarda savaş büyük günahtır."
Kendisinden haram aylarda savaşın hükmü, sorulan Tabiînden Atâ (radıyallahü anh)
"Harem bölgesinde ve haram aylarda kâfirler, Müslümanlara karşı savaş açmadıkça Müslümanların savaş açmasının helâl olmadığını ve bu âyetin hükmünün neshedilmediğinı yeminle ifâde etmiştir."
Ancak çoğunluk görüşüne (ekser-i akvâle) göre bu âyetin hükmü, " Haram aylar çılanca o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün." (Tevbe 9/5) meâlindeki âyet ile neshedilmiştir.
C- "Ancak Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkâr etmek (küfür), insanları Mescid-i Haram'dan engellemek ve halkını oradan çıkarmak daha büyük bir günahtır."
Kulu Allah'a (celle celâlühü) ulaştıran islâm'dan alıkoymak, Allah'ı (celle celâlühü) inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretini engellemek ve halkını, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile mü'minleri oradan çıkarmak Allah (celle celâlühü) katında daha büyük günahtır.
Hulâsa, müşriklerin işledikleri günahlar, onların sordukları şeyden yani o İslâm müfrezesinin o günün haram aylardan olmadığı zannı ile işlediği hatâdan, Allah katında çok daha büyüktür.
Ç- "Fitne de kıtalden daha büyüktür."
Müşriklerin, Resûlüllah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Müslümanları kendi yurtları olan Mekke'den çıkarmaları ve başından beri insanları İslâm'dan alıkoymaları, kervancıların başı Hadremî'yi öldürmekten çok daha çirkindir.
D- "Eğer onların gücü yetmiş olsa sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan vazgeçmezler "
"Velâ yezâlûne yukaatilûneküm / Sizinle savaşmaktan vazgeçmezler" ifâdesi, onların düşmanlığınm çok güçlü (müstahkem) ve sürekli olduğunu; dinde fitne çıkarmak için de ısrarlı olduklarını belirtir.
"Hattâ yuraddûküm a'n dîniküm / Sizi dininizden döndürünceye kadar" ibaresinde, din kelimesınin Müslümanları belirten "küm / siz" zamirine izafesi, Müslümanlar arasında, ayrılığı ve ayrılıkçılığı hoş görmeyen din bağı gibi pek kuvvetli bir ilişki bulunduğuna işaret eder.
Onlar sizi hak dinden bâtıl dinlerine döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam edeceklerdir.
"İnistetâû' / güçleri yetse" ibaresi de, müşriklerin, bâtıl dinlerinde çok bağnaz ve sabit fikirli olduklarına işaret eder. Âyetin bu ifâdesinden, "onların güçleri buna nereden yetecek?!" anlamı da çıkar.
E- "içinizden kim dininden döner (irtidad eder) ve kâfir olarak ölürse artık onların bütün amelleri boşa gitmiştir."
Bu ilâhî kelâm, hak dinden dönmeye, irtidada ilişkin büyük bir uyarıdır. Yani sizden her kim o müşriklerin kandırmaları ve ayartmaları ile hak dinden döner de, bir daha İslâm'a girmeden kâfir olarak ölürse işte onların, daha önce Müslüman iken yapmış oldukları güzel ameller, telâfisi mümkün olmayacak şekilde ve kesin olarak dünyada da âhirete de boşa gider; daha önce Müslümanlığı döneminde işlediği hayır ve hasenatın dünyevî ve uhrevî hiçbir hükmü kalmaz.
"Feyemüt ve hüve kâfirun / Kâfir olarak ölürse" ifâdesi, ırtidacldan sonra İslâm'a dönmek için büyük bir teşvik anlamı taşır.
"Ülâike / İşte onlar" kelimesinin ifâde ettiği uzaklık da onların şer ve fesattaki derekelerini gösterir.
F- "İşte onlar cehennem ashabıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır."
Yani yukarıda zikredilen o çirkin vasıfları taşıyanlar, cehennemin devamlı sakinleridir ve diğer kâfirler gibi onlar da hep orada kalacaklardır.
218
"İman ve Allah yolunda hicret ve cihad edenler var ya; işte onlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah, bağışlaması boldur (Ğafûr) çok merhamet eden (Rahîm)dir."
Bu âyet-i kerîme, yukarıda sözü geçen seriyye ashabı hakkında nazil olmuştur. Zira onlar hakkında "günahtan kurtulsalar, yaptıkları günah sayılmasa bile onlara sevap da yoktur" şeklinde bir zan vardı, işte bu âyet, o zannm yanlış olduğunu beyân buyurdu.
Aynı kimseler kastedildiği hâlde "ellezîne — o kimseler ki.." kelimesınin tekrar edilmesi, İslâm yolunda yapılan hicret ve cihadın şânını yüceltmek içindir. Böylece ilâhî rahmeti umma konusunda sanki ikisi ayrı şeylermiş gibi ifâde edilmiştir.
İşte o insanlar, Allah'ın (celle celâlühü) lûtfunu, mükâfatını umabilirler.
Allah'ın (celle celâlühü) onlara kurtuluşu değil de kurtuluş umudunu va'detmesi, o mübarek zâtların, amellerinin ilâhî mükâfatı zorunlu olarak gerektirmediğini, o mükâfatların ilâhî bir lütuf olarak kendilerine ihsan edileceğini bildiklerini ifâde etmek içindir; yoksa onların kurtuluşunda bir şüphe olduğu için değildir.
Allah (celle celâlühü), müfreze hâdisesinde olduğu gibi kullarından yanlışlıkla sâdır olan hatâları bağışlar, ecir ve mükâfatını da bol bol verir.
219
"(Resûlüm), sana şarap (el-hamr) ve kumar (el-meysir)dan sorarlar. De kı: Her ikisinde de hem büyük günah (ism-i kebîr) hem de insanlar için bazı yararlar vardır. Fakat onların günahları yararlarından daha büyüktür. Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazlasını verin. Allah, âyetlerini böyle açıklıyor. Umulur ki düşünürsünüz."
A- "(Resûlüm), sana şarap (el-hamr) ve kumar (el-meysir)dan sorarlar."
Şarap hakkında dört âyet nazil olmuştur. İlk önce Mekke'de Nahl (16) sûresinin;
"Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem şarap (seker), hem de güzel gıdalar (rızk-ı has en) edinirsiniz." mealindeki 67. âyeti nâzıl oldu. Bundan sonra da Müslümanlar şarap içmeye devam ettiler. Daha sonra Ömer, Muaz ve diğer sahabilerden bir grup (radıyallahü anh)
"-Ya Resûlallah! Şarap içmenin hükmünü bize anlat; şarap insanların aklını gideriyor" dediler.
İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bundan sonra da bazıları şarap içmeyi bıraktılar; bazıları ise içmeye devam ettiler. Sonra bir gün Abdurrahman b. Avf (radıyallahü anh), bazı Sahabileri evine dâvet etti. Onlar da şarap içip sarhoş oldular. İçlerinden biri imam olup onlara namaz kıldırdı. Namazda kıraât sırasında Kâfirûn sûresinin,
"Ben, sizin taptığınıza tapmam" meâlindeki 2. Âyetini "lâ" harfini kaldırarak, "Ben sizi taptığınıza taparım" şeklinde yanlış okudu.
Bunun üzerine Nîsâ (4) sûresinin;
"Ey imân edenler! Siz sarhoş iken namaza yaklaşmayın." meâlindeki 43. âyeti nâzil oldu.
Bundan sonra şarap içen Müslümanlar hayli azaldı. Sonra bir gün Utban b. Malik, Sa’d b. Ebi Vakkas (radıyallahü anh) ve bir grup Sahabîyi dâvet etti. Bunlar da şarap içip sarhoş olduktan sonra şiirler okuyup övünmeye başladılar. Nihâyet Sa’d b. Ebi Vakkas, Ensar’ı hicveden bir şiir okudu. Ensar’dan biri, devenin çene kemiği ile onun kafasına vurup iyice yaraladı. Sa’d b. Ebi Vakkas (radıyallahü anh) da, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) nezdinde şikayette bulundu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da:
"- Allah’ım, bize şarap hakkında mü’minlerin ondan kaynaklanan hastalıklarına şifâ olacak bir beyân ihsan eyle!" diye duâ buyurdu. İşte o zaman:
"Ey imân edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları, şeytan işi birer pisliktir. Artık bunlardan sakının ki, kurtuluşa eresiniz." (Maide 5/90)
"Şeytan, içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık bunlara son verir misiniz" (Mâide 5/91) âyetleri nâzil oldu. Bu âyetleri dinleyen Ömer (radıyallahü anh) de;
"İntehinâ ya Rabbî / Son verdik ya Rabbi!" dedi.
Rivâyet olunduğuna göre Ali (radıyallahü anh) de şöyle demiştir:
Eğer bir damla şarap bir kuyuya düşse ve onun yerinde bir minare yapılsa, ben o minarede ezan okumam. Eğer bu bir damla şarap bir denize düşse, sonra deniz kurusa ve yerinde otlar bitse, ben onlardan yemem."
Yine rivâyete göre İbn-i Ömer diyor ki:
"- Parmağımı şarabın içine batırmış olsam, onu bedenimden ayırasım gelir."
İşte gerçek imân ve takva budur. Allah, cümlesinden razı olsun!
"Hamr- şarap" aslında örtmek anlamındadır. Sıkılmış ve köpük alıncaya kadar kaynatılmış üzüm suyuna "hamr" denmesinin sebebi insanın aklını ve temyiz kudretini örttüğü içindir. Akıl ve temyizi haczettiği için ona "seker" de elenir.
"Meysir — kumar", yüsr (kolaydık) kökünden gelir. Çalışmadan, yorulmadan elde edilen bir kazanç olduğu için bu isim verilmiştir. Onun "yesâr — servet" kökünden geldiği de söylenir. Kumar, serveti götürdüğü için bu isim verilmiş olabilir. O zamanlar bu kumar kıdah, ezlâm ve aklâm dedikleri âletlerle oynanıyordu. (Bu âletler, temrensiz ve sapsız ok başları gibi ve tombala misali işaretlenmiş, her birine ayrı isim verilmiş çubuklardı.) Bu çubuklar on taneydi ve isimleri şunlardı:
1) Fezz (tek),
2) Tev'em (ikiz),
3) Raldb,
4) Cels,
5) Nâfıs,
6) Müsbil,
7) Muallâ,
8) Menîh,
9) Sefih,
10) Vağd.
Bu âletlerin her birinin belli bir değeri olup üzerine işaretlenmişti ve bu işaretler, kumar oynamak için kesilmiş ve etleri on parçaya ayrılmış devenin o etlerinin karşılığı demek idi. Bazıları da devenin etlerini yirmi sekiz parçaya bölüyorlardı. Bu çubuklardan üç tanesinin değen ve payı yoktu. Bunlar, Menîh, Sefih ve Vağd isimlerini taşıyanlardı. Diğerlerine gelince;
Fezz / bir, Tev'em / iki, Rakîb / üç, Cels / dört, Nâfis / beş, Müsbil / altı, Muallâ / yedi pay idi.
Kumarcılar, kumar takımlarını bir torbanın içine koyup onu oyun hakeminin eline veriyorlardı. Oyun hakemi de onları torbanın içinde karıştırdıktan sonra elini torbanın içine daldırıp kumarcıların isimleri ile onları birer birer çekiyordu. Böylece kendisi için hisseli oklardan biri çıkan, o belli payı alıyordu. Kendisine hissesiz oklar isabet edenler ise, hiç pay almadığı gibi, kesilen devenin değerini, de üstlenmiş oluyordu. Kumarcılar, aldıkları hisseleri kendileri yemeyip fakirlere satıyorlardı. Cahiliye devrinin Arapları, bu kumarı iftihar vesilesi sayıyor ve oynamayanları da "Berem cimri" olarak vasıflandırıyor ve ayıplıyorlardı.
Tavla, satranç ve diğer vâsıtalarla oynanan kumarın hükmü de böyledir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur:
"Bu iki uğursuz oyundan (tavla ile satrançtan) şiddetle sakının; çünkü bunlar da, acemlerin (Arap olmayanların) kumar oyunlarıdır."
Alı (radıyallahü anh) de,
"Tavla ve satranç ile oynanan kumarların âyette bildirilen kumardan farkı yoktur" demiştir.
İbn-i Sirin'e (ölm.728) göreyse:
"Taraflardan birinin mal kaybetme riski, olan her oyun kumardır."
B- "De ki her ikisinde de hem büyük günah (ism-i kebîr) hem de insanlar için bazı yararlar vardır. Fakat onların günahları yararlarından daha büyüktür ."
"Ey Resûlüm! Mü'minler sana içki ve kumarın hükmünü ve sonuçlarını soruyorlar. Sen onlara de ki:
- Her ikisinde de büyük günah vardır. Çünkü içki, bütün din ve dünya işlerinin kutbu, idare merkezi olan aklı giderir. Ve her ikisi de mal kaybına sebeb olur. Fakat bunlarda eğlenmek, zevk almak, gençlerle arkadaşlık etmek, korkuyu atıp cesaret kazanmak ve mizacı kuvvetlendirmek gibi bazı faydalar da yok değildir. Ancak her ikisinin de doğurduğu mefsedetler, bazı kimselerce yarar olarak mülahaza edilen sonuçlarından daha büyüktür. Zaten âyette günahlarının önce zikredilmesi, büyüklükle vasıflandırılmışı; faydalarının, günahlarından sonra zikredilmesi ve faydalarının bazı insanlara tahsis edilmesi de, günahlarının daha üstün ve gaalib olduğunu bildirir.
Bir kırâete göre âyetteki "kebîr / büyük", "kesir / çok" olarak, bir kırâete göre de "ekber / daha büyük", "ekser — daha çok" olarak okunmuştur.
C- "Yine sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaçtan fazlasını."
Bu cümle, "(Resûlüm), sana şarap ve kumardan soruyorlar" cümlesine atıf olup bir kıssanın diğer bir kıssaya atfı kabilindendir. Yani neyi Allah (celle celâlühü) yolunda infak edeceklerini de sana soruyorlar; demektir.
Bir rivâyete göre bunu soran da yine daha önce adı geçen Amr b. el-Cemûh'tur. Bu zât, önce hangi cins malları Allah (celle celâlühü) yolunda infak edeceklerim sormuş. Her cins maldan Allah yolunda infak edilebileceği beyân edildikten sonra ikinci defa hangi vasıftaki maldan, yani âlâsından mı yoksa aşağı evsafta olanından mı infak edeceklerini, ya da Allah (celle celâlühü) için harcayacakları malın miktarını sormuş ve bunun cevabı olarak da "afv'i" başka bir deyişle "kolayı, ihtiyaçtan fazla olanı" buyrulmuştur.
Ebû Hasen Ali Vâkıdi (ölm.1075) diyor ki
"Afv, lügatte ziyâde demektir."
Kat fal. Abdullah el Mervezî (ölm.1025) de diyor ki:
"Afv, insanların ihtiyaçlarının fazlası kolaylıkla harcanabilen mal demektir."
Tâbiînden Katâde, Ata ve Süddî'nin görüşü de budur.
Sahabîler (radıyallahü anh) de kazandıkları mallardan nafakalarına yetecek miktarı ayırıp fazlasını sadaka olarak verirlerdi.
Rivâyet olunuyor ki, bir Şahabı, ganimetlerin taksiminden kendisine isabet eden bir altın miğfer ile Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzuruna gelmiş ve:
"- Bunu sadaka olarak al!" demiş.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, ondan yüz çevirmiş. Ancak o zât israr etmiş. Sonunda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), öfkelenerek:
"- Ver şunu!" demiş ve onu aldığı gibi şiddetle fırlatıp atmış. Sonra:
"- Birileri, malının tamamını getirip sadaka veriyor ve ondan sonra da oturup insanlardan dileniyor. Sadaka, ihtiyaç fazlası mallardan olur" buyurmuştur.
Ç- "Allah, âyetlerini size böyle açıldiyor."
Allah (celle celâlühü), şer'î hükümleri böyle mükemmel bir şekilde açıklamaktadır. Bu hakikatin tam izahı, daha önce Bakara 2/143. âyetin tefsirinde geçti.
Ayetlerin, açıklanması, onların anlaşılabilir ve mânâsı vazıh olarak indirilmeleridir; yoksa önceleri karışık ve anlaşılmaz iken sonra tavzih edilmesi demek değildir. "Yübeyyinü tebyın eder, açıklar" buyrulmak suretiyle istikbal kipinin kullanılması bunu insan zihninde canlandırmak içindir.
D- "Umulur ki düşünürsünüz."
Allah (celle celâlühü), âyetleri size böyle açıklıyor ki, onlar üzerinde hakkıyla düşünüp amaçlarına vakıf olasınız ve içerdikleri hükümleri uygulayasınız.18
220
"Dünya ve âhiret işlerini... (Resûlüm), sana yetimlerden de sorarlar. De ki: Onların (durumlarını) ıslah hayırlıdır. Eğer onlarla karışır (ihtilât eder, bir arada yaşar) sanız onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, müfsid (ifsad eden, bozguncu) ile muslin (ıslah eden)i bilir. Eğer Allah, dileseydi sizi zora sokardı. Şüphesiz ki Allah, her şeye üstün ve gaalib (A'zîz), hükümlerinde hikmet sahibi (Hakîm)dir."
A- "Dünya ve âhiret işlerini ..."
Allah hem dünya hem de âhiret işleriyle ilgili âyetleri ya da sizin dünyevî ve uhrevî hâllerinizi hakkıyla açıklamaktadır. Bunlar üzerinde ciddiyetle düşünmeksiniz.
Âyetin bu cümlesinin illet ve sebebinin kendisinden önce zikredilmesinin iki sebebi olabilir. Şöyle ki:
Bu, tefekküre çok önem verildiğini zımnen bildirmek içindir.
Âyette geçen soruların cevaplarına ilişkin hükümler üzerinde hakkıyla düşünerek onlardan menfaatınıza uygun olanı seçmek diğerinden de kaçınmak içindir.
Cüz'î (belli) hükümlerin ta'dad edildiği bu makama münasip olan da bu ikinci şıktır. Bu tevcih, şayan-ı tercih olmakla beraber, bu ifâdeyi dünya ve âhiret ile ilgili bütün işlere teşmil etmek de caizdir. Bu tefsire göre anlam:
"Allah size âyetleri hakkıyla ve kemâliyle açıklıyor; umulur ki, dünya ve âhiretle ilgili işlerinizi iyice düşünür, yararınıza olanları alır ve size zararlı olanları bırakırsınız." şeklinde olur.
B- "(Resûlüm), sana yetimlerden de soruyorlar. De ki: Onların (durumlarını) ıslah hayırlıdır."
Rivâyete göre:
" Yetimlerin mallarını haksızlıkla (zulmen) yiyenler, şüphesiz karınlarına ancak ateş yemiş olurlar ve onlar alevli bir ateşe gireceklerdir." (Nisa 4/10) âyeti nazil olunca, insanlar, yetimlerin mallarıyla ilgilenmekten ve onların mallarını uhdelerine almaktan kaçınmaya, bundan dolayı da yetimler, sıkıntı çekmeye başladılar. Keyfiyeti Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) arzettiler. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Bunun anlamı şudur:
"- Resûlüm, de ki; yetimlerin mâli durumlarını düzeltmek için onlarla ilgilenmek, takva için onlardan uzak durmaktan daha hayırlıdır."
C- "Eğer onlarla karışırsanız (ihtilât eder, bir arada yaşar) onlar sizin kardeşlerinizdir."
Eğer onların yararlarına, onlarla ihtilât ve muaşeret ederseniz, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. Din kardeşliği de, neseb bağlarından daha kuvvetlidir. Onların ıslahı ve menfaati için onlarla ihtilât etmek de, kardeşliğin hakkı ve vecibesidir.
"İhtilât etmek", yetimlerle evlenmek olarak da yorumlanmıştır.
Ç- "Allah, müfsid (ifsad eden, bozguncu) ile muslih (ıslah eden) i bilir."
Elbette Allah onlarla ihtilât ederken maksadları hiyanet ve onların mallarını ifsad olanlarla, maksadları ıslah olanları tefrik ve her iki sınıfa da ameline göre muamele eder.
Bu itibârla âyet, bu konuda iyi davrananlar için mükâfat ve kötü davrananlar için de azap va'di anlamını taşır.
D- "Eğer Allah, dileseydi sizi zora sokardı . Şüphesiz Allah, A'zîz'dir, Hakîm'dir." /
Allah (celle celâlühü), ekle şeydi, sizi meşakkatlerle mükellef kılardı ve onlarla ihtilât etmenize cevaz vermezdi.
Allah (celle celâlühü), şüphesiz emirlerinda her şeye üstün ve gaalibtır. Hiçbır ış ve ezcümle sizi sıkıntıya sokmak O'na güç değildir ve Allah (celle celâlühü) Hakîm'dir; bütün fiilleri, hikmete uygundur ve insanları kudretleri nisbetinde mükellef kılmak da, Cenab-ı Allah'ın hikmetinin gereğidir.
221
"Müşrik kadınları (el-müşrikât), imân etmedikçe nikahlamayın. Mü'min bir cariye, velev hoşlanmış olun müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de imân etmedikçe mü'min kadınları nikahlamayın. Mü'min bir köle, velev hoşlanmış olun müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. İşte onlar sizi ateşe çağırıyor; Allah ise izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor ve âyetlerini insanlara açıklıyor. Umulur ki tezekkür ederler."
A- "Müşrik kadınları, imân etmedikçe nikahlamayın "
Bir kıraatte "lâ tenkihû" kelimesi, "lâ tünkihû" şeklinde de okunmuştur. Bu kırâete göre, cümlenin anlamı Allah'a ortak koşan kadınları, imân etmedikçe Müslüman erkeklerle evlendirmeyin; şeklinde olur.
Müşrik veya Allah'a ortak koşan kadınlar ifâdesinden iki ayrı anlam çikarılabilir. Şöyle ki:
1- Müşrik kadınlar kavramına Ehl-i Kitab kadınları da dahildir. Çünkü Tevbe (9) sûresinin;
"Yahudiler, Uzeyr, Allah'ın oğludur; dediler.
Hıristiyanlar da, Mesîh (İsâ), Allah'ın oğludur; dediler.
Bu onların ağızlarıyla konuştuklarıdır. Kendilerinden önceki küfredenlerin sözlerini taklid ediyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da haktan bâtıla çevriliyorlar!" (Tevbe 9/30)
"Yahudiler, bilginlerini, Hıristiyanlar da râhiplerini ve Meryem oğlu İsâ Mesih’i Allah’tan başka Rabbler edinler. Oysa tek bir ilâha kulluk (ibâdet) ile emrolunmuşlardı. O, onların eş koştukları şeylerden münezzehtir." (Tevbe 9/31) meâlindeki âyetleri geneldir. Bu âyetler anılan hükme illet ve dayanak gösterilerek onların da bir çeşit müşrik oldukları sonucuna varılır. Ancak bu yoruma göre bu âyet;
"Bugün size tayyibat (bütün temiz nimetler) helâl kılındı. Kendilerine kitab verilenlerin yiyeceği size helâl olduğu gibi sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mü’min kadınlardan iffetli olanlarla daha önce kendilerine kitab verilenlerden iffetli kadınlar mehirlerini vermeniz, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla size helâldir. Kim imânı inkâr ederse onun ameli boşa gitmiştir. O âhirette de hüsrâna uğrayanlardandır." (Mâide 5/5) meâlindeki âyetle neshedilmiştir.
2- Bu âyetteki Allah’a ortak koşan kadınlardan maksad, Ehl-i Kitab’ın dışında kalan putperest kadınlardır. Buna göre ise âyetin neshi sözkonusu olmayıp hükmü bâkıidir.
Rivâyet olunuyor ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mersed b. Mersed el-Gânevi’yi bazı Müslümanları alıp getirmek için Mekke’ye gönderdi. Mersed, câhiliye döneminde Anak adında bir kadını seviyordu. Bu kadın, Mersed’in Mekke’ye geldiğini haber alınca yanına gitti ve kendisiyle yalnız kalmak istedi. Mersed ise:
"-Yazık ki İslâm bizi birbirimizden ayırdı" dedi. Sonra aralarında şu konuşma geçti;
Anak:
"-Benimle evlenir misim?"
Mersed:
"-Evet. Ama ben Medine’ye döneyim de Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) iznini alayım."
Nihâyet Medine’de Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzuruna çıkan Mersed, bu evlilik için izin istedi. İşte yukarıdaki âyet bu sebeble nâzil oldu.
B- "Mü’min bir cariye, velev hoşlanmış olun müşrik bir kadından daha hayırlıdır."
Âyet bu suretle ilâhî nelıyin sebebini açıklıyor; mü'min kadınlarla evlenmeyi teşvik, ediyor ve Müslümanları bundan sakındırmak için sebebini te'kıd ile ifâde buyuruyor. İmanlı bir cariyenin, kölelik nakısasını taşımasına, soy ve şerefçe eksik telakki edilmesine rağmen, din ve dünya bakımından, hür ve soyca şerefli putperest bir kadından daha hayırlı olduğunu vurguluyor. Âyetin bu beyânına göre:
"Putperest kadın gönlünüzü celse de ve mü'min carîye, bir çok bakımlardan size cazip gelmese de daha hayırlıdır."
Âyette yalnız, hayra en fazla ayları ve nefse en ağır gelen vasfın zikriyle iktifa edilmiştir. Hayır imân vasfıyla tahakkuk ettiğine göre, diğer vasıfların da bulunması hâlinde cariye ile evlenme evleviyetle hayırlı olacaktır.
Bu cümle, makablinden bağımsız, fakat onun mefhûmunu açıklayan bir itirazî cümle olarak da kabul edilebilir.
C- "Müşrik erkeklere de imân etmedikçe mü'min kadınları nikahlamayın ."
Müşrik, erkeklerden maksad, mutlak olarak bütün kâfirlerdir. Çünkü daha önce Yahudiler ve Hıristiyanlar da zikredilen inançları (Uzeyr, Allah'ın oğludur; Mesîh Allah'ın oğludur; demeleri) sebebiyle Allah'a ortak koşanlar kapsamında mülâhaza edilmektedir. Başka bir ifâdeyle bu, Allah'a ortak koşan erkekler, taşıdıkları küfrü terk etmedikçe, hür olsun köle olsun mü'min kadınları onlara nikahlamayın; anlamındadır.
Ç- "Mü'min bir köle, velev hoşlanmış olun müşrik bir erkekten daha hayırlıdır "
İmân etmiş bir köle, kölelik zilletini taşımakla beraber, köleye mâlikiyet şerefini taşıyan bir müşrikten elbette hayırlıdır. Müşrik erkek, zâtındakı ve sıfatlarındaki cazip vasıflarla gönlünüzü çelse de.
D- "İşte onlar sizi ateşe çağırıyor; Allah ise sizi izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor"
Bu bir istinaf cümlesi olup âyetin iki iket ve sebebini açıklamaktadır. Yani müşrik erkeklerle müşrik kadınlar, beraber ve arkadaş oldukları kimseleri, sonuçta cehenneme götüren küfre ve fıska sürüklerler. Bu itibârla onlarla arkadaş olmaktan ve onlara yaklaşmaktan sakınmak gerekir. Allah (celle celâlühü) ise, mü'min kulları vasıtasıyla, mü'minleri cennete ve mağfirete, yani cennete götüren hak inanca ve sâlih amele çağırır.
Cennet, mağfiretten önce zikredilmiş veya mağfiret üzerine takdim edilmiştir. Oysa tahliye (boşaltma), tehliye (süslemek, bezemek)den önce gelir. Ancak burada daha başta bahsi geçen cehenneme mukabele vardır.
"Büznihi / O'nun izniyle", Allah'ın (celle celâlühü) tevfiki ile, ezcümle mü'minlerin, arkadaşlarını hayra irşad etmeleri ve onlara nasihatlerde bulunmaları ile demektir. Bu itibârla mü'minler, arkadaşlık için daha uygundur.
E- "Ve âyetlerini insanlara açıklıyor. Umulur kı tezekkür ederler."
Allah (celle celâlühü), hârika hükümleri ve pek üstün hikmetleri içeren âyetlerini insanlara açıklıyor ki öğüt alsınlar, onların muhtevalarını anlasınlar ve sonuç olarak, çağırıldıkları cennet ve mağfireti elde etsinler.
Bir görüşe göre "Allah ise, sizi izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor" cümlesinde gizli (mahzûf) bir muzaf vardır. Bu, Allah'ın dostları mü'minler, O'nun izniyle cennete ve mağfirete davet ederler demektir. Burada muzafin hazfedilip "Allah davet ediyor" buyrulması Allah'ın dostlarını şereflendirmek içindir.
Bir görüşe göre de Allah (celle celâlühü), zikredilen bu hükümlerle insanları cennet ve mağfirete çağırıyor. Çünkü bu hükümler, onları uygulayanları cennete ve mağfirete ulaştırır.
Bizce en doğru tefsir, başta izah ettiğimizdir.
"Tezekkür etsinler, öğüt ve ibret alsınlar" denmesi, geçmiş hükümler gibi bunun da üzerinde elerin derin düşünmeyi gerektirmeyen bir açıklıkta olduğunu zımnen bildirmek içindir.
222
"(Resûlüm) senden hayız (âdet, aybaşı) hâlini sorarlar. De ki: O, bir ezâ (rahatsızlık)dır. Bu sebeble hayizh iken kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman Allah'ın size emrettiği yönden onlara yaklaşın. Şüphesiz ki Allah, çok tevbe edenleri (e't-tevvabîn) sever ve çok temizlenenleri (el-mutatahhirîn) de sever."
A- "(Resûlüm) senden hayız (âdet, aybaşı) hâlini sorarlar."
Bu da, daha önceki benzeri cümle üzerine atıftır. Öyle sanılıyor ki, bu "yes'elûneke / senden sorarlar" cümlesi ile başlayan üç sualin birbirlerine atıf yoluyla hikâye edilmesi, bunların hepsinin, içki ile beraber aynı zamanda; bunların dışındakilerin atıfsız olarak hikâye edilmesi ise, her birinin ayrı bir zamanda sorulduğu içindir.
Rivâyet olunuyor ki, câhiliye devri insanları da, tıpkı Yahudiler ve Mecusîler gibi âdet haklideki kadınlarla oturup yemek yemezlerdi. Bu hâl, Ebû Dahdah bir grup Sahabî (radıyallahü anh) ile beraber Peygamberimiz'e (sallallahü aleyhi ve sellem) soruncaya dek devam etti. İşte bu bu âyet-i kerîme bu sebeble nazil oldu.
B- "De ki: O, bir ezâ (rahatsızlık)dır (Kul hüve ezâ). Bu sebeble hayızlı iken kadınlardan uzak durun."
Resûlüm, senden âdet hâlini soranlara de ki:
"- Kadınların aybaşı hâli, öyle bir rahatsızlıktır ki, ondan tiksinti duyulur ve yaklaşana nefret ve istikrah verir. Bu sebeple aybaşı hâlindeki kadınlarla cinsel ilişki kurmaktan sakının.
Rivâyet olunur ki, Müslümanlar, âyetteki, "itizâl" kelimesinm zahir mânâsını alarak aybaşı hâlinde olan kadınları evlerinden çıkardılar. Sonra bedevi Araplardan bazıları dediler ki:
"-Ya Resûlallah! Şiddetli bir soğuk var. Elbiselerimiz de az. Elbiseleri hayızlı kadınlara verirsek, ev halkı helâk olur; elbiseleri ev halkına verirsek, hayızlı kadınlar helâk olur."
Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"-Size emrolunan, kadınlarınız aybaşı oldukları zaman, onlarla cinsel ilişkiye girmekten uzak durmanızdır. Allah (celle celâlühü), acemlerin (Arap olmayanların) yaptıkları gibi hayızlı kadınlarınızı evlerinizden çıkarmayı emir büyüten adı.."
Bir görüşe göre de, Hıristiyanlar, kadınların aybaşı hâline aldırmadan hayızlı kadınlarla da cinsel ilişkiye giriyorlardı. Yahudiler de, hayızlı kadınlardan uzak durmak hususunda ifrata gidiyorlardı. Müslümanlar ise, ifrat ile tefrit arasında bir orta yol ile emrolundular.
C- "Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın."
Bu cümle de, itizâl hükmünü te'kid eder ve bundan maksadın, hayızlı kadınlara mekân olarak değil fakat cinsel ilişki için yaklaşmamak olduğunu bildirir ve aynı zamanda bu sürenin sonunu belirtir.
İmam Ebû Hanife'ye (radıyallahü anh) göre, âdet veya aybaşı hâlinden temizlenme, kanamanın durması veya kanın kesilmesiyle olur. Eğer kanın kesilmesi, aybaşı süresinin çoğu geçtikten sonra gerçekleşirse, kanın kesilmesiyle cinsel ilişki helâl olur. Yok eğer aybaşı süresinin çoğu geçmeden kan kesilirse, kadın yıkanmadan veya üzerinden bir namaz vakti geçmeden cinsel ilişkide bulunmak helâl olmaz.
İmam Şafiî'ye (radıyallahü anh) göre ise, cinsel ilişki, ancak kan kesildikten sonra yıkanmakla helâl olur. Nitekim âyette geçen "yathurne" kelimesinin bir kırâete göre "yatahharne" olarak okunması da bunu açıklamaktadır. Nitekim âyetin bundan sonraki, cümlesinde "tatahhur" fiilinin kullanılması da bunu beki eder. Çünkü tatahhur, yıkanmak demektir.
Ç- "İyice temizlendikleri zaman Allah'ın size emrettiği yönden onlara yaklaşın."
Eşleriniz iyice temizlendikleri zaman da, Allah'ın (celle celâlühü) size helâl kıldığı ön taraftan onlara yaklaşın.
D- "Şüphesiz kı Allah, çok tevbe edenleri sever ve çok temizlenenleri de sever"
Allah (celle celâlühü), bu hususta acelecilikle yasakları ihlâle tevessül etmiş veya diğer günahları işlemiş olan kimselerden çok tevbe edenleri; hayasızlıklardan ve pisliklerden çok temizlenenleri sever.
Tevbenın zikri, yasaklanmış şeylerin irtikâbından dolayı tevbeye şiddetle ihtiyaç olduğunu; "tatahhur / iyice temizlenme" fiilinin tekrarı da temizlenmeye çok önem verildiğini bildirmek içindir.
223
"Kadınlarınız sizin için bir tarla (hars)dır. Öyleyse tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için önceden hazırlık yapın. Allah'tan sakının ve şunu iyi bilin ki mutlaka siz O'na kavuşacak (mülâkıî olacak)siniz. (Resûlüm), mü'minleri müjdele!"
A- "Kadınlarınız sizin için bir tarladır."
Kadınlar, bu âyet-i kerîmede görüldüğü gibi ekilen bir yere veya tarlaya benzetilmiştir. Çünkü her ikisi de meydana gelecek ürünün esas unsurudur.
B- "Öyleyse tarlanıza dilediğiniz gibi varın"
Kadınlar ekim mahalli veya tarla olarak tavsif edilince, onlarla cinsel ilişki kurmak da "varmak" kelimesiyle belirtilmiştir. Bu cümle, aynı zamanda, daha önce geçen;
"Allah'ın size emrettiği yönden onlara yaklaşın." (Bakara 2/222) cümlesinin de beyânıdır. Yani ilişki kuracağınız yer nesil yetiştirme mahalli olmak şartıyla hangi cihetten dilerseniz o cihetten varın.
Rivâyete göre, Yahudiler, iddia ediyorlardı ki kadınlarla, normal mahalden olmakla beraber arkadan cinsel ilişkide bulunmak, çocuğun şaşı olarak doğmasına sebep olur. Bu, Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) anlatılınca, o yanlış inancı reddetmek üzere bu âyet-i kerîme nazil oldu.
C- "Ve kendiniz için önceden hazırlık yapın."
Kendiniz için âhirete sevab hazırlayın.
Bir görüşe göre de, yani çocuk yapmaya çaksın.
Bir diğer görüşe göre de, yani ilişkiden önce Besmele çekin.
Ç- "Allah'tan sakının (Vettekuiiahe) ve şunu iyi bilin ki mutlaka siz O'na kavuşacaksınız ."
Allah'ın (celle celâlühü) yasaklarından ve ezcümle yukarıda sayılan şeylerden sakının ve biliniz siz muhakkak O'na kavuşacaksınız. O hâlde sız, o zaman faydasını göreceğiniz sevaplar için çaksın ve o gün rezil-rüsvay olmanıza sebep olacak şeylerden kaçınırı.
D- "(Resûlüm), mü'minleri müjdele!"
Resûlüm! Sen, o muhatap oldukları emirleri ve yasakları kabul ile karşılayan, onların gereğini yapan o mü'minleri büyük ihsanlar ve sürekli nimetlerle müjdele.
Burada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müjdeci kılınması, mü'minler için apaçık ve büyük bir şereftir.
224
"Yeminlerinizden dolayı Allah'ı; iyilik etmenize, kötülükten sakınmanıza, insanların arasını bulmanıza engel yapmayın. Allah, her şeyi hakkıyla işiten (Semî')dir, her şeyi kemâliyle bilen (A'lîm)dir."
A- "Yeminlerinizden dolayı Allah'ı; iyilik etmenize, kötülükten sakınmanıza, insanların arasını bulmanıza engel yapmayın."
Bir rivâyete göre bu âyet, Abdullah b. Revaha hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki, kendisi eniştesi Bişr b. Numan ile konuşmamaya ve kendi, kızkardeşi ile onun arasını bulmamaya yemin etmişti.
Bir rivâyete göre de, bu âyet, Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Ebû Bekir (radıyallahü anh), ifk (Hazret-i Âişe validemize iftira atmak) hâdisesine karıştığı için Mıstah'a artık mâlî yardımda bulunmamaya yemin ettiği zaman bu âyet nazil oldu.
Yapmamaya yemin ettiğiniz hayırlı işlere Cenab-ı Allah'ı engel kılmayın.
Âyette, hayırlı işlere "cyman — yeminler" denmesi, aralarındaki alâkadan dolayıdır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdullah b. Semüre'ye şöyle buyurmuştur:
"- Sen bir yemin içip de sonra onun aksını daha hayırlı görürsen, o zaman hayırlı olanı yap ve yemininin keffareüni ver!"
Âyetin, "iyilik etmenize, kötülükten sakınmanıza ve insanların arasını bulmanıza" kısmı, yasaklanan yeminlerin konusunu açıklar. Hulâsa, Allah'ı (celle celâlühü) iyiliklerinize, takvanıza ve insanlar arasındaki uyuşmazlıkları ıslaha engel yapmayın; bunları yapmayacağınıza Allah'a (celle celâlühü) yemin, etmeyin, yahut bunları yapmayacağınıza Allah'a (celle celâlühü) yemin etmek suretiyle bu hayırlı işlerin önünü tıkamayın, yahut lüzumsuz yeminlerle Allah'ı (celle celâlühü) yeminlerinize âlet etmeyin. Nitekim:
"Resûlüm.! Alabildiğine yemin eden, aşağılık, devamlı kusur arayıp kınayan, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr, kaba ve hasın, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiç birine, mal ve oğulları vardır diye sakın boyun eğme!" (Kalem veya Nûn 68/10, 11, 12, 13, 14) mealindeki âyetler, haklarında nazil oldukları kimseleri en ağır şekilde zemmetmiş ve bunların arasından da çok yemin eden kimse en başa alınmıştır.
Bu mânâya göre, âyetin bundan sonraki kısmı, nehyin illet ve sebebidir. Yani iyilik etmek, fenalıklardan sakınmak ve insanların arasını bulup düzeltmek, istediğinize inandırmak için Allah'ı (celle celâlühü) gereksiz yeminlerle âlet etmeyin. Çünkü çok yemin edenler, Allah'a (celle celâlühü) karşı cür'etkâr davranan ve O'na tazım etmeyenlerdir. Bundan dolayıdır ki onlar insanlar arasında fazilet ve takva sahibi, güvenilir kabul edilmezler. Onlar insanların arasını düzeltmek için vâsıta olmaktan uzaktırlar.
B- "Allah her şeyi hakkıyla işiten (Semî')dir, her şeyi kemâliyle bilen (A'lîm)dır."
Allah (celle celâlühü) sizin yeminlerızı gayet iyi işitmekte ve yeminlerinizdeki niyetlerinizi de gayet iyi bilmektedir. O hâlde siz, mükelle fiye derinizi muhafaza edin!
225
"Allah, sizi yeminlerinizdeki lağıvdan sorumlu tutmaz.
Fakat kalplerinizin kazandığından sorumlu tutar. Allah, bağışlaması bol (Ğafûr)dur, hilm sahibi (Halîm)dir."
A- "Allah, sizi yeminlerinizdeki lağıvdan sorumlu tutmaz. Fakat kalplerinizin kazandığından sorumlu tutar "
"Lağv", lügatta hükümsüz, geçersiz, saçma, itibâr caiz olmayan söz demektir. Yemin konusundaki lağv ise, azimsiz ve kasıtsız olan yemin demektir. Nitekim, "Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar." (Mâide 5/89) mealindeki âyet-i kerîme de bunu bildirir. Zaten "Fakat kalplerinizin kazandığından sizi sorumlu tutar." cümlesinin mânâsı da budur.
Lağv yemininin ne olduğu konusunda müctehidler arasında görüş ayrılığı vardır:
1- Biz Hanefîlere göre, lağv yemin, kişinin kendince doğru bildiği bir şeye yemin, edip de sonra gerçeğin öyle olmadığı ortaya çıkan yeminidir.
2- imam Şafiî'ye göre ise lağv yemin, Arapların:
"- Lâ Vallah / Vallahi öyle değil" ve
"- Belâ Vallah / Vallahi öyle"
şeklinde kalplerinde yemin kasck olmadan sadece sözlerini kuvvetlendirmek için yaptı İdari yemindir.
Şu hâlde Hanefîlerin lağv yemini tarifine göre, âyetin mânâsı şöyledir: Allah (celle celâlühü), sizin doğru olduğunu zannettiğiniz bir hususta yaptığınız yeminden dolayı sizi muahaze buyurmaz, sizi cezalandırmaz; fakat sizi, kalplerinizde yalan yere yemin kasdiyla ettiğiniz yeminlerden dolayı cezalandırır. İşte bu, ğamûs yeminidir.
Şafiî'nin lağv yemini tarifine göre de âyetin mânâsı şöyledir:
Yemin kasdı olmayan yalan yeminlerinizden dolayı size keffaret lazım gelmez; fakat yalnız dilinizle değil, kalplerinizle de niyet ve kastettiğiniz yalan yeminlerinizden dolayı size keffaret lazım gelir.
C- "Allah, bağışlaması bol (Ğafür)dur, hilm sahibi (Halim)dir."
Allah'ın (celle celâlühü), sizin hakkınızdaki mağfireti sınırsızdır. Nitekim sizin kasıtsız olarak yaptığınız yeminleriniz de, dikkatsizlikten ve fazla aldırmamak tan ileri geldiği hâlde Allah onlardan dolayı sizi muahaze buyurmaz ve Allah, Halim'dir. Nitekim kaşıdı yeminlerinizde de sizi hemen muahaze buyurmaz. Bu cümle, itirazî olup "Lâ yuâhizükümullahü / Allah sizi sorumlu tutmaz, muaheze etmez." cümlesinin mefhûmunu açıklamaktadır. Burada muahazeden maksat, keffarctin icabı değil, fakat ilâhî cezadır. Çünkü Allah'ın (celle celâlühü) mağfiret ve hakin ligine konu olan keffaret olmayıp fakat ilâhî cezadır.
226
"Kadınlarından ilâ (onlara yaklaşmamaya yemin) edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer bu süre içinde kadınlarına dönerlerse, şüphesiz Allah da Gafûr'dur, Rahîm'dir."
A- "Kadınlarına îlâ (onlara yaklaşmamaya yemin) edenler için dört ay beklemek vardır "
Kadınlara îlâda bulunmak,
"- Vallahi ben sana dört ay -veya daha fazla- yaklaşmayacağım" diyerek süreyi aylarla kayıtlandırmak suretiyle veya müddet tâyin etmeksizin mutlak olarak,
"- Vallahi ben sana yaklaşmayacağım" demek suretiyle yapılan yeminle olur. Bu iki şekil dışında îlâ olmaz.
İlânın hükmü sudur:
İlâda bulunan, kişi, ilâ müddeti içerisinde eğer mümkün olursa cinsel ilişki ile, cinsel ilişkiden âciz ise sözle karısına dönerse, rücû sahih olur (talâkına bir halel gelmez). Bu durumda eğer cinsel ilişkiye muktedir olup onunla rücû etmiş ise, yeminini bozmuş olmasından dolayı ona kefaret lazım gelir. Eğer cinsel ilişkiden âciz olup sözle rücû etmiş ise, kendisine kefaret lazım gelmez.
Eğer karısına yukarıda anlatılan iki şekilden biri ile rücû etmeden dört ay geçerse, bâin (rücû imkânı olmayan) bir talâk ile boşanmış olur.
B- "Eğer bu süre içinde kadınlarına dönerlerse, şüphesiz Allah da Gafûr'dur, Rahîm'dir "
Allah (celle celâlühü) îlâda bulunan kimsenin rücû etmesi ile onu bağışlar. Çünkü îlâda bulunan kişinin rücû etmesi ve yeminin kefaretini vermesi, tevbe yerine geçer. Yahut Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir, yani îlâ ile kadına zarar vermek kastının günahını bağışlar.
227
"Eğer boşanmaya karar verirlerse, biliniz ki Allah, her şeyi kemaliyle işiten (Semî')dir, her şeyi hakkıyla bilen (A'lîm)dir."
Eğer taraflar boşanmaya karar verir ve bunda ittifak ederlerse, şüphesiz Allah (celle celâlühü), aralarında cereyan eden işleri, bununla ilgili hileleri ve âdete göre yapılan sözleşmeyi tamamıyla işitmekte ve onların niyetlerini eksiksiz olarak bilmektedir. Bu âyet, îlâda ısrar edip ondan rücû etmeyenler için açık bir ceza va'didir.
228
"Boşanmış kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hâli beklerler. Rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz. Eğer onlar Allah’a ve ahiret gününe gerçekten imân ediyorlarsa... Bu müddet içinde eğer kocaları durumu düzeltmek (ıslah etmek) isterlerse, onları geri almaya daha fazla hak sahibi (ehak)dirler. Erkeklerin kadınlar üzerindeki meşru hakları gibi kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Yine de erkekler için kadınlara göre bir derece üstünlük vardır. Allah, A'zîz'dir, Hakîm'dir."
A- "Boşanmış kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hâli beklerler."
Adet gören ve evlilik sırasında kendileriyle cinsel ilişki kurulmuş olan kadınlardan boşanmış olanlar üç aybaşı hâli beklerler. Kendisiyle ilişki kurulmamış olan kadın, boşandığında iddeti olmaz. Yaşının çok küçük veya çok büyük olmasından dolayı âdet görmeyen kadınlar ise, boşandıklarında ıddetlerı (bekleme süreleri) ay hesabı ile olur. Hâmile kadın da boşandığında iddeti, çocuğunu doğurmakla son bulur. Cariyenin (köle kadının) iddeti ise, iki aybaşı hâli veya iki aydır.
Boşanmış kadınların kendi nefislerini beklemeleri, nefislerini kahretmeleri, nefislerini arzulamadığı maşakkate, kocasız beklemeye zorlamaları demektir. Bu ifâdede, kadınları iddet beklemeye fazlasıyla teşvik vardır. Çünkü âyet, kadınları hiç de hoşlanmadıkları bir vasıfla vasıflandırmaktadır. Zira kadınların nefisleri, erkekleri arzular. Böylece bu hâl, kadınların, kocalarının emirlerine itaat etmelerini teşvik eder.
"El-kur" hayız, aybaşı müddeti, iki aybaşı arasındaki müddet demektir. Çoğulu "kuru" dur. Nitekim Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Ey kadın! Kur' (hayız) günlerinde namaz kılma."
Yine buyurmuştur ki:
"Cariye kadının talâkı iki ve iddeti de iki hayızdır." Bir âyette de meâlen şöyle buyurulmaktadır:
"Kadınlarınız içinden âdetten kesilmiş olanlarla, âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır." (Talâk 65/4)
Kadınların iddet beklemelerinden maksad, rahimlerinin çocuktan temiz olmasının (istibrâü'r- rahim) anlaşılmasıdır. Bunun da ölçüsü, hayızdan temizlik değil, fakat hayzın kendisidir.
"Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları iddetlerini gözeterek boşayın" (Talâk 65/1) mealindeki âyetin mânâsı da, onların iddetleri olan üç âdeti gözeterek boşayın, demektir.
B- "Rahimlerde Allah'ın yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz. Eğer onlar Allah'a ve âhiret gününe gerçekten imân ediyorlarsa "
Allah'ın (celle celâlühü) onların rahimlerinde yarattığı aybaşı hâlini ve çocuğu, beklemek zorunda oldukları iddet için acele etmek ve eski kocalarının kendilerine rücû etme hakkını iptal etmek için gizlemeleri helâl değildir.
Bu âyet, boşanmış kadınların, hâmile olup olmadıkları ve âdetleri konusunda beyânlarının kabul edildiğine delildir. Zira Allah'a ve âhiret gününe imân eden bir kadın, yalan beyânda bulunmaya cür'et etmez. Allah'a (celle celâlühü) ve her türlü mükâfat ve cezanın verildiği âhiret gününe imân, yalan beyân ile asla bağdaşmaz.
C- "Bu müddet içinde eğer kocaları durumu düzeltmek isterlerse, onları geri almaya daha fazla hak sahibidirler."
Kadınları rec'î (tekrar dönüş imkânı olan) talâk ile boşayan erkekler bu hakka sahiptir. Çünkü âyetteki "kocaları" ifâdesi, kocalık vasfının henüz bitmediğini bildirmektedir. (Rec'î değil bâin olan talâkta ise rücû imkân olmadığından kocalık vasfı bitmekte ve ancak kadının muvafakati ile tekrar nikâhları kiytlabilmektedir.)
Rec'î talâkta kocanın daha fazla hak sahibi olması, kocanın rücû etmek istemesi hâlinde kadın bunu kabul etmezse kocanın sözünün geçerli olacağı anlamına gelir. Fakat bu durum kadın da rücû hakkına sahiptir, demek değildir.
"Eğer kocaları durumu düzeltmek isterlerse" şartından maksad, bu durumda kocanın rücû etmesinin sahih olması için bunun şart olduğu anlamında değildir; fakat bu, kocanın durumu düzeltmek, kadına iyilik etmek, ona zarar vermemek niyetini taşıması için bir teşviktir.
Ç- "Erkeklerin kadınlar üzerindeki meşru hakları gibi kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Yine de erkekler için kadınlara göre bir derece üstünlük vardır. Allah A'zîz'dir, Hakîm'dir."
Kadınların da erkekler üzerinde, mutlaka gözetilmesi ve korunması gereken belli hakları vardır. Ama yine de erkeklerin hakkı fazladır. Çünkü erkeklerin hakları, kadınların bizzat kendilerindedir. Kadınların hakları ise mehır, erkeğin kendisine denk olması, ona zarar verilmemesi gibi hususlardadır. Yahut erkekler, fizikî üstünlüğe sahip oldukları ve nafakadan sorumlu bulundukları için kadınların idarecileri ve koruyucuları olmak üstünlüğüne sahiptirler. Yani evlilik gayeleri kadın ile erkek arasında müşterektir. Erkek ise, ayrıca kadını korumak ve nafakasını temin etmekle yükümlü bulunmaktadır.
Allah (celle celâlühü), hükümlerine muhalefet edenlerden intikam almaya muktedirdir ve O'nun şeriatinde hikmetler ve maslahatlar vardır.
229
"Boşama iki defadır. Ondan sonrası kadını ya iyilikle tutmak ya da güzellikle bırakmaktır. Onlara verdiklerinizden (boşanma sırasında) bir şey almanız size helâl olmaz. Ancak erkek ve kadın (zevceyn) Allah'ın koyduğu sınırları korumaktan korkarlarsa bu başka. Eğer Allah'ın koyduğu sınırları korumaktan korkarsanız, kadının ayrılmak için kocasına fidye vermesinde her ikisi için bir sakınca yoktur. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Artık onları aşmayın. Kim Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir."
A- "Boşama iki defadır. Ondan sonrası kadını ya iyilikle tutmak ya da güzellikle bırakmaktır."
Buradaki boşamadan maksat, rec'î (rücû etmek hakkı baki olan) boşamadır. Çünkü bundan önce en yakın hüküm onundur. Bir de rivâyet olunuyor ki Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem). üçüncü talâk sorulmuş o da:
"Ya da güzellikle bırakmaktır" buyurmuştur.
Yani bundan hemen önce belirtildiği veçhile kocanın tekrar kadına dönme hakkı baki olan talâkın adedi ikidir.
"Boşama iki adetidir" değil de "iki defadır" denmesi, her ne kadar iki talâkla birden boşama hâlinde de kocanın rücû hakkı yine sabit ise de, hakka uygun olan, iki talâkla birden değil, fakat ayrı ayrı boşamaktır. İki talâktan sonra bunun hükmü, ya güzel ilişki ve ince muamele ile kadına rücû edip onu tutmak, ya da güzellikle üçüncü talâkla da onu boşamaktır. Nitekim yukarıda geçen hadiste Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle rivâyet olunmuştur. Yahut da koca, iddet sona erinceye kadar rücû etmez. Bu durumda kadın, kesin olarak (artık kocanın rücû hakkı kalmaksızın) boşanmış olur.
Bir görüşe göre de, burada talâktan maksat, şer'î olan talâktır. Ve iki defadan murad da, ikilemenin kendisi, değil, fakat mutlak tekrarlamadır; tekrar tekrar demektir. Tıpkı, "Sonra gözünü tekrar tekrar çevir bak." (Mülk 67/4) meâlindeki âyette olduğu gibi. Bu görüşe göre, mânâ şöyledir:
Şer’î boşama, iki veya üç talakı birleştirmek (iki veya üç talâkla birden boşamak) değil, fakat biri diğerinden sonra, ara vererek boşamaktır. Çünkü biz Hanefîlere göre iki veya üç talâkla birden boşamak bid’attir. Buna göre "Artık kadını ya iyilikle tutmak, ya da güzellikle bırakmaktır" cümlesi, yeni bir hüküm ve muhayyerlik ifâde eden bir istinaf cümlesidir. Cümlenin başında bulunan (ve tercümede, ondan sonra, veya artık, diye geçen) "f" harfi de, talim tertibi içindir. Yani siz, talim edilen (öğretilen)) boşama keyfiyetini öğrendikten sonra önünüzde iki seçenek var demektir.
B- "Onlara verdiklerinizden bir şey almanız size helal olmaz."
Yani kadınları boşama karşılığında, onlara, mehir olarak, verdiklerinizden çok değil az bir şey almanız bile size helâl olmaz. Boşama karşılığında kadınların diğer mallarından da bir şey almak helâl değil iken, âyette kadınlara mehir olarak verilen malların zikredilmesi, ya âdete riâyet içindir ya da evlenme karşılığında kadınlara verilen mallardan bir şey almak helâl olmadığına göre kadınların evlenme sebebiyle edinmedikleri öz mallarından bir şey almanın evleviyetle helâl olmadığına dikkat çekmek içindir.
Âyetteki bu hitab, bazılarına göre hâkimler içindir. Çünkü murafaa halide malları alıp vermeyi emredenler onlardır.
Bir görüşe göre ise, bu hitap kadınları boşayan kocalaradır.
C- "Ancak erkek ve kadın Allah'ın koyduğu sınırları korumaktan korkarlarsa bu başka."
Bir kırâete göre âyetteki "yehâfâ" (erkek ve kadın, kârı koca, zevceyn korkarlarsa) yerine "yazzunû" (onlar zannederlerse) okunmuştur. Bu kıraat de, âyetteki havf'in (korkunun) zann ile tefsir edilmesini te'yid eder. Bu kırâete göre, "onlar zannederlerse" deki zamir, hâkimler içindir
Yani kadın ve erkek, evlilik vecibelerini gözetememekten korkarlarsa, bu durum müstesna.
Ç- "Eğer Allah'ın koyduğu sınırları korumaktan korkarsanız, kadının ayrılmak için kocasına fidye vermesinde her iksi için bir sakınca yoktur."
Yani ey hâkimler! Eğer sız, müşahede ettiğiniz emarelerden ve delillerden, bu eşlerin, Allah'ın (celle celâlühü) koyduğu sınırları gözetememekten korkarsanız, kadının ayrılmak için kocasına fidye vermesinde, kocanın da bunu almasında bir vebal yoktur. 23
23 Bu hüküm kadına boşanabilmek kapısını aralamak demektir.
Rivâyet olunuyor ki, Abdullah b. Ubeyy b. Selûl'ün kızı Cemile, kocası Sabit b. Kay s'i (Yemame savaşında şehit) sevmiyordu. Nihayet bir gün Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip şöyle dedi
"Sabitle beraberliğim bitti; benim başımla onun başım hiçbir şey bir araya getiremez. Vallahi ben, onu ne dininden ne de ahlâkından dolayı ayıplamam. İslâm'dan sonra ben de küfürden nefret ederim. Benim ona olan nefretimin sebebi şudur:
Ben çadırın kenarını kaldırıp bakınca gördüm ki Sabit, bir grup insanla beraber geliyor; onların içinde en kara, en kısa ve en çirkin olan Sâbit'ti. Ben de yanma indim ve onunla evlenirken mehir olarak bana verdiği bahçe karşılığında ondan bul' oldum (bedel verip boşandım)."
D- "İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Artık onları aşmayın (Felâ ta'tedûha). Kim Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa işte onlar zâlimlerin ta kendileridir."
Bütiin bu hükümler, Allah'ın (celle celâlühü) sınırlarıdır; artık onlara aykırı davranarak veya onları reddederek tacavüzde bulunmayın. Kim Allah'ın (celle celâlühü) sınırlarını aşarsa, işte o, nefsini Allah'ın (celle celâlühü) gazabına ve azabına maruz bırakmakla kendine zulmetmiş olur.
Uç yerde zamir yerine ism-i celâlin zikredilmesi, ilâhî mehabeti daha fazla izhar etmek ve kalplere Allah korkusu salmak; nehyden sonra ceza vaîdi ise, tehdidi ağırlaştırmak içindir.
230
"Bütün bunlardan sonra eğer erkek kadını üçüncü defa boşarsa artık o kadın başka bir erkeğe nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz. Eğer ondan sonra bu koca da onu boşarsa, taraflar Allah'ın sınırlarını koruyacaklarını ümid ediyorlarsa, o takdirde yeniden evlenmelerinde günah yoktur. İşte bunlar da Allah'ın sınırlarıdır. Allah, bunları bilenler için açıklar."
A- "Bütün bunlardan sonra eğer erkek üçüncü defa boşarsa o kadın başka bir erkeğe nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz."
Daha önce gerçekleşen iki talâktan sonra eğer erkek karısını üçüncü defa boşarsa, artık bu talâktan sonra o kadın, başka bir erkekle evlenmeden ilk kocasına helâl olmaz.
Âyette nikâh, kadına isnad edilmiştir. Çünkü nikâh, eşlerden her birine isnad edilebilir.
Kocasından üç talâkla boşanan kadının, eski kocasıyla ikinci bir evlilik yapabilmesi için başka bir erkelde nikâh akdinin yeterli olduğunu, ikinci koca ile cinsî münasebette bulunmasının şart olmadığını savunanlar, bu âyetin zahirini delil gösterirler. Ancak cumhûr-u ulemâya göre, ikinci evlilikte cinsel ilişki şarttır. Çünkü rivâyet olunur ki Rufaa adındaki bir zâtın karısı, huzura gelip Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) dedi ki:
"- Rufaa, beni boşadı ve talâkım kesinleştikten sonra Abdullah b. Zübeyr, benimle evlendi ama onunkısi kaftanın kenarındaki saçak gibi."
Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"- Sen yine Rufaa'ya mı dönmek istiyorsun?" diye sordu. O da:
"- Evet!" dedi. Peygamber
"- Hayır! Sen ondan, o da senden cinsel ilişki zevkini tatmadan olmaz!" buyurdu.
Bu hadîsin benzerleriyle âyetin zahirî hükmüne ilâve getirmek mümkündür.
Bir görüşe göre de, âyetteki nikâh, cinsel ilişki anlamındadır. Nikâh akdi ise, "zevç/koca" kelimesi ile ifâde edilmektedir.
Bu âyetin ifâde ettiği teşriin hikmeti, insanları kadın boşamada aceleci davranmaktan caydırmak ve üç talâkla boşanan kadına (eğer taraflar pişman olmuşlarsa) dönmeyi teşvik etmektir.
Biz Hanefîlere göre kesin olarak boşanmış bir kadını, ilk kocasına helâl kılmak şarti (hülle nikâhı) ile bir erkeğe nikâh etmek mekruhtur. Bir rivâyete göre, eğer bu şart sarih olarak zikr edilmezse, mekruh da değildir, islâm âlimlerinin ekseriyetine göre ise hülle nikâhı geçersizdir. Çünkü Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah, hülle nikâhı yapan ikinci erkeğe de, birinci erkeğe de lanet eylesin!" 24
24 Bu hadis-i şerif bu kötü âdeti kökünden temizlemiş, atmıştır.
B- "Eğer ondan sonra bu koca da onu boşarsa, taraflar Allah'ın sınırlarını koruyacaklarını ümid ediyorlarsa, o takdirde yeniden evlenmelerinde günah yoktur "
Eğer ikinci koca da o kadını boşar ve ilk erkek ile kadın, her ikisi de, Allah'ın (celle celâlühü), eşlere emir buyurduğu haklara riâyet edeceklerini kuvvetle zannederlerse, o takdirde yeni bir nikâh akdi ile birbirlerine dönmelerinde bir sakınca yoktur.
Zannı, ilim (bilmek) ile tefsir etmenin bir izahı yoktur; çünkü akıbetler (geleceğe ait şeyler) bilinemez.
C- "İşte bunlar da Allah'ın sınırlarıdır. Allah bunları bilenler için açıklar."
Buraya kadar zikredilen hükümler, Allah'ın (celle celâlühü) belli hükümleridir. Bunlar değiştirilmez ve bunlara muhalefet: edilmez. Allah bu hükümleri anlayanlar için en uygun biçimde açıklıyor. Bu hükümlerin bir kısmı, daha sonra Kitab ve Sünnet ile daha fazla açıklanacaktır.
İslâm'ın daveti ve tebliği umûmî iken burada "Allah bunları bilenler için açıklar" buyrulmasi ancak anlayanların ilâhî beyândan istifade edebileceklerini ya da bazı nasların mânâ ve muhtevasına ancak ilimde derinleşmiş kimselerin vâkıf olabileceğini belirtmek içindir.
231
"Kadınları boşadığınız zaman bekleme süre (iddet)îerini tamamladıklarında, artık onları ya güzelce (örfe uygun olarak) tutun ya da güzelce (örfe uygun olarak) bırakın. Yoksa haksızlık etmek için zararlarına onları nikâh altinda tutmayın. Her kim bunu yaparsa, muhakkak kendine zulmetmiş olur. Sakın Allah'ın âyetlerini eğlence (alay konusu) edinmeyin. Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitabı ve hikmeti de hatırlayın. Allah'tan sakının ve bilin ki Allah, şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen (A'lîm)dir."
A- "Kadınları boşadığınız zaman bekleme süre (iddet)lerini tamamladıklarında, artık onları ya güzelce (örfe uygun olarak) tutun ya da güzelce bırakın "
"Ecel" kelimesi, müddet anlamında kullanıldığı gibi, müddetin sonu anlamında da kullandır. Burada ecel, iddetin sonu demektir. "Bulûğ" kelimesi de, bir şeye vâsıl olmak anlamındadır. Bazen de mânâsı genişletilerek (mecaz olarak) yaklaşmak anlamında da kullanılır. Burada kasdedilen mânâ da budur. Çünkü iddet müddeti sona erdikten sonra kadını tutmak dinen mümkün değildir. Yani rec'î (tekrar rücû imkânı bulunan) talâkla boşanmış kadınlara, ıddetleri sona yaklaştığında, kendilerine zarar vermeden evliliğin devam etmesi istenebilir veya bu kadınlar süreleri sona erinceye kadar iyilikle kendi hâllerine bırakılır.
Görüldüğü üzere âyette ifâde edilen bu hüküm, bir şekilde eski evlilik hükmünü iade etmektedir. Bu da, evliliğin mümkün, mertebe muhafaza edilmesi gereğinin bir ifadesidir.
B- "Yoksa haksızlık etmek için zararlarına onları nikâh altında tutmayın "
Bu cümle, söz konusu kadınları iyilikle tutmak emrinin te'kidi, onun mânâsının izahıdır. Aksine hareket edenler için de açık bir zecirdir. Bunun anlamı o kadınlara zarar vermek için onlara tekrar dönmeyin; demektir. Bazı insanlar, iddet bekleyen kadınları kendi hâllerine bırakıyorlar, tekletin sonu yaklaşınca, onlara müracaat ediyorlardı. Bunu da onlara rağbetleri olduğu için değil, fakat süreyi uzatmak suretiyle haksızlık ederek kendilerini boşamak için fidye vermeye zorlamak için yapıyorlardı.
C- "Her kim bunu yaparsa, muhakkak kendine zulmetmiş olur."
Her kim iddetinin sonuna gelen kadını anılan şekilde haksızlıkla tutarsa, o kadına zulmetmek zımnında kendine de zulmetmiş olur. Çünkü bu günah sebebi ile kendini ilâhî azaba maruz bırakmış olur.
Ç- "Sakın Allah'ın âyetlerini eğlence edinmeyin."
Sadece bunları değil Allah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün âyetlerini eğlence edinmeyin. Onlardan yüz çevirmeyin. Onların ihtiva ettiği hükümleri ve sınırları muhafazada gevşeklik göstermeyin. Uygulamada ciddiyet gösterin ve onları hakkıyla koruyun yoksa âyetleri oyun ve eğlence edinmiş olursunuz.
Allah'ın âyetlerini eğlence edinmemek emrinden, zarar vermek için kadınları nikâh altinda tutmamak emri de kasdedilmiş olabilir. Çünkü o kadınlara rağbet etmeden geri dönmek, Allah'ın (celle celâlühü) âyetlerinin zahiri ile amel etmek olur. Ama hakikati ile amel etmek olmaz. İşte Allah'ın âyetlerini eğlence edinmenin bir mânâsı da budur.
Bir görüşe göre de bazıları kadınları nikahlıyor sonra da boşuyorlardı. Köleleri âzâd ediyor, sonra da:
"- Ben öylece eğlenmek için yapıyordum" diyorlardı.
İşte bunlara cevap olarak âyetin bu kısmı nazil oldu. Bundan dolayıdır ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Üç şey vardır kı ciddîlikleri de şakaları da ciddî kabul edilir: Nikâh, talâk (boşamak), âzâd etmek."
D- "Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği kitabı ve hikmeti de hatırlayın "
Allah (celle celâlühü), sizi dinî ve dünyevî saadeti temin eden hak dine hidâyet etmiştir. Siz de, Allah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu nimetini şükürle ve haklarını yerine getirmekle karşılayın.
Allah'ın (celle celâlühü) indirdiği Kitab ve hikmet, Kur’ân'ıle Sünnettir. Yahut her iki vasfı da taşıyan Kur’ân'dır.
Âyetin nazm-i celilinin tertibine göre son kısmın meali şöyle olur:
"O şey ki Allah, size onu indirdi; o indirdiği şey kitab ve hikmettir; size onunla öğüt verir."
Âyette Kur’ân'ın önce mübhem olarak "O şey ki Allah, size onu indirdi" denmesi ve sonra o indirilen şeyin beyân edilmesi Kur’ân'ıçin apaçık bir tazimdir.
Âyette, Allah'ın (celle celâlühü), hatırlanmasını emir buyurduğu nimete Kur’ân, öncelikle dahil olduğu hâlde ayrıca zikre değer bulunması, Kur’ân'ın şerefini göstermek ve insanları daha önce zikredilen hükümleri gözetmeye daha fazla teşvik etmek içindir.
E- "Allah'tan sakının ve bilin ki Allah şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen (A'lim)dit: "
Kur’ân'ın hükümlerini muhafaza etmek ve bu hakların gereklerini yerine getirmek hususunda Allah'tan sakının ve bilin ki, Allah (celle celâlühü) her şeyi eksiksiz olarak bilendir. Bu itibârla sizin yaptıklarınızdan ve yapmadıklarınızdan hiçbir şey O'na gizli değildir. Sonunda O, indirdiği Kıtab'a yüz çevirmenizden dolayı sizi şiddetli azaba uğratır.
232
"Kadınları boşadığınız zaman bekleme süre (iddet)leri sona erdiğinde aralarında örfe uygun olarak anlaştıkları takdirde de artık onların eski kocaları ile evlenmelerine engel olmayın. İşte bu, içinizden Allah'a ve âhiret gününe imân edenlere verilen öğüttür. İşte böylesi sizin için daha uygun ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz."
A- "Kadınları boşadığınız zaman bekleme süre (iddet)leri sona erdiğinde aralarında örfe uygun olarak anlaştıkları takdirde de artık onların eski kocaları ile evlenmelerine engel olmayın "
Bundan önceki âyette, kadınlara zarar vermek isteyen bazı insanların, boşanan kadınların bekledikleri müddetin sonuna geldiklerinde yaptıklarının hükmü anlatılmıştı. Bu âyette de bekleme müddeti sona erdiğinde onların yaptıklarının hükmü anlatılıyor. Âyetteki hitabın kimlere müteveccih olduğu konusunda üç ihtimal vardir:
1- Âyetteki hitab kadınların velileri için olabilir:
Çünkü rivâyet olunuyor ki, bu âyet Ma'kıl b. Yesâr hakkında nazil olmuştur. Ma'kıl b. Yesâr (öl: Muaviye dönemi), kızkardeşi Cemiie'nın yeni bir nikâh ile eski kocasına dönmesine engel olmuştu.
Bir rivâyete göre de bu âyet Câbir b. Abdullah (öl: 698) hakkında nâz; olmuştur. Câbir, amcasının kızının eski kocası ile yeniden nikahlanmasın engel olmuştu.
"Kadınları boşadığınız zaman..." ibaresinde boşama fiili, velilere isnad edilmiştir. Çünkü boşamaya çoğu kez veliler sebep olmaktadır. Bu onların, kadınların eski kocaları ile yeniden evlenmelerine engel olmaya kalkışmalarından da anlaşılmaktadır.
Boşanan kadınların bekleme müddeti sona ermeden önce de eski kocaları ile evlenmeleri caiz iken, âyette, "bekleme müddetleri sona erdiğinde buyrulmuştur. Çünkü velilerin müdahalesi ancak o zaman sözkonusu olabı lir (rec'î talakta ıddet sona ermeden önce evliliğin devamı için kocanın rüc etmesi yeterlidir; kadının muvaafakatı şart değildir).
Bu âyet, kadının velisiz olarak kendi başına evlenemeyeceğine delâlet etmez; yoksa velilerin engel olmalarını nehyetmeye ihtiyaç kalmaz. Çünkü âyetteki nehiy (yasak), kadınların zarara uğramasını önlemeye yöneliktir. Zira kadınlar, kendi kendilerini tezvic etmeye dinen muktedir iseler de ayıplanmak ve velilerinden kopmak korkusuyla bundan kaçınırlar.
2- Âyetteki hitab kocalar için olabilir:
Zira kadınları boşayan bazı erkekler, câhiliye hamiyeti ile kadınlara zulmederek başka kocalara varmalarına engel oluyorlardı.
3- Âyetteki hitab, bütün insanlar için olabilir:
Çünkü bazı insanların işlediği fiili, bütün insanlara isnad etmek, yaygın bir üslûptur. Bunun anlamı boşanma vukuunda, kadınların, karşılıklı rızâ ile eski kocaları ile evlenmelerine engel olunmasını önlemektir. Bu engel ister veliler, ister kocalar ve ister başkaları tarafından çıkarılmış olsun.
Bu mânâya göre, âyet söz konusu evliliğe engel olmanın dindeki önemini ifâde eder, ondan şiddetle sakındırır ve insanlar bu engellemeye karşı sessiz kaldıkları takdirde sonucu itibariyle bütün bir toplumdan sâdır olmuş gibi kabul edildiğini bildirir.
"Onların eski kocaları ile evlenmelerine engel olmayın" buyurulması, kadınların velisiz olarak kendi ifâdeleri ile yaptıkları nikâhın sahih olduğuna delâlet eder.
"Ma'ruf kelimesi, hem şeriate hem de insanlar arasında câri örfe göre güzel ve iyi demektir.
B- "İşte bu, içinizden Allah'a ve âhiret gününe imân edenlere verilen öğüttür "
"Zâkke / işte bu" işareti, buraya kadar açıklanan hükümler içindir. Hitab da, bundan sonraki hitab gibi bütün mükellefler ya da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) içindir. Tıpkı,
" Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman..." (Talâk 65/1) mealindeki âyette olduğu gibi.
Buna göre, âyette işaret edilen hükümlerin hakikati, herkesin anlayabileceği hükümler olmadığını bildirmek için hitap, Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) tahsis edilmiştir.
İnsanlar içinde Allah'a (celle celâlühü) ve âhiret gününe imân edenler, Allah'tan korkanlar, Allah'ı yüceltmek ve O'nun emirlerine ve yasaklarına uymak için yarışanlar buna dikkat ederler.
C- "İşte böylesi sizin için daha uygun ve daha temizdir."
Bu öğütlerden ders almak ve gereklerini yerine getirmek sızın için daha verimk, daha faydalı ve daha temizdir.
Ç- "Allah bilir, siz bilmezsiniz."
Bundaki sonsuz fayda ve temizliği ancak Allah (celle celâlühü) bilir; siz ise onu tamamiyle bilemezsiniz.
Ya da ilâhî hükümlerden, şeraitlerden ve ezcümle burada beyân edilen hükümlerden, sizin işlerinizin faydalı ve hayırlı olması için uygun olanı ancak Allah (celle celâlühü) bilir; siz ise bilemezsiniz.
Bunun için siz kendi düşüncelerinizi bırakın ve bütün işlerde Allah'ın emirlerine ve nehiylerine uyun.
233
"Anneler, emzirmeyi (radact) tamamlamak isteyenler için, çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Annelerin yiyecek ve giyeceklerini örfe uygun olarak sağlamak görevi çocuğun babasına aittir. Hiç kimse, gücünün yettiğinden fazlası ile mükellef tutulamaz. Hiçbir anne çocuğu yüzünden, hiçbir baba da çocuğu sebebiyle zarara uğratılmamahdır. O nafakanın benzeri vâris üzerine de gerekir. Artık eğer ana ve baba aralarında danışarak ve anlaşarak vaktinden önce çocuğu memeden kesmek isterlerse, ikisine de vebal yoktur. Çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz, örfe uygun verdiğiniz ücretlerini getirip teslim ettiğiniz takdirde yine size hiçbir vebal yoktur. Allah'tan sakının ve bilin ki Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla gören (Basîr)dir."
A- "Anneler, emzirmeyi tamamlamak isteyenler için, çocuklarını tam iki yıl emzirirler "
Burada özellikle anaların ve onlarla müşterek olarak babaların çocuklarına karşı yükümlülüklerine ilişkin hükümlerin beyânına başlanmaktadır. Emzirme emrinin ihbar üslubunda gelmesi (emztimelidirler, yerine emzirirler, denmesi), bu emrin önemini daha kuvvetli bir şekilde ifâde etmek, içindir.
Âyetteki emir, mendûbiyet (dinen tavsiyeye şayan güzellik) ifâde eder. Ancak, çocuğun, annesinden başkasının memesini kabul etmemesi, yahut süt anne bulunmaması, yahut babanın, süt anne ücretini vermekten âciz olması hâllerinde emir mecburiyet ifâde eder.
Âyette, bu hüküm ifâde edilirken "el-vâkdat / valideler" ve "evlâd / çocuklar" kelimelerinin kullunılması, anaların, çocuklarına olan şefkatlerim göstermek içindir.
Bu hüküm, boşanan kadınları ve diğerlerini de kapsayan genel bir hükümdür.
Bir görüşe göre ise, bu hüküm sadece boşanan kadınlar içindir; çünkü burada onlardan söz edilmektedir.
"Havleynı kâmileyni — tam iki yıl" şeknde te'kitk ifâdenin kullanılması, bu iki yılın gerçek bir takdir olduğunu, halk arasındaki müsamahaya binaen takribi (yaklaşık) bir takdir olmadığını bildirmek içindir.
"Limen erade en yütimme'r-radae / emzirmeyi tamamlamak isteyenler için" kaydı, hükmün muhatablarını belli eder. Bunlar, emzirme süresini tamamlamak isteyen babalardır. Bu da sürenin eksik olabileceğine delâlet eder.
B- "Annelerin yiyecek ve giyeceklerini örfe uygun olarak sağlamak görevi çocuğun babasına aittir."
Âyette, mâkablinden değişik bir ifâde tarzına geçilmesi, çocuğu emziren ananın ücretinin, babaya âit olması gerektiğine işaret etmek içindir. Çocukları emziren anaların ücretleri, örfe uygun olarak onlara verilen yiyecek ve giyecekleridir. Kendi çocuklarını emziren kadınların bunun dışında ayrıca ücret almaları konusunda İslâm müctehidleri ihtilâf etmişlerdir.
Biz Hanefîlere göre, çocuğun babası olan kocanın nikâhında veya bu nikâhın iddetinde olan kadının emzirmek için ayrıca ücret alması caiz değildir.
İmam Şafiî'ye göre caizdir.
Örfe uygun yiyecek ve giyecekden murad, hâkimin takdir ettiği ve çocuğun babasının mâk durumunun elverdiği miktar ve vasıfta olanlardır.
C- "Hiç kimse gücünün yettiğinden fazlası ile mükellef tutulamaz "
Bu cümle, çocuk emziren kadınlara yapılacak harcamanın örfe uygun olmasının sebep ve illeti ya da, örfe uygun olanın açıklamasıdır. Bu, Allah'ın (celle celâlühü) kullarını güçlerinin yetmeyeceği şeylerle mükellef kılmayacağına pek açık bir delildir.
Ç- "Hiçbir anne çocuğu yüzünden, hiçbir baba çocuğu sebebiyle zarara uğratılmamak dır "
Bu cümle de, makabline bir tafsilat ve açıklamadır. Yani bunların her ikîsi de, gücünün üstünde bir şeyle mükellef kılınmaz ve çocuğu yüzünden zarara uğratılmaz. (Kişi, kendi ihtiyarı ile evlâdı için her şeye katlanabilir; ancak başkası, onun evlâd sevgisini istismar ederek, ona zarar veremez.)
"Veled — çocuk" kelimesinin tamlama şeklinde ana babaya izafe edilmesi, onların şefkatlerini çocukları üzerine çekmek ve çocukları yararına fedakârlıklardan kaçınmamalarını sağlamak içindir. Bununla beraber ebeveyn, çocuk sebebiyle başkasına zarar vermemeli ve kendileri de çocuk yüzünden zarara uğratılmamakdır.
D- "O nafakanın benzeri vâris üzerine de gerekir."
Bu cümle, "Annelerin yiyecek ve giyeceklerini örfe uygun olarak sağlamak görevi çocuğun babasına aittir." cümlesi üzerine atıftır. Bu iki cümle arasındakiler ara cümleleri olup sebep veya açıklamadır.
Vâristen maksad, emzirilen çocuğun mahrem akrabalarıdır.
Bir görüşe göre de sorumlu olan, bütün vârisler değil sadece asabe (erkek) olan vârislerdir.
İmam Şafiî'ye göre bundan murad, çocuğun babasının vârisidir ki, o da çocuğun kendisidir. Yani çocuğun babası ölmüş ise, emziren kadının masrafı, çocuğun malından karşılanır. Bunda bir ihtilaf yoktur. Fakat burada söz konusu olan, çocuğun malı yok ise, bu masrafın, çocuğun vârislerinin malından karşılanmasıdır.
Bir görüşe göre de, vâris, çocuğun ebeveyninden bâkıî olandır. Nitekim Peygamber'in .:
"Ya Rabbi! Bedenime, gözüme afiyet ver ve onu bana vâris eyle!" hadisinde de vâris kelimesi bâkıî anlamında kullanılmıştır.
"Zâlike -- bunun, nafakanın benzeri" baba üzerine vâcib olan yiyecek ve giyeceği ifâde eder.
E- "Artık eğer ana ve baba aralarında danışarak ve anlaşarak vaktinden önce çocuğu memeden kesmek isterlerse, ikisine de vebal yoktur."
Vaktinden önce, iki yıl tamam olmadan önce demektir.
Bu konuda ana babanın her ikisinin de muvafakat ve rızâsı şart koşulmuştur. Çünkü kadın tek başına yetkili kılınmış olsaydı, emzirmekten usandığı ahvâlde vaktinden önce çocuğu memeden kesip ona zarar verebilirdi. Baba da tek başına yetkili kılınmış olsaydı, kadının ücretini vermekte cimrilik ederek bunu yapabilirdi. Bundan dolayı her ikisinin aralarında görüşerek, çocuğun gelişme ve sağlığının buna müsaait olduğunu tesbit ederek ve nihâyet çocuğun memeden kesilebilecek duruma geldiğine ve hattâ memeden kesilmesinin çocuğun yararına olacağına kanaat getirerek buna karar vermeleri şart kılınmıştır. İşte bütün bunlardan sonra ebeveynin, çocuğu memeden kesmelerinde ikisi içinde bir vebâl yoktur. Bu konuda ana ve babanın yanlış bir kararda ittifak etmeleri ise pek az vukû bulur.
F- "Çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz, örfe uygun verdiğiniz ücretlerini getirip teslim ettiğiniz takdirde yine size hiçbir vebâl yoktur."
Burada ebeveynin, çocuğu sütten kesmekte ittifak edememlerinin hükmü beyân edilmektedir.
Babalara hitap edilmesi (âyette erkeklere hâs hitab zamiri kullanılmıştır) onları, emri yerine getirmeye teşvik içindir.
"Yine size hiçbir vebâl yoktur" cümlesinde de erkeklere hâs hitab zamiri kullanılmıştır. Bunlardan anlaşılıyor ki, baba, çocuk için daha yararlı olduğu takdirde, çocuğu bir süt anneye verebilir.
"Verdiğiniz ücretlerini.." ifâdesinde irade (istemek) kaydı gizli (mukadder) olup "vermek istediğiniz ücretlerini.." demektir. Nitekim,
Kur’ân okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın" (Nahl 16/98) meâlindeki âyet de, "Kur’ân okumak istediğin zaman o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın!" demektir.
"Verdiğiniz" kelimesi, bir kırâete göre "verildiğiniz" şeklinde mechûl kipi ile de okunmuştur. Buna göre anlam, Allah (celle celâlühü) tarafından size verilmiş olan ücretlerini getirip teslim ettiğiniz takdirde; olur. Nitekim;
"Allah'ın sizi, mirasçılar kıldığı maldan infak edin" (Hadîd 57/7) âyeti de bu kabildendir.
"İza sellemtüm mâ âteytüm / verdiğiniz ücretlerini getirip teslim ettiğiniz takdirde.." ifâdesi, bu konuda mendûb, en uygun ve tavsiyeye şayan olan şekli anlatır. Başka bir deyişle kadınların ücretlerini önceden teslim, etmek, sıhhat ve cevaz şartı değildir. Ancak sütannelerin ücretleri peşin ve elden telsim edildiği takdirde çocuklarla ilgilenmeleri daha candan olur.
G- "Allah'tan sakının (Vettekullahe) ve bilin ki Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla gören (Basiir)dir."
Bu hükümleri korumak ve uygulamak hususunda Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve bilin ki, Allah (celle celâlühü), yaptığınız her şeyi gerçeklen eksiksiz olarak bilir ve sonunda sizin yaptıklarınızın karşılığını verir.
Bu cümlede özellikle ism-i celilin kullanılması mehabeti artırmak içindir. Bu ilâhî ifâdede isyankâr kullar için apaçık bir tehdit de vardır.
234
"Sizden ölenlerin geride bıraktıkları eş (zevce)leri, kendi başlarına dört ay on gün beklerler. Bekleme süre (iddet)lerini tamamladıklarında, artık onların kendileri için uygun gördüklerini ma'rûfa göre yapmalarında sizin için bir günah yoktur. Allah, yapmakta olduklarınızdan hakkıyla haberdar (Habîr)dır."
A- "Sizden ölenlerin geride bıraktıkları eş (zevce)leri, kendi başlarına dört ay on gün beklerler "
Hitab, öncekilerden farklı olarak, bütün insanlar içindir. Boşanmadan sonra iddetin dört ay on gün olarak takdir edilmesindeki hikmet şudur:
Ana rahmindeki cenin, eğer oğlan ise genellikle üç ayda; kız ise dört ayda hareket eder. İşte bundan dolayı iki sürenin en uzunu alınmış ve ihtiyaten on gün daha ilâve edilmiştir. Çünkü bazen hareketler zayıf olur ve hissedilmeyebilir.
Âyetteki ifâdenin genel olması, ister hür, ister câriye olsun bütün Müslüman kadınların bu hükümde eşit olmalarını gerektirir. Ancak kıyas, cariye kadınların ıddetlerinin, hür kadınlarınkinin yarısı olmasını gerektirmiştir.
"Hâmile kadınların bekleme süre (ecel)leri doğurmalarıyle sona erer." (Talâk 65/4)
Ali ve İbn Abbâs'tan (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre, kocası ölen kadınlar ihtiyaten dört ay on gün ile üç hayız süresinden en uzun olanı kadar beklediklerini söylemişlerdir.
B- "Bekleme sürelerini tamamladıklarında, artık onların kendileri için uygun gördüklerini ma'rufa göre yapmalarında sizin için bir günah yoktur"
Kocaları ölen kadınların iddetleri tamamen sona erdiğinde artık onların şeriat ölçüleri içinde süslenmelerinde, isteyenlerine görünmelerinde ve iddet içinde kadınlara haram olan şeyleri yapmalarında ne hâkimler, ne de Müslümanlar için herhangi bir sakınca yoktur.
Âyetin ifâdesinin işaretine göre eğer bu kadınlar, bu hususlarda şeriat ölçüleri dışına çıkarlarsa, hâkimler, yöneticiler ve diğer Müslümanlar, onları bundan men'etmelidirler; yok eğer bu ölçülerin dışına çıkmiyorlarsa, kimseye bir vebal yoktur.
C- "Allah, yapmakta olduklarınızdan hakkıyla haberdardır."
O hâlde sizler bunu düşünün ve Allah'ın emirlerine muhalafet etmeyin.
235
"İddet beklemekte olan kadınlara kapalı olarak (ta'rizen) evlenme teklif etmenizde veya bunu gönüllerinizden geçirmenizde size hiçbir günah yoktur. Allah, sizin onları mutlaka anacağınızı bilir. Ancak meşru sözler dışında onlarla konuşmayın ve kendileriyle gizlice söz (va'd)leşmeyin. Farz olan süre (iddet) sona erene kadar nikâh akdine azmetmeyin. Bitin kı Allah, şüphesiz gönüllerinizde olanı bilir. O hâlde O'ndan çekinin (hazer edin) ve bilin ki Allah, Ğafûr'dur, Halîm'dir."
A- "İddet beklemekte olan kadınlara kapalı olarak (ta'rizen) evlenme teklif etmenizde veya bunu gönüllerinizden geçirmenizde size hiçbir günah yoktur."
Bu hitab da umûmîdir. İddet bekleyen kadınlara kapalı olarak evlenme teklifi:
"- Sen, gerçekten çok güzelsin!"
"- Sen gerçekten çok sâliha bir hanımsın!"
"- Sen gerçekten çok faydalı bir hanımsın!" gibi iltifatlar veya
"- Ben de evlenmek istiyorum" gibi sözlerle, o kadınla evlenmek istediğini ihsas etmek şeklinde olur. Ancak açıkça evlenme teklifi yapılmaz. Böylece kadın, eğer istiyorsa onu bekler.
B- "Allah, sizin onları mutlaka anacağınızı bilir."
Allah sizin muhakkak bu kadınlara karşı suskun kalmayacağınızı, onlara istekli olduğunuzu ve bunu bir şekilde açıklayacağınızı bilir.
Bu ilâhî ifâde, böylelerinin gösterdikleri sabırsızlık nedeniyle kınandığına işarettir.
C- "Ancak meşru sözler dışında onlarla konuşmayın ve kendileriyle gizlice söz (vaıd)leşmeyin."
Bu cümle, "Allah, sizin onları mutlaka anacağınızı bilir." cümlesinin delâlet ettiği mahzûf (gizli) bir cümlenin devamıdır. Yani bunun anlamı şudur:
"- Sız, iddet beklemekte olan kadınları gönülde tutun fakat onlara evlenme sözü vermeyin. Üstü kapalı teklif ile yetinin."
Âyette nikâh, sır kelimesi ile ifâde edilmiştir. Çünkü nikâhın amacı olan cinsel ilişki, sır (mahrem)şeylerdendir. Ayrıca nikâh yerine sır kelimesinin kullanılması, o fiilin gizli icra edilmesinin ve başkasına anlatılmamasinın lüzumunu da zımnen bildirmek içindir.
Burada sır kelimesini cinsel itiş ki anlamında almak, yasaklanmış olan sarih nikâha da ruhsat olduğu vehmini akla getirebilir.
Bir görüşe göre de onlarla müstehcen şeyler için gizlice sözleşmeyin, demektir.
Ancak dinen yasak olmayan, meşru olan sözler müstesnadır. Bu sözler de üstü kapalı evlenme teklifi anlamına gelen sözlerdir.
Ç- "Farz olan süre (iddet) sona erene kadar nikâh akdine azmetmeyin "
Azmetmek, bir işe kesin olarak karar vermek demektir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki:
"Geceden oruç tutmaya azmetmeyen kimsenin orucu geçerli değildir." Bir rivâyete göre de:
"Orucu geceden başlatmayan kimsenin orucu geçerli değildir." buyurmuştur.
Nikâh kıymaya azmetmenin nehyedilmesi, nikâh akdine bilfiil başlamayı nehyetmenın kuvvetli bir şekilde ifâde edilmesi demektir. Bunun anlamı şudur:
"Farz olan iddet, bekleme süresi tamamen sona ermeden nikâh kıymaya azmetmeyin."
Bir görüşe göre de bu beyân nikâh akdini gerçekleştirmeye yönelmeyin, ona başlamayın, demektir. Bu tefsire göre nehiy (yasak), nikâh fiilinin kasdma, kararına karşı değil fakat bizzat nikâh akdinin icrasına ilişkindir.
D- "Bilin ki Allah, şüphesiz gönüllerinizde olanı bilir."
Allah (celle celâlühü), şüphesiz gönüllerden ne geçiyorsa hepsini bilir ve ezcümle size yasaklanmış olan nikâh kıyma azmini de bilir.
E- "O hâlde O'ndan çekinin (Fahzerûhu) ve bilin ki Allah, Ğafûr'dur, Halim'dir."
Baştan buna azmetmekten sakının ve buna azmetmişseniz, azminizi tamamen iptal edin. Ve bilin ki, Allah (celle celâlühü), kendisinden korkarak azmini ibtal edenleri mağfiret buyurur ve Allah (celle celâlühü) Halim'dir, hatâlarınızın cezasını vermekte acele etmez. Bundan dolayı siz, ilâhî cezanın ertelenmesini, size yasaklanmış olan azmin ilâhî muahaze gerektirmediğine delil saymayın.
Burada da zamir yerine ism-i cetilin (Allah) zikredilmesi, kalblere heybet ve korku vermek içindir.
236
"Kendilerine dokunmadığınız ve bir mehir belirlemediğiniz kadınları boşarsanız, size hiçbir vebal yoktur. Ancak onları yararlandırın. Eli geniş olan durumuna göre, eli dar olan da durumuna göre örfe uygun olarak yararlandırmalıdır. Bu, iyilik yapanlar üzerine bir hak olarak yazılmıştır."
A- "Kendilerine dokunmadığınız ve bir mehir belirlemediğiniz kadınları boşarsanız size hiçbir vebal yoktur "
Nikâhtan sonra kendileriyle cinsel ilişkide bulunmadığınız ve kendileri için bir mehir belirlemediğiniz kadınları boşarsanız, sizin için bir mehir zorunluluğu yoktur.
En kuvvetli görüş de budur.
Bir görüşe göre de, bu ifâde hiçbir sakınca yok, demektir. Çünkü cinsel ilişkiden önceki talâkta bid'at yoktur.
Bir görüşe göre de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), talâkı (kadın boşamayı) boyuna nehyediyordu. Bundan dolayı bazı insanlar, bunda vebal olduğunu sandılar, işte bu sebeble bu âyet indi ve bunda hiçbir vebal olmadığı belirtildi.
Hulâsa, en kuvvetli görüşe göre âyetin mânâsı şöyledir:
Eğer nikâh sırasında bir mehir tâyin edilmemiş ve koca, kendisiyle cinsel ilişkide bulunmadan kadını boşamişsa, kadın hiçbir sûrede mehir talebinde bulunamaz. Bununla beraber örfen uygun görülen bir mal ile kadını yararlandırmak (mut'a) yerinde olur ve bu gerekir.
Eğer nikâh sırasında bir mehir tâyin edilmiş fakat koca, cinsel ilişkide bulunmadan kadını boşamış ise o takdirde tâyin edilmiş olan mehrın yarısını kadına vermek zorundadır.
3- Eğer nikâh sırasında bir mehir tâyin edilmiş ve koca cinsel ilişkide bulunduktan sonra kadını boşarsa tâyin edilmiş olan mehrin tamamını kadına vermek zorundadır. Eğer mehir tâyin edilmemiş ise, o takdirde mehr-i misil (emsal mehir) lazım gelir.
B- "Ancak onları yararlandırın. Eli geniş olan durumuna göre, eli dar olan da durumuna göre örfe uygun olarak yararlandırmakdır."
Âyetin bu kısmı, kelâmın seyrinden anlaşılan mukadder (gizli) bir cümleye atıftır. Yani siz, nikâhtan sonra kendileri ile cinsel ilişkiye girmediğiniz kadınları boşamaya kesin kararlı iseniz o zaman onları boşayın ve kendilerine ör fen münasip görülen ölçüde mut'a olarak, yararlanacakları bir şeyler de verin. Zengin, durumuna göre; fakir de durumuna göre örfe uygun, şeriatın ve insanlığın güzel ve makûl kabul ettiği bir şey vermekdır.
Mut'anın hikmeti, talâkın (boşamanın) verdiği üzüntüye bir teselli olmasıdır.
Mut'anm itası, kadının mehr-ı mislinin az olmaması şartına bağlıdır; eğer mehr-i misil az ise, o takdirde mehr-ı mislin yarısı ile müt'adan az olanı lazım gelir. Ancak her halükârda beş dirhemden aşağı olmamalıdır.
C- "Bu, iyilik yapanlar üzerine bir hak olarak yazılmıştır."
Bu, ilâhî emirlere uymak suretiyle kendilerine veya mut'a vermek suretiyle boşanan kadınlara iyilik yapanlar üzerine bir hak olarak yazılmıştır. Âyette, bu hakkı yerine getirecek olanlara "muhsin" denmesi, ihsanı teşvik etmek içindir.
237
"Bir mehir belirleyerek nikahladığınız kadınları da onlara dokunmadan boşarsanız, belirlediğiniz mehrin yarısı onların hakkıdır. Ancak kadınlar veya nikâh akdi elinde olan bağışlarsa o başka. Eğer bağışlarsanız bu takvaya daha yakındır. Aranızda iyilik yapmayı (el- fadl) da unutmayın. Şüphe yok ki Allah, yapmakta olduklarınızı hakkıyla gören (Basnr)dır."
A- "Bir mehir belirleyerek nikahladığınız kadınları da onlara dokunmadan boşarsanız, belirlediğiniz mehrin yarısı onların hakkıdır."
Bir mehir belirleyerek nikahladığınız kadınları cinsel ilişkiye girmeden önce onları boşadığınız takdirde belirlediğiniz mehrin yarısını onlara vermek sizin üzerinize vâcib bir haktır.
Bu da bundan önceki meselede (mehir belirlenmeyen ve cinsel ilişki olmadan gerçekleşen boşanma) herhangi bir vebal olmamasının, tamamen mehre bağlı olduğunu gösterir.
Nikâhlarda asıl olan ve en çok vuku bulan mehrin nikâh sırasında belirlendiği akidler olduğu hâlde âyette bunun, diğerinden sonra zikredilmesi belki de aşağıdaki olayla ilgilidir.
Ensardan biri Hanifeoğullarından bir kadınla evlenmiş; kadın, kendisi için bir mehir belirlenmesini istememiş. Nikâhtan sonra koca, cinsel ilişkiye girmeden kadını boşamış. Taraflar bu sebeble Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzuruna çıkmışlar. Koca, kadına verecek hiçbir malı olmadığını söylemiş. O zaman Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem),
"- Hiç olmazsa başındaki takkeyi kadına ver!" buyurmuş.
B- "Ancak kadınlar ve nikâh akdi elinde olan bağışlarsa o başka. Eğer bağışlarsanız bu takvaya daha yakındır ."
Nikâh akdi sırasında mehir tâyin edilen fakat cinsel ilişki olmadan boşanan kadınlara, her halükârda belirlenen mehrin yarısı verilir. Ancak kendileri bu haklarını bağışlayabilirler. O zaman bu hakları sakıt olur ve mehrin tamamı kocaya kalır.
Bunun gibi koca da tamamını ödediği mehirden istirdada hakkı olan yarısını bir ikram olarak kadına bağışlayabilir. Bu takdirde kadın, mehrin tamamını almış olur. Kocanın, hakkını almaktan vazgeçmesi hiç şüphesiz bir nevi afdır.
Mehrin tamamını boşadığı kadına teslim etmemiş olan kocanın vermek zorunda olmadığı diğer yarısını karısına vermesine affetme denmesi ya iki durum arasındaki benzerlik ya da mehrin tamamını karısına teslim ettiği hâli, diğer hâle de tağlib ve teşmil içindir.
Hulâsa, âyetteki birinci istisna, kocanın vermek zorunda olduğu mehrin (belirlenmiş miktarın) yarısından noksan olmamasına ilişkindir.
İkinci istisna da, kadının alacağı mehrin (belirlenmiş miktarın) yarısından fazla olmamasına iksirindir.
Yani bütün hâllerde kadının hakkı ne fazla ne eksik, yalnız o mehrin yarısıdır. Ancak affedip almaktan vazgeçtiği takdirde kendisine bir şey verilmez, hak tamamen düşmüş olur.
Kocanın kendi hakkını affetmesi, almaktan vazgeçmesi hâlinde de anılan hüküm bozulmuş olur. Çünkü o takdirde kadın, mehrin yarısından fazla alır; kocanın hakisini bağışlamasiyla mehrin tamamı kadına kalmış olur.
İmam Şafii'nin kadîm (eski) kavline (içtihadına) göre, nikâh akdi elinde olan kimseden maksad (yukarıda anlatıldığı gibi) kadının kocası olmayıp fakat küçük kızların nikâhlarını kıymaya, yetkili olan velileridir. Bu da doğru bir görüştür. Ancak birinci görüş, âyetin bundan sonraki cümlesine daha uygun düşer. Çünkü bundan sonra "Eğer bağışlarsanız, bu takvaya daha yakındır." buyrulur. Ve küçük kızların haklarını ortadan kaldırmanın da takva ile hiç ilgisi yoktur.
Sahabî Cübeyr b. Mutim'den (radıyallahü anh) (öl: 677) rivâyet olunduğuna göre, kendisi, bir kadınla evlenmiş ve onunla cinsel ilişkide bulunmadan onu boşamış, mehrinin tamamını da kendisine bağışlamış ve:
"- Mehir hakkını affetmek, ondan önce bana yaraşır" demiştir.
C- "Aranızda iyilik yapmayı da unutmayın. Şüphe yok ki Allah, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir ."
Aranızda birbirinize iyilik yapmayı da unutmayın. Allah yapmakta olduklarınızı eksiksiz olarak bildiğine göre sizin yapacağınız iyilik ve ihsanı da zayi edecek değildir.
Her iki fiildeki hitab hem erkekler, hem de kadınlar içindir.
238
"Namazları ve özellikle orta namazı muhafaza edin ve kaanıt (gönülden itaat eden, boyun eğen) ler olarak namaza durun."
Namazları vakitlerinde eksiksiz ve tam olarak edâ edin. Zira âyette kullanılan mu faale kipi, mübalağa ifâde eder.
Eşler ve çocuklarla ilgili hükümler beyân edilirken bunlar henüz bitirilmeden namazlara geçilmesinin anlamı şu olsa gerek:
İnsanların ne çocukları ne de nefislenyle olan meşguliyetleri, onları namazları kemâl-i itinâ ile kılmaya ve sürekli korumaya engel olmamalıdır. Nitekim korku zamanlarında bile namazın farz olması, bu hakikati apaçık ifâde eder. İşte bu gerçeği bildirmek içindir ki, eşler ve çocuklarla ilgili ve hepsi de iç içe birbirleri ile bağlantılı şer'î hükümler arasında namazların itinâ ile kılınması emredilmiştir
Orta namaz, namazların ortasında bulunan veya namazların en faziletlisi olan namazdır. Bu namaz, ikindi namazıdır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ahzâb (Hendek Savaşı) günü şöyle buyurmuştu:
"O müşrikler, bizi orta namazdan, ikindi namazından alıkoydular. Allah (celle celâlühü), onların evlerini ateş doldursun!"
Yine Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Orta namaz, Süleyman b. Dâvud'un (aleyhisselâm) alıkonulduğu namazdır."
Orta namaz veya ikindi namazının ilâve fazileti, ikindi vaktinde insanların ticâret ve diğer işlerle yoğun meşguliyetlerinden, gece ve gündüz meleklerinin bu vakitte bir araya gelmelerinden dolayıdır.
Bununla beraber bu konuda başka görüşler de vardır. Şöyle kı:
Orta namaz, öğle namazıdır. Çünkü öğle namazının vakti günün ortasıdır. Ve öğle namazı, o bölge insanları için en zor olan namazdır. Çünkü Peygamber öğle namazını gün ortasında sıcağın en şiddetli olduğu sırada kılıyordu. İşte bundan dolayı da namazların en faziletlisi idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"İbâdetlerin en faziletlisi, en çetin olanıdır." buyurmuştur.
Orta namaz, sabah namazıdır. Çünkü sabah namazı, iki gece namazı arasında ve ikisinin müşterek sınırı olan bir zamanda kılınır. Bir de, sabah namazı ikindi namazı gibi şahitli namazdır. (Gece melekleri ile gündüz melekleri bu vakitte bir araya gelirler ve bu namazın kılındığına şahit olduktan sonra birbirlerinden ayrılırlar.)
Orta namaz akşam namazıdır. Çünkü akşam namazı, sayı bakımından ortadır. Gece ile gündüz namazları arasında bulunmaktadır. Akşam namazı, gündüzün vitridir, o seferde de kısaltılmaz.
4- Orta namaz yatsı namazıdır. Çünü yatsı namazı, gece ile gündüzün iki tarafında bulunan iki sesli okunan namazın arasında bulunmaktadır. Hazret-i Âişe ile İbn Abbâs'tan (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), anılan âyeti okurken "ve's-salâti'l- vustâ ve's-salâti'l-asr / orta namaz ve ikindi namazı" şeklinde okurdu. Buna göre, orta namaz, ikindi namazı hariç, diğer dört namazdan biridir. Hadiste ikindi namazı ile beraber zikre edilmesi, ilâve fazileti olduğu içindir.
Namazda kunût, kıyam hâlinde Allah'ı (celle celâlühü) gönülden anmaktır.
Bir başka görüşe göre ibâdetleri mükemmel bir şekilde ve rükünlerine hiçbir halel getirmeden tamamlamaktır.
Nihayet bir görüşe göre de "huşu içinde, edep ve haya üzere namaza durun!" demektir,
Tâbünden Saîd ibn-i Müseyyeb (radıyallahü anh) (ölm.712) eliyor ki:
"Âyetteki kunûttan maksat, sabah namazında okunan kunuttur."
239
"Eğer korkarsanız, yaya veya binekli olarak namaz kılın.
Fakat güvende (emîn olduğunuz) zaman, siz bilmezken size öğrettiği şekilde Allah'ı zikredin (namaz kılın)."
A- "Eğer korkarsanız, yaya veya binekli olarak namaz kılın."
Eğer düşmandan veya başka şeylerden korkarsanız, durumun icabına göre namazlarınızı yaya veya binekli olarak kılın ve az da olsa durmak mümkün olduğunda onu da ihmal etmeyin. İmam Şafiî kılıçla vuruşurken bile namazın edasına cevaz vermiştir.
B- "Fakat güvende olduğunuz zaman, siz bilmezken size öğrettiği şekilde Allah'ı zikredin."
Korku hâlinin kalkmasıyla güvene kavuştuğunuz zaman, namazı emniyet hâlindeki keyfiye tiyle ve Allah'ın (celle celâlühü) size öğrettiğine tamamen uygun olarak hemen kılmaya başlayın.
Burada "akkmu's-salâte / namaz kılın" değilde "fezkürûllahe -- Allah'ı zikredin" buyrulmasinın sebebi namazın rükünlerinin büyük bir kısmının zikir oluşudur.
"Kema a'llemeküm mâlem tekûnû ta'lemûn — siz bilmezken size öğrettiği şekilde.." buyurulnıası, Allah'ın (celle celâlühü) nimetini hatırlatmak içindir.
Bu ifâde şu anlama da gelebilir:
"- Dininizin daha önce bilmediğiniz hükümlerini, ibâdetlerini ve ezcümle korku ve güven hâllerinde namazı kılma keyfiyetlerini size öğretmesine karşılık siz de Allah'a şükredin."
240
"İçinizden Ölüp de geride eş (zevce) ler bırakan kimseler eşlerinin evlerinden çıkarılmadan, bir yıla kadar yararlanmalarını (geçimlerinin sağlanmasını) vasiyet etsinler. Ama eğer o kadınlar, kendiliklerinden çıkıp giderlerse, kendileri hakkında Örfe uygun olarak yaptıkları şeylerden dolayı size hiçbir vebal yoktur. Zaten Allah, A'zîz'dir, Hakim'dir."
A- "İçinizden ölüp de geride eş (zevce)ler bırakan kimseler, eslerinin evlerinden çıkarılmadan, bir yıla kadar yararlanmalarını vasiyet etsinler."
Daha önce belirtilen mucib hikmetten dolayı, araya giren bazı hükümlerin beyânından sonra burada yine, asıl konuya dönülmektedir.
Bir kırâete göre, bu âyette "kütibe aleyküm / üzerinize yazıldı, farz kılındı" ifâdesi de vardır.
Yine bir kıraate göre "vasiyyeten" kelimesi, "vasiyyetün" olarak okunmuştur. Bu takdirde "hüküm" kelimesi mukadderdir (gizlidir). Bunun anlamı sözü geçen kimselere ilişkin hüküm böyledir; demek olur.
Özetle, geride eş veya eşler bırakacak olan kimseler, daha ölüm anı gelmeden, ölümlerinden sonra, terekelerinden bir yıl boyunca eşlerinin nafaka ve barınmalarının sağlanması için vasiyette bulunacaklardır.
Ancak bu âyetin hükmü, İslâm'ın (Medine döneminin) ilk zamanlarına mahsustur. Sonra bu âyetin müddete ilişkin hükmü,
"Sizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına dört ay on gün beklerler.." (Bakara 2/234) meâlindeki âyet ile nesholunmuştur. Çünkü o âyet bu âyetten tilâvette önce fakat nüzulde sonradır.
Yine, geride kalan zevcenin bir yıllık nafaka mükellefiyeti daha sonra gelecek miras âyetleriyle ortadan kalkmıştır. Çünkü zevceye, ölenin çocuğu ve oğlunun çocuğu olmadığı zaman mirastan dörtte bir ve onlar olduğu zaman da sekizde bir hisse verilmiştir.
Biz Hanefîlere göre mesken hakkı da kalkmıştır. Şâfiiye göre ise, mesken hakkı bâkıîdir.
B- "Ama eğer o kadınlar, kendiliklerinden çıkıp giderlerse, kendileri hakkında örfe uygun olarak yaptıkları şeylerden dolayı size hiçbir vebal yoktur Zaten Allah, A'zîz'dir, ."
Eğer ölen kimsenin eşi veya eşleri, kendi ihtiyarları, kişisel seçim ve tercihleri ile evlerinden çıkıp giderlerse, meşru ölçüler içinde süslenip güzel kokular sürünerek isteyenlerine görünürlerse, siz idareciler için hiçbir vebal yoktur.
Demek oluyor ki sakıncalı olan, bu kadınlar ölen kocalarının evlerinde kalmak istedikleri takdirde onları evden çıkarmaktır. Fakat onlar kocalarının evinde kalıp nafaka almakla nafakadan vazgeçerek çıkıp gitmek arasında muhayyerdirler.
Allah (celle celâlühü), A'zîz, her şeye gaalib ve üstündür; emirlerine karşı gelenleri cezalandırır. Hakim'dir; bütün hükümlerinde kullarının iyiliğini gözetir.
241
"Boşanmış kadınlar için örfe uygun bir geçim imkânı vardır. Bu takva ehli üzerine bir haktir."
A- "Boşanmış kadınlar için örfe uygun bir geçim imkânı vardır."
Boşanmış kadınların ister kendileri ile cinsel ilişki kurulmuş olsun, ister olmasın, şer'î örfe ve âdete uygun olarak mutlaka bir mut'a (mal veya para ile yararladırılma) hakları vardır. Bu hak, vacibi de, müstahabı da kapsar. Büyük Tabu âlimlerinden Saîd b. Cübeyr (öl: 713), Ebû'l Akye Reli' b. Mehran (öl: 709) ve İbn-i Şihâb Muhammed el-Zührî (öl: 742), bunu boşanmış bütün kadınlar için vâcib görürler.
Bir görüşe göre burada "müt'a"dan murad, iddet bekleyen kadının nafakasidır.
Bir görüşe göre de burada boşanmış kadınlardan murad, kendileriyle cinsel ilişki kurulmadan boşanmış olan kadınlardır. Bunun daha öncekinin tekrarı olması te'kid içindir.
B- "Bu takva ehli üzerine bir haktir."
Yani takva ehline yaraşan budur.
242
"İşte Allah, anlayasınız (taakkul edesiniz) diye âyetlerini size açıklıyor "
İşte Allah, kulları için koymuş olduğu hükümleri kapsayan âyetlerini böyle açıklıyor. Ta ki muhtevalarını anlayasınız ve gereğini yerine getiresiniz.
243
"(Resûlüm), ölüm korkusu ile yurdlarından çıkıp giden o binlerce kişiyi görmedin mi? Allah da onlara "Ölün!" dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz ki Allah, insanlar üzerinde fadl (lütuf ve ihsan) sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler."
A- "(Resûlüm), ölüm korkusu ile yurdlarından çıkıp giden o binlerce kişiyi görmedin mi."
Bu âyetler, Ehl-i Kitab'tan ve tarihçilerden bu garip kıssayı duymuş olanlara bir açıklamadır.
"Elem tere / görmedin mi?" ifâdesi, "görmüş gibi bilgi sahibi olmadın mı?" demektir. Burada söz konusu olan gözle müşahede değil ilmen yakıîn sağlamaktır. Hitab sadece Resûlüllah'a değil nasibi olan herkese müteveccih olabilir. Bu kıssa o kadar meşhur ve yaygındır ki, insanlar bu kıssanın kahramanlarını tanımamış olsalar bile, onların başlarına gelenleri mutlaka öğrenmelidir. Zira âyetin bu ifâdesinden anlaşıldığı gibi kıssa insanları hayret ve taaccübe sevketmek ve ibret almak konusunda güzel bir misaldir. Âyette bu hâdiseyi görmemiş olanın hâli, onu görmüş olanın hâline benzetilmiş, onu görenle görmeyen eşitlenmiştir. Görmeyenlere de görenler gibi hitab edilmiştir.
Âyette binlerce kişi olduğu söylenen o topluluk, bir rivâyete göre on bin, bir rivâyete göre otuz bin, diğer bir rivâyete göre de yetmiş bin kişi idi. Kıssaya ilişkin değişik rivâyetler vardır. Şöyle ki:
Vasıt (Irak'ta Basra ile Küfe arasında eski bir şehir) taraflarında Daverdân kentinde taun — veba salgını çıktı. Halk, ölmemek için şehri terkedip kaçtı. Bunun üzerine Allah (celle celâlühü), onları öldürdü ve sonra tekrar diriltti. Amaç, insanların bundan ibret almalarını ve Allah'ın (celle celâlühü) hükmünden kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığını anlamalarını sağlamaktı.
Bu olay üzerinden uzun bir zaman geçtikten sonra Hazkîl Peygamber (M.Ö. 5), topluca ölenlerin yanından geçti. Geride yalnız dağınık çıplak kemikler kalmıştı. Bu korkunç manzara karşısında Hazkîl (aleyhisselâm), bir hayret ifâdesi olarak ağzını parmaklarıyla kapadı. O zaman Allah (celle celâlühü) ona şöyle vahyetti:
"- Haydi onlara, Allah'ın izniyle kalkın (kuumû bıiznillâh); diye seslen!" Hazkîl (aleyhisselâm) de, öylece seslendi. Ve baktı ki, hepsi ayakta:
Sübhanek'allahümme ve bihamdike la ilahe illâ ent / Allahım! Seni tesbih ve tenzih ederiz. Hamd sana mahsustur. Senden başka ilâh yoktur!" diyorlar.
3- Bunlar Israiloğullarından bir kavim idi. Hükümdarları, onları cihada davet etmiş fakat onlar ölüm korkusuyla kaçmışlardı. Bunun üzerine Allah (celle celâlühü) da, onların canını almış ve sekiz gün cansız kaldıktan sonra onları tekrar dırıltnıişti.
B- "Allah da onlara "Ölün!" dedi."
Bu beyân, ya Allah'ın (celle celâlühü) o insanların hepsinin ölümü için defaten tecelli eden iradesinin bir ifâdesi ya da bir âmirin itaatli bir memura verdiği emir misali, hepsini bir tek kişi gibi en yakın zamanda ve en sür'atli şekilde öldürmesine bir temsildir. Nitekim âyette meâlen şöyle buyurulur:
"Allah, bir şeyin olmasını dilediği zaman ona sadece "Ol!" der. O da hemen oluverir." 36/82)
C- "Sonra da onları diriltti."
Bu cümle, makamdan anlaşılan mukadder bir cümle üzerine matuftur. Yani o ilâhî emir üzerine onlar öldüler, sonra Allah (celle celâlühü) onları tekrar diriltti. Bu cümlenin hazfedilmesi, zikrine ihtiyaç bırakmayan delâlet mevcut olduğu içindir. Çünkü Allah'ın (celle celâlühü) muradının, iradesinden geri kalması imkânsızdır. (Allah'ın irade buyurduğu şey, mutlaka gerçekleşir.) Yahut da âyetin bu cümlesi, mukadder bir cümle üzerine değil de, âyetteki "dedi.." cümlesi üzerine matuftur. Çünkü "dedi", öldürmeyi ifâde etmektedir.
Bu âyet, cihad ve şehitlik için Müslümanlara cesaret vermekte, ölüme çare ve ondan kaçmak mümkün olmadığına göre, ölümün Allah (celle celâlühü) yolunda olması gerektiğini telkin etmektedir.
Ç- "Şüphesiz ki Allah, insanlar üzerinde fadl (lütuf ve ihsan) sahibidir."
Allah'ın bütün insanlara lütfü büyüktür. Bu âyet kapsamındaki insanlara da. Çünkü onları başlarına gelenlerden ibret alsınlar diye tekrar hayâta döndürmüştür. Onların kıssasını duymuş olan insanlara da Allah'ın (celle celâlühü) lütfü çok büyüktür; çünkü onlara da ibret almak ve basiretle bakmak yolunu göstermiştir.
D- "Fakat insanların çoğu şükretmezler "
İnsanların çoğu Allah'ın (celle celâlühü) lütuf ve keremine lâyikı veçhile şükretmezler.
Şükrü, ibret almak ve basiret sahibi olmak mânâsında anlamak da mümkündür.
"e'n-Nâs / insanlar"ın zamirle değil de zahir isimle zikredilmesi, bu nankörlük hâlinin pek çirkin olduğunu belirtmek içindir.
244
"Allah yolunda (fî sebîlillâh) savaşın (mukatele edin). Ve şunu bilin ki Allah, şüphesiz her şeyi kemâliyle işiten (Semi')dir, her şeyi hakkıyla bilen (A'lîm)dir."
A- "Allah yolunda savaşın."
Bu cümle, makablinin tâyin ettiği mukadder bir cümleye matuftur. Yani size anlatılan o kıssadan ibret almak suretiyle Allah'ın (celle celâlühü) lütuf ve keremine şükredin ve O'nun yolunda savaşın. Çünkü kıssadan da anlaşıldığı gibi kaçmak, ölümden kurtulmanın çaresi değildir ve mukadderata hiçbir şey engel olamaz. O hâlde eğer ecel gelmiş ise, Allah (celle celâlühü) yolunda bir ölüm olur; yok eğer ecel gelmemiş ise, aziz bir nusrat ve sevab kazanılmış olur.
B- "Ve şunu bilin ki Allah, şüphesiz her şeyi kemâliyle işiten (Sem!')dir, her şeyi hakkıyla bilen (A'lîm) dir."
Allah (celle celâlühü), geçmiş ve gelecekte yaşayan insanların bütün sözlerini işitir; içlerinde gizlediklerini de bilir. Hayır veya şer, her işin karşılığını mutlaka verir. Bu itibârla siz, O'nun emirlerine uymakta acele edin ve onlara muhalefetten ve ihmalkâr davranmaktan şiddetle sakının.
245
"Kim Allah'a güzel bir borç (karz-ı hasen) verir de Allah, onun verdiğini kat kat (ed'a'f-ı kesîre ile) artırır? Allah, darlık (kabz) da verir genişlik (bast) de. Ve O'na döndürüleceksiniz."
A- "Kim Allah'a güzel bir borç (karz-ı hasen) verir de Allah, onun verdiğini kat kat: (eda'f- ı kesîre ile) artırır?"
Allah'a (celle celâlühü) ödünç vermek, gelecekteki mükâfata karşılık şimdiden hayırlı işler yapmaya bir misaldir. Ödünç vermekten maksad ya cihad, yani Allah (celle celâlühü) rızâsı için malını ve canını feda etmektir ya da cihadın da öncelikle dahil olduğu bütün sâlih amellerdir.
"Eda'f-ı kesîre / kat kat artırmak, çoğaltmak" dan maksad, miktarını yalnız Allah'ın bildiği, çok sayı; bir görüşe göre ise, bir amele karşı yedi yüz sevab demektir.
B- "Allah, darlık (kabz) da verir, genişlik (bast) de."
Allah hikmetine mebni kiminin rızkını daraltır; kiminin bollaştırır yahut Allah aynı insanın bazen rızkını daraltır; bazen de genişletir. O hâlde siz de, Allah'ın (celle celâlühü) bahşettiği rızık bolluğunda cimrilik yapmayın ki, O da, sizin iyi hâlinizi değiştirmesin.
Darlıktan sonra bolluğun zikredilmesi, darlıktan sonra bolluk geleceğini imâ ve belki de fakirleri teselli etmek içindir.
C- "Ve O'na döndürüleceksiniz."
O'na döndürüldüğünüzde O, daha önce yaptığınız hayrın karşılığını hayır ve şerrin karşılığını da şer olarak verecektir.
246
"(Resûlüm), Mûsa'dan sonra, îsrâiloğullarından bir takım ileri gelenleri görmedin mi (görmüş gibi bilgi sahibi olmadın mı)? Hanı onlar Peygamberlerine şöyle demişlerdi:
"- Bize bir melik (kral, hükümdar) gönder ki Allah yolunda savaşalım."
Peygamberleri de:
"- Ya üzerinize bir savaş (kıtal) yazılır (farz kılınır) da savaşmazsınız?" demişti. Onlar da şöyle dediler:
"- Allah yolunda ne diye savaşmayalım? Biz hem yurdlarımızdan çıkarıldık hem de oğullarımızdan ayrı düşürüldük."
Vaktaki onların üzerine savaş yazıldı onlardan pek azı müstesna diğerleri (savaştan) yüzçevırdiler. Allah, o zâlimleri bilen (A'lîm) dir."
A- "(Resûlüm), Mûsa'dan sonra, îsrâiloğullarından bir takım ileri gelenleri görmedin mi? Hani onlar Peygamberlerine şöyle demişlerdi:"
Daha önceki gibi bu da, kıssayı duyanlara ibret almalarını tektin eder. İkisi arasında başka âyetlerin zikredilmesi, bunun ibreti gerektiren müstakil bir hâdise olduğundandır. Kaldı ki, bu ikisi arasında yer alan âyetlerle de bunların irtibati vardır. Zira aradaki âyetler de Allah yolunda savaşı emreder.
"Kavmin melei", o toplumun sözü geçenleri, ileri gelenleri ve eşrafı demektir. Mele' kelimesi, cemaat ismi olup aynı kökten tekili yoktur. Tıpkı kavun kelimesi gibi. "Mel´" lügatte doldurmak anlamındadır. Kavmin ileri gelenlerine bu isim verilmiştir. Çünkü onlar, mehabet olarak gözleri ve ziynet olarak da meclisleri doldururlar yahut onların evleri arzu edilen nimetlerle doludur.
Mûsa'dan sonra onlara gönderilmiş olan Peygamber, Yûşâ b. Nûn b. Efraîm b. Yusuf (aleyhisselâm) idi. Bir rivâyete göre Yakûb'un oğlu Lavî'nin soyundan Şem'ûn b. Sûbe b. Alkame idi. Bir rivâyete göre de, Eşmoîl b. Bâli b. Alkame idi. Eşmoîl, İsmail adının İbranîcesidir. Mukatil'e göre bu peygamber, Harun'un soyundan idi. Mücâhid'e göre ise, Eşmoîl b. Helkayâ idi.
B- "Bize bir melik (kral, hükümdar) gönder ki Allah yolunda savaşalım."
Bize bir kral, kumandan tâyin et ki, savaş tedbirlerinde onun görüşlerinden faydalanalım.
C- "Peygamberleri de:
"- Ya üzerinize bir savaş yazılır da savaşmazsınız?" demişti ."
Bu cümle, bir istinaf cümlesi olup kelâmın siyakından akla gelen gizli bir sualin cevabıdır. Yani "O zaman peygamber, kendilerine ne söyledi?" sualine "Ya savaş size farz kılınır da..." cevabı verilmiştir. Yani sizden beklediğim gibi... Bundan murad, o kendilerinden beklenen emre muhalefet olacaktır. Âyette,
"-Ya bir kumandan göndersem de siz yine savaşmazsanız?" değil de
"-Ya üzerinize bir savaş (kıtal) yazılır (farz kılınır) da savaşmazsanız?"
buyrulmasi, onların davranışlarının daha mübalağak olarak ifâde edilmesidir. Çünkü onlar, savaş kendilerine farz kıhndığı hâlde savaştan kaçındıklarına göre, farz olmaması hâlinde evleviyetle savaşmayacaklardı.
Bir de, onların savaştan kaçınmalarının sebebi olarak, kendilerine Tâlût'un hükümdar tâyin edilmesi de akla gelebilir.
Ç- "Onlar da şöyle dediler (Kaalû):
"- Allah yolunda ne diye savaşmayalım? Biz hem yurdlarımızdan çıkarıldık hemde oğullarımızdan ayrı düşürüldük."
Bu cümle de bundan önceki cümle gibi istinaf cümlesidir. Onlar da şunu demişlerdi:
"- Biz neden, hangi sebeble savaşmayacakmışız? Yurtlarımızdan çıkarıldık, çoluk çocuğumuzdan mahrum edildik. Şu basımıza gelenler, elbette savaşmamızı gerektiriyor."
" Çocuklarımızdan ayrı düşürüldük" ifâdesinin ayrıca zikredilmesi, savaşma sebeplerini daha da güçlendirmek içindir.
Rivâyetlere göre, Amalika halkı Amalîk b. Ad'ın soyundan gelen Câlût adındaki zorbanın idaresinde Mısır ile Filistin arasında Akdeniz sahilinde yasıyorlardı. Bunlar İsraioğullarına saldırıp yurtlarını işgal ve çocuklarını esir ettiler. Israiloğullarını vergiye bağladılar, Tevrat'ı da ellerinden aldılar.
D- "Vaktaki onların üzerine savaş yazıldı onlardan pek azı müstesna diğerleri (savaştan) yüzçevirdiler."
Ne zaman ki kendilerine savaş farz kılındı ve emri altında savaşmaları için kendilerine bir de kumandan tâyin edildi, önce savaşmak üzere harekete geçtiler fakat düşmanın çokluğunu ve gücünü görünce yüzçevırdiler. Nitekim ilende tafsilatı gelecektir. Burada sonucun mücmel olarak zikredilmesi, onların sözleri ile fiilleri arasındaki çelişkiyi göstermek içindir.
Yüz çevirmeydiler o ırmağın suyundan bir avuç alıp geçenlerdi ki, sayıları Bedir mücahitlerinin sayısı kadar, yani üçyüz on üç idi.
E- "Allah, o zâlimleri bilen (A'lim)dir."
Bu cümle, makabli için bir zeyl (ilâve) mâhiyetin dedir. Aynı zamanda savaştan yüz çeviren, cihadı terkeden ve sözleri ile fiilleri birbirini tutmayanlara karşı işledikleri zulüm sebebiyle ceza vatdini muhtevidir.
247
"Peygamberleri onlara şöyle demişti:
"- Şüphesiz Allah, sizin için Tâlût'u hükümdar olarak gönderdi."
Onlar:
"- O, bizim üzerimize nasıl mülk (hüküm ve saltanat) sahibi olabilir? Hükümdarlığa biz ondan daha lâyıkız. Ona malca da bir genişlik (vüs'at) verilmemiştir" dediler.
Peygamberleri de dedi ki:
"- Şüphesiz onu sizin üzerinize hükümdar olarak Allah seçmiş ve ona ilim (bilgi) ve cisimce (güç, kuvvet) zıyâdelik ve genişlik vermiştir. Allah, mülkü dilediğine verir. Allah, rahmeti geniş olan (Vâsi')dır, her şeyi hakkıyla bilen (A'lîm)dir."
A- "Peygamberleri onlara şöyle demişti:
"- Şüphesiz Allah, sizin için Tâlût'u hükümdar olarak gönderdi."
Bundan önceki âyette, onların hâllerine mücmel olarak işaret edildikten sonra burada, Peygamberleriyle aralarında cereyan eden konuşmanın tafsilatına girilmektedir. Peygamberleri, onlara gelen vahyi bildirdi.
Rivâyete göre Peygamber (aleyhisselâm), bir kumandan tâyin buyurulması için Rabbine yalvardı. Kendilerine kumandan olacak kişinin boyunun ölçüleceği bir asâ gönderildi. Ölçüm yapıldı; Tâlût'tan başkasının boyu asanın uzunluğuna denk gelmedi.
B- "Onlar:
"- O, bizim üzerimize nasıl mülk (hüküm ve saltanat) sahibi olabilir? Hükümdarlığa biz ondan daha lâyikız. Ona malca da bir genişlik (vüs'at) verilmemiştir " dediler."
Bu cümle de geçen cümle gibi istinaf cümlesi olup mukadder (Onlar ne demişlerdi?) sualinin cevabıdır. İleri sürülen itiraz şudur:
"- Onun bize hükümdarlık, kumandanlık etmeye hakkı yoktur; çünkü içimizde bu göreve ondan daha lâyık (ehakk) olanlar vardır. Servet sahibi de değildir."
Onların Tâlût'un hükümdarlığını yadırgamalarının sebebi aslında şu idi: İsrailoğullarında peygamberlik, Yakub'un oğlu Lavı sıbtına; kırallık da, Yahuzâ sıbtına mahsus idi. Dâvud ve Süleyman (aleyhisselâm) da bu sıbttan idiler. Tâlût ise, bu iki sıbttan da değildi; o, Yakub'un (aleyhisselâm) oğlu Bünyamin evlâdından idi.
C- "Peygamberleri de dedi ki (Kale) :
"- Şüphesiz onu sizin üzerinize hükümdar olarak Allah seçmiş (istifa etmiş) ve ona ilim (bilgi) ve cisimce (güç, kuvvet) ziyâdclik ve genişlik vermiştir "
Onlar Tâlût'u, kraliyet hanedanından ve servet sahibi olmadığından yadırgadılar. Peygamberleri de onları şöyle uyardı:
"- Bu işte asıl olan, Allah'ın (celle celâlühü) seçimi (istifası)dir. Allah (celle celâlühü) gerekeni sizden daha iyi bilir. İkincisi, bu vazifenin gereği, geniş bilgidir. Çünkü ancak bilgi sayesinde işlerin iyi idaresi mümkündür. Bir de cesamet (büyüklük) yani güç lâzımdır. Çünkü ancak cesametle korku salınır ve düşmana karşı mukavemete muktedir olunur. Her iki bakımdan da Allah onu çokça nasiblendırmiştir.
Allah (celle celâlühü) ona hem idare hem de diyanet ikilinde üstünlük verdi.
Bir görüşe göre, Tâlût'a peygamberlik verildi ve kendisine vahyedildi.
Tâlût'a verilmiş olan bedenî üstünlük, bir rivâyete göre boyunun uzun olması idi. Diğer insanlardan boyu en uzun olanı onun ancak omzuna yetişebiliyordu.
Bir görüşe göre de Tâlût'un bedenî üstünlüğü çok yakışıklı olmasıydı.
Öyle anlaşılıyor ki Tâlût hem akılca hem de bedenî güç ve kuvvetçe üstün bir şahsiyetti.
Ç- "Allah, mülkü dilediğine verir."
Çünkü mülk ve melekûl: âlemlerinin yegâne mâliki Allah'tır (celle celâlühü); O, dilediği her şeyi yapar; hiçbir güç O'na engel olamaz. Bundan dolayı Allah, mülkü, hüküm ve saltanatı, hükümdarlığı kullarından dilediğine verir.
D- "Allah rahmeti geniş olan, her şeyi hakkıyla bilendir."
Allah (celle celâlühü), rızık ve imkânları genişleten, yoksulu zengin edendir.
Allah, kimin hükümdarlığa lâyık olduğunu, kimin olmadığını elbette bilir.
248
"Peygamberleri onlara şöyle demişti:
"- Onun mülkünün (hükümdarlığının) delili, içinde Rabbinizden bir sekinet ile Mûsa ve Hârun ailelerinden kalma bakıyyelerin bulunduğu tâbutun size gelmesidir. Onu melekler getireceklerdir. Eğer gerçekten mü'minler iseniz bunda, sizin için ibretler vardır."
A- "Peygamberleri onlara şöyle demişti: "- Onun mülkünün (hükümdarlığrnın) delili, içinde Rabbinizden bir sekine ile Mûsa ve Harun ailelerinden kalma bakıyyelerin bulunduğu tâbutun size gelmesidir. Onu melekler getireceklerdir."
"Peygamberleri onlara şöyle demişti:
"- Şüphesiz Allah sizin için Tâlût'u melik olarak gönderdi" (2/247) cümlesi ile,
"- Tâlût'un hükümdarlığının delili... tâbutun size gelmesidir" (2/248) cümlesi arasına başka cümleler girmesi, iki cümlenin birbiriyle bağlantılı olmadığına işarettir. Muhataplar tarafından söylenmiş olan bir kelâmın araya girmesi, makablinin devamı ve mâbâdinin mucibi olmasındandır.
Sanki onlar, Peygamberlerinden, Allah'ın (celle celâlühü) Tâlût'u hükümdar olarak seçtiğini gösteren bir alâmet istemişler de onun üzerine bu kendilerine verilmiştir. Rivâyete göre onlar:
"- Tâlût'un hükümdarlığının alâmeti nedir?" diye sormuşlar. Bunun üzerine Peygamberleri de:
"-Tâlût'un hükümdarlığının alâmeti, o tâbutun size gelmesidir" demiş.
Bu âyette sözü edilen tâbut, Tevrat'ın içinde bulunduğu sandık idi. Allah (celle celâlühü), Mûsa'nın (aleyhisselâm) ölümünden sonra İsrâiloğullarının isyanlarından ve zulümlerinden dolayı onlara buğz ederek tâbût'u semâya kaldırmıştı. Sonra Israiloğulları, peygamberlerinden, Tâlût'un hükümdar olarak tâyin edildiğini gösteren bir alâmet isteyince, peygamberleri onlara dedi ki:
"Tâlût'un hükümdarlığının alâmeti o tâbût'un meleklerin muhafazasında gökten size gelmesidir."
Sonra o tâbut, Peygamberlerinin anlattığı gibi onların gözü önünde inmeye başladı ve nihayet Tâlût'un yanına gelip durdu. Bu, İbn Abbâs'ın (radıyallahü anh) görüşüdür.
Eski târih erbabı ise diyorlar ki:
"Allah (celle celâlühü), Âdem'e bir tâbut (sandık) indirdi. Bu tâbût'un içinde, onun evlâdından gelecek Peygamberlerin temsilleri (temâsil-i enbiya) vardı. Bu tâbut, şimşir ağacından olup yaklaşık üç arşın uzunluğunda ve iki arşın genişliğinde idi. Tâbut, Âdem'den (aleyhisselâm) vefat edinceye kadar onun yanında kaldı. Âdemden sonra miras yoluyla evlâdının evlâdına intikal etti. Nihayet Yakub'a (aleyhisselâm) ulaştı ve ondan sonra İsrâiloğullarının elinde kaldı. Sonra da Mûsa'ya (aleyhisselâm) geldi. Mûsa Tevrat'ı bu tâbutun içine koyuyordu ve savaştığı zaman da tâbutu askerin önde bulunduruyordu. Böylece İsrâiloğulları, bu tâbuttan itmi'nan ve sükûnet buluyorlardı. Mûsa vefat edinceye kadar tâbut onun yanında kaldı. Ondan sonra yine İsrâiloğullarının eline geçti. İsrâiloğulları, bir konuda ihtilafa düştükleri zaman onun hakemliğine baş vuruyorlardı. Tâbut (tabutun içindeki Tevrat'ı okuyan din adamları) da onlarla konuşur ve aralarında adaletle hükmederdi. İsrâiloğulları, savaşa çıktıklarında onu önlerinde bulunduruyor ve düşmanlarına karsı zafer vesilesi sayıyorlardı. Melekler, tâbutu askerin üstünde taşıyorlardı. (Belki de bu ifâde mecazî olup uzun direklerin üstünde taşınan tabutun maiyetinde meleklerin bulunması anlamındadır.) Savaş sırasında tâbuttan bir haykırış işittikleri zaman, bunu kesin zafer işareti sayıyorlardı. Daha sonra İsrâiloğulları Allah (celle celâlühü)ın emirlerine isyan edip bozgunculuk yapmaya başlayınca, Allah (celle celâlühü), Amalika kavmini onların basına musallat etti. Amalikalılar, onları yenip tâbutu da ellerinden aldılar ve onu götürüp idrar ve gaita çıkardıkları yere (fî mevzıi'l- bevli ve'l-ğâitı) (helâ) koydular. Sonra Allah (celle celâlühü), Tâlût'u hükümdar yaptı ve Amalika kavmini öyle bir belâya maruz kıldı ki tâbutun yanında dışkılarını bırakanlar, basura yakalandılar. Amalika şehirlerinden beşinin halkı bu sebeble helâk oldu. Sonunda Amalika kavmi, bu belânın sebebinin, tâbuta hakaretleri olduğunu anladı. Nihayet tâbutu iki öküze yüklediler, (iki öküzün taşıdığı bir arabaya yüklediler veya iki öküzün boyunduruğunun üzerine bağladılar.) Öküzler yola koyuldular. Allah (celle celâlühü), dört meleği bu isle görevlendirdi. Melekler, öküzleri sürüp getirdiler ve nihayet Tâlût'un evine vardılar. İsrâiloğulları, Peygamberlerinden, Tâlût'un hükümdarlığına dâir bir alâmet isteyince, Peygamberleri de onlara dedi ki:
"- Tâlût'un hükümdarlığının alâmeti, tâbutu onun evinde bulmanızdır."
Onlar da tâbutu Tâlût'un evinde bulunca, onun hükümdarlığına kesin olarak inandılar.
Meleklerin, tâbût'u taşımaları keyfiyeti daha önce geçti. Tâbutun iki öküze yüklendiği rivâyetine göre ise, meleklerin tâbutu taşımaları, onu taşıyan öküzleri sürmeleri anlamında olmalıdır.
Meleklerin taşıdığı tâbutun gelmesinde İsrâiloğulları için Rabblerinden bir iç huzuru, sükûnet ve rahatlama vardı yahut tâbût'un içinde bulunan Tevrat'ta onlar için kalblerini dolduran bir itmi'nan ve huzur vardı. Nitekim daha önce geçtiği gibi, Mûsa (aleyhisselâm) savaşırken tâbût'u önde bulunduruyordu. Böylece İsrâiloğulları, onunla huzur, sükûnet ve cesaret buluyorlardı.
Bir görüşe göre de âyette geçen (ve iç huzuru olarak tercüme edilen) sekmet, zebercetten (zümrüt nevinden) veya yakuttan bir suret idi. Kedinin başı ve kuyruğu gibi başı ve kuyruğu ve iki kanadı vardı. Düşmanla karşı karşıya geldiklerinde bu suret bir inilti sesi çıkarıyordu. O zaman tâbut, düşman üzerine yürüyordu ve onlar da onunla beraber yürüyorlardı. Tâbut, durunca onlar da duruyor ve sebat gösteriyorlardı. İşte o zaman ilâhî nusret (yardım) iniyordu.
Ali'den (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre, anılan sekinenin insan gibi yüzü vardı ve tâbût'tan ses çıkaran bir rüzgâr esiyordu.
249
"Vaktaki Tâlût askerleriyle ayrıldı. Onlara dedi ki:
"- Şüphesiz Allah, sizi bir nehirle sınıyor. Artık kim ondan içerse o benden değildir. Ama onu tatmayan bendendir. Eliyle bir avuç içen müstesna."
İçlerinden pek azı dışında hepsi ondan içtiler. O ve onun beraberinde bulunanlar nehri geçtiklerinde şöyle dediler:
"- Bu gün bizim Câlût'a ve onun askerine karşı hiçbir gücümüz yoktur."
Allah'a kavuşacaklarına (mülâkıî olacaklarına) yakıînen inananlar ise şunları söylediler:
"- Nice sayıca az birlikler Allah'ın izniyle sayıca çok birlikleri yenmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir."
A- "Vaktaki Tâlût askerleriyle ayrıldı. Onlara dedi ki (kaale):
"- Şüphesiz Allah, sizi bir nehirle sınıyor. Artık idm ondan içerse o, benden değildir. Ama onu tatmayan bendendir. Eliyle bir avuç içen müstesna."
Yani Tâlût, askerleriyle Beytülmakdis'ten ayrıldıktan sonra... Rivâyete göre Tâlût, kavmine şöyle demiş.
"- Bir bina inşasına başlayıp da henüz onu tamamlamayanlar, ticâretle iştigal edenler, bir kadınla evlenip de henüz zifaf olmayanlar benimle savaşa gelmesinler. Yalnız morali yerinde, gayretli, çalışkan ve bir işle meşgul olmayan gençler benimle gelsin!"
Onun bu çağrısı üzerine seçkin askerlerden seksen bin kişi toplandı. Senenin en sıcak günleri idi. Askerler, çölleri geçerken, Allah'ın (celle celâlühü) onlar için bir ırmak akıtmasını istediler (Belki de bu, o bölgede bulunan bir ırmağın üzerinden geçmek istemelerinin mecazî bir ifadesidir). Allah'ın emri Peygamberleri (aleyhisselâm) tarafından Tâlût'a bildirilince veya Tâlût'un Peygamber olduğunu söyleyenlere göre, Allah'ın (celle celâlühü) emri vahiy yolu ile kendisine bildirilince dedi ki:
"- Şüphesiz Allah sizi bir nehirle sınıyor. Artık kim suyu yerinden ağzıyla içerse, o benim topluluğumdan, benim taraftarlarımdan, benimle beraber olanlardan değildir; kim ondan tatmazsa, işte o hakikaten bendendir. Yalnız suyu elleriyle avuçlayarak alanlar müstesna."
Bu istisna, birinci cümleye râci iken, ikinci cümleden sonra getirilmesi, ikinci cümlenin önemine binaen hemen zikredildiği içindir.
Yani suyu elleriyle avuçlayarak alıp içmelerine izin verilmiş; suyu ağızlarıyla yerinden içmeleri yasaklanmıştır.
"Ğurfet / bir avuç su" kelimesi mastar olarak "gartet" şeklinde de okunmuştur.
Rivâyete göre, suyu avuçlayarak alanların aldıkları su, içmelerine, diğer ihtiyaçlarına ve hayvanlarına da kifayet etti. Ağızlarını suya dayayıp içenlerin dudakları karardı ve hararetleri kat kat arttı.
B- "İçlerinden pek azı müstesna hepsi ondan içtiler."
Bu cümle, makamın gerektirdiği mukadder bir cümleye matuftur. Yani onlar, bir ırmakla sınandılar ve pek azı müstesna, hepsi ağızlarıyla suyu yerinden yudumlayarak içtiler.
- "O ve onun beraberinde bulunanlar nehri geçtiklerinde şöyle dediler:
"- Bugün bizim Câlût'a ve onun askerine karsı hiçbir gücümüz yoktur "
Tâlût'un beraberinde bulunan mü'minlerden kimileri, diğerlerine:
"- Bu gün bizim, Câlût ve askerlerini yenmek şöyle dursun, onlarla savaşmaya ve onlara karşı mukavemet göstermeye gücümüz yok."
Bazı mü'minler, Câlût'un askerlerinin çokluğunu ve onların savaş gücünü gördüklerinde bunu söylemişlerdi. Rivâyet olunuyor ki, Câlût'un ordusu tam techızatlı yüz bin savaşçıdan oluşuyordu.
Ç- "Allah'a kavuşacaklarına (mülâkiî olacaklarına) yakıînen inananlar ise şunları söylediler :
"- Nice sayıca az birlikler Allah'ın izniyle sayıca çok birlikleri yenmiştir. Allah, Sabredenlerle beraberdir."
Bunlar, âhiret günü yeniden diriltilerek Allah'a (celle celâlühü) kavuşacaklarına yakînen imân eden ve Allah (celle celâlühü) yolunda savaşın mükâfatını bekleyen hâlis mü'minlerdi.
Yalnız o yakînî imân ile inananları bu şekilde vasıflandırmak, diğerlerinin de mü'min olmalarıyle çelişmez. Çünkü mü'minlerin, yakîn imân ile hayırlı amellerin mükâfatını beklemek konusunda dereceleri değişiktir.
Yahut Allah'a kavuşacaklarına imân edenlerden murad, yakında şehit düşüp de Allah'a kavuşacaklarına inananlar demektir.
Bir görüşe göre de" Bizim, Câlût'a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok." diyenler, emre uymayip da hüsrana uğrayanlardır. Belki de bunlar, ırmağın öbür tarafına geçmiş olan mü'minlere bu şekilde seslenip geri kalmalarının mazeretini beyân ediyorlardı. Allah'a (celle celâlühü) kavuşacaklarına imân edenlerden maksad Tâlût'un yanında bulunan bütün mü'minlerdir.
Hulâsa, nice sayıca az topluluklar, sayıları kendilerinden kat kat fazla toplulukları Allah'ın (celle celâlühü) hükmü ve müyesser kılmasiyla yenilgiye uğratmıştır. Çünkü bütün işler, Yüce Allah'ın iradesine göre sonuçlanır. Bu itibârla Yüce Allah'ın yardımına mazhar olanlar, sayıları ve imkânları az da olsa, zelil olmazlar; Yüce Allah'ın yardımından mahrum kalanlar ise, sayıları ve imkân lan fazala da olsa azîz olmazlar, gaalib gelemezler.
Emre uyanların emre uymayanlara verdikleri cevapta önemli bir nükteye işaret edilmiştir. Şöyle ki:
Emre uymayanların "karşı koyacak gücümüz yok" demelerine karşılık "nice az birlikler, çok birliklere karşı koyabilmişlerdir" değil de "nice sayıca az birlikler sayıca çok birlikleri yenmiştir" ifâdesi tercih edilmiştir. Bu, emre uymayanların iddialarını daha kuvvetlice? reddetmek ve gönüllerini teskin etmek içindir.
Bu cevap, o mü'minlerin, Allah'ın (celle celâlühü) yardım ve tevfikine sonsuz güvenlerinden kaynaklanmıştir. Bunun, Allah'a (celle celâlühü) kavuşacaklarına yakînen imân etmekle alâkası olmadığı gibi, şehid düşeceğini kesin olarak bilmekle de alâkası yoktur. Çünkü şehid düşeceğini bilmek, gaalib gelmekten umudu kesmeye de sebep olabilir. Yine bunun, Allah'ın vereceği mükâfatı beklemekle de ilgisi yoktur. Ve şüphesiz bu makamda zikredilen şey, hükmün sebebi ve en azından ona uygun bir vasıf olmalıdır. Bu itibârla belki de burada Allah'a (celle celâlühü) kavuşmaktan maksad, O'nun nusret ve inÂyetine kavuşmaktır. Bu şekilde ifâde edilmesi ise, mübalağa içindir. Nitekim âyetin sonunda da "Allah sabredenlerle beraberdir." cümlesinden kastedilen mânâ da, Allah (celle celâlühü) ın, sabredenlere kesin nusret ve tevfikidir.
Kısaca ifâde etmek gerekirse Peygamberleri veya tâbut veya sekine vasıtasıyla Azîz Allah'ın nusretine kavuşacaklarına inananlar şöyle demişlerdir:
"- Nice az sayıda mü'min, çok sayıdaki kâfiri Yüce Allah'ın izniyle yenmiştir. O hâlde biz de, Câlût ve ordusunu yeneceğiz."
250
"Câlût ve askerlerine karşı çıktıklarında şöyle duâ ettiler:
"- Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı tesbit et (sağlamca yere bastır). Kâfirler kavmine karşı bizi mansur ve muzaffer eyle."
A- "Câlût ve askerlerine karşı çıktıklarında söyle duâ ettiler:
"- Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır."
Tâlût ve beraberindeki mü'minler, savaş meydanında Câlût ve askerleriyle savaşmak üzere savaş düzenine geçerek onlarla karşı karşıya gelip onların sayılarını ve imkânlarını görünce ve normal savaş şartları muvacehesinde onlara güçleri yetmeyeceğine kanaat getirince, o maneviyatı düşük birinci fırka da, yüksek imân ehli ikinci fırkanın cesaret vermesiyle ruhen güçlendiler ve hepsi birlikte Allah'a yalvararak O'ndan şöyle yardım dilediler:
"- Ey Rabbimiz! Sen bizim üzerimize sabır yağdır; savaşın güçlüklerine katlanmak, zor şartlarım göğüslemek için Sen bize bol sabır ihsan eyle!"
Bu duada, yaratıkları kemâle erdirme anlamını taşıyan "Rabb" unvanını vesile yapmaları (Ey Rabbimiz! demeleri), çokluk bildiren ifrağ (yağdırma) fiilinin tercih edilmesi ve sabır kelimesinin büyüklük belirten şekliyle nekıre (elif lâmsız) olarak kullanılması, apaçık bir mükemmeliyet ifadesidir.
b- "Ayaklarımızı tesbit et."
Bunun açık anlamı şudur:
"- Savaşın kaygan zeminlerinde ayaklarımızı sabit eyle; çarpışma anlarında bize kuvvet, kararlılık ver; mukavemet gücümüzü sağlamlaştır, kaydırma, sarsma ya Rab!"
C- "Kâfirler kavmine karsı bizi mansur ve muzaffer eyle."
"- Onları kahreylemek ve hezimete uğratmak suretiyle bizi muzaffer eyle ya Rab!"
Burada Câlût ve ordusu yerine kâfirler denmiş olması, ilâhî yardımın illet ve sebebini bildirmek içindir.
Bu mü'minler, dualarında güzel bir tertibe riâyet etmişler önce sabırlı ve kararlı, sonra sabit kadem olmayı; nihayet nusret ve zafere ulaşmayı dilemişlerdir.
251
"Allah'ın izniyle onları hezimete uğrattılar. Dâvud da Câlût'u öldürdü. Allah, ona mülk ve hilmet verdi ve dilediği şeyleri ona öğretti. Eğer Allah, insanlardan bazılarını bazılarıyle def etmemiş olsaydı yeryüzünü fesad götürürdü. Fakat Allah, âlemler üzerinde facil (lütuf ve ihsan) sahibidir."
A- "Allah'ın izniyle onları hezimete uğrattılar."
Duaları Allah (celle celâlühü) katında müstecab oldu ve onlar Allah'ın yardım ve ınâyetiyle kısa bir zaman içinde Câiût'un ordusunu hezimete uğrattılar.
Al-i Imrân (3) sûresinin 147 ve 148. âyetlerinde:
"Onların sözleri ancak
"- Ey Rabbimiz, günahlarımızı ve işımizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı sabit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer eyle!" demekten ibaretti." (3/147)
"Allah da onlara dünya nimetini ve âhiret sevabının güzelliğini verdi." (3/148) buyurulduğu hâlde burada duadan sonra,
"Allah'ın izniyle onları hezimete uğrattılar" ifâdesinin tercih edilmesi, onların,
"Nice sayıca az birlikler, Allah'ın izniyle sayıca çok birlikleri yenmiştir" mealindeki sözlerini muhafaza içindir.
B- "Dâvud da Câlût'u öldürdü "
Davud'un babası Işâ da altı oğlu ile beraber Tâlût'un ordusunda bulunuyordu. Dâvud onun yedinci oğlu idi; o zaman Dâvud henüz küçük olup koyun çobanlığı yapıyordu. Bu sırada Allah İsrâiloğullarının Peygamberine vahiyle Câlût'u öldürecek kişinin Dâvud olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Tâlût, Davud'u babasından istedi. Dâvud, Tâlût'un yanına gelirken yolda üç taşın yanından geçerken her biri, Allah'ın (celle celâlühü) emriyle dile gelerek:
"- Beni al; benimle Câlût'u öldüreceksin!" dedi.
Dâvud da, onları alıp torbasına koydu.
Bir rivâyete göre de, savaşta Davud'un babası, düşman karşısındaki saflarda bulunan çocuklarından uzunca bir zaman haber alamayınca, onlardan bir haber getirmek için Davud'u gönderdi. Dâvud onların yanına geldiğinde onlar çarpışma hâlinde bulunuyorlardı ve o sırada Câlût savaş meydanında teke tek döğüşmek için er istiyordu; kimse de karşısına çıkamıyordu. Câlût o kadar uzun boylu idi ki, gölgesi bir mildir, denirdi, işte o sırada Dâvud, kardHanımlarına:
"- Yahu, içinizde şu sünnetsize karşı çıkacak kimse yok mu?"
deyip onun karşısına çıkmak istedi; fakat kardeşleri ona engel oldular. Bunun üzerine Dâvud, kardeşlerinin bulunmadığı bir cepheye geçti. O sırada Tâlût da, onun yanından geçiyordu ve askerleri savaşmaya teşvik ediyordu.
Dâvud, ona;
"- Şu sünnetsizi öldürecek kimseye ne ödül vereceksiniz?" dedi. Tâlût da:
"- Onu kızımla evlendireceğim ve ülkemin yarısını da ona vereceğim" dedi. O zaman Dâvud, Câlût'un karşısına çıktı ve yanında taşıdığı tasları sapanla ona attı. Taşlar, Câlût'un göğsünü deldi geçti ve arkasında bulunan çok sayıda askeri de öldürdü.
Bir rivâyete göre de, o taşlar, savaş meydanında Dâvud, Câlût'un karşısına çıktığı zaman onunla konuşmuşlardı.
Savaştan sonra Tâlût, Davud'a verdiği sözü yerine getirdi.
Bir rivâyete göre de, Tâlût, Davud'u kıskandı ve onu ülkesinden çıkardı; sonra da yaptığına pişman oldu ve onu aramaya çıktı; sonunda da öldürüldü. Davud'a da hükümdarlık ve peygamberlik verildi.
C- "Allah da ona mülk ve hikmet verdi ve dilediği şeyleri ona öğretti."
Allah da Davud'a mukaddes toprakların hem doğusunu, hem batısını kapsayacak şekilde İsrailoğullarının hükümdarlığını verdi ve onu Peygamber yaptı. Dâvud'dan önce hükümdarlık ve peygamberlik bir şahısta hiç toplanmamıştı; ilk kez bu, Davud'a nasib oldu. Ondan önce hükümdar İlk ve Peygamberlik İsrailoğullarının ayrı sıbtlarmda idi. Yine Dâvud'dan (aleyhisselâm) önce İsrailoğulları bir hükümdarda hiç ittifak etmemişlerdi.
Allah (celle celâlühü), Davud'a (aleyhisselâm) kendi dilediği ilimlerden öğretti. Bazılarının dediği gibi Davud'un (aleyhisselâm) dilediği ilimlerden değil.. Çünkü Allah'ın (celle celâlühü) ona öğrettiklerinin çoğu, neredeyse hiç kimsenin aklına gelmeyen bilgilerdi. Demiri yumuşatıp zırh yapmak, kuşların ve hayvanların seslerinin mânâlarını anlamak ve benzeri sırlar gibi.
Ç- "Eğer Allah, insanlardan bazılarını bazılarıyla def etmemiş olsaydı yeryüzünü fesad götürürdü."
Eğer anlatılan kıssada veya diğer misallerde olduğu gibi, yeryüzünde şer ve fesad çıkarmaya girişen insanlar, Allah'ın buyruğu gereği hak ehlinin elleriyle bertaraf edilmemiş olsaydı, tarım yapılmaz, nesiller yetiştirilmez ve yeryüzü imar ve ıslah edilmezdi.
Bir görüşe göre de, yani eğer Allah (celle celâlühü), Müslümanları kâfirlere karşı muzaffer kılmasaydı, kâfirlerin Müslümanları öldürmeleriyle yeryüzü tamamen fesada uğrardı. Yahut eğer Allah'ın (celle celâlühü) kâfirleri Müslümanlar vâsitasiyle savmamış olsaydı, küfür yeryüzünü tamamen kaplar ve bütün insanlığa ilâhî azab inerdi; sonunda da yeryüzü sakinleri helake uğrardı.
D- "Fakat Allah âlemler üzerinde fadl (lütuf ve ihsan) sahibidir."
Allah'ın (celle celâlühü) bütün âlemlere lûtfu o kadar büyüktür ki, sınırlarını tasavvur etmek bile mümkün değildir. Yani Allah'ın bir kısım insanları diğerleriyle savması, Kendisine vâcib değildir; bu O'nun lûtfudur ve O'nun lûtfu bundan ibaret de değildir; fakat bu, Allah'ın (celle celâlühü) sayısız lût utlarından yalnız bir tanesidir. Bu cümle ile âdeta şöyle deniyor:
Ancak Allah (celle celâlühü), bir kısım insanları diğerleriyle savmaktadır; bundan dolayı da yeryüzünün düzeni bozulmamakta, bunun sayesinde âlemin nizamı sağlanmakta ve ümmetlerin ahvâli de maslahata uygun olarak sürüp gitmektedir.
252
"İşte bunlar Allah'ın âyetleridir. Onları hakla sana okuyoruz. Ve hiç şüphe yok (Resûlüm) sen gönderilen Peygamberlerdensin."
A- "İşte bunlar Allah'ın âyetleridir. Onları hakla sana okuyoruz."
"Tilke /İşte bunlar", daha önce zikredilen o ölüm korkusuyla binlerce kişilik kafileler hâlinde yurtlarını terk edenlerle Tâlût'un tafsilatla anlatılan kıssasına işarettir. Uzaktaki şeyleri işaret eden "tilke" kelimesi, işaret ettiği şeylerin sânlarının pek yüksek olduğunu zımnen ifâde etmek için kullanılmıştır.
o târihî olayları anlatan sözler, Allah katından indirilmiş âyetlerdir ki, onları Cibril (aleyhisselâm) vasıtasıyla sana hak olarak okuyoruz; Ehl-i Kitab'tan ve târih erbabından insaf sahibi olanların bunda şüphesi yoktur; çünkü Kitablarında yazılı olana uygundur.
B- "Ve hiç şüphe yok (Resûlüm), sen gönderilen Peygamberlerdensin."
"- Resûlüm! Sen şüphesiz Bizim kelâmımızı onlara tebliğ; emirlerimizle hükümlerimizi icra etmek için katımızdan gönderilmiş Peygamberlerdensin"; çünkü bu muamele, ancak Bizimle Peygamberler arasında cereyan edebilir.
Diğer pek çok delil yanında bu âyet de, Resûlüllah in (sallallahü aleyhi ve sellem) risalet ve nübüvvetine Allah (celle celâlühü) tarafından bir şahadettir.
Âyetteki ağır te'kid "inne ve lâm" onun nübüvvetini inkâr edenlerin muhatab alındığı makamın gereğidir.
253
"İşte o Resullerin kimini kimine üstün kıldık (tafdıil) ettik. Onlardan kimiyle Allah, konuştu. Kimilerini de derece itibariyle yükseltti. Meryem oğlu İsa'ya bey yine (mûcızc)lcr verdik ve onu Ruhü'l-Kudüs ile destekledik (te'yid ettik). Ve eğer Allah dilemiş olsaydı onların arkasından gelenler, kendilerine gelen bunca beyyinelerden sonra birbirleriyle savaşmazlar (mukatele etmezler)dı. Allah, dileseydi onlar savaşmazlardı. Fakat Allah, dilediğini (irade ettiğini) yapar."
A- "İşte o Resullerin kimini kimine üstün kıldık."
Bundan önceki âyette Peygamberin hak Peygamberlerden olduğu beyân edildikten sonra bu âyetde de Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) en üstün ve en büyük Resuller (min efadıili'r-rusulü-ı'zâm) den olduğuna işaret edilmektedir. "Tilke/ işte" Peygamberimizin de dahil olduğu Peygamberler cemaatine işarettir. "Tilke" daha Önce de belirtildiği gibi uzaktaki varlıklar için kullanılır. Buradaki kullanılış sebebi Peygamberlerin cemaat olarak yüksekliğini ve faziletteki mertebelerinin yüceliğini bildirmektir.
Bir görüşe göre de "Tilke" bu sûrede kıssaları zikredilen Peygamberlere işarettir.
Bir görüşe göre de, bu işaret, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem), haklarında bilgi sahibi olduğu Peygamberler içindir.
Bu cümlenin anlamı:
"Kemâl mertebeleri itibariyle o Peygamberlerin kimini kimine üstün kıldık. Hikmetimizin gereği olarak, başka Peygamberlerde bulunmayan bir takım meziyetleri kimi Peygamberlere tahsis ettik."
B- "Onlardan kimiyle Allah konuştu."
Âyetin bu bölümünde icmaiî olarak üstün kılmanın (tafdıîkn) keyfiyeti açıklanmaktadır. O peygamberlerden kimi vardır ki, Allah (celle celâlühü), arada bir elçi bulundurmadan, doğrudan doğruya onunla konuşmuştur. Bu peygamber Mûsa'dır (aleyhisselâm). Nitekim Hîre gecesi (Mûsa ailesiyle birlikte Medyen'den, Şuayb peygamberin yanından ayrılıp Mısır'a dönerken soğuk bir gecede ateş sandığı ilâhî nurun yanına vardığında) ve sonra da Tûr Dağında Allah (celle celâlühü), doğrudan doğruya ve vasıtasız olarak Mûsa (aleyhisselâm) ile konuşmuştur.
Âyetin basında "Feddalna / üstün kıldık, tafdıîl ettik" ifâdesi kullanılmış iken, ondan sonra "minhüm men kellemallahü / Allah onlardan kimiyle konuştu" şeklinde gıyabî ifâde tarzına geçilmesi ve zamir yerine ism-i celilin (Allah) zikredilmesi, mehabeti artırmak ve bir de, doğrudan doğruya Allah'ın kelâmına muhatab olma, derece itibariyle yükseltilme, mutlak tafdîl (üstün kılma), bir takım mucizelere mazhariyet ve Ruhu'l Kudüs ile te'yid arasındaki farka işaret etmek içindir.
C- "Kimilerini de derece itibariyle yükseltti."
Allah (celle celâlühü), bazı peygamberleri de fazıiletçe yüksek derecelere ve uzak mertebelere çıkarmıştır. Bu cümlenin üslubunun makablinden daha değişik olması, şeref derecelerinde Peygamberlerin hallerindeki farklılığa da işaret etmek içindir.
Açıkça anlaşıldığı gibi, bu cümle, Resûlüllah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) anlatmaktadır. Nitekim âyetin başında Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) en büyük Peygamberler içinde olduğunun zımnen haber verilmesi de bu gerçeğin bir ifadesidir. "Ba'dahüm. / bazıları" kelimesinin kullanılması ise, Peygamberimiz'e (sallallahü aleyhi ve sellem) verilen görevlerin, en büyük Peygamberlerden bazılarına verilen görevlerin toplamı kadar (hattâ daha fazla) olduğu içindir. Zira bütün peygamberler içinde bütün insanlığa şâmil umûmî davet, sayısız hüccetler, sürekli mucizeler, asırlar boyu devam eden âyetler, sayısız ilmî ve ameli faziletler yalnız Peygamberimiz'e tahsis edilmiştir.
Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) âyette açık bir şekilde değil de mübhem olarak ifâde edilmesi ise, onun şânını yüceltmek ve bir de onun tâyin edilmeye ihtiyaç olmayan tek isim olduğunu zımnen bildirmek içindir.
Bir görüşe göre de bu peygamber İbrâhîm'dir Nitekim Allah (celle celâlühü), Makilik şerefini ona tahsis buyurmuştur. (İbrâhîm Halil/Allahin hâs dostu İbrâhîm adını almıştır.)
Bir diğer görüşe göre de, bu peygamber Idris'dir (aleyhisselâm). Nitekim Allah (celle celâlühü) onu yüksek bir mekâna çıkarmıştır.
Bir başka görüşe göre de bu peygamberler ülüi-a'zm Resullerdir.
Ç- "Meryemoğlu İsâ'ya beyyineler verdik ve onu Ruhü'l-Kudüs ile destekledik."
Biz, Meryem oğlu İsa'ya da, ölüyü diriltme (ihyâii-mevta), anadan doğma körün gözünü açma (ibrâi'l-ekmeh), cüzamlıyı iyi etme (ibrâi'l-ebras) ve gaybı haber verme (el-ihbâr-i bii-muğayyebât) gibi apaçık deliller ve mucizeler (el-âvâtil-bâhire vel-mu'cizâti'z-zâhire) verdik.
Ona İncil'i vahyettık.
Onu Rûhüi-Kudüs / Mukaddes Ruh ile destekledik.
Mukaddes Ruh, Hazret-i İsa'nın ruhudur. Onun ruhunun mukaddes olarak vasıflandırılmışı, izzet ve şeref içindir. Yahut İsa'nın (aleyhisselâm) ruhu, erkeklerin sulbüne ve hayız gören kadınların rahmine girmediği için mukaddes olarak vasıflandırılmıştır.
Bir görüşe göre de Ruhu'l-Kudüs, Cebrâîl’dir (aleyhisselâm),
Bir diğer görüşe göre de, Ruhui-Kudüs İncil'dir. Yani Biz, Meryem oğlu İsa'yı Cebrâîl (aleyhisselâm) yahut İncil ile destekledik.
Âyette yalnız İsa'nın (aleyhisselâm) bu şekilde zikredilmesi, Yahudî ve Hıristiyanların onun hakkındaki ifrat ve tefritlerini reddetmek içindir.
Bu âyet, Peygamberlerin (aleyhisselâm) Allah (celle celâlühü) katında derece ve itibârlarının farklı olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu itibârla bazı peygamberlerin diğerlerinden üstün olduğunu söylemek caizdir; ancak bu, kesin bir delil ile olmalıdır.
D- "Ve eğer Allah, dilemiş olsaydı onların arkasından gelenler, kendilerine gelen bunca beyyinelerden sonra birbirleriyle savaşmazlardı."
Allah (celle celâlühü) dileseydi, o Peygambederden sonra gelen çeşitli milletler, o Peygamberler tarafından kendilerine bunca açık delil ve büyük mucizeler gösterildikten sonra birbirleriyle savasmazlardı. Bu deliller ve mucizeler, o Peygamberlerin dâvalarının hak olduğunu apaçık bildiriyordu. Bu da, insanların o Peygamberlere uymalarını temin etmeliydi ve onların Peygamberlerin sünnetlerinden yüz çevirip birbirleriyle savaşmalarına engel olmalıydı. Onlar irade gösterseler ve Allah (celle celâlühü) da dileseydi, hak söz üzerinde müttefik olan Peygamberlere uymakta da onları müttefik kılardı.. Yahut Allah (celle celâlühü) dileseydi, bütün İnsanları hidâyete eriştirirdi ve onlar birbirleriyle savasmazlardı; fakat onlar gerekli iradeyi göstermediler; Allah da bunu dilemedi.
E- "Fakat ihtilâfa düştüler. Onlardan kimi imân etti kimi de inkâr etti."
Onların birbirleriyle savaşmalarının sebebi, Allah'tan (celle celâlühü) değil fakat kendilerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü onlar aralarında büyük anlaşmazlıklara düştükleri için Allah da, onların savaşmamalarını dilemedi. Sonuçta onlardan kimi, o Peygamberlerin getirdikleri mucizelere ve açık delillere imân ettiler ve onları uyguladılar; kimileri de küfür ve inkâra saplandılar. İlâhî hikmet de, onların birbirleriyle savaşmamalarını dilemedi. Böylece onlar da, hâllerinin gereği olarak birbirleriyle savaştılar.
F- "Allah, dileseydi onlar savasmazlardı. Fakat Allah, dilediğini (irade ettiğini) yapar."
Cari âdete göre ve tabiî olarak, savaşı gerektiren bu derece şiddetli ve ağır anlaşmazlıklara rağmen yine de Allah (celle celâlühü) dileseydi, onlar birbirleriyle savasmazlardı; hattâ düşmanlık ve saldırı damarları bile atmazdı. Çünkü kâinatta olup biten her şey, Allah'ın (celle celâlühü) irade ve hakimiyeti altındadır.
Şu hâlde, "Allah dileseydi onlar savasmazlardı" cümlesinin tekrarı, sanıldığı gibi te'kid için değildir; fakat onların anlaşmazlığa düşmelerinin, Allah'ın onların savaşmamalarını dilemesini mucib olmadığına, Allah'ın bunu dileyip dilememekte muhtar olduğuna dikkat çekmek içindir. Yani bütün bu anlaşmazlıklardan sonra yine Allah (celle celâlühü), onların birbirleriyle savaşmamalarını dileseydi savasmazlardı.
Nitekim, "Fakat Allah dilediğini yapar" cümlesi de, bu hakikati açıkça bildiriı-. Yani Allah vücûdî ve ademî (var olan ve olmayan) şeylerden ne dilerse onu yapar.
Çünkü bir şeyin terki de bir fiildir. Hulâsa, Allah neyi irade buyurursa onu yapar. O'nu herhangi bir işe zorlayan veya bir şeyi yapmasına engel olan bir kuvvet sözkonusu değildir.
Bu âyet-i kerîme, hayır olsun, şer olsun; imân olsun, küfür olsun bütün hâdiselerin Allah'ın yüce iradesine bağlı olduğuna apaçık bir delildir.
254
"Ey imân edenler! Alış-verişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı o gün gelmeden önce sizi rızıklandırdığımız şeylerden infak edin. Kâfirler, zâlimlerin ta kendileridir."
A- "Ey imân edenler! Alış-verişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı o gün gelmeden önce sizi rızıklandırdığımız şeylerden infak edin."
Allah (celle celâlühü) yolunda harcanması emredilen rızkın Allah tarafından verildiğinin belirtilmesi, bu harcamayı teşvik içindir. Tıpkı;
"Allah'ın sizi üzerinde tasarrufa ehil kıldığı şeylerden Allah yolunda harcayın." (Hadîd 57/7) mealindeki âyet gibi.
Bu âyetteki harcamadan maksat, vâcib olan harcamalardır; çünkü bundan sonra gelen ceza vaîdi de bunu göstermektedir.
Yani sizin dünyadaki taksiratınızı telâfiye muktedir olamavacağıntz o kıyamet günü gelmeden önce, dünyada size verdiğimiz rızıkların bir kısmını Allah (celle celâlühü) yolunda harcayın. Çünkü o kıyamet gününde alım satım yoktur ki, dünyada bu voldan kaybettiğinizi o gün satın alasınız veya azaptan kurtulmak için o malı fidye veresiniz ve o gün bir candan dostluk da yoktur ki, sizin can dostlarınız sizi müsamaha ile karşılasınlar veya bunun için size yardım etsinler ve Rahman Allah'ın izin verip sözüne razı olduğu kimselerden başkası için bir şefaat de yoktur ki, sizin zimmetinizde bulunanları affettirmeleri için şefaatçilere başvurasınız.
Burada maksat, kıyamet gününde Cenab-ı Allah'ın inayeti dışında hiçbir yardımın olmayacağını beyân etmek iken, anılan üç şeyin (alım satım, dostluk, şefaat) olmayacağı belirtilmiş; hakikatte bunlar, "kıyamet günü alım satım veya dostluk veya şefaat var mı?" seklindeki mukadder sorunun cevabı mahiyetindedir.
B- "Kâfirler zâlimlerin ta kendileridir."
Yani zekât vermeyenler zâlimlerin ta kendileridir. Bunların kâfirler olarak vasıtlandırılmaları bu günahın pek ğalîz (ağır) olduğunu ifâde ve tehclid içindir. Nitekim "Ve men kefere / Kim küfrederse (bu farzı tanımazsa) ..." (Âl-i İmrân 3/97) meâlindeki âyette bu ifâde "kim haccetmezse..." yerinde, bu sebep ve illetle kullanılmıştır.
Bir de bu ifâde, zekât vermemenin kâfirlerin sıfatlarından olduğunu bildirmek içindir. Nitekim Allah (celle celâlühü) meâlen buyuruyor ki:
" Vay o müşriklerin hâline! (Fussılet 41/6) Onlar zekâtı vermezler ve âhıireti inkâr edenler de onlardır." (41/7)
Zekât vermeyenler, kendilerine ihsan edilmiş olan malı yerine harcamadıkları ve kendilerini azaba maruz bıraktıkları için zalimlerin ta kendileri olmuşlardır.
255
"Allah'tan başka ilâh yoktur. O, ezelî ve ebedî olarak Diri (el-Hayy)dir, yarattıklarını her an gözetip Duran (el-Kayyûm)dır. O'nu ne uyuklama tutar ne de uyku. Göklerde ve yerele ne varsa hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan huzurunda kim şefaat edebilir? O, onlar (yaratıklar)in önlerinde olanı da arkalarında olanı da bilir. Onlar O'nun ilminden dilediğinden başkasını kavrayamaz (ihata edemez)lar. O'nun kürsî'si gökleri ve yeri kuşatmış (ihata etmiş)tır. Her ikisini de koruyup gözetmek (hıfzetmek) kendisine ağır gelmez. O, çok yüce (el-A'iiyy)dir, çok büyük (el-A'zıîm) tür."
A- "Allah'tan başka ilâh yoktur."
Yegâne mâbûd Allah'tır (celle celâlühü); ibâdet ancak O'na yaraşır.
B- "O, ezelî ve ebedî olarak Diri'dir, yarattıklarını her an gözetip Duran (el- Hayyü'l-Kayyûm)dır."
Allah (celle celâlühü) ezelî ve ebedî hayât ile diridir. O, her zaman Bâkıîdin O'nun için ölüm ve fena (yok olma) asla yoktur.
Allah (celle celâlühü), yarattığı bütün varlıkları sürekli olarak yöneten ve gözetendir.
Bir görüşe göre de, yani Allah (celle celâlühü) Kendi Zâtiyla kaaimdir; var olması ve varlığının devamı Kendi Zâtiyladır; başkasına muhtaç değildir; başkalarını da ayakta tutan (mûkıîm)dır. Allah'ın (celle celâlühü) dışındaki butun varlıklar varlıklarının devamında O'na muhtaçtır.
C- "O'nu ne uyuklama tutar ne de uyku."
Allah (celle celâlühü) hakkında, ne uyuklama denen gevşeklik hâli ne de uyku söz konusu olabilir. Uyku bilindiği gibi zahirî hislerin (beş duyunun) kendi kendine belli bir zaman için veya geçici olarak durması, atalete uğramasıdır. Allah (celle celâlühü), bu hâllerden münezzehtir. Çünkü bu hâller Allah'ın (celle celâlühü) şânından değildir; yoksa uyuklama ve uykunun ilâhî kuvvete göre etkisiz oldukları için değil. Çünkü bu, tenzih makamı ile ilgili değildir (kudret makamı ile ilgili olabilir). Bu itibârla âyeti, mübalağa ve terakki nüktesi ile yorumlamak, yani "uyuklamanın önüne geçebilen, bazen daha kuvvetli olan uykunun önüne geçemez" diye bir izah getirmek mümkün değildir. Uyuklamadan sonra uykunun zikredilmesi, bu iki hâlin gerçekleşme sırasına riâyet içindir.
Uyuklama ve uyku hâllerinin gerçekleşmesinin, "ehaze / tutmak" kelimesiyle ifâde edilmesi, gerçek duruma riâyet içindir. Çünkü canlılarda uyuklama ve uyku, bu hâllerin onları tutması veya istilâ etmesiyle gerçekleşmektedir.
Bir görüşe göre de bu ifâde, mükemmeliyeti amaçlamaktadır.
"Lâ te'huzühü sinetün velâ nevm — O'nu ne uyuklama tutar ne de uyku." cümlesi, Hayy ve Kayyûm anlamlarını da te'kid eder. Çünkü kendisini uyuklama veya uyku hâlleri istilâ eden bir varlığın hayâtı, o hâllerde atalete uğradığından onun o esnada başkalarını koruması, kollaması, yönetmesi mümkün değildir.
Bir görüşe göre de, bu cümle, istinaf cümlesi (mukadder bir sualin cevabı) olup daha önceki beyânları te'kid eder.
Ç- "Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur."
Bu cümle de, Allah'ın (celle celâlühü) Kayyûm vasfının izahı ve yegâne ilâh olduğunun hüccetidir. "Göklerde ve yerde ne varsa" ifâdesi, göklerin ve yerin bütün kısımlarını, bu kısımların dışında olup da onların içindeki akıl sahibi olan ve olmayan varlıkları da kapsar.
D- "O'nun izni olmadan huzurunda kim şefaat edebilir?"
Bu cümle de, Allah'ın şânının yüceliğini beyân eder. Ne inat ve düşmanlıkla ne de şefaat ve reca yoluyla Allah'ın (celle celâlühü) iradesi, ne değiştirilebilir ne de engellenebilir. Hiç kimse O'nun huzuruna yaklaşmaya muktedir olamaz.
E- "O, onlar (yaratıklar)ın önlerinde olanı da arkalarında olanı da bilir."
Bu cümlenin anlamı konusunda değişik tevcihler yapılabilir. Şöyle ki:
Allah (celle celâlühü), kullarından öncekileri de, sonrakileri de bilir. Çünkü Allah bütün geleceğin geleceği (müstakbilü'l-müstakbel / ebedî) ve geçmişin geçmişi (müstedbirü'l-mâzıî / yüzünü maziye çeviren, ezelî) dır.
Allah (celle celâlühü) dünya işlerini de bilir, âhiret işlerini de.
Allah insanların hissettiklerini de bilir, akıllarıyla düşündüklerini de.
Allah (celle celâlühü) insanların idrâk ettiklerini de bilir, idrâk etmediklerini de.
"Onların / him ve hüm" zamiri, göklerde ve yerde olanlara râcidir. Bunun akıl sahipleri için kullanılan zamir cinsinden olması ise, tağlib veya diğerlerine üstün saymak kabilindendir. Söz konusu zamir, daha önce geçen "Men zellezî yeş'feu' / kim şefaat edebilir?" cümlesinden anlaşıldığı gibi meleklere ve Peygamberlere râci de olabilir.
F- "Onlar O'nun ilminden dilediğinden başkasını kavrayamazlar."
Bu cümle de, bir önceki cümleye matuftur. Her iki cümle de, Allah'ın vahdaniyetine ve tam olan zâti ilmin yalnız Allah'a mahsus olduğuna delil teşkil eder.
G- "O'nun kürsî'si gökleri ve yeri kuşatmıştır."
"Kürsî", hükümdarların oturdukları taht (mak'a'dı'l-kaaı'd) demektir. Aslında ülûhiyet (tanrıhk) makamında ne kürsî, ne oturan (kaaid), ne de oturma (kuû'd) vardır. Bu ancak Azîz (pek kudretli) ve Celîl (pek yüce) Allah'ın şânının azametini, hükümranlığının genişliğini ve ilminin her şeyi kuşattığını belirten temsilden başka bir şey değildir. Bu da;
"Onlar Allah'ı hakkıyla takdir edemediler/ tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun kabzasında / tasarrufu altıdadır. Gökler de O'nun kudret elinde dürülmüşlerdir" (Zümer 39/67) âyeti kabilindendir.
Kürsînin ne ve nasıl olduğu konusunda değişik görüşler vardır. Şöyle ki:
1- Kürsî, mecazî bir kavramdır; Allah'ın ilmi veya Allah'ın hâkimiyeti, hükümdarlığı veya hükümranlığı demektir.
Bu anlayış hükümdarlık kürsüsünden esinlenmiş olabilir. Bilindiği gibi kürsü ne kadar büyük olursa, onun üstüne oturan hükümdarın azameti de o derece büyük olur. Böylece Allah'ın ilintinin şümulü veya hüküm ve saltanatının genişliği, kürsînin her şeyi kuşatan azametiyle ifâde edilmiştir.
2- Kürsî, Arş’ın önünde yedi semâyı kuşatmış bir cisimdir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) meâlen şöyle buyurmuştur:
"Yedi kat göğün ve yedi kat yerin, Kürsi'ye göre büyüklüğü, ancak uçsuz bucaksız çöle atılmış bir yüzük halkası gibidir. Arş'in Kürsî'den büyüklüğü de, çölün o halkadan büyüklüğü kadardır."
3- Belki de Kürsî, (sabit yıldızların bulunduğu, yedi feleği kuşatan) sekizinci felektir.
4- Hasen-ı Basrî'ye göre Kürsî, Arş'tır.
Ğ- "Her ikisini de koruyup gözetmek (hıfzetmek) kendisine ağır gelmez."
Gökleri ve yeri koruyup gözetmek Allah'ın "S- sonsuz kudreti için asla zor ve ağır bir iş değildir. Âyette, göklerde ve yerde bulunanların korunmasından ve gözetilmesinden söz edilmemiştir. Çünkü onların korunup gözetilmesi, onlarda bulunan varlıkların da korunmasını ve gözetilmesini gerektirir.
H- "O, çok yüce, çok büyüktür."
Allah (celle celâlühü), zâti itibariyle her türlü benzerlerden ve ortaklardan münezzehtir. O'nu azameti karşısında bütün mâsivâ (O'ndan başka her şey) pek önemsizdir.
Görüldüğü gibi bu âyet-i kerîme, Cenab-ı Allah in yüce zâti ve nurlu sıfatları (bizâtil-a'liyye ve sıfâtil-celiyye) ile ilgili ana meseleleri kapsar ve şunları belirtir:
1- Tek (ehad) ve gerçek varlık (mevcûd-ü müteferrid) yalnız Allah'tır.
2- Allah, ilâhiyet (tanrılık), ezelî ve ebedî hayât sıfatlarıyla muttasıftır.
3- O, vâcibü'l - vücûddur; varlığı bir başkasından değil kendi zâtındandır.
4- O'nun vücûdu vâcib yani zorunludur. Bütün mâsivânın mucidi O'dur.
5- O, Kayyûm'dur veya zâtiyle kaim (bizâ tihi'-mukıim)dir. Başkası tarafından ikame edilmekten münezzeh olduğu gibi bütün mükevvenatı ayakta tutan (mukıim liğayrıhi) da O'dur.
6- O, mekân tutmak (tahayyüz) ve bir cisimde görünmek (hulul)den münezzehtir.
7- Değişikliğe ve za'fiyete uğramak (tağayyür ve fütur)dan beri, uzak (müberra)dır.
8- O'nunla hiçbir şey arasında münasebet ve benzerlik yoktur.
9- Eşyanın zâtına ve ruhlara arız olan hâller O'na arız olmaz.
10- Mülk ile melekût (zahir ile bâtın, madde ile ruh, insanlarla melekler) âleminin yegâne mâlikidir.
11- Asılları ve ferleri (dalları, kolları) yoktan var eden O'dur.
12- Yakalaması pek şiddetli olan da O'dur.
13- İzin verdiklerinden başka hiç kimse O'nun katında şefaat edemez.
14- Bütün her şeyin açığını, gizlisini, küllisini, cüzisini bilen yalnız O'dur.
15- O'nun mülkü (hâkimiyeti, hükümranlığı) ve kudreti, her şeyi kuşatmıştır.
16- Hiçbir iş O'na zor gelmez; hiçbir iş, O'nu başka şeylerle de meşgul olmaktan alıkoymaz.
17- Tasavvur ve tahayyül edilebilen her şekilden münezzehtir; anlayışlar O'nun azametini asla kavrayamaz.
İşte bu zengin muhtevasından dolayıdır ki, diğer âyetlerde olmayan faziletler ve üstün özellikler yalnız Ayete'l-Kürsî'de vardır.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki:
1- "Kur’ân-ı Kerîmin en büyük âyeti, Ayete'l-Kürsî'dir. Her kim, onu hakkıyla okursa, Allah (celle celâlühü) ona bir melek gönderir; melek, o saatten itibaren ertesi gün o saate kadar ona sevablar yazar ve günahlarını siler."
2- "Ayete'l-Kürsî hangi evde hakkıyla okunursa, muhakkak şeytanlar o evi terk ederler ve otuz gün müddetle o eve giremezler; büyücü erkek ve kadınlar da kırk gün müddetle o eve giremezler."
3- "Ya Ali! (Ali (radıyallahü anh)) Âyete'l-Kürsî'yi evlâdına, ailene ve komşularına öğret; zira ondan daha büyük âyet inmedi."
4- "Her kim Ayetel-Kürsî'yi bütün farz namazlardan sonra okursa, cennete girmesine, ölüm öncesi dünya hayâtından başka engel kalmaz. Bu âyeti okumaya müdavim olan kimse, muhakkak sıddîkler ve âbıdler zümresine dahil olur. Her kim de, yatağına yattığında Âyete'l-Kürsî'yi okursa, Allah (celle celâlühü) onun nefsine, komşusuna, koşusunun komşusuna ve çevresindeki evlere emniyet ve güven bahşeder."
5- "Beşerin (insanların) efendisi Âdem'dir. Arapların efendisi Muham-med'dır. Bunu iftihar için söylemiyorum, harsların efendisi Selman'dır. Rumların efendisi Suheyb'dır. Habeslerin (Habeşî zencilerin) efendisi Bilâl'dır. Dağların efendisi Tûr'dur. Günlerin efendisi Cuma günüdür. Kur’ân'ın efendisi Bakara süresidir. Bakara sûresinin efendisi de Ayete'l-Kürsî'dır."
Bu hadiste özel efendilikler sayılırken Peygamberdin yalnız Araplara efendiliğinin zikredilmesi, çok sayıda hadislerle bildirilen ve icmâ ile de sabit olan bütün beşeriyetin efendisi olduğu gerçeğine halel getirmez.
256
"Dinde zorlama yoktur. İmân, kesinlikle küfürden ayrılmıştır. Artık kim tâğutu inkâr ve Allah'a imân ederse, muhakkak ki o, hiç kopmayacak sağlam bir kulpa tutunmuş olur. Allah, her şeyi kemâliyle işiten (Semî')dir, her şeyi hakkıyla bilen (A'lîm)dir, "
A- "Dinde zorlama yoktur."
Bundan önceki âyette, Allah'ın (celle celâlühü) mâbûd ve ilâh olarak yalnız O'na imân etmeyi gerektiren özel sıfatları beyân edilmişti. Onların ardından bu cümlenin gelmesi, bize şu hakikati bildirir:
Aklını kullanan insan, teklif ve ilzâme (kuvvetti delil gösterip susturmaya) ihtiyaç duymadan, tereddütsüz hak dini seçmelidir. Bununla beraber bu konuda başka düşünceler de vardır. Şöyle ki:
"Lâ ikrahe fi'd-dîn" cümlesi "dinde ikrahı nehyeder" daha açık bir deyişle elinde zorlamayı yasaklar. Bu mânâya göre, ulemâdan bazıları söz konusu âyet hükmünün;
"Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı sert davran!" (Tevbe 9/73, Tahrîm 66/9) mealindeki âyet ile nesholunduğunu ileri sürmüşlerdir.26
Bu âyetin hükmü Ehl-i Kitab'a mahsustur. Nitekim onlar, cizye vermek suretiyle kendilerini korumuşlardır.
Rivâyete göre Salim b. Avf oğullarından Hıristiyan bir şahsın iki oğlu vardı. Bunlar, bi'setten (Hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) nübüvvetinden) önce Hıristiyan olmuşlardı. Sonra ikisi de Medine'ye geldiler. Müslüman olan babaları, onların da Müslüman olmaları için ısrar etti ve:
"- Müslüman oluncaya kadar sizi bırakmayacağım!" dedi.
Fakat onlar Müslüman olmayı reddettiler. Üçü birlikte Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) baş vurdular. İşte o zaman bu âyet-i kerîme nazil oldu. Peygamber'de (sallallahü aleyhi ve sellem) onları kendi hâllerine bıraktı.
B- "iman, kesinlikle küfürden ayrılmıştır."
Bu cümle, önceki cümlenin ifâde ettiği mefhûmun illetini, sebebini beyan eden bir istinaf (akla gelen gizli suale cevap) cümlesidir.
Allah'ın (celle celâlühü), başka hiçbir şeyde tasavvuru mümkün olmayan sıfatlarının zikriyle; insanları ebedî saadete ulaştıran, hidâyet ve hakikatin ta kendisi olan imân, insanları ebedî bedbahtlığa götüren ve dalâletin ta kendisi olan küfürden kesinlikle ayrılmıştır.
C- "Artık kim tâğutu inkâr ve Allah'a imân ederse muhakkak ki o, hiç kopmayacak sağlam bir kulpa tutunmuş olur."
Açık hüccetler ve parlak delillerle hak, bâtıldan kesin olarak ayrıldıktan, Allah'tan başka hiçbir şeyin ibâdete lâyık olmadığı apaçık anlaşıldıktan sonra kim; şeytanı, putları, bâtıl mâbûdları ve Hakk'a ibâdete engel olanları reddederek ve aynı zamanda imân ve tevhidi mûcib yüce sıfatlarını görerek yalnız Allah'a imân ederse, muhakkak kı o, hiç kopmayacak sağlam bir kulpa tutunmuş olur.
Bu ilâhî kelâm bir temsildir. Kesin ve parlak delillerle sabit ve kopma ihtimali bulunmayan hakka bağlılık mefhûmu aklî bir suret olup sağlam ve kopmaz bir ipe tutunmak gibi hissedilebilen bir surete teşbih edilmiştir.
Bu sağlam kulp (el-urveti'l-vüskaa), istiare (mecaz) yoluyla, imân ve tevhidden ibaret olan hak itikadı da ifâde ediyor olabilir. Buna göre, o kulpa tutunmak da, istiare yoluyla, hakka bağlılığı ifâde eder.
Tâğutu (bâtıl mabudu) reddetmek, Allah'a (celle celâlühü) imândan önce zikredilmiştir. Çünkü Allah'a imân, ona tevakkuf etmektedir. Zira tahliye, tehliyeden (süslemek) önce gelir. (Bir mekânın bakımı, onarımı, süslenmesi için önce tahliye edilmesi gerekir.)
Ç- "Allah, her şeyi kemâliyle işiten, her şeyi hakkıyla bilendir."
Allah (celle celâlühü) bütün sözleri işiten, bütün niyetleri ve itikatları bilendir. Bu cümle, bir itiraz (makablinden bağımsız) cümlesidir. Zımnen ifâde ettiği mükâfat va'di ve ceza vaîdiyle de insanları imâna taşır ve küfrü engeller.
257
"Allah, imân edenlerin velisidir. Onları karanlıktan nura çıkarır. İnkâr (küfr) edenlerin velîleri de tâğuttur. Onları nurdan karanlıklara çıkarır. İşte onlar cehennem yaranıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır."
A- "Allah, imân edenlerin velisidir."
Allah (celle celâlühü), imân edenlerin yardımcısı ya da işlerinin mütevellisıdir. İmân edenlerden murad, Allah'ın (celle celâlühü) ezelî ve ebedî ilminde hâlen veya gelecekte mücmel imânları sabit olan insanlardır.
B- "Onları karanlıktan nura çıkarır."
Bu cümle, Allah'ın mü'minlerc olan velÂyetini açıklar. Söz konusu karanlıklar, küfrün, günahların, şüphelerin karanlıklarıdır. Hattâ buradaki "zulümat" deyimi, istidlali (deki ile sonuç çıkarma) bilgilerin bazı mertebelerinde, kuvvetli ve açık bütün za'fiyet ve gizlilikleri kapsar.
Nûr ise, imânı, yakîn (kesin bilgi) mertebelerini gözle müşahedeyi ve nurun diğer bütün çeşitlerini ihtiva eder.
{Yakîn, üç mertebedir: ilme'l yakîn, ayne'l yakîn, hakke'l yakîn. Her akıl sahibi ölümün ne olduğunu bilir. Fakat bu bilgi ilme'l yakîn düzeyindedir. Son nefeste ölüm meleğini gördüğü zaman, bilgi ayne'l yakîn olur. Nihayet ölümü tattığı zaman, hakke'l yakîn hâline gelir.}
Allah (celle celâlühü) hidâyet ve tevfikiyle, mü'minlerin her birini, içine düştüğü karanlıktan onun aksi olan nura çıkarır. Nûr kelimesi tekil, karanlıklar ise çoğul olarak zikredilmiştir. Çünkü nûr, hakkı ifâde eder ve hak da tektir. Karanlık ise, dalâleti ifâde eder ve dalâletin de çok çeşitleri vardır.
C- "İnkâr (küfr) edenlerin velîleri de tâğuttur. (2/257)"
Allah'ın (celle celâlühü) ezelî ve ebedî ilminde küfürleri sabit olanlara gelince, onların velileri de şeytanlar ve hak yoldan saptıran diğer saptırıcılardır.
Kâfirlerle ilgili bu cümlede üslûbun bu şekilde değiştirilmiş olması, tâğutun, ism-i celil (Allah) karşısına konulmasından sakınılması, tâğuta olan isnadın tekrarı ile maksadın daha kuvvetli ifâdesi ve aynı zamanda iki fırka arasındaki ayrılığt imâ yoluyla belirtmek içindir.
Kâfirlerin velileri olan şeytanlar ve şeytanların yardımcıları olan diğer saptirıcilar, insanı vesvese ve iğva yollarıyla yaradılısındaki fıtrî nurdan yahut Peygamber nurundan küfre, hakka ve hakikate düşmanlığa ve hiyanette ısrara çıkarır. Burada, kâfirlerin nurdan faydalanma imkânları, nurun kendisi olarak belirtilmiştir.
Ç- "Onları nurdan karanlıklara çıkarır"
Bu cümle, tâğutun velÂyetini açıklar. Çıkarma fiilinin sebebiyet cihetiyle tâğuta, yaratma cihetiyle Yüce Allah'ın kudretine isnad edilmesi çelişki oluşturmaz.
Bir rivâyete göre, bu âyet-i kerîme, İslâm'dan ırtidad eden bir kavim hak kında nazil olmuştur.
D- "İşte onlar cehennem yarânıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır."
O çirkin vasıfları taşıyan kâfirler, cürümleri sebebiyle cehennem yaranı olacaklar ve hep orada kalacaklardır.
258
"Allah, kendisine mülk (saltanat, hükümdarlık) verdiği için Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartışanı görmedin mi? İbrâhîm:
"- Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür." dediği zaman o:
"- Ben de hem diriltir hem öldürürüm." demişti.
İbrâhîm:
"- Pekiyi Allah, Güneşi doğu (maşrık)dan getiriyor; haydi sen de batı (magrib)dan getir!" deyince o kâfir, şaşırıp kalmış (habtolmuş)idi. Allah, zâlimler kavmine hidâyet etmez."
A- "(Resûlüm) Allah, kendisine mülk (saltanat, hükümdarlık) verdiği için Rabbı hakkında İbrâhîm ile tartışanı görmedin mi?"
Bu âyet, daha önce zikredilen kâfirlerin velilerinin tâğut olduğu gerçeğinin bir misak ve izahıdır. Bu ifâde tıpkı;
"Görmedin mi ki, o şâirler her vadide başıboş dolaşırlar." (Şuarâ 26/225) mealindeki âyet üslûbundadır. Nitekim bundan sonraki âyet de, Allah'ın mü'minlerin velisi olduğu gerçeğinin bir misak ve izahıdır. Önce bu âyetin zikredilmesinin üç ayrı sebebi olabilir:
1 - Bir önceki âyetle bu âyet arasında beraberlik vardır.
Bu âyet, kelâmın başında zikredilmesi uygun olan pek garip bir hâdiseyi anlatır. O da, mülk sahibi kâfirin, Azîz ve Celîl Allah hakkında tartışmaya cür'et etmesi ve tartışma sırasında ahmaklığını ortaya koymasıdır.
Bundan sonraki âyette (soru, cevap şeklinde) öyle tekrar ve tafsilat vardır ki, onların önce zikredilmesi, nazm-i celilin dağılmasına sebep olabilirdi. Kaldı ki bu âyetin içinde, Allah'ın (celle celâlühü), İbrâhîm vasıtasıyla insanlara hidâyeti söz konusudur. İbrâhim vesilesiyle hikâye edilen hakka davet (el-da'vet-i ile'l-hak) ve o kâfirin hüccetini çürütme (idhâd-ı huccetii-kâtir) Allah'ın (celle celâlühü) velÂyetinin eserlerindendir.
Kısaca bu cümlenin anlamı şudur:
Resûlüm! İnsanları dalâlete götürmeye ve onları aydınlıktan karanlıklara çekmeye kalkışan o azgın tâğutu görmedin mi veya görmüş gibi bilgi sahibi olmadın mı? Elbette görmüscesine bilgi sahibisin. Çünkü bu hâdise, kitab tan nasibi olan hiç kimseye gizli değildir.
"Hâcce ibrahitne fî rabbihi / Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartışan (hüccet ikame ve irae eden)" buyrulmak suretiyle Rab unvanının zikri ve O'nun İbrâhîm'in yerini tutan zamire izafesi, İbrâhim için bir teşrif (şereflendirme) olup onun bu münakaşada ilâhî inayetle destekleneceğine işarettir.
Allah (celle celâlühü), hükümdarlık verdi diye ya da hükümdarlık verdiği için bu nimet o şahsı şımartmış ve onu bu haksız tartışmaya sevketmistir. Bu, küfrün en çirkin yüzüdür. Çünkü vâcib olan şükür yerine Allah (celle celâlühü) hakkında tartışmaya girmiştir. Nitekim halk dilinde "Ben sana iyilik yaptığım için bana düşmanlık yaptın" denir.
Bu âyet-i kerîme, Allah'ın (celle celâlühü) kâfirlere hükümdarlık hakkı vermediğini iddia edenlere karşı bir hüccettir.
B- "İbrâhîm:
"- Benim Rabbım hem diriltir, hem öldürür." dediği zaman
"- Ben de hem diriltir, hem öldürürüm" demişti."
Rivâyet olunur ki, İbrâhim onların putlarını kırınca hükümdar onu zindana atmış, sonra da çıkarmış ve kendisine sormuş:
"- Senin insanları davet ettiğin Rabbin kimdir?"
İbrâhim (aleyhisselâm) de:
"- Benim Rabbim hem yaşatır, hem öldürür" demiş. Başka bir ifâdeyle hayat ve ölümü yaratanın Allah olduğunu söylemiş. O hükümdar da:
"- Ben de hem yaşatır, hem öldürürüm" cevabını vermiş.
Bu cümle bir istinaf cümlesi olup gizli bir sualin, yani "o hükümdar ne demiş?" sualinin cevabıdır.
Hükümdar iki adam çağırtmış; birini öldürtüp birini de serbest bıraktıktan sonra bu sözleri sarfetmiş.
C- "İbrâhim:
"- Pekiyi Allah, Güneşi doğudan getiriyor; haydi sen de batıdan getir!" deyince o kâfir şaşırıp kalmış "
Bu cümle de, önceki gibi bir istinaf cümlesi olup "Pekiyi, İbrâhim (aleyhisselâm) bu adama ne demişti de susturmuştu?" sualine cevaptır, ibrâhim o hükümdara,
"- Allah (celle celâlühü), iradesinin gereği olarak Güneşi doğudan getiriyor; eğer sen de muktedir isen onu batıdan getir!" demişti.
O lânetli hükümdarın sözleri bâtıl, geçersiz olduğundan ibrâhim (aleyhisselâm) o sözleri çürütmeye kalkışmadı. Çünkü bâtıl sözü çürütmeye kalkışmak, hâsılın tahsik kabılindendir. İbrâhim (aleyhisselâm) öyle bir misal getirdi ki, artık bunu sulandırmak ve kafa karıştırmak imkânı yoktur.
İbrâhim (aleyhisselâm) o kâfiri mağlup etti ve onu susturdu. Burada "ellezî kefer — o kâfir.." denmesi, hükmün illetini bildirmek ve bu tartışmanın küfür olduğunu sarahatle ifâde etmek içindir.
Ç- "Allah zâlimler kavmine hidâyet etmez."
Bu cümle, makablinin mefhûmunu açıklayan bir ilâve mahiyetindedir. Bu demektir ki Allah (celle celâlühü), kendilerini ebedî azaba maruz bırakmakla nefislerine zulmeden güruha hidâyet etmez. Zira onlar hakkı bulmak için istidlal (deki ile gerçeğe varmak)den, kurtuluşa ermekten, kıyamet günü imân ehlinin gireceği cennet yolunun kendilerine gösterilmesini istemekten yüz çevirmişlerdir.
259
"Yahut o kimseyi görmedin mi ki çatıları çökmüş, duvarları çatıları üzerine yıkılmış bir kasabaya uğramıştı da:
"- Allah, ölümünden sonra bunu nasıl diriltecek (ihya edecek)?" demişti. Bunun üzerine Allah onu yüz sene ölü bıraktıktan sonra diriltti. "- Bu durumda ne kadar kaldın?" diye sordu. O: "- Bir gün ya da bir günden az!" dedi.
"- Hayır dedi Allah, tam yüz sene kaldın! Öyle iken yiyeceğine, içeceğine bak; hiç bozulmamışlar! Bir de merkebine bak. Bütün bunları seni insanlara bir âyet (deki, ibret) kılmak için yapıyoruz. Şimdi kemiklere bak. Onları nasıl yerlerine yerleştiriyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz!?"
Vaktaki hak kendisine tebeyyün etti o zaman şöyle dedi;
"- Artık hakkıyla biliyorum ki Allah, her şeye kaadirdir."
A- "Yahut o kimseyi görmedin mi ki çatıları çökmüş, duvarları çatıları üzerine yıkılmış bir kasabaya uğramıştı da :
"- Allah, ölümünden sonra bunu nasıl diriltecek ?" demişti."
Bu âyet, bir önceki âyete matuftur ve Allah'ın (celle celâlühü) mü'minlerin velisi olduğuna bir misal ve izahtır. Atıf harfi olarak vav (ve) değil, ev (yahut) kullanılmış olması, bir önceki âyetle bu âyetin tek bir misal olduğu zannından sakınmak içindir.
"Ev k'ellezî" ibâresindeki "kâf" harfi, kimi âlimlere göre teşbih (gibi) içindir; kimi âlimlere göre bu harf zaittir. Cümlenin anlamı şudur:
"Yahut o kimse gibisini veya o kimseyi görmedin mi ki çatıları çökmüş, duvarları çatıları üzerine yıkılmış bir kasabaya uğramıştı da... Allah (celle celâlühü) nasıl onu hidâyete erdirdi ve onu şüphe karanlığından müşahedeyle hâsıl olan kesin bilgi nuruna çıkardı."
İşte sen bunu gördün ve bildin. O hâlde Allah'ın (celle celâlühü) mü'minlerin velisi olduğunda hiç şüphe yoktur. Bu âyette söz konusu edilen kimse:
Tabiînden Katâde, Rebî', İletime, Naciye b. Kâ'b, Süleyman b. Yezıd ve Süddî'ye göre, Uzeyr b. Şerhıya'dır
Vehb b. Münebbih ile Ubeydullah b. Umeyr'in taraftar olduğu bir rivâyete göre bu kimse Harun Peygamberin soyundan gelen Ermıya b. Halkıya'dır (öl: M.Ö. 590)
Bir görüşe göre de Hazır (Hızr) olarak bilinen Ermiya'dır
Tabiînden Mücâhid'e göre ise âyetteki şahıs ölümden sonraki hayâtı inkâr eden biriydi. Ancak bu görüş, gerçek olmak ihtimalinden uzaktır.
Âyet-i kerimedeki kasaba veya şehre gelince;
Tabiînden Vehb b. Münebbih, İklime ve Rebî' b. Enes'e göre bu Beytüi-Makdis'dir.
Bir başka görüşe göre Dicle Nehri kenarında bulunan Hirakl (Herackus) manastırı idi.
Kelbî'ye göre ise, Sâber Âbâd manastırı idi.
Süddî'ye göre ise, Selmabâd manastırı idi.
Ancak bu görüşler içinde hakikate en uygun ve en meşhur olanı birincisidir.
Rivâyet olunduğuna göre, İsrâiloğulları, şer ve fesad çıkarmakta aşırıya kaçınca; azgınlık ve zorbalıkta mûtad sınırları aşınca, Allah (celle celâlühü) onlara Bâbil hükümdarı Buhtun'nassari musallat buyurdu. 28 Buhtunnassar, altiyüz bin sancakla onların üzerine yürüdü; nihayet Şam'ı bastı; Beytü'l-Makdis'i tahrip etti ve İsrâiloğullarını üç kısma ayırdı: Üçte birini öldürdü; üçte birini Şam'a iskân etti (Eski coğrafyacılara göre Şam, bütün Suriye'yi, Ürdün'ü ve Filistin'i kapsayan bölgenin adıdır) ve üçte birini de esir olarak alıp götürdü. Esirler yüz bin oğlan idi. Bir kısmi ergenlik çağında; bir kısmı da daha küçük idi. Buhtunassar, bu oğlanları kumandanlarına taksim etti; her birine dört oğlan düştü. İşte Uzeyr (aleyhisselâm) de bunlar arasındaydı. Bir zaman sonra Allah (celle celâlühü), Uzeyr'i kurtardı. O, eşeğinin sırtında Beytülmakdis'e uğradı; gördüğü manzara çok korkunç ve vahşet örneği idi. İşte âyetteki "çatıları çökmüş, duvarları çatıları üzerine yıkılmış" ifâdesi bunu anlatır. Binaların önce çatıları çökmüş, sonra da duvarları çatılar üzerine yıkılmıştı. Uzeyr kasabanın bu hâline üzülerek, şehrin yeniden imarını arzulayarak ümitsizlik içinde:
28 M.Ö. 1800 yıllarında Mezopotamya'da yeni bir devlet kurulur. Bu devletin adı Bâbil'dir. Bâbıl, sanıldığı gibi münhasıran bir şehir adı değildir. Çoğu kez Bâbil veya Bâbilonya adı Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki geniş ve verimli toprakları içeren bir bölgeyi işaret eder. Bâbil, Nabupolassar, II. Nabukodonosor, Evil Merodak, Nergel-Şar-Uşur ve Nabonid'in krallıkları zamanında büyük bir gelişme gösterir. Nabupolassarin oğlu II. Nabukodonosor (M.Ö. 605-562), Asur devletini yıkar ve M.Ö. 596 a Kudüs üzerine yürür. Halkın büyük bir kısmını köle olarak Bâbıl'e götürür ve Kudüs'e Bâbilonyakları yerleştirir. Kendine bağlı kalacağına inandığı birim kral yapar. Fakat bir süre sonra onun da Mısır'la ittifak arayışlarına girdiğini tesbit edince M.Ö. 587 de ikinci defa Kudüs'e girer ve Yahudi kralını tahtından indirip gözlerini oydurur, oğullarım öldürür, Yahudileri ve özellikle okur yazarlarını Bâbilonya'ya sürer. Yahudilerin Bâbil esareti veya sürgün hayâtı yaklaşık yetmiş yıl sürer. II. Nabukodonosor devri Bâbıl'in en parlak çağı olur. Fakat bu kralın ölümünden sonra Bâbil devleti giderek zayıflar ve M.Ö. 519 da Pers Kralı Dârâ tarafından ortadan kaldırılır. Bâbil dilindeki Nabukodonosor . adı Arapça'ya "Buhtunnasır" biçiminde intikal eder.
"Enna yuhyî hâzihi'llâhü ba'de mevtiha / Allah ölümünden sonra bunu nasıl diriltecek?" demişti.
Bu cümlede "hâzihi'llâhü" şeklinde failin me'ful (tümleç)den sonra gelmesi, uzak bir ihtimal olarak görülen, garipsenen şeyi ifâde içindir. Garipsenen şey fail, yani Allah (celle celâlühü) ile değil fakat me'ful, yani harabe hâlindeki şehirle ilgilidir.
Hulâsa, burada murad bu harabe şehrin darmadağın olmuş eski sakinleri veya başkaları tarafından yeniden imar edilmesinin uzak bir ihtimal olduğunu belirtmektir.
İmar için ihya (diriltme) ve harabiyet için de mevt (ölüm) kelimelerinin kullanılması, durumun korkunçluğunu göstermek; İmar ve ihyanın ne kadar uzak bir ihtimal olduğu görüşünü te'kid içindir.
B- "Bunun üzerine Allah, onu yüz sene ölü bıraktıktan sonra diriltti ."
Âyet bu ifâdeyle ölümden sonraki dirilmenin (ba's-ü ba'del-mevtın) gerçekleşmesi itibariyle uzak görülen bir hâdise olduğunu en güzel ve en kuvvetli şekilde belirtmiş; Allah (celle celâlühü), Uzeyr'e (aleyhisselâm), hem kendi nefsinde hem de merkebinde bu hâdisenin nasıl gerçekleştiğini göstermiş, zihninde uyanabilecek bütün şüpheleri gidermiştir.
Şehrin imar ve ihyasını, şehir halkının diriltilmesi şeklinde yorumlamak doğru değildir. Âyette şehir halkının değil şehrin, perişan halinin anlatılmış olması bu yoruma engeldir. Şehrin diriltilmesinden murad, halkının (diriltilmesi olsaydı, sadece ölümün zikriyle yerinilmez, onların kemik ve toprak hâline gelmiş olduklarından da bahsedilirdi. Çünkü kemik ve toprak olduktan sonra diriltilmek kabul bakımından çok daha uzak (müsteb'ad) bir garabettir; hayâtın akışına daha terstir. Üstelik Allah'ın (celle celâlühü) iradesi, şehir halkının diriltilmesine değil şehrin imar ve ihyasına ve şehre uğrayan kimsenin şehrin o hâlini görmesine taallûk etmiştir. Nitekim âyetin bundan sonraki kısmı bu doğrultudadır.
Rivâyet olunur ki, Uzeyr o şehre girince, eşeğini bağladı ve dolaşmaya başladı. Çevrede hiç kimseyi göremedi. İşte o zaman:
"- Allah, ölümünden sonra bunu nasıl diriltecek?" dedi.
Ağaçlarda meyveler vardı; incir ve üzüm kopardı; üzüm sıkıp suyunu içti ve uyudu. O zaman Allah (celle celâlühü), henüz genç olan Uzeyrin canını aldı; eşeğini de öldürdü. Kopardığı meyvelerden ve üzüm suyundan artakalanlar da yanında bulunuyordu. Allah (celle celâlühü), onu mahlukatın gözlerinden gizledi. Nihayet ölümü üzerinden yetmiş sene geçtikten sonra Allah (celle celâlühü), Beytü'l-Makdis'i imar etmek için Fars'ın büyük hükümdarlarından Yûşeku'yu oraya gönderdi. 29 Onun yanında bin kethüda (kâhya) ve her kethüdanın emrinde de üç yüz bin işçi vardı. İşte bunlar şehri îmara başladılar. Allah (celle celâlühü), Buhtunnassari beynine giren bir sivrisinekle helâk buyurdu ve İsrâiloğullarından kalanları sürgünden kurtardı ve onları Beytü'l-Makdis'e iade etti. İsrâiloğullarından etrafa dağılanlar da Beytü'l-Makdis'e geri döndüler. Böylece otuz sene müddetle şehrin imarına çalıştılar. Nesilleri de çoğaldı ve eskiden daha iyi bir duruma geldiler.
29 Müellif merhumun "Yûşeku" adı ile andığı hükümdar Fars veya Pers kralı II. Keyhüsrev (öl: M.Ö. 528) olmakdır. Çünkü adı geçen M.Ö. 539 da Bâbil'i istilâ ederek sürgündeki Yahudilerin Kudüs'e dönmelerini sağlamış ve Beytü'l-Makdis'ten gasbedilerek Bâbil'e getirilmiş olan değerli eşyayı da kendilerine iade etmiştir. İsrâiloğullarının Bâbil esareti bu büyük hükümdarın aynı yılda Kudüs'ü zabtetmesiyle sona ermiştir. Bununla beraber konuya ilişkin rakamların abartık olup, çokluk ifâde ettiği kanısındayız.
C- "Bu durumda ne kadar kaldın?" diye sordu.
Allah Uzeyr'i ölümü üzerinden yüz sene geçtikten sonra diriltti. Burada "ihya" yerine "ba's / diriltmek, uykudan uyandırmak, göndermek" fiilinin kullanılması, Allah'ın (celle celâlühü) yüce iradesine göre, bu işin gerçekleşmesinin bir insanı uykudan uyandırmak kadar kolay ve çabuk olduğunu belirtmek içindir. Bir başka sebebi de Allah'ın (celle celâlühü), Uzeyr'i öldüğü günkü hâli ile, ezcümle akıllı, anlayan, düşünen, eserden müessiri istidlal edebilen biri olarak geri göndermiş olduğunu ifâdeye yöneliktir.
Bu, bir istinaf cümlesidir. "Pekiyi, onu dirilttikten sonra ona ne demişti?" şeklindeki bir gizli soruya cevap mahiyetindedir.
Allah (celle celâlühü), Uzeyr'e bu soruyu kudretini kavramaktan âciz olduğunu, kendisini öldürdükten sonra diriltmesinin üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin pek de zor olmadığını göstermek için sormuştu. Ayrıca Uzeyr bu arada Allah'ın (celle celâlühü) kudret eserlerinden birine daha muttak olur ki bu da, çabuk bozulan söz konusu gıdaların hiç tagayyür etmeden uzun zaman olduğu gibi kalmasıdır.
Uzeyr'e soruyu soran ya bizzat Allah'tır (celle celâlühü), ya da Allah tarafından memur edilmiş bir melektir.
Bir görüşe göre de gökten "Ey Uzeyr! Ölümden sonra ne kadar öyle kaldın?" diye bir nida gelmişti.
Ç- "O : Bir gün ya da bir günden az!" dedi ."
Uzeyr (aleyhisselâm), bunu takribi ve tahminî olarak yahut da kaldığı sürenin pek kısa olduğunu ifâde etmek anlamında söylemiş olmakdır.
Bir rivâyete göre, Uzeyr (aleyhisselâm) kuşluk vakti ölmüş ve yüz sene sonra gün batımından az önce diriltilmiş. Soruya cevap verirken, güneşe bakmadan:
"- Bir gün!" demiş.
Dönüp bakınca daha güneşin batmamış olduğunu görmüş; o zaman da fıkirini değiştirerek:
"- Belki bir günden de az!" demiş,
Bu görüş, gerçekten uzaktır, Çünkü güneşin battığını zannederek de olsa, kesin olarak tam bir gün olduğunu söylemesinin izahı yoktur; çünkü günün başında noksanlık vardır.
D- "Hayır, dedi Allah; tam yüz sene kaldın! Öyleyken yiyeceğine içeceğine bak; hiç bozulmamışlar!"
Bu cümle de, önceki gibi istinaf cümlesi olup gizli bir sualin cevabı mahiyetindedir, Bu beyân,
"- Hayır, sen o kadar değil, fakat tam yüz sene kaldın! Şimdi de kudretimizin delillerinden bir başka misâk görmek için yiyeceğine, içeceğine bak! Bozulup değişmeleri gerekirken, bu uzun müddet içinde hiç tagayyür etmemişler!" anlamına gelir.
Rivâyet olunur ki, Uzeyr (aleyhisselâm), yeniden hayâta döndüğünde yanındaki incir ve üzümleri ağaçtan kopardığı, üzüm suyunu da sıktığı gibi taptaze buldu.
"Lem yetesenneh / Hiç bozulmamışlar" cümlesi "üzerinden yıllar geçmemiş" şeklinde de tefsir edilmiştir, O takdirde bu ifâde, hakikat değil, teşbih olur ve:
"- Yiyeceğine, içeceğine bak! Sanki üzerinden hiç yıllar geçmemiş; taptaze duruyor." anlamı kazanır.
E- "Bir de merkebine bak !"
"- Bir de bindiğin eşeğine bak; nasıl kemikleri çürüyüp dağılmış, mafsalları birbirinden ayrılıp parçalanmış! Bak ki, ne kadar zaman kaldığını ve sana anlatılanları kavrayasm ve kalben mutmain olasın."
F- "Bütün bunları seni insanlara bir âyet (delil, ibret) kılmak için yapıyoruz ."
"- İşte o anlatılanlardan sonra seni yeniden hayâta döndürdük. İstedik ki uzak sandığın, yıllar sonra hayâta döndürülmenin nasıl gerçekleştiğini bizzat yaşayıp göresin ve bu asırda yaşayan insanlara bir ibret olasın. Sen geçen asrın insanı olduğun hâlde bu asrın insanları seni görsünler ve uzun zamandır kendilerine gizli kalmış Tevrat ilimlerini senden alsınlar."
Nitekim ileride bu konu gelecektir.
Hulâsa, Uzeyr in önce öldürülmesi, uzun süre öyle bırakılması sonra yeniden hayâta döndürülmesi ve bütün bunların hikmeti, o asrın insanları için bir ibret olması ve gizli, kalmış Tevrat hakikatlerini insanlara öğretmesi-dır.
G- "Şimdi kemiklere bak. Onları nasıl yerlerine yerleştiriyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz !?"
Burada kemiklerden maksad, eşeğin kemikleri olduğu için "venzur / bak" emri yinelenmiştir. Çünkü birinci "ünzur / bak!", uzun süre öylece kaldıkları hâlde hiç bozulmamış olan gıda maddelerine ilişkindir. İkinci "ünzur / bak!" ise hayâtın ve hayât unsurlarının üzerine bina edildiği o kemiklere ilişkindir. Demek isteniyor ki:
"- Sen, yeniden hayâta döndürülmeyi nefsinde yaşadıktan sonra şimdi de onun keyfiyetini başkasında görmek için eşeğinin kemiklerine bak! Onları nasıl bir araya topluyor, bedendeki yerlerine koyuyor ve uygun bir terkib meydana getiriyor veya nasıl kemiklere hayât veriyoruz!"
"Nünşizü" fiili, "nünşiru" şeklinde de okunmuştur. Bunun anlamı "Allah ölüleri neşretti, diriltti" demektir. Buradaki "neşr", hakikî değil mecazîdir. Çünkü bundan sonra gelen "Sümme neksûha lahmâ / sonra onlara nasıl et giydiriyoruz" cümlesi bu mânâyı vermeye engeldir.
Bir kırâete göre de, "nünşizü" fiili yaymak anlamına "nenşüru" şeklinde okunmuştur. O takdirde cümlenin mânâsı "Onları (kemikleri) nasıl yayıyoruz" olur.
Âyette, ruhun bedene üflenmesi keyfiyetine temas edilmemesi, sanırız ki ilâhî hikmet bunu gerektirmediği içindir.
Rivâyet olunur ki;
"- Ey çürümüş kemikler! Allah size emrediyor, bir araya toplanın!" diye bir nida gelmiş; bunun üzerine kuşların, yırtıcı hayvanların ve rüzgârların alıp götürdükleri parçalardan dağda, ovada ne varsa, hepsi bir araya toplanmış, yerli yerine yerleşmiş, birbirlerine eklenmiş, baş yerine oturmuş, sinirler, damarlar yerlerini bulmuş, kemikler üzerine et ve deri giydirilmiş, deriden kıllar çıkmış ve sonunda ona ruh üflenmiş; nihayet hayvan ayağa kalkıp anırmaya başlamış.
Ğ- "Vaktaki hak kendisine tebeyyün etti o zaman şöyle dedi:
"- Artık hakkıyla biliyorum ki Allah her şeye kaadırdir ."
Bu, "bakılması emredilen öldükten sonra diriltilme keyfiyetinin bütün unsurlarıyla delâlet ettiği hakikat kendisince anlaşılınca..." demektir.
Bu cümle, "Bak!" emrinin gerektirdiği mukadder bir cümleye matuftur. (Yani o da bakınca ve bütün bunlar kendisince anlaşılınca...)
Bu mukadder cümlenin hazfedilmesi, onun açık bir hakikat olduğunu, zikrine ihtiyaç bulunmadığını ve bir de,
"Kitabtan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise:
- Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm; dedi.
Süleyman, o kraliçenin tahtını yanıbaşma yerleşmiş görünce..."
" (Neml 27/40) mealindeki âyette olduğu gibi, hâdisenin süratle gerçekleştiğini zımnen bildirmek içindir.
Bu âyetin takdiri şöyledir:
O zaman Allah. (celle celâlühü) o kemikleri yerli yerine koydu ve onlara et giydirdi. Bu sırada Uzeyr (aleyhisselâm) ona bakınca ve diriltme keyfiyeti tam olarak kendisince anlaşılınca,
"- Ben artık iyice biliyorum ki, Allah (celle celâlühü) her şeye ve ezcümle kendi nefsimde ve başkasında gördüklerimi yapmaya hakkıyla muktecürdir; O'nun emrine hiçbir şey baş kaldıramaz." demişti.
"A'lime — bilmek" fiilinin "ea'lemü / biliyorum" şeklindeki muzari (geniş zaman) kipinin tercih edilmesi, Uzeyr'in Allah'ın (celle celâlühü) kudretiyle ilgili bilgisinin sürekliliğine, o bilginin aslının hiç bozulmadığına ancak diriltilme keyfiyetini müşahede sebebiyle o bilginin vasfının değiştiğine delâlet eder. Bu da bize Uzeyr'in
"- Allah bu şehri öldükten sonra nasıl diriltecek!?" sözlerini, normal şartlara göre bunu uzak gördüğü ve hâdisenin büyüklüğünü ifâde için sarfettiğini anlatır.
Bir kırâete göre, "ea'lemü / biliyorum" fiili emir kipi ile "h'lem / bil" şeklinde de okunmuştur.
Rivâyet olunur ki Uzeyr (aleyhisselâm), yeniden hayâta döndükten sonra eşeğine binip mahallesine geldi, fakat insanlar onu tanımadı. O da insanları ve evleri tanımadı. Fakat Uzeyr (aleyhisselâm), çevreyi dolaştı, bazı şeyleri tahmin etti ve nihayet evini buldu. Yaşlı, amâ ve kötürüm bîr kadının kendi evinde oturduğunu gördü. Bu yaşlı kadın Uzeyr'i (aleyhisselâm) biliyordu; ona yetişmişti. Uzeyr ondan sordu:
"- Bu ev, Uzeyr'in evi mi?"
Evet, dedi kadın ve ekledi, Uzeyr'i çok uzun zaman önce kaybettik. Sonra ağlamaya başladı." Uzeyr de kendini tanıttı.
Yaşlı kadın hayretler içinde kaldı ve:
"- Böyle bir şey olamaz!" diye kekeledi.
Uzeyr ise:
Allah, benim canımı aldı, yüz sene beni ölü bıraktıktan sonra yeniden diriltti." dedi.
Yaşlı kadın o zaman şu dilekte bulundu:
"- Uzeyr, duası kabul olunan biriydi; eğer sen gerçekten Uzeyr isen, Allah'a duâ et de, bana gören gözlerimi geri versin, seni göreyim!"
Bunun üzerine Uzeyr Rabbine duâ ve eliyle yaşlı kadının görmeyen gözlerini meshetti; o anda görmeye başladı. Sonra elinden tutup,
"- Allah'ın izniyle ayağa kalk!" dedi.
Yaşlı kadın şifâ bulmuş olarak ayağa kalktı ve kendisini bağlayan zincirlerden kurtulmuş gibi rahatladı. Uzeyr'in (aleyhisselâm) yüzüne baktı ve:
"Sen gerçekten Uzeyr'sin; ben buna şâhitlik ederim" dedi ve hemen komşularına haber vermeye koştu. Onlar da o sırada toplanmış sohbet ediyorlardı. İçlerinde Uzeyr'in yüz yaşını geçkin oğulları da vardı. Yaşlı kadın,
"- işte Uzeyr geldi!" diye seslendi. Onlarsa buna inanmadılar, onu ciddiye almak bile istemediler. O, İsrarla:
"- Bakın; ben onun duâsıyla bu hâle geldim!" deyince fırlayıp ayağa kalktılar; Uzeyr'in (aleyhisselâm) yanina geldiklerinde oğlu:
"- Benim, babamın iki omuzu arasında hilâl şeklinde bir kara ben vardı" dedi. Uzeyr sırtını açtı; baktılar ve gerçekten tarife uygun bir ben bulunduğunu gördüler.
Buhtünnassar, Beytü'l-Makdis'te Tevrat okuyucularından kırk bin kişi katletmişti. Uzeyr (aleyhisselâm), yeniden hayâta dönüp Beytü'l-Makdis'e geldiği zaman, İsrâiloğulları içinde ne bir Tevrat nüshası, ne de Tevrat'ı ezberden okuyabilen biri vardı. O zaman Uzeyr Tevrat'ı, bir harfini bile eksik bırakmaksızın ezberden okuyup yazdırdı. Bu arada, Buhtunassar'ın helakinden sonra Bâbil esaretinden Beytü'l-Makdis'e dönenlerin evlâdından bin,
"- Babam bana anlatmıştı; ona da dedem söylemiş; esir alındıkları gün kendisi Tevrat'ı bağda küpün içinde bir yere saklamış. Eğer siz dedemin bağını bana gösterebilirseniz, ben de size o Tevrat'ı bulup çıkarırım." dedi.
Adamın dedesinin bağını bilenler beraberce kalkıp oraya gittiler; köşe bucak aradılar; sonunda o Tevrat'ı buldular. Buldukları Tevrat metnim Uzeyr'in ezberden kendilerine yazdırdığı Tevrat nüshasiyla karşılaştırdılar; aralarında hiçbir fark bulunmadığım tesbit ettiler. İşte o zaman:
"- Uzeyr, Allah'ın oğludur" dediler.
Elbette Allah (celle celâlühü), bundan münezzehtir.
260
Bir zamanlar İbrâhîm de:
"- Rabbim demişti, bana göster; ölüleri nasıl diriltiyorsun?"
Allah:
"- Yoksa inanmıyor musun?" buyurdu. İbrâhîm:
"- Evet inanıyorum; lâkin kalben mutmain olmak istiyorum." dedi. Allah:
"- O hâlde dört kuş al; onları kendine alıştır; sonra her dağ başına onlardan bir parça koy; sonra onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. Şunu bil kı gerçekten Allah, her şeye üstün ve gaalib (A'zîz), hükümlerinde hikmet sahibi (Hakîm)dir." buyurdu.
A- "Bir zamanlar İbrâhîm de:
"- Rabbim demişti, bana göster; ölüleri nasıl diriltiyorsun ?"
Bu da, Allah'ın (celle celâlühü) mü'minlerin velisi olduğunun ve onları karanlıklardan nura çıkardığının başka bir delilidir. Ancak burada bundan önceki üslup izlenmemiş, "Yahut o kimseyi görmedin mi ki..." denmemiştir. Çünkü İbrâhîm (aleyhisselâm) adı daha önce, Rabbi hakkında tartışmaya giren hükümdar hâdisesinde geçmişti (Bakara 2/257). Bir de İbrâhîm'in Uzeyr (aleyhisselâm) gibi delilin aslında dahli yoktur. Zira Uzeyr'in (aleyhisselâm) macerası, yani yüz sene sonra tekrar hayâta döndürülmesi, Allah'ın sonsuz kudret: ve hidâyetinin misallerindendir.
Âyetin başındaki "İz / Hani, hatırlayın veya düşünün o zamanı ki, bir zamanlar" mukadder bir fiilin yerini tutar. Nitekim bu fiil, A'raf (7) sûresinin 69 ve 74. âyetlerinde "Ve'zkürû / düşünün, hatırlayın" şeklinde sarahaten zikredilir. Şöyle ki:
" Düşünün ki Allah sizi Nuh kavminden sonra halifeler yaptı..." (7/69)
" Düşünün ki Allah sizi Ad kavminden sonra halifeler yaptı ..." (7/74)
Bu, Allah'ın (celle celâlühü) meydana getirdiği o garip olayları hatırlayın ki, Allah'ın (celle celâlühü) mü'minlere olan velayet ve hidâyetine vakıf olasınız; demek olur.
Bu ve benzeri yerlerde hatırlatma emri, vakte tevcih edilmiş, "Hatırlayın o zamanı ki.." denmiştir. Oysa asıl hatırlanması istenen o zamanda vuku bulmuş olan olaylardır. Bunun sebebi vaktin hatırlanmasının mânânın daha kuvvede idrâkini mümkün kılmasıdır. Çünkü vaktin hatırlanması, burhânî olarak (hüccet yoluyla), o vakitte vuku bulmuş olan hâdiselerin hatırlanmasını gerektirir. Bir de, vakit, hâdiseleri tafsilatıyla içerir. Bu itibârla düşünülen vakitte hâdiseler bütün tafsilatıyla zihinde canlanır. Öyle ki, olaylar hikâye edilirken zikri geçsin veya geçmesin, açıkça müşahede ediliyormuş gibi zihnî tasavvurda tam olarak yerlerini bulur.
"Rabbi / Ey Rabbim!" merhamet dileme ifadesidir. Duadan önce istimali, mübalağa ile icabet dilemek içindir. Yani,
"- Ey Rabbim! Ben ölüye bakarken onu dirilt, ölüleri nasıl dirilttiğini bu şekilde bana göster!" demektir.
İbrâhîm (aleyhisselâm), yakîn derecesindeki imânını daha kuvvetlendirmek ve kal ben daha ziyâde mutmain olmak için bunu Cenab-ı Allah'tan dilemiştir.
Bir görüşe göre, Nemruci:
"- Ben de hem diriltir, hem öldürürüm!" deyince, İbrâhîm (aleyhisselâm):
"- Allah'ın diriltmesi, ruhun bedene iadesiyle gerçekleşir." cevabını vermiş.
Nemrud:
"- Pekiyi, sen bunu gözünle gördün ?" diye sormuş;
İbrâhîm (aleyhisselâm):
"- Evet gördüm." diyememiş.
Bu sebeble konuşmanın seyrini değiştirmiş ve başka bir açıklamaya geçmiş. Fakat sonra Rabbine yalvarıp bunu kendisine göstermesini dilemiş.
Ancak âyetteki;
"Belâ ve lâkin liyatmainne kalbî / Hayır inanıyorum; lâkin kalben mutmain olmak istiyorum" ifâdesi bunun sebebinin itminan olduğunu açıkça ortaya koyduğundan bu görüşün doğruluğuna engeldir.30
30 Ebussuûd Efendi, çok kere iddiaları zikretmekte ve fakat sonra da bu misâlde olduğu gibi cerh etmektedir.
B- "Allah:
"- Yoksa inanmıyor musun?" buyurdu ?"
Bu cümle de, benzerleri gibi, bir istinaf cümlesi olup mukadder bir sualin cevabıdır. Yani Rabbi ona demişti ki:
"- Ey İbrâhîm! Yoksa sen, Benim, dilediğim gibi diriltmeye kaadir olduğumu bilmiyor musun ve buna inanmıyor musun ki, bunu sana göstermemi istiyorsun?"
Elbette Yüce Allah, İbrâhîm'in (aleyhisselâm), o devrin bütün mü'minlerınden daha sağlam bir imâna ve daha kuvvetli yakıîn bir bilgiye sâhib oluğunu biliyordu. Böyleyken bunu İbrâhîm'e (aleyhisselâm) sorması, onun vereceği cevabın, bütün mü'minlere bir ilâhî lütuf olması içindir.
C- "İbrâhîm:
"- Evet inanıyorum; lâkin kalben mutmain olmak istiyorum." dedi ."
İbrâhîm (aleyhisselâm):
"- Ey Rabbim! Biliyor ve inanıyorum ki, Sen, dilediğin gibi diriltmeye kaadirsin; fakat bunu görmek istememin sebebi, imânıma ve yakînime, gözle müşahede gerçeğini ekleyerek kalben mutmain olmak ve bu suretle basiretimi daha da artırmaktır." dedi.
Ç- "Allah,
"- O hâlde dört kuş al; onları kendine alıştır; sonra her dağ başına onlardan bir parça koy; sonra onları çağır; koşarak sana geleceklerdir ."
"- Eğer bunu sana göstermemi istiyorsan haydi, dört adet kuş al!"
Bir görüşe göre, bu kuşlar tavus, horuz, karga ve güvercin idi.
Bir görüşe göre de güvercin değil, kerkenez idi.
Bu işe kuşların tahsis edilmesi, kuşların insana daha yakın olmaları, hayvan özelliklerini daha fazla taşımaları, onların etlerini parçalamanın daha kolay olması gibi sebeplerden dolayıdır.
"Surhünne — onları kendine akstır" kelimesi, bazı kıraatlere göre değişik şekillerde de okunmuştur. "Fesurrehünne veya fesarrahinne" gibi... Bu takdirde, bu cümle:
"- O kuşları kendine alıştır, onları toparla, yanma al ve incele ki onların özelliklerini tafsilatıyla öğrenesin ve bunlar diriltildikten sonra hiç bir parçanın kendi yerinden başka bir yere konmadığını göresm." anlamı kazanır.
Rivâyet olunuyor ki, İbrâhîm'e (aleyhisselâm), bu kuşları kesmesi, tüylerini yolup küçük parçalar hâline getirmesi, etlerini parça parça etmesi; tüylerini, kanlarını ve etlerini birbirine karıştırması; başlarını yanında tutması sonra da onların parçalarını bir dağın başına bırakması emrolundu.
Bir görüşe göre bu dağların sayısı dört
Diğer bir görüşe göre yedi idi. Böylece İbrâhîm her dağın başına bu karışımın dörtte birini veya (eğer yedi dağ ise) yedide birini bırakmış olmakdır.
"Sümmied'u'hünne — Sonra onları çağır." Onları çağırdığında uçarak veya koşarak sana geleceklerdir.
Burada Allah'ın (celle celâlühü) emirlerinin hikayesiyle yetinilmiş; İbrâhîm'in (aleyhisselâm) o emirleri yerme getirdiğine ve bunun sonuçlarına değinilmemistir. Ancak rivâyet olunduğuna göre, İbrâhîm onlara seslenmiş ve:
"- Haydi, Allah'ın izniyle gelin!" demiş. Bunun üzerine o kuşların parçaları, uçuşmaya başlamış; önce parçalar birleşerek bedenleri meydana getirmiş; sonra her beden kendi başıyla birleşmiş; nihayet her kuş eski hâlini bulmuş. Âyette bunlara yer verilmemesi, zımnen şu gerçeği bildirmek içindir:
Bu sonuçlar Allah'ın (celle celâlühü) emirleri gereğidir; bu emirler karşısında bu sonuçların gerçekleşmemesi imkânsızdır. Bu o kadar açık bir hakikattir ki, zikredilmesine ihtiyaç yoktur.
İbrâhîm el-Halil'in faziletine, duadaki tevazuunun bereketine ve dilek edebinin güzelliğine delil olarak bu kıssa sana yeter. Allah İbrâhîm el-Halil'e (aleyhisselâm) dilediği şeyi ânında ve olabildiğince en kolay yoldan göstermiş ve Uzeyr'i (aleyhisselâm) de, yüz sene ölü bıraktıktan sonra dilediğini ona göstermiştir.
D- "- Şunu bil ki gerçekten Allah, her şeye üstün ve gaalib (A'zîz), hükümlerinde hikmet sahibi (Hakîm)dir" buyurdu ."
"- Şunu bil ki, Allah (celle celâlühü), emrinde gaalibtir, hiçbir güç O'nu âciz bırakamaz. O, Hakîm'dir; bütün işlerinde yüksek hikmet sahibidir. Bu itibârla Allah'ın (celle celâlühü) işlerini âdi (âdete uygun) sebepler üzerine bina etmesi, harikulade yollardan yapmaktan âciz olduğu için değil fakat bu hâliyle hikmet taşıdığı içindir.
261
"Mallarını Allah yolunda (fîsebîlillâh) infak edenlerin durumu her başağında yüz dane (habbe) bulunan yedi başak bitirmiş bir dane gibidir. Allah, dilediğine kat kat artırır. Allah (ın rahmeti) geniş (Vâsi')dir; O, her şeyi hakkıyla bilen (A'lîm) dir."
A- "Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu her başağında yüz dane bulunan yedi başak bitirmiş bir dane gibidir ."
Mallarını, vâcib veya naille hayır yollarında infak edenlerin durumu, bir tohum tanesine benzer ki o bir gövde çıkarır. Bu gövde yedi sürgün verir; her sürgünde de bir başak ve her başakta da yüz tane olur. Gerçekten verimli topraklarda mısır ve darıda bunun kadar, hattâ daha fazlası idrâk edilebilir.
"Enbetet / bitirmiştir" fiilinin daneye izafe edilmesi mecazîdir. Tıpkı bitirmek fiilinin toprağa ve su arkına izafesi gibi.
Bu temsil, bereketin tasviri ve âdeta gözler önünde canlandırılmasıdır.
B- "Allah, dilediğine kat kat artırır. Allah (ın rahmeti) geniştir; O, her şeyi hakkıyla bilendir."
Allah (celle celâlühü), fazlından kime dilerse ona, başak misalinde olduğu gibi bire yedi yüz, hattâ daha fazlasını verir. Bu fazlalığın miktarı, hayır yolunda harcama yapanın ihlâsı ve yorgunluğu nisbetinde artar. İşte bundan dolayıdır ki, sevapların miktarında amellerin mertebeleri farklıdır.
Allah'ın kat kat ihsanda bulunması, onun lütfunda bir darlık ve sıkıntı doğurmaz. Ve Allah (celle celâlühü) Alim'dir; hayır yolunda harcama yapanın niyetini, harcadığı miktarı ve harcadığını tahsil keyfiyetini hakkıyla bilir.
262
"Onlar ki mallarını Allah yolunda (fîsebîlillâh) infak ederler; sonra bunun arkasından infak ettiklerini başa kakmazlar, ezâ vermezler.
İşte onlara Rabbleri katında ecirler vardır. Onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır."
A- "Onlar ki mallarını Allah yolunda infak ederler; sonra bunun arkasından infak ettiklerini başa kakmazlar, ezâ vermezler ."
Bu ibtidâ cümlesi temsilde fazileti beyân edilen harcamanın keyfiyetini bildirir.
Minnet etmek, iyilik ettiği kimseye yaptığı iyilikleri sayarak üzerinde hakkı olduğunu göstermektir. Ezâ etmekse, iyilik ettiğinden dolayı ona büyüklük taslamaktır. Âyette önce minnet zikredilmiştir. Çünkü bu konuda minnet daha çok vâkıı olmaktadır.
Bir görüşe göre, bu âyet-i kerîme, Osman Zi'n-nüreyn (radıyallahü anh) ile Abdurrahman b. Avf (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Osman Tebûk savaşı için ordu hazırlanırken bin deveyi çulları ve palanlarıyla birlikte ordunun emrine vermişti. Abdurrahman b. Avf (radıyallahü anh) da. Peygamber'e dört bin dirhem yardım getirmişti ve minnet ile ezâ, her ikisinin aklından ve hayalinden bile geçmemişti.
B- "İşte onlara Rabbleri katında ecirler vardır ."
İşte onlar için Allah katında, âyette zikredilen temsil zımnında o büyük mükâfatlar vardır. "ı'nde rabbihim / Rableri katında" buyurulması, pek açık bir te'kıd ve şereflendirme demektir.
Bu cümlenin başında sebebiyet ifâde eden "f" harfinin bulunmaması, zımnen şunu bildirir:
Bu mükâfatın minnetsiz ve ezâsız harcamaya terettübü, sarahaten sebebiyet ifâdesine ihtiyaç göstermeyecek kadar açık bir hakikattir.
"Sebebiyet belirtilmemesi, zaten mü'minler, infakta bulunmasalar da ilâhî mükâfata ehildirler; infak hâlinde evleviyetle buna nail olacaklardır" şeklinde bir yorum, in faka teşvik makamında geçerli değildir.
C- "Onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır ."
Onlar için her iki cihanda kötülükle karşılaşma endişesi ve korkusu yoktur ve onlar, büyük veya küçük herhangi bir dünyevî matlûbu elde edememekten dolayı üzüntü de çekmezler. Yani onlar, korku ve üzüntü verecek bir hâdise ile karşılaşmazlar. Bu ifâde:
Onlar korku ve üzüntüyü mucib hâdiselerle karşılaşırlar, fakat bunlardan hiç müteessir olmazlar;
Onlar hiç korku ve üzüntü duymazlar, devamlı neşe ve sevinç içinde bulunurlar; demek değildir.
Allah'ın (celle celâlühü) hâs ve mukarreb kulları O'nun celâl ve heybetini tazim ve kulluk hukukunu yerine getirmek için harcadıkları gayret ve çabayı yeterli görmezler. Onlar başka değil ancak bundan dolayı bir korku ve endişe duyarlar. Bu da onların özellıklerindendir.
263
"Ma'ruf (güzel, tatlı) bir söz ve mağfiret (bağışlama); arkasından ezâ gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, Ganî (hiçbir şeye muhtaç değil)dir, Halım (cezalandırmakta acele etnıeyen)dir."
A- "Ma'ruf (güzel, tatlı) bir söz ve mağfiret (bağışlama); arkasından ezâ gelen bir sadakadan daha hayırlıdır ."
Sadaka isteyen kimseye bir şey vermeden onu, gönüllerin reddetmediği, tersine benimsediği güzel, bir sözle savmak, insana ağır gelen sırnaşık ve ısrarcı davranışlarını bağışlamak, arkasından incitme gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Çünkü ilk ikisinde (güzel söz ve bağışlamada) hiç zarar yoktur; inciterek verilen sadakada ise zarar vardır.
Burada arkasından incitme gelen sadakada da nisbeten hayır olduğu sonucunu çıkarmak hatâdır.
B- "Allah, Ganî'dir, Halım (cezalandırmakta acele etmeyen)dir ."
Allah (celle celâlühü), fakirleri, başa kakan ve gönülleri inciten kimselere muhtaç bırakmaz; onların rızıklarını başka yollardan da verir ve Allah (celle celâlühü) Halîm'dir, başa kakan ve gönül kıranların cezasını vermekte acele etmez.
264
"Ey imân edenler! Sadakalarınızı başa kakarak ve ezâ ederek boşa çıkarmayın. O kimse gibi ki mallarını insanlara riyâ (gösteriş) için infak eder; Allah'a ve âhiret gününe inanmaz. Onun durumu, üzerinde (bir miktar) toprak bulunan bir kayaya benzer; şiddetli bir sağnak isabet etmiş ve onu çırılçıplak bırakmıştır. Öyleleri (riyakârlar) kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirlere hidâyet etmez."
A- "Ey imân edenler! Sadakalarınızı başa kakarak ve ezâ ederek boşa çıkarmayın. O kimse gibi ki mallarını insanlara riyâ (gösteriş) için infak eder; Allah'a ve âhiret gününe inanmaz ."
Önceki gıyabî beyân tarzından sonra burada Allah'ın (celle celâlühü) hitab ile mü’minlere yönelmesi, nehyi yerine getirmenin lüzumunu mübalağa ile ifâde etmek içindir.
Yani ey mü'minler! Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı, dolayısıyla bir sevap beklemediği, azabtan da çekinmediği hâlde, sırf insanlara gösteriş için malını harcayan kimse, nasıl intakını riyâ ile boşa çıkarıyorsa siz de sadakalarınızı, başa kakarak veya inciterek öyle yapmayın.
B- "Onun durumu üzerinde (bir miktar) toprak bulunan bir kayaya benzer ; şiddetli bir sağnak isabet etmiş ve onu çırılçıplak bırakmıştır ."
O riyakârın infaktaki hâli, üzerinde biraz toprak bulunan ve sağanak yağmurun isâbetiyle çırılçıplak kalan düz bir kayanın durumuna benzer.
C- "Öyleleri kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler . Allah, kâfirlere hidâyet etmez ."
Onlar, riyâ ve gösteriş için yaptıklarından hiçbir şekilde faydalanamazlar ve kesinlikle onun bir sevabını bulamazlar. Tıpkı;
" Hem Biz onların hayır olarak işledikleri her işin önüne geçmiş ve onları saçılmış zerreler hâline getirmişizdir." (Furkan 25/23) mealindeki, âyette ifâde buyurulduğu gibi.
Bu da, bir istinaf cümlesidir. "O gün onların hâli ne olacak?" şeklinde gizli bir sualin cevabıdır.
Allah (celle celâlühü), o kâfirler güruhunu hayra, doğru itikada ve doğru ahlâka erdirmez (onların irade ve gayreti olmadan Allah onlara bunu nasib etmez). Bu cümle, mâkabk için bir zeyl (ek) mâhiyetinde olup şunlara işaret eder:
Riya ve gösteriş için mal harcamak, harcamalardan sonra başa kakmak ve kendisine yardım edilen kimseyi incitmek kâfirlerin özelliklerinden olup mü'minlerin sakınması gerekir.
265
"Mallarım Allah'ın rızâsını aramak ve tesbit-i kalb için infak edenlere gelince; onların durumları bir tepedeki bahçenin hâline benzer ki ona bol yağmur yağmış ve meyvelerim ikiye katlamıştır. Ona bol yağmur yağmasa da çisenti yeter. Allah yaptıklarınızı görür."
A- "Mallarını Allah'ın rızâsını aramak ve tesbit-i kalb için infak edenlere gelince; onların durumları bir tepedeki bahçenin hâline benzer ki ona bol yağmur yağmış ve meyvelerini ikiye katlamıştır ."
Allah'ın (celle celâlühü) rızâsını kazanmak ve kalplerini imân üzerinde sebat ettirmek için mallarını harcayanların durumlarına gelince; bilindiği gibi mal, canın yongasıdır. Bu itibârla malını Allah'ın (celle celâlühü) rızâsı uğruna harcayan kimse, kısmen de olsa kalbini imân üzerinde tesbit etmiş olur. Eğer bir kimse Akalı yolunda hem malını, hem de canını verebiliyorsa o takdirde, kalbini imân üzerinde tamamen kararlaştırmış olur.
1- Allah'ın (celle celâlühü) rızâsını kazanmak, İslâm'ı onaylamak ve ilâhî mükâfata mazhar olmak;
2- Allah'ın rızâsını kazanmak, mü'minler nezdinde imândaki sadakat ve ıhlasını tesbit ve tescil etmek; için mallarını harcayanlar da bu cümlenin kapsamı içindedir.
"Tesbit" kelimesi yerine "tebyîn / beyân etmek" kıraetı de, bu tevcihi destekler.
Hayır yolunda mal harcamanın hikmeti, kişinin nefsini, cimrilikten ve hatâların başı olan mal sevgisinden tezkiye etmek, arındırmaktır.
İşte belirtilen amaçlarla mallarını harcayanların durumu, soğuk vurmaktan emin, havası ılıman ve yüksek bir arazide bulunan bahçe gibidir ki, bol yağmur almış ve bu yağmur sebebiyle, şâir yılların iki katı ürün vermiştir.
"Dı'f' kelimesi sözlükte misil anlamındadır, "dı'feyn" ise iki misli demektir. Fakat bir görüşe göre "dı'f kelimesi iki misli anlamındadır. Buna göre, âyetin mânâsı:
"...Ona bol yağmur yağmış ve meyvelerini dörde katlamıştır" demek olur.
"Cennetin birabvetîn / tepede veya yüksekçe yerdeki bir bahçe..." buyrulması yüksek arâzilerdeki ağaçların manzaralarının daha güzel, meyvelerinin daha vasıflı olmasındandır. Alçak arâzilerdeki ağaçlar ise, nadiren soğuk vurmaktan kurtulur; çünkü bu arazilerde rüzgârlar durgun ve hava yoğundur.
B- "Ona bol yağmur yağmasa da çisenti yeter. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla gören (Basıîr)dir ."
O yüksek arazideki bahçenin ağaçları sağlıklı, toprağı münbit ve havası güzel olduğu için, ona bol yağmur düşmese de bir çisenti yeter yahut ona bol olmasa bile hafif bir yağmur düşer.
Hulâsa, âyette anlatılan amaçla hayır yolunda yapılan harcama, Allah katında bereketli olur; belki mükâfatı kişinin hâllerine göre değişir fakat hiçbir zaman zayi olmaz.
Temsil, iki bahçeye düşen az veya çok yağmur olarak da düşünülebilir. Yani her iki yağmur da o bahçenin ürünlerini kat kat artırdığı gibi in fakları da, az veya çok onunla Allah'ın (celle celâlühü) rızâsı gözetildiğine göre Allah katında çok bereketk sonuçlar doğurur.
Yapılanlardan hiçbir şey Allah'a (celle celâlühü) gizli değildir. Bu da infakta ihlas için büyük bir teşvik ve riyâ ile gösterişten sakındırma anlamı taşır.
266
"Sizden kim arzu eder ki onun bir hurmalığı ve bağı olsun, altından ırmaklar aksın, orada her türlü semere yetişsin de kendisine ihtiyarlık çökmüş, çocukları da zayıf ve güçsüz bulunsun. O hâlde iken o bahçeye yıl dirimli bir kasırga (i'sar) isabet etsin de yakıversin. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor ki, düşünesiniz."
A- "Sizden kim arzu eder ki onun bir hurmalığı ve bağı olsun, altından ırmaklar aksın, orada her türlü semere yetişsin de kendisine ihtiyarlık çökmüş, çocukları da zayıf ve güçsüz bulunsun. O hâlde iken o bahçeye yıldırımlı bir kasırga isabet etsin de yakıversin ."
Bu, "Ben babamı hiç döver miyim!" kabilinden bir istifham-ı inkârıdır. Daha açık bir deyişle vukûun inkârıdır. "Sen babanı mı dövüyorsun?" kabilinden vaktin (vuku bulunan bir şeyin) inkârı değildir. Bir de inkâr konusu, kasırganın isabeti ve onu takıp eden yangındır.
Yalnız hurma ve üzüm kütüklerinin zikredilmesi, bunların asıl, diğer ağaçların feri' olmasındandır. Nitekim âyetin devamından da bu açıkça anlaşılmaktadır.
"Cennet", dalları birbirlerine dolanmış sık ağaçlar anlamına geldiği gibi, bu ağaçların bulunduğu arazi (bahçe) anlamına da gelir.
"Tecrî min tehtiha'l-enharu / altından ırmaklar akan" ifâdesine uygun olan birinci mânâdır. Çünkü ikinci mânâya göre bir muzafin takdir edilmesi gerekir. Yani "ağaçlarının altından ırmaklar akan bahçe.." demek lazım gelir.
Bir de, cennetin ikinci mânâsına göre, âyetteki yanma fiilinin araziye isnadı da mecazî olmak gerekir. (Çünkü yanan, arazi değil, fakat üzerindeki ağaçlardır.)
"Min külli's-semerâti / her çeşit meyveden" ifâdesinden kastedilen de bol çeşittir yoksa bütün meyveler değildir.
"el-Kiber / ihtiyarlık" tan maksad yaşlılık sebebiyle başkaca geçim vâsıtalarını temin etmekten âciz olma ve böyle bir bahçenin sağlayacağı menfaatlere şiddetle muhtaç bulunma hâlidir.
"Zürriyet-i duâfâ' / zayıf zürriyet veya zayıf çocuklar" dan maksat,
çalışabilecek, geçimlerini sağlayabilecek yasta olmayan küçük çocuklardır.
Görüldüğü gibi bu âyet-i kerîmede anlatılan, hayır ve güzel işler yanında bunları boşa çıkaran şeyler de yapan, sonra kıyamet gününde sevablarına muhtaç olduğu bir sırada onları etrafa saçılmış toz zerreleri (hebâ-i mensur) gibi bulan kimsenin duyduğu esef ve üzüntü hâlidir.
B- "İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor ki, düşünesiniz."
Allah (celle celâlühü), duyu organları ile idrâk edilen gerçekler kadar açık olan bu beyân tarzıyla size âyetlerini açıklıyor ki, onlar üzerinde düşütlesiniz; içerdikleri hakikatlerden ibret alasınız ve gereğini yerine getiresiniz.
267
"Ey imân edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için arzdan çıkarttıklarımızın temiz (Tayyib)lerinden infak edin. Size verildiğinde göz yummadan alamayacağınız habisi (fena, kötü, kalitesiz, çirkin) infak etmeye kalkışmayın. Şunu iyi bilin ki Allah, Ganî (hiçbir şeye muhtaç değil) dir, Hamîd (övülmeye değer)dir."
A- "Ey imân edenler! Kazandıklarınızın ve sızın için arzdan çıkarttıklarımızın temizlerinden infak edin ."
İnfakın aslı, mâhiyeti ve keyfiyeti beyân edildikten sonra şimdi burada infak edilecek malın hâli, kalitesi belirtiliyor. İnfak konusu, kazançların helâk ve iyi vasıflısı olacaktır. Hayra harcanacak olanlar bunlardır. Nitekim.,
" Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe birra (hayra) eremezsiniz." (Âl-i İmran 3/92) buyurulur.
"Ve mimma ahracna leküm mine'l-ardı — Ve sizin için arzdan çıkarttıklarımızdan" maksad hububat, meyve ve sebzeler, madenler gibi mallardır.
B- "Size verildiğinde göz yummadan alamayacağınız habisi (fena, kötü, kaktesiz, çirkin) infak etmeye kalkışmayın ."
Mallarınızdan kötü ve kaktesiz olanları hayra tahsis etmeyin; kötü malla sadaka vermeyin. Ibn-i Abbas'tan (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre:
"Araplar, hurmanın yaramaz ve kötü kısmını sadaka olarak veriyorlardı. İşte bu âyetle bundan nehvolundular."
"Ğamud, ğamad, ğumud, tuğmidû / göz yummak" ifâdesi, kinaye veya istiare yoluyla müsamaha anlamındadır.
C- "Şunu iyi bilin ki Allah, Ganî'dir, Hamîd'dir ."
Allah'ın (celle celâlühü) sizin infakınıza ihtiyacı yoktur; ondan tamamen müstağnidir; infakı size emir buyurması, sadece sizin menfaatiniz içindir.
Muhatabların Allah'ın (celle celâlühü) Ganî olduğunu bildikleri hâlde onlara bu emrin verilmesi, malların kötüsünü infak edenler için bir kınamadır ve böyle davranışın cahil işi olduğunu bildirmek içindir. Çünkü malların kötüsünü infak etmeyi âdet edinmek, bu malları alanların bunlara muhtaç, hattâ mahkûm olduğuna inanmaktan ileri gelir.
Allah (celle celâlühü) Hamîd'dir, yani kullarına bahşettiği bunca büyük nimetlerden dolayı onların her türlü övgülerine lâyıktır yahut,
Allah Hâmid'dir, iyi maldan olan in fakı kabul buyurmak ve onun mükâfatını vermek suretiyle kullarını över.
268
"Şeytan size fakirlik (el-fakr) va'deder ve size hayasızlığı (el- fahşâ') emreder. Allah ise fadlından bir bağışlama (mağfiret) va'deder. Allah, rahmeti geniş olan (Vâsi')dır, her şeyi hakkıyla bilen (A'lîm)dir."
A- "Şeytan size fakirlik va'deder ve size hayasızlığı emreder ."
Va'd, muhbir (haber veren) tarafından, bir şeyin akıbetini (sonucunu) haber vermektir. Va'd, hayır için kullanıldığı gibi şer için de kullanılmaktadır. Nitekim,
"Kendilerine karşı apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman o kâfirlerin yüzlerinde inkâr (el-münker) görürsün. Neredeyse âyetlerimizi okuyanlara saldırıverecek gibi olurlar. (Resûlüm) de ki:
"- Şimdi ben size bu yaptığınızdan daha kötüsünü haber vereyim mi? O ateş (eiı-nâr)dir. Allah onu kâfirlere va'dettti. O ne kötü bir dönüş yendir." (Hacc 22/72) buyrulur.
Daha açık bir ifâdeyle şeytan, infak ta size fakirlik va'deder ve size der ki; sizin infakmızın akıbeti, yoksul düşmenızdir.
Şeytan, in fakta bulundukları takdirde kendisinin onları fakir düşüreceğini söylemediği, bu fiili kendisine izafe etmediği hâlde, bunun şeytanın bir va'dı olarak vasıflandırılması bu fakirliğin şeytanın verdiği vesveseyle gerçekleşeceğini zımnen bildirmek içindir. Şeytan, fakirliğin mutlaka vuku bulacağını telkin etmekle, sanki onun kendi iradesiyle gerçekleşeceğini söylemiş gibi olmaktadır. Yahut şeytanın bu telkini, Allah'ın (celle celâlühü) va'dinin karşıtı olduğundan, aradaki benzerlik sebebiyle bu ifâde kullanılmıştır. Zaten şeytan insanları cimriliğe teşvik eder. Araplar da cimri insana fahiş derler. (Onun için âyette bu ifâde kullanılmıştır.)
Bir görüşe göre, âyetteki fahiş (fahşâ, fahiş sıfatının dişi kipidir), günahlar ve kötülükler demektir.
B- "Allah, size fadlından bir bağışlama (mağfiret) va'deder. Allah, rahmeti geniş olan (Vâsi') dır, her şeyi hakkıyla bilen (A'lîm)dir ."
Allah (celle celâlühü), infak sebebiyle âhirette size fadlından bir mağfiret; dünyada da, infak ettiğiniz mal yerine daha fazlasını va'deder. Bu, şeytanın vesvese yoluyla olan telkinini tekzibtir. Allah'ın (celle celâlühü) kudreti ve lütfü her şeyi kuşatmıştır. Bu itibârla O, size va'dettiği mağfireti ve infak ettiğinizin fazlasını vermeyi mutlaka gerçekleştirecektir. Allah (celle celâlühü) Alîm'dır, ilmi sonsuzdur. Bu itibârla O, sizin in fakınızı bilir ve mükâfatınızı zayi edecek değildir. Yahut O, gerçekleştireceği mağfireti ve lütfü bilir. Bu itibârla o ilâhî va'din yerine gelmemesi imkânsızdır.
Bu cümle, mâkabk için açıklayıcı bir zeyl (ilâve) mahiyetindedir.
269
"Allah, hikmeti dilediğine verir. Ve kime hikmet verilmiş ise gerçekten de ona pek çok hayır verilmiştir. Bunu akıl sahiplerin (ülü'l-elbab)den başkası düşünmez (tezekkür etmez)."
A- "Allah, hikmeti dilediğine verir ."
Tabiînden Mücâhid'e (ölm.723) göre hikmet, Kur’ân, doğru ve faydalı, derin bilgi ve anlayıştır.
İbn-i Ebî Necîh'ten (ölm. 787) rivâyet olunduğuna göre, hikmet, doğru söz ve ameldir (uygulamadır).
Tabiînden İbrâhim e'n-Nahaî'den (ölm.715) rivâyet olunduğuna göre, hikmet, eşyanın mânâlarını anlayıp kavramaktır.
Bir kavle göre hikmet, eşyanın hakikatini bilmek son bir kavle göre de hikmet, güzel ve doğru hareketlere yönelmektir.
Mukatıl b. Süleyman'a (ölm.766) göre, hikmet, Kur’ân'da dört anlamda kullanılmıştır:
1- Öğüt;
2- Sır;
3- Yüksek ilim ve anlayış;
4- Peygamberlik.
Herhâlde bu makama en uygun olan mânâ, ilk iki tefsire göre Kur’ân âyetlerinin içerdiği hükümlerdir.
Hikmetin verilmesi, hikmet ilmine ve ameline muvaffak kılınması demektir. Yani Allah sonsuz lûtfunun ve sınırsız ilminin gereği olarak hikmetini kullarından kime dilerse ona verir. Gerçekten Rabbiniz, Kur’ân âyetleri zımnında siz mü'minlere, dinî ve dünyevî menfaatlerinize kıskın üstün hikmetler beyân etmiştir. Bu itibârla siz bunları kendiniz için ganimet bikn ve onları hayâtınızda uygulamak için acele edin.
B- "Ve kime hikmet verilmiş ise gerçekten de ona pek çok hayır verilmiş demektir ."
Burada zamir makamında ismin açık olarak zikredilmesi "Ve men yü'te'l-hıkmete.." buyrulmasi hikmetin önemini açıklamak ve illetini de zımnen bildirmek içindir.
"Yü'te" fili, "Ve men yü'tihi'llâhü'l-hıkmete" şeklinde fail kipi ile de okunmuştur. Bu takdirde anlam, "Allah (celle celâlühü) kime hikmet verirse, gerçekten ona çok hayır verilmiş demektir" olur. Çünkü dünya ve âhirette en hayırlı şeyler ona verilmiş demektir.
C- "Bunu aleti sahiplerinden başkası düşünmez ."
Yani ancak vehim şaibesinden ve nefsanî hevâ ve heveslerine meyletmekten kurtulmuş olan akıl sahipleri, verilen hikmetten öğüt alırlar ya da o hikmet üzerinde düşünürler.
Bu âyet-i kerîmede, infak hakkında gelen hükümleri korumaya yönelik açık bir teşvik vardır.
270
"Her ne infak ederseniz ve ne adarsanız muhakkak ki Allah, onu bilir. Zâlimlere yardım edecek hiç kimse yoktur."
A- "Her ne infak ederseniz ve ne adarsanız muhakkak, ki Allah, onu bilir ."
Daha önce Allah (celle celâlühü) yolunda yapılan intakın niteliği anlatıldıktan sonra bu âyette, in falan bütün çeşitlerini kapsayan genel bir hüküm sevk edilmektedir. Yani hak veya bâtıl, gizli veya açık, az veya çok, hangi neviden nafaka olursa olsun, gerçekleştirdiğiniz bütün infak ve harcamaları; ayrıca hayır veya şer için şartlı veya şartsız, mâk veya fiilî ve bedenî olsun (namaz, oruç gibi), her ne suretle olursa olsun, adadığınız her adağı Allah (celle celâlühü) muhakkak bilir. Elbette Allah, onların karşılığını verecektir; hayır ise hayır olarak; şer ise şer olarak...
Adamak (nezir), kalben bir işe karar verip onu yapmayı iltizam etmektir. Nezir ve adak, bu işi bilfiil gerçekleştirmektir.
B- "Zâlimlere yardım edecek hiç kimse yoktur ."
1- Şer veya günah amacıyla harcama yapmak veya nezretmek,
2- Sadakaları engellemek,
3- Adakta vefasızlık ederek gereğini yerine getirmemek,
4- Malın kötüsünü seçip hayra harcamak,
5- Riyâ ve gösteriş için harcamak,
6- Infakta minnet ve ezada bulunmak,
7- Bunların dışında zulüm kapsamına girecek şekilde gerektiği gibi, gerektiği şekilde ve gereken yerlere harcama yapmamak;
suretiyle zâlim duruma düşenlerin ne şefaat ne de müdâfaa olarak, kendilerini Allah'ın (celle celâlühü) azabından kurtaracak hiçbir yardımcıları olmayacaktır.
"Ensar / yardımcılar" kerimesinin çoğul olarak gelmesi, "zâlimin / zalimler" kelimesinin karşıtı olduğu içindir. Yani zalimlerin hiçbiri için, bir yardımcı olmayacaktır.
271
"Eğer sadakaları açıktan verirseniz, o ne güzeldir. Ve eğer onu gizler ve o suretle fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Allah da seyyiatmızdan bir kısmını örter. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır."
A- "Eğer sadakaları açıktan verirseniz, o ne güzeldir ."
Bu âyet, bundan önceki âyette mücmel kalan bazı hususlara bir nevi açıklama ve beyândır. İşte bundan dolayıdır ki, iki cümle arasında atıf harfi yoktur.
Yani eğer sadakaları açıktan verirseniz bunlara riyâ, gösteriş ve şöhret karışmadıktan sonra o güzeldir. Bu hüküm, farz olan sadakalar içindir. Nafile sadakalarda ise, gizli vermenin sevabı, daha fazladır. Nitekim bundan sonraki cümlede bu husus dile getirilir.
B- "Ve eğer onu gizler ve o suretle fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır ."
Açıktan verilen sadakaların da yoksullara verilmesi vâcib iken, özellikle gizli sadakalarda bunun sarahatle zikredilmesi, gizli sadakalarda fakir ile zengini karıştırma ihtimali olduğundandır. Çünkü gizli sadakalarda zengin de, yoksul olduğunu iddia edip gizlice sadaka alabilir. Fakat insanların huzurunda bunu yapamaz.
Nafile sadakaları gizlice fakirlere vermek, açıktan vermekten daha hayirlıdır. Bu hüküm nafile sadakalara; malı ve serveti, olduğu bilinmeyenlere mahsustur.
Vâcib sadakalarda ise, durum bunun aksinedir; çünkü zekât ve benzen vâcib sadakaları vermemek töhmetini önlemek, ancak açıktan verilmesiyle sağlanabilir.
İbn Abbâs'tan (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre:
"Nafile sadakalarda gizli vermenin sevabı, açıktan, vermekten yetmiş kat fazladır. Farz sadakalarda ise, açıktan vermenin sevabı, gizli vermekten yirmi beş kat fazladır."
C- "Allah da seyyiatmızdan bir kısmını örter . Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır "
Allah (celle celâlühü) bu sebeple sizin bazı günahlarınızı siler. Bir kırâete göre "yükeffiru" kelimesi "nükeffiru" olarak da okunmuştur. Bu takdirde anlam şöyle olur:
"Biz de sizin günahlarınızı (veya günahlarınızdan bazılarını, bir kısmını) örteriz."
Esasen Allah (celle celâlühü), gizli veya aşikâr bütün verdiklerinizden haberdardır. Bu da, farz olmayan sadakaları gizli vermeye teşviktir.
272
"(Resûlüm), onları hidâyete erdirmek senin üzerine (borç) değildir. Velâkin Allah, dilediğine hidâyet eder. Hayır olarak ne infak ederseniz bu kendiniz içindir. Ancak Allah'ın vechini (rızâsını) kazanmak için infak ediyorsunuz. Hayır olarak ne infak ederseniz (mükâfatı) size ödenir. Size asla haksızlık yapılmaz."
A- "(Resûlüm), onları hidâyete erdirmek senin üzerine (borç) değildir . Velâkin Allah, dilediğine hidâyet eder ."
"- Resûlüm! Onları emr olundukları güzellikleri işlemeye ve nehyolundukları çirkinliklerden çekinmeye muvaffak kılmak, senin üzerine vâcib bir iş değildir; senin üzerine vâcib olan yalnız, sana vahyolunan âyet ve hikmetli öğütlerle onları hayra irşad ve teşvik ile serden nehyetmektir."
Allah (celle celâlühü), ilâhî öğütlerden ders alan, hakka uyan ve hayrı seçen insanlardan dilediğine hidâyet eder; onu özel bir hidâyetle matlubuna kesin olarak ulaştırır.
Bu âyette, mükellefler için gıyabî ifâde tarzı tercih ve hitabın Resûlüllah'a tevcih edilmesi muhatabları emre uymaya daha kuvvetlice (mübalağa ile) sevketmek içindir. Çünkü burada açıkça onların işlerinin tanziminin Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) değil kendileri üzerine vâcib olduğu bildirilmektedir. Nitekim bundan sonraki cümle de bunu belirtir.
Bir görüşe göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), hem Müslüman fukara çoğaldığı, hem de müşrik fukarayı ihtiyaçları sebebiyle İslâm'ı kabule teşvik için, Müslümanları onlara sadaka vermekten men etti. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Burada verilen mesaj şu idi:
"- Resûlüm! Sana karşı olanı hidâyete erdirmek senin üzerine terettüb eden bir vazife değildir ki İslâm'a girmeleri için onlara sadaka verilmesini men ediyorsun! "
Bu tefsire göre ilâhî kelâmda, ifâdede bir değişildik yoktur; "hüdahüm" kelimesindeki "hüm / onları" zamiri müşrik fakirleri ifâde eder. Buna göre yalnız hitapta değişildik vardır.
B- "Hayır olarak ne infak ederseniz bu kendiniz içindir."
Bu cümle iki türlü yoruma elverişkdir. Şöyle ki:
Bu cümlede gıyabî ifâdeden mükelleflere hitaba dönülmüştür. Bu, mükellefleri emre uymaya şiddetle teşvik içindir.
Hitab da değişildik yapılmış Peygamber Efendimiz'den (sallallahü aleyhi ve sellem) mükelleflere dönülmüştür.
Burada verilen mesaj şudur:
Hayır yolunda her neyi harcarsanız, bu herhalde sizin yararınızadır; sizden başkası ondan faydalanamaz. Bu itibârla in fakta bulunduğunuz kimselerin başına kakmayın; onları incitmeyin ve hayır yolundaki harcamalarınızı özellikle malın kötüsünden yapmayın.
Hayır yolunda harcadığınız malın dinî faydası sizindir; başkasının, yani ınfakta bulunduğunuz fakirlerin değildir ki sadakalardan, dinleri sebebiyle faydalanamayan müşrik fakirlere sadaka verilmesine engel olmaya çalışiyorsunuz.
C- "Ancak Allah'ın vechini (rızâsını) kazanmak için infak ediyorsunuz ."
Bu cümleden de iki türlü anlam çıkarmak mümkündür. Şöyle ki:
Siz hayır yolunda yaptığınız harcamaları hiçbir şey için değil, fakat gaye ve illet olarak sadece Allah (celle celâlühü) rızâsı için yapıyorsunuz. O hâlde sadakalarınızı niçin başa kakıyor ve Allah'ın (celle celâlühü) şânına lâyık olmayan kötü malları infak ediyorsunuz?
Bu ifâde, nehiy anlamında bir nefiy veya olumsuzluktur. Yani bu, hayır yolunda yaptığınız harcamaları ancak Allah rızâsı için yapmaksınız; demektir.
Ç- "Hayır olarak ne infak ederseniz (mükâfatı) size ödenir ."
1- Hayır yolunda yaptığınız mâk harcamaların mükâfatı daha önce belirtildiği gibi kat kat fazlasıyla (edd'â'fen muddâa'feten) verilecektir. Şu hâlde infakın en güzel ve en mükemmel seldin den vazgeçmenize hiçbir mazeret olamaz.
Bu itibârla bu cümle, bir önceki cümlenin te'kidi ve beyânı mahiyetindedir.
Hayır yolunda yaptığınız mâlî harcamaların meydana getirdiği mâlî eksiklik, dünyada fazlasıyla telâfi edilecektir. Bu, Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) duası bereketidir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"- Ey Allah'ım, malını infak edene halefini (yenisini), imsak edene de (malının) telefini ver!" 31
31 Sahıh-ı Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarılı Tercemesi ve Şerhi, Cilt: 5, Sayfa: 190, Hadîs No: 711 de Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) tarafından rivâyet edildiğine göre Resûlüllah. (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
Allah'ın kullarının kendisinde sabaha erdiği hiçbir gün yoktur ki, o günde iki melek nazil olmasın. Bunlardan biri:
"- Ey Allah'ım, malını infak edene halef (bedel)ini ver!" diye duâ eder.
Diğeri de:
" - Ey Allah'ım, imsak edene (malının) de telefini ver!" diye beddua eder.
Bir rivâyete göre de Ebubekirin (radıyallahü anh) kızı Esma (ölm. 693) haccetmek üzere Mekke'ye gittiğinde annesi kendisinden mâlî yardım istedi fakat müşrikedir diye kızı Esma ona yardım etmedi. İşte bu âyet-i kerîme bu sebeble nazil oldu.
Said b. Cübeyr'den rivâyet olunduğuna göre, Sahabîler, müşrik olan yakınlarına sadaka vermekten kaçmıyorlardı. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
Yine, rivâyet olunduğuna göre bazı Müslümanların, Yahudilerden sıhrî hısımları ve süt akrabaları, vardı ve İslâmiyeti kabulden önce onlara nifakta bulunuyorlardı. Fakat İslâmiyeti kabulden sonra eskisi gibi onlara infak etmek istemediler. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.
Şu husus da unututmamalıdır ki Müslüman olmayanlara ancak vâcib olmayan sadakalar verilebilir; vâcib sadakaların, zimmî (vatandaş) da olsa kâfirlere verilmesi caiz değildir.
D- "Size asla haksızlık yapılmaz ."
Size va'dedilen kat kat sevabta veya infak sebebiyle mallarınızda meydana gelen noksanlığın telâfisinde asla bir eksiklik olmayacaktır.
273
"Sadakalar, kendilerini Allah yoluna adamış, yeryüzünde dolaşmaya gücü yetmeyen kimseler içindir. Öyle ki bilmeyenler, iffetlerinden dolayı onları zengin (ganî) zannederler. Sen, onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek insanlardan bir şey istemezler. Hayır olarak ne infak ederseniz hiç şüphesiz Allah onu bilir."
A- "Sadakalar, kendilerini Allah yoluna adamış, yeryüzünde dolaşmaya gücü yetmeyen kimseler içindir ."
"Lil-fukarâ / o fakirlere ki" ibaresi kelâmın siyakından anlaşılan mahzûf bir fiile taallûk etmektedir. Burada değişik yorumlar yapılmıştır. Şöyle ki:
1- Sadakalar kendilerini Allah (celle celâlühü) yoluna adamış, gaza ve cihad ile meşgul olup ticâret ve kazanç için yeryüzünde dolaşamayan fakirlere aittir.
2- Sadakalar, Suffe Ehli (radıyallahü anh) adı verilen yoksul muhacirler içindir.
Bunların sayısı dört yüz kadardı. Bunlar, Medine'de, Mescid-i Nebî'nın sofasında yatıp kalkıyor ve bütün vakitlerini tahsili ilm ve cihad ile geçiriyorlar di. Bu Sahabîler Resûlüllah İn gönderdiği bütün müfrezelere katılıyorlardı.
B- "Oyle ki bilmeyenler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler ."
Gerçeği bilmeyenler, bu onurlu, insanların iffetlerine, kimseden bir şey istemeye tenezzül etmediklerine ve genellikle müstağni hâllerine bakarak onları zengin zannederler.
C- "Sen onları simalarından tanırsın."
Bu hitab, Resûlüllah yahut nasibi olan herkes içindir.
Sen, onların yoksul ve ıztırar içinde olduklarını zayıflık ve dağınık hâllerinden anlarsın.
Ç- "Onlar yüzsüzlük ederek insanlardan bir şey istemezler, "
"İlhâf", dilencinin, dilendiği kimseden sadaka alıncaya kadar peşini bırakmaması, sırnaşık ve ısrarcı davranışı demektir.
Oysa iffetli ve yoksul Müslümanlar, kimseden bir şey istemezler; çok zorda kaldıklarında da ısrar etmezler.
Bir kavle göre de onlar, ne ısrar ile ne de ısrar etmeden istemezler.
D- "Hayır olarak ne infak ederseniz hiç şüphesiz Allah, onu bilir ."
Allah (celle celâlühü), bu in faklarınızın en güzel mükâfatını verecektir, işte bu âyet-i kerîmede, özellikle cihad ile meşguliyetlerinden dolayı, geçimlerini temin için çalışmaya zaman bulamayan mücâhidlere mâlî yardımda bulunmaya büyük teşvik vardır.
274
"Mallarını gece ve gündüz gizlice (sırren) ve açıkça (alenen) infak edenler var ya işte onlar için Rabbleri katında ecirler vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar ."
Bu âyet, Ebubekir el-Sıddîk (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Nitekim Ebubekir kırk bin dinar altın sadaka vermişti. Bunun on bin dinarını gece, on bin dinarını gündüz, on bin dinarını gizlice ve on bin dinarını da açıkça tasadduk etmişti.
Bu âyet-i kerîme, Ali (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Ali'nin elinde yalnız dört dirhem varmış ve bunların her birini anlatıldığı veçhile fakirlere vermiş.
Âyet-i kerîmede, gecenin gündüzden ve gizlinin açıktan önce zikredilmesi, herhalde gizli sadakanın açık sadakadan daha üstün olduğunu zımnen bildirmek içindir.
Son bir kavle göre de, burada medhü sena edilenler cihad için at satın alanlar ve bunları besleyenlerdir veya cihad için at satın almak ve onları beslemek için mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık harcayanlardır.
"Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar" cümlesinin tefsiri daha önce geçtiğinden tekrar etmiyeceğiz.
275
"Ribâ (faiz) yiyenler (kıyamet günü kabirlerinden), ancak şeytan çarpmış bir kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların:
"- Ribâ, alım-s atım gibidir!" demelerindendir.
Oysa Allah, ahm-satımı helâl, ribâyı da haram kılmıştır. Bundan böyle her kim, kendisine Rabbinden bir öğüt erişir de ribâya son verirse geçmişi onundur ve onun hükmü Allah'a aittir. Kim de yeniden ribâya dönerse işte onlar ateş ashabıdır. Orada sürekli kalacaklardır."
A- "Ribâ yiyenler (kıyamet günü kabirlerinden), ancak şeytan çarpmış bir kimsenin kalktığı gibi kalkarlar ."
Burada "ye'huzûne -- alırlar" yerine "ye'külûne / yerler" ifâdesi kullanılmıştır. Çünkü ribânın en büyük maksadı yemektir. Bir de ribâ daha çok yiyecek maddelerinde yaygındır, 32 Ayrıca bu ifâdede ribâ alanların fiili daha fazla takbih edilmektedir.
Ribâ, fıkıh kitablarında tafsilatıyla anlatıldığı üzere, miktardaki, fazlalık (ribânın cari olduğu mallar arasındaki mübadelede birinin fazlalığı) veya süredeki fazlalık (ribânın cari olduğu malların mübadelesinde birinin veresiye olması)tır. Ribâ (fâız) yiyenler, kıyamet günü kabirlerinden ancak cinler, şeytanlar tarafından çarpıldığı iddia edilen saralı kimselerin kalkışı ile kalkacaklardır.
Bu âyet, cahiliye döneminin bâtıl inanışlarına uygun bir ifâdeyle vârid olmuştur. O dönemde insanların, cinler ve şeytanlar tarafından çarpılarak akıllarının karıştırıldığına, saralı hâle getirildiğine inandırdı.
Hulâsa, dünyada faiz yiyenler, kıyamet günü mahşer yerine giderken tıpkı saralılar gibi düşe kalka yürüyeceklerdir. Ancak bu hâlleri, bir akıl hastalığına musab olduklarından değil fakat yedikleri faiz sebebiyle Allah'ın karınlarında meydana getirdiği ağırlıktandır. Böylece mahşer ehli, onları bu halleriyle tanıyacaktır.
B- "Bu, onların :
"- Ribâ, ahm-satim (bey') gibidir!" demelerindendir ."
Daha önce de ifâde edildiği gibi "zâlike" uzaktaki şeyi işaret içindir. Burada kullanılması ise işaret edilen şeyin son derece çirkin olduğunu zımnen bildirmek içindir.
Ribâ yiyenlerin anketteki azabının sebebi, ribâ ile alış-verişi, ikisi de kazanç vesiylesi olduğu mülahazasıyla aynı kefeye koymaları ve bu bâtıl iddıâ itibariyle ribâyı helâl saymalarmdandır. Onlar diyorlardı ki:
"- Bir dirhem değerinde olan bir malt iki dirheme satmak caiz olduğu gibi, bir dirhemi de iki dirheme satmak da caizdir."
Hattâ onlar, helâl olmak hususunda ribâyı asıl saymışlar, alış-verişi ise ona kiyaslamışlardır. Oysa aralarındaki fark pek açıktır. Çünkü bir dirhemin iki dirheme satılması hâlinde bir dirhem kesin olarak zayi olmaktadır. (Yani para olarak bir dirhemin iki dirheme satılması mantıken mümkün değildir.) Mümkün olsa bile ânında olup bitmekte bir dirhem zâyı olmaktadır. Bildirileni değerindeki bir malın iki dirheme satılmasında ise bu satış o bir dirhem, mala olan mübrem ihtiyaç ya da revaç beklentisi zoru ile elde edilmekte ve zaman içinde yayılmakta vâdeye bağlanmaktadır. Hülâsa ayrı şeylerdir.
C- "Oysa Allah, alım-s atımı helâl, ribâyı da haram lalmıştır ."
Allah (celle celâlühü), onların ribâ ile alış-verişi benzer akitler saymalarını bu şekilde redd ve yaptıkları kıyaslamayı da iptal etmektedir. Çünkü onların bu kıyası, açık nassın karşısın dadır ve ona ters düşmektedir. Kaldı ki yukarıda işaret edildiği gibi ribâ ile alış-veriş gerekçelerinde de ortak bir taraf yoktur.
Ç- "Bundan böyle her kim, kendisine Rabbinden bir öğüt erişir de ribâya son verirse geçmişi onundur ve onun hükmü Allah'a aittir ."
" Bundan böyle her kim kendisine Rabbinden bir öğüt erişir de.." buyrulmak suretiyle rubûbiyet unvanının zikredilmesi ve ona yapılan izafet bu gelen öğüdün kendi terbiyeleri için olduğunu zımnen bildirmek içindir.
Bundan böyle her kim, ribâ yasağı gibi Rabb Teâlâ'dan bir öğüt ve zecir gelir de geç kalmadan bu öğüt ve yasağa uyarsa, artık yasaktan önce aldığı ve yaptığı kendisinindir. O, geri alınmayacaktır ve eğer hâlis niyetle ilâhî öğüdü kabul ederse, Allah (celle celâlühü), bundan dolayı onun mükâfatını verecektir.
Bir görüşe göre de onun hakkında Allah (celle celâlühü) hükmünü verir ve bu konuda sizin itiraz hakkınız olamaz; demektir.
D- "Kim de yeniden ribâya dönerse işte onlar ateş ashabıdır ; orada sürekli (muhalleden) kalacaklardır ."
Daha önce belirtildiği gibi uzak işareti olan "ülâike / işte onlar"nın burada kullanılması, faiz yiyenlerin, şer ve fesatta çok ileride, hayırdan çok uzaklarda olduklarını zımnen bildirmek içindir.
Kim kendisine ilâhî öğüt geldikten sonra yine ribâyı helâl sayarak ona dönerse, işte onlar cehennem müdavimleridir ve ebediyen orada kalacaklardır. (Çünkü ribâyı helâl saymakla, Kur’ân'ın açık ifâdesini inkâr etmişlerdir.) Âyetin bu cümlesi mâkabli için bir açıklamadır.
276
"Allah ribâyı mahveder; sadakaları ise attırır. Allah, küfürde ve günahta israr edenleri sevmez ."
Allah (celle celâlühü), ribâ malını ve ribânm karıştığı malın bereketini kaldırır ve hattâ helâk eder; sadakası verilen malları ise bereketlendirir, o malı artırır ve sevabını da kat kat verir.
Rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Allah (celle celâlühü) sadakayı kabul buyurur ve onu bereketlendirip büyütür; tıpkı birinizin kendi tayını besleyip büyüttüğü gibi." 33
Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Sadakadan dolayı hiçbir zaman hiçbir mal eksilmemiştir."
Allah (celle celâlühü), haramları helâl, saymakta ısrar eden, o haramları irtikâp etmeyi inatla südüren kâfirlerden asla razı olmaz; çünkü Allah'ın sevgisi ve rızâsı, hakkıyla tevbe edenlere mahsustur.
277
"O kimseler ki imân edip sâlilı amel işler, namazı kılar ve zekâtı verirler; onların ecirleri Rabblerı katındadır. Onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır."
O kimseler ki, Allah'a ve Resulüne, Resulünün Allah katından getirdiklerine imân ederler; sâlilı ameller işler; namaz kılarlar; zekât verirler. İste onların kendilerine va'dedilmiş olan mükâfatları Rabbleri katındadır.
Salih amel kavramı, namaz kılmayı ve zekât vermeyi de kapsadığı hâlde bu ikisinin ayrıca zikredilmesi, bunların diğer sâlih amellerden üstün olmalarındandır.
"Rabb" isminin zikri ve bu ismin "Rabbihim" şeklinde onlar zamirine izafesi sâlihler için ziyadesiyle lütuf ve teşrif mânâsı içerir.
Bu âyetin sırrına mazhar olan sâlih kullar için gelecekte kötü bir şeyle karşılaşma korkusu yoktur ve onlar sevdikleri bir şeyi elden kaçırdıklarından dolayı mahzun da olmayacaklardır.
278
"Ey imân edenler Allah'tan sakının ve ribâdan artakalanı (bakıyyeyi) bırakın ! Eğer gerçekten mü'minlerseniz ..."
"- Ey imân edenler! Kendinizi Allah'ın azabından koruyun ve alacaklı olduğunuz insanlara şart koştuğunuz faizi tamamen bırakın; eğer gerçekten mü'minlers eniz."
Çünkü gerçek imân, Allah tarafından emredileni yerine getirmeyi gerektirir.
Rivâyet olunduğuna göre Sakîf kabilesinden bazı kimselerin Kureyş kabilesinden bazı kimselerden alacakları vardı. Borcun vâdesi gelince, onu faiziyle istediler. İşte bu âyet-i kerîme bu sebeble nazil oldu.
279
"Eğer bunu yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin. Ve eğer tevbe ederseniz re'sü'l-mal (sermaye) niz size aittir. Ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz."
A- "Eğer bunu yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin ."
Kendinizi Allah'ın (celle celâlühü) azabından korumanız ve ribânın artakalanını tamamen borçluya bırakmanız size emredildikten sonra ya ribânın haram olduğunu inkâr ya da haram olduğunu kabul ederek yine de almaktan vazgeçmezseniz, artık şunu bilin ki Allah ve Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından size açılmış bir savaş vardır.
Birincisi (ribânın haram olduğunu kabul etmeyenlere karşı açılan savaş), mürtedlere (İslâm dininden çıkanlara) karşı açılan savaş gibidir.
İkincisi (ribânın haram olduğunu kabul etmekle beraber onu almaktan vazgeçmeyenlere karşı açılan savaş) da, âsilere (İslâm devletine karşı ayaklanmış olanlara) karşı açılan savaş gibidir.
"Fe'zenû / bilin" kelimesi, bir kıra ete göre "fe âzinû / başkalarına da ilân edin" şeklinde de okunmuştur.
Bu kelime, dinlemek anlamında olan ezan kökünden gelmektedir. Çünkü dinlemek de, bilmenin yollarından biridir.
"Fe'zenû" kelimesini "fe eykınû / artık yakînen bilin" şeklinde okuyanlar da olmuştur. Bu, âmme kıraetini (fe'zenû kıraetini) te'yid eder niteliktedir.
"Harb / savaş", kelimesinin nekire (belirsiz) olarak zikredilmesi (bir savaş), tâzîm içindir. Yani Allah ve Resulü tarafından ilân edilmiş öyle muazzam bir savaş ki, bunun ne kadar çetin bir savaş olduğunu kimse bilemez.
Rivâyet olunuyor ki, bu âyet-i kerîme nazil olunca, Sakîf kabilesi mensubları dediler ki;
"- Bizim, Allah ve Resulüne karşı savaşacak gücümüz yoktur."
B- "Ve eğer tevbe ederseniz re'sü'l-mal (sermaye)niz size aittir. Ne haksızlık etmiş ne de haksıztiğa uğramış olursunuz ."
Ribâ yiyenler hakkında ceza tehdidini duyduktan sonra onun haram olduğuna imân ederek ribâ almaktan vazgeçerseniz, artık sermayeniz sizindir. Onu tam olarak geri alabilirsiniz. Böylece ne siz boçludan ana paradan daha fazlasını almakla haksızlık etmiş olursunuz; ne de onların Ödemeyi ertelemesi veya eksik yapmaları sebebiyle haksızlığa uğrarsınız.
Âyette hüküm alacaklının tevbesine bağlanmıştır. Bunun zorunlu sonucu olarak, tevbenin sabit olmaması hâlinde hüküm de sabit olmaz. Alacaklı tevbe etmemekle beraber ribânm haram olduğunu da inkâr ediyorsa mürted, daha açık bir deyişle dinden çıkmış olur. İmam Ebû Hanîfe'ye göre onların riddet (dinden çıkış) hâli içinde edindikleri mallar (emvâlü'l-meksûb); imam Şafii'ye göre bu mallarla beraber diğer bütün malları Müslümanlar için fey' (savaşmadan kazanılan ganimet) hükmünde olur. Irtidat süresi dışında kazanılmış mallar Hanefî mezhebine göre mirasçılarına aittir. Her hâl ve kârda bu mürtedlerin mallarından hiçbir şey kendilerine verilemez.
İbn Abbâs'a göre haram olduğunu kabul ettikleri hâlde ribâdan vazgeçmeyenler, ribâ almaya devam edenler silâhlı adamları varsa önce onlar, sonra bizzat kendileri öldürülür. Gerçekten adı geçen bu Sahabî'ye göre:
"Ribâ ile â'mil olan (murabaha ile iştigal eden) kimseye önce tevbe etmesi teklif olunur, ederse ne alâ; etmezse boynu vurulur."
Diğer ulemâya göre bunlar tevbeleri sabit oluncaya kadar bahsedilir. Bunlara malları üzerinde hiçbir suretle tasarruf hakkı verilmez. Tevbe etmedikleri sürece hiçbir mal kendilerine teskm edilmez. Malları ölümleri hâlinde vârislerine aittir.
280
"Eğer borçlu darda ve sıkıntı içindeyse eli genişleyineeye kadar ona bir süre verin. Ve eğer alacağınızı tasadduk ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz..."
A- "Eğer borçlu darda ve sıkıntı içindeyse eli genişleymceye kadar ona bir süre verin."
Eğer borçlu sıkıntıya veya ödeme güçlüğüne düşmüş ise, o takdirde hüküm eh genişleyinceye kadar mühlet vermektir.
"Fe nazıratün / artık ona bir süre tanıyın", bir kıra ete göre "fe nâzıruhu" olarak da okunmuştur. Bu takdirde anlamı "alacaklı, eli genişleyinceye kadar onu bekleyecektir." olur.
Bu kelime, "fe nâzırhu" şeklinde de okunmuştur. Buna göre anlam:
"Eli genişleyinceye kadar mühlet vererek ona müsamaha göster." demek olur.
B- "Ve eğer alacağınızı tasadduk ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır ; eğer biürseniz ..."
Eğer dara düşmüş borçluyu ibra ederek alacağınızı sadakaya sayarsanız, bunun sevabı mühlet vermekten daha fazladır yahut bu, sizin alacağınızdan daha hayırlıdır. Çünkü bunun sevabı kat kat ve devamlı olur. Şu hâlde bu ilâhî ifâde, alacaklının alacağının tamamını veya bir kısmını darda bulunan borçluya bağışlama için bir teşviktir. Tıpkı,
"Eğer bağışlarsanız bu takvaya daha yakındır." (Bakara 2/237) mealinde ki âyet gibi.
Bir görüşe göre, tasadduk'tan (sadaka vermekten) maksad, onlara mühlet vermektir. Nitekim. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki:
"Bir Müslümanın borcunun vâdesi geldiğinde alacaklı vâdeyi uzatırsa, her gün için ona bir sadaka sevabı yazılır."
Eğer darda bulunan borçlunun borcunu bağışlamanızın sizin için ne kadar hayırlı olduğunu bir bilseniz, bunu mutlaka yaparsınız.
281
"Öyle bir günden sakının ki o gün Allah'a döndürüleceksiniz. Sonra her nefse kazandıkları tamamen ödenecek ve onlara haksızlık edilmeyecektir."
A- "Öyle bir günden sakının ki o gün Allah'a döndürüleceksiniz ."
O günden maksad kıyamet günüdür. Günün nekire (belirsiz) olarak zikredilmesi (öyle bir gün, denilmesi), vehâmet ve büyüklüğünü ihsas ettirmek içindir. Sakınma (ittika)nın kıyamet günü ile alâkalandırılmasi, onun şiddetli ve korkunç hâllerinden tahzir içindir.
"Türceû'ne / döndürüleceksiniz" kelimesi, bir kırâete göre "yurceû'ne döndürülecekler"; bir kırâete göre "türeddûne / döndürüleceksiniz"; diğer bir kırâete göre de "tesîrûne / varacaksınız" şeklinde okunmuştur.
Vurgulanan tenbih şudur:
Kıyamet gününün dehşetli hâllerinden sakının; o gün amellerinizin muhasebesi için Allah'ın (celle celâlühü) huzuruna döndürüleceksiniz.
B- "Sonra her nefse kazandıkları tamamen ödenecek ve onlara haksızlık edilmeyecektir ."
"Küllü nefsin / her nefs, herkes" genellemesi, kıyamet gününün korkunçluğunu ziyadesiyle ifâde etmek içindir. Yani kıyamet günü herkese, hayır veya şer her ne yaptıysa, bütün yaptıklarının karşılığı tam olarak verilecek ve hiç kimse haksızlığa uğratılmayacaktır.
Bu âyet-i kerîme şu hakikati bildirmektedir:
Kıyamet günü azaba uğrayanlar, azabları ebedî de olsa mazlum değillerdir. Çünkü cezaları kendileri tarafından verilmiştir (bu cezayı gerektiren fiilleri işleyen kendileridir).
İbn Abbâs'tan (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre:
Cebrâilîn indirdiği en son Kur’ân âyeti bu âyettir. Ve Cebrâîl (aleyhisselâm) bu âyeti indirince Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
"- Bu âyeti Bakara sûresinin 280. âyetinin başına koy!" dedi. Ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyetin nazil olmasından sonra yirmi bir gün, bir rivâyete göre seksen bir gün, bir diğer rivâyet göre yedi gün, bir başka rivâyete göre üç saat yaşamıştır.
{Bakara sûresinin başında belirtildiği gibi, "Elif Lâm Mîm", Kûfe'li kıraet âlimleri dışındaki kıraet âlimlerine göre, tek başına bir âyet değildir. O kıraet âlimlerine göre anılan âyet, 281. âyet değil, fakat hadiste belirtildiği gibi 280. âyet olmaktadır.}
282
"Ey imârı edenler, bir ecel-i müsemmâ (ay ve gün belirterek tesbit ve tâyin edilmiş bir va'de) ile borçlandığınız zaman onu yazın.
Aranızdan bir kâtib-i adi (doğru dürüst bir yazıcı veya noter) yazsın. Kâtib onu Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın; yazsın.
Üzerinde hak olan borçlu imlâ etsin (ikrar ederek yazdırsın) ve Rabbi Allah'tan korksun; ondan (o hak ve borçtan) hiçbir şeyi eksiltmesin.
Eğer üzerinde hak bulunan kimse (veya borçlu) sefih (doğru düşünme ve isabetli karar verme yeteneğinden yoksun, iyiyi, kötüyü lâyikı veçhile ayiramayan, menfaat ve mazarratım iyi takdir edemeyen, malını israf veya telef eden hafif akıllı biri) veya bir zayıf (tasarrufa tam ehliyeti olmayan bir küçük va da bunamış bir ihtiyar) veyahut herhangi bir sebeble bizzat takrir ve imlâdan âciz biri ise velisi (işlerine bakan babası, kardeşi, vasisi, kayyımı, vekili) adaletle söyleyip yazdırsın.
Erkeklerinizden iki kişiyi de şâhid olarak bulundurun. Eğer iki erkek olmazsa, o zaman doğruluğuna güvendiğiniz şâhidlerden bir erkekle iki kadın bulundurun. O iki kadından biri yanılırsa diğeri hatırlatsın.
Çağrıldıkları zaman şâhıdler, sahicilikten kaçınmasınlar.
Az olsun, çok olsun borcu eceline (va'desine) kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu Allah katında adalete daha uygun, şâhidlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir. Meğerki aranızda hemen devredeceğiniz bir ticâret (alış-veriş, ahz-ü ita, testim tesellüm) olsun. O zaman bunu yazmamanızda sizin için bir salanca yoktur.
Bir şey alıp sattığınız (bey' akdi yaptığınız) zamanda da şâhid bulundurun.
Kâtibe de şahide de zarar verilmesin. Eğer (bunlardan birine veya her ikisine) bir zarar verirseniz bu hiç şüphesiz (ucu) size dokunacak bir fısk (yoldan çıkma, Allah'a itaatsizlik ve isyan) olur.
Allah'tan ittika edin (gereği gibi sakının). Allah, size ilim öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilen (A'lim)dir.
A- "Ey imân edenler, bir ecel-i müsemmâ ile borçlandığınız zaman onu yazın."
Ribânın hükmü ve sonuçları beyân edildikten sonra şimdi burada insanlar arasında cereyan eden muameleler sebebiyle vaki olan borçların (muteberdik şekli değil isbat) şekli beyân edilmektedir. Yani siz gerek alan, gerek veren taraf olarak, hasat, harman gibi tam belirli olmayan bir süreyle değil, fakat ayı ve günü belirli bir süreyle birbirinize borçlandığınız, veresiye bir muamele yaptığınız zaman, borcu süresiyle (va'desiyle) hemen yazın. Çünkü bu şekilde yazmak, daha sağlam ve ihtilaf ihtimallerini ortadan kaldırmak için daha etkikdir.
Ulemânın çoğunluğuna göre borç doğuran hukukî muameleyi yazmak müstahaktır.
İbn Abbâs'a göre, bu âyette zikredilen borçlanmadan murad, selem (sonra verilecek meta yahut görülecek iş için peşin olarak para ödeme) akdidir.
İbn Abbâs şunu da ilâve etmiştir:
"Allah (celle celâlühü) ribâyı haram kılınca selefi (selemi) helâl kıldı."
"Tedâyün" karşılıklı borçlanma demektir. Tedayünden sonra "deyn / borç" kelimesinin zikri, tedâyün kelimesinin mücâzât (amele karşılık ivaz, ecir ve ceza vermek) anlamında olmadığını bildirmek ve bunun vadeli ve vadesiz olmak üzere iki kısmı olduğuna ve yazdırmayı gerektiren kısmın vâdeli olan kısmı olduğuna dikkat çekmek içindir.
B- "Aranızdan bir kâtib-i adi (doğru dürüst bir yazıcı veya noter) yazsın ."
Bu ifâde yazmanın keyfiyetini beyân ve icmali emirden sonra bunun kimin tarafından üstlenileceğini tâyin etmektedir,
"Onu yazsın" değîlde sadece "yazsın" buyrulması ya mefûlün belli olmasından dolayıdır, ya da burada maksad fiilin bizzat kendisidir.
"Beyneküm / aranızda" denmesi, bunu yazacak kâtibin, bir borç münasebetinin iki tarafı arasında yansız olması gerektiğini, her ikisinin sözlerini de yazması, yalnız bir tarafın kelâmı ile yetinmemesı gerektiğini bildirmek içindir.
"Aranızda bunu tarafsız ve âdil bir kâtip yazsın" ifâdesi:
Yazma işini üstlenecek kâtibin, iki tarafa eşit mesafede olması, bir tarafa temayül etmemesi, eksik ya da fazla yazmaması demektir.
Bu emir uyarınca belgeyi yazacak kâtib fıkıh ikilini bilen dindar biri olmakdır ki onun yazdığı belge, şer'î makamlar nezdinde kabul ve itibâr görsün.
Yahut bu ifâde kâtip, bu belgeyi adalet ve hakkaniyet üzere yazsın; demektir.
C- "Kâtib, onu Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın; vazsın ."
Bu ifâde, "kâtib, Allah'ın (celle celâlühü), kendisine öğrettiği gibi yazmaktan yahut Allah (celle celâlühü) ona yazı yazmayı öğretmekle kendisini faydalandırdığı gibi, oda insanları bundan faydalandırmaktan kaçınmasın" anlamınadır. Nitekim,
" Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara ihsan et." (Kasas 28/77) buyurulmuştur.
"Velâ ye'be kâtibün en yektübe... / Kâtib yazmaktan kaçmmasin"dan sonra "felyektüb — yazsın", buyrulması yazmayı te'kid içindir.
Önce zikredilen imtinadan nehyin, mutlak; sonra zikredilen imtinadan nehyin, mukayyeti olması da muhtemel bir tefsirdir.
Ç- "Üzerinde hak olan borçlu imlâ etsin ."
Belgeyi üzerinde hak olan borçlu yazdırmakdır; çünkü aleyhinde şâhidlik edilecek odur; o hâlde ikrar eden de o olmalıdır.
D- "Ve Rabbi Allah'tan korksun; ondan (o hak ve borçtan) hiçbir şeyi eksiltmesin."
İsm-i celil (Allah) ile na't-i cemilin (güzel sıfat, yani Rabb) bir arada zikredilmesi, ziyadesiyle sakındırmak içindir.
Bazılarının dediği gibi kâtip değil, fakat yazdıran kimse, Allah'tan (celle celâlühü) korksun; demektir. Çünkü bundan sonraki cümleden de, bu emrin yazdırana yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Yani yazdıran borçlu, kâtibe yazdırırken üzerindeki haktan hiçbir şey eksik yazdırmasın. Zira özellikle eksik yazdırmak, ancak borçludan beklenebilir. Kâtip ise, eksik yazabildiği gibi fazla da yazabilir. Bu itibârla eğer kâtibin nehyi (yapmaması) kasdedilmiş olsa, her ikisinden de (eksik veya fazla yazmaktan) nehyedilmesi gerekirdi. Ve zaten kâtibe adalet emredil irken, bu emir verilmiştir. Yazdıran borçluya teklif ağırlaştırılmış; Allah'tan sakınması emredilmiş, eksik yazdırmaktan da nehy edilmiştir. Çünkü borçlunun, nehyolunduğu şeye meyli vardır. Nitekim insan, fıtrat ve karakterinin gereği olarak, mümkün mertebe zararı kendi nefsinden uzaklaştırmaya ve zimmetindeki yükleri de hafifletmeye çalışır.
E- "Eğer üzerinde hak bulunan kimse (veya borçlu) sefih (doğru düşünme ve isâbetli karar verme yeteneğinden yoksun, iyiyi kötüyü lâyikı veçhile ayiramayan, menfaat ve mazarratını iyi takdir edemeyen, malını israf veya telef eden hafif akıllı biri) veya bir zayıf (tasarrufa tam ehliyeti olmaya bir küçük ya da bunamış bir ihtiyar) veyahut herhangi bir sebeble bizzat takrir ve imlâdan âciz biri ise velisi (işlerine bakan babası, kardeşi, vasisi, vekili) adaletle söyleyip yazdırsın ."
"Üzerinde hak bulunan kimse" ifâdesinin (daha önce geçtiği için, bir zamir ile de belirtilmesi mümkün iken) sarahaten zikredilmesi, konuya ziyadesiyle açıklık getirmek içindir; buradaki emir ve nehyin borçlu ile ilgili olduğuna daha da açıklık getirmek içindir.
Eğer borçlu noksan akıllı, müsrif, hesabını bilmeyen biri veya aklen tekâmül etmemiş bir çocuk ya da bunamış bir ihtiyar ise veya dilsizlik veya cehalet ya da başka bir arıza sebebiyle söyleyip yazdıramiyorsa kayyumu, vekili veya mütercimi gibi işlerine bakan bir kimse, onun yerine adaletle yazdırsın.
Âyette belgeyi yazdıracak veliye, üzerinde hak olan borçluya teklif edilenin aynı teklif edilmemiştir. Çünkü ondan, fazla veya eksik yazdırma beklenebilir. Ona adaletle, ne az, ne de çok, fakat tam olarak yazdırma mükellefiyeti tahmil edilmiştir.
F- "Erkeklerinizden iki kişiyi de şâhid olarak bulundurun ."
Aranızda cereyan eden borçlanmaya şâhidlik etmek üzere hür ve Müslüman erkeklerden iki şahit bulun. Bu iki erkeğin önceden (daha ihtilaf olmadan ve şahitlik bilfiil gündeme gelmeden) şahit olarak vasıflandırılmaları, görevi üstlenen kişinin görevi fiilen ifa ediyor gibi gösterilmesi kabilindendir.
Şahitlerin hür ve Müslüman olmaları şart kılınmıştır. Çünkü buradaki kelâm, Müslümanların muamelelerine ilişkindir. Ve yerinde belirtildiği gibi şer'î hitabların genel ifâdeleri köleleri kapsamamaktadır. Ancak borçlanma kâfirler arasında cereyan ettiği veya üzerinde hak bulunan kimse, yani borçlu kâfir olduğu zaman, biz Hanefîlere göre kâfiri şahit tutmak caizdir.
G- "Eğer iki erkek olmazsa, o zaman doğruluğuna güvendiğiniz şâhıdlerden bir erkekle iki kadın bulundurun ."
"Feinlem yekûna racüleyni / Eğer iki erkek olmazsa" ıfâdesındeki nefiy (olumsuzluk), nefyin şümulü değil, fakat şümulün nefyi kabilindendir. (Yani iki erkek şâhidden hiç biri bulunmazsa, demek değil, fakat iki erkek şâhid bir arada bulunmazsa, demektir.)
Eğer iki erkek şâhid, erkeklerin azlığı sebebiyle veya başka bir sebepten dolayı bir arada bulunmazsa, o zaman sizce töhmet altında bulunmayan ve nivenmize mazhar olan sahicilerden bir erkekle iki kadın da yeterli olur.
Bu hüküm (şahadette bir erkek ile iki kadının yeterli olması), biz Hane tilere göre, had ve kısas şahadetleri dışındaki şahadetler içindir.
{Hanefîlere göre had ve kısas şahadetlerinde kadınların şahitliği hiç geçerli değilıdır. Zaten kadınların had ve kısas cezalarının infazını bizzat görmeleri dinen yasaktır. Çünkü kadınlar çok duyarlı olduklarından ruhsal olarak bundan etkilenebilirler; emzikli kadınların sütlerinin kesilmesi ve hamile kadınların da düşük yapmaları ihtimali mevcuttur.
Hanefîlere göre bekâret, doğum ve kadınların diğer mahrem hâlleri gibi konularda tek bir kadının şâhidiği yeterlidir.}
Şâfillere göre de, bir erkek ile iki kadının şahadetlerinin yeterli olması, özeililde mâlî muameleler içindir.
Güvenme vasfı, bütün şahitler için arandığı hâlde özellikle burada bir erkek ile iki kadın için zikredilmesi, kadınlarda bu vasıf daha az olduğu içindir.
{O dönemin hayât tarzına göre kadınlar, genellikle ev işleriyle meşgul olup, uzak pazar ve panayırlarda cereyan eden ticarî muamelelerin mâhiyet ve keyfiyetini bilmiyorlardı. İşte bundan dolayı şahitlik için genellikle pek güven vermiyorlardı.}
Bir görüşe göre de, âyetteki "Mimmen tardavne / güvendiklerinizden veya güveneceğiniz" vasfı, daha önce zikredilen "vesteşhidû şehîdeyni min ricaüküm / erkeklerinizden iki kişiyi şâhid olarak bulundurun" cümlesindeki iki şahidin sıfatıdır; Yani o iki erkek şâhid, güveneceğiniz insanlardan olmalıdır.
Ancak bu görüşe göre, sıfat ile mevsûfu (sıfat sahibi) arasına onlarla ilgili olmayan şeyler girmiş oluyor; dolayısıyle bu görüş reddedilmiş, kabul görmememiştir.
Bir başka görüşe göre de, "güveneceğiniz" ifâdesi, âyette daha önce geçen "min ricaliküm / erkeklerinizden" kelimesinin bedeli ve izahıdır. Ancak anılan sebepten dolayı bu görüş de reddedilmiştir.
Son bir görüşe göre de, "güveneceğiniz" vasfı, daha önce geçen "vesteşhidû / istişhad edin, şâhid olarak hazır bulundurun, şahit tutun" emrine taallûk etmektedir.
Ancak buna göre de, "güveneceğiniz" ifâdesi, iki kadın şahit şartı ile onun illeti (gerekçesi olan biri yanılırsa, diğeri ona hatırlatır, cümlesi) arasına fasıla olarak girmiş oluyor.
Ğ- "O iki kadından biri yanılırsa diğeri hatırlatsın "
Bu cümle, kadın şahitlerde sayı aranmasının illetini (gerekçesini) beyân etmektedir. Hakikatte illet, hatırlatmadır. Ancak yanılma, hatndatmanin sebebi olduğu için onun yerine geçirilmiştir. Yani kadınlardan biri, şahadet konusu meselede yanılır veya unutursa, diğeri ona hatırlatsın diye iki kadın olması şartı getirilmiştir. 35
35 Unutulmaması gerekli olan husus şudur: Bu şâhitlik, bir olay için görgü şahitliği olmayıp, bir hukukî muameleye ve onu tesbit eden vesikanın doğruluğuna şâhitliktir. Yani hukukî bilgi ve en azından hayât tecrübesi ister.
Mevcut nazm-i celilin diğer ifâde seçeneklerine (versiyonlarına) tercih edilmesi, ibhâmı (belirsizliği) te'kıd; yanılmanın iki kadından birine, hatırlatmanın da diğerine muayyen ve mahsus okluğu vehminden şiddetle sakındırmak içindir.
"En tadille / yanılır, unutur, gerçekten sapar" kelimesi, bir kırâete göre şart içeren bir anlamda "in tadille" biçiminde de okunmuştur, yani eğer iki şâhid kadından biri yanılırsa, o zaman diğeri ona hatırlatır,
H- "Çağrıldıkları zaman şâhidler, şâhidlikten kaçınmasınlar ."
Şâhidler, şahadet için çağırıldıklarında icabet etmekten çekinmesinler.
Henüz şahitliği üstlenmemiş olan kimselerin âyette şâhid olarak, vasıflandırılmaları, daha önce benzerinde ifâde edildiği gibi, vaakıî olmak üzere olan bir şeyi vaakıî olmuş saymak kabilindendir.
I- "Az olsun, çok olsun borcu eceline (va'desine) kadar yazmaktan üşenmeyin ."
Borç büyük veya küçük olsun, az ya da çok olsun, mücmel veya mufassal olsun, borcun borçlunun vâdesi gelinceye kadar zimmetine geçmiş bir hak olarak yazmaktan üşenmeyin; borçlanma hâdiselerinin çokluğundan bıkmayın.
İ- "Bu, Allah katında adalete daha uygun, şâhidlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir ."
Bu hitab mü'minler içindir. Yani borcun, borçlunun ikrarıyla yazılması, Allah'ın hükmünde daha adaletli, şahadetin sabit olması için daha etkili, şahadetin ikame edilmesine daha yardımcı ve borcun cinsinde, miktarında, süresinde ve benzeri, hususlarda şüpheye düşmemeniz için daha uygundur.
J- "Meğerki aranızda hemen devredeceğiniz bir ticâret olsun . O zaman bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur ."
Bu, yazma emrinden ınunkatı' (ayrı) bir istisnadır. (Yani hâzırlar arasındaki bir alım-satim, alış-veriş, teslim-tesellüm yukarıda zikredilen mesele kapsamında düşünülemez. Çünkü bu muamele vâdek bir borçlanma değildir; ancak iki mesele, mübadele konusunda benzerlik arzetmektedir.)
Daha açık bir ifâdeyle sizin birbirinize borçlanmanız veya ticarî muameleniz, her iki bedelin de hazır olması ve aranızda bunları elden ele peşin vermeniz hâlinde onları yazmamanızda bir sakınca yoktur, Çünkü bu muameleler, ihtilaf ve unutma ihtimalinden uzaktır.
K- "Bir şey alıp sattığınız (bey' akdi yaptığınız) zamanda da şâhid bulundurun, "
Yani anılan alim-satımlarda, yahut mutlak olarak bütün alım-satimlarda şahit bulundurun.
Zikredilen bu emirler, âlimlerin cumhûruna göre mecburiyet veya dinî zorunluluk değil mendûbiyet (dinî güzellik) ifâde eder.
Bir görüşe göre de vücûb (dinî zorunluluk) ifâde eder.
Ancak vücûb için olduklarını söyleyenler de, bu emirlerin kapsadıkları hükümlerin muhkem veya mensûh oldukları konusunda görüş ayrılığina düşmüşlerdir.
L- "Kâtibe de şahide de zarar verilmesin ."
"Ve lâ yudârre" fiili, fail (faili belli) kipine de, mefûl (faili meçhul) kipine de muhtemildir.
Birincisine göre bu cümle, kâtip ve şâhidleri, yapılan davete icabet etmemek, yazmada ve sahicilikte tağyir ve tahrifat yapmak suretiyle iş sahiplerine zarar vermekten men eder.
İkincisine göre ise bu cümle, işleri düşenlerin, acele ederek kâtip ve şâhidleri görevlerinden alıkoymak yahut onlar için tâyin edilmiş sınırların dışına çıkmalarını teklif etmek yahut kâtibin ücretini vermemek suretiyle onlara zarar vermelerini yasaklar.
M- "Eğer (bunlardan birine veya her ikisine) bir zarar verirseniz bu hiç şüphesiz (ucu) size dokunacak bir fısk (yoldan çıkma, Allah'a itaatsizlik ve isyan) olur ."
Onları herhangi bir suretle izrar ederseniz şüphesiz Allah'ın (celle celâlühü) emrine isyan ve itaat yolundan çıkmış olursunuz.
N- "Allah'tan ıttıka edin (gereği gibi sakının) (Vettekullah). Allah size ılım öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir ."
Allah'ın emirlerine ve yasaklarına ve ez cümle O'nun zarar verme yasağına da muhalefet etmekten sakının. Allah sizin işlerinizle ilgili hukuk hükümlerini size öğretiyor.
Allah her şeyi hakkıyla bilir. Sizin hâliniz O'ndan gizli değildir ve O, sizin amellerinizin karşılığını mutlaka verecektir.
Bu son üç cümlede lafz-ı celâl'in, Allah adının tekrar edilmesi, Allah korkusunu, gönüllere yerleştirmek, ilâhî mehabeti artırmak ve her cümlenin kendi başına müstakil bir mânâyı ifâde ettiğine dikkat çekmek içindir.
Nitekim birinci cümle, takvayı teşviktir;
İkinci cümle, nimetlerin va'dıdir;
Üçüncü cümle de, Allah (celle celâlühü) şânını tazimdir.
283
"Eğer siz yolculuk (sefer) da olur da kâtib bulamazsanız o zaman alınan rehin yeterlidir. Eğer birbirinize güvenirseniz, artık kendisine güvenilen kimse de, emanetini (borcunu) ödesin ve Rabbi Allah'tan korksun. Şahadeti de gizlemeyin. Kim onu gizlerse, bilsin ki onun kalbi gerçekten günahkârdır. Allah, bütün yaptıklarınızı bilen (A'lîm)dir."
A- "Eğer siz yolculukta olur da kâtib bulamazsanız o zaman alman rehin yeterlidir ."
Eğer misafirsenız veya yolculuğa yönelmişsenız ve borç işlemini yazdıracak bir kâtip de bulamıyorsanız, o zaman güvence olarak, borçludan, alınacak rehin yeterlidir. Alacağın teminatı olarak rehin almak meşrudur.
Mücâhid ve Dahhâk'in sandıkları gibi relinin meşruiyeti sefer şartına bağlı değildir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Medine'de ailesinin ihtiyacı olarak, bir Yahudîden aldığı yirmi, sâ' arpa için zırhını rehin olarak vermiştir."
{Sâ', şer'î dirheme göre 2.17 kg., örfî dirheme göre ise 3.333 kg. dır.}
Âyetteki talikin (hükmün sefer hâline bağlanması) sebebi ikamedir. Daha açık bir ifâdeyle seferde kâtib bulunmaması hâlinde yazılı belge (tevsik) yerine rehin alma (irtihan) ikame edilmiştir.
Seferde şâhid bulunmaması meselesine temas edilmemiştir. Çünkü o da kâtip hükmündedir.
Ulemânın cumhûruna göre, rehin malın tamamının teslimi vâcibtir ve rehin alan kimse, onun mâliki sayılmaz (Bu itibârla rehin aldığı malı sahibinden izinsiz olarak işletemez ve kullanamaz).
B- "Eğer birbirinize güvenirseniz, artık kendisine güvenilen kimse de emanetini (borcunu) ödesin ve Rabbi Allah'tan korksun ."
Eğer alacaklı borçluya hüsn-ü zannından ötürü güvenir de, güveninden dolayı rehin alma ihtiyacını duymazsa, artık güvenilen kimse veya borçlu da, borcunu ödesin.
"Fein emine / eğer emîn olursa, güvenirse" fiili, bir kırâete göre "Fein ümine / eğer emniyet edilir, güvenilirse" şeklinde mechûl kıpı ile de okunmuştur.
Âyette, borçlu, "ellezî'tümine / kendisine güvenilen kimse" şeklinde ifâde edilmiştir. Çünkü onun güvenikr olduğunun ilâm yolu budur. Bir de burada borçluyu borcunu ödemeye sevketmek için teşvik vardır.
Âyette, borca da emanet denilmiştir. Çünkü rehin alınmayarak bunun için borçluya emniyet edilmiş, güvenilmiştir.
Borçlu, hukuku gözetmek, Rabbı olan Allah'tan korkmalıdır.
Bu cümlede ülûhiyet unvanı (Allah) ile rubûbiyet sıfatının (Rabb) yan yana zikredilmesinde apaçık bir te'kid ve sakındırma anlamı vardır.
C- "Şahadeti de gizlemeyin. Kim onu gizlerse bilsin ki onun kalbi gerçekten günahkârdır . Zaten Allah, bütün yaptıklarınızı bilendir ."
"- Ey şahitler! şahitliği gizlemeyin yahut ey borçlular! Muamele sırasında bizzat gördüklerinizi ve kendi aleyhinize olan şahadetinizi gizlemeyin."
Günahkârlık sıfatı kalbe isnat edilmiştir. Çünkü günahı gizlemekte kalbin büyük dahli vardır. Bunun bir benzeri de, zinanın göze ve kulağa isnat edilmesidir. Yahut anılan fiilin kalbe isnadı mübalağa içindir. Çünkü kalb, beden organlarının reisidir ve onun fiilleri, fiilenn en büyüğüdür. Yani kim de şahadeti gizlerse, günah onun nefsine yerleşmiş olur; onun en şerefli yerine sahip olur ve diğer günahlarından daha vahim bir hâl alır, demektir. Rivâyete göre İbn Abbâs (radıyallahü anh) diyor ki:
"Kebâirin (büyük günahların) en büyüğü Allah'a ortak koşmaktır. Nitekim Allah (celle celâlühü) meâlen:
"Kim Allah'a ortak koşarsa, Allah muhakkak cenneti ona haram kılar." buyurur. (Mâide 5/72)
Bundan sonra en büyük günah yalancı şahitlik ve doğru şehadeti gizlemektir.
Binaenaleyh Allah (celle celâlühü), yaptıklarınızın karşılığını mutlaka verecektir; hayır ise hayır olarak; şer ise şer olarak.
284
"Göklerdlekiler ve yetdekiler yalnız Allah'ındır. İçinizdekılerı açığa vursanızda, gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir. Artık O, dilediğini affeder; dilediğine de azab eder. Allah, her şeye kaadirdir."
A- "Göklerdekiler ve yerdekiler yalnız Allah'ındır ."
Göklerin ve yerin hakikatine dahil olan her şey ve onların hakikatinin haricinde kalıp da onlarda mekân tutmuş akıl sahibi ve diğer varlıklardan her ne varsa hepsi yaradılış olarak, mülk olarak ve tasarruf olarak yalnız Allah'ındır (celle celâlühü); başkasının, bu varlıkların en ufak parçasında bile hiçbir suretle ortaklığı yoktur.
B- "İçinızdekileri açığa vursanız da, gizieseniz de Allah, ondan dolayı sizi hesaba çekecektir ."
İçinizdeki kötülükleri ve bunları işleme azmini kavlen veya fiilen veya hem kavlen hem de fiilen insanlara açıklasanız da, gizieseniz de veya hiçbir suretle insanlara açıklamasanız da, Allah (celle celâlühü) kıyamet gününde ondan dolayı sizi hesaba çekecektir. Ancak insanın korunamadığı vesvese ve insanın aklına gelip de içinden gerçekleştirmeye karar vermediği ve azmetmediği kötü şeyler buna dahil değildir. Çünkü teklif (sorumluluk), kişinin gücü ve imkânı nısbetindedir. 36
36 Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) tarafından rivâyet edildiğine göre Bakara (2) sûresinin meali yukarda yazılı 284. âyeti nazil olduğu vakit Ashaba çok şiddetli geldi. Huzurda diz çöküp oturdular ve:
"— Ya Resûlallah (Eskiden) bize gücümüzün yeteceği ameller, namaz, oruç, cihad ve sadaka (gibi ibadetler) teklif olun (muş)tu. (Şimdi) sana şu âyet indirildi. Biz buna takat getiremeyiz." dediler. Resûlüllah
"— Etürîdûne en tekuuki kema kale ehlüi-kitabeyni min kabliküm / Sizden önceki iki Ehl-i Kitabin dedikleri gibi: Semi'na ve a'sayna / İşittik ve isyan ettik mı demek istiyorsunuz? Bel kuulû / Hayır, siz: Semi'na ve ata'na ğufraneke Rabbena ve ıleykel-maslîr — Dinledik ve itaat ettik, gufranını dileriz; ya Rabb, dönüş ancak Sanadır; deyin!" buyurdular. Ashâb da : "- Dinledik ve itaat ettik; gufranını dileriz; ya Rabb, dönüş ancak Sanadır." dediler. Cemaat bunu okuyunca dikeri ona yatişti. Hemen arkasından Allah şu âyeti indirdi: "Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene imân etti, mü'minler de imân ettiler. Hepsi Allah'a, meleklerine, Kitablarına ve Resullerine imân ettiler. Biz, Allah'ın Resulleri arasından hiçbirini ayırmayız; işittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz Senden bağışlamanı dileriz. Dönüş ancak Sanadır; dediler."
Onlar bunu yapınca Allahü teâlâ o âyeti neshederek :
"Allah, kimseye, gücünün üstünde, kaldıramayacağı bir yük yüklemez. v.d." âyetini inzal etti. (Sahih—i Müslim Tercemesi ve Şerhi, Ahmed Dâvudoğlu, Sönmez Yayınları, İstanbul 1977, Ciltti, Kıtabu 1-İmân, Sayfa: 466-472, Hadîs No: 199, 200)
Bu âyet-i kerîme, kıyamet günündeki hesabı inkâr eden Mutezile ve Ratızîler (İmamiyye Şiîleri) aleyhinde hüccettir.
{Mutezile ve İmamiyye Şiîleri, kıyamet gününde amellerin tartılmasını inkâr ederler. Onlara göre ameller, araz (kendi zâtıyla kaim olmayan, başkasıyla kaim olan) oldukları için tartilabilir nesnelerden değildir. Bir de ameller zaten Allah'a malûmdur. Bu itibârla onların tartılması abestir. Ehl-i Sünnet'e göre ise bu bir hakikattir; ancak keyfiyeti bizce malûm, değildir.}
"İçinizdekileri açığa vursanız da, gizleseniz de.." buyrulmak suretiyle önce açığa vurma (ibda'), sonra gizleme (İhfa) zikredilmiş;
" De ki, İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da, Allah onu bilir." (Al-i İmran 3/29) mealindeki âyette ise bunun aksi vârid olmuştur. Çünkü burada insanların nefsine taallûk eden muhasebedir ve muhasebeye esas oluşturan da açık amellerdir.
Mezkûr âyette belirtilen ise ilâhî ilimdir; onun insanlara taallûku, gizli amellere taallûku gibidir. Buna nasıl hayır denebilir ki, Allah'ın ilmi, bir suretin hâsıl olması yoluyla olmaktan münezzehtir; hangi şekilde olursa olsun, bir şeyin kendi nefsinde mevcudiyeti, Allah'a (celle celâlühü) göre ilimdir (İlâhî ilim herhalükârda varlıklara taallûk halindedir). Bunda açık ve gizli eşya arasında bir durum değişikliği sözkonusu değildir. Ancak insanlar açısından gizleme mertebesi, açığa vurma mertebesinden önce gelir. Çünkü açığa vurulan her şey, ya kendisi veya unsurları daha önce kalbte mutlaka gizlidir. Bu itibârla Allah (celle celâlühü) ilminin ilk hâline (kalbtekı hâline) taallûku, ikinci hâline olan taalukundan önce gelmektedir. Nitekim bu hakikatin izahı,
"Onlar bilmiyorlar mı ki Allah, onların gizlediklerini de, açıkladıklarını da hakkıyla bilir." (Bakara 2/77) mealindeki âyetin tefsirinde geçti.
C- "Artık O, dilediğini affeder; dilediğine de azab eder . Allah, her şeye kaadirdir ."
Allah hikmetinin gereği olarak, dilediğini lütfuyla affeder ve dilediğine de adaletiyle azab eder. Âyette ilâhî mağfiret, az ab tan önce zikredilmiştir. Çünkü Allah'ın (celle celâlühü) rahmeti, gazabından geniştir.
Allah'ın her şeye kaadir olduğu cümlesi, makabli için açıklayıcı bir zeyl gibidir. Çünkü Allah'ın (celle celâlühü) bütün eşya üzerindeki tam ve kâmil kudreti, O'nun, daha önce geçen muhasebeye ve onun sonuçlan mağfiret ve azaba muktedir olmasını da gerektirir.
285
"Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene (Risâlet ve Kur’ân) imân etti. Mü'minler de imân ettiler. Hepsi Allah'a, meleklerine, Kitablarma ve Resullerine imân ettiler.
Biz Allah'ın Resulleri arasından hiçbirini ayırmayız; işittik ve itaat ettik.
Ey Rabbimiz! Senden bağışlamanı dileriz. Dönüş ancak Sanadır; dediler."
A- "Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene (Risâlet ve Kur’ân) imân etti . Mü'minler de imân ettiler ." 37
37 Ebî Mes'ûddan (radıyallahü anh) rivâyet edildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur. "el-Ayetani min âhiri sûreti'l-bakarati men karaahüma fî leyletin kefatehu / Bakara sûresinin sonunda öyle iki âyet vardır ki kim onları bir gecede okursa ona yeter." (Tecrıd—i Sarili Tercemesi ve Şerhi, Diyanet İşleri Bask. İkinci Baskı, Ankara 1972, Cilt: 10, Sayfa: 159-160, Hadîs No: 1572)
Ayni hadîs Sahih—i Müslimde de yer almıştir. (Sahih—i Müslim Tercemesi ve Şerhi, Ahmed Dâvudoğlu, Sönmez Yayınları, Cilt: 4, Sayfa: 277-378, Hadîs No: 255, 256)
Bu konuda Ebû Zerr el-Gıfarîden (radıyallahü anh) rivâyet edilen bir hadis daha vardır ki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Allahü teâlâ Bakara sûresini öyle iki âyetle bitirdi kı, bu âyetleri bana Arşin altındaki bir hazineden verdi! Bunları öğrenin. Kadınlarınıza, oğullarınızı da öğretin. Çünkü bunlar hem namaz, hem Kur’ân, hem de duadır." (Sahih-i Müslim Tercemesi ve Şerhi, Cilt: 4, Sayfa: 379)
Abdullah b. Mes'ûd'a (radıyallahü anh) dayanan bir rivâyete göre de "Mirac'ta Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) üç şey verilmiştir:
1- Beş vakit namaz, 2- Bakara sûresinin son âyetleri, 3— Ümmetinden şirk koşmayanların büyük günahlarının affolunması (Sünenü'n—Nesâî Tercemesi, Kalem Yayıncılık, İstanbul 1981, Cilt: 1-2, Sayfa: 285)
Bakara (2) sûresinin başında, Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) indirilen şânı yüce Kur’ân-ı Kerîmin takva sahipleri için bir hidâyet olduğu belirtildikten sonra takva sahipleri de üstün vasıflar taşıyan ve ezcümle Allah'a (celle celâlühü) ve O'nun daha önce indirdiği Kitablara imân eden, hidâyete ve felâha eren kullar olarak tarif edilmişti. Ancak orada, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti için özellikle bir tâyin ve tahsis yapılmamış ve onların bu sıfatları taşıdıkları da sarahatle belirtilmemişti. Çünkü orada bu konuda bifki bir hüküm mevcut değildi. Ve onun Yani Bakara sûresinin ilk 5 âyetinden sonra da, açıkça kâfirlerle münafıkların hâlleri beyân edilmişti. Bundan sonra da çeşitli şeriatler, hükümler, öğütler, hikmetler, eski ümmetlerin haberleri ve ilâhî hikmetin gerektirdiği diğer konular zikredilmişti, işte bütün bunlardan sonra bu sûrenin sonunda bu üstün imân ehli açıklanıyor ve Allah (celle celâlühü) tarafından onların imânının kemâline ve itaatlerinin güzelliğine şahadet ediliyor.
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bu sûrenin başında (îman bölümünde) muhatab olarak, burada ise gıyaben zikredilmiştir. Çünkü asırlar boyu baki olan bir şahadete uygun üslub, kendisi için şahadet edilenin muhatab alınmamasıdır.
Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem), burada, şanlı şerefli bir Kitab ve yeni bir şeriat sahibi olduğunu belirten risâlet (Resul) unvanıyla zikredilmesi, "bima ünzile ileyhi / kendisine indirilene.." ifâdesine bir hazırlık ve ilâve bir izah sayılır. Çünkü Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de, kendilerine imân edilen Peygamberlere dahildir.
Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Rabbi tarafından kendisine indirikne imânından murad, Kur’ân-ı Kerîm'de bulunan bütün şeriatlere, hükümlere, kıssalara, öğütlere, diğer Peygamberlerin hâkerine, ilâhî Kitablara ve şâir konulara ilişkin tafsik bir imândır. Kur’ân'ın ihtiva ettiği hükümlerin hakkaniyetine, verdiği haberlerin doğruluğuna ve benzeri hususlara imân etmekse, bu tafsıili imânın şubelerindendir.
Burada icmali ifâde kullanılması "Âmene'r- resulü bimâ ünzile ileyhi / Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene imân etti" denmesi, onun makamını yüceltmek içindir. Fakat bu aynı zamanda Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) imânının, kendisine geien vahyin bütün tafsilât ve muhtevasını içerdiğinin bir başka suretle beyânıdır.
".. İleyhi min rabbihi / Rabbinden kendisine" ifadesiyle rubûbiyet unvanının zikri ve Rabb kelimesinin, Peygamberimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yerini tutan zamire izafesi (Rabbinden denmesi), Peygamberimiz için büyük bir teşrif ve aynı zamanda Kur’ân'ın, kendisine vahyedilmesinin onun için ilâhî bir terbiye ve kemâle erdirme olduğuna dikkat çekmek içindir.
B- "Hepsi Allah'a, meleklerine, Kitablarına ve Resullerine imân ettiler ."
Mü'minlerden maksad, bu isimle mâruf olan fırkadır.
"Âmene / imân etti" fiilinin zamiri, mü'minlere râci'dir ve tekil vârıd olmuştur. Çünkü burada, "Hepsi boyunları bükük olarak O'na gelirler.)" (Neml 27/87) mealindeki âyette olduğu gibi maksud, toplanma mânâsına itibâr edilmeksizin, mü'minlerin her ferdinin imân etmiş olmasıdır.
Bu cümlede üslubun, makablinden farklı oluşu, Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) müşahede ve görgüye dayanan imânı ile mü'minlerin hüccet ve delilden doğan imânı arasındaki açık farkı te'kid ile bildirmek içindir. Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) imânı ile mü'minlerin imânı, her yönden birbirinden farklıdır. Hattâ onları ifâde eden teritib biçimleri de birbirinden farklıdır.
Burada isnad tekrarlanmış (Allah'a, meleklerine... îmân, hem mü'minlere, hem de hepsine); mü'minlerin her ferdinin, imânına hükmedilmiştir. Ama takviye ve te'kide muhtaç bir nevi kapalılık vardır.
Daha açık bir deyişle mü'minlerin imânının anlam ve kapsamı şudur:
Allah (celle celâlühü) birdir, O'nun ilâh ve mâbûd olarak eşi, ortağı yoktur.
Melekler, Allah'ın ikramına mazhar olmuş (mükrem) kullarıdır.
Allah Kitablarını insanlara melekler vâsıtası ile indirmiş ve Peygamberlerine onlar aracılığı ile vahyetmiştir.
Ancak meleklere olan imânın mâhiyeti, onların kendi varlıklarının zâti hususiyetlerinden değil, fakat Allah'a olan izafetleri (aidiyetleri) itibariyledir. Nitekim bu husus, âyetin nazmındaki tertipten de anlaşılır.
Allah (celle celâlühü), vaz'ettiği dinin emir ve nehiylerine kullarını, insanları irşad için Kitablar ve Resuller göndermiştir.
Ancak mü'minlerin, Allah'ın (celle celâlühü) Kitablarına ve Resullerine olan bu imânı mutlak değildir. Burada o ilâhî Kitabların her birinin, Allah (celle celâlühü) katından belli bir Peygambere indirildiğine imân söz konusudur. Nitekim,
"Deyin ki:
- Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrâhîm'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve onların esbat (torunlar)ma indirilenlere, Mûsa ve İsâ'ya verilenlere ve Rabblerinden diğer nebilere verilenlere imân ettik. Onlar arasından hiçbirini ayırmayız." (Bakara 2/136) mealindeki âyette de bu husus dile getirilir.38
38 Ebû Hüreyre tarafından rivâyet edildiğine göre Ehl-i Kitab, Tevrat'ı İbranice okuyup Müslümanlara Arapça açıklıyorlardı. Bu nedenle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):, "Lâ tüsaddekuu ehle'l-kitabi velâ tükezzibûhüm ve kuulû: Amenna billahi vemâ ünzile ileyna.. / Ehl-i Kitab'ı ne doğrulayın ne de yalanlayın; Allah'a inandık, bize indirilene de, İbrâhîm'e, İsmail'e, İshaak'a, Yakuub'a ve torunlarına indirilenlere; Mûsa'ya, İsâ'ya verilenlere ve bütün Peygamberlere Rabblerinden verilenlere imân ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmayız. Biz Allah'a teslim olmuş Müslümanlarız; deyiniz, " buyurdu. (Tecridi Sarih Tercemesi ve Şerhi, Diyanet İşlen Başk. İkinci Baskı, Ankara 1972, Cilt: 11, Sayfa: 51)
Mü'minlerin imânı, esasta belli bir ilâhî kitaba veya belli bir Peygambere mahsus ve münhasır değil fakat hepsine Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ona indirilmiş olan Kitaba da şâmildir. Nitekim zikredilen âyet-i kerîme (Bakara 2/136) de bu hakikati ifâde eder.
Ancak bu imân, eski ilâhî kitabların hüküm ve şeriatlerınin hâlen tamamen veya kısmen geçerli ve bu geçerliliğin o kitablara izafetle, o kitablara müstenid olmasından değildir. Çünkü eski semavî kitabların her birinin kapsadığı hükümler, başka bir semavî kitab gelip onu neshedinceye (geçersiz kalıncaya) kadar hak ve sabittir. Eğer bu kitabların şeriat ve hükümlerinden şimdiye kadar neshedilmemiş bazı kısımlar kalmışsa bunların, kıyamete kadar neshten masun ve mahfuz bulunan Kur’ân'ın hükümlerinden madût olmasındandır.
Daha önce geçen;
"Yüzlerinizi doğu ve batı yönlerine çevirmeniz birr (hayır, erginlik) değildir. Fakat asıl birre (hayr) erenler; Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitablara, Peygamberlere imân ederler..." (Bakara 2/177) mealindeki âyette görüldüğü gibi, burada âhiret gününe imân zikredilmemiştir. Çünkü bu imân da, Allah'ın Kitablarına olan imânın şümulü içindedir.
"Kütübihi / O'nun Kitabları" kelimesi, bir kırâete göre "Kitabini / O'nun Kitabı" şeklinde de okunmuştur. Buna göre kitabtan murad ya Kur’ân-ı Kerîm'dır ya da;
"İnsanlar (evvelce) bir tek ümmet (ümmet-i vahide) idi. Sonra Allah, mübeşşir (müjdeleyici) ve Münzir (korkutucu, uyarıcı, inzar edici) olarak Peygamberler gönderdi. Onlarla beraber ihtilâfa düştükleri konularda insanlar arasında hülmıetmek üzere hak olarak Kitab da indirdi." (2/213) mealindeki âyet-i kerîmede betirtildiği gibi kitab cinsinden bir tebliğdir.
Cins ile çoğul arasındaki fark şudur: Cins, daha çok cinsin fertleri için, çoğul ise cinsin çoğulları için kullanılır. Bundan dolayı "kitabın cinsî, kitabın çoğulundan daha kapsamlıdır" denir.
"Ve kütübihi ve rusulihi / Kitablarına ve Peygamberlerine" ifâdesi, daha önce geçen "Bima ünzile ileyhi min rabbihi // Rabbinden kendisine indirilene" ifâdesindeki icmale bir nevi açıklamadır.
Mü'minlerin imânı konusunda âyette zikredilen unsurlarla iktifa edilmesi mü'minlerin her birinde mevcud icmâlî imân için bunun yeterli olduğunu, bildirmek içindir. Fakat bu asgarî imânın hiçbir zaman ziyâdeleşmeyeceği anlamına gelmez. Çünkü tafsili imân mertebelerinde mü'minlerin, imân seviyeleri ve dereceleri arasında zorunlu olarak büyük farklar vardır. Zira hikâyedeki (mü'minlerin imânının anlatimındaki) icmal, hikâye edilen o imânın da icmali olmasını gerektirmez. Nitekim bu âyette, Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) imâm hikâye edilirken, "Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene imân etti." buyrulmak suretiyle icmal yapılır. Oysa Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) îmânı, Rabbinden kendisine indirilen şeylerin büyüklerinin de, küçüklerinin de tafsilatına taallûk ettiği açık bir gerçektir.
Bu âyette imânın unsurları olarak zikredilenler, ancak Alîm (her şeyi bilen) ve Habîr (her şeyden haberdar) Allah'ın vaakıf olduğu gaaib şeylerdendir. Bunlara imân, bu sûrenin başında zikredilen gaybe imânı tasdik için birer kıstas olmuştur. Bu âyette söz konusu olan Allah'ın (celle celâlühü) kitablarına imân, sûrenin başında vârıcl olan,
"Onlar (takva sahibi olanlar), sana indirilene ve senden önce indirilenlere de inanırlar." (2/4) mealindeki âyette zikredilen imâna işaret eder.
Bu izah şekli, Kur’ân'ın yüce şânına lâyık olan ve ona yaraşan yorumdur.
Bunun dışında, "ve'l-mü'minûne / mü'minler de" kelimesini, âyetin başındaki "c'r- Resulü / Resul" kelimesine atfetmek de caiz sayılmıştır. Buna göre âyeti okurken "ve'l-mü'minûn / mü'minler de" kelimesi sonunda vakıf yapılır (kelimenin sonundaki hareke okunmayarak biraz durulur). O takdirde mânâ şöyle olur: "Peygamber ve mü'minler, Rabbinden kendisine indirilene imân ettiler. Hepsi Allah'a, meleklerine, Kitablarına, Peygamberlerine imân ettiler."
Ancak bu tefsire göre, imân konusunun (Rabbinden kendisine indirilen), matuftan (mü'minler kelimesinden) önce zikredilmiş olması, imânın şânına olan ilgiden ve bu imânda, Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) imânının asıl olduğunu zımnen bildirmek istenmiş olmasındandır.
Ancak bu ikinci tefsir şeklinde, birıncisindeki kemâl ve Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) şânını yüceltmek, imânını tâzîm etmek anlamı olmadığı gibi, âyetin nazm-i kerîminin mükemmeliyeti de ihlâl edilmiş olur. Çünkü eğer âyette zikredilen her iki imân gerek bizatihi imân olarak, gerekse tafsilata taallûku itibarıyla, Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şânına lâyık bir imân olarak alınırsa, bu imânın, Peygamberimiz'den (sallallahü aleyhi ve sellem) başkasına isnadı imkânsız olur ve böylece imânın tekrar zikredilmesinin bir anlamı kalmaz.
Yok eğer bu iki imân, ümmetin bütün fertlerinin şânına lâyık (herkesin seviyesinde) bir imân anlamında alınırsa, o zaman da, Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce kadri tenzil edilmiş olur.
Bu ıkı imân, zât olarak da tafsilata taallûk eden imân olarak da, nisbet edildikleri her şahsın seviyesine uygun bir imân olarak alınırsa; başka bir deyişle bu iki imân, Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) nisbetle, bütün tafsıilî ve ayanı (açık) bir imân; ümmetin fertlerine nisbetle, onların hâline uygun icmali veya tafsıilî bir imân olarak alınırsa, bu apaçık bir zorlama yorum olur ki, Kur’ân sahasını benzerlerinden temizlemek gerekir.
C- "Biz Allah'ın Resulleri arasından hiçbirini ayırmayız ."
Gerçek imân sahibi mü'minler şunu derler:
"- Biz bir kısmına imân, bir kısmını da inkâr etmek suretiyle peygamberler arasında ayırım yapmayız; fakat her birinin risaletinin doğruluğuna inanırız."
Mü'minlerin, imânlarını bu suretle takyid ve tahsis etmeleri, hakkı ortaya koymak ve iki Ehl-i Kitab'ın (Yahudiler ile Hıristiyanların) hatâlarını açıklamak içindir. Nitekim her iki Ehl-i Kitab da, Resûlüllah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) inkâr noktasında birleşmişlerdir. Ayrıca Yahudiler, İsa'yı (aleyhisselâm) da inkâr etmişlerdir. Kaldı ki, mü'minlerin bundan asıl maksadları, onların inkâr ettikleri Peygamberimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) risâletine olan imânlarını açıklamaktır; yoksa Ehl-i Kitab'ın inandıkları hususlarda onlara muvafakatlerini belirtmek değildir.
İşte gördüğün gibi, âyetin anılan kısmını söyleyenler,
Peygamberler arasında ayırım yapmayız" diyenler özellikle mü'minlerdir. Çünkü bu sözlerin Peygamberimiz'e (sallallahü aleyhi ve sellem) isnad edilmesi, yani onun:
"-Allah'ın peygamberleri arasında ayırım yapmayız" diyerek bununla, imânını açıklamak ve dâvasında kendini onaylamak istemesi mümkün değildir.
Mü'minlerin, ilâhî kitablar arasında da bir ayırım yapmadıklarından söz edilmemiştir. Çünkü zikredilen husus, bunu zaten içermektedir. Bu gerekirlik iki taraflı, olduğuna göre bunun aksi zuhur etmemiştir. Çünkü ayırımda asıl olan Peygamberlerdir. Ayırımı yapanların kitabları inkâr etmeleri, Peygamberleri inkâr etmelerindendir.
Âyetteki külliyet (hepsi) mânâsına nefirden (ayırım yapmayizdan) sonra itibâr edilmek, bunun aksi olmamalıdır. Çünkü burada maksad, nefyin şâmil olması (hepsini kapsamasi)dır, yoksa şümulü (kapsamın hepsini) nefyetmek değildir.
"- Biz, Allah'ın Resulleri arasından hiçbirini ayırmayız." ifâdesinde, hangisi olursa olsun Peygamberlerden biri ile diğerleri arasında ayırım yapmamak gereğine sarahatle delâlet vardır. Ama "ahad / hiçbiri" kelimesi olmaksızın yalnız,
"- Allah'ın Peygamberleri arasında ayırım yapmayız."
mealinde bir ifâde vârid olsaydı, söz konusu mânâya bu kadar sarih delâlet olmazdı.
Bu âyete benzedik arz eden;
"Biz Allah'a; bize indirilene; İbrâhîm'e, İsmail'e, İshaak'a, Yakuub'a ve onların esbat (torunlar)ına indirilenlere; Mûsa ve İsa'ya verilenlere ve Rabblerinden diğer nebilere verilenlere imân ettik. Onlar arasından hiçbirini ayırmayız ve biz O'na teslim olmuş Müslümanlarız." (Bakara 2/136)
mealindeki âyette, Peygamberler, "minhüm / onlardan" zamiri ile ifâde edilmiş iken, burada "ve kütübihi ve rusulihi"den sonra zamir kullanılmayıp "min rusulihi / O'nun Resullerinden" ifâdesinin tercih edilmesi,
1- ya meleklerin de bu hükme dahil olduğu vehmini bertaraf etmek (çünkü daha önce âyette meleklerin de zikri geçtiği için, zamir kullanılması hâlinde zamirin melekleri de kapsadığı vehmi doğabilirdi),
2- ya aralarında ayırım yapmamanın sebebini zımnen bildirmek (çünkü Resuller kelimesi kullanıldığından, hepsi de Resul olduğu için aralarında ayırım yapmayız, anlamı ifâde edilmiş olur),
3- ya da ayırım konusuna imada bulunmak içindir. Çünkü esas olan, Peygamberler arasında peygamberlik (risâlet) bakımından hiçbir ayırma yapmamaktır fakat bu Peygamberlerin şahsiyet ve nübüvvette bazı özel farklılıklarla temayüz etmedikleri anlamına gelmez.
Ç- "İşittik ve itaat ettik ."
Bu cümle, daha önce geçen "âmene / imân etti" cümlesi üzerine atıftır. ("İman etti" ifadesinde tekil kipi kullanıldığı hâlde) burada çoğul kipinin kullanılması, (lâfız değil, ) mânâ ciheti gözetildiği içindir. (Yani imân etti fiilinin de, dediler fiilinin de faili küll — hepsi'dir; birinci fiilde lâfız, ikincisinde ise mânâ ciheti gözetilmiştir. Çünkü küll / hepsi, mânâ itibariyle çoğuldur.)
önce mü'minlerin imânı, daha sonra bu cümlede de onların ilâhî emirlere uygun hareketleri anlatılmıştır. Mü'minler, ilâhî buyruklara uyduklarını ifâde etmek üzere şöyle demişlerdir:
"- Biz, gelen hak vahyi anladık, onun doğruluğuna yakînen imân ve bu vahyin içerdiği emirlere ve yasaklara itaat ettik."
Bir görüşe göre de bu cümle,
"- Biz, senin dâvetine icabet ve emrine itaat ettik." demektir.
D- "Ey Rabbimiz! Senden bağışlamanı dileriz. Dönüş ancak Sanadır; dediler."
Daha açık bir deyişle:
"- Ey Rabbimiz! Sonsuz mağfiretinle bizleri bağışla yahut daha önceki, geçmiş günahlarımızı (mütekaddim zünûbumuzu) ve beşer olarak tamamen arınamayacağımız taksiratımızı mağfiret eyle." diye duâ ettiler.
"Semi'na ve ata'na / işittik ve itaat ettik" ifâdesi, mağfiret talebinden önce zikredilmiştir. Çünkü, vesileyi meskilden (istenen, taleb edilenden) önce zikretmek, icabet ve kabul için daha uygundur.
"Rabbena / Ey Rabbimiz" hitabiyle rubûbiyet unvanının zikredilmesi ve bunun mü'minlerin yerini tutan zamire izafe edilmesi, yalvarıp yakarmayı mübalağa ile ifâde etmek içindir.
Önünde sonunda ölümle ve ondan sonra yeniden dirilme ile nihaî dönüş yalnız Allah'adır. Bu cümle, makabli için bir zeyl olup kulların ilâhî mağfirete olan ihtiyaçlarını açıklar. Çünkü Allah'a dönüş, hesap ve ceza (karşılık bulmak) için olacaktır.
286
"Allah, kimseye gücünün üstünde, kaldıramayacağı bir yük yüklemez. Kişinin kazandığı sevab da, işlediği günah da kendisine aittir.
Ey Rabbimiz! Eğer unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma.
Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yaptığın gibi bize de ağır bir yük yükleme.
Ey Rabbimiz! Güç yetircmeyeceğimiz bir şeyi bize yükleme!
Bizi affet, bizi bağışla, bize acı. Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et ve bizi muzaffer kıl."
A- "Allah, kimseye gücünün üstünde, kaldıramayacağı bir yük yüklemez ."
Bu cümle, kulların talebi ve niyazı olmadan daha başlangıçta Allah'ın lütuf ve rahmetinin güzel eserlerini izhar eder. Nitekim ileride bu hakikat açıklanacaktır. Rivâyet olunuyor ki,
"İçinizdekileri açığa vursanız da, gizieseniz de, Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir." (Bakara 2/284)
mealindeki âyet nazil olunca, bunun hükmü, Ashâb-ı Kiram'a çok zor geldi. Resûlüllah'a huzurunda diz çökerek dediler ki:
"- Ya Resûlallah! Biz namaz, oruç, hacc ve cihad gibi gücümüzün yettiği amellerle mükellef kılındık. Şimdi de sana bu âyet nazil oldu; buna ise bizim gücümüz yetmez."
O zaman Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara:
"- Siz de, sizden önceki iki Ehl-i Kitab (Yahudiler ve Hıristiyanlar) gibi "işittik ve isyan ettik" demek mi istiyorsunuz? Hayır, siz şöyle deyin:
"- İşittik ve itaat ettik, ey Rabbimiz gufranını dileriz! Dönüş yalnız Sanadır; buyurdu." (Bakara 2/285)
Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda bulunan cemaat de bunu okumaya başladılar. İşte o zaman "Amene'r-resûlü" âyeti nazil oldu. Bundan bîr süre sonra da;
"Allah, kimseye gücünün üstünde, kaldıramayacağı bir yük yüklemez" âyeti indirildi.39
Bakara (2) sûresinin 284. âyetindeki "içinizdekileri gizieseniz de" den maksadın, insanların sakınmaya güçlerinin yetmediği o gayri ihtiyarî akla gelen şeyler değil fakat özellikle gerçekleştirmeye azmettikleri kötülükler olduğu beyân buyruldu. Böylece onların ağır gördükleri yükler hafifletildi.
Teklif; kişiye yükümlülük, mükellefiyet yüklemek, içinde külfet ve meşakkat bulunan bir işi ilzam etmek, yapmaya zorlamaktır.
el- Vüs'u', lügatta bolluk, gına, servet, güç, kuvvet, takat, kudret; vüs'a't ise genişlik, bolluk, kudret, kuvvet, takat demektir. İnsanın vüs'u'nda veya vüs'a'tinde olan da insana sıkıntı ve darlık vermeyen, genişlik içinde yapılabilen işlerdir.
Hulâsa, Allah'ın sünneti, değişmez kanunu odur ki, bu ümmete kendi katından bir lütuf ve rahmet olarak, güçlerini ve imkânlarını sonuna kadar kullanmadan, genişlik içinde, kolaylıkla yapabildikleri işlerle onları mükellef kılmıştır. Nitekim meâlen,
" Allah sizin için kolaylık diler; zorluk dilemez." (Bakara 2/185) buyurulmuştur.
Bu ilâhî kelâm, Allah'ın (celle celâlühü), kullarını muhal işlerle mükellef kılmadığına delâlet eder; fakat bunun imkânsız olduğuna da delâlet etmez.
B- "Kişinin kazandığı sevab da, işlediği günah da kendisine aittir ."
Bu ifâde, mükellefiyetlerin vecibelerini korumaya ve onları ihlâl etmekten sakınmaya teşviktir. Çünkü her şahsın mükellefiyetleri, hafifletme ve kolaylaştırma nimetini taşımakla beraber, ilâve bir fayda daha sağlamaktadır ve bu fayda başkasına değil, bizzat kendisine dönmektedir. O mükellefiyetlerin ihlâli de, bir zarar doğurur ve bu zarar da, başkasını değil, yalnız ihlâl edenleri kuşatır. Zira bir fiilin faydasının failine mahsus olması, o fiilin tahsiline en büyük teşviktir. Onun zararının da yalnız kendisine âit olması, o fiili işlemeye en büyük engeldir.
Herkesin yapmakla mükellef olduğu hayrın sevabı yalnız kendinedir; müstakil veya müşterek olarak başkasına değildir ve yine herkesin terk etmekle mükellef olduğu hâlde iktisap ettiği şerrin azabı da, müstakil veya müşterek olarak başkasına değil fakat yalnız kendinedir.
Şer için iktisab kelimesi kullanılmıştır. Çünkü iktisabta, işi benimsemek anlamı vardır ki bu da nefsin şerre fazla ilgi göstermesinden ve tahsili için fazla çaba harcamasından ileri gelmektedir.
C- "Ey Rabbimiz! Eğer unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma)."
Daha önce teklifin sırrı beyân edildikten sonra burada da mü'minlerin diğer duaları ifâde ediliyor. Şöyle ki:
"- Ey Rabbimiz! Yükümlülüklerimizi yerme getirmekte unutma (nisyan) veya yanılma (hata) sonucu doğan taksir ve ihmalden ya da sırf unuttuğumuzdan ve yanıldığımızdan dolayı bizi muaheze eyleme!"
Çünkü unutma ve yanılmadan dolayı sorumlu tutulmaya aklen bir engel yoktur. Zira günahlar zehirler gibidir. Bu itibârla unutarak veya yanılarak da olsa, günahlara bulaşmak bile azab sebebi olabilir. Ve Allah'ın kullarını bundan dolayı sorumlu tutmayacağını va'd buyurması da, bunun vukuunun imkânsızlığını gerektirmez. Çünkü bu, Allah'ın lütuf ve rahmetinin eseridir. Nitekim Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Rüfia' a'n ümmeti el- hatâü ve'n-nisyan / Ümmetimden hatâ ve nisyandan doğan sorumluluk kaldırılmıştır" şeklindeki sözleri de bu hakikati açıklar.
Rivâyet olunuyor kı, eski İsrâıloğulları döneminde Yahudiler, unutarak bir günah işledikleri zaman, onlara acilen bir azab geliyordu.
Şu hâlde mü'minlerin, unutma ve yanılma sonucu olarak işledikleri günahlardan sorumlu tutulmayacaklarını bildikleri hâlde bu duada bulunmaları, bu lütfün devamı için bir niyaz ve bu nimete büyük önem vermek anlamındadır. Nitekim:
"Ey Rabbimiz! Bize peygamberlerin vasıtasıyla va'dettiklerinı de ikram eyle ve kıyamet günü bizi rüsvay etme." (Al-i İmran 3/194) âyetinde ki duâ da bu anlamdadır.
Ç- "Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yaptığın gibi bize de ağır bir yük yükleme ."
Bu cümle de, kendisinden önceki duâ cümlesi üzerine atıftır. İki cümle arasına nidanın girmesi (Ey Rabbimiz! denmesi) yakarışı (tazarruu) daha fazla tebarüz ettirmek içindir.
"Isr", lügatte, kişiyi yerinde hapseden (hareket ettirmeyen) ağır yük anlamındadır. Burada kastedilen mânâ ise, zor mükeliefiyetlerdir. Bununla beraber bu cümledeki kelimeler değişik mânâlara gelecek şekillerde de okunmuştur. Şöyle ki:
1- Isr, tevbesi olmayan günahtır. Buna göre anlam;
"- Bizi bu günahı işlemekten koru ya Rabbi!" olur.
Isr kelimesi "yükler" anlamında çoğul olarak "asar" dır. Buna göre anlam;
"- Bizi bu günahları işlemekten koru ya Rabbi!" olur.
"Velâ tahmil / yükleme!", kelimesi mânâda mübalağa için teşdid ile "velâ tühammil" şeklinde de okunmuştur. Bu takdirde mânâ;
"- Ey Rabbimiz! Bizden önce İsrâiloğullarına yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme!" olur.
Eski İsrâiloğullarının mükellef bulundukları ağır yükler şöyle sıralanabilir:
Tevbede nefsi (aşırı mahrumiyetlerle) zelil ve kahretmek,
Necasetin eşyaya bulaştığı yeri kesip atmak,
Bir gün bir gecede cilt namaz kılmak,
- Malların dörtte birini zekât olarak vermek ve benzeri diğer ağır mükellefiyetler.
Isrâiloğulları, toplum olarak büyük bir hatâ işledikleri zaman daha önce kendilerine helâl olan bazı yiyecekler onlara haram kılınıyordu. Nitekim Allah (celle celâlühü) meâlen şöyle buyurur: