Buradaki hitab, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) muasırı Yahudiler içindir. Kasvet, tıpkı taştaki katılık ve sertlik anlamındadır. Bu mânâ, Yahudilerin, dağları eriten, kayaları yumuşatan öğüt ve uyarılardan hiç etkilenmeyen, kör kalbleri için mecaz olarak kullanılmıştır. Onların kalbleri her zaman kasvet içinde olduğu hâlde âyette bu kasvet yeni meydana gelmiş gibi ifade edilmiştir. Çünkü bundan maksat, onların kasvette yem eriştikleri özel bir derecedir yahut kasvetten kopmalarını gerektiren yeni bir durum olduğu hâlde onların bunu sürdürmeleridir.
"Sümme — sonra" kelimesi, kasveti giderecek şey müşahede edildiği hâlde bunun devamının garipsenmesi anlamını da ifade eder. Tıpkı,
"Hamd gökleri ve yeri yaratan, karanlık ve aydınlığı meydana getiren Allah'a mahsustur. Sonra o küfredenler (kalkmışlar) Rabblerine (putları) eşdeğer tutuyorlar." (En'anı 6/1) mealindeki âyette olduğu gibi.
B- "Artık kalbleriniz taş gibi veya ondan da katı."
Bu cümle değişik vecihlerde anlaşılabilir:
"- Artık kalbleriniz, kasvette, katılıkta taş gibi hattâ ondan da şiddetli!"
"- Artık kalbleriniz taş gibi yahut kasvette taştan da kati demir gibi!"
Bundan önceki cümle, fiil cümlesi iken bu cümlenin isim cümlesi olarak gelmesi, onların kalblerinin katılığının sürekli olduğuna delâlet eder. (Çünkü isim cümlesinin devamlılık ifade etme özelliği vardır).
"Ev yahut", muhayyerlik veya kararsızlık içindir. Yani o kalblerin hâlini bilen kimse, onları ya taşa ya da taştan daha katı olan bir şeye benzetir. Yahut o kalblerin hâlini bilen, onları ya taşa benzetir ya da "bunlar, taştan da daha katıdır"der.
C- "Çünkü taşların öylesi var ki içinden ırmaklar kaynar; öylesi de var ki yardır da içinden ular akar; öyleleri de var ki Allah korkusundan yüksekten yuvarlanır."
Bu cümlelerde de onların kalblerinin, kasvet bağladığı, mucizelerden bile etkilenmediği ve hayır kaynağı olmamakta taştan bile daha sert ve kati olduğu beyan edilmektedir. Başka bir ifadeyle taşlar bile bazen etkilenmektedir. Hattâ onlardan öylesi vardır ki, içlerinden nehirler kaynar; öylesi vardır ki, yarılır da içinden pınarlar akar. Öylesi de vardır ki, Allah korkusundan, Allah'ın yarattığı kanun (yer çekimi) sebebiyle yüksekten aşağıya yuvarlanır. Bu, Allah'ın (celle celâlühü) emrine boyun eğmenin mecazî bir ifadesidir. Hulâsa, taşların bile her ferdi Allah'ın (celle celâlühü) emrine boyun eğmekte ve hiç isyan etmeden, Allah'ın (celle celâlühü) kanununa uymaktadır. Ama onların kalbleri böyle değildir. Bu itibarla onların kalbleri, taştan da katı ve isyankârdır.
Ç- "Allah yaptıklarınızdan gaafil değildir."
Bu, onların taşıdıkları kati kalbler ve bunun sonucu işledikleri kötülükler nedeniyle çok ciddî bir uyarıdır.
75
"Şimdi siz bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz (tama' ediyorsunuz)? Oysa onlardan öyle bir fırka vardır ki Allah'ın kelâmını dinlerler ve onu düşünüp anladıktan (taalikul) sonra bile bile tahrif ederler."
A- "Şimdi sız (ey mü'minler!) bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz?"
Bu âyette ilâhî hitabın yöneldiği muhatablar değişmiştir. İsrâioğullarının işledikleri suçlar, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ile mü'minlere anlatıldıktan sonra ilâhî hitab, mü'minlere yönelmiştir. Başka bir ifadeyle şöyle denmektedir:
"- Şimdi siz ey mü'minler! Isrâiloğullarının yaptıklarını işittikten, onların hâllerini, hiç de umut vermeyen, davranışlarını tafsilatıyla öğrendikten sonra yine de Yahudilerin size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Sizin çağdaşınız Yahudiler de serkeşlikte, kötü ahlâkta, ataları gibidir; haleller, ancak seleflerinin yaptıklarını yaparlar."
B- "Oysa onlardan öyle bir fırka vardır ki Allah'ın kelâmını dinlerler ve onu düşünüp anladıktan sonra, bile bile tahrif ederler."
"Fark, fenik" kökünden gelen "fırka", bölünmüşlük, ayrılık demektir ve çoğul mânâsı ifade eden bir isimdir. Kendi lafzından tekili yoktur.’Tıpkı reht (grup, topluluk, cemaat) ve kavm (hısım, akraba, kabile, millet) kelimeleri gibi. Bu cümle, İsrâiloğullarının imân etmeyeceklerini zımnen ifade eden birinci cümleyi teldd eder. Bu da, onların imân umudunu tamamen ortadan kaldırır. Âyetin bu ikinci cümlesi;
"Oysa onlar sizin düşmanınızdır" cümlesinin;
"Şimdi siz Beni bırakıp da onu (İblis'i) ve onun zürriyetini mi dost ediniyorsunuz?" cümlesinden sonra zikredilmesi kabilindendir.
İbn Abbâs diyor ki:
"Burada bahse konu fırka, Mûsâ ile beraber Tûr'a gitmek üzere seçilen yetmiş ki, siden (nakih) ibaret bir cemaat idi. Bunlar, Allah, Tûr'da Mûsâ ile konuşurken, ona emir ve nehiyler (yasak) bildirirken, Allah'ın (celle celâlühü) kelâmını dinlediler sonra onları tahrif ettiler kelimeleri yerlerinden kaydırdılar. Onlar bu işleri ilâhî hitab makamının ululuğunun haşyet ve mehabet havasının kendilerini kaplamasından; anlayışlarının yetersiz kalmasından değil, fakat akılları ile işittiklerini kavradıktan ve o sözlerin gerek mânâda gerekse tekellümde Rabbül-Izzet Allah'ın kelâmı olduğunda asla şüpheleri kalmadıktan sonra yaptılar."
Mûsâ ile Tûr'a giden bu yetmiş kişiden doğru (sâdık) olanlar, kavimleri nezdine döndüklerinde dinlediklerini olduğu gibi aktardılar. Sâdık olmayanlar da şöyle dediler:
"- Biz, Allah'ı dinledik. O, kelâmının sonunda şöyle buyurdu:
- Eğer siz bunları yapabilirseniz, yapın; isterseniz yapmayabilirsiniz; eğer yapmazsanız bunda bir sakınca yoktur."
Kaffal Abdullah el-Mervezî diyor:
"Onlar, Allah'ın kelâmını dinlediler, O'nun muradını da anladılar fakat sonra Allah'ın kelâmını fasit bir tevil ile tevil ettiler."
Bir görüşe göre de âyette zikredilen fırka, onların seleflerinin reisleri (Rüesâ-ı Benî İsrail) idiler. Bunlar Tevrat'ın muhtevasını iyice kavradıktan sonra onları tahrife yöneldiler.
Bir başka görüşe göre ise bunlar, Peygamberimiz asrında onun Tevrat'taki vasıflarında değişildik yapan ve recim (taşlama) âyetini de değiştiren Yahudîlerdir. Ancak âyette, bu hâdise anlatılırken önce mazi sonra istikbal (gelecek) kipinin kullanılması (oysa onlardan bir fırka vardı ki, , Allah'ın kelâmını dinlerlerdi... Sonra onu bile bile tahrif ederlerdi) denmesi, bu olayda dinlemek ve tahrifin her ikisinin de Peygamberimiz zamanından önce vuku bulduğuna delâlet ettiğinden bu tevcihe geçit (mesağ) yoktur. Ancak bu sakıncayı bertaraf etmek konusunda denilebilir ki; onların bu yaptıkları, Peygamberimizin asrından önce olmayıp fakat bu âyet-i kerîmenin nüzulünden önce idi.
Bu âyetin tefsirinde ileri sürülen görüşlerden birincisi (Mûsâ ile beraber Tûr'a giden nakiblerden bir kısınının bunu yapmış olması), âyette geçen "Allah'ın kelâmını dinlerler" mefhûmuna en uygun olanıdır. Çünkü Tevrat, her ne kadar Allah'ın kelâmı ise de "el-Kıtab" ismiyle söylenişi daha meşhurdur. Bu olayda ise Tevrat'tan "el-Kitab" olarak değil fakat "Allah'ın kelâmı / Kelâmu'llah" olarak bahsedilmektedir.
Bundan başka Tevrat'ın tahrif edilmiş olduğu da açık bir gerçektir ve Yahudiler, Tevrat'ı dinlemekten çok tilâvet etmekle vasıflandırılmışlardır. Özellikle tahrifat yapan Yahudi reislerinin vazifesi, Tevrat'ı dinlemek değil fakat onu tilâvet etmekti. Şu hâlde kast edilen mânâya uygun olan tevcih şu olmalıdır:
"- Siz ey mü'minler! Bu Yahudilerin sizin vâsıtanızla imân etmelerini, sizin davetinize icabet etmelerini mi umuyorsunuz? Oysa kötülük illetinde tıpkı kendileri gibi olan selefleri, Allah'ın kelâmını vasıtasız olarak dinliyor, onun hakkında yakînen bilgi sahibi oluyor, üzerinde düşünüp anlıyor fakat davete icabet etmiyor ve ardından onu tahrif ediyorlardı. Heyhat!..."
Onlar bu tahrifatları bir hata ve yanılgı eseri değil hakikatleri bile bile yapmışlardı.
76
"Onlar imân edenlerle karşılaştıkları (mülâkıî oldukları) zaman:
- Biz de imân ettik; derler!
Birbirleriyle baş başa kaldıkları (halvet oldukları) zaman da:
- Allah'ın size açtığı (fethettiği) bilgileri Rabbinızın katında size karşı hüccet (de ki) olarak ileri sürsünler diye mi onlara anlatıyorsunuz? Hiç düşünmez misiniz? derler."
A- "Onlar imân edenlerle karşılaştıkları (mülâkıî olduk) zaman:
- Biz de imân ettik!" derler."
Bu istinaf cümlesi, Peygamberimizin çağdaşı olan Yahudilerden sadır olan son derece çirkin bir davranışı ortaya koymaktadır. Bu, onların imânından ümit kesmek demektir. Bu davranış onlardan bir kısınının münafık olduğunu gösterir. Bu münafıklar, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Tevrat'taki vasıflarını mü'minlere anlatarak kendilerinin de inandıklarını söylüyorlardı. Fakat birbirleriyle yalnız kaldıklarında mulıatabları onları verdikleri bilgilerden dolayı ayıplıyorlardı.
Mü'minlerden maksat, Peygamberimizin Ashab'ıdır. Ashab ile karşılaştıklarında imân ettiklerini söyleyenler, Yahudilerin tamamı değil ancak bir kısmı idi. Bir kısmı da sükût ediyorlardı. Âyetteki ifade "filân oğulları, filânı öldürdüler" kabilindendir. Oysa katil, o kabileden yalnız bir kişidir. Âyetin bu şekilde tefsir edilmesi, münafık kelimesini takdir edip "onların münafıkları böyle diyorlardı" şeklinde tefsir edilmesinden daha anlamlıdır. Çünkü böylece o münafık Yahudileri, Peygamberimizin Tevrat'taki vasıflarını mü'minlere anlatmalarından dolayı önce sükût edip sonra ayıplayanların nifakı, onların hallerindeki bu değişiklik ve fikirlerindeki çelişki de ifade edilmiş olur.
Münafık Yahudiler, mü'minlerle karşılaş tıklarında kendilerinin de imân ettiklerini söylemekle yetinmeyip imânlarının gerekçesini de açıklıyorlardı. Peygamberimizin . vasıflarını Tevrat'ta bulduklarını ve müjdelenen Peygamberin o olduğunu da söylüyorlardı. Nitekim âyetin:
"Birbirleriyle baş başa kaldıkları (halvet oldukları) zaman da:
- Allah'ın size açtığı (fethettiği) bilgileri Rabbinizın katında size karşı hüccet (deki) olarak ileri sürsünler diye mi onlara anlatıyorsunuz? İliç düşünmez misiniz?" bölümü bunu bildirmektedir.
B- "Birbirleriyle başbaşa kaldıkları (halvet oldukları) zaman da:
- Allah'ın size açtığı (fethettiği) bilgileri Rabbinizın katında size karşı hüccet (deki) olarak ileri sürsünler diye mi onlara anlatıyorsunuz?"
"Münafık Yahudilerin mü'minlerle karşılaşmaları sırasında sükût eden Yahudiler, münâfıklık yapan Yahudî arlıadaşları ile başbaşa kaldıkları zaman..."
Bu ifade, sükût edenlerin de nifak sırasında huzurda bulunduklarını gösterir. Çünkü başbaşa kalmak (hulüvv), ancak bir meşguliyetten sonra olur. Bir de, sükût edenlerin, münafıkları ayıplamaları, yalnız hulüvv (başbaşa kalmak) hâline bağlanmıştır. Buna göre eğer sükût edenler de, münafıkların mü'minlerle olan söyleşileri sırasında hazır olmasalardı, "birbirleriyle başbaşa kaldıkları ve diğerleri de bunu duyduklar zaman" şeklinde bir ifade kullanılması gerekirdi. Bunda, yukarıda anılan mânâya göre, onlar için daha büyük tahkir vardır. Çünkü önce sükût ediyorlar, sonra da onları ayıplıyor, sitem ve serzenişte bulunuyorlar.
Son Peygamberin Tevrat'ta yazılı vasıflarıyla ilgili bilgilerin âyette "fetih" olarak ifade edilmesi, Yahudilerce bunun bir gizli sır telaliki edildiğini, kapısının kapalı olduğunu, kendilerinden başka hiç kimsenin bunu bilmediğini belirtmek içindir.
"Size karşı hüccet olarak ileri sürsünler diye mi" cümlesinden maksat, karşı çıkma anlamını tekid ve uyarıyı pekiştirmedir. Çünkü onlara göre, Peygamberimizin Tevrat'taki vasıflarını Ashab'a anlatmak, elbette kendilerince hoş karşılanmıyordu. Fakat bu bilgilerin Allah'ın huzurunda Yahudilere karşı Müslümanlar tarafından bir hüccet olarak kullanılması amacıyla anlatılması da kimsenin aklına gelmezdi. Ama bu onların düşüncesine göre bilgi vermelerinin tabiî sonucuydu. Onlar şunu söylemeye çalışiyorlardi:
"- Siz, onlara bunları size karşı hüccet getirerek sizi susturmaları için mı anlatıyorsunuz?"
Bunları Ashab'a anlatanlar, her ne kadar bu niyeti taşımıyorlarsa da, bu sual onların akıllarındaki zafiyeti ve düşüncelerindeki karışıklığı gösterir.
"Rabbınızin katında", Rabbinizın hükmünde ve kitabında demektir. Nitekim "O, Allah'ın indinde (yanında) böyledir" dendiğinde, "Allah'ın kitabında ve şeriatinde o böyledir" demektir.
Bir görüşe göre ise, kıyamet gününde Allah katında demektir. Ancak bu görüş reddedilmiştir. Çünkü onların. Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Tevrat'taki vasıflarını gizlemeleri buna engel değildir. Zira kendileri de biliyorlar ki, onlar, bu vasıfları anlatsalar da anlatmasalar da, kıyamet günü onlara karşı bu hüccet kullanılacaktır. Buna, kıyamet gününde mü'minlerin, onlara:
"- Siz, dünyada, kitabınıza göre de bizim dinimizin hak olduğunu, Peygamberimizin sâdık olduğunu bize anlatmamış mıydınız?" demek suretiyle kendilerini ilzam ve isliât edecekleri yorumu ile izah getirmek, daha fahiş bir yanlışlık olur.
C- "Hiç düşünmez misiniz?"
Bu cümle kelâmın siyakından anlaşılan gizli bir cümleye atıftır ve onların serzeniş ve ayıplamalarının devamıdır. Sanki şöyle sorulmaktadır:
"- Siz, hiç düşünmez, yaptığınız fahiş hatayı anlamaz mısınız?"
Yahut:
"- Siz yaptığınızın yanlışlığı ortada iken bunu nasıl anlamıyor da uyarılmanıza ihtiyaç hasıl oluyor?"
Bir görüşe göre ise, "Hiç anlamaz mısınız?" hitabı, bundan önceki âyetteki "umuyor musunuz?" cümlesine bağlı olarak, Allah tarafından mü'minlere yöneliktir. Yani sanki şöyle denmektedir:
"- Siz, bunların hâlini ve onların imâna gelecekler diye bir beklenti içinde olmamanız gerektiğini, hiç anlamaz mısınız?"
Ancak bundan sonra gelen "Onlar bilmiyorlar mı ki..." âyeti buna mânidir.
77
"Onlar bilmiyorlar mı ki Allah, onların gizlediklerini de açıkladıklarını da hakkıyla bilir."
Çünkü bu âyet, sonuna kadar onların, anılan halleri sebebiyle Allah tarafından cehaletlerine hükmedildiğini bildirmekledir. Bu itibarla bu esnada mü'minlere hitab edildiğini kabul etmek ağaç ile kabuğunu birbirinden ayırmak gibi bir şey olur. Şunu da ilâve edelim ki bu hitabı mü'minlere tahsis etmek, bir zorlamadan öteye geçmez. Kaldı ki "...size inanacaklarını mı umuyorsunuz?" hitabında olduğu gibi, onu Peygamberimize de (sallallahü aleyhi ve sellem) teşmil etmek edebe tam anlamıyla aykırı olur.
Yahudiler, içlerindeki münafıkları, Kitap'tan bazı bilgileri (Son Peygamberin niteliklerini) Ashab'a anlatmaları yüzünden, aleyhlerine hüccet olarak kullanılır korkusu ile ayıplıyorlar da, bilmiyorlar mı ki, Allah, onların kendi aralarında mü'minlerden kalblerinde gizlediklerini de mü'minlere açıkladıklarını da hakkıyla bilir. Saklıyı veya gizliyi bilen Allah açığı elbette ve evleviyetle bilir ve daha önce geçtiği gibi onların kendi adamlarına açıkladıklarım da (onları ayıplamalarını) kesinlıkle bilir.
Böyle olunca Allah onların gizlemek istediklerini vahiy yolu ile Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirebılır. Sonuçta o söylediklerinin yine hüccet olarak kullanılması ve onların susturulması gerçekleşir. Tıpkı Tevrat'taki recim (taşlama) âyetiyle bazı şeylerin onlara haram kılınmasında olduğu gibi. Şu hâlde onların serzeniş ve ayıplamalarının hiçbir faydası yoktur.
Yahudilere göre sakıncalı olan, Allah'ın onlara açtığı bilgilerin kendilerine karşı hüccet olarak olarak kullanılmasıdır. Bu ise, onlar açıklasalar da, saklasalar da her iki cihanda gerçekleşmektedir. O bilgilerin hüccet olarak kullanılmasi, onların anlatması ile hasıl olmuyor ki onların gizlemesi ile engellenebilsin.
"Onlar, bilmiyorlar mı ki..." cümlesindeki "onlar" zamiri, bazılarına göre yalnız münafıkları yahut münafıklarla onları ayıplayanları yahut da onların tahrifçi atalarını ifade etmektedir. Yani onlar o hareketleri yapıyorlar da hiç bilmiyorlar mı ki Allah onların bütün gizlediklerini de, açığa vurduklarını da kesinlikle bilmektedir. Ezcümle Allah, onların:
- Küfürlerini gizledikleri halde, imânlarını açıkladıklarım;
- Peygamberimiz ile ilgili bilgileri gizlediklerini, diğer bazı bilgileri açıkladıklarını;
- Allah'ın emirlerini gizlediklerini ve kendileri tarafından uydurulduğu hâlde Allah'a isnad ve iftira ettikleri şeyleri de hakkıyla bilir .
"Onlar bilmiyorlar mı ki Allah, onların gizlediklerini de açıkladıklarını da hakkıyla bilir " cümlesinde, onların gizlediklerinin, açığa vurduklarından önce zikredilmesi, onların rezaletlerini ve korktuklarının başlarına geldiğini bildirmek ve Allah'ın (celle celâlühü) bütün bilgileri kuşatmış olan ilminin kapsamını belirtmek içindir. Sanki Allah'ın (celle celâlühü), onların gizledikleri şeylere ilişkin ilmi onları açığa vurmalarından daha öncedir (akdem). Oysa O'nun ılmme göre her ikisi de eşittir.
Bu âyetin bir benzeri de, "(Resûlüm) de ki:
- içinizdekileri gizleseniz de, açıklasanız da Allah onu bilir." (Âl-ı Imrân 3/29) meâlindeki âyettir. Nitekim bu âyette de aynı sebepten dolayı, gizlemek, açığa vurmaktan önce zikredilmiştir. Fakat,
"İçinizdekileri açıklasanız da gizleseniz de Allah, sizi onunla hesaba çeker" meâlindeki âyette ise bunun aksi vârid olmuştur. Çünkü hesaba çekilmede asıl olan açık işlerdir; gizli işler değildir. Anılan âyette, gizlenenlerin, açığa vurulanlardan önce zikredilmiş olması, gizlilik mertebesinin, aleniyet mertebesinden önce olması itibariyle de olabilir. Çünkü açığa vurulan her şey veya onun başlangıcı şeyler mutlaka daha önce kalbde gizlenmiştir. Bu itibarla Allah'ın (celle celâlühü) ilminin birinci hâle (gizlilik hâline) taalluku, ikinci hâle (aleni hâle) taallukundan önce gelir.63
78
"Onlardan bir kısım ümmîler vardır ki Kitabi bilmezler. Bütün bildikleri boş umut ve kuruntulardır (ümniye-çoğulu: emaniye). Zaten onlara sadece zanda bulunuyorlar."
A- "Onlardan bir kısım ümmîler vardır ki Kitab'ı bilmezler."
Ümmî, okuma-yazmaya mutedir olmayan kimsedir. Onun nisbetinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Şöyle ki:
1- Ümmî, anneye (ümm' e) nisbet edilmek demektir. Ümmî olan kimse okuma-yazma bilmemekte annesine benzetilmiştir. Çünkü eski çağlarda Araplarda okuma-yazma genellikle kadınların işi olmayıp erkeklerin vasfı idi.
2- Ümmî, annesinin kendisini doğurduğu sade hâl üzere olan, başka bir deyişle okuma yazma bilmeyen, eşya bilgisinden yoksun kişidir.
3- Ünlü Tabiî âlimlerinden İklime b. Abdullah ve Dahhâk b. Muzâhım el-Hilak'den rivâyet olunduğuna göre "Ümmîlerden maksat, Arap Hristiyanlarıdır."
4- Ümmîler, Ehl-i Kitab'tan bir kavim olup onların kutsal kitabı işlemiş oldukları günâhlar sebebiyle ref edilmiş (kaldırılmış), böylece onlar ümmî (kitapsız) kalmışlardır.
5- Hazret-i Ali'den rivâyet olunduğuna göre "Ümmîler, Mecûsîlerdır."
6- Bize göre buradaki ümmîlerin, Yahudilerin cahilleri olduğudur.
Daha önceki âyetlerde açıklandığı gibi burada da ümmîlerin çirkinlıkleri belirtilmektedir. Bu âyet, daha önce geçen,
"Oysa onlardan öyle bir fırka vardı ki, Allah'ın kelâmını dinlerler ve onu düşünüp anladıktan sonra bile bile tahrif ederler" cümlesine atıftır. Çünkü ümmîlik, tahrifçilik ve nifak gibi, onların imânından tamamen ümid kesmeyi mûcib değilse de onlardan bir hayır beklenilmeyeceğini de ifade eder. Ancak yine de imâna aykırılık açısından kitabı bilmemek, eski Yahudîlerin yaptığı gibi, Allah'ın kelâmını dinleyip mânâsını anladıktan sonra onu tahrif etmekten ve Peygamberimiz döneminde Yahudilerden iki fırkanın yaptığı gibi nifaktan ve Tevrat'ta yazılı bulunan gerçekleri açıklamaya engel olmaktan daha ağır değildir. Buradaki "Kitab" kelimesinden, kitabet mânâsı anlamak, âyetin nazm-i celilinin sibak ve siyakına (kelâmın gelişine) uygun değildir.
B- "Bütün bildikleri boş umut ve kuruntulardır."
Yani Yahudilerin cahilleri, Tevrat'ı hiç bilmezler. Onlar, ancak hahamların kendilerine verdikleri umutlara göre kuruntu ve hayaller kurarlar. Allah'ın kendilerini bağışlayacağı, ataları olan peygamberlerin de kendilerine şefaat edecekleri hayalleriyle avunurlar ve din adamlarının, Tevrat'a dayanarak söylediklerine inanarak boş umutlar beslerler. Bu cahil Yahudiler, Tevrat'ı bilmezler. Ancak Tevrat adına kendilerine okunanları alırlar, Tevrat'ı tedkik ve tefekkür imkânları olmadığı için onları olduğu gibi kabul ederler
C- "Zaten onlar sadece zanda bulunuyorlar."
O ümmîler, kısır düşünceli insanlardır. Bütün işleri zan ve taklittir. Onlar, ilim mertebesine (rütbetü'l-ılm) erişemezler. Bu itibarla kesin bilgi kuralları (kavâ’ıdü'l-yakîn) üzerine müesses imân onlardan elbette beklenemez.
79
"Vay o kimselerin hâline ki kendi elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel (semen-i kalîl) karşılığında satmak için,
- Bu, Allah katındandır! derler.
Kendi elleriyle yazdıklarından vay onların hâline! Kazandıklarından da vay hâhne onların!"
A- "Vay (Veyl) o kimselerin hâline ki..."
Veyl kelimesinin anlamı konusunda değişik görüşler vardır. Şöyle ki:
1- Haki el-Ezdî'ye göre "veyl", şiddetli şer demektir.
2- Abdülmelik Asmaî'ye (radıyallahü anh) göre "veyl", fecaat (el-tefeccu'); "vayh", ise rahmet (terahhum) dilemek için söylenir.
3- Sîbeveyh'e göre "veyl", helâke uğramış; "vayh" ise, helake uğramak üzere olan kimseyi uyarmak için söylenir
4- "Veyl", bir üzüntü (el-hüzn) ifadesi olarak kullanılır.
5- "Veyl", beddua; vayh ise, rahmet dilemek için kullanılır.
6- İbn Abbâs'a (radıyallahü anh) göre "veyl", acıklı azap (azabü'l-elîm) demektir.
7- Süfyan el-Sevrî'ye göre "veyl", cehennem ehlinin yaralarından akan irinlerdir.
8- Ebû Said el-Hudrî nin (radıyallahü anh) Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) rivâyet ettiğine göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Veyl, cehennemde bir vadidir; kâfir, kırk yıl yuvarlanır; daha onun dibine varamaz."
9- Said b. el-Müseyyeb de (radıyallahü anh) diyor ki:
"Veyl, cehennemde öyle bir vadidir ki, dünyadaki dağlar, içinden geçirilse, onun sıcaklığının şiddetinden hepsi erir."
10- İbn-ı Büreyde de diyor ki: "Veyl, kan ve irin dağıdır."
11- "Veyl", cehennemde bir kuyudur (sahrîcü fî cehennem)
12- e'z-Zehrâvî'ye göre "veyl", cehennem kapılarından biridir.
B- "...Kendi elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel (semen-i kalil) karşılığında satmak için,
"- Bu, Allah katındandır!" derler."
Kendi elleri ile yazdıkları kitap, tahrif edilmiş (el-muharref) kitaptır ya da o Yahudi hahamlarının yazdıkları batıl açıklamalardır (e't-te'vilât).
"Elleriyle" denilmesi, yazmaktan mecazî bir mânâ kastedilmediğini te'kid içindir.
Rivâyet olunuyor ki, Peygamberimiz Medine'ye geçince, Yahudi âlimleri (ahbare'l-yahûd) gelirlerinin kesilmesinden ve riyasetlerinin zevalinden endişe etmeye başladılar. Bundan dolayı da aşağı tabaka Yahudileri, (esâfîl-i yahûd) Peygamberimize imândan alıkoymak için çareler düşünmeye başladılar. Bunun için de Peygamberimizin Tevrat'taki vasıflarını tahrif etmeye yöneldiler. Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sıfatı (sıfatu'n-nebî) Tevrat'ta şöyle tarif ediliyordu:
"Güzel yüzlü (hüsnü'l-vech), güzel saçlı (hüsnü'ş-şa'r), kara gözlü (ekhalü'l-a'yneyn), orta boylu (reb'a'tü'l-kaâme)."
Onlar, bu vasıfları değiştirip yerlerine şunları yazdılar: Uzun boylu, mavi gözlü, düz (kıvırcık olmayan) saçlı. Avamdan (sefele) Yahudiler, bu konuyu kendilerine sordukları zaman, Tevrat'ta bulduklarının aksine kendi elleriyle yazdıklarını onlara okuyorlardı. Onlar da bu vasıfların, Peygamberimizin vasıflarına uymadığını görüyorlar ve bu yüzden de Peygamberimizi yalanlıyorlardı.
"Sümme / sonra" kelimesi, mertebe sonrahğı içindir. Çünkü tahrif edilen ve bâtıl bir şekilde yapılan tevilleri açıkça Allah'a isnad etmek, tahrif ve tevilin kendisinden daha çirkin ve ağır bir suçtur.
"Semen-i kalil / az bir bedelden maksat, o Yahudi ahbarının, bu tahrif ve tevil karşılığında kendi nefisleri için temin ettikleri menfaatler ve riyasetlerdir. Muavaza akitlerinde satın alman mal maksud veya amaçtır; onun karşılığında verilen bedel (semen) ise bir vesiledir. Bu âyette ise bilakis karşılık olarak alınan şeye semen (bedel) denmesi, onların bu İşte, gerekenin aksini yaptıklarını ifade etmek içindir. Nitekim onlar, maksûd olan şeyi vesile ve vesile olan şeyi de maksûd yapmışlardır.
İşte o Yahudi ahbarının veya bilginlerinin bu yoldan ekle ettikleri riyaset ve menfaatlere "az bir bedel" denmiştir. Çünkü bu menfaatler ve riyasetler, haddi zatında büyük olsa da, onlar sebebiyle uğrayacakları ebedî azaba göre azların azıdır.
C- "Kendi elleriyle yazdıklarından vay onların haline! Kazandıklarından da vay haline onların!"
Daha önceki cümle, burada tekid için tekrar edilmiştir. Daha önceki cümlede işaret edilen veyl'in gerekçesi burada sarahaten zikredilmiştir ki, bu da kendi elleri ile takdim ettikleri ağır suçlarıdır. Bu açıklama, "Kazandıklarından da vay haline onların!" cümlesi için de geçerlidir. Buradaki tekrar da yine tekıd ve teşdid içindir. Âyetin bu kısınında "Veyl'in gerekçeleri açıkça gösterılırken "Bu Allah katındandır" mealindeki sözlere temas edilmemiştir. Çünkü onların bu sözü de, kendi elleriyle yazdıklarına geçerlık kazandıran ilk unsurlardan olması itibariyle o da bu gerekçeye dahildir.
80
"Onlar:
- Ateş (e'n-nâr) sayılı günden (eyyam-ı ma'dûde) başka bize asla dokunmayacaktır! (temas etmeyecektir) dediler.
(Resûlüm) sen de de ki:
"- Allah katından bir ahid mi aldınız? Eğer öyleyse Allah ahdinden asla dönmez. Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mı söylüyorsunuz?"
A- Onlar:
"- Ateş sayılı günden başka bize asla dokunmayacaktır!"
Bu âyet de, Yahudilerin diğer bazı ağır suçlarını açıklamaktadır. Bu da onların uydurdukları yalanlardan biri olmakla beraber bunu tahrif ettikleri Tevrat'a yazmamışlardır.
Onlar dediler ki;
"- Kıyamet gününde ateş bize, ancak sayılı birkaç gün dokunacak veya Mûsa'nın (aleyhisselâm) gıyabında buzağıya taptığımız günler sayısınca, yani kırk gün dokunacak ve ondan başka asla dokunmayacaktır."
Abdülmelik Asmaî'nin bazı Yahudilerden naklettiğine göre, onların buzağıya taptıkları günlerin sayısı yedidir ve bu sebeple ancak buzağıya taptıkları günler sayısınca azaba uğrayacaklardır.
İbn Abbâs ve Mücâhid'ten rivâyet edildiğine göre de Yahudiler şöyle demişlerdir:
"Dünyanın ömrü yedi bin senedir. Biz, her bin sene için yalnız bir gün azap göreceğiz."
Dahhâk'in, İbn Abbâs'tan rivâyetine göre:
"Yahudiler, Tevrat'ta, şunu gördüklerini iddia ediyorlardı: Cehennemin iki yakası arasındaki zalikum, ağacına varıncaya kadar kırk senelik mesafe vardır. Her gün bir senelik mesafe giderek bu yolu ikmal edeceklerdir."
B- "(Resûlüm) sen de onlara de ki (Kul):
- Allah katından bir ahid mı aldınız? Eğer öyleyse Allah, ahdinden asla dönmez."
Resûlüm! Sen de susturmak ve uyarmak için onlara de ki:
- İddianıza dâir Allah katından bir ahıd, bir haber, bir va'd mi aldınız? Çünkü sizin iddia ettiğiniz şey, ancak kuvvetli bir va'de dayak olabilir. İşte bundan dolayıdır ki, burada ahd, kuvvetli va'd ile ifade edilmiştir. Eğer durum, böyle ise, Allah, böyle bir ahidde bulunmuşsa O, ahdinden asla dönmez.
"Ettehaztüm" kelimesinin kökü, "almak, elde etmek, ele geçirmek, beraber götürmek" mânâsına "e-ha-ze"dir. Ettehaztüm; siz ahzettiniz, aldınız demektir. Fakat burada söz konusu olan (Eettehaztüm mı aldınız?) sual şeklidir. Ancak Kuranın bir icazı olarak soru hemzesi salat olmuştur.
"Eğer öyle ise..." cümlesi, itirazı (mâkabk ile irtibatı olmayan) bir cümledir. Bu cümlede İsm-i Celil'in (Allah isınınin zamir ile değil) açık olarak zikredilmesi, bu hükmün gerekçesine işaret etmek içindir. Çünkü ahde vefa, ülûhiyetin bir hükmüdür. Ahdin Allah'ın zamirine izafe edilmesi (Allah ahdinden... dönmesi), daha önce de belirtildiği gibi, ona şeref kazandırmak ve önemini ifade etmek içindir. Yahut ahdi kendine izafe etmekle bundan bütün ahitlerin kastedüdiğini bildirmek içindir. Buna göre, malûm ahid de, öncekide bunlara dahildir.
C- "Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?"
Yani Allah (celle celâlühü) hakkında müfteri olarak, vukuunu bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
Burada onlara yapılan uyarı, vukuunu bilmedikleri şeyleri Allah'a (celle celâlühü) isnad etme şartı üzerine bina edilmiştir. Oysa onlar Allah'a isnad ettikleri şeylerin, vâki olmayan şeyler olduğunu zaten biliyorlardı. Bununla beraber kendilerini uyarmak ve bundan menetmek mânâsını fazlasıyla ifade için bu üslûp kullanılmıştır. Çünkü eğer bir işin ednasi (aşağı) tevbihi (kınama) gerektiriyor ise a'lâsı (daha yukarı) evleviyetle tevbihi müstelzim olur.
Yahudilerin nakledilen o sözleri (Ateş, ancak sayılı günler...), sarahatle Allah'a iftira değil ise de, netice itibariyle onu müstelzimdir. Çünkü kesin hüküm (el-cezm), ancak onun sebebini Allah'a isnad etmekle olur.
81
"Hayır öyle değil. Her kim bir kötülük işler ve kötülüğü onu kuşatırsa (ihata ederse) İşte onlar ateşin yaranıdırlar (ashabü'n-nâr). Onlar hep (muhalleden) orada kalacaklardır."
A- "Hayır öyle değil (Belâ). Her kim bir kötülük işler ve kötülüğü onu kuşatırsa."
Bu Yahudilerin sözlerini ibtal ve hakîkat-i hâli beyan etmek için Allahü teâlâ tarafından verilen bir cevaptır. Bu cevap gerek Yahudilerin gerekse diğer kâfirlerin yalanlarını kapsayan genel bir şeriat kuralı zımnında ifade edilmiştir.
Yahudilere cevap vermek; (Resûlüm, sen de onlara de ki...) emriyle Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) ihale (tefviz) edilmiştir. Çünkü kâfirlere karşı, hüccet getirip onları susturmak, Peygamberimizin vazifelerindendir. Bir de, bunun, Allah tarafından deruhte edilmesi gerekmeyen kolay bir şey olduğunu bildirmek için bu görev Peygamberimize verilmiştir.
Burada kötülükten (seyyi’e-çoğulu: seyyiât) maksat, bu kâfirlerin işledikleri gibi fahiş kötülük veya büyük günâhlardan (el-kebâir) biridir.
Kesb, lügat ta kazanmak, elde etmek menfaat sağlamak demektir. Kesbin, burada günah, kötülük (seyyiât) için kullanılması, "Onları acıklı bir azab ile müjdele kabilindendir. Yani bu kim büyük bir günâh işler ve bu işlediği günâh, her yönden onu kuşatır; kalbini, dilini (lisan) ve bedeninin diğer uzuvlarını (cevârih) kaplarsa (istilâ ve istimal eder), bu günâh, onun özelliklerinden biri hâline gelirse demektir. Nitekim kötülüğün ona izafesi de, bu mânâyı ifade eder. Kötülüğün bu hâli alması, ancak kâfirlerde olur.
İşte bundan dolayıdır ki, İbn-i Ebî Hâtem Abdurrahman el-Razî'nin, Ibn-i Abbas (radıyallahü anh) ve Ebû Hüreyre'den ve İbn-i Cerir Muhammed el-Taberî'nin de, (radıyallahü anh) Ebî Vâil, Mücâhid, Katâde, Ata ve Rebî'den rivâyetlerinde görüldüğü gibi, Selef (Ashab ve Tabiîn), bu âyetteki seyyieyi (kötülük) küfür olarak tefsir etmişlerdir.
Bir başka görüşe göre ise, "seyyie", küfür; "hatîa" ise, büyük günâhtır.
Diğer bir görüşe göre de bunun tersidir.
Son bir görüşe göre ise "seyyie" ile "hatia" arasında şu fark vardır:
"Seyyie", bazen bizzat kastedilen günâh için "hada", ise, genellikle kastedilen yanlış için kullanılır. Çünkü hatîa, hata kökünden gelir. "Hatîa" çoğul olarak da okunur. Bu da, onların küfürlerinin çok çeşitli olduğunu ifade eder.
B- "İşte o kimseler ateşin yaranıdırlar. Onlar hep orada kalacaklardır."
"Ülâike — İşte onlar..." işaret isınınin kullanılması, o kâfirlerin, bu vasıfları yüzünden ateş ehli olduklarını bildirmek içindir. Çünkü işaret isimleri, işaret edilen nesne ile o nesnenin vasıflarını gösterir. "Ülâike", aslında uzakta bulunan bir nesneyi işaret için kullandır. Buradaki kullanımı, o kâfirlerin, küfür ve hatalardaki derecelerinin, imân ve istikametten çok uzakta olduğunu ifade etmek içindir.
"Men / her kim", aslında lâfız itibarı ile tekildir. Ondan sonra kendisine râci olarak gelen üç zamir de, tekil olarak geldiği halde, "ülâike" işaret isınınin çoğul olarak gelmesi, "men / her kim" kelimesinin çoğul mânâsına dikkat çeker niteliktedir. Çünkü iki hâle de münasip olan budur. Zira kişinin kötülük kesbetmesi ve hatasının kendisini kuşatması, kişinin münferit hâline mahsustur. Ateşe girmekse toplu hâlde olmaktadır. Başka bir deyişle kötülük kesbeden veya işleyen, hataları kendini kuşatan gibi sıfatları taşıyan kimseler, âhirette ateş ehli olup oradan hiç çıkmayacaklardır. Tıpkı onların dünyada, Allah'ın (celle celâlühü) âyetlerini yalanlamak, Allah'ın (celle celâlühü) kelâmını tahrif etmek ve O'na iftira etmek gibi, ateş gerektiren sebeplerden hiç ayrılmadıkları gibi.
Niçin cevap, onların hâline tahsis edilmemiş, mesela, "öyle değil, onlar ateş ehlidir" denmemiştir? Çünkü burada bir genelleme, genel bir kural koyma ve sonucun korkunçluğunu beyan vardır. Bir de daha önce de belirtildiği gibi bu üslûpta gerekçeyi bildirme kasti da olabilir.
Onlar, ebedî ve sonsuz olarak orada kalacaklardır. O hâlde onların iddia ettiği gibi yedi veya kırk gün sonra oradan kurtulmaları söz konusu değildir.
Bu âyette, büyük günâh (kebîre) işleyenlerin ebedi olarak cehennemde kalacaklarına (hulûduna) dâir bir delil (hüccet) yoktur. Çünkü bildiğiniz gibi bu âyet, kâfirlere mahsustur. Ve âyetteki (hep orada kalacaklar diye tefsir edilen) "hulûd"u, "uzun zaman orada kalmak" anlamında yorumlamaya da gerek yoktur.
82
"Îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince; onlar da cennet yaranıdırlar (ashabü'l-cenne). Onlar hep (muhalleden) orada kalacaklardır."
İlâhî sünnet ve âdet; va'd (mükâfat) ile vaîdin (ceza) yan yana zikredilmesi şeklinde tezahür etmiştir. Çünkü kulları bazen terğib (teşvik), bazen de terhib (korkutmak) ve bazen tebşir (müjdelemek), bazen de inzâr (uyarmak) şeklinde ırşad etmenin hikmeti budur.
83
"Hatırlayın o zamanı ki Biz İsrâiloğullarından şöyle mîsak (kesin söz) almıştık:
Allah'tan başkasına tapmayacaksınız;
Ana babaya (vâkdeyn), yakın akrabaya (zi'l-kurba), yetimlere (el-yetama), yoksullara (el-mesakin) iyilik edeceksiniz;
İnsanlara güzel söz söyleyeceksiniz;
Namazı kılacak, zekâtı vereceksiniz.
Sonra sız, pek azınız müstesna, sözünüzden döndünüz. Zaten sizler dönek kimselersiniz."
A- Hatırlayın o zamanı Biz isrâiloğullarından şöyle mîsak (kesin söz) almıştık. Burada da, Yahudilerin seleflerinin diğer bazı çirkinlikleri sayılmaktadır ki, bunlar, onların haleflerinin de imâna gelmeyeceklerini çağrıştırmaktadır.
"Hatırlayın, düşünün!" emri, iki türlü yorumlanabilir:
1- Bu emir, Peygamberimiz ile mü'minler içindir. Zira onların Yahudilerin hâllerini düşünmeleri, onların imâna gelmeleri ümitlerini ortadan kaldırır.
2- Bu emir, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) devrindeki Yahudiler içindir. Bu, muasır Yahudilerin seleflerinin kötü hareketlerinden dolayı onlar için bir uyarıdır.
B- "Allah'tan başkasına tapmayacaksınız; "
Bu cümle, nehyetmek anlamında şeklen ihbar (haber verme) kabilindendir. Tıpkı "Velâ yudârre kâtibün velâ şehîd Yazana da şahide de zarar verilmeyecektir" mealindeki âyette ve "filâna gideceksin; ona şöyle şöyle diyeceksin!" misalinde olduğu gibi. Bu ihbar tarzındaki nehy (olumsuz emir), sarih nehyden daha etkikdir. Çünkü bunda, nehyedılen şeye sür'atle son verilmesi, nehyedılen kimse için bir görev olduğu anlamı vardir. Bu itibarla sanki o nehyedılen o işe son vermiş de, nehyeden de bunu haber vermektedir.
Bir görüşe göre ise, âyetin bu cümlesi, mânânın delâlet ettiği bir yeminin cevabıdır. Yani bu, onlara Allah'tan başkasına tapmayacaklarına dâir emir verdik, demektir. Nitekim "Lâ ta'büdûne / tapmayacaksınız" fiili, gaaıb siğasıyla "Lâ ya'büdûne" şeklinde de okunmaktadır. Çünkü o Yahudiler, hâzır değil, gaaibtir.
C- "Ana babaya, yalan akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz; "
Miskin, sükûn mânâsındandır. Sanki yoksulluk, hareket etme ve bir taraftan bir tarafa dönme yeteneğini ortadan kaldırmış da onu olduğu yerde iskân etmiştir.
Ç- "İnsanlara güzel söz söyleyeceksiniz; "
Başka bir ifadeyle insanlarla güzel güzel, iyilikle konuşacaksınız. Bundan maksat, insanlarla konuşurken, iyi ahlâk örneği vermek ve onları irşad etmektir.
D- "Namazı kılacak, zekâtı vereceksiniz."
Bu namaz ve zekât, İsrâiloğullarının şeriatindeki namaz ve zekâttır.
E- "Sonra sız, pek azınız müstesna sözünüzden döndünüz. Zaten sizler dönek kimselersiniz."
Âyetin başındaki hitab Nebî ve mü'minlere yönelik olabileceği gibi seleflere (eslâf) karşı halefler (ahlâf) daha üstün tutmak suretiyle Hazret-i Peygamber döneminde yaşayan İsrâiloğullarına da tevcih edilmiş olabilir.
İstisna edilenler Musevîlik dini (el-Yahûdiyye) neshedilmeden önce (kable'n-nesh) onu yaşayanlar (ikaarne edenler) ve Peygamberimiz döneminde de ona inanarak Ashab-ı Kiram arasına giren Abdullah b. Selâm ve benzerleridir. Fakat genel olarak burada İsrâiloğullarına karşı sert bir değerlendirme vardır. Şöyle ki:
"- Siz, mîsak hukukuna riayet ve itaatten kaçınan (i'raz eden) ve bunu âdet hâline getirmiş olan bir kavimsiniz!"
84
"Hatırlayın o zamanı ki sizin mîsakınızı almıştık:
Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz;
Sizden bir kısınını yurtlarından çikarmiyacaksinız.
Sonra siz de bunları ikrar ettiniz. Zaten siz de şahitlik edersiniz."
A- "Hatırlayın o zamanı ki sizin mîsakınızı almıştık:"
Buradaki hitab, daha önce belirtilen iki şeyden birini üstün sayma (tağlîb) yolu ile bütün Yahudilere müteveccıhdir. Bu âyet, Yahudilerin, kul hukukuna (hukuku 1-ı'bad) dâir kendilerinden alınan ahdin icablarını (mevacibü'l-mîsak) ihlal ettiklerini açıklamaktadır. Amaç yasaklara (nehyedilenler / menhiyyat) riayeti sağlamaktır. Daha önce de Allah'ın hukukuna (hukuku'llah) ve diğer haklara dâir Yahudilerden alınan mîsaka karşı ne yaptıkları anlatılmıştı. Aslında bunlar birer emirdi. Çünkü açıkça anlaşıldığı gibi Allah'tan (celle celâlühü) başkasına tapmayı yasaklamaktan maksat, ibâdeti, yalnız Allah'a (celle celâlühü) tahsis etmek emrinden başka bir şey değildir.
B- "Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz; Sizden bir kısınını yurtlarından çikarmiyacaksinız."
Bu da, öncekiler gibi nehyetme anlamında ihbar cümlesidir. Yine öncekiler gibi, mübalağa (mânâyı kuvvetle ifade) için bu yola gidilmiştir. Maksad,
İsrâiloğullarının birbirlerini öldürmelerine ve yuf darından sürgün etmelerine engel olmak ve bu fiilleri yasaklamaktır. "Nefislerinizin (enfüseküm) kanını dökmeyin ve nefislerinizi yurtlarından çıkarmayın" buyrulmasının sebebi, İsrâiloğulları arasındaki neseb ve din bağının varlığını göstermektir. Yasaklanan şeylerin (menhiyyat) insanın hoş görmediği ve insan tabiatının nefret ettiği bir şekilde tasvir edilmesi ise İsrâiloğullarını mîsak hukukuna daha ziyade riayete sevketmek amacına dönüktür.
Bir kavle göre bu âyetin tefsiri şöyledir:
Sizin de kısas olarak öldürülmenizi gerektirecek bir cinayete yaklaşmayın;
Sizin de kanlarınızın akıtılmasını ve yurtlarınızdan çıkarılmanızı haklı kılacak suçlar işlemeye kalkışmayın;
Sizi ebedî hayattan edecek, ebedî yurdunuz olan cennetten yoksun kılacak cinayetler işlemeyin. Çünkü gerçek kail ve gerçek sürgün budur.
Ancak bu ve benzeri tefsirlere, bu nazm-i celilin siyakı müsait değildir. Bizim söyledıklerimiz, âyetin kesin tefsiridir. Nitekim gelecek âyetlerden buna vakıf olacaksın.
C- "Sonra siz de bunları ikrar ettiniz. Zaten sız de şahitlik edersiniz.
Bu son iki cümle ikrarın tekididir (tevkîdü'l-ikrar). Bu ifade, "filân, nefsine karşı şahid olarak ikrar etti" kabilindendir.
Bir kavle göre de bu cümlenin anlamı:
"Sız ey hazır olanlar! Bugün kendi seleflerinizin bu mis akı ikrar ettiklerine şahitsiniz" demektir.
85
"Sonra siz öyle kimselersiniz ki birbirinizi öldürüyorsunuz:
İçinizden bir takımını yurtlarından çıkarıyorsunuz. Onlara karşı kötülük ve düşmanlıkta birbirinize arlıa çıkıyorsunuz. Onlar size esir olarak gelince de fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Oysa onların yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmıştı. Yoksa siz Kitab'ın bir kısınına imân bir kısınını inkâr mı ediyorsunuz? İşte içinizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında ancak rezil, rüsva olmaktır. Kıyamet gününde ise en şiddetli azaba uğrayacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gaafıl değildir."
A- "Sonra siz öyle kimselersiniz ki birbirinizi öldürüyorsunuz, içinizden bir takımım yurtlarından çıkarıyorsunuz. Onlara karşı kötülük ve düşmanlıkta birbirinize arlıa çıkıyorsunuz. Onlar size esir olarak gelince de fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Oysa onların yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmış idi."
"Sonra sız..." hitabı, gaaiblere değil hâzırlara mahsustur. Bu, onların mîsakdan, mîsakı ikrardan ve ona şahadetten sonra işlemiş oldukları suçlardan dolayı yapılan şiddetli bir kınamadır (tevbîh-i şedîd). Bunun anlamı şudur:
"- Siz bütün bunlardan sonra mis akınızı bozdunuz."
Sanki onlar "Biz ne durumdayız (Keyfe nahnu)?" diye sormuşlar ve cevap olarak kendilerine şöyle denmiştir:
"- Sız kendi nefsiniz gibi sayılan insanları öldürüyorsunuz; bir kısınını da yurtlarından çıkarıyorsunuz. Onlara karşı suç işlemekte ve zulmetmekte birbirinize arlıa çıkıp yardımlaşiyorsunuz. Onlar, size esir olarak gelince de fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Oysa onları yurtlarından çıkarmanız size haram kılınmıştı."
İsmail el-Süddî diyor ki:
"Allah, Tevrat'ta İsrâiloğullarından şöyle mîsak aldı:
- Birbirinizi öldürmeyeceksiniz;
- Birbirinizi yurtlarından çıkarmayacaksınız;
- İsrâiloğullarından bir köle veya cariye gördüğünüz zaman onu satın alıp âzâd edeceksiniz."
İslâm geldiği sırada Yahudilerin Kurayza kabilesi Evs kabilesinin yeminli müttefiki (hılf-hahf) ıdı. Yine Yahudi bir kabile olan Nadir de, Hazrec kabilesinin yeminli müttefiki idi (halifi). Nihayet Evs kabilesi ile Hazrec kabilesi arasında buğz ve düşmanlık meydana geldi. Bu iki düşman kabile vuruşurken, her ıkı Yahudi kabilesi de, kendi müttefiki yanında çarpışıyordu. Bu iki kabileden biri, müttefiki ile beraber galip gelince diğer Yahudi kabilesinin evlerini tahrib ederek onları yurtlarından çıkarıyorlar, sürgün ediyorlardı. Sonra her iki Yahudi kabilesinden esir düşenleri kurtarmak için mal toplayıp fidye (kurtuluş akçesi) veriyorlardı. Bundan dolayı Araplar, onları kınadılar ve onlara dediler, ki:
"- Niçin onlarla savaşıyor, sonra da fidyelerini verip kurtarıyorsunuz?" Onlar da:
"- Dinimizde onların fidyesini vermemiz bize emredilmiştir. Aslında onlarla savaşmamız da bize haram kılınmıştır. Ancak biz, müttefiklerimizin yanında savaşmak mecburiyetini duyuyoruz. Çünkü onları yalnız ve zelil bırakmaktan utanıyoruz." diyorlardı. Allah da, iltisaklarını bozmalarından dolayı onları kınadı.
B- "Yoksa siz, Kitabın bir kısınına imân, bir kısmım inkâr mı ediyorsunuz?"
Yani sız, riayet edeceğinize kesin söz verdiğiniz Tevrat'ın, Yahudi esirleri kurtarmak için fidye vermenizi öngören kısınına imân; Yahudilerle savaşmanızı ve onları yurtlarından çıkarmanızı haram lalan kısınını inkâr mı ediyorsunuz? Oysa Tevrat'ın bir kısınına imân etmenin hükmü, diğer kısımlarına da imân etmenizdir. Çünkü tamamı Allah (celle celâlühü) katındandır ve misaka dahildir.
Şu hâlde âyetin nazm-ı kerîminin ifade ettiğine göre, onlara yapılan kınamanın (tevbîlı) sebebi, Tevrat'ın bir kısınına imân ettikleri hâlde bir kısınını inkâr etmeleridir. Çünkü hitab makamında bir şeyin takdimi, o takdim edilen şeyin asaletini ve en az bir yönü ile önde olmasını gerektirir. Burada önce imânın daha sonra inkâr ve uyarının zılıri gelişigüzel bir sıralama değildir. Bu sıralama vuku' itibariyledir. Hulâsa, onların burada tevbihe muhatab olmalarının sebebi, aslında Tevrat'a imânları olduğu halde, bu imânlarına tamamen ters düşen ve sanki bir kısınına imân ettikleri hâlde bir kısınını inkâr eder bir uygulama biçimi sergilemeleridir.
C- "İşte içinizden böyle yapanların cezası dünya hayatında ancak rezil, rüsvay olmaktır"
İşte Tevrat'ın bir kısınına imân ve bir kısınını inkâr edenlerin yahut esirlerinin fidyesini verip onları esaretten kurtardıkları hâlde birbirini öldüren ve birbirini yurtlarından çıkaranların cezası, dünya hayatında rezil rüsva olmaktır. Nitekim Benî Kurayza kabilesi, öldürülmüş ve Beni Nadir kabilesi de sürülmüştür. Bunlar Şam'ın Ezriât ve Eriha yörelerine gidip yerleşmişlerdir.
Bir görüşe göre ise, âyetteki "hızy / zillet ve aşağılanma", onların cizye ödemeye mahkûm edilmeleridir.
Onların dünya hayatındaki cezalarının yalnız bu kadarının açıklanmakla yedirilmesi, Tevrat'ın bir kısmım inkâr ederken, bir kısınına inanmanın hiçbir müsbet sonucu olmayacağını bildirmek içindir.
Ç- "Kıyamet gününde ise en şiddetli azaba uğrayacaklardır."
Onların dünyadaki günâhları, günâhların en şiddetlisi (ma'siyetleri eşeddü'l-maâ'siî) olduğu için âhiretteki cezaları da cezaların en şiddetlisi (eşeddü'l-azab) olacaktır.
Bir görüşe göre ise, onların âhiretteki azabı, dünyadaki rezillik ve aşağılanmalarına (el-hızyü ve's-sağar) nisbetle çok daha şiddetli bir azabtır.
D- "Allah, yaptıklarınızdan gaafil değildir."
Allah, yaptığınız kötülük ve işlediğiniz günahlardan elbette haberdardır. Bu, vaîdin (azab ile tehdid) te'kidi mahiyetindedir.
86
"İşte onlar, âhirete karşılık dünya hayatını satın alanlardır. Onun içindir ki, onların azabları hafifletilmez, onlara yardım da edilmez."
A- "İşte onlar, âhirete karşılık dünya hayatini satın alanlardır."
Onlar, yani sayılan o kötü vasıflar (evsaf-ı kabîha) ile muttasıf olanlar, âhiret hayatını kazanma imkânına sahip iken dünya hayatını tercih eden, âhiret hayatını dünya hayatına değişen ve yemink müttefiklerinden dinî nüfuz ve dünyevî çıkar sağlamak amacıyla Tevrat'ın bazı hükümlerini inkâr eder duruma düşenlerdir.
B- "Onun içindir ki onların azabları hafifletilmez, onlara yardım da edilmez."
Onların ne dünyada, ne de âhırette azabları hafifletilmeyecek ve bu azabtan kurtulmaları için hiçbir şekilde yardım edilmeyecektir.
87
"Andolsun ki Biz Mûsa'ya Kitab'ı (Tevrat) verdik Onun arlıasından Resuller (Peygamber) gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da açık mucizeler verdik ve onu Rûhü'l-Kudüs ile destekledik (teyid ettik).
Size her ne zaman nefislerinizin hoşlanmadığı bir emirle bir Resul geldiyse siz ona karşı büyüklük tasladınız (istikbar ettiniz); artık onlardan kimini, tekzib, kimini katlettiniz."
A- "Andolsun ki Biz Mûsa'ya Kitab'ı verdik."
Bu bölümde, yine İsrâiloğullarının diğer bazı büyük suçları açıklanmaktadır. Âyetin yemin cümlesiyle (bi'l-cümleti'l-kasemiyye) başlaması, muhtevasının çok önemli olduğunu belirtmek içindir. Kitap'tan murad Tevrat'tır.
İbn Abbâs'tan rivâyet olunduğuna göre:
"Tevrat, toptan ve bir defada (cümleten, vahideten) inince, Allah Mûsa'ya (aleyhisselâm) onu taşımasını emretti; ancak. Mûsâ (aleyhisselâm) taşiyamadı. O zaman Allah, Tevrat'ın harfleri sayısınca melekler gönderdi; onlar da taşıyamadılar. Nihayet Allah, Tevrat'ı Mûsâ (aleyhisselâm) için hafifletti de, Mûsâ onu taşıyabildi."
B "Onun arlıasında Resuller gönderdik."
Yani Mûsa'dan sonra onun izinde Resuller gönderdik. Bu da mânâ itibariyle
"Sonra birbiri ardından Resûllerimizi gönderdik." meâlindeki âyet gibidir.
Bu Resuller, Yûşa', Eşmevîl, Şem'ûn, Dâvud, Süleyman, İşa'ya, Ermiyâ, Uzeyr, Hazkıîl, İlyas, Elyesa', Yûnus, Zekeriyya, Yahya ve diğerleridir.
C- "Meryem oğlu İsa'ya da açık mucizeler verdik ve onu Rûhü'l-Kudüs ile destekledik."
Bu açık mucizeler ölülere hayât vermek, anadan doğma körleri ve alacalıları iyileştirmek ve gaybdan haber vermek gibi harikulade şeylerdi ya da açık mucizelerden maksat İncil'dir.
İsâ kelimesinin Süryanîcesi İşû' olup mübarek anlamındadır. Meryem, kelimesi de, kutsal mekânların hizmetçisi (hâdim) demektir. İbranîcede kutsal mekânların hâdimi erkeklere de Zeyr denirdi.
Rûhü'l-Kudüs, mukaddes ruh demektir ki o, İsâ'nın ruhudur diyenler vardır. Onun ruhunun, mukaddes olarak vasıflandırılması ya yüksek şerefinden ya da İsâ erkek sulbünde ve kadın rahminde kalmadığı için mukaddes diye vasiflandırılmaktadır.
Bir görüşe göre ise Rûhü'l-Kudüs, Cebrâîl’dir.
Bir diğer görüşe göre ise Rûhü'l-Kudüs, İncil’dir. Nitekim Kur’ân hakkında:
"İşte sana da emrimizden bir ruh vahyettik." (e'ş-Şûra 42/52) buyurulmuştur.
Son bir görüşe göre de Rûhü'l-Kudüs, Allah'ın İsm-i Azamidir ki, onun zılıri ile ölüler hayât bulur.
Burada Resûllerden yalnız İsâ tahsisen zılır edilmiş ve kendisine açık mucizeler verildiği ve Rûhü'l-Kudüs'le desteklendiği belirtilmiştir. Bunun da sebebi Mûsa'dan sonra isrâiloğullarına gönderilen diğer Peygamberlerin Tevrat hükümlerini açıklamak ve uygulamakla görevli olmalarıdır. Ancak İsa'nın gelişi ve onun şerîatiyle Tevrat'ın birçok hükümleri neshedilmiştir. Bir de İsa'nın tahsisen zikredilmesi, onun hak bir peygamber olduğunu bildirmek, ona karşı yapılanların çirkinliğini açıklamak ve onun hakkındaki bâtıl inançları ortadan kaldırmak içindir.
Ç- "Size her ne zaman nefislerinizin hoşlanmadığı bir emirle bir Resul geldiyse siz ona karşı büyüklük tasladınız; artık onlardan kimim tekzib, kimini katlettiniz."
O Resullerden birinin hak olmakla beraber onların nefislerinin hoşlanmadığı bir şeyle gelmesi reddedilmesi için yeterliydi. Demek oluyor ki, onlar indinde bir şeyin red veya kabulünün ölçüsü (medarı), nefislerinin arzu ve nevasına uyup uymaması (muhalefet veya muvafakati) idi.
Onlar ona uymadılar, onun Allah katından getirdiklerine imân etmediler. Büyüklük tasladılar, kibirlendiler ve sonunda o peygamberlerden bir kısınını yalancı saydılar bir kısınını da, yalancı saymak ile yetinmeyip onları öldürdüler. Zekeriyya ve Yahya gibi.
"Ferîkan" kelimesinin her iki cümlede de fiilden önce zikredilmesi, lıasr için değil fakat konunun önemini belirtmek ve insanları onların peygamberlere yaptıklarını can kulağı ile dinlemeye teşvik etmek içindir.
Peygamberlerin katli anlatılırken gelecek kipinin kullanılması, o korkunç manzarayı zihinlerde canlandırmak ya da onların hâlâ aynı niyeti taşıdıklarına işaret etmek için olabilir. Nitekim Yahudiler, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) de suikast düzenlediler fakat amaçlarına ulaşamadılar. Peygamberimizi büyülemeye kalkıştılar ve hattâ zehirlemek maksadı ile pişirilmiş bir koyun etine zehir katıp sundular. Bu konuda Peygamberimiz şöyle buyurmuştu:
"Hayber'de (Yahudilerin zehirleyip bana sundukları etten) yediğim lokmanın acısını zaman zaman duyardım. Şimdi ise o acı, kalb damarlarımı kesiyor."
88
"Onlar:
- "Bizim kalblerimiz perdelidir!" dediler.
Hayır öyle değil; küfürleri yüzünden Allah onları lâ'netledi. Bundan dolayı pek azı imân ederler."
A- "Onlar:
- Bizim kalblerimiz perdelidir!" dediler."
Burada da İsrâiloğullarının çirkin hareketlerinden (kabîha-çoğulu: kabâih) bir başkası anlatılmaktadır. Daha önce onların, kendilerinden yüz çevirmeyi (i'razı) gerektiren rezaletleri (hızy-çoğulu: mehazî) anlatıldığı için, artık onlar hitab mertebesinden uzaklaştırılmış ve onlardan bahsederken hâzıra hitab tan gıy ab ta konuşma üslûbuna dönülmüştür (sizler... değil de onlar... gibi). Bir de, İsrâiloğullarının iddialarının geçersizliğim, davranış ve hareketlerinin çirkinliğini hak ehlinden, herkese anlatmak için bu tarz üslûb kullanılmış olabilir.
"Ğa-le-fe / ğalefe / bir şeyi örtmek" mastarından gelen ğulf, örtü, kılıf, perde demektir. Çoğulu, ğılafür.
Burada anlatılanları söyleyenler, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) devrindeki Yahudîlerdır.
Yanı onlar şöyle demek istiyorlardı:
"- Bizim kalblerimiz doğuştan perdekdir. Muhammed'in getirdikleri kalblerimize ulaşacak değildir. Kalblerimiz onları anlayacak da değildir. Bu da onların:
"Bizi çağırdığın şeye karşı kalblerimiz örtüler içindedir."demeleri gibidir.
İbn Abbâs ve Atâ'ya göre ise, âyetin mânâsı şöyledir:
"- Bizim kalblerimiz, ilimlerin kabıdır, zarfıdır. Bizim yanimızdakiler bize yeter; başkasına ihtiyacımız yoktur."
Muhammed b. Sâib el-Kelbî'ye göre ise âyetin mânâsı şöyledir:
"- Bizim kalblerimize bir söz ulaştı mı, mutlaka kalblerimiz onu hıfzeder. Eğer senin sözlerinde bir hayır olsaydı, kalblerimiz mutlaka onu da alırdı."
B- "Hayır öyle değil; küfürleri yüzünden Allah onları lâ'netledi."
Bu ifade onların söylediklerinin red ve takzibi niteliğındedir. "Bizim kalblerimiz perdekdir" sözleriyle ilgili olarak yukarda yapılan üç tefsirden her birine göre mânâ şöyle olmak gerekir:
1- Hayır asla öyle değil. Allah, onları fıtrat (kusursuz sağlam tabiat) üzere ve halikı kabul imkânına sahip bir yetenekle yarattıktan sonra kendi akıl ve iradeleriyle yaptıkları kötü seçimler yüzünden rezil rüsva etmiş, ilâhî lütuftan faydalanamayacak bir duruma düşmeleri sebebiyle yeteneklerini iptal ederek küfürleri ile başbaşa bırakmış ve bu suretle onları rahmetinden uzaklaştırmıştır.
2- Hayır asla öyle değil. İlim Allah'ın en büyük eserlerinden biridir. İlme sahip çıkma hakkını onlara kim verdi? Allah, onları rahmetinden uzaklaştırmıştır.
3- Hayır asla doğru değil. Allah, onları rahmetinden uzaklaştırmıştir. İşte onlar bundan dolayı, kendilerini ilâhî rahmete götürecek halikı kabulden imtina etmişlerdir.
C- "Bundan dolayı pek azı imân ederler."
Bu hâlleri sebebiyle onlar hakikatin ancak az bir kısınına inanmışlardır. Tevrat'ın bir kısınına imân bir kısınını inkâr etmişlerdir.
Bir görüşe göre ise, onlar, az bir zaman imân sahibi olarak yaşamışlardır ve onların imânı,
"Mü'minlere indirilene gündüzün evvelinde inanın; âhirinde ise inkâr edin."kabilinden bir imândır. Ve bunların her ikisi de hakiki imân değildir.
Bir görüşe göre de, âyetteki azlıktan murad yokluktur. (Yani onlar hiç imân etmezler.)
89
"Onlara, Allah katından yanlarındakini tasdik eden (musaddık) bir Kitap (Kur’ân) geldiğinde, daha önce onlar küfredenlere karşı onunla fetih ve zafer diledikleri (istiftah ettikleri) halde, o tanıdıkları gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın lâ'neti o kâfirler üzerine olsun!"
A- "Onlara, Allah katından yanlarındakini tasdik eden bir Kitap geldiğinde, daha önce onlar küfredenlere karşı onunla fetih ve zafer diledikleri hâlde..."
İsrâiloğullarının yanlarında veya ellerinde bulunan Tevrat'ı tasdik eden bu İdtap, Kur’ân-ı Kerîm'den başkası değildir. Onun nekire (Kitap şeklinde) olarak zikredilmesi, tazim içindir. Gelen Kitab'ın "Allah katından..." diye vasıflandırılması da, ona şeref kazandırmak amacına matuftur. Tevrat da "yanlarında, beraberlerinde, ellerinde bulunmak lima maa'hüm" ile tavsif edilmiştir. Maiyet (yanında, beraberinde bulunmak), muhtevasına vakıf olmayı da gerektirir. Bu da, sonuçta Kur’ân'ın, Tevrat'ı tasdik ettiği bilgisini sağlar.
Mecî'den (Hazret-i Muhammed'in Peygamber olarak Medine'ye gelişi) önce Yahudiler, müşriklere karşı onunla istiftah ederler:
"- Ey Allah'ım! Vasıflarını (na'tinı) Tevrat'ta bulduğumuz, âhir zamanda gönderilecek o Peygamberle bize yardım eyle!" diye duâ ederlerdi. Yine Yahudiler, müşriklere:
"- Bizim söylediklerimizi tasdik edecek bir Peygamberin çıkma zamanı çok yaklaştı (gölgesi düştü). O gelince daha önce Âd ve İrem'in katledildiği gibi, biz de onunla beraber sizi öldüreceğiz." diyorlardı..
İbn Abbâs, Katâde ve Süddî diyorlar ki:
"Bu âyet, Benî Kureyza ve Nadir hakkında nazil olmuştur. Onlar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamber olarak gönderilmeden (Bi'set) önce Medine'deki Evs ve Hazrec kabilelerine karşı Resûlüllahın (sallallahü aleyhi ve sellem) gelişini fetih ve zafer vesilesi yapıyorlardı.."
Bir görüşe göre de âyetin mânâsı şöyledir:
Medine'de yerleşik. Yahudiler, müşriklere onu ta'rif ederek kendilerinden bir âhir zaman Peygamberi geleceğini ve bunun zamanının çok yaklaş tığını söylüyorlardı.
B- "...O tanıdıkları gelince onu inkâr ettiler."
"O tanıdıkları gelince ."den murad Kitab veya Kur’ân-ı Kerîm'dir. Kitab'ın indirildiği zâti (Peygamberi) tanımaları, Kitab'ı da tanımaları anlamındadır. "Felemma câehüm ma a'refû" ibaresi kelime kelime Türkçeye "O tanıdıkları kendilerine gelince" şeklinde çevrilebilir. İbarenin, başındaki "F", bunun üzerine, ...ince, hemen, akabinde, artık, fakat, sonra gibi mânâlara gelir. İşte bu mânâ, Yahudilerin, Peygamberi fetih ve zafer vesilesi yaptıkları günlerle onun Medine'ye gelişi arasında, önceki dileklerini unutturacak kadar uzun bir zaman geçmediğinin işaretidir. Bu cümledeki mânâ daha açık bir ifadeyle şöyle dile getirilebilir:
Onlar, kendi kitapları Tevrat'ı tasdik eden Kur’ân-ı Kerîm gelince, onu tekzıb ettiler (yalanladılar). Oysa onlar, Kur’ân-ı Kerîm gelmeden önce o Kitabin indirileceği Peygamberi niyaz ve dualarında yardım ve zafer vesilesi yapıyorlardı. Hemen bunun arlıasından tanıdıkları o peygamber gelince, inkârı seçtiler.
C- "Artık Allah'ın lâ'neti o kâfirler üzerine olsun!"
Burası normal olarak zamir yeri iken (onların üzerine, denmesi gerekirken), zahir isının zikredilmesi (o kâfirler üzerine, denmesi), onlara lâ'net okunmasının sebebinin, o inatçı küfürleri olduğunu bildirmek içindir. Cümlenin başındaki "F / artık" bu lâ'netin onların küfürlerinin sonucu olduğunu belirtir. Yahut bu kâfirlerden murad belli bir kesimdir. Bu takdirde bu Yahudiler de, lâ'net hükmüne öncelikle dahildir. Çünkü burada kelâm konusu onlardır. Hangi mânâya göre olursa olsun, bu cümle, yukarıda geçen "Öyle değil, küfürleri yüzünden Allah, onları lâ'netlemiştir" cümlesinin mânâsının gerçekleşmesidir.
90
"Ne kötüdür o uğruna kendilerini sattıkları şey ki Allah'ın kullarından dilediğine lûtfunun eseri (fadlından) indirdiğini kıskanarak Allah'ın indirdiği ne varsa hepsini inkâr ettiler. Bu yüzden gaz ab üzerine gazaba uğradılar. Aşağılayıcı azab kâfirler içindir."
A- Ne kötüdür o uğruna kendilerini sattıkları şey ki Allah'ın kullarından dilediğine lûtfunun eseri (fadlından) indirdiğini kıskanarak Allah'ın indirdiği ne varsa hepsini inkâr ettiler."
Burada zemmedilen şey, bir başkasının hakkı olan şeyi (Peygamberliği) istemek, kendilerine verilmediği için buna kuvvetle hased ve kıskançlık duymak ve sırf bu yüzden ellerindeki Tevrat'ı onaylayan Kur’ân'ı-Kerîm'i hem de hakikatlerine vâkıf olduktan sonra inkâr etmektir.
Hasedin, satın alma ile hiçbir bağlantısı yoktur. Hased, Allah'ın kullarından dilediğine kendi lütfundan Kitap ve Peygamberlık indirmesinin sebep olduğu bir haldir. Satin alma ile ilgili olan ancak, onların, Allah'ın indirdiğini inkâr etmeleridir. O ne kötü şeydir ki, onlar benliklerini onun karşılığında satmışlardır. O kötü şey, onların inkârlarıdır. İnkârlarının sebebi de hasedleridir. Hasedlerinin sebebi de Allah'ın, Peygamberlık yükünü taşımaya ehil gördüğü seçkin kullarından dilediğine vahyini indirmesidir. Sonuç olarak, o Yahudilerin küfürlerinin sebebi, bekledikleri kitap ve peygamberliğin, kendilerinden birine değil fakat Arap halkından Hazret-i Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) verilmesidir.
Bundan önceki âyette "Allah katından onlara bir Kitap gelince" buyrulmak suretiyle Kur’ân'ıçin gelmek fiili kullanılmışken, burada inzâl etmek (indirmek) fiilinın tercihi, ona inanmayı gerektiren yüce şânına işaret amacına matuftur.
Yine inzal fiilinden sonra tefil babından tenzil (peyderpey indirmek) fiilinin kullanılması, Kur’ân âyetlerinin inzâk (indirilmesi) tekrarlandıkça hasetlerinin de tekrarlandığını ve âyetlerin inzâk çoğaldıkça hasetlerinin de çoğaldığını bildirmek içindir.
B- "Bu yüzden gaz ab üstüne gazaba uğradılar."
Onlar, küfür üstüne küfür işlediklerinden, gazab üstüne gazaba uğradılar. Bunu hak ettiler. Çünkü onlar hak Peygamberi (Nebiyyi'l-halik) inkâr ettiler, ona karşı her türlü dümanlığa başvurdular.
Bir görüşe göre de onlar İsa'dan (aleyhisselâm) sonra Mulıammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) de inkâr ettiler.
Son bir görüşe göre de onlar, "Uzeyr, Allah'ın oğludur." (Tevbe 9/31) "Allah'ın eli bağlıdır / Hâşa Allah'ın eli sıkıdır, cimridir" (Mâide 5/64) gibi çeşitli sözler söylediler.
C- "Aşağılayıcı azab kâfirler içindir."
Burada normal olarak zamir (kâfirler yerine onlar) kullanılabihrken zahir isim (kâfirler) denmesi onların küfürleri sebebiyle azaba uğradıklarına işaret içindir. Onlar için zeki edici, hor ve haktir kılıcı bir azab vardır. Çünkü onlar hasedleri yüzünden Allah'ın indirdiğini inkâr ediyorlardı. Hasedleri de Allah katından indirilen vahye idi. Oysa onlar diğer insanlardan üstün ve peygamberliğin kendilerine lâyık olduğuna inanıyorlardı
91
"Onlara, Allah'ın indirdiğine imân edin; dendiği zaman onlar:
"- Biz yalnız bize indirilene imân ederiz!" derler ve ondan başkasını inkâr ederler.
Oysa o (Kur’ân) yanlarmdakini (Tevrat'ı) tasdik eden bir haktır. (Resûlüm) onlara de ki:
- Eğer siz gerçekten mü'minler idiyseniz bundan önce Allah'ın Peygamberlerim neden öldürüyordunuz?"
A- Onlara, Allah'ın indirdiğine imân edin; dendiği zaman."
Yani mü'minler, Yahudilere "Bütün ilâhî kitaplara imân edin" dedikleri zaman... Bundan maksat onların, Kür'an'a imân etmelerini emretmektir. Fakat onlara verilen imân emrinin bütün ilâhî kitaplara tamım edilmesi (genelleştirilmesi), onların bu emre uymalarının aslında kendi inançlarına göre de bir zaruret olduğunu ifade etmek amacına yöneliktir. Çünkü Kur’ân, onların inandıkları Tevrat'ın temel prensiplerine iştirak etmektedir. Bir de, anılan tamim, Kur’ân'a imân olmadıktan sonra diğer ilâhî kitaplara imânın, Allah'ın indirdiğine imân sayilmadığına dikkat çekmek içindir.
B-"...Onlar:
- Biz yalnız bize indirilene imân ederiz; derler ve ondan başkasını inkâr ederler."
Başka bir ifadeyle onlar:
"- Biz yalnız bize indirilen Tevrat ile onun hükümlerini açıklamak (takrir etmek) üzere İsrail peygamberlerine (Enbiyâ-i Benî İsrail) indirilenlere inanmayı sürdüreceğiz." dediler ve bu beyanları ile "bunların dışında kalan Kur’ân'ın kendilerine indirilmediği"ni söylemek istediler.
Onların "Biz" zamirinden maksatları ya kendileridir; buna göre onlara indirilmenin mânâsı, Tevrat'taki hükümlerle mükellef olmalarıdır; ya da anılan zamirden maksat, İsrâiloğullarıdır ki en açık anlaşılan mânâ da budur. Çünkü bu mânânın şu meziyeti de vardır:
Onların, Kur’ân'a imân etmemelerinin sebebi daha önce geçtiği gibi, kendilerinden olmayan bir kimseye inmiş olmasını çekememek, bunu içlerine sindirememektir. Böylece bu yüzden inanmadıkları zımnen ifade edilmiş olur.
Bir de, "bimâ ünzile a'leyna // bize indirilene" ıbaresindeki "mâ-ı mevsuk'den de anlaşıldığı gibi onların kastettikleri, elbette özellikle Tevrat ve onun içindeki hükümlerdir. Fakat "kendilerine indirilen" ifadesinde, tariz yolu ile (kapalı olarak), ondan başkasının böyle olmadığı iddiası mevcuttur. Nitekim "...ondan başkasını inkâr ederler" cümlesinden de onların, kendilerini Kur’ân hükümleriyle mükellef görmedikleri açıkça anlaşılır. Buna göre onlar:
"- Biz, yalnız bize indirilen hükümlere, mükellefiyedere inanırız. Başkasına inanmayız. Zira onlar bizimkinden farklıdır" demiş oluyorlar.
İkinci mânâya göre anılan zamirden maksat İsrâiloğulları ise o takdirde yine "...ondan başkasını inkâr ederler" cümlesinden, Kur’ân'ın, isrâiloğullarından hiçbiri için inmediği sonucu çıkar.
C- "Oysa o (Kur’ân) yanlarındakini (Tevrat'ı) tasdik eden bir haktır."
Onların iddia ettikleri imân, hakikatte kendilerine indirilene de imân sayılmaz. Çünkü "Mutlak ve Yegâne Hak Kitap" isminin mahsus olduğu Kur’ân, onların ellerinde bulunan Tevrat'ı onaylamaktadır. Onlar, bir yandan "Biz yalnız bize indirilene imân ederiz" derken, öte yandan da Kur’ân'ı inkâr ettiklerine göre, sözde imân ettikleri Tevrat'ı da inkâr etmiş oluyorlar. Hulâsa, o Yahudiler, Tevrat'a imân ettiklerini iddia ediyorlar; oysa onlar, öyle bir şeyi (Kur’ânı) inkâr edyorlar ki, onların o inkârından, Tevrat'ı da inkâr sonucu çıkıyor.
Ç- "(Resûlüm) onlara de ki:
- Eğer sız gerçekten mü'minler idiyseniz bundan önce Allah'ın Peygamberlerini neden öldürüyordunuz?"
Allah adına onları susturmak, sözleriyle fiilleri arasındaki çelişkiyi, ortaya koymak için Resûlüm onlara de ki:
Siz inanıyordunuz da bundan önce niçin. Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?"
Daha önceki benzerlerinde açıklandığı gibi bu hitab, tağlîb (iki şeyden birini diğerine üstün tutmak) yolu ile, hâl-i hâzır Yahudilere yönelik olduğu halde, mazideki Yahudileri hedeflemektedir. Muasır ve eski Yahudiler, akid ve amelde ortak (müşârik.) olmaları sebebiyle seleflerine vâkıî itiraz, haleflerine de şamildir.
Demek istenen şudur:
"-Ey Resûlüm Muhammed! Onlara de ki; eğer iddia ettiğiniz gibi Tevrat'a inanıyor idiyseniz niçin bundan önce Allah'ın Peygamberlerini öldürüyordunuz? Oysa Peygamberlerin katli, Tevrat'ta da şiddetle haram kılınmıştır."
"Eğer siz gerçekten mü'minler idiyseniz..." cümlesi, Yahudileri ilzam etmenin telddi ve onlar için vâki olan tehdidin ağırlaştırılması mahiyetindedir
92
"Andolsun ki Mûsâ size açık âyetlerle (beyyine) gelmişti. Sonra siz bunun arlıasından buzağıyı ilâh edindiniz ve zahirilerden oldunuz."
İsrâiloğulları ile ilgili olaylar
A- "Andolsun la Mûsâ size açık âyet (beyine)lerie gelmişti."
Bu âyet de yukardan beri devam eden azarlama (tebkit) ve kınama (tevbıh) 91. âyette şekillenen,
" (Resûlüm) onlara de ki:
- Eğer siz gerçekten mü'minler idiyseniz bundan önce Allah'ın Peygamberlerini neden öldürdünüz?" emrine dâhildir. Fakat buzağıya tapanları affetmenin de dahil olduğu nimetleri sayan kıssanın tekrarı değildir. Burada demek istenen şudur:
"Lekad" veya "lâmü'l-kasem / yemin lamı" ile "Billahi", Mûsâ, size asâ, beyaz el, yıllarca süren kuraklık, mahsûl kıtlığı veya semerelerde noksanlık, kan, sel ve taşkın, çekirge, haşerat, kurbağalar ve denizin yarılması gibi apaçık mucizeler ile gelmişti. Kimileri Tevrat'ı da bu mucizelerden saymışlarsa da bu açık bir görüş değildir. Çünkü Tevrat, buzağı olayından sonra getirilmiştir.
B- "Sonra siz bunun arlıasından buzağıyı ilâh edindiniz ve zâlimlerden oldunuz."
Mûsa'nın o apaçık mucizeleri getirmesinin ardından sız, buzağıyı ilâh edindiniz.
Bir görüşe göre de Mûsa'nın Tûr'a gitmesinin ardından sız, buzağıyı ilâh edindiniz. Bu görüşe göre Tevrat da, o mucizelere dahildir. Bu takdirde âyetteki "sümme — sonra" zaman itibarı ile olan terahi için değil fakat rütbe veya derecedeki terahî (sonralık) ve yaptıklarının son derece çirkin bir hareket olduğunu ifade için kullanılmış olur. Özetle onlara şöyle deniyordu:
- Siz o buzağıya tapmakla zalimlerden oldunuz. Buzağıyı halikı olmayan bir yere koydunuz. Yahut Allah'ın (celle celâlühü) hukukunu ihlal etmek ile zalimlerden oldunuz. Veya bu cümle makablinden bağlantısız bir itiraz cümlesidir. Yani sız zaten âdetleri zulüm olan bir kavimsiniz.
93
"Hatırlayın o zamanı ki sizin mîsakınızı almıştık ve Tûr'u da üstünüze kaldırmıştık. Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve onu dinleyin (demiştik). Onlar işittik ve isyan ettik; demişlerdi. Onlarin kalblerine küfürleri sebebiyle buzağı (sevgisi) içirilmişti. (Resûlüm) de ki:
- Eğer sız mü'minler iseniz imânınızın size emrettiği şey ne kötü!"
A- Hatırlayın o zamanı ki sizin mîsakınızı almıştık ve Tûr'u üstünüze kaldırmıştık. Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve onu dinleyin; (demiştik).
Bu âyet de, Allah tarafından onlar için bir tevbîh (uyarı, lan ama) ve onların kendilerine indirilene imân iddialarına karşı bir tekzibtir. Kısaca ifade etmek gerekirse onlara şöyle hitab edilmektedir:
"- Hatırlayın, hani bir zamanlar sizden kesin söz almıştık da Tûr Dağını başınızın üstüne kaldırmıştık ve Tevrat'ta size emredilenlere sımsıkı sarilin ve onun içindekileri canla başla yerine getirin!" demiştik.
B- "Onlar, işittik ve isyan ettik; demişlerdi."
Bu cümle "Pekiyi, onlar, ne demişlerdi?" selatindeki gizli bir soru cümlesinin cevabı mahiyetindedir. İsrâiloğullarının selefleri o büyük ve açık mucizeleri bizzat gördükleri hâlde bu ilâhî hitaba bu kadar çirkin bir cevap vermişler ve bu suretle tevbelerini bütün muhtevasıyle inkâr eder duruma düşmüşlerdir. Bu takdirde Tevrat'a imân ettikleri nasıl düşünülebilir?
C- "Onların kalblerine küfürleri sebebiyle buzağı (sevgisi) içirilmişti."
Burada mübalağa için âyetteki muzaf, yani hubb (sevgi) kelimesi hazfedılmıştir. İsrâiloğullarının buzağıya olan sevgileri, tıpkı boyanın kumaşa işlemesi, içeçeklerin de bedenin derinlıklerine geçmesi gibi onların içlerine sinmiş ve kalblerine işlemiştir.
Bu âyet, "İşte onların yiyip karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir (Bakara 2/174) kabilinden olup o âyette yemek mahalli olarak "karın / batn, çoğulu: bütün" zikredildiği gibi, burada da buzağı sevgisinin işlediği yer olarak "kalb, çoğulu: kulûb" kullanılmıştır. Küfürlerinden maksat, buzağıya tapmalarıdır.
Bir görüşe göre, o buzağıya tapanlar, daha önce Mücessıme veya Hulûliyyeden olanlardı ve onlar, o buzağının heykek kadar gösterişk ve hoşa giden bir cisim görmemişlerdi. Bundan dolayı Sâmirî'nin sözleri onların kalbinde yer etti.
Ç- "(Resûlüm) de ki:
- Eğer siz mü'minler iseniz imânınızın size emrettiği şey ne kötü."
Bu da Peygamber döneminde yaşayan Yahudiler için bir uyarıdır:
"- Eğer iddia ettiğiniz gibi, size indirilen Tevrat'a imânınız varsa, onların "işittik ve isyan ettik" demeleri ve buzağıya tapmaları ne kötü şeylerdir?!"
"İmânınızın size emrettiği şey ne kötü!" cümlesinde emrin imâna isnadında istihza ve gaz ab vardır. İmânın onlara izafe edilmesi (sizin imânınız), bunun gerçek ve geçerli imân olmadığını bildirmek içindir. Nitekim "Eğer siz mü'minler iseniz" sözü de, bunu ifade etmektedir. Zira bu, onların, kendilerine indirilmiş olan Tevrat'a imân iddialarını geçersiz kılmaktadır. Bu şöyle açıklanabilir:
Tanrının insanın bilinç, niyet, irade, duygu ve duyumuna benzer kabiliyet ve özelliklere sahip olduğu inancıdır. Buna göre ilâh insan şeklindedir fakat insandan çok daha güçlü ve kabiliyetlidir. Mücessime ve müşebbihe mezhepleri Allah'a cisim izafe eden ve onu insana benzeten sapık akımlardır. Ancak şunu hemen belirtmeliyiz ki İsrâiloğullarının buzağıya taptıkları tarih yaklaşık M. Ö. 1200 yılları olmakdır. Daha ufukta ne Hristiyanlık ne de İslâmiyet vardır. Mücessime ve Müşebbihe gibi fikir akımları da ortada yoktur. Mûsâ (aleyhisselâm) Tûr Dağında iken kuyumcu Samirî, halktan topladığı ziynet eşyasını eritip altından bir buzağı heykeli yapar. Heykelin şaşılası bir özelliğı vardır: Böğürür. Samirî:
— İşte der, bu sizin Tanrınızdır, ona ibadet edin! İsrâıloğulları da tevhidi bırakıp buzağıyı ilâh edinirler (el-Bakara 2/51, 92; el-A'raf 7/148, Tâ-Hâ 20/81-85). Neden bir başka şeyi değil de buzağıyı ilâh edinmişlerdi? Bu sorunun cevabını İsrâiloğullarının Mısır'da geçen dört yüz yıllık geçmişinde aramak gerekir. Bilindiği gibi Mısırkların boğa şeklinde tasavvur ettikleri ve "Apis" adını verdikleri bir güneş tanrısı vardı. İsrâiloğullarının bundan etkilenmiş olduklarını düşünmek herhalde hata değildir.
"- Eğer siz, Tevrat'a inanıyor onun içindekileri uyguluyor s anız, o takdirde imânınız size ne kötü şeyler emrediyor? Oysa Tevrat bu gibi çirkinlıklere cevaz vermediğine göre siz kesinlikle ona imân etmiş olamazsınız."
94
"(Resûlüm) de ki:
- Eğer Allah katındaki âhiret yurdu başkaları için değil de yalnız size has ise haydi ölümü dileyin! Eğer sözlerinizde sâdıklar iseniz.
Eğer Allah katındaki âhiret yurdu, yani cennet veya âhiret yurdunun nimetleri, sizin iddia ettiğiniz gibi, bütün insanlar için yahut Müslümanlar için değil de, sadece size mahsus ise -ki, Yahudî, yahut Hristiyan olmayan cennete asla giremeyecektir; iddiasını ileri sürmüşlerdi- haydi ölümü dileyin. Çünkü ölümden sonra cennete gideceğine kesin olarak inanan kimse, bir an önce bu felâket ve üzüntüler yurdu dünyadan kurtulmaya can atar. Özellikle de âhiret hayatı, kendilerine mahsus olduğu takdirde...
Nitekim Hazret-i Ali (Kerremellahü vecheh) diyor ki:
"- Ben mi ölümün üstüne düştüm, ölüm mü benim üstüme düştü, hiç aldırmam."
Yine Ammar b. Yâsir (radıyallahü anh) de. Sıffin savaşında (Hazret-i Ali'nın (Kerremellahü Vecheh) yanında çarpışırken) şu şiiri söylemiştir:
"Simdi dostlara kavuşacağım, Muhammed ve cemaatine kavuşacağım!"
Huzeyfe b. el-Yeman da, (radıyallahü anh) daha önce de ölümü diliyordu; nihayet vefat etmek üzere iken şu şiiri söylemiştir:
Bir dost, yoksul olarak geliyor; Bugüne pişman olan iflah olmasın!
"Eğer sözlerinizde sâdıklar iseniz..." cümlesinin bir önceki âyette zikredildiği hâlde burada da tekrarlanması, ilzamı (haksızlığı isbat ile susturmayı) güçlendirmek ve anılan cevabın (haydi ölümü dileyin), şart cümlesine (eğer âhiret yurdu... yalnız size hâs ise) olan bağlılığına yalnız hakikat böyle olduğu için değil fakat onların iddiasına göre de böyle olduğuna dikkat çekmek içindir. Çünkü onlar bu iddiada bulunmuşlardı.
95
"Elleriyle işledikleri yüzünden hiçbir zaman onu dilemezler. Allah, zâlimleri hakkıyla bilir.
Bu âyet, bir istinaf cümlesi olup anılan emre dahil değildir. Allah bu âyet ile, o Yahudilerin, davet edildikleri, şeye asla yanaşmayacaklarını beyan buyurmaktadır ki, bu da, onların, davalarında yalancı olduklarına delâlet eder.
Onların elleri ile işlediklerinden murad Peygamberi Mîi ve Kur’ân'ı inkâr etmeleri gibi cehennem azabını mûcib günâhlardır.
İnsan işlerini genellikle elleri ile gördüğü ve faydaların çoğunu da elleriyle gerçekleştirdiği için el, bazen insan nefsi, bazen de kudret anlamında kullanılır.
Allah, zâlimleri kendilerinin bildiklerinden daha iyi bilmektedir.
Âyette zamir (onlar) değil, fakat zahir isim (zâlimler kelimesi) kullanılması, onları zemmetmek ve kendilerinin olmayan bir şeyi iddia etmek ve onda başkalarının halikı olmadığını savunmak da dahil bütün işlerinde zâlim olduklarını tescil etmek içindir. Bu cümle de, önceki cümle için bir ilâve ve açıklama mahiyetindedir. Allah (celle celâlühü) onları da, onların azabı gerektiren çeşidi zulüm ve günâhlarını da ve gelecekte onların, bu hallerden sakınıp sakınmayacaklarını da elbette eksiksiz olarak bilmektedir. Nitekim durumları âyette anlatıldığı gibi olmuş; onlardan hiç kimse ölümü temenni etmemiştir. Çünkü böyle bir temenni vâki olmuş olsaydı, mudaka nakledılır ve duyulurdu.
Peygamberimiz bir hadîslerinde buyuruyor ki:
"Eğer Yahudiler, ölümü temenni etmiş olsalardı, her birinin tükrüğü boğazına durur, olduğu yerde ölürdü ve yeryüzünde Yahudî kalmazdı."
96
"(Resûlüm), sen onları hayata karşı insanların en hırslısı (Ahras / en haris) bulacaksın. Şirk koşanlardan da fazla Onlardan her biri bin sene yaşamak ister. Oysa uzun yaşamak onları azabtan kurtaracak/uzaklaştıracak (muzahzih) değildir. Allah, onların bütün yaptıklarını görür."
A- "(Resûlüm), sen onları hayata karşı insanların en hırslısı bulacaksın. Şirk koşanlardan da fazla."
Vecede / bulmak fiili akü olup görmek, bilmek anlamındadır. Şu farkla ki, bulmak, özellikle tecrübe gibi bir çalışmadan sonra elde edilen bilgi için kullanılır. Hayât kelimesinin nekire (harf-i tarifsiz) olarak zikredilmesi, bize Yahudilerin muradının uzun hayât yaşamak olduğunu bildirir. Bununla beraber hayât kelimesi "elif-lâm" ile de okunmuştur. Yahudilerin dünya ihtirasında diğer insanlardan çok daha aşırı olduklarının ifade edilmesi, onlara yapılan uyarıyı ağırlaştırmak içindir. Çünkü Yahudilerin âhiret mükâfatını ve cezasını kabul ettikleri hâlde bunları inkâr eden müşriklerden daha muhteris olmaları, kendilerinin de, âhirette yerlerinin cehennem olduğunu kesin olarak bildiklerine delâlet eder.
B- "Onlardan her biri bin yıl yaşamak ister."
Yahudilerin aşırı ihtiraslarını açıklayan bu cümle, mahzûf (gizli) bir mübtedâ'nın sıfatı da olabilir. Mübtedâ'nın haberi de bundan önce geçen "şirk koşanlardan"dır. Bu görüşe göre, şirk koşanlardan maksat Yahudîlerdir. Çünkü onlar "Uzeyr, Allah'ın oğludur" demekle şirke düşmüşlerdi. Buna göre mânâ şöyle olur:
Müşrik Yahudilerden bir fırka var ki, her biri, bin yıl yaşamak ister.
C- "Allah, onların bütün yaptıklarını görür."
Basîr, Arap kelâmında bir şeyi tam ve eksiksiz olarak bilen, bütün incelikleri hakkında bilgi sahibi olan zâttır.
"Filân zât, Fıkıh ilmine basîrdir" sözünde de aynı mânâ vardır. Yani Allah (celle celâlühü), onların gizli ve açık bütün yaptıklarını tam olarak bilir . O, onların yaptıklarının karşılığını mutlaka verecektir. Âyet, hitab "t"si ile (bitâi'l-hitab) "Vallahü basurun bima ta'melûn / Allah sizin bütün yaptıklarınızı görür" şeklinde de okunmuştur.
97
"(Resûlüm) de ki:
- Kim Cibril'e düşman ise bilsin ki onu (Kur’ân'ı) senin kalbine Allah'ın izniyle önündekini tasdik edici ve mü'minler için bir hidâyet ve müjde olmak üzere o indirdi.
Bu âyet, Fedek Yahudi bilginlerinden Abdullah b. Surya hakkında nazil olmuştur. Bu adam, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile tartışmaya girdi ve vahyi kimin getirdiğini sordu. Resûlüllah
"- Cebrâîl getiriyor" buyurdu.
O da:
"Cebrâîl , bizim düşmanımızdır; vahyi, getiren başka bir melek olsaydı, sana kesinlikle imân ederdik!" dedi.
Bazı rivâyetlere göre Abdullah b. Surya, sözlerine şöyle devam etti:
"- Bizim Resulümüz, Mikâil'dır. Eğer sana vahiy getiren o olsaydı, kesinlikle imân ederdik. Cebrâîl , defalarca bize düşmanlık yaptı! En büyük düşmanlığı da şöyle oldu:
"- O, bizim peygamberimize vahiy getirdi ki, Buhtenassar, Beytü'l-Makdisi yıkacak. Biz de, onu öldürmek için adam gönderdik. Adamımız, onu Babil'de, henüz zavallı bir çocuk iken buldu fakat Cebrâîl , onu savundu ve dedi ki: "Eğer Rabbiniz, helakinizi ona emretmişse siz, ona bir şey yapamazsınız yok eğer Rabbiniz, helakinizi ona emretmemişse o zaman ne diye onu öldüreceksiniz?"
Bir rivâyete göre de o Yahudi bilgini, sözlerini şöyle sürdürdü:
"- Allah, Cebrâîl’e, peygamberliği biz Yahudilere vermesini emretti o ise götürüp başkasına verdi!"
Yine rivâyet olunduğuna göre Ömer b. Hattabin Medine'nin yukarı kısımlarında bir arazisi vardı ve yolu, Yahudi medreselerinin yanından geçiyordu. Ömer arazisine gidip gelirken, onların yanında oturup konuşmalarını dinlerdi. Bir gün:
"Ya Ömer! Biz sem çok sevdik; gerçekten bize katılacağını umuyoruz." dediler. Ömer (radıyallahü anh):
"Vallahi ben, sizi sevdiğim için gelmiyorum ve benim dinimde bir şüphem olduğu için size sormuyorum; fakat sizin yanınıza gelmemin sebebi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında daha fazla delil ve hüccet sahibi olmak ve de sizin kitaplarınızda onun vasıflarını görmek içindir" dedi ve onlara Cebrâîl’i sordu. Onlar da:
"- İşte o var ya, o bizim düşmanımızdır! O, Muhammed'e bizim sırlarımızı veriyor; bütün depremlere, felâketlere o bakıyor! Mikâilise, bolluk, bereket ve selâmete bakıyor." dediler. Sonra konuşma şöyle devam etti:
Ömer:
"- Pekiyi, bu ikisinin Allah "katındaki mertebeleri nedir?" Onlar:
"- Cebrâîl , mertebe olarak Allah'a daha yakındır; o, Allah'ın sağında, Mikâil ise solunda oturur; fakat ikisi, birbirine düşmandır!"
Ömer:
"- Eğer söyledikleriniz doğru ise onlar birbirine düşman değil ve siz de merkepten daha ahmaksınız. Zaten ikisinden birine düşman olan, diğerine de düşman sayılır ve ikisinin düşmanı olan, Allah'ın da düşmanı olur."
Ömer Peygamberimizin yanına dönünce Cebrâîl’in bu konuda kendisinden önce vahiy getirmiş olduğunu gördü.
Resûlüllah:
"- Ya Ömer, dedi; senin onlara söylediklerin Rabbinin, bana vahyettiklerine pek uygun düşüyor."
Ömer sonucu şöyle vurgular:
"- Bu olaydan sonra ben kendimi dinimde taştan daha katı görmeye başladım."
Cebrâîl kelimesi, Cebreîl, Cebreil, Cibril, Cibreil, Cibraîl ve Cıbrail şeklinde de okunmuştur.
"A'lâ kalbike / senin kalbine" ifadesi, tenzil (Kur’ân'ı yavaş yavaş, ceste ceste, yıldız yıldız, ihtiyaca göre, müneccemen indirme) için ek bir açıklama sayılır. Çünkü bu ifade vahyin mahalkni (mahalle'l-vahy) bildirir. Zira vahyi ilk telâkki eden kalbtir; vahyi anlamak (fehm) ve hıfzetmek de yine kalbin işidir.
Âyetin başında "Kul / De ki..." emri vârid olmuştur. "A'lâ kalbî / benim kalbime..." değil "a'lâ kalbike / senin kalbine" buyrulmak suretiyle hitab zamiri, tekellüm zamirine tercih edilmiştir. Tıpkı Zümer sûresinin,
"De ki:
- Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım!" mealindeki 53. âyetinde olduğu gibi.
Burada da "a'lâ enfisüküm — kendi nefisleriniz" değil "a'lâ enfüsihim kendi nefisleri" buyrulmuştur.
Kur’ân'ın Peygamberin kalbine vahyedilmesi elbette Allah'ın emri ile, Allah'ın müyesser lokması ile olmuştur. Bu, hicabı (lahût ile nasût âlemleri arasındaki perdeyi) açmayı kolaylaştırmak anlamında mecazî bir ifadedir. Bu ifade, Cebrâîl’in tenzildeki, gayretini Peygamberimizin de azim ve sadakatini ortaya koyar.
"Lima beyne yedeyhi" "öncekiler" veya önceki kitaplardan murad daha önce inmiş olan mukaddes kitaplardır ki, bunların başında Tevrat gelir.
Hulâsa, Ehl-i Kitab'tan kim Cibril'e düşmanlık ederse bilmelidir ki, onun bu adavetine hiçbir sebep yoktur. Aksine onlar Cebrâîl’i sevmektik. Çünkü o, Allah'ın son Peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem) onların da mukaddes Kitaplarını onaylayan Kur’ân'ı indirmiştir. Ama onların Cebrâîl’e düşman olmalarının asıl sebebi de budur. Onlar, bundan hoşlanmadıkları için kendi mukaddes Kitaplarını tahrif ve Kur’ân'ın kendi Kitaplarına muvafık olduğunu inkâr ettiler. Çünkü Kur’ân'ın, kendi Kitaplarına muvafık olduğunu kabul etmeleri hâlinde ona inanmaları gerekirdi. Bu da durumlarım altüst edecek ve riyasetlerini sona erdirecekti.
Son bir görüşe göre ise, "Kim Cebrâîl’e düşman ise..." şart cümlesinin cevabı gizlidir. Fakat şöyle yorumlanabilir:
Her kim Cebrâîl’e düşman ise o,
1- İnsaf ipini koparmıştır;
2- Onun getirdiği Kitab'ı (Tevrat) da inkâr etmiştir;
3- O öfkesinden çatlayıp ölmelidir;
4- O Allah'a düşmandır ve Allah da ona düşmandır.
98
"Kim Allah'a, meleklerine, Resullerine, Cibril'e, Mikâil'e düşman ise bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır."
Cenâb-ı Allah'a düşmanlıktan maksad, inadına O'nun emirlerine muhalefet etmek ve büyüklük taslayarak itaatten çıkmak ya da Cenâb-ı Allah'ın has ve yakın kullarına düşmanlık etmektir. Buna göre "Kim Allah'a düşman ise..." buyrulmak suretiyle ism-i celâlin başta zikredilmesi, O'nun has ve yakın kullarının şânını tazim ve dostlarına adavetin O'na düşmanlık olduğunu bildirmek içindir. Nitekim Tevbe sûresinin 62, âyetinde:
"Eğer onlar gerçekten mü'min iseler Allah'ı ve Resulünü râzı/hoşnud etmeleri daha doğru olur." buyrulur.
Meleklik ve elçilik vasıfları öncekide Cebrâîl ve Mikâil'e şâmil iken onların diğerlerinden daha şerefli ve ayrı meleklermiş gibi yalnız ikisinin zikredilmesi, onların faziletlerini beyan amacına yöneliktir. Vasıftaki farklılık, cinsteki farklılık gibi kabul edilmiştir. Bundan başka bu iki meleğin ayrıca zikredilmesi Yahudilerin, bu melekler hakkındaki bâtıl inançlarını yok etmek ve o iki melekten birine düşman olmanın diğerine de düşman olmak demek olduğuna dikkat çekmek içindir. Zira Yahudiler, bu iki meleğin birbirine düşman olduklarını iddia ediyorlardı.
Bu iki meleğin ayrıca ve tahsis en zikredilmesinin bir sebebi de onlardan birine düşmanlık etmenin hem küfrü hem de Allah'ın düşmanlığını mûcıb olduğudur. Onlardan birine düşmanlıkla hepsine düşmanlık arasında hiçbir fark yoktur. Onlara düşmanlık edene Allah da düşmanlık eder ve onları en şiddetli azab ile cezalandırır. Bu mânânın isim cümlesi ile ifade edilmesi bunun tahakkuk ve sebatına delâlet eder.
Zamir ile ifadesi mümkün iken "kâfirin / kâfirler" kelimesinin aynen kullanılması onlardan birine düşmanlığın küfür olduğunu bir kez daha belirtmek ve bunun Allah'ın buğz ve azabını mûcib olduğunu bildirmek içindir.
Mikâl kelimesi, Mikâil, Mikâîl, Mîkeil ve Mîkeîl olarak da okunmuştur.
99
"Andolsun ki (Resûlüm) Biz sana apaçık âyetler indirdik. Onları fâsıklardan başkası inkâr etmez.
Andolsun ki. Resûlüm Biz sana, mânâlarına olan delâletleri ve Allah katından oldukları apaçık âyetler indirdik. Zaten o âyetleri ancak inat ve İsrarla küfürde direnen ve küfrün son haddine varan kimseler inkâr eder. Çünkü kâfirlerden bu vasıfta olmayanlar bu kadar açık âyetleri inkâra cür'et edemez.
Hasen-ı Basrî diyor ki, :
"Fisli kelimesi, günâhların herhangi bir çeşidinde hak yoldan ayrılısı veya isyanı ifade etmek üzere kullanıldığı zaman, küfür veya o günâhın en büyüğünü ifade eder.
İbn Abbâs'tan rivâyet olunduğuna göre daha önce ismi geçen Yahudi bilgini Abdullah b. Surya, Resûlüllah'a dedi ki:
"- Sen bize, bizim anlayacağımız bir şey getirmedin; sana tâbi olacağımız bir âyet sana indirilmemiş! "
İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
"Fâsıklar"dan murad, kitaplarını tahrif ederek dinlerinden çıkmış Ehl-i Kitab ya da bütün hak yoldan sapmış ve isyan etmiş olanlardır.
100
"Onlar her ne zaman bir ah idle söz verdilerse onlardan bir fırka onu bozup atmadı mı? Hayır, onların çoğu imân etmezler.
"Onlar her ne zaman bir ahidle söz verdilerse onlardan bir fırka onu bozup atmadı mı?" cümlesi bu makamda anlaşılan gizli bir cümleve atıftır. Onların bozup attıkları ahidlerden biri de Bakara sûresinin,
"Daha önce kâfirlere karşı istiftah ediyorlardı / Ve kânû min kablü yesteftihûne a'le'llezîne keferû" mealindeki 89. âyetinde işaret edilen ahiddır. Yahudiler daha önce müşriklere karşı gelerek Peygamberin ismiyle istiftah ediyor ve onunla şöyle yardım ve zafer diliyorlardı:
Bizim söylediklerimizi tasdik eden bir Peygamberin gelme zamanı pek yaklaşmıştır. İşte o geldiği zaman, daha önce mü'minler, Ad ve İrem kavimlerini öldürdükleri gibi, biz de o Peygamberle beraber sızı öldüreceğiz!"
Bu âyet, kıraet farkından dolayı şöyle de tefsir edilmiştir:
"İndirdiğimiz apaçık âyetleri ancak fâsık olanlarla defalarca ahidlerinı bozanlar inkâr eder."
"Hayır, onların çoğu, imân etmezler" cümlesi ah idleri bozanların bir azınlık olabileceği düşüncesinin doğru olmadığını ortaya koyar.
101
"Onlara ne zaman Allah katından yanlarmdakini tasdik edici bir Resul geldiyse kendilerine Kitap verilenlerden bir fırka, Allah'ın Kitabı'nı sanki hiç bilmiyorlarmış gibi arkalarına attılar.
Âyette söz konusu Resûl'den maksat Peygamerimizdir. Kelimenin nekire (harf-i tarifsiz, bir Resul) olarak zikredilmesi, Peygamberimizin şânını tazim içindir. Bu tazım, "Allah katından" ifadesi ile tekid edilerek daha da kuvvetlendirilmiştir. Tevrat'ta öngörülen vasıflara uygun olarak gönderilen Peygamber Hazret-i Muhammed, Yahudilerin ellerinde bulunan Tevrat'ı tasdik etmiş, Tevrat'ın (tahrife uğramamış hâli ile) doğru ve Mûsa'nın peygamberliğinin de hak olduğunu kendisine indirilen Kur’ân'ıle açıklamıştır.
Kendilerine Kitap (Tevrat) verilenlerden bir fırkadan maksad, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) devrindeki bazı Yahudi'lerdir ki daha önce onlar müşriklere karşı, onu yardim ve zafer vesilesi yapıyorlardı. Yoksa bazılarının dediği gibi Süleyman devrindeki Yahudîlerdeğildir. Çünkü Peygamberimiz ba's edildikten sonra Süleyman devrindeki o eski Yahudilerin, Allah'ın Kitabını arlıalarına atmış olmaları tasavvur edilemez. Bu Yahudilerin, Allah'ın Kitabını arlıalarına atmaları, bundan önceki 100. âyette geçen,
"Onlar her ne zaman bir ahidle söz verdilerse onlardan bir fırka, onu bozup atmadı mı?" cümlesinin şumûiü içindedir. Fakat burada ayrıca zikredilmiştir. Çünkü Peygamber devrindeki Yahudilerin Kur’ân gerçeğini kabul etmeyip onu arlıalarına atıvermeleri, onların en büyük cinayetleridir.
"Ki onlara Kitap verilmek ", okumak, hıfzetmek ve muhtevasına vakıf olmak suretiyle Tevrat ilmini öğrenmek demektir. Bu iki şekilde anlaşılabilir:
1- Kendilerine kitap verilenler yalnız Yahudi bilginleridir.
2- Kendilerine kitap verilenler yalnız bu Ahbar-ı Benî İsrail değil bütün Yahudîlerdir. Çünkü Tevrat bütün Yahudiler için indirilmiştir.
Süddî diyor ki:
"- Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), islâm'ı Yahudilere tebliğ edince, Yahudiler, Tevrat'ı dayanak göstererek ona karşı çıkmaya çalıştılar. Fakat baktılar ki, Tevrat ile Kur’ân uyuşmaktadır. O zaman Tevrat'ı arkalarına atıp Asaf'ın kitabını ve Harût ile Marufun sihrini aldılar; onlar Kur’ân'ıle uyuşmadı, İşte âyet, bunları ifade etmektedir."
Tevrat'ın "Kitaba'llah / Allah'ın Kitabi" olarak vasıflandırılması, Tevrat'ı şereflendirmek (teşrif), Yahudiler üzerindeki halikım tazim ve cür'et ettikleri küfür sebebiyle onları korkutmak içindir.
Bir görüşe göre de "Allah'ın Kitabf'ndan maksat, Kur’ân'dır. Yahudiler, Kur’ân'ı hüsn-ü kabul ile karşılamaları gerektiği hâlde onu arlıalarına atıverdiler. Kur’ân gelmeden önce onu yardım ve zafer vesilesi yapan Yahudiler, Kur’ân'ı önceden kabul ettikleri ve onu dayanak saydıkları hâlde Kur’ân geldikten sonra onu inkâr ettiler. İşte bu onların Kur’ân'ı arlıalarına atmaları demektir. Çünkü Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) gelmesi, Kitabin da (Kur’ân) geldiğim ifade eder.
"Arlıalarına, sırtları gerisine, omuzları ardına" sözü, onların, Allah'ın Kitabini tamamen terk etmelerinin ve ondan yüz çevirmelerinin ifadesidir. Bu ifade de onların nazarındaki Allah'ın Kitabı, itibar görmediği ve ihtiyaç duyulmadığı için arlıaya atılan şeye benzetilmiştir. Ve onlar Allah'ın Kitabını arkalarına atarken onu sanki hiç bilmiyormuş gibi davranmışlardır. Oysa Ahbar-ı Benî İsrail, veya Yahudilerin bilginleri Hazret-i Muhammed'in nübüvvetinin bütün delillerini kesinlıkle biliyorlardı. Onların Kitap hakkındaki bilgileri, sabit bir hüküm derecesinde idi. Fakat onlar, bilmiyorlarmış gibi davranıyorlardı..
Eğer onların arlıalarına ativerdikleri kitaptan maksad:
1- Kur’ân'ıse, "bilmiyorlarmış gibi" ifadesindeki bilmemek, Kitabu'llah'a râcîdir.
2- Tevrat ise, "hiç bilmiyorlarmış gibi" ifadesindeki bilmemek Hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hak Peygamber olduğu konusundaki kesin bilgi ve bulgulara aittir. Yahudiler bu konuda kesin bilgi ve bulgulara sahip iken sırf küfürleri, kibir ve inatları sebebiyle bunları hiç bilmiyorlarmış gibi davranmışlardır.
Bazı müfessirler de diyorlar ki Yahudî milleti üç fırkaya ayrılır:
1- Tevrat'a inanan ve onun hukukunu yerine getirenler.
Bunlar Ehl-i Kitab'ın mü'minleridir ve "Hayır, onların çoğu imân etmezler" âyetinde işaret edildiği gibi küçük, bir azınlıktır.
2- Fisli ve temerrütleri sebebiyle ahidlerini bozanlar ve ilâhî sınırları aşanlar.
Bunlar "...onlardan bir fırka onu bozup atmadı mı?" ifadesiyle belirtilen Yahudîlerdir.
3- Zahiren Tevrat'a tutunmuş olanlar.
Fakat bunlar da gizli dünyalarında Tevrat'ı arlıalarına atmışlar ve kendilerini bilmezliğe vermişlerdir.
102
"Süleyman'ın mülk ve saltanatı hakkında şeytanların okuduklarına uydular. Oysa Süleyman (sihir yaparak) kâfir olmadı velâkın insanlara sihir öğrettikleri için şeytanlar kâfir oldular. Onlar Babil'de iki meleğe, Harût ve Marût'a indirilenleri öğretiyorlardı. Oysa o iki melek,
- Biz ancak imtihan aracıyız. Sakın küfre sapma! demedikçe kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Böylece (insanlar) o iki melekten karı ile kocanın arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Bununla beraber onlar Allah'ın izni olmadıkça o yaptıkları sihirle kimseye zarar veremezler. Onlar kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun kî onu kim satın alırsa âhirette bir nasibi olmayacağım biliyordu. Karşılığında kendilerini sattıkları şeyin ne kötü olduğunu bir bilmiş olsalardı!..."
A- "Süleyman'ın mülk ve saltanatı hakkında şeytanların okuduklarına uydular."
Bu cümle, "Allah'ın Kitabını arlıalarına attılar" cümlesine atıftır. Yani Yahudiler, Allah'ın Kitabını arlıalarına attılar ve şeytanların okudukları büyü kitaplarına tâbi oldular. Bu şeytanlar, küfürde temerrüd eden cinlerdir. Yahudilerin, bu kitaplara tâbi olmalarından maksad, tamamen o büyü kitaplarına yönelip onlara dalmalarıdır. Eğer tamamen yönelmek ve dalmak mânâsı kastedılrnezse Yahudilerin, o büyü kitaplarına tâbi olma hâli, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), gelmeden önce de vardı.
Bir görüşe göre de âyetin bu ilk cümlesi, daha önce (Bakara 2/93'de) geçen "Onların kalblerine küfürleri sebebiyle buzağı (sevgisi) içirilmisti." cümlesine atıftır.
Bazı müfessirler derler ki; şeytanlar, kulak hırsızlığı yaparak mele-i a'ladan bilgi sızdırıyor ve dinlediklerine yalanlar katarak bu karışık bilgileri kâhinlere telkin ediyorlardı. Kâhinler de bunları kendilerine göre düzenleyip insanlara öğretiyorlardı. Süleyman zamanında bu bilgiler çok yaygınlık kazandı. Hattâ "cinler, gaybı bilir" denmeye başlandı. Cinler de:
"Bu, Süleyman'ın ilmidir; Süleyman'ın hükümdarlığı ancak bu ilim sayesinde kendisine müyesser olmuştur, Süleyman, ancak bu ilimle, insanları, cinleri, kuşları ve onun emriyle esip giden rüzgârları kendine müsahhar kılmıştır!" diyorlardı.
Bazıları da diyorlar ki:
"- Süleyman Allah'ın özel olarak kendisine verdiği bilgileri muhtevi sayfaların bir çoğunu oturduğu tahtın altına gömmüştü. Aradan bir müddet geçtikten sonra bazı münafıklar, bunlara ulaştılar. Süleyman öldükten ve o yazıların varlığı ortaya çıktıktan sonra bu münafıklar kendi yaptıkları sihirlerin Süleyman'a âit olduğunu ve ancak bu bilgiler sayesinde onun bu mertebeye çıktığını etrafa yaymaya başladılar."
B- "Oysa Süleyman (sihir yaparak) kâfir olmadı."
Âyetin bu cümlesi Süleyman'ı (aleyhisselâm) büyü yapmaktan tenzih ve onun büyü yaptığını söyleyen müfterileri tekzib eder. Âyette büyü açıkça küfür olarak nitelendirilmiştir, Bundan amaç Süleyman'ı (aleyhisselâm) büyü yapmaktan tenzih ve ona bu yolda iftira edenlerin yalanlarını teşhirdir.
C- "...Velâkin insanlara sihir öğrettikleri için şeytanlar kâfir oldular."
Şeytanlar, büyü yapmak ve o ilmi düzenlemekle kâfir oldular. Şeytanlar, insanları azdırmak ve saptırmak için büyüyü öğrettiler. Âyette "aileme" fiili, muzarî sığası ile "yua'lkmûne — öğretirler" şeklinde vârid olmuştur. Bu şeytanların büyüyü öğretmelerinin devam ettiğine, işin sürekli yenilendiğine delâlet eder. Şöyle de yorumlanabilir:
"Yahudiler, Süleyman'ın hükümdarlığı dönenimde şeytanların okuduklarına bağlandılar da insanlara büyü öğretmeye devam ediyorlar."
Bilmiş ol ki büyünün çeşitleri vardır:
1- Eski çağlarda yaşamış olan Keldanîlerin büyüsü
Keldanîler, yıldızlara tapan bir milletti. Onlar kâinatı yıldızların yönettiğini, hayır ve şerrin, mutluluk ile mutsuzluğun yıldızlardan kaynaklandığını, yıldızların, kendi semavî güçleriyle arzın güçlerini birleştirerek (temzic ederek) harikalar yarattıklarını iddia ediyorlardı.
Allah, İbrâhîm'i onların inançlarının bâtıl olduğunu göstermek üzere gönderdi.
2- Evham ve güçlü nefes sahiplerinin büyüsü
Bunların iddiasına göre insan ruhu, tasfiye (arınma) ile kuvvet ve tesirde öyle bir seviyeye ulaşır ki icad ve idama, ihya ve imateye, bünye ve şekil tağyirine muktedir olur.
3- Yeryüzü ruhlarından yardım istemek (Ervah-ı araziyyeden istiâ'ne) su- retiyle büyü
Bunun anlamı efsunlarla cinlere baş eğdirmek, onları teshıir etmek, başka bu- deyişle emri altına almak, kendi hizmetinde kullanmaktır,
4- Gözbağcılık
Bu göz yanılgısı de insanlara çeşitli hayaller göstermektir.
Birinci nevi büyüye (Keldanîlerin büyüsüne) inanan insanların kâfir oldukları noktasında İslâm ulemâsı ittifak etmişlerdir.
İkinci nevi güçlü nefes sahiplerinin büyüsüne inanan insanların da kâfir oldukları konusunda islâm ulemâsı arasında bir ihtilaf yoktur, insan, ruhî tasfiye ve efsunlarla dualar okuyarak belli bir mertebeye erişeceğine, ilâhî âdet gereği Allah'ın onda bazı harikalar yaratacağına inanır ve bu amacına ulaşırsa Mutezile ulemâsı buna inananların da kâfir oldukları görüşünde ittifak etmişlerdir. Çünkü Mûtezile'ye göre, bu nevi inançla, Nebi ve Resullerin iddialarındakı sadakati birbirinden tefrik etmek imkânsız denecek kadar güçtür. Mutezile dışındaki İslâm âlimleri ise, bunu kabul etmezler. Sanırız ki bu konuda hakîkat şudur:
Ruhî arınma ve dualarla harikalar meydana getirmek iddiasında bulunan kimse, eğer hayırlı biriyse, bütün yaptıklarında ve yapmadıklarında islâm hükümlerine uyuyorsa, yardım diledikleri ruhlar hayırlıysa, okuduğu isimler ve dualar şer-ı şerifin hükümlerine muhakf değilse, elleri ile meydana gelen harikalarda da, kimseye dokunan şer'î bir zarar yoksa, onun yaptıkları, büyü (sihir) kabilinden sayılmaz. Aksine bu idmse şerir, çevresine zararlı biriyse, İslâm ölçülerine uygun bir hayât da yaşamıyorsa, o zaman onun yardım dilediği ruhlar da mutlaka habis ve şerir ruhlardır. Çünkü habaset ve serde ortak değillerse, kendisi ile ruhlar arasında dayanışma ve yardımlaşma mümkün olmaz. Bu zorunlu bir gerçektir. Bu itibarla o şahıs kesin olarak kâfir olmuştur.
Gözbağcılık; hendesî âletler, özel ilaçlar ve taşlar kullanarak veya elçabukluğu ile acaib şeyler yapmak ve göstermek sihir değildir. Bu kabil faaliyetlere sihir demek mecazîdir. Çünkü sihir lügatte, kaynağı bilinmeyen, sebebi gizli olan, yahut mutad yol dışında döndürülen işlere denir. Sihir lügatte döndürmek anlamındadır. Nitekim Ebû Mansur Muhammed b. Alımed el-Ezherî, (Tehzibü'l-Lûgat adlı kitabında) Yahya b. Ziyad el-Ferrâ ile Yunus b. Habib'ten naklen böyle demektedir.
Ç- "Onlar Babil'de iki meleğe Harut ile Marut'a indirilenleri öğretiyorlardı."
Bu, daha önce geçen sihre atıftır. Söz konusu büyü ile o iki meleğe indirilen aynı şeydir. Burada ayrı ve ona atıf olarak zikredilmesi, ibret cihetlerinin farklı olmasındandır. Belki de iki meleğe indirilen şey, büyünün daha kuvvetli bir çeşidi idi..
Bu "iki meleğe indirilen", âyette geçen "şeytanların okudukları şeyler"e de atıf olabilir ve o ikisi arasında geçen cümleler, makablinden bağlantısız cümlelerdir. Bu takdirde yorum şöyle olabilir:
"Yahudiler, Süleyman'ın hükümdarlığı döneminde şeytanların okuduklarına ve Babil'de iki meleğe, Hamt ile Marufa indirilene tâbi oldular."
Adları geçen meleklerin Babil'e indirilmesinin değişik sebebleri olabilir:
1- Onlar sihir öğretmek üzere indirilmişlerdi. Bu, Cenâb-ı Allah'ın insanları bir sınama vesîlesiydi. Nitekim Tâlût kavmi de bir ırmak (suyunu içmemek sureti) ile imtihan edilmişti.
2- Bu iki melek, insanların büyüye aldanmaması için, büyü ile mucizeyi birbirinden ayirdetmek amacı ile büyüyü öğretiyorlardı.
3- O dönemde sihirbazlar pek çoğalmıştı ve onlar sihrin pek garip çeşitlerini icra ederek peygamberlık iddiasında bulunuyorlardı. Allah da insanlara sihrin çeşitlerini öğretmek üzere o iki meleği gönderdi ki insanlar, onlardan öğrendikleriyle, peygamberlık taslayan o yalancılara karşı mücadele etsinler ve bunları başkalarına anlatsınlar.
4- İsrail kaynaklarına dayanılarak Hamt ve Marût hadisesi şöyle de anlatılmıştır: Melekler, Ademoğullarinın göklere yükselen günâhlarını görünce onları ayıpladılar ve:
"- Allah'ım! Yeryüzünün halîfeliği için seçtiklerin bunlar mı? Bunlar yeryüzünde Sana isyan ediyorlar" dediler.
Allah da:
"- Onlarda yarattığım duyguları sizin yapınızda da yaratmış olsaydım, kesinlikle siz de bana isyan ederdiniz" buyurdu.
Melekler:
"- Seni tesbih ederiz! Sana isyan etmek bize yaraşır mı?" dediler. Allah, onlara:
"- En seçkinlerinizden iki melek seçin!" buyurdu.
Onlar da, Harut ile Marût'u seçtiler. Bunlar, meleklerin en sâlihlerinden ve en çok ibâdet edenlerinden idiler. İnsanların terkibinde bulunan şehvet ve başka duygular onların bünyesinde de yaratıldıktan sonra onlar, gündüzleri insanlar arasında hükmetmek ve akşamları tekrar göklere çıkmak üzere yeryüzüne indirildiler.
Bu iki melek, yeryüzüne indirilmeden önce Allah'a ortak koşmaktan, haksız yere insan öldürmekten, içki içmekten ve zina işlemekten kesin olarak nehyedildiler. Böylece bu iki melek, yeryüzüne inip görevlerine başladılar. Bunlar, gündüzleri insanlar arasındaki davalara bakıp hüküm veriyorlardı; akşam olunca da Allah'ın (celle celâlühü) İsm-i A'zam'ını okuyup göklere çıkıyorlardı. Nihayet bir gün Lahm kabilesinden Zühre adında güzel bir kadın bir dava münasebetiyle onlara başvurdu. Bir rivâyete göre de bu kadın, Fars ahalisinden olup kendi ülkesinde kraliçe idi. Bu kadın, kocasından davacı idi. Harût ile Marût, bu kadını görünce ona vuruldular ve onunla olmak istediler. Fakat kadın, onların teklifini reddetti. Onlar da ısrar ettiler.
Kadın onlara:
"- Bu teklifinizi, ancak bu davada davalı aleyhine hükmederseniz kabul ederim!" dedi.
Melekler de onun dediğini yaptılar sonra o kadından va'dini yerine getirmesini isteckler.
Kadın:
"- Hayır olmaz; ancak kocamı öldürürseniz olur!" dedi.
Onlar da, kadının kocasını öldürdüler ve sonra kadından arzularının ifasını isteckler.
Kadın bu sefer:
"- Hayır, ancak içki içerseniz ve puta secde ederseniz olur!" dedi. Onlar, her ikisini de yaptılar ve sonra yine istediklerini istediler. Kadın bu sefer de:
"- Hayır, ancak beni de yanınızda göklere çıkarmak için o bildiğinizi bana da öğretirseniz, olur!" dedi. Onlar da kadına İsm-i A'zami öğrettiler. Kadın onu öğrenince, hemen İsm-i A'zami okudu ve göklere yükseldi. Allah da, o kadını meshedip bir yıldıza çevirdi. Sonra bu iki melek her zamanki gibi uçmaya davrandılar fakat kanatları artık onların emrini dinlemedi ve yerinden kımıldamadı, İşte o zaman o iki melek başlarına gelenleri anladılar.
Bu hadise, İdris zamanında meydana gelmişti. Bu iki melek, kendilerine şefaatte bulunması için Idris'e sığındılar. O da onlar için Cenâb-ı Allah katında şefaatte bulundu. Allah (celle celâlühü), bu iki meleği dünya ve âhiret azabı arasında muhayyer kıldı. Onlar da, dünya azabını seçtiler. Çünkü dünya azabı (sonsuzluğa göre) az bir müddet sonra sona erecekti. İşte bu iki melek Babil'de azab çekmekteydi.
Bir rivâyete göre de bunlar kıyamete kadar demir kamçılarla kamçılanmak üzere saçlarından veya baş aşağı asıldılar.
Bu hikâyeye asla itimat edilemez. Çünkü hikâyenin temeli, Yahudilerin rivâyetleridir. Kaldı ki, bu hikâyede akli ve nakli delillere ters düşen unsurlar da mevcuttur.
Belki de bu hikâye, misal ve rumuz kabilinden olup terğıb (teşvik) ve terhıb (korkutmak) şeklinde zeki ve üstün akıllı kimseleri irşat etmek maksadı ile söylenmiştir.
Bir rivâyete göre bu Harût ve Marût, aslında iki insandır. İyiliklerinden dolayı bunlara melek denmiştir. Bu kelimenin mevcut "melekeyn" (iki melek) yerine "melîkeyn" (iki melik—hükümdar) kıraeti (okunuşu) da bu mânâyı desteklemektedir.
Âyette zikri geçen Babil, Irak Babılı'dır. İbn-i Mes’ûd'a göre, "Küfe toprağındaki Babil'dir."
Bir rivâyete göre ise, bu Babil, Demavend dağıdır. (Elburz sıra dağlarının en yüksek kısımlarında bir sönmüş yanardağ)
Bir rivâyete göre de, Harût ve Marût emlerden iki kabilenin ismidir ve "melîkeyn" kıraetine göre de, o iki kabile kastedilmektedir.
D- "Oysa o iki melek:
"Biz ancak imtihan aracıyız (fitne). Sakın küfre sapma! demedikçe kimseye bir şey öğretmiyorlardı."
"Biz ancak bir imtihan aracıyız (fitne)." Hasr'ı bize o iki meleğin yaptıklarında kendileri için bir menfaat olmadığı gibi imtihandan başka bir amaç bulunmadığını da açıklar. Bu imtihandan amaç insanların büyüyü öğrenmekten vazgeçmelerini sağlamaktır. O iki melek, sihir öğrenmek için kendilerine başvuranlara nasihat etmeden ve onlara:
"Bizim yaptığımız ancak Allah (celle celâlühü) tarafından bir imtihandır. Bizden öğrendikleriyle amel eden ve onun hak olduğuna inanan kimse kâfir olur. Ama onunla amel etmekten sakınan ve onu benzeri sihirlerden korunmak için kullanan kimse imân üzere kalır. O hâlde sakın sen, sihrin hak ve onunla amel etmenin caiz olduğuna inanıp küfre sapma!" demeden hiç kimseye, kendilerine indirilmiş olan sihri öğretmezlerdi.
Yukarıdaki izahtan da anlaşıldığı gibi "Sakın küfre sapma!"dan gaye, yalnız bu söz değildir fakat muhatabın bu nehyin gereklerini kabul etmesi de nehyin kapsamına dahildir.
Hulâsa, şeytanlar, kâfir olmuşlardır. Çünkü onlar, insanlara büyüyü ve Babil'de o iki meleğe indirilenleri öğretiyorlardı ve insanları azdırmak ve saptırmak için onları sihirle amel etmeye (büyüye ilgi duymaya, onu uygulamaya, ona inanmaya) teşvik ediyorlardı. O iki melek ise, sihirle amel etmeyi ve onun yüzünden kâfir olmayı nehyetmeden hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı.
Bir görüşe göre "mâ ünzile..."deki "mâ" nefiy (olumsuzluk) harfidir, "Vemâ ünzile a'le'l-melekeyni bibabile hârute ve mâruf' cümlesi de "Babil'de Harût ve Marût isımli o iki meleğe (bir şey) indirilmedi" mânâsındadır ve bu cümle, daha önce geçen "Süleyman, kâfir olmadı..." cümlesine atıftır. Böyle olunca bu cümle, Yahudileri tekzib eder niteliktedir.
Daha açık bir ifadeyle o iki meleğe sihrin mubah olduğu vahyedilmedi. Bu görüşe göre, Harût ve Marût, daha önce geçen "şeytanlar'ln bedelidir (izahı) ve onlar cinlerin iki kabilesinin adıdır. Bu iki kabilenin özellikle zikredilmesi, asaletleri ve diğer şeytanların onlara tâbi olmalarındandır.
Ancak âyetlerde şeytanlar, küfür ve sapıklıkla itham edılırken burada onların reislerinin, küfrü nehyetmelerı vakıaya hiç de uygun düşmez. Bu da âyetin anılan şekilde tefsir edilmesine engeldir. Üstelik bu tefsir, kelâmın nizamına da halel getirmekteelir. Çünkü buna göre Harut ile Marut, "şeytanlar"a bedel olduğuna göre, "şeytanlar" kelimesi yok hükmünde sayilir.
E- "Böylece (insanlar) o iki melekten karı ile kocanın arasını açacak şeyler öğreniyorlardı."
Yani ilâhî âdetin gereği olarak, zahirî sebeplerin gerçekleşmesiyle onlar sihir yapınca sebep ve sonuçları yaratması kabilinden Allah da, karı koca arasında iki veya tek taraflı buğz ve nefret yaratır. Olayda gerçek müessir sihir değil Allah'ın iradesidir. Fakat amaç sınamadır.
F- "Bununla beraber onlar Allah'ın izni olmadıkça o yaptıkları sihirle kimseye zarar veremezler."
Çünkü büyü olsun, başka sebepler olsun, sonucu bizzat etkilemekten uzaktır. Sonuç yalnız Allah'ın emri ile hâsıl olur. Nitekim bazen insanlar, sihri kullanınca, Allah, insanları imtihan için sonucu bazen yaratır bazen de yaratmaz.
G- "Onlar kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyleri öğreniyorlardı."
Çünkü onlar, bu sihri uygulamak için öğreniyorlardı. "Zarar veriyor" ifadesinden sonra sarahatle "fayda vermiyor" denmesi, sihrin hiçbir fayda sağlamayacağı sadece şer ve zarar doğurabileceğini belirtir. Çünkü onların sihri, öğrenmekten maksatları, meselâ, peygamberlık iddia eden sihirbazların yalanlarından kurtulmak veya insanları bundan kurtarmak değildir ki onda kısmen fayda bulunmuş olsun. Ancak bu görüş tartişilabılır. Çünkü gailelerinden emin olunmayan şeylerden kaçınmak daha hayırlıdır. Meselâ insanı dalâlete düşürmesinden emin olamayacağınız felsefe öğrenmek gibi. Gerçi, bir şâir de şöyle demektedir:
Ben, şerri öğrendim; şer işlemek için değil, fakat ondan korunmak için.
Çünkü şerri bilmeyen insanlar, şerre düşer.
Ğ- "Andolsun ki onu kim satın alırsa, âhirette bir nasibi olmayacağını biliyordu."
Andolsun ki, bundan önce cinayetleri anlatılan o Yahudiler, pek iyi biliyorlardı ki, Allah'ın kitabı Tevrat karşılığmda o şeytanların okuduklarını satın alanların âhirette hiçbir nasibi yoktur.
- "Karşılığında kendilerini sattıkları şeyin ne kötü olduğunu bir bilmiş olsalardı!..."
Allah'a yemin olsun ki, o Yahudilerin karşılığmda kendilerini sattıkları sihir veya küfür ne kötü şeydir! Onlar, Allah'ın kitabı Tevrat'ı arlıalarına atınca, kendi, nefislerim tehlikeye maruz bıraktılar ve öyle bir şey karşılığmda kendilerini sattılar ki o şey ancak onların helakini artırır.
Yahudiler, keşke bildikleriyle amel etselerdi... Ama onlar bildiklerıyle amel etmedikleri, ona göre davranmadıkları için, hiçbir şey bilmeyenler olarak kabul edilmişlerdir.
Onlar yaptıklarını bir düşünseler, bunun çirkinliğini bir idrak edebilseler, bunun arlıasından gelecek azabı bir bilselerdi herhalde bu yaptıklarını yapmazlar, büyü ile uğraşmazlar ve büyü ile fesad çıkarmazlardı,
103
"Ve eğer onlar imân ve ittika etmiş (inanıp sakınmış) olsalardı elbette Allah katından verilecek sevap (mesûbat, mükâfat) daha hayırlı olurdu. Keşke bunu bilselerdi."
A- "Ve eğer onlar imân ve ittika etmiş olsalardı..."
O Yahudiler,
"Onlara ne zaman Allah katından... bir Resul geldiyse..." (Bakara 2/101) âyetinde işaret edilen Resûl'e ya da,
"Andolsun ki (Resûlüm) sana apaçık âyetler indirdik. Onları ancak fâsıklardan başkası inkâr etmez." (Bakara 2/99) âyetinde zikredilen âyetlere veya
".. .Kendilerine kitap verilenlerden bir fırka, Allah'ın kitabını arlıalarına attılar." (Bakara 2/101) âyetinde kastedilen Tevrat'a imân etselerdi... Çünkü Kur’ân'ı ve Resûlüllah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) inkâr etmek, aynı zamanda Tevrat'ı inkâr etmek sayılır.
B- ".. .Elbette Allah katından verilecek sevap daha hayırlı olurdu."
Yahudiler, o anlatılan günâhlardan sakınsalardı, kendilerini sattıkları şeyden daha hayırlı bir mükâfat ile mükâfatlandırılacaklar di. Âyette "hayırlı olurdu" buyrulmakla beraber bunun neden daha hayırlı olacağının belirtilmemesi, karşılığmda kendilerini sattıkları şeye hayır nisbet edilmemesi içindir. (Çünkü bu, ondan hayırlıdır, denildiğinde, sanki ötekinde de hayır varmış gibi bir mânâ çıkmış olur.)
Bir görüşe göre de "Ve eğer onlar imân ve ittika etmiş olsalardı..." şart cümlesinin cevabı gizlidir ki o da "mutlaka mükâfatları verilecekti" cümlesidir.
Ondan sonra gelen "Allah katından verilecek sevap..." cümlesi ise, müstakil bir istinaf cümlesidir.
Bir diğer görüşe göre ise, bu âyetin başındaki "lev / eğer" kelimesi, temenni içindir. Bunun burada kullanılması "onların hâli öyle fecaatlidir ki, onu bilen herkes, onlara acıyarak imân edip sakınmalarını temenni eder" anlamını ifade eder.
C- "Keşke bunu bilselerdi."
Yani Allah'ın vereceği mükâfatın daha hayırlı olduğunu bilselerdi... Burada da onlara cehalet nisbet edilmesi, bildiklerinin gereğini yapmadıkları içindir.
104
"Ey imân edenler! (Yahudîlerce hakaret anlamında kullanılan) "Râinâ" demeyin; "unzurna / bize bak, bizi gözet" deyin ve dinleyin. Kâfirler için elim bir azab vardır."
A- "Ey imân edenler! "Râinâ" demeyin; "unzurna bize bak, bizi gözet" deyin ve dinleyin."
Bu hitab, mü'minlere has olup onları hayra irşad eder.
"Râinâ"nın masdarı olan murâat, ra'y'in mübalağa kipi olup başkasını gözetmek, işlerini yönetmek ve maslahatlarını düzenlemek anlamındadır. Resûlüllah Müslümanlara bir bilgi aktardığı (ilka ettiği) zaman Müslümanlar:
"- Râinâ Ya Resûlallah!" diyorlardı. Bunun anlamı:
"- Ya Resûlallah! Bizi gözet, bizi bekle, bize teenni ile (ağırca) davran ki, senin kelâmını anlayıp hıfzedelim" idi.
Yahudiler de Ibranîce veya Süryani'ce olan "râinâ" kelimesini kendi aralarında hakaret için kullanıyorlardı. Kimilerine göre bunun mânâsı,
"- Dinle; dinlemez olası!" demekti.
Yahudiler, Müslümanların bu kelimeyi kullandıklarını duyunca bunu fırsat bilerek maksatlarına onu vesile yaptılar. Böylece Yahudiler, bu kelimeden hakaret mânâsını kastederek Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla hitab etmeye başladılar.
Bir başka görüşe göre "râinâ" kelimesi, akıl hafifliği ve ahmaklık demek olan "ra'n" kökünden gelir. Buna göre, Yahudiler, Peygambere bu vasıfları nisbet etmiş oluyorlardı.
Rivâyet olunuyor ki, Şahabı Sa'd b. Ubade, bu kelimeyi Yahudilerden duyunca:
"- Ey Allah'ın düşmanları! Allah'ın lâ'neti üzerinize olsun! Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, sizden kimin bu kelimeyi Resûlüllah için kullandığını duyarsam, kesinlıkle onun boynunu vuracağım!" dedi.
Yahudiler:
"- Pekiyi, ama siz de bu kelimeyi kullanmıyor musunuz?" dediler.
İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Yahudilerin hileli dillerini kesmek için mü'minlerin bu kelimeyi kullanmaları yasaklandı ve aynı mânâyı ifade etmekle beraber başka bir mânânın karıştırılmasına imkân vermeyen "unzurnâ" kelimesi emredildi.
"Unzurnâ" kelimesi, bazı kıraetlere (farklı okunuşlara) göre "bizi bekle, bize zaman tanı" anlamlarına da gelmektedir,
"Ve'smeû' / Dinleyin!"den maksat şu üç hâl olabilir:
1 - Resûlüllahin size söylediklerini güzelce dinleyin, kulak verin ve dikkatinizi toplayın ki onun tekrar etmesine ve sizin daha önce yaptığınız gibi "bizi belde, bize zaman tanı (müraat)" talebine gerek kalmasın.
2- Yükümlü kılındığınız emir ve yasakları ciddiyet ve itina ile dinleyin ki, tekrar yasaklanan şeylere dönmeyin.
3- Resûlüllahin (sallallahü aleyhi ve sellem) anlattıklarını itaat ve kabul niyeti ile dinleyin. Sizin dinlemeniz, Yahudilerin dinlemesi gibi olmasın. Nitekim onlar:
"- Dinledik ve isyan ettik dediler.
B - "Kâfirler için elim bir azab vardır. Resûlüllahin; müslümanların iyi niyetle söyledikleri "râinâ" sözünü kendi küfürlerine vesile yapan, o kelimeyi Peygamberi hafife almak için kullanan Yahudiler için, cür'et ettikleri bu suçtan dolayı elem verici bir azab vardir.
Bu da daha önce geçen azab vaidlerinin bir devamı ve muhatablar için yasaklanan şeye karşı bir sakındırmadır.
105
"Ne Kitab Ehlinden ne de müşriklerden hiç kimse size Rabbiniz den bir hayır indirilmesini istemez. Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir."
A- "Ne Kitab Ehlinden ne de müşriklerden hiç kimse size Rabbiniz den bir hayır indirilmesini istemez."
Âyetin başında (onlar anlamına gelen bir) zamir kullanılmayıp "ellezîne kefem / onlar ki kâfir oldular" buyrulmasi, onların bu davranışlarının sebebinin küfürleri olduğunu bildirmek içindir.
Bu cümlenin mâkabk (öncesi) ile ilgisi, bundan önce yasaklanan o "râinâ" kelimesinin, çoğu kez, burada "hayır" diye ifade edilen vahyin inişi sırasında söylenmiş olması ihtimahdir.
Burada belki de Yahudilerin Tevrat'ı tahrif etmelerinin ve daha önce anlatılan diğer çirkin hareketlerinin sebebinin, Müslümanlara inmesini istemedikleri hayrın vahiy olduğuna işaret vardır.
Bir görüşe göre de, Yahudilerden bir fırka vardı ki bunlar mü'minlere zahiren muhabbet gösteriyorlardı ve mü'minler için hayır istediklerini iddia ediyorlardı. İste bu âyet, onları tekzib için inmiştir.
Hayr'dan maksat vahydir. Bu hayra, ilim ve nusret (ilâhî inayet) gibi başkasını da kapsayacak genel bir anlam yüklemek mümkün değildir; çünkü bundan sonra gelen rahmetin tahsisi, bu mânâya engeldir.
".. .min Rabbiküm / Rabbinizden" buyrulması Müslümanlara hayr indirilmesinin sebebinin rubûbiyet vasfı olduğunu bildirmek ve Rabbin "siz / küm" zamirine izafe etkimesi ise, muhatablara şeref kazandırmak içindir.
Yahudilerin, vahyin müsiümanlara indirilmesini islememeleri, Müslümanların, Kür'an'a göre ibâdet etmeleri ve Kur’ân'ın, Müslümanları iki cihan saadetine hazırlamaları yüzünden değildir. Çünkü hadiseye bu açıdan bakılmış olsa, o Yahudiler de, kendilerine hayır (vahiy) indirilmiş olanlar cümlesindendir. Fakat onların bunu istememeleri, vahyin kendi içlerinden birine değil Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) indirilmiş olması yüzündendir. Bu da Peygamberin şahsına has bir sebepten değil fakat Yahudilerin dinî tedrisatı, müşriklerin de kendi riyasetlerini kaybetme endişelerindendir. Başka bir deyişle Yahudiler ve müşrikler, kendilerini vahiy için daha liyakatlı görüyorlardı.
Yahudiler, Ehl-i Kitab olduklarından nübüvvet ve vahiy için kendilerim ümmî bir kavimden daha liyakatlı görüyorlardı. Müşrikler de mal ve şöhretlerini ileri sürerek peygamberlik için daha ehil olduklarını iddia ediyorlardı. Çünkü onlar nübüvvetin diğer dünyevî riyasetler gibi zahirî sebeplere bağlı olduğunu zannediyorlardı, İşte bundan dolayı,
"Şu Kur’ân, memleketten (Mekke ile Taıf) bir büyük adama ındırilseydı ya!..." diyorlardı.
B- "Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir."
Bu cümle, rahmetin indirilişını açıklar, onun hikmetine dikkat çeker. Rahmetten maksad, vahydir. Nitekim;
"Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar âyetinde de aynı mânâ kastedilir.
Vahiy, mü'minlere inmesi itibariyle hayır, Allah'a (celle celâlühü) izafesi itibariyle de rahmet olarak vasıflandırılmıştır.
Ali (kerremallahü vecheh), bunun anlamı şudur, diyor:
Allah, nübüvvetini Muhammed'e tahsis etmiştir."
Daha önce Bakara sûresinin 90. âyetinde geçen;
"...Allah'ın kullarından dilediğine lûtfunun eseri (fadlından) indirdiğini kıskanarak..." ifadesinin siyakına uygun olarak burada tenzil değil de tahsis kökünden bir fiil kullanılması, Peygamberin şerefini yüceltmek, Yahudilerle müşriklerin boş ümitlerini tamamen kesmek içindir. Kısaca Allah, kullarından kimde liyakat görürse, rahmetini bir lütuf eseri o kuluna tahsis eder, başkasına vermez.
Allah'ın, bir kimseye peygamberlik vermesi de, çok büyük bir lûtuftur. Nitekim Isrâ sûresinin 87. âyetinde:
"Şüphesiz O'nun senin üzerindeki lûtfu pek büyüktür." buyurulur.
Allah'ın, diğer insanları vahiyden mahrum bırakması (onlara vahiy indirmemesi), Allah'ın lûtfunun darlığından değildir. Bu ilâhî iradenin hikmetleri gereğidir.
Her iki cümlenin başında Allah adının zikredilmesi, her ikisinin de mânâ ve şân itibariyle yüceliğine işarettir.
106
"Biz bir âyetten neyi nesheder veya unuttuıursak onun yerine mutlaka daha hayırlısını veya mis tini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kaadirdir."
A- "Biz bir âyetten neyi nesheder veya unutturursak..."
Bu âyet, makabli ile bağlantik bir istinaf cümlesi olup indirilen vahyin bir bölümü olan neshin sırrını açıklamaktadır. Daha önce vahyin hakikati belirtilmiş ve vahyi sevmeyenlerin sözleri reddedilmişti. Şimdi vahyin nesh kısınına dil uzatanların sözleri çürütülmektedir.
Bir görüşe göre, müşriklerin veya Yahudilerin,
"- Muhammed'e bakın; ashabına bir şey emrediyor, sonra da onu nehyediyor ve ona ayları bir şey emrediyor." demeleri üzerine bu âyet nazil oldu.
Nesh kelimesi lügatte, izâle etmek, ortadan kaldırmak, bir şeyin yerine başkasını geçirmek anlamına gelmektedir. Nitekim rüzgâr izi neshetti denir. Bu rüzgâr izi kaybettirdi, demektir.
Bir âyetin neshi, onun kıraeti ile ibâdet veya o âyetten çıkarılan hüküm ile amel etmenin yahut her ikisinin sona ermesi demektir.
Ayeti inşâ / unutturmak, ise onu kalblerden çekip almak demektir.
"Nensah" kelimesi, "nünsih" olarak da okunmuştur. Buna göre mânâ:
"Biz, nesh emrini sana yahut Cebrâîl’e verirsek veya sen bir âyeti neshedilmiş olarak bulursan" demek olur.
"Nünsihâ" kelimesi de "nensehâ" olarak okunmuştur. Buna göre mânâ
"Biz bir âyetin hükmünün uygulanmasını tehir edersek" demek olur.
Bu iki kelime baştaki "n" yerine "t" ile, yani hitab tarzında da okunmuştur. Bu takdirde muhatab Resûlüllah olur.
B- "...Onun yerine mutlaka daha hayırlısını veya mislini getiririz."
Biz hikmet ve maslahat gereği olarak bir âyetin lafzını, yahut hükmünü, yahut da her ikisini bedelli veya bedelsiz olarak kaldırırsak, mutlaka onun yerine, mevcut hâle göre kullar için fayda ve sevapta daha hayırlı, ya da fayda ve sevapta onun benzeri olan başkasını getiririz.
Bu hüküm tam bir âyet veya daha fazlasına mahsus olmayıp fakat bir âyetin bir parçası için de geçerlidir. Sadece bir âyetin zikredilmesi, çoğunluk itibariyledir.
Gördüğün gibi âyetin sarahati, neshin caiz olduğuna delâlet etmektedir. Nasıl caiz olmasın ki, şer'î hükümlerin, çarkının döndüğü Kur’ân âyetleri, hikmet ve maslahatlara uygun olarak nazil olmaktadır. Hikmet ve maslahatlar ise, tıpkı hayât şartları gibi zamana, hallere, şahıs ve toplumlara göre değişmektedir. Nitekim bazen bir hüküm, bazı ahvâl ve şerait içinde hikmete uygun olduğu hâlde başka ahvâl ve şerait içinde onun aksi hikmete uygun düşmektedir. Bu itibarla eğer nesh caiz olmamış olsa, hikmet ve hükümler arasındaki nizam bozulmuş olur.
C- "Bilmez misin ki Allah, her şeye kaadirdir."
Bu hitap, Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem)dir Bundan maksat, Allah'ın, neshe, onun yerine daha hayırlısını veya benzerini getirmeye muktedir olduğunu göstermektir. Çünkü bunlar da, Allah'ın kudreti içindedir. Şu hâlde Allah'ın kudretinin her şeyi kuşattığını bilen kimse, buna da muktedir olduğunu kesin olarak, bilir . Bu cümlede de Allah'a râci olacak bir zamir yerine İsm-i Celilin zikredilmesi, ilâhî mehabeti göstermek ve hükmün merciini bildirmek içindir. Çünkü kudretinin her şeyi kuşatması, ulûhiyyet hükümlerindendir.
107
"Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Sizin için de Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır."
A- Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır."
Çünkü Ulûhiyyet unvanı, onun melekûtunun (hükümranlığı) hükümlerinin çevresinde döndüğü medardır (eksen). Bu cümle üç ayrı yönde yorumlanabilir:
1- Bu cümle bir önceki açıklamanın tekrarı ve ilâhî kudrete delil göstermektir.
2- Bu cümle tekid için olduğu kadar ilâhî ilmin birbirinden bağımsız ve her birinin maksat üzerinde durmak için ye terk olduğunu göstermek içindir.
3- Bu cümle, Allah'ın kudretinin her şeyi kuşattığına delil göstermek için müstakil bir açıklamadır.
Yani Allah, saltanat-ı kahire (her şeye gaalib ve üstün bir hükümranlık) ve istilâ-yi bahireye (apaçık bir hâkim kudret) sahiptir. Bunlar da göklerde ve yerde, ilâhî iradenin gerektirdiği şekilde icad, idam, emir ve nehy olarak külli tasarrufa tam kudret demektir. Allah'ın (celle celâlühü) emrine karşı duracak ve O'nun hükmünü geciktirecek hiçbir kuvvet mevcut değildir. O hâlde bu yüce sâna sahip olan Allahü teâlâ'nın kudreti dışına herhangi bir şey nasıl çikabılır?!
B- "Sizin için de Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır."
Bu da önceki cümleye atıftır. Yine bilmez misin ki, sizin için Allah'tan başka ne bir veli, ne de bir yardımcı vardır. Bu cümle, işaret ediyor ki, daha önce geçen,
"Bilmez misin ki, Allah her şeye kaadirdir."
"Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır." hitabları Peygamberin ümmetine de şamildir.
Bu iki hitab ta zahiren yalnız Peygamberin muhatab alınması ise ümmetinin o konulara ilişkin bilgisinin kendi bilgisine müstenid olmasından dolayıdır. Bu cümlede de Allah'a râci olacak zamir yerine Allah adının sarahatle zikredilmesi, ilâhî mehabeti daha fazla göstermek ve velayet (velilik) ve nusretin, mutlaka kuvvet ve izzetin (üstünlüğün) yanında olduğunu bildirmek içindir. Bundan maksat, Allah'tan başka veli ve yardımcı olmadığı bilgisini, Allah'ın iradesinin, neshte daha hayırlısını veya benzerini getirmeye tealluk etiğine şahit göstermektir. Çünkü Allah'ın buna mücerret kudreti, mutlaka hasıl olduğunu gerektirmez; fakat bunu gerektiren ancak Allah'ın, buna muktedir olmakla beraber mü'minlere veli ve yardımcı olmasıdır. Şu hâlde bir kimse, veli ve yardımcısının yalnız Allah olduğunu bilirse, kesin olarak inanmalıdır ki, Allah, ancak kendisi için hayırlı olanı yapar. Böylece işini Allah'a havale eder ve ne nesh, ne de başka bir konuda onun kalbine bir şüphe gelmez.
Veli ile nasîr (yardımcı) arasındaki fark şudur:
Veli, bazen yardım edemez. Yardımcı da, bazen yardım ettiği kimsenin velisi değil fakat yabancısı olur.
Hulâsa, Allah'ın her şeye kaadir, göklerin ve yerin hükümranlığının yalnız Allah'a ait olduğunu, Allah'tan başka veli ve nasıîr bulunmadığını bilmenin sonucu olarak, Allah'ın, din ve dünya işlerinde hayırlı olandan başka bir şey yapmayacağına kesin olarak inanmak, bunu hazmetmek, Allah'a güvenmek, tevekkül etmek, kâfirlerin dedikodularına, şüphe aşılama gayretlerine ve ezcümle nesh hakkında söylediklerine kulak vermeden işi tamamen Allah'a havale etmek gerekir.
108
"Yoksa siz de bundan önce Mûsa'ya sorulduğu gibi Peygamberinizi sorgulamak mı istiyorsunuz? Kim imânı küfürle değiştirirse (tebdil eder) dosdoğru bir yolda sapıtmış olur."
A "Yoksa siz de bundan önce Mûsa'ya sorulduğu gibi Peygamberinizi sorgulamak mı istiyorsunuz."
Burada hitab, Peygamber'den tecrid ve mü'minlere tevcih edilmiştir. Bazı mü'minlerde gevşeklik ve kâfirlerin sözlerinden etkilenme emareleri görülmesi üzerine ilâhî kelâm, mü'minleri bundan sakındırmaya yönelmiştir. "Yoksa siz de... Peygamberinizi sorgulamak mı istiyorsunuz?" sorusu mü'minleri Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) münasib olmayan şeyler sormak isteğinden uzak tutmak anlamını taşımaktadır. Çünkü onların imânı buna engeldir. Bu ifade, Peygambere değil bu kabil sorular sormak, sorma isteğinin bile bir akıllı mü'minden sadır olamayacağını gösterir niteliktedir. Bu, şu demektir:
"- Sizler mü'min olarak, size gelen bunca bilgiden sonra, işlerinizde Allah'ın lütfuna güvenmeyerek kendi arzunuza göre bu şânı yüce Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) bu kabil sorular sormak mı istiyorsunuz?!"
Bir rivâyete göre, Müslümanlardan bir topluluk, Peygamber'den müşriklerin "Zate Envat'ı gibi kendileri için böyle bir şey tayin etmesini istediler. "Zate Envat", müşrikler için bir kutsal ağaçtı. Onlar, bu ağaca tapıyorlar ve ona yiyecekler, içecekler asıyorlardı.
".. .Mûsa'ya sorulduğu gibi..." ifadesinden maksad, Mûsa'dan Benî İsrail'in,
"- Bize bir ilâh tayin et. Bize açıktan Allah'ı göster!" veya buna benzer istekleridir.
B- "Kim imânı küfürle değiştirirse dosdoğru bir yolda sapıtmış olur."
Bir kimse, imân karşılığında veya onun yerine kendi nefsi için küfrü seçerse, ez cümle kulların maslahatine uygun olarak inen apaçık, sadece hayır ve hakikatten ibaret nâsıh (neshedıci) âyetlere güvensizlik izhar eder ve düşünmeden başka teklifler ileri sürerse, o kimse, halika ve hidâyete ulaştıran doğru yoldan kesinlikle sapmış, heva ve heves çöllerinde dolaşırken felâket uçurumlarına yuvarlanmış olur.
Burada meselâ, "bunu yapan kimse kâfir olur" anlamına gelecek bir ifade yerme mevcut nazm-ı kerîmin tercih edilmesi, daha cümlenin başında bunun küfür ve irtidat olduğunu sarahatle belirtmek içindir. Bu da söz konusu temayülden Müslümanları mübalağa (ziyadesi) ile menetmek ve caydırıcılıkta ifratı sağlamak maksadına matuftur.
Bir görüşe göre de, âyetin başındaki "Yoksa siz..." hitabı Yahudiler içindir. Onların, kendilerine gökten bir kitap indirilmesini istemeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur.
Bir görüşe göre ise, bu hitab, müşrikler içindir; müşriklerin,
"Sen bizim için yerden kaynayan bir su akıtma di kça biz sana asla inanmayız." gibi istekleri üzerine nazil olmuştur.
Bu iki görüşe göre, Resûlüllahın (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara izafe edilmesi ".. .Resûleküm / Peygamberiniz e..." buyrulması, onların da İslama davet edilen topluluklardan olmaları itibariyledir.
Ve yine bu iki görüşe göre, onlar imândan uzak oldukları hâlde onlar hakkında:
"Ve men yetebedeli'l-küfre bi'l-imani / Kim imânı küfürle değiştirirse..."nin anlamı:
"Kim imkânı olduğu hâlde gücünü bu yönde harcar ve küfrü imâna tercih ederse..." demektir.
109
"Kitab Ehli'nden çoğu, hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra nefislerinde duydukları bir hasedle sizi imândan küfre döndürmek ister. Şimdi siz Allah'ın emri gelinceye kadar af ile, hoşgörüyle davranın. Şüphe yok ki Allah, her şeye kaadirdir."
A- "Kitab Ehli'nden çoğu, hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra nefislerinde duydukları bir hasedle sizi imândan küfre döndürmek isterler."
Rivâyet olunduğuna göre, Uhud savaşından sonra Yahudi ulemâsından Finhas b. Azûrâ ile Zeyd b. Kays ve bir cemaat, Sahabîlerden Huzeyfe b. el-Yeman ile Ammar b. Yasir'e
"- Basınıza gelenleri görmüyor musunuz? Eğer siz, hak üzere olsaydınız, bu hezimete uğramazdınız! Haydi, bizim dinimize dönün; o sizin için daha hayırlı ve daha faziletti dir; bizim yolumuz daha doğrudur!" dediler.
Ammar :
"- Pekiyi, sizin dininize göre ahdi bozmak nedir?" diye sordu. Onlar da:
"- Ağır bir suçtur." dediler.
Ammar şu sözlerle sonucu belirledi:
"- Pekiyi, ben, yaşadığım müddetçe Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Peygamberliğini inkâr etmeyeceğime ahdettim."
O zaman Yahudiler:
"- Yahu, bu adam, dinden çıkmış!" dediler.
Huzeyfe de (radıyallahü anh):
"- Bana gelince; ben de, Rabb olarak Allah'ı; peygamber olarak Muham-med'i; din olarak Islâmı; önder (imam) olarak Kur’ân'ı; Kıble olarak Kabe'yi ve kardeşler olarak da mü'mınleri benimsedim" dedi.
Sonra Huzeyfe ile Ammar (radıyallahü anh), Resûlüllahin yanına gelip Yahudilerle aralarında geçenleri anlattılar.
Resûlüllah da onlara:
"- Sız, hayrı seçtiniz ve felâha erdiniz" buyurdu. İşte bunun üzerine bu âyet nâzıl oldu.
"...Min ba'di imâniküm. / îmânınızdan sonra", yerleşmiş, köklü imânınızdan sonra, demektir. Bu itibarla âyet, mü'minleri imân üzerinde sabit kılmak için kuvvetli ve açık bir telkindir,
Hased, bir insanın hayırlara sahip olmasından dolayı diğer bir insanın duyduğu esef ve üzüntüdür. Özetle bu cümlenin anlamı:
"Yahudiler, Resûlüllahin parlak mucizelerini gözleriyle görmek ve onun nübüvvetinin demlerini Tevrat'ta yazılı bulmak suretiyle hak (gerçek), kendilerine apaçık belli olduktan (tebeyyün ettikten), sizin halika sarıldığınızı, kendilerinin de bâtıla battıklarını kesin olarak bildikten sonra, sırf içlerinden gelen aşırı bir kıskançhk ve hasedle sizi, bu köklti imânı terk ederek küfre döndürmek istediler."
B- "Şimdi siz Allah'ın emri gelinceye kadar af ile hoşgörüyle davranın."
Şimdilik bu yaptıklarından dolayı onları muahaze etmeyin, onlara bir ceza vermeye de kalkışmayın, onları azarlamayın, tahkir etmeyin. Allah'ın onlar hakkındaki emri, Benî Kureyza'nın öldürülmesi, Benî Nadrin yurtlarından sürülmesi ve diğerlerinin de cizyeye bağlanmasıdır. Allah onları bu sûrede zeki etmiştir. Bununla beraber Allah'ın onlar hakkında gelen emri, onlarla savaşma izni de olabilir.
İbn Abbâs'tan rivâyet olunduğuna göre, bu âyet "Kılıç Âyeti" olarak bilinen Enfâl sûresinin 12. âyetiyle nesholunmuştur. Yani bunu nesheden âyet gelinceye kadar şimdilik onlara karşılık vermeyin, afvedin, geçin.
C- "Şüphesiz Allah, her şeye kaadirdir."
Yani zamanı gelince Allah, onlardan intikam alacaktır ve zaten zamanı da yaklaşmıştır. Demek ki bu cümle, önceki cümlenin ifade ettiği hükmün sebebidir. (Sız şimdilik karşılık vermeyin; çünkü şüphesiz Allah her şeye kaadirdir; ezcümle onlardan intikam almaya da kadirdir; zamanı gelince de onlardan intikam almak için size izin verecektir).
110
"Namazı kılın, zekâtı verin. Kendiniz için hayırdan ne hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz, Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görür."
A- Namazı kılın, zekâti verin..."
Bu cümle, daha önce geçen "Fa'fû" cümlesine atftır. Henüz savaş izni verilmemişti. Müslümanlar sabır, mudâra (sulh ve hüsn-ü muamele), bedenî ve malî ibâdetlerle Allah'a sığınmağa memur edilmişlerdi.
B- "Kendiniz için hayırdan ne hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz."
Namaz, sadaka ve benzeri hayırlardan kendi âhiret maslahatınız için her ne yaparsanız, onun mükâfatını Allah katında bulursunuz.
C- "Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı hakkıyla görür."
Bu itibarla Allah katında hiçbir amel zayi olmaz. Bu da, mü'minler için büyük bir mükâfat va'didir.’Ta'melûne / yaptıklarınızı" fiili, "ya'melûne / yaptıklarını" olarak da okunmuştur ki, o takdirde meal:
"Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını hakkıyla görür." şeklinde olur. Buna göre de âyet, kâfirler için ceza va'dinin ifadesidir.
111
"Onlar:
"- Yahudî ve Hristiyan olmayan hiç kimse cennete giremez!" dediler. Bu, onların kuruntularıdır (boş ümid ümniye). (Resûlüm) de ki:
"- Haydi getirin delillerinizi!... Eğer sözlerinizde sâdıklar iseniz..."
A- "Onlar:
"- Yahudî ve Hristiyan olmayan hiç kimse cennete giremez!" dediler."
Yahudiler:
"Yahudî olmayan kimse cennete giremeyecektir" dediler;
Hristiyanlar da:
"Hristiyan olmayan kimse cennete giremeyecektir" dediler.
Onların bu sözleri Bakara sûresinin 135. âyetinde belirtildiği gibi,
"Onlar, Yahudî ya da Hristiyan olun ki, hidâyete eresinız; dediler" kabilındendir.
Onların bu Yahudilerden ve Hristiyanlardan maksadları, bu iki dinin nesh ve tahrifinden önce bu dinleri gerçek veçheleri ile yaşayan eski Yahudiler ve Hristiyanlar olmayıp fakat bu iki dinin nesh ve tahrifinden sonraki hâlini yaşamakta olan kendileridir. Çünkü onlar bu sözleri, mü'minleri dalâlete düşürmek ve küfre döndürmek için söylüyorlardı.
Âyet-i kerîmede Yahudiler "Hûd" kelimesi ile ifade edilmiştir. Hûd, "hâi"in çoğuludur. Kur’ân-ı Kerîm'de "hûd" kelimesi "yahûdiyyen" ve Hristiyanlar demek olan "nasara" kelimesi de "nasraniyyen" şeklinde de geçer.
B- "Bu, onların kuruntularıdır. (Resûlüm) de ki:
"- Haydi getirin delillerinizi!... Eğer sözlerinizde sâdıklar iseniz..."
"Bu, onların kuruntularıdır." cümlesi, mu'terıza cümlesi (ara cümlesi) olup Ehl-i Kitabin, o söylediklerinin tamamen geçersiz olduğunu bildirmektedir. Cümlenin basındaki "tilke / bu", değişik şekillerde yorumlanabilir.
Şöyle:
1- Onların yukarda geçen sözlerine işaret olabilir;
2- Bu kabil sözler anlamında kullanılmış olabilir;
3- Mü'minlere hayır indirılmeycceği ve müm'inlerin küfre dönebilecekleri iddialarına işaret olabilir. Ancak Haydi getirin delillerinizi!...Eğer sözlerinizde sâdıklar iseniz..." cümleleri bu son mânâyı reddeder.
Bu makamda âyetin nazm-i celilinin mânâsı kesinlikle şudur:
"Siz Yahudiler ve Hıristiyanlar, cennete girişin yalnız size mahsus olduğu iddianızda doğru iseniz, haydi, getirin delillerinizi!"
Bundan sonraki âyetin başında "Belâ hayır, öyle değil" kelimesinin kullanılması da bu mânâya kesinlik kazandırır. Çünkü bu suretle Yahudî ve
Hıristiyanlarm nefyettikleri Allah tarafından isbat ve isbat ettikleri de nefyedilmiş olur. Ayrıca bu ifadeyle sabit olan bir gerçek daha vardır; o da cennete girişin Yahudî ve Hıristiyanlar dan başkasına yani Müslümanlara mahsus olduğudur. Nitekim Allahü teâlâ'nın izniyle bundan sonra gelecek âyetlerde bu gerçek açıkça anlaşılacaktır. Böylece ortaya şu hakikat çıkmaktadır:
Allah tarafından "Belâ / Hayır, öyle değil" kelimesiyle vurgulanan asıl vakıa, Yahudî ve Hıristiyanlarm cennete giremeyecek!eridir. Ve bunun zarurî sonucu olarak onlara teklif edilen delil ikamesi cennetin onlara mahsus olduğuna değildir. Fakat onlar cennete gireceklerine dâir delil göstermelidir. Zira ancak bu mânâya göre isbat ile nefiy (red) aynı noktada birleşmiş olur. Ancak âyetin nazm-i celilinde, onların sarih iddialarını cerh etmek yerine bu yolun tercih edilmiş olması, onların göz diktikleri cennetten tamamen mahrum kaldıklarını belirtmek ve onların kendi iddialarını isbat etmekten tamamen âciz olduklarını açıklamak içindir.
112
"Hayır, öyle değil. Kim muhsin olarak yüzünü Allah'a teslim ederse İşte onun için Rabbi katında ecir vardır. Onlar için korku yoktur; onlar mahzun olacak da değillerdir."
A- "Hayır, onların söyledikleri, gibi değil. Kim Muhsin olarak yüzünü Allah'a teslim ederse İşte onun için Rabbi katında ecir vardır."
Yahudilerin ve Hristiyanlarm bu iddiaları tamamen asılsızdır. Cennete girme nimetine erişecek olanlar ancak İsliamda ihsan ehli veya muhsinler olarak benliğıni yalnız Allahü teâlâ'ya hâlis kılan, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayan mutlu ve kutlu insanlardır.
İnsanın benliği âyette "veçhe / yüz" kelimesiyle ifade edilmiştir. "... Men esleme vechehu... ; / Kim Allah'a yüzünü teslim ederse..." buyrulmasının sebebi yüzün, insanın bütün uzuvlarının en şereflisi olmasından, duyu organlarının baş bölgesinde toplanmış bulunmasındandır. Ayrıca insanın secde yeri yüzündedir ve İhlasın özelliklerinin en büyüğü olan huzû (tevazu) izleri, de yüz de görülür.
"Vech", kelimesi, teveccüh (yöneliş) ve kasd olarak da yorumlanabilir. O zaman şöyle olur:
"Kim muhsin olarak yalnız Allah'a yönelir ve O'nu isteyerek azmim ve iradesini O'ndan başka hiçbir şeye yöneltmezse..."
İhsanın hakikati, işleri layikı veçhile yapmaktır. Bu, onun vasfı güzelliğidir ki, o da, zâti güzelliğe tâbidir. (Bir işin kendisi güzel değil ise, icrası ne kadar güzel de olsa, o güzel olmaz.) Bu itibarla bâtıl olanı güzel icra etmek, onu bâtıl olmaktan çıkarmaz.
Resûlüllah ihsanı şöyle tefsir buyurmuştur:
"İhsan, Allah'ı görüyormuşçasına O'na ibâdet etmendir; zira sen O'nu görmüyorsun ama O seni görüyor."
"Ecir mükâfat", kulun ameline karşılık kendisi için hazırlanan sevab veya ödüldür ki bu, cennet veya cennetin de öncekide dahil olduğu büyük nimetlerdir. Bunun ikisinden hangisi olursa olsun, o âhiret nimetlerinin ecir (ücret) olarak tavsif edilmesi, onun amel ile kuvvetli irtibatını ve amel olma dan ona erişmenin mümkün olmayacağını bildirmek içindir.
"I'nde Rabbihi /- Rabbi katında" olmakla vasıflandırılma, teşrif (bu nimetlere şeref kazandırmak) içindir. "O'nun katında" demek yerine, "Rabbi katında" buyrulmak suretiyle Rabb kelimesinin, muhsin zamirine izafe edilmesi ise, Allah'ın, rubûbiyet vasfının gereği olarak ihsan ehli (muhsinler) hakkında çok lütufkâr olduğunu ifade etmek içindir. Kısaca ihsan ehlinin, onun mâliki, bütün işlerini düzenleyen ve de kemâle erdiren Rabbi katında ecri vardır.
Hulâsa, bu âyette, ecir ve mükâfatın su bu tu, İslâm ve ihsana bağlı kılın mistir. Oysa bunların her ikisi de imân ehline mahsustur. Bu durumda cennete gireceklerini iddia eden Yahudilerle Hristiyanlarm, cennete girmekten ve hele yalnız kendilerinin girecekleri bir cennetten bin konak uzak bulundukları kesinlikle ortaya çıkmaktadır.
B- "Onlar için korku yoktur; onlar mahzun olacak da değillerdir."
Bu gibi insanlar, her iki cihanda da mesut ve bahtiyardır; kötü bir sonuçla karşılaşmak korkuları yoktur. Onlar, muratları olmadı diye üzülmeyecek; bu gibi hallerle karşılaşmayacaklardır. Böyle hallerle karşılaşacaklar, fakat korkmayacaklar ve üzülmeyecekler demek değildir.
113
"Yahudiler dediler ki:
- Hıristiyanlar bir şey üzerinde değildir.
Hristiyanlar da dediler ki:
- Yahudiler bir şey üzerinde değildir.
Oysa onlar Kitabi okuyorlar. Hiçbir bilgisi olmayanlar da onların sözlerine benzer şeyler söylediler. Artık Allah, kıyamet günü onların ihtilâf eder oldukları konuda aralarında hükmedecektir."
A- "Yahudiler dediler ki:
- Hıristiyanlar bir şey üzerinde değildir.
Hıristiyanlar da dediler ki:
- Yahudiler, herhangi bir şey üzerinde değildir."
Daha önce Yahudi ve Hrıstiyanların, kendilerinden başka herkesi dalâletle suçladıkları beyan edilmişti. Şimdi burada da bunların karşılıklı olarak birbirini suçladıkları anlatılmaktadır.
Bu âyetin nüzul sebebi şöyledir:
Cahiliye döneminde Necran bölgesinde (Arap Yarımadasında Hicaz ile Yemen arasında) çok sayıda Hristiyan vardı. İslâmiyet henüz gelişme haklideydi. İşte o günlerde Necranh Hristiyanların temsilcisi bir heyet (vefd), Resûlüllah ile görüşmek üzere Medine'ye geldi. Medine'de yerleşik Yahudilerin bilginleri de (ahbarü'l-yahûd), bu fırsattan yararlanarak Necranlı Hristiyanlarla görüşmek imkânı buldular. Fakat iki taraf arasındaki konuşmalar giderek tartışmaya dönüştü ve sesler yükselmeye başladı. Yahudi âlimlerı, Necranklara:
"- Sizin hiçbir temeliniz yoktur; sizinki itibar edilecek bir din değildir; sizin inancınızın hiçbir dinî değeri yoktur; sizinki "lâ şey / hiçbir şey değil'den de değersiz bir şeydir" dediler.
Böylece Hazret-i İsâ ile İncil'i de inkâr ettiler. Necrank Hristiyanlar da, Yahudi âlimlerine aynıyla mukabele ve onlar da Hazret-i Mûsâ ile Tevrat'ı inkâr ettiler.
Elbette Necran Hristiyanları, bunları Tevrat'ın neshedilmiş olduğu için söylemiyorlardı.
B- "Oysa onlar Kitabi okuyorlar."
Yani her iki taraf da ilim ve Kitab Ehli idiler ve onların her birinin Kitabı da, diğerinin hak olduğunu kabul etmekteydi. Çünkü bihndiği gibi İlâhî Kitaplar, birbirlerini tasdik ederler.
C- "Hiçbir bilgisi olmayanlar da onların sözlerine benzer şeyler söylediler."
Yani Kitab Ehli olmayanlar, putperestler ve cahiller de bir dine mensubiyeti olanlar için tıpkı, o Yahudilerin ve Hıristiyanların söylediklerini söylediler; "onların hiçbir temeli yok" dediler.
Bu âyet, Yahudiler ve Hıristiyanlar için büyük bir uyarı ve tahkirdir. Çünkü onlar mukaddes Kitapları bildikleri hâlde kendilerini, Kitap bilmeyen cahiller durumuna düşürdüler.
Ç- "Artık Allah, kıyamet günü onların ihtilâf eder oldukları konuda aralarında hükmedecektir."
Yani Yahudilerin ve Hristiyanlarm ihtilafa düştükleri şeylerde... Çünkü âyetin nazm-i celilinin, siyakı, Yahudi ve Hristiyanlarm hâlini beyan etmek içindir. Onların dışındakilerin sözleri ise, Yahudî ve Hristiyanlarm sözlerinin bâtıl ve boş olduğunu açıklamak amacıyla dile getirilmiştir. Hüküm verilmesini gerektiren tartışma da Yahudilerle Hristiyanlar arasında cereyan etmiştir.
Cenâb-ı Allah'ın, kıyamet günü onlar arasında hükmetmesi, her fırkaya layık olduğu azabı vermek şeklinde olacaktır.
Bir görüşe göre de onları tekzib ile cehenneme atması demektir.
114
"Allah'ın mescidlerinde O'nun isınınin zikredilmesine mâni olan ve onların harabına çahşandan daha zâlim kim olabilir? Onlar oraya ancak korkarak girebılırler. Onlar için dünyada aşağılanma (hızy), âhirette de büyük bir azab vardır."
A- Allah'ın mescidlerinde O'nun isınınin zikredilmesine mâni olan ve onların harabına çalışandan daha zâlim kim olabilir?"
Bu beyan bunları yapandan daha zalim kimse olmadığı gibi, bunlar kadar da zalim kimse yoktur anlamına gelir. Âyetin terkibinde "bunlar kadar da zalim kimse yoktur" ifadesi açık olarak bulunmasa da, yaygın örfe ve genel kullanıma göre bu mânâ mevcuttur. Nitekim "filandan daha çok kerem (iliram) sahibi kim var?!" veya "filan adamdan daha faziletk kimse yoktur" denddıği zaman, kesin olarak bunun mânâsı, "bu adam, her kerem sahibinden daha fazla kerem sahibidir" ve "her faziletliden daha faziletlidir" demektir.
Bu âyet-i kerîmenin ifade ettiği hüküm bütün mescidler ve mâbedler için geçerlidir. Ancak âyetin nüzul sebebi, muayyen bir taifenin, muayyen bir mescidde yaptiklarıdır. Rivâyete göre Hristiyanlar, Beytü'l-Makdis'e pislik atıyorlardı ve insanların orada ibâdetlerine engel oluyorlardı. Romalılar da, Beytü'l-Makdis'e (Kudüs'e) saldırdılar, şehri tamamen tahrib ettiler, Tevrat'ı yaktılar ve halkın bir kısınını öldürdüler, bir kısınını da esir aldılar.
İbn Abbâs'a (radıyallahü anh) göre:
"Roma İmparatoru Tîtayûs (Titus) büyük bir ordu ile Kudüs üzerine yürüdü. Romaklar, İsrâiloğullarını büyük bir hezimete uğrattılar; kadınlarını ve çocularıni esir aklılar; Tevrat'ı yaktılar; Beytü'l-Makdis'i (Mescid-i Aksa) yıktılar; içine hayvan leşleri attılar ve içinde domuzlar kestiler. Beytü'i-Makdis, İslâm dönemine kadar harap kaldı. Nihayet Ömer b. Hattab'ın hilâfeti döneminde Müslümanlar, onu yeniden inşa ettiler."
Aslında engellenen, men edilen insanlar olduğu hâlde âyette "Mimmen menea' mesacida'llah / Allah'ın mescıdlerini men edenler" buyrulmuştur. Çünkü pislik atmak, yakıp yıkmak gibi fiiller insanlarla değil fakat doğrudan mâbedle ilgilidir. İnsanlar eski hâlinde olup onlar için bir değişiklik mevcut değildir.
Bu âyetin, bir önceki âyetle ilgisi, Hristiyanlarm, cennete yalnız kendilerinin gireceklerine dâir olan iddiasını çürütmesidir.
Bir görüşe göre ise, söz konusu menetme (engel, olma), müşriklerin, Hudeybiye Andlaşmasının yapıldığı yılda (H. 6/M. 628) Resûlüllahın Mescid-i Haram'a girmesine engel olmalarıdır. Bu tefsire göre bu âyetin, önceki âyet ile irtibatı, müşriklerin de, kendilerinden başkası için "onların dinlerinin bir sağlam temek yoktur" diyen cahillerden olmaları itibariyledir.
"Ve sea' fî harabiha / Mescidlerin harabiyetine çalışan" ifadesinin bir mânâsı da, mescidleri Allah'ın adının anılmasından yoksun bırakmaktır.
B- "İşte onlar oralara ancak korkarak girebilirler."
Bu cümle değişik vecihlerle yorumlanabılır. Şöyle ki:
1 - Mâbedlerde Allah'ın adının anılmasına engel olan ve onları yıkmaya çalışan o zâlim insanlar var ya, işte aslında onlara yaraşan, o mâbedleri tahribe yönelmek ve ibâdetten yoksun bırakmaya cür'et etmek değil fakat korku ve tevazu içinde o mâbedlere girmektir.
2- O zâlimlere düşen, mü'minlerin mescidlerini istilâ edip onları engellemek değil fakat mü'minlerin, onları yakalamasından korka korka ve titreye litreye oralara girmektir.
3- Allah'ın ilminde ve nihaî hükmünde onlara düşen budur.
Bu son mânâya göre âyet, mü'minlere ilâhî yardım ve kâfirlerin istilâ ettikleri mâbedleri onların elinden kurtarma va'didir. Nitekim Allah'a hamd-ü senalar olsun ki bu va'd-i ilâhî gerçekleşmiştir. Rivâyet olunur ki, bir Hristiyan ancak kimliğini gizliyerek Beytü'l-Makdis'e girebilmektedir.
4- Bu âyet, kâfirlere, İslâm mâbedlerine, mescidlere girmeyi yasaklamaktadır. Müctehidler bu konuda ihtilaf etmişlerdir:
İmam Ebû Hanıfe Numan b. Sabit, bunu mutlak olarak caiz görmektedir.
İmam Malik b. Enes (radıyallahü anh) ise, bunu mutlak olarak yasaklamaktadır.
İmam Şafiî Muhammed b. İdris, bu konuda Mescid-ı Haram (Kabe) ile diğer mescidleri birbirinden ayırmaktadır (Ona göre Mescid-ı Haram'a girmeleri yasak, başka mescidlere girmeleri ise yasak değildir).
C- "Onlar için dünyada aşağılanma, âhirette de büyük bir azab vardır."
Yukarıda anılanlar için dünyada büyük bir rezillik vardır. Bu onların kati veya esir edilmeleri veyahut cizye ödeme zorunda bırakılmaları gibi hallerdir. Âhirette de onlar için cehennem ateşi vardır. Hulâsa, onların zulümleri nisbetinde azabları, büyüktür.
115
"Doğu da batı da Allah'a aittir. Nereye, dönerseniz dönün Allah'ın yüzü oradadır. Şüphesiz ki Allah, Vâsi'dır, A'lîm'dir."
A- "Doğu da batı da Allah'a aittir. Nereye dönerseniz dönün Allah'ın yüzü oradadır."
Doğusu ve batısı ile bütün yeryüzü Allah'ındır. Mülkiyet, tasarruf ve ibâdet mekânı olarak hiçbir yerin özelliği yoktur (her yer Allah'ın mülküdür ve her yerde yapılan ibâdet geçerlidir). Bu itibarla:
1- Eğer Mescid-i Aksa veya Mescid-i Haram'da ibâdetten engellenirseniz, nerede olursa olsun yüzünüzü Kıble'ye döndüğünüzde Allah'ın emrettiği yön orasıdır. Çünkü Kıble'ye yönelmek, mescidler içinde bir mescide ve mekânlar içinde bir mekâna mahsus değildir.
2- Nerede Kıble'ye yönetirseniz, Allah'ın zâtı ve ilmî huzuru oradadır; O, her mekânda yapılan ibâdeti hakkıyla bilmekte ve o ibâdetinizin mükâfatını vermektedir.
B- "Şüphesiz ki Allah Vâsi'dir, (rahmeti geniş) A'hnı'dir (her şeyi hakkıyla bilen)."
Allah, kudreti ve rahmetiyle her şeyi kuşatmıştır. O, kulları için geniştik diler ve O, bütün her yerde kullarının yaptıklarını hakkıyla bilir. Bu âyetin nüzul sebebi hakkında rivâyetler muhteliftir:
1- Abdullah b. Ömer'e göre:
"Bu âyet, yolcuların, binekleri sırtında yönleri ne olursa olsun- kıldıkları namaz hakkında nazil olmuştur."
2- Bu âyet, Kıble'yi doğru olarak tayin edememiş bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Bunlar değişik istikametlere doğru namaz kılmışlar ve sabahleyin hepsinin de yanıldığı anlaşdmıştır. Buna göre, Kıble yönünü bulmaya çalışan bir kimsenin sonradan yanıldığı anlaşılırsa, kıldığı namazı iade etmesi gerekmez.
3- Bu âyet, Kıble'nin değiştirilmesine bir hazirlik ve alıştırma ve Cenâb-ı Allah'ı, belli bir yönde bulunmaktan tenzih için inmiştir.
116
"Allah, çocuk edindi; dediler. Hâşâ, O Sübhandır. Hayır öyle değil! Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Hepsi O'nun emrine boyun eğmiştir."
A- "Allah çocuk edindi; dediler."
Yahudi, Hristiyan ve cahil putperestlerin, bâtıl sözlerinden bir başkasını anlatan bu âyet,
"Yahudiler ve Hristiyanlar:
"- Biz, Allah'ın oğulları ve sevgihleriyiz; dediler."
"Yahudiler:
- Uzeyr, Allah'ın oğludur; dediler." Hristiyanlar da:
- Mesih, Allah'ın oğludur; dediler."
"Bazıları da hiçbir bilgileri olmadığı hâlde O'na oğullarla kızlar uydurdular." mealindeki âyetler kabilindendir ve müşrik Arapların:
"- Melekler, Allah'ın kızlarıdır" demeleri üzerine nazil olmuştur.
B- "Hâşâ, O Sübhandır."
Allah, evlâd edinmek gibi bir eksiklikten münezzehdır. Evlâd edinmek insanlara has bir olaydır. Sübhan, tesbih etmek mânâsına mastar olarak kullanılır. Mastarın başındaki fiil hiçbir zaman zikredilmez; her zaman mahzûf, başka bir deyişle gizlidir.
Sübhanallah;
"- Ben Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederim" demektir.
Sübhan kelimesi "se-be-ha" kökünden türemiştir; yüzmek, yerde yürümek ve uzaklaşmak mânâlarına gelir. Bir de sübhan, (fiilin mübalağası olan) tefîl (sebbeha-yüsebbihu-tesbıhan) babına nakledilmiştir. Ayrıca sübhan, mastar hâtinden hususî isim hâline dönüştürülmüştür. İşte bütün bu özelliklerınden dolayı sübhan kelimesi pek yüksek bir tenzih ifadesi taşır.
Bir görüşe göre de, sübhan kelimesi, tıpkı gufran kelimesi gibi, tenezzüh (münezzeh olmak) anlamında mastardır. Allah kendi Zâtı ile kendine yaraşır bir şekilde tenezzüh etmiştir. O, her türlü eksiklikten uzak ve beridir. Bu mânâya göre de, berâetin ve tenezzühün Zât-ı Akdes Cenâb-ı Allah'a isnadı cihetiyle mübalağa (kuvvetli ifade) mevcuttur. Fakat aslında tenzih, Allah'ın kendisine yaraşmayan şeylerden münezzeh olduğuna inanmaktır; yoksa bunu Allah'a isnad ve isbat değildir.
C- "Hayır, öyle değil (Bel)! Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır."
Bu, âyet kâfirlerin iddialarını red ve onların söylediklerinin boş ve bâtıl olduğunu beyan eder. Cümlenin başındaki "bel / öyle değil" kelimesi, onların düşüncelerine asla itibar etmemek anlamına gelir. O düşünceye göre sanki Allah -, herhangi bir mahlûk cinsinden olup yerine geçecek bir çocuk edinmesini gerektiren süratli bir fânîlik (hızlı yok oluş) hâline mübtelâdır. Çünkü süratli fânilik mefhûmu olmadan, mücerret mümkün ve fâni okmak, yerine geçecek bir varlığın bulunmasını gerektirmez. Nitekim gök cisimleri, mümkün ve sonunda yok olmaya mahkûm varlıklar olmakla beraber, sürekli ve uzun ömürlü olmaları sebebiyle hayvanlar gibi değildir. Onların bir yavruya bile ihtiyaçları yoktur.
Hulâsa, durum, onların iddia ettiği gibi değildir. Allah (celle celâlühü), bütün varlıkların ve ezcümle Uzeyr, Mesih ve meleklerin de yaratıcısıdır.
Ç- "hepsi O'nun emrine boyun eğmiştir."
Bilgi sahibi olsun veya olmasın, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'na boyun eğmektedir. Bu varlıklardan hiçbiri Cenâb-ı Allah'ın tekvin (yaratma), takdir ve iradesine baş kaldıramaz. Ve bu yüce sâna sahip Rabb'imizin, herhangi bir varhk cinsinden olması tasavvur olunamaz. Oysa eğer onların iddia ettiği gibi -hâşâ- çocuk edinmişse, çocuğun, kendi babasının cinsinden olması zorunludur.
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi" ifadesinde bilgi (akıl) sahibi olmayan varlıklar için kullanılan "mâ / ne" harfinin kullanılması, göklerde ve yerde bulunan varlıkları hakir göstermek ve onların bir kısınına nisbet edilen vasıftan onların son derece uzak olduklarını bildirmek içindir.
"Boyun eğmiştir" anlamındaki "kanitûn" kelimesinin, akıl sahiplerinin çoğulu tarzında olması (sonunda, vâv ile nûn bulunması) ise, tağlîb (akıl sahiplerinin galibiyeti) kabihndendir.
Sözü geçen kâfirlerin, Cenâb-ı Allah'a çocuk olarak isnad ettikleri insanların ve meleklerin hepsi, O'na itaat ve ibâdet ermekte ve O'nun Tanrılığını kabul etmektedir. Nitekim İsrâ sûresinin 57. âyetinde meâlen şöyle buyurulur:
"İşte onların yalvardıkları bu varlıklar, Rabb'lerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar; O'nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar."
117
"Göklerin ve yerin Bedîi (Yaratıcısı) O'dur. O, birisi dilediği zaman onun için sadece (ol!) der; o da hemen oluverir."
A- "Göklerin ve yerin Bedîi (Yaratıcısı) O'dur."
Gökleri ve yeri örneksiz olarak yoktan yaratan ve inşa eden Allah'tır ve onların yaratılışı son derece güzel ve mükemmeldir.
Bu âyet kâfirlerin o çirkin söylemlerini çürütmek için başka bir delilidir. İzahı da şöyledir:
Baba, kendisinden bir maddenin ayrılmasıyla meydana gelen çocuğun unsurundandır. Allah (celle celâlühü) ise, bütün eşyayı mutlak olarak yoktan var etmiştir. O, madde olmadığı gibi kendisinden bir cüz'ün ayrılması da söz konusu olamaz. Allah bütün bunlardan münezzehtir.
B- "O, bir işi dilediği zaman onun için sadece (ol!) der; o da hemen oluverir."
Bu âyet "O, bir şeyi irade ettiği zaman yaptığı sadece’ol!' demekten ibarettir." mealindeki âyet kabilindendir.
(Dilemek olarak tercüme edilen) kaza kelimesi aslında muhkem kılmak anlamındadır. Burada ise bir şeyin vücuda gelmesine taalluk eden ilâhî irade anlamında kullanılmıştır; çünkü ilâhî irade, zaten bu mânâyı gerektirmektedir.
Bir görüşe göre ise burada kaza; emir, hüküm anlamındadır. Nitekim,
"Rabbin, şunlara hükmetti:
"Yalnız O'na kulluk edin, ana-babaya güzellikle davranın" mealindeki âyette de bu mânâda kullanılmıştır.
Bu âyette söz konusu olan, gerçek emir ve emre uymak değildir. Fakat burada belirtilmek istenen ilâhî kudret dahilinde bulunan her şeyin, O'nun iradesinin tecellisine göre kolaylıkla meydana geldiğini tasvir etmektir. Bu temsil ve tasvir de bir memurun, âmire itaatinin sür'atini anlatmak için klişeleşmiş bir ifadeyle yapılmıştır. Bu ilâhî ifade ibda (yoktan var etmek) için pek güzel bir açıklama olmakla beraber aynı zamanda, kâfirlerin iddiasını çürüten kesin bir hüccet ve delildir. Bilindiği gibi insanın çocuk sahibi olabilmesi için bir takım hazırlık unsurlarına ihtiyaç vardır. Bu hazırlık unsurlarının tertibi ve olgunlaşması da, zaman alır ve bir takım süreçler gerektirir. Oysa Cenâb-ı Allah'ın fiili bundan tamamen münezzehtir.
118
"O hiçbir şey bilmeyenler:
-Allah bizimle konuşsaydı veya bize de bir âyet gelseydi, ya!... derler.
Bundan öncekiler de tıpkı, böyle söylemişlerdi. Onların kalbleri birbirine benziyor. Biz iykaan eden (gerçeği bilmek isteyen) bir topluluk için âyetleri apaçık gösterdik."
A- "O hiçbir şey bilmeyenler:
-Allah bizimle konuşsaydı veya bize de bir âyet gelseydi ya!"
Yüce Rabbimiz burada putperest Arapların çirkin hallerinden birini daha ortaya koymaktadır. Müşrikler, Allah'a çocuk nisbet etmek suretiyle hem islâm'ın tevhid inancına hem de Peygamberine dil uzattılar.
Bunu söyleyenlerin kimler oldukları konusunda ihtilaf edilmiştir.
İbn Abbâs'a göre "Bunu söyleyenler Yahudilerdi."
Mücâhid'e göre Hristiyanlardı.
Âyette onların bir şey bilmemek (cehl-i mürekkeb) ile vasıflandırılmasi, onlardan (lâ ya'lemûne / bilmeyenler) olarak bahsedilmesi tevhid ve nübüvvet hakkında gerekli bilgilere sahip olmamalarından ya da bildiklerinin gereklerini yapmadıklarından veyahut onlardan sâdır olan hareketlerin en az bilgiye sahip olanlardan bile sâdır olmadığındandır."
Katâde ve müfessirlerden birçokları da diyorlar ki:
Bunu söyleyenler Arap müşrikleri idi. Nitekim,
"Hayır, onun söyledikleri adğasü ahlam (bir takım tutarsız, saçma sapan rüyalar). Hayır o, onu uyduruyor. Hayır o, bir şâirdir. Öyle ise, bize hemen, öncekilere gönderilenin benzeri bir âyet getirsin!" ile;
"Bizim likamızı (kavuşmamızı) ummayanlar şöyle dediler:
Bizim üzerimize ya melekler indirilmek ya da Rabb'imizi görmeliyiz!" âyetlerindeki sözleri de Arap müşrikleri söylemişlerdi. Onlar hiçbir ölçü tanımayan şu sözleri de sarfetmişlerdi:
"- Allah, vasıtasız olarak meleklerle konuştuğu gibi bizimle de öylece konuşup bize emirler ve nehiyler vermeli! Senin nübüvvetin konusunda bizimle açıkça konuşmak ya da senin iddianın doğru olduğunu gösterecek bizim istediğimiz bir belge ve hüccet gelmek!"
Bu kâfirler, azginlıkta ve kibirde öyle bir noktaya gelmişlerdi ki, peygamberlerin ve meleklerin tavassutu olmadan Allah'a muhatab olmaya kalkışıyorlardı. Yine onlar, inat ve kibirde öyle bir dereceye varmışlardı ki, sağır dağların bile karşısında secdeye kapandığı o apaçık mucizeleri mucize saymıyorlardı. Allah, onları kahreylesin nasıl da haktan çeviriliyorlar?!
B- "Bundan öncekiler de tıpkı böyle söylemişlerdi. Onların kalbleri birbirine benziyor."
O inat ve fesaddan kaynaklanan haksız ve çirkin sözlerinin benzerlerini eski ümmetler de peygamberlerine söylemişlerdi. Nitekim onlar da:
"- Allah'ı bize apaçık göster"
"- Biz, bir çeşit yemeğe dayanamayacağız!"
"- Rabb'in bize gökten donatılmış bir sofra indirebilir mi"
"- Ey Mûsâ! Onların tanrıları olduğu gibi, sen de bizim için bir tanrı yap demişlerdi. O eski kâfirlerle bu kâfirlerin kalbleri körlük ve inatta birbirine benziyordu. Ancak bâtıl ve haksız sözleri birbirinden farklı idi.
C- "Biz iykaan eden (gerçeği bilmek isteyen) bir topluluk için âyetleri apaçık gösterdik."
"Biz, âyetlerimizi apaçık indirdik" ifadesi âyetlerimiz önceleri açık değildi de sonradan açık kıldık anlamında değildir. Bu da, "sivrisineği küçük, fili ise büyük lalan Rabb'imi tesbih ederim" kabilin dendir.
İykaan edenler, yakıin sahibi olmak ve gerçeği bilmek isteyenler; kesin bilgi peşinde koşanlar, hakikatlere kesin olarak inananlar, evham ve şüpheye itibar etmeyenler demektir.
Açıkça görüldüğü gibi âyet, bu mütekebbir ve inatçı kâfirlerin kendi anlayışlarına göre belge ve mucize taleplerini reddeder.
Mucize, delil ve belge anlamına gelen "âyet" kelimesinin harfi tarifli ve çoğul olarak "el-âyât" şeklinde vârid olması, "ityân" (getirmek) yerine, açiklığa kavuşturmak anlamına "tebyîn" kelimesinin kullanılması, âyetin fesahat ve belâgatini gösterir.
Hulâsa, bu, "onlar, bir tek mucize taleb ettiler; oysa Biz, hak ve yakın (kesin bilgi) tâlibleri için apaçık belgeler ve mucizeler gönderdik" demektir.
"Allah bizimle konuşmak değil miydi?!" sözlerine ise hiç cevap verilmemesi, onun redde ve cevaba değmeyecek kadar abes bir söz olduğundandır.
119
"Şüphesiz ki (Resûlüm) Biz seni Beşîr (rahmetin müjdecisi) ve Nezir (azab ile korkutucu) olarak hakla gönderdik. Sen o ashabı'l-cahîm'den (cehennemlikler) sorumlu değilsin."
A- "Şüphesiz ki (Resûlüm) Biz seni Beşîr ve Nezîr olarak hakla gönderdik."
"Halik" burada Kur’ân anlamındadır. O hâlde "İnnâ erselnâke bi'l-halikı..." ibaresi "Biz seni Kur’ân'ıle gönderdik." demektir. Nitekim, "Hayır! Onlar hak kendilerine gelince yalanladılar ve; "O hak mıdır; diye senden haber istiyorlar meâllerindeki âyetlerde de "hak", Kur’ân anlamındadır.
Yani Biz seni Kur’ân'ıle birlikte, sana indirilene imân edip onunla amel eden, hayatını ona göre düzenleyip yaşayanlara müjdeleyici, onu inkâr edenlere de uyarıcı olarak gönderdik. Yahut Biz seni, sıdkını tasdik edenleri mükâfatla müjdeleyici, yalanlayanları da azab ile uyarıcı olarak gönderdik. Onlar, istediklerini seçsinler. Biz seni, onları imâna icbar için göndermedik. Bu itibarla onların, küfürde mat ve ısrar etmelerinde senin aleyhine bir sonuç yoktur.
B- "Sen o ashabi'l-cahîm'den (cehennemlikler) sorumlu değilsin."
Sen, (Resûlüm) sana verilenleri insanlara tebliğ etmekle görevini yerine getirmiş bulunuyorsun. Cehennem yaranından sen sorumlu değilsin.
"Velâ tüs'elü / sorumlu değilsin veya sorulacak değilsin" kelâmı nehiy (olumsuz emir) kipi ile "Velâ tüs'el Sorma!" şeklinde de okunabilmektedir. Buna göre anlam "Sen cehennemlikleri Bana sorma!" demek olur.
Bu da kâfirlerin azabının son derece ağır ve korkunç olduğunu ifade eder. Sanki onların azabı o kadar kerih ve ağırdır ki, onu haber veren veya onu dinleyen ayrıntılarını anlatmaya ve dinlemeye tahammül edemez.
Bu âyeti, Resûlüllahın ebeveyninin öbür dünyadaki hâlini Cenâb-ı Allah'a sormaktan onu nehyetmek mânâsında yorumlamaya kalkışmak âyetin siyak ve sibakına uygun değildir.
Kâfirlerin, küfür ve tekzib gibi bir vasıfla değil de, cehennem ashabı (cennet yaranı veya cehennemlikler) olarak nitelendirilmesi, onlar için pek ağır bir tehdıttir ve onların tabiatında küfür bulunduğunu, onların imân etmeleri gibi bir ümidin kesinlikle bulunmadığını bildirir.
120
"(Resûlüm) ne Yahudiler ne de Hristiyanlar sen onların milletine (din) tâbi olmadıkça senden razı (hoşnud) olmazlar. De ki:
" - Şüphesiz Allah'ın hidâyeti, hidâyetin ta kendisidir."
Eğer sana gelen ilimden sonra onların nevalarına (arzu) tâbi olursan artık senin için Allah katından ne bir veli (dost) ne de bir nasiîr (yardımcı) olur."
A- "(Resûlüm) ne Yahudiler ne de Hristiyanlar sen onların milletine (din) tâbi olmadıkça senden razı (hoşnud) olmazlar."
Daha önce Yahudilerin, Hristiyanlarm ve putperestlerin (müşriklerin) ortak vasfı olan o ölüme kadar sürecek küfürlerindekı ısrar açıklandıktan sonra burada da öz ektikle Yahudilerin ve Hristiyanlarm katı taasubları açıklanmaktadır.
"Yahûd / Yahudîler"dan sonra "Nasara — Hristiyanlar"dan önce nefyin (olumsuzluğun) tekidi için "lâ" harfinin zikredilmesi, daha önce de geçen bir gerçeğe işaret eder ki, Yahudilerin taassubunun, Hristiyanlardan daha şiddetli olduğuna işarettir.
Bir de âyet bize bildiriyor ki, Yahudi ve Hristiyanlardan her birinin rızası, diğerinin rızasına ters düşmektedir. Bunun anlamı şudur:
"- Resûlüm! Yahudileri ve Hristiyanları kendi dinleriyle baş basa bıraksan da, sen onların dinine uymadıkça onlar senden asla razı olmayacaklardır."
Burada Kur’ân'tn ıcâzı (az söz ile çok şey anlatma) söz konusudur. Bu âyet, o Yahudilerin ve Hristiyanların imâna gelmelerinden Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) umudunu kesdiğini, mükemmel bir üslûbla ifade eder.
Onlar her ne sûrede olursa olsun Resûlüllah'tan asla razı olmayacaklardır. Çünkü onlar vukuu imkânsız bir şeyin peşindedir. O da Resûlüllahin (sallallahü aleyhi ve sellem) -hâşâ- onların dinine uymasıdır. Onlar, bu ruh hâli içinde iken ve aralarında bunları konuşurken, onların İslâm'a uymaları nasıl tasavvur edilebilir?!
Müfessirlerden bazılarının yaptığı gibi, Yahudi ve Hristiyanlarm, Resûlüllahin yüzüne: karşı:
"- Bizim rızamızı kazanmak için ne kadar uğraşırsan uğraş, sen bizim dinimize uymadıkça biz senden asla razı olmayız!" yollu sözler sarfetmiş oldukları şeklinde tefsir etmeye de âyetin nazm-i celili müsait değildir; hattâ bundan sonra gelen cümle, bunun hilâfına delâlet etmektedir.
B-"Deki (Kul):
- Şüphesiz Allah'ın hidâyeti, hidâyetin ta kendisidir."
Bu cümle, Yahudilerle Hristiyanlarm, Peygambere açıkça kendi dinlerine uymayı teklif ve davet ettikleri, anlamını taşıyan bir konuşmanın cevabı olarak söylenmemiştir.
Bu ifade, Allah'ın onların söylediklerini hikâye ederken:
"Yahudi ya da Hrıstiyan olun hidâyete eresiniz" âyetinde ifade edilen -sözde- hidâyet kabilin de tidir. Bunun anlamı şudur:
"- Ey Resûlüm! Sen onların davasını reddederek de ki:
"- Gerçekten Allah'ın hidâyeti İslâm'dır; o gerçek hidâyettir; hidâyet ancak ona denir; hidâyet ancak ona tesmiye edilir; hidâyet ondan ibarettir; onun ötesinde hidâyet yoktur; sizin davet ettiğiniz şey hidâyet değil, fakat nefislerinizin heva ve hevesleridir."
Nitekim bundan sonra gelen cümle de bunu açıkça belirtir:
C- "Eğer sana gelen ilmiden sonra onların nevalarına (arzu) tâbi olursan artık senin için Allah katından ne bir velî (dost) ne de bir nasıîr (yardımcı) olur."
Eğer sana gelen vahiyden ya da doğruluğu aşikâr bu dinden sonra onların nefsanî arzulara dayanan yanlış fikirlerine ve mensup oldukları dine uyacak olursan Aziz Allah tarafından, senin işlerine bakacak ne bir veli, ne de Allah'ın azabını senden engelleyecek bir yardımcı bulabilirsin. Velinin yolduğu yardımcının da yolduğunu gerektirmediği için yardımcı da ilâve edilmiş ve olumsuzluk mânâsının tekidi için ikisinin arasına "lâ" konulmuştur.
Bu âyet-i kerîme, İslâm heyecanını artırmak ve aşkını alevlendirmek amacına yöneliktir. Yoksa Peygamberin onların dinme uyması tasavvur edilebilir mi?
121
"Kendilerine Kitap verdiklerimiz, o kitab'ı hakkını vererek okurlar. İşte onlar ona inanırlar. Onu kim inkâr ederse İşte onlar haşirlerdir."
A- "Kendilerine kitap verdiklerimiz, o kitabı hakkını vererek, okurlar. İşte onlar ona inanırlar."
Burada kendilerine kitap verilenlerden murad Abdullah b. Selâm ve onun gibi Müslüman olanlardır. Kitabi hakkıyla okumak, onun lâfızlarını tahriften korumak, mânâsı üzerinde düşünmek ve muhtevası ile amel etmektir.
Âyetin bir mânâsı da şöyledir:
Kendilerine Kitap verdiğimiz insanlardan ancak bir kısmı, onu hakkıyla okurlar. "Ülâike / İşte onlar..." uzaktaki bir şeyi işaret içindir. Burada kullanılması, bu mutlu ve kutlu insanların, faziletteki mertebelerinin yükseldiğine işarettir.
Gerçek Ehl-i Kitab olanlar, Kitaplarına imân ederler. Kitaplarını tahrif edenlerse gerçekte imân etmiş olmayanlardır. Çünkü o Kitab'a imân etmek, aynı Kitabin bir kısınını inkâr etmek ile bağdaştırılamaz.
B- "Onu kim inkâr ederse İşte onlar haşirlerdir"
Yani tahrif ile inkâr edenler ve onu tasdik eden Kur’ân'ı inkâr edenler de, hüsrana (dünya ve âhiret zarara, yürek yarasına) uğrayanlardır. Çünkü imân karşılığında küfrü satın almışlardır.
122
"Ey İsrâiloğulları! Size lütfettiğim nimetimi ve sizi bir zamanlar âlemlere tafdil ettiğimi hatırlayın."
Cenâb-ı Allah'ın İsrâiloğullarına bahşettiği en büyük nimetlerden biri hiç şüphesiz Tevrat'tır. Ve Allah'ın verdiği nimeti anmak o nimete şükretmekle olur. Tevrat nimetine şükretmek de, onun bütün muhtevasına imân etmekle olur. Tevrat'ın muhtevasının bir kısmı da bilindiği gibi Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıflarıdır. Bu vasıflara imân etmenin zorunlu sonucu ise Peygamberin kendisine imân etmektir.
İsrâiloğullarının bir zamanlar "âlemlere tafdil edilmesi" bütün milletlere üstün kılınmış olma nimetidir. Bunun daha önce zikredilen nimetlerin kapsamına dahil olduğu hâlde burada ayrıca zikredilmesi, diğerleri içinde pek üstün bir nimet olmasındandır.
123
"Öyle bir günden sakının ki (korkun / ittika edin) o gün kimse, kimse için bir şey ödeyemez; kimseden (azabtan kurtulmak için) adl (fidye) kabul edilmez; ona şefaat de yarar sağlamaz ve onlar hiçbir yardım da görmezler."
Bu âyetin anlamı şudur:
Eğer imân etmezseniz, öyle bir günden sakının ki, o günde hiç kimse başkasının adına herhangi bir şey veya ona verilecek karşılıktan (mükâfat ve cezadan) bir şey ödeyemez; kimseden fidye de kabul edilemez; hiç kimseye şefaat da fayda vermez ve onlara yardım da edilmez.
Burada İsrâiloğullarının zikredilmesi ve onlara yapılan uyarının tekrarlanması, daha fazla öğüt vermek ve kıssadan hissenin bu olduğunu bildirmek içindir. Çünkü Cenâb-ı Allah'ın İsrâiloğullarına bahşettiği nimetler büyüktür; onların bu nimetlere nankörlüğü ise daha çok ve çirkindir.
Bu ilâhî kelâmın insanlığa verdiği öğüt, insanların, işlerim tecrübeye dayanarak mükemmelen yapmalarıdır.
Bir de, bu âyet bize Muhammed'in Peygamber olarak gönderilmesinin, bu sağlam kural üzerine bina edildiğini ve Efendimiz'in liyakati bütün insanlarca da apaçık anlaşıldıktan sonra ona nübüvvetin verildiğini bildirir. Bunun nasıl aksi iddia edilebilir ki ileride geleceği gibi, İbrâhîm'in duası onunla gerçekleşmiştir.
"Kelimeler"den murad Tâbiînden Mücâhid'e göre, ondan sonra zikredilen Kabe'nin inşası ile ilgili olaylardır. Ancak bunun akabinde zikredilen "fe etemmehünne" ibaresinin başında takıb mânâsı içeren "f harfinin gelmesi ve bunu da bir istinaf cümlesinin izlemesi bu tefsire engeldir.
Tabiînden Tavus'un, İbn Abbâs'tan (radıyallahü anh) rivâyetine göre ise, bu kelimeler on haslettir ki onlar, İbrâhîm'in şeriatında farz idi. Bizim şeriatimızde ise onlar sünnettir. Bu hasletlerin beşi baştaki âza ile ilgilidir:
Mazmaza (ağzı çalkalamak), istinşak (buruna su çekmek), saçı taramak, bıyıkları kırkmak, misvak kullanmak.
Diğer beş tanesi de bedenle ilgilidir:
Sünnet olmak, kasık ve koltuk altı kıllarını temizlemek, tırnak kesmek, su ile taharetlenmek.
Hadîste zikredildiğine göre, ilk önce bıyıklarını kesen, ilk önce sünnet olan, tırnaklarını kesen İbrâhîm'dir .
İbrâhîm'in Rabb'i tarafından ne suretle sınandığına ilişkin muhtelif görüşler vardır:
1-Tâbiînden Ilırime'nin, İbn Abbâs'tan rivâyetine göre,
"Bu din ile sınanıp da hepsini yerine getiren İbrâhîm'den başka hiç kimse olmamıştır." Allah İbrâhîm'i. İslâm'ın otuz hasletiyle sınadı.
Bunlardan onu, Tevbe sûresinin 112. âyetinde, onu Ahzab sûresinin 35. âyetinde, onu Mü'minûn sûresinin 1-9. âyetlerinde ve Meâric sûresinin 22-35. âyetlerinde şöyle zikredılır:
a- Tevbe sûresinin 112, âyeti:
"Tevbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alakoyanlar, Allah'ın koyduğu hududları koruyanlar var ya; İşte bu gerçek mü'minleri müjdele!"
b- Ahzab sûresinin 35. âyeti:
"Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'mine kadınlar, itaat eden erkekler ve itaat eden kadınlar, özü-sözü doğru erkekler ve özü-sözü doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, Allah korkusu ile titreyen erkekler ve Allah korkusu ile titreyen kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, cinsel organlarını koruyan erkekler ve cinsel organlarını koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkekler ve Allah'ı çok zikreden kadınlar var ya; İşte Allah, bunlar için mağfiret ve büyük mükâfat hazırlamıştır."
c- Mü'minûn sûresinin 1-9. âyetleri:
"Mü'minler, mutlaka kurtuluşa ermiştir; " "Onlar namazlarını huşu içinde kılarlar."
"Onlar ki faydasız şeylerden yüz çevirirler."
"Onlar ki zekâtı verirler; " "Onlar ki cinsel organlarını korurlar."
"Ancak eşleri ve sahip oldukları cariyeleri müstesna. Çünkü onlar, bu ilişkilerinden dolayı şüphesiz kınanmış değillerdir."
"Artık kim, bunun ötesine geçmek isterse, İşte onlar sınırı aşanlardır; "
"Yine o mü'minler ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler; " "Ve onlar ki, namazlarına (ara vermeden) devam ederler."
ç- Meâric sûresinin 22-35. âyetleri:
"Namaz kılanlar müstesnadır."
"Ki onlar namazlarında devamlıdırlar; "
"Onlar ki mallarında, beik bir hak tanırlar"
"Dilenenler ve yoksunlar için."
"Onlar ki, din (hesap) gününü tasdik ederler."
"Onlar ki Rabblerinin azabından titrerler."
"Gerçekten Rabblerinin azabından emin olunmaz."
" Onlar ki cinsel organlarını korurlar."
"Ancak Hanımlarına ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz."
"Bundan öteye geçmek isteyenler ise, İşte onlar sınırı aşanlardır."
"Onlar ki emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler."
"Onlar ki şahitliklerini hakkıyla yaparlar."
"Namazlarını muhafaza ederler."
"İşte bunlar, cennetlerde iliram görürler."
2- Allah, İbrâhîm'i yedi şeyle sınamıştır:
Güneş, ay, yıldızlar, büyük yaşta sünnet olmak, ateş, oğlunu kurban etmek ve hicret. İbrâhîm de bu imtihanların hepsim tam başarı ile verdi.
3- İmtihan konusu o kelimeler şunlardı:
İbrâhîm'in kendi kavmine karşı, onların dinlerinin bâtıl, kendi dininin yegâne hak din olduğuna dâir hüccet (delil, kanıt) göstermek,
Namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, konuk ağırlamak ve bunlara sabretmek.
4- İmtihan konusu kelimeler ve emirler şunlardı:
Kabe'yi tavaf ve Safa ile Merve arasında sa'y etmek, şeytan taşlamak, ihrama girmek, Arafat'ta vakfeye durmak gibi hacc menasikim (ibadetleri) yerine getirmek.
5- İmtihan konusu o kelimeler, Şuara sûresinin 78-87. âyetlerinde geçen İbrâhîm'in şu sözleridir:
"Beni yaratan ve beni hidâyete erdiren O'dur".
"Beni yediren, içiren O'dur."
"Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur."
"Beni öldürecek, sonra diriltecek olan O'dur."
"Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O'dur."
"Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat!"
"Bana, gelecek nesiller içinde, iyilikle anılma nasib eyle!"
"Beni, Naîm cennetinin vârislerinden kıl!"
"Babamı da bağışla! Şüphesiz o dalâlette olanlardandı."
"İnsanların diriltilecekleri gün beni utandırma!"
Bazı müfessirlere göre, Cenâb-ı Allah, İbrâhîm'i nübüvvetinden önce sınadı. Zahir (âyetlerden açık anlaşılan) da budur.
Diğer bir görüşe göre ise, bu imtihan, peygamberlığınden sonra vuku bulmuştur. Çünkü İbrâhîm'e söz konusu kelime ve emirlerin verilmesi, onun vahye mazhar olduğunu göstermektedir. Buna cevap olarak da denmiştir ki vahiy mutlak olarak İbrâhîm'in (aleyhisselâm), insanlara peygamber olarak ba'smi gerektirmez.
"İbrâhîm" kelimesi "İbrâhîm"; "Rabb'ühü" kelimesi de "Rabbehü" şeklinde de okunmuştur. Bu kırâete göre mânâ şöyle olur:
124
"İbrâhîm, Rabbinın kabul edip etmeyeceğini sınamak istercesine bir takım kelimelerle O'na yalvarıp yakardı, "
"O da onları tamamlayınca..."
İbrâhîm de, tefrite (taksire) düşmeden itidal ile o emirleri hakkıyla yerine getirdi ve en güzel şekilde eda etti.
Nitekim Necm sûresinin 37. âyetinde:
"Ve o İbrâhîm ki, ahdine tam olarak vefa gösterdi." buyrulur.
Yukarıda anılan ikinci kırâete göre ise, Allah da, onun dilediklerini eksiksiz olarak kendisine verdi. Bu kıraeti destekleyen bir unsur da şudur:
İlk tefsir âlimlerinden Mukatil b. Süleyman el-Belhî, anılan kelimeleri,
"Rabb'im! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle; Rabbimiz! Duamı kabul eyle!"
"Rabb'ımiz! Amellerin hesab olunacağı gün beni, ana-babamı ve mü'minleri bağışla!" âyetleri muvacehesinde İbrâhîm'in Rabbinden diledikleri olarak tefsir etmiştir.
".. .Rabb'i ona,
- Gerçekten ben seni insanlara imam (önder) kılacağım! buyurdu."
Bu cümle, kelâmın siyakından doğan gizli bir soru cümlesinin cevabıdır. Zira sınama, büyük bir göreve hazırlıktır ve sınanan kimsenin faziletinin ortaya çıkması da ona yapılacak ihsanın sebeplerindendir. Bu itibarla bunlar, anlatıldıktan sonra insanın zihni, "o sınama ve başarıdan sonra acaba ne oldu?" diye bir beklenti ve merak içinde olur. Sanki o soru sorukmuş ve cevabı da:
"- Allah, Ben seni insanlara imam (önder) kılacağım; buyurdu." olmuştur.
"Kelimeleri", imamet (önderlık); Beytüllah'ın temellerini yükseltme; â'bidler, â'kifler, râld'ler, sâcidler için temiz tutma vs. gibi hususlar olarak tefsir edenlere göre ise bu cümle, önceki, cümlenin izahıdır.
İmam, kendisine uyulan kişi demektir. Her Peygamber de, kendi ümmetinin imamıdır. İbrâhîm'in imameti umûmî ve ebedîdir. Çünkü ondan sonra gelen Peygamberler de onun neslinden olup onun dinine uymaya memur edilmişlerdir.
Ç- "İbrâhîm:
- Zürriyetimden de..." dedi.
Bu cümle de gizli bir soru cümlesinin cevabıdır. Sanki "Bunun üzerine İbrâhîm ne dedi?" diye sorulmuş ve
"- Soyumdan bazı insanları da imam kıl; dedi" cevabı verilmiştir.
"Ve min zürriyyetiî.." ibaresindeki "min" teb'iz içindir. Bir kısım, ba'zı demektir. Çünkü insanların bütünü hak üzere olsalar bile, hepsinin imam yapılması imkânsızdır.
D- "Allah da şöyle buyurdu:
- Zâlimler ahdime nail olamazlar."
Bu cümle de, akla gelen bir sorunun cevabıdır. Bu cevap, İbrâhîm'in duasını reddetmek anlamını taşımaz. Fakat İbrâhîm'in (aleyhisselâm) soyundan bir kısım insanların imamlık ahdine erişmekle şereflendirileceklerine dâir o duanın kapalı bir icabeti ve Allah'ın icmali bir va'didir. Nitekim İbrâhîm'in, duası da böyle vâki olmuş; duada imametle görevlendirileceklerin diğerlerinden mümeyyiz vasıfları tayin edilmemiştir. Zira "Zâlimler ahdime nail olamazlar" ifadesi, o temyizden çok uzaktır. Çünkü, hu, onlardan zâlim olmayan herkesin imamet mertebesine erişmesi demek değildir. Yukarıda belirtildiğı gibi bu zorunlu olarak mümkün değildir.
Muhtemeldir ki âyette İbrâhîm'in soyundan imam olacakların temel vasıflarını mücmel veya mufassal olarak belirleyen ve diğerlerini dışarıda bırakan bir ifadenin yer almayıp yerine mevcut üslûbun tercih edilmesi, o ümmetlerden imamlara uyanların, ilâhî lütuf tan mahrum olanlar grubuna dahil edilmemesi içindir.
Bir de her fırkayı tafsilatlı olarak anlatmak ancak uzun kelâm etmekle mümkündür. Ayrıca bu yolun tercihinde, kendilerinden peygamber geleceğini uman kâfirlerin hüsrana uğratılması ve umutlarının boşa çıkarılması anlamı da vardır.
"Ne-ye-le / nâle / elde etmek, kazanmak" kökünden, gelen "nail olmak" fiilinin, "caa'le / kılmak" fiiline tercih edilmesi şuna işarettir:
İsmail, İshaak, Ya'kub, Yûsuf, Mûsâ, Harun, Dâvud, Süleyman, Eyyûb, Yûnus, Zekeriyya, Yahya, İsâ ve Efendimiz Muhammed Mustafa gibi İbrâhîm'in (aleyhisselâm) neslinden gelen peygamberlerin imamlığı, müstakil bir "caa'le / kılma" ile değil fakat İbrâhîm'in imamlığı zımnında hasıl olmuş ve bunlardan her biri, Allah'ın takdir buyurduğu vakitte nübüvvete nail olmuşlardır.
Bu âyet-i kerîme, Peygamberlerin mutlak olarak büyük günâhlardan masum olduklarının ve zâlimin, peygamberliğe ehil olmadığının pek açık bir delilidir.
125
"Hatırla o zamanı ki Biz Beyt'i insanlar için bir sevab kazanma (veya toplanma, mesabet) ve güven yeri kıldık. Siz de
Makam-ı İbrâhîm'de kendinize bir namaz yeri edinin. Biz İbrâhîm ve İsmail'e şu ahdi verdik:
"- Beyt'imi onu tavaf edecekler, orada kendilerini ibâdete verecekler, rükû ve secde edecekler için temizleyin."
A- "Hatırla o zamanı ki Biz Beyt'i insanlar için bir sevab kazanma ve güven yeri kıldık."
Kabe'nin toplanma yeri olması, ziyaretçileri dağıldıktan sonra insanların yine aynı amaçla orada toplanmalarındandır. Sevab yeri olması da onun haccı ve umresi ile mü'minlerin sevab kazanmalarını sağlamasındandır.
Kabe, aynı zamanda insanlar için bir güven yeri kılınmıştır. Nitekim Kasas sûresinin 57. âyetinde:
"Biz onları güvenk, dokunulmaz bir yere yerleştirmedik mi?" buyrulmuştur.
Diğer yandan mü'min, Kabe'nin hacet (haccedip Kabe'yi ziyaret etmek) ile âhiret azabından emin olur. Zira hacc ibâdeti, önceki günâhları yok eder.
Bundan başka Kabe'ye giren kimse, cani bile olsa, oradan çıkıncaya kadar cezalandırılmaktan emin olur. Nitekim İmam Ebû Hanîfe'nin içtihadı böyledir.
Kabe'nin güven verici vasfını her şeye teşmil etmek mümkündür ve insan da öncekide bu güvene dahildir. Nitekim Harem, alanı içinde av hayvanlarının bile güvenliği vardır. Öyle ki, Haremin haricinde avını kovalayan köpek, kovaladığı av Harem'e girerse, onu takip etmekten vazgeçer.
B- "Siz de Makam-ı İbrâhîm'de kendinize bir namaz yeri edinin."
Bu cümle hakkında değişik görüşler vardır:
1- Cümlenin başında gizli (mahzuf) bir "Dedik ki" fiili vardır.
2- Cümlenin başındaki "Dedik ki" fiili gizli değil aşikârdır.
3- Cümle, kelâmın siyakından anlaşıldığı gibi mukadder (gizli) "Tevbe edin." cümlesine atıftır.
4- Bu cümle, bir istinaf cümlesidir.
5- Birinci görüşün dışındaki görüşlere göre, âyetin muhatabı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ümmetidir.
Ancak âyetin nazm-i kerîminin güzelliğine ve mükemmeliyetine yaraşan birinci tefsirdir.
Makam-ı İbrâhîm'den bir namaz yeri edinme emri istihbâb içindir. Başka bir deyişle Makam-ı İbrâhîm'de namaz yeri edinmek müstahabdır.
Makam-ı İbrâhîm, onun ayak izlerinin bulunduğu kara taş ile üstüne çıkıp insanları hacca çağırdığı taşın bulunduğu mekân ya da Kabe'nin temellerini yükseltirken üstüne çıktığı taş ile onun o zaman bulunduğu mekânıdır. Taşın o zamanki yeri de, bugün bulunduğu yerdir.
Makam-ı İbrâhîm'de musalla edinme konusunda da değişik görüşler ileri sürülmüştür:
1- Mûsalladan murad, ya namaz ya da duâ yeridir.
Rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ömer b. Hattab'ın (radıyallahü anh) elinden tutup:
"- Burası, İbrâhîm'in Makamıdır." buyurdu.
Ömer de:
"- Niçin biz de burada musalla edinmiyoruz?" dedi. Peygamberimiz de
"- Ben, onunla emrolunmadım" cevabını verdi.
Ancak aynı gün henüz güneş batmadan bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
2- Makam-ı İbrâhîm'de musalla edinmekten maksat iki rek'at tavaf namazı kılmaktır.
Zira sahabeden Cabir b. Abdullah'ın rivâyetine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), tavaftan çıkınca, Makam-ı İbrâhîm'e yöneldi ve Makam in arkasında iki rek'at namaz kıldıktan sonra " Siz de Makam-ı İbrâhîm'de kendinize bir namaz yeri edinin" âyetini okudu.
3- İmam Şafiî'nin onun vücûbuna dâir iki kavk vardır:
a- Makam-ı İbrâhîm, Mescid-i Haram'ın tamamıdır veya bütün Harem, Makam-ı İbrâhîm'dir.
b- Haccm durakları (Mevakıfi'l-Hacc) Arafat, Müzdelife ve şeytan taşlama (remy-i cimar) mahalk, hepsi Makam-ı İbrâhîm'dir. Buralarda musalla edinmek de, bu mekânlarda duâ etmek ve kurban kesmektir.
"İttehaze / almak, edinmek" kökünden gelen "ettehızû / edinin" fiili, bu şekilde emir kipi olarak değil, "ettehazû / edindiler" şeklinde geçmiş zaman kipi ile de okunmuştur. Buna göre bu cümle, "Biz, Beyti insanlar için bir sevab kazanma (veya toplanma) ve güven yeri kıldık." cümlesine atıf olur.
Bu takdirde mânâ:
"İnsanlar, İbrâhîm'in pek ihtimam gösterdiği ve ailesini yanma yerleştirdiği için’Makam-ı İbrâhîm' diye vasıflandırılan Kabe'den kıble edindiler; ona doğru namazlarını kılıyorlar" şeklinde olur.
C- "Biz İbrâhîm ve İsmail'e şu ahdi verdik:
"- Beyt'imı, onu tavaf edecekler, orada kendilerini ibâdete verecekler, rükû ve secde edecekler için temizleyin!"
Beytin Allah'a izafe edilmesi, "Beytimi" buyrulması ona şeref kazandırmak içindir. "Tahhira" buyrulmak suretiyle temizleme emrinin, İbrâhîm ile İsmail'in her ikisine birden yöneltilmesi, Hacc sûresinde ise bu emrin yalnız İbrâhîm'e tahsis edilmesi bir çelişki değildir. Çünkü Hacc süresindeki emir, Beyt'in bina edilmesinden önce vaaku olmuştur. Nitekim,
"Bir zamanlar Biz Beyt'in yerini İbrâhîm'e hazırlamıştık..." meâlindeki âyet de, bunu teyid eder. Ve o zaman İsmail, henüz muhatab alınacak yaşta değildir. Buradaki emrin ise, İsmail'in emir ve nehıyle mükellef duruma gelmesinden ve kendisinin de bizzat katıldığı Kabe'nin inşasının tamamlanmasından sonra vaaki olduğu açıktır.
Temizlikten maksat, putlardan, pisliklerden, cünüblerin ve hayızlı kadınların tavafından ve Kabe'ye yakışmayan diğer şeylerden onu, tathir etmektir.
Âkifler, Kabe çevresinde oturan mücavirler, itikâfa girenler yahut namazda kıyamda (ayakta duranlar) demektir. O hâlde bu cümlenin anlamı:
"Beytimi, tavaf edenler ve namaz kılanlar için temiz tutun" demek olur. Çünkü kıyam, rükû ve secde, namazın bölümleridir.
Diğer yandan bu cümle Kabe'yi ancak ibâdet kasdıyla oraya gelenlere tahsis edin şeklinde de anlaşılabilir. Bu mânâya göre âyet, ibâdet dışında insanların Kabe ile münasebeti mubah bir iş için dahi olsa, onu kirletmek anlamına gelir.
126
"Hatırla o zamanı ki İbrâhîm:
- Rabb'im bu beldeyi güvenli kıl ve onun ehlinden (halkı) Allah'a ve kıyamet gününe imân edenleri çeşitli semerelerle rızıklandır!" demişti.
Allah da şöyle buyurdu:
"- Kim küfr (inkâr) ederse az da olsa onu da rızıklandırır sonra ateş azabına uğratırım."
O ne kötü bir dönüş yeridir!..."
A- "Hatırla o zamanı ki İbrâhîm:
- Rabbim bu beldeyi güvenk kıl ve onun ehli'nden (halkı) Allah'a ve kıyamet gününe imân edenleri çeşitli semerelerle rızıklandır!" demişti.
İbrâhîm
"- Ey Rabb'im Kabe'nin bulunduğu bu vadiyi güvenk bir şehir, halkını güven içinde yaşayan insanlar kıl!" diye duâ etti.
İbrâhîm, bu duayı Mekke'nin kurulacağı yere ilk geldiğinde yaptı. Nitekim Said b. Cübeyr'in İbn Abbâs'tan rivâyetine göre,
"İbrâhîm, İsmail ile annesi Hacer'i oraya yerleştirip Şam'a döneceği sırada, Hacer, onun peşine düştü ve:
- Bu ıssız çölde bizi kime bırakıyorsun?
- Yoksa bunu sana Allah mı emretti? "- Evet!" dedi; İbrâhîm. Hacer:
"- O hâlde Allah, bizi zayi etmez" diyerek tevekkülle boyun eğdi.
İbrâhîm, yoluna devam etti. Nihayet Gedâ Tepesine gelince orada arlıasına dönüp onları bıraktığı vadiye baktı ve:
"- Ey Rabb'imiz! Ben zürriyetimden kimim (İsmail ile soyunu) ekin bitmez bir vadide, Senin Beyt-i Muharrem'inin (her türlü saldırının yasaklandığı, haram sayıldığı, hürmete şayan, kutsal ev) yanında yerleştirdim. Tâ ki namazlarını dosdoğru kılalar. Artık Sen insanlardan kimilerinin gönüllerini onlardan yana meylettir. Ve onları bazı semerelerle rızıklandır. Umulur ki şükrederler."
"- Ey Rabb'imiz! Şüphesiz ki Sen, bizim gizlediklerimizi de, açığa vurduklarımızı da bılırsin. Zaten ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli değildir."
"- İhtiyar hâlimde bana İsmail'i ve İshaak'ı lütfeden Allah'a hamdolsun! Şüphesiz Rabbim duayı hakkıyla işitendir."
"- Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle!
"- Ey Rabbimiz! Duamı kabul eyle!"
"- Ey Rabbimiz! Hesap görülecek günde beni, anamı babamı ve imân edenleri bağışla!"
İbrâhîm sûresinin 35. âyetinde de İbrâhîm'in duası şu sûrede nakledilir:
"Hatırla o zamanı ki İbrâhîm şöyle duâ etmişti:
- Rabb'im, bu beldeyi güvenli kıl; beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut."
"Beled / şehir" kelimesinin İbrâhîm sûresinin 35. âyetinde harf-i tarifle (el-beled) şeklinde zikredildiği hâlde Bakara sûresinin 126. âyetinde (Rabb'im bu beldeyi emîn kıl) derken bu kelimenin elif lamsız olarak (beled) şeklinde zikredilmesinin sebebi şudur:
Eğer İbrâhîm, bu duayı iki kez yapmışsa, birincisinde iki şeyi istemiştir:
a) Oranın şehir olmasını,
b) Güvenli olmasını.
Allah da, üstün hikmetinin gereği olarak, bu iki dilekten birini kabul buyurmuş; diğerini ise, mukadder bir vakte kadar ertelemiştir. Sonra İbrâhîm duâ ve yakarışta âdet olduğu üzere dileğini tekrarlamış ve bu duası kabul edilmiştir.
İkinci duasında dilediği ise, oranın bilmen özel güvenliği idi yahut ilk duasında bunu da dilemişti de bu ona bahşedilmişti; fakat ikinci kez bunu dilemesi, güvenliğin devamlı olması içindi.
Eğer bu âyetlerin zahirinden anlaşıldığı gibi, İbrâhîm'in dileği aslında bir olmakla beraber aynı olay iki kez anlatılmişsa, buna göre her iki şeyin aynı zamanda dilenmiş olması mânâsı anlaşılır. Ancak İbrâhîm süresindeki duada yalnız güvenlik dilenmiş ve belde yerme bir kısım insanların gönüllerinin onlara meytettirilmesi talebiyle yerinilmiştir. Nitekim Allah'ın (celle celâlühü) izni ile İbrâhîm sûresinde bunun tafsilatı gelecektir.
İbrâhîm'in duasında geçen "Mekke halkının çeşitli semerelerle rızıklandırılmasi"; ya çevresinde çeşidi ürünler yetiştiren köyler kurulması ya da uzak ülkelerden bu ürünlerin ithali ile olacaktır ki bunun her ikisi de gerçekleşmiştir. Öyle ki, Mekke'de aynı günde ilkbahar, yaz ve sonbahar ürünleri bir arada satılmaktadır.
İbn Abbâs'tan rivâyet olunduğuna göre:
"Tâif, Filistin toprağında idi. İbrâhîm bu duada bulununca, Allah, Harem halkına rızık olmak üzere Taif'i Fikstinden kaldırıp bugünkü yerme getirdi."
İbn-i Şihab el-Zührî de eliyor ki:
"Allah, İbrâhîm'in duası hürmetine, Şam yöresindeki şehirlerden birini yerinden kaldırıp Taife nakletmiştir."
(Gerek. İbn Abbâs in gerekse İbn-i Şilıab el-Zührî'nin sözleri, Tâif ikliminin, Şam ve Filistin iklimine çok benzediğinin mecazî ifadeleridir. Bu harika iklim ve münbit toprağın, İbrâhîm'in duasının bereketi ile kutsal şehir halkına bahşedilmiş olması bir ilâhî lütuftur.)
İbrâhîm, imânın yüksek şerefini, üstün meziyetini, imân ehline olan özel ilgisini göstermek ve Rabbine karşı da hüsn-ü edebi (güzel edebi) gözetmek için duasını Allah'a ve âhiret gününe imân edenlere tahsis etmiştir, İbrâhîm'in bu duası, kavminin imân etmesi için bir teşvik ve küfürden menetme anlamı da taşır. Nitekim bu kıssanın Kur’ân'da anlatılması da, Kureyş putperestleri ve Ehl-i Kitab için bir teşvik ve uyarıdır.
B- "Allah da şöyle buyurdu (Kale):
- Kim küfr (inkâr) ederse az da olsa onu da rızıklandırır sonra ateş azabına uğratırım."
Bu cümle de benzerlerinde olduğu gibi gizli bir soru cümlesine cevap bir istinaf cümlesidir. Allah bu sûrede:
- Ben, mü'minlerin de münkirlerin de dünyada rızkını veririm. Fakat küfür ve inkâr edenleri bir süre geçindirir, sonra da ateşin azabına uğratırım." buyurmuş oluyor.
Başka bir yönden bu cümle şöyle de tefsir edilebilir:
Sanki Cenâb-ı Allah, İbrâhîm'e :
"- Sen de ki, :
- Rabbim, inkâr edenlerin de rızkını verir. Çünkü onların da rızık konusundaki duaları (çaba ve gayretleri) kabul olunur; buyurdu."
Muhtemeldir ki, bu kelâm, İbrâhîm'in (ve onun dinine mensup olan mü'minlerin), rızkı imamlığa, peygamberliğe ve ebedî saadete kıyas etmemeleri için bir uyarıdır. Zira rızık, dünyevî bir ilâhî rahmet olup iyilere de kötülere de şâmildir. Seçkin ve özel insanlara mahsus olan imamet ise herkese şâmil bir rahmet değildir. İnkâr edenler, dünyada kendilerine verilen imkânları zayi ettiklerinden, âhirette azaba uğrayacaklardır.
Kıraat farklıklarına göre cümlenin mânâsında da ince farklar zuhur eder. Şöyle ki:
1- "Sümme adtarruhû ilâ a'zabi'n-nâr / Sonra onu ateş azabına icbar ederim." ibaresi "Sümme nadtarruhû" biçiminde okunursa cümlenin meâli, "Sonra onu ateşin azabına icbar ederiz" şeklinde olur.
2- "Feümettiuhu kalilen sümme adtarruhu" ibaresi "Feem'ti'hu kalîlen sümme ıdtarruhû (ıdtarruhû) ilâ a'zabı'n-nâr" şeklinde emir kipiyle okunursa mânâ, "Kim inkâr ederse, onu da az bir süre rızıklandır (geçindir, yararlandır), sonra da onu ateşin azabına icbar (ıztar) et!" olur.
Bu kırâete göre bu sözler de İbrâhîm'in duâsındandır. Ancak daha önceki, duası ile araya fasıla girmesinin sebebi, kâfirlere beddua olmasındandır.
Âyette, kâfirler hakkındaki cümlelerde farklı bir üslûbun kullanılması, onların küfrünün, cehennem azabına uğramak zorunda bırakılmalarının sebebi olduğunu bildirmek içindir. İmân edenlerin rızkı ise, lütuf ve ihsan kabilindendir.
C- "O, ne kötü bir dönüş yeridir."
Onların akıbeti olan cehennem ateşi veya onun azabı ne kötü bir şeydir?!
127
"Hatırla o zamanı ki İbrâhîm ile İsmail, Beyt'in temellerini yükseltiyorlardı (İşte o vakit şöyle duâ ettiler):
- Ey Rabb'ımiz! Bizden bu hizmeti kabul et. Şüphesiz her şeyi hakkıyla işiten (e's-Semr), her şeyi hakkıyla bilen Sensin Sen."
A- "Hatırla o zamanı ki İbrâhîm ile İsmail Beytin temellerinı yükseltiyorlardı (İşte o vakit şöyle duâ ettiler)"
Bu cümle, bir önceki âyetin başındaki "Ve iz kale İbrâhimü rabbi'c'a'l hazâ belede âmmen Hatırla o zamanı ki, İbrâhîm:
- Rabbim! Burasını güvenk bir belde kıl..." cümlesine atıftır. Mazi hikâye kipinin kullanılması, parlak bir mucizenin eseri olan Kabe inşasını zihinde canlandırmak içindir.
"Yerfeu" kelimesi değişik yorumlara vesile olmuştur:
1- Yükseltilen temeller değil, fakat aslında bina ve duvarlarıdır. Ancak temel ile bina bir bütünlük arz ettiği için sanki temel yükseltilmiş gibidir.
2- "Kavaid / kaideler", kenarlar veya duvarlar demektir. Çünkü binanın her kenarı, üzerine bina edilen tarafın kaidesidir.
3- Kabe'nin kaidelerinin yükseltilmesi, onun manevî değerinin ve şerefinin yüceltilmesi ve insanların hacca çağırılmasıdır.
4- İbrâhîm'in Söâl Beytullah'ın kaidelerini yükseltmesi, onun toprak altında kalmış temellerini bulup meydana çıkarması ve onlar üzerine bina inşa etmesi demektir.
Rivâyet olunur ki, Allah, Beytullah'ı cennet: yakutlarından bir yakut olarak yeryüzüne indirdi. Biri doğu, diğeri bati yönlerinde olmak üzere zümrütten ıkı kapısı vardı. Ve Allah, Âdem'e:
"- Benim Arş'ımın etrafında tavaf edildiği gibi, senin için de yeryüzüne tavaf edilecek bir Beyt indirdim" buyurdu.
Bunun üzerine Âdem Hinci toprağından (Serendip / Seylan / Sri Lanka) yaya olarak Mekke'ye doğru yola çıktı. Melekler onu karşıladılar ve:
"Haccın kabul olsun ya Âdem! Biz senden önce iki bin sene müddetle bu Beyt'i haccettik" dediler.
Âdem Hind toprağından Mekke'ye yaya olarak kırk defa hacc yaptı. Beyt, Tufan (Nûh Tufanı) günlerine kadar öyle kaldı. Tufanda Allah, onu dördüncü semâya kaldırdı. İşte "Beytü'l Mâmur" budur. Beytullah'ın dünyadaki yeri de, İbrâhîm zamanına değin boş kaldı. Nihayet Allah, İbrâhîm'e Beyt'i bina etmesini emir buyurdu. Cebrâîl de, Beytullah'ın yerini İbrâhîm'e gösterdi.
Beyt'in yerinin İbrâhîm'e gösterilmesi ve binanın inşası konusunda da muhtehf rivâyetler vardır:
1- Allah, Beyt'in yerini İbrâhîm'e göstermesi için (bir nevi nur) gönderdi. İbrâhîm, de, onu izleyip nihayet Mekke'ye, vardı.
2- Allah, Beyt'in büyüklüğünde bir bulut parçası gönderdi. İbrâhîm de onun gölgesinde yürüdü. Nihayet o bulut parçası Mekke'ye vardı ve
Beyt'in yerinde durdu. O zaman İbrâhîm'e:
"- O bulut parçasının gölgesinde Beyt'i bina et; ne fazla yap, ne de eksik!" diye nida edildi.
3- İbrâhîm, Beytullah'ı beş yerden Tûr-i Sına, Tûr-u Zeytâ, Lübnan, Cûdî dağlarından aldığı malzemelerle bina etti ve Beyt'in temellerini Hirâ dağından getirdiği kayalarla attı. Hacerü'l-Esved'ı de Cebrâîl gökten getirdi.
4- Ebû Kubeys Dağı yarıldı; Hacerü'l-Esved oradan çıktı; Tufan günlerinde oraya saklanmıştı. Hacerü'l-Esved, cennet yakutlarından beyaz bir yakut idi. Câhiliye döneminde günahkârlar ona el süre süre karardı.
Muhammed el-Fâsî, "Mesîru'l-Ğıram fi Tarıhi'l-Beledi'l-Haram" isimli eserinde diyor ki:
"Kabe'nin kaç kere bina edildiği konusunda söylenenlerden çıkan sonuç Kabe'nin, on kere bina edildiğidir:
1) Meleklerin binası (Binâü'l-Melâike).
Bunu, Ebû Zekeriyya Muhyiddin el-Nevevî, "Tehzîbü'l-Esmâ Ve'i-Luğat"; Muhammed b. Abdullah el-Ezrakî de, "Tarih-ü Mekke" adli eserlerinde zikrederler. Ancak Ezrakî, bunun, Âdem'in yaratılmasından önce olduğunu ileri sürer.
2) Âdem'in binası (Binâ-ü Âdem).
Bunu Alınıed el-Beyhakî, "Delâilü'n-Nübüvve" isimli eserinde zikretmektedir.
Beyhakî, bu eserinde Abdullah b. Amr b. As'dan rivâyet ederek diyor kî; "Resûlüllah şöyle buyurdu:
"Allah, Cebrâîl’i Âdem'e gönderdi ve Cebrâîl vâsıtası ile Âdem ile Havva'ya ikiniz Benim için bir Beyt yapın!" diye emir buyurdu.
Bunun üzerine Cebrâîl Beyt'in yapılacağı yere indi ve Âdem yeri kazmaya başladı. Havva da, toprak taşıyordu. Nihayet kazılan temelden su çıkınca, "Yeter, ya Âdem!" diye alttan nida geldi. Nihayet Âdem ile havva, binayı tamamlayınca, Allah Âdem'e, Beytullah'ı tavaf etmesi emrini verdi. Âdem tavafı bitirince kendisine:
"- Sen, insanların ilkisin; bu da ilk Beyt'tir (ev)." buyruldu.
Ezrakî anılan eserinde ve Abdurrazzak el-San'anî (radıyallahü anh) de "el-Mûsannef" inde bu rivâyeti dile getirirler.
3) Âdemoğullarının binası (Binâ-i Benî Âdem).
Bu bina, Allah'ın, Âdem'e (cennetten çıkarılmanın üzüntüsüne) tâziyet olarak verdiği çadırın kaldırılmasından sonra yaptimıştir. Çadır, Beyt'in yetine kurulmuştu. İşte Âdem'in çocukları o çadırın yerine çamurdan ve taştan bir ev bina ve onlardan sonra gelen insanlar da hep o Beyti imar ettiler. Beyt, Nûh zamanında Tûfan'ın altında kalıncaya kadar böyle sürüp gitti. Ezrakî, Vehb b. Münebih'e yükselen senediyle böyle söylüyor.
4- İbrâhîm Halilin (aleyhisselâm) binası (Binâü'l-Halil)
Bu bina, Kur’ân'da sarahatle zikredilmektedir ve uzak, yakın herkesçe bilinmektedir.
5 - Amalika'nın binası.
6- Cürhüm'ün binası.
Bu iki binayı da Ezrâkıî, Ali b. Ebî Tâlib'e (radıyallahü anh) yükselen bir senetle zikreder.
7- Kusayy b. Kilâb'ın binası.
Bu binayı da Zübeyr b. Bekâr, "Kitabü'n Neseb" (Kitabu Nesebi Kureyş ve Ahbarihim) isimli eserinde zikretmiştir.
8- Kureyşlilerin binası.
9- Abdullah b. Zübeyr'in binası.
10- Haccac b. Yûsuf'un binası.
el-Hafız Abdurrahman el-Süheyk de diyor ki, :
"Kabe'nin binası, tarih boyunca yalnız beş kere olmuştur. İlki Şît'in (aleyhisselâm) binasıdır."
"Ve iz yarfeu' ibrâhîmü'l-kavai'de mine'l-beyti ve İsmail" buyurulmasi, "İsmâil'in "kaideler"den sonra zikredilinesı Kabe'nin temellerinin yükseltilmesinde asıl olanın İbrâhîm olduğunu gösteril:; İsmail (aleyhisselâm) ise, ona tâbidir.
Bir rivâyete göre, İsmail, babası İbrâhîm'e taşları veriyordu ve o da duvarı örüyordu.
Bir rivâyete göre de, her ikisi Kabe'nin iki tarafından duvarları örüyorlardı.
Hacerü'l-Esved de tarihî süreç içinde müteaddit defa gözden geçirilmiş ve çerçevesi değiştirilmiştir.
B - "(İşte o vakit şöyle duâ ettiler:)
- Ey Rabb'imiz! Bizden bu hizmeti kabul et ."
Yahut İbrâhîm, Kabe'nin temellerini yükseltiyordu; İsmail de böyle duâ ediyordu.
Duanın, "Rabb" kelimesi ile yapılması -ki Rabb, terbiye ettiklerine bol bol iyilik yapan mânâsını ifade eder- ve Rabb kelimesinin, İbrâhîm ile İsmail'in Sîâ zamirlerine izafe edilmesi (Rabbimiz denmesi), Cenâb-ı Allah'ın duayı kabul zincirini hareket ettirmek içindir.
İbrâhîm sûresinde " Ey Rabb'imiz duamızı kabul et!" (14/40) dendiği hâlde burada mefûiün (tümlecin) zikredilmemesi (duamızı... denmemesi), bu yakarısın hem duayı, hem hac menasikıni hem de diğer ibâdetleri, hepsini kapsaması içindir.
C- "Şüphesiz her şeyi hakkıyla işiten ve her şeyi hakkıyla bilen Sensin Sen"
Bunun anlamı şudur.
"- Ey Rabbimiz! Şüphesiz kî, Sen her şeyi ve ez cümle duamızı da hakkıyla işitensin; her şeyi ve ezcümle bütün amellerimizdekı niyetlerimizi de hakkıyla bilensin!"
Bu cümle, ilâhî kabulün sebebidir. Ancak bunun sebep ve gerekçe olması, Allah'ın, onların dualarını işitiyor ve niyetlerini bihyor olmasından değil, fakat onların niyetlerinin doğruluğundan ve amellerindeki ihlâstanciır.
Cümlenin başında teltid harfıninin "inne / şüphesiz" zikredilmesi, İbrâhîm ve İsmail'in (aleyhisselâm), bu cümleye olan kesin imânlarının kuvvetinin kemâlini ifade etmek içindir. Her şeyi işitmeyi ve her şeyi bilmeyi Allah'a hasretmeleri de, dualarının yalnız Allah'a (celle celâlühü) mahsus ve Allah'tan başkasından umutlarının tamamen kesilmiş olduğunu açıklamak içindir.
İbrâhîm kıssasında bihnenleri şöyle sıralayabiliriz:
1- Allah'ın İbrâhîm'i sınaması ve buna bağlı diğer olaylar.
2- Beyt'in bulunduğu yerin güvenli bir şehir olması ve buna bağlı diğer olaylar.
3- İbrâhîm'in oğlu İsmail ile Beytullah'ın temellerim yükseltmesi ve buna bağlı olaylar.
4 Beytullah'ın Allah tarafından insanlar için toplanma ve güven yeri kılınması ve onun temiz tutulması emri.
Âyetlerdeki anlatımda olaylar arasında sıra gözetilmemesi, doğrudan doğruya Allah " tarafından gerçekleştirilenleri ayrı; İbrâhîm ile İsmail'den sâdır olan söz ve fiilleri ayrı zikretmek içindir.
(2/126) âyette "Kaale ve men kefere — Allah da şöyle buyurdu:
-Kim inkâr ederse..." başlığı ile başlayan konunun, İbrâhîm ile ilgili haller arasında zikredilmesi ise, makamın gereği ve kendisinden önceki kelâmın tamamen kaçınılmaz icabıdır. Tıpkı (2/124)'de İbrâhîm'in "Zürriyetimden de..." ifadesinin aynı sebepten dolayı Cenâb-ı Allah'ın söyledikleri arasında zikredilmesi gibi.
128
"Ey Rabb'imiz! Bizi gerçekten Sana samimiyetle teslim olmuş iki Müslüman kıl. Zürriyetimizden de sana samimiyetle teslim olmuş Müslüman bir ümmet meydana getir. Ve bize hac menasikıni göster. Bizim tevbelerimizi kabul et. Şüphesiz ki Sen tevbeleri çok kabul eden (e't-Tevvab), çok merhametlisin (e'r-Rahîm)."
A- "Ey Rabb'imiz (Rabbena)! Bizi gerçekten Sana samimiyetle testim olmuş iki Müslüman kıl. Zürriyetimizden de sana samimiyetle teslim olmuş Müslüman bir ümmet meydana getir. Ve bize hac menasikini göster."
"Müslimeyn" kelimesi iki ıhlas sahibi ve itaatkâr (testim olmuş) insan demektir. Burada İbrâhîm ile İsmail'in Cenâb-ı Allah'tan istedikleri, sahip bulundukları ihlas ve itaatin ziyadesiyle devamıdır.
"Müslimeyn" kelimesi, çoğul olarak "müslimîn" şeklinde de okunmuştur. Çoğul olduğu takdirde Hâcer de bu duaya dahidir (çünkü Arapça çoğul, asgari üç için kullanılabilir). Tesniye (ikil) de, çoğulun derecelerinden biridir.
İbrâhîm ile İsmail'in "neslimizin bir kısınını da böyle kıl" diye duâ etmeleri şefkate liyakatti olmalarındandır. Bir de onlar ıslah olunca onlara tâbi olanlar da ıslah olur diye düşünmüşlerdir. İbrâhîm ile İsmail'in dualarını kendi nesillerinden ancak bir kısınına tahsis etmeleri de, kendi nesillerinin de zâlimleri olacağını bildiklerindendir. Bir de ilâhî hikmet, onların hepsinin ihlas ve Allah'a yönelme noktasında ittifak etmeleri demek değildir. Çünkü bu, dünya hayatının da dengesini bozar, İşte bundan dolayıdır ki:
"Ahmaklar da olmasaydı, dünya yıkılırdı" denir.
Bir görüşe göre ise, "Müslüman ümmet"ten murad Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir.
Menâsik de, hacca ilişkin ibâdetler veya kurbanlardır. Menâsıkin kökü olan nüsük, en ağır ibâdet demektir. Bu kelime daha çok hacc ibâdetleri için kullanılır. Çünkü hacc ibâdetlerinde külfet ve âdetten uzaklık anlamı mevcuttur.
B- "Bizim tevbelerimizi kabul et. Şüphesiz ki Sen tevbeleri çok kabul eden, çok merhametlisin."
Bu tevbe, İbrâhîm ile İsmail'in nesillerinin tevbesidır. Bunun ikisinin ortak dili ile anlatılması, kâfirleri tevbeye ve imâna teşvik içindir yahut bu, onlardan sehven sadır olmuş ve olabilecek hatalardan tevbedir. Herhalde onlar kendi nefislerini sindirmek ve nesilleri için irşad için bunu söylemişlerdir.
"Şüphesiz ki Sen tevbeleri çok kabul eden (e't-Tevvab), çok merhametlisin (e'r-Rahîm)" cümlesi, duanın gerekçesi olup ilâhî icabeti ziyadesiyle sağlayan bir yakarma üslûbudur.
Zâten duâ âdabı hakkında şöyle söylenmiştir:
"Kul, duasının kabul olmasını istiyorsa, kendi hâline münasip olan Allah'ın isimleri ve sıfatları ile O'na yalvarsın."
129
"Ey Rabb'imiz! Sen onlara içlerinden Senin âyetlerini okuyacak, Kitap ve hikmeti öğretecek ve onları arındıracak (tezkiye edecek) bir Resul gönder. Şüphesiz ki Sen her şeye gaalib ve üstün, hükümlerinde hikmet sahibisin."
Onlara peygamberler gönderilmesi, gönderilecek peygamberlerin kendilerinden olmasını gerektirmediği için, dualarına "fîhim / içlerinden" ve "minhüm / kendilerinden" olması dileklerini de özellikle dahil etmişlerdir. Ve İbrâhîm ile İsmail'in nesillerinden de Muhammed'den başka Peygamber gönderilmemiştir. Şu hâlde İbrâhîm ile İsmail'in dualarında gönderilmesini diledikleri Peygamber, Muhammed'den (sallallahü aleyhi ve sellem) başkası değildir.
Rivâyet olunur ki; o zaman İbrâhîm'e :
Senin duan müstecab oldu ve o Peygamber âhir zamanda gelecektir" diye vahye dildi.
Peygamber de buyurmuştur ki:
"Ben, atam İbrâhîm'in duasına; İsa'nın müjdesine ve annemin rüyasına mazhar olmuşumdur."
Peygamberimiz bu hadîsinde, yalnız İbrâhîm'in duasından söz ediyor. Çünkü asıl olan onun duâsidır; İsmail ise ona tâbidir.
Bu duanın gerçekleşen olaylara göre anlamı sudur:
"- Ey Rabb'imiz! Sen onlara kendi içlerinden Muhammed’i peygamber olarak gönder ki, kendisine vahyedilen belge ve delili en onlara okusun, tebliğ etsin ve düşünce kuvvetleri ölçüsünde Kur’ân'ı ve hikmeti, yani onları kemale erdirecek İslâm'ın hükümlerini ve hak irfanı öğretsin."
Allah, elbette her şeye gaalib ve üstündür, kahhardır. O'nun iradesine karşı hiçbir kuvvet duramaz ve Allah hükümlerinde hikmet sahibidir. Hikmet ve maslahat gereği olmayan hiçbir şeyi de irade buyurmaz.
Bu cümle, duanın ve dileklerin kabul edilmesinin gerekçesidir. Çünkü hikmet vasfı, hikmetin gereği olan şeylerin bol bol verilmesini ve ezcümle peygamber de gönderilmesini gerektirir. Buna hiçbir güç engel olamaz. Bu da A'zîz vasfının bir sonucudur.
130
"İbrâhîm'in milletinden (din) sefih (beyinsiz) olandan başka kim yüz çevirebilir? Andolsun ki Biz onu dünyada seçkin kıldık (istifa ettik). Şüphesiz o, âhirette de sakillerdendir."
A- "İbrâhîm'in milletinden (din) sefih (beyinsiz) olandan başka kim yüz çevirebilir?"
Bu istifham ret ve inkâr içindir. Akıl sahipleri içinde, yalnız haktan ibaret ve yegâne doğru din olan İbrâhîm'in dininden yüz çeviren kimsenin olmaması gerekir. Başka bir deyişle kendini zeki eden, kendine değer vermeyen ve kendine itibar etmeyen kimseden başka kim, İbrâhîm’i dininden yüz çevirebilir?
Bir görüşe göre de, kendini hüsrana uğratandan başka kim İbrâhîm'in dininden yüz çevirir; demektir.
Bir görüşe göre de kendini helâk edenden başka yahut kendini bilmezden başka.. .Veya kendi nefsi sebebi ile dalâlete düşenden başka...
Çünkü bir insan akıl sahibi hiç kimsenin yüz çevirmediği bir şeyden yüz çevirirse, hem kendini son derece zelil kılmış, hem de kendi kendine ihanet etmiş olur. O böyle yapmakla akıl sahibi bütün insanlara muhalefet etmiş olur.
B - "Andolsun ki Biz onu dünyada seçkin kıldık. Şüphesiz o, âhirette de sâhhlerdendir."
Rivâyet olunur ki, Abdullah b. Selâm, kardeşinin oğulları Seleme ile Muhaciri İslâm'a davet ederek onlara dedi ki:
"- Biz Yahudi ulemâsı olarak kesinlikle biliyoruz ki, Allah (celle celâlühü), Tevrat'ta şöyle buyurmuştur:
"Ben, İsmail'in soyundan bir peygamber göndereceğim; onun adı Ahmed'dir. Artık ona kim imân ederse, o hidâyete ermiş ve doğru yolu bulmuş olur; kim de ona imân etmezse, o da lâ'nete uğrar."
Seleme, müslüman oldu; Muhacir ise, İslâm'ı kabulden kaçındı. Âyet-i kerîme bu sebeble nazil oldu.
Bu âyet-i kerîme şu suretle de yorumlanabilir:
Biz, diğer insanlar arasından peygamberlık ve hikmet için onu seçtik ve şüphesiz ki o, istikamet, hayır ve salâh da sebat gösteren ve âhirette de kendisine bu suretle şâhithk edilecek kimselerden olacaktır. Hulâsa, dünyada insanların en seçkini olup âhirette de iyilerden olduğuna dâir kendisine şâhithk edilecek bir kimse, elbette uyulmaya layıktır ve onun, Allah katından memur olarak getirdiği dinden, kendini câhil bırakmakla ve tefekküre sırt çevirmekle zeki edenlerden başka kim yüz çevirir?!
İfadede isim cümlesinin tercih edilmesinin sebebi, İbrâhîm'in (aleyhisselâm) sahillerden olma vasfının yalnız âhirete münhasır değil her iki cihanda da devam eden bir vasıf olduğunu vurgulamak içindir.
Bu cümlede "inne" ve "lâm" olmak üzere iki tekit kullanılmıştır. Çünkü âhiret işleri muhataplarca gizlidir. Bu itibarla onların tekide ihtiyacı, eserleri görülen dünya işlerinden daha fazladır.
Farklı bir irabe (gramer) göre de mânâ şöyledir:
"Andolsun ki, Biz onu dünyada da, âhirette de seçkin kıldık ve şüphesiz o mutlaka iyilerdendir."
131
"O zaman Rabb'i ona:
- Teslim ol!" buyurduğunda,
- Ben âlemlerin Rabbine teslim oldum" demişti."
"O zaman", "Velekadistafaynahü fı'd-dünya / Andolsun ki Biz onu dünyada seçkin kıldık" cümlesinin zarfıdır. Çünkü Allah'ın dünyada İbrâhîm'i seçkin kılması, ancak ona peygamberlık ve âhiret hayrı ile ilgili vasıfları bahşetmesiyle olmuştur yahut bu âyet, anılan cümlenin sebebi olup başında "hatırla" emri gizlidir. Bu takdirde şöyle demek olur:
"O vakti hatırla ki, seçkin, salih, imamet ve önderliğe layık şahsın kim olduğu; o mertebelere, ancak iz'an ve itaatle ve Ademlerin Rabbine teslim oldum' derken de niyeti hâlis tutmakla erişilebileceği anlaşılsın."
"Teslim ol!" emri konusunda değişik görüşler serdedilmiştir:
1 - "Teslim ol!" gerçek mânâda bir emir olmayıp fakat insanlar için bir temsildir. Daha açık bir ifadeyle: "İbrâhîm Sââl, seyrettiği yıldız, Ay ve Güneş'ten tevhid delillerinin çıkarılabileceğini, bu delillerin, insanları engin bir irfana erıştirebileceğıni ve bu irfanın da Cenâb-ı Allah'a tam teslimiyet sağlayacağını kalben düşünüp idrak etti" demektir.
2- "Teslim ol!", Allah'ın (celle celâlühü) emirlerine tam anlayış ve itaat göster; demektir.
3- "Teslim ol!", üzerinde bulunduğun islâm ve ihlas üzere sebat et yahut istikameti bırakma ve bütün işlerini Allah'a (celle celâlühü) havale et; demektir.
Bu görüşlere göre, "Teslim ol!" emri temsil değil gerçek mânâdadır.
Gıyabî üslûba dönüş (Rabbi ona teslim ol, buyurduğunda...), Rabb unvanının kullanılması ve İbrâhîm zamirine izafe edilmesi (onun Rabbi), Allah'ın (celle celâlühü), İbrâhîm hakkında son derece lütufkâr olduğunu ve onun terbiyesine özel bir itina gösterdiğini açıklamak içindir.
İbrâhîm'in verdiği cevapta Rabb kelimesinin "âlemlere" izafe edilmesi (âlemlerin Rabbine teslim oldum), teslimiyetinin kuvvetinin kemalini bildirmek içindir. Zira İbrâhîm, ilâhî emrin gereği olduğu üzere, Cenâb-ı Allah'ın rubûbiyetinin (herseyi idare etmesinin) bir insanın kendi nefsi için değil, fakat bütün âlemler için düşünülmesi gerektiğini kesin olarak anladı ve anlattı.
132
"Bu dini İbrâhîm kendi oğullarına vasiyet etti. Ya'kub da:
"- Ey oğullarım! Allah, sizin için bu dini seçti; siz de ancak Müslümanlar olarak can verin dedi.
İbrâhîm'in tevhid dininde kemale erdiği anlatıldıktan sonra şimdi de onun başkalarını irşad gayreti içine girdiği ifade ediliyor. Bu vasiyet, İbrâhîm'in (aleyhisselâm) dinine rağbet etmenin lüzumunu gösterir.
Tavsiye, Müslümanların hayrına ve faydasına olan bir fiili veya sözü başkasına salık vermektir. Yani İbrâhîm bu dini, yahut bu sözü (âlemlerin Rabbine teslim oldum) oğullarına da tavsiye etti. Âyetteki "Ya'kub" kelimesi, "oğullarına" atıf olacak bir ırab (hareke) ile de okunmuştur. Buna göre, "Bunu İbrâhîm kendi oğullarına ve Ya'kub'a da tavsiye etti" demek olur.
İbrâhîm'in dört çocuğu vardı: İsmail, İshak, Meyden ve Medan.
Bununla beraber onun oğullarının sayısını sekize hattâ yirmi dörde çıkaranlar vardır.
Ya'kub'un da on iki oğlu vardı: Rubin, Şem'ûn, Lavi, Yahuzâ, Yeşsehûr, Zebûlûn, Zevana, Teftûna, Kûzâ, Üşir, Bünyamin ve Yûsuf.
Ya'kub, oğullarına vesaya da bulunuyor ve diyor ki:
"- Allah sizin için, dinlerin en hayırlısı İslâm'ı seçti; Allah katında ondan başka hak din yoktur; siz de İslâm'a aykırı bir hâl üzere can vermeyin; ölümünüze kadar islâm'da sebat edin; ebediyen ondan ayrılmayın."
Âyetin bu ifadesi, İslâm üzere olmayan bir ölümde hayır olmadığına delâlet eder. Böyle bir ölüm kimsenin başına gelmemek ve bundan şiddetle kaçınmalıdır.
133
"Yoksa siz, ölüm Ya'kub'a gelip çattığı zaman şâhidler miydiniz? O zaman Ya'kub oğullarına şöyle demişti:
"- Benden sonra neye tapacaksınız?"
Onlar:
"- Senin İlâhına ve ataların İbrâhîm, İsmail ve İshaak'ın İlâhına, bir tek
İlâha tapacağız. Biz O'na teslim olanlarız."
A- "Yoksa siz, ölüm Ya'kub'a gelip çattığı zaman şâhidler miydiniz?"
Rivâyete göre Yahudiler, Peygambere:
"- Sen bilmiyor musun ki, Ya'kub, öldüğü gün Yahudiliği tavsiye etti?" dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Buradaki hitab, İbrâhîm'in, dininden yüz çeviren Ehl-i Kitab'adır,
Ya'kub'un önce zikredilmesi, Yahudilerin ona olan ihtimamlarından-dır. Burada Ya'kub'un oğullarına olan vasiyeti, ıcmalen zikredildikten sonra o vasiyetin keyfiyeti, açıklanır.
Yahudiler, burada hem. İbrâhîm dininden yüz çevirmelerinden, hem de Ya'kub'a Yahudî olduğu iftirası attıklarından dolayı kınanır. Âyeti, onların bu iftirasını diğer peygamberleri de kapsayacak şekilde tefsire engel iki sebep vardır. Bunlar:
Birincisi, burada yalnız Ya'kub'un adının zikredilmesi, ikincisi de Bakara (2) sûresinin:
"Yoksa sız, İbrâhîm., İsmail, İshaak, Ya'kub ve onların torunlarının Yahudî ya da Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?" mealindeki 140. âyetidir.
B- O zaman Ya'kub oğullarına şöyle demişti:
"- Benden sonra neye tapacaksınız?"
"Siz böyle bir iftirada bulunan Yahudiler! Ya'kub ihtizar hâlinde (haletti nezi'de) iken ve oğullarına:
"- Benden sonra kime tapacaksınız?" dediğinde orada şah idler olarak hâzır mıydınız? Hâzır değil idiyseniz Ya'kub (aleyhisselâm) hakkındaki iddialarınızın dayanağı nedir?
Sizinki ancak bilinmeyen hakkında bir tahminden ibarettir"
Âyetin bu cümlesi ile, kınama, ret ve isliât bölümü tamamlanmış olur. Bundan sonra, Allah (celle celâlühü) yaşanan gerçekleri beyan eder. Gerçek, onların iddialarının hilafıdır. Ya'kub'un (aleyhisselâm) o sorudan maksadı, oğullarının tevhid ve islâm üzere sebat etmelerini sağlamak ve bu konuda onlardan kesin söz almaktır. Nitekim Ya'kub'un vasiyeti, "Siz ancak Müslümanlar olarak can verin!"cümlesi ile biter.
C- "Onlar:
"- Senin İlâhına ve ataların İbrâhîm, İsmail ve İshaak'ın İlâhına, bir tek İlâha tapacağız. Biz O'na teslim olanlarız." dediler."
Bu cümle, bir istinaf cümlesi olup Ya'kub'un hâlinin hikâyesinden anlaşılan bir soruya cevap niteliğindedir. Yani,
"- Onlar o zaman ne dediler?" gizli sorusuna,
"- Onlar, senin ve ataların... ilâhına ... bir tek ilâha tapacağız... dediler." diye cevap verilmiştir ki, babalarının, o sorudan maksadı da onlardan bu cevabı almaktır. Ya'kub'un oğulları:
"- Senden sonra biz de, varlığında, birliğinde ve yalnız kendisine tapılmasının vücûbunda peygamberlerin ve hak din mensuplarının ittifak ettiği İlâha tapacağız ve biz ancak O'na teslim olmuş bulunuyoruz." derler.
İsmail Ya'kub'un amcası olduğu halde onun babalar arasında gösterilmesi, tağlib (üstün sayılıp ifadenin ona göre düzenlenmesi) yoluyladır. Nitekim Peygamber de şöyle buyurmuştur:
"Kişinin amcası, babası gibidir."
Yine Peygamber, amcası Abbas için:
"- Bu, babalarımın bakiyesîchr" demiştir,
134
"Onlar birer ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size. Onların işlediklerinden siz sorumlu tutulacak değilsiniz."
İbrâhîm ile Ya'kub ve ikisinin arasında gehp geçen tevhid mensubları geçmiş birer ümmettir.
Ümmet, insan fırkalarının uymak zorunda olduğu örnek cemaattir. Onlar, öldüler; diğerlerinden ayrıldılar. Onlar, arlıadaş, yoldaş bulunmayan bir mekâna intikal ettiler. Onların kazandıkları ve sâlih amelleri ancak kendilerine aittir; başkasına asla geçmez; başkasının kazandıkları da size geçmez.
Hulâsa, geçmişteki Peygamberlerin sâlih amelleri ancak kendilerine mahsustur; Yahudilere asla faydası olmaz; o Yahudiler de, ancak kendi kazandıkları ile baş başadır; soy olarak o peygamberlere mensup olmaları, onlara bir fayda sağlamaz; onlara fayda sağlayacak olan, amelde onlara uymalarıdır.
Nitekim Peygamber en yakın akrabaları Hasım Oğullarına hitaben şöyle buyurmuştur:
"Ey Haşim Oğulları! Diğer insanlar kendi amelleri ile bana gelirken, siz neseblerinizle bana gelmeyin!"
Bu cümlenin ikinci bir tefsire göre meali:
"Zaten onların işledikleri size sorulmaz" şeklinde olur. Ancak iki tefsirden hangisi olursa olsun, sonuç olarak, âyetin muhatabları hüsrandadır ve eski ümmetlerin iyiliklerinden faydalanma konusundaki umutlar boştur.
Amelin mutlak olarak (sâlih ve gayr-i sâhh amel ayrımı yapılmaksızın) zikredilmesi, isbatı istenen hükmü, genel bir kural zımnında kesin ve bağlayıcı delil yolu ile isbat: etmektir.
135
"Onlar:
- Yahudi veya Nasranî (Hristiyan) olun ki, hidâyete eresiniz! dediler. (Resûlüm) sen de onlara de ki:
136
"(Ey mü'minler siz de) deyin ki:
"- Biz Allah'a; bize indirilene; İbrâhîm'e, İsmail'e, İshaak'a, Ya'kub'a ve onların esbatma (torunlar) indirilenlere; Mûsâ ve İsâ'ya verilenlere ve Rabblerinden diğer nebilere verilenlere imân ettik. Onlar arasından hiçbirini ayırmayız ve biz O'na teslim olmuş Müslümanlarız."
Bundan önceki âyette, Yahudî ve Hristiyanların söz ve tekliflerini icmâlen reddi için Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) hitab edildiği hâlde şimdi burada mü'minlere dönülmekte ve onlar vâsitasiyle Yahudilerle Hristiyanlar biraz daha tafsılâtk olarak tevhid ve imân yoluna irşad edilmektedir.
Yani onların söyledikleri bâtıla karşılık siz de halikı ortaya koymak ve onları zımnen irşad etmek üzere deyin ki:
"- Biz, Allah'a ve bize indirilen Kur’ân'a... imân ettik."
Kur’ân, diğer ilâhî kitaplardan daha sonra nâzıl olduğu hâlde ona imân, diğerlerinden önce zikredilmiştir. Çünkü Kur’ân biz mü'minlere mahsustur ve diğer ilâhî kitaplara inanmamızın da sebebidir.
İbrâhîm'e indirilen Suhuf, onunla amel ettikleri ve hükümleriyle mükellef bulundukları için, ondan sonra gelen Peygamberlere de inmiş kabul edilir. Nasıl ki Kur’ân, bize nazil olmuş kabul edilmekledir.
Esbat, sıbtin çoğulu olup torun demektir. Ondan maksad, Ya'kub'un torunları veya on iki oğlu ve onların zürriyetleridir. Çünkü onlar İbrâhîm ve İshaakin torunlarıdır.
"Âtâ-yü'tî-îtâen" kökünden gelen meçhul kipiyle "ûtiye" fıih verilmek demektir. Bu âyette cümle içindeki kullanılışı:
"...Vema ûtiye Mûsâ ve Isâ vema ûtiye'n-nebiyyûne min rabbihim... / Mûsâ ve İsâ'ya verilen ve Rabbleri katından diğer Peygamberlere verilen..."
şeklindedir. Burada "verilmek" fiili çok geniş bir anlam içerir. Peygamberlere nazil olan vahiyler, mucize ve diğer âyetler hepsi bu "verilen" kapsamı içindedir.
Âyette açık olarak yalnız Mûsâ ve İsa'nın isimlerinin zikredilmesi kelâmın Yahudi ve Hristiyanları ilgilendirmesi itibariyledir.
Bu âyette önemli bir unsur da "Peygamberlere imân konusunda", onlardan hiçbirini diğerlerinden ayrı tutmamak geridir. Biz Müslümanlar Yahudi ve Hristiyanlar gibi yapmayız. Peygamberlerin'hepsine inanırız. Oysa onlar, bir kısınına imân bir kısınını inkâr ederler.
İmân konusunda peygamberler arasında ayrım yapılmaması onlara Rabbleri tarafından verilenleri tasdik ve tekzib ile yakından ilgihdir. Çünkü onlar arasında ayrım yapılmaması, onlara Rabbleri tarafından verilenler arasında da ayırım yapılmamasını gerektirir.
137
"Eğer onlar da sizin imân ettiğiniz gibi imân ederlerse muhalikak ki hidâyeti bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse artık onlar şikak (ayrılık, muhalefet) içindedirler. (Resûlüm), onlara karşı Allah sana yeter. O, her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla bilendir."
A-"Eğer onlar da sizin imân ettiğiniz gibi imân ederlerse muhalikak ki hidâyeti bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse artık onlar şikak (ayrılık, muhalefet) içindedirler."
"Onlar da sizin imân ettiğiniz gibi imân ederlerse..." şart cümlesi; eğer onlar da:
1- Daha önce sizin tafsilâtı ile anlatılanlara imân ettiğiniz gibi imân ederlerse,
2- Onlar da sizin şahadet ettiğiniz gibi bir şahadetle imân ederlerse,
3- Onlar da, iz'an ile, ihlâs ile ve Peygamberler arasında ayrım yapmaksızın imân ederlerse, sizin gibi halika ermiş, halikı bulmuş olurlar ve sizinle onlar arasında imân birliği ve ittifakı hasıl olmuş olur." demektir.
Yok eğer onlar, anılan veçhile imândan yüz çevirirlerse, geçerli imânın unsurlarından birini ihlal ederlerse, onların âdeti ve dini olduğu üzere Peygamberlerin kimine imân kimini de inkâr ederlerse, o zaman sizden kesinlikle ayrılmış olurlar.
Kur’ân'ın bu ifadesi, onların, mü'minlerin imân ettiklerinin bir kısınına imân etmeleri sebebi ile, mü'minlerle aralarında bir ortak zemin bulunabileceği vehmini ortadan kaldırmak içindir. Yani onları bu halleri ile kesinlikle sizden apayrı bileceksiniz.
Bazı müfessirlere göre bu âyet de,
"Eğer kulumuz (ve Resulümüz Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem)) indirdiğimizden (Kur’ân) şüphe içindeyseniz o hâlde sız de onun misli (eşdeğeri, benzeri) bir sûre getirin! Allah'tan başka bütün şahitlerinizi de çağırın; eğer iddianızda doğrular iseniz..." mealindeki âyet gibi islâm karşısında onların aczini ortaya koymak ve onları susturmak kahılindendir.
B- "(Resûlüm), onlara karşı Allah, sana yeter."
Âyetin bundan önceki cümlesinden, Yahudi ve Hristiyanlarla imân noktasında uyuşmanın mümkün olmadığı ve bunun da ister istemez, onlarla cidal (mücadele:) ve kıtale (çarpışmaya) sebep olabileceği anlaşılınca, Allah (celle celâlühü), mü'minleri desteklemenin ve onları üstün kılmanın teminatı olarak, o cümleden hemen sonra zafer va'detmek suretiyle Resûlüllahı teselli buyurdu ve mü'minleri ferahlattı. Nitekim Allah Yahudi Benî Nadir kabilesinin pek halik olarak öldürülmeleri ile o şerefli va'dini gerçekleştirdi.
Âyetin bu cümlesinde kâfirlerin kesin muhalefet ve düşmanlıklarına karşı Allah'ın (celle celâlühü) kifayeti bütün mü'minler için olduğu hâlde muhatab olarak Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) seçilmesi kâfirlere karşı mücadelede asıl ve temel varlığın Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) olmasındandır.
Bir de burada mü'minlere değil de yalnız Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) hitab buyurulması bize bildiriyor ki, İslâm düşmanlarına karşı olan mücadelede savaş işlerini yürütmek, imkânlarını hazırlamak, giderlerini sağlamak, bu yolda zorluklara ve sıkıntılara göğüs germek ve cesaret örneği olmak liderlerin vazifesidir.
C- "O, her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla bilendir."
Bu cümle de, önceki zafer va'dinin devamı ve tekidi mahiyetindedir. Yani Allah, senin dileklerini hakkıyla işitmekte ve bu hak dini izhar etmek niyetini de pek âlâ bilmektedir; O, senin istediklerini mutlaka verecek ve seni muradına erdirecektir.
Yahut bu kelâm, kâfirler için bir ceza va'didir. Yani Allah, o kâfirlerin hayırsız konuşmalarını ve kalblerinde gizledikleri fenalikları gayet iyi bilmektedir ve onları mutlaka cezalandıracaktır. Bu mânâya göre de bunun, önceki va'din tekidi olduğu açıktır. Çünkü kâfirlere ceza va'di mü'minlere zafer va'didir.
138
"Allah'ın boyası... Kimin boyası Allah'ın boyasından daha güzeldir? Biz yalnız O'na kulluk ederiz."
A- "Allah'ın boyası..."
Bundan maksat, âyetlerde zikredilenlere lafzı ve mânâsiyle imân etmektir. Yani boya, bezleri, kumaşları kirlerden lekelerden temizleyip onu güzel renklerle süslediği ve beğeni kazandırdığı gibi, vasıflı bir imân da, mü'minleri küfrün kirlerinden temizler; onları güzellikleri ile süsler ve kalblerini nurlandırır.
Bazılarına göre burada bir çağrışım (tedai) hasıl olması için kas den "sıbğa / boya" kelimesi kullanılmıştır. Zira Hristiyanlar, çocuklarını "Ma'mûdiye" dedikleri bir sarı suya (Baba, Oğul ve Ruhu'l-Kudüs adı ile) batırırlar ve bunun çocuklar için bir temizleme olduğunu ve bununla (vaftizle) Hristiyanlık hakkını kazandıklarını iddia ederler.
İmân demek olan boyanın Allah'a izafe edilmesi, onun Yüce Allah'ın ism-i celiliyle irtibatlandırılmasi, ona şeref kazandırmak ve bir de, imânın ilâhî bir lütuf olduğunu, ilâhî inayet olmadan kulun kendi başına bunu tahsil edemeyeceğini bildirmek içindir.
Bazılarına göre de, âyetin başında gizli bir,
"- Bağlı kalın!" emri vardır. Bu,
"- Allah'ın boyasına bağlı kalın!" demektir.
Bu âyet;
"Kuulû âmenna billahi (Ey mü'minler siz de) deyin ki Biz Allah'a imân ettik.." âyeti ile bağlantıkdır. Fakat aralarına "Fein âmenû bimisli mâ âmentüm / Eğer onlar da sizin imân ettiğiniz gibi imân ederlerse... Ve in tevellev / yok eğer ondan yüz çevirirlerse..." gibi cümlelerin girmesi, gerçek imânın o olduğunu, hidâyetin de ancak onunla mümkün olabileceğini belirtmek ve Peygamberi teselli etmek içindir.
B- "Kimin boyası Allah'ın boyasından daha güzeldir"
Allah'ın imân boyasından daha güzeli yoktur; O'nun imân boyası ve rengi her boyadan ve renkten daha güzeldir.
Burada güzelliktekı üstünlük, hakiki güzelliği de, kâfirlerin iddiasına göre olan farazi güzelliği de kapsayan genel mânâda bir güzellik olduğundan, bu ifadeden, Allah'ın (celle celâlühü) boyasının dışında başkasının boyasının da kısmen güzel olabileceği anlamı çıkmaz.
Bu cümle, ıtirazî (ara) cümlesi olup Allah'ın (celle celâlühü) boyasmdaki ferahlık ve sevinci açıklar.
C- "Biz yalnız O'na kulluk ederiz."
Biz ancak bu büyük nimeti bize bahşeden Allah'a, bu büyük nimet ile diğer nimetlerin şükrünün edası olarak tapmaktayız.
Bu cümle, "Âmenna —" imân ettik..."cümlesine atıf olup onunla beraber "Kuulû / Deyiniz ki..." emrinin kapsamına dahildir. Ancak atıf olduğu cümle fiil cümlesi iken, bunun isim cümlesi olarak gelmesi, ibâdetin devamlılığını bildirmek içindir.
Âyetin başında (Allah'ın boyasına bağlı kalın) teşvik emrinin gizli olduğunu söyleyenlere göre, bu cümle de, ona atıftır ve burada "deyiniz" emri gizlidir. Yani Allah'ın boyasına bağlı kalın ve deyiniz ki, biz ancak O'na tapmaktayız. Buna göre "Kimin boyası Allah'ın boyasından daha güzeldir?" cümlesi, O'nun boyasına bağlı kalmanın sebep ve gerekçesidir.
139
"(Resûlüm) de ki:
- Siz, Allah hakkında bizimle tartışacak mısınız? O, bizim Rabbimizdir; sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Biz O'na halisane bağlanmış bulunuyoruz."
Bakara sûresinin 136. âyetinde genel olarak bütün Müslümanları muhatab tutan;
"- (Ey mü'minler siz de) deyin ki:
- Biz, Allah'a; bize indirilenlere, İbrâhîm'e, İsmail'e, Ishaak'a, Ya'kub'a ve onların esbatına (torunlar) indirilenlere; Mûsâ ve İsa'ya verilenlere ve Rabblerınden diğer nebilere indirilenlere imân ettik." mealindeki, emirden sonra burada hitab Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) tahsis edilmiştir, Çünkü burada emrin konusu, Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) has vazifelerdendir.
Soru, Yahudi ve Hristiyanlarm iddialarını red ve onları ikaz içindir. Yani siz;
"- Yahudiler ve Hristiyanlar, Allah'ın dini hakkında bizimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? "
"- Hak dinin, Yahudilik ve Hrîstiyanlık olduğunu mu iddia ediyorsunuz?"
"- hidâyete ermeyi ve cennete girmeyi Yahudi ve Hristiyan olmaya mı bağlıyorsunuz?"
Yahudi ya da Hristiyan olmayan cennete giremeyecektir." ve "Yahudi ya da Hristiyan olun ki, hidâyete ermiş olasınız" mı diyorsunuz?
Oysa sizin bizimle tartışmaya hiç hakkınız yok. Çünkü Allahü teâlâ, bizim işlerimizin de, sizin işlerinizin de sahibidir ve bizim, Rabbimizin emirlerine uygun güzel işlerimiz bize, sizin O'nun hükümlerine aykırı kötü işleriniz de size aittir. Bizim, O'nun rızasından başka hiçbir talebimiz de yoktur..
140
"Yoksa siz:
"- İbrâhîm, İsmail, îshaak, Ya'kub ve onların esbatı (torunları) Yahudi veya Nasara (Hristiyan) idi mi diyorsunuz?"
(Resûlüm) de ki:
"- Siz mi yoksa Allah mı daha iyi bilir?"
Allah'tan gelen bir şahadeti gizleyenden (kelimeden) daha zâlim kim olabilir? Allah, yaptıklarınızdan gaafil değildir."
A- Yoksa siz:
"- İbrâhîm, İsmail, İshaak, Ya'kub ve onların esbatı (torunlar) Yahudi veya Nasara idi mi diyorsunuz?"
Bu cümle;
1- Ya bundan önceki âyette, "Allah'ın dini hakkında bizimle tartışacak mısınız?" cümlesinin muadili olup bu da oradaki emre dahildir.
O takdirde Yahudi ve Hristıyanlara şunları sormak gerekir:
a- Allah bizim de, sizin de Rabbidir; bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size âit iken siz inançlarınızın hak olduğuna dâir delil, hüccet getirerek bize üstün çıkmak mı istiyorsunuz?
b- Yoksa "İbrâhîm, İsmail, İshaak, Ya'kub ve onların esbatı Yahudi, ya da Hristiyan idiler ve biz de onlara uyuyoruz" demek suretiyle Peygamberlere iftiraya mı kalkışıyorsunuz?
Maksad her ikisini de reddetmek ve bunlardan dolayı onları kınamaktır.
2- Ya da bu cümle anılan cümlenin muadik ve onunla bağlantılı değildir. Buna göre, o Yahudi ve Hristiyanlar, halika karşı bâtıl delillerle üstün çıkmak çabalarından dolayı önceki âyette kınandıktan sonra bu âyette de, Peygamberlere iftiralarından dolayı kınanmaktadır.
Bir başka görüşe göre de bu iki âyetin mânâsı şöyledir:
"- Siz Yahudiler, sizden değil de Araplardan bir Peygamber gönderdiği için Allahü teâlâ hakkında bizimle tartışıyor ve bize karşı hüccet ikame ederek üstün çıkmaya mı çalışıyorsunuz?"
Çünkü rivâyet olunur ki, Yahudiler, Peygambere:
"- Bütün peygamberler, biz İsrâiloğullarından zuhur etmiştir; eğer sen de gerçekten peygamber olsaydın, bizden olurdun!" dediler.
İşte bunun üzerine bu iki âyet nazil oldu.
B- "(Resûlüm) de ki:
"- Sız mi yoksa Allah mı daha iyi bilir?"
Bakara sûresinin 139 ve 1.40 âyetlerinde arlıa arlıaya gelen "de ki" emri yalnız kınamayı tekid ve reddi teşdıd için değil fakat aynı zamanda önceki ifadelerin gerçek bir sonucu olarak ortaya çıkan fakat gizli kalan bir kelâmdan dolayıdır. O kelâm da onların Peygamberlere attıkları iftiralardır.
Anılan iki âyetin başındaki tekrarlar da, tıpkı,
"İbrâhîm dedi ki:
"- Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümit keser?"
"İbrâhîm dedi ki:
- Ey elçiler! Başka ne işiniz var?" ve "İblis dedi ki:
- Ben, çamurdan yarattığına secde eder miyim?" "İblis dedi ki:
"- Şu benden mükerrem kıldığına bir bak!"
İşte bu âyetlerde de "dedi ki" kelimesi tekrar edilmekte ve aynı mütekellim şahsa âit sözlerin ortasında "dedi ki" kelimesi ikinci kez yer almaktadır. İşte bu tekrar, iki kelâm arasında, bunlarla alâkalı bir kekimin daha bulunduğunu bildirmek içindir.
Ehl-i Kitabin peygamberler hakkındaki sözlerinin yalan olduğu da şu gerekçelerle sabittir:
1- Onlar kendilerinden alınan ahdi bozmuşlar ve verdikleri sözde durmamışlardır.
2- İbrâhîm'in Yahudî veya Hristiyan olduğu iddiası Al-i Imran sûresinin 65 ve 67. âyetlerinde sarahade ve şiddetle reddedilmiştir. Şöyle ki:
"Ey Ehl-i Kitab! İbrâhîm hakkında neden çekişip duruyorsunuz? Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirildi. Akletmez misiniz?"
"İbrâhîm, ne Yahudî, ne de Hristiyan idi. Fakat Allah'ı bir tanıyan gerçek bir Müslümandı. O, hiçbir zaman müşriklerden olmadı."
İbrâhîm'den sonra gelen peygamberler de, tamamen onun dinine uymuşlar ve tevhid yolunda yürümüşlerdir.
3- O hâlde sız Yahudiler ve Hristiyanlar, o söylediklerinizi nasıl söylersiniz? Allah, sizin söylediklerınizden uzak ve yücedir.
C- "Allah'tan gelen bir şahadeti gizleyenden (ketmeden) daha zâlim kim olabilir? Allah, yaptıklarınızdan asla gaafıl değildir."
Allah'tan gelen bu şahadet, İbrâhîm'in hanîf, muvahhid (bir tek Allah'a inanan) ve halika yönelmiş olduğuna, Yahudî veya Hristiyan olmadığına ilişkindir.
Bu şahitliğin Allah (celle celâlühü) katından gelmesi, yerine getirmenin en kuvvetli sebebi ve gizlenmesine en güçlü engeldir.
Oysa Ehl-i Kitab, bu şahitliği gizlemiş ve iftiralarını onun yerine koymuştur. Hak ve gerçek olan bir şahadeti reddedip de onun hilafına şahadette bulunan kimsenin zulümdeki derecesi ifade edilemeyecek kadar büyüktür.
Allah (celle celâlühü) onların yaptıklarından habersiz değildir. Şu hâlde onların, Allah'ın (celle celâlühü), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkındaki şâhitliğini gizlemeleri peygamberlere iftira etmeleri de öncekide buna dahildir. Yani Allah (celle celâlühü) bütün yaptıklarınızı da, yapmadıklarınızı da sınırsız bilgisiyle kuşatmıştır. Bu itibarla O, bu büyük cinÂyetinizden ötürü sizi en şiddetli azab ile cezalandıracaktır.
"Ta'melûne / sizin yaptıklarınız..." fiili muhatab kipi yerine gaaib kipi ile "Ya'melûne — onların yaptıkları..." şeklinde de okunmuştur. Bu takdirde "onlar" zamiri, ya şâhitliği gizleyenleri, ya da Ehl-i Kitabi ifade eder.
Bakara sûresinin daha önce geçen 114. âyetinde de baş tarafında bir (De ki) emri olmamakla beraber orada belirtilen fiilleri yapanlar "Ezlem / en zâlim, daha zâlim" olarak vasıflandırılır. Şöyle ki, :
"Allah'ın mâbedlerinde O'nun isınınin zikredilmesine mâni olan ve onların harabına çalışandan daha zâlim kim olabilir?"
141
"Onlar gelip geçmiş birer ümmetti. Onların kazandıkları kendilerine sizin kazandıklarınız da size. Onların yaptıklarından siz asla sorumlu tutulacak değilsiniz."
Bu âyet Bakara sûresinin daha önce geçen 134. âyetinin bir tekrarıdır. Bundan murad, Yahudileri, ataları Peygamberlerle iftihar etmek ve onların amellerine güvenmek hatasından mübalağa ile caydırmak içindir.
Bir görüşe göre de, daha önceki âyetteki hitab, Yahudiler için, bu âyetteki hitab ise biz mü'minler için olup amaç bizi onlara uymaktan sakındırmaktır.
Bir diğer görüşe göre ise, ilk âyetteki ümmetten maksat, peygamberlerdir; ikinci âyetteki ümmetten maksat ise, Yahudilerin selefleridir.
142
"İnsanlardan bir takım sefihler diyeceklerdir ki onları yöneldikleri kıblelerinden çeviren nedir?
(Resûlüm) de ki:
- Doğu (el-maşrık) da, batı (el-mağrib) da Allah'ındır, Allah, dilediğim doğru yola iletir (sirat-müstaktime hidâyet eder)."
A- "İnsanlardan bir takım sefihler diyeceklerdir ki onları yöneldikleri kıblelerinden çeviren nedir?"
Sefahet, "hiffet-i akl" yani akıl hafifliği, akıl zayıflığı demektir. Sefihlerin kimler olduğu konusunda ise değişik görüşler ileri sürülmüştür. Şöyle ki:
1- Sefih; hafif akıllı, iyi düşünemeyen, aklını kullanamayan daha geniş kapsamda akla değer vermeyen, körükörüne takht eden insandır.
2- Sefihler, iftiracı, bühtana, yalancı ve bildiğinin aksini söyleyenlerdir.
3- Sefihler zâlimler ve cahillerdir.
4- Sefihlerden murad Yahudîlerdir.
Nitekim İbn Abbâs ile Mücâhid'den (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre, "Onları yöneldikleri kıblelerinden çeviren nedir?" diyenler Yahudîlerdi. Çünkü onlar neshi inkâr ediyorlardı. Bir de onlar Peygamberin atalarının kıblesi olan Kabe'ye değil de Beytü'l-Makdis'e yönelmesine akşmışlardı. Bu onların hoşuna gidiyordu.
5- Sefihlerden maksat müşriklerdir.
Müşrikler bunu, Kabe'ye dönülmesini sevmedikleri için değil fakat Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) tebliğ buyurduğu dini tenkid için söylüyorlardı. Zira onlar:
"- Muhammed, atalarının kıblesinden yüz çevirdi; sonra yine ona döndü. O, ilende mutlaka atalarının dinine geri dönecektir." diyorlardı.
6- Sefihler, Kıble'nin değiştirilmesini tenkid konusu yapan kâfir üç gruptan bazı insanlardı. Buna göre "...mine'n-nâsi / insanlardan..." ifadesi, üç kâfir grubtan, her türlü fesada dalmayı âdet edinmiş şakıî ruhlu olanları belirtmek içindir. Zaten en açık anlaşılan mânâ da budur. Çünkü o kâfirlerden belli bir taife kastedilmiş olsaydı, "insanlardan" denilinesinin fazla bir faydası olmazdı.
Âyette, o kâfirlerin sefihlerinin zikredilmesi, diğerlerinin, Kıble'nin tahvilini kabullendikleri, ona razı oldukları anlamına gelmez. Fakat onların ya hiç yüksek sesle tenkid etmediklerini, ya da tenkidlerinde bu ifadeyi kullanmadıkları anlamına gelir.
Buradaki istifham inkârı vasıfta olup reddetmek anlamındadır. Kıble, bir şeyin başka bir şeye karşı (mukabil) olma veya durma hâlidir. Şeriatta bir terim (ıstılah) olarak kıble, namazda insanın yöneldiği cihettir. Burada kıbleden Beytü'l-Makdis (Mescid-i Aksa) kas tedilmektedir. "...a'n kıbletihi-mülleti" kelâmiyle Kıble kelimesinin, Müslümanları belirten zamire izafe edilmesi ve onun "kânû a'leyha / üzerinde oldukları", her zaman yöneldikleri, saygınlığını gözettikleri ve hak olduğuna inandıkları, şeklinde vasıflandırılması, ret ve inkâr anlamım tekid içindir. Çünkü bir şeye bağlanmak, onun hak ve gerçek olduğuna sürekli inanmak, ondan ayrılmaya engeldir.
Sefihlerden murad eğer Yahudiler idiyse onların Kıble'nin tahvilini reddetmelerinin sebebi, bundan hoşlanmamaları ve bunu yanlış bulmalarıdır.
Sefihlerden murad eğer müşrikler idiyse, bu sözü söylemelerinin sebebi, mücerred islâm'a dil uzatmak ve o kıbleye yönelmenin de, ondan yüz çevirmenin de sebepsiz olduğunu açıklamaktır. Yoksa Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem), o kıbleden yüz çevirmesini ve Mekke'ye yönelmesini sevmedikleri için değildir.
"Onları yöneldikleri kıblelerinden çeviren nedir?" buyrulduğu hâlde "Onları başka kıbleye yönelten, döndüren nedir?" denmemiştir ki zaten bunun ikisinden birinin gerçekleşmesi, diğerinin de gerçeldeşmesi demektir. Çünkü eski dini terk etmek, aklen daha uzak bir iştir, Onun sebebini reddetmek ise, sonuç almak için daha etkilidir. Bu ifade kıble değişikliğini reddedenlerin Yahudiler ve müşrikler olduklarını bildirmek için değildir. Zira Yahudilerin reddettikleri sırf Beytü'l-Makdis'in hususiyetlerinden dönülmesidir. Yahudilerce yegâne hak kıble Beym'l-Makdis'tir. Yoksa Yahudilerin, içlerine sindiremedikleri başka bir kıblenin hususiyetine yönelmek değildir.
Müşrikler, de eski kıblenin terk edilmesine, İslâm'ı tenkid etmek ve onun hükümlerine dil uzatmak maksadıyla karşı çıkıyorlardı; yoksa Peygamberin -âi
Kabe'ye yöneldiğine karşı çıkmıyorlardı. Çünkü müşriklerin de yegâne hak kıblesi Kabe idi.
Âyette açıkça görüldüğü üzere "Onları yöneldikleri kıblelerinden çeviren nedir?" ifadesi, ne Yahudileri, ne de müşrikleri belirlemek için sevk edilmiş değildir. Çünkü bunu bildirmekten uzaktır. Nasıl buna hayır, denebilir ki, münafıklar da, şüphesiz Yahudilerden ve müşriklerdendi. (Onlar da anılan sözü söylüyorlardı).
Kıblenin tahvili hadisesi, Peygamberin sıdk ve nübüvvetinin delillerinden olduğu ve nitekim Tevrat'taki tarifine aynen uygun vuku bulduğu hâlde (yani Müslümanlar buna hazırlıklı iken), önceden âyetle haber verilmesi, nefisleri tatmin etmek ve kâfirleri susturacak delilleri önceden hazırlamak içindir. Çünkü nefse hoş gelmeyen bir hâdise ile ansızın karşılaşmak daha zor ve daha ağırdır ve hazırlanmış cevap, çetin hasının fitnesini daha kolay defeder.
B- "(Resûlüm) de ki:
"- Doğu da Batı'da Allah'ındır. Allah dilediğini doğru yola iletir."
Bu cümle, akla gelen gizli bir som cümlesinin cevabı mahiyetinde bir istinaf cümlesidir. Sanki "O zaman ben ne diyeceğim?" sorusu sorulmuş da cevap olarak böyle söylenmiştir. Yani dünyanın iki tarafı da, bütün yönleriyle, mülk olarak da, idare olarak da yalnız Allah'ındır. Bu itibarla dünyanın herhangi bir yönünün haddi zatında kıble olma özelliği yoktur; bir yön ve mekânın kıble olması ancak Yüce Allah'ın özel iradesi ve emriyledir.
"Resûlüm! Onlara de ki, :
- Allah (celle celâlühü) kendisinden başka hiç kimsenin bilmediği gizli hikmetlere bağlı olarak, kimi dilerse onu doğru yola iletir; bu doğru yol da kişiyi dinî saadete ulaştırır. Ve bizi de o doğru yola iletmiştir; nitekim Allah erişilmeyen birçok hikmetler ve gizli maslahatlar taşıyan iradesinin gereği olarak, önce Beytü'l-Makdis'e sonra da Kabe'ye yönelmemizi emir buyurdu."
143
"İşte böylece Biz, sizi insanlara şâhid olasınız; Resul de size şâhid olsun diye orta bir ümmet kıldık. Daha önce yöneldiğin Kabe'yi kıble yapmamız şunun içindir: Resule uyacaklarla (tabî olacaklarla) ökçeleri üzerinde dönecekleri bilelim (ayıralım). Elbette bu Allah'ın hidâyete erdirdiği kimselerden başkasına ağır gelecektir. Allah, imânınızı zâyı edecek değildir. Şüphesiz ki Allah, insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir."
A- "İşte böylece Biz, sizi insanlara şâhid olasınız; Resul de size şâhid olsun diye orta bir ümmet kıldık."
Resûlüllah'a olan iki hitab arasındaki bu hitab mü'minlere ait olup teşrif içindir.
"Kezâlike / İşte böyle", aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimali, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir.
"Vasat", lügatte dairenin merkezi gibi, bütün çevreye aynı uzaklıkta bulunan orta noktaya denir. Sonra mecazî anlamda beşerî güzel hasletler (el-hısâlü'l-nıahrnûdeti'l-beşeriye) için kullanılmıştır. Bu âyette de mecazî olarak, beşerî güzel hasletler anlamında kullanılmıştır. Çünkü İslâm ümmeti sahip olduğu güzel hasletleriyle iki kötü arasında, yani ifrat ile tefritin ortasında bulunmaktadır. Meselâ: fuhuş ile cinsellikten tamamen uzak durma hâlinin ortası iffet, tehevvür ile korkaklığın ortası şecaat (cesaret), şeytanî zekâ ile akıl eksikliğinin (şaşkınlığın) ortası hikmet, uyumlu ve dengeli vasıfların muhassalası adalet olduğu gibi.
Vasat kelimesi, mübalağa (mânâyı kuvvetlendirme) amacıyla mezkûr vasıflara sahip kimseler için de kullanılmıştır. Yani sanki bu kişiler, o vasıfların tâ kendileri olmuşlardır.
Bu âyette derin bir nükteye daha işaret edilmektedir ki, o da şudur:
İslâm ümmetinin vasat bir ümmet kılınması, Allah'ın, onları, sırat-ı müstakim olarak ifade edilen halika hidâyet buyurmasından ibarettir. Sırat-ı müstakîm, ıkı tarafa sapma eğilimi olmayan orta ve düz yoldur. O eğik çizgiler ortasında bulunan düz çizgidir. Ve bu yolun, eğri yollar arasında dümdüz bir yol olmasının zorunlu gereği de, bu yolu bulmuş ümmetin ilim ve amelde doğru, hayırlı, âdil, güzel meziyetlere sahip bir ümmet olmasıdır.
Allah, insanlık için yollan açık kılmış, peygamberler göndermiş; onlar da halikı tebliğ etmiş; nasihatlerde ve uyanlarda bulunmuştur. Artık öğüt alan yok mudur? İşte İslâm ümmetinin vasat bir ümmet kılınmasının amacı ve ondan hasıl olan gaye, insanlara şahit olmalarıdır. Zira adalet, yukarıda belirtildiği gibi, uyumlu ve dengeli bir keyfiyettir. Meselâ: Hayvani şehvet kuvvetinin faziletti olanı iffettir; yirticı hayvanların öfke kuvvetinin faziletli olanı şecaattir; melekî (meleklerde bulunan) aidi kuvvetin faziletli olanı hikmettir. Nitekim,
"Allah hikmeti kime dilerse ona verir. Kime hikmet verilmiş ise ona pek çok hayır verilmiş demektir." mealindeki âyet-i kerîme de hikmet makamının ne kadar yüksek olduğunu gösterir. Hulâsa, bu vasıfları taşıyan insanlar, dinin hükümlerini ve ümmetlerin hâllerini içeren Kitab-ı Mübîn'in (Kur’ân) hakikatlerine vâkıf ve böylece diğer ümmetler hakkında şahittik yapmanın şartlarına haiz olmuş olur.
Rivâyet olunur ki, kıyamet günü eski ümmetlerden bazıları peygamberlerin tebliğlerini inkâr edecekler. Her şeyi cümlemizden daha iyi bilen Allah, inkarcılar aleyhinde hüccet ikame ve onları fazlasıyla rezıl-rüsvay etmek için onlardan şâhid getirmelerini isteyecek. Şâhid olarak onlardan sonra dünyaya gelen Muhammed ümmeti çağrılıp dinlenecek ve bunlar da onları tekzib ederek şehadette bulunacaklar. O zaman o ümmetler diyecekler ki:
"- Siz, bunu nereden bildiniz?"
- Biz bunu, Allah'ın, sâdık Peygamberinin diliyle Kur’ân'da bize haber vermesiyle öğrendik" cevabını alacaklar.
İşte o zaman Peygamber huzura çağrılacak ve ondan ümmetinin hâli sorulacak. Peygamber de, ümmetini tezkiye edecek ve âdil olduklarına şâhidlik edecek.
İşte âyetteki "Resul de size şâhid olsun..." ifadesinin mânâsı budur. Âyetin bu cümlesinde "a'leyküm / aleyhinizde" ifadesi kullanılmış; çünkü şâhidde, rakîb ve gözetici mânâsı da vardır.
Bir görüşe göre de, âyetin mânâsı şöyledir:
"Dünyada, ancak iyi ve âdil insanların şahitliğinin kabul edildiği konularda insanlar aleyhinde şahit olmanız için..."
B- "Daha önce yöneldiğini (Kabe) kıble yapmamız şunun içindir: Resule uyacaklarla ökçeleri üzerinde dönecekleri bilelim."
Burada ilâhî hitabın sırf Peygambere tahsis edilmesi, bu kelâmın ifade ettiği marifetin, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) tahsis edilmeye lâyık sırlardan olduğuna işaret etmek içindir.
Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) eskiden yöneldiği kıblenin neresi olduğu konusunda değişik düşünceler ilen sürülmüştür. Şöyle ki:
1- Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) eskiden yöneldiği kıbleden maksad, Kabe'dir. Zira Peygamber, önceleri Kabe'ye doğru namaz kılıyordu. Hicretten sonra Medine'de, Yahudilerle arasında ülfet hasıl olması için namazda el-Sahre'ye (Kutsal Kaya— Kurban Kayası) dönmesi emredildi.
2- Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) eskiden yöneldiği kıbleden maksad, el-Sahre'dir. Zira İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre, Mekke'de Peygamberin kıblesi Beytü'-l Makdis idi. Ancak Peygamber, namaz kılarken Kabe'yi kendisiyle Beytü'l-Makdis arasına alıyordu.
Bu rivâyete göre "kıble yaptık" ifadesindeki "kıble"den Kabe mânâsını çıkarmak mümkün değildir. Ama her iki rivâyete göre de anılan "kıble"den, el-Sahre mânâsını çıkarmak mümkündür.
Birinci rivâyete göre (kıble, Ka’be olduğu takdirde) mânâ şöyle olur: Bundan önce yöneldiğin el-Sahre'yi, Biz ancak Peygambere uyanları, irtidad edeceklerden ayırdetmek için kıble yaptık.
Başka bir deyişle Biz, bunu ancak insanları sınamak için, Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) emrolunduğu dinde veya kıblede ona uyanları, İslâm'dan dönenlerden ya da yeni kıbleye yönelmeyenlerden veyahut şimdi Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) uyanları ona uymayanlardan ayırdetmek için yaptık. Çünkü arızî bir şey için gerçekleşmiş olan bir tutum ve tavır, onun ortadan kalkmasıyla o da ortadan kalkar.
Peygamberin Mekke'de iken Kabe'ye doğru namaz kıldığı rivâyetine göre, sem eski kıblene tekrar döndürmemiz, ancak, İslâm'da sebat edenleri, tereddüdünden ve imânının zafiyetinden dolayı İslâm'dan cayacaklardan ayırdetmek içindir.
Bakara sûresinin 143. âyetinde "li-na'leme / bilmemiz için veya bilelim diye" vârid olan "akme / bilmek" fiili konusunda da değişik kanaader vardır:
1- Bilmek'ten maksad, cezaya sebep hâle olan bilgidir. Yani onların bunu Bi-lfiil gerçekleştirdiklerine Bi-lfiil bilgimiz taalluk etsin diye...
2- Bilmekten maksad, Peygamber ile mü'minlerin bilmesidır. Buna göre, bilginin Allah'a izafe edilmesi, O'nun has kullarına olan ihsanının bir ifadesidir.
3- Bilmekten maksad, temyiz etmek, seçmek ve ayıklamaktır. Yani sebat edenleri, sarsılanlardan ayıklamak için tahvıl-i kıble bir sınavdır. Tıpkı,
"Allah'ın, murdarı temizden temyiz etmek (ayırmak) için..."mealindeki âyette belirtildiği gibi. O hâlde âyette bilmek, sebebi olduğu temyiz yerine kullanılmıştır. Bir kırâete göre "Lina'leme biz bilelim" fiilinin mechûl kipi ile "lmu'hme / bilinsin diye" şeklinde okunmuş olması da, bu mânâyı teyid eder.
C- "Elbette bu Allah'ın hidâyete erdirdiği kimselerden başkasına ağır gelecektir."
Elbette bu kıble değişikliği, sırat-ı müstakimi bulmuş veya hidâyete ermiş olanlardan, tam bir imân ile Resûlüllah'a - bağlılıkta sebat edenlerden başkasına elbette çok ağır gelmektedir.
Ç- "Allah sizin imânınızı zayi edecek değildir."
Allah'ın kanununda, imândaki sebatı boşa çıkarmak yoktur. Fakat O, sizin yaptıklarınızı takdir eder ve sizi mükâfatlandırır.
Bir görüşe göre de Allah, sizin nesh edilen kıbleye olan imânınızı ve o kıbleye yönelerek kıldığınız namazları boşa çıkaracak değildir. Nitekim rivâyet olunuyor ki, Peygamberimiz, namazda Kabe'ye yönelince, Müslümanlar:
"- Ya Resûlallah! Beytü'l-Makdis'e doğru namaz kılındığı sıralarda vefat eden Müslüman kardeşlerimizin durumu ne olacak?" diye sordular ve bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.
D "Şüphesiz ki, Allah, insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir."
Bu cümle, âyette ifade edilen hükmün izahı, isbati ve gerekçesidir. Zira Allah'ın bu iki sıfatı, anılan insanların yaptıkları güzel işleri boşa çıkarmayacağını belirtmektedir.
Allah'ın Rahîm sıfatı, Rauf sıfatından daha kapsamlı olduğu hâlde onun, Rahîm sıfatından önce zikredilmesi, daha önce (Fatiha suresinde) Rahman ve Rahîm için zikredilen sebeplerden dolayıdır.
Bir görüşe göre de, (Rahîm'in kökü olan) rahmet, kemiyet olarak (Raufun kökü olan) re'fetten daha fazladır. Re'fet de, keyfiyet olarak ondan daha kuvvethdir. Çünkü re'fet, elem ve acılardan temiz olan nimetleri yaratıklara ulaştırmaktır; Rahmet ise, mutlak olarak nimetleri ulaştırmaktır. Bu, kangren olmuş bir uzvun kesilmesinde olduğu gibi bazen elem ve acı ile de olabilmektedir.
144
"Muhakkak Biz, senin yüzünü semâya çevirip durduğunu görüyorduk. Artık seni razı (hoşnud) olacağın kıbleye döndüreceğiz. Haydi yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir! Sız de ey mü'minler, nerede olursanız olun, namazda yüzlerinizi o tarafa çevirin hiç şüphesiz kendilerine Kitap verilmiş olanlar da bilirler ki Rabb'lerinden gelen haktir. Ve Allah, onların yaptıklarından gaafıl değildir."
A- " Muhakkak Biz, senin yüzünü semâya çevirip durduğunu görüyorduk."
Daha açık bir ifadeyle "Resûlüm, Biz senin vahiy beklentisi içinde gözlerini göğe doğru çevirip durduğunu elbette görüyorduk."
Gerçekte Peygamber, Rabbinin kendisini kıble olarak Kabe'ye döndüreceğini düşünüyor ve bunu bekliyordu. Çünkü Kabe, İbrâhîm'in (aleyhisselâm) kıblesi idi ve Arapların imâna gelmesi için bunun daha etkih olacağını düşünüyordu. Zira Kabe, Arapların mefhari, yani iftihar ettikleri bir ziyaretgâh ve metafı, yani tavaf ettikleri tek mâbed idi. Bir başka cihetten Kabe'nin kıble ittihazı Yahudilere de muhalefet olacaktı. İşte bütün bunlardan dolayı Peygamber kıblenin tahvik için Cebrâîl’in vahiy getirmesine intizar etmekteydi.
B- "Artık seni razı (hoşnud) olacağın kıbleye döndüreceğiz."
"Felenüvelliyenneke..." ibaresinde "f " den sonra gelen "lâm / l", kaseme delâlet eder. Bu "Fe vallahi nüvelliyenneke" yani "Allah'a yemin olsun ki artık sem çevireceğiz; sana onu vereceğiz, seni aşkla, şevkle beklediğin, hoşnud ve razı olacağın o Kıble'ye döndüreceğiz, ona yönelme imkânını sana bahşedeceğiz" demek olur.
C- "Haydi yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir"
Ey Resûlüm! Sana verdiğimiz o şerefli va'di şimdi yerine getiriyoruz. Haydi yüzünü Mescid-i Haram yönüne dön!
Dönme veya yönelmenin yüze tahsis edilmesi insan yüzünün yönelme ölçüsü (medarı ve mi'yarı) olmasındandır.
Bir görüşe göre de burada "yüz"den maksat vücûdun tamamıdır. Bu, bütün varlığmla ona doğru don; demektir.
Mescıd-i Haram, savaşın haram olduğu bölgedeki mescid, yahut zâlimlerin kimseye dokunamadığı bölgedeki mescid demektir. Âyette, Kabe değil de "Mescid-i Haram" buyrulması, namaz kılarken bizzat Kabe'ye yönelmenin şart olmadığını, fakat o cihete yönelmenin de yeterli olduğunu bildirmek içindir. Çünkü Kabe'nin yakınlarındaki insanlar için değilse de, uzaklardaki insanlar için bizzat Kabe'ye yönelmekte, büyük zorluk vardır.
Berâ b. Azıb'den rivâyet olunduğuna göre:
"Peygamber Medine'ye hicret ettikten sonra on altı, on yedi ay müddetle Beytü'l-Makdis'e doğru namaz kıldı; oysa kıblesinin Beytü'lharam'a doğru olmasını arzu ederdi. Sonra Kabe'ye döndürüldü."
Rivâyete göre kıble değişikliği Bedir savaşından iki ay önce Receb ayında, gün ortasında zeval vaktinden sonra, Resûlüllah Benî Seleme Mescidi'nde Ashab ile beraber öğle namazının ilk iki rek'atıni kıldıktan sonra vuku bulmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), o anda gelen vahiy gereğince namazın içinde dönüp yüzünü Kabe'nin oluk kısınına çevirdi. Kendisi ile beraber namazda bulunan erkeklerle kadınlar da yer değiştirdiler. İşte bundan dolayı bu Mescide "Mescidü'l-Kıbleteyn" (İki Kıbleli Mescid) adı verildi.
Ç- "Siz de ey mü'minler, nerede olursanız olun, namazda yüzlerinizi o tarafa çevirin."
Âyette, Cenâb-ı Peygamberi tazim ve arzusunun acilen kendisine verildiğini bildirmek için ilâhî hitab önce Resûlüllah'a tahsis; sonra uzak yakın nerede olursa olsun bütün mü'minlere tamim edilmiştir. Bu hem hükmün te'kid ve teyidi hem de bütün mü'minlerin Peygambere uymalarını temin içindir.
D- "Hiç şüphesiz kendilerine Kitap verilmiş olanlar da bilirler ki Rabblerinden gelen haktır."
Yahudilerle Hristiyanlar, tahvil-i kıblenin Rabblerinden gelen bir gerçek olduğunu, başka seçenek, olmadığını hiç şüphesiz biliyorlardı. Çünkü onlar Allah'ın âdetinin (sünnetullahın) her şeriate bir kıble tahsis etmek şeklinde cereyan ettiğini de bitiyorlardı. Bir de onlar, kendi mukaddes kitaplarında, gelecek son Peygamberin, iki kıbleye namaz kılacağını da okuyorlardı.
E- "Ve Allah, onların yaptıklarından gaafil değildir."
Bu ilâhî hitab bütün insanlaradır ve hak fırka için mükâfat va'dı, bâtıl fırka için ceza va'didir.
145
"Andolsun ki (Resûlüm) sen kendilerine Kitap verilenlere her türlü âyeti (deki, kanıt, mucize) getirsen, de onlar senin kıblene tabî olmazlar. Sen de onların kıblesine tabî olacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de tabî olmazlar. Andolsun ki sana gelen ilimden sonra onların hevalarına (heves ve arzu) uyarsan hiç şüphe yok ki, zâlimlerden olursun.
A- "Andolsun ki, (Resûlüm), sen kendilerine Kitap verilenlere her türlü âyeti (deki, isbat, mucize) getirsen, de onlar senin kıblene tabî olmazlar."
Andolsun ki Resûlüm! Sen o kötü halk, inatçı Ehl-i Kitab'a kıble tahvilinin hak olduğuna dâir bütün kesin hüccetleri getirsen de yine onlar senin kıblene dönmezler. Bu, onların kötü hallerinde ne kadar inatçı olduklarını gösterir. Yani ey Resûlüm! Onlar, hüccet ile giderilecek bir şüphe için senin kıbleni terk etmediler; onların sana muhalefeti, sırf kibir ve inatlarından dolayıdır.
Bundan önce bütün ümmete yönelmiş olan ilâhi hitab bu âyette, yalnız Peygambere tahsis edilmiştir. Çünkü cimin hak ve gerçek olduğuna ilişkin âyet ikamesi Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) aittir.
B- "Sen de onların kıblesine tâbi olacak değilsin."
Bu kelâm Ehl-i Kitab'ın boş umutlarını tamamen kesmek için söylenmiştir. Nitekim Yahudiler, Peygambere :
"Bizim kıblemizde sebat gösterseydin, senin, o beklediğimiz Peygamber olabileceğini umardık" demişlerdi.
Yahudiler bunu, Peygamberi yanıltmak ve kıblesinden dönmesini sağlamak için yapıyorlardı.
Ehl-i Kitab'ın kıblesi tek olmadığı hâlde "sen de onların kıblesine" ifadesinde kıblenin tekil olarak zikredilmesi, onların kıblelerinin bâtıl ve halika muhahf olma vasfında birleştikleri içindir.
C- "Onlar birbirlerinin kıblesine de tabî olmazlar."
Nitekim Yahudiler, ibâdetlerinde el-Sahre'ye (Kutsal Kaya), hırıstiyanlar da gün doğusuna yönetirler.
Ve ey Resûlüm! Onların sana uymaları beklenmediği gibi, birbirlerine uymaları da beklenmemekdir. Çünkü her iki fırka da, kendi dinî geleneklerinde pek bağnazdır.
Ç- "Andolsun ki sana gelen ilimden sonra onların nevalarına (heves ve arzu) uyarsan hiç şüphe yok ki zâlimlerden olursun."
Onların arzularının halika aykırı ve bâtıl, senin yolunun ise yegâne hak yol olduğu konusunda sana gelen o kesin bilgiden sonra farz-ı muhal onların arzularına uyacak olursan, hiç şüphesiz o zaman zulmedenlerden olursun.
Bu cümle Peygamberin islâm heyecanına heyecan katmak ve onun aşk ateşini alevlendirmek amacıyla ifade büyütülmüştür; yoksa Peygamberin onların arzularına uyması ihtimali bulunduğundan değil.
Bu ilâhî kelâm, dinleyenler için bir lütuftur. Çünkü onları heva ve hevese uymaktan sakındırmak anlamını taşır. Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gibi böyle bir şeye düşmesi asla tasavvur olunmayan bir insan dahi heva ve hevese uymaktan nehyedihrse ve farz-ı muhal bu hataya düşmesi hâlinde zâlimler zümresinden olacağı belırtilırse, böyle olmayan diğer insanların hâh nice olur?
146
"Kendilerine Kitap verdiklerimiz onu oğullarını tanır gibi tanırlar. Şüphesiz içlerinden bir fırka halikı bile bile gizlerler (ketmeder)."
A- "Kendilerine Kitap verdiklerimiz onu oğullarını tanır gibi tanırlar."
Kendilerine kitap verilenlerden maksat: Ehl-i Kitab'ın âlimleridir. Çünkü kitap verilenlerin mutemedleri âlimlerdir.
Ehl-i Kitab âlimlerinin, Peygamberi - tanımalarından maksat onun zahirde (görünen) zâtını ve tertemiz nesebini bilmeleri değil, fakat Peygamberin, onların mukaddes kitabında evsafının ve iki kıbleye doğru namaz kılacağının yazılı olmasıdır. Yani şöyle demek isteniyor:
"Kendilerine kitap verdiklerimiz, Bizim o kitapta hangi Peygamberi anlattığımızı gayet iyi bilirler."
Bu izahla, âyetin nazm-i kerîminin ne kadar mükemmel olduğu anlaşılmış olur.
Bu âyet aynı zamanda, Peygamberin şânının yüceliğini, onun ilamsız malûm olduğu gerçeğini de bildirir.
Bir görüşe göre de, âyetin mânâsı şöyledir:
"Kendilerine kitap verdiklerimiz, Peygamber hakkındaki bilgiyi, bu bilginin sebebi olan vahyi, Kur’ân'ı ve kıble tahvilini elbette bihrler. Ancak âyetin’kendi oğullarını tanırcasma veya tanır gibi' bölümü, birinci mânâyı teyid eder. Yani onlar, Peygamberi kendi kitaplarında yazılı olduğu gibi o üstün vasıfları ile bılırler ve oğullarının nesebi hakkında nasıl şüpheleri yoksa bunda da şüpheleri yoktur."
Zahirin yalnız oğullara hasr ve tahsis edilmesi kızların bunun dışında bırakılması Yahudî ve Hristiyanlarm kendi oğullarını kızlarından daha çok sevdikleri ve dolayısıyla onları daha fazla tanıdıkları içindir.
Rivâyete göre Ömer b. Hattab Abdullah b. Selâm'dan Resûlüllah'ı sordu ve ondan:
"- Ben onu, oğlumu tanıdığımdan daha iyi tanıyorum" cevabını aldı. Ömer (radıyallahü anh), yine sordu: "- Niçin?" Abdullah b. Selâm:
"Çünkü dedi, onun Peygamber olduğunda hiçbir şüphem yok. Oğluma gelince; annesi bana ihanet etmiş olabilir."
Bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh), onun başını öptü.
B- "Şüphesiz içlerinden bir fırka halikı bile bile gizlerler."
Bunlar, kibir ve inatlarından dolayı halikı kabul etmeyenlerdir. Diğerleri ise, imân edenleridir. Çünkü Ehl-i Kitab'tan imân edenler, halikı gizlemeyip onu açıklamışlardı. Cahilleri ise zaten ne kitabı ne de içindekileri biliyorlardı. Dolayısıyla cahilleri, hak din İslâm'ı ve onun Peygamberini ne açıklamak, ne de gizlemek gayretinde değillerdi; onların küfrü ancak taklid yoluyla idi.
147
"(Resûlüm), Rabbinden gelen haktır. Sakın şüphe edenlerden olma"
Resûlüllahın (sallallahü aleyhi ve sellem) üzerinde bulunduğu hak yahut onların gizlediği hak Allah'tan geldiği sabit olan hakdır. Hak, ancak Rabb'inden gelendir.
"Rabb" kelimesinin Peygamberin yerini tutan "ke" zamirine izafe edilmesi "Rabbike / senin Rabbin" buyrulması Allah'ın’ Peygamberine olan lûtfunun bir ifadesidir.
Bundan sonraki cümlenin daha açık mânâsı:
"Onlar halikı bile bile gizleseler de (Resûlüm) sen sakın Rabbinden gelenin hak ve gerçek olduğunda şüpheye düşenlerden olma!" dır.
Bundan maksad, Peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem) şüpheye düşmekten menetmek değildir. Çünkü böyle bir şüphe Peygamberden (sallallahü aleyhi ve sellem) sâdır olacak değildir ve zaten bu tür şüpheler, kişinin kendi iradesi ve tercihi ile de değildir. Bu, bir durum tesbitidir. Buna iki türlü anlam vermek mümkündür.
1- Bu, iyi gören her insanın hak olduğundan şüpheye düşmeyeceği bir gerçek vakıadır.
2- Bu ilâhî kelâm, Peygamberin - şahsında onun ümmetine, yönelik bir emirdir.
148
"Her toplumun yöneldiği bir yönü vardır. Artık hayır işlerinde yarışın. Her nerede olursanız olun Allah, sizi bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye kaadirdır."
A- "Her toplumun yöneldiği bir yönü vardır."
Yani her ümmetin yöneldiği bir kıble vardır ya da Kabe'nin Müslüman kavimlerden her birinin yöneldiği bir yanı vardır.
B- "Artik hayır işlerinde yarışın."
Bu ifade, "hayır işlerine koşun" ifadesinden daha anlamlıdır. Çünkü bunda, yarış çizgisini en önde geçmeye teşvik vardır. Buradaki hayırdan maksad,
1- Ya iki cihan saadetine vesile olacak hayırların bütünüdür ya da
2- Kabe'nin tam karşısına isabet eden faziletti cihetlerdir.
C- "Her nerede olursanız olun Allah, sizi bir araya getirecektir."
Bu cümle için üç ayrı yorum yapılabılır. Şöyle ki:
1- Nerede olursanız olun, muvafık olun, muhalif olun; bedenleriniz çürüyüp parçalanmış; parçaları ya bir arada ya da dağılmış olsun; Allah (celle celâlühü) hepinizi ceza ve mükâfat için mahşerde bir araya toplayacaktır.
2- İster yerin derinlıklerinde, ister dağların tepelerinde olun; nerede olursanız olun Allah, hepinizin canınızı alacak, ruhunuzu kabzedecektir.
3- Namazlarınız Kabe'nin neresine doğru kılınmiş olursa olsun, Allah hepsini bir yöne doğru kılınmiş gibi kabul buyuracaktır.
Ç- Şüphesiz Allah, her şeye kaadirdir."
Allah (celle celâlühü) öldürmeye de, hayât vermeye de ve hepinizi bir araya toplamaya da kaadirdir.
Bu itibarla bu cümle, geçen hükmün sebep ve gerekçesidir.
149
"(Resûlüm) nereden (yola) çikarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram yönüne dön. İliç şüphe yok Rabb'inden gelen haktır. Ve Allah, yap tıklarınız dan asla gaafil değildir."
A-" (Resûlüm) nereden (yola) çikarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram yönüne dön."
Bu cümle, kıblenin tahviline ilişkin hükmü teyid ve tekid eder. Hazarda ve seferde kıble konusunda hiç fark olmadığını açıkça ortaya koyar.
Mânâsı, "Sefere nereden çikarsan çık, namaz kılarken yüzünü Mescid-ı Haram'a doğru çevir ya da nereden çikarsan çık, sana emredileni yap!" demektir.
B - "Hiç şüphe yok Rabb'inden gelen haktır. Ve Allah, yaptıklarınızdan asla gaafil değildir."
Hiç şüphesiz Rabb'inden sana, hikmete uygun olarak gelen bu emir haktir ve zaten Allah sizin bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Bu itibarla sizin mükâfatınızı en güzel şekilde verecektir. Şu hâlde bu, mü'minler için bir mükâfat va'didir. Bir kırâete göre âyetteki yapmak (amel etmek) fiil şeklinde gaaıb Idpı ile de okunabilmektedir. Bu takdirde mânâ "Allah onların yaptıklarından habersiz (gaafil) değildir." olur. Bu da kâfirler için ceza vaîdidir.
150
"(Resûlüm) nereden (yola) çikarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram yönüne dön. Sizler de ey mü'minler nerede olursanız olun yüzünüzü Mescıd-i Haram yönüne dönün ki insanlar için aleyhinizde bir hüccet (deki) olmasın. Ancak içlerinden zulmedenler başka. Artik onlardan korkmayın, Benden korkun! Tâ ki üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım da hidâyete eresiniz."
A- "(Resûlüm) nereden (yola) çikarsan çık namazda yüzünü Mescid-i Haram yönüne dön!"
"- Ey Resûlüm! Seferlerde veya savaşlarda, yakın veya uzak konaklardan, her nereden yola çikarsan çık, namaz kılarken yüzünü Mescid-i Haram'dan yana çevir!"
B- "Sizler de ey mü'minler, nerede olursanız olun (namazda) yüzünüzü Mescid-ı Haram yönüne dönün ki insanlar için aleyhinizde bir hüccet olmasın. Ancak içlerinde zulmedenler başka."
İster ikamet, ister sefer hâlinde; dünyanın neresinde olursanız olun; namaz kılarken yüzünüzü Mescid-i Haram yönüne dönün!
Buradald ilâhî hitab, hazarda veya seferde, dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmış bulunan bütün mü'minler içindir. Bu itibarla "nereden çıkarsanız çıkın" denseydi bu hitab, çeşitli islâm ülkelerinde ikamet hâlindeki insanların durumunu kapsamış olmazdı. Çünkü onlar, oralarda seferi değil fakat mukîm bulunuyorlar.
"Yüzünüzü Mescıd-i Haram yönüne dönün!" ifadesinin tekrar edilmiş olması, kıblenin önemini vurgulamak içindir. Bir de kıblenin neshedilmesi şüphe ve fitne konusu yapılmış olabilir. Bu ikinci te'kid o fitne ve dedikoduyu ortadan kaldırmak maksadına matuftur. Kaldı ki, her söylenişte ayrı bir hikmet zikredilmiştir.
"... Ki insanlar için aleyhinizde bir hüccet olmasın..." cümlesi "...yüzünüzü Mescid-i Haram yönüne dönün..." emrine bağlıdır.
Böylece kıblenin tahvili ile;
1- Ehl-i Kitab'ın, "Tevrat'ta yazılı olan Peygamberin kıblesi Mekke olacaktı oysa Muhammed ve Ashab'ı Beytü'l-Makdis'e dönüyorlar";
2- Müşriklerin de "Muhammed, İbrâhîm'in dininden olduğunu söylüyor, fakat onun kıblesine muhalefet ediyor"; şeklindeki hüccetleri ortadan kaldırılmış olmaktadır.
Başka bir görüşe göre "Ancak içlerinden zulmedenler" ifadesinden maksat Mekke müşrikleridir. Çünkü onlar şöyle diyorlardı:
"- Muhammed'in Kabe'ye dönmesinin sebebi, kavminin dinine meyletmesi veya memleketini sevmesinden başka bir şey değildir."
"- Muhammed fikir değiştirdi de yine atalarının kıblesine döndü; yakında onların dinine de dönecektir!"
Müşriklerin bu çirkin sözleri, elbette bâtıldır. Ona "hüccet" denmesi,
"Allah hakkında tartışmaya girenlerin hüccetleri, Rabb'leri katında boştur" mealindeki âyet kabilindendir. Zira Allah hakkında tartışmaya girenler, saçma iddialarını hüccet olarak ileri sürüyorlardı.
Bir görüşe göre de hüccet, hak olsun, bâtıl olsun, mutlak delil anlamındadır.
Bir görüşe göre de, âyetteki istisna hiç hüccet bulunmaması anlamında mübalağa (manayı daha kuvvetlice ifade etmek) içindir. Çünkü zâlimin hüccetinin olmaması, zorunlu bir gerçektir.
C- "Artık onlardan korkmayın Benden korkun!"
Sakın onlardan korkmayın, çünkü onların ayıplamaları size hiçbir zarar veremez. Siz, Benden korkun ve emirlerime muhalefet etmeyin!
Ç- "Taki üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım da hidâyete eresinız."
Bu cümle, âyetin nazm-i kerîminden anlaşılan gizli bir fiilin illeti ve sebebidir. Emrin sebebi, mü'minlere olan ilâhî nimeti tamamlamaktır. Çünkü bu emir bizatihi büyük bir nimettir. Emrin muhtevası sırat-ı müstakime hidâyet etmektir. Nitekim,
"Allah kimi dilerse onu sırat-ı müstakime hidâyet eder" buyrulur.
Hadîste beyan edildiğine göre:
"Nimetin tamamlanması, cennete girmektir."
Ali'den (Kerremallahü Vecheh) rivâyet olunduğuna göre:
"Nimetin tamamlanması, İslâm üzere ölmektir."
151
"Nasıl ki size içinizden bir Resul gönderdik. O, size âyetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size Kitap ve hikmeti öğretiyor ve size bilmediklerinizi öğretiyor.
Bu âyetin açık anlamı şöyle olmakdir:
"Nasıl ki içinizden bir Resul göndererek size in'am ve ihsan etîiysem bu kere de tahvil-i kıble ile üzerinizdeki nimetimi tamamlamış bulunuyorum."
Bir görüşe göre de, âyetin başı, sonu ile bağlantılıdır. Bunun anlamı:
"- Ben, Peygamber göndermek suretiyle nasıl sizi zikretmiş isem sız de Beni öylece zikredin" demektir.
"...Yetlû a'leyküm âyâtina / O, size âyetlerimizi, okuyor; " cümlesi, Resûl'ün sıfatı olup nimetin kemalini belirtir.
"... Ve yüzekkiküm / Sizi tezkiye ediyor; " ibaresi sizi kötülüklerden arındıracak bir hayât tarzını size tavsiye ediyor, anlamına gelir. Tezkiye, uygulama ile nefsi kemale erdirmek, âyetleri okumak ve öğrenmekten husule gelen bir kuvvetle nefsi arındırmak demektir. Bu arındırma aşaması, nefsi kemale erdirme aşamasından sonra başlar.
"Size Kitabi ve hikmeti öğretiyor" cümlesi de Resulün ikinci sıfatı olup bu sıfat, "size âyetlerimizi okuyor" sıfatından sonra zikredilmiştir. Ayetleri öğretmek sıfatı ile Kitap ve hikmeti öğretmek sıfatı arasına tezkiye sıfatının girmesi, Resulden sonra peşpeşe sıralanan üç sıfattan her birinin kendi başına büyük bir nimet olup şükrü gerektirdiğini bildirmek içindir. Eğer bu sıfatlarda da,
"Ey Rabbimiz! Sen onlara içlerinden Senin âyetlerini okuyacak, Kitap ve hikmeti öğretecek, onları arındıracak bir Resul gönder!" âyetinde olduğu gibi, sıfatların gerçekleşme sırası gözetilmiş olsaydı, bu sıfatların hepsinin bir tek nimet olduğu zehabı hâsıl olurdu. Nitekim bunun benzen Bakara sûresinin İbrâhîm kıssasında geçti.
Kur’ân-ı Kerîm'den bazen âyetler, bazen Kitap ve bazen de hikmet olarak bahsedilmesinin sırrı da budur. Kur’ân'ın, her vasfı başlı başına bir nimettir.
Hikmetin aynı zamanda hadîs-ı şeriflerin ifade ettikleri hükümlere de şamil olması, bu hakikate bir halel getirmez. Nitekim "... ve size bilmediklerinizi de öğretiyor." cümlesi de, bunun açık bir delihdir. Çünkü onların bilmedikleri şey de, kesin olarak Kitap ve hikmetten ibarettir. Açıkça görüldüğü gibi burada Kitap ve hikmetin öğretilmesinden hemen sonra onların hiç bilmedikleri şeylerin kendilerine öğretildiği belirtilmektedir. Bu da gereken yerde nimetleri tafsilatı ile anlatmaktan başka bir şey değildir.
Onların bilmediklerinden maksat, düşünme ve inceleme gibi yollarla onların ulaşamayacakları bilgiler demektir. Çünkü bu bilgileri öğrenmenin tek yolu vahiydir.
152
"O hâlde Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim; Bana şükredin, nankörlük etmeyin."
Âyetin başındaki "F" harfi, daha önce geçen ve ziliri gerektiren nimetlere terettüp eder ve onların gerektirdiği bir sonuç olarak ortaya çıkar.
Bunun anlamı şudur:
Siz Bana ibâdet ederek Beni anın ki, Ben de onun mükâfatını vermekle sizi anayım. Bu, hem zikre teşvik hem de bir tembihtir. Şöyle ki:
"Size bahşettiğim nimetlere şükredin; o nimetleri inkâr etmek ve emirlerime isyan etmekle nankörlük etmeyin!"
153
"Ey imân edenler! Sabır ve salât ile istiâne edin (Allah'tan yardım, dileyin). Çünkü Allah, muhalikak sabredenlerle beraberdir."
A-"Ey imân edenler! Sabır ve salât ile istiâne edin."
Allah, imânı gerektiren şeyleri önce saymış sonra da bunlara inananları "imân edenler" olarak vasıflandırmıştır. Bundan amaç onları gelecek emirlere uymaya teşvik etmek ve gayretlerini artırmaktır.
Yani ey imân edenler! Yapmanız ve yapmamanız gereken, nefsinize zor gelen bütün işlerde, ezcümle kâfirlerin düşmanlığında ve savaşa kadar varan mücadelenizde sabırla Allah'tan yardım dileyin; ibâdetlerin anası, mü'minlerin miracı ve Rabbü'lalemin ile münâcat sayılan namazla Allah'tan yardım dileyin.
B- "Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir."
Bu cümle, özellikle sabırla Allah'tan - yardım dilemenin illetini beyan etmektedir. Çünkü illet ve sebebinin açıklanması gereken, sabırla yardım dilemektir. Namazla Allah'tan yardım dilemeye gelince; namaz, mü'minlerin pek rağbet gösterdiği bir ibâdettir. Çünkü Peygamber: "Namazda gözlerim nurlanır" buyurmuştur.
Bundan dolayı namazla Allah'tan yardım dilemenin sebebini izaha gerek yoktur. Allah'ın, sabredenlerle beraber olması, dileklerin kabulünü sağlayan ilâhî velayet demektir.
154
"Ve Allah yolunda katledilenlere "ölüler" demeyin! Hayır, onlar diridirler; fakat siz bunu anlayamazsınız."
Bu cümle, bundan önceki âyette "isteî'nû — yardım dileyin" cümlesine atıftır; mü'minlere şu mesajı vermektedir:
"Size emredilen cihad, hayatınızın sonu değildir. Çünkü cihaddaki sabrın sonucu olan şehitlik, hayatın sonu değil fakat ebedî mutlu bir hayatin başlangıcıdır. Bu itibarla siz, şehitler için "emvat / ölüler" demeyin. Hayır! Onlar hayattadır; fakat siz onların hayatim, nasıl yaşadıklarını anlayamazsınız.
Bu da işaret eder ki, şehitlerin bu hayati, bedenî hayât gibi insanların zahirî duyulariyla algılanabilen bir hayât tarzı değildir; fakat o hayât ruhanîdir; akıl ile değil, ancak vahiy ile idrâk edılır.
Hasen el-Basrî'den rivâyet olunduğuna göre:
"Şehitler, Allah katında hayattadırlar; onların rızıkları ruhlarına takdim edilir; böylece onların ruhları keyif ve sevinç duyar. Nasıl ki, Fir’avun adamlarına sabah akşam ateş takdim edilir ve onların ruhları da elem ve acı duyar."
Ben, (H. 939 / M. 1533) yılında rüyamda gördüm. Uhud şehitlerinin mezarlarını ziyaret ediyordum ve bu sırada bu âyet (Bakara 2/154) ile Âl-i Imrân süresindeki âyeti (Âl-i İmrân 3/169) tekrar tekrar okuyor ve kendi içimden "Bu şehitlerin hayatı cismanî (bedenî) değil, ruhanîdir" diye düşünüyordum. Tam bu sırada baktım ki şehitlerden bir genç tam bir beden olarak mezarında oturuyor. Bu genç, olabildiğince güzel ve mükemmel bir vücut yapısına sahip idi. Bedeninin göbekten yukarısı görünüyor; göbekten aşağı kısmı ise mezarda kalıyordu. Ancak kesin olarak biliyordum ki, bedeninin göbekten aşağısı da aynı güzellik ve mükemmeliyettedir; fakat avret yeri (bakılması haram) olduğu için görünmüyor. Sonra onun yüzüne dikkatle baktım. Gördüm ki bana gülümsüyor. Ben onun bu bakışıyla beni uyardığını, şehitlerin hayati hakkındaki düşüncemin yanlış olduğuna işaret ettiğini anladım. Ey yüceler Yücesi Rabbim! Sözlerin üstünü Sende, hikmetlerin büyüğü Sende!...
Bir rivâyete göre ise, bu âyet, Bedir şehitleri hakkında nazil olmuştur ki, onların sayısı on dörttür. Bu şuna delâlet eder:
Ruhlar, kendi nefisleri (öz benlikleri) ile kaaim cevherlerdir (öz varlıklar). Onlar ölümden sonra da idrâk kuvvetine mâliktir.
Ashab-ı Kiram’ın ve Tabiînin görüşü de budur; sünnet de bunu ifade etmektedir.
Bu âyette ölüm sonrası hayatın sadece şehitlere tahsis edilmesi, diğer sâlih insanların ruhları için böyle bir hayatın olmadığı anlamına gelmez. Fakat bu bahsin, hemen anlatılmasının sebebi şehitlerin Allah'a olan özel yakınlıklarıdır.
155
"Andolsun ki Biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallarda, canlarda ve ürünlerde noksanlıkla mutlaka sınayacağız. (Resûlüm) sabredenleri müjdele!"
Âyette görüldüğü gibi "...bişey'in mine'l-havfı ve'l-cûi' biraz korku, biraz açlık..." buyrulmuştur. Çünkü Cenâb-ı Allah'ın onları koruduğu ve koruyacağı korku ve açlık, onların maruz kaldıklarından bin kat fazladır. Hattâ inatçı kâfirler için de bu böyledir.
Burada Müslümanların ileride karşılaşacakları sıkıntılar önceden gözler önüne serilmiştir. Bunun sebebi kendilerini bu sıkıntılara hazırlasınlar ve onların kendilerine haber verildiği gibi vukuunu gördüklerinde imânları daha da kuvvet kazansın ve bir de, bu sıkıntıların gehp geçici ve sonlarının ferah olduğunu bilsinler.
İmam Şafiî'den (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre:
"Bu âyetteki korkudan maksat Allah korkusu; açlık. Ramazan orucu; malların azaltılması zekât ve sadakalar; canların azaltılması hastalıklardır; meyvelerin (ürünlerin) azaltılması da küçük çocukların ölümüdür."
Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) rivâyet olunduğuna göre:
"Bir kimsenin küçük çocuğu öldüğü zaman, Allah, meleklere:
- Benim o kulumun canını (canı kadar sevdiği yavrusunun canını) mı aldınız?" buyurur.
Melekler de:
"- Evet ya Rabbi!" derler. Allah :
"- O kulumun kalbinin meyvesini mi aldınız?" buyurur.
Melekler de:
"- Evet ya Rabbi!" derler. Allah :
"- Pekiyi, benim kulum ne dedi?" buyurur. Melekler de:
"- Ya Rabbi! Senin kulun Sana hamdetti ve
"Biz ancak Allah'a aidiz ve elbette O'na döneceğiz; dedi.
Allah da meleklere:
"Siz de cennette kulum için bir saray yapın ve ona da’Hamd Sarayı' adını verin; buyurur."
"Resûlüm, sabredenleri böylece müjdele!"
156
"Ki onların (o sabredenler) başlarına bir musıibet geldiği zaman
-Biz ancak Allah'a aidiz ve elbette O'na döneceğiz; derler."
Hitab, Resûlüllah'a ya da müjdeleme bilgisine sahip herkesedir. Musibet, insana isabet eden her türlü nahoş haldir. Nitekim Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Mü'mine ezâ veren her şey, onun için musîbettir."
Allah'a rücû, dil ile değil fakat kalben rücûdur. Yani niçin yaratıldığını, yaratılış gayesinin ne olduğunu, sonunda Rabbine döneceğini tefekkür etmek, her zaman Allah'ın nimetlerini hatırlamak ve kendisinde kalan nimetlerin, kendisinden alınan nimetlerden kat kat fazla olduğunu görmektir. İnsan bunları düşündüğünde hayatın bütün güçlükleri kendisine kolay gelir ve onları kabullenir.
Sabredenlerin nelerle müjdelendiği ise gizli (mahzûf) olup bundan sonra gelen âyetten anlaşılmaktadır.
157
"İşte Rabb'lerinden salât (bağışlama) ve rahmet onlar üzerinedir ve onlar hidâyete erenlerin ta kendileridir."
Salât, lûgatta duâ anlamındadır. Namaza salât denmesi de aslında duâ olmasındandır. Allah'ın kuluna salâti, onu af ve mağfiret etmesi ve ziyadesiyle ona merhamet etmesidir.
Sakıt'ın çoğul olarak kullanılması onun çokluğuna ve çeşitliliğine dikkat çekmek içindir.
Salât ile rahmetin bir arada zikredilmesi, mübalağa içindir. Nitekim bu iki kelime, Hadîd 57/27'de "Ra’feten ve Rahmeten", Bakara 2/128'de "Tevvabü'-Rahîm, "Nûr 24/20'de "Raûfün Rahîm", Haşr 59/10'da "Raûfün Rahîm" olarak bir arada zikredilir.
Uzakta bir şeye işaret için kullanılan "ülâike / İşte" kelimesi sabredenlerin mertebesinin çok yükseklerde olduğuna delâlet eder.
"...Rabbihim..." buyrulmak suretiyle Rabb'ın sabredenlerin yerini tutan zamire izafe edilmesi, onların fazlasıyla ilâhî inayete mazhar olduklarını bildirmek içindir.
Yani o üstün vasıfları taşıyan kimseler, bütün işlerinin yegâne sahibi olan ve kendilerini, layık oldukları kemale eriştiren Rablerinden bol bol mağfiret ve rahmet göreceklerdir.
Rivâyet olunduğuna göre Peygamber şöyle buyurmuştur:
Musîbete maruz kalan kimse, hakkıyla Allah'a rücû ederse, "Biz, ancak Allah'a âitiz ve elbette O'na döneceğiz" sırrına mazhar olursa Allah onun musibetini telâfi, eder; akıbetini güzel kılar ve onun yerine razı olacağı faydalı bir halef ihsan eder.
"Ülâike / İşte'nin burada da tekrar edilmesi, sabredenler hakkındaki ilâhî inÂyetin kemalini belirtmek içindir ya da daha önce belirtilen vasıflarından dolayı haiz oldukları mağfiret ve rahmet itibariyledir.
Birinciye göre onların hidâyetinden maksat mutlak olarak halûka ve doğruya hidâyettir. Bu takdirde bu cümle, önceki cümleyi açıklar niteliktedır. Yani halika ve doğruya hidâyet bulmuş olanlar, İşte onlar musibet ve zorluk anlarında Allah'a rücû ve teslimiyet gösterenlerdir.
İkinciye göre hidâyete erenler İşte o muradlarına nail olanlardır. Dinî ve dünyevî dilekleri gerçekleşmiş olanlar, işte bunlardır! Allah'ın merhamet ettiği ve rahmetine mazhar kıldığı kimseler, işte onlar istediklerine kavuşmuş olanlardır.
158
"Şüphesiz Safa ve Merve Allah'ın şeâirindendir. O hâlde kim Beyti hacc ve umre kasdı ile ziyaret ederse onları tavaf etmesinde bir sakınca yoktur. Kim tatavvuan (fazladan) bir hayır işlerse Allah onun karşılığını veren ve her şeyi hakkıyla bilendir."
A- "Şüphesiz Safa ve Merve Allah'ın şeâirindendir. O hâlde kim Beyti, hacc ve umre kasdı ile ziyaret ederse onları tavaf etmesinde bir sakınca yoktur."
Safa ile Merve Mekke'de Kâ'be yanında bulunan iki tepenin adıdır. Tıpkı el-Samman ile el-Mukattam gibi. Bu iki tepe, Allah'ın emir buyurduğu hacc ibâdetinin alâmetlerindendir.
Hacc lügatte kasdetmek, umre de ziyaret etmek anlamındadır. Seri bir terim olarak hacc ve umre, Kabe'ye gidip hacc ve umre için tarif edilen veçhile ziyaretleri ve ibâdetleri yapmaktır.
Safa ile Merve, tavafı (sa'yi), biz Hanefîlere göre vâcibtir. İmam Şafiî ve İmam Malik'ten gelen rivâyetlere göre Safa ile Merve arasındaki sa'y rükündür.
"O ikisini tavaf etmekte bir sakınca (günah) yoktur." seklinde muhayyerlik ifade eden bu cümlenin sebebi şudur:
Câhiliye döneminde Safa tepesinde İsaf, Merve tepesinde de Nâile putları vardı. Câhiliye döneminde bu iki tepe arasında sa'yedenler, bu iki puta da el sürerlerdi (mesheder). Nihayet İslâm gelip de putlar kırilinca Müslümanlar Safa ile Merve arasında sa'yetmekten salandılar. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.
Başka bir görüşe göre ise, Safa ile Merve arasındaki sa'y, nafiledir. İbn-i Mes’ûd'un, "Felâ cünâha aleyhi en lâ yetûfe bihimâ / Hacceden veya umre yapan bir kimsenin Safa ile Merve'yi tavaf (sa'y) etmemesinde bir sakınca yoktur." şeklindeki kıraeti de bunu destekler niteliktedir. Zira diğer kıraetlere göre İbn-i Mes’ûd kıraetindeki "en lâ yetûfe / tavaf etmemesinde" yerine "en yettavvefe / tavaf etmesinde" şeklinde olup olumsuzluk harfi olan "lâ" olmadığı gibi tef’il babından "yettavvefe" fiili de tekellüf yani tavaf etmek için elden geldiğince gayret sarfetnıek mânâsını ifade etmektedir.
B- "Kim tatavvuan (gönüllü olarak) bir hayır ışilerse Allah, onun karşılığını veren ve her şeyi hakkıyla bilendir."
Tatavvu' bir şeyi gönülü olarak yapmak, bir hayır işini içinden gelerek, gönlünden koparak yapmak demektir.
Burada "Şâkir" (şükredici) kelimesinin kullanılması, Allah'ın, kullarına olan ihsanının pek bol olduğunu bildirmek içindir. Ve Allah, Alîm olup her şeyi hakkıyla bildiğine göre kulların amellerinin miktarını ve keyfiyetini de bilir . Bunun için kulların mükâfatlarını eksik vermez.
"Allah, Şâkır'dir, Alîm'dir" cümlesi, aslında gizli olan şart cevabının illet ve sebebidir. Yani her kim gönüllü olarak bir hayır yaparsa, Allah onun mükâfatını verir; çünkü Allah, Şâkir'dir, Alîm'dir.
159
"İndirdiğimiz açık âyetleri ve hidâyeti Biz, Kitap'ta insanlara apaçık bildirdikten sonra gizleyenler var ya; İşte onlara hem Allah lâ'net eder hem de bütün lâ'net ediciler lâ'net ederler."
Bir görüşe göre bu âyet, Tevrat'ta yazıh bulunan Peygamberin vasıfları ile bazı hükümleri halktan gizleyen Yahudî âlimleri hakkında nazil olmuştur.
İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Hasen, Süddî, Rebi' ve Asam'dan rivâyet olunduğuna göre bu âyet, Ehl-i Kitab Yahudi ve Hristiyanlar hakkında nâzil olmuştur.
Bir görüşe göre de bu âyet, dinin hükümlerinden bir şeyi gizleyen herkes içindir. Çünkü âyetin ifade ettiği hüküm bunu yapan herkesi kapsamaktadır.
Bu görüşler içinde hakikate en yakın olan birincisidir. Çünkü âyetin ifade ettiği hükmün genel olması, nüzul sebebinin özel olmasına engel değildir.
Ketmetmek, açıklanması gereken bir gerçeği kasden gizlemektir. Bu da o gerçeği sadece gizlemek ya da onu kaldırıp onun yerine başka bir şey koymakla olur. İşte Ehl-i Kitab âlimlerinin yaptıkları da bu sonuncusudur.
"Beyyinât / Açık âyetler, delil ve mucizeler", mukaddes Kitablarda Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) durumunu açıkça bildiren âyetlerdir.
Hidâyetten maksat da, Peygamberin durumunun hakikatini, ona uyup imân etmenin gerekliliğini gösteren âyetlerdir.
"Hidâyet edici" anlamında "hâdiyât" kelimesi değil de mastar olarak "hüdâ" (hidâyet) kelimesinin kullanılması, mübalağa içindir.
Bir görüşe göre de hidâyetten maksat, aklî delillerdir. Ancak "inzal" (indirmek) ve "ketm" (gizlemek) kavramları bu mânâya engeldir.
"en-Nâs / insanlar"dan maksad, yalnız gizleyenler değil, fakat bütün insanlardır.
Mübeyyinatın, apaçık delillerin gösterilmesi de, bütün insanların, şüpheye düşmeden anlayabilecekleri şekilde onları açıklamak demektir. Bu, o delillerin haddizatında açık olmalarından başka bir şeydir. Nitekim Bakara 2/185. âyetinde de açık deliller anlamındaki "beyyinât" kelimesi ile hidâyet bir arada zikredılır.
"Açık deliller" ifadesinden sonra "hidâyet" kelimesinin zikredilmesi, o hakikatleri gizlemenin çirkinliğini te'yid etmek içindir.
Yukarıda da işaret edildiği gibi, açık delillerin ve hidâyetin gizlenmesinden maksat, onların kaldırılması ve başka şeylerin onların yerine konulması de mektir. Nitekim Bakara 2/79. âyetin tefsirinde de zikrettiğimiz gibi, Yahudi âlimleri, Peygamberin Tevrat'taki vasıflarını silmişler ve onların yerine onların aksim yazmışlardı.
"Ülâike / İşte onlar..." kelimesi, o kimseleri, taşıdıkları vasıflar itibariyle işaret etmektedir. Onlar o vasıflarından dolayı lâ'nete uğramışlardır. Uzaktakileri işaret için kullanılan "ülâike'nin âyette yer alması da Yahudi âlimlerinin fesatta çok ileri ve aşırı gittiklerini bildirmek içindir.
Allah'ın onlara lâ'net etmesi, onları kovması ve rahmetinden uzaklaştırması demektir. Bu mânânın gaib kipi "yel'a'nü / la'net eder" olarak ifade ve bütün sıfatları cami olan ism-i celâlin yani Allah adının zamir ile değil zahir ile (aynen) zikredilmesi, mehabeti artırmak, kalblere korku salmak ve lâ'netin, Cenâb-ı Allah'ın celâl sıfatından sadır olduğunu bildirmek içindir.
Celâl sıfatı inzâlin (vahiy indirmenin) ve tebyinin (beyan etmenin) kaynağı olan cemal ve rahmet sıfatına mugayirdir.
"el-Lâı'nûn / lâ'netçiler'den maksat, bütün lâ'net edebilenler melekler, insanlar ve cinler, lâ'net okuyarak onlara beddua eder; demektir.
160
"Ancak tevbe edip kendilerini düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar müstesna; İşte Ben onların tevbesini kabul ederim. Ben, tevbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edenim."
A- "Ancak tevbe edip kendilerini düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar müstesna; "
Bundan önceki âyette ifade edilen lâ'net, devamlı ve ebedî bir lâ'nettir. Zira ancak buna göre bu istisna bir anlam taşır. Yani burada istisna edilenler o açık delilleri ve hidâyeti gizlemekten tevbe edip Peygamberin vasıflarına ilişkin yaptıkları tahrifatı düzeltenler ve mânâlarını insanlara açıklayanlardır. Tahrifatı tashih kâfi değildir. Zira tahrifatı düzeltmek başka, gerçekleri halka açıklamak başkadır. Onların yapmaları gereken önce yaptıkları tahrifatı, sonra da tashıhaü halka açıklamalarıdır. Çünkü bu şekilde davranmaları, insanları halika irşad ve onları düşürdükleri dalâletten çevirmek için daha etkilidir yahut da Tevrat'ı tahrif eden bu Yahudi âlimlerinin, taşıdıkları kötü vasfı silmek ve başkalarına da örnek olmak için tevbe ettiklerini açıklamaları gerekir.
Mukaddes Kitap'ta anılan şekilde tahrifat yapanların, bozduklarını düzelterek ve hakikati açıkça ortaya koyarak yaptıkları tevbe, küfürden de tevbe etmelerini gerektirdiği ve küfürden tevbe üzerine bina edildiği için ayrıca imân etmeleri sarahatle belirtilmemiştir.
B- "Ben tevbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edenim."
Bu cümlenin mânâsı şudur:
"Bozduklarını düzeltmek ve de bunu halka da açıklamak şartı ile Ben onların tevbesini kabul ederim; mağfiret ve rahmetimi onların üzerine saçarım. Zaten tevbeleri dâima kabul eden ve rahmeti bol olan ancak Benim."
Bu son cümlesi, önceki cümlelerin zeyli ve tahkiki mahiyetindedir. Bu son cümleye "mütekelhm valide" kipi kullanılarak (Ben) ile başlanması, nazm-ı kerîmde çeşitlilik güzelhğini sağlamakta, bir de Allah'ın (celle celâlühü) ilk fiili ile son fiili (önce yaptıkları için lâ'net, sonra yaptıkları tevbe için de rahmet fiilleri) arasındaki farklılığa işaret etmektedir.
161
"Şüphesiz küfredenler ve kâfir olarak ölenler var ya; İşte Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâ'neti onların üstündedir."
Bu bir istinaf cümlesi olup kelâmın ifade ettiği veçhile, önceki âyette istisna edilenlerin dışındakiler için lâ'netin bakı olduğunu açıklamakta ve tevbe etmeyenler için onun devam edeceğini te'kid etmektedir.
Mukaddes Kitapları üzerinde tahrifat yapanların tevbe etmemeleri, bozduklarını düzeltmemeleri ve bunu açıklamamaları hususlarına değinilmeden "Innellezîne keferû / O kimseler ki küfre düştüler (kâfir oldular)..." buyrulmakla yetinilmesi, önceki âyette geçen tafsilattan dolayıdır.
Önceki âyette geçen üç hal, "tevbe, ıslah ve beyan", imânı gerektirir; imân da küfrü nefyeder. İmân ile küfür bir arada bulunmaz.
Mukaddes Kitaplarda Peygamber ile ilgili hakikatleri gizleyen, yaptığından pişman olup tevbe etmeyen ve bu sûrede küfürde direnen ve bu hâl üzere kâfir olarak ölenler var ya; İşte Allah'ın, meleklerin ve lâ'nederine itibar edilen bütün insanların lâ'neti onların üzerinedir.
Bundan önceki âyette yenilenen lâ'netin devamlılığı, bu âyette de, lâ'netin subûtî devamı söz konusudur. (Birinci âyette lâ'net, fiil ile ifade edildi. Fiil cümlesi ifade edilen mânânın yenilenmesini gerektirir. İkinci cümlede ise lâ'net, ısım cümlesi ile ifade edildi. İsim cümlesi de ifade edilen mânânın subûtunu gerektirir.)
Diğer bir görüşe göre ise, ilk âyetteki lâ'net, onların hayatta iken lâ'netlenmeleri, bu âyetteki lâ'net ise, öldükten sonraki lâ'nedenmelerıdır.
162
"Onlar orada ebedî/sürekli kalacaklardır. Artik ne azabları hafifletilir ne de onlara nazar edilir."
Onlar sürekli olarak lâ'nette ya da ateşte kalacaklardır. Ateşin adı geçmediği halde, bunun "fîha / orada" zamiriyle ile ifade edilmesi, onun heybet ve korkunçluğuna işaret içindir.
İkinci cümle, ya bir istinaf cümlesidir, kemiyet ve keyfiyet bakımından azabın çokluğunu belirtır; ya da önceki "Hâlidîne fîha / Onlar orada sürekti kalacaklardır" cümlesinin veya daha önceki "aleyhim la'netü / lâ'neti onlar üzerinedir"deki "onlar" zamirinin hâlidir. Yani söz konusu bu kâfirlerin, o lâ'nete uğradıktan veya ateşe atıldıktan sonraki halleri şudur:
Onların azabları hafifletilmeyecek, kendilerine mühlet verilmeyecek, azabları ertelenmeyecek ve onlara rahmet nazarı ile de bakılmayacaktır.
163
"Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O'ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmân'dır, Rahîm'dir."
Burada bütün insanlara hitab edilmektedir. Şöyle ki:
"- Ey insanlar! Sizin ibâdetlerinize lâyık bir tek ilâh vardır. O, ulûhiyet ve rububiyette tektir. O'ndan başka ilâh yoktur. O'ndan başkasına ilâh demek asla doğru değildir; "
Bu cümle Allah'ın vahdaniyetini açıklamakta ve yanlış vehimleri de bertaraf etmektedir.
"O, Rahmân'dır; Rahîm'dir:" cümlesi de, tevhidi belirtmektedir. Şöyle ki:
Nimetlerin asıllarının, çeşitlerinin, büyüklerinin, küçüklerinin de yegâne sahibi Allahtır. (celle celâlühü) Allah'tan başka her şey bütün var oluş ve gelişim safhalarında O'na muhtaçtır. Allah'ın (celle celâlühü) vahdaniyeti, böylece seksiz, şüphesiz sabit ve ibâdete liyakati de kesin olarak kendisine inhisar etmiş olur.
164
"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde (ihtilâfında), denizlerde insanlara faydalı şeylerle yüklü yüzüp giden, Allah'ın gökten su indirip arzı ölümünden sonra diriltmesinde, deprenen her canlıyi yeryüzünde yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre amade bekleyen bulutları yönlendirmesinde akıl yürütmesini bilen bir topluluk için âyetler vardır."
A- "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında"
Rivâyete göre müşriklerin Kâbe-i Mükerreme etrafında üç yüz altmış putu vardı. Onlar, "Ve ilâhüküm ilâhün vâhidün / Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır." âyetini duyunca, şaşırdılar ve (Mekke'den Medine'ye haber göndererek) Peygambere:
"- Eğer söylediklerin doğru ise, buna bir delil getir de senin doğru olduğunu anlayalım!" dediler.
Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
Elbette göklerin ve yerin, beşer aklının anlamaktan âciz kaldığı bu ibret verici harika nizamın yaratılmasında düşünebilen beyinler için Allah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden binlerce gösterge vardır.
Sema çoğul olarak "semavât" şeklinde zikredilmiştir. Çünkü meşhur olan, göklerin mahiyetleri birbirinden farklı tabakalardan oluştuğudur; fakat yer öyle değildir.
B- "Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, "
Bu cümle "Gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren de O'dur" meâlindeki âyette de zikredilen büyük bir hadiseyi açıklamaktadır. Yani gece ile gündüzün ilâhî emre ve insanların yararına uygun olarak hiç şaşmadan birbirini izlemesinde Allah'ın takdir buyurduğu pek mükemmel bir intizam ile uzayıp kısalmalarında gerçekten ibretler vardır.
C- "Denizlerde insanlara faydalı şeylerle yüklü yüzüp giden (cereyan eden) gemilerde, "
Denizlerde insanların faydalanmasına sunulacak mallarla yüklü yüzüp giden gemilerde de görmesini ve düşünmesini bilenler için ibretler vardır.
Ç- "Allah'ın gökten su indirip arzı ölümünden sonra diriltmesinde, "
Yüce Allah'ın gökten indirdiği suyun faydası, geminin faydasından daha genel olduğu (ve ifadelerde genellikle, geniş kapsamlı olan şey, dar kapsamlı olan şeyden önce zikredildiği) hâlde burada suyun, gemiden sonra zikredilmesi, su hakkında verilen tafsilattan dolayıdır.
Bir görüşe göre ise, burada maksad, deniz ve denizin halleri ile delil getirmektir. Özellikle geminin zikri, denize açılmanın ve denizin acayib hâllerini anlamanın aracı gemi olduğu içindir. İşte bundan dolayı gemi, yağmur ve buluttan önce zikredilmiştir. Zira genellikle yağmur ve bulutun menşei de denizlerdir.
Sema'dan maksat, gökyüzü ya da bulut veyahut yüksek cihettir.
Gökten indirilen su ile toprağa hayât verilmesi, yeryüzünde çeşitli bitkilerin, çiçeklerin ve ağaçların yeşerip yetişmesi demektir. Ölü durumundaki toprak da, Yüce Allah'ın yarattığı tabiat şartlarının gereği olarak toprağın kuruması demektir.
D- "Deprenen her canlıyı yeryüzünde yaymasında, "
Burada söz konusu olan bütün canlılar ve onların yeryüzünde yayılmasıdır. Akıl sahibi olmak ölçü değildir.
Aslında burada üç fiil cümlesi vardır. Bu üç fiil cümlesi şunlardır:
"- Ve Allah gökten su indirdi."
"- Sonra o su ile ölümünden sonra yeryüzünü diriltti." "- Ve orada her türden canlıyı yaydı."
Açıkça görüldüğü gibi bunlar birbirine bağlıdır. Gökten su indiren Allah, onunla yeryüzüne hayât vermiş ve yeryüzüne her türden canlıyı yaymıştır.
E- "Rüzgârları ve yer ile gök arasında emre amade beldeyen bulutları yönlendirmesinde, "
Rüzgârların yönlendirilmesi, bulutların hareketlendirilmesi ve yeryüzüne suyun indirilmesi, sıra itibariyle gemileri denizde akıp gitmesinden daha önce geldiği hâlde daha sonra zikredilmesinin bunların her birinin başh başına birer âyet, birer ibret belgesi olduğu içindir. Eğer bunlar, gerçekleşme sırasına göre zikredilmiş olsaydı, birbirine bağlı olarak meydana gelen bu hadiselerin hepsinin bir tek âyet ve delil olduğu akla gelebilirdi.
F- "Akıl yürüten bir topluluk için âyetler vardır."
Bütün bunlar üzerinde tefekkür eden ve bunlara akıl gözü ile bakan insan toplulukları için, Allah'ın kaahir kudretine, açık hikmetine ve geniş rahmetine delâlet eden kemiyet ve keyfiyet bakımından çok önemli deliller vardır.
Bu âyet-ı kerîme, "Sizin ilâhınız bir tek İlâh'tır" meâlindeki âyetin indirilmesi üzerine Peygamberden delil isteyen müşriklerin cehaletine tariz ve akıllarının zafiyetini tescildir. Yoksa bu deliller üzerinde düşünen sağlıklı her akıl sahibi, bunların her birinin Allah'ın varlığını, bildiğini ve O'nun kemal sıfatlarını isbat ettiğini pek âlâ anlar ve başka bir delil aramaz. Çünkü sayılan hadiseler, sayısız alternatifler içinden özellikle seçilmiştir ve bunların her birinin belli sebep ve sonuçları ve tâbi oldukları özel yasalar vardır. Bunların hiçbiri tesadüf değildir.
Şu hâlde bu kâinatın mutlaka Kaadir ve Hakim bir mucidi olmalıdır. O, hikmetinin ve iradesinin gerektirdiği veçhile eşyayı yaratmıştır. O, başka bir kuvvetin karşı koymasından münezzehdir. Zira eğer O'nun yanında başka bir kuvvet olup o da, O'nun muktedir olduğu şeye muktedir olsaydı o takdirde ya bir şey iki müessirin eseri olurdu ya da iki kudret arasında bir çekişme vuku bulurdu ki bu da âlemdeki nizamın bozulması sonucunu doğururdu.
165
"İnsanlardan kimileri Allah'tan başka şeyleri O'na emsal (endad) edinirler. Allah'ı sever gibi onları severler. İmân edenlerin Allah'a olan sevgileri ise daha fazladır. O zulmedenler, azabı gördükleri zaman, bütün güç ve kuvvetin Allah'a ait bulunduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu bir bilselerdi..."
A- "insanlardan kimileri Allah'tan başka şeyleri O'na emsal (endad) edinirler. Allah'ı sever gibi onları severler."
Allah'ın (celle celâlühü) vahdaniyeti, ulûhiyyet ve diğer kemâl sıfatlarındaki tekliği açık ve parlak delillerle beyân edildikten sonra şimdi bu âyette de, müşriklerin fikirlerinin zafiyeti ortaya konuluyor.
Burada Cenâb-ı Allah'a râci olacak zamir yerine ism-ı celâlin tercih edilmesi, Allah'ın sıfatlarının tâyininden sonra Zâtının da tâyini içindir.
İnsanlardan kimileri yukarıda yüce sıfatları zikredilen O tek İlâh'ın yanısıra bir takım eşler, benzerler, denkler, ortaklar (nid, çoğulu: endad) edinirler ve bütün işlerinde özellikle de emirlerde ve nehiylerde onlara uyarlar.
Bir rivâyete göre ise bu nidler müşriklerin putlarıdır. Müşrikler, putlarını akıl sahibi varlıklarmış gibi de sevmişlerdir. Âyette "yuhibbûne hüm :/ onları severler de..." buyrulması bunun işaretidir. Çünkü "hum / onlar" zamiri akıl sahibi varlıklar için kullanılır. Onlar, putlarını, akıl sahiplerinin vasıflarıyla vasıflandırmışlardır.
"Habb" kökünden gelen muhabbet, kalbin meyletmesidir. Habb, dâne, çekirdek demektir. Mecaz yoluyla kalb habbesi olarak kullanılmış, sonra ondan da hubb (sevgi) türetilmiştir. Çünkü hubb (sevgi), kalbin içindeki kana isabet eder ve oraya yerleşir.
Kulun Allah'a (celle celâlühü) muhabbeti, emirlerinde ve yasaklarında iradesini itaati yönünde kullanması ve rızâsını kazanmaya itinâ göstermesidir. Şu hâlde "Allah'a muhabbet ederler" sözünün mânâsı, Allah'a (celle celâlühü) itaat ederler ve O'nu tazim ederler, demektir.
Bu âyette, müşriklerin Allah'a muhabbet ettikleri gibi, Allah'ın yanışını edindikleri nidlere yani tâbi oldukları dinî reislere veya putlara da muhabbet ettikleri anlatılmaktadır. Çünkü o müşrikler Allah'ın (celle celâlühü) varlığını da ikrar ediyor ve O'na da ibâdet ediyorlardı. Yani onlar itaat ve tazimde onları Allah ile eşit tutuyorlardı.
Bir görüşe göre ise, âyetin mânâsı şöyledir:
O müşrikler, mü'minlerin Allah'a olan muhabbeti gibi, dinî reislerine veya putlarına muhabbet ediyorlardı.
Bu ikinci mânâya göre iki muhabbet arasındaki benzerliği, kemiyet veya keyfiyet açısından değil, fakat muhabbetin aslı açısından düşünmek gerekir.
Bir görüşe göre de âyetin mânâsı şöyledir:
O müşrikler, Allah'a muhabbet ve tazim ettikleri gibi, dinî reislerine veya putlarına muhabbet ve tazim ederler. Bu mânâya göre, Allah'a muhabbet ve tazim edenin zikredilmemesi, bilinmesinden dolayıdır. Ancak müşriklerin, endada olan muhabbeti, Allah'ın mahbûbiyetine (sevilmesine) teşbih edilmiş olur ki, bu iki şey arasında benzerlik yoktur.
Âyette zamir makamında ismi celilin (Allah) zikredilmesi, (O'na muhabbet eder gibi, yerine Allah'a muhabbet eder gibi, denmesi), ilâhî mehabeti ziyadesiyle göstermek içindir.
B- "İmân edenlerin Allah'a olan sevgileri ise daha fazladır."
Bu, ibtidaî (i'rab olarak makabli ile irtibatsız) bir cümle olup gelecek bir konuya hazırlıktır ki, o da, müşriklerin, dinî reislerine olan sevgilerinin öbür dünyada kendileri için üzüntü kaynağı olacağıdır. Yani mü'minlerin Allah'a olan muhabbeti müşriklerin kendi dinî reislerine muhabbetinden çok kuvvetlidir.
"Müşriklerin, dinî reislerine olan sevgileri, onların Allah'a olan sevgilerinden daha kuvvetlidir" denmemiştir. Çünkü burada amaç, onların, Allah'ın rüyanı sıra endad edindikleri dinî reislerine oları sevgi bağlarının öbür dünyada kopacağını ve bu sevginin nefret ve düşmanlığa (buğza) dönüşeceğini açıklamaktır. Bu da ancak onların, endada olan sevgisi için düşünülebilir. Çünkü bu sevgi, çürük temel ve mevhum (gerçek olmayan, vehim ürünü) unsurlar üzerine kurulmuş olup bunların yıkılmasıyla o da yıkılacaktır. İşte bundan dolayıdır ki o müşriklerin, büyük belâlara ve musiîbetlere maruz kaldıklarında putlarını bırakıp Allah'a (celle celâlühü) sığındıkları rivâyet edilmiştir. Ve o müşrikler, bir süre bir puta tapıyorlardı; sonra başka bir put bulduklarında öncekini bırakıyorlardı. Öyle ki, bir kıtlık yılında Bâhile kabilesi, hurma, yağ ve keşten (yağsız peynirden) yapılmış olan putlarını yemişlerdi. Bu da, müşriklerin, putlarına olan sevgilerinin dünyada da bozulduğu gerçeğini göz önüne sermektedir. Ancak burada ilâhî kelâmın konusu bu değildir. İleride tafsilatıyla geleceği gibi, asıl konu, âhirette hakikat: ortaya çıktığında ve âhiretin korkunç azabı gözler önüne serildiğinde, müşriklerin, peşlerinden gittikleri dinî liderlerine olan sevgilerinin tamamen yok olacağıdır. Hattâ burada, müşriklerin, putlarına olan sevgisinin bu dünyada da sağlam olmadığı yolunda bir değerlendirme yapmak, asıl konunun ruhuna ve özüne halel getirir. Çünkü burada asıl konu, o müşriklerin işledikleri günâhın ne kadar büyük ve çirkin olduğunu açıklamaktır.
C- O zulmedenler azabı gördükleri zaman, bütün güç ve kuvvetin Allah'a ait bulunduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu bir bilselerdi ..."
Allah'ın yanı sıra eş, ortak (endad) edinmek ve onları mâbûd yerme koymak suretiyle zulmedenler, kıyamet günü, kendileri için hazırlanmış olan azabı bir görmüş olsalardı...
"Enne'l-kuvvete lillâhi cemîâ' — Bütün güç ve kuvvetin Allah'a ait bulunduğu" ibaresinden sonra ona atfen "Ve enna'llahe şedîdü'l a'zab / Allah'ın azabı çok şiddetli olduğu" ifâdesinin eklenmesi, o durumun vehâmet ve korkunçluğunu daha ziyâde açıklamak içindir. Çünkü bütün kuvvetin Allah'a ait olması, şiddetli ve korkunç bir azaba uğratılmayi gerektirmez. Cenâb-ı Allah azaba muktedir olduğu kadar aff ve mağfirete de müheyyadır. Kısaca ifâde etmek gerekirse müşrikler, kıyamet günü azaba uğrayacakları zaman, nidlerinden hiçbirinin onları az ab tan kurtaramadığını, bütün güç ve kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve hiç kimsenin hiçbir şeye muktedir olamadığını gördüklerinde anlatılamayacak kadar büyük bir esef ve pişmanlık duyacaklardır.
Bir kırâete göre, gaaib kipiyle olan "velev yera / bir görselerdi, keşke görselerdi" fiili, "velev tera -- bir göreydin, keşke göreydin" şeklinde muhatab kipiyle de okunmuştur. Bu takdirde hitab, Resûlüllah'a veya onun şahsında herkesedir. "Velev yera'llezîne..." şart cümlesinin cevabı korkutmak için hazfedilmiş yani gizli tutulmuştur. Bunun anlamı azabın son derece şiddetli olduğunu muhatablarma anlatmaktır.
Bir kırâete göre de "iz yaravne'l-a'zabe / azabı gördükleri zaman" fiili mefûl kipi ile "iz yüravne'l-a'zabe/azab kendilerine gösterildiği zaman" şeklinde de okunmuş ve "Allah'ın azabının çok şiddetli olduğu" anlamına gelen cümle makabline atıf değil, bir istinaf cümlesi ve başında da gizli bir "diyecekler" fiili varmış gibi de yorumlanmıştır.
Burada hemen şunu da belirtelim ki "re-e-ye — re'ya-yera-rü'yeten / görmek" fiili bilmek, tanımak, anlamak mânâlarına da gelmektedir. Yukardaki tercümede "bilmek" tercih edilmiştir.
166
"O zaman kendilerine uyulanlar azabı görerek kendilerine uyanlardan uzaklaşmışlardır ve aralarındaki bağlar da tamamen kopmuştur."
Bu âyet, bir önceki âyetteki "İz yaravne / azabı gördükleri zaman" ifâdesinin bedel ve izahıdır. Daha açık bir deyişle mânâ şöyle şekillenmektedir:
Müşrikler, "o kendilerine uyulup arkalarından gidilenler "in, dünyada iken kendilerini çağırdıkları çeşitli küfür ve sapıklıkların bâtıl, geçersiz olduğunu itiraf ettiklerini ve onlardan hızla uzaklaştıklarını; buna mukabil tâbilerin de onlara lâ'net okuduklarını, azabı karşılarında gördüklerinde aralarındaki tâbi-metbû bağlarının tamamen koptuğunu bir görselerdi!...
İbrâhim (14) sûresinin;
"Şüphesiz daha önce ben, beni Allah'a ortak koşmanızı reddettim." mealindeki 22. âyette zikredildiği gibi şeytan da o gün, kendisine uyanlarla arasındaki bağları tamamen koparacaktır.
167
"O uyanlar (tâbi olan) şöyle derler:
Ah! Keşke dünyaya bir kere daha dönüş olaydı da onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!"
İşte böylece Allah, onlara yaptıklarını pişmanlıklar (nedamet, hasret) olarak gösterecektir. Zaten onlar artık ateşten çıkacak değillerdir."
A- "O uyanlar (tâbi olanlar) şöyle derler:.......... "
İttiba edenler, tabî olanlar, uyanlar metbûlarının kendilerinden teberrî ettiklerini, uzaklaştıklarını gördüklerinde ve dünya hayâtında onlara uyduklarına pişman olduklarında:
"Ah! Keşke dünyaya bir kez daha dönüş olsaydı da, şimdi burada onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan orada uzaklaşsaydık." dediklerini insanlar bir görselerdi!...
B- "İşte böylece Allah, onlara yaptıklarını pişmanlıklar (nedamet, hasret) olarak gösterecektir."
O müşriklerin dünyada yaptıkları, âhirette pişmanlıklara dönüşecek; onlar dünyada yaptıklarını ancak pişmanlıklar şeklinde göreceklerdir.
C- "Zaten onlar artık ateşten çıkacak değillerdir."
Bu cümle bir istinaf cümlesi olup o müşriklerin ateşe girmesinden sonraki hâlini tasvir eder. Bu mânânın fiil cümlesi ile ifâde edilmesi asıl iken, İsım cümlesi ile İfâde edilmesi, mânânın sürekliliğini bildirmek içindir. (Çünkü daha önce belirtildiği gibi isim cümlesi, mânânın sürekli olduğunu bildirir).
168
"Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yeyin. Şeytanın izinden gitmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır."
A- "Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yeyin. Şeytanın izinden gitmeyin."
"Ey insanlar! Yeryüzündeki yiyeceklerin helâl ve temiz olanlarından ve ezcümle sizin Allah'a iftira ederek haram saydığınız ekin ve hayvanlardan da (mine'l-harsi ve'l-en'a'm) yeyin." (Bak: En'âm 6/138.)
İbn Abbâs (radıyallahü anh) diyor ki:
Bu âyet, Sakîf, Benî Amir, Benî Sa'saa, Huzâa ve Benî Müdlic kabilelerinden bazı topluluklar hakkında nazil olmuştur ki bunlar bir kısım ekinleri, "Bafıîyre", "Sâibe", "Vasiîle", "Hâm" dedikleri bazı hayvanları kendileri için haram saymışlardı.
Cahiliye döneminde bir dişi deve beş batın doğurur ve beşinci erkek olursa kulağını yarıp sakverirlerdi. Bundan sonra ne sağarlar ne binerler, ne de yük vururlardı. Buna "Bahîyre" derlerdi.
Başına dert gelen meselâ hastalanan biri "şifâ bulursam devem ilâhların olsun!" diyerek adakta bulunur, iyileştiğinde o deveden yararlanmayı kendisine haram kılardı. Buna da "Sâibe" denirdi.
Bir koyun dişi doğurursa kendilerinin; erkek doğurursa ilâhların olurdu. Şayet ikisini birden doğurursa dişiden dolayı erkeği de kurban etmezlerdi. Buna da erkek dişiye kavuştu anlamına "Vasiyle" derlerdi.
Bir erkek devenin dölünden on batın doğarsa onun sırtını haram sayarlar onu hiçbir sudan ve otlaktan men etmezlerdi. Buna da sırtı himaye edilmiş anlamına "Hâm" derlerdi.
Cahiliye döneminin hiç kimseye yararı olmayan bu âdetleri el-Mâide (5) sûresinin 103. âyetiyle ortadan kaldırılmıştır. Şöyle ki:
"Allah, bahîyre'den, vasîyle'den ve hâm'dan hiçbirini meşru kılmamıştır. Fakat o küfredenler (bize bunları O, emretmiştir diyerek) Allah'a karşı yalan uydururlar (iftira ederler). Onların çoklarının akılları ermez."
Bir görüşe göre de bu âyet, mü'minlerden bazı topluluklar hakkında nâzıl olmuştur ki onlar, kıymetli yiyecekleri ve giyecekleri kendilerine haram sayarlardı.
Ancak âyetin, "Velâ tettebiû' hutuvati'ş-şeytan / Şeytanın adımlarına ayak uydurmayın veya şeytanın izlerinden gitmeyin" cümlesi, bu son mânâyı reddeder. Yani hevâ ve heveslerinize uymayın. İşte bu ifâde, buradaki hitabın kâfirlere yapıldığını gösterir.
B- "Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır."
Bu cümle, nehyin (yasağın) illet ve sebebini açıklamaktadır. Yani şeytan, ayartüğı, azdırdığı insanlara dost olduğunu fisildasa da, basiret sahibi olan, kalb gözü açık bulunan insanlar, şeytanın kendileri için apaçık düşman olduğunu gayet iyi bilirler. İşte bundan dolayıdır ki Bakara (2) sûresinin 257. âyetinde:
"Allah, imân edenlerin dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince; onların dostları tağuttur" buyrulur. Açıkça görüldüğü gibi tâğut nam-ı diğer şeytan, inkâr edenlerin dostu olarak vasıflandırılmıştır.
169
"Şeytan size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder."
Bu istinaf cümlesi, şeytanın düşmanlığının keyfiyetini, çeşitli serlerini, ifsadını ve insanlarla olan ilişkilerini açıklamaktadır.
"Su" ve "mesâet", lügatte, insanı üzen şeylere denir. İstılahta ise, bedenî ve kalbî bütün günâhlar için kullanılır. Çünkü günâhların hepsi (dünya ve âhirette) sahibinin üzülmesine sebep olur.
(Muahaze ve azab gerektiren kalbî günâhlar, imân ve itikada ilişkin yanlışlıklardır) Fahşâ ise, günâh çeşitlerinin en çirkin ve en büyükleridir.
Ve şeytan, insanlara, Allah hakkında bilmedikleri şeyleri söylemelerini emreder. Daha açık bir ifâdeyle Allah'ın (celle celâlühü) neyi emir buyurduğunu bilmeden şunları haram kılmış diye Allah'a iftirayı emreder.
Bu âyete konu olan müşrikler, Allah'ın (celle celâlühü) emrini bilmedikleri konularda Allah'a (celle celâlühü) iftira ettikleri gibi, Allah'ın emrini bildikleri konularda da onun aksini söylemek suretiyle yine Allah'a iftira etmişlerdir. Böyleyken sadece bilmedikleri konularda Allah'a iftiralarının zikredilmesi, yasağın şiddetini bildirmek içindir. Çünkü birincinin kötülüğü ve çirkinliği, ikinciden aşağı olduğu için, ondaki yasak ve sakındırma, ikisi için de fazlasıyla ve daha kuvvetli olarak geçerlidir.
Gerçek anlamda akıl sahibi olan kimse, bildiği veya bilmediği konularda Allah'a iftira etmekten şiddetle sakınır.
İslâm âlimleri derler ki; bu âyet, doğrudan doğruya zanna uymanın yasak olduğuna delildir. Müctehidin, kendi zannmın sonuçlarına uyması ise, şer'î bir anlayışa dayanmaktadır. Bu itibârla o zannin sonuçları olan hükümlerin vücûbu katidir; onun yolu (delilleri) ancak zannîdir.
170
"Müşriklere,
Allah'ın indirdiğine uyun! dendiği zaman onlar:
Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız!" dediler.
Ya ataları bir şey akdedememiş ve hidâyete ermemiş kimseler idiyseler?"
A- "Müşriklere, "- Allah'ın indirdiğine uyun! dendiği zaman onlar : Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız!" dediler."
Bundan önce müşriklere muhatab kipi ile hitab edilmişti. Şimdi bu âyette gaaib kipine dönülmesi, onların dalâletini tescil ve kötülüklerini kendilerine itiraf ettirmek içindir.
Onlara öğüt ve irşad olarak:
Allah'ın indirdiği Kitab'a uyun!" dendiği zaman onlar:
"- Hayır, biz ona uymayız; fakat atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız!" dediler. Burada iki görüş vardır. Şöyle ki:
Bu âyet müşrikler için indirilmiştir:
Müşriklere, Kur’ân'a ve Allah'ın (celle celâlühü) indirmiş olduğu diğer açık hüccet ve belgelere uymaları emredilince, onlar atalarını taldide yöneldiler ve âyette belirtilen o cevabı verdiler. Oysa hem atalarının hem de kendilerinin uyduğu veya üzerinde bulunduğu şeyler bir takım hurafelerden ibaretti.
Bu âyet Yahudiler için indirilmiştir: Peygamber Yahudileri İslâm'a çağırdı. Onlar:
"- Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız; çünkü onlar, bizden daha hayırlı ve daha bilgiliydi." dediler.
Allah'ın indirdiği, sadece Kur’ân değildir. Tevrat da Allah tarafından indirilmiştir. Bu beyân Tevrat'ı da kapsar ve Tevrat da İslâm'a davet eder.
B- "Ya ataları bir şey akledememiş ve hidâyete ermemiş kimseler idiyseler "
Bu ola, bir istinaf (makablinin devamı olmayan) cümlesi olup kâfirlerin o ahmakça söylemlerini reddetmek ve onların görüşlerinin bâtıl olduğunu açıklamak üzere Allah tarafından doğrudan onlar hedef alınarak ifâde buyurulmuştur.
İnkârı istifham, vâki olan bir şeyin reddi, takbihi ve yadırganması anlamını taşır. Böylece onların atalarının kendileri gibi akıllarını kullanamadıkları, iyi düşünemedikleri ve sonuçta da hidâyete eremedikleri beyân edilmiş oluyor.
171
"O küfredenlerin hâli, (bir çobanın) bağırıp çağırmasından başka bir şey duymayan (hayvanların) durumuna benzer. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden akledemezler."
Bu cümle, ibtidaî bir cümle olup makablini tasvir yoluyla açıklamaktadır. Daha açık bir ifâdeyle verilen mesaj şudur:
"Hayır, biz Allah'ın indirdiğine değil, fakat atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız!" diyen müşriklerin veya Yahudilerin hâli o kadar garibtir ki, misâl olarak dünyada her yerde anlatılmalıdır.
Bir görüşe bu âyette birinci mesel kelimesinden sonra muzaf olarak bir "dâi / davet eden, çağıran" kelimesinin varlığı söz konusudur.
Bir başka görüşe göre ise birinci mesel kelimesinden sonra değil fakat ikinci mesel kelimesinden sonra muzaf olarak "behâim / hayvanlar" kelimesinin varlığı takdir edilmelidir.
Buna göre âyeti şöyle anlamak gerekir:
Peygamber müşrikleri ya da Yahudileri hakka davet etmiş fakat onlar atalarını taklid ve dalâlette ısrar ederek başlarını kaldırıp hiç ona bakmamış, dâveteinin sözlerini hiç anlamamış, hattâ hiç kulak vermemişlerdir. İşte onların bu hâlleri yalnız çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumu gibidir. Çünkü hayvanlar da, çobanın sözlerini hiç anlamaz yalnız bağırıp çağırmasını işitirler.
Bir görüşe göre de, bu âyette maksud olan müşriklerin, putlarına yaptıkları dualarıdır. Buna göre, söz konusu muzafların veya başka bir şeyin takdirine gerek yoktur. Ancak "bima lâ yesmeu' illâ düâen ve nidâa / bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmezler" ifâdesi bu tefsire müsait değildir. Çünkü putlar, sadece bağırıp çağırmayı değil hiçbir şey işitmezler. Temsilin güzelliği, iki taraftaki unsurların birbirlerine benzerliğidir.
Onlar hiçbir gerçeği akledemezler. Çünkü akletmenin yolu, akıl ile anlaşılabilen şeylerin unsurlarını ve onların tertibini düşünmektir. İşte bu da ancak Allah'ın (celle celâlühü) âyetlerini dinlemek, O'nun açık hüccetlerini görmek ve ilimlerinden istifâde edilen zâtlarla ilişki kurmakla hâsıl olur. Ama o müşrikler, sağır, dilsiz ve kör olunca onlar için akletme kapıları ve anlama yolları tamamen kapanmış demektir.
172
"Ey imân edenler! Size verdiğimiz rızıkların hoş ve temiz olanlarından (tayyibat) yeyin; eğer yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız O'na şükredin."
Eğer yalnız Allah'a inanıyor ve kulluk ediyorsanız O'nun size verdiği rızıkların temiz ve leziz olanlarından yeyin ve şükredin. Çünkü ibâdet, ancak O'na şükretmekle tamamlanır.
Peygamberden (sallallahü aleyhi ve sellem) rivâyet olunduğuna göre bir hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
"İnsanların ve cinlerin Bana karşı tutumları pek büyük bir olaydır. Ben onları yaratıyorum; başkasına tapıyorlar. Ben onların rızkını veriyorum; başkasına şükrediyorlar."
173
"Allah, size leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvan etini haram kılmıştır. Fakat kim zorda kalırsa (ıztırar hâlinde) başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret miktarını aşmamak kaydıyla ondan yemesinde günah yoktur. Şüphesiz Allah Gafurdur, Rahîm'dır.
A- "Allah, size leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvan etini haram kılmıştır "
Allah (celle celâlühü), İslâm ölçülen içinde kesilmemiş hayvan etini yemeyi ve ondan faydalanmayı haram kılmıştır. Balık ve çekirge ise örf veya şer'î istisna ile bu hükmün dışında olup helâldir. Dalak da, kan hükmünün dışındadır ve helâldir.
Domuzun bütün kısımları haram olduğu hâlde yalnız etinin tahsisen zikredilmesi, hayvanların yenen büyük kısmının etleri olup diğer kısımlarının ona tâbi olmasındandır.
"Uhille" kelimesinin kökü olan "ihlâl" aslında rü'yet-i hilâl, yani yeni ayı görmek demektir. Ancak hilâl görüldüğünde yüksek sesle tekbir getirmek âdet olmuş ve buna da ihlâl denmiştir. Sonra bu kelime bir şeyi başkasına duyurmak için yüksek ses çıkarma anlamında kullanılmıştır.
B- "Fakat kim zorda kalırsa (ıztırar hâlinde) başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret miktarını aşmamak kaydıyla ondan yemesinde günah yoktur."
Her kim, mecbur ve muztar kalırsa, başkasının payına tecavüz etmemek ve hayâtın idamesi için gerekli olan zaruret miktarını aşmamak kaydıyla bu haram kılınmış etlerden bir miktar yemesinde sakınca yoktur.
Bir görüşe göre valiye (yöneticiye) karşı âsi ve yol kesici olmamak şartıyla. ..
Buna göre âsi olan yolcu için ruhsat yoktur. Şafiî'nin zahir kavli (içtihadı) ile İmam Ahmed b. Hanbel'in içtihadına göre böyledir.
Allah'ın (celle celâlühü) haram kıldığı şeyler, bunlardan ibaret olmadığı hâlde neden âyette hasr ifâde eden "ınnemâ / ancak" kelimesi kullanılmıştır denirse buna cevap olarak deriz ki:
Onların helâl saydıkları şeyler içinde haram olanlar bu zikredilenlerden ibarettir de ondan; yoksa bütün haramlar elbette bunlardan ibaret değildir. Yahut buradaki hasrdan maksad, bunların ancak ihtiyar hâlinde, zaruret olmadığı zaman haram olmasıdır. Yani bunlar, mecburiyet olmadığı müddetçe size haram kılınmıştır.
(...............)
174
"Şüphesiz Allah'ın indirdiği Kitab'tan bir şey gizleyip de onu az bir bedel (semen-i kalîl) karşılığında satanlar var ya; işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey yemiş olmazlar. Kıyamet günü Allah ne onlarla konuşur, ne de onları tezkiye eder. Onlar için acı bir azab vardır."
A- "Şüphesiz Allah'ın indirdiği Kitab'tan bir şey gizleyip de onu az bir bedel karşılığında satanlar var ya; "
Çeşitli hükümleri ve ezcümle yukarıda kısmen zikredildiği gibi helâl ve haramları içeren Kitab'tan bir şeyi gizleyip de onu az bir bedel ile değişenler var ya; işte onların, dünyada elde ettikleri nüfuz ve mal gibi menfaatler ne kadar büyük olursa olsun âhirette kaybettiklerinin yanında hiç kalır.
İbn Abbâs (radıyallahü anh):
"Bu âyet, Yahudi reisleri, Peygamberimizin life Tevrat'taki vasıflarını gizledikleri zaman nazil oldu." diyor.
B- "İşte onlar karınlarına ateşten başka bir şey yemiş olmazlar."
"Ülâike / işte onlar" daha önce söylendiği gibi uzakta olanları işaret için kullanılır. Bu da onların şer ve fesatta çok ileri gittiklerini gösterir. Yahudî din adamlarının bu iki çirkin vasfı (ilâhî hakikatleri gizlemeleri ve bunun karşılığında menfaat temin etmeleri), onları diğerlerinden o kadar ayırmış ve belirli bir hâle getirmiştir ki, sanki onlar hazırmış ve fiili işledikleri sırada (meşhûden) suçüstü yakalanmışlar gibi onlara işaret edilmiştir.
Onların karınlarına ateş yemeleri veya karınlarını ateşle doldurmaları dünyada yediklerinin, âhirette ateş azabını müstelzim olduğu anlamındadır. Bu itibârla yedikleri sanki ateşin kendisidir ya da dünyada aldıkları rüşvetin cezası olarak âhirette ateşin kendisini yiyeceklerdir.
C- "Kıyamet günü Allah, ne onlarla konuşur ne de onları tezkiye eder. Onlar için acı bir azab vardır, "
Bu cümleler Allah'ın (celle celâlühü) onlara karşı gazabını ve onların’mirilere mahsus yüksek faziletlerden ve Allah'a yakınlıktan mahrum, olduklarını belirtir.
175
"İşte onlar hidâyet karşılığında dalâleti, mağfiret karşılığında da azabı satın almışlardır. Ateşe ne kadar da dayanıklıdırlar."
A- "İşte onlar hidâyet karşılığında dalâleti, mağfiret karşılığında da azabı satın almışlardır."
Bu işaret de, bundan önceki gibi o Yahudî din adamları içindir. Bundan sonra zikredilen çirkin hâlleri bu hükme dahil değildir. Çünkü onlara isbat edilen bu hükümde bundan sonra zikredilecek hâllerin dahli yoktur. Burada maksat, o Yahudî din adamlarının yaptıklarını, arkalarına attıkları hakikatleri, menfaat olarak aldıklarının gerçek mâhiyetini açıklamak ve onun korkunç sonuçlarını ortaya koymaktır. İşte Allah'ın Kıtab'ı karşılığında az bir bedel alanlar, aslında değer sayılabilecek bir şey de almamışlardır. Onlar dünyadaki sonuçlarına göre, kesinlikle satın alınmayacak olan dalâleti, satın almışlar ve karşılığında da, hiçbir şey için feda edilmeyecek hidâyeti vermişlerdir. Ahiretteki sonuçlarına göre de, satın alınması tasavvur bile edilemeyen azabı satın almışlar ve onun karşılığında da, insanların kazanmak için yarıştığı ilâhî mağfireti feda etmişlerdir.
B- "Ateşe ne kadar dayanıklıdırlar"
Bu cümle onların, cehennem ateşini gerektiren o korkunç iş ve davranışlarından dolayı insanları taaccübe sevk etmek amacına yöneliktir.
176
"Bu böyledir. Şüphesiz Allah, Kitab'ı hakla indirmiştir. Kitab hakkında ihtilâf edenler, kesinlikle haktan uzak bir ayrılığa düşmüşlerdir."
A- "Bu böyledir (Zâlike). Şüphesiz Allah, Kitab'ı hakla indirmiştir."
İşte o ilâhî azabın sebebi, Allah'ın (celle celâlühü) bütün mukaddes kitabları hakla indirmiş olmasıdır. Şu hâlde hakkı yalanlamak veya gizlemek suretiyle reddeden; cehalet ve dalâlet yolunda yürüyen kimse, mutlaka bunun gibi çeşitli azablara duçar olacaktır.
B- "Kitab hakkında ihtilâfa düşenler, kesinlikle haktan uzak bir ayrılığa düşmüşlerdir."
Buradaki Kitab'tan maksat bütün ilâhî kitablardir. Bu kitablar hakkında ihtilâfa düşmek değişik vecihlerle yorumlanabilir. Şöyle ki:
Onlar, Allah'ın (celle celâlühü) indirdiği kitablar hakkında ihtilâfa düşmüşler bir kısmına imân bir kısmını da inkâr etmişlerdir.
Onlar Tevrat hakkında ihtilâfa düşmüşler, Tevrat'ın bazı âyetlerine imân; bazı âyetlerini, ezcümle Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) ba'si ve vasıfları ile ilgili âyetleri inkâr etmişlerdir. Bu tefsire göre âyetteki ihtilafın mânâsı, hak yoldan tahalluftur (geri kalmak).
Onlar, Tevrat'ın âyetlerinin yorumunda ihtilâfa düşmüşlerdir.
Onlar, Kur’ân hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Kimileri onun sihir, kimileri şiir, kimileri eskilerin masalları (esatıîrü'l-evvelîn) olduğunu söylemişlerdir.
177
"Yüzlerinizi doğu ve batı yönlerine çevirmeniz birr (hayır, erginlik) değildir. Fakat asıl birre (hayr) erenler; Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitablara, Peygamberlere imân ederler; mallarını sevmelerine rağmen yakınlarına, yetimlere, miskinlere, yolculara, dilenenlere ve (hürriyete kavuşmak isteyen) kölelere verirler; namazı kılar, zekâtı verir, ahıdleştikleri zaman ahidlerine vefa gösterirler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında da sabrederler. İşte dinde sadakat gösterenler ancak onlardır ve işte takvaya ermiş olanlar da ancak onlardır. "
A- "Yüzlerinizi doğu ve batı yönlerine çevirmeniz birr değildir."
Bu hitab, Ehl-i Kitab içindir. Zira kıble, Beytü'l - Makdıs'ten Kabe'ye tahvil edilince, Yahudiler ve Hristiyanlar, kıble hakkında ileri geri konuşmaya başladılar. Her fırka iki cihetten birine, kendi kıblesine yönelmenin daha hayırlı olduğunu iddia ediyordu.
Hristiyanlık, zaman itibârı ile Musevîlikten sonra olmasına rağmen âyette, onların kıblesi olan doğunun önce zikredilmesi, ya aradaki sırayı gözetmek içindir; çünkü önce doğuş, sonra batış ve buna bağlı olarak da doğu, batıdan önce gelir; ya da Yahudilerin batıya yönelmeleri, batı olduğu için değil, fakat Beytü'l-Makdis, Medine-i Münevvere'nin batı tarafına düştüğü içindir, işte bundan dolayı onlara:
"- Hayra ermek, sizin dediğiniz gibi o iki taraftan birine yönelmek değildir." buyrulmuştur.
B- "Fakat asıl birre (hayr) erenler Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitablara, Peygamberlere imân ederler ; "
Daha önce bâtıl beyân edildi. Şimdi burada hak ortaya konmakta ve dinlerin hükümlerine göre değişen ve değişmeyen hayr hasletleri (el-hisali'l-birr) acılanmaktadır. Yani asıl ilgi duyulması ve kazanılması için mücadele edilmesi gereken hayır ve iyilik şirk şaibesinden tamamen uzak bir imân ile Allah'a (celle celâlühü) ve gerçeklere uygun âhiret gününe imân etmektir.
Bu âyet, Kitab Ehli Yahudî ve Hıristiyanların, imânlarının iddia edildiği gibi sahih ve geçerli olmadığına tarizdir.
Açıkça görüldüğü gibi burada hayra ermek doğuya veya batıya yönelmeye değil Allah'a ve âhiret gününe olan imâna bağlanmıştır. Sanki şöyle buyrulmuştur:
"Gerçek hayır ve iyilik, hakiki doğu ve bati olan Mebde' (Başlangıç - Allah) ve meâda (son / âhiret) yönelmektir.
Yine, gerçek hayr; meleklere, meleklerin Allah'ın (celle celâlühü) şerefli kulları olduğuna ve O'nun tarafından Peygamberlere vahiy taşımak ve mukaddes kitablar indirmelde görevlendirildiklerine yine bütün kutsal Kitablara ve özellikle Kur’ân'a imân etmektir.
Bu cümlede Yahudi âlimlerinin, Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) Tevrat'taki vasıflarını gizlediklerine ve Allah'ın (celle celâlühü) indirdiği gerçekleri az bir pahaya sattıklarına tariz de vardır.
Yine, gerçek hayr hiçbir peygamberi ayirmaksızın bütün peygamberlere imân etmektir.
"Kitab"ın vahyin hâmilleri olan meleklerle vahye mazhar olan peygamberler arasında zikredilmesinin sebebi, gayet açıktır. Bunun tafsilâtı,
"Hepsi Allah'a, meleklerine, Kitablarına, Peygamberlerine imân ettiler." (Bakara 2/285) mealindeki âyetin tefsirinde gelecektir.
C- "Mallarını sevmelerine rağmen yakınlarına, yetimlere, miskinlere (yoksul), yolculara, dilenenlere ve (hürriyetlerine kavuşmak isteyen) kölelere verirler."
"Ve âte'l-mâle a'lâ hubbihi" ibaresindeki "hi" zamiri hakkında değişik görüşler vardır. Şöyle ki:
1- "Hi" zamiri mala râcidir.
Bunun anlamı birre erenler mallarını pek sevmelerine rağmen bu sayılan yerlere harcarlar; demektir.
Rivâyet olunduğuna göre Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem):
"- Ya Resûlallah, en faziletli, sadaka hangisidir?" diye sorduklarında:
"- Senin sıhhatin ve dünya malına olan ihtirasın yerinde iken verdiğin sadakadır" buyurmuştur.
İbnı Mesut'un (radıyallahü anh) rivâyeti daha mufassaldır:
"- En faziletli sadaka, senin sıhhatin, dünya malına olan ihtirasın yerinde iken ve sen yaşamayı'umup yoksul düşmekten korktuğun zamanlarda verdiğin sadakadır. Sakın sadaka vermeyi ihmal edip de nihayet ölmek üzere iken, can boğaza gelince, şu malı filâna verin, şunu da filâna verin, demek, durumunda olma!"
"Hi" zamiri mala değil Allah'a (celle celâlühü) râcidir.
Bunun anlamı bırre erenler mallarını şer ve fesad uğruna değil, fakat Allah (celle celâlühü) sevgisi ve rızâsı uğruna, âyette sayılan yerlere harcarlar; demektir.
Bu tefsire göre âyette Tevrat'ı değiştirmek için rüşvet veren ve alanlara bir nevi tariz vardır.
"Hi" zamiri, i'tâ (vermek) fiilinin mastarına râcidir.
Bunun anlamı da birre erenler mallarını sayılan yerlere seve seve harcarlar; demektir.
"el-yetamâ / yetimler" den maksad, durumundan sadakaya muhtaç olduğu anlaşılan yetimlerdir.
"Zevi'l-kurba / yakınlar"dan maksat yakınlık sahibi olan akrabalar, hısımlardır. Akrabalar, yetimlerden daha önce zikredilmiştir; çünkü yakınlara yapılan harcama, hem sadakadır, hem de sıla-ı rahimdir.
"el-Mesakin / miskinler" daima hareketsiz ve sükûnet hâlinde olan insanlar demektir. Çünkü yoksulluk onları hareket edemeyecek hâle getirmiştir. Yahut her zaman diğer insanlara dayanan kimse demektir.
"İbne's-sebîl — yoloğlu, yolcu, yolda kalmış"dan maksat konuklardır.
"e's-Sâilîn — sâiller, dilenenler", ihtiyaç ve zaruretten dilenmek zorunda kalmış kimselerdir.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki:
"Atın sırtında da gelse, dilenene verin!"1
"e'r-Rikab", "e'r-rakabe — boyun, köle" kelimesinden gelir. Farklı mânâlarla yorumlanmıştır:
1- e'r-Rikab, mükâtebeye bağlanmış, daha açık bir ifâdeyle hürriyete kavuşmak için efendisine belli bir bedel ödemeyi yazı ile taahhüd etmiş kölelere yapılan mâlî yardımdır.
e'r-Rikab, esirleri hürriyetlerine kavuşturmak için yapılan harcamadır.
e'r-Rikab, köleleri satın alıp hürriyetlerine kavuşturmak için yapılan harcamadır.
Her üç mânâda da mülkiyet kaseli yoktur. İhtiyar olunan harcamada amaç tamamen hayırdır.
Ç- "Namazı kılar, zekâtı verir, ahidleştikleri zaman ahidlerine vefa gösterirler."
O birre erenler, farz olan namazları kılar ve farz olan zekâtı verirler. Daha önce geçen mâlî harcamalar nafile niyetiyle verilen sadakalardır. Nafile harcamaların, farz olan harcamalardan önce zikredilmesi, onları teşvik içindir.
Burada ahitten maksat, bîr helâli haram, bir haramı da helâl yapmayan, insanlar arasında cereyan eden meşru ahidlerdir.
"İza â'hedû /: ahidleştikleri zaman" kaydı da, ahidde bulunmanın dinin zaruretlerinden olmadığını bildirmek içindir.
D- "Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında da sabrederler."
Burada makablinden farklı bir ifâde kullanılması, "sabredenler / sâbirler"in durumuna, sabrın fazilet ve meziyetine dikkati çekmek içindir.
"el-Be'sâ" sıkıntı, savaş, güç, kuvvet, şiddet, yoksulluk ve musıîbet demektir.
"e'd-darrâ"dan maksat darlık, zorluk, hastalık hâlleridir.
E- "İşte elinde sadakat gösterenler ancak onlardır ve işte takvaya ermiş olanlar da ancak onlardır."
Daha önce benzerlerinde belirtildiği gibi, burada "Ülâike / işte onlar" uzak işaretinin kullanılması, bu sayılan üstün vasıfları taşıyan kimselerin mertebelerinin yüksekliğine dikkat çekmek içindir. Dinde, hakka bağlılıkta ve hayrı araştırmada sadakat gösterenler, ancak bu üstün vasıflara sahip olan bahtiyar insanlardır. Zira sıkın tık hâller, onları değiştirmemiş ve korkunç olaylar bile onları sarsnıamıştir. Küfür ve diğer fenalıklardan sakınmış olanlar da ancak onlardır. Burada da "Ülâike / işte onlar" işaretinin tekrar edilmesi onların şânını yüceltmek içindir.
Görüldüğü üzere bu âyet-i kerîme, bütün beşerî kemâl hasletlerini ya sarahat ya da işaretle muhtevidir, Çünkü beşerî kemâl vasıflarının çok çeşitlen ve dallan olmakla beraber bunları üç ana bölümde toplamak mümkündür:
Doğru inanç (sıhhati'l-i'tikad),
İnsanlarla güzel ilişki (hüsni'l-mua'şeretı maa'l-ı'bâd),
Nefsi arındırma (Tehzibi'n-nefs),
Birincisine, açıklanan şeylere imân etmek; ikincisine mâlî yardımda bulunmak; üçüncüsüne de, namaz ve ondan sonra gelenlerle işaret edildi.
İşte bundan dolayıdır ki, bu hasletleri haiz olanlar, imânlarında, itikatlarında sadakada; halk ve Hak ile olan muamelelerinde de takva ile vasıflandırıldılar,
Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) aşağıdaki şu sözleri bu hakikate işaret eder; "Her kim, bu âyet ile amel ederse, imânını kemâle erdirmiş olur."
178
"Ey imân edenler! Katil hâlinde kısas üzerinize farz kılındı. Hür, hür ile; köle, köle ile; kadın, kadın ile kısas olunur. Fakat her kim, maktulün kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, ma'rufa uygun olarak ona güzellikle diyet ödemesi gerekir. Bu, Rabb'inizden bir tahfif ve rahmettir. Kim bundan sonra tecavüz ederse artık onun için acı bir azab vardır."
A- "Ey imân edenler! Katıl hâlinde üzerinize kısas yazıldı. Hür, hür ile; köle köleyle; kadın, kadın ile kısas olunur."
Bu âyet ile, ilâhî emirleri ihlal edenlerin taksiratlarını telâfi etmek üzere bir takım şer'î hükümlerin beyânına başlanıyor.
Kısasın farziyeti veya mecburiyeti hak sahibinin talebine bağlıdır. Bu itibârla bu hüküm, velinin kısası affetme yetkisine halel getirmez. Zira kısasın vücubu, idareciler ve katiller açısındandır.
".. .Fi'l-katlâ" ibaresindeki "fi" zarf olmakla beraber burada sebep mânâsında kullanılmıştır. Nitekim Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem):
"İn'imraeten dehalete'n-nâre fi hirreti rabatatha / Şüphesiz bir kadın, bağladığı bir kedi sebebi ile cehenneme girmiştir." hadîsindeki "fi" harfi de sebep mânâsın dâdır.
Cahiliye döneminde iki Arap kabilesi arasında kan dâvası vardı. Bu iki kabileden biri, diğerine:
"- Bizden bir köleye karşı sizden bir hür; bizden bir kadına karşı sizden bir erkek, bizden bir erkeğe karşı sizden iki veya daha çok erkek öldüreceğiz!" diye yemin ettiler.
İslâmiyetin Zuhurundan sonra bu iki kabile, Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip onu hakem seçtiler. İşte o zaman bu âyet nazil oldu. Resûlüllah da (sallallahü aleyhi ve sellem) kısas ve diyetlerde iki tarafın eşit sayılmasını emir buyurdu.
Bu âyet, hür bir adamın bir köleyi öldürmesi hâlinde kısas olmadığını söyleyen Şafiî için delil olamaz. Çünkü mefhum-i muhalife ancak başka bir izah şekli bulunmadığı zaman, itibâr edilir.
İmam Şâfii ile İmam Malikin (radıyallahü anh) bu konuda dayandıkları delil, Ali'nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîstir ki, bir adam, kölesini öldürmüş; Resûlüllah da bundan dolayı ona celde (sopa) cezası ile bir sene sürgün vermiş ve kısas uygulamamıştır. Adları geçen bu iki imamın diğer bir delili de şudur:
Ali'den (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre:
"islâm'ın bir sünneti de, gayr-i müslimi öldüren bir Müslüman ve köleyi öldüren bir hür hakkında kısas uygulamamaktır."
Bu iki imamın dayandıkları bir başka delil de şudur:
"Ebubekir ve Ömer de (radıyallahü anh) kendi, hilafetleri dönemlerinde köleyi öldüren bir hür hakkında kısas hükmünü uvgulamamıslardır. Ashâb-ı Kiram da bu uygulamaya şahit oldukları hâlde itiraz etmemişlerdir."
Bir de bu iki imam, bu katli, beden organlarının kaybına kıyas ederler.
Biz Hanefîlere göre köleyi öldüren hür hakkında kısas uygulanır ve hür öldürülür. Çünkü Allah (celle celâlühü), el-Mâide (5) sûresinin 45. âyetinde şöyle buyurmuştur:
"Tevrat'ta onlar üzerine (şu farzı) yazdık: Cana can (Ve ketebna aleyhim fîhâ enne'n-nefse bi'n-nefsi)..."
Kur’ân'da, bizden önceki ümmetlerin şeriati, zikredilmisse ve eğer onların neshedildiğine dâir bir delâlet yok ise, bizim de şeriatimiz sayılır ve bizim onlarla amel etmemiz vacip olur.
Bir de kısas, din ve yurt ismetindeki (koruma, himaye, savunma) eşitliğe (el-müsavâtü fı'l-ı'smeti vehiye bi'd-dîni ev bi'd-dâr) dayanır; bunda da hür ile köle eşittir. (Aynı düşünceler, aynı gerekçeler ve aynı sonuç için bakınız.)
B- "Fakat her kim, maktulün kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa."
Katil kısmen affedilirse... Kısası ıskat konusunda kısmî af da, küllî af gibidir. Zaten âdete göre vaakıî aflar da kısmî olur. Çünkü çoğu kez vaakıî olan, velîlerden bazılarının affıdir. Bu da tam değil kısmî aftır. Yani bir adam öldürme olayında maktulün kardeşi veya velîsi kısastan bir şey affederse; "velî kısas yerine diyet veya erse (yaralama diyetine) razı olursa, .." Buradaki kardeşlik, insanların Âdem'in (aleyhisselâm) çocukları olmaları hasebiyle olan kardeşliktir. Davacının bu vasıfla zikredilmesi, onun şefkat ve merhametini harekete geçirmek içindir.4
C- "... Ma'rufa uygun olarak ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir."
Affeden, güçlük çıkarmamalı, diyette müsamaha göstermeli ve örfe uygun bir diyet talebinde bulunmalıdır. Affedilen de, ödemeyi uzatmamak, ma'rûfa uygun olarak belirlenen miktardan bir kısıntı yapmadan diyeti teslim ve tediye etmelidir.
Ç- "Bu Rabb'inizden bir tahfif ve rahmettir."
Bu âyette zikredilen ilâhî hükümde kolaylaştırma ve insanların menfaati vardır.
Bazı tefsir âlimleri derler ki; Yahudilere yalnız kısas farz kılınmişü; onlar için affetme ve diyet haramdı. Hristiyanlara ise mutlak olarak affetme farz lalındı; kısas ve diyet haramdı. Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem), ümmeti, ise, kendilerine kolaylık olsun diye (teysîren) ve değişik durumlara en uygun hükmün uygulanması için üç seçenek arasında (beyne's-selâse) muhayyer kılınmıştır.
D- "Kim bundan sonra tecavüz ederse artık onun için acı bir azab vardır."
Kısas hükmü nazil olduktan sonra her kim, kaatilden başka birini öldürürse, ya da affettikten sonra katik öldürürse, ya da diyeti de affettikten, sonra diyet alırsa, onun için de pek acıklı bir azap vardır. Bu gibilerin dünyadaki azabı, haksız yere öldürdüğü kişiden dolayı kısas olarak öldürülmesidir; âhiretteki azabı da cehennem ateşidir.
179
"Sizin için kısasta hayât vardır ey akıl sahipleri! Ki, ittikaa edesiniz (sakınasınız)."
Bu âyet, kısas hükmünün yararlarını anlatır. Bunun içindir ki kısasta hayât vardır buyrulmuştur. "Kısas" kelimesinin harfti tarifle, "hayât" kelimesinin nekire (elif lam sız) zikredilmesi, kısasta anlatılamayacak kadar çok ve çeşitli yarar olduğuna delâlet eder. Âyetteki, hayât kelimesi değişik şekillerde yorumlanmıştır. Şöyle ki:
Kısas her şeyden önce caydırıcıdır. Kısasa maruz kalacağını bilen insan kolay kolay cinayet işleyemez. Böylece kısas, iki hayâtın kurtulmasını sağlar.
Câhiliye döneminde bir kişinin öldürülmesine karşılık birkaç kişinin öldürüldüğü oluyordu. Böylece kabileler arasında düşmanlık yayılıyordu. Kur’ân hükmü ile kısas uygulaması başlayınca düşmanlıkların önüne geçildi ve birçok insanın hayâtta kalması sağlanmış oldu.
Hayâttan murad âhiret hayâtıdır. Zira kaatil, dünyada kısas yapılınca, âhirette bundan dolayı artık muahaze edilmeyecektir.
"Kısas" kelimesini "kasas" şeklinde okuyanlar da olmuştur. Bu kırâete göre âyetin mânâsı, katkn hükmünde yahut Kur’ân'da hayât vardır demek olur.
"Üli'l-elbâb / akıl sahipleri" tamlaması, evham şaibesinden arınmış akıl sahipleri demektir.
178. âyette "Ey imân edenler!" diye hitab edilmesi bunu izleyen 179. âyette "ülü'il-elbâb"ın muhatab alınması hem mü'min hem de akl-ı selîm sahibi insanları, kısasın hikmetini düşünmeye teşvik içindir.
"ki, sakınasınız"dan maksat kısasta gevşeklik göstermekten, hükmü uygulamayı ihmal etmekten sakınırsınız yahut kısastan sakınırsınız da buna yol açacak cinayet işlemeyi düşünmezsiniz.
180
"Sizden birine ölüm gelip çattığı zaman eğer bırakacak hayrı (malı) varsa, ana babası (vâkdeyni) ve akrabası için ma'rûfa göre (uygun biçimde) vasiyette bulunmak müttakıîler üzerine bir borç olarak farz kılındı."
Sizden birine ölüm gelip çattığı, ölüm emareleri belirdiği yahut birinizin canı, ilâhî huzura yaklaştığı zaman, eğer mal bırakıyorsa... bir görüşe göre de eğer çok mal bırakıyorsa... vasiyet etmek ona farz kılındı.
Ali'den (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre onun, yedi yüz dirhemi olan bir âzâtk kölesi, vasiyette bulunmak istedi. Fakat Ali (radıyallahü anh), onu menetti ve dedi ki;
"- Allah (celle celâlühü) eğer hayır bırakıyorsa..." buyurmuştur. Bu senin sahip olduğun mal ise, az bir maldır; onun için sen onu kendi ailene bırak!"
Âişe'den (radıyallahü anha) rivâyet olunduğuna göre, kalabalık bir ailesi olan ve dört yüz dinara sahip bulunan bir adam vasiyette bulunmak istedi; fakat Âişe (radıyallahü anha):
"- Ben, bu vasiyette bir fazilet görmüyorum." dedi.
Yine başka bir adam vasiyette bulunmak istedi.
Âişe
"- Ne kadar malın var?" Adam:
"- Uç bin dirhem."
Âışe (radıyallahü anha)
"- Ailen kaç kişi?" "- Dört." Âişe (radıyallahü anha):
"- Allah eğer hayır bırakıyorsa... buyurmuş; bu ise az bir maldır; onu ailene bırak!" dedi.
Bu vasiyet hükmü, İslâm'ın ilk zamanlarında idi. Sonra miras âyeti nazil olunca, Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem);
"İnna'llahe kad ea'ta külle zî hakkın hakkahu elâ lâ vasiyyete livârisin / Allah, her hak sahibinin hakkını verdi. Dikkat edin; bundan böyle, vâris için vasiyet yoktur." sözleri ile neshedildi,
Zira bu hadîs, ihbârü'l-âhâd (bir kişinin rivâyeti ile gelen) hadîslerden ise de, İslâm ümmeti, ona kabul ile yaklaşınca, Hanefî mezhebi âlimlerince, nesih salâhiyeti itibariyle mütevâtir (yalan söylemeleri tasavvur edilemeyen birçok zât tarafından rivâyet edilerek gelen) hadîsler kısmına dahil edilmiştir.
Hakikatte bu hükmü nesneden miras âyetidir. Söz konusu hadîs, onun nesh cihetini, şeklini bildirir niteliktedir. Allah (celle celâlühü), önceleri anaya, babaya ve yakın akrabaya, istihkakları nisbetinde haklarının verilmesini farz kılmış, ancak o aşamada istihkakların mertebelerini ve nisablarının miktarlarını beyân buyurmamış, fakat bunları takdire bırakmıştı. Nitekim bu âyette "...bil ma'rûfı / ma'rûfa göre veya adalete uygun bir biçimde..." şartı vardir. Ama şimdi miras âyetinin nazil olması ile Allah bu hükmü kaldırmıştır. Zira miras âyetinde vârislerin her birinin istihkak tabakası beyân, haklarının miktarları tâyin edilmiş, her hak sahibine, akrabalık hükmü ile kazandığı hakkı, ne fazla, ne eksik, tam olarak verilmiş ve hiçbir takdire yer bırakılmamıştır. Mezkûr hadîsinin özellikleri de bunu gösterir. Zira hadîsteki "elâ lâ vasiyyete livârisin / dikkat edin artık vâris için vasiyet yoktur" cümlesindeki nefyi (olumsuzluğu) ifâde eden "lâ" ve bu cümlenin başındaki tenbih belirten "elâ" takdire yer olmadığını gösterir.
Bazılarına göre miras âyetleri bu vasiyet âyeti ile mütenakız (çelişik) değildir; aksine onları teyid eder niteliktedir. Bu vasiyet âyeti, vasiyet kime iliş İtin olursa olsun, mutlak olarak takdime (önceliğe) delâlet eder. Yukarıda zikredilen hadîs ise ahad (bir kişinin rivâyeti ile gelen) haber niteliğindedir. İslâm ümmetinin bu hadîse kabul ile yaklaşımı, onu mütevâtir (bir çok kimse tarafından rivâyet edilen) hadîsler derecesine çıkartmaz. Bu âyetteki vasiyet,
"Allah size, çocuklarınız hakkında miras taksimini şöyle tavsiye eder (Yûsıîkümu'llahü fi evlâdiküm):" (Nisa 4/11) âyetindekı ilâhî tavsiye (emir) yani miras ya da öleceğini anlayan bir kimsenin, ana babaya ve yakın akrabaya haklarının verilmesi, terekeden mal kaçırılmaması hususunda vasiyette bulunması anlamındadır.
Bazılarına göre, vâris için vasiyet yapılması, bu âyet ile farz kılınmış, fakat hisseleri belirlenmemişti. Sonra vârislerin hisselerini beyân eden miras âyetleri indi.
Nisa (4) sûresinin 11. âyetinde vârid olan "Yûsiî" kelimesi "vav-sad-ya / vesa-evsa-yûsıî-îsâen" kökünden gelir. "İsâ", vasiyet etmek, tavsiye etmek demektir. Tavsiye, Allah tarafından yapıldığında bu emretmek, farz kılmak anlamını kazanır. Sonuç olarak burada sanki şöyle buyurulmuştur:
Allah (celle celâlühü), miras âyeti ile, o vasiyeti bizzat emir buyurmuş, onu artık size bırakmamıştır. Böylece miras, vasiyet yerine geçmiştir. İşte neshin mânâsı budur; yoksa miras âyetinde, vasiyet hükmünü ortadan kaldırmaya delâlet eden bir şey yoktur.5
5 Aslında, mü'minler, mirasçıların izni ile, diğer mirasçıları için vasiyette bulunabildikleri gibi, mallarının üçte biri üzerinde başkaları için de vasiyette bulunabilirler. (Bkz: Hukuk-u İslâmiye ve Istilahatı Fıkhıyye Kamusu, Ömer Nasuhî Bilmen, İstanbul Üniversitesi Yayınları, Dördüncü Cilt, sayfa, 373-438, İstanbul 1951)
Bu yorum da, birincisi gibi gerçeği yansıtmamaktadır. Zira vasiyetin mânâsı, miras işini mutlak olarak muris (miras bırakan) veya muslinin (vasiyet eden) takdirine bırakmaktır. Vasiyetçi kendi iradesi ve adalete uygun takdiriyle mirasçıların mirastaki paylarını belirleyecek ve onun tarafından belirlenen payların hak sahiplerine verilmesiyle sorumluluk ortadan kalkacaktır. Oysa hak sahiplerinin istihkak derecelen ve payların kesin miktarları ne fazla, ne eksik, Nisa (4) sûresinin 11. âyetinde tafsilatıyla açıklanmıştır. Bu neshedici bir âyettir ve vasiyet âyetinin hükmünü ortadan kaldırmıştır.
181
"Artık kim o vasiyeti işittikten sonra değiştirirse, şüphesiz onun günahı değiştirenler üzerinedir. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla işiten (Senıî'), hakkıyla bilendir (A'lîm) "
Gerek vasıl (müteveffanın velisi veya vasiyeti tenfıze memur ettiği kimse ya da kayyım) gerekse şahitlerden herhangi biri onu değiştirmeğe kalkarsa, şüphesiz onun günahı yalnız değiştiren ve değiştirenlere aittir. Çünkü onlar, vasiyete hıyanet ve şeriat hükmüne muhalefet etmişlerdir.
İfadenin "Yübeddilûnehu / onu değiştirenler" şeklinde çoğul kipiyle vârid olması, çeşit ve fert olarak buna çokça rastlandığını gösterir yahut bu günahın, bunu yapan fertlerin tamamına şamil olduğunu bildirir.
"Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işiten (Semi') ve her şeyi hakkıyla bilendir (A'lîm)." cümlesi, vasiyeti değiştirenler hakkında pek ağır bir ceza va'didir.
182
"Her kim de mûsıînin (vasiyetçi) bir hatâ işlemesinden veya günaha girmesinden (haksızlık etmesi) endişe eder de onların aralarını düzeltirse ona bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan (Ğafûr), çok merhamet edendir (Rahîm)."
Her kim vasiyet edenin, kasdı olmadan, bilmeyerek, yahut kas den taraf tutmasından endişe eder de, lehine vasiyet yapılan (Mûsaleh) ile arasını şer-i şerife uygun olarak bulur ve istihkakları (pay) şeriat hükmüne uygun hâle getirirse, vasiyette yapağı değişiklikten dolayı ona bir günah yoktur. Çünkü vasiyette yapılan bu değişiklik, batilin hak ile değiştirilmesidir. Bundan önceki âyette belirtilen değişiklik ise böyle değildir.
Bu vasiyeti şeriate uygun hâle getiren kimseler için mükâfat va'didir. Burada "Gafur" adı ile mağfiretin zikredilmesi "günah" lafzına mutabakat ve vasiyette kas den taraf tutmanın, vasiyet yapılanlar arasında adaleti ihmal etmenin, günah cinsinden olduğuna işaret içindir.7
7 Miras Hukukunda İslâm, en büyük yenilik olarak kadınlara pay ayırmıştır. Bazı vasiyetlerde bu payların ortadan kaldırılmasını önlemek için vasiyet yasağı getirilmiştir diye düşünülebilir.
183
"Ey imân edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, sakınasınız."
A- "Ey imân edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı."
Bu âyet şer'î hükümlerden önemli birini belirtir. (Daha önceki nidalarla yetinikneyip) imân edenlere tekrar seslenilmesi, bu hükme çok önem verildiğini açıklamak içindir.
"Sad-vav-mim / sâme-yesûmü" kökünden gelen "savm veya siyam" lügatte, kendini, nefsin arzu ettiği şeylerden alıkoymak demektir. Nitekim,
"Ben, Rahmân'a savm adadım. Artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım." (Meryem 19/26) mealindeki âyette de bu mânâda kullanılmıştır.
Bir görüşe göre de savm ve siyam, kendini mutlak olarak bir şeyden alıkoymak, tutmaktır. Nitekim rüzgârın esmekten, atin da koşmaktan durması bir nevi savındır. Câhiliye devrinin ünlü şairlerinden Nâbiğa el-Ca'dî de bir şiirinde şöyle der:
"Savaş meydanlarında, toz duman altındaki atların kimi sâimdir; Kimi de değildir ve kimi gemlerini çiğnemektedir. "
Istılahta savm (oruç), gündüzleri niyetle beraber, orucu bozan ve çoğu nefsin istekleri olan belli hâllerden kendini alıkoymaktır.
Oruç, Âdem'den (aleyhisselâm) beri sizden önceki bütün Peygemberlere ve ümmetlere farz kılınmıştı. Bu ifâde, oruç hükmünü teyid ve teşvik ve muhatabları da teselli etmektedir. Çünkü zor işler umûmi olduğu zaman yapılması insana kolay gelir.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine farz kılınan oruç ile eski ümmetlere farz kılınan oruçlar arasındaki benzerlik, ya farziyet ya da vakit ve miktar bakımındandır. Nitekim rivâyet olunuyor ki, Ramazan orucu, Yahudilere ve Hristiyanlara da farz kıhnmışti.
Yahudiler, bu orucu terk edip yılda bir gün oruç tutmak geleneğini getirdiler. Onların iddiasına göre oruç tuttukları gün, Fir’avun'un denizde boğulduğu gündür. Ancak bunda da yalan söylemişlerdir. Çünkü Fir’avun'un boğulduğu gün, Aşura (Muharrem ayinin onuncu) günüdür.
Hristiyanlara gelince, onlar Ramazan orucunu tutmuşlar. Nihayet bir sene Ramazan ayi, çok şiddetli sıcaklara rastgelmiş. O zaman Hristiyan âlimleri, oruç tutmak için yaz ile kış arasında bir mevsim belirlemeyi düşünmüşler ve sonunda da orucu ilkbahara almışlar ve bu yaptıklarına keffaret olarak da bir aylık oruca on gün daha ilâve etmişler. Oruçları kırk gün olmuş. Sonra Hristiyanların hükümdarı hastalanmış veya toplu ölümler olmuş; bunun üzerine oruç günlerine bir on gün daha ilâve etmişler, böylece Hristiyanlarda oruç elli gün olmuş. 9
9 İkinci Vatikan Konsik, bu oruç şeklini yumuşatmıştir. (1962-65) Protestanlık ise zaten mensuplarının vicdanına bırakmıştı.
B- "ki, sakınasınız."
Yanı günahlardan sakınırsınız. Çünkü oruç, günahlara davetiye çıkaran şehveti kırar. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem),
"Evlenemeyenler de oruç tutsun; çünkü oruç şehveti kırar" buyurmuştur.
Bu cümle,
"Umulur ki, orucun edasını ihlal etmekten sakınırsınız; çünkü oruç pek şerefli bir ibâdettir" ya da "oruç tutmakla takvaya erersiniz" şeklinde de anlaşılabilir.
184
"Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta veya seferde olursa tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca zorlukla dayananlara düşen, tutamadığı her gün için bir yoksulu doyuracak fidye ödemektir. Kim gönülden gelerek (tatavvuan) bir hayır işlerse, bu onun için hayırlı olur. Bununla beraber oruç tutmanız eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır."
A- "Oruç, sayılı günlerdedir."
Oruç, sayılı günlerle sınırlıdır. Bu sayılı günlerden maksat ya Ramazan ayidır, ya da islâm'ın ilk zamanlarında farz kılınıp da sonra Ramazan orucu ile neshedılen oruçtur ki, o oruç Aşura günü ile her ayın üç gününden ibaret idi.
B- "Sizden kim hasta veya seferde olursa tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar."
Sizden her kim, hasta veya yolculukta bulunur da oruç kendisi için zararlı veya pek zor olursa ve bu sebeble oruç tutamıyor ise diğer günlerde tutamadığı günler sayısınca oruç tutsun.
"Femen kâne ...a'lâ seferin / Kim ...sefer veya yolculukta bulunursa" kaydı, oruç günlerinde günün bir kısmı geçtikten sonra yolculuğa çıkan kimsenin, orucunu bozamayacağına işaret eder.
Hastalik ve yolculuk hâllerinde oruç tutmayıp başka zamanlarda o günlerin sayısınca oruç tutma emri bir ruhsattır.
Bir görüşe göre ise, âyetteki emir, vücûb ifâde eder. Daha açık bir deyişle hastalık ve yolculuk hâllerinde oruç tutmamak ve başka zamanlarda kaza etmek farzdır. Zahirî mezhebi de, bu görüşü benimsemiştir. Ashâb'tan Ebû Hüreyre de (radıyallahü anh) böyle demiştir.
C- "Oruca zorlukla dayananlara düşen, tutamadığı her gün için bir yoksulu doyuracak fidye ödemektir."
İslâm'ın ilk dönemlerinde bu hüküm. "Oruç tutabilenler, oruç tutmadıkları takdirde tutmadıkları her gün için bir yoksulu doyuracak fidye verirler" şeklinde uygulanmıştır. Oruç tutabilenlerin, oruç tutmak yerine fidye vermek muhayyerliği, belli bir zamana münhasır kaldı. Oruç ilk kez farz kılındığında Müslümanlar, oruca henüz alışkın değillerdi. Bunun için oruç onlara çok zor geldi. İşte bundan dolayı Allah (celle celâlühü), Müslümanlara, oruç tutmayıp yerine fidye vermek ruhsatını tanıdı.
"Takat" kökünden gelen "yutıîkuune" fiilinde bir şeyi güçlükle yapma mânâsı vardır. Bu itibârla bu kelime "orucu ancak çok zorlukla tutabilenler" anlamına da gelmektedir. Bu mânâya göre onlar, çok yaşlılar (e'ş-şüyûh), iyileşemeyen hastalardır (el-acâiz). Onların hükmü, oruç tutmayıp fidye vermektir. Bu mânâya göre âyet mensûh (neshedilmiş) değildir. Yani oruç tutmakta çok zorlananların veya çok zorlukla tutabilenlerin, tutmadıkları her gün için bir yoksulu doyuracak fidye vermeleri gerekir.
Yoksulu doyuracak fidye, Irak ulemâsına göre buğdaydan yarım sâ'; diğerlerinden ise bir sâ'dır. (Şer'î dirheme göre sâ', 2, 917 kg, örfî dirheme göre ise 3, 333 kg eder.) Hicaz âlimlerine göre ise fidye, buğdaydan bir müdtür. Müd: 832 gr.) 10
10 Bu ölçüler, en az beşyüz yıl öncesinin, sosyo-ekonomik şartlarına göredir. Eski âlimler ve müftüler kati ve riyazi ölçüler koymayı, belki de öyle istendiği için tercih etmişlerdir. Bunun bir sebebi de Islâmin ilk günlerindeki pratiklik ihtiyacı da olabilir. Kur’ânm "infaka" teşvik edici âyetlerinin ruhuna paralel olarak herkesin "Fidye" ölçüsünün "Kendisini doyurduğu gibi" doyurmak olduğu söylenebilir.
Ç- "Kim gönülden gelerek (tatavvuan) bir hayır işlerse, bu onun için hayırlı olur."
Kim gönüllü olarak fidyeyi artırır, asgarî miktarının üstünde fazla fazla verirse, bu onun için daha hayırlıdır.
D- "Bununla beraber oruç tutmanız eğer bilirseniz sızın için daha hayırlıdır."
Yani siz ey güçlükle oruç tutabilenler, siz oruç tutmamak ruhsatına sahip olan hastalar ve yolcular! Kendinizi zorlayarak oruç tutmanız, muayyen miktarda yahut fazlasıyla fidye vermekten, yahut orucu başka günlere ertelemekten sizin için daha hayırlıdır.
Bu hâllerde oruç tutmamak sizin için mubah olmakla beraber, oruçtaki fazileti bilseniz, oruç tutmayı tercih edersiniz. Oruçtaki hayır ve berekete koşarsınız.
Bir görüşe göre de, yani eğer siz ilim ve tefekkür ehlinden iseniz, oruç tutmanın, ruhsat kullanmaktan daha hayırlı olduğunu anlarsınız.
185
"O Ramazan ay'ı ki Kur’ân onun içinde indirilmiştir. (Kur’ân) insanlar için bir hidâyettir, doğru yolun (hidâyetin) ve fırkanın apaçık delilleridir. O hâlde sizden kim bu aya şâhid olursa oruç tutsun. Kim de hasta ve seferde olursa tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutsun. Allah, sizin için kolaylık dilet-, zorluk dilemez. İddeti (sayı) ikmal ve doğru yola erdirdiğinden dolayı Allah'ı tekbir etmenizi ister ki, şükredesiniz."
A- "O Ramazan ay'ı ki Kur’ân onun içinde indirilmiştir"
Bu cümleden değişik anlamlar çıkarılabilir. Şöyle ki:
1- Tutulması gerekli o oruç, Ramazan ay'ı orucudur. O Ramazan ay'ı ki Kur’ân onun içinde indirilmiştir.
2- Ramazan ay'ı orucunu tutun. O Ramazan ay'ı ki Kur’ân onun içinde indirilmiştir.
3- Ramazan ay'ın da oruç tutmanız, sizin için daha hayırlıdır. O Ramazan ay'ı ki Kur’ân onun içinde indirilmiştir.
4- O sayılı günler, Ramazan ay'ıdır. O Ramazan ay'ı ki, Kur’ân onun içinde indirilmiştir.
Ramazan kelimesi mastar olup yanmak anlamındadır, Bu aya Ramazan isminin verilmesi,
a- Bu ayda oruç tutanlar, açlık ve susuzluktan yandıkları için,
b- Bu ayda tutulan oruç sebebi ile günahlar yandığı için,
c- Ayların isimleri eski lügatlerden nakledildiği zaman Ramazan ay'ı, sıcak günlere rastgeldiği içindir.
5- Kur’ân-ı Kerîm'in Ramazan ay'ı içinde indirilmesi, Kur’ân'ın, Ramazan ay'ı içinde indirilmeye başlanması demektir. Bu da Ramazan ay'mda Kadir gecesinde gerçekleşmiştir.
6- Kur’ân, Ramazan ay'mda toptan dünya semâsına, sonra da ilâhî iradenin gerektirdiği şekilde bölüm bölüm yeryüzüne indirilmiştir.
7- Ramazan ay'ı hakkında Kur’ân âyetleri indirilmiştir.
Bunlar:
"Ey imân edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı." (Bakara 2/183-186) ve diğer âyetlerdir.
Rivâyet olunduğuna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"İbrâhîm'in Sahifeleri, Ramazan'ın ilk gecesinde;
Tevrat, Ramazan'ın altıncı gecesinde;
İncil, Ramazan'ın on üçüncü gecesinde;
Kur’ân da Ramazan'ın yirmi dördüncü gecesinde nazil olmuştur."
B- "(Kur’ân) insanlar için hidâyettir, doğru yolun ve furkanm apaçık delilleridir."
Kur’ân, i'câzları (mucizevî vasıfları) vs. ile insanlara hidâyettir; içerdiği hikmetler ve hükümler ile de hakka İrşad eden ve hakkı bâtıldan ayıran apaçık belgelerdir.
C- "O hâlde sizden kim bu aya şâhid olursa oruç tutsun. Kim de hasta ve seferde olursa tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutsun."
Bu cümlede zamir yerine "şehr / ay" kelimesinin zahir isini olarak zikredilmesi, bu aya tazim ve ziyadesiyle beyân içindir. Yani,
İçinizden her kim yolcu veya seferde değilse, hazar halindeyse bu ayda oruç tutsun.
İçinizden her kim, Ramazan hilâline erişirse, o ayda oruç tutsun.
Bu mânâya göre, bunun mâbâdi (sonrası), genel bir hükmü ortaya koyar:
Kim, mukıim olmakla beraber, hasta veya yolculuk hâlinde bulunuyorsa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde oruç tutsun. Çünkü sadece mukıim değil hasta ve yolcu da, Ramazan ay'mı idrâk eder. Herhalde bu cümlenin tekrar edilmesi hasta ve yolcuyu bu genel hükmün kapsamı dışına çıkarmak ve bir de daha önce geçen aynı cümle gibi bunun da neshedilmiş olabileceği zannini ortadan kaldırmak içindir.
Ç- "Allah, sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez"
Allah size bu ruhsatı tanımakla size kolaylık diler; zorluk dilemez. Çünkü Allah'ın (celle celâlühü) şefkat ve merhameti sonsuzdur.
D- "iddeti (sayı) ikmal ve doğru yola erdirdiğinden dolayı Allah'ı tekbir etmenizi ister ki, şükredesiniz "
Allah'ın (celle celâlühü), Ramazan ayma erişene oruç tutmayı, oruç tutmama ruhsatını kullananlara da, tutmadığı sayıyı gözetmelerini emir buyurması ve beki hâllerde oruç tutmama ruhsatını tanıması bunun içindir.
"Ve litükmilû'l-ı'ddete / o sayıyı tamamlayasınız diye" cümlesi, sayının gözetilmesi emrinin sebebidir.
"Ve litükebbirullahe — Allah'ı tazim edesiniz diye" cümlesi de, ruhsata binaen tutulmayan orucun kaza edilmesi keyfiyetinin bildirilmesi sebebiyledir.
"Ve lea'lleküm teşkürûn / ola ki şükredersiniz" cümlesi de, anılan ruhsatın tanınmasının ve kolaylaştırmasının sebebidir.
Tekbir; Allah'ı (celle celâlühü) hamd ve sena ile tazım etmektir.
Bir görüşe göre de bu tekbir, bayram gününün tekbirleridir.
Bir görüşe göre de, hilâl görüldüğünde getirilen tekbirdir.
186
"(Resûlüm)! Kullarım, sana Benden sorarlarsa gerçekten Ben onlara çok yakınım. Duâ ettiği zaman, duâ edenin duasını kabul ederim. Öyleyse onlar da Benim davetime icabet ve Bana hakkıyla imân etsinler ki doğru yolu bulsunlar."
A- "(Resûlüm)! Kullarım, sana Benden sorarlarsa gerçekten Ben onlara çok yalanım "
Hitabın renklendirilmesi ve Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) tevcih edilmesinde (li telvini'l-hıtabi ve tevcihihi ilâ Resûlillâhi), Resûlüllah için apaçık bir şereflendirme ve onun makamını yükseltme anlamı vardır.
Yani ey Resûlüm! Kullarım sana Beni sorarlarsa, onlara, Benim onlara çok yakın olduğumu söyle. Bu ifâde, Allah'ın kullarının fiillerini ve sözlerini bildiğini, onların hâllerine muttak olduğunu, mekânen yakın bir kimsenin hâline teşbih suretiyle anlatmaktır.
B- "Duâ ettiği zaman, duâ edenin duasına icabet ederim."
Rivâyet olunuyor ki, bir bedevi Arap, Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) :
"- Senin Rabbin bize yakın mıdır? Biz yakına seslenir gibi mı O'na seslenelim? Yoksa uzak mıdır? Biz uzağa seslenir gibi mi O'na seslenenin?" dedi.
Bunun üzerine âyetin bu kısmı nazil oldu. Bu, Cenâb-ı Allah'ın yakınlığını açıklamakta, bu gerçeği ifâde etmektedir ve aynı zamanda duâ edenlere icabet va'didir.
C- "Öyleyse onlar da Benim davetime icabet etsinler ve Bana hakkıyla imân etsinler ki doğru yolu bulsunlar "
Kullarım, kendi işleri için bana duâ ettikleri, dilekte bulundukları zaman, Ben nasıl onlara cevap veriyorsam, Ben de onları imân ve itaate çağırdığım zaman onlar da Benim davetime cevap versinler ve imânlarında sebat göstersinler.
Allah (celle celâlühü), bu âyetten önce Müslümanlara Ramazan ayı orucunu tutmayı, sayıyı gözetmeyi emir ve onları, tekbir ve şükür vazifelerini yerine getirmeye teşvik buyurduktan sonra akabinde bu âyeti getirmekte ve bundan sonra yine oruçla ilgili konulara dönmektedir.
187
"Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız (e'r-refes) size helâl kılındı, Onlar sizin için bir elbisedir; siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah, nefislerinize yazık ettiğinizi bildi de tevbelerinizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazdığını isteyin. Size fecrin beyaz ipliği kara iplikten tebeyyün edinceye kadar yiyin, için. Sonra da ertesi geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde itikâfta iken onlara yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Sakın onlara yaklaşmayın. İşte Allah, âyetlerini insanlara böyle açıklıyor ki sakınsınlar."
A- "Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helâl kılındı "
Rivâyet olunuyor ki, önceleri akşam olup iftar zamanı gelince, Müslümanlar, yatsı namazı kılın caya veya yatıncaya değin onlara yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmak helâl idi. Sonra bir gece Ömer yatsıdan sonra eşiyle cinsel ilişkide bulundu. Sonra da çok pişman oldu ve Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip özür diledi. O sırada birçok Sahabî ayağa kalkıp onlar da yatsıdan sonra bu işi yaptıklarını itiraf ettiler. İşte bunun üzerine (İslâm'da zorluk olmadığını bildirmek üzere) bu âyet nazil oldu.
Oruç gecesinden maksat, ertesi gün oruç tutulacak gecedir-.
B- "Onlar sizin için bir elbisedir; sizde onlar için bir elbisesiniz"
Bu istinaf cümlesi, oruç gecesi cinsel ilişkinin helâl kılınmasının sebebini beyân etmektedir ki, o da, eşleriyle tam iç içe olmaları ve onlara çok ilgi duymaları sebebi ile, onlara dayanmalarının güçlüğüdür.
Kadın ve erkeğin her biri diğerine "libas — elbise, örtü" olarak değerlendirilmiştir. Çünkü onlar geceleri kucaklaşmaları ve birbirlerine sarılmaları cibetiyle birbirinin örtüsü gibidirler. Onların birbirlerini örtmeleri gayri meşru ilişkiden korunmalarına vesile olmasındandır.
C- "Allah, nefislerinize yazık ettiğinizi bildi de tevbelerinizi kabul etti ve sizi bağışladı."
"Hâne-yehunü-havnen-hıyaneten-ihtiyanen" kökünden gelen "tahtanûne", siz hâince davrandınız, ihanet ettiniz demektir. Fakat burada ihanetten daha ağır bir mânâ ifâde eder. İlâhî azaba maruz kılmak suretiyle nefse zulmetmek anlamı taşır.
Yani Allah tuttuğunuz orucun sevabını azaltmak, nefsinizi, azaba maruz kılmak suretiyle kendinize zulmettiğinizi biliyordu. Siz işlediğiniz hatâlardan tevbe edince, Allah da tevbenizi kabul ve sizi affetti; o hatâların izlerini sizden tamamen sildi.
Ç- "Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazdığını isteyin "
Yani bunu haram kılan hüküm neshedilince, imdi artık oruç gecesi kadınlarınıza mübaşeret edin. Mübaşeret, tenin tene dokunmasıdır. Cinsel ilişki, mübaşereti gerektirdiğinden dolayı mübaşeret, kinaye yoluyla o mânâ için kullanılmaktadır.
Bu âyet, sünnet yolu ile konulan hükümlerin, Kur’ân âyetleri ile neshedilmesinin câız olduğuna delildir.
"Allah'ın sizin için yazdığını isteyin"den murad, Levh-ı Mahfuz'a yazdığı çocuktur.
Cinsel ilişkide bulunan mü'minin asıl gayesi, çocuk yapmak olmakdır. Çünkü şehvetin yaratılmasında ve evlilik teşriındekı hikmet, çocuk yapmaktır; şehveti tatmin değildir.
Bir görüşe göre de bu âyet, azli (meniyi kadının rahmine değil, dışarıya akıtmayı) yasaklamaktadır.
Bir görüşe göre de âyet, kadınlarla normal olmayan yoldan ilişkiye girmeyi yasaklamaktadır. Bu anlamda kadınlarla helâl yoldan ilişkide bulunun; demektir.
D- "Size fecrin beyaz ipliği kara iplikten tebeyyüıı edinceye kadar yeyin, için."
Tan yerinde ufukta ilk önce meydana gelen aydınlık ile ona paralel olarak uzayıp giden gece karanlığı beyaz ve siyah iki ipliğe benzetilmiştir.
Bir rivâyete göre, bu âyet ilk nazil olduğunda "mine'l-fecri" kelimesi yoktu. Fecir, bikndiği gibi tan yeri demektir. Ayeti duyanlar, beyaz ve siyah iki ipliği yanyana koyup bunları birbirinden ayırt edinceye kadar yemeye devam ettiler. İşte bu yanlış anlamayı gidermek için "mıne'l-fecri" kelimesi nazil oldu. Bu rivâyet sahih kabul edildiği takdirde, her hâlde bu hâdise, Ramazan ayı girmeden önce vuku bulmuş olmakdir. Ve beyânın, ihtiyaç zamanına değin ertelenmesi caizdir.
Oruç gecelerinde cinsel ilişkinin sabaha değin caiz olması, guslün de sabaha tehir edilmesinin caiz olduğuna ve cünüp olarak sabahlayan kimsenin orucunun da sahih olduğuna delâlet eder.
E- "Sonra da ertesi, geceye kadar orucu tamamlayın."
Bu cümle de, orucun son vaktini beyân etmektedir.
F- "Mescidlerde itikâfta iken onlara yaklaşmayın."
Bu cümlede yine mübaşeret kelimesi, kinaye olarak cinsel ilişki anlamında kullanılmıştır.
Tâbiî âlimlerinden Katâde'ye göre:
"Önceleri Müslümanlar, itikatta iken mescidden çıkıp eşlerinin yanına gidiyor, onlarla cinsel ilişkide bulunduktan sonra yine itikâf yerine dönüyorlardı. İste böyle yapmaları yasaklandı."
Bu âyet, itikâfin ancak mescidlerde yapıldığına, itikâfın bazı insanlara mahsus olmadığına ve itikâfta cinsel ilişkinin haram olduğuna delildir. Ayrıca bu âyet, cinsel ilişkinin itikâfi bozduğuna da delildir; çünkü ibâdetlerde nehiy (yasaklama), ifsadı da gerektirir.
G- "Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Sakın onlara yaklaşmayın."
Zikredilen bu sınırlar, Allah'ın kulları için koyduğu sınırlardır. Öyleyse bu sınırları aşmak şöyle dursun, onlara yaklaşmayın bile. Allah (celle celâlühü), hak ile bâtıl arasındaki sınırı geçmek yasağının ehemmiyetini belirtmek için o sınıra yaklaşmayı da yasaklamıştır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki:
"Her padişahın sultan çayırları vardır. Allah'ın mahfuz sahaları da O'nun yasaklarıdır. Yasak sahalar etrafında dolaşan, onun içine düşebilir."
"Allah'ın sınırları", sadece zikredilen hükümler olmayıp mutlak olarak Allah'ın haram kıldığı ve yasakladığı şeyler anlamına da gelir.