135. Âyetin Tefsiri
135:"Yahudi ve hıristiyanlar diyorlar ki; yahudi ve hıristiyan olunuz, kurtulursunuz. De ki; hayır biz hak yol üzere bulunan İbrahim’in dinindeyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı." Bin dört yüz sene önce Medine’deki yahudi ve hıristiyanlar diyordu ki; “Yahudi ve hıristiyan olursanız, kurtulursunuz.” Günümüzde yahudi ve hıristiyanlar da diyorlar ki; yahudi ve hıristiyan olursanız, kurtulursunuz. Sizin ekonominiz bozuk, ticaretiniz bozuk, eğitiminiz iflas etmiş durumda, siyasal yapınız bozuk, aile düzeniniz bozuk. Her-şeyiniz tefessüh etmiş durumdadır. Tabi önce kendileri bir bozdular, kendi düzenlerini önce bir bozdular, sonra bizimkini de bozdular, bizi böyle bir boşlukta bıraktılar, sonra da diyorlar ki bu durumdan kurtulmak için yahudi ve hıristiyan olmak zorundasınız, başka çareniz yoktur. Ya yahudi olacaksınız, yahut da hıristiyan olacaksınız başka çareniz yoktur. Eğer yahudi veya hıristiyan olursanız, tüm bu bozuk düzen hayatınız düzelecek diyorlar. Önce kendileri bir bozdular, yâni kendileri önce İslâm’dan uzaklaştılar, yahudi ve hıristiyan oldular. Sonra bize yöneldiler, bizi de bozdular, bizi de İslâm’dan uzaklaştırdılar. Bizi de aynen kendileri gibi yaptılar. Hemen hemen herşeyimizi bozdular, herşeyimizi felç ettiler. Yâni önce bizi ortada bıraktılar ve sonra da şimdi diyorlar ki: Bakın herşeyiniz bozuldu. Hukukunuz, aile düzeniniz, eğitiminiz, sanayiiniz herşeyiniz iflas etti. Şu anda çıkmazdasınız. Başka çareniz yok; bu durumdan kurtulabilmek için yahudi veya hıristiyan olmak zorundasınız. Bizim gibi olmak zorundasınız. Aslında bizi olduğumuzdan çok fazla bozuk göstermeye çalışıyorlar. Kendilerinin işleri yolunda da bizler çok kötü durumdaymışız gibi gösteriyorlar. Mübâlağa yapıyorlar, halbuki İslâm dünyası onlar kadar bozulmadı elhamdülillah. Onların hayatı bizden çok daha bozuk aslında. Tüm hayatları bozuk. Aile hayatları kalmamış, sosyal hayatları bozuk, insanî ilişkileri bozuk, ahlâkları bozuk, her şeyleri bozuk. Kokuşmayan bir tek şeyleri kalmamış, ama şimdi tam yol ayırımına geldiğimiz bir dönemde, kendileri gibi bizi de bozup sap gibi ortada bıraktıkları bir dönemde diyorlar ki: Eğer yahudi veya hıristiyan olursanız her şeyiniz düzelecek, başka da çareniz yoktur. Ortak pazara gireceksiniz, başka çareniz yoktur. A.E.T. ye üye olacaksınız, İ.M.F. nin denetimine gireceksiniz, gümrük birliğine gireceksiniz, herşeyinizi değiştireceksiniz, herşeyinizle bize teslim olacaksınız, başka çareniz yoktur diyorlar. Bunu denedik biz. Bu dediğinizi yıllardır denedik biz. Yıllardır herşeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Yazımızı değiştirdik, hukukumuzu değiştirdik, cumamızı, tatilimizi değiştirdik, tarihimizi, kültürümüzü değiştirdik, âdetlerimizi, kılık kıyafetimizi değiştirdik, kanunlarımızı değiştirdik, herşeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Ama bakıyoruz ki düzelmek, iyiye gitmek şöyle dursun battıkça battık, gömüldükçe gömüldük. Öyleyse şimdi de sıra bizdedir. Artık söz söyleme sırası bize gelmiştir. Ümmet aklını başına aldı elhamdülillah. Biz de onlara diyeceğiz ki, yok yok, yok artık sizi dinlemeyeceğiz. Artık sizin dediklerinize kulak vermeyeceğiz. Artık sizin akıntınıza, sizin kıblenize gitmeyeceğiz. Sizi kıble edinmeyeceğiz. Sizin yörüngenize girip sizin gittiğiniz yere gitmeyeceğiz. Sizi dinleyip sizin gibi pisliğe batmayacağız. Hayır hayır: "Hayır, biz hak yol üzere bulunan İbrahim’in dinindeyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı." Bizler tek olan Allah’a inanan İbrahim’in milletine, İbrahim’in fıtrat dinine, dosdoğru dinine tabi oluyoruz ki; o İbrahim sizler gibi müşriklerden de değildir, diyeceğiz. Peki niye böyle dememizi istedi Rabbimiz. Yâni neden bizler Muhammed (a.s)’ın getirdiği İslâm dini üzere olacağız denmedi de İbrahim’in dini, İbrahim’in milleti üzerineyiz dendi? Neden onlara böyle dememizi istedi Rabbimiz? Bunun sebebi şudur Allahu âlem: Çünkü yahudiler de, hıristiyanlar da Hz. İbrahim’i biliyorlar, onlar da Hz. İbrahim’i seviyorlar, onlar da ona inandıklarını iddia ediyorlar ya, işte onun için böyle ortak bir paydada birleşme teklifi için böyle dememiz isteniyor. Onlara cevap verirken bile onları hakka davet etmemizi istiyor Rabbimiz. Onlara acımamızı, mer-hamet etmemizi istiyor. Bizim onlar gibi yapmamamızı, onlara benzememizi, onların bize yaptıkları gibi büyüklük taslamamızı istemiyor Rabbimiz. Yâni biz, onların bize yaptığı gibi onlara hava atmamalıyız. Onların yaptığını yapmamalıyız. Zira müslüman, birilerine rağmen, birilerine binaen tavır belirlemez. Onlar bize böyle yaptı, o halde biz de onlara bunu yapalım mantığı yanlıştır. Evet, biz onlara bunu derken, onların bize yaptığı gibi onların hayatını bozmak, onları sap gibi ortada bırakmak için değil, ya da onlara biz doğru yoldayız diyerek hava atmak için değil, gerçekten onları hayra, hakka davet etmek için diyeceğiz. Onlarla ortak bir payda bulabilmek için böyle diyeceğiz. Hani Âl-i İmrân’da da aynı teklifi görüyoruz: "De ki: Ey kitap ehli! Gelin hep beraber aramızda ortak bir kelimede bir araya gelelim. O da Allah’a kulluk etmek, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi Rab olarak benimsememektir. Eğer yüz çevirirlerse "Bizim müslüman olduğumuza şahit olun" deyin." (Âl-i İmrân: 64) Gelin ey yahudi ve hıristiyanlar, Allah’tan başka İlâh kabul etmeyerek asgari bir müşterekte birleşelim deniyordu. Burada da aynısını görüyoruz. Gelin ey yahudiler! Ey hıristiyanlar! İbrahim’in milletinde, İbrahim’in dininde birleşelim. Zira İbrahim sizin de bizim de kabul ettiğimiz bir peygamberdir. İsrâil oğullarının da İsmail oğullarının da atasıdır İbrahim. Sizin de bizim de atamız olan Hz. İbrahim’in dininde, Hz. İbrahim’in milletinde birleşelim. Çünkü İbrahim’in (a.s) kimliğini Rabbimiz şöyle anlatıyordu: "İbrahim (a.s) ne yahudi ne de hıristiyan’dı, lâkin o hanif ve müslümandı." (Âl-i İmrân: 67) Âyetiyle İbrahim’in (a.s) kimliği de anlatılıyordu. Şu anda bir teklifte bulunalım müslümanlara. Ülkenin geleceği konusunda söz sahibi olan, düşünen, bu konuda kafa yoran herkese. Allah’ın kitabını bir kenara bırakıp, peygamberin sünnetini bir kenara bırakıp, şu veya bu vadide çözüm arayanlara, yazarlara, çizerlere, düşünürlere, idarecilere, yöneticilere, tüm ülke insanına diyelim ki: Gelin ey insanlar! İnsanlığın çözüm aradığı, çare aradığı, huzur ve sü-kun aradığı, güven aradığı şu ortamda unuttuğunuz, nazar-ı itibara al-madığınız bir gerçeği söyleyelim. Hidâyet Allah’ın hidâyetidir, yol Allah’ın yoludur, çözüm Allah’ın çözümüdür, çözüm İslâm’dır. Gelin yıllar yılı başka yerlerde çözüm aradık, ama bulamadık. Gelin bir de Allah’a müracaat edelim. Şu ana kadar hep ondan başkalarına gittik, ondan başkalarına müracaat ettik, hep başkalarının kapısını çaldık. Şimdi de Allah’ın istediği bir hayata talip olalım, Allah bizi sahil-i selâmete çıkaracaktır. Gelin şöyle diyelim: "Biz Allah’a, Allah’tan bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilenlere, peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Biz, onlar arasında herhangi bir ayırım yapmayız, ve biz Allah’a teslim olmuşuz deyin." Yâni sizler gibi din konusunda, peygamberler konusunda ırkçılar değiliz biz. Zira yahudiler sadece Hz. Mûsâ’ya ve ona indirilen Tevrat’a inandıklarını iddia ediyorlar ve diğerlerini reddediyorlardı. Hıristiyanlar da sadece Hz. İsa’ya ve ona indirilen İncil’e inanıyorlar ve başkalarını reddediyorlardı. İsa’dan başka peygamber, İncil’den başka kitap yoktur diyorlardı. Böylece dinde ırkçılık yapıyorlardı. Biz diyo-ruz ki; biz onlara da iman ediyoruz. Mûsâ’ya da iman ediyoruz, Mûsâ’ya gönderilen Tevrat’a da iman ediyoruz. İsa’ya da iman ediyoruz, İsa’ya gönderilen İncil’e de iman ediyoruz. Muhammed’e (a.s) da iman ediyoruz, ona gönderilen son kitap Kuran’a da. Böylelikle bizler dinde ırkçılık yapmıyoruz. Peygamberler arasında da böyle bir ayırım yapmıyoruz. Hz. İsa bizim peygamberimizdir, Hz. Mûsâ bizim peygamberimizdir. Hz. Mûsâ, Hz. İbrahim, Hz. İs-mail, İshak, Yahya, Zekeriyya, Harun, Dâvûd hepsi de bizim peygam-berimizdir. Biz hepsine inanıyoruz. Bunların hepsi de aynı kaynaktan gelen peygamberlerdir. Bunların hepsi de aynı ağacın dalları ve meyveleridir. Tarihin değişik zamanlarında insanlığa Allah tarafından sunulmuş meyvelerdir bunlar. Ama şunu söyleyelim burada: Kur’an’a iman etmekle; Tevrat’a ve İncil’e iman etmek ayrıdır. Bunu Bakara’nın başında demeye çalışmıştım. Bizler Kur’an’a iman ederken, onu pratikte uygulamak üzere iman ediyoruz. Amel etmek üzere, hayatımızda uygulamak üzere iman ediyoruz. Yine öteki peygamberlere gönderilip de Kur’an’da zikredilenlere de, onları da hayatımızda uygulamak üzere iman ediyoruz. Onlarla da sorumlu olduğumuza iman ediyoruz. Ama önceki kitaplarda indirilip de bizim kitabımızda zikredilmeyenlerin de gerçekliliğini kabul ediyoruz. Yâni Allahu Teâlâ böyle bir kitap göndermiştir; böyle bir kitap gelmiştir diye buna da inam ediyoruz. İşte bizim bu imanımız Hz. Adem’le başlayan, Hz. Muhammedle son bulan köklü ve mükem-mel bir imandır. Böyle köklü bir din, böyle köklü bir iman başka dinde yoktur. Böyle bir iman ne hıristiyanlarda, ne yahudilerde, ne de başka birilerinde vardır. 137:"Eğer onlar, sizin inandığınız gibi iman ederlerse, onlar da doğru yolu bulurlar, hidâyete ererler. Eğer size karşı yüz çevirip küfredecek olurlarsa onlar mutlaka bir şikakın, ayrılığın, parçalanmanın içinde olacaklardır." Onlar bize diyorlar ki; gelin, yahudi ve hıristiyan olun, kurtulun. Biz de onlara diyeceğiz ki; hayır öyle değil, sizler eğer müslüman olursanız kurtulursunuz, başka çareniz yoktur. Âyet-i kerîmenin ifade tarzından anlıyoruz ki; Müslüman hiçbir zaman savunmada kalamaz. Dikkat ederseniz bugün müslümanlar hep savunmada kalmaktadırlar. Hep savunmada ve suskunlukta kalmaktadırlar. Çoğunlukla Müslümanlarda hâlâ bu kompleksi atamamak vardır. Yâni adam müslüman, ama hâlâ gavurun karşısında kompleks içinde. Adam hem müslüman hem de aşağılık duygusu içinde; meselâ gâvura sen cehennemliksin diyemiyor adam. Sen yanlış yoldasın diyemiyor. Halbuki gâvura sen yanlış yoldasın, bu halinle cehennemliksin, cehenneme gideceksin demek ona en büyük merhamettir aynı zamanda. Yâni ona yanlışını söyleyelim ki adam hiç olmazsa yanlışını anlasın ve cennete gitmenin yollarını arasın. Diyemi-yor adam ona bunu. Hiç bir şeyine dokunmuyor. İşte gel beraber yaşayalım, gül gibi geçinip gidelim diyor, adam onun yanlışını gündeme getirmiyor. Tamam o zaman cehenneme kadar yaşarsın beraber. Madem ona acıyorsun, aynı mahallede yaşıyorsun, aynı şehirde yaşıyorsun, aynı iş yerinde bulunuyorsun, aynı apartmanda oturuyorsun, hattâ o gavurun işinde, işyerinde çalışıyorsun, o zaman adama; arkadaş, sen yanlış yoldasın, bozuk yoldasın, bu halinle sen cehenneme gidiyorsun, sana acıdığım için söylüyorum, gel müslüman ol da bu azaptan, cehenneme gidişten kendini kurtar, demelisin. Bu ona kötülük değil ki. Bu onu üzmek ve kırmak da değildir. Aslında onun hayatını sorgulamamak ona kötülüktür. Onu bu gittiği yolda uyarmamak, ona acımamak onun ateşe gidişine göz yummak ona kötülüktür. Aynı zamanda onun hayatını sorgulamamak bize de kötülüktür. Çünkü o zaman müslüman hep savunmada kalıyor demektir. Biz savunmada kaldığımız sürece hep kaybeden oluruz. Meselâ soruluyor müslümana: Niye namaz kılıyorsun? E, kusura bakma işte kılıyoruz. Niye örtünüyorsun? Kusura bakma alışkanlık işte ne yapalım. Niye oruç tutuyorsun? E, kusura bakma filan. Böyle böyle sonunda da kusura bakma sen nasıl istersen öyle yapayım demek zorunda kalacaktır müslüman. Sen nasıl istersen öyle yaşayayım demek zorunda kalacaktır müslüman. Karşısındaki gavuru uyarmayan, kendi kimliğini net bir biçimde ortaya koyamayan müslüman, sonunda susmaya ve savunmada kalmaya mahkum olacaktır. Halbuki müslüman tek başına da olsa hep hücumdadır, kesinlikle o savunmada olamaz. Olur mu bu? Bakın ilk gelen âyetlerde Allah buyurur ki: "Sen onlara birazcık mühlet ver peygamberim." (Müzzemmil: 11) Sen mühlet ver onlara. Kim mühlet verir aslında? Güçlü kuvvetli olanlar mühlet verir değil mi? Ama bakın bu âyetler geldiği zaman peygamberimizin yanında üç beş müslüman ya var, ya yok. Zahiren hiçbir gücü kuvveti yokken, tek başınayken bile Allah’ın Rasûlü hep hücumdadır. Hiçbir zaman savunmada ve suskunlukta değildir. Öyleyse biz de insanları sürekli uyaracağız, bakın sizin bu hayatınız çıkmazdadır, gelin aklınızı başınıza alın da hayatınızı düzeltin, size acıdığım için bu uyarıda bulunuyorum, yarın bu gidişin sonu perişanlıktır diyelim inşallah. Hasbel kader dar’ul harpte gâvurların işinde çalışıyor olsak bile kesinlikle savunmada ve suskunlukta olmayalım, onları açık ve net bir biçimde uyarmaya devam edelim. Evet, yahudi ve hıristiyanlara diyelim ki; gelin müslüman olun, kurtulacaksınız. "Eğer size karşı yüz çevirip küfredecek olurlarsa; onlar mutlaka bir şikakın, ayrılığın, parçalanmanın içinde olacaklardır." Yâni asıl olan İslâm’dır. Demin anlattı Rabbimiz; Hz. Ademden ve Hz. İbrahim’den bu yana kök İslâm’dır dedi. Kim ondan ayrılırsa, onlar ayrılığın içine düşmüş olacaklardır. İslâm asıl olunca, nerede olursa olsun İslâm’dan yana olan, İslâm’dan söz eden kişi, birlikten ve beraberlikten söz ediyor demektir. Ama ne gariptir ki, bugün birileri bir yerlerde İslâm’dan bahsedince, dinden bahsedince hemen birileri onun ayrılıkçı olduğunu, ayrılık tohumları ekmeye çalıştığını söylüyor-lar. Dinden, İslâm’dan bahsedenlere fitne çıkarıyorsunuz, ayrılık yap-maya çalışıyorsunuz diyorlar. Allah diyor ki; bakmayın siz onlara asıl ayrılıkçı olanlar, asıl fitne çıkaranlar, asıl bölücü olanlar kendileridir. İslâm, asıl olduğuna göre İslâm’dan kopanlar, İslâmdan ayrılanlar ayrılık tohumları ekenlerin ta kendileridirler. Meselâ bu milletin yüzde doksan sekizi bir araya gelip, biz İslâm’ı istiyoruz, biz Allah’ın dinini istiyoruz, biz Allah’ın sistemini yaşamak istiyoruz deseler, yine de bu hak onlara verilmez. Niye? Çünkü onlar ayrılıkçıdır. Ötekiler toplumun yüzde ikisini teşkil etseler bile bu yüzde ikiyi teşkil edenler ayrılıkçı değil, ama yüzde doksan sekiz ayrılıkçıdır. Yüzde ikiyi teşkil edenler birlikten yanadır, ama bu yüzde doksan sekizi teşkil edenler bölmeden yanadır, bölücülükten yanadır. Halbuki ayrılıkçının kim olduğunu Allah söylüyor. İslâm’dan ayrılan kişi ayrılıkçıdır. İslâm köktür, İslâm asıldır kim ondan ayrılmışsa, kim onu terk etmiş başka şeylerin peşine takılmışsa işte o ayrılığa düşmüş demektir. Öyleyse peygamberin ve ey peygamber yolunun yolcuları, gözünüzü açıp iyi dinleyin: "Varsın ayrılsınlar Peygamberim sen üzülme, onlara karşı sana Allah yeter." Ayrılırlarsa ayrılsınlar. Ne olurlarsa olsunlar, ne kadar çok olurlarsa olsunlar, güçleri kuvvetleri medeniyetleri ne kadar olursa olsun hiç fark etmez, onlara karşı sana Allah yetecektir. Yetmiş de. Bakıyoruz; Mekke’deki Allah’ın Rasûlü’nü ve müslümanları bir düşünün. Kimleri vardı onlara yardım edecek? Kimleri vardı onları koruyacak? Ama bakıyoruz ki; çok kısa bir süre sonra Medine’de devlet kurmuşlar, Bedir’de 313 kişiyle müşriklere galip gelmişler, üç beş yıl sonra on bin kişilik bir orduyla Mekke’yi fethetmişlerdir. Allah onlara yardım etmiş ve tüm düşmanlarına karşı Allah onlara yetmiştir. Allah onlara karşı sana yeter demişti Rabbimiz, yetti de gerçekten. Bu âyetler aynı zamanda bize de hitap ediyor. Eğer bugün bizler de Allah çizgisinde, peygamber çizgisinde bir hayat yaşayacak olursak hiç kimseden korkmayalım, çünkü Allah bize de yetecektir. Ama şunu da hiçbir zaman unutmayalım ki Allah’ın dininden yüz çevirmenin sonucu, parça parça olmaktır, ayrılık içine düşmektir. Bakın bu yahudiler, bu hıristi-yanlar asıldan, İslâm’dan koptukları için ayrılık içine düşmüşlerdir. İşte şu anda yeryüzü müslümanları bu durumu yaşamaktadır. Allah’ın kitabını terk etmelerinin sonucu olarak parçalanmanın, ayrılığa düşmenin en talihsiz derecesini yaşamaktadır. Müslüman ülkeler sun'i sınırlarla birbirlerinden ayrılmışlar, hattâ kendi ülkelerinde bile kendi sınırları içinde bile ne kadar paramparça olmuşlardır. Bilelim ki tekrar asıl olan dinlerine tekrar kitaplarına dönecekleri güne kadar da bu durumdan kurtulmaları mümkün olmayacaktır. 138:"Allah’ın boyasıyla boyanın. Allah’tan daha güzel boyası olan kim var? Biz ancak ona ibâdet edenleriz." Allah’ın boyası İslâm’dır. Şekil olarak kişiye Allah’ın boyası vurulmadı mı, onun yüzü simsiyahtır. En güzel boyayı, en güzel boya ile birleştirmeliyiz. Allah’ın boyasıyla boyanmalıyız. Yâni Allah dinine girmek, sadece ben de müslümanım diye dille söylenecek bir iddiadan ibaret değildir. Allah’ın boyasına, İslâm’ın boyasına boyanmak lâzımdır. Boya nasıl ki onunla boyanan şeyi değiştiriyor ve kendi rengine büründürüyorsa İslâm da böyledir. Kim İslâm’a girdiğini, Allah’ın boyasıyla boyandığını iddia ediyorsa, bu boyanın eseri onda görülmelidir. Bu boyanın eseri onun tüm hayatında kendini göstermelidir. İslâm’a giren kişi de bu dine bağlı olduğunu her hareketinde göstermelidir. Çünkü hem Allah’ın boyasında hem de başkalarının boyasında olmak Allah korusun şirktir. İslâm boyası tek bir boyadır tek renk boyadır ve damla kadar da olsa başka hiçbir boyayı kabul etmez. Bu boya yalnız Allah’a ibâdet edip ona hiçbir otoriteyi, hiçbir gücü ortak koşmamayı gerektirir. İslâm ona boyanan kişinin şahsında açıkça görülmelidir. Ben müslümanım dedikleri halde, ben İslâm boyasına, ben Allah boyasına boyandım dedikleri halde üzerlerinde bu boyanın eserini bile göstermeyenler kesinlikle o boyada değiller demektir. Evet, boya Allah’ın boyasıdır. En güzel boyayı Allah vurur. Yahudilerin boyası mı, yoksa hıristiyanların vaftiz boyası mı, yoksa Allah’ın İslâm boyası mı? Hayır Allah’ın boyası en güzel boyadır. Biz ancak O’na ibâdet ederiz. Biz sadece Allah’ın boyasıyla boyanırız. Biz Allah boyasının yanında başka boyalarla da boyanarak Allah’tan başkalarına da kulluk etmeyiz. Böylece şirke düşmeyiz. Biz sadece O’na kulluk ederiz. 39:"De ki; Allah konusunda bizimle tartışıyor musunuz? Allah konusunda bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Halbuki o Allah, bizim de sizin de Rabbinizdir. O zaman bizim amellerimiz bize ait sizinkiler de sizin olsun. Biz ancak O’na muhlis kullarız” O Allah sizin de bizim de Rabbimiz olduğu halde bu konuda tartışmak mı istiyorsunuz? Ey yahudiler ve ey hıristiyanlar Allah konusunda bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Allah öyle demediği halde, biz öyle inanmadığımız halde sizler Allah’a oğullar mı izâfe etmeye kalkışıyorsunuz. Halbuki bizim inandığımız Allah, bize indirdiği kita-bında bize anlattı ki; bunun gibi tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. Onun ne oğlu var, ne kızı ne de karısı. Ne yardımcıları var, ne de yetkilileri. Buna yetkiniz olmadığı halde, Allah’ın yetkileri konusunda, Allah’ın sınırları konusunda, Allah’ın hayata karışması konusunda hâlâ bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Allah’ın rubûbiyeti konusunda, Allah’tan başkalarının da rubûbiyet hakkına sahip olduğu konusunda, Allah’tan başkalarının da kanun koyma yetkisine sahip oldukları konusunda bizimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Allah’ın İlâhlığı konusunda, yâni Allah’tan başkalarına da kulluk edilmesi konusunda bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Allah’ın hayata karışması konusun-da bizimle tartışmak mı istiyorsunuz? Allah hayata karışmaz mı demeye çalışıyorsunuz? Ya da Allah hayatın sadece bazı bölümlerine karışır, öteki bölümlerine karışacak başka İlâhlarımız var demeye mi çalışıyorsunuz? Eğer böyle yaparsanız, gökleri ve yerleri yaratması konusun-da, sizleri var etmesi konusunda Allah’ı kabul eder, Allah’ı yetkili kabul eder; ama yeryüzündekileri yönetmesi konusunda, emirler ve kanunlar göndererek hayatımıza karışması konusunda, hâkimiyeti konusunda Allah’ı kabul etmemeye mi çalışıyorsunuz? Vazgeçin bu sevdadan. Bizimle bu konuda tartışmaya girmeyin. Çünkü O Allah, hepimizin Rabbidir. Ve hepimiz O’na teslim olmak zorundayız. Biz Allah’a inanırken, onun sadece bizim Rabbimiz olduğunu iddia etmiyoruz. Bizim Rabbimiz olan Allah’ın aynı zamanda sizin de Rabbiniz olduğuna inanıyoruz. Bizimle Allah konusunda tartışmak mı istiyorsunuz? Eğer bizim size tanıdığımız düşünce özgürlüğünü, fikir özgürlüğünü, ibâdet özgürlüğünü siz de bize tanısanız, bu tartışma kolayca çözülecektir. Çünkü biz din ve vicdan hürriyetine, düşünce hürriyetine inanıyoruz. Başka din sahiplerinin inanışlarına, düşüncelerine, ibâdetlerine karışmıyoruz. Çünkü bakın bundan sonra gelecek âyet-i kerîmede zaten bu anlatılacak. Ey yahudi ve hıristiyanlar! Eğer bu şekildeki tavırlarınıza devam edecek olursanız: Tamam göklerin ve yerlerin yaratıcılığı onun olsun, gökler ve yerler onun olsun, ama bizim hayatımıza karışmasın. Bizim kılık kıyafetimize, bizim hukukumuza, bizim eğitimimize, bizim kazanmamıza, harcamamamıza, bizim hayatımıza karışmasın demeye devam edecek olursanız, o zaman biz de size deriz ki: "O zaman bizim amellerimiz bize ait, sizinkiler de sizin olsun." Sizin dininiz, sizin inanışınız, sizin hayat programınız, sizin kulluk anlayışınız sizin olsun, bizimki de bizim olsun. Sizin amelleriniz sizin, bizim amellerimiz de bizim olsun. Öldüğünüz zaman siz kendi amellerinizle, biz de bizim amellerimizle karşılaşalım. Siz, sizinkiler-den sorumlu olun, biz de bizimkilerden. Siz sizin amellerinizin karşılığı olan cehennemden, biz de bizim amellerimizin sonucu olan cennetten razı olalım. Kâfirun sûresinde müşriklere ne demişti Rabbimiz? "Sizin dininiz sizin olsun, bizim dinimiz de bizim olsun" (Kâfirun:6) Yâni sizler hem Allah’a, hem de putlara; hem Allah’a, hem de Allah’tan başkalarına kulluk yaparak bir din, bir yol, bir hayat tarzı sergileyebilirsiniz. Yâni yaşadığınız Hayatınızın bazı bölümlerine Allah’ı, bazı bölümlerine de başkalarını karıştırabilirsiniz. Hayatınızın bazı bölümlerinde Allah’ı dinleyip, bazı bölümlerinde ise Allah’tan baş-kalarının kanunlarını uygulayarak müşrikçe bir yol tutabilirsiniz. Hem Allah’ı, hem de başkalarını razı etmeye çalışabilirsiniz. Hem Allah’a, hem de başkalarına kulluk edebilirsiniz. Ama bize gelince biz: Ama bizler taviz vermeden, ihlâsla, katışıksız bir şekilde Al-lah’a ibâdet edicileriz. Biz sadece Allah’ı Rab bilip, sadece onu dinler ve sadece ona kulluk ederiz. Yâni böyle hem Allah’a kulluk edip, hem de binde bir de olsa başkalarını da dinlemeden yana olmayız, başkalarına da kulluktan yana olmayız. Bin gramlık bir temiz suya bir gramlık da zehir katarak onu içmeden yana olmayız. Biz şirk koşmadan, hayatı parçalamadan Allah’a ibâdet ederiz. Sizler gibi hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı, bazı bölümlerinde de başkalarını memnun etme-den yana olmayız. 140:"Yoksa sizler (İbrahim milletine tabi olmamak ve bu konuda bizimle mücâdele etmek için) İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarının, bunların hepsinin yahudi ve hıristiyan olduklarını mı iddia ediyorsunuz?De ki. Söyleyin bakalım, siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı? Allah hakkındaki, (Allah yanındaki) şehâdeti, (yâni Allah tarafından bildirilmiş bir bilgiyi) gizleyenden daha zâlim kim vardır? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Bu soru, bu büyük peygamberlerin yahudi ve hıristiyan olduk-larını iddia eden kendileri saptığı gibi bu peygamberleri de kendi sapıklıklarına alet etmeye çalışanlara yöneltiliyor. Bu yahudi ve hıristi-yanlar Allah’ın kitabında müslüman olarak haber verdiği bu peygam-berlerin yahudi ve hıristiyan olduklarını söylüyorlar. Halbuki bundan önceki âyetlerde son derece açık bir şekilde bu peygamberlerin, hepsinin birer müslüman olduklarını anlattı Rabbimiz. Bunlar, bu peygamberlerin müslüman olduklarını resmen söyleyemiyorlar. Neden? Çünkü o zaman otomatikman kendi kendilerini reddetmiş olacaklar da ondan. "De ki." Bakın yine hücum var. Kur’an hiçbir zaman savunmada değildir. "Söyleyin bakalım, siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı?" Allah biliyor ve şahitlik ediyor ki; o peygamberler ne yahudi’ydi ne de hıristiyan’dı. Bunu bize Allah bildiriyor. İnsanların bilgisi Allah’tandır. Bunu bize bildiren Allah’tır. Eğer bunu bize Allah bildirmeseydi biz de bilemezdik. Yâni bu kitaba dayalı olmayan, peygambere dayalı olmayan hiçbir bilgi, gerçek bilgi değildir. Öyleyse gaybi konularda, gaybi meseleler konusunda Allah’ın bildirdiklerinin dışında söz söylenmemelidir. Yâni bu konularda söz söyleme hakkı sadece Allah’a aittir. Allah’tan başka hiç kimsenin söz söyleme hakkı yoktur. Evet, Allah bu konudaki bilgiyi kitapları ve Peygamberleri vasıtasıyla onlara da bildirmişti ama yoldan çıkan bu yahudi ve Hıristiyanlar bu bilgiyi gizlediler. Bakın Allah buyurur ki: "Allah hakkındaki, (Allah yanındaki) şehâdeti, (yâni Allah tarafından bildirilmiş bir bilgiyi) gizleyenden daha zâlim kim vardır?" Allah’ın peygamber göndereceğini, bu peygamberin Kureyşten çıkacağını, bu peygamberin Mekke’de dünyaya geleceğini, doğmadan babasını kaybedeceğini, kendisine Kur’an isimli bir kitap ineceğini ve bu kitabın kıyamete kadar tüm insanlığa hidâyet rehberi olacağını, kıyamete kadar hüküm fermanı olacağını, kıyamet sonrası da insanlığın bu kitapla yargılanacağını gizleyenden, saklayandan daha zâlim kim vardır? Bildiği bir konuda şehâdeti, şahitliği gizleyen kişiden daha zâlim birisi olamaz. Bunlar bildikleri halde hak konusunda şahitliği gizlemişlerdi, böylece zâlimlerden olmuşlardı. Ve böylece: "Zâlimler benim ahdime ulaşamazlar!" Evet, bildiğiniz bu gerçeği, bildiğiniz bu hakkı gizleyerek zâlim olan sizler, ey yahudiler ve ey hıristiyanlar kendilerine uyulacak, ardından gidilecek ümmet olma vasfınızı kaybettiniz. Sizler bu duruma düşmüşken, size uyanlar nasıl olur da hidâyete ulaşabilirler? Sizin gibi olanlar nasıl kurtulabilirler? Evet, Rabbimizin bu âyeti gereğince bu yahudiler ve bu hıristiyanlar kendilerine uyulacak, arkalarından gidi-lecek lider ümmet olma vasıflarını kaybetmişlerdi. Onlara uyanlar, onlarla beraber olanlar, onlar kaynaklı bir hayat yaşayanlar kesinlikle sapmak zorunda kalacaklardır. Onlarla ortak pazarlara, ortak eylemlere girmeye çalışanlar kesinlikle onların gittikleri cehenneme gitmekten kendilerini asla kurtaramayacaklardır. Peki onların bu bozukluğunu anlatan bu âyet bize ne diyor? Biz de okulda, çarşıda, pazarda, evde her yerde bildiğimiz hakkı gizlemeyelim. Hakka şahitlik görevimizi hakkıyla yerine getirelim ki; bizler de onların durumuna düşmeyelim inşallah. Bildiğimiz kitap bilgisini, peygamber bilgisini insanlardan saklamayalım, kafamızdaki Kur’an bilgisini, peygamber bilgisini kafamızda sır küpü gibi toprağın altına götürme durumunda olmayalım ki bu yahudi ve hıristiyanların konumuna düşmeyelim. Ne biliyorsak anlatalım hanımlarımıza, anlatalım çocuklarımıza, anlatalım herkese ve şehâdeti gizleyenlerden olmayalım inşallah. Kıyamet gününde ağzına ateşten gem vurulanlardan olmayalım. "Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Yoksa sizler, ey yahudiler ve ey hıristiyanlar, bu bile bile yanınızdaki hakkı gizlemenizden Allah gafil mi zannediyorsunuz? Halbuki Allah gizlediklerinizden de haberdardır, açığa vurduklarınızdan da ha-berdardır. 141:"Onlar bir ümmetti geldi geçti, onların yaptıkları onlara, sizin kazandıklarınız da sizedir." Yâni bunlar, bu hıristiyan’dı, yahudi’ydi dediğiniz peygamberler sizden önce yaşamış kimselerdir. Ve onların yaşadıkları dönemlerde ne yahudilik vardı ne de hıristiyanlık. Demek ki, siz yalan söylüyorsu-nuz. Bu saydığınız peygamberlerin bir tek dinleri vardı; o da İslâm’dı ve hepsi de birer müslümandı. Sizler bildiğiniz bütün bu gerçekleri gizleyerek, insanlara duyurmayarak saklayabileceğinizi sandınız. Biz gizlersek insanlar bunu bilemezler, anlayamazlar sandınız. Halbuki Allah, sizin yaptıklarınızın tamamından haberdardır. 142: İnsanların içinden beyinsiz takımı, müslü-manları öteden beri döndükleri kıbleden Kâbe’ye çeviren nedir? diyecekler. De ki; doğu da Allah’ındır, batı da. Allah dilediğini doğru yola hidâyet eder, doğru yola iletir." Âyet-i kerîme bu zâlimlerden liderlik alındıktan sonra kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilmesini anlatır. İşte bu kıblenin değişikliğinin asıl önemini anlayamayan bazı beyinsizlerin müslümanların zihinlerini idlâl için, müslümanların kalplerinde şüphe uyandırabilmek için söyledikleri sözleri anlatır. İnsanlardan bir kısım beyinsizler, sefihler, kârını, zararını bilemeyen insanlar, onları bu üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir? Diyecekler. De ki; doğu da, batı da Allah’ındır. Allah dilediğini doğru yola iletir. Kıblenin değişmesiyle bu sefihlerin ne diyeceklerini Allah biliyordu. Bunlar aynen Allah’ın buyurduğu gibi sözler söylemişlerdir. Bu beyinsizler Allah’ın böyle belli bir yönle, belli bir nokta ile sınırlı olduğunu, bu şekilde kıble değişince de sanki bunun Allah’tan yüz çevirme anlamına geldiğini düşünüyorlardı. Halbuki doğu da Allah’ındır, batı da. Diler doğuya döndürür sizi, dilerse batıya döndürür. Allah’ın emriyle sizin doğuya, ya da batıya dönmeniz, Allah’ın orada olduğu anlamına gelmez. Kendilerine hidâyet edilenler, hidâyete ulaştırılanlar asla bu tür sapıklıklarla meşgul olmazlar. Rabbimiz bu konuda hazırlıklı olması bakımından önceden peygamberimizi uyarıyor, bu işe hazırlıyordu. Peygamberim, bu adamlar bir şeyler söyleyecekler, bu işin dedikodusunu yapacaklar, sen hiç üzülme, ne derlerse desinler, sen hiç aldırış etme, diyor sanki Rabbimiz. Yâni, sanki bu müslümanlar kıble olarak Mescid-i Aksâ’ya döndükleri zaman Allah’ın emrinden başka bir şeye mi uymuşlardı? Müslümanlar bu işi yaparlarken kendi heva ve heveslerine göre bir kıble oluşturmamışlardı. Mescid-i Aksa’dan sonra Mescid-i Haram’a dönerlerken de yine Allah’ın emrine boyun eğiyorlardı. Allah onlardan nasıl bir hayat tarzı istiyorsa, öylece pratikte uyguluyorlardı. Şimdi birilerinin şöyle demeye hakkı yoktur: Sen niye Mescid-i Aksa’ya döndün? Eh Allah dedi ben de döndüm. Şimdi niye Mescid-i Haram’a dönüyorsun? Eh, yine Allah dedi onun için dönüyorum. Kıbleyi belirleme hakkı Allah’ındır, yönelişi belirleme hakkı Allah’a aittir. Öyleyse müslümanları bu konuda sorgulamaya da kimsenin hakkı yoktur. Görüyoruz ki kıblenin değişikliği problemi, Medine’de müslü-manları gerçekten uzun süre uğraştırmıştır. Medine’de yeni oluşan müslüman toplumu sarsmaya çalışan dış güçler vardı. Bu problem, kıble meselesi, ehl-i kitabın da, müslümanların da beklemedikleri bir hadise olmuştur. Zira müslümanlar o güne kadar hep Kudüs’e, Mes-cid-i Aksa’ya doğru dönüp namaz kılmışlardı. Üstelik bu durum ehl-i kitabı ayağa kaldırmıştı. Zira o güne kadar müslümanlar kendi kıblelerine doğru döndükleri için liderliğin kendilerinde olduğunu iddia ederek gururlanıyorlardı. Müslümanlar ise alışık oldukları bir uygulamadan, farklı bir uygulamaya geçince, ehl-i kitabın da saldırılarıyla bu olayın gerçeğini kavrayıncaya kadar, bu işin doğru yoldan bir sapma olduğunu zannettiler. Hiçbir müslümanın da bu konuda savunmaya geçmesine gerek yoktur. Aman efendim şöyleydi de böyleydi de demesinin anlamı yoktur. Allah böyle diyor, ben de böyle yapıyorum, o kadar. Yâni dinimi ben kendi kafama göre oluşturmuyorum ki; birilerine bu konuda savunmada bulunayım. Hayatımı ben belirlemedim ki birileri bu konuda bana hesap sorsun. Yâni namazımı, orucumu, haccımı, zekâtımı, hayatımı, kılık kıyafetimi, soframı, ekonomimi ben değil, Allah belirlemiştir. Ben bir müslüman olarak, Rabbime teslim olmuş bir mü’min olarak tüm hayatımı, tüm pozitif ve negatif eylemlerimi Rabbimden alıyorum. Ben irademi ona teslim etmişim. Onun seçi-mini seçim kabul ediyorum. Ben sadece Onun çektiği yere gidiyorum. Öyleyse benim dinimi, benim hayat programımı sorgulayanlara karşı benim diyeceğim: bunu Allah istedi ben de yapıyorum o kadar. Eğer insanlar sorgulayacaklarsa, Allahu Teâlâ’yı sorgulasınlar. Hiç kimsenin Allah’ı sorgulamaya hakkı da, yetkisi de yoktur, dolayı-sıyla kimsenin de bizi dinimiz konusunda sorgulamaya hakkı yoktur. Evet doğu da Allah’ın, batı da Allah’ındır. Allah diler bu tarafa döndürür, diler öbür tarafa döndürür; o onun bileceği bir iştir. İşte müslümanlar 13-15 aya yakın bir zaman Mescid-i Aksa’ya dönerek namaz kılmışlar ve nihâyet hicretin ikinci senesine doğru Mekke’ye, Kâbe’ye döndürüverdi Rabbimiz. "Allah dilediğini doğru yola hidâyet eder, doğru yola iletir." Yâni Allah hidâyet olunmak isteyen kişiyi dilediği şekilde hidâyete ulaştırır. Hidâyeti isteyeni hidâyete ulaştırır, dalâleti isteyeni de dalâlette bırakır Allah. Buradan anlıyoruz ki kıblenin değişikliğiyle Cenab-ı Hak önderliği, liderliği İsrâil oğullarından alıp İsmail oğullarına devrediyordu. Bundan sonra artık müslümanlar bu işe hazırlanmalıydı. Üzerlerine kıyamete kadar şeriat yükü yüklenen bu ümmet, kıyamete kadar tüm insanlığa örnek ve önder olacak bu ümmet, Muhammed ümmeti, artık şahit bir ümmet olacaktı. Kıyamete kadar tüm insanlık için vasat, denge unsuru bir ümmet olacaktı. İnsanlık kulluğu, teslimiyeti, adâleti, tevhidi bu ümmet şahsında görecek, sapak noktalarını onlardan öğrenecekti. Tüm yeryüzü insanlığı bu ümmete bakarak hayatını sağlamaya alacaktı. Bakın Rabbimiz buyurur ki: 143:"Böylece sizi, insanlara şahitler olasınız diye vasat bir ümmet kıldık. Peygamber de size şahit ve örnektir. Vaktiyle dönmekte olduğun ciheti şimdi sana kıble yapmamız ancak peygambere uyanlarla ona uymayıp geri dönenlerin arasını ayırt etmek içindir. Bu zor bir iştir, (bu büyük bir iştir). Ancak Allah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kişilere zor değil. Allahu Teâlâ sizin imanlarınızı zayi edecek değildir. Muhakkak ki Allah insanlara karşı çok Rauf ve çok merhametlidir." İslâm ümmeti vasat bir ümmettir. Bir de şahit bir ümmettir. Sizi dünya üzerinde vasat ve şahit bir ümmet yaptık. Evet, böylece kıblenin değiştirilmesiyle liderlik ve önderlik İsrâil oğullarından alınmış; İsmail oğullarına, yâni müslümanlara verilmiştir. Size verilmiştir. Demek ki bu kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan alınıp Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilmesi, bazı beyinsizlerin anladığı gibi sadece bir yön değişikliği değil, aynı zamanda liderliğin, ön-derliğin İsrâil oğullarından alınıp Muhammed ümmetine, müslüman-lara verilmesinin ifadesidir. Allah diyor ki; böylece sizi diğer insanlara şahitler olasınız diye vasat bir ümmet yaptık. Peki bu vasat ve şahit kavramlarından ne anlıyoruz? Vasat; adl, adâlet, doğruluk demektir. Öyleyse ey müslüman-lar, sizi adâlet sahibi, doğruluk sahibi bir ümmet yaptık. Vasat; denge unsuru demektir. Ruh ve madde konusunda, dünya ve âhiret konusunda, toplumcu ve bireyci görüşün arasında ifrat ve tefritin arası demektir. Ey müslümanlar sizi bu konularda orta yolu takip edecek vasat bir ümmet yaptık. Komünizm gibi toplumcu, toplumu putlaştıran, toplumun menfaatlerini ön plana çıkaran, toplum adına ferdi ve ferdin haklarını öldüren, kapitalizm gibi bireyi putlaştıran, bireye her türlü davranışlarında özgürlük tanıyan, kapitali putlaştıran ve bu konuda hiçbir sınır tanımayan bir ümmet değildir İslâm ümmeti. Madde ve ruh arasında da dengeyi sağlayan bir ümmettir İslâm ümmeti. Hani Fâtiha sûresinde öyle dememiz isteniyordu: “ Ya Rabbi, bizi doğru yola ilet. Kendilerine nîmet verdiklerinin yoluna. Kendilerine gazap ettiklerinin ve dalâlette bıraktıklarının yoluna değil” (Fâtiha 6-7) Ya Rabbi bizi sırat-ı müstakime hidâyet buyur. O sırat-ı müstakim ki, kendilerine nîmet verdiklerinin yoludur. Kendilerine gazap ettiklerinin ve dalâlette bıraktıklarının yolu değil ya Rabbi diye burada iki istisnadan söz ediliyor. Sıratı müstakimden iki belirgin sapma olmuştur. Bunlardan birisi yahudi’nin sapması, ötekisi de hıristiyanların sap-ması. Birisi maddeye ağırlık vererek, mânâyı görmezden gelerek, maddeyi putlaştırıp ruhu diskalifiye ederek materyalistçe bir sapmadır ki, bu yahudi’nin sapmasıdır. Hıristiyanlar da madde aleyhine ve ruh lehine dengeyi bozdular. Hıristiyanlar maddeyi yok farz ederek ruhu ve mânâyı putlaştırdılar. İşte bunun ikisi de sapmadır, ikisi de dengesizliktir. İslâm ümmeti maddeyi de, mânâyı da kabul ederek bu ikisi arasında denge unsuru olmuştur. Ayrıca bir de yahudilerin sapması bildikleriyle amel etmemeleri biçiminde bir sapmaydı. Hıristiyanların sapması da bilgisizce amel etmeleri türünde bir sapmaydı. Yâni birinde bilgi var amel yok, bunlar yahudiler, ötekilerde de amel var ama bilgi yok bu da hıristiyanlardır. Bu ümmetten bildikleriyle amel işlemeyenler yahudilere, bilgisizce amel işleyenler de hıristiyanlara benzemektedir. Allah bu konuda da bu ümmeti denge unsuru yapmıştır. Bu ümmet bilgiyle ameli, düşünceyle hayatı birleştiren bir ümmettir. Vasat ümmet; bir de hükmüne tüm insanlığın boyun eğmesi gereken ümmet demektir. Ey müslümanlar, sizi hükmüne tüm insanlığın boyun eğeceği, tüm insanlığın size bakıp hizaya geleceği, sapıkların sapıklık noktalarını sizde anlayacağı, hakkı bulmak isteyenlerin size bakarak hakkı bulabilecekleri denge unsuru bir ümmet yaptık. Ancak bu özelliklere sahip olan bir ümmet, tüm insanlık üzerinde şahitler olabilir. Zira bu ümmet, herkesin kendisine dönmek zorunda olduğu denge unsuru bir ümmettir. Dünya üzerindeki toplum-ların dengesi sizin vasıtanızla kurulacaktır. Yeryüzü insanına, insanlık, adâlet, özgürlük, müsavat sizin vasıtanızla ulaşacaktır. Eğer sizler yeryüzüne hakim duruma gelirseniz, yeryüzünde Allah’ın istediği bir hayat yaşarsanız dünyanın dengesi düzelecektir. Ama sizler dünyanın yönetimi konusunda egemen olamazsanız dünyanın egemenliğini başkalarına kaptırır da başka güçler dünyanın dengesine egemen olursa, bilesiniz ki o başka güçler de dünyanın anasını ağlatır. İşte görüyoruz dünya siyasetinden müslümanların çekildikleri günden bu yana kan gölüne çevirdiler dünyayı. Hem ülkemizde bu böyledir hem de tüm dünyada. Bir de insanlara şahitler olasınız diye sizi vasat bir ümmet yaptık diyor Allah. Bunun için sizi önder ve lider yaptık diyor. Önderlik, liderlik çok şerefli bir konum olmakla birlikte yanında bu şerefle orantılı olarak çok büyük ve şerefli sorumlulukları da olan bir görevdir. Bu görev tıpkı peygamberin ashabına ve diğer insanlara kendisine vahy olunan dini anlatma ve yaşama konusunda şahitlik etmesi gibi bir görevdir. Çok şerefli ama o nisbette de sorumluluğu olan bir görevdir. Ümmeti içinde peygamberin görevi, sorumluluğu ve şerefi neyse, diğer toplumlara karşı bizim de sorumluluğumuz ve şerefimiz odur. Bizler, müslümanlar olarak şu anda tıpkı peygamber gibi tüm insanlık önünde İslâm’ın yaşanırlılığını, pratiğini göstermek zorundayız. Bu konuda peygamberin ümmetine karşı şahit olduğu gibi biz de tüm insanlara şahitler olmak zorundayız. Şimdi biz, insanlara şahitler olmak zorundayız. Peki nasıl şahit olunur insanlara? Bunun yolu, bütün insanlara bu dini götürür, Kur’an âyetlerini bütün insanlara ulaştırır, dünya üzerinde Allah’tan ve onun yeryüzünü düzenlemek üzere gönderdiği âyetlerinden, cennetten, cehennemden haberdar edilmedik bir tek insan kalmayacak biçimde herkesi haberdar ederiz, işte o zaman biz insanlara şahitlik görevimizi yapmışız demektir. Tıpkı Ra-sulullah’ın bu ümmet üzerine şahitlik yaptığı gibi. Evet, bu öyle bir şeref ki Allah bunu bize nasip etmiştir. Ama öyle büyük sorumlulukları da vardır ki; bu ümmet kendi döneminde işlenen bütün suçlardan da sorumludur. Yâni şu anda tüm dünyada işlenenlerden sorumluyuz. Meselâ şu anda dünyanın en ücra bir köşesinde, en kuytu bir köyünde bir adam bir günah işliyorsa, bilelim ki biz müslümanlar yarın ondan sorumlu tutulacağız. Neden? Çünkü ona İslâm’ı götüremedik, ona hakkı duyuramadık, ona Allah’ı anlatamadık. Nasıl ki Allah’ın Rasûlü gerek kendisine Allah’tan gelen âyetleri tebliğ etme konusunda, onun bir harfini bile gizlemeden onu insanlara, ashabına tebliğ etmişse, biz de bu kitaptan haberdar olmayan bir tek insan kalmayacak biçimde bunu onlara duyurmak zorundayız. Nasıl ki Allah’ın Rasûlü, Allah’ın insanlardan istediği kulluğu bizzat yaşayarak ashabına tam ve mükemmel bir örnek olmuşsa, biz de Allah’ın insanlardan istediği kulluğu tüm dünya insanlığının gözleri önünde yaşayıp pratikte onu göstermek zorundayız. Soralım şimdi müslümanlara, ey müslümanlar Allah size bir peygamber göndermiş ve o peygamberin şehâdetiyle sizi bu kitap konusunda bilgilendirmiş, peki şimdi siz de bu bilgilendiğiniz kitapla bütün insanları bilgilendirebildiniz mi? Peygamberin (a.s) size yaptığı görevi sizler de insanlara yaptınız mı? Diğer insanları bunun sorumluluğuyla karşı karşıya getirebildiniz mi? Bütün dünya insanlığına Kur’an’ı ve peygamberi duyurabildiniz mi? Böyle bir soru gelecek yarın bize. Allah peygamberine diyecek ki, ey peygamberim sen, sana gönderdiğim bu mesajı toplumuna duyurdun mu? Duyurmak da yetmez, onlara şahit olarak bu dinin pratikte nasıl uygulanması gerektiğini gösterdin mi? Bize de Allah diyecek ki; ey müslümanlar siz de peygamberinizden devraldığınız bu mesajı döneminizdeki tüm insanlığa duyurabildiniz mi? Bu dinin pratikte nasıl uygulanması gerektiğini hayatınızla onlara gösterebildiniz mi? Biz diyeceğiz ki; ya Rabbi biz duyurduk. Bütün insanlığa ilan ettik bunu. Savaşımızla, kavgamızla, düşüncemizle, imanımızla, sözümüzle, davranışlarımızla evet ya Rabbi, biz seni ve senin dinini bu insanlara duyurduk diyeceğiz. Ya da aksini söyleyeceğiz tabii. Bugün sağındakine solundakine, bugün evindekilere, bugün emmisine dayısına bile bu kitabı duyurmayan, duyuramayan insanların ne kadar sorumlu olduklarını varın siz düşünün. Karşımızdakiler ister kabul etsin, ister reddetsin bundan biz sorumlu değiliz ama onlara mutlaka bunu duyurmak zorundayız Allah bize böyle bir yük yüklemiş. Bu yük, bu görev aynı zamanda bizim dünya üzerinde söz sahibi olmamızı da beraberinde getirecektir. Bu güce sahip olmak zorundayız, çünkü bizler insanlığa mesaj sunacağız. Yasal yönden böyle bir güce sahip olmasak bile bütün dünya insanlığına bu kitabın kavgasını vermekle mükellefiz bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Dünyanın en uzak bölgesine veya Konya’nın en ücra köşesine kadar bunu götürmek zorundayız. Biz götüreceğiz, götürülen ister kabul eder, ister kabul etmez bu bizim sorumluluğumuz değildir. İnsanlar ya müslüman olurlar ya da olmazlar, bu bizim sorumluluğumuz değildir. Bizim sorumluluğumuz bununla insanları karşı karşıya getirmektir. Tıpkı Rasulullah’ın size şahit olduğu gibi. Rasulullah bunu bize nasıl duyurmuştu? Ya Rabbi senin peygamberin bize bir şey duyur-madı diyebilir miyiz? Hakkımız var mı buna? Hayır o gerçekten vazifesini yaptı. Evet, müslümanlar lider ümmettir, müslümanlar önder ümmettir. Müslüman şunun bunun arkasından gidemez. Müslüman şunun bunun uyuntusu olamaz. Müslüman tüm dünya insanlığına nü-mune-i imtisal olacak insandır bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Bu müslümanların şahit olmaları konusunu, yine Rasulullah’ın bir hadisine dayanarak şöyle de anlayabiliriz: Kıyamet günü tüm ümmetler, tüm toplumlar Allah huzurunda toplanacaklar başlarında peygamberleri olduğu halde. Allah her peygamberin toplumuna soracak. Söyleyin bakalım bu peygamber size benim âyetlerimi tebliğ etti mi? Bu peygamberim size karşı görevlerini yaptı mı? diye soracak. Meselâ Nuh’un (a.s) toplumuna soracak Allah. Bu peygamber size benim mesajımı ulaştırdı mı? Nuh’un (a.s) toplumu Allah karşısında kötü bir konuma düşmemek için diyecekler ki hayır ya Rabbi, biz böyle birini tanımıyoruz. Nuh diye bir peygamber bize ne geldi ne de senin mesajını sundu. Eğer böyle bir şey olsaydı elbette biz ona icâbet ederdik diyecekler. Sonra Allah Nuh’a (a.s) dönecek: Ey Nuh bak bunlar senin kendilerini uyarmadığını, kendilerine karşı benim mesajımı iletmediğini söylüyorlar. Ne dersin? Sen bunlara karşı benim görevimi ifa ettin mi? Hakkı bunlara anlattın mı? Nuh (a.s) buyuracak ki ya Rabbi sen şahitsin ki ben bunlara dokuz yüz küsur yıl hakkı anlattım. Sövdüler anlattım, dövdüler anlattım. Peki ey Nuh bu konuda şahidin var mı? Buyuracak Rabbimiz. Hz. Nuh şahit için etrafına bakınınca Muhammed ve ümmeti ileri atılıp biz şahidiz ya Rabbi! Biz Hz. Nuh’un toplumuna senin mesajını sunduğuna, senin emirlerini duyurduğuna şahidiz ya Rabbi diyecekler. Siz bunu nereden biliyorsunuz? denince de ya Rabbi sen bize bir kitap gönderdin ve kitabında Nuh’un çektiği sıkıntıları, toplumunun ona karşı tavırlarını anlattın. Biz bunu senin son kitabın olan Kur’an’dan öğrendik diyecekler ve Hz. Nuh’a şahitlik yapacaklar. Tüm peygamberlere şahitlik yapacağız inşallah. İşte bu şahitliği bir de böyle anlıyoruz. "Vaktiyle dönmekte olduğun ciheti şimdi sana kıble yapmamız, ancak peygambere uyanlarla ona uymayıp geri dönenlerin arasını ayırt etmek içindir." Biz senin üzerinde olduğun kıbleyi şunun için yaptık. Ökçeleri üzerinde dönüp dinden uzaklaşan kimseleri, peygambere tabi olanlardan ayırdedelim diye biz kıbleyi Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Hara-m’a çevirdik. Demek ki bunun sebebi şuymuş: Acaba bu insanlar kıblelerini gerçekten değiştirecekler mi, değiştirmeyecekler mi? Acaba bu konuda peygambere itaat edecekler mi, etmeyecekler mi? Acaba peygamberin dinde temel odak nokta olduğunu kabullenecekler mi, etmeyecekler mi? Allah ve peygambere güvenleri devam edecek mi et-meyecek mi? Ya bu nasıl iş böyle? Bu nasıl Allah? Bu nasıl peygam-ber? Bizi dün bu tarafa döndürüyordu, bugün de bu tarafa döndürü-yor, olacak şey midir bu? Mu diyecekler yoksa Allah ve peygambere tam teslim mi olacaklar, bunu ayırmak için böyle yaptık diyor Allah. Demek ki onların, peygamberin fonksiyonunu kabul edip etmeyeceklerini denemek için bunu yapmış Allah. Yâni peygambere imanlarını, peygambere teslimiyetlerini peygambere güvenlerini denemek için bu kıble işini peygamber eliyle yaptırmış Allah. Evet bu, peygamberin dinde temel olduğunu gösterir. Pey-gamber bizim hayatımızda âmir ve nâhiydir. Peygamberin bizim haya-tımızda evet veya hayır deme, emretme ve yasaklama yetkisi vardır. Hakkı vardır. Zaten peygamberin, peygamber oluşunun hikmeti de buradadır. Bakın çocukluğumuzdan bu yana bize bir peygamber öğ-rettiler. İşte sıdk sahibi, ismet sahibi, emanet, fetanet ve tebliğ sıfatla-rının sahibi bir peygamber anlattılar. Bu sıfatlar onun kendisiyle ilgili yönüdür. Bunları zaten kabul etmek zorundayım ve kabul etmişim ben. Yâni peygamberin doğru sözlü olduğunu, doğru söylediğini, günahsız olduğunu, emin olduğunu, zeki olduğunu, kendisine gelen âyetleri gizlemeden eksiksiz olarak insanlara tebliğ ettiğini kabul ettim ve inandım ben. Bunu kabullenivermem benim birini peygamber olarak kabullenmen mânâsına gelmeyecektir. Benim birini peygamber kabul etmem demek, bunları kabullenmekle beraber, onu bu sıfatların sahibi bilmek ve inanmakla beraber aynı zamanda onun benim hayatımda amir ve nahiy oluşunu da kabul etmem demektir. Eğer ben peygamberi bu sıfatların sahibi olarak kabul eder; ama onu hayatımda amir ve nahiy olarak kabul etmezsem, yâni hayatımda emredici ve nehyedici biri olarak bilmezsem onu peygamber olarak kabul etmiş sayılmayacağım demektir. Zira peygamberin peygamber olarak kabul edilmesi demek; onun hayata hakim olması demektir. Benim hayatımda bir şey kabul edilecekse, bir şey reddedilecekse evet veya hayır denecekse, bu ol-malı, bu olmamalı; bu yapılmalı, bu yapılmamalı denecekse, bunu o demelidir ve ben yapmalıyım. Yâni benim birini peygamber kabul etmem demek; herşeyimle adım adım onu takıp etmem demektir. İzinden gitmem demektir. Herşeyimle kendisine benzemem ve kendisine her konuda teslim olmam demektir. Değilse işte bir zamanlar böyle bir peygamber yaşamış, adı şuymuş, babası şuymuş, doğum tarihi şuymuş, şurada doğmuş, şurada vefat etmiş bunları bilmek değildir peygambere iman. İşte hakiki müslüman Allah’a ve Resûlü’ne tam teslim olandır. Bu nasıl olur demenin anlamı yok. Şimdi İslâm’ın sahibi sen ve ben değilim ki, keyfime göre imtihan olsam. Dinin sahibi, imtihanın sahibi olan Allah böyle imtihan ediyor. Kabul edecek misin, etmeyecek misin? Mescid-i Aksa’ya evet de Mescid-i Haram’a hayır mı? Mescid-i Haram’a evet de eskisine hayır mı? Bakın aynı zamanda bu işin zor olduğunu da haber veriyor Rabbimiz: "Bu zor bir iştir, (bu büyük bir iştir). Ancak Allah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kişilere zor değil." Bu gerçekten zordur diyor Rabbimiz. Ama bu konuda, her konuda Allah’ın hidâyet ettiği, Allah’ın yollarını açtığı kimselere bu iş gâyet kolaydır. Namaz için de aynı şeyi söylemişti Rabbimiz. “İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Üstelik kitabı da okuduğunuz halde. Aklınız yok mu sizin? (Bakara: 44) Ama bu sizin Allah’tan yardım isteyeceğiniz namaz gerçekten çok ağır ve zor bir konudur. Allah’a bağlanmanın özünü kavrayama-mış, Allah’ın ulûhiyeti ve rubûbiyeti karşısında tam teslimiyet gösterememiş insanlara namaz ağır gelir, zor gelir. Lâkin huşu erbabı için zor değildir namaz. Yâni kalpleri Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini anmakla yumuşamış, Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini hatırlamaktan zevk alan huşu sahipleri için zor gelmez deniyordu. Bakın burada da öyle deniyor peygamberin kıbleyle alâkalı bu uygulamasını bir anda kabul etmek ve alışkanlıklarından bir anda vazgeçmek zordur, ama Allah’ın kendilerine hidâyet ettikleri için gâyet kolaydır buyuruluyor. Yâni böyle günde bin defa da peygamber farklı bir emirle karşımıza çıksa; gerçekten mü'min olan bir kimse, gerçekten Allah’a teslim olan bir kimse, Allah’ın emir ve yasaklarına boyun eğdi mi, tamam artık bu ona zor gelmeyecektir. Bu arada müslümanlar üzerinde büyük bir spekülasyon da vardı. Kendi kıbleleri terk edilip, liderlikleri ellerinden alınan yahudiler de feryadı basmışlardı. Birinci olarak şöyle dediler; Eğer bu yeni döndüğünüz kıble doğruysa, sizlerin daha önce kıldığınız namazlar ne olacak? Şimdiye kadar Mescid-i Aksa’ya doğru namaz kılan insanların durumları ne olacak. İkinci olarakta; Bundan sonra hadi siz Mescid-i Haram’a döndünüz, bundan önce ölüp gidenlerin durumu ne olacak dediler. Böyle problemler oluşturup müslümanların akıllarını karıştırmaya çalıştılar. Bu münâsebetle iki grup denenmiş oldu. 1- Önce ırkçılar denendi. Daha önce Mekke’de müslümanlar Kâbe’ye dönerek namaz kılarlarken bir anda kendi kıblelerini, kendi Kâbe’lerini bırakıp Mescid-i Aksa’ya dönme emri ile karşı karşıya gelince henüz buna hazır olmayan ırkçı Araplar denendi. Bunların içinden samimi müslümanlar imtihanı kazanıp karşıya geçerken, kavmiyetçilik putuna tapanlar, biz geleneklerimizden vazgeçmeyiz, biz atalarımızın kabul ettikleri, atalarımızın kutsâdıkları Kâbe’den vazgeçmeyiz diyenler döküldü. 2- Şimdi de Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a dönülürken de müslümanlar ve Allah’a inandıklarını iddia eden yahudi ve hıris-tiyanlar deneniyorlardı. Bu defa da statükocular, âdetlerine bağlı olanlar, alışkanlıklarının esiri olanlar imtihanı kaybederken, Allah ve Resûlüne gerçekten bağlı olanlar kazanıyordu bu imtihanı. Allahu Teâlâ buyurdu ki: "Allahu Teâlâ sizin imanlarınızı zayi edecek değildir." Demek ki âyet-i kerîmeden anlaşılan o ki; iman namazmış. Demek ki iman, amelmiş, amel de imanmış. Halbuki burada bu adamların zayi oldu, boşa gitti dedikleri şey namazdı. Halbuki Allahu Teâlâ Allah sizin namazlarınızı zayi edecek değildir demiyor da Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir buyuruyor. Öyleyse Rabbimiz, Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir derken, sizin namazlarınızı zayi edecek değildir buyurdu. Öyleyse anlıyoruz ki amel imandır, iman da ameldir. Efendim iman amel midir değil midir? Amel imandan bir cüz müdür, değil midir? Tartışmasını da bitiriveriyor burada Rabbimiz. O halde İmanla amel birbirinden ayrılmayan bir bütündür. İmanla amel bir kişide karar kılmış iki ikiz kardeş gibidir. Birinin yokluğu halinde ötekisini Allah’ın kabul etmeyeceği bir bütün olarak anlamak en iyisidir Allahu âlem. Yâni amellerimiz iyi oldukça imanlarımız da iyi olacaktır, imanlarımızın güzelliği, amellerimizin de iyiliği anlamına gelecektir. İmanımızın dışa yansıyan bölümü amelimiz olacaktır. Siz benim amelime bakmayın, benim imanım çok güçlüdür, diyen adama diyeceğiz ki; amel imanın dışa yansıyan bölümüdür, sende iman olsaydı mutlaka bu dıştan görünecekti diyeceğiz. Daha iyi amel işleyenlerin imanları daha iyi demektir diyeceğiz. "Muhakkak ki Allah insanlara karşı çok Rauf ve çok merhametlidir." Bundan sonra Rabbimiz kıblenin değişme olayının nasıl gerçekleştiğini anlatmaya başlıyor. 144:"Biz görüyoruz ki Peygamberim, sen yüzünü semaya doğru çeviriyorsun. İşte şimdi seni razı olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür. Ve sizler de artık nerede olursanız olun yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin. Kendilerine kitap verilenler bilirler ki bu Rablerinden kendilerine verilen bir haktır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Bundan anlıyoruz ki; Allah’ın Rasûlü bu kıble değişikliğini bek-liyordu. Ve bu yüzden de dua dua Allah’a yalvardığını anlıyoruz. Dua ediyordu Allah’ın Rasûlü. Çünkü Allah’ın Rasûlü liderliğin İsrâil oğullarından alındığını ve liderliğin İslâm ümmetine verildiğini biliyordu. Bu yüzden de kıble değişikliğinin gerçekleşeceğini de biliyordu. Doğup büyüdüğü, yakînen tanıdığı, İbrahim (a.s)’ın bina ettiği Kâbe’yi biliyor-du Allah’ın Rasûlü. Yahudilerin de Rasulullah’a karşı psikolojik baskıları vardı. Allah’ın Rasûlü bunu âdeta bekliyordu. Bekliyordu ki, kıyamete kadar insanlığın Kâbe’si olacak Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevirsin Allah. Bunu âdeta bekliyor ve bu konuda Allah dua ediyordu. Böylece yahudilerin kıblesine dönmekten de kurtulacaktı Allah’ın Rasûlü. Allah buyurur ki; biz bunu biliyoruz peygamberim. "İşte şimdi seni, razı olacağın bir kıbleye çevireceğiz." Sen razı olacağın bir kıbleyle, yâni Kâbe’yle karşı karşıya geleceksin. "Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür." Şatr’al Mescid’il Haram. Kâbe’ye döndür değil, Kâbe şatrına, yâni Kâbe tarafına döndür denmiş. Çünkü uzakta olanlar için tam Kâbe’yi isabet ettirmek mümkün olmayabilir. Onun için Kâbeye denme-yip, Kâbe tarafına denmiştir. Yâni mümkün olduğunca Kâbe tarafına döndür demek olacaktır bunun mânâsı. Ayet-i kerîmenin ifadesinden anlıyoruz ki; dünyanın her tarafındaki mü'minlerin tam olarak Kâbe’ye yönelmeleri mümkün değildir. Onun içindir ki Rabbimiz, noktası noktasına Kâbe’ye dönmemizi değil, gücümüz yettiğince Kâbe’ye doğru dönmemizi istiyor. Bera bin Azib (r.a) Hazretlerinin rivâyet ettiğine göre bu olay, namaz esnasında olmuştur. Allah’ın Rasûlü Beni Seleme Mescidinde ashabıyla birlikte öğle namazını kılarlarken bu âyet geldi. İlk iki rekatını Mescid-i Aksa’ya doğru kılmışlardı, âyet gelince hemen Allah’ın Rasûlü Mescid-i Haram’a doğru döndü ve geriye kalan iki rekatı da Mescid-i Haram’a doğru tamamladı. Bundan dolayıdır ki bu mescide “Mescid-i Kıbleteyn” denmiştir. Derhal etrafa haberler gitmiş, Kuba Mescidinde müslümanlar namazda iken biri gelip haber verince, ben peygamberin yanından geliyorum, onunla birlikte Mescid-i Haram’a doğru namaz kıldık deyince; onlar da hemen Mescid-i Haram’a doğru dönüverdiler. Sahabenin peygambere itaatine bakın, peygamberin sahabesinin birbirlerine güvenine bakın. Kıble gibi çok önemli bir meselede bir müslüman, ben Rasulullah’ın arkasında namaz kıldım, o Kâbe’ye doğru namaz kıldı dediği an hepsi de namazlarında olduğu gibi dönüyorlar ve Kâbe’ye doğru namazlarını devam ettiriyorlar. Aynı zamanda bu âyet-i kerîme bize bir tek müslümanın verdiği habere de güveneceğimizi anlatıyor. Yâni işte haber-i vahid dir, acaba delil olur mu olmaz mı? Filan diye tartışıyorlar ya bugün müslümanlar, akıllı güvenilir bir müslümanın verdiği habere göre bakın müslümanlar kıblesini değiştiriyorlar. İşte bu âyetle müslümanların kıblesi meselesi kesinlik kazanmıştır. Bundan önce okuduğumuz âyet, yâni kıble meselesinin ilk konu edildiği âyet: "Doğu da Allah’ındır, batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın zatını, yüzünü orada bulacaksınız." (Bakara: 115) Âyetiyle başlayan kıble meselesi bu son âyetle kesinlik kazanmıştır. Yâni artık namazda Kâbe’ye yönelmek farz olarak kesinlik kazanmıştır. Bu son âyetle bu önceki âyet de nesih edilmiştir deniyor. "Artık bundan böyle yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir!" Âyetiyle nesih olmuştur diyoruz. "Ve sizler de artık nerede olursanız olun yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin." Öncekinde, sen nerede olursan ol yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir denmişti, burada da deniliyor ki; sizler nerede olursanız olun yüzünüzü kıbleye doğru çevirin deniyor. "Kendilerine kitap verilenler bilirler ki bu Rablerinden kendilerine verilen bir haktır." Yâni müslümanların kıblelerinin Kâbe olması konusunda ne yahudilerin, nede hıristiyanların kesinlikle en ufak bir şüpheleri yoktur. Bildikleri halde, bunu anladıkları halde bile bile Rasûl-i Ekrem (a.s) 'a ve müslümanlara düşmanlık yapıyorlar. Aslında bu âyetler Rasulul-lah’ın ve müslümanların kendilerine güvenlerini de arttırıyordu. Ve bu âyetler yahudi ve hıristiyanların yalancılıklarını da ortaya koyuyordu. Çünkü; zaman zaman, müslümanlar acaba biz sorumlu muyuz? Biz şu ana kadar bu yahudi ve hıristiyanlara bu İslâm mesajını ulaştırabildik mi, ulaştıramadık mı? Biz ne yapacağız? Acaba bu konuda bize düşen bir şey var mı? Veya acaba bu adamlar sorumluluktan kurtulur mu? Filan diye kimi müslümanlar kendilerini sorumlu tutmaya çalışıyorlar. Ama bakın âyetlerinde Allah diyor ki; eymüslümanlar bunu asla kendinize dert etmeyin. Böyle bir problemle kendi kendinizi meşgul etmeyin. Çünkü onlar bunu biliyorlar, bu konuda onlara yeterli bilgi ulaştırılmıştır diyor. Bırakalım bu mesajı onlara ulaştırıp ulaştıramadığımızı da. Yukarıda gördük biz mü'minler olarak insanlara şahit olacağız, bu bizim problemimiz, bu bizim sorumluluğumuzdur. Ama biz bu ehl-i kitaba şahitler olmasak bile, bu insanlar bu bilginin sahibidirler. Onlar kesinlikle biliyorlar ki, Kâbe’yi ataları İbrahim bina etti. Onlar kesin biliyorlar ki; İbrahim oraya yönelmişti, İsmail oraya yöneldi, İshak (a.s) oraya yöneldi, ataları Yakub oraya yöneldi. Bir de bildikleri, tanıdıkları son peygamber de oraya yönelmişti. Bildikleri peygamber onlara geldiği zaman iman etmeliydiler onlar. Bekledikleri peygamber gelmişti, biliyorlardı. Bu peygamberin adı Ahmet’ti, biliyorlardı; bekledikleri peygamberin kitabı Kur’an olacaktı, bunu biliyorlardı; kıblesi Kâbe olacaktı, Mekke’de zuhur edecekti, bunlarıda biliyorlardı; kavmi onu zorlayacak ve sonunda Medine’ye göç edecekti bunu da biliyorlardı. Oğullarından şüpheleri vardı; ama bu peygamberden şüpheleri yoktu, şimdi bu adamlara müs-lümanların kitabı götürüp götürmemesi müslümanların problemi, bizim kendi problemimiz. Bu adamlara; kusura bakmayın, madem ki size kitap duyurulmadı, madem ki din size duyurulmadı, öyleyse buyurun cennete denilmeyecek kesinlikle. Bu konuda bir endişeniz olmasın. Kaldı ki bir yahudi’nin, İsa (a.s) 'la karşı karşıya kaldığı andan itibaren İsa (a.s)’ı kabul edip ona inanması gerekecekti. Bir hıristiyanın Hz. Muhammed (a.s) la karşı karşıya geldiği andan itibaren Muhammed (a.s)’a iman etmesi gerekecekti. Onların sorumluluktan kurtulma problemi ayrı, ama bizim problemimiz ayrıdır tabii, bu ikisini ayrı düşünmek zorundayız. Biz sadece onlara değil, tüm dünya insanına bu mesajı götürmek zorundayız. Ama biz gerçekten yahudi ve hıristiyanlarla bir kavganın içine giremedik. Yâni onları bu âyetlerle karşı karşıya getiremedik, onları bu âyetlerle uyarıp, bu âyetlerle İslâm’a davet edemedik, bu doğru. Biz kendi kendimizi yemekten, kendi kendimizle didişmekten biraz başımızı alabilirsek, belki bunu onlara götürmeye zaman bulabileceğiz. Ama ne zaman ki kâfirlerle, yahudi ve hıristiyanlarla karşı karşıya gelip Bakara’yı ve Al-i İmran’ı onların üzerine bir uyarıcı ve hattâ bir silah olarak döndürebilirsek; bakınız o zaman bizim imanlarımız ne kadar güçlenecektir. Ama şimdi kime okuyoruz bu âyetleri? Sen bir âyet okuyorsun, karşındaki on âyet okuyor. Sen hadis okuyorsun, karşındaki hadis okuyor ve kavga müslümanların kendi aralarında sürüp gittiği için de müslümanlar negatif kalıyor ve hiç bir şey yapamıyorlar. Ne yapacaksın da zaten karşındaki müslüman. "Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Ne yaptığınızı ne ettiğinizi Allah apaçık bilmektedir. Allah sizin kıblelerinizin ne yöne olduğunu, nasıl bir hedefinizin olduğunu ve nasıl bir hayat yaşadığınızı biliyor. Mekke’ye döndüğünüzü de biliyor, Mekke’nin dışında bir dünyaya döndüğünüzü de biliyor. 145:"Celâlim hakkı için sen, o ehl-i kitaba her türlü mûcize ve delili getirsen de yine senin kıblene tabi olmazlar. Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin. Zaten onlarda birbirlerinin kıblesine tabi değiller. Eğer sen, sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyarsan işte o zaman sen de zâlimlerden olursun." Bu adamların bütün bunları bilmelerine rağmen, kendilerine kitap verilenlere bir sürü âyet de getirsen onlar senin kıblene tabi olacak değillerdir. Kur’an âyetleri, gök âyetleri, yer âyetleri ne tür âyet getirirsen getir, onlar asla buna iman etmeyeceklerdir. Gerçeği ispat etmek için bütün delilleri, bütün belgeleri onların önüne de sersen yine de onlar senin kıblene tabi olacak değillerdir. Aslında sen onlara aklî, naklî en açık âyetleri, en açık delilleri gösterdin. Kâbe’nin tarihini anlattın, Kâbe’nin ilk inşasını anlattın, İbrahim’i İsmail’i anlattın. Aslında bu adamların iman etmeyişlerinin sebebi delillerin azlığı değil, anlamak istemiyorlar, imandan yana değil bu adamlar. Senin ortaya koyduklarını nazarı itibara almıyorlar. Aslında bu adamlar şu anda döndükleri kıblelerine âdet olduğu için dönüyorlar. Baba ve ecdatlarından kendilerine intikal eden bir mîras olduğu için dönüyorlar, Allah’ın emri olduğu için değil. Dolayısıyla sen onlara Allah’tan ne getirirsen getir, onlar yine uymayacaklar. Onlar için önemli olan âdetlerdir. Öyleyse ey peygamberim, sen boşuna uğraşma. Onların gönlünü edeceğim diye sakın sen de onlara hoş görünmeye kalkma. Sen ne yaparsan yap, onlar asla senden razı olmayacaklardır. Peki madem ki bu insanlar ebedîyen müslümanların kıblesine gelmeyecekler, peki biz ne yapacağız? Bize düşen nedir burada? Bize düşen bir iş var: Biz elimizdeki bu kitapla peygamberin örnek hayatını insanlara duyuracağız. Buna rağmen gerek eski ehl-i kitaptan, gerekse bizim ehl-i kitaptan kimileri bunu kabul etmezlerse diyeceğiz ki; Rabbim selâmet versin. Bu konuda gevşekliğe düşmeyeceğiz, ümitsizliğe düşmeyeceğiz. O kabul etmezse berikisi kabul edecektir, biz bu işe devam edeceğiz. Kabul ederler etmezler, bu onların problemidir, bizim problemimiz değildir, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayacağız. "Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin." Farz edin ki yeryüzünde tek başına kaldık, bizden başka hiçbir müslüman kalmadı, yahudi ve hıristiyanların kıblesine tabi olur musunuz? Eğer bu hidâyetten sonra kişi onların kıblelerine tabi olursa; o zaman tabi cehenneme kadar yolu var demektir. Ekonomimiz bozukmuş, dünyamız bozukmuş, gideriz dağ başında mağara kovuklarında bir hayat yaşar yine de onlara tabi olmayız değil mi? İsterse bu kâfirlerin evleri altın olsun, kapıları gümüş olsun, teknikleri, sanayileri dünyayı değil arşı da kuşatsın, yine de onların kıblelerine tabi olamayız. Onların hiçbir yollarına tabi olamayız, onlar gibi yaşayamayız, onlar gibi giyinemeyiz, onlar gibi ticaret yapa-mayız, onlar gibi düşünüp, onlar gibi iman da edemeyiz. Benim izze-tim, benim şerefim herşeyim bu dinimdedir. Hayır burada, yücelik burada, üstünlük buradadır. Hem de zaten: "zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tabi değiller." Yahudiler sahraya, hıristiyanlar da gün doğusuna dönmekte-dirler. Onların kendi aralarında bir birlik sağlamaları da mümkün değildir zaten. Yahudiler hıristiyanlara tabi değiller, hıristiyanlar da Yahudilere tabi değiller. Hıristiyanların Ortodoksları Katoliklere, Katolikler Protestanlara tabi değiller. Şu anda beraber gibiler görünüyorlar; ama bir bakarsın bir anda birbirlerini yemeye başlamışlardır. Tarih bo-yunca hep birbirlerini yemişlerdir zaten. Hıristiyanların mezhep kavgaları, hıristiyanların yahudileri kesmeleri, fırınlara doldurup yakmaları, tarih bununla doludur ve Allah, bunların arasına düşmanlık ve bağza atmıştır, bunu çok iyi biliyoruz. Bunlar da zaten birbirlerinin kıblelerine tabi değildir, sen niye onların kıblesine tabi olacaksın? Şu anda müslümanlar boyuna kıble tartışması içindeler. Kime dönelim, nereye gidelim? Hep bunun tartışması içindeler. A.B.D' yi mi seçsek? A.E.T' yi mi kabul etsek? Avru-pa’yı mı seçsek? Kimin kıblesine tabi olsak acaba? Allah tarafını mı seçsek? Yoksa başkalarını mı seçsek? Allah buyurur ki bakın: "Eğer sen, sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyarsan, işte o zaman sen de zâlimlerden olursun." Sana gelen ilimden sonra. İlim nedir? İlim Allah tarafından Resûlü’ne gönderilen şu Kur’an’dır, ilim vahiydir. Eğer siz, size gelen bu kitaptan sonra, elinizdeki bu vahiyden sonra, bunu bırakır da onların heva ve heveslerine uyarsanız, kendi hukukunuzu bırakır onların hukuklarına uyarsanız, kendi kılık kıyafetinizi bırakır onların kılık kıyafetlerini benimserseniz, kendi yazılarınızı bırakıp onların yazılarını kullanırsanız, onların icad ettikleri sistemlere uyarsanız, yâni her halinizle onların kıblelerine tabi olursanız, o zaman siz de onlar gibi olursunuz. Siz de onlar gibi parça parça olursunuz. Hizip hizip, grup grup olursunuz, tıpkı onlar gibi birbirini yiyen parçalar, birbirini tüketen gruplar olursunuz. Ümmet olma özelliğinizi kaybedersiniz. Ve de en kötüsü sizler zâlimlerden olursunuz. Hani: Zâlimler ahdime ulaşamazlar, zâlimler idareci olamazlar, zâlimler iktidara gelemezler deniyordu ya, o zaman sizler ebedîyen buna ulaşamazsınız, iktidar mevkiine gelemezsiniz diyor Rabbimiz. 146:"Kendilerine kitap verilenler, o peygamberi tanıyorlardı oğullarını tanıdıkları gibi. Ama onlardan bir grup bilir oldukları halde hakkı gizlerler." Bildikleri halde hakkı gizliyorlardı. Meselâ Abdullah İbni Selam, yahudi âlimlerindendir. Hz. Ömer kendisine bu âyetin mânâsını sorunca der ki; “vallahi ben onu kendi evlâtlarımdan daha kesin bilirim. Çünkü onu Rabbim haber verdi. Ama kendi çocuklarıma gelince; ne bileyim, onlar benim çocuklarım da olabilir, onların anası beni kandırmış da olabilir!” deyince Hz. Ömer, onun alnından öper ve çok güzel söyledin, çünkü Allah da böyle buyuruyor der. Yâni bizim ehl-i kitabın, bizim hoca takımının en büyük tehlikesi buradadır. Hani oğlumuzu bildiğimiz gibi bileceğiz, ama dünyamız, menfaatlerimiz dinimizi pratikte ortaya koymamıza engel olacak. Bu çok tehlikeli bir durumdur Allah korusun. Bugün en kalitelimizin aldığı maaş, bir arabanın yıllık fâizi kadar bir şey tutuyor. Yahudi âlimleri hakkı gizledikleri zaman kendilerinin gazaba uğrayacaklarını da biliyorlardı. Bunu da bildikleri halde yine de gizlemeye devam ettiler. Bir de bu âyetten şunu anlıyoruz ki hakkı bilmekle, hakka iman etmek; ayrı ayrı şeylerdir. Hakkı bilmek, hakka iman etmek demek değildir. Bakın bunlar biliyorlardı, ama iman etmiyorlardı. Bilgi ve iman pratiğe dökülmedikçe hiç bir şey ifade etmez. Efendim işte mârifet yeterlidir, onlar bunun mârifetine ermişlerdir filan diye birtakım sözlerin de hiç bir kıymeti yoktur. 147:"Hak Rabbindendir. (Hak Rabbinden gelendir.) Sakın ha, sakın bu konuda şüpheye düşenlerden olma Peygamberim!" Hak kelimesi kitabımızda çok geçer. Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, cennet hak, cehennem hak, sırat hak, mizan hak, hepsi haktır. Ama bakıyorsunuz, müslümanlar hak problemini gündeme getiriyorlar; lâkin problemi bu hakka göre çözme konusunda kimse doğru dürüst iki kelime bile söylemiyor. Meselâ insan haklarını gündeme getiren müslümanlar, öncelikle Allah’ın haklarını gündeme getirmek zorundadırlar. Allah’ın hakkını gündeme getiremeyen müslü-manlar, kesinlikle hiçbir zaman kullarının hakkını gündeme getireme-yeceklerdir. Kaldı ki kulların hakkını da değerlendirebilmek için hak bir kitaba, hak bir mizana muhtaç olacaklardır, hak bir peygambere kulak vermek zorunda olacaklardır. İşte tüm problemlerin çözümü buradadır. Yâni bu kitaba göre bizim hakkımız nedir? Bunu bilmek zorundayız. Bulunduğunuz her bir ortamda hangi hak gündeme gelirse gelsin, kadın hakkı mı? Erkek hakkı mı? İşçi hakkı mı? İş veren hakkı mı? Ana hakkı, baba hakkı mı? Allah hakkı mı, kulların hakkı mı? Bunu ancak bu kitap çözecektir. Bunun dışında bunları çözeceğine inandığımız başka bir kaynak bilmiyoruz. "Haktan başka sadece dalâlet vardır." (Yunus: 32) Problemlerinizin çözümünü bu kitabın dışında ararsanız, başka yerlerde ararsanız mutlaka bâtıla düşmek zorunda kalacaksınız. Hak, Rabbinden gelendir. Kâbe konusu da olsa, kıble konusu da olsa hangi konu olursa olsun hak; Rabbinden gelendir. Sakın ha, sen şüpheye düşenlerden olma. Rasûl-i Ekrem Efendimizin zaten bu konuda bir şüphesi yoktu. Eğer sen, sana indirdiklerimiz konusunda şüphede isen hadi senden önceki kitap ehlinden soruver. Kitap ehli olan, zikir ehli olan yahudi ve hıristiyanlarla bu işin sağlamasını bir yapıver, buyurmuştu da Rabbimiz, Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştu. "Ne şüphe ederim, ne de bu konuda onlara bir şey sorarım." Halbuki biz, bugün herşeyimizi onlara soruyoruz. Herşeyimizi onlara danışıyoruz. Onlara danışmadan en küçük bir karar bile vere-miyoruz. Tarihimizi onlardan öğreniyoruz, geçmişimizin sîretlerini onların etütlerinden öğreniyoruz, gençlerimiz onların üniversitelerinde okuyup akılları ve vicdanları karışmış olarak dönüyorlar ülkemize ve Avrupa’da tahsil görmüş aydınlar olarak yapmadıklarını bırakmıyorlar bize. Hak Avrupa’dan gelen değil, hak A.B.D nin dediği değil, hak babamın dediği değil, hak hocamın dediği değil, hak bizim cemaatın dediği değil, hak Allah’tan gelendir. Hukuk Allah’ın hukukudur, yasa Allah’ın yasasıdır. (Hakk kavramıyla ilgili bir soru soruldu) Hakk kavramıyla alâkalı bu dersimizde de, önceki derslerimizde de epey söz ettik zannederim. Ama madem ki anlaşılmadı biraz daha söz edelim. Arkadaşlar, Kur’an bu kelimeyi bir kaç anlamda kullanmaktadır: 1- Bir şeyi hikmetin gereğine göre (nasıl gerekiyorsa ona göre) yapan anlamında. Bu anlamda ‘hakk’ Allah’ın bir sıfatıdır. 2- Hikmetin gereği olarak var edilen şeyler. Allah (c.c) fiilleri bu anlamda ‘hakk’tır. Güneşin ve ayın yaratılması hakkında ‘…Allah, bunları ancak hakk ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetlerini böyle birer birer açıklamaktadır.” (Yunus, 5) 3- Bir şey hakkında aslına uygun olarak inanç taşıma anlamında. Bir kimse hakkında ‘onun yeniden diriliş ve cennet konusundaki inancı hakk’tır’ dememiz gibi. “….Allah iman edenleri, ayrılığa düştükleri hakk’a, kendi izniyle eriştirdi.” (Bakara, 213) âyetinde insanların inanç ilkeleri ve ibadetler konusunda ihtilaf ettikleri gerçek anlamında geçmektedir. 4- Gereğine göre, gerektiği kadarıyla ve gerektiği zamanda meydana gelen söz veya iş anlamında. Bir kimse için ‘senin sözün hakk’tır’ dememiz gibi. “Eğer hakk, onların hevâ (istek ve tutku)larına u-yacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes ve her şey fesada (bozulmaya) uğrardı…” (Mü’minûn, 71) 5- Borç anlamında kullanılmıştır (Bakara, 282). 6- Hisse, pay anlamında kullanılmıştır. “Ve onların mallarında belirli bir hakk vardır; isteyenler ve yoksul olanlar için.” (Meâric, 24) 7- Adalet anlamında kullanılmıştır. “Allah hakk ile hükmeder. Oysa O’nu bırakıp ta tapmakta oldukları ise, hiç bir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.” (Ğâfir, 20). Yine ‘el-Hakk’, Rabbimizin güzel isimlerinden biridir. Allah’ın bir adı olarak Hakk, inkârı mümkün olmayan, varlığı kabul edilmesi gereken, gerçek var olan, varlığı ve ilâhlığı kesin olan, hikmetinin gereğine göre eşyayı yaratan, hakkı ortaya koyan, sözünde doğru olan, her hakkın kendisinden alındığı gerçek var olan Mevcut manalarına gelir. Kur’an bu ismi bazen sıfat şeklinde (Kehf, 44; Tâhâ, 114), bazen haber (Allah (c.c) hakk’tır) şeklinde (Hacc, 6; Lokman, 30) kullanmaktadır. Evet Rabbimiz hakk’tır. Her şeyi yerli yerince yaratandır. Her şeyin hakimi O’dur. O’nun dışındaki her şey, O’nun yaratmasıyla ‘ta-hakkuk’ eder. Allah, her bir varlığa belli bir şekil, ecel ve görev vermiştir. Bunların hepsi de yerli yerindedir. Her bir varlığın âlemde ‘Allah’a bağlı olarak’ bir hakikati (gerçekliği), bir sınırı ve birbirlerinin kar-şı hukukları vardır. Allah (c.c) ‘bizâtihi vücut’tur. Yani O’nun varlığı, kendi Mevcut oluşunun gereğidir, hiç kimseye muhtaç değildir. Diğer varlıklar ise ‘hakk’ oluşlarını Mutlak Varlık ve Gerçek (el-Hakk) olan Cenab-ı Hakk’a borçludur. Onların varlığı Allah’a bağlı olarak ‘liğayrihi vücut’tur, hak oluşları başkasına bağlıdır. ‘Hakk’ aslında sabit ve aklın inkar edemeyeceği derecede gerçek olan şey demektir. O aynı zamanda doğrudur, isabetlidir, maksada uygundur, arzu edilene denk düşen şeydir. Bu bakımdan her an ve yerde sabit olan (mevcut olan) Allah (c.c) gerçek Hakk’tır. O, yarattıklarını hakk üzere yarattığı için, onlar da Allah’a göre hakk’tırlar. Hakk’tan gelen, O’ndan kaynaklanan her şey de tıpkı O’nun zatı gibi hakk’tır. O’ndan gelen vahiy de hak-k’tır. O’nun gönderdiği din de hakk’tır. O’nun peygamberi hak, yasaları haktır. Hakk’ın tam karşıtı ‘batıl’dır. Batıl hakk’a göre temelsiz, boş, gerçek olmayan, uymayan ve geçersizdir. Hakk, suyun kendisi, batıl ise onun üzerinde biriken köpüktür. Köpük kaybolur gider, su kalır. (Ra’d, 17) Hakk, her zaman kalıcıdır, yerindedir, uygundur, üstündür. Hakk gelince zaten batıl yok olup gider. Batıl hakk’ın karşısında tutu-namaz. Zaten yok olmak (tıpkı köpük gibi) onun doğasında vardır. Çünkü onun bir gerçekliği ve geçerliliği yoktur (İsrâ, 81). 148:"Her ümmetin bir kıblesi vardır, ona yönelir. Sizler hayırda yarışın. Ve nerede olursanız olun Allah (Kıyamet gününde) sizi bir araya getirir. Allah herşeye kadirdir." Herkesin bir yönü vardır. Her milletin kendine mahsus yöneldiği bir yönü, bir kıblesi vardır. Dünyanın yuvarlaklığını düşünürsek Avustralya’dan, Çin’e, Alaska’ya kadar, Japonya’dan Atlas Okyanu-suna kadar bakıyoruz ki bütün müslümanlar Kâbe’yi merkez kabul etmiş ve hepsi de o tarafa doğru yöneliyorlar. Kâbe’nin doğusundakiler batısındakiler, kuzey ve güneyindekiler hepsi de o tarafa doğru yöneliyorlar. Her ülkenin kıblesi farklıdır, ama hepsi de Kâbe’ye yönelmektedirler. Veya herkesin kıblesi, yönelişi farklıdır. Herkesin hayatının hedefi, programı farklı farklıdır. Kıble, kişinin yöneldiği yön demektir. Kiminin kıblesi kadındır, kiminin kıblesi paradır, kimininki makamdır, kimininki dünyadır. Peki şimdi biz, bizim kıblemize yöneliyoruz, acaba bizim kıblemize yönelmeyenlerin de kendilerine mahsus kıbleleri var mıdır? Allah diyor ki herkesin bir kıblesi vardır. Bakıyoruz inadına Kâbe’ye yönelmeyen insanlardan kimileri Moskova’ya yöneliyor, kimileri Washington’a yöneliyor, kimileri Paris’e, kimileri başka yerlere yöneliyorlar. Yâni insanlar mutlaka bir yerlere yöneleceklerdir, zira bu bir ihtiyaçtır. Peygamberi inkâr edenler mutlaka kendilerine bir peygamber buluyorlar, kitaplarını reddedenler mutlaka kendilerine bir kitap buluyorlar. Marks’ın kitabı veya falanın kitabı gibi. Asıl mesele yüzünü o tarafa, ya da bu tarafa döndürmek değil, namazla elde edilecek güzel bir sonuçtur. Yâni asıl mesele namazın ruhunu ve sağlayacağı amacı yakalayabilmektir. Bâtıl ehli; bâtıl sembol ve işaretlere yönelir, hak ehli de hakkın sembol ve işaretlerine yönelir. İyilik ehli; iyilikte yarışır, kötülük ehli de kötülük yolunda yarışır. İyilik ve kötülükte kıstas, Allah’ın vahyidir. Zira sonunda hesabı görecek olan Allah’tır. Mükâfat veya ceza verecek olan Allah’tır. "Ve nerede olursanız olun, Allah (Kıyamet günün-de) sizi bir araya getirir." Kâbe’de bizi bir araya getirdiğini biliyoruz. Şimdi de bir araya getirir değil mi Allah bizi? Yâni şu anda yeryüzündeki müslümanların tamamı bir yere taş atsalar yâni: Ancak sana ibâdet eder ve ancak senden yardım bekleriz, biz kesinlikle senden başkasını dinlemeyiz, kesinlikle senin dediklerinden başkalarının gösterdikleri yola gitmeyiz, sözünü gerçekten bilerek ve inanarak söyleseler, inanın onların birleşmeleri bir an meselesi bile değildir. Diyelim ki tüm dünya müslümanları bir saat ayakta dursalar, bir gün yürüseler, bir saat bir yerlere doğru yürüseler, hep birden ellerinde taşlarla oyuncak oynasalar, yâni aynı hareketi yapsalar; tüm dünya yerinden oynayacaktır. Ama gelecek inşallah o günler. "Muhakkak ki Allah herşeye kadirdir." Yâni olur mu bu ya? Biri dağda, biri bayırda olacak şey mi bu? Bu müslümanlar dirilecek ha! Bu müslümanlar zincirleri kırıp birleşecekler ha! Aralarına konmuş bu barikatları aşıp bir gün bir araya gelecekler ha! Üzülmeyin Allah herşeye güç yetirendir, olmazı oldurandır. Bu müslümanların kalplerini bir anda birleştirmek Allah’a aittir. Ve bu Allah’a hiçte zor bir şey değildir. 149:"Her nereden (yola) çıkarsan çık yüzünü Mes-cid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden gelen bir gerçektir. Allah sizin yaptıklarınızdan gafil değildir." Bu emir, bu kıble meselesi önemine binaen tekrar tekrar bir daha bir daha gelecek. Birincisi 144. âyetteki hüküm, Mescid-i Aksa’-ya yönelmeyi nesih etmek için gelmiştir. İkincisi bu 149. âyetteki hüküm, bu Kâbe’ye yönelme hükmünün artık bir daha kıyamete kadar nesih olmayacağını belirtmek için gelmiş. Artık bu Rabbinden gelen bir hak olmuştur ve kıyamete kadar baki olacaktır. Üçüncüsü 150. âyetteki hüküm de gerek yahudilerin, gerekse hıristiyanların ve müşriklerin, müslümanların aleyhine ellerinde bir delil kalmasın diye indirilmiştir. Bir başka görüşe göre de; 1- Birinci âyet, Mekke’de oturanlar için kıbleye dönme emridir. 2- İkinci emir, Mekke dışında diğer şehirlerde oturanlar için bir emirdir. 3- Üçüncü âyetteki emir de seferde, yolculukta olanlar içindir denmiş. 150:"Her nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ve sizler de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin ki insanların sizin aleyhinize bir delilleri olmasın, (bir delilleri kalmasın.) Ancak onlardan zulmedenler müstesna. Onlardan korkmayın benden korkun. Ta ki size olan nîmetimi tamamlayayım, umulur ki hidâyete erersiniz." Bu âyet, peygamber (a.s) 'ın Kâbe’ye yönelerek namaz kılacağına dair bilgi önceki kitaplarda haber verilmiştir. Yahudiler de, hı-ristiyanlar da bunun böyle olacağını biliyorlardı. Biliyorlardı ki, Allah’ın son elçisi Kâbe’ye yönelerek namaz kılacaktı. Bu sefer peygamber Kâbe’ye yönelerek namaz kılmayınca da şüpheye düşeceklerdi. Şimdi bu iş gerçekleşince, artık onların hiçbir şüpheleri, hiç bir aleyhte delilleri kalmamıştı. Ama onlardan zâlimler, zaten yola gelmeyecek. Zâlimler de bu sefer şöyle diyeceklerdi: Peki şimdi o zaman, şimdiye kadar Mescid-i Haram’a niye dönmediniz? Madem bu işin doğrusu buydu da peki niye şimdiye kadar Kudüs’e doğru namaz kıldınız? Niye yahudilerin kıblesine doğru döndünüz bugüne kadar? Yahudiler ve hıristiyanlar di-yorlar ki; bak şimdiye kadar aramız iyiydi, bizim kıblemize dönüyordu-nuz, Mekke’li müşrikler diyorlar ki; şimdiye kadar madem Mescid-i Haram doğruydu da niye dönmediniz? Sevinecekleri yerde bunlar da böyle diyorlardı. İnsanların biri böyle diyor, öbürüsü farklı söylüyor, halbuki Allahu Teâlâ’nın değer yargısına göre durum bunların hepsinin dediklerinden farklıdır ve Allah bunlardan hiç birisinin arzularına uyacak da değildir. "Onlardan korkmayın, benden korkun. Ta ki size olan nîmetimi tamamlayayım, umulur ki hidâyete erersiniz." Mü'min hiç kimseden değil, Allah’tan korkacak. Çünkü rızık Allah’tan, ölüm Allah’tan, hayat Allah’tan. Onlardan korkmayın, çünkü onların size yapabilecekleri hiç bir şey yoktur. Korkmak bir ibâdettir ve bu ibâdet yalnızca Allah’a yapılmalıdır. Eğer bir mümin, Allah’ın izni olmaksızın birilerinin kendisine zarar verebileceğine inanarak, ondan korkarsa; Allah korusun, Allah’a şirk koşmuş olacaktır. 151:"Nitekim size, sizin aranızdan âyetlerimizi okuyacak, sizleri arıtacak, size kitap ve hikmeti öğretecek ve size bilmediklerinizi öğretecek bir peygamber gönderdik." Elçinin ilk görevi âyetleri okumak. Daha pratik uygulamaya geçmeden ilk önce bu âyetleri okuyacağız. Kitap ve sünneti öğretmek. İnşallah biz de şimdi bizim gibi olun demeyeceğiz, bizi pratikte uygulayın, biz nasılsak öyle olun, bizim ev düzenimiz nasılsa siz de öyle yapın demeyeceğiz, bizim hayat anlayışımız, bizim ekonomi anlayışımız nasılsa siz de öyle olun, öyle yapın demeyeceğiz. Peki ne diyeceğiz? İşte bu Rasul gibi olun diyeceğiz. İşte örnek budur. Bu peygamber gibi olun, bu kitabın istediği gibi olun diyeceğiz. Çünkü biz gibi olun desek; insanlar bizi aşamayacaklar, bizde takılıp kalacaklardır. Bizi aşamayan müslümanların da yamuk bir Müslümanlıktan kurtulmaları asla mümkün olmayacaktır. Biz, bize değil, kitap ve sünnete çağıralım ki; doğru dürüst müslümanlar çıksın içimizden. Beni aşamazsınız, beni geçemezsiniz; ancak peygamberi bende göreceksiniz, ben nasıl yaşıyorsam öylece yaşayacaksınız dedi mi insanlar, ötekiler de onda çakılıp kalacaklardır Allah korusun. "Size bilmediklerinizi de öğretiyor (o peygamber)." Peygamber bilmediklerini Kur’an’dan öğrenmedi mi? Biz de bilmediklerimizi bu kitaptan öğrenmedik mi? Öyleyse biz de insanlara Kuran’ı tavsiye etmek zorundayız. 152:"Beni zikredin, ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, küfretmeyin." Bana kulluk edin, benim için yaşayın. Allah’ı zikretmenin, Allah’a şükretmenin en güzel yollarından biri de Allah için hayatı fedâ etmektir. Canı verenin yolunda canı fedâ etmek, malı verenin yolunda malı fedâ etmek, hayatı verenin yolunda kişinin hayatını fedâ etmesinin adına şükür diyoruz. 1- Zikir Kur’andır. "Andolsun Biz Kur’an’ı zikir için düşünüp öğüt alsınlar diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?" (Kamer: 22) "(Resûlüm) Sana bu mukaddes kitabı âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar (zikretsinler) diye indirdik." (Sâd: 29) "Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, muhakkak ki onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşr edeceğiz. O: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşr ettin? Oysa ben hakikaten görür idim! Der. Allah da buyurur ki: "İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi de sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!" (Taha: 124) Bunun gibi pek çok âyette zikir, Kur’an olarak anlatılır. 2- Zikir namazdır. Çünkü namazda da kıraat vardır. 3- Zikir hutbedir. Çünkü Rabbimiz: "Ey iman edenler! Namaza çağrıldığınız (Ezan okunduğu) zaman, hemen zikre koşun ve alışverişi bırakın." (Cum’a: 9) Âyet-i kerîmede geçen zikrullahtan kasıt Cuma hutbesidir. Öyleyse zikir, Allah’la beraber olmaktır. Zaten her ân Allah bizimle beraber de, bizim tarafımızdan bunun zihinde canlı tutulmasının adına zikir diyoruz. İşte bu zikrin anlaşılabilmesi adına onu şöyle gruplandıracağız: 1- Lisanın zikri. 2- Kalbin zikri. 3- Bedenin, eczamın zikri. Aslında genel mânâda zikir ikiye ayrılır. İnsanın zikri ve canlı cansız diğer varlıkların zikri. Biz burada zikri üçe ayırırken, bu ayırımı insanın zikri açısından yaptık. 1- Lisanın zikri, Bu da üç çeşit muteala edilebilir. a: Birincisi mahza zikir olan Kur’an’ın tilavetidir, Kur’an’ın kıraatidir. Meselâ ben: Kur’an’dan bir bölüm okumaya başladık mı, işte bu zikirdir. Zira Kur’an mahza zikirdir. Efendim işte şunu beş kere okuyacaksın, bunu on kere okuyacaksın, bunu yüz kere söyleyeceksin demek değildir zikir. Kur’an okumaya başladınız mı, işte bu zikirdir. Hangi âyet, hangi bölüm olursa olsun fark etmez. b: Lisanın ikinci zikri, Allah’ın esmasını telaffuz etmektir. Allah’ın esmasını tekellüm de zikirdir. “Allahu ekber” “La İlâhe illallah Gibi. Bu da dilin zikridir. c: Dilin üçüncü zikri de vahyin sözcülüğünü yapmak adına söylediği herşey zikirdir. Yâni kişinin din adına konuşması, vahyin sözcülüğü adına söz söylemesi, Kur’an ve sünnetin anlatımı adına dilin hareket etmesi de zikirdir. Din adına konuşmak, Allah’ın istediğini Allah’ın istediği yerde söylemek, emr-i bil’marûf ve nehy-i ani’l münker yapmak, öğretmek, anlatmak, emretmek, nehyetmek, duyurmak, sevdirmek, tanıtmak gibi meşru sebeplerle dili hareket ettirmek de zikirdir. Meselâ şu anda benim konuşmam zikirdir. Sizin çocuklarınıza nanazı öğretmeniz zikirdir. Hattâ kişinin hanımıyla yatağında şakalaşması da zikirdir. Bunların hepsi dilin zikridir ki; müslüman asla bun-dan fariğ olmamalıdır. Çünkü Allah’ın Rasülünün bir hadisine göre bu zikirden fariğ olan adamın kalbi kaskatı kesilecektir. Zâlim bir hükümdar karşısında hakkı söyleyen mü'minin dili bi-lelim ki; o anda zikrediyor demektir. Mü'minlere Kur’an öğreten, hadis öğreten kişinin, çocuğunu terbiye eden kişinin dili o anda zikrediyor demektir. 2- Kalbin zikrine gelince, kalbin zikri, kalbin fonksiyonu, kalbin eylemi olan niyetin Allah’a ait kılınmasıdır. Niyetin Allah’a ait kılınma-sı, yâni bir hayat boyu kalbin Allah’ı hatırlayarak niyet sahibi olması demektir. Zira kalp iman ve küfür, kabul ve red makamıdır. Kalp niyet makamıdır. Kalp hadiseler karşısında kişinin meylinin değerlendirilme merkezidir. Yâni kişi diliyle ne söylerse söylesin, kalpten ne geçirdiği önemlidir. Çünkü kalp fesat ve salah olabilme özelliğine sahiptir. İşte bu iki özelliğe de sahip olabilen kalp, eğer Allah’ın istediği gibi bir özelliğe sahipse, yâni Allah için niyet taşıyorsa; o zaman işte bu kalp, zikir halindedir diyoruz. 3- Üçüncüsü de bedenin zikri. Bedenin zikri de bütün ecsamıyla, tüm cevarıhıyla bedenin Allah’ın kulluğunda istihdam edilmesidir. Yâni göz hakkı görür, kulak hakkı işitir, dil hakkı konuşur, mide helâl yer, kafa meşru bilgiler öğrenir, ayak meşru yerlere gider, el meşru şeylere uzanırsa, tüm azalar Allah’a kulluk işinde istihdam edilirse, işte bu da bedenin zikridir; yâni tüm azaların yaratılış gâyeleri istikâmetinde kullanılması. Allah azaları ne için yaratmışsa; onu, ona tahsis etmek bu azaların zikridir. Eğer bu azaları yaratılış gâyelerinin dışında kullanmaya kalkışırsak, Allah korusun o zaman zâlim durumuna düşeriz. Allah buyurur ki: Sizler beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim. Beni, bana itaatle zikredin ki; ben de sizi rahmetimle zikredeyim. Beni dualarınızla zikredin ki; ben de sizin dualarınızı kabul edeyim. Beni dünyada zikredin ki; ben de sizi âhirette zor zamanınızda zikredeyim. Beni sıhhatteyken zikredin ki; ben de sizi zor günlerinizde zikredeyim. Beni benim yolumda cihadla zikredin ki; ben de sizi zaferle zikredeyim.
136. Âyetin Tefsiri
135:"Yahudi ve hıristiyanlar diyorlar ki; yahudi ve hıristiyan olunuz, kurtulursunuz. De ki; hayır biz hak yol üzere bulunan İbrahim’in dinindeyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı." Bin dört yüz sene önce Medine’deki yahudi ve hıristiyanlar diyordu ki; “Yahudi ve hıristiyan olursanız, kurtulursunuz.” Günümüzde yahudi ve hıristiyanlar da diyorlar ki; yahudi ve hıristiyan olursanız, kurtulursunuz. Sizin ekonominiz bozuk, ticaretiniz bozuk, eğitiminiz iflas etmiş durumda, siyasal yapınız bozuk, aile düzeniniz bozuk. Her-şeyiniz tefessüh etmiş durumdadır. Tabi önce kendileri bir bozdular, kendi düzenlerini önce bir bozdular, sonra bizimkini de bozdular, bizi böyle bir boşlukta bıraktılar, sonra da diyorlar ki bu durumdan kurtulmak için yahudi ve hıristiyan olmak zorundasınız, başka çareniz yoktur. Ya yahudi olacaksınız, yahut da hıristiyan olacaksınız başka çareniz yoktur. Eğer yahudi veya hıristiyan olursanız, tüm bu bozuk düzen hayatınız düzelecek diyorlar. Önce kendileri bir bozdular, yâni kendileri önce İslâm’dan uzaklaştılar, yahudi ve hıristiyan oldular. Sonra bize yöneldiler, bizi de bozdular, bizi de İslâm’dan uzaklaştırdılar. Bizi de aynen kendileri gibi yaptılar. Hemen hemen herşeyimizi bozdular, herşeyimizi felç ettiler. Yâni önce bizi ortada bıraktılar ve sonra da şimdi diyorlar ki: Bakın herşeyiniz bozuldu. Hukukunuz, aile düzeniniz, eğitiminiz, sanayiiniz herşeyiniz iflas etti. Şu anda çıkmazdasınız. Başka çareniz yok; bu durumdan kurtulabilmek için yahudi veya hıristiyan olmak zorundasınız. Bizim gibi olmak zorundasınız. Aslında bizi olduğumuzdan çok fazla bozuk göstermeye çalışıyorlar. Kendilerinin işleri yolunda da bizler çok kötü durumdaymışız gibi gösteriyorlar. Mübâlağa yapıyorlar, halbuki İslâm dünyası onlar kadar bozulmadı elhamdülillah. Onların hayatı bizden çok daha bozuk aslında. Tüm hayatları bozuk. Aile hayatları kalmamış, sosyal hayatları bozuk, insanî ilişkileri bozuk, ahlâkları bozuk, her şeyleri bozuk. Kokuşmayan bir tek şeyleri kalmamış, ama şimdi tam yol ayırımına geldiğimiz bir dönemde, kendileri gibi bizi de bozup sap gibi ortada bıraktıkları bir dönemde diyorlar ki: Eğer yahudi veya hıristiyan olursanız her şeyiniz düzelecek, başka da çareniz yoktur. Ortak pazara gireceksiniz, başka çareniz yoktur. A.E.T. ye üye olacaksınız, İ.M.F. nin denetimine gireceksiniz, gümrük birliğine gireceksiniz, herşeyinizi değiştireceksiniz, herşeyinizle bize teslim olacaksınız, başka çareniz yoktur diyorlar. Bunu denedik biz. Bu dediğinizi yıllardır denedik biz. Yıllardır herşeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Yazımızı değiştirdik, hukukumuzu değiştirdik, cumamızı, tatilimizi değiştirdik, tarihimizi, kültürümüzü değiştirdik, âdetlerimizi, kılık kıyafetimizi değiştirdik, kanunlarımızı değiştirdik, herşeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Ama bakıyoruz ki düzelmek, iyiye gitmek şöyle dursun battıkça battık, gömüldükçe gömüldük. Öyleyse şimdi de sıra bizdedir. Artık söz söyleme sırası bize gelmiştir. Ümmet aklını başına aldı elhamdülillah. Biz de onlara diyeceğiz ki, yok yok, yok artık sizi dinlemeyeceğiz. Artık sizin dediklerinize kulak vermeyeceğiz. Artık sizin akıntınıza, sizin kıblenize gitmeyeceğiz. Sizi kıble edinmeyeceğiz. Sizin yörüngenize girip sizin gittiğiniz yere gitmeyeceğiz. Sizi dinleyip sizin gibi pisliğe batmayacağız. Hayır hayır: "Hayır, biz hak yol üzere bulunan İbrahim’in dinindeyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı." Bizler tek olan Allah’a inanan İbrahim’in milletine, İbrahim’in fıtrat dinine, dosdoğru dinine tabi oluyoruz ki; o İbrahim sizler gibi müşriklerden de değildir, diyeceğiz. Peki niye böyle dememizi istedi Rabbimiz. Yâni neden bizler Muhammed (a.s)’ın getirdiği İslâm dini üzere olacağız denmedi de İbrahim’in dini, İbrahim’in milleti üzerineyiz dendi? Neden onlara böyle dememizi istedi Rabbimiz? Bunun sebebi şudur Allahu âlem: Çünkü yahudiler de, hıristiyanlar da Hz. İbrahim’i biliyorlar, onlar da Hz. İbrahim’i seviyorlar, onlar da ona inandıklarını iddia ediyorlar ya, işte onun için böyle ortak bir paydada birleşme teklifi için böyle dememiz isteniyor. Onlara cevap verirken bile onları hakka davet etmemizi istiyor Rabbimiz. Onlara acımamızı, mer-hamet etmemizi istiyor. Bizim onlar gibi yapmamamızı, onlara benzememizi, onların bize yaptıkları gibi büyüklük taslamamızı istemiyor Rabbimiz. Yâni biz, onların bize yaptığı gibi onlara hava atmamalıyız. Onların yaptığını yapmamalıyız. Zira müslüman, birilerine rağmen, birilerine binaen tavır belirlemez. Onlar bize böyle yaptı, o halde biz de onlara bunu yapalım mantığı yanlıştır. Evet, biz onlara bunu derken, onların bize yaptığı gibi onların hayatını bozmak, onları sap gibi ortada bırakmak için değil, ya da onlara biz doğru yoldayız diyerek hava atmak için değil, gerçekten onları hayra, hakka davet etmek için diyeceğiz. Onlarla ortak bir payda bulabilmek için böyle diyeceğiz. Hani Âl-i İmrân’da da aynı teklifi görüyoruz: "De ki: Ey kitap ehli! Gelin hep beraber aramızda ortak bir kelimede bir araya gelelim. O da Allah’a kulluk etmek, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi Rab olarak benimsememektir. Eğer yüz çevirirlerse "Bizim müslüman olduğumuza şahit olun" deyin." (Âl-i İmrân: 64) Gelin ey yahudi ve hıristiyanlar, Allah’tan başka İlâh kabul etmeyerek asgari bir müşterekte birleşelim deniyordu. Burada da aynısını görüyoruz. Gelin ey yahudiler! Ey hıristiyanlar! İbrahim’in milletinde, İbrahim’in dininde birleşelim. Zira İbrahim sizin de bizim de kabul ettiğimiz bir peygamberdir. İsrâil oğullarının da İsmail oğullarının da atasıdır İbrahim. Sizin de bizim de atamız olan Hz. İbrahim’in dininde, Hz. İbrahim’in milletinde birleşelim. Çünkü İbrahim’in (a.s) kimliğini Rabbimiz şöyle anlatıyordu: "İbrahim (a.s) ne yahudi ne de hıristiyan’dı, lâkin o hanif ve müslümandı." (Âl-i İmrân: 67) Âyetiyle İbrahim’in (a.s) kimliği de anlatılıyordu. Şu anda bir teklifte bulunalım müslümanlara. Ülkenin geleceği konusunda söz sahibi olan, düşünen, bu konuda kafa yoran herkese. Allah’ın kitabını bir kenara bırakıp, peygamberin sünnetini bir kenara bırakıp, şu veya bu vadide çözüm arayanlara, yazarlara, çizerlere, düşünürlere, idarecilere, yöneticilere, tüm ülke insanına diyelim ki: Gelin ey insanlar! İnsanlığın çözüm aradığı, çare aradığı, huzur ve sü-kun aradığı, güven aradığı şu ortamda unuttuğunuz, nazar-ı itibara al-madığınız bir gerçeği söyleyelim. Hidâyet Allah’ın hidâyetidir, yol Allah’ın yoludur, çözüm Allah’ın çözümüdür, çözüm İslâm’dır. Gelin yıllar yılı başka yerlerde çözüm aradık, ama bulamadık. Gelin bir de Allah’a müracaat edelim. Şu ana kadar hep ondan başkalarına gittik, ondan başkalarına müracaat ettik, hep başkalarının kapısını çaldık. Şimdi de Allah’ın istediği bir hayata talip olalım, Allah bizi sahil-i selâmete çıkaracaktır. Gelin şöyle diyelim: "Biz Allah’a, Allah’tan bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilenlere, peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Biz, onlar arasında herhangi bir ayırım yapmayız, ve biz Allah’a teslim olmuşuz deyin." Yâni sizler gibi din konusunda, peygamberler konusunda ırkçılar değiliz biz. Zira yahudiler sadece Hz. Mûsâ’ya ve ona indirilen Tevrat’a inandıklarını iddia ediyorlar ve diğerlerini reddediyorlardı. Hıristiyanlar da sadece Hz. İsa’ya ve ona indirilen İncil’e inanıyorlar ve başkalarını reddediyorlardı. İsa’dan başka peygamber, İncil’den başka kitap yoktur diyorlardı. Böylece dinde ırkçılık yapıyorlardı. Biz diyo-ruz ki; biz onlara da iman ediyoruz. Mûsâ’ya da iman ediyoruz, Mûsâ’ya gönderilen Tevrat’a da iman ediyoruz. İsa’ya da iman ediyoruz, İsa’ya gönderilen İncil’e de iman ediyoruz. Muhammed’e (a.s) da iman ediyoruz, ona gönderilen son kitap Kuran’a da. Böylelikle bizler dinde ırkçılık yapmıyoruz. Peygamberler arasında da böyle bir ayırım yapmıyoruz. Hz. İsa bizim peygamberimizdir, Hz. Mûsâ bizim peygamberimizdir. Hz. Mûsâ, Hz. İbrahim, Hz. İs-mail, İshak, Yahya, Zekeriyya, Harun, Dâvûd hepsi de bizim peygam-berimizdir. Biz hepsine inanıyoruz. Bunların hepsi de aynı kaynaktan gelen peygamberlerdir. Bunların hepsi de aynı ağacın dalları ve meyveleridir. Tarihin değişik zamanlarında insanlığa Allah tarafından sunulmuş meyvelerdir bunlar. Ama şunu söyleyelim burada: Kur’an’a iman etmekle; Tevrat’a ve İncil’e iman etmek ayrıdır. Bunu Bakara’nın başında demeye çalışmıştım. Bizler Kur’an’a iman ederken, onu pratikte uygulamak üzere iman ediyoruz. Amel etmek üzere, hayatımızda uygulamak üzere iman ediyoruz. Yine öteki peygamberlere gönderilip de Kur’an’da zikredilenlere de, onları da hayatımızda uygulamak üzere iman ediyoruz. Onlarla da sorumlu olduğumuza iman ediyoruz. Ama önceki kitaplarda indirilip de bizim kitabımızda zikredilmeyenlerin de gerçekliliğini kabul ediyoruz. Yâni Allahu Teâlâ böyle bir kitap göndermiştir; böyle bir kitap gelmiştir diye buna da inam ediyoruz. İşte bizim bu imanımız Hz. Adem’le başlayan, Hz. Muhammedle son bulan köklü ve mükem-mel bir imandır. Böyle köklü bir din, böyle köklü bir iman başka dinde yoktur. Böyle bir iman ne hıristiyanlarda, ne yahudilerde, ne de başka birilerinde vardır.
137. Âyetin Tefsiri
137:"Eğer onlar, sizin inandığınız gibi iman ederlerse, onlar da doğru yolu bulurlar, hidâyete ererler. Eğer size karşı yüz çevirip küfredecek olurlarsa onlar mutlaka bir şikakın, ayrılığın, parçalanmanın içinde olacaklardır." Onlar bize diyorlar ki; gelin, yahudi ve hıristiyan olun, kurtulun. Biz de onlara diyeceğiz ki; hayır öyle değil, sizler eğer müslüman olursanız kurtulursunuz, başka çareniz yoktur. Âyet-i kerîmenin ifade tarzından anlıyoruz ki; Müslüman hiçbir zaman savunmada kalamaz. Dikkat ederseniz bugün müslümanlar hep savunmada kalmaktadırlar. Hep savunmada ve suskunlukta kalmaktadırlar. Çoğunlukla Müslümanlarda hâlâ bu kompleksi atamamak vardır. Yâni adam müslüman, ama hâlâ gavurun karşısında kompleks içinde. Adam hem müslüman hem de aşağılık duygusu içinde; meselâ gâvura sen cehennemliksin diyemiyor adam. Sen yanlış yoldasın diyemiyor. Halbuki gâvura sen yanlış yoldasın, bu halinle cehennemliksin, cehenneme gideceksin demek ona en büyük merhamettir aynı zamanda. Yâni ona yanlışını söyleyelim ki adam hiç olmazsa yanlışını anlasın ve cennete gitmenin yollarını arasın. Diyemi-yor adam ona bunu. Hiç bir şeyine dokunmuyor. İşte gel beraber yaşayalım, gül gibi geçinip gidelim diyor, adam onun yanlışını gündeme getirmiyor. Tamam o zaman cehenneme kadar yaşarsın beraber. Madem ona acıyorsun, aynı mahallede yaşıyorsun, aynı şehirde yaşıyorsun, aynı iş yerinde bulunuyorsun, aynı apartmanda oturuyorsun, hattâ o gavurun işinde, işyerinde çalışıyorsun, o zaman adama; arkadaş, sen yanlış yoldasın, bozuk yoldasın, bu halinle sen cehenneme gidiyorsun, sana acıdığım için söylüyorum, gel müslüman ol da bu azaptan, cehenneme gidişten kendini kurtar, demelisin. Bu ona kötülük değil ki. Bu onu üzmek ve kırmak da değildir. Aslında onun hayatını sorgulamamak ona kötülüktür. Onu bu gittiği yolda uyarmamak, ona acımamak onun ateşe gidişine göz yummak ona kötülüktür. Aynı zamanda onun hayatını sorgulamamak bize de kötülüktür. Çünkü o zaman müslüman hep savunmada kalıyor demektir. Biz savunmada kaldığımız sürece hep kaybeden oluruz. Meselâ soruluyor müslümana: Niye namaz kılıyorsun? E, kusura bakma işte kılıyoruz. Niye örtünüyorsun? Kusura bakma alışkanlık işte ne yapalım. Niye oruç tutuyorsun? E, kusura bakma filan. Böyle böyle sonunda da kusura bakma sen nasıl istersen öyle yapayım demek zorunda kalacaktır müslüman. Sen nasıl istersen öyle yaşayayım demek zorunda kalacaktır müslüman. Karşısındaki gavuru uyarmayan, kendi kimliğini net bir biçimde ortaya koyamayan müslüman, sonunda susmaya ve savunmada kalmaya mahkum olacaktır. Halbuki müslüman tek başına da olsa hep hücumdadır, kesinlikle o savunmada olamaz. Olur mu bu? Bakın ilk gelen âyetlerde Allah buyurur ki: "Sen onlara birazcık mühlet ver peygamberim." (Müzzemmil: 11) Sen mühlet ver onlara. Kim mühlet verir aslında? Güçlü kuvvetli olanlar mühlet verir değil mi? Ama bakın bu âyetler geldiği zaman peygamberimizin yanında üç beş müslüman ya var, ya yok. Zahiren hiçbir gücü kuvveti yokken, tek başınayken bile Allah’ın Rasûlü hep hücumdadır. Hiçbir zaman savunmada ve suskunlukta değildir. Öyleyse biz de insanları sürekli uyaracağız, bakın sizin bu hayatınız çıkmazdadır, gelin aklınızı başınıza alın da hayatınızı düzeltin, size acıdığım için bu uyarıda bulunuyorum, yarın bu gidişin sonu perişanlıktır diyelim inşallah. Hasbel kader dar’ul harpte gâvurların işinde çalışıyor olsak bile kesinlikle savunmada ve suskunlukta olmayalım, onları açık ve net bir biçimde uyarmaya devam edelim. Evet, yahudi ve hıristiyanlara diyelim ki; gelin müslüman olun, kurtulacaksınız. "Eğer size karşı yüz çevirip küfredecek olurlarsa; onlar mutlaka bir şikakın, ayrılığın, parçalanmanın içinde olacaklardır." Yâni asıl olan İslâm’dır. Demin anlattı Rabbimiz; Hz. Ademden ve Hz. İbrahim’den bu yana kök İslâm’dır dedi. Kim ondan ayrılırsa, onlar ayrılığın içine düşmüş olacaklardır. İslâm asıl olunca, nerede olursa olsun İslâm’dan yana olan, İslâm’dan söz eden kişi, birlikten ve beraberlikten söz ediyor demektir. Ama ne gariptir ki, bugün birileri bir yerlerde İslâm’dan bahsedince, dinden bahsedince hemen birileri onun ayrılıkçı olduğunu, ayrılık tohumları ekmeye çalıştığını söylüyor-lar. Dinden, İslâm’dan bahsedenlere fitne çıkarıyorsunuz, ayrılık yap-maya çalışıyorsunuz diyorlar. Allah diyor ki; bakmayın siz onlara asıl ayrılıkçı olanlar, asıl fitne çıkaranlar, asıl bölücü olanlar kendileridir. İslâm, asıl olduğuna göre İslâm’dan kopanlar, İslâmdan ayrılanlar ayrılık tohumları ekenlerin ta kendileridirler. Meselâ bu milletin yüzde doksan sekizi bir araya gelip, biz İslâm’ı istiyoruz, biz Allah’ın dinini istiyoruz, biz Allah’ın sistemini yaşamak istiyoruz deseler, yine de bu hak onlara verilmez. Niye? Çünkü onlar ayrılıkçıdır. Ötekiler toplumun yüzde ikisini teşkil etseler bile bu yüzde ikiyi teşkil edenler ayrılıkçı değil, ama yüzde doksan sekiz ayrılıkçıdır. Yüzde ikiyi teşkil edenler birlikten yanadır, ama bu yüzde doksan sekizi teşkil edenler bölmeden yanadır, bölücülükten yanadır. Halbuki ayrılıkçının kim olduğunu Allah söylüyor. İslâm’dan ayrılan kişi ayrılıkçıdır. İslâm köktür, İslâm asıldır kim ondan ayrılmışsa, kim onu terk etmiş başka şeylerin peşine takılmışsa işte o ayrılığa düşmüş demektir. Öyleyse peygamberin ve ey peygamber yolunun yolcuları, gözünüzü açıp iyi dinleyin: "Varsın ayrılsınlar Peygamberim sen üzülme, onlara karşı sana Allah yeter." Ayrılırlarsa ayrılsınlar. Ne olurlarsa olsunlar, ne kadar çok olurlarsa olsunlar, güçleri kuvvetleri medeniyetleri ne kadar olursa olsun hiç fark etmez, onlara karşı sana Allah yetecektir. Yetmiş de. Bakıyoruz; Mekke’deki Allah’ın Rasûlü’nü ve müslümanları bir düşünün. Kimleri vardı onlara yardım edecek? Kimleri vardı onları koruyacak? Ama bakıyoruz ki; çok kısa bir süre sonra Medine’de devlet kurmuşlar, Bedir’de 313 kişiyle müşriklere galip gelmişler, üç beş yıl sonra on bin kişilik bir orduyla Mekke’yi fethetmişlerdir. Allah onlara yardım etmiş ve tüm düşmanlarına karşı Allah onlara yetmiştir. Allah onlara karşı sana yeter demişti Rabbimiz, yetti de gerçekten. Bu âyetler aynı zamanda bize de hitap ediyor. Eğer bugün bizler de Allah çizgisinde, peygamber çizgisinde bir hayat yaşayacak olursak hiç kimseden korkmayalım, çünkü Allah bize de yetecektir. Ama şunu da hiçbir zaman unutmayalım ki Allah’ın dininden yüz çevirmenin sonucu, parça parça olmaktır, ayrılık içine düşmektir. Bakın bu yahudiler, bu hıristi-yanlar asıldan, İslâm’dan koptukları için ayrılık içine düşmüşlerdir. İşte şu anda yeryüzü müslümanları bu durumu yaşamaktadır. Allah’ın kitabını terk etmelerinin sonucu olarak parçalanmanın, ayrılığa düşmenin en talihsiz derecesini yaşamaktadır. Müslüman ülkeler sun'i sınırlarla birbirlerinden ayrılmışlar, hattâ kendi ülkelerinde bile kendi sınırları içinde bile ne kadar paramparça olmuşlardır. Bilelim ki tekrar asıl olan dinlerine tekrar kitaplarına dönecekleri güne kadar da bu durumdan kurtulmaları mümkün olmayacaktır.
138. Âyetin Tefsiri
138:"Allah’ın boyasıyla boyanın. Allah’tan daha güzel boyası olan kim var? Biz ancak ona ibâdet edenleriz." Allah’ın boyası İslâm’dır. Şekil olarak kişiye Allah’ın boyası vurulmadı mı, onun yüzü simsiyahtır. En güzel boyayı, en güzel boya ile birleştirmeliyiz. Allah’ın boyasıyla boyanmalıyız. Yâni Allah dinine girmek, sadece ben de müslümanım diye dille söylenecek bir iddiadan ibaret değildir. Allah’ın boyasına, İslâm’ın boyasına boyanmak lâzımdır. Boya nasıl ki onunla boyanan şeyi değiştiriyor ve kendi rengine büründürüyorsa İslâm da böyledir. Kim İslâm’a girdiğini, Allah’ın boyasıyla boyandığını iddia ediyorsa, bu boyanın eseri onda görülmelidir. Bu boyanın eseri onun tüm hayatında kendini göstermelidir. İslâm’a giren kişi de bu dine bağlı olduğunu her hareketinde göstermelidir. Çünkü hem Allah’ın boyasında hem de başkalarının boyasında olmak Allah korusun şirktir. İslâm boyası tek bir boyadır tek renk boyadır ve damla kadar da olsa başka hiçbir boyayı kabul etmez. Bu boya yalnız Allah’a ibâdet edip ona hiçbir otoriteyi, hiçbir gücü ortak koşmamayı gerektirir. İslâm ona boyanan kişinin şahsında açıkça görülmelidir. Ben müslümanım dedikleri halde, ben İslâm boyasına, ben Allah boyasına boyandım dedikleri halde üzerlerinde bu boyanın eserini bile göstermeyenler kesinlikle o boyada değiller demektir. Evet, boya Allah’ın boyasıdır. En güzel boyayı Allah vurur. Yahudilerin boyası mı, yoksa hıristiyanların vaftiz boyası mı, yoksa Allah’ın İslâm boyası mı? Hayır Allah’ın boyası en güzel boyadır. Biz ancak O’na ibâdet ederiz. Biz sadece Allah’ın boyasıyla boyanırız. Biz Allah boyasının yanında başka boyalarla da boyanarak Allah’tan başkalarına da kulluk etmeyiz. Böylece şirke düşmeyiz. Biz sadece O’na kulluk ederiz.
139. Âyetin Tefsiri
139:"De ki; Allah konusunda bizimle tartışıyor musunuz? Allah konusunda bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Halbuki o Allah, bizim de sizin de Rabbinizdir. O zaman bizim amellerimiz bize ait sizinkiler de sizin olsun. Biz ancak O’na muhlis kullarız” O Allah sizin de bizim de Rabbimiz olduğu halde bu konuda tartışmak mı istiyorsunuz? Ey yahudiler ve ey hıristiyanlar Allah konusunda bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Allah öyle demediği halde, biz öyle inanmadığımız halde sizler Allah’a oğullar mı izâfe etmeye kalkışıyorsunuz. Halbuki bizim inandığımız Allah, bize indirdiği kita-bında bize anlattı ki; bunun gibi tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. Onun ne oğlu var, ne kızı ne de karısı. Ne yardımcıları var, ne de yetkilileri. Buna yetkiniz olmadığı halde, Allah’ın yetkileri konusunda, Allah’ın sınırları konusunda, Allah’ın hayata karışması konusunda hâlâ bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Allah’ın rubûbiyeti konusunda, Allah’tan başkalarının da rubûbiyet hakkına sahip olduğu konusunda, Allah’tan başkalarının da kanun koyma yetkisine sahip oldukları konusunda bizimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Allah’ın İlâhlığı konusunda, yâni Allah’tan başkalarına da kulluk edilmesi konusunda bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Allah’ın hayata karışması konusun-da bizimle tartışmak mı istiyorsunuz? Allah hayata karışmaz mı demeye çalışıyorsunuz? Ya da Allah hayatın sadece bazı bölümlerine karışır, öteki bölümlerine karışacak başka İlâhlarımız var demeye mi çalışıyorsunuz? Eğer böyle yaparsanız, gökleri ve yerleri yaratması konusun-da, sizleri var etmesi konusunda Allah’ı kabul eder, Allah’ı yetkili kabul eder; ama yeryüzündekileri yönetmesi konusunda, emirler ve kanunlar göndererek hayatımıza karışması konusunda, hâkimiyeti konusunda Allah’ı kabul etmemeye mi çalışıyorsunuz? Vazgeçin bu sevdadan. Bizimle bu konuda tartışmaya girmeyin. Çünkü O Allah, hepimizin Rabbidir. Ve hepimiz O’na teslim olmak zorundayız. Biz Allah’a inanırken, onun sadece bizim Rabbimiz olduğunu iddia etmiyoruz. Bizim Rabbimiz olan Allah’ın aynı zamanda sizin de Rabbiniz olduğuna inanıyoruz. Bizimle Allah konusunda tartışmak mı istiyorsunuz? Eğer bizim size tanıdığımız düşünce özgürlüğünü, fikir özgürlüğünü, ibâdet özgürlüğünü siz de bize tanısanız, bu tartışma kolayca çözülecektir. Çünkü biz din ve vicdan hürriyetine, düşünce hürriyetine inanıyoruz. Başka din sahiplerinin inanışlarına, düşüncelerine, ibâdetlerine karışmıyoruz. Çünkü bakın bundan sonra gelecek âyet-i kerîmede zaten bu anlatılacak. Ey yahudi ve hıristiyanlar! Eğer bu şekildeki tavırlarınıza devam edecek olursanız: Tamam göklerin ve yerlerin yaratıcılığı onun olsun, gökler ve yerler onun olsun, ama bizim hayatımıza karışmasın. Bizim kılık kıyafetimize, bizim hukukumuza, bizim eğitimimize, bizim kazanmamıza, harcamamamıza, bizim hayatımıza karışmasın demeye devam edecek olursanız, o zaman biz de size deriz ki: "O zaman bizim amellerimiz bize ait, sizinkiler de sizin olsun." Sizin dininiz, sizin inanışınız, sizin hayat programınız, sizin kulluk anlayışınız sizin olsun, bizimki de bizim olsun. Sizin amelleriniz sizin, bizim amellerimiz de bizim olsun. Öldüğünüz zaman siz kendi amellerinizle, biz de bizim amellerimizle karşılaşalım. Siz, sizinkiler-den sorumlu olun, biz de bizimkilerden. Siz sizin amellerinizin karşılığı olan cehennemden, biz de bizim amellerimizin sonucu olan cennetten razı olalım. Kâfirun sûresinde müşriklere ne demişti Rabbimiz? "Sizin dininiz sizin olsun, bizim dinimiz de bizim olsun" (Kâfirun:6) Yâni sizler hem Allah’a, hem de putlara; hem Allah’a, hem de Allah’tan başkalarına kulluk yaparak bir din, bir yol, bir hayat tarzı sergileyebilirsiniz. Yâni yaşadığınız Hayatınızın bazı bölümlerine Allah’ı, bazı bölümlerine de başkalarını karıştırabilirsiniz. Hayatınızın bazı bölümlerinde Allah’ı dinleyip, bazı bölümlerinde ise Allah’tan baş-kalarının kanunlarını uygulayarak müşrikçe bir yol tutabilirsiniz. Hem Allah’ı, hem de başkalarını razı etmeye çalışabilirsiniz. Hem Allah’a, hem de başkalarına kulluk edebilirsiniz. Ama bize gelince biz: Ama bizler taviz vermeden, ihlâsla, katışıksız bir şekilde Al-lah’a ibâdet edicileriz. Biz sadece Allah’ı Rab bilip, sadece onu dinler ve sadece ona kulluk ederiz. Yâni böyle hem Allah’a kulluk edip, hem de binde bir de olsa başkalarını da dinlemeden yana olmayız, başkalarına da kulluktan yana olmayız. Bin gramlık bir temiz suya bir gramlık da zehir katarak onu içmeden yana olmayız. Biz şirk koşmadan, hayatı parçalamadan Allah’a ibâdet ederiz. Sizler gibi hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı, bazı bölümlerinde de başkalarını memnun etme-den yana olmayız.
140. Âyetin Tefsiri
140:"Yoksa sizler (İbrahim milletine tabi olmamak ve bu konuda bizimle mücâdele etmek için) İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarının, bunların hepsinin yahudi ve hıristiyan olduklarını mı iddia ediyorsunuz?De ki. Söyleyin bakalım, siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı? Allah hakkındaki, (Allah yanındaki) şehâdeti, (yâni Allah tarafından bildirilmiş bir bilgiyi) gizleyenden daha zâlim kim vardır? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Bu soru, bu büyük peygamberlerin yahudi ve hıristiyan olduk-larını iddia eden kendileri saptığı gibi bu peygamberleri de kendi sapıklıklarına alet etmeye çalışanlara yöneltiliyor. Bu yahudi ve hıristi-yanlar Allah’ın kitabında müslüman olarak haber verdiği bu peygam-berlerin yahudi ve hıristiyan olduklarını söylüyorlar. Halbuki bundan önceki âyetlerde son derece açık bir şekilde bu peygamberlerin, hepsinin birer müslüman olduklarını anlattı Rabbimiz. Bunlar, bu peygamberlerin müslüman olduklarını resmen söyleyemiyorlar. Neden? Çünkü o zaman otomatikman kendi kendilerini reddetmiş olacaklar da ondan. "De ki." Bakın yine hücum var. Kur’an hiçbir zaman savunmada değildir. "Söyleyin bakalım, siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı?" Allah biliyor ve şahitlik ediyor ki; o peygamberler ne yahudi’ydi ne de hıristiyan’dı. Bunu bize Allah bildiriyor. İnsanların bilgisi Allah’tandır. Bunu bize bildiren Allah’tır. Eğer bunu bize Allah bildirmeseydi biz de bilemezdik. Yâni bu kitaba dayalı olmayan, peygambere dayalı olmayan hiçbir bilgi, gerçek bilgi değildir. Öyleyse gaybi konularda, gaybi meseleler konusunda Allah’ın bildirdiklerinin dışında söz söylenmemelidir. Yâni bu konularda söz söyleme hakkı sadece Allah’a aittir. Allah’tan başka hiç kimsenin söz söyleme hakkı yoktur. Evet, Allah bu konudaki bilgiyi kitapları ve Peygamberleri vasıtasıyla onlara da bildirmişti ama yoldan çıkan bu yahudi ve Hıristiyanlar bu bilgiyi gizlediler. Bakın Allah buyurur ki: "Allah hakkındaki, (Allah yanındaki) şehâdeti, (yâni Allah tarafından bildirilmiş bir bilgiyi) gizleyenden daha zâlim kim vardır?" Allah’ın peygamber göndereceğini, bu peygamberin Kureyşten çıkacağını, bu peygamberin Mekke’de dünyaya geleceğini, doğmadan babasını kaybedeceğini, kendisine Kur’an isimli bir kitap ineceğini ve bu kitabın kıyamete kadar tüm insanlığa hidâyet rehberi olacağını, kıyamete kadar hüküm fermanı olacağını, kıyamet sonrası da insanlığın bu kitapla yargılanacağını gizleyenden, saklayandan daha zâlim kim vardır? Bildiği bir konuda şehâdeti, şahitliği gizleyen kişiden daha zâlim birisi olamaz. Bunlar bildikleri halde hak konusunda şahitliği gizlemişlerdi, böylece zâlimlerden olmuşlardı. Ve böylece: "Zâlimler benim ahdime ulaşamazlar!" Evet, bildiğiniz bu gerçeği, bildiğiniz bu hakkı gizleyerek zâlim olan sizler, ey yahudiler ve ey hıristiyanlar kendilerine uyulacak, ardından gidilecek ümmet olma vasfınızı kaybettiniz. Sizler bu duruma düşmüşken, size uyanlar nasıl olur da hidâyete ulaşabilirler? Sizin gibi olanlar nasıl kurtulabilirler? Evet, Rabbimizin bu âyeti gereğince bu yahudiler ve bu hıristiyanlar kendilerine uyulacak, arkalarından gidi-lecek lider ümmet olma vasıflarını kaybetmişlerdi. Onlara uyanlar, onlarla beraber olanlar, onlar kaynaklı bir hayat yaşayanlar kesinlikle sapmak zorunda kalacaklardır. Onlarla ortak pazarlara, ortak eylemlere girmeye çalışanlar kesinlikle onların gittikleri cehenneme gitmekten kendilerini asla kurtaramayacaklardır. Peki onların bu bozukluğunu anlatan bu âyet bize ne diyor? Biz de okulda, çarşıda, pazarda, evde her yerde bildiğimiz hakkı gizlemeyelim. Hakka şahitlik görevimizi hakkıyla yerine getirelim ki; bizler de onların durumuna düşmeyelim inşallah. Bildiğimiz kitap bilgisini, peygamber bilgisini insanlardan saklamayalım, kafamızdaki Kur’an bilgisini, peygamber bilgisini kafamızda sır küpü gibi toprağın altına götürme durumunda olmayalım ki bu yahudi ve hıristiyanların konumuna düşmeyelim. Ne biliyorsak anlatalım hanımlarımıza, anlatalım çocuklarımıza, anlatalım herkese ve şehâdeti gizleyenlerden olmayalım inşallah. Kıyamet gününde ağzına ateşten gem vurulanlardan olmayalım. "Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Yoksa sizler, ey yahudiler ve ey hıristiyanlar, bu bile bile yanınızdaki hakkı gizlemenizden Allah gafil mi zannediyorsunuz? Halbuki Allah gizlediklerinizden de haberdardır, açığa vurduklarınızdan da ha-berdardır.
141. Âyetin Tefsiri
141:"Onlar bir ümmetti geldi geçti, onların yaptıkları onlara, sizin kazandıklarınız da sizedir." Yâni bunlar, bu hıristiyan’dı, yahudi’ydi dediğiniz peygamberler sizden önce yaşamış kimselerdir. Ve onların yaşadıkları dönemlerde ne yahudilik vardı ne de hıristiyanlık. Demek ki, siz yalan söylüyorsu-nuz. Bu saydığınız peygamberlerin bir tek dinleri vardı; o da İslâm’dı ve hepsi de birer müslümandı. Sizler bildiğiniz bütün bu gerçekleri gizleyerek, insanlara duyurmayarak saklayabileceğinizi sandınız. Biz gizlersek insanlar bunu bilemezler, anlayamazlar sandınız. Halbuki Allah, sizin yaptıklarınızın tamamından haberdardır.
142. Âyetin Tefsiri
142: İnsanların içinden beyinsiz takımı, müslü-manları öteden beri döndükleri kıbleden Kâbe’ye çeviren nedir? diyecekler. De ki; doğu da Allah’ındır, batı da. Allah dilediğini doğru yola hidâyet eder, doğru yola iletir." Âyet-i kerîme bu zâlimlerden liderlik alındıktan sonra kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilmesini anlatır. İşte bu kıblenin değişikliğinin asıl önemini anlayamayan bazı beyinsizlerin müslümanların zihinlerini idlâl için, müslümanların kalplerinde şüphe uyandırabilmek için söyledikleri sözleri anlatır. İnsanlardan bir kısım beyinsizler, sefihler, kârını, zararını bilemeyen insanlar, onları bu üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir? Diyecekler. De ki; doğu da, batı da Allah’ındır. Allah dilediğini doğru yola iletir. Kıblenin değişmesiyle bu sefihlerin ne diyeceklerini Allah biliyordu. Bunlar aynen Allah’ın buyurduğu gibi sözler söylemişlerdir. Bu beyinsizler Allah’ın böyle belli bir yönle, belli bir nokta ile sınırlı olduğunu, bu şekilde kıble değişince de sanki bunun Allah’tan yüz çevirme anlamına geldiğini düşünüyorlardı. Halbuki doğu da Allah’ındır, batı da. Diler doğuya döndürür sizi, dilerse batıya döndürür. Allah’ın emriyle sizin doğuya, ya da batıya dönmeniz, Allah’ın orada olduğu anlamına gelmez. Kendilerine hidâyet edilenler, hidâyete ulaştırılanlar asla bu tür sapıklıklarla meşgul olmazlar. Rabbimiz bu konuda hazırlıklı olması bakımından önceden peygamberimizi uyarıyor, bu işe hazırlıyordu. Peygamberim, bu adamlar bir şeyler söyleyecekler, bu işin dedikodusunu yapacaklar, sen hiç üzülme, ne derlerse desinler, sen hiç aldırış etme, diyor sanki Rabbimiz. Yâni, sanki bu müslümanlar kıble olarak Mescid-i Aksâ’ya döndükleri zaman Allah’ın emrinden başka bir şeye mi uymuşlardı? Müslümanlar bu işi yaparlarken kendi heva ve heveslerine göre bir kıble oluşturmamışlardı. Mescid-i Aksa’dan sonra Mescid-i Haram’a dönerlerken de yine Allah’ın emrine boyun eğiyorlardı. Allah onlardan nasıl bir hayat tarzı istiyorsa, öylece pratikte uyguluyorlardı. Şimdi birilerinin şöyle demeye hakkı yoktur: Sen niye Mescid-i Aksa’ya döndün? Eh Allah dedi ben de döndüm. Şimdi niye Mescid-i Haram’a dönüyorsun? Eh, yine Allah dedi onun için dönüyorum. Kıbleyi belirleme hakkı Allah’ındır, yönelişi belirleme hakkı Allah’a aittir. Öyleyse müslümanları bu konuda sorgulamaya da kimsenin hakkı yoktur. Görüyoruz ki kıblenin değişikliği problemi, Medine’de müslü-manları gerçekten uzun süre uğraştırmıştır. Medine’de yeni oluşan müslüman toplumu sarsmaya çalışan dış güçler vardı. Bu problem, kıble meselesi, ehl-i kitabın da, müslümanların da beklemedikleri bir hadise olmuştur. Zira müslümanlar o güne kadar hep Kudüs’e, Mes-cid-i Aksa’ya doğru dönüp namaz kılmışlardı. Üstelik bu durum ehl-i kitabı ayağa kaldırmıştı. Zira o güne kadar müslümanlar kendi kıblelerine doğru döndükleri için liderliğin kendilerinde olduğunu iddia ederek gururlanıyorlardı. Müslümanlar ise alışık oldukları bir uygulamadan, farklı bir uygulamaya geçince, ehl-i kitabın da saldırılarıyla bu olayın gerçeğini kavrayıncaya kadar, bu işin doğru yoldan bir sapma olduğunu zannettiler. Hiçbir müslümanın da bu konuda savunmaya geçmesine gerek yoktur. Aman efendim şöyleydi de böyleydi de demesinin anlamı yoktur. Allah böyle diyor, ben de böyle yapıyorum, o kadar. Yâni dinimi ben kendi kafama göre oluşturmuyorum ki; birilerine bu konuda savunmada bulunayım. Hayatımı ben belirlemedim ki birileri bu konuda bana hesap sorsun. Yâni namazımı, orucumu, haccımı, zekâtımı, hayatımı, kılık kıyafetimi, soframı, ekonomimi ben değil, Allah belirlemiştir. Ben bir müslüman olarak, Rabbime teslim olmuş bir mü’min olarak tüm hayatımı, tüm pozitif ve negatif eylemlerimi Rabbimden alıyorum. Ben irademi ona teslim etmişim. Onun seçi-mini seçim kabul ediyorum. Ben sadece Onun çektiği yere gidiyorum. Öyleyse benim dinimi, benim hayat programımı sorgulayanlara karşı benim diyeceğim: bunu Allah istedi ben de yapıyorum o kadar. Eğer insanlar sorgulayacaklarsa, Allahu Teâlâ’yı sorgulasınlar. Hiç kimsenin Allah’ı sorgulamaya hakkı da, yetkisi de yoktur, dolayı-sıyla kimsenin de bizi dinimiz konusunda sorgulamaya hakkı yoktur. Evet doğu da Allah’ın, batı da Allah’ındır. Allah diler bu tarafa döndürür, diler öbür tarafa döndürür; o onun bileceği bir iştir. İşte müslümanlar 13-15 aya yakın bir zaman Mescid-i Aksa’ya dönerek namaz kılmışlar ve nihâyet hicretin ikinci senesine doğru Mekke’ye, Kâbe’ye döndürüverdi Rabbimiz. "Allah dilediğini doğru yola hidâyet eder, doğru yola iletir." Yâni Allah hidâyet olunmak isteyen kişiyi dilediği şekilde hidâyete ulaştırır. Hidâyeti isteyeni hidâyete ulaştırır, dalâleti isteyeni de dalâlette bırakır Allah. Buradan anlıyoruz ki kıblenin değişikliğiyle Cenab-ı Hak önderliği, liderliği İsrâil oğullarından alıp İsmail oğullarına devrediyordu. Bundan sonra artık müslümanlar bu işe hazırlanmalıydı. Üzerlerine kıyamete kadar şeriat yükü yüklenen bu ümmet, kıyamete kadar tüm insanlığa örnek ve önder olacak bu ümmet, Muhammed ümmeti, artık şahit bir ümmet olacaktı. Kıyamete kadar tüm insanlık için vasat, denge unsuru bir ümmet olacaktı. İnsanlık kulluğu, teslimiyeti, adâleti, tevhidi bu ümmet şahsında görecek, sapak noktalarını onlardan öğrenecekti. Tüm yeryüzü insanlığı bu ümmete bakarak hayatını sağlamaya alacaktı. Bakın Rabbimiz buyurur ki:
143. Âyetin Tefsiri
143:"Böylece sizi, insanlara şahitler olasınız diye vasat bir ümmet kıldık. Peygamber de size şahit ve örnektir. Vaktiyle dönmekte olduğun ciheti şimdi sana kıble yapmamız ancak peygambere uyanlarla ona uymayıp geri dönenlerin arasını ayırt etmek içindir. Bu zor bir iştir, (bu büyük bir iştir). Ancak Allah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kişilere zor değil. Allahu Teâlâ sizin imanlarınızı zayi edecek değildir. Muhakkak ki Allah insanlara karşı çok Rauf ve çok merhametlidir." İslâm ümmeti vasat bir ümmettir. Bir de şahit bir ümmettir. Sizi dünya üzerinde vasat ve şahit bir ümmet yaptık. Evet, böylece kıblenin değiştirilmesiyle liderlik ve önderlik İsrâil oğullarından alınmış; İsmail oğullarına, yâni müslümanlara verilmiştir. Size verilmiştir. Demek ki bu kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan alınıp Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilmesi, bazı beyinsizlerin anladığı gibi sadece bir yön değişikliği değil, aynı zamanda liderliğin, ön-derliğin İsrâil oğullarından alınıp Muhammed ümmetine, müslüman-lara verilmesinin ifadesidir. Allah diyor ki; böylece sizi diğer insanlara şahitler olasınız diye vasat bir ümmet yaptık. Peki bu vasat ve şahit kavramlarından ne anlıyoruz? Vasat; adl, adâlet, doğruluk demektir. Öyleyse ey müslüman-lar, sizi adâlet sahibi, doğruluk sahibi bir ümmet yaptık. Vasat; denge unsuru demektir. Ruh ve madde konusunda, dünya ve âhiret konusunda, toplumcu ve bireyci görüşün arasında ifrat ve tefritin arası demektir. Ey müslümanlar sizi bu konularda orta yolu takip edecek vasat bir ümmet yaptık. Komünizm gibi toplumcu, toplumu putlaştıran, toplumun menfaatlerini ön plana çıkaran, toplum adına ferdi ve ferdin haklarını öldüren, kapitalizm gibi bireyi putlaştıran, bireye her türlü davranışlarında özgürlük tanıyan, kapitali putlaştıran ve bu konuda hiçbir sınır tanımayan bir ümmet değildir İslâm ümmeti. Madde ve ruh arasında da dengeyi sağlayan bir ümmettir İslâm ümmeti. Hani Fâtiha sûresinde öyle dememiz isteniyordu: “ Ya Rabbi, bizi doğru yola ilet. Kendilerine nîmet verdiklerinin yoluna. Kendilerine gazap ettiklerinin ve dalâlette bıraktıklarının yoluna değil” (Fâtiha 6-7) Ya Rabbi bizi sırat-ı müstakime hidâyet buyur. O sırat-ı müstakim ki, kendilerine nîmet verdiklerinin yoludur. Kendilerine gazap ettiklerinin ve dalâlette bıraktıklarının yolu değil ya Rabbi diye burada iki istisnadan söz ediliyor. Sıratı müstakimden iki belirgin sapma olmuştur. Bunlardan birisi yahudi’nin sapması, ötekisi de hıristiyanların sap-ması. Birisi maddeye ağırlık vererek, mânâyı görmezden gelerek, maddeyi putlaştırıp ruhu diskalifiye ederek materyalistçe bir sapmadır ki, bu yahudi’nin sapmasıdır. Hıristiyanlar da madde aleyhine ve ruh lehine dengeyi bozdular. Hıristiyanlar maddeyi yok farz ederek ruhu ve mânâyı putlaştırdılar. İşte bunun ikisi de sapmadır, ikisi de dengesizliktir. İslâm ümmeti maddeyi de, mânâyı da kabul ederek bu ikisi arasında denge unsuru olmuştur. Ayrıca bir de yahudilerin sapması bildikleriyle amel etmemeleri biçiminde bir sapmaydı. Hıristiyanların sapması da bilgisizce amel etmeleri türünde bir sapmaydı. Yâni birinde bilgi var amel yok, bunlar yahudiler, ötekilerde de amel var ama bilgi yok bu da hıristiyanlardır. Bu ümmetten bildikleriyle amel işlemeyenler yahudilere, bilgisizce amel işleyenler de hıristiyanlara benzemektedir. Allah bu konuda da bu ümmeti denge unsuru yapmıştır. Bu ümmet bilgiyle ameli, düşünceyle hayatı birleştiren bir ümmettir. Vasat ümmet; bir de hükmüne tüm insanlığın boyun eğmesi gereken ümmet demektir. Ey müslümanlar, sizi hükmüne tüm insanlığın boyun eğeceği, tüm insanlığın size bakıp hizaya geleceği, sapıkların sapıklık noktalarını sizde anlayacağı, hakkı bulmak isteyenlerin size bakarak hakkı bulabilecekleri denge unsuru bir ümmet yaptık. Ancak bu özelliklere sahip olan bir ümmet, tüm insanlık üzerinde şahitler olabilir. Zira bu ümmet, herkesin kendisine dönmek zorunda olduğu denge unsuru bir ümmettir. Dünya üzerindeki toplum-ların dengesi sizin vasıtanızla kurulacaktır. Yeryüzü insanına, insanlık, adâlet, özgürlük, müsavat sizin vasıtanızla ulaşacaktır. Eğer sizler yeryüzüne hakim duruma gelirseniz, yeryüzünde Allah’ın istediği bir hayat yaşarsanız dünyanın dengesi düzelecektir. Ama sizler dünyanın yönetimi konusunda egemen olamazsanız dünyanın egemenliğini başkalarına kaptırır da başka güçler dünyanın dengesine egemen olursa, bilesiniz ki o başka güçler de dünyanın anasını ağlatır. İşte görüyoruz dünya siyasetinden müslümanların çekildikleri günden bu yana kan gölüne çevirdiler dünyayı. Hem ülkemizde bu böyledir hem de tüm dünyada. Bir de insanlara şahitler olasınız diye sizi vasat bir ümmet yaptık diyor Allah. Bunun için sizi önder ve lider yaptık diyor. Önderlik, liderlik çok şerefli bir konum olmakla birlikte yanında bu şerefle orantılı olarak çok büyük ve şerefli sorumlulukları da olan bir görevdir. Bu görev tıpkı peygamberin ashabına ve diğer insanlara kendisine vahy olunan dini anlatma ve yaşama konusunda şahitlik etmesi gibi bir görevdir. Çok şerefli ama o nisbette de sorumluluğu olan bir görevdir. Ümmeti içinde peygamberin görevi, sorumluluğu ve şerefi neyse, diğer toplumlara karşı bizim de sorumluluğumuz ve şerefimiz odur. Bizler, müslümanlar olarak şu anda tıpkı peygamber gibi tüm insanlık önünde İslâm’ın yaşanırlılığını, pratiğini göstermek zorundayız. Bu konuda peygamberin ümmetine karşı şahit olduğu gibi biz de tüm insanlara şahitler olmak zorundayız. Şimdi biz, insanlara şahitler olmak zorundayız. Peki nasıl şahit olunur insanlara? Bunun yolu, bütün insanlara bu dini götürür, Kur’an âyetlerini bütün insanlara ulaştırır, dünya üzerinde Allah’tan ve onun yeryüzünü düzenlemek üzere gönderdiği âyetlerinden, cennetten, cehennemden haberdar edilmedik bir tek insan kalmayacak biçimde herkesi haberdar ederiz, işte o zaman biz insanlara şahitlik görevimizi yapmışız demektir. Tıpkı Ra-sulullah’ın bu ümmet üzerine şahitlik yaptığı gibi. Evet, bu öyle bir şeref ki Allah bunu bize nasip etmiştir. Ama öyle büyük sorumlulukları da vardır ki; bu ümmet kendi döneminde işlenen bütün suçlardan da sorumludur. Yâni şu anda tüm dünyada işlenenlerden sorumluyuz. Meselâ şu anda dünyanın en ücra bir köşesinde, en kuytu bir köyünde bir adam bir günah işliyorsa, bilelim ki biz müslümanlar yarın ondan sorumlu tutulacağız. Neden? Çünkü ona İslâm’ı götüremedik, ona hakkı duyuramadık, ona Allah’ı anlatamadık. Nasıl ki Allah’ın Rasûlü gerek kendisine Allah’tan gelen âyetleri tebliğ etme konusunda, onun bir harfini bile gizlemeden onu insanlara, ashabına tebliğ etmişse, biz de bu kitaptan haberdar olmayan bir tek insan kalmayacak biçimde bunu onlara duyurmak zorundayız. Nasıl ki Allah’ın Rasûlü, Allah’ın insanlardan istediği kulluğu bizzat yaşayarak ashabına tam ve mükemmel bir örnek olmuşsa, biz de Allah’ın insanlardan istediği kulluğu tüm dünya insanlığının gözleri önünde yaşayıp pratikte onu göstermek zorundayız. Soralım şimdi müslümanlara, ey müslümanlar Allah size bir peygamber göndermiş ve o peygamberin şehâdetiyle sizi bu kitap konusunda bilgilendirmiş, peki şimdi siz de bu bilgilendiğiniz kitapla bütün insanları bilgilendirebildiniz mi? Peygamberin (a.s) size yaptığı görevi sizler de insanlara yaptınız mı? Diğer insanları bunun sorumluluğuyla karşı karşıya getirebildiniz mi? Bütün dünya insanlığına Kur’an’ı ve peygamberi duyurabildiniz mi? Böyle bir soru gelecek yarın bize. Allah peygamberine diyecek ki, ey peygamberim sen, sana gönderdiğim bu mesajı toplumuna duyurdun mu? Duyurmak da yetmez, onlara şahit olarak bu dinin pratikte nasıl uygulanması gerektiğini gösterdin mi? Bize de Allah diyecek ki; ey müslümanlar siz de peygamberinizden devraldığınız bu mesajı döneminizdeki tüm insanlığa duyurabildiniz mi? Bu dinin pratikte nasıl uygulanması gerektiğini hayatınızla onlara gösterebildiniz mi? Biz diyeceğiz ki; ya Rabbi biz duyurduk. Bütün insanlığa ilan ettik bunu. Savaşımızla, kavgamızla, düşüncemizle, imanımızla, sözümüzle, davranışlarımızla evet ya Rabbi, biz seni ve senin dinini bu insanlara duyurduk diyeceğiz. Ya da aksini söyleyeceğiz tabii. Bugün sağındakine solundakine, bugün evindekilere, bugün emmisine dayısına bile bu kitabı duyurmayan, duyuramayan insanların ne kadar sorumlu olduklarını varın siz düşünün. Karşımızdakiler ister kabul etsin, ister reddetsin bundan biz sorumlu değiliz ama onlara mutlaka bunu duyurmak zorundayız Allah bize böyle bir yük yüklemiş. Bu yük, bu görev aynı zamanda bizim dünya üzerinde söz sahibi olmamızı da beraberinde getirecektir. Bu güce sahip olmak zorundayız, çünkü bizler insanlığa mesaj sunacağız. Yasal yönden böyle bir güce sahip olmasak bile bütün dünya insanlığına bu kitabın kavgasını vermekle mükellefiz bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Dünyanın en uzak bölgesine veya Konya’nın en ücra köşesine kadar bunu götürmek zorundayız. Biz götüreceğiz, götürülen ister kabul eder, ister kabul etmez bu bizim sorumluluğumuz değildir. İnsanlar ya müslüman olurlar ya da olmazlar, bu bizim sorumluluğumuz değildir. Bizim sorumluluğumuz bununla insanları karşı karşıya getirmektir. Tıpkı Rasulullah’ın size şahit olduğu gibi. Rasulullah bunu bize nasıl duyurmuştu? Ya Rabbi senin peygamberin bize bir şey duyur-madı diyebilir miyiz? Hakkımız var mı buna? Hayır o gerçekten vazifesini yaptı. Evet, müslümanlar lider ümmettir, müslümanlar önder ümmettir. Müslüman şunun bunun arkasından gidemez. Müslüman şunun bunun uyuntusu olamaz. Müslüman tüm dünya insanlığına nü-mune-i imtisal olacak insandır bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Bu müslümanların şahit olmaları konusunu, yine Rasulullah’ın bir hadisine dayanarak şöyle de anlayabiliriz: Kıyamet günü tüm ümmetler, tüm toplumlar Allah huzurunda toplanacaklar başlarında peygamberleri olduğu halde. Allah her peygamberin toplumuna soracak. Söyleyin bakalım bu peygamber size benim âyetlerimi tebliğ etti mi? Bu peygamberim size karşı görevlerini yaptı mı? diye soracak. Meselâ Nuh’un (a.s) toplumuna soracak Allah. Bu peygamber size benim mesajımı ulaştırdı mı? Nuh’un (a.s) toplumu Allah karşısında kötü bir konuma düşmemek için diyecekler ki hayır ya Rabbi, biz böyle birini tanımıyoruz. Nuh diye bir peygamber bize ne geldi ne de senin mesajını sundu. Eğer böyle bir şey olsaydı elbette biz ona icâbet ederdik diyecekler. Sonra Allah Nuh’a (a.s) dönecek: Ey Nuh bak bunlar senin kendilerini uyarmadığını, kendilerine karşı benim mesajımı iletmediğini söylüyorlar. Ne dersin? Sen bunlara karşı benim görevimi ifa ettin mi? Hakkı bunlara anlattın mı? Nuh (a.s) buyuracak ki ya Rabbi sen şahitsin ki ben bunlara dokuz yüz küsur yıl hakkı anlattım. Sövdüler anlattım, dövdüler anlattım. Peki ey Nuh bu konuda şahidin var mı? Buyuracak Rabbimiz. Hz. Nuh şahit için etrafına bakınınca Muhammed ve ümmeti ileri atılıp biz şahidiz ya Rabbi! Biz Hz. Nuh’un toplumuna senin mesajını sunduğuna, senin emirlerini duyurduğuna şahidiz ya Rabbi diyecekler. Siz bunu nereden biliyorsunuz? denince de ya Rabbi sen bize bir kitap gönderdin ve kitabında Nuh’un çektiği sıkıntıları, toplumunun ona karşı tavırlarını anlattın. Biz bunu senin son kitabın olan Kur’an’dan öğrendik diyecekler ve Hz. Nuh’a şahitlik yapacaklar. Tüm peygamberlere şahitlik yapacağız inşallah. İşte bu şahitliği bir de böyle anlıyoruz. "Vaktiyle dönmekte olduğun ciheti şimdi sana kıble yapmamız, ancak peygambere uyanlarla ona uymayıp geri dönenlerin arasını ayırt etmek içindir." Biz senin üzerinde olduğun kıbleyi şunun için yaptık. Ökçeleri üzerinde dönüp dinden uzaklaşan kimseleri, peygambere tabi olanlardan ayırdedelim diye biz kıbleyi Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Hara-m’a çevirdik. Demek ki bunun sebebi şuymuş: Acaba bu insanlar kıblelerini gerçekten değiştirecekler mi, değiştirmeyecekler mi? Acaba bu konuda peygambere itaat edecekler mi, etmeyecekler mi? Acaba peygamberin dinde temel odak nokta olduğunu kabullenecekler mi, etmeyecekler mi? Allah ve peygambere güvenleri devam edecek mi et-meyecek mi? Ya bu nasıl iş böyle? Bu nasıl Allah? Bu nasıl peygam-ber? Bizi dün bu tarafa döndürüyordu, bugün de bu tarafa döndürü-yor, olacak şey midir bu? Mu diyecekler yoksa Allah ve peygambere tam teslim mi olacaklar, bunu ayırmak için böyle yaptık diyor Allah. Demek ki onların, peygamberin fonksiyonunu kabul edip etmeyeceklerini denemek için bunu yapmış Allah. Yâni peygambere imanlarını, peygambere teslimiyetlerini peygambere güvenlerini denemek için bu kıble işini peygamber eliyle yaptırmış Allah. Evet bu, peygamberin dinde temel olduğunu gösterir. Pey-gamber bizim hayatımızda âmir ve nâhiydir. Peygamberin bizim haya-tımızda evet veya hayır deme, emretme ve yasaklama yetkisi vardır. Hakkı vardır. Zaten peygamberin, peygamber oluşunun hikmeti de buradadır. Bakın çocukluğumuzdan bu yana bize bir peygamber öğ-rettiler. İşte sıdk sahibi, ismet sahibi, emanet, fetanet ve tebliğ sıfatla-rının sahibi bir peygamber anlattılar. Bu sıfatlar onun kendisiyle ilgili yönüdür. Bunları zaten kabul etmek zorundayım ve kabul etmişim ben. Yâni peygamberin doğru sözlü olduğunu, doğru söylediğini, günahsız olduğunu, emin olduğunu, zeki olduğunu, kendisine gelen âyetleri gizlemeden eksiksiz olarak insanlara tebliğ ettiğini kabul ettim ve inandım ben. Bunu kabullenivermem benim birini peygamber olarak kabullenmen mânâsına gelmeyecektir. Benim birini peygamber kabul etmem demek, bunları kabullenmekle beraber, onu bu sıfatların sahibi bilmek ve inanmakla beraber aynı zamanda onun benim hayatımda amir ve nahiy oluşunu da kabul etmem demektir. Eğer ben peygamberi bu sıfatların sahibi olarak kabul eder; ama onu hayatımda amir ve nahiy olarak kabul etmezsem, yâni hayatımda emredici ve nehyedici biri olarak bilmezsem onu peygamber olarak kabul etmiş sayılmayacağım demektir. Zira peygamberin peygamber olarak kabul edilmesi demek; onun hayata hakim olması demektir. Benim hayatımda bir şey kabul edilecekse, bir şey reddedilecekse evet veya hayır denecekse, bu ol-malı, bu olmamalı; bu yapılmalı, bu yapılmamalı denecekse, bunu o demelidir ve ben yapmalıyım. Yâni benim birini peygamber kabul etmem demek; herşeyimle adım adım onu takıp etmem demektir. İzinden gitmem demektir. Herşeyimle kendisine benzemem ve kendisine her konuda teslim olmam demektir. Değilse işte bir zamanlar böyle bir peygamber yaşamış, adı şuymuş, babası şuymuş, doğum tarihi şuymuş, şurada doğmuş, şurada vefat etmiş bunları bilmek değildir peygambere iman. İşte hakiki müslüman Allah’a ve Resûlü’ne tam teslim olandır. Bu nasıl olur demenin anlamı yok. Şimdi İslâm’ın sahibi sen ve ben değilim ki, keyfime göre imtihan olsam. Dinin sahibi, imtihanın sahibi olan Allah böyle imtihan ediyor. Kabul edecek misin, etmeyecek misin? Mescid-i Aksa’ya evet de Mescid-i Haram’a hayır mı? Mescid-i Haram’a evet de eskisine hayır mı? Bakın aynı zamanda bu işin zor olduğunu da haber veriyor Rabbimiz: "Bu zor bir iştir, (bu büyük bir iştir). Ancak Allah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kişilere zor değil." Bu gerçekten zordur diyor Rabbimiz. Ama bu konuda, her konuda Allah’ın hidâyet ettiği, Allah’ın yollarını açtığı kimselere bu iş gâyet kolaydır. Namaz için de aynı şeyi söylemişti Rabbimiz. “İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Üstelik kitabı da okuduğunuz halde. Aklınız yok mu sizin? (Bakara: 44) Ama bu sizin Allah’tan yardım isteyeceğiniz namaz gerçekten çok ağır ve zor bir konudur. Allah’a bağlanmanın özünü kavrayama-mış, Allah’ın ulûhiyeti ve rubûbiyeti karşısında tam teslimiyet gösterememiş insanlara namaz ağır gelir, zor gelir. Lâkin huşu erbabı için zor değildir namaz. Yâni kalpleri Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini anmakla yumuşamış, Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini hatırlamaktan zevk alan huşu sahipleri için zor gelmez deniyordu. Bakın burada da öyle deniyor peygamberin kıbleyle alâkalı bu uygulamasını bir anda kabul etmek ve alışkanlıklarından bir anda vazgeçmek zordur, ama Allah’ın kendilerine hidâyet ettikleri için gâyet kolaydır buyuruluyor. Yâni böyle günde bin defa da peygamber farklı bir emirle karşımıza çıksa; gerçekten mü'min olan bir kimse, gerçekten Allah’a teslim olan bir kimse, Allah’ın emir ve yasaklarına boyun eğdi mi, tamam artık bu ona zor gelmeyecektir. Bu arada müslümanlar üzerinde büyük bir spekülasyon da vardı. Kendi kıbleleri terk edilip, liderlikleri ellerinden alınan yahudiler de feryadı basmışlardı. Birinci olarak şöyle dediler; Eğer bu yeni döndüğünüz kıble doğruysa, sizlerin daha önce kıldığınız namazlar ne olacak? Şimdiye kadar Mescid-i Aksa’ya doğru namaz kılan insanların durumları ne olacak. İkinci olarakta; Bundan sonra hadi siz Mescid-i Haram’a döndünüz, bundan önce ölüp gidenlerin durumu ne olacak dediler. Böyle problemler oluşturup müslümanların akıllarını karıştırmaya çalıştılar. Bu münâsebetle iki grup denenmiş oldu. 1- Önce ırkçılar denendi. Daha önce Mekke’de müslümanlar Kâbe’ye dönerek namaz kılarlarken bir anda kendi kıblelerini, kendi Kâbe’lerini bırakıp Mescid-i Aksa’ya dönme emri ile karşı karşıya gelince henüz buna hazır olmayan ırkçı Araplar denendi. Bunların içinden samimi müslümanlar imtihanı kazanıp karşıya geçerken, kavmiyetçilik putuna tapanlar, biz geleneklerimizden vazgeçmeyiz, biz atalarımızın kabul ettikleri, atalarımızın kutsâdıkları Kâbe’den vazgeçmeyiz diyenler döküldü. 2- Şimdi de Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a dönülürken de müslümanlar ve Allah’a inandıklarını iddia eden yahudi ve hıris-tiyanlar deneniyorlardı. Bu defa da statükocular, âdetlerine bağlı olanlar, alışkanlıklarının esiri olanlar imtihanı kaybederken, Allah ve Resûlüne gerçekten bağlı olanlar kazanıyordu bu imtihanı. Allahu Teâlâ buyurdu ki: "Allahu Teâlâ sizin imanlarınızı zayi edecek değildir." Demek ki âyet-i kerîmeden anlaşılan o ki; iman namazmış. Demek ki iman, amelmiş, amel de imanmış. Halbuki burada bu adamların zayi oldu, boşa gitti dedikleri şey namazdı. Halbuki Allahu Teâlâ Allah sizin namazlarınızı zayi edecek değildir demiyor da Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir buyuruyor. Öyleyse Rabbimiz, Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir derken, sizin namazlarınızı zayi edecek değildir buyurdu. Öyleyse anlıyoruz ki amel imandır, iman da ameldir. Efendim iman amel midir değil midir? Amel imandan bir cüz müdür, değil midir? Tartışmasını da bitiriveriyor burada Rabbimiz. O halde İmanla amel birbirinden ayrılmayan bir bütündür. İmanla amel bir kişide karar kılmış iki ikiz kardeş gibidir. Birinin yokluğu halinde ötekisini Allah’ın kabul etmeyeceği bir bütün olarak anlamak en iyisidir Allahu âlem. Yâni amellerimiz iyi oldukça imanlarımız da iyi olacaktır, imanlarımızın güzelliği, amellerimizin de iyiliği anlamına gelecektir. İmanımızın dışa yansıyan bölümü amelimiz olacaktır. Siz benim amelime bakmayın, benim imanım çok güçlüdür, diyen adama diyeceğiz ki; amel imanın dışa yansıyan bölümüdür, sende iman olsaydı mutlaka bu dıştan görünecekti diyeceğiz. Daha iyi amel işleyenlerin imanları daha iyi demektir diyeceğiz. "Muhakkak ki Allah insanlara karşı çok Rauf ve çok merhametlidir." Bundan sonra Rabbimiz kıblenin değişme olayının nasıl gerçekleştiğini anlatmaya başlıyor.
144. Âyetin Tefsiri
144:"Biz görüyoruz ki Peygamberim, sen yüzünü semaya doğru çeviriyorsun. İşte şimdi seni razı olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür. Ve sizler de artık nerede olursanız olun yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin. Kendilerine kitap verilenler bilirler ki bu Rablerinden kendilerine verilen bir haktır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Bundan anlıyoruz ki; Allah’ın Rasûlü bu kıble değişikliğini bek-liyordu. Ve bu yüzden de dua dua Allah’a yalvardığını anlıyoruz. Dua ediyordu Allah’ın Rasûlü. Çünkü Allah’ın Rasûlü liderliğin İsrâil oğullarından alındığını ve liderliğin İslâm ümmetine verildiğini biliyordu. Bu yüzden de kıble değişikliğinin gerçekleşeceğini de biliyordu. Doğup büyüdüğü, yakînen tanıdığı, İbrahim (a.s)’ın bina ettiği Kâbe’yi biliyor-du Allah’ın Rasûlü. Yahudilerin de Rasulullah’a karşı psikolojik baskıları vardı. Allah’ın Rasûlü bunu âdeta bekliyordu. Bekliyordu ki, kıyamete kadar insanlığın Kâbe’si olacak Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevirsin Allah. Bunu âdeta bekliyor ve bu konuda Allah dua ediyordu. Böylece yahudilerin kıblesine dönmekten de kurtulacaktı Allah’ın Rasûlü. Allah buyurur ki; biz bunu biliyoruz peygamberim. "İşte şimdi seni, razı olacağın bir kıbleye çevireceğiz." Sen razı olacağın bir kıbleyle, yâni Kâbe’yle karşı karşıya geleceksin. "Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür." Şatr’al Mescid’il Haram. Kâbe’ye döndür değil, Kâbe şatrına, yâni Kâbe tarafına döndür denmiş. Çünkü uzakta olanlar için tam Kâbe’yi isabet ettirmek mümkün olmayabilir. Onun için Kâbeye denme-yip, Kâbe tarafına denmiştir. Yâni mümkün olduğunca Kâbe tarafına döndür demek olacaktır bunun mânâsı. Ayet-i kerîmenin ifadesinden anlıyoruz ki; dünyanın her tarafındaki mü'minlerin tam olarak Kâbe’ye yönelmeleri mümkün değildir. Onun içindir ki Rabbimiz, noktası noktasına Kâbe’ye dönmemizi değil, gücümüz yettiğince Kâbe’ye doğru dönmemizi istiyor. Bera bin Azib (r.a) Hazretlerinin rivâyet ettiğine göre bu olay, namaz esnasında olmuştur. Allah’ın Rasûlü Beni Seleme Mescidinde ashabıyla birlikte öğle namazını kılarlarken bu âyet geldi. İlk iki rekatını Mescid-i Aksa’ya doğru kılmışlardı, âyet gelince hemen Allah’ın Rasûlü Mescid-i Haram’a doğru döndü ve geriye kalan iki rekatı da Mescid-i Haram’a doğru tamamladı. Bundan dolayıdır ki bu mescide “Mescid-i Kıbleteyn” denmiştir. Derhal etrafa haberler gitmiş, Kuba Mescidinde müslümanlar namazda iken biri gelip haber verince, ben peygamberin yanından geliyorum, onunla birlikte Mescid-i Haram’a doğru namaz kıldık deyince; onlar da hemen Mescid-i Haram’a doğru dönüverdiler. Sahabenin peygambere itaatine bakın, peygamberin sahabesinin birbirlerine güvenine bakın. Kıble gibi çok önemli bir meselede bir müslüman, ben Rasulullah’ın arkasında namaz kıldım, o Kâbe’ye doğru namaz kıldı dediği an hepsi de namazlarında olduğu gibi dönüyorlar ve Kâbe’ye doğru namazlarını devam ettiriyorlar. Aynı zamanda bu âyet-i kerîme bize bir tek müslümanın verdiği habere de güveneceğimizi anlatıyor. Yâni işte haber-i vahid dir, acaba delil olur mu olmaz mı? Filan diye tartışıyorlar ya bugün müslümanlar, akıllı güvenilir bir müslümanın verdiği habere göre bakın müslümanlar kıblesini değiştiriyorlar. İşte bu âyetle müslümanların kıblesi meselesi kesinlik kazanmıştır. Bundan önce okuduğumuz âyet, yâni kıble meselesinin ilk konu edildiği âyet: "Doğu da Allah’ındır, batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın zatını, yüzünü orada bulacaksınız." (Bakara: 115) Âyetiyle başlayan kıble meselesi bu son âyetle kesinlik kazanmıştır. Yâni artık namazda Kâbe’ye yönelmek farz olarak kesinlik kazanmıştır. Bu son âyetle bu önceki âyet de nesih edilmiştir deniyor. "Artık bundan böyle yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir!" Âyetiyle nesih olmuştur diyoruz. "Ve sizler de artık nerede olursanız olun yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin." Öncekinde, sen nerede olursan ol yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir denmişti, burada da deniliyor ki; sizler nerede olursanız olun yüzünüzü kıbleye doğru çevirin deniyor. "Kendilerine kitap verilenler bilirler ki bu Rablerinden kendilerine verilen bir haktır." Yâni müslümanların kıblelerinin Kâbe olması konusunda ne yahudilerin, nede hıristiyanların kesinlikle en ufak bir şüpheleri yoktur. Bildikleri halde, bunu anladıkları halde bile bile Rasûl-i Ekrem (a.s) 'a ve müslümanlara düşmanlık yapıyorlar. Aslında bu âyetler Rasulul-lah’ın ve müslümanların kendilerine güvenlerini de arttırıyordu. Ve bu âyetler yahudi ve hıristiyanların yalancılıklarını da ortaya koyuyordu. Çünkü; zaman zaman, müslümanlar acaba biz sorumlu muyuz? Biz şu ana kadar bu yahudi ve hıristiyanlara bu İslâm mesajını ulaştırabildik mi, ulaştıramadık mı? Biz ne yapacağız? Acaba bu konuda bize düşen bir şey var mı? Veya acaba bu adamlar sorumluluktan kurtulur mu? Filan diye kimi müslümanlar kendilerini sorumlu tutmaya çalışıyorlar. Ama bakın âyetlerinde Allah diyor ki; eymüslümanlar bunu asla kendinize dert etmeyin. Böyle bir problemle kendi kendinizi meşgul etmeyin. Çünkü onlar bunu biliyorlar, bu konuda onlara yeterli bilgi ulaştırılmıştır diyor. Bırakalım bu mesajı onlara ulaştırıp ulaştıramadığımızı da. Yukarıda gördük biz mü'minler olarak insanlara şahit olacağız, bu bizim problemimiz, bu bizim sorumluluğumuzdur. Ama biz bu ehl-i kitaba şahitler olmasak bile, bu insanlar bu bilginin sahibidirler. Onlar kesinlikle biliyorlar ki, Kâbe’yi ataları İbrahim bina etti. Onlar kesin biliyorlar ki; İbrahim oraya yönelmişti, İsmail oraya yöneldi, İshak (a.s) oraya yöneldi, ataları Yakub oraya yöneldi. Bir de bildikleri, tanıdıkları son peygamber de oraya yönelmişti. Bildikleri peygamber onlara geldiği zaman iman etmeliydiler onlar. Bekledikleri peygamber gelmişti, biliyorlardı. Bu peygamberin adı Ahmet’ti, biliyorlardı; bekledikleri peygamberin kitabı Kur’an olacaktı, bunu biliyorlardı; kıblesi Kâbe olacaktı, Mekke’de zuhur edecekti, bunlarıda biliyorlardı; kavmi onu zorlayacak ve sonunda Medine’ye göç edecekti bunu da biliyorlardı. Oğullarından şüpheleri vardı; ama bu peygamberden şüpheleri yoktu, şimdi bu adamlara müs-lümanların kitabı götürüp götürmemesi müslümanların problemi, bizim kendi problemimiz. Bu adamlara; kusura bakmayın, madem ki size kitap duyurulmadı, madem ki din size duyurulmadı, öyleyse buyurun cennete denilmeyecek kesinlikle. Bu konuda bir endişeniz olmasın. Kaldı ki bir yahudi’nin, İsa (a.s) 'la karşı karşıya kaldığı andan itibaren İsa (a.s)’ı kabul edip ona inanması gerekecekti. Bir hıristiyanın Hz. Muhammed (a.s) la karşı karşıya geldiği andan itibaren Muhammed (a.s)’a iman etmesi gerekecekti. Onların sorumluluktan kurtulma problemi ayrı, ama bizim problemimiz ayrıdır tabii, bu ikisini ayrı düşünmek zorundayız. Biz sadece onlara değil, tüm dünya insanına bu mesajı götürmek zorundayız. Ama biz gerçekten yahudi ve hıristiyanlarla bir kavganın içine giremedik. Yâni onları bu âyetlerle karşı karşıya getiremedik, onları bu âyetlerle uyarıp, bu âyetlerle İslâm’a davet edemedik, bu doğru. Biz kendi kendimizi yemekten, kendi kendimizle didişmekten biraz başımızı alabilirsek, belki bunu onlara götürmeye zaman bulabileceğiz. Ama ne zaman ki kâfirlerle, yahudi ve hıristiyanlarla karşı karşıya gelip Bakara’yı ve Al-i İmran’ı onların üzerine bir uyarıcı ve hattâ bir silah olarak döndürebilirsek; bakınız o zaman bizim imanlarımız ne kadar güçlenecektir. Ama şimdi kime okuyoruz bu âyetleri? Sen bir âyet okuyorsun, karşındaki on âyet okuyor. Sen hadis okuyorsun, karşındaki hadis okuyor ve kavga müslümanların kendi aralarında sürüp gittiği için de müslümanlar negatif kalıyor ve hiç bir şey yapamıyorlar. Ne yapacaksın da zaten karşındaki müslüman. "Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Ne yaptığınızı ne ettiğinizi Allah apaçık bilmektedir. Allah sizin kıblelerinizin ne yöne olduğunu, nasıl bir hedefinizin olduğunu ve nasıl bir hayat yaşadığınızı biliyor. Mekke’ye döndüğünüzü de biliyor, Mekke’nin dışında bir dünyaya döndüğünüzü de biliyor.
145. Âyetin Tefsiri
145:"Celâlim hakkı için sen, o ehl-i kitaba her türlü mûcize ve delili getirsen de yine senin kıblene tabi olmazlar. Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin. Zaten onlarda birbirlerinin kıblesine tabi değiller. Eğer sen, sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyarsan işte o zaman sen de zâlimlerden olursun." Bu adamların bütün bunları bilmelerine rağmen, kendilerine kitap verilenlere bir sürü âyet de getirsen onlar senin kıblene tabi olacak değillerdir. Kur’an âyetleri, gök âyetleri, yer âyetleri ne tür âyet getirirsen getir, onlar asla buna iman etmeyeceklerdir. Gerçeği ispat etmek için bütün delilleri, bütün belgeleri onların önüne de sersen yine de onlar senin kıblene tabi olacak değillerdir. Aslında sen onlara aklî, naklî en açık âyetleri, en açık delilleri gösterdin. Kâbe’nin tarihini anlattın, Kâbe’nin ilk inşasını anlattın, İbrahim’i İsmail’i anlattın. Aslında bu adamların iman etmeyişlerinin sebebi delillerin azlığı değil, anlamak istemiyorlar, imandan yana değil bu adamlar. Senin ortaya koyduklarını nazarı itibara almıyorlar. Aslında bu adamlar şu anda döndükleri kıblelerine âdet olduğu için dönüyorlar. Baba ve ecdatlarından kendilerine intikal eden bir mîras olduğu için dönüyorlar, Allah’ın emri olduğu için değil. Dolayısıyla sen onlara Allah’tan ne getirirsen getir, onlar yine uymayacaklar. Onlar için önemli olan âdetlerdir. Öyleyse ey peygamberim, sen boşuna uğraşma. Onların gönlünü edeceğim diye sakın sen de onlara hoş görünmeye kalkma. Sen ne yaparsan yap, onlar asla senden razı olmayacaklardır. Peki madem ki bu insanlar ebedîyen müslümanların kıblesine gelmeyecekler, peki biz ne yapacağız? Bize düşen nedir burada? Bize düşen bir iş var: Biz elimizdeki bu kitapla peygamberin örnek hayatını insanlara duyuracağız. Buna rağmen gerek eski ehl-i kitaptan, gerekse bizim ehl-i kitaptan kimileri bunu kabul etmezlerse diyeceğiz ki; Rabbim selâmet versin. Bu konuda gevşekliğe düşmeyeceğiz, ümitsizliğe düşmeyeceğiz. O kabul etmezse berikisi kabul edecektir, biz bu işe devam edeceğiz. Kabul ederler etmezler, bu onların problemidir, bizim problemimiz değildir, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayacağız. "Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin." Farz edin ki yeryüzünde tek başına kaldık, bizden başka hiçbir müslüman kalmadı, yahudi ve hıristiyanların kıblesine tabi olur musunuz? Eğer bu hidâyetten sonra kişi onların kıblelerine tabi olursa; o zaman tabi cehenneme kadar yolu var demektir. Ekonomimiz bozukmuş, dünyamız bozukmuş, gideriz dağ başında mağara kovuklarında bir hayat yaşar yine de onlara tabi olmayız değil mi? İsterse bu kâfirlerin evleri altın olsun, kapıları gümüş olsun, teknikleri, sanayileri dünyayı değil arşı da kuşatsın, yine de onların kıblelerine tabi olamayız. Onların hiçbir yollarına tabi olamayız, onlar gibi yaşayamayız, onlar gibi giyinemeyiz, onlar gibi ticaret yapa-mayız, onlar gibi düşünüp, onlar gibi iman da edemeyiz. Benim izze-tim, benim şerefim herşeyim bu dinimdedir. Hayır burada, yücelik burada, üstünlük buradadır. Hem de zaten: "zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tabi değiller." Yahudiler sahraya, hıristiyanlar da gün doğusuna dönmekte-dirler. Onların kendi aralarında bir birlik sağlamaları da mümkün değildir zaten. Yahudiler hıristiyanlara tabi değiller, hıristiyanlar da Yahudilere tabi değiller. Hıristiyanların Ortodoksları Katoliklere, Katolikler Protestanlara tabi değiller. Şu anda beraber gibiler görünüyorlar; ama bir bakarsın bir anda birbirlerini yemeye başlamışlardır. Tarih bo-yunca hep birbirlerini yemişlerdir zaten. Hıristiyanların mezhep kavgaları, hıristiyanların yahudileri kesmeleri, fırınlara doldurup yakmaları, tarih bununla doludur ve Allah, bunların arasına düşmanlık ve bağza atmıştır, bunu çok iyi biliyoruz. Bunlar da zaten birbirlerinin kıblelerine tabi değildir, sen niye onların kıblesine tabi olacaksın? Şu anda müslümanlar boyuna kıble tartışması içindeler. Kime dönelim, nereye gidelim? Hep bunun tartışması içindeler. A.B.D' yi mi seçsek? A.E.T' yi mi kabul etsek? Avru-pa’yı mı seçsek? Kimin kıblesine tabi olsak acaba? Allah tarafını mı seçsek? Yoksa başkalarını mı seçsek? Allah buyurur ki bakın: "Eğer sen, sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyarsan, işte o zaman sen de zâlimlerden olursun." Sana gelen ilimden sonra. İlim nedir? İlim Allah tarafından Resûlü’ne gönderilen şu Kur’an’dır, ilim vahiydir. Eğer siz, size gelen bu kitaptan sonra, elinizdeki bu vahiyden sonra, bunu bırakır da onların heva ve heveslerine uyarsanız, kendi hukukunuzu bırakır onların hukuklarına uyarsanız, kendi kılık kıyafetinizi bırakır onların kılık kıyafetlerini benimserseniz, kendi yazılarınızı bırakıp onların yazılarını kullanırsanız, onların icad ettikleri sistemlere uyarsanız, yâni her halinizle onların kıblelerine tabi olursanız, o zaman siz de onlar gibi olursunuz. Siz de onlar gibi parça parça olursunuz. Hizip hizip, grup grup olursunuz, tıpkı onlar gibi birbirini yiyen parçalar, birbirini tüketen gruplar olursunuz. Ümmet olma özelliğinizi kaybedersiniz. Ve de en kötüsü sizler zâlimlerden olursunuz. Hani: Zâlimler ahdime ulaşamazlar, zâlimler idareci olamazlar, zâlimler iktidara gelemezler deniyordu ya, o zaman sizler ebedîyen buna ulaşamazsınız, iktidar mevkiine gelemezsiniz diyor Rabbimiz.
146. Âyetin Tefsiri
146:"Kendilerine kitap verilenler, o peygamberi tanıyorlardı oğullarını tanıdıkları gibi. Ama onlardan bir grup bilir oldukları halde hakkı gizlerler." Bildikleri halde hakkı gizliyorlardı. Meselâ Abdullah İbni Selam, yahudi âlimlerindendir. Hz. Ömer kendisine bu âyetin mânâsını sorunca der ki; “vallahi ben onu kendi evlâtlarımdan daha kesin bilirim. Çünkü onu Rabbim haber verdi. Ama kendi çocuklarıma gelince; ne bileyim, onlar benim çocuklarım da olabilir, onların anası beni kandırmış da olabilir!” deyince Hz. Ömer, onun alnından öper ve çok güzel söyledin, çünkü Allah da böyle buyuruyor der. Yâni bizim ehl-i kitabın, bizim hoca takımının en büyük tehlikesi buradadır. Hani oğlumuzu bildiğimiz gibi bileceğiz, ama dünyamız, menfaatlerimiz dinimizi pratikte ortaya koymamıza engel olacak. Bu çok tehlikeli bir durumdur Allah korusun. Bugün en kalitelimizin aldığı maaş, bir arabanın yıllık fâizi kadar bir şey tutuyor. Yahudi âlimleri hakkı gizledikleri zaman kendilerinin gazaba uğrayacaklarını da biliyorlardı. Bunu da bildikleri halde yine de gizlemeye devam ettiler. Bir de bu âyetten şunu anlıyoruz ki hakkı bilmekle, hakka iman etmek; ayrı ayrı şeylerdir. Hakkı bilmek, hakka iman etmek demek değildir. Bakın bunlar biliyorlardı, ama iman etmiyorlardı. Bilgi ve iman pratiğe dökülmedikçe hiç bir şey ifade etmez. Efendim işte mârifet yeterlidir, onlar bunun mârifetine ermişlerdir filan diye birtakım sözlerin de hiç bir kıymeti yoktur.
147. Âyetin Tefsiri
147:"Hak Rabbindendir. (Hak Rabbinden gelendir.) Sakın ha, sakın bu konuda şüpheye düşenlerden olma Peygamberim!" Hak kelimesi kitabımızda çok geçer. Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, cennet hak, cehennem hak, sırat hak, mizan hak, hepsi haktır. Ama bakıyorsunuz, müslümanlar hak problemini gündeme getiriyorlar; lâkin problemi bu hakka göre çözme konusunda kimse doğru dürüst iki kelime bile söylemiyor. Meselâ insan haklarını gündeme getiren müslümanlar, öncelikle Allah’ın haklarını gündeme getirmek zorundadırlar. Allah’ın hakkını gündeme getiremeyen müslü-manlar, kesinlikle hiçbir zaman kullarının hakkını gündeme getireme-yeceklerdir. Kaldı ki kulların hakkını da değerlendirebilmek için hak bir kitaba, hak bir mizana muhtaç olacaklardır, hak bir peygambere kulak vermek zorunda olacaklardır. İşte tüm problemlerin çözümü buradadır. Yâni bu kitaba göre bizim hakkımız nedir? Bunu bilmek zorundayız. Bulunduğunuz her bir ortamda hangi hak gündeme gelirse gelsin, kadın hakkı mı? Erkek hakkı mı? İşçi hakkı mı? İş veren hakkı mı? Ana hakkı, baba hakkı mı? Allah hakkı mı, kulların hakkı mı? Bunu ancak bu kitap çözecektir. Bunun dışında bunları çözeceğine inandığımız başka bir kaynak bilmiyoruz. "Haktan başka sadece dalâlet vardır." (Yunus: 32) Problemlerinizin çözümünü bu kitabın dışında ararsanız, başka yerlerde ararsanız mutlaka bâtıla düşmek zorunda kalacaksınız. Hak, Rabbinden gelendir. Kâbe konusu da olsa, kıble konusu da olsa hangi konu olursa olsun hak; Rabbinden gelendir. Sakın ha, sen şüpheye düşenlerden olma. Rasûl-i Ekrem Efendimizin zaten bu konuda bir şüphesi yoktu. Eğer sen, sana indirdiklerimiz konusunda şüphede isen hadi senden önceki kitap ehlinden soruver. Kitap ehli olan, zikir ehli olan yahudi ve hıristiyanlarla bu işin sağlamasını bir yapıver, buyurmuştu da Rabbimiz, Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştu. "Ne şüphe ederim, ne de bu konuda onlara bir şey sorarım." Halbuki biz, bugün herşeyimizi onlara soruyoruz. Herşeyimizi onlara danışıyoruz. Onlara danışmadan en küçük bir karar bile vere-miyoruz. Tarihimizi onlardan öğreniyoruz, geçmişimizin sîretlerini onların etütlerinden öğreniyoruz, gençlerimiz onların üniversitelerinde okuyup akılları ve vicdanları karışmış olarak dönüyorlar ülkemize ve Avrupa’da tahsil görmüş aydınlar olarak yapmadıklarını bırakmıyorlar bize. Hak Avrupa’dan gelen değil, hak A.B.D nin dediği değil, hak babamın dediği değil, hak hocamın dediği değil, hak bizim cemaatın dediği değil, hak Allah’tan gelendir. Hukuk Allah’ın hukukudur, yasa Allah’ın yasasıdır. (Hakk kavramıyla ilgili bir soru soruldu) Hakk kavramıyla alâkalı bu dersimizde de, önceki derslerimizde de epey söz ettik zannederim. Ama madem ki anlaşılmadı biraz daha söz edelim. Arkadaşlar, Kur’an bu kelimeyi bir kaç anlamda kullanmaktadır: 1- Bir şeyi hikmetin gereğine göre (nasıl gerekiyorsa ona göre) yapan anlamında. Bu anlamda ‘hakk’ Allah’ın bir sıfatıdır. 2- Hikmetin gereği olarak var edilen şeyler. Allah (c.c) fiilleri bu anlamda ‘hakk’tır. Güneşin ve ayın yaratılması hakkında ‘…Allah, bunları ancak hakk ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetlerini böyle birer birer açıklamaktadır.” (Yunus, 5) 3- Bir şey hakkında aslına uygun olarak inanç taşıma anlamında. Bir kimse hakkında ‘onun yeniden diriliş ve cennet konusundaki inancı hakk’tır’ dememiz gibi. “….Allah iman edenleri, ayrılığa düştükleri hakk’a, kendi izniyle eriştirdi.” (Bakara, 213) âyetinde insanların inanç ilkeleri ve ibadetler konusunda ihtilaf ettikleri gerçek anlamında geçmektedir. 4- Gereğine göre, gerektiği kadarıyla ve gerektiği zamanda meydana gelen söz veya iş anlamında. Bir kimse için ‘senin sözün hakk’tır’ dememiz gibi. “Eğer hakk, onların hevâ (istek ve tutku)larına u-yacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes ve her şey fesada (bozulmaya) uğrardı…” (Mü’minûn, 71) 5- Borç anlamında kullanılmıştır (Bakara, 282). 6- Hisse, pay anlamında kullanılmıştır. “Ve onların mallarında belirli bir hakk vardır; isteyenler ve yoksul olanlar için.” (Meâric, 24) 7- Adalet anlamında kullanılmıştır. “Allah hakk ile hükmeder. Oysa O’nu bırakıp ta tapmakta oldukları ise, hiç bir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.” (Ğâfir, 20). Yine ‘el-Hakk’, Rabbimizin güzel isimlerinden biridir. Allah’ın bir adı olarak Hakk, inkârı mümkün olmayan, varlığı kabul edilmesi gereken, gerçek var olan, varlığı ve ilâhlığı kesin olan, hikmetinin gereğine göre eşyayı yaratan, hakkı ortaya koyan, sözünde doğru olan, her hakkın kendisinden alındığı gerçek var olan Mevcut manalarına gelir. Kur’an bu ismi bazen sıfat şeklinde (Kehf, 44; Tâhâ, 114), bazen haber (Allah (c.c) hakk’tır) şeklinde (Hacc, 6; Lokman, 30) kullanmaktadır. Evet Rabbimiz hakk’tır. Her şeyi yerli yerince yaratandır. Her şeyin hakimi O’dur. O’nun dışındaki her şey, O’nun yaratmasıyla ‘ta-hakkuk’ eder. Allah, her bir varlığa belli bir şekil, ecel ve görev vermiştir. Bunların hepsi de yerli yerindedir. Her bir varlığın âlemde ‘Allah’a bağlı olarak’ bir hakikati (gerçekliği), bir sınırı ve birbirlerinin kar-şı hukukları vardır. Allah (c.c) ‘bizâtihi vücut’tur. Yani O’nun varlığı, kendi Mevcut oluşunun gereğidir, hiç kimseye muhtaç değildir. Diğer varlıklar ise ‘hakk’ oluşlarını Mutlak Varlık ve Gerçek (el-Hakk) olan Cenab-ı Hakk’a borçludur. Onların varlığı Allah’a bağlı olarak ‘liğayrihi vücut’tur, hak oluşları başkasına bağlıdır. ‘Hakk’ aslında sabit ve aklın inkar edemeyeceği derecede gerçek olan şey demektir. O aynı zamanda doğrudur, isabetlidir, maksada uygundur, arzu edilene denk düşen şeydir. Bu bakımdan her an ve yerde sabit olan (mevcut olan) Allah (c.c) gerçek Hakk’tır. O, yarattıklarını hakk üzere yarattığı için, onlar da Allah’a göre hakk’tırlar. Hakk’tan gelen, O’ndan kaynaklanan her şey de tıpkı O’nun zatı gibi hakk’tır. O’ndan gelen vahiy de hak-k’tır. O’nun gönderdiği din de hakk’tır. O’nun peygamberi hak, yasaları haktır. Hakk’ın tam karşıtı ‘batıl’dır. Batıl hakk’a göre temelsiz, boş, gerçek olmayan, uymayan ve geçersizdir. Hakk, suyun kendisi, batıl ise onun üzerinde biriken köpüktür. Köpük kaybolur gider, su kalır. (Ra’d, 17) Hakk, her zaman kalıcıdır, yerindedir, uygundur, üstündür. Hakk gelince zaten batıl yok olup gider. Batıl hakk’ın karşısında tutu-namaz. Zaten yok olmak (tıpkı köpük gibi) onun doğasında vardır. Çünkü onun bir gerçekliği ve geçerliliği yoktur (İsrâ, 81).
148. Âyetin Tefsiri
148:"Her ümmetin bir kıblesi vardır, ona yönelir. Sizler hayırda yarışın. Ve nerede olursanız olun Allah (Kıyamet gününde) sizi bir araya getirir. Allah herşeye kadirdir." Herkesin bir yönü vardır. Her milletin kendine mahsus yöneldiği bir yönü, bir kıblesi vardır. Dünyanın yuvarlaklığını düşünürsek Avustralya’dan, Çin’e, Alaska’ya kadar, Japonya’dan Atlas Okyanu-suna kadar bakıyoruz ki bütün müslümanlar Kâbe’yi merkez kabul etmiş ve hepsi de o tarafa doğru yöneliyorlar. Kâbe’nin doğusundakiler batısındakiler, kuzey ve güneyindekiler hepsi de o tarafa doğru yöneliyorlar. Her ülkenin kıblesi farklıdır, ama hepsi de Kâbe’ye yönelmektedirler. Veya herkesin kıblesi, yönelişi farklıdır. Herkesin hayatının hedefi, programı farklı farklıdır. Kıble, kişinin yöneldiği yön demektir. Kiminin kıblesi kadındır, kiminin kıblesi paradır, kimininki makamdır, kimininki dünyadır. Peki şimdi biz, bizim kıblemize yöneliyoruz, acaba bizim kıblemize yönelmeyenlerin de kendilerine mahsus kıbleleri var mıdır? Allah diyor ki herkesin bir kıblesi vardır. Bakıyoruz inadına Kâbe’ye yönelmeyen insanlardan kimileri Moskova’ya yöneliyor, kimileri Washington’a yöneliyor, kimileri Paris’e, kimileri başka yerlere yöneliyorlar. Yâni insanlar mutlaka bir yerlere yöneleceklerdir, zira bu bir ihtiyaçtır. Peygamberi inkâr edenler mutlaka kendilerine bir peygamber buluyorlar, kitaplarını reddedenler mutlaka kendilerine bir kitap buluyorlar. Marks’ın kitabı veya falanın kitabı gibi. Asıl mesele yüzünü o tarafa, ya da bu tarafa döndürmek değil, namazla elde edilecek güzel bir sonuçtur. Yâni asıl mesele namazın ruhunu ve sağlayacağı amacı yakalayabilmektir. Bâtıl ehli; bâtıl sembol ve işaretlere yönelir, hak ehli de hakkın sembol ve işaretlerine yönelir. İyilik ehli; iyilikte yarışır, kötülük ehli de kötülük yolunda yarışır. İyilik ve kötülükte kıstas, Allah’ın vahyidir. Zira sonunda hesabı görecek olan Allah’tır. Mükâfat veya ceza verecek olan Allah’tır. "Ve nerede olursanız olun, Allah (Kıyamet günün-de) sizi bir araya getirir." Kâbe’de bizi bir araya getirdiğini biliyoruz. Şimdi de bir araya getirir değil mi Allah bizi? Yâni şu anda yeryüzündeki müslümanların tamamı bir yere taş atsalar yâni: Ancak sana ibâdet eder ve ancak senden yardım bekleriz, biz kesinlikle senden başkasını dinlemeyiz, kesinlikle senin dediklerinden başkalarının gösterdikleri yola gitmeyiz, sözünü gerçekten bilerek ve inanarak söyleseler, inanın onların birleşmeleri bir an meselesi bile değildir. Diyelim ki tüm dünya müslümanları bir saat ayakta dursalar, bir gün yürüseler, bir saat bir yerlere doğru yürüseler, hep birden ellerinde taşlarla oyuncak oynasalar, yâni aynı hareketi yapsalar; tüm dünya yerinden oynayacaktır. Ama gelecek inşallah o günler. "Muhakkak ki Allah herşeye kadirdir." Yâni olur mu bu ya? Biri dağda, biri bayırda olacak şey mi bu? Bu müslümanlar dirilecek ha! Bu müslümanlar zincirleri kırıp birleşecekler ha! Aralarına konmuş bu barikatları aşıp bir gün bir araya gelecekler ha! Üzülmeyin Allah herşeye güç yetirendir, olmazı oldurandır. Bu müslümanların kalplerini bir anda birleştirmek Allah’a aittir. Ve bu Allah’a hiçte zor bir şey değildir.
149. Âyetin Tefsiri
149:"Her nereden (yola) çıkarsan çık yüzünü Mes-cid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden gelen bir gerçektir. Allah sizin yaptıklarınızdan gafil değildir." Bu emir, bu kıble meselesi önemine binaen tekrar tekrar bir daha bir daha gelecek. Birincisi 144. âyetteki hüküm, Mescid-i Aksa’-ya yönelmeyi nesih etmek için gelmiştir. İkincisi bu 149. âyetteki hüküm, bu Kâbe’ye yönelme hükmünün artık bir daha kıyamete kadar nesih olmayacağını belirtmek için gelmiş. Artık bu Rabbinden gelen bir hak olmuştur ve kıyamete kadar baki olacaktır. Üçüncüsü 150. âyetteki hüküm de gerek yahudilerin, gerekse hıristiyanların ve müşriklerin, müslümanların aleyhine ellerinde bir delil kalmasın diye indirilmiştir. Bir başka görüşe göre de; 1- Birinci âyet, Mekke’de oturanlar için kıbleye dönme emridir. 2- İkinci emir, Mekke dışında diğer şehirlerde oturanlar için bir emirdir. 3- Üçüncü âyetteki emir de seferde, yolculukta olanlar içindir denmiş.
150. Âyetin Tefsiri
150:"Her nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ve sizler de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin ki insanların sizin aleyhinize bir delilleri olmasın, (bir delilleri kalmasın.) Ancak onlardan zulmedenler müstesna. Onlardan korkmayın benden korkun. Ta ki size olan nîmetimi tamamlayayım, umulur ki hidâyete erersiniz." Bu âyet, peygamber (a.s) 'ın Kâbe’ye yönelerek namaz kılacağına dair bilgi önceki kitaplarda haber verilmiştir. Yahudiler de, hı-ristiyanlar da bunun böyle olacağını biliyorlardı. Biliyorlardı ki, Allah’ın son elçisi Kâbe’ye yönelerek namaz kılacaktı. Bu sefer peygamber Kâbe’ye yönelerek namaz kılmayınca da şüpheye düşeceklerdi. Şimdi bu iş gerçekleşince, artık onların hiçbir şüpheleri, hiç bir aleyhte delilleri kalmamıştı. Ama onlardan zâlimler, zaten yola gelmeyecek. Zâlimler de bu sefer şöyle diyeceklerdi: Peki şimdi o zaman, şimdiye kadar Mescid-i Haram’a niye dönmediniz? Madem bu işin doğrusu buydu da peki niye şimdiye kadar Kudüs’e doğru namaz kıldınız? Niye yahudilerin kıblesine doğru döndünüz bugüne kadar? Yahudiler ve hıristiyanlar di-yorlar ki; bak şimdiye kadar aramız iyiydi, bizim kıblemize dönüyordu-nuz, Mekke’li müşrikler diyorlar ki; şimdiye kadar madem Mescid-i Haram doğruydu da niye dönmediniz? Sevinecekleri yerde bunlar da böyle diyorlardı. İnsanların biri böyle diyor, öbürüsü farklı söylüyor, halbuki Allahu Teâlâ’nın değer yargısına göre durum bunların hepsinin dediklerinden farklıdır ve Allah bunlardan hiç birisinin arzularına uyacak da değildir. "Onlardan korkmayın, benden korkun. Ta ki size olan nîmetimi tamamlayayım, umulur ki hidâyete erersiniz." Mü'min hiç kimseden değil, Allah’tan korkacak. Çünkü rızık Allah’tan, ölüm Allah’tan, hayat Allah’tan. Onlardan korkmayın, çünkü onların size yapabilecekleri hiç bir şey yoktur. Korkmak bir ibâdettir ve bu ibâdet yalnızca Allah’a yapılmalıdır. Eğer bir mümin, Allah’ın izni olmaksızın birilerinin kendisine zarar verebileceğine inanarak, ondan korkarsa; Allah korusun, Allah’a şirk koşmuş olacaktır.
151. Âyetin Tefsiri
151:"Nitekim size, sizin aranızdan âyetlerimizi okuyacak, sizleri arıtacak, size kitap ve hikmeti öğretecek ve size bilmediklerinizi öğretecek bir peygamber gönderdik." Elçinin ilk görevi âyetleri okumak. Daha pratik uygulamaya geçmeden ilk önce bu âyetleri okuyacağız. Kitap ve sünneti öğretmek. İnşallah biz de şimdi bizim gibi olun demeyeceğiz, bizi pratikte uygulayın, biz nasılsak öyle olun, bizim ev düzenimiz nasılsa siz de öyle yapın demeyeceğiz, bizim hayat anlayışımız, bizim ekonomi anlayışımız nasılsa siz de öyle olun, öyle yapın demeyeceğiz. Peki ne diyeceğiz? İşte bu Rasul gibi olun diyeceğiz. İşte örnek budur. Bu peygamber gibi olun, bu kitabın istediği gibi olun diyeceğiz. Çünkü biz gibi olun desek; insanlar bizi aşamayacaklar, bizde takılıp kalacaklardır. Bizi aşamayan müslümanların da yamuk bir Müslümanlıktan kurtulmaları asla mümkün olmayacaktır. Biz, bize değil, kitap ve sünnete çağıralım ki; doğru dürüst müslümanlar çıksın içimizden. Beni aşamazsınız, beni geçemezsiniz; ancak peygamberi bende göreceksiniz, ben nasıl yaşıyorsam öylece yaşayacaksınız dedi mi insanlar, ötekiler de onda çakılıp kalacaklardır Allah korusun. "Size bilmediklerinizi de öğretiyor (o peygamber)." Peygamber bilmediklerini Kur’an’dan öğrenmedi mi? Biz de bilmediklerimizi bu kitaptan öğrenmedik mi? Öyleyse biz de insanlara Kuran’ı tavsiye etmek zorundayız.
152. Âyetin Tefsiri
152:"Beni zikredin, ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, küfretmeyin." Bana kulluk edin, benim için yaşayın. Allah’ı zikretmenin, Allah’a şükretmenin en güzel yollarından biri de Allah için hayatı fedâ etmektir. Canı verenin yolunda canı fedâ etmek, malı verenin yolunda malı fedâ etmek, hayatı verenin yolunda kişinin hayatını fedâ etmesinin adına şükür diyoruz. 1- Zikir Kur’andır. "Andolsun Biz Kur’an’ı zikir için düşünüp öğüt alsınlar diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?" (Kamer: 22) "(Resûlüm) Sana bu mukaddes kitabı âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar (zikretsinler) diye indirdik." (Sâd: 29) "Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, muhakkak ki onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşr edeceğiz. O: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşr ettin? Oysa ben hakikaten görür idim! Der. Allah da buyurur ki: "İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi de sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!" (Taha: 124) Bunun gibi pek çok âyette zikir, Kur’an olarak anlatılır. 2- Zikir namazdır. Çünkü namazda da kıraat vardır. 3- Zikir hutbedir. Çünkü Rabbimiz: "Ey iman edenler! Namaza çağrıldığınız (Ezan okunduğu) zaman, hemen zikre koşun ve alışverişi bırakın." (Cum’a: 9) Âyet-i kerîmede geçen zikrullahtan kasıt Cuma hutbesidir. Öyleyse zikir, Allah’la beraber olmaktır. Zaten her ân Allah bizimle beraber de, bizim tarafımızdan bunun zihinde canlı tutulmasının adına zikir diyoruz. İşte bu zikrin anlaşılabilmesi adına onu şöyle gruplandıracağız: 1- Lisanın zikri. 2- Kalbin zikri. 3- Bedenin, eczamın zikri. Aslında genel mânâda zikir ikiye ayrılır. İnsanın zikri ve canlı cansız diğer varlıkların zikri. Biz burada zikri üçe ayırırken, bu ayırımı insanın zikri açısından yaptık. 1- Lisanın zikri, Bu da üç çeşit muteala edilebilir. a: Birincisi mahza zikir olan Kur’an’ın tilavetidir, Kur’an’ın kıraatidir. Meselâ ben: Kur’an’dan bir bölüm okumaya başladık mı, işte bu zikirdir. Zira Kur’an mahza zikirdir. Efendim işte şunu beş kere okuyacaksın, bunu on kere okuyacaksın, bunu yüz kere söyleyeceksin demek değildir zikir. Kur’an okumaya başladınız mı, işte bu zikirdir. Hangi âyet, hangi bölüm olursa olsun fark etmez. b: Lisanın ikinci zikri, Allah’ın esmasını telaffuz etmektir. Allah’ın esmasını tekellüm de zikirdir. “Allahu ekber” “La İlâhe illallah Gibi. Bu da dilin zikridir. c: Dilin üçüncü zikri de vahyin sözcülüğünü yapmak adına söylediği herşey zikirdir. Yâni kişinin din adına konuşması, vahyin sözcülüğü adına söz söylemesi, Kur’an ve sünnetin anlatımı adına dilin hareket etmesi de zikirdir. Din adına konuşmak, Allah’ın istediğini Allah’ın istediği yerde söylemek, emr-i bil’marûf ve nehy-i ani’l münker yapmak, öğretmek, anlatmak, emretmek, nehyetmek, duyurmak, sevdirmek, tanıtmak gibi meşru sebeplerle dili hareket ettirmek de zikirdir. Meselâ şu anda benim konuşmam zikirdir. Sizin çocuklarınıza nanazı öğretmeniz zikirdir. Hattâ kişinin hanımıyla yatağında şakalaşması da zikirdir. Bunların hepsi dilin zikridir ki; müslüman asla bun-dan fariğ olmamalıdır. Çünkü Allah’ın Rasülünün bir hadisine göre bu zikirden fariğ olan adamın kalbi kaskatı kesilecektir. Zâlim bir hükümdar karşısında hakkı söyleyen mü'minin dili bi-lelim ki; o anda zikrediyor demektir. Mü'minlere Kur’an öğreten, hadis öğreten kişinin, çocuğunu terbiye eden kişinin dili o anda zikrediyor demektir. 2- Kalbin zikrine gelince, kalbin zikri, kalbin fonksiyonu, kalbin eylemi olan niyetin Allah’a ait kılınmasıdır. Niyetin Allah’a ait kılınma-sı, yâni bir hayat boyu kalbin Allah’ı hatırlayarak niyet sahibi olması demektir. Zira kalp iman ve küfür, kabul ve red makamıdır. Kalp niyet makamıdır. Kalp hadiseler karşısında kişinin meylinin değerlendirilme merkezidir. Yâni kişi diliyle ne söylerse söylesin, kalpten ne geçirdiği önemlidir. Çünkü kalp fesat ve salah olabilme özelliğine sahiptir. İşte bu iki özelliğe de sahip olabilen kalp, eğer Allah’ın istediği gibi bir özelliğe sahipse, yâni Allah için niyet taşıyorsa; o zaman işte bu kalp, zikir halindedir diyoruz. 3- Üçüncüsü de bedenin zikri. Bedenin zikri de bütün ecsamıyla, tüm cevarıhıyla bedenin Allah’ın kulluğunda istihdam edilmesidir. Yâni göz hakkı görür, kulak hakkı işitir, dil hakkı konuşur, mide helâl yer, kafa meşru bilgiler öğrenir, ayak meşru yerlere gider, el meşru şeylere uzanırsa, tüm azalar Allah’a kulluk işinde istihdam edilirse, işte bu da bedenin zikridir; yâni tüm azaların yaratılış gâyeleri istikâmetinde kullanılması. Allah azaları ne için yaratmışsa; onu, ona tahsis etmek bu azaların zikridir. Eğer bu azaları yaratılış gâyelerinin dışında kullanmaya kalkışırsak, Allah korusun o zaman zâlim durumuna düşeriz. Allah buyurur ki: Sizler beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim. Beni, bana itaatle zikredin ki; ben de sizi rahmetimle zikredeyim. Beni dualarınızla zikredin ki; ben de sizin dualarınızı kabul edeyim. Beni dünyada zikredin ki; ben de sizi âhirette zor zamanınızda zikredeyim. Beni sıhhatteyken zikredin ki; ben de sizi zor günlerinizde zikredeyim. Beni benim yolumda cihadla zikredin ki; ben de sizi zaferle zikredeyim.
153. Âyetin Tefsiri
153:"Ey iman edenler sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir."
154. Âyetin Tefsiri
154:"Allah yolunda öldürülenlere (Şehidlere) de ölüler demeyin. Hayır onlar ölü değil diridirler, ama siz bunu hissedemezsiniz, sezemezsiniz." Allah yolunda öldürülmüş şehidlere ölüler demek yasaklanmıştır. Çünkü onlar diridirler, ama siz onların hayatlarını hissedemez-siniz. Çünkü bu hayat zâhirî hislerle hissedilebilecek bir hayat değildir. Allah yolunda öldürülenler, şehidler diridirler ve Rableri katında en güzel rızıklarla rızıklandırılmaktadırlar. Şüphesiz ki onların nasıl rızıklandırıldığını bizler bilemeyeceğiz. Ama şu kadarını biliyoruz ki; onlar bize sürekli mesajlar vermekteler. Allah’ın dinini canlılıkla muhafaza ettirmede rollerinin olduğunu da bileceğiz. Bir şehidin sürekli bizim karşımızda, bizim dünyamızda yayın yaptığını ve yaptığı yayınlarla sürekli olarak bize şunu hatırlattığını görüyoruz. Lâkin hayatta olan, canlı olan birilerinin, hattâ en büyük âlimlerin hocaların böyle bir mesaj veremediklerini de biliyoruz. Hiçbir kimsenin hiçbir mesaj vermediği bir ortamda, herkesin durgun, statik bir hayat yaşadığı bir ortamda, yıllar önce ölen ve de adı Yâsîn sûresinde ebedîleşen adsız bir şehidin sürekli olarak bize verdiği mesaj ise bakın şöyle : "Keşke kavmim bir bilebilseydi Rabbimin bana mağfiret ettiğini ve de beni mükramundan, ikrama boğulanlardan kıldığını." (Yâsîn 27) Bu büyük bir şeref, büyük bir ecir ve nîmettir. İşte şehidin, Allah yolunda ölen birinin canlılığını koruduğunun ve sürekli bize mesaj ulaştırdığının bir kanıtı ve ispatıdır. Kıyamete kadar Yâsîn sûresini okuyan herkese ulaştırılan bir mesaj. Görünüşte ölmüşler bunlar, toz toprak olmuşlardır, adları sanları kalmamış, nerelerde oldukları da belli değildir. Ama dünyanın her bir yerinde canlarını Allah için fedâ etmiş olan, Allah’tan başka İlâh olmadığının şehâdetini canlarıyla ispat eden, Allah’ın ölü demeyi yasakladığı bu insanlar, sürekli bize mesaj sunuyorlar. Bakın Âl-i İmrân sûresindeki âyetin devamında bu diriliğin biraz daha açıklanmasını şöyle görüyoruz: “Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilâkis Rableri katında diridirler. “(Âl-i İmrân 169) “Allah'ın bol nîmetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler.” (Âl-i İmrân 170) “Onlar Allah'tan olan bir nîmeti, bolluğu ve Allah'ın, mü’minlerin ecrini zâyi etmeyeceğini müjdelemek isterler.” (Âl-i İmrân 171) Allahu Teâlâ onlara o kadar fazıl ve nîmet veriyor ki; onlar bunlarla sevinip coşuyorlar. Arkalarından henüz onlara kavuşmamış olanlara da müjdeler veriyorlar. Onlara korku da yok, mahzun olmak da yok, keder de yok sıkıntı da yok. Cehenneme gitme korkusu da yok, ama cenneti kaybetme üzüntüsü de yok diyorlar. Yine Allah’tan bir nîmet, bir fazilet, bir üstünlüğü müjdeliyorlar. Ve Allahu Teâlânın mü'minlerin hiçbir zaman ecirlerini zayi etmeyeceğinin mesajını veriyorlar sürekli. Sürekli şehâdetin yayınını, cennetin yayınını ve mesajını yine şahitler okuyorlar. Gerek oradaki, Âl-i İmrân’daki âyetler, gerekse Bakara’daki bu âyetler ölümle hayatın bitmeyeceğini, ölümden sonra da hayatın devam edeceğini anlatır. Şehid davasına başını koyacak kadar şehâdet eden kişi demektir. Şehid davasının dirilişi için, başkalarının dirilişi için canını fedâ eden kişi demektir. Onun içindir ki şehid, diridir. O yüzden şehidler ölüler gibi yıkanmazlar. Yıkanmak, ölünün cesedini temizlemek demektir. Onlar zaten temiz oldukları için yıkanmazlar. Cenaze namazları da kılınmaz onların, çünkü onlar ölmemişlerdir. Kefenleri şehidlik elbiseleridir. Yaşarken giydikleri elbiseleri ölürlerken de giyerler. Zira onlar öldükten sonra da yaşarlar. Diridirler onlar, zira onlar yakınlarını diriltirler. Onların ayrılıkları, yakınlarını asla üzmez, ayrılıkları arkalarında kalanlara asla zor gelmez. Bu kavram asrımızda çok çarpıtılmıştır. Sadece Allah için, Allah’ın dininin hâkimiyeti için öldürülenler şehiddir. Bunun dışındakilerin kesinlikle şehidlikle ilgisi, alâkası yoktur. Ebu Dâvûd'da Ebu Mûsâ El-Eşari’den rivâyet edildiğine göre adamın biri Rasulullah’a sordu: Ey Allah’ın Rasûlü adamın birisi şecaat için, kahramanlık için savaşır. Bir başkası hamiyet için, ırkçılık için savaşır. Bir başkası da riya için, gösteriş için savaşır. Bunlardan hangisi Allah yolundadır? Allah’ın Rasûlü buyurdu ki: "Kim ki Allah’ın kelimesi ali olsun, Allah’ın dini hakim olsun diye savaşırsa, işte Allah yolunda olan budur." Şehidlik, peygamberlik mertebesinden sonra en yüce merte-bedir. Allah’ın Rasûlü: "Ne kadar isterdim bilemezsiniz! Allah yolunda şehid olayım! Sonra Allah beni diriltsin bir daha şehid olayım! Sonra Allah beni ihya etsin bir daha şehid olayım!" Buyurarak kendisinin ihtiyacı olmadığı halde ümmetine bu konuda bilgi veriyor. Peki bu iş neye böyle oluyor? Neden böyle aramızdan birileri gidecek? Halbuki insanlar ölmeden hayatlarını devam ettirselerdi olmaz mıydı? Yâni uzun ömürlü bir hayat veya ölümsüz bir hayat olmaz mıydı? Hayır bakıyoruz savaş yapan toplumlar da ölüyorlar, savaş yapmayan toplumlar da ölüyorlar. Meselâ şu anda yetmiş seksen yıldır savaşı terk etmiş, yurtta sulh cihanda sulh demiş bir toplumun üyesiyiz, böyle bir toplumun içinde yaşıyoruz. Çevremizde savaşan toplumlar var, onları da müşahede ediyoruz, evet onlardan da bizden de onlarca binlerce kişi ölüyor. Onlar bir savaş meydanında bir kurşun veya bir şarapnel parçasıyla hayata veda ederlerken, bizler de yataklarımızda bir başka usulle yine hayata veda ediyoruz. Yâni şurası kesin bir yasa ki ne savaş içinde olanlar hemen ölecekler, ne de yatağında yatanlar hep yaşayacaklardır. Savaş içinde olanlar ölümle diriliş arasındadır, barış içinde olanlar da ölümle diriliş arasında bulunmaktadırlar. Zaten ecel geldikten sonra ne bir saat öne ne de bir saat sona alınmayacaktır. Bu Allah’ın yeryüzünde işleyen kanunudur, kimse bunun dışına çıkamayacaktır.
155. Âyetin Tefsiri
155:"Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiltmekle behemehal imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele." Korku ölüm korkusu, düşman korkusu, kıtlık ve açlık korkusudur. Eksiklik de mal ve can eksikliği, evlât ve kazanç eksikliğidir. Ce-nab-ı Hak iman edenlerin başına bu tür şeylerin geleceğini önceden haber veriyor. Düşman ve ölüm korkusu, kıtlık ve fakirlik, malların eksiltilmesi, canların, çocukların, akrabaların ve sevdiklerin ölümleriyle, hastalıkla ve ürünlerin eksiltilmesiyle imtihan edeceğini haber veriyor ve sonunda da buyuruyor ki; sabredenlere müjdeler olsun. Zaten gerçek mânâda iman eden kişi, iman ettiği andan itiba-ren malını, canını, çoluk çocuk sahip olduğu herşeyini Allah yolunda fedâ etmeye hazır olduğunu ikrar etmiş kişidir. Allah bütün bunları cennet karşılığında mü'minden satın almıştır. “Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen mü'minlerin canlarını ve mallarını cennete karşılık satın almıştır. (Tevbe 111) Evet, mü'minler mallarını ve canlarını cennet karşılığında Allah’a satmışlardır. Mal da can da zaten Allah’ındır. Nîmeti veren istediği zaman onu geri alabilir. Eğer bir şey Allah yolunda harcanmışsa, kesinlikle o doğru yolda harcanmıştır. Yeryüzünde her türlü küfür, şirk ve azgınlık güçlerine karşı duran, tüm dünyada Allah’ın iradesini hakim kılmaya çalışan mü'minler-den Allah şunu istemektedir: Bu yolda mallarından, canlarından, ürünlerinden, ticaretlerinden eksilmeler gibi bir kısım belâlarla, iptilalarla karşı karşıya geldikleri zaman bunu bir imtihan olarak karşılamalılar ve sabretmelidirler. İşte Allah mü'minlerden bunu istemektedir. Bilelim ki bütün bu belâlar insanın imanını, iradesini ve dayanıklılığını güçlendiren hayatın deneyimleridir. Bu imtihanlar sayesinde mü'min güç ve kuvvet sahibi yegâne varlığın Allah olduğunu, insanın âciz olduğunu, kendisinin hadiselere müdahale edemeyecek kadar güçsüz olduğunu Allah’ın mülkü olduğunu anlayacaktır. İnsan, kendisi mülk olunca Mâlik’e karşı herhangi bir itiraz hakkına da sahip değildir. E, efendim dünyada bunlar olmasın! Hastalık olmasın! Ölüm olmasın! Sıkıntı, keder olmasın! Bunlar güzel temenniler, ama hayat hiç de böyle değildir. Bakıyorsunuz bir korku, bir kâfir korkusu, bir düşman korkusu, ya da başka korkular bizi sarıveriyor. İşte bu bir imtihandır. Acaba bu korkuyla karşı karşıya kalan insan ne yapacak? Gerçekten Rabbine güvenebilecek mi? Veya meselâ sürekli iyi doymaya alışık olan bizler bir anda açlıkla karşı karşıya bırakılıveriyoruz. Veya bazen mallarda noksanlıkla karşı karşıya geliveriyoruz. Çok kazanıyor iken bir anda bitiveriyor. Güçte kuvvette noksanlık, çok güçlüsünüz ama bir anda gücünüz kuvvetiniz bitiveriyor, ihtiyarlık hastalık gelip belinizi büküveriyor. Ve meyvelerde, ürünlerde noksanlıklar, kıtlıklar, sıkıntılar ve yokluklar. İşte bütün bunlar karşısında: Sabredenlere müjdele. İşte bütün bunları size biz verdik ve verdiklerimizle sizleri imtihana tabi tutarız, diyor Rabbimiz. Sabredenlere müjdele. Bu konuda pek çok hadis vardır. Burada yeri gelmişken onlardan bazılarını okuyalım inşallah. “Ebû Saîd Sa’d ibn Sinân el Hudrî (r.a)’den rivayet edildiğine göre ensardan bir kısmı Rasûlullah (s.a.v.)’ den bir şeyler istediler O da verdi, tekrar istediler yine verdi, sonunda yanındaki mal bitti. Elindeki olan her şeyi verdikten sonra onlara şöyle dedi: “Yanımda mal olsaydı sizden esirgemezdim, kim istemekten çekinir iffetli davranırsa Allah onun iffetini artırır, kim tokgözlü olmak isterse Allah onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır, kim sabretmeye gayret ederse Allah ona sabır verir, hiçbir kimseye sabırdan daha geniş ve hayırlı bir şey verilmemiştir.” (Buhârî, Zekat 50; Müslim, Zekat 126) Mü’min için en sağlam siper sabırdır. Sabrı sayesinde mü’min fakir de olsa zengin de olsa rahat ve huzurludur. Sabretmeyi bilmeyen ve istemekten vazgeçmeyenler zengin de olsalar fakir de olsalar doyuma ulaşamazlar, asla doymazlar. Kişi zamanın her türlü bela ve sıkıntılarına karşı kendisini sabırla frenleyip hem dünya hem de ahiret kazançlarını elde edebilir. Ebû Yahyâ Suheyb ibn Sinân (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Mü’minin durumuna gerçekten hayret edilir. Zira her durumu onun için hayır sebebidir, bu özellik sadece mü’minlerde bulunur. Çünkü sevinecek olsa şükreder bu onun için hayırdır, başına bir bela gelse sabreder bu da onun için bir hayırdır.” (Müslim, Zühd 64) Enes ibn Mâlik (r.a)’den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.v) çocuğunun mezarı başında bağırarak ağlamakta olan bir kadı-nın yanından geçmişti ve ona: “Allah’a karşı sorumlu olduğu-nu düşün ve sabret” buyurdu. Kadın: Geç git, çünkü benim başı-ma gelen senin başına gelmemiştir dedi. Peygamber (s.a.v.)’i tanı-yamamıştı. Kendisine O’nun Peygamber (s.a.v) olduğunu söylediler. Bunu duyar duymaz Peygamber (s.a.v.)’in kapısına geldi, kapıda ka-pıcılar bulunmadığını gördü ve: Ben sizi tanıyamamıştım dedi. Pey-gamber (s.a.v) de: “Asıl sabır felaketin ilk anında olanıdır” buyurdular. (Buhârî, Cenâiz 32; Müslim, Cenâiz 14) Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Allah: Mü’min kulumun dünyada sevdiği dostunu aldığım zaman, o kimse sabredip mükafatını benden bek-lerse karşılığı cennettir.” buyurdu. (Buhârî, Rikak 6) Ebû Saîd ve Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Ra-sûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Herhangi bir müslümanın başına gelen yorgunluk, hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan ayağına batan di-kene kadar her şeyi Allah müslümanın hata ve günahla-rının bağışlanmasına sebeb kılar.” (Buhârî, Merda 1; Müslim, Birr 49) Enes ibn Mâlik (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (a.v) şöyle buyurdu: “Başına gelen bir musibetten dolayı hiçbir kimse ölmeyi istemesin. Mutlaka böyle bir şey temenni etmek zorunda kalırsa; Allah’ım benim için yaşamak hayırlıysa beni yaşat, ölmek hayırlıysa beni öldür desin.” (Buhârî, Merda 19; Müslim, Zikir 10) Enes ibn Mâlik (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (a.v) şöyle buyurdu: “Allah iyiliğini istediği kulun cezasını dünyada verir, fenalığını istediği kulun cezasını da kıyamet günü güna-hını yüklenip gelsin diye dünyada vermez.” Peygamberi-miz (s.a.v) devamla buyurdu ki: “Mükafatın büyüklüğü bela ve musibetin büyüklüğüne göredir. Allah sevdiği top-luluğu belaya uğratır. Kim başına gelen bela ve musibet-lere razı olursa Allah ondan hoşnut olur. Bir kimse başına gelen bela ve musibetleri öfke ile karşılarsa o da Allah’ın gazabına uğrar.” (Tirmîzî, Zühd 57) Peki nasıl sabredeceğiz? Ölümle, korkuyla, açlıkla, mallarda ve ürünlerde noksanlıklarla imtihan edilen bir kimse, nasıl sabredecek? Veya nasıl övgüye lâyık olacak?
156. Âyetin Tefsiri
156:"Mü'mine eziyet veren herhangi bir şey başına geldiği zaman derler ki:" "Biz Allah’ınız, Allah’tan geldik ve Allah’a döneceğiz." Nasıl olsa Allah’tan geldik, bizi yoktan var eden Allah, nasıl isterse öylece bizi imtihan eder derler ve başlarına gelen ne olursa olsun sabrederler. Bu gerçekten büyük bir iman ve büyük bir iştir. Biz yoktuk. Bundan elli sene öncesine gidelim belki şuradaki-lerden hiç birimiz yoktuk. Ama bakıyoruz elli yıl sonra bizler varız. Ellerimiz var, ayaklarımız var, gözlerimiz, kulaklarımız var, mallarımız mülklerimiz var, kadınlarımız, çocuklarımız var, dükkanlarımız, tezgahlarımız var, atlarımız arabalarımız var, talebelerimiz, hocalarımız var. Ama elli yıl önce bunların hiçbirisi yoktu ve bir gün bunların hiçbirisi olmayacak. Bir bakmışınız ki, bizler de sahip olduklarımız da hepsi hayal olmuş. Bir varmış bir yokmuş. Hattâ öyle bir zaman gelecek ki; var mıydı, yok muydu, kimsenin hatırına bile gelmeyeceğiz. Tıpkı şu anda bizlerin yüz-yüz elli sene önce yaşayanların üzerlerinde tepe tepe gezdiğimiz gibi, bizden önce yaşayanları şu anda hiç birimizin hatırlamadığı gibi. Acaba yahu bu toprağın altında şu zavallı garip biri vardı, kral vardı, prens, prenses vardı, ya da bu toplumun ağaları, beyleri vardı filan bile demeden basıyoruz tekmeyi geçip gidiyoruz. Yarın bizim üstümüze de basıp geçecek birileri. A! Bir zamanlar burada birileri varmış, hacılar, hocalar varmış, ders yapıyorlar-mış, Kur’an sünnet okuyorlarmış filan diye kimsenin hatırına bile gelmeyecek. İşte madem ki hayat buysa, hayat böyleyse ve bu hayatın sonunda biz mutlaka dirilecek ve bir hesap vereceksek, o zaman bunu çok rahat kabullenebilmeliyiz. Yâni bu sözleri söylemek çok kolaydır, yâni bunu dille ifade etmek kolaydır, ama biz gerçekten belâ ve musîbetlerle karşı karşıya kaldığımız zaman söylemek çok zordur. Zaten Rasulullah’ın hadislerinde: "Gerçek sabır sadme-i ûlâdadır." Musîbet haberi kişiye ilk verildiği anda, o sadmeyle ilk defa karşı karşıya kaldığı anda sabretmesi gerçek sabırdır. Yâni baban öldü haberi kişiye ilk verildiği zaman, o anda, o ilk sadmeyle karşı karşıya kaldığı zaman sabretmesi sabırdır. On gün sonra, bir yıl sonra ona sabret demenin anlamı kalmamıştır, zira artık alışmıştır. Hemen anında: Diyebilmeliyiz yâni.
157. Âyetin Tefsiri
157:"Onlar için Rablerinden salavat vardır, mağfiret vardır ve gerçekten hidâyete erenler, kurtuluşa erenler bunlardır." Bu âyetlerden sonra konu bir sembole geçiyor, bir şiar an-latıyor Rabbimiz bize:
158. Âyetin Tefsiri
158:"Muhakkak ki Safa ve Merve Allah’ın şeai-rindendir. Şimdi her kim Kâbe’yi hacceder veya umre yaparsa onların ikisini de tavaf etmesinde bir günah yoktur. Kim de tatavvu yaparsa (yâni kim nafile iş yaparsa, kim gönlünden koparak bir hayır işlerse) bilsin ki Allah şükredenleri bilir, Allah şakirdir ve herşeyi bilendir." Yâni Safa ve Merve Allah’ın sembollerinden, Allah’ın alâmet-lerindendir. Şeair; alâmet demektir, sembol demektir. Mâide sûresinde başka şeairden de bahsediyor Rabbimiz. Mescid-i Haram, haram aylar, Kâbe’ye gönderilen kurbanlıklar gibi. Şeair, bazen bizzat ibâdetin kendisi için, bazen de ibâdetin yerleri için kullanılır. Bu mânâda ezan, cemaatle namaz, cuma ve bayram namazları, hac, camiler, minareler, safa, merve bunların hepsi Allah’ın şeairindendir, dinin alâmetlerindendir, sembolleridir. Safa ve Merve de bunlardan biridir. Her ikisi de birer tepe biliyorsunuz. Ama bu iki dağ, bu iki sembol bize imamımızı hatırlatıyor. İbrahim’i (a.s), onun hanımı Hacer anamızı ve onun oğlu İsmail’i (a.s) hatırlatıyor. Yâni Safa ile Merve’yi hatırlamak bir anda onlarla karşı karşıya gelmek demektir. İbrahim (a.s) şu anda Kâbe’nin bulunduğu yere anamız Ha-cer’i bırakır. Yanlarında birazcık bir kırbada suyla birazcık da hurma vardır. İbrahim (a.s) karısı Hacer’le oğlu İsmail’i orada yalnız bırakıp giderken arkasına dönmemek zorundadır. Hacer anamız arkasından koşarak bağırır, nereye gidiyorsun Ey İbrahim? Bunu sana Allah mı emretti? Yoksa kendin mi istedin? Allah emretti buyurunca, haydi git öyleyse bunu emreden Rabbim bizi koruyacaktır buyurur. Bu tevekkülün zirvesidir. Yapayalnız bir kadının, ve şu anda da Kâbe’yi tavaf etmek için gelen bütün insanlığın Kâbe’yle birlikte tavaf ederek kendisini hatırlamak zorunda kaldığı bir kadının, rivâyetlere göre; bir zenci kadının Allah’a tevekkülde bu kadar zirvede olması, işte bu kadın adına o iki dağı Allah’ın şiarı haline getirecektir. Ve kıyamete kadar bütün insanlık bunu hatırlayacaktır. Öyleyse Allah bize yeter diyebilmeli müslüman. En kötü şartlar altında bile Allah var ya ne gam! O bize yeter diyebilmeyi becerebilmelidir müslüman. Yalnız da kalsak, zindanda da olsak, ıssız, kimsesiz, yiyeceksiz, içeceksiz bir yerde, bir ortamda kalacaksınız ve de bunu size Allah emredecek, siz de evet diyebilecek ve tevekkül edebileceksiniz Allah’a. Ve bakın sabır âyetlerinden sonra hemen Safa ve Merve âyetleri geliyor. Evet bir kadın buna sabredebilmişse, bu yokluğa, bu sıkıntıya öyleyse biz de sabretmek zorunda kalacağız. Yanlarındaki su ve yiyecek biter. Su ve yiyecek araştırmasına başlar. İşte hemen yakınında Safa ve Merve tepesi. Bir o tepeye bir bu tepeye koşmaya başlar. Acaba su var mı? Acaba gelip giden birileri var mı? Yedi defa gidip gelir, ama suyu bulamaz. Ama bir emirdir bu, koşacak ve Allah’ın emriyle suyu arayacaktır. Hayatı arayacaktır, direnç gösterecektir, Allah’ın emirlerine boyun eğecek, Allah’ın yasalarını araştıracak ve hiçbir zaman sıkıntı duymayacaktır. O, Safa ve Merve arasında su ararken, Rabbimiz bir başka yerde onun karşısına suyu çıkaracaktır. Daha sonraları onun torunu olan Muhammed’e (a.s) dinin esası olarak onu insanlara takdim edecektir. Ve kıyamete kadar bütün mü'minlere bu şeair, bu sembol şunu hatırlatacaktır: Ey mü'minler, siz Allah’ın çizdiği yolda sa’y edin, Allah’ın bereketinin sizlere nerede ulaşacağına hiç bakmayın. O çizgide de ulaşabilirsiniz, başka çizgilerde de. Siz, Allah’ın sizden istediği bir hareketi gerçekleştirmeye çalışın, meselâ çevrenizdeki insanlara Allah’ın dinini ulaştırmaya çalışın, bu insanlar hidâyete ererler ya da ermezler, siz bunu dert edinmeyin, sonunda mutlaka iş Allah’a kalmıştır ve o dilediğini yapacaktır. Safa ile Merve arasında sa’y; ta İbrahim (a.s) döneminde tâlim edilmiş hac menâsikindendi. Ama yıllar sonra İbrahim’in, İsmail’in, Hacer’in Safa ve Merve’si putlarla işgal edilmişti. Müşrikler cahiliye döneminde Safa tepesine İsaf, Merve tepesine de Naile diye iki put yerleştirmişler, orada tavaf ediyorlar ve putlara ihtiram edip el sürüyorlardı. Bu durum müslümanlara ağır geliyordu. İslâm gelip, bütün putları kırıp; onların hâkimiyetine son verdikten sonra, müslümanlar bundan çekinir oldular. Müslümanlar, bunun müşrikler tarafından sonradan ihdas edilmiş bir bid'at mı olduğu, yoksa bizzat Allah tarafından konulmuş bir şeair mi olduğu konusunda şüpheye düştüler. Yâni bu iki tepe arasında say yapılınca şirke düşüp düşmeme konusunda ciddi bir tereddüt geçirdiler. Gelip Allah’ın Resûlü’ne sordular: Ey Allah’ın Rasûlü, bu konuda ne yapacağız? Cenab-ı Hak da: "Şimdi her kim Kâbe’yi hacceder veya umre yaparsa, onların ikisini de tavaf etmesinde bir günah yoktur." Buyurarak, bunun Hz. İbrahim döneminden beri İslâm’ın şiarından olduğu haberini verir. Ey müslümanlar korkmayın bunda bir günah yoktur buyurur. Allah’ın Rasûlü de Ebu Dâvûd Menâsik 57. de şöyle buyurur: "Şüphesiz ki Safa ve Merve Allah’ın şiarlarındandır ve sizler Allah’ın başladığı yerden başlayın." Yâni Safa’dan tavafa başlayın buyurur. Ve hattâ başka bir hadislerinde de bunun vacip olduğunu vurgular. Burada dikkatimizi çeken bir husus da şudur: Müslümanların İslâm’la tanıştıktan sonra cahiliye âdetlerinin tümünden tiksinir bir duruma geldiklerini görüyoruz. Dün bu putları kendi elleriyle diken bu insanlar, İslâm’la tanıştıktan sonra herşeyi yargılama noktasına geliverdiler. Artık ne dünkü hayatları kendilerinindi ne de kendileri o hayatın malıydı. Sanki dünkü hayatı onlar yaşamamıştı. Bir anda bu kadar değişmişlerdi. Bizler de işte böyle olmalıyız. Kur’an ve sünnetle tanıştıktan sonra cahiliyenin tüm pisliklerinden silkinmek zorundayız. Yeniden bir hayatla doğmak zorundayız. Tüm hayatımızı Kur’an ve sünnet kılıcıy-la yeniden gözden geçirmek zorundayız. Tarihin örümcek ağı gibi öre öre günümüz insanına taşıyıp getirdiği tüm yanlış ve çarpık din anlayışlarını, Kur’an ve Sünnet kılıcıyla ıslah olmamış tüm âdet ve gelenekleri, sayısız bâtıl inanışları, dinle ilgisi olmadığı halde dinmiş gibi hayatımızı işgal etmiş bütün bid'at ve hurafeleri Kur’an ve sünnet projektöründe yeniden gözden geçirmek ve ıslah etmek zorundayız. Tarih kadar ağır bu yükten kurtulabilmek için, bu iki kaynaktan başka çaremiz de yoktur. İşte, acaba bu cahili bir anlayış mıdır, cahili bir âdet midir, bir töre midir, yoksa gerçekten Allah’ın istediği bir şiarmıdır, bu konuda ciddi bir korku geçiren müslümanlara diyordu ki Rabbimiz: Hayır bu Allah’ın bir şiarıdır, bu Allah’ın bir sembolüdür ve o yaşamalıdır, yaşatılmalıdır diyordu Rabbimiz. Mâide sûresi şeairin yaşatılmasını emreder. Hac devam et-melidir, kimse hacca engel koymamalıdır deniyordu. Bir gün müslümanları hacca koymamak için, Kâbe’ye sok-mamak için Hudeybiye’de yasak koydular. Sonra Mekke’yi fethedip, Kâbe’nin hâkimiyetini ellerine geçiren müslümanlar da bir ara Mekke’nin kuzeyindeki müşrik kabileleri Kâbe’yi ziyaretten menettiler. Ma-dem ki dün sizler bizleri Kâbe’ye koymadınız, şimdi de biz sizi koyma-yacağız dediler. Allah buyurdu ki bırakın onlar da gelsinler, bu bir şe-âirdir, bu bir semboldür, kıyamete kadar bu duracaktır. Öyleyse müslümanlar, Allahu Teâlâ’nın kıyamete kadar müs-lümanlara şeair olarak bildirdiği haccı, kurbanı, bayramı, camiyi, Mes-cid-i, cumayı sürekli ayakta tutmak ve onlara sahip çıkmak zorunda-dırlar. Birileri bunları elimizden almak ve bunların fonksiyonlarını yok etmek savaşına girseler de müslümanlar bunlardan vazgeçmemek zorundadırlar. Bunlara var güçleriyle sahip çıkmak zorundadırlar. Bunlara sahip çıkmak zorundayız. Yâni bir şeyin varlığı Allah’ı hatırlatıyorsa, bir şeyin varlığı İslâm’ı, dini çağrıştırıyorsa; o Allah’ın şiarıdır. Ve eğer birileri bugün Allah’ı hatırlatan bu şiarları yok etmeye çalışıyorlarsa bilinçli olarak, biz de onlara sahip çıkmalıyız. Biz de onları korumak zorundayız. "Ey iman edenler, Allah’ın şeairini helâl saymayın!" (Mâide 2) ...diyor Mâide sûresi. Yâni şeâiri helâllemeyin, hürmetine müdahale etmeyin! Dokunulmazlığını bozmayın! Onu ortadan kaldırmadan yana olmayın, diyor Rabbimiz. Bu mânâda Cuma da Allah’ın şeairindendir, onu da kaldırmadan yana olmamalıyız diyorum. "Kim de tatavvu yaparsa (yâni kim nafile iş yaparsa, kim gönlünden koparak bir hayır işlerse) bilsin ki, Allah şükredenleri bilir, Allah şakirdir ve herşeyi bilendir." İfade ne kadar güzel değil mi? Allah şakirdir. Kendisi zaten şükredilmeye lâyık yegâne varlıktır ve de sonunda yaptıklarından ötürü sanki kullarına teşekkür edendir Allah. Allah kullarına teşekkür ediyor. Buna karşılık kulların Allah’a nasıl bir kulluk yapması gerektiğini artık siz düşünün.
159. Âyetin Tefsiri
159:"İndirdiğimiz açık hükümleri ve doğru yolu biz kitapta insanlara beyan ettikten sonra gizleyenler yok mu? İşte onlara Allah lânet eder ve lânet etmek şanından olanlar lânet eder." Bir nişane, bir alâmet, bir sembol ve bunun gizlenme günahı ya da gizleme vebali. Muhakkak ki beyyinattan indirdiğimizi gizleyenler, Tevrat, Zebur ve İncil’deki indirdiklerimizi gizleyenler, Kur’an’da indirdiklerimizi gizleyenler, risâleti gizleyenler, peygamberin (a.s) peygamber olacağını, Kur’an’ın son kitap olacağını gizleyenler, kıblenin Kâbe olacağını gizleyenler, bütün bunları oğullarından daha fazla bildikleri, tanıdıkları halde tüm bu gerçekleri gizleyenler ehl-i kitabın bilenleri. Denmiş ki; bu âyet hakkı bildikleri halde gizleyen ehl-i kitabın bilginleri, özellikle de yahudi âlimleri hakkında inmiştir. Ama biliyoruz ki sebebin özel oluşu hükmün genel oluşuna engel değildir. Öyleyse âyet din konusunda bildiği herhangi bir bilgiyi, herhangi bir gerçeği gizleyen, onu insanlara anlatmayan kimselerin hepsini içine almaktadır. İhtiyaç anında onu söylemeyen veya yaymayan ya da yayılmasına engel olmaya çalışan herkes için geçerlidir bu. Belki dün bu işi yapan ehl-i kitap bilginleriydi; lâkin dönem geçmiş, müslümanlar yeryüzünde çoğalmış, ama bu sefer de Müslümanlar bu kitabı gizlemeye başlamışlar. Bakara’yı gizleyenler, Âl-i İmrân’ı, Nisâ’yı, Mâide’yi gizleyenler. Kur’an’ı bilip de ümmete anlatmayanlar, gündeme getirmeyenler, işlerine gelen âyetlerle vaziyeti idare edip, hoşlarına gitmeyecek âyetleri örtbas ederek kendi heva ve heveslerine göre bir dünya kuranlar. Kitapta insanlara açıklandıktan sonra Beyyinâtı gizleyenler, âyetleri gizleyenler, kim bunu yapıyorsa: "Allah’ın lâneti onların üzerinedir ve lânet etmek şanından olan tüm meleklerin ve tüm varlıkların lânetleri de onların üzerinedir." Sahabeden Ebu Hureyre’ye (r.a) çok fazla hadis rivâyet ettiği söylendiği zaman bu âyeti okuyarak der ki: "Eğer Kur’an’da böyle bir âyet olamasaydı vallahi bu kadar hadis rivâyet etmezdim. Ama ne yapayım Allah böyle buyuruyor." (Buhârî ilim 42) Allah’ın Rasûlü buyurur ki: "Hakkı söylemekten susan kişi dilsiz şeytandır." Başka bir hadislerinde : "Kim ki yanında bulunan İslâm’dan bir bilgiyi gizlerse; kıyamet günü Allah onun ağzına ateşten bir gem vuracaktır." Çünkü küfre rıza, küfürdür. İlmi gizlemek demek; ondan mahrum olan insanların küfürde kalmalarına ve sapmalarına göz yummak, rıza göstermek demektir. Gerçekten gizlemek büyük bir günahtır. Menfaatimiz var gizli-yorsak, hesabımız var gizliyorsak, rahatımız kaçmasın diye gizliyor-sak, para kazanacağız diye, zaman bulamadık diye anlamıyor ve an-latmıyorsak çocuklarımıza, cidden bilelim ki halimiz çok perişandır.. Düşünün öyle bir ortamdasınız ki, öyle bir meclistesiniz, bir cemaattasınız, bir okuldasınız, bir konumdasınız ki; bir hakikatle karşı karşıyasınız. Ve orada o hakikatin sizin tarafınızdan ilanı isteniyor. Ve işte o anda hakikati gizlemeye, sıvışıp kaçmaya hakkınız yoktur. Bulunduğunuz makam ve mevki hesaplarınız, para hesaplarınız, ya da hacılık, hocalık hesaplarınız, toplum tarafından beğenilmeme, toplum tarafından dışlanma hesaplarınız, hocalığınızın toplum tarafından sıfıra indirilme korkularınız sizi ve bizi hiçbir zaman bildiğimiz hakikati gizlemeye sevk etmemelidir. Var çıksın tayininiz, var insin hocalığınız, var bitsin dekanlığınız, var bizi kimse hesaba da katmasın, var statümüz de yok olsun, söylememiz gerekenleri mutlaka söyleyelim. Açığa çıkarmamız gereken şeyleri mutlaka açığa çıkaralım. Bilelim ki Allahu Teâlâ’nın açıklamamızı istediği hakikatleri gizlediğimiz sürece, Allah’ın lâneti bizim üzerimizedir, lânet etmek şanından olan tüm varlıkların lânetleri bizim üzerimizedir. Bu memlekette yıllarca Arapça okutulması yasaklanmıştır. Sebep nedir? Sebep Kur’an’ın gizlenmesi, Kur’an’ın bu insanlar tarafından anlaşılmasını engellemektir. Başka bir sebebi yoktur bunun. Bu tür gizleyenler de Allah’ın lânetinden kurtulamayacaklardır. İngilizce öğretimine izin var, Almanca’ya izin var ama Arapça’ya geçiş yok. Bir de bu âyet bize şunu anlatır: Bilgi sahibinin bir üstünlük, bir imtiyaz sahibi değil aksine büyük sorumluluk sahibi olduğunu anlatır. Peki bu hakikati gizlediği halde kendisine bir çıkış yolu bulan kimse yok mu? Evet var:
160. Âyetin Tefsiri
160:"Ancak tevbe edenler kurtuldular. Durumunu düzeltip Allah’la barıştı. Ve bir de o gizlediğini beyan ederse, işte onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri çok çok kabul eden ve merhamet edenim." Tevbe edenler çıkış yolu buldular. Peki tevbe nasıl olacak? Allah’a yöneldi, yaptıklarından pişman oldu, hatanın hata olduğunu kabul etti. Meğer ben ne kötü bir insanmışım be! Ne kadar berbatmış benim gidişatım dedi. Bu yetmez, hemen arkasından: "Durumunu düzeltip Allah’la barıştı." Yâni Allah’ın istediği gibi bir iman sahibi, Allah’ın istediği gibi bir kabul sahibi oldu. Bu tevbenin şartıdır, ancak tevbenin bir şartı da-ha var. Hakikati gizleme günahından tevbenin bir şartı daha var: "Ve bir de o gizlediğini beyan ederse, işte onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri çok çok kabul eden ve merhamet edenim." Bir de bunu amel haline getirirse, yâni artık gizlemekten vaz-geçip beyan etmeye, anlatmaya başlarsa. İşte o zaman tevbe ger-çekleşmiş olacaktır. Allah korusun, diyelim ki biz burada bir şeyler gizledik. Bir hakikati gizledik, bir hakikati sunmadık size. Herhangi bir menfaatimiz sebebiyle es geçtik. Sonra da buradan ayrılıp eve varınca, başladım göz yaşlarımla; “Ya Rabbi beni affet” diye tevbeler etmeye. “Allah’ım beni affet, bu insanlara o hakikati gizledim” diye ağ-layıp sozlanmaya başladım. İşte bu tevbe değildir. Peki nasıl olacak? Ben aynen buraya geleceğim ve sizlerden gizlediğim şeyleri, işte ben size şunları şunları gizlemiştim, şunları şunları eksik söylemiştim, işin aslı faslı budur diyeceğim, o zaman benim tevbem gerçekleşmiş olacaktır. Çünkü hırsızın tevbesi, çünkü katilin tevbesi kendi günahıyla doğru orantılıdır. Yâni her günahın tevbesi ayrıdır. Hakikati gizleme günahının tevbesi de böylece gerçekleşmiş olacaktır.
161. Âyetin Tefsiri
161:"Âyetlerimi inkâr edenler ve üstelik de kâfirler olarak ölenler var ya; işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerinedir." Evet yukarıdaki âyette anlatılan: İfadesi burada açıklığa kavuşturuldu. Lânet edenler kimlermiş? Allah’mış, meleklermiş ve insanların tamamıymış. Hakikati gizleyen, hakikati gizledikten sonra da onu reddeden, dünya menfaatleri sebebiyle dinini, imanını satan kimseler üzerinedir Allah’ın, meleklerin, ve topyekun insanların lâneti. Ne korkunç bir akıbet değil mi?
162. Âyetin Tefsiri
162:"Onlar orada, o cehennemde ebedîyen kalacaklar. Azap onlara hafiflemez ve de yüzlerine bile bakılmayacaktır." Kimse hallerini hatırlarını sormayacak, yahu siz de burada mısınız? bile denilmeyecekleri bir ortam Allah korusun. Çünkü bu adamlar kendileri de tüm kendilerine yaklaştırılmış fırsatlara rağmen imana yanaşmamışlar, kitap ve sünnetin hatırını sormamışlardı. Yahu acaba bu dinin aslı, astarı nedir? Acaba ne anlatıyor bu kitap? Acaba Bakara neden söz ediyor? Âl-i İmrân ne anlatıyor? Bir kere merak edip bir dinleyelim, bir kere bir okuyalım da müsbet ya da menfi bir karar verelim diyerek, Allah’ın gönderdiği mesajın hal ve hatırını sormamış-lardı. Şimdi onların da halleri hatırları sorulmayacak. Çünkü: "Ceza amel cinsindendir." Perişan bir vaziyette azabın içinde unutulacaklar; hattâ: "Diyecekler ki; ya Mâlik Rabbin bizim hakkımızda hüküm versin artık." Yâni ne olacaksa olsun! Buradan çıkmak, kurtulmak istiyoruz artık diyecekler. Yıllar sonra Mâlik de diyecek ki onlara: "İnneküm makisün" Hayır hayır, siz orada kalacaksınız. Sizin için bundan kurtuluş yoktur.
163. Âyetin Tefsiri
163:"İlâhınız, tek olan İlâhtır. O’ndan başka İlâh yoktur. Tek olan O’dur. O Allah, Rahmândır." O Allah, merhamet sahibidir, rahmeti ve merhameti boldur, ama müslümanca yaşayanlara dünyada da, âhirette de rahmet ve bereket vardır. Ama kâfirce yaşayanlara, kendisinden başka İlâhlar edinip, onları razı etmeye çalışanlara dünyada da, âhirette de azap üstü-ne azap tattıracaktır. Peki bu tek olan İlâhımız, tek olan Rabbimiz acaba nasıl tanınacaktır? O’nun sıfatları, özellikleri, esması ya da O’-nun âyetleri, alâmetleri nelerdir acaba? Bakın, size O’nun tek İlâh ve Rab oluşuna birkaç âyet:
164. Âyetin Tefsiri
164:"Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında. Gündüzün ve gecenin birbirini takip etmesinde. İnsanlara menfaat vermek üzere denizlerde akıp giden gemilerde de Allah’ın âyetleri vardır. Allah’ın gökten su indirerek ölü araziyi onunla diriltmesinde âyetler vardır. Ve orada her nevi hayvanları dağıtmasında da âyetler vardır. Rüzgarları yeryüzünde her taraftan estirmesinde, gök ile yer arasında Mûsahhar kılınmış bulutta, şüphesiz bunların hepsinde akıllı olan bir ümmet için elbette Allah’ın birliğine âyetler vardır” Âyetin sonuyla bir bağlantı kuralım burada. Aman bu âyetleri sürekli gündeme getirelim. Aman bu âyetleri hiçbir zaman hatırımız-dan çıkarmamaya çalışalım. Çünkü bu toplumun en büyük kâfirlikle-rinden birisi de –kâfirlik; âyetleri örtme anlamında kullanılan bir kelimeydi, bunu daha önceki âyetler demişti- işte budur. Bu toplum o kadar Allah’ın âyetlerini örtüyor ki, o kadar Allah’ın âyetlerini örtbas etmeye, kamufle etmeye çalışıyor ki, yâni atından, arabasından, bilgi-sayarından, buzdolabından, çamaşır makinesinden, evinden, eşyasından, dükkânından, tezgâhından hiç mi hiç kurtulup da bu âyetlerle beraber olamıyor. Yâni bu insanların elektriğe hamd ettikleri kadar, elektriği gündeme getirdikleri kadar, Allah’ın eşsiz bir âyeti olan güneşi gündeme getirmediklerine şahit oluyoruz. Kullandığı bilgisayar aletine değer verdiği kadar, Allah’ın gece ve gündüz âyetlerine, Allah’ın akıl âyetine değer vermediklerini görüyoruz. Atına arabasına değer verdiği kadar, bu atı ve arabayı hareket ettiren Allahu Teâlâ’nın o âyetini hiç gündeme getirmediklerine şahit oluyoruz. İşte bunun içindir ki, Allah’ın bu âyetlerini ısrarla gündeme getirmeliyiz. "Göklerin ve yerin yaratılışında âyetler var." Nasıl, yaratabilir miydik böyle bir âyeti? Gücümüz yeter miydi buna? Bakın gökyüzüne, direkler de yok, hiç bir şey yok. Bakın yeryüzünü, ne kadar da güzel yaymış Allah. Üzerinde dağları var, ovaları var, yaylaları da var. İşte bu mükemmel âyet Allah’ın âyetidir. "Gündüzün ve gecenin birbirini takip etmesinde." Gündüzün ve gecenin uzayıp kısalması, peş peşe gelmesi, birbiri ardınca gelmesinde ve buna bağlı olarak idrak ettiğiniz zamanın sırrında ve bunun size temin ettiği menfaatlerin ortaya çıkış tarzında sizin için, insanlar için, akıl sahipleri için âyetler vardır. Gece ve gündüz, insan gücünün, insan egemenliğinin, insan krallarının, insan meliklerinin ulaşamadığı iki âyet. Haydi herşeyin hakimi biziz diyenler, egemenlik hakkı bizdedir diyenler, söz sahibi olarak kendilerini görenler müdahale etsinler geceye, müdahale etsinler, söz geçirsinler gündüze. Bazen geceyi, bazen gündüzü uzatsınlar bakalım. Yapabilirler mi bunu? Geceyi ya da gündüzü bir saniye bile oynatabilirler mi? Geceye ve gündüze söz geçirebilirler mi? İşte bu sürekli gözümüzün önünde bulundurmamız gereken bir âyettir. "İnsanlara menfaat vermek üzere denizlerde akıp giden gemilerde de Allah’ın âyetleri vardır." Şu anda insanlardan hiç birisi bu âyeti de görmek istemiyor. Bu âyet üzerinde de düşünen kimse kalmamış. İnsanlar gemilerden haberdardır, gemiler yapmışlardır, firkateynler yapmışlardır, füzeler icad etmişler, yeni yeni arabalar icad etmişlerdir. Ama şunu niye ka-bullenmek istemiyorlar? Niye gündeme getirmek istemiyorlar? Bun-ların suyun üzerinde durabilme imkânını, suyun üzerinde batmadan durabilme yasasını Rabbim takdir etmemiş midir? Suya kaldırma gücünü veren, bu yasayı koyan Allah değil midir? Niye düşünmek istemiyorlar bu insanlar bunu? Eğer onların istifade ettikleri bu yasayı Rabbim tesbit etmese, herşeyi alabora ediverse, bu kanunları tepe takla getiriverse, artık suyun üzerinde hiç bir şey durmayacak deyiverse, bu insanlar ne yapabileceklerdir? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? O zaman bu yaptıkları gemilerle nasıl övünebileceklerdi? Nasıl hava atabileceklerdi? Üstelik bu gemileri yapma ameliyesinin ilki de Rabbi-mize aittir. Gemilerin ilk planı, ilk projesi de Rabbimize aitti. “Bizim gözetimimizde yap bu işi” diyordu, Hz. Nuh’a Rabbi-miz. Evet, şu anda imal ettikleri füzeleriyle, arabalarıyla, uçaklarıyla, füzeleriyle, gemileriyle öğünen insanlar, Rabbimiz bir emir verse, artık şu andan itibaren bütün yer altındaki petroller su haline gelmiştir. Ne hale gelir bu insanların yaptıkları şeyler? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? Düşünmeyecekler mi? O zaman bu yaptıkları şeyler içinde tavukların bile yaşayamayacağı şeyler haline gelecektir. Peki, o zaman insanlar niye Allah’ın bu âyetlerinin bilincine ermek istemiyorlar? Kendi yaptıklarıyla övünen bu insanlar niye bütün bu yaptıklarını Allah’ın yasalarına bağımlı olarak yaptıklarını anlamaya yanaşmıyorlar? Demir olmasaydı, benzin olmasaydı, suya Allah tarafından bu kaldırma yasası verilmeseydi, havaya sesi iletme gücü verilmeseydi ne anlama gelecekti bütün bu yaptıkları? Suyun üzerinde gemilerin yürüme yasasını, bu konudaki âyetleri zikretmiyorlar, gündeme getirmiyorlar da kendi yapmış oldukları putların önünde secdeye kapanıp onlarla övünmeye çalışıyorlar. Efendim, insanlık artık bilgisayar çağına geçmiştir, robot ça-ğına fırlamıştır, insanlar kendilerinden daha hızlı düşünebilecek çağa ulaşmıştır diyerek, kendi kendilerini, kendi yaptıklarını putlaştırmaya, en büyük benim! En büyük biziz! Benden başka, bizden başka büyük yoktur! diyerek kendi kendilerine secde etmeye başlamışlar, kendi kendilerinin tanrılıklarını ilan etmeye başlamışlardır. "Allah’ın gökten su indirerek ölü araziyi onunla diriltmesinde âyetler vardır." İşte yine büyük bir âyet. Haydi bu insanlar gökten su indirsinler. Gökten fazla değil, sadece bir tek damla indirsinler. Mümkün mü? İsterse bütün dünya birleşsin bir damla su bile indiremeyeceklerdir. Bu âyetin alternatifi olarak haydi bir âyet çıkarsınlar insanlar. İnsanlar barajlar yapıyorlar, barajlar başkalarının ismiyle anılıyor. Sulardan enerji alıyorlar, elektrikler çıkarıyorlar, onlar da yine başkalarının ismiyle anılıyor. Herkes gücü kendisinde görüyor, herkes kendisini putlaştırmaya çalışıyor. Herkes bir şeyleri parsellemeye çalışıyor. Halbuki sanki bunlar Allah’ın âyetleri değil de kendilerinin âyetleriymiş gibi, kendilerini zikretmeye çalışıyorlar. Haydi güçleri yetiyorsa şu yağmuru indirsinler bakalım. Nasıl ormanların sahibi benim, benim ismim oraya konulacak diyebilir bu insanlar? Nasıl barajlar kralı benim, diyebilir bu insanlar? Nasıl sulara egemen benim, diyebilir bu insanlar? Nasıl da Allahu Teâlâ’nın âyetlerini böylece örtme cesareti bulabiliyor bu insanlar? Nereden alabiliyorlar bu yetkiyi? "Ve orada her nevi hayvanları dağıtmasında da âyetler vardır." Yeryüzünde her bir hayvanı, her tür hayvanları sınıf sınıf, cins cins, çeşit çeşit yaymasında da büyük âyetler vardır. Çeşit çeşit varlıklar, denizlerde ayrı, karalarda ayrı varlıklar yarattı Allah. Bilelim ki bütün bunlar âyettir. Tüm bu varlıklar Allah’ın âyetleridir. Hadi bakalım bu insanlar, bu varlıklardan bir tanesini yaratsınlar. Bu füze çağında, bilgisayar çağında olduklarını iddia eden insanlar, kendi tanrılıklarını ilan etmeye çalışan bu insanlar, bir tek varlık yaratsınlar da görelim. O zaman onların tanrılıklarını biz de kutsayalım, o zaman biz de onların önünde secdeye kapanalım. Ama bakıyoruz ki, tüm bu âyetleri kapatıyorlar, gündeme getirmiyorlar, örtüyorlar, örtbas ediyorlar, kamufle ediyorlar ve kendi âyetlerini gündeme getirmek için ellerinden gelen herşeyi yapmaya çalışıyorlar. Korkunç bir gelişme, müthiş bir gelişme, müthiş bir buluş, gökyüzüne çıkıyoruz, yeryüzüne iniyoruz, sihirbazlık numaralarıyla insanlığın gözlerini büyülemeye çalışıyorlar. Böylece gerçek âyetler gündemden düşürülmüş, şeytan âyetleri her tarafı kaplamış ve sonunda da insanlar kendi kendilerine ibâdet eder olmuşlar. Kutsiyet insana ait olmuş, üstünlük insana izâfe edilir olmuş. Halbuki hiçbir konuda tek yetkileri bile yoktur bu insanların. “Rüzgarları yeryüzünde her taraftan estirmesinde, gök ile yer arasında musahhar kılınmış bulutta, şüphesiz bunların hepsinde akıllı olan bir ümmet için elbette Allah’ın birliğine âyetler vardır” Rüzgarları yeryüzünde her taraftan estirmesinde, rüzgarları bir taraftan başka bir tarafa, bir şekilden başka bir şekle çevirmesinde ve yerle gök arasında emre âmâde bekleyen bulutlarda da akıl sahipleri için deliller vardır. Bakıyorsunuz rüzgarlar bir o tarafa gidiyorlar, bir bu tarafa gidiyorlar. Bir anda yerdeler, bir de bakmışınız ki gökyüzüne çıkmışlar. Bütün bunlar kimin emriyle oluyor? Gök ve yer tanrıları onlara söz geçirebiliyorlar mı? Yoksa ekonomik, siyasal tanrılar, egemenlik bizim diyenler, ruhaniler mi bu işi yapıyorlar? Rüzgarları onlar mı hareket ettiriyorlar? Bulutları onlar mı hareket ettiriyorlar? Bitkileri onlar mı çıkarıyorlar? Varlıkları onlar mı yaratıyorlar? İnsanları onlar mı yaratıyorlar? Dağları onlar mı yaratmış, gökleri onlar mı bina etmiş? Gemileri onlar mı hareket ettiriyorlar? Hayır hayır bunların hepsi Allah’ın âyetleridir. Ondan başka kimsenin de bu konuda en küçük bir yetkisi yoktur. Bu âyet-i kerîme iman meselesinin bir akıl ve fikir meselesi olduğunu anlatıyor. Günlük hayat müfredatını anlamada aklını ve fikrini kullanabilen bir insanın, mutlaka sonunda iman etmesi gerektiğini anlatıyor. Yâni sizin Allah’ı tanıyıp ona iman etmeniz, sizin imkânlarınız dahilindedir. Allah’ı tanıyıp ona iman edebilmeniz için öyle çok büyük çabalar sarf etmeniz gerekmemektedir. Onu tanımak için yeryüzünü baştan başa dolaşmayı kapsayan bir sefer düzenlemenize veya denizlerin derinliklerine inmenize, ya da uzayın geniş ufuklarına çıkma-nıza gerek yoktur. Aksine, günlük hayatınız ile karşılıklı ciddi bir ilgi kurmanız yeterli olacaktır. Allah’ın çevrenizdeki yerleştirdiği âyetlere bir göz atmanız yeterli olacaktır. Allah’ın iki tür âyeti vardır. Metluv âyetler ve meş-hud âyetler. Kulağa hitap eden işitsel âyetlerdir ki; şu elimizdeki Kur’-an’ın âyetleri bu tür âyetlerdir. Bir de göze hitap eden, görsel dediği-miz âyetler vardır ki; bunlar da tüm arzda, semada gördüğümüz âyetlerdir. Güneş, ay, yıldızlar, bulutlar, dağlar, denizler, ağaçlar, kuşlar, insanlar bunların hepsi Allah’ın meşhud âyetleridir. İşte çevremizdeki Allah’ın yarattığı bu âyetleriyle eğer ciddi bir ilişki kurar, bunlar üzerinde birazcık düşünürsek mutlaka Allah’ın varlığını anlayacak ve onu tanıma imkânı bulabileceğiz demektir. İş bu kadar açıkken, iş bu kadar kolayken;
165. Âyetin Tefsiri
165:"İnsanlardan kimileri de vardır ki; Allah’a nid-ler (eşler, ortaklar) kabul ediyorlar. Ve onları Allah sever gibi severler. Müslümanların sevgileri ise Allah içindir. O zâlimler azabı gördükleri zaman derler ki güç kuvvet bütünüyle Allah’ındır. Bütünüyle azabın şiddetlisi de Allah’a aittir." Allah’ın ortakları vardır diyorlar. Evet, bütün bunlar Allah’ın yarattığı varlıklardır; ama işte bu konuda bize yetkiler vermiş, kendisinin işleri çok yoğun olduğundan dolayı bizim işlerimizi, siyasal işlerimizi, ekonomik işlerimizi, beşerî işlerimizi, sosyal işlerimizi bize bırakmıştır. İşte biz de bu işlerimizi kendi tanrılarımıza döndüreceğiz diyerek, Allahu Teâlâya ortaklar bulmaya çalışıyorlar. Tamam göklerin, yerin yaratıcısı olarak, yağmurun yağdırıcısı olarak, rüzgarların sahibi olarak Allah’ı kabul ediyoruz; ama Allah, işte böyle büyük işlerin yanında, ufak tefek işlere vakti olmadığı için bu işler bize bırakılmıştır diyorlar. Sonra da dönüp Allah’a diyorlar ki; ya Rabbi, bizim ilim adamlarımız var, ilmi işlerimizi biz onlarla halledeceğiz, senin de bilgin vardır ama, neyse işte devir değişti, şimdi bizim bilim adamlarımız bu işleri daha iyi hallediyorlar. Ya Rabbi, tamam, sen de şifa verensin; ama asrımızda bizim hekimlerimiz gerçekten çok ilerlediler, şifa tanrılarımız var, hayat tanrılarımız var ve gerçekten bu işi çok iyi hallediyorlar, anında işe müdahale ediyorlar, beceremediklerini de zaten birtakım sebeplere bağlıyorlar, artık sen bu işe karışma diyorlar. Ya Rabbi sen mâlikü’l-mülk-sün, biliyoruz; ama, şu anda bizim geçici mâliklerimiz var, liderlerimiz var, ekonomistlerimiz var, bunlar gerçekten bu işi iyi biliyorlar. Mallarımızı, mülklerimizi başkalarına peşkeş çekmeyi bunlar gâyet iyi beceriyorlar. Bundan dolayı bu işi de sen bırak, karışma bu pis işlere, biz keyfimize göre hareket edelim. Bizim deneyimli hukukçularımız var artık, biz hukuk konusunda âd dönemini, Medyen dönemini, Firavunlar dönemini geri getirdik ve bu hukuk konusunda da artık bu işin zirvesine vardık, senin kitabına da ihtiyacımız kalmadı, zaten yıllar önce kitabının hükmü de bitmiştir, şimdi yeni kitaplar edindik, bizim hukuk tanrılarımız da bu işi hallediyor diyerek Allah’a nidler, ortaklar bulmaya çalışan insanlar vardır. Allahu Teâlâya nidler, ortaklar buluyorlar ve onları Allah’ı severmiş gibi seviyorlar. Hem de öyle seviyorlar ki, sanki Allah’ı sever gibi seviyorlar. Onların emirlerine, yasaklarına itaat ediyorlar da Allah’a isyan ediyorlar. Bu şeriklerinin arzularını, Allah’ın arzularına tercih ediyorlar. Bunların bir kısmı bu şirki açıktan yaparlar. Tıpkı Firavunlara, Nemrutlara insanların bir dönem yaptıkları gibi, onlara ilâh, mâbud ismi vermekten çekinmezler. Onlara açıktan açığa Rabbimiz! Tanrımız! Demekten çekinmezler. Onları güç kuvvet sahibi, nîmet sahibi bilirler. Allah’tan beklemeleri gereken şeyleri bunlardan beklerler. Allah’a sığınmaları gereken yerde bunlara sığınırlar. Allah’ı çağırmaları gereken yerde bunları yardıma çağırıp, bunlara dua ederler. Allah’ın rızasını kazanıyorlarmış gibi bunların rızalarını kazanmaya çalışırlar. Bilhassa oyun eğlence tanrılarında bunu çok net görmek mümkündür. Adam bir futbolcuyu kalbinin ta derinliklerinde yaşatıyor. Bir artisti, ya da bir şarkıcıyı, ya da bir sanatçıyı kalbinin ta derinliklerinde saklıyor. Bir siyasî liderini, bir efendisini, bir hacısını, hocasını kalbinin en derinliklerinde saklıyor adam.. Veya işte Allah’ın varlıklarla birleşme teorisi de, veya vahdet-i vücutçuluk adıyla bilinen varlıkların Allah’tan kopma, parçalanma anlayışı da insanları, bu varlıkları Allah sever gibi sevme küfrüne götürecektir. Zaten Hz. İsa’ya Allah’tı, Allah’ın oğluydu denmesi Mısır’dan, Roma’dan, Hind’den, Yunan’dan gelen bu birleşme (Vahdet-i vücut) teorisinin bir tesiridir. Allah bu konuda ne diyor hiç önemli değil, yeter ki efendisi gücenmesin, yeter ki lideri razı olsun, yeter ki futbolcu üzülmesin, yeter ki artist hanım mahzun olmasın, yeter ki şarkıcı kız sıkıntı içine düşmesin, yeter ki hoca efendiyi üzmeyeyim. Gerisi önemli değil, Allahu Teâlâ zaten Ğafur’ur Rahîmdir, o gücenmez diyorlar. Öyle bir seviyor, öyle bir bağlanıyor ki; adam, bakıyoruz hakikaten sanki Allah sever gibi seviyorlar. Modaya ters düşmektense bin defa Allah’a ters düşmeye razı olacak kadar seviyorlar. Meselâ toprak, sancak, bayrak, vatan, millet, lider, önder gibi nidler sanki Allah sever gibi seviliyor. Allah’a yapılması gerekenler bunlar adına yapılmaya çalışılıyor. Mü'minler Allah adına, Allah uğrunda ölmeyi göze alırken, kimi insanlar bunlar adına da ölebilmektedirler. Hattâ bunlardan kimileri Allah’tan daha fazla sevilmektedir. Meselâ Allah’ın emirlerine zıt emirler veren, arzuları, kanunları Allah’ın arzularıyla çatışan liderlere itaat eden kimselerin bu amelleri, liderlerini Allah’tan daha çok sevdiklerinin ispatıdır. Adam kendisi gibi âciz, kendisi gibi ölümlü, kendisi gibi güçsüz ve kuvvetsiz olan bir adamın kanunlarının, koymuş olduğu kurallarının insanlar üzerinde hâkim olması adına malını veriyor, canını veriyor. Bu âyet-i kerîmeye göre kâfirlerin kendi liderleri, kendi İlâhları, kendi kanun koyucuları yolunda verdikleri mücâdeleye denk bir mücâdele değil, onlarınkinden daha üstün bir mücâdeleyi bizler de, bizim kanun koyucumuz, bizim Rabbimiz uğrunda verebilirsek o zaman bizim müslüman olduğumuz ortaya çıkacaktır. Yoksa onların verdikleri mücâdeleye denk bir mücâdele bile bizim için tehlikeli bir sonuçtur Allah korusun. Çünkü mü'minlerin sevgisi onlarınkinden fazladır diyor âyet-i kerîme. Bırak onlar istedikleri kadar Allah seviyor gibi birilerini sevsinler, Allah’tan başka edindikleri tanrılarla günlerini gecelerini doldursunlar, bir hafta boyu, bir ay boyu, bir yıl boyu tanrı kabul ettikleri o şahsiyetlerin hayaliyle avunsunlar, peki müslümanlar ne yapacaklar? "Müslümanların sevgileri ise Allah içindir." Müslümanlar hayatı Allah için yaşarlar, Allah’tan yana olurlar. Evet müslümanların da sevdikleri vardır. Müslümanlar kardeşlerini se-verler, birbirlerini severler, kocalar hanımlarını severler, kadınlar kocalarını severler, müslümanlar çocuklarını severler, müslümanlar hocalarını severler. Ama bütün bunların sevgisi Allah için olur, Allah sebebiyle olur ve Allah sever gibi değil, Allah için bir sevgi olur. Allah’a bağlanmak gibi değil, Allah için onları sevmek ve Allah için onları değerlendirmek olur müslümanın sevgisi. Allah için sevmekle, Allah’ı se-ver gibi sevmek elbette farklı olacaktır. Mü'minler ise Allah’ı en çok severler. Mallarından, canlarından, nefislerinden, çocuklarından, ailelerinden, vatanlarından, bayrak-larından, milletlerinden ve değer verdiği herşeylerinden daha fazla se-verler Allah’ı. Tabii Allah sevgisi, itaati gerektirir. Sevginin ölçüsü itaattir. Sevginin ispatı, tâbi olmaktır. “Ey Muhammed, de ki; “Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder.” (Âl-i İmrân 31) Demek ki Allah’ı sevmenin yolu peygambere itaatten ve onun yoluna tabi olmaktan geçer. Allah’ı sevmek demek; Allah’ın sevdiklerini sevmek demektir. Allah’ı sevmek demek; Allah’ın sevmediklerine düşman olmak demektir. Allah’ın dostlarını dost bilmek, düşmanlarını düşman bilmek, Allah’ı sevmek demektir. Allah kâfirleri sevmez. Müslüman da sevemez kâfirleri. Allah’ın sevmediği, Allah’ın buğz ettiği varlıkları ve kişileri sevmek, Allah’ın sevdiği ve sevmemizi istediği kişileri ve varlıkları sevmemek küfür olan bir sevgidir. Allah’ın haram kıldığı bir şeyi helâl görmemek, meşru tanımamak kayd u şartıyla sadece vereceği geçici bir lezzetten dolayı sevmek ise; küfür değil, ama haram bir sevgidir. Seven, sevdiğinin sevdiğini sever, sevgilisinin sevmediklerini sevmez. Sevgilisinin dostlarına dost olur, düşmanlarını düşman bilir. Rızası sebebiyle razı olur, gazabı sebebiyle gazap eder. Emrettiklerini emreder, nehyettiklerinden nehyeder. Bu mü'minler öyle kimselerdir ki; Allah da onların razı olduklarından razı olur, gazap ettiklerine de gazap eder. Çünkü onlar da Allah’ın razı olduklarından razı olmuşlar, gazap ettiklerine de gazap etmişlerdir. Bakın Allah’ın Rasûlü, Süheyb-i Rumi ve Bilal-i Habeşi hakkında Hz. Ebu Bekir’e şöyle buyurur: "Ey Ebu Bekir herhalde o ikisini öfkelendirdin! Vallahi eğer onları öfkelendirmişsen, Rabbini de öfkelendirmişsindir!" Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir o iki sahabenin yanına gider ve; “Ey kardeşlerim! Ey Allah dostları, sizi öfkelendirdim mi? Eğer bana darılmışsanız Allah aşkına bana hakkınızı helâl edin” der. Onlar da; “Hayır Allah seni mağfiret buyursun ey Ebu Bekir, bizim sana bir dargınlığımız yoktur” derler. Allah sevdiklerinin sevdiğini sever, sevmediklerini de sevmez. Meselâ kul ölümü sevmez, kulunun sevmediği ölümü Allah da sev-mez, ama onun daha güzel bir hayata intikali için bunda zaruret vardır. Allah’tan başkalarını Allah gibi sevenlerin durumlarını, bakın Allah şöyle anlatıyor: "O zâlimler azabı gördükleri zaman derler ki; güç kuvvet bütünüyle Allah’ındır." Anladılar ki artık yeryüzü tanrılarında güç kuvveti kalmamış. Hocalarda, hacılarda, efendilerde, şarkıcılarda, futbolcularda güç kuv-vet kalmamış. Tüm varlıklarıyla alkışladığı kimselerde güç kuvvet kal-mamış. Bütünüyle güç kuvvet Allah’ındır. "Bütünüyle azabın şiddetlisi de Allah’a aittir." Allah, azabı çok şedit olandır.
166. Âyetin Tefsiri
166:"O zaman küfür öncüleri azabı görerek kendi-lerine tabi olanlardan kurtulmaya çalışacaklardır. Ve aralarındaki bütün bağlar da kesiliverecek." Bu dünyada kendilerine tabi olunanlar, hacılar, hocalar, beyler, ağalar, paşalar, liderler kendilerine tabi olup kendilerini takip eden kimselerden kaçacaklar. Bakacaklar ki iş pek iyi değil, hesap kitap pahalıya mal olacak, hemen onlardan kaçacaklar, teberrî edecekler, biz sizden uzağız diyecekler. Ne zaman olacak bu iş? Azabı gördükleri zaman. "Ve aralarındaki bütün bağlar da kesiliverecek." Aralarındaki bütün ipler de kopuverecek. Makam, mevki, para, pul, rüşvet, şan, şöhret, protokol gibi aralarındaki bütün bağlar kopuverecek. Halbuki bu dünyada neler yapmamışlardı ki birbirlerine. Sen olmazsan biz olmayız! Demişlerdi, bütün hayatımızı size borçluyuz! demişlerdi, siz bizim kurtarıcımız, herşeyimizsiniz! demişlerdi. Başarımı karıma borçluyum! Diyordu adam; orada karısından kaçacak. Liderime borçluyum demişti; orada liderinden kaçacak, hocasına borçluydu, hocasından kaçacak, efendisine borçluydu, efendisinden kaçacak. Baktı ki dün birbirlerinin salyalarını beraber içtikleri gibi dün birbirlerinin günahlarına yardımcı oldukları gibi bugün de günahlarını beraber yüklenecekler, iş kötü, en iyisi mi ben bundan kaçıp gizleneyim diyecek ve insanları Allah’a kulluğa değil de başka şeylere kulluğa çağıran önder takımı insanlardan kaçacak. Uyanlarla uyulanların, sevenlerle sevilenlerin birbirlerinden kaçış manzaraları. Ve bu sapık liderlere aldanıp onların peşlerine takılan zavallı insanların pişmanlıkları, kin ve nefretleri açığa çıkıyor. Ve bu sefer de:
167. Âyetin Tefsiri
167:"Ve tabi olanlar: "Ah! keşke bizim için dünyaya tekrar bir dönüş olsaydı da şu anda onların bizden kurtulup uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!" diyeceklerdir. İşte böylece Allah onlara amellerini bir piş-manlık olarak gösterecektir. Ve onlar hiçbir zaman da ateşten çıkamayacaklardır." Tabi olanlar, onların arkasından gidenler de diyecekler ki, bu dünyada birilerini bilinçsizce takip edip, şuursuzca onları taklid edip, onların götürdüğü bir hayata evet diyen zavallı insanlar da diyecekler ki: Şu anda sizin bizden kaçtığınız gibi ah biz de sizden kaçsak. Aah bir dünyaya dönebilseydik de sizin bizden kaçtığınız gibi biz de sizden kaçabilseydik. İşte müslüman bu olayı burada yaşar ve burada aklını başına alır. Ben kime kul olacağım ve kimin yolunu takip edeceğim? Eğer yarın şu karşımdaki kimseden kaçacaksam, şimdiden kaçmalıyım der ve şimdiden kaçar ondan. Ama kiminle beraber cennete doğru gidecekse işte onun ortağı odur, onun dostu odur ve onunla beraber olmaya çalışır. Ama bilinçsizce onu taklid ederek, heva ve hevesine tabi olarak değil. Hiçbir delili olmadan, birilerine tabi olup Allah severmiş gibi onları seven kişi, yarın korkunç bir durumla karşı karşıya kaldıkları zaman birbirlerinden kaçacaklarsa, bu kaçışın hiçbir faydası olmayacaktır. Evet, insanlar birbirlerinden kaçacaklar ama: "İşte böylece Allah onlara amellerini bir pişmanlık olarak gösterecektir." Eyvah diyecekler, keşke yaşamasaydım böyle bir hayatı. Niye ben böyle şuursuzca bir hayat yaşamışım? Kitap varken, ona ulaşma imkânım varken, Rasul varken, örnek varken niye ben, başka başka hayat yaşamışım diyecek. "Ve onlar hiçbir zaman da ateşten çıkamayacaklardır." A’râf’ta bunların kavgaları da anlatılır. Ya Rabbi, bunlara, bizim kat kat azabımızı ver! Zira bizi bunlar saptırdı diyecekler. Onlar da diyecekler ki; zaten siz bize değil kendi heva ve hevesinize tabiy-diniz. Gerçekten de bakıyoruz, meselâ politik hayatta bunun aynısını görüyoruz. Ey anam, ey babam, kurtar bizi babam, anam! filan diyor-lar, e adamın işi bitti mi, veya parti bitti mi, zaten bu bilmem neyin nesi diyor. Bunun bilmem nesini ne yapayım diyor. Yâni basit menfaat hesapları işte. O hesapları bitince de atıveriyorlar birbirlerini bir kenara. Bakanlık hesapları, dekanlık hesapları, müdürlük hesapları, ekonomik hesaplar. Dün bu menfaat hesaplarıyla birbirlerine fevkalade bağlanan, daha doğrusu bağlıymış gibi görünen adamlar, bugün birbirlerinin baş düşmanı oluyorlar. Yâni biz, sizi takip ettiğimiz için bu hale geldik diyenlere, ötekiler de diyecekler ki zaten siz bizi takip etmiyordunuz, siz kendi menfaatlerinizi takip ediyordunuz diyecekler. Allah’ın dinini bırakıp da dün-yanın peşinde koşan insanlardan hangi biri menfaatlerini takip etmi-yorlar? Herkes keyfini, herkes menfaatini takip ediyor bugün. Yarın, ya Rabbi bunlar bizi saptırdılar demelerinin ne anlamı olacaktır da? Halbuki ne şeytanın ne de kâfirlerin hiçbir güç ve kuvveti yoktur. Yâni bir müslüman gerçekten Allah’a kulluğa yöneldiği zaman, hiçbir güç ve kuvvet onu bundan uzaklaştıramaz. Yeter ki müslüman samimi-yetle müslüman olmaya karar versin, ona kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Bu âyet-i kerîme Allah’tan bir delil olmaksızın körü körüne başkalarını taklitten menediyor bizi. Bir de Allah’a, Allah’tan başkalarını ortak tutup, onları Allah sever gibi sevmek, onları uyulacak varlıklar kabul ederek emirlerine, arzularına itaat etmek ve sadece Allah’a ait olan rubûbiyet ve uluhiyet sıfatlarını Allah’tan alıp bunlara da dağıtmak, yâni Allah’a şirk koşmak yeryüzünde en büyük zulümdür. "Şirk en büyük zulümdür." (Lokman: 13) İşte bu zâlimlerin sonu cehennemdir. Bundan sonra şirkin başka bir boyutuna dikkat çekerek Rabbimiz şöyle buyurur:
168. Âyetin Tefsiri
168:"Ey insanlar! Yerdeki şeylerden helâl ve temiz olmak şartıyla yeyin! Şeytanın izinden gitmeyin. Çünkü o size apaçık bir düşmandır." Ey insanlar! Sizler hepiniz Allah’ın kullarısınız! Uyanlarınız da, kendilerine uyulanlarınız da hepiniz yemeye içmeye mecbursunuz, muhtaçsınız! Allah’ın yarattıklarına muhtaçsınız. Öyleyse yeryüzündeki nîmetlerin helâllerinden ve güzellerinden yiyin ve de şeytanın adımlarına uymayın. Şeytanın arkasından gitmeyin. İşte kendisine uyulanlardan birisi de şeytandır. Şeytan bize helâlleri haram gösterir, haramları helâl gösterir. Tereyağları size haram başkalarına helâldir der. Kadınlar size haram başkalarına helâldir der. Aman diyor Rabbimiz; Allah’ın haramlarını kimse helâl kılmasın, Allah’ın helâllerini de kimse haram kılmasın. Bu toplumda belâ sadece haramların helâl kılınması değil, aynı zamanda helâllerin de haram kılınmasıdır. Zaten şirkin en önemli özelliklerinden birisi de budur. Önünde bir sürü helâller var; ama yaklaşamıyorsun. Haramdır sanki onlar. Ama nice helâl diye sunulan şeyler de aslında haramdır. Sizler ey müslümanlar, kesinlikle haram ve helâlleri belirleme konusunda şeytana tabi olmayın, kendinize göre haram ve helâl belirleme durumuna düşmeyin! Bu konuda kıstas vahiydir, Allah’ın haram dedikleri haramdır, Allah’ın helâl dedikleri de helâldir. Bilesiniz ki şeytan, sizin için çok açık bir düşmandır.
169. Âyetin Tefsiri
169:"Muhakkak ki o şeytan, size kötülük ve fahşa emreder. Size ahlâksızlığı emreder. Ve de Allah hakkında, bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder." Bana göre Allah böyle olmalı, bana göre Allah böyle demeli, şöyle demeli diyerek sizin Allah hakkında düşüncelerinizi bozmaya çalışıyor. Allah kanunlarına muhalif kanunlar yapmaya yönlendirir sizi. Öyleyse kesinlikle şeytan vahiylerini dinlemeyeceğiz, hep Allah’ın vahyini dinleyeceğiz, Allah’ın helâl dediği helâldir, Allah’ın haram dediği de haramdır. Allah doğru söyler, Allah güzel söyler diyeceğiz ve şeytana uymayacağız. Şeytanın vesveseleri ile fuhşa meyleden insanların sayısı az değildir. Fahişelerin ve fuhuşla geçinen insanların velisi şeytandır. Cahiliye döneminde fuhuş bir kazanç yoluydu. Araplardan bazıları genç kız ve cariyeleri bir eve oturtarak zina yaptırırlardı. O evde fuhuş yapıldığının herkes tarafından bilinmesi için, kapıların üzerine bir bayrak asarlardı. Bu evlere mevahir adı verilirdi. Şayet bu evlerdeki kadınlardan birisi, bu rezaleti işlemeye yanaşmazsa, efendisi onu zorlayarak yaptırırdı. Hz. Cabir b. Abdullah (r.a) dan rivayet edildiğine göre, münafıkların reislerinden Abdullah İbn-i Selül'ün Museykete ve Umeymete isimli iki cariyesi vardı. Bunları para karşılığında fuhşa zorluyordu. Bunlar durumu gidip Resûl-i Ekrem (sav)'e bildirdiler ve şikayette bulundular. Taberi, Mücahid'den şöyle rivayet eder: Araplar cahiliye devrinde, genç cariyelerine zorla fuhuş yaptırırlardı. Kazandıkları parayı kendileri yerlerdi. Abdullah İbn-i Selül'ün de fuhuş yaptırdığı cariyeleri vardı. Günümüzde beyaz kadın ticareti yapan çeteler ve genelevi patronları vardır. Tâgûtî iktidarlar "genelev sistemini" benimsemişlerdir. Fahşânın ve fuhşun yayılması, şeytanın velâyetini kabul eden ikti-darlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla kötülüklerin önlen-mesinin (nehy-i ani'l-münker) farz olduğuna inanan her insan, tâgûtî iktidarlara karşı mücadele vermek zorundadır. Fahşânın ve fuhşun başka türlü önlenmesi mümkün değildir. Her tâgûtî güç bir fahişedir. Bu hakikat asla unutulmamalıdır. Şeytan size fahşayı emreder diyor Rabbimiz. Fahşa; fuhuştur, ama sadece fuhuş değildir tabii bunun mânâsı. Fahşa fahiş ve aşırılıklar demektir. Öyleyse maddî ve manevî tüm aşırılıklar demektir. Eş-ya talebinde aşırılıklar, mal talebinde aşırılıklar, rızık talebinde aşırı-lıklar, bilgi toplama talebindeki aşırılıklar, sevgi ve saygıda aşırılıklar, hedeflemelerdeki aşırılıklar, üç kişiyle devlet kurma aşırılıkları, yeme içmedeki aşırılıklar, ya da kadın erkek ilişkilerindeki aşırılıklar. Kur’an-da pek çok yerde: "Bunlar Allah’ın hudutlarıdır ve bunları asla aşmayın! Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa onlar zâlimlerin ta kendileridir.” (Bakara 229) Yâni bunların hepsinde durulacak bir sınır vardır. Durulacak bir nokta vardır. Meselâ çoğumuzun bugün yedi sülâlemizi besleyecek kadar malımız, mülkümüz varken yine de durulacak bir nokta tesbit etmeden kimi insanlar dünyanın kulu kölesi olmuşlar değil mi? İşte şeytan insanlara bu tür fahşaları emreder.
170. Âyetin Tefsiri
170:"O müşriklere Allah’ın indirdiklerine tabi olun! Denildiği zaman: Hayır, biz atalarımızı neyin üzerinde buldu isek ona tabi oluruz! Derler. Ya ataları bir şey anlamaz ve doğruyu bilmez idiyseler!" Bu şekilde şeytanın adımlarına uymuş, ya da bir kısım lider-lerin peşine takılarak, onların Allah kanunlarına ters düşen arzularına uyan ve de şirke düşmüş insanlara: Gelin "Allah’ın indirdiğine tabi olun! Denildiği zaman, hayır bizler atalarımızı neyin üzerinde bulmuş isek ona tabi oluruz derler." Bu düşünce de şeytanın planlarına, şeytanın adımlarına uymadır. Şeytanın yoluna uyan insanların sergiledikleri çok çirkin bir davranıştır bu. Bu insanlar sadece iz takip eden insanlardır. Uydukları şeylerde araştırma, inceleme, düşünme yapmazlar. Ataların ve dede-lerin kutsal mîrası onlara yetmektedir. Atalarının mîrası, onlar nazarında o kadar kutsal ki; onu araştırma gereği bile duymadan kabullenirler. Körü körüne bir taklid içindedir bu insanlar. Tarihen sabittir ki tüm peygamberler, bu tür statükocu insanlarla karşılaşmışlar, bu insanlarla var güçleriyle uğraşmışlar ve bu tarzı yıkmaya çalışmışlardır. Kur’an, bu şekilde akıllarını kullanmayarak atalarını kutsayıp, kör bir taklidle onların yolunu takip etmeye çalışan insanları şöyle uyarır: "Ya ataları bir şey anlamaz ve doğruyu bilmez idiyseler!" Bu durumda yine uyacaklar mı onlara? Bu âyetiyle Rabbimiz atalarını kutsayıp, kayıtsız şartsız onları takip eden kişileri, bu kutsâdıkları atalarının kişilik ve kimlikleri üzerinde, aklî düzeyleri ve fiili gidişatları üzerinde ciddi bir inceleme yapmaya çağırır. Ataları doğruysa, doğru yoldaysa tamam onlara uymak caizdir. Ama ya onlar hiç bir şey bilmeyen, Kur’an ve sünnetten habersiz bir hayat yaşayan insanlarsa! İşte bunu Kitap ve sünnet ışığında değerlendirmelerini istemektedir. Çünkü kıstas vahiydir. Vahye uyanlar doğrudur, vahye mutabakat etmeyenler kimden intikal ederse etsin bâtıldır. Öyleyse Allah’ın hükmüne uygun olup olmadığına bakmaksızın atalardan kalma âdetlerin, törelerin peşine takılmak caiz değildir. Kur’an bu taklid yolunun hele hele inanç konusunda insanı hataya sürüklemesini mazur görmemektedir. Ama kişi gerçeği bulmak yolunda bütün çabasını harcadığı halde, kendi elinde olmayarak gerçeğe ulaşamamışsa İslâm onu mazur görmektedir. Yâni bir şeye tabi olma konusunda eskilik, yenilik veya atalar yolu olup olmaması önemli değildir. Önemli olan onun Allah’ın hükmüne uygun olup olmamasıdır. Bu konuda müslümanlar arasında biri ifrat, diğeri de tefrit olmak üzere iki yanlış gelenek vardır: 1- Bir grup müslüman, efendim Kur’an bir dönem anlaşılmış ve fıkha, fıkhî kalıplara dökülmüştür. Ecdat onu anlayıp fıkha dökmüştür. Bizim onlar gibi Kur’an’ı anlama imkânımız olmadığı için onların anlayışına tabi olmak zorundayız. Binaenaleyh Kur’an’ı anlamaya çalışmak yerine fıkıh okumak zorundayız. Kur’an’ı da anlamak ve uygulamak üzere değil, ibâdet kastıyla okumalıyız diyorlar. Ve böylece tamamen geçmişe teslim olmamız gerektiğini iddia ediyorlar. 2- Bir ikinci grup müslüman da bunların tamamen zıddına, efendim geçmiştekilerin anlayışı bizi bağlamaz. Onlar bizim için ayak bağıdır. Geçmiştekilerin, Rasulullah’ın, sahabenin, tâbiînin ve müçte-hid imamların Kur’an’ı nasıl anladıkları, nasıl uyguladıkları bizi hiç mi hiç ilgilendirmez. Onların anlayışları kendilerini ve kendi dönemlerini ilgilendirir. Bizler onlara hiç bakmaksızın Kur’an’ı anlamak ve hayatımıza aktarmak zorundayız diyorlar. Bu anlayışların ikisi de bâtıldır. Birisi ifrat diğeri de tefrittir. Ne tümüyle geçmişe teslim, kayıtsız şartsız geçmişe teslim, ne de tümüyle geçmişi silmek doğru değildir. Anladığım kadarıyla işin doğrusu, bugün bizler de Allah’ın kitabını anlamaya çalışmak zorundayız. Ama bu işi yaparken de geçmişi silerek değil, bilâkis Allah’ın Rasû-lünden bugüne kadar Kur’an’la alâkalı, o âyetle alâkalı kim ne demişse, nasıl anlamışsa onlara da müracaat ederek bugün biz de anlayabildiğimiz kadarıyla Kur’an’ı anlamak zorundayız. Çünkü bu kitap, sadece onlara değil, bize de gelmiştir. Onların bundan sorumlu olduğu kadar bizler de bundan sorumluyuz, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denildiği zaman onlar derler ki; biz babalarımızı neyin üzerinde bulmuşsak ona uyarız. O dönem bunu diyenler yahudilerdi. Çünkü bizim babalarımız, dedelerimiz bizden daha hayırlı ve daha bilgiliydiler demişlerdi Yahudiler. Âyet her ne kadar yahudilerle ilgiliyse de kıyamete kadar tüm insanları ilgilendirmektedir. Bu şekilde atalarını kutsayan ve onlardan intikal eden herşeyi doğru kabul eden insanların, bir dine bağlanmaları düşünce ve araştırma noktasından kaynaklanmaktadır. İnsanların pek çoğu babalarından, dedelerinden intikal eden, mîras kalan dini inançlara bağlanmaktadırlar. İnandıkları bu dinin ayrıntılarına girip herhangi bir araştırma yapma gereği duymayan bu insanlar nasıl bir dinin, nasıl bir mezhebin mensubu olduklarını da bilmemektedirler. İşte âyet-i kerîme bunu reddediyor ve bu düşüncenin şeytanın adımlarına uyma olduğunu anlatıyor. Bakın, bu hususu biraz daha açıklamak üzere bundan sonraki âyet şöyle buyuruyor:
171. Âyetin Tefsiri
171:"Küfredenlerin durumu; çağırma ve bağırmadan başka bir şey duymayan hayvanı çağıranın durumuna benzer. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler ve bu yüzden akl edemezler." Yâni bu insanlar çobanın nidasını, çağrısını duyan; ama onun kelimelerinin anlamını anlamaksızın onun nidasına doğru giden sığır sürüleri gibidirler. Onlara bir şeyler anlatmak, nasihat etmek, sığıra nasihat etmek gibidir. Ya da burada bağıran bu adamların kendileridir. Kendilerinin sesini işitmeyen, işitse de anlamayan birilerine bağırıp çağırmaktadırlar. Adam her gün bağırıyor işte Atam! Babam! Dedem! Anam! Ecdadım! Senin yolundan gidiyoruz! Senin izini takip ediyoruz! Senin yolundan, senin izinden ayrılmadığımızın ispatı olarak bak, şu anda huzurundayız! Huzurunu huzursuzlara bozdurmayacağız! Filan diyorlar ya. Bağırıyorlar, çağırıyorlar; ama berikisi hiç duymuyor, işitmiyor. Evet, birinci anlamıyla bu adamlar sözü duyarlar, çobanın sesini duyarlar; ama onun demek istediğini anlamazlar, üzerinde düşünmezler, anlamaya çalışmazlar demektir. Söyleyenin sözünü anlamak için akıllarını, kalplerini, gözlerini, kulaklarını kullanmak istemezler. Kör bir taklitten yanadır adamlar. Denilenin sebebini, hikmetini anlamaya yanaşmazlar. Söyleyen kim olursa olsun, herhangi bir kişiden İslâm hakkında bir söz duyulduğunda delil sormadan ona uyulmaması gerekir. Çünkü onun dediği şey yanlış olursa, ona uyan kişilerin Allah katında herhangi bir mâzeretleri olamaz.