Bakara SûresiBesâiru'l-Kur'ân — Sayfa 4

135. Âyetin Tefsiri

135:"Yahudi ve hıristiyanlar diyorlar ki; yahudi ve hıristiyan olunuz, kurtulursunuz. De ki; hayır biz hak yol üzere bulunan İbrahim’in di­nindeyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı." Bin dört yüz sene önce Medine’deki yahudi ve hıristiyanlar di­yordu ki; “Yahudi ve hıristiyan olursanız, kurtulursunuz.” Günümüzde yahudi ve hıristiyanlar da diyorlar ki; yahudi ve hıristiyan olursa­nız, kurtulursunuz. Sizin ekonominiz bozuk, ticaretiniz bozuk, eği­timiniz iflas etmiş durumda, siyasal yapınız bozuk, aile düzeniniz bozuk. Her-şeyiniz tefessüh etmiş durumdadır. Tabi önce kendileri bir bozdu­lar, kendi düzenlerini önce bir bozdular, sonra bi­zimkini de bozdular, bizi böyle bir boşlukta bıraktılar, sonra da di­yorlar ki bu durumdan kurtulmak için yahudi ve hıristiyan olmak zorundasınız, başka çareniz yoktur. Ya yahudi olacaksı­nız, yahut da hıristiyan olacaksınız başka çareniz yoktur. Eğer yahudi veya hıristiyan olursanız, tüm bu bozuk düzen haya­tınız düzelecek diyorlar. Önce kendileri bir bozdular, yâni kendileri önce İslâm’dan uzak­laştılar, yahudi ve hıristiyan oldular. Sonra bize yöneldiler, bizi de bozdular, bizi de İslâm’dan uzaklaştırdılar. Bizi de aynen kendileri gibi yaptılar. Hemen hemen herşeyimizi bozdu­lar, herşeyimizi felç ettiler. Yâni önce bizi ortada bıraktılar ve sonra da şimdi diyorlar ki: Bakın herşeyiniz bozuldu. Hukukunuz, aile düzeniniz, eğiti­miniz, sanayiiniz herşeyiniz iflas etti. Şu anda çıkmazdasınız. Başka ça­reniz yok; bu durumdan kurtulabilmek için yahudi veya hıristiyan ol­mak zorundasınız. Bizim gibi olmak zorundasınız. Aslında bizi olduğumuzdan çok fazla bozuk göstermeye çalışı­yorlar. Kendilerinin işleri yolunda da bizler çok kötü durum­daymışız gibi gösteriyorlar. Mübâlağa yapıyorlar, halbuki İslâm dünyası onlar kadar bozulmadı elhamdülillah. Onların hayatı biz­den çok daha bozuk aslında. Tüm hayatları bozuk. Aile hayatları kalmamış, sosyal hayat­ları bozuk, insanî ilişkileri bozuk, ahlâkları bozuk, her şeyleri bozuk. Kokuşmayan bir tek şeyleri kalmamış, ama şimdi tam yol ayırımına geldiğimiz bir dönemde, kendileri gibi bizi de bozup sap gibi ortada bıraktıkları bir dönemde diyorlar ki: Eğer yahudi veya hıristiyan olur­sanız her şeyiniz düzelecek, başka da çareniz yoktur. Ortak pazara gireceksiniz, başka çareniz yoktur. A.E.T. ye üye olacaksınız, İ.M.F. nin denetimine gi­receksiniz, gümrük birliğine gireceksiniz, herşeyinizi değiştirecek­siniz, herşeyinizle bize teslim olacaksınız, başka çareniz yoktur diyorlar. Bunu denedik biz. Bu dediğinizi yıllardır denedik biz. Yıllar­dır herşeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Yazımızı değiştir­dik, hukuku­muzu değiştirdik, cumamızı, tatilimizi değiştirdik, tari­himizi, kültürü­müzü değiştirdik, âdetlerimizi, kılık kıyafetimizi de­ğiştirdik, kanunları­mızı değiştirdik, herşeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Ama bakıyo­ruz ki düzelmek, iyiye gitmek şöyle dursun battıkça battık, gömül­dükçe gömüldük. Öyleyse şimdi de sıra bizdedir. Artık söz söyleme sırası bize gelmiştir. Ümmet aklını başına aldı elhamdülillah. Biz de onlara diye­ceğiz ki, yok yok, yok artık sizi dinlemeyeceğiz. Artık sizin dediklerinize kulak vermeyeceğiz. Artık sizin akıntınıza, sizin kıble­nize gitme­yeceğiz. Sizi kıble edinmeyeceğiz. Sizin yörüngenize gi­rip sizin gitti­ğiniz yere gitmeyeceğiz. Sizi dinleyip sizin gibi pisliğe batmayacağız. Hayır hayır: "Hayır, biz hak yol üzere bulunan İbrahim’in di­nin­deyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı." Bizler tek olan Allah’a inanan İbrahim’in milletine, İbrahim’in fıt­rat di­nine, dosdoğru dinine tabi oluyoruz ki; o İbrahim sizler gibi müş­riklerden de değildir, diyeceğiz. Peki niye böyle dememizi istedi Rabbimiz. Yâni neden bizler Muhammed (a.s)’ın getirdiği İslâm dini üzere olacağız denmedi de İbrahim’in dini, İbrahim’in milleti üzeri­ne­yiz dendi? Neden onlara böyle dememizi istedi Rabbimiz? Bu­nun se­bebi şudur Allahu âlem: Çünkü yahudiler de, hıristiyanlar da Hz. İbra­him’i biliyorlar, onlar da Hz. İbrahim’i seviyorlar, onlar da ona inan­dıklarını iddia ediyorlar ya, işte onun için böyle ortak bir paydada bir­leşme teklifi için böyle dememiz isteniyor. Onlara cevap verir­ken bile onları hakka davet etmemizi istiyor Rabbimiz. Onlara acımamızı, mer-hamet etmemizi istiyor. Bizim onlar gibi yapmama­mızı, onlara benzememizi, onların bize yaptıkları gibi büyüklük taslamamızı iste­miyor Rabbimiz. Yâni biz, onların bize yaptığı gibi onlara hava atmamalıyız. Onların yaptığını yapmamalıyız. Zira müslüman, birilerine rağmen, bi­rilerine binaen tavır belirlemez. Onlar bize böyle yaptı, o halde biz de onlara bunu yapalım mantığı yanlıştır. Evet, biz onlara bunu derken, onların bize yaptığı gibi onların hayatını bozmak, onları sap gibi or­tada bırakmak için değil, ya da onlara biz doğru yoldayız di­yerek hava atmak için değil, gerçekten onları hayra, hakka davet etmek için diye­ceğiz. Onlarla ortak bir payda bulabilmek için böyle diyeceğiz. Hani Âl-i İmrân’da da aynı teklifi görüyoruz: "De ki: Ey kitap ehli! Gelin hep beraber aramızda ortak bir kelimede bir araya gelelim. O da Allah’a kul­luk etmek, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamak, Allah’ı bı­rakıp birbirimizi Rab olarak benimsememektir. Eğer yüz çevi­rirlerse "Bizim müslüman olduğumuza şahit olun" de­yin." (Âl-i İmrân: 64) Gelin ey yahudi ve hıristiyanlar, Allah’tan başka İlâh kabul et­me­yerek asgari bir müşterekte birleşelim deniyordu. Burada da aynı­sını görüyoruz. Gelin ey yahudiler! Ey hıristiyanlar! İbrahim’in mille­tinde, İbrahim’in dininde birleşelim. Zira İbrahim sizin de bizim de ka­bul ettiğimiz bir peygamberdir. İsrâil oğullarının da İsmail oğullarının da atasıdır İbrahim. Sizin de bizim de atamız olan Hz. İbrahim’in di­ninde, Hz. İbrahim’in milletinde birleşelim. Çünkü İbra­him’in (a.s) kim­liğini Rabbimiz şöyle anlatıyordu: "İbrahim (a.s) ne yahudi ne de hıristiyan’dı, lâ­kin o hanif ve müslümandı." (Âl-i İmrân: 67) Âyetiyle İbrahim’in (a.s) kimliği de anlatılıyordu. Şu anda bir teklifte bulunalım müslümanlara. Ülkenin gele­ceği konusunda söz sahibi olan, düşünen, bu konuda kafa yoran herkese. Allah’ın kitabını bir kenara bırakıp, peygamberin sünne­tini bir kenara bırakıp, şu veya bu vadide çözüm arayanlara, ya­zarlara, çizerlere, düşünürlere, idarecilere, yöneticilere, tüm ülke insanına diyelim ki: Gelin ey insanlar! İnsanlığın çözüm aradığı, çare aradığı, huzur ve sü-kun aradığı, güven aradığı şu ortamda unuttuğunuz, nazar-ı itibara al-madığınız bir gerçeği söyleyelim. Hidâyet Allah’ın hidâyetidir, yol Allah’ın yoludur, çö­züm Allah’ın çözümüdür, çözüm İslâm’dır. Gelin yıllar yılı başka yerlerde çözüm aradık, ama bulamadık. Gelin bir de Allah’a müracaat edelim. Şu ana kadar hep ondan başkalarına gittik, ondan baş­kalarına müracaat ettik, hep başkalarının kapısını çaldık. Şimdi de Allah’ın istediği bir hayata talip olalım, Allah bizi sahil-i se­lâmete çıkaracaktır. Gelin şöyle diyelim: "Biz Allah’a, Allah’tan bize indirilene, İbrahim, İs­mail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilenlere, peygamberlere Rablerinden verilen­lere iman ettik. Biz, onlar arasında herhangi bir ayırım yap­mayız, ve biz Allah’a teslim olmuşuz deyin." Yâni sizler gibi din konusunda, peygamberler konusunda ırk­çı­lar değiliz biz. Zira yahudiler sadece Hz. Mûsâ’ya ve ona indirilen Tevrat’a inandıklarını iddia ediyorlar ve diğerlerini reddedi­yorlardı. Hı­ristiyanlar da sadece Hz. İsa’ya ve ona indirilen İncil’e inanıyorlar ve başkalarını reddediyorlardı. İsa’dan başka peygam­ber, İncil’den başka kitap yoktur diyorlardı. Böylece dinde ırkçılık yapıyorlardı. Biz diyo-ruz ki; biz onlara da iman ediyoruz. Mûsâ’ya da iman ediyoruz, Mûsâ’ya gönderilen Tevrat’a da iman ediyoruz. İsa’ya da iman ediyo­ruz, İsa’ya gönderilen İncil’e de iman ediyo­ruz. Muhammed’e (a.s) da iman ediyoruz, ona gönderilen son ki­tap Kuran’a da. Böylelikle bizler dinde ırkçılık yapmıyoruz. Peygamberler ara­sında da böyle bir ayırım yapmıyoruz. Hz. İsa bizim peygambe­rimiz­dir, Hz. Mûsâ bizim peygamberimizdir. Hz. Mûsâ, Hz. İbrahim, Hz. İs-mail, İshak, Yahya, Zekeriyya, Harun, Dâvûd hepsi de bizim pey­gam-berimizdir. Biz hepsine inanıyoruz. Bunların hepsi de aynı kay­naktan gelen peygamberlerdir. Bunların hepsi de aynı ağacın dalları ve meyveleridir. Tarihin değişik zamanlarında insanlığa Al­lah tarafın­dan sunulmuş meyvelerdir bunlar. Ama şunu söyleyelim burada: Kur’an’a iman etmekle; Tev­rat’a ve İncil’e iman etmek ayrıdır. Bunu Bakara’nın başında de­meye ça­lışmıştım. Bizler Kur’an’a iman ederken, onu pratikte uy­gulamak üzere iman ediyoruz. Amel etmek üzere, hayatımızda uy­gulamak üzere iman ediyoruz. Yine öteki peygamberlere gönderi­lip de Kur’an’da zikredilenlere de, onları da hayatımızda uygulamak üzere iman ediyoruz. Onlarla da sorumlu olduğumuza iman ediyo­ruz. Ama önceki kitaplarda indirilip de bizim kitabımızda zikredil­meyenlerin de gerçekliliğini kabul ediyoruz. Yâni Allahu Teâlâ böyle bir kitap gön­dermiştir; böyle bir kitap gelmiştir diye buna da inam ediyoruz. İşte bi­zim bu imanımız Hz. Adem’le başlayan, Hz. Muhammedle son bulan köklü ve mükem-mel bir imandır. Böyle köklü bir din, böyle köklü bir iman başka dinde yoktur. Böyle bir iman ne hıristiyanlarda, ne yahudilerde, ne de başka birilerinde vardır. 137:"Eğer onlar, sizin inandığınız gibi iman eder­lerse, onlar da doğru yolu bulurlar, hidâyete ererler. Eğer size karşı yüz çevirip küfredecek olurlarsa onlar mutlaka bir şikakın, ayrılığın, parçalanmanın içinde olacaklardır." Onlar bize diyorlar ki; gelin, yahudi ve hıristiyan olun, kurtu­lun. Biz de onlara diyeceğiz ki; hayır öyle değil, sizler eğer müslüman olursanız kurtulursunuz, başka çareniz yoktur. Âyet-i kerîmenin ifade tarzından anlıyoruz ki; Müslüman hiçbir zaman sa­vunmada kalamaz. Dikkat ederseniz bugün müslümanlar hep sa­vunmada kalmaktadırlar. Hep savunmada ve suskunlukta kal­maktadırlar. Çoğunlukla Müslü­manlarda hâlâ bu kompleksi ata­mamak vardır. Yâni adam müslüman, ama hâlâ gavurun karşısında komp­leks içinde. Adam hem müslüman hem de aşağılık duygusu içinde; me­selâ gâvura sen cehennemliksin diyemiyor adam. Sen yanlış yoldasın diyemiyor. Halbuki gâvura sen yanlış yoldasın, bu halinle cehennem­liksin, cehenneme gideceksin demek ona en büyük merhamettir aynı zamanda. Yâni ona yanlışını söyleyelim ki adam hiç olmazsa yanlışını anlasın ve cennete gitmenin yollarını arasın. Diyemi-yor adam ona bunu. Hiç bir şeyine dokunmuyor. İşte gel beraber yaşayalım, gül gibi geçinip gidelim diyor, adam onun yan­lışını gündeme getirmiyor. Ta­mam o zaman cehenneme kadar yaşarsın beraber. Madem ona acıyorsun, aynı mahallede yaşıyorsun, aynı şe­hirde yaşıyorsun, aynı iş yerinde bulunuyorsun, aynı apart­manda otu­ruyorsun, hattâ o gavurun işinde, işyerinde çalışıyorsun, o zaman adama; arkadaş, sen yanlış yoldasın, bozuk yolda­sın, bu halinle sen cehenneme gidiyorsun, sana acıdığım için söylüyorum, gel müslüman ol da bu azaptan, cehenneme gidişten kendini kurtar, demelisin. Bu ona kötülük değil ki. Bu onu üzmek ve kırmak da değildir. Aslında onun hayatını sorgulamamak ona kötülüktür. Onu bu gittiği yolda uyarmamak, ona acımamak onun ateşe gidişine göz yummak ona kötülüktür. Aynı zamanda onun hayatını sorgu­lamamak bize de kötülüktür. Çünkü o zaman müslüman hep sa­vunmada kalıyor demektir. Biz savunmada kaldığımız sürece hep kaybeden oluruz. Meselâ soruluyor müslümana: Niye namaz kılıyorsun? E, ku­sura bakma işte kılıyoruz. Niye örtünüyorsun? Kusura bakma alış­kanlık işte ne yapalım. Niye oruç tutuyorsun? E, kusura bakma filan. Böyle böyle sonunda da kusura bakma sen nasıl istersen öyle yapa­yım demek zorunda kalacaktır müslüman. Sen nasıl is­tersen öyle ya­şayayım demek zorunda kalacaktır müslüman. Kar­şısındaki gavuru uyarmayan, kendi kimliğini net bir biçimde ortaya koyamayan müslüman, sonunda susmaya ve savunmada kalmaya mahkum ola­caktır. Halbuki müslüman tek başına da olsa hep hü­cumdadır, kesin­likle o savunmada olamaz. Olur mu bu? Bakın ilk gelen âyetlerde Al­lah buyurur ki: "Sen onlara birazcık mühlet ver peygamberim." (Müzzemmil: 11) Sen mühlet ver onlara. Kim mühlet verir aslında? Güçlü kuv­vetli olanlar mühlet verir değil mi? Ama bakın bu âyetler geldiği za­man peygamberimizin yanında üç beş müslüman ya var, ya yok. Za­hiren hiçbir gücü kuvveti yokken, tek başınayken bile Allah’ın Rasûlü hep hücumdadır. Hiçbir zaman savunmada ve suskun­lukta değildir. Öyleyse biz de insanları sürekli uyaracağız, bakın sizin bu haya­tınız çıkmazdadır, gelin aklınızı başınıza alın da hayatınızı dü­zeltin, size acıdığım için bu uyarıda bulunuyorum, yarın bu gidi­şin sonu perişanlıktır diyelim inşallah. Hasbel kader dar’ul harpte gâvurla­rın işinde çalışıyor olsak bile kesinlikle savunmada ve sus­kunlukta olmayalım, onları açık ve net bir biçimde uyarmaya de­vam edelim. Evet, yahudi ve hıristiyanlara diyelim ki; gelin müslüman olun, kurtulacaksınız. "Eğer size karşı yüz çevirip küfredecek olurlarsa; on­lar mutlaka bir şikakın, ayrılığın, parçalanmanın içinde olacaklardır." Yâni asıl olan İslâm’dır. Demin anlattı Rabbimiz; Hz. Ademden ve Hz. İbrahim’den bu yana kök İslâm’dır dedi. Kim on­dan ay­rılırsa, onlar ayrılığın içine düşmüş olacaklardır. İslâm asıl olunca, nerede olursa olsun İslâm’dan yana olan, İslâm’dan söz eden kişi, birlikten ve beraberlikten söz ediyor demektir. Ama ne gariptir ki, bugün birileri bir yerlerde İslâm’dan bahsedince, dinden bahse­dince hemen birileri onun ayrılıkçı olduğunu, ayrılık tohum­ları ek­meye çalıştığını söylü­yor-lar. Dinden, İslâm’dan bahseden­lere fitne çıkarıyorsunuz, ayrılık yap-maya çalışıyorsunuz diyorlar. Allah di­yor ki; bakmayın siz onlara asıl ayrılıkçı olanlar, asıl fitne çıkaran­lar, asıl bölücü olanlar kendileri­dir. İslâm, asıl olduğuna göre İs­lâm’dan kopanlar, İslâmdan ayrılanlar ayrılık tohumları ekenlerin ta kendileridirler. Meselâ bu milletin yüzde doksan sekizi bir araya gelip, biz İs­lâm’ı istiyoruz, biz Allah’ın dinini istiyoruz, biz Allah’ın sistemini yaşa­mak istiyoruz deseler, yine de bu hak onlara verilmez. Niye? Çünkü onlar ayrılıkçıdır. Ötekiler toplumun yüzde ikisini teşkil et­seler bile bu yüzde ikiyi teşkil edenler ayrılıkçı değil, ama yüzde doksan sekiz ayrı­lıkçıdır. Yüzde ikiyi teşkil edenler birlikten yana­dır, ama bu yüzde doksan sekizi teşkil edenler bölmeden yanadır, bölücülükten yanadır. Halbuki ayrılıkçının kim olduğunu Allah söylüyor. İslâm’dan ayrılan kişi ayrılıkçıdır. İslâm köktür, İslâm asıldır kim ondan ayrılmışsa, kim onu terk etmiş başka şeylerin peşine takılmışsa işte o ayrılığa düş­müş demektir. Öyleyse peygamberin ve ey peygamber yolunun yolcuları, gözü­nüzü açıp iyi dinleyin: "Varsın ayrılsınlar Peygamberim sen üzülme, on­lara karşı sana Allah yeter." Ayrılırlarsa ayrılsınlar. Ne olurlarsa olsunlar, ne kadar çok olur­larsa olsunlar, güçleri kuvvetleri medeniyetleri ne kadar olursa olsun hiç fark etmez, onlara karşı sana Allah yetecektir. Yetmiş de. Bakıyo­ruz; Mekke’deki Allah’ın Rasûlü’nü ve müslümanları bir dü­şünün. Kimleri vardı onlara yardım edecek? Kimleri vardı onları koruyacak? Ama bakıyoruz ki; çok kısa bir süre sonra Medine’de devlet kurmuş­lar, Bedir’de 313 kişiyle müşriklere galip gelmişler, üç beş yıl sonra on bin kişilik bir orduyla Mekke’yi fethetmişlerdir. Allah onlara yardım et­miş ve tüm düşmanlarına karşı Allah onlara yetmiştir. Allah onlara karşı sana yeter demişti Rabbimiz, yetti de ger­çek­ten. Bu âyetler aynı zamanda bize de hitap ediyor. Eğer bu­gün bizler de Allah çizgisinde, peygamber çizgisinde bir hayat ya­şayacak olursak hiç kimseden korkmayalım, çünkü Allah bize de yetecektir. Ama şunu da hiçbir zaman unutmayalım ki Allah’ın dinin­den yüz çevirmenin sonucu, parça parça olmaktır, ayrılık içine düşmektir. Bakın bu yahudiler, bu hıristi-yanlar asıldan, İslâm’dan koptukları için ayrılık içine düşmüşlerdir. İşte şu anda yeryüzü müslümanları bu du­rumu yaşamaktadır. Allah’ın kitabını terk et­melerinin sonucu olarak parçalanmanın, ayrılığa düşmenin en ta­lihsiz derecesini yaşamakta­dır. Müslüman ülkeler sun'i sınırlarla birbirlerinden ayrılmışlar, hattâ kendi ülkelerinde bile kendi sınırları içinde bile ne kadar paramparça olmuşlardır. Bilelim ki tekrar asıl olan dinlerine tekrar kitaplarına dö­necekleri güne kadar da bu du­rumdan kurtulmaları mümkün olmaya­caktır. 138:"Allah’ın boyasıyla boyanın. Allah’tan daha gü­zel boyası olan kim var? Biz ancak ona ibâdet edenle­riz." Allah’ın boyası İslâm’dır. Şekil olarak kişiye Allah’ın boyası vu­rulmadı mı, onun yüzü simsiyahtır. En güzel boyayı, en güzel boya ile birleştirmeliyiz. Allah’ın boyasıyla boyanmalıyız. Yâni Allah dinine girmek, sadece ben de müslümanım diye dille söylenecek bir iddiadan ibaret değildir. Allah’ın boyasına, İs­lâm’ın boyasına boyanmak lâzımdır. Boya nasıl ki onunla boyanan şeyi değiştiriyor ve kendi rengine büründürüyorsa İslâm da böyle­dir. Kim İslâm’a girdiğini, Allah’ın boyasıyla boyandığını iddia edi­yorsa, bu boyanın eseri onda görülmelidir. Bu boyanın eseri onun tüm haya­tında kendini göstermelidir. İslâm’a giren kişi de bu dine bağlı oldu­ğunu her hareketinde göstermelidir. Çünkü hem Allah’ın boyasında hem de başkalarının boyasında olmak Allah korusun şirktir. İslâm boyası tek bir boyadır tek renk boyadır ve damla ka­dar da olsa başka hiçbir boyayı kabul etmez. Bu boya yalnız Al­lah’a ibâ­det edip ona hiçbir otoriteyi, hiçbir gücü ortak koşmamayı gerektirir. İslâm ona boyanan kişinin şahsında açıkça görülmelidir. Ben müslümanım dedikleri halde, ben İslâm boyasına, ben Allah boyasına boyandım dedikleri halde üzerlerinde bu boyanın eserini bile göster­meyenler kesinlikle o boyada değiller demektir. Evet, boya Allah’ın boyasıdır. En güzel boyayı Allah vurur. Yahudilerin boyası mı, yoksa hıristiyanların vaftiz boyası mı, yoksa Allah’ın İslâm boyası mı? Hayır Allah’ın boyası en güzel bo­yadır. Biz ancak O’na ibâdet ederiz. Biz sadece Allah’ın boya­sıyla bo­yanırız. Biz Allah boyasının yanında başka boyalarla da boyanarak Allah’tan başkalarına da kulluk etmeyiz. Böylece şirke düşmeyiz. Biz sadece O’na kulluk ederiz. 39:"De ki; Allah konusunda bizimle tartışıyor mu­sunuz? Allah konusunda bizimle tartışmaya mı giri­yorsu­nuz? Halbuki o Allah, bizim de sizin de Rabbinizdir. O zaman bizim amellerimiz bize ait sizinkiler de sizin olsun. Biz ancak O’na muhlis kullarız” O Allah sizin de bizim de Rabbimiz olduğu halde bu konuda tartışmak mı istiyorsunuz? Ey yahudiler ve ey hıristiyanlar Allah konusunda bizimle tar­tış­maya mı giriyorsunuz? Allah öyle demediği halde, biz öyle inanmadı­ğımız halde sizler Allah’a oğullar mı izâfe etmeye kalkışı­yorsunuz. Halbuki bizim inandığımız Allah, bize indirdiği kita-bında bize anlattı ki; bunun gibi tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. Onun ne oğlu var, ne kızı ne de karısı. Ne yardımcıları var, ne de yetkilileri. Buna yetkiniz olmadığı halde, Allah’ın yetkileri konusunda, Al­lah’ın sınırları konusunda, Allah’ın hayata karışması konusunda hâlâ bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Allah’ın rubûbiyeti konu­sunda, Allah’tan başkalarının da rubûbiyet hakkına sahip olduğu konusunda, Allah’tan başkalarının da kanun koyma yetkisine sa­hip oldukları ko­nusunda bizimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Allah’ın İlâhlığı ko­nusunda, yâni Allah’tan başkalarına da kulluk edilmesi konusunda bi­zimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Allah’ın hayata karışması konu­sun-da bizimle tartışmak mı istiyorsunuz? Allah hayata karışmaz mı demeye çalışıyorsunuz? Ya da Allah hayatın sadece bazı bölümlerine karışır, öteki bölümlerine karışa­cak başka İlâhlarımız var demeye mi çalışıyorsunuz? Eğer böyle yaparsanız, gökleri ve yerleri yaratması konu­sun-da, sizleri var etmesi konusunda Allah’ı kabul eder, Allah’ı yet­kili kabul eder; ama yeryüzündekileri yönetmesi konusunda, emir­ler ve kanunlar göndererek hayatımıza karışması konusunda, hâ­kimiyeti konusunda Allah’ı kabul etmemeye mi çalışıyorsunuz? Vazgeçin bu sevdadan. Bizimle bu konuda tartışmaya girmeyin. Çünkü O Allah, hepimizin Rabbidir. Ve hepimiz O’na teslim olmak zorundayız. Biz Allah’a inanırken, onun sadece bizim Rabbimiz ol­duğunu iddia etmi­yoruz. Bizim Rabbimiz olan Allah’ın aynı za­manda sizin de Rabbiniz olduğuna inanıyoruz. Bizimle Allah konusunda tartışmak mı istiyorsunuz? Eğer bi­zim size tanıdığımız düşünce özgürlüğünü, fikir özgürlüğünü, ibâdet özgürlüğünü siz de bize tanısanız, bu tartışma kolayca çö­zülecektir. Çünkü biz din ve vicdan hürriyetine, düşünce hürriye­tine inanıyoruz. Başka din sahiplerinin inanışlarına, düşüncelerine, ibâdetlerine ka­rışmıyoruz. Çünkü bakın bundan sonra gelecek âyet-i kerîmede zaten bu anlatılacak. Ey yahudi ve hıristiyanlar! Eğer bu şekildeki tavırları­nıza devam edecek olursanız: Tamam göklerin ve yerlerin yaratıcılığı onun olsun, gökler ve yerler onun olsun, ama bizim hayatımıza ka­rışmasın. Bizim kılık kıyafetimize, bizim hukukumuza, bizim eğitimi­mize, bizim kazanmamıza, har­camamamıza, bizim hayatımıza karış­masın demeye devam ede­cek olursanız, o zaman biz de size deriz ki: "O zaman bizim amellerimiz bize ait, sizinkiler de si­zin olsun." Sizin dininiz, sizin inanışınız, sizin hayat programınız, sizin kul­luk anlayışınız sizin olsun, bizimki de bizim olsun. Sizin amelle­riniz sizin, bizim amellerimiz de bizim olsun. Öldüğünüz zaman siz kendi amellerinizle, biz de bizim amellerimizle karşılaşalım. Siz, sizinkiler-den sorumlu olun, biz de bizimkilerden. Siz sizin amelleri­nizin karşılığı olan cehennemden, biz de bizim amellerimizin so­nucu olan cennetten razı olalım. Kâfirun sûresinde müşriklere ne demişti Rabbimiz? "Sizin dininiz sizin olsun, bizim dinimiz de bizim ol­sun" (Kâfirun:6) Yâni sizler hem Allah’a, hem de putlara; hem Allah’a, hem de Allah’tan başkalarına kulluk yaparak bir din, bir yol, bir hayat tarzı sergileyebilirsiniz. Yâni yaşadığınız Hayatınızın bazı bölümle­rine Al­lah’ı, bazı bölümlerine de başkalarını karıştırabilirsiniz. Ha­yatınızın bazı bölümlerinde Allah’ı dinleyip, bazı bölümlerinde ise Allah’tan baş-kalarının kanunlarını uygulayarak müşrikçe bir yol tutabilirsiniz. Hem Allah’ı, hem de başkalarını razı etmeye çalışabi­lirsiniz. Hem Al­lah’a, hem de başkalarına kulluk edebilirsiniz. Ama bize gelince biz: Ama bizler taviz vermeden, ihlâsla, katışıksız bir şekilde Al-lah’a ibâdet edicileriz. Biz sadece Allah’ı Rab bilip, sadece onu dinler ve sadece ona kulluk ederiz. Yâni böyle hem Allah’a kulluk edip, hem de binde bir de olsa başkalarını da dinlemeden yana olmayız, başka­larına da kulluktan yana olmayız. Bin gramlık bir temiz suya bir gramlık da zehir katarak onu iç­meden yana olmayız. Biz şirk koşmadan, hayatı parçalamadan Al­lah’a ibâdet ederiz. Sizler gibi hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı, bazı bölümlerinde de başkalarını memnun etme-den yana olmayız. 140:"Yoksa sizler (İbrahim milletine tabi olma­mak ve bu konuda bizimle mücâdele etmek için) İbra­him, İs­mail, İshak, Yakub ve torunlarının, bunların hepsinin yahudi ve hıristiyan olduklarını mı iddia edi­yorsunuz?De ki. Söyleyin bakalım, siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı? Allah hakkındaki, (Allah yanındaki) şehâdeti, (yâni Allah tarafından bildirilmiş bir bilgiyi) gizleyenden daha zâlim kim vardır? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Bu soru, bu büyük peygamberlerin yahudi ve hıristiyan ol­duk-larını iddia eden kendileri saptığı gibi bu peygamberleri de kendi sa­pıklıklarına alet etmeye çalışanlara yöneltiliyor. Bu yahudi ve hıristi-yanlar Allah’ın kitabında müslüman olarak haber verdiği bu pey­gam-berlerin yahudi ve hıristiyan olduklarını söylüyorlar. Halbuki bun­dan önceki âyetlerde son derece açık bir şekilde bu peygamberlerin, hepsinin birer müslüman olduklarını anlattı Rabbimiz. Bunlar, bu pey­gamberlerin müslüman olduklarını resmen söyleyemiyorlar. Neden? Çünkü o zaman otomatikman kendi kendile­rini reddetmiş olacaklar da ondan. "De ki." Bakın yine hücum var. Kur’an hiçbir zaman savunmada de­ğil­dir. "Söyleyin bakalım, siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Al­lah mı?" Allah biliyor ve şahitlik ediyor ki; o peygamberler ne ya­hudi’ydi ne de hıristiyan’dı. Bunu bize Allah bildiriyor. İnsanların bilgisi Al­lah’tandır. Bunu bize bildiren Allah’tır. Eğer bunu bize Al­lah bildirme­seydi biz de bilemezdik. Yâni bu kitaba dayalı olma­yan, peygambere dayalı olmayan hiçbir bilgi, gerçek bilgi değildir. Öyleyse gaybi konu­larda, gaybi meseleler konusunda Allah’ın bil­dirdiklerinin dışında söz söylenmemelidir. Yâni bu konularda söz söyleme hakkı sadece Al­lah’a aittir. Allah’tan başka hiç kimsenin söz söyleme hakkı yoktur. Evet, Allah bu konudaki bilgiyi kitapları ve Peygamberleri vasıtasıyla onlara da bildirmişti ama yoldan çı­kan bu yahudi ve Hıristiyanlar bu bilgiyi gizlediler. Bakın Allah bu­yurur ki: "Allah hakkındaki, (Allah yanındaki) şehâdeti, (yâni Allah tarafından bildirilmiş bir bilgiyi) gizleyenden daha zâlim kim vardır?" Allah’ın peygamber göndereceğini, bu peygamberin Kureyşten çıkacağını, bu peygamberin Mekke’de dünyaya gelece­ğini, doğma­dan babasını kaybedeceğini, kendisine Kur’an isimli bir kitap inece­ğini ve bu kitabın kıyamete kadar tüm insanlığa hi­dâyet rehberi ola­cağını, kıyamete kadar hüküm fermanı olacağını, kıyamet sonrası da insanlığın bu kitapla yargılanacağını gizleyen­den, saklayandan daha zâlim kim vardır? Bildiği bir konuda şehâdeti, şahitliği gizleyen kişiden daha zâ­lim birisi olamaz. Bunlar bildikleri halde hak konusunda şahitliği giz­lemişlerdi, böylece zâlimlerden olmuşlardı. Ve böylece: "Zâlimler benim ahdime ulaşamazlar!" Evet, bildiğiniz bu gerçeği, bildiğiniz bu hakkı gizleyerek zâ­lim olan sizler, ey yahudiler ve ey hıristiyanlar kendilerine uyula­cak, ar­dından gidilecek ümmet olma vasfınızı kaybettiniz. Sizler bu duruma düşmüşken, size uyanlar nasıl olur da hidâyete ulaşa­bilirler? Sizin gibi olanlar nasıl kurtulabilirler? Evet, Rabbimizin bu âyeti gereğince bu yahudiler ve bu hıristiyanlar kendilerine uyula­cak, arkalarından gi­di-lecek lider ümmet olma vasıflarını kaybet­mişlerdi. Onlara uyanlar, onlarla beraber olanlar, onlar kaynaklı bir hayat yaşayanlar kesinlikle sapmak zorunda kalacaklardır. Onlarla ortak pazarlara, ortak eylemlere girmeye çalışanlar kesinlikle onların gittikleri cehenneme gitmekten kendilerini asla kurtaramayacaklardır. Peki onların bu bozukluğunu anlatan bu âyet bize ne di­yor? Biz de okulda, çarşıda, pazarda, evde her yerde bildiğimiz hakkı giz­lemeyelim. Hakka şahitlik görevimizi hakkıyla yerine geti­relim ki; biz­ler de onların durumuna düşmeyelim inşallah. Bildiğimiz kitap bilgisini, peygamber bilgisini insanlardan saklamayalım, ka­famızdaki Kur’an bilgisini, peygamber bilgisini kafamızda sır küpü gibi toprağın altına götürme durumunda olmayalım ki bu yahudi ve hıristiyanların konu­muna düşmeyelim. Ne biliyorsak anlatalım hanımlarımıza, anlatalım çocuklarımıza, anlatalım herkese ve şehâdeti gizleyenlerden olmaya­lım inşallah. Kıyamet gününde ağ­zına ateşten gem vurulanlardan ol­mayalım. "Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Yoksa sizler, ey yahudiler ve ey hıristiyanlar, bu bile bile ya­nı­nızdaki hakkı gizlemenizden Allah gafil mi zannediyorsunuz? Halbuki Allah gizlediklerinizden de haberdardır, açığa vurdukları­nızdan da ha-berdardır. 141:"Onlar bir ümmetti geldi geçti, onların yaptık­ları onlara, sizin kazandıklarınız da sizedir." Yâni bunlar, bu hıristiyan’dı, yahudi’ydi dediğiniz peygam­berler sizden önce yaşamış kimselerdir. Ve onların yaşadıkları dönemlerde ne yahudilik vardı ne de hıristiyanlık. Demek ki, siz yalan söylüyorsu-nuz. Bu saydığınız peygamberlerin bir tek dinleri vardı; o da İs­lâm’dı ve hepsi de birer müslümandı. Sizler bildiğiniz bütün bu ger­çekleri gizleyerek, insanlara duyurmayarak saklaya­bileceğinizi sandı­nız. Biz gizlersek insanlar bunu bilemezler, anla­yamazlar sandınız. Halbuki Allah, sizin yaptıklarınızın tamamından haberdardır. 142: İnsanların içinden beyinsiz takımı, müslü-manları öteden beri döndükleri kıbleden Kâbe’ye çeviren nedir? diyecekler. De ki; doğu da Allah’ındır, batı da. Al­lah dilediğini doğru yola hidâyet eder, doğru yola iletir." Âyet-i kerîme bu zâlimlerden liderlik alındıktan sonra kıble­nin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilme­sini anlatır. İşte bu kıblenin değişikliğinin asıl önemini an­layamayan bazı beyinsizlerin müslümanların zihinlerini idlâl için, müslümanların kalplerinde şüphe uyandırabilmek için söyledikleri sözleri anlatır. İn­sanlardan bir kısım beyinsizler, sefihler, kârını, zararını bilemeyen in­sanlar, onları bu üzerinde bulundukları kıble­den çeviren nedir? Diye­cekler. De ki; doğu da, batı da Allah’ındır. Allah dilediğini doğru yola iletir. Kıblenin değişmesiyle bu sefihlerin ne diyeceklerini Allah bili­yordu. Bunlar aynen Allah’ın buyurduğu gibi sözler söylemişlerdir. Bu beyinsizler Allah’ın böyle belli bir yönle, belli bir nokta ile sınırlı oldu­ğunu, bu şekilde kıble değişince de sanki bunun Al­lah’tan yüz çe­virme anlamına geldiğini düşünüyorlardı. Halbuki doğu da Allah’ındır, batı da. Diler do­ğu­ya döndürür sizi, dilerse batıya döndürür. Allah’ın emriyle sizin do­ğuya, ya da ba­tıya dönmeniz, Allah’ın orada olduğu anlamına gel­mez. Kendilerine hidâyet edilenler, hidâyete ulaştırılanlar asla bu tür sapıklıklarla meş­gul olmazlar. Rabbimiz bu konuda hazırlıklı olması bakımından önce­den peygamberimizi uyarıyor, bu işe ha­zırlıyordu. Peygamberim, bu adamlar bir şeyler söyleyecekler, bu işin dedikodusunu yapacaklar, sen hiç üzülme, ne derlerse de­sinler, sen hiç aldırış etme, diyor sanki Rabbimiz. Yâni, sanki bu müslümanlar kıble olarak Mescid-i Aksâ’ya dön­dükleri zaman Allah’ın emrinden başka bir şeye mi uymuş­lardı? Müslümanlar bu işi yaparlarken kendi heva ve heveslerine göre bir kıble oluşturmamışlardı. Mescid-i Aksa’dan sonra Mescid-i Haram’a dönerlerken de yine Allah’ın emrine boyun eğiyorlardı. Allah onlardan nasıl bir ha­yat tarzı istiyorsa, öylece pratikte uyguluyorlardı. Şimdi birilerinin şöyle demeye hakkı yoktur: Sen niye Mescid-i Aksa’ya döndün? Eh Allah dedi ben de döndüm. Şimdi niye Mescid-i Haram’a dönü­yorsun? Eh, yine Allah dedi onun için dönüyorum. Kıbleyi belir­leme hakkı Al­lah’ındır, yönelişi belirleme hakkı Allah’a aittir. Öy­leyse müslümanları bu konuda sorgulamaya da kimsenin hakkı yoktur. Görüyoruz ki kıblenin değişikliği problemi, Medine’de müslü-manları gerçekten uzun süre uğraştırmıştır. Medine’de yeni oluşan müslüman toplumu sarsmaya çalışan dış güçler vardı. Bu prob­lem, kıble meselesi, ehl-i kitabın da, müslümanların da bekleme­dikleri bir hadise olmuştur. Zira müslümanlar o güne kadar hep Kudüs’e, Mes-cid-i Aksa’ya doğru dönüp namaz kılmışlardı. Üstelik bu durum ehl-i kitabı ayağa kaldırmıştı. Zira o güne kadar müslümanlar kendi kıblele­rine doğru döndükleri için liderliğin kendile­rinde olduğunu iddia ede­rek gururlanıyorlardı. Müslümanlar ise alışık oldukları bir uygulama­dan, farklı bir uygulamaya geçince, ehl-i ki­tabın da saldırılarıyla bu olayın gerçeğini kavrayıncaya ka­dar, bu işin doğru yoldan bir sapma olduğunu zannettiler. Hiçbir müslümanın da bu konuda savunmaya geçmesine ge­rek yoktur. Aman efendim şöyleydi de böyleydi de demesinin anlamı yoktur. Allah böyle diyor, ben de böyle yapıyorum, o kadar. Yâni di­nimi ben kendi kafama göre oluşturmuyorum ki; birilerine bu konuda savunmada bulunayım. Hayatımı ben belirlemedim ki birileri bu konuda bana hesap sorsun. Yâni namazımı, orucumu, hac­cımı, zekâtımı, hayatımı, kılık kıyafetimi, soframı, ekonomimi ben değil, Allah belirle­miştir. Ben bir müslüman olarak, Rabbime teslim olmuş bir mü’min olarak tüm hayatımı, tüm pozitif ve negatif eylemlerimi Rabbimden alıyorum. Ben irademi ona teslim etmişim. Onun seçi-mini seçim kabul ediyorum. Ben sadece Onun çektiği yere gidiyorum. Öyleyse benim dinimi, benim hayat programımı sorgulayanlara karşı benim diyeceğim: bunu Allah is­tedi ben de yapıyorum o kadar. Eğer insanlar sorgulayacaklarsa, Allahu Teâlâ’yı sorgulasın­lar. Hiç kimsenin Allah’ı sorgulamaya hakkı da, yet­kisi de yoktur, dolayı-sıyla kimsenin de bizi dinimiz konusunda sor­gula­maya hakkı yoktur. Evet doğu da Allah’ın, batı da Allah’ındır. Allah diler bu ta­rafa döndürür, diler öbür tarafa döndürür; o onun bileceği bir iştir. İşte müslümanlar 13-15 aya yakın bir zaman Mescid-i Aksa’ya dönerek namaz kılmışlar ve nihâyet hicretin ikinci senesine doğru Mekke’ye, Kâbe’ye döndürüverdi Rabbimiz. "Allah dilediğini doğru yola hidâyet eder, doğru yola iletir." Yâni Allah hidâyet olunmak isteyen kişiyi dilediği şekilde hi­dâ­yete ulaştırır. Hidâyeti isteyeni hidâyete ulaştırır, dalâleti iste­yeni de dalâlette bırakır Allah. Buradan anlıyoruz ki kıblenin değişikliğiyle Cenab-ı Hak önderliği, liderliği İsrâil oğul­larından alıp İsmail oğullarına devrediyordu. Bundan sonra artık müslümanlar bu işe hazırlanmalıydı. Üzerlerine kıyamete ka­dar şeriat yükü yüklenen bu ümmet, kıyamete kadar tüm insanlığa örnek ve ön­der olacak bu ümmet, Muhammed ümmeti, artık şahit bir ümmet ola­caktı. Kıyamete kadar tüm insanlık için vasat, denge unsuru bir ümmet olacaktı. İnsanlık kulluğu, teslimiyeti, adâleti, tevhidi bu ümmet şahsında görecek, sapak noktalarını onlardan öğrenecekti. Tüm yeryüzü insanlığı bu ümmete bakarak hayatını sağlamaya alacaktı. Bakın Rabbimiz buyurur ki: 143:"Böylece sizi, insanlara şahitler olasınız diye va­sat bir ümmet kıldık. Peygamber de size şahit ve ör­nek­tir. Vaktiyle dönmekte olduğun ciheti şimdi sana kıble yapmamız ancak peygambere uyanlarla ona uy­mayıp geri dönenlerin arasını ayırt etmek içindir. Bu zor bir iştir, (bu büyük bir iştir). Ancak Al­lah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kişilere zor de­ğil. Allahu Teâlâ sizin imanları­nızı zayi edecek değil­dir. Muhakkak ki Allah insanlara karşı çok Rauf ve çok merhametlidir." İslâm ümmeti vasat bir ümmettir. Bir de şahit bir üm­mettir. Sizi dünya üzerinde vasat ve şahit bir ümmet yaptık. Evet, böylece kıblenin değiştirilmesiyle liderlik ve önderlik İs­râil oğullarından alınmış; İsmail oğullarına, yâni müslümanlara verilmiştir. Size verilmiştir. Demek ki bu kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan alınıp Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilmesi, bazı beyinsizlerin an­ladığı gibi sadece bir yön değişikliği değil, aynı zamanda liderliğin, ön-derliğin İsrâil oğullarından alınıp Muhammed ümmetine, müslüman-lara verilmesinin ifadesidir. Al­lah diyor ki; böylece sizi diğer insanlara şahitler olasınız diye vasat bir ümmet yaptık. Peki bu vasat ve şahit kavramlarından ne anlıyoruz? Vasat; adl, adâlet, doğruluk demektir. Öyleyse ey müslüman-lar, sizi adâlet sahibi, doğruluk sahibi bir ümmet yaptık. Vasat; denge unsuru demektir. Ruh ve madde konusunda, dünya ve âhiret konusunda, toplumcu ve bireyci görüşün arasında if­rat ve tefritin arası demektir. Ey müslümanlar sizi bu konularda orta yolu takip edecek vasat bir ümmet yaptık. Komünizm gibi toplumcu, toplumu putlaştıran, toplumun menfaatlerini ön plana çıkaran, toplum adına ferdi ve ferdin haklarını öldüren, kapitalizm gibi bireyi putlaştı­ran, bireye her türlü davranışlarında özgürlük ta­nıyan, kapitali putlaş­tıran ve bu konuda hiçbir sınır tanımayan bir ümmet değildir İslâm ümmeti. Madde ve ruh arasında da dengeyi sağlayan bir ümmettir İs­lâm ümmeti. Hani Fâtiha sûresinde öyle dememiz isteniyordu: “ Ya Rabbi, bizi doğru yola ilet. Kendilerine nîmet verdiklerinin yoluna. Kendilerine gazap ettiklerinin ve dalâlette bıraktıklarının yoluna değil” (Fâtiha 6-7) Ya Rabbi bizi sırat-ı müstakime hidâyet buyur. O sırat-ı müs­ta­kim ki, kendilerine nîmet verdiklerinin yoludur. Kendilerine gazap et­tiklerinin ve dalâlette bıraktıklarının yolu değil ya Rabbi diye burada iki istisnadan söz ediliyor. Sıratı müstakimden iki belirgin sapma olmuş­tur. Bunlardan birisi yahudi’nin sapması, ötekisi de hıristiyanların sap-ması. Birisi maddeye ağırlık vererek, mânâyı görmezden gelerek, maddeyi putlaştırıp ruhu diskalifiye ederek materyalistçe bir sapmadır ki, bu yahudi’nin sapmasıdır. Hıristiyanlar da madde aleyhine ve ruh lehine dengeyi bozdular. Hıristiyanlar maddeyi yok farz ederek ruhu ve mânâyı putlaştırdılar. İşte bunun ikisi de sapmadır, ikisi de denge­sizliktir. İslâm ümmeti maddeyi de, mânâyı da kabul ederek bu ikisi arasında denge un­suru olmuştur. Ayrıca bir de yahudilerin sapması bildikleriyle amel etme­meleri biçiminde bir sapmaydı. Hıristiyanların sapması da bilgi­sizce amel etmeleri türünde bir sapmaydı. Yâni birinde bilgi var amel yok, bunlar yahudiler, ötekilerde de amel var ama bilgi yok bu da hıristiyanlardır. Bu ümmetten bildikleriyle amel işlemeyenler yahudilere, bilgisizce amel işleyenler de hıristiyanlara benze­mektedir. Allah bu konuda da bu ümmeti denge unsuru yapmıştır. Bu ümmet bilgiyle ameli, düşün­ceyle hayatı birleştiren bir ümmet­tir. Vasat ümmet; bir de hükmüne tüm insanlığın boyun eğmesi ge­reken ümmet demektir. Ey müslümanlar, sizi hükmüne tüm insanlı­ğın boyun eğeceği, tüm insanlığın size bakıp hizaya geleceği, sapık­ların sapıklık noktalarını sizde anlayacağı, hakkı bul­mak isteyenlerin size bakarak hakkı bulabilecekleri denge unsuru bir ümmet yaptık. Ancak bu özelliklere sahip olan bir ümmet, tüm insanlık üze­rinde şahitler olabilir. Zira bu ümmet, herkesin kendisine dönmek zo­runda olduğu denge unsuru bir ümmettir. Dünya üzerindeki toplum-ların dengesi sizin vasıtanızla kurulacaktır. Yeryüzü in­sanına, insan­lık, adâlet, özgürlük, müsavat sizin vasıtanızla ulaşacaktır. Eğer sizler yeryüzüne hakim duruma gelirseniz, yeryüzünde Allah’ın istediği bir hayat yaşarsanız dünyanın dengesi düzelecektir. Ama sizler dünya­nın yönetimi konusunda egemen olamazsanız dünyanın egemenliğini başkalarına kaptırır da başka güçler dünyanın dengesine egemen olursa, bilesiniz ki o başka güçler de dünyanın anasını ağlatır. İşte gö­rüyoruz dünya siyasetinden müslümanların çekildikleri günden bu yana kan gölüne çevirdiler dünyayı. Hem ülkemizde bu böyledir hem de tüm dünyada. Bir de insanlara şahitler olasınız diye sizi vasat bir ümmet yap­tık diyor Allah. Bunun için sizi önder ve lider yaptık diyor. Önderlik, li­derlik çok şerefli bir konum olmakla birlikte ya­nında bu şerefle orantılı olarak çok büyük ve şerefli sorumlulukları da olan bir görevdir. Bu gö­rev tıpkı peygamberin ashabına ve di­ğer insanlara kendisine vahy olunan dini anlatma ve yaşama ko­nusunda şahitlik etmesi gibi bir gö­revdir. Çok şerefli ama o nisbette de sorumluluğu olan bir görevdir. Ümmeti içinde peygamberin görevi, sorumluluğu ve şerefi neyse, di­ğer toplumlara karşı bizim de sorumluluğumuz ve şerefimiz odur. Bizler, müslümanlar olarak şu anda tıpkı peygamber gibi tüm insanlık önünde İslâm’ın yaşanırlılığını, pratiğini göstermek zorunda­yız. Bu konuda peygamberin ümmetine karşı şahit olduğu gibi biz de tüm insanlara şahitler olmak zorundayız. Şimdi biz, in­sanlara şahitler olmak zorundayız. Peki nasıl şahit olunur insan­lara? Bunun yolu, bü­tün insanlara bu dini götürür, Kur’an âyetlerini bütün insanlara ulaştı­rır, dünya üzerinde Allah’tan ve onun yeryü­zünü düzenlemek üzere gönderdiği âyetlerinden, cennetten, ce­hennemden haberdar edilme­dik bir tek insan kalmayacak biçimde herkesi haberdar ederiz, işte o zaman biz insanlara şahitlik göre­vimizi yapmışız demektir. Tıpkı Ra-sulullah’ın bu ümmet üzerine şahitlik yaptığı gibi. Evet, bu öyle bir şeref ki Allah bunu bize nasip etmiştir. Ama öyle büyük sorumlulukları da vardır ki; bu ümmet kendi döneminde işlenen bütün suçlardan da sorumludur. Yâni şu anda tüm dünyada işlenenlerden sorumluyuz. Meselâ şu anda dünyanın en ücra bir kö­şesinde, en kuytu bir köyünde bir adam bir günah işliyorsa, bilelim ki biz müslümanlar yarın ondan sorumlu tutu­lacağız. Neden? Çünkü ona İslâm’ı götüremedik, ona hakkı duyu­ramadık, ona Allah’ı anlata­madık. Nasıl ki Allah’ın Rasûlü gerek kendisine Allah’tan gelen âyet­leri tebliğ etme konusunda, onun bir harfini bile gizlemeden onu in­sanlara, ashabına tebliğ etmişse, biz de bu kitaptan haberdar olma­yan bir tek insan kalmayacak biçimde bunu onlara duyurmak zorun­dayız. Nasıl ki Allah’ın Rasûlü, Allah’ın insanlardan istediği kulluğu bizzat yaşaya­rak ashabına tam ve mükemmel bir örnek olmuşsa, biz de Allah’ın insanlardan istediği kulluğu tüm dünya insanlığının gözleri önünde yaşayıp pratikte onu göstermek zorundayız. Soralım şimdi müslümanlara, ey müslümanlar Allah size bir pey­gamber göndermiş ve o peygamberin şehâdetiyle sizi bu kitap ko­nusunda bilgilendirmiş, peki şimdi siz de bu bilgilendiğiniz kitapla bü­tün insanları bilgilendirebildiniz mi? Peygamberin (a.s) size yaptığı görevi sizler de insanlara yaptınız mı? Diğer insanları bunun sorum­luluğuyla karşı karşıya getirebildiniz mi? Bütün dünya insanlığına Kur’an’ı ve peygamberi duyurabildiniz mi? Böyle bir soru gelecek ya­rın bize. Allah peygamberine diyecek ki, ey peygamberim sen, sana gönderdiğim bu mesajı toplumuna duyurdun mu? Duyurmak da yet­mez, onlara şahit olarak bu dinin pratikte nasıl uygulanması gerekti­ğini gösterdin mi? Bize de Allah diyecek ki; ey müslümanlar siz de peygamberinizden devraldığınız bu mesajı döneminizdeki tüm insan­lığa duyurabildiniz mi? Bu dinin pratikte nasıl uygulanması gerektiğini hayatınızla onlara gösterebildiniz mi? Biz diyeceğiz ki; ya Rabbi biz duyurduk. Bütün insanlığa ilan et­tik bunu. Savaşımızla, kavgamızla, düşüncemizle, imanı­mızla, sö­zümüzle, davranışlarımızla evet ya Rabbi, biz seni ve se­nin dinini bu insanlara duyurduk diyeceğiz. Ya da aksini söyleye­ceğiz tabii. Bugün sağındakine solundakine, bugün evindekilere, bu­gün emmisine dayısına bile bu kitabı duyurmayan, duyuramayan insanla­rın ne kadar sorumlu olduklarını varın siz düşünün. Karşı­mızdakiler ister kabul etsin, ister reddetsin bundan biz sorumlu değiliz ama on­lara mutlaka bunu duyurmak zorundayız Allah bize böyle bir yük yük­lemiş. Bu yük, bu görev aynı zamanda bizim dünya üzerinde söz sa­hibi olmamızı da beraberinde getirecektir. Bu güce sahip olmak zo­rundayız, çünkü bizler insanlığa mesaj sunacağız. Yasal yönden böyle bir güce sahip olmasak bile bütün dünya insanlığına bu kitabın kavgasını vermekle mükellefiz bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkar­mamalıyız. Dünyanın en uzak böl­gesine veya Konya’nın en ücra kö­şesine kadar bunu götürmek zorundayız. Biz götüreceğiz, götürülen ister kabul eder, ister kabul etmez bu bizim sorumluluğumuz değildir. İnsanlar ya müslüman olurlar ya da olmazlar, bu bizim sorumluluğu­muz değildir. Bizim so­rumluluğumuz bununla insanları karşı karşıya getirmektir. Tıpkı Rasulullah’ın size şahit olduğu gibi. Rasulullah bunu bize nasıl duyurmuştu? Ya Rabbi senin peygamberin bize bir şey duyur-madı diyebilir miyiz? Hakkımız var mı buna? Hayır o ger­çekten vazi­fesini yaptı. Evet, müslümanlar lider ümmettir, müslümanlar önder üm­mettir. Müslüman şunun bunun arkasından gidemez. Müslüman şunun bunun uyuntusu olamaz. Müslüman tüm dünya insanlığına nü-mune-i imtisal olacak insandır bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Bu müslümanların şahit olmaları konusunu, yine Rasulullah’ın bir hadisine dayanarak şöyle de anlayabiliriz: Kıyamet günü tüm üm­metler, tüm toplumlar Allah huzurunda toplanacaklar başlarında pey­gamberleri olduğu halde. Allah her peygamberin toplumuna soracak. Söyleyin bakalım bu peygamber size benim âyet­lerimi tebliğ etti mi? Bu peygamberim size karşı görevlerini yaptı mı? diye soracak. Me­selâ Nuh’un (a.s) toplumuna soracak Allah. Bu peygamber size benim mesajımı ulaştırdı mı? Nuh’un (a.s) toplumu Allah karşısında kötü bir konuma düşmemek için diye­cekler ki hayır ya Rabbi, biz böyle birini tanımıyoruz. Nuh diye bir peygamber bize ne geldi ne de senin me­sajını sundu. Eğer böyle bir şey olsaydı elbette biz ona icâbet ederdik diyecekler. Sonra Allah Nuh’a (a.s) dönecek: Ey Nuh bak bunlar senin kendilerini uyarmadığını, kendilerine karşı benim mesajımı iletmedi­ğini söylü­yorlar. Ne dersin? Sen bunlara karşı benim görevimi ifa ettin mi? Hakkı bunlara anlattın mı? Nuh (a.s) buyuracak ki ya Rabbi sen şahitsin ki ben bunlara dokuz yüz küsur yıl hakkı anlattım. Söv­düler anlattım, dövdüler anlattım. Peki ey Nuh bu konuda şahidin var mı? Buyuracak Rabbimiz. Hz. Nuh şahit için etrafına bakı­nınca Muhammed ve ümmeti ileri atılıp biz şahidiz ya Rabbi! Biz Hz. Nuh’un toplumuna senin mesajını sunduğuna, senin emirlerini duyurduğuna şahidiz ya Rabbi diyecekler. Siz bunu nereden bili­yorsunuz? denince de ya Rabbi sen bize bir kitap gönderdin ve kitabında Nuh’un çektiği sıkıntıları, toplumunun ona karşı tavırla­rını anlattın. Biz bunu senin son kitabın olan Kur’an’dan öğrendik diyecekler ve Hz. Nuh’a şahitlik yapacaklar. Tüm peygamberlere şahitlik yapacağız inşallah. İşte bu şahitliği bir de böyle anlıyoruz. "Vaktiyle dönmekte olduğun ciheti şimdi sana kıble yapmamız, ancak peygambere uyanlarla ona uy­mayıp geri dönenlerin arasını ayırt etmek içindir." Biz senin üzerinde olduğun kıbleyi şunun için yaptık. Ökçe­leri üzerinde dönüp dinden uzaklaşan kimseleri, peygambere tabi olan­lardan ayırdedelim diye biz kıbleyi Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Ha­ra-m’a çevirdik. Demek ki bunun sebebi şuymuş: Acaba bu insanlar kıblele­rini gerçekten değiştirecekler mi, değiştirmeyecekler mi? Acaba bu ko­nuda peygambere itaat edecekler mi, etmeyecekler mi? Acaba pey­gamberin dinde temel odak nokta olduğunu ka­bullenecekler mi, et­meyecekler mi? Allah ve peygambere güven­leri devam edecek mi et-meyecek mi? Ya bu nasıl iş böyle? Bu nasıl Allah? Bu nasıl pey­gam-ber? Bizi dün bu tarafa döndürü­yordu, bugün de bu tarafa döndü­rü-yor, olacak şey midir bu? Mu diyecekler yoksa Allah ve peygam­bere tam teslim mi olacaklar, bunu ayırmak için böyle yaptık diyor Al­lah. Demek ki onların, peygamberin fonksiyonunu kabul edip et­me­yeceklerini denemek için bunu yapmış Allah. Yâni peygambere imanlarını, peygambere teslimiyetlerini peygambere güvenlerini de­nemek için bu kıble işini peygamber eliyle yaptırmış Allah. Evet bu, peygamberin dinde temel olduğunu gösterir. Pey-gamber bizim haya­tımızda âmir ve nâhiydir. Peygamberin bizim haya-tımızda evet veya hayır deme, emretme ve yasaklama yetkisi vardır. Hakkı vardır. Zaten peygamberin, peygamber oluşunun hikmeti de buradadır. Bakın ço­cukluğumuzdan bu yana bize bir peygamber öğ-rettiler. İşte sıdk sahibi, ismet sahibi, emanet, fetanet ve tebliğ sı­fatla-rının sahibi bir peygamber anlattılar. Bu sıfatlar onun kendi­siyle ilgili yönüdür. Bunları zaten kabul etmek zorundayım ve ka­bul etmişim ben. Yâni peygamberin doğru sözlü olduğunu, doğru söylediğini, gü­nahsız olduğunu, emin olduğunu, zeki olduğunu, kendisine gelen âyetleri gizlemeden eksiksiz olarak insanlara teb­liğ ettiğini kabul ettim ve inandım ben. Bunu kabullenivermem be­nim birini peygamber ola­rak kabullenmen mânâsına gelmeyecek­tir. Benim birini peygamber kabul etmem demek, bunları kabul­len­mekle beraber, onu bu sıfatların sahibi bilmek ve inanmakla bera­ber aynı zamanda onun benim hayatımda amir ve nahiy olu­şunu da kabul etmem demektir. Eğer ben peygamberi bu sıfatla­rın sahibi ola­rak kabul eder; ama onu hayatımda amir ve nahiy ola­rak kabul et­mezsem, yâni hayatımda emredici ve nehyedici biri olarak bilmezsem onu peygamber olarak kabul etmiş sayılmaya­cağım demektir. Zira peygamberin peygamber olarak kabul edilmesi demek; onun hayata hakim olması demektir. Benim hayatımda bir şey ka­bul edilecekse, bir şey reddedilecekse evet veya hayır dene­cek­se, bu ol-malı, bu olmamalı; bu yapılmalı, bu yapılmamalı dene­cekse, bunu o demelidir ve ben yapmalıyım. Yâni benim birini pey­gamber kabul et­mem demek; herşeyimle adım adım onu takıp etmem demektir. İzin­den gitmem demektir. Herşeyimle kendisine benzemem ve kendisine her konuda teslim olmam demektir. De­ğilse işte bir zamanlar böyle bir peygamber yaşamış, adı şuymuş, babası şuymuş, doğum tarihi şuy­muş, şurada doğmuş, şurada vefat etmiş bunları bilmek değildir pey­gambere iman. İşte hakiki müslüman Allah’a ve Resûlü’ne tam teslim olan­dır. Bu nasıl olur demenin anlamı yok. Şimdi İslâm’ın sahibi sen ve ben değilim ki, keyfime göre imtihan olsam. Dinin sahibi, imtihanın sahibi olan Allah böyle imtihan ediyor. Kabul edecek misin, etme­yecek mi­sin? Mescid-i Aksa’ya evet de Mescid-i Haram’a hayır mı? Mescid-i Haram’a evet de eskisine hayır mı? Bakın aynı za­manda bu işin zor olduğunu da haber veriyor Rabbimiz: "Bu zor bir iştir, (bu büyük bir iştir). Ancak Al­lah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kişilere zor de­ğil." Bu gerçekten zordur diyor Rabbimiz. Ama bu konuda, her ko­nuda Allah’ın hidâyet ettiği, Allah’ın yollarını açtığı kimselere bu iş gâ­yet kolaydır. Namaz için de aynı şeyi söylemişti Rabbimiz. “İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur mu­su­nuz? Üstelik kitabı da okuduğunuz halde. Aklınız yok mu sizin? (Bakara: 44) Ama bu sizin Allah’tan yardım isteyeceğiniz namaz gerçek­ten çok ağır ve zor bir konudur. Allah’a bağlanmanın özünü kavrayama-mış, Allah’ın ulûhiyeti ve rubûbiyeti karşısında tam teslimi­yet göste­rememiş insanlara namaz ağır gelir, zor gelir. Lâ­kin huşu erbabı için zor değildir namaz. Yâni kalpleri Allah’ı ve Al­lah’ın âyetlerini anmakla yumuşamış, Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini hatır­lamaktan zevk alan huşu sahipleri için zor gelmez deniyordu. Ba­kın burada da öyle deniyor peygamberin kıbleyle alâkalı bu uy­gu­lamasını bir anda kabul etmek ve alışkanlıklarından bir anda vaz­geçmek zordur, ama Allah’ın ken­dilerine hidâyet ettikleri için gâyet kolaydır buyuruluyor. Yâni böyle günde bin defa da peygamber farklı bir emirle karşı­mıza çıksa; gerçekten mü'min olan bir kimse, gerçekten Allah’a teslim olan bir kimse, Allah’ın emir ve yasaklarına boyun eğdi mi, ta­mam artık bu ona zor gelmeyecektir. Bu arada müslümanlar üzerinde büyük bir spekülasyon da vardı. Kendi kıbleleri terk edilip, liderlikleri ellerinden alınan yahu­diler de feryadı basmışlardı. Birinci olarak şöyle dediler; Eğer bu yeni dön­düğünüz kıble doğ­ruysa, sizlerin daha önce kıldığınız namazlar ne olacak? Şimdiye kadar Mescid-i Aksa’ya doğru namaz kılan insanla­rın durumları ne olacak. İkinci olarakta; Bundan sonra hadi siz Mescid-i Haram’a döndünüz, bundan önce ölüp gidenlerin durumu ne olacak dediler. Böyle problem­ler oluşturup müslümanların akıllarını karıştırmaya çalıştılar. Bu münâsebetle iki grup denenmiş oldu. 1- Önce ırkçılar denendi. Daha önce Mekke’de müslümanlar Kâbe’ye dönerek namaz kılarlarken bir anda kendi kıblelerini, kendi Kâbe’lerini bırakıp Mescid-i Aksa’ya dönme emri ile karşı karşıya ge­lince henüz buna hazır olmayan ırkçı Araplar denendi. Bunların için­den samimi müslümanlar imtihanı kazanıp karşıya geçerken, kavmi­yetçilik putuna tapanlar, biz geleneklerimizden vazgeçmeyiz, biz ata­larımızın kabul ettikleri, atalarımızın kutsâdıkları Kâbe’den vazgeç­meyiz diyenler döküldü. 2- Şimdi de Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a dönülür­ken de müslümanlar ve Allah’a inandıklarını iddia eden yahudi ve hıris-tiyanlar deneniyorlardı. Bu defa da statükocular, âdetlerine bağlı olanlar, alışkanlıklarının esiri olanlar imtihanı kaybederken, Allah ve Resûlüne gerçekten bağlı olanlar kazanıyordu bu imti­hanı. Allahu Teâlâ buyurdu ki: "Allahu Teâlâ sizin imanlarınızı zayi edecek değil­dir." Demek ki âyet-i kerîmeden anlaşılan o ki; iman namazmış. De­mek ki iman, amelmiş, amel de imanmış. Halbuki burada bu adamların zayi oldu, boşa gitti dedikleri şey namazdı. Halbuki Allahu Teâlâ Allah sizin namazlarınızı zayi edecek değildir demi­yor da Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir buyuruyor. Öyleyse Rabbimiz, Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir derken, sizin namazlarınızı zayi edecek değildir buyurdu. Öyleyse anlıyoruz ki amel imandır, iman da ameldir. Efen­dim iman amel midir değil midir? Amel imandan bir cüz müdür, de­ğil mi­dir? Tartışmasını da bitiriveriyor burada Rabbimiz. O halde İmanla amel birbirinden ayrılmayan bir bütündür. İmanla amel bir kişide karar kılmış iki ikiz kardeş gibidir. Birinin yokluğu halinde ötekisini Allah’ın kabul etmeyeceği bir bütün olarak anlamak en iyisidir Allahu âlem. Yâni amellerimiz iyi oldukça imanlarımız da iyi olacaktır, imanlarımı­zın güzelliği, amellerimizin de iyiliği anlamına gelecektir. İmanımızın dışa yansıyan bölümü amelimiz olacaktır. Siz benim amelime bakmayın, benim imanım çok güçlüdür, di­yen adama diyeceğiz ki; amel imanın dışa yansıyan bölümüdür, sende iman olsaydı mutlaka bu dıştan görünecekti diyeceğiz. Daha iyi amel işleyenlerin imanları daha iyi demektir diyeceğiz. "Muhakkak ki Allah insanlara karşı çok Rauf ve çok merhametlidir." Bundan sonra Rabbimiz kıblenin değişme olayının nasıl ger­çekleştiğini anlatmaya başlıyor. 144:"Biz görüyoruz ki Peygamberim, sen yüzünü se­maya doğru çeviriyorsun. İşte şimdi seni razı olacağın bir kıbleye çevirece­ğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür. Ve sizler de artık nerede olursanız olun yüzü­nüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin. Kendilerine kitap veri­lenler bilirler ki bu Rable­rinden kendilerine verilen bir haktır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Bundan anlıyoruz ki; Allah’ın Rasûlü bu kıble değişikliğini bek-liyordu. Ve bu yüzden de dua dua Allah’a yalvardığını anlıyo­ruz. Dua ediyordu Allah’ın Rasûlü. Çünkü Allah’ın Rasûlü liderliğin İsrâil oğulla­rından alındığını ve liderliğin İslâm ümmetine verildiğini biliyordu. Bu yüzden de kıble değişikliğinin gerçekleşeceğini de biliyordu. Doğup büyüdüğü, yakînen tanıdığı, İbrahim (a.s)’ın bina ettiği Kâbe’yi bili­yor-du Allah’ın Rasûlü. Yahudilerin de Rasulullah’a karşı psikolojik baskıları vardı. Allah’ın Rasûlü bunu âdeta bekli­yordu. Bekliyordu ki, kıyamete kadar insanlığın Kâbe’si olacak Mekke’deki Mescid-i Ha­ram’a çevirsin Allah. Bunu âdeta bekliyor ve bu konuda Allah dua edi­yordu. Böylece yahudilerin kıblesine dönmekten de kurtulacaktı Al­lah’ın Rasûlü. Allah buyurur ki; biz bunu biliyoruz peygamberim. "İşte şimdi seni, razı olacağın bir kıbleye çevirece­ğiz." Sen razı olacağın bir kıbleyle, yâni Kâbe’yle karşı karşıya gele­ceksin. "Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür." Şatr’al Mescid’il Haram. Kâbe’ye döndür değil, Kâbe şatrına, yâni Kâbe tarafına döndür denmiş. Çünkü uzakta olanlar için tam Kâbe’yi isabet ettirmek mümkün olmayabilir. Onun için Kâbeye den­me-yip, Kâbe tarafına denmiştir. Yâni mümkün olduğunca Kâbe tara­fına döndür demek olacaktır bunun mânâsı. Ayet-i kerîmenin ifadesinden anlıyoruz ki; dünyanın her tarafın­daki mü'minlerin tam olarak Kâbe’ye yönelmeleri müm­kün de­ğildir. Onun içindir ki Rabbimiz, noktası noktasına Kâbe’ye dönmemizi değil, gücümüz yettiğince Kâbe’ye doğru dönmemizi istiyor. Bera bin Azib (r.a) Hazretlerinin rivâyet ettiğine göre bu olay, namaz esnasında olmuştur. Allah’ın Rasûlü Beni Seleme Mescidinde ashabıyla birlikte öğle namazını kılarlarken bu âyet geldi. İlk iki reka­tını Mescid-i Aksa’ya doğru kılmışlardı, âyet gelince hemen Allah’ın Rasûlü Mescid-i Haram’a doğru döndü ve geriye kalan iki rekatı da Mescid-i Haram’a doğru tamamladı. Bundan dolayıdır ki bu mescide “Mescid-i Kıbleteyn” denmiştir. Derhal etrafa haberler gitmiş, Kuba Mescidinde müslümanlar namazda iken biri gelip ha­ber verince, ben peygamberin yanından geliyorum, onunla birlikte Mescid-i Haram’a doğru namaz kıldık deyince; onlar da hemen Mescid-i Haram’a doğru dönüver­diler. Sahabenin peygambere itaatine bakın, peygamberin sahabesi­nin birbirlerine güvenine bakın. Kıble gibi çok önemli bir me­selede bir müslüman, ben Rasulullah’ın arkasında namaz kıl­dım, o Kâbe’ye doğru namaz kıldı dediği an hepsi de namazla­rında olduğu gibi dönüyorlar ve Kâbe’ye doğru namazlarını devam ettiriyorlar. Aynı zamanda bu âyet-i kerîme bize bir tek müslüma­nın verdiği habere de güveneceğimizi anlatıyor. Yâni işte haber-i vahid dir, acaba delil olur mu olmaz mı? Filan diye tartışı­yorlar ya bugün müslümanlar, akıllı güvenilir bir müslümanın ver­diği habere göre bakın müslümanlar kıb­lesini değiştiriyorlar. İşte bu âyetle müslümanların kıblesi meselesi kesinlik ka­zan­mıştır. Bundan önce okuduğumuz âyet, yâni kıble meselesinin ilk konu edildiği âyet: "Doğu da Allah’ındır, batı da Allah’ındır. Nereye dö­nerseniz Allah’ın zatını, yüzünü orada bulacaksınız." (Bakara: 115) Âyetiyle başlayan kıble meselesi bu son âyetle kesinlik ka­zan­mıştır. Yâni artık namazda Kâbe’ye yönelmek farz olarak ke­sinlik ka­zanmıştır. Bu son âyetle bu önceki âyet de nesih edilmiştir deniyor. "Artık bundan böyle yüzünü Mescid-i Haram tara­fına çevir!" Âyetiyle nesih olmuştur diyoruz. "Ve sizler de artık nerede olursanız olun yüzü­nüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin." Öncekinde, sen nerede olursan ol yüzünü Mescid-i Haram tara­fına çevir denmişti, burada da deniliyor ki; sizler nerede olur­sanız olun yüzünüzü kıbleye doğru çevirin deniyor. "Kendilerine kitap verilenler bilirler ki bu Rable­rin­den kendilerine verilen bir haktır." Yâni müslümanların kıblelerinin Kâbe olması konusunda ne yahudilerin, nede hıristiyanların kesinlikle en ufak bir şüpheleri yoktur. Bildikleri halde, bunu anladıkları halde bile bile Rasûl-i Ek­rem (a.s) 'a ve müslümanlara düşmanlık yapıyorlar. Aslında bu âyetler Rasulul-lah’ın ve müslümanların kendilerine güvenlerini de arttırıyordu. Ve bu âyetler yahudi ve hıristiyanların yalancılıklarını da ortaya koyuyordu. Çünkü; zaman zaman, müslümanlar acaba biz sorumlu muyuz? Biz şu ana kadar bu yahudi ve hıristiyanlara bu İslâm mesajını ulaştırabil­dik mi, ulaştıramadık mı? Biz ne yapa­cağız? Acaba bu konuda bize düşen bir şey var mı? Veya acaba bu adamlar sorumluluktan kurtulur mu? Filan diye kimi müslümanlar kendilerini sorumlu tutmaya çalışı­yorlar. Ama bakın âyetlerinde Allah diyor ki; eymüslümanlar bunu asla kendinize dert etmeyin. Böyle bir problemle kendi kendinizi meş­gul etmeyin. Çünkü onlar bunu biliyorlar, bu konuda onlara yeterli bilgi ulaştırılmıştır diyor. Bırakalım bu mesajı onlara ulaştırıp ulaştıramadığımızı da. Yu­karıda gördük biz mü'minler olarak insanlara şahit olacağız, bu bi­zim problemimiz, bu bizim sorumluluğumuzdur. Ama biz bu ehl-i kitaba şahitler olmasak bile, bu insanlar bu bil­ginin sahibidirler. Onlar kesinlikle biliyorlar ki, Kâbe’yi ataları İbra­him bina etti. Onlar kesin biliyorlar ki; İbrahim oraya yönelmişti, İsmail oraya yöneldi, İshak (a.s) oraya yöneldi, ataları Yakub oraya yöneldi. Bir de bildikleri, tanıdıkları son peygamber de oraya yönelmişti. Bil­dikleri peygamber onlara geldiği zaman iman etmeliydiler onlar. Bekledikleri peygamber gelmişti, biliyorlardı. Bu peygambe­rin adı Ahmet’ti, biliyorlardı; bekledikleri peygamberin kitabı Kur’an ola­caktı, bunu biliyorlardı; kıblesi Kâbe olacaktı, Mekke’de zuhur ede­cekti, bunlarıda biliyorlardı; kavmi onu zorlayacak ve so­nunda Me­dine’ye göç edecekti bunu da biliyorlardı. Oğullarından şüpheleri vardı; ama bu peygamberden şüpheleri yoktu, şimdi bu adamlara müs-lümanların kitabı götürüp götürmemesi müslümanların problemi, bizim kendi problemimiz. Bu adamlara; kusura bakmayın, madem ki size kitap duyurul­madı, madem ki din size duyurulmadı, öyleyse buyurun cen­nete de­nilmeyecek kesinlikle. Bu konuda bir endişeniz olma­sın. Kaldı ki bir yahudi’nin, İsa (a.s) 'la karşı karşıya kaldığı andan itiba­ren İsa (a.s)’ı kabul edip ona inanması gerekecekti. Bir hıristiyanın Hz. Muhammed (a.s) la karşı karşıya geldiği andan itiba­ren Muhammed (a.s)’a iman etmesi gerekecekti. Onların sorumlu­luk­tan kurtulma problemi ayrı, ama bizim problemimiz ayrıdır tabii, bu ikisini ayrı düşünmek zorun­dayız. Biz sadece onlara değil, tüm dünya insanına bu mesajı götür­mek zorundayız. Ama biz gerçek­ten yahudi ve hıristiyanlarla bir kav­ganın içine giremedik. Yâni onları bu âyetlerle karşı karşıya getireme­dik, onları bu âyet­lerle uyarıp, bu âyetlerle İslâm’a davet edemedik, bu doğru. Biz kendi kendimizi yemekten, kendi kendimizle didişmek­ten bi­raz başımızı alabilirsek, belki bunu onlara götürmeye zaman bula­bileceğiz. Ama ne zaman ki kâfirlerle, yahudi ve hıristiyan­larla karşı karşıya gelip Bakara’yı ve Al-i İmran’ı onların üzerine bir uyarıcı ve hattâ bir silah olarak döndürebilirsek; bakınız o zaman bizim imanla­rımız ne kadar güçlenecektir. Ama şimdi kime okuyo­ruz bu âyetleri? Sen bir âyet okuyorsun, karşındaki on âyet oku­yor. Sen hadis oku­yorsun, karşındaki hadis okuyor ve kavga müslümanların kendi arala­rında sürüp gittiği için de müslümanlar ne­gatif kalıyor ve hiç bir şey yapamıyorlar. Ne yapacaksın da za­ten karşındaki müslüman. "Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Ne yaptığınızı ne ettiğinizi Allah apaçık bilmektedir. Allah si­zin kıblelerinizin ne yöne olduğunu, nasıl bir hedefinizin oldu­ğunu ve na­sıl bir hayat yaşadığınızı biliyor. Mekke’ye döndüğü­nüzü de biliyor, Mekke’nin dışında bir dünyaya döndüğünüzü de biliyor. 145:"Celâlim hakkı için sen, o ehl-i kitaba her türlü mûcize ve delili getirsen de yine senin kıblene tabi olmaz­lar. Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin. Zaten onlarda birbirlerinin kıblesine tabi değiller. Eğer sen, sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyarsan işte o zaman sen de zâlimlerden olursun." Bu adamların bütün bunları bilmelerine rağmen, kendilerine ki­tap verilenlere bir sürü âyet de getirsen onlar senin kıblene tabi ola­cak değillerdir. Kur’an âyetleri, gök âyetleri, yer âyetleri ne tür âyet getirirsen getir, onlar asla buna iman etmeyeceklerdir. Gerçeği ispat etmek için bütün delilleri, bütün belgeleri on­ların önüne de sersen yine de onlar senin kıblene tabi olacak de­ğillerdir. Aslında sen onlara aklî, naklî en açık âyetleri, en açık de­lilleri göster­din. Kâbe’nin tarihini anlattın, Kâbe’nin ilk inşasını an­lattın, İbrahim’i İsmail’i anlattın. Aslında bu adamların iman etme­yişlerinin sebebi de­lillerin azlığı değil, anlamak istemiyorlar, iman­dan yana değil bu adamlar. Senin ortaya koyduklarını nazarı itibara almıyorlar. Aslında bu adamlar şu anda döndükleri kıblelerine âdet olduğu için dönü­yorlar. Baba ve ecdatlarından kendilerine intikal eden bir mîras ol­duğu için dönüyorlar, Allah’ın emri olduğu için değil. Dolayısıyla sen onlara Al­lah’tan ne getirirsen getir, onlar yine uymayacaklar. Onlar için önemli olan âdetlerdir. Öyleyse ey peygamberim, sen boşuna uğraşma. On­ların gönlünü edeceğim diye sakın sen de onlara hoş görünmeye kalkma. Sen ne yaparsan yap, onlar asla senden razı olmayacaklar­dır. Peki madem ki bu insanlar ebedîyen müslümanların kıble­sine gelmeyecekler, peki biz ne yapacağız? Bize düşen nedir bu­rada? Bize düşen bir iş var: Biz elimizdeki bu kitapla peygamberin örnek ha­yatını insanlara duyuracağız. Buna rağmen gerek eski ehl-i kitaptan, gerekse bizim ehl-i kitaptan kimileri bunu kabul et­mezlerse diyeceğiz ki; Rabbim selâmet versin. Bu konuda gevşekliğe düşmeyeceğiz, ümitsizliğe düşmeye­ce­ğiz. O kabul etmezse berikisi kabul edecektir, biz bu işe devam ede­ceğiz. Kabul ederler etmezler, bu onların problemi­dir, bizim proble­mimiz değildir, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çı­karmaya­cağız. "Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin." Farz edin ki yeryüzünde tek başına kaldık, bizden başka hiç­bir müslüman kalmadı, yahudi ve hıristiyanların kıblesine tabi olur musu­nuz? Eğer bu hidâyetten sonra kişi onların kıblelerine tabi olursa; o zaman tabi cehenneme kadar yolu var demektir. Ekonomimiz bozukmuş, dünyamız bozukmuş, gideriz dağ ba­şında mağara kovuklarında bir hayat yaşar yine de onlara tabi olma­yız değil mi? İsterse bu kâfirlerin evleri altın olsun, kapıları gümüş ol­sun, teknikleri, sanayileri dünyayı değil arşı da kuşatsın, yine de onla­rın kıblelerine tabi olamayız. Onların hiçbir yollarına tabi olamayız, onlar gibi yaşayamayız, onlar gibi giyinemeyiz, on­lar gibi ticaret ya­pa-mayız, onlar gibi düşünüp, onlar gibi iman da edemeyiz. Benim iz­ze-tim, benim şerefim herşeyim bu dinimdedir. Hayır burada, yücelik burada, üstünlük buradadır. Hem de zaten: "zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tabi değiller." Yahudiler sahraya, hıristiyanlar da gün doğusuna dönmek­te-dirler. Onların kendi aralarında bir birlik sağlamaları da mümkün de­ğildir zaten. Yahudiler hıristiyanlara tabi değiller, hıristiyanlar da Ya­hudilere tabi değiller. Hıristiyanların Ortodoksları Katoliklere, Katolik­ler Protestanlara tabi değiller. Şu anda beraber gibiler görünüyorlar; ama bir bakarsın bir anda birbirlerini yemeye başlamışlardır. Tarih bo-yunca hep birbirlerini yemişlerdir zaten. Hıristiyanların mezhep kavgaları, hıristiyanların yahudileri kes­meleri, fırınlara doldurup yak­maları, tarih bununla doludur ve Allah, bunların arasına düşmanlık ve bağza atmıştır, bunu çok iyi biliyo­ruz. Bunlar da zaten birbirlerinin kıblelerine tabi değildir, sen niye onların kıblesine tabi olacaksın? Şu anda müslümanlar bo­yuna kıble tartışması içindeler. Kime dönelim, nereye gidelim? Hep bunun tar­tışması içindeler. A.B.D' yi mi seçsek? A.E.T' yi mi kabul etsek? Av­ru-pa’yı mı seçsek? Kimin kıblesine tabi olsak acaba? Allah tarafını mı seçsek? Yoksa başkalarını mı seçsek? Allah buyurur ki bakın: "Eğer sen, sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyarsan, işte o zaman sen de zâlimlerden olur­sun." Sana gelen ilimden sonra. İlim nedir? İlim Allah tarafından Re­sûlü’ne gönderilen şu Kur’an’dır, ilim vahiydir. Eğer siz, size gelen bu kitaptan sonra, elinizdeki bu vahiy­den sonra, bunu bırakır da onların heva ve heveslerine uyarsanız, kendi hukukunuzu bırakır onların hukuklarına uyarsanız, kendi kı­lık kıyafeti­nizi bırakır onların kılık kıyafetlerini benimserseniz, kendi yazılarınızı bırakıp onların yazılarını kullanırsanız, onların icad et­tikleri sistemlere uyarsanız, yâni her halinizle onların kıblelerine tabi olursanız, o za­man siz de onlar gibi olursunuz. Siz de onlar gibi parça parça olursunuz. Hizip hizip, grup grup olursunuz, tıpkı onlar gibi birbirini yiyen parçalar, birbirini tüketen gruplar olursunuz. Ümmet olma özelliği­nizi kaybedersiniz. Ve de en kötüsü sizler zâlimlerden olursunuz. Hani: Zâlimler ahdime ulaşamazlar, zâlimler idareci olamazlar, zâ­lim­ler iktidara gelemezler deniyordu ya, o zaman sizler ebedî­yen buna ulaşamazsınız, iktidar mevkiine gelemezsiniz diyor Rabbimiz. 146:"Kendilerine kitap verilenler, o peygamberi ta­nı­yorlardı oğullarını tanıdıkları gibi. Ama onlardan bir grup bilir oldukları halde hakkı gizlerler." Bildikleri halde hakkı gizliyorlardı. Meselâ Abdullah İbni Selam, yahudi âlimlerindendir. Hz. Ömer kendisine bu âyetin mânâ­sını so­runca der ki; “vallahi ben onu kendi evlâtlarımdan daha kesin bilirim. Çünkü onu Rabbim haber verdi. Ama kendi çocuklarıma gelince; ne bileyim, onlar benim çocuklarım da olabilir, onların anası beni kan­dırmış da olabilir!” deyince Hz. Ömer, onun alnından öper ve çok gü­zel söyledin, çünkü Allah da böyle buyuruyor der. Yâni bizim ehl-i kitabın, bizim hoca takımının en büyük tehli­kesi buradadır. Hani oğlumuzu bildiğimiz gibi bileceğiz, ama dünya­mız, menfaatlerimiz dinimizi pratikte ortaya koymamıza en­gel olacak. Bu çok tehlikeli bir durumdur Allah korusun. Bugün en kalitelimizin al­dığı maaş, bir arabanın yıllık fâizi kadar bir şey tutu­yor. Yahudi âlimleri hakkı gizledikleri zaman kendileri­nin gazaba uğrayacaklarını da biliyorlardı. Bunu da bil­dikleri halde yine de gizle­meye devam ettiler. Bir de bu âyetten şunu anlıyoruz ki hakkı bilmekle, hakka iman etmek; ayrı ayrı şeylerdir. Hakkı bilmek, hakka iman etmek demek değildir. Bakın bunlar biliyorlardı, ama iman etmiyorlardı. Bilgi ve iman pratiğe dökülmedikçe hiç bir şey ifade etmez. Efendim işte mârifet yeterlidir, onlar bunun mârifetine er­miş­ler­dir filan diye birtakım sözlerin de hiç bir kıymeti yoktur. 147:"Hak Rabbindendir. (Hak Rabbinden gelen­dir.) Sakın ha, sakın bu konuda şüpheye düşenlerden olma Peygamberim!" Hak kelimesi kitabımızda çok geçer. Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, cennet hak, cehennem hak, sırat hak, mi­zan hak, hepsi haktır. Ama bakıyorsunuz, müslümanlar hak prob­lemini gün­deme getiriyorlar; lâkin problemi bu hakka göre çözme konusunda kimse doğru dürüst iki kelime bile söylemiyor. Meselâ insan haklarını gündeme getiren müslümanlar, öncelikle Allah’ın haklarını gündeme getirmek zorundadırlar. Allah’ın hakkını gün­deme getiremeyen müslü-manlar, kesinlikle hiçbir zaman kullarının hakkını gündeme geti­reme-yeceklerdir. Kaldı ki kulların hakkını da değerlendirebilmek için hak bir ki­taba, hak bir mizana muhtaç olacaklardır, hak bir peygambere kulak vermek zorunda olacaklardır. İşte tüm problemlerin çözümü burada­dır. Yâni bu kitaba göre bizim hakkımız nedir? Bunu bilmek zorunda­yız. Bulunduğunuz her bir ortamda hangi hak gündeme gelirse gelsin, kadın hakkı mı? Erkek hakkı mı? İşçi hakkı mı? İş veren hakkı mı? Ana hakkı, baba hakkı mı? Allah hakkı mı, kulların hakkı mı? Bunu ancak bu kitap çözecektir. Bunun dışında bunları çözeceğine inandı­ğımız başka bir kaynak bilmiyoruz. "Haktan başka sadece dalâlet vardır." (Yunus: 32) Problemlerinizin çözümünü bu kitabın dışında ararsanız, başka yerlerde ararsanız mutlaka bâtıla düşmek zorunda kala­caksı­nız. Hak, Rabbinden gelendir. Kâbe konusu da olsa, kıble ko­nusu da olsa hangi konu olursa olsun hak; Rabbinden gelendir. Sakın ha, sen şüpheye düşenlerden olma. Rasûl-i Ekrem Efendimizin zaten bu konuda bir şüphesi yoktu. Eğer sen, sana indirdiklerimiz konusunda şüphede isen hadi senden önceki kitap ehlinden soruver. Kitap ehli olan, zikir ehli olan yahudi ve hıristiyanlarla bu işin sağlamasını bir yapıver, buyurmuştu da Rabbimiz, Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştu. "Ne şüphe ederim, ne de bu konuda onlara bir şey so­rarım." Halbuki biz, bugün herşeyimizi onlara soruyoruz. Herşeyi­mizi onlara danışıyoruz. Onlara danışmadan en küçük bir karar bile vere-miyoruz. Tarihimizi onlardan öğreniyoruz, geçmişimizin sîretlerini on­ların etütlerinden öğreniyoruz, gençlerimiz onların üniversitelerinde okuyup akılları ve vicdanları karışmış olarak dö­nüyorlar ülkemize ve Avrupa’da tahsil görmüş aydınlar olarak yapmadıklarını bırakmıyorlar bize. Hak Avrupa’dan gelen değil, hak A.B.D nin dediği değil, hak ba­bamın dediği değil, hak hocamın dediği değil, hak bizim cemaatın de­diği değil, hak Allah’tan gelendir. Hukuk Allah’ın hukukudur, yasa Al­lah’ın yasasıdır. (Hakk kavramıyla ilgili bir soru soruldu) Hakk kavramıyla alâkalı bu dersimizde de, önceki derslerimizde de epey söz ettik zannederim. Ama madem ki anlaşılmadı biraz daha söz edelim. Arkadaşlar, Kur’an bu kelimeyi bir kaç anlamda kullanmaktadır: 1- Bir şeyi hikmetin gereğine göre (nasıl gerekiyorsa ona göre) yapan anlamında. Bu anlamda ‘hakk’ Allah’ın bir sıfatıdır. 2- Hikmetin gereği olarak var edilen şeyler. Allah (c.c) fiilleri bu anlamda ‘hakk’tır. Güneşin ve ayın yaratılması hakkında ‘…Allah, bunları ancak hakk ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetlerini böyle birer birer açıklamaktadır.” (Yunus, 5) 3- Bir şey hakkında aslına uygun olarak inanç taşıma anlamında. Bir kimse hakkında ‘onun yeniden diriliş ve cennet konusundaki inancı hakk’tır’ dememiz gibi. “….Allah iman edenleri, ayrılığa düştükleri hakk’a, kendi izniyle eriştirdi.” (Bakara, 213) âyetinde insanların inanç ilkeleri ve ibadetler konusunda ihtilaf ettikleri gerçek anlamında geçmektedir. 4- Gereğine göre, gerektiği kadarıyla ve gerektiği zamanda meydana gelen söz veya iş anlamında. Bir kimse için ‘senin sözün hakk’tır’ dememiz gibi. “Eğer hakk, onların hevâ (istek ve tutku)larına u-yacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes ve her şey fesada (bozulmaya) uğrardı…” (Mü’minûn, 71) 5- Borç anlamında kullanılmıştır (Bakara, 282). 6- Hisse, pay anlamında kullanılmıştır. “Ve onların mallarında belirli bir hakk vardır; isteyenler ve yoksul olanlar için.” (Meâric, 24) 7- Adalet anlamında kullanılmıştır. “Allah hakk ile hükmeder. Oysa O’nu bırakıp ta tapmakta oldukları ise, hiç bir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.” (Ğâfir, 20). Yine ‘el-Hakk’, Rabbimizin güzel isimlerinden biridir. Allah’ın bir adı olarak Hakk, inkârı mümkün olmayan, varlığı kabul edilmesi gereken, gerçek var olan, varlığı ve ilâhlığı kesin olan, hikmetinin gereğine göre eşyayı yaratan, hakkı ortaya koyan, sözünde doğru olan, her hakkın kendisinden alındığı gerçek var olan Mevcut manalarına gelir. Kur’an bu ismi bazen sıfat şeklinde (Kehf, 44; Tâhâ, 114), bazen haber (Allah (c.c) hakk’tır) şeklinde (Hacc, 6; Lokman, 30) kullanmaktadır. Evet Rabbimiz hakk’tır. Her şeyi yerli yerince yaratandır. Her şeyin hakimi O’dur. O’nun dışındaki her şey, O’nun yaratmasıyla ‘ta-hakkuk’ eder. Allah, her bir varlığa belli bir şekil, ecel ve görev vermiştir. Bunların hepsi de yerli yerindedir. Her bir varlığın âlemde ‘Allah’a bağlı olarak’ bir hakikati (gerçekliği), bir sınırı ve birbirlerinin kar-şı hukukları vardır. Allah (c.c) ‘bizâtihi vücut’tur. Yani O’nun varlığı, kendi Mevcut oluşunun gereğidir, hiç kimseye muhtaç değildir. Diğer varlıklar ise ‘hakk’ oluşlarını Mutlak Varlık ve Gerçek (el-Hakk) olan Cenab-ı Hakk’a borçludur. Onların varlığı Allah’a bağlı olarak ‘liğayrihi vücut’tur, hak oluşları başkasına bağlıdır. ‘Hakk’ aslında sabit ve aklın inkar edemeyeceği derecede gerçek olan şey demektir. O aynı zamanda doğrudur, isabetlidir, maksada uygundur, arzu edilene denk düşen şeydir. Bu bakımdan her an ve yerde sabit olan (mevcut olan) Allah (c.c) gerçek Hakk’tır. O, yarattıklarını hakk üzere yarattığı için, onlar da Allah’a göre hakk’tırlar. Hakk’tan gelen, O’ndan kaynaklanan her şey de tıpkı O’nun zatı gibi hakk’tır. O’ndan gelen vahiy de hak-k’tır. O’nun gönderdiği din de hakk’tır. O’nun peygamberi hak, yasaları haktır. Hakk’ın tam karşıtı ‘batıl’dır. Batıl hakk’a göre temelsiz, boş, gerçek olmayan, uymayan ve geçersizdir. Hakk, suyun kendisi, batıl ise onun üzerinde biriken köpüktür. Köpük kaybolur gider, su kalır. (Ra’d, 17) Hakk, her zaman kalıcıdır, yerindedir, uygundur, üstündür. Hakk gelince zaten batıl yok olup gider. Batıl hakk’ın karşısında tutu-namaz. Zaten yok olmak (tıpkı köpük gibi) onun doğasında vardır. Çünkü onun bir gerçekliği ve geçerliliği yoktur (İsrâ, 81). 148:"Her ümmetin bir kıblesi vardır, ona yönelir. Sizler hayırda yarışın. Ve nerede olursanız olun Allah (Kı­yamet gü­nünde) sizi bir araya getirir. Allah herşeye kadir­dir." Herkesin bir yönü vardır. Her milletin kendine mahsus yönel­diği bir yönü, bir kıblesi vardır. Dünyanın yuvarlaklığını düşünürsek Avustralya’dan, Çin’e, Alaska’ya kadar, Japonya’dan Atlas Okya­nu-suna kadar bakıyoruz ki bütün müslümanlar Kâbe’yi merkez kabul etmiş ve hepsi de o tarafa doğru yöneliyorlar. Kâbe’nin doğusundaki­ler batısın­dakiler, kuzey ve güneyindekiler hepsi de o tarafa doğru yöneli­yorlar. Her ülkenin kıblesi farklıdır, ama hepsi de Kâbe’ye yönel­mektedirler. Veya herkesin kıblesi, yönelişi farklıdır. Herkesin hayatının he­defi, programı farklı farklıdır. Kıble, kişinin yöneldiği yön de­mektir. Ki­minin kıblesi kadındır, kiminin kıblesi paradır, kimininki makamdır, ki­mininki dünyadır. Peki şimdi biz, bizim kıblemize yö­neliyoruz, acaba bizim kıblemize yönelmeyenlerin de kendilerine mahsus kıbleleri var mıdır? Allah diyor ki herkesin bir kıblesi var­dır. Bakıyoruz inadına Kâbe’ye yönelmeyen insanlardan kimileri Moskova’ya yöneliyor, ki­mileri Washington’a yöneliyor, kimileri Pa­ris’e, kimileri başka yerlere yöneliyorlar. Yâni insanlar mutlaka bir yerlere yöneleceklerdir, zira bu bir ihtiyaçtır. Peygamberi inkâr edenler mutlaka kendilerine bir pey­gam­ber buluyorlar, kitaplarını reddedenler mutlaka kendilerine bir ki­tap buluyorlar. Marks’ın ki­tabı veya falanın kitabı gibi. Asıl mesele yüzünü o tarafa, ya da bu tarafa döndürmek değil, namazla elde edilecek güzel bir sonuçtur. Yâni asıl mesele namazın ruhunu ve sağlayacağı amacı yakalayabil­mektir. Bâtıl ehli; bâtıl sembol ve işaretlere yönelir, hak ehli de hak­kın sembol ve işaretlerine yönelir. İyilik ehli; iyilikte yarışır, kötülük ehli de kötülük yolunda yarışır. İyilik ve kötülükte kıstas, Allah’ın vahyidir. Zira sonunda hesabı görecek olan Allah’tır. Mükâfat veya ceza verecek olan Allah’tır. "Ve nerede olursanız olun, Allah (Kıyamet gü­nün-de) sizi bir araya getirir." Kâbe’de bizi bir araya getirdiğini biliyoruz. Şimdi de bir araya ge­tirir değil mi Allah bizi? Yâni şu anda yeryüzündeki müslümanların tamamı bir yere taş atsalar yâni: Ancak sana ibâdet eder ve ancak senden yardım bekleriz, biz kesinlikle senden başkasını dinlemeyiz, kesinlikle senin dedik­lerinden başkalarının gösterdikleri yola gitmeyiz, sözünü gerçek­ten bilerek ve inanarak söyleseler, inanın onların birleşmeleri bir an meselesi bile değildir. Diyelim ki tüm dünya müslümanları bir saat ayakta dursa­lar, bir gün yürüseler, bir saat bir yerlere doğru yürüseler, hep bir­den elle­rinde taşlarla oyuncak oynasalar, yâni aynı hareketi yap­salar; tüm dünya yerinden oynayacaktır. Ama gelecek inşallah o günler. "Muhakkak ki Allah herşeye kadirdir." Yâni olur mu bu ya? Biri dağda, biri bayırda olacak şey mi bu? Bu müslümanlar dirilecek ha! Bu müslümanlar zincirleri kırıp birleşe­cekler ha! Aralarına konmuş bu barikatları aşıp bir gün bir araya gele­cekler ha! Üzülmeyin Allah herşeye güç yetirendir, ol­mazı oldurandır. Bu müslümanların kalplerini bir anda birleş­tirmek Allah’a aittir. Ve bu Allah’a hiçte zor bir şey değildir. 149:"Her nereden (yola) çıkarsan çık yüzünü Mes-cid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden ge­len bir gerçektir. Allah sizin yaptıklarınızdan gafil de­ğildir." Bu emir, bu kıble meselesi önemine binaen tekrar tekrar bir daha bir daha gelecek. Birincisi 144. âyetteki hüküm, Mescid-i Aksa’-ya yönelmeyi nesih etmek için gelmiştir. İkincisi bu 149. âyetteki hüküm, bu Kâbe’ye yönelme hükmünün ar­tık bir daha kıyamete kadar nesih olmayacağını belirtmek için gelmiş. Artık bu Rabbinden gelen bir hak olmuştur ve kıyamete kadar baki olacaktır. Üçüncüsü 150. âyetteki hüküm de gerek yahudilerin, gerekse hıristiyanların ve müş­riklerin, müslümanların aleyhine ellerinde bir delil kalmasın diye indi­rilmiştir. Bir başka görüşe göre de; 1- Birinci âyet, Mekke’de oturanlar için kıbleye dönme emri­dir. 2- İkinci emir, Mekke dışında diğer şehirlerde oturanlar için bir emirdir. 3- Üçüncü âyetteki emir de seferde, yolculukta olanlar için­dir denmiş. 150:"Her nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Ha­ram tarafına çevir. Ve sizler de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin ki in­sanların sizin aleyhinize bir delilleri olmasın, (bir delil­leri kalma­sın.) Ancak onlardan zulmedenler müstesna. Onlardan korkmayın benden korkun. Ta ki size olan nîmetimi ta­mamlayayım, umulur ki hidâyete erer­siniz." Bu âyet, peygamber (a.s) 'ın Kâbe’ye yönelerek namaz kıla­ca­ğına dair bilgi önceki kitaplarda haber verilmiştir. Yahudiler de, hı-ristiyanlar da bunun böyle olacağını biliyorlardı. Biliyorlardı ki, Allah’ın son elçisi Kâbe’ye yönelerek namaz kılacaktı. Bu sefer peygamber Kâbe’ye yönelerek namaz kılmayınca da şüpheye düşeceklerdi. Şimdi bu iş gerçekleşince, artık onların hiçbir şüp­heleri, hiç bir aleyhte delilleri kalmamıştı. Ama onlardan zâlimler, zaten yola gelmeyecek. Zâlimler de bu sefer şöyle diyeceklerdi: Peki şimdi o zaman, şimdiye kadar Mescid-i Haram’a niye dönmediniz? Madem bu işin doğrusu buydu da peki niye şimdiye kadar Kudüs’e doğru namaz kıldınız? Niye yahudilerin kıblesine doğru döndünüz bugüne kadar? Yahu­diler ve hıristiyanlar di-yorlar ki; bak şimdiye kadar aramız iyiydi, bi­zim kıblemize dönüyor­du-nuz, Mekke’li müşrikler diyorlar ki; şimdiye kadar madem Mescid-i Haram doğruydu da niye dönmediniz? Se­vinecekleri yerde bunlar da böyle diyorlardı. İnsanların biri böyle diyor, öbürüsü farklı söylüyor, halbuki Allahu Teâlâ’nın değer yar­gısına göre durum bunların hepsi­nin dediklerinden farklıdır ve Allah bunlardan hiç birisinin arzularına uyacak da değildir. "Onlardan korkmayın, benden korkun. Ta ki size olan nîmetimi tamamlayayım, umulur ki hidâyete erer­si­niz." Mü'min hiç kimseden değil, Allah’tan korkacak. Çünkü rızık Al­lah’tan, ölüm Allah’tan, hayat Allah’tan. Onlardan korkmayın, çünkü onların size yapabilecekleri hiç bir şey yoktur. Korkmak bir ibâdettir ve bu ibâdet yalnızca Allah’a yapılmalıdır. Eğer bir mümin, Allah’ın izni olmaksızın birilerinin kendisine zarar verebileceğine inanarak, ondan korkarsa; Allah korusun, Allah’a şirk koşmuş ola­caktır. 151:"Nitekim size, sizin aranızdan âyetlerimizi oku­yacak, sizleri arıtacak, size kitap ve hikmeti öğretecek ve size bilmediklerinizi öğretecek bir peygamber gönder­dik." Elçinin ilk görevi âyetleri okumak. Daha pratik uygulamaya geç­meden ilk önce bu âyetleri okuyacağız. Kitap ve sünneti öğret­mek. İnşallah biz de şimdi bizim gibi olun demeyece­ğiz, bizi pratikte uygulayın, biz nasılsak öyle olun, bizim ev düzenimiz nasılsa siz de öyle yapın demeye­ceğiz, bizim hayat anlayışımız, bizim ekonomi an­layışımız nasılsa siz de öyle olun, öyle yapın demeyeceğiz. Peki ne diyeceğiz? İşte bu Rasul gibi olun diyeceğiz. İşte örnek budur. Bu pey­gamber gibi olun, bu kitabın istediği gibi olun diyeceğiz. Çünkü biz gibi olun desek; insanlar bizi aşamayacaklar, bizde takılıp kala­caklar­dır. Bizi aşamayan müslümanların da yamuk bir Müslümanlıktan kur­tulmaları asla mümkün olmayacaktır. Biz, bize değil, kitap ve sünnete çağıralım ki; doğru dürüst müslümanlar çık­sın içimizden. Beni aşa­mazsınız, beni geçemezsiniz; ancak pey­gamberi bende göreceksiniz, ben nasıl yaşıyorsam öylece yaşa­yacaksınız dedi mi insanlar, ötekiler de onda çakılıp kalacaklardır Allah korusun. "Size bilmediklerinizi de öğretiyor (o peygamber)." Peygamber bilmediklerini Kur’an’dan öğrenmedi mi? Biz de bil­mediklerimizi bu kitaptan öğrenmedik mi? Öyleyse biz de insanlara Kuran’ı tavsiye etmek zorundayız. 152:"Beni zikredin, ben de sizi zikredeyim. Bana şük­redin, küfretmeyin." Bana kulluk edin, benim için yaşayın. Allah’ı zikretmenin, Al­lah’a şükretmenin en güzel yollarından biri de Allah için hayatı fedâ etmektir. Canı verenin yolunda canı fedâ etmek, malı verenin yolunda malı fedâ etmek, hayatı verenin yolunda kişinin hayatını fedâ etmesi­nin adına şükür diyoruz. 1- Zikir Kur’andır. "Andolsun Biz Kur’an’ı zikir için düşünüp öğüt al­sınlar diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?" (Kamer: 22) "(Resûlüm) Sana bu mukaddes kitabı âyetlerini dü­şünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar (zikretsinler) diye indirdik." (Sâd: 29) "Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, muhakkak ki onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşr edeceğiz. O: Rabbim! Beni niçin kör ola­rak haşr ettin? Oysa ben hakikaten görür idim! Der. Allah da buyurur ki: "İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi de sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutulu­yorsun!" (Taha: 124) Bunun gibi pek çok âyette zikir, Kur’an olarak anlatılır. 2- Zikir namazdır. Çünkü namazda da kıraat vardır. 3- Zikir hutbedir. Çünkü Rabbimiz: "Ey iman edenler! Namaza çağrıldığınız (Ezan okun­duğu) zaman, hemen zikre koşun ve alışverişi bıra­kın." (Cum’a: 9) Âyet-i kerîmede geçen zikrullahtan kasıt Cuma hutbesidir. Öyleyse zikir, Allah’la beraber olmaktır. Zaten her ân Allah bi­zimle beraber de, bizim tarafımızdan bunun zihinde canlı tutul­masının adına zikir diyoruz. İşte bu zikrin anlaşılabilmesi adına onu şöyle gruplandıracağız: 1- Lisanın zikri. 2- Kalbin zikri. 3- Bedenin, eczamın zikri. Aslında genel mânâda zikir ikiye ayrılır. İnsanın zikri ve canlı cansız diğer varlıkların zikri. Biz burada zikri üçe ayırırken, bu ayırımı insanın zikri açısından yaptık. 1- Lisanın zikri, Bu da üç çeşit muteala edilebilir. a: Birincisi mahza zikir olan Kur’an’ın tilavetidir, Kur’an’ın kı­raati­dir. Meselâ ben: Kur’an’dan bir bölüm okumaya başladık mı, işte bu zikirdir. Zira Kur’an mahza zikirdir. Efendim işte şunu beş kere oku­yacaksın, bunu on kere okuyacaksın, bunu yüz kere söyleyecek­sin demek de­ğildir zikir. Kur’an okumaya başladınız mı, işte bu zikirdir. Hangi âyet, hangi bölüm olursa olsun fark etmez. b: Lisanın ikinci zikri, Allah’ın esmasını telaffuz etmektir. Al­lah’ın esmasını tekellüm de zikirdir. “Allahu ekber” “La İlâhe illallah Gibi. Bu da dilin zikridir. c: Dilin üçüncü zikri de vahyin sözcülüğünü yapmak adına söy­lediği herşey zikirdir. Yâni kişinin din adına konuşması, vahyin sözcülüğü adına söz söylemesi, Kur’an ve sünnetin anlatımı adına dilin hareket etmesi de zikirdir. Din adına konuşmak, Allah’ın istediğini Allah’ın istediği yerde söylemek, emr-i bil’marûf ve nehy-i ani’l münker yapmak, öğretmek, anlatmak, emretmek, nehyetmek, duyurmak, sevdirmek, tanıtmak gibi meşru sebeplerle dili hareket ettirmek de zikirdir. Meselâ şu anda benim konuşmam zikirdir. Sizin çocukları­nıza nanazı öğretmeniz zikirdir. Hattâ kişinin hanımıyla yatağında şaka­laşması da zikirdir. Bunların hepsi dilin zikridir ki; müslüman asla bun-dan fariğ olmamalıdır. Çünkü Allah’ın Rasülünün bir hadisine göre bu zikirden fariğ olan adamın kalbi kaskatı kesilecektir. Zâlim bir hükümdar karşısında hakkı söyleyen mü'minin dili bi-le­lim ki; o anda zikrediyor demektir. Mü'minlere Kur’an öğreten, ha­dis öğreten kişinin, çocuğunu terbiye eden kişinin dili o anda zikredi­yor demektir. 2- Kalbin zikrine gelince, kalbin zikri, kalbin fonksiyonu, kal­bin eylemi olan niyetin Allah’a ait kılınmasıdır. Niyetin Allah’a ait kılın­ma-sı, yâni bir hayat boyu kalbin Allah’ı hatırlayarak niyet sa­hibi ol­ması demektir. Zira kalp iman ve küfür, kabul ve red maka­mıdır. Kalp niyet makamıdır. Kalp hadiseler karşısında kişinin meylinin değerlen­dirilme merkezidir. Yâni kişi diliyle ne söylerse söylesin, kalpten ne geçirdiği önem­lidir. Çünkü kalp fesat ve salah olabilme özelliğine sahiptir. İşte bu iki özelliğe de sahip olabilen kalp, eğer Allah’ın istediği gibi bir özelliğe sahipse, yâni Allah için niyet taşıyorsa; o zaman işte bu kalp, zikir halindedir diyoruz. 3- Üçüncüsü de bedenin zikri. Bedenin zikri de bütün ecsa­mıyla, tüm cevarıhıyla bedenin Allah’ın kulluğunda istihdam edilmesi­dir. Yâni göz hakkı görür, kulak hakkı işitir, dil hakkı konu­şur, mide helâl yer, kafa meşru bilgiler öğrenir, ayak meşru yerlere gider, el meşru şeylere uzanırsa, tüm azalar Allah’a kulluk işinde istihdam edi­lirse, işte bu da bedenin zikridir; yâni tüm azaların ya­ratılış gâyeleri istikâmetinde kullanılması. Allah azaları ne için ya­ratmışsa; onu, ona tahsis etmek bu azaların zikridir. Eğer bu azaları yaratılış gâyelerinin dışında kullanmaya kalkışırsak, Allah korusun o zaman zâlim duru­muna düşeriz. Allah buyurur ki: Sizler beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim. Beni, bana itaatle zikredin ki; ben de sizi rahmetimle zikrede­yim. Beni dualarınızla zikredin ki; ben de sizin dualarınızı kabul ede­yim. Beni dünyada zikredin ki; ben de sizi âhirette zor zamanınızda zikredeyim. Beni sıhhatteyken zikredin ki; ben de sizi zor günlerinizde zik­redeyim. Beni benim yolumda cihadla zikredin ki; ben de sizi zaferle zikredeyim.

136. Âyetin Tefsiri

135:"Yahudi ve hıristiyanlar diyorlar ki; yahudi ve hıristiyan olunuz, kurtulursunuz. De ki; hayır biz hak yol üzere bulunan İbrahim’in di­nindeyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı." Bin dört yüz sene önce Medine’deki yahudi ve hıristiyanlar di­yordu ki; “Yahudi ve hıristiyan olursanız, kurtulursunuz.” Günümüzde yahudi ve hıristiyanlar da diyorlar ki; yahudi ve hıristiyan olursa­nız, kurtulursunuz. Sizin ekonominiz bozuk, ticaretiniz bozuk, eği­timiniz iflas etmiş durumda, siyasal yapınız bozuk, aile düzeniniz bozuk. Her-şeyiniz tefessüh etmiş durumdadır. Tabi önce kendileri bir bozdu­lar, kendi düzenlerini önce bir bozdular, sonra bi­zimkini de bozdular, bizi böyle bir boşlukta bıraktılar, sonra da di­yorlar ki bu durumdan kurtulmak için yahudi ve hıristiyan olmak zorundasınız, başka çareniz yoktur. Ya yahudi olacaksı­nız, yahut da hıristiyan olacaksınız başka çareniz yoktur. Eğer yahudi veya hıristiyan olursanız, tüm bu bozuk düzen haya­tınız düzelecek diyorlar. Önce kendileri bir bozdular, yâni kendileri önce İslâm’dan uzak­laştılar, yahudi ve hıristiyan oldular. Sonra bize yöneldiler, bizi de bozdular, bizi de İslâm’dan uzaklaştırdılar. Bizi de aynen kendileri gibi yaptılar. Hemen hemen herşeyimizi bozdu­lar, herşeyimizi felç ettiler. Yâni önce bizi ortada bıraktılar ve sonra da şimdi diyorlar ki: Bakın herşeyiniz bozuldu. Hukukunuz, aile düzeniniz, eğiti­miniz, sanayiiniz herşeyiniz iflas etti. Şu anda çıkmazdasınız. Başka ça­reniz yok; bu durumdan kurtulabilmek için yahudi veya hıristiyan ol­mak zorundasınız. Bizim gibi olmak zorundasınız. Aslında bizi olduğumuzdan çok fazla bozuk göstermeye çalışı­yorlar. Kendilerinin işleri yolunda da bizler çok kötü durum­daymışız gibi gösteriyorlar. Mübâlağa yapıyorlar, halbuki İslâm dünyası onlar kadar bozulmadı elhamdülillah. Onların hayatı biz­den çok daha bozuk aslında. Tüm hayatları bozuk. Aile hayatları kalmamış, sosyal hayat­ları bozuk, insanî ilişkileri bozuk, ahlâkları bozuk, her şeyleri bozuk. Kokuşmayan bir tek şeyleri kalmamış, ama şimdi tam yol ayırımına geldiğimiz bir dönemde, kendileri gibi bizi de bozup sap gibi ortada bıraktıkları bir dönemde diyorlar ki: Eğer yahudi veya hıristiyan olur­sanız her şeyiniz düzelecek, başka da çareniz yoktur. Ortak pazara gireceksiniz, başka çareniz yoktur. A.E.T. ye üye olacaksınız, İ.M.F. nin denetimine gi­receksiniz, gümrük birliğine gireceksiniz, herşeyinizi değiştirecek­siniz, herşeyinizle bize teslim olacaksınız, başka çareniz yoktur diyorlar. Bunu denedik biz. Bu dediğinizi yıllardır denedik biz. Yıllar­dır herşeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Yazımızı değiştir­dik, hukuku­muzu değiştirdik, cumamızı, tatilimizi değiştirdik, tari­himizi, kültürü­müzü değiştirdik, âdetlerimizi, kılık kıyafetimizi de­ğiştirdik, kanunları­mızı değiştirdik, herşeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Ama bakıyo­ruz ki düzelmek, iyiye gitmek şöyle dursun battıkça battık, gömül­dükçe gömüldük. Öyleyse şimdi de sıra bizdedir. Artık söz söyleme sırası bize gelmiştir. Ümmet aklını başına aldı elhamdülillah. Biz de onlara diye­ceğiz ki, yok yok, yok artık sizi dinlemeyeceğiz. Artık sizin dediklerinize kulak vermeyeceğiz. Artık sizin akıntınıza, sizin kıble­nize gitme­yeceğiz. Sizi kıble edinmeyeceğiz. Sizin yörüngenize gi­rip sizin gitti­ğiniz yere gitmeyeceğiz. Sizi dinleyip sizin gibi pisliğe batmayacağız. Hayır hayır: "Hayır, biz hak yol üzere bulunan İbrahim’in di­nin­deyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı." Bizler tek olan Allah’a inanan İbrahim’in milletine, İbrahim’in fıt­rat di­nine, dosdoğru dinine tabi oluyoruz ki; o İbrahim sizler gibi müş­riklerden de değildir, diyeceğiz. Peki niye böyle dememizi istedi Rabbimiz. Yâni neden bizler Muhammed (a.s)’ın getirdiği İslâm dini üzere olacağız denmedi de İbrahim’in dini, İbrahim’in milleti üzeri­ne­yiz dendi? Neden onlara böyle dememizi istedi Rabbimiz? Bu­nun se­bebi şudur Allahu âlem: Çünkü yahudiler de, hıristiyanlar da Hz. İbra­him’i biliyorlar, onlar da Hz. İbrahim’i seviyorlar, onlar da ona inan­dıklarını iddia ediyorlar ya, işte onun için böyle ortak bir paydada bir­leşme teklifi için böyle dememiz isteniyor. Onlara cevap verir­ken bile onları hakka davet etmemizi istiyor Rabbimiz. Onlara acımamızı, mer-hamet etmemizi istiyor. Bizim onlar gibi yapmama­mızı, onlara benzememizi, onların bize yaptıkları gibi büyüklük taslamamızı iste­miyor Rabbimiz. Yâni biz, onların bize yaptığı gibi onlara hava atmamalıyız. Onların yaptığını yapmamalıyız. Zira müslüman, birilerine rağmen, bi­rilerine binaen tavır belirlemez. Onlar bize böyle yaptı, o halde biz de onlara bunu yapalım mantığı yanlıştır. Evet, biz onlara bunu derken, onların bize yaptığı gibi onların hayatını bozmak, onları sap gibi or­tada bırakmak için değil, ya da onlara biz doğru yoldayız di­yerek hava atmak için değil, gerçekten onları hayra, hakka davet etmek için diye­ceğiz. Onlarla ortak bir payda bulabilmek için böyle diyeceğiz. Hani Âl-i İmrân’da da aynı teklifi görüyoruz: "De ki: Ey kitap ehli! Gelin hep beraber aramızda ortak bir kelimede bir araya gelelim. O da Allah’a kul­luk etmek, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamak, Allah’ı bı­rakıp birbirimizi Rab olarak benimsememektir. Eğer yüz çevi­rirlerse "Bizim müslüman olduğumuza şahit olun" de­yin." (Âl-i İmrân: 64) Gelin ey yahudi ve hıristiyanlar, Allah’tan başka İlâh kabul et­me­yerek asgari bir müşterekte birleşelim deniyordu. Burada da aynı­sını görüyoruz. Gelin ey yahudiler! Ey hıristiyanlar! İbrahim’in mille­tinde, İbrahim’in dininde birleşelim. Zira İbrahim sizin de bizim de ka­bul ettiğimiz bir peygamberdir. İsrâil oğullarının da İsmail oğullarının da atasıdır İbrahim. Sizin de bizim de atamız olan Hz. İbrahim’in di­ninde, Hz. İbrahim’in milletinde birleşelim. Çünkü İbra­him’in (a.s) kim­liğini Rabbimiz şöyle anlatıyordu: "İbrahim (a.s) ne yahudi ne de hıristiyan’dı, lâ­kin o hanif ve müslümandı." (Âl-i İmrân: 67) Âyetiyle İbrahim’in (a.s) kimliği de anlatılıyordu. Şu anda bir teklifte bulunalım müslümanlara. Ülkenin gele­ceği konusunda söz sahibi olan, düşünen, bu konuda kafa yoran herkese. Allah’ın kitabını bir kenara bırakıp, peygamberin sünne­tini bir kenara bırakıp, şu veya bu vadide çözüm arayanlara, ya­zarlara, çizerlere, düşünürlere, idarecilere, yöneticilere, tüm ülke insanına diyelim ki: Gelin ey insanlar! İnsanlığın çözüm aradığı, çare aradığı, huzur ve sü-kun aradığı, güven aradığı şu ortamda unuttuğunuz, nazar-ı itibara al-madığınız bir gerçeği söyleyelim. Hidâyet Allah’ın hidâyetidir, yol Allah’ın yoludur, çö­züm Allah’ın çözümüdür, çözüm İslâm’dır. Gelin yıllar yılı başka yerlerde çözüm aradık, ama bulamadık. Gelin bir de Allah’a müracaat edelim. Şu ana kadar hep ondan başkalarına gittik, ondan baş­kalarına müracaat ettik, hep başkalarının kapısını çaldık. Şimdi de Allah’ın istediği bir hayata talip olalım, Allah bizi sahil-i se­lâmete çıkaracaktır. Gelin şöyle diyelim: "Biz Allah’a, Allah’tan bize indirilene, İbrahim, İs­mail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilenlere, peygamberlere Rablerinden verilen­lere iman ettik. Biz, onlar arasında herhangi bir ayırım yap­mayız, ve biz Allah’a teslim olmuşuz deyin." Yâni sizler gibi din konusunda, peygamberler konusunda ırk­çı­lar değiliz biz. Zira yahudiler sadece Hz. Mûsâ’ya ve ona indirilen Tevrat’a inandıklarını iddia ediyorlar ve diğerlerini reddedi­yorlardı. Hı­ristiyanlar da sadece Hz. İsa’ya ve ona indirilen İncil’e inanıyorlar ve başkalarını reddediyorlardı. İsa’dan başka peygam­ber, İncil’den başka kitap yoktur diyorlardı. Böylece dinde ırkçılık yapıyorlardı. Biz diyo-ruz ki; biz onlara da iman ediyoruz. Mûsâ’ya da iman ediyoruz, Mûsâ’ya gönderilen Tevrat’a da iman ediyoruz. İsa’ya da iman ediyo­ruz, İsa’ya gönderilen İncil’e de iman ediyo­ruz. Muhammed’e (a.s) da iman ediyoruz, ona gönderilen son ki­tap Kuran’a da. Böylelikle bizler dinde ırkçılık yapmıyoruz. Peygamberler ara­sında da böyle bir ayırım yapmıyoruz. Hz. İsa bizim peygambe­rimiz­dir, Hz. Mûsâ bizim peygamberimizdir. Hz. Mûsâ, Hz. İbrahim, Hz. İs-mail, İshak, Yahya, Zekeriyya, Harun, Dâvûd hepsi de bizim pey­gam-berimizdir. Biz hepsine inanıyoruz. Bunların hepsi de aynı kay­naktan gelen peygamberlerdir. Bunların hepsi de aynı ağacın dalları ve meyveleridir. Tarihin değişik zamanlarında insanlığa Al­lah tarafın­dan sunulmuş meyvelerdir bunlar. Ama şunu söyleyelim burada: Kur’an’a iman etmekle; Tev­rat’a ve İncil’e iman etmek ayrıdır. Bunu Bakara’nın başında de­meye ça­lışmıştım. Bizler Kur’an’a iman ederken, onu pratikte uy­gulamak üzere iman ediyoruz. Amel etmek üzere, hayatımızda uy­gulamak üzere iman ediyoruz. Yine öteki peygamberlere gönderi­lip de Kur’an’da zikredilenlere de, onları da hayatımızda uygulamak üzere iman ediyoruz. Onlarla da sorumlu olduğumuza iman ediyo­ruz. Ama önceki kitaplarda indirilip de bizim kitabımızda zikredil­meyenlerin de gerçekliliğini kabul ediyoruz. Yâni Allahu Teâlâ böyle bir kitap gön­dermiştir; böyle bir kitap gelmiştir diye buna da inam ediyoruz. İşte bi­zim bu imanımız Hz. Adem’le başlayan, Hz. Muhammedle son bulan köklü ve mükem-mel bir imandır. Böyle köklü bir din, böyle köklü bir iman başka dinde yoktur. Böyle bir iman ne hıristiyanlarda, ne yahudilerde, ne de başka birilerinde vardır.

137. Âyetin Tefsiri

137:"Eğer onlar, sizin inandığınız gibi iman eder­lerse, onlar da doğru yolu bulurlar, hidâyete ererler. Eğer size karşı yüz çevirip küfredecek olurlarsa onlar mutlaka bir şikakın, ayrılığın, parçalanmanın içinde olacaklardır." Onlar bize diyorlar ki; gelin, yahudi ve hıristiyan olun, kurtu­lun. Biz de onlara diyeceğiz ki; hayır öyle değil, sizler eğer müslüman olursanız kurtulursunuz, başka çareniz yoktur. Âyet-i kerîmenin ifade tarzından anlıyoruz ki; Müslüman hiçbir zaman sa­vunmada kalamaz. Dikkat ederseniz bugün müslümanlar hep sa­vunmada kalmaktadırlar. Hep savunmada ve suskunlukta kal­maktadırlar. Çoğunlukla Müslü­manlarda hâlâ bu kompleksi ata­mamak vardır. Yâni adam müslüman, ama hâlâ gavurun karşısında komp­leks içinde. Adam hem müslüman hem de aşağılık duygusu içinde; me­selâ gâvura sen cehennemliksin diyemiyor adam. Sen yanlış yoldasın diyemiyor. Halbuki gâvura sen yanlış yoldasın, bu halinle cehennem­liksin, cehenneme gideceksin demek ona en büyük merhamettir aynı zamanda. Yâni ona yanlışını söyleyelim ki adam hiç olmazsa yanlışını anlasın ve cennete gitmenin yollarını arasın. Diyemi-yor adam ona bunu. Hiç bir şeyine dokunmuyor. İşte gel beraber yaşayalım, gül gibi geçinip gidelim diyor, adam onun yan­lışını gündeme getirmiyor. Ta­mam o zaman cehenneme kadar yaşarsın beraber. Madem ona acıyorsun, aynı mahallede yaşıyorsun, aynı şe­hirde yaşıyorsun, aynı iş yerinde bulunuyorsun, aynı apart­manda otu­ruyorsun, hattâ o gavurun işinde, işyerinde çalışıyorsun, o zaman adama; arkadaş, sen yanlış yoldasın, bozuk yolda­sın, bu halinle sen cehenneme gidiyorsun, sana acıdığım için söylüyorum, gel müslüman ol da bu azaptan, cehenneme gidişten kendini kurtar, demelisin. Bu ona kötülük değil ki. Bu onu üzmek ve kırmak da değildir. Aslında onun hayatını sorgulamamak ona kötülüktür. Onu bu gittiği yolda uyarmamak, ona acımamak onun ateşe gidişine göz yummak ona kötülüktür. Aynı zamanda onun hayatını sorgu­lamamak bize de kötülüktür. Çünkü o zaman müslüman hep sa­vunmada kalıyor demektir. Biz savunmada kaldığımız sürece hep kaybeden oluruz. Meselâ soruluyor müslümana: Niye namaz kılıyorsun? E, ku­sura bakma işte kılıyoruz. Niye örtünüyorsun? Kusura bakma alış­kanlık işte ne yapalım. Niye oruç tutuyorsun? E, kusura bakma filan. Böyle böyle sonunda da kusura bakma sen nasıl istersen öyle yapa­yım demek zorunda kalacaktır müslüman. Sen nasıl is­tersen öyle ya­şayayım demek zorunda kalacaktır müslüman. Kar­şısındaki gavuru uyarmayan, kendi kimliğini net bir biçimde ortaya koyamayan müslüman, sonunda susmaya ve savunmada kalmaya mahkum ola­caktır. Halbuki müslüman tek başına da olsa hep hü­cumdadır, kesin­likle o savunmada olamaz. Olur mu bu? Bakın ilk gelen âyetlerde Al­lah buyurur ki: "Sen onlara birazcık mühlet ver peygamberim." (Müzzemmil: 11) Sen mühlet ver onlara. Kim mühlet verir aslında? Güçlü kuv­vetli olanlar mühlet verir değil mi? Ama bakın bu âyetler geldiği za­man peygamberimizin yanında üç beş müslüman ya var, ya yok. Za­hiren hiçbir gücü kuvveti yokken, tek başınayken bile Allah’ın Rasûlü hep hücumdadır. Hiçbir zaman savunmada ve suskun­lukta değildir. Öyleyse biz de insanları sürekli uyaracağız, bakın sizin bu haya­tınız çıkmazdadır, gelin aklınızı başınıza alın da hayatınızı dü­zeltin, size acıdığım için bu uyarıda bulunuyorum, yarın bu gidi­şin sonu perişanlıktır diyelim inşallah. Hasbel kader dar’ul harpte gâvurla­rın işinde çalışıyor olsak bile kesinlikle savunmada ve sus­kunlukta olmayalım, onları açık ve net bir biçimde uyarmaya de­vam edelim. Evet, yahudi ve hıristiyanlara diyelim ki; gelin müslüman olun, kurtulacaksınız. "Eğer size karşı yüz çevirip küfredecek olurlarsa; on­lar mutlaka bir şikakın, ayrılığın, parçalanmanın içinde olacaklardır." Yâni asıl olan İslâm’dır. Demin anlattı Rabbimiz; Hz. Ademden ve Hz. İbrahim’den bu yana kök İslâm’dır dedi. Kim on­dan ay­rılırsa, onlar ayrılığın içine düşmüş olacaklardır. İslâm asıl olunca, nerede olursa olsun İslâm’dan yana olan, İslâm’dan söz eden kişi, birlikten ve beraberlikten söz ediyor demektir. Ama ne gariptir ki, bugün birileri bir yerlerde İslâm’dan bahsedince, dinden bahse­dince hemen birileri onun ayrılıkçı olduğunu, ayrılık tohum­ları ek­meye çalıştığını söylü­yor-lar. Dinden, İslâm’dan bahseden­lere fitne çıkarıyorsunuz, ayrılık yap-maya çalışıyorsunuz diyorlar. Allah di­yor ki; bakmayın siz onlara asıl ayrılıkçı olanlar, asıl fitne çıkaran­lar, asıl bölücü olanlar kendileri­dir. İslâm, asıl olduğuna göre İs­lâm’dan kopanlar, İslâmdan ayrılanlar ayrılık tohumları ekenlerin ta kendileridirler. Meselâ bu milletin yüzde doksan sekizi bir araya gelip, biz İs­lâm’ı istiyoruz, biz Allah’ın dinini istiyoruz, biz Allah’ın sistemini yaşa­mak istiyoruz deseler, yine de bu hak onlara verilmez. Niye? Çünkü onlar ayrılıkçıdır. Ötekiler toplumun yüzde ikisini teşkil et­seler bile bu yüzde ikiyi teşkil edenler ayrılıkçı değil, ama yüzde doksan sekiz ayrı­lıkçıdır. Yüzde ikiyi teşkil edenler birlikten yana­dır, ama bu yüzde doksan sekizi teşkil edenler bölmeden yanadır, bölücülükten yanadır. Halbuki ayrılıkçının kim olduğunu Allah söylüyor. İslâm’dan ayrılan kişi ayrılıkçıdır. İslâm köktür, İslâm asıldır kim ondan ayrılmışsa, kim onu terk etmiş başka şeylerin peşine takılmışsa işte o ayrılığa düş­müş demektir. Öyleyse peygamberin ve ey peygamber yolunun yolcuları, gözü­nüzü açıp iyi dinleyin: "Varsın ayrılsınlar Peygamberim sen üzülme, on­lara karşı sana Allah yeter." Ayrılırlarsa ayrılsınlar. Ne olurlarsa olsunlar, ne kadar çok olur­larsa olsunlar, güçleri kuvvetleri medeniyetleri ne kadar olursa olsun hiç fark etmez, onlara karşı sana Allah yetecektir. Yetmiş de. Bakıyo­ruz; Mekke’deki Allah’ın Rasûlü’nü ve müslümanları bir dü­şünün. Kimleri vardı onlara yardım edecek? Kimleri vardı onları koruyacak? Ama bakıyoruz ki; çok kısa bir süre sonra Medine’de devlet kurmuş­lar, Bedir’de 313 kişiyle müşriklere galip gelmişler, üç beş yıl sonra on bin kişilik bir orduyla Mekke’yi fethetmişlerdir. Allah onlara yardım et­miş ve tüm düşmanlarına karşı Allah onlara yetmiştir. Allah onlara karşı sana yeter demişti Rabbimiz, yetti de ger­çek­ten. Bu âyetler aynı zamanda bize de hitap ediyor. Eğer bu­gün bizler de Allah çizgisinde, peygamber çizgisinde bir hayat ya­şayacak olursak hiç kimseden korkmayalım, çünkü Allah bize de yetecektir. Ama şunu da hiçbir zaman unutmayalım ki Allah’ın dinin­den yüz çevirmenin sonucu, parça parça olmaktır, ayrılık içine düşmektir. Bakın bu yahudiler, bu hıristi-yanlar asıldan, İslâm’dan koptukları için ayrılık içine düşmüşlerdir. İşte şu anda yeryüzü müslümanları bu du­rumu yaşamaktadır. Allah’ın kitabını terk et­melerinin sonucu olarak parçalanmanın, ayrılığa düşmenin en ta­lihsiz derecesini yaşamakta­dır. Müslüman ülkeler sun'i sınırlarla birbirlerinden ayrılmışlar, hattâ kendi ülkelerinde bile kendi sınırları içinde bile ne kadar paramparça olmuşlardır. Bilelim ki tekrar asıl olan dinlerine tekrar kitaplarına dö­necekleri güne kadar da bu du­rumdan kurtulmaları mümkün olmaya­caktır.

138. Âyetin Tefsiri

138:"Allah’ın boyasıyla boyanın. Allah’tan daha gü­zel boyası olan kim var? Biz ancak ona ibâdet edenle­riz." Allah’ın boyası İslâm’dır. Şekil olarak kişiye Allah’ın boyası vu­rulmadı mı, onun yüzü simsiyahtır. En güzel boyayı, en güzel boya ile birleştirmeliyiz. Allah’ın boyasıyla boyanmalıyız. Yâni Allah dinine girmek, sadece ben de müslümanım diye dille söylenecek bir iddiadan ibaret değildir. Allah’ın boyasına, İs­lâm’ın boyasına boyanmak lâzımdır. Boya nasıl ki onunla boyanan şeyi değiştiriyor ve kendi rengine büründürüyorsa İslâm da böyle­dir. Kim İslâm’a girdiğini, Allah’ın boyasıyla boyandığını iddia edi­yorsa, bu boyanın eseri onda görülmelidir. Bu boyanın eseri onun tüm haya­tında kendini göstermelidir. İslâm’a giren kişi de bu dine bağlı oldu­ğunu her hareketinde göstermelidir. Çünkü hem Allah’ın boyasında hem de başkalarının boyasında olmak Allah korusun şirktir. İslâm boyası tek bir boyadır tek renk boyadır ve damla ka­dar da olsa başka hiçbir boyayı kabul etmez. Bu boya yalnız Al­lah’a ibâ­det edip ona hiçbir otoriteyi, hiçbir gücü ortak koşmamayı gerektirir. İslâm ona boyanan kişinin şahsında açıkça görülmelidir. Ben müslümanım dedikleri halde, ben İslâm boyasına, ben Allah boyasına boyandım dedikleri halde üzerlerinde bu boyanın eserini bile göster­meyenler kesinlikle o boyada değiller demektir. Evet, boya Allah’ın boyasıdır. En güzel boyayı Allah vurur. Yahudilerin boyası mı, yoksa hıristiyanların vaftiz boyası mı, yoksa Allah’ın İslâm boyası mı? Hayır Allah’ın boyası en güzel bo­yadır. Biz ancak O’na ibâdet ederiz. Biz sadece Allah’ın boya­sıyla bo­yanırız. Biz Allah boyasının yanında başka boyalarla da boyanarak Allah’tan başkalarına da kulluk etmeyiz. Böylece şirke düşmeyiz. Biz sadece O’na kulluk ederiz.

139. Âyetin Tefsiri

139:"De ki; Allah konusunda bizimle tartışıyor mu­sunuz? Allah konusunda bizimle tartışmaya mı giri­yorsu­nuz? Halbuki o Allah, bizim de sizin de Rabbinizdir. O zaman bizim amellerimiz bize ait sizinkiler de sizin olsun. Biz ancak O’na muhlis kullarız” O Allah sizin de bizim de Rabbimiz olduğu halde bu konuda tartışmak mı istiyorsunuz? Ey yahudiler ve ey hıristiyanlar Allah konusunda bizimle tar­tış­maya mı giriyorsunuz? Allah öyle demediği halde, biz öyle inanmadı­ğımız halde sizler Allah’a oğullar mı izâfe etmeye kalkışı­yorsunuz. Halbuki bizim inandığımız Allah, bize indirdiği kita-bında bize anlattı ki; bunun gibi tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. Onun ne oğlu var, ne kızı ne de karısı. Ne yardımcıları var, ne de yetkilileri. Buna yetkiniz olmadığı halde, Allah’ın yetkileri konusunda, Al­lah’ın sınırları konusunda, Allah’ın hayata karışması konusunda hâlâ bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Allah’ın rubûbiyeti konu­sunda, Allah’tan başkalarının da rubûbiyet hakkına sahip olduğu konusunda, Allah’tan başkalarının da kanun koyma yetkisine sa­hip oldukları ko­nusunda bizimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Allah’ın İlâhlığı ko­nusunda, yâni Allah’tan başkalarına da kulluk edilmesi konusunda bi­zimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Allah’ın hayata karışması konu­sun-da bizimle tartışmak mı istiyorsunuz? Allah hayata karışmaz mı demeye çalışıyorsunuz? Ya da Allah hayatın sadece bazı bölümlerine karışır, öteki bölümlerine karışa­cak başka İlâhlarımız var demeye mi çalışıyorsunuz? Eğer böyle yaparsanız, gökleri ve yerleri yaratması konu­sun-da, sizleri var etmesi konusunda Allah’ı kabul eder, Allah’ı yet­kili kabul eder; ama yeryüzündekileri yönetmesi konusunda, emir­ler ve kanunlar göndererek hayatımıza karışması konusunda, hâ­kimiyeti konusunda Allah’ı kabul etmemeye mi çalışıyorsunuz? Vazgeçin bu sevdadan. Bizimle bu konuda tartışmaya girmeyin. Çünkü O Allah, hepimizin Rabbidir. Ve hepimiz O’na teslim olmak zorundayız. Biz Allah’a inanırken, onun sadece bizim Rabbimiz ol­duğunu iddia etmi­yoruz. Bizim Rabbimiz olan Allah’ın aynı za­manda sizin de Rabbiniz olduğuna inanıyoruz. Bizimle Allah konusunda tartışmak mı istiyorsunuz? Eğer bi­zim size tanıdığımız düşünce özgürlüğünü, fikir özgürlüğünü, ibâdet özgürlüğünü siz de bize tanısanız, bu tartışma kolayca çö­zülecektir. Çünkü biz din ve vicdan hürriyetine, düşünce hürriye­tine inanıyoruz. Başka din sahiplerinin inanışlarına, düşüncelerine, ibâdetlerine ka­rışmıyoruz. Çünkü bakın bundan sonra gelecek âyet-i kerîmede zaten bu anlatılacak. Ey yahudi ve hıristiyanlar! Eğer bu şekildeki tavırları­nıza devam edecek olursanız: Tamam göklerin ve yerlerin yaratıcılığı onun olsun, gökler ve yerler onun olsun, ama bizim hayatımıza ka­rışmasın. Bizim kılık kıyafetimize, bizim hukukumuza, bizim eğitimi­mize, bizim kazanmamıza, har­camamamıza, bizim hayatımıza karış­masın demeye devam ede­cek olursanız, o zaman biz de size deriz ki: "O zaman bizim amellerimiz bize ait, sizinkiler de si­zin olsun." Sizin dininiz, sizin inanışınız, sizin hayat programınız, sizin kul­luk anlayışınız sizin olsun, bizimki de bizim olsun. Sizin amelle­riniz sizin, bizim amellerimiz de bizim olsun. Öldüğünüz zaman siz kendi amellerinizle, biz de bizim amellerimizle karşılaşalım. Siz, sizinkiler-den sorumlu olun, biz de bizimkilerden. Siz sizin amelleri­nizin karşılığı olan cehennemden, biz de bizim amellerimizin so­nucu olan cennetten razı olalım. Kâfirun sûresinde müşriklere ne demişti Rabbimiz? "Sizin dininiz sizin olsun, bizim dinimiz de bizim ol­sun" (Kâfirun:6) Yâni sizler hem Allah’a, hem de putlara; hem Allah’a, hem de Allah’tan başkalarına kulluk yaparak bir din, bir yol, bir hayat tarzı sergileyebilirsiniz. Yâni yaşadığınız Hayatınızın bazı bölümle­rine Al­lah’ı, bazı bölümlerine de başkalarını karıştırabilirsiniz. Ha­yatınızın bazı bölümlerinde Allah’ı dinleyip, bazı bölümlerinde ise Allah’tan baş-kalarının kanunlarını uygulayarak müşrikçe bir yol tutabilirsiniz. Hem Allah’ı, hem de başkalarını razı etmeye çalışabi­lirsiniz. Hem Al­lah’a, hem de başkalarına kulluk edebilirsiniz. Ama bize gelince biz: Ama bizler taviz vermeden, ihlâsla, katışıksız bir şekilde Al-lah’a ibâdet edicileriz. Biz sadece Allah’ı Rab bilip, sadece onu dinler ve sadece ona kulluk ederiz. Yâni böyle hem Allah’a kulluk edip, hem de binde bir de olsa başkalarını da dinlemeden yana olmayız, başka­larına da kulluktan yana olmayız. Bin gramlık bir temiz suya bir gramlık da zehir katarak onu iç­meden yana olmayız. Biz şirk koşmadan, hayatı parçalamadan Al­lah’a ibâdet ederiz. Sizler gibi hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı, bazı bölümlerinde de başkalarını memnun etme-den yana olmayız.

140. Âyetin Tefsiri

140:"Yoksa sizler (İbrahim milletine tabi olma­mak ve bu konuda bizimle mücâdele etmek için) İbra­him, İs­mail, İshak, Yakub ve torunlarının, bunların hepsinin yahudi ve hıristiyan olduklarını mı iddia edi­yorsunuz?De ki. Söyleyin bakalım, siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı? Allah hakkındaki, (Allah yanındaki) şehâdeti, (yâni Allah tarafından bildirilmiş bir bilgiyi) gizleyenden daha zâlim kim vardır? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Bu soru, bu büyük peygamberlerin yahudi ve hıristiyan ol­duk-larını iddia eden kendileri saptığı gibi bu peygamberleri de kendi sa­pıklıklarına alet etmeye çalışanlara yöneltiliyor. Bu yahudi ve hıristi-yanlar Allah’ın kitabında müslüman olarak haber verdiği bu pey­gam-berlerin yahudi ve hıristiyan olduklarını söylüyorlar. Halbuki bun­dan önceki âyetlerde son derece açık bir şekilde bu peygamberlerin, hepsinin birer müslüman olduklarını anlattı Rabbimiz. Bunlar, bu pey­gamberlerin müslüman olduklarını resmen söyleyemiyorlar. Neden? Çünkü o zaman otomatikman kendi kendile­rini reddetmiş olacaklar da ondan. "De ki." Bakın yine hücum var. Kur’an hiçbir zaman savunmada de­ğil­dir. "Söyleyin bakalım, siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Al­lah mı?" Allah biliyor ve şahitlik ediyor ki; o peygamberler ne ya­hudi’ydi ne de hıristiyan’dı. Bunu bize Allah bildiriyor. İnsanların bilgisi Al­lah’tandır. Bunu bize bildiren Allah’tır. Eğer bunu bize Al­lah bildirme­seydi biz de bilemezdik. Yâni bu kitaba dayalı olma­yan, peygambere dayalı olmayan hiçbir bilgi, gerçek bilgi değildir. Öyleyse gaybi konu­larda, gaybi meseleler konusunda Allah’ın bil­dirdiklerinin dışında söz söylenmemelidir. Yâni bu konularda söz söyleme hakkı sadece Al­lah’a aittir. Allah’tan başka hiç kimsenin söz söyleme hakkı yoktur. Evet, Allah bu konudaki bilgiyi kitapları ve Peygamberleri vasıtasıyla onlara da bildirmişti ama yoldan çı­kan bu yahudi ve Hıristiyanlar bu bilgiyi gizlediler. Bakın Allah bu­yurur ki: "Allah hakkındaki, (Allah yanındaki) şehâdeti, (yâni Allah tarafından bildirilmiş bir bilgiyi) gizleyenden daha zâlim kim vardır?" Allah’ın peygamber göndereceğini, bu peygamberin Kureyşten çıkacağını, bu peygamberin Mekke’de dünyaya gelece­ğini, doğma­dan babasını kaybedeceğini, kendisine Kur’an isimli bir kitap inece­ğini ve bu kitabın kıyamete kadar tüm insanlığa hi­dâyet rehberi ola­cağını, kıyamete kadar hüküm fermanı olacağını, kıyamet sonrası da insanlığın bu kitapla yargılanacağını gizleyen­den, saklayandan daha zâlim kim vardır? Bildiği bir konuda şehâdeti, şahitliği gizleyen kişiden daha zâ­lim birisi olamaz. Bunlar bildikleri halde hak konusunda şahitliği giz­lemişlerdi, böylece zâlimlerden olmuşlardı. Ve böylece: "Zâlimler benim ahdime ulaşamazlar!" Evet, bildiğiniz bu gerçeği, bildiğiniz bu hakkı gizleyerek zâ­lim olan sizler, ey yahudiler ve ey hıristiyanlar kendilerine uyula­cak, ar­dından gidilecek ümmet olma vasfınızı kaybettiniz. Sizler bu duruma düşmüşken, size uyanlar nasıl olur da hidâyete ulaşa­bilirler? Sizin gibi olanlar nasıl kurtulabilirler? Evet, Rabbimizin bu âyeti gereğince bu yahudiler ve bu hıristiyanlar kendilerine uyula­cak, arkalarından gi­di-lecek lider ümmet olma vasıflarını kaybet­mişlerdi. Onlara uyanlar, onlarla beraber olanlar, onlar kaynaklı bir hayat yaşayanlar kesinlikle sapmak zorunda kalacaklardır. Onlarla ortak pazarlara, ortak eylemlere girmeye çalışanlar kesinlikle onların gittikleri cehenneme gitmekten kendilerini asla kurtaramayacaklardır. Peki onların bu bozukluğunu anlatan bu âyet bize ne di­yor? Biz de okulda, çarşıda, pazarda, evde her yerde bildiğimiz hakkı giz­lemeyelim. Hakka şahitlik görevimizi hakkıyla yerine geti­relim ki; biz­ler de onların durumuna düşmeyelim inşallah. Bildiğimiz kitap bilgisini, peygamber bilgisini insanlardan saklamayalım, ka­famızdaki Kur’an bilgisini, peygamber bilgisini kafamızda sır küpü gibi toprağın altına götürme durumunda olmayalım ki bu yahudi ve hıristiyanların konu­muna düşmeyelim. Ne biliyorsak anlatalım hanımlarımıza, anlatalım çocuklarımıza, anlatalım herkese ve şehâdeti gizleyenlerden olmaya­lım inşallah. Kıyamet gününde ağ­zına ateşten gem vurulanlardan ol­mayalım. "Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Yoksa sizler, ey yahudiler ve ey hıristiyanlar, bu bile bile ya­nı­nızdaki hakkı gizlemenizden Allah gafil mi zannediyorsunuz? Halbuki Allah gizlediklerinizden de haberdardır, açığa vurdukları­nızdan da ha-berdardır.

141. Âyetin Tefsiri

141:"Onlar bir ümmetti geldi geçti, onların yaptık­ları onlara, sizin kazandıklarınız da sizedir." Yâni bunlar, bu hıristiyan’dı, yahudi’ydi dediğiniz peygam­berler sizden önce yaşamış kimselerdir. Ve onların yaşadıkları dönemlerde ne yahudilik vardı ne de hıristiyanlık. Demek ki, siz yalan söylüyorsu-nuz. Bu saydığınız peygamberlerin bir tek dinleri vardı; o da İs­lâm’dı ve hepsi de birer müslümandı. Sizler bildiğiniz bütün bu ger­çekleri gizleyerek, insanlara duyurmayarak saklaya­bileceğinizi sandı­nız. Biz gizlersek insanlar bunu bilemezler, anla­yamazlar sandınız. Halbuki Allah, sizin yaptıklarınızın tamamından haberdardır.

142. Âyetin Tefsiri

142: İnsanların içinden beyinsiz takımı, müslü-manları öteden beri döndükleri kıbleden Kâbe’ye çeviren nedir? diyecekler. De ki; doğu da Allah’ındır, batı da. Al­lah dilediğini doğru yola hidâyet eder, doğru yola iletir." Âyet-i kerîme bu zâlimlerden liderlik alındıktan sonra kıble­nin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilme­sini anlatır. İşte bu kıblenin değişikliğinin asıl önemini an­layamayan bazı beyinsizlerin müslümanların zihinlerini idlâl için, müslümanların kalplerinde şüphe uyandırabilmek için söyledikleri sözleri anlatır. İn­sanlardan bir kısım beyinsizler, sefihler, kârını, zararını bilemeyen in­sanlar, onları bu üzerinde bulundukları kıble­den çeviren nedir? Diye­cekler. De ki; doğu da, batı da Allah’ındır. Allah dilediğini doğru yola iletir. Kıblenin değişmesiyle bu sefihlerin ne diyeceklerini Allah bili­yordu. Bunlar aynen Allah’ın buyurduğu gibi sözler söylemişlerdir. Bu beyinsizler Allah’ın böyle belli bir yönle, belli bir nokta ile sınırlı oldu­ğunu, bu şekilde kıble değişince de sanki bunun Al­lah’tan yüz çe­virme anlamına geldiğini düşünüyorlardı. Halbuki doğu da Allah’ındır, batı da. Diler do­ğu­ya döndürür sizi, dilerse batıya döndürür. Allah’ın emriyle sizin do­ğuya, ya da ba­tıya dönmeniz, Allah’ın orada olduğu anlamına gel­mez. Kendilerine hidâyet edilenler, hidâyete ulaştırılanlar asla bu tür sapıklıklarla meş­gul olmazlar. Rabbimiz bu konuda hazırlıklı olması bakımından önce­den peygamberimizi uyarıyor, bu işe ha­zırlıyordu. Peygamberim, bu adamlar bir şeyler söyleyecekler, bu işin dedikodusunu yapacaklar, sen hiç üzülme, ne derlerse de­sinler, sen hiç aldırış etme, diyor sanki Rabbimiz. Yâni, sanki bu müslümanlar kıble olarak Mescid-i Aksâ’ya dön­dükleri zaman Allah’ın emrinden başka bir şeye mi uymuş­lardı? Müslümanlar bu işi yaparlarken kendi heva ve heveslerine göre bir kıble oluşturmamışlardı. Mescid-i Aksa’dan sonra Mescid-i Haram’a dönerlerken de yine Allah’ın emrine boyun eğiyorlardı. Allah onlardan nasıl bir ha­yat tarzı istiyorsa, öylece pratikte uyguluyorlardı. Şimdi birilerinin şöyle demeye hakkı yoktur: Sen niye Mescid-i Aksa’ya döndün? Eh Allah dedi ben de döndüm. Şimdi niye Mescid-i Haram’a dönü­yorsun? Eh, yine Allah dedi onun için dönüyorum. Kıbleyi belir­leme hakkı Al­lah’ındır, yönelişi belirleme hakkı Allah’a aittir. Öy­leyse müslümanları bu konuda sorgulamaya da kimsenin hakkı yoktur. Görüyoruz ki kıblenin değişikliği problemi, Medine’de müslü-manları gerçekten uzun süre uğraştırmıştır. Medine’de yeni oluşan müslüman toplumu sarsmaya çalışan dış güçler vardı. Bu prob­lem, kıble meselesi, ehl-i kitabın da, müslümanların da bekleme­dikleri bir hadise olmuştur. Zira müslümanlar o güne kadar hep Kudüs’e, Mes-cid-i Aksa’ya doğru dönüp namaz kılmışlardı. Üstelik bu durum ehl-i kitabı ayağa kaldırmıştı. Zira o güne kadar müslümanlar kendi kıblele­rine doğru döndükleri için liderliğin kendile­rinde olduğunu iddia ede­rek gururlanıyorlardı. Müslümanlar ise alışık oldukları bir uygulama­dan, farklı bir uygulamaya geçince, ehl-i ki­tabın da saldırılarıyla bu olayın gerçeğini kavrayıncaya ka­dar, bu işin doğru yoldan bir sapma olduğunu zannettiler. Hiçbir müslümanın da bu konuda savunmaya geçmesine ge­rek yoktur. Aman efendim şöyleydi de böyleydi de demesinin anlamı yoktur. Allah böyle diyor, ben de böyle yapıyorum, o kadar. Yâni di­nimi ben kendi kafama göre oluşturmuyorum ki; birilerine bu konuda savunmada bulunayım. Hayatımı ben belirlemedim ki birileri bu konuda bana hesap sorsun. Yâni namazımı, orucumu, hac­cımı, zekâtımı, hayatımı, kılık kıyafetimi, soframı, ekonomimi ben değil, Allah belirle­miştir. Ben bir müslüman olarak, Rabbime teslim olmuş bir mü’min olarak tüm hayatımı, tüm pozitif ve negatif eylemlerimi Rabbimden alıyorum. Ben irademi ona teslim etmişim. Onun seçi-mini seçim kabul ediyorum. Ben sadece Onun çektiği yere gidiyorum. Öyleyse benim dinimi, benim hayat programımı sorgulayanlara karşı benim diyeceğim: bunu Allah is­tedi ben de yapıyorum o kadar. Eğer insanlar sorgulayacaklarsa, Allahu Teâlâ’yı sorgulasın­lar. Hiç kimsenin Allah’ı sorgulamaya hakkı da, yet­kisi de yoktur, dolayı-sıyla kimsenin de bizi dinimiz konusunda sor­gula­maya hakkı yoktur. Evet doğu da Allah’ın, batı da Allah’ındır. Allah diler bu ta­rafa döndürür, diler öbür tarafa döndürür; o onun bileceği bir iştir. İşte müslümanlar 13-15 aya yakın bir zaman Mescid-i Aksa’ya dönerek namaz kılmışlar ve nihâyet hicretin ikinci senesine doğru Mekke’ye, Kâbe’ye döndürüverdi Rabbimiz. "Allah dilediğini doğru yola hidâyet eder, doğru yola iletir." Yâni Allah hidâyet olunmak isteyen kişiyi dilediği şekilde hi­dâ­yete ulaştırır. Hidâyeti isteyeni hidâyete ulaştırır, dalâleti iste­yeni de dalâlette bırakır Allah. Buradan anlıyoruz ki kıblenin değişikliğiyle Cenab-ı Hak önderliği, liderliği İsrâil oğul­larından alıp İsmail oğullarına devrediyordu. Bundan sonra artık müslümanlar bu işe hazırlanmalıydı. Üzerlerine kıyamete ka­dar şeriat yükü yüklenen bu ümmet, kıyamete kadar tüm insanlığa örnek ve ön­der olacak bu ümmet, Muhammed ümmeti, artık şahit bir ümmet ola­caktı. Kıyamete kadar tüm insanlık için vasat, denge unsuru bir ümmet olacaktı. İnsanlık kulluğu, teslimiyeti, adâleti, tevhidi bu ümmet şahsında görecek, sapak noktalarını onlardan öğrenecekti. Tüm yeryüzü insanlığı bu ümmete bakarak hayatını sağlamaya alacaktı. Bakın Rabbimiz buyurur ki:

143. Âyetin Tefsiri

143:"Böylece sizi, insanlara şahitler olasınız diye va­sat bir ümmet kıldık. Peygamber de size şahit ve ör­nek­tir. Vaktiyle dönmekte olduğun ciheti şimdi sana kıble yapmamız ancak peygambere uyanlarla ona uy­mayıp geri dönenlerin arasını ayırt etmek içindir. Bu zor bir iştir, (bu büyük bir iştir). Ancak Al­lah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kişilere zor de­ğil. Allahu Teâlâ sizin imanları­nızı zayi edecek değil­dir. Muhakkak ki Allah insanlara karşı çok Rauf ve çok merhametlidir." İslâm ümmeti vasat bir ümmettir. Bir de şahit bir üm­mettir. Sizi dünya üzerinde vasat ve şahit bir ümmet yaptık. Evet, böylece kıblenin değiştirilmesiyle liderlik ve önderlik İs­râil oğullarından alınmış; İsmail oğullarına, yâni müslümanlara verilmiştir. Size verilmiştir. Demek ki bu kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan alınıp Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilmesi, bazı beyinsizlerin an­ladığı gibi sadece bir yön değişikliği değil, aynı zamanda liderliğin, ön-derliğin İsrâil oğullarından alınıp Muhammed ümmetine, müslüman-lara verilmesinin ifadesidir. Al­lah diyor ki; böylece sizi diğer insanlara şahitler olasınız diye vasat bir ümmet yaptık. Peki bu vasat ve şahit kavramlarından ne anlıyoruz? Vasat; adl, adâlet, doğruluk demektir. Öyleyse ey müslüman-lar, sizi adâlet sahibi, doğruluk sahibi bir ümmet yaptık. Vasat; denge unsuru demektir. Ruh ve madde konusunda, dünya ve âhiret konusunda, toplumcu ve bireyci görüşün arasında if­rat ve tefritin arası demektir. Ey müslümanlar sizi bu konularda orta yolu takip edecek vasat bir ümmet yaptık. Komünizm gibi toplumcu, toplumu putlaştıran, toplumun menfaatlerini ön plana çıkaran, toplum adına ferdi ve ferdin haklarını öldüren, kapitalizm gibi bireyi putlaştı­ran, bireye her türlü davranışlarında özgürlük ta­nıyan, kapitali putlaş­tıran ve bu konuda hiçbir sınır tanımayan bir ümmet değildir İslâm ümmeti. Madde ve ruh arasında da dengeyi sağlayan bir ümmettir İs­lâm ümmeti. Hani Fâtiha sûresinde öyle dememiz isteniyordu: “ Ya Rabbi, bizi doğru yola ilet. Kendilerine nîmet verdiklerinin yoluna. Kendilerine gazap ettiklerinin ve dalâlette bıraktıklarının yoluna değil” (Fâtiha 6-7) Ya Rabbi bizi sırat-ı müstakime hidâyet buyur. O sırat-ı müs­ta­kim ki, kendilerine nîmet verdiklerinin yoludur. Kendilerine gazap et­tiklerinin ve dalâlette bıraktıklarının yolu değil ya Rabbi diye burada iki istisnadan söz ediliyor. Sıratı müstakimden iki belirgin sapma olmuş­tur. Bunlardan birisi yahudi’nin sapması, ötekisi de hıristiyanların sap-ması. Birisi maddeye ağırlık vererek, mânâyı görmezden gelerek, maddeyi putlaştırıp ruhu diskalifiye ederek materyalistçe bir sapmadır ki, bu yahudi’nin sapmasıdır. Hıristiyanlar da madde aleyhine ve ruh lehine dengeyi bozdular. Hıristiyanlar maddeyi yok farz ederek ruhu ve mânâyı putlaştırdılar. İşte bunun ikisi de sapmadır, ikisi de denge­sizliktir. İslâm ümmeti maddeyi de, mânâyı da kabul ederek bu ikisi arasında denge un­suru olmuştur. Ayrıca bir de yahudilerin sapması bildikleriyle amel etme­meleri biçiminde bir sapmaydı. Hıristiyanların sapması da bilgi­sizce amel etmeleri türünde bir sapmaydı. Yâni birinde bilgi var amel yok, bunlar yahudiler, ötekilerde de amel var ama bilgi yok bu da hıristiyanlardır. Bu ümmetten bildikleriyle amel işlemeyenler yahudilere, bilgisizce amel işleyenler de hıristiyanlara benze­mektedir. Allah bu konuda da bu ümmeti denge unsuru yapmıştır. Bu ümmet bilgiyle ameli, düşün­ceyle hayatı birleştiren bir ümmet­tir. Vasat ümmet; bir de hükmüne tüm insanlığın boyun eğmesi ge­reken ümmet demektir. Ey müslümanlar, sizi hükmüne tüm insanlı­ğın boyun eğeceği, tüm insanlığın size bakıp hizaya geleceği, sapık­ların sapıklık noktalarını sizde anlayacağı, hakkı bul­mak isteyenlerin size bakarak hakkı bulabilecekleri denge unsuru bir ümmet yaptık. Ancak bu özelliklere sahip olan bir ümmet, tüm insanlık üze­rinde şahitler olabilir. Zira bu ümmet, herkesin kendisine dönmek zo­runda olduğu denge unsuru bir ümmettir. Dünya üzerindeki toplum-ların dengesi sizin vasıtanızla kurulacaktır. Yeryüzü in­sanına, insan­lık, adâlet, özgürlük, müsavat sizin vasıtanızla ulaşacaktır. Eğer sizler yeryüzüne hakim duruma gelirseniz, yeryüzünde Allah’ın istediği bir hayat yaşarsanız dünyanın dengesi düzelecektir. Ama sizler dünya­nın yönetimi konusunda egemen olamazsanız dünyanın egemenliğini başkalarına kaptırır da başka güçler dünyanın dengesine egemen olursa, bilesiniz ki o başka güçler de dünyanın anasını ağlatır. İşte gö­rüyoruz dünya siyasetinden müslümanların çekildikleri günden bu yana kan gölüne çevirdiler dünyayı. Hem ülkemizde bu böyledir hem de tüm dünyada. Bir de insanlara şahitler olasınız diye sizi vasat bir ümmet yap­tık diyor Allah. Bunun için sizi önder ve lider yaptık diyor. Önderlik, li­derlik çok şerefli bir konum olmakla birlikte ya­nında bu şerefle orantılı olarak çok büyük ve şerefli sorumlulukları da olan bir görevdir. Bu gö­rev tıpkı peygamberin ashabına ve di­ğer insanlara kendisine vahy olunan dini anlatma ve yaşama ko­nusunda şahitlik etmesi gibi bir gö­revdir. Çok şerefli ama o nisbette de sorumluluğu olan bir görevdir. Ümmeti içinde peygamberin görevi, sorumluluğu ve şerefi neyse, di­ğer toplumlara karşı bizim de sorumluluğumuz ve şerefimiz odur. Bizler, müslümanlar olarak şu anda tıpkı peygamber gibi tüm insanlık önünde İslâm’ın yaşanırlılığını, pratiğini göstermek zorunda­yız. Bu konuda peygamberin ümmetine karşı şahit olduğu gibi biz de tüm insanlara şahitler olmak zorundayız. Şimdi biz, in­sanlara şahitler olmak zorundayız. Peki nasıl şahit olunur insan­lara? Bunun yolu, bü­tün insanlara bu dini götürür, Kur’an âyetlerini bütün insanlara ulaştı­rır, dünya üzerinde Allah’tan ve onun yeryü­zünü düzenlemek üzere gönderdiği âyetlerinden, cennetten, ce­hennemden haberdar edilme­dik bir tek insan kalmayacak biçimde herkesi haberdar ederiz, işte o zaman biz insanlara şahitlik göre­vimizi yapmışız demektir. Tıpkı Ra-sulullah’ın bu ümmet üzerine şahitlik yaptığı gibi. Evet, bu öyle bir şeref ki Allah bunu bize nasip etmiştir. Ama öyle büyük sorumlulukları da vardır ki; bu ümmet kendi döneminde işlenen bütün suçlardan da sorumludur. Yâni şu anda tüm dünyada işlenenlerden sorumluyuz. Meselâ şu anda dünyanın en ücra bir kö­şesinde, en kuytu bir köyünde bir adam bir günah işliyorsa, bilelim ki biz müslümanlar yarın ondan sorumlu tutu­lacağız. Neden? Çünkü ona İslâm’ı götüremedik, ona hakkı duyu­ramadık, ona Allah’ı anlata­madık. Nasıl ki Allah’ın Rasûlü gerek kendisine Allah’tan gelen âyet­leri tebliğ etme konusunda, onun bir harfini bile gizlemeden onu in­sanlara, ashabına tebliğ etmişse, biz de bu kitaptan haberdar olma­yan bir tek insan kalmayacak biçimde bunu onlara duyurmak zorun­dayız. Nasıl ki Allah’ın Rasûlü, Allah’ın insanlardan istediği kulluğu bizzat yaşaya­rak ashabına tam ve mükemmel bir örnek olmuşsa, biz de Allah’ın insanlardan istediği kulluğu tüm dünya insanlığının gözleri önünde yaşayıp pratikte onu göstermek zorundayız. Soralım şimdi müslümanlara, ey müslümanlar Allah size bir pey­gamber göndermiş ve o peygamberin şehâdetiyle sizi bu kitap ko­nusunda bilgilendirmiş, peki şimdi siz de bu bilgilendiğiniz kitapla bü­tün insanları bilgilendirebildiniz mi? Peygamberin (a.s) size yaptığı görevi sizler de insanlara yaptınız mı? Diğer insanları bunun sorum­luluğuyla karşı karşıya getirebildiniz mi? Bütün dünya insanlığına Kur’an’ı ve peygamberi duyurabildiniz mi? Böyle bir soru gelecek ya­rın bize. Allah peygamberine diyecek ki, ey peygamberim sen, sana gönderdiğim bu mesajı toplumuna duyurdun mu? Duyurmak da yet­mez, onlara şahit olarak bu dinin pratikte nasıl uygulanması gerekti­ğini gösterdin mi? Bize de Allah diyecek ki; ey müslümanlar siz de peygamberinizden devraldığınız bu mesajı döneminizdeki tüm insan­lığa duyurabildiniz mi? Bu dinin pratikte nasıl uygulanması gerektiğini hayatınızla onlara gösterebildiniz mi? Biz diyeceğiz ki; ya Rabbi biz duyurduk. Bütün insanlığa ilan et­tik bunu. Savaşımızla, kavgamızla, düşüncemizle, imanı­mızla, sö­zümüzle, davranışlarımızla evet ya Rabbi, biz seni ve se­nin dinini bu insanlara duyurduk diyeceğiz. Ya da aksini söyleye­ceğiz tabii. Bugün sağındakine solundakine, bugün evindekilere, bu­gün emmisine dayısına bile bu kitabı duyurmayan, duyuramayan insanla­rın ne kadar sorumlu olduklarını varın siz düşünün. Karşı­mızdakiler ister kabul etsin, ister reddetsin bundan biz sorumlu değiliz ama on­lara mutlaka bunu duyurmak zorundayız Allah bize böyle bir yük yük­lemiş. Bu yük, bu görev aynı zamanda bizim dünya üzerinde söz sa­hibi olmamızı da beraberinde getirecektir. Bu güce sahip olmak zo­rundayız, çünkü bizler insanlığa mesaj sunacağız. Yasal yönden böyle bir güce sahip olmasak bile bütün dünya insanlığına bu kitabın kavgasını vermekle mükellefiz bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkar­mamalıyız. Dünyanın en uzak böl­gesine veya Konya’nın en ücra kö­şesine kadar bunu götürmek zorundayız. Biz götüreceğiz, götürülen ister kabul eder, ister kabul etmez bu bizim sorumluluğumuz değildir. İnsanlar ya müslüman olurlar ya da olmazlar, bu bizim sorumluluğu­muz değildir. Bizim so­rumluluğumuz bununla insanları karşı karşıya getirmektir. Tıpkı Rasulullah’ın size şahit olduğu gibi. Rasulullah bunu bize nasıl duyurmuştu? Ya Rabbi senin peygamberin bize bir şey duyur-madı diyebilir miyiz? Hakkımız var mı buna? Hayır o ger­çekten vazi­fesini yaptı. Evet, müslümanlar lider ümmettir, müslümanlar önder üm­mettir. Müslüman şunun bunun arkasından gidemez. Müslüman şunun bunun uyuntusu olamaz. Müslüman tüm dünya insanlığına nü-mune-i imtisal olacak insandır bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Bu müslümanların şahit olmaları konusunu, yine Rasulullah’ın bir hadisine dayanarak şöyle de anlayabiliriz: Kıyamet günü tüm üm­metler, tüm toplumlar Allah huzurunda toplanacaklar başlarında pey­gamberleri olduğu halde. Allah her peygamberin toplumuna soracak. Söyleyin bakalım bu peygamber size benim âyet­lerimi tebliğ etti mi? Bu peygamberim size karşı görevlerini yaptı mı? diye soracak. Me­selâ Nuh’un (a.s) toplumuna soracak Allah. Bu peygamber size benim mesajımı ulaştırdı mı? Nuh’un (a.s) toplumu Allah karşısında kötü bir konuma düşmemek için diye­cekler ki hayır ya Rabbi, biz böyle birini tanımıyoruz. Nuh diye bir peygamber bize ne geldi ne de senin me­sajını sundu. Eğer böyle bir şey olsaydı elbette biz ona icâbet ederdik diyecekler. Sonra Allah Nuh’a (a.s) dönecek: Ey Nuh bak bunlar senin kendilerini uyarmadığını, kendilerine karşı benim mesajımı iletmedi­ğini söylü­yorlar. Ne dersin? Sen bunlara karşı benim görevimi ifa ettin mi? Hakkı bunlara anlattın mı? Nuh (a.s) buyuracak ki ya Rabbi sen şahitsin ki ben bunlara dokuz yüz küsur yıl hakkı anlattım. Söv­düler anlattım, dövdüler anlattım. Peki ey Nuh bu konuda şahidin var mı? Buyuracak Rabbimiz. Hz. Nuh şahit için etrafına bakı­nınca Muhammed ve ümmeti ileri atılıp biz şahidiz ya Rabbi! Biz Hz. Nuh’un toplumuna senin mesajını sunduğuna, senin emirlerini duyurduğuna şahidiz ya Rabbi diyecekler. Siz bunu nereden bili­yorsunuz? denince de ya Rabbi sen bize bir kitap gönderdin ve kitabında Nuh’un çektiği sıkıntıları, toplumunun ona karşı tavırla­rını anlattın. Biz bunu senin son kitabın olan Kur’an’dan öğrendik diyecekler ve Hz. Nuh’a şahitlik yapacaklar. Tüm peygamberlere şahitlik yapacağız inşallah. İşte bu şahitliği bir de böyle anlıyoruz. "Vaktiyle dönmekte olduğun ciheti şimdi sana kıble yapmamız, ancak peygambere uyanlarla ona uy­mayıp geri dönenlerin arasını ayırt etmek içindir." Biz senin üzerinde olduğun kıbleyi şunun için yaptık. Ökçe­leri üzerinde dönüp dinden uzaklaşan kimseleri, peygambere tabi olan­lardan ayırdedelim diye biz kıbleyi Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Ha­ra-m’a çevirdik. Demek ki bunun sebebi şuymuş: Acaba bu insanlar kıblele­rini gerçekten değiştirecekler mi, değiştirmeyecekler mi? Acaba bu ko­nuda peygambere itaat edecekler mi, etmeyecekler mi? Acaba pey­gamberin dinde temel odak nokta olduğunu ka­bullenecekler mi, et­meyecekler mi? Allah ve peygambere güven­leri devam edecek mi et-meyecek mi? Ya bu nasıl iş böyle? Bu nasıl Allah? Bu nasıl pey­gam-ber? Bizi dün bu tarafa döndürü­yordu, bugün de bu tarafa döndü­rü-yor, olacak şey midir bu? Mu diyecekler yoksa Allah ve peygam­bere tam teslim mi olacaklar, bunu ayırmak için böyle yaptık diyor Al­lah. Demek ki onların, peygamberin fonksiyonunu kabul edip et­me­yeceklerini denemek için bunu yapmış Allah. Yâni peygambere imanlarını, peygambere teslimiyetlerini peygambere güvenlerini de­nemek için bu kıble işini peygamber eliyle yaptırmış Allah. Evet bu, peygamberin dinde temel olduğunu gösterir. Pey-gamber bizim haya­tımızda âmir ve nâhiydir. Peygamberin bizim haya-tımızda evet veya hayır deme, emretme ve yasaklama yetkisi vardır. Hakkı vardır. Zaten peygamberin, peygamber oluşunun hikmeti de buradadır. Bakın ço­cukluğumuzdan bu yana bize bir peygamber öğ-rettiler. İşte sıdk sahibi, ismet sahibi, emanet, fetanet ve tebliğ sı­fatla-rının sahibi bir peygamber anlattılar. Bu sıfatlar onun kendi­siyle ilgili yönüdür. Bunları zaten kabul etmek zorundayım ve ka­bul etmişim ben. Yâni peygamberin doğru sözlü olduğunu, doğru söylediğini, gü­nahsız olduğunu, emin olduğunu, zeki olduğunu, kendisine gelen âyetleri gizlemeden eksiksiz olarak insanlara teb­liğ ettiğini kabul ettim ve inandım ben. Bunu kabullenivermem be­nim birini peygamber ola­rak kabullenmen mânâsına gelmeyecek­tir. Benim birini peygamber kabul etmem demek, bunları kabul­len­mekle beraber, onu bu sıfatların sahibi bilmek ve inanmakla bera­ber aynı zamanda onun benim hayatımda amir ve nahiy olu­şunu da kabul etmem demektir. Eğer ben peygamberi bu sıfatla­rın sahibi ola­rak kabul eder; ama onu hayatımda amir ve nahiy ola­rak kabul et­mezsem, yâni hayatımda emredici ve nehyedici biri olarak bilmezsem onu peygamber olarak kabul etmiş sayılmaya­cağım demektir. Zira peygamberin peygamber olarak kabul edilmesi demek; onun hayata hakim olması demektir. Benim hayatımda bir şey ka­bul edilecekse, bir şey reddedilecekse evet veya hayır dene­cek­se, bu ol-malı, bu olmamalı; bu yapılmalı, bu yapılmamalı dene­cekse, bunu o demelidir ve ben yapmalıyım. Yâni benim birini pey­gamber kabul et­mem demek; herşeyimle adım adım onu takıp etmem demektir. İzin­den gitmem demektir. Herşeyimle kendisine benzemem ve kendisine her konuda teslim olmam demektir. De­ğilse işte bir zamanlar böyle bir peygamber yaşamış, adı şuymuş, babası şuymuş, doğum tarihi şuy­muş, şurada doğmuş, şurada vefat etmiş bunları bilmek değildir pey­gambere iman. İşte hakiki müslüman Allah’a ve Resûlü’ne tam teslim olan­dır. Bu nasıl olur demenin anlamı yok. Şimdi İslâm’ın sahibi sen ve ben değilim ki, keyfime göre imtihan olsam. Dinin sahibi, imtihanın sahibi olan Allah böyle imtihan ediyor. Kabul edecek misin, etme­yecek mi­sin? Mescid-i Aksa’ya evet de Mescid-i Haram’a hayır mı? Mescid-i Haram’a evet de eskisine hayır mı? Bakın aynı za­manda bu işin zor olduğunu da haber veriyor Rabbimiz: "Bu zor bir iştir, (bu büyük bir iştir). Ancak Al­lah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kişilere zor de­ğil." Bu gerçekten zordur diyor Rabbimiz. Ama bu konuda, her ko­nuda Allah’ın hidâyet ettiği, Allah’ın yollarını açtığı kimselere bu iş gâ­yet kolaydır. Namaz için de aynı şeyi söylemişti Rabbimiz. “İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur mu­su­nuz? Üstelik kitabı da okuduğunuz halde. Aklınız yok mu sizin? (Bakara: 44) Ama bu sizin Allah’tan yardım isteyeceğiniz namaz gerçek­ten çok ağır ve zor bir konudur. Allah’a bağlanmanın özünü kavrayama-mış, Allah’ın ulûhiyeti ve rubûbiyeti karşısında tam teslimi­yet göste­rememiş insanlara namaz ağır gelir, zor gelir. Lâ­kin huşu erbabı için zor değildir namaz. Yâni kalpleri Allah’ı ve Al­lah’ın âyetlerini anmakla yumuşamış, Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini hatır­lamaktan zevk alan huşu sahipleri için zor gelmez deniyordu. Ba­kın burada da öyle deniyor peygamberin kıbleyle alâkalı bu uy­gu­lamasını bir anda kabul etmek ve alışkanlıklarından bir anda vaz­geçmek zordur, ama Allah’ın ken­dilerine hidâyet ettikleri için gâyet kolaydır buyuruluyor. Yâni böyle günde bin defa da peygamber farklı bir emirle karşı­mıza çıksa; gerçekten mü'min olan bir kimse, gerçekten Allah’a teslim olan bir kimse, Allah’ın emir ve yasaklarına boyun eğdi mi, ta­mam artık bu ona zor gelmeyecektir. Bu arada müslümanlar üzerinde büyük bir spekülasyon da vardı. Kendi kıbleleri terk edilip, liderlikleri ellerinden alınan yahu­diler de feryadı basmışlardı. Birinci olarak şöyle dediler; Eğer bu yeni dön­düğünüz kıble doğ­ruysa, sizlerin daha önce kıldığınız namazlar ne olacak? Şimdiye kadar Mescid-i Aksa’ya doğru namaz kılan insanla­rın durumları ne olacak. İkinci olarakta; Bundan sonra hadi siz Mescid-i Haram’a döndünüz, bundan önce ölüp gidenlerin durumu ne olacak dediler. Böyle problem­ler oluşturup müslümanların akıllarını karıştırmaya çalıştılar. Bu münâsebetle iki grup denenmiş oldu. 1- Önce ırkçılar denendi. Daha önce Mekke’de müslümanlar Kâbe’ye dönerek namaz kılarlarken bir anda kendi kıblelerini, kendi Kâbe’lerini bırakıp Mescid-i Aksa’ya dönme emri ile karşı karşıya ge­lince henüz buna hazır olmayan ırkçı Araplar denendi. Bunların için­den samimi müslümanlar imtihanı kazanıp karşıya geçerken, kavmi­yetçilik putuna tapanlar, biz geleneklerimizden vazgeçmeyiz, biz ata­larımızın kabul ettikleri, atalarımızın kutsâdıkları Kâbe’den vazgeç­meyiz diyenler döküldü. 2- Şimdi de Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a dönülür­ken de müslümanlar ve Allah’a inandıklarını iddia eden yahudi ve hıris-tiyanlar deneniyorlardı. Bu defa da statükocular, âdetlerine bağlı olanlar, alışkanlıklarının esiri olanlar imtihanı kaybederken, Allah ve Resûlüne gerçekten bağlı olanlar kazanıyordu bu imti­hanı. Allahu Teâlâ buyurdu ki: "Allahu Teâlâ sizin imanlarınızı zayi edecek değil­dir." Demek ki âyet-i kerîmeden anlaşılan o ki; iman namazmış. De­mek ki iman, amelmiş, amel de imanmış. Halbuki burada bu adamların zayi oldu, boşa gitti dedikleri şey namazdı. Halbuki Allahu Teâlâ Allah sizin namazlarınızı zayi edecek değildir demi­yor da Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir buyuruyor. Öyleyse Rabbimiz, Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir derken, sizin namazlarınızı zayi edecek değildir buyurdu. Öyleyse anlıyoruz ki amel imandır, iman da ameldir. Efen­dim iman amel midir değil midir? Amel imandan bir cüz müdür, de­ğil mi­dir? Tartışmasını da bitiriveriyor burada Rabbimiz. O halde İmanla amel birbirinden ayrılmayan bir bütündür. İmanla amel bir kişide karar kılmış iki ikiz kardeş gibidir. Birinin yokluğu halinde ötekisini Allah’ın kabul etmeyeceği bir bütün olarak anlamak en iyisidir Allahu âlem. Yâni amellerimiz iyi oldukça imanlarımız da iyi olacaktır, imanlarımı­zın güzelliği, amellerimizin de iyiliği anlamına gelecektir. İmanımızın dışa yansıyan bölümü amelimiz olacaktır. Siz benim amelime bakmayın, benim imanım çok güçlüdür, di­yen adama diyeceğiz ki; amel imanın dışa yansıyan bölümüdür, sende iman olsaydı mutlaka bu dıştan görünecekti diyeceğiz. Daha iyi amel işleyenlerin imanları daha iyi demektir diyeceğiz. "Muhakkak ki Allah insanlara karşı çok Rauf ve çok merhametlidir." Bundan sonra Rabbimiz kıblenin değişme olayının nasıl ger­çekleştiğini anlatmaya başlıyor.

144. Âyetin Tefsiri

144:"Biz görüyoruz ki Peygamberim, sen yüzünü se­maya doğru çeviriyorsun. İşte şimdi seni razı olacağın bir kıbleye çevirece­ğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür. Ve sizler de artık nerede olursanız olun yüzü­nüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin. Kendilerine kitap veri­lenler bilirler ki bu Rable­rinden kendilerine verilen bir haktır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Bundan anlıyoruz ki; Allah’ın Rasûlü bu kıble değişikliğini bek-liyordu. Ve bu yüzden de dua dua Allah’a yalvardığını anlıyo­ruz. Dua ediyordu Allah’ın Rasûlü. Çünkü Allah’ın Rasûlü liderliğin İsrâil oğulla­rından alındığını ve liderliğin İslâm ümmetine verildiğini biliyordu. Bu yüzden de kıble değişikliğinin gerçekleşeceğini de biliyordu. Doğup büyüdüğü, yakînen tanıdığı, İbrahim (a.s)’ın bina ettiği Kâbe’yi bili­yor-du Allah’ın Rasûlü. Yahudilerin de Rasulullah’a karşı psikolojik baskıları vardı. Allah’ın Rasûlü bunu âdeta bekli­yordu. Bekliyordu ki, kıyamete kadar insanlığın Kâbe’si olacak Mekke’deki Mescid-i Ha­ram’a çevirsin Allah. Bunu âdeta bekliyor ve bu konuda Allah dua edi­yordu. Böylece yahudilerin kıblesine dönmekten de kurtulacaktı Al­lah’ın Rasûlü. Allah buyurur ki; biz bunu biliyoruz peygamberim. "İşte şimdi seni, razı olacağın bir kıbleye çevirece­ğiz." Sen razı olacağın bir kıbleyle, yâni Kâbe’yle karşı karşıya gele­ceksin. "Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür." Şatr’al Mescid’il Haram. Kâbe’ye döndür değil, Kâbe şatrına, yâni Kâbe tarafına döndür denmiş. Çünkü uzakta olanlar için tam Kâbe’yi isabet ettirmek mümkün olmayabilir. Onun için Kâbeye den­me-yip, Kâbe tarafına denmiştir. Yâni mümkün olduğunca Kâbe tara­fına döndür demek olacaktır bunun mânâsı. Ayet-i kerîmenin ifadesinden anlıyoruz ki; dünyanın her tarafın­daki mü'minlerin tam olarak Kâbe’ye yönelmeleri müm­kün de­ğildir. Onun içindir ki Rabbimiz, noktası noktasına Kâbe’ye dönmemizi değil, gücümüz yettiğince Kâbe’ye doğru dönmemizi istiyor. Bera bin Azib (r.a) Hazretlerinin rivâyet ettiğine göre bu olay, namaz esnasında olmuştur. Allah’ın Rasûlü Beni Seleme Mescidinde ashabıyla birlikte öğle namazını kılarlarken bu âyet geldi. İlk iki reka­tını Mescid-i Aksa’ya doğru kılmışlardı, âyet gelince hemen Allah’ın Rasûlü Mescid-i Haram’a doğru döndü ve geriye kalan iki rekatı da Mescid-i Haram’a doğru tamamladı. Bundan dolayıdır ki bu mescide “Mescid-i Kıbleteyn” denmiştir. Derhal etrafa haberler gitmiş, Kuba Mescidinde müslümanlar namazda iken biri gelip ha­ber verince, ben peygamberin yanından geliyorum, onunla birlikte Mescid-i Haram’a doğru namaz kıldık deyince; onlar da hemen Mescid-i Haram’a doğru dönüver­diler. Sahabenin peygambere itaatine bakın, peygamberin sahabesi­nin birbirlerine güvenine bakın. Kıble gibi çok önemli bir me­selede bir müslüman, ben Rasulullah’ın arkasında namaz kıl­dım, o Kâbe’ye doğru namaz kıldı dediği an hepsi de namazla­rında olduğu gibi dönüyorlar ve Kâbe’ye doğru namazlarını devam ettiriyorlar. Aynı zamanda bu âyet-i kerîme bize bir tek müslüma­nın verdiği habere de güveneceğimizi anlatıyor. Yâni işte haber-i vahid dir, acaba delil olur mu olmaz mı? Filan diye tartışı­yorlar ya bugün müslümanlar, akıllı güvenilir bir müslümanın ver­diği habere göre bakın müslümanlar kıb­lesini değiştiriyorlar. İşte bu âyetle müslümanların kıblesi meselesi kesinlik ka­zan­mıştır. Bundan önce okuduğumuz âyet, yâni kıble meselesinin ilk konu edildiği âyet: "Doğu da Allah’ındır, batı da Allah’ındır. Nereye dö­nerseniz Allah’ın zatını, yüzünü orada bulacaksınız." (Bakara: 115) Âyetiyle başlayan kıble meselesi bu son âyetle kesinlik ka­zan­mıştır. Yâni artık namazda Kâbe’ye yönelmek farz olarak ke­sinlik ka­zanmıştır. Bu son âyetle bu önceki âyet de nesih edilmiştir deniyor. "Artık bundan böyle yüzünü Mescid-i Haram tara­fına çevir!" Âyetiyle nesih olmuştur diyoruz. "Ve sizler de artık nerede olursanız olun yüzü­nüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin." Öncekinde, sen nerede olursan ol yüzünü Mescid-i Haram tara­fına çevir denmişti, burada da deniliyor ki; sizler nerede olur­sanız olun yüzünüzü kıbleye doğru çevirin deniyor. "Kendilerine kitap verilenler bilirler ki bu Rable­rin­den kendilerine verilen bir haktır." Yâni müslümanların kıblelerinin Kâbe olması konusunda ne yahudilerin, nede hıristiyanların kesinlikle en ufak bir şüpheleri yoktur. Bildikleri halde, bunu anladıkları halde bile bile Rasûl-i Ek­rem (a.s) 'a ve müslümanlara düşmanlık yapıyorlar. Aslında bu âyetler Rasulul-lah’ın ve müslümanların kendilerine güvenlerini de arttırıyordu. Ve bu âyetler yahudi ve hıristiyanların yalancılıklarını da ortaya koyuyordu. Çünkü; zaman zaman, müslümanlar acaba biz sorumlu muyuz? Biz şu ana kadar bu yahudi ve hıristiyanlara bu İslâm mesajını ulaştırabil­dik mi, ulaştıramadık mı? Biz ne yapa­cağız? Acaba bu konuda bize düşen bir şey var mı? Veya acaba bu adamlar sorumluluktan kurtulur mu? Filan diye kimi müslümanlar kendilerini sorumlu tutmaya çalışı­yorlar. Ama bakın âyetlerinde Allah diyor ki; eymüslümanlar bunu asla kendinize dert etmeyin. Böyle bir problemle kendi kendinizi meş­gul etmeyin. Çünkü onlar bunu biliyorlar, bu konuda onlara yeterli bilgi ulaştırılmıştır diyor. Bırakalım bu mesajı onlara ulaştırıp ulaştıramadığımızı da. Yu­karıda gördük biz mü'minler olarak insanlara şahit olacağız, bu bi­zim problemimiz, bu bizim sorumluluğumuzdur. Ama biz bu ehl-i kitaba şahitler olmasak bile, bu insanlar bu bil­ginin sahibidirler. Onlar kesinlikle biliyorlar ki, Kâbe’yi ataları İbra­him bina etti. Onlar kesin biliyorlar ki; İbrahim oraya yönelmişti, İsmail oraya yöneldi, İshak (a.s) oraya yöneldi, ataları Yakub oraya yöneldi. Bir de bildikleri, tanıdıkları son peygamber de oraya yönelmişti. Bil­dikleri peygamber onlara geldiği zaman iman etmeliydiler onlar. Bekledikleri peygamber gelmişti, biliyorlardı. Bu peygambe­rin adı Ahmet’ti, biliyorlardı; bekledikleri peygamberin kitabı Kur’an ola­caktı, bunu biliyorlardı; kıblesi Kâbe olacaktı, Mekke’de zuhur ede­cekti, bunlarıda biliyorlardı; kavmi onu zorlayacak ve so­nunda Me­dine’ye göç edecekti bunu da biliyorlardı. Oğullarından şüpheleri vardı; ama bu peygamberden şüpheleri yoktu, şimdi bu adamlara müs-lümanların kitabı götürüp götürmemesi müslümanların problemi, bizim kendi problemimiz. Bu adamlara; kusura bakmayın, madem ki size kitap duyurul­madı, madem ki din size duyurulmadı, öyleyse buyurun cen­nete de­nilmeyecek kesinlikle. Bu konuda bir endişeniz olma­sın. Kaldı ki bir yahudi’nin, İsa (a.s) 'la karşı karşıya kaldığı andan itiba­ren İsa (a.s)’ı kabul edip ona inanması gerekecekti. Bir hıristiyanın Hz. Muhammed (a.s) la karşı karşıya geldiği andan itiba­ren Muhammed (a.s)’a iman etmesi gerekecekti. Onların sorumlu­luk­tan kurtulma problemi ayrı, ama bizim problemimiz ayrıdır tabii, bu ikisini ayrı düşünmek zorun­dayız. Biz sadece onlara değil, tüm dünya insanına bu mesajı götür­mek zorundayız. Ama biz gerçek­ten yahudi ve hıristiyanlarla bir kav­ganın içine giremedik. Yâni onları bu âyetlerle karşı karşıya getireme­dik, onları bu âyet­lerle uyarıp, bu âyetlerle İslâm’a davet edemedik, bu doğru. Biz kendi kendimizi yemekten, kendi kendimizle didişmek­ten bi­raz başımızı alabilirsek, belki bunu onlara götürmeye zaman bula­bileceğiz. Ama ne zaman ki kâfirlerle, yahudi ve hıristiyan­larla karşı karşıya gelip Bakara’yı ve Al-i İmran’ı onların üzerine bir uyarıcı ve hattâ bir silah olarak döndürebilirsek; bakınız o zaman bizim imanla­rımız ne kadar güçlenecektir. Ama şimdi kime okuyo­ruz bu âyetleri? Sen bir âyet okuyorsun, karşındaki on âyet oku­yor. Sen hadis oku­yorsun, karşındaki hadis okuyor ve kavga müslümanların kendi arala­rında sürüp gittiği için de müslümanlar ne­gatif kalıyor ve hiç bir şey yapamıyorlar. Ne yapacaksın da za­ten karşındaki müslüman. "Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Ne yaptığınızı ne ettiğinizi Allah apaçık bilmektedir. Allah si­zin kıblelerinizin ne yöne olduğunu, nasıl bir hedefinizin oldu­ğunu ve na­sıl bir hayat yaşadığınızı biliyor. Mekke’ye döndüğü­nüzü de biliyor, Mekke’nin dışında bir dünyaya döndüğünüzü de biliyor.

145. Âyetin Tefsiri

145:"Celâlim hakkı için sen, o ehl-i kitaba her türlü mûcize ve delili getirsen de yine senin kıblene tabi olmaz­lar. Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin. Zaten onlarda birbirlerinin kıblesine tabi değiller. Eğer sen, sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyarsan işte o zaman sen de zâlimlerden olursun." Bu adamların bütün bunları bilmelerine rağmen, kendilerine ki­tap verilenlere bir sürü âyet de getirsen onlar senin kıblene tabi ola­cak değillerdir. Kur’an âyetleri, gök âyetleri, yer âyetleri ne tür âyet getirirsen getir, onlar asla buna iman etmeyeceklerdir. Gerçeği ispat etmek için bütün delilleri, bütün belgeleri on­ların önüne de sersen yine de onlar senin kıblene tabi olacak de­ğillerdir. Aslında sen onlara aklî, naklî en açık âyetleri, en açık de­lilleri göster­din. Kâbe’nin tarihini anlattın, Kâbe’nin ilk inşasını an­lattın, İbrahim’i İsmail’i anlattın. Aslında bu adamların iman etme­yişlerinin sebebi de­lillerin azlığı değil, anlamak istemiyorlar, iman­dan yana değil bu adamlar. Senin ortaya koyduklarını nazarı itibara almıyorlar. Aslında bu adamlar şu anda döndükleri kıblelerine âdet olduğu için dönü­yorlar. Baba ve ecdatlarından kendilerine intikal eden bir mîras ol­duğu için dönüyorlar, Allah’ın emri olduğu için değil. Dolayısıyla sen onlara Al­lah’tan ne getirirsen getir, onlar yine uymayacaklar. Onlar için önemli olan âdetlerdir. Öyleyse ey peygamberim, sen boşuna uğraşma. On­ların gönlünü edeceğim diye sakın sen de onlara hoş görünmeye kalkma. Sen ne yaparsan yap, onlar asla senden razı olmayacaklar­dır. Peki madem ki bu insanlar ebedîyen müslümanların kıble­sine gelmeyecekler, peki biz ne yapacağız? Bize düşen nedir bu­rada? Bize düşen bir iş var: Biz elimizdeki bu kitapla peygamberin örnek ha­yatını insanlara duyuracağız. Buna rağmen gerek eski ehl-i kitaptan, gerekse bizim ehl-i kitaptan kimileri bunu kabul et­mezlerse diyeceğiz ki; Rabbim selâmet versin. Bu konuda gevşekliğe düşmeyeceğiz, ümitsizliğe düşmeye­ce­ğiz. O kabul etmezse berikisi kabul edecektir, biz bu işe devam ede­ceğiz. Kabul ederler etmezler, bu onların problemi­dir, bizim proble­mimiz değildir, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çı­karmaya­cağız. "Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin." Farz edin ki yeryüzünde tek başına kaldık, bizden başka hiç­bir müslüman kalmadı, yahudi ve hıristiyanların kıblesine tabi olur musu­nuz? Eğer bu hidâyetten sonra kişi onların kıblelerine tabi olursa; o zaman tabi cehenneme kadar yolu var demektir. Ekonomimiz bozukmuş, dünyamız bozukmuş, gideriz dağ ba­şında mağara kovuklarında bir hayat yaşar yine de onlara tabi olma­yız değil mi? İsterse bu kâfirlerin evleri altın olsun, kapıları gümüş ol­sun, teknikleri, sanayileri dünyayı değil arşı da kuşatsın, yine de onla­rın kıblelerine tabi olamayız. Onların hiçbir yollarına tabi olamayız, onlar gibi yaşayamayız, onlar gibi giyinemeyiz, on­lar gibi ticaret ya­pa-mayız, onlar gibi düşünüp, onlar gibi iman da edemeyiz. Benim iz­ze-tim, benim şerefim herşeyim bu dinimdedir. Hayır burada, yücelik burada, üstünlük buradadır. Hem de zaten: "zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tabi değiller." Yahudiler sahraya, hıristiyanlar da gün doğusuna dönmek­te-dirler. Onların kendi aralarında bir birlik sağlamaları da mümkün de­ğildir zaten. Yahudiler hıristiyanlara tabi değiller, hıristiyanlar da Ya­hudilere tabi değiller. Hıristiyanların Ortodoksları Katoliklere, Katolik­ler Protestanlara tabi değiller. Şu anda beraber gibiler görünüyorlar; ama bir bakarsın bir anda birbirlerini yemeye başlamışlardır. Tarih bo-yunca hep birbirlerini yemişlerdir zaten. Hıristiyanların mezhep kavgaları, hıristiyanların yahudileri kes­meleri, fırınlara doldurup yak­maları, tarih bununla doludur ve Allah, bunların arasına düşmanlık ve bağza atmıştır, bunu çok iyi biliyo­ruz. Bunlar da zaten birbirlerinin kıblelerine tabi değildir, sen niye onların kıblesine tabi olacaksın? Şu anda müslümanlar bo­yuna kıble tartışması içindeler. Kime dönelim, nereye gidelim? Hep bunun tar­tışması içindeler. A.B.D' yi mi seçsek? A.E.T' yi mi kabul etsek? Av­ru-pa’yı mı seçsek? Kimin kıblesine tabi olsak acaba? Allah tarafını mı seçsek? Yoksa başkalarını mı seçsek? Allah buyurur ki bakın: "Eğer sen, sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyarsan, işte o zaman sen de zâlimlerden olur­sun." Sana gelen ilimden sonra. İlim nedir? İlim Allah tarafından Re­sûlü’ne gönderilen şu Kur’an’dır, ilim vahiydir. Eğer siz, size gelen bu kitaptan sonra, elinizdeki bu vahiy­den sonra, bunu bırakır da onların heva ve heveslerine uyarsanız, kendi hukukunuzu bırakır onların hukuklarına uyarsanız, kendi kı­lık kıyafeti­nizi bırakır onların kılık kıyafetlerini benimserseniz, kendi yazılarınızı bırakıp onların yazılarını kullanırsanız, onların icad et­tikleri sistemlere uyarsanız, yâni her halinizle onların kıblelerine tabi olursanız, o za­man siz de onlar gibi olursunuz. Siz de onlar gibi parça parça olursunuz. Hizip hizip, grup grup olursunuz, tıpkı onlar gibi birbirini yiyen parçalar, birbirini tüketen gruplar olursunuz. Ümmet olma özelliği­nizi kaybedersiniz. Ve de en kötüsü sizler zâlimlerden olursunuz. Hani: Zâlimler ahdime ulaşamazlar, zâlimler idareci olamazlar, zâ­lim­ler iktidara gelemezler deniyordu ya, o zaman sizler ebedî­yen buna ulaşamazsınız, iktidar mevkiine gelemezsiniz diyor Rabbimiz.

146. Âyetin Tefsiri

146:"Kendilerine kitap verilenler, o peygamberi ta­nı­yorlardı oğullarını tanıdıkları gibi. Ama onlardan bir grup bilir oldukları halde hakkı gizlerler." Bildikleri halde hakkı gizliyorlardı. Meselâ Abdullah İbni Selam, yahudi âlimlerindendir. Hz. Ömer kendisine bu âyetin mânâ­sını so­runca der ki; “vallahi ben onu kendi evlâtlarımdan daha kesin bilirim. Çünkü onu Rabbim haber verdi. Ama kendi çocuklarıma gelince; ne bileyim, onlar benim çocuklarım da olabilir, onların anası beni kan­dırmış da olabilir!” deyince Hz. Ömer, onun alnından öper ve çok gü­zel söyledin, çünkü Allah da böyle buyuruyor der. Yâni bizim ehl-i kitabın, bizim hoca takımının en büyük tehli­kesi buradadır. Hani oğlumuzu bildiğimiz gibi bileceğiz, ama dünya­mız, menfaatlerimiz dinimizi pratikte ortaya koymamıza en­gel olacak. Bu çok tehlikeli bir durumdur Allah korusun. Bugün en kalitelimizin al­dığı maaş, bir arabanın yıllık fâizi kadar bir şey tutu­yor. Yahudi âlimleri hakkı gizledikleri zaman kendileri­nin gazaba uğrayacaklarını da biliyorlardı. Bunu da bil­dikleri halde yine de gizle­meye devam ettiler. Bir de bu âyetten şunu anlıyoruz ki hakkı bilmekle, hakka iman etmek; ayrı ayrı şeylerdir. Hakkı bilmek, hakka iman etmek demek değildir. Bakın bunlar biliyorlardı, ama iman etmiyorlardı. Bilgi ve iman pratiğe dökülmedikçe hiç bir şey ifade etmez. Efendim işte mârifet yeterlidir, onlar bunun mârifetine er­miş­ler­dir filan diye birtakım sözlerin de hiç bir kıymeti yoktur.

147. Âyetin Tefsiri

147:"Hak Rabbindendir. (Hak Rabbinden gelen­dir.) Sakın ha, sakın bu konuda şüpheye düşenlerden olma Peygamberim!" Hak kelimesi kitabımızda çok geçer. Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, cennet hak, cehennem hak, sırat hak, mi­zan hak, hepsi haktır. Ama bakıyorsunuz, müslümanlar hak prob­lemini gün­deme getiriyorlar; lâkin problemi bu hakka göre çözme konusunda kimse doğru dürüst iki kelime bile söylemiyor. Meselâ insan haklarını gündeme getiren müslümanlar, öncelikle Allah’ın haklarını gündeme getirmek zorundadırlar. Allah’ın hakkını gün­deme getiremeyen müslü-manlar, kesinlikle hiçbir zaman kullarının hakkını gündeme geti­reme-yeceklerdir. Kaldı ki kulların hakkını da değerlendirebilmek için hak bir ki­taba, hak bir mizana muhtaç olacaklardır, hak bir peygambere kulak vermek zorunda olacaklardır. İşte tüm problemlerin çözümü burada­dır. Yâni bu kitaba göre bizim hakkımız nedir? Bunu bilmek zorunda­yız. Bulunduğunuz her bir ortamda hangi hak gündeme gelirse gelsin, kadın hakkı mı? Erkek hakkı mı? İşçi hakkı mı? İş veren hakkı mı? Ana hakkı, baba hakkı mı? Allah hakkı mı, kulların hakkı mı? Bunu ancak bu kitap çözecektir. Bunun dışında bunları çözeceğine inandı­ğımız başka bir kaynak bilmiyoruz. "Haktan başka sadece dalâlet vardır." (Yunus: 32) Problemlerinizin çözümünü bu kitabın dışında ararsanız, başka yerlerde ararsanız mutlaka bâtıla düşmek zorunda kala­caksı­nız. Hak, Rabbinden gelendir. Kâbe konusu da olsa, kıble ko­nusu da olsa hangi konu olursa olsun hak; Rabbinden gelendir. Sakın ha, sen şüpheye düşenlerden olma. Rasûl-i Ekrem Efendimizin zaten bu konuda bir şüphesi yoktu. Eğer sen, sana indirdiklerimiz konusunda şüphede isen hadi senden önceki kitap ehlinden soruver. Kitap ehli olan, zikir ehli olan yahudi ve hıristiyanlarla bu işin sağlamasını bir yapıver, buyurmuştu da Rabbimiz, Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştu. "Ne şüphe ederim, ne de bu konuda onlara bir şey so­rarım." Halbuki biz, bugün herşeyimizi onlara soruyoruz. Herşeyi­mizi onlara danışıyoruz. Onlara danışmadan en küçük bir karar bile vere-miyoruz. Tarihimizi onlardan öğreniyoruz, geçmişimizin sîretlerini on­ların etütlerinden öğreniyoruz, gençlerimiz onların üniversitelerinde okuyup akılları ve vicdanları karışmış olarak dö­nüyorlar ülkemize ve Avrupa’da tahsil görmüş aydınlar olarak yapmadıklarını bırakmıyorlar bize. Hak Avrupa’dan gelen değil, hak A.B.D nin dediği değil, hak ba­bamın dediği değil, hak hocamın dediği değil, hak bizim cemaatın de­diği değil, hak Allah’tan gelendir. Hukuk Allah’ın hukukudur, yasa Al­lah’ın yasasıdır. (Hakk kavramıyla ilgili bir soru soruldu) Hakk kavramıyla alâkalı bu dersimizde de, önceki derslerimizde de epey söz ettik zannederim. Ama madem ki anlaşılmadı biraz daha söz edelim. Arkadaşlar, Kur’an bu kelimeyi bir kaç anlamda kullanmaktadır: 1- Bir şeyi hikmetin gereğine göre (nasıl gerekiyorsa ona göre) yapan anlamında. Bu anlamda ‘hakk’ Allah’ın bir sıfatıdır. 2- Hikmetin gereği olarak var edilen şeyler. Allah (c.c) fiilleri bu anlamda ‘hakk’tır. Güneşin ve ayın yaratılması hakkında ‘…Allah, bunları ancak hakk ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetlerini böyle birer birer açıklamaktadır.” (Yunus, 5) 3- Bir şey hakkında aslına uygun olarak inanç taşıma anlamında. Bir kimse hakkında ‘onun yeniden diriliş ve cennet konusundaki inancı hakk’tır’ dememiz gibi. “….Allah iman edenleri, ayrılığa düştükleri hakk’a, kendi izniyle eriştirdi.” (Bakara, 213) âyetinde insanların inanç ilkeleri ve ibadetler konusunda ihtilaf ettikleri gerçek anlamında geçmektedir. 4- Gereğine göre, gerektiği kadarıyla ve gerektiği zamanda meydana gelen söz veya iş anlamında. Bir kimse için ‘senin sözün hakk’tır’ dememiz gibi. “Eğer hakk, onların hevâ (istek ve tutku)larına u-yacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes ve her şey fesada (bozulmaya) uğrardı…” (Mü’minûn, 71) 5- Borç anlamında kullanılmıştır (Bakara, 282). 6- Hisse, pay anlamında kullanılmıştır. “Ve onların mallarında belirli bir hakk vardır; isteyenler ve yoksul olanlar için.” (Meâric, 24) 7- Adalet anlamında kullanılmıştır. “Allah hakk ile hükmeder. Oysa O’nu bırakıp ta tapmakta oldukları ise, hiç bir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.” (Ğâfir, 20). Yine ‘el-Hakk’, Rabbimizin güzel isimlerinden biridir. Allah’ın bir adı olarak Hakk, inkârı mümkün olmayan, varlığı kabul edilmesi gereken, gerçek var olan, varlığı ve ilâhlığı kesin olan, hikmetinin gereğine göre eşyayı yaratan, hakkı ortaya koyan, sözünde doğru olan, her hakkın kendisinden alındığı gerçek var olan Mevcut manalarına gelir. Kur’an bu ismi bazen sıfat şeklinde (Kehf, 44; Tâhâ, 114), bazen haber (Allah (c.c) hakk’tır) şeklinde (Hacc, 6; Lokman, 30) kullanmaktadır. Evet Rabbimiz hakk’tır. Her şeyi yerli yerince yaratandır. Her şeyin hakimi O’dur. O’nun dışındaki her şey, O’nun yaratmasıyla ‘ta-hakkuk’ eder. Allah, her bir varlığa belli bir şekil, ecel ve görev vermiştir. Bunların hepsi de yerli yerindedir. Her bir varlığın âlemde ‘Allah’a bağlı olarak’ bir hakikati (gerçekliği), bir sınırı ve birbirlerinin kar-şı hukukları vardır. Allah (c.c) ‘bizâtihi vücut’tur. Yani O’nun varlığı, kendi Mevcut oluşunun gereğidir, hiç kimseye muhtaç değildir. Diğer varlıklar ise ‘hakk’ oluşlarını Mutlak Varlık ve Gerçek (el-Hakk) olan Cenab-ı Hakk’a borçludur. Onların varlığı Allah’a bağlı olarak ‘liğayrihi vücut’tur, hak oluşları başkasına bağlıdır. ‘Hakk’ aslında sabit ve aklın inkar edemeyeceği derecede gerçek olan şey demektir. O aynı zamanda doğrudur, isabetlidir, maksada uygundur, arzu edilene denk düşen şeydir. Bu bakımdan her an ve yerde sabit olan (mevcut olan) Allah (c.c) gerçek Hakk’tır. O, yarattıklarını hakk üzere yarattığı için, onlar da Allah’a göre hakk’tırlar. Hakk’tan gelen, O’ndan kaynaklanan her şey de tıpkı O’nun zatı gibi hakk’tır. O’ndan gelen vahiy de hak-k’tır. O’nun gönderdiği din de hakk’tır. O’nun peygamberi hak, yasaları haktır. Hakk’ın tam karşıtı ‘batıl’dır. Batıl hakk’a göre temelsiz, boş, gerçek olmayan, uymayan ve geçersizdir. Hakk, suyun kendisi, batıl ise onun üzerinde biriken köpüktür. Köpük kaybolur gider, su kalır. (Ra’d, 17) Hakk, her zaman kalıcıdır, yerindedir, uygundur, üstündür. Hakk gelince zaten batıl yok olup gider. Batıl hakk’ın karşısında tutu-namaz. Zaten yok olmak (tıpkı köpük gibi) onun doğasında vardır. Çünkü onun bir gerçekliği ve geçerliliği yoktur (İsrâ, 81).

148. Âyetin Tefsiri

148:"Her ümmetin bir kıblesi vardır, ona yönelir. Sizler hayırda yarışın. Ve nerede olursanız olun Allah (Kı­yamet gü­nünde) sizi bir araya getirir. Allah herşeye kadir­dir." Herkesin bir yönü vardır. Her milletin kendine mahsus yönel­diği bir yönü, bir kıblesi vardır. Dünyanın yuvarlaklığını düşünürsek Avustralya’dan, Çin’e, Alaska’ya kadar, Japonya’dan Atlas Okya­nu-suna kadar bakıyoruz ki bütün müslümanlar Kâbe’yi merkez kabul etmiş ve hepsi de o tarafa doğru yöneliyorlar. Kâbe’nin doğusundaki­ler batısın­dakiler, kuzey ve güneyindekiler hepsi de o tarafa doğru yöneli­yorlar. Her ülkenin kıblesi farklıdır, ama hepsi de Kâbe’ye yönel­mektedirler. Veya herkesin kıblesi, yönelişi farklıdır. Herkesin hayatının he­defi, programı farklı farklıdır. Kıble, kişinin yöneldiği yön de­mektir. Ki­minin kıblesi kadındır, kiminin kıblesi paradır, kimininki makamdır, ki­mininki dünyadır. Peki şimdi biz, bizim kıblemize yö­neliyoruz, acaba bizim kıblemize yönelmeyenlerin de kendilerine mahsus kıbleleri var mıdır? Allah diyor ki herkesin bir kıblesi var­dır. Bakıyoruz inadına Kâbe’ye yönelmeyen insanlardan kimileri Moskova’ya yöneliyor, ki­mileri Washington’a yöneliyor, kimileri Pa­ris’e, kimileri başka yerlere yöneliyorlar. Yâni insanlar mutlaka bir yerlere yöneleceklerdir, zira bu bir ihtiyaçtır. Peygamberi inkâr edenler mutlaka kendilerine bir pey­gam­ber buluyorlar, kitaplarını reddedenler mutlaka kendilerine bir ki­tap buluyorlar. Marks’ın ki­tabı veya falanın kitabı gibi. Asıl mesele yüzünü o tarafa, ya da bu tarafa döndürmek değil, namazla elde edilecek güzel bir sonuçtur. Yâni asıl mesele namazın ruhunu ve sağlayacağı amacı yakalayabil­mektir. Bâtıl ehli; bâtıl sembol ve işaretlere yönelir, hak ehli de hak­kın sembol ve işaretlerine yönelir. İyilik ehli; iyilikte yarışır, kötülük ehli de kötülük yolunda yarışır. İyilik ve kötülükte kıstas, Allah’ın vahyidir. Zira sonunda hesabı görecek olan Allah’tır. Mükâfat veya ceza verecek olan Allah’tır. "Ve nerede olursanız olun, Allah (Kıyamet gü­nün-de) sizi bir araya getirir." Kâbe’de bizi bir araya getirdiğini biliyoruz. Şimdi de bir araya ge­tirir değil mi Allah bizi? Yâni şu anda yeryüzündeki müslümanların tamamı bir yere taş atsalar yâni: Ancak sana ibâdet eder ve ancak senden yardım bekleriz, biz kesinlikle senden başkasını dinlemeyiz, kesinlikle senin dedik­lerinden başkalarının gösterdikleri yola gitmeyiz, sözünü gerçek­ten bilerek ve inanarak söyleseler, inanın onların birleşmeleri bir an meselesi bile değildir. Diyelim ki tüm dünya müslümanları bir saat ayakta dursa­lar, bir gün yürüseler, bir saat bir yerlere doğru yürüseler, hep bir­den elle­rinde taşlarla oyuncak oynasalar, yâni aynı hareketi yap­salar; tüm dünya yerinden oynayacaktır. Ama gelecek inşallah o günler. "Muhakkak ki Allah herşeye kadirdir." Yâni olur mu bu ya? Biri dağda, biri bayırda olacak şey mi bu? Bu müslümanlar dirilecek ha! Bu müslümanlar zincirleri kırıp birleşe­cekler ha! Aralarına konmuş bu barikatları aşıp bir gün bir araya gele­cekler ha! Üzülmeyin Allah herşeye güç yetirendir, ol­mazı oldurandır. Bu müslümanların kalplerini bir anda birleş­tirmek Allah’a aittir. Ve bu Allah’a hiçte zor bir şey değildir.

149. Âyetin Tefsiri

149:"Her nereden (yola) çıkarsan çık yüzünü Mes-cid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden ge­len bir gerçektir. Allah sizin yaptıklarınızdan gafil de­ğildir." Bu emir, bu kıble meselesi önemine binaen tekrar tekrar bir daha bir daha gelecek. Birincisi 144. âyetteki hüküm, Mescid-i Aksa’-ya yönelmeyi nesih etmek için gelmiştir. İkincisi bu 149. âyetteki hüküm, bu Kâbe’ye yönelme hükmünün ar­tık bir daha kıyamete kadar nesih olmayacağını belirtmek için gelmiş. Artık bu Rabbinden gelen bir hak olmuştur ve kıyamete kadar baki olacaktır. Üçüncüsü 150. âyetteki hüküm de gerek yahudilerin, gerekse hıristiyanların ve müş­riklerin, müslümanların aleyhine ellerinde bir delil kalmasın diye indi­rilmiştir. Bir başka görüşe göre de; 1- Birinci âyet, Mekke’de oturanlar için kıbleye dönme emri­dir. 2- İkinci emir, Mekke dışında diğer şehirlerde oturanlar için bir emirdir. 3- Üçüncü âyetteki emir de seferde, yolculukta olanlar için­dir denmiş.

150. Âyetin Tefsiri

150:"Her nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Ha­ram tarafına çevir. Ve sizler de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin ki in­sanların sizin aleyhinize bir delilleri olmasın, (bir delil­leri kalma­sın.) Ancak onlardan zulmedenler müstesna. Onlardan korkmayın benden korkun. Ta ki size olan nîmetimi ta­mamlayayım, umulur ki hidâyete erer­siniz." Bu âyet, peygamber (a.s) 'ın Kâbe’ye yönelerek namaz kıla­ca­ğına dair bilgi önceki kitaplarda haber verilmiştir. Yahudiler de, hı-ristiyanlar da bunun böyle olacağını biliyorlardı. Biliyorlardı ki, Allah’ın son elçisi Kâbe’ye yönelerek namaz kılacaktı. Bu sefer peygamber Kâbe’ye yönelerek namaz kılmayınca da şüpheye düşeceklerdi. Şimdi bu iş gerçekleşince, artık onların hiçbir şüp­heleri, hiç bir aleyhte delilleri kalmamıştı. Ama onlardan zâlimler, zaten yola gelmeyecek. Zâlimler de bu sefer şöyle diyeceklerdi: Peki şimdi o zaman, şimdiye kadar Mescid-i Haram’a niye dönmediniz? Madem bu işin doğrusu buydu da peki niye şimdiye kadar Kudüs’e doğru namaz kıldınız? Niye yahudilerin kıblesine doğru döndünüz bugüne kadar? Yahu­diler ve hıristiyanlar di-yorlar ki; bak şimdiye kadar aramız iyiydi, bi­zim kıblemize dönüyor­du-nuz, Mekke’li müşrikler diyorlar ki; şimdiye kadar madem Mescid-i Haram doğruydu da niye dönmediniz? Se­vinecekleri yerde bunlar da böyle diyorlardı. İnsanların biri böyle diyor, öbürüsü farklı söylüyor, halbuki Allahu Teâlâ’nın değer yar­gısına göre durum bunların hepsi­nin dediklerinden farklıdır ve Allah bunlardan hiç birisinin arzularına uyacak da değildir. "Onlardan korkmayın, benden korkun. Ta ki size olan nîmetimi tamamlayayım, umulur ki hidâyete erer­si­niz." Mü'min hiç kimseden değil, Allah’tan korkacak. Çünkü rızık Al­lah’tan, ölüm Allah’tan, hayat Allah’tan. Onlardan korkmayın, çünkü onların size yapabilecekleri hiç bir şey yoktur. Korkmak bir ibâdettir ve bu ibâdet yalnızca Allah’a yapılmalıdır. Eğer bir mümin, Allah’ın izni olmaksızın birilerinin kendisine zarar verebileceğine inanarak, ondan korkarsa; Allah korusun, Allah’a şirk koşmuş ola­caktır.

151. Âyetin Tefsiri

151:"Nitekim size, sizin aranızdan âyetlerimizi oku­yacak, sizleri arıtacak, size kitap ve hikmeti öğretecek ve size bilmediklerinizi öğretecek bir peygamber gönder­dik." Elçinin ilk görevi âyetleri okumak. Daha pratik uygulamaya geç­meden ilk önce bu âyetleri okuyacağız. Kitap ve sünneti öğret­mek. İnşallah biz de şimdi bizim gibi olun demeyece­ğiz, bizi pratikte uygulayın, biz nasılsak öyle olun, bizim ev düzenimiz nasılsa siz de öyle yapın demeye­ceğiz, bizim hayat anlayışımız, bizim ekonomi an­layışımız nasılsa siz de öyle olun, öyle yapın demeyeceğiz. Peki ne diyeceğiz? İşte bu Rasul gibi olun diyeceğiz. İşte örnek budur. Bu pey­gamber gibi olun, bu kitabın istediği gibi olun diyeceğiz. Çünkü biz gibi olun desek; insanlar bizi aşamayacaklar, bizde takılıp kala­caklar­dır. Bizi aşamayan müslümanların da yamuk bir Müslümanlıktan kur­tulmaları asla mümkün olmayacaktır. Biz, bize değil, kitap ve sünnete çağıralım ki; doğru dürüst müslümanlar çık­sın içimizden. Beni aşa­mazsınız, beni geçemezsiniz; ancak pey­gamberi bende göreceksiniz, ben nasıl yaşıyorsam öylece yaşa­yacaksınız dedi mi insanlar, ötekiler de onda çakılıp kalacaklardır Allah korusun. "Size bilmediklerinizi de öğretiyor (o peygamber)." Peygamber bilmediklerini Kur’an’dan öğrenmedi mi? Biz de bil­mediklerimizi bu kitaptan öğrenmedik mi? Öyleyse biz de insanlara Kuran’ı tavsiye etmek zorundayız.

152. Âyetin Tefsiri

152:"Beni zikredin, ben de sizi zikredeyim. Bana şük­redin, küfretmeyin." Bana kulluk edin, benim için yaşayın. Allah’ı zikretmenin, Al­lah’a şükretmenin en güzel yollarından biri de Allah için hayatı fedâ etmektir. Canı verenin yolunda canı fedâ etmek, malı verenin yolunda malı fedâ etmek, hayatı verenin yolunda kişinin hayatını fedâ etmesi­nin adına şükür diyoruz. 1- Zikir Kur’andır. "Andolsun Biz Kur’an’ı zikir için düşünüp öğüt al­sınlar diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?" (Kamer: 22) "(Resûlüm) Sana bu mukaddes kitabı âyetlerini dü­şünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar (zikretsinler) diye indirdik." (Sâd: 29) "Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, muhakkak ki onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşr edeceğiz. O: Rabbim! Beni niçin kör ola­rak haşr ettin? Oysa ben hakikaten görür idim! Der. Allah da buyurur ki: "İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi de sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutulu­yorsun!" (Taha: 124) Bunun gibi pek çok âyette zikir, Kur’an olarak anlatılır. 2- Zikir namazdır. Çünkü namazda da kıraat vardır. 3- Zikir hutbedir. Çünkü Rabbimiz: "Ey iman edenler! Namaza çağrıldığınız (Ezan okun­duğu) zaman, hemen zikre koşun ve alışverişi bıra­kın." (Cum’a: 9) Âyet-i kerîmede geçen zikrullahtan kasıt Cuma hutbesidir. Öyleyse zikir, Allah’la beraber olmaktır. Zaten her ân Allah bi­zimle beraber de, bizim tarafımızdan bunun zihinde canlı tutul­masının adına zikir diyoruz. İşte bu zikrin anlaşılabilmesi adına onu şöyle gruplandıracağız: 1- Lisanın zikri. 2- Kalbin zikri. 3- Bedenin, eczamın zikri. Aslında genel mânâda zikir ikiye ayrılır. İnsanın zikri ve canlı cansız diğer varlıkların zikri. Biz burada zikri üçe ayırırken, bu ayırımı insanın zikri açısından yaptık. 1- Lisanın zikri, Bu da üç çeşit muteala edilebilir. a: Birincisi mahza zikir olan Kur’an’ın tilavetidir, Kur’an’ın kı­raati­dir. Meselâ ben: Kur’an’dan bir bölüm okumaya başladık mı, işte bu zikirdir. Zira Kur’an mahza zikirdir. Efendim işte şunu beş kere oku­yacaksın, bunu on kere okuyacaksın, bunu yüz kere söyleyecek­sin demek de­ğildir zikir. Kur’an okumaya başladınız mı, işte bu zikirdir. Hangi âyet, hangi bölüm olursa olsun fark etmez. b: Lisanın ikinci zikri, Allah’ın esmasını telaffuz etmektir. Al­lah’ın esmasını tekellüm de zikirdir. “Allahu ekber” “La İlâhe illallah Gibi. Bu da dilin zikridir. c: Dilin üçüncü zikri de vahyin sözcülüğünü yapmak adına söy­lediği herşey zikirdir. Yâni kişinin din adına konuşması, vahyin sözcülüğü adına söz söylemesi, Kur’an ve sünnetin anlatımı adına dilin hareket etmesi de zikirdir. Din adına konuşmak, Allah’ın istediğini Allah’ın istediği yerde söylemek, emr-i bil’marûf ve nehy-i ani’l münker yapmak, öğretmek, anlatmak, emretmek, nehyetmek, duyurmak, sevdirmek, tanıtmak gibi meşru sebeplerle dili hareket ettirmek de zikirdir. Meselâ şu anda benim konuşmam zikirdir. Sizin çocukları­nıza nanazı öğretmeniz zikirdir. Hattâ kişinin hanımıyla yatağında şaka­laşması da zikirdir. Bunların hepsi dilin zikridir ki; müslüman asla bun-dan fariğ olmamalıdır. Çünkü Allah’ın Rasülünün bir hadisine göre bu zikirden fariğ olan adamın kalbi kaskatı kesilecektir. Zâlim bir hükümdar karşısında hakkı söyleyen mü'minin dili bi-le­lim ki; o anda zikrediyor demektir. Mü'minlere Kur’an öğreten, ha­dis öğreten kişinin, çocuğunu terbiye eden kişinin dili o anda zikredi­yor demektir. 2- Kalbin zikrine gelince, kalbin zikri, kalbin fonksiyonu, kal­bin eylemi olan niyetin Allah’a ait kılınmasıdır. Niyetin Allah’a ait kılın­ma-sı, yâni bir hayat boyu kalbin Allah’ı hatırlayarak niyet sa­hibi ol­ması demektir. Zira kalp iman ve küfür, kabul ve red maka­mıdır. Kalp niyet makamıdır. Kalp hadiseler karşısında kişinin meylinin değerlen­dirilme merkezidir. Yâni kişi diliyle ne söylerse söylesin, kalpten ne geçirdiği önem­lidir. Çünkü kalp fesat ve salah olabilme özelliğine sahiptir. İşte bu iki özelliğe de sahip olabilen kalp, eğer Allah’ın istediği gibi bir özelliğe sahipse, yâni Allah için niyet taşıyorsa; o zaman işte bu kalp, zikir halindedir diyoruz. 3- Üçüncüsü de bedenin zikri. Bedenin zikri de bütün ecsa­mıyla, tüm cevarıhıyla bedenin Allah’ın kulluğunda istihdam edilmesi­dir. Yâni göz hakkı görür, kulak hakkı işitir, dil hakkı konu­şur, mide helâl yer, kafa meşru bilgiler öğrenir, ayak meşru yerlere gider, el meşru şeylere uzanırsa, tüm azalar Allah’a kulluk işinde istihdam edi­lirse, işte bu da bedenin zikridir; yâni tüm azaların ya­ratılış gâyeleri istikâmetinde kullanılması. Allah azaları ne için ya­ratmışsa; onu, ona tahsis etmek bu azaların zikridir. Eğer bu azaları yaratılış gâyelerinin dışında kullanmaya kalkışırsak, Allah korusun o zaman zâlim duru­muna düşeriz. Allah buyurur ki: Sizler beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim. Beni, bana itaatle zikredin ki; ben de sizi rahmetimle zikrede­yim. Beni dualarınızla zikredin ki; ben de sizin dualarınızı kabul ede­yim. Beni dünyada zikredin ki; ben de sizi âhirette zor zamanınızda zikredeyim. Beni sıhhatteyken zikredin ki; ben de sizi zor günlerinizde zik­redeyim. Beni benim yolumda cihadla zikredin ki; ben de sizi zaferle zikredeyim.

153. Âyetin Tefsiri


153:"Ey iman edenler sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraber­dir."

154. Âyetin Tefsiri

154:"Allah yolunda öldürülenlere (Şehidlere) de ölü­ler demeyin. Hayır onlar ölü değil diridirler, ama siz bunu hissedemezsiniz, sezemezsiniz." Allah yolunda öldürülmüş şehidlere ölüler demek yasaklan­mış­tır. Çünkü onlar diridirler, ama siz onların hayatlarını hissede­mez-si­niz. Çünkü bu hayat zâhirî hislerle hissedilebilecek bir hayat değildir. Allah yolunda öldürülenler, şehidler diridirler ve Rab­leri ka­tında en güzel rızıklarla rızıklandırılmaktadırlar. Şüphesiz ki onların nasıl rızıklandırıldığını bizler bile­me­yece­ğiz. Ama şu kadarını biliyoruz ki; onlar bize sürekli mesajlar vermek­teler. Allah’ın dinini canlılıkla muhafaza ettirmede rollerinin olduğunu da bileceğiz. Bir şehidin sürekli bizim karşı­mızda, bizim dünyamızda yayın yaptığını ve yaptığı yayınlarla sü­rekli olarak bize şunu hatırlattı­ğını görüyoruz. Lâkin hayatta olan, canlı olan birilerinin, hattâ en bü­yük âlimlerin hocaların böyle bir mesaj veremediklerini de biliyoruz. Hiçbir kimsenin hiçbir mesaj vermediği bir ortamda, herkesin durgun, statik bir hayat yaşadığı bir ortamda, yıllar önce ölen ve de adı Yâsîn sûresinde ebedîleşen adsız bir şehidin sürekli olarak bize verdiği me­saj ise bakın şöyle : "Keşke kavmim bir bilebilseydi Rabbimin bana mağfi­ret ettiğini ve de beni mükramundan, ikrama bo­ğu­lanlardan kıldığını." (Yâsîn 27) Bu büyük bir şeref, büyük bir ecir ve nîmettir. İşte şehidin, Al­lah yolunda ölen birinin canlılığını koruduğunun ve sürekli bize mesaj ulaştırdığının bir kanıtı ve ispatıdır. Kıyamete kadar Yâsîn sûresini okuyan herkese ulaştırılan bir mesaj. Görü­nüşte ölmüşler bunlar, toz toprak olmuşlardır, adları sanları kal­mamış, nerelerde oldukları da belli değildir. Ama dünyanın her bir yerinde canlarını Allah için fedâ etmiş olan, Allah’tan başka İlâh olmadığının şehâdetini canlarıyla is­pat eden, Allah’ın ölü demeyi yasakladığı bu insanlar, sürekli bize mesaj sunuyorlar. Bakın Âl-i İmrân sûresindeki âyetin devamında bu diri­liğin biraz daha açıklanmasını şöyle görüyoruz: “Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilâ­kis Rableri katında diridirler. “(Âl-i İmrân 169) “Allah'ın bol nîmetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşama­yan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendile­rinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler.” (Âl-i İmrân 170) “Onlar Allah'tan olan bir nîmeti, bolluğu ve Allah'ın, mü’minlerin ecrini zâyi etmeyeceğini müjdelemek ister­ler.” (Âl-i İmrân 171) Allahu Teâlâ onlara o kadar fazıl ve nîmet veriyor ki; onlar bun­larla sevinip coşuyorlar. Arkalarından henüz onlara kavuşmamış olanlara da müjdeler veriyorlar. Onlara korku da yok, mahzun olmak da yok, keder de yok sıkıntı da yok. Cehen­neme gitme korkusu da yok, ama cenneti kaybetme üzüntüsü de yok diyorlar. Yine Allah’tan bir nîmet, bir fazilet, bir üstünlüğü müj­deliyorlar. Ve Allahu Teâlânın mü'minlerin hiçbir zaman ecirlerini zayi etmeyeceğinin mesajını veri­yorlar sürekli. Sürekli şehâdetin yayınını, cennetin yayınını ve mesa­jını yine şahitler okuyorlar. Gerek oradaki, Âl-i İmrân’daki âyetler, gerekse Bakara’daki bu âyetler ölümle hayatın bitmeyeceğini, ölümden sonra da haya­tın de­vam edeceğini anlatır. Şehid davasına başını koyacak kadar şehâdet eden kişi de­mek­tir. Şehid davasının dirilişi için, başkalarının dirilişi için ca­nını fedâ eden kişi demektir. Onun içindir ki şehid, diridir. O yüz­den şehidler ölüler gibi yıkanmazlar. Yıkanmak, ölünün cesedini temizlemek de­mektir. Onlar zaten temiz oldukları için yıkanmazlar. Cenaze namaz­ları da kılınmaz onların, çünkü onlar ölmemişlerdir. Kefenleri şehidlik elbiseleridir. Yaşarken giydikleri elbiseleri ölürler­ken de giyerler. Zira onlar öldükten sonra da yaşarlar. Diridirler onlar, zira onlar yakınlarını diriltirler. Onların ayrılık­ları, yakınlarını asla üzmez, ayrılıkları arkalarında kalanlara asla zor gelmez. Bu kavram asrımızda çok çarpıtılmıştır. Sadece Allah için, Al­lah’ın dininin hâkimiyeti için öldürülenler şehiddir. Bunun dışındakile­rin kesinlikle şehidlikle ilgisi, alâkası yoktur. Ebu Dâvûd'da Ebu Mûsâ El-Eşari’den rivâyet edildiğine göre adamın biri Rasulullah’a sordu: Ey Allah’ın Rasûlü adamın birisi şe­caat için, kahramanlık için savaşır. Bir başkası hamiyet için, ırkçılık için savaşır. Bir başkası da riya için, gösteriş için sa­vaşır. Bunlardan hangisi Allah yolundadır? Allah’ın Rasûlü buyur­du ki: "Kim ki Allah’ın kelimesi ali olsun, Allah’ın dini ha­kim olsun diye savaşırsa, işte Allah yolunda olan bu­dur." Şehidlik, peygamberlik mertebesinden sonra en yüce merte-be­dir. Allah’ın Rasûlü: "Ne kadar isterdim bilemezsiniz! Allah yolunda şehid olayım! Sonra Allah beni diriltsin bir daha şehid olayım! Sonra Allah beni ihya etsin bir daha şehid ola­yım!" Buyurarak kendisinin ihtiyacı olmadığı halde ümmetine bu ko­nuda bilgi veriyor. Peki bu iş neye böyle oluyor? Neden böyle aramızdan biri­leri gidecek? Halbuki insanlar ölmeden hayatlarını devam ettirse­lerdi ol­maz mıydı? Yâni uzun ömürlü bir hayat veya ölümsüz bir hayat olmaz mıydı? Hayır bakıyoruz savaş yapan toplumlar da ölüyorlar, savaş yapmayan toplumlar da ölüyorlar. Meselâ şu anda yetmiş seksen yıldır savaşı terk etmiş, yurtta sulh cihanda sulh demiş bir toplumun üyesiyiz, böyle bir toplumun içinde yaşıyoruz. Çevremizde savaşan toplumlar var, onları da müşa­hede ediyoruz, evet onlardan da bizden de onlarca binlerce kişi ölü­yor. Onlar bir savaş meydanında bir kurşun veya bir şarapnel parça­sıyla hayata veda ederlerken, bizler de yatakla­rımızda bir başka usulle yine hayata veda ediyoruz. Yâni şurası kesin bir yasa ki ne sa­vaş içinde olanlar hemen ölecekler, ne de yatağında yatanlar hep ya­şayacaklardır. Savaş içinde olanlar ölümle diriliş arasındadır, barış içinde olanlar da ölümle diriliş ara­sında bulunmaktadırlar. Zaten ecel geldikten sonra ne bir saat öne ne de bir saat sona alınmayacaktır. Bu Allah’ın yeryüzünde işleyen kanunudur, kimse bunun dışına çıka­mayacaktır.

155. Âyetin Tefsiri

155:"Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiltmekle behe­mehal imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele." Korku ölüm korkusu, düşman korkusu, kıtlık ve açlık korkusu­dur. Eksiklik de mal ve can eksikliği, evlât ve kazanç eksikliğidir. Ce-nab-ı Hak iman edenlerin başına bu tür şeylerin geleceğini ön­ce­den haber veriyor. Düşman ve ölüm korkusu, kıtlık ve fakirlik, malların eksiltilmesi, canların, çocukların, akrabaların ve sevdikle­rin ölümle­riyle, hastalıkla ve ürünlerin eksiltilmesiyle imtihan ede­ceğini haber veriyor ve sonunda da buyuruyor ki; sabredenlere müjdeler olsun. Zaten gerçek mânâda iman eden kişi, iman ettiği andan itiba-ren malını, canını, çoluk çocuk sahip olduğu herşeyini Allah yo­lunda fedâ etmeye hazır olduğunu ikrar etmiş kişidir. Allah bütün bunları cennet karşılığında mü'minden satın almıştır. “Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen mü'minlerin canlarını ve mallarını cennete kar­şılık satın almıştır. (Tevbe 111) Evet, mü'minler mallarını ve canlarını cennet karşılığında Al­lah’a satmışlardır. Mal da can da zaten Allah’ındır. Nîmeti veren iste­diği zaman onu geri alabilir. Eğer bir şey Allah yolunda har­canmışsa, kesinlikle o doğru yolda harcanmıştır. Yeryüzünde her türlü küfür, şirk ve azgınlık güçlerine karşı du­ran, tüm dünyada Allah’ın iradesini hakim kılmaya çalışan mü'minler-den Allah şunu istemektedir: Bu yolda mallarından, canla­rından, ürünlerinden, ticaretlerinden eksilmeler gibi bir kısım be­lâlarla, iptila­larla karşı karşıya geldikleri zaman bunu bir imtihan olarak karşılama­lılar ve sabretmelidirler. İşte Allah mü'minlerden bunu istemektedir. Bilelim ki bütün bu belâlar insanın imanını, iradesini ve da­yanık­lılığını güçlendiren hayatın deneyimleridir. Bu imtihanlar sa­ye­sinde mü'min güç ve kuvvet sahibi yegâne varlığın Allah oldu­ğunu, insanın âciz olduğunu, kendisinin hadiselere müdahale edemeyecek kadar güçsüz olduğunu Allah’ın mülkü olduğunu anlayacaktır. İnsan, kendisi mülk olunca Mâlik’e karşı herhangi bir itiraz hakkına da sahip değildir. E, efendim dünyada bunlar olmasın! Hastalık olmasın! Ölüm ol­masın! Sıkıntı, keder olmasın! Bunlar güzel temenniler, ama hayat hiç de böyle değildir. Bakıyorsunuz bir korku, bir kâfir korkusu, bir düşman korkusu, ya da başka korkular bizi sarıveri­yor. İşte bu bir im­tihandır. Acaba bu korkuyla karşı karşıya kalan insan ne yapacak? Gerçekten Rabbine güvenebilecek mi? Veya meselâ sürekli iyi doy­maya alışık olan bizler bir anda açlıkla karşı karşıya bırakılıveriyoruz. Veya bazen mallarda noksanlıkla karşı karşıya geliveriyoruz. Çok ka­zanıyor iken bir anda bitiveriyor. Güçte kuvvette noksanlık, çok güçlü­sünüz ama bir anda gücünüz kuvvetiniz bitiveriyor, ihtiyarlık hastalık gelip belinizi büküveriyor. Ve meyvelerde, ürünlerde noksanlıklar, kıt­lıklar, sıkıntılar ve yokluklar. İşte bütün bunlar karşısında: Sabredenlere müjdele. İşte bütün bunları size biz verdik ve ver­diklerimizle sizleri imtihana tabi tutarız, diyor Rabbimiz. Sabre­denlere müjdele. Bu konuda pek çok hadis vardır. Burada yeri gelmişken onlardan bazılarını okuyalım inşallah. “Ebû Saîd Sa’d ibn Sinân el Hudrî (r.a)’den rivayet edildiğine göre ensardan bir kısmı Rasûlullah (s.a.v.)’ den bir şeyler istediler O da verdi, tekrar istediler yine verdi, sonunda yanındaki mal bitti. Elindeki olan her şeyi verdikten sonra onlara şöyle dedi: “Yanımda mal olsaydı sizden esirgemezdim, kim istemekten çekinir iffetli davranırsa Allah onun iffetini artırır, kim tokgözlü olmak isterse Allah onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır, kim sabretmeye gayret ederse Allah ona sabır verir, hiçbir kimseye sabırdan daha geniş ve hayırlı bir şey verilmemiştir.” (Buhârî, Zekat 50; Müslim, Zekat 126) Mü’min için en sağlam siper sabırdır. Sabrı sayesinde mü’min fakir de olsa zengin de olsa rahat ve huzurludur. Sabretmeyi bilmeyen ve istemekten vazgeçmeyenler zengin de olsalar fakir de olsalar doyuma ulaşamazlar, asla doymazlar. Kişi zamanın her türlü bela ve sıkıntılarına karşı kendisini sabırla frenleyip hem dünya hem de ahiret kazançlarını elde edebilir. Ebû Yahyâ Suheyb ibn Sinân (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Mü’minin durumuna gerçekten hayret edilir. Zira her durumu onun için hayır sebebidir, bu özellik sadece mü’minlerde bulunur. Çünkü sevinecek olsa şükreder bu onun için hayırdır, başına bir bela gelse sabreder bu da onun için bir hayırdır.” (Müslim, Zühd 64) Enes ibn Mâlik (r.a)’den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.v) çocuğunun mezarı başında bağırarak ağlamakta olan bir kadı-nın yanından geçmişti ve ona: “Allah’a karşı sorumlu olduğu-nu düşün ve sabret” buyurdu. Kadın: Geç git, çünkü benim başı-ma gelen senin başına gelmemiştir dedi. Peygamber (s.a.v.)’i tanı-yamamıştı. Kendisine O’nun Peygamber (s.a.v) olduğunu söylediler. Bunu duyar duymaz Peygamber (s.a.v.)’in kapısına geldi, kapıda ka-pıcılar bulunmadığını gördü ve: Ben sizi tanıyamamıştım dedi. Pey-gamber (s.a.v) de: “Asıl sabır felaketin ilk anında olanıdır” buyurdular. (Buhârî, Cenâiz 32; Müslim, Cenâiz 14) Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Allah: Mü’min kulumun dünyada sevdiği dostunu aldığım zaman, o kimse sabredip mükafatını benden bek-lerse karşılığı cennettir.” buyurdu. (Buhârî, Rikak 6) Ebû Saîd ve Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Ra-sûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Herhangi bir müslümanın başına gelen yorgunluk, hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan ayağına batan di-kene kadar her şeyi Allah müslümanın hata ve günahla-rının bağışlanmasına sebeb kılar.” (Buhârî, Merda 1; Müslim, Birr 49) Enes ibn Mâlik (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (a.v) şöyle buyurdu: “Başına gelen bir musibetten dolayı hiçbir kimse ölmeyi istemesin. Mutlaka böyle bir şey temenni etmek zorunda kalırsa; Allah’ım benim için yaşamak hayırlıysa beni yaşat, ölmek hayırlıysa beni öldür desin.” (Buhârî, Merda 19; Müslim, Zikir 10) Enes ibn Mâlik (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (a.v) şöyle buyurdu: “Allah iyiliğini istediği kulun cezasını dünyada verir, fenalığını istediği kulun cezasını da kıyamet günü güna-hını yüklenip gelsin diye dünyada vermez.” Peygamberi-miz (s.a.v) devamla buyurdu ki: “Mükafatın büyüklüğü bela ve musibetin büyüklüğüne göredir. Allah sevdiği top-luluğu belaya uğratır. Kim başına gelen bela ve musibet-lere razı olursa Allah ondan hoşnut olur. Bir kimse başına gelen bela ve musibetleri öfke ile karşılarsa o da Allah’ın gazabına uğrar.” (Tirmîzî, Zühd 57) Peki nasıl sabredeceğiz? Ölümle, korkuyla, aç­lıkla, mallarda ve ürünlerde noksanlıklarla imtihan edilen bir kimse, nasıl sabredecek? Veya nasıl övgüye lâyık olacak?

156. Âyetin Tefsiri

156:"Mü'mine eziyet veren herhangi bir şey başına geldiği zaman derler ki:" "Biz Allah’ınız, Allah’tan geldik ve Allah’a döne­ce­ğiz." Nasıl olsa Allah’tan geldik, bizi yoktan var eden Allah, nasıl is­terse öylece bizi imtihan eder derler ve başlarına gelen ne olursa ol­sun sabrederler. Bu gerçekten büyük bir iman ve büyük bir iştir. Biz yoktuk. Bundan elli sene öncesine gidelim belki şuradaki-lerden hiç birimiz yoktuk. Ama bakıyoruz elli yıl sonra bizler varız. El­lerimiz var, ayaklarımız var, gözlerimiz, kulaklarımız var, mallarımız mülklerimiz var, kadınlarımız, çocuklarımız var, dükkanlarımız, tez­gahlarımız var, atlarımız arabalarımız var, talebeleri­miz, hocalarımız var. Ama elli yıl önce bunların hiçbirisi yoktu ve bir gün bunların hiçbi­risi olmayacak. Bir bakmışınız ki, bizler de sahip olduklarımız da hepsi hayal olmuş. Bir varmış bir yokmuş. Hattâ öyle bir zaman gele­cek ki; var mıydı, yok muydu, kimsenin hatırına bile gelmeyeceğiz. Tıpkı şu anda bizlerin yüz-yüz elli sene önce yaşayanların üzerlerinde tepe tepe gezdiğimiz gibi, bizden önce yaşayanları şu anda hiç birimizin hatırlamadığı gibi. Acaba yahu bu toprağın al­tında şu zavallı garip biri vardı, kral vardı, prens, prenses vardı, ya da bu toplumun ağaları, beyleri vardı filan bile demeden basıyoruz tekmeyi geçip gidiyoruz. Yarın bizim üstümüze de basıp geçecek birileri. A! Bir zamanlar burada birileri varmış, hacılar, hocalar varmış, ders yapı­yorlar-mış, Kur’an sünnet okuyorlarmış filan diye kimsenin hatırına bile gelmeyecek. İşte madem ki hayat buysa, hayat böyleyse ve bu haya­tın sonunda biz mutlaka dirilecek ve bir hesap vereceksek, o zaman bunu çok rahat kabullenebilmeliyiz. Yâni bu sözleri söylemek çok kolaydır, yâni bunu dille ifade et­mek kolaydır, ama biz gerçekten belâ ve musîbetlerle karşı kar­şıya kaldığımız zaman söylemek çok zordur. Zaten Rasulullah’ın hadisle­rinde: "Gerçek sabır sadme-i ûlâdadır." Musîbet haberi kişiye ilk verildiği anda, o sadmeyle ilk defa karşı karşıya kaldığı anda sabretmesi gerçek sabırdır. Yâni baban öldü haberi kişiye ilk verildiği zaman, o anda, o ilk sadmeyle karşı karşıya kaldığı zaman sabretmesi sabırdır. On gün sonra, bir yıl sonra ona sabret demenin anlamı kalmamıştır, zira artık alışmıştır. Hemen anında: Diyebilmeliyiz yâni.

157. Âyetin Tefsiri

157:"Onlar için Rablerinden salavat vardır, mağfi­ret vardır ve gerçekten hidâyete erenler, kurtuluşa erenler bunlardır." Bu âyetlerden sonra konu bir sembole geçiyor, bir şiar an-latıyor Rabbimiz bize:

158. Âyetin Tefsiri

158:"Muhakkak ki Safa ve Merve Allah’ın şeai-rindendir. Şimdi her kim Kâbe’yi hacceder veya umre ya­parsa onların ikisini de tavaf etmesinde bir günah yok­tur. Kim de tatavvu yaparsa (yâni kim nafile iş ya­parsa, kim gönlünden koparak bir hayır işlerse) bilsin ki Allah şükre­denleri bilir, Allah şakirdir ve herşeyi bi­lendir." Yâni Safa ve Merve Allah’ın sembollerinden, Allah’ın alâ­met-lerindendir. Şeair; alâmet demektir, sembol demektir. Mâide sûresinde başka şeairden de bahsediyor Rabbimiz. Mescid-i Haram, haram ay­lar, Kâbe’ye gönderilen kurbanlıklar gibi. Şeair, bazen biz­zat ibâdetin kendisi için, bazen de ibâdetin yerleri için kullanılır. Bu mânâda ezan, cemaatle namaz, cuma ve bayram namazları, hac, camiler, minareler, safa, merve bunların hepsi Allah’ın şeairindendir, dinin alâmetlerin­dendir, sembolleridir. Safa ve Merve de bunlardan biridir. Her ikisi de birer tepe bili­yorsunuz. Ama bu iki dağ, bu iki sembol bize imamımızı hatırlatıyor. İbrahim’i (a.s), onun hanımı Hacer anamızı ve onun oğlu İs­mail’i (a.s) hatırlatıyor. Yâni Safa ile Merve’yi hatırlamak bir anda onlarla karşı karşıya gelmek demektir. İbrahim (a.s) şu anda Kâbe’nin bulunduğu yere anamız Ha-cer’i bırakır. Yanlarında birazcık bir kırbada suyla birazcık da hurma vardır. İbrahim (a.s) karısı Hacer’le oğlu İsmail’i orada yal­nız bırakıp giderken arkasına dönmemek zorundadır. Hacer ana­mız ar­kasından koşarak bağırır, nereye gidiyorsun Ey İbrahim? Bunu sana Allah mı emretti? Yoksa kendin mi istedin? Allah em­retti buyurunca, haydi git öyleyse bunu emreden Rabbim bizi ko­ruyacaktır buyurur. Bu tevekkülün zirvesidir. Yapayalnız bir kadı­nın, ve şu anda da Kâbe’yi tavaf etmek için gelen bütün insanlığın Kâbe’yle birlikte tavaf ederek kendisini hatırlamak zorunda kaldığı bir kadının, rivâyetlere göre; bir zenci kadının Allah’a te­vekkülde bu kadar zirvede olması, işte bu ka­dın adına o iki dağı Allah’ın şiarı haline getirecektir. Ve kıyamete ka­dar bütün insanlık bunu hatırlayacaktır. Öyleyse Allah bize yeter diyebilmeli müslüman. En kötü şartlar altında bile Allah var ya ne gam! O bize yeter diyebilmeyi becerebil­melidir müslüman. Yalnız da kalsak, zindanda da olsak, ıssız, kimse­siz, yiyeceksiz, içeceksiz bir yerde, bir ortamda kala­caksınız ve de bunu size Allah emredecek, siz de evet diyebilecek ve tevekkül ede­bileceksiniz Allah’a. Ve bakın sabır âyetlerinden sonra hemen Safa ve Merve âyet­leri geliyor. Evet bir kadın buna sabredebilmişse, bu yokluğa, bu sı­kıntıya öyleyse biz de sabretmek zorunda kalacağız. Yanlarındaki su ve yiyecek biter. Su ve yiyecek araştırmasına başlar. İşte hemen yakınında Safa ve Merve tepesi. Bir o te­peye bir bu tepeye koşmaya başlar. Acaba su var mı? Acaba ge­lip giden biri­leri var mı? Yedi defa gidip gelir, ama suyu bulamaz. Ama bir emirdir bu, koşacak ve Allah’ın emriyle suyu arayacaktır. Hayatı arayacaktır, direnç gösterecektir, Allah’ın emirlerine boyun eğecek, Allah’ın yasa­larını araştıracak ve hiçbir zaman sıkıntı duymayacaktır. O, Safa ve Merve arasında su ararken, Rabbimiz bir başka yerde onun karşısına suyu çıkaracaktır. Daha sonraları onun to­runu olan Muhammed’e (a.s) dinin esası olarak onu insanlara tak­dim ede­cektir. Ve kıyamete kadar bütün mü'minlere bu şeair, bu sembol şunu hatırlatacaktır: Ey mü'minler, siz Allah’ın çizdiği yolda sa’y edin, Al­lah’ın bereketinin sizlere nerede ulaşacağına hiç bakmayın. O çizgide de ulaşabilirsiniz, başka çizgilerde de. Siz, Allah’ın sizden istediği bir hareketi gerçekleştirmeye çalı­şın, meselâ çevrenizdeki insanlara Allah’ın dinini ulaştırmaya çalışın, bu insanlar hidâyete ererler ya da ermezler, siz bunu dert edinmeyin, sonunda mutlaka iş Allah’a kalmıştır ve o dilediğini ya­pacaktır. Safa ile Merve arasında sa’y; ta İbrahim (a.s) döneminde tâlim edilmiş hac menâsikindendi. Ama yıllar sonra İbrahim’in, İsmail’in, Hacer’in Safa ve Merve’si putlarla işgal edilmişti. Müşrikler cahiliye döneminde Safa tepesine İsaf, Merve tepesine de Naile diye iki put yerleştirmişler, orada tavaf ediyorlar ve putlara ihtiram edip el sürü­yorlardı. Bu durum müslümanlara ağır geliyordu. İslâm ge­lip, bütün putları kırıp; onların hâkimiyetine son verdikten sonra, müslümanlar bundan çekinir oldular. Müslümanlar, bunun müşrik­ler tarafından son­radan ihdas edilmiş bir bid'at mı olduğu, yoksa bizzat Allah tarafından konulmuş bir şeair mi olduğu konusunda şüpheye düştüler. Yâni bu iki tepe arasında say yapılınca şirke düşüp düşmeme konusunda ciddi bir tereddüt geçirdiler. Gelip Allah’ın Resûlü’ne sordular: Ey Al­lah’ın Rasûlü, bu konuda ne ya­pacağız? Cenab-ı Hak da: "Şimdi her kim Kâbe’yi hacceder veya umre ya­parsa, onların ikisini de tavaf etmesinde bir günah yok­tur." Buyurarak, bunun Hz. İbrahim döneminden beri İslâm’ın şia­rın­dan olduğu haberini verir. Ey müslümanlar korkmayın bunda bir günah yoktur buyurur. Allah’ın Rasûlü de Ebu Dâvûd Menâsik 57. de şöyle buyu­rur: "Şüphesiz ki Safa ve Merve Allah’ın şiarlarından­dır ve sizler Allah’ın başladığı yerden başlayın." Yâni Safa’dan tavafa başlayın buyurur. Ve hattâ başka bir ha­dislerinde de bunun vacip olduğunu vurgular. Burada dikkatimizi çeken bir husus da şudur: Müslümanla­rın İs­lâm’la tanıştıktan sonra cahiliye âdetlerinin tümünden tiksinir bir du­ruma geldiklerini görüyoruz. Dün bu putları kendi elleriyle di­ken bu in­sanlar, İslâm’la tanıştıktan sonra herşeyi yargılama nok­tasına geliver­diler. Artık ne dünkü hayatları kendilerinindi ne de kendileri o hayatın malıydı. Sanki dünkü hayatı onlar yaşamamış­tı. Bir anda bu kadar değişmişlerdi. Bizler de işte böyle olmalıyız. Kur’an ve sünnetle tanıştık­tan sonra cahiliyenin tüm pisliklerinden silkinmek zorundayız. Ye­niden bir hayatla doğmak zorundayız. Tüm hayatımızı Kur’an ve sünnet kılı­cıy-la yeniden gözden geçirmek zorundayız. Tarihin örümcek ağı gibi öre öre günümüz insanına taşıyıp getirdiği tüm yanlış ve çarpık din anlayışlarını, Kur’an ve Sünnet kılıcıyla ıslah olmamış tüm âdet ve gelenekleri, sayısız bâtıl inanışları, dinle il­gisi olmadığı halde dinmiş gibi hayatımızı işgal etmiş bütün bid'at ve hurafeleri Kur’an ve sünnet projektöründe yeniden gözden ge­çirmek ve ıslah etmek zorundayız. Tarih kadar ağır bu yükten kurtulabilmek için, bu iki kaynaktan başka çaremiz de yoktur. İşte, acaba bu cahili bir anlayış mıdır, cahili bir âdet midir, bir töre midir, yoksa gerçekten Allah’ın istediği bir şiarmıdır, bu konuda ciddi bir korku geçiren müslümanlara diyordu ki Rabbimiz: Hayır bu Allah’ın bir şiarıdır, bu Allah’ın bir sembolüdür ve o ya­şamalıdır, ya­şatılmalıdır diyordu Rabbimiz. Mâide sûresi şeairin yaşatılmasını emreder. Hac devam et-melidir, kimse hacca engel koymamalıdır deniyordu. Bir gün müslümanları hacca koymamak için, Kâbe’ye sok-mamak için Hudeybiye’de yasak koydular. Sonra Mekke’yi fethe­dip, Kâbe’nin hâkimiyetini ellerine geçiren müslümanlar da bir ara Mekke’nin kuzeyindeki müşrik kabileleri Kâbe’yi ziyaretten menettiler. Ma-dem ki dün sizler bizleri Kâbe’ye koymadınız, şimdi de biz sizi koyma-yacağız dediler. Allah buyurdu ki bırakın onlar da gelsinler, bu bir şe-âirdir, bu bir semboldür, kıyamete kadar bu du­racaktır. Öyleyse müslümanlar, Allahu Teâlâ’nın kıyamete kadar müs-lümanlara şeair olarak bildirdiği haccı, kurbanı, bayramı, camiyi, Mes-cid-i, cumayı sürekli ayakta tutmak ve onlara sahip çık­mak zo­runda-dırlar. Birileri bunları elimizden almak ve bunların fonksiyonlarını yok etmek savaşına girseler de müslümanlar bun­lardan vazgeçme­mek zorundadırlar. Bunlara var güçleriyle sahip çıkmak zorundadırlar. Bunlara sahip çıkmak zorundayız. Yâni bir şeyin varlığı Al­lah’ı hatırlatıyorsa, bir şeyin varlığı İslâm’ı, dini çağrıştırıyorsa; o Allah’ın şiarıdır. Ve eğer birileri bugün Allah’ı hatırlatan bu şiarları yok etmeye çalışıyorlarsa bilinçli olarak, biz de onlara sahip çıkmalıyız. Biz de onları korumak zorundayız. "Ey iman edenler, Allah’ın şeairini helâl sayma­yın!" (Mâide 2) ...diyor Mâide sûresi. Yâni şeâiri helâllemeyin, hürmetine mü­da­hale etmeyin! Dokunulmazlığını bozmayın! Onu ortadan kal­dırma­dan yana olmayın, diyor Rabbimiz. Bu mânâda Cuma da Al­lah’ın şeairindendir, onu da kaldırmadan yana olmamalıyız diyo­rum. "Kim de tatavvu yaparsa (yâni kim nafile iş ya­parsa, kim gönlünden koparak bir hayır işlerse) bilsin ki, Allah şükredenleri bilir, Allah şakirdir ve herşeyi bi­lendir." İfade ne kadar güzel değil mi? Allah şakirdir. Kendisi zaten şük­redilmeye lâyık yegâne varlıktır ve de sonunda yaptıklarından ötürü sanki kullarına teşekkür edendir Allah. Allah kullarına teşek­kür edi­yor. Buna karşılık kulların Allah’a nasıl bir kulluk yapması gerekti­ğini artık siz düşünün.

159. Âyetin Tefsiri

159:"İndirdiğimiz açık hükümleri ve doğru yolu biz kitapta insanlara beyan ettikten sonra gizleyenler yok mu? İşte onlara Allah lânet eder ve lânet etmek şa­nından olanlar lânet eder." Bir nişane, bir alâmet, bir sembol ve bunun gizlenme günahı ya da gizleme vebali. Muhakkak ki beyyinattan indirdiği­mizi gizleyen­ler, Tevrat, Zebur ve İncil’deki indirdiklerimizi gizle­yenler, Kur’an’da indirdiklerimizi gizleyenler, risâleti gizleyenler, peygamberin (a.s) pey­gamber olacağını, Kur’an’ın son kitap ola­cağını gizleyenler, kıblenin Kâbe olacağını gizleyenler, bütün bunları oğullarından daha fazla bil­dikleri, tanıdıkları halde tüm bu gerçekleri gizleyenler ehl-i kitabın bi­lenleri. Denmiş ki; bu âyet hakkı bildikleri halde gizleyen ehl-i kita­bın bilginleri, özellikle de yahudi âlimleri hakkında inmiştir. Ama biliyoruz ki sebebin özel oluşu hükmün genel oluşuna engel değil­dir. Öyleyse âyet din konusunda bildiği herhangi bir bilgiyi, her­hangi bir gerçeği gizleyen, onu insanlara anlatmayan kimselerin hepsini içine almakta­dır. İhtiyaç anında onu söylemeyen veya yaymayan ya da yayılma­sına engel olmaya çalışan herkes için ge­çerlidir bu. Belki dün bu işi yapan ehl-i kitap bilginleriydi; lâkin dö­nem geç­miş, müslümanlar yeryüzünde çoğalmış, ama bu sefer de Müslü­manlar bu kitabı gizlemeye başlamışlar. Bakara’yı gizleyen­ler, Âl-i İmrân’ı, Nisâ’yı, Mâide’yi gizleyenler. Kur’an’ı bilip de üm­mete anlat­mayanlar, gündeme getirmeyenler, işlerine gelen âyet­lerle vaziyeti idare edip, hoşlarına gitmeyecek âyetleri örtbas ede­rek kendi heva ve heveslerine göre bir dünya kuranlar. Kitapta insanlara açıklandıktan sonra Beyyinâtı gizleyenler, âyetleri gizleyenler, kim bunu yapıyorsa: "Allah’ın lâneti onların üzerinedir ve lânet etmek şa­nından olan tüm meleklerin ve tüm varlıkların lânet­leri de onların üzerinedir." Sahabeden Ebu Hureyre’ye (r.a) çok fazla hadis rivâyet ettiği söylendiği zaman bu âyeti okuyarak der ki: "Eğer Kur’an’da böyle bir âyet olamasaydı val­lahi bu kadar hadis rivâyet etmezdim. Ama ne yapayım Allah böyle buyuruyor." (Buhârî ilim 42) Allah’ın Rasûlü buyurur ki: "Hakkı söylemekten susan kişi dilsiz şeytandır." Başka bir hadislerinde : "Kim ki yanında bulunan İslâm’dan bir bilgiyi giz­lerse; kıyamet günü Allah onun ağzına ateşten bir gem vu­racaktır." Çünkü küfre rıza, küfürdür. İlmi gizlemek demek; ondan mah­rum olan insanların küfürde kalmalarına ve sapmalarına göz yummak, rıza göstermek demektir. Gerçekten gizlemek büyük bir günahtır. Menfaatimiz var gizli-yorsak, hesabımız var gizliyorsak, rahatımız kaçmasın diye gizliyor-sak, para kazanacağız diye, zaman bulamadık diye anlamıyor ve an-latmıyorsak çocuklarımıza, cidden bilelim ki halimiz çok perişandır.. Düşünün öyle bir ortamdasınız ki, öyle bir meclistesiniz, bir ce­maattasınız, bir okuldasınız, bir konumdasınız ki; bir hakikatle karşı karşıyasınız. Ve orada o hakikatin sizin tarafınızdan ilanı isteniyor. Ve işte o anda hakikati gizlemeye, sıvışıp kaçmaya hak­kınız yoktur. Bu­lunduğunuz makam ve mevki hesaplarınız, para hesaplarınız, ya da hacılık, hocalık hesaplarınız, toplum ta­rafından beğenilmeme, toplum tarafından dışlanma hesaplarınız, hocalığınızın toplum tarafından sı­fıra indirilme korkularınız sizi ve bizi hiçbir zaman bildiğimiz hakikati gizlemeye sevk etmemelidir. Var çıksın tayininiz, var insin hocalığınız, var bitsin dekanlığınız, var bizi kimse hesaba da katmasın, var statü­müz de yok olsun, söylememiz gerekenleri mutlaka söyleyelim. Açığa çıkarmamız gereken şeyleri mutlaka açığa çıkaralım. Bilelim ki Allahu Teâlâ’nın açıklamamızı istediği hakikatleri gizlediğimiz sürece, Al­lah’ın lâneti bizim üzerimizedir, lânet etmek şanından olan tüm var­lıkların lânetleri bizim üzerimizedir. Bu memlekette yıllarca Arapça okutulması yasaklan­mıştır. Se­bep nedir? Sebep Kur’an’ın gizlenmesi, Kur’an’ın bu in­sanlar tarafın­dan anlaşılmasını engellemektir. Başka bir sebebi yoktur bunun. Bu tür gizleyenler de Allah’ın lânetinden kurtulama­yacaklardır. İngilizce öğretimine izin var, Almanca’ya izin var ama Arapça’ya geçiş yok. Bir de bu âyet bize şunu anlatır: Bilgi sahibinin bir üstün­lük, bir imtiyaz sahibi değil aksine büyük sorumluluk sahibi oldu­ğunu anlatır. Peki bu hakikati gizlediği halde kendisine bir çıkış yolu bu­lan kimse yok mu? Evet var:

160. Âyetin Tefsiri

160:"Ancak tevbe edenler kurtuldular. Durumunu düzeltip Allah’la barıştı. Ve bir de o gizlediğini beyan ederse, işte onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri çok çok kabul eden ve merhamet edenim." Tevbe edenler çıkış yolu buldular. Peki tevbe nasıl olacak? Al­lah’a yöneldi, yaptıklarından pişman oldu, hatanın hata oldu­ğunu ka­bul etti. Meğer ben ne kötü bir insanmışım be! Ne kadar berbatmış benim gidişatım dedi. Bu yetmez, hemen arkasından: "Durumunu düzeltip Allah’la barıştı." Yâni Allah’ın istediği gibi bir iman sahibi, Allah’ın istediği gibi bir kabul sahibi oldu. Bu tevbenin şartıdır, ancak tevbenin bir şartı da-ha var. Hakikati gizleme günahından tevbenin bir şartı daha var: "Ve bir de o gizlediğini beyan ederse, işte onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri çok çok kabul eden ve merhamet edenim." Bir de bunu amel haline getirirse, yâni artık gizlemek­ten vaz-ge­çip beyan etmeye, anlatmaya başlarsa. İşte o zaman tevbe ger-çekleşmiş olacaktır. Allah korusun, diyelim ki biz burada bir şeyler gizledik. Bir ha­kikati gizledik, bir hakikati sunmadık size. Herhangi bir menfaa­timiz sebebiyle es geçtik. Sonra da buradan ayrılıp eve varınca, başladım göz yaşlarımla; “Ya Rabbi beni affet” diye tevbeler et­meye. “Allah’ım beni affet, bu insanlara o hakikati gizledim” diye ağ-layıp sozlanmaya başladım. İşte bu tevbe değildir. Peki nasıl olacak? Ben aynen buraya gele­ceğim ve sizlerden gizlediğim şeyleri, işte ben size şunları şunları gizlemiştim, şunları şunları eksik söylemiştim, işin aslı faslı budur diyeceğim, o zaman benim tevbem gerçekleşmiş ola­caktır. Çünkü hırsızın tevbesi, çünkü katilin tevbesi kendi günahıyla doğru oran­tılıdır. Yâni her günahın tevbesi ayrıdır. Hakikati gizleme günahı­nın tevbesi de böylece gerçekleşmiş olacaktır.

161. Âyetin Tefsiri

161:"Âyetlerimi inkâr edenler ve üstelik de kâfirler olarak ölenler var ya; işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerinedir." Evet yukarıdaki âyette anlatılan: İfadesi burada açıklığa kavuşturuldu. Lânet edenler kimler­miş? Allah’mış, meleklermiş ve insanların tamamıymış. Hakikati giz­leyen, hakikati gizledikten sonra da onu reddeden, dünya menfaatleri sebebiyle dinini, imanını satan kimseler üzerinedir Al­lah’ın, melekle­rin, ve topyekun insanların lâneti. Ne korkunç bir akıbet değil mi?

162. Âyetin Tefsiri

162:"Onlar orada, o cehennemde ebedîyen kala­cak­lar. Azap onlara hafiflemez ve de yüzlerine bile ba­kılma­yacaktır." Kimse hallerini hatırlarını sormayacak, yahu siz de burada mısı­nız? bile denilmeyecekleri bir ortam Allah korusun. Çünkü bu adamlar kendileri de tüm kendilerine yaklaştırılmış fırsatlara rağ­men imana yanaşmamışlar, kitap ve sünnetin hatırını sormamış­lardı. Yahu acaba bu dinin aslı, astarı nedir? Acaba ne anlatıyor bu kitap? Acaba Bakara neden söz ediyor? Âl-i İmrân ne anlatı­yor? Bir kere merak edip bir dinleyelim, bir kere bir okuyalım da müsbet ya da menfi bir karar verelim diyerek, Allah’ın gönderdiği mesajın hal ve hatırını sor­mamış-lardı. Şimdi onların da halleri ha­tırları sorulmayacak. Çünkü: "Ceza amel cinsindendir." Perişan bir vaziyette azabın içinde unutulacaklar; hattâ: "Diyecekler ki; ya Mâlik Rabbin bizim hakkımızda hüküm versin artık." Yâni ne olacaksa olsun! Buradan çıkmak, kurtulmak istiyo­ruz artık diyecekler. Yıllar sonra Mâlik de diyecek ki onlara: "İnneküm makisün" Hayır hayır, siz orada kalacaksı­nız. Sizin için bundan kurtuluş yoktur.

163. Âyetin Tefsiri

163:"İlâhınız, tek olan İlâhtır. O’ndan başka İlâh yoktur. Tek olan O’dur. O Allah, Rahmândır." O Allah, merhamet sahibidir, rahmeti ve merhameti boldur, ama müslümanca yaşayanlara dünyada da, âhirette de rahmet ve be­reket vardır. Ama kâfirce yaşayanlara, kendisinden başka İlâh­lar edi­nip, onları razı etmeye çalışanlara dünyada da, âhirette de azap üs­tü-ne azap tattıracaktır. Peki bu tek olan İlâhımız, tek olan Rabbimiz acaba nasıl ta­nına­caktır? O’nun sıfatları, özellikleri, esması ya da O’-nun âyetleri, alâmetleri nelerdir acaba? Bakın, size O’nun tek İlâh ve Rab oluşuna birkaç âyet:

164. Âyetin Tefsiri

164:"Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılı­şın­da. Gündüzün ve gecenin birbirini takip etmesinde. İnsanlara menfaat vermek üzere denizlerde akıp giden gemilerde de Allah’ın âyetleri vardır. Allah’ın gökten su indirerek ölü araziyi onunla diriltmesinde âyetler vardır. Ve orada her nevi hayvanları dağıtmasında da âyetler vardır. Rüzgarları yeryüzünde her taraftan estirme­sinde, gök ile yer arasında Mûsahhar kılınmış bulutta, şüphesiz bunların hepsinde akıllı olan bir ümmet için elbette Allah’ın birliğine âyetler vardır” Âyetin sonuyla bir bağlantı kuralım burada. Aman bu âyet­leri sü­rekli gündeme getirelim. Aman bu âyetleri hiçbir zaman hatı­rımız-dan çıkarmamaya çalışalım. Çünkü bu toplumun en büyük kâfir­likle-rinden birisi de –kâfirlik; âyetleri örtme anlamında kullanılan bir kelimeydi, bunu daha önceki âyetler demişti- işte budur. Bu toplum o kadar Allah’ın âyetlerini örtüyor ki, o kadar Allah’ın âyetlerini örtbas et­meye, kamufle etmeye çalışıyor ki, yâni atından, arabasından, bilgi-sayarından, buzdolabından, çamaşır makinesinden, evinden, eşya­sından, dükkânından, tezgâhından hiç mi hiç kurtulup da bu âyetlerle beraber olamıyor. Yâni bu insanların elektriğe hamd ettikleri kadar, elektriği gün­deme getirdikleri kadar, Allah’ın eşsiz bir âyeti olan güneşi gündeme getirmediklerine şahit oluyoruz. Kullandığı bilgisayar aletine değer verdiği kadar, Allah’ın gece ve gündüz âyetlerine, Allah’ın akıl âyetine değer vermediklerini görüyoruz. Atına arabasına değer verdiği kadar, bu atı ve arabayı ha­re­ket ettiren Allahu Teâlâ’nın o âyetini hiç gündeme getirmedikle­rine şahit oluyoruz. İşte bunun içindir ki, Allah’ın bu âyetlerini ıs­rarla gündeme getirmeliyiz. "Göklerin ve yerin yaratılışında âyetler var." Nasıl, yaratabilir miydik böyle bir âyeti? Gücümüz yeter miydi buna? Bakın gökyüzüne, direkler de yok, hiç bir şey yok. Bakın yer­yüzünü, ne kadar da güzel yaymış Allah. Üzerinde dağ­ları var, ovaları var, yaylaları da var. İşte bu mükemmel âyet Allah’ın âyetidir. "Gündüzün ve gecenin birbirini takip etmesinde." Gündüzün ve gecenin uzayıp kısalması, peş peşe gelmesi, bir­biri ardınca gelmesinde ve buna bağlı olarak idrak ettiğiniz za­ma­nın sırrında ve bunun size temin ettiği menfaatlerin ortaya çıkış tar­zında sizin için, insanlar için, akıl sahipleri için âyetler vardır. Gece ve gündüz, insan gücünün, insan egemenliğinin, insan krallarının, insan meliklerinin ulaşamadığı iki âyet. Haydi herşeyin hakimi biziz diyenler, egemenlik hakkı bizdedir diyenler, söz sahibi olarak kendilerini gö­renler müdahale etsinler geceye, müdahale etsinler, söz geçirsinler gündüze. Bazen geceyi, bazen gündüzü uzatsınlar bakalım. Yapabi­lirler mi bunu? Geceyi ya da gündüzü bir saniye bile oynatabilirler mi? Geceye ve gündüze söz geçirebi­lirler mi? İşte bu sürekli gözümüzün önünde bulundurmamız gere­ken bir âyettir. "İnsanlara menfaat vermek üzere denizlerde akıp gi­den gemilerde de Allah’ın âyetleri vardır." Şu anda insanlardan hiç birisi bu âyeti de görmek istemiyor. Bu âyet üzerinde de düşünen kimse kalmamış. İnsanlar gemilerden ha­berdardır, gemiler yapmışlardır, firkateynler yapmışlardır, füzeler icad etmişler, yeni yeni arabalar icad etmişlerdir. Ama şunu niye ka-bullenmek istemiyorlar? Niye gündeme getirmek istemiyorlar? Bun-ların suyun üzerinde durabilme imkânını, suyun üzerinde batmadan durabilme yasasını Rabbim takdir etmemiş midir? Suya kaldırma gü­cünü veren, bu yasayı koyan Allah değil midir? Niye düşünmek iste­miyorlar bu insanlar bunu? Eğer onların istifade ettikleri bu yasayı Rabbim tesbit et­mese, herşeyi alabora ediverse, bu kanunları tepe takla getiri­verse, artık su­yun üzerinde hiç bir şey durmayacak deyiverse, bu insanlar ne yapa­bileceklerdir? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? O zaman bu yaptıkları gemilerle nasıl övünebileceklerdi? Nasıl hava atabileceklerdi? Üstelik bu gemileri yapma ameliyesinin ilki de Rabbi-mize aittir. Gemilerin ilk planı, ilk projesi de Rabbimize aitti. “Bizim gözetimimizde yap bu işi” diyordu, Hz. Nuh’a Rabbi-miz. Evet, şu anda imal ettikleri füzeleriyle, arabalarıyla, uçakla­rıyla, füzeleriyle, gemileriyle öğünen insanlar, Rabbimiz bir emir verse, artık şu andan itibaren bütün yer altındaki petroller su haline gelmiştir. Ne hale gelir bu insanların yaptıkları şeyler? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? Düşünmeyecekler mi? O zaman bu yaptıkları şeyler içinde tavukların bile yaşayamayacağı şeyler haline gele­cektir. Peki, o zaman insanlar niye Allah’ın bu âyetlerinin bilincine ermek istemiyorlar? Kendi yap­tıklarıyla övünen bu insanlar niye bütün bu yaptıklarını Allah’ın yasa­larına bağımlı olarak yaptıklarını anlamaya yanaşmıyorlar? Demir ol­masaydı, benzin olmasaydı, suya Allah tarafından bu kaldırma yasası verilmeseydi, havaya sesi iletme gücü verilmeseydi ne anlama gele­cekti bütün bu yap­tıkları? Suyun üzerinde gemilerin yürüme yasasını, bu konudaki âyetleri zikretmiyorlar, gündeme getirmiyorlar da kendi yapmış ol­dukları putların önünde secdeye kapanıp onlarla övünmeye çalı­şıyorlar. Efendim, insanlık artık bilgisayar çağına geçmiştir, robot ça-ğına fırlamıştır, insanlar kendilerinden daha hızlı düşünebilecek çağa ulaşmıştır diyerek, kendi kendilerini, kendi yaptıklarını putlaş­tırmaya, en büyük benim! En büyük biziz! Benden başka, bizden başka büyük yoktur! diyerek kendi kendilerine secde etmeye başlamışlar, kendi kendilerinin tanrılıklarını ilan etmeye başlamış­lardır. "Allah’ın gökten su indirerek ölü araziyi onunla di­riltmesinde âyetler vardır." İşte yine büyük bir âyet. Haydi bu insanlar gökten su in­dirsin­ler. Gökten fazla değil, sadece bir tek damla indirsinler. Mümkün mü? İsterse bütün dünya birleşsin bir damla su bile indi­remeyeceklerdir. Bu âyetin alternatifi olarak haydi bir âyet çıkar­sınlar insanlar. İnsanlar barajlar yapıyorlar, barajlar başkalarının ismiyle anılıyor. Sulardan enerji alıyorlar, elektrikler çıkarıyorlar, onlar da yine başkalarının is­miyle anılıyor. Herkes gücü kendi­sinde görüyor, herkes kendisini putlaştırmaya çalışıyor. Herkes bir şeyleri parsellemeye çalışıyor. Halbuki sanki bunlar Allah’ın âyet­leri değil de kendilerinin âyetleriymiş gibi, kendilerini zikretmeye çalışıyorlar. Haydi güçleri yetiyorsa şu yağmuru indirsinler bakalım. Nasıl ormanların sahibi benim, benim ismim oraya konulacak di­yebilir bu insanlar? Nasıl barajlar kralı be­nim, diyebilir bu insanlar? Nasıl sulara egemen benim, diyebilir bu in­sanlar? Nasıl da Allahu Teâlâ’nın âyetlerini böylece örtme cesareti bulabiliyor bu insanlar? Nereden alabiliyorlar bu yetkiyi? "Ve orada her nevi hayvanları dağıtmasında da âyet­ler vardır." Yeryüzünde her bir hayvanı, her tür hayvanları sınıf sınıf, cins cins, çeşit çeşit yaymasında da büyük âyetler vardır. Çeşit çeşit var­lıklar, denizlerde ayrı, karalarda ayrı varlıklar yarattı Allah. Bilelim ki bütün bunlar âyettir. Tüm bu varlıklar Allah’ın âyetleridir. Hadi bakalım bu insanlar, bu varlıklardan bir tanesini yaratsınlar. Bu füze çağında, bilgisayar çağında olduklarını iddia eden insan­lar, kendi tanrılıklarını ilan etmeye çalışan bu insanlar, bir tek var­lık yaratsınlar da görelim. O zaman onların tanrılıklarını biz de kut­sayalım, o zaman biz de onların önünde secdeye kapanalım. Ama bakıyoruz ki, tüm bu âyetleri kapatıyorlar, gündeme ge­tir­miyorlar, örtüyorlar, örtbas ediyorlar, kamufle ediyorlar ve kendi âyet­lerini gündeme getirmek için ellerinden gelen herşeyi yapmaya çalışı­yorlar. Korkunç bir gelişme, müthiş bir gelişme, müthiş bir buluş, gök­yüzüne çıkıyoruz, yeryüzüne iniyoruz, sihir­bazlık numaralarıyla insan­lığın gözlerini büyülemeye çalışıyorlar. Böylece gerçek âyetler gün­demden düşürülmüş, şeytan âyetleri her tarafı kaplamış ve sonunda da insanlar kendi kendilerine ibâdet eder olmuşlar. Kutsiyet insana ait olmuş, üstünlük insana izâfe edilir olmuş. Halbuki hiçbir konuda tek yetkileri bile yoktur bu in­sanların. “Rüzgarları yeryüzünde her taraftan estirme­sinde, gök ile yer arasında musahhar kılınmış bulutta, şüphesiz bunların hepsinde akıllı olan bir ümmet için elbette Al­lah’ın birliğine âyetler vardır” Rüzgarları yeryüzünde her taraftan estirme­sinde, rüzgarları bir taraftan başka bir tarafa, bir şekilden başka bir şekle çevirmesinde ve yerle gök arasında emre âmâde bekle­yen bulutlarda da akıl sahipleri için deliller vardır. Bakıyorsunuz rüzgarlar bir o tarafa gidiyorlar, bir bu tarafa gidi­yorlar. Bir anda yerdeler, bir de bakmışınız ki gökyüzüne çık­mış­lar. Bütün bunlar kimin emriyle oluyor? Gök ve yer tanrıları onlara söz geçirebiliyorlar mı? Yoksa ekonomik, siyasal tanrılar, egemenlik bizim diyenler, ruhaniler mi bu işi yapıyorlar? Rüzgar­ları onlar mı hareket ettiriyorlar? Bulutları onlar mı hareket ettiri­yorlar? Bitkileri onlar mı çı­karıyorlar? Varlıkları onlar mı yaratıyor­lar? İnsanları onlar mı yaratı­yorlar? Dağları onlar mı yaratmış, gökleri onlar mı bina etmiş? Gemi­leri onlar mı hareket ettiriyorlar? Hayır hayır bunların hepsi Allah’ın âyetleridir. Ondan başka kim­senin de bu konuda en küçük bir yetkisi yoktur. Bu âyet-i kerîme iman meselesinin bir akıl ve fikir meselesi oldu­ğunu anlatıyor. Günlük hayat müfredatını anlamada aklını ve fik­rini kullanabilen bir insanın, mutlaka sonunda iman etmesi ge­rektiğini anlatıyor. Yâni sizin Allah’ı tanıyıp ona iman etmeniz, sizin imkânları­nız dahilindedir. Allah’ı tanıyıp ona iman edebilmeniz için öyle çok bü­yük çabalar sarf etmeniz gerekmemektedir. Onu tanı­mak için yeryü­zünü baştan başa dolaşmayı kapsayan bir sefer düzenlemenize veya denizlerin derinliklerine inmenize, ya da uza­yın geniş ufuklarına çık­ma-nıza gerek yoktur. Aksine, günlük hayatınız ile karşılıklı ciddi bir ilgi kurmanız ye­terli olacaktır. Allah’ın çevrenizdeki yerleştirdiği âyetlere bir göz atma­nız yeterli olacaktır. Allah’ın iki tür âyeti vardır. Metluv âyetler ve meş-hud âyetler. Kulağa hitap eden işitsel âyetlerdir ki; şu eli­mizdeki Kur’-an’ın âyetleri bu tür âyetlerdir. Bir de göze hitap eden, görsel de­diği-miz âyetler vardır ki; bunlar da tüm arzda, semada gördüğümüz âyetlerdir. Güneş, ay, yıldızlar, bulutlar, dağlar, de­niz­ler, ağaçlar, kuşlar, insanlar bunların hepsi Allah’ın meşhud âyetleridir. İşte çev­remizdeki Allah’ın yarattığı bu âyetleriyle eğer ciddi bir ilişki kurar, bunlar üzerinde birazcık düşünürsek mutlaka Allah’ın varlığını anla­yacak ve onu tanıma imkânı bulabileceğiz demektir. İş bu kadar açık­ken, iş bu kadar kolayken;

165. Âyetin Tefsiri

165:"İnsanlardan kimileri de vardır ki; Allah’a nid-ler (eşler, ortaklar) kabul ediyorlar. Ve onları Allah se­ver gibi severler. Müslümanların sevgileri ise Allah için­dir. O zâlimler azabı gördükleri zaman derler ki güç kuv­vet bütünüyle Allah’ındır. Bütünüyle azabın şiddetlisi de Allah’a aittir." Allah’ın ortakları vardır diyorlar. Evet, bütün bunlar Allah’ın ya­rattığı varlıklardır; ama işte bu konuda bize yetkiler vermiş, ken­disinin işleri çok yoğun olduğundan dolayı bizim işlerimizi, siyasal işlerimizi, ekonomik işlerimizi, beşerî işlerimizi, sosyal işlerimizi bize bırakmıştır. İşte biz de bu işlerimizi kendi tanrılarımıza döndü­receğiz diyerek, Allahu Teâlâya ortaklar bulmaya çalışıyorlar. Tamam göklerin, yerin yaratıcısı olarak, yağmurun yağdırı­cısı olarak, rüzgarların sahibi olarak Allah’ı kabul ediyoruz; ama Allah, işte böyle büyük işlerin yanında, ufak tefek işlere vakti olmadığı için bu işler bize bırakılmıştır diyorlar. Sonra da dönüp Allah’a diyorlar ki; ya Rabbi, bizim ilim adamlarımız var, ilmi işlerimizi biz onlarla hal­ledece­ğiz, senin de bilgin vardır ama, neyse işte devir değişti, şimdi bizim bilim adamlarımız bu işleri daha iyi hallediyorlar. Ya Rabbi, tamam, sen de şifa verensin; ama asrımızda bizim hekimlerimiz gerçekten çok ilerlediler, şifa tanrıları­mız var, hayat tan­rılarımız var ve gerçekten bu işi çok iyi halledi­yorlar, anında işe mü­dahale ediyorlar, beceremediklerini de zaten birtakım sebeplere bağ­lıyorlar, artık sen bu işe karışma diyorlar. Ya Rabbi sen mâlikü’l-mülk-sün, biliyoruz; ama, şu anda bizim geçici mâliklerimiz var, lider­lerimiz var, ekonomistlerimiz var, bunlar ger­çekten bu işi iyi biliyorlar. Mallarımızı, mülklerimizi baş­kalarına peşkeş çekmeyi bunlar gâyet iyi beceriyorlar. Bundan dolayı bu işi de sen bırak, karışma bu pis işlere, biz keyfimize göre hare­ket edelim. Bizim deneyimli hukukçularımız var artık, biz hukuk konusunda âd dönemini, Medyen dönemini, Fira­vunlar dönemini geri getirdik ve bu hukuk konusunda da artık bu işin zirvesine var­dık, senin kitabına da ihtiyacımız kalmadı, zaten yıllar önce kitabı­nın hükmü de bitmiştir, şimdi yeni kitaplar edindik, bizim hukuk tanrılarımız da bu işi hallediyor diyerek Allah’a nidler, ortaklar bul­maya çalışan insanlar vardır. Allahu Teâlâya nidler, ortaklar buluyorlar ve onları Allah’ı se­ver­miş gibi seviyorlar. Hem de öyle seviyorlar ki, sanki Allah’ı sever gibi seviyorlar. Onların emirlerine, yasaklarına itaat ediyorlar da Al­lah’a isyan ediyorlar. Bu şeriklerinin arzularını, Allah’ın arzularına ter­cih ediyorlar. Bunların bir kısmı bu şirki açıktan yaparlar. Tıpkı Firavunlara, Nemrutlara insanların bir dönem yaptıkları gibi, onlara ilâh, mâbud ismi vermekten çekinmezler. Onlara açıktan açığa Rabbimiz! Tanrı­mız! Demekten çekinmezler. Onları güç kuvvet sahibi, nîmet sahibi bilirler. Allah’tan beklemeleri gereken şeyleri bunlardan beklerler. Al­lah’a sığınmaları gereken yerde bunlara sı­ğınırlar. Allah’ı çağırmaları gereken yerde bunları yardıma çağırıp, bunlara dua ederler. Allah’ın rızasını kazanıyorlarmış gibi bunların rızalarını kazanmaya çalışırlar. Bilhassa oyun eğlence tanrılarında bunu çok net görmek müm­kündür. Adam bir futbolcuyu kalbinin ta derinliklerinde yaşa­tıyor. Bir artisti, ya da bir şarkıcıyı, ya da bir sanatçıyı kalbinin ta derinlikle­rinde saklıyor. Bir siyasî liderini, bir efendisini, bir hacı­sını, hocasını kalbinin en derinliklerinde saklıyor adam.. Veya işte Allah’ın varlıklarla birleşme teorisi de, veya vah­det-i vücutçuluk adıyla bilinen varlıkların Allah’tan kopma, parça­lanma an­layışı da insanları, bu varlıkları Allah sever gibi sevme küfrüne götü­recektir. Zaten Hz. İsa’ya Allah’tı, Allah’ın oğluydu denmesi Mısır­’dan, Roma’dan, Hind’den, Yunan’dan gelen bu birleşme (Vahdet-i vücut) teorisinin bir tesiridir. Allah bu konuda ne diyor hiç önemli değil, yeter ki efendisi gü­cenmesin, yeter ki lideri razı olsun, yeter ki futbolcu üzülmesin, yeter ki artist hanım mahzun olmasın, yeter ki şarkıcı kız sıkıntı içine düş­mesin, yeter ki hoca efendiyi üzmeyeyim. Gerisi önemli değil, Allahu Teâlâ zaten Ğafur’ur Rahîmdir, o gücenmez diyorlar. Öyle bir seviyor, öyle bir bağlanıyor ki; adam, bakıyoruz haki­ka­ten sanki Allah sever gibi seviyorlar. Modaya ters düşmek­tense bin defa Allah’a ters düşmeye razı olacak kadar seviyorlar. Meselâ top­rak, sancak, bayrak, vatan, millet, lider, önder gibi nidler sanki Allah sever gibi seviliyor. Allah’a yapılması gerekenler bunlar adına yapıl­maya çalışılıyor. Mü'minler Allah adına, Allah uğ­runda ölmeyi göze alırken, kimi insanlar bunlar adına da ölebilmek­tedirler. Hattâ bunlar­dan kimileri Allah’tan daha fazla sevilmekte­dir. Meselâ Allah’ın emirle­rine zıt emirler veren, arzuları, kanunları Allah’ın arzularıyla çatışan li­derlere itaat eden kimselerin bu amelleri, liderlerini Allah’tan daha çok sevdiklerinin ispatıdır. Adam kendisi gibi âciz, kendisi gibi ölümlü, kendisi gibi güçsüz ve kuv­vetsiz olan bir adamın kanunlarının, koy­muş olduğu kurallarının insanlar üzerinde hâkim olması adına malını veriyor, canını veri­yor. Bu âyet-i kerîmeye göre kâfirlerin kendi liderleri, kendi İlâh­ları, kendi kanun koyucuları yolunda verdikleri mücâdeleye denk bir mü­câdele değil, onlarınkinden daha üstün bir mücâdeleyi bizler de, bizim kanun koyucumuz, bizim Rabbimiz uğrunda verebilirsek o zaman bi­zim müslüman olduğumuz ortaya çıkacaktır. Yoksa onların verdikleri mücâdeleye denk bir mücâdele bile bizim için tehlikeli bir sonuçtur Allah korusun. Çünkü mü'minlerin sevgisi onlarınkinden fazladır diyor âyet-i kerîme. Bırak onlar istedikleri kadar Allah seviyor gibi birilerini sev­sin­ler, Allah’tan başka edindikleri tanrılarla günlerini gecelerini doldur­sunlar, bir hafta boyu, bir ay boyu, bir yıl boyu tanrı kabul ettikleri o şahsiyetlerin hayaliyle avunsunlar, peki müslümanlar ne yapacaklar? "Müslümanların sevgileri ise Allah içindir." Müslümanlar hayatı Allah için yaşarlar, Allah’tan yana olur­lar. Evet müslümanların da sevdikleri vardır. Müslümanlar kar­deşlerini se-verler, birbirlerini severler, kocalar hanımlarını severler, kadınlar kocalarını severler, müslümanlar çocuklarını severler, müslümanlar hocalarını severler. Ama bütün bunların sevgisi Allah için olur, Allah sebebiyle olur ve Allah sever gibi değil, Allah için bir sevgi olur. Al­lah’a bağlanmak gibi değil, Allah için onları sevmek ve Allah için on­ları değerlendirmek olur müslümanın sevgisi. Allah için sevmekle, Al­lah’ı se-ver gibi sevmek elbette farklı olacaktır. Mü'minler ise Allah’ı en çok severler. Mallarından, canların­dan, nefislerinden, çocuklarından, ailelerinden, vatanlarından, bay­rak-ların­dan, milletlerinden ve değer verdiği herşeylerinden daha fazla se-verler Allah’ı. Tabii Allah sevgisi, itaati gerektirir. Sevginin ölçüsü itaattir. Sevgi­nin ispatı, tâbi olmaktır. “Ey Muhammed, de ki; “Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Al­lah affeder ve merhamet eder.” (Âl-i İmrân 31) Demek ki Allah’ı sevmenin yolu peygambere itaatten ve onun yoluna tabi olmaktan geçer. Allah’ı sevmek demek; Allah’ın sevdikle­rini sevmek demektir. Allah’ı sevmek demek; Allah’ın sev­mediklerine düşman olmak demektir. Allah’ın dostlarını dost bil­mek, düşmanlarını düşman bilmek, Allah’ı sevmek demektir. Allah kâfirleri sevmez. Müslüman da sevemez kâfirleri. Allah’ın sevme­diği, Allah’ın buğz et­tiği varlıkları ve kişileri sevmek, Allah’ın sev­diği ve sevmemizi istediği kişileri ve varlıkları sevmemek küfür olan bir sevgidir. Allah’ın haram kıldığı bir şeyi helâl görmemek, meşru tanı­ma­mak kayd u şartıyla sadece vereceği geçici bir lezzetten dolayı sev­mek ise; küfür değil, ama haram bir sevgidir. Seven, sevdiğinin sevdiğini sever, sevgilisinin sevmedikle­rini sevmez. Sevgilisinin dostlarına dost olur, düşmanlarını düş­man bilir. Rızası sebebiyle razı olur, gazabı sebebiyle gazap eder. Emrettiklerini emreder, nehyettiklerinden nehyeder. Bu mü'minler öyle kimselerdir ki; Allah da onların razı olduklarından razı olur, gazap ettiklerine de gazap eder. Çünkü onlar da Allah’ın razı olduklarından razı olmuşlar, gazap ettiklerine de gazap et­mişlerdir. Bakın Allah’ın Rasûlü, Süheyb-i Rumi ve Bilal-i Habeşi hak­kında Hz. Ebu Bekir’e şöyle buyurur: "Ey Ebu Bekir herhalde o ikisini öfkelendirdin! Vallahi eğer onları öfkelendirmişsen, Rabbini de öfke­lendirmişsindir!" Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir o iki sahabenin yanına gider ve; “Ey kardeşlerim! Ey Allah dostları, sizi öfkelendirdim mi? Eğer bana darılmışsanız Allah aşkına bana hakkınızı helâl edin” der. Onlar da; “Hayır Allah seni mağfiret bu­yursun ey Ebu Bekir, bizim sana bir dargınlığımız yoktur” derler. Allah sevdiklerinin sevdiğini sever, sevmediklerini de sevmez. Meselâ kul ölümü sevmez, kulunun sevmediği ölümü Al­lah da sev-mez, ama onun daha güzel bir hayata intikali için bunda zaruret var­dır. Allah’tan başkalarını Allah gibi sevenlerin durumlarını, bakın Al­lah şöyle anlatıyor: "O zâlimler azabı gördükleri zaman derler ki; güç kuvvet bütünüyle Allah’ındır." Anladılar ki artık yeryüzü tanrılarında güç kuvveti kalmamış. Ho­calarda, hacılarda, efendilerde, şarkıcılarda, futbolcularda güç kuv-vet kalmamış. Tüm varlıklarıyla alkışladığı kimselerde güç kuv­vet kal-mamış. Bütünüyle güç kuvvet Allah’ındır. "Bütünüyle azabın şiddetlisi de Allah’a aittir." Allah, azabı çok şedit olandır.

166. Âyetin Tefsiri

166:"O zaman küfür öncüleri azabı görerek ken­di-le­rine tabi olanlardan kurtulmaya çalışacaklardır. Ve aralarındaki bütün bağlar da kesiliverecek." Bu dünyada kendilerine tabi olunanlar, hacılar, hocalar, beyler, ağalar, paşalar, liderler kendilerine tabi olup kendilerini ta­kip eden kimselerden kaçacaklar. Bakacaklar ki iş pek iyi değil, hesap kitap pahalıya mal olacak, hemen onlardan kaçacaklar, teberrî edecekler, biz sizden uzağız diyecekler. Ne zaman olacak bu iş? Azabı gördük­leri zaman. "Ve aralarındaki bütün bağlar da kesiliverecek." Aralarındaki bütün ipler de kopuverecek. Makam, mevki, para, pul, rüşvet, şan, şöhret, protokol gibi aralarındaki bütün bağlar kopu­verecek. Halbuki bu dünyada neler yapmamışlardı ki birbirlerine. Sen olmazsan biz olmayız! Demişlerdi, bütün hayatı­mızı size borçluyuz! demişlerdi, siz bizim kurtarıcımız, herşeyi­mizsiniz! demişlerdi. Başa­rımı karıma borçluyum! Diyordu adam; orada karısından kaçacak. Li­derime borçluyum demişti; orada lide­rinden kaçacak, hocasına borç­luydu, hocasından kaçacak, efendi­sine borçluydu, efendisinden ka­çacak. Baktı ki dün birbirlerinin salyalarını beraber içtikleri gibi dün birbirlerinin günahlarına yar­dımcı oldukları gibi bugün de günahlarını beraber yüklenecekler, iş kötü, en iyisi mi ben bundan kaçıp gizlene­yim diyecek ve in­sanları Allah’a kulluğa değil de başka şeylere kul­luğa çağıran ön­der takımı insanlardan kaçacak. Uyanlarla uyulanla­rın, sevenlerle sevilenlerin birbirlerinden kaçış manzaraları. Ve bu sapık liderlere aldanıp onların peşlerine takılan za­vallı in­sanların pişmanlıkları, kin ve nefretleri açığa çıkıyor. Ve bu sefer de:

167. Âyetin Tefsiri

167:"Ve tabi olanlar: "Ah! keşke bizim için dün­ya­ya tekrar bir dönüş olsaydı da şu anda onların bizden kurtulup uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsay­dık!" diyeceklerdir. İşte böylece Allah onlara amellerini bir piş-man­lık olarak gösterecektir. Ve onlar hiçbir zaman da ateşten çıkamayacak­lardır." Tabi olanlar, onların arkasından gidenler de diyecekler ki, bu dünyada birilerini bilinçsizce takip edip, şuursuzca onları taklid edip, onların götürdüğü bir hayata evet diyen zavallı insanlar da diyecekler ki: Şu anda sizin bizden kaçtığınız gibi ah biz de sizden kaçsak. Aah bir dünyaya dönebilseydik de sizin bizden kaçtığınız gibi biz de siz­den kaçabilseydik. İşte müslüman bu olayı burada yaşar ve burada aklını başına alır. Ben kime kul olacağım ve kimin yolunu takip ede­ceğim? Eğer yarın şu karşımdaki kimseden kaça­caksam, şimdiden kaçmalıyım der ve şimdiden kaçar ondan. Ama kiminle beraber cen­nete doğru gidecekse işte onun ortağı odur, onun dostu odur ve onunla beraber olmaya çalışır. Ama bilinç­sizce onu taklid ederek, heva ve hevesine tabi olarak değil. Hiçbir delili olmadan, birilerine tabi olup Allah severmiş gibi onları seven kişi, yarın korkunç bir durumla karşı karşıya kaldıkları zaman bir­birlerinden kaçacaklarsa, bu kaçışın hiçbir faydası olmayacaktır. Evet, insanlar birbirlerinden kaçacaklar ama: "İşte böylece Allah onlara amellerini bir pişman­lık olarak gösterecektir." Eyvah diyecekler, keşke yaşamasaydım böyle bir hayatı. Niye ben böyle şuursuzca bir hayat yaşamışım? Kitap varken, ona ulaşma imkânım varken, Rasul varken, örnek varken niye ben, başka başka hayat yaşamışım diyecek. "Ve onlar hiçbir zaman da ateşten çıkamayacak­lar­dır." A’râf’ta bunların kavgaları da anlatılır. Ya Rabbi, bunlara, bi­zim kat kat azabımızı ver! Zira bizi bunlar saptırdı diyecekler. Onlar da diyecekler ki; zaten siz bize değil kendi heva ve hevesinize tabiy-diniz. Gerçekten de bakıyoruz, meselâ politik hayatta bunun ay­nısını görüyoruz. Ey anam, ey babam, kurtar bizi babam, anam! filan diyor-lar, e adamın işi bitti mi, veya parti bitti mi, zaten bu bilmem ne­yin nesi diyor. Bunun bilmem nesini ne yapa­yım diyor. Yâni basit menfaat hesapları işte. O hesapları bitince de atıveriyorlar birbirlerini bir kenara. Bakanlık hesapları, dekanlık hesapları, müdürlük hesapla­rı, ekonomik hesaplar. Dün bu menfaat hesaplarıyla birbirlerine fevka­lade bağlanan, daha doğrusu bağlıymış gibi görünen adam­lar, bugün birbirlerinin baş düşmanı oluyorlar. Yâni biz, sizi takip ettiğimiz için bu hale geldik diyenlere, öte­ki­ler de diyecekler ki zaten siz bizi takip etmiyordunuz, siz kendi men­faatlerinizi takip ediyordunuz diyecekler. Allah’ın dinini bırakıp da dün-yanın peşinde koşan insanlardan hangi biri menfaatlerini takip etmi-yorlar? Herkes keyfini, herkes menfaatini takip ediyor bugün. Ya­rın, ya Rabbi bunlar bizi saptırdılar demelerinin ne an­lamı olacaktır da? Halbuki ne şeytanın ne de kâfirlerin hiçbir güç ve kuvveti yoktur. Yâni bir müslüman gerçekten Allah’a kulluğa yöneldiği zaman, hiçbir güç ve kuvvet onu bundan uzaklaştıramaz. Yeter ki müslüman sami­mi-yetle müslüman olmaya karar versin, ona kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Bu âyet-i kerîme Allah’tan bir delil olmaksızın körü körüne baş­kalarını taklitten menediyor bizi. Bir de Allah’a, Allah’tan başkalarını ortak tutup, onları Allah se­ver gibi sevmek, onları uyulacak varlıklar kabul ederek emirle­rine, ar­zularına itaat etmek ve sadece Allah’a ait olan rubûbiyet ve uluhiyet sıfatlarını Allah’tan alıp bunlara da dağıtmak, yâni Al­lah’a şirk koşmak yeryüzünde en büyük zulümdür. "Şirk en büyük zulümdür." (Lokman: 13) İşte bu zâlimlerin sonu cehennemdir. Bundan sonra şirkin başka bir boyutuna dikkat çekerek Rabbimiz şöyle buyurur:

168. Âyetin Tefsiri

168:"Ey insanlar! Yerdeki şeylerden helâl ve te­miz olmak şartıyla yeyin! Şeytanın izinden gitmeyin. Çünkü o size apaçık bir düşmandır." Ey insanlar! Sizler hepiniz Allah’ın kullarısınız! Uyanlarınız da, kendilerine uyulanlarınız da hepiniz yemeye içmeye mecbur­sunuz, muhtaçsınız! Allah’ın yarattıklarına muhtaçsınız. Öyleyse yeryüzün­deki nîmetlerin helâllerinden ve güzellerinden yiyin ve de şeytanın adımlarına uymayın. Şeytanın arkasından gitmeyin. İşte kendisine uyulanlardan birisi de şeytandır. Şeytan bize helâlleri haram gösterir, haramları helâl gösterir. Tereyağları size haram başkalarına helâldir der. Kadınlar size haram başkalarına helâldir der. Aman diyor Rabbimiz; Allah’ın haramlarını kimse helâl kılma­sın, Allah’ın helâlle­rini de kimse haram kılmasın. Bu toplumda belâ sadece haramların helâl kılınması değil, aynı zamanda he­lâllerin de haram kılınmasıdır. Zaten şirkin en önemli özelliklerin­den birisi de budur. Önünde bir sürü helâller var; ama yaklaşamı­yorsun. Haramdır sanki onlar. Ama nice helâl diye sunulan şeyler de aslında haramdır. Sizler ey müslümanlar, kesinlikle haram ve helâlleri belir­leme konusunda şeytana tabi olmayın, kendinize göre haram ve helâl be­lirleme durumuna düşmeyin! Bu konuda kıstas vahiydir, Allah’ın ha­ram dedikleri haramdır, Allah’ın helâl dedikleri de helâl­dir. Bilesiniz ki şeytan, sizin için çok açık bir düşmandır.

169. Âyetin Tefsiri

169:"Muhakkak ki o şeytan, size kötülük ve fahşa em­reder. Size ahlâksızlığı emreder. Ve de Allah hak­kında, bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder." Bana göre Allah böyle olmalı, bana göre Allah böyle de­meli, şöyle demeli diyerek sizin Allah hakkında düşüncelerinizi bozmaya çalışıyor. Allah kanunlarına muhalif kanunlar yapmaya yönlendirir sizi. Öyleyse kesinlikle şeytan vahiylerini dinlemeyece­ğiz, hep Allah’ın vahyini dinleyeceğiz, Allah’ın helâl dediği helâldir, Allah’ın haram de­diği de haramdır. Allah doğru söyler, Allah güzel söyler diyeceğiz ve şeytana uymayacağız. Şeytanın vesveseleri ile fuhşa meyleden insanların sayısı az değildir. Fahişelerin ve fuhuşla geçinen insanların velisi şeytandır. Cahiliye döneminde fuhuş bir kazanç yoluydu. Araplardan bazıları genç kız ve cariyeleri bir eve oturtarak zina yaptırırlardı. O evde fuhuş yapıldığının herkes tarafından bilinmesi için, kapıların üzerine bir bayrak asarlardı. Bu evlere mevahir adı verilirdi. Şayet bu evlerdeki kadınlardan birisi, bu rezaleti işlemeye yanaşmazsa, efendisi onu zorlayarak yaptırırdı. Hz. Cabir b. Abdullah (r.a) dan rivayet edildiğine göre, münafıkların reislerinden Abdullah İbn-i Selül'ün Museykete ve Umeymete isimli iki cariyesi vardı. Bunları para karşılığında fuhşa zorluyordu. Bunlar durumu gidip Resûl-i Ekrem (sav)'e bildirdiler ve şikayette bulundular. Taberi, Mücahid'den şöyle rivayet eder: Araplar cahiliye devrinde, genç cariyelerine zorla fuhuş yaptırırlardı. Kazandıkları parayı kendileri yerlerdi. Abdullah İbn-i Selül'ün de fuhuş yaptırdığı cariyeleri vardı. Günümüzde beyaz kadın ticareti yapan çeteler ve genelevi patronları vardır. Tâgûtî iktidarlar "genelev sistemini" benimsemişlerdir. Fahşânın ve fuhşun yayılması, şeytanın velâyetini kabul eden ikti-darlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla kötülüklerin önlen-mesinin (nehy-i ani'l-münker) farz olduğuna inanan her insan, tâgûtî iktidarlara karşı mücadele vermek zorundadır. Fahşânın ve fuhşun başka türlü önlenmesi mümkün değildir. Her tâgûtî güç bir fahişedir. Bu hakikat asla unutulmamalıdır. Şeytan size fahşayı emreder diyor Rabbimiz. Fahşa; fu­huş­tur, ama sadece fuhuş değildir tabii bunun mânâsı. Fahşa fa­hiş ve aşırı­lıklar demektir. Öyleyse maddî ve manevî tüm aşırılıklar demektir. Eş-ya talebinde aşırılıklar, mal talebinde aşırılıklar, rızık talebinde aşı­rı-lıklar, bilgi toplama talebindeki aşırılıklar, sevgi ve saygıda aşırılıklar, hedeflemelerdeki aşırılıklar, üç kişiyle devlet kurma aşırılıkları, yeme içmedeki aşırılıklar, ya da kadın erkek iliş­kilerindeki aşırılıklar. Kur’an-da pek çok yerde: "Bunlar Allah’ın hudutlarıdır ve bunları asla aş­ma­yın! Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa onlar zâlimlerin ta kendileridir.” (Bakara 229) Yâni bunların hepsinde durulacak bir sınır vardır. Durula­cak bir nokta vardır. Meselâ çoğumuzun bugün yedi sülâlemizi besleye­cek kadar malımız, mülkümüz varken yine de durulacak bir nokta tesbit etmeden kimi insanlar dünyanın kulu kölesi ol­muşlar değil mi? İşte şeytan insanlara bu tür fahşaları emreder.

170. Âyetin Tefsiri

170:"O müşriklere Allah’ın indirdiklerine tabi olun! Denildiği zaman: Hayır, biz atalarımızı neyin üze­rinde buldu isek ona tabi oluruz! Derler. Ya ataları bir şey an­lamaz ve doğruyu bilmez idiy­seler!" Bu şekilde şeytanın adımlarına uymuş, ya da bir kısım lider-lerin peşine takılarak, onların Allah kanunlarına ters düşen arzularına uyan ve de şirke düşmüş insanlara: Gelin "Allah’ın indir­diğine tabi olun! Denildiği zaman, hayır bizler atalarımızı neyin üzerinde bulmuş isek ona tabi oluruz derler." Bu düşünce de şeytanın planlarına, şeytanın adımlarına uy­ma­dır. Şeytanın yoluna uyan insanların sergiledikleri çok çirkin bir davranıştır bu. Bu insanlar sadece iz takip eden insanlardır. Uydukları şeylerde araştırma, inceleme, düşünme yapmazlar. Ataların ve de­de-lerin kutsal mîrası onlara yetmektedir. Atalarının mîrası, onlar naza­rında o kadar kutsal ki; onu araştırma gereği bile duymadan kabulle­nirler. Körü körüne bir taklid içindedir bu insan­lar. Tarihen sabittir ki tüm peygamberler, bu tür statükocu insan­larla karşılaşmışlar, bu insanlarla var güçleriyle uğraşmışlar ve bu tarzı yıkmaya çalışmışlardır. Kur’an, bu şekilde akıllarını kullanmayarak atalarını kutsa­yıp, kör bir taklidle onların yolunu takip etmeye çalışan insanları şöyle uyarır: "Ya ataları bir şey anlamaz ve doğruyu bilmez idiy­se­ler!" Bu durumda yine uyacaklar mı onlara? Bu âyetiyle Rabbimiz atalarını kutsayıp, kayıtsız şartsız onları takip eden kişileri, bu kutsâ­dıkları atalarının kişilik ve kimlikleri üzerinde, aklî düzeyleri ve fiili gidi­şatları üzerinde ciddi bir inceleme yapmaya çağırır. Ataları doğruysa, doğru yoldaysa tamam onlara uymak caizdir. Ama ya onlar hiç bir şey bilmeyen, Kur’an ve sünnetten habersiz bir hayat yaşayan insanlarsa! İşte bunu Kitap ve sünnet ışığında değer­lendirmelerini istemektedir. Çünkü kıstas vahiydir. Vahye uyanlar doğ­rudur, vahye mutabakat etmeyenler kimden in­tikal ederse etsin bâtıl­dır. Öyleyse Allah’ın hükmüne uygun olup olmadığına bakmak­sı­zın atalardan kalma âdetlerin, törelerin peşine takılmak caiz de­ğildir. Kur’an bu taklid yolunun hele hele inanç konusunda insanı hataya sü­rüklemesini mazur görmemektedir. Ama kişi gerçeği bulmak yolunda bütün çabasını harcadığı halde, kendi elinde ol­mayarak gerçeğe ula­şamamışsa İslâm onu mazur görmektedir. Yâni bir şeye tabi olma konusunda eskilik, yenilik veya ata­lar yolu olup olmaması önemli değildir. Önemli olan onun Allah’ın hük­müne uygun olup olmamasıdır. Bu konuda müslümanlar arasında biri ifrat, diğeri de tefrit ol­mak üzere iki yanlış gelenek vardır: 1- Bir grup müslüman, efendim Kur’an bir dönem anlaşılmış ve fıkha, fıkhî kalıplara dökülmüştür. Ecdat onu anlayıp fıkha dökmüştür. Bizim onlar gibi Kur’an’ı anlama imkânımız olmadığı için onların anla­yışına tabi olmak zorundayız. Binaenaleyh Kur’an’ı anlamaya çalış­mak yerine fıkıh okumak zorundayız. Kur’an’ı da anlamak ve uygula­mak üzere değil, ibâdet kastıyla okumalıyız diyorlar. Ve böylece ta­mamen geçmişe teslim olmamız gerektiğini iddia ediyorlar. 2- Bir ikinci grup müslüman da bunların tamamen zıddına, efen­dim geçmiştekilerin anlayışı bizi bağlamaz. Onlar bizim için ayak bağıdır. Geçmiştekilerin, Rasulullah’ın, sahabenin, tâbiînin ve müçte-hid imamların Kur’an’ı nasıl anladıkları, nasıl uyguladık­ları bizi hiç mi hiç ilgilendirmez. Onların anlayışları kendilerini ve kendi dö­nemlerini ilgilendirir. Bizler onlara hiç bakmaksızın Kur’an’ı anlamak ve hayatımıza aktarmak zorundayız diyorlar. Bu anlayışların ikisi de bâtıldır. Birisi ifrat diğeri de tefrittir. Ne tümüyle geçmişe teslim, kayıtsız şartsız geçmişe teslim, ne de tü­müyle geçmişi silmek doğru değildir. Anladığım kadarıyla işin doğ­rusu, bugün bizler de Allah’ın kitabını anlamaya çalışmak zo­rundayız. Ama bu işi yaparken de geçmişi silerek değil, bilâkis Al­lah’ın Rasû-lünden bugüne kadar Kur’an’la alâkalı, o âyetle alâkalı kim ne demişse, nasıl anlamışsa onlara da müracaat ederek bu­gün biz de anlayabildiğimiz kadarıyla Kur’an’ı anlamak zorunda­yız. Çünkü bu kitap, sadece onlara değil, bize de gelmiştir. Onların bundan sorumlu olduğu kadar bizler de bundan sorumluyuz, bunu hiçbir zaman hatı­rımızdan çıkarmamalıyız. Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denildiği zaman onlar derler ki; biz babalarımızı neyin üzerinde bulmuşsak ona uyarız. O dönem bunu diyenler yahudilerdi. Çünkü bizim babalarımız, de­delerimiz biz­den daha hayırlı ve daha bilgiliydiler demişlerdi Ya­hudiler. Âyet her ne kadar yahudilerle ilgiliyse de kıyamete kadar tüm insanları ilgilendir­mektedir. Bu şekilde atalarını kutsayan ve onlardan intikal eden herşeyi doğru kabul eden insanların, bir dine bağlanmaları düşünce ve araş­tırma noktasından kaynaklanmaktadır. İnsanların pek çoğu babala­rından, dedelerinden intikal eden, mîras kalan dini inanç­lara bağlan­maktadırlar. İnandıkları bu dinin ayrıntılarına girip her­hangi bir araş­tırma yapma gereği duymayan bu insanlar nasıl bir dinin, nasıl bir mezhebin mensubu olduklarını da bilmemektedirler. İşte âyet-i kerîme bunu reddediyor ve bu düşüncenin şeyta­nın adımlarına uyma olduğunu anlatıyor. Bakın, bu hususu biraz daha açıklamak üzere bundan sonraki âyet şöyle buyuruyor:

171. Âyetin Tefsiri

171:"Küfredenlerin durumu; çağırma ve bağırma­dan başka bir şey duymayan hayvanı çağıranın duru­muna benzer. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler ve bu yüzden akl edemezler." Yâni bu insanlar çobanın nidasını, çağrısını duyan; ama onun kelimelerinin anlamını anlamaksızın onun nidasına doğru gi­den sığır sürüleri gibidirler. Onlara bir şeyler anlatmak, nasihat etmek, sığıra nasihat etmek gibidir. Ya da burada bağıran bu adamların kendileridir. Kendileri­nin se­sini işitmeyen, işitse de anlamayan birilerine bağırıp çağır­makta­dırlar. Adam her gün bağırıyor işte Atam! Babam! Dedem! Anam! Ec­dadım! Senin yolundan gidiyoruz! Senin izini takip edi­yoruz! Senin yolundan, senin izinden ayrılmadığımızın ispatı ola­rak bak, şu anda huzurundayız! Huzurunu huzursuzlara bozdur­mayacağız! Filan diyorlar ya. Bağırıyorlar, çağırıyorlar; ama berikisi hiç duymuyor, işitmiyor. Evet, birinci anlamıyla bu adamlar sözü duyarlar, çobanın se­sini duyarlar; ama onun demek istediğini anlamazlar, üzerinde dü­şünmezler, anlamaya çalışmazlar demektir. Söyleyenin sözünü anla­mak için akıllarını, kalplerini, gözlerini, kulaklarını kullanmak istemez­ler. Kör bir taklitten yanadır adamlar. Denilenin sebebini, hikmetini anlamaya yanaşmazlar. Söyleyen kim olursa olsun, herhangi bir kişiden İslâm hak­kında bir söz duyulduğunda delil sormadan ona uyulmaması ge­rekir. Çünkü onun dediği şey yanlış olursa, ona uyan kişilerin Allah katında herhangi bir mâzeretleri olamaz.