O ramazan ayıdır ki, Kur’ân insanları irşat için ve hak ile batılı ayırmanın açık delilleri olarak onda indirilmiştir. Kim içinizden o aya erişirse, orucunu tutsun. Kim de hasta veya seferde bulunursa, diğer günlerde sayısınca oruç tutar. Allah size kolaylık istiyor, size zorluk istemiyor. (Bunu istemesi) sayıyı tamamlamanız ve sizi ilettiği şeye karşı Allah’ı yüceltmeniz içindir ki, şükredesiniz diye.
"Şehru ramadâne":
Ahfeş şöyle demiştir: Şehrü ramazan merfu olarak eyyamı tefsir eder, sanki: Sayılı günler demiş, onu da: Onlar ramazan ayıdır demiş gibi olur.
Ebû Ubeyd de şöyle demiştir: Mücâhid nasb ile "şehre ramazane” okumuş, sanırım iğra yoluyla: Ramazan ayını kaçırmayın, onu oruç tutun demek istemiştir. Tıpkı
"millete ebiküm” ve "sıbğatallah” âyetlerinde olduğu gibi. Ben de derim ki: Nasb ile okuyanlar şunlardır: Muaviye, Hasen, Zeyd b. Ali, İkrime, Yahya b. Yamer.
İbn Fâris şöyle demiştir: Ramz güneşin sıcaklığından kızmış taşa denir. Ramazan ayı denilmesi de taşların kızmasındandır, çünkü onlar ayların isimlerini eski lügatlerden çevirirken onlara içinde bulundukları zamanın (mevsimin) adlarını vermişlerdir. Ramazan da taşların kızdığı mevsime rastlamıştır. Cemisi de ramazanat, ermizâ ve ermiza şeklindedir.
"Kur’ân onda indirilmiştir": Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Kur’ân onda toptan indirildi, bu da Kadir gecesinde dünya göğünden Beytü’l - İzzete indirildi. Bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Manası şöyledir: Kur’ân onda orucun farz olduğunu bildirmek için indirildi, bu da Mücâhid ile Dahhâk’tan rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: Bunun manası şöyledir: Kur’ân ramazanda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e indirilmeye başladı. Bunu da İbn İshak ile Ebû Süleyman Dımeşki demişlerdir.
Mukâtil de şöyle demiştir: Furkan dinde şüphe ve sapıklıktan çıkaran şey demektir.
"Kim içinizden o aya erişirse": Yani kim yolcu değil de mukim olursa, demektir. Eğer:
"Bu âyette hastalık ile yolculuğun tekrar zikredilmesinin faydası nedir? Bu daha önce geçmişti?” denilirse, şöyle cevap verilir: Çünkü geçen âyette mensuh vardı, burada tekrar etti ki, mensuba yakın olmasın.
"Allah size kolaylık istiyor":
İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde ve Dahhâk: Kolaylık yolculukta oruç tutmaktır, zorluk da onda oruç tutmaktır, demişlerdir. Ömer b. Abdülaziz de şöyle demiştir: Yolculukta oruç tutmak veya tutmamaktan hangisi sana kolay gelirse, onu yap.
"Veli-tükmilül ıddete":
İbn Kesir, Nâfi, İbn Âmir, Hamze ve Kisâi: kâfin sükunu ile hafif olarak "velitükmilu” okumuşlardır. Ebû Bekir de Âsım’dan rivayetle mimin şeddesi ile okumuştur. Bu, vessa ve evsa gibidir.
İbn Abbâs: Oruç tutmadığınız sayıyı tamamlamanız için, demiştir. Bazıları da şöyle demişler: Bundan maksat, size farz olandan fazlasını yapmayın, demektir, nitekim Hıristiyanlar öyle yapmışlardı. Onların yaptıkları gibi başka aylara taşımayın.
"Ve sizi ilettiği şeye karşı Allah’ı tekbîr etmeniz içindir":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Şevval ayının hilalini gördükleri zaman ta bayramdan ayrılıncaya kadar tekbir getirmek Allah’ın Müslümanlar üzerinde hakkıdır.
Eğer: "Velitükmilül iddete ve li-tükebbirullahe"de vav niçin gelmiştir, orada atfedilecek şey yoktur?” denilirse, cevabı şöyledir: Bu vav, kendisinden sonraki lamı hazfedilen “Lâm” ın üzerine atfetmiştir,
Mana şöyledir: Allah sizi mutlu etmek ve sayıyı tamamlamanız için size kolaylık, istiyor. Böylece ilk lâm manası açık olduğu için hazfedilmiştir. Bunu da İbn Enbari demiştir.
Âyetin hükmü: Ramazan bayramı gecesi, kurban bayramı gecesi ve Mûsallaya çıktıkları zaman sesli tekbir getirmek sünnettir. Bayram günü tekbirin ne zaman kesileceğine dair İmam Ahmed radıyallahu anh’ten farklı iki rivayet vardır: Hanbel ondan: İmam hutbeyi bitirdikten sonra keser dediğini; Esrem de: Mûsallaya geldiği zaman keser dediğini nakletmiştir.
Kadı Ebû Ya’lâ da: Mûsallaya gelip de imam hutbeye çıktığı zaman keser, demiştir.
186
Kullarım sana Ben’i sorarlarsa, şüphesiz Ben yakınımdır. Dua edenin dua ettiği zaman duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da bana icabet etsinler ve bana iman etsinler, belki onlar doğruyu bulurlar.
"Kullarım sana Ben’i sorarlarsa":
İniş sebebi hakkında beş görüş vardır:
Birincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bir bedevi geldi: "Rabbimiz yakın mıdır, ona fısıldayalım, yoksa uzak mıdır, seslenelim?” dedi. Bunun üzerine bu âyet indi, bunu Salt b. Hakim, babasından ve dedesinden rivayet etmiştir.
İkincisi: Medine Yahudileri:
"Ya Muhammed, Rabbimiz duamızı nasıl işitiyor, halbuki sen bizimle göğün arasında beş yüz yıllık mesafe olduğunu söylüyorsun?” dediler. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Onlar: Ya Resûlallah, Allah’ın en çok sevdiği saati bilseydik onda dua ederdik, dediler; bu âyet bunun üzerine indi. Bunu da Atâ’ demiştir.
Dördüncüsü: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı, ona:
"Allah nerededir?” dediler, bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Hasen demiştir.
Beşincisi: İlk oruçta Müslümanlara uyuduktan sonra yemek ve cimâ etmek haram kılınınca; içlerinden bir adam uyuduktan sonra yemek yedi, bir adam da uyuduktan sonra cimâ etti; yaptıklarının Tevbesinin nasıl olacağını sordular. Bunun üzerine bu âyet indi.
Bunu Mukâtil demiştir. Kelâmın manası şöyledir: Sana benden sorarlarsa, onlara benim yakın olduğumu bildir.
"İcabet ederim"in manası hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: İşitirim, demektir. Bunu Ferrâ’ ile İbn Kasım demişlerdir.
İkincisi: O icabetten gelir, "felyestecibu” da, bana icabet etsinler demek olur. Şair şöyle demiştir:
Bir duacı: Ey çağrıya cevap veren diye dua etti,
O zaman ona icabet eden olmadı.
İstecabe kullandığı halde ecabe manasını kastetmiştir. Bu Ebû Ubeyde, İbn Kuteybe ve Zeccâc’ın görüşleridir.
"Belki doğruyu bulurlar": Ebû’l-Âliyye: Hidayete ererler, demiştir.
Âyetin hükmü: Eğer biri: Bu âyet Allahü teâlâ’nın dua edenlerin duasına icabet edeceğini gösteriyor, halbuki çoklarına icabet etmediği görülüyor?” derse; cevap şöyledir:
Ebû Said, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Herhangi bir Müslüman Allah’a bir dua ederse, içinde sıla-i rahme ters bir şey veya günah olmazsa, muüaka Allah ona şu üç şeyden birini verir: Ya duasını hemen kabul eder, ya onun için ahirette azık olarak saklar, ya da ondan benzer bir kötülüğü def eder.
Başka bir cevap da şöyledir:
Dua kabul edilmesi için bazı şartlara bağlıdır, bunların aslı da Allah’a itâat etmektir. Biri de helâl yemektir. Eğer haram yerse duası kabul olunmaz. Kalp huzuru da bunlardan biridir, bir hadiste şöyle denilmiştir: Allah gafil kalp ile yapılan duayı kabul etmez.
Başka bir cevap: Dua eden duasına icabette çıkarının olduğuna inanır, aslında öyle olmayabilir, onun esas isteğine cevap verilir, o da çıkarının olmasıdır. Çıkarı geri bırakılma veya reddedilme de olabilir.
187
Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için libastır, siz de onlar için libassınız. Allah kendi nefislerinize hiyanet ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi affetti. Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allah’ın size yazdığını arayın. Şafağın beyaz ipliği siyah ipliğinden seçilinceye kadar yiyin, için. Sonra da orucu geceye kadar tamamlayın. Mescitlerde ibadete çekilmişken onlara (kadınlara) yaklaşmayın. Böylece Allah âyetlerini insanlara açıklamaktadır; belki korunurlar.
"Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı":
Bu âyetin
iniş sebebi şudur: Ashap zamanında bir adam yemeden ve cimâ etmeden önce uyursa, bunlar ona haram olurdu. Ensardan bir ihtiyar oruçlu iken ailesine geldi ve akşam yemeğimi getirin, dedi. Onlar da: Isıtıp getirelim, dediler. Adam başını yere koyup uyudu. Yemeği getirdiler: Ben uyumuştum, dedi. Gece sabaha kadar açlıktan kıvranarak dönüp durdu. Sabah olunca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip haber verdi. Hazret-i Ömer b. Hattab da kalktı: Ya Resûlallah, ben bu gece ailemi istedim, o da: Ben uyumuştum, dedi. Ben onun nazlandığını zannettim ve ona temas ettim, o da uyumuş olduğunu bildirdi, dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ, Ömer b. Hattab hakkında
"oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı” kavlini indirdi. Ensari hakkında da:
"Şafağın beyaz ipliği siyah ipliğinden ayrılıncaya kadar yiyin, için” kavlini indirdi. Bu, bir grup müfessirin görüşüdür.
Bu adamın ismi üzerinde de dört görüş beyan etmişlerdir:
Birincisi: Kays b. Sırmadır, bunu Bera demiştir.
İkincisi: Sırma b. Enes’tir, bunu Kasım b. Muhammed demiştir. Abdurrahman b. Ebi Leyla da: Sırma b. Malik, demiştir.
Üçüncüsü: Damre b. Enes'tir.
Dördüncüsü: Ebû Kays b. Ömer'dir. Son iki görüşü Ebû Bekir el - Hatip demiştir. "Refes"e gelince: İbn Ömer, İbn Abbâs, Mücâhid, Atâ’, Hasen, İbn Cübeyr ve diğerleri; cimâdır, demişler.
"Onlar sizin için libas, siz de onlar için libassınız":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Libas, huzur, demektir, meselâ
"geceyi sizin için libas kıldı” (Furkan: 47) âyetinde de böyledir ki, dinlenme yeri demektir. Bu da İbn Abbâs, İbn Cübeyr, Mücâhid ve Katâde’nin görüşleridir.
İkincisi: Onlar libas gibidirler, çünkü karı kocadan her biri derisini ötekisinin derisine libas gibi dokundurur. Onların çıplak olarak birleşmelerine kinaye yoluyla libas denilmiştir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Araplar kadına, libas ve etek, derler. Şair Nabiğa el - Ca’di de şöyle demiştir:
Yatak arkadaşı gerdanını kırdığı zaman,
Katlanır ve ona (erkeğe) libas olur.
Bir başkası da şöyle demiştir:
Duyun, benden Ebû Hafs’a elçi gönderin:
Senin gibi güvenilir kardeşe, eteğim feda olsun.
Etekle karısını kastetmiştir.
"Allah kendi nefislerinize hiyanet ettiğinizi bildi":
İbn Kuteybe: Size haram kılmanı irtikâp etmekle kendinize hiyanet ettiğinizi, demiştir.
İbn Abbâs da: Bununla Ömer'in yaptığını kastetmiştir, çünkü o, ailesine yaklaşmış, gusül edince kendini kınamaya ve ağlamaya başlamıştı, demiştir.
"Felâne başiruhünne": Esas mübaşaret deriyi deriye dokundurmak demektir.
İbn Abbâs da: Burada mübaşeretten cimaı murat etmiştir, demiştir.
"Allah’ın size yazdığını arayın": Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: O çocuktur, bunu İbn Abbâs, Hasen, Mücâhid ve diğerleri demişlerdir. Bazı ilim adamları da: Bazen yaklaşma cimasız da olduğundan onlara çocuk istemek için cimaı da mubah kıldı ve:
"Allah’ın size yazdığını arayın” dedi, bundan da çocuğu kastetti.
İkincisi: Onlar için yazılan şey, izindir. Bu da Katâde ile İbn Zeyd'in görüşüdür.
Üçüncüsü: O Kadir gecesidir, bunu da Ebû’l - Cevza, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Dördüncüsü: O Kur’ân’dır. Buna göre Kelâmın manası: Kur’ân’a tabi olun; size mubah kılınan ve yapmanız emredilen şey, işte aranan o dur. Bu da Zeccâc’ın tercihidir.
"Beyaz iplik siyah iplikten belli oluncaya kadar yiyin, için": Adiy b. Hatim şöyle demiştir: Bu âyet inince biri beyaz ve biri siyah olmak üzere iki yular aldım, onları yastığımın altına koydum; gece kalkıp onlara bakıyor, siyahı beyazdan ayıramıyordum. Sabah olunca Resûlüllah’a koştum, ona durumu anlattım; güldü ve: Senin yastığın genişmiş; o sadece gündüzün beyazlığa ile gecenin siyahlığıdır, dedi. 22
22 - İmam Ahmed, Müsned, 4/377.
Sehl b. Muaz da şöyle demiştir:
"Beyaz iplik siyah iplikten belli oluncaya kadar” âyeti inmiş,
"şafağın” ifadesi inmemişti; bazı adamlar ayaklarına siyah ve beyaz iplik bağladı, renkleri belli oluncaya kadar yemeğe ve içmeğe devam ettiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ:
"şafağın” açıklamasını indirdi. O zaman bundan gece ile gündüz kastedildiğini anladılar.
Âyetin hükmü: Şafakta şüphe ettiği zaman sahur yemeyi bırakır mı, yoksa bırakmaz mı? İmam Ahmed’in sözünden anlaşıldığına göre sahur yemeyi bırakmaz, şafağın doğduğu belli oluncaya kadar yer. İmam Malik de şöyle demiştir: Şafağın doğduğunda şüphe ettiği zaman yemesini mekruh görürüm, eğer yerse ona kaza gerekir. İmam Şâfiî de: Ona bir şey lâzım gelmez, demiştir.
"Mescitlerde itikaf ederken kadınlara yaklaşmayın":
Bu yaklaşmada iki görüş vardır:
Birincisi: Cimâ etmektir, bu da çoğunluğun görüşüdür.
İkincisi: O, cimadan aşağı dokunma ve öpme gibi şeylerdir, bunu da İbn Zeyd demiştir.
Katâde de şöyle demiştir: Bir adam itikafta iken çıkar, karısı ile buluşur ve isterse ona dokunurdu, Allah bu hususta onlara öğüt verdi.
İtikafın hükmü: İtikaf lügatte eğleşmektir, fülanün mutekifun alâ hâza ve akifün denir. Bu mendup bir fiildir, ancak insan adak ederse vacip olur. İtikaf ancak cemaatle namaz kılınan camide olur. Kadın için cemaat şartı aranmaz, çünkü cemaat ona vacip değildir. İtikaf oruçsuz câiz olur mu? Bu hususta İmam Ahmed’ten iki görüş vardır.
"Bunlar Allah’ın hudududur": İbn Abbâs, yani dokunma huduttur, ona yaklaşmayın, manasınadır, demiştir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Hudud Allah’ın muhalefet etmeyi men ettiği şeydir, onu geçmek câiz değildir. Haddin aslı men etmektir. Evin hududu denir ki, başkalarının giremeyeceği sınır demektir. Haddad da perdedar ve kapıcıya denir. Bir şeye yaklaştırmayan her şeye haddad denir.
Şair A’şa da şöyle demiştir:
Kalktık, henüz horozumuz ötmemişti,
Onu bekleyen bir tepeye gittik.
Yani o tepeye başkalarını yaklaştırmayan biri vardı, demek istemiştir. Ehaddetil mer’etü alâ zevcihe denir ki, kadın ölen kocasına yas tuttu, ziynetlerini kesip attı demektir. Ahdettünnazara ilâ fülanin de denir ki, birine sürekli bakıp başkalarına bakmamaktır. Demire hadid denmesi de düşmanları yaklaştırmadığı içindir.
"İşte böyle Allah açıklar": Yani bu yaptığı açıklama gibi demektir.
188
Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin; insanlardan bir kısmının mallarını günahla yemek için bilip dururken onları hakimlere aktarmayın.
"Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin":
Âyetin
iniş sebebi şudur: İmruulkays İbn Âmir ile Abdan b. el - Hadrami bir toprak parçası için tartıştılar. Abdan davacı idi, delili da yoktu. İmruulkays yemin etmek istedi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ona:
"Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az pahaya satanlar” (Al- i İmran: 77) âyetini okudu. O da yemin etmek istemedi ve davadan vazgeçti. Bu âyet bunun üzerine indi. Bu bir grup müfessirin görüşüdür; Said b. Müseyyeb de içlerindedir.
Âyetin manası şöyledir: Bazınız bazınızın mallarını yemesin. Tıpkı "kendi nefislerinizi öldürmeyin âyeti gibi.
Kâdı Ebû Ya’lâ şöyle demiştir: Bâtıll iki türlüdür:
Birincisi: Onu sahibinden rızası olmadan almaktır, meselâ çalmak, gasbetmek ve hiyanet etmek gibi.
İkincisi: Onu gönül hoşluğu olmadan almaktır, meselâ kumar, şarkı söylemek ve içki bedeli gibi.
Zeccâc da: Bâtıll zulümdür, demiştir.
"Tüdlû"nun aslı edleytüddelve’den gelir ki, kovayı dolması için kuyuya sarkıtmaktır. Delevtüha da, kovayı çıkardım demektir. Edla fülanün bihuccitihi de, delilini ortaya sürüp savım sağlamlaştırmaktır. Buna göre Kelâmın manası: İleri sürdüğün delilin gereğini yapar, emanete hiyanet edersiniz, batınınızda (aslında) ise delilin aleyhinize olduğunu bilirsiniz.
"Biha"daki zamirin mercii hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: O, mallara râcîdir, sanki: Bazı malları hakimlere rüşvet vermeyin, demek gibi olur.
İkincisi: O, davaya râcîdir. Eğer: Neden yeme (eki) iki kere zikredilip "vela te’külu", "lite’külu” denildi, denirse, cevap şöyledir: Birinci lâfız bâtılla yaklaştırıldı. İkincisi de günaha; böylece daha çok mana kazanmak için onu tekrar etti. Bunu da İbn Enbari demiştir.
189
Sana hilalleri sorarlar; de ki: Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. Evlere arkalarından gelmek iyilik değildir, Ancak iyilik sakınan kimsenin iyiliğidir. Evlere kapılarından gelin. Allah'tan korkun ki, kurtulasınız.
"Sana hilalleri sorarlar": Bu âyetin, başından "velhac” kelimesine kadar
iniş sebebi şöyledir: Ashaptan iki kimse:
"Ya Resûlallah, neden hilal ince görünür, sonra artar ve dolar, nihayet yuvarlak ve dümdüz olur. Sonra da azalır, incelir, eski halini alır?” dediler. Bunun üzerine:
"Sana hilalleri sorarlar; de ki: Onlar insanlar ve hac için zaman ölçüleridir” âyeti indi Bu İbn Abbâs'ın görüşüdür. 23
23 - Buhârî, Tefsirü sûre, 2, 30.
"Evlere arkalarından gelmek iyilik değildir...": Bu da başka bir sebebi gösterir, o da şudur: Onlar Ka'be'yi haccedip de Medine'ye gel-dikleri zaman evlere kapıdan girmezler, evlere arkadan gelirlerdi Bir adam bunu unutup kapıdan girdi, bunun üzerine:
"Evlere arkadan gelmek iyilik değildir” kısmı indi Bu da Bera b. Azib'in görüşüdür. 23
Evlere niçin kapılardan girmedikleri hakkında da dört görüş vardır:
Birincisi: Onlar bunu ihram için yaparlardı. Bunu İbn Abbâs, Ebû’l - Âliyye, Nafaaî, Katâde ve Kays en - Nehşeli demişlerdir.
İkincisi: Cahiliye halkından biri bir şey yapmak ister de bir engel çıkarsa, dediği şey oluncaya kadar evine kapısından girmezdi, bunu da Hasen demiştir.
Dördüncüsü: Medine halkı bayramdan döndükleri zaman bunu yaparlardı. Bunu da Osman b. Atâ’ babasından rivayet etmiştir.
Tefsirine gelince: Peygamberimize hilallerin büyüyüp küçülmesinin hikmetini sordular, o da bunun insanların oruç, hac vs. gibi ihtiyaçlarını görmeleri için olduğunu haber verdi.
"Ehille” hilalin çoğuludur. Kaç güne kadar hilal denir? Bunda Arapların dört görüşü vardır:
Birincisi: Ona iki gecelik iken hilal denir.
İkincisi: Üç gecelik iken hilal denir, sonra ay, denir.
Üçüncüsü: Engellenip kısa adımlarla yavaş yavaş yürümesine kadar, denir.
Dördüncüsü: Işığı ile gecenin karanlığını götürdüğü sürece denir. Bu görüşleri İbn Seriyy nakletmiştir. Hilal kelimesi de, istehellessabiyyü’den gelir ki, çocuk doğarken ses çıkarmak manasınadır. Ehellel kavmu bilhacci de derler ki, hacılar hilali gördükleri zaman seslendiler demektir. Çünkü hilal görüldüğü zaman insanlar ona seslenirler.
"Ancak iyilik sakınan kimsedir” kavli de
"ancak iyilik Allah’a iman edendir” âyeti gibidir ki, bunun da açıklaması yukarıda geçmiştir. Kurralar buyut vb. kelimelerde ihtilaf ettiler; İbn Kesir, İbn Âmir ve Kisâi, buyutu benin kesresi, uyunu aynin kesresi ve ğuyubı ğaynin kesresi ile okudular.
Nâfi’den buyutu benin zammesi, uyunu aynin zammesi, ğuyubu ğaynin zammesi, cuyubu cimin zammesi ve şuyuhu şinin zammesi ile okuduğu rivayet edilmiştir. Kalun da ondan buyut'u benin kesresi ile okuduğunu rivayet etmiştir.
Ebû Cafer de beş kelimeyi de ilk harflerinin zammesi ile okumuş, Hamze de bunların hepsini kesre ile okumuş ve Âsım'dan ayrılmıştır.
Zeccâc da şöyle demiştir: Kim buyutu zapıme ile okursa, esas cemi sigasına göre okumuştur, meselâ beyt buyut, kalb kulub, fels fulus gibi. Kim de yeyi kesre ile okursa, ba’dan sonraki ye için okumuştur. Bu da Baralılarca kötü bir lügattir, çünkü Arap dilinde fenin kesresi ile fiul kalıbı yoktur. Ben Şeyhimiz Ebû Mansur el - Lügavi’den şöyle dediğini işittim: Eğer bir cemi fuul vezninde olur, ikinci harf de ye olursa, onda zamme de kesre de câizdir. Buyut, biyut; şuyuh, şiyuh; kuyud ve kıyud diyebilirsin.
190
Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın. Şüphesiz Allah aşırı gidenleri sevmez.
"Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın": Sebeb-i nüzulü şöyledir: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, Beytullah’tan men edilip kurbanım Hudeybiye’de kesip de ertesi sene gelmek üzere müşriklerle anlaşınca, döndü. Ertesi sene hazırlığını yapınca ashap Kureyş’in sözünde durmamasından ve onları men edip onlarla savaşmasından korktular. Ashap ise haram ayda savaşmak istemediler; işte bunun üzerine bu âyet indi. Bunu İbn Abbâs demiştir.
"Vela ta’tedu": Zulmetmeyin, buradaki zulümden ne kastedildiği hususunda da dört görüş vardır:
Birincisi: O, kadınları ve çocukları öldürmektir, bunu İbn Abbâs ile Mücâhid demişlerdir.
İkincisi: Bunun manası: Sizinle savaşmayanlarla savaşmayın, demektir. Bunu da Said b. Cübeyr, Ebû’l-Âliyye ve İbn Zeyd demişlerdir.
Üçüncüsü: O, yasak edildikleri şeyi yapmaktır, bunu da Hasen demiştir.
Dördüncüsü: Haram ayda savaş başlatmaktır, bunu da Mukâtil demiştir.
Âlimler bu âyetin mensuh olup olmaması hususunda iki görüş üzerinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: O, mensuhtur, bu görüşün sahipleri bunun mensuh kısmında da iki görüşle ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: O, baş tarafıdır ki,
"Allah yolunda sizinle savaşanlarla savaş edin” kısmıdır. Bu da savaşın çarpışan kâfirler hakkında mubah olup savaşmayanlar hakkında mubah olmadığını gerektirir. Bu da:
"Onları nerede bulursanız öldürün” âyeti ile mensuhtur.
İkincisi: Mensuh olan
"tecavüz etmeyin” kısmıdır. Bunların da tecavüz etmeyin üzerinde iki görüşleri vardır:
Birincisi: O, savaşmayanı öldürmektir.
İkincisi: Müşriklere savaş açmaktır. Bu da kılıç âyetiyle mensuhtur.
İkincisi: O, muhkemdir, manası da onlara göre: Allah yolunda sizinle savaşanlarla savaşındır. Bunlar da kendilerini savaşa hazırlayanlardır. Ama rahipler, pir-i faniler, kötürümler, gözsüzler ve deliler gibi kendilerini savaşa hazırlamayanlarla savaşılmaz. Bu da baki bir hükümdür, mensuh değildir.
Âlimler savaşı serbest bırakan ilk âyet hakkında iki görüş halinde ihtilal etmişlerdir:
Birincisi: O
"zulme uğrayarak öldürülenlere izin verildi” (Hac: 39) âyetidir. Bunu Ebû Bekir es - Sıddik, İbn Abbâs, Said b. Cübeyr ve Zührî demişlerdir.
İkincisi: O bu ayettir:
"Allah yolunda savaşın” âyetidir. Bunu da Ebû’l-Âliyye ile İbn Zeyd demişlerdir.
191
Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden onları da çıkarın. Fitne adam öldürmekten beterdir. Mescid-i Haram yanında sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Eğer sizinle savaşırlarsa, onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir.
"Onları nerede yakalarsanız öldürün": Sekiftümuhüm, bulursanız demektir. Sekiftuhu denir ki, onu buldum demektir.
Kadı Ebû Ya’lâ şöyle demiştir:
"Onları nerede bulursanız öldürün” âyeti müşrikler için geneldir. Ancak Mekke’de olanlar istisna edilmişlerdir ki, ondan çıkarılmaları buyurulmuştur. Bundan da savaşanlar müstesnadır ki, onların da öldürülmeleri emredilmiştir. Buna da:
"Onlar sizinle Mescid-i Haram’da savaşmadıkça onlarla savaşmayın” âyetinin akışı delalet etmektedir. Onlar Müslümanlara Mekke’de eziyet etmiş, onları çıkmak durumunda bırakmışlardı.
Fitneye gelince, o hususta da iki görüş vardır:
Birincisi: O şirktir, bunu İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, İbn Ömer, Katâde ve diğerleri demişlerdir.
İkincisi: O mü’minin tekrar putlara tapmaya dönmesidir. Bunu da Mücâhid demiştir. O zaman Kelâmın manası birinci görüşe göre: O kavmin şirki sizin onları Harem’de öldürmenizden daha büyüktür şeklinde olur. İkinciye göre de: Mü’minin dönüp putlara tapması kendisi için haklı olarak öldürülmesinden daha çetin bir şeydir şeklinde olur.
"Vela tükâtiluhum": İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr ve Âsım: "Vela tükatiluhum indelmescidil harami hatta yukatilukum fih fein katelukum faktüluhum” şeklinde okumuşlar; Hamze, Kisâi ve Halef de: "Vela taktüluhüm hatta yaktuluküm fein kateluküm” şeklinde hepsini elifsiz okumuşlardır. Hepsi "faktüluhüm” kelimesini böyle okumada ittifak etmişlerdir. Elifle okuyan "ve katiluhüm hatta latekune fitnetün"ü delil getirmiş, elifsiz okuyan da "faktuluhüm"ü delil getirmiştir.
Âlimler:
"Onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla Mescid-i Haram’ın yanında savaşmayın” âyetinin mensuh olup olmaması hakkında ihtilaf etmişlerdir: Bir grup fukaha onun muhkem olduğuna ve orada ancak savaşanlarla savaşılacağına kani olmuşlardır. Bunu da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu sahih hadisi göstermektedir: O, Mekke'nin fethinde hutbe irat etti ve şöyle dedi:
Ey insanlar, Allah göklerle yeri yarattığı gün Mekke’yi haram etti, benden önce hiçbir kimseye helâl etmedi. Benden sonra da kimseye helâl etmeyecektir. Bana da ancak gündüz bir saat helâl edildi. Sonra da kıyamet gününe kadar haram edildi (Sıhah sahipleri İbn Abbâs'tan rivayet etmişlerdir). Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, o saatte kendisine özel olarak helâl kılındığım, yoksa neshedilmediğini açıklamıştır. Böylece Harem’de savaşmanın mahzuru sabit olmuştur. Ancak oradakiler savaş açarlarsa, onları defetmek için onlarla savaşılır. Bu da sürekli bir şeydir, hüküm mensuh değildir.
Katâde de:
"Müşrikleri nerede bulursanız öldürün” (Tevbe: 5) âyetini delil getirerek mensuh olduğuna ve her halükârda hil ve harem’de öldürülmeleri emredildiğine kail olmuştur.
Rebi’ b. Enes ile
İbn Zeyd de:
"Fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın” kavli ile mensuh olduğunu söylemiştir.
Mukâtil de:
"Onları nerede bulursanız öldürün” (Bakara: 191) âyetiyle mensuh olduğunu iddia etmiştir. Birinci görüş daha doğrudur.
"Eğer sizinle savaşırlarsa onları öldürün” âyetinde de
Mukâtil: Onlarla savaşın, demiştir.
192
Eğer savaşa son verirlerse, şüphesiz Allah gafûrdur, rahimdir.
"Eğer son verirlerse": Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası: Eğer şirklerine ve sizinle savaşmaya son verirlerse, demektir.
İkincisi: Küfürlerine son verirlerse, demektir.
Üçüncüsü: Küfürlerine değil de sizinle savaşmaya son verirlerse, demektir. İlk iki görüşe göre âyet muhkem olur,
"şüphesiz Allah gafurdur"un manası da: Şirk ve cürümlerini bağışlayandır, şeklinde olur. Son görüşe göre de,
"gafur rahimdir"’in iki manası olur:
Birincisi: Sizin için gafurdur, çünkü sizden onlarla savaşma mükellefiyetini düşürdü.
İkincisi: Bunun manası: Size onları bağışlayıp merhamet etmenizi emreder, demektir. Buna göre âyet, kılıç âyetiyle neshedilmiş olur.
193
Fitne kalmayıncaya ve din Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer son verirlerse, zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
"Fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın":
İbn Abbâs, Hasen, Mücâhid, Katâde ve diğerleri: Burada fitne şirktir, demişlerdir.
"Din, Allah’ın oluncaya kadar":
İbn Abbâs: Tevhid O'na has oluncaya kadar, demiştir. Udvan da: Zulümdür, burada da ondan ceza (karşılık) kastedilmiştir. Karşılığa udvan denilmesi, misliyle mukabeleden dolayıdır; meselâ: "Femeni’teda aleyküm fa’tedu aleyhi” âyetinde olduğu gibi. Burada zâlimler de: Müşriklerdir. Bunu İkrime, Katâde ve diğerleri demişlerdir.
İçlerinde Katâde’nin de bulunduğu bir bölük müfessir:
"Eğer son verirlerse zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur” âyetinin kılıç âyetiyle mensuh olduğunu söylemişlerdir. Bu da ancak Kelâmın manası:
"Eğer dinlerinde kalmakla beraber sizinle savaşmaya son verirlerse” şeklinde olursa doğru olur. Ama: Bunun manası:
"Dinlerine son verirlerse” olursa, âyet muhkemdir.
194
Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler karşılıklıdır. Kim size saldırırsa size saldırdığı kadar siz de ona saldırın. Allah’tan korkun ve bilin ki, Allah takva sahipleri ile beraberdir.
"Haram ay haram aya karşılıktır": Bu âyet bir sebeple inmiştir; bunda da iki görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabı zilkade ayında umre niyetiyle çıktılar, yanlarında da kurbanları vardı. Müşrikler ise onları çevirdiler; Allah’ın Nebisi geri dönüp gelecek sene gelmek üzere onlarla banş yaptı. Mekke’de üç gün kalacak, oraya sİlâhla girmeyecek, giderken Mekkelilerden hiçbir kimseyi çıkarmayacaktı. Ertesi sene olunca o ve ashabı geldiler, Mekke’ye girdiler. Müşrikler ona karşı övündüler, çünkü Hudeybiye günü onu geri çevirmişlerdi. Allah da onlardan kısasını (rövanşını) aldı ve onu o geri çevirdikleri haram ayda Mekke’ye girdirdi, bunun üzerine:
"Haram ay haram aya karşılıktır, hürmetler karşılıklıdır” dedi.
İbn Abbâs, Mücâhid, Atâ’, Ebû’l - Âliyye ve diğerleri bu kanaate varmışlardır.
İkincisi: Arap müşrikleri, Peygamber aleyhisselam’a: Haram ayda bizimle savaşmaktan men mi edildin?” dediler, o da: Evet, dedi. Kendisini haram ayda gevşetip onunla o ayda savaşmak istediler. Bu âyet onun üzerine indi, şöyle demek istiyor: Eğer haram ayda sizden bir şeyi helâl etmek isterlerse, siz de onlardan aynısını helâl sayın. Bu; Hasen’in görüşüdür, İbrahim b. Seriyy ile Zeccâc da bunu tercih etmişlerdir.
Birinci görüşün sahipleri ise, âyetin manası şöyledir, derler: İçinde hareme girdiğiniz haram ayı geçen sene sizi içeri sokmadıkları haram aya karşılıktır.
"Hürmetler karşılıklıdır": Sizi zilkade ayında hareme sokmadıkları gibi ben de sizin için rövanşını aldım.
Zeccâc ise şöyle demiştir: Haram ay: Yani haram ayda savaşmak, haram ay iledir; böylece Allahü teâlâ onlara bu haram şeylerin Müslümanlara ancak kısas (misilleme) ile câiz olacağını bildirdi, sonra da bunu kılıç âyeti ile neshetti. Şöyle de denilmiştir: Hürmetlerin çoğul yapılması; haram ayı, haram şehri ve ihram hürmetini kastetmesindendir.
"Kim size saldırırsa siz de ona saldırın":
İbn Abbâs: Kim sizinle haremde savaşırsa siz de onunla savaşın, demiştir. Saldırıya mukabele etmek neden saldırı sayılmıştır? Çünkü iki fiil şeklen birbirine benzemektedir; gerçi biri taat, diğeri masiyettir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Araplar: O bana zulmetti, ben de ona zulmettim; filan bana cahillik etti, ben de ona cahillik ettim, derler. Bu mananın izahı sûrenin başında geçmiştir.
"Allah’tan korkun":
Said b. Cübeyr şöyle demiştir: Allah’tan korkun, haremde onlara önce siz savaş açmayın.
195
Allah yolunda harcayın. Kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin; şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.
"Allah yolunda harcayın": Bu âyet bir sebeple inmiştir; bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke’ye gitmek için hazırlık yapınca, bazı bedeviler:
"Ya Resûlallah, biz ne ile hazırlık yapacağız; ne azığımız vardır ne de malımız?” dediler. İşte bunun üzerine indi, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Ensar Allah yolunda harcar ve sadaka ederlerdi, bir sene kıtlık oldu, bunu yapamadılar. İşte âyet bunun üzerine indi, bunu Ebû Cebire b. Dahhâk demiştir. Sebil: Lügatte yol demektir. Bu kelimenin cihatta kullanılması, onun din bağı üzerine savaşılan bir yol olmasındandır. Tehlike de, helak manasınadır: Helekerrectilü helaken ve hülken ve tehlüketen, denir.
Müberrid şöyle demiştir: Ey di, nefisler manasınadır, parça bütün yerine kullanılmıştır.
Burada tehlikeden ne kastedildiği hakkında da dört görüş vardır:
Birincisi: O, Allah yolunda harcamayı terk etmektir, bunu Huzeyfe, İbn Abbâs, Hasen, İbn Cübeyr, İkrime, Mücâhid, Katâde ve Dahhâk demişlerdir.
İkincisi: O, malla meşgul olarak oturup savaşmamaktır, bunu da Ebû Eyyub el - Ensari demiştir.
Üçüncüsü: O, Allah’ın rahmetinden ümit kesmektir, bunu da Bera, Numan b. Beşir ve Ubeyde, demişlerdir.
Dördüncüsü: O, Allah'ın azabıdır. Bunu da Ebû Talha, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
"İyilik edin": Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası: Güzel infak edin, demektir. Bu da ilk görüş sahiplerinin fikirleridir.
İkincisi: Allah hakkında hüsn-i zanda bulunun, demektir. Bunu da İkrime ile Süfyan demişlerdir. Bu da tehlikenin ümit kesmek manasına olduğunu söyleyenlerin fikrine dayanır.
Üçüncüsü: Bunun manası: Farzları eda edin, demektir. Bunu da Süfyan, Ebû İshak’tan rivayet etmiştir.
196
Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer engellenirseniz kolayınıza gelen kurbanı yollayın. Kurban, yerine erişinceye kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta veya başından rahatsız olursa, ona oruçtan, yahut sadakadan veyahut kurbandan fidye vardır. Emin olduğunuz vakit kim hacca kadar umre ile faydalanırsa, kolayına gelen kurbandan kesmek vaciptir. Kim de bunu bulamazsa hacta üç, döndüğü zaman da yedi gün oruç tutar. Bunlar tam on gündür. Bu, ailesi Mescid-i Haram’da ikamet etmeyen içindir. Allah’tan korkıyı. Bilin ki, Allah'ın azabı şiddetlidir.
"Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın":
İbn Fâris şöyle demiştir: Hac lügatte bir yere gitmeyi hedef almaktır. Hacta umre, aslında ziyaret demektir. Saleb şöyle demiştir: Hac hanın fethası ile mastardır, kesresi ile de isimdir. Ve şöyle demiştir: Bazen Ferrâ’ ikisinin de iyi lügat olduğunu söylerdi.
İbn Enbari de umre üzerinde iki görüş beyan etmiştir:
Birincisi: Ziyaret manasınadır.
İkincisi: Niyet edip bir yere gitmektir.
Onu tamamlama üzerinde de dört görüş vardır:
Birincisi: Onun, tamamlamanın manası, ayrı ayrı yapmaktır; meselâ umreyi hac aylarının dışında yapmak gibi. Bunu Ömer b. Hattata, Has en ve Atâ’ demişlerdir.
İkincisi: Bir kimsenin umre için hemen evinden ayrılırken ihrama girmesidir. Bunu da Ali b. Ebû Talib, Tâvûs ve İbn Cübeyr, demişlerdir.
Üçüncüsü: Birine başladığı zaman onu tamamlamadan fesh etmez. Bunu da İbn Abbâs demiştir.
Dördüncüsü: O, Allah'ın ikisinde emrettikleri şeyleri yerine getirmektir, bunu da Mücâhid demiştir. Kurraların çoğunluğu umreyi mef’ul olarak mensûb okumuşlar, Esmaî de Nâfi’den, Kazaz da Ebû Amr’den, Kisâi de Ebû Cafer'den naklen merfu okumuşlardır.
İbn Mes’ûd, Ebû Rezin, Hasen ve Şa’bî’nin kıraati de böyledir. Cumhûrun okuyuşu onun vacip olduğunu gösterir. Umrenin vacip olduğunu söyleyenlerin bazıları şunlardır:
Hazret-i Ali, İbn Ömer, İbn Abbâs, Hasen, İbn Sîrin, Atâ’, Tâvûs, Said b. Cübeyr, Mücâhid, Ahmed ve Şâfiî.
İbn Mes’ûd, Cabir, Şa’bî, İbrahim, Ebû Hanife ve İmam Malikten de onun sünnet ve nafile olduğu rivayet edilmiştir.
"Eğer engellenirseniz":
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Ahsarahul maradu veladüvvü denir ki, hastalık ve düşman onu seferden engelledi, demektir. Bu âyet de bundandır. Iiasarahul adüvvü de düşman zorlamak demektir. Zeccâc da, engellenen kimseye husıra fehüve mahsur denildiğini söylemiştir.
Ulemanın ihsar (engellenme) konusunda iki görüşü vardır:
Birincisi: Onun ancak düşman ile olup hastalık ile olmayacağıdır. Bu İbn Ömer, İbn Abbâs, Enes, Malik, Şâfiî ve Ahrned’in görüşleridir. "Feiza emintüm” kavli de bunu gösterir.
İkincisi: Onun hastalık veya düşman veyahut bir mazeret dolayısıyla olacağıdır; bu da Atâ’, Mücâhid, Katâde ve Ebû Hanife'nin görüşleridir. Bu kelâmda kısaltma vardır,
Mana şöyledir: Eğer engellenir de haccı ve umreyi tamamlayamazsanız, gücünüzün yettiği kurbanı gönderin.
"Başından hastalığı olan” da böyledir ki: Tıraş olursa, fidye verir, demektir.
"Hedy", Beytullah’a hediye edilen kurbandır. Aslı şeddeli olarak hediyy’dir, sonra tahfif edilmiştir. Bunu
İbn Kuteybe demiştir. Hasen ile Mücâhid şedde ile okumuşlardır.
"Kolayına gelen kurban” hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: O koyundur, bunu Elazreti Ali, İbn Abbâs, Hasen, Atâ’, İbn Cübeyr, İbrahim, Katâde ve Dahhâk demişlerdir.
İkincisi: Kolayına gelen deve ve sığırdır, başkası değildir. Bunu da İbn Ömer, Hazret-i Âişe ve Kasım demişlerdir.
Üçüncüsü: O, gücünün yettiğidir. Bunu da Tâvûs, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Hasen ile Katâde’den de: En yükseği deve, ortası sığır, en düşüğü koyundur, dedikleri rivayet edilmiştir. İmam Ahmed de: Hedy üç sınıftan, deve, sığır ve koyundan olur, demiştir. Ebû Hanife rahmetullahi aleyh, Malik ve Şâfiî rahmetullahi aleyhimalar da bu görüştedirler,
"Hatta yebluğal hedyü mehılleh":
İbn Kuteybe: Mehıl kurban kesilen yerdir, demiştir. Halle yehillü’den gelir.
Mehıl hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O haremdir, bunu İbn Mes’ûd, Hasen, Atâ’, Tâvûs, Mücâhid, İbn Sîrin, Sevri ve Ebû Hanife demişlerdir.
İkincisi: O, engellendiği yerdir ki, kurbanım orada keser ve ihramdan çıkar. Bunu da İmam Malik, Şâfiî ve Ahmed demişlerdir.
"Sizden kim hasta olur veya başından bir rahatsızlığı olursa bir fidye verir":
Bu da bir sebeple inmiştir, şöyle ki, Ka'b b. Ucre’nin başına bitler üşüştü, öyle ki, yüzünde yürümeye başladılar. Âyet bunun üzerine indi. O da: Özellikle benim hakkımda indi, derdi. 24
24 - Buhârî, Müslim ve diğerleri, Ka'b b. Ucre radıyallahu anh'ten rivayet etmişlerdir.
Âyetin hükmü: Şeyhimiz Ali b. Ubeydullah şöyle demiştir:
"Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin” sözü, başı tıraş etmenin haram olduğunu gösterdi, ister onda bir rahatsızlık olsun ister olmasın, nihayet:
"Sizden kim hasta olur veya başından rahatsız bulunursa, bir fidye verirsin” kısmı indi. Bu da rahatsızlık olduğu zaman fidye vererek başı tıraş etmenin mubah olduğunu gösterdi. Bu da önceki haramlığı neshetti.
Âyetin manası şudur: Sizden yani ihramlılardan - ister engelli olsun ister olmasın - kim hasta olur veya ihramın yasak ettiği bir şeyi giymeye mecbur kalır veyahut başından bir rahatsızlığı olur da tıraş olursa, ona oruç fidyesi vardır.
Oruç hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: O, üç gündür, Ka'b b. Ucre radıyallahu anh hadisinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den böyle rivayet edilmiştir. 25
25 - İmam Ahmed, Müsned, 4/242; Buhârî ve Müslim,
Bu, cumhûrun görüşüdür.
İkincisi: O, on günlük oruçtur. Hasen, İkrime ve Nâfi’den rivayet edilmiştir.
Sadaka hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O, altı yoksulu doyurmadır, Ka’b b. Ucre hadisinde rivayet edilmiştir.
Bu, aynı zamanda, oruç üç gündür diyenlerin görüşüdür.
İkincisi: O, on yoksulu doyurmadır, bu da on günlük orucu vacip kılanların görüşüdür. Nüsük de koyun kesmektir, nesektü lillahi denir ki, O’nun için kurban kestim, demektir. Nüsük’te de iki lügat vardır: Nunun ve “sîn” in zammı, ki, cumhûr böyle okumuştur. Nunun ve “sîn” in sükunu, ki, bu da Hasen'in kıraatidir.
"Emin olduğunuz zaman": Yani düşmandan, çünkü hastalığın ne zaman dönüp geleceğinden emin olunmaz. Alkame ve diğerleri:
Korku ve hastalıktan emin olduğunuz zaman, demişlerdir. "Kim hacca kadar umreden faydalanırsa": Bunun manası: Kim hac aylarında işe umre ile başlar ve o senenin haccını bu şekilde bitirirse, ona gücünün yettiği bir kurban gerekir, demektir. Bu; İbn Ömer, İbn Müseyyeb, Atâ’ ve Dahhâk’ın görüşleridir. Güç yeten kurban hakkında ise yukarıda söz geçmiştir.
"Kim bunu bulamazsa hacta üç gün oruç tutar":
Hasen şöyle demiştir: Bu; terviyeden bir gün öncesi ile terviye ve arefe günleridir.
Bu Atâ’, Şa’bî, Ebû’l - Âliyye, İbn Cübeyr, Tâvûs ve İbrahim’in görüşleridir, Hazret-i Ali radıyallahu anh’ten nakledilmiştir.
Hasen ile Atâ’’dan da: Hangi ayda isterse onları oruç tutar, dedikleri de rivayet edilmiştir.
Tâvûs, Mücâhid ve Atâ’’dan da: Hac aylarının hangisinde isterse onları tutar, dedikleri rivayet edilmiştir. İbn Ömer’den de: İhrama girmesinden arefe gününe kadar dediği rivayet edilmiştir.
Âyetin hükmü: Eğer kurbanlık bulamaz da kurban gününden önce üç gün oruç tutmazsa, ne yapar?
Ömer b. Hattab, İbn Abbâs, İbn Cübeyr, Tâvûs ve İbrahim: Kurbandan başkası olmaz, oruç tutamaz demişlerdir.
İbn Ömer ile Hazret-i Âişe de: Mina günlerinde oruç tutar, demişlerdir. Bunu Salih, İmam Ahmed’den rivayet etmiştir. Bu İmam Malik’in de görüşüdür.
Diğerleri ise teşrik günlerinde oruç tutamayacağına, ancak onlardan sonra tutacağına kani olmuşlardır. Bu da Hazret-i Ali’den rivayet edilmiştir. Bunu Mervezi, İmam Ahmed’den de rivayet etmiştir. İmam Şâfiî’nin de görüşü budur.
Eğer üç günlük oruca başladıktan sonra kurban bulursa, orucu kesmesi lâzım gelmez. Bu; İmam Malik ile Şâfiî’nin görüşüdür.
Ebû Hanife ise: Orucu durdurması lâzım gelir, kurban keser, demiştir.
Atâ’ da: Eğer iki gün oruç tuttuktan sonra kurban bulursa, kurban keser. Eğer üç gün tuttuktan sonra bulursa yedi gün oruç tutsun, ona kurban gerekmez, demiştir.
"Hac"ta sözünün de iki manası vardır:
Birincisi: Hac aylarında demektir.
İkincisi: Hacca ihram zamanında demektir.
"Döndüğü zaman yedi gün oruç tutar” kavli üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Memleketlerinize döndüğünüz zaman demektir. Bunu İbn Abbâs, Hasen, Ebû’l Âliyye, Şa’bî ve Katâde, demişlerdir.
İkincisi: Haccınızdan döndüğünüz zaman, demektir. Bu da Atâ’, Said b. Cübeyr, Ebû Hanife ve Malik’in sözleridir.
Esrem şöyle demiştir: Ebû Ubeydullah’a, yani Ahmed b. Hanbel’e:
"Yedi gün orucu memleketine döndüğünde ne zaman tutar; yolda mı yoksa ailesinde mi?” dedim. O da: Bunların hepsi hakkında görüşler vardır, dedi. Ebû Abdullah'a:
"Bunları ayrı tutarsa?” dediler; o da buna müsaade etti.
"Bunlar tam on gündür": Bunda da beş görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası: O kurban yerine geçmede tamdır. İbn Abbâs ile Hasen bu manaya kail olmuşlardır.
Kadı Ebû Ya’lâ da şöyle demiştir: Biri tam sevap kazanmada üç günün kurban yerine geçebileceğini düşünebilirdi; onun için Allahü teâlâ bize ancak tam on günün onun yerine geçeceğini bildirdi.
İkincisi: Vav bazen
"ev” yerine geçer, meselâ:
"Fenkihu matabe leküm minennisai mesna ve sülase ve ruba” âyetinde olduğu gibi. İşte burada da Allahü teâlâ seçme ihtimalini
"İşte bunlar tam ondur” demekle ortadan kaldırmıştır. Zeccâc bu manaya kail olmuştur.
Üçüncüsü: Bu tekit içindir. Şair Ferazdak şöyle demiştir:
Üç artı iki, beştir;
Altıncısı da benim keskin koku alma duyumdur.
Bir başkası da şöyle demiştir:
Kinde topluluğuna, kaçtıkları zaman:
Nerede olduklarını sorsaydıp, nerede?
Bir başkası da şöyle demiştik:
Onun nice nimetleri vardı;
Nice nice nice!
Kur’ân ise Arapların dili ile inmiştir. O da tekit için bir şeyi tekrar eder.
Dördüncüsü: Bunun manası: İşte o, fazilette tam ondur, her ne kadar hacta üç ve daha sonra da yedi ise de. Maksat yedinin üçten daha geri olduğu kimsenin aklına gelmemesidir. Bunu da Ebû Süleyman Dımeşki demiştir.
Beşincisi: O lafzan haber, mana itibarı ile ise emirdir; takdiri: Bunlar ondur, onu tamamlayınız, demektir.
"Bu, ailesi Mescid-i Haram'da ikamet etmeyen içindir":
Burada işaret edilen hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O, hacca kadar umreden yararlanmaktır.
İkincisi: O ibadet ve oruçların karşılığıdır. Bu manaya göre "limen
"deki lâm,
“alâ” manasınadır. Mescid-i Haram'da ikamet edenlere gelince: İbn Abbâs, Tâvûs ve
Mücâhid: Onlar harem halkıdır, demişlerdir.
Atâ’ da: Evi mikat sınırları içinde olanlar, demiştir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Âyetin manası şudur: Bu farz, garipler (yabancılar) içindir. Maksat kendisi olduğu halde ailesinden bahsedümesi ise, insanın genellikle ailesinin oturduğu yerde oturmasındandır.
197
Hac belli aylardır. Kim bunlarda haccı kendine farz kılarsa, hacta kadına yaklaşmak, günah işlemek ve tartışmak yoktur. Hayırdan ne yaparsanız, Allah onu bilir. Azık edinin; şüphesiz azığın hayırlısı takvadır. Ey saf akıl sahipleri, benden korkun.
"Hac belli aylardır": Hac kelimesinde iki lügat vardır: Hanın fethası Hicaz halkının lügatidir, cumhûr da böyle okumuştur. Kesri de Temim veya Necid lügatidir, Hasen de böyle okumuştur.
Sibeveyh de şöyle demiştir: Hacce haccen denir ki, zekere zikren gibidir. Hicce dediklerinde yıl manasını kastederler.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Mana: Hac vakti bu aylar demektir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Bunun manası: Hac ayları bilmen aylardır.
Hac ayları üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar şevval, zilkade ve zilhicce ayından da on gündür. Bunu İbn Mes’ûd, İbn Ömer, İbn Abbâs, İbn Zübeyr, Hasen, İbn Sîrin, Atâ’, Şa’bî, Tâvûs, Nehaî, Katâde, Mekhûl, Dahhâk, Süddi, Ebû Hanife, Ahmed b. Hanbel ve Şâfiî radıyallahu anhum, demişlerdir.
İkincisi: Onlar şevval, zilkade ve zilhicce aylarıdır. Bu da Yine İbn Ömer, Atâ’, Tâvûs, Mücâhid, Zührî, Rebi’ ve Malik b. Enes’ten rivayet edilmiştir.
İbn Cerir Taberî de şöyle demiştir: Bunlar, bu aylar umre ayları değildir, sadece hac aylarıdır demek istememişlerdir. Gerçi hac işleri, Mina ibadetleri bitmekle sona ermiştir. Onlar umreyi bu ayların dışında yapmayı müstehap görürlerdi.
İbn Sîrin de şöyle demiştir: İlim adamlarından hiçbiri hac ayları dışındaki umrenin hac aylarındaki umreden daha faziletli olduğunda tereddüt etmemiştir.
Neden:
"Hac ayları” dedi, halbuki onlar, iki ay ile bir de öteki ayın birkaç günüdür? Bunu Arapların adetlerine göre demiştir.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Araplar: Bugün iki gündür onu görmedim, derler ki, bir günle bir de bir günün bazı kısımlarını kastederler. Sen de: Seni bu sene ziyaret ettim, sana bugün geldim, dersin. Halbuki o hareket belli bir zaman dilimi içinde gerçekleşmişti.
İbn Enbari de bu hususta iki görüş zikretmiştir:
Birincisi: Araplar tesniye için cemi sigası kullanırlar, meselâ şu âyette olduğu gibi:
"Onlar dediklerinden müberradır". (Nûr: 26) Aslında Hazret-i Âişe ile Safvan’ı kasdetmiştir. Şu âyet de öyledir:
"Biz onların kararlarına şahit olduk". (Enbiya: 78) Burada ise Dâvud ile Süleyman’ı kasdetmiştir.
İkincisi: Araplar uzun vakit söyler, kısa vakti kastederler; meselâ; İbn Zübeyr hac günlerinde öldürüldü, derler ki, aslında daha kısa zamanda öldürülmüştür.
Âyetin hükmü: Âlimler hac aylarından önce ihrama giren kimse hakkında da ihtilaf etmişlerdir: Atâ’, Tâvûs, Mücâhid ve Şâfiî: Câiz olmaz demişler ve:
"Hac belli aylardır” kavlinden haccın ancak bu aylarda gerçekleşeceği kararma varmışlardır. Ebû Hanife, Malik, Sevri, Leys b. Sa’d ve Ahmed b. Hanbel de: Bu aylardan önce ihram sahih olur, demişlerdir. Buna göre:
"Hac belli aylardır” kavli de: Haccın büyük kısmı bu aylardır, demek olur. Tıpkı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in:
"Hac arefedir” demesi gibi. 26
26 - imam Ahmed, Müsned; Sünen sahipleri, Hakim, Beyhakî; hepsi Abdurrahman b. Yamur ed - Deylemi radıyallahu anh'ten rivayet etmişlerdir.
"Kim bunlarda haccı kendine farz ederse": İbn Mes’ûd: Bu, hacca niyet edip ihrama girmektir, demiştir. Tâvûs ile
Atâ’ da: Bu, lebbeyk okumaktır, demişlerdir. Hazret-i Ali, İbn Ömer, Mücâhid, Şa’bî ve diğerlerinden de: Devesine işaret vurduğu zaman olur, dedikleri rivayet edilmiştir. Bu da hacca niyet ederek işaret vurma manasına alınmıştır. İmam Ahmed radıyallahu anh de, Esrem rivâyetinde: İhram niyetledir, demiştir. Ona:
"Telbiyesiz ihrama girmiş olur mu?” dediler; o da: İhrama karar verdiği zaman evet, demiştir. Bu da İmam Malik ile Şâfiî'nin görüşleridir.
Ebû Hanife ise: İhrama girmek; ya telbiye okumak ya da kurbanı işaretleyip sürmekle câiz olur, demiştir.
"Fela refese": İbn Kesir, Ebû Artır ve Ebû Cafer, zamme ve tenvinle: Fela refesün vela füsukun” okumuşlardır; Nâfi, Âsım, İbn Âmir, Hamze ve Kisâi de, tenvinsiz olarak okumuşlardır. Ebû Cafer dışında hiç kimse "vela cidale"yi merfu okumamıştır.
Ebû Ali şöyle demiştir: Fetha ile okuyanların delili, bunun kastedilen manaya çok sıkı bağlı olmasıdır. Çünkü fetha ile okuyan, bütün kötülük ve fısk hareketlerini reddetmiştir, "lâ reybe fih” kavlinde olduğu gibi. Merfu ve tenvinii okuyunca da yasak bunlardan biri için olur. Cidale’nin lamını niçin meftuh okumuşlardır; bütün cinsi içine alsın diye. Ondan önceki iki isim için de durum aynıdır. Merfu okuyanların delili de, sözün akışından bütün kötülüklerin yasak olduğunun anlaşılmasıdır. Bazen bir lâfız tekil olur, manası ise çoğul olur.
"Refes” üzerinde üç görüş vardır:
Birincisi: O cimâdır, bunu İbn Ömer, Hasen, İkrime, Mücâhid, Katâde ve diğerleri demişlerdir.
İkincisi: o, cimâ ile ondan aşağı olan temas gibi şeylerdir. Bu da yine İbn Ömer, İbn Abbâs, Amr b. Dinar ve diğerlerinden rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: O boş sözdür, bunu da Ebû Abdurrahman Yezidi demiştir.
"Füsuk” hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: O, sövüşmedir, bunu İbn Ömer, İbn Abbâs, İbrahim ve diğerleri demişlerdir.
İkincisi: O birbirine lâkap takmaktır, meselâ din kardeşine, ey fasık, ey zalim, demek gibi. Bunu Dahhâk, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: O, çeşitli günahlardır, bunu da Hasen, Atâ’, Tâvûs, Mücâhid, Katâde ve diğerleri demiştir. Bizim de tercihimiz budur. Çünkü günahlar hepsini içine alır. Bir de fasık, taatten masiyete çıkan demektir.
"Ve-lâ cidâle fil-hac": Cidal tartışma demektir.
Bu durumda Kelâmın manasında iki görüş vardır:
Birincisi: Manası: Kimse kimse ile tartışmasın; tartışma onu öfkeye ve hacca yakışmayan şeyi yapmaya sürükler, demek olur. Bu manaya İbn Ömer, İbn Abbâs, Tâvûs, Atâ’, İkrime, Nehaî, Katâde, Zührî, Dahhâk ve diğerleri kani olmuşlar.
İkincisi: Bunun manası: Hacta şüphe ve tartışma yoktur, çünkü o doğru bir şeydir, vakti bellidir, yerinden oynatılmamıştır.
Mücâhid şöyle demiştir: Zilhiccede iki yılın haccını ederlerdi, muharremde de iki yılın haccını ederlerdi. Sonra da saferde de iki yılın haccını ettiler. Her sene her ayda iki yılın haccını ederlerdi. Nihayet Ebû Bekir'in Peygamber sallallahu aleyhi ve selleminkinden önce iki yılın son haccı zilkadeye, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ertesi sene yaptığı hac da zilhicceye denk geldi. Nitekim Efendimiz bu durumu veda haccında şöyle dile getirmişti: Şüphesiz zaman döndü, Allahü teâlâ'nın göklerle yeri yarattığı zamandaki konumuna geldi. 27
27 - Buhârî, Tefsirü sûre 9, bab, 8; Bed'ü'l Halk, bab, 2; Mağazi, bab, 77; Adahi, bab, 5; Tevhid, bab, 24; Müslim, Kasame, hadis no, 29; Ebû Dâvud, Menasik, bab, 67; İmam Ahmed, Müsned, 5/37, 73.
Şeyhlerinden rivayet eden Süddi ile Kasım b. Muhammed bu manaya kail olmuşlardır.
"Azık hazırlayın, şüphesiz azığın hayırlısı takvadır":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Yemen halkı haccederlerdi, yanlarına azık almazlardı: Bizler mütevekkiliz der ve insanlardan dilenirlerdi. Bunun üzerine Allahü teâlâ:
"Azık edinin, şüphesiz azığın hayırlısı takvadır” kavlini indirdi.
Zeccâc şöyle demiştir: İnsanlara azık edinmeleri ve azığın hayırlısının da takva olduğunu bilmeleri emredildi.
198
Hacta Rabbinizden bir lütuf istemenizde size günah yoktur. Arafat’tan sökün ettiğiniz zaman Allah’ı Meş’ar-i Haram’ın yanında zikredin. Sizi hidayet ettiği gibi O’nu zikredin. Şüphesiz bundan önce gerçek sapıklardan idiniz.
"Rabbinizden bir lütuf istemenizde size günah yoktur":
İbn Abbâs şöyle demiştir: İnşanlar hac mevsiminde alışverişten ve ticaretten korkarlar ve: Zikir günleridir, derlerdi. Bunun üzerine bu âyet indi. Ibtiğa, istemek demektir. Burada fadl da ticaret ve kazançla rızk aramaktır.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Efattüm, itilmek ve atılmak manasınadır.
Zeccâc da: Kalabalıkla itilmektir, demiştir. Efadal kavmü fılhadis denir ki, konuşmaya daldılar, ileri geri çok şey konuştular, demektir.
O bölgeye
"Arafat” denilmesi hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Allahü teâlâ Cebrâil’i İbrahim'e gönderdi, ona haccettirdi. Arafat'a gelince: Kad arafte:
"Bildin mi?” dedi. O nedenle Arafat denildi. Bunu Hazret-i Ali demiştir.
İkincisi: Arafat denilmesi, Âdem ile Havva’nın orada buluşup tanışmalarındandır. Bunu da Dahhâk demiştir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Meş’ar alâmet demektir, çünkü namaz onun yanındadır. Makam, Beyt ve dua haccın alâmetlerindendir. O Müzdelife’dir. O toplantı yeridir, ona bu iki isim de denir. İbn Ömer ile
Mücâhid de: Meş’ar-i Haram Müzdelife’nin tamamıdır, demiştir.
"Sizi hidayet ettiği gibi O’nu zikredin": Yani hidâyetinize karşılık olarak, demektir.
Eğer: "Zikri tekrar etmenin faydası nedir?” denilirse?”
Buna dört türlü cevap verilir:
Birincisi: Emirde mübalağa için onu tekrar etmiştir.
İkincisi: ikinci zikre, birinci zikre bitiştirilmeyen (yeni bir) şey bitiştirilmiş; o nedenle tekrarı güzel olmuştur:
Mana şöyledir: O’nu tevhidi ile zikredin, hidâyetiyle zikretmeniz gibi.
Üçüncüsü: Devam için onu tekrar etmiştir, mana şöyle olur: O’nu zikirden sonra tekrar zikredin. Bu görüşleri Muhammed b. Kasım en - Nahvi demiştir.
Dördüncüsü:
"Allah’ı Meş’ar-i Haram’ın yanında zikredin” sözünden maksat Müzdelife'de birleştirilerek kılınan akşamla yatsı namazlarıdır.
"Sizi hidayet ettiği gibi” kavlindeki zikirden maksat da Müzdelile sabahında toplu halde edilen zikirdir. Bunu da Kadı Ebû Ya’lâ nakletmiştir.
"Şüphesiz bundan önce sapıklardan idiniz":
“Ha” zamirinin mercii hakkında üç görüş vardır:
Birincisi: İslâm'a râcîdir, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Hidayete râcîdir, bunu da Mukâtil ile Zeccâc demişlerdir.
Üçüncüsü: Kur’ân’a râcîdir, bunu da Süfyan Sevri demiştir.
199
Sonra insanların sökün ettiği yerden sökün edin. Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
"Sonra insanların sökün ettiği yerden sökün edin": Hazret-i Âişe şöyle demiştir: Kureyşliler ve onların dininden olanlar - ki, bunlara humus denirdi - Arafe akşamında Müzdelife’de vakfeye durur ve: Biz Beytullah’ın sakinleriyiz, derlerdi. Arapların kalanları ile halk ise Arafat’ta vakfeye dururlardı; işte âyet bunun üzerine indi.
Zeccâc şöyle demiştir: Onlara humus denmesi dinlerindeki şiddetten dolayıdır. Hamaset, her şeyde şiddet göstermektir (fanatiklik).
Burada insanlardan kimin kastedildiği hususunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Onlar humusun dışındaki bütün Araplardır. Hazret-i Âişe hadisi de bunu göstermektedir. Urve, Mücâhid ve Katâde de bu görüştedirler.
İkincisi: Buradaki insanlarla murat edilen İbrahim aleyhisselam’dır, bunu da Dahhâk b. Müzahim demiştir.
Üçüncüsü: İnsanlardan murat, Âdem’dir, bunu da Zührî demiştir. Ebû’l - Mütevekkil, Ebû Nehik ve Muvarrık el - îcli, ye ile
"enasiy” okumuşlardır.
Dördüncüsü: Onlar Yemen ve Rebia halkıdır. Çünkü onlar Arafat’tan sökün ederlerdi, bunu da Mukâtil demiştir.
Bununla muhatap olanlar hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O, Kureyş'e hitaptır, bunu cumhûr, demiştir.
İkincisi: O, bütün Müslümanlara hitaptır. Bu da yukarıda geçen insanlardan Hazret-i Âdem veya Hazret-i İbrahim kastedilmiştir, diyenlerin görüşüne uyar. Buradaki ifada lâfzın zahirinden anlaşılan ifadadır ki, kurban sabahı Müzdelife’den yapılan ifadadır. Ancak müfessirlerin çoğunluğu bunun Arafat’tan olan ifada olduğunu söylerler. Kelâmın zahiri ise buna müsaade etmez. Nasıl:
"Arafat’tan ifada ettiğiniz zaman” sonra Arafat'tan ifade edin, denir? Tefsircilerin dediğinin yorumu ise şöyledir: Bunda takdim ve tehir vardır, takdiri şöyledir: Sonra insanların sökün ettiği yerden siz de sökün edin, Arafat’tan sökün ettiğiniz zaman da Allah’ı zikredin.
Gafûr, aziz ve celil olan Allah’ın isimlerindendir. Gafertüşşey’e denir ki, bir şeyi kapattım demektir. Sanki gafur da kulunu rahmetiyle örten veya kullarının günahların, örten demektir. Caftır bağışlaması bol olan demektir çünkü mef ül kalıbı çoklukta mübalağa içindir, meselâ sabur, darub ve ekul gibi.
200
Hac ibadetini bitirdiğiniz zaman Allah'ı zikredin, tıpkı atalarınızı zikrettiğiniz gibi, hatta daha çok zikredin. İnsanlardan kimileri, "Rabbimiz, bize dünyada ver” der; onun ahirette nasibi yoktur.
201
Onlardan kimi de: Rabbimiz, bize dünyada da iyilik, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru” der.
"Hac ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman Allah’ı zikredin":
Bunun sebeb-i nüzulü için üç görüş vardır:
Birincisi: Cahiliye halkı hac mevsiminde toplandıkları zaman atalarının günlerini ve cahiliyedeki soylarını zikrederlerdi, işte âyet bunun üzerine indi. Bu mana Hasen, Atâ’ ve Mücâhid’ten rivayet edilmiştir.
İkincisi: Araplar konuştukları veya kelâm ettikleri zaman: Babanın başı için şöyle oldu, böyle oldu, derlerdi; işte âyet bunun üzerine indi.
Üçüncüsü: Onlar hac ibadetlerini bitirdikleri zaman adam Mina’da kalır ve: Allah’ım, benim babamın kâsesi, yemek tabağı büyüktü, malı çoktu, bana da onunki gibi ver, der ve Allah’ı zikretmez, sadece babasını zikreder, ona dünyalık verilmesini isterdi, işte âyet bunun üzerine indi. Bu da Süddi’nin görüşüdür.
Menasik: İbadet yapılan şeyler demektir, bundan ne murat edildiği hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: O, hac fiillerinin hepsidir, bunu Hasen demiştir.
İkincisi: O kan akıtmaktır, bunu da Mücâhid demiştir.
Babalarını zikretmelerinde de dört görüş vardır:
Birincisi: Onları ikrar etmeleridir.
İkincisi: Onlarla yemin etmeleridir.
Üçüncüsü: babalarının onlara iyilik etmeleridir. Çünkü onları zikreder ve Allah’ın onlara ihsanını unuturlardı.
Dördüncüsü: O çocukların babalarını zikretmesidir, çünkü ilk defa konuşmaya başladıkları zaman onların ismini söylerler. Bu mana Atâ’ ile Dahhâk’tan rivayet edilmiştir.
"Ev” edatı hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O,
"bel” manasınadır.
İkincisi: Vav manasınadır. Halâk ise daha önce geçmiştir.
Dünya iyiliği hakkında da yedi görüş vardır:
Birincisi: O, iyi kadındır, bunu Hazret-i Ali demiştir.
İkincisi: O ibadettir, bunu Süfyan b. Hüseyn, Hasen’den rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: O ilim ve ibadettir, bunu Hişam, Hasen’den rivayet etmiştir.
Dördüncüsü: Maldır, bunu da Ebû Vâil , Süddi ve İbn Zeyd demişlerdir.
Beşincisi: Afiyettir, bunu Katâde demiştir.
Altıncısı: Bol rızktır, bunu da Mukâtil, demiştir.
Yedincisi: Nimettir, bunu da İbn Kuteybe, demiştir.
Ahiret iyiliği hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: O huriliyndir, bunu Hazret! Ali radıyallahu anh, demiştir.
İkincisi: Cennettir, onu Hasen, Süddi ve Mukâtil, demişlerdir.
Üçüncüsü: Af ve afiyettir, bu da Hasen ile Sevri’den rivayet edilmiştir.
202
İşte onların kazandıklarından nasibi vardır. Allah’ın hesabı çok hızlıdır.
"Onların kazandıklarından nasibi vardır":
Zeccâc şöyle demiştir: Bunun manası: Onların duaları kabuldür, demektir, çünkü onların buradaki kazançları duadır. Bu âyet bir öncekine bağlıdır, ancak bunun ötekisinden farklı bir sebeple indiği rivayet edilmiştir. Dahhâk, İbn Abbâs’tan şöyle rivayet etmiştir: Bir adam:
"Ya Resûlallah, babam öldü, haccetmedi, onun yerine haccedeyim mi?” dedi. O da:
"Babanın borcu olsaydı da onu sen ödeseydin, olmaz mıydı?” dedi. O da: Olurdu, dedi. Efendimiz de: Allah’ın borcu daha çok ödenmelidir, dedi. 28
28 - Bedel haca ile ilgili hadisler, sağlam yollarla Hazret-i Ali, İbn Abbâs ve Abdullah b. Zübeyr radıyallahu anhum tarafından rivayet edilmiştir.
Hesabın çabuk görülmesi hakkında da beş görüş vardır:
Birincisi: Onun azlığıdır, bunu İbn Abbâsi demiştir.
İkincisi: Gelmesinin yakın olmasıdır, bunu da Mukâtil demiştir.
Üçüncüsü: Hesaba çekilenin lehinde ve aleyhinde neler olduğunu bildiği için onu hesaba çekmesi çabuk olmuştur.
Dördüncüsü:
Mana şöyledir: Allah’ın karşılık vermesi çabuktur. Bu görüşü ve bir öncekini Zeccâc demiştir.
Beşincisi: O, acizler gibi fikir yürütmeye ve düşünüp taşınmaya muhtaç değildir, bunu da Ebû Süleyman Dımeşki demiştir.
203
Allah’ı sayılı günlerde zikredin. Kim iki günde acele ederse, ona günah yoktur. Kim de geri kalırsa, Allah’tan korkan için ona da günah yoktur. Bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.
"Allah'ı sayılı günlerde zikredin": Bu zikir için de iki görüş beyan edilmiştir:
Birincisi: O çpmrelerde, namazların arkasında ve diğer hac vakitlerinde edilen zikirdir.
İkincisi: O farz namazların arkasından getirilen tekbirdir.
Bu görüşün sahipleri tekbire ne zaman başlayıp ne zaman keseceği hususunda da altı görüş beyan etmişlerdir:
Birincisi: Arefe günü sabah namazından başlar, son teşrik günü ikindi namazının sonuna kadar devam eder. Bunu Hazret-i Ali, Ebû Yûsuf ve Muhammed demişlerdir.
İkincisi: Arefe günü sabah namazından başlar, kurban günü ikindi namazına kadar devam eder. Bunu da İbn Mes’ûd ile Ebû Hanife demişlerdir.
Üçüncüsü: Kurban günü öğle namazından başlar, son teşrik gününe kadar devam eder. Bunu da İbn Ömer, Zeyd b. Sabit, İbn Abbâs ve Atâ’ demişlerdir.
Dördüncüsü: Kurban günü öğle namazından başlar, Mina’dan Mekke’ye intikal ettikleri günün öğle namazına kadar devam eder. Bu da Teşrik günlerinin ikincisidir, bunu da Hasen demiştir.
Beşincisi: Kurban günü öğle namazından başlar, son teşrik gününe kadar devam eder, bunu da Malik b. Enes demiştir. Şâfiî’nin iki görüşünden biri de budur.
Altıncısı: Kurban günü akşam namazından başlar, son teşrik gününün sabah namazına kadar devam eder. Bu da Şâfiî’nin görüşüdür.
İmamımız Ahmed’in görüşü de şöyledir: Eğer ihramlı değilse yirmi üç vaktin arkasından tekbir getirir; başı Arefe gününün sabah namazıdır, sonu da teşrik günlerinin son günüdür. Eğer ihramlı ise on yedi namazın arkasından tekbir getirir; başı kurban gününün öğle vaktidir, sonu da son teşrik günlerinin ikindi vaktidir.
Bu tekbir, cemaatle kılınan farz namazlara mı hastır yoksa değil midir? Bunda da İmam Ahmed’ten iki görüş vardır:
Birincisi: Cemaatle kılana hastır. Ebû Hanife rahmetullahi aleyfı’in görüşü de böyledir.
İkincisi: Farza hastır, ister ki, onu tek başına kılsın. Bu da Şâfiî’in görüşüdür.
Sayılı günler hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar teşrik günleridir, bunu İbn Ömer, İbn Abbâs, Hasen, Atâ’, Mücâhid, Katâde ve diğerleri demişlerdir.
İkincisi: O kurban günü ile arkasındaki iki gündür, bu da Hazret-i Ali ve İbn Ömer’den rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: O zilhiccenin on günleridir, bunu da Said b. Cübeyr ile Nehaî demişlerdir.
Zeccâc da şöyle demiştir:
"Sayılı” tabiri genellikle adedi az olan şey için kullanılır, meselâ birkaç dirhem, birkaç güvercin gibi.
"Kim iki günde acele ederse": Yani kim Mina günlerinin ikincisinde yapılan ilk intikali acele ederse, ona günah yoktur, kim ikinci intikali geciktirirse ki, o da Mina günlerinin üçüncüsüdür, ona da günah yoktur.
Eğer: "Günahtan ancak acele eden korkar, geciktirene ne oluyor, onun yaptığı daha faziletlidir?” denilirse, buna dört türlü cevap verilir:
Birincisi: Mana şöyle demektir: Acele edene günah yoktur, geciktiren de sevap kazanır. Bu durumda ona günah yoktur denilmesi, ilk lâfzı aynen tekrar etmesindendir, meselâ,
"femeni’tedâ aleyküm fa’tedû aleyhi” âyetinde olduğu gibi.
İkincisi:
Mana şöyledir: Geciktirene verilen ruhsatı terk ettiği için günah yoktur.
Üçüncüsü:
Mana şöyledir: Acele edenin de geciktirenin de haclarından önceki günahları bağışlanmıştır.
Dördüncüsü:
Mana şöyledir: Acele edenin de geciktirenin de günahının atılması, takva şartı iledir.
"Kim korunursa": Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Av avlamaktan çekinirse, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Haccında günahlardan çekinirse, bunu da Katâde demiştir.
İbn Mes’ûd da şöyle demiştir: Allah’ın mağfireti ancak baççında Allah’tan korkan içindir.
Üçüncüsü: Kalan ömründe Allah’tan korkarsa, bunu Ebû’l - Âliyye ile İbrahim, demişlerdir.
204
İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatına ait sözü senin hoşuna gider ve en yaman düşman olduğu halde kalbindekine Allah’ı şahit getirir.
"İnsanlardan öyleleri vardır dünya hayatına ait sözü senin hoşuna gider":
Bu âyetin kimler hakkında indiğinde üç görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Bu Ahnes b. Şurayk hakkında inmiştir. Kendisi yumuşak sözlü, kalbi kâfir idi, Peygamber’e güzel görünür ve onu sevdiğine dair yemin ederdi. Dinine uyardı, içinde ise başkasını gizlerdi. Bu İbn Abbâs, Süddi ve Mukâtil’in sözüdür.
İkincisi: O münafıklık edip dilleriyle kalplerinde olmayanı söyleyen münafıklar hakkında indi. Bu da Hasen, Katâde ve İbn Zeyd’in görüşüdür.
Üçüncüsü: O Reci askerî birliği hakkında inmiştir, şöyle ki: Kureyş kâfirleri Medine’de bulunan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e heyet gönderdiler, biz Müslüman olduk, bize ashabından dinimizi öğretecek birkaç kişi gönder, dediler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Hubeyb b. Âdiy, Mersed el - Ğanevi, Halid b. Bükeyr, Abdullah b. Tarık ve Zeyd b. Desine’yi gönderdi. Başlarına da Âsım b. Sabit’i kumandan tayin etti. Onlar Mekke tarafına yürüdüler, Mekke - Medine arasında bir yere indiler, yanlarında hurma vardı, ondan yediler. Oradan yaşlı bir kadın geçti, çekirdekleri gördü, kavmine dönüp, bu yoldan Yesribliler geçmiş dedi. Onlardan yetmiş kişi atlarına binip onları kuşattılar. Onlarla savaştılar. Mer’sed’i, Halid’i ve İbn Tarık’ı öldürdüler.
Âsım ise sadakını (ok kılıfını) boşalttı, içinde yedi ok vardı, her ok ile onların büyüklerinden birini öldürdü. Sonra da: Allah'ım, ben gündüzün başında senin dinini korudum, sen de gündüzün sonunda etimi koru, dedi. Sonra etrafını sarıp onu öldürdüler. Başını kesip Sülafe b. Sa’d denilen kadına satmak istediler. Âsım onun ailesinden birini öldürmüştü. O da: Eğer kafasını elime geçirirsem, kafatasında şarap içeceğim, diye yemin etmişti.
Allahü teâlâ eşek arıları gönderdi, onlar da onu korudular. Ona bir şey yapamadılar. Bırakın, akşam arılar gider, o zaman onu alırız, dediler. Bir bulut geldi, bardaktan boşanırcasına yağmur yağdı. Allahü teâlâ sel gönderdi, o da onu sürükleyip götürdü.
Hubeyb ile Zeyd’i esir aldılar, Hubeyb’i öldürmeleri için Haris b. Amir oğulları satın aldılar, çünkü o, babalarını öldürmüştü. Onu öldürmek için çıkarınca: Bırakın beni, iki rekat namaz kılayım, dedi. Sonra da: Eğer Hubeyb ölümden korktu demeyecek olsaydınız daha çok kılardım, dedi. Ve şöyle bir şiir söyledi:
Müslüman olarak öldürüldükten sonra,
Hangi yanımın üzerine öleceğimi hiç düşünmem,
Bu da Allah yolundadır, eğer O dilerse,
Darmadağın olan cesedimi mübarek eyler.
Onu diri olarak astılar, o da: Allah’ım, sen bilirsin ki, etrafımda selamımı Resûlüne ulaştıracak kimse yoktur, dedi. İçlerinden Ebû Sirvaa denen bir adam geldi, elinde mızrağı vardı, onu Hubeyb’in önüne dikti, Hubeyb ona: Allah’tan kork, dedi. Bu da onun taşkınlığım artırmaktan başka bir işe yaramadı.
Zeyd'e gelince, onu da Safvan b. Ümeyye satın aldı, onu babasına karşılık öldürmek istiyordu. Safvan onu öldürmek için ilerleyince, Süfyan b. Harb geldi:
"Ey Zeyd, Allah için söyle, ister misin, Muhammed senin yerinde olaydı da, sen de ailenin arasında olaydın?” dedi. O da: Allah’a yemin ederim ki, değil Muhammed’in yerimde olmasını istemek, ben ailemin arasında otururken onun ayağına bir diken bile batmasını istemezdim, dedi. Sonra öldürüldü. Haber Peygamber’e ulaştı:
"Kim Hubeyb’in cesedini darağacından alıp gelir, onun için cennet vardır?” dedi.
Zübeyr de: Ben ve arkadaşım Mikdad, dedi. Çıktılar, geceleri yürüdüler, gündüzleri saklandılar, sonunda o yere vardılar. Dar ağacının etrafında sarhoş kırk müşrik olduğunu gördüler. O ise terü taze duruyordu, kırk gün sonra bile hiç bozulmamıştı.
Zübeyr onu atma yükledi, onlardan yetmiş kişi arkasına düştü. Zübeyr Hubeyb’i bıraktı, onu yer yuttu.
Zübeyr:
"Ey Kureyş topluluğu, bize karşı ne de cesursunuz!” dedi, sonra da başındaki sarığı kaldırdı ve: Ben Zübeyr b. el - Avvam’ım, annem de Safiyye bint Abdülmuttalip’tir. Arkadaşım da Mikdat’tır. Yavrularını müdafaa eden iki aslanız. Eğer isterseniz sizinle mücadele ederiz. Eğer isterseniz sizinle dövüşürüz. İsterseniz çeker gidersiniz, dedi. Onlar da çekildiler.
O ikisi Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldiler, Cebrâil yanında idi: Ya Muhammed, melekler ashabından bu ikiyle iftihar ediyor, dedi.
Bazı münafıklar Hubeyb ve arkadaşları için: Yazık şu maktullere, ne evlerinde oturdular ne de sahiplerinin mesajını ilettiler, dediler. Allahü teâlâ Zübeyr, Mikdad, Hubeyb, arkadaşları ve münafıklar hakkında bu âyeti ve bundan sonraki üç âyeti indirdi. Bu hadis uzun olarak İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
"Kalbindekine Allah’ı şahit getirir": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O şöyle der: Allah şahitlik eder ki, dilimin konuştuğu şey, kalbimdekinin aynısıdır.
İkincisi: O şöyle der: Allah'ım, bu sözde bana şahitlik et. İbn Mes’ûd, sin ve te ziyade ederek: "ve yesteşhidullahe” okumuştur. Hasen, Talha b. Mûsarrif, İbn Muhaysın ve İbn Ebi Able de: Yenin fethası ve
"Allahu"nun refi ile
"yeşhedullahu” okumuştur.
"Ve hüve eleddül hısam": Hisam, hasmın çoğuludur. Hasm, hisam ve huşum, denir.
Zeccâc: Eled, şiddetli husumet edendir, demiştir. Ledideyil unuk’tan gelir ki, boynun iki yanıdır, manası da: Hasmı hangi taraftan gelse onu mağlup eder, demektir.
205
İş başına geçtiği zaman orada fesat çıkarmak; ekini ve nesli helak etmek için yeryüzünde koşar. Allah bozgunculuğu sevmez.
"Ve iza tevella": Bunda dört görüş vardır.
Birincisi: Kızmak manasınadır, bu da İbn Abbâs ile İbn Cüreyc’ten rivayet edilmiştir.
İkincisi: Dediği sözden dönmektir, bunu da Hasen demiştir.
Üçüncüsü: VelÂyetten gelir ki, vali (idareci) olduğu zaman, demektir. Bunu da Mücâhid ile Dahhâk demişlerdir.
Dördüncüsü: Bedenen çekip gitmek manasınadır, bunu da Mukâtil ile
İbn Kuteybe demişlerdir.
"Sea"nın manasında da iki görüş vardır:
Birincisi: Çalışmak manasınadır, bunu İbn Abbâs ile Mücâhid demişlerdir.
İkincisi: Ayakla koşmak manasınadır, bunu da Ebû Süleyman Dımeşki demiştir.
Fesat çıkarmak üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Küfürdür.
İkincisi: Zulümdür. Hars ekin, nesi de her türlü hayvan neslidir. Bu İbn Abbâs, İkrime ve diğerlerinin sözüdür. Zeccâc, bir topluluktan, harsin kadınlar, neslin de çocuklar olduğunu aktarmış ve: Bu hoş olmayan bir görüş değildir, demiştir. Çünkü kadına hars (ekin) denir.
Onun ekini ve nesli helak etmesinde de üç görüş vardır:
Birincisi: O onları öldürmek, yakmak ve ifsat etmekle helak etmektir ki, bunu çokları demiştir.
İkincisi: O zulüm ettiği zaman zulmü yağmurun kesilmesine sebep olur; böylece ekini ve nesli helak eder. Bunu da Mücâhid demiştir ki, bu, başa geçme manasınadır diyenlerin görüşüne uygun düşer.
Üçüncüsü: Onu helak etmesi helake götüren sapıklık iledir, bunu da bazı müfessirler hikaye etmişlerdir.
"Allah fesadı sevmez":
İbn Abbâs: Günahlara razı olmaz manasınadır, demiştir.
Mu’tezile bu âyeti görüşlerine delil getirmişler; arkadaşlarımız ise ona çeşitli cevaplar vermişlerdir:
Birincisi: O, onu din olarak sevmez, şeriat olarak onu istemez, demektir. Ama varlık olarak irade etmez demek değildir.
İkincisi: Onu kâfirler için değil de mü’minler için sevmez.
Üçüncüsü: İrade etmemek, sevmemek manasınadır, çünkü insan bazen acı bir şeyi yer ve yaranın geç iyileşmesini ister, ama bunlardan hiçbirini sevmez. Makul şeylerde irade ile sevmek arasındaki fark meydana çıkınca, onların bu ikisinin eşit oldukları iddiası bâtıll olur. Bu da itimat edilecek bir cevaptır.
"Kulları için küfre razı olmaz” (Zümer: 7) âyetinin manası da böyledir.
206
Ona:
"Allah'tan kork” denildiği zaman izzet-i nefs onu günah işlemeye götürür. Cehennem ona yeter. O ne kötüdür!
"Ahazethü’l-ızzetü":
İbn Abbâs: Onu gayret tutar, demiştir. Bu manada şöyle bir şiir getirmişlerdir:
Cahilliğindan dolayı onu gayret tuttu;
İçi sıkılmış gibi öfkeyle dönüp gitti.
Sözün manası şöyle olur: Gayret onu günah işlemeye götürür.
"Cehennem” kelimesi hakkında da iki görüş vardır, bunları İbn Enbari demiştir:
Birincisi: O yabancı bir kelimedir, o yüzden gayri munsarif olup cer ve tenvin almaz.
İkincisi: O Arapça bir isimdir, cer ve tenvin almaması tenis ve tariften dolayıdır. Ru’be şöyle demiştir: Rekiyye cehennem derler ki, derin kuyu demektir. Şair A'şa da şöyle demiştir:
Ben dostum Mishal’i çağırdım, onlar ise,
O adi ve kınanmış genç erkeğe cehennemi çağırdılar.
Burada gayri munsarif olması, onun yabancı olup sonradan Arapçalaşmış olduğunu gösterir.
Kelâmın (cehennem) manası hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Cehennem ona günahının karşılığı olarak yeter.
İkincisi: Cehennem ona izzetine karşılık zillet olarak yeter.
Mihâd da yatak manasınadır, mehettü lifülanin denir ki, ona yatak hazırladım, demektir. Çocuğun mehd’i (beşiği) de buradan gelir.
207
İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah rızası için nefsini satın alır. Allah kullarına çok merhametlidir.
"İnsanlardan öyleleri vardır ki, nefsini satın alır":
Bu âyetin kimler hakkında indiğinde beş görüş halinde ihtilaf ettiler:
Birincisi: O, emr-i bil-marüf ve nehy-i anil-münker hakkında inmiştir, bu da Hazret-i Ömer ile Hazret-i Ali radıyallahu anhumanın görüşleridir.
İkincisi: O Zübeyr ile Mikdat hakkında inmiştir, onlar gidip Hubeyb’i darağacmdan indirmişlerdi. Kıssayı yukarıda anlatmış bulunuyoruz. Bu da İbn Abbâs ile Dahhâk’ın görüşleridir.
Üçüncüsü: O Suheyb-i Rumi hakkında nazil olmuştur, onun kıssasında ihtilaf edilmiştir. Rivayete göre o, hicret ederek Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi, Kureyş’ten birkaç kişi onu takip ettiler; o da atından inip ok kabını boşalttı ve: Benim en iyi ok atıcı olduğumu bilirsiniz; Allah’a yemin ederim ki, bana kim yaklaşırsa, ona bir ok atarım. Sonra da kırılıncaya kadar size kılıcımla vururum. Eğer isterseniz size malımın yerini söylerim, dedi. Onlar da: Bize malının yerini söyle, seni serbest bırakalım, dediler. O da onlarla anlaştı. Bunun üzerine bu âyet indi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onu görünce:
"Ey Ebû Yahya, ticaretin kâr etti” dedi ve ona Kur’ân okudu, ou, Said b. Müseyyeb ’in görüşüdür.
Ebû Salih de İbn Abbâs'tan rivayet ederek benzerini anlatmış ve şöyle demiştir: Onu karşılayıp ona inen âyetin müjdesini veren Ebû Bekir es - Sıddik’tir.
Mukâtil de şöyle demiştir: O, müşriklere, ben yaşlı bir ihtiyarım, benim sizinle veya size karşı olmam size bir zarar vermez, benim sizde komşuluk hakkım vardır, bineğimden başka malımı alın, beni dinimle baş başa bırakın, dedi. Namazdan ve hicretten alıkoymamalarını şart koştu, o da Allah’ın dilediği kadar kaldı, sonra bineğine binip Medine’ye muhacir olarak geldi. Ebû Bekir onu karşılayıp müjdeledi ve bu âyet senin hakkında indi, dedi.
İkrime de: Bu âyet Suheyb ile Ebû Zer el - Gifari hakkında inmiştir, demiştir. Suheyb’i ailesi yakaladı, mal vererek canını kurtardı. Ebû Zer’i de ailesi yakaladı, o da onlardan kurtularak Medine’ye muhacir olarak geldi.
Dördüncüsü: Bu, Allah yolunda cihad edenler hakkında indi, bunu da Hasen, İbn Zeyd ve diğerleri demiştir.
Beşincisi: O Allah’ın dini için savaşıp sonunda galip gelen ensar ve muhacirler hakkında inmiştir. Bu da Katâde’nin görüşüdür.
"Yeşri” kelimesi zıt manalar taşıyan kelimelerdendir: Şera denir, sattı ve satın aldı manasına kullanılır.
Âyet Suheyb hakkında indi diyenlere göre: Satın alan manasına olur. Diğerlerinin görüşlerine göre: Sattı manasına olur.
208
Ey iman edenler, hep birden barışa girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o sizin için açık bir düşmandır.
"Ey iman edenler, hep birden barışa girin":
Bunun kimler hakkında indiğinde üç görüş halinde ihtilaf ettiler:
Birincisi: O Müslüman olan ehl-i kitap hakkında inmiştir. Onlar İslâm’a girdikten sonra Cumartesi tatilinden, et yemekten ve ehl-i kitabın kaçındığı şeylerden çekinirlerdi. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: O Peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmeyen ve İslâm’a girmeleri emredilen ehl-i kitap hakkında inmiştir. Bu da yine İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Dahhâk de böyle demiştir.
Üçüncüsü: O Müslümanlar hakkında inmiştir, onlara İslâm’ın bütün şer’i emirlerine girmeleri emredilmiştir. Bunu da Mücâhid ile Katâde demişlerdir.
"Silm” kelimesinde de üç lügat vardır: “sîn” in kesri ve “Lâm” ın sükunu ile silm;
Ebû Amr ile İbn Âmir, Bakara’da böyle okumuşlar;
Enfal ile Muhammed suresinde “sîn” in fethi ile (selm) okumuşlar. İbn Kesir, Nâfi ve Kisâi de üç yerde böyle okumuşlardır. “Lâm” ın ve “sîn” in fethası ile "selem” de vardır ki, bunu da A’meş özel olarak Bakara’da okumuştur.
"Silm"in manasında da iki görüş vardır:
Birincisi: İslâm’dır, bunu İbn Abbâs, İkrime, Katâde, Dahhâk, Süddi, İbn Kuteybe, Zeccâc ve diğerleri demiştir.
İkincisi: O taat manasınadır, bu da İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Bu aynı zaman da Ebû’l - Âliyye ile Rebi’’in de görüşüdür.
Zeccâc: Şöyle demiştir: "Kâffeten” toptan manasınadır, ma yeküffüşşey’e fiahiri, sonunda bir şeyden çeviren manasından türemiştir. Bu itibarla gömleğin kenar kıvrımına da küffetül kamis denir. Her uzun şeyin kenarına küfe denir. Yuvarlak şeye de kiff denir, meselâ kefftül mizan, terazi kefesi demektir. Şöyle denilmiştir: Elbisenin kenarına küff denilmesi sökülüp dağılmasını önlediği içindir. Aslında kef, men etmek manasınadır. Elin taraûna da kef denilmesi, onunla bedenin diğer kısımlarının önlenmesindendir. Küffe basaruhu da gözü görmemektir.
"Kâffeten” silme mi râcîdir yoksa barışa girenlere mi râcîdir? Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O barışa râcîdir, takdiri şöyledir: İslâm’ın şer’i emirlerinin hepsine girin. Bu da âyetin inişinde söylediğimiz ilk görüşe uygundur.
İkincisi: O barışa girenlere râcîdir, takdiri de şöyle olur:
Hepiniz İslâm’a girin. Bu da ikinci görüşe uygundur.
Üçüncü görüşe göre de üç ihtimal vardır:
Birincisi: Dilleriyle iman eden mü'minlere kalpleriyle de iman etmeleri için emir olur.
İkincisi: Mü'minlere İslâm’ın bütün şer'i emirlerine girme için buyruk olur.
Üçüncüsü: Onlara bunun üzerinde sebat etmeleri için emir olur. Meselâ:
"Ey iman edenler, iman edin” (Nisa: 136) âyetinde olduğu gibi.
209
Eğer size açık deliller geldikten sonra kayarsanız, bilin ki, Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir.
Şeytanın adımları da isyanlardır, bunun da açıklaması yukarıda geçmiştir.
"Beyyinat” ise açık delillerdir.
İbn Cüreyc de: Bunların İslâm ve Kur’ân olduğunu söylemiştir.
210
Allah’ın, onlara bulutun gölgesinde meleklerle beraber gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? İşler Allah’a döndürülür.
"Yenzurûn” da bekliyorlar, demektir.
"Allah’ın gelmesi": Seleften bir cemaat, bu gibi konularda konuşmak istemezlerdi. Kadı Ebû Ya’lâ, İmam Ahmed’ten: Bunun Allah’ın kudret ve emri olduğunu nakletmiş ve bunu:
"Yahut Rabbinin emrinin gelmesi” (En’am: 158) âyetiyle beyan etmiştir, demiştir.
"Fi-zulelin mine’l-ğamâmi": Gölgelerle gelmesi demektir. Zulel, zullenin çoğuludur. Gamam da içinde su olmayan buluttur. Dahhâk: Bulut parçasının içinde, demiştir.
Melekler ne zaman gelecektir? Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O kıyamet günündedir, bu cumhûrun görüşüdür.
İkincisi: Ölüm anındadır, bunu da Katâde demiştir. Hasen cer ile
"elmelaiketi” okumuştur. "Kudıyel emr” de işin bitirilmesidir.
"Ve ilellâhi türce’ul-ümûr": İşler Allah’a döndürülür, demektir.
İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr ve Âsım, tenin zammesiyle
"türceu” okumuşlar; İbn Âmir, Hamze ve Kisâi de fethasiyle okumuşlardır.
Eğer:
"İşler başkasında mı idi ki, Allah’a döndürülsün?” denilirse, buna dört türlü cevap verilir:
Birincisi: Bundan maksat, halka amellerinin sevap ve azabını göreceklerini bildirmektir, bunu Zeccâc demiştir.
İkincisi: Bir kavim O'ndan başkasına ibadet edip fiillerini ötekisine nisbet edip de kıyamet gününde perde açılınca, başkasına nisbet ettiklerini O'na döndürürler.
Üçüncüsü: Araplar: Falandan bana kötü bir şey döndü, derler ki, ilk defa da olsa da böyle derler. Şair de şöyle demiştir:
Eğer günler bana bir defa iyilik ederse,
Onlara da günahlar döner.
Bu ikisini İbn Enbari demiştir. Lebid'in şu sözü de buna benzer:
Kişi kayan yıldıza ve ışığına benzer;
Göklerde parladıktan sonra kül olur.
Yani küle döner demiştir, yoksa kül idi, demek istememiştir. Ümeyye b. Salt da şöyle demiştir:
Bu menkıbeler iki kab sütün
Suyla karıştırılıp da idrar olmaları değildir.
Yani idrara dönmesi değildir.
Dördüncüsü: İşler yaratılmadan önce O’da olup da sonra onları icat edip de bazılarını insanlara verince, onlar helak olduktan sonra kendisine dönmüştür.
Eğer: En ye’tiyehumullahu” da Allahü teâlâ’nın ismi geçtiği halde neden yeniden ismi zikredilmiştir?” denildiği halde
"ileyhi türceul ümûr” demedi, bundaki hikmet nedir?” denilirse, buna şöyle cevap verilir: İsminin tekrar edilmesi daha haşmetli ve daha büyüktür. Araplar büyük bir şey zikrettikleri zaman onu tekrar ederler. Şöyle bir beyit vardır:
Ben ölümü hiçbir şeyin geçeceğini görmüyorum,
Ölüm zenginin de fakirin de hayatını zehir etmiştir.
Ölümü içlerindeki haşmetinden dolayı tekrar etmişlerdir, bunu da Zeccâc demiştir.
211
İsrâil oğullarına: Kendilerine ne kadar açık âyetler verdiğimizi sor. Kim Allah’ın nimetlerini o nimet kendine geldikten sonra değiştirirse, şüphesiz Allah’ın azabı şiddetlidir.
"İsrâil oğullarına sor": Hitap Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’edir, mana ise hem ona hem de mü’minleredir.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Hicazlılar hemzesiz olarak "sel” derler. Bazı Temimliler hemze ile
"is’el” derler. Bazıları da hemzesiz olarak elifle
"is’el” derler.
Birincisi en garib olanıdır. Kur’ân da o şekilde gelmiştir.
Onlara sormaktan ne kastedildiği hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Nimetleri ikrar ettirip hatırlatmaktır.
İkincisi: Şükrü terk ettikleri için azarlamaktır.
"Âyetin beyyinetin": Açık mucizelerdir, meselâ asa, bulut, kudret helvası, bıldırcın eti ve bahr/deniz gibi.
Allah’ın nimetlerinden de iki şey kastedilmiştir:
Birincisi: Onlar zikrettiğimiz açık mucizelerdir, bunu Katâde demiştir.
İkincisi: O Peygamberin durumunu gösteren Allah'ın delilleridir, bunu da Zeccâc demiştir.
Onu değiştirme hakkında üç görüş vardır:
Birincisi: Onu inkâr etmektir, bunu Ebû’l - Âliyye ile Katâde demişlerdir.
İkincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Tevrat’taki sıfatlarıdır. Bunu da Ebû Süleyman Dımeşki demiştir.
Üçüncüsü: Allah'ın delillerini zırva tevillerle hükümsüz kılmaktır.
212
İman etmeyenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar iman edenlerle alay ederler. Takvaya erenler kıyamet gününde onların üzerindedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
"İman etmeyenlere dünya hayatı süslü gösterildi":
Bunun inişi hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: O Ebû Cehil ve arkadaştan hakkında inmiştir. Bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Yahudi Âlimleri hakkında inmiştir, bunu da Atâ’ demiştir.
Üçüncüsü: Münafıklardan Abdullah b. Übey ile arkadaşları hakkında inmiştir. Bunu da Mukâtil demiştir. Neden "züyyine
"de müzekker lâfız kullanmak câiz olmuştur? Çünkü hayat kelimesinin dişiliği gerçek değildir, zira hayatla geçim (ayş) aynı manayadır.
Bu süslü gösterme kime nisbet edilmiştir, bunda iki görüş vardır:
Birincisi: O, Allah’a nisbet edilmiştir (O Allah’tır). Übey b. Ka’b, Hasen, Mücâhid, İbn Muhaysın ve İbn Ebi Able, zenin ve yenin fethası ile "zeyyene” okumuşlardır ki, manası: Onu kendilerine Allah süsledi, demek olur.
İkincisi: O şeytana nisbet edilir, bu da Hasen’den rivayet edilmiştir. Şeyhimiz Ali b. Ubeydullah şöyle demiştir: Allah’ın süslemesi, doğal olarak insanların içine koymasıdır. Çünkü O, sevilen şeyin sevgisini nefse süslü gelen bir suretten dolayı tabiatların içine koymuştu. Bu da Allah’ın işidir. Şeytanın süslemesi ise insanın süslü olduğu için nefsine davet eden şeyden gafletini kaldırarak onu hatırlatmasıdır. Böyle olunca Allahü teâlâ yaratma ile süsler, şeytan ise hatırlatma ile süsler.
Kâfirlerin mü’minlerle alay etmelerinin sebebi nedir? Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar onlarla fakirliği için alay ederler.
İkincisi: Ahireti tasdik ettikleri için alay ederler.
Üçüncüsü: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e uydukları için alay ederler. Şöyle de denilmiştir: Onlar alay yollu onların hak üzerinde olduğunu ima ederlerdi.
"Onların üzerindedirler
"in manasında da üç görüş vardır:
Birincisi: Bu aslında böyledir; çünkü mü’minler illiyyindedir, kâfirler ise siccindedir.
İkincisi: Mü'minlerin delilleri kâfirlerin şüphelerinin üzerindedir, onlar yardıma mazhardırlar.
Üçüncüsü: Cennette mü'minlerin nimetleri kâfirlerin dünyadaki nimetlerinden üstündür.
"Allah dilediğine hesapsız rızık verir": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O dilediğine dar olmayan bol rızık verir.
İkincisi: Dilediğine ahirette hesap sormaksızın rızık verir.
213
İnsanlar bir tek ümmet idi de Allah peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. Onlarla beraber kitabı hak olarak indirdi ki, insanlar arasında ihtilaf ettikleri şeyde karar versin. Onda ancak kendilerine kitap verilenler kendilerine apaçık deliller geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı ihtilaf ettiler. Allah iman edenleri ihtilaf ettikleri hakta izni ile gerçeğe ulaştırdı. Allah dilediğini doğru yola iletir.
"İnsanlar bir tek ümmet idi":
Buradaki insanlardan kimler kastedildiğinde üç görüş vardır:
Birincisi: Bütün ademoğullarıdır.
İkincisi: Yalnız Âdem’dir, bunu da Mücâhid demiştir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Bu yorum câizdir, çünkü Araplar çoğulu tekil şeklinde söylerler. Âyetin manası: Âdem tek dine sahip idi, evlatları onun arkasından ihtilafa düştüler.
Üçüncüsü: Âdem ve evlatları hak üzerinde idiler, Kabil Habil’i öldürdüğü zaman ihtilaf ettiler. Bunu da İbn Enbari demiştir.
Burada ümmet, hedefleri bir olan tek sınıftır.
Bu hedef konusunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O İslâm’dır, bunu Übey b. Ka’b, Katâde, Süddi ve Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: Küfürdür, bunu da Atıyye, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Bu ne zaman idi? Bunda da beş görüş vardır:
Birincisi: O zürriyeti Âdem’e arz olunduğu ve kulluğu ikrar ettikleri zaman idi. Bunu Übey b. Ka'b demiştir.
İkincisi: Onlar İbrahim zamanında kâfir idiler. Bunu da İbn Abbâs demiştir.
Üçüncüsü: Âdem’le Nûh arasında, bunu da Katâde demiştir.
Dördüncüsü: Gemiye bindikleri zaman, hak üzerinde idiler, bunu da Mukâtil demiştir.
Beşincisi: Âdem zamanında, bunu da İbn Enbari, demiştir.
Allah peygamberleri (cennetle) müjdeci, (cehennemle de) uyarıcı olarak gönderdi. Bu cumhûrun görüşüdür.
Seleften bazıları da şöyle demişler: Ya Muhammed, sana iman edenleri müjdeleyici, seni inkâr edenleri de korkutucu olarak gönderdi.
"Onlarla beraber kitabı hak ile indirdi ki, insanlar arasında hükmetsin": Kitap cins ismidir, meselâ insanların ellerindeki dirhem çoğaldı sözündeki dirhem gibi. Bazıları da, bunun Tevrat olduğunu söylemişlerdir.
Burada haktan irade edilen şey üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: O doğruluk ve adalet manasınadır.
İkincisi: ihtilaf ettikleri şeyde verilen karardır,
"insanlar arasında hüküm versin diye":
Hüküm veren üzerinde de üç görüş vardır:
Birincisi: O Allahü teâlâ hazretleridir.
İkincisi: O üzerine kitap indirilen Peygamber’dir.
Üçüncüsü: Kitaptır, meselâ
"bu kitabimizdir, size hakkı konuşur” (Casiye: 29) âyetinde olduğu gibi.
Ebû Cafer: Yenin zammesi ve kâfin fethasi ile "li-yuhkeme” okumuştur.
Mücâhid de: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e hitap olarak "li-tahküme” okumuştur.
"Üzerinde ihtilaf ettikleri şeyde": Yani dinde.
"Vemahtelefe fihi"deki “He” zamiri hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: O Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e râcîdir. Bunu İbn Mes’ûd demiştir.
İkincisi: Dine râcîdir, bunu da Mukâtil demiştir.
Üçüncüsü: Kitaba râcîdir, bunu da Ebû Süleyman Dimeşkî, demiştir. "Utuhu"daki “He” zamiri ise ihtilafsız olarak kitaba râcîdir.
Zeccâc şöyle demiştir:
"Bağyen” mef’ûl-i leh olarak mensûb okunmuştur.
Mana da şöyle olur: İhtilafa ancak kıskançlık için düştüler, çünkü onlar kitaplarında işin hakikatini biliyorlardı.
Ferrâ’ da ihtilaflarında iki ihtimal vardır demiştir:
Birincisi: Birbirlerinin kitabını inkâr etmeleridir.
İkincisi: Değiştirdikleri şeyleri değiştirmeleridir.
"Allah iman edenleri ihtilaf ettikleri hakta gerçeğe ulaştırdı": Yani ihtilaf ettikleri şeyi bilmeleri veya ihtilaf ettikleri şeyi düzeltmeleri için.
İhtilaf ettikleri şeyde de altı görüş vardır:
Birincisi: O Cuma günüdür, Yahudiler onu Cumartesi yaptılar, Hıristiyanlar da Pazar günü yaptılar. Buhârî ile Müslim, Sahihlerinde Ebû Hureyre hadisinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Bizler son ümmet isek de kıyamet gününde öndeyiz; ancak onlara bizden önce kitap verilmiş, bize de onlardan sonra verilmiştir. İşte onlara farz kılınan günleri, onda ihtilaf ettiler; Allah da onu bize bildirdi; bugün (Cuma) bizimdir, yarın Yahudilerindir, ertesi gün de Hıristiyanlarındır. 29
İkincisi: O namazdır; onlardan kimileri doğuya dönerek kılarlar, kimileri de batıya dönerek kılarlar.
Üçüncüsü: O, İbrahim’dir; Yahudiler, İbrahim Yahudi idi, dediler. Hıristiyanlar da: O Hıristiyan idi, dediler.
Dördüncüsü: O, İsa’dır, Yahudiler onu, gayri meşru saydılar, Hıristiyanlar da onu İlâhlaştırdılar.
Beşincisi: O kitaplardır; bir kısmına iman ettiler, bir kısmım da inkâr ettiler.
Altıncısı: O dindir, en doğrusu da budur, çünkü bütün görüşler onun içine dahildir.
29 - Hadis müttefekunaleyhtir, onu Müslim bu lafızla Cuma kitabında rivayet etmiştir, hadis no, 19.
"O'nun izniyle":
Zeccâc: O’nun ilminin izniyle, demiştir. Başkası da: Emriyle demiştir. Bazıları da: Tevfiki ile demişlerdir.
214
Yoksa sizler sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara sıkıntılar ve hastalıklar dokundu, öyle sarsıldılar ki, nihayet peygamberleri ve onunla beraber iman edenler:
"Allah’ın yardımı ne zaman?” dediler. Bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.
"Cennete gireceğinizi mi zannettiniz?":
Bunun iniş sebebi için üç görüş vardır:
Birincisi: Sahabiler Ahzap savaşında belâya çattılar ve mahsur kaldılar, bu âyet bunun üzerine indi. Bunu Süddi, şeyhlerinden nakletmiştir.
İkincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabı Medine’ye gelince, çok sıkıntı çektiler, bu âyet onun üzerine indi, bunu da Atâ’ demiştir.
Üçüncüsü: Münafıklar kâfirlere: Eğer Muhammed Peygamber olsaydı, başınıza bu ölüm gelmezdi, dediler. Onlar da: Bizden öldürülenler cennete gire., diye cevap verdiler. Onlar da: "Neden kendinizi bâtıll şeylerle oyalıyorsunuz?” dediler, bu âyet bunun üzerine indi. Bunu da Mukâtil demiş ve bunun Uhut savaşında indiğini iddia etmiştir.
"Emhasibtüm": Zannettiniz mi manasınadır.
Zeccâc da:
"Em” bel manasınadır, demiştir. Biz de
"em"in manasını yukarıda yeteri kadar izah ettik. Mesel: Sıfat ve hal manasınadır. "Zülzilu” korkutulup eziyet veren şeyle sarsılmaktır. Asıl zelzele lügatte; Zelleşşey’ü an mekanihi’den gelir, bir şeyi yerinden kaydırmak manasınadır. Zelzeltuhu dersen, o kaydırmayı tekrar ettiğini söylemiş olursun. Tekrar edilen fi'lin ilk harfi de tekrar edilir, meselâ: Ekalle fülanün eşşey’e an mekanihi, denir ki, bir şeyi yerinden uzaklaştırmaktır. Bunu defalarca tekrar etmişse, kalkalahu denir. Buna göre âyetin manası: Onlar defalarca korku ile sarsıldılar demek olur. Bunu İbn Abbâs demiştir.
"Be’sa", şiddet ve sıkıntı demektir. Darra da: Belâ ve hastalıktır. Ümmetine günderilen her peygamber:
"Allah’ın yardımı (nasr/nusreti) ne zaman?” dedi. Nasr, feth iledir.
Cumhûr "yekûle"nin “lâm” ını feth üzere okumuş, Nâfi de zam ile okumuştur.
Tefsir: Âyetin manası şöyledir: Belâ ve sıkıntı ümmetleri o noktaya getirdi ki, belanın şiddetinden dolayı yardımın geç kaldığını zannettiler. Bu da cennet yolunun sadece belâya sabırdan geçtiğini göstermektedir.
Hazret-i Âişe şöyle demiştir: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem dünyadan göçünceye kadar arpa ekmeğinden üç gün arka arkaya doymadı. 30
30 - Buhârî, Rikak, bab, 17; Et’ime, bab, 23; Müslim, Zühd, hadis no, 21; Tirmizî, Zühd, bab, 38; Ahmed, Müsned, 6/42,156,255 ve 277.
Huzeyfe de şöyle demiştir: Gözümün neşe ile en çok parladığı gün, ailemin ihtiyaçtan şikayet ettiği gündür. "Neden?” dediler, o da şöyle dedi: Ben Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini işittim: Baba nasıl çocuğu için hayrı beklerse, Allah da mü’min için belayı öyle bekler. Hasta sahipleri hastayı nasıl yemekten perhiz ederlerse, Allah da mü’mini dünyadan öyle perhiz eder. 31
31 - Hakim, Müstedrek, 4/314
Bize Ebû Bekir Sufi haber verdi, bize Ebû Said b. Ebi Sadık haber verdi, dedi, bize Ebû Abdullah eş - Şirazi haber verdi, Ebû’ttayyib b. Ferhan’dan şöyle dediğini işittim: Cüneyd, Seriy es - Sakati'nin yanına girdi, o anda şöyle diyordu:
Yanına girmek istemedim, ta ki,
Kendimi hor köle yerine koydum,
Kirlerine karşı göz kapaklarımı yumdum,
Nefsimi de dedikodudan çektim.
215
Sana Allah yolunda neyi harcayacaklarını sorarlar. De ki: Hayırdan ne harcarsanız ana babalar, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalanlar içindir. Şüphesiz Allah onu çok iyi bilmektedir.
"Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını sorarlar":
İniş sebebi hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: O, Amr b. Cumuh el - Ensari hakkında inmiştir. Onun çok malı vardı.
"Ya Resûlallah, ne sadaka edeceğiz? Kimlere harcayacağız?” dedi. Bu âyet bunun üzerine indi. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: Bir adam, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e: Benim bir dinarım var, dedi; o da: Onu kendine harca, dedi. Adam. Benim iki dinarım var, dedi; o da: Onları ailene harca, dedi. Adam: Benim üç dinarım var, dedi, o da: Onları hizmetçine harca, dedi. Adam: Benim dört dinarım var, dedi, o da: Onları ebeveynine harca, dedi. Adam: Benim beş dinarım var, dedi, o da: Onları akrabalarına harca, dedi. Adam: Benim altı dinarım var, dedi; o da: Onları Allah yoluna harca, en güzeli budur, dedi. İşte bu âyet bunun üzerine indi. Bunu Atâ’, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Zeccâc şöyle demiştir:
"Mâ-zâ” lügatte iki kısımdır:
Birincisi: "Za"nın ellezi manasına olup
"yünfikun” da onun sılası olmasıdır. Buna göre mana: Sana harcadıkları şeyin ne olduğunu sorarlar, olur.
İkincisi:
"Ma ile “za” bir isim olur, o zaman da mana şöyle olur: Sana hangi şeyi harcayacaklarını sorarlar. Sanki: Onlar: Kimlere ikram edelim, ne şekilde harcayacağız demiş, olurlar. Çünkü onlar neyi harcayacaklarını biliyorlardı. Allahü teâlâ da ihsan edileceklerin en faziletlisi ana baba ile akrabalardır, demiş olur. Hayır: Maldır. Bunu İbn Abbâs ile diğerleri demiştir. Ve: Ana baba içindir’in manası, ana baba üzerinedir, olur demiştir.
Hüküm: Tefsir Âlimlerinin çoğunluğu bu âyetin mensuh olduğu üzerindedirler. Hasen Basri ise muhkem olduğuna kail olmuştur.
İbn Zeyd de: Bu, nafileler içindir, demiştir ki, âyetin zahirinden anlaşılan da budur. Çünkü zahiri, bunun mendup olduğunu göstermektedir. Bunun mensuh olduğunu söylemek doğru değildir, meğer ki, bu sayılanlara harcamayı vacip kılmıştır, denilsin.
216
Savaş size yazıldı; oysa o, hoşunuza gitmiyor. Olur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için daha hayırlıdır. Ve olur ki, sevdiğiniz bir şey sizin için şerlidir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.
"Savaş size yazıldı":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Allahü teâlâ Müslümanlara cihadı yazınca onlara zor geldi ve ondan hoşlanmadılar, bunun üzerine bu âyet indi.
"Kütibe": cumhûra göre, farz kılındı manasınadır.
Zeccâc da şöyle demiştir: Kerihtüşşey’e ekrehuhu kerhen ve kürhen, ve keraheten ve karahiyeten, denir. Allah’ın kitabındaki bütün kerh maddesinde fetih câizdir. Ancak Ebû Ubeyd insanların bu ayetteki lâfzın kürh olduğunda icmaı vardır, demiştir. Savaştan hoşlanmamaları da nefislere zor gelmesindendir, yoksa onların Allah’ın farzından hoşlanmamaları değildir.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Kürh de kerh de lügattir, nahivciler zorlanmadığın şeye kürh, zorlandığın şeye de kerh denildiğine kani olmuşlardır.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Kerhin manası: Zorlama ve bastırmadır, kürhün manası da meşakkattir. Bunun bir benzeri de cühd ile cehttir. Bazıları da bu ikisinin bir olduğunu söylerler. Uzmüşşey', o şeyin en büyüğüdür, azmuşşey ise o şeyin kendisidir. Urdüşşey: Bir şeyin yanlarından biridir, ardı ise eni demektir. Eki ekelenin masdarıdır, ükl ise yiyecek şeydir.
Ebû Ali de: Bu ikisi de lügattir; tıpkı fakr ile fukr, da’f ile du’f; deff ile diiff, şehd ile şühd gibi, demiştir.
"Olur ki, hoşlanmadığınız şey": İbn Abbâs, yani cihad demiştir.
"O sizin için hayırdır": Fetih ve ganimet veya şehitliktir.
"Olur ki, sevdiğiniz şey": Bu da savaşa gitmemektir.
"O sizin için şerdir": Fetih yapamazsınız, ganimet ve şehitlik elde edemezsiniz.
"Allah bilir": Yani cihadın hayırlı olduğunu.
"Siz bilemezsiniz": Ona gitmediğiniz zaman.
Hüküm: Âlimler ve bu ayetteki nasih ve mensuh kısımlar üzerinde üç görüş beyan ederek ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Bu muhkemdir, müşrikleri affetmeyi neshetmiştir.
İkincisi: O mensuhtur. Çünkü o cihadı herkese vacip kılmıştır; halbu ki, o:
"Mü’minler toptan cihada gidecek değildir” (Tevbe: 122) kavli ile neshedilmiştir.
Üçüncüsü: O bir yönden nasih ve bir yönden de mensuhtur.
Ve şöyle demişlerdir: Savaşın üç derecesi vardır:
Birincisi: Savaş men edilmiştir, meselâ şu âyette olduğu gibi:
"Kendilerine: Ellerinizi savaştan çekin, denenleri gördün mü?". (Nisa: 77)
İkincisi: Herkese savaşın emredilmesi; meselâ:
"Hafif ve ağır olarak savaşa katılın” (Tevbe: 41) gibi. Bu âyet de böyledir.
Üçüncüsü: Savaşın farz-i kifaye olmasıdır, meselâ:
"Mü'minlerin hepsi savaşa, gidecek değildir” (Tevbe: 122) âyeti gibi. O zaman bundan nasih olanı, yasaktan sonra savaşı vacip kılan tarafıdır, mensuh olanı da savaşı herkese vacip kılmasıdır.
217
Sana haram aylarda savaşmayı sorarlar. De ki: Onda savaşmak büyük günahtır. İnsanları Allah’ın yolundan men etmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine mani olmak ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyüktür. Fitne katilden daha büyüktür. Eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşa devam ederler. Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, işte onların amelleri dünya ve ahirette boşa gitmiştir. Ve işte onlar cehennem arkadaşlarıdır. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
"Sana haram ayda savaşmayı sorarlar": Cündeb b. Abdullah rivayet etmiştir: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem bir askeri birlik gönderdi, başlarına da Ebû Ubeyde’yi komutan tayin etti. Emredildiği yöne gitmek üzere dönünce, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in hasretine dayanamayarak ağladı, onun yerine Abdullah b. Cahş’i gönderdi. Ona bir mektup yazdı ve, falan mevkie varmadan onu okumamasını emretti ve: Arkadaşlarından hiçbirini seninle beraber yürümeğe zorlama, dedi. O mevkie varınca mektubu okudu ve: Inna lillâh, dedi ve: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in emri baş göz üstüne, dedi ve onlara haberi bildirdi, onlara mektubu okudu. Arkadaşlarından ikisi döndü, kalanları devam ettiler. İbn Hadrami’ye gelip onu öldürdüler. O günün recepten mi veyahut cemaziyelahirden mi olduğunu bilemediler. Müşrikler Müslümanlara: Haram ayda adam öldürdünüz, dediler, onlar da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip durumu haber verdiler. Bunun üzerine bu âyet indi. Bazı Müslümanları Ellerine bir şey geçtiyse de onlar için sevap yoktur, dediler. Bunun üzerine de:
"Şüphesiz iman edenler, hicret edenler... Allah merhametlidir.” (Bakara: 218) âyeti indi.
Zührî şöyle demiştir: İbn Hadrami’nin adı Amr’dir, onu öldürenin adı da Abdullah b. Vakıd el - Leysi’dir.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı o geceyi cemaziyelahirden sayıyorlardı, halbuki o recebin ilk günü idi.
Atıyye, İbn Abbâs’tan onun şu iki hususta indiğini rivayet etmiştir:
Birincisi: Bu anlatılandır.
İkincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem fetih günü Mekke’ye haram ayda girdi, Müşrikler de haram ayda savaş yapmasını kınadılar.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e soranlar hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Ona Müslümanları hatamı ettiler yoksa isabet mi ettiler diye sordular. Bunu İbn Abbs, İkrime ve Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: Onlar müşriklerdir, bunu müslümanları ayıplamak için sordular, bunu da Hasen, Urve ve Mücâhid demişlerdir.
Haram ay, recep ayıdır, ona sağır ay derlerdi, çünkü ona tazimden dolayı onda sİlâh sesi duyulmazdı.
"Onda savaşmaktan": Sana onda savaşmayı sorarlar, demektir.
"De ki: Onda savaşmak büyüktür": İbn Mes’ûd: Helâl değildir, demiştir.
Kadı Ebû Ya’lâ da şöyle demiştir: Cahiliye insanları bu aylarda savaşın haram olduğuna inanırlardı, Allahü teâlâ da bu âyette onlara haramlığın devam ettiğini bildirdi.
Âlimler; haram aylarda savaşın haramlığında: O baki midir, yoksa nesh mi edildi diye ihtilaf ettiler. Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O bakidir,
İbn Cüreyc şöyle demiştir:
Atâ’: Şimdi insanlar için ne haremde ne de haram aylarda savaşmaları câiz değildir, ancak kendileriyle savaşılması veya işgale uğramaları durumu hariçtir ki, o, neshedilmemiştir, demiştir.
İkincisi: O neshedilmiştir, Said b. Müseyyeb ve Süleyman b. Yesar şöyle demişlerdir: Haram ayda savaşmak câizdir. Bu âyet:
"Müşrikleri nerede bulursanız öldürün” (Tevbe: 5) ve:
"Ne Allah’a ne de ahiret gününe inanmayanlarla savaşın” (Tevbe: 19) âyetiyle neshedilmiştir. Bu, merkezlerdeki Âlimlerin görüşleridir.
"Ve saddün an sebilillâhi": Bu, müpteda olarak merfudur, bunların haberi de:
"Ekberu indellah"tır.
Burada Allah yolundan ne murat edildiği hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O hactır, çünkü onlar Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’i Mekke'ye sokmamışlardı. Bunu İbn Abbâs ve Süddi de şeyhlerinden demiştir.
İkincisi: O İslâm’dır, bunu da Mukâtil demiştir.
"Küfrün bihi” buradaki zamirin mercii hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O Allah’a râcîdir, bunu Süddi şeyhlerinden, Katâde, Mukâtil ve
İbn Kuteybe demişlerdir.
İkincisi: O, yola râcîdir, bunu da İbn Abbâs demiştir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir:
"Mescidilharam"ın cerri "sebilillah"a uyum sağlamak içindir. Sanki şöyle demiş olur: Allah yolundan ve Mescid-i Haram’dan çevirmek.
"Halkını oradan çıkarmak": Müşrikler Resûlüllah ile ashabına eziyet edince, onları Mekke’den çıkmak zorunda bıraktılar; sanki kendileri çıkarmış gibi oldular. Allah Te alâ da onlara bu fiillerin bütün kâfirleri öldürmekten daha büyük olduğunu bildirdi.
"Fitne": Burada şirk manasladır; bunu İbn Ömer, İbn Abbâs, Mücâhid, İbn Cübeyr, Katâde ve büyük bir grup demiştir. Kur’ân’da fitne birçok manaya kullanılmıştır. Ben bunları
"En - Nazair” kitabında bahsettim.
"Devamlı uğraşırlar": Yani kâfirler;
"sizinle savaşırlar": Yani siz Müslümanlarla.
"Habitat": Bâtıll oldu manasınadır.
218
Hakikat iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler, işte onlar Allah’ın rahmetim umarlar. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
"Hakikat iman edenler, hicret edenler":
Bunun iniş sebebi için iki görüş vardır:
Birincisi: Kur’ân Abdullah b. Cahş’in arkadaşlarına İbn Hadrami’yi öldürme izni ile inince, bazı Müslümanlar: Onların sevaplan yoktur, dediler; bunun üzerine bu âyet indi. Biz de bunu
"sana haram aydan sorarlar” âyetinin iniş sebebinde Cündeb b. Abdullah’tan naklen anlatmıştık.
İkincisi: Bu müsaade inince, kalkıp:
"Ya Resûlallah, biz gaza yapıp da mücahitler gibi sevap umabilir miyiz?” dediler; bunun üzerine bu âyet indi. Bunu İbn Abbâs demiştir ve:
"Hicret ettiler": Yani Mekke’den Medine'ye,
"cihad ettiler": Allah’a itâat hususunda İbn Hadrami ve adamları ile.
"Allah’ın rahmeti": Bağışlaması ve cenneti, demektir.
İbn Enbari şöyle demiştir: Araplarda hicret; Vatandan, aile ve evlattan ayrılmaktır. Mühacirlerin manası da: Evlatlarını ve ailelerini terk edenler, demektir. Âyette mef’ûlün yeri bilindiği için düşürülmüştür.
Şa’bî şöyle demiştir: İslâm’da ilk açılan sancak Abdullah b. Cahş’in sancağıdır, İslâm’da ilk paylaştırılan ganimet de onun ganimetidir.
219
Sana içkiden ve kumardan sorarlar; de ki: Onlarda büyük günah ve insanlar için yararlar vardır. Günahları ise yararlarından daha büyüktür. Sana, neyi harcayacaklarından sorarlar; de ki: ihtiyaç fazlasını. İşte Allah âyetlerini size böyle açıklar ki, düşünesiniz diye.
"Sana içkiden ve kumardan sorarlar":
İniş sebebinde iki görüş vardır:
Birincisi: Ömer b. Hattab: Allah’ım, bize içki hakkında yeterli bilgi ver, dedi; bunun üzerine bu âyet indi. 32
32 - İmam Ahmed, Müsned, 1/53.
İkincisi: Ensardan bir bölük Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e geldiler, içlerinde de Ömer ile Muaz da vardı: Bize içki hakkında fetva var; o aklı giderici malı soyucudur, dediler; bunun üzerine bu âyet indi.
İçkiye hamr denmesi hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: Ona hamr denilmesi, aklı bürüdüğü içindir.
İkincisi: Ona hamr denmesi aklı örttüğü içindir.
Üçüncüsü: O tahammur eder, mayalanır. Bu görüşleri Muhammed b. Kasım demiştir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Hamr lügatte aklı örten şeydir, dahale fülanün fi himarinnas denir ki, insanların içinde kayboldu, demektir. Himarulmer’eti de kadının başörtüsüdür, çünkü başı kapatır.
Burada içki, üzerinde icma edilen şeydir, onun görevini yapan her şey de ona kıyas edilerek o da içkidir denir ve haramlıkla onun yerine konulur. Çünkü Âlimler bütün kumarların haram olduğunda icma etmişlerdir; meysir ise onların arasından zikredilmiştir. Hepsi de meysire kıyas edilmiştir. Meysir ise sadece devede kumar olur. Meysir için İbn Abbâs, İbn Ömer, Hasen, Said b. Cübeyr, Mücâhid, Katâde ve diğerleri, o, kumardır, demişlerdir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Yesertü denir ki, ok ile kumar oynamaktır. Ok ile kumar oynayana: Yasir, yasirun, yüsr ve eysar, denir.
Servet sahipleri kışın şiddetli ve zor zamanlarda deve keser, onu parçalara ayırır, sonra da üzerinde oklarla kumar oynarlardı. Biri üttüğü (galip geldiği) zaman bunu ihtiyaç sahiplerine ve yoksullara verirdi. İşte Allahü teâlâ’nın bahsettiği yarar budur. Bunu yapmakla övünür; bunu yapmayana kötü söyler ve bu kumarı oynamayanı kınarlardı.
"Kul fihima ismün kebir": Kurraların çoğu be ile (kebir), Hamze ile Kisâi de se ile (kesir) okumuşlardır.
İçkinin günahı hakkında da yç görüş vardır:
Birincisi: Onu içmek dine eksiklik getirir. Bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: İçki içtiği zaman sarhoş olur ve insanları rahatsız eder. Bunu da Süddi, şeyhlerinden rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: O düşmanlıktır, nefrettir ve iyiyi kötüyü ayıran aklı pusturmaktır, bunu da Zeccâc demiştir.
Kumarın günahı hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O, insanı Allah’ın zikrinden ve namazdan alıkor, insanların arasına düşmanlık sokar.
İkincisi: O, haksızlığa ve hakka mani olmaya davet eder. Bunu da Süddi, şeyhlerinden rivayet etmiştir. Hepsinin kastedilmesi de câizdir.
İçkinin yararları ise iki türlü düşünülebilir:
Birincisi: Onun satışındaki kârdır.
İkincisi: Bedenlerin yararlanmasıdır. (Modern tıbbın ispat ettiği gibi içkide hiçbir yarar yoktur. Muhakkik.)
Kumarın yararlarına gelince: Kişinin yorulmadan mal kazanmasıdır.
"Onların günahları yararlarından daha çoktur":
Bunda da iki görüş vardır: Bunun manası şudur:
Birincisi: Onların haram kılındıktan sonraki günahı haram kılınmadan öncekinden daha büyüktür. Bunu Said b. Cübeyr, Dahhâk ve Mukâtil, demişlerdir.
İkincisi: Onların haram edilmeden önceki günahları yine haram edilmeden önceki günahından daha büyüktür. Çünkü onların sebebiyle meydana gelen günah, onların yararlarından daha büyüktür. Bu da yine Said b. Cübeyr’den nakledilmiştir.
İçki hangi gerekçe ile mubah idi? Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Allahü teâlâ’nın:
"Hurma meyvelerinden ve üzümlerden içki edinirsiniz” (Nahl: 67) âyetiyle. Bunu İbn Cübeyr demiştir.
İkincisi: Eski şeraitlerle, Müslümanlar da bunu onaylamışlardı, sonradan haram edildi.
Ulema, bu âyetin içkinin haram edilmesinde tesirinin olup olmadığında iki görüş beyan ederek ihtilaf ettiler?
Birincisi: Bu âyet, onun haram olmasını değil de kötülenmesini iktiza eder, bunu Süddi, şeyhlerinden rivayet etmiştir. Said b. Cübeyr, Mücâhid, Katâde ve Mukâtil de böyle demişlerdir. Bu fikre göre bu âyet mensuh olur.
İkincisi: Bunun haramlıkla da tesiri vardır, şöyle ki, Allahü teâlâ onda büyük günah olduğunu haber verdi, günahın ise hepsi:
"Günah ve tecavüz” (A’raf: 33) âyetiyle haramdır. Bu da bir grup ulemanın görüşüdür. Bunu Zeccâc hikaye etmiş. Kadı Ebû Ya’lâ da bunu açıkladığımız gerekçeden dolayı tercih etmiştir. Bazı Âlimler de bunun doğruluğunu şöyle diyerek ispatlamışlardır: Allahü teâlâ:
"De ki: O ikisinde büyük günah ve insanlar için yararlar vardır” deyince, iki durum eşit oldu.
"Onların günahları yararlarından daha büyüktür” deyince de, günah tarafı ağır bastı ve yarar günah tarafında gömülü kaldı. Hüküm de onu içine gömen galip tarafa döndü, böylece mahzurlu tarafı galip geldi.
Kumara gelince, onda da içkide söylenen şeyler söylenir; eğer: Bu âyet onun haramlığını gösterir dersek, kumarın hükmü de haram olur. Eğer: Bu âyet onun mekruh olduğunu gösterir, dersek en doğru görüş şöyle olur: Maide suresindeki âyet kumarın haram olduğunu açıkça öngörmüştür.
"Sana ne harcayacaklarını sorarlar":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Bunu soran, Amr b. Cemuh idi, İbn Kutevbe de şöyle demiştir: Buradaki nafakadan maksat sadaka ile ikramdır.
"Kulil afv": Ebû Amr vav’ın refi ile
"elafvu” okumuştur, diğerleri de nasbi ile
"elafve” okumuşlardır. Ebi Ali şöyle demiştir:
"Maza": Nash mahallindedir, onun cevabı olan afve de nasb iledir. Tıpkı: Maza enfakte’nin cevabında: Dirhemen dersin ki, bir dirhem harcadım, demektir. İşte afv’in mensûb okunmasının izahı budur. Kim de merfu okursa, "za"yı ellezi gibi sayar ve
"maza"yı tek ismi kabul etmez. Bu durumda: Biri: Maza enzele rabbüküm deyince, mellezi enzele rabbüküm demiş gibi olur, bunun cevabı da "Kur’ânun” olur.
Zeccâc şöyle demiştir: Afv lügatte çokluk ve fazlalık manasınadır ki: Kad afei kavmu denir ki, nüfus arttı, demektir. Afv, külfetsiz olarak meydana gelene denir.
İbn Kuteybe: Afv kolay şeydir. Huz ma afake, sana kolay yoldan, zorlanmadan ve meşakkatsiz olarak geleni al, demektir.
Müfessirler afv’den ne murat edildiği hususunda da beş görüş beyan etmişlerdir:
Birincisi: O, kişinin ve ailesinin ihtiyacından artan şeydir, bunu Mukassim, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: Az olsun çok olsun, gönlün razı olduğu şeydir, bunu da Aüye, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: O israfla cimrilik arasında orta yoldur. Bunu Hasen, Atâ’ ve Said b. Cübeyr demişlerdir.
Dördüncüsü: O, farz olan sadakadır, bunu da Mücâhid demiştir.
Beşincisi: O miktarı belli olmayan şeydir, afal eserü sözünden gelir ki, iz, gizlenmek ve silinmek demektir. Bunu da şeyhimiz bir bölük müfessirden hikaye etmiştir.
Ulema bu ayetteki nasih ve mensuh üzerinde de konuşmuştur: Süddi, şeyhlerinden bunların zekatla neshedildiğini rivayet etmiş, diğerleri ise kabul etmemişlerdir. Bu hususta en kesin söz şudur: Biz, ne zaman: Bu âyetle onlara fazla malı sadaka etmek farz kılındı dersek, veya: bu âyet zekattan önce bir sadakayı farz kıldı, dersek, âyet zekât âyetiyle mensuh olur. Ne'zaman da: Bu, farz olan zekattan veya mendup sadakadan ibarettir, dersek, o zaman da muhkemdir.
"Allah böylece açıklar":
Zeccâc şöyle demiştir: Onun, cemaate hitap ettiği halde (tekil olarak) "kezalik” demesi, burada cemaatin "kabil” manasına olmasındandır. Sanki: "Kezalike ya eyyühel kabil” demiş gibi olur. Kâfin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e hitap olması da câizdir. Sanki: İşte böyle, ey O Peygamber, demiş gibi olur. Çünkü ona hitap ümmetine de hitap demektir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: "kazalikekdeki kâf, açıklanan infaka işarettir. Sanki: Size infakta anlattığı gibi âyetleri de açıklar demek olur. "Kezalike"nin makabline işaret olmaması da câizdir, o zaman manası: Böylece, demek olur. Bunu da İbn Abbâs demiştir.
"ki, düşünmeniz (ve doğruyu bulmanız) için": Aralarındaki üstünlüğü anlar, o ikisinden baki olan için amel edersiniz.
220
Dünya ve âhiret (işlelerin)de (hakkınızda en iyi olanı alın ve ona göre hareket edin.) Bir de sana yetimlerden sorarlar. De ki: Onları ıslah etmek daha hayırlıdır. Eğer kendileri ile karışırsanız, sizin kardeşlerinizdir. Allah, ıslah edenle bozguncuyu bilir. Eğer Allah dileseydi sizi zora sokardı. Şüphesiz Allah mutlak gâliptir, hikmet sahibidir.
"Sana yetimlerden sorarlar":
İniş sebebi hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Allahü teâlâ:
"Yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın” (İsra: 34) âyeti ile
"onlar ki, yetimlerin mallarını haksız olarak yerler” (Nisa: 9) âyeti inince, yanında yetim olanlar gitti, onun yiyeceğini kendi yiyeceğinden, içeceğini de kendi içeceğinden ayırdı. Kendi yiyeceğinden bir şeyler kaldırıp onun yemesine veya bozulmasına kadar sakladı, bu da onlara ağır gelmeye başladı. Bunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e anlattılar; bunun üzerine bu âyet indi. Bu; İbn Abbâs, Atâ’, Said b. Cübeyr, Katâde ve Mukâtil’in görüşleridir.
İkincisi: Araplar yetim hususunda çok sert davranır, onunla beraber tabağından yemez ve ondan bir hizmet istemezlerdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e, onlara karışmalarını sordular, bunun üzerine bu âyet indi. Bunu Süddi, şeyhlerinden nakletmiştir. Bu aynı zamanda Dahhâk'in de görüşüdür.
Bunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e soranlar hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Onu soran Sabit b. Rifaa el - Ensari'dir, bunu Mukâtil, demiştir.
İkincisi: Abdullah b. Ravaha’dır. Bunu da Ebû Süleyman Dımeşki demiştir.
"De ki: Onları ıslah etmek daha hayırlıdır":
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bunun manası: Mallarını çalıştırmak ve velisinin onları yemekten çekinmesi daha hayırlıdır, demektir.
"Eğer onlarla karışırsanız sizin kardeşlerinizdir": Yani onlar sizin kardeşlerinizdir, onların bu husustaki hükmü kardeşlerinizin hükmü gibidir.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Karışmak: Onun senin sütünden içmesi, senin de onun sütünden içmendir, onun senin tabağından yemesi, senin de onun tabağından yemendir.
"Allah bozanı/ifsad edeni iyileştirenden ayırdeder": Yani yetim malını kasten yemek isteyenle ancak onun ıslahını düşüneni bilir, demektir.
"Allah dileseydi sizi zora sokardı":
İbn Abbâs: Zora sokar ve sizi sıkıştırırdı, demiştir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Anet’in aslı zorluk çıkarmaktır. Araplar: Fülanün yeteannetü fülanen ve yunituhu derler ki, birine zorluk çıkarmak ve onu ödemede sıkıntı çekeceği şeye zorlamaktır. Sonra bu manadan helak manasına geçti. Bu madde,
Arapların: Ekemetün anut sözünden gelir ki, çıkılması zor dik yokuş demektir. Sonra bu lâfız bütün zorluklar için kullanıldı.
221
Müşrik kadınlarla iman edinceye kadar evlenmeyin. Mü’min bir cariye müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri hoşunuza gitse de iman edinceye kadar evlendirmeyin. Onlar cehenneme çağırırlar; Allah ise kendi izni ile cennete ve bağışa çağırır. Belki düşünürler diye insanlara âyetlerini açıklar.
"Müşrik kadınlarla iman edinceye kadar evlenmeyin":
İniş sebebi hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Mersed b. Ebi Mersed denen bir adamı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradaki tutsak Müslümanları çıkarmak için Mekke’ye gönderdi. Oraya gelince Anak adında ve eskiden tanıştığı bir kadın onun geldiğini işitti. O ise Müslüman olunca ondan yüz çevirmişti. Kadın ona geldi:
"Ey Mersed, yazıklar olsun sana, benimle buluşmayacak mısın?” dedi. O da: İslâm seninle benim; aramıza girdi, ancak istersen ve Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e döndüğüm zaman ondan izin ister, seninle evlenirim, dedi. Kadın da:
"Benden hoşlanmıyor musun?” dedi ve feryadı bastı. İnsanlar onu fena şekilde dövdüler, sonra serbest bıraktılar. O da Mekke’deki işini bitirince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e döndü: O kadınla evlenmesinin helâl olup olmayacağını sordu. Onun üzerine bu âyet indi. Bu, İbn Abbâs’ın görüşüdür. Mukâtil, bu kişinin Ebû Mersed el - Ganevi olduğunu söylemiştir.
İkincisi: Abdullah b. Revaha’nın siyahi bir cariyesi vardı, bir gün ona kızdı ve onu tokatladı, sonra da bundan rahatsızlık duydu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip durumu anlattı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de:
"O cariye nedir?” dedi. O da: Ya Resûlallah, oruç tutar, namaz kılar, güzelce abdest alır ve eşhedü enlâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah diye kelime-i şahadet getirir, dedi. O da: Ey Abdullah, o mü’minedir, dedi. O da: Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, onu azat edeceğim ve onunla evleneceğim., dedi ve bunu da yaptı. Bazı Müslümanlar ise onu kınadılar ve: Bir cariyeyi nikahladı, dediler. Onlar soylarını dikkate alarak müşrik kadınlarla evlenmeye rağbet ederlerdi. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu Süddi, şeyhlerinden rivayet etmiştir. Bazı müfessirler de An ak ile Ebû Mersed hadisesinin
"müşrik kadınlarla iman edinceye kadar onlarla evlenmeyin” kavlinin inmesine, İbn Revaha kıssasının da,
"mü’min bir cariye bir müşrike kadından daha hayırlıdır” kavlinin inmesine sebep olduğunu söylemişlerdir.
Âyetin tefsirine gelince: Mufaddal şöyle demiştir: Aslında nikah, cimâ manasınadır, sonra çok kullanıldı, nikah akdine denildi. Allahü teâlâ ise müşrik kadınları akit manasında da cimâ manasında nikahlamayı haram etti.
"Müşrik kadınlar” hakkında da iki görüş vardır.
Birincisi: O, kitabileri de diğerlerini de içine alır, bu çoğunluğun görüşüdür.
İkincisi: O putperestlere hastır, bu da Said b. Cübeyr, Nehaî ve Katâde’nin görüşüdür.
"Eme’ den ne murat edildiği hususunda iki görüş vardır:
Birincisi: O mülk altındaki cariyedir, bu da çoğunluğun görüşüdür. Bu takdirde mana şöyle olur: Mü’min bir cariye hür bir müşrik kadından daha hayırlıdır.
İkincisi: O, köle sınıfından olmasa da kadın demektir, nitekim hür kadına da: Hazihi emetullah, denir. Birincisi daha doğrudur.
"Hoşunuza gitse de": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Cemal ve güzelliği ile demektir.
İkincisi: Soyu ve sopu ile demektir.
Âlimler bu ayetteki nasih ve mensuh kısımlar hakkında ihtilaf etmişlerdir: Müşrikler putperestlerdir diyenler, onun muhkem olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşü destekleyen bazıları da: Yahudilerle Hıristiyanlar, Peygamberimizin peygamberliğini inkâr etseler de Allah'a şirk koşanlardan değildir, demişlerdir.
Bu görüş ise iki açıdan bozuktur:
Birincisi: Onlar gerçek müşriklerdir, çünkü: Üzeyr Allah’ın oğludur, Mesih de Allah'ın oğludur, dediler.
İkincisi: Onların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i inkâr etmeleri, onun getirdiği şeyler Allah katından değildir manasına gelir. Bunu da Allah’tan başkasına nispet etmek şirktir.
Bunun bütün müşrikler için genel olduğunu söyleyenlerin de bu hususta iki görüşleri vardır:
Birincisi: Onun bazı hükümleri:
"Sizden önce kendilerine kitap verilenler” kavli ile neshedilmiştir. (Maide: 6) Ehl-i kitap olmayanlar hakkındaki hüküm ise sabit kalmıştır.
İkincisi: O nasih de mensuh da değildir, bilakis bütün müşrike kadınlar için geneldir. Onu kâfir kadının mubah olmasından çıkaran şey ise
"sizden önce kendilerine kitap verilenler” (Maide: 6) kavlidir. Bu da umumu tahsistir, nesih değildir. Fukahanın büyük çoğunluğu bu görüştedir. Bu mana bir grup ashaptan da rivayet edilmiştir; Hazret-i Osman, Talha, Huzeyfe, Cabir ve İbn Abbâs da onlardandır.
"Müşrik erkekleri evlendirmeyin": Yani onları iman edinceye kadar Müslüman kadınla evlendirmeyin, demektir.
"Mü’min bir köle... hoşunuza gitse de” kavli üzerindeki görüşler, âyetin başındaki görüşler gibidir.
"Vallahu yed’u ilel cenneti velmağfireti biiznihi":
Cumhûr
"elmağfiretihi"yi cer ile okumuş; Hasen ile Kazzaz da Ebû Amr’dan rivayetle ref ile okumuşlardır.
222
Sana hayızdan sorarlar: De ki: O eziyettir. Bu sebeple hayızda kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman onlara Allah'ın size emrettiği yerden gelin. Şüphesiz Allah çok Tevbe edenleri sever ve iyice temizlenenleri sever.
"Sana hayızdan sorarlar": Sabit, Enes’ten şöyle dediğini rivayet etmiştir: Yahudiler onlardan kadın hayız olunca onunla yemez, içmez ve evlerde onlarla cimâ etmezlerdi. Bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e soruldu, bunun üzerine bu âyet indi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de onlara cimâ dışında her şeyi yapmalarını buyurdu. 34
34 - Müslim, Hayz, hadis no, 16; Ahmed, Müsned, 3/132, 133.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Ensar’dan İbn Dahdaha adında bir adam Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi: "Kadınlar hayız oldukları zaman onlara nasıl yapacağız?” diye sordu. Bunun üzerine bu âyet indi. Mehîd kelimesi hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: O, hayzın ismidir.
Zeccâc şöyle demiştir: Hâdatil mer’etü tehidu haydan ve mahadan ve mehidan denir.
İbn Kuteybe de: Mehîd, hayzdır, demiştir.
İkincisi: O hayz yerinin ismidir, meselâ makîl’in kaylule yeri ve mebitin beytute yeri olduğu gibi.
Kadı Ebû Ya’lâ da: İmam Ahmed’in sözünden anlaşılan da budur, demiştir. Birinci görüşün sahipleri, sözün içinde görüşlerini destekleyecek şeyin olduğunu söylerler, o da onun eza ile nitelenmesidir. Bu da yerinin değil, hayzın izahıdır.
İkinci görüşün sahipleri de şöyle derler:
Mehidin yerin sıfatı olup sonra ona yakın ve komşu bir şeyle sıfatlanması da imkansız değildir, meselâ akika gibi ki, o, aslında çocuğun saçının ismidir, çocuk için kesilen hayvana da mecazen akika denilmiştir. Raviye de devenin ismidir, devenin taşıdığı çifte tuluma da mecazen raviye denilmiştir. Eza ise cimâ edenin hissettiği necaset ve kötü kokudur. Şöyle de denilmiştir: Hayızlı kadınla cimâ etmek çok acı verir.
"Hayızda kadınlardan uzak durun": Bundan maksat ferçten cimaden uzak durmaktır, çünkü mahid kanın kendisidir yahut fercin kendisidir.
"Onlara yaklaşmayın": Yani cimalarına yaklaşmayın, bu da
"kadınlardan uzak durun” ifadesinin tekitidir.
"Hatta yethurne": İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr, İbn Âmir, Hafs da Âsım’dan rivayetle şeddesiz olarak
"hatta yethurne"; Hamze, Kisâi, Halef, Ebû Bekir de, Âsım’dan rivayetle tının ve henin fethası ve şeddesi ile
"yattahherne” okumuşlardır.
İbn Kuteybe de: Yethurne, kanın kesilmesidir demiştir. Tahuretil mer’etü ve taharet denir ki, kadın, su ile gusül etmese de temizliği gördü demektir. Şedde ile
"yettaherne” okuyanlar, su ile gustil etmeyi, demek isterler. Aslı yetatahhernedir ki, te tıya idgam edilmiştir. İbn Abbâs ile
Mücâhid: Yethurne, kandan temizlenme, yetahherne de su ile gusül etmedir, demişler.
"Onlara gelin": Bu, yasağın kalkmasıdır, vücup için değildir.
"Allah’ın emrettiği yerden": Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası: Temizlik tarafından gelin, hayız tarafından değil, demektir, bunu İbn Abbâs, Ebû Rezin, Katâde, Süddi ve diğerleri demiştir.
İkincisi: Bunun manası: Onlara yaklaşmayınız diye emrettiği yerden gelin demektir, o da hayız mahallidir, bunu Mücâhid demiştir. Bu görüşü destekleyenler şöyle demişlerdir: Allah’ın emrettiği yerden demesinin manası, men ettiği yer demektir, zira men etmek de yasaklanan şeyi terk etme emridir. Burada
"min” "fi” manasınadır,
"iza nudiye lissalati min yevmil cumuati” (Cuma: 9) âyetinde olduğu gibi.
Üçüncüsü: Onlara helâl evlilik yolundan gelin, zina yolundan değil. Bunu da İbn Hanefiyye, demiştir.
Dördüncüsü: Bunun manası şöyledir: Onlara kadına yaklaşılması helâl olan cihetlerden gelin; oruçlu veya itikaflı veyahut ihramlı olmaları gibi durumlarında değil. Bunu da Zeccâc ile İbn Keysan demiştir.
"Allah tevbe edenleri sever": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Günahlardan Tevbe edenleri. Bunu Atâ’, Mücâhid ve diğerleri demiştir.
İkincisi: Hayızlı kadınlara gelmekten Tevbe edenleri. Bunu da bazı müfessirler, zikretmiştir.
"Allah temizlenenleri sever": Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Günahlardan temizlenenleri, bunu Mücâhid, Said b. Cübeyr ve Ebû’l - Âliyye demişlerdir.
İkincisi: Su ile temizlenenleri, bunu da Atâ’ demiştir.
Üçüncüsü: Kadınlara makatlarından gelmekten temizlenenleri sever. Bu da Mücâhid’ten rivayet edilmiştir.
Fıkıh: Hayzın en azı, İmam Ahmed’ten gelen iki rivâyetin
birinde bir gün ve bir gecedir.
İkincisi: Bir gündür.
Ebû Hanife ise: En azı üç gündür, demiştir. İmam Malik ile Dâvud da: En azı için sınır yoktur, en çoğu için de İmam Ahmed’ten iki rivayet vardır:
Birincisi: On beş gündür, bu da Malik ile Şâfiî’nin kavilleridir.
İkincisi: On yedi gündür. Ebû Hanife de: En çoğu on gündür, demiştir.
Hayız on şeye engel olur: Namaz kılmak ve namazın vacip olması, oruç tutmak, vacip olması değil, mescitte oturmak, itikaf, tavaf, Kur’ân okumak, mushafı taşımak, ferçten cimâ dışında istifade etmek ve talâk niyetinin gerçekleşmesi.
223
Kadınlarınız sizin tarlanızdır; tarlanıza nasıl isterseniz gelin. Kendiniz için ameller gönderin. Allah’tan korkun. Bilin ki, siz O’na kavuşacaksınız. İnananları müjdele.
"Kadınlarınız sizin tarlanızdır":
Bunun iniş sebebinde üç görüş vardır:
Birincisi: Yahudiler kadına yalnız ön tarafından gelme dışında bir şey kabul etmediler ve bu pozisyonun dışında gelenleri ayıpladılar, işte âyet bunun üzerine indi. Bu; Cabir, Hasen ve Katâde’den rivayet edilmiştir.
İkincisi: Kureyş’ten bir kabile Mekke’den kadınlarla evlenir, onlardan ön ve arka pozisyonlarda zevk alırlardı. Medine’ye gelince ensar kadınlarıyla evlendiler, aynı şeyi yapmaya kalktılar, onlar da bunu kabul etmediler. Durum Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e intikal etti, bunun üzerine bu âyet indi. Bunu Mücâhid, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Ömer b. Hattab, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e geldi, helak oldum, bu gece semerimi ters çevirdim, dedi. Bunun üzerine bu âyet indi.
Bunu da Said b. Cübeyr, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.35
35 - imam Ahmed, Müsned, 1/297.
Ekin: tarla demektir, bununla cimadan kinaye edilmiştir, kadınlara ekin denilmiştir. Çünkü onlar evlatların ekildiği tarla gibidir.
Eğer: "Nisa çoğuldur, neden
“hurus” denilmedi?” denilirse, buna üç türlü cevap verilir; bunları İbn Kasım el - Enbari demiştir:
Birincisi: Harsin cemi yerinde kullanılan mastar olmasındandır, o nedenle tekil kullanılmıştır, meselâ Araplar ihvetüke savmun, ve evladüke fıtrim, der ki, saimun ve muftirun, demek isterler. Böylece mastar tekil olarak cemi lâfzın yerine kullanılmış olur.
İkincisi: Maksat:
“Hurus” un lekümdür; cemi yerine tekil kullanılmıştır. Nitekim şair şöyle demiştir:
Külü fi nisfı batniküm teişu
(yarı karın yiyin rahat yaşarsınız)
Yani karınlarınızın yanlarını doldurun, demek istemiştir.
Üçüncüsü: Harsin tekil kullanılması, kadınların ekine benzetilmiş olup aynı cinsten olmamasındandır. Mana: Kadınlarınız ekinleriniz gibidir, demektir.
"Nasıl isterseniz": Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Mana: Bu, keyfinize bağlıdır, demektir. Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Mana: Nasıl isterseniz, ister ön pozisyondan, ister arka pozisyondan, her hal ü kârda ferçten gelmek şartı ile. Bu, İbn Abbâs, Mücâhid, Atıyye, Süddi, İbn Kuteybe ve diğerlerinin görüşüdür.
İkincisi: O, azil (doğum kontrolü) hakkında inmiştir, bunu da Said b. Müseyyeb demiştir. O zaman mana şöyle olur: İsterseniz azil yaparsınız, isterseniz yapmazsınız.
İkincisi: İsterseniz, ne zaman isterseniz demektir, bu da İbn Hanefiyye ile Dahhâk’in görüşüdür. İbn Abbâs’tan da aynısı rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: Bu, istediğiniz yerden, demektir. Bu da İbn Ömer ile Malik b. Enes'ten hikaye edilmiştir.
Bu da birkaç yönden bozuktur:
Birincisi: Salim b. Abdullah, Nâfi’in İbn Ömer’den böyle konuştuğunu işitince, o kul yalan söylemiş, Abdullah sadece: Onlara arka pozisyondan önden gelin, dedi, demiştir. Malik’in arkadaşları ise, bunun Malik’ten sahih olduğunu kabul etmezler.
İkincisi: Ebû Hureyre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Kadınlara arkalarından gelenler mel’undur.36
Üçüncüsü: Âyet,
"ekin tarlanıza gelin” demekle çocuk mahalline dikkat çekmiştir. Ekin yeri de çocuk yeridir.
İbn Enbari şöyle demiştir: Allahü teâlâ açıkça ekin vurgusu yapınca, bitki de ekinle olup da çocuk da bitkiye benzetilince, cimam çocuk olmayacak yerden yapılması câiz değildir.
Dördüncüsü: Hayızlıya yaklaşılmasının haram olması (kadına) eziyetten dolayıdır; eziyet ise o mahalden hiç ayrılmaz.
"Nefisleriniz için önden gönderin": Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası: Nefisleriniz için iyi amel takdim edin, demektir. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: Cimâ anında besmele çekiniz, bunu da Atâ’, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Kendiniz için çocuk arayın, bunu da Mukâtil, demiştir.
Dördüncüsü: Allah’a itâat etmeğe ve emrine tabi olmaya öncelik tanıyın. Bunu da Zeccâc, demiştir.
224
Yeminlerinizden dolayı Allah’ı iyilik etmenize, fenalıktan sakınmanıza ve insanların arasını bulmanıza engel yapmayın. Allah hakkıyle işiten, hakkıyîe bilendir.
"Allah’ı yeminlerinizden dolayı engel yapmayın":
Bunun iniş sebebinde dört görüş vardır:
Birincisi: O, Abdullah b. Ravaha hakkında inmiştir. Onunla damadı arasında bir şey oldu, Abdullah onun yanına girmemeye ve onunla konuşmamaya yemin etti. Hep: Allah’a yemin ettim, benim için yeminimi yerine getirmekten başka bir şey helâl değildir, derdi. Âyet bunun üzerine indi. Bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Bir adam, sıla-i rahim yapmamaya ve insanların arasını düzeltmemeye yemin ederdi, âyet bunun üzerine indi. Bunu da Rebi’ b. Enes demiştir.
Üçüncüsü: O, Ebû Bekir’in, Mistah’a iyilik etmeyeceğine dair yemin etmesi üzerine indi. Bunu da İbn Cüreyc demiştir.
Dördüncüsü: Ebû Bekir, oğlu Abdurrahman Müslüman oluncaya kadar onu görmeye gitmeyeceğine yemin etti. Bunu da iki Mukâtil, yani İbn Hayyan ile İbn Süleyman demişlerdir.
Ferrâ’ şöyle demiştir:
Mana şöyledir: Allah’ı yeminlerinizin önüne çıkan bir şey yapmayın. Ebû Ubeyd de: Yeminlerinizin önüne dikmeyin, sanki her şeyde O’nu öne çıkarıyor ve O’na yemin ediyor olmayınız, demiştir.
Âyetin manası üzerinde üç görüş vardır:
Birincisi: İyilik yapmamaya, günahtan sakınmamaya ve insanları barıştırmamaya yemin etmeyin. Bu; İbn Abbâs, Mücâhid, Atâ’, İbn Cübeyr, İbrahim, Dahhâk, Katâde, Süddi, Mukâtil, Ferrâ’, İbn Kuteybe, Zeccâc ve diğerlerinin görüşleridir.
İkincisi: Manası şöyledir: Mahlukundan korkmak ve onlara iyilik etmek, aralarını yalanla düzeltmek için Allah adına yalan yere yemin etmeyin. Bu manayı Atıyye, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Bunun manası: Doğru olsanız da, arabulsanız da Allah adına çokça yemin etmeyin. Zira çok yemin etmek Allah’a karşı bir nevi cürettir. Bu da İbn Zeyd’in görüşüdür.
225
Allah sizi boş yere yapılan yeminlerinizden sorumlu tutmaz; ancak kalplerinizin kazandığı (azmettiği) şeylerden (yeminlerden) sorumlu tutar.
"Allah sizi boş yere yapılan yeminlerinizden sorumlu tutmaz":
Zeccâc şöyle demiştir: Lağv Arapça’da atılan ve üzerine hiçbir şey terettüp etmeyen nesneye denir, önem verilmeyen şeye lağv denilir.
İbn Fâris şöyle demiştir: Bu kelime diyet ve diğer konularda önem verilmeyen deve yavruları ve diğer şeylere denir, babı leğa yelğu olup birinci baptır. Lağiye bilemr de denir ki, bir şeyi diline dolamaktır. Lügat kelimesinin de bundan türediği söylenmiştir ki, kelimelerin telaffuz edilmesindendir.
Burada lağvden ne kastedildiği hususunda beş görüş vardır:
Birincisi: Bir şeye yemin ettiği gibi zannedip de sonra öyle olmadığı meydana çıkmaktır. Ebû Hureyre, İbn Abbâs, Hasen, Atâ’, Şa’bî, İbn Cübeyr, Mücâhid, Katâde, Süddi - şeyhlerinden - Malik ve Mukâtil bu manaya kail olmuşlardır.
İkincisi: O: Hayır vallahi, evet vallahi gibi iradesiz olarak yemin etmektir. Bu da Hazret-i Âişe, Tâvûs, Urve, Nehaî ve Şâfiî’nin görüşleridir. Bu görüşün sahipleri
"ancak Allah sizi kalplerinizin kazandığı şeyle sorumlu tutar” kavlini delil getirmişlerdir. Kalbin kazandığı da bir şeye bağlanıp kasdetmesidir. Bu iki görüş İmam Ahmed’ten nakledilmiştir. Oğlu Abdullah ondan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Bana göre lağv, bir şeye böyle yemin etmektir, ona da kefaret yoktur. Bir adam kalbini bağlamadan yemin eder ki, ona kefaret yoktur.
Üçüncüsü: O, bir adamın öfkeli iken ettiği yemindir, bunu da Tâvûs, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Dördüncüsü: O, bir adamın günaha ettiği yemindir ki, yeminini bozsun ve kefaretini versin, ona günah yoktur. Bunu da Said b. Cübeyr demiştir.
Beşincisi: Bir adamın bir şeye yemin edip de sonra da onu unutmasıdır, bunu da Nehaî demiştir. Bunların hepsinin en doğrusu Hazret-i Âişe’nin görüşüdür. Hanbel de şöyle demiştir: İmam Ahmed’e, lağv nedir diye soruldu, o da şöyle dedi: Bir adam yemin eder: Hayır vallahi, evet vallahi der, aklına yemin etmeyi getirmez, eğer yemin etmeye niyet ederse, ona kefaret lâzım gelir.
"Ancak sizi kalplerinizin kazandığı şey ile sorumlu tutar. Allah gafurdur, halimdir".
Mücâhid: Kalplerinizi bağladığınız şeylerden sorumlu tutar, demiştir.
"Halim": Affeden, kızarak zıvanadan çıkıp da telaş etmeyen, bir cahilin cahilliği kendisini hafif davranmaya sürüklemeyen, bununla beraber ceza verme gücü olan kimsedir. Ebû Süleyman el - Hattâbî şöyle demiştir: Ceza vermeye gücü yetmeyen müsamahalı kimseye halim denmez. Ancak halim, gücü yettiği halde paniğe kapılmayarak acele ile ceza vermeyene denir. Bir şair bu manaya birkaç beyit söylemiş ve şöyle demiştir:
Bazı kimseler asil de olsalar şerefe nail olamazlar,
Aziz oldukları halde bazılarına zillet göstermedikçe,
Onlara kötü konuşulur, yüzleri ışıldar,
Affederler, ancak ziletten değil, izzetlerinden ederler.
Çekimi de şöyledir: Halümerrecülü yahlumu hulumen, lâm mazide de muzaride de mazmumdur. “Lâm” ın mazide fethası, muzaride ve mastarda da zammı ile haleme finnevmi yahlumu hulmen ise, kötü rüya görmek manasınadır.
Yeminler geçmişe ve geleceğe dönük olarak iki kısımdır: Mazi de iki kısımdır: Haram yemindir ki, bu yalan yemindir. Bu da: Allah'a yemin ederim ki, şunu yaptım, der, aslında yapmamıştır.
Mubah yemindir ki, bu da yapmadığım dediği şeyde doğru olmasıdır.
Geleceğe dönük olan da beş kısımdır:
Birincisi: Kalbini bağlayarak tâat olan bir şeye yemin etmektir. Onun üzerinde durmak taattır, onu bozmak ise masiyettir. Meselâ: Vallahi beş vakit namaz kılacağım, ramazan orucunu tutacağım yahut içki içmeyeceğim demek gibi.
İkincisi: Ma’siyet olan bir şeye kalbini bağlayarak yemin etmektir ki, bunun üzerinde durmak günah, bozmak ise sevaptır. Bu da tam birincinin tersidir.
Üçüncüsü: Tâat olan bir şeye kalbini bağlayarak yemin etmektir ki, bunun da üzerinde durmak sevap, bozmak mekruhtur, meselâ nafile ibadetler yapacağına dair yemin etmek gibi.
Dördüncüsü: Mekruh bir şeye kalbini bağlayarak yemin etmek, bunun da üzerinde durmak mekruhtur, bozmak ise tâattir. Bu da bir öncekinin tersidir.
Beşincisi: Mubah yemin etmektir ki, üzerinde durmak da mubahtır, bozmak da mubahtır, meselâ: İçinde insanlara haksızlık edilen şehre girmeyeceğim, korkulu yola gitmeyeceğim vs. gibi.
226
Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay bekleme vardır. Eğer zevcelerine geri dönerlerse, şüphesiz Allah pek yarlıgayıcı ve çok merhametlidir.
"Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Cahiliye halkından bir adam karısından bir şey ister de o da vermek istemezse, ona bir sene iki sene ve üç sene yaklaşmamaya yemin ederdi; onu ne dul ne de kocalı olarak bırakırdı. İslâm gelince Allahü teâlâ bunu dört ayla sınırladı, Allah bu âyeti indirdi.
Said b. Müseyyeb şöyle demiştir: îlâ cahiliye halkının zararlı bir adeti idi, adam karısını istemezdi, başkasıyla evlenmesini de içine sığdıramazdı, ona hiçbir zaman yaklaşmayacağına yemin ederdi. Allahü teâlâ erkeğin karısından ayrı kalacağı süreyi bildiği için bunu dört ay yaptı ve bu âyeti indirdi.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Yu’lune: Yemin edenler demektir. Aleytü ıııin imreeti, uli ilaen denir ki, onunla cimâ etmeyeceğine yemin etmektir. İsim: Elye’dir.
Zeccâc da şöyle demiştir: İla için: Aleytü ilaen ve eliyyeten ve ülüveten ve elveten ve ilveten denir. En az kullanılan kesr (ileveten)dir. Küseyyir şöyle demiştir:
Az yemin eder, yeminini tutar,
Ağzından bir yemin (eliyye) çıkarsa, onu yerine getirir.
İbn Enbari, bir dilciden, buradaki
"min"in "fi” veya “alâ” manasına olduğunu anlatmıştır. O zaman mana: Kadınları ile cimâ etmemeye yemin edenler şeklinde olur. Cimâ kaldırılmış, kadınlar onun yerine konulmuştur, tıpkı Allahü teâlâ’nın:
"Bize peygamberlerinle vaad ettiğin şeyi ver” (Al-i İmran: 194) kavli gibi ki, peygamberlerinin dili ile demektir. Ayetteki kelâmda da atmalar vardır, takdiri: Kadınlarından ayrı kalmaya niyet edenler, demektir. Terabbus da. Beklemektir.
Bir adam karısına dört aydan daha fazla dokunmayacağına yemin etmedikçe ilâ etmiş olmaz. Dört ay veya daha eksik yemin ederse, îla etmiş olmaz.
Bu; imam Malik, Ahmed ve Şâfiî’nin görüşleridir. "Fau” dönmektir, manası da: Cimaa dönerlerse, olur.
Bunu da Hazret-i Ali, İbn Abbâs, İbn Cübeyr, Mesruk ve Şa’bî demişlerdir. "îla” edenin cimaa engel bir özrü olursa: Ne zaman gücüm yeterse onunla cimâ ederim der. Bu da onun için dönme olur. Ne zaman gücü yeter de dönmezse, boşaması emredilir, eğer boşamazsa, hakim onun adına boşar.
"Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir": Hazret-i Ali ile
İbn Abbâs: Yeminin günahını bağışlayıcıdır, demişlerdir.
227
Eğer kadınlarını boşamaya karar verirlerse, şüphesiz Allah hakkı ile işitendir ve her şeyi bilendir.
"Eğer boşamaya karar verirlerse": Yani onu gerçekleştirirlerse, demektir.
Talâka karar verme hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Dört ay geçince dönmesi gerekir, yahutta boşar.
Bu da Hazret-i Ömer, Osman, Ali, İbn Ömer, Sehl b. Sa’d, Hazret-i Âişe, Tâvûs, Mücâhid, Hakem ve Ebû Salih’ten rivayet edilmiştir. Bunu Ebû Salih, on iki ashaptan nakletmiştir. Bu İmam Malik, Ahmed ve Şâfiî'nin de görüşleridir.
İkincisi: Dönmez de dört ay geçerse, böylece talâk kelimesini telaffuz etmese de boşanır.
Bu görüş sahipleri talâk türünün ne olacağı hakkında da iki farklı görüş beyan etmişlerdir:
Birincisi: Bain talâktır; Hazret-i Osman, İbn Ömer, Zeyd b. Sabit ve Kabise b. Züeyb’ten rivayet edilmiştir.
İkincisi: Ric’î talâktır, bu da Said b. Müseyyeb , Ebû Bekir b. Abdurrahman ve İbn Şübrüme’den rivayet edilmiştir.
"Şüphesiz Allah işitendir, bilendir": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Onun talakını işitir ve niyetini bilir.
İkincisi: Yeminini işitir ve onu bilir.
228
Boşanmış kadınlar kendi başlarına üç temizlenme / hayız süresi beklerler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorlarsa, Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl değildir. Eğer kocaları barışmak isterlerse, bu hususta onları geri almaya daha haklıdırlar. Kadınların meşru surette vazifeleri kadar hakları da vardır. Erkeklerin onların üzerinde daha üstün bir derecesi vardır. Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir.
"Boşanmış kadınlar kendi başlarına üç temizlenme / hayız süresi beklerler":
İniş sebebi şöyledir: Bir kadın boşanır da kocasına dönmek isterse, duruma göre: Ben hamileyim, ben hamile değilim, derdi. Eğer hamile olur da kocasına dönmek istemezse: Ben hamile değilim, derdi ki, kocası ona dönemesin. İslâm gelince bu halleri devam etti, bunun üzerine Allahü teâlâ:
"Ey O Peygamber, kadınları boşadığınız zaman iddetlerini nazar-ı itibara alarak boşayın ve iddeti sayın” dedi. (Talâk: 1) Sonra da:
"Boşanmış kadınlar kendi başlarına üç ay beklerler” âyeti indi. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Âyetin tefsiri: Talâk salıvermektir.
İbn Enbari şöyle demiştir: Bu, Arapların: Atlaktünnakate, fetalukat kavlinden gelir ki, bağlı deveyi salıvermektir. Kadının durumu da buna benzetilmiştir, çünkü o da bazı sebeplerle erkeğe bağlıdır. Bu sebepler onu bağlamış gibi olur. Onu koparınca da onu kesmiş gibi olur. Talukatül mer’etü ve tullikat denir ki, boşamak manasınadır. Bir başkası da şöyle demiştir: Talâk, etlaktüşşey’e min yedi’den gelir ki, elimdeki şeyi bıraktım demektir. Ancak onlar bu iki kelimeyi çok kullanınca, aralarında bir ayrım yaptılar, tatliki sadece kadın boşamada kullandılar.
Kuru’ ise: Bundan kadının temizlik halleri de hayz halleri de kastedilir. Akraetil mer’etü denir ki, kadın hayız oldu demektir, Akreet de denir ki, temizlendi demektir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
Yalancı hayız gören kadın akra günlerinde evde oturur demiştir, hayız günleri demek istemiştir. Şair A’meş de şöyle demiştir:
Sen her sene bir gazveyi hedefliyorsun,
En uzak seferlere ciddi kararlar veriyorsun.
Mal bırakan ve kabileye şan getiren sefer
Kadınlarının temizlik günlerini dikkate almayarak.
Burada kuru’ kullanmıştır ki, temizlik günlerini kastetmiştir. Çünkü o gazi sefere çıkınca kadınlarının temizlik günlerini gözden çıkarmış oluy or.
Dilciler kuru’ kelimesinin aslı üzerinde iki farklı görüş beyan etmişlerdir:
Birincisi: Onun aslı vakittir, meselâ: Racaa fülanün lukurihi denir ki, her zamanki döndüğü vakitte döndü, demektir. Recaa likarihi de aynı manayadır. Şair Hüzeli şöyle demiştir:
Şelil oğullarının yurdunu hiç sevmedim,
Hele mevsimlik rüzgarları (kari’) estiği zaman.
Bu itibarla hayz da temizlik de belli zamanlarda gelir. Bu, İbn Kuteybe’nin görüşüdür,
İkincişi: Onun asıl manası toplamaktır, Kare’tül Kur’ân'e denir ki, Kur’ân kelimelerini baştan sona topladım, demektir. Kur’ da kanın bedende toplanmasıdır. Bu da ancak temizlik halinde olur. Rahimde toplanması da câizdir ki, her iki kelâm da güzeldir. Bu, Zeccâc'ın görüşüdür.
Fakihler akra’ kelimesi üzerinde iki görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: O hayzdır. Bu; Hazret-i Ömer, Ali, İbn Mes’ûd, Ebû Mûsa, Ubade b. Samit, Ebudderda, İkrime, Dahhâk, Süddi, Süfyan Sevri, Evzai, Hasen b. Salih, Ebû Hanife ve arkadaşlarından rivayet edilmiştir. İmam Ahmed b. Hanbel radıyallahu anh de şöyle demiştir: Ben kuru’un temizlik manasına olduğunu söylerdim, şimdi ise hayz manasına olduğunu söylüyorum.
İkincisi: O temizliktir. Bu da Zeyd b. Sabit, İbn Ömer, Hazret-i Âişe, Zührî, Eban b. Osman, Malik b. Enes ve Şâfiî'nin görüşleridir. İmam Ahmed'de buna taraftardır.
"Boşanan kadınlar beklerler": Bu haber şeklinde ise de emir manasınadır (beklesinler demektir). Tıpkı
"Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler” (Bakara: 233) âyetinde olduğu gibi. Bazen emir lâfzı haber manasında gelir, meselâ:
"Rahman onu uzattıkça uzatsın” (Meryem: 75) âyetinde olduğu gibi ki, uzatır, demektir. Buradaki boşanmış kadınlardan maksat, buluğa ermiş, duhul görmüş ve hamile olmayan kadınlardır.
"Onlar için Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri helâl değildir":
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: O gebeliktir, bunu da Hazret-i Ömer, İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Mukâtil, İbn Kuteybe ve Zeccâc, demiştir.
İkincisi: O hayzdır, bunu da İkrime, Atıyye, Nehaî ve Zührî demişlerdir.
Üçüncüsü: Gebelik ve hayzdır, bunu da İbn Ömer ile İbn Zeyd demişlerdir.
"Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorlarsa": Bu, tehdit ve tekit sadedinde kullanılmıştır.
Zeccâc şöyle demiştir: Bu, bir adama: Eğer mü’min isen haksızlık etme demeye benzer.
Bu tehdide maruz kalmalarının sebebi hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Kocanın dönüşten hak ettiği şey için, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Çocuğu babasından başkasına nisbet ettiği için. Bunu da Katâde demiştir. Şöyle de denilmiştir: Kadın kocasına dönmek isterse, temizlendiği halde, ben lıayızlıyım, derdi. İstemezse, gusül edinceye kadar hayzmı gizlerdi.
"Bu’ûleh": Kocalar manasınadır, "zâlike” de iddete işarettir. Bunu Mücâhid, Nehaî, Katâde ve diğerleri demiştir. Âyette şuna delil vardır ki, lâfzın sonunun hususi olması başının umumi olmasına mani değildir ve tahsisi de icap etmez. Çünkü
"boşanmış kadınlar” beklerler ifadesi, kesin ve rici şekilde boşanmış kadınlar için umumidir;
"kocaları onlara dönmeye daha haklıdırlar” kavli de ric’i boşanmış kadınlar için tahsistir.
"Eğer düzeltmek isterlerse": Şöyle denilmiştir: Bir adam karısına zarar vermek istediği zaman onu bir defa boşar ve terk ederdi. İddetinin bitimi yaklaştığı vakit de ona ric’at ederdi, sonra da onu bir süre daha terk ederdi. Sonra da onu boşardı. İşte bu yasak edildi. Âyetin zahiri, ancak iddetini gereğinden fazla uzatmayan ve karısına zarar vermek istemeyenlerin bu hakka sahip olduklarını gösterir. Ancak
"Onlar zarar vermek ve onlara tecavüz etmek için” kavli, zarar vermek kastetse de bu ric’atin sahih olduğunu göstermektedir. Çünkü ricat zarar vermek maksadıyla yapıldığı zaman sahih olmasa idi, yaptığı hareketten dolayı haksız olmazdı.
"Kadınların meşru surette vazifeleri kadar hakları da vardır": Bu da iyi geçim ve tatlı sohbettir. Rivayete göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e kadının kocası üzerindeki hakkı soruldu şöyle dedi: Yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek, yüzüne tokat vurmamak, çirkin olduğunu söylememek ve evin dışında yalnız bırakmamak. 37
37 - Ebû. Dâvud, Nikah, bab, 41; Ahmed, Müsned, 4/447: 5/4, 5.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Nasıl kadınımın bana süslenmesini istersem, bu Âyetten dolayı benim de onun için süslenmemi isterim.
"Erkeklerin onların üzerinde bir dereceleri vardır":
İbn Abbâs: Mehir vermeleri ve nafakalarını temin etmeleridir, demiştir.
Mücâhid de: Cihad ve miras ile demiştir. Ebû Mâlik de: Onu boşar, o ise bir şey yapamaz, demiştir.
Zeccâc da: Kocasının ondan istifade ettiği gibi o da kocasından istifa eder, nafaka vermesi dolayısıyla da ona karşı üstünlüğü vardır. Ebû Hureyre de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Eğer bir kimsenin başka bir kimseye secde etmesini emredecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini buyururdum. 38
Said b. Müseyyeb ’in kızı da: Siz amirlerinizle nasıl konuşursanız biz de kocalarımızla öyle konuşurduk, demiştir.
Âlimler, bu âyetlerde mensuh var mı, yok mu diye ihtilaf etmişler, bunun için de iki görüş beyan etmişlerdir:
Birincisi: Bunlarda mensuh, vardır. Hangileri mensuhtur, bunda ihtilaf etmişlerdir: Bir grup: Mensuh
"boşanan kadınlar kendi başlarına üç ay beklerler” kavlidir, demişler ve her boşanan kadının üç kum’ beklemesi vacip idi, sonra hamile kadının hükmü
"Gebelerin iddeti de doğumlarını yapmakla sona erer” (Talâk: 4) kavliyle neshedildi, dediler. Duhuldan önce boşananın hükmü de:
"Mü’min kadınları nikahlayıp da onlara el sürmeden boşadığınız zaman onlar için sayacağınız bir iddet yoktur” (Talâk: 1) âyetiyle neshedildi. Bu da İbn Abbâs, Dahhâk ve diğerlerinden rivayet edilmiştir. Bir grup da: Başı muhkem, sonu ise:
"Kocaları onlara dönmede en çok haklıdırlar” kavli ile neshedilmiştir, dediler ve: Bir adam karısını boşarsa ona dönecekler içinde en haklı olan o idi, talâk da ister üç olsun isterse daha az olsun, dediler. Bu da.
"Eğer onu boşarsa, başka kocaya varmadıkça ona helâl olmaz” kavli ile neshedildi.
İkincisi: Âyet muhkemdir, başı umumidir, iddet hususunda gelen âyetler ise o genelliği tahsis etmiştir, bu da nesih değildir, demişlerdir. Ric’at hususuna gelince:
"Kocaları onlara dönmek için en haklıdırlar” kavlinin manasının, iddette ve üç bekleme süresi bitmeden olduğunu yukarıda demiştik. Bu da doğru bir görüştür.
229
Boşama iki defadır: Ondan sonrası ya iyilikle tutmak yahut güzellikle salıvermektir. Onlara verdiklerinizden bir şey almanız size helâl değildir; meğer ki, karı koca Allah’ın sınırlarını ayakta tutmaktan korkalar. Eğer Allah’ın sınırlarını ayakta tutmaktan korkarsanız, kadının verdiği fidyede onlara günah yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır; onları aşmayın. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.
"Boşama iki defadır ":
İniş sebebi şöyledir: Adam karısını boşar, sonra da ona dönerdi, bunun bir sınırı yoktu. Ensardan bir adam, karısına: Allah’a yemin ederim ki, seni ne evde barındırırım ne de benden kurtulursun, dedi. Karısı.
"Bu nasıl olur?” dedi. O da: Seni boşarım, iddetin biteceği zaman da sana dönerim, dedi. Kadın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e gidip bunu şikayet etti. Bunun üzerine bu âyet indi. Boşayan ve boşamayan herkes de bunu yenilik olarak kabul ettiler. Bunu Hişam bir Urve, babasından rivayet etmiştir.
Tefsirine gelince:
"Boşama iki defadır": kavlinde iki görüş vardır:
Birincisi: Bu, sünnete uygun boşamayı ve her temizlikte bir boşama olmasını açıklamaktadır. Bunu İbn Abbâs ile Mücâhid demişlerdir.
İkincisi: Bu ric'i talakı beyan etmektedir, bunu da Urve, Katâde, İbn Kuteybe, Zeccâc ve diğerleri demişlerdir.
"İyilikle tutmak": Bunun manası şöyledir: Onları iyilikle tutmak size vaciptir, bu da kadını tutmada yerine getirilmesi gereken hak olarak bilinendir. Atâ’, Mücâhid, Dahhâk ve
Süddi şöyle demişlerdir:
"İyilikle tutmak
"tan maksat, ikinci kez dönmektir.
"Yahut güzellikle salıvermektir” kavli hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Bundan maksat, üçüncü boşamadır, bunu da Atâ’, Mücâhid ve Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: O kadının iddeti bitinceye kadar ona dönmemektir.
Bunu da Dahhâk ile Süddi demişlerdir. Kadı Ebû Ya’lâ Muhammed b. Hüseyn b.
Ferrâ’ da: Doğru görüş budur, demiştir. Çünkü âyetin arkasında:
"Eğer onu boşarsa başka kocaya varmadıkça ona helâl olmaz” denilmiştir ki, bundan maksat, şüphesiz üçüncü boşamadır. O zaman
"yahut güzelce salıvermek” ifadesini, iddeti bitinceye kadar kadını hali üzere bırakmak vaciptir şeklinde anlamak gerekir. Çünkü eğer üçüncüye hamledilirse,
"eğer onu boşarsa” sözünü dördüncüye hamletmek vacip olur ki, bu, câiz değildir.
Boşama dört kısımdır: Vacip, mendup, haram ve mekruh. Vacip olan, îla edenin, süreyi bekleyip de dönmediği takdirde vereceği talâk ile eşlerin anlaşamamaları durumunda hakemlerin öngörecekleri boşamadır. Mendup olan da: Eşlerin anlaşamadıkları ve aralarındaki geçimsizliğin şiddetlenmesi durumunda günahtan kurtulmaları için verilen talâktır. Elaram talâk da: Duhul edilen hayızlmın ve temizin de temizlenmeden önce cimada verilen talâktır. Mekruh olan da: Her ikisinin de halleri iyi olup karşılıklı olarak haklarını yerine getirdikleri durumda verilen talâktır.
"Onlara verdiklerinizden bir şey almanız size helâl değildir": Bu da Sabit b. Kays b. Şemmas hakkında inmiştir; eşi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi: Allah’a yemin ederim ki, Sabit’i ne dininde ne ahlakında beğenmediğim bir şeyi yoktur, ancak İslâm’da iken küfre dönmek istemiyorum; nefret ettiğim için ona dayanamıyorum, dedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de ona:
"Aldığın bahçeyi ona geri verir misin?” dedi. O da: Peki, dedi. Peygamberimiz de Sabit’e, onu almasını ve daha fazla bir şey istememesini emretti. 39 Hadisi İkrime, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Zevcesinin adı hususunda ihtilaf etmişlerdir;
İbn Abbâs: Cemile demiş, Yahya b. Ebû Kesir de: Cemile bint Abdullah b. Übey b. Selul olduğunu söylemiştir.
Mukâtil de: Künyesinin Ümmü Habibe bint Abdullah b. Übey olduğunu bildirmiştir. Başkaları da: O, Abdullah b. Übey’in kız kardeşi Cemile’dir, demişler.
Yahya b. Said de Amre’den iki rivayet nakletmiştir:
Birincisi: O Habibe bint Sehl’dir.
İkincisi: Sehle bint Elabib’tir.
39 - Buhârî, Talâk, bab, 12; İbn Mâce, Talâk, bab, 22; Nesâî, Talâk, bab 34.
Bu hul', İslâm’da ilk vuku bulan olaydır. Ayetteki korku: Bilmek manasınadır. Ebû Ubeyd de:
"Eğer korkarlarsa"yı, kesin bilirlerse manasına almıştır. Hududun manasını ise yukarıda anlatmıştık.
Âyetin manası şudur: Kadın kocasını sevmediği için Allah'a isyan etmekten korkar, kocası da ona itâat etmediği için ona saldırmaktan korkarsa, kadın istediği takdirde kocanın ondan fidye alması câizdir. Bu,
"yehafa"nın yesini cumhûr kıraati üzere fetha ile okumaya göredir.
Hasen, Mücâhid, Ebû Cafer, Hamze ve A’meş de, yenin zamması ile
"yuhafa” okumuşlardır.
"Eğer korkarsanız":
Katâde: Bu, idarecilere hitaptır, demiştir.
"Onlara günah yoktur": Kadına verdiği fidyede, erkeğe de aldığı şeyde, çünkü o, hakkının karşılığıdır.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Her ne kadar cemi sigası ile gelmişse de bundan yalnız kocanın kastedilmesi de câizdir, meselâ:
"Onlardan inci ve mercan çıkar” (Rahman: 22) denilmiştir, aslında birinden çıkar. Şu âyet de öyledir:
"Balıklarını unuttular” (Kehf: 61), aslında biri (Hazret-i Mûsa) unutmuştu.
Kocanın karısına verdiğinden daha çok alması câiz midir? Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Câizdir, bunu Hazret-i Ömer b. Hattab, Osman, Ali, İbn Abbâs, Hasen, Mücâhid, Nehaî, Dahhâk, Malik ve Şâfiî, demişlerdir.
İkincisi: Câiz değildir, bunu da Said b. Müseyyeb , Atâ’, Şa’bî, Tâvûs, İbn Cübeyr, Zührî ve Ahmed b. Hanbel, demişlerdir. Hazret-i Ali ile Hasen Basri’den de nakledilmiştir.
Yetkili olmadan câiz olur mu? Hazret-i Ömer, Osman, Ali, İbn Ömer, Tâvûs, Şureyh ve Zührî, câiz olur, demişlerdir, ulemanın çoğunluğu da bu görüştedirler. Hasen, İbn Sîrin ve
Katâde de: Yetkili olmadan câiz olmaz, demişlerdir.
230
Eğer kocası onu boşarsa, kadın ondan başka bir ere nikahlanmadıkça ona helâl olmaz. Eğer yeni kocası onu boşarsa, karı koca Allah’ın sınırlarını ayakta tutacaklarını zannederlerse, birbirlerine dönmelerinde günah yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır; bunları bilen bir topluma açıklıyor.
"Eğer kocası onu boşarsa, kadın ondan başka bir ere nikahlanmadıkça ona helâl olmaz":
Mukâtil, bu âyetin Temime bint Vehb b. Atik en - Nadiri ile kocası Rifaa b. Abdurrahman el - Kurazi hakkında indiğini söylemiştir. Mukâtil’den başka biri de: Onun Âişe bint Abdurrahman b. Atik olduğunu söylemiştir ki, o, amcası oğlu Rifaa b. Vehb b. Atik’in nikahında idi ve onu üç talakla boşamıştı. O da ondan sonra Abdurrahman b. Zübeyr ile evlendi, sonra da onu boşadı. Kadın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi:
"Ben Rifaa’nın yanında idim, beni boşadı, hem de kesin olarak boşadı, ben de ondan sonra Abdurrahman b. Zübeyr ile evlendim. O da bana el sürmeden beni boşadı, amcam oğluna döneyim mi?” dedi. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem gülümsedi ve: Rifaa'ya dönmek mi istiyorsun? Hayır, sen onun balçağını, o da senin balçağım tatmadıkça olmaz, dedi. 40
40 - Hadisi aynı mana ile Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvud hariç Sünen sahipleri rivayet etmişlerdir.
"Eğer onu boşarsa": Yani kocası onu iki kere boşarsa; İbn Abbâs, Mücâhid ve
Katâde de: Üçüncü kez boşarsa demişlerdir. Bil ki, Allahü teâlâ bu âyette hul’un hükmü üzerinde kelâm ettikten sonra talâk hakkındaki sözü tamamlamaya dönmüştür.
"Eğer onu boşarsa": Yani ikinci kez,
"onlara günah yoktur": Yani kadın ile ilk kocasına.
"Eğer Allah’ın hududunu ayakta tutacaklarını zannederlerse": Tâvûs: Allah’ın her birine iyi geçim ve tatlı sohbet gibi farz ettiği şeyleri, demiştir.
"Tilke hududullahi yübeyyinüha": Cumhûr bunu ye, Hasen, Mücâhid ve Mufaddal b. Âsım da nun ile okumuşlardır.
"Bilen bir toplum için":
Zeccâc: Allah'ın emrinin hak olduğunu bilen için, demiştir.
231
Kadınları boşarsınız da iddetlerini bitirirlerse, onları ya iyilikle tutun yahutta iyilikle salıverin. Onlara zarar vermek ve onları çiğnemek için onları tutmayın. Kim bunu yaparsa kendine yazık etmiş olur. Allah’ın âyetlerini eğlenceye almayın. Allah’ın size olan nimetini ve size onunla öğüt vermek için indirdiği kitabı ve hikmeti hatırlayın. Allah’tan korkun. Bilin ki, Allah her şeyi pekiyi bilmektedir.
"Kadınları boşarsınız da iddetlerini bitirirlerse”
İbn Abbâs şöyle demiştir: Bir adam karısını boşar, sonra da iddeti bitmeden ona dönerdi, sonra ona zarar vermek ve onun evlenmesini engellemek için bunu yine yapardı. İşte âyet bunun üzerine indi. Burada ecel; iddet zamanıdır. Burada bitirmek de iddetin sonuna yaklaşmaktır, gerçekten bitirmek değildir. Meselâ şehre yaklaştığın zaman da şehre yetiştim, girdiğin zaman da şehre yetiştim, dersin. Ulemanın bu yetişmesi yaklaşma manasına almaları, iddet bittikten sonra dönüşün olmamasından dolayıdır.
"Onları iyilikle tutun": İbn Abbâs, Hasen, Mücâhid ve
Katâde: Bundan maksat iddet bitmeden önceki dönüştür, demişlerdir.
"Onları iyilikle salıverin": Bu da iddet bitinceye kadar kadını terk etmektir. Tutmada iyilik: Kadının haklarını yerine getirmektir. Salıvermede de iyilik: Tekrar tekrar dönmekle iddetini uzatarak ona zarar vermemektir. Zaten
"onlara zarar vermek ve onları ezmek için onları tutmayın” kavlinin manası budur. Bunu Hasen, Mücâhid, Katâde ve diğerleri demiştir.
Dahhâk da: Kadın fidye versin diye bu zararı yaparlardı, demiştir.
"Kim bunu yaparsa": Yani bu tecavüzü,
"kendine haksızlık etmiştir": Günah irtikap etmekle.
"Allah’ın âyetlerini alaya almayın": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Adam, karısını boşar veya karısına döner veya kölesini azat eder: Ben oynuyordum (şaka ediyordum), derdi. Bu; Hazret-i Ömer, Ebudderda ve Hasen’den rivayet edilmiştir.
İkincisi: O dönmek ve talakla kadının iddetini uzatarak ona zarar vermektir. Bunu da Mesruk ile Mukâtil demişlerdir.
"Allah’ın size olan nimetini ve size onunla öğüt vermek için indirdiği kitabı hikmeti hatırlayın":
İbn Abbâs: Onun size İslâm’ı ihsan etmesini unutmayın, demiştir. Kitap: Kur’ân’dır; hikmet de fıkıhtır.
"Allah'tan korkun": Birbirinize zarar vermekten.
"Bilin ki, Allah her şeyi bilir": Onu da başkasını da bilir.
232
Kadınları boşarsınız da onlar da iddetlerini bitirirlerse, aralarında meşru bir surette rızalaştıkları takdirde kocalarına nikahlanmalarını engellemeyin. Sizden kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa, ona bu öğüt veriliyor. Bu sizin için daha erdemli ve daha temizdir. Allah bilir, sizse bilemezsiniz.
"Kadınları boşarsınız da onlar da iddetlerini bitirirlerse, onların evlenmelerini engellemeyin":
İniş sebebi hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Hasen’in rivâyetine göre Makıl b. Yesar, kız kardeşini Müslümanlardan bir erkekle evlendirdi. Onun yanında kısmet olduğu kadar kaldı. Onu bir talakla boşadı, sonra da onu terk etti, iddet de bitti. Onu istemek için en haklısı o idi. Onu diğer isteyenlerle beraber istedi. Kadın ona dönmeye razı oldu. Adam gitti onu Makıl’dan istedi. Makıl kızdı: Onu sana ikram etmiştim, sense onu boşadın!? Allah’a yemin ederim ki, en son döneceği sensin, dedi.
Hasen diyor ki: Allahü teâlâ o erkeğin karısına, o kadının da kocasına ihtiyacını bildi ve bu âyet indi. Ma’kıl da bunu işitti: Rabbimin emri baş göz üstüne, dedi adamı çağırıp kızkardeşini onunla yeniden evlendirdi ve: Seninle evlendiriyor ve onu sana ikram ediyorum, dedi.
Hafız Abdülgani, Kelbî'den o kadının isminin Cimile bint Yesar olduğunu nakletmiştir.
İkincisi: Cabir b. Abdullah'ın bir amcası kızı vardı, kocası onu bir talakla boşadı, iddeti de bitti. Sonra kocası ona dönmek istedi, Cabir kabul etmedi ve: "Sen amcamızın kızını boşadın, sonra da onu ikinci kez nikah etmek istiyorsun!?” dedi. Kadın da kocasını istiyordu, ona razı olmuştu. Bunun üzerine bu âyet indi.
Süddi şöyle demiştir: Bu âyette sürenin sona ermesi: İddetin bitmesidir, önceki âyette ise öyle değildir. Şâfiî radıyallahu anh de şöyle demiştir: İki Kelâmın farklı oluşu, sürelerin sona ermesinin de farklılığım gerekli kılmıştır.
"Onlara engel olmayın": Velilere hitaptır. İbn Abbâs, İbn Cübeyr, İbn Kuteybe ve diğerleri: Bunun manası: Onları alıkoymayın, demektir, demişler. Araplar, zor problemlere mudalat, derler. Daun udal da çaresiz hastalıktır. Evs b. Hacer şöyle demiştir:
Senin esas dostun arkasını döndüğü zaman seni kınayan,
Yanına geldiği zaman da seni memnun eden değildir.
Asıl dostun odur ki, uzakta iken ondan emin olursan,
Yanında iken de çetin problemlerini halleder.
Leyla el - Ahyeliyye de şöyle demiştir:
Haccac hasta (ölü) bir toprağa indiği zaman
Onun en ağır hastalığını araştırıp tedavi eder;
Ondaki çaresiz hastalığa çare bulur;
O mızrağını havada salladığı zaman o toprağı sular (suya kandırır).
Zeccâc da şöyle demiştir: Aslında adi, Arapların: Adaleti’d-Decacetü sözlerinden gelir ki, yumurta tavuğun karnında yapışıp kalarak çıkmamasıdır. Adaletinnakatü de öyledir ki, o da: Devenin yavrusu yapışıp karnından çıkmamasıdır.
"Kendi aralarında meşru surette rızalaştıkları takdirde":
Süddi ile İbn Kuteybe şöyle demişler: Bunun manası: Eşler sağlam nikahla rızalaştıkları takdirde, demektir.
Şâfiî de: Kadının velisiz evlenme hakkının olmadığını en açık gösteren bu ayettir, demiştir.
"Bununla öğüt veriliyor": Bu, velinin kadım evlenmekten men etmesine işarettir.
Zeccâc şöyle demiştir: Cemaate hitap ettiği halde "zaliküm” diyeceği yerde "zalike” demesi, cemaat lâfzının da tekil lâfzı ile bir olmasındandır, mana: Ey o topluluk demektir.
"Bu sizin için daha erdemlidir": Yani kadınları kocalarına döndürmek, onları ayırmaktan daha faziletlidir.
"Ve daha temizdir": Kalplerinize şüphenin girmesinden, zira eski muhabbet sebebiyle uygunsuz şekilde buluşabilirler.
"Allah bilir, siz bilemezsiniz": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası şöyledir: Eşlerin birbirlerine karşı olan sevgilerini bilir. Bunu İbn Abbâs ile Dahhâk demişlerdir.
İkincisi: Er veya geç menfaatlerinizi bilir. Bunu da diğerleriyle beraber Zeccâc demiştir.
233
Kim emzirmeyi tamamlamak isterse, anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Onların örfe göre yiyeceği ve giyeceği çocuk sahibi olan babanın üzerinedir. Hiçbir kimse gücünün üstünde sorumlu tutulmaz. Bir anne çocuğu yüzünden zarara uğratılmasın, çocuk sahibi baba da çocuğu yüzünden zarara uğratılmasın. Mirasçıya da bunun gibisi vardır. Eğer ikisi rızalaşarak ve müşavere ederek çocuğu sütten kesmek isterlerse, onlara günah yoktur. Eğer çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz verdiğiniz ücreti meşru surette teslim ettiğiniz takdirde size günah yoktur. Allah’tan korkun. Bilin ki, Allah yaptıklarınızı görmektedir.
"Anneler çocuklarını emzirirler": Bunun lâfzı haber şeklinde ise de manası emirdir (emzirsinler), meselâ
"boşanmış kadınlar kendi başlarına üç hayız / temizlik süresi beklerler” (Bakara: 228) âyetinde olduğu gibi.
Kadı Ebû Ya’lâ şöyle demiştir: Bu emrin babalara dönük olması emzirtme işinin onların üzerine olup annelere olmamasındandır. Delili de şu âyetlerdir:
"Annelerin geçimi çocuk sahibinin üzerinedir",
"annelere ücretlerini verin". (Nisa: 24) Eğer anneye vacip olsa idi ücreti hak edemezdi.
Bu, bütün anneler için genel midir? Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bu, boşanmış kadınlara özeldir. Bunu Said b. Cübeyr, Mücâhid, Dahhâk, Süddi, Mukâtil ve diğerleri demiştir.
İkincisi: O, zevceler ve boşanmışlar için geneldir. Bunun içindir ki, Biz: Anne ister kocanın yanında olsun, ister boşanmış olsun çocuğunu emzirme ücretini isteyebilir, deriz. Bunu Kadı Ebû Ya’lâ, Ebû Süleyman Dımeşki ve diğerleri demişlerdir.
"Havi” sene, yıl demektir.
"Tam iki yıl": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bu tekit için gelmiştir, meselâ:
"Bu, tam on gündür” (Bakara: 196) âyetinde olduğu gibi.
İkincisi:
"İki yıl” deyip de daha azını kastetmek câiz olunca, örneğin:
"Kim iki günde acele ederse ona günah yoktur” (Bakara: 203) âyetinde olduğu gibi, halbuki onun bir gün ile bir günün de bir kısmı olduğu bilinmektedir; nitekim Araplar: Falam iki gündür görmedim, derler ki, maksatları bir gün, bir de günün bir kısmı demektir, işte onun için tam iki yıl dedi ki, daha azının câiz olmadığı meydana çıksın. Bu da Zeccâc ile Ferrâ’’nın görüşleridir.
Nasih ve mensuh Âlimleri, âyetin bu kadarı hakkında ihtilaf ettiler: Bazıları: Muhkemdir, ondan maksat da emzirme süresini açıklamaktır, demişlerdir. Ona bazı hükümler de taalluk eder, meselâ tam emzirmek, iki yıl içinde emzirme masrafım babanın zorunlu olarak vermesi, hakimin buna zorlaması; emişme ile haramlığın iki yıl içinde sabit olup bundan fazlasında sabit olmaması gibi. Katâde ile Rebi’ b. Enes’ten de, bunun:
"Eğer eşler rızalaşarak çocuğu sütten kesmek isterlerse” âyetiyle mensuh olduğunu söylemişlerdir. Şeyhimiz Ali b. Ubeydullah ise şöyle demiştir: Bu uzak bir ihtimaldir, çünkü Allahü teâlâ âyetin başında:
"Kim emzirmeyi tamamlamak isterse” demiş, İkincisine de:
"eğer rızalaşarak çocuğu sütten kesmek isterlerse” demiş, iki irade arasında serbest bırakmıştır. Bu da tamamlamak için takdir edilen süre ile çelişmez.
"Emzirmeyi tamamlamak isteyen için": Yani iki yılla takdir edilmesi, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir.
Mücâhid iki te ile ve merfu olarak
"en tütemmerradaatü” okumuştur. Bu Haleb’inin de Abdülvaris’ten ettiği rivayettir. Tam kaydı iki yıldan sonra emişme hükmünün olmayacağına dikkat çekmektedir. Kurraların çoğu, radaate’de rayı fetha ile okurlar; Talha b. Mûsarrif, İbn Ebi Able ve Ebû Recâ’ kesri ile (ridaa) okurlar.
Zeccâc şöyle demiştir: Radaa ranın fethi ve kesri ile câizdir, fethi daha çoktur. Ma hamelehu alâ zalike illellü'mü verradaah (bunu başka değil, adiliğinden ve sütü bozuk olduğu için yapmıştır) kavlinde ise yalnız fetha iledir.
"Çocuk sahibi” ise babadır,
"kadınların yiyim ve giyimleri", yani emziren kadınlar demek istiyor.
"Meşru bir surette": Bu da görevin kişinin zenginlik ve fakirliğine göre olmasına işarettir. Çünkü fakiri kaldıramayacağı şeye ve zengini ona dokunmayacak şeye zorlamak meşru ve akılkârı değildir. Âyette olayların hükmünü belirlerken görüş beyan etmek için içtihadın câiz olduğuna da delil vardır, çünkü nafakayı meşru surette takdir etmek ancak iyi düşünmekle olur. Adet icabı muteber olan budur.
"Hiçbir nefis gücünün üstünde sorumlu tutulmaz": Yani takat getiremeyeceği şeye zorlanmaz.
"Latüdarre validetün bivelediha":
İbn Kesir, Ebû Amr ve Eban da Âsım’dan rivayetle ranın zammesi ile "latüdarru” okumuşlardır.
Nâfi, Âsım, Hamze ve Kisâi de nasbi ile okumuşlardır.
Ebû Ali şöyle demiştir: Merfu okuyan, makablinin merfu olmasını dikkate almıştır ki, o da "latükelleftT’dur, ses uyumundan dolayı öyle okumuştur. Mensûb okuyanlar da onu emir sigası kabul etmiş, rayı da makablindeki elife uydurmak için meftuh okumuştur.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Manası: Latüdarir’dir, ra raya idgam edilmiştir. Said b. Müseyyeb de: Boşanan kadın çocuğunu atarak zevceyi zarara sokmasın, demiştir.
Mücâhid de şöyle demiştir: Kadın da çocuğun babasına zarar vermek için onu emzirmekten kaçınmasın. Baba da anneyi üzmek için annenin emzirmesine mani olmasın. Atâ’, Katâde, Zührî, Süfyan, Süddi ve diğerleri de: Anne başka kadınların aldığı ücrete razı olursa, çocuğu emzirmede en çok hak sahibi kendisi olur, demişlerdir. Ebû Cafer de, rayı şeddesiz ve sakin olarak "latudar” okumuştur.
"Mirasçıya da aynısı vardır": Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: O, doğan çocuğun mirasçısıdır, bu da Atâ’, Mücâhid, Said b. Cübeyr, İbn Ebi Leyla, Katâde, Süddi, Hasen b. Salih, Mukâtil ve diğerlerinin görüşüdür. Bu görüşün sahipleri de farklı fikir beyan ettiler: Kimileri: O doğan çocuğun kim olursa olsun asabeden mirasçılarıdır, dediler. Bu da Hazret-i Ömer, Atâ’, Hasen, Mücâhid, İbrahim ve Süfyan’dan rivayet edilmiştir. Kimileri de: Erkeklerden olsun, kadınlardan olsun çocuğun tüm mirasçılarıdır, dediler. Bu da İbn Ebi Leyla, Katâde, Hasen b. Salih, İshak ve Ahmed b. Hanbel’den rivayet edilmiştir. Diğerleri de: O çocuğun yakın mirasçılarıdır, demişlerdir. Bu da Ebû Hanife, Ebû Yûsuf ve Muhammed'den rivayet edilmiştir.
İkincisi: Burada mirasçıdaki maksat, babanın mirasçısıdır, bu da Hasen ile Süddi’den rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: Maksat birinin ölümünden sonra ebeveynden hayatta kalanın mirasçısıdır, bu da Süfyan’dan rivayet edilmiştir.
Dördüncüsü: O bizzat çocuğun kendisidir, nafaka da onun üzerinedir. Eğer bir şeyi yoksa asabesinin üzerinedir. Bunu da Dahhâk ile Kabisa b. Züeyb demişlerdir. Şeyhimiz Ali b. Ubeydullah da: Bu görüş, mirasçıdan maksat çocuğun mirasçısıdır diyenlerin görüşüne aykırı değildir; çünkü nafaka verilecek kimsenin fakirliği sabit olursa nafaka varisin üzerine vacip olur.
"Aynısı vardır": Bunun 'üzerinde de üç görüş vardır:
Birincisi: Bu, emzirme ücreti ile nafakaya işarettir. Bunu Hazret-i Ömer, Zeyd b. Sabit, Hasen, Atâ’, Mücâhid, İbrahim, Katâde, Kabisa b. Züeyb ve Süddi demişlerdir,
İbn Kuteybe de tercih etmiştir.
İkincisi: Zarar verme yasağına işarettir, bu da İbn Abbâs, Şa’bî ve Zührî’den rivayet edilmiştir. Zeccâc da bunu beğenmiştir.
Üçüncüsü: Bunların hepsine işarettir, bu da Said b. Cübeyr, Mücâhid, Mukâtil ve Ebû Süleyman Dımeşki'den rivayet edilmiş, kadı Ebû Ya’lâ da bunu tercih etmiştir. Bunun makabline ma’tûf olması da buna şahitlik eder. Orada nafaka ile giyimin çocuk sahibinin üzerine olduğu ve zarar vermemesi gerektiği sabit olmuştu.
"Bunun gibi” sözünün de çocuk sahibinin üzerindeki bütün şeylere işaret ediyor olması da vacip olur.
"Fein erada fisalen an taradın": Fisal, çocuğu sütten kesmektir.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Fasaltüssabiyye min ümmihi denir ki, çocuğu sütten kesmektir. Sütten kesilen deve potuğuna da fasil denir, çünkü annesinden ayrılmıştır. Aslında fasl, ayırmaktır.
Mücâhid şöyle demiştir: iki yıl tamamlanmadan önce istişare edilir de anne çocuğu sütten kesmek ister, baba kabul etmezse, annenin buna hakkı yoktur. Eğer baba ister de anne istemezse, onun da buna hakkı yoktur. Bu, ikisinin rızalaşmasından ve istişaresinden meydana gelmedikçe olmaz. Rıza ve müşavere de: Ne kendi nefislerine ne de çocuklarına kötülük etmemeleridir.
"Ve in erettüm en testerdıu evladeküm":
Zeccâc: Lievladiküm manasınadır, demiştir.
Mukâtil de: Anne diğer kadınların razı olduğu ücrete razı olmazsa, babanın çocuğu için başka emzirici aramasında bir sakınca yoktur, demiştir.
"Verdiğinizi meşru surette verirseniz": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Ey babalar, annelere emzirme ücretlerini onlar çekinmeden önce verdiğiniz zaman, demektir ki, bunu Mücâhid ile Süddi demişlerdir.
İkincisi: Sütanneye ücretini meşru surette verdiğiniz zaman demektir, bunu da Said b. Cübeyr ile Mukâtil demişlerdir, İbn Kesir, medsiz olarak
"ma eteytüm” okumuş; Ebû Ali de bunu şöyle yorumlamıştır: Burada
"ma eteytüm nakdehu ev sevkahu” takdir edilmiş, muzaf atılarak muzafunileyh onun yerine geçirilmiştir. Sanki:
"Maeteytumuhu” demiş, sonra da sıladan zamiri atmış gibi olur, meselâ eteytü cemilen (iyi bir iş yaptım) deyip de faaltuhu kastetmek gibi olur.
234
İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi başlarına dört ay on gün iddet beklerler. İddetlerinî bitirdikleri zaman onların meşru surette yaptıklarında size günah yoktur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
"içinizden ölenler": Yani ölümle ruhları kabz olunanlar demektir. Mufaddal, Âsım’dan rivayetle iki yerde de yenin fethi ile
"yeteveffevne” okumuştur.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Bu, sayıyı tamamlamak, bir şeyi eksiz olarak almaktır. Meselâ teveffeytuhu ve istevfeytuhu denir, tıpkı teyekkantüi habere vesteykatuhu (haberi kesin aldım) denildiği gibi. Aslı böyledir, sonra bu, ölüm için kullanılıp vefat ve teveffi denildi.
"Yeterabbesne": Beklerler, demektir.
Ferrâ’ şöyle demiştir: "Ve aşra” deyip de aşreten dememesi şunun içindir; çünkü Araplar gecelerin ve gündüzlerin sayısı tam belli olmadığı zaman onu geceden sayarlar, hatta; Sumna aşren min şehriramazane, derler. Bu da günleri de geceden saymalarındandır. Sayı ile birlikte açıklamasını da zikrederlerse, eğer müennes ise he’siz, müzekker ise he’li söylerler, tıpkı
"sahhereha aleyhim seb’a leyalin ve semaniyete eyyamin husuman” (Hakka: 7) âyetinde olduğu gibi.
Eğer:
"Bu on sayısının ilâve edilmesinde ne hikmet var?” denilirse, cevabı şöyledir: O, ruh üfürülmekle hamileliği tam olarak meydana çıkarmak içindir. Bunu da Said b. Müseyyeb , Ebû’l-Âliyye demişlerdir. Buna da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sahih olarak rivayet edilen şu hadis şahitlik eder: Şüphesiz biriniz anasının karnında kırk gün meni olarak yaratılır, sonra o kadar da kan pıhtısı olur, sonra o kadar da bir çiğnem et olur. Sonra ona melek gönderilir; ona ruh üfler. 42
42 - Buhârî, Bed'ü'l - Halk, bab, 6; Ahadisü'l - Enbiya, bab, 1; Kader, bab, 82; Tevhid, bab, 28; Müslim, Kader, hadis no, 1.
Bu âyet, kendinden birkaç âyet sonra geleni neshetmektedir, o da şudur:
"Sizden ölüp de dul eşler bırakan kimseler, zevcelerinin, evlerinden çıkarılmadan, bir yıla kadar bıraktıkları maldan faydalanmaları hususunda vasiyet etsinler". (Bakara: 240) Çünkü o âyet bir sene iddet beklemeyi vacip kılıyordu. Orada konu ile ilgili şeyleri zikredeceğiz, inşaallah. Tefsirini yapmakta olduğumuz ayete gelince,
İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bunu da:
"Hamilelerin iddeti doğum yapmakla sona erer” (Talâk: 4) âyeti neshetmiştir. Doğrusu o geneldir, tahsis edilmiştir. Çünkü zahiri kocası ölen kadının dört ay on gün iddet beklemesini gerektirmektedir, o da ister hamile olsun isterse hamile olmasın. Ancak Allahü teâlâ’nın bu âyeti hamileri tahsis etmiştir. O da hür olan gebelere hastır. Zira cariyenin iddeti iki ay beş gündür. Bundan da onun tahsis edilmiş bir umum olduğu meydana çıkar.
"İddetlerini bitirdikleri zaman": Yani iddetleri sona erdiği zaman demektir.
"Size günah yoktur":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası: Erkeklere bundan sonra onların evlenmelerinde günah yoktur, demektir.
İkincisi: Kadınlar süslenip de evlendikleri takdirde onları kötülememede erkeklere günah yoktur, demektir. Ebû Süleyman Dımeşki de: Bu, kadının velilerine hitaptır, demiştir.
"Kendi başlarına meşru surette yaptıklarında":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bu süslenme ve evlenme özlemidir. Bunu da Dahhâk ile Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: O evlenmedir, bunu da Zührî ile Süddi demişlerdir.
"Habîr” ise Allahü teâlâ’nın isimlerindendir, manası da her şeyin gerçeğini bilir, hakikatinden haberdar, demektir. Habîr mahlukların sıfatı olarak da ancak bir çeşit bilgide kullanılır ki, o da akıl için çok açık olan değil de içtihatla varılan ilimdir. Allah’ın ilmi ise kapalı ve ince olanla açık ve zahir olanda birdir.
235
Kadınları çıtlatarak (üstü kapalı) şekilde istemenizde yahut içinizde saklamanızda size günah yoktur. Allah onları anacağınızı bildi. Ancak uygun bir söz söylemeniz dışında onlarla gizlice va’atleşmeyin. Farz olan iddet süresine varıncaya kadar nikah akdetmeye karar vermeyin. Bilin ki, Allah sizin içinizdekini biliyor; O’ndan sakının. Ve bilin ki, şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, yumuşaktır.
"Kadınları üstü kapalı şekilde istemenizde size günah yoktur": Bu iddet bekleyen kadınla evlenmek isteyene hitaptır. Ta’riz: Çok açmadan ima ve işaret etmek, dokundurmaktır. Bu da kelâmda geçmeyen şeye işaretle olur. Hıtbe, ha’nın kesri ile evlenmek istemek, dünür düşmektir. Hutbe ise kalabalık huzurunda konuşmak, hutbe irat etmektir. Bunun mektup gibi başı ve sonu olur.
İbn Abbâs şöyle demiştir: İma etmek: Ben evlenmek istiyorum, demekle olur.
Mücâhid de: Sen güzelsin, hoş bir cemalin vardır, senin sonun hayırlıdır gibi sözlerle olur, demiştir.
"Ev eknentüm fi enfüsiküm":
Ferrâ’ şöyle demiştir: Bunda iki lügat vardır: Kenentüş şey’e ve eknentuhu, gibi. Sa’leb de: Eknentüşşey’e denir ki, bir şeyi içinde gizlemektir. Kenentuhu ise bir şeyi örtmektir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Eknentüşşey’e denir ki, bir şeyi kapattım, demektir. Bu âyet de ondan gelir. Kenentuhu, onu sakladım demektir,
"sanki huriler saklı yumurtalardır” (Saffat: 49) âyeti de bundandır. Bazıları da: Kenentuhu ile eknentuhu aynı manayadır, demişlerdir.
"Allah onları hatırlayacağınızı (zikredeceğinizi) bildi":
Mücâhid: Onları içinizde zikredeceğinizi, demiştir.
"Ancak onlarla sirren (gizlice) vaatleşmeyin": Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Burada sirren nikah manasınadır, bunu İbn Abbâs demiş ve îmruulkays’in şu beytini okumuştur:
Duyun, Besbase kadın bugün benim yaşlandığımı
Ve benim gibilerinin sir (nikah) yapamayacağını iddia etti.
Bir rivayette de: Eğlenceye şahit olamayacağımı iddia etti, denilmiştir.
Ferrâ’ da şöyle demiştir: Biz burada Allahü teâlâ’nın kinaye yollu konuştuğunu görüyoruz, meselâ
"yahut birinizin ayakyolundan gelmesi gibi” âyetinde olduğu, gibi. (Nisa: 43) Zeccâc da Ebû Ubeyde’den sirrin haram yolla cimâ manasına olduğunu söylemiş ve şu şi’ri şahit getirmiştir:
Onlara komşu kadım ile sir (gizli ilişki) yapmak haramdır,
Onların komşuları tabağın tepesinden yer
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Nikaha istiare yolu ile sir denilmiştir. Çünkü nikah (cimâ) gizli olur. Buna göre mana: O kadınlarla evlenme va’dleşmesinde bulunmayın, onlar iddette iken bunu açıkça konuşmayın, demek olur.
"Ancak uygun bir söz söylemeniz başka": Onlara cimâ ve nikah gibi söz etmezsiniz.
İkincisi: Gizli vaatleşmedir, meselâ ona: Ben seni seviyorum, benden başkasıyla evlenmeyeceğine bana söz ver gibi. Bunlar da İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: Sir’den maksat zinadır. Bunu da Hasen, Cabir b. Zeyd, Ebû Miclez, İbrahim, Katâde ve Dahhâk demişlerdir.
Dördüncüsü:
Mana şöyledir: Onları iddetlerinde gizlice nikahlamayın, iddeti bittiği zaman ona açıklarsınız. Bunu da İbn Zeyd demiştir.
"Uygun söz"de de iki görüş vardır:
Birincisi: O ima etmektir, bunu da İbn Abbâs, Said b. Cübeyr, Atâ’, Kasım b. Muhammed, Şa’bî, Mücâhid, İbrahim, Katâde ve Süddi demişlerdir.
İkincisi: O kadının velisine onda gözü olduğunu bildirmektir, bu da Ubeyde’nin görüşüdür.
"Nikah akdetmeye karar vermeyin":
Zeccâc şöyle demiştir: "Lâ tazimu alâ ukdetinnikahi” akıcılık için
“alâ” hazfedilmiştir. Nitekim Araplar: Darebe Zeydün ezzahre velbatne derler ki, manası: Alazzahi velbatni (sırtına ve karnına vurdu), demektir.
"Hatta yebluğal kitabu eceleh": Yani kitabın farzı süresine varıncaya kadar demektir. Kitabın farz manasına olması da câizdir, meselâ
"kütibe aleykümüs sıyamü” (Bakara: 183) âyetinde olduğu gibi. O zaman mana: Farz süresine varınca demek olur. İbn Abbâs, Mücâhid, Şa’bî, Katâde ve
Süddi de: Kitap süresine varınca, yani iddet bitince, demişlerdir.
"Bilin ki, Allah nefislerinizdekini bilir":
İbn Abbâs: Nefislerinizdeki vefayı bilir; O’nun emrine muhalefet etmekten sakının, demiştir. Halîm’in ise manası yukarıda geçmiştir.
236
Kadınları onlara dokunmadan yahut onlara bir mehir belirlemeden boşamanızda size günah yoktur. Onları örfe uygun bir şekilde faydalandırın; zengin olanlar kudretince, darda olanlar da kudretince. Bu, iyilerin üzerine bir haktır.
"Kadınları onlara dokunmadan boşamanızda size günah yoktur":
İbn Kesir, Nâfi, Âsım, İbn Âmir ve Ebû Amr nerede olursa olsun elifsiz ve tenin fethası ile
"temessuhünne” okumuşlardır; Hamze, Kisâi ve Halef de, burada iki yerde ve üçüncü olarak Ahzap’ta elifle tenin zammesiyle okumuşlardır.
Ebû Ali de şöyle demiştir: Faale ve feale kalıpları birbirinin yerine kullanılır; meselâ târektünna’le ve âkabtüllıssa, dersin.
Süleyman b. Mukâtil şöyle demiştir:
Bu âyet, Hanife oğullarından bir kadınla evlenen, ona mehir kesmeyen ve onu el sürmeden boşayan bir ensari hakkında indi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
"Ona müt’a (faydalı bir şey) verdin mi?” dedi. O da: Hayır, deyince: Takkeni de olsa bir şey ver, dedi. Âyetin manası ise şöyledir: Onlara dokunmayıp mehir kesmedikçe. Bazen
"ev” "ve” yerine kullanılır. Meselâ:
"Vela tu ti’ minhüm asimen ev kefura” (Dehr: 24) âyetinde olduğu gibi.
"Mess” nikahtır, fariza da mehirdir. Âyet, mehir kesmeden nikah kıymanın câiz olduğuna delildir.
"Metti’ûhünne": Onlara zenginlik ve fakirliğinize göre mallarınızdan yararlanacak bir şey verin. Metâ: Faydalanacak şeydir.
"Alel mûsii kaderuhu ve alel muktiri kaderuh":
İbn Kesir, Nâfi ve Ebû Amr her ikisinde de daim sükunu ile "kadruhu” okumuşlar. İbn Âmir, Hamze ve
Kisâi de: Her ikisini de harekeli şekilde "kaderahu” okumuşlardır. Âsım’dan da böyle iki şekilde okuduğu rivayet edilmiştir.
Bu müt’a vacip midir yoksa müstehap mıdır? Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Vaciptir. Bu görüşün sahipleri, hangi boşanmış kadına vaciptir, diye de üç görüş beyan ederek ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: O bütün boşanmış kadınlara vaciptir. Bu Hazret-i Ali, Hasen, Ebû’l - Âliyye ve Zührî'den rivayet edilmiştir.
İkincisi: O, her boşanan kadın için vaciptir, ancak mehir kesilip de el sürmeden boşanan kadın bunun dışındadır ki, ona da kesilen mehrin yarısı vaciptir. Bu İbn Ömer, Kasım b. Muhammed, Şureyh ve İbrahim’den rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: O mehri belirtilmeyen ve duhul da edilmeyen boşanan kadın için vaciptir. Eğer duhul edilmişse, ona müt'a yoktur, onun için mehri- misl (emsal mehir) vardır. Bu Evzai, Ebû Hanife ve Ahmed b. Hanbel’den rivayet edilmiştir.
İkincisi: Müt’a müstehaptır, hiç kimseye vacip değildir, ister kadının mehrini belirtsin, ister belirtmesin, ister duhul etsin, ister etmesin. Bu da Malik, Leys b. Sa’d, Hakem ve İbn Ebi Leyla’nın görüşüdür. Âlimler müt’anin miktarı hakkında da ihtilaf etmişlerdir; İbn Abbâs, Said b. Müseyyeb : En yükseği hizmetçi, en düşüğü de içinde namaz kılması câiz olan giysidir, demişlerdir.
Hammad ile Ebû Hanife’den, onun mehri- mislin yarısı kadar olduğu rivayet edilmiştir. Şâfiî ile İmam Ahmed’den de: Kişinin zenginlik ve fakirliğine bağlıdır, demiştir ki, hakimin içtihadına bırakılır. İmam Ahmed’den: Müt’a, içinde namaz kılmak câiz olan şeydir ki, o da gömlekle başörtüsünden ibarettir, dediği rivayet edilmiştir.
"Örfe uygun olarak faydalandırın": Bu da imkana göre, demektir. Hak da vacip manasınadır. İyilik edenler ve infak edenler ise tekit için zikredilmiştir.
237
Onları kendilerine dokunmadan ve bir mehir tesbit etmiş olarak boşarsanız, tayin ettiğiniz mehrin yarısını verin; meğer onlar afvede veyahut nikah bağı elinde olan kimse afvede. Afvetmeniz takvaya daha yakındır. Aranızdaki üstünlüğü unutmayın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı görmektedir.
"Onları dokunmadan boşarsanız": Yani cimâ etmeden önce, demektir.
"Ve kad faradtüm lehünne": Üstlendiğiniz şeyi onlar için vacip kılarak, ki, bu da mehirdir.
"Meğer ki, kadınlar afvede": Kadının afvetmesi mehirdeki hakkından vazgeçmesidir.
Nikah bağı elinde olanda da üç görüş vardır:
Birincisi: O, kocadır, bu da Hazret-i Ali, İbn Abbâs, Cübeyr b. Mut’im, İbn Müseyyeb, İbn Cübeyr, Mücâhid, Şiireyh, Gabir b. Zeyd, Dahhâk, Muhammed b. Ka’b el - Kurazi, Rebi’ b. Enes, İbn Şübriime, Şâfiî ve Ahmed radıyallahu anhuma ve daha başkalarının görüşleridir.
İkincisi: O velidir, bu da İbn Abbâs, Hasen, Alkam, Tâvûs, Şa’bî, İbrahim ve diğerlerinin görüşüdür.
Üçüncüsü: O bakire kızın babasıdır, bu da İbn Abbâs, Zührî, Süddi ve diğerlerinden rivayet edilmiştir. Birinci görüşe göre, kocanın affetmesi, mehri tam vermesidir. İkinciye göre, velinin affetmesi, kadın kabul etmediği takdirde hakkına dokunmamaktır, bu da İbn Abbâs ile Ebû’ş - Şa’sa’dan rivayet edilmiştir. Üçüncüye göre, kadınların affetmesi dullara, erkeğin affetmesi de bakirenin babasına has olur. Bunu da Zührî demiştir. Birincisi en doğru olanıdır. Çünkü nikah bağı velinin elinden çıkmış kocanın eline geçmiştir. Af ise ancak insanın sahip olduğu şeye denir, velinin affı ise sahip olmadığı bir şeyi affetmektir.
"Aranızdaki üstünlüğü unutmayın": Üstünlük de insanın başkasının malını değil de kendi malını hibe etmesidir.
"Affetmeniz takvaya daha yakındır": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O, karı kocaya birlikte hitaptır. İbn Abbâs ile Mukâtil’den rivayet edilmiştir.
İkincisi: O, yalnız kocaya hitaptır, bunu da Şa’bî demiştir. O, ye ile "ve en yafüve” şeklinde okurdu.
"Aranızdaki üstünlüğü unutmayın": Bu, eşlere hitaptır.
Mücâhid: O da erkeğin mehri tam vermesi, kadının da yarısını terk etmesidir, demiştir.
238
Namazları ve orta namazı muhafaza edin. Huşu ile Allah’ın divanına durun.
"Namazları muhafaza edin": Muhafaza etmek, onlara gayret ve devam etmektir. Salâvat elif lâm ile bilinen namazı çağrıştırır, maksat beş vakit namazdır.
"Orta namazı":
Zeccâc: Bu vav tahsis edici olarak gelince, tahsis ettiği şeyin faziletini gösterir, demiştir, meselâ:
"Ve Cibrile ve Mikale” (Bakara: 98) âyetinde olduğu gibi. Said b. Müseyyeb de: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabı orta namazda şöyle idi, dedi ve parmaklarını birbirine geçirdi.
Sonra bunda da beş görüş vardır:
Birincisi: O, ikindi namazıdır. Müslim, fert hadislerinde Hazret-i Ali radıyallahu anh’ten rivayetle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: O Ahzab savaşında: Bizi orta namazdan, ikindi namazından alıkoydular, Allah onların mezarlarını ve evlerini ateşle doldursun” demiştir. 43
43 - Buhârî, Cihad, bab, 98; Mağazi, bab, 29; Müslim, Mesacid, hadis no, 202, 206; Ahmed, Müsned, 1/79, 81, 113, 126, 135, 146, 150, 152, 404, 456; Nesâî, Salat, bab, 14; İbn Mâce, Salat, bab, 6
İbn Mes’ûd, Semüre ve Hazret-i Âişe Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den onun ikindi namazı olduğunu rivayet etmişlerdir. 44
44 - İmam Ahmed, Müsned, 1/122; Tirmizî, Cami.
Müslim, fert hadislerinde Bera b. Azib’ten şöyle rivayet etmiştir: "Namazları, orta namazı ve ikindi namazını muhafaza edin âyeti indi, biz de onu Allah’ın dilediği süre kadar okuduk, sonra Allahü teâlâ onu neshetti:
"Namazları ve orta namazı muhafaza edin” âyeti indi. Bu da Ali b. Ebû Talib radıyallahu anh, İbn Mes’ûd, Übey Ebû Eyyub, İbn Ömer - bir rivâyetinde - Semüre b. Cündeb, Ebû Hureyre, İbn Abbâs - Atıyye rivâyetinde - Ebû Said el - Hudri, Hazret-i Âişe - bir rivayette - Elafsa, Hasen, Said b. Müseyyeb , Said b. Cübeyr, Atâ’ - bir rivayette - Tâvûs, Dahhâk, Nehaî, Ubeyd b. Umeyr, Zir b. Hubeyş, Katâde, Ebû Hanife, Mukâtil ve diğerlerinin görüşüdür. Arkadaşlarımızın mezhebi de böyledir.
İkincisi: O sabah namazıdır, bu da Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali - bir rivayette - Ebû Mûsa, Muaz, Cabir b. Abdullah, Ebû Umame, İbn Ömer - Mücâhid rivâyetinde - Zeyd b. Eslem, İbn Abbâs - Ebû Recâ’ el - Utar idi rivâyetinde -fİkrime, Cabir b. Zeyd, Enes b. Malik, Atâ’, İkrime, Tâvûs - oğlunun rivâyetinde - Abdullah b. Şedda, Mücâhid, Malik ve Şâfiî’den rivayet edilmiştir.
Ebû’l - Âliyye şöyle demiştir: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabı ile birlikte sabah namazını kıldım, onlara
"Orta namaz hangisidir?” dedim. Onlar da: Az önce kıldığın namazdır, dediler.
Üçüncüsü: O öğle namazıdır, bu da İbn Ömer, Zeyd b. Sabit, Üsame b. Zeyd, Ebû Said el - Hudri ve bir rivayette Hazret-i Âişe’den rivayet edilmiştir.
Dördüncüsü: O akşam namazıdır, bu da İbn Abbâs ile Kabisa b. Züeyb’ten rivayet edilmiştir. Beşincisi. O yatsı namazıdır, bunu da Ali b. Ahmed en -Neysaburi,
"Tefsir"inde zikretmiştir.
Ortadan da ne murat edildiği hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: O yer itibarı ile namazların ortasıdır.
İkincisi: Miktar bakımından ortasıdır.
Üçüncüsü: Fazilet bakımından ortasıdır. Her şeyin ortası hayırlı ve dengelidir.
"Sizi orta bir ümmet kıldık” (Bakara: 143) âyeti de böyledir. Eğer biz, o fazilet bakımından üstündür dersek, her mezhep kendi görüşünün öyle olduğunu iddia eder. Eğer: O, miktar bakımından üstündür, dersek, o akşam namazıdır, çünkü farzların en azı iki, en çoğu da dört rekattır. Eğer: O yer itibarı ile ortadır, dersek, o ikindidir diyenlerin: Gündüz ondan önce iki namaz vardır, gece de ondan sonra iki namaz vardır, orta namaz odur deme hakları vardır. Kim de: Sabah namazıdır, derse,
İkrime: O, gece ile gündüzün ortasındadır, demiştir.
İbn Enbari de: O gece ile gündüzün ortasıdır, demiştir. Ebû’l - Abbas'tan yani Sa’leb’ten şöyle dediğim işittim: Araplara göre gündüzün başı güneşin doğmasıdır.
İbn Enbari şöyle demiştir: Buna göre sabah namazı gece namazmdandır. Diyor ki: Başkaları da şöyle demişler: Hayır, o gündüz namazmdandır, çünkü onun ilk vakti oruç vaktinin ilkidir. Diyor ki: Bizce doğrusu şöyle demektir: Katışıksız gecenin sonu şafağın sökmesidir. Katışıksız gündüzün başı da güneşin doğmasıdır. Şafağın sökmesi ile güneşin doğması arasındaki şeye gündüz demek de gece demek de câizdir, çünkü onda karanlık da aydınlık da vardır. Bu her iki görüşü de doğrulayan bir görüştür,
İbn Enbari şöyle demiştir: Kim, orta namaz ikindidir derse, gündüzün ortasıdır demiş olur. Kim de akşam derse, ilk farz olan namazın öğle olduğunu, dolayısıyla akşamın da orta olduğunu söylemiş olur. Kim de: Yatsıdır, derse, kısaltılmayan iki namazın ortasıdır demiş olur.
"Allah’ın divanına huşu ile durun": Burada durup kıyam etmekten maksat, namazda kıyam etmektir. Kunutun manasını da yukarıda açıklamıştık. Burada ondan ne murat edildiği hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: O, taattir, bunu da İbn Abbâs, Hasen, Mücâhid, İbn Cübeyr, Şa’bî, Tâvûs, Dafıhak, Katâde ve diğerleri demiştir.
Üçüncüsü: O, namazda uzun kıyama durmaktır. İbn Ömer, Rebi’ b. Enes ve Atâ’’dan da bu iki görüşün benzeri rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: O namazda dilini tutup konuşmamaktır. Zeyd b. Erkam şöyle demiştir: Biz namazda konuşurduk, nihayet:
"Allah’ın divanında huşu ile durun” âyeti indi, biz de konuşmamakla emrolunduk. 45
45 - Buhârî, el - Amel fissalat. Bab, 2; Tefsirü Suretil Bakara, bab, 43; Müslim, Mesacid, hadis no, 35; Tirmizî. Mevakit, bab, 180; Tefsirü Suretil Bakara, bab, 33; Ahmed, Müsned, 4/368.
239
Eğer korkarsanız namazı yaya yahut binekli iken kılın. Emin olduğunuz zaman
“bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi” Allah’ı zikredin.
"Eğer korkarsanız yaya/yürüyerek kılın": Yani düşmandan korkarsanız, yaya kılın. Buradaki rical, râcil’in cem’idir, rükban da râkib’in cem’idir. Bu da namaz işinin ciddi olduğunu gösterir. Çünkü her hâl u kârda kılınmasını emretmiştir. Bu âyetin Nisa suresindekinden sonra indiği de söylenmiştir. Çünkü Allahü teâlâ:
"Onların arasında olup da onlara namazı kıldırdığın zaman” (Nisa: 102) âyetinde onlara korku namazını anlatmış, sonra bu:
"Eğer korkarsanız” âyeti inmiştir, yani ondan daha çok korkarsanız, birbirinize kılıç çalarken namazı nasıl kılabilirseniz öyle kılın, demiştir.
Eğer:
"Bu âyet ile İbn Abbâs’ın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den Hendek savaşında öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını güneşin kızıllığı kaybolduktan sonra kıldı, hadisini nasıl cem edersiniz?” denilirse, cevap şöyledir: Ebû Said el - Hudri, bunun:
"Eğer korkarsanız yaya veyahut binekli kılın” âyetinden önce indiğini rivayet etmiştir. Allahü teâlâ Hendek savaşında yapılan şeyin mensuh olduğunu beyan etmiştir.
"Emin olduğunuz zaman Allah’ı zikredin": Bu zikirde de iki görüş vardır:
Birincisi: O, namazdır, takdiri şöyledir: Emin olduğunuz zaman kıldığınız gibi kılın.
İkincisi: O, Allah’a hamd ü sena etmektir.
240
İçinizden ölüp de geriye eşler bırakanlar, eşleri için evlerinden çıkarılmayarak yılına kadar faydalanmalarını tavsiye etsinler. Eğer çıkarlarsa onların meşru şeylerden kendi başlarına yaptıklarında size günah yoktur. Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir.
"Sizden ölüp de geriye eşler bırakanlar": İbn Hayyan, bu âyetin Taif halkından Hakim b. el - Haris adında bir adam hakkında indiğini rivayet etmiştir. O, yanında ana babası, karısı ve evlatları olarak Medine’ye hicret etti, yolda öldü. Durum Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e iletildi, bunun üzerine bu âyet indi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de mirasından ana babasına ve evlatlarına verdi, karısına bir şey vermedi, ancak onlara adamın terekesinden bir sene nafakasını vermelerini emretti.
"Vasiyyeten li-ezvâcihim": Ebû Amr, Hamze, İbn Âmir nasb ile
"vasiyyeten"; İbn Kesir, Nâfi ve Kisâi de ref ile "vasiyyetün” okudular. Âsım’dan her iki kıraat rivayet edilmiştir.
Ebû Ali şöyle demiştir: Mensûb okuyanlar fiil takdir etmişler, liyusu vasiyyeten demişler; merfu okuyanlar da iki şey düşünmüşlerdir:
Birincisi: Vasiyet mübteda, ezvacihim de haber kabul edilir.
İkincisi: Vasiyet mübteda haberi de mukadder aleylıimdir. Bundan (ölenden) maksat, ölüme yaklaşan demektir, zira ölene ne emir verilir, ne de bir şeyden men edilir.
"Yılına kadar faydalanmalarını": Yani o kadınların bir yıl nafakasını verin, onları evlerinden çıkarmayın. Bundan maksat; bir yıllık nafaka, giyim ve meskendir.
"Eğer çıkarlarsa": Yani kendi istekleriyle
"size günah yoktur", yani ölünün velilerine.
"Kendi başlarına yaptıkları meşru şeylerde": Bu da evlenme istemeleridir.
Erkeklerden kaldırılan günah nedir? Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O, kadınlar iddetleri bitmeden çıktıkları takdirde nafakalarını kesmektir.
İkincisi: Çıkmalarına mani olmamaktır, zira bir sene beklemeleri onlara vacip değildi, bu hususta serbest idiler.
Tefsir Âlimleri şöyle demişler: Cahiliye halkından biri öldüğü zaman karısı evde bir sene beklerdi. Ona adamın mirasından nafaka verilirdi. Sene tamam olunca, evinden çıkardı. Yanında bir deve kığı olurdu, onu bir köpeğe atar ve böylece iddetinden çıkardı. Kığıyı atmasının manası: Kocamın ölümünden sonra orada kalmam, benim için şu kığıdan daha değersizdir, demekti. Sonra İslâm geldi, bir yıl beklemelerini bu âyetle onayladı. Sonra bu da Kur’ân'ın nazmına göre daha önce yazılan âyetle neshedildi. O da şudur: İçinizden ölenlerin geriye bıraktıkları eşleri, kendi başlarına dört ay on gün iddet beklerler.
Kadına vasiyet edilmesi emri, ona verilen mirasla neshedildi.
241
Boşanan kadınlar için usulü dairesinde yararlanma vardır. Bu, müttakilerin üzerine bir haktır.
"Boşanan kadınlar için usulü dairesinde nafakadan yararlanma vardır": Müt’a denen bu yararlanma üzerinde daha önce yeteri kadar söz etmiştik.
242
Allah âyetlerini size böyle açıklar ki, aklınızı çalıştırasınız diye.
"Allah âyetleri size böyle açıklar": Yani daha önce geçen hükümleri açıkladığı gibi.
"Aklınızı çalıştırasınız diye size âyetlerini açıklar": Size açıkladıklarını kullanmakla size akıllı sıfatını vermiştir. Aklın semeresi de doğru şeyleri kullanmaktır, baksanıza, Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Allah ancak bilmeden (cahillikle) kötülük yapanların Tevbelerini kabul eder.” (Nisa: 17) Onlara cahil denilmesi, nefsi arzularını hak olduğunu bildikleri şeye tercih etmelerindendir.
243
Binlerce oldukları halde ölüm korkusu ile yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara: "ölün” dedi; sonra da onları diriltti. Şüphesiz Allah ipsanlara karşı lütuf sahibidir; fakat insanların çoğu bilmezler.
"Yurtlarından çıkanları görmedin mi?": Bunun manası: Bilmedin mi, demektir.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bu, hayret tarzında söylenmiştir, meselâ: "Falanın yaptığına bakmıyor musun?” denir.
"Binlerce oldukları halde": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası, koalisyon kurarak demektir, bunu İbn Zeyd demiştir.
İkincisi: Ondan b. sayısı kastedilmiştir. Ulema da bu görüştedirler.
Sayıları hakkında da yedi ayrı görüş beyan etmişlerdir:
Birincisi: Onlar dört bin idiler.
İkincisi: Onlar kırki bin idiler. Bu iki görüş İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: Doksan b. idiler, bunu da Atâ’ b. Ebi Rebah, demiştir.
Dördüncüsü: Yedi b. idiler, bunu da Ebû Salih, demiştir.
Beşincisi: Otuz b. idiler, bunu da Ebû Mâlik, demiştir.
Altıncısı: Otuz küsur b. idiler, bunu da Süddi, demiştir.
Yedincisi: Sekiz b. idiler, bunu da Mukâtil, demiştir.
Ölümden kaçmalarının manasında iki görüş vardır:
Birincisi: Taundan kaçtılar, onlara taun (veba) hastalığı gelmişti, bunu Hasen ile Süddi, demişlerdir.
İkincisi: Onlara cihad etmeleri emredilmişti, onlarsa ondan kaçmışlardı, bunu da İkrime ile Dahhâk demişlerdir. İbn Abbâs’tan da bu iki görüşün benzeri nakledilmiştir.
Kıssalarına İşaret
Husayn b. Abdurrahman, Hilal b. Yesaf'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: İsrâil oğullarından bir ümmet, içlerinde bir hastalık görüldüğü zaman zenginleri ülke dışına çıkar, fakirleri de orada kalırlardı. Kalanlar öldüler, çıkanlar da kurtuldular. Eşrafları: Biz de onlar gibi kalırsak biz de ölürüz, dediler.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Biz de onlar gibi sefer etsek, biz de kurtuluruz, dediler. Bir sene hep beraber çıkmaya karar verdiler. Hareket ettiler, hepsi de öldüler. Kuru kemik oldular. Ev halkları onları evlerinden ve yollarından süpürdüler. Onlara peygamberlerden biri uğradı: Ya Rabbi, istesen onları diriltirsin, sana ibadet ederler ve sana ibadet edecek evlat doğururlar. Ülkeni imar ederler, dedi. Allahü teâlâ da:
"Bunu yapmamı ister misin?” dedi. O da: Evet, dedi. Kendisine: Şu kelimeleri söyle, denildi. O da söyledi, kemiklere baktı, kümeden çıkıp birbirlerine yaklaşıyorlardı. Sonra ona: Şöyle de, dediler. O da dedi, kemiklere baktı, onların et ve sinirle giydirildiğini gördü. Sonra ona: Şu kelimeyi söyle dediler, onlara baktı, oturmuş Allah’ı tesbih ve takdis ettiklerini gördü. Allah onlar hakkında bu âyeti indirdi. Bu hadis, ölü olarak kaldıkları sürenin uzun olduğunu gösterir. Bazı hadislerde ise yedi veya sekiz gün ölü olarak kaldıkları bildirilmiştir.
Onlar için dua eden peygamber hakkında da iki görüş vardır.
Birincisi: O Hazkıl’dır.
İkincisi: O Şem’un’dur. Eğer: "Nasıl iki defa öldürüldüler, halbuki Allahü teâlâ:
"Ancak ilk ölüm vardır” (Duhan: 56) demiştir?” denilirse, cevap şöyledir: Onların ceza olarak ölmeleri ömürlerini bitirmemişti. Sanki:
"Rüyada ölmüş gibi idiler". (Zümer: 42) Şöyle de denilmiştir: Onların diriltilmesi peygamberlerinin mucizesinden idi. Peygamberlerin mucizeleri de nadir şeylerdir, onlara kıyas olunmaz. Bu durumda:
"Ancak ilk ölüm vardır” kavli, mucizelerden ve nadirattan olmayan durumlar içindir. Bu kıssada Yahudilerin aleyhine delil vardır; çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onlara görmedikleri ve doğru olduğunu bildikleri bir şeyi haber vermiştir. Ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenlere de delil vardır, onlara da dünyada ölüleri diriltmeyi göstermiştir. Bütün bunları İbn Enbari zikretmiştir.
"Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf sahibidir": Allahü teâlâ onlara lütufta bulunduğunu zikretmekle onların diğer insanlardan üstün olduklarına, fakat az şükrettiklerine dikkat çekmiştir.
244
Allah yolunda savaşın. Bilin ki, şüphesiz Allah hakkıyle işiticı, kemaliyle bilicidir.
"Allah yolunda savaşın":
Muhatapların kimler olduğu hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar Allah’ın öldürdüğü, sonra da dirilttiği kimselerdir, bunu Dahhâk, demiştir.
İkincisi: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmetine hitaptır, manası da: Ötekilerin kaçtığı gibi sizler de ölümden kaçmayın, kaçmak size fayda vermez, demektir.
"Bilin ki, Allah işiticidir” sözlerinizi,
"bilicidir” kalplerinizin içinde saklı olanları.
245
Kimdir o ki, Allah’a güzel bir ödünç versin de Allah da onu kendisi için birçok katlasın. Allah daraltır ve genişletir. Ancak O’na döndürüleceksiniz. '
"Kimdir o ki, Allah’a güzel bir ödünç (karz) versin":
Zeccâc şöyle demiştir: Aslında karz bir kimsenin karşılığım görmek için verdiği veya yaptığı şeydir. Bunun da lügatte aslı kesmektir, mikraz (makas) da ondan alınmıştır. Akraztuhu’nun manası: Bana karşılığını vermesi için ona bir şey kesip verdim demektir.
Eğer: "Sadakaya karz demenin münasebeti nedir?” denirse, cevap üç türlüdür:
Birincisi: Çünkü bu karzın da karşılığı vardır.
İkincisi: Çünkü ödenmesi kıyamet gününe bırakılmıştır.
Üçüncüsü: Sevabım pekiştirmek için, çünkü ne zaman karz (ödünç) olursa mutlaka karşılığı olur. Yahudiler ise bunu anlamadılar:
"Allah bizden ödünç mü istiyor?” dediler. Müslümanlar ise Allah'ın va’dine güvendiler ve onu yerine getirmeye koştular.
İbn Mes’ûd şöyle anlatmıştır: Bu âyet inince Ebuddehdah:
"Allah bizden ödünç mü istiyor?” dedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de: Evet, dedi. O da:
"Bana elini ver, ben hurma bahçemi Rabbime ödünç verdim, dedi. 45
45 - Heysemi, Mecmau'z - Zevaid, 6/321; 9/324.
Bahçesinde de altı yüz hurma ağacı vardı. Sonra bahçeye geldi, karısına: Ey Dehdah’ın annesi, bahçeden çık, ben onu Rabbime ödünç verdim, dedi. Hadisin bir varyantı da şöyledir: Çocuklarının yanına gitti, ağızlarındaki hurmaları çıkardı, eteklerindekini de silkeledi. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: "Cennette Ebuddehdah için nice büyük salkımlar vardır!” dedi.
Güzel ödüncün manası hakkında da altı görüş vardır:
Birincisi: Allah için ihlaslı yapılandır, bunu Dahhâk demiştir.
İkincisi: Gönül hoşluğu ile verilendir, bunu da Mukâtil demiştir.
Üçüncüsü: Helâl olmaktır, bunu İbn Mübarek demiştir.
Dördüncüsü: Sevabını Allah'tan ummaktır.
Beşincisi: Arkasından eziyet edip başa kakalamaktır.
Altıncısı: En iyi mallarından olmaktır.
"Feyudaifehu lehu": Ebû Amr fe merfu olarak elifle "feyudaifehu
"okumuştur. Kur’ân'ın her tarafında bu kelimeyi böyle okumuş, ancak Ahzab suresindeki
"yudif leha dıfeyn” okumuştur. Nâfi, Hamze ve Kisâi de bütün bunları fenin refi ve elifle okumuşlardır. İbn Kesir ise Kur’ân'ın her yerinde fenin refi ve elifsiz olarak okumuştur. İbn Âmir de Kur’ân'ın her yerinde şeddeli olarak elifsiz "feyuda’ifehu” okumuş, Âsım da Kur’ân'ın her tarafında fenin mensûb oluşunda ona katılmış, ancak elifle (feyudaifehu” okumuştur.
Ebû Ali şöyle demiştir: “Ref “ in iki gerekçesi vardır:
Birincisi: Sıla cümlesi olan yukridu’nun üzerine atfedilmesidir.
İkincisi: Yeni cümle başı olmasıdır. Mensûb okuyanlar da manayı dikkate almışlardır, çünkü mana,
"eyekunu karzun?” şeklindedir, "feyudaifehu’yu da onun üzerine atfeder. Daafe ile Da’afe’nin manası birdir: Bir şeyi iki veya daha çok kat artırmaktır.
Çok çok artırmada da iki görüş vardır:
Birincisi: Sayısı belirsiz demektir, bunu İbn Abbâs ile Süddi demişlerdir. Ebû Osman en - Nehdi de Ebû Hureyre’den: Şüphesiz Allah bir tek iyiliği iki milyon kez katlar demiş ve bu âyeti okumuştur. Sonra da Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den
"Allah iyiliği iki milyon defa katlar” dediğini işittim, demiştir.
İkincisi: Onun miktarı bellidir, çünkü her dirhem yedi yüz kattır. Nitekim ondan sonraki âyette zikredilmiştir. Bunu İbn Zeyd demiştir.
"Allahu yakbidu ve yebsut": İbn Kesir, Ebû Amr, Hamze ve Kisâi, sin ile
"yebsütu” ve "bestah” okumuşlardır, Nâfi ise bu ikisini sad ile okumuştur.
Kelâmın manasında da iki görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası: Dilediğinin rızkını daraltır, dilediğininkini de bollaştırır, demektir, bunu İbn Abbâs, Hasen ve İbn Zeyd demişlerdir.
İkincisi: Dilediğinin elini kendi yolunda harcamaktan tutar, engel olur ve dilediğinin de elini harcamada açar demektir. Bunu da Ebû Süleyman Dımeşki ile diğerleri demiştir.
246
Mûsa’dan sonra İsrâil oğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar, peygamberlerine:
"Bize bir Kral gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da: "Size savaş yazılırsa, savaşmamanız sizden beklenir mi?” demişti. Onlar da: "Neden Allah yolunda savaşmayalım ki, yurtlarımızdan ve oğullarımızdan çıkarılmışızdır” dediler. Savaş onlara yazılınca, içlerinden azı müstesna olmak üzere ondan yüz çevirdilet Allah o zâlimleri çok iyi bilmektedir.
"Elemtere ilel melei min beni İsrâîle":
Ferrâ’ şöyle demiştir: Mele': Kur’ân’ın her yerinde içinde kadın bulunmayan erkekler topluluğu için denilmiştir. Kavm, nefer ve raht kelimeleri de öyledir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Mele’: İleri gelenler ve fikir sahibi olanlardır. Onlara mele’ denilmesi, ihtiyaç duyulan şeylerle dolu olmalarındandır.
Peygamberleri hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: O, Şemvü’dir, bunu İbn Abbâs ile Vehb demişlerdir.
İkincisi: O, Yuşa b. Nun’dur, bunu da Katâde demiştir.
Üçüncüsü: Noktasız sin ile Sem’un denilen bir peygamberdir, annesi ona bu ismi vermişti. Çünkü kendisine bir oğlan çocuğu vermesi için Allah’a dua etti, duası kabul olundu, o da ona bu ismi verdi. Bu Süddi’nin görüşüdür.
Bir kral istemelerinin sebebi de düşmanlarının onları mağlup etmesidir.
"Nukatil": Cumhûr nun ve cezimle böyle okumuştur. İbn Ebi Able de ye ile merfu
"yukatilü” okumuştur. Zamiri de Krala râcîdir.
"Hel aseytüm": Cumhûr “sîn” in fethesi ile okumuştur. Nâfi de burada “sîn” in fethası ile okumuş; Muhammed suresindekinde ise iki lügat vardır.
"Eğer size savaş yazılırsa": Yani farz kılınırsa demektir.
"Belki savaşmazsınız": Yani korkaklık edersiniz, demektir.
"Yurtlarımızdan çıkarılmış bulunuyoruz": Yani bazımız çıkarılmıştır, onlar da esir edilip ezilenlerdir. Lâfzın zahiri umumidir, manası ise hususidir.
"Eğer yüz çevirirlerse": Yani cihattan.
"Pek azları müstesna": Bunlar da ırmağı geçenlerdir. Bunlar az sonra anlatılacaktır.
247
Peygamberleri onlara:
"Allah size Tâlut’u Kral gönderdi” dedi. Onlar da:
"O üzerimize nasıl kral olur ki, biz krallığa ondan daha layıkız. Hem ona bolca mal da verilmiş değildir” dediler. Peygamberleri onlara: "Şüphesiz Allah onu size seçti ve ona ilimde ve vücutta bir üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah’ın rahmeti geniş, her şeyi bilendir” dedi.
"Peygamberleri onlara,
"Allah size Tâlut’u kral olarak gönderdi", dedi": Tefsirciler şöyle anlatmışlardır: İsrâil oğullarının peygamberi Allah’tan kendilerine bir kral göndermesini istedi; kendisine bir asa ile içinde yağ bulunan bir boynuz verildi ve ona: Size kral olacak arkadaşınızın boyu bu asa uzunluğundadır. Sana ne zaman bir adam gelir de bu yağı koklarsa, o kraldır. Onun başına yağ sür ve onu İsrâil oğullarına kral yap, denildi. Herkes kendini o asa ilç ölçtü, kimse o boyda çıkmadı.
İkrime şöyle demiştir: Tâlut saka idi, merkebinin üzerinde su dağıtırdı. Merkebi kayboldu, onu aramaya çıktı.
Vehb de şöyle demiştir: Hayır o, deri işleyen bir tabaktı. Babasının merkepleri kayboldu, bir adamı ile beraber onları aramaya gönderdi. Onlar Peygamber Şemvü’in evine uğradılar; yitiklerini sormak için içeri girdiler. Tâlut yağı kokladı; Şemvil de kalkıp Tâlut'un boyunu asa ile ölçtü. Tam o boyda idi. Ona yağ sürdü, sonra ona: Sen İsrâil oğullarının kralısın, dedi. Tâlut da: Bilmez misin, benim kabilem İsrâil oğulları kabilelerinin en düşüğüdür, evim de onların evlerinin en bayağısıdır, dedi. O da: Evet, dedi. Tâlut da:
"İşareti nedir?” dedi. O da: İşareti şudur ki, döndüğün zaman baban eşeklerini bulmuş olacaktır, dedi ve dediği gibi de oldu.
Zeccâc şöyle demiştir: Tâlut, Câlut ve Dâvud gayri munsariflerdir, çünkü onlar yabancı isimlerdir ve marifedirler. Onlar da tarif ile ucmelik birleşmiştir.
"Mülk onun nasıl olur?” kavlinin manası: O hangi nedenle bize kral olur, demektir.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Böyle demeleri şunun içindi; çünkü İsrâil oğulları iki büyük kabileye ayrılmıştı; birinde peygamberlik, diğerinde krallık vardı. O ise hiçbirinden değildi.
Katâde şöyle demiştir: Peygamberlik Lavi oğullarında, krallık da Yahuda oğullarında idi.
"Ona bol mal verilmemiştir": Yani kral olacak kadar mülke sahip değildir.
"Kale innallahe’stafahu aleyküm": İstafahu: Seçti manasınadır, safvet’ten ifteala veznindedir. Besta, genişlik manasınadır.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: O: Besattüşşey’e kavlinden gelir ki, dürülü bir şeyi açmak ve yaymaktır.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Tâlut İsrâil oğulları içinde savaş tekniğini en bilen kimseydi, Boyu poşu ile de erişilmez biriydi.
Bu, krallıktan önce de mi böyle idi, yoksa kral olduktan sonra mı oldu? Bunda daıki görüş vardır:
Birincisi: Krallıktan önce de öyle idi, bunu Vehb ile Süddi, demişlerdir.
İkincisi: Kral olduktan sonra oldu, bunu da İbn Zeyd demiştir. Vücudunun iri olmasından maksat, kuvvet üstünlüğüdür, çünkü vücut ne kadar iri olursa, kuvvet de o kadar fazla olur. Vâs’i ise, zengin demektir.
248
Peygamberleri onlara: Onun krallığının alâmeti size tabut’un gelmesidir ki, onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsa hanedanının, Harun ailesinin bıraktığı şeylerden bir kalıntı vardır. Onu melekler taşıyacaktır. Şüphesiz bunda eğer mü’min kimseler iseniz sizin için bir ibret vardır, dedi.
"Ve kale lehüm inne ayete mülkihi": Âyet: Alâmet manasınadır, buna göre manası: Allah’ın onu kral yapmasının alâmeti
"size tabutun gelmesidir", bu söz mecazdır, çünkü tabut getirilir; gelmez.
"İş azmettiği zaman” kavli de böyledir. Bu gibi şeylerin câiz olması, karışık olmamasındandır. Nitekim bunu:,
"Ticaretleri kâr etmedi” (Bakara: 16) âyetinde açıklamıştık.
İbn Mes’ûd ile İbn Abbâs’tan şöyle rivayet edilmiştir: Onlar peygamberlerine: Eğer doğru isen bize onun kral olacağına dair bir işaret göster, dediler. O da onlara bunu dedi.
Vehb de şöyle demiştir: Onları serbest bıraktı ve:
"Hangi işareti istiyorsunuz?” dedi. Onlar da Tabut bize geri gelsin, dediler.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Tabut şimşir ağacından idi, üzerinde altın kaplama vardı. Peygamberler savaşa gittikleri zaman yanlarında götürür, önlerine kor ve onunla yardım isterlerdi. Onda sekine vardı.
Vehb b. Münebbih de şöyle demiştir: Üçe iki arşın boyutunda idi.
Mukâtil de şöyle demiştir: İsrâil oğulları tefrikaya düşüp de peygamberlere isyan edince, Allah onlara düşmanlarını Mûsallat etti ve onları yendiler.
Sekine hakkında da yedi görüş vardır:
Birincisi: O uğultulu bir rüzgardır, insan yüzü gibi yüzü vardır. Bunu Ebû’l - Ahvas, Hazret-i Ali radıyallahu anh’ten rivayet etmiştir.
İkincisi: O kedi büyüklüğünde bir hayvandır, ışık saçan gözleri vardır, iki ordu karşılaştığı zaman elini çıkarır, onlara bakardı. Ordu da korkusundan yenilirdi. Bunu Dahhâk, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Mücâhid de: Sekinenin kedi gibi bir başı ve iki kanadı vardır, demiştir.
Üçüncüsü: O cennetten gelen bir tastır, onda peygamberlerin kalpleri yıkanırdı. Bunu Ebû Mâlik, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Dördüncüsü: O Allah’ın konuşan bir ruhudur, bir şeyde ihtilafa düştükleri zaman onlara konuşur ve onlara istedikleri şeyi açıklardı. Bunu da Abdüssamed b. Makıl, Vehb b. Münebbih'ten rivayet etmiştir.
Beşincisi: Sekînet onların bildikleri âyetlerdir, onda huzur bulurlardı. Bunu İbn Cüreyc, Atâ’ b. Ebi Rebah'tan rivayet etmiştir.
Zeccâc da bu görüşü kabul etmiş ve: Sekine sükundan gelir, manası da: Size geldiği zaman içinde huzur bulacağınız şey var, demektir.
Altıncısı: Burada sekînetin manası, vakardır. Bunu da Ma’mer, Katâde’den rivayet etmiştir.
Yedincisi: Sekinet rahmet demektir, bunu da Rebi’ b. Enes, demiştir.
"Kalıntı” hakkında da dokuz görüş vardır:
Birincisi: O Mûsa attığı zaman Tevrat levhalarının kırıntıları ile asasıdır. Bunu İbn Abbâs, Katâde ve Süddi demişlerdir.
İkincisi: O levhaların kırıntılarıdır, bunu da İkrime demiş ve asadan bahsetmemiştir. Şöyle de denilmiştir: Mûsa’nın tabutu alması onda levha kırıntılarını saklamak içindi.
Üçüncüsü: O, Mûsa'nın asası ile sekinettir, bunu da Vehb demiştir.
Dördüncüsü: Mûsa’nın asası, Harun’un asası, elbiseleri, Tevrat’tan iki levha ve kudret helvasıdır. Bunu da Ebû Salih demiştir.
Beşincisi: Kalıntı; ilim ve Tevrat’tır. Bunu da Mücâhid ile Atâ’ b. Ebi Rebah demişlerdir.
Altıncısı: O; levha kırıkları, altın bir tas içinde bir ölçek kudret helvası, Mûsa’nın asası ve sarığıdır. Bunu Mukâtil, demiştir.
Yedincisi: O bir ölçek kudret helvası ile levha kırıklarıdır. Bunu da Sevri, bazı Âlimlerden nakletmiştir.
Sekizincisi: O Mûsa’nın asası ile ayakkabısıdır, bunu da Sevri bazı ilim adamlarından aktarmıştır.
Dokuzuncusu: Kalıntıdan maksat, Allah yolunda cihattır, onlara bu emredilmişti. Bunu da Dahhâk demiştir.
Mûsa hanedanından ve Harun ailesinden maksat da Mûsa ile Harun’dur. Ebû Ubeyde şu beyiti delil getirmiştir:
Dostlar öldükten sonra hiçbir ölüye ağlama:
Ali, Abbas ve Ebû Bekir ailesi.
Maksat Ebû Bekir’in kendisidir.
"Tahmiluhul melâiketü": Cumhûr-ı kurra, te ile
"tahmilühu” okumuş; Hasen, Mücâhid ve A’meş de ya ile
"yahmiluhu” okumuşlardır.
Meleklerin onu taşıyıp kendilerine getirdiği mahal hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O İsrâil oğullarından çıktığı andan itibaren onu melekler yerle gök arasında taşırlardı, bunu Hasen, demiştir.
İkincisi: O yeryüzünde idi.
O nerede idi? Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O Amalikalıların elinde idi, onu yere gömmüşlerdi.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Tabut’u Câlut’un adamları alıp onu çöplüklerine gömdüler. Basur hastalığına yakalanıp helak oldular. Sonra onu başka bir şehir halkı aldı, onların da başı beladan kurtulmadı, onlar da helak oldular. Sonra onu başkaları alıp aynı şekilde helak oldular. Böylece beş şehir helak oldu. Onu çıkarıp iki sığıra yüklediler, onu İsrâil oğullarına doğru çevirdiler, melekler de onları sürdü.
İkincisi: O Tih çölünde idi. Onu orada Yuşa b. Nun bırakmıştı, melekler getirinceye kadar yerini bilemediler, bunu da Katâde demiştir.
Meleklerin onu nasıl getirdiği hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Onu bizzat kendileri getirdiler.
Vehb şöyle demiştir: Peygamberlerine: Bize geleceği vakti tayin et, dediler. O da: Sabah vakti, gelir, dedi. O gece uyumadılar, melekler de onu şafakla beraber getirdiler. Onu yerle gök arasında taşıyan meleklerin hışırtısını işittiler.
İkincisi: Onu melekler iki öküzün çektiği bir araba ile getirdiler, bunu da Vehb demiştir. Birinci görüşe göre mana: Melekler onu nakleder, taşırlar demektir. İkinciye göre de mana şöyle olur: Melekler onu taşımaya sebep olurlar.
Zeccâc şöyle demiştir: Lügat itibarı ile taşımasına sebep olduğun şeyi, taşıdım demek câizdir.
"Şüphesiz bunda sizin için bir âyet vardır": Yani Tâlut’un krallığını gösteren bir alâmet vardır, demektir.
Müfessirler şöyle demişlerdir: Tabut onlara gelince krallığını kabul ettiler ve çıkmak için hazırlandılar. Hemen ona itâate koştular ve onunla beraber çıktılar. İşte Allahü teâlâ’nın şu âyeti bunu anlatmaktadır:
249
Tâlut ordusu ile ayrılınca: "Şüphesiz Allah sizi bir ırmakla sulayacaktır. Binaenaleyh kim ondan içerse, benden değildir. Kim ondan tatmazsa, o bendendir; ancak eliyle bir avuç alanlar hariç dedi. Derken pek azı hariç ondan içtiler. Onu kendisi ve onunla beraber iman edenler geçince,
"bugün bizim Câlut’a ve ordusuna dayanacak gücümüz yoktur” dediler. Allah’a kavuşacaklarını düşünenler ise. "Nice az bir topluluk Allah’ın izni ile çok topluluğu yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir” dediler.
"Tâlut ordusu ile ayrılınca": Yani çıkıp da görününce, demektir.
Kendisiyle beraber çıkanların sayısında da üç görüş vardır:
Birincisi: Yetmiş b. kişi idiler, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Seksen b. kişi idiler, bunu da İkrime ile Süddi, demişlerdir.
Üçüncüsü: Yüz b. kişi idiler, bunu da Mukâtil demiştir. Dedi: Şiddetli bir sıcakta yürüdüler, Allah onları bir nehirle ibtila etti, ibtila imtihan etmektir.
Nehir kelimesinde iki lügat vardır:
Birincisi: Henin harekesiyledir ki, cumhûrun kıraatidir.
İkincisi: Henin sükunu iledir ki, Hasen ile Mücâhid öyle okumuşlardır.
Bu nehir hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Filistin nehridir, bunu İbn Abbâs ile Süddi, demişlerdir.
İkincisi: Ürdün’le Filistin arasında bir nehirdir, bunu da İkrime, Katâde ve Rebi’ b. Enes, demişlerdir.
Denenmelerindeki hikmet de Tâlut'un onlardan savaşmak niyetinde olanlarla olmayanları bilmesidir.
"Benden değildir": Yani benim arkadaşlarımdan.
"İlla meniğterefe ğurfeten biyedih": İbn Kesir, Nâfi ve Ebû Amr, ğaynin fethasiyle "ğarfeten” okumuşlardır. İbn Âmir, Âsım, Hamze ve Kisâi de zammesiyle "ğurfeten” okumuşlardır.
Zeccâc şöyle demiştir: Ğayni meftuh okuyanlar, eliyle bir defa almayı, mazmum okuyanlar da el dolusu almayı kastetmişlerdir.
Mukâtil de: Ğurfe o kadar idi ki, ondan adam, hayvanı ve hizmetçileri içer, kırbasını da doldururdu, demiştir. Bazı müfessirler de: Ondan el avucunu değil de kırba veya testi veya benzeri ile bir defa almayı kastetmiştir, demişlerdir.
Ancak bir avuç içen azınlığın sayısında da iki görüş halinde ihtilaf edilmiştir:
Birincisi: Onlar dört b. kişi idiler, bunu İkrime ile Süddi, demişlerdir.
İkincisi: Üç yüz on üç kişi idiler, doğrusu da bu dur. Çünkü rivayete göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Bedir savaşında ashabına: Siz Câlut’lâ karşılaştığı zaman Tâlut’un arkadaşları kadarsınız, demiştir. O gün üç yüz on üç kişi idiler.
"Bizim gücümüz yoktur": Takatimiz yoktur, demektir.
Zeccâc şöyle demiştir: Etaktüşşey’e itakaten ve takaten ve tavkan denir, eta’tuhu itaeten ve taaten ve tav’an dediğin gibi.
Bu sözü söyleyenler hakkında da üç görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Onlar bir avuçtan daha çok içenlerdir, çünkü onlar çekip gittiler, savaşa katılmadılar. Şüpheci ve münafık kimseler idiler. Bunu İbn Abbâs ile Süddi, demiştir.
İkincisi: onlar basiretleri kıt olan mü’minlerdir, bunu da Hasan, Katâde ve İbn Zeyd demişlerdir.
Üçüncüsü: O, kendisiyle beraber nehri geçenlerin sözüdür. Bunu da az olduklarını gördükleri zaman demişlerdir. Zeccâc’ın tercihi de budur.
"Zannedenler dediler ki,": Bu zan hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: O, yakîn manasınadır, bunu Süddi ve diğerleri demiştir.
İkincisi: O tereddüt manasına olan zandır. Çünkü o kavim, sayılarının azlığından dolayı öldürüleceklerini ve Allah'ın huzuruna çıkacaklarını vehmetmişlerdi, bunu da Zeccâc ve diğerleri demişlerdir.
Bu zannı ileri sürenlerin sayıları hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar üç yüz on üç kişi idiler, dönenlere: Nice az topluluk vardır ki, çok topluluğa galip gelmişlerdir, dediler. Bunu Süddi, demiştir.
İkincisi: Onlar azim ve fazilet sahibi üç yüz on üç kişi idiler. "Fiet": Fırka ve grup manasınadır,
Zeccâc şöyle demiştir: Onlara fiet denmesi, feevtü re’sehu bilasa ve feeytuhu kavlinden gelir ki, başım sopa ile yardım demektir.
"Allah’ın izniyle": Hasen Basri: Yardımıyla, demiştir.
"Allah sabredenlerle beraberdir": Yardım ve desteği ile onlarla beraberdir.
250
Câlut ve arkadaşlarına karşı çıkınca: "Rabbimiz, üzerimize sabır aktar ve ayaklarımızı kaydırma. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” dediler.
Ve lemma berezu : Beraz yere çıkınca, o görünen ve düz yer, demektir.
"Efriğ": Dök, aktar demektir.
"Ayaklarımıza sebat ver": Yani ayaklarımıza sebat vermek için kalplerimizi kuvvetlendir, demektir. Ayaklar ancak kalpler kuvvetli olduğu zaman sebat eder.
Mukâtil: Câlut ve askerleri putlara tapardı, demiştir.
251
Derken Allah'ın izni ile onları yendiler. Davut, Câlut’u öldürdü. Allah da ona mülk ve hikmet verdi. Dilediğinden ona öğretti. Allah kimilerini kimileri ile önlemese idi, yeryüzü elbette bozulurdu. Fakat Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.
"Fehezemûhüm": Onları, kırdılar, püskürttüler, demektir.
Zeccâc şöyle demiştir: Aslında hezm bir şeyi kırmak ve üst üste katlamaktır. Sekaün münhezimün ve mühezzemün denir ki, kurumuş ve katlanmış su kırbası demektir. Kasabun münhezimün de kırılmış ve parçalanmış kamıştır. Araplar: Hezemtü alâ Zeydin derler ki, ona doğru döndüm, demektir.
Şair de şöyle demiştir:
Ey Malik’in kızı, sana döndüm,
Sen de bana nimetinle cömertlik ve ihsan et.
Semi’tü hezmererra’di denir ki: Çatlayarak ses çıkaran gök gürültüsünü işittim, demektir.
Dâvud, Allah'ın peygamberi ve Süleyman’ın babasıdır. Yabancı bir isimdir. Şöyle denilmiştir: Dâvud’un kardeşleri Tâlut’un yanında idiler, Dâvud onlara bakmaya gitti, taşlar ona: Beni al, beni al, diye seslendi. O da onları aldı, Tâlut’a geldi: "Câlut’u öldürürsem bana ne verirsin?” dedi. O da: Mülkümün üçte birini veririm ve kızımı sana nikahlarım, dedi. O da Câlut’u öldürdü.
"Allah ona mülk verdi": Yani Dâvud’a Tâlut’un mülkünü verdi. Burada
"hikmetten” ne kastedildiği hususunda iki görüş vardır:
Birincisi: O peygamberliktir, bunu İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Zebur’dur, bunu da Mukâtil, demiştir.
"Ona dilediği şeylerden öğretti": Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Zırh yapmaktır.
İkincisi: Zebur’dur.
Üçüncüsü: Kuşdilidir.
"Velevla defullahinnase ba’daham biba’dın": Cumhûr, burada ve Hac suresinde elifsiz olarak
"defullahi” okumuştur. Nâfi, Yakub ve Eban da her iki yerde elifle “velevla difau” okumuşlardır.
Ebû Ali: Her iki mana da birbirine yakındır, demiştir. Şair de şöyle demiştir:
Onları savunmaya hırs gösterdim,
Bir de baktım ki, ölüm geldi, defedilmiyor.
Kelâmın manası hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Onun manası: Eğer Allah kendine itâat edenleri kendine isyan edenlere karşı müdafaa etmeseydi, demek olur. Meselâ Tâlut’tan ayrılanları ona itâat edenlerle def etmesi gibi. Eğer böyle olmasa idi asiler derhal azap ile helak olurlardı. Bunu Mücâhid demiştir.
İkincisi: Manası şöyledir: Eğer Allah Müslümanlar sayesinde müşrikleri def etmese idi, müşrikler yeryüzüne hakim olurlar, Müslümanları öldürürler ve mescitleri yıkarlardı. Bunu da Mukâtil, demiştir.
"Yeryüzü bozulurdu” kelâmının manası da: Halkı helak olurdu, demektir.
252
Bunlar Allah’ın âyetleridir? onları sana hak olarak okuyoruz. Ve şüphesiz sen gönderilen elçilerdensin.
"Bunlar Allah’ın âyetleridir; onları sana okuyoruz": Yani sana öncekilerin haberlerini aktarıyoruz.
"Ve sen şüphesiz elçilerdensin": Senin hükmün de onların hükmü gibidir; binaenaleyh seni kim tasdik ederse, onun yolu öncekileri tasdik edenin yolu gibidir, sana asi olanların yolu da onlara asi olanların yolu gibidir.
253
İşte o elçilerin kimilerini kimilerine üstün kıldık. Onlardan kimileri ile Allah konuştu, kimilerini de derecelerle yükseltti. Meryem oğlu İsa’ya mucizeler verdik ve onu Ruhu’l - Kuds ile destekledik. Allah dileseydi onların ardından kendilerine açık deliller gelenler birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler; onlardan kimileri iman etti, kimileri de inkâr etti. Eğer Allah dilese idi birbirlerini öldürmezlerdi. Ama Allah dilediğini yapar.
"Onlardan kimileri ile Allah konuştu": Yani Mûsa aleyhisselam ile. Ebû’l - Mütevekkil, Ebû Nehik ve İbn Semeyfa, kelleme’yi lâm şeddesiz ve elifle "kaleme” ve Allah ismini de mensûb olarak okumuşlardır.
"Kimilerini derecelerle yükseltti": Bundan kim kastedildiği hususunda iki görüş vardır:
Birincisi: Dereceleri yükseltilen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Çünkü o, bütün insanlara gönderilmiştir. Diğerleri ise özel olarak kendi ümmetine gönderilmiştir. Bu Mücâhid’in görüşüdür.
İkincisi: Allah kimilerini verdiği şeylerle üstün kılmıştır. Bu da Mukâtil’in görüşüdür.
İbn Cerir Taberî şöyle demiştir:
"Derecat": derece’nin çoğuludur, o da mertebe demektir. Bunun da aslı merdivenin ayak ve basamaklarıdır, sonra mevki ve mertebelerin yükselmesinde kullanılmıştır.
"Beyyinat” ile "Ruhu’l - Kuds"ün tefsiri de yukarıda geçmiştir.
"Eğer Allah dileseydi onların ardından birbirlerini öldürmezlerdi": Yani peygamberlerin ardından.
Katâde: Mûsa ile İsa aleyhimesselamların ardından, demiştir. Mukâtil de ikisinin arasında b. peygamber vardır, demiştir.
"Fakat ayrılığa düştüler": Yani ümmetler.
254
Ey iman edenler, onda ne alışveriş ne dostluk ne de şefaatin olmadığı gün gelmeden önce size rızık ettiklerimizden Allah yolunda harcayın. Kâfirler zâlimlerin ta kendileridir.
"Ey iman edenler, size rızık ettiklerimizden Allah yolunda harcayın": Bu âyet, sadakalara ve hayır yollarına infak etmeye teşvik etmektedir. Hasen de: Farz olan zekâtı irade etmiştir, demiştir.
"O gün gelmeden": Yani kıyamet günü.
"Lâ bey’un": İbn Kesir ile Ebû Amr: "Labey’a fihi vela hullete vela şefaate” şeklinde nasb ile tenvinsiz olarak okumuşlardır. İbrahim suresindeki "lâ bey’a fih", Tûr suresindeki "lalağve fiha vela te’sime"yi de böyle okumuşlardır. Nâfi, Âsım, İbn Âmir, Hamze ve Kisâi, bütün bunları merfu olarak tenvinle okumuşlardır.
İbn Abbâs: Onda fidye yoktur, demiştir. Alışveriş denilmesi onda karşılık ve bedel alma olmasındandır. Hülle: Dostluk demektir. O günde bu şeylerin olmaması, kâfirlere nispetledir, çünkü bunlar onlara fayda vermez. Bunun içindir ki: Kâfirler zâlimlerin ta kendileridir, demiştir.
255
Allah öyle Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Gerçek hayat sahibidir, her şeyi ayakta tutandır. Onu ne uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. O’nun izni olmadan O’nun yanında kim şefaat edebilir? O kulların önlerindekini ve arkalarındakini bilir. O’nun dilediğinden başka O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları korumak O’na ağır gelmez. O, çok yüce, çok büyüktür.
"Allah öyle Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh yoktur, hay ve kayyumdur": Müslim, Sahih’inde şöyle rivayet etmiştir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Übey b. Ka’b’e:
"Ey Münzir’in babası, Allah’ın kitabında en büyük âyet hangisidir?” dedi. O da: Allahü lâilâhe illâ hüvel hayyül kayyum, dedi. Übey diyor ki: Efendimiz göğsüme vurdu ve: Ey Münzir’in babası, ilmin mübarek olsun!” dedi. 46
46 - Müslim, Müsafirin, hadis no, 258; Ebû Dâvud, Vitr, bab, 17; Ahmed, Müsned, 5/142.
Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Kayyum: Varlık sıfatıyla nitelenmesi doğru olduğu için yerinden ayrılmayan demektir. Öyle ki, onun herhangi bir şekilde değişmesi câiz değildir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Kayyum: Mahlukatın işlerini idare eden demektir.
Hattâbî de şöyle demiştir: Kayyum: Daima var olup zeval bulmayandır. "Feyul” veznindedir, kıyam kökünden gelmektedir. Bir şeyin üzerinde titizlikle durmak için sıfattır. Her şeyi koruyana denir. Kum bişşey de: Bir şeyi koruyup ıslah etmektir. "Kayyum"da üç lügat vardı: Kayyum, cumhûr böyle okumuştur. Kayam: Ömer b. Hattab, İbn Mes’ûd, İbn Ebi Able, A’meş böyle okumuşlar. Kayyim: Ebû Rezin ile Alkame de böyle okumuşlardır.
İbn Enbari de: İbn Mes’ûd’un mushafında da böyle yazılıdır, demiştir. Ve şöyle demiştir: Kayyum’un aslı kayvumdur; vav ile birleşip de önceki sakin olunca şeddeli ye’ye dönüştüler. Kayyam’ın aslı da kavvammdır,
Ferrâ’ şöyle demiştir: Hicazlılar fa’al veznini fey’al’a çevirirler; meselâ savvağ yerine sayyağ derler. "Sine” ise uyuklama manasınadır, vesnan da o kökten gelir, uyuklayan demektir. İbn Rakka’ şöyle demiştir:
Sanki ona kadınlar arasında
Ceylan gözünü ödünç vermiştir.
Uykusuzluk canına kastetmiş, gözlerini kapatmıştır.
Gözlerinde uyuklama vardır, fakat uyumuyor.
"Lehu mafissemavati vema filard": Bazı Âlimler şöyle demişler: Çoğul sigasıyle aradin dememesi, daha önce semavat geçmesindendir, O nedenle tekrar cemi kullanılmamıştır, "Ve cealezzulumati vennur” da öyledir, çoğul sigasıyle envar, dememiştir.
"O'nun izni olmadan O’nun yanında kim şefaat edebilir?": Bu, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsın diye putlara tapıyoruz, diyenlere reddiyedir. (Zümer: 3)
"Onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir": Kelâmın zahirinden bunun bütün mahlukat için genel olduğu anlaşılır. Mukâtil ise: Bunlardan maksat meleklerdir, demiştir.
"önlerindekinden ve arkalarındakinden” ne kastedildiği hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Önlerindeki ahiret işleridir, arkalarındaki de dünya işleridir. Bu da İbn Abbâs ile Katâde’deö' rivayet edilmiştir.
İkincisi: önlerindeki dünyadır, arkalarındaki de ahirettir. Bunu da Süddi şeyhlerinden, Mücâhid, İbn Cüreyc ve Hakem b. Uteybe demişlerdir.
Üçüncüsü: önlerindeki yaratılmalarından önce olanlar, arkalarındaki de yaratıldıkdan sonra olanlardır. Bunu da Mukâtil, demiştir.
"Bir şey kavrayamazlar": Leys şöyle demiştir: Bir şeyi ele geçiren veya en ilerisini bilene: Onu kavradı, denir. Burada ilimden maksat, malumat, yani bilinen şeylerdir.
"Kürsüsü kaplamıştır": Yani taşır ve takat getirir. Kürsüden ne murat edildiğinde de üç görüş vardır:
Birincisi: O yedi kat göklerin üstünde ve Arş’in altında bir kürsüdür. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: Yedi kat gökler, kürsüye nispetle çöle atılmış küçük bir halka gibidir, demiştir. Bu, Atâ’ rivâyetinde İbn Abbâs’ın görüşüdür.
İkincisi: Kürsüden maksat Allahü teâlâ’nın ilmidir. Bunu da İbn Cübeyr, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Kürsü Arş’tir, bunu da Hasen demiştir.
"Vela yeuduhu": O'na ağır gelmez, demektir. Âdehuşşeyü yeuduhu eveden ve iyaden, denir ki, ağır gelmektir. Bu İbn Abbâs, Katâde ve bir grup müfessirin görüşüdür.
"Aliyy": Yüce ve ezici demektir. "Fail", "fâil” manasındadır. Hattâbî şöyle demiştir: Bunun alâ yalu fehüve alin’den gelmesi de câizdir.
"Er - Rahman alel arşisteva” (Taha: 5) âyetinde olduğu gibi. O zaman şeref ve asalet yüceliğinden olur. Çekimi de: Aliye ya’lâ alaen şeklinde olur.
"Azim"in manası da:
Azamet ve celal sahibi demektir. Allahü teâlâ hakkında azimlik, şanının yüceliğine ve kadrinin büyüklüğüne dönüktür. Yoksa cisimlerdeki irilik manasına değildir.
256
Dinde zorlama yoktur; doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. Artık kim tağutu ikrar ederse, kopması olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah hakkıyle işiten, kemaliyle bilendir.
"Dinde zorlama yoktur": Sebeb-i nüzulü için dört görüş vardır:
Birincisi: Ensar kadınının cahiliye devrinde çocuğu yaşamadığı zaman ant içer: Eğer yaşarsa onu Yahudi edeceğim, derdi. Yahudi Nadiyr oğulları Medine’den sürülünce, onların arasında ensar çocukları da vardı. Ensar:
"Ya Resûlallah, çocuklarımız ne olacak?” dediler, Bunun üzerine bu âyet indi. Bu İbn Abbâs’ın görüşüdür.
Şa’bî de şöyle demiştir: Ensar: Allah’a yemin ederiz ki, çocuklarımızı İslâm’a zorlayacağız. Biz onları ondan daha üstün din olduğunu bilmediğimiz için Yahudi dinine sokmuştuk, dediler. Bunun üzerine bu âyet indi.
İkincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gönderilmeden önce ensardan bir adamın iki çocuğu Hıristiyan oldular. Sonra da Medine’ye geldiler. Babaları onları takip etti ve: Allah’a yemin ederim ki, Müslüman olmadıkça sizi bırakmam, dedi. Onlar da kabul etmediler. Hep birlikte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e başvurdular. Bunun üzerine bu âyet indi. Bu da Mesruk’un görüşüdür.
Üçüncüsü: Bazı çocuklar Yahudilerde sütanneye verilmişlerdi, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, Nadiyr oğullarını sürünce onlar: Allah’a yemin ederiz ki, biz de onlarla beraber gideriz ve onların dinine gireriz, dediler. Aileleri bunları men etti ve onları İslâm’a girmeleri için zorladı. Bunun üzerine bu âyet indi.
Dördüncüsü: Ensardan bir adamın Subeyh adında bir kölesi vardı, onu İslâm’a girmesi için zorladı, bunun üzerine bu âyet indi. Bu iki görüş Mücâhid'ten nakledilmiştir.
Nasih ve mensuh Âlimleri âyetin bu kadarı hakkında ihtilaf etmişlerdir; bazıları onun muhkem ve umumi olup tahsis edildiğine kani olmuşlardır. Çünkü ehl-i kitap bundan tahsis edilmiştir; zira onlar İslâm’a girmeleri için zorlanmazlar, bilakis İslâm’lâ cizye verme arasında serbest bırakılırlar. Bu mana İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde’den rivayet edilmiştir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Âyetin manası şöyledir: Din, zorlanarak, kalbinin razı olmadığı ve vicdanının kabul etmediği din değildir. Asıl din kalbinin bağlandığı dindir. Bir grup da bunun mensuh olduğuna kani olmuş ve bu âyetin savaş emri getiren Âyetten önce indiğini söylemişlerdir. Bunlara göre bu âyet, kılıç âyetiyle mensuh olur. Bu Dahhâk, Süddi ve İbn Zeyd’in görüşleridir. Burada dinden maksat, İslâm dinidir. Rüşd de haktır, ğay ise bâtılldır. Onun iman ile küfür olduğu da söylenmiştir. Tağut ise tuğyandan alınmıştır ki, haddi aşmak demektir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Tağut tekil, cemi, müzekker ve müennes olarak kullanılır. Allahü teâlâ:
"Onların dostları tağuttur” ve
"Tağuta tapmaktan kaçınanlar” (Zümer: 17) buyurmuştur.
Burada tağuttan ne kastedildiğine dair beş görüş vardır;
Birincisi: O şeytandır; bunu da Hazret-i Ömer, İbn Abbâs, Mücâhid, Şa’bî, Süddi ve diğerleri demişlerdir.
İkincisi: O kâhindir, bunu da Said b. Cübeyr ile Ebû’l - Âliyye demişlerdir.
Üçüncüsü: O sihirbazdır, bunü da Muhammed b. Sîrin, demiştir.
Dördüncüsü: O putlardır, bunu da Yezidi ile Zeccâc demişlerdir.
Beşincisi: O ehl-i kitabın azgınlarıdır. Bunu da Zeccâc, demiştir.
"En sağlam kulpa yapışmıştır": Bu iman için misaldir, ona yapışan, sağlam kulpa yapışana benzetilmiştir.
Zeccâc şöyle demiştir: Kelâmın manası: Nefsi için sağlam bir düğüm çalmıştır, demek olur. İnfisam ise bir şey ayrılmadan kırılmaktır.
257
Allah iman edenlerin yardımcısıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin ise dostları tağuttur; onları nûrdan karanlıklara çıkarır. İşte onlar cehennem arkadaşlarıdır. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar.
"Allah iman edenlerin dostudur": İşlerini görür, onlara doğru yolu gösterir, onlara yardım eder, destek olur. Zulümat: Sapıklık; nûr da: Doğru yoldur. Tağut ise şeytanlardır. Bu İbn Abbâs, İlerime ve diğerlerinin görüşüdür.
Mukâtil de: Kâfirlerin Yahudiler, tağutun da Ka’b b. Eşref olduğunu söylemiştir.
Zeccâc şöyle demiştir: Burada tağut tekildir, çoğul manasınadır, bu da sözde çoğul olduğunu gösteren şey olduğu zaman dilde câizdir. Şair şöyle demiştir:
Orada terk edilmiş develerin leşleri vardır, kemikleri ise.
Kaval gibi olmuştur, derisinden ise irin akmaktadır.
Derilerinden demek istemiştir. Eğer:
"Mü’minler ne zaman karanlıkta, kâfirler de ne zaman nurda idiler?” denilirse, buna üç türlü cevap verilir:
Birincisi: Allah’ın mü’minleri sapıklık yerlerinden koruması, onları küfrün karanlığından çıkarmaktır. Kâfirlerin yakınlarının da onları doğru yoldan saptıran batılı süslemeleri de onları doğru yoldan çıkarmaktır. Burada
"çıkarmak” istiare ile kullanılmıştır. Bazen bir şeyi yapmayana, ondan çıktı, denir, ister ki, daha önce ona girmiş olmasın. Allahü teâlâ şöyle demiştir:
"Ben Allah’a iman etmeyen kavmin dinini terk ettim” (Yûsuf: 37);
"İçinizden kimileri hayatın en rezil çağına döndürülür (bunar)". (Nahl: 70) Bunun şahitleri
"İşler yalnız Allah’a döndürülür” (Bakara: 210) âyetinde geçmişti.
İkincisi: Ehl-i kitabın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gönderilmeden önce iman etmeleri onlar için nurdur, meydana çıktıktan sonra da onu inkâr etmeleri, karanlıklara çıkmadır.
Üçüncüsü: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in mucizeleri açığa çıkınca ona muhalefet eden, bildiği nûrdan çıkmış olur, ona katılan da cehalet karanlıklarından ilim nuruna çıkmış olur.
258
Allah kendisine mülk vermesi dolayısıyla Rabbisi hususunda İbrahim’le tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim,
"benim Rabbim diriltir ve öldürür” demişti. O da:
"Ben de diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrahim: "Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir; sen de onu batıdan getir” dedi de o kâfir şaşırıp kaldı. Allah zâlimler topluluğuna hidayet etmez.
"Rabbi hususunda İbrahim'le tartışanı görmedin mi?”
"Görmedin mi"nin manası yukarıda geçti.
Hâcce": Tartışmak manasınadır, o da bir grup müfessire göre Nemrut’tur.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Yeryüzüne, doğusuyla batısıyla iki mü’min, iki de kâfir sahip oldu. Mü’minler; Süleyman b. Dâvud ile Zülkarneyn’dir. Kâfirler de Nemrut ile Buhtunassar'dır.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Âyetin manası: Allah kendisine mülk verip de nefsini ve mülkünü beğendiği için İbrahim'le tartışan kimse, demektir.
"Hani İbrahim: Benim Rabbim diriltir ve öldürür, demişti": Bazıları şöyle demişler: Bu, gizli ve geçmiş bir sorunun cevabıdır, takdiri şöyledir: Ona: "Rabbin kim?” dedi. O da: Benim Rabbim öldürür ve diriltir, dedi. Nemrut da: Ben de öldürür ve diriltirim, dedi.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Ben dilediğimi bırakır, dilediğimi de öldürürüm, dedi. Eğer:
"İbrahim neden başka bir delile geçti, ilk savını neden terk etti?” denilirse, cevap şöyledir: İbrahim tartışırken onun anlayışının kıt olduğunu gördü, o nedenle sözüne benzer kelime ile cevap verdi ve iki fi'ün farklı olduğunu unuttu, başka bir delile geçti. Maksadı hasmını pusturmak idi, yoksa ilk görüşünü desteklemekten aciz kalmamıştı.
"Kâfir şaşırıp kaldı": Delil getiremez oldu, şaşırdı. Ebû Rezin el - Ukayli ile İbn Semeyfa, benin ve henin fethi ile: Febehete okumuşlardır. Ebû’l - Cevza, Yahya b. Yamur ve Ebû Hayve de, benin fethi ve henin zammı ile "febühite” okumuşlardır. Kisâi de şöyle demiştir: Araplardan henin kesri ve zammı ile bühite ve behüte diyenler olmuştur.
"Allah zâlimler topluluğuna hidayet etmez":
Mukâtil: Akıllarına delil getirmez, demiş ve bununla Nemrud'u kastetmiştir.
259
Yahut o kimse gibisini görmedin mi ki, çatıları üzerine çökmüş bir kasabaya uğradı;
"Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Allah da onu yüz sene öldürdü, sonra da diriltti. Ona: "Ne kadar eğlendin?” dedi. O da:
"Bir gün yahut bir kısmı” dedi. Allah:
"Hayır, yüz sene ölü kaldın; yiyeceğine ve içeceğine bak; bozulmamış. Eşeğine de bak; seni insanlara ibret yapmak istiyoruz. Kemiklere bak; onları nasıl birleştiriyor, sonra da onlara et giydiriyoruz” dedi. Durum kendisi için belli olunca:
"Artık biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir” dedi.
"Yahut kasabaya uğrayan kimse gibisini?":
Zeccâc şöyle demiştir: Bu, kendisinden önceki sözün üzerine ma’tûftur, manası şöyledir: İbrahim’le tartışanı gördün mü? Yahut o kente uğrayanı gördün mü? Kasabadan neresi kastedildiğine dair iki görüş vardır:
Birincisi: O Beytü’l - Mukaddes'tir, onu Butunassar harap etmişti. Bunu Vehb, Katâde ve Rebi’ b. Enes demişlerdir.
İkincisi: O binlerce kişinin ölüm korkusu ile çıktığı kenttir, bunu da İbn Zeyd demiştir. Oradan geçen hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: O, Üzeyr’dir, bunu Ali b. Ebû Talip, Ebû’l - Âliyye, İkrime, Said b. Cübeyr, Neaciye b. Ka’b, Katâde, Dahhâk, Süddi ve Mukâtil, demişlerdir.
İkincisi: O Ermiya’dır, bunu da Vehb, Mücâhid, Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr, demişlerdir.
Üçüncüsü: O öldükten sonra dirilmede şüphesi olan bir kâfir idi. Bu da yine Mücâhid’ten nakledilmiştir. Haviye, boş ve ıssız demektir, bunu Zeccâc, demiştir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Haviye: Harap demektir. Uruş da: Çatılardır. Bunun aslı şudur: önce çatılar çöker, sonra da duvarlar onun üzerine düşer.
"Allah bunu nereden diriltir, dedi?": Yani nasıl diriltir, dedi. Eğer: Bu adam bir peygamber idi dersek, bu, ölülerin nasıl diriltildiğini görmek isteyen ve bunu gözünde büyüten kimsenin sözüdür ki, Allah’ın kudretini tazim ediyordur. Eğer: Bu, kâfir bir kimsenin sözü idi, dersek, bu da şüphe eden bir kimsenin sözüdür. Birincisi daha doğrudur.
"Allah da onu yüz sene öldürdü, sonra da onu diriltti":
Onun Kıssasına İşaret
Naciye b. Ka’b, Hazret-i Ali radıyallahu anh’ten şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah’ın nebisi Uzeyr kendi şehrinden çıktı, o genç bir adam idi. Bir kente uğradı, o çatıları üzerine çökmüştü:
"Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltir?” dedi. Allah da onu yüz sene öldürdü, sonra da onu diriltti. Allah’ın ondan ilk dirilttiği gözleri idi, kemiklerine bakmağa başladı; birbirine ekleniyordu. Sonra et giydirildi, ona ruh üfürüldü.
Hasen şöyle demiştir: Allah onun ruhunu gündüzün ilk vaktinde kabzetti, yüz sene sonra da gündüzün son vaktinde diriltti.
Mukâtil şöyle demiştir: Gökten:
"Ne kadar kaldın?” diye bir ses geldi, o da: Bir gün, dedi, sonra güneşin daha batmadığını görünce, yahut günün bir kısmı, dedi. Bu da o kimsenin Uzeyr olduğunu gösterir.
Vehb b. Münebbih de şöyle demiştir: Ermiya Mısır toprağında ikamet etti, Allah ona İlya toprağına geçmesini vahyetti, o da merkebine bindi, yanına bir sepet üzüm ve incir aldı. Yanında da yeni bir su kırbası vardı, içi su dolu idi. Beytü’l - Mukaddes’in karaltısını, çevresindeki kasabaları ve mescitleri görünce, öyle bir harabe gördü ki, tarif edilmez. Beytü’l - Mukaddes’in ulu bir dağ gibi harabesini görünce:
"Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Sonra orada bir yere konakladı. Merkebini bağladı ve su kırbasını astı. Allah ona bir uyku verdi. Ruhunu yüz sene aldı. Yetmiş yıl geçince, Allah Fürs krallarından büyük birine bir melek gönderdi, Melek ona: Allah sana kavminle gidip Beytü’l - Mukaddes’i, İlya’yı ve toprağını eski haline dönünceye kadar tamir etmeni buyuruyor, dedi. Kıral da: Bana üç gün süre ver, bu iş için hazırlanayım, gerekli malzemeleri temin edeyim, dedi. Ona üç gün süre verdi, o da üç yüz ustabaşı hazırladı. Her bir ustabaşıya b. işçi ile gerekli malzemeleri verdi. Ustabaşılar yanlarında üç yüz b. işçi ile oraya yürüdüler. Allahü teâlâ da Ermiya’nın gözlerine hayat verdi, cesedinin diğer kısımları ölü idi. Şehir tamir edilirken ona baktı. Otuz sene geçince, Allah ona ruhunu iade etti. O da yiyeceğine ve içeceğine baktı, bozulmamıştı; merkebine baktı, bağladığı günkü gibi duruyordu, yememiş, içmemişti. Merkebin boynundaki ipe baktı, değişmemişti, yepyeniydi. Halbuki üzerinden yüz senenin rüzgarı, yüz senenin soğuğu ve yüz senenin sıcağı geçmişti. Değişmemiş ve hiçbir şeyi eksilmemişti. Ermiya’nın vücudu ise yıpranmaktan incelmişti. Allah ona yeniden et verdi, Kemiklerini dizdi, o da buna bakıyordu. Allah ona: Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış; merkebine de bak, seni insanlara ibret kılmak istiyoruz. Kemiklere bak, onları nasıl terkip edecek, sonra da onlara et giydireceğiz, dedi. Durum meydana çıkınca: Biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir, dedi. Mukâtil, bu olayın İsa aleyhisselam'ın göğe çekilmesinden sonra vuku bulduğunu iddia etmiştir.
"Kem lebiste": İbn Kesir, Nâfi ve Âsım, Kur’ân'ın her yerinde te ayn olarak "lebiste” ve "libistüm” okumuşlardır. Ebû Amr, İbn Âmir, Hamze ve Kisâi de, idgam ile "lebitte” okumuşlardır.
Ebû Ali el - Farisi şöyle demiştir: Kim ayn okur da idgam etmezse, harflerin mahreçlerinin ayrı olduğunu dikkate alır, çünkü zı, zal ve se bir yerden; tı, te ve dal da bir yerden çıkar. Mahreçler ve yerler ayrı olunca idgam edilmez. İdgam eden de onları misleyn kabul eder, çünkü her iki harf de dilin ucundan ve ön dişlerin köklerinden çıkmada, fısıltılı olmada birdirler. Aralarındaki fark azdır, onları misleyn kabul eder. Yiyeceğine ve içeceğine gelince,
Vehb: Bir sepet içinde üzüm ve incirden ibaretti. Bir de su kırbası vardı, demiştir.
Süddi de şöyle demiştir: Yanında incir ve üzüm vardı. İçeceği de üzüm şırası idi. İncir ile üzüm ekşimemiş, şıra da mayalanmamıştı.
"Lem yetesenneh": İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr, Âsım ve İbn Âmir; vasi halinde heyi isbat ederek
"yetesenneh", ma ağna anni maliyeh", "sultaniyeh” ve
"mahiyeh” şeklinde okumuşlardır. Hamze ise vasi halinde onları atardı. Kisâi de iki yerde hazf te ona uymuştur:
"yetesenneh” ve "iktedih". Hepsi he üzerinde durur. "Kitabiyeh” ve
"hisabiyeh"in vaslda da vakıfta da he ile olduğunda ihtilaf etmemişlerdir. "Lemyetesenneh"in manasında İbn Abbâs, Hasen, Katâde ve diğerleri: Bozulmamıştır, demişler.
İbn Kuteybe de: Üzerinden senelerin geçmesine rağmen bozulmamıştır, demiştir. Lâfız sene’den alınmıştır: Sanehetin nahletü denir ki, hurma bir sene ürün verdi, bir sene vermedi, demektir.
"Merkebine bak": Mukâtil ona bak, kemikleri kaval gibi olmuş, organları ayrılmıştır, Allahü teâlâ onu yeniden yarattı, demiştir.
"Velirıecaleke ayeten linnasi": Lâm gizli bir fi'le mütealliktir, takdiri şöyledir: Fealna bike zalike linüriyeke kudretena ve linecaleke ayeten Ikınası: Yani seni kudretimize bir işaret kılmak istiyoruz, demektir. Mana açık olduğu için fiil gizlenmiştir.
İbn Abbâs şöyle demiştir: O, kırk yaşında öldü, oğlu ise yirmi yaşında idi. Sonra Allah onu kırk yaşında diriltti, oğlu ise yüz yirmi yaşında idi. Sonra o dönüp Beytü'l - Makdis’teki kavmine geldi, onlara: Ben Üzeyr’im, dedi. Onlar da: Bize babalarımız Üzeyr’in Babil toprağında öldüğünü anlattılar, dediler. O da: Size Tevrat’ınızı yenilemek için beni Allah gönderdi, dedi. Tevrat yok olmuştu, içlerinde onu okuyan kimse yoktu. O da Tevrat’ı onlara yazdırdı.
"Kemiklere bak": Bunun kendi kemikleri olduğu söylenmiştir. Merkebinin kemikleridir, diyenler de olmuştur. Her ikisidir, diyenler de vardır.
"Keyfe nünşizüha": İbn Kesir, Nâfi ve Ebû Amr, ilk nunun zammesi, “sîn” in kesri ve ranın zammesi ile "nünşirüha” okumuşlardır. Manası da: Onları diriltiyoruz, demektir. Enşezallahülmeyyite denir ki, Allah ölüleri kaldırdı, demektir. Âsım, İbn Âmir, Hamze ve Kisâi de, nunun ve zenin zammı ile "nünşizüha” okumuşlardır ki, yükseklik manasına gelen neşz’dendir. Mana: Onları diriltmek için birbirinin yanına kaldırıyoruz, demektir. A’meş ise, nunun fethi ve şinin ref’i ile ze ile "nenşüzüha” okumuşlardır. Hasen ile Eban da Âsım'dan rivayetle, nunun ve ranın fethi ile "nenşürüha” okumuşlardır ki, bu dürülü bir şeyi açmaktır, sanki ölüm onu dürmüş, diriltme de onu açmıştır.
"Ona belli olunca": ölülerin diriltilmesi onun için meydana çıkınca, demektir.
"A’lemü": İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr, Âsım ve İbn Âmir, hemze-i katı’lâ mîm mazmum olarak,
"a’lemü” okumuşlardır.
Mana da: Gayb olarak bildiğimi şimdi gözümle görerek bildim, demektir. Hamze ile Kisâi de hemze-i vasi ve mimin sükunu ile emir şeklinde
"i’lem” okumuşlardır. Arkasından inne de cümle başı olmak üzere meksur okunur. Kelâmın zahirine göre bu Allah’ın emridir.
Ebû Ali ise: Kendi nefsini başkasının yerine koymuş ve ona emrederek hitap etmiştir, demiştir. Cu’fi de Ebû Bekir’den rivayetle:
"A’lim” okumuştur ki, başkalarına bildir, demektir.
260
Hani İbrahim: "Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” demişti de, O da:
"İman etmedin mi?” demişti. İbrahim:
"Hayır (inandım) ancak kalbim yatışsın diye istedim” demişti. Rabbi: "Öyleyse dört kuş yakala; onları kendine çevir, sonra da her dağın üzerine onlardan bir parça bırak, daha sonra onları çağır; sana koşarak geleceklerdir. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir.
"Hani İbrahim: "Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” demişti":
İniş sebebi için dört görüş vardır:
Birincisi: O bir leş gördü, hayvanlar ve canavarlar onu parçalamıştı, bunun üzerine o soruyu sordu. Bu İbn Abbâs, Hasen, Katâde, Dahhâk, Atâ’ el - Horasani, İbn Cüreyc ve Mukâtil’in görüşleridir.
Bu ölü ne idi? Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: O ölü bir adam idi, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: O bir merkep leşi idi, bunu da İbn Cüreyc ile Mukâtil, demişlerdir.
Üçüncüsü: O ölü bir balık idi, bunu da İbn Zeyd, demiştir.
İkincisi: Allah’ın onu dost edindiği müjdesini alınca müjdenin doğruluğunu öğrenmek için bu soruyu sordu, bunu Süddi, İbn Mes’ûd ile İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Said b. Cübeyr’den de bu müjdeyi alınca:
"Bunun işareti nedir?” dedi. O da: Allah’ın duanı kabul etmesi, istemenle ölüleri diriltmesidir, dedi; o da bunun üzerine bu soruyu sordu.
Üçüncüsü: Bu soruyu içindeki vesveseler gitsin diye sordu, bu da Atâ’ b. Ebi Rebah’ın görüşüdür.
Dördüncüsü: Nemrut onunla ölülerin diriltilmesi hususunda tartışınca Allah’ın haber verdiği şeyi görmek için bunu istedi. Bu da Muhammed b. İshak’ın görüşüdür.
"îman etmedin mi?": Yani benim ölüleri dirilteceğime iman etmemiş miydin? İbn Cübeyr de:
"Dostluğa güvenmedin mi?” demiştir.
"Belâ velakin liyatmeinne kalbi": Lâm gizli bir fi’le mütealliktir, takdiri de: Velakin seeltüke liyatmeinne kalbi, ev erini liyatmainne kalbi, demektir.
Sonra manada da üç görüş vardır:
Birincisi: Sana dua ettiğim zaman bana icabet edeceğini çok iyi biliyorum, bunu İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Kalbimdeki yakîn artsın diye, bunu da Said b. Cübeyr, demiştir.
Hasen de şöyle demiştir: İbrahim buna yakinen inanıyordu, ancak duymak görmek gibi değildi.
Üçüncüsü: Kalbim dostluğa inansın, diye.
Dördüncüsü: O, ölülerin diriltileceğine kalbi ile inamyordu, görerek kalbi mutmain olsun istedi. Bunu da
İbn Kuteybe demiştir. Başkası da şöyle demiştir: Nefsi bunu görmeğe hevesleniyordu, bir şeyi isteyen de onu elde etmek için telaş eder. Şüphe üzerine sormadığını,
"ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” deyip de, "ölüleri diriltir misin?” dememesi de bunu gösterir.
"Dört kuş al": Aldığı bu dört kuşta da yedi görüş vardır:
Birincisi: Onlar güvercin, horoz, turna ve tavus idi, Bunu Abdullah b. Hübeyre, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: Onlar tavus, horoz, sint tavuğu ve kaz idi. Bunu da Dahhâk, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Başka bir varyantta da sint tavuğunun yerine reel gösterilmiştir ki, devekuşu yavrusu, demektir.
Üçüncüsü: Onlar, büyük yortudan önceki Pazar bayramında kestikleri kuşlardır, O gün için Allah’a sundukları en kıymetli şeyler bunlardı. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Dördüncüsü: Onlar tavus, kartal, karga ve horoz idi.
Bu da İbn Abbâs’tan nakledilmiştir.
Beşincisi: Onlar horoz, tavus, karga ve güvercin idi. Bunu da İkrime, Mücâhid, Atâ’, İbn Cüreyc ve İbn Zeyd demişlerdir.
Altıncısı: Onlar horoz, karga, ördek ve tavus idi. Bunu da Leys, Mücâhid’ten rivayet etmiştir.
Yedincisi: Onlar horoz, ördek, karga ve güvercin idiler. Bunu da Mukâtil, demiştir.
Atâ’ da şöyle demiştir: Allah ona bir ördek, bir siyah karga, ak güvercin ve çil horoz almasını vahyetti.
"Fesurhünne ileyke": Cumhûr, şadın zammı ile okumuştur ki, mana: onları sana çevir, demektir. Surtüşşey’e fensara, denir ki, bir şeyi eğdirdim, o da eğildi, demektir. Şöyle bir şahit getirmişlerdir:
Allah bilir ki, biz onları ararken,
Ayrılık gününde komşularımıza meylettik.
Kelâmın manası: Onları yanında biriktir, demektir.
"Sonra onlardan her dağın başına bir parça koy": Burada, onları parçala fili takdir edilmiştir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Parçala fi’li takdir edilmiş,
"onlardan her dağa bir parça koy” kavli ile yetinilmiştir. Çünkü onu hatırlatmaktadır. Bu da şunun gibidir: Şu kumaşı al, yanındaki her bayrağa ondan bir parça koy, maksat: Onu kes ve bunu yap, demektir. Ebû Cafer, Hamze, Halef, Mufaddal, Âsım’dan rivayetle şadın kesresiyle "fesırhünne ileyke” okumuştur. Yezidi de: Bu ikisi birdir, demiştir.
İbn Kuteybe de: Kesre ile zamme lügattir, demiştir.
Ferrâ’ da: Arapların çoğu şadın zammesi ile okurlar. Kisâi bana bazı Süleym oğullarından sırtuhu, feene esiruhu dediklerini işittiğini söyledi. İbn Abbâs, Vehb, Ebû Mâlik, Ebû’l - Esved ed - Düeli ve Süddi’den, meksurunun manasının, onları kes olduğu rivayet edilmiştir. Ebû Ubeyde’den de, zam ile olanının manasının, onları topla, kesr ile olanının manasının da, onları parçala olduğu rivayet edilmiştir.
"Sonra onlardan her dağın üzerine bir parça koy":
Zeccâc bunun manası: Onların her birinden her dağın başına birer parça koy, demektir, demiştir. Avf de Hasen’den: Onları boğazla, tüylerini yol, sonra onları parçala, sonra onları birbirine karıştır, sonra onları dört parçaya ayır, her dağın başına bir parça koy, dediğini rivayet etmiştir. İbrahim bunları yaptı, geri çekilip onları çağırdı, her biri kendi parçasına koştu, sonunda eskisi gibi sapasağlam birer kuş oldular. Sonra ona koşarak geldiler.
Katâde şöyle demiştir: Başlarını elinde tuttu, kemik kemiğin, tüy tüyün ve parça parçanın yanına gelmeğe başladı. O da bunu görüyordu. Sonra onları çağırdı, ayaklarıyla koşarak geldiler, o da her kuşa kendi başını attı.
Kuşları taksim ettiği dağların sayısında da iki görüş vardır:
Birincisi: Onları dört dağa taksim etti. Bunu İbn Abbâs, Hasen ve Katâde, demişlerdir.
İbn Abbâs’tan şöyle dediği de rivayet edilmiştir: Onları dünyanın dört bucağına böldü, sanki dört tarafa gibi.
İkincisi: Onları yedi dağa taksim etti, bunu da İbn Cüreyc ve Süddi, demişlerdir.
"Sümmeduhünne ye'tineke sa'ya":
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Adven: Ayağı ile koşarak gelmeğe denir. Kuş uçtuğu zaman ise: Saa (koştu) denilmez.
"Bil ki, Allah azizdir": Yani yanına yaklaşılmaz. İdare ettiği şeyde de
"hakim"dir.
Mukâtil de şöyle demiştir: Bu kıssa İbrahim aleyhisselam Şamda iken henüz çocuğu olmadan ve üzerine suhuflar inmeden başından geçmiştir. O sırada kendisi yetmiş beş yaşında idi.
261
Mallarını Allah yolunda harcayanların hali yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan tohumun hali gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah’ın rahmeti geniştir, her şeyi bilendir.
"Mallarını Allah yolunda harcayanların hali": Bize Sa’leb’den anlatıldığına göre, temsil nafaka içindir, adamlar için değildir. Ancak Araplar mana anlaşıldığı takdirde bazı kelimeleri atarlar, meselâ şu âyette olduğu gibi:
"Kalplerine buzağı sızdırıldı", burada sevgi kelimesi atılmıştır. Çünkü mana bellidir. Burada da durum aynıdır. Mallarını infak edenlerin hali demek istemiştir. Şu âyet de öyledir:
"Cimrilik edenler Allah'ın kendilerine lütfünden verdiğini kendileri için hayır zannetmesinler". (Al-i İmran: 18) Maksat, cimrilerin cimriliğini demektir. Burada cimriliği sözü atılmıştır.
"Allah yolu” hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O cihattır.
İkincisi: O bütün hayır kapılarıdır. Ebû Süleyman Dımeşki şöyle demiştir: Âyet,
"ey iman edenler, size rızk ettiklerimizden infak edin” âyetinin üzerine atfedilmiştir. Allahü teâlâ bu temsille Allah yolundaki harcamanın yedi yüz kat katlanacağını bildirmiştir.
Şa’bî de şöyle demiştir: Bir adamın kendine ve aile halkına harcadığı, yedi yüz kat katlanır.
İbn Zeyd de şöyle demiştir:
"Allah dilediğine artırır": Yedi yüz kattan fazla verir.
262
Mallarını Allah yolunda harcayıp da sonra o harcadıklarının arkasından haşa kakmayan ve eziyet etmeyenlerin mükafatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar üzülmeyecekler de.
"Mallarını Allah yolunda harcayanlar": İbn Saib ile
Mukâtil şöyle demişlerdir: Bu âyet; Osman b. Affan’ın Tebuk gazasında orduya yardım etmesi, Medine’deki Rume kuyusunu satın alıp Müslümanlara vakfetmesi ile Abdurrahman b. Avf’in de malının yarısı olan dört b. dirhemi sadaka etmesi üzerine inmiştir.
"Menn” (başa kakma) hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Fakirin başına kakıp: Sana iyilik ettim, seni fakirlikten kurtardım, gibi sözler etmektir. Bu cumhûrun görüşüdür.
İkincisi: Sadaka verdiği için Allah'a karşı böbürlenmektir, bu da İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Eğer:
"Allah onları men etmedikleri için nasıl övüyor, halbuki kendini Mennan olmakla nitelemiştir?” denilirse, cevap şöyledir: Menne fülanün alâ fülanin denir ki, birine nimet verip ihsan etmektir. Kendisi övülen durumdadır. Şair de şöyle demiştir:
Ey kadın, bize selamla ikram (men) et,
Senin sözün yakut ve dizili incidir.
Burada men ile nimet vermek kastedilmiştir. Kötü olanı ise, birine verdiğini gözünde büyütüp onunla iftihar etmektir. Şair de bu hususta şöyle demiştir:
Az bir ikram ettin, sonra hemen başa kaktın,
Başa kakarak ettiğin ikram azdır.
Bunu Ebû’l - Enbarî demiştir. Eziyet etmeğe gelince bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bu, fakirin yüzüne karşı: "Sen fakirlikten asla kurtulamazsın, başıma belâ mı kesildin, bana senden rahatlık yok mu?” demek gibi sözler söylemektir.
İkincisi: Fakire ettiği iyiliği fakirin duymasını istemediği kimseye söylemektir. Böyle her iki söz de fakiri rahatsız eder, bunlar ihlasla sadaka verenlerin sıfatından değildir. Bize anlatıldığına göre Hassan b. Ebû Sinan bir köleyi ailesiyle birlikte satın alır ve kendini onlara tanıtmaz, kim olduğunu bildirmezdi.
263
Güzel bir söz ve ayıp örtme, arkasından eziyet gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allah zengindir, çok yumuşaktır.
"Güzel söz": Fakire: Allah bol rızık versin demek gibi sözler söylemektir. Ayıp örtme de: Müslümanın fakirlik ve ihtiyacını kimseye söylememektir. Bundan, eğer fakir reddedildiği zaman fazla konuşursa, ona kızmamak olduğu da söylenmiştir.
"Güzel söz arkasından eziyet gelen sadakadan daha hayırlıdır": Bunun açıklaması da yukarıda geçmiştir.
264
Ey iman edenler, malım insanlara gösteriş için harcayan ve Allah’a ve ahiret gününe inanmayan gibi sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın. Bunun hali, üzerinde toprak bulunan ve şiddetli yağmurun değip de katı taş halinde bıraktığı kaypak kayanın hali gibidir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah kâfirler topluluğuna hidayet etmez.
"Sadakalarınızı boşa çıkarmayın": Yani sevabını iptal etmeyin, demektir. Nitekim Allah’a iman etmeyen gösterişçi kimsenin, yani münafığın da sadakasının sevabı yoktur.
"Onun hali": Yani sadakasının hali
"safvan gibidir":
İbn Kuteybe: Safvan taş, "vabil” şiddetli yağmur, sald de düzdür, demiştir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Safvan düz kayadır, safa da öyledir. Saleb de: Sald, temizdir, demiştir. İbn Abbâs ile Katâde'den:
"Onu taş halinde bıraktı” demenin, üzerinde bir şey kalmadı demek olduğu rivayet edilmiştir. Bu, Allahü teâlâ’nın gösteriş için hayır edenlere verdiği bir misaldir, kıyamet gününde bunun hiçbir sevabını göremeyecektir.
265
Mallarını Allah rızasını elde etmek ve imanı kalplerine yerleştirmek için harcayanların hali, tepelik bir yerde bulunan ve kendisine bol yağmur değip de meyvesini iki kat veren bir bahçenin hali gibidir. Eğer ona bol yağmur düşmezse bir çisinti değmiştir. Allah yaptıklarınızı pekiyi görmektedir.
"Mallarını Allah rızası için harcayanların hali": Yani O’nun rızasını elde etmek için harcayanların hali, demektir.
"îmanı kalplerine yerleştirme” hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Kesin inanarak ve tasdik ederek Allah yolunda harcamaktır, bu da Şa’bî, Katâde, Süddi ve diğerlerinin görüşüdür.
İkincisi: Doğru harcama yerlerini tespit etmek için çaba göstermektir, onlar harcayacakları yere iyi bakarlar. Bu da Hasen, Mücâhidve Ebû Salih'in görüşüdür.
"Kemeseli cennetin": Cennet bahçe demektir. Mücâhid ile Âsım el - Cuhderi, ha ile
"habbetin” okumuşlardır. "Rebve” de, yüksek yer demektir. İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr, Hamze ve Kisâi ranın zammesi ile "rübve” okumuşlardır. Âsım ile İbn Âmir de, ranın fethası ile "rebvetin” okumuşlardır. Hasen ile A’meş de, ranın kesresiyle okumuşlardır. İbn Abbâs ile Ebû Rezin de, bir elif ziyadesi ve ranın fethası ile "rehavetin” okumuşlardır. Übey b. Ka’b ile Âsım el - Cuhderi de böyle okumuşlar, ancak onlar rayı zammelemişlerdir. Mü’minun suresindeki ihtilafları da böyledir.
Zeccâc şöyle demiştir: Rebve, ribve, rübve ve rebave, yüksek yere denir. Eğer yüksek yerin suyu olursa, ovadan daha çok ürün verir.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Yükselen ve artan her şeye reba, denir, alışverişteki riba (faiz) de bundandır.
"Feâtet üküleha": İbn Kesir ile Nâfi ükleha okumuşlardır, ükl Kur’ân'ın neresinde gelirse kâfin sükunu iledir.
Ebû Amr da müennese muzaf olan yerlerde onlara katılmıştır, meselâ "ükleha” gibi. Ama "ükülehu” gibi müzekkere muzaf olursa veyahut "ükülin hamtm"de olduğu gibi muzaf olmazsa, Ebû Amr zammeli okumuştur.
Âsım, İbn Âmir, Hamze ve Kisâi de bunların hepsini harekeli okumuşlardır. Ükül, meyve demektir.
"Dı’feyn” de iki kat demektir.
"Tali” de zayıf yağmurdur, bunu İbn Kuteybe, demiştir.
Zeccâc da şöyle demiştir: O sürekli, damlaları ufak neredeyse kanallardan akmayan yağmura denir.
Sa’leb şöyle demiştir: Bu, gelecek zaman şeklinde ise de aslında geçmiş zaman içindir, manası: Eğer ona yağmur değmediyse çiğ değmiştir. Bu misalin manası da şöyledir: Bu bahçenin sahibi, hiç hüsrana uğramaz; eğer ona çiğ değerse, güzel olur, eğer bol yağmur değerse, kat kat verir. Mü’minin ihlaslı harcaması da böyledir. Basîr de Allahü teâlâ’nın isimlerindendir, manası: Çok iyi gören demektir. Bu, fail vezninde ise de müfil manasınadır, elimin mü’lim manasına olduğu gibi.
266
Sizden biriniz ister mi ki, hurmalardan ve üzümlerden altlarından ırmaklar akan, içinde her türlü meyvelerin bulunduğu bir bahçesi olsun da başına ihtiyarlık çöksün ve zayıf çocukları da bulunsun. Onu da içinde ateş bulunan bir kasırga vursun; o da yansın (bunu) ister mi? Allah belki düşünürsünüz diye size âyetlerini böyle açıklar.
"Eyeveddü ahadüküm": Bu âyet, Allahü teâlâ’nın: "Latübtilu sadakatiküm” âyetine bağlıdır,
"eyeveddü": Sever mi, demektir. Hurma ve bağlardan bahsedilmesi, bu ikisinin en nefis bahçelerden olmasındandır. Özelikle ihtiyardan bahsetmesi de küçük çocuklarına yeniden bir şeyler kazanma şansını kaybetmesindendir.
"Onun zayıf çocukları olsun": Zürriyet zayıf olursa onlara daha çok şefkat gösterilir ve daha çok merhamet edilir.
"Ona değdi": Yani bahçeye isabet etti,
"i’sar": Şiddetli esen, göğe direk gibi duman kaldıran rüzgardır ki, hortum, demektir.
Şair de şöyle demiştir:
Eğer sen rüzgar isen, fırtınayla karşılaşırsın.
Yani daha sert mukabele görürsün (rüzgar eken fırtına biçer).
Eğer: Neden "feesabeha” dedi de "feyusuibuha?” demedi? Böyle: Eyeveddü en yusibe malen, fedaa, deyip, feyediu kastetmek câiz olur mu?” denilerse, cevap şöyledir: Bu "vedittü” fi’li için câizdir; çünkü Araplar ondan sonra bazen
"en", bazen de "lev” kullanır ve: Vedittiü lev zephebte anna ve vedittü en tezhebe anna (başımdan gitmeni isterim) derler.
Bu âyet, bir misaldir, Allahü teâlâ bunu çok ihtiyaç duyulduğu anda nimetin kaybolup hasret çekilmesine örnek vermiştir.
Bununla kimi kastettiği hususunda üç görüş vardır:
Birincisi: O ahir ömründe defterini kötülükle kapatan kimseye misaldir, bunu İbn Abbâs demiştir:
İkincisi: O ölünceye kadar Allahü teâlâ’ya itâatte kusur eden kimse için misaldir, bunu da Mücâhid, demiştir.
Üçüncüsü: O hayır işlerinde riya eden kimsenin misalidir. O en çok ihtiyaç duyduğu anda eline bir şey geçmez. Bunu da Süddi, demiştir.
267
Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın güzellerinden Allah yolunda harcayın. Ondan göz yummadan almayacağınız kötüsünü harcamaya kalkışmayın. Bilin ki, Allah zengindir, övgüye layıktır.
"Ey iman edenler, kazandıklarınızın en güzellerinden harcayın":
İniş sebebi için iki görüş vardır:
Birincisi: Ensar hurma kestikleri zaman, bir adam ondan bir şeyler getirir ve onu mescide asardı. Ondan da fakir muhacirler yerlerdi. Hayra pek rağbet etmeyen bazıları da adi hurma getirir ve onu asarlardı. Bu âyet bunun üzerine indi. Bu, Bera b. Azib'in görüşüdür.
İkincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem fitreyi emretti, bir adam adi hurma getirdi, bunun üzerine bu âyet indi, bu da Cabir b. Abdullah’ın görüşüdür.
Bu nafakanın ne olduğu hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O farz olan sadakadır, bunu Ubeyd es - Selmani ve diğerleri demişler.
İkincisi: O nafile sadakadır.
Temizden de ne murat edildiği hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: O kaliteli ve enfes olanıdır, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Helâl olanıdır, bunu da Ebû Ma’kıl ve diğerleri demiştir.
"Vela teyemmemu": Kastetmeyin, yeltenmeyin, demektir. Teyemmüm lügatte, kastetmektir. Şair Meymun b. Kays el - A’şa şöyle demiştir:
Kays’e niyet ettim, onun önünde ise
Nice engebeli ve uzak çöller vardır.
"Habis” kelimesi üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: O adi şeydir, bunu çoğunluk demiştir.
Âyetin iniş sebebi de bunu göstermektedir.
İkincisi: O haramdır, bunu da İbn Zeyd, demiştir.
"Onu göz yummadan almazdınız":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Birinde alacak hakkınız olsa idi, o da onu öyle şeyle ödese idi, bazı hakkınızdan vazgeçmeden onu almazdınız.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bunun aslı bir kimsenin hoşlanmadığı bir şey gördüğü zaman göz yumup onu hoş karşılamasıdır. Bu nedenle toleransa da göz yumma denilmiştir. İnsanların satıcıya: Hoşgör, demeleri de bundandır ki, orasını görme, demektir. Başkası da şöyle demiştir: Bir adam hoşlanmayacağı bir şey gördüğü zaman gözlerini kapatır, onu görmek istemez, işte her şeyde vazgeçmeye ve tolerans göstermeye de göz yumma denilmiştir.
"Bilin ki, Allah zengindir":
Zeccâc şöyle demiştir: Size sadaka vermenizi ihtiyacından emretmemiş, ancak sizi denemek istemiştir. O bundan dolayı övgüye layıktır. Kad ganiye Zeydün denir ki, zenginleşip bir şeye muhtaç olmamaktır. Ğaniyel kavmu da: İnsanı zengin edecek bir yere inmektir. İndikleri o yere de, mağna denir. Ğavani ise güzel kadınlardır. Onlara böyle denilmesi, güzellikleri ile zengin olmalarındandır.
"Hamîd"e gelince: Hattâbî o hususta şöyle demiştir: O, övülendir, fail, mef’ûl manasına kullanılmıştır.
268
Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkin şeyleri emreder. Allah ise kendisinden bağışlama ve lütuf va’deder. Allah'ın rahmeti geniş, ilmi sonsuzdur.
"Şeytan sizi fakirlikle korkutur":
Zeccâc şöyle demiştir: Vaattuhu eiduhu va’den va’deten mevideten ve mev’uden. Fakr ve fukr da denir. Kelâmın manası şöyledir: Şeytan sizi adi şeyleri sadaka etmeye sürükler, iyisini vermekle sizi fakirlikle korkutur. Yeidükümül fakra: Yeidüküm bilfakri demektir, be harfi atılmıştır. Şair de şöyle demiştir:
Sana hayrı emrettim, sana ne emrediliyorsa onu yap,
Ben seni mal mülk sahibi olarak bıraktım.
"Çirkin şeyler” üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Cimriliktir.
İkincisi: Günahlardır.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Allah sizin çirkin şeylerinizi bağışlamayı ve bol rızk vermeyi va'deder.
269
Allah hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verilirse, ona çok hayır verilmiş demektir. Ancak saf akıl sahipleri düşünürler.
"Hikmeti dilediğine verir": Hikmetten ne kastedildiği hususunda da on bir görüş vardır:
Birincisi: O Kur’ân’dır, bunu İbn Mes’ûd, Mücâhid, Dahhâk, Mukâtil ve diğerleri, demiştir.
İkincisi: Kur’ân'ın nasih ve mensuhunu, muhkem ve müteşabihini, önce ve sonra inenini vb. şeyleri bilmektir. Bunu da Ali b. Ebû Talha, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Peygamberliktir, bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Dördüncüsü: Kur’ân’ı anlamaktır, bunu da Ebû’l - Âliyye, Katâde ve İbrahim, demişlerdir.
Beşincisi: İlim ve fıkıhtır, bunu da Leys, Mücâhid’ten rivayet etmiştir.
Altıncısı: İsabetli sözdür, bunu da İbn Ebi Necih, Mücâhid’ten rivayet etmiştir.
Yedincisi: Allah’ın dininde takva sahibi olmaktır, bunu da Hasen, demiştir.
Sekizincisi: Allah korkusudur, bunu da Rebi’ b. Enes, demiştir.
Dokuzuncusu: Dinde akıl çalıştırmaktır, bunu da İbn Zeyd, demiştir.
Onuncusu: Anlayıştır, bunu da Şerik, demiştir.
On Birincisi: İlim ile amel etmektir. Bir adam kendinde bu ikisini bulundurmadıkça ona hekim, denmez, bunu da İbn Kuteybe, demiştir.
"Ve men yü’tel hikmete": Ya’kûb tanın kesri ile
"yü’ti” okumuş ve üzerinde he ile durmuştur, manası da: Allah kime hikmet verirse, demektir. İbn Mes’ûd’un teden sonra he ile okuması da böyledir.
"Ve ma yezzekkerü":
Zeccâc şöyle demiştir: Kur’ân âyetlerinin anlattığı şeyleri ancak akıl sahipleri düşünürler.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: "Ülu” zu (sahip) manasınadır, "ülu"nun tekili de "zu
"dur, "Ülat"ın tekili de "zat"tır.
270
Nafakadan ne harcadıysanız veyahut sadakadan neyi adadınızsa, şüphesiz Allah onu bilir. Zâlimler için yardımcılar yoktur.
"Yahut adaktan neyi adarsanız": Adak (nezr): İnsanın kendine vacip kıldığı şeydir. Bazen mutlak, bazen de şartlı olur.
"Şüphesiz Allah onu bilir":
Mücâhid: Onu tespit eder, demiştir:
Zeccâc da: Onun karşılığım verir, demiştir.
Burada zâlimlerden kimlerin kastedildiğine dair iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar müşriklerdir, bunu Mukâtil, demiştir.
İkincisi: Onlar başa kakarak, eziyet ederek ve gösteriş yaparak hayır işleyenler ve günah yerlere adak edenlerdir. Bunu da Ebû Süleyman Dimeşki, demiştir. Yardımcılar: Koruyucular demektir ki, bunun da manası: Onları Allah’ın azabında koruyacak kimsecikler yoktur, demektir.
271
Eğer sadakaları açıktan verirseniz o ne güzeldir! Eğer onları gizler de fakirlere verirseniz o, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızı yarlığar. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
"Sadakaları açıktan verirseniz, o ne güzeldir!":
İbn Saib şöyle demiştir:
"Ne infak ederseniz” kavli inince, ashap:
"Ya Resûlallah, gizli sadaka mı daha faziletlidir yoksa açık sadaka mı?” diye sordular; bunun üzerine bu âyet indi.
Zeccâc şöyle demiştir: Bedeşşey’ü yebdu, bir şey görünmek manasınadır. Ebdeytuhu da, onu açığa çıkardım, demektir. Ve beda li bed'ün ise: Fikir değiştirdim, demektir.
"Feniimmahi": "Nime"de dört lügat vardır: Nunun ve aynin fethiyle "naam", âlem gibi; nunun kesriyle,
"ni’me"; nunun fethi ve aynın sukunu ile "na'me"; nunun kesri ve aynın sükunu ile "ni’me".
"Feniimmahi": Nâfi, -Verş kıraati dışında -, Ebû Amr, Âsım - Ebû Bekir kıraatinde - ve Mufaddal "nunun kesri ve aynın sükunu ile "ni’ma” okumuşlardır. İbn Kesir, Âsım - Hafs rivâyetinde - Nâfi de Verş rivâyetinde ve Ya’kûb nunun ve aynın kesriyle okumuşlardır. İbn Âmir, Hamze ve Kisâi de, nunun fethi ile "feneimma” okumuşlardır. Hepsi mimi şeddeli okumuşlardır. Nisa suresindeki ihtilafları da böyledir.
Zeccâc şöyle demiştir:
"Ma” şey manasınadır, yani o ne güzel şeydir, demek olur.
Ebû Ali de: Onu açıktan vermek ne güzel şeydir, demiştir.
"O sizin için daha hayırlıdır": Yani onu gizlemek. Âlimler şunda ittifak etmişlerdir ki, nafile sadakayı gizlemek, onu açıklamaktan daha faziletlidir.
Farz sadakada ise iki görüş vardır:
Birincisi: Onu açıklamak daha faziletlidir. Bunu İbn Abbâs ve diğerleri demişlerdir. Kadı Ebû Ya’lâ da bunu tercih etmiştir.
Zeccâc şöyle demiştir: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında zekâtı gizli vermek daha güzeldi. Ama bugün insanlar kötü düşünüyorlar; onun için onu açık vermek daha güzeldir.
İkincisi: Onu gizli vermek daha faziletlidir, bunu Hasen, Katâde ve Yezid b. Ebi Habib demişlerdir, ilk görüşün sahipleri ayetteki sadakaları farza, "vein tuhfuha"dakini de nafileye hamletmişlerdir. Gizli sadakanın faziletli olması iki sebepten dolayıdır:
Birincisi: Verenle ilgilidir ki, o da riyadan uzak, ihlasa yakın olması ve açık vermede nefsin etkilenmesinden yüz çevirmesidir.
İkincisi: Verilenle ilgilidir ki, o da halini gizlemekle mahcup olmamasıdır. Çünkü açık verilirse kalbi kırılır.
"Ve yükeffirü anküm min seyyiatiküm": İbn Kesir, Ebû Amr, Ebû Bekir - Âsım'dan rivayetle - nun ve merfu olarak "nükeffirü anke” okumuşlardır.
Mana da: Biz seni bağışlarız, demek olur. Yeni söz başı olması da câizdir. Nâfi ile Kisâi de, nun ile ranın da Cezmi ile "nükeffir” okumuşlardır.
Ebû Ali şöyle demiştir: bu, sözü "fehüve hayrün leküm"ün üzerine atfetmek düşüncesiyledir. Zira "fehüve hayran leküm” kavli, cezm mahallindedir. Baksanıza, bir kimse: Ve in tuhfuha yekunu azame liecriküm, deseydi, meczum okurdu.
"Levla ahherteni ilâ ecelin karibin feetesaddeka” (Münafikun: 10) kavli de böyledir.
"Ekün” kavlini "feessaddeka"nın mahalline hamletmiştir.
İbn Âmir de ye ve merfu olarak
"yükeffirü” okumuştur. Hafs da Âsım’dan rivayetle zamiri Allahü teâlâ’ya göndermiştir. Eban da Âsım'dan rivayet ederek merfu te ve meftuh fe ve sakin ra ile
"tükeffer” okumuştur.
"Min seyyiatiküm":
"Min” üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Zaittir.
İkincisi: Ba'z manasınadır. Ebû Süleyman Dımeşki şöyle demiştir: Bundaki hikmet de kulların korku ve endişe içinde olmalarıdır.
272
Onları hidayete erdirmek senin üzerine değildir. Ancak Allah dilediğini hidayete erdirir. Hayırdan ne harcarsanız kendiniz içindir. Zaten ancak Allah rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayırdan ne harcarsanız, size eksiksiz ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.
"Onları hidayete erdirmek senin üzerine değildir":
Sebeb-i nüzulü hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Müslümanlar müşrik akrabalarına sadaka vermek istemediler; âyet bunun üzerine indi. Bu cumhûrun görüşüdür.
İkincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
"Ancak kendi dininizden olanlara sadaka verin” dedi; âyet bunun üzerine indi. Bunu Said b. Cübeyr demiştir. Ayetteki hayır lâfzı ile mal kastedilmiştir. Bunu İbn Abbâs ile Mukâtil, demişlerdir. "Kendiniz içindir": Yani sevabı size aittir, demektir.
"Zaten ancak Allah rızası için harcarsınız":
Zeccâc şöyle demiştir: Bu mü’minlere hastır, Allah onlara niyetlerini bildirdi; niyetlerinin doğru olduğunu bildirince de onlara bunun karşılığını göreceklerini de bildirdi.
"Size eksiksiz ödenir": Yani ecir ve mükafatını göreceksiniz, demektir. Âyetin manası şudur: Onları hidayete erdirmek senin üzerine değildir ki, onlara sadaka vermeyesiniz de İslâm’a girsinler. Eğer onlara sadaka verirseniz sevabını alırsınız. Âyet nafile sadakalar hakkındadır, denilmiştir. Zira kafire farz olan sadakadan hiçbir şey vermek câiz değildir.
273
(Sadakalar) Allah yolunda mahsur kalan ve yeryüzünde ticaret için dolaşmaya güçleri yetmeyen fakirler içindir. Bilmeyen onları onurlu davranışlarından dolayı zengin kimseler sanır. Sen onları simalarından tanırsın. İnsanlardan yüzsüzlük ederek istemezler. Hayırdan ne harcarsanız, şüphesiz Allah onu pekiyi bilmektedir.
"Sadakalar Allah yolunda mahsur kalanlar içindir": Onları sadaka ve nafakalara teşvik edince, onlara en iyi sadaka verilecek kimseleri de gösterdi. İhsarın açıklaması
"eğer mahsur kalırsanız” (Bakara: 196) âyetinde geçti. Mahsur olanlar hakkında da dört görüş vardır:
Birincisi: Onlar Suffe’de yaşayanlardır, onlar kendilerini Allah’a ibadet etmeye vermişlerdi. Hiçbir şeyleri yoktu. Bunu İbn Abbâs ile Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: Fakir muhacirlerdir, bunu da Mücâhid, demiştir.
Üçüncüsü: Onlar kendilerini savaşa adayan kimselerdir, mal kazanmaya güçleri yoktu, bunu da Katâde, demiştir.
Dördüncüsü: Onlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile yaralanıp da kötürüm olanlardır. Bunu da Said b. Cübeyr, demiştir. Kisâi de bunu tercih etmiş ve: Onlar hastalıktan mahsur kalmışlardı. Eğer başka bir şeyden olsa idi,
"husiru” derdi. İhsar korku veya hastalıktan, hasr da bu ikisinden başka bir şeyden dolayı engellenmektir.
"Allah yolu” hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O cihattır.
İkincisi: Taattir.
"Yeryüzünde dolaşma” hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O cihattır, fakirliklerinden dolayı ona imkanları yoktu. Bu, İbn Abbâs’tan nakledilmiştir.
İkincisi: Kazanç sağlamaktır, bunu da Katâde, demiştir.
"Onları engelleyen şey” hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: O fakirliktir, bunu İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Hastalıklarıdır, bunu da İbn Cübeyr ve İbn Zeyd, demişlerdir.
Üçüncüsü: Cihadı bırakmamalarıdır, bunu da Zeccâc, demiştir.
"Yahsebühümül cahilü": İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr ve Kisâi bunu Kur’ân'ın her yerinde
"yahsibühüm” ve "yahsibenne” okumuşlardır. İbn Âmir, Âsım, Hamze ve Ebû Cafer de hepsini “sîn” in fethasiyle okumuşlardır.
Ebû Ali Şöyle demiştir: “sîn” in fethası kıyasa daha uygundur, çünkü mazi "faile” (hasibe) vezninde olursa, muzari de
"yefalü” olur, meselâ, ferika yefrâku, şeribe yeşrebü gibi. Kesr de kulağa hoş geldiği için güzeldir.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Burada aklın zıttı olan cahillik kastedilmemiş, ancak denemenin zıttı olan cahillik (toyluk) kastedilmiştir. Sanki: Hallerini bilmeyenler, onları denemeyenler onları zengin zannederler, denilmiştir. Taaffüf ise: İstememektir. Affe anişşey’i ve taaffefe, denir.
"Sima": Bir şeyin kendisiyle bilindiği işarettir, aslı sime’dir.
Simalarından ne kastedildiği hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: Kibarlıklarıdır, bunu İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Tevazularıdır, bunu da Mücâhid, demiştir.
Üçüncüsü: Fakirliğin onların üzerindeki izidir. Bunu Süddi ile Rebi’ b. Enes, demişlerdir. Bu da bir şeye hüküm verirken işaretin önemli olduğunu gösterir.
İmamımız Ahmed şöyle demiştir: Dar-ı harpte bulunan ve durumu bilinmeyen kimse hakkında: Simasına bakılır; eğer üzerinde sünnetsizlik gibi kâfir siması bulunursa, onlardan olduğuna karar verilir; Müslümanların kabristanına defnedilmez ve üzerine namaz kılınmaz. Eğer üzerinde müslümanların siması varsa, onlardan olduğuna karar verilir.
"İlhaf": Israr ve yüzsüzlük etmektir.
İbn Kuteybe: Elhafe filmes’emleti, denir ki: Yüzsüzlük ederek dilencilik etmektir, demiştir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Elhafe’nin manası, her yönden istemektir, lihaf (yorgan) da bundan gelir, çünkü insanı sarar, kaplar. Eğer:
"Onlar ısrar etmeden isterler miydi?” denilirse, cevap şöyledir: Hayır, Kelâmın manası şöyledir: Onlar istemezlerdi ki, ısrar etmiş olsalardı. Şair A’şa da şöyle demiştir:
Yorgunluk ve ağrıdan bacağını oğuşturmaz,
Açlıktan da midesi kazınmaz (safrası kalkmaz).
Manası: Bacağında yorgunluk ve ağrı yoktur ki, onu oğuştursun, demektir.
Ferrâ’ da şöyle demiştir: Şu söz de öyledir: Bunun gibisini pek az gördüm, dersin, aslında ona benzer hiç kimse görmemişsindir. Onlar insanlardan ne ısrarla isterler ne de ısrar etmeden isterler. Zeccâc, İbn Enbari ve diğerleri de bu görüşü kabul etmişlerdir.
274
Mallarını gece gündüz, gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar için Rableri katında ecirler vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülecek de değiller.
"Mallarını gece gündüz, gizli ve açık harcayanlar":
Âyetin kimler hakkında indiğinde üç görüş beyan ederek ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Allah yolunda at besleyenler hakkında inmiştir, bunu Haniş es - San’ani, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Ebudderda, Ebû Ümame, Mekhûl, Evzai ve diğerleri de bu görüştedirler.
İkincisi: Hazret-i Ali b. Ebû Talib radıyallahu anh hakkında inmiştir; onun dört dirhemi vardı; birini gece, birini gündüz, birini gizli ve birini de açık olarak infak etmişti. Bunu Mücâhid, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Mücâhid, İbn Saib ve Mukâtil de aynı görüştedirler.
Üçüncüsü: O Hazret-i Ali ile Abdurrahman b. Avf hakkında nazil olmuştur. Çünkü Hazret-i Ali, suffe halkına geceleyin bir yük hurma, Abdurrahman b. Avf de gündüz çok miktarda dinar göndermişti. Dahhâk, bunu İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
275
Faiz yiyenler kabirlerinden ancak dokunarak şeytan çarpmış kimselerin kalkmaları gibi kalkarlar. Bu, onların:
"Alışveriş de ancak faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alışverişi helâl ve faizi haram etmiştir. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de buna son verirse, geçmişi onundur ve işi Allah’a kalmıştır. Kim de tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemin arkadaşlarıdır. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
"Ellezine ye’külünerriba": Riba (faiz) lügatte artmak manasınadır, rebve ve rabiye (tepe) ve erba fülanün alâ fülanin denir ki, falancadan artıktır, demektir. Bu tehdit, yiyene de, onunla muamele edene şamildir, sadece yiyenden bahsedilmesi, en büyük kitle o olduğu içindir. Sahih hadiste Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: Allah faiz yiyene de yedirene de, şahitlerine de katiplerine de lânet etsin, demiştir.
"Kalkmazlar":
İbn Kuteybe: Kıyamet günüde kabirlerinden kalkmazlar, demiştir.
"Mess": Deliliktir, recülün memsus da: Delidir. İnsanlar kabirlerinden çıktıkları zaman Allahü teâlâ’nın,
"o gün mezarlardan hızla çıkarlar” (Maaric: 43) dediği süratle koşarlar, ancak faiz yiyenler kalkamazlar, yere düşerler. Çünkü Allahü teâlâ yedikleri faizi kıyamet gününde karınlarında artırmış ve onları yerlerinden kalkamaz hale getirmiştir. Bu nedenle koşamazlar. Said b. Müseyyeb de: Bu, dünyada helâl sayıp da faiz yiyenlerin kıyamet günündeki alâmetidir, demiştir.
"Zalike": Bu, yani anlatılan bu azapları,
"alışveriş de faiz gibidir, demelerindendir". Anlatıldığına göre Sakif Arapları faizle çok muamele ederlerdi, onlar: Faiz de alışveriş gibidir, demişlerdir.'
"Femen caehu mevizetün min rabbihi":
Zeccâc şöyle demiştir: Hakiki olmayan her müennese müzekker muamelesi etmek câizdir, meselâ vaaz ile mevize aynı manayadır.
"Geçmişi onundur": Yani geçmişte yediği faiz, demektir.
"Ve emruhu ilallah": Bunda iki görüş vardır:
Birincisi: “He” zamiri faiz yiyene râcîdir, takdiri de şöyledir: Allah dilerse onu korur, dilerse yapmaz. Bunu Said b. Cübeyr ile Mukâtil, demişlerdir.
İkincisi: O faize râcîdir, manası: Allah dilediğini ondan bağışlar, dilediğine de ondan dolayı azap eder. Bunu da Ebû Süleyman Dımeşki, demiştir.
"Kim dönerse": İbn Cübeyr: Kim helâl sayarak ve:
"Alışveriş de faiz gibidir” diyerek tekrar dönerse, demektir.
276
Allah faizi mahveder ve sadakaları artırır, Allah hiçbir azılı kâfiri ve çok günahkarı sevmez.
"Allah faizi mahveder": Bunda iki görüş vardır:
Birincisi: Onun mahvolmasının manası, azalması ve eriyip yok olmasıdır. Muhakuşşehr de hilalin küçülüp ışığının azalmasıdır. Bu manayı Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş,
Said b. Cübeyr de böyle demiştir.
İkincisi: Ondan verilen sadaka gibi şeylerin bâtıll olmasıdır. Bunu da Dahhâk, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
"Sadakaları artırır": İbn Cübeyr: Onları katlar, demiştir. "Keffar” da kendisini küfre götürecek şeyleri çok yapan kimsedir. Esim de durmadan günah işleyen ve üzerinde ısrar eden kimsedir.
277
Şüphesiz iman edip iyi şeyler işleyenler, namazı dosdoğru kılanlar ve zekâtı verenler için Rableri katında ecirler vardır. Onlara korku yoktur. Onlar üzülmezler de.
278
Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve eğer mü’minler idiyseniz faizden kalanı bırakın.
"Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve eğer mü’minler idiyseniz faizden kalanı bırakın".
İnişi hakkında üç görüş vardır:
Birincisi: O, Sakif kabilesinden Amr b. Umeyr b. Avf ve Mahzum oğullarından da Muğire oğulları hakkında indi. Muğire oğulları Sakiflilerden faiz alırlardı. Allahü teâlâ faizi iptal edince, Sakifliler Mahzum oğullarından alacaklarını istediler. Bunun üzerine bu ve arkasındaki âyet indi. Bu İbn Abbâs’ın görüşüdür.
İkincisi: O Osman b. Affan ile Abbas hakkında indi, onlar hurma üzerine faizli para vermişlerdi. Hurma kesim zamanı gelince, hurma sahibi:
"Eğer haklarınızı alırsanız, bana ve aileme yetecek kadar kalmaz, yarısını alsanız da faizi katlasak?” dedi. Onlar da öyle yaptılar. Süre dolunca, fazlasını istediler. Bu durum Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e intikal etti, onları bundan men etti, bunun üzerine bu âyet indi. Bu; Atâ’ ile İkrime’nin görüşüdür.
Üçüncüsü: Bu Abbas ile Halid b. Velit hakkında indi, bunlar cahiliye döneminde ortak idiler. İslâm geldiğinde bunların faize verilmiş büyük miktarda malları vardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
"Bilin ki, cahiliyedeki bütün faizler kaldırılmıştır; ilk kaldırdığım faiz de Abbas’ın faizidir"40 dedi. Bu da Süddi’nin görüşüdür.
İbn Abbâs, İkrime ve
Dahhâk şöyle demişlerdir: Neden:
"Faizden kalanı bırakın” dedi. Çünkü bütün faiz terk edilmiş ancak Sakif in faizi kalmıştı. Bazıları da: Âyet, İslâm’dan önce faize mal verip bir kısmını küfründe alan, sonra da Müslüman olan kimse hakkında inmiştir; onun kalanı terk edip ve geçeni affetmesi gerekiyordu, demişlerdir. Ama İslâm’dan sonra faiz verip almaya gelince, aldığı iade edilir, kalan da düşer.
279
Eğer öyle yapmazsanız, Allah ve Resul’ii ile savaşa girdiğinizi bilin. Eğer Tevbe ederseniz, sermayeniz sizindir; haksızlık da etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız.
"Fein lem tef'alu": İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr ve İbn Âmir hemzenin sükunu ve zalın fethası ile "fe’zenu” okumuşlardır. Hamze ile Ebû Bekir de: Zalın kesresi ve elifle: "Feâzinu” okumuşlardır.
Zeccâc şöyle demiştir: Kısaca "fe’zenu” okuyanlar, iyi bilin manasını vermişler; uzun hemze ve meksur zal ile okuyanlar da, manasının: Bilin ki, kim faizi terk etmezse o Allah’a savaş açmıştır, demek istemiştir.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Faiz yiyene kıyamet gününde: Sİlâhını al, savaşa hazırlan, denir.
"Eğer Tevbe ederseniz, sermayeniz sizindir; zulüm de etmezsiniz, zulme de uğramazsınız": Yani ödünç verdiğiniz mal sizindir, zulüm etmezsiniz, yani ondan daha çoğunu almazsınız, zulme de uğramazsınız, yani ondan daha az da almazsınız. Cumhûr, ilk tenin fethası ile
"tazlimun” ve ikinci tenin zammesi ile "tuzlemun” okurlar. Mufaddal da Âsım’dan ilkinin zammesini ve ikincisinin de fethasını rivayet etmiştir.
280
Eğer borçlu darlık içinde ise bolluğa kadar mühlet verin. Borcu bağışlamanız, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır.
"Eğer borçlu darlık içinde ise": İbn Saib ile
Mukâtil şöyle demişlerdir:
"Kalan faizi bırakın” kavli inince, Amr b. Umeyr oğulları, Muğire oğullarına: Sermayemizi getirin, biz de sizden faiz almayalım, dediler. Muğire oğulları da ellerinin dar olduğundan şikayet ettiler. Bunun üzerine bu âyet indi. Usre fakir ve darlık, demektir. Cumhûr sini sakin okur, Ebû Cafer ise burada ve "saatil usreti"inde zamme ile okur. Cumhûr "meysere"yi “sîn” in fethasıyla okumuştur. Nâfi ise zammesiyle okumuş, Zeyd de Ya’kûb ’tan rivayetle “sîn” in zammesiyle okumuştur. Ancak o bir fark gösterip rayı meksur okumuş, teyi heye çevirmiş ve sonuna da ye ilâve etmiştir (meysirihi).
Zeccâc şöyle demiştir:
"İn kane"nin manası: Eğer böyle bir şey vaki olursa, demektir. Nazire de süre vermek manasınadır. Böylece onlara, eğer verecektiler darda iseler sermayeyi almada süre vermelerini emretti ve sadaka olarak vermenin üstünlüğünü bildirdi.
"Ve en tesaddaku": Kurraların çoğu şadı şeddeli okumuş; Âsım ise onu şeddesiz, dalı şeddeli okumuş, İbn Ebi Able de zalı zammeli okumuş ve onun sıdk, doğruluktan geldiğini söylemiştir.
281
O günden korkun ki, onda Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra da her nefse kazandığı tastamam verilir. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.
"Vetteku yevmen türcaune fihi ilallahi": Ebû Amr teyi mefîuh (terciun” okumuş, diğerleri ise zamme ile türcaun okumuşlardır. İbn Abbâs, Ebû Said el - Hudri, Said b. Cübeyr, Atiye, Mukâtil ve diğerleri: Bu âyet Kur’ân’dan en son inen ayettir, demişlerdir.
İbn Abbâs: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, bundan seksen bir gün sonra vefat etti, demiştir.
İbn Cüreyc de: Dokuz gün sonra vefat etti, demiştir. Mukâtil ise: Yedi gün sonra, demiştir.
"Sonra her nefse kazandığı tastamam verilir": Yani kazandığının karşılığı tastamam verilir, demektir.
282
Ey iman edenler, belli bir süreye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir yazıcı onu doğru yazsın. Katip onu Allah’ın ona bildirdiği gibi yazmaktan çekinmesin. Üzerinde hak olan borçlu da yazdırsın. Rabbi olan Allah’tan korksun. Ondan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer üzerinde hak olan beyinsiz yahut zayıf olur veyahut yazdırmaya gücü yetmezse, velisi onu doğru olarak yazdırsın. Erkeklerinizden iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, beğeneceğiniz şahitlerden bir erkek, iki kadın tutun. Kadınlardan biri unutursa biri diğerine hatırlatır. Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasın. Borç az olsun çok olsun süresine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu Allah katında daha adaletli, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye düşmemenize daha yakındır. Ancak peşin bir ticaret olup da aranızda döndürmeniz hariç. O zaman onu yazmamakta size bir günah yoktur. Alışveriş ettiğiniz zaman şahit tutun. Ne katip ne de şahit zarara uğratılmasın. Eğer bunu yaparsanız bu, kendinize bir kötülüktür. Allah’tan korkun. Allah size gerekli olanı öğretiyor. Allah her şeyi hakkıyle bilendir.
"Ya eyyühellezine amenu iza tedayentüm":
Zeccâc şöyle demiştir: Dayentürrecüle, veresiye alışveriş edip ondan borç almak ve ona borç vermektir.
Şair de şöyle demiştir:
Erva ile borca alışveriş yaptım;
Bir hısımını savsakladı, bir kısmını da ödedi.
Mana şöyledir: Kiminizin kimi üzerinde belli bir süreye kadar borcu olursa, onu yazın. Allahü teâlâ borcu yazmayı ve şahit tutmayı malları korumak ve insanları haksızlıktan men etmek için buyurdu. Çünkü bir kimse aldığını şahitli ispatlı yazarsa, vermemek için daha az tamah eder.
İbn Abbâs: Bu âyet özellikle barış içinde inmiştir. Eğer:
"Tedayentüm” lâfzı yettiği halde yeniden
"bideynin” demesinin ne faydası vardır?” denilirse, cevabı şöyledir:
"Tadâyentüm” lâfzı iki manaya gelir:
Birincisi: Alışveriş yapmak, ödünç vermektir.
İkincisi: Fi’lin karşılığını görmektir. Birincisi için daim fethasıyla
"deyn", denir, İkincisi için ise daim kesresiyle
"din” denir. Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Din gününün ne zaman olduğunu sorarlar". (Zariyat: 12) Yani amellerin karşılığı alınacak gün, demektir.
Şöyle bir delil getirmişlerdir:
... Onlar bizi cezalandırdıkları gibi
Biz de onları cezalandırdık.
Bu durumda
"bideynin” kavli, "tedayentüm"den neyin irade edildiğini göstermiş oluyor. Bunu İbn Enbari demiştir.
“Adi”: Hak demektir.
Katâde şöyle demiştir: Hakkı bırakma, batılı fazla yapma.
"Vela ye’be katibün": Yani katip Allah’ın öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, demektir.
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Allah’ın ona yazmayı öğrettiği gibi demektir.
Şa’bî de: Yazı yazmak cihad gibi farz-ı kifayedir, demiştir.
İkincisi: Allah’ın ona öğrettiği hakkı, demektir, bunu da Zeccâc demiştir.
"Üzerinde hak olan da yazdırsın":
Said b. Cübeyr: Aranan yani verecekti demektir. Demek istiyor ki: Alacaklının kendi üzerindeki hakkını katibe yazdırsın.
"Lâ yebhas minhü şey’en": Ondan hiçbir şey eksik etmesin. Şeyhimiz Ebû Mansur el - Lügavi şöyle demiştir: Emleltü, ümillü, emleltü ümli denir, bunların ikisi de vardır. Emleytü imladan gelir, emleltü ise melel ve milaldan gelir. Çünkü yazdıran katibe uzun uzadıya anlatır ve onu usandırır.
"Üzerinde hak olan kimse sefih olursa":
Burada sefihten ne murat edildiği hususunda dört görüş vardır:
Birincisi: O malı bilmeyen ve yazdırmayı bilmeyendir. Bunu Mücâhid ile İbn Cübeyr, demişlerdir.
İkincisi: O çocuk ve kadındır, bunu da Hasen, demiştir.
Üçüncüsü: Küçük çocuktur, bunu da Dahhâk ile Süddi, demişlerdir.
Dördüncüsü: O, saçıp savurandır, bunu da Kadı Ebû Ya’lâ, demiştir.
Zayıftan ne murat edildiği hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: O aciz, dilsiz ve aptaldır, bunu İbn Abbâs ve İbn Cübeyr, demiştir.
İkincisi: O ahmaktır, bund Süddi ile Mücâhid, demişlerdir.
Üçüncüsü: O çocuktur, bunu da Kadı Ebû Ya'lâ, demiştir.
"Yahut yazdırmağa gücü yetmezse":
İbn Abbâs: Meramım ifade edemediği için, demiştir.
İbn Cübeyr de: Üzerinde vermesi gereken şeyi yazdırmayı bilmeyendir, demiştir.
Kadı Ebû Ya’lâ da: O delidir, demiştir.
"Felyümlil veliyyuhu": “He” zamirinin mercii hakkında da iki görüş vardır: Birincisi. O hakka râcîdir, takdiri şöyledir: Hakkın velisi (sahibi) yazdırsın. Bu İbn Abbâs, İbn Cübeyr, Rebi’ b. Enes ve Mukâtil’in görüşüdür. Bunu İbn Kuteybe, demiştir.
İkincisi: O üzerinde hak olana, yani verecekliye râcîdir. Bu da Dahhâk ile İbn Zeyd’in görüşüdür. Zeccâc da bunu tercih edip ilk iki görüşü ayıplamış ve:
"Davacının sözü nasıl kabul edilir? Onun yazıya ve şahide ne ihtiyacı vadır?” demiştir. Yine Kadı Ebû Ya’lâ bunu tercih etmiştir. Adl ise, insaflı olmaktır.
"Erkeklerinizden": Bunda iki görüş vardır:
Birincisi: Yani hürlerden, bunu da Mücâhid, demiştir.
İkincisi: Ehl-i İslâm’dan, yani Müslümanlardan, bu da Zeccâc ile Kadı Ebû Ya’lâ’nın tercihidir. Âyetin başında mü’minlere hitap etmesi de bunu gösterir.
"Eğer iki erkek olmazsa": Şahitler iki erkek olmazsa, demek istiyor.
"Bir erkek ve iki kadın": Eğer iki erkek bulunmazsa, demek isteniyor.
"Beğendiğiniz şahitlerden":
İbn Abbâs: Faziletli ve dindar kimselerden, demiştir.
"Biri unutursa diğeri ona hatırlatır":
Zeccâc şöyle demiştir: Halil, Sibeveyh ve ilimlerine güvenilir diğer nahiv Âlimleri, bunun manası şöyledir, demişlerdir: Biri diğerine hatırlatması için iki kadın tutun". Hamze, hemzenin kesri ile
"in tedılle” okumuştur. Burada dalâlet unutmak manasınadır. Dunu İbn Abbâs, Dahhâk, Süddi, Rebi’, Mukâtil, Ebû Ubeyde ve İbn Kuteybe, demişlerdir. "Fetüzekkire” kavline gelince: İbn Kesir ile Ebû Amr şeddesiz ve rayı mensûb okumuşlardır. Hamze de merfu olarak ve kâfin şeddesi ile okumuştur. Diğerleri de nasp ve kâfin şeddesiyle okumuşlardır.
Kim şedde ile okursa, unutma anında hatırlamayı kastetmiştir.
Şeddesiz okuyanda iki görüş vardır:
Birincisi: O da şeddeli manasınadır, bu da cumhûrun görüşüdür. Bunu Dahhâk, Rebi’ b. Enes ve Süddi, demişlerdir. İki okuyuşun da manası birdir.
İkincisi: O, ikisinin şahitliği bir erkeğin şahitliği gibi sayılır, demektir. Bu da Süfyan b. Uyeyne’nin görüşüdür. Esmaî de Ebû Amr’dan benzerini nakletmiştir. Kadı Ebû Ya’lâ da bunu beğenmiştir. Bir cemaat de bunu reddetmiştir ki,
İbn Kuteybe de içlerindedir.
Ebû Ali şöyle demiştir: İbn Uyeyne’nin görüşü sağlam değildir, çünkü kadınlar ne kadar kalabalık olurlarsa olsunlar yanlarında bir erkek olmazsa şahitlikleri câiz olmaz. Bir de burada dalal, unutmak manasınadır. Bu nedenle ona denk bir şey söylenmelidir ki, o da hatırlatmaktır.
"Şahitler davet edildikleri zaman kaçınmasın":
Katâde şöyle demiştir: Bir adam içi insan dolu obayı dolaşır, onları şahitliğe çağırırdı da içlerinden bir tanesi kabul etmezdi. Âyet bunun üzerine indi. Bu davet neye idi?
Birincisi: Şahitliği üstlenmeye ve onu yazıya geçirmeye. Bunu İbn Abbâs, Atıyye, Katâde ve Rebi’ demişlerdir.
İkincisi: Üstlendikleri şahitliği hakim huzurunda eda etmeye, bunu da Said b. Cübeyr, Tâvûs, Mücâhid, İkrime ve Atâ’, Şa’bî, Ebû Miclez, Dahhâk ve İbn Zeyd, demişlerdir. Bunu el-Meymuni, Ahmed b. Hanbel’den rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Şahitliği üslenip onu yerine getirmeye, bu İbn Abbâs ile Hasen’den rivayet edilmiş, Zeccâc da bunu beğenmiştir.
Kadı Ebû Ya’lâ şöyle demiştir: Bir kimseye şahitlik ancak kendinden başkası bulunmadığı takdirde lâzım gelir. Ama onu bir grup üstlenmişse, ona şahsen lâzım gelmez, şahitliği üstlenmek de böyledir. Çünkü o cihad gibi farz-ı kifayedir. Bütün insanların ondan kaçınmaları câiz değildir.
"Vela tes’emu": Yani uzun olsun kısa olsun süresine kadar yazılması adet olan şeyi yazmaktan bıkıp usanmayın, demektir.
"Zaliküm eksatü indallah": Bu, sizin için daha uygun bir şeydir.
"Ve akvamü lişşehadeti": Şahitlik için daha sağlamdır, zira yazı bütün şahitlere şahit oldukları şeyin hepsini hatırlatır.
"Ve edna": Daha yakındır,
"enla tertabu": Şüphe etmemenize.
"İlla en tekune": Meğerki mallar ola,
"ticareten” bir ticaret. Âsım nasp ile ticareten okumuştur ki, manası da mallar hazır (peşin) ticaret ise demek olur ki, o da tarafların üstlerine düşeni derhal yerine getirmeleri ve vadesiz alışveriş yapmaları demektir. O zaman genişlik için yazmamak mübahtır. Ta ki, insanlar yiyecek ve içecek alışverişlerinde sıkılmasınlar.
"Alışveriş ettiğiniz zaman şahit tutun": Şahit tutmak adet olan şeylerde şahit tutmak menduptur.
Bu âyet; borcu yazıya geçirme ve alışveriş ve borçlanmada şahitlik yapma emrini içermektedir. Âlimler bu emrin vacip mi yoksa mübah mı olduğunda ihtilaf etmişlerdir; cumhûr bu emrin mendup ve müstehap olduğunu bildirmiştir. Buna göre bu muhkemdir. Bir bölük de yazmanın ve şahit tutmanın vacip olduğunu söylemişlerdir, İbn Ömer, Ebû Mûsa, İbn Sîrin, Atâ’, Dahhâk, Ebû Kılabe, Hakem ve İbn Zeyd bu görüştedirler. Sonra bunlar da bu hükmün geçerli mi yoksa mensuh mu olduğuhda ihtilaf etmişlerdir. Çokları bu hükmün muhkem olup mensuh olmadığına kani olmuşlardır. Bir grup da onun:
"Eğer kiminiz kiminize güvenirse, kendisine güvenilen emanetini yerine getirsin” kavli ile mensuh olduğunu söylemişlerdir.
"Vela yudarre katibün vela şehid":
Ebû Cafer "yudarre"nin rasını şeddesiz ve sükun ile (yudarir) okumuştur.
Bu kelâmın manasında da üç görüş vardır:
Birincisi: Onun manası: Meşgul iken çağrılıp da zarara uğratılmasın, demektir. Bu İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Süddi, Rebi’ b. Enes, Ferrâ’ ve Mukâtil’in görüşleridir.
Rebi’ de şöyle demiştir: Birileri katibe gelir: Benim için yaz, derdi. O da: Meşgulüm, dediği halde yakasını bırakmaz ve: Sen yazmakla memursun, der; ona zarar verirdi. Başkasını bulduğu halde onu bırakmazdı. Şahide de aynısını yapardı. Bunun üzerine:
"Ne katip ne de şahit zarara sokulmasın” kısmı indi.
İkincisi: Bunun manası şöyledir: Katibin yazdığı kimseye zarar vermemesinin manası, kendisine yazdırılandan başkasını yazması, şahidin zarar vermemesinin manası da, şahit olmadığı şeye şahitlik etmesidir.
Bu; Hasen, Tâvûs, Katâde ve İbn Zeyd’in görüşleridir. İbn Kuteybe ile Zeccâc da bunu tercih etmişlerdir. Zeccâc bunun doğruluğuna:
"Eğer böyle yapmazsanız bu sizin için bir kötülüktür” kavlini delil getirmiş ve: Meşgul bir katibi yazmaya veya şahidi şahitliğe çağırana fasık denmez. Ancak yazıyı değiştirene veya yalancı şahitlik edene fasık denir.
Üçüncüsü: Zarar vermenin manası: Katibin katiplikten, şahidin de şahitlikten kaçınmasıdır. Bu da Atâ’ ile arkadaşlarının görüşüdür.
"Eğer yaparsanız": Yani zarar verirseniz, demektir.
283
Eğer yolculukta olur da katip bulamazsanız, o zaman alınmış rehinler yeter. Eğer birbirinizden emin olursanız, kendisine güvenilen emanetini yerine getirsin ve Rabbi olan Allah’tan korksun. Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, onun kalbi günahkardır. Allah yaptıklarınızı hakkıyle bilmektedir.
"Eğer yolculukta olursanız": özellikle yolculuktan bahsedilmesi, genellikle onda katibin ve şahidin bulunmamasındandır. Kelâmın maksadı şöyledir: Eğer yazı ve şahitle işi sağlama alamazsanız, o zaman rehin alın.
"Ferihanün": İbn Kesir, Ebû Amr ve Abdülvaris ranın ve henin zammesiyle elifsiz olarak "ferühünün” okumuşlardır. Abdülvaris ile bir grup, heyi sakin okumuşlardır. Nâfi, Âsım, İbn Âmir, Hamze ve Kisâi ranın kesresi ve henin fethası ve elifle "firihanün” okumuşlardır.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Kim "ferihanün” okursa, rehnin çoğulunu kastetmiştir. Kim de "ferühünün” okursa, rihanı cem etmiş ve cemin cemini kastetmiştir.
"Rehin alın": Bu da rehnin devreye girmesi için almanın şart olduğunu gösterir. Rehin de taşınır olursa alınır. Eğer ev ve arazi gibi gayri menkul olursa, onu almak, rehin alana boş olarak teslim etmektir.
"Eğer kiminiz kiminizden emin olursa": Yani alacaklı vereceklinin emin olduğuna güvenir de malı ona katipsiz, şahitsiz ve rehinsiz teslim ederse,
"kendisine güvenilen", ki, o da borçludur,
"emanetini yerine getirsin ve Rabbi olan Allah’tan korusun": Yani kendisine güvenene hiyanet etmekten.
"Onun kalbi günahkardır": Süddi, şeyhlerinden rivayetle: Onun kalbi fisk u facurdur, demiştir. Ebû Ya'lâ da: "Neden kalbi günahkardır?” denilmiştir; çünkü günahlar ancak kalp o şeye bağlanırsa meydana gelir. Şahitliği gizlemek de onu yerine teslim etmemeye niyet etmektir.
284
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'a aittir. Eğer içinizdekini açıklar veya gizlerseniz, Allah sizi ondan hesaba çeker. Dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kadirdir.
"Eğer içinizdekini açıklar veya gizlerseniz Allah sizi ondan hesaba çeker": Içtekini açıklamak, kulun sakladığı şeyle amel edip veya konuşmasıdır. Bu da kulun hesaba çekilmesine sebeptir.
Ama içinde sakladığı şeye gelince, ulema bu âyette gizlenen şeyden ne kastedildiği hususunda iki görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: O bütün gizlenenler için geneldir, bu da çoğunluğun görüşüdür. Sorumlu olmak için bu hükmün geçerli mi veya mensuh mu olduğunda da iki görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: O
"Allah kimseye kaldıramayacağı şeyi teklif etmez” (Bakara: 286) âyetiyle mensuhtur. Bu da İbn Mes’ûd, Ebû Hureyre, bir rivayette İbn Abbâs, Hasen, Şa’bî, İbn Sîrin, Said b. Cübeyr, Katâde, Atâ’ el - Horasani, Süddi, İbn Zeyd ve Mukâtil’in görüşleridir.
İkincisi: O sorumluluk bakımından muhkemdir; dilediğini sorumlu tutar, dilediğini bağışlar. Bu da İbn Ömer ile Hasen’den rivayet edilmiştir. Ebû Süleyman Dımeşki ile Kadı Ebû Ya’lâ da bunu tercih etmişlerdir. İbn Ebi Talha da
İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Bu âyet neshedilmemiştir, ancak Allahü teâlâ mahlukatı topladığı zaman onlara şöyle diyecektir: Ben size içinizde saklayıp da meleklerimi dahi haberdar etmediğim şeyleri haber vereceğim. Mü’minlere onları haber verir ve onların içlerinden geçenleri bağışlar. O da Allahü teâlâ’nın
"Allah sizi onlardan hesaba çeker” kavlidir. Allah onları size haber verir. Şirk ve şüphe ehline gelince, onlara da gizledikleri yalanlamayı haber verir. Bu da:
"Dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder” kavlidir. Çoğunluk "feyağfirün"ün rasını ve
"yuazzibü"nün basını sakin okur; İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr, Hamze ve Kisâi bunlardandır. Cezm okumaları da makablindeki
"yuhasibküm” kavline mutabık olması içindir. Ebû Cafer, İbn Âmir, Âsım ve Ya’kûb da, ikisinde de ranın ve banın ref'i ile okumuşlardır. Onlar da yeni cümle başı yapmışlardır.
İbn Enbari şöyle demiştir: Bazıları burada Allahü teâlâ’nın hesaba çekmesini, Allahü teâlâ’nın kıyamet gününde kulun dünyada iken kalbinden geçenlerden haberdar olmasıdır. Bilsin ki, ona hiçbir şeyden azap etmemiştir. Diyor ki: Bizim tercihimiz âyetin muhkem olmasıdır. Çünkü nesh ancak emir ve nehiyde olur.
Hazret-i Âişe’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Senin açıkladıklarına gelince, Allah seni ondan hesaba çeker. Gizlediklerine gelince, o da dünyada peşin olarak cezasını çektiğin şeylerdir.
İkinci görüş: O bir çeşit gizli şeylere has bir durumdur, bu görüş sahiplerinin de iki fikri vardır:
Birincisi: O, şahitliği gizlemektir, bunu İbn Abbâs - bir rivayette - İkrime ve Şa’bî, demişlerdir.
İkincisi: O şüphe ve kesin inançtır, bunu da mücahit, demiştir. Bu anlatılana göre âyet muhkemdir.
285
O Peygamber, Rabbinden kendine indirilene iman etti, mü’minler de. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler.
"O'nun peygamberlerinden hiçbirisi arasında ayrım yapmayız. İşittik ve İtâat ettik. Bağışlamanı dileriz, ey Rabbimiz! Dönüş ancak sanadır” dediler.
"Peygamber Rabbinden kendine indirilene iman etti": Buhârî ile Müslim, Sahihlerinde, Ebû Mes’ud el - Bedri’nin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:
"Bakara suresinin sonunda iki âyet vardır ki, kim onları gece okursa, ona yeterler". Ebû Bekir en - Nakkaş da şöyle demiştir: Bunun manası şöyledir: Ona gece namazı yerine yeterler. Bu iki âyetin şu sebeple indiği söylenmiştir: Alâ, babasından Ebû Hureyre’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allahü teâlâ:
"İçinizdekileri açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker” âyeti inince bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabına zor geldi. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip önünde diz çöktüler ve: Allah sana bu âyeti indirdi, bizim ise ona gücümüz yetmez, dediler. O da: Sizden önceki iki kitap sahiplerinin dediği,
"işittik ve isyan ettik” demek mi istiyorsunuz?
"İşittik ve itâat ettik, Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır” deyiniz, dedi. Onlar da bunu deyip de dilleri iyice alışınca, Allahü teâlâ arkasından
"âmener-resûlü” âyetini indirdi.
Zeccâc şöyle demiştir: Bu sûreyi içindeki kıssa ve hükümlerle zikredince onu Peygamberin ve ölü’minlerin tasdiki ile bitirdi. İbn Abbâs, "ve kitabihi” okumuş ve kitap kütüpten daha kapsamlıdır, demiştir. Böylece kelimenin cins ismi olduğunu hatırlatmıştır, meselâ halkın elinde dirhem çoğaldı sözündeki dirhem gibi.
Hamze, Kisâi ve Halef de İbn Abbâs’ın bu okuyuşuna katılmışlardır. Tahrim suresinde de böyle okumuşlardır.
İbn Kesir, Nâfi, Âsım - Ebû Bekir rivâyetinde - ve İbn Âmir burada "kütübihi” şeklinde çoğul okumuşlar, Tahrim suresinde ise tekil şeklinde okumuşlardır. Ebû Amr da her iki yerde de cemi sigasıyla oklımuştur.
"Lâ nüferriku beyne ahadin mirrüsülih": Ebû Amr rüsl kelimesini “sîn” in sükunu ile "rüslina” ve rüsliküm” okumuş, bunun dışındakileri harekeli okumuştur. Ondan
"alâ rüsilike"de ise sakin ve harekeli olmak üzere iki nakil vardır. Diğerleri Kur’ân’daki bütün bu tip kelimeleri harekeli okumuşlardır.
"Peygamberlerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız": Yani Ehl-i kitabın yaptığı gibi kimilerine iman eder, kimilerine etmeyiz, demeyiz. Ya’kûb ranın fethası ve ye ile
"yefraku” okumuştur.
"Gufraneke": Yani bağışlamanı dileriz, demektir. Masir de, dönecek yerdir.
286
Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez. Kazandığı hayır lehine, işlediği şer de aleyhinedir. Ey Rabbimiz, eğer unutur yahut hata edersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme. Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen Mevla’mızsın bizim. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.
"Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği şeyi yüklemez": Burada vüs’ güç ve takat demektir. Bunu İbn Abbâs demiştir. Manası da şöyle demektir: Allah ona gücünün yetmediği şeyi yüklemez, çünkü bu muhaldir, meselâ kötürüme koşmayı, köre görmeyi teklif etmek gibi. Ama alet olmadığından değil de mükellef birine imkansız bir şeyi teklif etmesi câizdir; meselâ ilm-i ezelisinde iman etmeyeceğini bildiği bir kafire imanı teklif etmesi gibi. Bu âyet, birinci görüşe göredir. Bizim dediğimize delil de âyetin siyakında,
"Rabbimiz, bize takat getiremeyeceğimiz şeyi yükleme” demesidir. Eğer güç yetmeyecek şeyi teklif etmek mümkün olmasa idi, bu istek anlâmsız olurdu. Kaldı ki, Allahü teâlâ Nebisine bir kavme dua etmesini buyurmuştu; onlar hakkında da:
"Eğer onları hidayete davet etsen ebediyen hidâyeti bulamazlar” (Kehf: 57) demiştir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Âyetin manası şöyledir: Bize yapması ağır gelen şeyi yükleme, her ne kadar ona zorla ve istemeyerek katlanır isek de. Araplara anlayacakları şekilde hitap etti. Çünkü onlardan bir adam, sevmediği birine: Sana bakmaya dayanamıyorum, der; aslında dayanmaktadır, ancak ona ağır gelmektedir. Şu âyet de öyledir:
"Onu dinlemeye dayanamazlardı.” (Hûd: 20)
"Kazandığı onadır":
İbn Abbâs: Yaptığı taat onadır;
"kazandığı şer de onun aleyhinedir": Yani masiyet, günah, demektir. Ebû Bekir en-Nakkaş şöyle demiştir: "Leha” demesi hayra delildir,
"aleyha” demesi de şerre delildir. Bazıları da şu görüşü ileri sürmüşlerdir: "kesebet (kazandığı) bir veya birkaç kere olana,
"iktesebet” (kazandığı) da bir şey yaptıktan sonra tekrar yapılana denir. Bu kişi bazılarına göre de aynı manayadır, meselâ:
"Femehhilil kafirine emhilhüm Rüveyda” âyetinde olduğu gibi. (Tarık: 17)
"Rabbimiz, bizi sorumlu tutma": Bu, böyle dememiz için Allah’tan bir talimattır.
İbn Enbari şöyle demiştir: Burada nisyandan maksat, kasten terk etmektir. Zira gaflet manasına gelen unutma zaten aftır. Buradaki hata da kasıt manasındadır, yoksa yanılmak manasına değildir. Meselâ: O hata etti, denir ki, kasten yaptı demektir, nitekim gafletle yaptığı zaman da böyle denir.
"İsr” hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Sözdür, bunu İbn Abbâs, Mücâhid, Dahhâk ve Süddi demişlerdir.
İkincisi: Ağırlıktır, yani İsrâil oğullarına ağır şeyler yüklediğin gibi bize de onları yükleme demektir. Bunu da İbn Kuteybe, demiştir.
"Takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme":
Bunda da beş görüş vardır:
Birincisi: Zor ve çetin amellerdir, bunu Dahhâk, Süddi, İbn Zeyd ve cumhûr, demiştir.
İkincisi: Sevgidir, bunu da Sevri, Mansur’dan, o da İbrahim’den rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: cinsel istektir, bunu da Mekhûl, demiştir.
Dördüncüsü: İçten geçen şeyler, vesveselerdir.
Beşincisi: Cehennem azabıdır.
"Sen Mevlâmızsın": Yani velimizsin,
"bize yardım et": Bize destek ver. Muaz bu sûreyi bitirdiği zaman: Amin, derdi.