FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)

Tevbe Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 3

Cenâb-ı Hak, sonra, "ve onları tezkiye edesin" buyurmuştur. Bil ki, "onları tezkiye edesin" tabiri ifadesine atfedilince aralarında bir başkalık ve farklılığın bulunması gerekir. İşte bu sebeple tezkiye, "tathîr"in ileri derecesidir denildiği gibi; "tezkiye"nin büyütme ve arttırma manasına geldiği de ileri sürülmüştür. Buna göre mana, "Allahü teâlâ zekât miktarınca, (malda) meydana gelen noksanlığı, o malın artıp çoğalmasına sebep kılmıştır" şeklinde olur. Bu iki tabire şöyle bir mana da verilmiştir; "Sadaka, onları, günah ve ma'siyet pisliğinden temizler. Hazret-i Peygamber de, onlar o malları çıkarıp fakirlere verdiğinde, onları tezkiye eder, şanlarını yüceltir ve onları medh u sena eder."

Hazret-i Peygamberin Mü'minler Hakkında Duası

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için bir sükûnettir" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Hamza, Kisaî ve Asım'ın ravisi Hafs, vâvsız ve tâ'nın fethasıyla müfred olarak salâteke şeklinde okumuşlardır ki, bununla cins manası murad edilmiştir. Bunlar Hûd süresindeki (......) kelimesini de vâvsız ve müfred olarak salâtüke okumuşlardır (Hûd, 87). Diğer kıraat imamları da hem buradaki, hem de Hûd süresindeki kelimeyi vâv ile çoğul olarak salavâtuke şeklinde okumuşlardır.

Ebu Ubeyde şöyle demiştir: Birinci okuyuş, daha üstündür. Zira salât lafzı birden fazla ve daha çok namaza delalet eder. Baksana, Cenâb-ı Hak "Namazı kılınız" (Bakara, 110) buyurmuştur. Salavât kelimesi cem-i kıllettir. Nitekim sen, "üç vakit namaz, beş vakit namaz..." dersin.

Ebu Hatim şöyle demektedir: "Bu, yanlıştır. Çünkü salâvat kalıbı, kıllet ifade etmez. Zira Allahü teâlâ, "Allah'ın kelimeleri tükenmez" (Lokman. 27) buyurmuş, ama azlık manasını murad etmemiştir. Yine Allah, (Sebe.37)ve (Ahzâb, 35) buyurmuş, ama kıllet manasını kasdetmemiştir.

İkinci Mesele

Hazret-i Ebu Bekr'in hilafeti zamanında, zekât vermeyenler, bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, peygamberine, onlardan zekâtlarını almasını emretmiş, sonra da peygamberine, onlara dua etmesini emrederek, onun duasının, onlar için bir sükûnet ve itminan kaynağı olduğunu beyan etmiştir. Binâenaleyh, zekâtın farziyyeti, böylesi bir sükûnetin bulunmasına bağlanmıştır. Hazret-i Peygamber'in dışındakilerin, bu sükûnet ve itminanın meydana gelmesinde onun yerini tutamayacaktan malûmdur. Binâenaleyh, zekâtın, Hazret-i Peygamber'in dışında herhangi bir kimseye verilmemesi gerekir." Bil ki bu görüş tutarsızdır. Çünkü, diğer ayetler zekatın, ancak, fakirin ihtiyacını gidermek için farz kılınmış olduğuna delâlet eder. Bu tıpkı, (Tevbe, 60) ve 'Onların mallarında sâilin ve yoksulun da bir hakkı vardır" (Zariyat, 19) ayetlerinde olduğu gibidir.

Salât Kelimesinin Manası Hakkında

Arapça'da "salât" lafzının aslında dua etmek anlamına geldiğinde şüphe yoktur. Mesela biz, "Falanca, falancaya dua etti" dediğimizde bu cümle, asıl manası itibariyle, dua manasını ifade eder. Ama bu cümle, (Arapların) örfüne göre, o kimsenin o kimseye, "Allah'ım, ona merhamet et!" demiş olduğunu ifade eder. İşte bundan dolayı, müfessirler bu tabirin manası "hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın, "Bunun manası, "onlara dua et" şeklindedir" dediği rivayet edilmiştir. (Bu sebeple) Şafii (r.h) şöyle demiştir: "İmamın, (halifenin.zekât memurunun) zekât alırken zekât veren kimseye dua etmesi ve "Allah verdiğin bu şeyden dolayı senin ecrini versin; vermeyip geriye bıraktıklarını da mübarek kılarak arıtırsın" demesi sünnettir!' Diğer alimler ise bunun manasının zekat alan kimsenin zekat verene, "Allah'ım, falancaya merhamet et!" şeklinde demesi olduğunu söylemişler ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, Ebu Evfa'nın ailesi, zekâtlarını kendisine getirip verince, O'nun "Allah'fm, Ebu Evfâ'nın ailesine merhamet et" dediğini nakletmişlerdir.

Kâdî, tefsirinde; Ka'bî'nin Tefsir'inde şöyle dediğini nakletmiştir: "Hazret-i Ali, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) ölüp de üzeri örtüldüğünde, ona "Sana, salât ve selam olsun!" dedi. Bazı alimler bunu kabul etmeyerek, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hariç, hiç kimsenin hiç kimse hakkında bu ifadeyi kullanması doğru olmaz" dediğini nakletmişferdir.

Dördüncü Mesele

Alimlerimiz, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hariç, hiç kimse hakkında ve ifadelerinin kullanılamıyacağını söylemişlerdir. Şiîler ise, bu tabirleri Hazret-i Ali ve onun çocukları hakkında kullanarak, buna şu şekilde delil getirmişlerdir: "Kur'an'ın nassı, böylesi bir ifadenin, zekâtını veren kimse hakkında kullanılmasının caiz olduğuna delâlet etmektedir. O halde bunun Hazret-i Ali, Hasan ve Hüseyin (radıyallahü anh) hakkında kullanılmasına nasıl mani olunabilir?" Bazı kimselerin şöyle dediğini gördüm: "Birisi, "Selâmun aleyküm" dediğinde, ona (cevaben), "Ve aleykümüsselam" denilmiyor mu? Binaenaleyh bu, işte bu lafzın, müslümanların ekserisi hakkında kullanılmasının caiz olduğuna delâlet eder. O halde daha nasıl bu lafzın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ehl-i beyti hakkında kullanılması imkânsız olur?"

Kâdî şöyle demektedir: "Bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında caizdir. Bunun delili sahabe-i kiramın "Ya Resulallah, sana nasıl selam edeceğimizi biliyoruz, fakat salât vazifemizi nasıl ifa edeceğimizi bilmiyoruz" dediklerinde o, talîm yoluyla Allah'ım İbrahim ve İbrahim'in ehline merhamet ettiğin gibi, Hazret-i Muhammed'e ve O'nun ehline de merhamet et!" deyiniz" buyurdu. Hazret-i Peygamberin ehli arasında bir peygamberin bulunmadığı malûmdur. Binâenaleyh bu, Hazret-i İbrahim'in ehli hakkında caiz olduğu gibi, Hazret-i Ali'yi de içine alır. Allah en iyisini bilendir."

Selamün Aleyküm Sözündeki Bazı İncelikler

İnsanların birbirlerine "Selamün aleyküm" demeleri hususunda, bazı incelikler bulunduğunu hatırladım. Bunları burada yazmak uygun düşmez. Ama ne var ki ben, zayi olup unutulmasınlar diye, onları burada yazmak istiyorum. Bu sebeple ben diyorum ki, bir kimse bir başkasına selamün aleyküm dediğinde, onun selamün lafzı, nekire olan bir mübtedadır. Nahivciler, nekre bir kelimenin mübteda yapılmasının caiz olmayacağını iddia ederek şöyle dediler: "Zira, haber vermek, ancak malûm olan hakkında, malûm olmayan bir durum bildirildiğinde bir şeyler ifade ederi' Nahivciler, nekire bir kelimenin tavsif edildiği zaman, mübteda olmasının güzel ve yerinde olacağını söylemişlerdir. Mesela "Mü'min bir köle, müşrikten daha hayırlıdır" (Bakara, 221) ayeti buna misal teşkil eder.

Bunu iyice kavradığın zaman bil ki burada şu iki izah yapılabilir

a) Nekirelik mükemmeliyete delâlet eder. Baksana Cenab-ı Hak da (Bakara, 96) buyurmuştur Bu, "Sen onları, devamlı mükemmel ve son bulmayan bir hayata düşkün olan insanların en muhterisi olarak bulursun, görürsün" demektir.

Bunun böyle olduğu sabit olunca, selamün kelimesi nekire (belirsiz) bir kelimedir. Binâenaleyh bundan kastedilen mana, "Tam ve mükemmel olan bir selâm" şeklinde olur. Böyle olması halinde de, bu 'nekire" isim tavsif edilmiş, böylece de mübteda yapılması caiz olmuş olur. Bu mübteda olunca da haber de bulunur ki bu da, aleyküm sözüdür. Buna göre ifadenin takdiri, "Kâmil ve tam olan selam sizin üzerinize olsun" şeklinde olur.

b) Aleyküm lafzı, selamün lafzının sıfatı olup, bu iki lafzın toplamı mübteda kabul edilerek, haberin de takdir edilmesidir. Buna göre ifadenin takdiri, "Üzerinize olan selâm tahakkuk etti; tahakkuk etsin!" şeklindedir. Haberin hazfedilmesi çoğu kez tefhîme ve tazime daha çok delâlet eder.

Bunu da iyice kavradığın zaman biz diyoruz ki: Kendisine selam verilen kimse, karşılık verirken bu sıranın tertibini bozarak, der. Bunun sebebi, Sîbeveyh'in de dediği gibi, Arapların daha mühim gördükleri şeyi en önce zikretmeleridir. Binâenaleyh, selam alan kimse deyince bu, selam alan kimsenin, selam veren kimsenin durumuna tam manasıyla ehemmiyet verip ihtimam gösterdiğine delâlet eder. Hem selâmı alan kimsenin, şeklindeki sözü, "hasr" ifade eder. Buna göre o kimse (selam verene) sanki, "Madem ki sen bana selam verdin, ben de Cenâb-ı Hakk'ın 'Bir selam ile selamlandığınız vakit, siz ondan daha güzeli ile selamı alın veya onu ayniyle karşılayın" (Nisa. 86) ayetine uyarak, buna ilavede bulunuyor, sefamı sana tahsis ve hasrediyorum" demiş oluyor.

(......) demenin inceliklerinden birisi de şudur: Bu tabir, kişinin şeklindeki sözünden daha mükemmeldir. Çünkü onun, sözünün manası, "kâmil, tam, kıymetli ve yüce bir selam, senin üzerine olsun" demektir. Ama onun şeklindeki ifadesine gelince, onun es-selam sözü, başında eliflam bulunan müfred bir kelimedir. Bu, mahiyyetin aslından, kendisinden başka hiçbir şey ifade etmez. Mahiyyetin astına delâlet eden lafızda da, mahiyyete arız olan haller ve onun kemâlini bildiren herhangi bir şey bulunmaz. O halde, kişinin şeklindeki sözü, onun sözünden daha mükemmel ve anlamlı olmuş olur. Bu hususu, Allah tarafından kullanılan "selâm" sözünün nekire, belirsiz olarak kullanılmış olması da teyid etmektedir. Nitekim Cenab-ı Hakk'ın "Ayetlerimize iman edenler sana geldiği zaman de ki; "Selâm sizlere..." (En'âm. 54) ve, "Selâm olsun onun beğenip seçtiği kullarına.." (Neml, 59) ayetlerinde durum böyledir. Kur'an-ı Kerim'de bu tür ifadeler pek çoktur. Ama eliflamlı olarak (......) lafzına gelince, bu, peygamberler tarafından bu şekilde kullanılmıştır. Meselâ Hazret-i Musa'nın "Biz sana Rabbinden hakiki bir ayet getirdik. Selâm doğruya tâbi olanlara olsun.. " (Taha, 47)sözünde olduğu gibi. Meryem suresinde Cenâb-ı Hak, Yahya (aleyhisselâm)'dan bahsederken de "Dünyaya getirildiği gün de, öleceği gün de, ona selam olsun"(Meryem, 15) buyurmuştur ki, bu selam da, Allah tarafından olan bir selamdır. Ama Hazret-i İsa (aleyhisselâm) kıssasında Cenâb-ı Hak, "Doğduğum gün de, öleceğim gün de. ... selam benim üzerimedir" (Meryem, 33) varid olmuş olup bu, Hazret-i İsa'nın sözüdür.. Böylece bütün bu açıklamalarla, sözünün, sözünden daha mükemmel ve anlamlı olduğu sabit olmuş olur. İşte bu sebepten dolayı İmam Şafii (r.h.), teşehhüdde, nekire olarak, şeklindeki okuyuşu tercih etmiştir.

Yaratılıştaki Huylar Hakkında Değerlendirme

Selâmın inceliklerinden birisi de şudur: Bu âlemin, serlerin, afetlerin, belâların ve muhalefetlerin kaynağı ve ocağı olduğunda şüphe yoktur. Huyların inceliklerini araştıran âlimler, canlıların yaratılışlarında aslolanın hayır mı veya şer mi olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak onların bazıları şöyle demiştir: "Canlıların karakterlerinde aslolan "şer"dir. Bu, bütün insan fertleri arasında tahakkuk etmiş bir icma gibidir." Biz buna ilavede bulunuyor ve diyoruz ki: Bu bütün canlılar arasında, üzerinde ittifak edilen bir husus gibidir. Bunun böyle olduğunun delili şudur: "Kendisini tanımadığı halde, kendisine saldıran bir insan gören her insanın karakteri, o kimseyi, saldıran o kimseden sakınmaya ve o kimseye karşı müdafaaya geçmeye sevkeder. Şayet onun hilkat ve karakteri, insanda asıl ve temel olan şeyin, şer olduğuna şehadet etmeseydi, akıl fıtratı, kendisine saldıran o kimsenin şerrini savuşturmak için hazırlık yapmayı gerektirmezdi." Bu âlimler sözlerine devamla şöyle demişlerdir: "Bu husus, bütün canlılar hakkında söz konusudur. Çünkü, kendisine bir başka canlının saldırdığı her canlı, o saldıran canlıdan kaçar ve ondan korunmaya çalışır. Binâenaleyh şayet o canlının yaratılışında, kendisine yaklaşan bu canlıda temel unsurun "hayır" olduğuna dair bir inanç, bir fıtrî güdü olsaydı, o zaman (ondan kaçmaz), aksine yerinde durması gerekirdi. Çünkü, yaratılışın temeli, canlıyı, hayırı elde etme arzusuna yöneltir. Canlıların karakter ve yaratılışında aslolan, şayet hayır ve şerrin dengeli bir biçimde bulunmaları hali olsaydı, o zaman, kaçmayla durmanın da dengeli olması gerekirdi. Durum böyle olmayıp, aksine, kendisine göre ne olduğu belli olmayan bir canlının kendisine yöneldiği her canlı, sırf aslî fıtratı sebebiyle ondan kaçınca, biz, her canlıda aslolanın şer olduğunu anlamış oluruz."

Şerri Savmak Hayrı Celbetmekten Önce Gelir

Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki; Şerri def, hayrı celbetmekten daha mühimdir. Bunun böyle olduğunun delilleri şunlardır:

1) Şerri defetmek, aslı ibka etmenin, fazlalığı elde etmekten daha mühim olmasını gerektirir.

2) Herkese hayır ulaştırmak, insanın gücü dahilinde değildir. Ama, herkesten, şerrini önlemek insanın gücü dahilindedir. Çünkü birincisi fiil (bir şey yapmak ), ikincisi ise, "terk"dir. Halbuki, nihayeti olmayan şeyleri yapmak, imkân dahilinde değildir. Ama, nihayeti olmayan şeyleri yapmamak mümkündür.

3) Şerri def etme tahakkuk etmediğinde, şer bulunmuş olur. Şerrin tahakkuk etmesi ise, elem ile kederin tahakkukunu gerektirir. Elem ve keder ise, son derece güç şeylerdir. Ama, (başkalarına) hayır ulaştırmak tahakkuk etmediğinde, insan, ne hayır ne de şer içinde bulunmayıp, tam aksine aslî olan selâmet üzere kalakalır. Halbuki bu duruma tahammül etmek kolaydır. Binaenaleyh şerri def etmenin, hayır ulaştırmaktan, yapmaktan daha mühim olduğu sabit olmuş olur. Dünyanın serler, âfetler, belâlar ve sıkıntılar yurdu olduğu da kesinlik kazanmıştır. Yine, canlıların yaratılışlarında aslolan ve fıtratları gereği olan şeyin, o canlıların, serlerin kaynağı olduğu da sabit olmuş olur. Binaenaleyh bir kimse bir kimseye yaklaştığında, mühim olan şeylerin en ehemmiyetlisi, onun karşıdaki kimsenin bir emniyet, bir selâmet ve esenlik içinde bulunduğunu bildirmesidir. İşte bu sebepten dolayı, söze başlamadan önce selâm vemek, bir örf, gelenek halini almıştır. Bu da kişinin "setâmunaleykum!" demesidir.

Selamda Çoğul Sigası Kullanılmasının Hikmeti

"Selamun aleykum" demenin inceliklerinden birisi de şudur: Bu ifadenin zahiri, bu selâmın bir topluluğa verildiğini göstermektedir. Hem akla, hem de şeriata göre durum böyledir. Şeriata göre böyledir, zira Kur'an-ı Kerim, insanın, kendisini koruyan, işlerini görüp gözeten bir melekler cemaatinden hâlî bulunmadığını göstermektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Halbuki sizin üzerinizde hakiki bekçiler, çok şerefli yazıcılar bulunmaktadır"(İnfitar, 10-11) buyurmuştur. Akıl da buna delâlet eder.-Zira beşeri ruhlar çeşit çeşittir. Bir kısmı hayırlı, akıllı; bir kısmı bulanık, pis; bir kısmı şehvanî, bir kısmı gazabîdir. Beşeri, süfli ruhların her biri için o beşeri ruhların atası durumunda olan ulvi ve kuvvetli bir ruh bulunmaktadır. Bu ruhların utvi ruha nisbeti, oğulların babaya nisbeti gibidir. İşte o beşeri ruhlara, bazan uyanıkken, bazan da uykudayken ilhamlar tahsis eden, bu ulvî ruhtur. Hem gerek sıfatları, gerek karakterleri gerekse özelliklen bakımından o ruhtara benzeyip bedenlerden ayrı olan o ruhların, benzerlikleri ve cins müştereklikleri sebebiyle, bu bedenlerle bir tür ilişkileri ve alâkalan bulunmaktadır. Böylece o ruhlar bu ruhların, amelleri hususunda yardımcıları gibi olmuş olur. Eğer amelleri hayır ise, yardım da, hayır hususunda olur. Şer ise, şer konusunda olur. Bu sırrı iyice kavradığın zaman, insanın mutlaka kendisinin hemcinsi olan o ruhlarla beraber olduğunu anlamış olursun. Binaenaleyh, kişinin "selâmun aleykum" sözü, bu muayyen şahsın, ruhanî arkadaşlık sebebiyle, kendisinden ayrılmayan ve kendisinin arkadaşı olan bütün ruhlara selam verdiğini ifade eder.

Bu sözün inceliklerinden birisi de şudur: İnsanî ruhlar, hakiki bilgiler ve üstün huylarla muttasıf olup, bunlar kuvvetlenerek, arızî şeylerden soyutlanır, sonra da bunların birbirlerine olan ilgisi kuvvetlenirse karşılıklı olarak yerleştirilmiş bulunan parlak aynaların, görüntüleri artırarak yansıtması gibi, onların da nurları birbirine yansır durur. İşte bundan dolayı, dersini, ödevini hocasına okuyarak yerine getirmek isteyen kimseden beklenen edeb, bu okuyuşuna, Allah'a hamd, meleklerine ve peygamberlerine sena ile başlayarak, daha sonra hocasına dua etmesi, en nihayet de okumasına başlamasıdır. Bu Kimsenin bundan gayesi, kendi ruhu ile o kudsi ruhlar arasındaki münasebeti güçlendirmektir. Öyle ki, bu ilginin kuvvetlenmesi sebebiyle çoğu kez, o talebenin ruhunda o yüce ruhların nur ve tesirlerinden bir şeyler tezahür eder. ve o talebenin aklında da o ruhlardan feyezan eden ruhlar, manevi güçler yerleşir. Onun ruhu, bu feyzin yardımıyla, bilgi ve ilimleri daha fazla kavramaya başlar. Sen bunun böyle olduğunu bilip, bir başkası da birisine "selâmun aleykurn" dediğinde, onunla o kimse arasında sıkı bir (manevi) münasebet oluşur. Bu münasebet sebebiyle de ruhların birbiriyle uyuşması ve nurların yansıması tahakkuk eder. Biz bu konuda, bu kadarla yetinelim; çünkü biz bu konunun, burayla ilgisi olmayan, yabancı bir konu olduğunu söylemiştik. Allah en iyisini bilendir.

Altıncı Mesele

Cenâb-ı Hak, "Çünkü senin duan, onlar için bir sükûnettir." buyurmuştur. Vahidî şöyle demektedir: "Arapça'da seken kelimesi, vasıtasıyla sükûnete erdiğin şey" anlamına gelir. Buna göre bu tabirin manası, "Senin onlara yapmış olduğun duan, onların nefislerinin sende sükûnete ermesini gerektirir" seklinde olur." Müfessirlerin bu husustaki açıklamaları farklı farklıdır. Mesela İbn Abbas (radıyallahü anh): "Senin duan, onlar için bir rahmettir"; Katâde: "Senin duan onlar için bir vakar ve onur, saygınlık vesilesidir"; Kelbî: "Senin duan, onlar için bir itminandır" derlerken; Ferrâ da: "Sen onlar için mağfiret taleb ettiğinde, onların nefisleri, Allah'ın tevbelerini kabul edeceği hususunda sükûnete erer, yatışır" anlamını vermiştir.

Ben de derim ki: "'Hazret-i Muhammed'in ruhu, güçlü, parlak, saf ve berrak bir ruhtur. Binâenaleyh, Hazret-i Muhammed onlara dua edip onları hayırla yâd edince, onun ruhani kuvvetinden, onların ruhlarına birtakım tesirler akar. Böylece de onların ruhları aydınlanır, gönülleri de saflaşır. Bu sebeple de onlar, zulmetten nura, maddeden manaya geçmiş olurlar. Bunun ne demek olduğu, Beşinci Mesele'de izah edildi.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani, "Allah, onların sözlerini bihakkın duyan; niyetlerini de bihakkın bilendir" demektir.

Allah'ın Tevbeyi Kabul Buyurması

104

"Onlar bilmediler mi ki Allah, kullarından (sâdır olan) tevbeyi kabul edecek, sadakaları alacak olan ancak kendisidir ve hakikatte "tevvâb" ve "rahîm" yalnız O'dur".

Bil ki, Allahü teâlâ, bahisleri geçen kimselerin günahlarından tevbe ettiklerini ve tasaddukta bulunduklarını naklederek, o ayette, "Olur ki Allah onların tevbelerini kabul eder" rrevbe, 102) ifadesinden başka bir şey zikretmeyip, bu da tevbelerinin kabulü hususunda sarih bir ifade olmayınca, bu ayette, tevbelerini kabul ettiğinden, sadakalarını da aldığından bahsetmiştir ki, bundan maksat, tevbe etmeyenleri tevbeye; bütün asileri de itaata teşvik etmektir. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ebu Müslim: "Ayetteki "Onlar bilmediler mi?" ifadesi, istifham üslûbunda ise de, bundan "Onlar bunu pekâlâbildiler" manası kastedilmiştir. Çünkü muhatabı hem şekke düşürme, hem de onun şek ve şüphesini giderme hususunda, "Sana birşeyler öğreten kimseye hizmet etmen gerektiğini bilmez misin? Sana iyilikte bulunana teşekkür etmen gerektiğini bilmez misin?" gibi ifadeler kullanmak, Arapların örfüdür. Binaenaleyh Hak teâlâ tevbe eden o kimselerin tevbe ve sadakalarını kabul ettiğini müjdelemiştir" demiştir.

Cenâb-ı Hak bu hususu, "Hakikatte tevvâb ve rahim olan yalnız O'dur" diye te'kid etmiştir.

İkinci Mesele

Keşşaf sahibi şöyle demiştir. "Ayetteki tabiri hem yâ'lı, hem de tâ'h olarak, (Siz bilmediniz mi) şeklinde okunmuştur. Bu hususta şu iki izah yapılır:

1) Bu ayetten şu mana kastedilmiştir: "O tevbe edenler, tevbelerinin ve sadakalarının kabul edilmesinden önce, Allahü teâlâ'nın doğru tevbeleri ve halis niyetle verilecek sadakaları kabul edeceğini bilmediler mi?"

2) Bu ayetten, tevbeye teşvik için, tevbe etmeyenler murad edilmiştir. Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), o kimselerin tevbelerinin doğruluğuna hükmedince, tevbe etmemiş olanlar, "O tevbe edenler, dün bizlerle beraber, bizler gibi idiler, ne kendileriyle konuşuluyor, ne de oturulup kalkılıyordu. Peki nasıl oldu da büyük oldular?" dediler ve bunun üzerine bu ayet nazil oldu.

Üçüncü Mesele

Hak teâlâ'nın, "O tevbeyi kabul eder" ifadesi ile ilgili, bazı hikmetler vardır:

Birinci hikmet: Allahü teâlâ bu ayette, "Allah" adını zikretmiş, sonra da onun peşine bu ifadeyi getirmiştir. Bunun böyle oluşunda, Allah'ın, tevbeyi kabul eden bir ilah olduğuna dikkat çekmiştir. Bu böyledir, çünkü ilah, hakkında fazlalık ve noksanlık söz konusu olmayan zattır. Yine ilah, itaat edenlerin taatı ile durumunda zatında bir artış olmayan ve günahkârların isyanları ile zatına bir noksanlık erişmeyen varlıktır. Yine ilah kulların taatına arzu duymayan ve masiyetten nefret etmeyen zattır. Bundandır ki O'nun nefret ve gazabının kendisini intikama sevkettiği de söylenemez. Aksine O'nun günahı yasaklayıp, taata teşvik etmekten maksadı şudur: İnsanın kalbini âhiret âlemine ve sa'îdler (cennetlikler) makamına davet eden, bâtıl ve cismani şeylerle meşgul olmaktan alıkoyacak olan her türlü ibadet, gerçek amel ve salih yoldur. Bunların zıddı olan herşey de, masiyet (günah) ve bâtıl ameldir. Binâenaleyh günahkâr olansadece kendisine zarar vermiş, yine itaat eden de sadece kendisine fayda vermiş olur. Bu tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın "Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz, eğer kötülük ederseniz yine kendinize kötülük etmiş olursunuz" (isra, 7) ayetinde ifade edildiği gibidir. Binâenaleyh eğer ilah, rahîm, hakîm ve kerîm olur, O'nun günahkâra olan gazabı da, günahkârın isyanının ilaha zarar verdiğinden ötürü olmaz ise ve kul da günahtan itaata geçiş yaparsa, İlah'ın keremi, kulun tevbesini kabul etmeyi, âdeta kendisine gerekli (vâcib) kılmış gibi olur. Böylece "İlah" olmanın, mutlak manada müstağni olmadan ibaret olup, mutlak müstağni olma da, İlah'ın dışındaki varlıklar için imkansız olunca, başka varlıkların tevbeleri kabul etmesinin, başka sebepler, muarız ve zıd şeyler olmadığ müddetçe âdeta imkans'ız olduğu sabit olmuş olur.

Peygamber Tevbe Kabul Edemez

İkinci hikmet: Tevbeyi kabul etmek, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in elinde olan birşey değildir. Tevbeyi kabul, bazan kabul eden, bazan da etmeyen Allah'a ait bir iştir. O halde, tevbelerinizde yalnız Allah'a yönelin. O tevbe edenlere şöyle denilmiştir: "Çalışınız, çünkü amelleriniz, -hayır olsun, şer olsun- Allah'a saklı değildir.'

Allah'ın Tevbeyi Kubûlü Vacip Değildir

Mu'tezile "Tevbeyi kabul etmek, akten, Allah için vacibtir" demişler; âlimlerimiz ise "Tevbe'yi kabul etmek Allah için, Allah'ın vaadi, lutfu ve ihsanı itibarı ile vâcibtir, yoksa aklen vâcib değildir" demişlerdir. Âlimlerimizin, Allah'ın tevbeleri kabul etmesinin aklen vâcib olmadığı hususundaki delilleri şunlardır:

1) Vâcib, failin, yapmadığı zaman zemme müstehak olduğu şeydir. Binaenaleyh eğer tevbeyi kabul etmek. Allahü teâlâ için vâcib olsaydı, tevbeyi kabul etmediği zaman zemme (kınanmaya) müstehak olurdu ki, bu imkansızdır. Çünkü böyle olan kimse, "kabul etme" ile kâmil ve tam olmuş olurdu, Başka bir şey ile tam ve kâmil olan şey ise, zâtı gereği "noksan" demektir. Allah hakkında ise "noksanlık" imkansızdır.

2) Zemm (kınama), ancak o zemmi duyduğu zaman kişi müteessir olup, nefsi ondan hoşlanmadığı zaman, kişinin onu yapmasına manî olabilir ve bu yüzden onun halinde bir noksanlık söz konusu olmuş olur. Fakat şehvetten, nefretten, noksanlıktan ve fazlalıktan yüce ve münezzeh olan zât hakkında, bu manadabir vücubun (gerekliliğin) mevcudiyeti düşünülemez.

3)Allahü teâlâ bu ayette, tevbeleri kabul ettiğini bildirerek kendisini medh-ü sena etmiştir. Eğer tevbeleri kabul etmek vacib olsaydı, Allah bununla kendisin medh-ü sena edemezdi. Çünkü vazifeyi (vacib-gerekli bir şeyi) yapmak, medhi, senayı ve tazimi gerektirmez.

Beşinci Mesele

Hak teâlâ'nın tabirindeki an edatı hakkında da şu iki izah yapılmıştır:

1) Burada an veya min kullanılması arasında manaca bir fark yoktur. Nitekim Arapça'da ile aynı manaya gelip "Senden bunu aldım" demektir.

2) Kâdî şöyle der: "Burada an edatının kullanılmasının daha beliğ olduğu söylenebilir. Çünkü bu kelime, kabul edilen o tevbeye giden yolu kolaylaştırma ile birlikte o tevbenin kabul edildiğini ifade eder."

Ben derim ki: Kâdî, an edatının, bu manaya nasıl delâlet ettiğini açıklamamıştır. Bana göre, an ve min harf-i cerleri, manaca biribirine yakın iki kelimedir. Fakat an uzaklaşma manasını taşır. Mesela "Falanca, padişahın sağ tarafına oturdu" denildiğinde bu, o kimsenin sağ tarafta biraz uzağa oturduğunu ifade eder. O halde ayetteki an ibadihi lafzı da, tevbe eden kimsenin o günahı sebebiyle Allah'ın kendisini kulluğuna kabulünden uzak düştüğüne inanıp, efendisince kovulmuş olmadan ötürü gönlünde bir kırıklık ve burukluk olması gerektiğini ifade eder. İşte an edatı, tevbe eden kimsenin bu şuuru taşıması gerektiğine üstü kapalı bir uyarı ihtiva eder.

"Allah Zekat Alır" Tabirinin Manası

Ayetteki, "Sadakaları alır" ifadesi ile İfgili şöyle bir soru söz konusudur: Bu ifadenin zahiri, zekatı Allah'ın aldığını; "Onların mallarından sadaka al" (Tevbe, 103) ifadesi, o zekatı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in aldığını,

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Muâz (radıyallahü anh)'a: "Zekatı, onların zenginlerinden al"şeklindeki hadisi de, zekâtı alanın Muaz (radıyallahü anh) olduğunu ve fakire zekat verdiğiniz zaman, hislerin (ve gözün), o zekatı fakirin aldığını göstermektedir. Binâenaleyh bu durumlar nasıl bağdaştırabilir?

Buna şu iki şekilde cevap verilir:

1)Allahü teâlâ, "Onların mallarından sadaka (zekat) al" (Tevbe. 103) ayetinde, zekatı alanın Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğunu beyan edip; bu ayette de zekatı alanın, kendisi olduğunu belirtince, bundan murad, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in almasının, tıpkı Allah'ın alması gibi olduğunu göstermek olmuş olur. Bunun maksadı da, Hazret-i Peygamberin zekat almasının, adetâ Allah'ın bizzat alması gibi olması itibariyle, Peygamberin şânının yüceliğine dikkat çekmektir. Allahü teâlâ'nın, "Gerçekten, sana biat edenler, Allah'a biat etmiş olurlar" (Fetih, 10) ve "Allah'a ve Resulüne eza verenler var ya.." (Ahzâb, 57) ayetleri de bunun bir benzeridir. Burada bahsedilen "Allah'a eza vermek"ten maksad, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yapılan ezâ ve cefâdır.

2) Zekât alma işi. Peygambere zekatı almayı emretmek ve Allah'ın zekatla ilgili hükmünü insanlara tebliğ etmek manasında; fakire de o zekatı bizzat alma manasında izafe edilmiştir. Bu tıpkı Allah'ın can alma işini, "Geceleyin sizi öldüren... O'dur" (Enam, 69)ayetinde kendi zâtına; "De ki: "Size müvekkel olan ölüm meleği canınızı alacak"(Secde. 11) ayetinde ölüm meleği (Azrail (aleyhisselâm)"e) ve "Herhangi birinize ölüm geldi mi. elçilerimiz onun ruhunu alır" (En'am, 61) ayetinde de ölüm meleğinin yardımcısı olan meleklere izafe etmesi gibidir. Binâenaleyh can alma işi, yaratma bakımından Allah'a; (bu işi yapanların) reisi olması bakımından Azrail'e ve Allah ölümü yarattığı anda bu işi bilfiil yapan ölüm meleğinin yardımcısı olan meleklere nisbet edilmiştir. İşte burada da böyledir. Bunu iyice kavradığın zaman diyoruz ki: "O Allah, sadakaları alır" tabiri, bu sadaka (zekat) itaatına büyük bir şeref ve kıymet kazandırmıştır. Bu hususta, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den gelen rivayetler de pek çoktur. O, mesela bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: "Allah sadakaları, sadakalardan güzel olanları kabul eder. O, onları eline alıp kabul eder ve onları, tıpkı sizden birinin tayını, deve yavrusunu büyütmesi gibi, sahibi (vereni) için büyütüp çoğaltır bereketlendirir. Öyle ki bir lokma sadaka Allah katında Uhud dağından daha büyük olur." Buhâri, Zekat. 8 (2/113).

Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Muhammed'in canı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, sadaka veren her müslüman kulun verdiği sadaka, ması uğruna verdiği zata ulaşır, binaenaleyh o sadaka, Allah'ın eline geçer" Benzer hadis: Müsned. (2/431).

buyurmuştur. Hasan el-Basrî bu iki hadisi rivayet etmiş ve şöyle demiştir: "Allah'ın sağ eli, avucu ve kabzası tavsif edilemez. Çünkü "O'nun benzen gibisi yoktur"(Şura, 11) Bil ki yemin (sağ el) ve keff (avuç) kelimeleri, takdisten Allah'ın münezzehliğine yaraşan manalar verilmesi gereken kelimelerdendir."

105

"De ki; "Dilediğinizi yapın. Çünkü Allah da Resulü de, mü'minler de işlerinizi görecektir. Sonra gizliyi ve aşikârı bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O, size, yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir"

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki bu, her türlü teşvik ve sakındırmayı içinde toplayan bir sözdür. Çünkü ma'bûd (tapılan varlık), tapanların ne yaptığını bilmediği zaman, tapanlar, yaptıkları ibadetlerden istifade edemezler. İşte bundan dolayı, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) babasına: "İşitmez, görmez ve sana hiç bir faydası olmaz şeylere niçin tapıyorsun?"(Meryem, 42) demiştir. Ben, bazı toplantılarda Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in getirdiği bu delilden esas kastının, putların ulûhiyyetini tenkid olmadığını söyledim. Çünkü herkes bunların taş ve odun parçalarından ibaret olduğunu, tasarruf edenlerin tasarrufları ile (yaptıkları işlerle) yüzyüze bulunduklarını, her isteyenin onları yakıp kırabileceğini, bu durumda olan bir varlığın ilah olamayacağını kesin olarak bilir. Aksine Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu delilden maksadı şudur: Onun zamanındaki putperestlerin çoğu, kâinatın ilâhının mûcıb-i bizzat bir varlık olup; hür ve irade sahibi bir mûcid olmadığını iddia eden felsefecilerin görüşünde idiler. İşte bundan dolayı, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), "İlah, mücib-i bizzat (yapacağını otomatik olarak yapan), hayırları bilmeyen, fayda veya zarar veremeyen, ihtiyaç ve duaları işitemeyen ve muhtaçların yalvarıp yakarmalarının farkında olamayan bir varlık olduğunda, ona ibadet etmenin ne faydası (manası) var?" demek istemiştir. O halde, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu delilden maksadı, âlemin ilâhının "zâtı gereği mûcib" bir varlık olduğunu söyleyenleri tenkid etmektir. Fakat, âlemin ilahı hür ve irâde sahibi bir fail, cüz'iyyatı ve külliyatı (herşeyi) bilen bir âlim olduğu takdirde, kullar ibadet ve dualarından büyük fayda elde ederler. Çünkü kul ibadet ettiğinde ma'bud, onun taat ve ibadetini bilir, hem bu dünyada, hern de ahirette ona mükafaat verebilir; yine kul isyan edip günah işlediğinde, ma'bûd, hem dünyada, hem ahirette ona ceza verebilir. O halde Hak teâlâ'nın, "De ki: "(Dilediğinizi) yapın. Çünkü işlerinizi Allah (...) görecektir" ifadesi, itaatkarlar için büyük bir teşvik, günahkârlar için de büyük bir korkutma ve tehdid ifade eder. Binâenaleyh Cenâb-ı Allah sanki şöyle demektedir: "Haydi bakalım, çalışınız! Çünkü amellerinizin, hem bu dünyada, hem de ahirette birer hükmü vardır. Onların bu dünyadaki hükmü (ve durumu), Allah'ın, Resulullah'ın ve müslümanların onları görmesidir. Eğer o ameliniz bir taat olursa, ondan ötürü, hem bu dünyada, hem de ahirette büyük bir övgü ve mükafaat söz konusudur. Yok eğer o, bir günah olur ise, ondan ötürü bu dünyada büyük bir zemm (kınama), ahirette ise çetin bir azab meydana gelir." Binâenaleyh bu tek cümlenin, insanın dini, dünyası, hayatı ve âhireti hususunda muhtaç olduğu herşeyi içinde toplayan bir cümle olduğu sabit olmuş olur.

Ayetten Çıkarılan Usül meseleleri

Bu ayet, usül ile ilgili bazı meselelere delildir.

Rü'yet Kelimesinin Görmek ve Bilmek Manası

Birinci hüküm: Bu ayet, Allahü teâlâ'nın, görülebilecek şeyleri gördüğüne delâlet eder. Çünkü bir mef'ul alan "rü'yet" fiili "görmek" manasına; iki mef'ul alan ise "bilmek" manasına gelir. İki mef'ul alışı, mesela senin iyi "Zeyd'i fakih gördüm (yani fakih olduğunu bilip, anladım)" şeklindeki sözünde olduğu gibidir. Ayetteki reâ fiili bir mef'ul almıştır ve dolayısıyla "görmek" manasına gelir. Bu da, Cenâb-ı Allah'ın, herşeyi gördüğüne delâlet eder. Bu, tıpkı Hazret-i İbrahim'in "İşitmez ve görmez., şeylere niçin tapıyorsun?" (Meryem, 42) buyruğunun Allahü teâlâ'nın görüşü olduğuna ve eşyayı gördüğüne delalet etmesi gibidir. Bu ayetteki "rü'yet"i "bilmek" manasına almanın mümkün olmadığını, Hak teâlâ'nın, kendisini, hemen bu ifadenin peşi sıra "bilme" vasfı ile tavsif ederek, "Gizliyi ve aşikarı bilen Allah'a döndürüleceksiniz" buyurmuş olması da te'yîd eder, Eğer ayetteki "rü'yet", "bilme" manasına gelmiş olsaydı, o zaman faydasız ve lüzumsuz bir tekrar yapılmış olurdu. Bu ise, (Kur'an için) düşünülemez.

Allah'ın Kalbî Fiilleri Görmesi Konusunda Mutezile'nin Hatası

İkinci hüküm: Ehl-i Sünnet alimlerimize göre, mevcud olan herşey görülebilir. Alimlerimiz, bu görüşlerine bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Biz, bu ayette geçen "ru'yet" kelimesinin, tek bir mef'ul aldığını delille gösterdik. Dil kaideleri de, bir mef'ul alan , "ru'yet" kelimesinin, "görmek" manasına geldiğine şehadet etmektedir. Öyle ise bu ayetteki ru'yet "görmek" manasındadır. Cenâb-ı Hak, buradaki reâ fiiline, mef'ul olarak onların "işlerini" getirmiştir.

Ameller, (iradeler, hoşlanmayışlar ve fikirler gibi) kalb amelleri ile organların amelleri (hareket ve hareketsizlik gibi) olmak üzere ikiye ayrılır. Binâenaleyh Hak teâlâ'nın bütün bunlart görüyor olması gerekir. Bu da, herşeyin Allah tarafından görüldüğüne delâlet eder."

Cübbaî bu ayeti, Allahü teâlâ'nın sadece, hareket, hareketsizlik, bir araya gelme ve ayrılma gibi, organların amellerini gördüğüne delil getirmiştir. Ona, "(ehl-i sünnetin) istidlali eğer doğru ise, senin de, Cenâb-ı Hakk'ın kalbî amelleri de gördüğüne inanman gerekir" denildiğinde, o buna: "Allahü teâlâ ayette, bu ifade üzerine, "Resul" ve "mü'minler" kelimelerini de atfetmiştir. Resûlullah ve mü'minler ise, sadece insanların uzuvlarının fiillerini (zahirî fiilleri) görürler. Binâenaleyh ayetteki ru'yet, atfedilenler (yani Resul ve mü'minler) hakkında, uzuvların fiillerini görme ile sınırlı olunca, bunu ma'tufun aleyh olan "Allah" hakkında da aynı sınırla sınırlamak gerekir" diye cevap vermiştir. Bu, tuhaf bir görüştür, Çünkü atıf (ma'tuf ife ma'tufun aleyh arasında), sadece asılda (yani burada, görme işinde) müşterek oluşu ifade eder. Binâenaleyh ma'tuf ile ma'tufun aleyhin her bakımdan eşit olmaları gerekli değildir. Bu sebeple, ma'tufta bir tahsisin (sınırlamanın) bulunması, ma'tufun aleyhin de tahsisini gerektirmez. Ehl-i Sünnet'in istidlalinin aslına şu şekilde cevap verilebilir: "Allahü teâlâ şu anda da görmektedir. Binâenaleyh bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Çünkü Allah, (...) işlerinizi görecektir" ifadesinin delâlet ettiği şey, şu anda mevcut değildir. Çünkü se yerâ (görecek) fiilinin başındaki sin harfi, gelecek zamanı gösterir. Böylece bu görme işinden muradın, onların amel ve hareketlerine karşılık (mükafaat veya ceza) verme manası olduğu ortaya çıkar. O halde, ifadesi, "Allah size, işlerinizin karşılığını verecektir" manasında olur.

Cübbai'nin bu görüşüne, birisi şöyle cevap verebilir: "Onların amellerine karşılık verme işi ayette, "O, size yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir" ifadesi ile anlatılmıştır. Binaenaleyh eğer biz, buradaki "rü'yet"i, "işlere karşılık verme" manasına hamledersek, lüzumsuz bir tekrar söz konusu olur. Bu ise caiz değildir."

Üçüncü Mesele

Ayetteki, "Çünkü Allah da. Resulü de, mü'minler de işlerinizi görecektir" buyruğu ile ilgili bir soru vardır. O da şudur: Onların amellerini, herkes görmemektedir. Öyleyse bu sözün manası nedir?

Cevap: Bunun manası, bu amelin haberinin herkese ulaşmasıdır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Eğer bir adam, hiçbir kapısı ve penceresi olmayan bir kaya içinde, bir iş yapsa, mutlaka onun işi, olduğu gibi insanlara çıkar (ulaşır)" Müsned, (3/28). buyurmuştur.

İmdi eğer, "Ayette, "Allah" isminden sonra Resûlullah'ın ve mü'minlerin, o tevbe edenlerin amellerini gördükleri manasında zikredilmesinin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: Bunun, iki izahı vardır:

1) Kişiyi, amel-i salih yapmaya sevkeden en kuvvetti etken, onu yapması neticesinde elde edeceği övgü, itibar ve şereftir. Kişi, bu fiili yaptığı zaman, Resûlullah'ın ve mü'minlerin kendisine önem vereceklerini bildiği zaman, bundan dolayı ayrıca sevinir ve o işe karşı arzusu kuvvetlenir. Bu inceliğe dikkat çeken şeylerden birisi de şudur: Allahü teâlâ, ayette önce kendinin görmesini zikretti. Bunun peşisıra Resûlullah'ın ve mü'minlerin görmesini zikretti, binâenaleyh sanki şöyle denildi: "Eğer sen, Hakk'a kullukta doğruyu bulmuş ehl-i tahkîk'ten isen, Allah için salih ameller işle. Yok eğer, halkın medh-ü senası ile oyalanan zayıf kimselerden isen, halkın, yani Resulullah'ın ve mü'minlerin övgüsüne nail olmak için, yine salih ameller işle."

Ahiretteki Şahitlik Hakkında

2) Ebu Müslim'in sormuş olduğu bu soruya, ikinci olarak da şöyle cevap verilir: "Mü'minler, Cenâb-ı Hakk'ın, "Böylece sizi, (Ey Muhammed ümmeti) vasat (örnek) bîr ümmet yaptık.." (Bakara, 143) ayetinde buyurduğu gibi, Kıyamet günü, Allah'ın şâhidleridir. Hazret-i Peygamber de, Cenâb-ı Hakk'ın "Her ümmetten birer şâhid, onların üzerine de seni bir şâhid olarak getirdiğimiz zaman onların hali nice olur?" (Nisa. 41) ayetinde buyurduğu gibi, ümmet için şâhiddir. Binâenaleyh Resûlullah'ın ve mü'minlerin, Kıyamet günü Allah için şâhidler olacağı sabit olmaktadır. Şâhidlik ise, ancak (şahidlik yapılacak şeyi) gördükten sonra doğru olur. Bundan dolayı Allahü teâlâ, bu ayette Resulünün ve mü'minlerin, o kimselerin hareketlerini gördüğünü zikretmiştir. Bundan maksad, onların Kıyamet günü, geçmiş-gelecek herkesin huzurunda, şahidlik yapacaklarına, çünkü onların sıdk, doğruluk, iffet ve rüşd sahibi kimseler olduklarına dikkat çekmektir,

Burada "Gayb'ın Manası

Allahü teâlâ daha sonra "Gizliyi ve aşikarı bilene döndürüleceksiniz" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

İbn Abbas (radıyallahü anh): "Gayb, onların (insanların) gizledikleri şeylerdir; "şehadet" de, açıkça yapıp, gizlemedikleri şeylerdir" demiştir. Ben de diyorum ki: "Gayb"ın, onların kalplerinde meydana gelen, amelleri yapmaya veya amellerden geri durmaya sevkeden niyetler manasına; "şehâdet"in de, azaları ile yapıp ortaya koydukları ameller manasına olması uzak bir ihtimal değildir.

Yine diyorum ki: "İslam feylesoflarının görüşü şudur: "His ve duyulara gâib olan (yani hissedilemeyen-görülemeyen) varlıklar, hissedilen (görülen) varlıkların illetleri (sebebleri) veya illet (sebeb) gibi olan şeyleridir." Bu görüşte olanlara göre, illeti (sebebi) bilmek, malûlü (sebebe bağlı) şeyi bilmek için bir illettir (sebebtir). Bundan dolayı gaybı bilme işinin, şehadeti bilme işinden önce olmuş olması gerekir. İşte bu sebebten ötürü Kur'an'da bu ifade ne zaman yer alsa, "gayb", "şehadeften önce gelir.

İkinci Mesele

Eğer biz, Hak teâlâ'nın, Allah (...)işlerinizi görecektir" ifadesini, bizzat "görme" manasına alsak, o zaman bunun manasının, "Gizliyi ve aşikarı bilene döndürüleceksiniz" ifadesinin manasından farklı olduğu ortaya çıkar. Yok eğer biz bu "rü'yeti" "bilme" veya "(o amellere karşılık) mükâfaat verme" manasına hamledersek, ayetteki "Gizliyi ve aşikarı bilen Allah'a döndürüleceksiniz"tabirinin "Allah (...) işlerinizi görecektir" ifadesinin tefsiri yerine geçmiş olduğunu kabul etmiş oluruz. O zaman "Gizliyi ve aşikarı bilene döndürüleceksiniz" ifadesinin manası şöyle olur: "Aşikârı (şehadeti), yani dünyada iken ortaya konulan medhi, senayı, saygıyı veya bunların zıdlarını, gizliyi (gaybı), yani Kıyamette, ortaya çıkacak mükâfaat veya ceza durumunu bilen Allah'a döndürüleceksiniz."

Allahü teâlâ daha sonra, "O. size yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir" buyurmuştur. Bu, "O, sizin amellerinizin durumlarını biliyor, sonra size, onlara göre karşılık verecektir. Çünkü âhirette Allah'ın karşılık vermesi (mücâzâtı), ancak bilmeden sonra hâsıl olur. Çünkü o zaman herkes, kendisinin başına gelen, kendisine ulaşan şeyin zulüm değil, bir adalet olduğunu bilir. Eğer sevab ehlinden ise sevinç ve saadeti daha fazla; yok eğer ikâb ehlinden ise, kederi ve pişmanlığı daha fazla olur" manasındadır.

İslâm feylesofları şöyle demişlerdir: "Allah (...) işlerinizi görecektir" ifadesinden murad, ruhanî (yani ruh'a verilecek) sevaba bir işarettir. Çünkü kul, mevlâstnın kendisine emretmiş olduğu birçok meşakkatli işi yüklenip yapınca ve mevlasının, onun bu meşakkatlerini yüklendiğini görmekte olduğunu bilince, çok sevinir ve o husustaki sevinci artar. Bu, ona göre, şahane elbiselerden ve çok maldan daha kıymetli ve tatlı olur. Ama Cenâb-ı Hakk'ın "Gizliyi ve aşikârı bilene döndürüleceksiniz" buyruğuna gelince, bundan maksat, rezîl ve rüsvay kılınmak suretiyle verilecek olan azabın tarif edilmesidir. Bu, şuna benzer: Sultanın kendisine çok çeşitli lütuf ve ihsanlarda bulunmuş olan kul, çok çeşitli isyan işlemiş olsun... Bu köle sultanın yanına gelse ve sultan da onun işlemiş olduğu çok çeşitli kabahat ve kusurları, bir bir sayıp dökse... İşte o zaman, o kulun hüznü artar, gam ve kederi büyür, çok mahcûb olur. İşte bu, bir tür ruhanî bir azabtır. Akıllı kimseler çoğu kez, bundan ve diğerlerinden kaçınıp korunmak için en şiddetli maddî ve cismanî azablara, acılara katlanır, razı olurlar.

106

"(Savaşa gitmeyenlerden) diğer birtakımı da, Allah'ın emrine (intizaren), haklarındaki hüküm ertelenmiştir. O, , bunları ya azaba uğratacak, yahut tevbelerini, kabul edecektir. Allah, çok iyi bilen, tam bir hikmetle yapandır"

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Mürcie Hakkında

Hamza, Nâfi, Kisaî ve Asım'ın ravisi Hafs, hemzesiz olmak üzere mürcevne; diğer kıraat imamları da, hemze ile mürceûne okumuşlardır ki, bu, iki kullanıştır. Arapça'da, bir şeyi ertelediğinde, hemzeli ve hemzesiz olmak üzere "Onu tehir ettim" denilir. Tevbe edenin mutfak bağışlanacağını söylemeyip, bu mağfireti Allah'ın meşîetine, iradesine havale ettikleri, bıraktıkları içindir ki, "Mürcie" mezhebine bu ad verilmiştir. Evzâî'ye göre onlara bu adın verilmesinin sebebi ameli imandan geri bırakmaları, yani ayrı düşürmeleridir.

Cihadden Geri Kalan Gruplar

Bil ki Allahü Teâlâ, cihaddan geri kalanları üç kısma ayırmıştır:

1) Nifak üzere talimli olan münafıklar.

2) Tevbe edenler. "Diğer bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler" (Tevbe, 102)ayetiyle kasdedilenler bunlar olup, Cenâb-ı Hak, onların tevbelerini kabul buyurduğunu açıklamıştır.

Ayetin Nüzul Sebebi

3) Alıkonarak, bekleyerek, geride kalanlar ki, bu ayette zikredilenler de bunlardır.

İkinci kısımdakilerle bunlar arasındaki fark şudur: Ötekiler hemen îevbe etmeye koşmuşlarken, bunlar tevbeye yönelmemişlerdir.

İbn Abbas (radıyallahü anh) ise şöyle demiştir: "Bu ayet, Ka'b İbn Malik, Mürare Ibnu'r-Rebî ve Hilal İbn Ümeyye hakkında nazil olmuştur. Ka'b: 'Medine'deki en hızlı deve benimdir; bu sebeble, dilediğimde Hazret-i Peygamber'e ulaşırım " der ve günlerce gecikir. Daha sonra da, Hazret-i Peygamber'e ulaşmaktan ümidini keser ve yaptığı şeye pişman olur; aynı şekilde arkadaşları da. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Medine'ye geri döndüğünde Ka'b'a, Hazret-i Peygambere git ve yaptığından dolayı O'ndan özür dile " denildiğindeyse o: "Hayır, tevbenin kabulüne dair bir hüküm, ayet nazil olmadıkça, gitmeyeceğim vallahi" der. Diğer iki arkadaşı ise, Hazret-i Peygamber'e giderek özür beyanında bulunurlar. Hazret-i Peygamber, onlara: "Sizin, bana katılmayarak geride kalmanızın sebebi nedir?" dediğinde onlar: "Hatadan başka bir mazeretimiz, haklı gerekçemiz yoktur" cevabını verirler.. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk'ın, "Savaşa gitmeyenlerden diğer birtakımı da Allah'ın emrine intizaren. haklarındaki hüküm ertelenmiştir" ayeti nazil olur.

Haklarındaki Hüküm Ertelenen Üç Kişi

Bunun üzerine, bu ayetin nüzulünden sonra Hazret-i Peygamber orrtarı (haklarında hüküm ininceye kadar bir yerde) durdurtur. İnsanları, onlarla oturup kalkmaktan men eder; onlara, hanımlarından ayrılmalarını ve onları, ana babalarının yanına yollamalarını emreder. Derken, kendisine yiyecek getirmek arzusuyla, Hilâl'in hanımı gelir; çünkü Hilal, son derece yaşit bir kimsedir. Sadece ona izin verilir. Şam'dan ise bir elçi gelmiş, Ka'b'ı kendilerine (Bizans'a) katılmaya teşvik etmektedir. Bunun üzerine Ka'b: "Yaptığım hata öyle bir dereceye ulaşmıştır ki, müşrikler bile benden bir şey umar hale geldiler. Onca genişliğine rağrnen. yeryüzü bana dar geldi" der. Hilâl İbn Ümeyye ise öylesine ağladı ki, gözlerinin kör olacağından korkuldu. Elli gün geçtikten sonra, onların tevbelerinin kabul edildiğine dair, "Allah, peygamberinin tevbesini kabul buyurdu "(Tevbe, 117) ve, "Savaştan geri bırakılan üç kişinin (tevbelerini de kabul etti) (Tevbe. 118) ayetleri nazil oldu.

Hasan el-Basri şöyle demiştir: "İşbu ayetinde bahsedilen kimseler, Resulüllah'ın, kendi huzurundan uzaklaştırdığı bir münafık güruhudur." Esamm da, Cenab-ı Hakk'ın bu ayetle münafıkları kastettiğini ve bunun tıpkı, "Çevrenizdeki bedevilerden ve Medine ahalisinden birtakım münafıklar vardır ki" Tevbe, ıoıt ifadesi gibi olduğunu söyleyerek, sözünü şöyle sürdürmüştür: "Allah, onlar hakkındaki hükmü ertelemiş, onlar hakkında bildiği şeyi haber vermemiş ve tevbe etmemeleri halinde, haklarında ayet ineceğini bildirerek, onları bu ayetle korkutmuştur.

İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak "O, bunları ya azaba uğratacak, yahud tevbelerini kabul edecektir" buyurmuştur." Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Akıbetleri Hakkında, Ayette Müphem ifade Kullanılması

Bir kimse şöyle diyebilir: "İmma kelimesi, şek ifade eder. Halbuki Cenab-ı Hak, şekden münezzeh ve beridir." Buna şu şekilde cevap verilebilir: "Bundan murad, "Onların içleri. korku ve ümit üzere olsun" manasıdır." Böylece, bazı insanlar, "Allah onlar hakkında, mazeretlerinin kabul edildiğini bildiren bir ayet indirmezse, onlar helak olurlar"; diğer bazıları da, "Umulur ki Allah onları bağışlar, affeder" demeye başladılar.

İkinci Mesele

Bunların savaştan geri kaldıklarına ve Hazret-i Peygamber'e katılmadıklarına pişman olduklarında şüphe yoktur. Allahü teâlâ da onların tevbe ettiklerine hükmetmeyip, aksine "O. bunları ya azaba uğratacak, yahud tevbelerini kabul edecektir" buyurmuştur. Bu da sadece pişman olmanın, tevbenin sahih olması için yeterli olmayacağına delâlet eder.

Tevbenin Şartları

Eğer, "Tevbenin şartları nedir?" denilirse, biz deriz ki:

Belki de onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, kendilerine 'eziyyet edilmesini emretmesinden;veyahut da mahcûb ve rezil kepaze olmaktan çekinmişlerdir. Böyle olması halinde, onların tevbeleri doğru ve makbul olmaz. Tevbelerinin kabul edilmeyişi meselesi, insanların, onları tenkid veya medhetmeleri hususundaki durumları, onlar nezdinde önemini yitirip hafifleyinceye kadar devam etmiştir. İşte, iş bu noktaya gelince, onlar, yapmış oldukları günantan, sırf günah olduğu için, pişman olmuşlardır. İşte o zaman da, yapmış oldukları tevbe sahih ve makbul olmuş olur.

Üçüncü Mesele

Cübbai, bu ayet ile Allahü teâlâ'nın, tevbe etmeyenleri affetmeyeceği hususunda istidlalde bulunmuştur. Ona göre bu böyledir, zira Cenâb-ı Hak, o günahkârlar hakkında, "O, bunları ya azaba uğratacak yahut tevbelerini kabul edecektir" buyurmuştur. Bu ifade, hükmün şu iki şeyden, yani, azab etmekten veya tevbelerini kabul etmekten biri olduğuna delalet eder. Tevbe etmeksizin günahların affedilmesi meselesi üçüncü bir kısım olmuş olur. Allahü teâlâ ise bu üçüncü kısımdan bahsetmeyince, bu bahsetmeyiş böyle bir hükmün bâtıl olduğuna, onun muteber olmadığına delâlet eder.

Af Hakkında Genel Hüküm Verilip Muayyen Kişinin Akıbeti Bilinmez

Buna şöyle cevap verilir: Biz, bütün günahların affedileceğine dair kesin hüküm veremeyiz. Aksine biz, genel manada, affın bulunacağına dair kesin hüküm verebiliyoruz. Ama bu affın, bizatihi falanca hakkında tahakkuk edip etmeyeceği meselesine gelince, bu şüphelidir. Baksana Cenab-ı Hak, "Ondan başkasını, dileyeceği kimseler için bağışlar" (Nisa. 48) buyurmuştur. Böylece Allah, şirkin dışında kalan günahların bağışlanacağına kesin hüküm vermiş, ancak, bu herkes hakkında değildir. Tam aksine, bu aff, Cenâb-ı Hakk'ın dilediği kimseler hakkında böyledir. Binâenaleyh, onlar hakkında affın bulunmamasından, mutlak manada affın olmayacağı neticesi çıkmaz. Hem, zikredilmemiş olma, yokluğa (o şeyin bulunmadığına) delâlet etmez. Baksana, Cenâb-ı Hak: "O gün yüzler vardır parıl parıl parlayıcıdır, güleçtir, sevinçlidir" (Abese. 38-39) buyurmuştur ki bunlar, mü'minlerdir. Yine, "O gün yüzler de vardır, üzerlerini toz toprak bürümüştür. Onları da bir karanlık ve siyahlık kaplayacaktır, işte bunlar kâfirler ve facirlerdir" (Abese 40-42) buyurmuştur. Bu ifadelerde bahsedilenler ise ya mü'minlerdir, ya kâfirlerdir. Üçüncü bir kısmın zikredilmemesi, Cübbaî'ye göre de, bulunmadığına delâlet etmez. İşte, bu ayette de böyledir.

Cenâb-ı Hak, buyurmuştur.Yani, "Allah, o mü'minlerin kalblerinde olanı bihakkın bilen, onlar hakkında hükmettiğinde hakim olandır" demektir.

107

"Bir de müslümanlara zarar vermek için, küfr için, mü'minlerin arasına ayrılık sokmak için ve daha evvel Allah ve Resulüne harb edeni gözlemek için bir mescid edinenler ve "bununla iyilikten başka bir şey kasdetmedik" diye muhakkak yemin edecek olanlar vardır. Allah şahidlik eder ki, onlar seksiz şüphesiz yalancıdırlar".

Bil ki Allahü teâlâ, münafıkların çeşitlerinden.ve muhtelif yol ve metodlarından bahsedince buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Nafi ve İbn Amr, vavsız olarak ellezine diye okumuşlardır ki bu, Medinelilerin mushafında da böyledir. Diğer kıraat imamları ise vav ile vellezine diye okumuşlardır ki bu, Mekke ve Iraklıların mushaflarında böyledir. Birinci kıraat ifadesinden bedel olarak böyle okunmuş; ikincisi de, kelamın takdirinin şeklinde olması sebebiyle böyle okunmuştur.

Mescid-i Dırâr Yapanlar

Vahidî şöyle demektedir: "İbn Abbas, Mücahid, Katâde ve bütün müfessirler (radıyallahü anh), Dırâr Mescidi'ni yapanların oniki münafık olduğunu; bunların kendisiyle Küba Mescidi'ne bir zarar verecekleri bir mescid yaptıklarını söylemişlerdir." Ben de diyorum ki, Cenab-ı Hak bunları şu dört sıfatla nitelemiştir:

"Dırar" Kelimesinin Manası

Birinci sıfat: Dırâren lafzının ifade ettiği manadır. Darar (zarar) kelimesi, tıpkı şikak kelimesinin, güç ve zor gelen şeyi yapmaya gayret etmek anlamına gelmesi gibi, "zarar vermeye gayret sarfetmek" anlamına gelmektedir. Zeccâc şöyle demektedir: "Mefûlün leh olduğu için, dırâren kelimesi mansubtur. Buna göre mana, "O mescidi, zarar vermek ve (ayette bahsedilen) diğer hususlar için edindiler" şeklinde olur. Binâenaleyh lâm hazfedilince, fiil doğrudan doğruya bu kelimeyi kendisine mefûl aldı da, böylece de bu kelime mansub oldu. Bu kelimenin mana itibariyle bir mefûl-ü mutfak olması da caizdir. Buna göre kelamın takdiri, "Onlar adamakıllı zarar verecekleri bir mescid edindiler" şeklinde olur,

İkinci sıfat: Ve kufren kelimesinin delâlet ettiği husustur. İbn Abbas (radıyallahü anh), "Cenab-ı Hakk'ın bu iki kelime ile, "Mü'minlere zarar vermek, peygamberi ve onun getirdiğini inkâr etmek için" manasını kastettiğini söylerken, başkaları da, bu ifadeye, "onlar, o mescidi Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ta'n ederek, içinde küfre dalmak için edindiler" manasını vermişlerdir.

Üçüncü sıfat: Mü'minlerin arasına ayrılık sokmak için.." buyruğunun ifade ettiği husustur. Yani, "Onlar, o mescid vesilesiyle mü'minlerin cemaatini parçalamak için... edindiler" demektir. Bu böyledir; zira münafıklar: "Biz, bir mescid yaptık. Onun içinde namaz kılacağız. Biz, Hazret-i Muhammed'in arkasında namaz kılmayız. Eğer o, mescidimize gelirse beraberce namaz kılarız. Böylece de, Peygamberle O'nun mescidinde namaz kılanların arasını açmış oluruz. Bu durum da, onların birlik ve beraberliklerinin bozulmasına ve aralarındaki sevginin sona ermesine yol açar" diyorlardı.

İslam'a Harb Açan Ebu Amir'i Gözleyenler

Dördüncü sıfat: "Ve daha evvel Allah ve Resulü ile harbedenigözlemek için..." ayetinin ifade ettiği husustur. Alimler, bu hususta da şöyle demişlerdir: "Bu ifadeyle, gasîlu'l-melâike(meleklerce yıkanan) Hanzala'nın babası rahib Ebu Amir murad edilmiştir ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onu fasık olarak adlandırmıştı. Cahiliyyede hristiyan olmuş, ibadet etmek için manastıra çekilerek, ilim talebinde bulunmuştu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamberliğini ilan edince O'na düşman oldu. Çünkü böylece, onun liderliği sona erecekti. Ve o: "Seninle savaşan bir topluluk bulduğumda, mutlaka onlarla birlik olur, sana karşı savaşırım" demişti. Huneyn Gününe kadar, bu savaştan ve mücadelesinden geri durmadı. Hevazin Kabilesi hezimete uğrayınca, Şam'a gitti. Ve münafıklara: "Gücünüzün yettiğince kuvvet ve siiah hazırlayın, benim için bir mescid yapın; zira ben, şimdi Kayser'e gidiyorum. Kayser'in yanında bulunan orduları alıp geleceğim. Böylece de, Muhammed ve yanındakilere karşı kıyam edeceğim" diye haber yolladı. Bunun üzerine de onlar bu mescidi yaptılar ve o mescidde kendilerine namaz kıldırması için, Ebu Amir'in gelmesini gözleyip durdular." Zeccac, irsâd kelimesi beklemek manasına gelir" derken, İbn Kuteybe, "bunun (normal bir bekleyiş) olmayıp, düşmanlık duygusuyla bekleme" manasına geldiğini söylemiştir. Ekseri ulemâ ise, irsad kelimesinin "hazırlık yaparak beklemek" manasına geldiğini söylemişlerdir. Nitekim Cenab-ı Hak da "Çünkü Rabbin, şüphesiz ki rasad yerindedir" (Fecr, 14) buyurmaktadır.

"daha evvel" buyruğundan maksad "Dırar Mescidi"nin yapımından önce" demektir.

Cenab-ı Hak, bu mescidi bu dört vasıfla niteleyince, "Bununla iyilikten başka bir şey kastetmedik" diye yemin edeceklerdir" buyurdu. Bu, "Onlar, bu mescidi yapmakla, güzel bir iş yaptıklarına yemin ederler" demektir. Bu güzel iş de, zayıflarının, hastalarının ve Allah Resulünün mescidine gidemeyen acizlerin işlerini kolaylaştırmak amacıyla, müslümanlara duydukları şefkattir! Bu böyledir, zira onlar Allah'ın Resulüne, "Biz, hastalıklı ve muhtaç olanlar ile; yağmurlu ve soğuk gecelerden dolayı bir mescid yaptık " diyorlardı.

Daha sonra, Cenab-ı Hak, "Allah şahidlik eder ki, onlar kesinlikle yalancıdırlar" buyurmuştur. Bu, "'Allah, Resulünü onların yalan yere yemin ettikleri yemine muttali kıldı" demektir. Bil ki, bu ayetin başındaki vellezine kelimesi, mübteda olmak üzere mahallen merfû olup, haberi hazfedilmiştir. Kelamın takdiriyse, "Mescid yapanlar da bahsettiklerimizdendir" şeklindedir.

Mescid-i Dırar'da Namaz Kılınmaz

108

Âyetin tefsiri için bak:110

109

Âyetin tefsiri için bak:110

110

"(Habibim) onun içerisinde hiçbir vakit namaza durma. Ta ilk gününde, temeli takva üzerine tesis edilen mescid, senin, içinde ibadete kıyamına elbette daha lâyıktır. Orada tertemiz olmalarını arzu etmekte olan kimseler bulunmaktadır. Allah da çok temizlenenleri sever. Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın, uçurumun kenarına kurup da, onunla beraber kendisi de cehennem ateşine çöküp giden kimse mi? Allah, zalimler topluluğuna hidayet etmez. Onların kurdukları bina, kalblerinde daimî bir şek olacaktır. Meğer ki kalbleri ölümle parçalanmış olsun. Allah çok İyi bilendir, tam bir hüküm.ve hikmet sahibidir".

Müfessirler şöyle demektedirler: Münafıklar Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Tebük Savaşı'na giderken o bozuk maksatları için bu mescidi yapınca, "Ya Resulellah, biz, hastalar ile yağmurlu ve soğuk geceter sebebiyle bir mescid yaptık. Biz, senin de bizimle beraber orada namaz kılmanı ve bize, bereket ve hayır dualarda bulunmanı arzuluyoruz" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Şimdi ben, bir sefer hazırlığı içindeyim. İnşaallah, döndüğümüzde orada namaz kılarız" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Tebük Savaşı'ndan dönünce, o münafıklar O'nun, yaptıkları mescide gelmesini istediler de, işte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber bazı kimseleri çağırtarak: "Ehli, zalim olan o mescide gidiniz; orayı yıkıp harap ediniz" buyurdu. Onlar da, böyle yaptılar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), o mescidin yerininse, içine çerçöp atılan bir yer edinilmesini emretti.

Hasan el-Basri şöyle demektedir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), mescide gitmeye yönelince, Cebrail (aleyhisselâm), "Onun içerisinde hiçbir vakit namaza durma" diye niyaz etti.

Bunu iyice kavradığın zaman biz diyoruz ki: "Cenâb-ı Hakk'ın "Onun içerisinde hiçbir vakit namaza kıyam etme" buyruğu, Hazret-i Peygamber'i orada bulunmaktan nehyetmektir, yaksaklamaktır."

îbn Cüreyc, şöyle demektedir: "Onlar o mescidi cuma günü yapıp tamamladılar ve orada o gün, cumartesi ve pazar günleri namaz kılabildiler. Pazartesi günü ise mescid, çöküp yıkıldı." Cenab-ı Hak, bu yasaklamanın illetini şu şekilde beyan buyurmuştur: "Bu iki mescidden biri, ta ilk günden beri takva üzere bina edilmiş olup, başka bir mescidde namaz kılmak da, Takva mescidi'nde namaz kılmaya manı olunca, ikinci mescidde namaz kılmanın yasak ve memnu olduğu, zaruri olarak bilinmiş olur.

Buna göre şayet, "İki mescidden birinin daha üstün olması, diğerinde namaz kılmaktan men etmeyi gerektirmez" denilirse biz deriz ki:

İllet, şu iki hususun, yani Dırâr mescidinin ayette bahsedilen dört fesada sebep olması ile Takva Mescidinin de, pekçok hayırlar ihtiva etmesine bağlanmıştır.

Bazı Rafızîler şöyle demektedirler: "Allahü teâlâ, ta ilk günden beri takva üzere bina edilmiş mescidinin, böyle olmayan mescidden, nama2 kılınmaya daha lâyık olduğunu beyan buyurmuştur. Hazret-i Ali"nin bir an dahi o'sun, Allah'ı inkâr etmediği malumdur. Binaenaleyh onun, işin başında, Allah'ı inkar edenlerden, imamete daha uygun olması gerekir."

Bizim buna karşı cevabımız, ayetteki illetin ayette zikredilen iki şeyin toplamına birden bağlanmış olduğu şeklindedir. Böylece de bu soru, zail olmuş olur.

Takva Mescidi Nerededir?

Alimler, "Takva Mescidi"nin neresi olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Burasının, Küba Mescidi olduğu ve Hazret-i Peygamber'in, her sene oraya gelerek orada namaz kıldığı ileri sürülmüş ise de, ekseri alimler, burasının Mescid-i Nebevi olduğu kanaatindedirler.

Said İbnu'l-Müseyyeb şöyle demektedir: "Takva üzere temeli atılmış olan mescid, Hazret-i Peygamber'in mescididir (Mescid-i Nebevi). İki kişi bu hususta ihtilafa düştüler. Onlardan birisi, burasının Mescid-i Nebevi olduğunu; diğeriyse burasının Küba Mescidi olduğunu savundu. Bunun üzerine her ikisi de bu meseleyi Hazret-i Peygamber'e sorduklarında, Hazret-i Peygamber, "Burası, benim şu mescidimdir" buyurdu."

Kadî: "Her ikisinin de, ayetin muhtevasına girmesinde bir sakınca bulunmamaktadır. Çünkü, Cenâb-ı Hak, "temeli takva üzerine tesis edilen mescid" buyurmuştur. Bu tıpkı bir kimsenin, "Salih kimselerle oturup kalkman daha uygundur" demesine benzer. Binâenaleyh bu söz, o salih kimselerden birisine hasredilmiş olmaz" demiştir.

Buna göre şayet, "Diğerinde namaz kılmak caiz olmadığı halde, Cenâb-ı Hak niçin, "... içinde kıyamına elbette daha layıktır" buyurmuştur?" denilirse, biz deriz ki:

Bu: "Her ne kadar bu caiz ise de, bahsedilen sebepten dolayı, berikisinde kıyama durmak daha evlâdır" anlamındadır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak. "Orada tertemiz olmayı arzu eden kimseler bulunmaktadır. Allah da çok temizlenenleri sever" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis vardır:

Birinci bahis:Allahü teâlâ, Takva Mescidini, şu iki sebepten dolayı tercih etmiştir:

a) Onun, takva üzere bina edilmiş olması ki bunun ne demek olduğu, daha önce geçmişti.

b) O mescidde tertemiz olmayı seven adamların bulunması.

Temizlenmenin Buradaki Manası

Bu ayette bahsedilen temizliğin ne demek olduğu hususunda iki görüş ileri sürülmüştür:

Birinci görüş: Bununla günah ve isyanlardan temizlenmek kasdedilmiştir. Bu görüş, şu sebeplerden dolayı teayyün edip belirginleşmiştir:

1) Günah ve isyanlardan temizlenmek, Allah'a yaklaşmada, O'nun mükafaat ve medhini hak etmede müessir olan bir husustur.

2)Allahü teâlâ, Dırar Mescidi'nin ashabını, müslumanlara zarar vermek, Allah'ı inkar etmek ve müslümanların arasını açmak gibi şeylerle vasfetmiştir. Binâenaleyh, diğer mescidin ehlinin, bunların taşımış oldukları sıfatların zıddıyla muttasıf olmaları gerekir. Bu da onların, küfür ve masiyyetten uzaklaşmalarıdır.

3) Allah katında, zahirî temizliğin, bâtının küfür ve isyanlardan temizlenmiş olması halinde bir tesir ve kıymeti bulunmaktadır. Ama bâtının küfür ve masiyetlerden temizlenip de zahirî temizlik tahakkuk etmediğinde, (her halükârda) batınî temizliğin zahirî temizliğe bir tesiri söz konusudur. Dolayısıyla batını temizlik daha evla olur.

Temizlenenlerden Maksad Ensardır

4) Keşşaf sahibi şunu rivayet etmiştir: "Bu ayet nazil olunca, yanında bir kısım muhacirler olarak, Hazret-i Peygamber yürümeye başladı. Derken, Küba mescidinin kapısına varınca orada durdu. Orada, ensardan bazıları oturuyordu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Siz mü'min misiniz?" diye sordu. Topluluk susunca, Hazret-i Peygamber bu soruyu tekrarladı. Bunun üzerine Hazret-i Ömer, "Ya Resulellah, onlar mü'mindirler, ben de onlarla beraberim" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Kaza ve kadere razı oldunuz değil mi?" dedi. Onlar "Evet" deyince de, Hazret-i Peygamber: "Belalara sabrediyor musunuz?" dedi. Onlar, "Evet!" dediler. Hazret-i Peygamber: "(Bolluk zamanı) nimetlere şükrediyor musunuz?" deyince, onlar "Evet!" dediler. Bunun üzerine de, Hazret-i Peygamber: "Kabe'nin Rabbine yemin ederim ki, bunlar mümindirler" dedi ve sözüne devamla: "Ey ensar topluluğu, Allah sizi övdü. Abdest alırken ne yaptınız?" diye sorduğunda, onlar da, "Taharet yaparken önce taş ile istincada bulunduk, sonra da su ife temizlendik" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Orada tertemiz olmalarını arzu etmekte olan kimseler bulunmaktadır. Allah da çok temizlenenleri sever" ayetini okudu." Kenzu'l-Ummal, 12. Cilt, 33709. Hadis.

Aynı Anda Hem Hakikî Hem Mecazî Mananın Olması

İkinci görüş: Bundan murad. taş ile yapılan istincadan sonra, su ile temizlenmektir. Bu, hadiscilerden olan ekseri müfessirin görüşüdür. Bu hususta üçüncü bir görüş de, bunun, her iki manaya da birden hamledilmesidir. Böyle olması halinde şöyle bir soru sorulabilir: "Taharet lafzı, aynî necislerden temizlenme hususunda hakikat; günah ve isyanlardan uzak kalma hususunda ise, mecazdır. Halbuki, tek bir lafzı, aynı anda hem hakiki, hem de mecazî manaya almak caiz değildir, "

Cevap: "Necis" lafzı, "pis" olan şeye verilen bir addır. İşte bu kadarcık bir mana (yani, "pislik" manası) her iki kısımda da müşterektir. Böyle olması halinde, bu soru giderilmiş olur.

Daha sonra, Cenâb-ı Hak, birinci sebebi ki bu, mescidin takva üzerine bina edilmiş olmasıdır: tekrarlayarak "Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi hayırlıdır?..." buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis vardır:

Birinci bahis: Bünyan tıpkı gufran gibi bir masdar olup, ism-i mef'ûl, yani "bina edilen şey" manası kastedilmiştir. Masdarın, ism-i mef'ûl yerinde kullanılması, meşhur bir mecazdır. Nitekim Arapça'da, "Onun dövdüğü" ve, "Onun dokuduğu" anlamında olmak üzere, denilir. Vahidî şöyle demektedir: "Bünyan" kelimesinin, sen onu isim kabul ettiğinde (......) kelimesinin çoğulu olması mümkündür. Zira Araplar, bu kelimenin müfredinde demektedirler.

İkinci bahis: Nâfi ve İbn Amir, meçhul olarak, (......) şeklinde okumuşlardır ki bu meçhul fiilin (hazfedilen) faili, onu yapan ve onu tesis edendir. Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi, "Allah'ın ikâbından korkma ve O'nun mükafaatını umma üzerine" demektir. Bu böyledir, zira taat, ancak böyle bir korku ve böyle bir ümit bulunduğu zaman taat adını alır. Netice olarak diyebiliriz ki, bunu yapan kimse, bu binayı, Allah rızası, O'nun ikâbından korunmak ve mükâfaatını da ummak için yapınca, bu bina, bu yapı, Allah'ı inkâr etmeye ve kullarına zarar vermeye sebep olsun diye o kimsenin yaptığı o binadan daha üstün ve daha mükemmel olur.

"... yoksa yapısını yıkılacak bir yarın, uçurumun kenarına kurup da, onunla beraber kendisi de cehennem ateşine çöküp giden kimse mi?" ayetiyle ilgili birkaç bahis vardır:

Birinci bahis: İbn Amir, Hamza ve Asım'ın ravisi Ebu Bekr, râ harfinin sükûnuyla cürf; diğer kıraat imamları ise, rayı ötre ile okuyarak cüruf şeklinde okumuşlardır ki, her ikisi de aynı manaya kullanılan iki kullanıştır. Tıpkı, şuğl ve şuğul (meşguliyyet) ve unk ve unuk (boyun) kelimeleri gibi, cürf ve cüruf şeklinde kullanılır.

İkinci bahis: Ebu Ubeyde şöyle demiştir: "Şefâ "kenar, uç, kıyı" anlamına gelir. demek, "birşeyin ucu, kıyısı, kenarı" demektir. Bir kimse bir şeye yaklaştığında, denilmesi de, bu köktendir. Sel akıp, böylece vadi yarılarak selin aktığı kıyıda, her an düşmekle karşı karşıya olan, (altı boşalmış) zayıf bir toprak parçası kalır ki, işte buna Arapça'da cüruf (yar, uçurum, kıyı) denilir Hâr kelimesi hakkında Leys şöyle demektedir: "Hevr kelimesi, "Yar, uçurum yıkıldı" deyimindeki hâre fiilinin masdarıdır. Bu, bir şey, arkasından yarılıp da henüz, olduğu gibi yerinde kalan şeydir ki, işte buna, "düşmek üzere olan, düşmek üzere bulunan bir uçurum" denilir. Bu düştüğünde ise, "uçtu, yıkıldı" denilir.

Sen, bu lafızların manasını iyice anladığında biz diyoruz ki: Buna göre ayetin manası, "Dininin temelini, çok muhkem ve kuvvetli bir esasarki bu esas da, Allah'ın takvası ve O'nun rızası olan hak esastır-bina eden mi daha hayırlıdır; yoksa dinini, temellerin en zayıfı ve en az kalıcı olanı olan batıl esas üzerine bina eden mi hayırlıdır?" şeklinde olur. işte bu nifakın misali, tıpkı, cehennem vadilerinin kenarında ve uçmak üzere olan bir yarın, bir uçurumun durumu gibidir. Bu yar, "uçan, çöken bu kenarda olduğu" için, daima düşmek ve yıkılmakla yüzyüzedir. Bu münafık da, cehennemin kenarında olduğu için, bu yardan yuvarlandığında mutlaka, cehennemin ta dibim boylayacaktır. Biz, âlemde, münafıkların haline uygun olan bundan daha güzel bir misal bulamaya. Netice olarak diyebiliriz ki: Bu binadan birisini yapan, bu binası ile Allah'ın takvasını, ve O'nun rızasını; diğeri ise, masiyyet ve kûfrû kasdetmiştir. Binaenaleyh, ilk yapı daha kıymetli ve bekas, gerekli olan; ikincisi ise, âdi ve yıkılması gerekli olan bir bina olmuş olur.

Mescid-i Dırar'ı Yapanların Göğüslerindeki Sıkıntı

Daha sonra Cenab-ı Hak: "Onların kurdukları bina kalblerinde daimi bir şek olacaktır" buyurmuştur. Bu, "Bu binanın yapımı, onların kalblerine bir şüphenin düşmesine sebep olmuştur. Dolayısıyle o binanın bizzat kendisi, şüpheye sebebiyyet verdiği için "bir şüphe" olarak nitelendirilmiştir." O binanın şüphe sebebi olması hususunda da şu izahlar yapılmıştır:

1) Münafıklar, Dırar Mescidi'ni yapmakla, fazlaca sevinmişlerdi. Dolayısiyle, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, o binanın yıkılmasını emretmesi, onlara son derece ağır gelmiş ve bu yüzden onların Hazret-i Peyamber'e olan kızgınlıkları ve O'nun nübüvvetine dair şüpheleri artmıştı.

2) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o mescidin yıktırılmasını emredince, onlar, sırf hasedinden dolayı bunu emrettiğini düşündüler. Böylece de, onların Hazret-i Peygamber'e olan güvenleri ortadan kalktı ve her an, şiddetli bir biçimde ondan korkmaya başladılar. Neticede, Hazret-i Peygamber'in onları kendi hallerine bırakacağı veyahut da, kendilerinin öldürülmelerini, mallarının yağmalanmasını emredeceğine dair bir şüphe içine düştüler.

3) Onlar, kendilerinin, o mescidi yapma hususunda iyi niyet taşıdıkları inancındaydılar. Binâenaleyh, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), o mescidin yıkılmasını emredince, onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hangi sebepten dolayı o mescidin yıkılmasını emrettiği hususunda şek ve şüphe içinde kalakaldılar.

4) Onlar, Cenâb-ı Hakk'ın o günahı, o mescidi yapmada gösterdikleri çabayı bağışlayıp bağışlamayacağı hususunda şüphe içinde kalakaldılar. -Bu izahlardan doğru olanı birincisidir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Meğer ki kalbleri (ölümle) parçalanmış olsun" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgifi birkaç bahis bulunmaktadır:

Birinci bahis: İbn Amir, Asım'ın ravisi Hafs ve Hamza, tanın fethası ve şeddeli tî harfiyle olmak üzere, tekatta'a şeklinde okumuşlardır ki, bu manasındadır. böylece iki te'den birisi hazfedilmiştir. Diğer kıraat imamları ise, fiili, meçhul olarak te'nin zammesi ve tı'nın şeddesi ile tukatta'a; İbn Kesirde , fiili tı'nın fethası, kâf'ın sükûnu ile, tekta'a ve (......) kelimesini mansûb olarak okumuştur ki onun okuyuşuna göre mana "onların kalblerini sen parçaladın" şeklinde olur. kıraatinin manası da şöyle olur: "Onların kalbleri parça parça oldu. Kılıçlar veya keder ve ağlamalarla paramparça oldu. İşte böyle olunca da onların kalblerindeki o şüphe zail olup gitti." Bu, "O şüphe onların kalblerinde ebediyyen kalacaktır ve onlar bu nifakları üzere öleceklerdir" demektir. Bu ifadenin "Onlar pişmanlıktan ve yaptıkları ihmalkarlığa üzüntülerinden dolayı, kalblerini paramparça eden bir tevbede bulunmadıkça" manasında olduğu da söylenmiştir. Yine bunun, "Onların kalbleri, gam ve keder yüzünden çatlayıncaya kadar" manasına geldiği de söylenmiştir.

Hasan el-Basri, bu ayeti (......) şeklinde okumuştur. Abdullah b. Mes'ûd (radıyallahü anh)'un kıraatinde ise, bu, (Onların kalbleri parçalansa da) şeklindedir.

Talha (radıyallahü anh)'nın. bunu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e veya herbir insana hitab olarak, (Onların kalblerini parçalasan da) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Bu, "Allah, onların hallerini hakkıyla bilen ve onlar için verdiği hükümlerde de hakîm (hikmetli) olandır" demektir.

Canını ve Maiını Allah'a Satmak

111

"Allah, karşılığında cenneti vererek, mü'minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşır, öldürürler veya öldürülürler, Tevrat'ta, incil'de ve Kur'an'da (bulunan bu vaad), kendi üzerine hak bir vaaddir. Allah kadar ahdine vefa eden kim olabilir ki? O halde, ey mü'minler yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevinin. Bu en büyük bir nâıliyettir"

Bil ki Cenâb-ı Hak, Tebük Savaşı'na katılmadıkları için münafıkların, çirkin fiillerini, hakirliklerini açıklamaya başlayıp, bu izahı bitirmeyi müteakip münafıkların kısımlarından bahsedip, her kısımla ilgili hüküm ve durumlardan bahsedince, cihadın faziletini ve hakikatini açıklamaya yönelerek, buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Ayetin Akabe Biati Vesilesi İle İnmesi

el-Kurtubî şöyle demektedir: "Sayıları yetmiş olan bir kısım ensar, Akabe Gecesi'nde Mekke'de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e biat edince, Abdullah b. Revâha (radıyallahü anh): "Ya Rasulallah, bize, hem Rabbin için, hem de kendin için istediğin şartı koş" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: "Ben Rabbim hakkında, sadece O'na ibadet etmenizi ve O'na hiçbirşeyi ortak koşmamanızı; kendi hakkımda da, kendinizi ve mallarınızı tehlikeden koruduğunuz gibi beni de korumanızı şart koşuyorum " deyince, ensar, "Bunu yaptığımız takdirde, bizim içn ne var?" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Cennet" cevabını verdi. Biat eden bu kimseler: "Alış-verişimiz kârlı oldu. Biz bu alış-verişimizi ne bozarız, ne de bozulmasını isteriz" dediler. İşte bunun üzerine, bu ayet nazil oldu. Mücahid, Hasan ve Mukatil: "Allah onlara bir fiyat biçti ve fiyatlarını çok yüksek tesbit etti" dediler,

Ayetin Üslûbundaki İncelik

Meânî âlimleri şöyle demişlerdir: Allah'ın, gerçekte herhangi bir şeyi satın alması söz konusu değildir. Çünkü müşteri, sahib olmadığı şeyi satın alır. İşte bundan ötürü, Hasan el-Basrî bu ayete: "Allah, bazı canları satın aldı ki onları zaten kendisi yaratmıştı. Yine bazı malları da satın aldı ki o malları onlara rızık olarak veren de zaten kendisidir. Fakat Cenâb-ı Hak bunu, lütufkâr bir şekilde taata çağırmak için böyle beyan buyurmuştur. Bunun özü şudur: Mü'min, ne zaman Allah yolunda savaşır ve bu uğurda öldürülür, ruhu çıkar ve malı da .Allah yolunda harcanırsa, âhirette Allahü teâlâ'dan, yaptığı bu şeylere karşılık cenneti alır. Böylece bu, bir değiş-tokuş ve , bir alış-veriş olmuş olur ki işte ayetteki, "Allah karşılığında cenneti vererek canlarını ve mallarını satın almıştır" ifadesi bu manayadır" demiştir. Hazret-i Ömer'in ve A'meş'in kıraati de şeklindedir.

Hasan el-Basri şöyle demiştir: "Dinleyiniz, Allah'a yemin olsun ki bu, çok kârlı bir alış-veriştir. Bu, Allah'ın her mü'min ile yaptığı pek çok kârlı bir alışveriştir. Allah'a yemin ederim ki, yeryüzünde bu biata dahil olmayan tek mü'min yoktur. Sâdıku'l-vaad olan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Sizin bedenlerinizin (canlarınızın) fiyatı, ancak cennettir. Binâenaleyh onları, ancak o cennet karşılığında satın" buyurmuştur.

Ayette "...ve mallarını..." buyurulmuştur. Allahü teâlâ bu tabir ile onların Allah yolunda harcadıkları malları ile, kendileri için, çoluk-çocukları için harcadıkları malları kastetmiştir. Bu ayet-i kerimede birkaç incelik vardır:

Ayet-i Kerimedeki Bazı İncelikler

Birinci incelik: Her müşterinin, mutlaka bir satıcısı bulunması gereklidir. Burada ise, satan da, alan da Allahü teâlâ'dır. Satanın ve alanın aynı kimse olması, ancak alış-verişte faydasına olan şeylere aklı ermeyen bir çocuğun işlerini yerine getiren kayyım hakkında doğru olur. Bu alış-veriş, memnunluk verici olması şartına bağlıdır. Binâenaleyh ayetteki bu mesel (benzetme), kulun, adetâ kendi işlerini yürütemeyen bir çocuğa; Allahü teâlâ'nın da, İyi ve mükemmel bir kayyime benzetildiğini gösterir. Bundan maksad, Cenâb-ı Hakk'ın müsamahakâr olup günahları affedeceğine ve kullarını her türlü hayır ve saadet mertebelerine ulaştıracağına işaret etmektir.

İkinci incelik: Allahü teâlâ, canlan ve ms'hrt, (onların canları ve malları) diye kulların kendisine izafe etmiştir. Binaenaleyh canların ve malların kullara nisbet edilmesi, kulların kendilerinin dışında iki şeyin bulunmasını gerektirir. Aslında durum da böyledir. Çünkü insan, "devamlı kalan aslî cevher"den ibarettir. Bu beden, o aslî cevherin aleti, edevatı ve bineği durumundadır. Mal da, bu bineğin faydasına olarak yaratılmıştır. İşte Hak teâlâ insandan bu bineği ile malını, cennet karşılığında satın almıştır. Doğrusu da budur. Çünkü insanın, bu durmadan değişen maddeler âleminin faydalarına mal ve bedenle ilgili faydalara kalbi bağlı kaldığı müddetçe, yüce mutluluklara ve kıymetti derecelere ulaşması imkansız olur. Fakat insanın bu faydalara olan ilgisi kesilir ve bu ilgi, bedeni ölüme; malı da, Allah'ın rızasını kazanmak için harcama derecesine gelirse, o kimse, hidayeti heva-vü hevesine; Mevlâ'yı dünyaya, âhireti ûlâ'ya (dünyaya) tercih etmiş olur. Dolayısıyla da saîdlerden, iyiler (ebrâr)dan, faziletli ve hayırlı kimselerden olur. O halde, burada aslında satıcı olan, (insanın) o kutsi ruh cevheridir, müşteri (satın alan) da Allahü teâlâ'dır. Bu iki bedelden birisi çürümeye mahkûm beden ile fani maldır, diğeri ise, devamlı cennet ve bakî mutluluklardır. O halde büyük bir kazanç elde edilmiş, gam ve keder zail olmuş olur. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "O halde (ey mü'minler) yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevinin" buyurmuştur.

Allah Yolunda Öldürmek ve Öldürülmek

Allahü teâlâ daha sonra "Allah yolunda savaşır, ölür veya öldürülürler" buyurmuştur. Keşşaf sahibi: "Ayetteki ifadesi, tıpkı "mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda mücahede edersiniz" (Saf, 11) ayetinde olduğu gibi, emir manasındadır, "savaşsınlar" demektir" demiştir. Bu tabirin, o alış-verişin bir izahı ve onun için gerekli bir şart gibi olduğu da söylenmiştir. Hamza ve Kisâî, ayetteki fiillerin yerini değiştirip, birincisini meçhul, ikincisini malûm olarak, ("öldürülür veya öldürürler)" şeklinde okumuşlardır. Bu, o kimselerin savaşta öldürülmeleridir. Diğer kıraat imamları ise, bu fiillerin birincisini malum, ikincisini meçhul olarak, (......) şeklinde okumuşlardır. Bu kıraata göre, ifadenin manası açıktır. Çünkü bu, "onlar kâfirleri öldürürler ve ölünceye kadar onları öfdürmekten, onlarla savaşmaktan geri durmazlar" demektir.

Fakat fiillerden birincisinin meçhul, ikincisinin malûm olarak okunması durumunda, bunun manası, "Müslümanlardan büyük bir kısmı öldürülse bile, bu diğer müslümanları savaşmaktan caydırmaz. Aksine geride kalanlar, bundan sonra da düşmanla vuruşmaya devam eder ve ellerinden geldiğince onları öldürürler. Bu tıpkı, "Onlar, Allah yolunda, başlarına gelen belalardan dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne de zayıflık..." (al-i imran. 146). yani "onlardan geri kalanlar acze düşüp, gevşeklik göstermediler" ayetinde olduğu gibidir.

Emr-i Marufun Savaşmaktan Üstün Olduğu

Alimler, deliller ile emr-i ma'ruf ve nehy-i münker yaparak düşmanla mücadele ve münakaşa etmenin, bu ayetin hükmüne girip girmediği hususunda ihtilaf etmişler, bazıları, bunun vuruşarak cihad etme ile ilgili olduğuna, çünkü Cenâb-ı Hakk'ın bu alış verişi, "Allah yolunda savaşır, öldürürler veya öldürülürler..." ifadesi ile, "savaşma" manasında tefsir etmiş olduğunu söylemişler; diğer bazıları ise, bu ifadeye, her türlü cihad çeşidinin dahil olduğunu söyleyerek, şöyle demişlerdir: "Bunun delili, bizim Abdullah b. Revâha (radıyallahü anh)'dan (yukarıda) rivayet etmiş olduğumuz hadistir. Hem, hüccet getirerek ve tevhidin delillerini ortaya koyarak yapılan cihad, savaştan daha tesirlidir. İşte bundan ötürü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'ye, "Allahü teâlâ'nın, senin elinle (vasıtanla) bir insana hidayet etmesi, senin için, güneşin üzerine doğduğu şeylerden yani dünyada herşeyden daha hayırlıdır" Buharî, Cihad, 143 (4/20); Müslim. Fezâilü's-Sahabe. 34 (4/1872). buyurmuştur. Bir de, savaşarak yaptlan cihadın tesiri delillerle yapılan cihaddan sonra mükemmel ve güzel olur. Deliller ile yapılan cihadın ise, savaşarak yapılan cihada ihtiyacı yoktur. "Nefis" (can), kıymetli bir cevher (öz) olup, Allah o cevhere bu âlemde, son derece kıymet vermiştir. Onun zatında bir bozukluk yoktur. Bozukluk, onunla beraber bulunan küfür ve cehalet sıfatındadır. Binaenaleyh asıl cevhere dokunmadan, ondaki fasit sıfatı izale edip gidermek mümkün olduğu zaman, bunu yapmak daha evlâ olur. Baksana, ölen hayvanın derisinden, bazı bakımlardan istifade etmek mümkün olduğu için, şeriat onu aslı üzere bırakmaya teşvik ederek, "Keşke o hayvanın (leş'in) derisini alıp, dabaklasaydınız ve ondan istifade etseydiniz" demiştir. O halde, deliller ile yapılan cihad, tıpkı deriyi dabaklayıp temizleme gibidir. Bu da, fasit sıfatları giderip, cevheri (özü), aslı üzere (temiz olarak) bırakmaktır. Vuruşarak cihad etmek ise, cevherin (canın) kendisini ortadan kaldırmaktır. Binâenaleyh birincisi daha evlâ ve üstündür.

Semavi Kitapların Vaadi

Allahü teâlâ daha sonra, "Tevrat'ta, incil'de ve Kur'an'da bulunan bu vaad O'nun üzerine hak bir vaaddir" buyurmuştur. Zeccâc şöyle demiştir: "Ayetteki "vaad" kelimesi, mana bakımından mef'ûl-ü mutlak olduğu için mansub kılınmıştır. Çünkü ifadesi "Allah onlara cenneti vaadetti" manasındadır. Buna göre "vaad", kelimesi, te'kid için gelmiş olan mefûl-ü mutlak olur." Alimler, Cenâb-ı Hakk'ın kitaplarındaki, yani Tevrat, İncil ve Kur'an'daki şeyin ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir:

Birinci görüş: Allahü teâlâ'nın, Allah yolunda cihad edenlere yaptığı bu vaad, gerçek bir vaad olup, Allah onû Kur'an'da belirtip, var olduğunu haber verdiği gibi, Tevrat ve İncil'de de olduğunu bildirmiştir.

İkinci görüş: Bu "Allahü teâlâ, Kur'an'da beyan ettiği gibi, Tevrat ve İncil'de de, ümmet-i Muhammedin canlarını ve mallarını, cennet karşılığında satın aldığını beyan buyurmuştur" demektir.

Üçüncü görüş: Bu, "cihad ve savaşla ilgili emir, her şeriatta mevcuttur" demektir.

Allahü teâlâ daha sonra, "Allah kadar ahdine kim vefa gösterebilir ki!" buyurmuştur. Bu, "Ahdi bozmak yalandır, hiledir, tuzaktır. Bütün bunlar kabîh ve çirkin olan şeylerden olup, muhtaç olmalarına ve noksanlıklarına rağmen, her insan tarafından çirkin görülen şeylerdir. O halde, hertürlü noksanlıktan ve ihtiyaçtan uzak olan Allah'ın bu tür şeylerden münezzeh olması daha evladır" demektir. Hak Teâla'nın bu ifadesi inkârı manada, red manasında bir istifham olup, "Vaadini Allah'dan daha iyi yerine getirecek bir kimse yok" manasındadır.

Ayetteki Te'kid Unsurları

Daha sonra Cenâb-ı Hak, 'O halde (ey mü'minler) yapmış olduğunuz bu alış-verişten dolayı sevinin. Bu en büyük bir nâiliyettir" buyurur. Bil ki bu ayette pek çok te'kid nev'i vardır:

Birincisi: "Şüphesiz ki Allah, mü'minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın almıştır" ifadesidir. Buna göre, satın alan, yalandan ve hainlikten münezzeh olan Allahü teâlâ olmuş olur ki bu da, bunun son derece güçlü bir ahd (antlaşma) olduğuna delâlet eder.

İkincisi:Cenâb-ı Hak, mü'minlere mükafaat verişini, bir alış-veriş olarak beyan etmiştir ki bu da, te'kidle beyan edilmiş bir gerçektir.

Üçüncüsü: "Bir vaaddir" ifadesidir. Çünkü Allah'ın vaadi haktır.

Dördüncüsü: "Kendi üzerine" kelimesinin ifade ettiği husustur. Çünkü (üzerine) kelimesi, "vucûb" (kesinlik-mecburiyet) ifade eder.

Beşincisi: "Hak" kelimesinin ifade ettği husustur. Bu da, tahkiki te'kid ifade eder.

Altıncısı: "Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da" ifadesinin ortaya koyduğu husustur.

Bu, bütün ilahi kitâbların ve bütün peygamberlerin, o alış-verişe şahid olmaları demektir.

Yedincisi: "Allah kadar ahdine vefa eden kim olabilir ki?" ayetinin ifade ettiği husustur. Bu ifade de, te'kidde zirvedir.

Sekizincisi: "O halde (ey mü'minler) yapmış olduğunuz bu alış-verişten dolayı sevinin!" ifadesidir. Bu da, son derece te'kidli bir ifadedir.

Dokuzuncusu: "Bu, bir farz (nâiliyyet)tir" tabiri.

Onuncusu: Bu ise, "büyük" lafzının ifade ettiği husustur. Böylece bu ayet-i kerimenin, işte bu on te'kid ve pekiştirmeyi ihtiva ettiği sabit olmuş olur.

Biz bu ayeti, şöyle bir sonuçla bitirelim: Ebu'l-Kasım el-Belhî, çocukların ve hayvanların da, çektikleri elemlerden ötürü mutlaka bir karşılık (mükâfaat) alacaklarına bu ayeti delil getirerek şöyle demiştir: "Zira ayet, mükellef olanlara, cennet fiatı verilmedikçe canlarının ve matlarının alınamayacağına delalet eder. O bedel de cennettir. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki Allah... müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır" buyurmuştur. Binâenaleyh bunun, çocuklar ve diğer canlılar hakkında da böyle olması gerekir. Eğer bunlar bir temennide butunabilselerdi, bu kıymetli dereceleri ve yüksek bedeli elde edebilmek için, elem ve acılarının kat kat daha fazla olmasını isterlerdi."

Biz de şöyle diyoruz: "Çocukların ve diğer canlıların çektikleri elemler karşılığında, birtakım mükafaatlar elde edeceklerini inkâr etmiyoruz. Aramızdaki ihtilaf şu husustadır: Biz (ehl-i sünnete) göre, insanlara bir karşılık (mükâfaat) vermek, Allah üzerine vâcib (mecbur) değildir. Size (Mu'tezile'ye) göre ise, bu, Allah üzerine vâcibtir. Bu ayet, böyle bir vâcib oluşu göstermemektedir."

Müminlerin Bariz Vasıflan

112

"Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, ma'rufu emredenler, münkerden nehyedenler ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar (yok mu, işte onlar da cennet ehlidir). Sen, o mü'minleri müjdele".

Bil ki Cenab-ı Hak, önceki ayette mü'minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığnda satın aldığını beyan edince; bu ayette de, o mü'minlerin dokuz sıfatla mevsûf olan kimseler olduklarını beyan buyurmuştur. Bu ayetle ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayetteki, bu dokuz sıfatın merfû oluşu hususundaşu izahlar yapılmıştır:

1) Bunlar, "medh" üzere merfu olup, takdiri, "onlar, tevbe edici olan, hamd edici olan., kimselerdir" şeklindedir. Bu, "Şüphesiz ki Allah, mü'minlerden canlarını ve mallarını., satın aldı" ayetinde bahsedilen mü'minler, teybe eden, ibadet eden., mü'minlerdir" manasına gelir.

2) Zeccâc şöyle demiştir: "Ayetteki "tâibûn" (ve diğer sıfatlar), haberi mahzûf olan birer mübtedadır ve takdiri "cihad etmeseler dahi, tevbe eden, ibadet eden.. kimseler de cennet ehlindendir" şeklinde olabilir. Bu tıpkı, "Allah, onlardan herbirine cenneti vaadetmiştir " (Hadid, 10) ayetinde bahsedildiği gibidir." Bu güzel bir izahtır. Çünkü buna göre cennet vaadi, bütün mü'minler için söz konusu olmuş olur. Fakat biz, "tâibûn" (ve devamını), kendinden önceki ayetle ilgili kılarsak, o zaman cennet vaadi sadece mücahidler için söz konusu olur.

3) "Tâibûn" (ve devamı) mübtedadır yahut da, (önceki ayetteki) "muharebe ederler" fiilinin failinden bedeldir.

4) "Tâibûn" kelimesi mübteda, "âbidûn" ve sonrakiler ise, haber ve haberden sonra gelen (ikinci, üçüncü, dördüncü) haberlerdir. Yani bu, "İnkârlarından gerçek manada tevbe edenler, ibadet eden, hamdeden v.s. v.s. olan kimselerdir" demektir.

Übeyy b. Ka'b (radıyallahü anh) ve Abdullah b. Mes'ûd (radıyallahü anh) bu kelimeleri yâ ile ... şekillerinde okumuşlardır. Bu kıraatle ilgin olarak da şu iki izah yapılabilir:

a) Bu kelimeler "medh" üzere mansûb kılınmışlardır.

b) Bunlar, (önceki ayetteki) "mü'minlerden" ifadesinin sıfatları olarak mecrûrdurlar.

İkinci Mesele

Bu, ayetteki dokuz sıfatın tefsiri hususundadır. Tövbe Ederler

Birinci sıfat, tâibûn sıfatıdır. İbn Abbas (radıyallahü anh): "Bu, "şirklerinden tevbe edenler" manasınadır" derken; Hasan el-Basri buna, "şirkten ve nifaktan tevbe edenler" manasını vermiştir.

Usulcüler de buna, "Her türlü günah ve masiyetten, tevbe edenler" manasını vermişlerdir. Bu mana daha uygundur. Çünkü tevbe, bazan küfürden (inkârdan), bazan da günahtan dolayı yapılır. Ayetteki "et-Tâibûn" kelimesi, başında elif-lâm bulunan, umum bir kelimedir. O halde bu, bunların hepsini (her ikisini de) içine alır. Bu sebeble, bunu "küfürden tevbe"ye tahsis etmek, bir tahakkümdür (delilsiz iddiadır).

Bil ki biz tevbenin ne demek olduğu hususunda, (......) (Bakara. 37) ayetinin tefsirinde uzun uzun açıklamada bulunmuştuk. Bil ki tevbe ancak şu dört şart bulunduğunda, gerçek bir tevbe olur:

a) Kalbin, o anda, kendisinden öylesi bir günahın sâdır olmasından dolayı yanıp tutuşmastdır.

b) Yaptığından ötürü tam pişmanlık duymak.

c) İleride bir daha onu yapmamaya azmetmek.

d) Onu bu üç şeye sevkedenin, Allah rızası ile kulluk arzusu olması. Çünkü kişinin bunlardan maksadı, insanların kınamasını kendisinden savuşturmak, medh-ü senalarını elde etmek veya başka bir maksad olursa, tevbe etmiş olmaz.

İbadet Ederler

İkinci sıfat, "âbidûn" sıfatıdır. İbn Abbas (radıyallahü anh), "Bunlar, Allah'a ibadet etmeyi, kendilerine görev bilen kimselerdir" derken, Kelamcılar: "Bunlar, ibadet eden kimselerdir. İbadet ise, Allah'a alabildiğine ta'zim etmek ve bu ta'zimi gösteren bir iş yapmaktır" demişlerdir. Bu görüşe karşı İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle diyebilir: "Allah'ı tanımak ve O'na itaatin farz olduğunu kabul etmek, kalbin amellerinden biridir. Olumlu yönde bir ismin ve sıfatın meydana gelmesi için, o yönde, o (ismin) mahiyetinin fertlerinden birisinin bulunması yeterli olur."

Hasan el-Basrî bu kelimeye, "Bollukta ve darlıkta, sıkıntılı ve sevinçli zamanlarda Allah'a ibadet edenler" manasını vermiş.

Katâde, "Gecelerinde ve gündüzlerinde, bedenlerinden birşeyler alan (yani ibadet için onları yıpratan) kimselerdir" demiştir.

Hamdederler

Üçüncü sıfat: el-Hâmidûn sıfatıdır. Bunlar gerek dinî, gerek dünyevî hususlardaki Cenâb-ı Hakk'ın nimetlerine karşı şükürlerini bi-hakkın yerine getiren ve bunu ortaya koymayı kendileri için bir adet haline getiren kimselerdir. Biz tesbih, tehlil ve tahmidin (subhanallah, la ilahe illallah, elhamdülillah'ın), dünya yaratılmazdan önce Allah'a ibadet eden varlıkların, yani meleklerin sıfatı ve hali olduğundan bahsetmiştik. Çünkü Allahü teâlâ, onların, Hazret-i Adem (aleyhisselâm) yaratılmazdan önce: "Biz seni hamdinle tesbih ve seni takdis ederiz" (Bakara, 30) dediklerini haber vermiştir. Bu, dünya harab olduktan sonra Allah'a ibadet edenlerin de sıfatıdır. Çünkü Allahü teâlâ, cennetliklerin Allah'a hamdettiklerini haber vermiştir ve "Onların dua (ve niyazlarının) sonu "elhamdüliîlahi Rabbil âlemindir" (Yunus, 10) buyurmuştur. İşte bu ayetteki, "hamd edenler (hâmidûn)" kelimesi ile kastedilenler, bütün bunlardır.

Oruç Tutup Öğrenim İçin Gurbete Çıkarlar

Dördüncü sıfat, es-Sâihûn sıfatıdır. Bu hususta birkaç görüş vardır:

Birinci görüş: Bütün müfessirler, bununla oruç tutanların kastedildiğini söylemişlerdir. İbn Abbas (radıyallahü anh): "Kur'an'da yer alan, bütün "seyahat" kökünden müştak lâfızlarla "oruç" kastedilmiştir" der. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "ümmetimin seyahati, oruçtur" buyurmuştur.

Hasan el-Basri: "Bu, "sâihûn" (seyahat edenler) ifadesi ile, farz oruçlarını tutanlar manasının kastedildiğini söylemiştir. Buna, "oruca devam edenler" manası da verilmiştir. "Sâih" kelimesinin, sâim (oruç tutan) manasına alınmasının sebebi hususunda şu iki izah yapılmıştır:

a) Ezheri şöyle der: "Oruç tutan kimseye "sâih" (seyahat eden) denilmiştir, çünkü oruç tutanın, yemeden kendisini alıkoyması gibi, ibadet maksadı ile, azıksız olarak yeryüzünde dolaşan kimse de kendisini yemekten alıkoymuştur. İşte bu benzerlikten ötürü, oruç tutana "sâih" (seyahat eden) denilmiştir."

b) "Seyahat"ın esas manası, tıpkı akıp giden su gibi, yeryüzünde devamlı gitmektir. Oruç tutan kimse de, taat olan şeyleri yapmaya ve arzu duyduğu yemeyi, içmeyi ve cinsî münasebeti terketmeye devam etmektedir.

Bana göre bu hususta şöyle bir diğer izah da yapılabilir: İnsan yemekten, içmekten ve cinsi münasebette bulunmaktan kaçınıp, kendisi için, hertürlü şehevi şeylere karşı bir engel koyunca, hikmet kapıları ona açılır ve celâl âleminin nurları ona tecellî etmeye başlar. İşte bundan ötürü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kim. Allah için ihlaslı olarak kırk gün sabahlarsa (yani ihlasını kırk gün korursa), onun kalbinden lisanına hikmet kaynakları fışkırır' Kenzu'l-Ummal, 3. Cilt 5271, Hadis buyurmuştur. Böylece bu kimse, Allah'ın celâr âleminde, makamdan makama ve dereceden dereceye yürüyüp "seyahat eden" kimselerden olmuş olur. Bu kimse için, ruhaniyet aleminde bir seyahat gerçekleşmiş olur.

İkinci görüş: "Sâihûn" (seyahat edenler) ifadesi ile, ilim elde etmek için diyar diyar dolaşan ilim talebeleri kastedilmiştir. Bu, İkrime'nin görüşüdür.

Vehb b. Münebbih'den, şu rivayet edilmiştir: "Seyahat, İsrailoğullarında da vardı. Bir insan, kırk yıl gezip dolaştığında, kendinden önceki seyyahların gördüklerini görürdü. Böylece, İsrailoğullarından veled-i zina olan bir çocuk kırk yıl seyahat etti ama, hiçbir şey göremedi (yani mükâşefeye eremedi). Bunun üzerine "Ya Rabbi, anamın yaptığı kötülükte (zinada) benim günahım ne..?" dedi. İşte o esnada Allah, seyahat edenlere gösterdiği şeyleri ona da gösterdi."

Ben derim ki: Nefsin olgunlaşmasında (kemale ermesinde), seyahatin büyük bir tesiri vardır. Çünkü insanın başına seyahat esnasında çeşitli sıkıntılar getir, o da onlara sabretmek durumunda kaltr. Bazan azığı biter, Allah'a tevekkül etme ihtiyacını duyar; bazan çeşitli fâzıl kimselerle karşılaşır ve herbirinden belli bir hususta istifade eder. Yine o, bazı büyük zatlarla karşılaşır ve böylece de, kendisini, onlara nisbet ettiğinde hakir (küçük) görür. Bu kimse, seyahati esnasında, umduğu pek çok şeyi elde eder ve onlardan istifade eder. Cenâb-ı Hakk'ın her tarafta, hususi birtakım şeyler yaratmış olması sebebi ile, dünya ahalisinin farklı farklı hallerini görüp müşahede eder ve böylece marifetuilahı ve inancı kuvvet kazanır. Velhasıl seyahatin dinî bakımdan çok büyük tesir (ve faydaları) vardır.

Üçüncü görüş: Ebu Müslim şöyle demiştir: "Bu ifade ile, yeryüzünde gezip dolaşanlar kastedilmiştir. Bu, akan suyun akması manasında bir kelime olup, bununla cihad ve hicret maksadıyla evinden-yurdundan çıkınlar kastedilmiştir" Allahü teâlâ, bir önceki ayette mü'minleri cihada teşvik etmiştir. Bu ayeti de, mücahidlerin sıfatlarım beyan etmek için getirmiştir. Binâenaleyh onların bütün bu (dokuz) sıfatla tam mevsuf olmaları gerekir.

Rükû ve Secde Ederler

Beşinci ve altıncı sıfat, "râkiûn ve sâcidûn" sıfatlarıdır. Bu sıfatlarla namaz kılanlar kastedilmiştir.

Kâdî şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hak, rükû ve secdeyi, namazdan kinaye olarak zikretmiştir. Çünkü namaz kılamn, (namazdaki) diğer şekilleri, âdetine (her zamanki hallerine) uygundur. Bu da onun kalkması ve oturmasıdır. Bu hususta, âdetin dışına çıkan şey, rükû ve secdedir. İşte bu ikisi ile namaz kılan ve kılmayan arasındaki fark ortaya çıkmaktadır." Şöyle de denebilir: Kıyam (ayakta durma), Allah için gösterilen tevazünün ilk basamağı; rükû, ortası; secde ise en son basamağıdır. Bundan dolayı, namaz kılmaktan maksadın, alabildiğine huşu, huzu ve ta'zim gösterme olduğuna dikkat çekmek üzere huşunun ve kulluğun nihai noktasına delâlet ettikleri için, (namaz kılma manasında) bilhassa rükû ve secde zikredilmiştir.

Marufu Emreder, Münkeri Yasaklarlar

Yedinci ve sekizinci sıfat: Bil ki, mârufu emir ve münkeri nehiy ile ilgili hükümlerin yer aldığı bölüm, usûl ilminde ele alınan büyük ve önemli bir bölümdür. Binaenaleyh onu burada ele alıp zikretmek mümkün değildir. Bu ifadede, cihadın farz kılınışına bir işaret vardır. Çünkü marufun (iyiliğin) başı, Allah'a iman; münkerin (kötülüğün başı) ise, Allah'ı inkârdır. Cihad, imana teşviki ve küfürden alıkoymayı gerektirir. Bundan dolayı cihad, "marufu emir ve münkeri nehiy" konusuna dahildir.

Önceki Sıfatların Atfedilmeyip Sonrakilerin Vâv'la Atfedilmesi

Ayetteki "ve nehyedenler." ifadesinin başına "vav" edatının getirilmesi ile ilgili şu izahlar yapılmıştır:

Birinci izah: Eşitlik, bazan vâv ile, bazan da "vâv"sız olarak gösterilir. Bu tıpkı, "(O), günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı çetin olan ve fazl-u ikram sahibi olan (Allah'dır)" ayetinde olduğu gibidir. Cenâb-ı Hak bu ayette bazı sıfatları vâv ile, bazılarını da vâvsız olarak zikretmiştir.

İkinci izah: Bu ayetlerin maksadı, cihada teşvik etmektir. Dolayısiyle, Cenâb-ı Hak, önce bu altı sıfatı zikretmiş, daha sonra da, "ma'rufu emredenler, münkerden nehyedenler.." buyurmuştur. Buna göre kelamın takdiri, "Şu altı sıfatı taşıyanlar, ma'rufu emredip münkerden nehyedenlerdir" şeklinde olur. Biz, emr-i maruf nehy-i münkerin başının cihad olduğunu söyledik. O halde, bu ifadenin başına vâv getirilmesinin maksadı, bahsettiğimiz bu hususa dikkat çekmektir.

Bu kelimelerin başına vâv harfi getirilmiş olmasının üçüncü İzahı şudur: Geçen her sıfat, insanın kendisi için yaptığı ibadetler olup, onların başkasıyla ilgisi ve alâkası yoktur. Ama, nehy-i münker meselesi ise, başkasıyla ilgisi olan bir ibadettir. Bu nehy ve yasaklama, öfkenin kabarmasına ve düşmanlığın ortaya çıkmasına sebebiyet verir. Çoğu kez, nehyedilen kimse, kendisini nehyedeni dövmeye ve onu öldürmeye yeltenir. Böylece, nehy-i münker, ibadet ve taat çeşitlerinin en zoru olmuş olur. İşte bu sebeple, daha çok sıkıntı ve meşakkatin bulunduğuna dikkat çekmek için, "nehyedenler" kelimesinin başına vav getirilmiştir,

Allah'ın Sınırlarını Korurlar

Dokuzuncu sıfat: "Allah'ın sıfatlarını koruyanlar" kısmının ifade ettiği husustur. Bu sıfattan maksad şudur: Allah'ın buyurduğu mükellefiyetler çok olup başlıca şu iki kısma ayrılmıştır:

a) İbadetle ilgili olanlar.

b) Muamelatla ilgili olanlar. İbadetle ilgili olanlara gelince; bunlar, Allah'ın, dünyevi bir fayda gözetmeyip aksine dinî hususta gözetilen bir faydadan ötürü emrettiği şeyler olup, namaz, zekât, oruç, " hacc, cihad, köle azadı, adaklar ve diğer iyi amellerdir.

Muamelâtla ilgili olanlara gelince bunlar da, ya celb-i menfaat, yahud da zararı def etmek için yapılırlar.

Celb-i Menafi Yönünden Mükellefiyetler

Menfaati temin ile ilgili olan birinci kısma gelince, bu menfaatler ya bizatihi maksuddurlar, yahut da ikinci derecede kastedilirler. Bizatihi maksud olan menfaatler, beş duyu organı tarafından elde edilen yarar ve menfaatlerdir.

Bu algılanan şeylerin birincisi, tadılanlardır. Fıkhın, yiyecekler ve içeceklere dair hükümleri, tadılanlar bölümüne dahildirler. Yiyecekler bazan bitkisel, bazan da hayvansal olup, hayvanların yenilmesi de ancak boğazlandıktan sonra caiz olup, Allahü teâlâ da, kesme ve boğazlamayla ilgili birtakım şartlar koyunca, avlanma ve kesme ile ilgili bölümler ve hitablar ile, kurban kesimiyle ilgili bölümler, böylece fıkhın içine girmiştir.

Bunların ikincisi kendisine dokunulabilenlerdir. Bu ifadenin içine, cinsi münasebetle ilgili hükümler ve cinsi münasebetin helal olduğunu ifade eden hususlar dahil olur. Bu da fıkhın, nikâh bölümüdür. "Süt emzirme" bölümü de bu bölümdendir. Nikahın, mihir, nafaka ve mesken gibi ayrılmaz vasıflarından bahseden hususlar da bu bölüme dahildirler. Zevceler arasındaki gece sırası ve onların geçimsizlikleriyle ilgili meseleler de bu konuyu alâkadar eder. Nikâhı ortadan kaldıran sebepleri inceleyen kısım da, bu bölüme dahildir. Nikahı ortadan kaldıran sebepler kısmına da boşama, hul (para karşılığı boşanma), ftâ, zihar ve lian gibi hususlar girmektedir. Giyilmesi helâl olan olmayan, kullanılması helâl olan ve gümüş ve altın kaplar gibi kullanılması helal olmayan şeyleri inceleyen konular da, işte bu dokunulan şeylerle ilgili bölüme dahildirler. Alimlerin, bu konudaki sözü çok uzundur.

Üçüncüsü, görülenlerdir. Bu da, bakılması helâl olanlar ile helâl olmayanlar bölümüdür.

Dördüncüsü, duyulanlardır. Bu da, işitilmesi helâl olanlarla helâl olmayanlara dair hükümdür.

Beşincisi, koklayanlardır. Fukahâ, bu alanla ilgilenmemiştir.

İkinci derecede kastedilenler ise, mallardır. Mallardan şu üç yönden bahsedilmiştir:

a) Mülkiyyeti ifade eden sebepler. Bu sebepler, ya alışveriş olur veya başkası olur. Alışveriş de, ya "ayn"ların, bizzat malın kendisinin alınıp satılması; yahut da, menfaatlerinin alınıp satılmasıdır. Bizzat malların alınıp satılması da, ya "ayn"a mukabil "ayn" ile, yahut "ayn"a mukabil borç ile olur ki, bu selemdir; ya da bir kimsenin, borçlanarak bir şeyi satın alması gibi, borç mukabilinde "ayn"ı satın alması veya satmasıdır, Veyahut da borcun borç mukabilinde alınıp satılmasıdır. Bunun caiz olmadığı ileri sürülmüştür. Zira, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, borcu borç ile değişmekten nehyettiği rivayet edilmiştir. Ancak ne var ki, dinde, bunun örneği bulunmaktadır ki bu da iki borcun birbiriyle (takas edilip) karşılıklı ödenmesidir.

Menfaatlerinin alınıp satılmasına gelince, bu ifadenin içine, kiralar, ücretler ve mudarebe, ortaklık akidleri dahildir.

Mülkiyeti gerektiren diğer sebeplere gelince bunlar, varis olmak, hibe, vasiyyet, ihyâu'l-mevât, (ölü, verimsiz, metruk araziyi ihya edip verimli hale getirmek), bulunan yitikler, fey ve ganimet almak, zekat v.s. yollarla mal edinmektir. Mülkiyyet sebeplerini tam olarak belirlemenin yolu, ancak iyiden iyiye incelemedir.

b) Fukahanın ilgi alanına giren konulardan birisi de, malik olmayan kimseye, o şeyde tasarruf edebilmesini gerektiren sebeplerin incelenmesidir. Bu da vekalet, emanet ve bunlara benzeyen diğer şeylerdir.

c) Maliki, kendi mülkünde tasarrufta bulunmaktan men eden sebepler. Bu da, rehin, iflâs, icâre (kiraya verme) vs.dir.

İşte, Allah'ın, celb-i menfaat konusunda yüklediği mükellefiyetlerin tesbiti bundan ibarettir.

Def-i Mefasid Şeklindeki Mükellefiyetler

Allah'ın "def-i mefsedet" meselesindeki mükellefiyetlerine gelince, biz diyoruz ki: Zarar, beş çeşittir. Zira zarar, ya canlar, ya mallar, ya dinler, ya nesebler veyahut da akıllar hususunda olur.

Canlar hakkında meydana gelen zarar, ya canın tamamı hakkında olur ki, bu husustaki hüküm, ya kısas, ya diyet veyahut da keffârettir. Yahut da zarar, canın bir kısmı hakkında olur ki; bu meselâ, elin v.s.nin kesilmesi gibidir, bu hususta vacib olan, ya kısas, ya diyet veyahut da "erş"tir.

Mallar hakkındaki zarara gelince bu zarar, ya alenî, açıktan meydana gelir ki, bu fıkıhtaki "gasb" konusunu teşkil eder. Ya da bu zarar, gizli olarak meydana gelir ki, bu da fıkıhtaki "Kitâbu's-serika" konusunun ortaya konulmasına sebep olmuştur.

Dinler hususunda meydana gelen zarar da ya küfürdür, ya da bid'attir. Küfre gelince, bunun içine, mürtedlerle ilgili hükümler girer (Fukaha bu meseleyi, mürtedlerle ilgili bölümde ele almıştır). Fukahânın, bid'atçilerle ilgili olarak yazmış oldukları muayyen bir kitap ve fasıl bulunmamaktadır.

Neseb, soy hususunda meydana gelen zarara gelince, "zina" ve "livata"nın haram kılınması ve bu hususta meşru kılınan cezanın beyanı bununla ilgilidir. Zina isnadının cezası ile "li'ân" bölümleri de, bu kısma dahildir. Burada, söz konusu olan bir başka bahis daha vardır ki, o da şudur: Hiç kimsenin, menfaatlerine ve kendisinden zararları def etmeye dair haklarını tastamam yerine getirmesi mümkün değildir. Çünkü, çoğu zaman bu kişi zayıf olur, karşı taraf da onun bu yönünden -istifade ederek, onun bu haklarına aldırış etmez. İşte bu incelikten dolayı Cenab-ı Hak, hükümleri infaz etmek için, imam, halife tayin etmiştir. Bu devlet reisi ve imamın, birtakım nâib ve vekillerinin olması da gerekir ki bunlar, emirler ve kadılardır. Bir kimsenin sözünün, bir başkası nezdinde makbul olması, ancak delil ile olup, şeriat da hakkın ortaya konulması için hususî bir hüccet olan şehadeti benimseyip, davanın ve delilin ikame edilmesi için de, mutlaka birtakım hususi şartların bulunması gerekince, mutlaka, (fıkıhta) bunları içine alan bir konunun da bulunması gerekir. İşte, Allah'ın hükümlerinin, mükellefiyetlerinin ve hududunun ana noktalarının tesbiti bundan ibarettir. Bunlar, pekçok olup, Allahü teâlâ da bunları, Kur'an'ın tamamır.Ja bazan tafsilatlı bir biçimde beyan buyurup, bazan da Hazret-i Peygamber'e, mükelleflere bunu beyan etmesini emrederek bu şekilde ortaya koyunca, pek yerinde olarak, Cenab-ı Hak, bu hükümlerini ve bu hududunu bu ayette, mücmel ve kısa olarak ele alarak "Allah'ın sınırlarını koruyanlar" buyurmuştur. İşte bu ifade, bütün mükellefiyetleri içine alır.

Bil ki fukahâ, zikrettikleri bütün bu şeylerin, mükellefiyetlerin beyanı hususunda kâfi olduğunu sanmışlardır. Halbuki durum, hiç de böyle değildir. Zira mükellefin amelleri ikiye ayrılır:

a) Uzuvlarla ilgili amelleri,

b) Kalblerie ilgili amelleri.

Fıkıh kitapları, uzuvlarla ilgili mükellefiyetlerin kısımlarını izah etmeyi ihtiva etmektedir.

Ama, kalbin amelleriyle ilgili mükellefiyetlere gelince fukahâ, bunlardan kesinlikle bahsetmemiş ve bunlar hakkında da herhangi bir kitap, bir bâb ve bir fasıl ayırmamış ve bunların inceliklerinden bahsetmemişlerdir. Bunlardan bahsetmenin daha mühim ve bunların hakikatlarını iyice ortaya koymanın daha evla olduğunda şüphe yoktur. Zira, uzuvlarla ilgili ameller, ancak kalbî amelleri gerçekleştirmek gayesiyle istenirler. Allah'ın kitabı Kur'anda, pek çok ayette bunu bildirmektedir,

Cenab-ı Hakk'ın, "Allah'ın sınırlarım koruyanlar" buyruğu da, bütün bu kısımları ihata ve şümul yoluyla kapsamaktadır.

Bil ki Cenâb-ı Hak, bu dokuz sıfattan bahsedince, "sen o mü'minleri müjdele..." buyurmuştur. Bundan maksat şudur: Allahü teâlâ bir önceki ayette, "O halde yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin" (Tevbe, 111) buyurmuş ve bunun peşinden bu dokuz sıfatı zikretmiş, bütün bunlardan sonra da, "sevinin..." buyruğundaki beşaretin sadece bu sıfatlarla muttasıf olan mü'minleri kapsadığına dikkat çekmek için, "Sen o müminleri müjdele" buyurmuştur.

Buna göre eğer, "Cenab-ı Hakk'ın, bu sekiz sıfatı mufassal bir biçimde zikredip, bunun peşinden de dokuzuncu sıfatta, diğer mükellefiyetleri kısaca ele alarak zikretmesinin sebebi nedir?" denilirse biz deriz ki:

Tevbe, ibadet, hamd ile meşgul olmak, İlim talebi için seyahatta bulunmak, rükû ve secde etmek, emr-i maruf nehy-i münkerde bulunmak, mükellefin çoğunlukla yaptığı şeylerdir. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak bunları ayrıntılı bir biçimde zikretmiştir.. Geriye kalanlar ise, mesela alışverişle ilgili hükümler, suçlarla ilgili hükümleri bilme gibi hususlarsa, mükellefin çoğu kez haberdar olmadığı şeylerdir. Hem, o sekiz iş, her ne kadar uzuvlarla ilgili amellerden ise de, aynı zamanda kalble ilgili amellerdendir. Çünkü bütün bunların gayesi, kalbin hallerinin ortaya konulmasıdır. Kalbin hallerini görüp gözetmenin, uzuvların amellerini görüp gözetmeden daha mühim olduğunu anladın. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak bu kısmı ayrıntılı bir biçimde zikretmiş, diğer kısmı da kısaca ele almıştır.

Kâfirlerden Beri Olmak

113

Âyetin tefsiri için bak:114

114

"Müşriklerin, cehennemlik oldukları meydana çıktıktan sonra, artık onların lehine, velev akraba olsunlar, ne peygamberin, ne de m'üminlerin istiğfar etmeleri doğru değildir. İbrahim'in, babasına olan istiğfarı ancak ona ettiği bir vaadden dolayı idi- Yoksa onun Allah'ın bir düşmanı olduğu kendisince besbelli olunca o. Ondan uzaklaştı. İbrahim cidden pek çok tazarru ve niyaz eden, gerçekten sabırlı idi"

Bil ki Allahü teâlâ, bu surenin başından buraya kadar, her bakımdan, kâfir ve münafıklardan uzak durmayı açıkça bildirmenin farz olduğunu beyan edince, bu ayette de, kişinin babası annesi gibi en yakın akrabalarından -ister ölmüş ister hayatta olsunlar- dahi berî olduğunu bildirmesini gerekli kılmıştır. Bundan maksat, onlarla ilgi ve münasebetin alabildiğine kesildiğini ve onlarla hiçbir suretle münasebet kurulamayacağını beyan etmektir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Ayetin Nüzul Sebebi

Alimler, bu ayetin sebeb-i nüzulü hakkında şunları nakletmişlerdir:

1) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Allah, Mekke'nin fethini müyesser kılınca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ebeveyninden hangisinin kendisine en yakın zamanda öldüğünü sordu. Bunun üzerine, "Annen!" denildi. Hazret-i Peygamber de, annesinin kabrine gitti ve onun yanında durdu. Sonra da başı ucunda oturarak ağladı. Bunun üzerine Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber'e. "Sen, bizi kabirleri ziyaret etmekten ve ağlamaktan nehyettin. Ama sonra da sen, kabirleri ziyaret etmeğe başladın!" diye sorunca, Hazret-i Peygamber. "Bu hususta bana müsaade edildi. Ben, annemin içine düştüğü azabı görüp ve Allah'tan anneme gelecek olan azâb hususunda da elimden hiçbir şey gelmeyince, ona merhametimden dolayı ağladım' dedi.

2) Said İbnu'l-Müseyyeb'ten, babasının şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ölüm, Ebu Talib'e gelip çatınca, Hazret-i Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem) ona, "Amcacığım, Ta ilahe illallah"de! Ben, bu cümleyle Allah katında seni savunurum..." dedi. Bunun üzerine Ebu Cehil, Abdullah İbn Übeyy İbn Ümeyye: "Abdulmuttalib'in dininden yüz mü çeviriyorsun?!.." deyince de Ebu Talib: "Benimsemiş olduğumuz din üzereyim" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Allah beni yasaklamadığı sürece senin için mağfiret taleb edeceğim..." deyince de, "Gerçekten sen sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsin"(Kasas. 56) ayeti nazil oldu."

Vahidî şöyle demektedir: "Hüseyin İbn el-Fadl, bu açıklamayı tuhaf gördü. Çünkü bu Tevbe sûresi, Kur'an'ın en son nazil olan sûrelerindendir. Halbuki Ebu Talib'in vefatı, İslâm'ın ilk yıllarında Mekke'de olmuştur."

Ben derim ki, bana göre de, bu uzak görme, uzak görülmüştür. Zira, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, o vakitte, o ayetin nazil olduğu vakte kadar, Ebu Talib için mağfiret talebinde bulunduğunun söylenilmesinde ne sakınca var? Zira kâfirlere karşı sert ve şiddetli davranma, bu sûrede ortaya çıkmıştır. Belki de mü'minler kendilerinin, kâfir olan ebeveynlerine mağfiret talebinde bulunmalarının caiz olduğu kanaatindeydiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de bunu yapıyordu. Sonra bu sûre nazil olunca, Allah onları bundan nehyetti. Bu, genel olarak uzak ihtimal görülmez.

3) Hazret-i Ali'den şu rivayet edilmiştir: "O, müşrik ebeveynine mağfiret talebinde bulunan bir adamı işitince, şöyle dedi: "Ben o adama, "müşrik oldukları halde-ebeveynine mağfiret talebinde mi bulunuyorsun?" deyince o adam: "İbrahim de, ebeveyni müşrik olduğu halde, onlar için mağfiret talebinde bulunmamış mıdır?" cevabını verdi. Bunun üzerine ben bunu Allah'ın Resulüne söyleyince, işte bu ayet-i kerime nazil oldu.

4) Rivayet olunduğuna göre, bir kimse Hazret-i Peygamber'e gelerek şöyle dedi: "Cahiliyye çağında babam sıla-i rahimde bulunur, misafirlere ikram eder, malından bağtş ve hibede bulunurdu. (O halde ey Allah'ın Resulü), şimdi babam nerede?" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Müşrik olarak mı öldü?" diye sordu. O adam, "Evet" deyince de, Hazret-i Peygamber, "Fazla derin olmayan bir ateş çukurundadır" dedi. Bunun üzerine adam, ağlayarak geri döndü. Hazret-i Peygamber onu çağırarak, "Benim, senin ve İbrahim'in babası ateştedir. Zira senin baban, hiçbir gün, "Ateşten Allah'a sığınırım" dememiştir" dedi.

Kâfirler Hakkında İstiğfar Edilmez

Cenâb-ı Hakk'ın iyi "Ne peygamberin ne de mü'minlerin müşrikler için istiğfar etmeleri doğru değildir" buyruğunun manasının, "Bu ona yakışmaz" şeklinde olması muhtemeldir. Böylece bu ifade bir vasıf gibi olmuş olur. Yine bunun manasının, nehiy manasında olmak üzere, "Bu onun için olmaz" şeklinde olması da muhtemeldir. Binâenaleyh, birincisinin manası, "Nübüvvet ve iman, müşrikler hakkında mağfiret taleb etmeye mânidir" şeklinde olur. İkincisinin manası ise, "Sizler, mağfiret talebinde bulunmayınız" şeklinde olur ki, bu iki mana, birbirine yakındırlar. Bu men ve yasaklamanın sebebi, Cenâb-ı Hakk'ın, "onların, cehennemlik oldukları meydana çıktıktan sonra" ayetinde zikrettiği husustur. Ayrıca Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki Allah, kendisine eş koşulmasını bağışlamaz. Ondan başkasını, dileyeceği kimseler için bağışlar" (Nisa. 48) buyurmuştur. Buna göre mana, "Allahü teâlâ, onları cehenneme sokacağını haber verince, onlar için mağfiret talebinde bulunmak, Allah'ın, vaad ve vaîdinden caymasını taleb etmek gibi olur ki, bu caiz değildir. Hem, Allahü teâlâ'nın, daha önceki hükmü onlara azab edeceği şeklinde olunca, bu sebeple onlar, onun bağışlanmasını taleb ettiklerinde, hiç şüphesiz onların bu talebleri reddedilmiş olur ki bu da, Hazret-i Peygamberin derecesinin noksan ve mertebesinin de düşük olmasını gerektirir.

Hem yine Cenâb-ı Hak, "Bana dua edin. Size icabet edeyim" (Mü'min, 60) buyurmuş, onlar hakkında da, "Onlar, cehennemliktir" buyurmuştur. Binâenaleyh bu mağfiret talebinde bulunma, iki nasstan birinden caymayı gerektirir ki, bu caiz değildir. Ebu Haşim, kulun, Allah'ın yapmayacağını haber vermesinden sonra da, o şeyi Rabbinden istemesini caiz görmüş; buna da, cehennemliklerin, Allah'ın onu yapmayacağını bilmelerine rağmen, "Ya Rabbi bizi buradan çıkar. Eğer (yine küfre) dönersek artık hiç şüphesiz ki biz zalimlerizdir" (Mû'minun, 107) demeleriyle İstidlal etmiştir. Ebu Haşim'in istidlali, şu sebeplerden dolayı son derece tuhaf bir istidlaldir:

a) Bu, kendi mezhebi ve görüşü olan, "Ahirettekiler cahil olamaz ve yalan söyleyemezler" şeklindeki görüşüne bina edilmiştir ki, bu görüş kabul edilemez. Aksine Kur'an'ın, "Sonra onların fitnesi. "Rabbimiz olan sen Allah'a andederizki, biz eş tutanlardan değildik" demelerinden başka bir şey olmadı. Bak, vicdanlarınıza karşı nasıl yalan söylediler!" (Enam, 23-24) şeklindeki nassı, böyle bir iddiayı çürütür.

b) Onlar hakkında, onların bu isteklerinin reddedilmesi ve onların susturulması güzel ve yerinde olur. Ama bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında caiz değildir. Zira bu, O'nun makam ve mertebesinin noksanlaşmasını gerektirir.

c) Kendisinde herhangi bir faydanın olmadığı bilinen bu gibi istekler, ya abes veya bir ma'siyet olur. Bu iki şey. cehennemlikler hakkında düşünülebilirse de, büyük peygamberler hakkında düşünülemez.

İkinci Mesele

Allahü Teâlâ, mağfiret talebinde bulunmaya mani olan sebebin, onların, cehennemliklerden olduklarının ortaya çıkması olduğunu beyan etmiştir. Bu illet, onların yakın veya uzak akraba olmaları halinde değişmez. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "En yakın akraba dahi olsalar" buyurmuştur. Sebeb-i nüzulün, bizim naklettiğimiz şey olması, bu görüşü takviye etmektedir.

Hazret-i İbrahim'in Babası İçin İstiğfarı

Cenâb-ı Hakk'ın "İbrahim'in. babasına olan istiğfarı, ancak ona ettiği bir vaadden dolayı idi" buyruğuna gelince, bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu ayetin, kendinden önceki ayetle münasebeti hususunda birkaç izah yapılmıştır:

a) Bundan maksat, hiçbir insanın, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i İbrahim'e müsaade ettiği şeylerin bir kısmından Hazret-i Muhammed'i men ettiği vehmine kapılmamasıdır.

b) Bizim, bu ayetin, kendinden önceki ifadelerle münasebetinin izahı hususunda bahsetmiş olduğumuz, "Kâfirlerin ölülerinden ve dirilerinden her türlü ilgi ve münasebetin kesilmesi gerektiği" şeklindeki görüş de söylenebilir. Sonra da Cenâb-ı Hak, bu hükmün, Hazret-i Muhammed'in dinine has kılınmadığını, aksine, kâfirlerle her türlü ilgi ve münasebetin kesilmesinin gerekliliğinin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in dininde de meşru olduğunu beyan buyurmuştur. Böylece, kâfirlerle olan ilgi ve münasebetin kesilmesinin vücubiyyeti, daha kuvvetli bir biçimde ifade edilmiş olur.

c)Allahü teâlâ, bu ayette Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i, "halım", yani kızgınlığı az; "evvâh" yani, "insanların başına belâ ve musibet geldiğinde, çok feryâd edip ağlayan" olarak vasfetmiştir. Bundan maksad da, böylesi sıfatları taşıyan herkesin, babasına mağfiret talebinde bulunma hususunda kalbinde taşımış olduğu temayülün şiddetli olduğunu açıklamaktır. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Hazret-i İbrahim'in kadrinin ve kıymetinin son derece yüce olmasına ve "halîm" ve "evvâh" olmakla nitelenmiş olmasına rağmen, Allahü teâlâ onu, kâfir-olan babası için mağfiret talebinde bulunmaktan nehyetmiştir. Binâenaleyh, başkasının bundan men edilmesi haydi haydi evlâ olur.

Hazret-i ibrahim'in, Basası İçin Af Dilemesinin İzahı

Kur'an-ı Kerim, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, babası için mağfiret talebinde bulunduğuna delâlet eder. Nitekim Cenâb-ı Hak bunu, "Babamı da bağışla. Çünkü o, sapıklardandır" (Şuara. 86); "Ya Rabbi, beni, ana ve babamı affet" (ibrahim, 41) "Sana selâm olsun. Senin için Rabbime İstiğfar edeceğim" (Meryem. 47) ve "Muhakkak ki senin bağışlanmanı İsteyeceğim "(Mûmtehine, 4) şeklinde bahsetmiştir, Böylece, kâfir kimse için mağfiret talebinde bulunmanın caiz olmadığı sabit olmuş olur. Bu şekilde de bu, bu günahın Hazret-i İbrahim'den sudur ettiğine delâlet eder.

Bil ki Allahü teâlâ bu müşkile, "İbrahim'in, babasına olan istiğfarı ancak, ona ettiği bir vaadden dolayı idi" ifadesiyle cevap vermiştir. Bu ifadeyle ilgili iki görüş bulunmaktadır:

a) Vaad edenin, Hazret-i İbrahim'in babası olmasıdır. Buna göre mana, "Onun babası ona, iman edeceğini vaad etti. Böylece de İbrahim (aleyhisselâm), işte bundan dolayı mağfiret talebinde bulundu. Ama ne zaman ki, Hazret-i İbrahim, babasının iman etmediğini, onun Allah'ın düşmanı olduğunu anlayınca, ondan uzaklaştı ve bu mağfiret talebinden vazgeçti" şeklinde olur.

b) Vaad edenin Hazret-i İbrahim olması. Bu böyledir, zira Hazret-i İbrahim, babasının müslüman olacağı ümidiyle, onun için mağfiret talebinde bulunacağını babasına vaad etti. Hazret-i İbrahim'e, onun, Allah'ın düşmanı olduğu ortaya çıkınca, o zaman babasından uzaklaştı. Bu tefsirin doğruluğuna. Hasan el-Basrî'nin, bâ harfiyle olmak üzere, (iyyahu = ona) yerine, (ebahu babasına) şeklinde okuması da delil teşkil eder.

Bazı âlimler, buna cevaben şu iki açıklamayı yapmışlardır:

1) Hazret-i İbrahim'in, babasına mağfiret talebinde bulunmasından maksat, onun onu iman ve İslâm'a davet etmesidir. O, babasına: "İman et. Böylece ikâbtan kurtul, mağfirete nail ol!" diyordu. Hazret-i İbrahim, Allah'ın, mağfireti gerektiren imanı babasına nasib etmesi hususunda Allah'a yalvarıp yakarıyordu ki, mağfiret talebinde bulunmaktan maksat budur, Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim'e, babasının küfür üzerinde ısrar ederek öleceğini haber verince, o zaman o, bu talebten vazgeçti.

2) Bazı alimlerde, Cenâb-ı Hakk'ın, "ne peygamberin, ne de mümin olanlarır müşrikler için mağfiret talebinde bulunmaları doğru değildir.. " ayetinin ifade ettiğ hususu, cenaze namazına hamletmişlerdir. İşte bu yolla, bu istiğfarda, azâb hafifletmek gayesi bulunduğu için, kâfir için istiğfarda bulunmada bir sakınca olmadığı ortaya çıkmış olur. Bunlar sözlerini şöyle sürdürmüşlerdir: "Bunun delili, bundan muradın, bizim zikretmiş olduğumuz şu husus olmasıdır: Allahü teâlâ, "Onlardan ölen hiç bir kimseye ebedî olarak dua etme" (Tevbe, 84) ayetiyle, münafıklara namaz kılmaktan men etti. Bu ayette de bu hükmü tamîm etmiş; ister münafık olsun, isterse şirkini izhar etmiş olsun, müşrikler üzerine cenaze namazı kılmaktan men etmiştir." Bu, garip bir görüştür.

Üçüncü Mesele

Hazret-i İbrahim'in neye dayanarak babasının Allah'ın düşmanı olduğunu anladığı hususunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazıları, bunun küfürde ısrar ve küfür üzere ölüm olduğunu; bazıları da, sadece küfürde ısrar olduğunu söylerken; diğer bazıları da, Allahü teâlâ'nın, ona bunu vahiy ile bildirmesinin, onun da bundan dolayı babasından teberrî etmesinin uzak bir ihtimal olmayacağını söylemişlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle demiş olur: "Hazret-i İbrahim babasının Allah'ın düşmanı olduğunu anladığında, o ondan uzaklaştığına göre, siz de böyle olunuz. Zira ben size, Hazret-i İbrahim'e uymanızı emrettim." Çünkü Allahü teâlâ "Allah) birleyici olarak ibrahim'in dinine uy" (Al-i İmran, 95) buyurmuştur.

Evvah Kelimesinin İzahı

Allahü Teâlâ, bu hadisede Hazret-i İbrahim'in durumundan bahsedince, "İbrahim cidden pekçok tazarru ve niyaz eden, gerçekten sabırlı idi" buyurdu. Bil ki, evvah kelimesi, bir kimsenin, kederi iyice artınca söylediği, "ah!" sözünden türemiştir. Bunun sebebi şudur: İnsan hüzünlendiğinde, kalbi ruh, kalbin içinde sıkışıp tıkanmaya, boğulmaya başlar, böylece alabildiğince yanar. İnsan da, kendisinde bulunan bazı kederleri hafifletmek için, kalbinden bu yanan nefesini (ah! diyerek) çıkarır. İşte bu lafzın iştikakı hususundaki temel izah budur. Müfessirlerin bu ifadeyi tefsirleri hususunda değişik açıklamaları bulunmaktadır, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)"den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Evvâh, huşûlu olan ve yalvarıp yakaran demektir. "

H. Ömer (radıyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre o, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Evvâh ne demektir?" diye sorduğunda. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Çok dua edendir" cevabını vermiştir.

Rivayet olunduğuna göre, Zeyneb (radıyallahü anhnha), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında, onun çehresini değiştirecek (yani kızdıracak) şekilde konuştu. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), bunu yadırgayınca da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Onu bırak, çünkü o, evvâhtır" buyurdu. Kendisine: "Ya Resûlellah, "evvâh" nedir?" denince de, "Huşu ve tazarru içinde duâ eden" demektir" buyurdu. Hazret-i .İbrahim (aleyhisselâm)'in "evvâh" olmasının sebebinin, "Her nezaman kendisinin bir kusurunu hatırlasa veya kendisine âhiretin şiddetli hallerinden birşey hatırlatılsa, bundan korkarak ve bunu çok önemli görerek, "ah! ah!" demesi olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın, "Evvâh, haşyet (korku) içinde olan mü'mindir" dediği rivayet edilmiştir.

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in '"halim" olarak vasfedilmesine gelince, bunun manası malumdur. Bil ki Allahü teâlâ. Hazret-i İbrahim'i bu ayette, bu iki vasıfla tavsif etmiştir. Çünkü onu alabildiğine rikkatli, şefkatli, korku ve endişeli olarak vasfetmiştir. İşte bundan ötürü onun, babasına ve çocuklarına duyduğu rikkat fazla olmuştur. Böylece Allahü teâlâ bu vasıfları taşımasına rağmen onun, babasının küfürde ısrar ettiğini görünce, babasından uzaklaştığını ve.ona karşı sert davrandığını beyan etmiştir. Binâenaleyh (ey mü'minler), böyle olmak size daha uygun düşer. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in "halim" vasfına sahib oluşu da böyledir. Çünkü hilm sebeblerinden birisi de, kalbin rikkatli ve alabildiğine merhametli olmasıdır. Çünkü insanın durumu böyle olunca, öfkeli anında da hilmi artar.

115

Âyetin tefsiri için bak:116

116

"Allah bir topluluğa hidayet ettikten sonra sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe, onları saptıracak değildir. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Göklerin ve yerin hakimiyeti hakikaten Allah'ındır. O, hem diriltir, hem öldürür. Sizin Allah'dan başka ne bir veliniz, ne bir yardımcınız yoktur".

Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır:

Daha Önceki Kısımla Münasebet

Bil ki Allahü teâlâ, mü'minleri müşrikler için mağfiret taleb etmekten (istiğfardan) men edip, müslümanlar da, bu ayet inmezden önce, küfür üzere ölen babalan, anaları ve diğer akrabaları hakkında mağfiret talebinde bulunmuş olduklarından dolayı, müşrikler için mağfiret talebinde bulunmuş olunca, bu ayet indiğinde, daha önce müşrikler hakkında mağfiret talebinde bulunmuş olmalarından ötürü endişeye kapıldılar. Hem sonra müşrikler için mağfiret talebinde bulunmuş olan bazı müslümanlar, bu ayet nazil olmazdan önce ölmüşlerdi. Bundan dolayı müslümanların kalbine, onların hallerinin nice olacağı endişesi düştü. İşte bunun üzerine, Allahü teâlâ, bu ayetle o korku ve endişeyi onlardan gidererek, ancak, kaçınmaları ve ittika etmeleri gereken şeyleri beyân ettikten sonra onları muaheze edeceğini beyan buyurmuştur. Ayetin, kendinden önceki âyetlerle ilgi ve münasebeti hususunda bu, son derece güzel bir izahtır.

Şu izah da yapılmıştır: Bu sûre, başından buraya kadar, kâfirlerle ve münafıklarla içli-dışlı olmaktan men etmeyi beyan etmekte, onlarla birlikte olmamanın ve onları dost edinmekten kaçınmanın vâcib olduğunu açıklamaktadır. Binâenaleyh sanki, "O kâfir ve münafıklar hakkında böylesine şiddetli davranma, rahim ve kerim olan İlah'a nasıl uygun düşer?" denilmiş de, buna şöyle cevap verilmiştir: "Allahü teâlâ, ancak kendilerini (hidâyete) davet ettikten ve dolayısıyla onlara korunulması gerekli olan şeyleri beyan ettikten sonra, bir kavmi ceza ile muaheze eder. Fakat bunu beyan ettikten ve her türlü mazeret kapısını kapadıktan sonra onları Cenâb-ı Hakk'ın, en şiddetli ceza ve hesab ile muaheze etme hakkı vardır.

Hak teâlâ'nın tabiri ile ilgili şu izahlar vardır:

a) Bundan murad, Allah'ın, onları cennet yolundan saptırmasıdır. Yani "Allah, onları ondan çevirmiş ve onları cennete yönelmekten men etmiştir" demektir.

b) Mu'tezile "Bu ayette bahsedilen, "saptırma", "onların sapmış olduklarına hükmetmek" manasınadır" demişler ve görüşlerine, Kümeyt'in "Bir taife, sizi sevdiğim için beni küfre nisbet ettiler, benim kâfir olduğum hükmüne vardılar" şeklindeki beytini delil getirdiler.

Ebu Bekir el-Enbârî şöyle demiştir: "Bu açıklama yanlıştır. Çünkü Araplar böyle bir mana (yani hükmetme manasını) kastettiklerinde, tef'il babını kullanır. Meselâ, (Onu dalâlete nisbet etti, saptığına hükmetti) derler. Mu'tezile'nin Kümeyt'in beyti ile yapmış oldukları istidlal geçersizdir. Çünkü bizim "Hüküm cihetinden onun kâfir olduğunu söyledi" şeklindeki sözümüzden, edalle "saptırdı" manasının doğruluğu gerekmez. Çünkü, fe'ale şeklinin (yani sülasisinin) kullanılması doğru olmaz. Baksana kesereh "Onu kırdı" denilmesi caiz olduğu halde, bu manada ekserehu denilmesi caiz değildir. Aksine bu hususlarda sema'a- (yani Arapların kullanmasına) başvurulması- itibar edilmesi gerekir.

c) Allah, onlara hidayet ettikten sonra, kalblerine artık delâleti sokmaz ki azaba müstehak olacakları şey onlardan sâdır olsun.

Mu'tezile'nin İdlal Konusundaki İddiasına Cevap

Mutezile şöyle demektedir: "Ayetin neticesi şuraya varır: Allahü teâlâ, ancak, kendisine o fiilin çirkin ve yasak olduğunu açıkladıktan sonra bir kimseyi muaheze eder. Cenab-ı Hak bu hususu, bütün malûmatı (herşeyi) bildiğini "Şüphesiz ki Allah herşeyi hakkıyla bilendir" buyruğu ile ve bütün mümkinata (herşeye) kadir olduğunu, "Göklerin ve yerin hakimiyeti, hakîkaten Allah'ındır. O hem diriltir, hem öldürür" buyruğu ile açıklayarak bildirmiştir. O halde ifadelerin takdiri (neticesi), "Kim bu şekilde âlim ve kadir olursa, muhtaç olmaz. Âlim, kadir ve müstağni olanın ise, bir açıklama yapmadan ve her türlü mazereti ortadan kaldırmadan önce, kabih olanı ve azabı yapması kabih (çirkin) olur. Binâenaleyh Allahü teâlâ'nın böyle yapmaması gerekir" İşte böylece ayetin daha önceki kısımla münasebeti ancak bu şekilde tefsir ettiğimizde doğru ve yerinde olur. Bu da, Allahü teâlâ'nın doğrudan doğruya ceza vermesinin kabih (çirkin) olmasını gerektirir ki siz böyle söylemiyorsunuz (kabul etmiyorsunuz)."

Buna şöyle cevap verilir: "Bahsettiğiniz bu husus, Allahü teâlâ'nın ancak, açıklamada bulunup, hertürlü özür sebeplerini ortadan kaldırdıktan sonra ceza vereceğine delâlet eder. Ayette, Allahü teâlâ için, bunun (yani beyân etmeksizin ceza vermesinin) söz konusu olmadığı hususunda bir delâlet yoktur. Binaenaleyh sizin (Mutezile'nin) zikrettiği şeyler sakıt olur.

Göklerin ve Yerlerin Hâkimiyeti Allah'ındır

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Göklerin ve yerin hakimiyeti, hakikaten Allah'ındır. O, hem diriltir, hem öldürür" buyurmuştur. Bu ifadenin, burada zikredilmesinin hikmetleri şunlardır:

a)Allahü teâlâ. kâfirlerden uzak kalmayı emredince, göklerin ve yerin mülkünün kendisine ait olduğunu beyan buyurmuştur. Binaenaleyh "O, sizin yardımcınız ve veliniz olursa, kâfirler size zarar veremezler" denilmektedir.

b) Bir grup müslüman şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hak bize kâfirlerden kopmamızı, onlarla olan ilgi ve münasebetimizi kesmemizi emredince, bizim baba, çoluk-çocuk ve kardeşlerimizle biraraya gelmemiz mümkün olmaz. Çünkü bunlardan pek çoğu kâfirdirler." Binâenaleyh ayetten kastedilen mana şöyle olur: "Siz, her nekadar onların yardım ve desteğinden mahrum kalacak olsanız da, göklerin ve yerin sahibi olan, dirilten ve öldüren o Allah sizin yardımcınızdır. Binâenaleyh onların sizden kopmaları size zarar vermez."

c)Allahü teâlâ, bu zor mükellefiyetleri emredince, sanki, "Ben sizin ilahınız, siz de benim kullarım olduğunuz için, benim hüküm ve mükellefiyetlerime boyun eğmeniz gerekir" demek istemiştir.

Allah'ın, Peygamberi ve Diğer Mü'minleri Affetmesi

117

"Andolsun ki Allah, Peygamberini ve içlerinden bir kısmının gönülleri hemen hemen eğrilmek üzere iken, güçlük zamanında ona tabi olan muhacirlerle ensarı da tevbeye muvaffak kıldı ve sonra onların tövbelerini kabul eyledi. Çünkü O, raûf ve rahimdir".

Bil ki Allahü teâlâ, Tebük Savaşı'nın durumlarını iyice açıklayıp, o savaşa katılmayanların hallerini beyan ederek, bu tefsirde özetle sunduğumuz sıraya göre. bu konuda enine-boyuna söz edince, bu ayette de, o savaşla ilgili geriye kalan hükümleri açıklamaya yöneldi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, evlâ olanı terk manasında olan bir tür zellenin sâdır olması ve mü'minlerden bir çeşit zellenin (hatanın) sâdır olması da, geriye kalan o hükümlerdendir. Dolayısıyla Allahü teâlâ onlara, o zellelerinden dolayı, lütufla tevbelerini kabul ettiğini belirterek, "Andolsun ki Allah., tevbeye muvaffak kıldı" buyurmuştur. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Tebük Seferine Katılanların Medhedilmeyip Noksan Bulunmaları

İleride de izah edileceği üzere, çeşitli hadisler, bu (savaş) yolculuğunun, gerek Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, gerekse mü'minlere çok zor ve güç geldiğine delâlet etmektedir. Bu husus, onları medh-ü sena etmeyi gerektirir. O halde onlar hakkında, "Andolsun ki Allah peygamberini ve muhacirlerle ensarı da tevbeye muvaffak kıldı" denilmesi nasıl uygun düşer? Buna birkaç izahla cevap verilebilir:

Birinci izah: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den terk-i evlâ (daha iyi olan davranışı terketme) babında bir şey (zelle-hata) sâdır olmuştur ki Cenâb-ı Hak buna, "Allah seni affetsin, neden izin verdin onlara..? (Tövbe, 13) ayetiyle işaret etmiştir. Hem sonra, ileride de beyan edileceği üzere, o zamanda savaş, mü'cninlere çok ağır gelmişti. Çoğu kez onların kalbinde, bu sefere karşı bir isteksizlik hissi doğmuş, yine hazflarının hatırına, "Acaba bundan kaçamaz mıyız?" düşüncesi gelmişti. Ben demiyorum ki, onlar buna kesin karar vermişlerdi. Aksine ben, onların kalbine birtakım vesveselerin girmiş olduğunu söylüyorum. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ, sûrenin sonunda, onların, fazl-ı ilahisi ile bu kusurunu affettiğini beyan ederek, "Andolsun ki Allah, peygamberini ve içlerinden bir kısminin gönülleri hemen hemen eğrilmek üzere İken. güçlük zamanında ona tâbi olan muhacirlerle ensarı da tevbeye muvaffak kıldı" buyurmuştur.

İkinci izah: İnsan, ömrü boyunca, ister küçük günahlar kabilinden olsun, ister terk-i evla kabilinden olsun, birtakım zellelerden ve tökezlemelerden hâlî olamaz. Sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve diğer mü'minler, bu seferin güçlüklerine ve yorgunluklarına katlanıp, o sıkıntı ve mihnetlere sabredince. Allahü teâlâ, o sıkıntılara katlanmanın, ömürleri boyunca onlardan sâdır olmuş olan bütün zedelerin keffareti yerine geçtiğini ve hepsinden ihlasla sâdır olmuş bir tevbe yerine geçtiğini haber vermiştir. İşte bu sebebten ötürü, "Andolsun ki Allah, Peygamberini ve.. muhacirlerle ensarı tevbeye muvaffak kıldı" buyurmuştur.

Üçüncü izah: O seferde, zaman (mevsim) onlara çok ağır gelip, çeşitli vesveseler de kalblerine girince, ne zaman onlardan birinin kalbine böyle bir vesvese düşse, onlar bundan ötürü Allah'a yönelir ve onu kalblerinden gidermesi için, Allah'a yalvarıp yakarırlardı. İşte o vesveselerin kalblerine girmesi yüzünden, çokça tevbeye yönelmelerinden ötürü, Cenâb-ı Hak, "Andolsun ki Allah., (onları) tevbeye muvaffak kıldı" buyurmuştur.

Dördüncü izah: O müslümanlardan bazı günahların sâdır olmuş olması uzak bir ihtimal değildir. Fakat Cenâb-ı Hak o seferin sıkıntılarına katlanmalarından ötürü, onları tevbeye muvaffak kılmış ve affetmiştir. Onların din yönünden yüksek bir makamda bulunduklarına ve tevbenin kabulü hususunda Resulullah ile beraber zikredilecek bir dereceye ulaştıklarına dikkat çekmek için Allahü teâlâ, Resulullah'ı da onlara ilave etti.

Tebuk Seferine “Güçlük Ordusu” Denilmesinin Sebebi

Ayette bahsedilen "güçlük zamanı (sâati'l-usre)'den maksadın ne olduğu hususunda iki görüş bulunmaktadır: Birinci görüş: Bu, Tebük Savaşı'na tahsis edilmiştir. Bundan, o seferde, sahabeye cidden çok zor gelmiş olan bir zaman kastedilmiştir. "Usre", işin zorluğu ve çetinliği demektir. Cabir (radıyallahü anh): "(O zamanda), binit, su ve azık sıkıntısı bulunuyordu" demiştir. Binit sıkıntısına gelince, Hasan ef-Basri bu hususta: "Müslümanlardan (her) on kişi, savaşmak için, aralarında değiştirerek bindikleri bir deve üzerinde savaşa çıkıyordu. Azık sıkıntısına gelince, müslümanlar çoğu kez tek bir hurmayı, hurmada sadece çekirdeğinden başka hiçbir şey kalmayıncaya kadar, sırayla emiyorlardı. Onların yanında güvelenmiş arpa (ekmeği) bulunuyordu. Böylece, onlardan birisi, bu ekmekten yapılmış bir lokmayı ağzına koyduğu zaman, lokmanın kokusundan dolayı burnunu tutuyordu " demiştir.

Su sıkıntısına gelince Ömer (radıyallahü anh): "Biz çok şiddetli bir sıcak zamanında bu harbe çıktık. Biz, bu harpte çok da susamıştık. Öyle ki, bir kimse devesini boğazlıyor, onun işkembesini sıkıyor ve onu içiyordu" demiştir.

Bil ki, bu savaşa "Gazvetu'l-Usre"; bu savaşa katılanlara "Ceyşu'l-Usre" ismi verilmiştir. Bu orduyu, Hazret-i Osman ile, onun dışındaki bazı sahabiler donatmış ve teçhiz etmişti.

İkinci görüş: Ebu Müslim, şöyle demiştir: "(Ayette bahsedilen) "Güçlük zamanının, peygambere ve mü'minlere zor gelen bütün haller ve zamanlar olması mümkündür. Böylece, Hendek ve diğer savaşlar da bunun kapsamına girer. Allahü teâlâ bu savaşların bir kısmını, kitabında zikretmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "O zaman gözler yılmış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı"(Ahzab, 10) ve: "Andolsun ki Allah'ın size olan vaadi O'nun izni ile onları (düşmanları kolayca) Öldüregeldiğiniz (...) zamana kadar, yerine gelmişti. (Sonra) siz yılgınlık gösterdiniz.." (Al-i İmran, 152) ayetlerinde ifade edildiği gibidir. (O halde) bundan maksat, muhacir ve ensarı en zor zamanlarda ve durumlarda dahi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e uymakla tavsif edip nitelendirmektir ki bu, tam anlamıyla bir övülmeyi ifade eder.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "içlerinden bir kısmının gönülleri hemen hemen eğrilmek üzere iken..." buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis bulunmaktadır:

Birinci bahis: Ayette geçen kâde fiilinin failinin, kulûb lafzının olması ve takdirinin de, şeklinde olması mümkündür. Burada "emr ve şe'n zamiri" sözkonusu olup, fiil ve failin o emr ve şen'in tefsiri olması da mümkündür. Bu ikinci şıkka göre mana: "Onlar, zorluğun şiddetinden dolayı, o savaşta, Hazret-i Peygamber'e ittiba etmede, neredeyse sebat gösteremiyeceklerdi" şeklinde olur.

İkinci bahis: Hamza ve Âsım'ın ravisi Hafs, fiilin önce geçmiş olmasından dolayı yâ ile yezîğu; diğer kıraat imamları da, kulûb lafzının (çoğul olduğu için) müennes olmasından dolayı tâ ile teziğu şeklinde okumuşlardır.. Abdullah İbn Mesûd ise, bu ayeti, "Onlardan bir grubun kalblerinin meyledip eğrilmesinden sonra..." şeklinde okumuştur.

Kâde Fiilinin Manası Hakkında

Üçüncü bahis: Bazılarına göre kâde, sadece "mukarebe" (yaklaşma) manası ifade eder. Diğer bazılarına göreyse, (o işin) olmamasıyla beraber, yakınlık manasını ifade eder. O halde, ayette bahsedilen o tevbe, o "yaklaşma ve "neredeyse olayazma"dan dolayı olmuş olur. Alimler, onların kalblerine düşen o şeyin ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, "Onların bazıları, o şiddetli ve güçlük anında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den ayrılma eğilimi gösterdiler. Ancak ne var ki, buna sabrettiler ve kendilerini alıkoydular" denilmiştir. İşte bundan dolayı da Cenâb-ı Hak, onlar sabr ve sebat gösterip bu önemsiz şeyden dolayı nedamet duyduklarından ötürü de, "Sonra onları tevbeye muvaffak kıldı" buyurmuştur. Diğer bazıları da, bu tevbenin, bir şeyi fiiliyata dökmeden önceki safhada yer atan eğilim ve yeltenmeden dolayı yapıldığını söylemişlerdir. Binâenaleyh, onlar böyle bir sıkıntıyla karşı karşıya kalınca, onların kalbine böyle birşey düşmüştür. Bununla beraber onlar, bunun bir ma'siyyet ve günah olacağı endişesinden dolayı, kalblerine düşen bu önemsiz şeyi tevbe ile telafi etmişlerdir. İşte bundan dolayı da Cenâb-ı Hak. "Sonra onları tevbeye muvaffak kıldı." buyurmuştur..

Tevbe Meselesini Başta ve Sonda Anmanın Sebebi

Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hak, hem ayetin başında, hem de sonunda tevbeden bahsetmiştir. O halde bu tekrarın faydası nedir?" denilirse, biz deriz ki:

Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

Birinci izah: Allahü teâlâ, onların kalblerini hoşnut etmek için (sözüne), günahlarından bahsetmeden önce, tevbeyi zikrederek başlamış; sonra, onların günahlarından bahsetmiş, daha sonra da, bunun peşinden tekrar tevbeden bahsetmiştir ki, Cenab-ı Hakk'ın bundan maksadt onları övmektir.

İkinci izah: "Sultan, falancayı affetti; sonra onu afvetti" denildiğinde bu, bu affın, kuvvet ve mükemmellikte zirveye ulaşmış müekked bir aff olduğuna delâlet eder. Nitekim, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Cenâb-ı Hak, müslüman bir kimsenin günahını yirmi defa affeder " Benzeri hadis Müsned, (5/174).

buyurmuştur ki. İbn Abbasın. "Sonra onları tevbeye muvaffak kıldı." ayeti hakkında, "Allah bununla, onlardan fazlasıyla razı olduğunu murad etmiştir" demesinin manası budur.

Üçüncü izah: "Andolsun ki Allah. Peygamberini ve güçlük zamanında O'na tabi olan muhacirlerle ensan da tevbeye muvaffak kıldı.." ayetindeki sıralama, Cenâb-ı Hakk'ıri, o güçlük zamanında, onların kalblerine düşen vesveselerden dolayı. yapmış oldukları tevbeleri kabul ettiğine delâlet eder. Daha sonra Cenâb-ı Hak, buna ilavede bulunarak, "içlerinden bir kısmının gönülleri hemen hemen eğrilmek üzere iken" buyurmuştur. Binaenaleyh bu ilave, bazı kuvvetli vesveselerin bulunup tahakkuk ettiğini ifade eder. İşte bundan dolayı, pek yerinde olarak, onların o vesveselerle muaheze edilecekleri hususunda hiç kimsenin gönlünde herhangi bir şüphe kalmasın diye, Cenab-ı Allah bu ifadenin peşinden tekrar tevbeyi zikretmiştir.

Daha sonra, "Çünkü o raûf ve rahîmdir" buyurmuştur, Rauf ve Rahîm, Allah'ın birer sıfatı olup, manaları birbirlerine yakındır. Re'fet'in, zararı gidermek, rahmetin ise fayda ulaştırmak için çalışmaktan ibaret sayıldığı anlaşılmaktadır. Bunlardan birisinin, geçmiş olan rahmet için; diğerinin de, gelecek, müstakbel rahmet için kutartti da söylenmiştir

Haklarındaki Hüküm Ertelenen Üç Kişi

118

"Haklarındaki hüküm ertelenen üç kişinin tevbelerini de Allah kabul etti. Çünkü yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'dan, yine Allah'dan başka sığınacak hiç bir yer olmadığını anladılar da bundan sonra Allah, onları da eski hallerine dönsünler diye, tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz ki Allah. (ancak) O. tevbeyi en çok kabul eden, hakkıyla merhamet edendir"Tevbe-118)

Ayetle İlgili birkaç mesele bulunmaktadır;

Birinci Mesele

Bu ifade, önceki ayete atfedilmiştir. Buna göre kelamın takdiri, "Andolsun ki Allah, peygamberin güçlük saatinde O'na tabi olan muhacirlerin, ensârın ve haklarındaki hüküm ertelenenlerin tevbelerini affetti..." şeklindedir. Bu atıftaki fayda şudur: Daha önce ifade ettiğimiz üzere, tevbenin, Hazret-i Peygamber'in tevbesinin yanında zikredilmesi, o tevbeyi yapan şahsın mertebesinin büyüklüğüne ve tazim edildiğine delâlet etmektedir. Bu atıf, Hazret-i Peygamber'in, muhacirlerin ve ensarın tevbelerinin kabulünün, aynı hükme dahil olmasını gerektirir. Bu da, onların durumlarının yüceliğini ve onların buna müstehak olmalarını gerektirir.

İkinci Mesele

Ayette bahsedilen üç kişi. Cenâb-ı Hakk'ın, "diğer birtakımı da Allah'ın emrine intizaren haklarındaki hüküm ertelenmiş olanlardır" (Tevbe. 106) ayetinde bahsetmiş olduğu kimselerdir. Alimler, onların, haklarında hüküm gecikmiş olanlar şeklinde vasfedilmiş olmalarının sebebinde ihtilâf ederek, şu açıklamaları yapmışlardır:

a) "Buradaki "hullifû"dan maksad, onlara, savaştan geri kalma emri verilmiş olması: veyahut da. Hazret-i Peygamber'in buna razı olması değildir. Aksine bu. senin arkadaşına; "Falancayı, nerede terkettin?" deyip de, onun da: "Falanca yerde" demesine benzer. Bu cevabı veren kimse, büyük ihtimal, onun orada kalmasını istememiş, hatta geri kalmaktan men etmiştir. Fakat böyle söylemekle, sadece onun kendisinden geride kaldığını bildirmek ister.

b) O üç kimsenin, savaşa gitme kararlılığı içinde olmaları, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de. onlara, âlet ve edevat, savaş teçhizatı elde edebilecekleri bir süre kadar müsaade etmiş olması; onlar, muayyen bir zaman gecikip kalınca da, o kimselerde gevşeklik ve tembelliğin zuhur etmiş olması, böylece de "Peygamber onları geride bıraktı" denilmiş olması da imkânsız değildir.

c)Cenâb-ı Hak burada, bir topluluğun kıssasını anlatmıştır ki bunlar, "Diğer birtakımı da Allah'ın emrine intizaren geciktirilmişlerdir" (Tevbe. 106) buyruğundan kasdedilenlerdir. Bunların geciktirilmiş olmasından murad, tevbelerinin kabulü hususundaki hükmün, ilk gruptan sonraya kalmış olmasıdır. Bu üç kişiden birisi olan Ka'b İbn Mâlik şöyle demişti: "Cenâb-ı Hakk'ın, bizim hakkımızdaki buyurmasından maksad, savaştan geri kalmamız olmayıp, Cenâb-ı Hakk'ın, "Diğer birtakımı da Allah'ın emrine intizaren geciktirilmişlerdir"(Tevbe, 106)ayetinde işaret edildiği üzere, Allah Resulünün bizim hakkımızdaki hükmü ertelemesidir."

Üçüncü Mesele

Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Bu tabir "Gazaya çıkanlara Medine'de halef oldular" anlamında olmak üzere helefû şeklinde okunmuştur. Bu kıraat, hâlife (ahmak) veya helûf (ağız kokusu) manası esas alınırsa "akılsızlık ettiler ve bozuldular" manasına da gelebilir. Ca'fer es-Sadık, bu kelimeyi hâlefû (muhalefet ettiler) şeklinde okurken, A'meş, (......) şeklinde okumuştur.

Seferden Geri Kalan Üç Sahabi

Bu üç kişi, şâir olan Ka'b İbn Mâlik; hakkında Liân ayeti nazil olmuş olan Hilâl İbn Ümeyye ve Mürâre İbn er-Rebî'dir. Alimlerin, bu hadiseyle alâkalı iki görüşü bulunmaktadır:

Birinci görüş: Bu görüşe göre onlar, Hazret-i Peygamber'in arkasından gitmişlerdir. Hasan el-Basri bunu şöyle anlatmaktadır: "Onlardan birisinin, bedeli yüzbin dirhem olan bir arazisi bulunuyordu. Bunun üzerine o: "Ey arazi, beni Allah'ın Resulünden, sen geri bıraktın sen! Git, seni Allah yoluna, O'nun rızasına vakfediyorum. Ben, Hazret-i Peygamber'e ulaşıncaya kadar, sahraları dolaşıp katedeceğim" dedi ve bunu yaptı da. İkincisinin de bir ailesi bulunuyordu. Bunun üzerine o: "Bak, hanım! Beni Allah'ın Resulünden sen geri bıraktın, sen! Artık ben de seni bırakıp, O'na ulaşıncaya kadar sahraları katedeceğim" dedi ve böyle yaptı. Üçüncüsünün de, ne malı ne de çoluk çocuğu bulunuyordu. Bunun üzerine o: "Benim bu hususta, hayata olan düşkünlüğümden başka mazeretim yoktur. Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın Resulüne ulaşıncaya kadar, sahraları katedip gideceğim!" dedi. Böylece onlar, Allah'ın Resûlü'ne katıldılar, Bunun üzerine Allahü Teâlâ da, "diğer birtakımı da, Allah'ın emrine intizaren geciktirilmişlerdir" (Tevbe. 106) ayetini inzal buyurdu.

Ka'b b. Malik (radıyallahü anh)'in Meselesi

Ekserî ulemânın görüşü olan ikinci görüşe göre onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peşinden gitmemişlerdir. Ka'b, bunu şöyle anlatır: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), benim sözümden hoşlanırdı. Binâenaleyh, savaşa katılma hususunda O'ndan geri kaldığımda, Hazret-i Peygamber: "Ka'b'ı savaştan alıkoyan şey nedir?" demiş. Binâenaleyh, Hazret-i Peygamber Medine'ye geri dönünce, münafıklar mazeret beyanında bulunmuşlar, Hazret-i Peygamber de onları mazur görmüştü. Ben de Hazret-i Peygamber'in yanına vardım ve: "Benim atım da, silahım da hazırdı. Sebepsiz yere geri kaldım. O halde, benim bağışlanmamı dile!" dedim. Allah'ın Resulü bunu kabul etmedi. Sonra, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabı bu üç kişiyle oturup kalkmaktan men etti ve onlardan uzak durulmasını emretti. Hatta, bunu, onların karılarına bile emir buyurdu. Böylece, yer, onca genişliğine rağmen onlara dar geldi. Derken, Hilal İbn Ümeyye'nin karısı, Hazret-i Peygamber'e gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü, andolsun ki Hilal durmadan ağlıyor; öyle ki ben, onun gözlerinin kör olacağı endişesini duyuyorum!" dedi. Elli gün kadar geçmişti ki Allah; ayetiyle, (Tevbe, 117) ayetlerini indirdi. Bu esnada Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ümmü Seleme'nin yanından odasına çıkarak, "Allahu Ekber!. Allah, arkadaşlarımızın mazur oldukları hususunda ayet indirdi" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), sabah namazını kıldırdıktan sonra, bunu, ashabına açtı ve onlara, Allah'ın o kimselerin tevbesini kabul ettiği müjdesini verdi. Bunun üzerine o üç kişi Hazret-i Peygamber'e geldiler. Hazret-i Peygamber de, haklarında nazil olan ayeti okudu, Bunun üzerine Ka'b (radıyallahü anh): "Benim Allah'a karşı yapacağım tevbe, bütün malımı sadaka olarak vermemdir" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Hayır" dedi. Ka'b da: "Malımın yarısını vereyim" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yine: "Hayır" dedi. Ka'b: "Üçte birini" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Evet öyle yap" buyurdu.

Üç Sahabinin Müşterek Vasıfları

Bil ki Cenâb-ı Allah, bu üç kişiyi şu üç sıfatla nitelemiştir:

Birinci sıfat:Cenâb-ı Hakk'ın "Yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş.. " buyruğunun ifade ettiği husustur. Müfessirler bunun manasının şöyle olduğunu söylemişlerdir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onlardan yüz çevirmiş, onlara iltifat etmemiş, mü'minleri onlarla konuşmaktan men etmiş, onların hanımlarına, ayrı durmalarını emretmiş ve onlar, bu hal üzere elli veya daha fazla gün beklemişlerdi. Hak teâlâ'nın "Yeryüzü bunca genişliğine rağmen. onlara dar gelmişti" buyruğunun tefsiri, bu sûrede daha evvel geçmişti.

İkinci sıfat:Hak teâlâ'nın: "Vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı" buyruğunun ifade ettiği husustur. Bu ifade ile, onların üzüntüleri, kederleri, eş ve dostlarından ayrı kalmaları ve insanların kendilerine hor bakmaları sebebi ile, içlerinin daralması kastedilmiştir.

Üçüncü sıfat: Hak teâlâ'nın "Nihayet Allah'dan. yine Allah'dan başka sığınacak hiç bir yer olmadığını anladılar" buyruğunun ifade ettiği husustur. Bu ayetin manası, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, dua ederken söylediği:"Ey Allahım! Senin gazabından yine senin rızâna; kızgınlığından affına ve senden yine sana sığmıyorum " Müslim, Salâl, 222 (1/352); Tirmizî, , Daavât, 76 (5/524). şeklindeki sözünün manasına yakındır.

Bazı âlimler de, bu ayetin başındaki zannû sözünün tıpkı Bakara süresindeki (......) (Bakara. 46) ayetinde olduğu gibi, "dildiler" manasına geldiğini söylemişlerdir. Bu kelimenin bu manaya olduğunun delili, Allahü teâlâ'nın bu vasfı, onlar hakkında bir medh (övgü) sadedinde zikretmesidir. Bu. onların ancak. Allah'ın hışmından yine Allah'a sığınılacağını bilmeleri ile mümkün olur.

Diğer bazı alimler de şöyle demişlerdir: "Bunların durumları vahye dayanmıştır Onlar, Allahü teâlâ'nın kendilerinin nifaktan uzak oldukları hususunda ayet indireceğim kafi olarak bilmiyorlardı. Fakat, o sıkıntılar içinde kalma müddetlerinin uzayabileceğine ihtimal veriyorlardı. O halde tenkid, o müddetin kısa olmasını muhtemel görme ile ilgili olmuş olur.

Bu Sahabilerin Tevbelerinin Kabulü

Allahü teâlâ onları bu üç sıfatla niteleyince "Sonra Allah onları tevbeye muvaffak kıldı" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki burada mutlaka mukadder bir ifade vardır ve bunun takdiri şu şekildedir: "Yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmış ve nihayet Allah'dan yine Allah'dan başka sığınacak bir yer olmadığını anlayınca, Allah onları tevbeye muvaffak kılmış ve sonra yine onları tevbeye muvaffak kılmış." İfadedeki bu tekrarın faydası nedir? Biz deriz ki: Bu tekrar, te'kidden ötürü güzel ve yerindedir. Bu tıpkı, hükümdarın, bazı köleleri için affını gösterme hususunda mübalağa etmek, yani bunu iyice ortaya koymak istediğinde, "Seni affettim, afettim, affettim!" demesi gibidir.

Buna göre eğer. "Ayetteki "Tevbe etmeleri için, Allah onları tevbeye muvaffak kıldı" tabirinin manası nedir?" denilirse biz deriz ki: "Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

1) Alimlerimiz, bundan maksadın, kulun fiilini Allahü teâlâ'nın yarattığını beyan etmek olduğunu söylemişlerdir. Binâenaleyh ayetteki, (......) ifadesi, tevbenin Allah'ın fiili (yaratması) olduğuna; "tevbe etmeleri için" ifadesi ise, tevbenin kulun fiili (kesbi) olduğuna delâlet etmektedir ki, bizim görüşümüz de budur. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın "Hakikat şu ki: "Güldüren de, ağlatan da Allah'dır" (Necm, 43) ayetinin yanısıra, "Onlar, az gülsünler, çok ağlasınlar" (Tevbe.82)ayetinin; "Kâfirler o (Muhammedi Mekke'den) çıkardıkları zaman.."(Tevbe. 40) ayetinin yanısıra, "Rabbin, seni evinden harbe çıkardığı zaman.. (Enfâl. 5) ayetinin ve "Deki: "Yerde gezin, dolaşın.. "(Neml, 69) ayetinin yanısıra, "'O (Allah), sizi karada ve denizde gezdir endir.. (Yunus 22) ayetinin bulunuşudur.

2) Bundan maksad, "Bu, sizin ileride tevbe etmenize sebeb olsun diye, Allah'ın geçmişte sizi tevbeye muvaffak kılmasıdır" manasıdır.

3) "Tevbe"nin, kök manası "dönmek, rucû etmek"tir. Binâenaleyh ayet, "Mü'minlerle içli-dışlı olma ve aradaki ayrılığın kalkması ve böylece gönüllerinin yatışmış olması şeklindeki eski hallerine ve âdetlerine dönmeleri için, Allah onları tevbeye muvaffak kılmıştır" manasındadır.

4) Bu ifade, "Onlar tevbeye devam etsinler ve tevbelerini bozacak bir şeye dönmesinler diye Allah onları tevbeye muvaffak kıldı" manasındadır.

5) Bu, "Tevbelerinden istifade etsinler ve bol sevap kazansınlar diye, Allah onları tevbe etmeye muvaffak kılmıştır. Bu iki fayda, ancak Allah'ın onları tevbeye muvaffak kılmasından sonra gerçekleşir."

Allah'ın Tevbeyi Kabul Etmesi Vacip Değildir

Âlimlerimiz, Allah'ın tevbeleri kabul etmesinin, aklen Allah'a vâcib olmadığı hususunda bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Çünkü bu kimseler hakkında tevbe şartları, taa işin başından beri mevcuttu. Buna rağmen Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onları kabul etmemiş, onlara iltifat etmemiş ve onları elli ve hatta daha fazla gün terketmiştir. Binâenaleyh eğer Allah'ın tevbeyi kabulü aklen ve mantıken vâcib olsaydı, peygamberin böyle yapması caiz olmazdı.

Cübbâî, ehl-i sünnetin bu görüşüne şöyle diyerek cevap vermiştir; "O tevbenin ta işin başından itibaren makbul olduğu, ama Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, cihad ve benzeri hususlarda emrettiği şeylerde, hiç kimse bu şeylerden geri alma cüretini göstermesin diye, onlar üzerine bu mükellefiyetin ağır olmasını kasdetmiş olduğu söylenebilir. Hem, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, onlarla konuşmaktan mü'minleri yasaklamış olması bir ceza olmayıp, mükellefiyeti ağırlaştırmak için olmuştur." Kadî (Abdulcebbâr) şöyle demiştir: "Onlar gerçeği anlasınlar, günahlarını ve başlarına gelen şeyi kabul etsinler diye, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu ağır mükellefiyeti o üç kişiye yüklemiştir. İşte onların bu durumu, özürlerini açıkça söyleyen münafıkların başına gelenden caydırma hususunda daha ileridir.

(Mu'tezilî olan bu şahıslara) şöyle cevap verilir: Biz, ayetteki "Sonra Allah onları tevbeye muvaffak kıldı" buyruğunun zahirî manasına tutunuyoruz. Çünkü "sonra" kelimesi terâhî (zaman bakımından sonralığı göstermek) içindir. Bu kelime, tevbenin kabulünün, sonra olduğunu gösterir. Binâenaleyh siz bunu, o kabulün ortaya konulmasının (belirtilmesinin) geciktirilmesi manasına alırsanız bu, bir delil olmaksızın, ayetin zahirî manasını bırakma olmuş olur. Buna göre eğer onlar, "Ayetin zahirini bırakmayı gerektiren, "O. kullarının tevbesini kabul eder.." (Şûra. 25) ayetidir" derlerse, biz de deriz ki: "Bu ayetteki "kabul eder' kelimesi, gelecek zaman içindir. Gelecek zaman kalıbı ise, icmâ ile, asla fevriliği (hemen yapmayı) ifade etmez."

Sonra Allahü teâlâ bu ayetini "Şüphesiz ki Allah (ancak) o. tevbeyi en çok kabul eden. hakkıyla merhamet edendir" buyurarak bitirmiştir. Bil ki Allahü teâlâ'nın "tevvâb" sıfatının peşinden "rahîm" sıfatını getirmesi, tevbeleri, kendisine vâcib olduğu için değil, sırf rahmet ve kereminden ötürü kabul ettiğine delâlet eder. Bu da, biz (ehl-i sünnetin), "Aklen, tevbeleri kabul etmek, Allah üzerine vacib değildir" şeklindeki görüşümüzü kuvvetlendirir.

Doğru Kişilerle Beraber Olmanın Lüzumu

119

"Ey iman edenler. Allah'ı sayın ve sadıklarla beraber olun".

Bil ki Allahü teâlâ, bu üç kişinin tevbelerini kabul ettiğini bildirince, bahsi geçen şeyi, yani cihadda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den geri kalmayı men etme sadedinde bir ifade zikrederek, "Ey iman edenler, Resûlullah'ın emrine muhalefet etme hususunda Allah 'dan korkun ve savaşlarda doğru olanlarla, yani Resul ve ashabı ile birlikte olun. sakın savaştan geri kalanlardan ve münafıklarla birlikte evlerinde oturup kalanlardan olmayın" buyurmuştur.

Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Ayetin Icmaa Delil Olması

Allahü teâlâ, mü'minlerle, sâdıklarla beraber olmayı .emretmiştir. Sâdıklarla birlikte olmak vâcib (şart) olduğuna göre, her zaman ve devirde, sadıkların var olması gerekir.

Bu da herkesin, bâtıl üzerinde ittifak etmesine mânidir. Herkesin bâtıl üzerinde ittifak sağlaması imkansız olduğuna göre, yine herkes birşey üzerinde ittifak ettiklerinde, hakkı bulmuş olmaları gerekir. İşte bu da, icma-ı ümmetin bir hüccet olduğuna delâlet eder.

Şia'nın Masum İmam İddiasının Reddi

Eğer biri çıkıp derse ki: "Hak teâlâ'nın, "Sadıklarla beraber olun" buyruğu ile, "Sâdıkların yolu üzere olun" manası kastedilmiş olabilir. Bu, tıpkı bir kimsenin, çocuğuna: "Salihlerle (iyi kimselerle) beraber ol" dediğinde, gayesi bu manayı ifade etmektir." Bunu kabul ederiz, amma diyoruz ki:"Bu emir, sadece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında vardı. Binâenaleyh bu, peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte olma hususunda bir emirdir. Bu sebeble de bu ifade, diğer zamanlarda da bir sadığın (peygamberin) bulunacağına delâlet etmiş olmaz. Biz bunu da kabul ettik diyelim. O halde Şia'nın da dediği gibi, ayetteki "sâdık"ın, mükellefiyet zamanının (dünya hayatının) onsuz olması imkansız olan "masum imam" manasına olması niçin caiz olmasın?" denilir ise, birinciye şöyle cevap verilir: "Sadıklarla beraber olun "emri, sâdıklara uyma hususunda bir emir, onlara muhalefet etme hususunda bir nehiydir. Bu ise, her zaman sâdıkların bulunması şartına bağlıdır. Halbuki, vacibin ancak kendisi ile tamam olacağı şey de vâcibtir. Binâenaleyh bu ayet, sâdıkların her zaman bulunacağına delâlet etmiş olur.

Bu soruyu soranın, "Ayet, "sâdıkların yolu üzere olun" manasindadır" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki: "Bu, ayetin zahirî manasını, bir delil ve sebeb yok iken bırakmaktır."

Onun: "Bu emir, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanına ait bir emirdir" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki; Bu da şu sebeblerden ötürü yanlıştır:

1) Kur'an'da zikredilen mükellefiyetlerin, Kıyamete kadar mükelleflere yönelik olduğu, Hazret-i Muhammed'in dininde açık bir tevatürle sabittir. Binâenaleyh bu mükellefiyetin durumu da böyledir.

2) Bu sîga, bütün vakitleri kapsar. Nitekim bu ifadeden istisna yapılabilmesi de bunun delilidir.

3) Ayetin lafzında, belli bir zaman zikredilmediği için, ayeti zamanların bir kısmına hamletmek, diğer zamanlara hamletmekten daha evlâ olmaz. Bunu, bir kısım zamanlara hamletmek, ta'tîle (ayeti muattal bırakmaya) götürür ki, bu bâtıldır. Ayeti, bütün zamanlara hamletmeye gelince, işte elde etmek istediğimiz netice de budur.

4)Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey iman edenler, Allah'ı sayın!" buyruğu, onlara takvayı emreden bir ifadedir. Bu emir, müttakî olmayacak olanları da kapsayabilir. Bu da ancak, o kimsenin hata etme ihtimali olduğunda mümkün olur. Binaenaleyh ayet, hata edebilecek olanların, ismetleri (hata etmemeleri) vâcib olan kimselere uymaları gerektiğine delâlet etmiş olur. İsmetleri vâcib olanlar da Allah'ın kendileri için "sâdıklar" hükmünü verdiği kimselerdir. Bundan dolayı bu ayet, hatadan ma'sum olanın, hata edebilecek kimselerin hatalarına manî olabilmesi için, hata edebilecek kimselerin, hatadan masum olanlarla birlikte olmaları gerektiğine delalet eder. İşte bu, her zaman için söz konusudur. Binâenaleyh bunun her zaman bulunması gerekir.

Soruyu soranın, "Bundan muradın, mü'min kimsenin, her zaman mevcud olan ma'sum ile birlikte olması manası olması niçin caiz olmasın?" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki: Biz de, mutlaka her zaman bir ma'sumun olması gerektiğini kabul ederiz. Fakat biz bu ma'sumun, ümmet-i Muhammed'in topluluğu olduğunu söylüyoruz. Siz ise, bu ma'sûm'un, ümmetten biri olduğunu iddia ediyorsunuz. Bu sebeble biz, bu ikincisinin yanlış olduğunu söylüyoruz. Çünkü Allahü teâlâ, mü'minlerden herbirine sâdıklarla birlikte olmayı vâcib kılmıştır. Bu ise, mü'min için ancak, o sâdığın kim olduğunu bilmesi hâlinde mümkün olur. Bu, o sadığın kim olduğunu bilmeyen için mümkün değildir. Binâenaleyh sadığın kim olduğunu bilmeyen de, sadıklarla beraber olmakla emrolunmuş olsaydı, bu "teklif-i mâla yutak" olurdu. Bu ise caiz değildir. Fakat biz, ismet sıfatını taşıyan belli bir insan bilemiyoruz. Bizim, böylesi (ma'sum) bir insanı bilemiyeceğimizi bilmemiz, zaruri ve kesindir. Öyleyse Hak teâlâ'nın, "Sadıklarla beraber olun" emri, belli bir şahısla birlikte olma hususunda bir emir olmamış olur. Bu yanlış olunca, geriye bu ifadeden muradın, ümmetin topluluğu ile (geneli ile) birlikte olma ihtimali kalır. Bu da, ümmetin genelinin görüsünün hak ve doğru olduğuna delâlet eder. Bizim, "icma bir delildir" sözümüzün manası işte budur.

Doğruluğun Lüzum ve Fazileti, Yalanın Çirkinliği

Ayet, doğruluğun (sıdk'ın) faziletine ve derecesinin yüceliğine delalet etmektedir. Durumun böyle olduğunu, şunlar da teyid etmektedir:

a) Rivayet edildiğine göre birisi Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelir ve: "Ben, sana iman etmek isteyen birisiyim. Fakat içki içmeyi, zina etmeyi, hırsızlık yapmayı ve yalan söylemeyi de severim. İnsanlar senin bütün bunları haram kıldığını söylüyorlar. Ben ise, bunların hepsini bırakmaya takat getiremem. Eğer sen bunlardan sadece birisinden vazgeçmemi kâfi görürsen, sana iman ederim" der. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Yalanı bırak" buyurur. O da bunu kabul eder ve müslüman olur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanından ayrılınca, birileri ona içki sunarlar. O, (kendi kendine) "Eğer içersem, peygamber de bana içip içmediğimi sorar ve ben de yalan söylersem, verdiğim sözde durmamış olurum. Yok eğer doğru söylersem, o zaman da bana hadd (içki cezası) uygular" diye düşündü ve içki içmedi. Sonra ona birileri zina teklifinde bulundular, Aynı düşünce hatırına gelince, ona da yanaşmadı, Hırsızlık meselesinde de böyle oldu. Bunun üzerine bu şahıs, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek "Yaptığın, ne kadar güzel! Sen beni yalandan men edince, bütün kötülük kapılarını bana kapatmış oldun" dedi ve herşeyden tevbe etti.

b) İbn Mes'ûd (radıyallahü anh)'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Size doğruluk gerekir. Çünkü doğruluk insanı birre (iyiliğe) yaklaştırır. Birr de cennete yaklaştırır. Hiç şüphesiz kul doğru olur ve böylece Allah katında sıddîk (dosdoğru) olarak yazılır. Aman yalandan sakınınız! Çünkü yalan insanı fücura (günaha), fücur da cehenneme yaklaştırır. Hiç şüphesiz adam yalan söyler ve böylece Allah katında kezzâb (yalancı) diye yazılır. Baksana insanlar için (Doğru oldun, doğru söyledin); (iyi oldun), ve (azdın, günaha daldın), (yalan söyledin) ifadeleri kullanılır."

c)Cenâb-ı Hakk'ın Kur'an'da iblisten naklettiği, "O, "senin izzetine andederim ki, içlerinden ihlâsa erdirilmiş mü'min kulların müstesna, onların hepsini muhakkak azdıracağım" (Sâd. 82-83) ifadesi hakkında şu söylenmiştir: "İblis böyle bir istisna yapmıştır. Çünkü eğer o bu İstisnayı yapmamış olsaydı, bütün insanları yoldan çıkarma iddiasında yalancı olmuş olurdu. Böylece o. yalandan kaçınarak bu istisnayı yapmıştır. Binâenaleyh yalan iblisin bile kaçındığı birşey olduğuna göre, müslümanın ondan kaçınması haydi haydi şart olur.

d) İmanın, diğer taatlardan değil de doğruluktan (sıdktan) sayılması, doğruluğun faziletine; küfrün de, diğer günahlardan değil de yalandan sayılması, yalanın kötülüğüne delâlet eder.

Alimler yalanın kabîh (kötü ve çirkin) olmasını gerektiren şeyin ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. (Ehl-i sünnet) alimlerimiz onun kabih olmasını gerektiren şeyin, yalanın hem âlemin hem de insanın işlerini bozması olduğunu söylemişlerdir. Mu'tezile ise, yalanın kabih olmasını gerektiren şeyin, bizzat yalan oluşu olduğunu söylemişlerdir. Bizim delilimiz. Hak teâlâ'nın. "Ey iman edenler, eğer bir fâsık size bir haber getirirse, onu tahkik edin (araştırın). Yoksa bilmeyerek bir topluluğa sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz" (Hucurât. 6)ayetidir. Bu, ı:fâsığın sözünü kabul etmeyin. Çünkü çoğu zaman onun sözü yalan olur. Böylece o yalanı kabul etmekten dolayı, sonunda pişman olacağınız bir iş yaparsınız" demektir. Binâenaleyh bu, Allahü teâlâ'nın iyilikleri ihlal eden bir neticeye götürmesi ihtimalinden dolayı, yalan olabilecek şeyleri reddetmeyi vacib kıldığına delâlet eder. Şundan dolayı. yalanın kabîh olmasını gerektiren şey, onun zararlara sebeb olmasıdır.

Kadî de kendi görüşüne şu şekilde delil getirmiştir: "Bir kimse bir menfaat elde etme veya bir zararı giderme çabasına girer ve onun bunlara ulaşması da yalan ve doğru söylemesi ile mümkün olursa, bu durumda onun doğruyu bırakıp yalana başvurmasının caiz olmayacağı aklın bedaheti ile anlaşılır. Şayet o kimsenin bu neticeye ulaşması iki doğru ile mümkün olmuş olsaydı, o zaman onun bu iki doğrudan birisini bırakıp diğerine başvurması caiz olurdu. Binâenaleyh eğer yalan, bir menfaatten veya bir zararı gidermeden ötürü güzel olmuş olsaydı, yalanın durumu, doğrunun durumu gibi olurdu. Bu böyle olmadığına göre, yalanın sadece her halükârda kâbih bir şey olmuş olduğu anlaşılır. Bir de eğer yalan hasen (güzel) olmuş olsaydı, bir maslahat (fayda) söz konusu olduğunda, Allah'ın onu emretmesinin caiz olması gerekirdi. Bu da, Allah'ın haberlerine güvenümeme neticesine götürürdü." Kadî'nin tefsirinde yaptığı izah işte budur.

Onun birinci iddiasına şöyle cevap verilir: "İnsanlarca, yalan, âlemin maslahatlarını (düzenini) bozduğu için, taa ömrünün başından itibaren, yalanın çirkin bir iş olduğu kabul edilince, bu onun gözünün önünden hiç ayrılmayan ve hayali kaybolmayan bir suret olmuş olur. Bu suretin bu hususta hüküm vermesi sözkonusu olursa, onda kökleşmiş adet onun kabîh (çirkin) olduğuna hükmeder. Bundan dolayı eğer siz insanın böylesi bir âdetten uzak bulunmasını ve neticeye ulaştırma bakımından yalan ile doğrunun eşit olduğunu farzetmeniz halinde bir tercihin olabileceğini kabul etmeyiz."

Kâdî'nin ikinci deliline de şöyle cevap verilir: Size göre Allahü teâlâ'nın yalan söylemeyişinin sebebi şudur: "Allah yalan söylemez, çünkü çirkindir. Allah bu çirkinliği irtikâb etmez, çünkü yalandır!" Binâenaleyh Allah'dan yatanın sâdır olmasının imkansız olması gerekçesi ile bu manayı kabul etmeniz halinde devr-i fasit lâzım gelir ki, devir bâtıldır.

Medine'nin Çevresindeki Bedeviler

120

Âyetin tefsiri için bak:121

121

Ne Medinelilehn. ne de çevrelerindeki bedevilerin, Allah'ın Resulünden geri kalmaları ve bizzat kendisine, canla başla rağbet etmemeleri olacak şey değildir. Çünkü onların Allah yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk, bir açlık (çekmeleri), kâfirleri kızdıracak bir yere ayak basmaları, bir düşmana karşı bir muvaffakiyete nail olmaları yoktur ki mukabilinde kendileri için de bu sebeble iyi bir amel yazılmış olmasın. Çünkü Allah iyilik edenlerin mükâfaatım zayi etmez. Onlar, gerek küçük, gerek büyük herhangi bir masraf yapmaya dursunlar bir vadiyi geçmeyedursunlar, mutlaka Allah o yapageldikleri şeyden daha güzeliyle onlara mükâfaat vermek için, (bütün onlar) hesablarına yazılmıştır".

Bil ki Allahü teâlâ: "Sadıklarla beraber olun" buyruğu ile, bütün savaşlarda ve toplantılarda Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'le birlikte olmanın vâcib olduğunu bildirince, bunu te'kid ederek, bu ayette de, Peygamber'den ayrılmayı yasaklayıp, "Ne Medinelilerin ne de çevrelerindeki bedevilerin, Allah'ın Resulünden geri kalmaları (...) olacak şey değildir" buyurmuştur.

Medine'nin etrafında yerleşmiş olan bedeviler: Müzeyne, Cüheyne. Eşca', Eşlem ve Gıfâr Kabileleridir. Bunu, İbn Abbas (radıyallahü anh) haber vermiştir.

Bu tabirin, Medine'nin etrafında olan bütün bedevileri kapsadığı, çünkü lafzın umumi olduğu, bunu tahsis etmenin delilsiz bir iddia olacağı da ileri sürülmüştür,

Her iki görüşe göre de, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sıcak altında iken ve sıkıntı çekerken, kendilerinin Resûluliah'dan ayrılıp canlarını koruma ve refah peşinde olmaları uygun olmaz.

Cenâb-ı Hak, "Bizzat kendisine canla başla rağbet etmemeleri yasaktır" buyurmuştur. Arapça'da "Ondan vazgeçtim, onu terkettim, ondan geri durdum" manasında yine, "ona karşı harîsoldum, onu bırakmadım" manasında denilir. Buna göre mana, "Onların, Peygamberin kendisi için tercih ettiği şeyi, kendi nefisleri için istememeleri uyçun olmaz" şeklinde olur.

Bil ki bu ifadenin zahiri, onların hepsine cihadın farz olduğunu göstermektedir. Fakat biz, hasta, zayıf ve âciz kimselerin, hem aklî detil ile hem, "Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez '(Bakara. 286) ve "A'mâ olana bir harec (günah) yok... "(Nur. 61) ayetleri ile, bu ayetin genel hükmünün dışında bırakıldıklarını söylüyoruz.

Cihadın farz-ı ayn olmadığı meselesine gelince, bunun böyle olduğuna da icma delalet etmektedir. Böylece bu da, ayetin umumi hükmünden tahsis edilmiş ve bu iki şeklin dışındaki herkes, bu umumi hükmün muhtevasında kalmış olurlar.

Cihada Çıkanların Kazançları

Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber'den geri kalmayı yasaklayınca, onlara bu yolculukta isabet edecek her çeşit güçlüğün Allah katında büyük bir ücrete vesile olduğunu beyan buyurmuş ve sonra şu beş hususu zikretmiştir:

1) O'nun Bunun sebebi şudur: Çünkü onların "Allah yolunda bir susuzluk isabet etmez ki..." buyruğunun ifade ettiği husus. Zama kelimesi, şiddetli susuzluk demektir. Nitekim Arapça'da bir kimse iyice susadığında, (......) denilir

2) O'nun "bir yorgunluk" kelimesinin ifade ettiği husus. Bu, "bitkinlik, yorgunluk" demektir.

3) O'nun "Allah yolunda bir açlık..." sözünün ifade ettiği husus. Cenâb-ı Hak bununla, kendisinde karnın adetâ sırta yapıştığı şiddetli açlığı murad etmiştir. Bu manada, denilir.

4) O'nun 'Kâfirleri kızdıracak bir yere ayak basmaları" buyruğunun ifade ettiği husus. Bu, "Mü'min ayağını, atı tırnağını, devesi tabanını bir yere bastığı zaman, mutlaka bu kâfirlerin gayzına sebeb olur" demektir. İbnu Arâbî, Arapça'da, "Onu kızdırdı, öfkelendirdi" manasında, tete ve fiillerinin aynı manada olarak kullanıldığını söylemiştir.

5) O'nun "Bir düşmana karşı bir muvaffakiyyete nail olmaları, yani bir esir almaları veya onları öldürmeleri, az-çok onları bir hezimete uğratmaları yoktur ki mukabilinde kendileri için de bu sebeble iyi bir amel yazılmış olmasın, yani bu. Allah katında bir ibadet ve bir yakınlaşma sebebi olmamış olsun" ayetinin ifade ettiği husustur. Biz diyoruz ki bu ayet, Allah'a itaatta bulunmaya niyetlenen herkesin, oturmasmın, kalkmasının, yürümesinin, harekât ve sekenâtının, evet bütün bunların Allah katında yazılmış birer hasene olduğuna delâlet eder. Masiyet ve günah tarafındaki hüküm de böyledir. Binâenaleyh, tâatın bereketi, masiyetin de uğursuzluğu ne kadar büyüktür!

Alimler bu ayetin ifade ettiği hüküm hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak Katâde şöyle demiştir: "Bu hüküm, Resûlullah'a has olan hükümlerdendir. Binâenaleyh, Resûlullah'ın bizzat kendisi savaştığı zaman, mazeretsiz olarak, hiç kimsenin ondan ayrılması caiz olmaz."

İbn Zeyd de şöyle demiştir: "Bu, müslümanlar az iken böyleydi. Onların sayısı çoğalınca, Allahü teâlâ, bu ayetin ifade ettiği hükmü, "Mü'minlerin hepsinin topyekün savaşa çıkmaları münasip değildir" (Tevbe, 122)ayetiyle neshetmiştir." Atiyye ise şöyle demiştir: "Onların, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları bir şeye davet edip onlara emrettiğinde, Allah'ın Resulünden ayrılma ve O'nu yalnız bırakma hakları bulunmamaktadır. Doğru olan da budur. Çünkü, Allah'ın Resulü bir şey emrettiğinde, ona itaat ve çağrısına icabet etmek ister istemez gerekir. Görevlendiren veya tayin eden idarecilerin emirleri de böyledir. Zira görevlendirilen birinin geri kalmasını tecviz edersek, bu yalnız bir kimseye münhasır kalmaz ve neticede cihad muattal olur."

Daha sonra "Onlar, gerek küçük, gerek büyük herhangi bir masraf yapmayadursunlar " buyurulmuştur. Cenâb-ı Hak bu beyanıyla, isterse bir hurma tanesi veya ondan da az bir şey, isterse bir kılıçbağı veya ondan da az bir şeyi kasdetmiştir.

Yine Cenâb-ı Hak, "Bir vadiyi geçmeye ursunlar" buyurmuştur. Vadi, dağlar ile tepeler arasında kalan boşluğa, mekâna verilen isim olup, çoğulu evdiye'dir.

Cenâb-ı Hak "yazılmış olmasın" buyurmuştur. Yani, "Allah, o infâk ve o hareketi, mutlaka onlar lehine olarak yazar" demektir.

Daha sonra "Mutlaka Allah o yapageldikleri şeyden daha güzeliyle onlara mükâfaat vermek için" buyurulmuştur. Bu ifadede, iki izah bulunmaktadır:

a) Ayette geçen ahsen kelimesi, onların yapmış oldukları fiillerin sıfatlarındandır. Onların yapmış oldukları fiiller içinde vâcib, mendûb ve mubah olanlar bulunmaktadır. Allahü teâlâ onlara, kendilerinin yapmış oldukları en güzel fiile göre mükâfaat vereceğini beyan buyurmuştur ki, bu durumda, bu "en güzel" tabirine, mubah olanlar değil de, vâcib (farz) ve mendûb olanlar girer.

b) Ahsen lafzı, "cezâ-mükâfaat" kelimesinin sıfatıdır.. Buna göre "Allah onları, yapmış oldukları amellerine mukabil en güzel, en yüce ve en üstün mükâfaatla ödüllendirir" ki işte bu da, Allah'ın verecek olduğu ilahi mükâfaattır.

122

"Bununla beraber mü'minlerin hepsinin topyekün savaşa çıkmaları münasip değildir. O halde onların her sınıfından yalnız birer zümre savaşa gitmeli, kimide -din ve şeriat ilimlerini iyice öğrenmeleri ve kavimleri savaştan dönüp kendilerine geldikleri zaman onları uyarmaları için- gitmeyip kalmalıdırlar. Olur ki bu suretle mü'minler aykırı hareketlerden kaçınırlar",

Bu ayetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:

Din Âlimi Yetiştirmenin Gerekli Olduğu

Bil ki bu hususta şu iki şey söylenebilir:

a) Bu ayet, cihad hükümlerinin geriye kalanlarından birisidir.

b) Bu, cihadla herhangi bir münasebeti bulunmayan yeni bir sözdür.

Birinci ihtimale gelince, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: '"Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşa çıkarken, ondan, münafık veya mazereti olanlardan başkası ayrılmaz, savaştan geri kalmazdı. Allahü teâlâ, münafıkları, Tebük Savaşı vesilesiyle iyice ayıplayıp kınayınca mü'minler, "Allah'a yemin olsun ki biz, hiçbir savaş , ve hiçbir seriyyede Hazret-i Peygamber'den ayrılmayacağız!.." dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye gelip kâfirler üzerine seriyyeler gönderince, geride kalan müslümanların tamamı da savaşa gittiler ve Hazret-i Peygamberi Medine'de yapayalnız bıraktılar. İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Buna göre ayetin ifade ettiği mana şu olur: "Mü'minlerin topyekün savaşa gitmeleri uygun olmaz. Tam aksine, onların iki kısma ayrılmaları gerekir. Bir kısım, Hazret-i Peygamber'in Hizmetinde kalırken, diğeri de savaşa gider." Bu böyledir zira, o zam.an İslamiyyet, savaşmaya, cihad etmeye ve kâfirleri ezip geçmeye muhtaç idi: bu gerekiyordu. Yine, yeni yeni mükellefiyetler ortaya çıkıyor ve şer'i hükümler iniyordu. Müslümanların, Hazret-i Peygamberin yanında kalmaya ve böylece de, o yeni hükümleri öğrenmeye, o mükellefiyetleri bellemeye ve onları orada bulunmayanlara tebliğ etmeye ihtiyaçları vardı. Böylece o zaman, gerekli ve şart olanın, Allah'ın Resûlü'nün sahabesinin iki kısma ayrılması olduğu sabit olmuş olur. Bunlardan birisi, savaş ve cihada gidecek, diğeri de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında kalacaktır Böylece, s'avaşa giden kısım, savaşa katılmayanları da temsil etmiş olacak. Medine'de, Hazret-i Peygamberin yanında kalan kısım da, dinî ilimleri öğrenme hususunda savaşa iştirak etmiş olanları temsil etmiş olacaktır. İşte bu suretle de, her iki kısmın dinî işleri tamamlanarak ifa edilmiş olacaktır

Sen bunu iyice kavradığın zaman biz diyoruz ki: Bu görüşe göre şu iki ihtimal ortaya çıkar.

Dinde Derinleşenler Savaşa Çıkmayanlardır

Birinci ihtimal: Medine de kalan kısmın, dini öğrenen kısım olmasıdır. Şu sebeble ki onlar, devamlı Hazret-i Peygamber'in hizmetinde bulunup vahyi ve ayetlerin nüzulünü müşahade edip, her ne zaman bir mükellefiyet ve yeni bir hüküm geldiğinde, onu öğrenip iyice bellerlerdi. Binâenaleyh, savaşa giden kısım onlara dönüp başvurduğunda, Medine'de kalan bu kısım, öğrendikleri mükellefiyet ve hükümleri onlara tebliğ ederek bildiriyordu. İşte bu izaha göre ayette bir takdir yapmak gerekir. Buna göre ayetin takdiri, "Onlardan bir kısmının savaşa katılması; bir kısmının da. Medine'de kalarak dini iyice öğrenip, kavimlerine, yani savaşa katılanlar, savaştan döndükten sonra kendilerine başvurduğunda, onlara o hükümleri bildirmeleri gerekmem miydi? Böylece de savaştan dönenler, o yeni hükümleri öğrenince, Allah'a isyan etmekten sakınmış olurlar" şeklinde olur.

Dinde Derinleşenler Savaşa Çıkanlardır

İkinci ihtimal: Dini öğrenme işinin, savaşa katılanlara ait olmasıdır. Bu, Hasan el-Basri'nin görüşüdür. Buna göre ayetin manas;, 'Onlardan herbir fırkadan, bir kısmın savaşa katılması gerekmez mi? Böylece savaşa katılan o kısım, din hususunda fakîhler olmuş olurlar. Böylece, onların fakîh olmasından maksad, onların. müslümanların müşriklere galip gelmelerini ve pek az sayıda olmalarına rağmen, müşrikler dünyasına üstün gelmiş olduklarını müşahede etmiş olmalarıdır. O durumda onlar bunun, Allahü teâlâ'nın, yardım ve desteğini onlara vermiş ve tahsis etmiş olduğunu ve O'nun, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dinini yüceltmeyi, şeriatini kuvvetlendirmeyi murad etmiş olduğunu anlamış olurlar. Binâenaleyh savaşa katılan bu topluluklardan bazı kimseler, kâfir olan kavimlerine, (hısım ve akrabalarının) yanına vardıklarında, onları, müşahede etmiş oldukları nusret, fetih ve muzafferiyyet mucize ve delilleriyle inzâr edip uyarırlar. Böylece de o kâfir kimseler Allah'a isyan etmekten sakınırlar da, küfrü, şekki ve nifakı terkederler " şeklinde olur.

Bu görüş de, ihtimal dahilindedir. Kadî, bu görüşü tenkid ederek, "Bu müşahede, dinde fıkıh (derinleşme) sayılmaz" demiştir.

Kadî'ye şu şekilde cevap vermek mümkündür: Savaşa katılanlar, silahı, yiyeceği olmayan az sayıdaki bir topluluğun, yiyeceği ve içeceği bol, ihtişamı çok olan büyük bir kâfir topluluğuna galip geldiklerini görüp müşahede ettiklerinde, esas maksat olan şeyi, iyiden iyiye kavramış olurlar. Bu esas maksat da, bu durumun (az bir kimsenin, kalabalık bir gruba galip gelmesinin) Allah'dan olup beşer tarafından olmayışıdır, Çünkü, şayet bu beşer tarafından yapılan bir şey olsaydı, o zaman, az sayıdaki kimseler, kendilerinden kat kat fazla olan kimselere galip gelemezlerdi ve bu din de her gün kat kat artarak ilerleyemezdi. Bu nükteyi ve inceliği anlama uyanıklığını göstermek, hiç şüphesiz ki bir anlamda "fıkh" (derin-anlayış)dır.

Bir üçüncü ihtimale gelince, bu da şudur: Bu ayetin, cihad hükümlerinden geriye kalanlardan olmayıp, tam aksine bunun, kendi başına müstakil bir hüküm olduğunun söylenmesidir. Bu şöyle izah edilebilir: Allahü teâlâ, bu surede hicret meselesini beyan buyurup, sonra da cihadı emredince -ki bunlar, seferle ilgili iki ibadettir- Hazret-i Peygamber'den öğrenilen fıkhın da bir ibadet olduğunu beyan buyurmuştur ki, bunun da seferle ilgisi bulunmaktadır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Dinde fakîh (derin anlayışlı) olmak için, topyekûn Hazret-i Peygamberin yanında kalmaları uygun olmaz. Tam aksine bu. vâcib de değildir, caiz de. Bunun durumu, özrü bulunmayan herkesin mutlaka katılması gereken ve Peygamberle beraber yapılan cihadın durumu gibi olmaz " buyurmuştur.

Daha sonra, Cenâb-ı Hak, "Bununla beraber mü'minlerin hepsinin topyekün savaşa çıkmaları münasip değildir" buyurmuştur. Yani, "Şehirde eğleşen fırkalardan bir kısmı, dinde derinleşmek, helâli haramı öğrenmek, vatanlarına dönüp, küfürlerinden vazgeçsinler diye, kavimlerini uyanp sakındırmak için, Hazret-i Peygamber'in huzuruna varsın " demektir. Takdirin böyle olması halinde bundan murad, dinde derin anlayışlı olmak ve dinî meseleleri iyice öğrenmek için Hazret-i Peygamber'in huzuruna varmanın vacib olması olur.

İlim Öğrenmek İçin Yolculuk Şart mıdır?

Buna göre şayet, "Ayet, fıkh öğrenmek, dinde derinleşmek için, her dönemde sefer edip gurbete çıkmanın vâcib olduğuna delâlet eder mi?" denilirse, biz deriz ki:

Fıkh öğrenmek, ancak, o kimsenin sefere çıkmasıyla elde edilebiliyorsa, o kimsenin bu sefere çıkması vâcib olur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında da durum böyleydi. Çünkü şerîat (dinî hükümlerin bütünü), henüz nihayete ermemiş, aksine her gün yeni bir hüküm, yeni bir mükellefiyet zuhur ediyordu. Halbuki, bizim zamanımızda ise, şer'î hükümler kesinleşip yerleşmiştir. Binâenaleyh, bir kimse kendi vatanında (beldesinde) ilim elde etme imkânına sahip ise, onun sefere çıkması vâcib olmaz. Ancak ne var ki ayetin lafzı, sefer etmeye dair bir delil olunca, pek yerinde olarak, biz de, kendisinden yararlanılan mübarek bir ilmin ancak seferde elde edilebileceği kanaatine vardık.

Lev lâ İle Hellâ Edatları Hakkında

Bu ayette zikredilen lafızlarından tefsir edilmesi gerekenlerden birisi de lev lâ kelimesidir. Bu kelime, fiilin başına geldiği zaman, hellâ edatı gibi, teşvik manasını ifade eder: (olmalı, olmalı değil miydi?) Lev lâ edatının, heflâ manasını taşıması yerindedir. Zira hellâ da, iki kelimedenmeydana gelmiş olup, bunlardan birisi istifham ve arz (sunma) edatı olan hel, (diğeri de lâ)dır. Çünkü sen bir kimseye "Yer misin?" "Girer misin?" dediğinde, böylece sanki sen ona, bu yeme ve girme işini arzetmiş olursun. Diğer kelime ise lâ edatıdır. Bu edat, inkar ve cahd manasını ifade eder. O halde, hellâ birisi arz, diğeri cahd manası ifade eden iki şeyden mürekkeb olmuş olur. Buna göre sen. "Keşke şunu yapsaydın!" dediğinde, o zaman sen sanki, "Yaptın değil mi?" demiş, sonra da, bununla birlikte lâ, yani, "Hayır sen onu yapmadın " demiş olursun. Binâenaleyh, bu ifadede o fitlin vâcib (gerekli) olduğuna ve, fiilin yapılmaması suretiyle, bu gerekliliğin ihlal edildiğine dikkat çekmek söz konusudur, Aynı şey levlâ edatı hakkında da söylenilebilir. Çünkü sen, (Yanıma girmeli değil miydin?) ; "yanımda yemeli değil miydin?" dediğinde, bunun manası da, bir arz ve o işi yapması halinde, senin sevineceğini haber vermektir. Aynı şey lev mâ hakkında da söz konusudur. Cenâb-ı Hakk'ın "...bize melekleri getirmeli değil miydin?" (Hicr, 7) ayeti de böyledir. Böylece, evlâ, hellâ ve levmâ'nın manaları birbirine yakın olan lafızlar olduğu sabit olmuş olur ki, hepsinden maksad da, terğîb ve teşviktir. O halde Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun manası, "Onlar bunu yapmalı değil miydi?" şeklinde olmuş olur.

Bu Ayet. Haber-ı Vahidin Hüccet Oluşuna Delildir

Bu ayet, haber-i vahidin bir hüccet olduğunu benimseyenler için, güçlü bir delildir. Biz bu meseleyi, Kitabu'l-Mahsûl Mine'l-Usûl adlı eserimizde uzun uzadıya ele aldık. Bizim burada diyeceğimiz ise şudur: Her üç kişi bir fırkadır. Allahü teâlâ. her fırkadan bir kısmın çıkmasını vacib kılmıştır. Üçten çıkan ya iki olur. ya da bir. Binaenaleyh (savaşa çıkan) "taife'nin, ya iki veya bir olması gerekir. Daha sonra Allahü teâlâ, onların haberlerine göre amel etmeyi vacib kılmıştır. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın. "... onları korkutmaları için "ifadesi, onların haber vermelerinden ibarettir. O'nun, "Olur ki, kaçınırlar" buyruğu ise, onların kavimlerine, onların haberlerine göre amel etmelerini vacib kılmayı ifade eder. Bu da. bir veya iki kişinin haberinin, şeriatta bir delil olmasını iktiza eder.

Kâdî Abdülcebbar'ın Buna İtirazı ve Ona Verilen Cevap

Kâdî ise şöyle demiştir: '"Bu ayet, haber-i vahidle amel etmenin vacib olduğuna delâlet etmez. Çünkü "taife" bazan, haberinin bir hüccet olduğu bir topluluk, cemaat olabilir. Bir de, Cenâb-ı Hakk'ın, "... onları korkutmaları için" ifadesi, kavim kabul etmese dahi, doğru olan bir sözdür. Nitekim, kabul edilmesi gerekmese dahi, bir şahidin (çağırıldığı zaman) şehadette bulunması gerekir. Bir diğer, husus da, "inzâr" kelimesinin, korkutma manasını tazammun etmiş olmasıdır. Bu kadar şey, haber-i vâhidle amel etmenin vacib olmasını gerektirmez."

Buna şöyle cevap verilir: "'Onun, "taife" bazan bir cemaat olabilir" şeklindeki görüşünün cevabı şudur: Biz, her "öç"ün bir fırka olduğunu beyan ettik. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak her fırkadan bir kısmın çıkmasını vacib kılınca, o zaman taifenin ya iki veya bir olması gerekir. Bu da, "tâife"nin, haberleriyle bir ilmin meydana geldiği cemaat manasına gelmesi hususunu iptal eder."

Şayet onlar. "Allahü teâlâ o grupların sözleriyle amel etmeyi vâcib kılmıştır. Belki de onlar, sayı bakımından, sözleriyle ilmin tahakkuk edeceği bir sayıya ulaşmışlardır" derlerse, biz deriz ki:

Allahü teâlâ. her gruba, kendi kavimlerinin yanına dönmelerini vâcib kılmıştır. Bu da, her kısmın, hususi bir topluluğa dönmesini gerektirir. Daha sonra Allah, o grubun sözüyle amel etmeyi vacib kılmıştır ki, işte bu da neticeyi ifade eder. Kadî'nin, "Hak teâlâ'nın buyruğu, her ne kadar kabulü gerektirmese bile, yerinde olan doğru bir sözdür" şeklindeki sözüne gelince, biz diyoruz ki: Biz, haber-i vahidle amel etmenin vacib olduğu hususunda. Cenâb-ı Hakk'ın buyruğuna değil, tam aksine O'nun buyruğuna tutunmaktayız. Bu. bu inzârın, yapılan o inzara uygun olarak amel etmeyi gerektirmesine binâen, sakınma hususunda, Cenâb-ı Hak tarafından yapılan bir teşviktir. İşte bu cevapla, Kadî'nin, "İnzâr, korkutma manasını ihtiva eder. Bu kadar şey de, onunla amel etmenin vâcib olmasını gerektirmez" şeklindeki üçüncü sorusuna da cevap verilmiş olur.

Dördüncü Mesele

Ayet, dinde derin anlayış sahibi olmak ve öğrenmek, taallümde bulunmaktan maksadın, halkı Hakk'a davet etmek ve onları, güçlü olan İsfâm dinine, Sırat-ı Müstakîme irşad etmek olması gerektiğine delâlet eder. Çünkü âyet, onların kavimlerine döndüklerinde, kavimlerini gerçek ve hak olan dinle inzâr edecekleri ve onların da, cehalet ve masiyetten kaçınarak, dini kabul etmeye arzu duyacakları gerekçesiyle, Allahü teâlâ'nın onlara dinde derin anlayışlı ve bilgili olmayı emrettiğine delâlet eder. Binâenaleyh, işte bu gayeden dolayı, derin anlayışlı olmak ve öğrenimde bulunmak isteyen herkes güçlü bir metod ve dosdoğru bir yol üzerinde olmuş olur. Kim de bu yola iltifat etmez, dini âlet ederek dünyayı talep ederse, amel bakımından, en çok ziyana uğrayanlardan olurlar. Öyle ki, kendileri iyi yapıyor sanarak dünya hayatındaki say ü amelleri boşa gitmiş olur.

Kâfirlerin Hepsiyle Birden Değil, En Yakında Olanlarla Savaşmak

123

"Ey iman edenler, kâfirlerden size yakın olanlarla muharebe edin. Onlar sizde büyük bir azim ve katılık bulsunlar. Bilin ki Allah, muhakkak takva sahipleriyle beraberdir".

Bil ki Hasan el-Basri'nin: "Bu ayet, bütün müşriklerle savaşmakla ilgili emir gelmeden önce nazil oldu. Daha sonra da Cenâb-ı Hakk'ın, "Bütün müşriklerle savaşın" (Tevbe, 36) ayetiyle neshedilmiştir" dediği nakledilmiştir.

Muhakkik ulemâya gelince onlar, böyle bir neshi kabul etmeyerek şöyle demişlerdir: Allahü teâlâ, bütün müşriklerle savaşmayı emredince, mü'minleri, bu konuda, en doğru ve en uygun olan yola sevketmiştir ki, bu da onların, cihad davet işi de, aynı şekilde olmuştur. Zira Cenâb-ı Hak, "Sen (ilkin) en yakınlarını inzâr et" (şuara. 214) buyurmuştur. Savaş da, aynı tertib ve usûle göre yapılmıştır. Zira Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ilk önce kavmiyle savaşmış, sonra onlardan diğer Araplarla savaşmaya geçmiş, diğer Araplarla savaştıktan sonra Şamlılarla savaşmaya başlamıştır. Sahabe (radıyallahü anh) de, Şam'ın işini bitirince, Irak'a girmiştir. Biz, şu sebeplerden dolayı, savaşa yakın bölgelerden başlamanın daha uygun olduğunu söylüyoruz:

a) Kâfirlerin tamamına, aynı anda mukabele etmek imkânsızdır. Küfür noktasında müşterek olmalarından dolayı, onlarla savaşmanın ve onlarla muharebe etmenin vâcib olması hususunda, onların hepsi aynı olup, aynı anda hepsiyle savaşmak da imkânsız olunca, bunlar arasında bir tercih yapmak gerekir. Dine davette ve diğer işlerde olduğu gibi, yakınlık apaçık bir tercih sebebidir. Baksana, emr-i maruf nehy-i münkerde de, orada bulunanlarla işe başlamak, bu iş için uzak beldelere gitmekten daha evlâdır. Binâenaleyh, işe en yakın ile başlamak gerekir.

b) En yakından işe başlamak daha evlâdır. Çünkü bu konuda yapılacak harcamalar daha azdır; aynı zamanda, binite, âlet ve edevata duyulacak ihtiyaç da aynı şekilde azdır.

c) Savaşan birlik, yakını bırakıp uzağa gittiğinde, kendi çoluk çocuğunu bir fitne ve musibete maruz bırakmış olurlar.

d) İslâm yurduna tecavüz edenler, ya güçlüdürler, ya da zayıf. Binâenaleyh, onlar şayet güçlü iseler, onların İslâm beldesine saldırması, uzaktaki kâfirlerin saldırmasından daha kuvvetli ve daha çok olur. En kuvvetli ve çok olan şerrin def edilmesi daha uygundur. Yok eğer onlar, zayıf iseler, müslümanların onlara hükümran olması daha kolay; onların hezimete uğramaları sebebiyle de, İslam'ın izzetinin tahakkuk etmesi daha yakın ve daha kolay olmuş olur. Binâenaleyh en yakın ile işe başlamak daha evladır.

e) İnsanın, kendisine yakın olanların durumuna vâkıf olması, kendisinden daha uzak olanların durumuna vâkıf olmasından daha kolaydır. Durum böyle olunca, müslümanların gücü, kendilerine yakın olanların ne durumda olduklarını, ne kadar silahları ve kaç adet askerleri bulunduğunu bildikleri için, onlarla savaşmaya daha çok yeter.

f) İslam diyarı geniştir. Dolayısıyla her belde halkı, kendine yakın olan kâfirlerle savaşırsa, iş daha kolay olur ve gaye daha basit yoldan elde edilmiş olur.

g) İki vazife bir araya gelip, birisi daha basit yoldan elde edilebiliyor ise onun öne alınması gerekir. Yakınlık, basit yoldan elde etme sebebidir. Bundan dolayı işe en yakından başlamak gerekir.

h) Biz, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gerek dine davette, gerek savaşlarında ve gerekse bütün işlerinde, işe en yakından başladığını beyân etmiştik. Çünkü bir bedevi, sofraya oturup elini sofranın uzak tarafına uzattığında, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Önünden ye" Buhâri. Et'ime. 2 (6/196). buyururdu. Binâenaleyh bütün bu izahlar, önce en yakından, sonra biraz daha uzaktan başlayarak işe girişmenin vacib olduğuna delâlet eder.

İmdi şayet: "Bazan yakını bırakıp, uzağa gitmek (uzaktan başlamak) daha faydalı olur. Çünkü uzaktakinin kalbine, "O, yakındakine değer vermediği için, onu bırakıp geldi" fikri düşer?" denilir ise, biz deriz ki: Bu, tek bir ihtimaldir. Ama bizim bahsettiğimiz ihtimaller ise daha çoktur. Dünyanın işleri, fayda bakımından, daha çok olanın daha az olana tercih edilmesi prensibine dayandırılmıştır. İşte bizim anlatmak istediğimiz de budur. Biz bu sözü ancak, daha yakındakilerle birlikte, daha uzaktakilerle savaşmak imkansız olduğu zaman söyleriz. Ama her ikisiyle birlikte savaşmak mümkün olduğunda, ikisiyle birlikte savaşmanın daha evla olduğu hususunda hiçbirşey söylenemez. Böylece bu ayetin mensûh olmadığı kesin olarak sabit olmuş olur.

Kâfirler Sizi Sert ve Ciddi Bulsunlar

Cenâb-ı Hakk'ın "Onlar sizde büyük bir azim ve katılık bulsunlar" emrine gelince, Zeccâc şöyle demiştir: "Gılza kelimesi gayn harfinin fethası, kesresi ve ötüresi ile, üç şekilde de kullanılır."

Keşşaf sahibi de şöyle demiştir: "Bu kelime kesre ile okunduğunda, "büyük bir sertlik" manasını ifade eder. Gilza kelimesi, da'te (......) (sıkmak) gibi; gulza kelimesi de şuhta (buğz-kin) gibidir." Bu ayet, onlara katı davranmanın emrolunduğuna delâlet eder. Bunun bir benzeri de, "(Kâfirlerin ve münafıkların) karşısında çetin ol" (Tevbe, 73) ve "Düşmanınız olan kavmi aramakta gevşek davranmayın" (Nisa, 104) ayetleridir. Yine Allahü teâlâ'nın, sahabenin tavsifi hususundaki "Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu" (Maide. 54) ve "Kâfirlere karşı çetin (ve metin)" (Fetih, 29) şeklindeki sözleri de bunun gibidir, Müfessirler, "gılza" kelimesinin tefsiri hususunda değişik açıklamalarda bulunmuşlardır. Bunun manasının, şecaat (kahramanlık), şiddet ve kin, öfke olduğu söylenmiştir.

Bil ki "gılza", "rikkat" (incelik)in zıddı olup, birisinden intikam almada aşın gitmektir. Bunun faydası da, kötülüklerden men etme ve engelleme hususunda daha fazla tesir meydana getirmiş olmasıdır. Sonra, bu konuda durum her zaman aynı olmaz. Bazan, nazik davranma ve inceliğe, bazan da sertliğe ihtiyaç duyulur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, sadece, muhakkak olarak sertlik ve şiddetle yetinmenin caiz olmayacağına dikkat çekmek için, "Onlar sizde, büyük bir azim ve katılık bulsunlar" buyurmuştur. Zira sertlik, nefrete sebep olur ve topluluğun dağılmasını icab ettirir. Bundan dolayı, "Onlar sizde, büyük bir azim ve katılık bulsunlar" buyruğu, sertliğin azaltılmasına delâlet eder. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Onlar, sizin huy ve karakterlerinizi araştırdıklarında, onların mutlaka sizde bir sertlik bulup görmeleri gerekir." Bu söz ancak genel halleri rahmet ve şefkat olan, bununla beraber kendisinde bir tür sertlik ve katılık bulunan kimseler hakkında doğru olabilir.

Bil ki, bu serttik, ancak dine davetle ilgili şeyler hususunda nazar-ı dikkate alınıp muteberdir. Bu da ya, hüccet ve delil getirmek; yahut da savaşmak ve cihad etmek suretiyle olur. Ama bu sertliğin, alışveriş, yeme içme ve oturup kalkma ile ilgili şeyler hususunda olması meselesine gelince, bu doğru olmaz.

Daha sonra Cenab-ı Hak, "Bilin ki Allah, muhakkak takva sahipleriyle beraberdir" buyurmuştur. Bundan murad, o kişinin cihada ve savaşa, mal ve makam elde etme arzusuyla değil, Allah'ın dinini kuvvetlendirme gayesiyle yönelmesidir. Binâenaleyh o, karşısındakinin İslâm'ı kabul ettiğini görünce, onunla savaşmayı bırakır. Yine onun, "cizye"yi kabul etmeye meylettiğini görünce, onunla savaşı terkeder. Düşman çok olduğunda, ganimetleri, Allah'ın hükmüne muvafık bir biçimde alır.

İnen Sûreler Müminlerin İmanlarını Artırır

124

Âyetin tefsiri için bak:125

125

"Bir sûre indirildiği zaman, içlerinden kimi: "Bu sûre hanginizin İmanını artırdı?" der. İman etmiş olanlara gelince: Her inen sûre daima onların imanın artırmıştır ve onlar. Kuran İndikçe sevinçlerinden birbiriyle müjdeleşirler. Fakat kalblerinde bir maraz bulunanların küfürlerine küfür katıp arttırdı ve onlar kâfir olarak öldüler".

Bil ki Allahü teâlâ, münafıkların kepazeliklerini ve çirkin işlerini dile getirince, "Bir sûre indirildiği zaman münafıklardan kimisi. "Bu sûre hanginizin imanını artırdı?" der" buyurmuştur. Alimler bu hususta ihtilâf ederek, bazıları mesela şöyle demiştir: Bu sözü), münafıklar birbirlerine söylüyorlardı. Maksatları da, kendi topluluklarını ıifak üzere tutabilmekti.

Diğer bazı alimler, "Hayır, o münafıklar, bu sözü müslümanlara söylüyorlardı. Maksatları da, müslümanları imandan çevirmekti " der.

Diğer bazıları da: "Hayır, onlar bunu bir alay ve istihza olsun diye söylüyorlardı " demişlerdir.

Bütün bu görüşler, ihtimal dahilindedir. Ancak ne var ki, ayeti bütün bu görüşlere birden hamletmek mümkün değildir. Çünkü, hâlin, (durumun) hikayesi, umûm ifade etmez. Daha sonra Cenâb-ı Hak, (münafıkların) bu sorusuna cevap vererek şöyle demiştir: "Bu sûrenin inmesi sebebiyle hem mü'minler, hem de kâfirler için iki şey tahakkuk etmiştir: Mü'minler için gerçekleşenin ilki ve birincisi, bu sûrenin onların imanını artırmış olmasıdır. Çünkü, bu sûre inerken, onlar bunu mutlaka okuyor ve onun, Allah katından indirilmiş gerçek olduğunu itiraf ve kabul ediyorlardı' İmanın artıp eksilmesiyle ilgili olarak ileri sürülmüş olan görüşleri, biz, Enfâl süresinin baş kısmında ayrıntılı olarak ele almıştık. İkincisi de, onların duydukları ve elde ettikleri sevinçtir, müjdedir. Onlardan bazıları bu müjdeyi, âhiretteki mükâfaat manasına; bazıları dünyada elde ettikleri yardım ve muzafferiyete hamletmişlerdir. Bir kısmı da bunu, kendisiyle daha fazla mükâfaat elde edilebileceği için, o yeni gelen mükellefiyetler sebebiyle hasıl olan sevinç ve sürura hamletmişlerdir.

Daha sonra, Cenâb-ı Hak, mü'minler hakkında zikredilen bu iki şeye mukabil, münafıklar için de iki şeyin meydana geldiğini bildirerek :

a)"Fakat kalblerinde bir maraz bulunan münafıklara gelince, bu ayet, onların küfürlerine küfür katıp artırdı" buyurmuştur. Ayette bahsedilen rics (ricsen) kelimesinden murad, ya bâtıl inançlardır, yahut da kötü huylardır. Eğer birinci mana kabul edilirse, buna göre ayetin manası, "Onlar bundan önce de, nazil olan sûreyi yalanlıyorlardı. Şu anda da bu yeni nazil olan sûreyi yalanıyorlar. Bu sebeple, küfür küfüre eklenmiştir " şeklinde olur.

Eğer ikinci manayı alırsak, o zaman ayetin manası, "Onlar hased, düşmanlık ve her türlü hile ve tuzak kurma fiili içinde bulunuyorlardı. Şu anda da, bu yeni sûrenin nazil olması sebebiyle, bu kötü huylan iyiden iyiye ilerledi, arttı" şeklinde olur.

b) Onların, küfür üzere ölmeleridir. Böylece bu durum, mü'minler için tahakkuk eden müjdeye zıd bir şey gibi olmuş olur. Bu durum, birinci durumdan daha kötü ve daha çirkindir. Zira, birinci durum, onların küfür pisliklerinin artmasından ibarettir. Bu durum ise, küfürlerinin devamı ve o küfür üzere ölmeleri demektir.

Alimlerimiz, Cenâb-ı Hakk'ın, "Küfürlerine küfür katıp artırdı." buyruğu ile, O'nun, (insanı) bazan imandan alıkoyacağına ve çevireceğine istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Allahü Teâlâ, bu sûreyi dinlemenin, onların kalblerinde hased ve kin meydana getireceğini ve bu hasedin de onların kalblerindeki küfürlerinin artmasına sebeb olacağını biliyordu."

Mutezile bu görüşümüze cevap vererek şöyle demiştir: "Bu sûrenin inişi, diğerlerinin bu aynı sûreyi dinleyip, böylece de imanlarının artmış olmasının delaletiyle, ilave bir küfrü gerektirmez. Böylece, o küfür pisliğini, onların kendiliklerinden yapmış olduktan şahit olmuş olur."

Mutezile'nin görüşüne mukabil şöyle diyoruz: Biz, küfür tarafını iman tarafına tercih etmede, bu sûreyi dinlemenin başlı başına bir sebep olduğunu iddia etmiyoruz. Aksine biz diyoruz ki, bu sûrenin, hususi ve muayyen şahıslar, muayyen huylar ve muayyen âdetlerle vasfedilmiş olan kimseler tarafından dinlenilmesi, onların küfürlerini gerektirmiştir. Bunun delili şudur: Hased eden bir kimse, hased huyunu kendisinden izâle etmek istediğinde, onun, hasedini ortaya koyan fiillerini terketmesi mümkündür. Ama, hased diye adlandırılan kalbiyle alâkalı duruma gelince, onu kendisinden söküp atması mümkün değildir. Huyların tamamı hakkındaki hüküm de böyledir. Binâenaleyh asıl kudret başka, fiil başka, huy da başka şeydir. Zira, kudret (yapabilme), herkes için söz konusudur. Huya gelince, insanlar bu hususta farklı farklıdırlar.

Netice olarak diyebiliriz ki: Dünya sevgisinden arınmış, temiz, Allah ve âhiret sevgisinin kendisine hükümrân olmasıyla tavsif edilmiş olan kimseler bu sûreyi dinledikleri zaman, onu dinlemesi, âhirete karşı olan arzusunun ve dünyaya karşı olan isteksizliğinin artmasını gerektirir. Ama, dünyaya düşkün, onun lezzetlerine gömülmüş ve güzelliklerine vurulmuş olan, Allah ve âhiret sevgisinden bihaber olan nefisler, 'cihadı, nefsi ölüme, malı da yağma edilmeye arzetmeyi kapsayan bu sûreyi dinlediklerinde, küfürlerine küfür katarlar. Böylece bu sûrenin inişinin, kâfir hakkında, pisliğine pislik katmayı gerektirdiği sabit olmuş olur. Bu sebeble, bu sürenin indirilmesi, kâfirin kalbinde küfrünün kuvvetlenmesine sebep olmuş olur. Bu da, daha önce bahsettiğimiz gibi, Allahü teâlâ'nın insanı bazan iman ve doğruluk yolundan men edip alıkoyduğuna ve onu, sapıklık ve küfre düşürdüğüne delâlet eder.

Geriye ayetle ilgili birkaç bahis kalmıştır:

a) ifadesindeki ma tekîd edilmiş bir sıladır.

b) "İstibşâr" müjdeyi hatırlayıp durmaktır. Zira kişi, her ne zaman o nimeti natırlarsa, o zaman beşaret, müjde de meydana gelmiş olur. Binânenaleyh o, bu hatırlama işini yenilemek vasıtasıyla, beşareti de yenilemek ister.

c)Hak teâlâ'nın "Fakat kalblerinde bir maraz bulunanlara, gelince" ifadesi, ruhun da hastalığının bulunduğuna delâlet eder. Binâenaleyh, ruhun hastalığı küfür ve kötü huy; sıhhati de, ilim ve üstün ahlâktır. Allahen iyi bilendir.

126

"Münafıklar görmüyorlar mı ki onlar her yıl ya bir. ya iki kere çeşitli belâlara çarpılıyorlar da yine nifaklarından tevbe etmiyorlar ve onlar bundan ibret de almıyorlar".

Bil ki Allahü teâlâ, kalblerinde hastalık olanların, kâfir olarak öleceklerini beyan buyurup, bu da âhiret azabının mevcudiyetine delâlet edince, bundan sonra onların, her sene bir veya iki defa dünya azabına duçar olacaklarını beyan etmiştir.

Bu ayetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:

Münafıkların Başlarına Gelen Belalardan İbret Almayışları

Hamza, mü'minlere hitab olmak üzere, tâ ile terevne "görmüyor musunuz?"; diğer kıraat imamları da, münafıklardan bir haber olmak üzere, yâ ile, yerevne şeklinde okumuşlardır. Muhatap sîğasıyla okunmasına göre, mana şöyle olur: "Hiç şüphesiz mü'minler, münafıkların tefekkür ve tedebbürden yüz çevirmeleri hususunda uyarıldılar." Gâib sîğasıyla okuyanlara göre de, ayetin manası, "Münafıklara, haklarında ibret almayı gerektiren şeylerden ders almadıklarına bir tariz" olmuş olur.

İkinci Mesele

Vahidî (r.h.) şöyle demektedir: "Hak teâlâ'nın ifadesinin başında bulunan elif, atıf vâvı üzerine gelmiş olan bir istifham elifidir. Binâenaleyh, bu ayet de münafıklarla ilgili bir ayet olup, tenbîh yoluyla bir hitabtır." Sîbeveyh, Halil İbn Ahmed'in, Hak teâlâ'nın, (Hacc. 63) ayetinin manasının, "Dikkat, Allah gökten bir su indirdi" şeklinde olduğunu söylediğini nakletmiştir.

Bahsedilen Fitne ve Belanın Mahiyeti

Alimler, ayette bahsedilen "fitne"nin vâki olduğu hususunda da şu izahları yapmışlardır:

1) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Onlar her yıl bir veya iki defa hastalıklara mübtelâ olurlardı da, yine de nifaklarından tevbe etmez ve mü'minler hastalandığında bundan ders aldıkları gibi, onlar bu hastalıklarından ibret almazlardı. Zira mü'min, hastalandığında, günahlarını ve Allah'ın huzuruna çıkıp duracağını hatırlar, bu da onun imanını ve Allah'a karşı olan saygı ve haşyetini arttırır. Böylece de bu, o mü'min kimsenin daha fazla rahmete ve Allah'dan olan bir rızaya müstehak olmasına sebep olmuş olur.

2) Mücâbid, onların kıtlık ve açlıkla imtihan olunduklarını söylemiştir.

3) Katâde, onların savaş ve cihadla imtihan edildiklerini, zira Allahü teâlâ'nın, savaş ve cihadı emrettiğini, böylece de onların savaşa katılmamaları halinde, lanet, kepazelik ve kötü bir şekilde yâdedilmek suretiyle insanların diline düşeceklerini; kâfir olarak savaşa katılmaları durumunda da, kendi inançlarına göre, kendilerini boşuboşuna ölüme, mallarını da yağma edilmeye maruz bıraktıklarını söylemiştir.

4) Mukâtil şöyle demiştir: "Allah'ın Resulü, onların nifak ve küfürlerini ortaya koymak suretiyle, onları rezîl ve rüsvây ediyordu." Şu da ileri sürülmüştür: "Onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)i tenkid etmek üzere biraraya geliyorlardı. Cibril (aleyhisselâm), Hazret-i Peygamber'e gelerek, onların kendisi hakkında ne söylediklerini O'na haber veriyordu. Hazret-i Peygamber de, hakkında söylenenleri onlara anlatıyor, onları bundan dolayı azarlıyor ve onlara nasihat ediyordu. Ama onlar, ne nasihat dinliyorlar, ne de bu işten vazgeçiyorlardı."

Münafıkların Kuran la Alay Etmeleri

127

"Aleyhlerinde bir sûre indirilince birbirine bakarlar da: "Sizi gören biri var mı?" diye etrafı yoklayıp. sonra sıvışır giderler. Allah onların gönüllerini ters çevirmiştir. Çünkü, onlar öyle bir kavimdir ki. ince anlayamazlar".

Bil ki bu, münafıkların rüsvaylıklarının bir başka çeşididir. O da şudur: Her ne zaman münafıklardan bahseden ve onların zilletlerini ortaya koyan bir sûre iner, onlar da bunu dinlerlerse, onlar; bunu dinlemekten sıkılırlar ve kendi aralarında, o sûreyi eleştirmeye, onunla alay etmeye ve onun şanını küçültmeye delâlet edecek bir biçimde oirbirlerine bakarlardı. Belki de onların bu tavırları, münafıkların rüsvaylıklarını dile getiren o sûreye mahsus olmayıp, genel olarak Kur'an'ı hafife aldıklarını da ifade edebilir. Binâenaleyh onlar, her ne zaman bir sûre nazil olduğunu duysalar ve onu dinleseler, onunla alay etmeye, onu tenkit etmeye başlar ve ta'n ve istihza yollu olarak onu çekiştirmeye, aralarında gülüşmeye başlarlardı. Sonra da biribirlerine, "Sakın sizi gören olmasın!" derlerdi. Yani, "Şayet, ya birisi sizi gördüyse!" demektir.

Bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:

a) Bu bakışma, onların içindeki şiddetli inkâra ve tam bir nefrete delâlet eder. Böylece onlar, müslümanlardan herhangi bir kimsenin bu bakışmayı farkedip, onların küfür ve nifaklarına delâlet eden o hali görmüş olmasından endişeleniyorlardı da, işte o zaman, "sakın sizi bir gören olmasın!" diyorlardı. Yani, "Onlardan birisi sizi, bu bakışma ve bu şekil üzere gördüyse, mutlaka bu size cidden zarar verir" demektir.

b) Onlar bu sûreyi dinlediklerinde, dinlemekten dolayı eziyet duyar ve mescidden çıktıklarında biribirlerine. "sizi hiç kimse gördü mü?" derler. Bu "Eğer sizi görürlerse, çıkmayınız. Yok eğer hiç kimse görmezse, bu eziyetten kurtulmak için mescidden çıkınız" demektir.

c) Sizi gören biri olunca, "Mescidden çıkmamızı gerektiren bir durum oldu" diyebilirsiniz.

Cenâb-ı Allah, onların "Sonra sıvışıp giderler" buyurmuştur. Bu ifade ile, bizzat vahyin indiği yerden ve Kur'an'ı dinlemekten kaçmaları kasdedilebileceği gibi, "Yerlerinde dursalar dahi, onlar Kur'an'ı dinlemekten onu tenkide geçtiler" manası da kasdedilmiş olabilir.

Buna göre eğer, "Bu ayet ile, "Bir sûre indirildiği zaman içlerinden kimi. "Bu sûre hanginizin imarımı artırdı" (Tevbe 124) ayeti arasında ne fark var?" denilirse, biz deriz ki: O ayette, Cenâb-ı Hak onların, "Bu sûre hanginizin imanını artırdı" şeklinde konuştuklarını; bu ayette ise, onların alay etme üslûbu ile birbirlerine bakmakla yetinip, sıvışmak istediklerini bildirmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Allah onların gönüllerini ters çevirmiştir. Çünkü onlar öyle anlayışlı bir topluluk değillerdir" buyurmuştur. Alimlerimiz bu ayeti Allahü teâlâ'nın onları imandan döndürdüğüne ve imandan alıkoyduğuna delil getirmişlerdir. Bu, bu hususta doğrudur. İbn Abbas (radıyallahü anh), bu ayete "Allah onların kalblerini her türlü rüşd, hayır ve hidayetten çevirmiştir" manasını verirken, Hasan el-Basri: "Allah onların kalblerini çevirdi ve o kalbferi küfür ile mühürledi" manasını vermiştir. Zeccâc da: "Allahü teâlâ onları saptırdı" demiştir.

Mu'tezile şöyle der: "Onları imandan çeviren eğer Allahü teâlâ olsaydı, o zaman daha niçin, "Onlar nasıl da döndürülüyorlar!" (Mümin, 69) buyursun ve onlara, imandan dönmelerinden dolayı azab etsin?" Kâdî de şöyle der: "Ayetin zahiri bu döndürmenin, onların dönmelerinin bir cezası olduğuna delâîet eder. Halbuki imandan döndürme bir ceza olmaz. Çünkü eğer böyle olsaydı, Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberlerine haddleri (şer'î hükümleri) yerine getirmelerini emretmesi mümkün olduğu gibi, insanları imandan çevirmelerini emretmesi de mümkün olurdu. Bunu caiz görmek ise, peygamberlerin getirdiği şeylere güvenmeme neticesine götürür." Kâdî sözüne şöyle devam eder: "Bu ayette bahsedilen sarf (döndürme) şu iki manaya gelebilir:

a)Allahü teâlâ onların kalblerini, onların içinde yarattığı gam, keder ve tuzak ile çevirmiş (değiştirmiştir).

b)Allahü teâlâ onları, iman edip hidayete eren kimselere nasib ettiği lütuf fiillerinden çevirmiş (mahrum etmiştir)."

Kâdî'nin yaptığı bütün bu izahların gerçekten bir zorlama olduğu açıktır. Fakat her akl-ı selim sahibinin doğruluğunu kabul edeceği izah şudur: Fiil, sebebinin mevcut olmasına dayanır. Aksi halde, herhangi bir müreccih (tercih edici-seçici) olmadan, mümkin olanın iki tarafından birin diğerine (varlığını yokluğuna) tercih etmek gerekir ki bu imkansızdır. Bu sebebin varlığı, kulun elinde değildir. Böyle olsaydı, teselsül gerekirdi. Aksine bu, Allah'dandır, Binâenaleyh kul ancak, kalbinde küfrün sebebi meydana geldiği zaman küfre (inkâra) yönelir. Bu sebebin meydana gelişi ise, Allah'dandır. Sebep tahakkuk edince, o kalb iman tarafından küfür tarafına döner ki, işte kalbin döndürülmesinden maksad budur. Bu, kesin aklî delil ile sabit olan bir sözdür ve aynı zamanda bu ayete de tıpatıp uygundur. Binâenaleyh açık ve net olma bakımından zirvededir.

Ayetle ilgili meselelerden birisi de, Muhammed b. İshak'dan nakledilen şu husustur: (Namazdan döndük) demeyiniz. Çünkü bir kısım insanlar (hakdan) döndü. Allah da onların kalblerini döndürdü. Fakat siz, "Namazı ifa ettik" deyiniz. Muhammed b. İshâk'ın bu sözden maksadı, uygun olmayan şeyler için kullanılan bu lafzı bırakmayı bir uğur saymak ve hayırlı şeyler için kullanılan lafzı kullanmaya teşvik etmektir. Çünkü Allahü teâlâ, "Artık o namazı kılınca yeryüzüne dağılın. Allah'ın fazlından nasib arayın.. " (Cuma. 10) buyurmuştur.

Şefkatli Peygamber

128

"Andolsun, size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız O'na çok ağır gelir. Size çok düşkündür. Mü'minlere cidden ra'ûf ve rahimdir.

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki Allahü teâlâ bu sûrede, peygamberine, çeşitli muvaffakiyyet ve keremini nasib ettiği kimseler hâriç, tahammülü güç. çetin ve zor mükellefiyetleri insanlara tebliğ etmesini emredince, o mükellefiyetleri sırtlanmayı kolaylaştıracak hususları belirterek sûreyi sona erdirmiştir. O hususlar da şunlardır: "Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) siz (insanlar)dandır. Binâenaleyh onun için, dünyada meydana gelecek olan her türlü izzet ve şeref sizedir. Hem sonra o, sizin zarara uğramanız, kendisine çok güç gelen, dünya ve ahiret hayırlarını size ulaştırmada son derece istekli olan bir kimsedir. Bundan dolayı da sizin için tıpkı şefkatli bir doktor ve merhametli bir baba gibidir. Şefkatli olan doktor, çoğu zaman dayanılması güç, çetin ilaçlara yönelir. Merhametli baba da, çoğu kez. insana zor ve ağır gelen eğitme usullerine başvurur. Fakat insan, doktorun bilgili, sahasının ehli ve babasının da müşfik olduğunu bilince, o acı ilaçlara tahammül edilir ve o güç terbiye usulleri de bir lütuf ve ihsan yerini tutar. İşte burada da böyledir. Siz onun Allah katından gönderilmiş hak peygamber olduğunu anladığınıza göre, her türlü hayrı elde etmek için, onun bu zor tekliflerini kabul ediniz."

Cenâb-ı Hak, Resulüne: "Eğer onlar bu mükellefiyetleri kabul etmez, yüz çevirip dönerlerse, onları bırak ve onlara değer verme, Allah'a dayan ve bütün işlerinde Allah'a tevekkül et" demiştir ki; '(Habîbim) deki: "Bana Allah yeter. O'ndan başka hiçbir tanrı yok. Ben. ancak Ona güvenip dayandım. O. büyük Arşın sahibidir" (Tevbe. 129) ayeti ile kastedilen mana budur. Tevbe sûresinin bu ayetle son bulması, fevkalâde güzel ve mükemmeldir.

İkinci Mesele

Hazret-i Peygamberin Buradaki Beş Sıfatı

Bil ki Allahü teâlâ, peygamberini bu ayette, şu beş sıfatla tavsif etmiştir:

İnsanlardan Olması

Birinci sıfat: "Kendinizden" ifadesidir. Bunun, ne demek olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır:

a)Cenâb-ı Allah bununla, "O da sizin gibi bir insandır" manasını kastetmiştir. Bu tıpkı, İçlerinden bir ere vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu?!" (Yunus. 2) ve "De ki: "Ben. ancak sizin gibi bir beşerim" (Kehf, 110) ayetlerinde olduğu gibidir. Bunlardan maksad şudur: En'am suresinde (9. ayet) de geçtiği gibi, eğer o peygamber, bir melek cinsinden olsaydı, insanların işi, bundan dolayı zorlaşırdı.

b) Bu, "Araplardan" demektir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Araplarda Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, aynı soydan olmadığı hiçbir kabile yoktur. İşte onların Mudar'ı, Rebî'i ve Yemânisi... Meselâ Mudaroğulları ve Rebîoğulları, Adnanî'dirler; Yemânîler de Kahtanî'dirler. Bunun bir benzeri de, "Allah (o mü'minlere) içlerinden ve kendilerinden bir peygamber göndermiş olduğu için, büyük bir lütufta bulunmuştur" (Âl-i İmran. 164) ayetidir. Cenâb-ı Allah'ın bunlardan maksadı, Arapları peygambere yardım etmeye ve O'na hizmete koşmaya bir teşviktir. Onlara sanki, "Bu dünyada o peygamber için tahakkuk edecek her türlü devlet, yücelik, şan ve şeref, sizin için de bir izzet ve övünme sebebidir. Çünkü o sizden ve soyunuzdandır" denilmek istenmiştir.

c) Bu, Harem ehline bir hitabtır. Çünkü Araplar Harem ahalisini, "Allah'ın ehl-ü iyâli" diye adlandırmışlardı ve onlara hizmet edip, işlerini görürlerdi. Bundan dolayı Araplara sanki şöyle denilmektedir: "Sizler, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gelmezden önce, O'nun atalarına ve ecdadına hizmet etmeye çabalıyor ve bunu, ciddiyetle yapıyordunuz. Öyleyse, şeref ve mevki itibariyle, cedlerine kıyas edilemeyecek derecede üstün olan bu zata hizmet hususunda neden tembellik gösteriyorsunuz?"

d) Bu sıfatın zikredilmesinden maksad, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in temiz olduğuna dikkat çekmektir, Buna göre sanki şöyle denilmektedir: "O, sizin soyunuzdandır. Siz, O'nun doğruluğunu, güvenilir, emin olduğunu, iffetli ve namuslu olduğunu bilirsiniz. Yine siz, O'nun, sizden her türlü kötülüğü giderip, size her türlü hayrı ulaştırmaya düşkün olduğunu pekiyi bilirsiniz. Bu vasıf ve özellikteki bir kimsenin peygamber olarak gönderilmesi, Allah'ın üzerinizdeki en büyük nimetlerinden biridir." Bu ifade

'Sizin en üstün ve en şerefli olanlarınızdan..." manasında min enfesikum şeklinde de okunmuştur. Denildiğine göre bunu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem). Hazret-i Fatıma (radıyallahü anhnha) ve Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha) böyle de okumuşlar.

Meşakkate Maruz Kalmanız Ona Ağır Gelir

İkinci sıfat: "Sizin sıkıntıya uğramanız O'na çok ağır gelir" ifadesidir. Bil ki "aziz" "gâlib ve çetin olan" demektir. Bunun masdarıolan "izzet" de, galib olmak ve şiddetli (çetin) olmak manasınadır. Binâenaleyh insanın başına bir sıkıntı geldiğinde, kendisinin onu savuşturmaktan âciz olduğunu anlar. Çünkü eğer kendisi onu defetmeye kadir olsaydı, bunu yapmakta kusur etmezdi. Onu başından defedemediğine göre, kendisinin onu defetmekten âciz olduğunu ve onun kendisine gâlib geldiğini anlar. İşte bundan dolayı insana bir şey zor geldiğinde, "Bu bana gâlib geldi" der. Anet kelimesine gelince, bu şöyle kullanılır: Bir kimse, içinden çıkamıyacağı bir darlığa ve sıkıntıya düştüğünde denilir. Hak.Teâlâ'nın (Nisa.25) ve (Bakara.220) ayetlerinde de bu mana vardır.

Ferra şöyle der: ifadesinin başındaki ma ism-i mevsûlü, ref mahallindedir.

Buna göre ayetin manası, "Sizin sıkıntıya uğramanız ona güç gelir" yani "sizin kötülüğe dûçâr olmanız, ona zor gelir" şeklindedir. Giderilmesi gerekli olan kötülüklerin en önde geleni, Allah'ın cezasının kötülüğüdür. İşte o peygamber, bu tür kötülüğü savuşturmak için gönderilmiştir."

Sîze Çok Düşkündür

Üçüncü sıfat: "Size çok düşkündür" ifadesidir. Bu düşkünlüğün, mü'minlerin zatları ile alâkalı olması imkânsızdır. Binâenaleyh aksine bu, "O peygamber, dünya ve ahiret hayırlarını size ulaştırmaya çok düşkün ve arzuludur" manasındadır. Bil ki böyle olması halinde ayetteki, tabiri "Dünya ve ahiret kötülüklerinden birinin sizin başınıza gelmesi, ona ağır gelir" manasındadır, Bu takdirde ayette bir tekrar söz konusu değildir.

Ferrâ şöyle demiştir: "Haris, cimri ve düşkün demektir. Binâenaleyh ayetin manası, "Sizin cehenneme girmeniz ihtimaline karşı, size son derece düşkündür" şeklindedir." Ferrâ'nın bu izahı, uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu izah, bu ayetin faydadan uzak (manasız ve lüzumsuz) olmasını gerektirir.

Rauf ve Rahim Olması

Dördüncü ve beşinci sıfatlar: "O. mü'minlere cidden râ'ûf ve rahimdir" ifadesidir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, peygamberini, kendi isimlerinden bu iki isimle isimlendirmiştir."

Geriye ayetle ilgili şu iki soru kalır:

Ümmetin Bunca Mükellefiyeti ile Merhamet Nasıl Bağdaşır?

Birinci soru: Allah, bu sûrede, kendinin muvaffak kıldığı kimseler hariç, tahammülü güç mükellefiyetler ile müslümanları mükellef tutmuş iken, peygamberin ra'ûf ve rahim olması nasıl mümkün olur?

Cevap: Biz, zaten bundan dolayı maharetli doktor, müşfik baba darb-ı meselini verdik. Buna göre mana, "Onlar, ebedî cezadan kurtulsunlar ve ebedi mükâfaatı elde etsinler diye, Allah bunu onlara yapmıştır" şeklinde olur.

İkinci soru:Cenâb-ı Hak, buyurunca, bu tertîb, şeklinde söylenilmesini gerektirmiştir. Binâenaleyh, Allah, neden bu tertibi bırakarak, buyurmuştur?

Cevap:Cenâb-ı Hakk'ın, bu şekilde buyurmuş olması, hasr ifade etmektedir. Bu, "Peygamberin, sadece müminler için acıması ve merhameti vardır. Kâfirlere gelince, Peygamberin onlara karşı bir şefkat ve merhameti söz konusu değildir" demektir. Bu, bu sûrede yer alan "katılık ve sertlik" miktarının bir tamamlayıcısı gibidir. Buna göre, o sanki, "Ben, bu sûrede çetinlikte ve katılıkta ileri gittiysem de, ancak ne var ki bu katılığım kâfir ve münafıklara karşıdır. Rahmet ve acımam ise, sadece mü'minlere mahsustur" demiştir. İşte bu incelikten dolayı, o tertib değil de, bu tertib gözetilmiştir.

Halk Yüz Çevirirse Allah Sana Yeter!

"(Habibim, sana iman etmekten) yüz çevrirlerse de ki: "Bana Allah yeter. Ondan başka hiçbir tanrı yok. Ben ancak O'na güvenip dayandım. O, büyük Arş'ın sahibidir" (Tevbe, 129).

Cenâb-ı Hak, (......) ifadesiyle, müşrikler ve münafıkları kastetmektedir. Daha sonra, (bunu tefsir sadedinde),

a) Onlar senden yüz çevirirlerse,

b) Allah'a itaatten ve peygamberi tasdikten yüz çevirirlerse;

c) Bu sûrede ele alınan, bahsedilen güç teklifleri kabul etmekten yüz çevirirlerse,

d) Cihadda sana yardım etmekten yüz çevirirlerse, manaları verilmiştir.

Bil ki bu ayetin gayesi, kâfirlerin, yüz çevirmeleri ve bu teklifi kabul etmemeleri hafinde, Hazret-i Peygamberin kalbine bir hüznün ve kederin gelmeyeceğini; zira Allah'ın, düşmanlarına karşı O'na yardım etmede ve O'nu, çeşitli lütuf ve nimetlerinin derecelerine ulaştırmada, o peygambere yeteceğini beyan edip açıklamaktır.

Cenâb-ı Hak, "Ondan başka hiçbir tanrı yok" buyurmuştur. O'ndan başka ilah olmayınca, mümkinât alemindeki her şeyin var edicisinin ve sonradan meydana gelen varlıkların muhdisinin sadece O olması gerekir. Beni bu görevle gönderen ve bana bu tebliğde bulunmamı emreden O olunca, yardımın O'na ait olması; nusret ve desteğin de ancak O'ndan beklenmesi gerekir.

Burada Arşın Anılmasının Sebebi

Ayetteki "Ben ancak O'na güvenip dayandım" cümlesi, "hasr", ifade etmekte olup, "Ben, ancak ve ancak O'na güvenirim; O büyük Arş'ın Rabbidir" anlamındadır,

Burada, özellikle "Arş"ın zikredilmiş olmasının sebebi şudur: Eserler ne kadar büyük ve ne kadar iyi, güzel olursa, o zaman müessirin, bunları var edenin akıl ve kalblerdeki celâlinin ve ululuğunun zuhur etmesi de, o nisbette büyük ve azametli olur. Cisimlerin en büyüğü Arş olunca, özellikle onun zikredilmesinden maksat, Allah Subhânehu ve Teâlâ'nın celâlini tazim etmek olur.

Görülmeyen Arş Azamete Delil Olur mu?

İmdi şayet sorulsa ki: "Arş, hissi bir şey değildir. Binâenaleyh, onun mevcudiyeti ancak, şeriatın ve dinin sabit olmasından sonra anlaşılır. Bu sebeple onun, Allah'ın azametini ortaya koyma sadedinde zikredilmiş olması nasıl mümkün olur?" derlerse, biz deriz ki:

Arş'ın varlığı, bilinen ve meşhur olan bir husustur. Kâfirler, onu yahudi ve hristiyanlardan duymuşlardı. Onların bunu, kendi atalarından duymuş olması da uzak bir ihtimal değildir.

"Rabb" kelimesinin sıfatı olsun diye, azim kelimesini merfû (öt're ile) okuyan kıraat alimleri de bulunmaktadır. Ebu Bekr şöyle demektedir: "Bu kıraat, daha çok mana ifade eder. Çünkü, azîm lafzını, Allah (c.c)'ın sıfatı kabul etmek, onu. "Arş"ın sıfatı olarak kabul etmekten daha evlâdır. Hem, biz bunu, "Arş" kelimesinin sıfatı kabul edersek, onun büyük olmasından murad, haberlerde de yer aldığı gibi. onun kütlesinin, hacminin büyüklüğü ile etrafının genişliği olmuş olur. Yok, eğer onu Allah (c.c)'ın sıfatı kabul edersek, bu büyüklükten murad, O'nun varlığının vâcib olması, hacme sahip olmaktan, tecezzi etmekten münezzeh olması, ilim ve kudrette ekmel ve mükemmel olması, vehim ve hayallerde tasarlanmaktan ve idrâklerin ulaşmasından münezzeh olması olur.

Hasan el-Basrî şöyle demektedir: "Bu iki ayet Allahü teâlâ'nın en son indirdiği ayettir ki, bundan sonra Kur'an indirilmemiştir." Ubeyy İbn Ka'b da şöyle demiştir: "Zaman bakımından Allah'ın en son indirdiği Kur'an ayeti bu iki ayettir." Bu, aynı zamanda Saîd İbn Cübeyr'in de görüşüdür.

Bazıları da, Kur'an'ın en son inen ayetinin, (Bakara, 281) ayeti olduğunu söylemişlerdir.

Huzeyfe'nin şöyle dediği nakledilmiştir: "Siz bu sûreyi, Tevbe sûresi diye adlandırıyorsunuz. Halbuki bu sûre, azâb süresidir. Siz, bu sûrenin içine almadığı hiç kimse bırakmadınız. Allah'a yemin olsun ki, siz onun dörtte birini okuyorsunuz."

Bil ki. bu rivayetin yalanlanması gerekir. Zira, biz bunun böyle olduğunu kabul edecek olursak bu, Kur'an'a bir fazlalığın ve noksanlığın arız olmuş olduğuna bir delil olmuş olur. Binâenaleyh bu, Kur'an'ı bir hüccet olmaktan çıkarır. Bu sebeple, bu haberin bâtıl olduğu açıktır. Allahü teâlâ, muradını en iyi bilendir.

Bu, bu sûrenin tefsirinin sonudur. Hamd ve şükür, Allah'a mahsustur. Müellif, bu sûrenin tefsirini, Hicrî 601 senesinin Ramazan ayının ondördüncü günü olan cuma gününde bitirdi. Hamd, sadece Allah'a mahsustur. Salât ü sefam da, efendimiz Hazret-i Muhammed'e, O'nun âline ve bütün ashabına olsun.