FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)

Tevbe Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2

4) "Peygamberlerin içtihad yapması caiz değildir!" diyenler, şöyle demişlerdir: Peygamber, kendi içtihadına göre izin verdi. Halbuki, içtihad yapması caiz değildi. Zira o peygamberler, vahiyle bilgi elde etme imkânına sahip olup, bununla beraber içtihada yönelmeleri, âdeta nass bulunmasına rağmen içtihad yapmaları gibi olur. Binâenaleyh, nasıl nass varken içtihad yapmak caiz değilse, bu da caiz değildir.

İkinci Mesele

Basra Mutezilîleri şöyle demektedirler: "Ayet, Cenâb-ı Hakk'ın, irade sıfatıyla muttasıf olduğuna delâlet ettiği gibi, "kerâhet-istememe" sıfatıyla damuttasıf olduğuna delâlet eder. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, fökfl "Fakat Allah, onların davranmalarını çirkin gördü, istemedi de" ifadesidir." Alimlerimiz, bu ayetteki ifadesinin manasının, "Allah, o şeyin yokluğunu, olmamasını murad etti" şeklinde olduğunu söylemişlerdir.

Basra Mutezilîleri yine, şöyle demişlerdir; "Yokluk, müteallak olamaz (yani bir şeyin olmayışına irade taalluk etmez). Bu böyledir, zira "irade", mümkinin iki tarafından (varlık ile yokluk), birini diğerine tercih etmeyi gerektiren bir sıfattan ibarettir. Halbuki "adem", mahza sırf yokluktur. İrâde, müstemir (sürekli) ademin yok olmasına ta'alluk edemez. Çünkü, hâsıl'ı tahsîl, muhaldir. Keza ademi madum kılmak (yani yoku tekrar yok kılmak) da imkânsızdır. Böylece, "irade"nin yokluğa taalluk etmesi imkânsızdır. Şu halde, ayette geçen "kerahet", istemenin, "yokluğu irade etmek" olduğunu söylemek imkânsızdır."

Alimlerimiz buna şu şekilde cevap vermişlerdir: "Biz, Allah hakkında kullanılan "kerahet"i, Cenâb-ı Hakk'ın "o şeyin zıddını murad etmesidir" diye açıklıyoruz.. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak onların, sefere çıkmamalarını, geri kalmalarını murad etmiştir. Öyleyse, Cenâb-ı Hak bu iradesini, "Kendisinin, onların Hazret-i Peyamberle birlikte savaşa çıkmalarını kerih görmesi " ile beyan etmiştir.

Üçüncü Mesele

Alimlerimiz, kaza ve kader meselesinde, "kendilerini alıkoydu..." ifadesiyle istidlal etmişlerdir. Yani, "Allah onları tembelleştirdi ve onların davranma, yola çıkma hususundaki arzularını azalttı " demektir. Bu husustaki sözün neticesi, ancak bizim hak olan şu şeyi açıklamamızla tam ve mükemmel olur: Bir fiilin meydana gelmesi, ona sevkeden "daî"nin varlığına dayanır. Binâenaleyh bu daî, gevşek ve zayıf olduğu zaman, o kimseden fiilin sâdır olması imkânsız olur. Sonra bu sebebin, kuvvetçilik veya gevşeklik haline dönüşmesi şayet kul tarafından meydana gelmişse, o zaman teselsül gerekir. Eğer bu, Allah tarafından meydana gelmişse, işte o zaman maksad tahakkuk etmiş olur. Çünkü, sebepleri kuvvetlendiren, sadece Allah'dır. Bu takviye ve kuvvetlendirme meydana gelince, fiilin meydana gelmesi gerekir. Bu durumda da, bizim "kaza" ve "kader" meselesi hakkındaki görüşümüz doğru olmuş olur.

Daha sonra, Cenâb-ı Hak bu ayetini, "Onlara, "oturun oturanlarla beraber!" denildi" buyurarak sona erdirdi. Bu ifadeyle ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu sözün söylenmesinin maksadı, onların kınandıklarına; kadınlara, çocuklara, isteri evde oturmak olan âcizlerekatılmış olduklarına dikkat çekmektir. Bunlar, evde oturanlar ve geride kalanlardır. Nitekim, Cenâb-ı Hak bu hususta, "Onlar oturanlarla beraber olmalarını hoş gördüler" (Tevbe, 87) buyurmuştur.

İkinci Mesele

Alimler, bu sözün ("denildi"), kimden sudur ettiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Binâenaleyh, bu sözü söyleyenin, vesvese vermek için şeytatvolması muhtemel olduğu gibi, savaşa katılmama hususunda birlik sağlamayı istedikleri için, onların bunu biribirlerine söylemiş olmaları da muhtemeldir. Çünkü, bozgunculuk ve fesadı üstlenen herkes, kendisi gibi olanların çoğalmasını arzular. Yine, bu sözü söyleyenin, savaşa katılmama hususunda kendilerine izin verip de Cenâb-ı Hakk'ın, 'itabına muhatap olan, Hazret-i Peygamber olması da muhtemeldir. Yine bu sözü söyleyenin, Allahü teâlâ olması da muhtemeldir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bozgunculuk yapacakları için, onların savaşa çıkmalarını istememiştir... Buna göre murad edilen mana, "Siz, ifsadda bulunmayı istediğiniz için, Allah sizin işte bu hususta davranmanızı, yola çıkmanızı kerih görmüş de, geride kalıp oturmanızı emretmiştir " şeklinde olur.

Savaşa Katılan Münafıkların Bozgunculuğu

Cenab-ı Hak bu hususu,

47

"Eğer içinizde onlar da savaşa çiksalardı, sizde şer ve fesadı artırmaktan başka bir şey yapmazlar, aranıza muhakkak ki fitne sokmak isteyerek bozgunculuğa koşarlardı. İçinizde onlara iyice kulak verecekler de vardır. Allah o zalimleri çok iyi bilendir".

ayetiyle beyan etmiştir.

Bil ki Allahü teâlâ bu ayette, onların savaşa katılmaları halinde meydana gelecek şu üç çeşit fesatlarını beyan etmiştir:

1)Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer sizinle birlikte onlar da savaşa çıksalardi. sizde şer ve fesadı artırmaktan başka bir şey yapmazlardı ayetinin ifade ettiği husustur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Hebal kelimesi, her şeyde meydana gelen şer ve bozukluk anlamına gelir, Nitekim bunaklığın hebel; bunağın da mahbul diye adlandırılması bu anlamdadır. Müfessirler bu kelimeye, değişik manalar vermişlerdir: Kelbî, şer; Yemân, tuzak ve hîle manalarını, vermişlerdir. Bu kelimeye, "azgınlık ve tuğyan" manası da verilmiştir. Dahhâk, bunun manasının, zulüm ve gadr olduğunu söylemiştir. Hebal kelimesinin, düşüncede tereddüt anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu, ihtilaf etsinler ve sözleri birlik olmasın diye, bir şeyin bir topluma güzel, bir topluma da çirkin gösterilmesiyle sağlanır.

İkinci Mesele

Bazı nahivciler illâ hebâlâ ifadesinin, istisnâ-i munkatî olduğunu söylemiştir. İstisnâ-i munkatî, müstesnanın, müstesna minh'in cinsinden olmamasıdır. Bu, tıpkı senin meselâ, "Onlar sizin hayrınızı değil, fakat sıkıntınızı artırdılar" demen gibidir. Halbuki ayette, müstesna minh zikredilmemiştir. Müstesna minh zikredilmeyince de, istisna, daha umumî olan bir şeyden yapılmış olur. Daha umumî olan da, "şey" kelimesidir. Binâenaleyh müstesna, müstesnâ-i muttasıl olup, kelamın takdiri şeklinde olur.

Üçüncü Mesele

Mu'tezile şöyle demektedir: "Allahü teâlâ, önceki ayetteki onların savaşa çıkmalarını istemeyip kerih gördüğünü; bu ayette de, bu davranmanın fesada, şerre ve fitneye sebebiyyet vereceğini bildiği için, onu kerih gördüğünü beyan buyurmuştur. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın mutlak olarak şerri, fitneyi, fesadı kerih gördüğüne, sadece hayra razı olduğuna ve sadece, tâatı dilediğine delâlet eder.

2)Cenâb-ı Hakk'ın "aranıza muhakkak ki fitne sokmak isteyerek (bozgunculuğa) koşarlardı..." ayetinin ifade ettiği husustur. Bu ayetin izahı hususunda, Vâhidî'nin nakletmiş olduğu iki görüş bulunmaktadır:

Birinci görüş: Bu, ekseri dil âlimlerinin görüşü olup, buna göre (......) kelimesi, deveyi düşmanın üzerine sürmek anlamına gelir. Deve, kendi başına hızlı ve istekli bir biçimde yürüdüğü zaman, tabiri kullanılmaz. Ama, deve, kendi başına koştuğu zaman, binicisi onu bir şey üzerine sürdüğü zaman da, denilir."

Ferrâ da şöyle demektedir. "Arablar, demektedirler.

Bazan onlar, binicinin sürmesi hakkında, vada'a kelimesini kullanırlar. "

İkinci görüş: Ahfeş ve Ebu Ubeyd'in görüşü olup, buna göre, deve kendi kendine ve arzulu bir biçimde koştuğunda binicisinin onu koşturduğu manası da murad edilmeksizin, (......) denilir.. Ebu Ubeyd, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vakarlı ve sakin bir biçimde Arafat'tan çıktığını, sonra da devesinin, Muhassir Vadisi'ne doğru koştuğunu rivayet etmiştir.

Lebîd şöyle demiştir:

"Kendimizin, yiyecek içecekleri bırakarak, gaybın hükmüne doğru koşan kimseler gibi olduğunu görüyorum..."

Lebîd, mûdı'ine kelimesinden, müsriîne "hızlı olarak" "koşarak" manasını kasdetmiştir. Bu ifadeyle, şairin, onların develerini koşturduklarını murad etmiş olması caiz değildir. Çünkü, şair bununla, devenin yolda yürümesini murad etmemiştir. Ömer İbn Ebî Rebîa ise şöyle demiştir:

"Kahrolsunlar, düşmanlıklar o kadınların başına!., Çünkü onlar beni tanıdılar ve "O. haddi aşan. yiyen ve sonra da çekip giden birisidir" dediler!..

Vahidî, ayetin, Ahfeş ve Ebu Ubeyd'in görüşünü desteklediğini söylemiştir,

Bil ki, her iki görüşe göre de ayetten kastedilen, müslümanların arasını bozmak ve söz götürüp getirmek hususunda, münafıkların" gösterdiği çalışma kastedilmiştir. Binâenaleyh, şayet biz birinci görüşü nazar-ı dikkate alırsak, ayetin manası, "Onlar, binitlerini aramızda koşturmuşlardır. Yani, aramızda aralıksız olarak söz götürüp getirmişlerdir. Çünkü binitli olan, yayadan daha hızlıdır..." şeklinde olur. Şayet, ikinci görüşü nazar-ı dikkate alırsak, bu tabirden kastedilen. "Onlar bozgunculuk çıkarmaya koşarlar...' manasıdır.

Dördüncü Mesele

Keşşaf sahibi, İbn Zübeyr'in, bu kelimeyi (......) şeklinde okuduğunu nakletmiştir ki bu, Arapların, deve hızlı yürüyüp de. (sırtından attığı sahibinin boynunu kırdığında) söyledikleri (......) tabirinden alınmıştır. Bu ifade, (bırakırlar, düşürürler) şeklinde de okunmuştur. Buna göre şayet. "Kur'an-ı Kerim'e, niçin bir elif ziyadesiyle şeklinde yazılmıştır?" denilirse. Keşşaf sahibi buna şu şekilde cevap vermiştir: "Arap yazısından önce fethâ, elif ile ifade ediliyordu. Arap yazısı, Kur'an'ın nüzulüne yakın bir zamanda icâd edilmişti. Binâenaleyh, Arapların, zihninde bu eliften bir iz kaldı. Böylece onlar, hemzenin şeklini elif olarak yazdılar ve onu, diğer bir elif ile de fethalı yaptılar." Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu herhalde çetin bir azaba uğratacağım "(Neml, 21) ayeti de bu şekilde yazılmıştır..

Beşinci Mesele

Ayetteki hılâleküm ifadesinin manası, "aranıza, aranızda..." demektir. Cenâb-ı Hakk'ın "Onların arasından bir de ırmak fışkırtmıştık" (Kehf. 33) ve "Onlar evlerin aralarına kadar girip araştırdılar." (isra. 5) ayetlerindeki hilâl kelimeleri de böyledir. Bu kelimenin aslı, halel kelimesidir ki. halel kelimesi, iki şey arasındaki boşluk olup, bunun çoğulu hilâldir Hak teâlâ'nın. "Sonra görüyorsun ki yağmur bunların arasından çıkıyor... "(Nur. 43) buyruğu da bu manadadır. Bu ayetteki (Nur, 43) bu kelime, min hatedh şeklinde de okunmuş olup, yağmur tanelerinin kendisinden çıkıp döküldüğü yer anlamına gelir. Esmaî şöyle demektedir: "Arapça'da sen, aralarına girdiğin zaman, "Kavmin arasına girdim"; "evlerinin arasında, ortasında oturduk. " manasında olmak üzere de, denilir, denilir.

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın buyruğu, "Lâf götürüp getirme ve fesad. çıkarma ile-.." manasında; ifadesi de, "sizin için fitne isterler..." anlamındadır. Esmaî şöyle demektedir: "Arapça'da, "onu benim için iste, taleb et!" manasında, denilir. O halde ifadelerinin manası aynıdır. Binâenaleyh, bir kimse (......) dediğinde bunun manası, "Arzuladığım o şey hususunda bana yardım et!. " demektir. Bu ayette geçen "fitne" kelimesi ise, söz birliğinin bulunmaması ve karışıklık çıkarma, anlamına gelir.

Bil ki, bu açıklamalara göre sözün neticesi şudur: "Onlar, şayet o müslümanların arasında savaşa çıkarlarsa, onlar, onlara "habâl"dan başka bir şey arttırmalar. "Habâl" ise, görüş ihtilaflarına sebebiyet veren bozgunculuk anlamındadır ki, bu, savaş esnasında sakınılması gereken şeylerin başında gelir. Çünkü, fikirlerde ihtilaf ve ayrılıklar meydana geldiğinde de hezimet ve hüsran pek kolayca tahakkuk eder. Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların, bununla yetinmeyip, aksine, ileri gelenler arasında söz götürüp getireceklerini, dedikodu yapacaklarını beyan buyurmuştur ki, bu şekilde ifsâd daha da çoğalacaktır. İşte bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, ayetiyle murad edilen husustur.

3)Cenâb-ı Hakk'ın "İçinizde onlara iyice kulak vereceklerde vardır.

buyruğunun ifade ettiği husustur. Bu hususta iki görüş bulunmaktadır:

a) "Aranız da sizden duyduklarını onlara ileten gözcüleri bulunmaktadır. " manası murad edilmiştir. Bu, Mücahid ve İbn Zeyd'in görüşüdür.

b) Katâde buna şu manayı vermiştir: "Aranızda, onların sözlerine kulak veren ve onların görüşlerini kabul edenler bulunmaktadır. " Binâenaleyh onlar onlara, kalblerinin zayıflamasına sebep olacak çeşitli sözler telkin ettiklerinde, berikiler o sözleri kabul eder ve bundan dolayı cihad işini lâyıkıyla yerine getirmede gevşeklik gösterirler.

Eğer, "Dinleri ve cihad niyetleri çok kuvvetli olduğu halde, mü'minler için böyle bir şey nasıl düşünülebilir?" denilirse, biz de deriz ki: Münafıkların sözlerinin, İslam'a yeni girmiş kimseler üzerinde tesirli olması imkansız değildir. Yine bazı kimselerin, korkak, gevşek ve zayıf kalbli olarak yaratılmış olması da imkansız değildir. Binaenaleyh münafıkların sözleri, bu gibi kimselere tesir eder. Yine, bazı müslümanların, ileri gelen münafıkların akrabaları olmaları ve bundan dolayı münafıkların onları pohpohlayarak, maksadlarından geri çevirme ihtimalleri de yok değildir. İşte bu sebeple, münafıkların reislerinin sözleri, onlar üzerinde tesir edebilir. Şöyle de denebilir: Münafıklar iki kısımdırlar: Birincisi, Mü'nafıklıkla yetinip, ayrıca yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışmayanlardır. İkinci grup ise, müminlere şüpheler ve asılsız haberler telkin ederek, birinci guruptakileri yeryüzünde fesat çıkarmaya sevkedenlerdir.

Allahü teâlâ daha sonra bu ayeti, "Allah o zalimleri çok iyi bilendir" diye bitirmiştir. Bu, "Allah, kâfir ve münafık olmak sureti ile kendi kendilerine zulmedenlerle, başkalarını çeşitli belalara ve ihtilaflara, çekişmelere düşürmek suretiyle, başkalarına zulmedenleri bilir" demektir. Allah en iyi bilendir.

Münafıkların Fitne Çıkarma Peşinde Olmaları

48

Âyetin tefsiri için bak:49

49

"Andolsun ki onlar bundan evvel de fitne peşine düşmüş ve senin hakkında birtakım işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onların hoşuna gitmemiş olsa da, Allah'ın emri ortaya çıktı. Onlardan kimi de, "Bana izin ver, beni fitneye düşürme" diyeceklerdir. Haberin olsun ki onlar zaten fitne çukuruna düşmüşlerdir. Cehennem o kâfirleri mutlaka çepeçevre kuşatacaktır".

Bil ki bu ayette, münafıkların tuzaklarından ve içlerinde sakladıkları kötü niyetlerden bir çeşidi mevzubahs edilmekledir. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "Andolsun ki onlar bundan evvel de yani Tebük savaşından daha önce de. fitne peşine düşmüşlerdi" buyurmuştur. İbn Cüreyc, bunu şu şekilde anlatır: "Münafıklardan oniki tanesi Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i öldürmek için, Akabe gecesi Seniyyetu'l-Veda'da pusu kurmuşlardı Ayrıca denilmiştir ki: Ayetteki bu ifadeyle, Abdullah b. Übeyyin, Uhud Günü, yandaşları ile birlikte Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den ayrılıp gitmeleri kastedilmiştir. Bu ifadeye, "Onlar senin ashabını dinlerinden çevirip küfre döndürmeyi ve insanları senden ayırmayı isterler" manası da verilmiştir. Buna göre ayetteki "fitne" kelimesi ile, "daha önce sevgi ve muhabbet varken, ayrılığı doğuran ihtilaf" manası kastedilmiştir ki işte münafıkların, müslümanlar hakkında niyetlendikleri şey budur." Allah müslümanlan bu fitneden korusun (âmin).

Cenâb-ı Allah, "Senin hakkında birtakım işler çevirmişlerdir" buyurmuştur. "İş çevirmek", bir iş hususunda düşünüp tefekkür etmek için, onu evirip çevirmektir. Yani "Onlar senin aleyhine tuzaklar kurmak, sana karşı hile yapmak için çalışıp çabalarlar" demektir. Nitekim Arapça'da, çeşitli hileler yapan kimse hakkında "falanca huvvel ve kullebdir" denir, yani "envai türlü hileleri bilmekte mahir olduğu böylece anlatılır" demektir.

Allah Onların Hitelerini Fâş Eder

Allahü teâlâ daha sonra, "Onların hoşuna gitmemiş olsa da. Allah'ın emri ortaya çıktı" buyurmuştur. Bu, "O münafıklar, zahiren dinleri olan hak gelinceye kadar, çeşitli hile ve tuzaklar kurmaya, fitneleri deşmeye ve insanları dini kabulden soğutmaya devam ederler" demektir. Ayetteki "hak" kelimesi ile, "Kur'an" ve "Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in tebliği (dini)" murad edilmiştir. Sanki üstü örtülü imiş gibi olan Allah'ın emri artık ortaya çıkmıştır. Ayetteki, 'Allah'ın emri" ifadesi ile, Allah'ın ortaya çıkardığı ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şeriatının kuvvetlenmesinde müessir kıldığı sebepler kasdedilmiştir. O münafıklar ise bunu, yani hakkın gelmesini ve Allah'ın emrinin ortaya çıkmasını hoş görmüyorlardı. Bu ifadede, münafıkların şerrin yayılması için çalışıp çabalamalarının hile ve tuzaklarının bir tesiri olmadığına dikkat çekilmektedir. Çünkü onlar hile ve tuzak □eşinde oldukları müddetçe, Allah, onların hilelerini kendi ibaşlarına geçirmiş; gaye ve maksadlarını altüst etmiş ve istediklerinin zıddını yaratmıştır. Binâenaleyh durum geçmişte böyle olunca, gelecekte de böyle olacaktır.

Münafıklar Cihadı Fitne Sayarlar

Daha sonra Cenâb-ı Hak, 'Onlardan kimi de. "Bana izin ver, beni fitneye düşürme" buyurmuştur. Allahü teâlâ bununla, "Savaşa gitmeme hususunda bana müsaade et, savaşa çıkmamı emrederek, beni fitneye düşürme" manasını kastetmiştir. Alimler bu hususta şu izahları yapmışlardır:

1) "Beni fitneye düşürme" ifadesi, "Bana müsade etmemek suretiyle, fitneye yani günaha düşmeme sebep olma. Çünkü eğer sen beni savaşa katılmamaktan men edersen ve ben de senin iznin olmadığı halde savaşa gitmezsem, günaha düşmüş olurum" demektir. Bu manaya göre, o münafıkların bu sözü alay ederek söylemiş olmaları ihtimali olduğu gibi, ciddi olarak da söylemiş olabilirler. Çünkü o münafık, her ne kadar münafık da olsa -kesin inancı olmasa bile- en azından Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sâdık olduğu hususunda zann-ı galibi vardır.

2) Bu, "Beni ölüme sürükleme. Çünkü şu zaman, sıcakların şiddetli olduğu bir andır ve benim sıcağa tahammülüm yok" demektir.

3) Bu, "Eğer seninle savaşa gidersem, malım ve evlad-u iyalim helak olur" demektir.

4) Ced b. Kays "Ensar, benim kadınlara düşkün olduğumu bilir. Binâenaleyh sen, Rumların sarışın kızları yüzünden fitneye düşürme. Fakat sana, (savaşa) mal vererek yardım ederim. Benim yakamı bırak" demiştir. Bu kelime, tf'al babından, şeklinde de okunmuştur.

Cenâb-ı Allah, "Haberin okun ki onlar zaten fitne (çukuruna) düşmüşlerdir" buyurmuştur. Bu, "Onlar fitneye düşmekten sakınıyorlar ama, zaten fitnenin içine düşmüş haldeler. Çünkü en büyük fitne, Allah'ı ve Resûlullah'ı inkâr etmek ve mükellefiyetleri kabul etmemekte ısrar etmektir" demektir. Yine onlar, müslümanlara karşı muhalefette kalmışlar ve Allah'ın, nifaklarını açıklayacak ayetler indirerek kendilerini rezil ü rüsvay etmesinden korkmuşlardır. Übeyy b. Ka'b (radıyallahü anh)'ın Mushaf'ında bu kelime şeklinde (müfred olarak) geçmiştir. Çünkü ayetteki edatı lafzen müfred, mana itibarı ile cemidir. Meânî âlimleri şöyle demişlerdir:

Bu ifadede, Allah'ın, herhangi bir niyet ve gayeden ötürü isyan eden kimsenin o niyet ve maksadını Allahü teâlâ'nın mutlaka boşa çıkaracağına bir işaret vardır. Baksana, münafıklar bir fitneye düşmemek için savaşa katılmama yolunu tercih etmişler, Allahü teâlâ da onların fitnenin ta göbeğinde, içinde olduklarını ve zaten ona düşmüş bulunduklarını bildirmiştir.

Allahü teâlâ daha sonra, "Cehennem o kâfirleri mutlaka çepeçevre kuşatacaktır" buyurmuştur. Buna, "cehennem, Kıyamet günü onları kuşatır" manası verildiği gibi, "Kuşatma sebepleri şu anda mevcut olduğu için, onlar sanki şu anda cehennemin ortasındadırlar" manası da verilmiştir.

İslâm feylesofları şöyle demişlerdir: "Onlar, marifetullah, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve Kıyamet gününe iman nurundan mahrumdurlar. Onlar, dünya ve dünyevî mal-makam dışında, bir saadet ve kemale inanmazlar. Hem sonra onlar, halk arasında nifak, dini tenkid ve peygambere kötülük yapmayı düşünme işleri ile meşhurdurlar. Onlar İslam devletinin devamlı olarak gelişip yüceldiğini ve kuvvetinin arttığını görüp müşahede ediyorlar, böylece de canları, malları ve evlâd-u iyalleri hususunda çok endişe ediyorlardı. Velhasıl onlar her türlü ruhi ve manevi mutluluktan mahrum olmuşlar, böylece de dünya menfaatleri hususunda çok şiddetli bir korkuya düşmüşlerdi. İleri derecedeki cehaletle birlikte bulunan böyle bir korku ise, ruhi cezaların en büyüğüdür. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, münafıkların bu hallerini, "Cehennem o kâfirleri mutlaka çepeçevre kuşatmıştır" diye anlatmıştır."

Musibet Geldiğinde Münafıkların Tutumu

50

Âyetin tefsiri için bak:51

51

"Eğer sana bir iyilik isabet ederse, bu onların hiç hoşuna gitmez. Eğer sana bir musibet gelirse. "Biz. daha önceden tedbirimizi almışızdır" derler ve böb'ürlene böbürlene dönüp giderler. De ki: "Allah'ın bizim için yazıp (takdir ettiğinden) başkası asla bize erişmez. O. bizim Mevlâmızdır. Öyleyse, mii'minler sadece Allah'a tevekkül etsinler"

Bil ki bu. münafıkların tuzaklarından ve içlerinde sakladıkları pisliklerden bir diğer çeşididir. Bunun manası şöyledir: "Eğer, bir savaşta sana, ister bir zafer ve ganimet, ister etrafındaki bir krallığın sana boyun eğmesi şeklinde bir iyilik isabet ederse, bu, o münafıkları üzer Ama başına bir bela, bir sıkıntı, bir felaket, bir kötülük ve bir musîbet gelirse, onlar buna sevinerek, "Biz, evvelden beri yapmakla meşhur olduğumuz işi yapmıştık, yani uyanık davranarak tedbirimizi almıştık" derler." Ayetteki, "daha önceden" tabiri, "bu musibetten önce" demektir. Onlar bu sözü söyledikleri o toplantı yerinden dönüp, sevinçli olarak ve böbürlenerek kendi ailelerinin yanına giderler. İbn Abbas (radıyallahü anh) ayetteki "hasene" (bir iyilik) ve "musibet" kelimelerini. Bedir'deki iyilik ve Uhud'da uğranılan musibet diye tefsir etmiştir. Eğer muradın bu mana olduğu bir haber ile sabit ise, bu manayı tercih etmek gerekir. Aksi halde bunları, her türlü iyilik ve her türlü musîbet manasına hamletmek gerekir. Çünkü münafıkların bilinen genel halleri, her iyilik ve her musibete karşı Allah'ın bahsettiği gibidir.

Allah'ın Takdirinden Başkası Olmaz

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "De ki: "Allah'ın bizim için yazıp (takdir ettiğinden) başkası asla bize erişmez" buyurmuştur. Bu hususta birkaç görüş vardır:

Birinci görüş: Mana, "Bize isabet eden, her türlü hayır ve şer, korku ve ümid, bolluk ve darlık, bizim için takdir edilmiş ve Allah katında yazılmıştır. Bütün bunların Allah katında yazılıp takdir edilmiş olması, hepsinin Allah tarafından bilindiğine ve böyle hükmedildiğine delâlet eder. Çünkü Allah'ın dışında bütün varlıklar, "mümkin"dir. Mümkin varlığın, varlığı ancak vacibu'l-vücudun (Allah'ın) tercihi ile, yokluğuna tercih edilmiştir. "Mümkin" olan bütün varlıklar, Allah'ın kaza ve kaderine dayanır.

Bil ki âlimlerimiz bu ayetle, Allah'ın kazasının bütün "muhdes" varlıkları kapsadığı ve Allah'ın hükmettiği birleyin değişmesinin mümkün olmadığına istidlal etmişlerdir. Bunu birkaç yönden izah edebiliriz:

a) Mevcud varlıklar, ya vacibu'l-vücûd, ya mümkinü'l-vücûddur. Mümkin olan varlıkların iki tarafından birinin, diğerine kendiliğinden üstün gelmesi imkansızdır. Öyleyse bu hususun, zatı gereği vâcib olanın tercihine dayanması gerekir. Zâtı gereği vâcib olan varlığın dışındaki herşeyin, o yüce varlığın yaratması, tesiri ve var etmesi ile olması gerekir. İşte bundan ötürü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Kader kalemi, Kıyamete kadar olacak şeyleri yazmış, mürekkebi kurumuştur " Keşfu'l-Hafa, 1/332 buyurmuştur.

b)Allahü teâlâ, bütün bu halleri, Levh-i Mahfuz'da yazmış olduğuna göre, onları bilmiş ve onlara bu şekilde hükmetmiştir. Binaenaleyh iş, takdir edildiğinin aksine olacak olsa, o zaman Allah'ın ilmi, cehalete; doğru ilmi, yalana dönüşmüş olur.

Halbuki bütün bunlar imkansızdır. Biz bu konuyu, (Bakara. 6) ayetinin tefsirinde uzunca anlattık.

Eğer denilse ki: "Allahü teâlâ bu sözü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in üzülmesinden ve başına gelen musibetlerden dolayı münafıkların sevinmelerine karşı, peygamberini teselli için zikretmiştir. Öyleyse bu izahın ayetle ne ilgisi var?" Biz deriz ki: "Bunun sebebi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Kim Allah'ın kader ile ilgili sırrını bilirse, ona musibetler kolay gelir" hadis-i şerifinde anlattığı husustur. Çünkü insan, vaki olan şeyin, vaki olmamasının imkansız olduğunu bildiği zaman, nefsindeki karşı koyma zail olur ve olana razı olma hali meydana gelir.

İkinci görüş; Mana, "Bizim düşmana galip ve üstün gelme işimizde, bize ancak Allah'ın yazdığı şey isabet eder" şeklindedir. Bu ifadenin gayesi, peygamberin ve müslümanların halleri, her nekadar sevinç ve keder arasında değişse de, neticede üstünlüğün, fethin ve zaferin onlar tarafında olacağını münafıklara bildirmektir. Bu, münafıkları öfkelendirir ve onların bu sevincini kursaklarında bırakır.

Üçüncü görüş: Zeccâc şöyle demiştir: "Bu ifade, "Biz mağlûb olduğumuz zaman, büyük bir ecre ve büyük bir mükafaata müstehak oluruz. Galip geldiğimizde ise, âhirette mükafaata, dünyada büyük mal ve ganimet ile şan-şeref elde ederiz. Durum böyle olunca da, bu yüce dereceleri kazanma hususunda, öyle musîbet ve sakıntılara katlanılır" demektir'Bu görüşlerin hepsi de güzel ise de, birinci görüş daha doğru ve gerçektir.

Daha sonra ayette "O bizim mevlâmızdır" buyurulmuştur. Bununla kastedilen, âlimlerimizin de söylediği gibi, şu manadır: 'Âlemin mâliki ve yaratıcısı olduğuna ve hiçbir fiiline itiraz edilemeyeceğine göre, Allahü teâlâ'nın, âlemde istediği ve dilediği şekilde tasarrufta bulunması, pek güzel ve yerindedir." İşte bu izah da. daha önce geçen şeyle, görüşle, tıpatıp uyum halindedir. Bundan dolayı biz diyoruz ki: Allahü teâlâ. kullarından bazısına şayet çeşitli musibetler, belalar verirse, onlara razı olmak gerekir. Çünkü Allah, onların mevlaları, onlarsa O'nun kullarıdır. Binâenaleyh, Allah tarafından yapılan o tasarruflar, sırf O'nun, onların mevlâsı olması ve fiillerinden herhangi birinde kendisine itiraz edilememesi sebebiyle, güzel ve yerindedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Öyleyse, mü'minler sadece Allah'a tevekkül etsinler" buyurmuştur. Bu, "Her ne kadar, kullarından herhangi birisinin Allah üzerinde vacib olan herhangi bir hakkı yok ise de, ancak ne var ki O. bununla birlikte rahmeti geniş, fazl-ü ihsanı çok olandır. Öyleyse, mü'min kimsenin, esasen sadece O'na tevekkül etmesi ve O'nun fazl-ü kereminden ümit kesmemesi gerekir " anlamındadır. Zira Cenâb-ı Hakk'ın, "Öyleyse, mü'minler sadece Allah'a tevekkül etsinler" ayeti, hasr ifade eder. Bu, münafıkların hallerinin, mü'minlerin hallerine uymadığı ve onların, sadece dünyevi sebeplere, geçici olan dünyevi izzetlere tevekkül edip, onlara güvendiklerine adeta dikkat çekmektedir.

Mümine İki Güzel Şeyden En Az Biri Verilir

52

"De ki: "Siz. bize iki güzel şeyden birinin gelmesinden başkasını mı bekliyorsunuz? Halbuki biz Allah'ın size ya kendi katından, yahud bizim elimizle bir azâb getireceğini bekliyoruz.. Haydi siz gözetleyip durun, biz de sizinle beraber bekliyoruz".

Bil ki bu, münafıkların mü'minlerin başına gelen musibetlere sevinmelerine karşı verilen ikinci cevaptır. Bu böyledir. Çünkü müslüman savaşa çıktığında, eğer mağlup olur, öldürülürse, dünyada güzel bir isim, ahirette de, Cenâb-ı Hakk'ın şehidler için hazırlamış olduğu büyük bir mükâfaat elde etmiş olur. Yok eğer galip gelirse, dünyada helâl mal (ganimet) ile, kahramanlık, saltanat ve kuvvet demek olan güzel bir nam ile büyük âhiret mükâfaatı elde eder. Ama münafığa gelince, evinde oturup kalırsa, kınanır ve korkaklığa, gevşekliğe, kalbî zayıflığa ve kadınların, çocukların, acuzelerin müşterek olduğu, dünyada âdî olan şeylerle yetinme ahlâkına izafe edilir. İşi gücü bu değersiz şeylerle uğraşmak olur. Sonra bunlar, kendileri çoluk-çocuklan ve malları hususunda devamlı bir endişe içinde olurlar. Bunlar öldüklerinde, âhirette, Kıyamette devamlı bir azaba dûçâr olurlar. Eğer Cenâb-ı Hak, dünyada iken onların öldürülmelerine izin verirse, onlar öldürülme, esir alınma ve mallarının yağmalanması gibi şeylerin içine düşer ve böylece de dünyadan cehennem azabına geçerler. Binâenaleyh münafık, mü'min hakkında bahsedilen iki durumdan birini gözetir durur. Halbuki bu iki durumun her biri de, yüce, kıymetli ve şereflidir.

Münafığın. Akibeti İki Kötüden Biridir

Müslüman da, münafığın bahsedilen şu iki durumundan birini gözetir. Bu iki durum, hor ve hakirlik içinde, rezilü rüsvay olarak dünyada kalmak; yahut da bu hor ve hakirliğın yanısıra, öldürülmeleri, mallarının yağmalanması ve böylece ahiret azabına geçmeleridir. Bu iki durumun herbiri son derece âdî ve değersizdir.

Daha sonra Cenâb-ı Allah, münafıklara. yani, "siz bizim için, şu iki şerefli halden birisini gözetleyedurun! Çünkü biz de sizinle beraber, sizin o iki âdî ve değersiz halden birisine düşmenizi bekleyip duruyoruz' (de)" buyurmuştur. Vahidî şöyle demiştir: "Arapça'da birisi, bir insanın başına bir kötülük gelmesini bekleyip durduğunda, denilir." Bu hususta, daha önce izah geçmişti. Meânî âlimleri şöyle derler: Terabbus, birşeyin zamanının gelmesini gözleyip durmaktır. İşte bundan ötürü, bir kimse, malının (yiyeceğinin) fiyatının artmasının zamanını beklemeye takılıp kaldığında denilir. "Hüsnâ", "ahsen" (daha iyi ve güzel) kelimesinin müennesidir.

Alimler ayetteki, "kendi katından yahut bizim elimizle bir azap" buyruğunun tefsiri hususunda ihtilaf etmişlerdir. "Allah katından, yani Allah'ın onların başına dünyada iken indireceği bir azab; bizim ellerimizle, yani Allah'ın sizi öldürmemize izin ve müsaade vermesiyle olacak bir azab" manası verildiği gibi. "Allah katından bir azab" tabirinin, dünya ve âhiret azabını kapsadığı, yahut "ellerimizle" ifadesinin ise "öldürülmeyi" ifade ettiği de söylenmiştir. Buna göre eğer, "Şayet onlar münafık iseler, zahiren mü'min olduklarını söyledikleri için, onları öldürmek helal değildir. Öyle ise Cenâb-ı Hak, niçin böyle buyurmuştur?" denilirse, biz deriz ki: "Hasan el-Basrî, "bizim elimizle bir azab" tabirine, "Şayet münafık olduğunuz ortaya çıkarsa, ellerimizden tadacağınız bir azab..." manasını vermiştir. Çünkü onların münafık oldukları ortaya çıktığında, onlar mü'minler için bir harbî (kendilerine karşı savaşılacak kimse) olma bakımından, tıpkı diğer müşrikler gibi olurlar. Ayetteki, "gözetleyip durun" ifadesi, bir emir sîgası ise de, bununla bir va'id murad edilmiştir. Bu tıpkı, "Tat o azabı! Çünkü sen. (evet iddianca) çok ulu ve çok şerefli idin!" (Duhan. 49) ayetinde olduğu gibidir.

Münafığın İnfakı Kabul Edilmez

53

"De ki: "Gerek gönül rızasıyla infâk edin, gerek istemeyerek. Sizden, hiç birşey kabul olunmayacak. Çünkü siz, fâsıklar güruhundan oldunuz".

Bil ki Allahü teâlâ, önceki ayette, o münafıkların akıbetlerinin, hem dünyada, hem de âhirette azâb olduğunu bildirince, bu ayette de, her türlü iyiliği yapsalar bile, ahirette bundan fayda göremiyeceklerini beyan buyurmuştur. Bu ayetin gayesi, dünya ve âhiretteki azab sebeplerinin, münafıklar hakkında bir araya geldiğini, rahat ve hayır sebeplerinin ise hem dünyada, hem âhirette onlardan zail olduğunu beyan etmektir. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Hamza ve Kisâî, hem bu ayette, hem de Nisa ve Ahkâf sûrelerinde kelimeyi, kâf harfinin zammesi ile kürhen; Asım ve İbn Âmir, Ahkâf suresinde, "sıkıntı ve meşakkat" manasına olmak üzere yine kâfin zammesiyle kürhen; Nisa suresinde ve burada "ikrah" (zorlamak) manasında fethalı olarak "kerhen"; diğer kıraat imamları ise hepsinde de kâfin fethası ile kerhen şeklinde okumuşlardır. Kelimenin bu iki kıraatinin, aynı manaya gelen iki kulanıllışı, olduğu söylendiği gibi, kâfin zammesi ile, "sıkıntı ve meşakkat" manasına; fethası ile def "ikrah" manasına geldiği de söylenmiştir.

İkinci Mesele

İbn Abbas (radıyallahü anh), bu ayetin, Ced b. Kays'in, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Bana müsaade et, savaşa katılmayayım. Sana şu malımla yardım ederim" dediği zaman, onun hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Bil ki, ayetin nüzul sebebi hususî ise de, hükmü umumidir. Bundan dolayı. "'Gerek gönül rızasıyla infâk edin. gerek istemeyerek..." tabiri, her ne kadar zahiren emir şeklinde ise de, bir şart ve ceza (cevap) manasındadır. Bunun manası, "ister isteyerek, ister isteksiz olarak infâk edin. yaptığınız infâk kesinlikle kabul olunmayacaktır" şeklindedir. Bil ki haber ve emir şeklindeki cümleler, birbirine yakındırlar. Binâenaleyh bunların herbirinin, diğeri yerinde kullanılması güzel ve yerindedir. Emir cümlesinin, haber makamında kullanılışı, hem bu ayette, hem de "Onlar için ister istiğfar et, ister etme.." (Tevbe. 80) ve "De ki: "Kim sapıklık içinde ise. Rahman (Allah) ona yardım etsin" (Meryem. 75) ayetlerinde olduğu gibidir. Haber sîgasının, emir yerinde kullanılışı ise, "Boşanmış kadınlar, kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme müddeti beklerler (yani beklesinler)"(Bakara, 228) ve "Anneler, çocuklarını iki bütün yıl emzirirler" (yani emzirsinler)" (Bakara. 233) ayetlerinde olduğu gibidir. Nitekim

Kuseyyir de "Ey sevgili, bize ister cevr-ü cefa et. istersen iyi davran!.. O sevgili bize kızıp buğzetse de, biz onu ne kınarız, ne de ona buğzederiz..." demiştir.

Cenâb-ı Hak, tav'an ev kerha "Gerek gönül rızasıyla gerek istemeyerek" buyurmuştur. Bu iki masdar ile ism-i fail manası kastedilmiştir. Yani bunlar, "isteyenler veya istemeyenler olarak" demektir. Bu hususta iki izah yapılmıştır:

a) "İsteyenler" yani, kendilerine Allah ve Resülullah tarafından yüklenmiş bir mecburiyet olmaksızın (infâk edenler) demektir. Yine "istemeyenler olarak", "Allah ve Resülullah tarafından zorlanılmış olarak" demektir. Onlar münafık oldukları için, mecburiyet onlar hakkında ikrah (zorlama) gibi olmuştur. Binâenaleyh Allah'ın onlara infâkı vâcıb ve mecbur kılması, tıpkı' bir zorlama gibi onlara zor gelmiştir.

b) Bunun takdiri, "Liderlerinizden bir zorlama olmaksızın, kendiniz isteyerek, yahut onlarca zorlanmış olarak..." şeklindedir. Çünkü münafıkların reisleri, kendilerine uyanları, infakta bir fayda gördükleri için, onları infâka zorluyorlardı.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Sizden hiç bir şey kabul olunmayacak" buyurmuştur. Bu ifade ile, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, onlardan infak edecekleri malları kabul etmemesi kastedilmiş olabileceği gibi, infâk edilen o malların Allah katında makbul olmayacakları manası da kastedilmiş olabilir.

Daha sonra Allahü teâlâ, "Çünkü siz, fâsıklar güruhundan oldunuz" buyurmuştur. Bu, infak ettikleri mallarının kabul edilmeyişinin, onların fâsık olmaları yüzünden olduğuna bir işarettir. Cübbâî şöyle demektedir: "Ayet, fasıklığın, taat ve ibadetleri boşa çıkardığına delâlet etmektedir. Zira Allahü teâlâ, onların infaklarının kesinlikle kabul edilmeyeceğini beyan buyurmuş ve bunu onların fasık olmalarına bağlamıştır. Kabulün manası, mükâfaat vermek, medh-ü sena etmektir. Binâenaleyh bunlar kabul edilmeyeceğine göre, bu kabul edilmeyiş, "Onlar için herhangi bir medih ve mükâfaat yoktur" manasına getir. Cenab-ı Hak bunu fasıklığa bağlayınca, bu, fıskın mükâfaat ve medhin olmayışında müessir olduğuna delâlet eder." Cübbâî, bu hususu, daha sonra bu konudaki meşhur şu delili ile te'kid etmiştir: "'Fısk, devamlı bir kınamayı ve ikâbı; taat ise devamlı bir medh ve mükâfaatı gerektirir. Bu ikisini birlikte bulundurmak imkansızdır. Şu halde bunların hakettirecekleri şeylerin de birlikte bulunması imkansızda."

Bil ki Cübbai'ye düşen, Cenâb-ı Hakk'ın bu şüpheyi en beliğ bir şekilde gidermesinden sonra, böyle bir istidlalde bulunmaması idi. Şüpheyi gideren bu şekilde, Hak teâlâ'nın, "İnfaklarının onlardan kabul edilmesine mani olan, (başka birşey değil), ancak Allah ve Resulünü inkâr edip. namaza üşene üşene gelmeleridir" (Tevbe. 54) ayetinin ifade ettiği husustur. Böylece Allahü teâlâ, onların amellerinin kabul edilmeyişinde tesirli olan esas şeyin sadece inkârları olduğunu açıkça beyan buyurmuştur. Bu durumda ayetin bu tabiri fasıklığın (günahın), tâatları boşa çıkarmadığına delâlet eden en açık bir delil olur. Zira Allahü teâlâ, "Çünkü siz, fâsıklar güruhundan oldunuz" buyurunca, sanki birisi ona bir soru sorarak, şöyle demiştir: "Bu hüküm, işlerin fısk olarak damgalanmasına dair hüküm ile mi mualleldir (sebeplendirilmiştir), yoksa o işlerin, bu fısk sebebiyle nitelendirilmesi itibariyle hususi hüküm ile mi mualleldir? Allahü teâlâ bu şüpheyi giderecek tarzda şöyle cevap vermiştir: "Kabul etmeme genel hüküm halinde îısk sebebine bağlı olmayıp, buradaki özel durumuna yani o fıskın küfür olması durumuna bağlıdır. Öyleyse bu tarzdaki istidlalin batıl olduğu meydana çıkar.

54

"İnfaklarının onlardan kabul edilmesine manî olan (başka birşey değil), sırf Allah'ı ve Resulünü ipkar edip. namaza üşene üşene gelmeleridir. Onlar. ancak isteksiz olarak infakta bulunurlar"

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Fısk Konusunda Mu'tezile'nin Yanlışı

Bu ayet, infakların kabul edilmeyişinde, fıskın, bir fısk olarak tesiri olmadığına açıkça delalet etmektedir. Bu da. demin özetlediğimiz ve açıkladığımız üzere, Mu'tezile'nin görüşünün bâtıl olduğu hususunda açık bir delildir.

Başlıca Münafıklık Sıfatları

Ayetin zahiri, şu üç şeyin yani Allah ve Resûlullah'ı inkâr, namazı ancak üşene üşene kılmak ve isteksiz olarak infakta bulunma hususlarının topunun birden bulunuşunun, bu kabul edilmeyişe sebep olduğuna delâlet etmektedir.

Bir kimse şöyle diyebilir: "Allahı inkâr etmek, onların infaklarının kabul edilmeyişinde, tek başına yeterli bir sebeptir... Böyle, tek başına bir sebebin bulunması halinde, diğerlerinin herhangi bir tesiri kalmaz.., Şu halde bu hüküm, diğer iki sebebe ayrıca nasıl isnâd edilebilir?"

Cevap: Bu problem, Mutezüe'nin görüşüne yöneliktir.. Çünkü onlar, "Küfür, bir küfür olduğu için bu hükme tesir eder" demektedirler. Ama bize göreyse, fiillerden herhangi bir şey, muhakkak olarak ne mükâfaatı ne de ikâbı gerektirmez. Bunlar, ancak birtakım tarif edicilerdir. Aynı şey üzerinde, müteaddit tarif edici bulunması imkânsızdır. Hatta biz diyoruz ki Hiç şüphesiz bu, bu fiillerin bu hükümlerde, kendilerine raci pek çok durumdan dolayı müessir olmadığına dair yakînî ve katî delillerin en kuvvetlilerindendir. Bunun delili de şudur: "Allahü teâlâ, o münafıklarda bu üç şeyin bulunduğunu beyan etmiştir. Şayet bunlardan herbiri, bu hükmün, tam bir mucibi, gerekçesi olsaydı, o zaman tek bir netice üzerinde, pek çok müstakil sebebin içtima etmesi, müessir olması gerekirdi. Halbuki bu, imkânsızdır. Çünkü eser (malûl), o sebeplerden herbiri sayesinde, diğerlerinden müstağni olabilir. Binaenaleyh eserin, bütün müessirlerin, aynı anda hem tamamen muhtaç, hem de tamamen onlardan müstağni olması lazım gelir ki bu da muhaldir. Böylece, bu fiillerden herbirinin, o hükümlerde müessir olduğunu söylemek, bizi muhale, imkânsızlığa götürür. Dolayısiyle, bunun böyle olduğunu söylemek bâtıl olur.

İmansız Amel Makbul Değildir

Bu ayet, Allah'ı inkâr eden kimsenin, iyi amellerinden herhangi bir şeyinin, Allah katında makbul olamayacağınadelâlet etmektedir.

Her Amelin Fayda Veya Zararı Meselesi

Buna göre şayet, bu ayetle Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa, onun mükâfaatını görecek..."(Zilzal. 7) ayetinin arası nasıl uzlaştırılabilir?" denilirse, biz deriz ki:

Bunu, "Cezanın hafifletilmesinde müessir olmak" manasına yorumlamak gerekir.

Yine ayet, namazın kâfirlere de vâcib olduğuna delâlet etmektedir. Eğer böyle olmasaydı, Cenab-ı Hak, onları (o münafıkları) üşene üşene namaz kılmalarından dolayı tenkid etmezdi.

Eğer bu hususta muarızlar: "Zemmi, tenkidi gerektiren, namazı terketmek değil, aksine o namazı, kıyam ve kuûd gibi diğer rükûnlarını tembel bir şekilde ifa etmeleridir. Onların (mü'minlerin) tembel bir şekilde kuudları, taatlarının kabulüne mani olmadığı gibi, namaz onlara vâcib olmasa dahi, kıyam ve kuûd onların (kılmaları halinde) namazlarında da vâcibtir" denilmesi niçin caiz olmasın? Derlerse...

Namazdaki Üşengeçliğin Tahlili

Küsâlâ lafzının tefsiri, Nisa süresindeki 142. ayetin tefsirinde geçmişti. Keşşaf sahibi, gerek kâfin dammesi, gerekse fethasıyla olan kusâlâ ve kesâlâ lafzının, keslân kelimesinin çoğulu olduğunu, bunun tıpkı, sekran (sarhoş) ve hayran (şaşkın) kelimelerinin çoğulu olan sükârâ ve huyâra kelimeleri gibi olduğunu söylemiştir. Müfessirler şöyle demektedirler: "Burada geçen (tembellik) küsâla kelimesinin manası, "Şayet o, bir toplum içinde bulunursa, namaz kılar, yok eğer yalnız başına olursa kılmaz" şeklindedir." Musannif (Râzî) şöyle demektedir: "İşte bu manadır ki onların taatlarının kabul edilmeyişinde müessir olmaktadır. Çünkü bu mana, o kimsenin, namazını, Allah'ın emri olan bir taat olarak kabul edip kılmadığına, onun o namazı, sadece insanların kınamasından çekindiği için kıldığına delâlet eder. Bu kadarcık bir şey, onun küfrüne delâlet etmez. Ama, Cenâb-ı Hak bu hususu, onları küfürle tavsif ettikten sonra zikredince, bu, o tembellik ve üşenmenin, onların ancak, o namazın vâcib olmadığına inandıkları için meydana geldiğine delâlet eder ki, işte küfrü gerektiren de budur."

Zekât Gönül Ferahlığı İle Verilmelidir

Ayet-i kerimedeki "Onlar, ancak isteksiz olarak infakta bulunurlar..." buyruğunun manası, "Onlar, Allah'a itaat maksadıyla infak etmeyip, aksine zahirî bir menfaat gözettikleri için infâkta bulunurlar " şeklindedir. Bu böyledir, zira onlar, infâkı, boşa yapılmış bir harcama ve bir ziyan addederler ki, bu da, zekât verirken ya da Allah yolunda bir harcamada bulunulurken, nefsin hoşnut olması gerektiğini gösterir. Zira Allahü teâlâ, münafıkları, infâkı gönülden istemeyip kerih görmelerinden dolayı kınamıştır. Bu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "mallarınızın zekâtını, gönülleriniz hoşnut olarak veriniz" hadisinin ifade ettiği husustur. Binâenaleyh bir kimse, zekâtını, hoş karşılamayarak, istemeye istemeye verirse, bu küfür ve nifak alâmetlerinden olmuş olur. Musannif (Râzî), sözünü şöyle sürdürmektedir: "Bu bahislerin neticesi, tâatların özünün, onları sırf kulluk maksadıyla yapmak ve taâtta tam inkıyâd içinde bulunmak olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh, şayet kişi bu tâatlarını bu maksatla yapmazsa, onda herhangi bir fayda olmaz; aksine çoğu kez bu, onu yapan üzerine bir yük olmuş olur.

Beşinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın buyruğunu.Hamza ve Kisaî, yukbele; diğer kıraat imamları ise, müennes sîğasıyla tukbele şeklinde okumuşlardır. Fiili müzekker okuyanlar, nefekât kelimesini, (müzekker olan) infak manasına alarak okumuşlardır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, (Bakara, 275) ayetinde olduğu gibidir. Bunu, bu fiili müennes okuyanlar ise, bu fiilin bir müennes isme isnad edilmiş olmasından dolayı böyle okumuşlardır. Keşşaf sahibi, bu kelimenin hem müfred, hem de cemî sîğasıyla nefekâtühüm ve nefeketühüm şeklinde okunduğunu söylemiştir, Sülemî de, fiilin failini Allah kabul ederek, "Allah'ın onlardan, nafakalarını kabul etmesi (...)" şeklinde okunmuştur..

Kâfirlerin Servetine İmrenmeyiniz

55

"Artık onların ne malları, ne evlâdları seni imrendirmesin. Allah bunlar sebebiyle ancak kendilerini dünya hayatında azaba çarptırmayı ve canlarının, kendileri kâfir olarak, güçlükle çıkmasını murad eder.

Bil ki Allahü teâlâ, önceki ayette, münafıkların, bütün ahiret menfaatlarından ümidlerini kesince, onların, faydasını umdukları şeylerin ancak dünya hayatında olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü Allahü teâlâ o şeyleri, onların bu dünyada tazim edilmelerinin, aynı zamanda da, sıkıntı ve belâların onlar üzerinde toplanıp bir araya gelmesinin sebebi kılmıştır. Binâenaleyh, kim bu ayetleri iyiden iyiye düşünürse, bunların çok güzel bir biçimde sıralanmış olduklarını anlar. Çünkü yüce Allah, onların fiillerinin çirkinliğini, amellerinin de rezilliğini beyan buyurunca, onlar için ahirette meydana gelecek olan çok şiddetli azâb ile, bu dünyada meydana gelecek çeşitli bela ve sıkıntıları da beyân etmiştir. Bundan sonra da, onların yapmış oldukları o iyi amellerden, ahirette kesinlikle yararlanamıyacaklarını açıklamıştır. Daha sonra bu ayette de, onların, dünyevi faydalardan addettikleri o şeylerin, gerçekte onların azap ye belâya uğramalarının ve sıkıntılarının artmasının bir sebebi olduğunu beyân buyurmuştur. Bu durumda da. nifakın, gerek dini, gerekse dünyevi hususlarda, bütün afetleri ve bütün belâları celbettiği ve gerek dinî gerekse dünyevi hususlardaki bütün hayırları iptal edip boşa çıkardığı ortaya çıkar. İnsan, bu tertibe iyice vakıf olunca, sözü, bundan daha güzel bir biçimde sıralamanın mümkün olamıyacağını anlar. Muvaffakiyet ancak Allah'dandır. Bu hususta birkaç mesele vardır:

Ayetteki Hitap Meselesi

Bu hitâb, zahirde her ne kadar Hazret-i Peygamber'e tahsis edilmisse de, ancak ne var ki aslında bundan maksat, bütün mü'minlerdir. Yani, "Ey mü'minler, o münafık ve kâfirlerin mallarına, çocuklarına ve Allah'ın onlara vermiş olduğu diğer nimetlere imrenmeyiniz" demektir. Bunun bir benzeri de, "Onlardan bir sınıfa, kendilerini fitneye düşürmemiz için, faidelendirdiğimiz bu dünya hayatına ait zinetlere ve debdebelere sakın gözlerini dikme..." (Taha, 131) ayetidir.

İ'cab: Kendini Beğenme

İ'cab kelimesi, bir çeşit iftihar duyarak ve başkasında da, ona denk herhangi bir şeyin bulunmadığına inanarak, bir şeyden ötürü sevinmektir. İşte bu durum, nefsin, o şeye gark olduğuna ve Allah'tan uzaklaştığına delâlet eder. Çünkü Allah'ın hükmünde, o şeyi o insandan alıp başkasına vermesi uzak bir ihtimal değildir. İnsan, işte her ne zaman bu hususu düşünürse, onun, herhangi bir şeyden dolayı kendisini beğenme hali yok olur. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Şu üç şey helak edicidir: İtaat olunan hırs: tabi olunan hevâ, heves: ve kişinin kendisini beğenmesi..." Benzeri bir hadis: İbn Mâce, Fiten. 21 (2/1331). buyurmuştur.

Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "müksirön. helak olmuştur... " Kenzu'l-Ummâl, 3. Cilt. 6286- hadis. ve Senin malından ancak, yeyip bitirdiğin. giyip eskittiğin veyahut da tasadduk edip de üzerinde durmadığın senindir..." Müslim, Zühd, 3 (4/2273): Tirmizi, Zühd. 31 (4/572) buyurmuştur. Ubeyd b. Umeyr'in Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayet ettiği merfû bir hadiste Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kimin malı çok olursa. (Kıyamette) hesabı da zor olur. Kimin alışverişi çok olursa, şeytanları da çok olur. Kimin sultana (idarecilere) yakınlığı artarsa, o nisbette de Allah'dan uzaklığı artar." Müsned, 2/371.

Bu konuya uygun hadisler pek çoktur. Bu hadislerin gayesi, insanı dünyaya meyletmekten alıkoymak ve dünya sevgisi uğruna kendisini adetâ helak etmesinden ve onunla böbürlenmekten men etmektir.

Bazı muhakkik âlimler şöyle demişlerdir: Varlıklar, aklın taksimine göre dört kısımdır:

a) Ezelî ve ebedî olan varlık. Bu, Allah celle celâluhudur.

b) Ne ezelî, ne de ebedî olan. Bu, dünyadır.

c) Ezelî olup, ebedi olmayan:. Böyle birşeyin var olması imkansızdır. Çünkü deliller ile ezelîliği sabit olan bir şeyin, ademinin (yok olmasının) imkansız olduğu sabit olmuştur.

d) Ebedî olup, ezelî olmayan. Bu da âhiret hayatı ve bütün mükellef varlıklardır. Çünkü ahiretin bir başlangıcı vardır, ama sonu yoktur. Mükellef varlıklar da böyledir. İster itaatkâr olsun ister günahkâr olsun, onun hayatının bir başlangıcı vardır, ama sonu yoktur.

Bu sabit olunca, mükellef insan ile ahiret arasında mevcut olan münasebetin, insan ile dünya arasındaki münasebetten daha sıkı olduğu sabit olur. Yine bundan, insanın dünya için değil, âhiret için yaratılmış olduğu; binâenaleyh onun dünyaya fazla hayranlık duymaması ve kalbinin dünyaya meyletmemesi gerektiği ortaya çıkar. Çünkü onun gerçek yurdu, dünya değil, âhirettir.

Ayet-i kerimedeki "Allah, bunlar sebebiyle ancak kendilerini dünya hayatında azaba çarptırmayı murad eder" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Nahiv âlimleri şöyle demişlerdir: Bu ayette, muhzuf bir ifade bulunmaktadır. Sanki şöyle denilmektedir: "Allah, sırf onlara azab etmek için, bu dünyada onlara mühlet vermeyi murad eder." Yine ayetteki ta'lil lâm'ının, "Allah size açıkça bildirmek diler" (Nisa.26) ayetindeki lâm gibi, (......) manasına olması da mümkündür. (Yani "Onlara azab etmeyi" manasındadır.)

İkinci Mesele

Mücâhid, Süddî ve Katâde şöyle demişlerdir: "Ayette bir takdim-tehir bulunmaktadır. Buna göre ayetin takdiri şu şekildedir: "Sakın, onların malları ve çocukları seni dünya hayatına imrendirmesin. Muhakkak ki Allahü teâlâ, bu mal ve çocuklardan dolayı onlara âhirette azab etmeyi murad ediyor."

Kâdî şöyle demiştir: "Burada iki soru bulunmaktadır:

1) Şöyle denilebilir: "Mal ve evlâd, bir azab olamazlar. Bilakis bunlar, Allahü teâlâ'nın kullarına olan nimetleri cümlesindendir. Bu güçlüğü gidermek için, âlimler takdim-te'hir çaresine başvurdular. Oysa bu çare müşkili halletmez. Zira bu takdim-te'hirden sonra şöyle denilebilir: "Mal ve evlat nasıl azab olabilir?" Öyleyse, onların ister istemez kelamda bir hazf bulunduğunu söylemeleri gerekir. Mesela onlar, azaba sebep teşkil etmeleri itibariyle, onlarla azaplandırmayı kasdetmiş olduğunu söyleyebilirler. Bu izahı benimsemeleri halinde ise takdim-te'hir çaresine ihtiyaçları kalmaz. Zira "onlar azaba sebep olmaları itibariyle Allah dünyada onlarla (mal ve evlatla) kendilerini azaplandırmayı diler" denilmesi makul ve geçerlidir. Keza "onların dünya hayatındaki malları ve evlatları seni imrendirmesin" buyurulsaydı, buradaki "dünya hayatındaki" ilavesinin fazla bir manası olmazdı, Zira mal ve evladın sadece dünyada bir hoşlanma sebebi olduğu zaten malumdur; oysa azap hali böyle değildir, çünkü azap bazan ahirette olduğu gibi bazan dünyada da olabilir. Böylece takdim-tehir çaresinin pek de zikre değer izah olmadığı meydana çıkar."

Mal ve Evlâdın Azap Sebebi Olması

Mal ve evlâdın dünyada bir azab vesilesi olması muhtemel olduğu gibi, ahirette de bir azab vesilesi olması muhtemeldir.

Dünyada Azap Sebebi Olması

Bunların dünyada bir azâb sebebi oluşları birkaç bakımdandır:

a) Birşeyi aşın derecede seven bir kimsenin, o şeyi kaybetmekten dolayı duyacağı hüzün ve kalb elemi, o derece fazla ve onu kaybetme endişesi de aynı şekilde büyük olur. Çok malı ve evladı olan kimselere gelince, eğer mal ve evladlan yanlarında iseler, odları kaybetmekten son derece korkarlar ve endişe duyarlar. Eğer bu şeyler yok ve helak olmuş iseler, o zaman da bunların kaybolmasından dolayı şiddetli bir üzüntü ve elem içinde olurlar. Böylece anlaşılır ki maddî saadetin vesilesi olan bu şeyler, mal ve evlad bulunduğu zaman bile ya onları ilende kaybetme endişesiyle veya onları kaybetmiş olmaktan dolayı duyulan hüzün ve keder ile. kalb daima elem içinde bulunur.

b) Bu şeylerin, elde edilip kazanılmasında, şiddetli bir yorgunluğa ve büyük bir meşakkate düşülür. Sonra bunlar elde edildiği zaman da, onları korumak için, çok yorgunluklara, zorluklara ve meşakkatlere dûçâr olunur. Böylece de, elde ettikten sonra malı korumak ve muhafaza etmek, onu kazanmaktan daha zor olur. Bu şekilde de, her zaman için mala ve evlâda çok düşkün olan kimse, malını yok olmaktan koruma ve muhafaza etme yorgunluğuna düşer. Hem sonra o kimse malından da çok az istifade edebilir. Kısaca, çok yorgunluk, az fayda...

c) İnsanın mal ve evlâd sevgisi çok olduğunda bu mal ve evlâd, ömrünün sonuna kadar ya onun yanında kalır, ya da kalmayıp, zayi olur. Birinci durum söz konusu olursa, insanın ölümü esnasında duyacağı hüzün ve hasret çok şiddetli olur. Çünkü sevilen şeylerden ayrılmak çok zordur. Sevileni terketmek çok acı ve meşakkatlidir. Bu şeylerin, daha insan hayatta iken zayi olması şeklindeki ikinci durumda da, insanın bunlardan dolayı üzüntüsü çok büyük olur ve kalbi çok şiddetli elem duyar. Böylece çok mal ve evlâda sahib oluşun, daha dünyada iken azab ve sıkıntı sebebi olduğu ortaya çıkar.

d) Dünya tatlı ve güzeldir. İnsanın hisleri ona meyleder. Dünyanın güzellikleri, çok ve peşpeşe olduğu zaman, duyular dünyada boğulur ve gönül tamamen ona yönelir. Böylece bu, onun Allah'ın zikrinden mahrum olmasına bir sebep haline gelir. Sonra onun kalbinde bir çeşit kasvet, katılık ve bir kahır meydana gelir. İşte her nezaman mal ve makam çok olsa, bu kasvet de o zaman o derece fazla olur. Cenâb-ı Hakk'ın, "Çünkü insan, kendisini malı sebebi ile ihtiyaçtan, azade gördüğü için, muhakkak azar" (Alak.6-7) ayeti ile işte buna işaret edilmektedir. Böylece mal ve evlad çokluğunun, Allah sevgisi ile âhiret sevgisinin kalbten uzaklaşmasına, bunların yerine kalbte dünya sevgisi ile arzularının meydana gelmesine kuvvetli bir sebeb olduğu ortaya çıkar. Böylece de, ölüm esnasında insan bir bahçeden, adeta bir hapishaneye; yakınlar ve dostlar meclisinden, gurbete ve bir sıkıntı diyarına geçmiş olur da elemi büyür, şiddetli pişmanlık ve üzüntü duyar. Sonra haşr vaktinde ise, dünyanın helal malları hesab vesilesi, haram malları da ikâb ve ceza sebebi olur. Böylece mal ve evlad çokluğunun dünya ve ahirette azab sebebi olduğu anlaşılır.

Münafıklara Özellikle Azap Sebebi Olması

Eğer, "Bu husus herkes için söz konusudur. O halde bu azabın, münafıklara has olduğunu söylemenin hikmeti nedir?" denilirse, biz şöyle deriz: Bu konuda münafıkların durumu özellikle fazlalık arzeder. Şöyle ki:

1) Kişi, Allah'a ve ahiret gününe iman ettiği zaman bilir ki, kendisi dünya için değil âhiret için yaratılmıştır. İşte bu bilgisinden dolayı, onun dünyaya olan sevgisi zayıflar. Ama münafık mutluluğun sadece bu dünyevi mal ve. mülklerde olduğuna inandığı için, onun bunlara rağbeti çok olur ve bunları fazlasıyla sever. Bunları kaybetmekten ötürü, meydana gelecek elem ve acılarda, o münafık için daha fazladır. Bu elem ve acılar, ölüm yaklaşıp, alâmetleri belirmeye başladığında daha da kuvvetlenir. İşte azabın bu çeşidi mala ve evlada olan sevgileri sebebiyle daha dünyada iken onların başına gelir.

2)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onları bu malları hayır yollarında infâk etmekle mükellef kılıyor ve onlara mal veevlâdlarını. savaşa harcamayı ve göndermeyi teklif ediyordu. Bu ise. çoluk çocuğu öldürülmeye maruz bırakmayı gerektirmektedir. O münafıklar ise, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğu hususunda doğru söylemediğine inanıyorlar ve bu sebeble de mallarını infâk etmenin, onları boşuboşuna harcayıp, zâyî etmek ve çocuklarını ölüme göndermenin de, faydasız olup arzu edilmeyen bu sıkıntılı işi yüklenmek olduğunu düşünüyorlardı. Şüphesiz ki bu durum, kalbe daha ağır ve meşakkatli gelir. İşte azab duymada bu fazlalık münafıklar için söz konusudur.

3) Onlar kalbleri ile, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e buğzediyorlar, sonra da, ona hizmet için (mecburen) mallarını, çocuklarını ve canlarını seferber ediyorlardı. Şüphe yok ki bu, son derece zor ve meşakkatli bir haldir.

4) Onlar, rezil ve rüsvay edilmekten, nifak ve küfürlerinin tam olarak ortaya çıkıp da, böylece kâfir olan diğer harbi kâfirler durumuna düşüp, o zaman da Resûlullah'ın kendilerini öldürmeye, çoluk-çocuklarını esir etmeye ve mallarını ellerinden almaya yönelmesinden korkuyorlardı. Onlar, ne zaman bir ayet inse, bununla kendi rezil ve rüsvaylıklarının ortaya çıkmasından endişe ediyorlardı. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onları çağırsa, belki de onun kendilerinin yaptıkları çeşitli hile ve kötülüklerden birine vâkıf olmuş olmasından korkuyorlardı. İşte bütün bunlar, onların kalblerinin çok acı duymasına ve çok azab çekmelerine sebeb oluyordu.

5) Pek çok münafığın, muttaki çocukları olmuştur. (Şehid düştüğünde) melekler tarafından yıkanan Hanzala b. Ebi Âmir ve Abdullah b. Übey gibi: ki bu Abdullah Bedir Savaşına katılmıştır ve Allah katında üstün bir mertebesi vardır. İşte böyle olanlar, nifaktan uzak çok sayıda bir topluluk olup. babalarının nifak yollarını kabul etmemişler, onları tenkid etmişler ve onlara itiraz etmişlerdi. Oğul böyle olunca, (münafık) babanın ondan dolayı duyacağı elem, sıkıntı ve keder daha büyük olur. Böylece de böylesi evlâdlarının bulunması, onlar için azab vesilesi haline gelir.

6) Sahabenin yoksul ve güçsüzleri, savaşlara katılarak, Resûlullah'ın hizmetine koşuyorlar; sonra da şerefti bir nam, büyük bir medh-ü sena ve elde ettikleri pek çok ganimetle geri dönüyorlardı. Münafıklar ise, çok olan mallarına ve güçlü kuvvetli evlâdlarına rağmen, adetâ yatalak, zayıf ve güçsüz kimseler gibi evlerinin köşesinde kalakalıyorlardı. Sonra herkes onlara hınç ve istihza ile bakıyor, onları nifak damgalı görüyorlardı. Sanki mal ve evlad çokluğu, onlar için bu hallerin meydana gelmesine bir sebep olmuştur. Yapılan bu izahlar ile, münafıkların mal ve evlâdlarının çokluğunun, dünyada iken onların daha çok azab çekmelerine sebep olduğu ortaya çıkar.

Mutezile'nin Bu Ayeti Tevili

Alimlerimiz, varlık alemine giren herşeyin, Allahü teâlâ'nın iradesi ile olduğunu isbaî hususunda "Allah, onların canlarının, kendileri kâfir olarak, güçlükle çıkmasını diler" ayetini delil getirip şöyle demişlerdir: "Çünkü ayetin manas;, "Allahü teâlâ, onların canlarını kâfir olarak çıkarmayı dilemiştir" şeklindedir. Bunun böyle olmasını irade eden, küfrü de murad etmiş demektir."

Cübbâî buna şöyle diyerek cevap vermiştir: "Ayetin manası, "Allahü teâlâ'nın, onlar kâfir olarak, onların canını çıkarmayı irade eder" şeklindedir. Bu ise, Hak teâlâ'nın küfrü murad etmiş olmasını gerektirmez. Baksana, hasta bazan doktora "Ben, hasta iken, yanıma gelmeni isterim" diyebilir. İşte bu isteme, o kişinin kendisinin hasta olmasını istediği manasına gelmez. Doktora o, bazan da şöyle der: "Yaralarımı iyileştirmeni isterim." Bu söz de, hastanın, bu yaranın olmasını istediği manasına gelmez. Bir padişah askerlerine, bazan. "savaşa kalkıştıklarında o azgın ve asîleri öldürün" diyebilir. Bu söz, hükümdarın böyle bir harbi istediği manasına delalet etmez, İşte bu ayette de böyledir."

Buna şöyle cevap verilebilir: Cübbâî'nin bu sözü, enterasan bir aldatmacadır. Çünkü onun getirdiği bütün misaller, neticede bir noktada toplanır. Bu da, birşeyi "izale etmeyi, gidermeyi" istemektir. Buna göre hasta, doktoruna, "Ben, hasta iken, yantma gelmeni isterim" dediğinde, bu "Hastalığımı gidermeye çalışmanı istiyorum" demektir. Yine doktora, "Yaralarımı iyileştirmeni isterim" dediğinde, bu, "o yaralan benden gidermeni istiyorum" demektir. Hükümdar da, "Savaşa kalkıştıklarında o azgın ve asileri öldürün" dediğinde bu. "Böyle bir savaşı izale etmenizi, tesirini boşa çıkarmanızı ve yok etmenizi istiyorum" demektir. Böylece sabit olur ki, bütün bu misallerde istenilen müşterek taraf, bahsedilen şeylerin izale edilip, giderilmesidir. Binâenaleyh ayette olanın hilâfına olarak, bu şeyleri yok etmenin murad edilmiş olması imkansızdır. Çünkü kâfirin canını almak, onun küfrünü gidermek değildir. Yine bu can alış, böyle bir gidermeyi de gerektirmez. Aksine bu ikisi, birbirine uygun (beraber bulunabilecek) iki durum olup, aralarında kesin olarak bir terslik yoktur. İşte Hak teâlâ bu ayette, onların canını kâfir olarak çıkarmayı dilediğini zikredince. O'nun bu can çıkarma işinin olduğu anda, onların kâfirler olmasını murad etmiş olması gerekir. Bu tıpkı şunun gibidir: Bir kimse, "Evde bulunduğu bir sırada falancayla karşılaşmak istiyorum" dese, bu ifade o kimsenin, , ötekinin evde olmasını istemiş olmasını gerektirir. Bu değerlendirmede, söylenebilecek olan son söz şudur: Allah'ın, kâfir iken kâfirin canını alması, ancak o küfrün mevcud olması halinde mümkün olur. Birşeyi isteyen, irâde eden, aynı zamanda o şeyin zaruri neticelerini ve ayrılmaz hususiyetlerini de istiyor demektir. İşte Allahü teâlâ, onların canını, onlar kâfir iken almayı murad edip, -birşeyi murad edinir o şeyin zaruri neticelerini, ayrılmaz hususiyetlerini de istemiş olacağı sabit olunca, Allahü teâlâ'nın o küfrü murad etmiş olması gerekir. Bu şekilde de Cübbai'nin zikrettiği bütün misallerin sırf bir aldatmaca olduğu ortaya çıkar.

Münafıklar Yalandan Mü'minlerle Olduklarına Yemin Ederler

56

Âyetin tefsiri için bak:57

57

"Onlar muhakkak'sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değildir. Fakat onlar daima korkan bir kavimdirler. Eğer sığınacak bir yer. yahut barınabilecek mağaralar veya girecek bir delik buisalardı. yüzlerini o tavafa çevirip koşarlardı"

Bil ki Allahü teâlâ, onların her türlü dünya ve ahiret zararını toplamış olduklarını ve her türlü dünya ve ahiret faydasından ellerinin boş kaldığını beyan edince, yine onların kabahatlarını ve rezil işlerini zikretmeye dönüp, onların yalancı bir imana yöneldiklerini beyan ederek, Yani, "Münafıklar, beraber oturdukları zaman, müminlere. "Biz sizdeniz". "Sizin dininiz üzereyiz" diye yemin ederler" demektir.

Sonra Cenâb-ı Hak "Halbuki onlar sizden değildir. yani sizin dininizde değildirler. Fakat onlar öldürülmekten korkan: bundan dolayı da, zâhiren mümin görülüp nifaklarını gizleyen bir kavimdir" buyurmuştur. Bu, "Onlar iman edenlere rastladıkları zaman. İnandık!" derler. Şeytanlarıyla yalnızca (başbaşa) kalınca ise. "Emin olun. biz sizinle beraberiz. Biz ancak istihza edicileriz" derler" (Bakara, 14) ayeti gibidir.

Ferak kelimesi korku anlamına gelir. Bu kökten olarak, "çok korkan adam" anlamında denilir. Bu ayetin manalarından birisi de şöyledir: "Eğer onlar, içine sığınıp da, kendilerini sizden emin hissedecekleri bir sığmak buisalardı, oraya kaçar ve sizi terkederlerdi. Zannetmeyin ki onların size, mesken ve yurt hususundaki muvafakatları, sizlerle birlikte oluşları, kalblerinden gelmektedir..."

Melce, Meğâra ve Müddehal Kelimelerinin İzahı

Ayetteki melce ifadesi, "sığınak, korunak" anlamına gelir. Hemzeli ve "maksûr" olarak okunan (......) kelimesi de bunun gibidir. Bu kelimenin aslı, (Falan yere sığındı) fiilinden gelmektedir., (......) fiili de bunun gibidir. (......) tabiri de, "Onu şuna zorladım, mecbur kıldım" anlamındadır.

Ayetteki megârat kelimesi, megâre kelimesinin çoğuludur. Bu, insanın içine girip gizlendiği, saklandığı yer, mağara anlamındadır. Ebû Ubeyde, "içine girip de kaybolduğun bir yere megâre denilir..." demiştir. Yine bu kökten olmak üzere, "Su toprağın içinde kayboldu-Göze kayboldu, battı..." denilir" demektedir.

Ayetteki (......) kelimesi hususunda Zeccâc: "Bu kelimenin aslı. dır. Dâl'dan sonraki te harfi, dala çevrilmiştir.. Çünkü te harfi "hems" sıfatına; dal harfi de cehr sıfatına sahiptir; aynı zamanda her ikisi de tek bir mahreçten çıkmaktadır. Bu kelime, duhûl kelimesinden müfteal kalıbında bir kelimedir. Vülûc (girmek) kelimesinden olan müttelec (girilen yer, medhal) kelimesi de böyledir. Buna göre müddehal kelimesi, içine girilerek gizlenilen, saklanılan gedik anlamındadır" demiştir. Kelbî ve İbn Zeyd, "Bu kelime, köstebeğin çıkış yolu, kanal, tünel gibi bir yer anlamına gelir" demişlerdir. Buna göre ayetin manası, "Münafıklar, bu üçünden birisini bulsalar, onlar en kötü yerler olmasına rağmen, hemencecik kaçıp oraya giderlerdi, rücû ederlerdi" şeklindedir.

Arapçada, bir kimse bir yere yönetip gittiğinde (......) başkasını götürdüğündeyse, "onu götürdü, oraya çevirdi" denilir. Ayetteki (......) tabiri, "Onlar hiçbir şey geri dönderemiyecek bir biçimde süratle giderler; gemi azıya almışçasına..." anlamındadır. Bu manada, Arapçada "At, gemi azıya aldı" denilir. Yine, binildiğinde gemle dizginlenemeyen ata da, (......) denilir. Ayetteki bu tabirden maksad şudur: "O münafıklar, Hazret-i Peygamber ve müslümanlardan son derece korkup, çekindikleri ve adeta onlardan eziyyet gördükleri için, bu halde oldular. "

Bil ki Allahü teâlâ, burada üç şey zikretmiştir: Melce', megâra, ve müddehal... Doğruya en yakın olan, bunların herbirini, diğerinden farklı bir manaya hamletmektir, Binâenaleyh "melce" kaleler; "magârât" dağlardaki oyuk ve mağaralar; "müddehalen" kelimesi de kuyu, v.b. toprağın altındaki menfezler, kanallar manasına hamledilir. Keşşaf sahibi şöyle demiştir. Dehale fiilinden olan müddehal kelimesi, edhale'den (girdirdi)'den ism-i mekân olarak, müdhalen şeklinde de okunmuştur. Bu, insanların, kendilerini soktukları yer anlamındadır." Ubeyy İbn Ka'b, bu kelimeyi mütedehhelen şeklinde ve (......) kelimesini de (......) şeklinde okumuştur ki, bu, "oraya sığınır, iltica ederler" anlamındadır. Enes (r.h). yecmehûn kelimesini (hızlıca koşarlar) şeklinde okumuştu . Ona bundan sorulunca, o şöyle dedi:" aynı anlamlara gelir. "

Hazret-i Peygamberi Kınama Edepsizliği

58

Âyetin tefsiri için bak:59

59

"İçlerinden sadakaların taksimi hususunda seni ayıplayacaklar da var. Çünkü. eğer içlerinden kendilerine diledikleri bir şey verilirse, hoşlanırlar. Şayet, yine kendilerinden olanlara diledikleri şey verilmezse, derhal kızarlar. Eğer onlar. Allah ve Resulü kendilerine ne verdiyse, buna razı olsalardı da. "Bize Allah yeter, yakında bize lütf-u kereminden verir. Resulü de... Biz ancak Allah'a rağbet ederiz, ümidimiz hep O'na bağlıdır"deselerdi (ne olurdu)?".

Bil ki bundan maksat, o münafıkların rüsvaylıkları ile kabahatlerinin bir başka çeşidini açıklamaktır ki, bu da onların, zenginlerden sadaka alması sebebiyle, Allah'ın Resulünü tenkit etmeleri ve "O, sadakaları, kendi yakınlarından ve sevdiği kimselerden dilediğine veriyor" diyerek, O'nun adaletsizlik yaptığını söylemeleridir. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ebû Saîd (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), mal taksim ediyordu. Derken O'nun yanına, Mikdâd İbn Zî'l-Huvaysıra, et-Temîmî denilen, Hurkûs İbn Züheyr –ki Hurkûs, (daha sonra) Haricîlerin reisi olmuştur- gelir, "Adil ol ya Resûlallah" der. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Yazıklar olsun sana, ben adalet yapmazsam kim yapar?" deyince, bu ayet nazil olur.

Kelbî şöyle demiştir: "Münafıklardan Ebu'l-Cüraz denilen bir adam, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: "Sen, Allah'ın sana, sadakaları fakirlere ve yoksullara vermeni emrettiğini iddia ediyorsun. O halde niçin koyun çobanlarına sadaka veriyorsun?" der. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: "Ey babasız kaiasıca! Musa çoban değil miydi? Davûd çoban değil miydi?" der. Adam çekip gidince, Hazret-i Peygamber: "Bu adamdan ve bunun arkadaşlarından sakının, çünkü onlar münafıktırlar..." buyurur.

Ebu Bekir el-Esamm (r.h), tefsirinde şunu rivayet etmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabından birisine: "Falanca hakkında ne biliyorsun?" dedi. O da: "Onun hakkında hiçbir bilgim yok. Bildiğim ancak odur ki, siz onu meclisinizde kendinize yakın oturtuyor ve ona boî atiyyeler veriyorsunuz " deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "O münafıktır: ama. nifakına rağmen onu İdare edip geçiştiriyorum- Onun. kendisinden başkasına kötülük yapmasından korkuyorum ' buyurdu. Bunun üzerine o sahabî: "Keşke, ona verdiğinin birazını da falancaya verseydin " deyince, Hazret-i Peygamber: "O. mü'mindir. Onu. imanına havale ediyorum, ama öbürü ise, münafıktır: onun fesadından korktuğum için. onu idare ediyorum " der.

Lemz Kelimesinin Manası

Ayetteki yelmizuke tabiri hakkında Leys şöyle demiştir: "Kelimenin masdan olan lemz (ayıplamak) kelimesi, yüze karşı ayıplamak anlamına gelen hemz kelimesi gibidir. Yüzüne karşı seni ayıplayan adama, gıyabında seni ayıplayanada denilir."Zeccâc şöyle demiştir: "Birisini ayıpladığın zaman, dersin. Yine birini ayıpladığın zaman, aynı şekilde dersin. Hümeze ve lümeze kelimeleri, insanları ayıplayıp onların gıybetini yapan kimseye denilir." Bu, Zeccâcın hemz ile lemz kelimelerini aynı manaya aldığına delâlet eder.

Ezherî, hemz ve lemz kelimelerinin asıl manası, "savuşturmaktır. "'8ir şeyi savuşturdum" manasında denilir" demiştir.

Ebu Bekr el-Esamm, bu iki kelimenin farklı manalarda olduğunu söyleyerek şöyle demiştir: "Lemz kelimesi, kişinin arkadaşına, beraber oturduğu kimsenin ayıbını ve kusurunu göstermesidir. Hemz kelimesi ise, kişinin, beraber oturduğu kimse aleyhinde, arkadaşına göz kırpmasıdır."

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: İbn Abbas (radıyallahü anh), ayette geçen yelmizuke tabirine: "Senin gıybetini yaparlar"; Katâde, "Seni tenkid ederler"; Kelbî de: "Herhangi birşey hususunda seni ayıplarlar" manasını vermiştir. Bu rivayetler arasında sadece görünüşte-lafzen bir farklılık vardır. Ebu Ali el-Fârisî, bunda bir hazfin bulunduğunu ve bunun takdirinin de: "Sadakaların taksimi hususunda seni ayıplarlar" şeklinde olduğunu söylemiştir. Allâme Mevlâna Dâî-ilallah şöyle demiştir: "Kurandaki lafız, yani "içlerinden bazısı sadakaların taksimi hususunda seni ayıplar(...)" ifadesi, bu ayıplamanın, rivayette geçen sebepten olduğuna delâlet etmez. Ancak ne var ki, bahsettiğimiz o rivayetler, ayetteki ayıplamanın o sebepten olduğunu gösterir. Binâenaleyh eğer bu rivayetler olmasaydı, ayet bu rivayetlerin ifade ettiğinden başka şu manalara da gelebilirdi:

1) Onların, "Zekat almak mutlak manada caiz değildir. Çünkü insanın mal ve kazancını elinden çıkarması caiz değildir" demeleridir. Bu konuda söylenecek son söz şudur: Zekat ve sadakayı alan, onu fakirlere vermek için almıştır. Fakat onlardan câhil olanlar, "Allah zenginlerin en zenginidir. Binâenaleyh fakir kullarının menfaatine olacak şeyleri Allah'ın üstlenmesi gerekir. Onun, bize zekatı emretmesi makul değildir" demişlerdir. Bahsettiğimiz bu şey, Cenâb-ı Allah'ın bazı yahudilerden naklettiği, "Gerçekten Allah fakirdir, biz ise zenginiz" (al-i imran. 181) sözünün ifade ettiği husustur.

2) Onların şöyle demeleridir: "Farzet ki sen zekatları topluyorsun. Fakat senin aldığın nisbet çoktur. Binâenaleyh daha az nisbette alman gerekir."

3) Onların şöyle demeleridir. "Farzet ki sen, zekatı böyle fazla nisbette alıyorsun. Fakat bunu, yerinde harcamıyor (ehline vermiyorsun)." İşte Hazret-i Peygamberi ayıplayıp tenkid edenlerin bu manaları kastettiklerine, bu haberler delâlet etmektedir.

Meânî alimleri şöyle demişlerdir: "Bu ayet o münafıkların ahlâklarının zayıflığına ve karakterlerinin düşüklüğüne delâlet etmektedir. Zira onlar sadaka ve zekat alma hususundaki aşırı hırslarından dolayı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ayıplamışlar ve böylece de O'nun, insanlar içinde dünyaya meyletmekten en uzak kimse olmasına rağmen. zekatın ve sadakanın taksimatında haksızlık yaptığını söylemişlerdir." Dahhak şöyle demiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hakk'ın kendisine verdiği az veya çok her malı onlar arasında taksim ediyordu. Mü'min olanlar kendilerine düşene razı oluyor ve bundan ötürü Allah'a hamdediyorlardı. Münafıklar ise, eğer kendilerine fazla verilirse seviniyorlar, az verilirse kızıyorlardı. Bu da onların razı oluş ve kızışlarının, dinî bir meseleden ötürü değil, aldıkları paydan dolayı olduğunu gösterir." Şu da söylenmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), o gün Mekkelilerin kalblerini, kendilerine bol ganimet vererek hoşnut ediyordu. İşte münafıklar, bu sebeple kızmışlardır." Ayetteki

"Derhal kizarlar"buyruğundaki iza edatı "müfâce'e" (sürpriz) manasını ifade eder. Buna göre ayetin manası, "Eğer o münafıklara ganimetten birşey verilmezse hemen kızarlar" şeklindedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak buyurmuştur. Bunun manası şudur: "Onlar. az da olsa Resûlullah'ın kendilerine verdiği ganimete razı olup, gönülleri bundan hoşnud olsa ve: "Bu bize yeter. Allah bize başka ganimetler de nasib eder. Böylece de Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), o zaman, bugün verdiğinden daha fazlasını bize verir. Biz ancak Allah'a itaata, O'nun lütuf ve ihsanına rağbet ederiz" deselerdi. " Bil ki buradaki lev "eğer" edatının cevabı mahzûf olup, takdiri, "Bu, onlar için daha hayırlı olurdu ve onlara daha uygun düşerdi" şeklindedir. Bu böyledir. Çünkü münafıklıkları ağır basıp, kalblerinde de iman mevcut olmadığı için, onlar tam manada Allah'a tevekkül edememişlerdir. Bu gibi yerlerde cevabı hazfetmek (getirmemek), daha müessir ve daha müthiş bir mana ifade eder. Bu tıpkı birisine, cevâbını (neticesini) söylemeksizin, "Bir bize gelsen!.." demen gibidir. Bu, "Eğer sen bunu yapmış olsaydın, pek memnun olacağın bir iş yapmış olurdun" demektir.

Allah'ın Verdiğine Razı Olmak

Ayet, dünya peşinde koşanların, dinî hususlardaki işlerinin neticede nifaka varıp dayanacağına delâlet eder. Ama Allahü teâlâ'nın müsaade ettiği nisbette dünyalık peşinde olup. bundan esas gayesi de dini birtakım maslahat ve faydaları elde etmek olan kimseye gelince, işte bunun yolu gerçek yoldur. Bu hususta esas kaide, insanın Allah'ın kaza ve kaderine razı olmasıdır. Baksana Cenab-ı Hak. "Eğer onlar, Allah ve Resulü kendilerine ne verdiyse, buna razı olsalardı da. "Bize Allah yeter ve O, yakında bize lütf-u kereminden verir. Resulü de... Biz. ancak Allah'a rağbet ederiz. (Ümidimiz ve arzumuz hep O'na bağlıdır)" deselerdi (ne olurdu)" buyurmuş ve burada dört mertebeden bahsetmiştir:

Birinci mertebe: İnsanın, Allah'ın abesten ve hatadan münezzeh, işlerin neticesini en iyi bilen bir hakîm olduğunu bildiği için, Allah ve Resûlullah'ın verdiğine razı olmasıdır. Allah'ın hükmü ve takdiri olan herşey doğru ve gerçek olup, bu hususta O'na itiraz edilemez.

İkinci mertebe: Bu razı oluşun neticesinin, insanın lisanında ifadesini bulmasıdır. Bu da, onların, "Allah bize yeter" şeklindeki sözleridir. Bu, "Bizden başkaları daha çok mal aldılar. Biz Allah'ın hüküm ve kazasına razı olduğumuz için, bu büyük kulluk mertebesine nail olduk. Binâenaleyh bize Allah yeter" demektir.

Üçüncü mertebe: İnsanın kendisine ulaşıldığında "Allah bize yeter" denilen o yüksek derece ve makama ulaşamadığında, diğer bir mertebeye inip "Allah, yakında bize lütf-u kereminden verir, Resulü de..." demesidir. Bu lütf-u kerem, ya takdîr-i ilahi gereği bu dünyada olur, yahut da ahirette olur. Ahirette olması daha efdaldir.

Dördüncü mertebe: İnsanın "Biz ancak Allah'a rağbet ederiz. Biz iman ve taat ile, mal alıp dünyevî makamlar elde etmeyi istemiyoruz. Bizim gayemiz ya âhiret saadetlerini elde etmek, yahut da, "Biz ancak Allah'a rağbet ederiz" ifadesinin de delâlet ettiği gibi, kulluğa gark olmaktır" demesidir. Bunlar, "Biz, Allah'ın vereceği mükâfaata rağbet ederiz" dememişlerdir. Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i İsa (aleyhisselâm), Allah'ı zikretmekte olan bir topluluğa rastladı da: "Sizi buna sevkeden nedir?" diye sordu. Onlar: "Allah'ın cezasından duyduğumuz korkudur" dediler. Hazret-i İsa (aleyhisselâm) da: "İsabet ettiniz" dedi. Sonra Allah'ı zikreden bir başka topluluğa rastladı ve "Sizi buna sevkeden nedir?" diye sordu. Onlar, "Allah'ın vereceği mükafaatı elde etme arzumuzdur" dediler. Hazret-i İsa (aleyhisselâm) da, "İsabet ettiniz. (Doğru yapıyorsunuz)" buyurdu. O, daha sonra yine zikrullah ile meşgul olan üçüncü bir topluluğa uğradı ve aynı soruyu sordu. Onlar. "Biz Allah'ı, ne ikâbından korktuğumuz, ne de mükafaatını umduğunuz için zikretmiyoruz. Aksine biz ubûdiyyetin zilletini ve rububiyyetin izzetini ortaya koymak, kalbi marifetullah ile ve lisanı O'nun kutsiyyetine ve izzetine delâlet eden lafızlarla şereflendirmek için O'nu zikrediyoruz" diye cevap verdiler. Bunun üzerine Hazret-i isa (aleyhisselâm), "Siz hakkı bulmuşsunuz" dedi.

60

"Sadakalar, Allah'dan bir farz olarak, ancak fakirlere, yoksullara, bu iş üzerine memur olanlara, kalbleri alıştırılmak istenenlere, kölelere, esirlere, borçlulara. Allah yolunda ve yolda kalmışlara mahsustur. Allah alîm ve hakîmdir..

Ayetin Makabli İle Münasebeti

Bil ki münafıklar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, zekat ve sadaka dağıtımı hususunda tenkid edip ayıplayınca, Hazret-i Peygamber onlara, sadakaların (zekatların) verileceği kimselerin ancak bunlar olduğunu, kendisinin bununla bir ilgisi olmadığını ve onlardan kendisi için hiç bir pay olmadığını beyan etmiştir. Böylece geriye, münafıkların, sadaka (zekat) aldı diye Hazret-i Peygamber'i tenkid edecek bir tutamakları kalmamıştır. Bu ayetle ilgili birkaç makam vardır:

Birinci makam: Zenginlerin malından az miktarda bir kısmının alınıp, muhtaç insanlara verilmesinin hikmetini izah hususundadır.

İkinci makam: Bu ayette bahsedilen o sekiz sınıfın durumlarını beyan etme hususundadır.

Zenginden Yoksula Zekât Çıkarmanın Hikmeti

Birinci makam hususunda deriz ki: Zekatın farz kılınmasının hikmetleri, bir kısmı zekatı verenle, bir kısmı da zekatı olanla ilgili olmak üzere pek çoktur.

Zekâtın, Zekât Veren Yönünden Hikmetleri

Birinci, yani zekatı verenlerle ilgili hikmetler şunlardır:

1) Mal, tabiî olarak sevilir. Bu sevginin sebebi şudur: Güç ve kudret, bir kemâl sıfatı olup, başka birşeyden dolayı değil, li-zâtihi (kendisi itibariyle) sevilir. Çünkü, "Herşey, başka bir şeyden ötürü sevilir" denilemez. Aksi halde ya teselsül ya devr-i fasit lâzım gelir ki bunların ikisi de imkansızdır. Binâenaleyh sevilen şeyler hususunda işin neticede li-zatihi sevilen şeylere varıp dayanması gerekir. Kemâl (mükemmellik), zâtı gereği sevilir. Noksan (eksiklik) de, yine zâtı gereği sevilmez. Binâenaleyh güç ve kudret bir kemal sıfatı olup, kemal sıfatları da zatı gereği sevilen şeylerden olduğuna göre, kudret de zâtı gereği sevilir. Mal, insan için bir kudret ve mükemmellik vasıtasıdır. Dolayısiyle mal, insan için güç ve kudret sebeplerinin en kuvvetlilerindendir.Sevginin varıp dayandığı şey sevilir. Binaenaleyh mal da sevilir. İşte malın, sevilen bir şey olmasının sebebi budur.

Fakat onu çok fazla sevmek, insanı Allah sevgisinden ve âhiret hazırlığından alıkor. İşte bundan ötürü ilâhî hikmet, mal sahibine, nefsinin mala olan aşırı sevgisini kırmak, onu tamamen mal sevgisine düşmekten men etmek ve insanın saadetinin, mal elde etme peşinde koşmakla olmayıp aksine Allah rızası için, mal infak etmekle elde edileceğine dikkat çekmek için, malının bir bölümünü çıkarıp vermesini farz kılmıştır.

Öyleyse zekâtı farz kılmak, dünya sevgisi hastalığını kalbden silmek için, belirlenmiş en uygun ilaçtır. İşte bu hikmetten ötürü Allahü teâlâ, zekatı farz kılmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Onların mallarından sadaka (zekat) al ki. bununla kendilerini günahlarından temizlemiş ve onların iyiliklerini bereketlendirmiş olasın" (Tevbe. 103) ayetinden kastedilen budur. Bu, "sen onları dünya talebine garkolma kirinden temizlemiş olasın" demektir.

2) Mal çokluğu, güç ve kudret çokluğuna sebep olur. Mal çokluğu, kudret çokluğuna; kudret çokluğu da, o kudretle daha fazla lezzet almaya vesiledir. Daha fazla tad ve lezzet almak da, inşanı daha fazla lezzet elde etme sebebi olan malı elde etmeye koşmaya sevkeder. Böylece de, bu bir devr-i dâim (halka) olur, Çünkü vcsar, koşuşturdukça malı artar, mal da kudreti artırır. Bu da, dünyadan daha fazla tad almaya sebep olur. Bu tad ve lezzet de insanı, daha fazla mal ve para kazanmaya sevkeder. Mesele, bir devr-i daim meselesı olunca, bunun bir durağı ve sonu olmaz. Bundan dolayı şeriat buna bir durak ve son tesbit etmiştir. Bu da, mal sahibine, o sonu olmayan zulmânî (karanlık) yoldan dönsün ve böylece de Allah'a kulluk ve Allah'ın rızâsını talep âlemine yönelsin diye, o malının bir kısmını Allah rızası için infâk etmeyi farz kılmadır.

3) Mal çokluğu, azgınlığın ve kalbin kararmasının sebebidir. Bunun sebebi de, bahsettiğimiz şu husustur; Mal çokluğu, güç ve kuvvet sahibi olmanın bir vesilesidir. Kudret, zâtı gereği sevilen bir şeydir. Aşık maşukuna ulaştığında, onda âdeta boğulur. O halde de, insan mal talebine gark olur. Binâenaleyh, insan için bu yolda bir mâni çıkarsa o, malı ve kudreti ile o engeli aşmaya çalışır. İşte, tuğyandan maksad da budur. Cenâb-ı Hakk, bu hususa "Çünkü insan, kendisini ihtiyaçtan müstağni gördü diye, muhakkak ki azar"(Alak, 6-7) ayetiyle işaret etmiştir. Buna binaen zekatı farz kılmak, tuğyanı azaltır ve kalbi Rahman'ın rızasını talep etmeye yöneltir.

4) İnsanın, iki kuvveti vardır;

a) Nazarî kuvvet.

b) Amelî kuvvet.

Nazari kuvvetin en mükemmeli, Allah'ın emrine ta'zim göstermededir.

Amelî kuvvetin en mükemmeli de, Allah'ın mahlûkatına şefkat duymadadır. Binâenaleyh, Cenab-ı Hak, ruh cevheri için böyle bir kemal ve mükemmellik meydana gelsin diye, zekâtı farz kılmıştır. Bu kemal de, o zekât veren kimsenin, mahlûkata iyilikte bulunmak, onlara hayırları ulaştırmak için sa'y-ü gayret göstermek ve onlardan afetleri, belâları gidermek gibi hasletlerle muttasıf olmasıdır. İşte bu incelikten dolayı

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah'ın ahlakıyla ahlâklanınız?" buyurmuştur.

5) İnsanlar, bir kimsenin, kendilerine hayır ve hasenatın ulaştırılması ve kendilerinden belâların savuşturulması için gayret gösterdiğini bildiklerinde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de: "Kalbler, kendilerine iyilik edenleri sevmek ve kendilerine kötülük edenlere de buğzetmek duygusu üzerine yaratılmışlardır " Keşful-Hafa. 1/330. buyurduğu gibi, onlar o insanı, tabiatları gereği sever ve muhakkak ki nefisleri o kimseye meyleder. Binâenaleyh, fakir kimseler, zengin bir kimsenin malının bir kısmını kendilerine verdiğini ve ne zaman onun malı daha çok olursa, onun o maldan onlara daha fazlasını vereceğini bildiklerinde o kimseye dua ve gayretleriyle yardımcı olurlar. Çünkü, kalblerin tesiri, ruhların (müessir) bir harareti bulunmaktadır. Böylece o dualar, o insanın hayır ve bolluk içinde kalmasına sebep olurlar. İşte bu hususa Cenâb-ı Hak, "İnsanlara fayda verecek olan şeye gelince: İşte bu, yeryüzünde kalır " (Ra'd 17) ayetıyle, Hazret-i Peygamber de "Mallarınızı, zekâtlarınızla koruma ve muhafaza Keşfu'l-Hafa, 1/361. altına alınız" ifadesiyle işaret etmişlerdir.

6) Bir "şey"den müstağni olmak, bir şeyle müstağni olmaktan daha büyük bir makamdır. Çünkü, bir şeyle müstağni olmak, ona muhtaç olmayı gerektirir. Ancak ne var ki bununla, başka bir şeyden müstağni olma hali sağlanmış olur. Ama, bir şeyden müstağni olmaya gelince, işte tam ve mükemmel müstağni olma hali budur. İşte bundan dolayı "Bir şeyden müstağni olma, Hakk'ın; bir şeyle müstağni olma da, halkın, mahlûkatın sıfatıdır" denilmiştir. Binâenaleyh, Allahü teâlâ, bir kuluna çok mal verince, onu "bir şey ile müstağni olma" babından büyük ve tam bir pay ile nasîblendirmiş olur. Bu sebeple. Cenâb-ı Hak bu kimseye zekât vermesini emredince, O'nun bundan maksadı, o kimseyi, "Bir şey ile müstağni olma" derecesinden, ondan daha üstün ve daha şerefli olan bir makama yükseltmek olur ki, bu makam da, "bir şeyden müstağni olma" makamıdır.

7) Mala, herkesin çok fazla meyli olduğu için, "mat" ismi verilmiştir. Binâenaleyh o, gelip gidici bir şeydir; ve çok çabuk yok olan, daima dağılıp parçalanma ile yüzyüze bulunan bir şeydir. Bu sebeple, mal, bir kimsenin elinde uzun müddet kaldığında, o. yokluk ve bölünüp parçalanma ile yüzyüze gelmiş gibi olur. Bu sebeple insan onu, çeşitli hayır ve yararlı işlerde harcadığında, o zaman mal, zevali mümkün olmayan bir beka ile devam eder. Çünkü o durumda bu mal, dünyada devamlı bir övgüyü; ahirette de, devamlı bir mükafaatt gerektirir, hak ettirir. Birisinin, "İnsan, altınını kabre götüremez " dediğini duyduğumda. "Aksine, bu mümkündür, zira o, o malını Allah'ın en büyük rızasını talep etme hususunda infâk edip harcadığında, onu kabrine götürmüş ve Kıyamete kadar taşımış olur " dedim.

8) Malı infâk etmek, melekler ve peygamberlere benzemek demektir. Onu harcamayıp tutmak ise, kınanmış olan cimri kimselere benzemek demektir. Şu halde malı harcamak, infak etmek daha uygundur.

9) Bu hal hayır ve rahmet lütfetmek, Hak teâlâ'nın sıfatlarındandır. Binâenaleyh, mümkün olduğu kadarıyla, böylesi bir sıfatı elde etme hususunda gayret sarfetmek, Allah'ın edebiyle edeblenme olur ki, bu da, insanlık kemâl ve olgunluğunun son noktasıdır.

10) İnsanın üç şeyi bulunmalıdır: Ruh, beden ve mal. Binâenaleyh, insan iman etmekle emrolunduğunda, ruhunun cevheri, teklife garkolur. O, namazla emrolunduğunda, lisanı, zikir ve Kur'an okumaya garkolur, bedeni de o amellere dalmış olur. Geriye sadece malı kalır. Binâenaleyh, şayet malı, en uygun iyilik ve hayır cihetine sarfedilip harcanmazsa, insanın, malına olan tutku ve ihtirasının, ruh ve bedenine olan hırsının üzerine çıkmış olması gerekir ki bu bir cehalettir. Zira, saadetin dereceleri üçtür:

a) Ruhanî saadetler;

b) Bedenî-cismani saadetler, ki bu orta derecede bulunur ve,

c) Haricî saadetler ki, bunlar da mal ve makamdır. İşte mal ve makam mertebeleri nefsânî mutluluklara hizmet eden şeyler gibi olmuş olurlar. Binaenaleyh ruh, kulluk makamında iyice bezledüip, daha sonra da malı harcama hususunda bir cimrilik ve ihtiras meydana gelirse, o zaman hizmet eden pozisyonunda olan mal ve makamın, asıl hizmet edilen ruhanî mutlulukların üzerine çıkarılmış olması gerekir ki, bu cehalettir. Öyleyse aklı olan kimsenin Allah rızasını elde etmek için, malını harcayıp sarfetmesi "gerektiği sabit olmuş olur.

11) Alimler şöyle demiştir: "Nimetin şükrü, onu, in'âm edenin rızasını elde etmek için harcamaktan ibarettir. Zekât, nimetin bir şükrüdür. Binâenaleyh, in'âm edene, nimet verene şükretmenin farz olduğu sabit olduğu için, zekatın farz olduğuna hükmetmek gerekir.

12) Zekâtı farz kılmak, müslümanlar arasında bir ülfet ve sevginin meydana gelmesini, onlardan kin ve hasedin giderilmesini sağlar. Bütün bunlarsa mühim şeylerdendir.

İşte bunlar, zekâtın farz kılınmasından, onu verenle ilgili olarak ortaya çıkan hikmetlerin beyanı hususunda, nazar-ı dikkate alman muteber açıklamalardır.

Zekâtın, Alan Yönünden Hikmetleri

Zekâtın farz kılınmasından, onu alanlarla ilgili olan fayda ve hikmetlere gelince, bunlar da pekçoktur;

1)Allahü Teâlâ, malları yaratmıştır. O mallardan elde edilmek istenen, onların kendileri ve zâtları değildir. Çünkü, altın ve gümüşün bizzat kendilerinden, pek az durumlar hariç, istifade etmek mümkün değildir. Tam aksine, bunların yaratılmasının maksadı, bunlar vasıtasıyla, bazı faydalar temin edip, muhtemel zararları savuşturmaktır. Binâenaleyh insanın ihtiyacı kadar malı bulunduğunda, bu insan o malını elinde tutmaya, kendisi için ayırmaya, başkalarından daha layıktır. Çünkü muhtaç olmak noktasında, diğer muhtaç kimseler de, o malda müşterektirler. Halbuki mal sahibi, onlardan o malı elde etmek için, sa'y-ü gayreti ile o diğer kimselerden ayrılmıştır. Binâenaleyh o malın ona tahsis edilmesi, başkalarına verilmesinden daha uygundur. Ama, ihtiyacından fazla malı olup, muhtaç olan bir başka kimse de bulunduğunda, burada her biri o malı mülk edinmeyi gerektirecek iki sebep bulunmuş olur:

a) "Malik" hakkında söz konusu olan sebebe gelince, bu, onun o malı kazanma ve elde etme hususunda gayret göstermesidir. Bir de onun, kalbinin bu mal ile daha fazla ilgilenmesi, meşgul olmasıdır. Zira böyle bir ilgi de, bir çeşit ihtiyaçtır.

b) "Fakir" hakkında söz konusu olan sebebe gelince, bu fakirin o mala olan ihtiyacı, onun o mal ile bir alâkasının bulunmasını gerektirir. Binâenaleyh, birbiriyle çelişen böylesi iki sebep ortaya çıkınca, ilahî hikmet, imkân nisbetinde bu iki sebepten herbirini gözetmeyi gerektirmiştir. Bundan dolayı da şöyle denilmiştir: Mâlikin, (o malda), onu kazanmış olma hakkı ile, kalbinin o mal ile alâkalanma hakkı bulunmaktadır. Fakirin de o malda, ihtiyaç hakkı hasıl olmuştur. Böylece biz, deliller arasını imkân nisbetinde uyuşturmak, telif etmek için, mâlikin tarafına ağırlık verip malın çoğunu onun elinde bıraktık ve fakire de o malın pek cüz'î bir kısmını verdik..

2) İnsan, asıl ihtiyacından fazla olan malını elinde tuttuğunda, o mal, yaratılış gayesinden uzak olarak, başıboş bir biçimde evde kalmış olur. Bu da, Allah'ın hikmetinin zuhur etmesini önleme çabasından ibaret olur. Böylece Allahü teâlâ, malın yaratılmasındaki hikmet tamamiyle geçersiz kılınmış olmasın diye, o malın bir kısmının fakire verilmesini emretmiştir.

3) Fakirler, Allah'ın iyâli, (hane halkı) durumunda olan kimselerdir. Çünkü Allahü teâlâ, "Yerde yürüyen hiçbir canlı hariç olmamak üzere, rızıkian Allah'ın üstünedir..." (Hüd, 6) buyurmuştur. Zenginler, Allah'ın hazinelerinin bekçileridirler. Çünkü, onların ellerindeki mallar, Allah'ın mallarıdır. Cenâb-ı Hak, o malları onların eline vermeseydi, onlar o maldan tek bir daneye bile malik olamazlardı. Nice akıllı ve zekî kimseler vardır ki, iyice gayret sarfederler de, karınlarını doyuracak bir yiyecek elde edemezler. Nice ahmak ve beceriksiz kimse de bulunur ki, çok kolay bir biçimde dünyalık elde ederler. Bunun sahibi olan Allah'ın böyle olduğu sabit olunca, gerçek mal bekçisine, "O hazinede bulunan mallardan bir kısmını muhtaç olan kullarıma ver!" demiş olması, yadırganacak bir şey değildir.

4) Şöyle denilebilir: "Mal, ona muhtaç olmadığı halde, tamamiyle zenginin elindedir. Halbuki kazanmaktan tamamiyle âciz olan fakirin tarafını ihmal etmek, Hakim ve Rahîm olanın hikmetine uygun düşmez. Binâenaleyh, zengine, o malın bir kısmını fakire vermesini farz kılması gerekirdi.

5) Şeriat, mal sahibinin elinde, o malın daha çoğunu bırakıp, onun çok az bir kısmını fakire verince, mal sahibi, geride elinde kalan o mal ile ticaret yapıp, kazanç sağlamak suretiyle o noksanlığı telâfi etme imkânı bulur, böylece o eksiklik giderilmiş olur. Ama fakire gelince, onun hiçbir şeyi yoktur. Binâenaleyh zenginlerin malından o fakire bir kısım mal verilmemiş olsaydı, o fakir başı boş, metruk bir biçimde kalmış olur ve yarasını saracak herhangi bir şey bulamamış olurdu. Bu sebeple, zenginin fakire, malının bir bölümünü vermesi uygun olur.

6) Zenginler, fakirlerin işlerini düzeltmemiş olsalardı, çoğu kez, fakirin içinde bulunduğu şiddetli ihtiyaç ve miskinliğin getirmiş olduğu mazarrat, o fakirleri, ya müslüman zenginlerin düşmanlarına katılmaya, veyahut da hırsızlık v.s. gibi kötü fiilleri yapmaya sevketmiş olurdu. Binâenaleyh zekâtı farz kılmak, böyle bir hikmeti ortaya koyar. Bu sebeple, zekâtın farz olduğuna hükmetmek gerekir.

7)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"iman İkiye ayrılır: Yarısı sabır, yarısı da şükürdür." Mal, tabiî olarak sevilen bir şeydir. Bu sebeple onu elde etmek, şükrü; kaybetmek de sabretmeyi gerektirir. Buna göre sanki, "Ey zengin, sana mal verdim, şükrettin.. Böylece de şükredicilerden oldun. Haydi, şimdi de onun bir kısmını elinden çıkar ki, ondan ötürü sabretmen sebebiyle, sabredenlerden olasın. Ey fakir! Sana çok mal vermedim, ama sabrettin ve böylece de, sabredicilerden oldun. Ancak ne var ki ben, o miktar (sadaka, zekât miktarı) mal senin mülküne girdiğinde, bana şükredesin ve böylece de şükredicilerden olasın diye, zengine, o malının bir kısmını sana vermesini farz kıldım!.." denilmek istenmiştir. Şu halde zekâtı farz kılmak, bütün mükelleflerin beraberce, sabır ve şükür sıfatlarıyla bezenmelerine bir vesîle olmuş olur.

8)Hak teâlâ, fakire sanki, "Sana çok mal vermediysem de, ben kendimi, sana karşı borçlu addettim. Ben, zengine çok mal verdiysem de ben onu, o miktar malı kendisinden kabul etmen için senin peşinde koşup, sana yalvarıp yakarmakla mükellef tuttum. Böylece de sanki sen, onu cehennem azabından kurtarmış olduğun için (o sana değil, aksine) sen ona in'-âmda bulunmuş gibi olursun. Şayet o zengin, "sana bu dünyada, in'âmda ve ihsanda bulundum" derse, ey fakir, "Seni dünyada kınanmaktan ve utanmaktan; ahirette de, cehennem azabından kurtardığım için, aksine ben sana in'âmda bulundum " de!" demiştir.

Zekâtın farz kılınmasının hikmeti hususunda, bazısı yakînî, bazısı da iknâî olmak üzere, yapılan izahların tamamı budur. Allah'ın hükümlerinin ve hikmetlerinin sırlarını, sadece kendisi bilir. Allah en iyi bilendir.

İkinci makam: Bu makamla ilgili birkaç mesele vardır:

Zekât Sadece Sekiz Sınıfa Aittir

Cenâb-ı Hakk'ın, "Sadakalar, ancak fakirlere (...) mahsustur" buyruğu, sadakalarda bu sekiz çeşit kimsenin dışında hiç kimsenin hakkı olmadığına delâlet etmektedir, Bu hüküm, üzerinde icmâ ve ittifak edilen bir husustur. Hem, innema edatı, hasr ifade eder. Bunun böyle oluşunun delilleri şunlardır:

a) İnnema kelimesi, in ve ma harflerinden meydana gelmiştir. Halbuki in kelimesi isbat, ma kelimesi ise, nefy içindir. Bunlar bir araya geldiğinde, aynı mana üzere kalmaları gerekir. Böylece de, bu iki harfin mezkûr şeyin varlığını, onun dışındaki şeylerin ise bulunmamasını ifade etmeleri gerekir,

b) İbn Abbas, "fadl ribâ"sının bulunmadığı hususunda Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Riba ancak, nesîededir..." Buhârî, Buyu'. 79 (331): Müslim, Musâkât. 102 (3/1218). ifadesine tutunmuştur. Bu lafız şayet hasr ifade etmeseydi, durum böyle olmazdı. Hem bazı sahabe, "haşefe" miktarının girmesinin guslü gerektirmeyeceği hususunda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Su (gusül), ancak sudan (meniden) ötürüdür" Müslim, Hayz, 81 (1/269); Tirmizî, Taharet, 81 (1/83). hadisine tutunmuşlardır. Bu kelime şayet hasr ifade etmeseydi, bu böyle olmazdı.. Cenâb-ı Hak da, "Allah, ancak bir tek tanrıdır" (Nisa, 171) buyurmuştur.

O'nun bu ifadeden maksadı, başkasında ulûhiyyet niteliğinin bulunmadığını beyan etmektir.

c)Şiirdir... Nitekim A'şâ, 'Sayıcaonlardan daha çok değilsin; izzet ve şeref de ancak; (sayıca) çok olanındır...": Ferazdak da: ce namusu müdafaa edip savunan ve koruyan biriyim!.. Onların kadr ü kıymetlerini de, ancak ben veya benim gibiler müdafaa edebilir" demişlerdir. Bütün bu açıklamalarla, innemâ kelimesinin "hasr" ifade ettiği sabit olur. Sadakaların (zekâtların), sadece bu sekiz kısma verileceğine, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bir kimseye: "Şayet sen, sekiz kısımdan birisinden isen, o sadakalarda hakkın vardır. Aksi halde, alman o sadaka, başta bir ağrı ve karında da bir hastalık olur" Müsnedi, 4/169. demiş olması delâlet etmektedir. Yine Hazret-i Peygember "Zenginin ve gücü kuvveti yerinde olan kimsenin sadaka alması helâl olmaz" Tirmizî, Zekat, 23 (3/42); İbn Mâce, Zekât, 26 (1/589). buyurmuştur.

İkinci Mesele

Bil ki Allahü teâlâ, münafıkların, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, sadakaları alma hususunda ayıpladıklarını haber verince, o peygamberin, sadakaları sırf bu sekiz kısım kimse için alıp, kendisi, akrabaları ve ilgisi bulunduğu kimseler için almadığını beyan buyurmuştur. Biz, zenginin malından alınan o az miktardaki malın, fakirin ihtiyacını gidermek için ona verilmesindeki hikmet ve maslahatın bu olduğumu beyan etmiştik. Durum böyle olunca, münafıkların, (Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i) ayıplayıp tenkit etmeleri, beyinsizliğin ve cehaletin ta kendisi olmuş olur. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Ben size (o zekâtlardan, sadakalardan), ne bir şey veririm, ne de sizi onlardan men ederim. Ben ancak emrolunduğunu yerli yerinde yapan bir memurum" Buhârî, Humus, 7 (4/49); Müslim, Zekat, 96 (2/718). buyurmuştur.

Üçüncü Mesele

Ebu Hanîfe (r.h.)'ye göre zekât mallarını bu kısımlardan sadece bazısına vermek caizdir. Bu, Hazret-i Ömer, Huzeyfe, İbn Abbas, Said İbn Cübeyr, Ebu'l-Aliye ve en-Nehâî'nin görüşleridir.

Saîd İbn Cübeyr'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Şayet ben, müslümanlardan olan bir ev halkının, fakir ve iffetli olduklarını görürsem, bu zekâtları onlara vermek bana daha hoş gelir. " Şafiî (r.h) ise, "zekât mallarının mutlaka sekiz kısma verilmesi gerekir " demiştir. Bu, Ikrime, Zührî ve Ömer İbn Abdilaziz'in görüşüdür. Şafiî, şu şekilde delil getirmiştir: "Allahü teâlâ, bu taksimatı Kur'an'ın nassında zikretmiş, sonra da bunu, "Allah'dan bir farz olarak..." (Tevbe, 60) ifadesiyle tekid etmiştir. Binâenaleyh, her sınıftan mutlaka üç kimsenin bulunması gerekir. Çünkü, cem'in en azı üçtür; bu sebeple bir kimse, üç ve daha yukarı sayıdaki fakirin hissesini iki fakire verse, üçüncüsünün payını tazmin etmesi gerekir ki bu pay, fukaranın toplam paylarının üçte biridir. Bu sekiz kısım kimsenin hisselerinin mutlaka eşit olması gerekir. Meselâ sen, on dirhem tasadduk etmen gerekir de, sen de bunlardan beş grubu bulabilirsen, her hisse, iki dirhem olmak üzere on dirhemi beş hisseye ayırırsın. Bu kısımlardan birine fazla vermen caiz olmaz. Daha sonra senin, bu her kısma ikişer dirhem vermen gerekir. O gruplardan her birinin asgari sayısı, üçtür. Bu üç kişi arasında eşit davranman gerekmez. Meselâ sen (fakir grubundan) bir kimseye bir dirhem, diğer fakire 5/6 dirhem, diğer fakire de 1/6 dirhem verebilirsin." İşte Şafiî (r.h.)'nin mezhebine göre, zekâtın taksim edilme şekli budur.

Zekâtın Sekize Taksimi Gerekmez

Allah'a dua eden, O'na çağıran Musannif (r.h) şöyle der: "Ayette, Şafiî (r.h.)'nin görüşü hususunda herhangi bir delâlet bulunmamaktadır. Çünkü Allahü teâlâ, sadakaların tamamını, bu sekiz kısım kimseye vermiştir. Bu da mesela, Zeyd'in bizzat sadakasının, bu sekiz kimsenin tamamına verilmesini gerektirmez. Bunun delili ise, hem aklî hem de naklidir.

Naklî olan delile gelince: Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin mutlaka beşte biri Allah'ın, Resulünün, hısımların, yetimlerin, yoksulların, yolcularındır..." (Enfal, 41) ayetidir. Böylece Cenâb-ı Hak, ganimet mallarının beşte birinin bu beş kısım kimseye ait olduğunu beyan etmiştir. Hiç kimse, ganimet olarak alınan her şeyin bizzat kendilerinin bu beş gruba dağıtılmalarının vâcib olduğunu söylememiştir. Aksine âlimler, bundan muradın, ganimet mallarının toplamının bu gruplar için olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ama, o ganimet mallarının her çeşidinin ve her parçasının bu kimselere taksim edilmesine gelince, bunun böyle olduğunu hiç kimse söylememiştir. İşte burada da böyledir. Sadakaların toplamı, bu sekiz kısım kimsenin hepsine aittir. Ama, Zeyd'e ait sadakanın bizzat bu sekiz gruba dağıtılmasının farz olduğunun söylenmesine gelince, ayetin lafzı, kesinlikle buna delâlet etmemektedir.

Aklî delil de şudur: Toplam hakkında sabit olan hükmün, o toplamın parçalarından her bir parçada tahakkuk etmesi gerekmez. Ve yine, küll ile cüz arasında hiç bir farkın bulunmayacağı da söz konulu değildir. Ayetin lafzının, Şafiî'nin söylediğine delâlet etmediği, işte yapmış olduğumuz bu açıklama ile sabit olmuş olur.

Bizim görüşürhüzün doğruluğuna şunlar delâlet etmektedir:

a) Sadece yirmi dinarı olan bir kimsenin, yarım dinarı zekât olarak vermesi vâcibtir. Binâenaleyh biz, bu kimseye, o yarım dinarını yirmidört parçaya (8x3 = 24) ayırmasını teklif etsek, o zaman, bu parçalardan her biri, son derece küçük ve önemsiz bir miktar olur; böylece de, önemli işlerde yarartanılamayacak derecede az bir hale gelir.

b) Şayet, bu sekiz kısmı buluncaya kadar beklemek muteber olsaydı, o zaman sahabenin ileri gelenlerinin, bunu nazar-ı dikkate almaları, ona riayet etmeleri daha uygun olurdu. Şayet durum böyle olsaydı, bu haber, Ömer İbni'l-Hattâb'a, İbn Abbas'a, Huzeyfe'ye ve diğer büyük sahabîlere ulaşmış olurdu. Bu da onlara ulaşmış olsaydı, onlar böyle bir şeye muhalefet etmezlerdi. Onlar buna uymadıklarına göre, biz bunun nazar-ı dikkate alınmayan bir şey olduğunu anlamış oluyoruz.

c) Şafiî (r.h.)'den zekâtın nakledilmesinin, (başka bir beldeye götürülmesi) caiz olup olmadığı hususunda iki ayrı görüş nakledilmiştir. Meselâ, zekât vermesi gereken bir kimsenin herhangi bir köyde oturmakta olduğunu düşünelim. Orada, ne "mükâteb" bir köle, ne gazi olan bir mücahid, ne âmil (zekât toplayıcı), ne müellefe-i kulûb'dan bir kimse olmasın ve oraya hiçbir yolcu da uğramasın. O köyde de, tesadüf bu ya, borçlu hiçbir kimse bulunmasın. Bu kimsenin, zekâtla ilgili mükellefiyeti nasıl olacaktır? Şimdi biz kalksak, "Bu kimsenin, zekâtını, bu grupları bulabileceği bir beldeye nakletmesi için yolculuk yapması ona farzdır" dersek, bu âlimlerden hiçbirinin söylemediği bir görüş olmuş olur. Biz, bundan böylesi bir mükellefiyeti kaldırdığımızda, o zaman bizim görüşümüz doğru olur. İşte bu konuda bizim söyleyeceğimiz bundan ibarettir. Allah en iyi bilendir.

Zekâtın Sarf Yerlerinin Tarifi

Bu mesele, bu sekiz kısmın tarifi hususundadır. Fakir ve Miskinler

Birincisi ve ikincisi: Birinci ve ikincisi fakirler ve yoksullardır. Bunların, gelirleri giderlerini karşılamayan muhtaç kimseler olduğu hususunda şüphe yoktur Ama alimler, bunları birbirinden ayırdetmek için ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olmak üzere bazı âlimler, daha fazla muhtaç olan, fakirdir derken -ki bu Şafii (r.h.) ve ashabının görüşüdür-; diğer bazıları da "daha muhtaç olan miskindir, yoksuldur" demişlerdir ki bu da Ebu Hanife ve arkadaşlarının görüşüdür. Bazıları da "fakirle miskin arasında bir farkın bulunmadığını, aynı oldukları halde Allahü Teâlâ'nın onları bu iki vasıfla vasfettiğini söylemişlerdir ki bu da Ebu Yusuf ve Muhammed (r.h)'in görüşü olup, Ebu Ali el-Cübbaî'nin tercihidir. Bu ihtilafın olumlu neticesi şöyle bir meselede ortaya çıkar: Meselâ bir kimse (malının bir kısmını) falancaya, fakirlere ve miskinlere vasiyyet etse, "Fakir, miskinden başkasıdır" görüşünü benimseyenler, "Falancaya, o malın üçte biri düşer" derler. "Fakirle miskin aynı kimsedir" diyenler de, "Falanca"ya, o malın yarısı düşer" hükmünü verirler. Cübbaî şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, fakir ve miskini, zekât hususundaki durumlarını iyice kuvvetlendirmek, güven altına almak için, iki ayrı isimle zikretmiştir. Çünkü bu sekiz kısım içinde aslolan, vazgeçilemiyecek olanlar, fakir ve miskinlerdir. Hem, bunun diğer bir faydası da, diğerleri gibi değit, sadakalardan buna iki hissenin verilmesidir. "

Bil ki bu ihtilafın neticesi, sadakaların dağıtılmasında ortaya çıkmayıp, ancak "vasiyyet"le ilgili hususlarda ortaya çıkar. Bu, mesela bir kimsenin, "Fakirlere (200), miskinlere de (50) (dirhem) vasiyyet ediyorum.." demesi halinde, Şafii (r.h.)'ye göre ikiyüzü, daha fazla muhtaç olana; Ebu Hanîfe (r.h.)'ye göreyse, daha az muhtaç olana vermek gerekir. Şafiî (r.h.)'nin delili şunlardır:

Şafiî'nin Miskin Konusundaki Görüşünün Delilleri

1)Allahü teâlâ, ihtiyaçlarını gidermek, maslahatlarını görmek için, zekâtın, sadakaların bu sekiz kısma verileceğini belirtmiştir. Bu, ilk başta sayılanın, daha fazla muhtaç olan olduğuna delâlet eder. Çünkü zahir olan durum, "ehemm"in mühimden önce getirilmesi gerektiğidir. Baksana Ebu Bekr ve Ömer diye söze başlanır, Hazret-i Osman'ı Hazret-i Ali'ye üstün görenler, onlardan bahsederlerken, "Osman..., Ali...; Ali'yi Osman'dan üstün görenler, "Ali, Osman..." derler. Hazret-i Ömer, öğüt verici olarak, yaşlılık ve İslâm kâfidir... " beytini terennüm etmiş ve "Keşke şair, İslâm'ı yaşlılıktan önce zikretseydi" demiştir. Binâenaleyh, ayette önce fakirlerle başlanınca, fakirlerin miskinlerden daha muhtaç olmaları gerekir.

2) Ahmed İbn Ubeyd şöyle demiştir: "Fakir, miskinden daha kötü durumda olandır. Çünkü Arapça'da, "fakir" kelimesinin aslı mefkûr olup, bu da "Omurga kemiği dışarı çıkmış" adam demektir. Sonra mefkur yerine fakîr denilmiştir. Zaten Arapça'da bu cari olup, mesela matbûh yerine tabîh, mecruh yerine cerîh denilebilir.

Böylece fakirin şiddetli bir ihtiyaç içinde olduğu halde, fakirliğinden ötürü yerinden kalkamadığından bu ismi almış olduğu sabit olur. Bu kötürümlük hali, onun çalışıp çabalamak için hareket etmesine mani olur. Düşkünlükte, fakirlikte, darlık içinde bulunmada bundan daha fazlasının düşünülemeyeceği malumdur, Dilciler Lebîd'in şu beytini nakletmişlerdir:

Ibnu'l-A'rabî bu beyitteki "fakîr"in, omurgaları kırılmış kimse anlamına geldiğini, iş göremez bir düşkün için bir darb-ı mesel olduğunu söylemiştir..

Fakirin, daha fazla muhtaç olan kimse olduğunu, Cenâb-ı Hakkın, "O gün bazı yüzler kasvetlidir.. Anlar ki, kendisine, bel kemiklerini kıracak (fakire) bir iş yapılacak!" (Kıyame. 24-25) ayeti de delâlet etmektedir.. Cenâb-ı Hak bu ayette fakire lafzını, belâ ve musibet nevilerinden en büyüğüne bir kinaye tutmuştur.

3) Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), fakirlikten (Allah'a) sığınarak, "Fakirlik, neredeyse küfür olacaktı..." Camiu s-Sağir. 2/89.

'buyurmuş, daha sonra da, "Allah'ım, beni miskin olarak yaşat, miskin olarak öldür ve beni, miskinler zümresi içinde hasret" Keşfu'l-Hafâ 1/181. (Tirmizi, Zühd. 37 ve İbn Mâce Zühd, 7). demiştir. Halbuki miskin, fakirden daha kötü durumda olan birisi olsaydı, o zaman bu iki hadis birbiriyle çelişirdi. Çünkü (bu durumda), Hazret-i Peygamber fakirlikten Allah'a sığınmış, sonra da, ondan daha kötü olan bir şeyi Allah'dan istemiş olurdu. Ama biz. fakirin miskinden daha fazla muhtaç olduğunu söylersek, o zaman bu iki hadis arasında kesinlikle bir tenakuz olmaz.

4) Bir kimsenin miskin olması, onun herhangi bir mal sahibi olmasına mani değildir. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, "Gemiye gelince: O. denizde iş yapan yoksullarındı.." (Kehf, 79) ayetidir. Cenâb-ı Hak bu ayette, epey miktar altına denk olan gemisi olan bir kimseyi, miskin olmakla vasfetmiştir. Halbuki, Allah'ın, kitabında herhangi bir insanın bir şeye mâlik olduğu halde, fakir diye nitelendirdiğini görememekteyiz.

Eğer onlar, "Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın "Allah ganîdir, siz ise fakirlersiniz..." (Muhammet), 38) ayetidir. Böylece Cenâb-ı Hak, bütün insanları, birçok şeye sahip olmalarına rağmen, fakir olmakla vasfetmiştir" derlerse, biz deriz ki:

Bu. zıddına daha uygun düşer. Çünkü Allahü Teâlâ onları, kendisine nisbetle 'fakirler" olarak nitelemiştir. Zira, Allah'ın dışında kafan herkes, Allah'a nisbetfe, katiyyetle hiçbir şeye sahip değillerdir. O halde, bizim görüşümüz doğru olmuş olur.

5)Hak teâlâ'nın, "Yahut, bir açlık gününde yemek yedirmektir. Yakınlığı olan bir yetime.. Yahud, toprakta sürünen bir yoksula (miskine)" (Beled, 14-16); ayetidir. Halbuki bu ayette şiddetli ihtiyacından dolayı toprağa belenmiş, toprakta sürünen miskin, yani fakir murad edilmiştir. Binâenaleyh, bu ayette geçen "miskin" kelimesini, "toprakta sürünen" ifadesiyle kayıtlamak, bazan böyle olmayan bir miskinin bulunabileceğini gösterir. Bu da ancak o kimsenin bir şeye malik olması halinde böyle olur. O halde, bu o kimsenin miskin olmasının bazı şeylere malik olmasına mani olmadığına delâlet eder.

6) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Fakir, hiçbir şey bulamayan muhtaç kimsedir.. Bunlar, ehl-i suffe, yani Mescid-i Nebt'nin sefasında kalan kimselerdir. Bunlar, evleri barklan olmayan dörtyüz civarında müslümandı. Binâenaleyh fazla yiyeceği bulunan her müslüman, yiyecek fazlasını akşam olunca onlara getirirdi. "Miskinler" ise, gezip dilenen kimselerdir" Bu istidlalin özü şudur: Ehl-i Suffe'nin alabildiğine fakir olduğu mütevâtir olarak bilinen bir husustur. Binâenaleyh İbn Abbas, "fakirler"i ehl-i suffe olarak; "miskinleri" de gezip dilenen kimseler olarak tefsir etmiş, insanlardan herhangi birşey isteyemeyen muhtaç kimselerin durumlarının, muhtaç olup da dilenenlerden daha güç olduğu sabit olduğuna göre, "fakir"in, "miskin"den daha zor durumda olması gerektiği ortaya çıkmış olur demiştir.

7) "Meskenet", "sükûn" masdarından türemiştir. Binâenaleyh fakir kimse, insanlardan dilenip, yardım istediğinde onların birşeyler vereceğini anlayınca kalbi diner, korkusu ve acizliği zail olur. Bu kimsenin, kendisine red ve men ile karşılık verildiğinde dineceği, sakinleşeceği, kalbinin yatışacağı ve istemeyi tekrar edeceği için bu ismi almış olması da muhtemeldir. İşte bu sebepten ötürü Cenâb-ı Hak, temeskünü, yani miskinliği, "başkasından isteme ve yalvarma"dan kinaye kılmıştır. Nitekim Arapça'da, yumuşayıp, boyun eğdiğinde, denilir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, namaz kılan kimseye, ffmütevazi ve huşu içinde ol" manasını kastederek demiş olması da bu manadadır. Böylece bu, miskinin dilenen kimse olduğuna delâlet etmiş olur.

Bu sabit olunca biz deriz ki: Cenâb-ı Hak, bir başka ayetinde "Onların mallarından sâilin ve mahrumun (yoksulun) da bir hakkı vardır" (Zâriyat. 19) buyurmuştur. Binâenaleyh bizim burada zikrettiklerimizle, "miskin"in, dilenen kimse olduğu sabit olunca, "mahrum"un da, fakir kimse olması gerekir. "Mahrum" kelimesinin, iyice mahrum olmayı ifade ettiğinde şüphe yoktur. Böylece fakirin, miskinden daha kötü ve güç durumda olduğu sabit olmuş olur.

8)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Allahım, beni "miskin" olarak yaşat" Keşfu'l-Hafâ. 1/181. buyurmuştur. Zahir olan odur ki, Allahü teâlâ O'nun duasını kabul etmiş, O'nu bir miskin olarak öldürmüştür. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ederken, bir çok şeye sahipti. Binâenaleyh bu, bir kimsenin "miskin" olmasının, bazı şeylerin sahibi olmasına mani olmadığına delâlet eder. "Fakir"e gelince, bu kelime daha fazla muhtaç olmayı gösterir. Zira Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Fakirlik neredeyse küfür olacaktı" Câmius-Sağîr. 2/89 buyurmuştur. Bununla, fakirliğin, miskinlikten daha ileri derecede olduğu sabit olmuş olur.

9) İnsanlar, tıpkı siyah ve beyazın birbirinin zıddı olması gibi, fakirlik ve zenginliğin iki zıd şey olduğu hususunda ittifak etmişler, ama hiç kimse zenginlik ve miskinliğin iki zıt şey olduğunu söylememiş; aksine onlar şeref ve meskenetin birbirine zıd olduğunu söylemişlerdir. Binaenaleyh herkese boyun eğen, herkesten korkan, herkesin kötülüğüne katlanıp, cevap veremeyen, onlara yalvarıp yakaran kimseler hakkında, insanlar "Falanca zillet ve meskenetini ortaya koydu. O miskindir, âcizdir" derler. Ama "fakir" kelimesine gelince, insanlar bunu zenginliğin zıddı manada kullanmışlardır. Hal böyle olunca da onlar, (haksızlıklara karşı) boyun eğip itaat gösterdiğinde ve karşı çıkmadığında, zengin olan kimseyi de bazen "miskin" diye; yine boyun eğmekten ve zilletten uzak duran fakir kimseyi de "şerefli, asit" diye tavsif ederler. Böylece fakirliğin, malı bulunmama; miskinliğin de, zillet manasında olduğu sabit olur. Birincisi malın bulunması manasına ters olup, ikincisi malın bulunmasına ters değildir.

10)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Mu'âz (radıyallahü anh)'a zekat konusunda "Onu onların zenginlerinden al, fakirlerine ver" Buhâri, Zekal. 1 (2/108); Müslim, iman. 29 (1/50). demiştir. Şayet, "miskin" daha fazla muhtaç manasına olsaydı, o zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "O zekatı, onların miskinlerine ver" demesi gerekirdi. Çünkü daha mühim olanın zikredilmesi daha uygundur. İşte yaptığımız bütün bu izahlar, "fakir"in "miskin"den daha zor durumda olduğuna delâlet eder.

Miskinin Fakirden Daha Yoksul Olduğu

"Miskin"in, "fakir"den daha zor durumda olduğunu söyleyenlerin delilleri de şunlardır:

1) Bu görüşte olanlar, "Yahut toprakta sürünen bir miskine.. "(Beled, 16) ayetini delil getirmişler ve şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Allah, bu ayette miskini, "toprağa belenmiş" diye tavsif etmiştir. Bu da onun, son derece fakr-u zaruret içinde olduğuna delâlet eder. Hem sonra Cenâb-ı Hak, yiyecek cinsinden verilecek keffâretlerin miskinlere verilmesini emretmiştir. Halbuki, açlığı gidermekten daha büyük bir ihtiyaç yoktur.

2) Bu görüşte olanlar bir çobanın şu şiirini defil getirmişlerdir: "Sağımlık hayvanları kendi çoluk çocuğuna göre olan fakire gelince, efendi(si) ona (süt, v.b) bir şey bırakmadı." Şair burada, sağımlık hayvanları olan kimseyi "fakir" diye isimlendirmiştir.

3) Miskin, içinde istirahat edip sükunet bulacağı bir evi olmadığı için, bulduğu yerde yatan ve istirahat eden kimsedir. Bu da "miskin"in son derece sıkıntı ve güçlük içerisinde bulunduğuna delâlet eder.

4) Onlar, Esmâî ve Ebu Amr b. el-Alâ'nın şöyle dediklerini nakletmişlerdir: "Fakir, yiyeceği olan; miskin ise, hiçbirşeyi bulunmayan kimsedir." Yunus da: "Fakir, kendisine yetecek kadar birşeyleri bulunan; miskin ise, hiçbirşeyi olmayandır" demiştir. Ben de, bir bedeviye: "Sen fakir misin?" diye sorduğumda: "Yok, vallahi daha da beterim, miskinim" cevabını verdi.

Razının İki Tarafı Karşılaştırması

Bu görüşte olanların, zikrettikleri ayete tutunmalarına şöyle cevap verilir: Biz, o ayetin, bizim lehimize bir delil olduğunu beyan etmiştik. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu ayette bahsedilen "miskin"i, "toprağa belenmiş" diye tavsif edince bu, bazan böyle bir sıfatta olmayan bir miskinin de olabileceğine delâlet etmiş olur. Aksi halde bü kaydın (sıfatın), bir hikmeti olmaz. Onların, "Allah keffaretlerde vacib olan yiyeceği miskinlere ait kılmıştır" şeklindeki görüşlerine karşı deriz ki: "Evet, Allahü teâlâ, (keffarette yedirilmesi gereken) o yiyeceğin, "toprağa belenmiş" sıfatına sahip miskin için olacağını söylemiştir. Bu, Allah'ın o keffaretin, mutlak manada miskine verilmesini vacib kıldığına delâlet etmez.

Bu görüşte olanların, bir çobanın şiiri ile istidlallerine de şöyle cevap verilir: "O, şu anda fakir olan bu kimsenin, daha önce sağımlık hayvanları olduğunu, ama efendisinin kendisine birşey bırakmadığını söylemektedir. Binâenaleyh niçin şöyle denilemesin: Onun sağımlık hayvanları vardı. Ama efendisi, kendisine hiçbirşey bırakmayınca, artık fakir olarak tavsif edildi.

Onların, "Miskin, evi bulunmadığı için, bolduğu yerde yatıp istirahat eden kimsedir" şeklindeki görüşlerine de şöyle cevap verilir: Aksine miskin, dilenmede ısrar eden ve insanların peşinde dönüp dolaşan kimsedir. O, ya insanlar onu kovup ittiklerinde bile, onlardan uzaklaşmadığı için; yahut da, çok isterse, insanların kendisini boş çevirmeyeceklerini bildiği için, kalbi sükûnette ve rahat olduğu için, bu ismi almıştır.

Onların Ebu Amr ve Yunus'dan rivayet ettikleri hususlara gelince, bu da, İmam Şafiî ve İbnü'l-Enbarî'nin sözleri ile çelişki teşkil, eder. Hem sonra Kaffâl, Tefsir'inde, Cabir b. Abdullah (radıyallahü anh)'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "Ayette bahsedilen fakirler, muhacirlerin fakirleri; miskinler de, hicret etmemiş olan müslümanlardır."

Hasan el-Basri'den de şu nakledilmiştir: "Fakir, evinde oturup bekleyen; miskin ise dilenmek için koşuşturandır."

Mücahid: "Fakir, istemeyen; miskin ise isteyen (dilenen) yoksuldur" derken; Zührî: "Fakir, utandığından dilenmek için çıkamayan yoksul; miskin ise dilenen yoksullardır" demiştir. Allah'a dua eden hocamtz der ki: "Bütün bu görüşler, fakirin, dilenmeyen; miskinin ise dilenen yoksul olduğu noktasında birleşmektedir. Binaenaleyh kim dilenirse, birşeyler bulur. Bu sebeple miskin, İhtiyacı ve mağduriyeti daha az olan olmuş olur."

Üçüncü kısım: "Zekât işinde çalışanlar" fıkrasının ifade ettikleridir.

Bunlar, zekat toplamakla görevli memurlardır. Bunlara, yaptıkları iş nisbetinde ücret verilir. Bu, İmam Şafiî (r.h) ile Abdullah b. Ömer (radıyallahü anh) ve İbn Zeyd'in görüşüdür. Mücahid ve Dahhak, "Bunlara zekatın sekizde biri verilir" demişlerdir. Ayetin lafzının zahiri Mücahid'den yanadır. Fakat İmam Şafiî şöyle der: "Bu, yapılan işin ücretidir. Binâenaleyh, işe göre ayarlanmalıdır. Doğrusu şudur: Haşim ve Beni Muttalib kabileleri mensuplarının, azadlılarının zekat malından birşeyler alabilmeleri için, zekat memurları olmaları caiz değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebu Râfî'yi, zekat toplamak için görevlendirmek istemiş ve "Bir kavmin mevlalarının (azadlılarının) da onlardan sayıldığını bilmiyor musun?" demiştir. Allahü teâlâ, 'Ve onun (zekatın) üzerine memur olanlar" buyurmuştur. Çünkü alâ edatı velayet (idare, himaye) manası ifade eder. Nitekim bir kimse bir şehrin valisi olduğu zaman, "Falanca, falan belde üzerinde idarecidir" denilir.

Müellefe-i Kulûb

Dördüncü kısım, "Kalbleri alıştırılmak istenenler..." kelimesinin ifade ettiği kimselerdir. İbn Abbas (radıyallahü anh): "Bunlar, her kabilenin asilzadelerinden meydana gelen bir topluluktur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Huneyn Günü bunlara zekattan vermiştir. Hepsi onbeş kişi olup, şunlardır: Ebu Süfyan, Akra b. Habis; Uyeyne b. Hısn; Huveytıb b. Abduluzza, Âmiroğullarından Sehl b. Amr, Haris b. Hişam, Süheyl b. Amr el-Cühenî, Ebu's-Senâbil, Hakîm b. Hizam, Malik b. Avf, Safvan b. Ümeyye, Abdurrahman b. Yerbû, Ced b. Kays;Amr b. Mirdâs ve Alâ b. el-Haris. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bunlardan herbirine yüz deve vermiş ve böylece onları İslâm'a celbetmek istemiştir. Fakat Abdurrahman b. Yerbû'a elli deve, Hakîm b. Hizâm'a yetmiş deve verince, bu: "Ya Resulallah, ben hiçbir insanı senin bu bağışına benden daha lâyık görmüyorum" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ona on tane deve daha verdi. O yine istedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ona on tane deve daha verdi. O yine istedi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yine verdi. Böyle böyle deve sayısı yüze ulaştı. Daha sonra o: "Ya Resulallah, senin tarafından bana ilk defa verilip de benim yeterli bulmadığım mı daha hayırlı, yoksa yeterli bulduğum şu miktar mı daha hayırlı?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Senin yeterli bulmadığın..." dedi. Bunun üzerine Hakîm: "Allah'a yemin olsun ki, o miktardan fazlasını almayacağım" dedi" demiştir. Rivayet olunduğuna göre, Hakîm öldüğü zaman, Kureyş içinde en çok malı olan kimse idi. Bu atıyyeleri onlara vermek, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ağır gelmişti ama O, onları bununla İslam'a ısındırmıştı.

Musannif (Râzî) (r.h) şöyle der:"Bu atıyyeler ve hediyeler Huneyn Günü olmuştur. Bunların zekatlarla ilgisi yoktur. Ben, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın bu hadiseyi, niçin bu ayetin tefsiri sadedinde zikrettiğini bilmiyorum. Belki de onun bundan kastı, mallardan bir kısmının müelleferi kulûba verilebileceğini anlatmaktır. Ama bu hadisenin, zekatın müellefe-i kulübe verilmesi hususunda bir tefsir olarak zikredilmesi, İbn Abbas (radıyallahü anh)'a uygun düşmez.

Kaffâl: "Ebu Bekr(radıyallahü anh), irtidâd hadiseleri günlerinde, gerek kendisinin, gerekse kavminin zekatlarını toplayıp getiren Adiyy b. Hâtim'e mal vermiştir" diye nakletmiş ve şöyle demiştir: "Maksad, devlet başkanı (olan Hazret-i Ebu Bekr'in) müellefe-i kulûb vasıtasıyla zenginlerin zekatlarını toplamasıdır."

Vahidî: "Allahü teâlâ müslümanları, müşriklerin kalblerini İslam'a ısındırmaktan (yani müellefe-i kulûbtan) artık müstağnî kılmıştır. Binaenaleyh İslam devlet başkanı, müslüman oldukları takdirde, müslümanlara fayda verecek olan bir topluluğun kalbini İslam'a ısındırmak isterse (yani onlara müellefe-i kulûb olarak davranırsa), bu caizdir. Çünkü malların zekatından, müşriklere birşey vermek caiz değildir. Fakat müşriklerden müellefe-i kulûb olanlara gelince, onlara zekaca demiştir. Ben derim ki: Vahidî, "Allah, müslümanları art-İslâm'a ısındırmaktan müstağni kılmıştır" sözünü, Hazret-i Peygamoe zekattan pay ayırıp verdiği zannını gidermek için söylemiştir. Fakat biz kesinlikle böyle olmadığını beyan ettik.

Hem sonra ayette, "müellefe-i kulûb"un müşrikler olduğuna delâlet eden herhangi birşey yoktur. Aksine Cenâb-ı Hak, "Kalbleri alıştırılmak istenenler buyurmuş olup, bu, müslim- gayr-ı müslim hakkında umumi bir ifadedir.

Doğrusu şudur: Bu hüküm, mensûh değildir. İslâm devlet başkanı bu özellikte birtakım kimselerin kalblerini İslam'a ısındırmak için, onlara zekattan müellefe-i kulübün hissesini verebilir. Çünkü, bu hükmün neshedildiğine dair hiçbir delil yoktur.

Köleler

Beşinci kısım, ayetteki rikab (köleler, esirler) kelimesinin anlattığı kimselerdir. Zeccâc şöyle demiştir; "Bu ifadede hazif bulunup, takdiri "köle azadında..." şeklindedir. Bu ifadenin tefsiri, Bakara suresinde (Bakara, 177) ayetinin tefsirinde uzunca geçmişti. Bu ifadenin tefsiri ile ilgili olarak şu görüşler var:

Birinci görüş: Kölelerin zekattan hissesi, bu hisse ile azâd edilsinler diye, mükâteb köleler için ayrılır. Bu, Şafiî (r.h)'nin ve Leys b. Sa'd'in içtihadıdır. Bunlar İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edilen şu ifade ile istidlal etmişlerdir: O, bu ifade ile ilgili olarak: "Allah bununla mükâteb köleleri kastetmiştir" demiştir. Bu tefsir, "Onlara fyani mükâteb kölelere), Allah'ın size verdiği maldan verin" (Nur, 33) ayeti ile kuvvetlenir.

İkinci görüş: İmam Malik İmam Ahmed ve İshak (b. Râhûye'nin) görüşü olup bunlara göre, zekattan kölelere ait olan bu hisse, köle azadı için ayrılır ve harcanır. Bununla, köle satın alınıp âzâd edilir.

Üçüncü görüş: İmam Ebu Hanîfe'nın talebelerinin, Sa'îd b. Cübeyr'in ve en-Nehâî'nin görüşü olup buna göre, zekat parası ile bir köle tamamen azad edilemez. Ancak o zekattan köleler için bir pay ayrılır ve bundan mükâteb köle de istifade eder. Çünkü ayetteki, "köleler" kelimesi, o kölenin bunda bir payının bulunmasını gerektirir, ama onun bu hususta tam hisse sahibi olmasına ters düşer.

Dördüncü görüş: Zührî'nin görüşü olup, buna göre, kölelerin zekattaki payları ikiye ayrılır: Yarısı müslüman mükâteb köleler içindir. Diğer yarısı ile de namaz kılan, oruç tutan ve daha önce müslüman olmuş olan kölelerden satın alınır ve azâd edilirler.

Alimlerimiz şöyle derler: Kölelere âit zekattaki hisse ile ilgifi ihtiyatlı olan, mükâteb kölenin müsaadesi ile, bu hissenin efendisine verilmesidir. Bunun delili şudur: Allahü teâlâ, önceden zikredilmiş olan dört grup için zekatı lâm-ı temlik ile vermiştir. Bu "Sadakalar ancak fakirlere..." ifadesidir. Cenâb-ı Hak, kölelerden bahsederken bu lam harf-i cerrinin (lâm-ı temlikin-malikiyyeti gösteren lâm'ın) yerine fî harfi cenini getirerek buyurmuştur. Binâenaleyh bu farkın mutlaka bir hikmetinin olması gerekir. O hikmet de şudur: Daha önce zikredilen o dört grup insana, üzerinde istedikleri gibi tasarruf edebilsinler diye, zekattan alacakları hisseleri, bizzat kendilerine verilir. Ama kölelerin zekattan hisseleri, boyunlarının kölelikten kurtulması için ayrılır. Dolayısıyla o hisse onların kendilerine verilmez ve onlar o hissede istedikleri gibi tasarrufta bulunamazlar. Aksine bu hisse, onlar için ödenmek suretiyle, kölelikten kurtulmaları için harcanır.

Borçlular hakkındaki hüküm de böyledir: Bunların zekattan alacakları pay, kendilerine verilmeyip, borçlarının ödenmesi için kullanılır. Gaziler, Allah yolunda savaşa gidenler hakkındaki hüküm de böyledir: Onların zekattan-alacakları o hisse, savaşta ihtiyaç duyacakları şeylerin tedarik ve hazırlığında kullanılır. Yol oğulları yani, yolda kalmış olanlar hakındaki hüküm de aynıdır. Netice olarak deriz ki: İlk dört grup hakkındaki hüküm şudur: Bunların zekattan alacakları mal bizzat kendilerine verilir ve bunlar o hissede (malda) istedikleri gibi tasarrufta bulunabilirler. Ama son dört grup hakkındaki hüküm şöyledir: Bunların zekattan alacakları mal, bizzat kendilerine verilmez, aksine zekattan pay almalarına sebep olan özelliklerine göre muteber ihtiyaçlarına harcanır.

Borçlular

Altıncı kısım: Ayetteki gârimîn kelimesinin anlattığı kimselerdir. Zeccâc şöyle der: "Arapça'da garm kelimesinin asıl manası, güç bir şeyi üstlenmektir. Geram kelimesi de, devamlı olan azab manasınadır. Aşk'a da, meşakkatli ve devamlı olduğu için, "garam" denilmiştir. Birisi, kadınlara düşkün olduğu zaman, bu kökten olarak, denilir. Borç da, insana zor gelip, insan ödemediği sürece ondan kurtulamadığı için, 'garâm" diye adlandırılmıştır. Binâenaleyh ayetteki, "gârimîn" -kelimesi ile borçlular kastedilmiştir. Buna göre diyoruz ki: Eğer borç bir günah sebebiyle meydana gelmiş ise, o. bu ifadenin hükmüne girmez. Çünkü ayette bahsedilen hisse, yardım maksadıyla verilir. Günah ise, yardımı gerektirmez. Eğer borç bir günah sebebiyle meydana gelmemiş ise, bu durumda o iki çeşittir:

a) Zaruri nafaka (geçim) veya bir maslahattan (ihtiyaçtan) dolayı meydana gelmiş olan borçlar.

b) Diyet ve insanların arasını ıslah bulma sebebi ile doğan borçlar. Bunların ikisi de ayetin hükmüne dahildir.

el-Esamm, Tefsir'inde şunu rivayet etmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ceninin (ana karnındaki çocuğun) diyeti hususunda, köle azâd edilmesine hükmedince, âkile (yani cezalının akrabaları), "Ya Resulallah, bizim hiç kölemiz yok" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), o gün (toplanmış) zekat malları üzerinde görevli olan Hamd b. Mâlik b. en-Nâbiğa'ya, "Müslümanların zekatlarından, bir köle azad ederek, onlara yardımcı oV buyurmuştur.

Yedinci kısım: Ayette "Allah yoluna "diye geçmekte olup müfessirler Cenâb-ı Hakk'ın bu tabirle gazileri (savaşa gidenleri) kastettiğini söylemişlerdir. Şafii (r.h): "Savaşa gidenler, zengin de olsalar, zekat alabilirler" demiştir. Bu aynı zamanda, İmam Malik, İshak ve Ebu Ubeydin görüşüdür.

Ebu Hanîfe ve iki arkadaşı (yani, İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed) (r.h) ise: "Savaşa gidenler, ancak muhtaç İseler, zekattan alabilirler" demişlerdir.

Bil ki, "Allah yolunda" tabirinin zahiri, bu hükmün savaşan müslümanlara (mücahidlere) hasredilmesini gerektirmez. İşte bundan dolayı Kaffâl, Tefsiri'nde bazı fakihlerin, ölülere kefen alıp onları kefenleme, kaleler yapma, mescidleri bina ve imar etme gibi hayır işlerine zekat mallarının harcanabileceğini söylediklerini nakletmiştir. Çünkü ayetteki, "Allah yolunda" tabiri böyle olan herşey hakkında umûmî bir ifadedir.

Sekizinci kısım: Ayetteki "yolcular" tabirinin anlattığı kimselerdir. Şafif (r.h) şöyle der: "Zekata müstehak olan yolcu günah için olmayan bir yolculuğa niyetlenip de, bu yolculuğunu, herhangi bir yardım olmadığı takdirde yapamayacak olan kimsedir." Alimlerimiz, kendi beldesinden, bir ihtiyaçtan dolayı yolculuğa çıkmaya niyetlenen kimseye, zekattan hisse verilmesinin caiz olduğunu söylemişlerdir. Bu sekiz kısım ile ilgili izahımız bundan ibarettir.

Beşinci Mesele

Bu mesele, o sekiz kısımla ilgili hükümler hakkındadır:

Bu Ayette "Sadaka" Zekât Manasınadır

Birinci hüküm: Alimler, ayetteki "sadakalar" tabirine, farz olan zekatın girdiği hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü farz olan zekata da, "sadaka" ismi verilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onların mallarından sadaka al" (Tevbe, 13) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de,

"Beşten daha az devede ve beş vesakîan (ölçekten) daha az malda sadaka yani zekat yoktur" Buhârî. Zekat 32 (2/121): Müslim, Zekat, 3-7 (2/674)buyurmuştur.

Fakat âlimler, "sadakalar" ifadesine nafile olan (farz olmayan) sadakaların dâhil olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazıları, onların da bu ayetin hükmüne girdiğini söylemiş ve "Çünkü "sadaka" kelimesi, aslında nafile olanlara hastır. Binaenaleyh biz bu kelimenin içine, farz olan zekatı dahil ettiğimize göre, nafile olan sadakalar buna haydi haydi girer ve bunun sağladığı netice şudur: Bütün sadakaların verileceği yerler de sadece bunlardır" demişlerdir. Doğruya en yakın olan, bu ayetteki "sadakalar" İle, farz zekatların kastedilmiş olmasıdır. Bunun delilleri şunlardır:

a)Allahü teâlâ, bu sadakaların lam-ı temlik ile, sekiz kısım için olduğunu bildirmiştir. Bu grupların mülkü olan sadaka ise, farz olan zekatlardır.

b) Ayetin zahiri, sadakaların verildiği kimselerin, sadece bu sekiz kısım insan olduğuna delâlet eder. Halbuki ayetin ifade ettiği bu hasr, ancak ayetteki "sadakalar"ı, farz olan zekatlar manasına hamlettiğimizde doğru olur. Fakat eğer buna nafile sadakaları da sokacak olursak, bu hasr manası doğru olmamış olur. Çünkü nafile sadakaların, mescidlerin, hanların, kalelerin, medreselerin, okulların yapım ve imârına, ölülerin kefenlenmesi ve teçhizine ve diğer hayırlara harcanması caizdir.

c) Ayetteki, "Sadakalar... ancak fakirlere mahsustur" ifadesi, sözün o manaya gelebilmesi için, ancak o sadakaların ve kısımlarının daha önce zikredilmiş olmaları halinde güzel olur. Daha önce kendilerinden bahsedilen ve izah edilen sadakalar ise, farz olan sadakalardır. Dolayısiyle, ayetteki "sadakalar"ı bu manaya hamletmek gerekir.

Zekâtın Toplanması ve Dağıtılması İdareye Aittir

İkinci hüküm: Bu ayet zekatın alımını ve dağıtımını, İslam devlet başkanı veys onun tarafından görevlendirilecek birisinin üstleneceğine delâlet eder. Bunun delil Hak teâlâ'nın zekatı toplamakla görevli olanlara da, zekat mallarından bir pay ayırmış olmasıdır. Bu da, zekatın ifasında mutlaka bir görevlinin bulunması gerektiğine delâlet eder, O görevli ise, devlet başkanının kendisini zekat toplamak için tayin ettiğ kimsedir. Şu halde bu nass, zekatları imâmın (devlet başkanının) alıp toplayacağıra delâlet eder. Bu husus, "Onların mallarından sadaka al" (Tevbe, 103) ayeti île de kuvvet kazanır. Bundan dolayı mal sahibinin, bâtını (herkesin bilmediği) mallarının zekatın, kendisinin vermesinin caiz oluşu, ancak başka bir delil ile anlaşılmıştır. Bunun böyle olduğunu isbat hususunda, "Onların mallarında sâilin (dilenenin) ve mahrumun (iffetinden dolayı dilenemeyenin) bir hakkı vardır" (Zariyat, 19) ayetine tutunmak da mümkündür. Buna göre bu "hak", hem sailin hem de mahrumun olduğuna göre, mal sahibinin bunu o mahruma (dilenmekten utanana) doğrudan doğruya vermesinin caiz olması gerekir.

İmamın Zekat Alıp Alamayacağı

Üçüncü hüküm: Ayetin nassı, zekat memurunun, zekat malında bir hakkı bulunduğuna delâlet etmektedir. Fakat alimler, imamın (devlet başkanının) da zekatta bir hakkı (hissesi) olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazı alimler, onun böyle bir hakkı olduğunu kabul ederek, "Çünkü zekat memuru, bu işi imamın tayin ve desteği ile yapabilmiştir. Binâenaleyh gerçekte "âmil" yani zekatı toplayan, imamın (devlet başkanının) kendisidir" demişlerdir. Bazıları da bunu kabul etmeyerek: "Ayet, zekat mallarının bu sekiz sınıf insana has olduğunu göstermektedir. İmam ise bu sekiz sınıfın dışındadır. Binâenaleyh bundan ona verilemez" demişlerdir.

Zekât Memuru Zengin İse Pay Alabilir mi?

Dördüncü hüküm: Alimler, zekat memurunun zengin bir kimse olması halinde (topladığı) zekattan bir hisse alıp alamayacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir: Hasan el-Basri, "onun, ancak ihtiyaçlı olması halinde bu maldan alabileceğini" söylemiş; diğer âlimler ise, "zengin de olsa, onun bundan bir hisse alabileceğini, çünkü onun bunu, yaptığı işin bir karşılığı olarak aldığım" söylemişlerdir.

Ulemâ, bu payın miktarı hususunda da ihtilaf etmişlerdir. Bazıları onun, zekat malındaki payının "sekizde bir" olduğunu, çünkü Allahü teâlâ'nın zekatı sekiz kısım kimseye taksim ettiğini, bundan dolayı zekat memurunun payının da sekizde bir olarak belirlenmesi gerektiğini ve bunun tıpkı, bir kimsenin, malını sekiz kimseye vasiyet etmesi halinde, onlardan herbirine, o maldan sekizde bir hisse düşmesi tarzında olduğunu söylemişlerdir. Ekseri alimler ise, zekat memurunun hissesinin, o zekatı toplayıp bir araya getirirken yapmış olduğu mesai nisbetinde olacağını söylemişlerdir.

Beşinci hüküm: Alimler, zekat mallarının bu sekiz kısım kimsenin dışında kalanlara verilemiyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Fakat onlar, bu zekatın, o sekiz gruptan sadece bazısına verilip verilemiyeceği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu iki meselenin delilleri daha önce geçmişti. Fakat biz, zekatın o kısımlardan sadece bazılarına verilebileceğini söylediğimizde, bu ancak âmilin (zekat memurunun) dışındakiler hakkındadır. Fakat bütün zekatın, (bu sekiz sınıftan, başka hiçbiri bulunmaksızın), zekat memuruna verilmesi, ittifakla caiz değildir.

Altıncı hüküm: Zamanımızda ne zekat memuru vardır, ne de müellefe-i kulûb. Binâenaleyh zekatla ilgili geriye altı sınıf bulunmaktadır. Evlâ olan, Şafiî'nin dediği gibi, zekatı bu altı sınıfın hepsine vermektir. Çünkü en ihtiyatlı davranış budur. Ama bu yapılamıyorsa, daha önce de beyan ettiğimiz gibi, diğerleri (yani bulunanlar) kifayet eder.

Yedinci hüküm: Ayetteki, "Fakirlere ve yoksullara" tabirinin umumi oluşu, kâfir ve müslüman (fakir ve yoksulları) içine alır. Fakat hadisler, zekatın ancak müslüman olan fakir, yoksul ve diğer zekat alabileceklere verilebileceğine delâlet etmektedir.

Bil ki Allahü teâlâ, bu sekiz sınıfı zikredip onların durumlarını iyice anlatınca, "Allah'dan bir farz olarak" buyurmuştur. Zeccâc, fariza ifadesinin, te'kîd olarak mansûb olduğunu söylemiştir. Çünkü, Cenab-ı Hakk'ın, ifadesi, tıpkı, "Allah sadakaları, onlara kendisinden bir farz olarak farz kılmıştır" takdirindedir. Bunun bu manada oluşu da, âdeta, ayetin zahirine muhalefet etmekten bir men' ve zecr içindir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, "Cenâb-ı Hak. ne mukarreb bir meleğin ne de mürsel bir nebinin, zekâtın dağıtımını üstlenmesine razı olmadı. İşte bundan dolayı da. zekâtın dağıtımını bizzat kendisi üstlendi" dediği rivayet edilmiştir. Bütün bu vurgulu ifadelerin kullanılmasının maksadı, zekâtın bu sekiz kişinin dışındakilere verilmesinin haram olduğunu göstermektedir..

Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani, "Allah, maslahatların miktarlarını en iyi bilendir" ve "yalnız en doğru ile en uygun olan hükmü veren bir hakîmdir" demektir. Allah en iyisini bilendir.

Münafıkların Hazret-i Peygamberi İncitmeleri

61

"Yine o münafıkların içlerinde öyle kimseler vardır ki, peygambere ezâ eder, incitirler ve: "O, her söyleneni dinleyen bir kulaktır" derler. De ki: "O, sizin için bir hayır kulağıdır, Allah'a inanır, mü'minler(in sözün)e inanır, içinizden iman edenler için de bir rahmettir O. Allah'ın Resulünü incitenler (yok mu?) En acıklı azâb onlarındır".

Bil ki bu, münafıkların cehaletinin bir başka çeşididir. Zira onlar, ta'n ve tenkid etmek amacıyla, Allah'ın Resulü hakkında, "O, bir kulaktır" demişlerdir.

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Üzn Kelimesinin Okunuşu

A'meş'ın ve Abdurrahman'ın Ebu Bekr'den, Ebu Bekrin de, Asımdan yaptığı rivayete göre Âsim: "Eğer o, sizin dediğiniz gibi ise, bir kulaktır. Sizin için hayırlı olan kulak, sizin söylediğiniz şeyleri kabul eder ve o, sizi tasdik eder. O, sizin için, sizi yalanlamasından daha hayırlıdır " manasında olmak üzere, her iki kelimeyi de merfû ve tenvinli olarak (......) şeklinde okumuştur. Diğer kıraat imamları ise izafetle (......) şeklinde okumuşlardır ki bu: "O, şerrin kulağı değil, hayrın kulağıdır " anlamındadır. Nâfi, Kur'an'ın her yerinde, zât harfinin sükûnu ile üzn şeklinde okurken; diğer kıraat imamları zâlın dammesiyle üzün diye okumuşlardır ki bu.tıpkı unk veya unuk (boyun), zufr veya zufur (tırnak) kelimeleri gibi, iki kullanış şeklidir.

İkinci Mesele

İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demektedir: "Bir grub münafık, Hazret-i Peygamber'i, (O'na) yakışmayan sözlerle yadetmekteydiler. Mesela bazıları: "Yapmayınız, zira biz, söylediğimiz şeyin, onun kulağına varacağından endişe ediyoruz " dediklerinde, Cülas İbn Suveyd: "Tam aksine biz, dilediğimizi konuşur, sonra da ona gider: "Biz söylemedik!" diye yemin ederiz, o da bizim sözümüze inanır. Zira Muhammed, ancak dinleyen, her söyleneni dinleyip kabul eden bir kulaktır!.." deyince, işte o zaman bu ayet-i kerime nazil oldu. "

Hasan el-Basrî de şöyle demiştir; "Münafıklar, "Bu adam sadece (dinleyen) bir kulaktır. İsteyen onu dilediği yere çevirir. Onun bir kararlılığı, azmi bulunmamaktadır " diyorlardı."

Esamm da şunu rivayet etmiştir: "O münafıklardan birisi kavmine: "Eğer, Muhammed'in söylediği hak ve gerçek ise, biz, eşekden daha adi ve kötüyüz" deyince, karısının oğlu bunu duydu ve: "Vallahi o, gerçektir; vallahi sen, kendi eşeğinden daha şerli ve kötüsün..." dedi. Sonra da, bu sözü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ulaştırdı. Bunun üzerine o münafıkların bir kısmı: "Muhammed ancak, (her şeyi dinleyen) bir kulaktır. Şayet sen onunla karşılaşır da, bunu söylemediğine dair yemin edersen, o seni tasdik edip sözünü doğrular " deyince, bu ayet, işte onun o sözünü nakletmek üzere nazil oldu." Bunun üzerine, o sözü Hazret-i Peygamber'e ileten kimse: "Ya Resûlallah, ben de bundan önce müslüman olmamıştım. Şüphesiz, bu delikanlının, benim katımdaki değeri büyüktür. Allah'a andolsun ki, ona teşekkür borçluyum" dedi. " Daha sonra Esamm, sözüne devamla şöyle der: "Allah, peygamberi için bir hüccet ofsun ve o münafıklar, yaptıklarından vazgeçsinler diye, münafıkların saklamış olduğu çeşitli küfürlerini ortaya koyarak, (bir ayetinde), "içlerinden sadakaların taksimi hususunda seni ayıplayacaklar da var..." (Tevbe, 58); peşinden, "(Yine o münafıkların) içlerinde öyle kimseler vardır ki, peygambere eza ederler..." (Tevbe. 61); daha sanra da, "İçlerinden kimi de Allah'a şöyle ahdetmişti..."(Tevbe, 75) buyurmuş, bunların dışmda da, gayble ilgili olan diğer haberleri muhtelif ayetlerinde bildirmiştir. Bütün bunlarda, O'nun Allah katından gönderilmiş gerçek bir nebi olduğuna dair deliller bulunmaktadır.

Üçüncü Mesele

Bil ki Allahü teâlâ, münafıkların içinde Hazret-i Peygamber'e eziyyet verenler olduğunu anlatmış, sonra da bu eziyyet vermeyi, onların, Hazret-i Peygamber'e "Bu, ancak bir kulaktır " şeklindeki sözleriyle beyan etmiştir. O münafıkların, bu sözleriyle kastettikleri. "O peygamberin zekâsı yoktur, anlayışı kıttır... kalbi saf ve duyduğu her şeye de çabucak inanandır" şeklindeki bir manadır. İşte bu sebepten dolayı münafıklar Hazret-i Peygamber'i "O, bir kulaktır" diye vasfetmişlerdir. Bu tıpkı, "casus"a, "ayn" (göz) adının verilmesine benzer. Nitekim Arapça'da, "Falanca, üzerimize bir göz, casus, gözleyici kılındı " denilir. Yani, "İşlerimizi iyiden iyiye araştıran bir casus kılındı" manası kastedilir. İşte burada da böyledir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların bu sözüne, "De ki: "O. sizin için bir hayır kulağıdır" diyerek cevap verdi. Bu tabir "Farzediniz ki, o bir kulak olsun. Ancak ne var ki o, sizin için daha hayırlıdır " takdirindedir. Hak teâlâ'nın üzünü (hayr) tabiri tıpkı "Falanca, sadık ve doğru bir adam: âdil bir şâhiddir" denilmesi gibidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber'in hayırlı bir kulak olduğunu, "Allah'a inanır, mü'minlerin sözüne inanır.. içinizden iman edenler için de bir rahmettir o" ayetiyle beyan etmiştir. Cenâb-ı Hak bu üç şeyi, Hazret-i Peygamber'in "hayır kulağı" olmasının gerekçesi gibi kılmıştır. Öyleyse biz, bunların bu hayırlılığı nasıl gerektirdiğini beyan etmeye çalışalım:

Birincisi:Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'a inanır" tabiridir. Çünkü, Allah'a iman eden herkes, Allah'dan ittikâ eder. Allah'dan korkan ise, bâtıl şeyler sebebiyle eziyyet etmeye yönelmez.

Hazret-i Peygamber'in Mü'minlere İnanmasının Manası

İkincisi: "Mü'minlere inanır " buyruğudur. Bu "O peygamber, mü'minlerin sözlerini kabul eder" demektir. Bu da, "O mü'minler, bir görüş üzerinde ittifak ettiklerinde, Hazret-i Peygamber onların o görüşünü kabul eder" anlamında olup, bu onun kalbinin anlayışsız saf ve çabuk aldanan olmasına mânidir.

Buna göre şayet, yü'minu fiili niçin, Lafzatullah'la birlikte kullanıldığında bâ harf-i cerriyle; "mü'minîn" kelimesiyle kullanıldığında da, lâm harf-i cerriyle müteaddi olmuştur?" denilirse biz deriz ki:

Lafzatullah'a taalluk eden imandan maksat, küfrün zıddı olan tasdik olduğu için bâ harf-i cerriyle; mü'minlerle ilgili olan iman lafzının manası da, onlan dinlemek ve harf-i cerriyle müteaddi olmuştur.. Bu, tıpkı "Sen bize inama değilsin" (Yusuf, 17)"Musa'ya kavminin gençlerinden başkası iman etmedi" "Arkana hep bayağı kimseler düşmüşken, sana iman eder miyiz?" (Şuâra. 111) ve "Ben size izin vermeden siz ona iman ettiniz ha!" (şuara. 49) ayetlerinde olduğu gibidir.

Üçüncüsü "İçinizden iman edenler için de bir rahmettir o..." buyruğudur. Bu da hayırlılığı gerektirir. Zira bu, "O peygamber, sizin işlerinizi, zahire göre yerine getirir. İçinizdekileri iyice araştırmaz ve sırlarınızı ortaya koyma hususunda gayret göstermez" demektir. Binâenaleyh, bütün bu üç vasıftan herbirinin, Hazret-i Peygamber'in bir hayır kulağı olmasını gerektirdiği kesinleşir. Cenâb-ı Hak bunun, bir hayır ve rahmet sebebi olduğunu beyan buyurunca, O'na eziyyet eden herkesin, elîm bir azaba dûçâr olacağını da beyan etmiştir. Çünkü o peygamber o münafıkların son derece adi, rezil ve kepaze olmalarına rağmen, onlara hayrı ve rahmeti ulaştırma hususunda çaba sarfedip, sonra da onlar buna rağmen, onun iyiliğine kötülükle, hayırlarına da serlerle mukabele edince, onların, Allah tarafından çok şiddetli bir azaba müstehak kılınacaklarında şüphe olmaz.

Dördüncü Mesele

Bu iki kelimeyi tenvin ile (......) şeklinde okuyanların bu şekilde okumalarının sebebi hususunda da şu izahlar yapılabilir;

1) Kelamın takdiri, "Habibim, de ki: "Anlayan, kavrayan, hakkı duyan kulak, sizin için, zikretmiş olduğunuz o fasit, yanlış tenkitlerden daha hayırlıdır" şeklindedir. Daha sonra da Cenâb-ı Hak, bu tenkidin yersiz ve yanlış olduğuna delâlet eden, "Allah'a inanır, mü'minlerin sözüne inanır... içinizden iman edenler için de bir rahmettir o" buyurmuştur. Buna göre mana, "Bu sıfatları taşıyan kimse, nasıl tönkid edilebilir ve bu kimse nasıl saflıkla ve çabuk aldanmakla nitelendiririlir?" şeklinde olur...

2) Bu ifadenin başına, bir mübteda getirilerek, takdirin, "O, sizin için hayırlı olan bir kulaktır, ." şeklinde olmasıdır. Bu, "O, sizin hakkınızda hayırlı olmakla vasfedilmiş bir kulaktır. Çünkü o, sizin mazeretlerinizi kabul eder ve sizin cahilliklerinize aldırış etmez. O halde daha nasıl siz bu durumu onun hakkında bir tenkit konusu yapabiliyorsunuz!" anlamındadır.

3) Bu, en-Nazm adlı eserin sahibinin ileri sürdüğü, zoraki ve tekellüflü bir izahtır. Buna göre üzün kelimesi, her ne kadar zahiri itibariyle mübteda olarak merfû kılınmış se de, kelimenin yeri, hal olmak üzere nasb olup, bunun tevili, De ki:"o, bir kulak olarak, hayırlıdır" şeklindedir. Yani, "O bir kulak olduğu zaman, sizin için daha hayırlı olur. Zira o, sizin mazeretlerinizi kabul etmektedir " demektir.

Bu ifadenin bir benzeri de, "O, bir bekçi olarak, sizin için hayırlıdır" ifadesidir. Yani, "O, bir koruyucu olması halinde, sizin için daha hayırlıdır" demektir. Fakat, işbu "hale kevnihi" hazfedilince, hâl müptedâ yerine konularak, takdiri, "O, sizin için hayırlı olan bir bekçidir, koruyucudur.." şeklinde olmuştur. Kur'an'da hüve kelimesi, çokça hazfedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Üçdür..." diyecekler.." (Kehf, 22) buyurmuştur. Yani, "Onlar, üçtür" demektir. Her ne kadar Vahidî, bunu çok güzel bulmuşsa da, ancak ne var ki bu, son derece zorlamalı bir açıklamadır.

Beşinci Mesele

Hamza, hayr kelimesine atfederek, cer ile ve rahmetû şeklinde okumuştur. Buna göre sanki, (......) denilmek istenmiştir. Yani "O, hayır ve rahmetin sebebi olan sözü dinleyendir.." demektir.

Buna göre şayet, "Rahmet olan her şey, bir hayırdır. O halde, "hayır" kelimesinin peşinden "rahmet" kelimesinin getirilmesinin faydası ve hikmeti nedir?" denilirse biz deriz ki: Hayır çeşitlerinin en kıymetlisi "rahmet"dir. Binâenaleyh, "hayır" kelimesinden sonra "rahmet" kelimesinin getirilmesi güzeldir. Bu tıpkı, (Bakara, 98); ayetinde olduğu gibidir. Ebû Ubeyd, bu şekilde okumanın tuhaf olduğun, zira, matuf ile matufun aleyhin birbirine uzak kaldığını ileri sürerken, Ebu Ali el-Farisî "Uzaklık, atfın yapılmasına mâni değildir. Baksana, "Onun, "Yârab" demesi... "(Zuhruf. 88) ayetini bu şekilde okuyanlar, bunu Cenâb-ı Hakk'ın, "O saatin İlmi şüphesiz ki Allah'ın nezdindedir" (Lokman, 34) ayetine atfederek kelamın takdirinin, "Saatin, Kıyametin ve onun.... şeklindek sözünün ilmi, Allah katındadir " şeklinde olduğunu söylemişlerdir.

Buna göre şayet, "İbn Amir'in, nasb ile rahmeten şeklinde okuması nasıl izah edilir?" denilirse, biz deriz ki: Bu neticesi hazfedilmiş bir illettir. Buna göre ifadenin takdiri "Rahmet olsun diye" size izin vermektedir" şeklindedir. Ancak ne var tabiri buna delalet ettiği için, bu kelime hazfedilmiştir,

Münafıkların Müminlere Yaltaklanmaları

62

"Size gelip gönlünüzü hoş etmek için Allah'a andederler. Eğer bunlar mümin iseler, Allah ve Resulünü razı etmeleri daha doğrudur".

Bil ki bu, münafıkların çirkin fiillerinin bir başkası olup, bu da onların, yalan yere yemin etmeleridir. Bunun, daha önce geçenlere binaen söylenmiş bir tabir olduğu, yani, "Onlar, Peygambere eziyyet ediyor, O'nun hakkında kötü söz söylüyor, sonra da size, bunu söylemediklerine dair yemin ediyorlar" anlamına geldiği ileri sürüldüğü gibi, bunun, Tebük Savaşı'na katılmayan ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye dönünce O'na gelerek mazeret beyanında bulunup, yemin eden bir grup münafık hakkında nazil olduğu da ileri sürülmüştür. Buna göre mana: "Onlar, mü'minleri, yeminleriyle hoşnut etmek için, kendileri hakkında nakledilen şeyleri söylemediklerine dair yemin ve andettiler. Halbuki, gerekli ve vâcib olan, onların, Allah'ı gizledikleri şeyin aksini ortaya koymak suretiyle değil, ihlâs ve tevbe ile razı etmeleridir" şeklinde olur.

Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın (Bakara, 14) ayetidir.

Cenâb-ı Hakk'ın, ayette "Allah ve Resûlullah'dan bahsettikten sonra, zamiri müfred getirerek yurdunu "Onu razı etmeleri "buyurması ile ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır;

1) Allahü teâlâ, başkası ile birlikte mücmel olarak (yani zamirle) zikredilmez. Aksine O'na tazim için, O'nun müstakil alarak zikredilmesi gerekir.

2) Bütün taat ve ibadetlerin gayesi, Allah'dır. Binâenaleyh burudu (o müfred zamir ile) sadece o zikredilerek yetinilmiştir. Rivayet olunduğuna göre bir kâfir, yüksek sesle, "Ben Allah'a tevbe ederim, Muhammed'e değil" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu duyunca, "Hakkı ehline verdi " buyurdu.

3) Bu ifade ile, "o ikisini razı etmeleri..." manası kastedilmiş olup, ama sadece birini zikretmekle yetinilmiş olması da caizdir. Bu tıpkı şairin şu şiirinde olduğu gibidir. "Görüşler farklı oha da, biz, bizdeki (görüşe), sen de sendekine razısın (ondan hoşlanırsın)."

4) Sırları ve kalbleri bilen Allah'dır. Kalblerin ihlaslı olup olmadığını da sadece o bilir. İşte bundan dolayı, Cenâb-ı Hak, sadece kendisini zikretti.

5) Peygamberin rızasının Allah'ın rızasına uygun olması gerektiği, aralarında bir muhalefet ve başkalığın bulunması imkânsız olduğu için, ikisinden birisinin zikredilmesiyle yetinilmiştir. Bu tıpkı, "Zeyd'in (bana) ihsanı ve güzel davranışı, beni mutlu kıldı ve bütün dertlerimi unutturdu" denilmesi gibidir.

6) Takdirin, "onlar tarafından, Allah razı edilmeye daha layıktır; O'nun Resulü de böyledir" şeklinde olmasıdır,

Cenâb-ı Hak, "Eğer bunlar mümin iseler" buyurmuştur. Bu hususta iki açıklama vardır:

a) "Şayet onlar, iddia ettikleri üzere, inanmış iseler.." demektir.

b) Onlar, Resulün dininin doğru olduğunu biliyorlardı. Ancak ne var ki onlar, inadlarından ve hasetlerinden dolayı, küfürlerinde diretip ısrar ettiler. İşte bundan dolayı da Cenâb-ı Hak, "Eğer bunlar mü'min iseler" buyurmuştur. Bu ayette, kalbin tasdiki eşlik etmediği sürece, sadece "iman" kelimesini izhar etmekle, Allah'ın rızasının tahakkuk etmeyeceğine bir delalet bulunmaktadır. Bu ayet-i kerime, imanın, sadece lisanın ikrarı ve ifâdesi olduğunu iddia eden Kerramiyye'nin görüşünü iptal eder.

63

"Hâlâ şu hakikati anlamadılar mı ki: Kim Allah'a ve Resulüne karşı koyarsa oha içinde ebedî kalıcı olmak üzere, cehennem ateşi vardır. Bu (ebedî kalış) ise. en büyük rüsvaylıktır".

Bil ki ayetin gayesi de Tebûk Savaşı'na katılmayan münafıkların durumlarını açıklamaktır. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ehl-i meânî şöyle demiştir: Elem ta'lem "Anlamadın mı?" tabiri uzun bir süre bir şeyi öğrenmek için çaba gösterip de bu hususta iyice gayret gösteren, sonra da onu öğrenemeyen bir kimseye hitabtır. Bunun üzerine, işte bu kimseye: "Bu kadar uzun zaman sonra, hâlâ öğrenemedin mi?" denilir (Ayette de) böyle bir ifadenin getirilmiş olması, son derece isabetlidir, yerindedir, çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), uzun bir süre o münafıklarla birlikte bulunmuş ve O'nun, Allah'a isyan etmekten sakındırmak ve O'na itaata teşvik etmek için, emir ve yasakları çok olmuştur. Ennehû kelimesindeki zamir, iş ve durum (emir ve şe'n) zamiridir. Buna göre mana, "Hiç şüphesiz, iş ve durum şöyle şöyle... dir" şeklinde olur. Bu zamirin getirilmiş olmasının faydası şudur: Şayet enne kelimesinden sonra o mübteda ve haber (açıkça) getirilecek olsa, bunun (gönüllerde) pek fazla tesiri olmaz. Ama sen, "Durum ve iş, şöyle şöyle...dir" dediğin zaman bu ifade, o sözün kıymet ve müessiriyetini, heybetini daha da çok artırır.

Cenâb-ı Hakk'ın tabiri hakkında Leys şöyle demektedir: Arapçada (......) kelimesinin manası "Ona muhalefet ettim" demektir. (......) kelimesi tıpkı, (uzaklaşmak), (düşmanlık yapmak), ve (muhalefet etmek) kelimeleri gibidir. Bu kelime, "sınır çizmek" anlamına gelen hadd kelimesinden türemiştir deyiminin manası, "Falanca falancanın tarafından başka tarafta yer aldı" şeklindedir. Bu tıpkı, bir kimsenin demesi gibidir. Yani, "Onun aksi tarafında bulundu" demektir. Buna göre tabirinin manası, "Kim, muhalefet etmek suretiyle, Allah'ın dostlarının ve velilerinin tarafından, başka bir yerde bulunursa..." şeklinde olur, " Ebu Müslim bu kelimenin, "silahın demiri" manasına gelen hadîd lafzından türediğini söylemiştir. Müfessirlerin bu kelime hakkındaki ifadeleri farklı farklı olmuştur:

a) "Kim, Allah'a muhalefet edeçse..."

b) "Kim, Allah'la muharebe ederse.."

c) "Kim, Allah'a karşı inad edip diretirse..."

d) "Kim, Allah'a karşı haddi aşarsa.." gibi...

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Ona... cehennem ateşi vardır" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili olarak da şu izahlar yapılmıştır:

1) "Cehennem ateşinin onun için olması vâcib ve gerekli oldu."

2) "Cehennem ateşi, onun içindir..." Bu manaya göre enne kelimesi te'kid için getirilmiştir.

3) Bizim (......) ifadesindeki (......)'in cevabının mahzuf olduğunu, kelamın takdirinin, "Onlar, Allah ve Resulü ile mücadele edenlerin helak olduklarını ve cehennem ateşinin onlar için olacağını bilmediler mi?" şeklinde olduğunu söylememizdir. Zeccâc, fâ'dan sonra müste'nef bir söz olarak elif nün maddesinin meksûr okunmasının caiz olduğunu, ancak fetha ile okumanın daha güzel olacağını söylemiştir. Ka'bî de, tefsirinde bu ifadenin meksur olarak okunduğunu da nakletmiştir. Ebu Müslim şöyle demektedir "Cehennem, ateşin isimlerindendir. Dil âlimleri Arapların, çok derin olan kuyuyu cihnâm diye isimlendirdiklerini nakletmektedirler. Binâenaleyh, "cehennem" kelimesinin bu lafızdan alınmış olması mümkündür. Dibinin derin olması da, cehennem azabının nihayeti olmadığı manasındadır. Ayette geçen hafiden kelimesi "devamlı kalmak üzere" anlamında olup, hizy kelimesi de, bazan pişmanlık, bazan da utanma anlamına gelir. Burada pişmanlık anlamına gelmesi daha uygundur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Bunlar azabı görünce, pişmanlıklarını içlerine atarlar.."(Sebe. 33) buyurmuştur.

Münafıkların Fâş Edilme Korkuları

64

"Münafıklar. kalblerinde olanı açıkça haber verecek bir sûrenin tepelerine indirilmesinden daima endişe ederler. De ki: "Siz maskaralık yapadurun, Allah gocunageldiğiniz şeyi, meydana çıkaracaktır".

Bil ki âlimler, Berâe suresini, münafıkların kalbterindekini eşip ortaya koyduğu için diye adlandırmışlardır.

Hasan el-Basri şöyle demektedir: "Oniki münafık, münafıklık olan bir iş hususunda anlaştılar. Cebraîl (aleyhisselâm), Hazret-i Peygamber'e onların isimlerini bildirdi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Birtakım kimseler, şöyle şöyle anlaşmışlar... Binâenaleyh, onlar kalksınlar ve itirafta bulunsunlar Rablerinden bağışlanmalarını dilesinler ki. ben de onlara şefaatçi olayım!." dedi. Ama, hiçbiri kalkmadı. Müteakiben Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Falanca, falanca; sen, sen... kalkın" dedi ve bu kimselerin yanına geldi. Daha sonra onlar; "Biz suçumuzu kabul ediyor ve affımızı istiyoruz..." dediklerinde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Şuanda ben, hiçbir şey olmamış gibi şefaatçi olmayı gönülden arzuluyorum. Allah da, çabucak kabul edecektir. Onun için, yanımdan çıkın " dedi. Bunun üzerine, hiç kimse bir şey söylemeden, orayı tamamen boşalttılar. "

Münafıkların Hazret-i Peygambere Suikasd Teşebbüsleri

Esamm da şöyle demiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Tebük'ten dönerken, oniki kişi, onu öldürmek amacıyla durmuşlardı ve onlar, karanlık bir gecede de yüzlerine birer maske takmışlardı. Derken, Cebrail (aleyhisselâm) bunu Hazret-i Peygamber'e haber verdi ve ona, onların binitlerinin yüzlerine vuracak olan birisini onlara göndermesini emretti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, bu işi Huzeyfe'ye emretti. Huzeyfe de, onların binitlerinin yüzüne vurup onları kovaladı, böylece bu kimseleri uzaklaştırdı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, Huzeyfe'ye: "Onların hangi topluluktan, kabileden olduğunu anlayabildin mi?" deyince Huzeyfe: "Hiç birisini tanıyamadım " dedi. Sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların isimlerini teker teker sayarak: "Bunu bana Cebrail haber verdi" dedi. Bunun üzerine de Huzeyfe: "Sen, onların öldürülmeleri için onlara gönderilmedin mi? " deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Arapların, "Muhammed, kendi adamlarıyla savaştı. Zafere kavuşunca da onları öldürmeye başladı" demesinden korkuyorum. Allah, bu hususta bize kâfidir " Kenzu'l-Ummâl, 11. cilt, 31225.s buyurdu.

İmdi şayet, "Münafık, kâfirdir. Binaenaleyh, Hazret-i Peygamber'e vahyin inmesinden nasıl korkabilir ki? denilirse, biz deriz ki:

Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

a) Ebu Müslim şöyle demektedir: "Bu, münafıklar Hazret-i Peygamber'in her şeyi söylediğini ve söylediği her şeyin vahiy kaynaklı olduğunu iddia ettiğini gördüklerinde, alay ederek izhar ettikleri bir sakınma, korkudur. Münafıklar, kendi aralarında bu hususu kabul etmeyip yalanlıyorlardı. Bunun üzerine Allah, bunu resulüne haber verdi ve O'na, o münafıklara, ortaya çıkmasından korkup sakındıkları sırlarını ortaya çökeceğini bildirmesini emretti. Cenâb-ı Hakk'ın, "siz alay edin, maskaralık vapadurun..." buyruğunda da, bizim bu söylediğimize bir delâlet bulunmaktadır. "

b) Münafıklar, her ne kadar Hazret-i Peygamber'in dinini kabul etmiyor iseler de, onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, saklayıp gizledikleri her şeyi onlara haber verdiğini müşahede ediyorlardı. İşte böyle bir gözlem ve tecrübeden dolayı, onların kalblerine böyle bir korku ve sakınma hissi düşmüştü.

c) Esamm şöyle demektedir: "O münafıklar, Hazret-i Peygamber'in, Allah katından gönderilmiş gerçek bir peygamber olduğunu biliyorlardı."

Kadı: "Allah'ı, O'nun Resulünü, Resulünün getirdiği dinin doğruluğunu bilen kimsenin, Allah ve Resûlullah ile mücadele etmesi uzak bir ihtimaldir" demiştir.

ed-Dâı ilallah O şöyle demektedir: "Bu, pek uzak bir ihtimal değildir. Çünkü, kalbte hased hissi iyice kuvvetlenince, elle tutulur gözle görülür şeyler hususunda bile, çekişilmeye başlanır. "

d) Ayetteki yahzeru kelimesi, sakınmayı emretmek anlamındadır. Yani, "münafıklar bundan sakınsınlar..." demektir.

e) Onlar, Hazret-i Peygamberin nübüvvetinin doğruluğu hususunda şüphe ediyorlardı. O nübüvvetin yanlışlığı hususunda kesin ve kafi bir kanaata sahip değildiler, Şüphe eden korkar. İşte bu sebepten dolayı onlar, durumları hakkında, kendilerini rezil rüsvay edecek olan bir şeyin, Hazret-i Peygamber'e inmesinden korkuyorlardı.

Daha sonra Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Hak teâlâ'nın, buyruğundaki zamirler, mü'minlere; ifadesindeki zamir de münafıklara râcidir. Bütün bu zamirlerin, münafıklara raci olması da mümkündür. Çünkü bu sûre, onların kalblerindeki fikirler ve gayeler hakkında nazil olmuştur. Binâenaleyh, bu sûre, onların aleyhine olarak nazil olmuş demektir. O halde, ifadesinin manası, "Sûre, onlara, sanki "kalblerinizde şunlar şunlar vardır..." demektedir" şeklindedir. Yani "bu sure, onların sırlarını iyiden iyiye ifşa ediyor ve böylece de sanki onlara haber veriyor. "

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Siz maskaralık yapadurun..." buyurmuştur.

Bu, tehditvari bir emirdir ve bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "De ki: "Yapın.. Çünkü hareketinizi Allah (...) görecektir!" (Tevbe, 105) ayeti gibidir.

Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani, "Allah, sizin sakındığınız, korktuğunuz o şeyi mutlaka varlık âlemine çıkaracaktır" demektir. Çünkü bir şey, yok iken meydana gelince, o işi yapan, onu yokluktan varlığa çıkarmış olur.

65

Âyetin tefsiri için bak:66

66

"Şayet onlara sorsan, andolsun ki, "Biz ancak (yol zahmetini hissetmemek için lafa) dalmış bulunuyor, şakalaşıyorduk" derler. De ki: "Allah ile mi eğleniyordunuz?" özür dilemeye kalkmayın. Siz imanınızdan sonra kâfir oldunuz. İçinizden bir zümreyi affetsek bile, mücrim oldukları için ötekigüruhu azablandıracağız'

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Ayetin Nüzul Sebebi

Alimler, bu ayetin sebeb-i nüzulü hakkında birkaç şey zikretmişlerdir:

1) İbn Ömer (radıyallahü anh) şunu rivayet etmiştir: "Münafıklardan birisi, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve mü'minleri kastederek. Tebük Savaşı'nda: "Bunlardan daha korkak, bunlardan daha yalancı ve bunlardan daha ödlek kimse görmedim" dedi. Bunun üzerine sahabeden biri, "Yalan söylüyorsun. Sen bir münafıksın" dedi ve bunu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e haber vermek için gitti ve kendisi daha oraya varmadan, Hazret-i Peygamber'e bu ayetlerin indiğini gördü. O münafık da, devesine binmiş olarak, Hazret-i Peygambere geldi ve: "Ey Allah'ın Resulü, biz şaka yapıyorduk ve yolu (kolayca) katedelim diye kervancılar gibi (abuk-sabuk) konuşuyorduk" dedi. O münafık, "Biz ancak (yol zahmetini hissetmemek için lafa) dalmış bulunuyor, şakalaşıyorduk" deyip duruyor, Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Allah ile, O'nun ayetleriyle, O'nun Resulü ile mi eğleniyordunuz" diyor, münafığın sözüne hiç aldırış etmiyor, bu sözden başka birşey söylemiyordu."

2) Hasan ve Katâde şöyle demektedirler: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebük'e hareket edince, münafıklar aralarında, "Siz bu Muhammed'in Şam'a galip geleceğini, Şam'ın kalelerini ve köşklerini alabileceğini mi sanıyorsunuz? O nerede, bu nerede?" diyorlardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebük'ten dönünce onları çağırdı ve: "Siz şöyle şöyle diyordunuz" dedi. Onlar da: "Biz bunu ciddi olarak söylememiştik. Biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk" dediler.

3) Rivayet olunduğuna göre savaşa katılmayanlardan, ne yaptıkları ve niçin katılmadıkları sorulunca, onlar da bu sözü söylediler.

4) Biz, Ebu Müslim'in, "Münafıklar, kalblerinde olanı açıkça haber verecek bir surenin inmesinden daima endişe ederler" frevbe, 64) ayetinin tefsirinde şöyle dediğini nakletmiştik: "O münafıklar, bu sakınma ve endişe tavrını, istihzâvârî ortaya koymuşlardı. Bundan dolayı Allahü teâlâ, bu ayette, onlara "Niçin böyle yaptınız" denildiğinde, onlar, "Biz bunu tenkid için değil, lafa dalıp şakalaşmak için yaptık" dediklerini bildirmiştir.

5) Bil ki bu ayetianlamak için, bu rivayetlere ihtiyaç yoktur. Çünkü ayet onların tenkid ve istihza yolu ile fasit bir söz söylediklerini anlatmaktadır. Binâenaleyh Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara böyle söylemiş olduklarını haber verince, onlar endişeye kapılarak: "Biz o sözü ciddi olarak değil, bir şaka olarak söyledik" diyerek özür beyan ettiler ki işte onların, "Biz ancak (yol zahmetini hissetmemek için lafa) dalmış bulunuyor, şakalaşıyorduk" şeklindeki sözlerinin manası budur. Yani, "Biz bunu sırf şaka olsun diye söyledik" demektir. Bu, innema kelimesinin hasr manası ifade ettiğine delalet eder. Çünkü eğer böyle olmasaydı, onların eğlenceye dalıp şakalaşmalarından dolayı, istihza eden kimseler olmamaları gerekmezdi. Bu durumda da, onların bu mazeret ve cevapları, tam bir mazeret ve cevap olmaz. Vahidî şöyle demektedir: "Havd kelimesinin asıl manası, su ve çamur gibi sıvı bir şeye dalmaktır. Bu kelime daha sonra çokça kullanılarak, kendisinde bir bulaşma ve eziyet bulunan her bir şeye dalma manasına geldi. Buna göre mana; "Biz, kervancıların yolu katetme işine dalmaları gibi, bâtıl sözlere daldık ve şakalaştık" şeklindedir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de onlara, "Allah ile, O'nun ayetleriyle, O'nun Resulü ile mi eğleniyordunuz"? diye cevap vermiştir. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Senin, "(Allah ile istihza mı ediyorsun?)" sözün ile (Allah ile mi istihza ediyorsun?) sözün arasında fark vardır: Birincisi, istihza işinin yadırganışını; ikincisi ise, bu istihzanın Allah ile ilgili oluşunun yadırganışını ifade eder. Bu şu demektir: "Hadi diyelim ki sen, istihza ediyorsun? Ama nasıl oluyor da bu istihzayı Allah hakkında yapabiliyorsun?" Bunun bir benzeri de, Hak teâlâ'nın "Orada bir humar (başağrısı) da yok" (Saffât, 47) ayetidir. Cenâb-ı Hakk'ın bu tabirden maksadı, baş ağrısının hiç bulunmadığını değil, cennet içkilerinde humar (baş ağrısı) bulunmadığını anlatmaktır.

Allah İle Alay Etmek Ne Demektir?

Allahü teâlâ, o münafıkların, Allah ile, Allah'ın ayetleri ile ve Resûlullah ile istihza ettiklerini anlatmıştır. Halbuki malumdur ki Allah ile istihza etmek imkansızdır. Binâenaleyh bunu te'vil etmek gerekir. Bu hususta şu teviller yapılmıştır;

1) "Allah ile istihza etmek"ten maksad, O'nun teklifleri ile (hükümleri ile) istihza etmektir.

2) Bundan maksad, Allah'ın zikri ile istihza etmek olabilir. Çünkü mü'min Allah'ın isimlerine saygı gösterip Allah'ı ululadığı gibi, kâfir de bazan o isimlerle istihza edebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rabbini, yüce ismini tesbih et" (Vakıa, 74) buyurarak, mü'mine Allah'ın isimlerine ta'zim göstermesini emretmiştir. Yine Allahü teâlâ, "En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na bunlarla dua edin" (A'raf, 180) buyurmuştur. Binâenaleyh, "Allah ile mi?" denilip de, bununla "Allah'ın zikri ile mi?" manasının kastedilmiş olması imkansız değildir.

3) Belki de münafıklar, "Muhammed Şam kalelerini ve köşklerini nasıl ele geçirecek?" dediklerinde, bazı müslümanlar, "Bu işte Allah ona yardım eder ve size karşı O'nu destekler" dediler. Sonra da bazı cahil münafıklar bu sözü, tıpkı dinsiz cahillerin âdeti üzere, Allah'ın kudretini zedeleyecek bir tarzda söylemişlerdir. İşte bundan maksat budur. Ayette geçen "O'nun aletleriyle..." tabiri ile, Kur'an ve din ile ilgili diğer şeyler kastedilmiştir. "O'nun Resulü" ifâdesiyle, kimin kastedildiği açıktır. Bütün bu izahlar, münafıkların, o sözü istihza yollu söylediklerine delâlet eder.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Özür dilemeye kalkmayın. Çünkü siz imanınızdan sonra kâfir oldunuz" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Vahidî, ayetteki (......) kelimesi hakkında, dilcilerin şu iki görüşünü nakletmiştir:

İtizar Kelimesinin Manası

Birinci görüş: Bu, "Günahların bağışlanmasını istemeyin" demektir ve Arapların, evler eskiyip yıprandığında söyledikleri tabirlerinden alınmıştır. Nitekim Arapça'da "Eski bir eve rastladım" denilir. "Binâenaleyh "i'tizâr", "eskimek" "silinmek" ve "silinmesini istemek"tir. Özür beyan eden de, günah ve kusurlarının izlerinin silinmesine uğraşmış olur.

İkinci görüş: İbnü'l-A'râbî şunu nakleder: "İ'tizar" "kesmek" manasınadır. Nitekim Arapça'da (sünnet edilirken) kesildiği için, erkeğin tenasül uzvunun uçunca kılıfına (deriye), (......) denilir. Kızın bekâretine de (......) denilir. Çünkü o da kesilir parçalanır. Sular kesildiği zaman, (......) denilir. Binâenaleyh, "özür", kınamanın kesilip sona ermesine bir vesile olduğu için bu ismi almıştır. Vahidî her iki görüşün birbirine yakın olduğunu, çünkü günahın eserini silme ile kınamanın kesilmesinin birbirine yakın şeyler olduğunu söylemiştir.

İkinci Mesele

Allahü teâlâ, bu istihzanın bir küfür olduğunu beyan buyurmuştur. Akıl da, eğlence olsun diye, küfür (inkâr) olacak bir şeyi yapmanın caiz olmadığını gösterir. Binâenaleyh, onların "Biz lafa dalmış, şakalaşıyorduk" şeklindeki sözlerinin, istihza hususunda geçerli bir mazeret olmadığı sabit olmuş olur. Dolayısiyle, aslında bu bir özür olmayınca, Allahü teâlâ onları mazeret olarak bunu ileri sürmekten men etmiştir. Çünkü bâtıl sözlerden men etmek gerekir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, "Özür dilemeye kalkmayın", yani "Bu suçu savuşturmak için, böyle bir mazeret ileri sürmeyipiz" buyurmuştur.

Dinle Alay Etmenin Bazı Hükümleri

Cenâb-ı Hakk'ın, "(Çünkü) siz imanınızdan sonra kâfir oldunuz" buyruğu bazı hükümlere delalet eder:

Birinci hüküm: Din ile istihza, nasıl Allah'ı inkâr saydır? Bu böyledir, çünkü istihza hafife almaya delalet eder.

Halbuki Allah'a iman hususundaki en büyük gaye, bütün imkânlar kullanılarak Allah'a ta'zimdir. Bu iki şeyi (yani tazim ile hafife almayı) birleştirmek imkânsızda.

İkinci hüküm: Bu, "küfür (inkâr), sadece kalbe ait fiillerde (niyet, düşünce ve inançta) olur" diyenlerin görüşünün bâtıl olduğunu gösterir.

Üçüncü hüküm: Bu, daha önce münafıkça davransalar bile, onlardan çıkan bu sözün gerçekte bir inkâr olduğuna ve inkârın kâfirden, zaman zaman tekrar sâdır olacağına delalet eder.

Dördüncü hüküm: Bu, onların küfrünün mü'min olmalarından sonra meydana geldiğini gösterir.

Birisi "onlar münafık oldukları halde, onlara nasıl "mü'min" denilebilmiştir?" diyebilir. Biz de deriz ki: '"Hasan el-Basri şöyle demektedir: "Bu söz, 'Mü'min olduğunuzu açıklamanızdan sonra, kâfir oldunuz" demektir." Başka alimlerde bunun, "Mü'minler nazarında müslüman olduğunuz halde, o mü'minlerce kâfir olduğunuz anlaşıldı" manasında olduğunu söylemişlerdir ki bu iki görüş, biribirine yakındır.

Daha sonra Cenâb-ı Allah, "İçinizden bir zümreyi affetsek bile, (diğer) bir zümreyi azablandıracağız" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Kıraat Farklılıkları

Âsim, bunu nun ile ve zal harfinin kesresi ile nuazzib ve mansub olarak tâifeten şeklinde okumuştur. Buna göre, Allahü teâlâ kendisinin, onların içinden bir zümreyi affedeceğini, diğer bir zümreye de azab edeceğini bildirmiştir. Diğer kıraat imamları ise, -bunu yâ ile ve yâ'nın zammesi ile müzekker meçhul olarak in yu'fe (Eğer bir zümre affolunur ise);devamını ise müennes meçhul olarak (Diğer Dir zümreye de azab edilir) şeklinde okumuşlardır. Keşşaf sahibi, Mücahid'in bunu müennes meçhul olarak diye okuduğunu naklederek şöyle demiştir; "En uygun olan, bu fiili müzekker okumaktır. Çünkü burada müsnedün ileyh (nâib-i fail), bir zarftır. Bu tıpkı Arapların "Hayvan sürülüp götürüldü" deyip.de, (müennes fiil ile) dememesine benzer. Mücahid'in bunu neden böyle okumuş olduğunun izahı şudur: Belki de o, bunun manasının "Eğer bir zümre affolunursa, sen de affolunu'rsun" şeklinde olduğunu düşünerek bunu böyle okumuştur. Bu mana garibtir, doğru değildir. Güzel olan, ekseri imamların okuduğu gibi, birincisini müzekker olarak (......) şeklinde, ikincisini de müennes olarak, (......) şeklinde okumaktır.

İkinci Mesele

Müfessirler şunu anlatmışlardır: Her iki grub da üç kişi idiler. İkisi alay etmiş, biri de gülmüştü. O halde birinci grup gülen, ikincisi de eğlenen, alay eden gruptur. Gülen grubun günâhı daha hafif olunca, Allah onu affetti. Alay edip eğlenenlerinki daha ağır olunca, Allah onları affetmedi.

Kâdî şöyle demektedir: Bu uzak bir ihtimaldir. Zira Allah her iki grubun da kâfir olduğunu bildirmiştir. Hem de Allah, kâfiri, ancak tevbe edip İslâm'a dönmesinden sonra affeder. Yine Allah kâfire, ancak küfründe ısrar ettiği için azab eder. Ama tevbe edip İslâm'a dönmesi halinde Allah kâfire azab etmez. Binaenaleyh, Alteh, bir topluluğu affedip diğerine azab ettiğini bildirince, burada affettiğini haber verdiği o grubun, küfürlerinden tevbe edip İslâm'a dönmüş olmalarının; kendilerine azab ettiğini haber verdiği o grubun da, küfürlerinde ısrar edip İslâm'a dönmediklerinin tahmin edilmesi gerekir. Belki de o tek grup, tenkid ve ta'n etme hususunda ileri gitmeyip, bu hususta diğerlerine uymadığı için küfrü hafif olmuş, daha sonra da Allah, onu iman etmeye ve küfürden çıkmaya muvaffak kılmıştır. İşte bu bâtıl bir işe dalan kimsenin, onu azaltma gayretine girmesi gerektiğine delalet eder. Zira onun, bunu azaltmasının bereketiyle, Cenab-ı Hakk'ın, onun, o halinin tümü hususunda tövbesini kabul etmesi ve O'nu buna muvaffak kılması umulur.

Üçüncü Mesele

Alimler şöyle demişlerdir: Ayette bahsedilen bu iki grupun üç kişi oldukları rivayetlerle sabit olmuştur Binaenaleyh bu iki gruptan birisinin tek bir insan olması gerekir. Zeccac şöyle der: Arapçada "taife" kelimesinin asıl manası, cemaat ve topluluktur. Çünkü "taife" bir şeyi sarması mümkün olan miktar demektir. Ama tek bir şeyin de "taife" ismini alması, tek bir şeye de taife denmesi mümkündür. Nitekim Cenab-ı Hak, "Müminlerden bir kısım da bunların azabına şahid olsun" (Nur, 2) buyurmuştur, Topluluğun en azı bir kişidir.

Ferra, İbni Abbas'ın şöyle dediğini senediyle birlikte rivayet etmiştir: "Taife" bir ve birin üzerinde olan kimselerdir. Tek bir şahsın, "taife" diye adlandırılması hususunda şu izahlar yapılabilir:

a) Bir mezhebi tercih edip onu destekleyen kimse, onu devamlı müdafaa eder ve onu destekler. Böylece de o kimse sanki, kalbiyle o şeyi kuşatmış ve onu, her taraftan savunmuş gibi olur. İşte bu sebeple de, tek bir kimsenin, "taife" diye isimlendirilmesi uzak bir ihtimal değildir.

b) İbnu'l Enbarî şöyle demektedir: "Araplar cem'i (çoğulu), müfred (tekil) yerinde kullanır ve mesela şöyle derler: "falanca, develer üzerinde Mekke'ye yollandı..." Allahü teâlâ da, Nu'aym İbn Mesûd el-Eşcaî'yi kastederek "Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, "insanlar, sizin aleyhinizde ordu topladılar. Öyleyse onlardan çekinin(...)" (Al-i imran, 173) buyurmuştur." "Taife kelimesiyle, tekil mana murad edildiğinde, aslının taifen şeklinde olup, mübalağa manası ifade etsin diye, sonuna tâ (......) harfinin getirilmiş olması da uzak bir ihtimal değildir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, ikinci gruba azâb etmiş olmasını, onların "mücrimler", günahkârlar olmasına bağlamıştır. Bil ki, her iki grup da küfürde müşterek olunca, suçta da müşterek olurlar. Halbuki, azâb etmeyi bu iki kısımdan birine tahsis edip, hususi bir hükmü umumî bir sebebe bağlamak caiz değildir. Hem azâb etmek, o anda meydana gelen bir hükümdür. Halbuki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar mücrim idiler" buyruğu, bu suçun, geçmiş zamanda onlardan sâdır olduğuna delalet eder. Şu anda tahakkuk eden bir hükmü, geçmiş (önceki) bir sebebe bağlamak mümkün değildir.

Tam aksine evlâ olan, ayetteki ifâde şeklinin, "Onlar, günahkâr oldukları için" şeklinde olmasıydı.

Bil ki buna şu şekilde cevap verebiliriz: Bu, ikinci grubun suçunun, birincisinden daha ağır ve daha çok olduğuna dikkat çekmektir. Binâenaleyh, hüküm, bu ağır suça bağlanmış olur. Hem bu ifadede, bu suçun hâlâ devam ettiğine, bitmediğine ve dolayısıyla da, azab etmeyi gerektirdiğine bir dikkat çekme bulunmaktadır.

Münafıkların Şerri Yayıp İyiliği Önlemeleri

67

"Münafık erkekler de, münafık kadınlar da birbirinin tamamlayıcı parçasıdırtar (hepsi birbirine benzer). Onlar kötülüğü emrederler, iyilikten vazgeçirmeye uğraşırlar, ellerini cimrilikle sımsıkı yumarlar. Onlar Allah'ı unuttular, Oda onları unuttu. Şüphesiz ki münafıklar, fâsıkların tâ kendileridir".

Bil ki bu, o münafıkların kepazeliklerinin ve kötülüklerinin bir başka çeşidinin açıklanmasıdır ki bunun maksadı, o kötü ameller ve çirkin fiiller hususunda, onların kadınlarının da erkekleri gibi olduğunu beyan etmektir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Münafık erkeklerle münafık kadınlar nifak sıfatı hususunda, birbirinin tamamlayıcı parçasıdırlar" buyurmuştur. Bu, bir insanın tıpkı, "Sen benden; ben de sendenim" demesi gibidir Yani "İşimiz ve durumumuz aynıdır; bu hususta seninle benim aramda bir fark yok " demektir.

Cenâb-ı Hak, bu küllî ifadeyi zikrettikten sonra, onun tafsilatını da zikrederek "Onlar kötülüğü emrederler, iyilikten vazgeçirmeye uğraşırlar, ellerini cimrilikle sımsıkı yumarlar" buyurmuştur. Münker kelimesinin muhtevasına, çirkin ve kötü olan ner şey girer. Ancak ne var ki burada bunların en büyüğü, Hazret-i Peygamber'i yalanlamaktır. Ma'ruf kelimesinin muhtevasına da, her türlü iyilik dahildir. Ancak ne var ki, burada marufun en büyüğü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman etmektir.

Allah'ın Ellerini cimrilikte (sımsıkı) yumarlar" buyruğuna şu manalar verilmiştir:

a) Her türlü, her çeşit hayırdan.

b) Zekât, sadaka ve Allah yolundan infakta bulunmak gibi, farz olan her çeşit hayırdan.

Bu ikinci izah, doğruya daha yakındır. Çünkü, Allahü teâlâ onları, ancak vacib olanı terketmelerinden dolayı kınamıştır ki, bunun hükmüne, cihâd yolunda harcamada bulunmama da dahildir. Ve böylece Cenâb-ı Hak bu ifadeyle de, onların cihâda iştirak etmediklerine dikkat çekmek istemiştir. Bu tabirin kullanılışıyla ilgili olan esas husus şudur: Bir şey veren kimse elini uzatır ve onu verirken elini açar. İşte bundan dolayı, vermeyen, cimri olan kimseye de, "elini yumdu, sıktı " denilmiştir.

Allah'ın, Kâfirleri Unutmasının Manası

Daha sonra Cenâb-ı Hak: Onlar Allah'ı unuttular, O da onları unuttu..." buyurmuştur.

Bil ki, bu ifadeyi zahirî şekliyle anlamak mümkün değildir, Zira, bu tabiri hakiki manada "unutmak" anlamına aldığımızda, onlar bu unutmaktan dolayı birzemme, tenkide müstehak olmazlar. Çünkü unutmak, beşerin takati dahilinde değildir. Hem bu unutma işi, Allah hakkında imkânsızdır. Öyleyse, bu tabiri tevil etmek gerekir. Bu tevil, şu iki yönden yapılabilir:

a) Bunun manası: "Onlar, Allah'ın emrini terkettiler. Böylece de, Allah âdeta unutulan biri durumunda oldu, Allah ise onları, mükâfaat ve rahmetinden mahrum haline getirmekle, adeta unutmakla cezalandırdı" şeklindedir. Böylece bu tabir en güzel bir biçimde (mukabele üslûbu üzere) gelmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülük (bir misilleme) dir.." (Şûrâ, 40) ayeti gibidir.

b) Unutmak, hatırlamanın zıddıdır. Binaenaleyh, o münafıklar, Allah'ı ibadetleriyle zikretmeyi ve O'na sena etmeyi terkedince, Allah da onları, rahmet ve insanıyla zikretmeyi, hatırlamayı terketmiştir. Unutmanın, hatırlanmamadan kinaye yapılması, son derece güzel bir üslubtur. Zira, bir şeyi unutan, onu hatırlayamaz. Böylece, "melzum"un (unutma) ismi, "lâzım"dan (hatırlamama)dan kinaye kılınmış olur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki münafıklar, fâsıkların tâ kendileridir..." buyurmuştur. Yani: "O münafıklar, fıskda, dinden çıkmada, hiçbir eksikliği bulunmayan, tam fâsık olan kimselerdir..." demektir. Allah, en iyisini bilendir.

Kâfir ve Münafıkların Cezası

68

Âyetin tefsiri için bak:69

69

"Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da, kafirlere de, -kendileri içinde ebedî kalıcı olmak üzere-, cehennem ateşini va'ad etti. Bu, onlara yeter. Allah, onları rahmetinden kovdu. Onlara bitip tükenmeyen bir azâb vardır. (Ey münafıklar), siz de tıpkı kendinizden evvelkiler gibisiniz. Halbuki onlar kuvvetçe sizden daha yamandı, malları, evlâdları daha çoktu. (Bu dünyadaki) nasibleri kadar faydalanmak istediler, İşte, sizden evvelkiler nasıl öyle nasiblerince yaşamak istedilerse, siz de yine kısmetinizce fayda aradınız. Siz de (o batağa) dalanlar gibi daldınız. Onların dünyada da, ahirette de yaptıkları boşa gitti. İşte bunlar da, hüsran içinde kalanların tâ kendileridir".

Bil ki Allahü teâlâ, daha önceki ayette, münafık erkek ve münafık kadınları unuttuğunu, yani onları, Allah'ın tâatına sarılmamaları sebebiyle cezalandırdığını beyan edince, bu tehdidini kuvvetlendirip, bu hususta münafıkları, kâfirlere katarak "Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da, kâfirlere de cehennem ateşini va'ad etti" buyurmuştur. Ebedî olan ateşin, en büyük ceza olduğunda şüphe yoktur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bu, onlara yeter" buyurmuştur. Bu, "Bu ceza onlara yeterlidir. Bundan daha şiddetli olan başka bir azâb yoktur, buna başkasını ilave etmek de mümkün değildir " manasındadır.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah, onları rahmetinden kovdu" buyurdu. Yani, "Cenâb-ı Hak, o şiddetli cezaya, hor hakir kılmayı, zemmetmeyi ve rahmetinden kovmayı da ilave etmiştir" demektir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Onlara bitip tükenmeyen bir azâb vardır" buyurmuştur. Bir kimse şöyle diyebilir: "Azabın, mukîm (bitip tükenmez) olmasıyla, hâlid (devamlı, nihayetsiz) olması aynı şeydir. O halde, bu ifade bir tekrar olmuş olur.

Buna şu şekilde cevap verilir: "Bu, bir tekrar değildir. Bu ikisi arasında, birkaç yönden fark bulunmaktadır:

a) Onlar için, daha önce bahsedilen cehennem azabının ve onda ebedî kalışın dışında, devamlı, hiç bitip tükenmeyen başka bir azab bulunmaktadır. Bu (ebedi kalış) cehennem ateşiyle olan azabın, devamlı olduğuna delalet etmez. Halbuki, Cenâb-ı Hakk'ın: "Onlara bitip tükünmeyen bir azab vardır" buyruğu, onlar için, bunun yanında başka bir çeşit azabın bulunduğuna delalet eder."

Bir kimse şöyle diyebilir: "Yaptığınız bu tevil müşkildir. Zira Cenâb-ı Hak, "muhalled, sürekli olan ateş" hakkında, "Bu, onlara yeter" buyurdu. O ateşin yetmesi, başka bir şeyin ona ilave edilmesine mânidir. "

Buna şu şekilde cevap verilebilir: "O, cehennem ateşi, onların canlarını yakma, acı ve sızı verme hususunda kâfi ve yeterlidir. Bununla birlikte bu azaba, onlara daha fazla azâb edebilmek için, bir başka çeşit azâb da ilâve edilebilir. "

b)Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlara, bitip tükenmeyen bir azâb vardır", buyruğu ile onların bu dünyada, yakalarını kurtaramadıkları bir azâb kasdedilmiştir. Bu da onların, nifakın vermiş olduğu yorgunluğu Hazret-i Peygamber'in onların sırlarına, içlerine muttali olma korkusuna ve çok çeşitli bir biçimde rezil kepaze edilmekten çekinmeye katlanmalarıdır.

Daha sonra Cenâb-ı Hakk'ın: münafıklar), siz de tıpkı kendinizden evvelkiler gibisiniz..." buyurmuştur. Bil ki, bu ifade gaibten hitab sigasına geçme olup, ifadenin başında bulunan kâf, teşbih içindir. Binaenaleyh bu ifade, şu manalara gelebilir:

a) Ferrâ şöyle demiştir: "Bu: "Siz, sizden öncekilerin yaptığı gibi yaptınız " anlamındadır. Buna göre mana şu şekilde olur: "Allahü teâlâ, münafıkları, münkeri emredip ma'rûf'dan nehyetme ve ellerini hayırdan geri tutma hususunda, kendilerinden önce geçmiş olan kâfirlere benzetmiş, sonra da o kâfirleri, o münafıklardan daha güçlü, mal ve evlâd bakımından daha fazla olmakla nitelemiştir. Daha sonra da onların, dünyada bunlardan bir müddet faydalandıklarını, sonra da yok olup helak olarak deva: nb, bitip tükenmeyen bir azabın içine düştüklerini beyan buyurmuştur. " O halde, ey münafıklar siz, daha zayıf olduğunuz ve malınız da daha az olduğu için, haydi haydi böyle olacaksınız " denilmek istenmiştir.

b)Allahü teâlâ, münafıkları, dünya lezzetini taleb etmek, elde etmek amacıyla Allah'ın tâatından yüz çevirmiş olmaları hususunda, kendilerinden önce yaşamış olan önceki kâfirlere benzetmiştir. Daha sonra da o kâfirleri, malları ve çoluk çocukları çok olmakla, kendi nasiblerince yaşamış olmakla vasfetmiştir. Ayette geçen halâk kelimesi "nasib" anlamına gelmekte olup, "nasîb" insan için takdir edilip yaratılan mal demektir. Nitekim, "onun bir kısmeti var" anlamında onun bir hissesi, payı var manasında da, denilmektedir.. Yani, "Bunlar, onun için sabittir, kesindir" demektir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, o kâfirlerin kendi nasiblerinden . faydalandığını zikretmiştir. (Bu sebeple Cenâb-ı Hak), "Ey münafıklar, o kâfirlerin, kendi nasib ve kısmetlerinden istifade etmeleri gibi, siz de kendi nasib ve hissenizden istifade eder, yararlanırsınız" demek istemişti".

Buna göre şayet: "Cenâb-ı Hakk'ın, öncekiler hakkında, "nasiblerinden yararlanma" hususunu bir kere zikretmesinin; sonra da bu hususu münafıklar hakkında ikinci olarak; sonra bunu tekrar öncekiler hakkında üçüncü kez getirmesinin faydası nedir?" denilirse, biz deriz ki:

Bunun hikmeti şudur: Allahü teâlâ, öncekileri, dünyevî hazlara, zevklere dalmaları sebebiyle, dünyevî hazları ve zevkleri yerine getirmek suretiyle bunlardan yararlanıp böylece de uhrevî saadetlerden mahrum olmaları sebebiyle zemmetmiş, kınamıştır. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak, onları kınadıktan sonra, söze yeniden başlayarak, münafıkların durumunu kâfirlerin durumuna benzetti. Dolayısıyla, bu tabir mübalağa ve te'kîdin zirvesine çıkmış olur. Bunun bir benzeri de şudur: Bazı zalimlerin zulümlerinin çirkinliğine, onların dikkatlerini çekmek isteyen kimse, o kimselere, "Sen tıpkı Firavun gibisin. Çünkü o, suçsuz yere cana kıyıyor ve hiçbir sebep olmadan azab ediyordu. Sen, tıpkı onun yaptığını yapıyorsun " der. Netice olarak diyebiliriz ki, buradaki tekrar bir te'kid ifade etmek içindir.

Cenâb-ı Hak, o münafıkların dünyayı elde etme, ahiretten de yüz çevirme hususunda, kendilerinden önce geçen kâfirlere benzediklerini beyan buyurunca, bu iki grup arasında, peygamberleri yalanlama, onlara tuzaklar kurup hilefer yapma ve onlara zulmetme hususunda bir benzerliğin bulunduğunu da beyan ederek Siz de o batağa dalanlar gibi daldınız" buyurmuştur, Ferra, bu ifadeye: "Cenâb-ı Hak, bununla "Siz, o dalanların dalışı gibi daldınız.." manasını kasdetmiştir" anlamını vermiştir. Buna göre, ayette geçen ellezi kelimesi, fiilin delalet ettiği ve hazfedilmiş bulunan bir masdarın sıfatı olmuş olur..

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Onların dünyada da. ahiretîe de yaptıklar boşa gitti..." buyurmuştur. Yani, "Onların iyi amelleri, iyilikleri, bu dünyada, ölümleri fakirlikleri ve izzetten zillete, kuvvet halinden de zayıflığa geçmeleri sebebiyle: amellerine bir mükafaatın verilmemesi, aksine en şiddetli bir azaba duçar olmaları sebebiyle de ahirette bâtıl olmuş, boşa çıkmıştır. bunlar da hüsran içinde kalanların ta kendileridir." Çünkü onlar nebilere ve resullere sed çekme hususunda kendilerini yormuşlar ve bu hareketleriyle, dünya ve ahirette hayır olan şeyleri elden kaçırarak dünyada ve ahirette bir cezanın içine düşmüşlerdir. Bu ifadenin maksadı şudur: Allahü Teâlâ, o münafıkların durumunu o kâfirlere benzetince böylece Cenâb-ı Hak, o kâfirlerin o münafıklardan daha güçlü; mal ve çoluk çocuk bakımından da daha fazla olmalarına rağmen, onların başına gelmiş olan şeyin amellerinin boşa çıkmış olması, rezil ve rüsvay kılınmış olduğunu; bu çirkin ameler hususunda onlara benzeyen münafıkların da haydi haydi dünya ve ahiret azabına düşeceklerini ve dünya ve ahiret hayırlarından mahrum olacakların; beyan buyurmuştur...

Onlardan Önceki Kâfir Topluluklar

70

"Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nûh. Ad, Semûd kavminin, İbrahim kavminin, Medyen sahiplerinin, Mûtefikelehn haberi de gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık mucizeler getirmişti. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı"

Bil ki Allahü teâlâ, münafıkları, dünyayı arzulama, peygamberleri yalanlama ve onlara, alabildiğince ezada bulunup işkence etme hususunda, kendilerinden önce yaşamış olan kâfirlere benzetince, onlardan önce yaşamış olan o kâfirlerin de kimler olduğunu beyan ederek, işte şu altı kısmı zikretmiştir:

Birincisi, Nûh Kavmi'dir ki, Allah onları suda boğmakla yok etmişti . İkincisi, Âd Kavmi'dir ki, Allahü teâlâ onları faydasız, kısır bir rüzgârı üzerlerine salıvermekle imha etmişti. Üçüncüsü Semûd Kavmi'dir ki, Allah onları, sayha ve yıldırım göndermekle imha etmişti. Dördüncüsü İbrahim'in Kavmi'dir ki, Allah onları, nimetlerini kendilerinden çekip almak ve haberlerde varid olan rivayetlere göre Nemrûd'un beynine bir kara sinek musallat etmekle helak etmişti. Beşincisi, Şuayb (aleyhisselâm)'ın Kavmi'dir ki, bunlar Medyen Halkıdır Bunlara bu isim, Medyen İbn İbrahim'in soyundan olmaları sebebiyle verilmiştir. Allah bunları da, "gölge günü" azabıyla helak etmişti. Altıncısı da, Mû'tefike, yani Lût (aleyhisselâm)'un Kavmi'dir ki, Allah bunları da, arazilerinin üstünü altına, altını da üstüne çevirmek ve üzerlerine taş yağdırmak suretiyle helak etmişti.

Vahidî şöyle demiştir: "Mû'tefikât, mû'tefike kelimesinin çoğuludur. Arapça'da, (......) kelimesi, çevrilmek, altüst olmak anlamına gelir. O halde, o belde, halkıyla beraber altüst oldu, altı üstüne geldi, yani üstü altına, altı da üstüne çevrildi, demektir. Nitekim denilir, Yani, "O, onu döndürdü, o da döndü " demektir. Bu açıklamaya göre "mû'tefike" o beldenin sıfatı olmuş olur. Bu tabire "O beldenin halkının iyi hallerinin şerre dönüşmesi " manası da verilmiştir.

Bil ki Allahü teâlâ, ayetin başırida: "Onlara, kendinden evvelkilerin (...) haberi de gelmedi mi?" buyurmuş ve bu altı grubu zikretmiştir. Allah böyle beyan buyurmuştur; zira onlara, onların haberi, bazan onların bu haberleri halktan duymaları, bazan da, bu kavimlerin beldelerinin -ki bunlar, Şam beldeleridir-Arapların beldelerine yakın olmaları ve o beldelerde eski kavimlerin izlerinin görülüp müşahede edilmesi yoluyla ulaşmıştır. Ayetteki "gelmedi mi?" tabiri her ne kadar bir soru ise de, bu cümle ile, takrir manası murad edilmiş olup, "Onlara o kavimlerin haberleri ulaştı.." anlamındadır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Peygamberleri onlara... mucizeler getirmişti.." buyurmuştur ki, bu o grupların hepsiyle alâkalı bir hüküm ve cümledir. Burada mutlaka hazfedilen bir kısmın bulunduğunu, takdirinin de, "O peygamberler mucizeleri getirdiler de [Kavimleri, onları yalanladı; böylece de Allahü teâlâ, onları hemencecik imha etti]" şeklinde olduğunu söylemek gerekir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı" buyurmuştur. Bu, "Allah'ın onlara ulaştırdığı o azab, Allah tarafından yapılmış bir zulüm değildir. Çünkü onlar o azabı, kendi çirkin fiilleri ve peygamberlerini alabildiğine yalanlamaları sebebiyle hak etmişlerdi. Aksine, onlar kendilerine zulmettiler..." demektir.

Mutezile şöyle demiştir: "Bu ayet, Allahü teâlâ'dan zulüm filinin sudur etmesinin doğru olmayacağına delalet'eder. Aksi halde Cenâb-ı Hakk'ın zulmetmemekle övünmesi, yerinde ve güzel olmazdı. Bu, O'nun kesinlikle zulmetmeyeceğine delalet etmektedir. Yine bu, Allah'ın, kâfirde küfrü yaratıp, sonra da ona bu küfründen dolay azâb etmeyeceğine delâlet eder. Yine zulmü işleyenin kul olduğuna, Allah'ın "Fakar onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı " buyurması da delâlet etmiştir. Onların bu iddialarını bu kitapta defalarca öle almış bulunuyoruz.

71

"Mü'min erkekler de mü'min kadınlar da birbirlerinin velileridir. Bunlar iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, Allah'a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlar yok mu? Allah onları, rahmetine mazhar edecektir. Muhakkak ki O, azizdir, hakimdir".

Bil ki Allahü teâlâ, münafıkları, bozuk amelleri ve çirkin fiilleri ile iyice vasfedip bunun peşinden de onlarla ilgili, gerek dünyevi gerekse uhrevi çeşitli tehditlerini zikredince müteakiben bu ayette, münafıkların sıfatlarının aksine, mü'minleri hayırlı sıfatlar ve iyi amellerle nitelemiş, bundan sonra, burada, omü"minleriçin hazırladığı daimi mükâfaatlan ve devamlı nimetleri zikretmiştir.

Mü'minlerin Sıfatları

Mü'minlerin sıfatlarına gelince bu, "Mü'min erkekler de mü'min kadınlar da birbirlerinin velileridir..." buyruğunda bildirilmiştir.

Şayet "Cenab-ı Hakk'ın, münafıkların sıfatı hakkında, "Münafık erkekler de, münafık kadınlar da birbirlerinin tamamlayıcı parçasidırlar..." (Tevbe. 67) buyurup, bu ayette mü'minlerin sıfatı hakkında da, "Mü'min erkekler de mü'min kadınlar da birbirlerinin velileridir..." buyurmuş olmasının sebebi nedir? O, niçin, münafıklarla ilgili olan ayette min lafzını, mü'minlerle ilgili olan ifadede de (veliler) lafzını zikretmiştir?" denilirse, biz deriz ki:

Cenâb-ı Hakk'ın, münafıkların sıfatıyla alakalı olarak, buyurması, tâbi olanların nifakının, seleflerinin, kendilerinden önce geçmiş olanların" nifakına dayandığına ve ondan filizlenmiş bir şey gibi olduğuna işaret etmektedir. Durum, haddizatında da böyledir. Çünkü halkın, tebaanın küfür ve nifakı, büyüklerini taküt etmeleri ve hevâ, huy ve âdetlerinin muktezası sebebiyle meydana gelmiştir. Ama, mü'minler arasında meydana gelen uyum, ahenk, bir temayül ve bir âdet sebebiyle değil, aksine istidlalde, tevfik-i ilahîde ve hidayet üzre bulunmada müşterek olmaları sebebiyle meydana gelmiştir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, münafıklar hakkında mü'minler hakkında da buyurmuştur.

Bil ki, velayet adavetin, düşmanlığın zıddıdır. Daha önce, "velayet" lafzında aslolan mananın, yakınlık, kurbiyyet olduğunu söylemiştik. Bu mâna, "velayet"in "adâvet"in zıddı olmasıyla da kuvvet kazanır. "Adavet" kelimesi de, bir kimse bir şeyden vazgeçtiğinde söylenilen tabirinden alınmıştır. Bil ki Allahü teâlâ, mü'minleri birbirlerinin velisi, dostu olmakla vasfedince, bunun peşinden, o dostluğun adeta bir tefsiri ve izahı olacak şeyleri de zikrederek, "Bunlar iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, namazı dosdoğru kılar, zekatı verir, Allah'a ve Resulüne itaat ederler " buyurmuş ve böylece, mü'minin münafıktan ayrılmış olduğu bu beş hususu zikretmiştir. O halde münafık Cenâb-ı Hakk'ın geçen ayetinde de vasfettiği gibi, kötülüğü emredip iyilikten sakındırmaya çalışır; mü'min ise, bunun aksini yapar. Münafık, namaza, bir tür tembellikle kalkar; mü'min ise, bunun aksi haldedir. "Ellerini (cimrilikle sımsıkı) yumarlar" (Tevbe. 67) ayetinde de buyurulduğu üzere, münafık, zekat ve diğer farzlar hususunda cimrilik eder, mü'min ise, aksine zekatını ve diğer vecibelerini yerine getirir.

Allah'ın da vasfettiği gibi, Allah ve Resulü, münafığa cihada koşmasını emrettiğinde, o, kendisi cihda katılmadığı gibi, başkalarını da katılmaktan alıkoymak ister. Halbuki mü'min bunun aksini yapar ki, işte bu husus ayette "Allah'a ve Resulüne itaat ederler" lafzıyla beyan edilmiştir.

Cenâb-ı Hak, mü'minlerin sıfatlarını belirtince, münafıklara cehennem ateşini vaadetmesine karşılık mü'minlere de gelecekteki rahmetini, yani ahiretteki mükâfaatını vaadettiğini beyan ederek, İşte bunlar yok mu? Allah onları rahmetine mazhar edecektir" buyurmuştur. (......) kelimesinde sin harfinin getirilmesi, tekid ve mübalağa manasını ifade etmek içindir. Bu, senin tıpkı, "Senden bir gün intikamımı alacağım" sözündeki tehdidi, sin harfiyle ifade etmen gibidir. Yani, "Geç de olsa, sen elime düşeceksin. Benden kaçamayacaksın ' demektir. Bunun benzen olan ayetlerde "Rahman olan (Allah), onlar için bir sevgi verecektir" (Meryem, 96); "Elbette Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın, . " (Duha, 5)ve "Mükafaatlar. kendilerine verilecektir... " (Nisa. 151) ayetleridir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Muhakkak ki O, azizdir, hakimdir" buyurmuştur. Bu ayet, tam bir teşvik ve sakındırmayı ifade eder. Çünkü "azîz", kulları hakkındaki rahmet ve cezasına dair murad etmiş olduğu hükümlerden vazgeçirilemeyen; "hakim" ise, adeletin ve doğruluğun gerektirdiği bir biçimde, kullarının işlerini yöneten kimse demektir.

72

"Allah, mü'min erkeklere de, mü'min kadınlara da -kendileri, içinde ebedî kalıcı olmak üzere- altından ırmaklar akan Adn cennetlerini ve çok güzel meskenler va'adetti. Allah'ın rızası ise mükâfaatların en büyüğüdür, işte bu, en büyük saadettir".

Bil ki Allahü teâlâ, önceki ayette va'adini kısaca zikredince, bu ayette de bu va'adi, tafsilatlı bir biçimde anlatmıştır. Bu böyledir, zira O önceki ayette rahmetini va'adetmişti. Bu ayette ise. bu rahmetin şunlar olduğunu beyan buyuruyor:

Allah'ın Rahmetinin Meyveleri

Birincisi: Ayetteki "O - kendileri içinde ebedî kalıcı olmak üzere- altından ırmaklar akan Adn cennetlerini... " kısmında bildirilen husustur. Doğruya en yakın olanı, Allahü teâlâ'nın bu ayetteki "cennetler" sözüyle, bakan kimsenin bakış alanı içinde olan bahçeleri kasdetmiş olduğunun söylenmesidir. Zira Cenâb-ı Hak bu ifadeden sonra, "Ve çok güzel meskenler va'adetti.." buyurmuştur. Matufun, ma'tufun aleyhden başka olması gerekir. O halde o cennet ehlinin meskenleri Adn cennetleri; manzaraları da, etrafındaki bahçeler olmuş olur. Binaenaleyh, o cennetleri Adn olarak vasıflamanın anlamı, o bahçelerin insanların iskân etmiş olduğu evler yerine geçmiş olmasından dolayıdır. Diğer cennetlere gelince, buntar. insanın gezip dolaşmak ve dostlarıyla karşılaşmak için gittiği bağlan, bahçeler yerine geçmiş olur.

Adn Cennetleri Hakkında

İkincisi:Cenâb-ı Hakk'ın "Adn cennetlerinde güzel meskenler va'adetti " ayetinin ifade ettiği husustur. Hadisçiler, Adn cennetlerinin sıfatı hakkında çok söz söylemişlerdir. Hasan el-Basri şöyle demiştir: "İmrân İbn el-Husayn ile Ebu Hureyre'ye, Cenâb-ı Hakk'ın buyruğunun ne demek olduğunu sordum da onlar: "Tam adamına rastladın, (bilenine rastladın)" diyerek sözlerine şöyle devam ettiler: "Biz bunu Hazret-i Peygamber'e sormuştuk. O da şöyle demişti: "Bunlar, cennette incilerden yapılmış olan köşklerdir. Her köşkte kırmızı yakuttan yetmiş "dâr", her "dâr"da yeşil zümrütten yetmiş ev; her evde yetmiş divan: her divan üzerinde yetmiş yatak: her yatak üzerinde de. pek güzel huriler vardır. Her evde. yetmiş sofra, her sofra üzerinde de yetmiş çeşit yiyecek: her evde de yetmiş hizmetçi vardır. Her sabah vaktinde mü'min kimseye, bütün bu hurilerle bir araya gelebilecek kuvvet verilir.." İbn Abbas'tan Cenâb-ı Hakk'ın bu ifadeyle, hiçbir gözün görmediği ve hiçbir kimsenin de aklına gelmeyen, kendi evlerini kasdettiği nakledilmiştir. Ben derim ki, İbn Abbas belki de şunu demek istemiştir: "Bunlar, Allah katında dereceleri ileri olan (mukarreb) kimselerin evlendir." Zira, İbn Abbas, Allah'ın herhangi bir evinin olamayacağını herkesten daha iyi bilendir. Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'den de şu rivayet edilmiştir: "Ya Resûlallah, bana cennetten bahset! Onlar neden yapılmıştır?" dediğimde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Altın ve gümüş kerpiçlerden, ki bunların sıva çamurları, alabildiğince kokan misk; topraklan za'feran, çakıl taşları inci. ve yakutlardır. Orada, külfetsiz elde edilen nimetler, ölümsüz bir ebedî hayat bulunur. Oradakilerin elbisesi eskimez, gençlikleri de son bulmaz... "' Tirmizi, Cennet, 2 (4/672). Buyurdu.

İbn Mes'ud: "Adn cennetleri, cennetin "butnân"ı (tam ortası)dır " demiştir. Ezberi, Cennetin "butnânının", cennetlerin tam ortası, merkezi manasına geldiğini, "vadilerin butnânı" ifadesinin de, sel sularının içinde biriktiği yerler anlamına geldiğini, bu kelimenin müfredinin de batn (karın, göbek) kelimesi olduğunu söylemiştir.

Atâ, İbn Abbas'ın şöyle dediğini söylemiştir: "Adn cenneti, cennetin kasabası olup, tavanı, Rahman olan Allah'ın Arş'ıdır. Burası peygamberlerin, nebilerin, şehidlerin ve hidayete ileten imamların, önderlerin bulunduğu şehirdir, Diğer cennetler ise, bunun etrafındadır. Ve orada, Tesnîm Pınarı vardır. Yine orada, inci, yakut ve altından yapılmış köşkler bulunmaktadır. Arş'ın altından güzel bir rüzgar eser ve böylece orada bulunanların üzerine alabildiğince kokan misk yığınları serper, savurur. "

Abdullah İbn Amr da şöyle demiştir: "Cennette, kendisine Adn denilen bir köşk vardır ki, bunun etrafında burçlar bulunur. O köşkün, beşbin kapısı, her kapıda da, beşbin hür ve âzâde kadın bulunmaktadır. Oraya ancak nebiler, sıddîkler veya şehidler girebilir."

Ben derim ki: Adn cennetleri hususundaki sözün özü şudur:

a) Bu, cennette belirli bir yerin adıdır. Naklettiğimiz bu hadis ve haberler de, bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Keşşaf sahibi de, "Adn kelimesi, bir "alem" (özel) isim olup, bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kullarına gıyaben va'ad buyurduğu Ad cennetleridir, . " (Meryem, 61) ayetidir" demiştir.

b) Bu, cennetin sıfatıdır. Ezherî şöyle.demiştir, "Adn" kelimesi, Arapların, bir kimsenin bir yerde ikamet etmesini ifade etmek için söyledikleri tabirinden alınmıştır. Araplar yine, "Falanca kabilenin develerini, devamlı kalmak üzere falanca yere bıraktım" demektedirler. Bu, senin o deveyi o yerde kalmaya zorlaman ve böylece de o devenin oraya alışarak oradan ayrılmaması anlamına gelir. Cevherlerin yaratıldığı ve bulunduğu yere de "ma'din" adının verilmesi bundandır." Bu iştikakı benimseyen kimseler, cennetlerin hepsinin "Adn cenneti" olduğunu söylemişlerdir.

En Büyük Mükâfaat: Allah'ın Rızası

Üçüncüsü:Cenâb-ı Hakk'ın bu ayetle va'adetmiş olduğu üçüncü mükâfaat buyruğunun ifade ettiği husustur. Bu, "Allah'ın rızast, biraz önce bahsedilenlerin hepsinden daha büyük bu mükâfaattır" demektir. Bil ki bu, ruhani mutlulukların maddi saadetlerden daha kıymetli ve daha üstün olduğunun kesin delilidir. Bu böyledir, zira sevinmek işi, ya Mevtasının o kimseden razı olmasıyla, yahut o rıza sebebiyle, herhangi bir maddi lezzete nail olmasıyla olmuştur, yahut da böyle-olmamış, aksine o kimsenin, Rabbinin kendisinden razı olduğunu bilmesinin, kendisiyle başka bir şey tateb edilmeksizin, zatı gereği bir mutluluk ve sevinci gerektirmestdir. Birincisi bâtıldır; çünkü, bir şeyin vesilesi o gayeden daha yüce olamaz. Binaenaleyh, şayet Allah'ın rızasından maksat, o rıza sebebiyle, Allah'ın cennette hazırlamış olduğu yeme içme gibi lezzetlere ulaşmak olsaydı, o zaman bu rıza ile duyulan sevinç ve mutluluk, vesileyi elde etmekle erişilen bir sevinç ve o lezzetlerle meydana gelen sevinç de, maksadın hasıl olmasıyla meydana gelen sevinç olmuş olurdu. Halbuki biz, vesile ile meydana gelen sevincin gaye ile elde edilen sevinçten, mutlaka daha az olması gerektiğini söylemiştik. Böyle olması halinde, Allah'ın rızasının, cennetler ve güzel meskenler elde etmekten daha az değerli ve daha aşağı derecede olması gerekirdi. Halbuki durum böyle değildir. Çünkü Allahü teâlâ, rızasını elde etmenin daha yüce, daha ulu, daha muazzam ve daha büyük olduğunu açık bir biçimde belirtmiştir. İşte bu, ruhani ve manevi mutlulukların, maddi mutluluklardan daha mükemmel ve daha kıymetli olduğuna kesin bir delildir.

Bil ki, hak ve doğru olan görüş, Allah'ın bu ayette ikisini birleştirdiği gibi, her ikisini birden kabul etmenin gerekli olmasıdır.

Cenâb-ı Hak, bu üç şeyi beyan buyurunca: "İşte burası! bu, en büyük saadettir, ." buyurdu. Bu ifadeyle alâkalı olarak şu iki açıklama yapılmıştır:

1) İnsan, birisi latîf, ulvî, ruhanî; diğeri de kesif, cismanî ve süflî olmak üzere iki cevherden yaratılmıştır. İşte bu iki cevhere, bir mutluluk ve bir de mutsuzluk bitişmiştir. İmdi maddî hayırlar meydana gelip, bu hayırlara da ruhani mutlulukların gerçekleşmesi eklenince rûh, kendisine uygun mutlulukları elde etmiş olur; beden de, kendisine uygun saadetlere ulaşmış olur. İşte bunun, en büyük kurtuluş olduğunda şüphe yoktur.

2)Allahü teâlâ, münafıkları vasfederken, onların, dünyevi nimet ve lezzetlerden istifade etme bakımından kendilerinden önce yaşamış olan kâfirlere benzemekte olduklarını beyan etmiştir. Daha sonra da bu ayette, mü'minlere va'adedilen mükâfaati vasfetmiş, bundan sonra da, 'İşte bu, asıl bu, en büyük saadettir" buyurmuştur. Bu, "münafık ve kâfirlerin peşine düştükleri dünyadaki lezzetli şeylerden istifade etmek değil, evet, en büyük kurtuluş budur!" demektir. Rivayet olunduğuna göre Cenâb-ı Hak, cennetliklere, "Razı oldunuz mu?" der. Bunun üzerine onlar, "Sen bize, yaratıklarından hiç kimseye vermemiş olduğun şeyi vermişken, biz daha nasıl razı olmayalım?, ." derler. Cenâb-ı Hak da, "Bundan daha üstününü yereyim mi size?" dediğinde, cennetlikler, "Bundan daha üstünü nedir ki?" derler. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hak, "Size rıdvanımı, rızamı helal kıldım. Size ebediyen gazablanmayacağim" Buhârî, Rıkâk, 51 (7/200); Müslim, Cennet, 9 (4/2176) buyurur.

Bil ki, ruhanî mutlulukların maddi mutluluklardan daha üstün olduğuna bu hadisin delaleti, tıpkı ayetin delaleti gibidir. Ayetin izahı ise, en mükemmel bir biçimde geçmişti.

Kâfirler ve Münafıklarla Cihad

73

"Ey peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla savaş. Karşılarında çetin ol. Onların barınakları cehennemdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir!".

Biz, Allahü teâlâ'nın münafıkları, çirkin birtakım sıfatlarla nitelediğini, onları çeşitli cezalarla tehdit ettiğini ve âdetullahın da Kur'an-ı Kerim'de, her tehditle beraber güzel bir va'ad zikretmek şeklinde cereyan ettiğini söylemiştik. İşte bu sebeple hiç şüphesiz Cenâb-ı Hak, bunun peşinden mü'minleri kıymetli, temiz ve güzel birtakım sıfatlarla vasfetmiş ve onlara, yüce mükafaatlar ve yüksek payeler vaadetmiştir. Daha sonra da bu ayette, kâfir ve münafıkların hallerini açıklamaya yeniden başlayarak "Ey peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla mücadele et" buyurmuştur.

Bu ayetle ilgili olarak şöyle bir soru hatıra gelmektedir: "Ayet, münafıklarla cihadın farz olduğuna delalet etmektedir. Halbuki, bu caiz değildir. Zira münafık, küfrünü gizleyen ve lisanıyla onu inkâr eden kimsedir. Durum böyle olduğuna göre, onunla savaşmak caiz olmaz."

Bil ki alimler, işte bu müşkil vesilesiyle birtakım görüşler beyan etmişlerdir:

Birinci görüş: "Kâfirlerle savaşmak, münafıklara da ağır söz söylemek..." Bu, Dahhak'ın görüşüdür. Bu, uzak bir ihtimaldir. Zira Cenâb-ı Hakk'ın "Kâfirlerle ve münafıklarla mücadele et" buyruğunun zahiri, bu grupların her ikisiyle birden savaşılmasını gerektirir. Yine Cenâb-ı Hakk'ın, "karşılarında çetin ol" emrinin zahiri de, bu iki grubun ikisiyle de alakalıdır.

İkinci görüş: Allahü teâlâ; Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, zahire göre hükmetmesi gerektiğini beyan edince, Hazret-i Peygamber de, "Biz, zahire göre hükmederiz" buyurdu. Binaenaleyh, münafıklar müslüman olduklarını söyleyip küfürlerini gizlediklerine göre, onlarla savaşmak caiz olmaz.

Üçüncü görüş: Doğru olan bu görüşe göre cihad, "Gayretin ve gücün, adamakıllı sarfedilmesi" anlamındadır. Ayetin lafzında, bu cihadın kılıçla mı, lisanla mı veya başka bir yolla mı yapılacağına delalet edecek herhangi bir şey bulunmamaktadır. Bu sebeple diyoruz ki ayet, bu iki grupla cihad etmenin vacib olduğuna delalet ediyor. Ama bu mücahedenin nasıl yapılacağına gelince, ayetin lafzında buna delatet edecek herhangi bir şey bulunmamaktadır. Aksine bu husus, ancak bir başka delilden anlaşılabilir.

Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Diğer deliller, kâfirlerle yapılan cihadın, kılıçla yapılması; münafıklarla yapılan cihadın da bazan hüccet ve delil getirmekle, bazan yumuşak davranmayı bırakıp sert davranmakla, bazan da onları kovmakla olması gerektiğine delalet etmektedir. Abdullah (İbn Mes'ûd), Hak teâlâ'nın, "kafirlerle ve münafıklarla mücahede et!" ayetinin tefsirinde, şöyle demektedir: "Bu, bazan el ile, bazan da dil ile yapılır. Bunlara gücü yetmeyense, onunla karşılaşınca, kin ve gayzdan dişlerini göstersin. Buna da gücü yetmeyen kalbi ile büğz etsin."

Hasan el-Basri, münafıklarla cihad etmeyi, onlar sebeplerini işlediklerinde, onlara had ve cezaların uygulanması anlamına hamletmiştir.

Kâdî şöyle demiştir: "Hasanın söylediği bu görüş bir şey ifade etmez. Çünkü, münafık olmayan kimselere de, "had"leri ikame etmek farzdır. Binaenaleyh, bunun, münafıklara mahsus olması söz konusu olamaz." O, sözüne devamla şöyle der; "Hasan el-Basri, bu tefsiri, şu iki şeyden birisiiçin yapmıştır: "Ya, her fâsık münafık olduğu için, yahud da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında, genel olarak kendilerine had tatbik edilenlerin münafıklar olmasından ötürü..."

74

'Münafıklar söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Andolsun, o küfür kelimesini söylemişlerdir. Onlar müslümanlıklarından sonra yine kâfir oldular. Başaramadıkları bir şeye de yeltendiler onlar. Halbuki, peygambere ve mü'minlere karşs kin besleyip intikam almaya yeltenmeleri için, Allah ile peygamberinin lütf-u inayeti ile onları zenginleştirmiş olmasından başka bir sebep de yoktu. Eğer tevbe ederlerse, onlar için hayırlı olur. Eğer yüz çevirirlerse, Allah onları dünyada da, ahirette de pek acıklı bir azaba uğratır, yeryüzünde onlar için ne bir yâr, ne bir yardımcı da olamaz".

Ayetin Nüzul Sebebi

Bil ki bu ayet, bir grup münafığın, birtakım yanlış ve hata olan şeyler söylediklerine ve fakat onlara: "Siz, şöyle şöyle söylemişsiniz" denildiğinde, korkup böyle söylemediklerine dair yemin ettiklerine delalet etmektedir. Müfessirler, bu ayetin nüzul sebebi olarak şunları ileri sürmüşlerdir:

1) Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber, Tebûk Gazvesi'nde iki ay geçirdi. Bu arada kendisine Kur'an ayetleri nâzil oluyor ve savaşa katılmayan münafıkları ayıplıyordu. Bu sırada, Cülâs İbn Süveyd: "Allah'a yemin ederim ki, bizim en şereflilerimiz olan ve Medine'de bırakmış olduğumuz kardeşlerimiz hakkında Muhammed'in söylemiş olduğu şeyler şayet doğru ise, biz eşekten daha adiyiz, kötüyüz, demektir" dedi. Bunun üzerine, Amir İbn Kays el-Ensari, Cülas'a "Evet, Allah'a yemin ederim ki, Hazret-i Muhammed doğrudur. Sen, eşekten dana adisin!" dedi. Bu söz, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ulaştı. Bunun üzerine Cülas, Hazret-i Peygamberin huzuruna çıkarıldı. Ve, o bunu söylemediğine dair, Allah'a yemin etti. Bunun üzerine Amir, ellerini yukarıya kaldırarak: "Allah'ım kuluna ve peygamberine, doğru olanı tasdik eden; yalancıyı da tekzib eden hükmünü, ayetini indir!" diye dua etti. İşte, bunun üzerine de bu ayet nazil oldu. Bunun peşinden de Cülas: "Hiç şüphesiz Allah, bu ayette tevbeden bahsetmektedir. Ben bu sözü söyledim, Amir doğrudur " dedi. Tevbe etti ve tevbesinde hep samimi kaldı.

2) Rivayet olunduğuna göre bu ayet, Abdullah İbn Ubeyy hakkında nazil olmuştur. Çünkü o, Hazret-i Peygamberi kastederek: "Andolsun ki, şayet Medine'ye dönersek, aziz ve şerefli olanlar, zelil olanları Medine'den çıkaracaktır " dedi. Zeyd İbn Erkam bunu duydu ve Hazret-i Peygamber'e haber verdi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer, Abdullah İbn Übeyy'i öldürmeye niyetlendi. Bundan dolayı, Abdullah gelerek bunu söylemediğine yemin etti de, hemen bu ayet nazil oldu.

3) Katâde şunu rivayet etmiştir: "Biri Cüheyne, biri de Gıfâr Kabilesinden olmak üzere, iki adam birbiriyle dövüştüler. Gıfâr Kabilesi'nden olan, Cüheyne Kabilesi'nden olana üstün geldi. Bunun üzerine Abdullah İbni Übeyy: "Ey Evsoğulları, kardeşinize yardım ediniz. Allah'a yemin olsun ki, bizim ve Muhammed'in misali, tıpkı "köpeğini besle, seni yesin" darb-ı meselinde olduğu gibidir " diye bağırdı. Bunun, üzerine, orada bulunanlar, bunu Hazret-i Peygambere söylediler. Abdullah, bu sözü söylemediğini ileri sürerek, yemin etmeye başladı. "

Kâdî şöyle demektedir: "Bütün bu hadiselerin, ayetten maksud olması uzak bir ihtimal değildir. Zira, Cenab-ı Hakk'ın, ifadeleri, sonuna kadar çoğul sığasında gelmektedir. Çoğul sığasını tekit manasına almak, aslolan kaidenin hilafına bir durumdur.

Şayet, "Belki de bu tek kimse, bu sözü bir mecliste söylemiş ve orada bulunanlar da buna ses çıkarmamışlardır" denilirse, biz deriz ki: "Bu da. zahirin hilâfınadır. Çünkü sözü söyleyene değil de onu dinleyip ona razı olana isnat etmek, aslolanın hilâfınadır Aksine evlâ olan, bu ayetin, rivayet edilen şu hususa hamledilmesidir; Münafıklar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i Tebük'den dönerken, O'nu öldürmeyi planladılar. Bunların sayısı onbeş olup, gecenin karanlığı Akabe Tepesi'ni bürüdüğünde, Hazret-i Peygamber'i binitinden indirerek uçuruma yuvarlamayı kararlaştırmışlardı. Ammar İbn Yâsir, Hazret-i Peygamber'in binitinin yularını tutmuş, Kuzeyfe de, o hayvanın arkasından onu sürulorau. Derken, Huzeyfe ansızın deve ayaklarının kalkıp indiğini ve silah seslerini duydu. Geriye dönünce, maskeli bazı kimselerle karşılaştı. Bunun üzerine, Huzeyfe: "Savulun! Savulun! Ey Allah'ın düşmanları!.." dedi. Bu nida üzerine onlar da kaçtılar. " Görünen odur ki onlar, işte böyle bir gaye için bir araya geldiklerine göre, Hazret-i Peygamberin nübüvvetini tenkit ediyor, nübüvvet iddiasında O'nu yalanlıyorlardı. İşte, Cenab-ı Hakk'ın ayette bahsetmiş olduğu "küfür kelimesi"nin manası budur. " Bu görüş, Zeccâc'ın tercih ettiği bir görüştür.

"Onlar müslümanlıklarından sonra yine kâfir oldular" buyruğuna gelince, bir kimse şöyle diyebilir: "Onlar müslüman idiyseler, daha naşı bu sözü, yani küfür kelimesini söylemeleri münasip olur?"

Buna şu iki bakımdan cevap verebiliriz:

a) Ayette bahsedilen "İslâm" sözü ile, "Savaş"in zıddı olan barış hah kastedilmiştir. (Böylece mana: "müslümanlıklarından sonra" yerine, "zahiren boyur eğip barış yaptıktan sonra" olur.) Çünkü onlar, münafık olunca, inkîyad edip barış istemişler, barışa yönelmişlerdi. Ama onlar, açıkça savaş ilan edince, onlarla savaşmak vâcib olmuştur.

b) Onlar, müslüman olduklarını izhâr ettikten sonra, " küfürlerini ortaya koymuşlardır.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Başaramadıkları bir şeye de yeltendiler onlar " buyruğuna gelince, bununla, onların Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i öldürme hususundaki anlaşmaları kastedilmiştir. Halbuki Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber'e bunu haber vermişti Böylece de, Hazret-i Peygamber onlardan korunmuş, onlar da amaçlarına ulaşamamışlardı.

Münafıkların Zenginleşmelerinden Maksad

Cenâb-ı Hakk'ın, "Halbuki peygambere ve müminlere karşı kin besleyip intikam almaya yeltenmeleri için, Allah ile peygamberinin lütf-u inayeti ile onları zenginleştirmiş olmasından başka, meydanda bir sebep de yoktu.." buyruğu ile ilgili iki bahis bulunmaktadır:

Birinci bahis: Ayette bahsedilen (......) kelimesiyle ilgili şu iki açıklama yapılmıştır:

a) O münafıklar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye gelmezden önce, bir geçim sıkıntısı içinde bulunuyorlardı. Ne at yüzü görebiliyorlardı, ne de ganimet elde edebiliyorlardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldikten sonraysa, bol ganimetler aldılar, mallar edindiler, böylece güç ve kuvvete erdiler. Bu da, onların, o peygamberi sevmelerine, O'nun uğruna can ve mallarını bezletmede gayret göstermelerine yol açtı.

b) Rivayet olunduğuna göre Cülâs'ının bir kölesi öldürülür. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), o kölenin diyeti olarak onikibin dirhem verilmesini emreder. Böylece de Cülâs, zengin olur.

İkinci bahis:Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi, ortada, kendisi sebebiyle intikam alınacak herhangi bir şeyin bulunmadığına bir dikkat çekmedir. Bu, şairin tıpkı, "Onların Emeviler aleyhinde olmalarının tek sebebi, onların öfkelendikleri sırada hilim ile davranıp muarızlarını hemen cezalandırmayışlandır."

Ve Nabiğâ'nın "Onların, ordularla savaşmaktan ötürü kılıçlarında pekçok kırıkların bulunmasından başka, hiçbir kusur ve ayıbı yoktur"demesi gibidir. Yani, "Onlarda asla kusur yoktur" demektir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer tevbe ederlerse, onlar için hayırlı olur.." buyurmuştur. Bu ifadeyle, bu büyük suçun kendilerinden sâdır olmasından sonra, kalblerinin yumuşatılması amaçlanmıştır. Ayetin zahirinde, "onların ancak, tevbe etmeleri halinde hayır elde edecekleri" hükmünden başka bir hüküm bulunmamaktadır. Ama onların, bilfiil tevbe etmeleri hususuna gelince, bu, ayette yer almamaktadır. Biz, âlimlerin, Cülâs'ın tevbe etmesine dair söyledikleri sözü demin zikretmiştik.

Münafıkları Bekleyen Azap

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer, onlar tevbe etmekten yüz çevirirlerse. Allah onları dünyada da. âhirette de pek acıklı bir azaba uğratır" buyurmuştur. Allah'ın ahiretteki azabı malumdur. Ama. onlara bu dünyada yapacağı azaba gelince, bu hususta şunlar ileri sürülmüştür:

a) Bununla şu murad edilmiştir: "İnsanlar arasında, onların kâfir oldukları anlaşılıp yayılınca, onlar tıpkı bir ehl-i harb, "harbî" gibi oldular. Böylece de onların öldürülmeleri, onlarla savaşılması, çoluk çocuklarının esir, mallarının da ganimet olarak alınması helâl olmuş olur.

b) Bununla, onların ölürken ve azâb meleklerini bizzat görürken başlarına gelen murad edilmiştir.

c) Bununla kabir azabı murad edilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Yeryüzünde onlar için ne bir yâr. ne bir yardımcı da olamaz" buyruğuna gelince bu, "Allah'ın azabı vacib olunca, kimseye, hiçbir dost ve yardımcı fayda veremez!" demektir.

Münafıkların Kısımları

75

Âyetin tefsiri için bak:78

76

Âyetin tefsiri için bak:78

77

Âyetin tefsiri için bak:78

78

"İçlerinden kimi de Allah'a (şöyle) ahdetmişti: "Eğer bize lütf-u kereminden ihsan ederse, andolsun. zekât vereceğiz, muhakkak ki salihlerden olacağız. Allah, kendilerine lütfundan verince de onunla cimrilik edip, arka çevirdiler. Onlar öyle dönektirler. Nihayet. Allah'a olan va'adlerini tutmadıkları, yalan söyledikleri için. O da bu fiillerinin âkibetini kalblerinde. kendisinin huzuruna çıkacakları güne kadar sürecek bir nifak yaptı. Münafıklar, hâlâ bilmediler mi ki, Allah şüphesiz onların içlerinde gizlediklerini de, fısıltılarını da biliyor ve muhakkak ki. Allah gaybleri çok iyi bilendir".

Bil ki bu sûrenin ekseriyeti, münafıkların hallerini açıklamakla ilgilidir. Münafıkların hallerinin çeşit çeşit olduğunda şüphe bulunmamaktadır. Bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak o münafıkları ve onların hallerini, ayrıntılı bir şekilde zikrederek, şöyle buyurmuştur: "Yine o münafıkların içlerinde öyle kimseler vardır ki, peygambere eziyyet ederler..." (Tevbe. 61); "İçlerinden sadakaların taksimi hususunda seni ayıplayacaklar da var"(Tevbe. 58); "Onlardan kimi de: "Bana izin ver, beni fitneye düşürme" (Tevbe. 49); felçlerinden kimi de, Allah'a şöyle ahdetmişti: "Eğer bize lütf-u kereminden ihsan ederse."

Ayetin Nüzul Sebebi

İbn Abbas (radıyallahü anh) şunu anlatmıştır: "Hâtıb İbn Ebî Belte'a'nın, mallarının Şam'dan gelmesi gecikmiş, o da sıkıntıya düşmüştü. Bunun üzerine, Ensâr meclislerinden birisinde bulunduğu bir sırada Allah'a yemin ederek, "şayet bize lütf-u kereminden verirse, ben tasaddukta bulunacağım; Allah'ın vereceği maldaki hakkını, zekâtı vereceğim ve böylece muhakkak ki salihlerden olacağım..." demişti."

Sa'lebe'nin Kıssası

Bu ayetin en meşhur nüzul sebebi olarak şu hadise anlatılmıştır: "Sa'lebe İbn Hâtıb, "Ya Resulallah, Allah'a dua et de, bana mal mülk versin.." dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: "Ey Sa'lebe, şükrünü eda edebileceğin az mal, takat getiremiyeceğin çok maldan daha hayırlıdır.. " Kenzu'l-Ummâl, 3. cilt. 7104. hadis. dedi. Sa'lebe, Hazret-i Peygamber'e tekrar müracaat ederek: "Seni hak olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, şayet, Allah bana mal verirse, her hak sahibine hakkını vereceğim..." dedi. Bunun üzerine de Hazret-i Peygamber onun için dua etti. Derken o, bir koyun edindi. Bu koyun, tıpkı kurtların üreyip çoğalması gibi çoğaldı. Öyle ki, koyun sürüleri Medine'ye sığmaz oldu. Bunun üzerine Sa'lebe, koyun sürülerini bir vadiye götürdü. Ve, öğlen ve ikindi namazlarını kılmaya, diğerlerini ise kılmamaya başladı. Sürü iyice üreyip çoğalınca da, cuma namazları hariç, bütün namazları kılmaz oldu. Daha sonra da, cumayı da terketti. Derken kervancılarla karşılaştığında, "ne var, ne yok?" diye soruyordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Sa'lebe'nin durumunu sorduğunda O'na onun durumu anlatıldı. Bunun üzerine, Hazret-i Peygamber: "Yazıklar olsun sana, Sa'lebe!" dedi. İşte bunun üzerine de, "Onların mallarından sadaka al..."(Tevbe, 103)ayeti nazil oldu. Bundan dolayı Hazret-i Peygamber Sa'lebe'ye iki adam yollayarak: "Sa'lebe'ye gidiniz ve zekâtını alınız..." dedi. Bu adamlar Sa'lebe'nin yanına varıp da ona Hazret-i Peygamberin emrini ilettiklerinde O: "Bu, bir cizyedir; ya da, cizyenin benzeridir " dedi ve zekatını vermedi. İşte bunun üzerine de Cenâb-ı Hak, ayetini indirdi. Hakkında, bu ayetin inzal buyurulduğu haber verildiğinde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek, kendisinden zekatını kabul etmesini istedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: "Allah beni, bunu kabul etmekten men etti " buyurdu. O, yüzüne gözüne toprak saçmaya başladı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ben sana söyledim, ama sen beni dinlemedin" buyurdu. Hazret-i Peygamber'in evine vardığında, Hazret-i Peygamber ona kapısını açmadı. Sonra, zekâtını Ebu Bekir'e getirdi, Hazret-i Peygamber kabul etmediği için, Ebu Bekir de onu kabul etmedi. Daha sonra da, Hazret-i Ömer de, Ebu Bekir'e uyarak o zekâtı kabul etmedi. Hazret-i Osman da kabul etmedi. Ve Sa'lebe, Hazret-i Osman'ın hilafeti zamanında ölüp helak oldu.

İmdi şayet, "Allahü teâlâ, Sa'lebe İbn Hâtıb'e zekâtını vermesini emretmişti. O halde, peygamberin, onun zekatını kabul etmemesi nasıl caiz olabilir?" denilirse, biz deriz ki:

Şöyle denilmesi uzak bir ihtimal değildir: Allahü Teâlâ Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, başkaları bundan ibret alsın ve böylece de, zekâtlarını vermekten imtina etmesinler diye, Sa'lebe'yi hor ve hakîr kılmak için, zekâtını kabul etmekten men etmişti.

Şöyle de denilebilir: O, zekâtını ihlâslı bir biçimde değil, riya maksadıyla getirmişti: Allahü teâlâ, bunu Hazret-i Peygamber'e bildirdi de, O da işte bundan dolayı o zekâtı kabul etmedi.

Şu da muhtemeldir: Allah "Onların mallarından sadaka al ki, bununla kendilerini temizlemiş (....) olasın"(Tevbe, 103) buyurup, böyle bir maksad da, münafıklığı sebebiyle Sa'lebe'de mevcut olmayınca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onun zekâtını almaktan geri durmuştur. Allah, en iyisini bilendir.

Vaadinde Durmamak Nifak Alâmetidir

Ayetin zahiri, bazı münafıkların, Allah'ın kendilerine mal vermesi halinde, o malın bir kısmını hayır yerlerine sarfedeceleri hususunda Allah'a yemin ettiklerine; Allahü teâlâ'nın da o kimseye mal verdiğinde, onun bu ahdini yerine getirmediğine delâlet etmektedir. Bu tabirle ilgili birkaç soru bulunmaktadır:

Münafığın Ahdi Olabilir mi?

Birinci soru; "Münafık, kâfir olan kimsedir. Halbuki, kâfirin Allah'a ahdetmesi nasıl mümkün olabilir?"

Cevap: Münafık, bazan Allah'ı bilen, tanıyan kimse olabilir. Ancak ne var ki o kimse, Hazret-i Muhammed'in nübüvvetini kabul etmez. Allah'ı tanımış olması sebebiyle, Allah'a andetmesi; Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamberliğini inkâr etmiş olması sebebiyle kâfir olmuş olması mümkündür. Ben bunu nasıl söylemeyeyim ki? Dünyadaki insanların ekserisi, kadir bir yaratıcının varlığını itiraf etmektedirler. Kâfir çeşitferi arasında, Allah'ı inkâr eden pek azdır. Hemen hemen hepsi de, insanlara hayır kapılarını açanın Allahü teâlâ olduğunu itiraf ediyor ye itâatta bulunmakla, mahlûkata iyilik ve ihsanda bulunmakla Allah'a yakınlaşabilmenin mümkün olduğunu biliyorlar. İşte bunlar insanların ekserisinin, üzerinde mutabık oldukları şeylerdendir. Yine şu da mümkündür: O, Allah'a böyle bir ahidde bulunduğu zaman müslüman idi. Sonra, malında cimrilik yapıp ahdini yerine getirmeyince, münafık olmuştur.. Ayetin lafzı da, bizim zikrettiğimiz açıklamayı ihsas ettirmektedir. Çünkü Cenab-ı Hak, "O da, bu fiillerinin akıbetini, kalblerinde (...) bir nifak yaptı..." buyurmuştur.

Ahid Kalbden Niyetlenmekle Olur mu?

İkinci soru: Bu ahdi, dil ile ifade etmek bu andlaşmanın şartından mıdır, yoksa kalbiyle niyet etmesi halinde, onu telaffuz etmeye bir gerek olmadan da bu iş, bu andlaşmanın kapsamına dahil olur mu?

Cevap: Alimlerden bazıları şöyle demişlerdir: Kişinin lisanıyla ifade ettiği veya lisanen ifade etmeyip de kalbiyle niyetlenmiş olduğu her şey, bu ahde dahildir." Mu'temir İbn Süleyman'ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Denizde şiddetli bir fırtınaya tutulduk. Derken, içimizden bazıları, çeşitli adaklarda bulundular. Ben de bir şeye niyetlendim, ama onu dilimle ifade etmedim. Basra'ya geldiğimde, babama bu hususu sorduğumda, o da, "Evladım, bu adağını yerine getir!" dedi. "

Bu görüşü savunanlar şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlardan kimi de Allah'a şöyle ahdetmişti..." ifadesi, onların, içlerinden herhangi bir şeyle niyetlenmiş olduklarını ifade eder. Baksana, Allahü teâlâ da "Münafıklar hâlâ bilmediler mi ki, Allah, şüphesiz onların içlerinde gizlediklerini de, fısıltılarını da biliyor." buyurmuştur.

Muhakkik alimler ise şöyle demişlerdir: Bu ahid verme, dilin ifade etmiş olduğu lâfızlarla mukayyeddir. Bunun delili, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Allah, benim ümmetimden, içlerinden geçen fakat lisanlanyla ifade etmedikleri şeyi bağışlamış, affetmiştir..." buyurmuş olmasıdır. Veyahut da, Hazret-i Peygamber bunu, manası bu olan başka lafızlarla ifade etmiştir. Hem Cenâb-ı Hakk'ın, "içlerinden kimi de Allah'a şöyle ahdetmişti; "Eğer bize lütf-u kereminden ihsan ederse, andolsun, zekât vereceğiz buyruğu, o ahid verenin, bu sözü söylediğini haber vermektedir. Sözü söylemek ise, onun bunu, lisanıyla ifade ettiğini göstermektedir.

Üçüncü soru: Ayetteki "andolsun, zekâtını vereceğiz" ifadesinden maksat, herhangi bir miktar malı çıkarıp vermektir. Sonra, malı çıkarıp vermek iki kısma ayrılır: Bu, bazan farz olur, bazan olmaz. Farz olan da ikiye ayrılır; Vacib olan zekât ve nafakaların verilmesi gibi, doğrudan, şeriatın mecbur tutmasıyla vâcib olan kısım; diğeri de, kişinin, meselâ nezrettiği adaklar gibi, kendiliğinden yerine getirmeyi iltizâm ettiği, üstlendiği farz kısım. Bu üç kısmı iyice öğrendiğinde, biz diyoruz ki: "Andolsun. zekâtı vereceğiz" sözü, bu üç kısmın üçünü de içine alır mı almaz mı?

Cevap: Biz diyoruz ki; Farz olmayan sadakalar, bu ayetin hükmüne dahi değildirler. Bunun delili Cenâb-ı Hakk'ın, o sadakayı "Onunla cimrilik ederler" ifadesiyle vasfetmiş olmasıdır. Şeriat örfünde "buhl" (cimrilik) vâcib olanı vermeme" demektir. Hem Allahü teâlâ, onları, bunu vermemelerinden dolayı tenkit etmiştr Halbuki mendûb, nâfite olanları terkedenler, bir zemme, tenkide müstehak olmazla' Geriye kalan iki kısımdan, şeriatın mecbur tutmasıyla farz olanlar, şüphesiz ayetır hükmüne dahildirler. Bunlar, zekâtlar, haccda ve savaşta harcanılmasına ihtiyaç duyulan mallar ve farz olan nafakaların tedariki hususunda ihtiyaç duyulan mallardır.

Geriye şöyle denilmesi kalmıştır: "Ayet, bu sözü söyleyen kimsenin, nezr, adak yoluyla herhangi bir malı çıkarıp vermeyi üstlendiğine delalet eder mi?" Görünen odur ki, ayetin lafzı, buna delalet etmez. Çünkü ayette zikredilen, onun sadece, "Eğer bize lütf-u kereminden ihsan ederse, andolsun, zekâtını vereceğiz" şeklindeki sözüdür. Bu ise, herhangi bir adağı ihsas ettirmemektedir. Çünkü bu, bir kimse. Allah'ın kendisini zengin kılması halinde, Rabbi ile farz olan infâkları yerine getirme hususunda da bir ahidleşmede bulunabileceğine delâlet eder. Böylece bu, o kimseye vâcib olanın, işte bu iltizam edip üstlenmeden dolayı farz olduğuna delâlet eder. Halbuki zekât, bu üstlenme, iltizâm etme sebebiyle farz olmayıp, "nisâb" miktarına sahip olması ve o malın üzerinden de tam bir yılın geçmesiyle farz olmuştur.

Biz deriz ki, "elbette zekât vereceğiz" tabiri, onların, bu işi hemen yapmalarını gerektirmez. Çünkü bu, bu fiilin ileride de yapılabileceğine dair bir haberdir. Ayetteki bu kadarcık bir ifâde, onun hemen yapılması gerektiği manasına gelmez. Buna göre sanki onlar, "Biz, muayyen bir zamanda tasadduk ederiz" demiş gibi olurlar. Bu, onların tıpkı, "Namazın farz olduğu vakitlerde, biz salihlerden oluruz" demeleri gibidir. Böylece, zikrettiğimiz bu takdirden şu netice çıkmıştır: Bu ahidleşmenin hükmüne giren, şeriatın doğrudan doğruya mecbur kilmasıyla verilmesi gereken malları vermektir. Bu husus, bizim bu ayetin, zekâtını vermeyenler hakkında nazil olduğuna dair nakletmiş olduğumuz rivayetlerle de kuvvet kazanır. Böylece, Cenâb-ı Hak sanki, o münafıkların durumunun, tıpkı peygambere ve mü'minlere karşı nifak içinde bulundukları gibi, Rableriyle anlaştıkları konularda da Rablerine karşı nifak içinde bulunduklarını ve söylediklerini yerine getirmediklerini beyân etmiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın bundan maksadı ise, onları tam bir nifak içinde bulunmakla nitelemektir. Bu bölümlerin ekserisi, Kâdî'nin sözüdür.

Dördüncü soru: Ayetteki (......) kelimesinde "fadl"dan ne kasdedilmiştir?

Cevap: Bununla, hangi yolla olursa olsun, yani ister ticaret, ister üretim, isterse bu ikisinin dışındaki bir yolla olsun, mutlak manada mal-mülk vermek kasdedilmiştir.

Beşinci soru: (......) kelimesi nasıl iştikak etmiştir?

Cevap: Zeccâc şöyle demiştir: "Bu kelimenin aslı 'dir. Ancak ne var ki, mahreçleri yakın olduğu için tâ harfi sâd harfine idgâm edilmiştir." Leys şöyle demiştir: "Arapça'da, "musaddık", veren kimseye; "mutasaddık" da isteyen sâile denilir." Esma'î ve Ferrâ bu mananın bir hata ve yanılma olduğunu; veren kimseye

"mutasaddık" denildiğini, nitekim Cenâb-ı Hakk'ın da, 'Hakkımızda ayrıca lütufkârlık da et. Zira Allah lütufkârları mükafaatlandırır " (Yusuf, 88) buyurduğunu söylemişlerdir.

Altıncı soru: Ayetteki "Salihlerden olacağız" tabirinden maksad nedir?

Cevap: "Salih", "müfsid"in zıddıdır. "Müfsid", mükellefiyet hususunda kendisine farz olan şeylerde cimrilik yapan kimse demektir. Binâenaleyh, "Sâlih"in de, mükellefiyette kendisine farz olan husustan yerine getiren kimse olması gerekir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Sa'lebe, Allah'ın kendisine hayır kapılarını açması halinde tasadduk edeceğine, hacca gideceğine dair Allah'a ahid vermişti. "

Ben derim ki: Ayeti kayıtlamak hususunda bir delil bulunmamaktadır. Tam aksine, ayet-i kerimedeki "andolsun. zekâtını vereceğiz" tabiri farz olan zekâtın verilmesine; salihlerden olacağız.." tabiri de, mutlak manada verilmesi gerekli olan her şeyin verileceğine bir işarettir.

Allah Mal Verdiğinde Münafıkın Tutumu

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah, kendilerine lütfundan verince de onunla cimrilik edip, arka çevirdiler. Onlar işte öyle dönektirler..." buyurmuştur. Bu, Allahü teâlâ'nın, onları şu üç sıfatla vasfettiğine delâlet eder:

1) Cimrilik. Bu, hak olanı vermemek demektir.

2) Ahidden dönmek.

3) Allah'ın mükellefiyetlerinden ve emirlerinden yüz çevirmek.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Nihayet... o da bu fiillerin akibetini kalblerinde, kendisinin huzuruna çıkacakları güne kadar sürecek bir nifak yaptı" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır.

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, tabiri daha önce geçmiş olan bir şeye isnâd edilmesi gereken bir fiildir. Daha önce geçen ifadeler ise, "Allah", "ahidleşme", "tasaddukta bulunma", "salâh", "buhl", "tevelli-yüz çevirme" ve"i'râz" kelimeleridir. (......) kelimesini, muahedeye, yahut tasadduka; yahud salâh'a isnâd etmek (bunları onun faili kabul etmek) caiz değildir. Çünkü, bu üç şey hayır amelleridir. Şu halde nifakın meydana gelmesinde bunları müessir saymak mümkün değildir. Bu kelimeyi, "buhl", "tevelli" ve "i'râz"a isnâd etmek de mümkün değildir. Çünkü, bu üçünün bulunması halinde, o kimse farzları yerine getirmeyi terketmiş olur. Binâenaleyh, bunları, kalbdeki nifakın meydana gelmesinde müessir addetmek mümkün değildir. (Farzları terketmek, bir nifak alâmeti değildir.) Çünkü bu nifak, küfür demek olup küfürde cehalettir, Allah'ı tanımamadır. Halbuki, bazı farzları terketmenin kalbte cehaletin (küfrün) meydana gelmesinde müessir kabul etmek caiz değildir. Bir defa, vacibi terketmek yokluktur. Cehalet ise, varlıktır. Halbuki yok olan, var olanda müessir olamaz. İkinci olarak: bu "buhl", "tevellî" ve "i'râz", kendilerinde nifak olmadığı halde, pekçok fasıkta da bulunabilir. Üçüncü olarak: Bu (farzları) terk, şayet kalbte bir küfrün meydana gelmesini gerektirseydi, bu terk, ister şer'an caiz olsun, isterse şer'an haram olsun, onu gerektirirdi. Çünkü, şer'î hükümlerin ihtilâf sebeplen, "müessir" olanı müessir olmaktan çıkarmaz. Dördüncü olarak: Cenâb-ı Hak bu tabirin peşinden, "Allah'a olan va'adlerini tutmadıkları, yalan söyledikleri için " buyurmuştur. Binâenaleyh, şayet "buhl", "tevellî" ve"i'râz"a isnâd edilmiş olsaydı, o zaman ayetin takdiri, "Allah'a olan va'adlerini tutmadıkları ve yalan söyledikleri için, onların cimrilikleri, yüz çevirmeleri ve döneklikleri, onların akibetini kalplerinde bir nifak haline getirdi.." şeklinde olurdu ki, bu da caiz değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "tevelli" ile, bu tevellî ile kalbte meydana gelen nifakın arasını birbirinden ayırmıştır. Halbuki bunun yanlış bir söz olduğu malumdur. Dolayısıyla yaptığımız bütün bu. izahlarla, fiilini, Cenâb-ı Hakk'ın dışında, daha önce zikredilmiş olan şeylerden birisine isnâd etmenin caiz olmadığı sabit olmuş olur. Binâenaleyh bu fiilin Allah'a isnâd edilmesi gerekir. Böylece de mâna, "Onların akibetini, kalblerinde nifak haline getiren Allahı Teâlâ'dır..." şeklinde olur. Bu da, kalblerde küfrü yaratanın Allahü Teâlâ olduğuna delâlet eder. İşte bu, Zeccâc'ın söylemiş olduğu şu husustur: "Bu ayetin manası, "onlar geçmişte sapıtınca, Allah da, gelecekte onları dinden saptırmıştır " şeklindedir." fiilinin failinin Allah olduğu görüşünü, O'nun ifadesi de desteklemektedir. Zira, daki zamir Allah'a râcidir. Binâenaleyh daha uygun olan, fiilinin de, Allah'a isnâd edilmiş olmasıdır.

Kadı şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesinden kasdedilen mana "Allah, nifaklarından ötürü, akıbette onlara ceza verdi" şeklinde olur. O ukubet de, onların kalblerinde meydana gelen keder, gönül sıkıntısı, başlarına gelen zillet ve kınanma v.b" dir. Ve bu, onlarla birlikte ahirete kadar devam eder." Biz deriz ki bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu, delilsiz ve herhangi bir şüphe bulunmadan, zahiri terketmektir. Eğer Kâdî, "Aklî deliller, Allahü teâlâ'nın, küfrü yaratmadığına delâlet ediyor!" derse, biz de onların delillerine sapasağlam dağları bile çökertecek kuvvette aklî delillerle mukabele ederiz.

İkinci Mesele

Leys şöyle demektedir: "Birisinin işinin akıbetini pişmanlık kıldığında, yani onu pişman olacak duruma getirdiğinde dersin." Hüzeli de şöyle demektedir: "Oğullarım helak olup gittiler ve ölümlerinden sonra geriye bana, hasretle hiç sona ermeyen gözyaşları bıraktılar:" yine Arapça'da alanca, neticede kendisini hasta edecek olan bir lokma yedi" ve "Allah onun akıbetini hayır kıldı" denilir. Velhasıl Arapça'da, bir şey bir şeyin peşinden meydana geldiğinde, deyimi kullanılır."

Sözde Durmamak Münafıklığa Götürür

Ayetin zahiri, ahdi bozup, sözünden caymanın nifakı doğuracağına delalet etmektedir. Bu sebeple müslümanın, bundan olabildiğince sakınması, kaçınması gerekir. Binâenaleyh bir kimse, herhangi bir iş hususunda Allah'la ahidleştiğinde, onu yerine getirmek için gücünün yettiğince gayret göstermelidir. Hasan el-Basrî (r.h.)'nin görüşüne göre, işte bu husus hiç şüphesiz bir nifaka yol açar. O bu hükmünde, hem bu ayete, hem de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: "Kendisinde şu üç şey bulunan kimse, namaz kılsa da, oruç tutsa da ve kendisinin mü'min olduğunu iddia etse de münafıktır: Söylediğinde yalan söyleyen, va'adettiği zaman va'adinden dönen ve kendisine bir şey emânet olarak bırakıldığında ona hıyanet eden". Benzen bir hadis: Müsned, 2/200 hadisine tutunmuştur.

Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, "Siz, benim için şu altı şeyi kabul edin, ben de sizin için cenneti tekeffül edeyim: Konuştuğunuzda yalan söylemeyiniz, söz verdiğinizde caymayınız, size bir şey emânet edildiğinde ona ihanet etmeyiniz, gözlerinizi, ellerinizi ve avretlerinizi koruyup haramdan men ediniz. Gözlerinizi hıyanetten; ellerinizi hırsızlıktan, avret mahallerinizi de zinadan..." dediği rivayet edilmiştir.

Atâ İbn Ebî Rabâh şöyle der: "Bana, Câbir İbn Abdullah, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Kendisinde şu üç şey bulunan kimse münafıktır.." Câmiu's-Sağîr, 1/132. hadisini, peygamberle konuştuklarında, O'na yalan söyleyen, sırrını kendilerine emanet ettiğinde ona hiyânet eden ve kendisiyle birlikte sefere çıkacaklarına söz verdiklerinde cayan münafıklar hakkında söylediğini anlattı. " Amr İbn Ubeyd bu hadisi tefsir ederek şöyle dedi: "Allah namına konuştuğunda O'nun dinine ve Resulüne karşı yalan söyler. Va'adettiğinde, Allah'ın kendisiyle ahidleşenler hakkında söylediği gibi, sözünden cayar; Allah'ın dini hususunda kendisine itimâd edildiğinde, o gizlice hiyânet eder. Böylece de kalbi, lisanından başka bir durumda olur."

Vâsıl İbn Atâ'nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hasan el-Basrı'ye birisi gelerek; "Yakûb (aleyhisselâm)'un çocukları: "Yusuf'u kurt yedi.." şeklinde bir söz söylediler, ama yalan söylediler. "Biz onu, mutlaka himaye edeceğiz.." (Yusuf, 63) sözlerinde de, ona söz verdiler, ama bundan caydılar. Babalan, Yusuf hakkında onlara güvendi, ama onlar ona hiyânet ettiler. Binâenaleyh, şimdi biz bunların münafık olduklarına hükmedebilir miyiz?"deyince, Hasan el-Basrî (r.h.) durdu, bir şey söyleyemedi.

Dördüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendisinin huzuruna çıkacakları güne kadar" buyruğu, bu söz verenin, münafık olarak öldüğüne delâlet eder. Bu ayetin verdiği haber, kendisinden haber verilen hâdiseye uygun olarak tahakkuk etmiştir. Zira, rivayet olunduğuna göre Sa'lebe, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e zekâtını getirmiş, bunun üzerine Hazret-i Peygamber de: "Allah, benî, senin zekâtını kabul etmekten men etti!" buyurmuştur. Ve o, bu hal üzere kalmış ve onun sadakasını, zekâtını, o ölünceye kadar kimse kabul etmemiştir. Böylece bu, bu haberin bildirdiği şeyin, habere uygun olarak meydana geldiğine delalet eder. Böylece de bu, gaybtan bir haber vermek olmuş olur. Bu sebeple de bir mucize olmuş olur.

Beşinci Mesele

Cübbai şöyle demiştir: "Müşebbihe, Allah'ın görülmesini isbat hususunda, O'nun, "Kendisine kavuşacakları gün..." (Ahzâb. 44) ayetine sarılmışlardır. Halbuki "lika", görmek demek değildir. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, münafıklarla ilgili olarak, "Kendisinin huzuruna çıkacakları güne kadar.." ayetidir. Hem ulemâ, kâfirlerin Allah'ı göremeyecekleri hususunda icmâ etmişlerdir. Binâenaleyh, bütün bunlar "likâ"nın görmek demek olmadığına delâlet eder. Bu görüşümüzü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Bir müslümanm hakkını gasbetmek için yalan yere yemin eden kimse, Allah kendisine gazab etmiş olduğu halde, Allah'a mülaki olur" Buhâri, Husûmet, 4 (3/90). hadisi de desteklemektedir. Yine ulemâ, bu hadiste geçen"likâ"dan maksadın, "O kimsenin, Allah katında olan ceza ile yüz yüze kalması..." olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. İşte burada da böyledir." Kâdî, Cübbaî'nin bu sözünü çok beğenmiştir.

Ben derim ki: Ben, böylesi zeki kimselerin, bu tür zayıf ve tutarsız misallerle nasıl yeti nebi İdi kteri ne çok şaşıyorum. Bu böyledir, zira biz, "lika" lafzını gerek bu ayette ve gerekse bu hadiste, ayrı bir delil sebebiyle "görmek" manasına hamletmedik. Fakat bu durum, diğer hallerde likâ'nın "görmek" anlamını terketmemizi gerektirmez. Baksana bizim, umûm olan bazı ifadeleri, ayrı bir delilden dolayı tahsis etmemizden, ayni şeyi umûmî bütün ifâdeler hakkında delilsiz olarak uygulamamızı gerektirmez. Binâenaleyh o gerekmediği gibi, bu da gerekmez.

İmdi şayet o "Bu söz, ancak Arapça'da "lika" kelimesinin "görmek" manasından ibaret olması halinde kuvvet kazanır; oysa ki bu, kabul edilemez" derse, biz deriz ki: "ükâ"nın, ulaşmak, vasıl olmak anlamına geldiğinde şüphe yoktur. Binâenaleyh bir şeyi gören, ona ulaşır, vasıl olur. Bu sebeple de, "idrâk" kelimesi ulaşmak, yetişmek anlamına geldiği gibi, "rü'yet" (görmek) de "lika" anlamına gelmiş olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Musa'nın ashabı dedi ki: "İşte yakalandık!" (Şuara, 61) buyurmuştur. Sonra biz, "likâ"yı, "rü'yet" (görmek) manasına hamlettik. İşte burada da böyledir. Sonra biz şöyle diyoruz: Buradaki "iikâ"nın görmek anlamına gelmediğinde şüphe yoktur. Tam aksine, Cenâb-ı Hakk'ın, da, bu fiillerinin akıbetini kalblerinde, kendisinin huzuruna çıkacakları güne kadar sürecek bir nifak yaptı" buyruğundan kastedilen mana, "O'nun hüküm ve kazasının ifâ edildiği güne kadar..."şeklindedir. Bu tıpkı, bir kimsenin "Sen yarın amelinle karşılaşırsın, onunla başbaşa kalırsın.." demesine benzer. Yani, "Ameline göre karşılık görürsün..." demektir.

Cenâb-ı Hakk'ın buyruğunun manası: "Allahü teâlâ bundan önce sözlerinden cayıp yalan söylemeye cüret ettikleri için, kalblerinde o nifakı meydana getirmek suretiyle onlara azâb etmiştir" demektir.

Necvâ Kelimesinin İzahı

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Münafıklar hâlâ bilmediler mi ki, Allah, şüphesiz onların içlerinde gizlediklerini de, fısıltılarını da biliyor..." buyurmuştur. "Sır" onların kalblerinin gizleyip sakladığı şeydir. "Necvâ" ise kendi aralarında birbirleriyle fısıldaşarak görüşmeleridir. Necvâ, necve'den gelir Bu kelime de gizli söz, gizli konuşmak demektir. Buna göre, fısıldaşan iki kimse, sanki başkasının kendileriyle birlikte olmasını önlemişler ve kendileri dışındakilerder uzaklaşmışlar demektir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu çok münâcaa: eden bir kimse olarak yaklaştırdık... (Meryem, 52); "Vakta ki artık ondan ümitlerin: kestiler, fısıldaşarak bir yana çekildiler" (Yusuf, 80); "günahı, düşmanlığı... fısıldaşmaym. İyiliği, takvayı fısıldasın..." (Mücadele, 9)ve, "Siz peygambere mahrerr. bir şey arzetmek istediğiniz vakit, bu mahrem konuşmanızdan evvel sadaka verin (Mücadele, 12) ayetleridir.

Sen, "sır" ile "necvâ" arasındaki farkı kavradığın zaman, ayetten kastedilen mana şöyle olur: Cenâb-ı Hak sanki, "Onlar, benim sırrı ve fısıldaşmayı bildiğimi, bundan haberdar olduğumu bilmezler mi? Onlar daha nasıl benim, onların hallerini, zâhin bildiğim gibi bildiğimi ve zahire göre azâb ettiğim gibi, gizli olan şeylere göre de azâfc edeceğimi bildikleri halde, aslında aralarında sırlaşmak ve fısıldaşmak demek olar nifaka cüret edebiliyorlar?.." demek istemiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Ve muhakkak ki Allah, gaybleri çok iyi bilendir.." buyurmuştur. Allâm, âlim kelimesinin mübalağa veznidir. "Gayb". canlılardan gizli saklı olan şey demektir. Binâenaleyh, bu tabir ile kastedilen, Allahü teâlâ'nın zatının, bütün eşyayı bilmeyi gerektirdiğidir. Binâenaleyh O'nun bütür malumatı bilmiş olması gerekir. Bu sebeple de O'nun, kalblerde ve gönüllerde olan herşeyi bilmesi gerekir. O halde, daha nasıl (herhangi bir şey) ondan saklı tutulabilir? Bu ayetteki bu ifadenin bir benzeri de, Hazret-i İsa'nın, "Şüphesiz ki gayblan hakkıyla bilen sensin sen..." (Maide, 116) şeklindeki sözüdür. Cenab-ı Hakk'ı, allâme kelimesiyle vasfetmek O'na bu ismi vermek ise caiz değildir. Çünkü bu sîga, bu kalıp, bir çeşit öğrenme külfetini hatıra getirmektedir. Halbuki, Allah hakkında tekellüf ise düşünülemez.

Gönülden Maddi Yardımda Bulunanları Münafıkların Tenkidi

79

"Sadakalar hususunda mü'minlerden gönüllü verenlerle güçlerinin yetebildiğinden başkasını bulamayan (fakir)lerle eğlenenler (yok mu?) Allah onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için, pek acıklı bir azâb vardır".

Bil ki bu, onların bir başka çirkin fiilleridir. Bu da, o münafıkların, gönüllü ve samimi olarak sadaka veren kimseleri ayıplayıp tenkid etmeleridir. İbn Abbâs (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün, bir hutbe okudu ve ashabı sadaka vermeye teşvik etti. Bunun üzerine Abdurrahman İbn Avf, (sadaka olarak) dörtbin dirhem getirerek şöyle dedi: "Benim sekizbin dirhemim vardı. Bundan dörtbin dirhemini kendim ve çoluk çocuğum için geriye bıraktım; şu dörtbinini de Rabbimin ahiretteki vaadine güvenerek O'nun yoluna yatırdım." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber de: "Verdiğin ve vermediğin şeyleri, Allah senin için mübarek kılsın!" buyurdu. Allah'ın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu husustaki duasını kabul ettiği, öyle ki hanımı Tümâdır'ın sekizdebirin dörtte bir hissesi olarak, seksenbin dirhem aldığı söylenmiştir.

Hazret-i Ömer de, aynı miktarda sadaka getirdi. Asım İbn Adiyy el-Ensari de, yetmiş ölçek hurma sadaka getirdi. Osman İbn Affân da, çok büyük miktarda bir sadaka getirdi. Ebû Akil de, bir "sâ" hurma getirerek "Dün gece, hurmalıklarına su salmak için, bir adama ücretli olarak çalıştım. Ve böylece iki "sâ" hurma elde ettim. Bunlardan birisini çoluk çocuğuma bıraktım, diğerini de Rabbimin ahiretteki vaadine güvenerek O'nun yoluna verdim" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem), onun da zekât mallarının içine konulmasını emretti. İşte bunun üzerine münafıklar tenkid ederek: "Onlar sadakalarını ancak, bir gösteriş ve desinler diye getirdiler. Ebu Akil bir "sâ" hurmasını, diğer büyük sahabilerle birlikte anılsın diye getirdi'.... Halbuki Allah, onun bir "sâ" hurmasına muhtaç değildir" dediler de, işte bunun üzerine Allah bu ayeti inzal buyurdu.

Lemz kelimesinin hangi manaya geldiği, Cenâb-ı Hakk'ın, (Tevbe. 58) ayetinin tefsirinde geçmişti.. (......) kelimesinin aslı, (......) kelimesidir. "Tatavvu" "nafile" demek olup bu da, farz olmayan, nafile bir şeyi yapmak suretiyle Allah'a itaatta bulunmak demektir. Tâ harfinin tî'ya idgâm edilmesinin sebebi ise, bu iki harfin mahreçlerinin birbirine yakın olmasıdır. Leys: "Cühd, fakir kimsenin kendisiyle kıt-kanaat yaşadığı az bir şeydir" demektedir. Zeccâc da, bu kelimenin, cimin hem dammesi, hem de fethası ile kullanıldığını söylerken, Ferrâ, dammeyle (cühd) okumanın Htcazlıların; fetha ile (cehd) okumanın ise, başkalarının kullanışı olduğunu söylemektedir. İbn Sikkît bu iki kullanılış arasında fark bulunduğunu naklederek:

"Cühd, takat ve güç demektir. Meselâ, gücüm ve kuvvetim manasında, "Gücüm takatim bu.." dersin" demektedir.

Sen bunu iyice anladığın zaman, bil ki Hak teâlâ'nın, "Sadakalar hususunda gönüllü verenler" ifadesiyle, fazla sadakaları getiren o zenginler; "güçlerinin yetebildiğinden başkasını bulamayan (fakir)ler..." tabiriyle de, bir "sâ" hurma getirdiği için, Ebu Akil kastedilmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, münafıkların onlarla alay ettiğini, Allah'ın da, onların alaylarına karşılık verdiğini beyân buyurmuştur.

Bil ki, Allah rızası için mal vermek, zekâtlarda ve diğer farz olan harcamalarda olduğu gibi, bazan vâcib, bazan da nafile olur. İşte bu ayetten, nafile olanı kastedilmiştir. Sonra nafile sadakayı veren, Abdurrahman İbn Avf ve Osman İbn Affân gibi, bazan zengin kimseler olur da böylece de çok sadaka getirmiş olurlar. Bazan da, fakir olur da, az sadaka getirir ki bu "az", güç ve sıkıntı içinde yaşayan kimsenin, son takatini kullanarak getirdiği şeydir. Mükâfaata müstehak olmak hususunda bu iki miktar sadaka arasında bir fark bulunmamaktadır. Zira zahiri amellerden maksad, niyetin keyfiyeti ile şartların, yani saikferin ve engellerin nazar-ı itibara alınmasıdır. Binaenaleyh bazan, fakirin getirip vermiş olduğu o az miktar, Allah katında, zenginin getirmiş olduğu o çok miktardan daha kıymetli olur.

Sonra o cahil münafıkların bakışları, fikirleri, işlerin zahirini aşamaz, böylece de az sadaka getiren fakiri ayıplar, tenkit ederler. Onların bu ayıplamaları, şu birkaç sebepten ileri gelmiş olabilir:

1) Onların, "O fakir olduğu için, ona muhtaçtır; o halde daha nasıl bunutasadduk edebilir?" demeleridir. Ancak ne var ki (onlar bilmiyorlar ki), bu, faziletten neş'et eden bir husustur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "kendilerinde fakr-u ihtiyaç olsa bile, onları, kendi öz canlarından daha üstün tutarlar, . " (Haşr, 9) buyurmuştur.

2) Onların, "Bu azıcık şeyin ne tesiri olacak ki?" demeleridir. Bu da bir cehalettir. Zira bu adam, sadece buna gücü yetip bunu getirdiğinde, yapabileceği her şeyi yapmıştır. Binâenaleyh, bu kimsenin ameli, Allah katında başkasının amelinden daha kıymetli olur. Zira o, kalbinin alâkasını, elindeki dünya malından uzaklaştırıp kesmiş ve Allah'a tevekkül etmekle yetinmiştir.

3) Onların şöyle demeleridir: "Bu fakir kimse, o az sadakayı, bu durumda, bu makamda, kendisini, büyük ve ileri gelen kimseler arasına katmak için vermiştir." Bu da bir cehalettir, çünkü insanın kendisini hayır ve din ehline katmaya çatışması, onun kendisini tembel, işsiz güçsüz kimselere katmasından daha hayırlıdır.

Cenâb-ı Hakk'ın buyruğu hakkında yapılmış olan temel açıklamayı sen biliyorsun. Esamm şöyle demektedir: "Bundan maksad şudur: Allah, o münafıkların, iyilik nev'inden olan o amellerini zahiren kabul eder; fakat ahifette o amellerinin mükâfaatını vermez. İşte bu da, onlarla alay etme kabilinden olur."

80

"Onlar için ister İstiğfar et, ister etme. Eğer onlar için yetmiş defa istiğfar dahi etsen, yine Allah onları kesinlikle bağışlayacak değildir. Bu. böyledir. Çünkü Allah'ı ve Resulünü İnkâr ederek kâfir olmuşlardır. Allah ise. fâsık bir kavmi hidâyete ulaştırmaz"

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Ayetin Nüzul Sebebi: Münafıklar

İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: "Önceki ayet, münafıklar hakkında nazil olunca onlar, "Ya Resulallah. bizim için mağfiret taleb et!" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Sizin için mağfiret talebinde bulunacağım " dedi ve onlar için mağfiret talebine yöneldi de, bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Bundan ötürü de Allah'ın Resulü, mağfiret talebinde bulunmaktan vazgeçti."

Hasan el-Basrî de şöyle demektedir: "Onlar Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek, özür beyanında bulunuyor ve, "Biz sadece en güzel olanı, iyilik ve muvaffakiyet arzu ettik" ( Nisa, 62) diyorlardı. İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu."

Esamm şunu rivayet etmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbe okurken, Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl ayağa kalktı:"Bu, Allah'ın kendisine ikramda bulunup aziz kıldığı, yardım edip desteklediği Allah'ın elçisidir." dedi. Uhud muharebesinden sonra da böyle bir şey için ayağa kalkınca, Hazret-i Ömer ona: "Ey Allah'ın düşmanı, otur! Küfrün ortaya çıkıp aşikâr oldu!" dedi. Bunun üzerine, orada bulunanların hepsi ona cephe alıp, onu lanetlediler. O da, namaz kılmadan mescidden çıktı. Derken, kavminden birisi ona rastladı ve: "Senin mescidden çıkmana sebep nedir? Nereye gidiyorsun?" dedi. Bunun üzerine o da, cereyan eden olayı anlattı. O adam, ona: "Allah'ın Resulüne dön ve senin için mağfiret talebinde bulunmasını iste!" dedi, O da: "Benim için mağfiret talebinde bulunsun ya da bulunmasın; artık aldırmıyorum!" dedi. İşte bunun üzerine: "Onlara, 'Gelin, Allah'ın peygamberi sizin için mağfiret talebinde bulunsun!" denildiği zaman, başlarını çevirdiler.." (Münafikûn, 5) ayeti nazil oldu. Uhud'dan sonra münafıklar, (Hazret-i Peygamberin yanına) gelerek, özür beyanında bulundular ve birtakım sudan bahaneler ileri sürerek, kendileri için istiğfar etmesini istediler.

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hak, "Eğer onlar için yetmiş kere dahi istiğfar etsen, yine Allah onları bağışlayacak değildir' buyurmuştur.

Şa'bî'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Abdullah İbn Abdullah İbn Übeyy İbn

Selûl, Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem)'nü, babasının cenazesine çağırdı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Sen kimsin?" deyince o: "Ben, Hubab İbn Abdullah'ım" dedi. Bunun üzerine de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); "Hayır, sen Abdullah İbn Abdullah'sın. Zira "Hubab" şeytanın adıdır" dedi, sonra da bu ayeti okudu.

Kâdî, "Cenâb-ı Hakk'ın, " "Onlar için ister istiğfar et, ister etme" ayetinin zahiri, münafıkların Hazret-i Peygamber'den mağfiret talebinde bulunmasını istediklerine delâlet eder gibidir" dedi. Ben bu husustaki haberleri naklettim.

Bu ayetin daha önceki ifadelerle en yakın ilgi ve alâkası, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın bildirdiği şu husustur: "İstiğfar talebinde bulunanlar, Hazret-i Peygamberi ayıplayıp tenkit edenlerdir. İşte bunun üzerine de bu ayet nazil olmuştur."

"Yetmiş" Kaydını Muteber Sayarlar

Bazı alimler şöyle demişlerdir: "Muayyen bir sayı ile, umumi bir lafzı tahsis etmek, durum ve keyfiyetin, o sayının dışında kalanlar hakkında, tahsis edilen hükmün aksine olduğuna delalet eder. Bu, "hitab delili"ni benimseyenlerin görüşüdür.. Onlar şöyle demişlerdir: "Bunun delili şudur: Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer onlar için yetmiş kere dahi istiğfar etsen, yine Allah onları bağışlayacak değildir" ayeti nazil olunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah'a yemin ederim ki, yetmiş kereden de fazla istiğfar ederim " dedi ve Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar için ister istiğfar et, ister etme. haklarında birdir" (Münafikûn, 6) ayeti nazil oluncaya kadar istiğfar talebinden vazgeçmedi. Bu ayet (Münafikûn, 6) nazil olunca da, bundan vazgeçti.

Bir kimse çıkıp şöyle diyebilir: Bu istidlal, bu görüşün aksi için daha uygundur. Zira Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, onları kesinlikle bağışlamayacağını beyan edince, durumun zikredilen bu adedin dışında kalanlar hakkında da, zikredilen aded için söz konusu olan duruma müsav olduğu sabit olmuş olur. Bu da, adedle kayıtlamanın, mezkûr hükmü değiştirmediğini gösterir.

Kâfir ve Münafık Hakkında İstiğfar Etme Caiz midir?

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), münafıklar için mağfiret talebinde bulunmaya yönelince, Allah onu bundan men etti.

Bazıları da şöyle demişlerdir: Münafıklar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, kendileri için mağfiret talebinde bulunmasını istediler. Allahü teâlâ da Hazret-i Peygamber'i böyle bir şeyden nehyetti. Halbuki bir şeyi nehyetmek, nehyedilenin o fiilden önce bulunmuş olmasına delâlet etmez. Biz, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu sebeplerden ve delillerden dolayı, o münafıklar için mağfiret talebinde bulunmaya yönelmediğini söylüyoruz:

a) Münafık, kâfirdir. Halbuki, Hazret-i Peygamberin getirdiği şeriatta, kâfir için mağfiret talebinde bulunmanın caiz olmadığı açıktır. İşte bu sebepten dolayı Allah, Hazret-i Peygamber'e İbrahim (aleyhisselâm)'in babası hakkındaki, "Muhakkak senin bağışlanmanı isteyeceğim.." (Mümtehine, 4) sözü hariç, Hazret-i İbrahim'e uymasını emretmiştir. Bu, şeriatta meşhur, ve maruf olunca, buna yönelmek nasıl caiz olabilir?

b) Başkasının bir başkası için bir mağfiret talebinde bulunması, o başkası, günah ve isyanda israr ettiği sürece fayda vermez.

c)Hazret-i Peygamberin, münafıklar için mağfiret talebinde bulunmaya yönelmesi, günaha yeltenmeye ve onu işlemeye teşvik etmek gibi olur.

d)Cenâb-ı Hak, peygambere bu hususta icabet etmediği zaman, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in duası, O'nun katında merdûd olmuş olur. Bu da, Hazret-i Peygamberin makam ve mertebesine halel gelmesini, noksanlığını iktizâ eder.

e) Peygamberin yapmış olduğu bu duâ Allah tarafından kabul görseydi, o zaman icabetin meydana gelmesi hususunda, duanın sayısının azı da, çoğu gibi olur, arada bir fark bulunmazdı.

Böylece, bu sözün maksadının şu olduğu sabit olmuş olur: Münafıklar Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den kendileri için mağfiret talebinde bulunmasını istediklerinde Allah, Peygamberini bundan men etmiştir. Bu ayette zikredilen sayıdan maksat ise. men etmeyi sınırlamak, (yani, "Yetmiş defadan fazla duâ edersen kabul ederim." demek) değildir; aksine bu ifade, tıpkı, kendisinden bir ihtiyacının yerine getirilmesini isteyen kimseye, o kimsenin: "Bunu benden, yetmiş defa dahi istesen, ben onu yapmam !" demesi gibidir. Bu kimse bu ifadesiyle, o kimsenin, yetmişden fazla talebte bulunması halinde onu yapacağı manasını kasdetmemiştir. İşte burada da böyledir. Bu görüşü, Cenâb-ı Hakk'ın, ayetteki, "Bu böyledir. Çünkü onlar. Allah'; ve Resulünü inkâr ederek kâfir oldular" ifâdesi de tekid etmektedir. Böylece Cenâb-ı Hak sayısı yetmişlere ulaşsa dahi Peygamberin istiğfarının onlara fayda vermemesinin sebebinin, onların küfür ve fısklan olduğunu beyan etmiştir. Bu sebep, yetmişden fazla olanda da söz konusudur. Böylece bu illet, bu ayetten kastedilenin, küfürde İsrar ettikleri sürece, Peygamberin onlar için mağfiret talebinde bulunmasının kendilerine fayda vereceğine dair taşıdıkları ümidi ortadan kaldırmak olduğunun bir delili olmuş olur. Bu izah, Hak teâlâ'nın "Allah ise, fâsık bir kavmi hidâyete ulaştırmaz " buyruğu da teyid etmektedir. Zira bu ifâde, "Onların fısklan hidâyete mânidir" demektir. Böylece, doğru olanın, bizim bahsetmiş olduğumuz şeyler olduğu sabit olmuş olur.

Beşinci Mesele

Müteahhirûndan olan müfessirler şöyle demişlerdir: "Araplarca "yetmiş" sayısı, son ve nihaî bîr zirvedir. Zira "yetmiş", yedinin on katının toplamı demektir. "Yedi. kıymetli bir sayıdır. Çünkü göklerin, yerin, denizlerin, mıntıkaların, yıldızların ve uzuvların sayısı da yedidir. Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hak bu sayıyı burada, özellikle şundan dolayı zikretmiştir: Çünkü rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), amcası Hamza'nın cenaze namazında yetmiş defa tekbir aldı. Bunun üzerine sanki, "Hamza'ya kıldırdığın namazda, yetmiş defa, o müşrikler için mağfiret talebinde bulunsan dahi (...)" denilmek istenmiştir, Bu hususta temel kaidenin, Cenâb-ı Hakk'ın "...yedi başak veren, her başakta yüz "dâne" bulunan bir tek tohumun hali gibidir" (Bakara. 261) ayeti ile, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in iyiliğim mükâfaatı, on katından başlayıp yediyüz misline kadar çıkar..." Buhari, İman, 31 (1/15). hadisinin ifâde ettiği husus olduğu da ileri sürülmüştür. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak bu sayıyı katlama sadedinde olmak üzere Resûlü için zikretmiş olunca, bu, bu hususta temel bir sayı olmuş oldu.

Muhallef ile Mütehallif Arasındaki Fark

81

Âyetin tefsiri için bak:82

82

"Allah Resulüne muhalefet için savaştan geri kalan münafıklar, oturmalarımla sevindiler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihâd etmekten hoşlandılar ve: "Bu sıcakta harbe çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennemin ateşi daha sıcak!" Ah bir iyice anlasalar! Artık irtikâb etmekte oldukları günahın cezası olmak üzere, az gülsünler, çok ağlasınlar onlar".

Bil ki bu, münafıkların çirkin amellerinin bir başka çeşidi olup, bu da onların savaşa katılmamaktan mutluluk duyup, onu çirkin görmeleridir. İbn Abbas (radıyallahü anh), Cenâb-ı Hakk'ın bu tabirle, Tebük Savaşı'nda Hazret-i Peygamberle savaşa katılmayan münafıkları kastettiğini söylemiştir. Öyleyse, muhallef kelimesi, gidenlerden geri kalan kimse anlamına gelir.

Buna göre şayet: "Onlar, savaşa katılmamak için çareler, yollar aramışlardır.

Binâenaleyh evlâ olan, ayette "Geride kalanlar sevindiler" denilmesi gerekir idi.." denilirse, buna birkaç yönden cevap verilebilir:

a)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), fesâd çıkarıp ortalığı karıştıracaklarını bildiği için, bazı kimseleri, kendisiyle birlikte savaşa katılmaktan men etmiştir. İşte bunlar, "geri kalanlar" değil, "geri bırakılanlar" olmuş olurlar.

b) O savaşa katılmayanlar, bu ayetten sonra gelen şu ayette de, "muhallefûn" (geri bırakılanlar) diye vasfedilmiştir: "Eğer Allah seni (Tebük'ten) Medine'ye onlardan (orada kalmış olanlardan) bir zümrenin (münafıkların) yanına döndürür de başka bir savaşa çıkmaya senden izin isterlerse de ki: "Bundan sonra benimle birlikte katiyyen ve ebedî (sefere) çıkamazsınız..." (Tevbe. 83). Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, o münafıkları Hazret-i Peygamberle beraber savaşa katılmaktan men edince, işte bu sebeple onlar "savaştan geri bırakılanlar" olmuş oldular.

c)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), mü'minlerle beraber savaşa çıktıktan sonra, onunfa beraber savaşa katılmayanlar, sefere çıkmayıp şehirde kaldıkları için, "muhallefûn" (geriye bırakılanlar) diye vasfedilmişlerdir. İbn Abbas tabiri ile Allahü teâlâ'nın Medine'yi kastettiğini söylemektedir. Buna göre ayetteki bu kelime, ism-ı mekân (oturulan yer manasında) olmuş olur. Mukâtil, bu tabire "oturmalarıyla..." anlamını vermiştir. Buna göre de bu kelime, masdar (masdar mîmi) olmuş olur.

Cenâb-ı Hakk'ın "Allah Resulüne muhalefet için." buyurmuştur Bu hususta şu iki açıklama yapılmıştır:

1) Bu, Kutrub, Müerric ve Zeccâc'ın görüşü olup, "Hazret-i Peygamber hareket ederken, onların durup kalmaları sebebiyle O'na muhalefet etmek için.." anlamındadır. Bunlar, bu kelimenin "mefûlün leh" olması sebebiyle, mansub olduğunu söylemişlerdir. Buna göre mana, "Allah'ın Resulüne (sallallahü aleyhi ve sellem) muhalefet etmek için oturup kalmalarıyla sevindiler.." şeklinde olur.

2) Ahfeş şöyle demiştir: "Buradaki hilâfe kelimesi, halfe (arka, geri) manasındadır. Yunus, İsa İbn Ömer'den, bunun manasının, "Allah'ın Resulünün peşinden, ondan sonra..." şeklinde olduğunu rivayet etmiştir. " Bu ayeti "Allah'ın Resulünün peşinden, arkasından..." şeklinde okuyanların kıraati de, bu görüşü destekler. Buna göre hilaf kelimesi, tıpkı half kelimesi gibi, muayyen bir cihetin ismi olmuş olur. Bunun, bu manaya gelmesinin sebebi şudur: İnsan, öne doğru yönelmiştir. Binâenaleyh onun arkada kalan ciheti, kendisine müteveccih bir yön olması hususunda, ön tarafına muhalif ve ters bir yöndür. Hilaf kelimesi, half manasına kullanılmıştır. Nitekim, Ebû Ubeyde, Ahvas'ın, şu beytini nakletmiştir. Bu beyitte, hilaf halt (arka) manâsına kullanılmıştır. buyruğunun manası:"Onlar, savaşa katılmama sebebiyle sevindiler, savaşa gitmeyi kerih gördüler" demektir. Bil ki, savaşa katılmama, geride kalma ile sevinmek, savaşa katılmayı kerih görmeye delâlet eder. Ancak ne var ki, Cenab-ı Hak bu ifadeyi tekid için tekrarlamıştır. Bir de belki de bundan maksad, onlar o beldeye alışıp oranın halkı ile ünsiyyet kesbettikleri için, orada kalmaya meyletmiş; malı ve canı öldürmeye ve heder etmeye maruz bırakmak olduğu için de, savaşa çıkmayı uygun görmemişlerdir. Hem onları bundan alıkoyan başka bir husus da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in savaşa çıktığı o zamanın çok sıcak olmasıdır ki, işte bu husus, ayet-i kerîmede, 'Ve, "Bu sıcakta harbe çıkmayın..." dediler' diye beyan edilmiştir. Cenâb-ı Hak, onların bu son mazeretlerine, "De ki: "Cehennemin ateşi daha sıcak!" Ah bir iyice anlasalar!" buyurarak cevap vermiştir: Bu, "Bu dâr-ı dünyadan sonra, başka bir dâr, yurt; bu hayattan sonra bir başka hayat daha vardır. Hem bu son bulan bir meşakkattir. O âhiretinki ise, devam eden bir meşakkat ve sıkıntıdır ' demektir. Keşşaf sahibi şairlerden birisinden şu mısraları nakletmiştir:

"Uzun çağların bir sürür ve neşesi ki, kendisinden sonra, kötülüğü dağlar misali olan bir günle karşılaştın. Peki, bitiminin hemen arkasında uzun çağların kötülükleri bulunan bir saatlik mutlulukla karşılaşman hakkında ya ne düşünürsün?..."

Münafıklar Az Gülüp Çok Ağlamalıdır

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Artık ...az gülsünler, çok ağlasınlar..." buyurmuştur.. Bu, her ne kadar emir sîgasıyla gelmiş bir ifade ise de, bunun manası, bu durumun ileride vaki olacağını bildirmektir. Bunun delili, Cenab-ı Hakk'ın bu ifadenin hemen peşinden getirmiş olduğu "îrtikab etmekte oldukları (günahın) cezası olmak üzere" şeklindeki ifâdedir. Buna göre ayetin manası, "Onlar, bütün ömürleri boyunca sevinseler ve gülseler dahi, bu az bir şeydir, önemsizdir. Çünkü, dünyanın tamamı ve her şeyi önemsizdir, kıymetsizdir. Ama, onların ahiretteki kederleri ve ağlayışları ise çok fazladır. Zira bu, sona ermeyen bir cezadır. Devam edene, nihayete ermeyene nisbetle, sona eren azdır, önemsizdir" şeklindedir. İşte bundan dolayı da Cenâb-ı Hak, "Artık ...az gülsünler, çok ağlasınlar" buyurmuştur. Zeccâc, ayette geçen cezâen kelimesinin, "mef'ûlün leh" olduğunu ve ayetin manasının, "işte bundan dolayı ağlasınlar..." şeklinde olduğunu söylemiştir. Cenâb-ı Hak, "irtikâb etmekte oldukları, dünyadaki nifakları sebebiyle" buyurmuştur. Mutezile'nin, kulun, kendi fiillerinin yaratıcısı olduğuna; Allahü teâlâ'nın da, onlara, kendi kesbleri sebebiyle deği de, doğrudan bir zarar ve azâb ulaştırması halinde, zâlim olacağına dair bu ayetle yapmış oldukları istidlalleri meşhurdur. Onların bu görüşlerini reddeden görüşler ise. tekrar etmeye gerek bırakmayacak şekilde, daha önce geçmişti.

Münafıkların Sefere Çıkmaması Daha İyidir

83

"Eğer Allah seni (Tebük'den Medine'ye), onlardan (orada kalmış olanlardan) bir zümrenin (münafıkların) yanına döndürür de başka bir savaşa çıkmaya senden izin isterlerse, de ki: "Bundan sonra benimle birlikte katiyyen sefere çıkamazsınız. Benimle beraber hiç bir düşmanla muharebe edemezsiniz. Çünkü siz ilk defa oturmayı hoş gördünüz. Artık bundan böyle siz, geri kalan kadın ve çocuklarla beraber oturun".

Allahü teâlâ münafıkların rüsvaylıklarını ve kötü gidişlerini açıklayınca, onlar hakkındaki bunca tecrübeden sonra en münasip davranışın, onları sefere götürmemekte olduğunu açıkladı. Zira onların Hazret-i Peygamber ile savaşa (maları, birçok müşküata sebep ötüyordu. Şöyle buyurdu: "Eğer Allah seni (Tebük'ten ıdineye), onlardan, yani münafıklardan bir zümrenin yanına döndürürde, başka savaşa çıkmaya senden izin isterlerse, de ki: "Bundan sonra benimle birlikte tiyyen sefere çıkamazsınız" buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın, (......) ifadesiyie, ayet, Allah seni tekrar Medine'ye döndürürse.." manası murad edilmiştir. Rec' imesi bir şeyin, daha önce bulunduğu yere dönmesi demektir. Nitekim Arapça'da, "Onu, geri çevirdim" denilir. Bu, senin tıpkı, "Onu, iyice reddettim, döndürdüm.." demen gibidir, Cenab-ı Hak, "onlardan bir gruba" buyurmuştur; zira, Medine'dekilerin tamamı münafık olmayıp, aksine onların bir kısmı ihlâslı ve mazereti bulunan kimselerdi. "Şayet onlar, seninle beraber (başka) bir savaşa çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: "Bundan sonra artık, siz benimle beraber herhangi bir savaşa katiyyen çıkamazsınız..." Bu, onları tenkîd etme, onları rahmetten uzaklaştırma ve onların nifaklarını ve rüsvaylıklarını ortaya koyma, teşhir etme yerine geçen bir ifadedir. Bu böyledir, zira müslümanları cihada teşvik etmek, Hazret-i Muhammed'in getirmiş olduğu dinde zarurî olarak yer alan bir hükümdür. Onların, savaşa çıkmak için izin talebinde bulunmaya yönelmelerinden sonra, bundan men edilmeleri, onların İslâm'dan çıktıklarının, çeşitli hile ve desiselerle nitelenmiş olduklarının açık bir delilidir. Zira Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları, hile ve tuzaklarından sakınmak amacıyla savaşa katılmaktan men etmiştir. İşte bu husus, bu bakımdan onları lanetleme ve tardetme, kovma gibi olmuştur. Bunun bir benzeri de, Cenab-ı Hakk'ın, "Siz ganimetler almak için gittiğiniz vakit, o geri bırakılanlar diyecek ki: "Bırakın, biz de arkanıza düşelim. " Onlar (bununla) Allah'ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: "Bizim arkamıza asla düşemezsiniz siz..." (Fetih. 15) ayetidir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak bu men etme işini, "Çünkü siz ilkin oturmayı hoş gördünüz" ayetinin ifade ettiği hususa bağlanıştır. Bununla, onların Tebük Savaşı'na katılmamaları murad edilmiştir. Buna göre bu, "İlk defa sizin muvafakatınıza duyulan ihtiyaç daha fazla idi. Bu ihtiyaç sona erip ve siz de, bizim sizin katılmanıza çok ihtiyacımız olan bir şuada savaşa katılmadığınıza göre, şimdi biz de sizi kabul etmiyor ve size iltifat etmiyoruz..." anlamındadır. Bu ayette geçen merre (kere) kelimesiyle ilgili olarak, Keşşaf sahibi şu açıklamayı yapar: Hak teâlâ'nın bu ayetteki merre kelimesi, merrât (defaatle, birçok kere) anlamında olmak üzere zikredilmiştir. Bu kelimeye evvel kelimesi muzâf kılınmıştır. Evvel kelimesi, merrât kelimesinin müfredine delâlet etmiş, onun yerine kullanılmıştır.

Binâenaleyh, evlâ olan ifade tarzının, şeklinde olmasıydı. Yine kendisi, bu soruya şu şekilde cevap vermektedir: Bu iki kullanılışın genel ve umumi olanı, "Hind, kadınların en büyüğüdür" denilip de, denilmeyişidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Artık bundan böyle siz geri kalan kadın ve çocuklarla beraber oturun" buyurmuştur.

Alimler hâlif kelimesinin tefsiri hususunda şunları söylemişlerdir:

1) Ahfeş ve Ebu Ubeyde şöyle demektedirler: (......) kelimesi çoğul olup, bunun müfredî halif'dir. Halif ise, kavmi içinde birine halef olan, onun yerine geçen kimse demektir. Buna göre bunun manası: "Evde halef olup, başkasının yerine geçip oradan ayrılmayan erkeklerle beraber... oturunuz" demektir.

2) Hâlifîn kelimesi, "muhalefet edenler" anlamındadır. Ferrâ şöyle demektedir: "Arapça'da, birisi bir kimseye muhalefet ettiğinde, ona denilir." Ahfeş, evdekilere muhalif olduğu zaman, o kimseye "Falanca, kendi ev halkına çok muhalefet edendir.." denilir. " Leys de, "Muhalefeti çok ve fazla" anlamında, "Bu adam, çok muhalefet edendir" ve "Muhalefet eden kavim, topluluk denilir" demiştir, Bu kelimeyi çoğul yaptığındaysa, hâlifûn dersin.

3) Halif kelimesi, "Fasit olan, bozulan" anlamına gelir.

Esmaî şöyle demiştir: "Arapça'da, tamamiyle uzaklaşıp, bozulduğunda, işe yaramadığında, o şey hakkında (Hiçbir işe yaramadı, bozuldu) denilir. Yine bozulup işe yaramadığında"süt bozuldu"; ve "şıra bozuldu.." denilir."

Sen bu üç manayı iyice kavradığın zaman, bilesin ki, lafzın bu manalardan her birine hamledilebileceğinde hiç şüphe yoktur. Çünkü o münafıklarda bütün bu sıfatlar bulunmaktaydı. Bil ki bu ayet, bir kimse, kendisiyle yakın alâkası bulunan kimselerden hile, desise ve tuzak görüp, bunların gereğini yerine getirme hususunda bütün gücüyle gayret sarfettiklerini müşahede ederse, bu kimsenin onlarla olan münasebetini sona erdirmesinin ve onlarla dost olmaktan kaçınmasının şart ve gerekli olduğuna delâlet eder.

"Münafıkların Cenaze Namazını Kılma"

84

"Onlardan ölen hiç bir kimsenin asla cenaze namazını kılma!.. Kabrinin başında da durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü inkâr ile kâfir oldular ve onlar fasık olarak öldüler... ".

Bil ki Allahü teâlâ. Resulüne, onları yardımsız bırakma, hor ve hakir kılma, zelil etme hususunda sa'yü gayret göstermesini emretmiştir. Önceki ayette bahsedilen, "Onların peygamberle beraber savaşa çıkmaktan men edilmeleri" hususu, onların zelil, hor ve hakir kılınmasını gerektiren sebeplerin en güçlüsüdür. Cenâb-ı Hakk'ın bu ayette bahsetmiş olduğu, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, onlardan ölen kimselere namaz kılmaktan men edilmesi" hususu da, onlam zelil kılınıp yardımsız, kimsesiz ve çaresiz bırakılmalarını gerektirecek diğer bir güçlü sebeptir.

İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İbn Selûl hastalanınca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu ziyaret etti. Bunun üzerine Abdullah İbn Ubeyy, Hazret-i Peygamber'den. öldüğünde namazını kıldırmasını ve kabri başınaa dua etmesini istedi. Daha sonra da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e kendisine kefen olsun diye, gömleğini istetmek üzere birisini yolladı. Hazret-i Peygamber de ona, dışından giydiği gömleğini gönderdi. Abdullah bunu gen yollayarak, içten giydiği ve derisine dokunan gömleğini istedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer fradıyallahü anh): "O pis, necıs kimseye, gömleğini niçin veriyorsun?" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Benim gömleğim, ondan, Allah'ın azabından herhangi bir şeyi savuşturamaz. Fakat umulur ki. Cenâb-ı Hak. bu sayede o münafıkların bin adedini İslâm'a girdirir" dedi.Zira münafıklar, Abdullah dan ayrılmazlardı. Onlar onun, bu gömleğin peşinde olduğunu ve ondan bir fayda umduğunugörünce. o gün onlardan bin adedi müslüman oldu.

Abdullah öldüğünde, oğlu, bu haberi Hazret-i Peygamber'e duyurmak için geldi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, oğluna: "Namazını kıldır ve onu defnet!" deyince, oğlu: "Ya Resulallah, eğer sen onun namazını kılmazsan, hiçbir müslüman kılmaz!" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını kıldırmak için ayağa kalkınca, Hazret-i Ömer de ayağa kalktı ve Hazret-i Peygamber onun namazını kıldırmasın diye, Hazret-i Peygamber ile kıblenin arasına geçerek durdu. İşte bunun üzerine, bu ayet nazil oldu. Cebrail (aleyhisselâm) de, Hazret-i Peygamberin elbisesinden tutarak "Onlardan, ölen hiçbir kimsenin cenaze namazını kılma" dedi.

Vahyin Hazret-i Ömer'i Teyid Etmesi

Bil ki bu husus, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in, medhe değer hususiyetlerinden büyük bir menkîbesine delâlet eder, Gerçekten vahiy, birçok ayette, Hazret-i Ömer'in görüşüne uygun olarak gelmiştir. Meselâ bunlardan birincisi, daha önce de bahsedildiği üzere, Bedir esirlerinden fidye alınması; ikincisi, içkinin haram kılınması; üçüncüsü, kıblenin değiştirilmesi; dördüncüsü, kadınların örtünmesini emreden ayetin inmesi; taşincisi de işte bu ayetin nüzulüdür. Böylece ayetlerin. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in görüşüne muvafık olarak inmesi, onun dindeki mertebesinin çok yüksek ve derecesinin çok kıymetli olduğuna delâlet eder. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ömer hakkında: "Ey Ömer. şayet ben peygamber olarak göderilmeseydim, peygamber olarak mutlaka sen gönderilirdin" Keşfu'l-Hafa (2/163). demiştir.

Hazret-i Peygamber Neden İbn Übey'in Namazını Kıldırmak İstedi?

Şayet, "Onun kâfir olduğunu ve küfür üzere öleceğini ve bir peygamberin böylesi bir Kirtisenin namazını kılmasının onu tebcil ve tazim etme yerine geçeceğini bilmesine rağmen, Hazret-i Peygamber'in onun namazını kıldırması nasıl caiz olur? Hem, Peygamber onun namazını kıldığı zaman, ona dua edecektir; halbuki bu, sakıncalı bir şeydir. Çünkü Allahü teâlâ, Peygamberine, kâfirleri kesinlikle bağışlamayacağını bildirmiştir. Yine, gömleğini ona vermesi, ona değer verilmesi manasına gelir?" denilirse, buna şöyle cevap verilir;

Bunun sebebi, belki de şudur: O, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, kefenlenmek için, iç gömleğini yollamak üzere, ona adam gönderdiğinde, Peygamber, zann-ı galibiyle, onun iman ettiğini düşünmüş olabilirdi. Çünkü ömrün sonu, günahkârın tevbe, kâfirin de iman edeceği bir vakittir. Binâenaleyh, Hazret-i Peygamber, Abdullah ibn Übeyy'in, müslüman olduğunu izhâr ettiğini görüp, ondan İslâm'a girdiğine dair bu emareleri de müşahede edince, zann-ı galibiyle, onun müslüman olduğunu düşünmüş, buna binâen de onun namazını kıldırmayı arzulamıştır. Ama. Cebrail (aleyhisselâm) gelip ona, onun küfrü ve nifakı üzere öldüğünü haber verince, onun üzerine namaz kılmaktan çekinmiştir.

Hazret-i Peygamber'in, Gömleğini İbn Übeyy'e Göndermesi

Hazret-i Peygamber'in. gömleğini Abdullah İbn Ubeyy ibn Selûl'e vermesi meselesine gelince, alimler bu hususta da şu izahları yapmışlardır:

1)Hazret-i Peygamberin amcası Abbas, Bedir'de esir alındığında, üzerine giydirecek bir gömlek bulamadılar. Zira o, uzun boylu bir kimse idi. Derken, Abdullah İbn Ubeyy, ona gömleğini giydirdi.

2) Müşrikler Hudeybiye Günü Abdullah'a: "Biz Muhammed'e boyun eğmiyoruz. Ancak seni tanıyoruz " demişlerdi. Bunun üzerine de: "Hayır, benim için, Allah'ın Resulünde güzel örnekler vardır " dedi. İşte bundan dolayı, Allah'ın Resûl'ü ona (gömleğini vermekle) teşekkür etmiş oldu.

3)Allahü teâlâ, Hazret-i Peygambere: "İsteyeni sakin azarlayıp kovma" (Duha, 10) buyruğu ile, dileneni geri çevirmemesini emretmiştir. Abdullah İbn Ubeyy Hazret-i Peygamber'den gömleğini isteyince, işte bu sebeple, isteğini yerine getirmişti.

4) Gömleği vermemek kerem ehline yakışmaz.

5) Abdullah İbn Ubeyy'in oğlu Abdullah, salih ve iyi kimselerdendi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, oğlundan ötürü, ona ikramda bulunmuştur.

6) Belki de Allahü teâlâ Hazret-i Peygamber'e "Sen ona gömleğini verdiğinde, bu, münafıklardan binlercesinin İslâm'a girmesine sebep olur" diye vahyetmişti. İşte. Hazret-i Peygamber de bu maksatla böyle yaptı. Rivayet olunduğuna göre onlar, bunu görüp müşahede edince, binlercesi müslüman oldu.

7)Hazret-i Peygamber'in, genel vasfı, şefkat ve merhamet etmektir. Nitekim Cenâb-ı Hakk "Biz, seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik..."(Enbiya, 107) ve "Sen Allah'dan bir merhamet sayesindedir ki, onlara yumuşak davrandm.." (Âl-i imran 159) buyurmaktadır. Böylece, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah'ın emrini göstererek, onun namazını kılmaktan kaçındı re'fet ve rahmetini, şefkatini izhar etmek için de, ona gömleğini verdi.

Bunu iyice kavradığında biz deriz ki, "Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlardan ölen hiç bir kimsenin asla cenaze namazını kılma!" ayetindeki mâte fiilinin, Vahidî, mecrûr makamında olduğunu, zira bunun belirsiz olan ehad kelimesinin sıfatı olduğunu, buna göre sanki, "Onlardan ölmüş olan hiçkimse üzerine namaz kılma, dua etme.." denilmek istendiğini söylemiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, ebedâ kelimesi, ehad kelimesiyle alâkalı bir kelimedir. Buna göre kelamın takdiri, "Onlardan birisi üzerine ebediyyen, asla namaz kılma, dua etme" şeklinde olur. Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi, ya nefy işinin, ya da nefy edilen şeyin tebîdini (ebediyen yapılmamasını) ifade edebilir. Ama bu ayetin maksadı, birincisidir. Çünkü, bu ayetin vermiş olduğu ipuçları ve karineler, bundan maksadın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, onlardan herhangi birisinin namaztnı kılmaktan, onun için dua etmekten ebediyyen ve tamamen men edilmiş olduğuna delâlet etmektedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Kabrinin başında da durma" buyurmuştur. Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:

a) Zeccâc şöyle demektedir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bir ölüyü defnedip gömdüğünde, onun kabri başında durur ve ona dua ederdi. İşte burada, bundan men edilmiştir."

b) Kelbî, bunun manasının, "Sen onun kabir işlerini düzenlemekle uğraşma" şeklinde olduğunu, bunun, bir kimse birinin işini üstlenip onu deruhte ettiğinde, Arapların söylemiş oldukları deyiminden alındığını söylemiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i onun namazını kılmaktan ve onun kabri başında durmaktan men edişini, Çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü inkâr ile kâfir oldular ve onlar fasık olarak öldüler ayetinin muhtevasına bağladığını beyan etmektedir. Bu ifadeyle ilgili birkaç soru bulunmaktadır

Fısk, Küfürden Beter midir?

Birinci soru: Fısk, küfürden daha aşağı derecededir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak. bu yasaklamanın sebebi olarak onun kâfir olduğunu beyan edince, bundan sonra onu fasık olarak vasfetmesinin fayda ve hikmeti nedir?

Cevap: "Kâfir", dini hususunda bazan adil olabilir. Bazan ise fasık, adi ve kavmince merdûd olabilir. Yalan söylemek, nifak, hilekârlık, tuzak ve düzenbazlık v.b bütün dinlerde çirkin görülmüş bir husustur. Binâenaleyh münafıklar bu sıfatları taşıyınca, Cenâb-ı Hak, nifak yolunun herkes nezdinde kötü, kınanmış bir yol, davranış şekli olduğuna dikkat çekmek için. onları küfürle vasfettikten sonra da, fıskla vasfetmiştir.

Münafığın Cenaze Namazının Hükmü

İkinci soru: Kâfir olduğu halde münafık iman izhar ettiğinden, öldüğünde ona namaz kılınmaz mı?

Cevap: Mükellefiyetler, zahire bina edilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Biz zahire göre hükmederiz. Gizli haller ise Allah'a aittir" buyurmuştur.

Üçüncü soru: Cenâb-ı Hakk'ın, "Çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü inkâr ile kâfir oldular, ve onlar fasık olarak öldüler" buyruğu, bu men'in, yasaklamanın, bu illete bağlanmış olduğu hususunda sarih bir ifadedir. Bu ise, Allah'ın hükümlerinin bir sebebe bağlanmasını iktiza eder. Halbuki bu, olamaz, mümkün değildir. Zira, Allah'ın hükümleri kadimdir. Halbuki illetlerse. muhdestir. Kadîmi muhdese bağlamak ise imkânsızdır.

Cevap: Allah'ın hükümlerini, kulun yararına olan şeylere, maslahatlara bağlamanın caiz olup olmadığına dair söz, uzundur. Ayetin zahirinin buna delâle: ettiğinde şüphe yoktur.

85

"Onların ne malları, ne evlâdlan seni imrendirmesin. Allah bunları bu varlıkları, sırf onlar sebebiyle kendilerini dünyada azaba çarptırmayı ve canlarının, onlar kâfir oldukları halde, güçlükle çıkmasını diler".

Benzeri Olan Tevbe 55 Ayeti İle Farkı

Bil ki bu ayet, aynısıyla, bu sûrede geçmişti. Burada da zikredilmiştir. Bu iki ayet arasında, lafız bakımından farklılıklar bulunmaktadır:

1)Cenâb-ı Hak, önceki ayette, fâ harfiyle (......) (Tevbe, 55) buyurmuş, burada ise, vav harfiyle (......) buyurmuştur.

2)Allahü teâlâ, orada, (......) buyurmuş, burada ise, edatını getirmeyerek (......) buyurmuştur.

3) Orada, (......) buyurmuş, burada da lâm harfinin yerine en edatını getirerek (......) buyurmuştur.

4) Orada (......) buyurduğu halde, burada (......) kelimesini hazfederek, sadece (......) buyurmuştur. Böylece bu iki ayet arasında, işte bu dört bakımdan farklılık meydana gelmiştir. Binaenaleyh, bizim öncelikle, bu dört yönden tezahür eden farklılığın faydalarını ele almamız, sonra da, ayetin mükerrer olmasının faydasını incelememiz gerekmektedir.

Birinci makama gelince, biz diyoruz ki:

Birinci tür farklılık ki, bu Cenâb-ı Hakk'ın, birinci ayette fa harfiyle olmak üzere ikinci ayette de vav ile, şeklinde getirmesidir. Evet bu farklılığın sebebi şudur: Önceki ayette, Cenâb-ı Hak bu ifadeyi, "Onlar Allah yolunda mal harcadıklarında ancak isteksiz harcarlar" (Tevbe. 54) ayetinin hemen peşinden getirmiş, böylece onları infâk etmekten hoşlanmamakla vasfetmiştir.

Onlar bu infâki, o malların çokluğundan hayrete düşüp, onlara meftun olduklarından dolayı kerih görmüşlerdir. İşte böyle bir sebeplen dolayı Allahü teâlâ onları, bu meftun oluştan, imrenmeden, başında takibiyye fâ'sı bulunan ifadeyle nehyederek, yi buyurmuştur. Ama bu ayette, sözün daha öncek: kısımla münasebeti olmadığı için, bu nehiy, vav harfiyle getirilmiştir.

İkinci çeşit farklılığa gelince ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın, önceki ayette dediği halde, bu ayette demesidir, bunun sebebi şudur: Böylesi sıralamalar en düşüğünden başlayarak, en kıymetlisine doğru yükselir. Meselâ, "Ben, ne emîrin durumuna imrenirim, ne de, vezirin durumuna" denilir. Bu da, o münafıkların, çoluk çocukları ile böbürlenmelerinin mallarıyla olanından fazla olduğuna delâlet eder. Bu ayetteki sıralamaysa, onlar nezdinde, bu iki şey arasında bir fark bulunmadığına delâlet eder.

Üçüncü çeşit farklılık ki, bu Cenâb-ı Hakk'ın orada, buyurup, buradaysa demesidir. Bu farklılığın faydası, Allahü teâlâ'nın hükümlerinin herhangi bir illete bağlanmasının muhal olduğuna ve her nerede talîl lamı gelirse, bu lamın en manasına geldiğine dikkat çekmektir. Bu, tıpkı, "Oysa kendilerine yalnız Allah'a ibadet etmeleri emrolunmuştu" (Beyyine. 5) ayeti gibidir. Yani, demektir.

Dördüncü çeşit farklılığa gelince bu, önceki ayette bu ayette ise buyurulmuş olmasıdır. Cenâb-ı Hak bu ayette, dünya hayatının değersizlikte 'hayat" olarak isimlendirilmeyecek bir seviyede bulunduğuna dikkat çekmek için, (......) kelimesini zikretmemiştir. Yine onun değersizliğine dikkat çekmek için, "dünya" zikredildiğinde, sadece bu lafızla yetinmek gerektiğine dikkat çekmiştir. İşte bu, lafızlar arasındaki farklılıkların izahı bu olup, Kur'an'ın hakikatlerini, özlerini bilense, ancak Allahü teâlâ'dır.

Aynı Mananın Tekrarlanmasının Sebebi

İkinci makam'a gelince, bu ayetin niçin mükerrer olduğunun izahı olup, bunun sebebi şudur: Kalbleri en fazla kendisine çeken ve gönülleri dünya ile meşgul olmaya sevkeden şeyler, mal ve evlad ile meşgul olmaktır. Böyle olan şeylerdense, defalarca sakındırmak gerekir. Mü'min kimse içinse, en fazla matlûb olan ve nazar-ı dikkate alınması gereken şey ise, Allah'ın mağfireti ve bağışlaması olduğu için, Cenâb-ı Hak pek yerinde olarak, "Şüphesiz ki Allah, kendisine eş koşulmasını bağışlamaz. Ondan başkasını, dileyeceği kimseler için, bağışlar"(Nisa, 48) buyruğunu, Nisa sûresinde iki defa getirmiştir (Nisa, 116) Netice olarak diyebiliriz ki, buradaki tekrar, tekîd ve iyice sakındırmak içindir. Mağfiret ayetindeki tekrar da, iyice ferahlandırıp ümit vermek içindir. Şöyle de denilmiştir: Allah, birinci ayetiyle, o ayet inerken kendilerinin malları ve çocukları bulunan bir grup münafığı; bu ayetiyle de, başka bir grup münafığı kastettiği için tekrar etmiştir. Aynı sözün, farklı farklı zamanlarda, birçok yerde birçok defa birçok kimseyle birlikte zikredilmesine ihtiyaç duyulduğunda, o sözün onlardan bazılarının yanında zikredilip söylenmesi, onun, diğerlerinin yanında da söylenmesine manı olmaz ve tekrarlanmasından müstağni kılmaz.

Münafıkların Savaşa Çıkmayıp Âcizlerle Birlikte Oturmaları

86

Âyetin tefsiri için bak:87

87

"Allah'a iman edin, Resulünün maiyetinde cihada gidin" diye bir sûre indirildiği zaman içlerinden servet sahibi olanlar, senden izin isteyip: "Bırak bizi, harbe gitmeyip oturanlarla beraber olalım..." derler. Onar. Oturanlarla beraber olmalarını hoş gördüler. Kalblerine mühür vurulmuş onların. Onlar artık pek anlamazlar".

Bil ki Allahü teâlâ, önceki ayetlerinde, münafıkların Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den geri kalma ve savaşa katılmama müsaadesi alma hususunda yollar ve çareler aradıklarını beyan etmiş, bu ayette de buna şöyle bir incelik ilave etmiştir: Her ne zaman, iman etmeyi ve Hazret-i Peygamber'le beraber cihad etmeyi ihtiva eden, kapsayan bir ayet nazil olduğunda, onların servet ve zenginlik sahibi olanları, savaşa katılmamak için izin isteyerek, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Bizi bırak, aciz kimselerle ve şehirde oturup kalanlarla bir olalım., " derlerdi.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'a iman edin. Resulünün maiyetinde cihada gidin" diye bir sûre indirildiği zaman" buyruğu hakkında birkaç bahis bulunmaktadır:

Birinci bahis: Tıpkı, "Kur'an" ve "Kitab" lafızlarının, Kur'an'ın tamamı veya bir kısmı için kullanılabilmesi gibi, bu ayette bulunan "sûre" kelimesiyle de, bu sûrenin tamamının veya bir kısmının murad edilmiş olmasi caizdir. Burada geçen "sûre" kelimesiyle, içinde hem iman, hem de cihadı emreden ayetler bulunduğu için, "Berâe Suresi"nin kasdedilmiş olduğu söylenmiştir.

İkinci bahis:Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesindeki en edatının i'rabtaki yerinin, Vahidî şu şekilde olduğunu söylemiştir: "Bu kelimenin başına geldiği cümlenin, bu edattan harf-i cerrin hazfedilmiş olması sebebiyle, mahallen mansûb olup takdiri de, şeklindedir. Yani, "İman edesiniz..." demektir.

Mü'mine İman Etme Emri Verilebilir mi?

Üçüncü bahis: Bir kimse şöyle diyebilir: "Cenâb-ı- Hak, mü'minlere, iman etmelerini nasıl emretmiştir? Çünkü böyle bir emir, hâsılı tahsil etmeyi istemek olur ki bu muhaldir."

Alimler buna da şu şekilde cevap vermişlerdir: Mü'minlere imanı emretmenin manası, o imana devam etmelerini ve ileride de ona sımsıkı sarılmalarını istemek demektir. Ben derim ki, böyle bir cevaba gerek yoktur. Çünkü emir, o (münafık)lara yöneliktir. Cenâb-ı Hak, iman etme emrini, cihad etmek emrinden önce zikretmiştir. Çünkü kelamın takdiri şöyledir: Buna göre münafıklara sanki, "Sizin, iman etmeden önce cihada yönelmeniz, hiçbir şey ifade etmez. Öyleyse sizin önce iman etmeniz, sonra da, cihadla meşgul olmanız gerekir, ve cihadfa meşguf olmanız dinde, ancak bundan sonra sizin için bir mâna ifade eder" denilmek istenmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu sûre nazil olduğunda, onların neler söylediğini de naklederek: "içlerinden servet sahibi olanlar, senden izin isteyip: "Bırak bizi, harbe gidemeyip oturanlarla beraber olalım" derler, ., "buyurmuştur. Bu ayette bulunan, "servet sahipleri"ifadesiyle ilgili iki açıklama yapılmıştır:

1) İbn Abbas ve Hasan el-Basri, bundan, malî yönden zenginler murad edilmiştir" derlerken;

2) Esamm, "Bundan maksad, bakışların kendisine yöneldiği liderlerdir" demiştir.

Burada, özellikle "servet sahipleri" tabirinin zikredilmesi hakkında da şu iki görüş ileri sürülmüştür:

a) Sefere ve cihada çıkabilecek durumda olduklarından, çıkmamalarından ötürü onlar kınanmaya müstahak olmuşlardır.

b) Mal ve sefere çıkma kudreti olan kimse, izin istemeye ihtiyaç duymaz.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onlar, oturanlarla beraber olmalarını hoş gördüler" buyurmuştur. Hâlif kelimesinin ne demek olduğunu, (Tevbe, 83) ayetinin tefsirinde ele alıp açıklamıştık. Burada bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a) Ferrâ şöyle demiştir: "Hevalif kelimesi, evinde oturan, oradan hiç ayrılmayan kadınlar demektir. Buna göre mana, "Onlar, cihada katılmama hususunda, kadınlar gibi olmaya razı oldular" şeklinde olur.

b) Bu kelimenin, hâlife kelimesinin cem'i olması da mümkündür. Hâlife kelimesi ise, asîl olmayan kimse anlamına gelir."

Ferrâ sözüne devamla şöyle der: "Arapça'da fâris (fevâris) (binici, süvari) ve halik (hevalik) (helak olan...) kelimeleri hariç çoğulu fevail vezninde olan fail vezninden kelime bulunmamaktadır, "

Birinci görüş daha tercihe şayandır. Zira, bu kelime kıllet ve zillete daha fazla delâlet eder. Müfessirter, "Münafıklara, kendilerinin kadınlara benzetilmesi çok zor geliyordu" demişlerdir.

Kalbin Mühürlenmesi Meselesi

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Kalblerine mühür vurulmuş onların. Artık onlar pek anlamazlar" buyurmuştur. Sen, biz ehl-i sünnete göre "tab ve hatm"in, imanın tahakkuk etmesine mani olan ve küfrü gerektiren kuvvetli bir sebebin bulunması demek olduğunu biliyorsun. Bu böyledir, zira herhangi bir fiilin sebepsiz olarak meydana gelmesi muhal olunca, küfr için kuvvetli ve derin bir sebep bulununca, kalb, âdeta küfür üzere mühürlenmiş gibi olur. Sonra o sebebin tahakkuku şayet kul tarafından olursa, o zaman teselsül gerekir. Eğer Allah tarafından ise, o zaman maksat hasıl olmuş demektir.

Hasan el-Basri şöyle demiştir: "Tab, kalbin, küfre meyletmek hususunda sanki iman etmeye karşı ölmüş bir hale, bir noktaya varıp ulaşması demektir."

Mutezile'ye göre ise tab, kalbte meydana gelen bir alâmet ve emare demektir. Bu husustaki tafsilatlı açıklama, Cenâb-ı Hakk'ın Bakara süresindeki (Bakara. 6) ayetinin tefsirinde geçmişti. Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani "Onlar, Allah'ın cihadı emretmesindeki hikmetinin sırlarını anlayamazlar" demek

Mü'minferin Güzel Sıfatları

88

Âyetin tefsiri için bak:89

89

"Fakat o peygamber ve onun beraberinde bulunan mü'minler mallarıyla, canlarıyla savaştılar. İşte onlar var ya, bütün hayırlar onlarındır. Allah onlar için -kendileri, içinde ebedî kalıcı olmak üzere- altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu, en büyük saadettir".

Bil ki Allahü teâlâ münafıkların cihaddan kaçma hususundaki hallerini ortaya koyunca, peygamber ve ona iman edenlerin durumlarının, bunlarınkine benzemediğini beyân buyurmuştur. Çünkü, Hazret-i Peygamber ve iman edenfer, Allah'ın rızasını talep ve O'na yaklaşma hususunda mallarını ve canlarını harcamışlardır.

Cenâb-ı Hakk'ın, bu ayete lâkin edatıyla başlamasının hikmeti de şudur: Bu, "O münafıklar, savaşa katılmaktan geri dururlarsa, o savaşa, onlardan daha hayırlı, niyyeî ve itikad bakımından daha samimi ve ihlaslı olanlar katılmışlardır" demektir. Bu tıpkı. "Şimdi bunlar bunları tanımayıp da kâfir olurlarsa, biz ona, bunu inkâr etmeyen bir kavmi vekîl kılmişızdır" (En'am, 69) ve "Eğer kibirlenmek isterlerse, Rabbinin nezdinde bulunan melekler hiç usanmadan gece gündüz O'nu tesbih ve takdis ederler" (Fussilet, 38) ayetleri gibidir.

Cenâb-ı Hak onları, çabucak cihada koşmakla vasfedince, onların elde edeceği fayda ve menfaatları da beyan etmiş olup, bunlar şunlardır:

1)Cenâb-ı Hakk'ın, "Bütün hayırlar onlarındır" ayetinin ifade ettiği husus. Bil ki hayrat lafzı, mutlak olarak zikredildiği için, her iki dünyanın hayır ve menfaatlerini de içine alır. "İçlerinde güzel huylu, güzel yüzlü kadınlar vardır" (Rahman, 70) ayetinden dolayı, bu kelimenin, huriler anlamına geldiği de söylenmiştir.

2) "Onlar umduklarına kavuşanların ta kendileridir" ayetinin ifade ettiği husustur. Buna göre, Cenâb-ı Hakk'ın buyruğu ile ilahi mükâfaat, buyruğu ile de ikab ve azabtan kurtuluş kastedilmiştir

3)Allah onlar için kendileri. içinde ebedî kalıcı olmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırladı" ayetinin ifade ettiği husustur. Bu ayette bulunan cennat lafzının, hayrat ve müflihûn lafızlarının tefsiri olması muhtemel olduğu gibi, hayrat ve müflihûn lafızlarının savaş, ikram, servet, güç, kuvvet ve üstün gelme gibi dünya menfaatleri; cennât lafzının da, ahiret mükâfaatı manasına gelmesi de muhtemeldir.

Cenâb-ı Hak, 'İşte bu, en büyük saadettir" buyurmuştur. Bu, o halin, yüce bir mertebe ve yüksek bir derece olduğunu ifade eder.

90

"Bedevilerden özür dermeyan edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah'a ve Resulüne yalan söyleyenler de oturup kaldılar. İçlerinde kâfir olanları pek acıklı bir azâb çarpacaktır'.

Bil ki Allahü teâlâ, Medine'deki münafıkların durumlarını bildirince, bedevi olan münafıkların durumlarını açıklamaya başlayarak, buyurmuştur. Ayetin başındaki (......) kelimesinde iki kıraat vardır: Birincisi Dahhak'ın İbn

Abbas'dan naklettiği muazzirûn kıraatidir. İbn Abbas bu ayeti okuduğunda: "Allah lanet etsin muazzirlere!" demişti. Öyle anlaşılıyor ki, ona göre muazzir: "Özrü olmadığı halde özür uyduran kimse" manasına gelmektedir. Gerçek özrü olan kimseye ise mazur denir.

Netice olarak diyebiliriz ki özürünü iyice anlatabilmek için çaba sarfeden kimse demektir. Arapların, "Başına gelecek şeylerden seni sakındıran kimse, artık mazurdur" ifadesi de böyledir. Bu kıraate göre ayetin manası "Allahü Teâlâ, özrü olanlarla, yalan söyleyenleri birbirinden ayırmıştır" şeklinde olur O halde, özür beyan edip mazeretlerini ortaya koyan kimseler demek olur. Bunların, Esed ve Katafân Kabileleri olduğu ileri sürülmüştür. Zira onlar: "Bizim çoluk çocuğumuz var; bizim sıkıntımız var. O halde, savaşa katılmamamız hususunda bize müsaade et" demişlerdir. Bunların. Amir İbn Tufeyl'in kavmi olduğu da ileri sürülmüştür. Zira onlar: "Şayet biz seninle beraber savaşırsak, Tayy Kabilesi'nin bedevileri bize hücum eder" demişlerdi. Bunun üzerine de Allah'ın Resulü, onlara izin vermişti. Mücahid'den, bunların, özür beyan eden bir kısım Katafanlı olduğu da rivayet edilmiştir.

Bu kelimeyi, şeddeli olarak (......) şeklinde okuyanlara gelince ki bu, âmmenin kıraatidir. Bunun Arapça bakımından iki tür izahı yapılabilir:

1) Ferrâ, Zeccâc ve İbnu'l-Enbarî'nin ileri sürmüş olduğu husus. Buna göre bu lafzın aslı, mutezirun'dur. Tâ'nın fethası ayın'a verilip, zel ta'dan ipdal edilip, zel'e idğam edilmiştir. Böylece de zel, şeddeli olmuştur. İ'tizar, bazan yalan söyleme ile de olur. Bu, tıpkı"Onlara döndüğün vakit, size özür beyan ederler" (Tevbe. 94) ayetinde olduğu gibidir. Cenâb-ı Hak, bu özür beyan etmenin fasit ve yanlış olduğunu, "De ki:"Özür dilemeyin " (Tevbe, 94) ifadesiyle beyan buyurmuştur. Bazan da doğru olabilir. Bu, Lebîd'in tıpkı, "Kim tam bir yıl ağlarsa, mazur sayılır" yani, "gerçek bir özür izhar etmiş olur..." sözünde olduğu gibidir.

2) Muazzirûn kelimesinin, taksirde bulunmak anlamına gelen ta'zîr kelimesinden vezninde bir kelime olmasıdır. Nitekim Arapça'da, bir kimse bir şeyde ileri gitmeyip, mübalağada bulunmayıp geri durduğunda denilir. Mesela sen, birisini bir işte yeterli bulup işte kusur işlediğinde "Falanca, bu işi eksik yaptı" dersin. Binâenaleyh, şayet biz bu kelimeyi şeddesiz olarak okursak, o zaman bu kelime yalan söyleyenler anlamını ifade eder. Ama bu kelimeyi şeddeli okur vemu'tezirun anlamına alırsak bu durumda onların bu hususta, doğru olmaları da, yalancı olmaları da muhtemel olur. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Burada bahsedilen mu'azzirûn kelimesiyle, doğru söyleyenler kastedilmiştir. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, onlardan sonra, "Allah'a ve Resulüne yalan söyleyenler de oturup kaldılar" kısmını getirmiş olmasıdır. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak onları, yalan söyleyen gruptan ayırınca, bu onların yalancı olmadıklarına delâlet etmiş olur.

Vahidî, Ebû Amr'dan, senediyle beraber şunu rivayet etmiştir: "Ona bu ayet sorulduğunda O: "Birtakım kimseler, aslı esası olmayan birtakım mazeretler ileri sürmüşlerdi ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "özür dermeyân edenler... geldiler" buyruğuyla işte bunlar kastedilmiştir. Diğerleri de, hiçbir mazeret ya da, bir mazeret şüphesi bulunmaksızın doğrudan doğruya, Allah'a karşı gelerek savaştan geri kalanlardır ki, Hak teâlâ'nın "Allah'a ve Resulüne yalan söyleyenler de oturup kaidı(lar)" buyruğuyla da işte bunlar kastedilmiştir." Ebu Amr'ın ileri sürdüğü bu açıklama muhtemel olup, ancak ne var ki, birinci görüş daha açıktır.

Cenâb-ı Hak, "Allah'a ve Resulüne yalan söyleyenler de oturup kaldılar" buyurmuştur. Bu ayetle kastedilenler, gelmeyen ve özür de beyan etmeyen bedevi münafıklardır. Böylece bu ifadeyle onların, iman iddialarında, Allah ve Resûlullah'ı yalanladıkları ortaya çıkmıştır. Übeyy, şeddeli olmak üzere, kezzebû şeklinde okumuştur.

Cenâb-ı Hak, "İçlerinde kâfir olanları pek acıklı bir azâb çarpacaktır" buyurmuştur. Onların başına gelecek olan bu elîm azab, dünyada öldürülmeleri, ahirette de, cehennem ateşine duçar olmalarıyla tahakkuk etmiştir. Cenâb-ı Hak, "içlerinde" buyurdu; zira O, ilmi ile onların bir kısmının ilerde iman edeceklerini ve böylece de bu cezadan kurtulacaklarını biliyordu. İşte bundan dolayı, kısmîlik (teb'îz) ifade eden min edatını zikretmiştir.

Savaştan Muaf Olanlar

91

Âyetin tefsiri için bak:92

92

"Allah ve Resulü hakkında iyi düşünmeleri şartıyla, ne zayıflara, ne hastalan ne de fakirliklerinden dolayı seferde harcayacak şey bulamayanlara bir günar yoktur, iyilik edenlere karşı da muahezeye bir yol yoktur. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Bir de şunlara günah yoktur: Kendilerini yüklemen için ne zaman sana geldilerse "Size bir binek bulamıyorum" dedin, ve harcayacak bir şey bulamadılar da, kederlerinden gözleri yaş döke döke döndüler ".

Bil ki Allahü teâlâ, özrü bulunmaksızın mazereti varmış zannı uyandıranlar hakkındaki tehdidini bildirince, gerçek mazeret sahiplerini de beyân buyurmuş ve bunların savaş ve cihâdla ilgili mükellefiyetlerden muaf olduklarını açıklamıştır. Bunlar birkaç kısımdır;

Birinci kısım: İhtiyarlar gibi, sıhhatli fakat bünyesi zayıf olan ve yaratılışça narin olanlar. İşte, ayette "duafâ" (zayıflar) kelimesi ile kastedilenler bunlardır. Bunun delili Cenâb-ı Hakk'ın 'Ve hastalar" kelimesini buna atfetmiş olmasıdır. Matuf ise ma'tûfun aleyhten başkadır. Ayette geçen "duafâ" kelimesini bizim söylediğimiz manaya hamletmeyenler, onları hastalardan ayrı saymamışlardır.

İkinci kısım: Hastalardır. Bu kısma körler, kötürümler, müzmin hastalar girer. Yine kendisinde muharebe etmesine mani olan herhangi bir hastalığı bulunanlar da bu kısma dahildir.

Üçüncü kısım: Bunlar da hazırlığı, yiyeceği içeceği ve biniti olmayan kimselerdir ve bunlar, harcayacak birşey bulamayan kimselerdir. Çünkü bu gibi kimseler, ancak kendi ihtiyaçlarını karşılayabildikleri takdirde savaşa katılmaları faydalı olur. Bu kimseler, ya kendi mallarından yahut da başka bir kimsenin yardımı ile bu imkânı elde edebilirler. Böylesi bir güç ve imkanı bulamayanlar mücahidlere külfet olur, mücahidleri esas maksadlarıyla meşgul olmaktan engellerler.

Cenâb-ı Hak bu üç kısmı zikrettikten sonra, bunlar için "herhangi bir günah olmadığını" beyan buyurmuştur ki bundan maksadı, bunların savaşa katılmayabileceklerini beyan etmektir. Yoksa bu ayette, onların savaşa katılmalarının haram olduğunu gösteren bir ifade yoktur. Çünkü şayet bunlardan biri, kendisini o mücahidlere bir yük ve bir külfet kılmama şartıyla, ya onların eşyalarını koruyarak yahut da sayılarını çoğaltarak, gücü nisbetinde mücahidlere yardım etmek için savaşa katılırsa, bu makbul bir taat ve ibadet olmuş olur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu katılmayabilme hususunda belli bir şart koşmuştur. O da, . "Allah ve Resulü hakkında iyi düşünmeleri şartıyla..." ayetinin ifade ettiği husustur. Bu, "Onlar şehirde kaldıkları süre içerisinde asılsız haberler yaymaktan ve fitne çıkarmaktan kaçınmaları, ve savaşa katılan mücahidlerin evlerinin işlerini görmek, yahut da mücahidlerin evlerine sevindirici haberler ulaştırmaya gayret göstererek, onlara bayır ulaştırma hususunda çaba sarfetmeleri şartıyla" demektir İşte bütün bunlar, mücahidlere yardım etmek demektir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, edenlere karşı da muahezeye bir yol yoktur" buyurmuştur. Alimler, cihada katılmamaları sebebi ile haklarında bir günah söz konusu olmayanların, bu ifâdenin hükmüne girmiş oldukları hususunda ittifak etmiş, ama bu tabirin umum ifâde edip etmediği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazıları, lafzın bu manaya tahsis edilmiş olduğunu, çünkü ayetin bunlar hakkında nazil olduğunu ileri sürerlerken, bazıları da nazar-ı dikkate alınacak şeyin, sebeb-i nüzulün hususiliği değil, lafzın umumiliği olacağını söylemişlerdir.

"Muhsin", "ihsan" fiilini yapan kimsedir. İhsan kapılarının en başta geleni ise, "lâ ilahe illallah" sözüdür. Bu kelime-i tevhidi söyleyen ve buna bu şekilde inanan herkes "müslümanlar"dan olmuş olur. O halde ayetteki, "Muhsinlere (iyilik edenlere) karşı bir yol yoktur" ifadesi, bütün müslümanlara karşı bir yolun olmadığını anlatır. Binaenaleyh bu ifâde, umûmi olması hasebiyle her müslümanın halinde, berâet-i zimmetin asıl olduğunu ve o müslümanın gerek malı, gerek nefsi hakkında başkasının bir talebinin bulunmamasını gerektirir. Böylece bu, başka bir delil bulunmadığı zaman, kişinin canı hakkında asıl olanın, onun öldürülmesinin haram olduğuna; yine ayrı bir delil (dayanak) bulunmadığı müddetçe malının alınmasının haram olduğuna; yine ayrı bir delil olmadığı müddetçe kişiye herhangi bir mükellefiyetin yöneltilemeyeceğine delâlet eder. Böylece bu ayet, işte bu izah ile, berâet-i zimmetin asıl olduğunu gösterme hususunda, şeriatta nazar-ı dikkate alınan bir esas olmuş olur. Binâenaleyh eğer, hususi bir hâdisede, belli bir hükmün gerekli olduğunu gösteren bir nass vârid olursa, o zaman hâss olanı, âmm olana takdim etmek için, bu husûsi nass ile hükmederiz. Aksi halde bujıass, berâet-i asliyyenin bulunduğu hususunda yeterli olur.

Kıyası kabul etmeyen âlimler, bu ayette bu hususta istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Çünkü bu nass, asıl olanın, berâet-i zimmet olup mükellef tutmama olduğuna delâlet eder. O halde kıyas, ya zimmetin berâetine, ya zimmetin meşguliyetine delâlet eder. Birincisi bâtıldır, çünkü beraet-i zimmet bu nassın muktezası ile sabit olunca, artık onu kıyas ile isbât etmek abes olur. İkincisi de bâtıldır, çünkü bu takdirde bu kıyas, bu nassın umumiliğini tahsis etmiş olur ki, bu caiz değildir. Zira nassın kıyastan daha güçlü olduğu sabittir. İşte bu yolla şeriat zabt-u rabt altına alınmış olur, belirlenmiş olur, özetlenmiş olur ve nihayetsiz ihtilaf ve karışıklıklardan uzak olmuş olur. Bu böyledir. Çünkü padişah bir valisini, bir beldeye idareci olarak gönderdiğinde, ona "Efendi! Benim sana ve o memleket halkına teklifim şu şudur" der ve mesela ona yüz çeşit teklif vaadinde bulunur, daha sonra da sözüne devamla, "işte bu mükellefiyetler dışında, onlar üzerinde hiç kimsenin bir yolu yoktur" dediğinde, bu söz padişah tarafından, o halk üzerinde, bahsedilen o yüz çeşit teklif dışında herhangi bir yükümlülüğün bulunmadığı hususunda, açık bir ifade olmuş olur. Eğer bu padişah, bu yüz şeyin dışında kalan yasakları ayrıntılı bir biçimde, açıkça belirtme mükellefiyetini üzerine alsa, bunu yapamaz, bu imkansız olur. Çünkü yasaklar sınırsızdır. Aksine o padişahın, yasak koyma hususunda, "Zikredip tafsilatta bulunduğum şeyler hariç, hiç kimsenin hiç kimseye karşı bir yolu yoktur" demiş olması yeterli olur. İşte burada da böyledir. Allahü teâlâ, "iyilik edenlere karşı bir yol yoktur" buyurunca bu, hiç kimseye karşı bir yolun olmamasını gerektirir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de bin veya daha az veya daha çok mükellefiyetten bahsedince, bu, mükellefiyetin bahsedilen o bin şeye münhasır olduğu hususunda açık bir ifade olmuş olur. Fakat bunun dışında, Allah'ın mahlûkât üzerinde, herhangi bir mükellefiyeti, emri ve yasağı yoktur. İşte bu yolla da şeriatın hükümleri güzelce belirlenmiş, kolay istifade edilir ve çok yardımlı olmuş olur. Kur'an, bütün mükellefiyet ve hükümlerin beyanını tastamam yerine getirmiş, işte o zaman Hak teâlâ'nın "Bugün sizin dîninizi kemale erdirdim" (Mâide, 3) ayetinin ifâde ettiği husus gerçekleşmiş ve işte o zaman Cenâb-ı Hakk'ın, "insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın diye, biz sana Kur'an'ı indirdik" (Nahl, 44)ayetinin ifâde ettiği husus tahakkuk etmiş olur. Herhangi bir hüküm hususunda kıyasa tutunmaya da kesinlikle ihtiyaç kalmaz." İşte Dâvûd el-İsfehânî (ez-Zâhiri) ve arkadaşları gibi, Zahirîlerin bu konudaki izahları bundan ibarettir.

Bil ki Allahü teâlâ ayette zayıfları, hastaları ve fakirleri zikredince, Allah ve Resulü hakkında iyi düşünmeleri şartıyla, cihâda katılmamalarının caiz olduğunu ve onların muhsinlerden olduğunu, onlara karşı hiç kimsenin bir yolu olmadığını beyan buyurmuştur.

Cenâb-ı Hak, mazur sayılacak olanların dördüncü kısmını zikrederek "Bir de şunlara günah yoktur: Kendilerini yüklemen için ne zaman sana geldilerse, "Size bir binek bulamıyorum"dedin ve harcayacak birşey bulamadılar da kederlerinden gözleri yaş döke döke döndüler " buyurmuştur. Buna göre şayet, "Bunlar ayetteki, "Ne de fakirliklerinden dolayı, seferde harcayacaklarını bulamayanlara bir günah yoktur" ifâdesinin hükmüne dâhil değiller midir? Binâenaleyh bunun tekrar edilmesinin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: "Harcayacaklarını bulamayanlar", nafakalarından başka kendilerinde birşey bulunmayan fakirlerdir; ayetin bu son ifâdesinde bahsedilenler ise nafakaya sahip olup da, binecek birşey bulamayanlardır.

Müfessirler bu ayetin sebeb-i nüzulü hususunda şunları söylemişlerdir:

1) Mücâhid, "Ayette bahsedilenler üç kardeş olup, Mukarrinoğulları Ma'kil, Süveyd ve Nu'man'dırlar. Bunlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, kendilerini çarıklar ve nâlinlerle (yani yaya olarak) savaşa göndermesini istemişler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Size bir binek bulamıyorum" deyince, onlar ağlaya ağlaya geri dönmüşlerdi " demiştir.

2) Hasan el-Basri şöyle demiştir: Bu ayet, Ebü Musa el-Eş'ârî ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Bunlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelmişler ve kendilerini savaşa göndermesini istemişlerdi. Ama Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu isteği öfke ile karşılayarak: "Vallahi ben sizi sevkedemem ve sizi bindirecek birşey de bulamıyorum" Buhâri, Eyman, 18 (7/228); Müslim, Eyman, 9 (3/1270). dedi. Bunun üzerine onlar da ağlayarak gerisin geriye dönüp gittiler. Derken Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları geri çağırdı ve onlara en güzel develerden bir zevd (üçten ona kadar sürü) verdi. Bunun üzerine Ebu Musa (radıyallahü anh), "Sen yemin etmemiş miydin ya Resûlallah?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurdu: "Ama inşaallah ben, bir yemin edip de. ondan daha hayırlısını gördüğümde, o hayırlı olanı yaparım ve yeminime keffaret verinm." Buharî, Eyman, 1 (7/216); Müslim, Eyman, 9 (3/1270).

3) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, kendilerine bir binek vermesini istemişlerdi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Size bir binek bulamıyorum"demişti. Çünkü yolculuk uzundu. İnsan (böyle yolculuklarda) birisi bineceği, diğeri de azığını ve eşyasını yükleyeceği iki deveye muhtaçtır."

Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Ayetteki tabiri, "Göz, yaş akıtır" sözün gibidir. Bu, "O, gözünün yaşını akıtır" ifadesinden daha beliğdir. Çünkü bunda, yaş akıtan gözün kendisi kılınmıştır.

93

Âyetin tefsiri için bak:94

94

"Mesuliyet ancak o kimseleredir ki zengin oldukları halde senden izin isterler. Bunlar geri kalanlarla beraber olmaya rızâ gösterdiler. Allah da kalblerini mühürledi. Artık onlar bilmezler. Onlara döndüğünüz vakit, size özür beyan ederler. De ki: "Özür dilemeyin, size katiyyen inanmıyoruz. Allah, bize haberlerinizi vermiştir. (Bundan sonraki) hareketinizi de hem Allah, hem de Resulü görecektir. En sonunda gizliyi ve aşikârı bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O size. neler yapıyordunuz, hepsini haber verecektir".

Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır:

Harpten Kaçıp Cezayı Hakedenler

Cenâb-ı Hak, bir önceki ayette "İyilik edenlere (muhsinlere-müslimlere) karşı bir yol yoktur" buyurunca,

"Mesuliyet ancak şöyle şöyle olanlaradır.." buyurmuştur. Sonraki birinci ayetteki, "Muhsinlere karşı bir yol, bir mes'uliyet yoktur" ifâdesi ile kastedilenin, savaş ve cihad hususunda olduğunu ve bu ayette bahsedilen "yol olmayış" hükmünün savaşa has olduğunu söyleyenler şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hakk'ın muhsinlere karşı olmadığını söylediği o yol, yani mes'uliyet, münafıklar için söz konusu olan mesuliyet olup, bu da, cihadla ilgili olan yoldur. Buna göre mana, "Savaşa katılmama hususunda senden izin isteyen o zenginler yok mu, Allah'ın (muaheze) yolu onlar üzerine gereklidir. Allah'ın onlara, savaşa gitmeleriyle ilgili olan mükellefiyeti, onlara yöneltilmiştir ve onların savaşa katılmama hususunda kesinlikle bir mazeretleri yoktur" şeklindedir."

Buna göre şayet, "Ayetteki radû "rıza gösterdiler.." ifâdesinin i'rabtaki yeri nedir?" denilirse, biz deriz ki: "Bu, bir müste'nef cümle olup, sanki "Onlar zengin oldukları halde, niçin izin istiyorlar?" denilmiş de, "Onlar alçaklığa, düşüklüğe, kadınlar içinde oturup kalmaya razı oldular ve Allah onların kalblerini mühürledi" şeklinde cevap verilmiştir. Yani, "Onların cihaddan nefret etmelerinin sebebi, Allah'ın kalblerini mühürlemiş olmasıdır. İşte bu mühürleme yüzünden, onlar cihaddaki dinî ve dünyevî faydaların nefer olduğunu bilememişlerdir" demektir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Onlara döndüğünüz vakit size özür beyân ederler. De ki: "özür dilemeyin, size katiyyen inanmıyoruz" buyurmuştur. Bu, özür beyân etmekten men etmenin bir sebebidir. Çünkü özür beyan edenin maksadı, özürünü kabul ettirmektir. Binaenaleyh (karşısındaki) topluluğun, kendisinin herhangi bir hususta yalan söylediğini bildiğinde, insanın, özür beyan etmeyi bırakması gerekir. Ayetteki, "Allah bize haberlerinizi vermiştir" buyruğu onlara inanmamanın ifletidir. Çünkü Cenâb-ı Hak, Resulünü, onların kalblerindeki kötülüklere, hilelere ve nifaka muttali kılınca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onları, ileri sürdükleri bu özürleri hususunda tasdik etmesi imkânsız olur.

Allahü teâlâ daha sonra ' "Bundan sonraki hareketlerinizi de hem Allah, hem Resulü görecektir" buyurmuştur. Bu, "Onlar, bu mazeretlerini ifâde ederken, kendiliklerinden peygamberi ve mü'minleri sevdikleri, onlara şefkat duyup, yardım etmek istedikleri zannını uyandırıyorlardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Bundan sonraki hareketlerinizi de hem Allah, hem Resulü görecektir", yani Allah ve Resulü, zahiren gösterdiğiniz doğruluk ve saflık üzere kalıp kalmayacağınızı bilir" buyurmuştur."

Daha sonra Cenâb-ı Hak "En sonunda gizliyi ve aşikârı bilen (Allah'a) döndürüleceksiniz" buyurmuştur. Eğer "Allah amelinizi görecek" buyurduğuna göre, niçin "Siz O'na döndürüleceksiniz" demeyip, bunun başına sümme edatını getirmiştir?" denilirse, biz deriz ki: Allahü teâlâ'yı "gaybın ve aşikârın alimi" diye tavsif etmede, O'nun, onların pis batınlarına ve hile ile, yalan ile dopdolu kalblerine muttali olduğuna bir delâlet vardır. Bu ifâdede çok şiddetli bir korkutma ve onlar için büyük bir sakındırma vardır.

Münafıkların Yalan Yere Yemin ve Mazeret Beyan Etmeleri

95

Âyetin tefsiri için bak:96

96

"Onlara döndüğünüz zaman, kendilerini muaheze etmekten vazgeçmeniz için Allah'a yemin ederler. O halde onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardır. İrtikâb edegeldiklerinin cezası olarak varacakları yer cehennemdir. Kendilerinden razı olmanız için size yemin edecekler. Fakat eğer siz onlardan razı olursanız, şüphesiz Allah o fâsıklar güruhundan razı olmaz".

Bil ki Allahü teâlâ, önceki ayette, onların mazeret beyanında bulunduklarını nakledince, bu ayette de onların o mazeretlerini, yalan yeminlerle kuvvetlendirmek stediklerini belirtmiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Onlara döndüğünüz zaman, kendilerini muaheze etmekten vazgeçmeniz için Allah a yemin ederler" ifâdesine gelince, bil ki bu söz onların, Allah'a yemin ettiklerine delâlet etmekle beraber yeminin konusuna delâlet etmiyor. İşte bu sebeple "Onla cihâda çıkamadıklarına dair yemin etmişlerdir" denilmiştir. Onlar buna, "Siz onlardan yüz çeviresiniz, yani vazgeçesiniz ve onları kınamaktan geri durasınız diye yemin etmişlerdir" de denilmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O halde onlardan yüz çevirir. buyurmuştur.

İbn Abbas şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hak bu emirle onlarla konuşmanın ve selâmı" terkedilmesini kasdetmiştir.."

Mukâtil şöyle demiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiğinde, "Onlar, oturup kalkmayın; onlarla konuşmayın!" Keşfu'l-Hafa (2/395). buyurdu."

Ehl-i maâni de şöyle demiştir: "Onlar yakalarının bırakılması manasında yüz çevirilmesini istediler de, onlara, buğzedilmeme suretiyle, yüz çevirilme cezası verile Daha sonra da, onlardan yüz çevirmenin vâcib olmasının sebebini zikrederek "Çünkü onlar murdardır" buyurdu. Bu, "zira onların içlerindeki pislik ve necaset, rûhani bir pisliktir, Maddi pisliklerden kaçınıldığına göre, manevî pislikler -insana sirayet etmesinden kaçınmak ve insanın tabiatının o tür amellere meyletmesinden sakınmak için onlardan uzaklaşmak öncelikle gerekli olur" demekt.-

Daha sonra Cenâb-ı Hak "htikâb edegeldiklerinır cezası olarak varacakları yer cehennemdir " buyurmuş olup, bunun manası açıktır.

Cenâb-ı Hak, bu ayette, müslümanlar kendilerine eziyyetten yüz çevirsinler diye onların Allah'a yemin ettiklerini beyân buyurunca, onların müslümanlan razı etmek için de yemin ettiklerini açıklamış, daha sonra da, müslümanlan onlardan hoşnu" olmaktan nehyederek "Eğer siz onlardan razı olursanız, şüphesiz Allah o fâsıklar güruhundan razı olmaz buyurmuştur. Bu, "Allah onlardan hoşnut ve razı olmadığı halde, şayet siz onlarda' razı olursanız, sizin isteğiniz Allah'ın isteğine aykırı olmuş olur. Halbuki, bu caiz değildir" demektir.

Ben diyorum ki, bu manalar önceki ayetlerde de bulunuyordu. Allah bu manaları burada tekrarladı. Öyle sanıyorum ki, önceki ayetler, Medine'deki münafıklara; bu ise, bedevi münafıklara ve çöldekilere bir hilâbdır. İster şehirde, isterse çölde olsunlar, münafıkların metod ve yolları birbirine yakın olunca, şüphesiz ki, onlarla alâkalı olan söz de, birbirine yakın üslup üzere îrad edilmiştir.

Bedeviler Nifakta Daha İleridir

97

Âyetin tefsiri için bak:98

98

"Bedeviler, küfür ve nifak bakımından daha şiddetli; Allah'ın. Resulü üzerine indirdiğinin sınırlarını tanımamaya da daha hazırdırlar, Allah, kemâliyle bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir. Bedevilerden öyle kimse vardır ki, harcayacağını bir angarya sayar ve size belâlar gelmesini bekler durur. O belâlar kendi başlarına olsun! Allah hakkıyla işiten, kemâliyle bilendir".

Bil ki bu ayet, bizim söylediğimiz şu hususun doğruluğuna delâlet etmektedir: Allahü teâlâ bu hükümlere tekrar yer vermiştir. Çünkü bu ayetlerle bedevi münafıklara hitâb murad edilmiştir. İşte bu sebeple onların küfür ve nifaklarının daha şiddetli olup Allah'ın indirdiği hükümlerin hududlarını tanımamaya da daha hazır olduklarını beyân buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

A'râb İle E'râb Arasındaki Fark

Dilciler şöyle demektedirler; "Arapça'da, soy bakımından Arap olan bir kimseye, denilir ki, bu kelimenin çoğulu, (......) kelimesidir. Bu tıpkı (mecusi) ve (yahudi) denilip de, cemilerinde nisbet yâ'sıhazfedilerek (mecusiler) ve (yahudiler) denilmesi gibidir. Yine Arapça'da, ister Arap ırkından, isterse mevaliden olsun, çölde yaşayan ve yağmurların yağıp otun bittiği yerleri araştıran kimseye de, elif ile, Bedevî adam denilip, bunun da çoğulu (bedeviler...) kelimeleridir. Bu nedenle, bedeviye, "Ey Arap! (Ey Arabî)" denildiğinde sevinir, ama, irken Arap olanlara, "Ey A'rabî!" denildiğindeyse kızar. O halde, Arap beldelerine yerleşerek oralarda yaşayanlara Arab; çölde yaşayanlara ise "e'râb" ismi verilir. Bu ikisinin farklı şeyler olduğuna şunlar da delâlet eder;

a)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Arapları sevmek imandandır" Kenzu'l-Ummal, 12. Cilt. 33924. Hadis. buyurmuştur. Ama, arabîleri (bedevileri) Cenâb-ı Hak, bu ayette kınamıştır.

b) Muhacir ve ensar için, e'râb denilmesi caiz değildir. Zira onlar ancak Arab olup, dinin mertebelerinde e'rabîlerden önce gelirler. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Hiçbir kadın, erkeğe: fâsık. mü'mine: bedevî de muhacire idareci yapılmaz " buyurmuştur.

c) Arapların, Arap olarak isimlendirilmesi şundandır: Çünkü, Hazret-i İsmail'in çocukları "Arebe"de doğup büyümüşlerdir. Arebe ise, Tihâme (Çöl) bölgesindendir. Böylece o çocuklar, beldelerine nisbet edilmişlerdir. Arap yarımadasında meskûn olan ve onların dillerini konuşanlar da, onlardandır. Çünkü bunlar da Hazret-i İsmail'in çocuklarındandır.

Yine, Arapların "Arap" adını almalarının sebebinin, onların lisanlarının kalblerindeki şeyleri i'râb yani ifade etmesi olduğu da ileri sürülmüştür. Arapça'nın, diğer dillerde bulunmayan pekçok fesahat ve akıcılık üslûbu ihtiva ettiğinde de şüphe yoktur.

Hikmet erbabından birinin, yazmış olduğu bir kitapta şöyle dediğini gördüm: "Rumların hikmeti beyinlerindedir. Zira onlar, çok acayip terkibler meydana getirebilirler. Hindlilerin hikmeti vehimlerinde, Yunanlıların hikmetiyse kalblerindedir Bu böyledir, zira çok mal elde etmek, akılla alâkalı bir şeydir. Arapların hikmeti de, lisanlarındadır. Bu, onların lafızlarının çok tatlı ve ibarelerinin de çok çekici olmasındandır."

Bu Ayette Muayyen Bedeviler Kasdedilmıştir.

Bazı kimseler şöyle demiştir: Başında elif-lâm bulunan çoğul kelimelerde asıl olan, onun daha önce geçmiş belirli bir şeye ait olmasıdır. Binaenaleyh, daha önce geçmiş belirli bir şey bulunmazsa, bu kelime zorunlu olarak istiğrak manasına hamledilir. Zira, çoğul sîgaların manalarının tahakkuk etmesinde, üç veya daha fazla miktarın bulunması kâfidir. Elif-lâm, tarif ifâde eder. Öyleyse daha önce geçmiş, malum olan bir topluluk bulunursa, bu kelimenin onlara hamledilmesi gerekir. Yok eğer bulunmazsa. mücmellikten kaçınmak için, istiğrak manasına hamledilmesi gerekir. Bu sabit olunca biz deriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın el-e'râb kelimesiyle, muayyen bir grup bedevi münafık kastedilmiştir ki onlar, Medineli münafıklarla dost idiler. Binaenaleyh, bu lafız onlara aittir.

Üçüncü Mesele

Allahü teâlâ, bedevi Araplar hakkında şu iki hükmü vermiştir: Birinci hüküm: Onların küfür ve nifak bakımından daha beter olmalarıdır. Bunun sebebi şunlardır:

1) Bedeviler, vahşîlere benzerler.

2) Kuru ve yakıcı havanın onları istilâ etmesi. Bu onların, daha fazla şaşırmalarına, kibirlenmelerine, böbürlenmelerine, büyülenmelerine ve tökezleyip yanılmalarına yol açar.

3) Onlar, bir idarecinin idaresi, bir terbiyecinin terbiyesi, bir amirin kontrolü ve emri altında değillerdi. Bu sebeple, diledikleri gibi yaşıyorlardı. Kim böyle olursa, her yönden en büyük fesatçı olur.

4) Akşam sabah Hazret-i Peygamber'in va'z-u nasihatini, şifalı açıklamalarını ve mükemmel terbiyesini müşahede edip gören kimse, nasıl olur da bu hayırlardan etkilenmeyen ve onun bu kutlu haberini duymayan kimseye müsavi olabilir?

5) Şehirde yaşayanlarla çölde yaşayanlar arasındaki farkı bilmek için dağda yetişen yabanî meyveleri, bağda-bahçede yetişen meyvelerle mukayese et!

İkinci hüküm: "Allah'ın, Resulü üzerine indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımamaya da daha hazırdırlar" ayetinin ifâde ettiği husustur. Ayetteki ecder kelimesinin manası, daha müsait, daha lâyık" demektir. Bu ayette, takdiri şeklinde olan bir hazf bulunmaktadır, ifâdesinin tefsiri hususunda, "mükellefiyetlerin ve hükümlerinin miktarı"; "adl, tevhid, nübüvvet ve meâdın delillerinin dereceleri" dir denilmiştir. Allah, "Maklûkatın kalblerindekini en iyi bilen, farz kıldığı farzlar hakkında da en iyi hükmedendir' buyurmuştur.

Cenâb-ı Hak "Bedevilerden öyle kimse vardır ki, harcayacağını bir angarya sayar.." buyurmuştur. Mağrem, gerâme gibi masdardır. Bunun manası şudur: "Bedevî Araplardan, Allah yolunda infâk edilen şeyin bir angarya ve ziyan olduğuna inananlar bulunmaktadır. Onun böyle düşünmesinin sebebi şudur: O zatın Allah rızası için ve O'nun mükâfaatını beklediği için değil. Sırf müslümanların tenkidinden korunup gösteriş yapmak için harcamaktadır.

Cenâb-ı Hak, 'Ve size, belâlar gelmesini bekler durur" buyurmuştur. Yani, "ölümünüzü, öldürülmenizi gözetirler" takdirindedir." Bu, "Hazret-i Pevaamberin ölümü sebebiyle işlerinizin alt üst olmasını ve müşriklerin de size galip gelmesini gözetirler" demektir.

Cenâb-ı Hak sonra, bunu onlara iade ederek, "O belâlar kendi başlarına olsun!" buyurmuştur. Dâire kelimesinin tekil bir kelime olması mümkün olduğu gibi, bunun sıfât-ı galibe, mevsûfu hazfolan bir sıfat olması da mümkündür. Bu ancak, tıpkı bir daire gibi insanı kuşatan ve kendisinden kurtulunması mümkün olmayan bir belâ, bir musibet hakkında kullanılır, (......) kelimesi sin harfinin hem ötresi hem de fethası ile okunmuştur. Ferrâ, şöyle demektedir: "Bu kelimeyi, sin'in fethasıyla okumak daha uygundur. Zira, bu senin (kötü olmak) şeklindeki sözünün bir masdandır. Sin harfini ötre ile okuyan, bu kelimeyi isim kabul etmiştir. Bu da tıpkı senin: "Belâ ve azâb dairesi, onların üzerine olsun" demen gibidir. Ne "Senin baban kötü bir adam değildi., " (Meryem. 28) ve de, "Kötü zanda bulundunuz" (Fetih, 12) ayetlerinde sini damme okumak caiz değildir. Aksi halde ayetin takdiri "Senin baban, azâb olan bir adam değildir" ve "azâb zanda bulundunuz" şeklinde olurdu. Bunun böyle olmayacağı malûmdur."

Ahfeş ve Ebu Ubeyd şöyle demişlerdir: "Kim sini fetha ile okursa, bu tıpkı senin şeklindeki sözün gibi olur. Daha sonra da, başına da elif lâm getirilerek "kötü adam" denilir" Bu hususta Ahfeş şu beyti nakletmiştir:

"Sen, bir gün sahibinin (arkadaşının) üzerinde bir kan gördüğünde hemen kanın üzerine atılan kötü bir kurt gibisin."

Sin'i ötre ile okuyanlar ise, sözüyle, zarar vermeyi, şerri, belâyı ve kötülüğü murad etmişlerdir. Buna göre sanki, "Hezimet ve belâ dairesi onların başına olsun. Bu, onların başına insin!" denilmek istenmiştir.

Ebu Ali el-Farisî de şöyle demiştir: "Şayet daire kelimesi, sev' veya sû kelimelerine muzaf kılınmazsa, bundan (doğrudan doğruya) kötülük manası murad edilir. Zira "Zamanın belâ ve musibeti" tabiri ancak, kötülük hakkında kullanılır."

Bunun iyice kavradığında biz diyoruz ki: Buna göre mana, "Belâ ve hüzün, onlar üzerinde dönüp dolaşsın. Onlar, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve O'nun dini hususunda, ancak kendilerini üzen şeyi görsünler" şeklinde olur.

Daha sonra Cenab-ı Hak, buyurmuştur. Yani, "Allah onların sözlerini bihakkın, niyyetlerini de bihakkın bilendir" demektir.

Makbul ve Salih Bedeviler

99

"Bedevilerden öyle adam da vardır ki Allah'a ve ahiret gününe inanır, infak edeceğini Allah yanında yakınlıklara ve Peygamberin dualarına vesile edinir. Haberiniz olsun ki bu. onlar için gerçek bir yakınlıktır. Allah, onları rahmetine koyacaktır. Şüphesiz ki Allah çok affeden, çok merhametli olandır".

Bil ki Allahü teâlâ, bedeviler içinde Allah yolundaki infakını, bir angarya kabul edenler olduğunu beyan edince, yine onların içinde iman etmiş, salih ve Allah yolundaki infakını, Allah'a yakınlık vesilesi kabul eden mücahid kimseler bulunduğunu da beyân buyurmuştur.

Bil ki Allahü teâlâ bu iki grubu, şu iki vasıfla nitelemiştir:

a) Onun, Allah'a ve ahiret gününe iman etmiş olması. Bu tabirin gayesi, bütün tâatlerde önce mutlaka iman asimin bulunmasına dikkat çekmektir. Bu, cihâdda da böyledir.

b) Onun, yaptığı infakını, Allah'a ve Resulün dualarına yakınlaşma vesilesi bilmesidir.

Bu ifâde hakkında iki bahis bulunmaktadır:

1) Zeccâc (......) kelimesinde, râ'nın ötresi ile kurubat; fethası ile karubat ve sükûnu ile kurbât şeklinde olmak üzere, üç vechin caiz olduğunu" söylemiştir.

2) Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Kurubât kelimesi, (edinir) fiilinin ikinci mef'ulüdür. Buna göre mana, "Onun infakı, Allah'a yakınlığın ve Resulünün dualarının meydana gelmesi içindir; çünkü Resul, tasadduk edenlere hayır ve bereket duaları edip, onlar için mağfiret talebinde bulunur" şeklinde olur. Bu Hazret-i Peygamber'in tıpkı "Allah'ım, sen Ebu Evfâ'nın. aile ve çoluk çocuğuna rahmet et!" demesi gibidir." Cenâb-ı Hak da, "Onlara duâ et" (Tevbe, 103) buyurmuştur. Binâenaleyh, o kimsenin infak ettiği şeyler, Allah'a yaklaşma ve Resulünün dualarının meydana gelme vesilesi olunca, "O, infak ettiği şeylere, Allah'a yakınlık ve Resulünün duâlarına bir vesile edindi" denilmiştir.

Cenâb-ı Hak da, "Haberiniz olsun ki bu, onlar için gerçek bir yakınlıktır" buyurmuştur. Bu ifâde, Allah tarafından, tasaddukta bulunan kimse için, infâkının Allah'a yakınlaşma ve Peygamberinin dualarına vesîle olduğuna dair inancı konusunda bir şehâdettir. Cenâb-ı Hak bu şehâdetini, hem harf-i tenbih olan (dikkat edin, iyi bilin) edatı, hem de tahkik harfi olan edatı ile te'kid etmiştir.

Daha sonra bu tekidi iyice arttırarak "Allah onları rahmetine koyacaktır" buyurmuştur,

Biz, sîn harfinin, te'kîdi iyice arttırdığını söylemiştik. Daha sonra da Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani "Allah onların günahlarını bağışlayan, onları böylesi tâatlere muvaffak kıldığı için de, onlara merhamet edendir" demektir. Nafi. râ'nın dammesi ile kurubetun şeklinde okumuştur ki, aslolan budur. Daha sonra bu kelime tıpkı kutb (kitaplar); rusl (peygamberler) ve tunb (uzun ip) kelimelerinde olduğu gibi, tahfifle okunmuştur. Bu kelimelerde de aslolan ötre ile okunmaktır. Bu harfleri sükunla okumak, tahfif ile okumak demektir.

"Sabikûn" (Öncüler)

100

"islam'da birinci dereceyi kazanan, muhacirler ve ensâr ile, onlara güzellikle tâbi olanlardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'dan razi olmuşlardır. Allah bunlar için, kendileri, içinde ebedî kalıcılar olmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı, işte bu, en büyük bahtiyarlıktır".

Bil ki Allahü teâlâ, infak ettikleri şeyleri Allah'a yaklaşma ve Resulünün duasına bir vesîle bilen bedevî Arapların faziletlerini ve onlar için hazırlamış olduğu mükâfaatı zikredince onların makam ve mevkilerinden daha yüce makamlar bulunduğunu söylemiştir ki, bunlar da birinci dereceyi kazananların mertebeleridir.

Bu ayetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Alimler, muhacir ve ensardan birinci dereceyi kazananların kimler olduğu hususunda ihtilâf etmişler ve bu hususta birkaç görüş beyân etmişlerdir:

a) İbn Abbas (radıyallahü anh), bunların her iki kıbleye dönerek namaz kılan ve Bedir'e iştirak edenler olduğunu söylerken; Şa'bî'den bunların Bey'atu'r'rıdvân'da bulunanlar olduğu nakledilmiştir. Bana göre bu hususta doğru olanın, bunların, hicret ve yardım etme hususunda birinci dereceyi almış olan kimseler olmasıdır. Bunun böyle olduğuna şu delâlet etmektedir: Cenâb-ı Hak, bunları "öncüler" diye nitelemiş, ama onların hangi hususta ilk ve birinciler olduğunu beyân etmemiştir Böylece lafız, mücmel olarak gelmiştir. Ancak ne var ki Cenâb-ı Hak onları muhacir ve ensâr olmakla vasfetmiştir. Binâenaleyh bu lafzı onları muhacir ve ensâr kılan manasına hamletmek gerekir ki, bu da onların hicret edip, yardımda bulunmalarıdır. Binâenaleyh, bundan muradın, lafzın mücmelliğini gidermek için, hicret ve yardımda birinci dereceyi işgal eden olması gerekir. Hicretin nefislere güç gelen ve tabiatlara da ters düşen bir iş olması sebebiyle hicret hususunda yarışmak büyük bir tâattır. Binaenaleyh, buna kim önce koşarsa, bu taât hususunda, başkalarına önder olmuş olur ve bu aynı zamanda da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kalbini takviye etmiş ve O'nun gönlündeki yalnızlık duygusunu silip yok etmeye bir sebep olmuş olur, Yardım etme hususundaki yarışma da böyledir. Zira Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiğinde, şüphe yok ki O'na yardım ve hizmet hususunda yarışanlar, "Bunu. önce ben yapayım" diyenler, büyük bir makama nail olmuşlardır. İşte bütün bu sebeplerden dolayı ayetteki bu tabirden muradın, "hicrette birinci dereceyi işgal edenler" olması gerekir.

Bu sabit olunca biz diyoruz ki: İnsanlar içinde hicrete ilk koşan, Hazret-i Ebu Bekir'dir; çünkü Ebu Bekir, Hazret-i Peygamber'in hizmetinde ve O'nun, her yerde, her zaman arkadaşı idi. Binâenaleyh, onun bu makamdan alacağı hisse ve pay, başkalarınınkinden daha yücedir. Ali İbn Ebî Talib, her ne kadar ilk hicret edenler arasında ise de, ne var ki o, ancak Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hicretinden sonra hicret edebilmiştir. Hazret-i Alî'nin, Hazret-i Peygamber'in işlerinden dolayı Mekke'de kaldığında şüphe yoktur. Ancak ne var ki, hicrete ilk koşma sıfatı, fiili Ebu Bekir için tahakkuk etmiştir. Şu halde Ebu Bekir'in bu faziletten alacağı pay, daha fazla olmuş olur. Bunun böyle olduğu sabit olunca, Hazret-i Ebu Bekir, Allah'ın kendisinden, kendisinin de Allah'dan razı olmuş olduğuna hükmedilen bir zât olmuş olur ki, bu da üstünlük derecelerinin en üstündedir. Bunun böyle olduğu da sabit olunca, O'nun. Allah'ın Resulünden sonra hak imam, halife olması gerekir. Çünkü, şayet Ebu Bekir'in imamlığı ve halifeliği bâtıt olmuş olsaydı, o zaman Ebu Bekir, laneti ve gazab olunmayı hak etmiş olurdu ki, bu da, böylesi bir üstünlük ve ta'zîmin bulunması ile bağdaşmaz. Böylece bu ayet, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in üstünlüğüne ve halife olmalarının muteber ve yerinde olduğuna en açık bir biçimde delâlet eden delillerden olmuş olur.

Buna göre şayet: "Ayetin bu ifâdesinden, muhacir ve ensârdan, İslâm'a ilk girenlerin murad edilmiş olması niçin mümkün olmasın? Çünkü bunlar iman etmişlerdir. Gerek Mekke'deki, gerekse Medine'deki müslümanların sayısı az idi, aynı zamanda da güçsüz, zayıf idiler. Böylece İslâm, bunlar sebebiyle kuvvetlenmiş, müslümanların sayısı da, bunların müslüman olması sebebiyle çoğalmış; onların müslümaniığı sebebiyle Hazret-i Peygamberin kalbi güçlenip kuvvetlenmiş ve başkaları da onları görüp örnek almış; onları kendilerine önder edinmişlerdir. Binâenaleyh, onların bu husustaki durumları, güzel bir çığır açanın durumu gibidir. Böylece o yoldan elde edilecek mükâfaat ve o yola göre amel edenlerin mükâfaatı Kıyamete kadar, aynı zamanda bu kimseye de yazılır.

Sonra biz diyoruz ki: Farzet ki Ebu Bekir, muhacirlerin ilki olması sebebiyle bu ayetin hükmüne dahil olmuş olsun. Ancak ne var ki siz onun bu hal üzere devam ettiğini neye dayanarak söyleyebiliyorsunuz? Onun bu halini değiştirdiği ve halifeliğe yönelmesi sebebiyle, bu üstünlüğün kendisinden silinip gittiğinin söylenilmesi niçin caiz olmasın?" denilirse, bunun birincisine şu şekilde cevap verebiliriz:

Ayetteki sabikûn (öncüler) lafzını, zaman itibariyle öne geçenler manasına hamletmek, hakkında delil bulunmayan bir iddiadır. Çünkü ayette geçen sabikûn lafzı, mutlak bir ifadedir. Binâenaleyh bunu, müddet bakımından öncelik manasına hamletmek, diğer hususlardaki öncelik manasına hamletmekten daha gerekli değildir. Halbuki biz bunu, hicret hususundaki öncelik anlamına almanın daha uygun olduğunu beyân etmiştik. Bu soruyu soranın, "Bundan maksadın, müslüman olmadaki öncelik olması mümkün değil midir!" şeklindeki sorusuna da şöyle cevap veriyoruz.

Biz deriz ki: Hicretteki öncelik, müslüman olmadaki önceliği de içine alır. Halbuki müslüman olmadaki öncelik, hicret hususundaki önceliği içine almaz. O halde, bu lafzı, hicretteki öncelik anlamına hamletmek evlâ olur. Farzet ki biz, bu lafzı, imandaki öncelik manasına alalım. Ancak ne var ki Sabikûne'l-evvelûn kelimesi çoğul bir ifâdedir. Binâenaleyh bu kelimeleri bir cemâat ve topluluk anlamına hamletmek gerekir. Böyle olunca da, bu ifâdenin içine, hem Hazret-i Ali (radıyallahü anh), hem de başkaları girmiş olur. Farzedelim ki alimler, Hazret-i Ebu Bekir'in mi, Hazret-i Ali'nin mi daha önce iman ettiği hususunda ihtilâf etmiş olsunlar. Ancak ne var ki onlar, Hazret-i Ebu Bekir'in ilk dereceyi alanlardan olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Hadisciler de, erkeklerden ilk önce müslüman olanların Hazret-i Ebu Bekir, kadınlardan Hazret-i Hatice, çocuklardan Hazret-i Ali, kölelerden de Zeyd İbn Sabit olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Böyle olması halinde de, Ebu Bekir, birinci dereceyi alanlardan olmuş olur.Hem biz, ilk önce iman etmenin, ancak kendisiyle Hazret-i Peygamber'in kalbinin kuvvet kazanması ve başkalarına da önder ve örnek, "muktedâ bih" olması açısından büyük fazilet ve üstünlüğü gerektirdiğini beyan etmiştik. Böylesi bir mana, Hazret-i Ebu Bekir'de daha ileri derecededir. Zira, Hazret-i Ebu Bekir müslüman olduğunda yaşı ilerlemiş ve insanlarca da tanınan bir kimse idi. Kendisine de bu hususta, Sahabe (radıyallahü anh)'nin önde gelenlerinden bir grup uymuştur. Zira, Hazret-i Ebu Bekir müslüman olunca, Talha, Zübeyir ve Osman İbn Affan'a gittiği, onlara İslam'ı arzettiği, birkaç gün sonra onları Hazret-i Peygambere getirdiği ve onların da Hazret-i Peygamberin huzurunda müslüman oldukları nakledilmiştir. Böylece, Hazret-i Ebu Bekir'in İslâm'a girmesi sebebiyle İslâm'a kuvvet katıldığı ve Hazret-i Ebu Bekir'in, başkalarına bir örnek olduğu ortaya çıkmış olur. Halbuki bütün bu hususlar Hazret-i Ali (radıyallahü anh) için söz konusu değildir. Çünkü Hazret-i Ali o zamanlar küçük yaştaydı ve evin içinde dolaşan bir çocuk gibiydi. Onun o vakitte müslüman olmasıyla, İslâm'uı kuvvetinde bir artış olmamıştı ve o zaman, başkalarına da bir örnek olamamıştı. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın "Birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ensâr..." buyruğunda işaret edilen önderin Hazret-i Ebu Bekir'den başkası olmadığı sabit olmuş olur.

Ama, bu soruyu soranın, "Siz niçin Ebu Bekir'in, imamete yönelmesinden sonra da bu hal üzere kaldığını söyleyebiliyorsunuz?" şeklindeki sözüne gelince; biz diyoruz ki:

Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah'dan razı olmuşlardır" buyruğu bütün halleri ve zamanlan içine alan bir ifâdedir. Bunun böyle olduğunun delili, her vaktin ve her durumun, bu ifadeden istisna edilebilip de, "Allah, onlardan imamet talep etme zamanı hariç, " razı olmuştur" denilebilmesidir. Halbuki istisnanın gereği, istisna yapılmadığı zaman, istisnanın hükmüne dahil olan şeyleri, hükümden çıkarıp atmaktır, Veyahut biz şöyle diyoruz: "Biz, Allahü teâlâ'nın, onları, "birinci dereceyi işgal eden muhacirler.." diye vasfetmiş olduğunu beyân etmiştik. Bu da bundan muradın, onların, hicret hususunda birinciler olmasını iktizâ eder.

Sonra Cenab-ı Hak onlan bu vasıfla niteleyince, onlar için tazim ihtiva eden bir ifadeye yer vermiştir ki bu da O'nun: "Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah'dan razı olmuşlardır" sözüdür. Hicret hususundaki öncelik, tazim edip saygı duymanın uygun ve münasip bir vasfıdır. Halbuki hükmün, kendisine münasib bir vasfın peşinden zikredilmesi, o hükmün o vasfa bağlandığını gösterir. Binâenaleyh bu, Cenâb-ı Hakk'm: "Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'dan razı olmuşlardır" ifadesinden hasıl olan tazim ve saygının, onların hicret hususunda en önde bulunmuş olmalarına bağlanmış olduğuna delâlet eder. İllet bulunduğu sürece, illete bağlı olan (ma'lûl)ün de o illete terettüp edip bağlı olması gerekir. Onların, hicret hususunda birinciler olması, onların bütün ömürleri boyunca, devam eden bir vasıftır. Binâenaleyh bu ndvan-ı ilahinin de onların yaşadıkları süre içinde bulunması gerekir. Veyahut da biz şöyle diyoruz: Cenâb-ı Hak "Allah bunlar için, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı" buyurmuştur. Bu da, Allahü teâlâ'nın, o cennetleri onlar için hazırlayıp onlara tayin etmiş olmasını iktiza eder.

İşte Cenâb-ı Hakk'ın böyle yapması da, onları cennete layık kılan sıfat üzere bulunmalarını gerektirir.

Hiç kimse şöyle diyemez: "Bu ifadeyle "Allah o cennetleri onlara, onlar iman sıfatı üzere kalmaları halinde hazırlamıştır" manası kastedilmiştir." Zira, biz diyoruz ki bu, aşırı bir takdir yapmak olup, bu da zahirin hilafına bir durumdur. Hem böyle olması halinde, haklarında böylesi bir medıh zikredilenlerle diğer kimseler arasında bir fark kalmaz. Çünkü Allah, iman etmeleri halinde, Firavun, Hâman, Ebû Cehl ve Ebu Leheb için de. "altlarından nehirler akan cennetler hazırlamış olur. Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın bu sözü, büyük bir medh ve mükemmel bir övgü, sena sadedinde söylediği malumdur. Binâenaleyh bunu, onların ileri sürdükleri manaya hamletmek, bu medh ve övgünün batıl olmasını gerektirir. Böylece bu soru sakıt olur. Bu ayetin, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'in faziletine ve onun imametinin (devlet reisliğinin) kesinlikle doğru olduğuna delâlet eden bir ayet olduğu ortaya çıkmış olur.

İkinci Mesele

Bu Övgü Bütün Sahabeye Şamil midir?

Alimler, bu ayetteki medhin bütün sahabeyi içine alıp almadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarakbazıları bu ayetin, sadece hicret ve yardımda birinci dereceyi alanlara şamil olduğumu söylemişlerdir. Bu görüşe göre bu ayet, sadece sahabenin ileri gelenlerini içine almış olur. Çünkü min edatı teb'îz (kısmîlik) ifade eder. Bazı âlimler de: "Hayır, bu ifade bütün sahabeye şamildir. Çünkü sahabenin hepsi, diğer müslümanlara nazaran "birinciler (sabikûn)" olarak tavsif edilmişlerdir. Ayetteki "Muhacirlerden ve ensardan" ifadesinin başındaki edatı, "teb'iz" için değil, aksine tebyin içindir. Buna göre bunun manası, "Muhacir ve ensâr olarak tavsif edilen sabikûn (öncüler)..." şeklindedir. Bu tıpkı, "O halde murdar putlardan kaçınınız" (Hacc, 30) ayetinde olduğu gibidir. Alimlerin çoğu bu görüşü benimsemişlerdir.

Humeyd b. Ziyâd'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bir gün Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'ye, aralarında çıkmış olan fitneyi (kargaşayı) kastederek, "Resûlullah'ın ashabının aralarında meydana gelen şey hususundaki durumlarını bana söyle" dedim. Bunun üzerine o da bana: "Allahü teâlâ onların hepsini bağışlamıştır. Onların iyi davrananlarına da, kötü davranmış olanlarına da cenneti vâcib (kesin) kıldığını Kur'an'ında bildirmiştir" dedi. Ben ona, "Allah, Kur'an'ın neresinde, onlara cenneti vacib kıldığını belirtiyor?" dediğimde de, o: "Sübhanallah! Sen, Cenâb-ı Hakk'ın, "islam'da birinci dereceyi kazanan, muhacirler ve ensar ile, onlara güzellikle tabi olanlardır. Allah onlardan razı olmuştur. Onlarda Allah'dan razı olmuşlardır. Allah bunlar için -kendileri, içinde ebedi kalıcı olmak üzere- altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı, işte bu en büyük bahtiyarlıktır" ayetini okumaz mısın? Allah, peygamberin bütün ashabına bu ayette cenneti ve rıdvanını (rızasını) vâcib kılmış, onlara tabi olanlara da, onlara şart koştuğu şeyi şart koşmuştur" dedi. Ben, "O şart nedir?" deyince de o, "Tabiîne, onlara amelde (ibadetle) ihsan ile tâbi olmalarını şart koşmuştur ki bu da, tabiînin, sahabe-ı kiramın iyi işlerinde onlara uyup, başka hususlarda onlara uymamalarıdır" dedi. Şöyle de denilebilir: Bundan murad, tabiînin (sahabeye uyanların), onlara söz hususunda güzellikle tâbi olmalarıdır Bu da o tabiînin ashab hakkında kötü söz söylememeleri ve onları, yaptıkları bazı şeyler hususunda ta'n etmeye (tenkide) yönelmemeleridir. Humeyd b. Ziyâd: "Ben o anda sanki bu ayeti hiç okumamışım gibi hissettim" dedi.

Üçüncü Mesele

Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) ayetini okuyor ve "ensâr" kelimesini merfü kılarak "sabikün" kelimesi üzerine atfediyor, ifadesinin başındaki vâvı hazfederek bunu, "ensar' kelimesinin sıfatı kabul ediyordu. (Bu, "En öne geçen muhacirler ve onlara güzelce tâbi olan ensar" manasında olmuş olur.) Yine rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) (bir gün) bu ayeti bu şekilde okuyordu.Ubeyyb. Ka'b(radıyallahü anh): "Allah'a yemin ederim ki, sen Bakî semtinde karaz satmakla meşgul olurken, Hazret-i Peygamberden ayrılmayan bana, Resulullah böyle yani (Mushaf-ı Şerifteki gibi) şeklinde okutmuştu" dedi. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) de: "Doğru söyledin. Çünkü siz bulundunuz, biz ise bulunamadık. Siz öbür işleri bırakıp Resulün yânında oldunuz. biz ise başka şeylerle meşgul olduk. Yemin olsun ki istesen, "Biz, muhacirleri şöyle barındırdık, onlara şöyle yardım ettik, şunu yaptık, bunu yaptık" da diyebilirsin?" dedi.

Rivayet olunduğuna göre bu münazara (konuşma). Hazret-i Ömer ile Zeyd b. Sabit (radıyallahü anh) arasında geçmişti. Zeyd, Übeyy b. Ka'b'ı delil olarak ileri sürmüştü.

Bu iki kıraat arasındaki fark şudur: Hazret-i Ömer'in kıraatine göre, ayetteki "İslam'da birinci dereceyi kazananlar..." ifadesindeki övgü ve ta'zim, muhacirlere has olup, ensar bu "ta'zim"de onlarla ortak olmamış olur. Böylece de muhacirine daha fazla paye ve övgü gerekmiş olur. Allah en iyi bilendir.

Rivayet olunduğuna göre Übeyy (radıyallahü anh), meşhur olan kıraatin doğruluğuna Enfal suresinin sonundaki "Henüz iman etmiş ve hicret etmiş olanlar..." (Enfal, 75) ayeti ile istidlal etmiştir: "Cenab-ı Hak bu ayeti, bundan önceki ayette muhacir ve ensardan bahsettikten sonra getirmiştir."demiştir

Yine Übeyy (radıyallahü anh), Haşr suresinin "Bunların arkalarından gelenler..." (Haşr, 10) ve "Onlardan, henüz kendilerine katılıp erişmemiş bulunan diğerleri... "(Cuma. 3) ayetleri ile istidlal etmiştir.

Dördüncü Mesele

Ayetteki, "sabikûn" kelimesi merfû ve mubteda; "Allah onlardan razı olmuştur" kısmı da, onun haberidir.

Bu, "Allah onlardan, amelleri ve taatlarının çokluğu sebebi ile razı olmuştur Onlar da. Allah'ın kendilerine, gerek dinî, gerek dünyevi hususlarda yağmur gibi bol bol verdiği yüce nimetlerinden ötürü, Allah'dan razı olmuşlardır" demektir. Mekkelilerin mushafında şeklinde yazılmıştır ki bu, İbn Kesir'in kıraatidir. Diğer mushaflarda ıse.min olmaksızın ; şeklinde yazılmıştır.

Beşinci Mesele

Cenab-ı Hak "Onlara, güzelce tabî olanlar." buyurmuştur. Atâ, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Cenab-ı Hak bu ifade ilie, o tâbi olanların, muhacir ve ensarı, cennetle ve rahmetle yâd ettiklerini, onlar için dua ettiklerini ve onların iyiliklerini sayıp döktüklerini anlatmıştır." Bir başka rivayette de, bu ifadeye, "Onlara, dinleri hususunda Kıyamete kadar güzel bir şekilde tabî olanlar..." manası verilmiştir. Bil ki bu ayet. onlara (yani sahabeye) tâbi olanların. rıza-yı ilâhiye ve mükafaata hak kazanmalarının, onların sahabeye güzellikle tâbi olmaları şartına bağlı olduğunu gösterir. Biz ayette geçen "ihsan" (güzellik) lafzını, "onlar hakkında güzel sözler söylemek" manasında tefsir ettik. Bir şarta bağlı olan hüküm, o şart bulunmadığı zaman, bulunamaz. Binâenaleyh muhacir ve ensar hakkında güzel söz söylemeyenlerin Allah'ın rıdvânına (rızasına) müstehak olmamaları ve bu yüzden mükafaata erenlerden olmamaları gerekir. Çünkü dindarlar, Resûlullah'ın ashabına saygıda ellerinden geleni yapmışlar, onlar hakkında dillerini tutmuşlar ve onları, onlara yakışmayan şeylerle yâd etmemişlerdir.

Nifakta Uzmanlaşanlar

101

"Çevrenizdeki bedevilerden ve Medine ahâlisinden birtakım münafıklar vardır ki onlar nifak üzerinde idman yapmışlardır. Sen bunları bilmezsin. Onları biz bilir: Biz onları iki. kere. azaba uğratacağız. Sonra da onlar daha büyük bir azaba döndürüleceklerdir"

Bil ki Allahü teâlâ, Medineli münafıkların hallerini açıkladı. Daha sonra da bedevilerin yani çöl Araplarının münafıklarından bahsetti. Bunun peşisıra da: bedevi Araplar içinde, mü'min, sâlih ve ihlasiı kimselerin de bulunduğunu bildirdi. Daha sonra da mü'minlerin ileri gelenlerini ve bunların, birinci dereceyi kazanmış olan muhacirler ile ensar olduğunu beyân buyurdu. Bu ayette ise, "Siz onların böyle olduklarını bilmeseniz dahi, Medine'nin etrafında münafık sıfatına sahip bazı kimselerin bulunduğunu haber vererek, "Çevrenizdeki bedevilerden... birtakım münafıklar vardır" buyurmuştur Bunlar Cüheyne, Eşlem, Eşca' ve Gıfâr kabileleri olup, Medine'nin etrafında yerleşmiş vaziyette idiler.

Hak teâlâ'nın "Ve Medine ahalisinden birtakım münafıklar vardır ki onlar nifak üzerinde idman yapmışlardır" ifadesi ile ilgili iki bahis vardır:

1)Birinci bahis: Zeccâc şöyle demiştir: "Bu ifadede bir takdim-tehir söz konusu olup, ayetin takdiri "Çevrenizdeki bedevilerden ve Medine ahalisinden birtakım münafıklar vardır. Onlar nifak üzerinde idman yapmışlardır" şeklindedir."

2) İbnü'l-Enbari "Bu ayetin takdirinin, "Ve Medine ehlinden de, nifak üzerine idman yapmış olanlar vardır" şeklinde olabileceğini ve min edatı delâlet ettiği için, bu men kelimesinin mahzûf olduğunu, bunun, tıpkı "Bizim herbirimiz için belli bir makam vardır" (Saffat, 164) ayetinde olduğu gibi olduğunu ve bu ayetin takdirinde olduğunu" söylemiştir.

Mürûd Kelimesinin İzahı

İkinci bahis: Arapça'da, biri azıp serkeşlik ettiğinde, denilir. İnsan ve cin şeytanlarına da "merid" (azgın) denilir, Yine birisi azıp, haddi aştığında, (O, bize karşı haddi aştı) denilir, İbnü'l-Arâbî şöyle demiştir: Merad kelimesi, çokça kibir gösterip günah işlemek manasınadır. Ayetteki, tabiri de bu manadadır. "Mürûd"un aslı, yumuşak olup, sert olmamaktır. (Uzun ve pürüzsüz köşk) ve (Tüysüz çocuk) ifadeleri de bu köktendir. Mirdâ' kelimesi, üzerine birşey bitmeyen tepe manasındadır. Bu, sanki başkasının sözünü kabul etmeyen ve ona iltifat etmeyen (değer vermeyen) birisinin, kendisinde hiçbir değişiklik olmaksızın, olduğu gibi, asıl hali üzere kalan şey gibi olmasıdır. İşte melâse (pürüzsüzlük, yumuşaklık) budur. Lafzın asıl manasının bu olduğunu iyice kavradığında biz deriz ki: "Ayetteki tabirinin manası, "Onlar bu nifak üzere uzun müddet kaldılar, ona devam ettiler ve ondan dönmediler" şeklinde olur.

Allahü teâlâ daha sonra "Sen bunları bilmezsin. Onları biz biliriz" buyurmuştur. Bu tıpkı "Siz onları bilmezsiniz. Allah onları bilir" (Enfal, 60) ayeti gibidir. Bu, "Onlar nifak sanatında alıştırma yaptılar. Böylece nifak hususunda ustalaştılar ve senin zekân, anlayışın ve kavrayışın kuvvetli olmasına rağmen, onlar, senin kendilerinin münafık olduğunu kestiremeyeceğin bir seviyeye vardılar" demektir.

Münafıkların Çekeceği İki Nevi Azap

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Biz onları iki kere azaba uğratacağız" buyurmuştur. Alimler bu ifadedeki "iki kere"nin ne demek olduğu hususunda pek çok izahlar yapmışlardır:

Birinci izah: İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Cenab-ı Hak bununla, onların dünyada iken hastalanmalarını ve ahirette iken çekecekleri azabı kastetmiştir, Çünkü mü'minin hastalığı, günahlarının affolunmasına vesile olur. Kâfirin hastalığ ise, inkârının ve nankörlüğünün artmasına sebeb olur."

İkinci izah: Süddî, Enes b. Mâlik (radıyallahü anh)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir cuma günü hutbe okurken, "Ey falanca çık. çünkü sen münafıksın. Ey falanca, çık! Çünkü sen de münafıksın" dedi ve bu şekilde Mescidden bazı kimseleri çıkardı ve onları rezil-rüsvay etti. İşte bu iki azabtan biri budur, biri de kabir azabıdır."

Üçüncü izah: Mücahid şöyle demiştir: "Bu azaplar, dünyada iken öldürülmeleri ve esir edilmeleri, bundan sonra da kabirde azab edilmeleridir."

Dördüncü izah: Katâde şöyle demiştir: "Bu iki azab, çıban ile kabir azabıdır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Huzeyfe (radıyallahü anh)'ye oniki münafığı gizlice bildirip şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hak onların akısını, herbirini yakalayan ve göğsünde çıkan ateşli bir çıbana mübtela eder. Altısı da (mûtâd) ölümle ölürler, "

Beşinci izah: Hasan el-Basrî: "Bu iki azabın biri, onların mallarından zekat almak, diğeri ise kabir azabıdır" demiştir.

Altıncı izah: Muhammed b. İshak şöyle der: "Bunlar, o münafıkların içine dolan İslâm'a karşı öfkelen ve gönülsüz olarak girmeleri ile kabirde görecekleri azablandır."

Yedinci izah: Bu iki azabtan birisi, meleklerin onların yüzlerine ve arkalarına vurmalarıdır. Diğeri ise öldükten sonra dirilirken boğazlarına ateşten bir halkanın geçirilmesidir.

En uygun olan görüş, şunu söylemektir: Hayat, üç türlüdür: Dünya hayatı, kabir hayatı ve Kıyamet hayatı, Binaenaleyh Cenâb-ı Allah'ın bu ifadesinden murad, her türlüsü ile dünya azabı ve kabir azabıdır.

Ayetteki, "Sonra da onlar daha büyük bir azaba döndürüleceklerdir" ifadesi ile de, onların üçüncü hayatta, yani Kıyamet hayatında görecekleri azab kastedilmiştir.

Cenâb-ı Allah ayetin sonunda. "Sonra da onlar daha büyük bir azaba döndürüleceklerdir" buyurmuştur. Bu. "Onlar, ebedi ve devamlı olan bir azaba duçar kılınacaklardır" demektir.

Nifaktan Dönenler

102

Âyetin tefsiri için bak:103

103

"Onlardan diğer bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler. Onlar iyi ameli, başka kötü amel ile karıştırmışlardır. Olur ki Allah onların tevbelerini kabul eder. Çünkü Allah gafur ve rahimdir. Onların mallarından sadaka al ki bununla kendilerini temizleyesin ve tezkiye edesin. Onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için bir sükûnettir. Allah semi ve alimdir"

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayetteki, "Onlardan diğer bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler" buyruğu hususunda iki görüş vardır:

1) Bunlar, nifaklarından tevbe edip dönen bir grup münafıktır.

2) Bunlar, kâfir ve münafık oldukları için değil, tembel oldukları için Tebük seferine katılmayan bir kısım müslümanlar olup, yaptıklarına pişman olarak tevbe etmişlerdir.

Birinci görüşü benimseyenler, görüşlerine şöyle delil getirmişlerdir: "Ayetteki âherun 'Ve diğer bir kısmı" kelimesi, "Çevrenizdeki bedevilerden.-, birtakım münafıklar vardır" (Tevbe, 101) kelimesine atıftır. Atıf, ortak kılma zannı uyandırır. Fakat Allah bunları tevbe etmeye nuvaffak kıldı ve bunlar tevbe edip (nifaktan) döndüler. Cenâb-ı Allah birinci grubun nifakta idmanlı olup o hususta ileri gittiklerini belirtince; bu grubun da tevbe ettiklerini ve nifaktan tamamen çıktıklarını bildirmiştir.

Tebük Seferine Katılmadıklarına Pişman Olanlar

Rivayet olunduğuna göre bu ayette bahsedilenler üç kişi olup. Ebu Lübâbe Mervan b. Abdilmunzir, Evs b. Sa'lebe ve Vedi'a b. Hizam idi. Bunların on kişi oldukları da söylenmiştir. Onlardan yedisi, savaşa katılmayanlarla ilgili olarak inen ayetler kendilerine ulaşınca, kendilerini bağladılar. Kendilerinin helak olmuş olduklarına kesin olarak inandılar ve kendilerini mescidin direklerine bağladılar. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) savaştan dönüp, mescide girdi ve iki rekat namaz kıldı. O, hep böyle yapardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) seferden dönüp onları bağlı olarak görünce, onlara bunun sebebini sordu. Onlar, Allah'ın Resûlu kendilerini çözmedikçe, kendi kendilerini çözmemeye yemin ettiklerini söylediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Bu hususta bana emir verilmediği müddetçe. yemin ederim ki sizleri çözmeyeceğim" buyurdu. Bu ayet inince, onları çözdü ve affetti. Bunun üzerine onlar, "Ya Resûlallah, iste mallarımız. Biz onlar yüzünden senden geri kaldık. Binâenaleyh onları tasadduk et ve bizi temizle" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Ben sizin mallarınızdan birşey almakla emrolunmadım" deyince, "Onların mallarından sadaka al." ayeti nazil oldu.

Üçüncü Mesele

Hak teâlâ. "Onlar günâhlarını itiraf ettiler" buyurmuştur. Dil âlimleri şöyle derler: "İtiraf, birşeyi bilerek ve mahiyetini anlayarak kabul etmek demektir." Buna göre ayet, "Onlar günahlarını anladılar ve kabul ettiler" manasındadır. Burada bir incelik vardır: Sanki şöyle denilmektedir: "Onlar, savaşa katılmamış olmaları hususunda, diğerleri gibi aslı esası olmayan mazeretler ileri sürmediler. Ama yaptıklarının çok kötü olduğunu anlayıp kabul ettiler, pişmanlıklarını ortaya koydular ve bundan ötürü de, kendilerini kınadılar."

İtiraf Tevbe Sayılır mı?

İmdi eğer: "Günahı kabul ve itiraf etmek, tevbe sayılır mı. sayılmaz mı?" denilirse, biz deriz ki: "Günahı sadece itiraf etmek tevbe olmaz. Ama buna ilaveten, eskiden yaptığına pişman olup, aynı şeyi ileride de yapmamaya azmeder ve pişmanlık da o şeyin Allah tarafından yasaklanmış olmasından dolayı olursa, işte bunların toplamı tevbe olur. Fakat delil, ayette bahsedilenlerin tevbe ettiklerini göstermektedir. Bu delil de. ayetteki "Olur ki Allah onların tevbelerini kabul eder" ifadesidir. Müfessirler Cenâb-ı Allah tarafından kullanılan (olur ki. belki) kelimesinin, kesinlik ifade ettiğini söylemişlerdir.

Daha sonra Cenâb-ı Allah "Onlar iyi ameli, başka kötü amel ile karıştırmışlardır" buyurur. Bu ifade ile ilgili iki bahis vardır:

Birinci bahis: Ayetin bu ifadesi hakkında şu izahlar yapılmıştır:

1) Ayette bahsedilen "sâlih (iyi) amel", günahı itiraf etmek, ona pişman olup tevbe etmektir: "kötü (amel)" ise. savaşa katılmamadır.

2) "Salih amel", onların. Hazret-i Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte, önceki savaşlara çıkmış olmaları; "kötü (amel)" ise. Tebük savaşına katılmamış olmalarıdır.

3) Ayet, müslümanlar hakkındadır. Binâenaleyh iyi amel. müslümanlardan sâdır olan iyi amellere yönelmeleridir.

İkinci bahis:Birisi şöyle diyebilir: Ayette iyi ve kötü amellerden herbirı "karıştırılmış" olarak tavsif edilmiştir. Öyleyse bunların karıştırıldığı sey nedir"

Cevap: Karıştırma, mutlak manada bir araya getirmek, toplamak demektir. Senin "onu karıştırdım" şeklindeki sözün ancak, iki şeyden herbirinin diğerine karışıp herbirinin bu karışma sebebi ile asıl özelliklerini kaybettikleri durumlarda doğru ve yerinde söylenmiş olur. Bu tıpkı "suyu süt ile karıştırdım" demen gibidir. Halbuki ayete uygun olan "karıştırma" ise. mutlak manada toplama, birlikte yapmadır. Çünkü amel-i salih ile kötü amel yapıldığında, bunlardan herbiri. bizim görüşümüze göre. olduğu gibi kalır. Çünkü bize göre, amellerin boşa gitmesi meselesi yanlıştır. Taat. medhi ve mükafaatı, masiyet (günah) ise zemmi ve cezayı gerektırici olarak kalırlar. O haldeayetteki, "Onlar iyi bir ameli, başka bir körü ile karıştırmışlardır" ifadesinde, amellerin boşa gitmediğine ve herbirinin, birbirine tesir etmeksizin, oldukları gibi kaldıklarına bir dikkat çekme vardır. Amellerin boşa gitmediğine. Allahü teâlâ'nın bu ayette, amel-i salih ile kötü ameli, "karıştırma" sıfatı ile nitelemesi de delâlet eder Çünkü birbirine kansan iki şeyin, karıştıkları zaman mutlaka kalmaları (yok olmamaları) gerekir. Zira "karışma", karışanların hepsinin sıfatıdır. Mevsuf olmaksızın, bir sıfatın bulunması imkansızdır. Binâenaleyh bu, o iki çeşit amelin, karışma esnasında yok olmadıklarına delâlet eder.

Allah Hakkında Asâ (Olur ki) Tabirinin İzahı

Daha sonra Cenâb-ı Allah , Olur ki Allah onların tevbelerini kabul eder" buyurmuştur, Bu ifade ile ilgili olarak da birkaç bahis vardır:

Birinci bahis: Burada şöyle bir soru akla gelmektedir: "Asâ (olur ki, belki) kelimesinde bir ihtimal manası vardır. Halbuki ihtimali bilme Allah hakkında imkansızdır." Bu soruya birkaç şekilde cevap verilir:

Birinci izah: Müfessirler, Allahü teâlâ'nın kendisi için kullandığı asâ kelimesinin kesinlik ifade ettiğini söylemişlerdir. Bunun delili "Belki Allah, fethi müyesser kılacak" (Maide. 52) ayetidir. Cenâb-ı Hak böyle buyurmuş ve bunu bu şekilde yapmıştır.

Bu hususta sözün özü şudur: Kur'an-ı Kerim, insanların (Arapların), konuşma örfüne göre inmiştir. Mesela büyük bir padişahtan, bir muhtaç birşey istediğinde, padişah ona, hiç kimsenin-kendisine herhangi bir şeyi mecbur edemeyeceğine ve onu hiçbirşeyle mükellef tutamayacağına, aksine her yaptığını, bir lütuf olarak ve üstünlüğünden dolayı yaptığına dikkat çekmek için, asâ ve lealte (umulur ki, olur ki. belki) kelimelerini Kullanarak, bir ümid verme yoluyla cevap verir. Bundan dolayı o padişah, o kimsenin ihtiyacına cevap vereceğini kesin olarak göstermekle birlikte. işte bu incelikten dolayı, asâ (belki) kelimesini kullanır.

İkinci izah: Bunu kullanmaktan maksad, mükellefin bir korku ve ümid arasında olması gerektiğini göstermektir. Çünkü Allahü teâlâ'nın, söylediği bu şeyi yapmaması ve İhmal etmesi düşünülemez.

İkinci bahis: Alimlerimiz, ayetteki "Olur ki Allah onların tevbelerini kabul eder" ifadesinin, tevbenin de. ancak Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiği hususunda açık bir delif olduğunu söylemişlerdir. Akıl da buna delâlet etmektedir: Çünkü tevbede asıl olan. pişmanlıktır. Pişmanlık ise (sırf) kulun ihtiyarı ile meydana gelmez. Zira bir şeyi yapmayı veya yapmamayı irade etmek eğer kulun kendi fiili olursa, kul o fiilini meydana getirme hususunda, başka bir iradeye muhtaç olur. Hem sonra insan bazan, belli bir şeyi yapmaya çok istekli olur. ama sonra aynı şeyi yaptığından ötürü pişman olur. Binâenaleyh o bunu yapmayı çok istediği sırada, onun bu isteğini kalbinden söküp atmak mümkün değildir. Bu isteği pişmanlığa dönüştüğünde de, yine o pişmanlığı kalbinden söküp atmak da mümkün olmaz. Binâenaleyh bu durum, kulun ne bir pişmanlığı ne de bir arzuyu kendi kendine meydana getirmeye kadir olmadığına delâlet eder.

Mu'tezile ayetteki, (......) ifadesini, "Allah onların tevbesini kabul eder" manasında almışlardır. Mu'tezile'ye şöyle cevap veririz: "Sözün zahirini bırakmak (mecazi manasına dönmek), ancak sözü zahiri manasına hamletmenin imkansızlığı delil ile sabit olduğu zaman makul ve yerinde olur. Halbuki burada, aklî delil, ayetin lafzının ancak zahiri manasına hamletmenin mümkün olduğunu göstermektedir. Binaenaleyh ayeti tevil etmek (ona mecazi mana vermek), artık nasıl makul olabilir?

Üçüncü bahis:Hak teâlâ'nın "Olur ki Allah onların tevbelerini kabul eder" buyruğu, bu tevbenin ileride meydana geleceğini gösterir. O'nun "Onlardan diğer bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler" buyruğu ise, bu itirafın geçmişte olduğuna, yapılmış bulunduğuna delâlet eder. Buda, "itirafın" bizzat "tevbe" olmayıp, aksine onun bir başlangıcı olduğuna ve tevbenin ancak bu girişten sonra olacağına delâlet eder.

Zekât Ruhu Temizler

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Onların mallarından sadaka al ki bununla kendilerini temizlemesin ve tezkiye edesin" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Alimler, bu tabirden maksadın ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir Bu cümleden olarak

1) Bazıları, bu tabirin, tevbe eden o kimselerle ilgili olduğunu söylemişlerdir Zira onlar mallarını, sadaka için getirmişlerdi. Cenab-ı Allah da o malların alınmasını vacıb kılmıştı ve bu. onlar için tıpkı bir keffaret gibi olsun diye, tevbelerinin mükemmel olması hususunda, esas kabul edilmiştir. Bu. Hasan el-Basri'nin görüşüdür O şöyle demiştir: "Bu ayetle, farz sadakalar (yani zekat) murad edilmemiştir. Bu, onlardan sâdır olan günahın keffaretinin sadakasıdır."

2) Onlara zekat farzdır. Binâenaleyh onlar savaşa katılmamış olmalarından dolayı tevbe edip güzelce müslüman olup zekatlarını da verince. Cenâb-ı Hak peygamberine, onlardan zekatlarını almasını emretmiştir.

3) Ayetteki bu cümle, yeni başlayan (müstakil) bir cümle olup, zenginlerden zekat almanın farziyyetini ifade eder. Fukahanın çoğu bu ayeti, zekatın farziyyetıne delil getirip, "zekat temizleyicidir" dedikleri zaman, bu görüş üzeredirler.

Birinci görüşte olanlar, görüşlerinin doğruluğuna şu şekilde delil getirmişlerdir: "Ayetler arasında mutlak münasebet bulunması gerekir. Fakat biz bu ayeti, muhtevadan bağımsız olarak zekatı farz kılan ayet kabul edersek, onun ne öncesi. ne de sonrası ile ilgisi kalır ve dolayısı ile, araya girmiş yabancı bir cümle haline gelir. Bu ise, Allah'ın kelâmı için uygun düşmez." Fakat "Bu ayet ile farz olan zekâtın alınması kastedilmiştir" diyenler ise şöyle demişlerdir: "Böyle dedjğimizde de. ayetler arasında bir ilgi ve münasebet olur. Çünkü onlar. Tebük savaşına katılmamış olduklarından ötürü pişmanlıklarını ve tevbelerini ortaya koyup, bu katılmamanın sebebinin, mallarını çok sevmeleri ve onları infaktan son derece sakınmaları olduğunu ikrar ettikleri zaman, onlara sanki şöyle denilmiştir: "Farz olan zekatınızı verip, ve bunu yaparken bir sıkıntı ve zorlanma hissetmemeniz halinde, ancak o tevbe ve pişmanlık iddianızdaki doğruluğunuz ortaya çıkmış olur. Çünkü iddia ancak, gereği yapıldığı zaman isbatlanmış olur. İnsanın ancak imtihan ile değerli mi değersiz mi olduğu meydana çıkar. Şu halde, onlar zekatlarını, içlerinden gelerek verirlerse, onların o tevbe ve pişmanlıkta samimi oldukları ortaya çıkar. Aksi halde, işte bu yol ile yalancı ve sahtekâr oldukları anlaşılır. Fakat ne var ki bu ayeti, ayetler arasındaki ilgi ve münasebet salim olarak kalması ile birlikte, "farzdan zekatı verme" manasına almak daha evlâdır, Hak teâlâ'nın, "Bununla kendilerini temizlemesin ve tezkiye edesin" buyruğu da bununla farz olan zekatların murad edildiğine delâlet etmektedir Buna göre bu ifade, "Sen onları, farz zekatlarını alarak günahlarından temizlersin" manasında olur. Halbuki bu söz, ancak, "O sadaka alınmaz ise, onlar için bir günah söz konusu olur" dediğimiz takdirde geçerli olabilir. Bu da ancak, farz olan zekatın verilmemesi halinde söz konusudur.

Birinci görüşü savunanlar şöyle demişlerdir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), o tevbe edenleri affedip onları salıverdiğinde onlar, "Ya Resulallah, işte bizi seninle beraber sefere çıkmaktan alıkoyan mallarımız! O halde onları, bizim namımıza tasadduk et, bizi temizle ve bizim için mağfiret talebinde bulun" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber de, "Ben, mallarınızdan herhangi bir şey almakla emrolunmadım" dediğinde Allahü teâlâ işte bu ayetleri gönderdi. Bunun üzerine Allahın Resulü de, onların mallarının üçte birini alıp, üçte ikisini bıraktı. Zira Cenâb-ı Hak, "Onların mallarından sadaka al..."buyurmuş, "mallarını al" dememiştir. Min edatı, ba'ziyyet ifade eder.

Bil ki bu rivayet, bizim tercih ettiğimiz görüşe mani değildir. Onlara sanki, "Siz, farz olmayan sadakaları vermeye razı olduğunuza göre, farz olan zekatları haydi haydi verirsiniz " denilmek istenmiştir.

Bu Ayetten Çıkarılan Zekatla İlgili Hükümler

Bu ayet, zekâtın pekçok hükmüne delâlet eder:

Birinci hüküm: Sadaka Vasıfları Belli Bir Sadakadır

Cenab-ı Hakk'ın, "Onların mallarından al..." buyruğu, alınan miktarın, malın tamamı değil, bir kısmı olduğuna delalet eder. Zira, o kısmın miktarı da burada açıkça zikredilmemiştir. Aksine burada zikredilen, sadece "sadaka" kelimesidir. Buradaki "sadaka" lafzıyla nekire, belirsizlik manasının kastedilmediği ve böylece de, tek bir buğday tanesi veya altının çok küçük ve önemsiz miktardaki bir parçası gibi son derece az olan herhangi bir cüzün, kısmın alınmasının yeterli olmayacağı malumdur. Binaenaleyh bununla, onlarca, niteliği, keyfiyyeti ve miktarı bilinen bir sadakanın kasdedilmiş olması gerekir ki, Cenab-ı Hakk'ın, "Onların mallarından sadaka al, ." buyruğu, o malum ve belirli sadakayı almak ile ilgili bir emir olsun ve böylece de ayetteki mücmellik kalkmış olsun. O sadakanın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vasfedip keyfiyyetini beyan ettiği "sadaka"dan başka bir sadaka olmadığı malumdur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, niteliklerini belirlemiş olduğu sadaka ise şudur: Yirmibeş devede bir "bint-i mehâd" (gebe deve); otuzaltı devede bir "bint-i lübûd" (iyice tüylenmiş deve) alınmasını, ve devenin zekâtıyla ilgili diğer mertebelerdeki hükümleri emretmiş olmasıdır. O halde Cenâb-ı Hakk'ın, "Onların mallarından sadaka al" emri, o hususi şeylerin ve o hususi "ayn"ların alınmasıyla ilgili bir emir olmuş olur. Ayetin zahiri vücûb ifade eder. Bu halde bu ayet, o malların alınmasının farz olduğuna delâlet eder. Bu da Şafii'nin görüşü istikametinde, malın kıymetini ödemenin yeterli olmayacağına delâiet eder.

Mal, Kişinin Kendi Malı Olmalıdır

İkinci hüküm: Cenab-ı Hakk'ın, "mallarından sadaka al" emri, malın, onların kendi malı olmasını gerektirir. Durum böyle olduğuna göre fakir, "nisâb" hususunda, mal sahibine ortak olmaz. Bu durumda da zekâtın zimmete taalluk etmesi, onun "nisâb" miktarı ile kesinlikle herhangi bir alâkasının bulunmaması gerekir. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz. deriz ki, bir kimse zekât verme hususunda ihmalkâr davransa; derken "nisâb" miktarı helak olsa, onun zekâtı sakıt olmaz. Aksine zekât hakkı, olduğu gibi devam etmektedir. Binâenaleyh, o farziyyetin nisâb miktarının helak olmasından sonra da, olduğu gibi kalması gerekir. İşte-bu Şafii (r.h.)'nin görüşüdür.

Üçüncü hüküm: Bu umûm olan ifâdenin zahiri, "medyun" (borçlu olan)ın mallarıyla, tazminat mallarından da zekâtın alınması gerektiğini ifade eder ki bu durum açıktır.

Zekât, Baliğ Olana Farzdır

Dördüncü hüküm: Ayetin zahiri, zekâtın ancak, günahlardan bir temizleyici olmak üzere farz kılındığına delâlet eder. Binâenaleyh zekât ancak, günahlardan temizleyici olduğu yerlerde farz olur. Zekâtın günahlardan temizleyici olması ise, ancak günahların bulunmasının mümkün olduğu yerlerde tahakkuk eder. O halde bu ancak, buluğa ermiş, reşid kimse hakkında düşünülebilir. Binâenaleyh zekâtın farz olması, Ebu Hanife (r.h)'nin de dediği gibi, ancak baliğ olan kişi için söz konusudur. Ancak ne var ki Şafii (r.h.), Ebu Hanife'nin bu görüşüne cevap vererek şöyle der: Ayet, onların mallarından sadaka alınmasına delâlet eder. Onların mallarından sadaka almak ise, onların mallarının temizleyici olmasını gerektirir. O halde, daha niçin siz, çocuğun ve delinin mallarından zekât almanın temizleyici olduğunu söylediniz? Zira belirli bir sebebin bulunmayışından, hükmün de, mutlak olarak, bulunmaması gerekmez.

Sadakanın Temizlenmesi

Cenab-ı Hakk'ın "Bununla kendilerini temizlemesin" ifadesi hakkında birkaç söz vardır:

1) Ayetin takdirî manası, "Ey Muhammed, onların mallarından sadaka al. Zira sen onları (böylece) temizlemiş olursufi" şeklindedir.

2) Bu tabirin, sadakayla ilgili bir tabir olmasıdır. Buna göre ayetin manası, "Sen onların mallarından onları temizleyen bir sadaka al" şeklinde olur. "Sadaka, insanların kiridir" şeklinde (hadisler) varid olduğu için, sadakaya temizleyicilik vasfını vermek güzel ve yerinde olur. Binâenaleyh, sen sadakayı aldığında, o kirler savuşmuş, gitmiş olur. O halde bu kirlerin bertaraf olması, temizleme yerine geçmiş olur. Allah en iyisini bilendir.

Bu görüşe göre, bizim, Cenâb-ı Hakk'ın "ve tezkiye edesin" ifadesinin, birinci ifade ile ilgi ve alâkası bulunmadığını ve takdirin, "Ey Muhammed, onların mallarından, kendilerini temizleyen sadakayı, o sadakayı al ve sen o sadaka ile, onları temizle" şeklinde olması gerektiğini söylememiz gerekir.

3) (......) kelimelerindeki tâ harfinin, muhatab zamiri kabul edilmesidir. Buna göre mana, "Ey zekat alan! Sen, onlardan zekât almakla onları temizliyor ve o zekât vasıtasıyla da onları tezkiye ediyorsun" şeklinde olur.

Dördüncü Mesele

Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Bu ifade, yine. temizlemek manasında olmak üzere, if'âl babından tüthiruhum ve emrin cevâbı ve meczûm olmak üzere de. tuthirhum şeklinde okunurken; (......) kelimesi sadece yâ'nın bulunmamasıyla meczum olmaksızın okunur."