FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)

Şuarâ Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2

82. Âyetin Tefsiri

"(O Rab), beni yaratan ve bana hidâyet edendir. Bana yediren ve bana içiren O'dur. Hastalandığımda bana şifa veren de O'dur. Beni öldürecek, sonra beni diriltecek olan da O'dur. Din gününde hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur",.

Bil ki Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Rabbu'l alemîn'i bundan müstesna tuttuğunu nakledince, onun Rab Teâlâ'nın hangi sebeplerden ötürü ibadete müstehak olduğunu belirttiğini de nakletmiş ve onun kendisinden ne istediğini zikretmiştir.

O'nun Başlıca Nimetleri İnsanî Ruhu ve Bedeni

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Cenâb-ı Hakk'ı tavsif ettiği hususlar şunlardır:

Birincisi: "O Rab, beni yaratan ve bana hidâyet edendir" cümlesidir. Bil ki Allahü teâlâ, "O, yaratan ve düzenine koyandır. Takdir eden, yol gösterendir" (A'la, 2-3) ifâdesi ile, kendisini yine bu iki hususla mehd-ü sena etmiştir. Bil ki istifade edebilecek herkes için, bütün menfaatler işte Allah'ın bu iki sıfatıyla ekte edilir. Mesela insanı ele alalım, insanın mahlûk (yaratılmış) olduğunu söylüyoruz. Bazıları insanın, madde ve mahlûk âleminden olduğunu söylerken, bazıları da, onun emir ve ruhâniyet aleminden olduğunu söylemişlerdir. Mahlûkat aleminden olan insan medeninin terkibi, "emir" aleminden olan kalbi verme işinden öncedir. Nitekim Cenâb-ı Hak bu hususu, "O halde, Ben onun yaratılışını bitirdiğim, ona ruhumdan üflediğim zaman siz derhal onun için secdeye kapanın" (Hicr, 29) buyurarak ifâde etmiştir. Binâenaleyh bu tesviye (yaratılışı bitirme) işi, katılan maddelerin dengesine e karıştırılan şeylerin birbirleriyle terkibine, ruh üfleme işi de, emir aleminden olan nurâni rabbani latife"ye bir işarettir. Ayrıca Cenâb-ı Hak, "Andolsun ki Biz insanı çamurdan bir hülâsadan yarattık" (Mü'minun, 12) buyurmuştur. Maddelerin değişme mertebelerini tamamlayınca da "Bilahere onu başka bir yaratılışla İnşâ ettik" (Mü'minun, 14) buyurmuştur ki bu da melekler aleminden olan o ruha işarettir. Hidâyetin, o ruhtan meydana geldiğinde şüphe yoktur. Binâenaleyh işte bu ayetlerle, yaratma sinin hidâyet işinden önce olduğu ortaya çıkmış olur.

Bu meseleyi, işin hakikatini tahkik etme itibariyle ele alacak olursak şöyle izah edebiliriz: İnsanın bedeni; babanın menisinin nutfesinin (spermasının) ananın hayız kanıyla (yumurtasıyla) birleşmesinden meydana gelir. Meni ile kan, enâsır-ı erbaa'nın (dört ana elementin) terkibinden ve birbirlerine tesirinden meydana gelen gıdalardan oluşur. Binâenaleyh meni o hayız kanıyla karışınca bu karışımdaki sıcaklık ve soğukluk, nemlilik ve kuruluk, karşılıklı olarak birbirlerini etkilemeye ve herbirindeki Kuvvetler, diğerinin keyfiyetinin suretlerini yıkmaya devam ederler. İşte bu esnada, yani karşılıklı olarak birbirlerine etkileri esnasında, soğuğa kıyasla sıcak olmak; sıcak : ana kıyasla soğuk olmak isteyen, orta bir durum meydana gelir. Nemlilik ve kuruluk arasındaki durum da aynıdır. Böylece bu terkibi idare eden, bir takım kuvvetleri kabul etme istidadı meydana gelir. Bu kuvvetlerin bir kısmı nebati (bitkisel) kuvvetlerdir. bunlar, gıdaları çeken, sonra onları bir müddet tutan, sonra ufalayıp hazmeden, daha sonra eziyet verici fazlalarını atan, sonra kendisinden ayrılıp gidenlerin (eskiyenlerin) yerine, o parçalan yerleştiren, daha sonra da uzuvların cevherine (özüne) uzunluk ve genişlik kazandıran bir takım nebati kuvvetlerdir.

Daha sonra bu maddelerden, aynen yukarıdaki gibi meydana gelen, bir takım fazlalıklar oluşur. Bu kuvvetlerin bir kısmı, beş duyu hayal, (muhayyile) ezberleme ve hatırlama gibi, idrâk edici canlı kuvvetlerdir. Bir kısmı da ya şehvet ve gazab gibi, ftmir (emredici-zorlayıcı) yahut da kaslarda bulunan kuvvetler gibi memur olan, fail kuvvetlerdir. Bir kısmı da, insani kuvvetlerdir ki bunlar da, ya müdrik kuvvetler, ya çalışan kuvvetlerdir. Müdrik kuvvetler, ruhani maddi ulvi ve süfli eşyanın hakikatlerini idrâk etmeye yarayan kuvvetlerdir. Sonra sen bu maddi alemin mürekkeb ve cevher maddelerinden herbirini incelediğinde, ona uygun, halini mükemmelleştirecek bazı şeyler görebildiğin gibi, ona uymayan ve halini bozan bir takım şeyler de bulursun. Yine onlarda uygun olanı çeken (isteyen), uygun olmayanı iten (uzaklaştıran) bazı kuvvetlerin olduğunu da görürsün. Binâenaleyh işte bu şeylerin hepsinde, hallerinin düzgün olmasının, ancak bir yaratma ve bir hidâyet (doğru yolu gösterip, iletme) ile tamamlandığı ortaya çıkmış olur. Yaratma, o şeyi yok iken var etme ile olur. Hidâyet ise, faydalı olanları çekip, zararlı olanları iten o kuvetlerle sağlanır.

Böylece Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "(O Rab), beni yaratan ve bana hidâyet edendir" şeklindeki sözünün, hem dini, hem dünyevi bütün menfaatları içine alan, çok kapsamlı bir ifâde olduğu anlaşılır. Sonra burada şöyle bir incelik söz konusudur: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), mazî lafzı ile (yarattı) demiş, sonra munzârî lafzı ile "Bana hidâyet ver" demiştir. Bunun sebebi şudur: insanın ve eşyanın zâtı, dünyada yenilenmez, aksine malum olan bir zamana (ecele) kadar kalır. Cenâb-ı Hakk'ın hidâyet ise, ister dünyevi menfaatler hususunda olsun, meselâ insanın duyularının faydalı şeyleri, zararlı şeylerden ayırması şeklinde olur, ister dini menfaatler hususunda olsun, mesela insanın aklının hakkı bâtıldan, hayrı serden ayırması şeklinde olur, bu her an ve her zaman tekrar eder. Binâenaleyh bu ifâde ile, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) sayesinde, yaratılışının tam olduğu diğer şeyleri, geçmişte tek bir defada yaratanın ve onu her an ve her zamanda çeşitli hidâyetleri ile, hem dini hem dünyevi menfaatlere sevkedenin Hak Subhanehû ve Teâlâ olduğunu beyan buyurmuştur.

Doyurması, Gıdadan Yararlandırması

İkincisi "Bana yediren ve bana içiren O'dur" ifadesidir. Bu ifâdeye, rızık menfaatlarıyla ilgili olan herşey girer. Bu böyledir. Çünkü Hak teâlâ, insan için yiyecekler yaratmış ve ona onlardan yararlanma gücü vermiştir. Binâenaleyh şehvet (arzu), kuvvet ve ayırdetme (temyiz) gibi insanda yiyecekleri yiyip, onlardan yararlanmasını sağlayacak özellikler bulunmasaydı, bu tam bir nimet olmazdı, bir işe yaramazdı. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) dolayısıyla burada yedirme ve içirmeden bahsederek, o iki şeyin dışında kalan diğer şeylere dikkat çekmiştir.

Şifa Vermesi

Üçüncüsü: "Hastalandığımda bana şifa veren de O'dur" ifadesidir. Burada şöyle bir soru sorulabilir: "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) niçin, "O beni havalandırandır" dememiş de, "Hastalandığımda" demiştir. Buna şöyle birkaç sakilde cevap verebiliriz:

1) Hastalıkların çoğu sebebi, insanın yemesi, içmesi ve benzeri şeylerde aşırı gitmesidir. Bundan ötürü feylesoflar, eğer ölenlerin çoğuna "ölümünüze ne sebeb oldu?" diye sorulacak olsa, buna "çok yemekten ötürü, vücûdun ağırlaşması" diye cevap verirlerdi" demişlerdir.

2) Hastalık karışan maddelerin (vücudu meydana getiren elementlerin) bir kısmının bir kısmına hâkim olmasıyla meydana gelir. Bu hâkim olma, üstün gelme ise, aralarındaki nefret (uyumsuzluk) tan meydana gelir. Sıhhat ise, ahlat (vücudu meydana getiren) maddelerin olduğu gibi kalıp, aralarındaki dengeyi sürdürmeleri ile olur. Onların bu dengeyi sürdürmeleri de, onları biraraya gelmeye zorlayan kahir (ezici) sebeb sayesinde olur. Ahlatın sıhhate dönüşmesi tabiatları itibarıyla ayrılmaya ve çekişmeye meyyal oldukları halde, onları biraraya gelmeye ve dengede bulunmaya zorlayan ezici (kahir) bir sebebten dolayı olur. İşte bundan ötürü, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) şifa, verme işini Hak teâlâ'ya izafe edip hastalığı ona nisbet etmemiştir.

3) Şifâ (sıhhat) arzu edilen, istenen birşey olup, asıl nimetlerdendir. Hastalık ise arzu edilmeyen bir şey olup, nimet değildir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in maksadı ise, Allah'ın nimetlerini saymaktır. Hastalık nimetlerden olmadığı için Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) burada bunu Cenâb-ı Hakk'a nisbet etmemiştir. Eğer Cenâb-ı Hakk'ın canlıları öldürdüğünü söyleyerek bu izahı çürütmeye kalkarsan, buna da şöyle cevab veririz: Ölüm aslında zarar değildir. Çünkü ölümün zarar olması, onu hissetme şartına bağlıdır. Halbuki ölüm hadisesi meydana geldiğinde, artık ölen bunu hissetmez. Zarar ise, Ölümün öncülerindendir ki, bu da zaten hastalığın kendisidir. Hem sonra sen insanın ruhu ilim ve güzel ahlak sayesinde kemale erdiğinde, bu bedenlerde kalmasının zararın Kendisi olduğunu, bu bedenlerden ayrılıp, gitmesinin (kurtulmasının) ise hastalık değil, saadetin kendisi olduğunu bilirsin.

Öldürüp Dirilten O'dur

Dördüncüsü: "Beni öldürecek, sonra beni diriltecek olan da O'dur" ifadesidir. Buradaki "Öldürme" ile, Cenâb-ı Hakk'ın insanı dünyada öldürmesi ve onu dünyevî âfet ve cezalardan kurtarması, "diriltme" ile de ona ahirette) mükâfaat vermesi kastedilmiştir.

Affeden O'dur

Beşincisi: "Din gününde hatalarımı bağışlayacağım umduğumda O'dur" ifadesidir. Bu da her insanın ilâhi azabdan kurtulma ve ilâhî mükâfaat elde etme arzusuna bir işarettir.

Bil ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bu cümlelerde yaratılışın başlangıcından ahiretteki ebedi hayatın sonuna kadar olan, bütün ilâhi nimetleri ifâde etmiştir. Sonra burada söe birkaç soru sorulabilir:

Mağfiret Ümidi

Birinci soru: "Tama" kelimesi "ummak" manasına olduğu hâlde Hazret-i İbrahim niçin bu kelimeyi kullanmış da kesin olarak ifâde etmemiştir?

Cevap: Bu söz ancak biz ehl-i sünnetin inancına göre doğru bir sözdür. Çünkü biz, "Allah'a hiçbir kimse hakkında, hiçbirşey vacib, gerekti değildir. O'ndan gelen herşey güzeldir ve hiçkimse, Allah'ın yaptıkları hususunda O'na itiraz edemez" demekte ve böyle inanmaktayız.

Cübbâî buna şu iki şekilde itiraz etmiştir.

1) İbrahim (aleyhisselâm), "Din gününde hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur" ifâdesi ile kendinin bağışlanmasını değil, diğer mü'minlerin bağışlanmasını kastetmiştir. Çünkü umanlar ve bu hususta kesin olmayanlar onlardır.

2) Bu ifâde ile, "kesin inanma-güvenme" manası kastedilmiştir. Bu görüş, Hasan el-Basri'den rivayet edilmiştir."

Keşşaf Sahibi de (bize) şöyle cevab vermiştir: "Cenâb-ı Hak bu ifâdeyi, ümmetine nasıl dua edileceğini öğretmek için bu şekilde getirmiştir." Bil ki bu karşı izahlar tutarsızdır: Birincisine gelince, Cenâb-ı Hak Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in önce kendisine medh-ü senada bulunduğunu, ikinci olarak da dua ettiğini anlatmıştır. Medhin başından, duanın sonuna kadar olan kısım Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in sözleridir. Binâenaleyh bunlardan sadece, "Din gününde hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur" ifâdesini başkalarına ait saymak bu sözlerin tertibini bozar. İkincisine yani bu "umma" ile "kesin inanma, güvenme" manası kastedilmiş olduğunun söylenmesine gelince, bu dilin mantığına aykırıdır. Üçüncüsüne yani bu sözden maksadın, ümmete nasıl dua edeceğini öğretme oluşu şeklindeki izah da yanlıştır. Çünkü bunun neticesi de, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in ümmete öğretme maksadıyla, kendi kendine yalan söylemiş olması neticesine varır ki bu kesinlikle olamaz.

Hazret-i İbrahim'in İsmet Sıfatı

İkinci soru: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) peygamberler hatalardan münezzeh oldukları halde niçin kendisine hata nisbet etmiştir?

Buna şu üç şekilde cevap verilir:

1) Bu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Belki bu (kırma) işini, o büyükleri (büyük put) yapmıştır" (Enbiya, 63), "Ben hastayım" (Saffat. 89) ve hanımı Sâre hakkında, "O, benim kızkardeşimdir" şeklinde söylediği sözlerine hamledilmiştir ki, bu da tutarsızdır. Çünkü peygambere yalan söyleme işini isnâd etmek caiz değildir.

2) "O, bunu tevâzundan ve nefsini küçük gördüğü için söylemiştir." Bu izah da zayıftır. Çünkü eğer o, bu tevâzuunda sâdık ise, aynı şekilde problem yine ortaya çıkar. Yok eğer yalancı ise, bu durumda da, bu cevabın neticesi, onu günahtan tenzih edelim derken, ona günah nisbet etmeye dayanır.

3) En doğru cevaba göre, bunun evlâ olanı terketme manasına hamledilmesidir. Evla (en uygun) olanı terketme, bazan "hatâ" diye ifâde edilebilir. Çünkü bir mücevheri bulunan ve onu bir milyona satabilecekken, bir dinara satan kimse hakkında, "hata etmiştir" denilebilir. Peygamberler için evla olanı terketme ise caizdir.

Mağfiretin Ahirete Bırakılması

Üçüncü soru: Hataların dünyada iken bağışlanması da mümkün olduğu halde, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) hatalarının niçin din gününde bağışlanmasını istemiştir?

Cevap: Çünkü bağışlanmanın esas neticesi ve eseri din gününde görülecektir. Bu, dünyada kapalıdır, bilinmez.

Hazret-i İbrahim'in Şahsını Zikretmesinin Hikmeti

Dördüncü soru: Bu ifâdede “(Benim için)” ifâdesinin getirilmesinin faydası nedir?

Buna şu birkaç şekilde cevap veririz:

a) Baba, çocuğunu; efendi kölesini ve koca da karısını affettiğinde, bu genelde ükafat elde etmek, cezalandırılmaktan sakınmak, yahut iyi bir isimle anılmayı istemek, yahut da hem cinsine karşı duyduğu şefkatten meydana gelen acıyı dindirmek için olur. Durum böyle olunca da, bu affın gayesi bağışlananı gözetmekten ziyâde insanın, ya uygun olanı elde etme veya uygun olmayanı savuşturması şeklinde, kendini gözetmesi olmuş olur. Ama Hak teâlâ, zâtı gereği kâmildir, eksiksizdir. Binâenaleyh O'nun için, olmayan bir takım şeylerin sonradan meydana gelmesi, yahut bir noksanlığı olup da, bunun O'ndan gitmesi imkansızdır. Durum böyle olunca, O'nun affı, ancak affedileni gözetmeden ötürü olmuş olur. O halde Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, bu ifâdesi, “O Rab, beni bağışladığında, bu bağışlayışı ve affı, asla kendisine yönelik bir faydadan ötürü değil, benden ötürü ve benim için olan bir zattır” demektir.

b) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) sanki şöyle demek istemiştir: “Sen beni, benim hatırım için yaratmadın. Çünkü beni yaratırken, ben yoktum. Binâenaleyh ondan önce mevcûd olmadığıma göre, benim sayemde bir şey elde etmek mümkün değildi. Fakat Sen, yine de beni yarattın. Eğer beni affedersen, bu af benim için olmuş olur. Binâenaleyh beni, yaratmana muhtaçken önce beni yarattığına göre, affedilip bağışlanmaya en fazla muhtaç olduğum bir durumda beni bağışlayıp affetmen haydi haydi umulur” demektir.

c) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), mârifetullah denizine alabildiğine dalmış olduğu için, vasıtalara-sebeplere iltifat etmekten, o nisbette nefret etmiş, kaçınmıştır. İşte bundan ötürü, Cebrail (aleyhisselâm) ona (ateşe atılırken), “ihtiyacın var mı?” diye sorduğunda, o “Sana ise hayır”, cevabını vermiştir. İşte burada da, “Din gününde hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur” demiştir ki bu, “sırf Sana kulluğum ve sadece Sana muhtaç oluşumdan dolayı, hatalarımı bir şefaatçinin aracılığı ile değil, kendin bağışla” demektir.

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Duasının Devamı

Bu bölümü tek başına aç →

83–88. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:89

Bu bölümü tek başına aç →

89. Âyetin Tefsiri

"Rabbim bana hüküm ihsan et ve beni sâlihlere kat. (Benden) sonrakiler içinde, benim için bir "lisan-ı sıdk" ver. Beni, natm cennetinin varislerinden kıl. Baba mı da bağışla. Çünkü o dalâlete düşenlerdendir, insanların kabirden kaldırıldıktan gün, beni rezil rüsvay etme. O günde ki ne mal fayda eder, ne de evlat, ancak Allah'a selim bir kalble gelmesi fayda eder".

Duadan Önce Hamd-ü Sena

Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kendisini övdüğünü zikredince, kendisine duâ ve niyazda bulunduğu haber verilmiştir. Bu, duadan önce hamd-ü sena yapılmasının önemini göstermektedir. Bu husustaki sözün özü şudur: İnsanların ruhları, melekler cinsindendir. Binâenaleyh marifetullah, muhabbetullah ve ruhani aleme gitmeyle meşgul oluşlar ne kadar fazla olursa, onların melekler haline gelmeleri o nisbette tam ve mükemmel olur. Böylece de bu alemin madde ve eşyası üzerinde alabildiğine tasarruf güç ve kuvveti kazanırlar. Onların dünya aleminin lezzetleriyle meşgul olmaları ve bu maddî âlemin karanlıklarına gömülüp gitmeleri ne kadar fazla olursa, behimi (hayvan) kılığına girmeleri de o nisbette kuvvetli olur. Binâenaleyh o ruhlar, böylece alabildiğine aciz, güçsüz ve maddi alem üzerinde son derece tesirsiz olurlar. Dolayısıyla duâ ile meşgul olmak isteyenin, önce Allah'ı medh-ü sena etmesi (Övmesi) ve O'nun azamet ve kibriyasını hatırlaması gerekir. Çünkü böyle yapmakla, marifetullah ve muhabbetullah'a dalmış olur ve meleklerin derecesine yükselmeye yaklaşmış olur. İşte bu sayede, o ruhlar için ilâhî ve semavî kuvvetler hâsıl olur ve bu iş, insanın yapacağı duâ ile elde etmek istediği şeyin olmasına bir başlangıç teşkil eder. İşte bu duanın mahiyetini anlatmaktadır. Böylece, duadan önce, Cenâb-ı Hakk'ı medh-ü sena etmenin gevekli olduğu ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Allahü teâlâ'dan naklettiği "Beni zikri, benden birşey istemesine engel olan kimseye isteyenlere verdiğinin daha iyisini veririm" Tirmizi, Sevabu'l-Kur'ân. 25 (5/184).hadis-i kutsîsinin gerçek manası anlaşılır.

İmdi eğer birisi, "Hele de ondan, "O'nun benim durumumu bitmesi benim O'ndan istememe ihtiyaç bırakmaz" dediği rivayet edilmiş iken, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), niçin sadece Cenâb-ı Hakk'ı Medh-ü sena ile yetinmemiştir" derse, şöyle cevab verilir: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bunu insanları hakka davet ederken söylemiştir. Baksana O, "işte onları (putlar) muhakkak ki benim düşmanlarımdır" (şuara. 77) demiş ve sonra Cenâb-ı Hakk'ı medh-ü sena etmiş, daha sonra duâ ve niyazda bulunmuştur. Çünkü kanun koyucunun (şâri'in) mutlaka öncelikle şeriatı öğretmesi gerekir. Ama Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) yalnız olup, maksadı şeriatı öğretmek olmadığında, "O'nun benim durumumu bilmesi benim O'ndan istememe ihtiyaç bırakmaz" sözü ile yetinebilir.

İbrahim (aleyhisselâm)'in Dilekleri

İkinci bahis: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in duasında istediği şeylerle ilgilidir. Bunlar birtakım isteklerdir:

1- Hüküm İhsanı

Birinci İstek, "Rabbim bana hüküm ihsan et ve beni salihlere kat" ifadesidir. Andolsun ki Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu duasına icabet etmiştir. Çünkü onun hakkında, "Hiç şüphesiz ki o (ibrahim) Âhirette de salihlerdendir" (Bakara, 130) buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili olarak, şu hususlar vardır:

Hükm'den Maksad

1) Ayetteki "hükm"ü, "peygamberlik" diye tefsir etmek caiz değildir. Çünkü Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'de bu duadan önce de bu vasıf vardı. Binâenaleyh o, bununla nübüvveti istemiş olsa, bu nübüvvet (peygamberlik) ya önceki (mevcud) nübüvvetinin aynısı olacak, yahut gaynsı olacak. Aynısı olması imkansızdır, çünkü tahsil-i hasıl (zaten olanı var etmek) imkansızdır. İkinci ihtimalde imkansızdır. Çünkü aynı şahsın, iki kere peygamber olması imkansızdır. Aksine ayetteki "hüküm"den maksad nazarî kuvvetin (tefekkür gücünün) mükemmel olmasıdır. Bu mükemmellik de hakkı idrâk etmekle olur.

İdeal Faziletin İzahı

Hazret-i İbrahim'in, "Beni salihlere kat" ifadesiyle kastedilen ise, ameli kudretin mükemmel olmasıdır. Bu ise, hayrı yapmakla olur. Çünkü insanın mükemmel olman, zatı gereği hakkı, kendisiyle amel etmek için de hayrı tanımadır. Hazret-i ibrettim (aleyhisselâm), "Rabbim bana hüküm ihsan et" ifadesini, "ve beni salihhre kat" sözünden önce söylemiştir. Çünkü, nazari kuvvet, hem kıymet hem de zâtı İtibariyle amelî kuvvetten önce gelir. Bir de Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in hayrı bilmese bile, Hakk'ı bilip tanıması mümkündür. Bunun aksi ise, imkân dahilinde değildir. Bir de ilim, rükün, amel ise bedenin vasfıdır. Ruh bedenden daha kıymetli olunca, ilimde amelden daha üstün olmuş olur. Biz, "hükmü" eşyayı tanıma diye tefsir ettik. Zira insan, eşyanın hakikatini ancak zihninde mahiyetlerin şekillerini hazır hale getirip, canlandırıp sonra da onların bir kısmını bir kısmına olumlu veya olumsuz olarak nisbet ettiğinde bilebilir. Ki işte hüküm denilen şey bu nisbet işidir. Daha sonra bu zihnî nisbet vakıaya, görünür alemdekine uyarsa bu zihnî nisbetin değişmesi imkansız olur, böylece de sapasağlam, çok muhkem olmuş olur. İşte bu gibi algılama ve idrakler, hikmet ve hüküm adım alırlar. Bu da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "(Ey Rabbimiz) eşyanın mahiyetini bize olduğu gibi göster" hadisinden kastedilen husustur. "Salâh"a gelince bu aklî kuvvetin ifrat ve tefrit rezaletlerinin arasında orta bir yerde bulunmaktır. Bu böyledir, zira iki taraftan birinde ifrata düşmek, diğerinde tefrit demektir, aksi de böyledir. O halde "salâh" ancak itidal ve denge ile sağlanır. Hakiki itidal, bölünmeyi kesinlikle kabul etmeyen bir bütün olup, bu alemdeki beşeri fikirler de, bu gibi şeyleri algılamaktan aciz olunca beşer, haliyle az veya çok bu noktadan hep sapagelmiştir. Ancak ne var ki, mukarreblerin bu noktadan sapmaları, hissedilmeyecek derecede azdır. Halbuki, âsîlerin bu noktadan sapması ise, cidden son derece fazladır. İşte yaptığımız bu açıklamadan, "Ebrârın, iyilerin hasenatı, mukarrebînin seyyieleri, hatalarıdır" şeklinde söylenen sözün gerçek ve hakikati ortaya çıkmıştır, ve yine Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) "ve beni salihlere kat" deme ihtiyacını duymuştur.

Marifetullah Hakkında

2) Ayette geçen (hüküm) ifadesiyle ilmin kastedildiği sabit olunca, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, Allah'dan kendisini ve sıfatlarını tanıma ilmini istediği sabit olmuş olur ki, bu da kulun kalbindeki mârifetullâhın ancak Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiğine delâlet eder. Hazret-i İbrahim'in, "ve beni salihlere kat" sözü, kulun salih olmasının ancak Allah'ın yaratmasıyla olacağına delâlet eder. Ayetin bu ifadelerini, "lütuf fiilleri" anlamına almak, gerçekten uzak olan birşeydir. Çünkü, muarızımıza göre, kudreti dahilinde olan bütün lütuf fiillerini, Allah zaten yapmaktadır. Binâenaleyh şayet biz Hazret-i İbrahim'in buradaki duasını lütuf fiilleri anlamına alırsak, bu "hasıl-ı tahsil" talep etmek olur ki, bu yanlış bir şeydir.

3) Hazret-i İbrahim'in duasında talep edilen hüküm onun ya Allah'ı, ya da başkasını bilip, tanımak istemesidir. İkincisi bâtıldır, çünkü insanın bir şeyi bilip tanımaya hazır bir durumda iken, başka bir şeyi bilip tanımaya hazır hale geçmesi mümkün değildir. Binâenaleyh şayet bu dua ile talep edilen şey, Allah'dan başkasını bilip tanıma arzusu olsaydı, Allah'tan başkasını bilip tanıma da Allah'ı bilip tanımaya, O'nun bilgisinde boğulmaya mani olunca, bu talep onun Allah'ın ilmine dalıp batmasına mani olacak bir şeyi istemek olur ki, bu caiz değildir. Çünkü, mârifetullâha dalıp batmanın üstünde, başka bir mükemmelik olamaz. O halde bu dua ile istenen şey, Allah'ı bilip tanıma olmuş olur. Sonra bu ilim ya imanın sıhhati şart olan Allah'ı bilip tanıma olur, ya da başkası. Birincisi olamaz, çünkü bu bütün mü'minler için bulunması gereken bir şey olduğuna göre, Hazret-i İbrahim de nasıl bulunmaz. Bu, Hazret-i İbrahim'de de mevcut olduğuna göre, onun bu ilmi elde etmeyi talep etmesi imkansız olur. O halde, bu dua ile istenen şeyin mârifetullâh hususunda, O'nun varlığını, bir mekânda olmadığını, bir yere hulul etmediğini ve O'nun alîm, kadir ve hayy bir zât olduğunu bilme derecesinden çok çok ilerde olan bir derece olduğu sabit olmuş olur. Bu ise ancak celâl sıfatlarına, yahut zâtının hakikatine vakıf olmak veyahutta mârifetullâh nurunun, o kimsenin kalbinde zuhur etmesidir. Ayrıca burada sözlerin ifade edemeyeceği, hayâllerin beyan edemeyeceği bir takım haller söz konusudur. O hallere ulaşmak steyen, eseri dinleyenlerden değil, bizzat kaynağa ulaşanlardan olsun.

2- İyi Bir Nam

İkinci istek: Hazret-i İbrahim "(Benden) sonrakiler içinde, benim için bir "lisân-i sıdk" ver" şeklindeki sözünün ifade ettiği husustur. Bununla ilgili şu üç yorum yapılmıştır:

Birinci yorum: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), işe, insan için hem dünyada hem de ahirette yararlı olan zatî mükemmelliği istemekle başlamıştır ki, bu ilim demek olan "hükm"ü istemesidir. Bundan sonra, dünyevi mükemmellikleri, bunun akabinde de uhrevî mükemmellikleri talep etmiştir. Dünyevi mü kem melikleri ne gelince, bunların bir kısmı içsel, bir kısmı ise dışa aittir. Dahilî (içsel) olanlar, kişinin hem zahirî, hem de bâtınî yaratılışıdır. Zahirî yaratılış, alabildiğine maddi, bâtınî yaratılış da alabildiğine ruhanîdir. Binâenaleyh bu demektir ki Hazret-i İbrahim maddi olan hâli yani zahirî yaratılışı bırakmış ruhani, manevi yani bâtınî yaratılışı istemiştir ki, bu Hazret-i İbrahim'in "ve beni salihlere kat" sözünden kastedilen husustur. Hârici olanlar ise mal ve makamdır. Mal, alabildiğine maddidir, makam ise alabildiğine manevidir. Binâenaleyh bu demektir ki Hazret-i İbrahim mal demek olan maddi hususu bırakmış, makam ve ebediyyen kalıcı olan zikr-i tahûli, güzel yâdı iyi bir nâmı istemek olan, manevi tarafı talep etmiştir ki bu da, Hazret-i İbrahim'in, "(Benden) sonrakiler içinde, benim için bir "lisân-ı sıdk" ver" sözünden kastedilen husustur. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Hiç şüphesiz ki Allah, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e, "Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık" (Saffat, 108) ifadesiyle, bunu vermiştir.

İmdi şayet, "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in övülmeyi istemesinin maksadı nedir?" denilirse, buna şu iki açıdan cevap verebiliriz:

a) Bu, hikmet lisanıyla şudur: Biz, beşeri ruhların bir nebze müessir olduğunu, ancak ne var ki bunların bir kısmının zayıf olduklarını, böylece de müessir olamadıklarını ama bu ruhlardan bir grup bir araya gelince, bunların toplamının çoğu Kez, herbirinin teker teker yapamadıkları şeylere muktedir olduklarını beyân etmiştik. Böyle bir hususiyet, maddeten müessir olan şeylerde de müşahede edilmektedir. Bunun böyle olduğu sabft olunca şimdi biz diyoruz ki: Tek bir insan, büyük bir cemaatın kendisini övüp tazim ettiği bir makamda bulunursa, onlar bir araya geldiğinde, çoğu kez onların himmetlerinin buna yönelmesi, o kimsenin mükemmelliğinin iyice artmasına sebep olur.

b) Bunun kemâl lisanına göre izahı da şudur: Kendinde bulunan faziletler sebebiyle, insanlar arasında makbul bir kimsenin bu övülmesi ve şöhreti bakşalarım da bu tür faziletleri kazanıp elde etmeye sevkeder.

İkinci yorum: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) Rabbinden, kendi zürriyetinden olmak üzere ahir zamanda, Allah'a davet edecek olan birini yaratmasını talep etmiştir ki, işte bu Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. O halde Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "(Benden) sonrakiler içinde benim için bir "Lisân-ı sıdk" ver" ifadesiyle kastedilen, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olarak gönderilmesidir.

Hazret-i İbrahim'in Semavî Dinlerdeki Makamı

Üçüncü yorum: Bazı kimseler de, "Bununla, yeryüzündeki (semavi) din mensuplarının, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i sevme hususunda birleşmeleri kastedilmiştir" demişlerdir. Çünkü Allahü teâlâ, ona bunu vermiştir, zira sen bütün (semavi) din mensuplarının Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i dost edindiklerini görmektesin. Bazıları bu izahı, "kâfirin medhine itibar edilmez" diyerek tenkit etmişlerdir. Ama buna da şu şekilde cevap verilebilir: Bundan maksat kâfirin kâfir olduğu için medhetmesi değil, tam aksine Hazret-i ibrahim (aleyhisselâm)'in her insanın medhettiği ve kalblerin kendisini sevdiği bir kimse olduğudur.

3. Cennete Varis Olmak

Üçüncü İstek: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in "Beni, na'tm cennetinin varislerinden kıl" şeklindeki sözüyle ifade edilen istektir. Bil ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), dünyevi mutlulukları isteyince, bundan sonra ahiret mutluluğunu da istemiştir ki, bu da "naîm cennetl"dir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) naîm cennetini, varis olunacak şeye benzetmiştir; zira miras dünyada elde edilen bir nasiptir. Dolayısıyla, ahiret ganimetini de, dünya ganimetine benzetmiştir.

4- Babasının Affedilmesi

Dördüncü İstek: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in "Babamı da bağışla. Çünkü o, delalete düşenlerdendir" şeklindeki sözünün ifade ettiği husustur. Bil ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) kendisi için dünyevî ve uhrevî mutlulukları istemeyi bitirince, bunu kendisiyle alabildiğince alakası bulunan birisi için de istemiştir ki bu da babasıdır. İşte bundan dolayı Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), "Babamı da bağışla" demiştir.

Af Dilemesinin İzahı

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu sözüyle ilgili olarak da şu üç izah yapılabilir:

a) Mağfiret müslüman olma şartına bağlıdır. Neticeyi (meşrûdu) istemek şartı istemeyi de beraberinde getirir. O halde, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Babamı da bağışla" şeklindeki sözünün neticesi, onun babasının müslüman olması için dua etmiş olduğuna dayanır.

b) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in babası ona, müslüman olacağını va'detmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "ibrahim'in babasına olan istiğfarı, ancak ona ettiği bir va'dden dolayı idi" (Tevbe, 114) buyurmuştur. İşte Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) de babasına bu şarta bağlı olarak dua etmiştir. Kâfire bu şarta bağlı olarak duâ etmek, imkansız değildir. Ama, "Onun, Allah'ın bir düşmanı olduğu kendisincede besbelli olunca, o, ondan uzaklaştı" (Tevbe, 114) Bu izah tutarsızdır, çünkü bu şartla kâfire duâ etmek caizdir. Binâenaleyh şayet Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in babasına duâ etmesi bu şarta bağlı olmuş olsaydı, Cenâb-ı Hak Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i bundan menetmezdi.

c) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in babası oğluna kendisinin içten Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in dininde zahiren ise, takiyye ve endişeden dolayı Nemrud'un dininde olduğunu söylemiştir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) de babasına durumun böyle olduğuna inandığı için duâ etmiştir. Ama Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) tarafından, durumun tersine olduğu anlaşılınca, ondan uzaklaşmıştır. İşte bundan dolayı da duasında, "Çünkü o dalâlete düşenlerdendir" demiştir. Binâenaleyh, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) babasının o anda dalâlette olmadığına nanmamış olsaydı, bunu söylemezdi.

5-Mahşerde Rüsvay Olmamak

Beşinci İstek: Hazret-i İbralim (aleyhisselâm), "İnsanların kabirden kaldırıldıkları gün, beni rüsvay etme" şeklindeki sözünün ifade ettiği husustur. Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Buradaki ihzâ masdarı, ya aşağılık ve bayağılık demek olan hizy kökündendir, yahut da utanmak demek olan hazâye kökünden. Burada şöyle birkaç bahis bulunmaktadır.

Birinci bahis: Hazret-i ibrahim (aleyhisselâm)'in, "Beni rüsvay etme" şeklindeki sözü, onun "Ceza gününde kusurlarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur" (Şuara, 82) şeklindeki sözünde de beyan ettiğimiz gibi, Allah'a hiçbir şeyin zorunlu ve vacib olmadığına delâlet eder.

İkinci bahis:Birisi şöyle diyebilir: "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) Önce, "Beni, natm cennetinin varislerinden kıl" deyip, cennet de, her ne zaman mevcut olduğunda, rezil rüsvay olma bulunmayacağına göre daha nasıl bundan sonra, "beni rezil rüsvay etme" demiştir. Bir de Cenâb-ı Hak, "Bu gün, gerçekten rüsvayhk, zillet ve azab kâfirlerin üstünedir" (Nahl, 27) buyurmuştur. Binâenaleyh rezil rüsvaylık sadece kâfirlerin bir mssesi olduğuna göre, masum bir peygamber, bundan daha nasıl korkup endişe edebilir?" Cevap: Ebrârın hasenatının, mukarrabinin seyyiâtı olması gibi, aynı şekilde ebrârın dereceleri de, mukarrabinin derekeleri mesabesindedir. Herkesin hor ve hakirliği kendi derecesine göredir.

Üçüncü bahis: Keşşaf sahibi şöyle der: (......) kelimesindeki vav zamirinin mercii, ya malum oldukları için "kullar"dır, yahut da "sapıtanlar"dır.

Kalb-i Selîm Sahipleri

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in “Allah'a selim bir kalble gelenler müstesna” şeklindeki sözüne gelince, bil ki Allahü teâlâ ona bu vasfı ve niteliği vermiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, “Şüphesiz, İbrahim de onun fırkasındandı. Çünkü o, Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmiştir” (Saffat, 83-84) buyurmuştur.

Sonra buradaki istisna hakkında da şu izahlar yapılmıştır:

a) Sana “Zeyd'in malı ve oğulları var mıdır?” denildiğinde sen, “onun malının ve çocuklarının bulunmadığını ama bunun yerine selim bir kalbinin bulunduğunu kastederek, “Onun malı ve oğulları kalbinin selîm oluşudur" dersin. İşte ayette de böyledir.

b) Biz, bu sözü manaya hamleder, ayette bahsedilen mal ve oğulları ifadesini zengin olma anlamına alırız. Buna göre sanki, “O günde ancak, Allah'a selîm bir kalb ile gelenin zenginliğinden başka hiçbir zenginlik fayda vermez” denilmiştir. Çünkü kişinin dini konusundaki zenginliği, dünyası hususundaki zenginliğinin malı ve çocukları ile olması gibi, kalbinin selîm oluşu iledir.

c) Biz, ayetteki men edatını yenfau fiilinin, mefûlü yaparız. Buna göre mana, “Mal ve evlât ancak malının yanı sıra kalbi de selîm olan kimseye fayda verir. Çünkü o, malını Allah'a taat yolunda infâk etmiştir. Oğullarını dine irşâd ettiği için, evlatlarıyla birlikte kalbi de selîm olan kimseye fayda vermiştir” şeklinde olur ki, bu izaha göre, yine ayetin manası, “Bunlar ancak, Allah'a mal ve oğullar imtihanından selîm ve kurtulmuş olan bir kalb ile gelene fayda verir” şeklinde olur.

Ayetteki “selîm” ile ilgili şu üç izah yapılmıştır:

1) En doğru izaha göre, bununla kalbin cehaletten ve kötü huylardan uzak (selim) oluşu kastedilmiştir. Bu böyledir. Çünkü bedenin sıhhat ve selâmet), uygun olan mizaç, terkib ve birleşmeden ibaret olunca, onun hastalığı da bu üç şeyin birisinin bozulması demektir. Aynen bunun gibi, kalbin sıhhat ve selâmeti de, uygun olan şeylerin mevcud olması demektir ki, bu uygun şeylerde ilim ve güzel huydur. Kalbin hastalanması ise, bu iki şeyden birisinin bulunmaması demektir. O halde Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in “Allah'a kalb-i selîm ile gelenler müstesna”- ifadesi, “O kalbin, bozuk inançlardan, dünyevî şehvet ve lezzetlere meyletmekten uzak ve beri olması” demektir.

İmdi eğer, “bu ayetin zahiri, kalb-i selîm sahibi kimsenin, kurtuluşa ermesi gerektiğine, bu hususta dilin ve elin salim olmasına ihtiyaç kalmadığına delâlet eder” denilirse, buna şu şekilde cevab verilebilir: İnsana esas tesir eden kalbidir. Dili ve uzuvları ise, kalbine tabidir. Binâenaleyh kişinin kalbi selîm (iyi) olursa, bunlar da selîm olurlar. Eğer kişinin eli ve dili selîm değilse, bundan kalbinin de selîm olmadığı anlaşılır.

2) Selîm, Allah korkusundan ötürü insanları tenkid edendir.

3) Selîm, selâmete eren, İslam olan, müsâlemet eden (sulh seven) ve teslimiyet gösteren demektir. Allah en iyi bilendir.

Ahiretteki Durum

Bu bölümü tek başına aç →

90–103. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:104

Bu bölümü tek başına aç →

104. Âyetin Tefsiri

Cennet müttakilere yaklaştırılmıştır (O gün). Cehennem de azgınlara açılıp gösterilmiştir ve onlara, "Allah'ı bırakıp da taptıklarınız nerede? Size yardım eziyorlar mı, yahut kendilerine yardımları dokunuyor mu?" denilmiştir. Artık onlar da, o azgınlar da İblis'in orduları da toptan, yüz üstü o (cehennem) içerisine atılmışlardır. Orada biribirleriyle çekişerek şöyle dediler: '"Allah'a yemin olsun ki, gerçekten biz apaçık bir sapıklık içinde idik. Çünkü sizi alemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk. Bizi o mücrimlerden başkası saptırmadı. Artık bizim için ne şefaatçiler, ne de candan bir dost yok. Keşke Atom için bir geri dönüş olsaydı da, biz de mü'minlerden olsaydık" Şüphesiz ki bunda mutlak bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman edici değillerdir. Senin Rabbin muhakkak ki, azizdir rahîmdir".

Bil ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) o âhiret gününü anlatmak için, şu üç şeyi zikretmiştir:

a) "Cennet, müttakilere yaklaştırılmıştır (O gün). " Cehennem de azgınlara açılıp gösterilmiştir" ifadesi. Bu, "Cennet, bazan Sa'id (mutlu) kimselerin durdukları yere yaklaşır. Onlar oraya bakarlar ve oraya götürülüp toplanacakları için sevinirler. Cehennem de şaki (bedbaht) kimselere, gösterilir. Onlar da neticede oraya sürülecekleri için üzülürler. Cenâb-ı Hak, cennetlikleri anlatırken, "Cennet, uzak olmaksızın müttakilere yaklaştırılır" (Kaf. 31) ve cehennemlikleri anlatırken de, "Onlar onu yakın görünce, kâfirlerin yüzleri kötü bir hale getirilir" (Mülk, 27) buyurmuştur. Allahü teâlâ bunu, mü'minler için peşin bir sevinç, kâfirler için büyük bir gam olsun diye böyle yapmıştır.

Kubkibü Kelimesinin Manası

b) "Onlara, "Allah'ı bırakıp da taptıklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı, yahut kendilerine yardımları dokunuyor mu?" denilmiştir. Artık onlar da, azgınlar da, İblisin orduları da toptan, yüz üstü o (cehennem) içerisine atılmışlardır" ifadesi. Bu "Nerede ilahlarınız? Onlar size, yardım etmek suretiyle faydalı olamayacaklar mı? Yahut intikamlarını alarak, kendi kendilerine de fayda veremeyecekler mi?" demektir. Çünkü hem o putperestler, hem de putlar, cehennemin yakıtıdırlar. Bu da, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "(Onlar) toptan yüzüstü o (cehennem) içerisine atılmışlardır" ifadesinden anlaşılmaktadır, yani "o putlara ve onlara tapanlara cehennem gösterilecek" demektir.kelimesi tekrar tekrar yüz üstü atılmayı, yuvarlanmayı ifade eder. Lafızdaki (hece) tekrarı manadaki tekrara bir delil kılınmıştır. Buna göre sanki, "Cehennemlikler, oraya atıldıklarında, cehennemin dibine ulaşıncaya kadar, bir yumak gibi yuvarlana yuvarlana giderler." İblisin orduları "ifadesi de, iblise tâbi olan âsi insan ve cinler demektir.

Müşriklerle Putların Yüzleştirilmesi

c) "Orada biribirleriyle çekişerek şöyle dediler: Allah a yemin olsun ki gerçekten biz apaçık bir sapıklık içinde idik. Çünkü sizi, alemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk" ifadesi. Bil ki bu ifadenin zahirine göre, tapanlar tapılanlara düşman-hasım olmuş ve onlarla bu şekilde hitab edip çekişmişlerdir. Binâenaleyh putların durumu şu iki şekilden biri üzre olacak:

a) Ya Allahü teâlâ âhirette putları cehennemliklerin azab olunduğu (bunun için yakılan) cansızlar olarak yaratır. Böyle olması halinde, onlara hitabetmek doğru olmaz. Bu durumda putperestlerin, "Çünkü sizi, alemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk" şeklindeki sözlerini, putlara bir hitab olarak almamak gerekir.

b) Yahut da, Allahü teâlâ'nın o putlara, cehennemde hayat vereceği söylenebilir. Fakat bu da mümkün değildir. Çünkü onların, başkalarının kendilerine tapmasında bir kusurları yok. Binâenaleyh doğruya en yakın olan şöyle denilmesidir: "Onlar bu sûzü, putların şekillerini, kendilerini gördükleri zaman, ya büyük hatalarını itiraf arzında, yahut da hitab olsun diye değil, pişmanlıklarını göstermek için, bu şekilde söylemişlerdir. Bunun gerçekte bir hitab olduğu neticesine bizi götüren şey ise, onların 'Sizi, o mücrimlerden başkası saptırmadı" şeklindeki sözleridir. Onlar, bu sözle, kendilerini putlara tapmaya sevkeden, cinleri ve insanları kastetmişlerdir. Bu da tıpkı onların, "Ey Rabbimiz biz, liderlerimize ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar" (Ahzab, 67) şeklindeki sözleri gibidir.

"Şefaatçi ve Dost'tan Maksad

Onların, "Artık bizim için ne şefaatçiler, yani mü'minler için gördüğümüz gibi, eleklerden ve peygamberlerden şefaatçilerimiz, "ne de candan bir dost", yani mü'minler için gördüğümüz gibi dostlar yok." Çünkü Âhirette birbirine dostluk gösterecek olan, sadece mü'minlerdir. Ehli cehennem arasında ise, karşılıklı bir düşmanlık ve kin olacaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Müttakiler müstesna, bugün dostlar birbirinin düşmanıdır" (Zuhruf, 67) buyurmuştur.

Yahut bu ifâdelerin manası, "Bizim, dünyada iken kendilerini şefaatçi ve dost sandığımız kimselerden, burada ne bir şefaatçi, ne candan bir dost var" şeklindedir. Çünkü ehl-i cehennem putlarının Allah yanında kendileri için şefaatçi olacağına inanıyorlardı. Yine onların, insan şeytanlarından dostları vardı.

Yahut onlar, bir tehlikeye düştüklerinde, dostlarının ve şefaatçilerinin kendilerine fayda veremediklerini ve hiçbir zararı gideremediklerini anladılar ve "ne şefaatçiler, candan bir dost yok!" şeklindeki sözleriyle, onlar için bunların bir faydası olmadığını anlatmak istemişlerdir. Çünkü faydalı olmayan, yok hükmündedir. Hamîm" ihtimam kökünden olup, "ihtimam demektir. İhtimam "Onun ilgilendiren şeyin, seni de ilgilendirmesi" demektir. Yahut bu, özel hâlis-muhlis dost Demek olan (hâmme) kelimesinden müştaktır. Örfte şefaatçiler çok, dostlar ise pek az olduğu için, bu kâfirler sözlerinde şefaatçileri çoğul, dostu tekil olarak getirmişlerdir. Çünkü bir zalimin, baskısı ile imtihan olunan kimse, bazan kendisine şefaatçi olsunlar ve acısınlar diye, beldesinden büyük bir kalabalığı ayağa kaldırabilir. Arzuna uygun dost demek olan "sadîk" ise, "kartal yumurtasından" daha kıymetli ve nadirdir. Bunların, "sadîk" (dost) kelimesi ile, bir gurubu kastetmiş olmaları da mümkündür.

Daha sonra Cenâb-ı Hak onların, "Keşke bizim için bir geri dönüş olsaydı da biz de mü'minlerden olsaydık" dediklerini ve dünyaya tekrar dönmeyi temenni ettiklerini nakletmiştir. Bu gibi yerlerde lev (eğer) kelimesi, temenni manasını ifâde eder. Buna göre sanki, "Keşke bize bir dönüş daha olsaydı" denilmek istenmiştir. Bu böyledir, çünkü lev ile leyte arasında, mana bakımından bir ilgi vardır. Buradaki lev kelimesinin asıl manasında alınıp, cevabının mahzuf olduğunun aöytonmesi de mümkündür. Buna göre cevab, "Eğer dönüş olsaydı, şöyle şöyle yapardık" şeklindedir.

Cübbâî şöyle demiştir: "Onların, "mü'minlerden olsaydık" şeklindeki sözleri, iman ettiklerini gösteren bir cümfe değil, böyle bir azim taşıdıklarını gösteren bir cümledir. Çünkü eğer bu, onların iman ettiklerini haber veren bir cümle olsaydı, bunun doğru olması gerekirdi. Çünkü âhirettekilerden yalan sâdır olmaz. Halbuki Allahü teâlâ, "Eğer onlar geri (dünyaya) gönderilselerdi, yine o nehyolunduklan şeye dönerlerdi" (En'am, 28) buyurmuştur. Cübbâînin bu görüşünün yanlış olduğunun izahı, En'am sûresinin tefsirinde geçmişti.

Daha sonra Cenâb-ı Allah, istidlal etmek isteyenler, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) hadisesinde bir ayet (ibret) bulunduğunu beyan buyurmuş bunun akabinden de, "(Fakat) onların çoğu iman edici değillerdir" buyurmuştur. Çoğu müfessirler, bu ifâdeyi Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kavmi ile ilgili kabul etmişlerdir.

Sonra Allahü teâlâ, bütün bu delillere rağmen, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kavminin çoğunun ona iman etmediklerini beyan buyurmuştur ki, bu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kavminin kendisini yalanlamalarından dolayı duyduğu üzüntü için bir teselli olur.

Hak teâlâ'nın "Senin Rabbin muhakkak ki azizdir, rahimdir" ifadesi, "O, hemen intikam almaya kadirdir. Fakat iman etsinler diye, onlara zaman tanıyarak rahmetini göstermektedir" demektir.

3- Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) Kıssası

Bu bölümü tek başına aç →

105–121. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:122

Bu bölümü tek başına aç →

122. Âyetin Tefsiri

"Nûh kavmi gönderilen (peygamberleri) yalanladı. Hani kardeşleri Nûh onlara demişti ki: "îttikâ etmez misiniz? Şüphesiz ben, size gönderilmiş emin bir peygamberim. Artık Allah'tan ittikâ edin ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, âlemlerin Rabbinden başkasına âit değildir. O halde Allah'dan korkun ve bana itaat edin." Dediler ki: "Arkana hep bayağı kimseler düşmüşken biz sana iman eder miyiz?" (Nûh), "benim, onların neler yapmakta oldukları hususunda bilgim yok" dedi. "Onların hesabı, Rabbimden başkasına aid değildir, eğer ince düşünürseniz ve ben o mü'minleri (sizin hatırınız için) kovacak da değilim. "Ben apaçık bir uyarıcıdan başka birşey değilim." Dediler ki: "Ey Nûh, sen vaz geçmezsen, muhakkak ki taşlananlardan olacaksın." (Nûh) dedi ki: "Rabbim, kavmim beni yalanladı. Binâenaleyh benimle onların arasındaki hükmü sen ver, beni ve beraberimdeki mü'minleri kurtar." Bunun üzerine Biz de, onu ve beraberinde olanları, o dolu geminin içinde kurtardık. Sonra arkalarından, arta kalanları boğduk. Şüphe yok ki, bunda elbette bir ayet var. (Fakat) onların çoğu imanetmezler. Şüphesiz ki senin Rabbin, azız ve rahimdir".

Bil ki, Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e kavminden gördüğü şeyler karşısında onu teselli etmek için, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kıssalarını anlatınca, ona yine Nûh (aleyhisselâm)'un kıssasını da anlatmıştır ki, onun kıssası diğerlerininkinden daha mühümdir. Çünkü o, dokuzyüzelli sene, kavmini hakka davetetmiş, bununla beraber kavmi yine de onu yalanlamıştır. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak "Nüh kavmi (...) yalanladı" buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, (müennes olarak) buyurmuştur, çünkü kavm kelimesi münnesi olup, onun ism-i tasgîri kuveymetu kavimcik" şeklinde gelir.

Nûh hk. Mürselîn Denilmesi

Cenâb-ı Hak onlardan, şu iki sebepten dolayı peygamberleri yalanladıklarını nakletmiştir:

1) Onlar her ne kadar Nûh (aleyhisselâm)'u yalan lam ıslarsa da, fakat ne var ki, onların Nûh (aleyhisselâm)'u yalanlamaları manen başkalarını da yalanlamayı kapsamaktadır. Zira, peygamberlerin bilgi elde etmelerinin yolu farklı farklı değildir, değişmez. İşte mana oakımmdan Cenâb-ı Hak onların, peygamberlerin (tamamını) yalanladıklarını nakletmiştir.

2) Nûh (aleyhisselâm)'un kavmi, ya zındıklardan ya da Brahmanlardan oldukları için Allah'ın rüm peygamberlerini yalanlamışlardır.

Cenâb-ı Hakk'ın "kardeşleri" ifadesine gelince, çünkü Nûh (aleyhisselâm) onlardan birisiydi. Nitekim Araplar da, "Ey onlardan olan birisi" manasını kastederek, (Ey, Temimoğullarının kardeşi) derlerdi.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Nûh (aleyhisselâm)'un. önce onları korkuttuğunu, sonra da kendisini vasfettiğini nakleder. Korkutmasına gelince, bu, onun "ittika etmez misiniz?" ifadesidir.

Bil ki, topluluk o dinleri taklit yoluyla benimsemiştir. Mukallit korkutulduğunda korkar, kalbinde korku bulunmadığı sürece de, istidlalle meşgul olmaz. İşte bu sebepten dolayıdır ki Nûh (aleyhisselâm) "îttikâ etmez misiniz?" ifadesini, bütün sözlerinin başına getirmiştir.

Kendisini vasfetmesine gelince, bu da şu iki şeyledir:

1) Onun, "Şüphesiz ben, size gönderilmiş emîn bir peygamberim" cümlesidir. Bu böyledir, zira o onlar arasında tıpkı Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Kureyşliler arasında emîn olarak tanınması gibi, emânet ve doğrulukta şöhret bulmuştu. Buna göre sanki, "Ben daha önce emîn ve doğru sözlü idim. O halde beni bugün nasıl İtham ediyorsunuz?" demiştir.

2) Onun, "Ben bana karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum" ifadesidir. Yani, o insanları, (paraya) tamah ettiğinden dolayı davet etmektedir zannına düşülmesin diye, "şu anda ifa etmekte olduğum nübüvvet ve risalet görevine mukabil hiçbir ücret istemiyorum" demektir. Buna göre eğer, ittika etme emri niçin tekrarlanmıştır?" denilirse, buna şöyle cevap verilir: Nûh (aleyhisselâm) birinci ifadede, "Ben Allah'ın Resulü olduğum halde, bana muhalefet etmekten kaçınmaz, ittika etmez misiniz?" manasını murad etmişken, ikincide ise, "Ben, sizden hiçbir ücret de almazken siz bana muhalefet etmekten ittika etmez misiniz?" manasını kastetmiştir. Binâenaleyh, bunlar mana cihetinden birbirinden farklı olup, bunda bir tekrar bulunmamaktadır. Mesela bazan bir kimse, başkasına, (çocuğuna) "Küçük iken seni bakıp büyüttüğüm halde, bana asi olmak konusunda Allah'tan ittika etmez misin? Büyüdüğünde de seni okuttuğum halde bana karşı gelme hususunda Allah'tan korkmaz mısın?" der. Nûh (aleyhisselâm) Allah'tan ittikâyı, kendisine itaat emrinden önce getirmiştir, çünkü Allah'tan ittika etmek, ona itaat etmenin de bir illeti ve sebebidir. O da işte illeti ma'lûl'den (neticeden) önce zikretmiştir.

Sade İnsanlarla Beraberlikten Kaçınma

Nûh (aleyhisselâm) onlara bunu söyleyince, onlar da ona "Arkana hep bayağı kimseler düşmüşken, biz sana iman eder miyiz?" diyerek cevap vermişlerdir.

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: (şahid) ve (eşhadun-şahitler) kelimelerinde olduğu gibi ya (tabiim) kelimesinin çoğulu olmak üzere, ya da (batalun-kahraman) ve (kahramanlar) kelimelerinde olduğu gibi (tebe'un) kelimesinin çoğulu olmak üzere "Etbâ'uke" şeklinde de okunmuştur. Buradaki vâv harfi hâl için gelmiş olup, onun hakkı kendisinden sonra gelen ifadesinin başında bir edatının takdir edilmesidir, (......) kelimesi burada vâv nûn ile (cem-i müzekker salim) çoğul yapılmışken, "onlar en aşağı tabakalanmızdandırlar" (Hûd, 27) ayetinde cem-i teksir üzere, çoğul yapılmıştı. "Rezalet" ise değersizlik, aşağılık anlamındadır. Onlar onları sırf nesep cihetinden düşük ve dünyadan payları da az olduğu için bayağı kimseler olarak nitelemişlerdir. Yine (Nuh (aleyhisselâm)'a tabi olanların) mesela terzilik ve hacamat (kan alma) gibi, (o zamanlar aşağı görülen) aşağı dereceden meslek erbabı oldukları da söylenmiştir.

Bil ki bu delil (şüphe) son derece yanlıştır. Çünkü Nûh (aleyhisselâm) insanların tamamına peygamber olarak gönderilmiştir. Binâenaleyh, bu konudaki durum fakirlik veya zenginlik sebebiyle, ya da geçim vasıtasının şerefli olması ya da olmamasıyla değişmez. Nûh (aleyhisselâm) da onlara, şu gerçek cevapla mukabele etmiştir: "Benim, onların neler yapmakta oldukları hususunda bilgim yok." Bu söz onların Nûh (aleyhisselâm)'a tabi olanları, buna rağmen bilerek ve istidlalde bulunarak değil de, hevâ ve arzularına uyarak iman etmeye nisbet etmiş olduklarına delâlet eder. Nitekim Cenâb-ı Hak bunu onlardan, "Basit ve zahiri bir görüşle (uyan) en aşağı tabakalarımızdan?(Hûd.27) ayetinde de nakletmiştir. Daha sonra "Onların hesabı, Rabbimden başkasına ait değildir" demiştir. Bunun "onların durumu hakkında biz ancak, gizli olana değil de, zahire itibar ederiz" manasında olması muhtemeldir. Nûh (aleyhisselâm), "Onların hesabı, Rabbimden başkasına ait değildir"deyip onlar da bunu tasdik etmeyince o bunun peşinden "eğer ince düşünürseniz..." ifadesini getirmiştir.

Daha sonra ise "ve ben, o mü'minleri (sizin hatırınız için) kovacak da değilim" demiştir. Bu ifade sanki, o münkirlerin, Nûh (aleyhisselâm)'dan, kendisine ittibâ edebilmeleri ya da buna daha yakın olabilmeleri için, o mü'minleri yanından uzaklaştırmasını istemiş olduklarına bir delâlet gibidir. Böylece Nûh (aleyhisselâm) kendisini onları tard etmekten alıkoyanın, onların kendisine iman etmiş olmaları olduğunu beyan etmiş, sonra da, yüklenmiş olduğu risalet göreviyle amaçlanan gayenin buna mani olduğunu açıklayarak "Ben apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim..." demiştir. Bundan murat şudur: "Ben, beni yalanlayanı ve nübüvvetimi kabul etmeyeni korkutuyorum. Binâenaleyh kim kabul ederse, o (bana) yakındır; kim de reddederse, o da uzaktır." Nûh (aleyhisselâm) onlara olan cevabını tamamlayınca, onlar ise, ancak tehdit ve korkutma ile mukabelede bulunmuşlar ve "Ey Nûh sen vazgeçmezsen, muhakkak ki taşlananlardan olacaksın..." demişlerdir. Bunun anlamı şudur: "Onlar, Nûh (aleyhisselâm)'ı, taşlayarak öldürmekle korkutmuşlardır." Bunun üzerine Nûh (aleyhisselâm) da, onların felaha ulaşamayacaklarına dair bir ümitsizlik ve ye's hasıl olmuş, bunun üzerine de Nûh (aleyhisselâm) "Rabbim, kavmim beni yalanladı. Artık benimle onların arasındaki hükmü sen ver" demiştir. Bundan gaye, onların yalanladığını Allahü teâlâ'ya bildirmek değildir, çünkü O Âlimu'l-gayb ve şehâdet olan, Allah'ın en iyi bilen olduğunu bilmektedir. Fakat o bununla, "Bana eziyet ettiklerinde, Allah'ım ben onlara bedduada bulunmuyorum... Ben ancak ve ancak Senin ve Senin dinin için sana yakarıyorum... Onlar, vahyin ve risaletin hususunda beni yalanladıkları için benimle onların arasındaki hükmü Sen ver Allah'ım..." manasım murad etmiştir. Fetâhat kelimesi, "hükmetmek" anlamına gelir. "el-Fettâh" ise, hükmeden, hakim anlamındadır, zira hakim zor ve muğlak meseleleri çözümler. Buradaki hükümden maksat ise, onların üzerine bir ceza indirmektir. Zira o, hemen peşinden "Beni kurtar" demiştir. Şayet bu hükümden maksat, ceza indirmek olmasaydı, bundan sonra "kurtarmak" ifadesinin zikredilmesinin hiçbir anlamı olmazdı. Onun kıssası hakkındaki açıklamalar, daha önce geniş bir biçimde A'râf ve Hûd sûrelerinde geçmişti.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bunun üzerine Biz de, onu ve beraberinde olanları o dolu geminin içinde kurtardık" buyurmuştur.

Keşşaf sahibi şöyle der: (......) kelimesi gemi anlamında olup, çoğulu da (el-fülük)dür, Nitekim Allah "Gemilerin orada (suları) yararak gittiklerini görüyorsun" (Nahl, 14) buyurmuştur. Buna göre kelimenin müfredi (kufi) vezninde, çoğulu da (usud) vezninde olmak üzere (fuluk)dür. Meskûn dolu anlamına gelir. Denildiğine göre Nûh (aleyhisselâm) gemiyi atlar ve adamlarla iyice doldurdu. Binâenaleyh bu Nûh (aleyhisselâm)'la birlikte kurtulanların bir çokluk olduğuna geminin onlarla ve onların yanında bulunanlarla dolduğuna delâlet eder. Böylece Cenâb-ı Hak, onları kurtardıktan sonra, diğerlerini boğduğunu, onları boğmasının mü'minleri kurtarmasından sonra olduğunu beyan etmiştir.

4. Hazret-i Hûd (aleyhisselâm)'un Kıssası

Bu bölümü tek başına aç →

123–139. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:140

Bu bölümü tek başına aç →

140. Âyetin Tefsiri

“Âd (kavmi) de, gönderilen (peygamberleri) yalanladı. Hani kardeşleri Hûd zılara demişti ki: "îttikâ etmez misiniz? Şüphesiz ki ben size gönderilmiş emin bir peygamberim. Artık Allah'dan korkun ve bana itaat edin. Sizden buna tarşı hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, ancak Rabbül-alemin'e aittir. Siz, her yüksek yerde bir alâmet bina edip eğlenir misiniz? Ebedî yaşayacağınızı umarak, yer altında su mahzenleri edinir misiniz? Tutup yakaladığınız vakit, zorbalar gibi yakalar mısınız? Artık Allah'dan korkun ve bana itaat edin. Size bilip durduğunuz imkânlar (nimetler) veren, size davarlar, oğullar, bağlar, ırmaklar ihsan eden (Allah'dan) korkun. Ben, gerçekten üstünüze büyük bir günün azabının (gelmesinden) korkuyorum." Dediler ki: "Va'z etsen de, va'z edicilerden olmasan da bize göre birdir. Bu, evvelkilerin'âdetinden başka (birşey) değildir. Biz azaba uğratılacaklardan da değiliz." Böylece onu yalanladılar, biz de kendilerini helak ettik. Şüphesiz bunda, bir ibret vardır elbet. (Fakat) onların çoğu iman ediciler değildir. Gerçekten senin Rabbin, azîz ve rahîmdir.".

Bil ki, bu hadisenin ve Nûh (aleyhisselâm)'un kıssasının başlangıçları aynıdır. Binâenaleyh, yeniden tefsir etmenin faydası yoktur. İmdi Allahü teâlâ, Hûd (aleyhisselâm)'ın kavmine söylediği şeylerin şu üç şey olduğunu belirtmiştir:

Bu Kavme Mahsus Hitaplar

1) Onun, "Siz, her yüksek yerde bir alamet bina edip, eğlenir misiniz?" ayetinin ifade ettiği husustur. Ayetteki (......) kelimesi, râ'nın fethasıyla (Rey) şeklinde de okunmuştur ki, yüksek yer, tepe demektir Arapların, "yüksekliği ne kadardır" anlamındaki "Arazinin yüksekliği rakımı ne kadardır" sözleri de bu manadadır.

Ayet Kelimesinin Burada Manası

Ayette geçen sözüde, "alamet" demektir. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

a) İbn Abbas şöyle demiştir: "Onlar, her yüksek yere, Hûd (aleyhisselâm)'a gidenlerle eğlenmek için ona giden yollar üzerinde köşkler yapmışlardır."

b) Onlar, övünmek için, bu sayede zenginlikleri anlaşılsın diye yüksek yerlere binalar yapmışlardı. Böylece onlar, bundan nehyolundular ve onlar abesle meşgul olmakla vasfolundular.

c) Onlar, yolculukları esnasında yıldızlar yardımıyla yol bulan kimselerdi. Ama, buna rağmen onlar, yolları üzerine yol alameti olsun diye yüksek yüksek köşkler yapmışlardı. Oysa yıldızlar sayesinde bunlara ihtiyaçları olmadığı için onların bu hareketi abes addedilmiştir.

d) Onlar, her yüksek yere de güvercin burçları yapmışlardır.

Mesâni

2) Onun "Ebedi yaşayacağını umarak, yer altında su mahzenleri edinir misiniz?" sözüdür. Ayetteki "el-mesânî" su kanalları, su mahzenleri demektir. Bu kelimenin kuvvetli köşkler ve kaleler anlamına geldiği de söylenmiştir. yâni, "Çünkü sizler, dünyada ebedi kalmayı umuyordunuz" demektir. Yahut da bu ifadenin anlamı, "sizin durumunuz tıpkı ebedi yaşayacağına inanan kimsenin durumu gibidir" şeklindedir. Ubeyy İbn Ka'b'ın mushafında da "Sanki ebedi kalacakm ıssın iz gibi" şeklinde yazılmıştır. Tâ'nın dammesi ile, şeddeli ve şeddesiz olarak şeklinde de okunmuştur. Bil ki ayette bahsedilenlerden birincisi, ya israfa, yahutta böbürlenmeye götürdüğü için, kınanmıştır. İkincisi de, tül-i emele ve dünyanın, ebedi karargâh değil de uğrak yeri olduğundan habersiz olmaya delâlet ettiği için kınanmıştır.

3) Onun "Tutup yakaladığınız vakit, zorbalar gibi yakalar mısınız?" ifadesinin anlattığı husustur. Cenâb-ı Hak onların, bu israf ve dünya hayatına karşı hırslarının yanısıra, başkalarına karşı davranışlarının da, zorbaların muamelesi gibi olduğunu beyan etmiştir. Biz, bu vasfın herne kadar Allah hakkında bir övgü ifade etse bile, kullar hakkında kötü bir vasıf olduğunu defalarca izah etmiştik. Buna göre, sanki hak etme yoluyla değil de, istila yoluyla başkasına hucûm edenin, onu tutması, "zorbaların yakalanması" olarak tavsif edilmiştir. Hazret-i Hûd'un söylediği bu üç cümlenin neticesi şudur: Yüksek yüksek binalar yapmak, yüceliği sevmeye, yer altında su mahzenleri edinmek, ebediliği sevmeye, zorba olma ise, ululukta ve büyüklükte tek olmayı arzu etmeye delâlet eder. Bunların sonucu da, onların yüceliği sevdiklerine yüceliğin devamını istediklerine ve yücelikte yalnız olmayı arzu ettiklerine varıp dayanır. Bütün bunlar ise, ulûhiyyete ait sıfatlar olup, kul için tahakkuku imkansızdır. Böylece bu dünya sevgisine batıp gittikleri, kulluk sınırlarını aştıkları ve rubûbiyyet iddiasında toplandıkları için, dünya sevgisinin onlara hükümran olduğuna delâlet eder ki, bu da her hatanın başının her küfür ve günahın sebebinin, dünya sevgisi olduğuna dikkat çeker.

Hûd (aleyhisselâm) bu üç şeyden sonra onları ahirete daha fazla teşvik etmek ve dünya sevgisinden, israftan, ihtirastan ve zorbalıktan caydırmak için "Artık Allah'dan korkun ve bana itaat edin" demiştir. Hazret-i Hûd (aleyhisselâm) bu öğütüne bunu destekleyecek şu hususu ilave etmiştir: Bu da, Allah'ın onlara olan nimetlerine önce kısaca, sonra tafsilatlı olarak dikkat çekmedir. Böylece onları, kendilerine bunların, unutturan, o gaflet uykusundan uyandırmak istemiştir. Çünkü o önce, "Size, bilip durduğunuz imkanlar (nimetler) veren eden..." demiş, sonra bunu açarak, "Size davarlar, oğullar, bağlar, ırmaklar ihsan eden (Allah'dan) korkun. Ben gerçekten üstünüze büyük bir günün azabının (gelmesinden) korkuyorum" demiştir. Böylece Hazret-i Hûd (aleyhisselâm), bu çağrısında va'z-u nasihat, teşvik, ikaz ve açıklama bakımından, zirveye varmıştır. Fakat gel gör ki onların cevabı "Va'z etsen de, va'z edicilerden olmasan da bize göre birdir" demek olmuştur. Onlar böylece, Hûd (aleyhisselâm)'un bu sözlerine aldırış etmediklerini ve söylediği şeyleri hafife aldıklarını ifade etmişlerdir.

Eğer, "Onlar, "Va'z etsen de, va'z etmesen de..." demiş olsalardı, mana aynı olduğu halde, söz daha kısa olmuş olurdu" denilirse, şöyle cevab verilir: "Mana aynı olmazdı, çünkü onlar böyle söylemekle "Bize va'z etsen de, vaz işini yapanlardan olmasan da bizim için değişmez" demek istemişlerdir. Bu onların Hazret-i Hûd (aleyhisselâm)'un va'zlarına hiç değer vermediklerini ifade eder. Ama diğer şekil, bunu ifade etmez. Alimler, onların Hazret-i Hûd (aleyhisselâm)'un sözlerine aldırmadıkları manasını, "Bu, evvelkilerin adetinden başka bir şey değildir" şeklindeki sözlerinden çıkarmışlardır. Binâenaleyh kim, buradaki "hulk" kelimesi "halk" şeklinde okursa, mana "Senin bize getirdiğin, evvelkilerin uydurmaları ve efsaneleridir" şeklinde olur. Nitekim bu kâfirler peygamberlerin söyledikleri hakkında, "esâtiru'l-evvelin" (geçmiş milletlerin efsane ve masalları) demişlerdir. Yahut bu okuyuşa göre ifadenin manası, "Biz, ancak geçmiş ümmetlerin yaratılış gibi yaratıldık. Binâenaleyh onlar gibi yaşar, onlar gibi ölür gideriz. Öldükten sonra dirilme ve hesap da neymiş?" şeklindedir. Bu kelimeyi iki ötüre veya tek ötüre ile, "hulk" ve "huluk" seklinde okursa, ifadenin manası, "üzerinde olduğumuz din evvelki (atalarımızın) adeti, huyu ve yoludur. Çünkü onlar da böyle yaşamışlardır. Biz onlara uymaktayız" şeklinde, yahut "şu anda inandığımız hayat ve ölüm, eskiden beri insanların sürdüre geldikleri bir inançtır" şeklinde, yahut da, "senin getirdiğin bu şeyler, evvelkilerin adetidir. Çünkü onlar da böyle yaldızlı, süslü şeyler söylüyor ve uyduruyorlardı" şeklinde olur. Daha sonra bu kâfirler, "Biz azaba uğratılacaklardan değiliz" diyorlardı ve bu sözleriyle, öldükten sonra diriliş inkâr hususunda görüşlerini te'kid ettiklerini ortaya koyuyorlardı. İşte bundan ötürü Allahü teâlâ, onları helak edeceğini beyan buyurmuştur. Hak teâlâ'nın onları nasıl imha edeceği, başka surelerde anlatılmıştır. Allah en iyi bilendir.

5- Sâlih (aleyhisselâm)'in Kıssası

Bu bölümü tek başına aç →

141–158. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:159

Bu bölümü tek başına aç →

159. Âyetin Tefsiri

"Semûd da peygamberleri tekzib etmişti. O zaman hani kardeşleri Sâüh onlara şöyle demişti: "îttikâ etmez misiniz? Şüphesiz ben, size gönderilmiş emîn bir peygamberim. Artık Allah'dan korkun ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, Rabbü'l âleminden başkasına âid değildir. Siz burada, emîn emîn bırakılacak mısınız? Bağların, pınarların içinde ekinlerin ve tomurcukları nazik, yumuşak hurma ağaçlarının içinde. Dağlardan şımarık şımank, evler yontuyorsunuz. Artık Allah'dan korkun ve bana itaat edin, müfritlerin emrine boyun eğmeyin ki, onlar yeryüzünde fesat yapar, ıslah etmez kimselerdir." Onlar dediler ki: "Sen, ancak büyülenmişlerdensin. Sen, bizim gibi bir beşerden başkası değilsin. mnla beraber eğer, sadıklardan isen, haydi bir ayet (mucize) getir." (Salih) dedi ki: 'İşte bu dişi deve... Su içme hakkı (bir gün) onundur, belli bir günün içme hakkı da sizin. Ona bir kötülükle ilişmeyin. Sonra sizi büyük bir günün azabı yakalar." Derken onu kestiler. Fakat pişman oldular, çünkü kendilerini o azab yakalayıverdi. Şüphesiz bunda elbette bir ayet var. Böyle iken onların çoğu imân ediciler değildir. Hakikat senin Rabbin, azizdir rahimdir".

Bil ki Salih (aleyhisselâm) kavmine şunları söylemişti:

1) "Siz burada emîn emin bırakılacak mısınız?" ifadesi... Bu, "sizler, bu yerinizde-yurdunuzda güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Siz bunu ve yurdunun olmadığını mı sanıyorsunuz?" demektir. Bu ifade, "Bu yerde, bulunduğunuz bu nimetler üzere bırakılacağınızı mı sandınız" demektir. Sonra (aleyhisselâm) bunu "Bağların, pınarların içinde..." diyerek tefsir etmiştir. Bu da, birşeyi mücmel (özet) zikredip, sonra tafsil etme (detaylıca anlatma) kabilindendir.

Eğer, "Niçin, "cennât" (bağlar-bahçeler) ifadesinden sonra, Cenâb-ı Hakk ayrıca hurma ağaçları" ifadesini getirmiştir. Halbuki, "bağlar-bahçeler" ifadesinde zâten var?" denilirse, buna şu iki açıdan cevab veririz:

a) Hurma ağaçları ifadesi, diğer ağaçlarda mevcut olduğu halde, hurmaların daha üstün olduğuna dikkat çekmek için ayrıca zikredilmiştir.

b) Ayetteki "bağlar-bahçeler" sözü ile, hurmalıklardan başka bahçeler kastedilmiştir. Çünkü "cennât" lafzı, başka ağaçları da ifade etmektedir. Daha sonra "nahl" (hurma ağaçları-hurmalıklar) ifadesi o ifadeye atfedilmiştir. (......) tıpkı kılıcın ucu, demir kısmı gibi, hurma ağacından tomurcuk olarak çıkan ortasından hurma salkımının çıkıp geliştiği şeye denir. (hedîm) ise, hoş ve güzel olan semektir. Bu Araplar'ın "Hoş ve güzel kemer" tabirlerinden alınmadır. Bu, bu kelimenin yumuşak, olgun ve yetişmiş manasına geldiği de ileri sürülmüştür. Buna göre Cenâb-ı Hakk ayette, "meyveleri olgunlaşmış hurma ağaçlan" demek istemiştir.

2) "Dağlardan şımarık şımarık, evler yontuyorsunuz" ifadesi. Hasan el-Basri bunu hâ'nın fethasıyla (sizin için yontuluyor) şeklinde okumuştur. Yine buradaki kelime (......) şeklinde de okunmuştur. Fârih ve ferâhet, neşeli, şımarık olan, neşeli olma manasınadır. "Fârihîn" kelimesi, dağı yontup ev yapanların "hal"i olur.

Hud ve Salih Kavimlerinin Özellikleri

Bil ki bütün bu ayetlerin zahiri, Hûd (aleyhisselâm)'un kavmine psikolojik lezzetlerin hâkim auğunu gösterir. Bunlar da; hükümran olma, ebedî kalma ve yücelikte tek olma ve zorbalık gibi lezzetlerdir. Salih (aleyhisselâm)'in kavmine hâkim olan durum ise: yeme içme ve sağlam-güzel evler peşinde koşma gibi maddî lezzetlerdir.

3) "Müsriflerin emrine boyun eğmeyin" ifadesi. Bu, dünyada yettiği kadarı ile yetinmenin gerekli olduğuna; dünyayı istemek ve dünyanın lezzetleri ile arzularından istifade etmede ileri gitmenin doğru olmadığına bir işarettir.

İmdi eğer: "Onun ayrıca, "Onlar yeryüzünde fesat yapar, ıslah etmez kimselerdir" demesinin hikmeti nedir?" denilirse, şöyle cevap veririz: "Bunun hikmeti, onların bu fesatlarının bazı müfsitlerin fesatlarının yanısıra, salahlarının da bulunması gibi olmayıp, içinde hiç salah olmayan bir fesat olduğunu anlatmaktır.

Salih (aleyhisselâm)'in kavmi de ona şu iki hususu söyleyerek karşılık vermişlerdir:

Birincisi, "Sen, ancak büyülenmişlerdensin" sözleridir. Bu hususta şu izahlar yapılır:

a) Musahhar, insanın aklını başından alacak şekilde, büyülenmiş kimse demektir.

b) Musahhar, "Sahr" (mide) sahibi demektir. Her yiyen canlı da "musahhar"dir. Sahr, karnın üstüne denir. Ferra ise, içi boş olan karnı bulunan her şeye "musahhar" denilir demiştir. O kâfirler bu sözleriyle, "Sen de yiyip içiyorsun, sen de bir insansın" demek istemişlerdir.

c) el-Müerric'den, "musahhar" kelimesinin Büceyle Lügatinde, "mahlûk, yaratılmış" anlamına geldiği rivayet edilmiştir.

İkincisi: Onların "Sen bizim gibi bir beşerden başkası değilsin. Bununla beraber eğer sadıklardan isen, haydi bir ayet (mucize) getir" şeklindeki sözleridir. Bu ifade iki manaya muhtemeldir:

a) Bu, "sen de bizim gibi bir beşersin. Binâenaleyh daha nasıl bir peygamber olabilirsin?" manasındadır. Bu ifadeleri, tıpkı nebiler hakkında söylemiş oldukları, "Eğer onlar doğru ve sadık olsalardı, o zaman melekler cinsinden olurlardı" şeklindeki sözleri menzilesinde, onlar kabilinden bir sözdür.

b) Bununla kastedilenin "Muhakkak ki sen bizim gibi bir beşersin. Binâenaleyh bize nübüvvetini delil ile isbat etmen gerekir" şeklinde olmasıdır. Bunun üzerine Salih (aleyhisselâm) "İşte bu dişi deve. Su içme hakkı (birgün) onundur..."dedi. Buradaki şirb kelimesi damme ile şürb şeklinde de okunmuştur.

Rivayet olunduğuna göre onlar şöyle derler: "Bu kayanın içinden çıkacak ve hemencecik bir yavru doğuracak olan on aylık gebe bir deve istiyoruz." Bunun üzerine Salih (aleyhisselâm) oturarak düşünmeye başlar. Cebrail (aleyhisselâm) ona, "iki rekat namaz kıl ve Rabbinden dişi deveyi iste" der. O da bunu yapar ve dişi deve çıkarak, onların önüne çöker. Bir de kendisi gibi büyük olan bir yavrusu olur. Sâlih (aleyhisselâm) onlara şu iki tavsiyede bulunur:

1) Onun, "Su içme hakkı (bir gün) onundur, belli bir günün içme hakkı da sizin" şeklindeki sözünün ifade ettiği husus. Katâde şöyle demiştir: "Devenin su içme günü çalince o onların suyunun tamamını içerdi. Onların içmesi ise, devenin içmediği pûndeydi."

2) Onun, "Ona bir kötülükle ilişmeyin" şeklindeki sözünün ifâde ettiği husus. Yani, vurarak, ya da keserek vb." 'Sonra sizi büyük bir günün azabı yakalar..." Günün büyük olması, azabın o günde meydana gelmesinden dolayıdır. Günün büyük olarak nitelenmesi, azabın büyük olarak nitelenmesinden daha beliğdir. Çünkü zaman azâb sebebiyle büyük ve dehşetli olunca, onun büyüklük ve dehşet bakımından etkisi daha şiddetli olur. Daha sonra Allah onların o deveyi kestiklerini nakletmiştir. Rivayet olunduğuna göre bir kimse onu dar bir yere sıkıştırır, sonra ona ok atarak onu devirir. Sonra ise, Kudar onu boğazlar... Buna göre eğer, "Onlar buna pişman oldukları halde, daha niçin onları azâb yakalamıştır?" denilirse, buna iki şekilde cevap verilir:

1) Onların nedameti, tevbe edenlerin nedameti gibi olmadı. Başlarına hemen gelecek olan azâbtan korkan kimselerin nedamet ve pişmanlığı gibi oldu.

2) Nedametleri her ne kadar tevbe edenlerin nedameti gibi olmuşsa da ancak e var ki, tevbe edilmesi gereken zamanda olmamış, aksine azabın müşahede edildiği sırada olmuştu. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kötülükleri yapıp yapıp da, onlardan herhangi birine ta ölüm gelince, "Ben işte şimdi tevbe ettim" diyenlerin tevbesi değil... (kabul olunmaz)" (Nisa, 18) buyurmuştur. el-Azâb kelimesindeki lâm o büyük günün azabına İşaret etmektedir (ahd içindir).

6- Lût (aleyhisselâm)'un Kıssası

Bu bölümü tek başına aç →

160–174. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:175

Bu bölümü tek başına aç →

175. Âyetin Tefsiri

"Lût (kavmi de) peygamberleri tekzib etti. Hani kardeşleri Lût onlara, (Allah'dan) korkmaz mısınız demişti. Şüphesiz ben size (gönderilmiş) emîn bir peygamberim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfaatım, Âlemlerin Rabbinden başkasına ait değildir. Siz, Rabbinizin sizin için yarattığı zevcelerinizi bırakıp da insanların içinden erkeklere mi gidiyorsunuz? Hayır, siz, haddi aşan bir kavimsiniz." Dediler: "Ey Lût, sen (bu davadan) vazgeçmezsen, andolsun, mutlaka çıkarılanlardan olacaksın." Lût, "Ben sizin bu yaptığınıza elbette buğz edenlerdenim. Ya Rabbi beni ve ehlimi onların yapageldiklerinden kurtar" dedi. Bunun üzerine biz onu ve ehlini tamamiyle kurtardık. Geri kalanların içinde yalnız bir kocakarı vardı. Sonra geridekileri helak ettik. Üstlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! (Bak), inzâr edilenlerin yağmuru ne kötüdür! Şüphesiz bunda elbette bir ibret vardır, ama onların çoğu iman edici değildir. Rabbin mutlak galiptir, çok merhametlidir O".

Cenâb-ı Hakk'ın "Siz insanların içinden erkeklere mi gidiyorsunuz?" ifadesine gelince, bunun gelene ait olması muhtemeldir. Yani, "Sizler, insanlar içinde bu sıfata mahsus oldunuz" demektir. Bu sıfatsa, "erkeklere gelmektir" Bunun gelinen şeye ait olması da muhtemeldir. Yani, "Sizler, insanlar içinde erkekleri seçtiniz, kadınları değil" demektir.

Cenâb-ı Hakk'ın "zevcelerinizi" ifadesine gelince, buradaki min harf-i ceninin yaratılanı beyan etmek üzere gelmiş olan beyâniyye olması muhtemel olduğu gibi, teb'îz için olması da mümkündür. "Yaratılan şey ile, kadınların (yaklaşılması) mubah olan uzvu murad edilir. Buna göre sanki onlar bunun aynısını kendi kadınlarıyla da yapıyorlardı. (el-fidî) kelimesi, zulümde çok ileri giden ve haddi aşan anlamındadır. Bu ifadenin anlamı ise. "Onca büyüklüğüne rağmen siz, bu günahı irtikab mı ediyorsunuz?" şeklindedir, "Doğrusu siz, bütün günahlarda haddi aşan bir toplumsunuz, işte bu yaptığınız da bu günahlar cümlesindendir." Yahutta, "Doğrusu siz, böylesi bir hayasızlığı irtikâb ettiğiniz için, haddi aşmakla vasfedilmeyi hak etmiş bir topluluksunuz" demektir. Buna karşılık onlar ona, "Ey Lût, sen (bu davadan) vazgeçmezsen, andolsun, mutlaka çıkarılanlardan olacaksın" dediler. Yani, "ülkemizden çıkardığımız kimseler cümlesinden olacaksın" demektir. Muhtemelen onlar, çıkardıkları kimseyi, en kötü hal üzere sürüp çıkarıyorlardı. Bunun üzerine Lût (aleyhisselâm) onlara "Ben sizin yaptığınıza buğzedenlerdenim" diye. cevap verdi. (el-kıla) kelimesi, şiddetli buğz anlamına gelir. Buradaki buğz sanki gönüle ve ciğerlere tesir etmiş olan bir buğzdur. Onun ifadesi "Ben sizin yaptığınıza bir buğzedenim" sözünden daha befîğ ve etkilidir. Nitekim "Falanca kişi alimler zümresindendir" sözü, "Falanca kişi, alimdir" sözünden daha belîğdir. Bunun manasının, "size buğzda en ileride bulunan Kimselerdenim" şeklinde olması da muhtemeldir.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Biz onu ve ehlini tamamıyla kurtardık" buyurmuştur. Bundan murad, "Biz onu ve ehlini onların işlerinin ukubet ve cezasından Kurtardık" anlamıdır."Azapta kalanların içinde yalnız bir kocakarı vardı."

Eğer ifadesinde kadına ait bir sıfat bulunmaktadır. Buna göre sanki denilmiştir. Oysa ki onları kurtardığı zaman azapta kalma o kadının sıfatı değildi" denilirse, buna şöyle cevap verilir: "Bunun manası, azapta kalması takdir edilmiş bir kocakarı" şeklindedir. Bu kadının köyden çıkanlarla birlikte üzerlerine yağan taş yağmuru yüzünden helak olduğu söylenilmiştir.

Kadî Abdu'l-Cebbar "Cenâb-ı Hakk'ın, "Siz, Rabbinizin sizin için yarattığı zevcelerinizi bırakıp da insanların içinden erkeklere mi gidiyorsunuz?" ayetinin Tefsirinde şöyle demiştir: "Bu ayette, cebrin batıl olduğuna dair birkaç delil Dulunmaktadır:

a) Terketmemeye kudret olmadıkça, "terkediyorsunuz" denilmez. Bunun gibi siye "Sürmeyi ve sıkmayı niçin terkediyorsun?" denildiği halde, "Göğe yükselmeyi niçin terkediyorsun?" denilemez.

b)Cenâb-ı Hakk,buyurmuştur. Şayet fiilin yaratılması Allah'a ait olsaydı, o zaman "onlar için yaratılan şey, onlar hakkında yaratıp vacib (zorunlu) kıldığı şey olurdu, yoksa terkedip yapmadıkları şey değil.

c)Cenab-ı Hakk'ın "Siz haddi aşan bir kavimsiniz" ifadesi. Eğer, yapageldikleri şeyi onlarda Allah yaratmış olsaydı, daha nasıl onlara haddi aşmış oldukları söylenebilir? O siyah olan bir kimseye "Sen rengin konusunda haddi aştın" denilebilir mi?"

Biz de diyoruz ki: Bu açıklamaların neticesi şuna varıp dayanır: "Şayet kul, fiillerinin bizzat mucidi olmasaydı, ona ne medh ve zem, ne emir ne de nehy tereccuh etmez, yönelmezdi. Bu anlamda bu ayetin Musa, İbrahim, Nûh (aleyhisselâm) kıssaianyla diğer kıssalarda gelmiş olan emir nehiy ve medh zemlerden daha fazla bir hususiyeti bulunmaktadır. O halde, bu açıklamalar diğer kıssalara değil de niçin sadece bu kıssaya tahsis edil? Bu izahların batıl olduğu kesinleşince geriye bu meşhur izah şekli kalmaktadır ki, biz de buna şu iki meşhur cevapla cevap veriyoruz:

a)Allahü teâlâ bu şeylerin meydana geleceğini bilince, bunların olmaması imkansızdır. Çünkü bunların olmaması, ilmin cehalete dönüşmesini gerektirir ki, bu imkansızdır. İmkansıza götüren şey de imkansızdır. Onun meydana gelmemesi imkansız olunca, onu terketmeyi emretmek de muhal olan bir şeyi emretmek gibi olur.

b) Kadfr, iki zıdda kadir olduğunda, herhangi bir müreccih olmaksızın, kudret yetirilen İki şeyden (makdûreyn) birinin diğerine ağır basması imkansız olur. Bu müreccih de "dâı" veya "irade"dir. Bu müreccih muhdes olup ona müessir (olan) bir güç vardır. Eğer bu müessir kul ise o zaman teselsül gerekir ki, bu imkansızdır, eğer Allahü teâlâ ise işte bu da senin iddiana göre cebirdir. Bu iki kati ve kesin delille onun söylediklerinin sakıt ve geçersiz olduğu kesin olarak anlaşılmıştır. Allah en iyisini bilendir.

7- Şuayb (aleyhisselâm)'ın Kıssası

Bu bölümü tek başına aç →

176–190. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:191

Bu bölümü tek başına aç →

191. Âyetin Tefsiri

"Eyke ashabı da peygamberleri yalanlamıştı. O zamanda ki Şuayb onlara, "(Allah'tan) korkmaz mısınız" demişti. Şüphesiz ben size (gönderilmiş) emîn bir peygamberim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Ben buna karşı sîzden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfaatım âlemlerin Rabbinden başkasına ait değil. Ölçeği tam ölçün. Eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkından bir şeyi kısmayın. Yeryüzünde fesatçılar olara bozgunluk etmeyin. Sizi ve evvelki ümmetleri yaratandan korkun." Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin. Sen bizim gibi bir beşerden başkası değişin. Biz senin muhakkak yalancılardan olduğunu zannediyoruz. Eğer sadıklardan isen, gökten üstümüze bir parça düşür." (Şuayb) dedi: "Ne yapıyorsanız, Rabbim daha iyi bilendir" Hülasa: Onu yalanladılar da, kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekten bu, müthiş bir günün azabı idi. Elbette bunda alınacak bir ibret vardır. (Fakat) onların çoğu iman edici değildir. Senin Rabbin mutlak galiptir, çok merhametlidir O".

"Eyke" kelimesi, hemze ile ve hemzenin tahfifi ile ve izafetten ötürü mecrûr olarak (......) şeklinde okunmuştur. Esas olan kıraat de budur. Bunu nasb ile okuyup, "Eyke'nin, "leyle" vezninde olarak meşhur bir beldenin ismi olduğunu iddia edenleri, bu yanılgıya sevkeden şey, mushafın hattı (yazı şekli)dir. Çünkü bu kelime hem bu sûrede hem de Sâd sûresinde etifsiz olarak Kur'ân'ın diğer yerlerinde ise, aslı üzere yani başında elifle diye yazılmıştır. Halbuki kıssa aynıdır, yani aynı yerden bahsedilmektedir. Eyke, marife olmayan bîr isimdir. Rivayet olunduğuna göre, Ashab-ı Eyke sık ağaçlı bir korulukta yaşayanlar demektir. Bunlar, "muhl" nebatının taşıdığı ağaçlardır.

Buna göre eğer, "Cenâb-ı Hak, önceki kıssalarda olduğu gibi, "kardeşleri Şuayıb" demeli değil miydi?" denilirse, buna "Şuayb (aleyhisselâm), Ashab-ı Eyke'den değildi" diye cevap verilir. Hadis-i şerifte, "Medyenlilerin kardeşi şuayıb, hem medyenlilere hem de Ashab-ı Eyke'ye peygamber olarak gönderilmiştir" diye vârid olmuştur.

Şuayb (aleyhisselâm)'ın Kavminden İstedikleri

Sonra Şuayb (aleyhisselâm) onlara şunları emretmiştir:

1) "ölçeği tam ölçün. Eksilticilerden olmayın" ifadesi. Bu böyledir. Çünkü keyl (ölçme),

1) Tam ölçme,

2) Noksan ölçme ve,

3) Fazla ölçme diye üçe ayrılır. Böylece, Cenâb-ı Hak, "tam ölçmek" demek olan vacibi, ifadesiyle emretmiş; noksan ölçmek demek olan haramdan da, "Muhsırinden (eksilticilerden) olmayın" ifadesiyle nehyetmiş, ama fazla ölçmeden bahsetmemiştir. Çünkü insan fazla fazla ölçerek verirse iyilik etmiş olur, fazla ölçmeyip tam ölçerse, o zaman da günaha girmiş olmaz.

Şuayıb (aleyhisselâm) tam ölçmeyi emredince, bunun nasıl olacağını beyan ederek, "Doğru terazi ile tartın" demiştir. Kıstas (terazi) kelimesi, kâfin zammesiyle "kustâs" şeklinde okunmuştur.

2) "İnsanların hakkından hiçbir şeyi kısmayın " ifadesi. Arapça'da "Onun hakkını eksik verdi" manasında denilir. Bu herhangi bir şahıs için sabit olup çiğnenmesi caiz olmayan her hak ve malikinden gasbedilmesi caiz olmayan ve onun izni olmadıkça meşru hiçbir tasarrufta bulunulmayan, her bir mülk hakkında kullanılan genel bir lafızdır.

3) "Yeryüzünde fesatçılar olarak bozgunculuk etmeyin" ifadesi. Arapça'da "Yeryüzünde fesad çıkardı, fesadıdır" denilir. Bu da, mesela yol kesmek baskın yapmak ve ekinleri çiğnemek-yoketmek suretiyle olur. Onlar, her türlü fesadı yapmalarının yanısıra bunları da yapıyorlardı.

4) "Sizi ve evvelki ümmetleri yaratandan korkun" emri. Buradaki "cibille" kelimesi "übülle" vezninde, "cübülle" şeklinde de okunmuştur ve "hilkâ" vezninde, "cible" şeklinde okunmuştur. Hepsi de aynı manaya olup "hilkat" sahibi (yaratılmış olan) demektir. Bununla kastedilen eğer o onları yaratmamış olsaydı, hiçbir zaman varlık alemine çıkamayanlardan olacak bu insanları ve bunlardan öncekileri yaratmak suretiyle onlara lutfedenin Cenâb-ı Hak olduğunu anlatmaktır. Binâenaleyh o kavmin buna verebileceği cevap onu yanı Şuayb'i terketmelerinin kendileri için daha uygun bir davranış olduğunu söylemek olmuştur. Bu da şu iki yöndendir. Birincisi, onların "Sen ancak fazla büyülenmişlerdensin ve sen bizim gibi bir beşerden başkası değilsin" şeklindeki sözleridir.

İmdi eğer, "Burada ifadenin başına vâv (ve) edatı getirmek, Semûd kıssasında ise getirmemekle mana farklı olur mu?" denilirse, buna şöyle cevab verebiliriz: "Eğer bunun başına vav getirildiğinde de o kâfirlerce peygamberliğe mâni iki ayrı mana kastedilmiş olur. Bu iki durum da sihir ile onun bir insan oluşudur. Fakat buraya "ve" getirilmezse onlar tek bir mani kastetmiş olurlar ki bu da büyülenmişlerden oluşudur. Daha sonra da Hazret-i Şuayb (aleyhisselâm)'in kendileri gibi bir insan olduğunu söylemiş olurlar.

İkincisi, "Biz senin, muhakkak yalancılardan olduğunu zannediyoruz" şeklindeki sözleridir. Bunun manası açıktır.

Sonra Şuayb (aleyhisselâm) onları, yalanlamalarına devam etmeleri halinde ilahi azabla tehdid etmiştir. Ama onlar, bunun üzerine "Gökten üstümüze bir parça düşür" demişlerdir. Ayetteki "Kisefen" kelimesi sin'in sükûnu ile, "kisfen" şeklinde de okunmuştur. Her iki şekil de "kiste" (parça) kelimesinin cemisidir. Ayetteki gök (semâ) İle bulut veya gölge kastedilmiştir. Onlar bunun olmayacağını düşünerek, böyle bir istekte bulunmuşlardır. Böylece bu işin olmayarak Hazret-i Şuayb (aleyhisselâm)'ın yalancı olduğunun ortaya çıkacağını sanmışlardır. İşte bu noktada Şuayb (aleyhisselâm), "Ne yapıyorsanız, Rabbim daha iyi bilicidir" demiş, onlara beddua etmeyip, bu hususta işi, Cenâb-ı Allah'a havale etmiştir. Ama onlar bu tekziblerini sürdürünce, Allah onlar üzerine ayetteki semâ (gök) ile bulutu kastetmişlerse, istemiş oldukları o "gölgeli gün" azabını vermiştir. Yok eğer onunla, "gölge"yi kastetmişlerse, isteklerini kabul etmemiştir.

Rivayet olunduğuna göre, Cenâb-ı Hak onlara yedi gün hep rüzgâr estirdi ve onlara kum, toz-toprak musallat etti ve nefeslerini ne bir gölgenin ne bir suyun fayda veremeyeceği şekilde tuttu (kesti). Böylece onlar çöle çıkmaya mecbur oldular. Allah onları, serinliğini ve tatlı rüzgârını hissettikleri bir bulutla gölgeledi. Hepsi o bulutun altına toplandılar. Bulut onlara öyle bir ateş yağdırdı ki, yanıp gittiler. Rivayet olunduğuna göre, Şuayb (aleyhisselâm), Ashab-ı Medyen ve Ashab-ı Eyke denen iki ümmete peygamber olarak gönderilmiştir. Bunlardan Medyenliler Cebrail (aleyhisselâm)'in bir nârasıyla, Eykeliler de "O gölgeli-bulutlu günün azabıyla" helak oldular. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, duyduğu o şiddetli üzüntüye karşı teselli etmek için Cenâb-ı Hakk'ın bu surede zikrettiği yedi kıssayla ilgili izahımız burada sona erdi. Geriye şu iki soru kaldı

Azap Küfür Sebebiyle Olmayıp, Tabii Sebeplerle Olamaz mı?

Birinci soru: Âd, Semûd, Lût kavmi diğer kavimlerin başına gelen azabların, onların inkârları ve inatları sebebiyle değil, aksine müneccimlerin (ehl-i nücûm'un) ittifak ettiği üzere, yıldızlar arası alakalar ve yakınlaşmalar sebebiyle olduğunun söylenmesi niçin caiz olmasın?

Böyle bir ihtimal mevcut olunca, bu kıssalardan ibret almak söz konusu olamaz. Çünkü ibret almak, ancak bu azabların gelişinin, o kâfirlerin küfür ve inadları sebebiyle geldiğini bilmemiz halinde söz konusu olur.

Bela Ceza Değil, İmtihan İçin Olamaz mı?

İkinci soru:Allahü teâlâ, "Sizden cihad edenleri ve sabredenleri bilelim diye, mutlaka sizi imtihan edeceğiz" (Muhammed, 31) ayetinde buyurduğu gibi, mükellefleri denemek ve imtihan etmek için bu azabı indirmiştir. Hem sonra Allah mü'min kullarını da pek çok yerde büyük belalarla imtihan etmiştir. Durum böyle olunca da onlara belanın inmesi, onların ehl-i bâtıl olduklarına delalet etmez.

Cevap:Allahü teâlâ, bu kıssalar Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i teselli etmek ve onun kalbinden hüznü silmek için indirmiştir. Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, onlara bu azabları indirenin kendisi olduğunu ve inkârlarının bir cezası olmak üzere bunu indirdiğini haber verince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) durumun böyle olduğunu anlamış ve böylece de bu onun için bir teselli, bir ferahlık olmuştur. Bazı kimseler İlmu'l-Ahkam'ı tenkid (inkâr) için şu şekilde istidlal etmişlerdir: Bu eşyada müessir olan, ya yıldızlar, ya burçlar, veyahut da yıldızların belli burçlarda bulunmasıdır. Birincisi bâtıldır, aksi halde yıldızların bulunduğu her yerde böylesi neticeler meydana gelmesi gerekirdi. İkincisi de bâtıldır, aksi halde burçlar devam ettiği müddetçe, eserin de devam etmesi gerekirdi. Üçüncüsü de bâtıldır, çünkü onların görüşüne göre felek, mürekkeb değil, basittir. Böylece bütün burçların karakteri, mahiyetlerinin tamamı bakımından diğer burçların karakterine eşit olurda, böylece o yıldızın durumu kendi burcunda olduğu halde diğer bir burçta olması halindeki durumu gibi olur. Bu sebeple de o yıldız devam ettiği müddetçe, bu neticenin eserin de devam etmesi gerekir. Karşı taraf şöyle diyebilir: "O belli muayyen yıldızdan o eserin zuhur etmesinin o yıldızın başka bir yıldızın hizasında olmasına bağlı olduğu niçin söylenemesin? Binâenaleyh bu karşısında hizasında olma işi olmadığında tesir etme şartı da bulunmamış olur, böylece de o etki meydana gelmemiş olur."

Yine onlar şöyle de diyebilirler: "Bu delâlet, yıldızların zâtları ve karakterleri gereği müessir olmadıklarını gösterir. Ancak ne var ki, bu o yıldızların üzerinde bulundukları adete göre müessir olmadıklarını göstermez. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak yıldızların birbirlerine bitişmesi, yaklaşması ve dönüşlerinin peşinden hususi birtakım tesirlerin meydana gelmesine dair ilahi yasasını icra ettiğinde, bu tesirlerin meydana gelmesinden "Allahü teâlâ onları kâfirleri alıkoymak, men etmek için yaratmıştır" denilmesi gerekmez. Tam aksine Cenâb-ı Hak onları, o adetleri tekrar etmek için yaratmıştır. Allah en iyi bilendir.

Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Durumunu Bildirmesi

Bu bölümü tek başına aç →

192–195. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:196

Bu bölümü tek başına aç →

196. Âyetin Tefsiri

"O, muhakkak ve muhakkak Alemlerin Rabbinin indirmesidir. O'nu, Rûhu'l-emin, inzar edicilerden olasın diye, senin kalbine manası açık Arapça bir dil ile indirmiştir. Şüphe yok ki O, daha evvelkilerin kitablarında da vardır".

Bil ki, Allahü teâlâ önceki peygamberlere (aleyhisselâm) dair olan kıssaları bitirince, bunun şeşinden Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetine delalet edecek şeyi getirmiştir. Bu delâlet etme şu iki bakımdandır:

1) O'nun "O, muhakkak ve muhakkak Alemlerin Rabbi'nin indirmesidir..." şeklindeki ayetinin ifade ettiği husustur. Zira Kur'ân-ı Kerim fesahati bakımından bir mucizedir. Böylece o âlemlerin Rabbi'nden olmuş olur.

2) Yahut, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) herhangi bir öğrenimde bulunmaksızın, geçmiş toplumların kıssalarını haber vermiştir. Binâenaleyh bu, ancak Allah'tan alınan vahy ile gerçekleşebilir. Cenâb-ı Hakk'ın bunların hemen peşinden, "Şüphe yok ki o, daha evvelkilerin kitablarında da vardır..." şeklinde, buyurmuş olduğu ifade bu ikinci ihtimali kuvvetlendirmektedir. Bu böyledir, zira Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) herhangi bir öğrenim ve hazırlanmada bulunmadan (bu surede bahsedilen) bu yedi kıssayı, evvelkilerin kitablarında bildirilen duruma aynen uygun olarak zikredip anlatınca, bu Kur'ân'ın Allah katından olduğuna delâlet etmiştir ki, İşte bu ayetin maksadı da budur.

Cebrail (aleyhisselâm)'in Vasfı

Cenâb-ı Hakk'ın "O, muhakkak ve muhakkak âlemlerin Rabbi'nin indirmesidir..." ifadesindeki tenzîl kelimesi ile ism-i mefûl manası kastedilmiştir. Sonra bu ifade Kur'ân-ı Kerim hakkında getirilmiş bir ifade ve bu kıssaların da vasıtasız olarak Allahü teâlâ'nın Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirdiği şeyler olması mümkündür. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hakk, "Onu Rûhu'l-emîn... indirmiştir" buyurmuştur. Bu ifadedeki bâ harf-i cerri, ister nezele, isterse nezelie şeklinde okunmuş olsun, her iki okuyuşa göre de fiili müteaddi yapmak içindir. O halde (......) ifadesinin anlamı, "Allah ruhu O, Kur'ân-ı Sen'in kalbine indirici kıldı" yani, "Ruh Sana o Kur'ân'ı anlattı ve O'nu senin kalbine unutulmayacak bir biçimde tesbit edip yazdı" demek olur ki, bu Cenâb-ı Hakk'ın, "Sana okutacağız da sen unutmayacaksın" (A'la, 6) ayeti gibi olmuş olur. Ayetteki "Emîn rûh" ifadesiyle, Cebrail (aleyhisselâm) kastedilmiştir. Cenâb-ı Hakk, Cebrail'i ruhtan yaratılmış olması bakımından "rûh" diye adlandırmıştır. Ona bu âdın verilmesinin O'nun tıpkı kendisiyle hayatın mevcut olduğu bir rûh gibi dini konularda insanların kurtarıcısı olduğu için verilmiş olduğu ileri sürüldüğü gibi, O'nun insanların beden ve ruhtan meydana gelmeleri gibi değil de, sadece rûh oluşundan dolayı bu ismi aldığı da ileri sürülmüştür. O'nun, "Emîn" diye adlandırılması da peygamberlere ve başkalarına götüreceği şeyler hususunda, kendisine güvenildiği içindir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Sen'in kalbine" ifadesine gelince, bu hususta şu iki görüş bulunmaktadır.

1)Cenâb-ı Hakk her ne kadar Cebrail (aleyhisselâm)'i Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirmiş ise de, indirilen o şeyin peygamber tarafından, hıfzedilmiş olduğunu ve O'nun kalbinde, değişmeyecek ve değiştirilemeyecek biçimde yer ettiğini tekid etmek için, ".. .kalbine..." demiştir. Cenâb-ı Hak bu hususu, maksadının da bu olduğunu beyan ettiği gibi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den sudur edecek olan inzâr ile de tekid etmiştir. İşte bundan ötürü, "İnzâr edicilerden olasın diye..." buyurmuştur.

Asıl Muhatap Kalbdir

2) Gerçek manada muhatab, kalbtir. Çünkü kalb, temyiz ve sınama merkezidir. Diğer uzuvlar ise onun emrine verilmiştir. Bunun delili, Kur'ân, hadis ve akıldır.

Buna Dâir Ayetler

Kur'an'dan delile gelince, bunlar pekçok ayet olup, bunlardan birisi mesela Cenâb-ı Hakk'ın Bakara sûresinde ki, "Çünkü O'nu, Sen'in kalbine indiren O'dur..." (Cebrail'dir)" (Bakara, 97) ayeti ile yine buradaki, "O'nu: Rûhu'l-emîn Sen'in kalbine indirmiştir" ayeti ve "Şüphesiz ki bunda aklı olan kimseler için elbette bir öğüt vardır" (Kaf, 37) ayetidir.

İkincisi: Allahü teâlâ, cezayt hak etmenin, ancak kalbin işine bağlı olduğunu bildirerek, "Allah sizi yeminlerinizdeki "lağv" den dolayı sorumlu tutmaz. Fakat sizi kalblerinizin azmettiği yeminler yüzünden sorumlu tutar..." (Bakara, 225) "Onların ne etleri, ne kanlan hiçbir zaman Allah'a erişmez. Fakat sizden O'na (sadece) takva ulaşır"(Hac, 37) Takva ise kalbte bulunur, çünkü Allahü teâlâ, "Onlar Allah'ın takva için kalblerini imtihan ettiği kimselerdir" (Hucurat, 3) buyurmuştur ve, "Göğüslerde ne varsa onlardan derlenip toparlandığı zaman"(Adiyat, 10) buyurmuştur.

Üçüncüsü: Cenâb-ı Hakk'ın, cehennemliklerin söylediğini naklettiği, "Eğer biz dinler, yahut aklımızı kullanır olsaydık, şu çılgın cehennem ehli için de bulunmazdık" (Mülk. 10) ayetidir. Aklın, kalbte olduğu, duymanın ile oraya havale edildiği malûmdur. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Çünkü kulak, göz, kalb... Bunların herbiri bundan mesuldür" (İsrâ. 36) buyurmuştur. Kulak ve gözden ancak onların kalbe ulaştıracağı şeylerden istifade edileceği malumdur. Binâenaleyh kaluk ile gözü sorumlu tutma, hakikatte kalbi sorumlu tutma olmuş olur. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Allah gözlerin hâin bakışını, göğüslerin gizleyeceği herşeyi bilir" (Mû'min. 19) buyurmuştur. Gözler ise, ancak baktığı zaman kalblerin sakladığı şeyi gizli tutarlar.

Dördüncüsü: Cenâb-ı Hakk'ın "O sizi yaratan, size kulak, gözler ve gönüller verendir" (Mûlk. 23) ayetidir. Cenâb-ı Hak delilin ilzam ediciliğini bu üç şeye tahsis etmiş ve bu üç şeyin kendisine dua etmesi gerektiğini tedai etmiştir. Biz, kulak ve gözlerin o husustaki kalbin karar verebilmesi için, ancak kalbe ulaştırdığı şeyler hususunda takat ve mecallerinin bulunduğunu söyledik. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Andolsun ki, size bile vermediğimiz imkanlardan, biz onlara (nice) kudret vermiştik. Onlara kulaklar, gözler, gönüllerde vermiştik. Fakat ne kulakları, ne gözleri, ne gönülleri onlara hiçbir şeyle fayda vermedi"(Ahkâf, 26) buyurmuş ve bu üçünü, onları sükut etmeye mecbur kıldığı hüccetinin tamamlayıcısı kılmıştır. Ki bundan maksat kendisine, kulak ve gözlerin ulaştırdığı şeyde hükmedenin kalb olmasıdır.

Beşincisi: Cenâb-ı Hak "Allah onların kalblerine kulaklarına ve gözlerine mühür basmıştır"(Bakara, 7) buyurmuş, ilâhî azabı bu üç şeye gerekli kılmıştır. Ve yine Cenâb-ı Hak, "Onların kalbleri vardır, bunlarla idrâk etmezler, gözleri vardır, bunlarla görmezler, kulakları vardır, bunlarla işitmezler... "(Araf, 179) buyurmuştur. Bu ayetin konumuza delil olan yönü şudur: Allahü teâlâ bu ayette, onlardan bütünüyle ilmi nefyetmeyi dilemiştir. Binâenaleyh şayet, ilim kalbte sabit olduğu gibi, kalbten başka Dir yerde de sabit olmuş olsaydı, ilâhî maksat tam yerini bulmuş olmazdı. Bu sebeple, bu ayetler ve benzerleri hepsi de ilzâm-ı hüccet (delil getirip susturma) ile maksûd olanın kalb olduğunu ifade etmektedirler. Biz daha önce kalb ile birlikte zikredilen kulak ve gözün zikredilişlerinin sebebinin görünenlerin ve duyulanların şekillerinin yerine getirilmesi hususunda kalbin iki organı olduğunu beyan etmiştik.

Buna Dair Hadisler

Hadisten delile gelince, Numan İbn Beşir'in rivayet ettiği şu hadistir. O şöyle demiştir: Ben Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini duydum: "Dikkat, insanın bedeninde, iyi olduğunda bedenin tamamının da iyi olduğu, bozuk olduğunda da bedenin tamamının bozulduğu bir et parçası vardır ki, işte bu insanın kalbidir. 'Buhâri, İman, 39; Müslim, Müsâkat, 107 (3/1220).

Buna Dâir Aklî Deliller

Akli delillere gelince bunlar şunlardır:

1) Kalb durduğunda, şayet diğer uzuvlar kesilecek olsa, bu kesilmenin farkına varılmaz. Ama kalb, çalışmaya başladığında, o uzuvların başına gelen bütün afetleri hisseder ve duyar. Binâenaleyh işte bu hadise, diğer uzuvların kalbe tabi olduğunu göstermektedir. Kalb, sevindiğinde veya üzüldüğünde diğer uzuvların durumunun değişmesi de bundan dolayıdır. İnsandaki diğer sıfatlar hususundaki hüküm de böyledir.

2) Kalb diğer uzuvlardan meydana gelecek olan, fiillere sevkeden iştiyak ve arzunun kaynağıdır. Bu iştiyaklar diğer fiillerin başlangıcı ve bunların kaynağı da kalb olunca, mutlak manada âmir olan da kalb olmuş olur.

3) Aklın merkezi kaynağı da kalbdir. Durum böyle olunca mutlak manada âmir olan da yine kalb olmuş olur. Bu üçüncü maddenin birinci mukaddimesine gelince, bu hususta münakaşa edilmiştir. Çünkü önceki alimlerden bir grup aklın kaynağının beyin olduğu, fikrine kail olmuşlardır. Bizim görüşümüzün delilleri ise şunlardır:

a)Cenâb-ı Hak, "Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, bu sebeple düşünecek kalblere sahip olsunlar..." (Hac, 46) buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak, "onların kalbleri vardır, bunlarla idrak etmezler" (Araf, 179) ve "Şüphesiz ki bunda kalbi yani aklı olan... kimseler için elbette bir öğüt vardır" (Kaf, 37) buyurmuş, bu ayette aklın kaynağı ve merkezi olduğu için, akla kalb adını vermiştir.

b)Allahü teâlâ ilmin zıdlarını da kalbe nisbet etmiştir. Çünkü o, "kalblerinde bir hastalık vardır" (Bakara. 10) ve "Allah kalblerine mühür bastı" (Bakara, 7) buyurmuştur. Müşrikler de, ".. .kalblerimiz perdelidir... "(Nisa, 155) demiş, Cenâb-ı Hak da, "Hayır, Allah onların kalbleri üzerine küfürleri yüzünden mühür basmıştr..." (Nisa, 155) buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak, "Münafıklar kalblerinde olanı kendilerine açıkça haber verecek, bir sûrenin tepelerine indirilmesinden daima endişe ederler" (Tevbe, 64), "Ağızlarıyla kalblerinde olmayanı söylüyorlardı..." (Al-i İmran, 167), "Hayır bilakis, onların kazanmakta oldukları kalblerini yenmiştir" (Tatfif. 14), "Kur'ân'ı İyiden iyiye anlamazlar mı? Daha doğrusu onların kalbleri üzerinde kilitler vardır" (Muhammed. 24) ve "Fakat hakikat şudur ki, (maddi) gözler kör olmaz, fakat sinelerin içindeki kalbler kör olur" (Hac 46) buyurmuştur. Binâenaleyh, bu ayetler bilmemenin ve gafletin yerinin kalb olduğunu göstermektedirler. Bu sebeple, aklın ve anlayışın yerinin de kalb olması gerekir.

c) Biz, kendi kendimizi denediğimizde de ilimlerimizin kalb cihetinde olduğunu hissederiz. İşte bundan dolayıdır ki, bizden birisi iyice düşünüp çokça tefekkür ettiğinde, kalbinin sıkıştığını dadandığını ve hatta bundan dolayı elem duyduğunu hisseder. Bütün bunlar aklın merkezinin kalb olduğunu gösterir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, mükellef olanın da kalb olması gerekir. Çünkü teklif akıl ve anlama şartına bağlıdır.

d) Kalb, meydana gelme bakımından uzuvların ilki, Ölüm bakımından da en sonuncusudur. Bunun böyle olduğu anatomi ilmi ile sabittir. Bir de kalb, bedenin ortası sayılan göğüs içinde bulunmaktadır. Hizmetçilerine muhtaç olan krallar, etbâı kendisini her taraftan sarsın, kuşatsın ve böylece de bütün kötülüklerden uzak olsun diye, idare ettikleri ülkenin orta kısımlarında yer alırlar.

Aklın Beyinde Olduğunu Söyleyenler

Aklın beyinde olduğunu söyleyenlerde, şu şekilde istidlal etmişlerdir:

1) Algılamanın, idrak etmenin aletleri olan duyu organları kalbe değil, beyne açılırlar.

2) İhtiyarî ve iradî hareketlerimizde vasıta durumunda olan sinirlerimiz, kalbe değil beyne açılırlar.

3) Beyne bir musibet geldiğinde akıl zedelenir.

4) Örfümüzde, bir kimsenin akıl noksanlığı ile tavsif edilmesi halinde herkes, o Kimse hakkında "Hafif beyinli, hafif kafalı..." der.

5) Akıl en kıymetti şeydir. Binâenaleyh onun bulunduğu yerin de en kıymetli yer olması gerekir. Yüksekte olan kıymetli olan demektir. Yüksekte olan ise kalb değil şeyindir. Öyleyse aklın yerinin beyin olması gerekir.

Mezkûr Görüşün Tenkidi

Bunlardan birincisine şöyle cevap verilir: Duyu organlarının (algıladıkları) şeylerin neticesini, beyne ulaştırdıkları, daha sonra da beynin, o neticeleri kalbe ulaştırdığı niye söylenemesin? Böyle olması halinde bu demektir ki, beyin kalbin en yakın aleti, duyu organları ise, uzak olan aletleridir. O halde, bu demektir ki, duyu organları beyne beyin de akla hizmet etmektedir. Bunun gerçekliğini biz kendimizden ola çıkarak da anlayabilirz. Çünkü biz, falanca işin yapılması, falancanın da yapılmaması gerektiğini düşündüğümüzde, işte bu düşünme esnasında uzuvlarımız harekete geçer. Biz bu düşüncelerin beyin tarafından değil, kalb tarafından olduğunu hissederiz.

İkincisine de şu şekilde cevap verebiliriz: Bu eserin neticenin kalbten beyne iletilmiş olması, daha sonra da beynin kendisinden çıkan sinirler vasıtasıyla o uzuvları harekete geçirmiş olması, uzak bir ihtimal değildir.

Üçüncüsüne de şöyle cevap verebiliriz: Kalbin tesirinin diğer uzuvlara ulaşması için, beynin sağlam olmasının şart koşulması da uzak bir ihtimal değildir.

Dördüncüsüne de şu şekilde cevap verebiliriz: Böyle bir örf, kalbin mizacının, özelliğinin, beynin burûdetinden (serinliğinden) istifade etmesiyle mutedil hale geldiği, için olmuştur. Binâenaleyh beyne onu mutedil olmaktan çıkarcak bir musibet geldiğinde, kalb de mutedil ve denge halinde olmaktan çıkar. Bu, ya beynin hararetinin olması gerekli olan miktardan fazla olması veya noksan olmasıyla olur. İşte bu durumda akıl zedelenir ve bozulur.

Beşincisine de şöyle cevap verilir: Eğer onların dedikleri doğru olsaydı, o zaman aklın yerinin kafatası olması gerekirdi. Bu yanlış olduğuna göre, onların görüşlerinin yanlışlığı da sabit olmuş olur. Allah en iyi bilendir.

Not: Bil ki, bizim kalbe mahsus olduğunu söylediğimiz bu keyfiyetler, bazan insanın sinesine (sadr), bazan da gönlüne (füad) nisbet edilmiştir. Bunların kişinin göğsüne nisbet edilmesine gelince, mesela Cenâb-ı Hak, "Göğüslerde ne varsa onlar da derlenip toparlandığında..."(Adiyât, 10), "(Allah bunu) göğüslerinizin içindekini yoklamak, ...için (yaptı). Allah göğüslerde olanı hakkıyla bilendir" (Al-i imran, 154) ve "De ki: Göğüslerimizin içinde olanı gizlesenizde, onu açıklasanız da Allah bilir onu..."(al-i imran, 29) buyurmuştur. Gönüle (fuad) gelince, bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz onların gönüllerini ve gözlerini (ters) çevirmiş ... bulunuyoruz..." (En'âm, 110) ayetinde ifade edilen husustur. Bazı kimseler, "kalb" ile "fuad"ın birbirinden ayrı şeyler olduğunu ileri sürerek "kalb" kendisini kuşatan et, ve yağ değil de, "fuad"ın (......) ortasında yer alan siyah noktacıktır. "Fuad" ise, onu çevreleyen et, yağ ve bu noktanın tamamıdır." derlerken, bazı kimseler de "kalb" ile "fuad"ın eşanlamlı iki lafız olduğunu söylemişlerdir. Her nasıl olursa olsun, bilinmesi gerekli olan bir husus vardır ki o da, "kalb" ve "fuad" adını alan uzuvda, gerçek manada aklın ve irade gücünün merkezi olan bir yerin bulunduğu ve diğer uzuvlar kalbin emrinde çalıştığı gibi, bu organın kütlesinin büyük kısmının da o yerin emrinde bulunduğudur. Çünkü kendisine nisbet edilen manalarda bir artış olmaksızın, bazan o uzvun parçaları çoğalır, -ki bu parçalar ile, aklı, sevinci ve kederi kastediyorum- bazan da bunlardan bir noksanlaşma olmaksızın, eksilir... Böylece de "kalb" ismi gerçekte bu manaların kendisine girdiği, o parçaların ismi olur; fuad ismi da, bu uzuvların toplamının tamamı olur. İşte bu konudaki sözümüz bundan ibarettir. Doğruya ileten ise Allah'dır.

Cenâb-ı Hakk'ın "înzar edicilerden olasın diye" ifadesine gelince, "inzâr"ın içine ilim ve amel namına ne varsa her şeye davet etme ile, her türlü çirkinden men etme dahildir. Çünkü bu iki hususun tamamında ilâhî azabtan korkma

Kur'ân'ın Arap Lisanı ile Olması

Cenâb-ı Hakk'ın “manası açık, Arapça bir dil ile...” ifadesine gelince, bunun başındaki bâ harf-i cerri, ya kendinden önce geçmiş olan ifadesine taalluk eder. Buna göre mana “Sen manası açık, Arapça bir dil ile uyaranlardan olasın diye...” şeklinde olur. Ki bunlar, Hûd Salih, Şuayb, İsmail ve Muhammed (aleyhisselâm)'ler olmak üzere beş kişidirler. Yahut da ... ifadesine mütealliktir. Buna göre mana, “Onunla uyarasın diye Allah o Kur'ân'ı manası açık Arapça bir dil ile indirdi” şeklinde olur. Çünkü Cenâb-ı Hak o Kur'ân'ı şayet Arapça olmayan bir dille : a'cemi) indirmiş olsaydı o zaman o müşrikler Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, “Anlamadığımız şeyi de ne yapacak mışız?” derlerdi ve böylece de onunla inzârda bulunmak imkansız hale gelirdi. Bu izahta, “O Kur'ân'ı Sen'in ve kavminin lisanı olan Arapça ile indirmek, O'nu Sen'in kalbine indirmek demektir. Çünkü o Kur'ân'ı, hem Sen hem de kavmin anlamaktadır. Binâenaleyh, şayet Arapça olmasaydı, o zaman O Sen'in kalbine değil Sen'in kulağına inmiş olurdu... Çünkü Sen (bu durumda) manasını anlayamadığın bir takım harflerin seslerini duymuş olurdun” manası yatmaktadır.

Cenâb-ı Hakk'ın “Şüphe yok ki o daha evvelkilerin kitablarında da vardır” ifadesine gelince, buradaki hû zamirinin, özellikle, (bu sûrede bahsedilen) haberlere ve kıssalara raci olması muhtemel olduğu gibi, bununla Kur'ân'ın sıfatının, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sıfatının veyahutta bütün inzar ve uyarma şekillerinin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Çünkü bütün bu şeylerin hepsi de, (bu zamire merci teşkil edecek bir biçimde), daha önce geçmişti...

Benî İsrail Alimleri ve Kur'an

Bu bölümü tek başına aç →

197–201. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:202

Bu bölümü tek başına aç →

202. Âyetin Tefsiri

"İsrailoğulları bilginlerinin bunu bilmesi de onlar için bir alâmet değil miydi? Biz O'nu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, onlara karşı bunu okusaydı yine buna iman edici kimseler değillerdi onlar. Biz (küfrü) o günahkârların kalbine öyle bir sokduk ki, o pek çetin azabı görecekleri (ana) kadar onlar bu (Kur'ân'a) inanmazlar. İşte bu (azab) onlara kendileri de farkında olmayarak ansızın gelecektir...".

Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın "İsrailoğulları bilginlerinin bunu bilmesi..." ifadesiyle, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetine ve O'nun bu hususta doğru sözlü olduğuna dair ikinci bir delilin getirilmesi kastedilmiştir. Ki bunun izahı şöyle yapılabilir: İsrailoğullarından bir grup alim müslüman oldular ve kendisinde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sıfat ve vasıflarının geçtiği Tevrat'ta ve İncil'de bazı yerlerin bulunduğunu açıkça ifade ettiler. Kureyş müşrikleri, (zaman zaman) yahudilere başvuruyor ve bu haberleri onlardan öğreniyorlardı. İşte bu durum, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bir nebî oluşunun açık bir delilidir. Zira ilâhî kitapların, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vasfı ve niteliği hususunda, birbirine mutabık olmaları Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nebi olduğuna kesinlikle delâlet etmektedir.

Bil ki, bu ifadede geçen (......) kelimesi mansûb olarak haberi, ifadesi de ismi olarak (......) kelimesi müzekker olmak üzere bu şekilde okunmuştur. Burada geçen "ayet" sözünün isim; ifadesinin de haber kabul edilerek, fiil müennes olarak (tekun) şeklinde de okunmuştur. Bu ikinci okuyuş birinci okuyuş gibi değildir. Çünkü burada, bu okuyuşa göre, nekire olan kelime isim, marife olan ise, haber olarak vaki olmuştur... Fiilin " ayet" kelimesinin haber olarak mansûb okunması halinde de, müennes gelmesi caizdir. Bu tıpkı (En'am, 23) ayeti gibidir.

Arap Olmayan Birine Kitap Gelseydi

Cenâb-ı Hakk'ın "Biz O'nun, Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de..." ifadesine gelince, bil ki Allahü teâlâ yukarda bahsedilen o iki delil ile, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetini ve lehçesinin doğruluğunu beyan edince, bundan sonra da o kafirlere aklî ve naklî delillerin fayda vermeyeceğini beyan buyurarak, "Biz O'nu, Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de..." buyurmuştur. Yani, "Biz bu Kur'ân'ı, apaçık Arapça bir dil ile, Arabolan bir adama İndirdik. Onlar O'nu dinlediler, onlar O'nu anladılar, onlar O'nu fasih olduğunu bilediler ve misli olan bir ifade ile karşı konulamayan bir kelam olduğunu iyice kavradılar..." demektir. Cenâb-ı Hakk buna, eski semavi kitabların da, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olduğuna dair müjdesini eklemiş, "Ama buna rağmen onlar yine Kur'an'a iman etmemişp'nu inkâr etmişler; O'nu bazan şiir, bazan da sihir olarak adlandırmışlardır. Binâenaleh şayet biz O Kur'ân'ı Arapça bilmeyen kimselere de indirmiş olsaydık, onlar da yine onu inkâr eder ve inkârlarına, hileli yollarla mazeretler bulmaya çalışırlardı..." demek istemiştir.

Kalblerde Küfrün Yerleşmesi

Daha sonra da "Biz (küfrü) o günahkarların kalbine öyle bir sokduk ki..." buyurmuştur ki bu, "böylesi bir sokuşla, o Kur'an'ı mücrimlerin kalbine sokduk... O'nu onların kalblerine işte böylece yerleştirdik ve böylece karar kıldırdık... Onlara her ne yapılırsa yapılsın onların üzerlerinde yürüyüp gittikleri inkâr ve sapıklıklarını değiştirmeleri mümkün değildir..." demektir. Bu da, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i teselli eden ayetler zincirindendir. Çünkü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) onların küfürde İsrar ettiklerini anlayıp ve ezeli hükmün bu şekilde cereyan ettiğini bilince, onların iman edeceklerini ümit etmez. Nitekim darb-ı meselde, "ümitsizlik, iki rahatlıktan birisidir" denilmiştir.

Dödüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın "Biz (küfrü) o günahkârların kalbine öyle bir sokduk ki..." ifadesi her şeyin Allah'ın kaza ve yaratmasıyla olduğuna delâlet eder. Keşşaf sahibi şöyle der: "Allah, bu âyetle, bu yalanlama onların kalblerinde öylesine yer alıp kökleşti ki adeta yaratılmış bir şey gibi oluverdi..." manasını kastetmiştir." Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Cenâb-ı Hakk bunlarda, ya yalanlamayı doğruluğa, tercih etmeyi gerektiren bir şey yapmıştır, yahutta onlar da böyle bir şey yapmamıştır. Eğer birincisi olursa; biz, En'am Sûresi'nde tercihin vücub, noktasına varıp dayanmadığı sürece tahakkuk etmeyeceğine işaret etmiştik ki, bu durumda maksat hasıl olmuş olur. Yok, eğer bunlarda, tercihi gerektirecek olan herhangi birşeyi asla yapmamışsa, o zaman da Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz (küfrü) o günahkârların kalbine öyle bir sokduk ki..." demesi imkansız olur. Bu tıpkı, kuşun uçmasının onların küfürleriyle uzaktan ve yakından alakalı olmadığı zaman bu küfürlerinin o kuşun uçmasına isnad edilmesinin imkânsız oluşu gibidir.

Beşinci Mesele

Keşşaf sahibi şöyle der: "Şayet sen, "Cenâb-ı Hakk'ın "Biz (küfrü) o günahkârların kalbine öyle bir sokduk ki..." ifadesine göre O'nun "bu (Kur'an'a) inanmazlar" ifadesinin konumu nedir..." dersen, ben derim ki: Bunun konumu onu izah eden ve açıklayan bir konumdur. Çünkü bu ifade onu beyan etmek ve onların kalblerindeki inkarı tekit etmek için getirilmiştir. Böylece Cenâb-ı Hak bu ifadeyi "Onlar, Allah'ın vadettiği azabı bizzat gözleriyle görünceye kadar o Kur'ân'ı yalanlamayı sürdürürler..." şeklindeki manayı anlatıp ortaya koyan şeyin peşinden getirmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

203–208. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:209

Bu bölümü tek başına aç →

209. Âyetin Tefsiri

"Bize bir mühlet verilir mi?.." diyeceklerdir. Onlar, hâlâ azabımızı çabuklaştırmak mı istiyorlar? Şimdi sen bana haber ver: Biz onları senelerce yaşatıp faydalandırsak da, sonra kendilerine tehdid olunageldikleri çatıverse, o yaşayıp faydalandıkları (yıllar) kendilerini kurtarabilir mi? Biz hiçbir memleketi ona öğüt vermek üzere inzâr ediciler göndermedikçe, helak etmedik... Biz zulmedenler değiliz".

Bil ki Allahü teâlâ, onların, o elîm azabı görünceye kadar, iman etmeyeceklerini ve onlara o azabın ansızın geleceğini beyan edince, bunun peşinden işte bu esnada onlardan bir tehassür ve nedanet şeklinde sudur edecek olan ifadeyi getirmiş ve kurtulmanın imkansız olması halinde, kişinin yardım istemesi gibi "Bize bir mühlet verilir mi?.." diyeceklerini belirtmiştir. Çünkü onlar, ahirette, sığınılacak bir yerin bulunmadığını biliyorlar; ancak ne var ki onlar, bu sözü rahatlamak için söylemişlerdir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Onlar hâlâ, azabımızı çabuklaştırmak mı istiyorlar?.." ifadesine gelince bu, ilâhî izaba gelirken, onların durumunun, iki hareket tarzının farklı olduğunu anlayıp, böylece de ibret almaları için, kendisinden "mühlet" istemeleri olması gerekirken, onların dünyada iken o azabı hemencecik istemiş olmaları olduğunu beyan buyurmuş; sonra da yalanlarcasına ilahi azabın hemencecik gelmesini istemenin onlardan, dünyada faydalansınlar diye sadır olduğunu, ancak ne var ki bunun bir cehalet olduğunu açıklamıştır. Bu böyledir. Çünkü dünya nimetlerinden yararlanma süresi, azdır ve sonludur. Bundan sonra (ahirette) meydana gelecek azabın müddeti ise, sonsuzdur. Sonlu ve kısa ömürlü olan lezzetleri sonsuz elem ve acılara tercih etmek ise aklen caiz (doğru) değildir. Meymun b. Mihran'dan tavaf yaparken Hasan el-Basrî'ye rastladığı ve ona "bana va'z-u nasihat et" dediği, Hasan el-Basrî'nin ise sadece bu ayeti okuduğu; bunun üzerine Meymun un, "yemin olsun ki hakkıyla va'zettin" dediği rivayet edilmiştir. Ayetteki fiil, şeddesiz olarak şeklinde de okunmuştur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak kendilerine hüccetler ve deliller getiren inzarcı bir peygamber bulunmadan, hiçbir beldeyi helak etmediğini beyan etmiştir.

Ayetteki (zikrâ) ifadesi hakkında Keşşaf sahibi, "bu kelime, "tezkireten" (bir va'z-u nasihat) manasında olmak üzere mansubtur. Bu, ya (......) ve (......) (inzar etti hatırlattı) fiillerinin manaca birbirlerine yakın olmalarından ötürüdür ki buna göre sanki denilmek istenmiştir, ya "munzirûne" deki zamirden haldir, ki buna göre, "onlar onları, hatırlatıcılar olarak inzâr ederler" demek olur, yahut "onlar vaz'u nasihat ve hatırlatma ile onları inzar ederler" manasında olmak üzere mef'ûl-ü leh'dir, veyahutta bu ifade, "bu bir hatırlatmadır" manasında olmak üzere, mahzuf mübtedanın haberi olarak merfudur veya cümle-i i'tiradiyyedir, yahut "onlar, hatırlatıcı olan inzarcılardır" manasında olmak üzere, "münzirune"nin sıfatıdır. Peygamberler hatırlatma va'zu nasihat işine çok önem verip, bunun üstünde durdukları için, sanki bizzat "zikra" (hatırlatma) nın kendisi kabul edilmişlerdir." Bir başka izah da şöyledir: Zikra kelimesi, mef'ul-ü leh olarak fiili ile alâkalı olmasıdır. Buna göre mana, biz onları helak etmemiz, başkaları için bir zikra (hatırlatma) olsun ve böylece de onlar gibi isyan etmesinler diye, zalim kavmin beldelerini, ancak kendilerine inzarcılar göndermek suretiyle onlara delillerimizi anlatıp onları susturduktan sonra, helak ettik" şeklindedir. "Biz zulmedenler olmadık" ki, zalim olmayan bir avmi helak edelim. İşte kendisine dayanılacak olan izah budur. Buna göre eğer sen, edatından sonra, (......) (hicr, 4) ayetinde vâv getirildiği halde, bu ayette niçin getirilmemiştir" dersen, ben derim ki: "Aslolan, vâvın getirilmemesidir. Çünkü bu cümle, "karye"nin sıfatıdır. Ama vâv getirilmişse, bu da sıfatı mevsufa iyice bağlamak içindir.

Şeytan Vahye Kaynak Olamaz

Bu bölümü tek başına aç →

210–212. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:213

Bu bölümü tek başına aç →

213. Âyetin Tefsiri

"Onu, şeytanlar indirmedi. Bu, onlara hem yakışmaz hem onlar buna (esasen) güç de yetiremezler. Şüphe yok ki onlar, meleklerin sözünü dinlemekten kesinlikle uzaklaştırılmışlardır. Sakın, Allah ile beraber diğer bir tanrı daha çağırma. Sonra azablandırılmışlardan olursun".

Bil ki Allahü teâlâ, Kur'ân'ı, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olması bakımından, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in doğruluğuna delil getirip, bu da Kur'ân'daki sonsuz fesahattan ve Hazret-i Muhammet (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hiç öğrenimde bulunmadan ve başkalarından istifade etmeden, Kur'ân-ı Kerim'den, geçmiş milletlerin kıssaları hususunda, diğer semavi kitaplardakine tam tamına uygun olarak haber vermesi sayesinde anlaşılıp, kâfirler de: "Niçin bu, kâhinlere inen ve gelen diğer şeyler gibi cin ve şeytanların likası (haber verip getirmesi) ile olmasın deyince Allahü teâlâ işte buna şöyle cevap vermiştir: "Bu iş, şeytanlar için kolay yapılacak birşey değildir, çünkü onlar, atılan ateşlerle ve semavî fişeklerle kovalanmışlar ve gök ehli meleklerin sözlerini dinlemekten uzaklaştırılmışlardır.

Birisi şöyle diyebilir: Şeytanların bu işten, yani meleklerin sözünü dinlemekten alıkonulduklarını bilmek, ancak sâdık peygamberin haber vermesiyle bilinebilecek bir husustur. Binâenaleyh Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, iddiasında doğru olduğunu, Kur'ân'ın fesahati ve gaybtan haber verişiyle isbat edip, Kur'ân'ın fesahatinin ve gaybtan haber verişinin bir mucize oluşunu isbat etmek ise, ancak şeytanların bu işten menolundukları sabit olduğu zaman mümkün olunca, devr-i fasit (mantıkta, neticenin, mukaddimelerden biri olarak kullanılması) gerekir. Bu ise, bâtıldır." Buna şu şekilde cevap verilir: "Şeytanların bu işten alıkonulduklarını bilmenin, ancak Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in haber vermesi ile olacağını kabul etmiyoruz. Çünkü biz, sâdık (doğru) olanın şânına verilen değerin, düşmanın şânına verilen değerden daha fazla olduğunu zarurî olarak biliyoruz. Yine, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, şeytanlara lanet ettiğini, insanlara, onlara lanet etmelerini emrettiğini de kesin olarak bilmekteyiz. Binâenaleyh eğer, böylesi gaybî bilgiler, eğer şeytanların haber vermesi, ilkâ etmesi sayesinde olsaydı, kâfirler böyle bir bilgiyi haydi haydi elde ederlerdi. Bu sebeple de, kâfirlerin böylesi şeylere, öncelikle kadir olmaları gerekirdi. Binâenaleyh durum böyle olmadığına göre, şeytanların bu işten engellendiklerini ve gaybı bilmekten uzak olduklarını bilmekteyiz.

Cenâb-ı Hak bu cevabı verdikten sonra, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e hitaben "sakın, Allah ile beraber diğer bir tanrı daha çağırma" buyurmuştur, Aslında bu hitab, başkaları nadir. Çünkü hikmet sahibi olan zat, başkasına te'kidli bir şekilde hitab etmek istediğinde, bu hitabia maksad esasen hitab edilenin tabileri ise de, zahiren bu hitab, idareci durumunda olanlara yöneltilir. Bir de Cenâb-ı Hak peşisıra, buna uygun olan hususları bildirmek için, bu ifadeyi ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e hitaben getirmiştir.

Aşireti Uyarma Emri

Bu bölümü tek başına aç →

214–219. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:220

Bu bölümü tek başına aç →

220. Âyetin Tefsiri

"Sen, önce en yakın akrabalarım inzar et. Mü'minlerden sana tabî olanlara, kanat ger. Eğer sana isyan ederlerse de ki: "Ben, gerçekten sizin yaptıklarınızdan berîyim. Sen, o mutlak gâhb, o çok merhametli Allah'a güvenip dayan. O, kıyam ettiğin vakit seni ve secde edenler arasında dolaşmanı görür. Çünkü hakkıyla işiten, hakkıyla bilen O'dur".

Bil ki Allahü teâlâ, önce Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i alabildiğine teselli edip, ikinci olarak O'nun peygamberliğine dair hüccetler getirip, üçüncü olarak da inkarcıların sorularını ve şüphelerini zikredip, gerekli cevaplarını verince, bundan sonra Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, tebliğ ve peygamberliği ilgilendiren şeyleri emretmişte. Bunlar, şu üç şeydir:

1) "Sen, önce en yakın akrabalarını inzâr et" emrinin anlattığı husustur. Allahü teâlâ, işe önce Hazret-i Peygamber'den başlayıp, onu, Kendisinin yanısıra bir başka tanrıya ibadet etmesi halinde tehdit etmiş ve sonra O'na, kendisine derece derece yakın olanları bu işe (dine) davet etmesini emretmiştir. Bu böyledir, çünkü insan işi önce kendisi sıkı tutar, sonra akrabalarını yakınlık derecelerine göre bu işe davet ederse, hiç kimsenin bu hususta bir tenkidi olamaz, söylediği söz son derece faydalı, hükümleri alabildiğine geçerli ve tesirli olur.

Rivayet olunduğuna göre, bu ayet nazil olunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Safa Tepesi'ne çıkmış ve oradan kendisine derece derece yakın akrabalarına seslenerek, "Ey Abdulmuttaliboğulları, Ey Haşimoğulları, Ey Abdimenâfoğulları, Ey Muhammed'in halası Safiyye, ben, sizin için, Allah'dan gelecek hiçbir şeye mâni olamam. Fakat benden, istediğiniz kadar mal isteyiniz" demiştir."

Yine rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdulmuttalib oğullarını toplamıştı. Onlar o gün kırk kişi idiler ve her birinin bir koyunu ve bir çanak sütü vardı. O adamlardan her biri, koyunu ve çanaktakini yiyip içiyorlardı. Onlar, bunları yiyip bitirince Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) söze başlayıp, "Ey Abdulmuttalib oğulları, şu dağın arka eteğinde düşman süvarisi var" desem, bana inanır mısınız?" dedi. Onlar, "evet" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "o halde, sizi şiddetli bir azab gelmezden önce uyaran, ikâz eden bir peygamberim" dedi.

2) Bu, "Kanat ger" emrinin anlattığı husustur. Bil ki kuş, konmak için aşağıya doğru süzülmek istediğinde, kanatlarını büker ve yumar. Fakat uçmak istediğinde, kanatlarını açar ve çırpar. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, kuşun iniş esnasında kanatlarını kapamasını, tevazu ve yumuşaklıktan bir teşbih, bir darb-ı mesel kılmıştır.

Eğer, peygambere uyanlar, mü'minler olduğu halde aksi de yine böyle iken, daha niçin Cenâb-ı Hak, "mü'minlerden sana tabî olanlara... "demiştir?" denilirse, buna şu şekilde cevap veririz: "Biz, Peygamber'e uyanların sadece mü'minler olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü akrabalarından da pek çoğu, peygambere din için değil, akrabalık ve neseb sebebiyle uyuyorlardı.

Ayetteki, "Eğer sana isyan ederlerse de ki: "Ben, gerçekten sizin yaptıklarınızdan berîyim" ifadesinin manası açıktır. Cübbâî şöyle der: "Bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, onların günahlarında, beri olduğuna delâlet eder. Bu aynı zamanda, Allahü teâlâ'nın da, Peygamberi gibi, onların amellerinden ben olmasını gerektirir. Aksi halde peygamber, Allah'a ters düşmüş olur. Bu tıpkı, Peygamberin, Allah'ın gazabına uğramış kimselerden razı olması halinde, bu duruma düşmesine benzer. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, onların amellerinden bert olunca, o amelleri yapan (yaratan) ve irade eden daha nasıl Allah olabilir?" Buna şu şekilde cevap veririz: "Allah'ın, onların günahlarından berî oluşu, onları emretmeyip, aksine nehyetmesi manasındadır. Cenâb-ı Hakk'ın, o masiyetleri irade etmemiş olması meselesini ise kabul etmiyoruz. Bunun delili şudur: "Allahü teâlâ, onlardan bu masiyetlerin sâdır olacağını biliyordu. Allahü teâlâ'nın, olacağını bildiği şey ise mutlaka öyle olur. Aksi halde, Allah'ın ilmi, cehalete dönüşmüş olur ki bu imkânsızdır. İmkânsıza götüren şey de imkânsızdır. Olması muhakkak olan şeyin, olmaması murad edilmez. Binâenaleyh biz (ehl-i sünnetin) dediği şey sabit olur.

3) Bu "Güvenip, dayan"emrinin anlattığı husustur. Tevekkül, kişinin işini, o işi yapabilecek ve kendisine fayda ve zarar verebilecek kimseye bırakması demektir.

Ayetteki, ifadesi, "izzeti, kudreti ile düşmanlarını ezecek, rahmeti ile, onlara karşı sana yardım edecek Zât'a güven" demektir.

Tekallüb'ün Tefsirleri

Cenâb-ı Hak daha sonra, rahim olduğunu bildirmesinin peşinden, bu rahmetin sebebi gibi olan hususu belirtmiştir. Bu da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kıyam edişi (gece kalkıp namaz kılışı) ve secde edenler arasında dolaşmasıdır. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

Teheccüd Namazı Kılanlar

a) Bununla, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gecenin bir yarısında teheccüd namazı için kalkıp, çalışıp çabalayan, din için uğraşan mü'minlerin hallerine muttali olmak için, araştırmak üzere, onlar arasında (evleri arasında) dolaşması kastedilmiştir. Nitekim rivayet olunduğuna göre, gece namazının farziyeti neshedilince, sahabe-i kiram'ın taatlere karşı çok sevgisinden ötürü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onların ne yaptıklarını görebilmek için, O gece ashabın evleri arasında dolaştı ve o evleri, onlardan duyduğu zikrullah seslerinden ötürü, "arı kovanı" gibi buldu. Ayetteki "secde edenler" ifadesi ile namaz kılanlar kastedilmiştir.

Cemaat Halinde Namaz

b) Bunun manası şöyledir: "Allah seni, insanlarla birlikte cemaat halinde namaz kılmaya kalktığında görür." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in secde edenler arasında dolaşması da, onların imamı olduğu için, kıyamı, rükû'u, secdesi ve oturuşu ile, onlar üzerindeki tasarrufu manasınadır.

Müslümanlar

c) Bu, "sen, dini işleri yerine getirme ve bu hususta yetme hususunda, ne zaman kalkar ve secde edenlerle dönüp dolaşır, çabalarsan, bu halin Allah'a gizli değildir" demektir.

Namazda Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Arkayı Görmesi

d) Bununla, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, arkasında namaz kılanlara gözünün takılması kastedilmiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Rükunuzu ve secdeniz tam yapın. Allah'a yemin ederim ki, şüphesiz sizi, arkamda iken de görürüm' Buhâri, Salât, 40; Müslim, Salât, 110 (1/519).buyurmuştur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Çünkü hakkıyla işiten, hakkıyla bilen O'dur" buyurmuştur. Bu, "O, senin söylediklerini hakkıyla duyan, niyet edip yaptıklarını hakkıyla bilendir" demek olup, Cenâb-ı Hakk'ın semî olmasını, duymak suretiyle bildiği şeylerden başka birşey olduğuna delâlet eder. Aksi halde, "alîm" lafzı, zaten bu manayı ifade etmektedir. Bil ki, (......) ifadesi, nükallibüke şeklinde de okunmuştur.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Ecdadının Mü'min Oldukları

Bil ki râfizîler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dedelerinin mü'min oldukları görüşündedirler. Onlar bu hususta hem bu ayete, hem bir hadise tutunmuşlardır. Bu ayet hakkında, şunu demişlerdir: “Ayetteki, “secde edenler arasında dolaşmanı görür” ifadesi, sizin ileri sürdüğünüz manalara gelebileceği gibi, bizim dediğimiz şekilde, bununla, “Allah, O'nun ruhunu bir secde edenden, diğer bir secde edene taşımış, dolaştırmıştır” manasının kastedilmiş olması da muhtemeldir. Bütün bu manalar muhtemel olunca, bunlar arasında bir tezâd ve bir üstünlük bulunmaması gerekteği için, ayeti bu manalardan hepsine de hamletmek gerekir.”

Bu râfizîlerin hadisten delilleri ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in “Ben, hep temiz erkeklerin sulbünden, temiz kadınların rahimlerine aktarılıp durdum” şeklindeki sözüdür. Halbuki kâfir olan her insan, “Müşrikler ancak pisliktirler” (Tevbe, 28) ayetinden ötürü, pistir. Râfizîler sözlerine şöyle devam ederler: “Bu inancımızın yanlışlığına, “Hani İbrahim babası Âzer'e, “putları ilah mı ediniyorsun?” demişti” (En-âm. 74) ayetini delil getirirseniz, biz deriz ki: Buna şu şekilde cevap verilir: “Baba kelimesi bazan “amca” için de kullanılır. Yine Hazret-i Yakûb'un oğulları, Yakûb (aleyhisselâm)'a “Senin ilâhına, babaların-dedelerin İbrahim, İsmail ve Ishak'ın ilahına ibadet ederiz” (Bakara, 133) diyerek, İsmail (aleyhisselâm), amcası olmasına rağmen, “baba”sı olarak saymışlardır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, amcası Abbas'ı kastederek, “Babamı bana getirin” Kenzu'l-Ummâl, 10/30195. demiştir. Yine putları ilah edinen bu kimsenin, Hazret-i İbrahim'in annesinin babası olması da muhtemeldir. Çünkü Arapça'da buna da baba denir. Zira Cenâb-ı Hak, “Onun zürriyetindendir, Dâvud, Süleyman ...ve İsâ” (En'am. 84) buyurarak, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), ana tarafından onun dedesi olmasına rağmen, İsa (aleyhisselâm)'yı İbrahim (aleyhisselâm)'in zürriyetinden saymıştır.

Bil ki biz (ehl-i sünnet) bu hususta, Hak teâlâ'nın, “Babası, Âzer'e...” ayetine tutunmaktayız. Râfizîlerin söyledikleri ise, lafzı, zahirî manasından çıkarıp, mecazî mana vermektir. Onların, “Secde edenler arasında dolaşmanı” ayeti hakkında söyledikleri, “Bunu bütün manalara hamletmek gerekir” şeklindeki görüşleri mümkün değildir. Çünkü birkaç manaya gelebilen bir lafzı, aynı anda bütün manalarına birden hamletmenin caiz olmadığını beyân etmiştik. Râfizîlerin hadisden delillerine gelince, bu haber-i vâhid olup, Kur'ân'a muâraza edemez.

Şeytanın Kâhinler ve Yalancılarla Münasebeti

Bu bölümü tek başına aç →

221–222. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:223

Bu bölümü tek başına aç →

223. Âyetin Tefsiri

"Şeytanların kimlerin üzerine indiğini size bildireyim mi? Onlar, her günahkâr yalancının tepesine inerler. Onlar, onlara duyduklarını anlatırlar ve onların çoğu yalancıdırlar.".

Bil ki Allahü teâlâ, onların önceden ileri sürdükleri şüpheyi tekrar edip, buna şu iki şekilde cevap vermişdir:

1) "Onlar, her günahkâr yalancının tepesine inerler" diye... Bu, daha önce de anlattığımız şu hususun aynısıdır: Kâfirler, şeytana itaata davet ederler, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, şeytana, lanete ve ondan uzaklaşmaya davet eder.

2) "Onlar, şeytanlara kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar" diye... Bununla, "Onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in durumunu, kâhinlerin durumuna kıyas ediyorlardı. İşte bundan ötürü onlara sanki şöyle denilmektedir: "Eğer bu durum, sizin söyledğiniz gibi olsaydı -ki, kâhinlerin genel halleri, yalancı oluşlarıdır- Peygamberin durumunun da böyle olması gerekirdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, gayba ait haberlerinde doğruluğundan başka birşey ortaya çıkmadığına göre, O'nun durumunun kâhinlerinkine benzemediğini ve onların durumunun aksine olduğunu anlamış bulunmaktayız" manası kastedilmiştir.

Müfessirler bu ayet hakkında şu izahları yapmışlardır:

a) Burada bahsedilenler şeytanlardır. Rivayet olunduğuna göre şeytanlar, (göklerde) taşlanarak melekleri dinlemekten menolunamazdan önce, mele-i a'la'daki konuşmalara kulak verip dinliyor ve oradakilerin haberdâr oldukları gayblar hakkında, o meleklerin konuşmalarından bazılarını duyuyor, kapıyor, sonra da bunu kendi dostlarına ulaştırıyorlardı. Dostlarına ulaştırdıkları şeylerin çoğunda yalan söylüyorlardı. Çünkü o şeytanlar, duymadıkları şeyleri de, duyduklarına katıp tostlarına söylüyorlardı.

b) Onlar, meleklerden duyduklarını aynen dostlarına ulaştırıyorlardı.

c) "Effâk", (yalancılar), duyduklarını şeytanlara söylüyor, şeytanlar da kendi duyduklarını onlara haber veriyorlardı.

d) "Effak", (yalancı kâhinler), şeytanlardan duyduklarını, insanlara söylüyorlardı. Halbuki o kâhinlerin çoğu yalancıdır, şeytanların kendilerine söylemedikleri şeyleri de, şeytanlar söyledi diye iftira edip, söylüyorlardı.

İmdi, eğer, "Ayetteki (......) kelimesinin i'rabtaki yeri nedir?" dersen, derim ki: Bunun, hâl olmak üzere, mahallen mansub olması ve "duyduklarını söyleyerek inerler" manasında olması mümkün olduğu gibi, "effâk"in sıfatı olarak, mahallen mecrûr olması da mümkündür. Çünkü (......) ifadesi de cemi manasındadır. Bunun müste'nef bir cümle olarak irabdan mahalli olmayan bir kelime olması da muhtemeldir. Bunun, müste'nef bir kelime olması da muhtemeldir. Buna göre sanki birisi, "O şeytanlar, yalancılara niçin geliyorlarmış?" demiş de, cevaben, "şöyle şöyle yapmak için" denilmiştir.

Eğer, "Cenâb-ı Hak, onların herbirinin yalancı olduklarını bildirdikten sonra, daha niçin, "Onların çoğu yalancıdır" buyurmuştur" denilirse, ben derim ki: "Effâk, hep yalan söyleyen manasında değil, çoğu zaman yalan söyleyen demektir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, onların cinlerden-şeytanlardan naklettikleri şeyler hususunda, söyledikler sözlerinin bazısının doğru olduğunu, ama çoğunun bir iftira olduğunu bildirmiştir.

Sapıkların Uyduğu Şâirler

Bu bölümü tek başına aç →

224–226. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:227

Bu bölümü tek başına aç →

227. Âyetin Tefsiri

"Şairlere gelince, onlara da sapıklar uyar. Onların her sahaya daldıklarını ve gerçekten hep yapmayacakları şeyleri söylediklerini görmüyor musun? Fakat bunlardan, ancak imân edip sâlih amelde bulunanlar, Allah'ı çok zikredenler ve zulme uğratıldıktan sonra öçlerini alanlar böyle değildir. O zulmedenler yakında hangi inkalab (değişim) ile sarsılacaklarını görecekler.".

Bil ki kâfirler, "Şeytanların, kehâneti kâhinlere; şiiri de şairlere ilham edip, vermeleri gibi; Kur'ân'ı da Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e getirdiğini söylemek niçin mümkün olmasın?" deyip, Cenâb-ı Hak da, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) le kâhinler arasındaki farkı ortaya koyunca, bu ayetlerde de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile, şairler arasındaki farkı gösteren şeyleri bildirmiştir. Bu fark da, şairlere, genelde azıp-sapanların tâbi olmuş olmalarıdır. Cenâb-ı Hak daha sonra bu azıp-sapmayı, şu iki hususla izah etmiştir:

1) "Onlar, her sahaya dalarlar" diye... Bununla, onları takibettikleri çeşitli yollar kastedilmiştir. Bu tıpkı senin, "Ben bir vadide, sen bir vadide..." demen gibidir. Çünkü o şâirler, bazen bir şeyi zemmettikten sonra medhedebilirler veya aksini yapabilirler. Yine onlar, birşeyi küçümseyip değersiz olduğunu söyledikten sonra, aynı şeyi yüceltip saygı da duyabiliyorlar veya aksini yapabiliyorlar. Bu ise, onları şiirleri ile, hak ve doğruluğu elde etme peşinde olmadıklarını gösterir. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in durumu ise, bunun tam aksinedir. Çünkü işin başından sonuna kadar, hep aynı çizgide, yani Allah'a çağırma, âhirete teşvik etme ve dünyaya yönelmemeye davet etme çizgisinde devam etmiştir.

Yapmadıklarını Söyleyen Şairler

2) Onlar, hep, yapmayacakları şeyleri söylüyorlar" diye... Bu da, dalâlet işaretlerindendir. Çünkü onlar, bazan cömertliğe teşvik ediyor, bazan cömertlikten yüz çevirtiyor; bazan cimriliğe teşvik ediyor, bazan ise, ondan nefret ettiriyor; bazan insanları, atalarından çıkmış ufacık bir kusur ile tenkid ediyor, ama kendileri daha büyüğünü yapıyorlar. Bu da onların, azıp-sapmalarına delâlet eder. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelince, O, işe önce kendisinden başlamıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak ona, "Sakın Allah ile beraber diğer bir tanrı daha çağırma. (Sonra) azablandırılanlardan olursun" (Şuara, 213) demiştir. Daha sonra da oymak oymak akrabalarına dini tebliğ etmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak O'na, "Sen (önce) aşiretini uyar" (Şuara, 214) diye emretmiştir ki bütün bunlar, o şairlerin yollarına benzemez. Bu anlattıklarımız ile, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in durumunun, o şâirlerinkine benzemediği ortaya çıkar.

Makbul Şairler

Cenâb-ı Hak daha sonra, işte Hazret-i Peygamber ile şâirler arasındaki farkı anlatmak için, şâirlerin bu kötü özelliklerini sayınca, şu dört vasfı taşıyan şâirleri, bunlardan istisna etmiştir:

1) "İman, bu "iman edenler müstesna" cümlesi ile anlatılmıştır.

2) Amel-i sâlih. Bu da ayette "sâlih amelde bulunanlar" cümlesi ile anlatılmıştır.

3) Bunların şiirlerinin, tevhid, nübüvvet ve insanları hakka davet hususlarında olması... Bu da, "Allah'ı çok zikrederler" cümlesi ile anlatılmıştır.

4) Kendilerini hicvedenlere karşılık vermeleri durumu dışında, hiç kimseyi hicvetmemeleri... Bu da, "zulme uğratıldıktan sonra öçlerini alanlar böyle değildt" cümlesi ile anlatılmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Allah, çirkin sözün alenen söylenmesini sevmez, zulme uğrayanlardan olursa bu müstesna". (Nisa, 148) buyurmuştur. Hem sonra bu hususta şart olan, tecavüzü haddi aşmayı bırakmaktır. Çünkü Cenâb-ı Allah, "Kim size karşı haddi aşarsa, siz de tıpkı onların haddi aşmaları kadar ona karşı koyun (haddi aşın)" (Bakara, 194) buyurmuştur. Ayetteki, bu istisna ile, Abdullah b. Ravaha, Hassan b. Sâbit, Ka'b b. Malik, Ka'b b. Züheyr gibi şairlerin kastedildiği ileri sürülmüştür. Çünkü bunlar şiirleriyle Kureyş kâfirlerini hicvediyorlardı. Ka'b b. Mâlik (radıyallahü anh)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm) bana, "Kureyş'i hicvedin. Canım, elinde olan Allah'a yemin ederim ki, sizin onlara bu hicviniz, ok yağdırmadan daha çetindir." Yine, Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm), Hassan b. Sâbit (radıyallahü anh)'e hep, "Söyle, Ruhu'l-Kudüs de seninledir" derdi.

Zalimleri Bekleyen Sarsıntı

Ayetteki, "O zulmedenler, yakında hangi inkilab (değişim) ile sarsılacaklarını görecekler" cümlesine gelince, Allah en iyisini bilir ya, bana göre bu şu manayadır: "Allahü teâlâ bu sûrede, Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm)'in kalbinden kederini silecek aklî delilleri, geçmiş peygamberlerin (aleyhisselâm) kıssalarını, peygamberliğinin hüccetlerini, müşriklerin O' onunla Onu, bazan kâhin, bazan şâir diye adlandırmalarından tutarsızlıklarını, önce Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm) ile kâhinler arasında, sonra yine O'nunla şâirler arasındaki farkı zikrederek anlatmış ve sûreyi işte böyle büyük bir tehdidle sona erdirmiştir. Bu, "Kendilerine zulmedip, ayetlerimizi düşünmeyen, delillerimiz hakkında kafa yormayan bu kimseler, yakında hangi inkılâb ile sarsılacaklarını görüp anlayacaklar" demektir. Alimlerin çoğu, "Bu ifadeyle, Cenâb-ı Hakk o şâirlerde bulunduğunu söylediği yollardan, insanları menetmeyi kastetmiştir" demişlerdir. Ama birinci izah, sûrenin başından-sonuna kadarki nazmına daha uygundur. Allah en iyi bilendir.

Hamd âlemlerin Rabbi Allah'a aittir. Salat, efendimiz ümmî peygamber Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, ailesine, ashabına, mü'minlerin anneleri olan peygamber zevcelerine ve kıyamete kadar, bunlara güzellikle uyan mü'minlere olsun. (Âmin)

Bu bölümü tek başına aç →