KEŞŞÂF TEFSİRİ
Şuarâ Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah'ın Adıyla
1. Âyetin Tefsiri
mesi veya (Yâ’ya) meylettirilmesi ile; (Sîn’deki) Nûn’un izhar veya idğamıyla okunmaktadır.
2. Âyetin Tefsiri
olan “kitabın âyetleridir.” Apaçık kitaptan kasıt, bu sûre veya Kur’ân’dır. Mâna “Böyle müstakil harflerden oluşan bu şeyin âyetleri, apaçık kitabın âyetleridir.” şeklindedir.
3. Âyetin Tefsiri
[1566] ٌ ْ َ boğazlarken en derindeki אع َ ُ -denilen damara ulaşılma اsıdır. Keserken ulaşılan en uç nokta burasıdır. َ َ şefkat gösterme anlamı vermektedir; kavminin İslâm’a girmemesindeki başarısızlığa üzülerek, ölür-cesine kendini harap etme, kendine acı çektirme demektir. َ ِ ِ ْ ُ ا ُ َכُ أَ irelkeceyemte nami, isedafi için veya iman etmeleri imkânsız olduğu için yahut iman etmeyecekleri korkusuyla demektir. [כ َ ٌ א ifadesi] Katâde’den (r.a) [v. 117/735], izâfetle bâhı‘u nefsike (kendini paralayacaksın) şeklinde nakledilmiştir.
4. Âyetin Tefsiri
[1567] Âyet ifadesiyle onu kontrol altında tutarak imana mecbur et-meyi kastetmiştir.ْ َ َ cümlesi ْل ّ ِ َ ُ ile başlayan cevap cümlesine atfedil-miştir; ancak enzelnâ denilseydi de doğru olurdu. Bunun benzeri َق َ َ ْ (tasaddukta bulunsam ve salihlerden olsam…” [Münâfikūn 63/10]…“) وَأכَُâyetidir; sanki ْق َ َ (tasaddukta bulunayım) denilmiştir.Âyet[mâzi muzâri değişikliğiyle] lev şi’nâ le-enzelnâ ve fe-tazıllu a‘nâkuhum şeklinde de okunmuştur.
[1568] Şayet“ َ ِ ِ א َ ’nin אق ın haberi olarak gelmesi nasıl doğru’أolur?” dersen şöyle derim: Kelâmın aslıfe-zallû le-hâ hādı‘îne şeklindedir.1 İşin boyun eğilerek yapıldığını açıklamak için “boyunlar” kelimesi eklen-miş ve ifade aslı üzere bırakılmıştır; tıpkı zehebet ehlu’l-yemâme cümlesin-deki gibi ki sanki ehl zikredilmemiş gibidir.2 Ya da boyun eğme fiiliyle akıl sahipleri nitelendiğinden, tıpkı َ ِ ِ א َ ِ (“…bana secde ediyorlar.” [Yûsûf 12/4]) örneğinde olduğu gibi boyunlardan, akıllıymışlar gibi َ ِ ِ א َ şeklin-de bahsedilmiştir. Şu da söylenmiştir: אس אق ا insanların liderleri ve önde أgelenleridir; onlardan baş, alın/perçem, göğüs (sadr) kelimeleriyle bahse-dildiği gibi, onlar boyunlara da benzetilirler. Nitekim şair şöyle demiştir:
İleri gelen insanların toplandığı bir mahfilde…
[1569] Nevâsi’n-nâs ifadesinin“insan toplulukları” olduğu da söylen-miştir. Onlardan bir topluluğun gelmesini ifade için câena ‘unukun mi-ne’n-nâs (insanlardan bir topluluk bize geldi) denilir. İfade, fe-zallet a‘nâku-hum le-hâ hādı‘aten şeklinde de okunmuştur.3 İbn Abbas (r.a.)’ın “Bu âyet, bizimle Emevîler hakkında nâzil olmuştur. İktidar bizim lehimize, onların aleyhine olacak; bir zorlanıştan sonra bize boyun eğecekler; şan-şeref ve güçten sonra zillet onları bulacak.” dediği rivayet edilmiştir.
5. Âyetin Tefsiri
[1570] Yani Allah, her ne zaman bir öğüt ve hatırlatma olarak vahyini onlara yenilese onlar da yüz çevirme ve inkârlarını yenilemişlerdir. Şayet “Maksat aynı olduğu halde neden -yüz çevirme, yalanlama, alay etme şek-linde- farklı lafızlar kullanılmış?” dersen şöyle derim: Maksatlar farklıla-şınca lafızlar da değişmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: Kur’ân’dan yüz çevir-diklerinde onu yalanladılar; onu yalanladıklarında değeri gözlerinde azaldı, alay etme ve küçümseme hedefi oldu; çünkü hakka yönelip onu kabul eden kişi, onu onaylayan ve yalanlama düşüncesinde olmayan biri olur; hakkı onaylayan, ona saygı duyar.
6. Âyetin Tefsiri
[1571] “Yakında başlarına gelecek!” ifadesi, onlara karşı bir tehdit ve uyarıdır; Bedir savaşında veya kıyamet günü Allah’ın azabı kendileri-ne dokunduğunda öğrenecekler demektir. א alay ettikleri şeydir ki o da Kur’ân’dır. İşte, onun kendilerince gizli olan mühim haberleri ve durumları yakında “başlarına gelecektir!
7. Âyetin Tefsiri
[1572] -Bitki çeşidi anlamına gelen- zevci kerîm olarak (yani değerlilik ile) nitelemiştir. Kerîm, bir konuda memnun olunan / hoşnut kalınan ve övülen şeylerin tamamı için kullanılan bir niteliktir. Kişinin iyiliğinden ve güzelliğinden hoşlanıldığında vechun kerîmun, mânaları ve faydaları konu-sunda etkilenilen bir kitaba da kitâbun kerîmun denilir. Şair şöyle demiştir:
Keremiyle -yani parmak ısırtan cesaret ve yiğitliğiyle- safları yarana kadar…
İşte en-nebâtü’l-kerîm de kendisine müteallık faydalarından insanların memnun kaldıkları bitkidir.
8. Âyetin Tefsiri
9. Âyetin Tefsiri
Rahîm). [1573] “Şüphesiz bunda” yani bu tür bitkilerin bitirilmesinde, bunları
bitirenin ölüleri de diriltebileceğine yönelik “bir âyet vardır.” Allah Teâlâ, onların çoğunun kalplerinin mühürlendiğini ve artık iman etmelerinin beklenmeyeceğini bilmiştir. [Ama] “şüphesiz senin Rabbindir” kâfirleri ce-zalandıracak derecede “mutlak izzet sahibi”; tövbe ederek, iman edip salih amelde bulunanlar için ise “merhametli.”
[1574] Şayet“ -ifadelerini bir arada kul (her türden) כ ile (nice) כlanmanın anlamı nedir? Kem enbetnâ fî-hâ min zevcin kerîmin (Biz orada nice güzel çiftler bitirdik.) buyrulsaydı?” dersen şöyle derim: כ ifadesi, bitki çeşitlerini ayrıntılı olarak kapsamaya delâlet ederken, כ o kapsama girenlerin son derece fazla sayıda olduğunu göstermektedir. Âyette, her iki mâna bir arada verilmiş olmakta ve Allah’ın kudretinin kemaline dikkat çekilmektedir.
[1575] Şayet“Zevcin kerîm diye nitelenmesinin anlamı nedir?” der-sen şöyle derim: İki anlamı söz konusudur. İlki, faydalı - zararlı iki tür bitki olmasıdır. Yeryüzünde biten faydalı bitki türlerinin çok olduğunu zikretmiş; zararlıları söylemeyi ise terketmiştir. İkincisi, faydalı - zararlı bütün bitkileri kapsaması, tamamını kerîm diye (güzellikle) niteleme-si ve bitirdiği bitkilerin sadece faydalı olacağı konusunda uyarmasıdır; çünkü hikmet sahibi olan (Allah), edimlerini sadece doğru bir maksat ve sonsuz bir hikmetle yapar. Gafiller anlayamasa da, akıl sahipleri bile tam kavrayamasa da…
[1576] Şayet “Çeşitleri zikredip, çokluk ve kapsamlılık kelimeleriyle de buna işaret edildiğinde -ki bu yönüyle onu sadece gaybı bilen sayabilir- ne-den bunda ‘bir âyet’ vardır buyurdu da ‘âyetler’ vardır buyurmadı?” dersen şöyle derim: Bu iki şekilde açıklanabilir; burada َא ْ َ ifadesinin (bitirdik) أَmasdarına işaret edilmiş ve sanki “Bitkinin bitirilmesinde bir âyet var; ama ne âyet!..” buyrulmuştur. Ya da “Bu çiftlerin her biri bir âyettir.” anlamı kastedilmektedir ki benzer birçok örnek daha önce geçmişti.
10. Âyetin Tefsiri
11. Âyetin Tefsiri
ni tescillemiş oldu; sonra, zalim kavmin anlam ve çevirisi ‘firavun kavmi’ imişçesine “ Firavun kavmine” ifadesini ona atf-ı beyan yaptı. Sanki bunlar aynı mânada olmak üzere peşpeşe gelmiş iki ibare imiş de, bunlardan bah-seden biri, dilerse zalim kavim diyerek dilerse firavun kavmi diyerek aynı şeyi ifade ediyormuş gibi.
[1578] Zâlim ismini ise iki yönden hak etmişlerdir; inkârcılık ve kötü-lükleriyle kendilerine zulmetmeleri yönüyle; İsrâiloğullarını köleleştirmeye çalışarak onlara haksızlık etmeleri yönüyle.
نَ) [1579] ُ َ َ -ifadesi) Nûn’un kesresiyle e-lâ yettekūni şeklinde de okun أَmuş olup anlamı, “Hâla Benden sakınmayacaklar mı?” şeklindedir. İki Nûn yan yana geldiğinden dolayı Nûn, kesre ile yetinildiğinden dolayı da Yâ hazfe-dilmiştir. Şayet“Hâlâ sakınmayacaklar mı?!’ cümlesi neyle ilişkilidir?” dersen
şöyle derim: Bu, Mûsâ’yı kendilerine uyarı için göndermenin akabinde geti-rilmiş yeni bir cümle olup; Firavun kavminin çirkin zulüm ve adaletsizlikleri, hiçbir âkıbet endişesi taşımamaları, Allah’ın [ azap] günlerinden az korkup az sakınmaları karşısında Hazret-i Mûsâ’yı şaşkınlığa sevketmek için “Hâlâ sakın-mayacaklar mı?!” buyrulmaktadır. “Hâlâ sakınmayacaklar mı?!’ ifadesinin “zâ-limler” ifadesindeki zamirden hal olması da mümkündür; ‘Allah’tan ve O’nun cezalandırmasından korkmadan zulmeden kavme.’ demektir; daha sonra bu hâle, yadırgama ifade eden Hemze eklenmiştir. İfadeyi muhatap sıygasıyla e-lâ tettekūne (“Hâlâ sakınmayacak mısınız?!’)şeklinde okuyanlara gelince, memnu-niyetsizliklerini onların yüzüne yüzüne ifade etmek ve yadırgamalarını yüzlerine söylemek maksadıyla iltifat sanatı yapmışlardır. Nitekim bunun örneğini, değer verdiği birini öldüren katil hakkında şikâyette bulunan kişinin katille yüz yüze karşılaştığında söylediklerinde de görürsün. Kişi yoğun bir duygu ve kızgınlık-la [katil hakkında, gıyabında] şikâyette bulunurken arkadaşına olan üzüntüsünü bir kenara bırakıp, kınayarak ve azarlayarak katile “Hiç Allah’tan korkmadın mı!? Kuldan utanmadın mı!?” der.Şayet“İltifatın anlamı nedir? Konuşmada Mûsâ (a.s.)’a hitap edilmektedir. İltifat edilen kimseler1 ise o an gaiptirler ve ne hisset-tikleri bilinmemektedir?” dersen şöyle derim: Bu sözün, onlara gönderilen zatla yapılan konuşmadaki varlığı, sözü bizzat onların yanında söylemek ve onların kulağına işittirmek anlamındadır; zira bu sözü tebliğ eden, insanlara ulaştırıp onlar arasında yayan odur. Bu ifadede onun takvasını arttırmaya yönelik bir teş-vik ve incelik vardır. Kâfirler hakkında indirilen nice âyetler vardır ki onu düşün-mek ve onun varlığından ibret almak noktasında en büyük pay müminleredir.
نِ [1580] ُ َ َ ifadesinde -Ya’lı olarak ve Nûn’un kesresiyle- bir anlam أَyönü daha vardır; o da tıpkı e-lâ2 yescudû (Dikkat edin [Ey kavim! Sadece Allah’a] secde etin. [Neml 27/25]) âyetinde olduğu gibi “Ey insanlar! Dikkat ediniz; Benden sakınınız.” anlamında olmasıdır.
12. Âyetin Tefsiri
13. Âyetin Tefsiri
ن] כ -daki] En’in sılasına atfedilerek mansūp da olabilir. Bu ikisi arasında’أن ki anlam farkı şudur: Merfû‘ olduğunda onda üç illet bulunduğunu ifade eder; yalanlanmadan korkmak, göğsünün daralması ve akıcı konuşamamak.
1 Yani, Allah’ın Mûsâ ile konuşurken kendilerine yöneldiği Firavun ve kavmi (el-multefetn ileyhim). 2 Âyette وا ّ .ve e-lâ yescudû şeklinde iki kıraat vardır; müfessir şeddesiz olan kıraati kullanmaktadır أ
Mansūb olduğunda ise hissettiği korku her üçüyle de (yalanlama, göğsün daralması, akıcı konuşamama) ilişkili olmaktadır. Şayet“Mansūbda, kor-ku üç maddeyle ilişkilendirilmektedir ama bunların özü akıcı konuşama-maktır. Korkunun hakikat anlamı ise insanın ileride meydana gelecek bir şeyle ilgili üzülmesidir. Burada ise bu, gerçekleşmiş durumdadır. O zaman korkunun bununla ilişkilendirilmesi nasıl caiz olur?” dersen şöyle derim: Korku, yalanlamayla ve bunun sonucu hâsıl olan şeyle, yani göğsün da-ralmasıyla ilişkilendirilmiştir; dildeki tutukluk, mevcuda ilavedir. Yalnız, davete başlamasıyla birlikte bu tutukluk zâil olmuştur. -Çok az bir tutukluk kaldığı da söylenir.- Şayet“İleri sürdüğün bu mazereti merfû‘ kıraat reddet-mektedir; zira [ref‘ ile okunduğunda] anlam, ‘Dilim tutuk vaziyette göğsümün daralacak olmasından korkuyorum.’ şeklindedir.” dersen şöyle derim: Bu, muhtemelen davetten ve davete cevap verilmesinden öncedir. Tutukluktan kalan az bir miktarın kastedilmesi de mümkündür, yani dilindeki düğüm çözülmüş olmakla birlikte Hârun (a.s.) gibi fasih, güzel konuşan, dil can-bazlarından ve söz sihirbazlarından olmayabilir ki onu bu sebeple yanına almak istemiştir. “Hem biraderim Hârun, dil bakımından benden daha fa-sihtir…” [Kasas 28/34] ifadesi de buna delâlet eder.
אرُ ونَ [1582] َ ٰ َ ْ إِ ِ رَْ َ (Hârun’a da elçilik ver) ifadesinin anlamı şudur: “Cebrâil’i ona gönder, onu nebi kıl; beni onunla destekle, gücümü onunla pekiştir.” Bu, özet bir cümle olup başka yerlerde ayrıntılı şekilde aktarılmış-tır. Burada ise Mûsâ (a.s.) َאرُ ون َ ٰ َ ْ إِ ِ رَْ َ diyerek meramını en güzel şekil-de özetlemiş; onu peygamber kılmasını istediği anlamına gelen bir cümle kullanmıştır. Uzun bir şeyin kısaltılmasına ve güzelliğine örnek, “Siz ikiniz âyetlerimizi yalanlayan o kavme gidin!’ dedik ve sonuçta o kavmi yerle bir ettik.” [Furkān 25/36] âyetidir; çünkü kıssanın başı ve sonu olan ‘uyarmayı ve yerle bir etmeyi’ özet olarak zikretmekle yetinmiş, bu ikisini zikretmekle de uzun bir kıssanın tamamındaki maksada işaret etmiştir ki maksat; bunların Allah’ın âyetlerini yalanlayan bir topluluk olduğu, Allah Teâlâ’nın da onları susturduğudur. Hâsılı; O bunlara iki elçi göndermiş, onlar bu iki elçiyi yalanlamışlar; Allah da onları helâk etmiştir.
[1583] Şayet“Mûsâ (a.s.)’ın, Allah’ın emrini -hiç düşünmeden, bir-takım gerekçeler ileri sürmeden- ‘Başüstüne!’ diyerek anında kabul etme-mesi nasıl mümkün olmuş? Hem de Allah’ın, arkasında olduğunu bildi-ği halde…” dersen şöyle derim: Mûsâ, emre uymuş ve kabul etmiştir;
fakat Allah’ın emrini uygulamada, mesajını ulaştırmada yardımlaşsınlar diye Rabbinden kardeşiyle kendisini desteklemesini istemiştir; talep konu-sunda öncelikle özrünü dile getirmiş, sonra talep etmiştir. Emrin uygulan-ması ile ilgili yardımcı talep etmeden evvel özür beyan etmesi, o emre uy-mada duraksamak ya da gerekçe göstermek demek değildir. Zaten, yardım talep etmesi, mazeret ürettiğine değil, işi üstlendiğine delil olarak yeterlidir.
14. Âyetin Tefsiri
[1584] Suçla, o Kıptîyi öldürmesini kastetmiştir. -Kıptînin, Firavun’un fırıncısı olduğu ve adının Fâtûn olduğu söylenir.- Anlam şöyledir: “Üze-rimde, onlara karşı işlediğim bir suçun sorumluluğu var; o da öldürme ey-lemine karşı bana kısas yapılmasıdır. Bundan dolayı beni öldürmelerinden korkarım.” Buna göre, cümlede muzāf (sorumluluğu) hazfedilmiş olmak-tadır. Ya da kötülüğün cezası kötülük olarak isimlendirildiği gibi1, suçun sorumluluğu da suç olarak isimlendirilmiştir.
[1585] Şayet“Bu üç şeyin illet [bahane] olması ihtimalini kabul etmedin ve bu illetleri aradığı destek için hazırlık niteliğinde kabul ettin. Peki, [bu] dördüncü illet hakkında görüşün nedir?” dersen şöyle derim: Bu, ortaya çıkabilecek belayı başından savmaya çalışmak ve risâlet görevini yapmadan önce öldürülmekten korkmaktır. Kendisinden sonra ‘Asla!’ şeklindeki red‘ ifadesi ile birlikte, koruma ve belayı savma vaadi gelmişken, bu nasıl baha-ne üretme olabilir ki!?
15. Âyetin Tefsiri
[1586] “Asla!.. İkiniz birlikte gidin.” ifadesiyle Allah, iki icâbeti bir ara-da vermektedir; zira [i] Mûsâ (a.s.), başına açacakları belaları başından sav-masını istemişti; bu sebeple, korkmasına hiç gerek olmadığını belirterek belayı başından savacağını vaat etti. [ii] Yine, kardeşinin kendisine destek olmasını Allah’tan niyaz etmişti; buna cevaben de “İkiniz” yani sen ve iste-diğin kişi -ki Hârun’dur- “birlikte gidin” buyurdu. 1 Muhtemelen, Şûrâ 42/40’daki “Kötülüğün karşılığı dengi bir kötülüktür.” ifadesine telmihte buluna-
rak, kötülüğe verilen cezanın -aslında kötülük olmadığı halde- mecazen bu adla anıldığını ifade ediyor; sözgelimi ‘insanlara hayat bahşetsin diye konulan kısas cezası’na kötülük denmez, demek istiyor. Oysa burada -Mekkî bir sûre olduğundan- hukukî kurumsal bir cezadan ziyade, fertlerin birbirlerine kestikle-ri münferit cezalardan söz edilmekte; suçluyu cezalandırırken aşırıya kaçılmaması tavsiye edilmektedir; yani aslında mağdur ve mazlum durumdaki kişi de düşmanına hakikî mânada bir ‘kötülük’ etmektedir.
[1587] Şayet“‘א َ َ אذْ َ ’ sözü neye atfedildi?” dersen şöyle derim: Kellânın işaret ettiği fiile atfedilmiştir. Adeta; “Ey Mûsâ! Endişe ettiğin şeyi önemse-me. Sen ve Hârun gidin.” denmektedir. “Sizinle beraber (görmekte ve) işit-mekteyiz.” sözü mecazî bir cümledir. Bununla şunu kastetmektedir: “İki-niz ve düşmanınız hakkında ben, aranızda bulunup düşmanınızla aranızda geçenleri işittiğinde size destek verip başarıya ulaştıran biri gibi olacağım; sizi galip ve üstün kılacak, onun ise gücünü kırıp etkisizleştireceğim!” Bu iki ifadenin [yani أ وأرى fiillerinin] innenin haberleri olması veya ن ُ ِ َ ْ ’un zarf-ı müstakar, ُכ َ َ ’ün zarf-ı lağv olması da mümkündür.
[1588] Şayet “َن ُ ِ َ ْ ُ (işitmekteyiz) ifadesini mecaz kabul ederken neden כُ َ َ ’ü buna karine kıldın? Oysa Allah, işiten ve işitici olmakla hakiki anlamda
vasıflandırılır?” dersen şöyle derim: Fakat O, dinleme fiili ile hakiki anlamda ni-telenemez; zira dinleme kulak verme ile ortaya çıkar. İşitme eyleminde ‘dinleme’, görme eylemindeki ‘bakma’ konumundadır. Nitekim “De ki: (Kur’ân okudu-ğum sırada) cinlerden bir topluluğun (beni) dinledikleri ve şöyle dedikleri bana vahyedildi: Doğrusu biz, öyle enteresan bir Kur’ân dinledik ki…” [Cin 72/1] âyeti de bu kabildendir. İstema‘a ilâ hadîsihî fe-semi‘a hadîsehû; yani “Ona kulak verdi ve duyma organıyla onu algıladı.” denilir. Peygamber (a.s.)’ın “Kim, istemedik-leri halde bir topluluğu dinlerse kıyamet günü kulağına erimiş kurşun dökülür!” [Buhārî, “Ta‘bîr”, 45] buyruğundaki dinleme de bu kabildendir.
16. Âyetin Tefsiri
17. Âyetin Tefsiri
[TāHâ 20/47] âyetinde tesniye olduğu gibi burada niçin tesniye gelmedi?” dersen şöyle derim: Resûl, gönderilen veya mesaj anlamındadır. Orada gön-derilen anlamında kullanılmış; dolayısıyla, tesniye getirilmesi kaçınılmaz olmuştur. Burada ise mesaj anlamındadır. Sıfat yapıldığında -tıpkı savm (oruç tutan) ve zevr (ziyaretçi) kullanımlarında masdarla sıfat yapıldığında olduğu gibi- müfred, tesniye ve cemi farketmemektedir. Şair;
Ona beni gönder; zira elçilerin en iyisi haberin tüm yönlerini en iyi bilendir.
demiş ve kelimeyi çoğul anlamında kullanmıştır. Resûlün risâlet anlamında olduğunun şahidi ise şu şiirdir:
Yalan söylüyorlar muhbirler! Ne bir sır verdim onlara ne de mesaj gönderdim!
ل -kelimesinin müfred olması da mümkündür; zira birbirlerini des رtekledikleri, aynı şeriatte ittifak ettikleri için, yani gerek dinde gerekse ka-rındaşlıkta ‘bir’leştikleri için ikisi hakkında aynı hüküm verilmiştir; ikisi tek bir elçi gibidir. Ya da “ikimizden biri” anlamı kastedilmiştir.
[1590] ْ ِ ifadesi, ey ersil (yani “gönder diye”) anlamındadır; çünkü أنَْ أرَْ resûlde “gönderme” anlamı vardır; göndermede söz söyleme (kavl) anlamı bulunduğundan -seslenme, yazma vb. durumlarda- ursiltü ileyke eni’f‘al kezâ (Şunu yap diye sana gönderildim.) diyebilirsin.1 İrsâlin anlamı, senin ersele’l-bâzî (Şahini gönderdi.) şeklindeki cümlende söylediğin gibi, salıver-me ve yollamadır. Anlamı da “Bırak onları; bizimle birlikte Filistin diyarına gitsinler.” anlamındadır. Burası, o ikisinin yurdu idi.
[1591] Rivayete göre, ikisi Firavun’un kapısına gelmişler. Bir yıl ken-dilerine izin verilmemiş; sonunda kapıdaki görevli; “Burada ‘Âlemlerin rabbinin elçisi’ olduğunu iddia eden bir insan var!” deyince, Firavun; “Bı-rak şunu da, biraz gülüp eğlenelim!” demiş. İkisi mesajı iletince, Firavun Mûsâ’yı tanıyarak “Seni biz yetiştirmedik mi!?..” demiş.
[1592] Cümlede “Ve ikisi Firavun’a geldiler ve bunu kendisine söyle-diler.” kısmı hazfedilmiştir. Çünkü karıştırılmayacak kadar açıktır. Bu tür özetlemeler Kur’ân’da çoktur.
19. Âyetin Tefsiri
dolayı böyle adlandırılmıştır. ك ُ ifadesi, Ebû Amr’dan [v. 154/771] ge-len bir rivayette Mim sâkin olarak min ‘umrike şeklindedir. َ ِ ِ ifadesiyle ilgili, onların yanında 30 sene kaldığı söylenmiştir. Yine, 12 yaşındayken Kıptîyi yumrukladığı, sonra oradan kaçtığı da söylenmiştir. Bunların han-gisi doğru, en iyi Allah bilir.
1 Bilindiği gibi, en-i müfessire “söz / söyleme” anlamındaki kelimelerden sonra gelir; bu anlamın resûl (elçi) kelimesinde de olduğu açıktır; çünkü elçiler bir mesajı muhataba iletmesi / aktarması, yani söyle-mesi için gönderilirler.
َכ [1594] َ ْ َ (o yaptığın şeyi) kelimesi, Şa‘bî’den gelen rivayette fi‘lete-ke şeklinde esreli olup, Kıptîyi nasıl öldürdüğünü ifade etmektedir; çünkü onu yumrukla öldürmüştür ki bu da bir öldürme nev‘idir. el-Fa‘letü kalıbı ise, tek bir vuruş ifade eder.1
[1595] Firavun Mûsâ’ya, kendisini yetiştirip adam sıfatına sokma şeklinde-ki nimetlerini bir bir saydı ve fırıncısının ölümü Mûsâ eliyle gerçekleştiği için onu kınadı. Hatta “Ve o yaptığın şeyi yapmadın mı?! Sen gerçekten nankörler-densin!..” diyerek Mûsâ’nın çok kötü, çok çirkin bir şey yaptığını söyledi.
כא [1596] ifadesinin [i] hal olması da mümkündür: “Benim وأ اnimetlerime nankörlük ederek onu öldürdün! Ya da ‘o [Kıyamet] saatini inkâr edenlerden’ olmakla suçladığın kişilerden biri2 olarak onu öldürdün!” demek istiyor; ona iftira atıyordu veya onun durumundan bîhaberdi; çünkü Mûsâ onların arasında ‘korkudan gerçek inancını gizleyerek’ yaşıyordu. Allah, pey-gamber yapmak istediği kullarını büyük -ve bazı küçük- günahlardan korur. Kâfirlikten mi korumayacak!? [ii]َ ِ ِ כَא ْ َ ا ِ َ ,ifadesinin, Mûsâ (a.s.)’ın وَأَnimete nankörlük edenlerden olduğuna dair [müstakil] bir hüküm olması da mümkündür. Çünkü nimete nankörlüğü alışkanlık haline getiren birinin, kendisine nimet veren kişinin has adamlarını öldürmesi beklenmedik bir şey değildir. Ya da bununla Firavunu ve ilâhlığını inkâr edenlerden olması ifa-de edilmektedir. Onların dinini inkâr edenlerden olduğuna işaret etmesi de muhtemeldir. Nitekim “Seni ve tanrılarını terk edip…” [A‘râf 7/127] âyetinin de delâlet ettiği üzere, onların da tapındıkları ilâhları vardı. -[“Tanrılarını” anla-mındaki âlihetek kelimesi] ilâheteke (tanrılığını) şeklinde de okunmuştur.-
22. Âyetin Tefsiri
etmeyi, diğeri “bir çeşit” yardım etmeyi ifade eder. 2 Bu ihtimale göre, Firavun Mûsâ’yı Kıyameti inkâr edenlerden olmakla suçlamış oluyor; yani şu an bizi
bu konuda itham ediyorsun; ancak bir zamanlar sen de bizim dinimizden idin; sen de biz Kıptîler gibi kâfir idin; sen de sarayda bir Mısır prensi, yani firavun namzedi olarak yetiştirilmiştin… Devam eden kısımda müfessir bunu bir iftira olarak nitelendiriyor; ancak –seküler Tarih ilmi bakımından münkün ise de- âyetlerin bağlamına uymuyor; sözün sahibinin ( Firavun’un), Mûsâ’yı, dolayısıyla kendisini de bir “kâfir” olarak niteleme durumuna düşmesi uzak bir ihtimaldir.
[1597] Mûsâ (a.s.) ona, “Bu eylem düşünüp planlanmadan, ansı-zın oldu.” diye cevap verdi. َ ّ ِ א ا َ ِ “bilmeyenlerden” demektir. İbn Mes‘ûd’un (ra) mine’l-câhilîn (cahillerden) şeklindeki kıraati [dāllîni] tefsir etmektedir. Dāllîn (dalâlettekiler1) ifadesi, [i] tıpkı Yûsûf (a.s.)’ın, ağabeyle-rine “Siz, cahilken Yûsûf ’a ve kardeşine neler ettiğinizi biliyor musunuz?!” [Yûsûf 12/89] dediği gibi, cahillik ve beyinsizlik sahiplerinin yaptığı işleri yapanlardan; [ii] kasıtsız, yanlışlıkla adam öldürenlerin hatasına benzer biçimde yanlış yapanlardan; [iii] doğruyu terkedenlerden veya [iv] “o iki kadından biri şaşırdığında, diğeri ona hatırlatır” [Bakara 2/282] âyetinde ifade edildiği üzere, doğruyu unutanlardan anlamındadır.
[1598] Mûsâ (a.s.) Firavun’u yalancılıkla suçladı, küfür ile nitelendirilme-yi reddetti ve َ ِ ِ כَא ْ َ yerine ا ّ ِ א ifadesini koyarak, nübüvvete aday birinin اkonumunu gözetmek suretiyle kendisini küfür sıfatından berî kıldı. Sonra sözü Firavun’un, başına kaktığı o ‘yetiştirme’ nimetine getirerek bunu tüm-den reddetti ve işi kökünden halletti; Firavun’un, kendisine nimet verme-sinin gerçekte İsrâiloğullarını köle yapmaktan kaynaklandığını açıklayarak bunu nimet diye isimlendirmekten kaçındı ve bunu tam bir nıkmet (ceza) olarak niteledi; çünkü Firavun’un yanında ve terbiyesinde olmasının sebebi, İsrâiloğullarının köleleştirilmesi ve erkek çocuklarının öldürülmek istenmesi idi. Böylece Mûsâ, ‘Söz konusu yetiştirme vd. nimetler gerçekleştiyse bunlar, sen benim kavmimi köleleştirdiğin için oldu!’ diyerek yaptıklarını kendisine hatırlatmış gibi oldu. Onların ta‘bîd edilmesi, köleleştirilmeleri ve boyundu-ruk altına alınmalarıdır. Bir kimseyi köle edindiğinde if‘âl ve tef‘îl babların-dan; ‘abbedtü’r-racule ve a‘bedtuhû denilir. Şair şöyle demiştir:
Neden köleleştirsin ki beni kavmim,diledikleri kadar develeri ve köleleri varken?!
[1599] Şayet “إذًا hem cevap hem de cezadır. Oysa cümle Firavun’a ce-vap olarak gelmiştir. O zaman, nasıl ceza/karşılık cümlesi olabilir?” dersen şöyle derim: Firavun’un “O yaptıklarını yaptın!” sözünde “Benim nimeti-me yaptığın bu işle karşılık verdin!” mânası vardır. Mûsâ da onun sözünü doğrulayarak “Tamam, bunu sana karşılık vermek üzere yaptım.” demiştir; zira ona göre onun nimetine bu şekilde karşılık verme uygundu. 1 Dalâlet, yanlış yolda olmak ve neye / kime / neden inanacağını kestirememek, şaşkın şaşkın yaşamak
anlamında olup, peygamberlerin nübüvvet öncesi durumları ile ilgili kullanıldığında, dinî teminoloji-deki şekliyle dalâletten ziyade, “ne yapacağını bilememe” anlamındadır. Bunu bilememektedir; çünkü peygamberlik nuru ile henüz tanışmamıştır. Etrafındakiler gibi o da cahildir, o da şaşkındır.
[1600] Şayet“א َ ُ َ ـ (başıma kaktığın) ve َت ْ َ (köleleştirmen) kelime-leri müfred olduğu halde ْ כُ
ِ (sizden) ve ْ ُכُ ِْ (sizden korktum) ifadele-
ri neden çoğul yapılmış?” dersen şöyle derim: Korkma ve kaçma sadece ondan değil, “Yetkililer seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar.” [Kasas 28/20] âyetinin gösterdiği üzere, hem ondan hem de önde gelenlerin öldür-mek üzere toplanmalarından kaynaklanmakta idi. Başa kakma ise sadece Firavun’dan sadır olmuştu ki köleleştirme de böyle idi.
[1601] Şayet “َכ ْ ِ (bu) neye işaret ediyor? َت ْ َ -nin i‘râbdaki ko’ أنَْ numu nedir?” dersen şöyle derim: ‘Bu’ kelimesi, sadece açıklandığında bi-linebilecek belirsiz bir kötü özelliğe işaret ediyor. َت ْ َ כَ ise أنَْ ْ ِ ’nin atf-ı beyanı olduğundan merfû‘ konumdadır. Benzeri َ ِ َ أنَ دا ْ َ ْ כَ ا
ِ ِ ذ ْ َ א إِ ْ َ َ وَعٌ ُ ْ َ ءِ ُ (“Ve şu meş’ûm buyruğu verdiğimizi kendisine bildirdik: ‘Bun-ların kökü kazınacak!” [ Hicr 15/66] âyetidir; yani bu nimet dediğin şey var ya İsrâiloğullarını köleleştirmenden ibarettir! Zeccâc [v.311/923] ise şöyle de-miştir: En’in nasb konumunda olması mümkün olup anlam, “Bu nimet bana, sen İsrâiloğullarını köleleştirdiğin için geldi!” şeklindedir; yani sen bunu yapmasaydın, bana ailem bakacaktı, beni denize atmayacaklardı!..
23. Âyetin Tefsiri
ğunu iddia eden biri var!” deyince Firavun , huzuruna giren Mûsâ’ya “ Âlemlerin rabbi nedir?” dedi; bununla “ Âlemlerin rabbi ne tür bir şeydir!?” demek isti-yordu. Bu soruyla ya “Görülebilen ve özellikleri bilinen şeylerden hangisidir?” anlamı kastedilir -ki “O’nun gibi bir Zât’ın benzeri olmaz!” [Şûrâ 42/11] âyetin-de ifade edildiği üzere, O’nun bütün varlıklardan farklı olduğunu, görülen ve bilinen madde ve arazlardan olmadığını Firavun’a anlatmak için O’na özgü fiillerle cevap vermiştir- ya da herhangi bir kayıt konmadan O’nun özel haki-kati soruşturularak, ‘ne tür bir varlık’ olduğu kastedilir. Mûsâ (a.s.) işbu soruya, O’na ulaştıran şey ile cevap vermiştir; zira O, kendisinin tanınması için sabit sıfatları olduğunu bilmenin yeterli olduğu bir varlıktır; bu sıfatları anlamanın yolu da kendisine özgü fiillerden yola çıkmaktır. O’nun ‘akılların fıtratını’ aşan özel hakikatini araştırmak ise anlaşılma imkânı bulunmayan bir şeyi araştırmak demektir ve [bu anlamda “ Âlemlerin rabbi ‘ne’dir?” diye] soran biri, gerçeğin peşinde olmayan bir inatçıdan başka bir şey değildir. Firavun’un durumuna uyan da -ilâhlık iddiasında bulunduğu için- bu soruyu “âlemlerin kendisinden başka bir rabbi” oluşunu inkâr ettiği için sormuş olmasıdır.
[1603] Mûsâ (a.s.) verdiği cevabı verince kavmi, rablığı Firavun dışın-da birine nispet ettiğinden dolayı bu cevaba şaşırdılar. Sözünü yineleyerek ikinci defa söyleyince Firavun , Mûsâ’yı [27. âyette] “kendilerine gönderilmiş bir elçi” diye nitelendirip kavminin [yani Mısırlıların] gözünde kaçık bir deli konumuna düşürmeye çalıştı. Kararlılıkla üçüncü kez söyleyince bu sefer sertleşip kızdı ve “Benden başka tanrı edinirsen..!” [Şu‘arâ 26/29] dedi. Bu, [yukarıdaki] son görüşün doğru olduğunu göstermektedir.
24. Âyetin Tefsiri
[1604] Şayet“İfadenin merci‘i çoğul iken niçin ‘ve ikisi arasında’şek-linde tesniye yapıldı?” dersen şöyle derim: Bununla iki tür arasındaki şey kastedilmiştir.
Savaşta iki [tür] deve vardır
sözünde, şairin açık isimle yaptığı şey âyette zamirle yapılmıştır.
[1605] Şayet“Yakînen inanan kimselerseniz’ ifadesinin anlamı nedir? Firavun ve kurmayları kim, yakinen inanmak kim!?” dersen şöyle derim: Eğer sizden, sahih sağlam bir gözlem ve düşünmenin götürdüğü kesin inanç umuluyorsa, bu cevap size fayda verecektir; değilse, fayda vermez. Yahut herhangi bir şey hakkında kesin inancınız varsa, [işbu söylediğim] şey, açıklığı ve delilinin parlaklığı sebebiyle kesin inanılmaya çok daha lâyıktır.
25. Âyetin Tefsiri
26. Âyetin Tefsiri
bidir.” dedi.
27. Âyetin Tefsiri
28. Âyetin Tefsiri
sında ne varsa hepsinin Rabbidir” dedi. [1606] Şayet“ Firavun’un etrafındakiler kimdir?” dersen şöyle derim:
Kavminin eşrafıdır; bunların, üzerlerinde sadece kralların taktığı bilezikler bulunan beş yüz kişi oldukları söylenmiştir.
[1607] Şayet“Göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin zikredilmesi yara-tılmışların tamamını içine alır. Bundan sonra onları, atalarını, doğuyu, batıyı zikretmenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Önce genel olarak söylemiş; sonra açıklamak için onları ve atalarını özel olarak zikretmiştir; zira akıl sahip-lerinin ilk baktıkları şey kendileri ve atalarıdır; sanatkârane Yaratıcıya kişiyi doğumundan ölümüne kadar şekilden şekle, halden hale sokan Zat’a delâlet eden şeylerdir. Sonra doğu ve batıyı da özel olarak zikretmiştir; zira güneşin yılın mevsimlerinde düzgün bir hesapla, doğru bir yol üzere gidişi, doğu ve batı ufkundan biri üzere doğup diğerinden batışı, delil getirdiği şeyin en açıkların-dandır. Bu delilin açıklığından dolayı, Halîlullah İbrahim (a.s.) de, Nemrud b. Ken‘ân’a karşı ölülerle, dirilerle delil getirdikten sonra münazaraya işbu delille (yani güneşle) devam etmişti de söyleyecek söz bulamamıştı kâfir!1
[1608] [Âyet] rabbu’l-meşârikı ve’l-meğârib (doğuların, batıların Rabbi) şeklinde ve Hemze’nin fethasıyla ellezî ersele ileyküm (size gönderdiği) şek-linde de okunmuştur.
[1609] Şayet“Nasıl önce ‘yakînen inanan kimselerseniz’ sonra ise ‘ka-fayı çalıştırıyorsanız’ dedi?” dersen şöyle derim: Baştan yumuşak davrandı; sonra, inatları sebebiyle şiddetle direndiklerini ve sunduğu delillere hiç ku-lak vermediklerini gördüğünde ise sertleşip “Peygamberiniz delinin teki!” sözüne “Kafayı çalıştırıyorsanız!” sözüyle karşılık verdi.
29. Âyetin Tefsiri
[1610] Şayet“Seni zindana tıkarım!’ ifadesi ‘Seni zindana tıkılanlardan eylerim!’ ifadesinden daha kısa değil mi, onunla aynı anlamı vermiyor mu?” dersen şöyle derim: Kısa olması açısından doğru, anlam açısından ise ha-yır. Zira bunun anlamı, “Seni benim zindanlarımdaki -hani şu [içler acısı] durumu bilinen- kimselerden yaparım!”dır. Firavun’un bir âdeti de şuydu: Zindana atmak istediği kişiyi alıp onu yerin derinliklerine inen bir deliğe tek başına attırır, orada artık o, ne duyulur ne de görülürdü! Bu ise ölüm-den daha zor ve ağır bir durumdur.
30. Âyetin Tefsiri
31. Âyetin Tefsiri
1 Bkz. Bakara 2/258. “Benim Rabbim öldüren ve diriltendir.” deyince “Ben de diriltir ve öldürürüm!” demişti. İbrahim: “Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de onu batıdan getir!” deyince apışıp kalmıştı kâfir!..
ُכَ [1611] ْ ِ ْ َ deki Vav, hâl Vav’ı olup başına Hemze-i istifhamiyye’أوََgetirilmiştir; “Sana aşikâr bir şey getirmiş olsam da bunu bana yapar mı-sın?!” anlamındadır; yani bir mu‘cize getirsem de mi?!
[1612] “Doğru söyleyenlerdensen” ifadesinde mu‘cizeyi ancak dâvasın-da doğru olanların getirebileceği anlamı bulunmaktadır; zira mu‘cize nübü-vvet iddia eden kişiyi Allah’ın tasdik etmesidir. Hikmet sahibi biri, yalan-cıyı doğrulamaz. Gariptir ki Firavun gibi birine gizli kalmayan bu hakikat, Ehl-i kıble’den birçoğuna gizli kalmıştır! Zira Allah’ın, yalancıları mu‘cizeler-le doğruladığı şeklindeki bir ‘çirkin’liği Allah hakkında caiz görmektedirler! İbarenin takdiri, “İddiasında doğru olan kimselerdensen onu getirirsin!” şeklinde olup ceza cümlesini hazfetmiştir; zira mu‘cize getirme emri buna delâlet eder.
32. Âyetin Tefsiri
[1613] “Basbayağı” yani, -el çabukluğuyla veya sihirle uydurulmuş şey-ler kabilinden yılana benzer bir şey değil- yılan olduğu açık “bir yılan!” Rivayete göre asâ yılan olup göğe doğru bir mil kadar yükselmiş. Sonra “Ey Mûsâ! Dilediğini emret bana!” diyerek Firavun’un üzerine doğru inmeye başlamış. Firavun “Seni gönderen zat adına senden bunu geri almanı istiyo-rum!” demiş. Daha sonra Mûsâ onu almış, tekrar asâya dönmüş.
33. Âyetin Tefsiri
[1614] “Bakanlar için” ifadesi, Mûsâ’nın elindeki beyazlığın, bakma ile gözetlemenin birlikte gerçekleştiği bir şey olduğuna delildir; çünkü nura benzer bir beyazlık idi. Rivayete göre Firavun ilk mu‘cizeyi gördüğünde “Daha başka var mı?” demiş; bunun üzerine Mûsâ elini çıkarmış ve Fi-ravun’a “Bu ne?” demiş; o da “Senin elin! Ne var ki bunda?” deyince eli-ni koltuğunun altına sokmuş, sonra da onu neredeyse insanların gözlerini kaplayacak, ufku kapatacak bir ışık hüzmesi olarak çıkarmıştır.
35. Âyetin Tefsiri
[1615] Şayet “ ’daki âmil nedir?” dersen şöyle derim: O, iki nasp ile mansūptur; lâfzan da mansūptur, mahallen de mansūptur. Lâfzî mansūp-luktaki âmil zarfta takdir edilen şey; -hâl olmak üzere- mahallen mansūp oluşundaki âmil ise אل ’dir.
[1616] Firavun bu iki mu‘cizeyi görünce şaşkına döndü ve ‘ikisinden hangisinin daha uzun olduğunu anlayamadan’1 öylece kalakaldı; o kadar ki İlâhlık iddiasını bir tarafa bıraktı ve o azametli Rablık ridâsını omuzundan attı; tir tir titriyor, korkudan nefes alamıyordu. Kulu olduklarını, kendisi-nin de Rabları olduğunu iddia ettiği kavmine karşı yumuşaklık ve uysallık göstererek, Mûsâ (a.s.)’dan yana korktuğu, onun, mülkünü ve topraklarını elinden alacağı yönündeki beklenti ve hissiyatını itiraf edip onlarla istişare etmeye başladı. Nitekim “Bu, öyle bilgili bir büyücü ki…” ifadesi, şaşkın bir kişinin mağlup olduğunda mazeret üretmek adına söylediği bir sözdür.
ُ ونَ [1617] ُ ْ َ ifadesi müşâvere etmek anlamındaki muâmeradan gel-mektedir; nehyin zıttı olan emrden türemiş de olabilir. Böylece Allah, Fira-vun’u tamamen kaplayan aşırı dehşet ve şaşkınlık yüzünden, ‘köleleri âmir, rabb’lerini de memur konumuna getirmiş olmaktadır.
אذا [1618] kelimesi ya masdar2 mânasında olduğundan ya da emertü-ke’l-hayra (sana hayrı emrettim) cümlesindeki gibi mef‘ûlun bih olduğun-dan dolayı mansūptur.
36. Âyetin Tefsiri
37. Âyetin Tefsiri
lamda] iki lehçedir. Bir şeyi geciktirdiğinde erce’tühû ve erceytühû denilir. Mür-ci’e de aynı kökten gelir. Mürciîler, fâsıkların kesin cezaya uğrayacağını söy-lemezler; onların işinin Allah’a אء edildiğini -yani bırakıldığını- söylerler.3 إر1 Bu bir deyim olup kişinin içine düştüğü şaşkınlığı, o anda ne yapması gerektiğini bir türlü kestirememe
hâlini ifade eder. Deyimin aslındaki “iki şey”in insanın anne ve babası olduğu -yani bunlardan hangi-sinin daha şerefli olduğunu bilemediği- söylendiği gibi, dili ile cinsel aygıtı olduğu da iddia edilmiştir. (Tıybî’den)
2 Yani eyye emrin te’murûne [Ne emredersiniz?] şeklinde.3 Izutsu’nun da belirttiği gibi, teolojik bir kavram olarak imanın içyapısını ciddî olarak ilk ele alanlar Mür-
ciîlerdi. Onlar amel zaafı ve fısk çerçevesinde halka karşı terör estiren Hāricîlerin, iman, küfür vb. kav-ramları iyice irdelemeden, sadece belli dürtülerle hareket ettikleri kanaatinde idiler; mezkûr kavramların anlam yapıları üzerinde entelektüel olarak durup konu ile ilgili akla gelebilecek her şeyi tartışmışlar ve irdelenmedik konu bırakmamışlardı. İman kavramı ile ilişkili hemen bütün teolojik yönelişleri Mürciîle-rin ortaya attığı sorunların belirlemiş olması da bunu teyid etmektedir. Mürciî iman karakteristiği şöyle
-ifadesi “Onu sihirbazlar toplanıncaya kadar beklet ve münâzarayı er أرtele.” demektir. Mânanın “Onu hapset.” şeklinde olduğu da söylenmiştir. َ ِ ِ א َ (celpçiler) sihirbazları bir araya getiren kimselerdir.
[1620] [İleri gelenler,] Firavun’un ٌ ِ א َ َ ا َ ـٰ َ ”…Bu, öyle bir büyücü ki“) إِن [Şu‘arâ 26/34]) ifadesine ٍאر َ ِّ כُ ِ (ne kadar usta büyücü varsa) ifadesiyle karşılık vermişlerdir. Firavun’u sakinleştirip tedirginliğine son vermek için, kelimeyi sihrin her türlüsünü içine alan bir lâfızla ve mübalağa sıygasıyla getirmişlerdir.1 A‘meş [v. 148/765] ifadeyi bi külli sâhirin (ne kadar büyücü varsa) şeklinde okumuştur.
39. Âyetin Tefsiri
nüdür; günün mîkātı ise kuşluk vaktidir; zira “Randevunuz, ziynet(lerin ta-kıldığı bayram) günüdür; insanlar kuşluk vakti bir araya getirilecek.” [TāHâ 20/59] âyetinde geçtiği üzere, Mûsâ (a.s.) onlarla bayram günü (kuşluk vak-tinde) buluşmak üzere sözleşmişti. Mîkāt, tevkīt edilen -yani zaman veya mekân olarak belirlenen- şey demektir. [İhram vakitleri ve yerleri anlamındaki] mevâkītu’l-ihrâm da buradan gelmiştir.
نَ [1622] ُ ِ َ ْ ُ ْ أَ َ (Siz de toplanıyorsunuz değil mi?) cümlesi, in-sanların yavaş toplandığını ifade etmekte olup maksat, acele etmelerini sağlamak ve onları buna teşvik etmektir. Nitekim bir adam kölesinin hız-lı hareket etmesini ve süratli gitmesini teşvik etmek istediğinde hel ente muntalikun (Hareket ediyorsun değil mi?) der; böylece ona, adeta kendisi dururken insanların oraya doğru gittiği izlenimi verilir. Teebbata-şerran’ın sözü de bunun gibidir:
İhtiyacımız için bize Dinar’ı yollarsın değil miya da Avn b. Mihrak’ın kardeşi Abdurabb’i?
Şair, “onu bize süratle gönder, yavaş hareket etme!” demek istemektedir.
özetlenebilir: Mürciîler, sonraki devre iman tanımlarında yer verilen tasdîk, ikrar ve amel unsurlarından ilk ikisini olumlu karşılarken, üçüncüye karşı olumsuz bir tavır takınarak fiilin kendisinden ziyade sâike vurgu yapmışlardır. Gerçi amelin değerini onlar da inkâr etmiş değillerdir. Ne ki onlar hāricî organlarla îfâ edilen amellerden ziyade, kalp amellerini öne çıkarmışlardır. Cehm b. Safvân (v. 128/746) ve İbn Kerrâm’ın (v. 255/869) bu konuda bir istisna teşkil ettiği anlaşılıyor; ancak gerek Cehm’in, imanı; kalbî amellerle ilgisiz salt bir ma‘rifet olarak tanımlaması, gerekse İbn Kerrâm’ın salt ikrardan ibaret görmesi, bunların kâfirâne ameller sergileyerek Allah ve Resûlüne karşı inatlaşan kimseleri de mü’min saydıklarını düşündürmeme-lidir. - Mürciîler imanı birtakım iğrenç fiillerin irtikâb edilmesi durumunda bile yok olmayan bir realite olarak görüyor olabilirler ise de- Malatî ve benzerlerinin Mürciîlere bu bağlamda getirdikleri eleştiriler yakışıksızdır. Geniş bilgi için bkz. Murat Sülün,İman – Amel İlişkisi, III. Bölüm.
1 Yani “Bizim Mûsâ’dan daha kalifiye büyücülerimiz var; korkmanıza gerek yok.”
40. Âyetin Tefsiri
[1623] “Herhalde büyücülere uyarız.” Yani, Mûsâ’ya galip gelirlerse si-hirbazların dinine uyar, Mûsâ’nın dinine uymayız!.. Amaçları sihirbazlara tâbi olmak değildi, asıl amaçları Mûsâ (a.s.)’a tâbi olmamaktı. Bu yüzden, kinayeli konuşmakta idiler; zira sihirbazlara uyduklarında Mûsâ (a.s.)’a uy-mamış olacaklardı.
42. Âyetin Tefsiri
[1624] ْ َ َ (Evet)kelimesi, ni‘am şeklinde kesreyle de okunmuştur; bunlar [iki farklı] lehçedir. ا ً ْ َ َ َא َ
ِ -cüm (?bize bir ödül var, değil mi …) أَlesi, şarta delâlet ettiğinden dolayı onun ceza cümlesi olunca ve َ ِ َ ْ إِذًا כُ وَإَِ ِ َ ُ ْ cümlesi ona (.O takdirde, elbette siz de gözdeler(im)den olacaksınız) اatfedilmiş ve onun hükmüne dâhil edilmiş olunca izen kelimesi, cevap ve ceza cümlesinin gerektirdiği normal yerinde gelmiştir.
[1625] Firavun , Mûsâ’yı (a.s.) sayesinde alt edeceklerini düşündükleri sihirlerine karşılık vereceği ödülle birlikte onları en tepe konumdaki gözde-leri yapacağını vaat etmiş olmaktadır.
44. Âyetin Tefsiri
[1626] Firavun’un izzeti/şerefi/şanı adına yemin etmişlerdir ki bu cahili-ye yeminlerindendir. Allah adı dışındaki yeminlerin hepsi böyledir. İslâm’da billâhi, er-rahmân, rabbî, rabbi’l-‘arş, ‘izzetillah, kudretillâh, celâlillâh, ‘aza-metillâh şeklinde birtakım isim ve sıfatlarına tutunarak [sadece] Allah’a ye-min etmek dışında hiçbir yemin doğru [ve makbul] değildir. Peygamber (s.a.) de “Atalarınız, analarınız ve o azgın putlarınız adına yemin etmeyin; sadece Allah adına yemin edin. Allah adına da sadece, yemininizde doğru iseniz yemin edin!” [Ebû Dâvûd, “el-Eymân ve’n-nüzûr”, 5] buyurmuştur.
[1627] İslâm döneminde insanlar bu bapta ilk cahiliye devrini bile unutturan bid‘atler icat etmişlerdir! Buna göre kişi, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarıyla bir şeye yemin etse, sultanının başı için ant içmedikçe bu yemin kabul edilmez [ve buna itibar edilmezmiş!] Sultanın başı için ant içtiğinde ise bu, yemin edecek biri için daha büyüğü düşünülemeyecek en büyük yemin olurmuş!..
45. Âyetin Tefsiri
نَ [1628] כُ ِ ْ َ א َ ifadesi, [i] sihir ve hile ile ters yüz ettikleri, gerçekmiş gibi gösterdikleri şeylerdir; allayıp pulluyor, bakanların gözlerini boyayarak ip ve asâlarını hareket eden yılanlar gibi gösteriyorlardı. [ii] Yahut ifkleri (yani numaralarıdır); bu nesneleri mübalağa ederek ifk diye isimlendirmiş-tir. 1 Rivayete göre “Mûsâ’nın getirdiği şey sihirse bizi asla yenemez! Yok, eğer Allah katındansa o da asla bize gizli kalmaz [mutlaka anlarız].” diyor-larmış. Mûsâ (a.s.) asâsını atıp da ortaya koydukları şeyleri yutuverince, bunun Allah’tan olduğunu anlayıp iman etmişlerdir.
46. Âyetin Tefsiri
47. Âyetin Tefsiri
48. Âyetin Tefsiri
sihirbazdılar; akşamleyin şehit oldular.”
[1630] [Âyette geçen diğer] atılmalarla birlikte zikredildiği için, müşâkele metodu izlenerek ‘yere kapanmaları’ ‘atılma’ (ilkā) fiiliyle ifade edilmiştir. Burada, müşâkeleye yer verilmekle birlikte, o gördüklerini görünce yere atı-lıp secde etmekten kendilerini alıkoyamadıkları şeklinde de bir anlam var-dır; adeta tutulup güçlü bir şekilde yere atılmışlardır. “Peki, atmanın fâ‘ili kimdir, açıkça ifade edilseydi ya?” dersen şöyle derim: Onları yere atan, ya başarıyı lütfeden Allah Teâlâ’dır ya ettikleri imandır ya da gördükleri apaçık mu‘cizelerdir. Bir fâ‘il takdir etmeyebilirsin de; zira ulkū2 ifadesi yere kapan-dılar, düştüler anlamındadır. 1 Anlam; ilkinde “uydurdukları”, diğerinde ise “uydurmaları” şeklindedir.2 İfadenin aslı, ة .olup, nâib-i fâ‘il olan zahir isim zamire dönüştürülmüştür أ ا
אرُ ونَ [1631] َ ٰ وَ َ ُ َ ,ifadesi (Mûsâ ve Hârun’un Rabbine) رَ بِّ ِ َ א َ ْ رَ بِّ ا(Âlemlerin Rabbine) ifadesinin atf-ı beyanıdır; zira –Allah’ın laneti üzerine olsun- Firavun rablık iddiasında bulunuyordu; böylece onu rablıkdan azlet-mek istediler. Böyle bir makamda, Rabbın Mûsâ ve Hârun’a izafe edilmesi O’nun bu ikisinin çağırdığı şey ( rab) olmasından ve ikisinin yaptıklarını asıl yapanın O olmasından kaynaklanmaktadır.
50. Âyetin Tefsiri
[1633] ed-Darr, ed-dayr ve ed-davr kelimeleri aynı anlamdadır. Demek istedikleri şudur: Bu konuda bize hiçbir zarar gelmez; bilakis bu sabır sonu-cunda bizim için birçok ödülün yanı sıra, günahlarımızın affedilmesi, büyük bir sevap kazanma ve Allah rızasını elde etme gibi muazzam faydalar söz ko-nusudur. [ii] Yahut bizi ölüm ile tehdit etmenin bize bir zararı olmaz; çünkü ölümü getiren herhangi bir sebeple nasıl olsa rabbimize döneceğiz. Öldürül-mek ise bu sebeplerin en kolay ve arzu edilenidir. [iii] Veya (bizi) öldürmenin bize bir zararı olmaz; sen bizi öldürürsen imanda öncü olmak gibi bir nasiple rızıklandığımızdan dolayı rabbimize O’nun mağfiretini ve rahmetini uman birinin dönüşü gibi dönmüş oluruz. ’nın haberi hazfedilmiş olup ya bunda hiçbir zarar yoktur ya da bize hiçbir zarar yoktur, şeklindedir.
51. Âyetin Tefsiri
א [1634] כُ ifadesi, li-en künnâ ([müminlerin ilki] olduğumuz için) أنَْ anlamındadır; çünkü ya kendi dönemlerindeki ya Firavun halkından ya da şehit olanlardan ilk mümin topluluk onlardı. İn künnâ ([müminle-rin ilki] isek) şeklinde kesreyle de okunmuştur ki yaptığıyla iftihar eden, doğruluğundan emin olan kişi için kullanılan şart kalıplarındandır. Ni-tekim bunlar, müminlerin ilki olduklarından emin idiler. Bunun benze-ri, bir işçinin, ücretini geciktiren kişiye söylediği in küntü ‘amiltü le-ke fe-veffinî hakkī (Senin için çalıştıysam hakkımı eksiksiz öde!) ifadesidir.
Allah’ın, tamamen bu sâiklerle çıktıklarını bildiği halde, “Benim uğrumda cihad etmek ve sırf benim rızamı kazanmak amacıyla çıkmışsanız.” [Mümte-hane 60/1] demesi de buna benzer.1
52. Âyetin Tefsiri
fiili; Hemze-i katı‘ ile esri; Hemze-i vasılla isri ve [Hemze’siz] أ [1635]sir şeklinde okunmuştur.
[1636] “Şüphesiz izlenmektesiniz.” ifadesiyle gece yürüyüş emrini Fira-vun ve ordularının onların peşinden gelecek olmalarıyla gerekçelendirmiş-tir. Anlam şöyledir: Ben, sizin ve onların işini şöyle plânladım: Girdiğiniz yere girip denizde yolunuzu takip edinceye kadar, siz önde, onlarsa arkada gidecekler ve böylece, denizi üzerlerine kapatarak onları helâk edeceğim!
[1637] Rivayete göre o gece her birinin evinde bir çocuk ölmüş. Mûsâ (a.s.) topluluğuyla birlikte (şehirden) çıkıncaya kadar da ölüleriyle meşgul olmuşlardır.
[1638] Yine rivayete göre Allah Teâlâ Mûsâ (a.s.)’a, İsrâiloğullarından her dört ailenin bir evde toplanmasını, sonra oğlak kurban etmelerini ve kanlarını kapılarına sürmelerini vahyetmiş: “Zira ben meleklere kapısında kan olan evlere girmemelerini ve Kıptîlerin erkek çocuklarını öldürmelerini emredeceğim. Ayrıca, ekmekleri mayasız yapın; çünkü o daha çabuk pişer. Sonra kullarımı gece boyunca denize ulaşıncaya, emrim de sizlere gelinceye kadar yürüt.” Bu arada, Firavun onların peşinden her birinin bin askeri olan 1,5 milyon bilezikli2 komutan göndermiş; kendisi de öyle muazzam bir orduyla yola çıkmış ki [sadece] öncü kuvvetleri yedi yüz bin kişi imiş ve bütün askerler atlı ve miğferli imiş. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre ise Firavun , kadınlar hariç bir milyon atlıyla çıkmış; Mûsâ (a.s.)’ın topluluğu-nu küçük görmesi de bu yüzdenmiş ki onlar da 670 bin kişi imiş. Firavun onları “bölük-pörçük bir topluluk” olarak isimlendirmişti.
2 Kral nezdindeki yüksek konumunu gösteren taç misali bir simge/nişan.
54. Âyetin Tefsiri
55. Âyetin Tefsiri
56. Âyetin Tefsiri
lesidir. Şirzime az bir topluluk demektir. [ Araplar] eskimiş, parça par-ça olmuş elbise için sevbun şerâzimu derler. Firavun , onları azlığa işaret eden bir isimle anmış; sonra ayrıca “az” diye nitelemiş; sonra kalîl (az) kelimesini [kalîlûne şeklinde] cem-‘i sâlim kılarak onların her bir grubunu azımsamıştır; zira kalîl kelimesinin çoğulu akılletün ve kululun şeklinde de gelebilirdi. “Az” derken, sayısal bir nitelemeyi değil de kıymetsizlik ve değersizliği kastetmiş de olabilir ki o zaman anlam, [İsrâiloğullarının] azlıklarından dolayı önemsenmeyecekleri ve galip gelip yönetime el koymalarının beklenmeyeceğidir; ancak bu halleriyle bizi öfkelendirip canımızı sıkacak şeyler yapabilirler!.. Biz ise müteyakkız, dikkatli, işini sağlama alan öyle bir milletiz ki birisi bize isyan ettiğinde onun fesadına son vermede hızlıyızdır!
[1640] Bu sözler, gücünün kırıldığı, otoritesinin sarsıldığı zannedil-mesin diye şehirlerin halkları için uydurduğu mazeretlerdir.
אذِرُونَ] [1641] َ kelimesi] hazirûne, hâzirûne ve -noktasız- Dal ile hâdirûne şeklinde okunmuştur. Hazirun uyanık, hâzirun sürekli uyanıklığını tazele-yen anlamındadır. “Silahlı görevli” anlamında olduğu ve bunu kendini koruyup savunmak için yaptığı da söylenmiştir. Hâdirun ise güçlü, cüsseli demektir. Şair şöyle demiştir:
Annesinden dolayı kötü çocuğu severim; Annesi nefret ederse sevmem onu; güçlü, yapılı olsa da!
[Bu sözüyle Firavun , İsrâiloğullarının] güçlü, yapılı olduklarını kastetmiş olmaktadır. [Hâdir kelimesinin] “pür-silâh süvariler” anlamında olduğu ve onları teçhizatlarının güçlü, yapılı gösterdiği de söylenmiştir.
57–59. Âyetlerin Tefsiri
[1642] Mücâhid’den gelen rivayete göre bu malları, Allah’a taat yolun-da harcanmadığı için kenz1 olarak isimlendirmiştir. Makām yer demektir; bununla güzel evler ve göz alıcı yerleşkeler kastedilmektedir. Dahhâk’ten minberler anlamında olduğu rivayet edilmiştir. Gerdek gecesinde kullanı-lan yataklar olduğu da söylenmiştir.
ِכَ [1643] َٰ nin i‘râbı ile ilgili üç açıklama vardır: (i) Onları anlattığımız’כَçıkarışa benzer şekilde çıkarttık anlamında mansūp olmasıdır. (ii) [Böyle bir makāmdan anlamında] -makāmın sıfatı olarak- mecrur olmasıdır; yani kendile-rine ait makama benzer güzel bir makamdan… (iii) “Durum, burada anla-tıldığı gibidir.” anlamında mahzuf bir mübtedânın haberi olarak merfû‘dur.
60. Âyetin Tefsiri
be‘ûhum (onları izlediler) şeklinde de okunmuştur. َ ِ ِ ْ ُ kelimesi şeraka-ti’ş-şemsu şürûkan kullanımından gelmektedir, ‘güneşin doğduğu vakte gir-dikleri halde’ demektir.
62. Âyetin Tefsiri
[1645] “Bana doğru yolu” [yani] onların yakalama ve zarar vermesinden nasıl kurtulacağımızı “gösterecektir.” İfade, fe-lemmâ terâeti’l-fietâni (iki grup2 birbirini gördüğünde) şeklinde de okunmuştur. (ن رَכ ُ َ אَ (ifadesi إ-bir şey peşpeşe gelip yok olduğunda kullanılan idderake’ş-şey’u kalıbından olmak üzere- Dal’ın şeddesi ve Râ’nın kesresiyle innâ le-müdderikûne (Te-ker teker yok edileceğiz!) şeklinde de okunmuştur. “Evet, Âhirete dair ‘bil-gi’leri yetersizdir…” [Neml 27/66] âyetindeki de bu kullanımdandır; Hasan-ı Basrî [v. 110/728] bunu “Âhiret bilgisinden yana cahildirler.” şeklinde tefsir etmiştir. Şu Hamâse beyti de bu mânadadır: 1 Kenz, depolanıp biriktirilen, sahibinin hakkını vermediği, eline alıp sayıp sayıp zevk aldığı, insanların
işine yaramayan definevari servetler için kullanılmaktadır ve özellikle Tevbe 9/34 sebebiyle çağrışımları hiç de iyi değildir.
2 Bu okuyuş, Gülnuş Valide Sultan nüshasında (238b) sahha ibaresiyle metnin kenarında kayıtlıdır. Fietun kelimesinde cem’de bulunmayan ince bir mâna vardır; fietun diye bahsedilen gruplar, genel özellikleri bakımından ortak olan ve belli amaçlarla, birlikte hareket eden topluluklardır.
Anamın art arda yitip giden oğullarından (yani kardeşlerimden) sonra, yaşamayı mı umayım yoksa ölümden mi korkayım?
Anlam, bizden hiç kimse kalmayıncaya kadar onlar tarafından sırayla yok edileceğiz, şeklindedir.
63. Âyetin Tefsiri
ق [1646] ِ denizin ayrılan/dağılmış parçalarıdır; כ ْ ِ şeklinde de okunmuştur ki anlam aynıdır. د da göğe yükselen büyük dağ demektir.
64. Âyetin Tefsiri
ya yaklaştırdık”; yani onları İsrâiloğullarına yaklaştırdık. Ya da onları birbirlerine yaklaştırdık ve hiç kimse kurtulamayacak şekilde onları bir araya getirdik. Yahut onları denize yaklaştırdık… َא ْ َ ifadesi, “ayaklarını أزkaydırdık” anlamında Kāf ile ezlâknâ şeklinde de okunmuştur ki bu, “İz-zetlerini [yani güç, şan ve şereflerini] giderdik.” anlamındadır. Şu şiirde olduğu gibi:
Siz ikiniz, saltanatının yerinde yeller esen Abs kabilesine de yetiştiniz;yalın ayak [başı kabak] kalan Zübyan kabilesine de.
Allah’ın, bunların denizdeki yollarını, İsrâiloğullarının kuru yolunun aksi şekilde yaparak “ayaklarını kaydırmış” olması da mümkündür.
65. Âyetin Tefsiri
66. Âyetin Tefsiri
(a.s), İsrâiloğulları ile Firavun ordusu arasında imiş. İsrâiloğulları-na “Sondakileriniz baştakilere yetişsin!” derken, Kıptîlerle karşılaş-tığında ise “Yavaşlayın da sondakiler size yetişsin.” diyormuş. Mûsâ (a.s.) denize ulaştığında Firavun hanedanından iman eden [aristok-rat] kişi Mûsâ (a.s.)’ın önünde durarak “Sana nereye gitmen emredil-di? Baksana, önün deniz... Firavun ordusu da seni kuşattı!..” demiş;
Hazret-i Mûsâ “Bana denize gitmem emredildi!” demiş ama ne yapacağı-nı bilmiyormuş. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Mûsâ’ya/Ona “Asanı deryaya vur!” diye/şeklinde vahyetmiş [Şu‘arâ 26/63]; asâsını vurunca her kabile için bir yol olmak üzere denizde on iki yol açılmış… Rivayete göre Yûşa “Ey Kelîmullah! Sana nereye gitmen emredildi? [Baksana,] Firavun bizi kuşattı!..Ve önümüz deniz!” deyince Mûsâ (a.s.), şöyle demiş: “Buraya…” Bunun üzerine Yûşa suya girmiş. Mûsâ (a.s.) asâsını denize vurmuş ve denize gir-mişler. Rivayete göre Mûsâ (a.s.) bu sırada şöyle dua ediyormuş: “Ey her şeyden önce olan! Her şeyi var eden! Her şeyden sonra da var olacak olan!”
[1649] Bu denizin, Kızıldeniz olduğu söylendiği gibi, Mısır’ın ötesinde İsaf denen bir deniz olduğu da söylenmektedir.
67. Âyetin Tefsiri
68. Âyetin Tefsiri
(Azîz, Rahîm).[1650] “Bunda elbette bir âyet var” hem ne âyet… Öyle bir âyet ki
tasvir edilemez. İnsanlar onu görmüş, bu mu‘cize onlar arasında yayılmış-tır; fakat çoğu buna dikkat etmemiş ve Allah’a iman etmemiştir; Mûsâ’nın Allah tarafından özel olarak kurtarılan topluluğu olan İsrâiloğulları bile iba-det edecekleri bir inek istemişler, buzağıyı ilâh edinmişler ve Allah’ı açıkça görmek istemişlerdir!..
[1651] “Şüphesiz, senin Rabbindir” düşmanlarını cezalandıran “mutlak izzet sahibi;” velilerine1 karşı “merhametli.”
69. Âyetin Tefsiri
ettikleri şeyin hiçbir şekilde ibadete lâyık olmadığını göstermek için bunu onlara sordu. Tıpkı malının köle olduğunu bildiğin bir tacire “Malın nedir?” diye sorman gibi ki, daha sonra ona “Köle güzel fakat mal değil.”2 dersin.
71. Âyetin Tefsiri
[1653] Şayet“Siz nelere tapıyorsunuz böyle!?’ cümlesi sadece tapılanla ilgili bir sorudur. Bunun cevabında ise ‘putlara’ demeleri yeterlidir; tıpkı şu âyetlerde olduğu gibi: ‘… sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. İhtiya-cınızdan arta kalanı, de...’ [Bakara 2/219], ‘…Rabbiniz ne buyurdu?’ derler; onlar da ‘Hak neyse onu’ derler…” [Sebe’ 34/23] ve ‘…Rabbiniz ne indir-miş?’ denildiği vakit ise ‘Hayır (indirmiştir)’ derler…” [Nahl 16/30]1” dersen şöyle derim: Bunlar, yaptıklarına sevinen ve bununla övünen kimseler gibi durumlarını tam olarak ortaya koymuşlardır; dolayısıyla, sözleri de İbrâhim (a.s.)’a cevap olacak ve içlerindeki sevinç ve övüncü kapsayacak şekilde taf-silatlı olmuştur. Dikkat edilirse, sadece (tapıyoruz) fiilini ilave etmekle yetinmeyip “tapıyoruz”a “gündüzleri başlarından ayrılmıyoruz.” ifadesini de atfetmişlerdir. Gösterişçi birine “Sen ülkende ne giyersin?” demen, onun da sana “Pahalı, çizgili kumaştan mamul elbise giyerim ve elbisemin eteğini mahallenin genç kızları arasında sürüklerim!” demesi de buna benzer.
[1654] َ َ dediler; zira putlara gece değil gündüz tapıyorlardı.2
72. Âyetin Tefsiri
73. Âyetin Tefsiri
olduğu düşünülmelidir; zira “Sizin dualarınızı işitiyorlar mı?” anlamında-dır. Katâde [v. 117/735] ifadeyi “Dualarınıza cevap verdiklerini size işittiriyor-lar mı, buna güçleri yetiyor mu yani!?” anlamında yüsmi‘ûneküm şeklinde okumuştur. ْإِذ geçmiş zamandaki olayların aktarılması için kullanılmasına rağmen burada muzari fiil ile gelmiştir ve anlam şöyledir: “Dua ettiğiniz önceki zamanlardaki halinizi aklınıza getirin; hiç sizi işittikleri veya size işittirdikleri oldu mu, söyleyin!” Bu, muhatabı susturmada daha etkilidir.
74. Âyetin Tefsiri
bir cevapla cevap veren kavmine dedi ki: Haydi, bu taklidinizi son noktaya taşıyın… Ki o da en kadim, ilk atalarınıza tapmaktır. Şüp-hesiz kıdem ve öncelik bir şeyin doğruluğuna delil olmaz. Batıl, kı-demli diye hakikate dönüşmez. Bu putlara tapanların tapınması, sadece kendi düşmanlarına tapan birinin tapınmasından ibarettir.
1 Bu örnek âyetlerde, soru cümlelerinde geçen fiiller cevapta tekrarlanmamıştır; oysa א ً א ifadesinde أfiil tekrar edilmiştir; bunun sebebi ne olabilir?
2 Gizlileri, saklıları yoktu ve bununla iftihar ediyorlardı.
Bunların düşmanlığı da “Yok böyle bir şey! Onlar bunların kendilerine et-tiği kulluğu reddedecek ve onların aleyhine dönecekler.” [ Meryem 19/82] âye-tinde belirtilmektedir; zira insanın en azılı düşmanı, onu putlara tapmaya kışkırtandır; yani şeytan!..
75. Âyetin Tefsiri
76. Âyetin Tefsiri
77. Âyetin Tefsiri
tesna;”
78. Âyetin Tefsiri
79. Âyetin Tefsiri
80. Âyetin Tefsiri
81. Âyetin Tefsiri
82. Âyetin Tefsiri
(Zat) da.”[1657] İbrâhim (a.s.) “Bunlar, benim için birer düşmandır.” ifadesiyle me-
seleyi kendi üzerinden ortaya koymaktadır; bu ifadenin anlamı şudur: “Ko-nuyla ilgili düşündüm ve bunlara tapmayı düşmanıma tapmak olarak gördüm; bundan sakındım ve bütün hayırların kendisinden geldiği varlığa (Allah’a) kul-luk etmeyi tercih ettim.” Bununla, kendi iyiliğini düşündüğünü ve işlerini buna göre düzenlediğini onlara göstermiş oldu. Ta ki bunu görsünler ve “İbrâhim, kendi hayrına bulduğu şeyleri bizlerin de hayrına buluyor, kendisi için istedik-lerini bizim için de istiyor.” desinler. Bu tarz, onları kabule daha fazla çağırmış, kulak vermeye daha fazla teşvik etmiş olmaktadır. “Bunlar sizin düşmanınız-dır!” deseydi bu, aynı şeyi ifade etmiş olmazdı. İbrâhim (a.s.) bunu ta‘riz yollu ifade etmiştir; zira [öğüt verilen kişiye] yapılan ta‘riz yollu nasihatler, açıkça yapı-lanlardan daha etkilidir; çünkü bunu düşünecek ve bu düşünme belki de onu kabule götürecektir. Şâfi‘î Rahimehullāh’dan [v. 204/820] nakledilen şu anekdot da bunun örneklerindendir: Bir zat kendisiyle bir konuda karşı karşıya gelince adama şöyle demiştir: “Senin yerinde olsaydım, edebe çok ihtiyacım olurdu.” Yine, biri, insanların Hicr’de1 konuştuklarını işitince onlara şöyle demiştir: “Burası ne benim ne de sizin evinizdir!”1 “ Hicr-i İsmâ‘îl” de denilen Hicr; Kâbe-i Mu‘azzama ile Hatīm -denilen yarım daire şeklindeki duvarın-
arasında kalan ve Altınoluk’un altında kalan yerdir. Burası eskiden Kâbe’ye dâhildi fakat bir restorasyon esnasında Kureyş’in parası yetmediği için Kâbe binasına dâhil edilememiş; Kâbe’ye dâhil olduğu belli olsun diye de yarım daire şeklinde bir duvarla çevrelenmiştir. (DİA’dan)
[1658] Sadîk ve ‘aduvv (arkadaş ve düşman) kelimeleri hem tekil hem de çoğul kullanılır. Şair demiştir ki:
Bana kin besleyen bir kavim var. Onları düşman görürüm. Oysa dostumdurlar.
و ُ َ ْ כُ َ ْ ُ âyeti de buna (onlar size düşmanken…” [Kehf 18/50]…“) وَbenzer. Bu iki kelime; kabul, velû‘ (düşkünlük), hanîn (şefkatle inleme) ve sahîl (kişneme) gibi masdar kalıplarına benzetilmiştir.1
[1659] “Âlemlerin Rabbi müstesna” ifadesi istisnâ-i munkatı‘2 olup “Lâ-kin, âlemlerin rabbi bana doğru yolu gösterir.” demekte ve bununla şunu kastetmektedir: Yaratılışımı tamamlayıp bana ruh üflediğinde, bunun ar-dından yararıma olan ve beni ilgilendiren her konuda bana doğruyu kesin-tisiz bir hidayetle sürekli O gösterir. Aksi halde, anne karnında kan emerek gıdalanılabileceğini ona kim öğretmiş olacak; doğar doğmaz memenin [ne olduğunu], onun yerini ve nasıl emileceğini ona kim öğretmiş olacak; dünya-yı ve ahireti gösteren benzer bilgileri ona kim öğretmiş olacak [kim]?!
[1660] “O beni hasta etti.” demek yerine “hastalandım” demiştir; zira hastalıkların çoğu insanın yeme, içme vb. şeylerdeki aşırılıklarından kay-naklanmaktadır. Bundan dolayı da hekimler şöyle derler: “Ölülerin çoğuna ‘Ecelinizin sebebi nedir?’ diye sorulsaydı, “hazımsızlık” derlerdi.
[1661] [ ِ َ ِ َ (hatamı) ifadesi] hatāyâye (hatalarımı) şeklinde de okunmuştur; kendisinden nadiren sâdır olan bazı küçük günahları kasdetmektedir; zira pey-gamberler, âlemler (yani tüm insanlık) için seçilmiş günahsız kişilerdir. Denil-miştir ki: [Bu hata, Hazret-i İbrâhim’in] “Ben (yarın) kesin hastayım!” [Sāffât 37/89], “Aksine, şu büyükleri yapmıştır.” [Enbiyâ 21/63] ve Sâre için kız kardeşi olduğu şeklindeki sözleridir; bunlar tarizli3 ifadeler olup kâfirlerin aklına farklı anlamlar getir[mek iste]miştir; istiğfar gerektiren günahlar değildir bunlar.
[1662] Şayet “Onlardan sadece küçük günah sâdır olur, bunlar da affedilir. Peki, kendisi için birtakım günah veya günahları sabit görmesi ve affolunmayı bek-lemesi ne anlama geliyor?” dersen şöyle derim: Cevap az önce söylediğim şeydir;
1 Masdarlarda da müfred çoğul fark etmemektedir.2 Yani ma‘bûdun bi’l-hak olan Allah, o sahte tanrılara (putlara) dâhil değildir. 3 Sözgelimi إ ifadesi, zahirde “Ben hastayım.” anlamında olup İbrâhim (a.s.) hasta olmadığına
göre “yalan” söylemiş olacaktır; ancak bu ifadeyi, taptıkları gökcisimlerine bakarak, sanki onlardan bilgi alıyormuşçasına “Yıldızlara bakılırsa o gün kesin hasta olacağım!” mealinde söylemek yalan değil, yıldızlara tapma mantığının yanlışlığına dikkat çekmiş olacaktır.
yani peygamberlerin istiğfarı, benliklerini kırıp Rablerine karşı kendilerini alçaltmalarıdır. Nitekim ُ َ ْ ;kelimesi de buna delâlet eder (umduğum) أَyani İbrâhim (a.s.) affedileceğine kesin gözüyle bakmamaktadır ki bu pey-gamberlerin ümmetlerine yönelik bir öğretidir; günahlardan sakınmaları ve onlara karşı dikkatli olmaları, haddi aştıklarında ise af dilemeleri gerektiğini göstermek bakımından [ilâhî] bir lütuftur. “Peki, günahlarının affını neden hesap günü ile ilişkilendirdi? Oysa af dünyada dilenir.” dersen şöyle derim: Çünkü günahın sonucu o gün ortaya çıkar; bu dünyada iken bilinmeyen gizli bir şeydir.
84. Âyetin Tefsiri
85. Âyetin Tefsiri
86. Âyetin Tefsiri
onun nübüvvet olduğu da söylenmiştir; çünkü Allah’ın kulları arasında ne-bîler hem hikmet hem de hüküm sahibidirler. “Salihlere katılma” ise salih-lere katılmayı sağlayan bir işe muvaffak kılınmak ya da cennette onlarla bir arada olmaktır. Allah ona “Âhirette de şüphesiz salihlerdendir o...” [Bakara 2/130; Nahl 16/122; Ankebût 29/27] buyurarak icabet etmiştir.
87. Âyetin Tefsiri
88. Âyetin Tefsiri
89. Âyetin Tefsiri
ki el-hazâyet kökündendir.1 Bu da affedildiğini bildikleri bir günah için af dileyebildiklerini gösteren örneklerden biridir. َن ُ َ ْ ُ ifadesindeki za-mir kullara gider, zira zâhir olan budur; ya da dalâlettekilere gider. Buna göre, babası için ettiği istiğfar bütününe ait olmuş olur; yani babamın da aralarında bulunduğu o dalâlettekilerin diriltileceği gün benim yüzümü kara çıkarma.
1 Yani “O gün, (i) benim yüzümü kara çıkartma, beni alçaltma; (ii) beni utandırma.”
[1665] َ ـ َ ا ْ أَ َ yani Allah’a arı-duru bir kalp [kalb-i selîm] ile gelmiş إِ olanların hâli müstesna. Bu ifade, Arapların
Birbirlerine verdikleri selâm, ağrıtıcı bir darbeden ibaret!
Alacağı mükâfat kılıçtan ibaret!
şeklindeki sözleri kabilindendir. [1666] İfadenin açıklaması şudur: Sana “Zeyd’in malı ve çocukları var mı?”
denilir. Sen de “Onun malı ve çocukları temiz kalbidir.” dersin. Böylece, onun malının ve çocuklarının olmadığını, bunların yerine sadece temiz bir kalbi ol-duğunu söylemek istersin. [ii] Dilersen, cümleyi mânaya da hamledebilirsin; yani malı ve çocukları zenginlik anlamında kullanabilirsin.1 Bu durumda adeta “Allah’a kalb-iselîm ile gelenin zenginliği hariç, hiçbir zenginliğin fayda verme-diği gün…” denilmiş olur; zira kişinin dünyevî zenginliği malı ve çocukları, dindeki zenginliği ise kalb-i selîmidir. [iii] Ayrıca, istisnayı munkatı‘ da yapa-bilirsin; ancak bu, mutlaka bir muzāf takdir edilmesini gerektirir; o muzāf da hâl kelimesidir ve ondan maksat kalp temizliğidir; çünkü kalp temizliği, mal ve çocuklar cinsinden değildir; o zaman anlam şuna çıkmaktadır: “Mal ve çocuk-lar fayda vermez, sadece kalp temizliği fayda verir.” Muzāf takdir edilmeseydi is-tisnadan bir anlam elde edilemezdi. kelimesi fiilinin mef‘ûlü yapılmıştır; yani mal ve çocuklar, ancak -malını Allah’a itaatte harcamış olması ve evlatlarını dine yönlendirmiş, onlara ilâhî yasaları öğretmiş olması hasebiyle- kalbini selîm kılan kişiye fayda verir. Buna göre, “kalbi” mal ve evlât fitnesinden “selîm olarak Allah’a gelenler müstesna” şeklinde bir anlam çıkmaktadır. Kalbin selîm olması, inkâr ve isyanın afetlerinden uzak olması2 demektir.
[1667] Allah Teâlâ’nın, halîli Hazret-i İbrâhim’e ikrâm ettiği ve onun ih-lâstaki makamının yüksekliğine dikkat çektiği şeylerden biri de onun bu istis-nasını kendisinden razı olduğunu gösterircesine aktarması; sonra da “Hani, Rabbine arı-duru bir kalp ile gelmişti.” [Sāffât 37/84] âyetinde kalb-i selîmi onun sıfatı yapmış olmasıdır.
[1668] Tefsire sokulan bid‘atlerden biri de selîm kelimesinin “Kalbin Allah korkusu ile yaralanmış olması” şeklinde yorumlanmasıdır. Kalb-i selîmin; sâlim, müslim, müsellim, müsâlim ve müsteslim olduğuna3 yönelik görüş de böyledir.
1 Kişinin zengin olması için mutlaka çocuğu olması gerekmez. 2 Slm maddesinin kök anlamı berâet, yani uzak olmaktır. Birine selâm verdiğinizde, onun sizden gelebi-
leceğini düşündüğü her tür tehlikeden uzak olduğunu söylemiş olursunuz; islâm kelimesi de gerçeğe aykırı, Hakk’a teslimiyete zıt tutum ve davranışlardan uzak olmak demektir.
3 Yani kalb-i selîm; şirkten, inkâr ve isyandan sâlim, Hakk’a teslimiyet gösteren, müslüman, Allah dostla-
[1669] İbrâhim (a.s.)’ın müşriklerle konuşma düzeni ne kadar güzel! İlkin, müşriklere neye taptıklarını -soru sormak amacıyla değil- onaylatmak için sor-muştur. Sonra onların ilâhlarına yönelmiş; fayda ve zarar vermeyen, görmeyen ve duymayan şeyler olduğunu söyleyerek, geçmiş atalarını taklit etmeye dayan-dırdıkları bu eylemlerinin bâtıllığını onlara göstermiş; sonra bu mesnetlerini kırarak, taklitçiliği, delil olması bir kenara, ‘şüphe’ olmaktan bile çıkartmıştır. Sonra meseleyi onların üzerinden değil de kendi üzerinden tasvir etmiş, ken-disini putlardan kurtarıp tanrı olarak sadece Allah Teâlâ’dan bahsetmiş; Allah’ın şanını ululamış ve kendisini yaratıp büyütmesinden vefatına kadarki nimetleri-ni saymış; âhirette de kendisini bağışlayacağını umduğunu ilave etmiştir. Sonra bunu, Allah’a muhlislerin duasıyla dua etmesi izlemiş; evvâbların yalvarışıyla O’na yalvarmıştır. Sonra da duayı Kıyamet günü, Allah’ın ödüllendirme ve ce-zalandırması ve dünyada dalâlette olmalarından dolayı müşriklerin o gün sü-rüklenecekleri pişmanlık ve iç yangınıyla, -iman ve itaat edebilmek için- tekrar hayata döndürülme temennileri1 ile ilişkilendirmiştir.
90. Âyetin Tefsiri
91. Âyetin Tefsiri
92–93. Âyetlerin Tefsiri
larınız?! Size yardım ediyorlar mı ya da kendilerine yardımları doku-nuyor mu?”
94. Âyetin Tefsiri
95. Âyetin Tefsiri
konumdadır, oraya bakarlar, cennette haşrolunacaklarından dolayı çok mutlu olurlar/sevinirler. Cehennem de şakīler (cehennemlik / mutsuz) için apaçıktır ve gözleri önündedir; buraya sevk edileceklerinden dolayı büyük üzüntü içindedirler. Nitekim [Allah] “Cennet müttakîlere yaklaş-tırılmıştır; uzakta değildir artık!” [Kāf 50/31], “Onu yaklaşırken gördük-lerinde, nankörce inkâr edenlerin yüzleri buruşur…” [Mülk 67/27] bu-yurmuştur. Her tür keder ve iç yangını onlarda toplanmış, Cehennem gözlerinin önüne getirilmiştir. Kederli bir halde her daim helâk olmakta;
rıyla barışık, Allah’a boyun eğen, O’na tâbi kalptir. 1 Türkçede temennî “kibarca istemek” anlamında kullanılıyorsa da Arapçada umniyye [kuruntu] kökün-
den gelmekte olup “olmayacak şeylerin istenmesi” anlamında boş kuruntuları ifade etmektedir.
şirklerinden dolayı kınanmaktadırlar! Kendilerine “Nerede o ilahlarınız!? Yardım ederek size fayda verebiliyorlar mı?! Ya da yardımları kendilerine fayda veriyor mu?!” denilmektedir. Çünkü onlar da ilâhları da cehennem yakıtıdırlar. “Bunlar”, yani ilâhlar “ve o azgınlar”, yani ilâhların kendilerine cehennemin gösterildiği kulları “oraya tepetaklak atılırlar” âyetinin anlamı budur. Kebkebe, kebbin [yani yüzüstü düşmenin] tekrar etmesidir, mânadaki tekrarı vurgulamak için lafızda da tekrar yapılmıştır. Adeta, cehenneme atıldıklarında dibine ulaşıncaya kadar tekrar tekrar yüzüstü düşmektedirler. Allah’ım! Bizi cehennemden koru, ey aman istenenlerin en hayırlısı!
[1671] “Ve İblis’in askerleri” yani şeytanlar. Ya da insan ve cin toplulu-ğundan asi olup ona tâbi olanlar.
96. Âyetin Tefsiri
97. Âyetin Tefsiri
98. Âyetin Tefsiri
diye Allah’ın, putları konuşturmuş olması mümkündür. Bunun asilerle şey-tanlar1 arasında cereyan etmiş olması da mümkündür.
99. Âyetin Tefsiri
efendilerimize ve büyüklerimize itaat etmiştik; bizi onlar yoldan saptırdı-lar!’” [Ahzâb 33/67] âyetinde de belirtildiği gibi onların elebaşları ve büyük-leridir. Süddî’den [v. 127/745], kendilerine uydukları önde gelenler olduğu, İbn Cüreyc’den [v. 150/767] ise İblis ve Âdem (a.s.)’ın kâtil oğlu olduğu riva-yet edilmiştir; çünkü öldürmeyi ve isyan eylemlerini başlatan odur.
100. Âyetin Tefsiri
101. Âyetin Tefsiri
nu gördüğümüz gibi, “bize şefaat eden biri yok!” Onların arka-daşları olduğunu gördüğümüz gibi “bizim için candan bir dost da yok!” Zira Âhirette arkadaşlık sadece müminler için geçerlidir,1 Yani liderleri, fikir ve kanaat önderlerinden ibaret şeytanî elebaşları. Kur’an’da şeyâtîn genelde bu in-
sanları ifade etmektedir. İlk ihtimalde, cansız, akılsız varlıklar olan putların nasıl olup da konuşabildiği aktarılmakta, Allah’ın bunları konuşturabileceği söylenmektedir. Burada ise Kur’an’da sık sık yer verilen müstekbirlerle müstaz‘afların birbirini suçlaması söz konusudur.
Cehennem ehline gelince onlar arasında düşmanlık ve karşılıklı nefret var-dır. Nitekim Allah “Oysa o gün, can-ciğer dostlar bile birbirlerine düşman kesilir. Müttakîler hariç!..” [Zuhruf 43/67] buyurmuştur. [ii] Ya da şefaatçi ve dost saydıklarımızdan [şu an] “ne şefaat eden biri var ne de candan bir dost!..” Çünkü onlar, putların Allah katında şefaatçileri olacağına inanıyor-lardı. İnsanların ‘şeytan’ları da onların arkadaşlarıydı. [iii] Ya da şunu kas-tetmektedirler: Öyle tehlikeli bir duruma düşmüşlerdir ki şefaatçilerin de dostların da kendilerine bir faydası olamayacağını, kendilerini kurtarama-yacağını anlamışlardır; “bunlar yok” derken, aslında “bunların bir faydası yok” demek istemektedirler; zira fayda vermeyen şey, yok hükmündedir.
[1675] kelimesi, ya özen gösterme [אم אم anlamındaki [ا dan’اtüremiştir ve [‘candan dost’] ifadesi, senin önemsediğin şeyi önemseyen dost anlamındadır. Ya da özel/yakın arkadaş anlamında el-hâmmetten türemiştir.
[1676] Şayet“Neden şefaat edenler çoğul, dost ise tekil getirilmiştir?” dersen şöyle derim: Bu, genel olarak şefaatçilerin çokluğundan, dostların ise azlığından dolayıdır. Dikkat edilirse, bir adam zalimin zulmüyle sınan-dığında onun ülkesinden büyük bir grup, çoğunun konuyla ilgili bilgisi olmasa da Allah rızasını umarak ve merhamet göstererek ona yardımcı (şe-faatçi) olmak için ayağa kalkar. Dosta –yani senin önem verdiğin şeye önem veren, muhabbetinde samimi olan kişiye- gelince bu, mısır akbabası yu-murtasından1 daha kıymetlidir. Hakîmlerden birine “Dost kimdir/nedir?” diye sorulduğunda, anlamı olmayan bir isim diye cevap vermiş!.. [Âyette]
(dost) ifadesiyle çoğul kastedilmiş olması da mümkündür.
102. Âyetin Tefsiri
103. Âyetin Tefsiri
104. Âyetin Tefsiri
(Azîz, Rahîm).[1677] el-Kerretü tekrar dünyaya gelmektir. Lev, bu gibi yerlerde temen-
ni anlamında olup adeta şöyle denmektedir: “Keşke dünyaya bir kez daha gelsek!” Bu, lev ve leytenin takdirî olarak aynı mânada buluşmasından do-layıdır. Asıl (şart) anlamında olması da mümkündür ki o zaman, “[gelsek] şöyle şöyle yapardık” şeklindeki cevabı hazf edilmiş olur. 1 Mısır akbabası, insanların ulaşamayacağı çok uzak mekânlarda bulunan bir kuş olup yumurtası da dağla-
rın tepelerinde, ulaşımı zor ve uzak yerlerdedir. Gerçek dost, işte bunun gibi zor ulaşılır, nadir bir kişidir.
105. Âyetin Tefsiri
106. Âyetin Tefsiri
mısınız?”
107. Âyetin Tefsiri
108. Âyetin Tefsiri
109. Âyetin Tefsiri
mek Âlemlerin Rabbi’ne düşer.”
110. Âyetin Tefsiri
ِ َ ْ ُ ْ ,ki kastedilen, Nûh’dur (a.s.)- ifadesinin benzeri- (Gönderilenler) اkişinin bir tane biniti ve elbisesi olmasına rağmen, fulânun yerkebu’d-devâbbe ve yelbesu’l-burûde (Falanca binitlere biner, kaliteli elbiseler giyer.) demen gibidir. “Kardeşleri” denilmiştir; çünkü Nûh onlardan biridir. Yâ ehâ benî temim! ifadesi Arapların sözlerinden olup bununla, [Temim oğullarından] her-hangi birini kastederler. Şu Hamâse beyti de bunun gibidir:
kardeşlerinden kanıt istemezlerfelaketlerde kendilerini yardıma çağırdıklarında
[1679] Hazret-i Muhammed’in (s.a.) Kureyş’te güvenilir olması gibi, [Nûh (a.s.)] da kavmi arasında güvenilir olmakla meşhur, emîn biri idi.
[1680] Sizlere olan nasihatimde ve sizleri hakka davetimde “bana itaat edin.”
[1681] “Buna karşı” yani içinde bulunduğum davet ve nasihate karşı.
[1682] “Allah’tan sakının ve bana itaat edin” ifadesi bana itaat konu-sunda Allah’tan sakının, demektir. Bunu, benliklerine iyice yerleştirmek ve pekiştirmek için tekrarlamış; ayrıca, iki [kez geçen “Allah’tan sakının ve bana itaat edin” ifadesinden] her birini farklı bir illete bağlamış; onlar arasında güvenilir bir kişi olmasını birincinin illeti kılarken, onların elindekine hiçbir tamahı bulunmamasını ikincinin illeti kılmıştır.
111. Âyetin Tefsiri
[1683] [ َ َ ifadesi] ve etbâ‘uke (sana uyanlar) şeklinde de (sana tâbi olmuş) واokunmuştur. Şâhidin çoğulunun eşhâd olması gibi bu da tâbi‘un kelimesi-nin cem‘idir. Ya da batalun kelimesinin cem‘i ebtālun olması gibi tebe‘un kelimesinin cem‘idir. Vav hal konumunda olup َכ َ َ ifadesindeki Vav’dan وَاsonra kad kelimesinin gizli olmasını gerektirmektedir.
[1684] Erzelin çoğulu hem cem-‘i müzekker sâlim ile [ن hem de [أرذ“…en aşağı olanlarımız…” [Hûd 11/27] âyetinde olduğu gibi cem-‘i teksir ile [أراذل] yapılmıştır. Rezâlet ve nezâlet, aşağılık, alçaklık demektir. Neseple-rinin zayıflığı ve dünyevî nasiplerinin azlığı ve sebebiyle onları hakir gör-mektedirler. Dokumacılık ve hacâmat gibi kötü kabul edilen zanaatların erbabı oldukları [için böyle suçlandıkları] da söylenmiştir. Oysa icra ettiği sanat yüzünden [dindar] küçük görülemez.1
[1685] Kureyş de Allah Resulü’nün ashabına böyle diyordu. Peygam-berlere uyanların bu durumu, onların alâmet ve emareleri olarak devam etmektedir. Dikkat edilirse Herakles de Peygamber’e (s.a.) tâbi olanların kimler olduğunu Ebû Süfyan’a sorup “Alt tabakadan, zayıf insanlar.” ce-vabını aldığında “Peygamberlere hep bu tür insanlar tâbi olagelmiştir.” de-mişti. İbn Abbas’tan (r.a.) bunların, ayak takımı oldukları, İkrime’den [v. 105/723] dokumacı ve ayakkabıcılar oldukları, Mukatil’den ise toplumun en alt kesimi oldukları rivayet edilmiştir.
113. Âyetin Tefsiri
tâbilerinin, amellerini ihlâsla sırf Allah için yapıp yapmadıklarından ve işlerinin içyüzünden haberdar olma konusunda bir bilgisinin olmadığını kastetmektedir. Böyle söylemiştir; çünkü onlar, imanları konusunda onları hakir gördükleri gibi “Bunlar düşünerek, basiret üzere iman etmiş değil-ler! Sırf hevâlarıyla, süflî duygularla iman etmişler!” diyerek ayıplıyorlardı da. Nitekim Allah, bunların “…‘ilk bakışta en aşağı’ olanlarımız…” [Hûd 11/27] şeklindeki sözlerini aktarmıştır. [ii] Nûh (a.s.)’ın, onlara bunu bilmi-yormuş gibi davranıyor olması da mümkündür; yani bunların “toplumun en alt kesimleri” iddiasını, onlara göre alt tabakadan olup olmadıklarına bakmaksızın “bizzat kendisine göre amelleri kötü, inançları fâsit olması” ile açıklamış olmakta; sonra da cevabını buna dayandırarak şöyle demektedir: 1 İnsanın Allah katında değeri, dericilikle, kuyumculuk gibi mesleklerle değil, takva iledir.
Bana düşen, onların kalplerini yarıp gerçek durumlarını öğrenmeye çalış-maksızın sadece zâhirlerine itibar etmektir; kötü amelleri varsa bunun he-sabını onlara Allah sorar, onları Allah cezalandırır. Ben sadece uyarıcıyım; ne hesaba çekiciyim ne de karşılık vericiyim! “Keşke” bunun “farkına varsa-nız!..” Fakat siz cahillik ediyorsunuz, gidişatınız cehaletle şekilleniyor.
[1687] Bu ifadesiyle Nûh (a.s.), kavminin inançlarını reddettiğini, in-sanların en fakiri ve nesep olarak en zayıfı olsa da bir mümini “rezil” diye isimlendirmelerini reddettiğini anlatmak istedi; çünkü zenginlik din zen-ginliği, neseb takva nesebidir.
114. Âyetin Tefsiri
115. Âyetin Tefsiri
edeceksiniz diye, sizin keyfinize uyarak, gönlünüzü hoş ederek sağlam ve doğru bir imana sahip müminleri yanımdan kovmak benim yapacağım bir şey değil! Bana düşen, hakkı batıldan ayırt edecek sahih bir kanıtla sizi açık-ça uyarmaktan ibarettir. Konumunuzu en iyi bilenler sizlersiniz!..
117. Âyetin Tefsiri
118. Âyetin Tefsiri
beni ve beraberimdeki müminleri de kurtar.” [1689] [“Gerçek şu ki kavmim beni yalanladı.” ifadesi] onların yalanladıklarını
haber verme anlamında değildir; çünkü gaybı ve şehadeti bilenin [yani Al-lah’ın], bunu çok iyi bildiğini bilmektedir. Sadece şunu kastetmektedir: Beni kızdırıp bana eziyet ettiklerinden dolayı değil, sırf sen ve senin dinin için onlara beddua ediyorum; çünkü onlar, senin bana vahyettiğini, benimle mesaj gönderdiğini söylediğim için beni yalanlamaktalar. Dolayısıyla “be-nimle onların arasında” hükmünü ver. el-Fütâhatü hüküm vermek; fettâh da hükmeden demektir; çünkü [kimin haklı, kimin haksız olduğuna dair] kapalı olanı açıklığa kavuşturmaktadır. Fettâh, faysal diye de isimlendirilmiştir; çünkü o da dâvaları ayırmaktadır.
119. Âyetin Tefsiri
[1690] Fulk gemi anlamında olup cem‘i fulktür. Nitekim Allah Teâlâ
َِ ِ موََا כَ فِ ْ ُ ْ ى ا َ َ -gemilerin denizde suyu yara yara gittiklerini gö …“ وَ
rürsün…” [Fâtır 35/12] buyurmuştur. Müfredi kufl, cem‘i ise üsüd kalıbında-dır; ancak tıpkı fe‘al kalıbının cem‘i fa‘l yapıldığı gibi fu‘ul kalıbının cem‘i de fu‘l yapılmıştır; çünkü bu iki kalıp arab - ‘urb ve raşed - rüşd örnekle-rinde olduğu gibi birbirine benzemektedir. Nitekim [ Araplar] üsüd - üsd ve fülük - fülk derler. Bunun benzeri ba‘îrun hicânun - ibilun hicânun (hecin1 devesi / hecin develerinden oluşan sürü) ve dir‘un dilâsun - dürü‘un dilâsun (parlak yumuşak zırh/lar) örnekleridir. Bunların müfredleri kinâz, cemileri ise kirâm veznindedir. Meşhûn, dolu demektir. Şahanehâ ‘aleyhimhaylen ve ricâlen (Üzerlerine atlarla ve adamlarla doldurdu kenti) denilmektedir.
120. Âyetin Tefsiri
121. Âyetin Tefsiri
122. Âyetin Tefsiri
(Azîz, Rahîm).
123. Âyetin Tefsiri
124. Âyetin Tefsiri
mısınız?”
125. Âyetin Tefsiri
126. Âyetin Tefsiri
127. Âyetin Tefsiri
mek Âlemlerin Rabbi’ne düşer.”
128. Âyetin Tefsiri
kip duruyorsunuz?”
129. Âyetin Tefsiri
130. Âyetin Tefsiri
nuz?!”
131. Âyetin Tefsiri
tur, yüksek yer anlamındadır. Müseyyib b. Ales şöyle demiştir: 1 Normal vaktinden evvel gebe kalan deve.
Serapta yüksek yer, bir yükselip bir alçalıyor;gevşek dokunmuş bir elbise gibi görünüyor adeta
Araplar, kem rey‘u ardıke (Arazinin yüksekliği ne kadar?) derken oranın yüksekliğini sormaktadırlar. Âyet alem demektir. Onlar yolculuk ederken yıldızları kılavuz edinen kimselerden idiler; işte, yollarına uzun alemler koy-duklarında, abesle iştigal etmiş oluyorlardı; zira yıldızlara baktıklarından, bu alemlere ihtiyaçları yoktu. Mücahid’den [v. 103/721] [rivayet edildiğine göre], her yüksek yere güvercin burçları inşa etmişlerdi.
[1692] Masâni‘ su kaynakları demektir; ustaca yapılmış kasırlar ve sağlam kaleler olduğu da söylenmiştir. “Ebedîlik tutkusuyla”, yani dünyada ebedî kal-mayı umarak… Ya da durumunuz ölümsüzlük uman birinin haline benzer biçimde… Übeyy b. Kâ‘b’ın [v. 33/654] kıraatinde [ כ ifadesi] ke-enneküm şek-lindedir. (ون ُ ُ ْ َ ) Tâ’nın zammesiyle cezimli ve şeddeli şeklinde okunmuştur.1
[1693] Kırbaçla veya kılıçla “cezalandırdığınızda” bu, bir zulüm ve haddi aşma olmakta!.. Cebbârın öfke ile vuran ve öldüren kişi olduğu söy-lenmiştir. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] “Suçlu olup olmadığı konusunda emîn olmadan cezalandırmakta acele ediyorsunuz; sonuçları hakkında hiç düşünmüyorsunuz!” anlamına geldiği rivayet edilmiştir.
132. Âyetin Tefsiri
133. Âyetin Tefsiri
134. Âyetin Tefsiri
135. Âyetin Tefsiri
rum hakkınızda!”[1694] Onların dikkatini Allah’ın nimetlerine çekerken mübalağa etmiş;
önce özet bir ifade kullanıp, sonra onların bilgisini şahit kılarak nimetleri de-taylandırmıştır. Böylece, “Bildiğiniz şeylerle size yardım eden…” diyerek on-ları nimetlerden yana düştükleri gaflet uykusundan uyandırmış; sonra bun-ları sıralayarak, bildikleri bu nimetleri saymak suretiyle nimetleri veren Zat’ı kendilerine hatırlatmıştır: O, bu nimetleri size ikram etmeye kādir olduğu gibi sevap ve ceza verme gücüne de sahiptir!.. Bu durumda ondan sakının! Bunun benzeri şu âyettir: “İşte Allah, sizleri kendisine karşı dikkatli olmaya çağırıyor. Bununla birlikte, Allah kullarına karşı şefkatlidir.” [Âl-i ‘İmrân 3/30]1 Tuhledûn (ebedi bırakılacağınızı umarak), tuhalledûn (her biriniz teker teker ebedi bırakılacağınızı uma-
rak).
[1695] Şayet“Evlâtları hayvanlarla nasıl ilişkilendirdi?” dersen şöyle derim: Çünkü çocuklar, hayvanların korunması ve gözetlenmesinde onlara yardım ederler.
137. Âyetin Tefsiri
daha öz ve aynı anlamda olurdu?” dersen şöyle derim: Aynı anlama gelmez-di; zira aralarında fark vardır; çünkü anlam, “Öğüt verme işini yapsan da, ger-çekten öğüt verip bunu uygulayanlardan olmasan da bizim için eşittir.” şek-lindedir. Senin cümlendeki ev lem ta‘iz ifadesine kıyasla bu kullanım, onun vaazına pek itibar etmediklerini ifade etmek bakımından1 daha etkilidir.
[1697] [ و ا ُ ُ ُ ifadesini] halku’l-evvelîn şeklinde fethayla okuyanlara göre anlam, “Senin getirdiklerin, öncekilerin uydurmalarından (ihtilâk) ve zorlama tahminlerinden ibarettir.” şeklindedir; nitekim [ Kur’ân kıssaları hakkında] “Eskilerin masalları.” [En‘âm 6/25] demekte idiler. Ya da şu anlamdadır: Bizim yaratılmamız (halk), önceki asırlarda yaşayanların halkından farklı değil; onların yaşadığı gibi yaşıyor, onların öldüğü gibi ölüyoruz! Ne dirilme ne de hesaba çekilme söz konu-su!.. İfadeyi huluku’l-evvelîn şeklinde iki zammeli veya hulk şeklinde tek zammeli okuyanlara göre ise anlam, “İçinde bulunduğumuz şu din, öncekilerin ahlâk ve âdetlerinden ibarettir; [kadim insanlar] bunları din ediniyor, bunlara inanıyorlardı, biz de onları önder edinmekte [onlar gibi inanıp, davranmakta]yız!.” şeklindedir. Ya da üzerinde bulunduğumuz şu hayat ve ölüm, insanların tâ eski çağlardan beri tâbi oldukları bir âdettir!.. Ya da getirdiğin yalanlar öncekilerin âdetidir; onlar da bunun benzeri yalanlar uydurup yazılı hale getiriyorlardı!..
138. Âyetin Tefsiri
139. Âyetin Tefsiri
elbette bir âyet var; fakat çoğu mümin değildir.
140. Âyetin Tefsiri
(Azîz, Rahîm).
1 “Sen bize öğüt versen de öğüt verici (iyi insan)lardan olmasan da…” ifadesinde, ne vaaz eylemine ne de iyi bir karakter olan vâ‘izin kendileri hakkındaki hayırhah tutumuna itibar edecekleri belirtilirken, soruda önerilen “Sen bize öğüt versen de vermesen de…” ifadesinde, sadece vaaza itibar etmeyecekleri aktarılmış olmaktadır. Oysa âyetteki ifadede, “peygamberlerinin kendilerinin iyiliği için çırpınan biri olup olmaması önemli değildir.”
141. Âyetin Tefsiri
142. Âyetin Tefsiri
mısınız?”
143. Âyetin Tefsiri
144. Âyetin Tefsiri
145. Âyetin Tefsiri
mek Âlemlerin Rabbi’ne düşer.”
146. Âyetin Tefsiri
147. Âyetin Tefsiri
148. Âyetin Tefsiri
rakılacakları reddedilmiş olabilir; Allah’ın, konfor içinde yaşayıp gittikleri bahçe vb. nimetlerle onların arasına girmediği belirtilerek, bu nimetlerin içinde hep böyle güven ve refah içerisinde yaşayamayacakları hatırlatı-lıyor da olabilir. َא ُ א َ א َ ِ ifadesi, “bu mekânda daimî olarak bulunan nimetlerin içinde” demektir. Bu ifade daha sonra ٍوَزُرُوع نٍ ُ ُ وَ אتٍ َ ِ ٌ
ِ َ א َ ُ ْ َ ٍ ْ َ âyetiyle açıklanmıştır ki burada da önce özet sonra detay وَbir anlatım söz konusudur.
[1699] Şayet “Neden ٍאت َ ِ ifadesinden sonra ٍ ْ َ -dedi. [ Araplar açı وَsından] davarın türler arasında öncelikle deveyi içermesi gibi bahçe de her şeyden önce hurmalığı akla getirir. Hatta o kadar ki bahçe dediklerinde özellikle hurmalıkları, davar dediklerinde de deveyi kastederler. Nitekim Züheyr,
uzun hurma ağaçlarını sular
demiştir.”dersen şöyle derim: Bu iki şekilde açıklanabilir: Hurma ağacın-dan, diğer ağaç gruplarına dâhil olmakla birlikte münferit olarak bahsedil-miş olması, ki bu, hurmanın diğer ağaçlara göre daha üstün, daha özel bir yeri olduğu konusunda uyarıda bulunmak içindir. [ii] “Bahçeler” ifadesiyle hurma dışındaki diğer ağaçların kastedilip -cümlenin yapısı buna uygun-dur- sonra da hurmalığın buna atfedilmesidir.
[1700] et-Tal‘atü hurma ağacından -tıpkı kılıcın kınından çıkması gibi- çıkıp da ortasında filizler olan salkımdır; salkım (kınv) ise ağacın dalından çıkan şeyin ismidir. Sap ve salkım bunun gibidir. ِ َ içi1 çok hoş demek-tir. [ Araplar] keşhun hedīmun (zayıf böğür) derler. Dişi hurmanın salkımında zarâfet, erkek hurmanın salkımında ise kabalık ve sertlik vardır. Aynı şe-kilde, [en kaliteli hurma çeşidi olan] bernînin salkımı, diğer hurmalarınkinden daha güzel görünür. Böylece [Sâlih Peygamber], Allah Teâlâ’nın onlara hurma-nın en kalitelisini, en faydalısını verdiği nimetini hatırlatmaktadır; çünkü dişi olan, çok hurma verir, bernî de en kaliteli, en güzel hurmadır. Bununla şunu kasdetmiş olması da mümkündür: Bunların hurmalıkları hastalıklar-dan uzak, verimli ve sulak bir arazide olduğundan bol bol hurma vermekte-dir; işte, hurma çok olduğunda küçük ( ), az olduğunda ise iri/etli olur. Şu da söylenmiştir: yumuşak ve olgun anlamında olup adeta “meyvesi taze olan hurmalık” demektedir.
149. Âyetin Tefsiri
150. Âyetin Tefsiri
151. Âyetin Tefsiri
152. Âyetin Tefsiri
ve ıslah taraftarı değiller)!”[1701] Hasan-ı Basrî [v. 110/728], Hâ’nın fethasıyla ve tenhatûne şeklinde
okumuştur. [ kelimesi de] ferihîn ve fârihîn şeklinde okunmuştur. Ferâhet akıllılık, zindelik demektir. Haylun fürhatün (uslu, çevik at) ifadesi de bura-dan gelmektedir.
[1702] [ َ ِ ِ ْ ُ ْ َ ا ْ ا أَ ُ ِ ُ َ -ifadesi] ‘emrin gereğince davranma’ veya ‘kendi وَsine itaat edilen âmire itaat moduna girme’ anlamı için isti‘âre olarak kulla-nılmıştır. Ya da emrin kendisi mecâz-ı hükmî ile ‘itaat olunan şey’ kılınmış olabilir; çünkü emre [değil, emre]den kişiye itaat edilir.2 Bu ifadenin benzeri, le-ke ‘aleyye emratün mutā‘atün sözüdür.3 [Mûsâ (a.s.)’dan nakledilen] “Ve emrime itaat edin.” [TāHâ 20/90] âyeti de buna benzer.
[1703] Şayet“[Bozucu oldukları zaten belirtilmişken]‘düzeltmezler’ demenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bunun faydası şudur: Bazı fesatçıların eylemleri, içinde birtakım maslahatlar barındırsa da bunların fesadı, bün-yesinde hiçbir fayda barındırmayan tamtakır bir fesattır. 1 Hedīm: Kapçığı içinde birbirine girmiş vaziyette; henüz açmamış hurma çiçeği.2 Normalde “Aşırı gidenlerin emrine” değil de “Aşırı gidenlere itaat etmeyin.” denir. 3 “Senin bana emretme hakkın var, emrine mutlaka itaat edilecek!”
153. Âyetin Tefsiri
154. Âyetin Tefsiri
söyleyenlerdensen, haydi bir mu‘cize getir.”
155. Âyetin Tefsiri
içme hakkı sizin olmakla birlikte, onun da su içme hakkı vardır.”
156. Âyetin Tefsiri
azabı sizi yakalayıverir!”[1704] Müsehhar, “çokça sihre mâruz kalıp sihrin aklına halel getirdiği
kişi” demektir. Kelimenin, akciğer anlamındaki sahr kökünden geldiği de söylenmiştir; [yani] Sâlih de bir beşerdir.1 Şirb su payı demektir; nitekim saky ve kūt [yani suvarma ve azık] payı için sıky ve kīt denmektedir. Zammeyle şurb şeklinde de okunmuştur.
[1705] Rivayete göre “Kayadan çıkacak ‘on aylık bir gebe deve’ istiyo-ruz; ayrıca bir erkek yavru doğuracak!..” demişler; Sâlih (a.s.) da düşünme-ye başlamış. Bir süre sonra Cebrâil (a.s.) ona demiş ki: “İki rekât namaz kıl ve deveyi Rabbinden iste.” O da bunu yapmış. Bir müddet sonra bir deve çıkıp, önlerine gelerek yere çökmüş ve kendisi kadar bir erkek yavru doğur-muş… Ebû Mûsâ’nın, “Ben bu devenin çıktığı yeri gördüm; 60 kol boyu2 idi.” dediği rivayet edilmiştir. Katâde’den [v. 117/735] rivayet edildiğine göre “Deve kendi su içme gününde suyun tamamını içiyor; onların su içme gü-nünde ise su içmiyormuş.”
ءٍ [1706] ُ ِ dövme, ayaklarını keserek hunharca katletme vb. bir şekilde hayvana kötülük etmeyin.
[1707] Azap onun içerisinde gerçekleşeceğinden dolayı günü yüceltmiş ve onu bu sıfatla vasıflamıştır, azabı değil de azabın gerçekleşeceği günü büyütmek daha etkilidir; zira vakit, bir şey sebebiyle büyütüldüğünde, bü-yüklük konumu daha fazla olur.
159. Âyetin Tefsiri
[1708] Rivayete göre Mısta‘, deveyi dar bir yerde kıstırmış, ona ok at-mış, ok onu ayağından yaralamıştı ve bu yüzden deve, yere düşmüştü. Son-ra Kıdâr [b. Sâlif ] onu vurdu! Rivayete göre ayaklarını keserek deveyi hun-harca katleden kişi “Hepiniz birden razı olmadıkça onu kesmem!” demiş, o kadar ki kendi özel mekânındaki kadının bile yanına girip “Razı mısın?” diyorlar; kadın da “Evet.” diyormuş; çocuklardan da böyle rıza almışlar.
[1709] Şayet“Pişman olmalarına rağmen, neden cezaya uğradılar peki?” dersen şöyle derim: Onların pişmanlığı tövbe edenlerin pişman oluşu gibi değildi. Onlar ayaklarını keserek hunharca katletmeleri sebebiyle hemen cezaya çarptırılacaklarından korkarak nedamet getirdiler. Nitekim bir kimse bozuk bir görüşe varır ve bu görüşü uygular; sonra da Küse‘î’nin pişmanlığında olduğu gibi üzülür durur. Ya da tövbe edenlerin tövbesi gibi tövbe etmişlerdir; ancak tövbeleri, tövbenin edileceği normal vaktin dışında gerçekleşmiştir ki o da azabı gördükleri andır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuş-tur: “Kötülükleri, bile-isteye işleyenlerin tövbesi makbul değildir…” [Nisâ 4/18] âyeti sonuna kadar okuyunuz.1 Onların pişmanlığının erkek deveyi bırakmaları olduğu da söylenmiştir ki bu, uzak bir görüştür.
ابُ [1710] َ َ ْ ٍ kelimesindeki Lâm-ı tarif ( o azap) ا ِ َ مٍ ْ َ ابُ َ َ (büyük/vahim bir günün azabı [156]) ifadesine işaret etmektedir.
160. Âyetin Tefsiri
161. Âyetin Tefsiri
mısınız?”
162. Âyetin Tefsiri
163. Âyetin Tefsiri
164. Âyetin Tefsiri
mek Âlemlerin Rabbi’ne düşer.”
165–166. Âyetlerin Tefsiri
leri bırakıp erkeklere mi yanaşıyorsunuz?! Siz gerçekten sapık bir top-lumsunuz!”
25
[1711] [“Herkesten” diye çevirdiğimiz]َ ِ َ א َ ْ -kelimesi ile insanları kastet اmektedir; yani -Âdemoğullarının çokluğuna, farklı sınıflardan oluşuyor ol-malarına ve kadınları erkeklerinden daha fazla olmasına rağmen- erkeklere mi gidiyorsunuz!? Kadınlar size yetmiyormuş gibi!.. Ya da kendi dışınız-dakilerden ‘erkek’lere mi gidiyorsunuz!? Yani ey Lût kavmi! Bu aşırı çirkin eylemle sadece siz, diğer varlıklardan ayrılıyorsunuz! Buna göre “âlemler” cinsel hayatı olan tüm canlıları ifade eder.
כُ [1712] ِ أزَْوَا ْ ifadesi َ َ َ א َ ’yı açıklayıcı olabileceği gibi, onunla parça kastedilmesi de mümkündür ki buna göre, َ َ َ א َ ile kadınların mü-bah uzuvları kastedilir.1
[1713] İbn Mes‘ûd’un kıraatinde mâ aslaha le-küm rabbüküm min ezvâ-cikum (Allah’ın, eşlerinizden sizin için uygun bulduğu yer) şeklindedir; de-mek ki bunun benzerini hanımlarına da yapıyorlardı.2
[1714] el-‘Âdî, ettiği zulümde3 sınır tanımayan, haddini aşan demektir. Anlam şöyledir: Bu kadar ağır bir günah olmasına rağmen bunu yapıyor-sunuz hâ?! Ama siz zaten, isyan anlamına gelen şeylerin tamamında -ki bu fiil de bu cümledendir- haddini aşan sapık bir topluluksunuz!.. Ya da sizler, böylesine ağır bir günah işlemekte olduğunuzdan, bilakis, sınır tanımamak-la nitelendirilmeye lâyık bir toplumsunuz!..
167. Âyetin Tefsiri
[1715] “Buna” yani bize yasak koymaya ve yaptığımız işi kötülemeye “son vermezsen” içimizden çıkardığımız ve ülkemizden attığımız kimseler zümresinden “olacaksın!” Muhtemelen, çıkardıklarını azarlama, aşağılama ve mallarına el koyma gibi en kötü şekilde çıkartıyorlardı; tıpkı zalimlerin, kızdıkları bazı kimseleri ülkeden sürüp kovduğu gibi veya Mekkelilerin hic-ret etmek isteyenlere yaptıkları gibi.
168. Âyetin Tefsiri
169. Âyetin Tefsiri
1 1) “Sizin için yarattığı eşler.” 2) “Sizin için yarattığı eşlerinizin uzuvları.” Âyette, kadınla erkek karşılaş-tırıldığına göre, ilk ihtimal daha doğrudur.
2 Demek ki kendi hanımlarıyla da ters ilişkiye giriyorlardı. 3 Bu zulüm, hukukî alandaki haksızlıklar değildir; yapılması gerekenin tersini yapma anlamına gelen her
tür inanış, tutum ve davranış zulümdür, yersizliktir. Zulüm genel olarak hikmetin zıttıdır.
172. Âyetin Tefsiri
173. Âyetin Tefsiri
buna kulak asmay)anların yağmuru gerçekten berbattı!
174. Âyetin Tefsiri
175. Âyetin Tefsiri
(Azîz, Rahîm).[1716] “Sizin yaptıklarınızdan tiksinenlerdenim!” ifadesi, “Sizin yap-
tıklarınızdan tiksiniyorum!” demekten daha etkilidir. Nitekim fulânun mi-ne’l-ulemâ’ (falanca âlimlerdendir) sözün, fulânun‘âlimun (falanca âlimdir) sözünden daha etkilidir; çünkü bu ifadeyle hem onun ulema zümresinden sayıldığına hem de ilim konusunda âlimlerle ortaklığı bulunduğuna tanık-lık etmiş olursun. Bununla, “Sizden tiksinmekte kâmil olanlardanım!” an-lamını kastetmiş olması da mümkündür.
[1717] el-Kılâ güçlü bir nefret ve tiksinme demektir; adeta insanın yü-reğini, ciğerini yakıp kavuran bir nefret ki bunda günahın büyüklüğüne işaret vardır. Maksat, din ve takva bakımından tiksinmektir. Dindarın Al-lah’ın dini konusundaki duyarlılığı o kadar güçlüdür ki günahlardan nefreti fıtrî nefrete yakındır.
[1718] “Onların yaptıklarından [kurtar]” ifadesi, yaptıklarının cezasın-dan demektir ki zâhir mâna budur. Kurtarma ifadesiyle günaha hiç bulaş-mamanın kastedilmiş olması da mümkündür. “O zaman, ‘Bir bayan hariç, onu ve ehlinin tamamını kurtardık.’ demenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bir bayan hariç, onu ve ehlini bu günaha bulaşmaktan kurtardı, anlamındadır; zira yaşlı kadın, bu işe [eşcinsel ilişkiye] rıza gösterip yardımcı olduğundan, hatta tahrik ettiğinden, bu günaha bulaşmaktan kurtarılmış değildi. Zira isyana rıza gösteren, isyan eden hükmündedir.
[1719] Şayet“Lût’un ehli müminlerdendi, öyle olmasaydı onlar için kurtuluş talep etmezdi. Bu durumda, kâfir bayan [mümin ehilden] nasıl is-tisna edilebiliyor?” dersen şöyle derim: İstisna, ehilden yapılmaktadır; her ne kadar iman konusunda onlarla bir ortaklığı olmasa da evlenme hakkı sebebiyle onlarla ortaklığı bulunan bu kadın da ehil kavramına dâhildir.
[1720] Şayet“ َ ِ ِ א َ ْ ِ ا (geride kalanlar arasındaki) ifadesi bayanın sı-fatıdır; adeta ‘Geride kalan bir bayan hariç’ denmektedir; oysa geride kal-ma1 fiili, bayanın kurtuluş esnasındaki bir özelliği değildi ki?” dersen şöyle derim: Bu, ‘geride kalacağı takdir edilmiş bir bayan hariç’ anlamındadır. Azap ve helâk içinde geride kalanlar ifadesi, kurtarılanların dışındakiler de-mektir. Nitekim bu bayanın, ‘kentten çıkanlar’2 ile birlikte üzerlerine yağ-dırılan taşlarla helâk olduğu da söylenmiştir.
[1721] Bunların yerle bir olmasından kasıt, [şehirlerinin] altının üstüne getirilmesidir. ‘Yağdırma’ya gelince, Katâde’den [v. 117/735] “Allah’ın, orada yaşayan ama o kavimden olmayan kişilerin üzerine gökten taş yağdırarak onları helâk ettiği” rivayet edilirken, İbn Zeyd’in “Yerle bir olmaları Allah’ı razı etmemiş, bir de başlarına taş yağdırmıştır!” dediği rivayet edilmiştir.
[1722] [“Gerçekten berbattı!” anlamındaki] َאء َ َ ’nin fâ‘ili َ رِ َ ُ ْ ُ ا َ َ (uyarı-lanların yağmuru) olup, “uyarılanlar” derken malum bir kavmi kastetme-mektedir; çünkü [Lâm-ı tarif ] cins ifade etmektedir. Zemmin asıl muhatabı hazfedilmiştir ki o da üzerlerine yağan [taş] yağmurudur.3
176. Âyetin Tefsiri
okunmuştur. İzâfetle mecrur olarak (ashâbu’l-eyketi) de okunmuştur ki ga-yet güzel bir okuyuştur. İfadeyi [ashâbu leykete şeklinde] mansūp okuyup, leyle vezninde bir şehir ismi olarak leyke şeklinde düşünenler[in yaptığı], mushafın yazım karakterinden4 kaynaklanan bir vehimdir; zira kelime, bu sûrede ve Sād sûresinde [13. âyette] Elif ’siz yazılmıştır. Mushafta genel yazım usulleri-nin hilâfına bu tip şeyler bulunmaktadır. Her iki sûrede de [kelimenin gerçek imlâsına göre değil] telaffuz edenin telaffuzuna göre böyle yazılmıştır. -Nitekim Nahivciler de muhaffef lafızları beyan etmek üzere lâne ve lûlâ kelimelerini5 bu şekilde yazarlar.- Kur’an’ın diğer yerlerinde ise aslı üzere yazılmıştır; oysa kıssa aynıdır. Kaldı ki Leykediye bir yer yoktur!1 Ğâbirîn, toz – toprak içinde kalanlar demektir. Allāhu a‘lem, volkanik püskürmeler esnasında çıkan
toz – duman ve taşlara mâruz kalanlar anlamındadır.. 2 Bu ifade, “kentten çıkan kâfirlerle” anlamında ise o zaman bayan, azap gelmeye başladıktan sonra kent-
ten kaçmaya çalışan kâfirlerle birlikte helâk edilmiş demektir. Burada önemli olan, bayanın ‘kentin altı üstüne getirilirken’ helâk olduğu değil, kurtulanlardan olmadığıdır.
3 “Uyarılanların başına yağdırılan bir şey olarak taş yağmuru ne berbat bir yağmurdur!4 İfade, mushafta כ אب şeklinde Elif أ ’siz yazılmıştır.5 Lâne; Bakara 2/71’deki ن ا ا א ifadesinin nakil işlemiyle kālulâne şeklinde okunmasına; lûlâ ise Necm
53/50’deki و אدًا ا ifadesinin ‘âdelûlâ şeklinde okunmasına işarettir. Mushaf yazımında kelimelerin telaffuzu esas alınmış gözükmektedir ki bunun, (Hûd 11/14; aslı ن ) gibi çok sayıda örneği vardır.
[1724] Rivayete göre Eyke halkı, sık ağaçlarla dolu bir bölgede yaşıyor-muş; hurma türünden ağaçları varmış.
177. Âyetin Tefsiri
178. Âyetin Tefsiri
179. Âyetin Tefsiri
180. Âyetin Tefsiri
mek Âlemlerin Rabbi’ne düşer.”
181. Âyetin Tefsiri
sı gerekmez miydi?” dersen şöyle derim: Müfessirler “Şu‘ayb Eyke halkın-dan değildi.” demişlerdir. Hadiste, Medyen’in kardeşi Şu‘ayb (a.s.)’ın hem Medyen hem de Eyke halkına gönderildiği belirtilmiştir.
[1726] Ölçme üç kısımdır; tam, eksik ve fazla. Burada, zorunlu olan ‘tam’ı emredip haram olan ‘eksiltme’yi yasaklamakta, ‘fazla’ ile ilgili bir şey s öylememektedir. Bu konuda emir ve nehyi bırakması, sanki ‘fazla’yı ya-parsa güzel olur, yapmazsa aleyhine bir şey terettüp etmez anlamına delâlet eder.
182. Âyetin Tefsiri
183. Âyetin Tefsiri
bozuculuk yapmayın.”
184. Âyetin Tefsiri
terazi demektir; karastūn (el kantarı) anlamında olduğu da söylenmiştir. Şayet‘denk/denge’ anlamına gelen kıst kökündense ve orta harfi tekrar-lanmış ise, bu durumda vezni fu‘lâstır. Aksi halde dört-harfli bir kelimedir. Kelimenin Rumcada ‘denk/denge’ anlamına geldiği de söylenmiştir.
[1728] Birinin hakkını eksik verdiğinde behastühû hakkahû (hakkını ek-sik verdim) denir. Buradan hareketle vergiye bahs denir. Bu kelime, herhangi birine haksızlık yapılmaması gereken her konuda kullanılır; sahibinin izni ol-madan üzerinde meşru tasarruf imkânı bulunmayan, sahibinin hakkının gasp edilemeyeceği her tür malvarlığını kapsar. ‘Asâ -ve ‘asiye ve ‘âse- fi’l-ardı denilir
ki yol kesme, baskın yapma ve ekinleri yok etme gibi bozuculukları ifade eder. Çeşitli fesatları yaptıkları gibi bunları da yapıyorlardı; işte bu kendi-lerine yasaklanmıştır.
[1729] [ َ ِ وَ ا َ ِ ِ ] übülletün vezni üzere cübülletün ve hılkatün vezninde cibletün şeklinde okunmuştur; anlamları aynı olup ‘nesil sahipleri’ demektir; el-halka’l-evvelîn (önceki insanlar) demek gibidir.
185. Âyetin Tefsiri
186. Âyetin Tefsiri
o ki; kesinlikle yalancılardansın!” [1730] Şayet“Semûd kıssasında olmadığı halde burada Vav getirilmesi
mânada farklılığa yol açar mı? 1”dersen şöyle derim: Vav getirildiğinde, onlara göre peygamberlikle bağdaşmayan iki özellik -sihirlenmişlik ve be-şerlik- kastedilmiş, “Peygamberin sihirlenmiş olması da caiz değildir, beşer olması da caiz değildir.” denilmiş olur. Vav terkedildiğinde ise sadece bir özellik kastedilmiş olur ki o da sihirlenmişliktir. Kendileri gibi bir beşer olduğunu daha sonra ifade etmiş olurlar.
[1731] Şayet “İnne’nin hafifletilmiş hali olan İn ve ona ait olan Lâm, nasıl zanne fiiline ve zannenin iki mef‘ûlünden birine [yani כאذ -nin] dağı’اtılmış?” dersen şöyle derim: Bunların asıl kullanımı, mübtedâ ve habere dağıtılmalarıdır ki örneği, in zeydün le-muntalikun (Zeyd, kesinlikle gitmek-te.) ifadesidir. Bu iki bap, yani kâne ve zanentü fiilleri, ‘mübtedâ haber’ babı cinsinden oldukları için, aynı şey [ söz konusu] iki bapta da yapılarak “in kâne zeydün le-muntalikan”ve “in zanentuhû le-muntalikan”denmiştir.
187. Âyetin Tefsiri
muştur; her ikisi de kisfetünün cem‘idir; tıpkı kıta‘an ve sidran örneklerindeki gibi. el-Kisf - el-kısfetü ilişkisinin, er-rî‘u ve er-rî‘atü [yani çoğul - müfred] ilişkisi gibi olduğu da söylenmiştir ki kisfe parça anlamındadır; kesefehû “onu par-çalara ayırdı” demektir. Semâ’ bulut veya gölgeliktir. Bu talepleri tamamen, bile bile inkâr etme ve yalanlamadaki kararlılıklarından ileri gelmektedir. Bunlarda tasdike yönelik en ufak bir meyil olsaydı bunu istemek bir yana, akıllarından bile geçirmezlerdi. Anlam şudur: Eğer peygamber olduğun ko-nusunda doğru isen üzerimize gökten taş yağdırması için Rabbine dua et!
1 Yani her iki kıssada da geçen أ א ifadelerinde, Semûd’dakinde -153-154. âyetlerde- Vav’sız; burada -Şu‘ayb kıssasında- ise Vav’lı gelmesi anlama ekstra bir incelik katıyor mu?
188. Âyetin Tefsiri
[1733] “Benim Rabbim, yaptıklarınızı çok iyi bilmektedir!” ifadesiyle şunu kastediyor: Sizin yaptıklarınızı ve bunun sonucunda hak ettiğiniz cezayı en iyi bi-len Allah’tır. Şayet gökyüzünden taş yağdırmakla sizi cezalandırmak isterse bunu yapar. Başka bir şekilde cezalandırmak isterse de, irade de karar da O’na aittir.
189. Âyetin Tefsiri
[1734] ‘Gökyüzü’ ile bulutu kastediyorlarsa, Allah onları istedikleri aza-bın benzeriyle yani [o bulutun altında] gölgelendikleri günkü azapla “yakalayı-vermiştir”, yok, gölgelenmeyi kastediyorlarsa istediklerinin tersini yapmıştır.
[1735] Rivayete göre Allah, yedi gün boyunca onları rüzgârsız bırakmış, onlara aşırı sıcağı musallat etmişti; sıcak onları kendilerine bir gölge, su ya da kovuğun fayda vermeyeceği bir şekilde yakalamıştı. Sonunda, çöle çıkmaya mecbur kaldılar; orada serinlik ve hafif bir esinti buldukları bir bulutun altında gölgelenmeye başladılar. Onun altına toplandılar ama o, üzerlerine bir ateş yağdırdı ve yanıverdiler!..
[1736] Rivayete göre Şu‘ayb, iki ümmete gönderilmiştir: Medyenliler ve Eykeliler. Medyenliler Cebrâil’in çığlığıyla, Eykeliler ise [o bulutun altında] gölgelendikleri günkü azapla helâk edildi.
190. Âyetin Tefsiri
191. Âyetin Tefsiri
(Azîz, Rahîm).[1737] Şayet“Her kıssanın başında ve sonunda tekrar ettiği bu ifadeyi
sûre boyunca nasıl olup da tekrar etmiş?”1 dersen şöyle derim: Bu sûrenin her kıssası müstakil bir ilahî pasaj gibidir ve her bir pasajda diğerlerinde ola-na benzer bir ders söz konusudur; yani kıssalardan her biri, kendisine başla-nırken diğer kıssanın girişine uygun bir girişle, biterken de diğerinin sonuna uygun bir sonla biterek bir gerçeği açıklamaktadır; ayrıca, tekrarda benlik-lerdeki mânalar yerleştirilmekte, zihinlerdeki anlamlar pekiştirilmektedir. 1 Yani bu, belâğat ve tekrarmeselesi açısından nasıl açıklanabilir?
Dikkat edilirse, bilgiyi korumanın tek yolu korunması istenen şeylerin tek-rar edilmesidir; bilgi ne kadar fazla tekrarlanırsa akılda o kadar yerleşir, anlayışta derinlik kazanır, daha çok hatırlanır ve o kadar az unutulur. Yine, gerçeklere kulak asmayan kulaklara, gerçeklere kendini kapatmış akıllara bu kıssalarla vurulmakta; öğüt ve hatırlatma çoğaltılmaktadır. Buna tekrar tekrar başvurulmuştur ki belki bu [tekrarlar] bir kulağı açar, bir zihne açıklık verir, ömrü cilâlanmak suretiyle uzayan bir aklı cilâlar veya biriken pasların bürüdüğü bir anlayışı pürüzsüz hale getirir.
193. Âyetin Tefsiri
194. Âyetin Tefsiri
195. Âyetin Tefsiri
İndirmeden maksat indirilendir. İki kıraate göre, nezele bi-hi’r-rûhu (Onu Güvenilir Ruh indirmekte) ve nezzele bi-hi’r-rûha ifadelerindeki Bâmü-te‘addîlik ifade etmektedir. Nezzele bi-hi’r-rûha, “Allah, Ruh’u onunla bir-likte inici kılmakta.”1 anlamındadır.
[1739] “Senin kalbine” ifadesi, onu sana ezberletti, onu anlamanı sağla-dı ve -“Sana okutacağız ve unutmayacaksın.” [A‘lâ 87/6] âyetinde ifade edil-diği gibi- unutulmayacak şekilde senin kalbine yerleştirdi, anlamındadır.
[1740] “Apaçık bir Arapça ile”ifadesi, ya “uyarıcılar” ile irtibatlı-dır -bu durumda mâna, “Bu lisanla [yani Arap diliyle] uyaran kimselerden olasın diye” şeklinde olur ki bunlar; Hûd, Sâlih, Şu‘ayb, İsmâil ve Mu-hammed’dir (aleyhimusselâm), - ya da nezele ile ilişkilidir ki buna göre anlam, “Arap diliyle uyarasın diye onu Arapça indirdi.” şeklinde olur; çünkü onu yabancı bir dille indirseydi daha ilk anda ondan uzak durur-lar ve şöyle derlerdi: “Anlamadığımız şeyi ne yapalım!?” derlerdi ve o dil-le uyarma neredeyse imkânsız hale gelirdi. Bu açıklamaya göre Kur’ân’ın senin ve kavminin dili olan Arapça ile indirilmesi, onun senin kalbi-ne indirilmesi demektir; çünkü onu sen de anlarsın kavmin de anlar. Kur’ân’ın dili yabancı olsaydı, senin kalbine değil, kulağına inmiş olurdu;
1 Âyetler inici (nâzil) olduğu gibi Ruh da nâzil olmuş oluyor.
çünkü mânalarını anlayamadığın, belleyemediğin birtakım harf tınıları işite-cektin. Bazan insan çok sayıda dil bilebilir. Kendisi ile, ona ilk telkin edilen, büyüyüp yetişirken ilk öğrendiği, doğasına işleyen dille konuşulduğunda, kalbi tamamen o sözün mânalarına yönelir, bu mânaları kalbiyle [kolayca] alır; lâfızların nasıl söylendiğini neredeyse hiç fark etmez. Ama bu dilin dışındaki bir dille konuşulduğunda, o dilde ne kadar usta olursa olsun, dilin önce lâfız-larına sonra mânalarına bakar. [Kur’ân’ın] ‘apaçık bir Arapça ile indirildiği’ için ‘Peygamber’in kalbine indirilmiş’ olmasının açıklaması işte budur.
196. Âyetin Tefsiri
bulunmaktadır. Bu kitaplarda, Kur’ân’daki mânaların bulunduğu da söy-lenmiştir. Namazda Farsça kıraatin caiz olduğuna Ebû Hanîfe Rahimehul-lāh adına bu âyetle delil getirilmiştir. Çünkü Kur’ân başka bir dile tercüme edildiğinde de Kur’ân’dır; zira “O, öncekilerin kitaplarında mevcuttur.” âyetinde ifade edildiği üzere, onlarda Kur’ân’ın mânaları bulunmaktadır.1 “Onu biliyor olması” [Şu‘arâ 26/197] âyetindeki zamir gibi bu zamirin de Peygamber’e (s.a.) râci olduğu söylenmişse de bu, net değildir.
197. Âyetin Tefsiri
[1742] ( ُ َ َ ْ َ ً أنَْ َ ْ آ ُ َ ْ َכُ ْ َ -ifadesi) müzekker yapılarak yekün okun أوََmuş; ُ َ َ ْ َ ً ifadesi isim kılınıp (onu biliyor olması) أنَْ َ haber yapılarak آmansūp kılınmıştır. Yine, âyetün [Kâne’nin] ismi, أن da haberi kılınarak, müennes tekün şeklinde okunmuştur; ancak bu, nekirenin isim,ma‘rife-nin haber olmasından dolayı ilki gibi (vecîh) değildir. Bundan kurtulmak için, bir başka açıklama daha yapılmış ve şöyle denilmiştir: Yekün gâib zamiri olup, “âyetün en ya‘lemehû” da cümle olarak haber konumundadır. “Le-hum âyetün” ifadesinin şan cümlesi olması caizdir; أن ise âyetünden bedeldir. Tekün müennes olmakla birlikte ً َ -in nasb edilmiş olması da ca’آizdir. Nitekim ا ُ א َ ْ إِ أنَ ُ َ َ ْ
ِ ْ َכُ ْ َ ُ (“[Bizi] kandırmaya çalışmak adına söyleyebilecekleri tek şey...” [En‘âm 6/23]) buyrulmuştur.2 Lebîd’e ait şu beyit de buna örnektir:1 Şöyle ki; Tevrat, İncil ve diğer kitaplar yabancı dillerde oldukları halde nasıl Kur’ân’ın içeriğini barın-
dırıyor, ilgili mazmun itibariyle -bir bakıma- Kur’ân ile eşitlenebiliyor ise, Kur’ân’ın Farsça, Türkçe vb. yabancı dillerdeki şekilleri, yani Kur’ân tercemeleri de Kur’ân olarak nitelenebilir. Ve namazlarda okunabilir. [Bu görüş genel kabul görmemiştir.]
2 Âsım/ Hafs kıraatinde âyet, ْ ُ ُ َ ِْ şeklinde merfû‘ olmakla birlikte, müfessir fitnetehum kıraatini delil
getirmektedir.
(Erkek eşek suya doğru) gitti ve dişisini öne geçirdi.Korkup kaçan dişisini öne almak erkek eşeğin bir özelliğidir.1
[1743] İfade ta‘lemehû şeklinde Tâ ile de okunmuştur.
[1744] “İsrâiloğulları âlimleri” Abdullah b. Selâm [v. 43/664] ve diğerleri-dir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kendilerine Kur’ân okunduğu zaman, ‘Buna iman ettik, çünkü Rabbimizden gelen gerçektir o... Şüphesiz biz ondan önce [de aynı gerçeğe] teslimiyet gösteren kişilerdik.’ demekteler.” [Kasas 28/53]
[1745] Şayet“Mushafta nasıl ا َ َ ُ şeklinde, Elif ’ten önce Vav ile ya-zılmıştır?” dersen şöyle derim: Elif ’i Vav’a doğru eğenlerin lehçesine göre yazılmıştır; ا ة، ا כ ة، ا .kelimeleri de bu lehçeye göre yazılmıştır ا
198. Âyetin Tefsiri
199. Âyetin Tefsiri
hâ!’ diyerek) ona iman etmezlerdi. [1746] el-A‘cem, açık konuşamayan, konuşmasında kekrelik ve ace-
milik olan kişidir. el-A‘cemî de buna benzer; ancak nispet Yâ’sı eklenmekle mâna daha kuvvetli hale gelmiştir; nitekim Hasan-ı Basrî [v. 110/728] el-a‘ce-miyyîn şeklinde okumuştur. [ Araplar,] biri Arapça dışında bir dilde konuş-tuğunda onu anlamıyorlar ve ona a‘cemvea‘cemîdiyerek onu, açık ve net konuşamayan kimseye benzetiyorlardı. Sesi bulunan yırtıcı hayvan, kuş vb. tüm hayvanlara da a‘cem diyorlardı. Humeyd şöyle demiştir:
Bir yabancının sesini işitmeye müştak herhangi bir Arap da [görmedim kendim gibi]!..
201. Âyetin Tefsiri
Kur’ân’ı bir Arap’a apaçık bir Arapça ile indirdik; onu işittiler, anladılar, ne kadar fasih olduğunu, benzeri sözlerle kendisine mu‘âraza edilemeyen bir mu‘cize olduğunu kavradılar. Daha evvel indirilen kitapları bilenlerin, bu kitabın ineceğiyle ilgili müjdeler, kitabın kendisine indirileceği kişinin nitelikleri ve bu kitaplardaki özellikleri konusundaki ittifakları da buna eklendi; [kadim kitaplar] Kur’ân’daki mâna ve kıssaları ihtiva etmekte idi; 1 İkdâm müzekker olmakla birlikte, kânetin müennes olması.
böylece bu [Kur’anî içeriğin], iddia ettikleri gibi efsane/mit olmayıp Allah katın-dan olduğu ortaya çıktı. Buna rağmen, iman etmediler; bile bile inkâr ettiler ve onu kâh şiir, kâh sihir diye adlandırdılar; “Muhammed’in sağdan soldan alarak oluşturduğu uydurma bir şey!” dediler. “Biz Kur’ân’ı” -Kur’ân’dakine benzer bir nazım ortaya koyabilmeyi bırakın doğru dürüst Arapçası bile olmayan- “bir yabancıya indirmiş olsaydık ve o bunu onlara,” kendisi ile meydan okunan, fasih, âciz bırakıcı [mu‘ciz] bir metin olarak “okusaydı”, şu an inkâr ettikleri gibi yine inkâr ederler, inatçı inkârları için yine bir bahane bulurlardı, ona mutlaka sihir derlerdi. Allah Teâlâ daha sonra şöyle buyurdu: “Biz onu (kalplerine) bir kez böyle soktuk ya…” Yani Kur’ân’ı onların kalbine böyle bir sokuşla soktuk, böyle yerleştirdik ya… Kur’ân’ı hâl ve sıfatı bu olan [kat‘î ve inatçı] bir inkâr ve tekziple onların kalbine koyduk ya… Artık bunlara ne yapılırsa yapılsın, ne kadar mahirane anlatılırsa anlatılsın, hangi plân ve program yapılırsa yapılsın, Kur’ân’ı bile bile inkâr edip yadırgamalarını değiştirmenin yolu yoktur! Tıpkı şu âyette buyrulduğu gibi: “Şayet sana kâğıda/deriye yazılı bir kitap indirseydik ve ona bizzat elleriyle dokunsalardı, inkârcı nankörler mutlaka şöyle derlerdi: Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değil!” [En‘âm 6/7]
[1748] Şayet“Allah, birinin kalbine yalanlama özelliğini sokmayı nasıl kendi zâtına isnat edebilmiş?” dersen şöyle derim: Bununla, Kur’ân’ın ‘yalanlanan bir şey’ olarak son derece güçlü biçimde kalplerine yerleştiğini; yani onu orada Al-lah’ın sabitlediğini ve ‘fıtrat ve yaratılışlarına iyice yerleşmiş [adeta Allah’tan gelen] bir nesne’ konumuna getirdiğini anlatmak istemiştir. Dikkat edilirse, huve mecbûlün ‘ale’ş-şuhhi (O, yaratılıştan cimridir.) derler. Bununla, cimriliğin onda kalıcı bir karakter olduğunu kastederler; çünkü doğuştan gelen özellikler sonradan kaza-nılanlardan daha sabittir. Bunun delili de “ona iman etmezler” diyerek, mücrim-lerin Kur’ân’a iman etmemelerini [Allah’a değil] insanlara isnad etmiş olmasıdır.
[1749] Şayet“Artık ona iman etmezler’ ifadesinin ‘Biz onu mücrimlerin kalbine bir kez böyle soktuk ya…’ ifadesi karşısındaki konumu nedir?” dersen şöyle derim: Açıklayıcı ve özetleyici konumundadır; çünkü Kur’ân’ın, ‘yalanlan-mış ve bilerek inkâr edilmiş’ vaziyette kalplerinde bulunduğunu açıklamak için getirilmiştir. Nitekim ardından, yalanlama ve inkârlarının, tehdidi[n gerçekleşti-ğini] görünceye kadar devam edeceği mânasını pekiştiren bir ifade getirilmiştir. Bunun [yani “o can yakıcı azabı görene kadar ona iman etmezler” ifadesinin] hâl olması da mümkündür, yani Kur’ân’ı onların kalbine iman edilmemiş bir halde soktuk.
202. Âyetin Tefsiri
204. Âyetin Tefsiri
205. Âyetin Tefsiri
206. Âyetin Tefsiri
207. Âyetin Tefsiri
sağlamaz.[1750] Hasan-ı Basrî [v. 110/728] Tâ ile fe-te’tiyehüm okumuştur; yani “o
kıyamet saati1 [ansızın gelir kendilerine].” [ ْ ifadesini de] bağteten şeklinde hare-keli olarak okumuştur. Übeyy b. Kâ‘b’ın [v. 33/654] mushafında ise ve yeravhu beğteten şeklindedir. Şayet“Aniden gelir kendilerine! Ve o zaman, [‘Bize biraz mühlet verilemez mi?’] derler.” âyetinde iki ifadenin birbirinin ardından gerçekleş-miş olmasının anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bunun anlamı, ‘azabın gö-rülmesi’, ‘aniden gelmesi’ ve ‘geciktirilmesi yönünde dua edilmesi’ fiillerinin bir arada olması değildir; aksine, işin şiddeti konusunda bunlar arasında bir düzen oluşturmaktır. Adeta şöyle denmektedir: Bunlar azabı görünceye kadar Kur’ân’a iman etmezler; ama bundan da şiddetli olan, azabın onlara aniden ulaşacak olmasıdır. Bundan daha ağır olan şey ise onların azabın ertelenmesine yönelik istekleridir. Bunun örneği, öğüt verdiğin kimseye şöyle demendir: İn ese’te makateke’s-sālihûne fe-makatekâ’llāh (Kötülük yaparsan sâlihler sana buğ-zeder; Allah’ın da hışmına uğrarsın)! Cümleyi bu şekilde kurmakla, Allah’ın hışmının sâlihlerin buğzundan sonra gerçekleşeceğini kastetmiş olmazsın. Bi-lakis, maksadın, kötülük yapan açısından işin ne kadar şiddetli olduğunu vur-gulamak, bu kötülük sebebiyle sâlihlerin öfkesinin meydana geleceğini ama onların öfkesinden daha kötü olanın, Allah’ın hışmı olduğunu ifade etmektir! Sümmenin de bu mevkide kullanıldığını, onun yerine geldiğini görürsün.
[1751] “Şimdi hâla azabımızı çabuklaştırmak istiyorlar mı?” ifadesi yadırga-ma ve alayla karışık bir susturmadır. Anlamı, kendisiyle karşılaştığında mühlet ve erteleme isteyeceği [dehşetli] bir azaba maruz kalacak -fakat olumlu bir cevap alamayacak- biri [şu an] nasıl azabı çabuklaştırmak ister?! Bununla, azabın erte-lenmesini isteyenlerin o günki kınanmaları aktarılıyor da olabilir; buna göre, “azabın çarçabuk gelmesini isteme” ifadesi geçmiş zamandaki bir olayın anlatı-mı olur. İfadenin sonrayla bağlantılı bir başka şıkkı daha vardır ki o da azabın hemen gelmesini istemelerinin, onun olmayacağına, onlara ulaşamayacağına ve uzun seneler boyunca güven ve huzur içinde yaşayacaklarına olan inançlarıdır. 1 fiilindezamirin neden müennes olduğunu açıklıyor.
İşte, Allah Teâlâ; şımararak, kibirlenerek, alay ederek ve uzun [ve boş] emelle-rine güvenerek mi Bizim azabımızı çabuklaştırmak istiyorlar?! buyurmuş ol-makta; sonra şöyle demektedir: Farzet ki inandıkları gibi uzun ömürlü ola-caklar ve refah içinde yaşayacaklar, ama sonra o tehdit başlarına geldiğinde, geçirdikleri uzun ömür ve güzel yaşam onlara hiçbir fayda vermeyecek!
[1752] Meymûn b. Mihran’dan [v. 117/735] rivayet edildiğine göre ta-vafta Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ile karşılaşmış, onunla karşılaşmayı çok isti-yormuş, ona, “Bana öğüt ver.” deyince kendisine bu âyeti1 okumak dışında hiçbir şey söylememiş. Bunun üzerine Meymûn demiş ki: “Muazzam bir öğüt verdin, hem de çok beliğ bir şekilde...”
ن] [1753] ُ َ ُ ifadesi] yumte‘ûn şeklinde cezimli olarak da okunmuştur.
208–209. Âyetlerin Tefsiri
رُ ونَ [1754] ِ ُ onları uyaran elçilerdir.
[1755] Şayet “ٌم ُ ْ َ אبٌ א כ َ َ ٍ إِ وَ َ ْ َ ِ َא כْ َ ْ א أَ َ -Biz, hiçbir şehri bili‘) وَ
nen bir yazgısı olmaksızın helâk etmedik.’ [ Hicr 15/4]) âyetinde ّ dan sonra’إVav atılmadığı halde, burada (َرُون ِ ْ ُ א َ َ ٍ إِ َ ْ َ ْ
ِ َא כْ َ ْ א أَ َ ”?neden atılmış (وَdersen şöyle derim: Aslolan, Vav’ın atılmasıdır; çünkü cümle ’nin sıfa-tıdır. Vav eklendiğinde bu, tıpkı ْ ُ ُ ْ ْ כَ ُ ُ
ِ َא ٌ وَ َ ْ َ (Kehf 18/22)2 âyetindeki gibi, sıfat - mevsuf birlikteliğini pekiştirmek içindir.
َ ى [1756] -kelimesi tezkiraten (öğüt verip durmak) anlamında mansūp ذِכْtur. Bu3, ya enzera ve zekkera fiillerinin birbirlerine yakın anlamlar içermesin-den dolayıdır -ve adeta müzekkirûne tezkiraten (öğüt verip duran bir öğütçü[sü olmaksızın]) denmektedir- ya da münzirûndaki zamirden hâl olduğu içindir ve münzirûne zevî tezkiratin (öğüt sahibi bir öğütçü[sü olmaksızın]) demektir. Veya َ ى] -mef‘ûlün leh konumundadır; “nasihat etmek ve öğüt vermek için uya [ذِכْrırlar” anlamındadır. Ya da mahzûf bir mübtedânın haberi olarak merfû‘ olup “Ki bu, bir öğüt vermedir.” anlamında bir ara cümledir. Veya “öğüt sahibi uyarıcılar” anlamında sıfattır. Yahut “Öğüt vermede derinleştikleri ve gerekeni fazla fazla yaptıkları için ‘öğüdün bizzat kendisi’ kılınmışlardır.” anlamındadır.
1 “Ne dersin; Biz bunları yıllarca yaşatsak dasonunda o tehdit edildikleri şey başlarına gelse, onca yaşatıl-mış olmaları onlara bir fayda (sağlar mı? Elbette) sağlamaz.” [Şu‘arâ 205-207]
2 “( Ashâb-ı Kehf,) sekizincileri köpekleri olan yedi kişidir.”3 Yani inzârın masdarının tezkiraten şeklinde başka bir kökten gelmesi.
Diğer bir açıklama da zikrânın א כ -ifadesiyle irti (helâk et[me]mişizdir) أbatlandırılarak, onun mef‘ûlün lehi olmasıdır ve anlam, “Biz, zulmeden bü-tün kavimleri kendilerine uyarıcılar gönderip, delillerle ilzâm ettikten sonra başkalarına öğüt ve ibret olsunlar diye helâk etmişizdir ki onlar öncekilerin isyan ettiği gibi isyan etmesinler; zalim değiliz ki zulmetmeyen bir kavmi helâk edelim!” şeklindedir. Esas alınması gereken görüş budur.
210. Âyetin Tefsiri
211. Âyetin Tefsiri
212. Âyetin Tefsiri
rın kâhinlere indirdiği türden şeylerdir!” diyorlardı. İşte bu âyetle, böyle bir şeyin şeytanlar için mümkün olmadığı, buna güçlerinin yetmeyeceği belirtilerek yalanlanmış oldular; çünkü şeytanlar şihaplarla1 kovulmakta, ‘gök’tekilerin konuşmalarını dinlemekten men edilmektedirler.
[1758] Hasan-ı Basrî [v. 110/728] şeyâtūn şeklinde okumuş; kelimenin so-nunu yebrîn ve filistīn kelimelerinin sonu gibi kabul ederek, i‘râbın Nûn’da mı yoksa ondan önceki harfte mi ortaya çıktığı konusunda bir tercihte bulunmuş ve tıpkı Arapların yebrînu - yebrûne ve filistīnu - filistūne derken serbest davran-dıkları gibi, o da şeyâtīnu - şeyâtūne demekte serbest hareket etmiştir. Bu kıraatin hakkı, kelimenin “helâk olmak” anlamındaki eş-şeytūtatu kökünden türetilme-sidir; bu kökün bâtıl anlamında olduğu da söylenmiştir. Ferrâ’nın [v. 227/822] “Üstad eş-şeyâtūne şeklindeki okuyuşunda hata etmiştir, zira Nûn’u iki heceli bir kelimenin Nûn’u2 zannetmiştir.” dediği, Nadr b. Şumeyl’in de bunun üzerine “Accâc ve Ru’be [gibi şairler]in sözleriyle delil getirmek caiz oluyor da, Hasan ve arkadaşının -yani Muhammed b. es-Sümeyfa‘ın- sözüyle delil getirmek neden caiz olmuyor?!” dediği nakledilmiştir. Kaldı ki biz, bu iki zatın, kıraatlerini asla, [önceki üstadlardan] işitmeden okumadıklarını biliyoruz.
2 Yani cem-‘i müzekker sâlimlerde çoğul ifade eden Vav ve Yâ’dan sonraki Nûn zannetmiştir. Oysa bu Nûn, şeytān kelimesinin aslî bir harfidir ve i‘râb Vav üzerinde değil, Nûn üzerindedir. Zemahşerî, “ Hasan-ı Basrî kıraatine göre şeyâtūne kelimesinin ‘helâk olmak’ anlamındaki eş-şeytūtatu kökünden tü-retilmesi gerekir.” derken işbu işkâle cevap vermektedir.
214. Âyetin Tefsiri
kat ihlâs ve takvasını arttırmak için onu hareketlendirmek istemektedir. “Şayet (o elçi) bazı sözler uydurup da Bize mâl etmeye kalksaydı…” [Hâkka 69/44] ve “Sana indirdiklerimizden şüphe ediyorsan…” [Yûnus 10/94] âyetle-rinde buyurduğu gibi, bunda diğer mükellefler için bir lütuf 1vardır.
[1760] Bu iki şekilde açıklanabilir: İlk yorum, Peygamber’in (s.a.), kavmini en yakınındakilerden başlayarak uyarmakla memur olmasıdır; yani kendileriyle başlanmaya en lâyık olanlarla, sonra yakınlıkta bunları izleyenlerle uyarması; [hâsılı] akrabalarını diğer insanlardan önce uyarmasıdır. Nitekim Mekke’ye gir-diğinde Peygamber’in (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Cahiliye dönemin-deki her türlü riba şu iki ayağımın altındadır. Kaldırdığım ilk faiz de (amcam2) Abbas’ın ribasıdır.” [Tirmizî, “Tefsîru’l-Kur’ân”,9] İkinci yorum, akrabanın akraba-ya gösterdiği şefkat ve merhameti yakınlarına göstermemekle ve uyarı ve tehdit-te onlara karşı toleranslı davranmamakla memur olmasıdır. Rivayete göre âyet inince Peygamber (s.a.), Safa’ya çıkmış; en yakın akrabasına, en yakınından baş-layarak en uzağına kadar seslenip şöyle demiştir: “Ey Abdulmuttalip oğulları! Ey Hâşim oğulları! Ey Abdümenâf oğulları! Ey Peygamberin amcası Abbas! Ey Allah Resulünün halası Safiye! Benim malımdan dilediğiniz kadar isteyebilir-seniz ama sizin için Allah katında hiçbir şey yapamam!” [Buhārî, “Tefsîru’l-Kur’ân”,26] Rivayete göre Peygamber, o gün kırk kişi olan Abdulmuttalip oğullarını bir kuzu bacağı ve büyük bir süt kabı etrafında toplamıştı; kuzu etinden yiyor, ka-dehlerle süt içiyorlardı. Gece yarısına kadar yemişler, içmişlerdi… Sonra onları uyardı ve “Ey Abdulmuttalip oğulları! ‘Bu dağın arkasında size hücum edecek bir ordu var!’ desem bana inanır mısınız?” dedi, onlar “Evet!” deyince, “İşte ben sizleri büyük bir azapa karşı uyarıyorum!” dedi. Rivayete göre “Ey Abdulmut-talip oğulları! Ey Hâşim oğulları! Ey Abdümenâf oğulları! Kendinizi ateşten kurtarmaya bakın! Ben size hiçbir şekilde yardımcı olamam.” demiş, sonra şöyle demişti: “Ey Ebû Bekr’in kızı Âişe! Ey Ömer’in kızı Hafsa! Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Ey Muhammed’in halası Safiye! Kendinizi ateşten kurtarmaya ba-kın!.. Sizin için hiçbir şey yapamam!”31 Yani ilk bakışta anlaşılamayan bir incelik, Peygamber’e yasaklıyormuş gibi konuşarak aslında mükellef-
leri konu almak. 2 Yani faizden nemalanmayı ilkin kendi akrabama yasaklıyorum!3 İşin içine Âişe ve Hafsa’nın dâhil edildiği rivayetler, âyetin içeriğini ilgilendirse de, nüzulü ile bağlantılı olamaz.
215. Âyetin Tefsiri
216. Âyetin Tefsiri
dan uzağım.” de. [1761] Kuş, iniş için alçalmak istediğinde kanadını kırar ve indirir; uç-
mak için yükselmek istediğinde ise kanadını kaldırır. İşte, kuşun alçalma esnasında kanadını çekmesi, alçakgönüllülük ve nezaketi ifade eden bir de-yim haline gelmiştir. Bazılarının şu sözü de buna benzer:
Kanatlarını indir[ip alçakgönüllülük göster]mekle meşhursun sen,kanat yükselt[erek kibirlen]me!
Alçakgönüllü iken, daha sonra kibirlenmesini yasaklıyor. [1762] Şayet“Resule uyan mümindir, mümin de Resule uyandır. Bu
durumda ‘Sana uyan müminlere…’ demenin anlamı nedir?”1 dersen şöyle derim: Bu iki şekilde açıklanabilir. İlki, bunların, iman etmedikleri halde -iman etmek üzere olduklarından dolayı- ‘mümin’ diye isimlendirilmiş ol-malarıdır. [İkincisi], ‘mümin’ derken diliyle tasdik edenleri kastetmesidir ki bunlar iki sınıftır: Tasdik ederek, Peygamber (s.a.)'in getirdiklerine uyan sınıf ve kendilerinde tasdikten başka bir şey bulunmayan sınıf. Ayrıca, bun-lar ya münafıktır ya da fâsıktır; münafık ve fâsığa alçakgönüllülük gösteril-mez. [“Sana uyan müminlere…”] ifadesi, “aşîretinden ve diğerlerinden mümin olanlara” anlamındadır; yani kavmini uyar, şayet sana uyup itaat ederlerse onlara alçakgönüllülük göster; yok, isyan edip sana uymazlarsa onlardan da onların Allah’a şirk koşma ve benzeri eylemlerinden de uzak dur!
218. Âyetin Tefsiri
219. Âyetin Tefsiri
220. Âyetin Tefsiri
1 Abese 80/1-16, Kehf 18/28-29 ve En‘âm 6/52-54 gibi âyetlerden de anlaşıldığı kadarıyla, burada Pey-gamber’in, kendisine ittibâ eden, himayeye muhtaç alt tabakadan insanlarla ilişkisi konu edilmektedir. Âyetin nüzûl döneminde iman dairesi içerisindekiler, iki sınıftı. (i) Ebû Bekr gibi kendi kendine yeten nispeten varlıklı kişiler ve (ii) Peygamber’in yanından ayrılmayan işçi, köle vb. sosyal gruplara mensup kimseler. “Müminler” ifadesi her iki grubu da kapsıyorsa da “tâbiler” ikinci gruptakileri ifade etmek-tedir. Peygamber (s.a.) işbu tâbilerine alçakgönüllülük göstermeye, onlara kol kanat germeye, bunlarla birlikte durmaya sabretmeye teşvik edilmektedir. Müfessirin, işkâli açıklarken söylediğinin aksine, âye-tin nâzil olduğu dönemde, “müminler” açısından fâsık ve münafık olguları yoktur; imanda sebat göste-remeyenler direkt irtidat etmekte idiler. “Sana karşı gelirlerse” ifadesinde zamir değişmiş, müminlerden kavme geçilmiştir. Va’llāhu’l-muvaffık. / ed
[1763] “[Allah’a] güvenip dayan” ki gerek bunlardan gerekse bunların dı-şındakilerden isyan edenlere karşı sana yetsin. Tevekkül, kişinin, eylemini o eylemin gerçek sahibine, fayda ve zarar vermeye gücü yeten kişiye bırakma-sıdır. Demişlerdir ki: Tevekkül sahibi, aniden başına bir iş geldiğinde, bunu başından Allah’a isyan anlamına gelen bir şeyle savuşturmaya uğraşmayan kişidir. Buna göre insan, bir sıkıntıyla karşılaşıp sonra da ondan kurtulmak için birinden yardım istese tevekkül sınırından çıkmış olmaz; çünkü ken-disine gelen sıkıntıyı Allah’a isyan anlamına gelen bir şeyle savuşturmaya uğraşmamıştır.
[1764] Medine ve Şam ehlinin mushaflarında fe-tevekkel [o halde, güvenip dayan] şeklindedir. Nâfi‘ ve İbn ‘Âmir de bu şekilde okumuştur. Atıf konu-sunda iki ihtimal vardır; ya [Şu‘arâ 26/216] ifadesine ya da ع ’ya [Şu‘arâ 26/213] atfedilmiştir.
[1765] “Ve” izzetiyle senin düşmanlarını ezen “o mutlak izzet sahibi”ne, onlara karşı sana rahmetiyle yardım eden “merhametliye…” Resulüne karşı “merhametli” oluşunu bildirmesinin ardından Allah, ona merhamet etmesi-nin sebeplerinden birini getirmiştir ki o da gece yarısı sürekli kıldığı teheccüt namazı idi; ayrıca, “Bakalım, Allah’a nasıl ibadet ediyorlar? Âhiret için neler yapıyorlar?” diye ashabından teheccüde kalkanların haline -onlar fark etme-den- vâkıf olmak için onların arasında gidip gelişi idi. Nitekim anlatıldığına göre, gece namazı farziyeti kaldırıldığında Peygamber (s.a.), onların iyiliği için yanıp tutuştuğundan, taat işleme ve hasenâtı çoğaltma adına sahabilerinden ne gibi eylemler sadır olduğunu görme hırsıyla onların evlerini dolaşmıştı da, arı kovanındaki uğultu gibi Allah’ı zikredip, Kur’ân okuduklarını görmüştü.
[1766] “Alnı secdeliler”den maksat namaz kılanlardır. [“Çünkü O gör-mektedir seni, kıyâma dururken” ifadesinin] insanlara cemaatle namaz kıldır-mak üzere kalktığında Allah seni görür, mânasında olduğu söylenmiştir. Peygamber’in, alnı secdeliler arasında takallüp etmesi, onlara imam ol-duğunda onları kıyam, rükû, secde ve oturuşa yönlendirmesidir. Riva-yete göre Mukātil [v. 150/767], Ebû Hanîfe Rahimehu’llāh’a “Kur’ân’da cemaatle namaz hakkında bir şey bulabiliyor musun?” diye sormuş; o, “Aklıma bir şey gelmiyor… demiş; fakat daha sonra ona işbu âye-ti okumuş. İfadenin anlamı şöyle de olabilir: Dinî işlere dair hiçbir ça-lışman, secde edenler arasındaki hiçbir tasarrufun O’na gizli kalmaz;
çünkü “O” senin söylediklerini “işitmekte,” ettiğin niyeti de yaptığın ameli de “bilmektedir.” Takallubun, Peygamber’in gözünün arkada namaz kılan kişilere gidip gelmesi anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim Pey-gamber’in (s.a.) “Rükûnuzu ve secdenizi tam yapın! Allah’a ant içerim ki, rükû ettiğinizde de, secde ettiğinizde de arkamdan sizi görüyorum!” [Buhāri, “Ezân”, 72] dediği rivayet edilmektedir. İfade, ve yukallibuke (seni çevirir) şeklinde de okunmuştur.
221. Âyetin Tefsiri
222. Âyetin Tefsiri
223. Âyetin Tefsiri
ler ve yalancı peygamberlerdir.1 “Kulak kabartarak...” Bunlar da şeytanlardır; kovularak engellenmeden önce Mele-i A‘lâ’yı dinliyorlar; gayble ilgili muttali oldukları bazı konuşmaları kaçırıp, bunları kendi dostlarına üfürüyorlardı. “Ki çoğu,” onlara üfürdükleri bilgiler konusunda “yalancıdır;” çünkü onlara, işit-medikleri şeyleri duyuruyorlardı. [ ن ا ُ ] ifadesinin, “dostlarına sem‘i, yani meleklerden işittiklerini ulaştırıyorlar” anlamında olduğu da söylenmiştir. Şu da söylenmiştir: İfade, “şeytanlara palavracıların kulak verdiği ve onların kendi-lerine fısıldadıklarını aldıkları” anlamındadır. Ya da “şeytanlardan duyduklarını insanlara öğrettikleri” anlamındadır. Palavracıların çoğu yalancıdır; zira şeytan-ların kendilerine bir şey üfürmediği süreçte, kendi uydurdukları şeyleri onlara nispet etmektedirler! Zaten, görürsün ki verdikleri hükümlerin çoğu uydurma ve asılsızdır. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Cin [ Mele-i A‘lâ’dan] bir kelime alıp ka-çar ve onu dostlarının kulağına karr eder; ederken de ona 100 tane yalan katar!” [Buhārî, “Edeb”, 117] “Kulağına karr etmek” akıtmak demektir.
[1768] Şayet“[ ُ ِ א َ لُ ا َ َ ْ َ َ َ ifadesinde]soru edatı cümlenin başında ol-duğu halde, istifham anlamı içerenmenin önüne nasıl harf-i cer getirilebilmiş? Dikkat edersen, ‘alâe zeydinmerarte demez de, e ‘alâ zeydin merarte dersin?” der-sen şöyle derim: “İçermek” demek, ismin isim ve harf olmak üzere iki mânayı birden içermesi demek değildir. Bunun anlamı şudur: İfadenin aslı e mendir; is-tifham harfi hazfedilmiştir. Tıpkı aslı e hel olan kelimeden Hemze’nin atılıp hel olması gibi, hazif üzere kullanıma devam edilmiştir. Nitekim şair şöyle demiştir:
1 Bu âyetin yaklaşık 20 yıl sonra ortaya çıkacak bu gibi şahıslarla ilgili nâzil olması zordur. Burada aksine, ilk dönemki şair, büyücü ve kâhinlerden söz edilmektedir; yani ellerindeki “medya” gücünü Kureyş kâfirleri yararına kullanan, yani Peygamber (s.a.) aleyhinde propaganda yapan ‘şeytan’lardan...
Tepelik arazinin dibini gördük mü biz?
O halde sen de, menin önüne harf-i cer getirdiğin zaman, harf-i cerden önce -içinden- bir Hemze takdir et. Tıpkı e ‘alâ zeydin merarte (Zeyd’e mi uğradın?) dediğin gibi, [âyette de] sanki e ‘alâ men tenezzelü’ş-şeyâtînu (Şey-tanlar kime iniyor) demiş olursun.
[1769] Şayet “َن ُ ْ ُ ’nin i‘râbdaki konumu nedir?” dersen şöyle derim: Hâl olarak mansūp konumda olması caizdir; yani “kulak kabartıcı olarak inerler.” Veya ٍאك ِّأَ ] ifadesinin sıfatı olarak cer konumundadır; çünkü כُ ِّ כُאكٍ çoğul anlamındadır. Yahut cümleye onunla başlanıldığından dolayı, bir [أَmahalli olmaması da caizdir; sanki “Palavracılara niçin inerler?”1 denmekte; “Şöyle şöyle yaparlar.” diye cavap verilmektedir.
[1770] Şayet“Bunların tamamının palavracı olduğuna hükmedildikten sonra nasıl ‘Ki çoğu yalancıdır’ denilebilmiş?” dersen şöyle derim: Palavra-cılar, palavrası fazla olan kimselerdir; ama bu onların palavradan başka bir şey söylemedikleri anlamına gelmez. İşte âyette, ‘şeytanlardan naklettikleri konularda doğru söyleyen çok az sayıda palavracı olduğu, fakat çoğunun onlar adına uyduran kişiler olduğu’ kast edilmektedir.
[1771] Şayet “ ْ َ َ َ ْ כُُ ِّ َ ْ أُ َ / ُ ِ א َ ِ ا ِ ْ َ َ َ א َ َ /وَ ِ َ א َ ْ ُ رَبِّ ا ِ ْ َ َ ُ وَإُِ ِ א َ لُ ا َ َ âyetleri benzer içeriğe sahip olmalarına rağmen niçin ayrı ayrı getirilmişler?2” dersen şöyle derim: Bunların arası onlarla aynı içeriğe sahip olmayan âyetlerle ayrılmış; böylece bunların içeriği ve anlattıkları hususlar tekrar tekrar getirilip tazelenmiş ve bununla, ‘bu âyetlerin, hakkında nâzil olduğu mâna’nın, bunlara karşı gelmelerinden dolayı Allah’ın ‘iğrenmesi’ni arttıran mânalardan olduğu gösterilmiş olmaktadır. Örneği: Biri, öyle bir konudan bahsediyor ki zihninde [hep] o konu bulunmakta, ona önem ver-mekte ve büyük özen göstermektedir. Görürsün ki, tekrar tekrar konuya dönmekte, ona dönmekten kendini alamamaktadır.
224. Âyetin Tefsiri
uyduran, yalan söyleyen, boş konuşan, haksız yere hicveden, kişilerin haysi-yetiyle oynayan, nesepleri kötüleyen, kadınlarla ilgili şiir söyleyen, cilveleşen, caka satan, övülmeyi hak etmeyen kimseleri öven şairlere sadece bu konuda onları onaylayan, onların sözüyle coşan azgınlar, aptallar ve ahlâksızlar uyar!
1 İstinaf cümleleri, mukadder bir soruya cevap niteliğindedir.2 Yani bu nüzul ifadelerinin tamamı aynı pasaj içerisinde bir arada gelmiş olsaydı, daha iyi olmaz mıydı?
“Azgınlar”ın [Müslümanları hicveden] hikâyeler anlatanlar olduğu da, Şeytanlar olduğu da, şu Kureyş şairleri olduğu da söylenmiştir: Abdullah b. ez-Zi-ba‘râ, Hübeyre b. Ebû Vehb el-Mahzûmî, Müsâfi‘ b. Abdimenaf, Ebû İzze el-Cumahî ile -Sakīf kabilesinden- Ümeyye b. Ebi’s-Salt. Bunlar “Ne var! Biz de Muhammed’in konuştuğu gibi konuşuruz!” diyor, Peygamber’i (s.a.) hicvediyorlardı. Kavimlerinin bedevîleri de bunların etrafında toplanıp şiir-lerini ve hicivlerini dinliyorlardı.
[1773] Îsâ b. Ömer, zâhir bir fiilin açıkladığı gizli bir fiilin mef‘ûlü ola-rak ve’ş-şu‘arâe şeklinde nasp ile okumuştur. Ebû Ubeyd, bu zatın, genel-de mansūp okumayı sevdiğini söyler; nitekim ِ َ َ ْ َ ا َ א َ (“hem de [kendi ateşine] odun taşıyan hanımefendisi” [Mesed 111/4]), َ َ אرِ אرِقَ وَا Erkek“) وَاhırsız ve kadın hırsız…” [Mâide 5/38]) ve א َ َא ْ َ ْ أ رَةً ُ (“…indirdiğimiz bir Sūre(dir)” [Nûr 24/1]) şeklinde okumuştur.
[1774] Yetba‘uhum şeklinde şeddesiz ve yetba‘hum şeklinde Ayın’ı sakin olarak okunmuştur ki be‘uh1 kelimesini [azud ve azd şeklinde okunabilen] kelimesine benzetmiş olmaktadır.
226. Âyetin Tefsiri
düşüncedeki aşırılıklarına ve haddi aştıklarına bakmadan her konuda bilir bilmez atıp tuttuklarından kinayedir. İnsanların en korkağını Antere’ye, en cimrisini Hâtem-i [Tāî’ye] tercih edecek kadar!.. Suçsuza iftira atıp, muttakî-yi fâsık sayacak kadar!..
[1776] Ferezdak’dan [v. 114/732] nakledildiğine göre Süleyman b. Abdül-melik onun;
İki yanıma sere serpe uzanmış vaziyette geceledi kızlar; mühürlerinin kilidini aça aça2 geceledim ben de onların!..
sözlerini işitince “Sana had vurmak vâcip oldu!” demiş. Ferazdak da demiş ki: “Ey müminlerin emiri! Allah ‘yapmadıkları şeyleri söylerler [şâirler]’ âyetiy-le benden haddi savmıştır.”1 Bu, yetba‘uhûdaki ba‘uh olup, kalıbında olduğundan, onun gibi ba‘h ve ba‘uh şeklinde okunabildiği
anlatılmaktadır.2 Yani bekâretlerini bozarak.
227. Âyetin Tefsiri
[1777] Sürekli Allah’ı zikreden, daima Kur’ân okuyan ve şiirden daha çok bunları yapan sâlih, mümin şairleri istisna etmektedir. Bu, onlara şiirden daha cazip geliyordu; şiir söylediklerinde de onu, Allah’ın birliği ve O’na hamdü-sena, hikmet, vaaz, zühd, güzel ahlâk, Allah Resulünü, sahabeyi ve ümmetin sâlihlerini methetme için söylüyorlar; günaha bulaşmadıkları, mürüvvete ay-kırı mânalar içermeyen sakıncasız mazmunları dile getiriyorlardı. Hicivleri de kendilerini hicvedenlere cevap vermeye yönelik idi. Nitekim Allah Teâlâ “Allah, çirkin sözün alenen söylenmesini sevmez; haksızlığa uğrayanlarınki hariç…” [Nisâ 4/148] buyurmuştur ki bu da, “Dolayısıyla, size saldırana siz de aynı saldırı tarzıyla mukabele edin.” [Bakara 2/194] âyetinden dolayı, saldır-maksızın ve cevap niteliğini aşmaksızın gerçekleşir.
[1778] Amr b. Ubeyd Rahimehullāh’dan [v. 144/761] rivayet edildiğine göre Hazret-i Ali sülalesine mensup biri, kendisine “Gönlüm şiirle coşu-yor!” deyince, “Sakınca olmayan konularda şiir söylemekten seni alıkoyan ne?” demiş.
[1779] Konu hakkında söylenecek şey şudur: Şiir, bir söz çeşitidir; gü-zeli güzel söze, çirkini kötü söze benzer.
[1780] Âyette istisna edilenlerden kastın, Abdullah b. Revâha [v. 8/629], Hassân b. Sâbit [v. 60/680], iki Kâ’b -yani Kâ‘b b. Mâlik [v. 50/670] ve Kâ‘b b. Züheyr [v. 6/645]- ile Allah Resulü’nü savunan, Kureyş’in hicivci şairlerine karşı koyan kimseler olduğu söylenmiştir. Kâ‘b b. Mâlik’ten rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.) ona şöyle demiş: “Hicvet şunları!.. Canımı elinde tutan Zâta ant içerim ki onlar için bu, ok atmaktan daha ağırdır!” Hassan’a da şöyle diyormuş: “Söyle! Rûhu’l- Kudüs seninle beraberdir!..” [Buhārî, “ Salât” 68]
[1781] Allah Teâlâ sûreyi öyle bir ifade ile sona erdirmiştir ki ondan daha ürperticisi, daha korkutucusu yoktur; işin ilerisini düşünenlerin kalbini ondan daha fazla yaralayan, işin arka-plânını düşünenlerin yüreğini ondan çok dağ-layan yoktur… Bu da “Yakında öğrenecek!” ifadesi ve bundaki etkili tehdit, “zulm edenler” ifadesi ve bunun mutlak bir şekildeki kullanılması; “nasıl bir devrilişle devrileceklerini” ifadesi ve bunun müphem olarak getirilmesidir.
-Allah her ikisinden de razı olsun- Hazret-i Ebû Bekr, Hazret-i Ömer’e halifelik sorumluğunu yüklediğinde, ona bu âyeti okumuştur. Selef-i sā-lihîn de birbirlerine bu âyetle öğüt verir, birbirlerini bu âyetteki sertlikle uyarırlardı.
[1782] Zulmün inkârcılık olarak tefsir edilmesi [ahlakî gevşekliğe yol açan] bir oyalamadır. Oysa baştan korkarak ‘nihaî güven’e ulaşman, baştan ken-dine güvenerek sonuçta korkmaktan daha hayırlıdır!1
[1783] İbn Abbas eyye münfeletin yenfelitûn şeklinde okumuştur ki an-lamı, zulmedenler Allah’ın azabından kurtulma tamahındalar! Ama hiçbir şekilde ondan kaçamayacaklarını yakında öğrenecekler! İnfilât, [kaçıp] kur-tulmak anlamındadır.
[1784] Allah’ım! Bizleri, bu âyeti gözünün önünde tutup ondan yana gaflete düşmeyenlerden eyle! Herhangi bir kötülük işleyen herkesin ‘zulme-denler’den olduğunu bilenlerden kıl!.. İşin doğrusunu Allah bilir.
[1785] Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kim Şu‘arâ sûresini okursa kendisine; Nûh’u tasdik edenlerin ve yalanlayanların; Hûd, Şu‘ayb, Sâlih ve İbrâhim’i tasdik edenlerin, İsa’yı yalanlayanların ve Muhammed’i tasdik edenlerin sayılarının on katı kadar sevap verilir -Allah’ın salâtus selâmı hep-sinin üzerine olsun!-
15